Nimet-i İslâm
— 11 —

Ehl-i İslâmın, kabul ve doğruluğuna kat'î olarak inandıkları umûrdan ibarettir ki, aşağıda beyan olunan tarif ve izahlarda görülecektir.

İMÂN ve İSLÂM yahut MÜSLÜMANLIK:

Peygamberlerin sonuncusu olan Hazret-i Muhammed Mustafa (Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimize ve beyan buyurdukları şeylere inanmaktır. İnanana (Mümin), (Müslim) ve (Ehl-i İslâm) denir.

ERKÂN-I ÎMAN:

Peygamber efendimiz beyan buyurmuşlardır ki: (İmân; Allaha, Meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhirete ve kadere inanmaktır.) Peygamberimiz böyle tarîf buyurmuş olduğundan bunlar (Erkân-ı îmân) dır. İmân ve İslâm bunlarsız olmaz.

ALLAHA İMÂN:

Cenabı Halik-ı kâinat (kâinatın yaratıcısı) nın varlığına, birliğine ve kemâl sıfatları ile mevsuf olduğuna, âcizlikten ve eksiklikten münezzeh bulunduğuna inanmaktır.

Hak teâlâ hakkında itikat edeceğimiz kemâl sıfatları şunlardır: Mevcûttur (vardır), Vâhittir (birdir), kadîm ve ezelîdir (geçmişte başlangıcı yoktur.), Bâkî ve ebedîdir (gelecekte sonu yoktur), varlıkta başkasına muhtaç değildir ve hiç bir şeye müşabih (benzer) değildir.

— 12 —

Hayy ve dâimdir. Âlemler onun emriyle kâimdir. Alimdir. İlim sıfatı olmuş ve olacak her şeyi muhittir. Semidir (işitir), Basîrdir (görür, yani Allah semi ve basar sıfatları ile dahi muttasıftır, işitme konusuna giren her şeyi işitir ve görme konusu olan her şeyi görür. Mürîddir (irade sahibidir, diler ve ne dilerse onu dilediği gibi işler.) Kâdirdir, Mükellimdir (Peygamberler ve semavî kitaplar kelâm sıfatının muktezasıdır), Mükevvindir. (Yâni tekvin sahibi olup bütün âlemlerin yaratıcısıdır.), Bunlara sıfat-ı zatiyye ve sübûtiyye denir.

İhyâ (hayat vermek), imate (öldürmek) gibi, kendi mülkü ve mahlûku bulunan âlemlerde görülen fiillerine (sıfat-ı fiiliyye) denir.

MELEKLERE ÎMAN:

Hak Teâlânın, ulvî ve nûrânî (Ecsâmı lâtife) üzere mahlûk ve bunun için (göze görünmez) ve fakat istedikleri şekil ve hey'ette görünmeğe kaabiliyetli bir takım (Mahlûk-u Mükerremi) olduğuna inanmaktır ki, onlar, erkek ve dişi olmak, yorulmak ve usanmak gibi hâllerden âri ve kendilerinin vazifeleri daimâ tâat-ı Bârî ile iştigal olup, beşer tâkatinin üstünde işler görürler.

Beşeriyet mertebelerinde olduğu gibi, onların dahi efdâlleri vardır. Efdâllerinden biri Hazret-i Cibrîldir ki, peygamber efendimize vahiy aracılığı yapmıştır.

KİTAPLARA ÎMAN:

Kulların saadet ve selâmetleri için, Hak Celle ve âlânın bâzı Enbiyâsına, Kitaplar göndermiş, yâni kullara (tâlîmat-ı ilâhiye) olmak üzere Enbiyâ-i Kirâma emirler, nehiyler, ibret âmiz kıssalar ve müessir duâlar ve mev'izalar vahy ve irsâl eylemiş olduğuna inanmaktır.

Bu ilâhî Kitapların en mükemmeli ve en efdali, Kur'anı Azîmüşşândır ki, (nev'i beşerin) kıyâmete kadar, gerek Hâlika ve gerek Mahlûka karşı olacak, (Ubûdiyet) ve (İnsâniyet) vazifelerine dair olan evâmir ve ahkâmı, mekârimi ahlâkı ve esbâbı saâdet ve felahı, tamâmiyle câmi ve herkes için, her vakit faydalı ve nâfi'dir.

O ulu kitap, Hazret-i İbrahim'in (suhufu) olduğunu ve Hazret-i Mûsâ'ya (Tevrât) ve Hazret-i Dâvud'a (Zebûr) ve Hazret-i İsâ'ya (İncil) verildiğini haber vermektedir. Binaenaleyh, bu kitapların dahi o büyük Resûllere vahy ve nüzulünü tasdik ederiz. Ancak, Kur'ânı Kerîm, bizi o kitaplardan müstağni kıldığı cihetle onlarda bulunanı arayıp sormağa lüzum görmeyiz. Kur'ânı Azîmüşşânın hükümleri bize kâfi olduğu cihetle, onunla amel ederiz.

— 13 —

PEYGAMBERLERE ÎMÂN:

Cenâb-ı Hakkın sırf kendi fazl-ü kereminden bâzı kullarını Nübüvvet ve Risâlet yâni vahy ve bais ile mümtaz kılıp, kullarına olan emir ve nehylerini onlar vâsıtasiyle icrâ ettiğine ve bâzılarına kitap ve müstakil şeriat ve mucize dahi verdiğine inanmaktır.

Onların evveli, beşeriyetin babası olan Hazret-i Âdem ve sonuncusu Peygamberimiz efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ (sallallahu teâlâ aleyhi ve alâ sâir-ülEnbiyâi ve sellem) dir. Arada bir çok Enbiyâ gelip geçmiştir. Onların bir kısmının Kur'ânı Kerîmde zikredilmiş olup hepsinin zikredilmediği de bildirilmiştir.

Hazret-i İsâ aleyhisselâm dahi Kur'ânı Kerimde zikredilen Enbiyâ-i izâm cümlesinden ve (Âyât-ı İlâhiyeden) dir. Cenab-ı Hak Hazret-i Âdem'i, anasız ve babasız olarak yaratmış olduğu gibi, Hazret-i İsâ'yı dahi, babasız olarak yaratmıştır.

