Nimet-i İslâm
— 27 —

KİTAB-UTTAHARE(TEMİZLİK)

Ahkâmı teklifiyeye dâir verilen izahattan sonra, ikinci kısmın birinci kitabı olan taharet (yâni temizlik) bahsine geçiyoruz.

İnsana, akaidi hakka ve tahareti kâmile üzerine, ibadetlerini; adalet ve hakkaniyet dairesinde muamelâtını ve ahlâkı fâzıla veçhile muâşeratını talim etmekte olduğundan, (İslâm dininden) büyük (nimet) olmaz. (Elhamdülillâhi alâ nîmetil-islâm) Emri dinin medarı, şu beş şey üzerindedir: İtikadat, âdap, ibadat, muamelât, ukûbat.

İtikadat ve âdaptan birinci kısımda bir nebze bahsetmiştik. Muamelât ve ukubat kısımları, bizim mevzuumuzdan hâriç olup, bunlardan bizim mevzuumuza teallûk eden: İbadat ve onun beyanı vesâilidir.

İbadat, malûm olduğu üzere beştir: Namaz, oruç, zekât, hac, cihad.

Cihad, farzı kifâye olmakla, biz farzı ayn olan ibadattan bahsedeceğiz. Onların birincisi namazdır. Onun da vesaili (bütün nevileriyle) taharettir.

Fıkıh kitaplarında, ibadat, -şânına ihtimamen- diğer bahislere takdim olunmuştur. İbadatın dahi akdemi, fariza-i yevmiye olan namazdır. Namazın şartı ve miftahı dahi taharet olmakla, biz de ilk önce taharetten bahsedeceğiz.

Lûgatte kitap ve kitabet, cemi mânâsına olup, fıkıh kitaplarının müstakil mevzuları (kitap) ve gayr-i müstakillesi (bab) ve babın küçüğü (fasıl) isimleriyle adlandırılmış olmakla, ehli fıkıh ıstılahınca kitap: Müstakil itibar olunmuş bir takım meselelerdir. Abdest, gusül, teyemmüm v. b. gibi.

Taharet, lûgaten nezafet demektir. Tiharet tanın kesriyle, su toprak gibi temizlik âleti olan şeylerdir. Tuharet tanın zammiyle, temizlikte kullanılan vasıtanın, temizlendikten sonra artan kısmıdır.

Şer'an taharet; salâtın taallûk ettiği yerde, mutahhirin istimaline binaen, hükmen zahir olan bir eserdir.

Mahâl: Bedene, libasa ve mekâna şâ-mil olduğu gibi, (mutahhir) dahi suya ve toprağa şâmildir.

Taharet: Hadesin ve habesin zevalinden ibaret olmak üzere dahi târif olunur.

Hades: İzalesi temin edilinceye değin, âzâ ile kaim olan manii şer'idir. Bunun da küçüğü ve büyüğü vardır.

Habes: Şer'an pis olan şeydir.

— 28 —

Temizlik, abdeste, gusüle ve teyemmüme şâmil olduğu gibi, tathiri encasa ve debagate dahi şâmildir. Malûm olduğu üzere bunlardan biri, necasetten taharet ve diğeri hadesten taharettir. Taharet ya su veya toprak iledir. Su ile olan taharetin biri vuzû, diğeri de gusüldür.

(Kitabu-t-tahare) terkibi, temizlik hükümlerinin beyanı için muayyen bir bab olup, bu bapta: Su hükümlerinden, su artıklarından, su kuyularından, abdest ve gusül ve teyemmümden abdesti bozan şeylerden, mest üzerine mesihten, sargı üzerine mesihten, özürlerden, pisliklerden ve bunların tahfif ve tathirinden bahseder.

Hades ve habesi mutlaka izale eden şey sudur.

SULAR:

(Miyah) ki, sular demektir. Su mânâsına olan mâ kelimesinin cemi kesretidir.

Su, mutlak ve mukayyed olmak üzere iki türlüdür. Mutlak su, akıcı bir cisimdir ki, her bitkinin hayatı onun tatlı olan (yâni çok acı olmayan) cinsiyledir.

Kendisiyle temizlik sahih olan suların aksamı vardır: Yağmur, kar ve dolu suyu, deniz suyu, dere suyu, göl suyu, kuyu suyu, pınar suyu.

Bunlara (ma-i mutlak) tâbir olunur ki, mutlaka su ismi verilen ve vasfı olduğu gibi kalan su demektir.

Bir de: Gülsuyu, çiçeksuyu, asmasuyu, üzümsuyu, etsuyu gibi isimlerle anılan sular vardır. Bunlara (ma-i mukayyed) tâbir olunur ki, cins ve mahiyetini bildiren bir başka isim ile beyan olunan sular demektir.

Evvelkilerdeki izafet, târif ve ikincilerdeki izafet de takyid içindir. Şu iki izafet arasındaki fark, evvelkine kayıtsız olarak su itlaki sahih olup, ikinciye izafî kayıt olmadıkça sahih olmamaktadır. (Meselâ: Bir kap içinde bulunan saf suya gerek çeşme, gerek yağmur suyu olsun, bu sudur denilebilir de ma-i mukayyede, gerek gül ve gerek çiçek suyu olsun, bunlara, sudur denilemez.)

Hadesten taharet ki, abdest almak ve gusül etmek demektir. Ancak, ma-i mutlak ile olur. Ma-i mukayyed, necislerin izalesinde kullanılabilir. Onun da temiz ve temizleyici olması şarttır. Çünkü, necis necisi izale etmediği gibi, yağlı olup da, tathir ve izaleye bedel, telvis edici olan sıvılar necisi izale edici değildir. (İzale edici mayilerin, ma-i mutlaka katıştırılması, ancak, hakikî necaseti tathir ve izalede sahih olur. Çünkü, katıştırma sebebi mevcuttur ki, o da, ecza-i necasetin yıkana yıkana çıkıp zail olmasıdır. Bu şart, hükmî necasette yoktu. Zira, âzâ-i muhdiste, necaseti mahsuse yoktur ki, tenahisine hüküm olunsun. Hades, bir emri şer'îdir ki, onun için, namaza mânidir, diye necaset hükmü vardır.)

Şâri, onun izalesi için, muayyen âlet tâyin etmiştir ki, o da ma-i mutlak

— 29 —

veya onun yerine olan teyemmümdür. Artık, bunun gayrisini ilhâk etmek veya kullanmak caiz olmaz. Sirke, çiçeksuyu gibi yağsız mayiler, pisliğin izalesinde kullanılabilir.

MAÎ MUTLAK:

Ma-i mutlak, beş kısımdır: Tahiri mutahhir gayr-i mekruh, tahiri mutahhir mekrûh, tahiri gayr-i mutahhir, gayr-i tahir ve meşkûk (Bu taksim, suyun râkid ve az olanında aşikâr olur.)

(Tahiri mutahhir gayr-i mekrûh) Şol ma-i mutlaktır ki, evsafı asliyesi üzerine kalıp, âtide gösterilen ârıza kısımlarından hiç biri, ona âriz olmamış ola. İşte o gibi sular, hem pâk, hem pâkleyici, hem de istimali gayr-i mekrûhtur: Taharet ve nezafette ve yemek pişirmekte kullandığımız sular bu kısımdır.

Ma-i zemzem, bu kısmın efdalidir. Onunla abdest almak, gusül etmek, kerahetsiz caiz, hem de sevabı çoktur.

(Tahiri mutahhir mekrûh): Şol ma-i mutlak ve pâktır ki, ondan ev kedisi gibi bir hayvan içmiş ola.

Kedi gerçi, canavardır. Canavarın artığı ise, necistir. Lâkin onun ehli kısmı ile iptilâ umumî olduğundan onun artığını, şer'î münir, mekrûh mertebesinde tutup, ona necis dememiştir. Vahşisinde yâni dağ kedisinde o sebep cari olmadığından onun artığı, sair eti yenmeyen vahşilerin artıkları gibi necistir.

Sokaklara salıverilmiş olan tavuğun, çaylak ve doğan gibi yırtıcı kuşların, fare ve yılan gibi evlerden eksik olmayan haşeratın artığı dahi, ev kedisine emsal olarak, bu kısımdandır. Başka su olduğu halde bu suyun kullanılması tenzîhen mekrûh olup, olmadığı takdirde istimali kerahetsiz caizdir. İçmekte ve yemek pişirmekte dahi kullanılmasında beis yoktur.

(Tahiri gayr-i mutahhir), nefsinde tahir ise de, abdeste ve gusüle salih olmayan su demektir. Buna (ma-i müstamel) dahi denir. Bu, o sudur ki, ref'i hades için, yahut iskatı farz için, yahut da, hayırlı bir iş için uzuv veya cesedi insanide kullanılmış olsun.

Ref'i hadese misâl: Abdesti olmayan kimse abdest almaktır. Bunda niyet dahi şart değildir. Hattâ, abdestsiz olan kimsenin, serinlemek ve birine öğretmek kasdiyle, aldığı abdest dahi kendisinden hadesi kaldırır. Bu hususta, çocuğun abdesti dahi bâliğin abdesti gibidir.

Hades, asgar ve ekbere şâmildir.

Gusülde kullanılan su dahi (tahir-i gayr-i mutahhir) dir.

Iskat-ı farza misâl: Abdest âzâsından birini veya ikisini yıkamaktır ki, abdest sübûten ve zevalen, tecezzi etmediğinden, onunla hades-i uzuv zail olmaz ise de, farz sâkıt olur.

— 30 —

(İstihsal-i mesubete misal): Abdesti var iken, "nurün alâ nur" olmak üzere, sevap kasdiyle bir abdest daha almaktır. Niyetsiz sevap olmadığı cihetle, bunda, taat kasdi şarttır. Abdestli bir kimse, serinlemek için, bir abdest daha alır ise, su müstamel olmaz.

Sevaba münafi olan israfa vardırmamak için, ikinci abdestin, (meşruu bittahara) olan bir ibadeti ifadan sonra, ve hiç olmazsa meclisi diğerde, sevap kasdiyle, alınmış olması şarttır. İkinci abdestte taat kasdi olmaz ise, meclisi aharda dahi olsa, israf olacağı cihetle, ma-i müstamel olmadığı gibi, meclisi vahitte olduğu ve evvelki abdest ile (meşruu bittahare) olan bir ibadet ifa edilmeden, ikinci abdest alındığı surette dahi, taat kasd olunsa bile, yine israf demek olmakla, tahrîmen mekrûh olup, ma-i müstamel olmaz.

Yemeğe oturmak için, . yemekten kalktıktan sonra, el yıkamak dahi sünneti seniyye kasdi ile olur ise, sevabı mucib olduğundan, onda kullanılan su dahi tahiri gayr-i mutahhirdir. Eğer abdesli olduğu halde, elini kir gidermek için yıkar ve taat kasd etmez ise, istimal olunan su, bu kısımdan olmaz. Zira, onda (hadesin ref'i) olmadığı gibi, ne iskatı farz, ne de ikame-i taat vardır.

Abdesti var iken birisine, öğretmek kasdiyle, abdest almak dahi böyledir. Gerçi hayırlı bir şey öğretmek dahi taattır, lâkin fiilen olması mahsus olmayıp, kavlen olmak dahi sahihtir.

Tahir olan, çamaşır, kap kacak gibi şeyleri dahi yıkamak böyledir, yâni bu suretle kullanılan su dahi müstamel sayılmaz.

Su, abdest uzvunda durdukça, - tathir zaruretine binaen - müstamel olmayıp, uzuvdan ayrılması akabinde, müstamel olur. Ma-i müstamelin hükmü tahir olup, mutahhir olmamaktır ki, haddi zatında, tahir ve hattâ pislikleri bile, izale edici ve temizleyici ise de, hadesi giderici değildir. Haddi zatında temiz olduğundan, sıçrayan veya havluya alınan abdest suyu, isabet ettiği yeri pislemez. Ancak, abdest alınan suyu bir kapta biriktirerek, onunla abdest almak sahih olmaz. Nitekim, Nebiyy-i Ekrem (Sallallahü teâlâ aleyhi vesellem) efendimiz ve" ashabı, birçok seferde suya muhtaç oldular, fakat müstamel suyu, bir daha kullanmak için top-lamadılar. Birinin almakta olduğu abdest sularının akıntısından, diğeri abdest almak dahi sahih olmaz. Sakalda kalan su ile başı mesh etmek caiz değildir.

Ma-i müstamel, kendisi tahir ve hattâ, necisleri ve pislikleri izale edici ve temizleyici ise de, aslında murdar sayıldığı için, içmek ve o su ile hamur yuğurmak, tenzihen mekrûhtur. Abdest alınırken akan suların üstüne sıçramasından sakınmak lâzımdır.

(Gayr-i tahir) ki, necis ve pis demektir: Durgun ve az olduğu halde içinde necaset bulunması (mutlak) veya (galebe-i zann) ile bilinen, akıcı veya çok olduğu halde, pisliğe değmiş olmakla pislik eseri kendisinde

— 31 —

aşikâr görülen (su) dur. Pisliğin suya veya suyun pisliğe yaklaşması demektir. (Eser) dahi, renk, tad kokudur. (Rakid), akmayan, durgun su demektir. Rakid olan suyun üzeri ölçülerek (mesaha arşını ile) yüz arşın murabbaından eksik olur ise, ona (kalil) denir. Suyun sathı, yüz arşın kare veya daha ziyade ise, ona (kesir) denir.

Ma-i cari, kesir hükmündedir. Suyu çok olan mahalle (büyük havuz), suyu az olursa (küçük havuz) tâbir olunur.

Dört köşeli olan havuzun sathı, yüz arşın murabbaı olmak için her hattının onar arşın olması lâzımdır. Havuz, yuvarlak ise, sathının yüz arşın murabbaında olması için, çevresinin otuz altı arşın olması gerekir. Kullanış, satıhdan olması hasebiyle, derinlik nazara alınmaz.

Su avuçlandığı vakit, derinliği açılmamak, büyük havuz için yeter sayılır. Akıntı dahi suyun yüzü itibariyle olduğundan, altındaki delikten veya musluktan akması ile, su akıcı sayılmaz. Su hazinesi, küçük havuz olursa, fare ölüsü dahi onu pisletir.

Durgun su, pisliğin telâkisi ile; - onda pisliğin eseri görülmese dahi pislenmiş olur: Köpeğin yalaması, içine bir damla kan veya sidik veyahut şarap düşmesi, içinde leş bulunması gibi, (Necasetin nevileri hakkında, kuyu faslında malûmat vardır):

Bir şeyin oluşu veya telâkkisi, yakînen bilinmek veya (zannı galip) ile zannedilmek gerekir, şüphe ve tevehhüme itibar olunmaz. Şek suretinde suyun kokmuş bulunması bile engel sayılmaz. Çünkü, (koku) temiz bir şeyin katılmış olması veya suyun çok durmuş bulunması sebebiyle de olur. Asıl olan taharet, yâni temizliktir. Bunun için, soruşturmak dahi gerekmez. (Hazret-i Ömerin huzuru ile, bir havuza tesadüf edildikte, orada hazır bulunan, Amr-İbn-ül-Âs hazretleri, havuzun sahibine, senin havuzuna canavarlar gelir mi, diye sorduğunda, Ömerül-Faruk hazretleri, havuz sahibinin cevap vermesine meydan vermiyerek sen bize haber verme, buyurmuştur. Bu, habere göre, misafire takdim edilen taamın, nereden hasıl olduğunu, ev sahibine sorması, caiz olmaz.)

Ma-i cari: Halkın akar saydıkları sudur. Akar suyu, "bir saman çöpünü götüren sudur" diye târif etmişlerdir. Akışta, kuvvet olmak, - kavli esahta - şart olmamakla, yukarısı kapatılan nehrin, kuvvetsiz akan suyu dahi akıcı su sayılır.

Gerek ma-i kesir, gerek o hükümde olan ma-i cari, ikinci kısımda mezkûr, kerahet sebepleri ile mekruh olmadığı gibi, yalnız, pisliğe mülâki olmasiyle (meselâ köpek yalaması içine bir miktar kan veya pislik yahut şarap karışması, veya leş, gait düşmesi ile) dahi' pislenmiş olmaz. Meğer ki, üç vasfından birinde yâni, ya renginde yahut tadında yahut da kokusunda necaset eseri görülmüş ola. O halde, onun pislik karışmış olan kısmı, pis olmuş olur.

Eğer necaset eseri, onun her cihetinde zahir ise, o halde, necis galip

— 32 —

olmakla, - o su, velev ki akıcı olsun - pistir, kullanmaya müsait değildir. Onunla ancak, arz ve nebat sulanabilir. Sığır, deve, davar gibi hayvanlara dahi içirilmesinde beis görülmemektedir.

(Ma-i meşkûk), ehlî eşeğin ve ondan doğan katırın artığı olan durgun az suyun, temizliğinde şüphe yok ise, hadesin izalesine müsait olup olmadığı fukahaca meşküktür. (şüphelidir.)

MÂİ MUKAYYED:

Ma-i müstamel ile, hadesin izalesi (abdest, gusül) caiz ve sahih olmadığı gibi, asma ve hindiba yaprağı misilli nebattan ve esmer (meyve, tohum), çiçeklerden istihsal olunan sular ile dahi, hadesin izalesi sahih olmaz, zira ki, bu sular, ma-i mukayyeddir.

Ma-i mukayyed olmak için, nebat ve meyvelerden (sıkılma veya inbikten çekme) yolu ile, elde etmek ve budanmış asmada olduğu gibi, kendinden hâsıl olmak, arasında fark yoktur. (Kendinden hâsıl olanla, sıkılarak elde edilen bu gibi sular arasında fark yoktur.)

Ma-i mukayyed, aslî ve gayr-i aslî olur ve bunların hiç biri hadesin izalesine elverişli değildir. Kavun, karpuz ve asma, gül suları aslen, ma-i mukayyeddir.

Gayr-i aslî olan (ma-i mukayyed) esasta, ma-i mutlak iken, bir ârıza sebebiyle, sonradan mukayyed olandır. O da iki türlüdür. Biri, kemali imtizaç sebebiyle, diğeri galebe-i mümteziç iledir. Kemali imtizaç dahi ya (teşerrüb) veya (tabıh) ile olur. (Tabıh teşerrüpten hâli değil ise de, kemali imtizaç için, müstakil sebep sayılmıştır.)

Şöyle ki, temiz olan ma-i mutlaka, temiz bir şey karışarak ve meselâ, temiz bir yaprak düşerek, (kemali imtizaç hâsıl olduğu) yâni, düşen ve temiz olan şey, suyun içinde çürüyerek, tabiatı olan rikkat ve seylâna halel geldiği surette, o su mutlak iken mukayyed olup onunla abdest almak ve gusül etmek sahih olmadığı gibi, içinde nohut ve mercimek misilli, temiz şeyler pişirilmek suretinde dahi, (kemali imtizaç) husule gelmiş olmak cihetiyle, rikkat ve seylânına halel gelmemiş bile olsa, onunla abdest ve gusül sahih olmaz. Meğer ki, kaynatılan şey, sedir yaprağı ola. (Sedir yaprağı ve emsali gibi şeyler ki, kendisinden temizlik kasd olunan şeylerdir. Bunların suda kaynatılması, temizlikte mubalâğa demek olduğundan, bunlar ile su kaynatmak sünneti cariye olmuştur).

(Galebe-i mümteziç) ile olan ma-i mukayyede gelince: Ma-i mutlaka karışmış olan şey, fazla olur ise, o su (ma-i mukayyed) olmuş olur. Câmid olan şeylerin temiz olana karışması suretinde, (tab'an galebeye), sulu şeylerin temiz olana karışmasında da, (vasfan galebeye) bakılır. (Suyun tabiatı, rikkat ve seyelândan ve evsafı ise, renk, tad ve kokudan ibarettir.)

İmdi, yaprak gibi câmid şeyler ile ihtilât ve imtizaç ederek

— 33 —

pıhtılanmak (peltelenmek) haline gelen su, bez makulesine isabet etmesinde, tamamiyle sıkılıp çıkmayacağı ve âzâya yayılarak akmayacağı cihetle, (tab'an mağlûp) demek olduğu gibi, süt misilli, renk ve taddan ibaret iki vasfı olan, temiz bir mayiin ihtilâtında, o vasıflardan yalnız birinin, kavun, karpuz suları misilli, yalnız taddan ibaret bulunan tek vasfının, sirke gibi, renk, tad, kokudan ibaret olmak üzere, üç vasfı bulunan mayilerinde katışmasından, onlardan ikisinin, zahir olması dahi, suyu (vasfen mağlûp) etmiş olur.

Bunlar, ma-i mukayyed aksamından olarak hadesin izalesine elverişli olmadığı gibi suya her vasfıyla benzeyen, temiz mayiin, meselâ, ma-i müstamelin ve kokusu zail olmuş gülsuyunun, karışımında (galebe) veznen muteber olmakla, bunların ağırlığı, sudan iki kat fazla ise, o dahi, hadesin izalesine elverişli olmaz, bir kilo ma-i mutlaka, iki kilo ma-i müstamel karışmış olmak gibi. (Bu itibar ile, ma-i mutlaka ma-i müstamel karıştırmak, o suya, insanın dalması gibidir. Hades-i ekber üzere olan bir kimse, elini veya ayağını suya sokar ise, su fasid olur. Şu halde, evlerde, medreselerdeki küçük havuzlardan alınan abdestlerin ve edilen gusüllerin sıhhatine hüküm etmek lâzımdır. Elhasıl, o havuzlardan abbdest ve gusül, ma-i müstamelinin ekser veya müsavi olduğuna veya pislik bulunduğuna zannı galib olmadıkça caizdir.)

Bunun aksi halinde, yâni bir kilo ma-i müstamele, iki kilo ma-i tahir karışmış oldukta, o su ile, hadesin izalesi sahih olur. Müsavat halinde, ma-i mutahhir, (ihtiyaten) mağlûp sayılır.

Suda yosun olmak veyahut uzun müddet durmasından, renk ve kokusunda bozukluk bulunmak, abdest ve gusüle mâni olmadığı gibi, suya, sabun ve safran, yemiş ve yaprak misilli temiz câmidat karıştırmak ve içinde mısır ve nohut ıslatılmak dahi mâni değildir. Suyun tabiatine halel gelmedikçe, evsafı, onlar ile büsbütün değişmiş olsa bile, beis yoktur. Ancak, bu cevaz, isim değişmemek ve boyanır hale gelmemekle mukayyettir. Suyun safran gibi boyanır hâle gelmesi, hurma suyu gibi nebiz ismini alması, üzüm suyunun şıra adını alması gibi.

ESAR (ARTIK SULAR):

(Esâr) lâfzı artıklar demektir ki kasdolunan su artığıdır.

Durgun az olan sudan, insan veya hayvan içmiş olmak suretinde o su (artık) ismini alarak: Kerahetsiz taharet, kerahatle taharet, ademi taharet, meşkükiyyet hükümleri itibarile, aşağıda gösterildiği üzere, dört kısma taksim olunur, (çok olan durgun sudan ve akar sudan, artık olmaz)

(Salya hükmünde olan (ter) meseleleri, kuyular faslında beyan edilmiştir.)

— 34 —

Birincisi: Tahiri mutahhir gayr-i mekruhtur ki, hem nefsinde temiz, hem de, ittifakla temizliğe elverişli olup kullanılmasında kerahet dahi olmayan (artık) tır.

(Atın artığı kerahetsiz temizdir. Teri dahi, salyası gibi tahir ve sütü de helâldir).

İnsanın, atın, deve, sığır, koyun ve keçi gibi, ehlî ve yabanî eti yenilen hayvanat ve kuşların artığı olan sular işte bu kısımdandır.

İnsanın, küçüğü, büyüğü ve erkeği, dişisi ve hades-i ekber üzere olanı, olmayanı ve müslimi, gayr-i müslimi, bu hususta müsavidir. Şu kadar ki, ağzı pislenmiş olan kimsenin, meselâ şarap içenin ve ağız dolusu kusanın, şarap içme akabinde ve kustuğu sırada, artığı olan su, temiz değildir. (Salya ve yaşlığı, biraz sonra temiz olur.)

İkincisi: Pis olan artıktır ki, ne temizlemeğe yeterlidir, ne de içilebilir. Onun içilmesi, ölü etinin yenilmesi gibi, muztar kalandan gayriye caiz olmaz: Kelbin, domuz, pars, kurt, sırtlan, kaplan, arslan ve maymun gibilerin artığı olan sular, bu kısımdandır.

Necasetin hafif ve galizi, su işlerinde müsavidir.

Subba-i behaim denilen hayvanlar, yırtıcı dört ayaklılar demektir. Dağ kedisi de bunlara dahildir. Bunların eti gibi, sütü ve salyası necistir. Kelb dahi aynı hükme dahildir. Yırtıcı kuşlar, üçüncü kısımda bildirilmiştir.

Üçüncüsü: Kullanılması mekruh olan artıklardır ki, temiz ise de, başka su var iken, bu artıkları, temizlik işlerinde, içmede, yemek pişirmede istimal etmek, tenzîhen mekruhtur. Başka su yok ise, kullanılması caizdir. Kerahetiyle beraber, tahir ve mutahhir olduğundan, o su var iken, teyemmüm edilmez, ehlî kedinin, sokaklarda gezen tavuğun, atmaca, şahin, doğan, çaylak, gibi yırtıcı kuşların, kartalın, karganın, fare, yılan, kertenkele gibi ev sakini olan hayvanların pis olan şeyleri yemeği âdet edinmiş bulunan tavuğun ve davarın artığı olan sular bu kısımdandır. (Vahşî kedinin artığı, diğer vahşî hayvanların artığı gibi necistir.)

Tavuklarda olduğu gibi, pis olan şeyleri yemeği itiyat eden deve, sığır, koyun ve keçi de vardır. Bu gibilerin eti ve sütü dahi mekruhtur. Bu halde olan hayvanların, kerahetinin zail olması için, tavuk üç gün, koyun ve keçi dört gün, deve sığır onar gün, haspolunup, kapalı yerde, yemlenmeleri lâzımdır.

Dördüncüsü: Meşkûk (şüpheli) olan artıktır. (Bu, bundan evvel bildirilen ma-i meşkûkten ibaret olup, meşkükiyyet dahi, temizleyiciliğinde yâni abdest ve gusüle elverişli olmasındadır. Delillerin karşılaştırılmasında, temizliği kestirilemiyerek şek ve tevakkuf edilince, taharetinde şek yok demektir). Ehlî eşeğin ve onun dişisinden doğan katırın artığı olan su işte bu kısımdandır.

Bu kısım artığın hükmü, abdesti olmayan kimse, ondan başka su

— 35 —

bulunmadığı takdirde, onunla abdest almak ve teyemmüm dahi etmek lâzımdır. (Ehlî eşeğin yenmesi haramdır, yaban eşeği, öküzü ve atı böyle değildir).

TAHARRİ:

(Şüpheli sular, arasında temizi araştırma)

Taharri, araştırma demektir. İki veya daha ziyade sıvının, bir kapta karışmasına, (ihtilâtı mümâzece) ve müteaddid su kaplarının karışmasına (ihtilâtı mücâvere) denir.

İhtilâtı mümâzeceden ve hükmünden ma-i mukayyed bahsinde malûmat vardır. Şimdi, ihtilâtı mücavereden bahsedeceğiz ve mücavereten muhtelit olan suların, araştırmasının, lüzum ve ademi lüzumunu bildireceğiz.

Bu bapta taharri; temizi temiz olmayandan ayırmak için iktidar ve cehid sarfında bulunmaktır ki, (reyi galip ile) daha münasibini istemek demektir.

İmdi, azı gayr-i tahir ve çoğu tahir sularla dolu birkaç kabın karışık konulmuş bulunması halinde, gerek içmek gerekse, abdest almak veya gusül etmek için, onları taharri (araştırma) lâzım olur. Çünkü, bir şeyin azı mağlûptur. Mağlûp ise, yok hükmünde olmakla, (onların temizi şudur) diye reyi galibe bina ve ona göre intihap olunabilir.

Bilâkis, azı tahir ve çoğu gayr-i tahir olmak veya birbirine müsavi miktarda bulunmak suretinde, gayr-i tahiri galip olduğundan veya mağlûp olmadığından, taharriye ancak içmek ve yemek pişirmek için kullanmak üzere başvurup, abdest ve gusül için taharride bulunmaz. Bu sebeple, onların hepsini necis sayarak döktükten, yahut hayvan sulamak için, birbirine karıştırdıktan sonra, teyemmüm eyler.

(Mesele): Biri temiz, diğeri temiz olmayan suyla dolu, iki kabın birbirinden ayırt edilememesi halinde, hadesin izalesinde kullanılması için, taharri şartı, kayb olmasından ötürü (çünkü araştırmanın şartı, temizin galip olmasıdır) araştırmada bulunmayarak, ikisinden de, abdest almış olan kimsenin, o abdestler ile kıldığı namaz, abdest alırken, başının başka başka, iki rubu yerine mesh etmiş olmak şartiyle sahih olur, aksi halde teyemmüm dahi lâzım gelir. Zira, o iki su ile, başının yalnız bir kısmını mesh etmiş olmak suretinde, temiz takdim olunduğuna göre (mesih sahih) ve tehir olunduğuna göre de temiz olan yaşlık necis olan yaşlığa, ilk mülakat ile, pislenmiş olmaktan ötürü, (gayr-i sahih) olmakla hâdise, cevaz ile ademi cevaz arasında deveran ederek şekke mebni (ihtiyaten) caiz olamayıp, mutahhar dahi kayb olduğundan, teyemmüme gidilir.

Sair abdest azasına gelince: Onların yıkanması gerektiğinden temiz

— 36 —

olmayan takdim olunduğuna göre, tahir ile ikinci defa yıkanmakla âzâ, tahir olarak hades onunla giderilmiş olduğu gibi temiz takdim olunduğuna göre de, hades, evvel emirde giderilmiş olarak, âzânın ikinci defa, temiz olmayan ile pislenmiş olması, zarar vermez. Çünkü, nazarımızda o kimse, pisliği izale edecek şeyi bulmamaktadır. Onu bulamayan kimse ise, namazı o hal ile kılar ve iade etmez.

(Diğer mesele): Birkaç kimse, kendi adetlerince, kaplar ile su bulup, o kapların yalnız biri gayr-i tahir, fakat belli olmadığı cihetle onlardan her biri araştırmakla bir kabı seçerek, onunla abdest alsa, o abdestler ile münferiden namaz kılabilirler. Cemaatle kılmak için, içlerinden birine iktida edemezler. Zira, her biri diğerinin araştırmasiyle abdest almak hususunda, - kendi reyince - onunki gayr-i tahir olduğundan caiz olamamakla, muktediye göre, imam abdestsiz sayılır.

Babı diyanette, fasıkın ve hali bilinmeyen kimsenin haberi ayrıca araştırılmak şartiyle, makbuldür. Muhbirin âdil olması lâzım değildir.

