Nimet-i İslâm
— 123 —

KİTAB-US-SALAT(NAMAZ)

Kitab-ut-tahare terkibinin hallinde geçen ifadeye göre, Kitab-us-salât: Namaz hükümlerinin beyanı için aktedilmiş bir bap demektir ki, münderecatı, müstakillen namaz meseleleridir.

Salât namaz demektir. Namazın mekrûh vakitler kısmında zikrolunacağı üzere, farz, vâcip, sünnet, müstahap {(1) Netifte, buna fazilet denilmiştir.} mekruh, menhî olanı vardır.

Farz olan namazdan başlayarak, ona "Salâvatı mektube" diyeceğiz, ve onun farz edildiği vakti, evkat ve rekât adedini, farzolunması hikmetini ve sebebini, şartlarını, hükmünü, rüknünü, sıfatını beyan edeceğiz.

Salât, lûgatte dua ve Şeriatte, Erkânı mâlûme ve Ef'âli mahsusadır. Cem'i salâvattır, namaz kılana Musâlli denir.

SALÂVATI MEKTUBE (FARZ NAMAZLAR)

Salât: İmâdı din, İsâmı yakîn, re'si kurubât, gurre-i tâattır. {(2) İhyâ-i ulûmda böyle yazılıdır. Hikemi Atâiyyede, Salât: Kalbi, günahların pisliklerinden temizler ve gayip kapısını açar, denmiştir.} Salât, kitap ve sünnette, imanın tâlisi, yâni ikincisidir. {(3) Salât, dinin direği ve imanın ikincisidir. Zâhir ve batın nimetlerine şükrane olarak, meşru olmuştur. Zira ki, onda hem âmâl-i cevarih, hem de ef'al-i kalp vardır. Namaz, bütün ta'zim nevilerini cemetmiştir.}

اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلٰوةَ

".... ki onlar gaybe iman eder, namazı da dosdoğru kılarlar."

(Bakara: 5)
— 124 —

buyurulduğu gibi, hadis-i şerifte de:

بُنِيَ الْإِسْلَامُ عَلَى خَمْسٍ: شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ، وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، وَإِقَامِ الصَّلَاةِ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ، وَحَجِّ الْبَيْتِ، وَصَوْمِ رَمَضَانَ

"İslâm beş -temel- üzerine kurulmuştur. Allahtan başka tanrı olmadığına ve Muhammed onun kulu ve Resûlü olduğuna şehadet, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve Kâbeyi haccetmektir."buyurulmuştur. {(1) İkame-i salât, namazın erkânını tadil edip, onu meyl (iğrilmek) ten korumaktır ki, doğrultmak mânâsınadır. Yahut kaim bi-l-emir mânâsından alınmıştır.Veyahut ikame-i salât, namazı edadan ibarettir. Kur'ânı Kerîmde, musalliler medih makamında ikamet vasfı ile yad duyurulmaktadır.}

Nassan böyle olduğu gibi, fiilen ve vücuben de böyledir. Çünkü, çok kere, imandan sonra, vâcip yâni, mütehattimi zimmet olan Salâtın ifâsıdır. Zira, salâtın esbabı olan vakitler, hemen geçicidir. Zekât, oruç, hac öyle değildir. En önce vâcip olan, kelimeteyni şehâdeteyn, sonra salât, ondan sonra da zekâttır. {(2) Bu tertip, ilmi usulde, hukukullahın sekizinci envaınca olan tertibe muvafıktır.}

Fazileten dahi, namazın sair ibadetlere tekaddümü vardır. Namazın, ibadetin efdali olduğunda icmâ mün'akittir. Şu delil ile ki, îmandan sonra hangi amel efdaldir, sualine cevapta: "Vaktinde kılınan namazdır" buyrulmuştur.

Hidaye şarihi Ekmelid-dinin tâbirince: Salât, fariza-i kaime ve şeriat-i sabitedir. Onun farziyyeti, kitap ve sünnet ve icmâ-ı ümmet ile mâruf tur. Kitabı Kerîmde

وَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ

Namazı dosdoğru kılın! (Bakara: 43) buyurulduğu gibi,

حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى

Namazları ve vustâ namazını muhafaza edin (Bakara: 238) dahi buyurulmuştur. İkinci âyet-i kerime, namazın hem farz olduğuna ve hem de beş olmasına delildir. Çünkü, o âyet-i Celîlede, cemîi salâvatın muhafaza ve ikamesi emr olunmakla beraber, onlara bir de, salâtı vustâ atfedilmiştir. Beraberinde, bir vustâ tasavvur olunabilecek, "Cem'in" en azı ise

— 125 —

dörttür. (Ekalli mütesâviyeyne münkasem) iki çift adede, tek adet, tavassut ederse, bütünü beş olur. {(1) Tefasirde, iki vecih mübeyyen olup, biri onun mutavassıt mânasına olması ve diğeri efdâl manâsına gelmesidir. Salâtı vustânın tayininde akvâl var ise de, ekseri ulemâ kavlince, Salâtı vustâ, ikindi namazıdır. Gündüz namazları olan sabah ve öğle ve gece namazları olan akşam ve yatsı namazları aralarında vâki olduğu için, vustâ tesmiye olunmuştur.}

Sünnette, yani hadis-i şerifte dahi:

اِنَّ اللّٰهَ تَعَالٰى فَرَضَ عَلٰى كُلِّ مُسْلِمٍ وَ مُسْلِمَةٍ فِى كُلٍّ يَوْمٍ وَ لَيْلَةٍ خَمْسَ صَلَوَاتٍ

"Muhakkak ki Allah kadın ve erkek her müslümana beş vakit namazı farz kılmıştır." buyurulmuştur. Ve bu, ehadisi meşhuredendir.

İcma dahi delildir ki, zamanı Hazret-i Resûlullahtan bugüne kadar, kimse, red ve inkâr etmemek üzere, beş vakit namazın farziyyetine ümmet, icmâ ve ittifak edegelmiştir. Meş'rûiyyetini inkâr eden, ihtilâfsız kâfirdir.

Salâtın farz edildiği vakit, leyle-i mi'raçtır ki, beş vakit namaz, o leyle-i mübarekede farz olmuştur. Hicreti seniyyeden bir buçuk sene (on sekiz ay) öncedir. {(2) Hicreti mukaddese-i nebeviyyenin, Rebiûl-evvelde vukuu hasebiyle, şehri Miracın, Recep olması belli olur. Tahtâvînin ve İbni Âbidinin dahi ifadeleri veçhile, bütün ülkelerde, Recebin yirmi yedinci günü, leyle-i miraç olarak kabul ve ihya edilmektedir.}

Farz olan namazların vakitlerinin adedi,ileride bildirileceği üzere beştir. Onların rekâtlarının adedi de on yedidir. Dördü öğle, dördü ikindi, üçü akşam, dördü yatsı, ikisi sabahtır. {(3) Vâcip, sünnet, müstahap olan namazlar, bu hesaptan hariçtir ki, vâcip olan salâtı vitir, hesaba dahil edilirse, günlük vazife rekâtları yirmiye bâliğ olur. Bir okadar da rekât, sünnet vardır; sünneti fecir iki, sünneti zuhur dört ve iki, sünneti asır dört, sünneti magrip iki, sünneti işa dört ve ikidir.}

Salâtı magripten mâdâsı, aslen ikişer rekât olarak farz olmuş iken, onlar hali sefere has kalıp, hazarda, salâtı fecirden mâdâya, hicretten sonra ikişer rekât ziyade edilmiştir.

Salâtın farz kılınmasının hikmeti, nimetlere şükür ve günahı örtmektir. Her vaktin namazı, o vakitte bulunmanın ve ona müterettip, daha nice (Cenab-ı Hakkın mütevâli) nimetlerinin şükrü olduğu gibi, hem de günahların keffaretinin sebebidir. Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimiz hazretleri "Bana haber veriniz, sizden birinizin kapısı önünde bir nehir olsa da, her gün, günde beş defa o, nehirde yıkansa, hiç kiri kalır mı? (kalmaz.) dediklerinde: İşte beş vakit namazın hal ve şanı, odur ki, Hak celle ve âlâ hazretleri onlar ile hataları mahveder." buyurmuşlardır.

Salâtın asıl sebebi, icâbı hak, ve hitâbı cenâbı kaadiri mutlaktır.

— 126 —

Zâhiri sebepleri: Kullara kolaylık olmak üzere meşru olduğu vakitlerdir. {(1) Malûm olsun ki, bir nefsi vâcûp ve bir vücûbi edâ ve bir de vücûdi edâvardır. Ve bunlardan her birinin; birer sebebi hakikisi ve birer de sebebi mecazisi vardır. Nefsi vücûbun, sebebi hakikisi, Cenâb-ı Perverdigârın icâbı ezelisidir. Çünkü, Ahkamın mucibi, ancak zatı ecel ve âlâdır. Lâkin icâbı hak, bizim muttali olamadığımız bir gayb olmakla, Hak celle ve âlâ, bize yüsür ve sühûlet olmak üzere, bir takım "zahiri mecazi" sebepler ihsan kılmıştır. Bahsimize nazaran, o sebepler, vakitlerdir. Şu delil ile ki, Güneşin batıya yönelmesinden gece karanlığı bastırıncaya kadar namaz kıl! Sabah namazını da kıl! (Isrâ: 78 buyurmuştur. Vakitlerin teceddüdü ile vücûp dahi teceddüt edegelmiştir. Vücûbi edanın, sebebi hakikisi, Hitabullahtır, ki Cenâb-ı Hakkın, onu bizden istemesidir. Sebebi zahirisi, "Akimüs-salât" gibi, istemeğe delil olan, siga-i emriyyedir. Nefsi vücûp ile vücûbi edânın farkı: Vücûp, şügli zimmetten ve vücûbi edâ talebi tefriği zimmetten ibaret olmasındadır. Vücûdi edanın sebebi hakikisi, onu Cenâb-ı Hakkın halk ve icat buyurmasıdır. Sebebi zâhirisi, kulun, ona istitâatıdır ki, o da fiil iledir.} Mâverdi demiştir ki, salâvâtın vakitlere bağlanması vakitlerin tevâlisinin kulluk duygusunu yaşatmaya ve huzuu devam ettirmeye sebep olduğu içindir ki, Zülcelâl ve'1-ikrâm teâlâ hazretlerinden rehbet ve rağbet (Havf ve recâ) münkati olmamakla, güzel ahlâk ber-devam ve dünya işleri dahi intizam ve tertibine ulaşmış olur.

Salâtın şartları aşağıda zikredilmiştir.

Salâtın hükmü, dünyada borcun ödenmesi (vâcibin zimmetten sâkıt olması) ve ukbada sevap hâsıl olmasıdır. (Eğer musâlli muhlis ise, çünkü mürâinin sevabı yoktur). {(2) Zahireden menkul olan buna muhalif rivayette: Riyâ ancak, sevabın tezaufunu selbeder denmektedir. Bazılar, feraiza riyâ girmez, derler.}

Salâtın erkânı, şartlariyle beraber zikrolunur.

Salâtın sıfatı: Ya farz, ya vâcip, yahut sünnet olmaktır. Nitekim, İnşallahü teâlâ, zikr ve tafsil olunacaktır.

Salâtın edâsı keyfiyeti mânâsına olan, salâtın sıfatı mesâili, (keyfiyeti terkibi ef'âli salât) başlığıyla, ayrıca anlatılacaktır.

Namazın farziyyeti yani, şahsın onunla cezmen mükellefiyeti için, üç şey şarttır: İslâm, akıl, bülûğ. Ve lâkin, (kız, erkek) çocuklar, yedi yaşlarında namaz ile emrolunur. {(3) Oruç dahi namaz gibidir. Sabi o yaşta, oruç ve namaz ile emrolunur. Şarap içmekten nehy olunur. Hayır işlemeğe alıştırılır. Kötülüklerden sakındırılır. Zâhir olan, bunlar veliye vâcip olmaktadır.}

On yaşlarında, çocuklar namaz için takatleri hasebiyle zecr olunmak üzere el ile darbolunur. {(4) Bu iş, veliye vâciptir.} Kendilerine merhameten, değnek ile darbedilmez! . {(5) Darbın, değneksiz olması, bir karineye mebnidir ki, o da değnek ile olan darbın ancak, bir mükelleften sâdır olan bir cinayet hakkında meşru olmasıdır. Sabinin ise, cinayeti yoktur. Diğer bazı eserlerde, buna dair delâlet vardır.} Eliyle üçten ziyade dahi vurulmaz. {(6) On yaşında, çocukların yatakları dahi ayrılır. Hadis-i şerifte böyle buyurulmuştur.}

— 127 —

Âkil bâliğ olan her müslümana, beş vakit namaz farzı ayindir. Onda aslâ. vekâlet cari olmaz. Yâni, hiç kimse, hiç kimsenin namazını kılmış olamaz. {(1) Dürr-ü Muhtârın sıfatı salât kubeylinde, ve reddi Muhtârda mezkûr olduğu üzere, âmil için, amelinin ecrini diğerine vermek vardır. İnsan kıldığı nevâfilin sevabını dahi, başkasına bağışlayabilir. Düşmanların gönlünü yapmak için, namaz kılmak, yâni Allah için kıldığı namazın sevabını, kendi hasmını hoşnut etmek için, onlara bağışlamak fayda vermez. Çünkü, hasım affetmeyebilir. Bu halde sevap, salât ona kılınmış olmakla zayi edilmiş olur. Hasım sahibi olan kimse, nevafilden dilediğini, sevabını hibe etmeyerek, Allah için kılar. Eğer hasmı ya tekerrümen veyahut Cenâb-ı Hakkın rızasıyle affederse salâtın sevabı kendine olur. Ve illâ yâni hasmı affetmezse, onun hasenatından alınıp hasmına verilir. Hasenatı, biterse, mazlûmun seyyiatından alınıp ona verilir. Sadaka dahi, salât gibidir. Bir dank (dirhemin altıda biri) hak için cemaatle kılınan salâtı makbuleden, yedi yüz namaz sevabı alınacağı, eserde varit olmuştur.} Farz olduğunu itikat ile beraber, tekâsülen namazı terk eden fasıktır. Kılıncaya kadar, habsolunur. {(2) Müellif târiki salâtın hükmünü, salâtı vitirin önünde zikretmiştir!}

NAMAZ VAKİTLERİ:

Her vaktin namazı, o vaktin girmesinden evvel, câiz olmayıp, vakit ile vâcip olduğuna göre, vakitler, namaz için esbaptır. Vaktin geçmesinden sonra, edâ sahih olmayıp, kılınan namazın, kazâ oluşuna nazaran vakitler, birer şart olur. Bir vakit içerisinde, hem o vaktin farzı, hem de daha başka namaz kılınabileceğine göre, vakitler, salâta zuruftur. {(3) Vakit, müeddaya edâ şartı ve sebebi vücud olmakta, oruç da namaza ben"zer ve ancak, oruca zarf değil, miyar olmakta, ondan temayüz etmektedir. Niyyet için, salâtta tayinin lüzumu ve oruçta ademi lüzumu, işte bundan neşet etmektedir.}

Salâta nazaran vakit, zarf olmakla beraber, sebep dahi olabilmek, zarfiyet maiyyeti ve sebebiyyet tekaddümü, iktiza ettirdiği halde, şöyle mülâhaza olunur ki, vaktin salâta sebebiyyeti, edânın alel-itlâk ittisâl ettiği cüz ile kaim olup {(4) Maksut: Şürû kendisini vely-eden cüz-ü mütekaddemdir.} ân beân, son cüz'e kadar intikal eder. Edâ, vaktin cüz'ü evveline ittisal etmiş ise, sebep cüz'ü evveldir. Ve illâ, cüz'ü sâni ve cüz'ü sâlisdir. Bunların birinde edâ edememek takdirinde, vaktin son cüz'ü, nâkıs dahi olsa, sebebiyyet için, teayyün etmiş olur. O anda ayılan mecnuna ve baygına, hayiz ve nifastan pâkliğe eren kadına ve baliğa veya irtidattan sonra müslim olana, o vaktin namazı borç olur. Yalınız vaktin en son cüzü, namazı edâya kâfi gelemeyeceğinden o namaz kaza olunur. {(5) Vaktin çıkmasından sonra, zarfiyetin sıkışması kalmamak cihetiyle sebebiyet, cümle-i vakte izafe edileceğinden, kazânın bir vakti kâmilde olması dahi lâbüd olur.} Ve bilâkis bir vaktin cüz'ü âhirinde, - Allah korusun bir kimse mürted veya mecnun olan o kimseye ve hayiz ve nifas haline

— 128 —

uğrayan kadına, o namaz lâzım olmamakla, maniin zevalinden sonra, onlar o namazı kazâ etmezler.