Cümle Peygamberanın efdali ve sonuncusu Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ (sallâllâhü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimizdir ki, Sultânül-nenbiyâ olduğu için, Mevkibi Mürselînin sonunda gelmiş ve, meselâ Hazret-i İsâ, ancak, Benî İsraile meb'us ve şeriatı, Hazret-i Mûsâ'nın şeriatında haram olan bâzı şeyleri helâl kılmaktan ibaret olduğu halde, Peygamberimiz efendimizin bîseti ise, bütün İnsü Cinne şâmil ve umumî, şeriatı da hepsinden tam ve kâmil bulunmuştur. Ve başka Peygambere hâcet de kalmamıştır.

Mûcize sahibi her Peygamberin mûcizesi, kendi zamaniyle geçmiş olduğu halde, bizim Peygamberimiz efendimizin, Siyer ve Hadis kitaplarında zikredilmiş bulunan birçok mûcizat-ı seniyyelerinden mâdâ, bir de her asırda devam eden mucizeleri vardır ki; o da kelâm-ı ilâhî olan Kur'ânı Azîmüşşândır. Tilâvet ve istimâiyle dâimâ telezzüz ve teşerrüf olunmakta ve her asırda, binlerce hafız o kitâb-ı azizi hıfz ve ezber etmektedir. Kendileri, Hâtemün-nebiyyîn ve rahmetel-lil'âlemîndir.

Mahşer gününde şefaati uzmâlariyle, bilcümle enbiyânın ümmetine ve ehl-i imânına in'am ve ihsanda bulunacak ve onları minnettar kılarak (Makam-ı mahmûd) u kazanacaktır. (Allahümmen-fâ'nâ bişefâatihi ve ekrimnâ bikerâmetihi)

ÂHİRETE İMÂN:

Hak Teâlânın, bu âlemi yoktan var ettiği gibi, dilediği kadar yaşattıktan sonra, buna son verip, başka bir oluş daha peyda edeceğine, ve (mahv'u imâte) buyurduğu bilcümle rûh sahiplerini, yeniden ihyâ ederek, bir yere getirdikten sonra, iyiler, iyiliğini ve kötüler kemliğini görerek muhasebe ve muhakeme ile beraber, (adlü fazlîle) muamele buyurup, (ehil

— 14 —

ve müstahakkını), (Dârül-azâb vel-ukûbe) olan Cehennemine ve (Ehli îmânı) kendi fazlü keremiyle (Dârül-fevz ves-sürûr) olan Cennetine göndereceğine inanmaktır.

(Cehennem) ehli küfür hakkında ebedî bir azap yeridir. Âsî olan müminler hakkında, amelinin cezasını görecekler için, muvakkat bir azap yeri olacaktır.

(Cennet) ise, sâkinleri için, ebedî ve sermedi bir surür ve safâ yurdudur.

Suâl meleklerinin soruları, kıyâmet sıkıntısı, haşir, hisab, mîzan ve sırat gibi, (âlemi berzaha) ve (yevmi âhirete) müteâllik, her ne haber verilmiş ise, hepsi (hak) tır.

KADERE ÎMÂN:

Hayır ve şer, her ne vâki olursa, hep Hak Teâlâdan olduğuna ve Allahtan mâdâ Hâlik olmayıp, hayir ve şerrin hâliki ve herkesin (keyfe mâ yeşâ) Râziki O olduğuna inanmaktır.

İnsanın erkek veya kız doğması ve dünyaya gelmesi ve Ahirete gitmesi, kendi elinde olmadığı gibi, hâdisat-ı âlem, ef'âl ve evzâ-ı benî âdem dahi Cenab-ı Hakkın hükmü takdiri, hâlk ve icadı altındadır.

Ancak, acımak, doymak, uyumak, uyanmak ve nefes almak gibi, insanda bir takım ızdırarî haller olduğu gibi, oturup kalkmak, bir yere gitmek, kırmak ve kesmek gibi ihtiyârî fiiller dahi vardır. Cenab-ı Hak insana, irâde sıfatı vermiştir. Ve (âdetullah) böyle cârî olmuştur ki, insan irâdesini, makdûr-u beşer olan, herhangi fiile, sarfederse, Hak Teâlâ o fiil-i Hâlk ve icad eder. İnsan iradesini sarfetmez ise, Haliki celle ve Alâ dahi Hâlk eylemez, fiil-i âbid, kisib ve ihtiyâr cihetiyle kendinin, ve hâlkû icâd cihetiyle hâlikindir. Bundan dolayı, herkes kendi fiili üzerine, sevap alır veyahut cezâ görür

BİNÂ-İ İSLÂM:

Bir kimse, erkânı imânı böylece tasdik ve itikat etmiş olduğu halde, Hazret-i Hâtemül-enbiyâyı dahi tasdik ederse Allah katında müslim olmuş olur. Zâhiren dahi müslim tanınmak ve nûr-i imânı ekmel ve etem olmak için, (İslâmın binâsı)tâbir olunan şeyler ile, amel etmek dahi lâzımdır. Peygamber efendimiz buyurmuşlardır ki; İslâm beş şey üzerine bina olunmuştur. 1) Hak Teâlânın birliğine ve Hazret-i Muhammed Sallallahü Teâlâ aleyhi ve sellem efendimizin Resulûllah olduğuna şehadet getirmek, 2) Namaz kılmak, 3) Oruç tutmak, 4) Zekât vermek, 5) Hac etmektir.

— 15 —

NAMAZ KILMAK:

Kıyâm, kıraet, rükû, sücûd ve kuûd fiilleriyle Cenâb-ı Hakka ibâdet etmektir.

(Kıyâm) kıbleye karşı yâni, Mekke-i Mükerremedeki Beyt-i muazzamaya doğru el bağlayıp ayakta durmaktır.