Âdilin haberi hüccettir. İki âdil, ihbarda, tearuz ederler ise, hüccetleri itibardan sakıt olup, hüküm, asla bina olunur. Bundan dolayı, iki âdil, bir suyun ihbarında, birbirinin haberini yalanlayacak durumda olsalar, su aslolan temizlik hükmü üzerine kalarak kullanılması caiz olur.

ÂBÂR (KUYULAR):

Abâr yahut âbâr, kuyular demektir ki, kuyu mânâsına olan bi'r sözünün cem'idir.

Kuyu, ne kadar çok sulu olursa olsun, suyun yüz sahası itibariyle, küçük havuz demek olduğundan, necaset ile pislenmiş olup, bir bakışta, necasetin, çamur ve taşlara bulaşacağı cihetiyle, bulaşan pisliğin temizlenmesi imkânsız olması cihetiyle, akar su hükmünde olarak, pislik eseri, suyun evsafından birinde, aşikâr olmadıkça, kuyu, pislenmiş bile sayılmamak, rey ve kıyas iktizasından iken, kıyas hilâfına olarak, kuyuların, pisliklerin bulaşması ile, hem pislenmiş olmasına ve hem de, ona mahsus usul ile temizlenmesine hüküm olunmuştur. Kuyuların temizlenmesi, içindeki necisin, nev'ine göre, aşağıda gösterildiği üzere, üç mertebede olur: Külliyen boşaltmak, kırk kova su boşaltmak, yirmi kova su boşaltmak.

Kuyudan su çekmeğe (istika) ve kuyunun suyunu boşaltmağa (nezh) denir. Biz burada nezhi, zikrolunduğu üzere üç mertebe itibar edeceğiz. Ve nezh-i külliye de nezh diyeceğiz. (Nezhi küllî) kuyunun tamamen boşaltılması demektir.

Kuyu pislenirse, tamamen boşaltılır. Kuyunun pislenmesi: İçine

— 37 —
gübre  nevi müstesna olmak üzere bir katre kan veya sidik  yahut şarap misilli - az dahi olsa. akıcı necaset karışmak  ve insan, yahut koyun ve keçi gibi büyük cüsseli  hayvan ve köpek düşüp ölmek ve - ölsün ölmesin - hınzır düşmek ve düşen hayvan - serçe, fare gibi cüssesi küçük bile olsa - öldükten sonra şişmek  yahut dağılmak veyahut tüyü dökülmekiledir.

İşte, bu hallerde, kuyunun suyu tamamen boşaltılır. Yâni, kuyunun pislenmesine sebep olan şey, çıkarıldıktan sonra, kuyuda bir kovayı dolduracak kadar su kalmayıncaya değin, kuyu boşaltılır.

Son kova kuyunun ağzından ayrılmakla, hem kuyu hem de çekenin elleri, su kovası, ipi ve makarası temiz olup, taşların yıkanmasına ve çamurların nakline hacet kalmaz. Bulanık su ile beraber kuyudan çıkan çamurları - ihtiyaten - duvar sıvasında kullanmamalıdır.

Kuyu kaynağının çok zengin olmasından dolayı, tamamiyle boşaltılması mümkün olmadığı takdirde, kuyudan, orta büyüklükte bir kova ile, iki yüzden üç yüz kovaya kadar su çekilir. Bunun iki yüz kovası vacip yüz kovası da nezahetin tezyidi için müstehaptır.

Daha iyisi ve ihtiyatlısı, kuyuda bulunan su, su ilmine vâkıf olan iki şahidi âdilin şehadetleriyle takdir edilip, o mikdar su boşaltılır. Eğer şahitler, bu kuyuda, meselâ, (bin kova su vardır) derlerse, o kadar su çıkarılmak lâzım olur.

Takdir edilen suyun çıkarılmasından sonra, fazla suyun çıkarılması ve boşaltma sırasında kovanın ağız ağıza dolmuş bulunması lâzım gelmez. Ekser kısmının dolmuş olması yeter.

Vacip olan mikdarın, bir günde çekilmesi mümkün olmadığı takdirde, ertesi günlerde, çekilmeğe devam edilerek, geri kalanı çekilerek tamamlanır.

(Kırk kova kadar su boşaltılması), şu suretle olur: Kuyuya tavuk yahut kedi veyahut bu büyüklükte bir hayvan ölü olarak düşse veya düştükten sonra ölse, fakat şişmese. (Şişerse tamamiyle boşalması gerekir.)

Düşen çıkarıldıktan sonra, (orta büyüklükte) bir kova ile, kırk kova su çekmek vaciptir. Altmış kovaya kadar fazlası, müstahaptır. (Yirmi kova kadar su boşaltılması), şu suretle olur: Kuyuya fare,

— 38 —

serçe, yahut, bu cüssede bir hayvan, düşüp ölmek ve şişmemek. (Dışarıda öldükten sonra düşmek de bu hükümdendir. Kurumuş fare ölüsü de böyledir).

Düşen çıkarıldıktan sonra, orta büyüklükte bir kova ile, yirmi kova su çekmek vaciptir. Otuz kovaya kadar fazlası müstahaptır.

(Büyüklükte, fare ile kedi arası olan hayvan, fare hükmünde ve kedi ile köpek arası olan hayvan da, kedi hükmündedir.

Murabba yüz arşın veya daha ziyade genişlikte su dolu olan, su hazneleri ve su sarnıçları, büyük havuz hükmünde olmakla, bunların içlerine, beygir dahi düşüp ölse, külliyen boşaltılması lâzım olmayıp, bunların pislenmeleri suyun üç vasfının birinde pislik eseri aşikâr görülmekledir.

Eğer bunların yüzölçümleri, yüz arşından az ise, küçük havuz olmakla, onlara da, meselâ, fare düşmek halinde, yirmi kova su çekmekle mi temiz olacağı, yoksa bu hükmün, (alâ hılâfilkıyas) kuyulara münhasır olmak ve (kıyas hilafı) olan şey, ahara (kıyaslanamamak) cihetiyle, onların tamamen boşaltılmak mı lâzım geleceği hakkında, (ihtilâf vâki) olup, (Dürr-ü Muhtâr sahibi), ekser kısmı yere gömülü olan, büyük küpler gibi, onların da, kuyu hükmünde olacağını yâni güvercin gibilerin ölüsünde kırk, ve fare gibilerin ölüsünde de yirmi kova su çekilmekle temizleneceğini beyan etmiştir.

Sahibi Reddi Muhtar ise, bu söz, sarnıç hakkında müsellem ise de, gömülü büyük küp hakkında müsellem olamaz, çünkü, ona kuyu ismi verilemez, ekser kısmının yerde gömülü olması dahi, ne örfen, ne de lûgaten, onu, kuyu hükmüne sokamaz, demiştir.

Kuyu, (baar) yâni deve, koyun, keçi tersi, (revs) yâni at, katır, eşek tersi, (hisy) yâni sığır ve manda tersi ile pislenmiş sayılmaz.

Kırlarda olan kuyular ile şehir ve köylerde bulunan kuyular arasında bu hususta fark olmadığı gibi, düşen tersin, yaş veya kuru, sağlam veya kırık olması arasında dahi fark yoktur. Meğer ki, sayılan pislikler, çok ola.

Çok demek, görenin gözüne çok gelmesi demektir. Nitekim az dahi, görenin (az) dır demesidir. Yahut, çok denilince, çekilen her kovanın o pisliklerden hâlî olmaması demektir. (Sayılan (tersler) çok olursa, kuyunun külliyen boşaltılması gerekir)

Güvercin ve serçe gibi eti yenilen kuşların tersi - gerek su kabında, gerek kuyuda bulunsun - suyu pis etmez.

Tavuk, kaz, ördek müstesnadır ki, bunların tersi, suyu müfsid ve kuyudan suyun tamamiyle boşaltılmasını muciptir.

Eti yenilmeyen kuşların tersi dahi özürlenmekten ihtizaren, suyu ifsad etmez. Yırtıcı kuşların tersi ifrat derecede olursa, elbise ve çamaşırı

— 39 —

ve kaplardaki suları ifsat ederse de, kuyu müfsit olmaz. (Elbise ve çamaşırın ifsadı, namazın sıhhatına mânidir).

(Kaz ve ördek hariç), berrî olsun, bahrî olsun veyahut, hem berrî hem de bahrî bulunsun, akıcı kanı olmayan hayvanın suda ve sair mayilerde ölmüş olması, onu pislemez: Çekirge, arı sinek, böcek, yılan, akrep, kurbağa, balık, pire, tahtakurusu, su köpeği ve su domuzu.

İnsanın, yahut sığır, koyun gibi eti yenen hayvanlardan birinin, kuvuya düşüp, diri çıkması halinde, üzerinde pislik olduğu yakînen bilinmedikçe, su pis olmaz.

Ester ve hımârın, atmaca, şahin ve çaylak gibi yırtıcı kuşların, kurt, köpek, kaplan, maymun ve çakal gibi canavarların dahi kuyuya sadece düşmesiyle yâni, kuyu içinde ölmemek ve salyası suya bulaşmamak şartiyle su meşkûk ve pis olmaz. Zira, domuzdan mâda, her hayvanın zahîri dirilik halinde temizdir. (Meşkûkiyet, v. b. salyanın bulaşması neticesidir. Meselemizde ise, onun yokluğu mefruzdur).

Eğer, kuyuya düşen hayvanın salyası, suya ulaşırsa, taharet ve necaset hükümlerince, o su salyaya tabî olmakla, salya necis ise, vücuben kuyunun külliyen boşaltılması lâzım olur.  Mekruh ise, birkaç kova ve bir kavle göre yirmi kova su boşaltılır. 

(Her hayvanın teri salyası hükmünde olmakla o hususta dahi, su, salya hükmüne tâbidir. Artıklar bahsine bakınız.)

Şimdiye kadar bildirilen, kuyu meseleleri, şu veçhile hülâsa edilebilir:

Külliyen veya kısmen, suyun boşaltılmasını mucib olmak üzere, kuyuya düşen şey, pislik yahut hayvan olmaktan hâlî değildir. Pisliğin hükmü malûm olmuştur ki, kuyu onunla pislenip boşaltılır. Hayvanın insana dahi şümulü vardır. İnsanın gayri olan hayvan, hınzır gibi (aynen necis) olup olmamaktan ve (aynen necis) olmayanlar, (eti) yenilip yenilmemekten hâlî değildir. Bunlar dahi, kuyudan diri veya ölü çıkarılmış olmaktan ve ölü olanı, şişmiş olup olmamaktan hâlî olmaz.

İmdi; kuyuya düşen insan, diri çıkarıldığı ve bedeninde (hades) yâni hakikî veya hükmî necaset olmadığı ve kendisi su ile istinca  etmekte bulunduğu takdirde su fasid olmaz. Eğer, üzerinde hakikî necaset var ise su pislenmiş olup, kuyunun külliyen boşaltılması lâzım gelir. Ve eğer necasetten ârî, fakat (sahibi hades) ise, bedenine vâsıl olan su, ondan
— 40 —

ayrılmakla müstamel olup, ekseri gayr-i müstamel olmakla, kuyudan su boşaltılması lâzım gelmez.

Düşen insan, kuyudan ölü olarak çıkarıldığında - Müslüman bebek dahi olsa - kuyunun külliyen boşaltılması gerekir. 

Kuyuya cenaze düşmesi halinde, müslim olduğuna göre, gasilden sonra ise, suya halel gelmez. Gasilden önce ise, su müstamel olmuş olur. (galibi yine, gayr-i müstameldir).

Düşen gayr-i müslim ise, bedenen necaset bulunmak agleb olmakla, su fasid olmak ve kuyu, tamamen boşalmak lâzım gelir.

Kuyuya düşen, hayvan olduğuna göre, eğer (aynen necis) ise, diri dahi çıksa ve ağzının suya değmediği farzolunsa bile, kuyu tamamen boşaltılır.

(Aynı necis): Hınzır'dır. Köpek, aynı necis değildir. Kuyuya düşen, aynı necis değil ise, diri çıkarıldığına göre, eti yenilip yenilmediğine bakılır, eti yenilen cinsten olup ta, bedeninde pislik olmadığı dahi belli olursa, hiç bir şey lâzım gelmez. Eti yenilmez ise, cesedi temiz olmak şartı ile, ağzının, suya değip değmediğine bakılır, ağzı suya değmiş ise, salyası suya karışmış olacağından, onda (artık) hükümleri cari olur. (Artığı mekruh olanın suya isabetinde (ihtiyaten) on kova yahut daha ziyade boşaltılır. Eşek ve katırın düşmesiyle kuyunun suyu meşkûk olmamak sahihtir).

Farzı muhal olarak, ağzı suya değmemiş ve cesedi dahi tahir bulunmuş ise, bir şey lâzım gelmez.

Ölü çıkarıldığına göre, gerek yenilir, gerek yenilmez olsun, şişmemiş ise, cüssesine göre, küllî boşaltma veya cüz'î boşaltma lâzım gelip, şişmiş ise  küçük cüsseli dahi olsa, küllî boşaltma lâzım olur. (Cüz'î boşaltma, yirmi kovadır).

(Fare- yavrusu gibi, pek küçük olan kanlıların düşmesinde, İmamı Azama göre, on kova, imameyne göre ise, yirmi kovadır. Dört fare, bir fare hükmünde, beşten dokuza kadar kedi hükmünde, on fare de köpek hükmündedir).

Tavuktan çıkan taze yumurta ve anasından henüz doğmuş olan kuzu, üzerinde pislik olduğu malûm olmadıkça, - yaş dahi olsa - içine düştüğü, su ve mayii ifsad etmez, çünkü, mahrecinin yaşlığı necis değildir.

Et kokmak ve yemek ekşimek ile pis sayılmaz.

Kuyuda leşten başka bir pislik görülmek meselesinde, görüldüğü vakitten itibaren, kuyu pislenmiş olup, işbu ölü hayvanın kuyuda görüldüğü vakit, düşme zamanı malûm ise, bilâ-hilâf bilinen düşme

— 41 —

zamanından muteberdir. Hâdisenin vukuu zamanı malûm değil ise, (indel-imam) onun hükmünde tafsilat vardır. Şöyle ki:

Şişmiş v. s. olmadıkça, ihtiyaten bir gün ve bir geceden, şişmiş, tüyü dökülmüş ve dağılmış ise, üç gün ve üç geceden itibaren kuyu pislenmiş sayılır. Çünkü şişmek eskimek alâmetidir. 

O müddet içinde, abdestsizler oradan abdest almış ve büyük hadesi olanlar, iğtisal etmişler ise, onları ve onlar ile kılınan namazları, iade etmek lâzım gelir. Çünkü, mâni olan hades yakînen sabit ve zail olan abdest ve gusülde şek vaki' olup, yakîn ise, şek ile zail olur.

Eğer abdestliler ondan abdest almış, yahut necis olmayan çamaşır onunla yıkanmış ise, icmaan iade lâzım gelmez. Zira, sıhhatin muktezası olan taharet mevcuddur. Manî'de şek vaki' olmuştur ki, o da, o suyun mevzii taharete isabetidir. Namaz ise, şek ile bâtıl olmaz.

Eğer, çamaşırı o su ile yıkamışlar ve ondan abdest almışlar ise, onlara ancak, o çamaşırı yeniden yıkamaktan başka bir şey lâzım olmaz. Çünkü, bu suret, çamaşırda isabet zamanı malûm olmayan necaset (mania) bulunmak kabîlindendir ki, bunda sahih olan namaz iade olunmamaktır. (Lâkin necaset kuru ise, isabet vaktini aramak gerektir. Zira kurumuş olduktan sonra, "şimdi isabet etmiştir" denemez, meğer ki, zaman, onun isabetinden sonra kurumasına muhtemel ola). - İndel-İmameyn, sonradan olan bir işin, yakın bir zamana izafeti asıl olmak kaidesine binaen, kuyunun pislenmesine, pisliğin onda görülmesi zamanından itibaren, hükmolunup, ondan evvel kılınan namazları iade, ve o su ile yıkanmış çamaşırı, tekrar yıkamak lâzım gelmez.  Meğer ki, vukuu zamanı kendilerince muhakkak ola.

Pisliği bilinen su ile, hamur yoğurulmuş olursa, o hamur, köpeklere atılır. Yahut davara yedirilir.

Pislenmiş olan kuyunun suyu çekilip yok olduktan sonra, yeniden gelen su temizdir. Çünkü giden pislik geri gelmez.

İSTİNCÂ, ÎSTİBRA, İSTİNKA:

İstincâ, necaseti ref' ve izale etmektir ki, def'i tabiiden sonra erkeğe ve kadına ait bulunur. (Buna dilimizde, taharetlenmek denilir.

— 42 —

Taharetlenmekten âciz olana, ancak nikâhlısının yardımı caizdir.)

İstibrâ, ihlilden yâni sidik mecrasından sidik damlalarını gidermektir ki, küçük su döküldükten sonra olur ve erkeklere mahsustur.

İstinka, istincâda mübalâğa etmek ve temizliğe son derece ihtimam eylemektir.

İstinca, su ile olduğu gibi, ufak taşlar ile, ve evvelâ taş ve sonra su kullanarak, ikisini birleştirerek dahi olur.

Helâya girişte sol ayak, çıkışta sağ ayak atılır. İstincada sol el kullanılır, meğer ki, onda özür ola.

Helada kıbleye karşı, yahut kıbleye arka vererek bulunmak ve hariçte güneşe ve aya ve rüzgârlı tarafa durmak mekruhtur. Akıyor dahi olsa, suyun içine ve kuyu ve dere, ırmak ve havuz yakınına ve oturacak gölgelik yerlere, kovuklara ve yol üzerine ve ağaç altına küçük ve büyük su dökmek mekruhtur. Özürü olmadıkça ayakta idrar dahi mekruhtur.

İstibrâ, halkın gözleri önünde olmamak üzere, yürümek, öksürmek yahut sol tarafına eğilmek, v. s. suretlerle sidik eserini iyice izale etmek demektir.

Erkek kısmı, idrarını yaptıktan sonra, mutmain olmadıkça, abdeste başlamak caiz olmaz. Zira idrar sızıntısının zuhuru, yahut damlaması abdestin sıhhatine engeldir.

AHKÂM-I VUZÛ' (ABDEST)

﴿ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُءُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَيْنِ ﴾
(Maide 6)

Vuzû', ki abdesttir, vezâettendir. Vezâet: Hüsün ve nezafettir. Şer'an vuzû': Mâruf üç âzâyı yıkamak ve başa mesh eylemekten ibaret, özel bir temizilktir. (Mesih, başın rub'unda nezafet mânâsı aşikâr değil ise de, itibar galibedir).

— 43 —

Onda lûgat mânası dahi vardır. Çünkü, abdest dünyada, âzâyı tanzif ile temiz ve müstahsen kıldığı gibi onunla ibadeti hakka kıyam olunduğu için, âhirette dahi sahibine ravnak olur. (Abdest) yüze nur ve kalbe sürürdür.

Abdestin sebebi, şartı, hükmü, rüknü, sıfatı vardır. (Bir varlığın kendisini meydana getiren parçalarına: Rükün, onun dışındakilere: Şart. Ve tesirsiz Musil'ine: Sebep, Ve eseri müterettibine: Hüküm. Ve fıkhan olan hal ve şanına: Sıfat tâbir olunur).

Abdestin sebebi, yâni insanı abdest almağa sevk ve iysâl eden şey, abdestsiz helâl olmayan fiili, istibaha yâni helâl ve mubah etmek, (namaz, mushafa dokunmak, tavafı Kabe) gibi muharrematı diniyyeden birine teşebbüs kasd eylemektir.

Bu onun hükmü dünyevîsidir. Hükmü uhrevîsi ise; niyeti ile âhirette sevap husulüdür.

Abdestin vücûb şartı, yâni mükellef üzerine, şer'an lüzumunun şartı: Akıl, bülûğ, İslâm, suyu kullanmaya gücü yetmek, vücudü hades, münafi halin yokluğundan ibaret olmak üzere altıdır  ki bunların hülâsası, taharetle mükellef olan kimsenin, hadesten tahareti su ile ifaya kaadir olmasından ibarettir. Çünkü, taharetle mükellef kaydı, akıl ve bülûğ ve İslâm ve vücudü hades ve (ademi hali münafi) kayıtlarını mütezammindir. Zira, müslim olmayan, yahut müslim olup da, âkıl veya bâliğ bulunmayan,veyahut muhdis (abdestsiz) olmayan kimse, hadesten taharet ile, mükellef olmadığı gibi, henüz hayiz ve nifas üzere olan kadın dahi, onunla mükellef değildir. Tahareti, su ile icraya kudret kaydı, suyun temizliği (temizleyiciliği) ve taharete kifayeti ve bir özür veya hacete binaen, hükmen ademi mefkudiyyeti şartlarım içine alır. Çünkü, tahir olmayan, veya mutahhir bulunmayan, yahut kâfi olmayan,veyahut hem tahir ve hem mutahhir ve hem de istimale kâfi ise de, özüre veya hacete mebni, istimaline kudret taallûk etmediğinden, yok hükmünde bulunan, su ile taharet vacip olmaz.
Abdestin sıhhatinin şartları üçtür: Birincisi, temiz suyun cilt üzerine nafiz olmasıdır. Bir suretle ki, gasli farz olan uzuv üzerinde iğne batıracak kadar yere su isabet etmemiş bulunur ise, abdest sahih olmaz. İkincisi, münâfî halin inkıtaı yani, hayiz veya nifas ve (nakızı vuzu) gibi  abdeste münafî olan ahvalin kesilmiş olmasıdır.  Bunlar bâki iken
— 44 —
alınan abdest sahih olmaz. Meğer ki, özür sabit ola. Üçüncüsü, Şemi' ve şahim  gibi, suyun cesede vüsulüne mâni ve hail olan şeyin zail olmuş bulunmasıdır. Bunların da hülâsası: Şer'an mutahhir olanın cide yaygın ve nafiz olmasından ibaret olmak üzere, bire raci olur. Mutahhir olan şey sudur. Onun şer'an mutahhir olması, mâni halin kesilmesine mutavakkıf olmakla, ikinci şart dahi mezkûr demektir.

Abdestin hükmü, sebebinde zikredilmiştir.

Abdestin rüknü dörttür. Onlar, hem de abdestin farzlarıdır.  Birincisi, yüzü yıkamaktır. Çünkü abdest âyetinde
﴿ يَٓااَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُسِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَيْنِۜ ﴾
"yüzünüzü yıkayınız" (Mâide: 6) buyurulmuştur. 

Gusül, yıkanmak. Gasl, yıkamak manasınadır. Bir şeyi yıkamak, suyu onun üzerine akıtmaktır. Bir haysiyette ki, ondan en az, iki damla hâsıl ola. Suyu, yağ sürünür gibi, sürünmek kâfi olmadığı gibi, damlasız akıtmak dahi kâfi olmaz. (Yaş sünger ile, mesih her ne kadar pisliğin temizlenmesi için, gasil sayılırsa da, gusül sayılmaz).

Vecih: İnsanın onunla müvacih bulunduğu, yerdir ki, dilimizde yüz tâbir olunur.

Vechin uzunlama haddi, alın üstünden çene sonuna kadardır. Başlangıçta, saç olup olmamak birdir.

Saç bitimi, aşağıda olana: Dar alınlı, (egam). Saç bitimi yüksekçe olana; açık alınlı (aslâ'). Yüzünün iki yanında saçı az olana: Az saçlı, (anza') denir. Bunlardan son ikisi, zihin keskinliği ve cömertlik sayıldığından, sevilmekte, birincisine ise, bunların aksi mânâ verilmekle, hoş karşılanmamaktadır.

Bunların cümlesine göre, yüz yıkanmasının farzı, mebde-i tul itibariyle birdir.

Son haddin, çene nihayetine kadar olması, sakalsızlara veyahut sakalı, pek seyrek olanlara göredir. Seyrek sakallı olmayanlara göre, son had beşerenin mülâki olduğu kıllardır. Bu anlam, yüzün eninde dahi muteberdir.

Yüzün eninin haddi, iki kulak yumuşaklarının arasıdır. Sakal başı ile kulak arası olan, kılsız yer dahi, yüzün haddinde dahildir.

Malûmdur ki, yıkama, beşereye taallûk eder. Beşere, cildin dış tarafıdır. Vechin beşeresi, kadınlarda ve sakalsızlarda tamamen meydandadır. Sakallılarda ise, örtülüdür. Sakal bırakılınca, beşere yerine sakal geçmekle, yüzün, sakal ile örtülen yerlerinin yıkanmasının farziyyeti,

— 45 —

alttan üste intikal eder. Gözlerin, ağızın ve burunun içlerini, ve yüzde ve sair abdest azalarında, sinek ve pire kirlerinin altını yıkamakta zaruret olmadığı gibi kaşların, bıyıkların ve sakal kıllarının altını dahi yıkamak lâzım değildir. (Gusülde bunların yıkanması lâzımdır). Bu sayılanların, üstlerinin yıkanması ile iktifa olunur.

(Mesele: Hangi uzuvdur ki, abdestte onu yıkamak bir zaman farz iken, sonra farz olmasın? Cevap: Çenedir ki, sakalsız iken yıkanması farz olduğu halde, sakallandıktan sonra, yıkama farziyyeti, çeneden sâkıt olup, sakala intikal eder).

İkincisi, iki elleri, dirsekleri ile beraber yıkamaktır. Abdest âyetindeki (Elmerâfik) lâfzı, buna delâlet eder. İnsan, istirahat zamanında, ona dayandığı için, dirsek denilmiştir. (Elden), zikri cüz ve irade-i kül tarikiyle kol kastedilmiştir.

Abdestte tamamiyle el ve dirseğe kadar kol, gasl olunup, dirsek, kolun yıkanma yerinin müntehası olacaktır ki, ondan yukarısı, farz olarak yıkanacak yer değildir. Ancak, dirseklerin yıkanması farzdır.

Cem'in cem'a mukabelesi, ferdin ferde mukabelesini muktazi olmak kaidesine binaen, her kolun, dirseğiyle beraber yıkanmasının farz olması, (ibare-i nas) ile sabit, ve fiili Resûle müstenit icmâ dahi bunun üzerinedir. (Diğer el için, aradaki müsavata binaen, ayrıca delâleti nas iddiasına hacet yoktur).

Üçüncüsü, ayakları, iki topuklar ile beraber, yıkamaktır. Abdest âyetinde (ve ercülekûm ile-l-kâbeyn) buyrulmuştur ki, iki topuklara kadar yıkayınız, demektir.

Kâab ki, topuktur, ayağın baldır tarafından, iki yanında bulunan iki tümsek kemiktir. Ayakta dahi, yıkanacak yere son, bunlar olmakla, gaye-mugayyada dahil, ve üst tarafı yıkama farziyyetinden sâkıttir.

Ayaklar zikrolunan sonlarıyla beraber, ehli sünnet mezhebinde (nassı âyet) veçhile, yıkanılır, mesh edilmez. Sünneti şayia dahi yıkamadır.

Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimiz hazretleri, abdestte ayaklarını dahi yıkadıktan sonra, (Bu o abdesttir ki, namazı, Cenab-ı Hak ancak, onunla kabul eder) buyurmuşlardır.

(Ve ercüleküm) lâfzındaki cerr kıraeti, mücâverete yâni, manen değil de, yalnız lâfzen olan mütabeate mebnidir. Ayaklar, iki kıraete göre, yıkanmalı olup, üzerlerine meshetmek, mestli olmak hâlinin gayride caiz değildir. 
— 46 —

Dördüncüsü, başın dörtte birini mesh etmektir. Abdest âyetinde: (Vemsehû biruûsiküm) buyurmuştur ki, başlarınıza su değdirin, demektir. Peygamberimiz (Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimiz hazretleri, nâsiye-i şeriflerini yâni, alınlarının üst cihetini mesh etmişlerdir. (Dörtte bir kısmı olmak şartiyle, başın herhangi bir kısmının meshi caiz olup, ön kısmının meshedilmesi sünnettir.)

Mesh, lûgatte bir şey üzerine el gezdirmektir. Silmek mânâsına da gelir.

Şeriatte mesh, başka yerde kullanılmadık yaşlığı, bir yere değdirmektir. Değdirilen yer, gerek baş ve gerek mest veya yara sargısı olsun. Değdirmek dahi, gerek el i! e olsun ve gerek başka bir şey ile vukubulsun. (Kollardan artan yaşlığın, başa sürülmesi olmaz. Ancak, başın meshinden kalan yaşlık ile, kulakların meshi istisnâen caizdir.)

Mefruz miktarda yaşlığın isabeti, ıslak bir bez ile, yahut yağmur veya kar isabetiyle dahi olur. O takdirde, el ile mesh etmeğe hacet dahi kalmaz. Zira âlet, istenilen mahalle iysal vasıtasından başka bir şey değildir.

Başta, mesih yeri iki kulağın üst tarafıdır. Onun rub'unu mesh, sahih olup, onlardan aşağısını ve meselâ, sarkan keysuyu ve hattâ keysunun tepeye dolaştırılarak top edilmişini meshetmek, sahih olmaz. 
Başta farz olan mesih mikdarı, rubu' iken: Asıl el, parmaklar olmak ve hattâ, parmakların kesilmesine (kat'i yed) terettüp etmek mülâhazasına ve onların üçü, ekseri olup, (ekser için dahi hükmü kül) bulunmak kaidesine binaen, başın meshinde, farzın miktarını, üç parmak ile takdir etmek merduttur. 

İşte abdestin rükünleri, zikrolunan üç uzvu yıkamak ve başa, su değdirmekten ibaret olmak üzere, dörttür. Emirler, tekrar iktiza etmediğine mebni, onları birer kereden fazla yapmak farz dahi değildir.

Bu rükünlerden biri veya birkaçı, uzvun yokluğuna ve hattâ malûliyyetine mebni, sâkıt olduğu gibi,  zâid olan uzvun, farz olan mahallin hizasında olmayanından dahi, yıkanmak farizası sâkıttır. Meselâ: Dirseklerinden itibaren kolsuz ve topuklarından itibaren ayaksız olandan, kol ve ayak yıkamak sâkıttır. (Dirsekten ve topuktan bakiye var ise, onlar yıkanır).
— 47 —
Omuz başında iki kolu ve topuğu ile beraber iki ayağı olan kimsenin, tam olan kol ve ayağı (asli) olup, diğerleri zâittir.  Zâidin, farz olan mahâl hizasında olanını, (tâbiri diğerle) ur ve elde zâit parmak gibi (farz yerinde) çıkmış olanını yıkamak lâzımdır. (Farz yerine) muvazi değilse, onun yıkanması, abdestte farz olmayıp, menduptur.

Hadeste şüphe edip, taharette yakini olan, yâni abdest aldığını bilip abdestinin bozulduğuna şüpheli olan kimse abdestlidir. Aksi halde, abdestsizdir.