Her vaktin namazı, vaktinin evvelinde kılınmak, vücubü müvessa ile vâcip yâni, kulun zimmetine, fevri olmayarak, terettüp eder. Vücupta tavsi olmakla, meselâ birinci, ikinci, üçüncü cüzülerden, salâtın tehiri ile vakti daraltarak (kendine gel) hitâbı müteveccih oluncaya kadar, namazı geciktirmek, büsbütün namazı, kazâya bırakmak kadar, günah değil ise de, ondan sonraya bırakmak, bir günahtır ki, kazâ dahi o günahı gideremez. Onunla zâil olan suç, terktir.

Farz olan namazlar için, muayyen olan vakitler beştir. {(1) Bu beş vakit, Hazret-i Cibrilin imameti hakkındaki, hadîsi şerîf ile teayyün etmiştir. Kürre-i arzın her tarafında tahakkuk etmediği için, beş vakit, Kur'ân-ı Kerîmde sarîh değildir. Sûre-i Rumun 17 ve 18 inci âyetleri olan: Fe subhanellâhi hine tümsûne kavl-i kerîminde evkatı hamseye işaret olduğu hakkında, Hazret-i İbni Abbastan tefsirlerde bir rivayet vardır.} Bu, hâdîsi şerifle sabittir. Hadis-i şerif:

وَقْتُ صَلَاةِ الْفَجْرِ مَا لَمْ يَتْلُعْ قَرْنُ الشَّمْسِ الْاَوَّلِ
وَقْتُ صَلَاةِ الظُّهْرِ اِذَا زَاَلَتِ الشَّمْسُ عَنْ بَطْنِ السَّمَاءِ مَا لَمْ يَحْضُرْ
وَقْتُ الْعَصْرِ وَقْتُ صَلَاةِ الْعَصْرِ مَا لَمْ تَصْفَرِ الشَّمْسُ وَ يَسْقُطُ قَرْنُهَا الْاَوَّلُ
وَقْتُ الْمَغْرِبِ اِذَا غَابَتِ الشَّمْسُ مَا لَمْ يَسْقُطِ الشَّفَقُ
وَقْتُ الْعِشَاءِ اِلٰى نِصْفِ اللَّيْلِ

"Sabah namazının vakti, güneşin doğmasından az öncesine kadardır. Öğle namazının vakti, güneş göğün karnının ortasından kaymaya başladığı andan ikindi vaktinin az öncesine kadar. İkindi namazının vakti, güneşin sararıp batmaya başladığı âna kadardır. Akşam namazının vakti, güneşin batmasından kırmızılığın son bulmasına kadardır. Yatsı namazının vakti de gece yarısına kadardır."

Bu hadis-i şerîf, sabah namazının başlangıcından bahsetmemektedir. Onu Hazret-i Cibrilin imâmeti hadisi anlatmaktadır. İşte her iki hadîsin ışığı altında sabah namazının vakti; fecrin tulûundan başlayıp güneşin doğmasından az evveline kadar olan zamandır.

Sabah Namazının vakti:

Fecrin tulûu ki, maksut fecri sâdıkın {(2) Sadık denilmesi, enine yayılmakta olup, sabahın gerçeklenmiş olmasındandır Mukabili kâziptir ki, tulen zahir olup, sonra gaip olduğu için, yalancı aydınlık mânâsına olarak (fecri kâzip) ismi verilmiştir.} tulûudur, sabaha karşı aydınlığın, ufku şarkîden yayılmağa başlamasıdır. {(3) Fecrin tulûu şer'î gündüzün başlangıcı olmakla, oruç için dahi imsak vaktidir.}

Öğle namazının vakti, güneşin zevâlinden itibaren, her dikili şeyin gölgesi, kendinin iki misli ve bir kavle nazaran, bir misli olmak, zamanına kadar olan müddettir.

Öğle namazı vaktinin başlangıcı, müttefekun aleyhtir ki, icma ile, zeval zamanıdır. Son vaktinde, Hazret-i İmamdan iki rivayet vardır. Birincisi gölgenin iki misline baliğ olması, ikincisi ise gölgenin bir misline baliğ olmasıdır. İkincisi kavli imameyn olmuştur. (İmam Zufer ve eimme-i selâsenin dahi kavilleridir).

— 129 —

Her iki rivayette de, zeval vakti tâbir olunan (zilli istivâ) müstesnadır. {(1) Zıl, gölge demek olduğu gibi, fey dahi gölgedir. Aralarında umum ve husus vardır. Şemsin bozduğu her gölgeye zıl, şemsi nesh eyleyen gölgeye fey denir, (şey veznindedir). Şu izaha göre, kablez-zevâl olan gölgeye zıl, badez-zevâl olanına da feyitlak olunur. Şemsin istiva zamanında gölgelerin ziyade ve noksanı kalmayacağından, zeval vakti olmuş ve güneşin garbe ağmasiyle, gölgeler şarka doğru uzamağa başlayınca da, öğle namazı vakti girmiş ve bundan sonra - rivayetlerinin ihtilâfına göre - gölgeler bir veya iki misline bâliğ oldukta, öğle vakti sona ermiş ve ikindi vakti de girmiş olur.}

İkinci kavl; Tahtâvînin ihtiyar ettiği ise de, evvelkisi daha yaygın ve ekseri meşayihi fukâhâca gölgenin iki misline baliğ olması müşterektir.

İkinci kavli, öğle vakti için müntehâ, ve evvelki kavli, ikindi vakti için mebde kılarak, ikisi arasındakini, vakti mühmel itibar edenler dahi olmuştur.

Bu halde, ihtiyat, öğleyi o müntehadan sonraya bırakmamak ve ikindiyi o mebde'den önce kılmamaktır. Tâ ki, namazını ittifakı fukâhâ üzere kılmış olsun.

İkindi namazının vakti, kavleynin ihtilâfına göre - öğle vaktinin son. nundan güneşin gurubuna kadardır. - Her iki kavil nazara alınarak, her şeyin gölgesinin bir misli olduğu zamandan itibaren (asri evvel), iki misli olduğundan itibaren (asri sani) girmiş ve bu zamanlar, bu sûretle mütearef bulunmuştur. {(2) Meşhur olan budur: Hadîs-i şerifte, "güneşin gurubundan evvel, ikindinin bir rekâtına yetişen, ikindiye yetişmiş olur" buyurulmuştur. Hasan bin Zeyyad hazretlerinin: Güneş sarardığı zaman, ikindi vakti çıkmış olur, demeleri, ikindinin vakti muhtârına haml olunmuştur.}

Akşam namazının vakti, güneşin gurubundan itibaren, garp taraftaki şafağın gaybubeti evvelindeki ânâ kadar olan müddettir.

Şafak: Gurubu takip eden kızıllık, yahut ondan sonraki aklıktır. {(3) Güneşin doğmasından evvel şark tarafta zuhur eden aydınlığa fecir ve gurubundan sonra garp tarafta görülen aydınlığa da şafak denilmektedir. Fecrin, oruca göre imsak vaktini, ve namaza göre de, sabah vaktini tâyine yardım ettiği gibi, şafak da akşam ve yatsı namazları vakitlerinin tâyinine medar olur. Fecrin tulûu, oruçta imsakin mebdei olduğu gibi sabah namazının da başlangıcıdır. Şafakın gaybubeti ile de akşam vakti sona ermiş ve yatsı namazının vakti başlamıştır.}

Yatsının vakti, ihtilâfı kavleyn üzere olan, şafak aydınlığının gaybubetinden başlayıp, müntehayı leyl demek olan, fecrin tulûundan evvelceye kadar uzayan zamandır.

(Geçen hadîs-i şerifte, vakti istihbabın müntehası beyan buyurulmuştur ki, o, gece yarısıdır. Diğer hâdis ve âtîdeki hadîs-i şerife mebni, yatsı ve vitrin en son vaktinin fecrin tulûu olduğu icmâ ile sabittir.)

— 130 —

Salât-ı vitrin vakti:

اِنَّ اللّٰهَ زَادَكُمْ صَلَاةً اَلَا وَهِىَ الْوِتْرُ فَصَلُّوهَا مَا بَيْنَ الْعِشَاءٍ الْاَ خِيرَةِ اِلَى طُلُوعِ الْفَجْرِ

Cenâb-ı Hak size bir namaz ziyade etmiştir ki, o da vitirdir. Onu yatsı sonundan, tulûu fecre kadar kılınız hadîsi şerîfince yatsı vaktidir.

Bu hadîsi şerîf, salâtı vitirin vaktini tâyin etmekte, sarih olmakla, onun yatsı vaktinden evvel kılınması sahih olmadığı gibi, yatsının girmesinden sonra, yatsının kılınmasından evvel kılınması dahi sahih değildir. Çünkü, bâbında mübeyyen olduğu üzere, salâtı vitir, indel-imam vâcip ve İndel-imameyn sünnettir. Yatsının vakti olmakla, indel-imam vitirin dahi vakti olmuş olup ancak, vakti vahidde ictimâ eden, farzı kat'i ile farzı gayr-i kat'i arasındaki tertibe riayet lâzım geldiğinden, ve sünnetliğine kail olan imameynce dahi, vitir yatsının sünnetinden olmakla ona tâbi bulunup, yatsı namazı kılınmadıkça, vitrin vakti olmamış olacağından, salâtı vitir, yatsı vaktinde, yatsının farzından önce kılınamaz.

Yılın en kısa gecelerinde şafak zâil olmadan, fecrin tulû ettiği beldelerde bulunanlar {(1) Bunlar, arzın en şimâl yerlerinde bulunanlardır. Oralarda, yazın evvelinden kırk gün, gündüz yirmi üç, gece bir saat devam eder. Bunun aksi olan yerler dahi vardır. Namaz vakitleri için esbap olmakla, Fukaha; evkatın tahakkuk etmediği yerlerde, namaz dahi yoktur, dediler. Onların namazları gibi, oruçları ve zekâtları dahi, mevzuu bahs olmak lâzım gelir. Maahaza, oruca göre sebep olan aylar, tahakkuk eylemekte olduğundan, ademî vücube kail olmak, mümkün olmaz. Şüphesiz meskûn olan, o gibi yerlerde, takdiri evkat gerekli ve mümkün olduğuna, ve müstehaza olarak baliğa olan kadın için, fıkıhta, hayiz, tuhur, nifas müddetleri tâyin edilmiş bulunduğuna göre, ibadet nimetlerinden onların da, kendilerini behreyab etmeleri mümkün olur.} gibi, yatsının ve vitirin vaktini bulamayanlara o namazlar lâzım olmaz. {(2) Bu hususlar, ehli ilim tarafından şüphesiz, nazarı dikkatten uzak tutulmamaktadır. Edâsı için vakit mevcut olmayan, namazların kazasına lüzum gösterenler olduğu gibi, vaktinin ademi mevcudiyyeti hasebiyle, o namazların sâkıt olması gerektiğine kail olanlar da vardır. Nitekim, beş vakit namazdan birini iskat eden kimse, ikfar olunmaz mı? suâlini, şeyhi kebir Seyfiddin, kolları dirseklerinden, yahut ayaklan topuklarından kesilmiş bulunan kimse hakkında, abdestin farzları dördüncüye mahal olmadığı için, üç olduğu gibi, beşinci namaz dahi, onun vaktini bulamayan belde ehlinden sâkıttır, cevabını vermiştir. Hulvâni dahi, bunu işitince, istihsan ve bu hususta şeyh-i kebire muvafakat etmiştir. Hakikat, kendi peşinde koşanları, elbet sevindirir.}

Her namazın vakti muayyen, ve her vaktin namazı, vaktinde kılınmak

اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا

"Muhakkak ki namaz müminlere vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır." Kavl-i kerîmi, {(3) Kitab mevkutu, Kâdî: Bir farzı mahdudil-evkattır ki, onu vaktinden ihrac etmek, hiç bir halde câiz olamaz, diye tefsir etmiştir.} mantukunca farzı ayn olmakla, sefer ve yağmur gibi, bir özür sebebiyle, iki farzın bir vakitte cemi, caiz olamaz. Çünkü Cem'in tariki, ya takdimdir ki, bir namazı vakti girmeden, diğer namazın vaktinde kılmaktır.Veyahut tehirdir ki, vaktinden sonraya bırakmaktır. Bunların ikisi de caiz olmayan şeylerdir. Zira, takdim tarikiyle

— 131 —

cemide, bir farzı vaktinden evvel kılmak olur ki, sahih değildir. Tehir tarikiyle cemide, bir farzı, vaktinden sonraya bırakmak demektir ki helâl değildir.

Cem'in cevâzına delîl olmak üzere, rivayet olunan şey, birinci namaz, vaktinin sonlarına yakın anlara kadar, tehir edilmiş olmağa mahsustur ki, bir namazdan ferağı müteakip, diğer namazın dahi vakti girmiş olmakla, o dahi kılınmış demektir.

Huccâca has olmak üzere, yalnız iki yerde, namazlar cem olunur ki, onların biri Arafattaki cem'i takdim, ve diğeri Müzdelifedeki cem'i tehirdir. Arafattaki cem'i takdimden maksat, arefe günü ikindi namazının vakti girmeden, ikindiyi, öğlenin farzını, müteakiben, iptidaî vakti zuhurda tercihan, Nemre mescidinde kılmaktır. Orada cemaati kübrâ ile kılınan, öğle ve ikindi namazları, işte bu vech üzere, ceman kılınır. Bir ezan okunup, iki ikamet alınır. İkinci ikamet, ikindinin zamanı, henüz girmemiş olduğu cihetle, cem'a, tenbih içindir. Bu iki farzın arası, nafile namaz ile ve hattâ müekkede olan öğlenin ikinci sünneti ile dahi, ayrılmaz. {(1) Meselâ, Miskinül-allâme, Zahireye, Muhite ve kâfî'ye tebean, sünneti zuhru istisna etmiştir. Eseri hilaf, sünneti zuhrun kılınması suretinde zahir olur ki, evvelki kavle göre, o halde ikindi için ezan okumak gerekir. İkinci kavle göre okunmaz. Zahirî rivayet kavli evveldir.} Yâni, o gün orada öğlenin son sünneti ile, ikindinin sünneti kılınmaz.