(Kırâet) kıyamda Kur'andan bir şey okumaktır. Hassaten Fâtiha sûresi ve fazla olarak başka bir sûre veya birkaç âyet okunur.

(Rükû') ayakta iken eğilip üç kere "Sübhâne Rabbiye-l-azîm" demektir.

(Sücûd) oturup yere kapanmak ve üç kere "Sübhâne Rabbiye-l-âlâ" demektir. Namaz içinde secdeler ikişer olarak yapılır.

Bu dört hareketin toplamına Rek'at tâbir olunur. Bir rek'atta bir rükû' ve iki sücud vardır. Namazlar rek'atlardan teşekkül eder.

(Kuûd) oturup Etteyhiyat okumaktır. Bu, namazın sonunda ve bir de her iki rek'at akabinde olur.

Bunlar, yâni kıyâm, kıraet, rükû', sücûd, kuûd-ü âhir namazın erkânıdır. Bunlarsız namaz olmaz. (Rükû'suz ve Sücûdsuz namaz, sadece cenâze namazındadır) ve namaz kılan kimse Hakkın huzurunda demek olduğu cihetle, edîbâne ve hâşiâne durur. Namaz kılan iki tarafına bakamaz ve kimseye söz söyleyemez ve cevap veremez. Kimse dahi ona bir şey soramaz ve önünden geçemez.

Namaza başlarken "Allahü ekber" diyerek durur, rükû'a ve sücuda vardıkça, kıyâm ve kuûda gittikçe "Allahü ekber" der. Nihayetinde "esselâmü aleyküm ve rahmetullâh" diyerek iki tarafına selâm ile namaza son verir.

Güneşin tulûu, gurup ve istivâ zamanları hâriç olmak üzere her vakit, Cenâb-ı Hakka ihlâsla bir çok rekât namaz kılınabilir. Nâfile namazlar için, daha müstesna vakitler vardır. Ve her iki veya her dört rek'atta bir selâm verilir.

İslâmın binası ve dînin direği olmak üzere, beş vakit namaz vardır ki, onlar hiç terk olunmaz: Sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı vakitleridir.

Sabah namazı (2+2=4) dört rek'attır. Öğle namazı (4+4+2=10) on rek'attır. İkindi namazı (4+4=8) sekiz rek'attır. Akşam namazı (3 + 2-5) beş rek'attır. Yatsı namazı (4+4+2+3=13) on üç rek'attır. En son kılınan üç rek'at, vitir namazıdır.

Bir de, Cumâ ve Bayram namazları vardır ki, onlar ancak şehirlerde ve minberli camii olan büyük köylerde kılınır. Bu namazları kılmak ancak, erkeklere ve erkeklerin de hasta ve yolcu olmayanlarına lâzım gelir.

(Cuma namazı) Cuma günü öğle vakti, cemâat ile kılınan iki rekâttan

— 16 —

ibarettir. Önce hutbe okunmak lâzımdır. Cumâ namazının dört rekât ilk sünneti ve dört rekât, son sünneti vardır ki, bunlar (cemaatle değil) ayrı ayrı kılınır.

(Bayram namazı) Ramazan ve Kurban bayramlarında ilk günü güneşin doğuşundan kırk dakika kadar sonra, cemaat ile kılınan ikişer rekâtdan ibarettir ki, bunlarda altı tekbir-i zevâid (fazla tekbir) vardır. Namazdan sonra hutbe de okunur.

TAHARET:

Dinimiz bize her vakit, bedenimizi, elbisemizi, mekânımızı ve kullanacağımız suyu temiz tutmamızı emretmekte olduğu gibi, namaz için dahi, başkaca bir hazırlık emrediyor ki, o da abdest alıp namaza giyimli ve temiz olarak durmaktır.

ABDEST:

Dört fiilden ibârettir: 1) yüzünü yıkamak, 2) Kollarını elleriyle beraber dirseklerine kadar yıkamak, (dirsekler, yıkanacak uzuvlara dahil dir.) 3) Başına su sürmek, 4) ayaklarım topuklariyle beraber yıkamaktır.

Başına su sürmeğe (mesih) denir. Mesih, bir kere olur ve başın dört bölüğünden bir bölüğüne ve mümkün olursa, her tarafa yapılır. Yüz yıkama, el ve kol ve ayak yıkamak, üçer kere olur.

Yüzünü yıkamadan önce ağız ve burnunu üçer kere yıkar. Başına mesih edildiği sırada da elinin yaşiyle kulağının içini ve arkasını temizler ve şah damarları üzerine de elinin arkası ile mesh eyler.

ABDESTSİZLİK:

Bozulmadıkça, bir abdestle birkaç namaz kılınır. Abdest küçük ve büyük kazâ-i hacet ile, uyumak ile, insandan yel gelmek ve bir yeri kanamak ve çıbanı deşilmek ve yarası işlemek ile bozulur. Abdesti bozulan kimse, namaz kılmak, Mushaf okumak veyahut camiye girmek için abdest alır. Abdestsiz, namaz kılamaz.

GUSÜL:

İnsanda daha bâzı hâller vardır ki, o hâllerde, namaz kılmak ve Kur'ân okumak ve camiye girebilmek için, yalnız abdest almak kâfi gelmeyip, gusül etmek lâzım gelir: İnsan ihtilâm olursa, zevc ile zevce birleşirlerse, kadın kısmı aybaşı âdetinden ve lohusalıktan kurtulursa, gusül lâzımdır.

— 17 —

Gusül etmek, ağzının ve burnunun içine ve tepeden tırnağa kadar bütün bedenini, hiç bir kıl dibi kuru kalmamak üzere güzelce yıkamaktır.

TEYEMMÜM:

Gerek abdest olsun, gerek boy abdesti demek olan, gusül abdesti olsun, su ile olacak şeylerdir. Suyun bulunmadığı yerde,veyahut su var ise de, (4000) adım uzakta olmak veya düşman elinde bulunmak, yahut da, pahalı olarak para ile satılmak gibi, elde edilmesine kudret olmadığında veya suyu kullanmakla vücuda zarar geleceğinde abdest ve gusül yerine teyemmüm yapılır. Teyemmüm hem abdestin, hem de guslün yerine geçer.