Abdest esnasında, bâzı âzâsını yıkamış olmakla şek eden kimse, (sahibi vesvese) değilse, o uzvunu yıkar. Eğer (sahibi vesvese ise) yâni ekseri, böyle şek etmekte ise şekkine iltifat etmez. Abdesti aldıktan sonra, zâhir olan şekke ise, itibar yoktur. Meğer ki, noksanına kendince yakin hâsıl ola.

Abdestin sıfatı şer'iyyesi üç olup, farz, vacip, menduptur. Beyanı ilerideki fasılda gelecektir.

ABDEST HÜKÜMLERİNİN TAMAMLANMASI:

Sık olan sakalın zahirini yıkamak, abdestte vacip yâni lâzım olur. (Hafif) yâni seyrek olan sakalın diplerine suyu isal etmek lâzım yâni vaciptir. (Sık sakal, cilt makamına kaimdir. Bu sebeple yıkama farizası, ciltten sakala intikal etmiştir. Seyrek sakal böyle olmayıp suyun deriye isalinde, zorluk olamaz.)

Yüz çevresinden fazla olarak sarkmış kıllara suyu isal etmek vacip olmayıp, sünnettir, çünkü onlar, asaleten veya bedelen, vecihten değildir.

Dudaklar âdet üzere, yumulduğu zaman, görülmez, kalan yerlerine suyu isal etmek, lâzım gelmez. Çünkü, dudağın yumulan yeri, ağıza ve açık kalan yeri de yüze tâbidir.

Gözlerin içini yıkamak zararlı olduğu için, (gusülde) dahi caiz değildir. (Suyun kirpiklere ve göz pınarlarına vardırılması kâfidir).

İyi olup ta, kabuğundan henüz ayrılmamış olan çıbanın içini, yıkamak lâzım gelmez.

Parmaklar (arızî bir sebep ile) aralarına su girmeyecek derecede birbirine yapışmak ve tırnak uzayıp dönmekle parmak ucunu örtmek ve yıkanması gereken yerde, altına suyun girmesine engel olan, (hamur, mum,

— 48 —

çapak) gibi bir şey bulunmak takdirinde, onları giderip arasını ve altını yıkamak lâzım olur.

Tırnak kiri, bedenden hâsıl olan kirler, gerek köylü ve gerek şehirli için, mâni olmadığı gibi, pire ve sinek pisliği dahi azlığına ve yapışkanlığı olmamasına mebni, su ile temizlenmesine mâni sayılmaz.

Boyacının tırnaklarında kalan boya dahi, zarurete mebni, mâni değildir.

Parmakta olan dar yüzüğü, oynatmak lâzımdır. (Dar olmayan yüzüğü de oynatmak âdaptandır.)

Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri abdest aldıkları vakit, yüzüğü şeriflerini hareket ettirirlerdi.

Tabanında bulunan yarıkları yıkamak zarar verir ise, yarıklara konulan ilâcın üzerinden geçirmek câiz ve sahih olup, devânın üzerinden geçirilmesi dahi, zarar verir ise, üzerini mesheyler. Mesih dahi zarar verirse, onu da terkeder. Eğer bunlardan hiç biri zarar vermez ise, zararı olmayacak kadarını yapmak lüzumu anlaşılır. Hattâ soğuk su zarar verip te, sıcak su zarar vermiyor, ve kendi dahi onu kullanmağa kaadir bulunuyor ise, sıcak su kullanması lâzım olur.

Yarık üzerindeki ilâca su geçirmenin cevazı ilâç, yarığın üstünü aşmış olmamak kaydiyle mukayyet olup, eğer aşmış bulunur ise, zâit kısmının altının yıkanması taayyün eder. Bu dahi zararlı olmamak kaydiyle mukayyettir.

Göz ağrıyıp ta, nâzik ve müslim hekimin tenbihi veya kendisinin mücerrep bilgisi üzerine, onu yıkayamayan kimse, özür müddetince gözüne su değdirmez.

Gerek abdest aldıktan, gerek gusül ettikten sonra, kıl yerlerini tıraş etmekle, o yerleri tekrar yıkamak, yahut meshetmek lâzım gelmez. Zira, onunla hades vukua gelmez. Hem de farz sâkıt olmuştur, sâkıt ise, geri gelmez.

Abdest veya gusülden sonra, tırnak kesmek, bıyık kırpmak ve deri kaldırmak ile dahi, hades vâki olmayacağından, onların iadesi lâzım gelmez.

ABDESTİN SÜNNETLERİ:

(Sünen) sünnetin cem'idir. (Sünnet) lûgatte yol demektir ki, mutlak meslekten ibarettir. Hasene, yahut seyyie diye tavsif olunabilir. Nitekim, Hadis-i Taberanîde vâki olmuştur.

(Kim iyi bir yol (sünnet) a sülûk ederse o yolda gittiği müddetçe hayatında sevap kazanır, öldükten sonra da o iyilik yaşadıkça yine sevap kazanır. Kötü bir yol icat ederse sağlığında onun günahını yüklendiği gibi, öldükten sonra da o kötülük yaşadığı müddetçe ondan günah kazanmaya devam eder.)

— 49 —

İstılahta sünnet: Dinde (farz ve vacip olmayarak) muvazabet üzere, meslûkü tarikattir.

Muvazabet, müdavemettir. Arasıra terk, ona münafi değildir. Nadiren terk ile beraber, muvazabet buyrulan şey, sünnettir ki, ind-el-itlâk, bilindiği gibi, sünneti müekkede demektir (1). Muvazabet buyurulmayan şey, menduptur ki, sünneti gayr-i müekkede demektir (2).

On sekiz şey, abdestli halde, sünnet olur. (Adedin zikri, sınırlamak için değil, öğrenene kolaylık içindir).

1 - İptida ellerini bileklerine kadar yıkamak.

Bu bir sünnettir ki, farz makamına kaim olur, çünkü, kolları dirseklerine kadar yıkamak, farîzanın bir kısmı, bu sünnet ile ifa edilmiş olur. Yahut el yıkamak farzdır. Onun bu veçhile takdimi, ve atîdeki keyfiyet üzere yıkaması sünnettir. İster ellerin ikisini birden ve isterse, birer birer ve sağdan başlayarak, yıkamış olsun.

Eller, temizleme âleti olduğu için, sünnetin yerine getirilmesinde, bunun takdimi şarttır. Ve sünnetliği, ellerin zaten zâhir olmasiyle meşrut olup, pislenmiş bulunması takdirinde, necaseti az dahi olsa, onları, evvelâ, suyu pislenmeyecek veçhile yıkamak farzdır. Eğer, onları yıkamak, abdest suyunu telvis edecek ise, yâni suyu ya ağziyle veya mendil gibi bir vasıta ile, almak mümkün olmamakla, suyun içine pis olan elin sokulması zarurî ise, onu yapmayıp, namazı teyemmüm ile kılar ve iade edemez.

Kaldırılması ve eğdirilmesi mümkün olmayan, büyük su kabının içine temiz olan ellerinin solunu, ve hattâ onun da tamamını değil, parmaklarını, bitişikçe sokup, suyu sağ eline nakleder, ve onu bu suretle yıkadıktan sonra, suya sokar, sol elini dahi onunla yıkar.

Hades üzere olan kimse, velev ki, Hades-i ekber üzere olsun su yahut tas almak için, pak olan elini ve hattâ kolunu, suyun içine sokmak ile, o su müstamel olmaz.

(Elini yıkamak, yâni, izale-i hades etmek veya ikame-i sünnet eylemek kasdiyle sokarsa, suyun avuca alınan kısmı, sudan ayrılmakla müstamel olur).

(1) Ezan, ikamet, cemaat, süneni revatıp, mazmaza, istinşak gibi ki sünnetihüdâ dahi denir. Ahzi hidayet, terki dalâlet demektir. Yani, işlemesi dinin tekmilinden olup, terkine kerahet ve isaet taallûk eder. Kuhustânî der ki, sünneti müekkedenin hükmü, dünyada olan mutalebesince, vâcip gibidir. Şu kadar ki, vâcibin tariki: Muakab ve sünnetin tariki: Muateb olur. Telvihte yazılıdır ki, sünneti müekkedenin terki, harama yakındır. Haramı terkeden, şefaate müstahak olur.

(2) Münferidin ikameti salatta tatvili kıraet, abdestte boynunamesh, teyamün, isteyerek oruç, salât, sadaka gibi ki, sünneti Zevâid dahi denir. Bizce sünnet, hem fiili resül, hem de fiil-i sahabedir.

— 50 —

2- Besmele ile başlamak:

Yâni ellerini yıkar iken, besmele çekmektir. Hattâ abdestin iptidasında, besmeleyi unutsa da, hatırladığında söylese, sünnet hâsıl olmaz. Yemek yemek gibi değildir ki, abdest tek iştir.

Yemekte ise, her lokma, bir fiildir. Yemek esnasında dahi besmele okunsa, hem evvel, hem de sonra için, sünnet hâsıl olmuş olur.

Hadîs-i şerifte: Abdesti olmayanın namazı olmadığı gibi abdestine (ismullah) zikretmeyenin dahi abdesti olmaz. Mealindeki hadîs-i şerif, kemâlin nefyine hamledilmiştir.

Kavli resul, besmelenin abdestte, müekkeden sünniyyetini nâtık olduğu gibi, (fiili Resûl) dahi, besmelenin, abdestin başlangıcına mesnuniyyetini bildirir ki, kendileri her abdeste başladıklarında ilk önce Besmele çekerlerdi.

Bir diğer hadîste: "Abdestini ismullah ile alanın, her tarafı pâk olur, ismullahı zikretmeyerek alanın, yalnız abdest yerleri, pâk olur" buyurmuşlardır.

Bu hadîs-i şerifler, yalnız besmeleyi tâyin etmekte olmayıp, bu hususta seleften ve alâ kavlin, Hazret-i Nebiyy-i ekremden naklen bildirilen, Eûzüokuduktan sonra "Bismillâhil-azîm vel-hamdü-lillâhi âlâ dîn-il-islâm" demektir.

Bir kavle göre de, "Bismillâhir-rahmânir-rahîm" demek efdâldir. Eserlerde geldiğine binaen, hepsini birleştirerek "Eûzü billahi mineşşeytânir-racîm Bismil-lâhir-rahmânir-rahîm Bismillâhil-azîm vel-hamdulillâhi alel-islâm" denir ise, ahsen olur.

3- Niyyet eylemek:

Niyyet, kalben kasteylemekten ibaret olup, abdestin sünnetlerinden olan niyyet dahi, abdesti, ya hadesi gidermek veya salâtı ikame etmek, yahut da, emre imtisal azmiyle abdest almaktır. Bu azmini dil ile ifade ederse, lisanını kalb ile birleştirdiği için, (Meşâyihi fukahâ) indinde müstahsen görülmüştür (nitekim ileride abdestin âdabı faslında gelecektir).

Guslün sünnetlerinde, müellifin tasrihi üzere, abdeste, besmele ve niyyet, eller yıkanırken olup, besmele dil ile söylenirken kalb dahi, niyyete ortak olur.

4- Abdestin başlangıcında, yâni ağız yıkanırken veya abdestten önce, misvak kullanmak (dişleri fırçalamak).

Bildiğimiz misvak: Erâk ağacının dalıdır. Misvakın efdali odur. Onun gibi lifli olan, diğer ağaç dallarından dahi yapılabilir. Kuru ise ıslatılır. Parmak kalınlığında ve kullananın karışı ile bir karış boyunda olur. Sağ ele alınarak, serçe parmağının üstünden geçirilir ve baş parmak ile altından tutulur ve ağzın sağ tarafından başlanarak dişlere sürülür.

Dişleri olmayan veya dişleri olup da, misvak istimalinden müteezzi olan veyahut o sırada misvakı olmayan kimse, dişlerini ve diş etlerini,

— 51 —

misvake bedel, baş ve şehadet parmakları ile iyice ovuşturarak yıkar. Bu işin, misvak kullandıktan sonra da yapılması faydalı olur.

Hadîs-i şerifin hükmüne göre, misvak ağız ile nezafeti temin eder ve Allah rızasını kazanmaya bir vesiledir. Abdestinde misvak kullanılarak kılınan namaz, misvaksız abdest ile kılınan namazdan, yetmiş derece efdaldir. Ramazanda dahi misvak istimali, ecrin istihsalini muciptir. Misvak, bulunmadığında parmak ile misvaklanmak, aynı misvak yerini tutar.

Misvak, bizce abdestin sünnetlerindendir. Namazın sünnetlerinden değildir. Binaenaleyh, misvak tutunarak alınan abdest ile kılınan her namazda, kıyam ve başlama zamanında misvaklanmasa dahi, misvaklanma fazileti hâsıl olur. (Şafiî mezhebinde misvak, namazın sünnetlerindendir)

Hazret-i İmamdan menkul olduğuna göre, misvak kullanmak süneni dinden olmasından, dişler sararmak ve ağız kokmak gibi, ahvalde ve uykudan kalkıldığı zamanda, ve dişlerinin kanamayacağına emin ise, namaza kalkılacağı vakit ve haneye girildikte ve nas ile toplulukta ve Kur'an ve Hadîs kıraatinde, misvak kullanılması müstehaptır.

(Dişlerin sararmasında, ağız kokmasında, uykudan kalkıldıkta, namaza kıyamda, abdest alınmasında misvak istimali lâzımdır). Kadınlar hakkında, sakız çiğnemek, misvak yerine geçer! .

(Zâhir olan budur ki, abdest iptidasında, kadınlara sakız çiğnemek, erkeklere göre, misvak istimali gibi, mesnun olmak değildir. Belki, onların sakız çiğnemesi, erkeklerin misvak tutunması gibi, dişleri tathir ve ağzı tatyip eder demektir. Savmın mekruhlarında zikredilmiştir ki, kadınlar: Ciltlerinin zayıflığına binaen, misvak istimalinde, diş etlerinin tahammül edememek ihtimalidir. Onlar, oruç halinin haricinde sakız çiğnemek müstehap erkeklere ise, mekruhtur.) Tahsili sevap ise, tashihi niyyete bağlıdır.

5 - Üç kere mazmaza ve üç kere istinşak etmek:

(Mazmaza) lûgatte harekettir ki, suyu ağızda çalkalamaktır. İstilâhta, ağzın içini su ile doldurmak ve bu suyu ağızda dolaştırıp atmaktır. Bu suretle ağız dolusu suyu içmek kâfi ise de emmek suretiyle içmek kâfi değildir.

(İstinşak), lûgatte kuvvetle koklamak mânasına olan neşekadan mehuzdur ki, suyu buruna çekmek demektir. Istilâhta, suyu burunun yumuşak yerine ulaştırmaktır ki, suyu nefesiyle çekmek şart değildir.

Mazmaza ve istinşak, iki sünnet-i müekkededir ki, ondan, tertip, teslis ve tecdit dahi sünnettir. Tertipten maksat, evvelâ mazmaza ve istinşak eylemektir. Teslis: Bunları üçer defa yapmaktır. Tecdit: Her defasında, yeni su almaktır. Bunlardan birini terkeden kimse, mazmaza ve istinşakta sünneti tamamlamış olmaz. Hattâ eldeki su, mazmaza ve istinşaka birer ve diğer âzayı üçer kere yıkamağa ancak kifayet ettiği

— 52 —

takdirde mazmaza ve istintakı üçer defa yaparak, diğer azayı birer kere yıkamak suretiyle abdest alması muvafık olur.

Abdestte bunların abdestin farzları üzerine sebebi takdimi, suyun evsafının denenmesidir ki, rengi görüldükten sonra lezzetinin ağız ile tadılması ve kokusunun da burun ile anlaşılmasıdır. Bundaki faydaların çokluğu aşikârdır.

6 - Mazmaza ve istinşakta (oruçlu olmayanın) mübalâğa etmesi: Mazmazada mübalâğa, suyu boğaza değin vardırmak (suyun boğazda tahrikine "gargara" denir ki, o gusülde bile lâzım gelmez) ve istinşakta mübalâğa, suyu burunun katı yerine kadar çekmektir. Oruçlu olan kimse, orucunun bozulması korkusu ile bunlarda mübalâğa etmez. Hadîs-i şerifte: (Oruçlu olmanızın dışında mazmaza ve istinşakı mübalâğa ile yapınız.)buyurulmuştur.

7 - Abdesti tertip üzere almak. Yâni, yüz yıkamayı kollardan evvel yapıp, başa mesh etmeği kolları yıkadıktan sonra ve ayak yıkamayı, en sonra yapmak suretiyle abdestteki (zikrolunan) tertibe riayette bulunmak. (Tertipsiz alınan abdest dahi sahih, ancak sünnete muhaliftir.)

8- Sağdan başlayıp, kollarını ve ayaklarını sağlarından sonra sollarını yıkamak. (Abdeste başlarken dahi, evvelâ, sağ, sonra sol ellerini yıkamaktır. İşbu sünniyet, çift olan azalara aittir. Bu tertip, yıkamakta olduğu gibi meshetmekte dahi lâzımdır).

Hadîs-i şerifte: (Abdest aldığınızda size kolay gelenden başlayınız.) buyurulmuştur. Sağın şerefine binaen, öylece başlamak icmaan müstehap sayılarak, hadîsteki emir, vücuptan kabul olunmuştur.

9- Gasli üçlemek, yâni yıkanan azayı üçer kere yıkamak. Maksut, su ile üç defa kaplayarak yıkamaktır. Yoksa, kollarını yıkarken, bir defa aldığı su ile, kollarını tahrik ederek üç kere temas etmek, sünnetin husulünü temin etmez.

Bunların birincisi farz ve diğer ikisi sünnettir. Üçten ziyade yıkayan, haddi aşmış ve üçten eksik yıkayan zulüm etmiş olur. Meğer ki, ziyadeyi, şekkin husulüne mebni, kalbin itminanı için ve noksanı suyun azlığı için etmiş olmak gibi, bir zarurete mebni ola.

10 - Ellerini ve ayaklarını yıkamağa, parmak uçlarından başlamak. Çünkü, âyet-i kerimede, merafik ve kâbeyn, yıkanmaya son kılınmış olmakla, onlar yıkamanın son noktası demektir. Müntehaya ise, başlangıç lazım olup, tamam uzvun yıkanması farz olduğundan, mebde onun yâni, müntehanın evveli olmuş olur. Nebiyy-i Ekrem aleyhis-salâtü ves-selâmın fiili dahi, bu veçhile vuku bulmuştur.

11 - Gerek ellerini ve gerek ayaklarını yıkarken parmaklarını tahlil etmek.

Tahlil, parmak aralarını ovmaktır. Onunla emrolunmuş ve bu emrin tekidi hakkında: (Kim parmak aralarını su ile ovmazsa, Allah kıyamette oraları ateş ile ovar.) buyurulmuştur.

— 53 —

El parmaklarının hilâllanması, keyfiyeti, parmakları birbirine ithal etmek ve ayak parmaklarının tahlili keyfiyeti, el parmaklarından birini, ayak parmaklarının aralarına sokmaktır. (Bu işi, en elverişli olarak yapabilecek, sol elinin bir parmağı ile sağ ayağının serçe parmağından başlayarak, sol ayağının serçe parmağında tamamlamaktır.) Ayaklarını akar suya soksa dahi, hilâllamakta fayda olduğu aşikârdır.

12- Yüzü üç kere yıkadıktan sonra, (sık olan) sakalı, alttan bir avuç su ile hilâllamaktır.

Sakalın hilâllanması: Sakalın arasına, alttan parmaklarını sokarak, kıllarını aşağıdan yukarıya doğru ayırmaktır.

Bunun mesnuniyyeti: Hazret-i Enes'in, bu bapta fiilî resulü rivayet etmesindedir.

Müvazabeti seniyye vaki olmadığına ve bir de, sünnet, mahalli farzda, farzın ikmali için olup, sakalın iç kısmı ise, ikameti farz yeri olmadığına binaen, İmam Ebû Hanife ve İmamı Muhammed Hazretleri, bunun tahlilini Esadî gibi, sünnet değil, efdal görmüşlerdir.

13- Başın her tarafını meshetmek.

Başın dörtte birinin, bir kere meshi farz ve tamamının bir kere meshi sünnettir.

Meshin konusu, hafifletmek için olduğundan, onda tekrar, mesnûn değildir. Mest üzerine mesh, sargı üzerine mesh ve teyemmüm dahi böyledir.

14- Başın kaplanarak meshine, ön taraftan başlamak.

Bu meshin keyfiyeti: İki ellerini parmaklariyle beraber, başın ön tarafına koyup arkaya doğru sıvayarak götürmek ve badehu kulaklarını dahi mesh etmektir. (Bu hususta diğer rivayetler dahi var ise de, en kolay yol budur.)

İkameti sünnet zaruretine mebni, bunda ma-i müstamel olmaz.

15- Kulakları, başa mesh edilen su ile dahi olsa, meshetmek. Zira, Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, suyu bir alışta re'si şeriflerini ve kulaklarını onunla mesh eylemişlerdir.

Elin yaşlığı baki iken kulağı mesh etmek için yeniden su alırsa daha güzel olur. (Başlık veya sarığını kaldırmak sebebiyle, elin yaşlığı kalmamış ise, ikame-i sünnet, yeniden su almağı gerektirir.)

Abdestin âdabında bildirildiği üzere, kulakların dışı, baş parmaklar ile ve içi şehadet parmakları ile mesh olunup, serçe parmaklar, oyuk kısmına sokularak tahrik olunur.

16- Boyunu - baş ve kulaklardan sonra, iki elinin arkasiyle - meshetmek.

Boğazın meshi, bid'attir. (Boynun meshi, yeniden su almayarak, elin arkasındaki yaşlık ile yapılır).

— 54 —

17- Abdest âzasını, üzerine su döküldükçe, ovalamak.

Aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, yıkanmakta olan âzayı şerifleri üzerinde el gezdirmişlerdir.

18- Abdest âzasının yıkanmasına aralıksız devam etmek.

Abdest uzuvları yıkanırken, biri kurumadan diğerinin yıkanmasına başlamak, bu suretle, devam edilerek abdesti tamamlamak sünnettir.

Eğer, bedenin suyu çekivermesi, veya havanın şiddetinden, yahut bulunulan yerin sıcaklığından, suyun süratle kuruması gibi itidalsizlik halinde, yıkanmanın tevalisi ile beraber, derhal kurumakta ise, bundan dolayı sünnet terkedilmiş olmaz. Abdest alma sırasında suyun tükenmesiyle, su almağa teşebbüs dahi özür sayılır.

Bâzıları, sekizinci, onuncu, on dördüncü ve on altıncıya müstehap demişlerse de, halbuki, bunlara muvazabeti nebeviyye sabit olmakla bu hüküm gayr-i varit ve mesnûniyet muhakkaktır.

ABDESTİN ÂDÂBI:

(Âdâb), edebin cem'idir. Edep, "bir şeyi mevzi-i hakikisine vazetmek"diye tarif edilmiştir. (Edeb), hasleti hamidiye ve vere'u takva, diye de bilinmiştir. Fiili terkinden hayırlı olan şey, yahut mükellef onunla memduh olup terkiyle mezmum olmayan veyahut terkine zem taallûk etmeyerek, işlenilmesi şer'an matlup olan şey dahi denilmiştir ki, bunların hepsi, birbirine yakın sözlerdir.

Hidâye şerhinde, edeb: Nebiy aleyhis-selâmın bir yahut iki kere işledikleri ve muvazabet buyurmadıkları şeydir, diye tarif olunmuştur. (Farz üzerine zâit olduğu için (nafile) Şâr'i indinde sevimli olduğu için (müstehâb) Şâri', beyan sevap ile ona avdet ettiği için (mendub) denildiği gibi( Dürr-ü Muhtâra) göre (fazilet) de denilir).

Edebin hükmü: İşlenmesine sevap terettüp etmek ve terkine levm terettüp etmemektedir.

Amma sünnet: Nebiy aleyhis-selâmın özürsüz bir veya iki kere terk ile beraber, muvazabet buyurduklarıdır.

Onun hükmü: İşlenmesine sevap ve terkine (ikap değil) itap müterettip olmaktır. Lâkin terkinin itiyadı halinde, vacip günahından daha küçük bir günah işlenmiş olur.

On dört şey, abdestin âdâbındandır.

1 - Abdest alırken, suyun sıçramasından korunmak için yüksecik bir yerde bulunmak.

2 - Kıbleye karşı olmak.

Çünkü, abdest duaları müştemildir. Duanın kabulüne en ziyade ümit ise, kıbleye müteveccih olmaktır. Ve hadîs-i nebi nâtık olduğu üzere, (ekremi mecalis) karşı olan oturuştur.

— 55 —

Su kabı küçük ise, soluna ve büyük olup da suyu içinden almak suretiyle istimal edecek ise, sağına alır.

3 - Kimseden yardım istememek.

Bu suretle, ibadeti - özürsüz - başkasının yardımı olmayarak binefsihi ikame eylemiş olur.

4 - Zarureti olmadıkça, söz söylememek. Çünkü, etrafın konuşması onu abdest dualarından meşgul eder.

5 - Kalbin fiili olan niyyete, dilin fiilini de eklemek.

6 - Selefi sâlihinden menkul olan duaları okumak.

(Abdestte ed'iyye-i mesûre denilen duaları, aleyhis-selâtü ves-selâm efendimize nisbetten ziyade, selefi salihine nisbet etmek evlâdır. Çünkü, Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinden abdestte, bâde-l-firâg şehadeteynden başka bir şey okudukları sabit olmamıştır).

7 - Her uzvun gasil ve meshi duasında, istishabı niyet ile beraber, Bismillah demek.

(İstishap tâbirinde, maksadın tek olduğunda işaret vardır ki, o da, emre imtisal gibi bir şeydir).

Meselâ mazmaza ederken, niyyetle beraber,

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ أَعِنِّى عَلٰیییى تِلَاوَةِ الْقُرْاٰنِ وَ ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ

"Allah adıyla başlıyorum. Allahım! Kur'an okumak, seni anmak, sana şükretmek ve sana güzelce ibadet etmek istiyorum bana yardım eyle."

İstinşakta;

اَللّٰهُمَّ اَرِحْنِى رَاءِحَةَ الْجَنَّةِ وَلَا تُرِحْنِى رَائِحَةَ النَّارِ

"Allahım! Bana cennet kokularını koklat, cehennem kokusunu koklatma."

Yüz yıkarken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ بَيِّضْ وَجْهِى يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ

"Allahım! Bazı yüzlerin kara, bazı yüzlerin de ak çıktığı günde sen bana yüz aklığı ihsan eyle!"

— 56 —

Sağ kolunu yıkarken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ أَعْطِنِى كِتَابِى بِيَمِينِى وَحَاسِبْنِى حِسَاباً يَسِيرً

"Allahım! Kitabımı sağ tarafımdan ihsan eyle ve hesabımı kolay getir."

Sol kolunu yıkarken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ لَا تُعْطِنِى كِتَابِى بِشِمَالِى وَلَامِنْ وَرَاءِ ظَهْرِى

"Allahım! Kitabımı sollundan ve arkamdan verme!"

Başına meshederken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ اَظِلِّنِى تَحْتَ ظِلِّ عَرْشِكَ يَوْمَ لَا ظِلًّ اِلَّا ظِلٌّ عَرْشِكَ

"Allahım! Senin arşının gölgesinden başka bir gölge olmadığı günde beni arşının gölgesinde barındır."

Kulaklarını meshederken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ اجْعَلْنِى مِنَ الّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُ

"Allahım! Sen beni sözü dinleyip, en güzeline uyanlardan eyle!"

Boynunu meshederken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ أَعْتِقْ رَقَبَتِى مِنَ النَّارِ

"Allahım! Sen beni cehennem âteşinden âzât eyle!"

Sağ ayağını yıkarken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ ثَبِّتْ قَدَمَىَّ عَلٰى الصِّرَاطِ يَوْمَ تَزُولٌّ فِيهِ الْأَقْدَامُ

"Allahım! Ayakların kaydığı günde sen benim ayağımı kaydırma ve doğru yoldan ayırma!"

— 57 —

Sol ayağını yıkarken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ َذَنْبِى مَغْفُورًا وَسَعْيِى مَشْكُورًا وَتِجَارَتِى لَنْ تَبُورَ

"Allahım! Sen benim günahımı mağfur, amelimi makbul ve ticaretimi en kârlı bir ticaret eyle!" diye dua etmek ve her duadan sonra salâvat getirmek.

8 - Kulağın meshinde, serçe parmaklarının ucunu, mesihte mübalâğa olmak üzere kulağın oyuğuna sokmak.

9 - Dar olmayan yüzüğü, ellerinin yıkanmasında, mübalâğa olmaküzere oynatmak. Dar ise zaten oynatmak gereklidir.

10 - Mazmazayı ve istinşakı sağ eli ile yapmak,

11 - Sümkürmeyi, sol eli ile yapmak.

12 - Özür sahibi olmayana göre, taate hazırlık olmak üzere, vakitgirmeden abdest almak,

Çünkü, özür sahibinin abdesti, vaktin çıkmasiyle bozulur. (Binaenaleyh, onun beş vakitte abdest alması lâzım ve abdest almak için, vaktin girmesine intizar etmesi ihtiyattır).

13- Abdestin hitamında kıbleye karşı kaim olarak şehadeteyni okumak (edep muktezasıdır).

14 - Oruçlu olmayana, kalan sudan içmek ve "Allahım beni tevbekâr ve içi dışı temiz kullarından eyle!" demek.

Güneşte ısıtılmış su ile abdest almamak, (Hazret-i Peygamber efendimiz, Hazret-i Aişe'yi, güneşte su ısıtmaktan nehiy buyurmuşlardır). Ve başkasına kullandırmamak üzere, nefsi için ibrik tahsis etmemek, ve toprak ibrik kullanmak ve onu, evvelâ sol tarafında bulundurup istimal halinde, (ağzından değil), kulpundan tutmak, ve suyu (çarparak değil) mülâyemetle kullanmak ve ellerini silkelememek ve yüzünü yıkarken, göz pınarlarını yoklamak ve kol yıkamakta dirseklerini ve ayak yıkamakta topuklarını aşırmak ve abdest aldıktan sonra, çok silinmemek ve ibriği boş bırakmayıp, diğer abdeste hazır olmak üzere, dolu bulundurmak ve abdestin sonunda şehadeteynden sonra sûre-i kadiri üç kerre okumak ve vakit kerahet değil ise, iki rekât namaz kılmak âdâbı vuzu' cümlesindendir. (Silinmek, ihtiyaca göredir, bunda ihtiyacın dışına çıkılacak bir kayıt yoktur. Sûre-i kadirin okunmasında dahi, vaktin müsaadesine göre, birden üçe kadar okumakta cevaz vardır).