Müzdelifedeki cem'i tehirden maksat, o günün akşam namazını, Müzdelifeye gelip, orada yatsı vaktinde, yatsı namazı ile birlikte, bir ezan ve bir ikamet ile kılmaktır. Evvelâ, akşam namazının farzı ve onu müteakip, yatsının farza kılınır. (Yatsıyı takdim etse, onları tertip üzere iâde lâzım gelir). Vakitler, gelmiş olmakla - cem'a tenbih için - bunda ikinci ikamete hacet yoktur. İki farzın arası, salâtı nafile ile ve hattâ, akşamın sünneti ile. fasl olunmaz. Şâyet, iki farz arasında, bir şey ile iştigal eder veya salâtı tetavvû' kılarsa o zaman yatsı için ayrıca kamet getirir.

Arafattaki cem'i takdim, imamı Âzama göre, dört şart ile meşruttur: Birincisi arefe olmaktır. İkincisi kılınan öğle, sahih olmaktır. Şayet, fesadı anlaşılırsa, onu ve vaktinin girmesinde ikindiyi iade etmek lâzım gelir. Üçüncüsü en büyük imam veya naibi bulunmak ve her iki namazda cemaat onunla akd olunmaktır. Muktedi, onların her ikisinde mesbukan olsun, cemaati müdrik olmak lâbüd olmakla, farzın yalnız birinde cemaate yetişmekle, cem'i' caiz olmaz. Dördüncüsü hacı ihramlı bulunmak ve ihramı hac için olmaktır. umre için olan ihram, bu babta kâfi değildir.

İndel-imameyn, hacı münferid dahi olsa, cem'i mezkûru yapar. Burhanda, evlâ olan da budur, denmiştir.

— 132 —

Cem'i tehirde, mekânın müzdelife olmasından ve musâllinin ihramda bulunmasından, başka şart yoktur. Münferid dahi, bu cem'i yapar.

Huccaca göre, o gün akşam namazı yatsı ile birlikte, Müzdelifede kılınacağından, onu Arafatta, yahut, Müzdelife yolunda kılmak, câiz olmaz. Nitekim, inşâallâhü teâlâ, kitâb-ul-hacte tafsilâtlı olarak beyan edilecektir.

EVKATI MÜSTAHABBE (MÜSTAHAB VAKİTLER)

Beş vakit namaz için, birer mebde ile birer münteha beyan olunmuştur ki, onlar vakti cevâzdır. Sıhhat ve cevaz itibariyle, bir namaz vaktinin müntehası, diğer namaz vaktinin mebdeine ulaşa-gelmekte ve yalnız, sabah namazı ile öğle namazı arasını, kerahet vaktinden sonra, epeyce bir vakti mühmel ayırmaktadır.

Asrı evveli, öğle vaktinde münteha sayanlarca, öğle ile ikindi arasında dahi, vakti muhmel bulunmaktadır.

"Dünyâ dediğin bir ândır onu da ibadette sarfeyle" fehvasınca, evkatı mühmele dahi, insana, zamanı ferağ oldukça, ihmal olunmayıp taate sarf, ve nâfile namazlara zarf kılınmak gerektir. (Müttefekun aleyh olan, vakti mühmelde, işraak ve duha namazları vardır).

Farz olan her namazı, vaktin girmesinde kılmak efdaldir. Meğer ki geciktirme bir sevabı gerektire.

İşte, evkatı müstahabbe, fazileti mütezammin olan vakitlerdir ki,ileri de gelecektir.

Cemaat olmak ve evkatı müstahabeye riayet etmek, erkeklere âit fazilettir. Kadınlara müstahab olan: Namazlarını, erkekler cemaat ile edâdan fariğ olduktan sonra evlerde kılmaktır. Yalnız sabah namazını, erkeklerin cemaatten ferağına intizar etmeyerek, erkence kılarlar.

Erkekler için, sabah namazının isfarı müstehaptır. (İsfar, sabah vaktinin aydınlanması demektir).

İsfar, tağlisin zıddıdır. Tağlis, sabah namazını, daha karanlık iken kılmaktır. İsfar, onu aydınlıkta kılmak yâni, ortalığın açılmasına tehir eylemektir. Bir mertebede ki, kılınan farzın fesadı anlaşılacak olursa, onu güneş doğmadan evvel kıraeti mesnune ile {(1) Namazın sünnetleri bahsine bakınız.} iade mümkün olacak kadar bir zaman bulunmak şartiyle.

Hadîs-i şerifte: "Fecri aydınlatın çünkü ecri büyüktür." {(2) Bunu ashabı sünen, rivayet ettiler. Ashabı Rasûlû-llah sallâllaâhu teâlâaleyhi vesellem, salâtı fecri tenvir ve isfar eylemeleri üzerine ettikleri içtima gibi, hiç bir şey üzerine içtima ve ittifak etmediler. Müstehab olan: İsfar ile iptida etmektir. Zahirî rivayet dahi budur. Bir kavle göre galeste namaza başlayıp, isfar ile tamamlamaktır.} ve "Sabah namazını aydınlıkta kılın ki uğurlu olsun." buyrulmuştur.

— 133 —

Hem de ortalık açılmadan başlamakta, cemaat azlığı olup, isfar etmekte ise, cemaat çokluğunun fazileti vardır ki, sabah namazı camilerde, geççe kılınır ise, uyuyanlar ve ihtiyar olanlar dahi, haklarında genişlik hâsıl olarak cemaate yetişirler. Cemaati azaltmayı gerektiren hâl, cemaati çoğaltmaya sebep olacak halden, elbette efdâl olamaz.

Hem de İsfar, Hazret-i Enesten (Radiye-llâhü teâlâ anhü) mervi olan faziletin, suhulet husulüne sebeptir. Müşârünileyh hazretlerinin rivayetlerine göre, Peygamberimiz sâllâ-llâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki: "Her kim sabah namazını cemaat ile (Velev ki, kendi ev halkiyle) edâ ettikten sonra, tulûu şemse kadar, Cenâb-ı Hakkı zikrederek vaktini geçirir ve sonra (yâni güneşin doğmasından ve kerahet vaktinin çıkmasından sonra) iki rekât namaz {(1) Buna, işraak namazı denir ki, sünnet olan duha namazından başkadır.} kılarsa, ona tanı bir hac ve tam bir umre {(2) Yâni, gerek haccın, gerek umrenin, sevapları eksiksiz verilir. Hactan maksut, nâfile hacdır. Bu ecrin, hakikaten husûlü murat olup, tergib kabilinden değildir.} sevabı verilir." Ve yine Sâllâ-llâhü teâlâ aleyhi ve sellem hazretleri, buyurmuşlardır ki, sabah namazını kılıp (Müellif bunu, akşam namazı hakkında da zikretmiştir) ayakları bükük olduğu yâni, bağdaş kurmadığı hâlde, dünya kelâmı etmeyerek, on kere "Lâ ilâhe illâ-llâhü vahdehu lâ şerike lehû lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve alâ külli şey'in kâdir" diyen kimse için, on hasenât yazılır ve ondan, on seyyiât mahvedilir {(3) Bunda ve Nezâirde, meşhur olan, küçük günahların kasd olunmasıdır. Bazı ehli ilim, itlâki üzere bırakırlar. O takdirde, kebâire de şâmil olur. Fâili muhtâr hazretlerine göre, güçlük yoktur.} ve Cennetteki makamı, on derece terfi olunur. Ve o gün, o kimse, her türlü mekrûhatten masun ve mekri şeytandan mahrus ve mahfuz olur. Ve şirkten başka bir günahın vizri kendisine erişmek üzere o gün, o kimse, tâkip olunmaz. {(4) Bu da, ya fiili, mağfur olmak veyahut kendisi tövbeye muvaffak bulunmak ile olur. Şirkin istisnası: Eğer şirk vâki olursa, onun vizri erişir olduğundandır. Lâkin o gün, her mekruhtan masun olacağı hakkındaki, vaadi sabık muktezasınca, o kimseden şirk dahi vaki olmaz. Meğer, mekruhtan bilhassa, mekruhu dünya maksut ola.} Ve yine Aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki: "Sabah namazını kıldıktan sonra, güneş doğuncaya kadar, namazgâhında bekleyen kimse, evlâd-ı İsmâilden dört esiri, esaretten kurtarmış kimse gibi olur." {(5) İkindi namazı hakkında: "Her kim ikindiden sonra, güneşin gurubuna kadar namazgâhında oturursa, evlâd-ı İsmailden sekiz esir, azad eden kimse gibi olur. "buyrulmuştur. Fecirden sonra, nefele ve ikindiden sonra akşamın farzına, intizar olunacağı cihetle ikindinin sevabı daha fazla olarak bildirilmiştir.}

— 134 —

Sabah namazını isfar etmek, seferde ve hazarda yazın ve kışın münferiden ve muktediyyen müstehaptır. Ancak, Müzdelifede bulunan Huccac, Adha günü (Kurban Bayramının ilk günüdür.) Tulûu fecirden sonra, vâcip olan Müzdelife vakfesinden dolayı onlara, o gün sabah namazını tağlis etmek (erken kılmak) efdâldir.

Öğle namazını her yerde, yâni sıcak mıntakalara mahsus olmayarak, yazın serin vakte tehir etmek müstehaptır.

İbrad, soğutmak demektir. Bu baptaki,

"Öğleyi biraz soğutun, çünkü öğle sıcağı cehennem yalımıdır." hadîs-i şerifinden alınmıştır. Öğle namazını, hemen hini zevâlde kılmayıp, cemaate gelenler, duvar gölgelerinde yürüyebilmek üzere, gölgelerin biraz daha uzadığı zamana tehir etmek demektir. {(1) Umumî hüküm olmakla, bunda bilâdın sıcak olup olmaması ve hararetin şiddetli bulunup bulunmaması ve cemaate, nasın uzaktan veya yakından gelmesi müsavidir.}

(Zahir olan budur ki, mahallî istihbab, vaktin evvelinde, cemaat kendisini fevt etmemesi iledir. Eğer cemaat, vaktin evvelinde akd olunmakta ise, onu fevt etmemek, için Öğleyi takdim veya tehir eder. Zira, cemaat ya sünneti müekkededir, yahut vâciptir. Müstahap için terk olunmaz. Ancak, imam müstehabı fevt etmiş olur.)

Kışın, baharın, güzün öğleyi tâcil etmek müstehapptır. Zira, Sâllâ-llâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, serin zamanlarda, öğleyi tâcil-buyururlar, yâni vaktin girmesini müteakip hemen kılarlardı.

Bundan bulutlu günler, müstesnadır ki, o günlerde vaktinden evvel kılmak korkusundan, dolayı öğlenin tehiri müstehap olur.

Cuma namazı dahi, her iki zamana göre, aslen ve istihbâben, öğle namazı gibidir.

İkindi namazını, kışın ve yazın, güneşin rengi değişmiş olmayacak kadar, tehir etmek müstehaptır. Tâ ki, musalli farzdan evvel, ikindinin sünnetini dahi kılabilsin. Aleyhi-s-salâtü ve-s-selâm efendimiz hazretleri güneş; ak ve berrak oldukça, ikindi namazını tehir buyururlardı.

Güneşin tagayyürü, göz kamaşmayacak hale gelmesidir. İkindi namazını o vakte kadar tehir etmek, tahrîmen mekruhtur. {(2) Kerahet tehirdedir. Bir şey, memurun-bih olmakla beraber, ona kerahet isbatı, doğru olmaz. Kezâ, teğayyürden önce başladığı ikindiyi uzatarak güneş mütegayyir olsa, mekruh olmaz. Çünkü, namaza ilk başladığı andaki durum esastır.} Hastalığa ve yolculuğa mebni tehir mübah olamaz.

Vakti herahetten sakınmak için, bulutlu günlerde, ikindi namazını, vaktinin girmesi' iyice belli olduktan sonraya bırakmak müstehaptır.

Akşam namazını, yazın ve kışın, tâcil etmek müstehaptır.

— 135 —

Akşam ezanı ile ikameti arası ancak, üç âyet miktariyle veyahut bir celse-i hafîfe ile ayrılabilir.

(İki rekât namaz miktariyle faslolunursa, akşamın farzından evvel, iki rekât namaz kılmak gibi, mekruh olur.)

Bundan bulutlu gün müstesnadır ki, havanın kapanık olmasından dolayı vaktin tâyinindeki güçlüğe binaen, akşam namazının, guruptan önce kılınmak korkusu olur ise, onun tâcil edilmemesi yâni, güneşin battığına iyice kanaat getirinceye kadar tehiri müstehaptır.

Hastalık ve yolculuk mazeretine ve yemeğin hazır olmasına mebni olan tehir dahi müstesnadır ki, zikrolunan mazeret ve sebebe mebni, az tehirde keraheti tahrîmiyye yoktur. (Tenzîhi kerahet, mazereti selb etmez). Çok tehir ise tahrîmen mekruhtur. Hadîs-i şerifte, akşam namazının, yıldızların kesretle görünmesi zamanına kadar tehirinden sakınılması emir buyrulmuştur.

Akşam namazı vaktinde, cenaze dahi hazır olmak takdirinde, evvelâ akşam namazının farzı edâ olunur. Ondan sonra cenaze namazı kılınır. Daha sonra da akşamın sünneti kılınır. (Efdâli beyan budur. Çünkü, bu suretle, farzı ayn, farzı kifayeye ve farzı kifaye de, sünnete takdim edilmiş olur.)

Yatsı namazını, gecenin ilk sülüsüne kadar, ve bir kavle göre, sülüsü evvele kadar tehir etmek {(1) Tahtâvî der ki, yatsının tehirinde, çok haberler vardır. Sahâbe ve tâbiînden ehli ilim olanlarının çoğunun mezhepleri dahi tehirdir. Ve onu tehirde, nehy olunan (semeri, gece sohbetini) kesmek vardır. Ebi Bürdenin rivayetine göre, Aleyhi-s-salâtü ve-s-selâm efendimiz hazretleri, yatsı namazını tehir etmeği sever ve ondan evvel yatıp uyumağı ve ondan sonra oturup konuşmağı kerih görürlerdi. Çünkü, yatsıdan evvel yatıp uyumakta, uyandırılmasını, kimseye tenbih etmeyenler- için, yatsı namazını geçirmek veya cemaatı fevt etmek korkusu olduğu gibi, yatsıdan sonra oturup konuşmakta dahi, uykusuz kalıp, sabah namazına hazır olamamak, yahut boş sözlere dalıp, uyanıklığa lagviyyât ile son vermek, ve salâtı teheccüdü itiyât edenlere göre, onu fevt eylemek korkusu olur. Gece sohbetine, semer ve mufaale babından müsaitlere denir. "Lâ semere bâde-l-işâ" hadîsiyle nehy edilmiştir. Müellifin ifadesine göre, semer boş ve bi-fâide olan, yahut salât-ı teheccüdü veya salat-ı subhu tefvite sebep olandır. Yoksa, onun mesalihi müslimini tedbir gibi, bir mühimmeye mebni olanı, yahut zikri hakka ve müzakere-i ilme ve misafir ile günahsız sohbete mütaâllik olanı müsabun-aleyhtir. Yatsı namazının edâsından sonra menhiyyeti, sahîfel âmâl, ibadetle hatm olunmak içindir. Sabahleyin salâtı fecirle başlayan, ameller defteri, uyku vaktinde, yatsı namazı ile sona erdirilirse arada olan zellât, "İnnel-hasenâtı yüzhibnes-seyyiat" vaadi Kerîmiyle mahvedilmiş olur. yatsıyı sülüsü leyle tehirde, işte bu fayda vardır ki, o vakte kadar sohbet edilecekise edilip, uyanıklığa yatsı namazı ile son verilmiş olur.} müstehaptır. {(2) Hadîs-i şerifte "ümmetime meşakkat olmasa, yatsıyı sülüsü leyle, yahut nısfül-leyle tehir ederdim" buyurulmuştur. Yatsıyı gece yarısına kadar tehir mübahve ondan sonraya tehir mekruhtur. Bunlar hep kış hakkındadır. Yaza gelince, geceler kısa olduğundan tâcili müstehaptır.}

— 136 —

(Muhaşşinin beyanına göre, tehirin istihbâbı, bir takım mûteber kitaplarda, şitâ ile mukayyed olup, yazın geceler kısa olduğundan, cemaat azalmamak için tâcil, yâni (ademi tehir) müstehaptır. Cevherede dahi böyle musarrahtır.)