Teyemmüm, temizlik niyetiyle temiz toprağa veyahut toprak cinsinden bir temiz yere, ellerini iki defa vurup, bir defasında yüzüne ve ikincisinde iki kollarına sıvamaktan ibârettir. Ellerini yere, ikinci vuruşunda önce sol eliyle sağ kolunu ve sonra sağ eliyle sol kolunu sıvar. Bozulmadıkça bir teyemmüm ile birkaç namaz kılınır.

Abdesti bozan şeyler, teyemmümü bozduğu gibi, ayrıca suyu bulmak ve kullanmağa kadir olmak da teyemmümü bozar.

Abdesti bozan şeyler, gusülü bozmaz, gusülü ancak, guslü icap eden şeyler bozar.

Kadınlar, âdet ve lohusalık zamanlarında, namaz kılmaktan ve mushaf okumaktan ve camiye girmekten dinen menedilmişlerdir.

ORUÇ TUTMAK:

İbâdet niyetiyle aç durmaktan ibârettir ki, Cenâb-ı Hakka ihlâs üzere, gündüzün fecrin başlangıcından güneş batıncaya kadar yemek, içmek, ve cinsî münasebette bulunmaktan kendini menetmektir.

Yılda beş gün, yâni Ramazan bayramının ilk günü ile Kurban Bayramının dört günü, müstesnâ olmak üzere, her gün oruç tutulabilir.

Farz olarak Ramazan orucu vardır ki, terk olunamaz. Ramazan ayı senenin hangi mevsimine rastlarsa rastlasın, o günler, arka arkaya oruç ile geçirilir. Hastalık, yolculuk ve emziklilik gibi bir mâzeretle, oruç tutmağa tahammül edemeyenler, âdet ve lohusalık özürleri olan kadınlar, Ramazan orucunu mâzeretleri geçince öderler.

Ramazan-ı şerif gecelerine mahsus bir de namaz vardır ki, yatsı ile vitir namazı arasında kılınır ve adı teravihtir. Her iki rekâtta selâm ve her dört rekâtta biraz ara ile yirmi rekâttır.

— 18 —

ZEKÂT VERMEK:

Malının kırkta birini, Allah yoluna ayırıp tahsildarına teslim etmek ve tahsil olunmakta değilse, kendi din kardeşlerinden muhtaç bildiği kimselere vermektir. Şu şart ile ki, verdiği kimse, kendi usûl ve furûundan ve âl-i hâşimden olmayacaktır.

Zekât, bir malî ibâdettir ki, onunla ehl-i islâmın, hür ve zengin olan âkîl ve bâliğleri mükelleftir.

Altın ve gümüşün, gerek meskûküne, gerek hulliy ve evânîsine {(*): (1) Kemer ve tarak gibi şeyler hulliydir ki, ziynet demektir. Tas ve tepsi, tütün ve enfiye kutusu, zarf ve bardak gibi şeyler evânîdir ki, kab demektir. Gümüş ve altından kablar kullanmak erkeğe de, kadına da haramdır. Ancak zînet kısmık adına helâldir.} ve hayvanlardan deve, davar {(2) Türkçe davar, Arabîdeki ganem gibi koyunu ve keçiyi içine alan bir tabirdir.} ve sığır cinslerine terettüp eder.

Sair emvâle, ticaret niyeti olmadıkça, zekât terettüp etmez. Meğer ki, icârât ve ticaretten birikmiş nukûd ola.

Nakdin nisâbı, yâni zekât terettüp edecek mikdârı, gümüşte iki yüz dirhem, {(3) Altı yüz kuruş demektir. Zekât olarak (rubû' öşür) verilir ki, onda birin dörtte biri yâni kırkta bir demektir. Altı yüz kuruş da on beş kuruş eder.} altında yirmi miskaldır. {(4) On dört lira demektir, (Rubû' öşür) miskal hesâbiyle yirmide yarım miskal demektir.}

Zekâtın şartı: Sahibinin o meblâğa mukabil, borcu olmamak, meblâğ ihtiyâcı asliyesinden fazla olmaktır ve üzerinden bir sene-i kâmile geçmektir.

Develeri olan kimse, her beş devede bir koyun ve davarı olan kimse, her kırk davarda bir davar, sığırı olan kimse, her otuz sığırda bir dana verir.

Bunlarda (Sevâim) olmak yâni yılın çok zamanında, ahırda beslenmekte olmayıp, kırlarda yayılır olmak dahi şarttır.

Meyve, sebze ve diğer mezrûâtta, elde edilenin onda birini vermek bilâistisnâ, yâni (akl-ü bülûğ) şartı olmayarak herkes için vazife-i şer'iyyedendir. Bunda nisâb dahi şart değildir. Eğer kova ve dolap gibi vasıtalarla, sulanmakta, ve bu sebeple güçlük çekilmekte ise, öşrün yarısı verilir.

HACCETMEK:

Mekke-i Mükerremedeki Kâbe-i muazzamayı - ki, bütün ehli İslâmın kıblesidir - ziyâret etmekten ibarettir.

Kâbeyi ziyaret iki türlüdür: Biri (umre), diğeri (Hac) dır.

— 19 —

umre, sâyü tavaftan ibarettir ki, (Hacc-ı asgar) sayılır. Bunun için muayyen zaman yoktur.

Hac, Zilhiccenin dokuzuncu günü ki, (Arefe) tâbir olunur. (Arafat) denilen yerde bulunmak şartiyle Kâbe-i Muazzamayı tavâf etmek ve Safâ ile Merve arasında sâyetmekten ibârettir. Bu ziyaret, umreye nisbetle (Hacc-ı ekber) olur. Her ikisinde ihram şarttır ki, Mikaat-ı muayyeninde dikişli libaslardan soyunup, bir veya iki parça beze sarınmak ve sanki dünyevî meyillerden sıyrılıp, kefenli ölü gibi zengin ve züğürt hep bir yerde, baş açık, yalın ayak Dîvânı Bâride bulunmaktır.