— 58 —

ABDESTİN MEKRUHLARI:

Abdestin sünen ve âdâbına muhalif düşen şeyler, alel-ıtlak yâni tahrîmî ve tenzîhîden cem olmak üzere, mekruhattan olup, burada onların başlıcaları sayılmıştır:

1 - Suyu israf etmek, yâni ihtiyaçtan ve lüzumundan fazla sarfeylemek.

(Gerek abdest ve gerek gusül için, şer'an tâyin olunmuş bir miktar su yok ise de, herkesin kendi bünyesine göre, lâzım olan sudan fazla su sarf etmek ve her uzvunu üç defadan ziyade yıkamak mekruhtur).

2 - Suyun mikdarını kısmak, yâni yıkanacak âzâyı, mesh edercesine az su kullanmak.

3 - Suyu âzâya çarparak istimal etmek.

4 - Lüzumsuz yere söz söylemek. (Abdest alma esnasında.)

5 - Zaruret olmadığı halde başkasından yardım istemek.

Hazret-i Ömer'in kavline göre, "Resulûllah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" hazretlerini, abdest için su çekerken gördüğümde, su çekmek üzere seğirttiğimde, "dur ya Ömer! Ben namaza kimsenin yardımını istemem." buyurdular.

Kerahet zaruretsiz olmak kaydiyle mukayyettir. Çünkü, zaruretler haram olmayan şeyler şöyle dursun, haram olan şeyleri bile, mübah kılar. Nebiy aleyhis-selâma hizmetçinin abdest suyu döktüğü dahi sabittir, (Şu halde, istianede zaruretsiz dahi beis yoktur).

ABDESTİN VASIFLARI:

Sıfatı şer'iyye itibariyle, abdestte üç kısım vardır: Farz, vacip, mendup. (Gösterilen adet, hasri ifade etmez. Çünkü, abdestte mekruh ve haram olanı dahi vardır. Meselâ: Meclis değişmeden veya alınan abdest ile, abdestsiz edası sahih olmayan bir taat eda edilmeyen abdestin üzerine, abdest almak mekruhtur. Bunu vakıf ve medrese sularından yapmak haramdır).

Abdesti olmayan, namaz kılmak için abdest almak farzdır. Kılacağı, Velev ki, nafile veya cenaze namazı olsun, çünkü, cenaze namazı dahi, her ne kadar salâtı kâmile değil ise de, yine namazdır. Abdestsiz namaz ise, makbul olmamak, hadis-i şerif gereğincedir. Çünkü Peygamber efendimiz, "Muhakkak ki Allahu teâlâ temizliksiz kılınan namazı kabul etmez" buyurmuştur.

Yahut, secde-i tilâvet bulunsun, "çünkü, namaz için şart olan şeyler onun için dahi şart kılınmıştır."

Messi Kur'ân için abdest almak dahi farzdır. Çünkü, "ona temiz olanlardan başkası dokunamaz." buyurulmuştur. Velev ki Kur'ân, pâre veya

— 59 —

duvar üzerinde yazılı bir âyetten ibaret bulunsun ve hattâ tercemesi dahi olsun, "Mushaf hakkında beyaz ve kitabet hükmen müsavi olmakla, Mushafın yazılı kısmına abdestsiz el sürmek caiz olmadığı gibi, yazıdan hâli bulunan kenarına da abdestsiz dokunulmaz."

(Tefsir kitaplarına dahi, abdestsiz el sürülmez.)

Kâbe-i mükerremeyi tavaf için, (abdestsiz ise) abdest almak vaciptir.

Hadîs-i şerifte, "tavaf namaz gibidir. Şu kadar ki, siz onda söz söylersiniz, tavafta kelâm eden kimse, hayrin gayri söz söylemesin, buyurulmuştur." Mefhumu hadîs hükmünce, tavaf hakikaten namaz olmadığından, ondan hadesten taharet vacip olup, tavafın sıhhati o taharete mutevakkıf olmamıştır. Muhdisin tavafı (eda-i kasır olarak) sahih ve lâkin taharetin terkine kurban gerekir. 
Sair bir çok ahvalde, abdest almak menduptur. Tefsir kitaplarından gayri  kütüb-ü şer'iyyenin messi için  taharet üzere uyumak için uykudan kalkıldığı vakit, ve daima abdestli bulunmak için, tebeddülü meclis veya maksut olan ibadetin edasından sonra olmak şartiyle, nurun âlâ nur olmak üzere abdestli iken, ve (kazara yapılan) gıybetten kizibten, nemîmeden, şetim ve temellük gibi günahlardan ve şiiri kabîh  inşadından sonra, namaz dışındaki kahkahadan sonra,  ve cenazeye gitmek için, ve her namaz vakti için, ve gusülden evvel ve
— 60 —
öfkeyi gidermek için, ve ezbere Kur'ân okumak için,  ve kıraeti hadis ve rivayeti hadîs için, şer'i ilim okumak ve okutmak için, ezan okumak ve kaamet almak ve nikâhta bulunmak ve hutbe dinlemek için, ziyareti Nebiy aleyhis-selâtü ves-selâm için, mescidi nebeviye girmek için, Arifede vukuf ve Safa ve Merve arasında saay eylemek için, kadına dokunmak gibi  ihtilaflı olan meseleden kurtulmak için, abdest almak gibi.

ABDESTİ BOZANLAR:

(Nevakız), nakzın cem'idir. Nakz, bozmak mânâsınadır ki, cisimlere nisbet olundukta, terkibini iptâl etmek demek olup, abdest gibi, ecsamdan olmayan bir şeye izafe edildikte, onu, kendisinden istenileni ikameden çıkarmak mânâsı kastedilmiş olur. (Abdestten matlup olan, namaz emsalinin istibâhası olmakla, bozulmuş abdestin, ona müsait olamayacağı demektir).

On iki şey, abdesti bozar:

1- Sebileynden (yâni, iki alt mahreçten) çıkan şey. Gerek "az çok"çıkması mutat olanlardan olsun, gerek olmasın: Solucan, taş, mezi vesâir akıntı gibi.

(İhtilâç nev'inden olan (rîhi kıbelî) ve ondan da ihtiyatan (saçıntıdan önceki rîh) bundan istisna edilmiştir. Çıkış, (re'si mahreçte) yaşlığın zahir olmasiyle tahakkuk eder. Yaşlık, yalnız gulfeye çıkmış olsa dahi abdesti bozar).

2- Doğurma hali.

Vazi hamil esnasında, dem gelmese de, gelen akıntı, hem abdestin bozulmasını, hem de hades vukuunu muciptir. Buna binaen, gusül dahi lâzım gelir.

3- Sebileynden gayri yerden akan dem ve irin gibi necis şeyler. Bir yer kanamak ve hastalığa mebni, burundan veya kulaktan vememeden, göbekten seyelân olmak gibi.

Sebileyn hakkında (seyelân), çıkış yerinin başında zahir olmaktan ibaret olup, sebileynin gayride (seyelân), çıktığı yerde durmayıp yayılmasıdır.

Dürr-ü Muhtârda tasrih olunduğu üzere, sıkıp çıkarılan ile, kendi kendine çıkan, abdest bozmakta müsavidir.

Kan, her vakit necistir. Sebileynden çıkan veya çıkarılan her ne olursa olsun, abdesti bozduğu gibi, sebileynin gayriden çıkan veya çıkarılan kan ve irin dahi, tarif olunan akma ve yayılma şartiyle abdesti bozar.

— 61 —

Kanın ve irinin gayri olan akıntılar dahi, bir dert ve illetten neş'et şartiyle abdesti bozar.

Meselâ: Kanamak, kanatmak, yara ve çıban akmak, yahut sıkıp veya deşip onu akıtmak ve kan aldırmak ve hacamat olmak ve sülük tutunmak abdesti bozduğu gibi, gözü ağrıyarak, yahut görme zayıflığından veyahut göz pınarlarında kabartı olmaktan dolayı, gözleri sulanan kimsenin, göz yaşları dahi, abdesti bozar. Bu hâl, devamlı olursa o kimse özür sahibidir.

Bir illeten nâşi olmayarak, meselâ, ağlamak veya çok gülmek suretiyle gelen göz yaşı, soğuğa ve nezleye mebni, burundan gelen akıntı gibiler, tâhir olup, mütegayyir dahi olmadığı için abdesti bozmaz.

Kulak, göbek ve meme gibi menfezlerden, ağrı ve acı ile gelen akıntılar, bir illete mebni olmakla, abdesti bozar.

Mayasıl yaşlığı ve parmak arası pişintisi ve kabarcık suyu, akıntıdan-sayılmaz. Bunda, uyuz olanlar ve çiçek çıkaranlar için tevsia yâni genişlik vardır.

Yakıdan, ter gibi zuhur eden su, kendi halinde akmaz oldukça sâfi olmasa bile, abdesti bozmaz.

Pehlivan, yahut nohut yakısının kabartısından çıkan su, temiz yere bulaşsa yâni, akıp yayılsa dahi, sâfi oldukça, abdesti bozmaz. sâfi olmayıp da, dem yahut irin gibi şeylerle karışık olduğu takdirde, akma bulunur, yâni sargıyı tecavüz eylerse, abdesti bozar, tecavüz eylemezse bozmaz. Yaprak, yakı mevziinde sargı ile bağlı oldukça, kan veya irin ile dolu olsa dahi sargıdan taşmadıkça, yahut akan kan veya irin sargıdan geçip dışarı çıkmadıkça, abdesti bozmaz.

Sargıyı çözüp, yaprağı çıkardıktan sonra, bağ olmamış olsa dahi (zannı galibince) akacak derecede, kan yahut irin görür ise, abdesti o zaman bozulmuş olur. (Pislik, henüz yerinden ayrılmış olduğu cihetle, abdest bozulmasının daha önceye şümulü olmaz.)

4- Ağız dolusu kusmak.

Gelen şey, gerek taam, yahut sâfi su "veyahut kan pıhtısı" veya safra olsun, mideden "veya ciğer hastalığından" geldiği için pis olup abdesti bozar.

Ağız dolusu olmak, ağız külfetsiz yumulmaz olmaktan ibarettir. Kusuntunun, kusma sebebi olan bulantı ile müttehit oldukça, müteferrik suretle azar azar geleni dahi, bir araya toplanınca, ağız dolusu miktarına varırsa, ayni hükümdedir.

5- Ağızdan, tükrüğe müsavi veya galip miktarda kan gelmek. Galibiyet ve müsavat, renkten anlaşılır: Renk, sarı ise mağlûptur. Kırmızılık müsavattır. Çok kızıllık galiptir.

Tükrük fazla ise, abdest bozulmadığı gibi, ayva, elma ve emsali sertçe şeyler ısırmakla, onlarda kan eseri görülmek dahi, abdesti bozmaz.

— 62 —

6 - Temekkün üzere olmayarak, (yâni yatarak, teverrük veya terebbu' üzere oturarak) uyumak.

Temekkün üzere uyumak: Diz üstü oturarak, yahut kaynaklarını yere yerleştirerek uyumak demektir.

Teverrük, kadınların namazda oturuşları gibi oturmak demektir.

Terebbu': Bağdaş kurarak oturmak demektir.

Malûm olduğu üzere (nevm) - ki uykudur. Akıl mevcut olduğu halde, ona ve havassı selîme-i zâhirenin ameline mâni, bir futûru tabiîyyi gayr-i ihtiyarîden - ibaret olmakla, onun kendisi, hades yani doğrudan doğruya abdesti bozucu olmayıp, belki, hadesi mucip olan, uyuyanın maruz kalmaktan hâli olmadığı ahvaldir. O hale uyku sebep olduğundan, gizli bulunan halde, sebebi zahir, müsebbip makamına konularak, uyku, abdesti bozanlardan sayılmıştır.

Beyan edilen suret ve şekiller ile, temekkün üzere hâsıl olan uyku bir yere dayanılarak dahi olsa, abdestin bozulmasını mucip hale sebep olamayacağından nevakızdan olmaz ise de, gerek yan, arka ve yüz üstü yatmak, gerek kadınların namazda oturuşları gibi veya bağdaş kurarak oturmak veyahut yaşlanmak suretiyle uyunan uyku, temekkünsüz olmakla, abdesti bozacak hale sebep olabileceğinden, abdesti bozanlardan olmuştur.

(Nuâs) ki, uyuklamak ve ımızganmaktır, yan yatmış dahi olsa, hafif olur, yani, yanında edilen lâkırdının çoğunu işitecek derecede bulunur ise, abdesti bozulmayıp, ağır olur yâni, yanında edilen sözlerin ekserisini işitmez raddeye varır ise, abdesti bozar.

7 - Temekkün üzere olarak oturduğu yerde uyuyan, düşmese bile, uyanmadan kaynağı yerden kalkmak. (Dürr-ü Muhtâra göre, oturduğu yerde mâilen uyuyan kimse düşse, eğer, düşerken yâni, yanı yere gelmeden, yahut yanı yere gelir gelmez, aralıksız uyanırsa, abdesti bozulmaz)

8 - Bayılmak.

9 - Çıldırmak.

Sahib-i Dürrün beyanına göre, bunamak, abdesti bozmaz. Bunağın, edâdaki ehliyetinin noksanı cihetiyle, ibâdeti, edâsının lüzumluluğuna mebni sahihtir.

10- Sarhoş olmak.

Sekir, akla galip bir sürur gafletidir ki, insanın aklı, icabı üzere, ameline mâni olur. Sahibinin sözü karışık ve yürüyüşü dolaşıktır. (Sekir, zulmeti sadır sebebiyle, kuvve-i mâsikenin zevaline ve kalbin, akl ile ademi intifaına mebni, bir hiffettir ki, onun eseri, yürüyüşte temayül ve kelâmda, durgunluk ile zahir olur).

İçki, ikrah ve zaruret gibi, bir sebebe mebni olsa da, yine abdesti bozar. (Esrar içenin dahi, yürüyüşünde halel hâsıl olursa, abdesti bozulmak gerektir).

— 63 —

11- Namazda gülmek.

Gülenin sabî ve uykulu olmaması ve namazın salâtı kâmile yâni rükûlu, sücutlu olması şarttır. Sabînin ve uyuyanın esnayı salâtta gülmeleri, abdesti bozmayıp, yalnız namazlarını ifsat eder. Cenaze namazı ve tilâvet secdesi içinde baliğ ve bîdarın dahi gülmesi abdesti bozmayıp, yalnız ameli iptal eder.

Malûmdur ki, gülmek başka ve tebessüm etmek başkadır. Tebessüm, sessiz olduğu için, namazı bozmaz. Gülmek ki, maksut işitilendir; namazı bozduğu gibi, namaz içinde olursa abdesti dahi bozar ve sehv ile kasden olması birdir. Namazda gülmek ile, gusül zımnında olan abdest dahi bozulur Teyemmüm dahi böyledir.

(Alâ kavlin, gusül zımnında sabit olduğu için o abdest bozulmaz. Mutezammin bâtıl olmayınca, mutezammen dahi bâtıl olmaz).

Şu kadar ki, gülmek hakikî hades olmayıp, çünkü salât dışında gülmekle, abdest bozulmayıp, namaz içinde, onunla abdestin bozulması, (hilâfı kıyas) şer'i bir zecir olduğundan o abdest ile messi mushaf edilebilir. Ve sabî ile nâim, zecre ehil olmadıklarından, onların namazda gülmeleri ile yalnız namazları bozulur. Ve (mevridi nas) salâtı kâmile olduğundan, gülmek, cenaze namazında ve tilâvet secdesinde olursa, onlar bâtıl olup, abdeste halel gelmez.

Kade-i ahîrede, (huruç bisun'ihi) kasdiyle selâm mevziinde gülmek dahi, secde-i sehiv halinde olduğu gibi, salâta hürmetin, henüz bekası cihetiyle abdest bozulur. Ancak, namazın farzları tamam ve hitam bulmuş olmakla, onun sıhhatine dokunmaz, vâcip olan selâmın terki, namazın sıhhatine mâni olmaz.

12- Bilâ hâil mübâşereti fâhişede bulunmak.

Mübâşereti fâhişe, terkibi vasfî olarak, mübâşereti müfrıta demektir ki, (temaşa ferceyn) ile tefsir olunmuştur. İbni Âbidin, onun muânaka ile dahi olacağını söylemiştir. Dürr-ü Muhtârda, mübâşereti mezkûre, rutubeti intaç etmese bile, abdesti bozar demiştir.

Muhaşşi der ki, (muktezayı kıyas) İmam Muhammed'in kavlidir ki, bu hususta, abdestin bozulması, ancak, mezinin çıkması ile olmaktadır. Vechi istihsan: Bu mübaşeretin, ekseriya, mezinin hurucundan hali olmadığı, ve galibin ise, mutahakkak hükmünde bulunduğudur. Bilâ hâil olmak, hiç hailsiz olmağa ve mâni olmayacak hâil, ince bulunmağa şâmildir.

ABDESTİ BOZMAYAN ŞEYLER:

On şey, abdesti bozmaz.

1 - Sebileynin gayri bir yerden kan zuhur edip, çıktığı yerde kalmak.

2 - Yaradan akıntısız kan, et düşmek.

— 64 —

(İrk-i madenî) denilen, iplik gibi ki, onun sağılması abdesti bozmaz.

3 - Yaradan, burundan, kulaktan kurt düşmek.

4 - Uzv-u esfele el sürmek. Süren, gerek kendi, gerek diğeri olsun.

5- Kadına dokunmak. Evsafı vuzû faslının sonuna bakınız. (Kadına dokunma, gerek hissi diğer ile olsun, gerek olmasın abdesti bozmaz, meğer ki mezi zuhur ede).

6- Ağız dolusu olmayan kusma.

7 - Çok dahi olsa, balgam çıkarmak.

8 - Temekkün üzere oturduğu yerde, uyuyan kimse, kaynağı yerden ayrılmak ihtimaline değin, temayül etmek.

9 - Temekkün üzere oturup uyuyan kimse, bir şeye yaslanmak vehattâ yaslandığı şey giderilse, düşmek ihtimalinde olmak.

10- Namazda uyumak. Velev ki, rükû - ve sünnet veçhi üzere olan-sücud halinde bulunsun. (Sücud-u mesnunun) sıfatı, namazın sünnetlerinde zikredilmiştir.

Ağlamak abdesti bozmadığı gibi, salât haricinde gülmek dahi abdesti bozmaz. Kahkahadan sonra abdest almak, evsafı vuzû faslında bildirildiği üzere menduptur.

GUSÜL GUSLÜN AHKÂMI:

Gasl, yıkamak ve gusül yıkanmak demektir.

İğtisal, bütün vücudu yıkamaktan ibaret olup, sıcak su ile olanına istihmam, soğuk su ile olanına ibtirat denir ki, serinlemek demektir. Müslim olan insanın bu iki suretin biriyle iğtisali, bazen farz ve bazen de sünnet veya müstahap olur.

Kütübü fıkhiyenin, taharet babında bizzat maksut olarak, farz olan gusülden ve onun mûcibatından ve ferâiz ve sünen ve âdâbından bahsolunur. Biz de, ondan başlayarak, sünnet ve müstahap olan kısımlarını dahi zikredeceğiz.

FARZ OLAN GUSÜL:

Abdestte olduğu gibi, guslün dahi sebebi, şartı, hükmü, rüknü, sıfatı ve bir de mûcibi vardır.

Guslün sebebi, abdeste sebep olan istibâhadır ki, (hades-i ekber) sebebiyle (câiz ve helâl olmayan şeye teşebbüs) kasdeylemektir. (Bu hususta, kıraeti Kur'ân dahi messi mushaf gibidir. Âtide zikrolunur).

Bu, onun sadece hükmü dünyevîsidir. Hükmü uhrevîsi niyyeti ile sevap husulüdür.

— 65 —
Guslün vücubünün şart ve sıhhati, abdestin ayni, şart-ı vücup ve sıhhatidir. 

Guslün hükmü zikrolundu.

Guslün rüknü, meşhur olduğu veçhile: Mazmaza, istinşak  ve bütün bedeni yuğmaktan ibaret olmak üzere üç, yahut: İmkân kaderince bedenin dışını  tamamiyle yıkamaktan ibaret olmak üzere bir ve talim için ayrı ayrı sayıldığına göre, on birdir. Bunlar, hem de guslün farzlarıdır:

1 - Ağzı yıkamak.

2 - Burnu yıkamak.

Gusülde mazmaza ve istinşak, "iyice temizlenin"kavl-i kerîmine binaen farz-ı ictihadîdir. (Mazmaza, suyu ağızda çalkalamaktır, bunda mübalâğa, abdestte olduğu gibi sünnettir. Gargara lâzım değildir. İstinşak, burun dahiline (yumuşağına kadar) su almaktır. (Bunda dahi mübalâğa sünnettir).

Abdestte farz olan yüzü yıkamanın, ağıza ve buruna şümulü olmadığından ve çünkü, burun ve ağız içi ile müvacehe vaki olmadığından, onlar abdestte sünnettir. Gusül hakkında olan Fettahherû sıgasındaki mübalâğa, onlara şâmil olup, zahmet ve külfet dahi olmadığı için, bu bapta onlar farz olmuştur.

3- Tepeden tırnağa kadar, bütün bedeni üzerinde, mum, hamur, göz çapağı gibi altına, suyun geçmesine mâni bir şey bırakmamak üzere, bir kere yıkamak.

Boyacının tırnağı üzerinde kalan boya lekesi ve rençperlerin ve hattâ (kavl-i sahihte) şehirlilerin tırnak kirleri, pire ve sinek pislikleri, mâni değildir.

4- Keşfinde (yâni açılmasında) zorluk olmayan gulfenin dahilini(zekerin kabuğunun içini) yıkamak.

— 66 —

(Bu farz, ihtiyarlıkta ve zaaf halinde, ihtida ile, sünnet olmaya takati olamamak gibi bir özre mebni, sünnet olmayarak kalan kimseye göredir. Keşfinde zorluk olan gulfenin dahilini yıkamak lâzım gelmez. Gulfe, hitanda kesilen deri parçasıdır).

5 - Mücevvef (yâni kovuk) olan göbeğin dahilini yıkamak. Çünkü, bedenin dışıdır ve yıkamakta güçlük yoktur.

6 - Kapanmamış olan küpe deliğinin dahilini yıkamak.

Mûteber olan, suyun oraya ulaştığına kanaat getirmektir. Tekellüf ederek, oraya çöp sokmağa lüzum yoktur.

(Gusülde, küpe deliğine, su ulaşabilmek için, küpelerin oynatılması gerekir).

7- Örgülü saçı bulunan erkek için, onu çözüp yıkamak.

Saç erkeğe ziynet olamaz. Çözmekte de, müşkilât ve külfet yoktur. Mutlaka çözüp yıkamak lâzımdır. (Müellif böyle demektedir. Muhaşşi ise, saçların diplerine, suyun sirayeti ile, matlup hâsıl demek olmakla, çözmek lâzım olmaz demiştir. Dürr-ü Muhtâra göre, erkek için saçların kesilmesi veya tıraş edilmesi mümkündür).

Kadın kısmının, örgülü saçı pek çok, yahut pek kirlenip keçelenmiş olmadıkça, çözülmek lâzım olmaz. Saçın diplerine suyun sirayeti kâfidir. Suyu, zülüfleri arasına îsâl etmek dahi, kadına lâzım olmayıp, erkeğe lâzımdır.

8 - Sakal, sık dahi olsa, cildi yıkamak.

(Erkânı vuzû' ve ahkâmı vuzû, faslına bak). 9 - Bıyığın beşeresini yıkamak.

10 - Kaşın beşeresini yıkamak. 11 - Kadın kısmı, alttaki uzvunu ayrıca yıkamak. Kadının, gerek içmek, gerek abdest almak ve gusül etmek için su hakkı, erkeğe aittir. Hamama gitmek gerekirse, hamam parası dahi erkeğindir.

Yıkamak ki, Arapçası gasl'dir. Yaş bez veya sünger ile silinmek, gasl demek değildir.

Teyemmüm babının sonlarında, müellif beyan etmiştir ki, özürde müsâvata mebni, abdestte câiz olan şey, gusülde dahi câizdir. Uzvun, ma'zuriyyetine binâen, gaslden vazgeçilip meshedilir. Mesihten dahi zarar görenler, onu da terk edebilir. (Ahkâmı vuzû' faslına bak.)

Muhaşşi der ki, başını yıkamak kendisine zarar veren kadın, onu terk eder, fakat; bunu ileri sürerek kendisini zevcinden menetmez. Guslün sıfatı Farz, sünnet ve müstehap olmasıdır. (Bunların ilk kısmı ve onun farzları zikredildi. Sünen ve âdabın ve mekruhların beyanından sonra, diğerleri bildirilecektir).

Guslün icapları: Cünüplükten ve hayiz ve nifas kanlarının kesilmesinden ibaret olan, hades-i ekberdir.

— 67 —

Cünüplük, erkeğe ve kadına şâmil bir haldir. Husulünün yolu, ikidir: Biri: Nüzûl-ü meni ve diğeri: Mukarenettir.

Uyku halinde dahi, nüzûl-ü meni, guslü icap eder.

Mukarenette: (ıltıkaa-i hitaneyn) yâni, tenasül uzuvlarının birleşmesi, kâfidir. Bunda meninin nüzûlü şart değildir. (Bunları bu kadar söylemek yeter sanırım).

Hayiz ve nifas, kadınlara mahsustur. (Ahval-i nisâ) bahsinde daha fazla malûmat vardır.

Hades-i ekberde gusül farzdır. Farz olmayan gusüller, bundan sonra beyan olunacaktır.

GUSLÜN SÜNNETLERİ:

Gusülde, on iki sünnet vardır:

1 - Besmele ile başlamak, (abdestin sünnetlerine bak).

2 - Niyyet eylemek. Tâ ki işlemesi (sevap olan) taat olsun.

3 - Bunlar (yâni besmele ve niyyet), guslün evvelinde, abdest almakta (elleri bileklere kadar yıkarken) olmalıdır.

4 - Bedende, temizliğe aykırı, bir şey varsa - su ile yayılıp artmamakiçin - onu ayrıca önceden gidermek.

5 - Avret yerlerini, meni ve diğer pislik olmasa dahi yıkamak.

6 - Gusülden önce, sünnet üzere, (yâni evvelâ bileklerine kadar ellerini yıkayarak ve sonra üçer kere, mazmaza ve istinşak eyleyerek, yıkamayı üçledikten sonra, tertip ile ve aralıksız,) abdest almak.

7 - O abdestte, ayak yıkamak işini, en sonraya bırakmak.

(Eğer ayaklarının altında, su birikmekte ise, buna önceden mâni olmak ve abdest nihayetinde de ayaklarını yıkamak sünnettir).

8- Badehû bedenine üç kere su dökmek ve her defasında suyu bolbol dökerek, su temas etmemiş yer, kalmamak.

Aksi takdirde, üçleme sünneti hâsıl olmuş olmaz. Bunların birincisi farz ve diğerleri sünnettir. Eğer üçü ile de, bedenin her yanı bolca yıkanmamış olursa, tekrar tekrar su dökünmek lâzımdır. Ancak, vesveseye meydan verilmemelidir.

Akar suya veyahut, o hükümde olan (yâni sathı yüz arşından fazla bulunan) bol suya dalıp veya yağmur altında durup ta, abdest almak ve gusül etmek ve hattâ, yalnız abdest alacak kadar bekleyen kimse, bu sünneti ikmal etmiş olur.

9- Su dökünmeğe, başından başlamak.

10 - Badehû sağ omuzuna dökmek.

11 - Sonra da sol omuzuna dökmek.

— 68 —

12 - Suyu, her uzva ilk döküşte, bedeni ovalamak. Tâ ki, ikinci ve üçüncü döküşlerde, su bedenin her yanına yayılmış olsun.

GUSLÜN ÂDÂBI:

Guslün âdâbı, ayniyle abdestin âdâbıdır. Şu kadar ki, gusülde kıbleye karşı durulmaz. Çünkü, ekseriya avret yerinin açılması ihtimali vardır. Söz dahi söylenilmeyeceği gibi dualar da okunmaz.

Yıkanırken, avret yerleri örtülmekle beraber, avret yerine bakmak kendisine helâl olmayan bir kimsenin görmeyeceği bir mekânda bulunmak dahi, müstehaptır ki, ya yıkanırken veya giyinirken, avret yerinin zahir olması ihtimali olur.

Erkek kısmı, erkekler yanında, örtünecek bir şey bulamaz ise, öylece yıkanır ve kendince, en ziyade örtünmeyi mûcip hal ne ise, o hali ihtiyar eder. Kadın dahi, kadınlar yanında öyledir. Günah, bakanadır.

Kadın, yalnız olarak erkekler arasında ve keza, erkek de kadınlar arasında bulunur ise, guslü tehir eder. Ve münasip olan, sudan - şer'an -âciz olduğu için teyemmüm edip, namazını kılmaktır.  Mekrûh olan vakitlerin gayride, abdesti müteakip, nafile olarak iki rekât namaz kılmak müstehap olduğu gibi, gusülden sonra da kılmak müstehaptır. (Abdestin mekrûhlarına bak).

GUSLÜN MEKRUHLARI:

Abdestte mekruh olan şeyler, gusülde dahi mekruhtur. Fazla olarak bunda dua okumak dahi mekruhtur.

Kimsenin göremeyeceği bir yerde bile olsa, çıplak olarak gusül etmek mekruhtur. (Bâzı kavle göre, igtisal veya ustura istimal etmek için, az bir zaman, halvette tecerrüt câizdir).

Abdestte ve gusülde sarfolunacak su için, insanların hallerinin değişik olmasına mebni, miktar tâyin olunmamıştır.

Yalnız israf edilmemek ve kısılmamak üzere, ortalama olmalıdır. (Abdestin mekruhlarının birinci ve ikincisine bak).

FARZ OLMAYAN GUSÜL:

Bilâ mûcip, şu dört şey için gusül etmek sünnettir: (Guslü icap eden hallerde, gusül etmek farzdır).

— 69 —
1 - Cuma namazı için. 

2 - Bayram namazları için.

3 - Hac ve umre için (ihrama girerken).

(Bu igtisal, tathir değil tanzif için olmakla, kadınlar hayız ve nifâs hallerinin devamında dahi bu guslü yapabilirler. Su bulunmaz ise, bu sebeple teyemmümün yeri yoktur).

4- Hacıya göre, arefe günü zevâl vaktinden sonra, Arafatta.

Şunlar için, gusül etmek mendup ve müstahaptır.

1- Tâhir olduğu halde ihtidâ eden (Müslüman olan).

Cünüplüğün akabinde, demi hayizin ve demi nifâsın kesilmesini müteakip, müslim olana, gusül etmek farzdır. Zira, mûcibi var demektir. İstihap, bunlardan âzâdelik halindeki, ihtidâya aittir.

2- Sinni bülûğa eren.