Yatsının, bulutlu zamanda, tâcili müstahaptır. Zira, zulmete ve yağmur yağmak ihtimaline mebni cemaatin dağılma mahzuru vardır.

Salâtı vitiri, uyanmağa güvenenler için, uykudan önce kılmayıp, gecenin sonundan evvelceye tehir etmek müstahap olur. Şu mealdeki, hadîs-i şerife binaen ki, "gecenin sonunda kalkmaktan korkanlar, vitri, gecenin evvelinde, yâni, uyumadan kılsınlar ve gecenin sonunda kalkmağa umutlu olanlar, onu gecenin sonlarında kılsınlar, zira (salâtı leyl, meşhudedir) yâni, geceleyin kalkılıp kılınan namaza, melekler hâzır olur. Efdâl olan da budur." buyurulmuştur.

(Tahtâvî der ki, vitiri kılıp da, uyuyan kimse, gece kalkıp teneffül ederse, kerahet yoktur. Ancak, efdali terk etmiş olur. Çünkü, uyanmağa güvendiği için vitiri, hadîsi mezkûr mucibince, efdâl olan, sonraya bırakmaktı. Eğer uyanmağa güvenmemekte idiyse efdâliyyetin fevti dahi yoktur). {(1) Salihlerin âdeti: Yatsıyı ve son sünneti kılıp yatmak ve salâtı vitiri gece kalkıp, teheccütten sonra kılmaktır. Kıyamı leyle, tamaı olmayanlar, vitiri, kazâya uğratmamak için kılıp yatarlar. Teheccüde kalkabilirlerse, onu da kılarlar.}

EVKAT-I MEKRUHE (KERAHET VAKİTLERİ)

Farz olan vakit namazlarının, evkatı cevaz ve istihbabı olduğu gibi, mektup ve gayr-i mektup, cins-i salât için, evkatı mekruhe dahi vardır. Ve onlar iki nevidir. Birinci nevi: Tulû, istivâ, gurup zamanlarıdır. İkinci nevi: Fecrin tulûu ile, güneşin tulûu arası ve ikindi namazından sonra güneşin sararması esnasıdır. Bunlardan evvelki nevide güneşe tapanlara teşebbühten ihtirazen, şer'i enver bizi, cinsî salâttan nehy etmiş olduğu gibi, ikinci nevide, ve aşağıda sayılacak, daha bir takım vakitlerde dahi, bilhassa nâfile namazlardan ve onların beyan olunacak lâhikalarından bize şer'an nehy varit olmuştur.

(Evkatı mekruhe) unvanı, bu iki nevi evkatı cami ve kerahet, - Tahtâvînin tasrihi veçhile - lûgat mânâsına mahmul olmakla, mekruhtan müfside dahi şâmil, bir mânâ, maksûttur. {(2) Her caiz olmayan şey dahi mekruhtur.} Çünkü, birinci nevi hakkındaki nehy-i şer'î, cenaze namazının dahi, şâmil olmak üzere, farz ve vâcip namazlar, sehiv ve tilâvet secdeleri hakkında bir mâni teşkil etmekle, onların sebebi vücubü, evkatı mezkûre içinde hâdis oldukça, ne edâ, ve ne

— 137 —

de kazâsı sahih olmamakta ve mâdâsının sıhhati, ikinci nevide olduğu gibi, kerahetle olmaktadır.

Malûmdur ki, geniş mânâsıyla namaz adı verilen şey: Farz, veya vâcip, yahut nâfiledir.

Farz: Ya ayn, veya kifâyedir.

Farzı ayn: Edâsı gibi kazası da farz olan, beş vakit namaz ile salâti cum'a ve secde-i sulbiyedir.

Farzı kifâye: Salâtı cenazedir.

Vâcip dahi, ya li-aynihî veya li-gayrihî'dir.

Vâcip li-aynihî ki, icabı hak ile vâcip olan, ve tabiri diğerle, vücûbü, kulun fiiline mütevakkıf olmayandır: Vitir, her iki bayram namazı, secde-i tilâvettir.

Vâcip li-gayrihî ki, icabı abid ile vâcip olan ve tâbiri diğerle vücubü, kulun fiiline mütevakkıf bulunandır: Sehiv secdesi, tavaf namazı, ifsad edilen nâfilenin kazâsı ve nezir (adak) namazıdır.

(Nâfile; revatip ve regaip diye, nevafil babında sayacağımız nevilere şâmildir).

İmdi, birinci nevi olan vakti kerahette ifa ve şürû olunduğuna göre zikrolunan, salât, envaının hiç biri mün'akit olamadığı gibi, {(1) Bunun gelecekte mübeyyen, altı müstesnası vardır. Dürr-ü Muhtârda, demiştir ki, vakti mezkûrde, farz ve vâcip, başlama ile mün'akid olmaz ise de, nâfile, şürû ile mün'akid olur. Farzdaki kerahet, sıhhate mânidir. Zira, sebep, kâmil ise, zimmete terettüp eden, noksan ödenmez. Vacipler de böyledir. Tetavvûdaki kerahet, mânîi sıhhat olmaz. Ve lâkin, kerahet, tahrîmidir.} evvelce başlanılmış olduğuna göre dahi, o vakitler çıkmakla, onları iptal eyler. Yalnız o vakitte hazırlanan cenazenin, namazı ve o vakitte okunan âyetin secdesi ve o günün ikindisi ve nâfile namaz ve o vakit ile mukayyed olan nezir namazı ve o vakitte başladıktan sonra ifsad olunan nâfilenin kazâsı, müstesnadır ki, bu altı namazın birincisi, - İbni Âbidînin tâyini veçhile - bilâ-kerâhe, ve ikincisi, tenzihi kerahetle ve üçüncüsü, ve ondan sonrası tahrîmi kerahetle mün'akid olur. Ve tenzîhen mekruh olan tehir olunup, tahrîmen mekruh olanların, günün asrinden mâdâsı, vücuben yarıda bırakılıp vakti gayr-i mekrûhta kazâ edilir.

(Günün ikindisinin, yarıda kesilmesi câiz olamaz. Çünkü, kerahet onun fiilinde değil, o zamana kadar, tehirindedir.)

İkinci nevi olan vakti kerahette, zikrolunan namazların cümlesi, bilâkerâhe mûn'akid olur. Yalnız nâfile namaz ile vâcip li-gayrihî kısmı müstesnadır ki, bunlar, kerahetle mün'akid olmakla, bunun dahi, sehiv secdesinden mâdâsı, {(2) Üzerinde sehiv olan musalli, selâmdan sonra kerahet vakti girse, sehv için secde etmeyip, o secde kendisinden sâkıt olur.} kat' olunarak, mekruh olmayan bir vakitte kazâ edilmek lâzım gelir.

— 138 —

Bu icmâlin tafsili, müellifin ilerideki beyanlarıdır: Üç vakit vardır ki onların girmesinden evvel, zimmete terettüp etmiş olan ferâiz ve vâcibatı {(1) Vitir, nezri mutlak, tavaf namazları, ve gayr-i mekruh vakitte şürû edip te, ifsad eylemiş olduğu nâfile ve âyeti, gayr-i mekruh vakitte okunan, tilâvet secdesi gibi.} hiç biri, onlarda ne edâ ile ve ne de kazâ ile sahih olmaz: Birincisi, güneşin doğmasından irtifaına kadar olan zaman, ikincisi, güneşin istivâ ettiği yâni, orta yere gelip, henüz zevâl bulmadığı zaman, üçüncüsü, güneşin sararıp gurup etmek üzere bulunduğu zamandır.

Zikrolunan zamanlarda, farzlar yâni, geçmiş namazlar kılınmadığı gibi, salâtı vitir, ve nezr-i mutlak misilli vâcipler dahi kılınmaz. {(2) Kılınsa da, sahih olmadığı için iâde olunur.} Vakti gayr-i mekrûhta hazırlanan cenazenin namazı ve tilâvet olunan âyetin secdesi dahi edâ ve ifa olunmaz. Namazın eczasından olduğu için, sehiv secdesi dahi edilmez. Ukbe bin Âmir (Radiyellâhü teâlâ anhü) hazretlerinin hadîsine mebni ki, Hazret-i müşârün-ileyh: "Rasûlullâh sallâllâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bizi üç vakitte, namaz kılmaktan ve ölülerimizi gömmekten nehy buyurdu" diye zikrolunan üç vakti tâdâd etmiştir. Hadîsi mezkûru, imam Müslim rivayet etmiştir. Mevta gömmek, cenâze namazı kılmak demektir. Çünkü, o vakitlerde, ölüyü gömmek mekrûh değildir. Aralarındaki mülazemete mebni, defin, salâtten kinâye olmuştur. Tefsiri mezkûr, nefsi sünnette dahi varit olmuştur ki, râvi-i müşarünileyh: "Ve innâ nakberü mevtânâ" bedelinde "Ve innâ nüsâlli alâ mevtânâ"dahi demiştir. Sabah namazını kılarken, güneş doğmakla, namaz bâtıl (fâsid) olacağından, musallînin ondan sonraki kahkahası, abdestini bozmaz. O namazın, nâfileye inkılâb edeceğine dair dahi, bir haber rivayet edilmekle, o takdirde abdesti, kahkahasiyle bozulur. Avamı nasın, tenbellerini sabah namazını, tulûu vaktinde dahi, kılmaktan nehy etmeyiz. Çünkü, onlar, büsbütün onu terk edebilirler. Bir müctehidin kavline göre, sıhhat temamen terkten evlâdır. {(3) Burası, mezhebi imam Şâfiiye işarettir. İmam müşârün-ileyh, bir hadise istinaden, o namaz sahihtir dedi.}

İşte bu üç vakitte, vâcip yâni, zimmetine terettüp edeni, edâ, kerahetle sahih olur: Onların birinde hazırlanan cenazenin namazı, ve okunan âyetin secdesi, ve başlamış bulunan nâfile, ve onlarda kılınması nezr olunan namaz, gibi ki, bunlar o günün güneş batarken, kılınan ikindisi gibi, kerahetle sahihtir. Kerahet, tahrîmiyye olduğundan şürû' edilmiş bulunan nâfile ve nezir namazları, vücuben kesilip vakt-i kâmilde kazâ olunur. Okunan âyetin secdesi, gayrimekruh vakte tehir olunur. Secde, tehir olunmayıp, edilse zimmete terettüp ettiği veçhile, ödenmiş olacağından, iâde olunmaz. (Bunun keraheti, İbni Âbidinin tâyini veçhile, tahrîme değildir.)

— 139 —

Hazırlanan cenazenin namazı, tehir olunmayıp kılınır. Ve onda tâcil gerektiği için, tehir olunmamak efdâl olur. {(1) Hadîsi şerîfte; üç şey tehir olunmaz, gelen cenaze, kazâ edilecek borç, küfüv ve münasibi bulunan kız buyruldugu için, onun tehiri mekruh olur.}

günün ikindisi, müstesnadır ki, o kesilerek kazâya bırakılmaz, edâve itmam olunur. Onun keraheti, fiilinde değil, o vakte tehirindedir. Sıhhat, sebebin bekasına mebnidir ki, o da, vakitten edânın ittisal ettiği cüzü'dür. Müsebbib ise, sebebin sübûtüne göre, sabit olup, kâmil ise kâmil, nâkıs ise nâkıs olur. Geçmiş bir ikindi namazını, o vakit kılmak, (yânikazâ etmek) gibi değildir ki, işte bu, sahih olamaz. Zira vaktinin çıkması sebebiyle, zimmete kâmil olarak geçmiştir. Şu halde, nâkıs olaraködenemez.

Bu üç vakitte, nevafil kılmak dahi, keraheti tahrîmiyye ile, mekrûhtür. Binaenaleyh, şürû olunduysa kesilip, vakti kâmilde (gayr-i mekrûh vakitte) edâ olunmak vâcip olur: {(2) Bir kavle göre, evkatı mezkûredeki, nevafil dahi farzlar gibi gayr-i sahihtir. Çünkü delîl, hususan bir sınıf namazın, ademi sıhhatını değil, mutlak menini ifade etmektedir.} Abdestin şükrü, tahiyye-i mescid, ve sair sünnetler gibi. {(3) Tulû zamanında, sünneti fecir, mutasavver ise de, istivâ ve gurup zamanlarında, süneni revatip olmadığı için, müellifin o tabiri, Muhaşşinin ihtarı üzerine, alınmayarak kelâm, duha ve küsûfe dahi şâmil kılınmıştır.} İmam Ebu Yûsufun müftâ-bih olan kavline göre, cuma günü istivâ zamanında, nâfile kılmak mekrûh değildir. {(4) Maksût, tahiyye-i mescid namazıdır ki, nâs ondan gafillerdir.} Zira, zikrolunan, hadîsi Ukbe'nin bazı rivayet tariklerinde Cuma günü istisna edilmiştir.

Zikrolunan üç vakitte, Salâvatı şerife okumak, duâ ve tesbih etmek, kıraeti Kur'ândan efdâldir.