Haccetmek, hem servete, hem sıhhat ve kuvvete, ayrıca yol emniyyetine mütevakkıf, bir (ibâdet-i mâliye ve bedeniye) dir. Binaenaleyh bu ibâdet ile Müslümanların ancak, hür ve zengin ve vasıtaya inip binmeğe kaadir olanları mükelleftir.

Kâbeyi, Hac ve umreyi bize bildiren ve her hayır ve fazileti öğreten, Peygamber efendimiz olduğu için, haccdan sonra teşekkür, olarak Medîne-i Münevverenin toprağına yüz sürmek yâni Hazret-i seyyidül-enâmın Ravza-i mutahharasını ziyâret eylemek dahi zenginlere bir vazifedir.

Bunlardan mâdâ, Ramazan bayramında Sadaka-i fıtır vermek ve Kurban bayramında kurban kesmek ve icâbında secde-i sehiv yapmak ve Kur'ân tilâvet etmek ve evlenmek ve zevceyi ve usûl ve furûunu infâk ve ebeveynine ve zevcenin zevcine hizmet eylemek ve beş vakitte ezan okumak ve câmilerde cemâat olup namaz kılmak ve kurban bayramında arefe sabahından bayramın dördüncü günü ikindisine kadar olan vakitlerde, tekbir almak ve erkek çocukları hitan (sünnet) etmek dahi dinî vecibelerimizdendir.

FÂİDE-İ İSLÂM:

Müslümanlığın faydaları pek çoktur. İslâm akidelerini kat'i olarak kabûl eden kimse:

Evvelâ, Cenâb-ı Hakkı şânı rubûbiyyet ve kuddûsiyyetini şâyân olduğu veçhile tanımış ve takdîs etmiş ve kendinin aciz ve ubûdiyyetini bilmiş ve ona göre, her hâlükârde Cenâb-ı Rabbül âlemine tevekkül ve itimâd üzere olup, korku ve ümidde ol Zâtı zül-celâli vel-ikrâma bağlanmış, evhâm ve hayâlâte sapmamış olur.

İkincisi, Kur'ânı Kerîmin ilk sûresi olup, beş vakit namazın her rekâtında okuduğu fâtiha-i şerîfenin başındaki (el-hamdu lillâhi rabbil-âlemin) âyeti celîlesini görüp, herkesi kendi gibi, Allahın mahlûku ve zâtı kibriyânın kulu bilerek, kimseye yan bakmaz ve can yakmaz olduktan başka, zaten Hak celle ve âlânın sıfâtı sübûtiyyesini yakînen bilmiş olmakla kendinin ahvâl ve ef'âlini, Cenâb-ı Hakkın Semî ve Basr sıfatlarına karşı dâire-i edebte, ve tasavvurât ve muzmerâtını Cenâb-ı

— 20 —

Âlimül-gaybi veş-şehâdenin sıfat-ı ilmiyyesine karşı mihveri istikamette tutup, emr-i hâlika tâzim ve îtinâ ve halk ile olan muamelâtını şefkat ve hakkâniyete binâ eyler.

Üçüncüsü her namazda (iyyâke nâbudu ve iyyâke nesteîn) diye ibâdet ve ubûdiyeti münhasıran Cenâb-ı Hakka eyler. Ve inâyet ve muaveneti ve hidâyet ve mağfireti ondan bekler.

Dördüncüsü, Hazret-i Hâtemül-enbiyâya imân etmiş olması hasebiyle bütün enbiyâ ve mürselîni tasdik etmiş ve dinin esasının tevhîdibârî ve takdisi zâtı İlâhi olduğunu anlayıp, bütün dinleri o noktada birleştirmiş ve her Nebiyyi zî-şanı Cenâb-ı Hakkın mümtaz kulu ve Resûlü olmak üzere tanıyıp, Rububiyette Zât-ı Bârîye kimseyi şerik etmemiş ve Peygamberleri tasdik ve tebcilde birbirinden tefrik eylememiş olur.

Beşincisi, kadere imânı cihetiyle hasbel-kader bir keder ve musibete uğradıkta Cenab-ı Hakkın takdiridir diyerek teselli bulmaya çalışacağından teessürü, azîm ve devamlı olmaz. Ve eltâfı İlâhiyyeden ümidini kesmez.

Altıncısı, Âhirete imânı cihetiyle mesâibi dünyeviyyesi ne kadar ço-ğalsa, yeis ve nevmidi hâline gelmeyip, ve binâenaleyh, intihar etmek teşebbüslerinde olmayıp, Allahın âhiretteki mükâfatını bekleyerek sabırlı olur.

Yedincisi, Hazret-i Fahr-i Rüsüle icâbet ve mutâbeatı sebebiyle ol fahri dü-cihânın siyeri seniyyesini ve terâcümü sahâbesini tetebbû ile mâili mekârimi ahlâk olup, hikmet, iffet, şecâat, sehâvet gibi ahlâkı fâdıla ile mütehallik olmağa ve âlî-himmet ve âlî-cenâb olup, bu bekasız âlemin geçici lezzetlerine göz dikmeyerek dünyayı, âhiretin tarlası olmak üzere tanımağa ve hilkatinin müsâid olabildiği iyi hizmetlerle güzel nam bırakmağa çalışır. Ve Cenâb-ı Hakkı çok andığı cihetle kalbi zikrullah ile münevver olup, san'at ve ticâreti ve hizmet ve kitabeti, kendisini Cenâb-ı Hakkı anmaktan alıkoymaz. Ve cidden muhibbi dünya olmadığı için, nefsini âhiret yolcusu bilerek, eceli hulûlünde, dünyadan müfârekatı müşkil görmez olur. Havf ve hüzün üzere olmayıp âsûde-hâl ve münşerihül-bâl olarak yaşar. Sâhib-i hevâ değil, ehl-i sıdk ve ehl-i vefâ olur!