Sinnen bülûğ, kız ve oğlan, inzal, hayiz, gebelik gibi, bülûğ eseri vukua gelmeden, on beşer yaşlarına ulaşmış olmaktır ki, mukabiline (fiilen bülûğ) demek lâzım. Fiilen bülûğa erene, gusül farz olarak terettüp eder.

3- Cünûndan, baygınlıktan, sarhoşluktan ayılan.

Bu ahval, nevâkızdan olmakla, abdesti mucip ise de, guslü mûcip değildir

Bu hallerde gusül, ifâkat nimetine şükren demektir. Eğer ifâkat bulduktan sonra, kendilerinde (meni) sandıkları bir yaşlık bulurlarsa, gusül etmek, onlara farz olur.

4 - Hacamat olan.

5 - Ölü yıkayan.

6 - Şaban ayının on beşi olan Berat gecesine eren geceyi ihya için.

7 - Kadir gecesine eren (geceyi ihya için).

8 - Medine-i münevereye giren (tazimen).

9 - Kurban bayramı sabahı, Müzdelife vakfesinde bulunan.

10 - Ziyaret tavafı için, Minâdan Mekke-i mükerremeye gelen.

11 - Husûf ve Küsûf namazı kılan.

12 - Yağmur duâsına çıkan.

13 - Zülmet, fırtına, zelzele gibi, havf ve dehşete binaen namaz ve niyazda bulunacak olan.

14 - Yoldan gelen.

15 - Günahtan tövbe eden.

— 70 —

16- Müstahâza iken kanı dinen.

(Müstehâza, gelen kanı hayiz kanı olmadığı halde kendisini hayizli sanandır). (Ahvali nisâya bakınız).

17- Cemreleri atmış olan. (Kitabı hacca bak).

Merhum müellif bu makamda sözünü (Tenbihi azîm) unvaniyle tasdir ederek diyor ki, zâhirî temizliğin tam faydası, ancak, iç temizliği iledir ki, o da ihlâs üzere olmak ve gıllu-gışten, kinden, kıskanmadan uzaklaşmak ve içini temizlemek ve iki cihana dair mâ siva-llahtan kalbini tathir eylemek ile olur. Bu halde, insan Hak celle ve âlâya, bir şey zımnında değil, (zâtına ve imtisali emrine) mebni, kendisine arz-ı iftikar ile ibâdet edip, Mennanı müteal dahi, ona (meyl ve rahmet) ederek, muztar olduğu hâcâtını kaza ile, in'am ve ifdal üzere olmakla, artık sen, ancak Elmâlik, Elehad, Elferd olan ulu Allaha bende olursun ki, seni, ondan başka, hiç bir şey, esaret ve memlûkiyyet altına alamaz. Ve hevâ vü heves, hidmeti Mevlâdan seni alıkoyamaz. Cenab-ı Hakka ihlâs üzere olup, onun emri ve rızası veçhile hareket eyleyen, her nerede olursa olsun, Allahın yardımına mazhar olur.

Ve bilmediğini öğrenir.

﴿ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ ﴾

"Allahtan korkunuz. Allah size öğretir, Allah her şeyi bilir."

(Bakara: 282)

KİTAB-UT-TEYEMMÜM (TEYEMMÜM)

Teyemmüm, bu ümmetin hasâısından olan, bir tahârettir ki, su yokluğunda veya suyun kullanılmasında kudretin yokluğunda, (tâhir olan toprak ile, hadesi izale etmektir). Ruhsat olarak meşrû kılınmıştır.

Ruhsat, hem âlet haysiyyetiyledir ki, arzın, pâk cinsinin sathı zâhiriyle iktifa olunmuştur. Hem de, mahal haysiyyetiyledir ki, onda abdest âzasının yarısına iktisar edilmiştir.

Teyemmüm, lûgatte teymim gibi, mutlak kasttır. (Teymim, birine teyemmüm ettirmek mânâsındadır).

Şer'an teyemmüm, temiz yer ile, yüzü ve elleri (dirseklerine kadar kollar ile beraber) mesihten ibarettir.

(Saîd), yeryüzüdür. (Mutahhar) kaydı, âyet-i kerimedeki (tayyip) ten alınmış olarak, pislenmiş olup ta, kuruyan yerden, sakınılmalıdır ki, o gibi yerden teyemmüm olunmaz.

— 71 —
Teyemmümde, kast şarttır. Çünkü niyyettir. 
Teyemmüm, kitap ve sünnet ile sabittir. Kitabı kerîmde: "Su bulamayınca o zaman temiz bir yere teyemmüm ediniz." (Maide: 6) âyet-i celîlesi olduğu gibi hadîs-i şerifte dahi: "Teyemmüm suyu bulamadığı zaman müslümanın temizliğidir" buyurulmuştur. 
Kitap ve sünnet natık olduğu ve ata sözlerinde dahi bulunduğu üzere: "Su bulunmadığı yerde teyemmüm edilir." Teyemmüm, abdeste bedel olduğu gibi, gusle dahi bedel olur. Çünkü, siyâkı âyette hadesi asgar ile hades-i ekber birleşmiştir. Yalnız, teyemmüm, ihramın sünneti olan gusle bedel olmaz, zira, ondan maksat, bedenin tanzifidir. 

Binaenaleyh, abdest alacak veya gusül edecek kimse, yeter su bulamadığı,veyahut suyu kullanmağa kaadir olamadığı halde teyemmüm eder. Hattâ, hades-i ekber üzere olan kimse, kendinin yalnız bâzı âzâsına yahut yalnız abdestine yetecek kadar suyu olsa dahi, teyemmüm eder (abdest alıp da, pek az yeri kuru kalan ve su bulamayan veya mesih müddeti geçip de ayaklarım yıkamağa kâfi suyu olmayan kimse dahi, teyemmüm eder).

Hades-i ekber için teyemmüm edip de abdest almayı mucip hades-i asgar vuku bulsa ve eldeki su buna kifayet edecek miktarda olsa, o su ile abdest alabilir. Çünkü, abdeste yeter suyu bulmuş ve istimaline kudreti kâfi bulunmuştur. (Bu gibilere teyemmüm lâzım olmaz. Zira, evvelce ettiği teyemmümle, gusle yetecek suyu buluncaya kadar, hades-i ekberden çıkmış bulunuyor).

Teyemmümün sebebi, hükmü, rüknü, vücûb ve sıhhatinin şartı, sıfatı ve keyfiyeti vardır.

— 72 —

Teyemmümün sebebi: Abdeste ve gusle sebep olan istibâhadır. Bu, onun hem de dünyevî hükmüdür. Uhrevî hükmü ise, sevaptır.

Teyemmümün rüknü: Yüzü ve kolları, (saîdi tayyib) ile mesh etmekten ibaret olmak üzere, ikidir. Bunlar, teyemmümün hem de farzlarıdır.

Teyemmümün şart ve vücûbu: Abdestte olduğu gibi, İslâm, akıl, bülûğ, hadesin varlığı, teyemmüme münâfi halin yokluğu, teyemmümü câiz olan kudretten ibaret olmak üzere, altıdır.

(Müellif âtide bunu dahi, abdestte olduğu gibi sekiz olarak tesbit etmiştir).

Abdestte, şartlardan biri olan yeter miktarda suyu istimale kudret, bunda şart değildir.

Bunların hülâsası: Taharet ile mükellef olan kimsenin, hadesten tahareti, su ile icraya kadir olamamasıdır.

Teyemmümün sıhhatinin şartları sekizdir.

İlk şart, niyyettir. Niyyetin hakikati, fiil üzerine rapt-ı kalb etmekten ibaret olup, teyemmümde niyyetin vakti, elini teyemmüm edeceği şeye vurmak yahut eline isabet eden toprak ile, teyemmüm uzvunu mesh etmek zamanıdır.

Niyyetin haddizatında, üç sıhhat şartı vardır. Birincisi İslâm, ikincisi temyiz  üçüncüsü de niyyete ilimdir. 
Hassaten teyemmüme niyyet için, bir şart vardır ki, o da namazın miftahı olabilmek için, teyemmüme, ancak şu üç vechin biriyle: Ya kendisine olan hadesten taharete,  yahut istibâha-i salâta,veyahut (taharetsiz sahih ve helâl olmayan, kasdolunan ibâdete) niyyet olunmaktadır. 

Beyan olunan vecihlerden birini düşünerek, mücerret teyemmümü niyyet eyleyen kimse, o teyemmüm ile namaz kılamadığı gibi, kıraeti Kur'ân, messi Mushaf, duhulü mescid, başkasını talim, ziyareti kabir ezan, ikamet, selâm veya reddi selâm, duhulü İslâm için niyyet ederek yapılan teyemmüm ile dahi namaz kılınmaz. Çünkü, bunların bir kısmı taharete mütevakkıf olmayan tâatten ibarettir. Diğer bir takımı da

— 73 —
tahareti mütevakkıf ise de, ibâdeti maksude değildir. Ezcümle, kıraeti Kur'ân gerçi ibâdeti maksûdedir, lâkin mütevakkıfı taharet değildir. 

Messi Mushaf, gerçi taharete mütevakkıftır. Velâkin ibâdeti maksude değildir. Maksut tilâvettir. Mess onun vesilesidir. Mescide girmek dahi, hades-i ekber eshabına göre böyledir. Yâni taharete mütevakkıftır. Velâkin ibâdeti maksude değildir. Başkasına öğretmek maksadıyla edilen teyemmüm gerçi ibadeti maksûdedir, velâkin taharete mütevakkıf değildir (Maahâzâ talim kavlen dahi mümkündür). Ziyareti kabir, ezan, ikamet, selâm ve reddi selâm dahi taharete mütevakkıf olmayan taattandır.

Duhûlü İslâm hususuna gelince: İmam ebu Yûsuf hazretleri, bu husus, her ibadetin başı olmak itibariyle, hini İslâm ve ihtidâda o niyyet ile edilen teyemmümle namaz dahi kılınacağına, hüküm etmiş ise de, İmam Ebû Hanife ve İmam Muhammed hazretleri "Toprak Müslümanın temizliğidir." hadisinde toprak yâni (vechi arz) ancak müslim hakkında mutahhar kılınmış olduğu beyaniyle, niyyeti mezkûreyle edilen teyemmüm, namaz için kâfi olamaz, demişlerdir. Esah olan da budur.

(İkinci şart) özrü mübîhtir ki, teyemmümü mübah kılan özür demektir.

Özrün nevileri vardır: Mükellef, abdeste veya gusle yetecek sudan - şehir içinde bile olsa - tahminen bir mil yâni, dört bin adım, uzak bulunmak,  gusül ettiği takdirde hasta olmaktan veya hasta ise hastalığının şiddetlenme ve uzamasından korkmak,  soğuktan barınacak yer veya suyu ısıtacak şey olmamak ve şehirde ise, hamam parası bulunmadığından gusül ettiği takdirde  bâzı âzâsı üzerine zarar ve nefsine maraz husulünden korkmak, suya gittiği takdirde düşman veya hayvandan ya canı yahut malı veya ırzı ve emâneti hakkında endişe etmek, iflâs
— 74 —
etmiş borçlu ise  haps ve tevkiften korkmak,  nefsi yahut kafile refiki,veyahut köpek dahi olsa hayvanı hakkında ya derhal veya biraz sonra susuzluk çekmek (çünkü hacet için temin olunan şey, yok hükmünde olmakla, başka işte kullanılamaz), hiç bir zaruret yokken çorba pişirmek kabilinden fazladan bir ihtiyaç için değil de, ekmek yapmak için hamur yoğurmak ihtiyacında olmak, su almak için ip ve kova gibi temiz âlet bulunmamak, cenaze ve bayram namazlarını geçirmek korkusu olmak  bunlar mübîh özürler cümlesindendir.

Cuma ve vakit namazlarını geçirmek korkusu, özür değildir. Çünkü bunların halefi vardır. Cumaya yetişilmez ise öğle kılınır. Vakit namazı geçer ise kaza edilir.

İçilmek için kırlara ve sarnıç gibi yerlere konulmuş  sular, teyemmümü menetmez. Meğer ki, her şey için kullanılmağa yetecek kadar çok ola.

Hacıların, hediye için yanlarındaki zemzem teyemmüme mânidir.

Bayram namazları dahi yetişilmez ise, cenaze namazı gibi telâfi imkânı bulunmadığından fevt edilmiş olacağı için, abdest ile iştigal takdirinde (imam ise) namazın vakti geçmek, (muktedi ise) bayram namazını tamamiyle fevt edip, imama yetişmemek korkusu var ise, teyemmüm eyler.

Cenaze ve bayram namazlarına, abdestli olarak başlayıp da, hades vukuuna mebni, bina tarikiyle, namazın tamamlanmasında dahi, (cenaze namazına göre) cenaze kaldırılmak ve (bayram namazına göre) nasın izdihamından dolayı, bir fesat zuhur etmek, mahzurlarına mebni, abdest almaktan âciz olduğu için teyemmüm eder.

— 75 —
(Üçüncü Şart): Teyemmüm, toprak, taş, kum gibi  yer yüzü cinsinden  olan şeylerin tayyip ve tahiriyle  olmaktır.
Zirnik, mürdesenk, ot taşı, aşı boyası, kireç sürme ve kükürtten ve firûze ve akik ve bilcümle maâdin taşlarından,  kaya tuzundan, yanık topraktan, külü galip olmayan yangın yerinden ve (arz cinsinden olmayan katışığı galip bulunan)  topraktan teyemmüm olunur.
Undan, odundan, altından, gümüşten, bakırdan, demirden teyemmüm olunmaz ki, hülâsası: Arz cinsinin (ihtirâkı kabul eden) yâni yanıp kül olan (nebat kısmiyle intibaa gelen) maden kısmına teyemmüm câiz olmamaktır. Meğer ki, bunlar tozlanmış ola! Toz üzerine ve hattâ zahirenin, elbisenin ve hayvanın üzerindeki toza dahi teyemmüm olunur. Arz cinsinden olmak üzere, tadat olunan şeylerde toz olup, ele bulaşmak şart değildir. Üzerinde toz eseri olmayan mermerden ve nemli topraktan dahi teyemmüm olunur. Toz, arz cinsinden olmayan şeylerde aranır. 

Vaktin çıkmasından korkulmadıkça, çamur kurutulur. Yaş çamur teyemmüme müsait olmaz.

(Dördüncü Şart) mesh ile bir yerin avuçlanmasıdır ki, yüzü (ve hattâ sakal başı ile kulak arasındaki açığı ve kaş ile göz arasını ve burun delikleri etrafını) ve dirseklere kadar el ve kolları, tamamiyle avuçlayarak mesheylemektir.  Yüzüğü ve bileziği yerinden oynatır ve parmaklarını hilâllar. (Bunu
— 76 —

ikinci darbede, ellerini silkmezden ve kollarının meshinden önce yapar. Sakalını hilâllamaz. İtibar, tozun değmesine değil, meshe olduğundan, iki darbeden ibaret olan teyemmüme, bunun için, bir üçüncü darbe ziyade etmek lâzım gelmez. Zira, meshin ona tevakkufu yoktur).

(Beşinci Şart) meshi, elin yahut el yerine kullanılan şeyin tamamı  ile veya kısmı âzamiyle etmektir. Eğer iki parmağı ile, mesheder ise (tekrariyle) istîâb hâsıl olsa bile, câiz olmaz.  (İki eliyle meshetmek şart değildir. Bir eliyle yüzünü ve diğer eliyle bir kolunu meshehtse de olur. Diğer kolu için, darbeyi tekrar eder).

(Altıncı Şart) teyemmüm, elin iç kısmiyle, iki darbede olmaktır. Darpten maksat, el koymaktır. Darbı, gerek müstelzem olsun, gerek olmasın.

Niyyet edip, başkasına emrederek, kendisine teyemmüm ettirse, sahih olur.

Kitab-ı Kerimde, teyemmüm, mesh ile beyan edilmiş olup, teyemmümde mesihten başka bir emir olmadığı cihetle, darbeler, ne şart ne ne rükün olmadığından, türabın cesede isabeti, teyemmüm niyyetiyle mesih vaki olmak halinde, darbe makamına kaim olur.  Kollarını sıvayarak, tozun bulunduğu yere, meselâ, yıkılan duvarın tozuna durup, yüzüne ve kollarına isabet eden tozu, niyyet ile mesheyler ise, teyemmüm etmiş olur.

"Teyemmüm iki darpten ibarettir. Bir darp yüz için, bir darp da kol içindir." hadis-i şerifi teyemmüm edenin ekseri halini beyan içindir. Yahut, darbeteynden meshe dahi şâmil, bir umumî mânâ maksuttur.

Teyemmümde, ilk darbenin (yani el koymanın) vaki olduğu yere, aynen, ikinci darbe dahi vaki olmak ve bir kimsenin teyemmüm ettiği yerden bir diğeri dahi teyemmüm etmek câiz olur.  Zira, o yer müstamel olacak değildir. Çünkü, teyemmüm, elde olan şeyiledir. 

(Yedinci Şart) abdestte olduğu gibi (hali münâfi) kesilmiş

— 77 —
bulunmaktır. Meselâ: Burnu kanar iken, yahut istibrası tamam olmamışken ve kadın kısmına göre, hayiz ve nifâs demleri kesilmemiş iken, alınan abdest  sahih olmadığı gibi edilen teyemmüm de sahih olmaz.

(Sekizinci Şart) Balmumu ve kurumuş hamur gibi, ten üzerine edilecek meshe mâni olan şeyler, cesetten izale edilmiş olmaktır. Çünkü, bunlar mevcut iken edilen mesh, tene değil, bunların üzerine edilmiş olur.

Teyemmümün vasfı: Abdestin farz olduğu yerde farz ve vâcip olduğu yerde vâcip olmaktır. Hadesli olarak mescide girmek için, teyemmüm etmek, menduptur.

Hades-i ekber halinde, mescide girmeğe muztar olana, teyemmüm vâcip olup, mescitte muhtelim olana, çabucak çıktığı takdirde, teyemmüm mendup ve bir korkuya mebni durmağa mecbur ise vâciptir.

Teyemmümün keyfiyeti: Sünende beyan olunan veçhile, iki elini arz cinsinden tâhir bir şeye koyup, evvelâ yüzünü tamamiyle avuçlayarak mesheylemek ve ikincisinde, ellerini o şeye yine koyup, parmaklarını hilâlladıktan sonra, iptidâ, sol eliyle sağ kolunu, badehû sağ eliyle sol kolunu dirsekleriyle beraber, içini ve dışını aynı şekilde avuçlayarak mesheylemektir. 

Muhaşşi der ki: Avuç içinin meshinde ihtilâf etmişlerdir. Esah olan budur ki, elleri yere vurmak, ona kâfi olduğu cihetle, avuçların içini meshetmek lâzım gelmez.

Teyemmümün sünnetleri yedidir.

1 - İptidasında, abdestte olduğu gibi besmele çekmek.

2 - Tertibe riâyet edip, evvelâ yüzünü, sonra kollarını mesheylemek.

3 - Bunları, birbirini takip ederek yapmak.

4 - Ellerini yere koyduğunda, evvelâ ileriye sürmek.

5 - Badehû geriye çekmek.

6 - Ellerini kaldırdıkta, yüzünü kirletmekten sakınmak ve sünnet-iseniyyeye uymak için silkelemek.

7 - Ellerini koyma halinde - tathirde mübalâğa için - parmakları açık bulundurmak.

Suyu olmayan kimse vakti müstahap  çıkmadan bulacağını zannı galip ile ümit ederse, teyemmümü geri bırakmak menduptur ki, namazı ekmeli taharet ile edâ etmiş olur.
— 78 —
İmam Ebû Hanife hazretlerinden ve İmam Ebû Yûsuftan, reyin galibi muhakkak gibi olduğuna mebni, bunun yani tehirin, mütehattim olduğu dahi mervidir.  Amma, vakit dahilinde su bulmağı ümit etmeyen kimseye, namazın tehiri mendup olmayıp, o kimse namazı, vakti müstahap içinde teyemmüm ile kılar.
Su vaad olunmak suretinde, namaz kazaya kalmak korkusu olsa bile, tehir etmek lâzımdır. 

Vaad edenin nezdinde su mevcut, yahut bir mil mesafeden az olmak üzere ona yakın ise, demek ki, bunda ittifak vardır. Amma, onun yanında mevcut değil, yahut bir mil veya daha ziyade uzak ise, tehir lâzım olmaz. Zira, şâri ona teyemmümü mübah kılmıştır.

Suyun temini vaad olunmak suretinde, (indel-imam) kazâ korkusu olmaz ise, tehiri lâzım olup, eğer kaza korkusu olur ise, sudan aczine ve minnet belâsına mebni, teyemmüm eder. (İndel-imâmeyn) su vaad olunmak suretinde olduğu gibi, zâhiren vaade vefa ile kudretin zuhûruna mebni. namazın kazaya kalması korkusu, olsa bile, tehir lâzımdır. (Metin meselesi, kavli imamdır).

Kır yerde, suyun bir mil mesafeden daha yakın bulunmasını, kuş veya yeşillik görerek veyahut haber alarak zan eyleyen kimseye, zannı cihetine - yolun emin olması şartiyle - üç dört yüz adıma kadar, ya bizzat giderek veya birisini göndererek suyu aramak lâzımdır.

Su bulacağım zan eylemeyen, yahut düşman korkusu olan kimseye, su aramak lâzım değildir. Yerlilerden yahut su ilmine ittilâı olan birini bulan kimse için, onlara sormak lâzımdır.

Eğer o kimse, başkasına sormadan, teyemmüm eyleyip namaz kılar ve sonra su olduğu kendisine haber verilirse, namazı iâde eder. Aksi halde, (yâni haber verilmez ise) iâde etmez. Su, esirgenecek bir şey olmadığına göre, suyu yanında bulunan kimseden istemek - su âdeten mebzul olmakla, istemekte küçüklük olmadığından - lâzımdır. (Esirgenecek olsa dahi, istemek efdâldir).

(Hasan bin Zeyyad hazretleri: Sualde zillet olmakla, onda harec vardır. Teyemmüm ise, harecin def'i için meşru kılındığından talep lâzım gelmez buyurmuştur).

Su bulunduğu, ancak değer kıymetinden başka suretle elde edilmek mümkün olmadığı ve ihtiyacına kifayet edecek miktardan fazla parası

— 79 —

bulunduğu takdirde, bedeliyle satın alınmak lâzımdır. Değer kıymetinden biraz ziyadeye de olsa, satın alınmak lâzım gelip, eğer gabnı fâhiş olursa (yâni kıymetinin iki katı mukabilinde) satılmak istenirse, yahut değer kıymetini ödeyemeyecek halde bulunursa satın almak lâzım gelmez. Bu sebeple ödünç alarak borçlanmak gerekmez.

Bir teyemmüm ile, abdest gibi, kılınabildiği kadar namaz kılınabilir. İmam Şâfiînin muhalefetinden kurtulmak için, evlâ olan, her farz için teyemmümü tekrar etmektir.

Bir teyemmüm ile, dilediği kadar nafile namaz kılmakta ittifak vardır.

Vaktin girmesinden evvel dahi teyemmüm edebilir. Çünkü şarttır. Meşrûtu sebkat temiş olur. Sebep, istibâhadan ibaret olan irâdedir ki, o da hâsıl olmuştur.

Abdest âzâsının çoğunda veya yarısında, az dahi olsa, yara (özür) olan kimse teyemmüm eder.

Ekser âzâsı sağlam olup da azı yaralı (mâzur) ise, sağlamını yıkayıp yaralıları mesh eyler (teyemmüm etmez).

Abdest hakkında meselenin hükmü budur, yâni kesret, âzânın adedi itibariyle olmaktır. (Mecruhiyyeti, her uzvun kendinde itibar edenler de vardır. Bu itibara göre, abdest âzâlarından her birinin ekseri kısmı yaralı ise, teyemmüm eder ve illâ etmez). Gusül hakkında, bütün beden, bir uzuv hükmünde olmakla, kesret, tamam bedendeki yaralılığa göre hisap edilir.

Bedenin kısmı âzâmı veya yansı yaralı ise, teyemmüm eder, bilakis kısmı azı yaralı ve çoğu sağlam ise, sağlamları yıkayıp diğerlerini (yâni ma'lûl olanlarını) mesh eyler.

(Abdest âzâsında olsun, bütün bedende olsun, yarı bütün hükmündedir. Dürr-ü Muhtâra göre, yan yarıya olduğu zaman dahi sağlamını gasl ve ma'zûrlarını mesh eyler).

Meshi, mümkün ise cesede, değil ise sargıya eder. (Bağlı değil ise mesh edeceği vakit bağlar). Mesihten zarar görecekse terk eyler.

Gasl ile teyemmümü cemetmek, yâni ma'lûl olmayan yeri yıkayıp, malûl bulunan yer için teyemmüm eylemek sahih olmaz. Çünkü bunun şeriâtte benzeri yoktur. Bedel ile mübeddelün minh ictimâ etmez. 

Mühim bir ihtar: Derdi sebebiyle başına su dökmekten zarar gören kimseden, abdestte başına mesh etmek sâkıt olur.

Özürde olan müsâvata mebni, bu meselede, abdest ile gusül birdir.

Eli çolak olup suyu kullanmaya kadir olmayan kimse, teyemmümde yüzünü ve kolarını yere sürer. Namazı terk etmez.

Kolu dirsekten aşağıca kesik olan kimse, kalan yerini, abdestte yıkar

— 80 —

ve teyemmümde mesh eder. Eğer kesiklik ve eksiklik farz yerini tecâvüz etmiş yâni dirsekler dahi gitmiş ise ondan gasl ve mesh sâkıt olur. Nitekim, erkânı vuzu bahsinin sonunda zikredilmiştir. Böyle olan kimse yalnız yüzünü yere sürerek teyemmüm eder.

Elleri ve ayakları kesik olanın, yüzünde yara var ise, namazı abdestsiz ve teyemmümsüz kılar. İâde etmez. Bâzıları: Bu gibilerden, artık namaz dahi sâkıt olur demişlerdir.

Kendisine abdest aldıracak kimse bulamayan âciz, ittifakan teyemmüm eder. Gayrın kudreti ile kaadir olan âciz, imameyn indinde kaadirdir. Yâni, abdest aldırmaya yardımcı bulan kimse teyemmüm edemez. Yardımcı, kendi çocuğu veya hizmetçisi ise, teyemmüm etmek câiz olmaz. Bunlardan başkası. yardım isteği üzerine yardım ederse, yine zahiri mezhebe göre, teyemmüm etmemektir.

Zevceynden birinin diğerine abdest aldırması ve namaza ait işlerde onu yoklaması, vâcib olmadığından, onların biri diğerinin kudretiyle kaadir sayılamaz.

Müteneccis, bir yerde mahsur veya marîz olup ta temiz su ile temiz toprak dahi bulamayan kimse, (indel-imam) namazı tehir eder. (İmameyn indinde) musalliye teşebbüs eyler. Yâni musalliye takliden ve îmâen namazı kılar. İmam hazretlerinin dahi buna rücûları sahihtir.

Teşebbühün mânası, namaz kılar gibi evzâ'da bulunmaktır. Hatta kuru ve pâk bir yer bulur ise, hadesi gerek asgar, gerek ekber olsun kıraet etmeyerek, rükû ve sücud dahi eder. Aksi halde, kıyam ile îmâ ve iktifa eyler. Kıyamı ile salâtı kasd etmediği gibi eğilmesiyle ve yere kapanması ile de rükû ve sücudü kasd eylemez ve kıraet ve teşbih dahi etmez. Bu taktirde, geçen namazları, kurtuldukta iâde eder.

TEYEMMÜMÜ BOZANLAR

Aslı bozan ve iptâl eden şey, onun feri' ve halefini dahi bozup iptâl edeceğinden, abdesti bozan veyahut guslü icap eden şeyler, teyemmümü dahi bozar.

Bunlardan başka, teyemmümü, onu mübah kılan özrün zevâli, yâni kâfi suyu bulmak ve onu kullanmaya kaadir olmak dahi bozar. 

Bir hastalığa ve düşman korkusuna binaen, edilen teyemmüm, onların zevâliyle bâtıl olduğu gibi, bir özüre mebni, teyemmüm edip de o özrün zâil olmasından sonra, teyemmümü mübah kılan bir hastalığa dûçâr

— 81 —

olan kimsenin, ilk teyemmümü dahi bozulmuş olmakla, ikinci özründen dolayı - sebebin değişmesine mebni - tekrar teyemmüm etmesi lâzım gelir. Hades-i ekber için teyemmüm edip te, kendisinden küçük hades sadır olan kişi, cünüp değil muhdis (abdestsiz) olur. Binâenaleyh, abdeste yeter su bulduğu ve istimaline kaadir olduğu takdirde, abdest alır ve ayaklarında mest olsa dahi onları çıkarıp ayaklarını yıkar. Ondan sonraki abdestte mestlerine mesh edebilir. Yıkanmaya yeter suyu bulup kullanmağa kaadir oluncaya kadar, büyük hades için ettiği teyemmüm, kendisine kâfi olur.

(Dürr-ü Muhtârda olduğu gibi).

MESTLERE MESH:

Abdestte, ayak yıkamağa bedel, ayaklarda olan meste mesh etmeğe: Meshu alel-huffeyn tâbir olunur ki, iki mest üzerine mesh etmek demektir Meshin mânası bu suretle bilinmiş ve keyfiyeti aşağıda bildirilmiştir.

Mest, topuklar ile beraber ayakları örten, ayakkabıdır.

Serhadliğe, potine, çizmeye, kalçına, aba terliğe, katı çoraba, huf, yâni mest denir.

Mesihte mahal, mestin altı veya içi olmayıp, üstüdür.

Bu kısmın mesaili: Meshin hakikatine, keyfiyyetine, müddetine, üzerine mesh edilmesi câiz olan meste, bozulmasına, bozulduktan sonraki hükmüne müteallik olmak üzere altı nevidir.

Meshin hakikati, abdestin erkânı bahsinde beyan olunmuştur.

Mest üzerine meshin keyfiyeti, sünnetinde mübeyyen olduğu üzere; mestlerin üzerini, ayakların parmakları ucundan başlayarak, aşık kemiklerini aşmak üzere, inciğe doğru, uzunlamasına, ıslak olan el parmaklariyle doğruca sığamaktır. Sığarken, parmakların açık bulundurulması sünnettir.

(Mesh, mestin altında ayak olan kısmına isabet etmek şarttır. Mest, büyük olup da, ayaktan hâli yer kalarak, mesh o hâli kısma yapılırsa câiz olmaz).

Meshin müddeti: Mukim hakkında yirmi dört, misafir hakkında yetmiş iki saattir.

Üzerine mesh edilmesi câiz olan mest, ayakları topuklara kadar örtülü olmakla beraber, koncu düşmeyen ve içine su almayan, her kalın şeydir.

— 82 —

(Mutlaka deriden olmak veyahut altı meşinli bulunmak şart değildir. Abadan ve kalın çuhadan dahi olur).