Mezkûr üç vakitten mâdâ, aşağıda sayılacak vakitlerde bilhassa. nâfile kılmak {(5) Nâfile, farz ve vâcip olmayan, demek ise de, nezir ve tavaf namazı, ve ifsad ettiği nâfilenin kazâsı gibi ligayrihî vâcip olanlar dahi, bu hükümde nâfile gibidir. Amma, vâcip liaynihî-ki, iycabı hak ile vâcip olup, onun vâcip kılınmasında kulun medhali olmayandır - mekruh değildir. Gerek, maksut linefsihi olsun; secde-i tilâvet gibi ki, onda muhâlefeti küffar ve muvafakati ebrar vardır. Gerek, maksut ligayrihi olsun; cenaze namazı gibi ki, onda meyyit hakkının ifası vardır.} mekrûhtur. Farz yâni, kazâ kılmakta kerahet yoktur:

1 - Fecrin tulûundan sonra, sabah namazının sünnetinden başka,

2 - Sabahın farzını kıldıktan sonra,

3 - İkindinin farzından sonra, güneşin rengi sararmamış olsa dahi,

4 - Akşam namazının farzından evvel,

5 - Bayram namazından evvel (Ne evde, ne câmide),

6 - Bayram namazlarından sonra, câmide ve namazgâhta, (Bayram namazını edâdan sonra, eve gelip nâfile kılabilir. Aleyhi-s-sâlâtu

— 140 —

ves-selâm efendimiz hazretleri, nevafile haris oldukları halde, bayram namazından evvel, nâfile kıldıkları, hiç olmamış ve bayram namazından sonra hane-i saadet âşiyanelerinde, iki rekât namaz kıldıkları olmuştur.)

7 - Arafatta ve Müzdelifedeki, cem'iler arasında, {(1) Evkatı müstehabe evveline müracaat oluna.}

8 - Vakit farzının, pek dar zamana kalmış olması sûretinde, Çünkü bunda, farz olmayan şey için, farzı vaktinden fevt etmek vardır,

9 - Farza ikamet olunurken,

(Bundan sabah namazının sünneti müstesnadır. Nitekim, babı nevafilde zikri gelecektir.)

10- Cuma günü, Hatibin çıkmasından itibaren namazdan fâriğ oluncaya kadar (Bu hükmü, müellif bütün hutbelere şâmil kılmıştır),

Hatibin çıkması minbere çıkış demek olmayıp, minbere çıkmak üzere bulunduğu yerden ayağa kalkmasıdır. O andan itibaren, ne hutbeden evvel, ne hutbe esnasında, ne de hutbenin sonunda, nâfile kılmak ve hattâ cumanın sünneti müekkidesine durmak yoktur, (mekrûhtur). Eğer hatibin kalkmasından evvel, cumanın sünnetine başlamışsa, kesmeyip, hafifçe yâni kıraeti uzatmayarak itmam eder.

Sahibi tertibe göre, o esnada, fevt olmuş namazı kazâ etmekte, kerahet yoktur. Belki, cumasının sahih olması için, o anda hatırladığı geçmiş namazını kazâ eylemesi vâciptir. Nitekim, babında beyan olunmuştur.

(Müdafaa-i ahbeseyn) yâni sidik ve gait sıkıntısı halinde, her çeşit namaz kılmak mekrûh olduğu gibi, arzusu var iken yemeğin hazır olması halinde, namazda hatırı işgal ve huşûu ihlâl edecek şeyden, zevk ve hazzını almadan, namaza durmak dahi mekrûhtur.

(Lâkin bunun keraheti, vaktin daralmamasındandır. Ve illâ, namaz takdim olunur ve kerahet dahi olmaz.)

Tahtâvî der ki, fecrin tulûundan sonra, sabah namazını kılıp bitirinceye kadar, - hayır olan söz, müstesna olmak üzere - kelâm etmenin keraheti dahi, mekrûhata eklenecek şeylerdendir. {(2) Çünkü o öyle bir vakittir ki, o anda, hem gece, hem gündüz Melâikeleri hazır olur.} Sabah namazının sünneti ile farzı arasını, kelâm ile ayırmanın mubtili sünnet olup olmaması, söz yeridir. Namazdan sonra işine gitmekte beis yoktur. {(3) Bir kavle göre güneş doğmadan işe gitmek mekrûhtur. Lâkin bu kerahet, işin iktizasiyle mukayyettir.}

EZAN VE İKAMET:

Namaz vakitleri, Cenâb-ı Hakkın nimeti ilâhiyyesi olan namaz için, zahiren sebep, ve iycabı gaybîsi için de alâmet olduğu gibi, ezân dahi vakitlere alâmet olmuştur. Ezân, ilâmdır. Vakitler havasa, ezân umuma

— 141 —

ilamdır. (Müslime lâyık olan, vakit ile mütenebbih olmaktır. Vakit kendisini agâh etmeyen kimseyi ezân agâh eder).

Bu babta îrad edilecek kelâm: Ezânın sübûtüne ve veçhi tesmiyesine, ve lûgatten ve şer'ân olan tefsirine ve faziletine ve sebebine ve şartına ve hükmüne ve rüknüne ve sıfatına ve keyfiyetine ve vaktine, sebeb ve mahallî meşrûuiyetine dâirdir.

وَاِذَا نَادَيْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ

"Siz namaza nidâ ettiğiniz zaman..."('Maide: 58)

Ezânın sübûtü, kitap ve sünnet ile sâbittir ki, Kitab-ı Kerimde:

اِذَا نُودِىَ لِلصَّلٰوةِ

"Namaza nidâ olununca." (Cumâ: 9)

buyurulmuş olduğu gibi, Hazret-i Abdullah bin Zeyd'in rüyâsı üzerine müşarün ileyhe varid olan hadîsi şerîf ile sabittir. Ezân lûgatte ilâmdır: Cenâb-ı Hak:

وَاَذَانٌ مِنَ اللّٰهِ

"Ve Allah tarafından bir ilandır." (Tevbe: 3)

buyurdu ki, bu lûgat mânâsında kullanılmıştır. Şeriat ıstılahında ise ezân, veçhi mahsûs üzere olan ilâmdır. Ezân kelimesi, selâm ve kelâm gibi isimlerdendir ki, tasrifi te'fil babındandır. Teklimden kelâm, teçhizden cihaz denildiği gibi, tezinden dahi ezân denilmiştir ki, tezin ezân okumak ve vakti bildirmektir. Okuyana müezzin denir.

Ezân okumanın fazileti, müteaddit ehadis-i şerife ile sabittir. {(1) Rûzi kıyamette, müezzinler, fazla şeref sahibi oldukları cihetle, onlar parmakla gösterilseler gerektir. Bunda, davet ehlinin, derecelerinin âlî bulunduğuna işaret vardır. Sahibi Dürrün ve Tahtâvînin beyanlarına göre, Peygamberimiz sallâ-llâhü teâlâ aleyhi vesellem efendimiz hazretleri dahi, bir seferde ezan okuyup ikamet alarak, öğle namazı kıldıkları rivayet olunmuştur. Lâkin bu rivayet, imam Tirmizînin ihtisarından ileri gelmiştir. İmam Ahmedin müsnedinde rivayeti asliyye: Hazret-i Peygamberin, o seferde, Hazret-i Bilâle ezanı emir buyurmuş olduklarıdır.}

— 142 —

İmamet - kendi babında açıklanacağı üzere - müezzinlikten efdâldir. {(1) Fahri Râzî, sûre-i müminim tefsirinde, zikretmiştir ki, ulemâdan biri, kendine imameti ihtiyâr etmesi sebebi, soruldukta: İktida halinde, Fatihayı terk etsem, imam Şâfiinin, kıraet etsem, imam Ebû Hanifenin, itaplarından korktuğumdan, bu ihtilâftan kurtulmak için imamlığı ihtiyâr eyledim, cevabını vermiştir.} Ve kezâ, ikamet dahi ezan okumaktan efdâldir. Hazret-i Ömer radiyallahü teâlâ anhın "Halife olmasaydım müezzinlik ederdim" buyurmuş olmaları, müezzinliğin imamete tafdîlini, gerektirmez. Çünkü, bu sözden, imameti terketmek maksut olmayıp, imamet işine, müezzinliği de ilâve maksuttur ki, mânâ: Hilâfet meşgalesinin çokluğu olmasa, ezam dahi okurdum, demektir. İmamın, müezzinlik de yapması, efdâl olacağı ifade buyurulmuştur. {(2) Nitekim, imam Ebû Hanîfe hazretleri, hem ezan okur ve hem imamet ederlerdi.}

Ezanın sebebi, vaktin girmesidir ki, namaz vakitleri, ezan için sebeptir. {(3) Vakit, ezan için, daimî sebeptir. Sebebi iptidâî: Sebebi meşruiyyet olmak üzere, gelecekte bildirilecektir.}

Vaktin girmesi, ezan için hem de şarttır. {(4) Vakit girmeden okunan ezan, vakit girince iâde olunur.}

Ezanın lâfzı Arabî ile olması ve âkilden sudûr etmesi dahi, sıhhatinin şartıdır.

Şartı kemâli; müezzinin, sâlih, namaz vakitlerini bilir ve abdestli ve namaz hususunda halkın ahvaline vâkıf ve cemaatten geri kalanlara sözünü geçirmeğe kaadir ve güzel ve yüksek sesli olması ve yüksekçe bir yerde kıbleye karşı durup okumasıdır. Nitekim, müstehabatından olmak üzere ileride de zikrolunacaktır.

Ezanın hükmü Ona icabetin lüzumudur. İcabet: Fiilen olduğu gibi, kavlen dahi olur. Nitekim, babın sonunda beyanı gelecektir.

Ezanın rüknü, elfazı mahsusadır ki, dört tekbir, ikişer şehadet, ikişer (hayyi ale), iki tekbir ve bir tehlildir. Nitekim beyan olunacaktır.

Ezanın şer'î sıfatı: Sünneti müekkede olduğudur. Ezan, esah olan kavle göre vâcip değil ise de, vâcip derecesinde bir sünneti müekkededir.

Ezanın keyfiyeti, yâni edâ ve ifası sureti, teennidir ki, ikamet gibi acele edilmeyip, âheste âheste okumaktır.

Ezanın vakti, aslen ve istihbaben, namaz vakitleridir. {(5) Vakti cevaz ve istihbap malûm olmuştur. Müellifin, (velev kazâen) kavli, kazâ için, muayyen vakit olmadığına binaen, vakit, fille mahmuldur ki, kazâ edilecek olan farzın ezânı dahi, kazâ olunacağı zaman okunur, demektir.}

— 143 —

Ezanın meşruiyyeti sebebi: Namazı, resulü ekrem sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri ile cemaatle kılmanın vaktini bilmek için, bir alâmet ittihazında, sahabenin müşavereleridir. {(1) Bu, bundan evvel mev'ut olan, sebebi iptidaidir. Muhaşşi der ki, sebebi aslî, Nebiy aleyhis-selâm efendimiz hazretlerinin, namaz vakitlerini zaptedemediklerinden dolayı, sahabeye hâsıl olan meşakkattir.}

Ezanın mahalli meşruiyeti, Medine-i Münevveredir. Hicreti mukaddesenin ilk ve bir rivayete göre, ikinci yılında ezan meşrû olmuştur. Ondan önce, yollarda: Namaza yahut cemâaten namaza, meâlinde olmak üzere müminler birbirlerine seslenirlerdi. Sonra ezan emrolundu.

Şöyle ki, aleyhis-salâtü ves selâm efendimiz hazretleri, Medine-i tahirelerine şerefle ayak bastıklarından sonra, namazı gâh erken ve gâh geç kılmakta oldukları cihetle, yakın ve uzak yerlerden gelen ashabın bir takımı kendileriyle birlikte cemaat olarak, namaz kılmak meziyyetine (hırsan) evvelce gelip beklemek ve bundan dolayı, işlerinden kalmak mahzuruna uğrar ve bir takımı, namaz geç kılınır zanniyle, geççe gelip, namazı kılınmış bularak, esef ateşi onların sinelerini dağlar idi. Buna binaen, akdi cemaat vaktine bir alâmet ittihazı için müşaverede bulundular. Bâzıları (darbı nâkus) olunması {(2) Geçmişte, nasârâ taifesinin, mâbetlerinin çağrı âleti, biri büyük ve biri küçük, iki musanna tahtadan ibaret olup, büyüğüne nâkus, küçüğüne vebîl tâbir olunurdu.} (yâni çan çalınması) reyinde bulundular. Hazret-iResûl-ü Ekrem sallallahu teâlâ aleyhi vessellem efendimiz "o hıristiyanlarındır" buyurdular. Bâzılar, Şebbur, yâni boru çalınması, reyinde bulundular. Nebiy aleyhis-salâtü ves selâm: "O yahudilerindir" buyurdular. Bâzıları, ateş yakarız, dediler. Ona da Aleyhis-selâm efendimiz "Mecûsiler şiarıdır" diye razı olmadılar. Müşavere arasında bayrak dikeriz, görenler, birbirlerine iylâm ederler, diyen olduysa da, efendimiz hazretleri, onu da beğenmediler. Reyler henüz bir şey üzerine ittifak edemeden kalkılmış ve kararsızlığa mebni, Hazret-i Seyyidül-kâinatın veçhi saâdetlerinde görülen neşesizlik üzerine, ehli müşavereyi, gam almıştı. Hâdiseyi rivayet eden, Hazret-i Abdullah bin Zeyd-ül ansârî, {(3) Künyeleri Ebul-muhammed'tir. Kendileri Hazrecîlerden ve ashabı Bedirdendir. Bütün Meşahitte, Hazret-i Sûltânül-enbiyâ aleyhi ve aleyhimüs-selâm ile bulunmuş ve feth-i Mekkede Beni Hars bin El-hazrecin bayraklarını hâmil olmuştur. Otuz iki tarihinde, altmış dört yaşlarında dârı bekaya irtihal buyurmuş ve namazını Hazret-i Osman kılmıştır.} buyurur ki; ben dahi gamlı olarak yatmıştım. Uyku ile uyanıklık arası, bana biri geldi ki, üzerinde iki (yeşil elbise) var idi. {(4) Yâni, hem rıdâsı, hem izârı yeşildi.} bir duvar parçası

— 144 —

üzerinde kaim oldu. Elinde de bir nâkus vardı. Bunu bana satar mısın? dedim. Ne yapacaksın? dedi. Namazımız vaktinde çalarız, dedim. Ben seni, daha hayırlısına delâlet etsem olmaz mı? dedi. Olur, dedim. Kıbleye karşı durdu. Ve: Allahu ekber, diye başlayarak, ezanı tamamiyle okudu. Sonra, biraz durarak ezan kelimelerini, bir daha okuyup, sonuna doğru iki kere "kad kametüs-salât" dedi, (Bu, ikamete işarettir).

Müşarünileyh Hazret-i Abdullah der ki, ben kalkıp Resulullaha giderek, vakayı arz ve ihbar eyledim. "Hak rüyadır Bilâle telkin eyle, onun sesi senden çoktur" buyurdular. Ben de onu Bilâle telkin ettim. Hazret-i Bilâl Medine içinde en yüksek bir sathın üzerine çıkıp ezanı okudu. {(1) Minare olmadığından, Hazret-i Bilâl, mescidi şerifi nebevî civarında bulunan evlerin, en yükseği olmak üzere, Benî Neccardan, bir kadının evi üzerine çıkıp, ezân okurdu. Badehû, mescidi şerifin dışında kendisi için bir yer bina edildi. Mescitlerde, en evvel minare ihdas eden: Ashaptan Süleme bin Halef hazretleridir. Bu minare, Muaviye zamanında, Mısır'da bina olunmuştur. Çift ezan ihdas eden, Beni Ümmiyedir. Ezandan sonra, minarede Nebiy aleyhis-selâm efendimiz, salâvat okunması, yedi yüz doksan bir tarihinde, Mısır'da tezyit edilmiştir. Bid'atı hasenedir.} Hazret-i Ömer radiyallahu anhü ve anhümâ, kendi evinden işitmekle, izâr şerifleri içinde (yâni bilâ rıdâ) sür'atle, huzuru saadete geldiler. Ve: Ya Resûlallah, seni Peygamber olarak hakkiyle gönderen, Hudâ hakkı için, bunun gördüğünün mislini, ben de gördüm, şu kadar ki, bu, benden evvel gelmiş, dediler. {(2) Diğer rivayette varit olduğu üzere, Hazret-i Ömer, evvelâ: Ben bu elfâzın rüyasını gördüm, diye vakıayı nakletmiş olup da, huzurda bulunan, Abdullah bin Zeyd Hazretlerinin rüyasını, efendimiz hazretlerinden işitmiş olmaları iktiza eder.} Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, "Allaha çok şükür ki bu böylece sâbit oldu." buyurdular.