Kur'ânı Kerîmde sahâbe-i güzinin evsâfı celîlelerine bak ki, onlar, hep bu dinî mübînin tâlîmatiyle yetişmiş ve Hazret-i fahrül-mürselinin izinden gitmiş bahtiyarlardır. {(1) Sahâbe-i kirâmın, üstün ve ilâhî insanlar olduklarına dair, nice âyâtı kerîme vardır. Hülâsaları, buraya alınanlar; Ali - imrân, Tevbe, Ahzâb, Nûr, Fetih ve Meâric sûrelerinden alınmıştır.}

"Sâbirler sebâtkârlar, sâdıklar, vefâkârlar, tâatteler, infaktalar, seherleri istiğfardalar."

— 21 —

"Tevbe ediciler, ibâdet ediciler, oruç tutucular, rükû' ve sücûd ile namaz kılıcılar, iyiliği emir ve kötülüğü nehy ediciler, Hududullâhı muhâfaza edip, şeriatin tâyin ettiği daireden çıkmayıcılar, tasadduk ve Hakka inkiyâz ediciler ve Allahü taâlâyı çok anıcılar."

"Mallarında muhtâçlar için, hak bilip gerek kendilerinden bir şey isteyenlere ve gerek kimseye hâllerini bildirmeyenlere îtâ ve in'am ediciler."

"Küffâr ve dinsizlere şiddet üzere olup, kendi aralarında müşfikane muâmele ediciler, ibâdet âsârı ile yüzleri nurlular."

"Ticaret ve alış verişleri kendilerini Allahu anmaktan ve ikame-i salât ve îtâ-i zekâttan ve sadakattan meşgul ve men-etmeyip, âhiret gününden hazer ediciler."

(Sahâbe-i kirâm) Muhâcirin ve Ansâr isimleriyle başlıca iki kısım olup, (Muhacirin) Mekkenin fethinden evvel Mekkeden Medineye hicret eden Mekkelilerdir. (Ansâr) Muhâcirîne yardım ve dine nusret eden Medine'lilerdir.

Cümlesinin efdâli Şeyneyn muazzameyn, yâni Hazret-i (Ebû Bekiris-sıddık) ve Hazret-i (Ömerül-fâruk) ve bâdehû Hateneyn-i Mükerremeyn yâni Hazret-i (Osmânı Zin-nüreyn) ve Hazret-i (Aliyyül-Murtazâ) dır.

Bu zevâtı Fehâme, Hulefâyı Râşidin ve Ciharı Yârı Güzîn tâbir olunur. Aşağıda sayılan altı zât ile beraber cümlesine (Aşere-i Mübeşşere) denilir ki, hepsi de dünyada iken Cennet ile müjdelenmişler demektir. Hazret-i (Talha) ve Hazret-i (Zubeyr) ve Hazret-i (Abdurrahmân bin Avf) ve Hazret-i (Ebû Ubeyde) ve Hazret-i (Saad bin Ebi Vekkas) ve Hazret-i (Said bin Zeyd) Rıdvânullâhi Taâlâ aleyhim ecmain! . .

İranî ve Turanî ve ekseri mamûre-i cihanı bunlar feth etmişlerdir. Ve dîni İslâmı dünyaya yayarak mürebb-i i âlem olmuşlardır.

يَا رَحْمٰنُ يَا رَحِيمُ اَللّٰهُمَّ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ ولَا الضَّالِّينَ وَ تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنِى بِالصَّالِحِينَ آمِينَ

Ey esirgeyen ve bağışlayan! Bizi doğru yola, kendilerine nimet verip, gazaba uğratmadıklarının yoluna ilet, sapıkların yoluna değil, Müslüman olarak canımızı al, ve bizi Salihlerin aralarına kat.

AHKÂM-I TEKLİFİYYE (MÜKELLEFİYET HÜKÜMLERİ)

: {(1) Kitabımızın bundan önceki kısmında, akaidi İslâmiye, İslâmın binâsı, fevaidi İslâmiyeden bahsetmiştik. O kısım, birinci kısmı teşkil etmektedir. Şimdi, ikinci kısmına geçiyoruz ki, burada geçecek bahisler, Fıkıh ilminin ibâdat kısmına dâirdir. Bu kısmın hazırlanmasında, başlıca Ebü-1-İhlâs Hasan bin Ammâr merhumun Nûrü-1-îzah şerhi ile buna ait Şeyh Ahmet Tahtâvînin Hâşiyesi, Dürru Muhtâr hâşiyeleri, Hidâye, keza şerhleri ve Dürer, Nutfe ve Cevhere ve Kuhustanı tetkik ve tetebbu' edilerek hükümlerinden istifade olunmuştur.}

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْاِسْلَامِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى رَسُولِهِ مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْاَنَامِ وَعَلٰى اٰلِهِ الْكِرَامِ وَاَصْحَابِهِ الْعِظَامِ

"İslâm nimetinden dolayı Allaha hamd olsun. İnsanlığın göz bebeği ve efendisi olan Resûlüne, Resûlünün değerli âline ve büyük ashabına salât ve selâm olsun."

Farz, vâcib, mendub gibi tâbirlerden, ibâdet fasıllarının hiç biri, hattâ teharet kısmı bile hâli değildir. Bu sebeple en evvel, bu hükümlerin bilinmesine ihtiyaç vardır.

— 22 —

Ahkâm hükmün cem'idir. Bir şeyin hükmü, o şeyin gerektirdiği eseridir.

Ahkâmı şer'iye dahi, mükelleflerin fiillerine iktizaen veya muhayyer olarak, taallûk eden şâriin hitapları eserinden ibarettir.

İcmalen; vücûb, nedib, ibâhat, hürmet, kerahet diye beş ve tafsilen; sekiz kısım sayılarak şöyle tâbir ve tâdad olunur: Farz, vâcib, sünnet, müstahab, mübah, haram, mekruh, müfsid.

Kazâ-i Rabbâni kulun, ya muti' ve müsab olmak veyahut muhalif ve muâkab bulunmak üzere (müptelâ) olmasını icab etmiştir.