Meshin bozulması: Müddetinin sona ermesi, ve müddeti bitmeden mestin ayaktan çıkması, ve hattâ, ayağın ekseri kısmının konca kadar gelmesi dahi, meshin bozulmasını muciptir.

Bozulduktan sonraki hükmü: Abdest bâki ise, yalnız ayakların yıkanması, bâki değil ise, yeniden abdest alıp, ayakların dahi yıkanmasıdır. (Bu meseleler, bundan sonra tafsilen bildirilecektir).

Mest üzerine meshin: Sebebi, şartı, hükmü, rüknü, sıfatı vardır.

Sebebi: Ayakta, abdest üzere giyilmiş, mest bulunmaktır.

Şartı: Mestin farz mahallini örtmüş olması ve mesih müddetinin bitmemiş olması ile beraber, meshe salih bulunmasıdır.

(Meshe salih olmak, mestte, meshe mâni olacak bozukluk bulunma mak ve o mestlerle fasılasız bir fersah yer yürümesi, mümkün olmaktır).

Hükmü: Müddeti dahilinde, onunla namaz kılınması, sahih olmaktır. (Bu, onun dünyevî hükmüdür. Uhrevî hükmü, sünnete uymağı kast edene, sevap husulüdür).

Rüknü: Farz olan kadar ki, - her ayağın ön tarafı üzerinden, üç parmak genişliğinde olan yerdir - mest üzerine mesh eylemekten ibarettir. Bu, onun hem de farzıdır. .

Sıfatı: Ruhsat olarak meşru bulunmuş olmasıdır. Cevazım itikat ile beraber, ayağını çıkarıp yıkamak külfetini ihtiyar eden, azimetle sevaba nail olur. Yâni azimetle amel etmiş olmak efdaliyyetinde bulunmuş olur. Çünkü, ayak yıkamak, meste mesh etmek gibi kolay değil, meşakkatlidir. Ecr ise, meşakkat nisbetindedir.

Mestlerin üzerine mesh, kavlen ve fiilen, sünneti seniyye ile sabit ve nususun ıtlakına binaen, rical ve nisâ için, seferde ve hazarda, gerek ihtiyaç ve meşakkate binaen ve gerek ihtiyaçsız, câizdir. (Mest üzerine mesh sünneti meşhûredir).

(Tafdiluş-şeyhayn, (Hazret-i Ebubekir ve Ömeri tafdîl) ve hubbül-hateneyn, (Hazret-i Osman ve Ali) ikisini de sevmek ve mest üzerine mesh ehli sünnet alâmetlerindendir).

Bahr-i Râikte beyan olunmuştur ki, bâzı hallerde, mesh, vâcip olmak gerektir ki, bunlar o cümledendir: Ayaklan mesihli iken çıkarıp yıkamak takdirinde, su kifayet etmemek ve namaz vakti geçmek ve arefe vakfesi fevt edilmek.

— 83 —
Mest üzerine mesh hakkında olan (ahbarı müstefizeye)  mebni, küçük hadesten temizlenmekte, yâni abdest almakta sahih olup, (teyemmümde  ve gusülde, yâni hades-i ekberden temizlenmekte, sahih olamaz. Zira nas, küçük hades hakkında vârit olmuştur. Bir de ruhsat, külfete mebni olup, o da, tekerrür iledir. Hades-i ekber, o kadar mütekerrir olmadığı için, onda külfet yoktur. Binaenaleyh, hades-i ekberden dolayı teyemmüm eden, mestli yolcu  teyemmümden sonra, hadesi asgara düçar olarak, abdest âzâsına kâfi suyu bulduğu ve istimaline kaadir olduğu takdirde, mestlerini çıkarıp, ayaklarını yıkaması lâzım gelir. Hades-i ekbere mebni, ayaklarındaki mestlere, mesh eylemek sahih olamaz. 

Mest üzerine mesih cevâzı için, yedi şart vardır:

(Birinci şart) abdestte ayaklar yıkandıktan sonra, mestler giyilmiş olmaktır. Velev, hükmen yıkanmış, yâni ayaklarının birinde veya ikisinde olan mazuriyete binaen, sargı üzerine mesheyleyerek, mestini giymiş bulunsun, (çünkü sargı üzerine mesih dahi, yıkama hükmündedir) veyahut, abdesti tertibi mesnunüne riayet etmeyerek almış olmak hasebiyle, evvelâ ayaklarını yıkayarak ve ikmali vuzu'dan evvel, abdeste münâfi bir hal, kendisinden sâdır olmaksızın, mestlerini giymiş olsun.

(İkinci şart) mestler, ayaklan topuklarla beraber, her taraftan örtücü olmaktır. Kısa konçlu olan mestlerin, koncu yukarısından topukların görünür olması, ve ayağa giyilen şey, iskarpin gibi topuktan aşağı olup da, üstüne aba ve çuha gibi kalınca bir şey dikilerek topukların o suretle, örtülmüş bulunması, meshin sıhhatine zarar vermez.

(Üçüncü şart) ayak onların içinde olduğu halde, âdet olan yürüyüşle bir fersah (üç mil) ve daha ziyade yürümek, ve alâ kavlin, mesafe-i seferi katetmek mümkün olmaktır. Bundan ötürü, cam veya basma, demir veya tahta gibi "ayağın veya o şeyin hareket ve yürüyüşe tahammül edemeyeceği" şeylerden yapılan, mest üzerine mesh etmek sahih olmaz.

— 84 —

(Dördüncü şart) Mestlerin her biri, topuktan aşağıda, her neresi olursa olsun, velev ayak altında veya ökçede bulunsun büyük yırtıktan, yâni (ayak parmaklarının küçüğü ile üç parmak miktarı) halelden "delik, yırtık, sökükten" hâli olmaktır. (Yürüme yeri olduğu için, bunda ayak parmakları itibar olunmuştur). Parmakların bitişik veya açık olarak hesap olunmasında, ihtilâf yoktur.

Halel üç tarafta olup ta, parmaklar göründüğü surette, itibar, parmağın miktarına değil, kendisinedir. Hattâ, ayağın baş parmağiyle onun yanındaki parmak görünse - ki, mikdaren üç küçük parmak olduğu halde zarar vermez.

Bir de, meshe mâni olan (halel), açık olup ta, ayak görünen veya açık değil ise de, yürürken açılandır. Uzunlamasına olup ta üç parmak sığacak olan (büyük yırtık) mestin salâbeti cihetiyle, (yürürken açılır ve ayak görünür, olmadıkça) zarar etmez.

Bir ayağın mestinde üç parmak miktarından az olan halel, diğer ayağın mestindeki o miktardaki halele, zam olunmaz.

Bir ayağın mestinden ayrı ayrı bulunan, birkaç halel, eğer çuvaldız girecek kadar ise, yekdiğerine zam edilerek hesap olunur. Onun aşağısı, dikiş deliğinden sayılarak, hesaba alınmaz.

(Beşinci şart) Mestler, bağsız olarak ayakta durabilir derecede kalın olmaktır. İncesi uzun yürüyüşe müsait olamaz.

(Altıncı şart) Mestler, suyun ayak tenine ulaşmasına mâni olabilip, aldığı suyu, hemen çekerek, ayağa iletir olmamaktır.

(Yedinci şart) Her ayakta, ön taraftan, elin en küçük parmağı ile - en az - üç parmak miktarı yer yaradılıştan mevcut olmaktır. Tâ ki, mesih yerinden farz olan miktar, tahakkuk edebilsin. İmdi, ayağının ön tarafı bulunmayan kimse, her ne kadar, ökçe tarafı bulunsa da, meste mesh edemeyip, ayağım yıkaması lâzım gelir.

Gasl ile mesh, içtima edemeyeceğinden, ayağının biri bu halde olan kimse diğer ayağı, tam ve sağlam dahi olsa, onun üzerindeki meste mesh edemeyip, onu da yıkar.

Ayağının biri topuk üstünden kesik ise, ondan yıkama sâkıt olmakla sağlam olan veya mesih yeri bulunan, diğer ayağındaki meste meshedebilir.

Mukîm olan yâni, yolcu olmayan kimse, bir gün bir gece (yirmi dört saat) ve misafir olan yâni, yolcu bulunan kimse üç gün üç gece (yetmiş iki saat) mesheder. (Misafir bahsi, kitâb-us-salâttadır).

— 85 —
Müddetin başlangıcı abdestin bozulma vaktidir ki, mestleri, tam abdest üzere  giydikten sonra, hâsıl olan ilk hades zamanıdır.  Ondan sonra gerek mesh etsin, gerek etmesin müddet, bu hesap ile geçtikten sonra, unutarak dahi mesh edemez. Çünkü, hadesin ayağa sirayetini mestin men'inin iptidası, oradandır. Ondan evveli, yıkama taharetidir. Mukîm olan kimse, mesih müddeti esnasında, sefere çıksa mestin müddetini, misafir müddetine göre doldurur. Çünkü itibar, namazda olduğu gibi vaktin sonunadır.

Misafir olan kimse, bir gün ve bir gece meshettikten sonra, mukîm olur ise, ayaklarını yıkar. Çünkü, misafirliğe mahsus olan ruhsat, artık kalmaz.

Bir gün ve bir geceden eksik, mesh etmiş ise, onu tamamlar. Çünkü mukîmin müddeti o kadardır.

Meshin farzı  her ayağın ön tarafı üzerinden, el parmaklarının en küçüğü ile üç parmak  miktarındaki yeri, mest üstüne bir kere mesh eylemektir. 
Ayağının yani mestin - ne altına ve ne ökçesine, ne de yanlarına ve koncuna mesh etmek sahih olmaz.  Mesihte tekrar, sünnete uygun değildir.

Bu miktar, her ayak için farz olmakla, bir ayağın üzerinden iki, ve diğer ayak üzerinden dört parmak miktar yeri, meshetmek câiz olmaz.

Her ayağın mesih mahallinden, o miktar yer, bir bez veya sünger parçasiyle, yahut üzerine su dökmekle dahi, ıslansa, câiz olur. Ve lâkin,

— 86 —

onunla sünnet hâsıl olmaz. Nitekim, mestin her tarafını mesh eylemekle dahi, matlup hâsıl olsa da, sünnet yerine gelmiş olmaz.

Zikrolunan üç parmak yeri, bir parmak ile üç kere de mesh eylemek her defasında yeniden su almak, ve ikinci defasında, ilk defa mesh ettiği yerin gayriyi mesh etmiş olmak, şartiyle, câiz ise de, sünnete muhâliftir.

Mestlerin üzerine meshin sünneti, keyfiyetinde, beyan olunduğu üzere parmaklar açık (yâni aralık) olduğu halde, elini ayağının ucundan mestin üzerine koyup, koncuna doğru, topukları aşırarak bir kere çekmektir. Eğer meshe, konçtan başlar veyahut, mestin üstüne enlemesine mesh eyler ise, sahih, fakat sünnete muhalif olur.

Mest üzerine meshi, şu dört şeyin biri bozar: 
1 - Abdesti bozan her şey. 
2 - Mesti ayaktan çıkarmak. 

Kendiliğinden çıkmak da, çıkarmak gibi meshi bozmakta müsavidir. İki ayak, taharet hükmünce bir tek uzuv olduğundan, birinin yıkanması lüzumunda, diğerinin dahi yıkanması lâzım olmakla meshin bozulmasında, mestin birinin çıkması dahi kâfidir. Ekser için hükmü kül olmakla, ayağın ekser kısmının mestin koncuna kadar çıkması dahi ayağın kâmilen çıkması hükmündedir ve mahalli mesih, mekânından ayrılmış demektir. Ayak, mevziinde kaldıkça, topuğun oynar olması meshi bozmaz.

Tahareti kâmile üzere, giydiği mestlerin üzerine, meselâ çizme giyerek, hadesten sonra aldığı abdestte, çizmelere mesheylemiş olduktan sonra, çizmeleri ayağından çıkarmakla mestlerinin meshi bozulmuş olmayıp, abdest alacak oldukta ayaklarını çıkarıp yıkamak lâzım gelmeyerek, mestleri üzerine mesh eylemek kâfi olur. Nitekim, Behçet-ül fetvâda mezkûrdur. 
3 - Mukîme ve misafire göre, mesih müddeti sona ermek. 
4 - Mestin içinde, iki ayaktan birine, ya tamamına, veya ekserine su isabet etmek. 
— 87 —

Bunlardan, birinciden mâdâsında (abdest var ise bozulmayacağından) yalnız ayaklar yıkanır. Abdestin iadesi lâzım gelmez.

(Birincide, abdest tazelenip (mesih müddeti bâki) ve (mestler istimâle salâhiyetli ise, onlara mesh edilir).

Mesih müddetinin dolması halinde, mestler çıkarılıp ayakların yıkanması lüzumu, (soğuğun şiddeti sebebiyle, ayağın ya tamamen veya kısmen telefinden korkulmadığı) takdirde. O korku üzere olan kimse, mesih müddetinin sona ermesiyle, mestlerini ayaklarından çıkarmayıp, - o korkudan emin oluncaya kadar - meshe devam eder.

Metinlerin zahirî, mesih sıfatının dahi bekasıdır ki, mestlerin yalnız üzeri mesh olunur. Mirâcud-dirâye de: Sargı tarzında kaplayu mesh eder demiştir. (Mûtemedün aleyh olan da budur).

Dördüncü surette, gasl ile meshi cemmetmiş olmamak için, ayağın ikisini dahi mestlerden çıkarıp yıkamak lâzım gelir.

(Mesih müddeti, artık bu yıkamadan sonraki hadesten itibaren başlar).

Mest üzerine mesih (hilâfı kıyas) olarak sabit olmakla, başkasına mekisun aleyh olamayacağından, baş kisvesine, meselâ serpuşa ve sarığa ve el kisvesi demek olan eldiven üzerine ve yüzdeki nikaba mesih câiz olamaz.

SARGI VE BENZERÎ ÜZERİNE MESH:

Kırık üzerine bağlanan tahta sargıya cebire, yaraya bağlanana isâbe denir. Gerek bunlara, gerek özürlü yere konulan pamuk ve sakız gibi şeylere ve ilâçlara (zaruret halinde) mesh olunur.

İmdi, kan aldırarak veya sülük tutunarak, yahut sair suretle yaralanarak veya çıban çıkararak veyahut kemiği kırılarak veya incinerek sargı saran veya sardıran kimse, özrü abdest âzâsında ise abdest alırken veyahut her nerede olursa olsun, gusül ederken orasını ne sıcak ve ne soğuk su ile, yıkamağa veya mesh etmeğe kaadir olamaz ise,  onun üzerindeki şeye bir kere mesh eder.

Hazret-i Nebiyy-i Ekrem sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz, Uhut vak'asında almış oldukları yaranın sargısına meshetmişler ve Hazret-i Ali'ye Hayber'de, bilek kemiği kırıldığında sargı üzerine meshi emir etmişlerdi.

— 88 —
Meshin medarı, tahfif üzerine olduğundan, onda bir defa kâfi olup tekrar lâzım olmadığı gibi,  kaplayu mesih, yaranın fesadım müeddi olmamak için, sargının bütününü mesih dahi lâzım olmayıp ekser kısmını mesheylemek kâfidir.

Sargıyı çözmek zarar verirse, özür yerinin etrafından sargı altında kalan yerleri yıkamak lâzım olmayıp, sargının dolamından, tenin açık kalan yerlerini meshetmek de kâfidir.

Eğer sargıyı çözmek zarar vermez ise, çözüp oralarını yıkar ve özür mahallini mesheder. Meshin zararı olursa, etmez.

Cebîre ve isâbe gibi şeylere mesh, mestler üzerine olan mesih gibi muayyen bir müddetle muvakkat olmayıp, şifa buluncaya değin devam eder.

Meshin sıhhati için, onlar taharet üzere (yâni abdestli olarak) sarılmak meşrut olmaz.

Bir ayağını yıkadığı halde, diğer ayağının sargısına mesh câiz olur. Şifadân evvel sargı düştüğü takdirde, mesh, bâtıl olmaz.  Kıyamı üzere mebni, hadesi asgar ve hades-i ekber, bu hususta müsavidir.

Bir sargıya meshettikten sonra, onun üzerine bir sargı daha bağlarsa, ona mesheder. Onu çıkardıktan sonra, altının meshini iâde etmez. Altındakinin ıslanmasiyle, sargının meshi bâtıl olmaz. Mesihten sonra, sargıyı değişmek câiz olur. Değişmekle meshi iâde vâcip olmaz. Ancak iâde efdaldir. Bu meselelerde mest üzerine mesh, farklıdır. Gerek Cebirde ve isâbe üzerine, gerek başa edilen mesh, abdest gibi su ile taharet ve abdestin cüz'ü demek olmakla niyyete muhtaç değildir. Mestler üzerine edilen mesh dahi, en zahir kavle göre böyledir. Bir kavle göre, onda teyemmüm gibi niyyet, şarttır.

Tırnağı kopup veya bir başka dert hâsıl olup, üzerine ilâç koymak, yahut sakız veya öd derisi gibi bir şey yapıştırmak suretinde, abdestte onların nez' ve ihracı muzır ise, üzerlerine su uğratır. Su geçirilmesi

— 89 —

dahi zararlı olur ise, onlara mesheder. Mesh de zarar verirse terkeder. Zira, zarûretler kendi miktarları ile takdir olunur. Nitekim, ahkâmı vuzû'un tamamı faslında benzeri geçmiştir.

AHVAL-İ NİSÂ (KADINLARA MAHSUS HALLER)

Hayiz, nifas ve istihaza isimleriyle kadınlara mahsus üç nevi hal vardır. Bunlara, sırasiyle âdet, lohusalık ve mâzûrelik de denir.

Hayiz, gebeliği veya kan çıkmasını mûcip başka bir hastalığı olmayan ve nevmidi sinnine ermemiş bulunan baliganın rahmından yani döl yatağından zuhur eden kana denir.

Muhaşşi der ki, bu tarif hayizin necisten addedilmesine göredir.  Hadeslerden biri olduğuna göre, şöyle tarif edilir: Hayiz, malûm müddetle devam eden şer'i maniadır.
Kadınlarda, bir sinni bülûğ ve bir de sinni iyas vardır. Bülûğ yaşının başlangıcı, dokuzdur.  İyas yaşının sonu elli beştir. Bülûğa erene baliga denildiği gibi, iyas yaşına ulaşana da âyise tâbir olunur.
Bir kız, dokuz y aşından itibaren hayiz görerek baliga olabilir ki, kadın yaşına varmış, ve erkeğe mukarenetinde, gebe kalmak istidadında bulunmuş olur. Elli beşi geçmemek üzere,  yaşlandıkta hayiz kesilerek âyise olur ki, artık kendisinde gebe kalmak ümidi ve istidadı kalmamış olur. (Bu sebeple, âyise denir ki, nevmidi yaşı demek olur).

Hayiz görene: (Zâtül-hayz) ve bilfiil hayiz üzere olana: (Hayiz), denir. Tâmis, Hâyiz mânâsındadır.

Hayiz müddetinin en azı (geceleriyle beraber) üç ortalaması, beş ve en çok on gündür.

Üç günden eksik on günden ziyade olmamak üzere, hayiz demi, kadınların bülûğundan itibaren, başlayıp, sinni iyâsa kadar - gebelik gibi bir ârıza olmadıkça - her ay âdet ettiği günlerde gelir. Günleri, bazen değişebilir.

— 90 —

Hayiz müddeti içinde, demin devamlı olarak gelmesi şart olmayıp, inkıtaı dahi, nüzulü gibidir ki, seyelân hükmündedir. Ve hâlis beyazdan mâda dahi gelen, hep hayiz demidir.

Kadınlar gebe kaldıklarından itibaren âdeti ilâhiyye: Rahim kapısı, kapanmak üzere, carî olmakla, gebeler, hayizden hâli olurlar. Doğumdan sonra, nifasa müptelâ olurlar.

Nifâs: Kadından, doğumu müteakip, zuhur eden kandır.

Hades olmak itibariyle nifâs: Doğumun akabinde, demin çıkması sebebiyle olan, şer'i mâniadan ibaret olmak üzere tarif olunur.

Doğmakta olan çocuğun, ekser kısmının çıkması dahi, (doğum) hükmündedir.

Doğru gelmesinde itibar, göğüse; ters gelmesinde ise, itibar göbeğedir.

Nifas üzere olan kadına, lohusa denilir.

Nifas müddetinin ekseri, kırk gündür ki, ondan ziyade sürmez. En azı için, muayyen müddet yoktur. Çünkü, nifasın rahminden inmesine delâlet etmek üzere, doğumdan başka emâreye ihtiyaç yoktur. (Hayiz ise, onun üç gün devamından başka, rahimden inmesine delil bulunmadığından, hayizin en azı, üç gün itibar olunmuştur. Lâkin, kadın, sadece kan görmekle başlamış olsa dahi, namazını terk ve orucunu tehir eder, zevci dahi ona yakin olmaz).

Âzâsı belirmiş olan düşük dahi olsa, (vaz'ı hâmil) demek olmakla, kadın nifas görür ve iddet beklemekte ise iddeti sona ermiş olur. Ve cariye ise, (efendisinin iddiasiyle) ümm-ü veled olur. Ve doğuma müteallik yemini olan, hânis olur. (Lâkin miras ve vasiyyete müstahak olmaz. İsim verilmez. Gasl edilmez. Namazı kılınmaz).

Vaz'ı hâmilden sonra (şâz olarak) kan görmeyen kadın, (kavli imameyn üzere) lohusa olmamakla,  ona ancak, abdest almak ve (indelimam) ihtiyaten gusül etmek lâzım gelir. (Nevâkizi vuz'un ikincisine bak).

İstihaza: Kadından, hayize göre, üç günden eksik veyahut on günden ziyade gelen, ve nifasa göre, kırk günü geçen kandır.

Hades olmak itibariyle istihaza: Hayiz ve nifas haricindeki kan sebebiyle olan şer'i mâniadır.

Gebeden ve âyiseden ve küçük kızdan (yâni dokuz yaşına girmemiş olan kız çocuğundan) gelen kan, dahi istihazadır. İstihaza üzere olan kadına: Müstehaza, denir.

İki hayiz arasında olan temizliğin en azı on beş gündür, en çoğu için müddet yoktur. Bazen, bir kadın, bir seneden ziyade (tuhur) halinde bulunabilir. (Tuhur, hayiz ve nifastan ârî, temizlik demektir).

— 91 —

Meğer ki, müstehaza olan, baliga olmuş ola, ona âdet denilerek, hayizi on gün, ve tuhuru on beş gün, nifası da kırk gün takdir olunur.

Âdet günleri olup da kan, mûtadı tecavüz ederek, hayiz ve nifasın (ekser hadlerinden) ziyade olursa, âdeti üzere ipka olunup, fazla olan günleri, istihaza sayılır.

Âdetini unutur ise, (muhayyire) tâbir olunur.

(Muhayyire, şaşırmış yâni gününü şaşırmış demektir).

Müellif der ki; hayiz, fıkhın anlaşılması güç, baplarından ve talâk, itak, istibra, iddet, nesep, hill-i cima, salât, siyam, tilâvet, iytikâf, duhul-ü mescit, tavafı hac, bülûğ gibi birçok ahkâmına mebni, çok mühim bir husustur.

Hayizin talâka taallûka; (zevce-i medhul binayı, hayiz halinde boşamak, bid'attır). Hayizden sonra cima vuku bulmayan tuhur da boşamak: Sünnet olmasındandır.

İtak'a taallûku: Ümme-veled olan cariye, azat olursa, üç hayiz ile iddet bekler, olmasındadır.

İstibraya taallûka: Zâtül-hayiz cariyenin bir hayiz ile istibra edilir, olmasındadır. Bu istibra, istinca bahsinde geçen istibranın gayridir ki, rahmin çocuktan müberra olmasına dâirdir.

İddete taallûku: Zatül-hayiz olan hürrenin iddeti üç, ve cariyenin, iki hayz, olmasındadır.

Nesabe taallûka: Hurre-i mutallaka, üç hayiz ile, iddet gördükten sonra, doğurduğu çocuk, iddeti munkazî olduktan altı ay sonra dahi doğmuş olsa, zevcinin nesebine ilhâk olunmaz olup, kan görmeyerek dünyaya getirdiği çocuk ise, iki sene sonra dahi doğmuş olsa, onun nesebine ilhâk olunur, olmasındadır.

Cimaın helâllığına taallûku: Hayizden pâk olan zevceye yaklaşmak, helâl olup, zevç için, onu hayiz ve tuhur hakkındaki ihbarında tasdik etmek câiz olmakla, hayzini ihbar edince, yaklaşmaktan vaz geçip ve tuhrunu haber verince de, tekarrup edebilmek, hususlarındadır.

Salât ve siyama taallûku: Kadın kısmı bunları hayizli olduğunda yapmayıp, hayizden pâk olduktan sonra, kılmak ve tutmak hususundadır. Hayiz meselelerini bilmeyen kadın, salât ve sıyamını, onların vücubü vaktinde terk ve vücubü terki vaktinde ikame eder ki, bunların ikisi de haram ve zararlıdır.

Tilâvete taallûku: Aşikârdır ki, hayize Kur'ân okumak haramdır. Mescide girme dahi öyledir. İtikâf dahi, hayiz ile fasittir. (Nifas hakkındaki hüküm de böyledir.)

Messi Kur'ân hususunda hayize, küçük hades dahi iştirak eder.

Cinayet hükmünce, fark olmakla beraber, Kâbenin tavafı dahi böyledir.

Bulûğ ile ilgisi, medâr-ı teklif olmasıdır. Hayiz, eser-i bülûğdur.

— 92 —

Hayiz ve nifas ile, sekiz şey haram olur:

1 - Namaz.

2 - Oruç.

Sıhhatin şartı, mevcut olmadığı için, bunlar hayiz ve nifas halinde, sahih olmaz.

Malûm olsun ki, hayiz ve nifas, namazın hem vücubünü ve hem cevaz ve sıhhatini meneder. Orucun, yalnız sıhhat ve cevazını meneder. Vücubünü menetmez. Hürmetten adem-i sıhhat lâzım gelmemekle, müellif; sahih olmazlar kaydını dahi ziyade etmiştir. Ve şüphe yoktur ki, bir şeyi menetmek, onun kısımlarını dahi menetmek demek olmakla, hayiz ve nifas halinde olan kadınlar, tilâvet secdesi ve şükür secdesinden dahi memnûdurlar.

3- Âyet okumak.

Meğer ki, zikri veya senâyı veyahut duâyı müştemil bulunan âyetleri, zikir ve senâ ve duâ kasdiyle okumuş ola. Bu halde, beis yoktur. Hattâ, Fatiha sûresini ve içinde duâ mânâsı olan, sair Kur'ân âyetlerinden birini Kur'ân kasdetmeyerek, duâ tarikiyle okursa, bir beis yoktur.

Hükmü ve haberi müştemil bulunan âyet, zikir kasdiyle dahi okunamaz.

Bir âyetin alt kısmı hakkında tashih muhteliftir. Muhtar olan; men'in mutlak olmasıdır. Zira hadîs-i şerifte, "Hayizli ve cünüp Kur'andan bir şey okuyamaz." buyurulmuştur. Lohusa dahi hayiz gibidir.

4- Mess-i âyet.

Yâni âyete el sürmek, dokunmak. Gerek kâğıtta, gerek pareda, gerek duvarda yazılı olsun. Zira, âyette "Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz." buyurulmuştur. Meğer, bir kılıf ile messedilmiş ola ki, o kılıf, Kur'ân ve onu havi olan cild gibi hailden ayrı ola. Kavl-i sahih böyledir. 
Elbisenin yenleri, giyene tâbi olduğu için, onunla âyet tutmak tahrimen mekruhtur. 
— 93 —

5- Mescide girmek.

Çünkü, hadîs-i şerifte: "Mescit cünüp ile hayızlıya helâl olmaz." buyurulmuştur. Lohusanın hükmü dahi hayiz gibidir.

Muhaşşi der ki, mescidin Kâbeye şümulü olur. Bayram ve cenaze namazgâhlarına şümulü olmaz. Dürerde memnuiyyet, girmek, zaruret yokluğu ile takyit olunmuştur: Evin kapısı, mescide yakın olmak gibi bir zaruret olur ise, mescide girmek memnû olmaz.

6- Kâbenin tavafı:

Mescide girme haram olduğu gibi tavaf dahi haramdır.

Tavafın sıhhati, hadesten taharete mütevakkıf olmadığından ve diğer tâbir ile tavafta taharet, kemâlin şartı olduğundan, gerek küçük, gerek büyük olsun, alelitlâk hadesten taharet etmeden, tavaf sahih ise de, beyti muazzamanın şerefi ve "tavaf salât gibidir." hadisine binaen, tavafın, taharetsiz olanı haram, ve tavaf evsafın tefayütü ve ahdasın ihtilâfı tavaf eden için, mucib-i zebh veya mucib-i nahr veyahut mucib-i sadakadır. Meğer ki, tavaf-ı rükün, eyyam-ı nahirde taharetle iade oluna. Nitekim, Kitâbul-hacte müstakillen zikredilecektir.

7- Cimâ:

Hayiz ve nifas halinde olan zevcesine muamele-i zevciyede bulunan kimseye, müstahap olan: Bir yahut yarım dinar sadaka vererek tövbe etmek ve bir daha bu işi işlememektir. Dinar altın sikkedir ve yarım altın lira değerindedir.

Zevc için - bu halde - mübaşeret haram olduğu gibi, zevce için de, fiile temkini nefs etmek, haramdır. Firaşını ayırmak hiç te lâyık olamaz.

8- Göbek altından, diz altına kadar olan mahal ile istinfa. Âyet-i Kerimede:

﴿ وَلَاتَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى يَطْهُرْنَۚ ﴾

"Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayınız" (Bakara: 222) buyurulmuştur.

Hadîs-i şerifte de: "Leke mâ fevkal-izâr," varit olduğu için göbeğin üst yanı, intifâ'da helâldir.

Hayizin, pişirdiğini yemek ve dokunduğunu istimal etmek ve artığını içmek mekruh olmaz.

Hayiz ve nifas demi, bunların (haddi ekserinden sonra) kesildikte  zevce ve cariyeye, bilâ gusül dahi mükarenet, helâl olur. "Temizleninceye kadar"kavl-i kerîmine binaen ki, tuhur hürmete gaye kılınmış demektir. 
— 94 —
Teşdidi ta ve ha ile: "Yettahherne," şeklinde dahi kıraet bulunmakla" - ihtilâftan kurtulmak için - gusül etmedikçe, cimâda bulunmamak müstahap olur. 
Çokluk miktarın dûnunda, âdetin tamam olmasına mebni, kanın kesilmesinde zevce veya cariye-i müslimenin vikaı şu üç emrin biri olmadıkça helâl olmaz: Ya gusül etmiş olmalıdır. Çünkü, hadd-i ekalde, gusül zamanı dahi hayizden mahsuptur.  Gusül etmekle ondan halâs olmuş olur.  Yahut bir özre mebni, teyemmüm edip onunla nafile olsun, alelesah namaz kılmış olmalıdır.  Ta ki, teyemmüm, namaz için, teahhüt etmiş ola. (gusülün, müekkide ihtiyacı yoktur).Veyahut kesildikten sonra gusül ve tahrîmeye ve bunların mafevkini icraya vakit bulmuşken gusül veya teyemmüm etmeyerek bir namaz vakti çıkmakla, namaz onun zimmetinde borç olmuş olmalıdır.
Bu halde vaktin - yalnız - çıkmasiyle onun cimaı helâl olur. Zira o vaktin namazı, onun zimmetine müterettib olmuştur ki, bu da, taharet ahkâmından bir hükümdür. 