O gece, ashaptan yedi zatın o rüyayı aynen görmüş oldukları dahi mervidir. Rüyâ, sebep oldu. Ezan, yine emri Nebevî ile sübût buldu. Ve ihtimal ki, o sebep vahye mükarin dahi oldu. {(3) Bunu, şu rivayet teyit eder ki, Hazret-i Ömer ezan rüyasını görüp söylemek üzere geldiğinde, vahy, bu bapta kendisini sebketmiş buldu. Bahr-i Râikte, denmiştirki, ezanın ilk sebebi, Leyle-i isrâda, Hazret-i İmamül-mürselînin "aleyhi ve aleyhimüs-salâtü ves-selâm" Melâikeye ve ervahı enbiyaya, imameten namaz kıldırdıklarında, Hazret-i Cibrîl aleyhis-selâmın, ezân okuması ve ikamet etmesidir. Abdullahbin Zeyd hazretlerinin rüyası, bundan sonradır.}

İkamet dahi ezân gibi, bu ümmetin hususiyetlerindendir. {(4) Hazret-i Âdem aleyhis-selâmın, hubutu zamanında, arzda gördüğü vahşet üzerine, Hazret-i Cibril aleyhis-selâmın, ezân okuduğu hakkındaki rivayet bu hususiyette münafi olmaz. Çünkü, maksut namazın hususiyyetidir.}

Ezanın evveli, tekbir olduğu gibi, tâzim için avdetle âhiri dahi tekbirdir. Evvelinde dört kere Allahü ekber denir. Âhirindeki tekbir, sair elfazı şerifesi gibi iki keredir. Tekririn hikmeti, işitenlere namazın yüceliğini ve büyüklüğünü telkin içindir.

— 145 —

İkamet dahi, lâfzan ve mânen, sıfaten ve sebeben, ezan gibidir. Şu kadar ki, ikametin "Hayyi alel-felâh" tan sonra, iki defa "Kad kaameti-s salât" denir. {(1) "Namaz başlamıştır, namaz başlamıştır" demek olmakla, imam bu esnada namaza başlar, cemaat dahi ona İktida eder.} Keyfiyeti edaca dahi, aralarında bir fark vardır ki, ezanda, müezzin teenni eder yâni her iki cümle arasım, bir sekte ile {(2) Bundan ilk tekbirler müstesnadır ki, onun sektesi, iki tekbirden sonra olur. Yâni dört, ikiye ayrılır.} faslederek, alâ kavlin, kelimeleri bilâ teganni uzatarak, okur. İkameti ise, su akar gibi aralıksız, kelimeleri tane tane okumaktır.

Bunun aksi, yâni ezanda sür'at, ve ikamette teenni, mekruhtur.

"Ezan cezmedilir ve kamet cezmedilir"

hadîs-i şerifi hükmünce, ezân ve ikametin kelimeleri meczumdur ki, gerek tekbirler, gerek sâir cümleler birbirine vasıl olunmamak üzere, sonları sâkin bırakılır.

(Tekbirlerin bitiştirilmesinde, (Ra) harfleri, harekenin nakli ile, meftuh olur: Allahü ekbere Allahü ekber. Nâs bunlardan gafillerdir). Ezânda hakikaten vakf ve ikamette niyeten vakf vardır.

Ezanın kelimeleri şunlardır:

اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ. اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ. اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
حَىِّ عَلَى الصَّلٰوةِ. حَىِّ عَلَى الصَّلٰوةِ
حَىِّ عَلَى الْفَلَاحِ. حَىِّ عَلَى الْفَلَاحِ
اَللّٰهُ اَكْبَرُ،اَللّٰهُ اَكْبَرُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
— 146 —

Allahu ekber Allahu ekber, Allahu ekber Allahu ekber. Eşhedü en lâ ilâhe illallah, eşhedü en lâ ilâhe illallah. Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah, eşhedü enne Muhammeden Resûlullah. Hayye ales-salâh Hayye ales salâh. {(1) Haydi namaza, haydi namaza demektir. Muhaşşi der ki, namaza çağrı olduğuiçin, asıl ezan budur. Cüzün ismiyle kulle tesmiye kabilinden, bütününe ezan denilmiştir. Çünkü, maksut olan vaktin girdiğini ilâm, bununla hâsıldır.} Hayye alelfelâh, Hayye alelfelâh {(2) Haydi felâha, haydi felâha demektir. Muhaşşi merhum, Müslim şarihi Nevevîden naklen diyor ki, kelâmı Arapta hayrı, felâh lâfzından daha Câmi bir kelime yoktur. Nasihat lâfzı dahi, ona yaklaşır.} Allahü ekber Allahü ekber, lâ ilâhe illallah.

Hasseten, sabah namazının (Hayye alel-felâh) ından sonra, iki kere

اَلصَّلَاةُ خَيْرٌ مِنَ النَّوْمِ

"Es-salâtü hayrün minen-nevm" denir ki, bu ziyadeyi, Hazret-iResûl-ü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz, Hazret-i Bilâle, emretmişler ve sabah namazının zamanı, uyku ve gaflet vakti olduğu için (namaz uykudan daha hayırlıdır) nidasını sabah ezanına hâs kılmışlardır. {(3) Uyku dahi, tâatın tahsiline ve masiyetin terkine vesile oldukta ibadet olacağından, hayırlı olmakta, namaza arkadaş olmuştur. Uyku dünya rahatını ve namaz, ukba rahatını, bâdî olup, ukba rahatı, dünya rahatından efdâl bulunduğu için, hayriyyet ve efdaliyyet, namazda kalmıştır. Sabah namazının kazası için okunacak ezanda, bu ziyadeyi etmeli midir? Burası tereddütlüdür.) İkamet kelimeleri şunlardır:

اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ. اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ. اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
حَىِّ عَلَى الصَّلٰوةِ. حَىِّ عَلَى الصَّلٰوةِ
حَىِّ عَلَى الْفَلَاحِ. حَىِّ عَلَى الْفَلَاحِ
قَدْ قَامَتِ الصَّلَاةُ، قَدْ قَامَتِ الصَّلَاةُ
اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
— 147 —

Ezan ve ikamet kelimelerinin tercümesi, aslının yerini tutmaz, yâni lûgati Arabiyyenin gayri lisan üzere, okunan ezan, her ne kadar ezan olduğu bilinse dahi, kâfi olmaz. İkamet dahi böyledir.

Ezan yüksek bir yerde okunmak, sünnet olup, yüksek sesle okunur. {(1) Okuyan, sesini yükseltmek için, kendisini zorlamaz. Zira, bu sebeple zarargörebilir.} Hattâ, sesi yükseltmeye medar olmak üzere, müezzin şehadet parmaklarının uçlarını, kulaklarına ithal etmek, müstahap olur. Ellerini kulakları üzerine kor ise, o da güzeldir. (Bu, ezanın sünnetlerindendir). Câmi içinde, Cuma gününden gayri ezan okunmaz.

İkamet, akdi cemaat olunduğu ve namaza durulduğu yerde olur. {(2) İkameti alan, imam değilse, başladığı yerde tamamlar. Eğer imam ise, yâni, ikamet aldıktan sonra imamlık edecekse, muhayyerdir. Diler başladığı yerde, diler imamet mevziinde hitama erdirir.} Her ikisinde de, ayak üzeri ve kıbleye karşı durulur. {(3) İstikbali terk ederse, maksadın husulüne mebni, caiz, fakat tenzîhen mekruhtur.} Yerlerin çamurlu olması veya sefer zaruretine mebni {(4) Sefer yolculuktur. Şehir ve köy dışında, râkiben nafile caiz olunca, ezan evleviyyetle câiz olur.} binekli bulunmadıkça, kıyam ve kıbleye dönme terk olunmaz. {(5) Muhaşşi terki istikbalin tenzîhen mekrûh olduğunu söyledi. Müellif der ki, ezânı hâli hazarda binekli okumak da mekrûhtur.}

Ezanda, açıklama ve duyurma maksut olmakla, aslı dâvet kısmı olan, Hayye alel-salât nidasında yüzünü sağa ve Hayye alel-felâh nidasında yüzünü sola çevirmek müstehap olur. {(6) Bunu, kendi kendine bulunarak ezan okuyan kimse dahi yapar ki, ezanın sünneti budur. Velev ki, doğan çocuğa isim koymak için, yahut korku üzerine, ezan okumuş bulunsun.}

Minarede bulunup da, sağa ve sola, başım çevirmekle maksadın husulü mümkün olamayacağından, dolaşır. Eski tarz üzere olan minarelerde, kıbleye arka vermeyerek başım sağa ve sola çıkarıp okur (Ezan okurken kıbleye arka dönmek mekruhtur).

Müezzin, yüksek mevzide olacağı ve kadınların makarrı olan yerleri görebileceği cihetle, kendisinin mütteki ve emin kimse olmak ve ezanda, sünnete muvafık usulleri ve namaz vakitlerini bilir olup, ezanı abdestli okumak müstahaptır.

— 148 —

Ezanda, güzel ses matlup olmakla beraber, lahn ve teganni mekruhtur.

Ezan esnasında müezzinin söz söylemesi {(1) Çünkü, ezan, hutbe gibi zikri muazzamdır. Kelâm ise, tâzimi ihlâl ve nazmı mesnûnu tağyir eder. Çok söz ise, ezanın iadesini mucip olur. Bir, iki söz azdır.} ve hattâ selâm alması dahi mekrûhtur. {(2) Ezan okumakta olan kimse, kendine verilen selâmı ne derhal, ne de sonradan ve ne de kalben, almaz. Kur'an okuyan, namazda bulunan, hutbe kıraet eden dahi böyledir. Ders vermekte olan kimseye dahi, selâm almak lâzım değildir.}

Müezzinin, bâliğ olmasa da, âkil olması ve müslim bulunması lâzımdır. {(3) Kitabı mevakipte mezkûrdur ki, ezan ve ikamette yedi şey şarttır:

1 - İslâm olmak.

2 - Mümeyyiz bulunmak.

3 - Ezan ve ikamet kelimelerinin tertibidir.

4 - Kelimeleri, ard arda sıralamaktır. Aralarındaki sükûtu uzatmamak lâzımdır.

5 - Vaktin girmiş olmasıdır. Bundan sabah namazının ezanı müstesnadır.

6 - Cemaat için olunca, ezan ve ikameti aşikâr kılmaktadır.

7 - Onlardan hiç birinin kelimelerini, onlardan birazını ityan edenin kelimatına bina etmemektir.}

Sabiyyi mürahikin ve hattâ sabiyyi mümeyyizin ezanı, kerahetsiz câizdir.

Delinin, bunağın, gayr-i mümeyyiz sabinin, gayr-i müslimin okudukları ezan sahih değildir, iâde olunur. (Mekrûh diyenler dahi, kerahet lâfzıyla sahih olmadığını kasdetmişlerdir).

Sarhoşun, {(4) Sarhoş, sözünde ve yürüyüşünde istikamet olmayandır.} fâsıkın, {(5) Fâsık, irtikâbı kebîre ile, emri şeriatten hariç olandır.} kadının, {(6) Kadının sesi fitnedir. Cehri kıraet etmesiyle namazı fâsit olmaz. Hünsayrmüşkil dahi kadın gibidir.} ayakta olmayanın {(7) Oturana, binene, yan yatana da şâmildir. Sefer zaruretinde, birinci müstesnadır. Oturanın, kendi için olan ezanında, kerahet yoktur. Kıyamsız ikamet, mutlaka mekruhtur.} ezanı mekrûhtur.

Ezanda, âkil ve İslâm, sıhhatin şartı ve adâlet, erkeklik, kıyam kemâlin şartıdır. Binaenaleyh, onların ezam, istihbaben iâde olunur. {(8) Kuhistânide, esah olmak üzere mezkûr olan kavide, Cünübün, kadının, mecnunun, sarhoşun, sabinin, fâcirin, rakibin, oturanın, yürümekte olanın, kıbleden dönük bulunanın, ezanlarının iadesi müstehap ve diğer bir kavide vâciptir.}

İkamet dahi, ezan gibidir. Şu kadar ki, onda tekrar, yani iâde meşrû olmamıştır.

Cünübün ezânı ikameti gibi mekrûhtur. Abdestsizin ikameci mekrûh ve ezanı gayr-i mekrûhtur. Bununla beraber, ne ezanı, ne de ikameti, iâde olunmaz.

Ezana, ikameti yaklaştırmak, her namazda icmâen mekrûh olmakla, ezan ile ikamet arası, vakti müstahabe muraat ile beraber, cemaate mülâzemet

— 149 —

edenler hazır oluncaya kadar ara verilir. {(1) Emir böyledir. Hem de ezan ile maksut, nâsa vaktin girdiğini bildirmektir. Tâ ki, nâs taharetle namaza hazırlanarak camiye gelsinler. Vasletmekte bu maksat imkânsız olur. Sünnetler camilerde kılındığı için, şimdi bu aralama, ziyadesiyle, yerine gelmektedir.} Akşam ezanında, ezan ile ikamet arası, üç kısa âyet veya uzun âyet okunacak veya üç dört adım atılacak kadar, sekteyle ara verilir. {(2) Bunlar birbirine yakın hallerdir. Ve imam Ebû Hanîfe hazretlerinden rivayettir. İndel-imameyn, iki hutbe arasında olduğu gibi, yere yerleşmek ve uzuv mafsalında müstakar olmak miktarı, bir celse-i hafîfe ile ara verilir' İhtilâf, cevazda değil, efdâliyettedir.}

Dinî umurda tekâsül zuhuruna binaen, beş vakitte, ezandan sonra, "vakti salâ" demek gibi, bir nida ile ikinci bir çağrı yapılır ki, tekrar bir hatırlatma demektir. {(3) Onu da müezzin yapar. Çünkü, ilimde ve mertebede kendinin fevkinde bulunana: Namaz vakti geldi, demek müezzinden başka kimseye lâyık olmaz, zira nefsini tafdil çıkar.} Her beldenin, ikinci daveti, ehli tarafından bilindiği veçhile olur. {(4) Müteehhirin, bunu müstahsen görmüşlerdir. Vakti saadette ve sahabe zamanında, sabah ezanındaki ziyadeden başka, tesvîp, yâni ikinci davet yok idi.}

Ezan ve ikamet, sefer ve hazarda, farz olan namazların edâ ve kazâsı için, erkeklere sünneti müekkededir. Kadınlara mekrûhtur.

Cuma dahi farzlardandır. Bayram, Yağmur, Cenaze, Vitir ve Teravih namazları için, ezan ve ikamet yoktur.