İbtilâ, işlemeye veya terk olunmaya taallûk etmekle, kulların ef'âl ve terklerinde, meşru' ve gayr-i meşru' neviler hâsıl olmuştur.

Farzdan mübaha kadar olan ilk beşi meşruat ve sonraki üçü gayr-i meşruattır.

İşlenmesi istenilen fillere taallûk eden hitaplar, emirler, terk edilmesi istenilenlere taallûk eden hitaplar da nehiylerdir.

Emirler, kat'i ve gayr-i kat'i olduğu gibi, nehiyler dahi kat'i ve gayr-i kat'î olur.

Kat'îlik delâleten olduğu gibi, sübûten de olur. {(1) Şer'i hükümlerin delili dört türlüdür. Birincisi sübûtu ve delili, kat'î olandır. Bununla, farz ve haram tahakkuk eder. İkincisi, sübûtu kat'î ve delîli zannî olandır. Üçüncüsü, sübûtu zannî ve delîli kat'î olandır. İşbu ikisi ile, vâcib ve mekruh sabit olur. Dördüncüsü, sübûtu ve delîli zannî olanıdır. Bununla, sünnet, müstahab ve tenzîhen mekrûh sâbit olur.}

Sübûten ve delâleten kat'î olan emirlerden, farziyet, biri kat'î ve diğeri zannı olanlardan da vücûb tahakkuk eder.

Farziyetin taallûk ettiği şey, farzdır. Farzın hükmü, fiiline sevap ve özürsüz olarak terkine ikap terettüp etmektir. İnkâr ve istihfaf edenin kâfir olmasıdır.

Farz, iki kısım olur: Biri farzı ayn, diğeri farzı kifâyedir.

Farzı ayn, herkese lâzım olup, bir takımının işlemeleri ile diğerlerinden sakıt olmaz, taharet, beş vakit namaz ve Ramazan orucu gibi. .

Farzı kifâye, farz olan kimselerin hepsine ayrı ayrı değil, cümlesine birden lâzım ve zarurî olup, bir takımının işlemeleriyle hepsinden sakıt olanıdır, okunmakta olan Kur'ânı dinlemek, hâfızı Kur'ân olmak, selâm almak gibi.

Farzı kifâyenin sevâbı, yalnız işleyene ve terkinin günahı cümlenin üzerinedir.

Bir ibâdetin erkânı ve şartları demek olan, farzlarından birinin terk edilmesinin muktazası, mutlaka ademi sıhhattir. Yâni içindeki farzlardan biri gerek isteyerek terk edilmiş olsun ve gerek unutarak terk edilmiş olsun, o ibadet sahih değildir. İsteyerek terk edene günah dahi terettüp eder.

— 23 —

Vücûbun taallûk ettiği fiil, vâcibtir. Vâcibin hükmü dahi amelen farz gibidir. Yâni, işlenmesine sevap ve özürsüz olarak terk edilmesine ikab terettüp eder. İtikaden farzın hükmü gibi değildir ki, vacibi inkâr eden ikfar olunmaz, kurban kesmek, vitir ve bayram namazları kılmak ve karib olan muhtacına bakmak gibi.

Vâcibin dahi (alel-kifâye) olan kısmı vardır: Şaban ve Ramazan aylarının sonlarında (rüyeti hilâl) gibi.

Bir ibadetin vâciblerinden birinin terki, isteyerek olursa keraheti tahrîmiye ile mekruh olmak, sehven olursa, namaz hakkında (sehvi secde) lâzım gelmektir.

Sünnet, Hazret-i Fahr-i Rüsulün (S.A.) farz ve vâcib olmayarak, muvazabet buyurdukları yâni nadiren terk ile beraber, devam üzere işledikleridir ki, sünneti müekkede dediğimizdir. Gayr-i müekkedeye müstahab ve mendub isimleri verilir. Ehli usûl indinde, sünnet, iki kısım olup, bir kısmı (sünnetül-huda) dır İti, (mükemmili din) dir. Onun tarihi, levme müstahak olur: Ezan, ikamet, cemaat gibi. Diğer kısmı, (sünnetüzzevâid) tir. Bunu terkeden, levme müstahak olmaz: Erkânı salâtın tatvili ve Peygamber aleyhis-selâmın yemek, içmek, elbise, oturmak, kalkmaktaki siyreti seniyeleri gibi.

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِى رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ

"Allahın resûlunde sizin için güzel örnekler vardır elbet." (Ehzab: 21)

Sünnetin mutlakı, bizce de mutlaktır ki, hulefâya dahi şâmildir.

Sünnetin dahi kifâye olanı vardır. Ramazanın son on günlerinde İtikâf etmek, teravihte cemaat olmak gibi. (Farzlarda cemaat sünneti ayndır.)

Sünnetin hükmü, işlenmesinde farz ve vâcibten az sevab terettüp etmek, isteyerek terkine, (ikab değil) itab müterettep olmaktır. (Zira, efdal-i kurubat farzlardır. Farzların sevabına, başka sevaplar muadil olamaz.)

Müstahap ki, mendub dahi denir. Hazret-i Sultân-ı Rüsülün (aleyhi ve aleyhimüs-salâtü ves-selâm) bâzı işleyip, bâzı terk buyurdukları ve selefi salihînin severek işledikleri ve diğerlerini dahi terğîp eyledikleridir: Bâzı nafile namaz ve oruç gibi.

Müstahabın hükmü, işlenmesinde sevap terettüp etmek ve terkinde itâb terettüp eylememektir. (Müstahabe, sünneti, gayr-i müekkede diyenler de vardır.)

Mübah mükellefin işlemek ve işlememek arasında muhayyer bulunduğu şeydir. Bunun işlenmesinde sevap ve terk edilmesinde itâp yoktur. Eşyada (sıfatı asliye) budur. Sûre-i bakara evailindeki

هُوَالَّذِى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى الْاَرْضِ جَمِيعًا

"Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan da O'dur." (Bakara: 29) âyeti kerîmesinin tefsirinde bu hususa dair izahat vardır.)