Eğer vakit, gusüle ve tahrimeye kâfi gelmeyecek kadar az ise, onun mücerret huruciyle yâni, su veya teyemmüm ile temizlenmedikçe kadının taharetine hükmolunamaz: Hattâ (O vaktin namazı ona lâzım olmayıp, vakti o sûretle geçmiş olan salât) yatsı namazı olduğuna göre, zimmetine müterettib olmadığı gibi, kendisi hâizen sabahlanmış demek olacağından, o günün (ramazan günlerinde olduğu taktirde) orucu dahi sahih olmaz.

Eğer kan, kadının âdeti tam olmadan, münkati olmuş ise, üç günü geçmiş ve kadın gusül eylemiş dahi olsa, âdeti güzeran olmadıkça, zevc onunla mukarenette bulunamaz. Zirâ, âdet içinde, hayizin tekrar gelmesi gâliptir. Binaenaleyh, âdetin tamam olmasından evvel, ettiği gusülün hükmü tesiri olamaz. 
— 95 —
Meseleyi (müslime) kaydiyle takyid, kitabiyenin yâni Yahudî veya Nasârâdan olan (gayr-i müslime) zevce veya cariyenin on günden evvel, âdeti son bularak, hayiz demi münkati olmakla, cimâi helâl olduğu içindir. Çünkü, onlar gusül ile mükellef değillerdir. 
Kanın kesilmesi için, hadd-i ekserde müekked, şart olmayıp, onun hadd-i ekalde şart olması zikredilen iki kıraet arasım birleştirmek içindir. 
Hayizli ve lohusa olanlar, oruçlarını kazâ ederler. Namazlarını kazâ etmezler. Hazret-i Aişe hadîsine binâen ki, "biz bu hallerin kendimize isabetinde, orucun kazâsıyle emrolunur idik, namazın kazâsıyle emrolunmaz idik" buyurmuştur. İcma dahi, bunun üzerinedir. 

Cünüplük ile, beş şey haram olur:

1 - Namaz. (Çünkü, âyette taharet ile emir olunmuştur).

2 - Kıraeti âyet (Hayiz ve nifas ile haram olan sekiz şeyin üçüncüsüne bak).. 

3 - Messi âyet. (Sekiz şeyin dördüncüsüne bak).

4 - Mescide girmek. (Sekiz şeyin beş ve altıncısına bak).

5 - Kâbeyi tavaf. (Yukarıdaki, beş ve altıncıya bak).

Abdestsiz üç şey haram olur:

1 - Namaz. (Âyette, taharet ile emrolunmuştur).

2 - Tavaf. (Yukarıda geçene ve evsafı vuzu faslına bak).

3 - Messi Mushaf, yâni Kur'âna el sürmek, velev ki, bir âyet olsun. 

İstihaza kanı ki, rahimden değil, bir damardan akıp gelmektedir. Ve alâmeti de kokusu olmamaktır. Burundan devamlı olarak gelen, kan gibi, özürlerden olmakla, namaza mâni değildir. Yâni, salât teklifi, istihaza sahibinden sâkıt olmadığı gibi, gelecekte, mezkûr olduğu üzere, vakti kâmilde akışı devamlı olmak şartiyle, o halde kılınan namazın sıhhatine dahi (istihaza kanı) mâni olmaz.

— 96 —
Farz ve nafile olarak, oruç tutmağa da mâni olmaz. Ve zevcinin onunla o halde mukarenette bulunması da haram olmaz. 

ÖZÜRLER YE HÜKÜMLERİ:

Âzâr, özrün cem'idir. Abdesti bozan şey  sürekli ve devamlı oldukça, özür ismini alır  ve sahibine (özürlü) veya (özür sahibi) denir.
İmdi, müstehaze olan, yâni kendisinden gelen kan, hayiz müddetinin en azından eksik veyahut en çoğundan ziyade bulunan,veyahut, lohusalığı kırk günü geçen, veya ikisinin de (en az), muayyen olan günlerini tecavüz ederek, hayiz ve nifası (haddi ekserini) aşan, veya gebe iken,veyahut henüz dokuz yaşına girmeden veya âyiselik zamanına girdikten sonra, kendisinden kan gelen kadın özürlü olduğu gibi, idrarını tutamama, istitlâkı batın (iç gitmesi, ishâl, sürgün), infilâtı rih (yel kaçması), ruafı dâim (sık sık burun kanaması), ve akıcı yarası olan kimse özürlüdür. 
Özürlülerin hükmü: Özürünü, zorluk çekmeyerek tıkamak veyahut namazı oturarak veya îma ederek kılmak ile habis ve redde kaadir olamaz ise,  farz olan her namaz vaktinde, abdest alıp namazı öylece kılmaktır. (Onların taharetleri, hadese mukareneti, yahut hadesin ona ansızın ârız olabilmesi cihetiyle, hakikî olmayıp, tahareti zaruriyyedir). 
— 97 —

Beş vakitte aldığı abdest ile, dilediği kadar, farz ve nafile namaz kılabilir. Farz namazlara göre, o abdestte vakit namazları edâ edebildiği gibi, geçmiş namazları dahi - velev ki, zimmetine sıhhati zamanında taallûk etmiş olsun - kazâ edebilir.

Onunla nevâfil kılabildiği gibi, vitir ve bayram namazı gibi vâcibatı ve cenâze namazını dahi kılabilir. Ve Kâbeyi tavaf etmek ve Mushafa dokunmak câizdir.

Özürlülerin abdestleri, kendi özürlerinden başka bir abdest bozma hâdisesi olmadıkça,  ancak vaktin çıkmasiyle bozulur. Sabah namazından sonra güneş doğmak gibi ki, o namazın abdesti artık kalmamış olmakla, bayram namazı ve işrak ve (duhâ) kuşluk namazları için abdest almak lâzım gelir. (Vaktin girmesinin) bu abdeste tesiri olmadığından, bayram ve kuşluk namazları için almış olduğu abdestle öğle namazını kılabilir. (Sahih olan da budur).

Bu illetlerden birine müptelâ olan kimse; özrü, abdest alıp namaz kılacak kadar müddet hiç kesilmeden devam ederek bir namaz vaktini kaplamadıkça özürlü olamaz (sahibi özür sayılmaz).

Özrün, tarif edildiği veçhile, vaktin tamamını, istiap eder olması, (istiabı hakikî) ve abdest alınıp namaz kılınamayacak derecede az bir müddet kısa fasılalarla kesilir olması (istiabı hükmî) dir. Gerek hakikî, gerek hükmî istiap, mezkûr özrün sübutunun şartıdır.

Özrün devam ve bekasının şartı, o istiaptan sonra, her namaz vaktinde, bir kere olsun, bulunmasıdır.

Özrün inkıtaının şartı, yâni özür kesilmiş olmak ve sahibi özürlü olmaktan kurtulmak için şart: Hakikaten inkıtaiyle, bir namaz vaktinin kâmilen, ondan hâli olmasıdır.Allah sıhhat ve âfiyetten düşürmesin.

Özürlünün, kan, irin ye sidik gibi özrünün pisliklerinden çamaşırına geçmiş olanı yıkamak, özür kaim ve dâim oldukça vâcip olmayıp 
— 98 —

dirhem miktarından fazla olanını yıkamak dahi - faydalı olmadıkça - vâcip olmaz.

Faydalı olmak: Temizlendikten sonra tekrar isabet eder olmamak ve alâ kavlin, namaz kılıncaya kadar, bir daha kirlenmemektir.

ENCAS VE ONDAN TAHARET (PİS OLAN ŞEYLER ve ONLARDAN TEMİZLENME)

(Müellifin bu ünvanı ile akdettiği babı, biz ikiye ayırarak, birine encas ve diğerine mutahhirat diyeceğiz).

ENCAS:

Temiz olmayan şeye necis tâbir olunur ki, encas onun cem'idir. Bunun lûgatte meşhûru, neces ve necistir.

İki okunuş arasındaki fark şudur ki; neces, pisliği ârıza olmayana mahsus olup, necis, alelitlâk temiz olmayan demek olup, zâtî ve ârızîye şâmildir. Meselâ: İnsan tersi, hem neces, hem necistir. Pislenmiş elbise, yalnız necistir.

Necise, necaset dahi denir. Necis ve necaset, hakikî olduğu gibi hükmî dahi olur ki, necaseti hükmiyye, hadesten ibarettir. Necaseti hakikiyyeye, habes dahi denilip, cem'i ahbas gelir.

Ahbasın ve onun ahkâmı olan taharetin beyanı geçmiş olmakla beyan sırası, ahbasa ve onların temizlenmesine gelmiştir. Hadesten taharet, cinsi salâtta farz olduğu gibi, habesten taharet dahi, muaf olmayan miktarda farzdır.

Varit olmuştur ki, kulun, kabirde ilk mesul olacağı şey, temizliktir. Ve kabir azabının hepsi, temizliğe itina etmemekten ve pislikten ve alelhusus sidikten sakınmamaktandır.

Necaset, kazûrat ve mustakrazata münhasır değildir. Fukahâ, necaset nevilerini, galîza ve hafîfe isimleriyle ileride geleceği şekilde iki kısımda sayarlar.

(Necaseti galîza): İnsanın, - süt emen çocuk dahi olsa - sidiği ve tersi, eti yenmeyen hayvanların hem tersi ve sidiği, hem de salyası, eti yenen hayvanlardan tavuk, kaz ve ördek tersi, insan bedeninden çıkan ve abdesti bozan şeylerden "kan, irin, meni, mezi, vedi,  hayiz, nifas ve istihaza kanları, ağız dolusu gelen kusuntu,"  şarap, kan, boğazlanmadan ölmüş hayvanın eti ve ham derisi.
— 99 —

(Necaseti hafife): Atın ve eti yenen ehlî ve vahşî hayvanların sidiği, ve eti yenmeyen kuşların tersi, (her iki kısım için,ileride tafsilât vardır).

Atların, katırların, himarların, develerin, sığırların, mandaların, koyunların, keçilerin tersleri. indel-imam - galîza ve - indel-imameny hafifedir. Gılzatı Hazret-i İmam ittifakı edilleye, ve imameyn hazretleri ittifakı ulemaya binâ eylemişlerdir.  Müellif, kavli imameyni racih göstermiştir.
Gılzat ve hiffet, tathir keyfiyyeti itibariyle değildir. Yâni, bir kısım necasetin tathir ve izalesi zor olduğu için onlara galiza ve bir kısmının da tathir ve izâlesi kolay olduğu için onlara hafife ismi verilmiş değildir. Belki, gılzat ve hiffet ve tâbiri diğerle tağliz ve tahfif, salâtın sıhhatine mâni olup olmayan, miktar itibariyledir. 

Şöyle ki, (az miktarı) bağışlanmış olanına: Necaseti galîza ve (çok miktarı) bağışlanmış olanına: Necaseti hafife denilmiştir.

Necaseti galîzanın ancak, dirhem miktarı bağışlanmış olup  ondan ziyadesi, izalesine kudret varsa, bağışlanmış değildir! .

Mafuviyyet (bağışlanma) yokluğu ve taharetin vücubü, imkân ile mukayyet olduğu gibi, daha fenasını irtikâbı istilzam etmemekle de mukayyettir; insanlara avret yerini açmaksızın temizlenmeye kaadir olamayan kimse, namazı öylece kılar. Çünkü keşfi avret eşeddir. İzale-i necaset için, onu açarsa fâsık olur. Zira iki mahzurun arasında kalan kimseye, onların ehvenini tercih etmek lâzımdır. Amma, hem izalesi gereken necaseti olan, hem de, abdestsiz bulunan kimse bunlardan, yalnız birine yeten suyu buldukta, onu necasetin izalesine sarfeylemesi vâcip olur. Çünkü, abdeste bedel, teyemmüm edebilir ve o halde hem necasetten tahareti, hem de hadesten tahareti elde etmiş olur.

Mâfuviyyetin mânâsı: Zikrolunan miktarları, şâri (dinin sahibi), onunla namaz fasit olmaktan affetmiş demektir. Yoksa, külliyen mâfuv

— 100 —
demek değildir  ki, mezkûr miktarlarda keraheti tahrîmiyye ve onun aşağısında keraheti tenzîhiyye olduğunda ise ittifak vardır. 
Hattâ, buna şu iki meseleyi eklemişlerdir ki, namaz kılarken üzerinde dirhem miktarı necaseti galîza bulunduğunu bilen kimse, namazı bozup onu yıkamak vâciptir. Vâcip ise mukaddemdir. Üzerindeki necaseti galîza, dirhem miktarından az ise, onu yıkamak için salâtı kesmek, bir cemaat daha bulmak ihtimaline mebni, cemaati fevt korkusu olmamak suretinde, efdâldir.  Ve illâ namazına devam eder. Yâni onu bozmayıp tamamlar. Zira, cemaat daha mühimdir. Nitekim, vaktin darlığı sebebiyle namazı geçirmek korkusunda da namaza devam eder. Çünkü namazın geçmesi haramdır. Kerahetten dolayı harama kaçmak yoktur.
Necaseti galîzanın dirhem miktarı, camit olanında veznen ve mayî olanında ölçmekle muteberdir ki, dirhemin miktarı yirmi kırat (harup çekirdeğidir.  Mesahası, parmak diplerinden itibaren avuç içi kadardır. 
Necaset-i hafîfenin miktar mâfuvviyeti olan rubûdan azı: "Kendisiyle ancak namaz câiz olacak olan elbisenin bütünü, bir kavle göre de yen ve etek gibi kısmın rub'u maksuttur" diyenler dahi olmuş ise de, sahih olan: Bütün libasın ve (bedene isabet etmiş olduğuna göre) bütün bedenin dörtte biri kastedilmiş olduğudur. 
Rub'u miktarı, mâfuv olamaz. Zira, bir takım mesailde, küll makamına kaimdir: Başın dörtte birinin meshi, ve yine hacda dörtte bir miktarının tıraşı,  setr-i avret için kullanılan elbisenin rub'unun tahareti gibi. 
— 101 —

Müellifin Siracı Vehhactan naklen beyanına göre, inbisat suretiyle olan fazlalık dahi muteber olmakla, elbiseye pis olan yağın dokunmasında mâfuv olan miktarda ise, yayılmadan kılınan namaz sahih ve yayılıp belli miktarı aştıktan sonra kılınan namaz, sahih değildir.

Muhaşşinin ifadesine göre, yalın kat olan elbisenin bir yüzüne isabet eden necis, diğer yüzünden zahir olmakla, iki misli sayılmaz. Elbise iki kat olup da, pislik onun hem yüzünde, hem de ikinci katında (meselâ astarında) zahir olursa, satıh iki sayılır.

Kaldı ki, necaseti galîza nevilerinden olan şarap: Mâruf müskirin ismidir ki, çiğ şıradan olur, ekşiyip fışkırır. Onun necaseti galîza olduğunda ittifak vardır. Diğer alkollü içkiler dahi, kavli racihte, necaseti galîzadır. 

(Kan) dan maksat, akmış olan kandır. Gerek insan kanı, gerek hayvan kanı olsun, gerekse, aktıktan sonra donmuş veya donmamış olsun, hepsi aynidir.

Akmadığı cihetle, insanın abdestini bozmayan kan ve boğazlanan hayvanın damarlarında ve etlerinde kalan kan, ve ciğer ve dalak ve yürek kanı ve çekirge ve balık kanı ve çok dahi olsa pire ve tahta kurusu ve bit kanı müstesnadır ki, bunlar necis sayılmaz. (Yâni namazın sıhhatine mâni olmaz ve içine düştüğü suyu pislemez).

Şehit kanı dahi, kendi hakkında, - üzerinde oldukça - necis değildir. Şehidin gaslinin terki hakkındaki emri âlî zaruretine binaen, demi şehit hükmen tahir olmakla  şehidi sırtına yüklenmiş olarak namaz kılmış olduğu, farz olunan kimsenin namazı sahihtir. Kendinden atıldıktan sonra sair kanlar gibi, kıyasın aslı üzere necistir.

(Meni) dahi kan gibi necaseti galîzadır. (Çünkü kanın hülâsasıdır). Gerek insanın menisi, gerek hayvan menisi olsun.

(Meyyite) lâşe demektir ki, boğazlanmayarak ölen veyahut şerîate uygun olarak boğazlanmamış olan hayvandır,  Maksat akıcı kanı olan hayvandır.
— 102 —
(Balık),  ve su içinde yaşayan sair hayvanat  ve çekirge ölüsü ve her ne kadar yenir olmasa bile akıcı kanı bulunmayan haşerat ölüsü meyyite değildir. Binaenaleyh, bunlar suya düşüp ölmek, veya ölüp suda bulunmak ile su pislenmez. Suda görülen kurbağa ölüsü dahi suyu pis eylemez.

Su kuşundan olan kaz, ördek, akıcı kanı olduğu için, onların ölüsü meyyitedir.

Büyük yılan dahi öyledir. Yılanın gömleği temizdir. (Ham deri) den maksut, ihaptır ki, debagat olunmadık deridir. Derinin debagate salih olanı, debagat ile tahir olur. Nitekim, mutahharatta beyan olunur.

Eti yenmeyen hayvanların, sidik ve dışkısında, eşeğin sidiği ile yılanın sidiği ve tersi dahi necaseti galîzadandır.

(Yarasa) nın sidiği  ve tersi korunulmaktaki mazerete mebni, suyu ve elbiseyi pisletmez.

Farenin sidiği suyu pisler. Zira, üzeri örtülerek ondan sakınmak mümkündür. Yiyecek ve içecekte, zarurete mebni, sidiğin ve tersin azı bağışlanmıştır.

Kedinin sidiği dahi, su, kaplarının gayride bağışlanmış olmak fetvaya müstenittir.

Eti yenmeyen hayvanların salyasından, atın, eşeğin, katırın salyası müstesnadır ki, onlar zâhirî rivayette tahirdir. Sahih olan da budur. 
Eti yenen kuşlardan tavuğun, kazın, ördeğin tersleri, necaseti galîza olup  onlardan güvercin ve serçe gibi havada tersleyenlerin tersi temizdir.
Atmaca, çaylak kartal gibi havada tersleyen ve fakat eti yenmeyen kuşların tersi necaseti hafifedir. 

Necaset-i hafîfe envaında mezkûr olan at sidiği, koyun ve geyik

— 103 —
misilli eti yenen bilcümle ehli ve vahşî hayvanların sidiği gibi necaseti hafifedir. 

Sidik kaydı, bunların tersleri hakkında, İmam Ebû Hanîfe hazretleri Nasseynin adem-i taarruzuna mebni taglize, ve imameyn hazeratı ihtilâfı ulemaya mebni tahfife, kail olduklarındandır. Umumî tecrübeye binaen azhar olan, kavli imameyndir. (Dürr-ü Muhtârda mezkûrdur ki, her hayvanın ödü, sidiği gibidir. Geviş getirenlerin gevişi, gübresi gibidir).

Sidiğin iğne ucu gibi  olan serpintileri, velev ki necaseti galîza kısmından olsun, elbisede, bedende, mekânda bağışlanmıştır. İğnenin iplik geçirecek mevziî kadar dahi olsa, yine zarûrete mebni bağışlanmıştır. 

Suda, bunlar böyle değildir. Hattâ az miktardaki suyun içine, iğne ucu gibi sidik serpintileri isabet etmiş bir elbise düşse, o su fâsit olur. Zira, onun düşmesi, harec ve külfete ve zarûrete mebni idi, suda yâni suyu muhafazada müşkilât yoktur.

Gerek akar, gerek durgun olsun, bir suyun içine, necaset atılmasından dolayı sıçrayan saçıntının, isabet ettiği şey, kendisinde pislik eseri, zâhir olmadıkça, pislenmiş olmaz. Zira, suya olan çarpmadan sıçrayan serpinti, çarpan şeyden değil, suyun eczasından-olmak, daha galiptir. Hilâfı meydana çıkmadıkça, galip ile hükmedilir.

Cenaze yıkantısı, ölü cesette, necaset olmadıkça tahirdir. Bu su, sular faslında mezkûr olduğu üzere mâ-i müstameldir.

Meyyit necasetlenmiş ise, yıkantı dahi necistir. Ancak, yıkama esnasında, korunması mümkün olmayan miktarı bağışlanmıştır. Akıp bir yere biriktikten sonra, isabet etiği şeyi, pisler.

Necaset yıkantısı necistir. Temizlenmesi üç defa ile takdir olunan  bir pislenmişin, her defaki yıkantısı,  necaseti galîzadır.Suda, sıçradığı yerler belli olmayan, yıkantı sıçrantısı bağışlanmıştır.
Sokak çamuru, gerek sert ve sıvık, gerek gevşek ve cıvık olsun, az çok, necasetten hâli olmasa da, zarûrete mebni temiz hükmündedir.  Eğer, ayni necaset olduğu bilinirse, temiz değildir.
— 104 —

Sokak çamuru gibi, gübreli çamur dahi temiz sayılır.

Keniften (ayak yolundan), ahırdan, hamamdan çıkan buhar, tavanda su damlası olarak insanın üstüne damlarsa istihsanen necis sayılmaz.

(Dürr-ü Muhtârda: Necisin buharı, gübrenin tozu bağışlanmıştır, diye yazılıdır).

Necisten istiktar (inbikten çekme) olunan şey, necistir: Cibreden istihsal olunan rakı gibi.

(Muhaşşi der ki, rakı necaseti galîzadır. İçen, sarhoş oldukta had olunur. Haddi şer'i, bunun sekrine ve şarabın şürbüne gerekmektedir. Şarap, necaseti mer'iyye ve rakı, gayr-i mer'iyyedir).

"Eti yenmeyen kuşun yumurtası, eti gibi necistir" denildi. Tahirdir, diyen de vardır. (Buna benzer meseleler, kitabın sonunda zikredilir).

Et kokmak, yemek ekşimek ile, necis olmayacağı ve tavuktan çıkan yumurta ve anasından doğan kuzu, üzerlerinde necaset olmadıkça, suyu ifsat etmeyeceği, kuyu sularının beyanında, zikredilmiştir.

MUTAHHİRAT (TEMİZLEYİCİLER)

Mutahhirat, mutahhirin cem'idir. Mutahhir, temizleyici şey demektir. Tathir ki, temizlemektir. Necisi, isabet ettiği şeyden izale eylemektir.

Necislerin izalesi için, birçok sebepler ve yollar vardır. Onların birincisi sudur.

(1) Hıskıfî, Dürr-ü Muhtâr sahibidir.

Müellifin bu husustaki beyanı dağınık olmakla, biz ona uymayacak ve sözü sıraya koyacağız, ve Âlâiddînî Hıskıfînin (1), şu nazmı, mutahhirat nevilerini câmî olmakla, onu mehaz tutacağız:

وَ غَسْلٌ وَ مَسْحٌ و الْجَفَافُ مُطَهِّرٌ
وَ نَحْتٌ وَ قَلْبُ الْعَيْنِ وَالْحَفْرُ تُذْكَرُ
وَدَبْغٌ وَ تَخْلِيلٌ زَكَاةٌ تَخَلُّلٌ
وَفَرْكٌ وَ دَلْكٌ وَ الدُّخُولُ التَّغَوُّرُ
يُصَرِّفُهُ فِى الْبَعْضِ نَدفٌ وَ نَزْحُهَا
وَنَارٌ وَ غَلْىٌ غَسْلُ بَعْضٍ تَقَوُّرُ
— 105 —

Bu üç beyitte özetlenen temizleme vasıtaları:

a - Su ile yıkamak,

b - Silmek,

c - Kurumak,

d - Yontmak,

e - Kazımak,

f - Debagat (deriyi tabaklamak)

g - Sirkeleşmek,

h - Boğazlamak,

i - Ovalamak,

j - Sürtmek,

k - Girmek,

l - Tagavvur (suyun çekilmesi) m - Kısmî tasarruf,

n - Atmak (pamuk ve yün gibi şeyleri) o - Çekmek (kuyudan su)

p - Yakmak (ateşle yakmak)

r - Kaynatmak

s - Kısmî yıkama

t - Oyup çıkarma gibi hususlardır ki; her birinin âit olduğu yerler başka başkadır. Sırasıyla anlatılacaktır.

GASL ÎLE TATHİR:

Gasl ki, yıkamaktır.  Tathir olmak (ve tabiatında kalmak) şartiyle (Alel-itlak) su ile olur. Gerek mutlak, gerek mukayyed veya müstamel olsun. Çünkü, su nev'inin -mütenahî olan- necaset cüzülerini izalede kuvveti vardır. Ve mevcudün ehveni olmakla, elde edilmesinde güçlük yoktur. Gül ve sair çiçek suları ve sirke gibi, ezhar, esmar ve bakliyye nevilerinden, çıkarılan sular, ve içinde nohut ve bakla gibi temiz şeyler ıslatılarak -rengi dönmüş ise de- safiyyetine halel gelmemiş olan sular, dahi necaset giderme işlerinde su hükmündedir.

Necaset ile taharet, birbirine zıt olup, şey ise zıddıyle sabit olamayacağından, şarap gibi temiz olmayan şeylerle taharet hasıl olmaz.

Temizlikte kullanılacak temizleyici sıvının  çıkarıcı ve izale edici olması da, lâzım olduğundan, süt  ve emsali gibi yağlı, bal ve pekmez gibi yapışkan, temiz sıvılar (ve keza, camidatı tahire ile ihtilât ve
— 106 —

imtizaç ederek peltelenmiş ve tabiatı asliyyesi olan safiyyeti kalmamış olan sular) dahi temizilğe alet olamaz.

Temizleme işinde, necaseti galîza ile Necaset-i hafîfenin farkı olmamakla, bu babta -alel-itlak necaset- mer'î ve gayr-i mer'î olmak üzere ikiye ayrılır.

Kuruduktan sonra iz bırakana: Mer'î, yahut cirimli  ve iz bırakmayana, gayr-i mer'î, yahut cirimsiz tâbir olunur.
Necaseti mer'iyye ile pislenmiş olan şey, necasetin aynı ve eseri  ondan zail olunca, tahir olur. İzale yolu, her ne olursa olsun, yâni gerek gasl veya mesih, yahut delk ve ferk bulunsun. Gasl suretinde dahi, gerek akar suya, gerek durgun ve çok suya konarak, yahut da üzerine su dökülerek veyahut, leğen gibi bir kap içinde bir defa veya birçok defa yıkanarak olsun.

Renk ve kokudan ibaret, eserin kalması, izalesi meşekkatli olduğuna göre, zarar vermez.

Sudan ve su yerine kaim olan sıvılardan başkasına: Meselâ, sabun ve sodaya muhtaç olmak ve hattâ, suyu ısıtmağa kalkışmak, meşakkattir.

Meselâ kana bulanmış olan veya üzerine şarap dökülen veyahut müteneccis boya ile boyanan bez, necaseti gayr-i mer'iyye yeri gibi, üç defa veya suyu sâfi oluncaya kadar, yıkanarak tahir olur. Boyanın rengi ve kanın veya şarabın lekesi onda kalabilir. 
Pis kına  ile elini kınalamış olan kadın, elini üç kere yıkamakla, elleri temizlenmiş olup, kına eserinin elde kalmış olması zarar vermez.

Ele, yahut yüze, veşm yapmak (nişan döğmek), dahi böyledir ki nehyedilmiş olan -âdeti cahiliyye üzere- bir yerini iğneleyip kanattıktan sonra, sürme veya çivit sürüp morartmak halinde, kan ile necislenmiş

— 107 —

olan sürme veya çivit sürülen yer, şifâ bulduktan sonra, üç kere yıkanmakla temiz olur. Eseri izale için deriyi kesmek, yahut yerini yara etmek, lâzım gelmez.

Müteneccis olan, (sade ve zeytin yağı gibi) yenecek yağlar olursa, üzerine üç defa su  döküp almakla tahir olur. Su dökülünce, her defasında, biraz karıştırılır. Yağ suyun üzerine gelince alınır, yahut altından delikli bir kap içinde bulundurup, üzerine su dökerek, yağ suyun yüzüme geldikte çalkalamak ve altındaki deliği açıp suyu akıtmak ile, yağ alınmış ve temizlenmiş olur.
Bunlar sıvı hakkındadır. Katılarda, takvir tariki icra olunur ki, necis olan yerin oyulup atılmasıdır. 

Bal, pekmez, süt gibi pislenmiş mayiler, tahir su ile kaynatılarak temizlenir. (Galy) kaynama demektir.

Fehhârı cedid ki, topraktan yapılmış ve ateşte pişirilmiş olan testi ve çömlek gibi kapların yenisidir, bunlar pislenirse, her defasında, damlalar kesilmek üzere üç kere yıkanır. Bir kavle göre yenisi yakılır. (Yakmak alazlamaktır) ve eskisi yıkanır.  Tahtanın dahi, eskisi yıkanır, yenisi yontulur.
Alel-itlak meni, yıkamakla tahir olur. Hasseten, insan menisinin kurumuşu, ovalamakla da zâil ve orası tahir olmuş olur. (Nitekim - ferk tarikinde beyan olunur). Pis su ile su verilen bıçak, zahiren, bâtınen necis demek olmakla, zâhiri yıkamakla tahir olup onunla kesilen (meselâ) kavun yenir ise de, onu üzerinde taşıyanın namazı sahih olmaz. İçi ancak yeniden su vermek ile temizlenir. Nitekim, ateşle temizleme bahsinde bildirildi. 
— 108 —
İz bırakmayan necasetle pislenmiş olan şey, onu yıkayan veya kullanan tarafından (temizlenmesine galebe-i zan hâsıl oluncaya kadar) yıkamakla temizlenmiş olur. 
Galebe-i zan: Üç kere yıkamak ve sıkılan neviden ise,  her defasında sıkılmak ile takdir olunmuştur. 

Sıkılmakta ve huhusiyle üçüncü defasında, damlamak kesilinceye kadar mübalâğa olunur.

Bu hususta itibar, her sıkanın kendi kuvvetine göredir. Birinin sıkıp damlatamadığı şeyi, diğeri sıkıp damlatabilir. O şey, ikinciye göre tahir olmasa da, evvelkine göre tahir olmuştur.