Farz olmayan namazlarda, ezan ve ikamet olmadığı gibi {(5) Yeni doğan yavrunun, kaygulunun, saralının, öfkelinin ve titiz huylu insan ve hayvanın kulağına, ve yangına karşı ve yolcu arkasından ve arzı hâlide yolunu şaşıran kimse, ezan okumak menduptur.} farz olan namazlarda dahi, ezan ve ikametin birlikte mesnuniyyeti, ehli mescit hakkında, ve bir de kırda namaz kılana göredir. Ehli mescit için, yâni camilerin vs mescitlerin, cemaati müstehabesi için, {(6) Kadınlar ve çıplakların cemaatinden, ve kezâ şehirde gerek özürlü ve gerek özürsüz cuma namazını fevt edenlerin cuma gününde öğle namazı için bir araya gelenlerin cemaatinden ihtirazdır. Bu kayıt, son cemaatlerden dahi ihtiraz olabilir.} hem ezan okunur, hem de ikamet alınır olduğu gibi, kırda farz kılan kimse dahi, münferit bile olsa, ezan okur ve ikamet alır. {(7) Hadîsi Hazret-i Selmâna mebnidir ki, bir kimse bir arzda bulunup ta, namaz vakti olursa, abdest alsın ve su bulamazsa teyemmüm etsin, eğer yalnız ikamet alırsa, kendisiyle beraber, iki melek namaz kılar ve eğer, hem ezan okur ve hem ikamet alırsa, kendisiyle beraber cünüdü ilâhiyyeden, iki ucu görünmez, cemaat namaz kılar, buyurulmuş olduğunu, müşârün-ileyh rivayet eylemiştir. Onun hakkında bu efdaliyyet cihetiyle böyledir.} Şu kadar ki, ehli mescit hakkında, onlar müekkeden sünnet ve her birinin terki, keraheti muciptir. Kırda namaz kılanlar hakkında, onlar -ekiden sünnet değil - mucibi

— 150 —

fazilet olduğundan, cemaat dahi olsalar, mekrûh olan: Ezan ve ikametin ikisini birden terketmektir. Onlar, ehli mescidin gayri olan cemaatler gibi. yalnız ikametle edâ edebilirler.

Evde ve kırda sadece, ikametle iktifa câizdir. Ezan ile iktifa mekrûhtur. {(1) Mevzi-i sükûtta olan, ezandır, ikamet değildir.} Mahallenin ve köyün müezzini, mahalle ve köy ehli için Nâib yâni, onun ezân ve ikameti onlara da şâmil olmakla, namazı evinde veya dükkânında kılan kimse, gerek münferit ve gerek cemaat olarak kılsın, ezanı terkettiği gibi, ikameti dahi terkedebilir. İkisinin dahi terkinde, kerahet yoktur. {(2) Bundan, kazâ müstesnadır ki, onda terki ikamet mekruhtur.} Mahallede ve köyde ezan okunmamışsa o halde, ikisinin birden terki, mekrûh olur. İkametle iktifa olunabilir.

Cumanın gayride, bir vakit için iki ezan, meşrû olmadığı gibi, hiç bir farz için, birden ziyade ikamet dahi meşrû olmadığından, camilerde o vaktin farzı, ilk cemaattan sonra, kılınacak olursa, cemaat bile aktedilse, ezan okunmadığı gibi, ikamet dahi alınmaz.

Ezan ve ikamet, cemaati müstahabe sünneti olduğundan cemaati mekrûhe için, {(3) Bundan evvelki müstehabe kaydinin hâmişine bakınız. Cuma günü, şehir içinde, özürlü özürsüz, cumayı fevteden münferidin dahi, o gün öğle namazı için, ikamet etmesi, Muhaşşinin ifadesine göre mekrûhtur. Gerek cumadan önce ve gerek sonra, kılınmış olsun. Köy ahalisine cuma namazı lâzım olmadığından, onlara, öğlede cemaat olmak dahi mekrûh olmaz. Onun için, mesele şehir ile takyit olunmuştur.} ezan ve ikamet dahi mekrûhtur.

Ezan ve ikamet, edada meşrû olduğu gibi, kazâda dahi meşru ve mesnundur. {(4) Çünkü, ezan ve ikamet namazın sünnetlerindendir. Sünneni vakitten değildir. Aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, Mekke yolunda bir gece, leylin ahirinde, nevm ve istirahat için olan nüzullerinde, geçirmiş oldukları sabah namazını, irtifaı şemsten sonra, cemaati ashap ile birlikte kazâ ederlerken, Hazret-i Bilâle ezan ve ikameti, emir buyurmuşlardır. O gece Hazret-i Bilâli ikaza memur etmişlerdi. Bu baptaki hadîsin, sebebi vürudü olmak hikmetine mebni, Hazret-i Bilâl dahi teheccütten sonra diğer sahabeler gibi güneş doğuncaya değin uyuya kaldı. Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn, Muhaşşi der ki, ifadenin itlâki, kazânın mescidde ve evde olmasına şâmildir. Lâkin izharı tekâsülü bâdî olmamak için, kazâ mescitte olmamalıdır. Meğer ki, ahzap vak'ası gibi, umumî bir işe mebni ola. O halde, mescitte dahi olur. Mescitte olmaz ise, ezanın dahi ihfası, evlâ olur.} Müteaddit geçmiş namazların kazâsında, meclis müttehit olduğuna göre, ilkinde ezan ve ikamet okuyup, ondan sonrakilerde, yalnız birer ikamet almak kâfi olur. Bu bapta, ikametin terki mekrûhtur. Her

— 151 —

biri için, hem ezan, hem ikamet okumak efdâldir. {(1) Yevmi ahzapta ki, Hendek vak'asıdır, öğle ve ikindi ve akşam ve yatsı namazlarından meşgul kalmalariyla, o namazları, alet-tertip cemaatle kazâ ettiler. Veher birinde Hazret-i Bilâle, hem ezan, hem ikamet okuttular.} Meclisi kazâ, muhtelif olduğuna göre, meclisi sanide dahi, ilk geçmiş için, yine ezan okur.

Ezanı mesnûnu, yâni vaktinde okunan ve tağyiri hurûfa sebep olan lâhn ve teganniden hâlî olan ezanı işiten kimse, {(2) Uzaklığa ve yahut sağırlığa mebni, işitmeyene, ezan olduğunu bilse dahi, icabet meşru olmaz. Mesnun kaydından anlaşılan, sünnet vech üzerine okunmayan ezana icabet dahi, mendup olmaz, olduğudur.} Kur'an tilâvet etmekte olsa dahi, durup ezânı dinler ve kelimatına icabet eder. {(3) Mescitte dahi bulunsa efdâl olan budur. Fevaitte: (mescitte olan. İcabet-i fiiliyyede bulunmuş demek olmakla - tilâvetine devam eder. Evinde olduğu zaman dahi, eğer mahallesi mescidinin değil ise, yine öyledir) diye mezkûrdur. Ezanlar teaddüt ettikte, yalnız ilkine icabet eder.}

Namazda olan - velev cenaze namazı olsun, - hutbe okuyan veya dinleyen - velev nikâh hutbesi olsun, - derste ve yemekte veya kazâ-i hacette bulunan icabet eylemez. Cünüp icabet eder. {(4) Çünkü, onun söyleyeceği senadır, hakikaten ezan değildir.} Hâyiz ve lohusa icabet eylemez. {(5) Bunlardan, icabeti fiiliye sâkıt olmakla, ona tebean icabeti kavliye dahi sâkıt olur.}

Ezanın kelimelerine icabet, müezzinin dediğini diyerek ona uymaktır. {(6) Söylemekte müezzini geçmeyip, her cümlede onu takip eder. Bizim halkımız bu hususta, iki veçhile galat ederler ki, icabeti kavliyeyi, cuma ezanında, ezanın son cümlesine kasr-ederler, hem de onu müezzinden evvel söylerler, sükût yerindede cehr ederler.} Yalnız hayyealellerde yâni Hayye ales-salâh, Hayye alel-felâh cümlelerinde, işiten "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" der ki, masiyetten dönmek ve taate kuvvetlenmek, ancak fazlı ilâhîiledir, demektir. (İcabetten sonra duâ, müstecaptır). Sabah ezanının ilâvesi (essalâtü hay-rün minen-nevm) cümlesinin icabeti: "Sadakte ve berirte," yahut: "Mâşaallah kâne ve mâ lem yeşe' lem yekun" der ki, evvelkinin mânâsı: Doğru söyledin, demek olup, {(7) Berirte, sadakteye, atfı tefsirdir, ve sadakte mânâsındadır.} ikincinin mânâsı: Cenab-ı Hakkın dilediği olur, dilemediği olmaz, demektir.

— 152 —

Ezanın sonunda hem müezzin, hem de dinleyenler içlerinden salâvatı şerife okuyup, vesile duasını {(1) Zikri cüz, irade-i küldür. Matlûba isâl eden her şey, vesiledir. Allaha vesile olanın, hakikati: İlim, ibadet, mekârimi şeriatin taharrisi ile; tariki hakka riâyettir. Hâsılı: Memûrâtı işlemek ve menhiyyâttan çekinmektir. Bu duadaki vesile: Cennette bir âlî makamdır.} ederler. Vesile duâsı:

اَللّٰهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلَاةِ الْقَائِمَةِ اٰتِ مُحَمَّداً الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَالدَّرَجَةَ الرَّافِعَةَ وَابْعَثْهُ مَقَاماً مَحْمُوداً الَّذِي وَعَدْتَهُ إَنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ

İbn-i Abidinin kaydına göre vesile duasında "vel-fazîlete" den sonra "ved-deraceter-rafia" ilâvesi olmadığı gibi, sonunda da "Ya erhamer-rahimîn" diye bir ilâve mevcut değildir.

İcabetin hükmünde, eimmemiz ihtilâf edip bazılar, onun vücubünü ve bâzılar, istihbabını tasrih ettiler. Vâcip olmaması gerekir.

"Eşhedü enne Muhammeden rasûlullah" cümle-i celilesinin ilkine icabette "Sallallahü aleyke yâ rasûlallah" ve ikincisine icabette: Gözüm seninle aydın olsun, meâlinde olmak üzere: Kurret aynîbike yâ rasûlallah,demek ve bunları derken baş parmaklarının tırnaklarım, yahut şahadet parmaklarının uçlarının içini öperek gözlerine sürmek dahi müstahap olur. {(2) İkinciye "Allahümme mettî'ni bis-sem'i vel-basari" duası dahi ilâve olunur. Yahut, "Raditü billahi rabben ve bil-islâmî dinen ve bî Muhammedîn sallallahuteâlâ aleyhi ve selleme nebiyyen" denilebilir.}

İkamet alan kimse, ikametten sonra, sünnet kılsa, yahut imam, ikametten sonra hazır olsa, ikameti iade etmez. {(3) İkametin arası, gusül etmek gibi bir şeyle uzar, yahut araya yeme içme gibi, şey girerse ikamet iade olunmak gerektir. Tilâvet secdesinde kelâmı kesir, yahut amel-i kesir dahi öyledir.}

Müezzin ikamet alırken camiye giren kimse, imam mihraba gitmek üzere ayağa kalkmamışsa, oturur. İmam oturuyorken ayakta beklemek ona mekrûh olur.

— 153 —

NAMAZIN ERKAN VE ŞARTLARI:

Şûrut, şartın ve erkân, rüknün cem'idir.

Şart, fil-asıl bir hususta, bir şeyi âhara ilzam veya nefsinde iltizam mânâsına olup, bir şeyin bünyesinin dışında olan mütaâllikine isim olmuştur.

Rükün, fil-asıl canibi akva mânâsına olup, şeyin bünyesini teşkil eden dahilî mütallikine denir. {(1) Meşruta müteallik olan şey, onun mahiyyetinde dahil ise, Rükün tesmiye olunur: Namaza nazaran, rükû gibi. Hariç olduğuna göre, onda müessir ise, illet tesmiye olunur: Helâliyyete nazaran nikâh akdi gibi. Müyessir olmayıp da ona ulaştırıcı ise sebep tesmiye olunur, namaza nazaran, vakit gibi. îsâl edici olmayıpta, şey ona mütevakkıf ise şart denir: Namaza göre, abdest gibi. Mütevakkıf değil ise, alâmet denir: Ezan gibi.}

Namaz, kendisiyle sahih olabilecek şeylere, dikkat hâsıl olmak için, şûrut ile erkân cem edilmiştir. Onlar, hep namazın farzlarıdır {(2) Farz: Lüzumu maktuun-bih olan şey mânâsına olarak, şart ise rükünde neamdır. Şart ve rükûn olmayan şeye dahi farz itlâk olunur.} ve on ikiye münhasır değildir.

Altısı, haricî şartlar ve altısı dahilî erkân olmak üzere, namazın farzlarının mecmuunu, on ikiye kasr edenler, öğrenciye bellemeyi kolaylaştırmak istemişlerdir. Ve illâ, müsâllî, bizim anlatıp sayacağımız şeylere ziyadesiyle muhtaçtır.

Salâtın sıhhati için, yirmi yedi şey gereklidir.

1 - Hadesten taharettir. {(3) Gerek hadesi asgar ve hades-i ekber, gerek onu izale edici olan, abdest vegusül veya teyemmüm, kitab-ut-taharede beyan olunmakla, tekrara hacet yoktur. Taharet ehem olduğu için, sair şartlara mukaddemdir. Çünkü, namazın anahtarıdır.}

2 - Necasetten taharettir: {(4) Necaset ve nevileri ve muaf olan ve olmayan miktarı, kitâb-ut-taharede geçmiştir.} Musallînin, cesedi, libası, namaz kıldığı yeri, mâfuv olmayan necaset miktarından tahir olmaktır.

Namazda olan kimse, Rabbül-âlemîne münacaatta olmakla ahseni ahval üzere olmak lâzımdır ki, bu da, kendinin ve libas ve mekânının taharetiyledir.

"Elbiselerini de temizle." (El-Müddessir: 4) kavl-i kerîmi ile nassan şart koşulmuş olan elbisenin taharetinden ziyade, beden ve mekânın tahareti

— 154 —

lâzımdır ki, bu lüzum, nassı mezkûrun delâletiyledir. {(1) Delâleti nas, her mânânın evvelidir ki, illette iştirakine ve hükme evleviyyetine mebni, âlimi bil-vazı' bulunan kimse, onu mezkûr nastan anlar.} Çünkü, mekânsız namaz, mevcut olamaz, libassız ise, mevcut olabilir. {(2) Bunu, müellif setr-i avret evvelinde zikretmiştir. Bu bapta, Dürr-ü Muhtârınifadesi en açığıdır ki, (Cenâb-ı Hak, Elbiselerini de temizle dediği için bedenin ve mekânın temizliği evleviyetle lüzumludur.) denilmiştir. Âyet-i Kerîme ile, vechi istidlâl budur ki, siyaptan, namazda giyilen elbise kasd edilmiş olmaktır. Onun tathîri dahi, necasetten pâk edilmesidir. Ve bu fakihlerin kanaatidir ve tefsirlerin tercihe şayan olanıdır. Musâllinin, beden ve mekânı tathîre evlâ olmak, onların kendisine ziyade benzeyişinden ötürüdür ki, libasın ondan infisali mütesavver ve beden ile mekânın, ondan ayrılması mütesavver değildir.}

Bazı meseleler: Bir kimsenin necis olduğu itikadında bulunduğu libasın içinde kıldığı namaz, libas, kendinin hilâfı itikadı üzere, tahir dahi zuhur etse, sahih olmaz.