Hallerdeki değişiklik, hükümlerde de değişikliği mucib olur. Meselâ, haram olmayan şeylerden, yiyip içmek mubahtır. Helâkin def'u ref'i için

— 24 —

- haram olan şeylerden de olsa - ihtiyaç mikdarında yemek, içmek farzdır. (Yeyip içilen şey başkasının ise tazmin olunur.) Mümin için, bu suretle farzın edasında sevap dahi vardır. Yemek ve içmenin, tehlikenin izalesi mertebesinden ziyadesi, namazı ayakta kılabilmek ve oruç tutmağa kaadir olmak mertebesine kadar mendup ve müstahaptır. Semirmek için eklü şürb mekruhtur. Doyduktan sonra yemek, haramdır, meğer ki, misafirin ikramı için ola.

Mübah, meşruatın tâlisidir. Gayr-i meşruata gelince, bunlar, nevahinin mutaallıkatıdır ki, terki matlub olan şeylerdir. Hem sübûten, hem delâleten kat'î olan nehiylerden hürmet, yalnız bir cihetle kat'î olan nehiylerden kerahet hâsıl olmuştur.

Haram: Hürmetin taallûk ettiği şey haramdır. Ona (muharrem) ve (mahzur) dahi denir.

Haramın hükmü, terkinde sevap ve fiilinde ikab terettüp etmek ve onu helâl veya mübah sayanlar (Allah korusun) küfre varmaktır. İçki içmek, kumar oynamak, ebeveynine âsî olmak gibi.

Kerahatin taallûk ettiği şey (mekruh) tur.

Mekruhun hükmü, amelen haramın hükmü gibidir ki, terkinde sevap terettüp etmek ve işlemesinde ikab korkusu vardır. İtikaden, haram gibi değildir ki, istihlâline küfür terettüp etmez: Midye, istiridye, İstakoz gibi balık cinsinden olmayan deniz mahlûkunu yemek, cuma namazı saatinde alış veriş etmek, abdestte ve gusülde suyu israf etmek gibi.

Mekruhun mastarı olan (kerahet), (kerahiyet), (kerh), (kürh) kelimeleri, çirkinlik, sevimsizlik mânâsında lâzım ve bir şeyi sevmemek ve hoşlanmamak mânâsında müteaddidir. İlk mânânın muteâllıkına (kerih) ve ikinci mânânın muteâllıkına (mekruh) denir.

Şer'î İstilâhta, meşrûatın kat'i olarak matlub olanına farz ve onun aşağısına vacib denildiği gibi, gayr-i meşrûatın dahi kat'î olarak menhi bulunanına haram ve onun aşağısına mekruh denilir. Bu mânâya göre, mekruh, harama yakın olduğu için (tahrimî) nâmım alır.

Onun bir de (tenzihi) kısmı vardır ki, evvelkinin hilâfı demektir. Bunun helâla çok yakın olduğunda eimmemizce ittifak vardır. İhtilâf, vâcib mukabili olarak zikrolunan kısmı tahrîmîdedir ki, onun, İmâmı Âzam ve İmamı Ebû Yûsuf indinde mânâsı haram değil ise de, ona yakın demektir. İmâm Muhammed indinde ise, o kısmı gayr-i meşrû haram demektir. Şu kadar ki, hakkında kat'î bir hüküm bulamadığı cihetle, İmâmı müşarün ileyh kendi kitaplarında ona haram itlâk edemeyip, mekruh namım vermiştir.

Sünnetten indel-ıtlâk, müekkede kısmı maksûd olduğu gibi, kerahetin dahi alel-ıtlâk zikrinde yâni, tenzih kaydı olmadıkça tahrîmi kısmı

— 25 —

maksuttur. Meselâ, başka su var iken, kendi artığı olan suyu içmek ve kullanmak, tenzîhen mekruhtur. Abdestte suyu israf etmek mekrûh olduğu gibi, kısmen yâni, pek az sarf ile, gasli mesih derecesine götürmek te mekruhtur.

Müfsid, başlanan ameli bozan ve iptâl edendir ki, haram ile mekruhun tâlîsidir ve gayr-i meşrû nevilerdendir.

Müfsid, abdest vesailindendir. Abdesti bozan şeylere (nevakız) namı verilmiştir.

Müfsidin hükmü, vesâilin gayride, isteyerek ve özürsüz sadır oldukta ikab ve sehven sudûrunda ademi ikab olmaktır. Namaz ve orucu bozanlar gibi.

Aklu bulûğ cihetiyle, üzerlerine şer'î şerifin emir ve nehyi câri olan kimselerin yâni mükellef olanların, fiilleri, gerek amel ve ibadet nevinden olsun, gerek olmasın, yukarıda beyan olunan sekiz kısımdan birine mutlaka girer.

Meşrû kisib helâl, rüşvet almak haramdır. İhtiyaç halinde ödünç almak câiz yâni (mübah) ve muhtaç olana ödünç vermek menduptur. Borcunu ödemek farz olup, güç halde bulunan borçluya kolaylık göstermek vâciptir.

وَاِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلٰى مَيْسَرَةٍ

Çünkü Cenâb-ı Hak "Borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar beklemelidir." buyurmuştur. (Bakara: 280)

Kendisinin muhtaç olduğu dinî bilgilerini tashih edecek ilmi istemek her müsliman için farzı ayn olup, başkalarına fayda verecek mertebede öğrenmek farzı kifâye ve şer'î ilimlerde derinlere dalma mendup, tefahur ise mekruhtur. Akdi beyi' muktazası olmayarak, taraflardan birine menfaat temin eden şartlar müfsid ve yapılan beyi' fasidtir.

Medâr ecir ve mesübat, iman ve ihlâs üzerinedir. Herkes iman ile mükelleftir. Küfür kimseye mübah değildir.

Din, vaz'ı ilâhîdir. Şari' vaad ve vaîdinde sadıktır.

مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِه۪ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَۜا

"Kim iyilik işlerse faydası kendine, kim kötülük yaparsa zararı yine kendinedir." (Fussilet: 46)