Kuvvetli sıkmak matlup olduğundan, (elbisenin rikkatine mebni, onu sıkmakta ileri gidilmez ise, o libas, temiz olmaz) denilmiş ise de, sahih olan, zarurete mebni, onun da temiz olduğudur. (Dürr-ü Muhtârda olduğu gibi).

Sıkılamayacak şey, üç kere kurutulmuş olur ki, her yıkanışta, suyu süzülüp damlalar kesilinceye kadar bırakılır (Tecfif), kurutmak demek ise de kurumak şart değildir.  Su damlamaz olması kâfidir.

Bunların hepsi, yâni üç kere yıkanıp sıkılması veya tecfif olunması, tekne (gibi bir şey) içinde yıkanmak suretindedir. Amma, büyük bir su içinde yıkanmak veya üzerine birçok su dökülerek - ona isabet eden sular çıkıp, başka sular onu takip etmek suretinde, sıkmak ve tecfif etmek ve tekrar batırmak şartları olmayarak - tahir olur.

(Hıskıfî der ki, muhtar olan budur. Nitekim, müellif, onu, akar suya koymak, üç kere yıkayıp sıkmaya hacet bırakmaz demiştir.  Muhaşşinin
— 109 —

beyanına göre, bu hususta bisâtın (bisâttan burada haliçe maksuttur) ve gayrisinin farkı yoktur. "Müteneccis bisât akar su içinde bir gece bırakılır" demeleri, ancak vesveseden kurtulmak içindir. Akar suya mülhak olan, çok durgun su dahi onun gibidir.

(Tekne ve leğen gibi bir) kap içinde yıkanmak suretinde, bir kapta yıkanmış ise, her yıkayışta, suyu atılarak, sonunda o kap dahi yıkanmakla tahir olur. Başka başka kaplarda yıkanmak, yâni üç defanın her birinde, bir başka kaba konduğu takdirde, o kaplar ile içindeki suların hükümleri ayrı olup, birinci kap, ve suyunun isabet ettiği şey, üç kere ve ikinci kap ve suyunun isabet ettiği şey iki kere ve üçüncü, kap ve suyunun dahi isabet ettiği şey, bir kere yıkamakla temiz olur. 
Durgun az su, necise mücerret telâki ile, necis olmak, su kısmında zikredilen meselelerden olup, bundan, pislenmiş olan şeyin, bir kap içinde yıkanarak temizlenmesi müstesnadır ki, müteneccis olan (meselâ) bez, gerek bir leğen içine konarak üzerine su dökülmüş olsun  gerek leğenin içinde su var iken ona konulmuş bulunsun, o suyun necisliğine, ancak bezden ayrıldıktan sonra hükm olunabilir. Kıyasın muktazası, onun suya konulması veyahut suyun ona dökülmesi ile, su pis olmak idi ise de, ma-i müstamel meselesinde olduğu gibi temizlik zaruretine mebni, böyle hükm olunmuştur.

Suya değmiş olan şey, pislenmiş olmayıp ta (aynı necis) olduğuna göre. istisnaya hacet olmayarak, o su, sadece necasete bulaşmış olmakla, necis olur. Gerek su necasete gerek necaset suya vaki olmuş bulunsun birdir.

Şu kadar ki, akış suretinde, suyun pislenmesi, hepsinin veya ekserinin içinde su var iken ona konulmuş bulunsun, o suyun necisliğine, ancak üzerine akmak ve damın oluğunda veya yanında necaset bulunmak gibi.

Meğer ki, su akıcı olmakla necaset dağılarak eseri zahir olmamış ola. Bu takdirde, su necis olmadığı gibi, nehir içinde bir lâşe ve dam üzerinde bir necaset bulunmak gibi, suyun ancak, az kısmı necise geçmiş olmak takdirinde dahi, su necis olmaz.  - Durgun su az olduğu sûrette içine necaset vâki olursa, o su necis olur.

Akar suda ve o hükümde olan, durgun çok suda vaki olan necasetin eserinin zuhuruna bakılır. (Akma suretinde dahi, itibar eseredir.)

— 110 —

MESH (SİLMEK) İLE TEMİZLEME:

Mesh ki, silmektir. Temiz bez, toprak, tüy, yaprak gibi şeylerle olur.

(Yaş bez ve yaş sünger, istimal etmek, yıkamak demektir. Nitekim müellif: "Hacamat yerini, yaş ve tahir üç bez parçasiyle, başka başka silmek, yıkamağa bedel kâfidir. Çünkü, o da, o işi görür" diyor. Muhaşşi der ki, rutubeti, yaştan ziyade, kuru daha fazla cezb ve neşf eder. Yaş, kanın donuklarını telyin eder.

Kılıç, bıçak, cam, ayna, abanos ve cilâlı tahta, düz mermer, tepsi, kemik, tırnak gibi mesamatsız ve pürtüksüz şeyler, pislenmiş olsa silmekle pislik eseri zail olarak tâhir olur. Meselâ, boğazlanan hayvanın kanı ile pislenmiş olan bıçak, o hayvanın tüyüne silmekle temizlenir.

(Onunla kesilen karpuz yenir ve o bıçağı taşıyanın dahi namazı sahih olur), (Necaseti gayr-i mer'iyye evveline ve su vermek meselesine bak).

Yukarıda sayılan şeyler gibi, düz veya cilâlı eşyaya pislik nüfuz etmediği için, onları silmek, hakikaten tathir mi eder? Yoksa pisliğini azaltmış mı olur? Rivayet muhtelif ise de, muhtar olan: Silmenin temizleyici olduğudur.  İsabet eden pisliğin, bevil veya gait, yaş veya kuru olmasında fark dahi yoktur.

KURUMAK İLE TEMİZLENME:

Cefaf ki, kurumaktır. Kurumaktan kasıt, hiç yaşlık kalmamak üzere kurumaktır. Bu mutahhariyyet, yeryüzüne ve yeryüzünde sabit bulunan şeylere mahsustur. (yaygı, kilim, hasır gibi şeylerde ve libas ve bedende câri değildir).

Pislenmiş olan yeryüzü, güneş veya ateş veyahut rüzgâr görerek kuruyup üzerinde olan necasetin eseri zâil oldukta tahir olur.  Güneşe ve hayava mâruz, duvar ve oturulan dam üstü gibi sabit yerler de bu hükme dahildir.

Ot, ağaç, döşeli taş gibi, yerde biten ve sabit olan şey dahi

— 111 —

pislendikte, kuruyup necaset eseri ondan zâil olmakla, yeryüzü gibi o dahi, (kavli muhtarda) temiz olur.Bir kavle göre, onun yıkanması gerekir.

Yerde sabit olmayıp ta, sökülmüş olan nebat ve balat  ancak yıkamakla temizlenir.Meğer ki, değirmen taşı gibi sert ola.
Haşin olan taş, necaseti, yeryüzü gibi içer olmakla yer hükmündedir. Yerden ayrılmış olsa dahi, kurumakla temiz olur.Parlak ve kaygan olan taş, yerde sabit olmadıkça, yıkanır. 

NAHT İLE TEMİZLEME:

Naht ki, yontmaktır, tahtada olur. Tahtanın yenisi pislenirse, naht ile temizlenmiş olunur. Eskisi yıkanır.

KALB VE İSTİHALE İLE TEMİZLENME:

Kalbi ayn ki, istihale dahi denir. Bir mahiyyetin başka bir mahiyyete münkalib olmasıdır.  Lâşe ve hattâ hınzır, tuzlada kalıp  tuz olmak ve gübre, toprak kesilmek ve tezek yanıp kül olmak ve şarap sirkeye dönmek ve misk âhûsunun kam, misk olmak gibi.
(Zatın tahavvülü, ona müretteb olan vasfın dahi zevâlini istilzam eder: Nutfe necistir, alâka olur yine necis kalır. Mudga oldukta tahir olur. Kuyuya düşen ters, kuyu çamuru olup kalmak ve yere gömülen ters, toprak olmak dahi böyledir). 
— 112 —

Üzüm usaresi, şıra halinde iken temiz ve şarap olmakla necis olup, sirkeye dönmekle tekrar temiz olur.

Pis olan zeytin yağı dahi, sabun olmakla, temiz olur. Nitekim (galy) kaynamada bahsedilecektir.

KAZIMA İLE TEMİZLEME:

Hafr ki kazmaktır, maksut pislenmiş olan yeri (alt üst) etmektir. Arz, kuruma ile tathir olur ise de, onun acele tathiri arzu edildikte, ya böyle edilir - ki bu, hakikatte temizleme değil, necaseti setr ve ihfadır - yahut necaset eseri zahir olmayıncaya kadar, üzerine çokça su dökülür. 

DEBAGAT İLE TEMİZLEME:

Debg ki, sepileme suretiyle deri temizlemektir. Hakiki ve hükmî olur. Meyyitenin derisi, encasta zikrolunduğu üzere, necistir.  Sepileme ile temizlenir.

Hakikî debagat (sepileme): Şap, mazı, palamut, nar kabuğu istimali gibi sanat icrasiyle olur. Hükmî debagat: Topraklamak, güneşletmek, hava aldırmak suretleri ile olur.

Debagatı hakikiyye ile Debagatı hükmiyye, sair hükümlerde farksızdır. Yalnız bir hükümde farklıdır ki, hakikaten debagatten sonra, su isabet eden derinin necaseti, - rivayetlerin ittifakı ile - avdet etmez. Hükmen debagatte iki rivayet vardır, onların da esahhı, necasetin avdet etmemesidir. Nitekim, müteneccis kuyunun, çekildikten sonra, gelen suyu tahirdir.

Hınzırdan mâdâ, her hayvanın derisi,  hakikî veya hükmî debagat ile tahir olur. Seccade ittihaz olunursa, üzerinde namaz kılınır. Kova yapılırsa, içindeki su ile abdest alınır. (Debbag, gerek müslim, gerek gayr-i müslim, sabi veya mecnun, yahut kadın olsun.). 
— 113 —
Gelecekteki fasılda beyan olunduğu üzere, hınzır (ayni necis) olduğundan, onun derisi taharet kabul etmediği gibi  insan dahi  mükerrem olarak halk edilmiş olduğundan - kâfir dahi olsa - keramet ve hürmetini sıyaneten, ne derisi debagat kabul eder, ne de insan azalarının hiç biriyle, böyle bir faydalanma mübah olur.

TAHLİL ÎLE TEMİZLEME:

(Hı) harfi ile, tahlil ki, sirke etmektir. Maksut şaraba bir şey katarak, onu sirkeye tahvil eylemektir. Şarap, necis ve haram iken, sirkeye dönerek, tahir ve helâl olur.

(Bu ve bundan sonraki, tahallül ki, şarabın binefsihî sirkeye inkilâbıdır, kalbi ayn ve istihale yoluna dahildir.)

ZEKÂT İLE TEMİZLİK:

(Zâl) harfi ile zekât ki zebh mânâsınadır, maksut zebhi şer'îdir. Her deri ki, debg ile tahir olur, zebh ile dahi tahir olur. 

Şart, zebh-i şer'i olmaktır.(Zebh-i şer'i): Ehl-i zebhin, muztar olmayarak (hal-i teslimiyette) hayvanı besmeleyle boğazından kesmesidir. Buna zebh-i ihtiyarî denir. Bir de iztirarî zebih vardır ki, av hayvanı ve azgın olan ehli hayvan, hakkında olur. Bu takdirde, hayvanı her neresinden rast gelirse yaralayarak öldürmektir (Kitab-ı zebayihte tafsil olunur). O dahi, bir kısım şer'i zebihtir. Ehl-i zebhin, (bil-ihtiyâr veya bil-iztirâr olan) zebihleri - hınzırdan mâdâ - eti yenmeyen hayvanların yalnız derilerini ve eti yenenlerin et ve derilerini tathir eder. Ehl-i zebih: Müslim veya ehli kitab olandır.

Şer'a uygun olarak boğazlanan  - hınzırdan başka hayvan eti
— 114 —

yenmese bile derisi tahirdir. Etinin taharet ve ademi tahareti hakkında olan, iki kavlin muftabihi, ademi taharetidir.

Yenen hayvanatın eti, zebhi şer'i ile hem tahir ve hem tayyib olur. Öldüğü takdirde, lâşe olup yenmesi haramdır.

TEHALLÜL İLE TEMİZLENME:

Tehallül ki, sirke olmaktır, bundan mukaddem zikrolunan tahlilin lâzım ve mutavaatıdır. Şarap sirke olmakla hem kendi, hem de içinde bulunduğu kab, tahir olmuş olur. 

İbni Âbidin merhum, Fethül-kadirden naklen, zikretmiştir ki, şaraba su bilâkis suya şarap katılsa ve badehû şarap sirke olsa, kavl-i sahihte tahir olur. Şaraba fare düşüp ölse ve sirke olduktan sonra çıkarılsa, o sirke tahir değildir.

Ve kezâ şıranın içine fare düşse veyahut onu köpek yalasa ve sonra o şarap ve bundan sonra da sirke olsa, tahir olmaz.

Necis olan sirke, şaraba katılsa da, o şarap sirke olsa yine necistir. Çünkü, içindeki pislik değişikliğe uğramamıştır.

FERK İLE TEMİZLEME:

Ferk ki, ovalamaktır, insan menisi hakkında temizleyicidir ki, kurumuş olan meni velev kadın menisi olsun, ovalamakla, olduğu yerden zâil ve orası tahir olur.

İsabet ettiği yer, libas veya beden olmakta - zahirî rivayetçe - fark yoktur. Libasın yeni veya yıkanmış olmasında ve astarlı olup olmamasında fark yoktur.

Meninin yaşı, ancak yıkamakla zâil olur. 

Kuru olan meninin ovalanmasından sonra, mahalline su isabet etmek, kurumakla tahir olan arzın ıslanması, debagatı hükmiyye ile sepilenmiş olan meyyite derisine su dökülmesi, pislenmiş olan kuyunun soyu çekildikten sonra gelmesi gibidir ki, bunların kâffesinde evlâ olan: Taharettir. Metinlerin ifadesi budur ve tahirin, kendi gibi tahire mülâki olması, pisletmeyi mucip değildir.

— 115 —

DELK İLE TEMİZLEME:

Delk ki, sürtmektir, bilhassa ayakkabı hakkında temizlik vasıtasıdır. (Delk, ovmak mânâsına da gelir).

Mest ve pabuç emsâli, ayakkabıları cirimli (görünen) necaset ile  müteneccis oldukta, onu su ve sair izale edici mayi ile, temizlemek mümkün olduğu gibi, yaş bile olsa, yere sürtmekle dahi tathiri mümkün olur. 
Delk ile tathir, ayakkabına ve onda olan mer'î necasete muhtas olduğundan, libasa ve bedene isabet edeni yıkamak lâzım olduğu gibi  cirmi olmayan, yâni görünmeyen necaseti, ayakkabında dahi olsa, yıkamak lâzımdır. 

GİRMEK İLE TEMİZLİK:

Duhul ki, girmektir, maksut, pis olan küçük havuza temiz suyun - diğer canipten az dahi olsa - huruciyle beraber, bir canipten duhulüdür. Meselâ, bir küçük havuz, müteneccis iken, bir canipten ona su gelip, diğer canipten çıkmakta olsa, pislik eseri, onda zahir olmadıkça, o su tahir olduğu gibi, hamam kurnasına, musluktan tahir su akmakta ve pis su eller veya taslar, suyun yüzünde - durmamak üzere - kurnaya sokulup çıkarılmakta olsa, üzerinde, az veya çok akıntı mevcut demek olduğundan, akar su mesabesinde olmakla, necaset eseri onda aşikâr olmadıkça o su dahi tahirdir. (Miyahta zikrolunduğu üzere, cereyan, suyun yüzünde olduğundan, kurnaya ve küçük havuza gelen su, altındaki delikten çıkar olmakla, akar (cari) sayılmaz. İbni Âbidin).

TAGAVVUR İLE TEMİZLİK:

Tagavvur ki, suyun çekilip kaybolmasıdır. Kuyu hakkında (nezh) gibi mutahhirdir. Pislenmiş olan kuyudan (nezhi) lâzım olan (su miktarı) tagavvur etmekle - çekilip kaybolmakla - kuyu tahir olup, sonradan gelen suyun istimali câiz olur.

— 116 —

KISMEN TASARRUF ÎLE TEMİZLENME:

Kısmen tasarruf ki, çok olan şeyin bir kısmındaki tasarruf demektir. Bâzı şeyler hakkında, - aşağıda beyan edildiği gibi - Nedef=pamuk atma, gasli baaz - kısmen yıkama gibi, mutahhirdir. Meselâ, buğday, arpa gibiler, harmanda düğenlenirken, hayvanın kaşanmasiyle, onun lâalettâyin bir miktarı, pislenmiş oldukta, o buğday veya arpanın o miktarı, yahut daha çoğu, satma, hibe etme, sadaka eyleme gibi bir tasarruf görmek, yâni elden çıkarılmış olmak ile geri kalan kısım tahir olur.Elden çıkarılmış olan da tahirdir. 

O buğday veya arpa, bölüşülmek, yahut (aşağıda bildirildiği üzere) kısmen yıkama yolu da, kısmen tasarruf gibidir.

NEDEF İLE TEMİZLEME:

Nedef ki, pamuk atmaktır. Yarıdan az olmak üzere, miktarı belli olmayanı, teneccüs eden pamuk hakkındadır.O pamuğun tamamı atılmakla pisliği zail ve kendisi temiz olur.

NEZH İLE TEMİZLEME:

Nezh ki, - temizlik için - kuyunun suyunu çekmektir. Kuyu hakkında necasetin nevi itibariyle olan meratibi veçhile teharettir. Nitekim, kuyular faslında geçmiştir.

ATEŞ ÎLE TEMİZLEME:

Nâr ki, ateştir. Bâzı eşya hakkında  pisliği izale, ve temizleme, yoludur. Meselâ, boğazlanan hayvanın kellesindeki kanlar yanmakla zail ve kelle tahir olur.
— 117 —
Tezek, yanıp kül olmakla tahir olur. Bu küllerin ekmeğe bulaşması zarar vermez. Tezekli fırınlara ve tandırlara göre, onlardaki necis yaşlığı,  ekmeği fırına salmadan ve tandıra yapıştırmadan, onun yakılmasiyle tahir olur.

Müteneccis çamurdan yapılan, tabak, testi, bardak, ateşte pişirilmekle ve piştikten sonra, necaset eseri, onda zahir olmamakla tahir olur.

Yıkama ile temizlik bahsinde geçen temvih meselesi dahi, ateşle temizleme meselelerindendir.

Temvih ki, demire su vermektir. Demire su vermek, onu ateşe sokup kızardıktan sonra, suya sokup söndürmektir. Necis su verilmiş olan demir (meselâ bıçak) üç defa tahir su ile yeniden su verilirse, zâhiren ve bâtınen, tahir olup, o bıçak ile kesilen karpuz yenir ve onu üzerinde taşıyanın namazı sahih olur.Müellif der ki, temiz su ile bir kere bile su verilmek kâfidir. 

GALY İLE TEMİZLİK:

Galy ki, kaynamaktır. İstihale nev'inden, bir temizleme yoludur. Meselâ: Sathı yüz arşından eksik olmakla, necisin dokunması sebebiyle, pislenen pekmez, bal ve süt  temiz su ile üç defa - miktarı aslisinde kalıncaya kadar - kaynatılırsa, tahir olur. 
Müteneccis olan zeytinyağı, sabun olmakla tahir olur. 

(Dürr-ü Muhtârda, gerek işbu galy, gerek bundan evvelki ateşle tathir mesaili, kaynatıldıktan sonra necaset eseri zahir olmamak kaydiyle mukayyet gösterilmiştir ki, zahir olan da budur).

— 118 —
Galyin (kaynamanın) temizleyici olması, inkılâbı mahiyete mebni olduğundan, pislenmiş olan şıra, kaynatıp pekmez olmak ve pislenen süt, peynir yapılmak ile, tahir olmaz. Çünkü, bunlardan tezek, yanıp kül olmak ve tuzlaya düşen himar, tuz kesilmek ve şarap, sirkeye dönmek, kabilinden bir hakikat, başka bir hakikate münkalip olmuş değil, belki, yalnız vasıf değişmiştir. 

Buğday, yahut arpa müteneccis iken öğütülmek ve pis un ekmek olmak ve pis susamın yağı çıkarılmakla dahi temizlenmiş olmaz.

GASL-İ BAAZ İLE TEMİZLEME:

Gasl-i baaz ki, kısmen yıkama demektir. Tasarrufu fil-baaz gibi temizleme yoludur: Gayr-i mer'î necaset ile - lâalettâyin - bir tarafı pislenen şeyin,  lâalettâyin - bir tarafını yıkamak - araştırmaksızın bile olsa pisliği izale ve temizleme yoludur. Çünkü, necaset, yıkanan kısımda olmak ihtimaline mebni, mevzi-i muayyende, necasetin bekasına hükmolunmaz.
(Bu mesele, müellifin tasviri veçhile, nisyan ve iştibah suretinde zahirdir ki, gayr-i mer'î necasetin isabet ettiği yer unutulup ta, musap olan şeyin bilâ taharri, bir tarafı yıkanırsa, kavli muhtarda, onun taharetine hükmolunur.  Ve lâkin, necaset başka yerde görülürse, onunla kılınan namaz, iâde olunur).

TAKAVVUR İLE TEMİZLEME:

Takavvur, oyulmaktır. Maksut takvirdir ki, oymak demektir. Semen makulesinde olur: Donmuş olan yağa necaset isabet ettikte, yalnız orası pislendiğinden çevresiyle oyularak atılır. Gerisi temiz kalır.

Yağın mayii, çok olmadıkça, necasetin isabetinde, külliyen pislenmiş olmakla yıkanılarak, ve pekmez gibi şeyler de kaynatılarak, tathir olunur. Nitekim beyan olundu. (Bu hususta, yağı balla bir tutanlar, isabet etmemişlerdir). 
— 119 —

BAZI MÜHİM MESELELER

Çocuğun kusmasiyle teneccüs eden, meme üç kere emmesiyle tahir olur.

Şarap içenin ağzı, tükürüğünün yaşlığı ile tahir olur. Tükrüğün yutulması veya tükürülmesi, birdir.

Uzun olması sebebiyle içtiği şarabın içine giren bıyıklar, dil ile yalanmazsa, yıkanmak lâzım gelir.

Şarap ile pişirilmiş olan et, ebediyyen tahir olmaz. 
Ehli zebih tarafından, şeriate uygun olarak boğazlanmış ve fakat, bağırsakları çıkarılmamış olan tavuğu yolmak için kaynar suya atmak dahi böyledir ki, o tavuk aslâ tahir olmaz. 

Hararet, derinin yüzüne vararak, mesamatı inhilâl edecek ve tüyü kolayca çıkacak kadar, sıcak suya konulmuş ise, üç kere yıkamak ile tahir olur.

İşkembeyi yıkamadan, sıcak suya atmak dahi böyledir. Yâni, su kaynama derecesine varmış ve işkembe dahi, suyu çekecek müddet onun içinde bırakılmış ise, aslâ tahir olmaz.

Böyle olmadığına, yâni, su kaynama derecesine gelmediğine, yahut işkembe çekecek müddet suda bırakılmadığına göre, yıkamakla tahir olur.

Eşhabın fenni hikâyatında mezkûrdur ki, içinde et ve et suyu olup, açıkta kaynamakta olan kabın içine bir kuş düşüp ölse eğer et evvelce pişmiş idi ise üç kere yıkandıktan sonra yenir, et suyu pislendiği için atılır. Ve eğer et pişmeden, kuş düşmüş ise, hepsi atılır.

Dürr-ü Muhtârda, sahibi hidayenin tecnisinden naklen mezkûrdur ki, şarap içre pişirilen buğday, ebediyyen tahir olmaz. Sidikten şişip kabaran buğday, üç kare suda ıslatılıp yeniden kurutulur, yâni suyu çekilip, şişkinliği zail oluncaya kadar bırakılırsa tahir olur. 
— 120 —
Pişme ile şişme arasındaki, fark pişirmekteki çekmenin ziyadeliğindendir. 

Şarap ile yoğrulan ekmek, yıkamakla tahir olmayıp, belli, şarap eseri gitmek ve eczası içine sirke girmek üzere, sirkeye ufalanmak suretiyle tahir olur. Henüz hamur halinde ise, şarap eseri, ondan gidinceye kadar, üzerine, sirke dökülür.

Necis olan yatak, yahut toprak, bunların üzerinde yatanın terinden ve yürüyenin ayağı ıslaklığından nemlenmekle, necaset eseri  bedende ve ayakta zahir olsa, beden ve o ayak, pislenmiş olur. Necaset eseri zâhir olmamışsa, pislenmiş olmaz.

Nitekim, kuru ve tahir olan libas, yaş ve necis olan ve fakat sıkılmakla damlar derecede olmayan bir beze (boğça veya sargıya) sarılmış olmak dahi böyledir ki, tahir olan kuru libasta, necaset eseri zâhir olmuş ise o dahi necis ve zâhir olmamışsa yine tahirdir.

Yaş ve tahir bir bezi, sidik veya gübre ile necis olan kuru bir yere sermekle, oranın mücerret yaş ve nemli olması, o bezde necaset eseri zâhir olmadıkça, onu pisletmez. 

Necaset üzerinde esip gelen rüzgâr, yerde serili olan beze isabet etmekle, o bez necis olmaz. Meğer ki necaset eseri onda zâhir ola.

FASIL
Hınzırdan mâdâ, her hayvanın dış yüzü canlı iken tahirdir, ölmekle necis olur. 
Aynı necis olmak üzere, hınzırdan başka bir hayvan yoktur ki, hınzırın dirisi dahi, ölüsü gibi necistir. Her cüz'ü dahi necistir. Ayakkabı dikicilerinin, domuz kılı kullanmalarına, zarûrete mebni ruhsat verilmiştir. 

Sair hayvanların dirisi, pislenmiş olmadıkça tahir, ölüsü (leşi) ise necistir.Fil ve köpek dahi böyledir.

Aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, fil dişi tarak kullanmışlardır.

— 121 —

Köpek dahi aslında temiz olduğundan, satılır, kiralanır, hibe olunur. Başkasının malı olan köpeği öldürene tazmin lâzım gelir. Ve derisi dibağetlendikten sonra, seccade ve kova olarak kullanılabilir.

Üzerinde necaset olmayan bir köpek, kuyuya yahut havuza düşüp diri çıktığı takdirde - ağzının dahi suya değmemiş bulunduğu farz olunduğuna göre - o su fasit olmadığı gibi ağzı bağlı olduğu halde köpeği kucağına yahut sırtına ve küçük ise, koynuna alarak namaz kılmış - farz olunan - kimsenin kıldığı namaz dahi fasit olmaz.

Etinin ve salyasının pisliğinde, ve kılının taharetinde sahibi dürrün tasrihine göre, şek ve ihtilâf yoktur.

Islak köpeğin üzerinde necaset olmadığı halde, silkintisinin isabet ettiği şey tahirdir. Islaklık, onun gerek derisine varmış olsun, gerek kıllarında kalmış bulunsun.Lâşe ki, meyyitedir. Encasta tarif olunmuştur.

Balık, ve suda yaşayan sair hayvanat, hattâ deniz köpeği ve hınzırı ve akar kanı olmayan haşerat, bunların ölüsü lâşe olmadığı gibi, yensin yenmesin boğazlanan veya (şer'a uygun olarak) zarûret halinde vurulan hayvan dahi lâşe değildir. 

Lâşe olanın bile, derisi debağatle tahir olmak meselesi, mutahhirâtın debagat kısmında zikrolunmuştur.

Lâşenin bulaşıksız olan, dişleri, tüyü,  tırnağı, boynuzu, kemiği, gagası gibi kan olmayan, ve tâbiri diğerle, dokunma duygusundan âri bulunan uzuvları tahirdir. Sinir, sahih olan rivayette necistir.

Hadîs-i şerifi Nebevi, natık olduğu üzere, mü'min olan insan, diri ve ölü olarak tahirdir. İnsan alelitlâk demevi hayvan olduğundan, sair hayvanat gibi, diri halinde tahir olmakla beraber, ölmekle gayr-i tahir sayılmaktadır ki, kuyuya düşüp ölmek, yahut ölüp kuyuya atılmak ile kuyunun (nezhi) lâzım gelmektedir. (Bundan, şehidi nazîf ve yıkanmış müslüman ölüsü müstesnadır).

İnsan cesedi eczasından, kıl, diş, tırnak gibi, dokunma duygusundan (hissi lemisten) âri olanlar, sair hayvan hakkında olduğu gibi, müstesnadır ki, insan ölmekle bu gibi uzuvları necis olmaz. Dürr-ü Muhtârda mezkûrdur ki, az miktardaki su içine, tırnak düşmekle fasit olmaz da, insanın tırnak kadar derisi, düşünce, fasit olur.

— 122 —

"Diriden ayrılan şey ölüdür" fehvasınca, eti yenen hayvandan diri iken kopan parça, yemesi helâl olmadığı gibi, bulaşan kanın cüz'ü dahi tahir değildir.

Hınzırdan mâdâ, yenen yenmeyen bütün hayvanların ve hattâ insanın, ölüsünden ve dirisinden ayrılan (hissi lemsi) bulunmayan eczâsı tahirdir.  Şu kadar ki, hayvanların uzuvlarından intifa mübah olup, eczâ-yı âdemi, mübah olmamakla, alınıp satılmaz.

Tavuk öldükten sonra, ondan çıkan yumurta tahirdir ve yenmesi helâldir. Kabuğu, gerek pekişmiş olsun, gerek olmasın.

Koyun veya keçi, ölüp de memesinden süt gelmek dahi böyledir. O süt tahir ve indel-iman içmesi helâldir. 

Otlamamış kuzunun, kursağından çıkan peynir mayası ve kursak mayası denilen san şey, meyyiteden dahi olsa tahirdir.

İmdi, ölmüş bir kuzudan, yahut oğlaktan çıkan kursağın içindeki şey, gerek câmit ve gerek mayi olsun indel-imam yenilir. Ve İndel-imameyn mayi ise, yenmesi câiz olmayıp, câmit olup da, yıkanabilirse, yenilebilir.

Kuyu bahsinin sonunda dahi zikrolunduğu üzere, bir şeyin sıhhati fesada dönmek, mûcib-i necaset değildir. Yâni et kokmak, yemek ekşimekle necis olmaz. Lâkin, o halde onu yemek de helâl olmaz. 

Yenmenin helâl olmaması, necasete mebni olmayıp, ezâ ve zarara mebnidir.

Et ve peynir kokuşup kurtlanmakla necis olmaz. 
Misk göbeği, misk gibi tahirdir. Ve miskin yenmesi helâldir. 
Zebat denilen  koku dahi tahirdir.  Onu sürünüp namaz kılanın namazi sahihtir.

Kitab-ut-tahare burada tamam oldu.