Necaseti yabise üzerine serilen şey, altındaki görülür derecede ince olur, yahut rayihası olan pisliğe göre, koku duyulur ise, onun üzerinde namaz kılmak caiz olmayıp, serilen şey, setr-i avret etmeğe salih olur yâni altındaki görülmez derecede bulunur ve ondan pislik kokusu alınmaz olursa, üzerinde kılınan namaz caiz olur.

Nemli pislik üzerine keçe yayıp {(3) Keçeden maksat, kalınlığı cihetiyle, ikiye yarmağa, müsait olan şeydir: Taş, kerpiç, tahta gibi.} ve kalın olmayan şeyi iki kat edip veyahut pisliği toprakla örtüp, kokusunu alamaz ise, namaz caiz olur.

Ucunda, gübre kıyığı gibi, {(4) Veyahut, ayni necis olduğuna kail olana göre, köpek de böyledir.} necaset merbut olan ip, musâllîde olmak ve ucu, necis olan sarığın tahir tarafı, musâllînin başında bulunmak, suretlerinde: Eğer o ip, yahut sarık, bir ucunun tahrik olunmasiyle, diğer ucu hareket etmez derecede, uzun ise, namaz sahih ve illâ gayr-i sahihtir.

Necis olan çadıra, {(5) Sakaf (tavan) dahi, öyledir. Çünkü, ona temas ile, necasetli sayılır.} başı değmekte olan musâllînin namazı gibi ki, o dahigayr-i sahihtir.

Musâllînin kucağında kendini tutabilen, {(6) Çünkü, çocuk kendini tutarsa, musâllî onu hâmil sayılmaz. Kendini tutamaz ise, ondaki necaseti, o hâmil olur. Ve o halde, namaz sahih olmaz.} müteneccis sabinin bulunması, ve müteneccis kuşun, musâllînin başına konması, onlardan, mâfuv olmayan necaset, ayrılıp musalliye geçmiş olmadıkça, salât iptal etmez. Çünkü, musâllî onu hâmil olmadığı için, şart olan taharet, mevcut bulunmaktadır.

— 155 —

Kuhistânîde mezkûrdur ki, ayakkaplarını, necaset üzerine koyarak, onların üzerinde durup, namaz kılmak caizdir. Onları ayaklarına giyerek, namaza durmak câiz değildir. {(1) Bizce, bu meselenin tatbiki, cami dışında kılınan cenaze namazındadır.}

3 - Musâllînin {(2) Taharet, mekânın şartlarının fer'idir.} iki ayaklarının yeri, tahir bulunmaktır: Münferiden, bir ayağının, ve alet-tahmin cem'an, iki ayağının altında (necaseti mânia) bulunan musâllînin, namazı bâtıl olur. Namazda, bir ayaküzere durmak, kerahetle sahih olup, temiz yerden pis yere intikal ile, birrükün edâ edecek kadar, onda durmamış olmak dahi, namazı iptal etmez. Eğer, o kadar durmuş olursa (Fiilen, eda-i rükün etmemiş olsa da), namazı, muhtâr olan kavle göre, bâtıl olur. {(3) Bu kavl, İmam Ebû Yûsufundur. İmam Muhammed: Rüknü, fiilen eda etmedikçe, namaz fâsit olmaz, demiştir.}

4 - Musâllînin, iki el ve dizlerinin yeri dahi sahih olan kavle göre, tahir bulunmaktadır. Çünkü, secde yedi kemik üzerine, edile gelmiştir ki, onlar iki el, iki diz, iki ayak ve bir de cephedir. Bunları ve hâttâ kollarını, secdede kerahet üzere, yere yaymak takdirinde, onları necaset üzerine koymak, necaseti hâmil olmak demektir. Namaza mâni miktarda necaseti hâmil olanın ise, namazı sahih olmaz. {(4) Müellif, meseleyi böyle talil edeceğine, tâlil makamında, secdenin yedi kemik üzerine olması, farz olduğunu söylemiştir. Onların cümleten vaz'ı farz olunca, birinin terki, namazı fâsit kılmak lâzım gelip, halbuki, namazda bir ayak üzerine bulunmanın, kerahetle cevazını burada, ve yalnız, bir el ve bir dizin secdede vaz'ı farziyyetini âtide, kendisi tasrih etmiştir. Ve lâkin, vaz'ı, farz olmayan uzvun dahi, vaz'ı takdirinde, mevziinin tahir olması lâzımdır. Ve illâ, necaseti hâmil sayılır.}

5 - Cephe yeri dahi tahir olmaktır. Tâ ki, yedi uzuv üzerine sücût tahakkuk etmiş olsun.

İmam Ebû Hanîfe hazretlerinden, bu bapta olan iki rivayetin, esahhi budur. Ve bu, kavli imameyndir. Cephe mevziinin taharetinin şart kılınması, her iki kavle göre, yâni gerek secdede vaz'ı cephe farz olmak kavli mercûha göre, lâzımdır. Çünkü, fâriza-i sücûd burun yumuşağının konmasıyla da hâsıl olmuş olur. Ve lâkin, bu vazi', yüz ile beraber vâkî olmak suretinde (kıraeti uzatma meselesinde olduğu gibi) cümleten farz-ı vâki olacağından,

— 156 —

necis üzerine gelmekle, hükmen mâdum olup, mekânı tahirde dahi iâde olunsa, namaz, zahirî rivayette muteber olmaz. {(1) İmam Ebû Yusuf'tan, secdelerin temiz yer üzerinde iadesi takdirinde, salâtın cevazı rivayet olunmuştur.

Ehlinin malûmu olduğu üzere, bu, ilmi usulde emr ile nehyin azdadında olan hükmü hakkındaki ebhastandır: Secdelerin tahir üzerine olması, memurun-bih olmakla, necis üzerine edilen secde, gerçi fâsittir, ve lâkin, memurun-bihi ifate etmemekle, ve çünkü secdenin tahir üzerine iadesi mümkün olmakla, namaz dahi o halde imam müşarün-ileyhçe caiz olup, fâsit olmaz. Tarafeyn indinde ise, namaz mütecezzi değildir. Onun bütün erkânında, devamı taharet memurun-bih iken, farz olan bir amelindeki, sücud rüknüdür, bir müddet pis olması, emr ile maksut olanı iptal etmekle, namaz fâsit olur. Nitekim, Dürerde ve tavzih ve telvihte mübeyyendir. Lâkin Telvihi teemmül gerektir ki, zikrolunan ihtilâf, onda necis yerine cephe konulmak suretinde gösterilip, ellerinin konması, yahut dizlerinin vaz'ı suretinde, salâtın fâsit olmaması için, imam Zuferden başka muhalif yok, denilmiştir. Halbuki, el, ayak, diz yerleri ile alın mevziinin, necaseti mâniadan taharetinin lüzumunca, yekdiğerinden farkı olmayıp Dürerin, namazı ifsat edenlerinde, bunlarla mevzi-i sücut arasında fark olduğuna dair olan ifadesi, mercuhtur. Şu kadar bir fark vardır ki, sücut tahakkuk edebilmek için, yüzün konması lâbüt, ellerle dizlerin konması, gayr-i lâbüttür. Secdede, bir el ve bir diz ile bulunmak dahi mümkün, ve sücut sahihtir. Farz, kendisiyle mümkün olabilen şey dahi, farz olacağından, âtiyen mezkûr olduğu üzere, sücutta, bir elin ve bir dizin konması dahi farzdır. Bir canibin konduğu yerler, tahir oldukça, diğer eli ve dizi mevziinde, necaset bulunsa da, üzerine, âzâsı konulmadıkça, musâlli hâmili necaset sayılmaz. Binaenaleyh, namazı da fâsit olmaz. Farziyyet dışında, her iki cihet aynı halde bulunmak takdirinde, necaset, üzerine uzvunu koymuş olan, hâmili necaset demek olacağından, hepsinin vazı' mekânı tahir olmak lâbüt olur.}

Sair mahallerinin taharetiyle beraber, burun yerinin necaseti, bil-ittifak mâni değildir. Çünkü, dirhem miktarından azdır. Burunu, secdede necis bulunan yere koymak, hiç koymamış gibi olmakla, o kimse, secdede, vaz'ı cephe üzerine hasretmiş gibi olur ki, bu da, maal-kerahe câizdir. {(2) Kerahet, tahrîmiyyedir. Onun da yüzü secdede, burnun yüze, vücudü zammıdır. Onu necis üzerine koyan gibidir.}

6 -Setr-i avrettir: (Setr örtmektir. Avret gelecek fasılda beyan olunmuştur). Namazda setr-i avretin, {(3) Namazın gayride dahi setr-i avret, vacibatı diniyyedendir. Hem Hâlikin hakkı ve hem mahlûkun hakkı olduğu için, halvette dahi, tegavvüt ve istinca gibi ciddî bir sebep olmadıkça setir, alel-esah vâcip olduğunu, Muhaşşi merhum,ilerideki ifasılda zikretmiştir.} farziyyeti, mecmeun aleyhtir.

خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ

"Her secde zamanında zinetlerinizi giyinin" (Ârâf: 31) kavl-i kerîminde zînet: Libas ile, ve mescid: Namaz ile mufesserdir.

(Zînet lâfzına riâyeten, namazı mübah olan en güzel elbise içinde kılmak ve musâllînin elbisesi, yırtıklardan sâlim olmak müstahaptır).

— 157 —

Setirde şart olan, avret yerinin etrafınca örtülü olmasıdır. Yakadan veya etekten bakmakla görünür olması zarar etmez. {(1) Donsuz, yalnız gömlek içinde namaz kılanın, yakası açık olup ta, oradan avret yerini, kendinin görür olması, ales-sahih, zarar etmez, zira kendisine mesve nazar caizdir. Şu kadar ki, edebe muhalif olmakla, o namaz fâsit değil ise de, mekruhtur. Ales-sahih kaydının mukabili: Avret yerinin, kendisinden dahi setri şart olduğuna dair, bâzı fukahadan sâdır olan sözdür. O kavle göre, sakalı yakasını örtmekte ise, namazı sahih, ve illâ gayr-i sahihtir.} Çünkü, bunun men'i için, tekellüf etmekte harec (müşkilât) vardır. O da şer'an medfûdur.

Giyilen şeyin darlığından nâşi, uzvu avretin belli olması dahi mâni değildir. (Pek ince olması, altındakini görmeğe müsait ise, mânidir).

İpek veya gaspedilmiş elbise ile setr-i avret edip namaz kılmak sahih ve ancak zarûretin gayride, tahrimen mekrûh olur. {(2) Gasp, hiç kimseye helâl değildir. İpek libas erkeğe haramdır. Lâkin ikişerrin ehveni ihtiyar olunur.}

Bulanık su veya çamur, {(3) Bunların içinde namaz, îma ile olur.} yahut yaprak ile dahi örtünmek mümkündür.

Zulmetin setrine itibar yoktur. Cam gibi, altı görülen şeyle dahi avretin setri olamaz.

7 - İstikbali kıbledir: . {(4) İstikbal, bir şeye yönelmektir ki, istidbarın zıddıdır. Kıble, yönelmek halidirki, bir şeye karşı duruştur: Cihet mânâsına da gelir ki, burada maksut olan odur. Ve bilhassa, namazda istikbal olunan cihettir ki, Mekke-i Mükerremedeki Kâbe-i Muazzamadır. İslâmın iptidâsında, Kâbe puthane halinde olmakla, namaz beyti mukaddese müteveccihen kılınırdı. Muhaşşi der ki, lâkin aleyhis-salâtü ves selâm efendimiz hazretleri, Mekkede iken, Kâbeye arka vermeyip onu namazda, beyti makdisile kendi arasında bulundururdu. Nitekim, Hâkim ve sâiri, tahsis etmişlerdir. Ve Hak celle ve âlâdan kendilerinin Kâbe cihetine teveccühlerini talep ve tevekku buyururlardı, çünkü, Kâbe pederleri Hazret-i İbrahim'in kıblesi olduğu gibi, Arap kavminin de mefharı ve ziyaret yeri olmak hasebiyle, iman etmelerini daha kolaylaştırıcıidi. Hicretten on altı ay ve birkaç gün sonra ki, ikinci hicret senesi Recebin yarısı olan Pazartesi günüdür. Cenab-ı Hak kendilerini, Kâbeye tahvil buyurdu. Mescid-i Nebide öğle namazında ashabiyle iki rekâtı kıldıklarından sonra tahvil ettiler. Erkekler kadınların ve kadınlar erkeklerin yerlerine geldiler ve o mescit: Mescid-i kıbleteyn tesmiye olundu.} Namazda, kıbleye yönelmek, kitap ve sünnet ile şarttır. İcma dahi onun üzerindedir. Kitabı kerimde

فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ
— 158 —

"Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına dön! Siz de nerede bulunursanız bulunun yüzünüzü hep o tarafa döndürün" (Bakara: 144). buyrulduğu gibi, bu hususta müteaddit, ehadis-i şerife rivayet olunmuştur.

Mekki-i müşahit, yâni Mekkede bulunup da, Kâbe-i Mükerremeyi görmekte olan kimse için farz olan: Kâbenin zatına isabet etmek yâni, doğrudan doğruya, beyti muazzama yönelmektir. {(1) İttifakla böyledir. Çünkü yakinen ona kaadirdir. Bir cüzüne olsun isabet eder de, kendinin bâki âzâsı mesâmeti cihet bulur.} Müşahit olmayana yâni, Kâbe gözünün önünde bulunmayana göre, farz olan, Mekkenin içinde dahi bulunsa ve arada bina ve dağ {(2) Bâzılar, cebel haili aslî olmakla, onun üzerine çıkıp, aynı Kâbeyi istikbal etmek gerektir, dediler.} gibi bir hâil olsa, Kâbe cihetine durmaktır.

(Cihet dahi, tevsiaten alen-nâs, ayni Kâbe gibi kıbledir. Hattâ, "afakiye göre" aradaki mâni izâle olunsa, istikbalin aynı Kâbeye vaki olması şart değildir). {(3) Cihet, delil ile bilinir. Şehir ve köylerde delil, eski mihraplardır ki, ashap ve tâbiînin eserleri olmakla, emri istikbalde, onlara mütabeat etmiş oluruz. Denizlerde ve berriyede delîl, demir kazık denilen, kutbu şimalî yıldızıdır.}

Kıble: Kâbenin binası değil, buk'ası (arsası) dır. O bina başka yere naklolunsa, kıblegâh olmaz.

Kâbe binası yıkılmış dahi olsa, namaz yine, onun mevziine ve cihetine müteveccihen kılınır. {(4) Yüksek dağlarda, yahut alçak derin kuyularda dahi namaz kılınsa olur. Nitekim, sathı Kâbede ve cevfi Kâbede dahi namaz kılınır.}

Kıbleye niyyet, namazda şart değildir. Ona yönelmek, niyyet eylemekten kurtarmış olur. {(5) Çünkü, kıble vesaildendir. Vesail ise, abdest gibi muhtacı niyyet olmayıp, şart, onun husulüdür.} Mesailin bakiyyesi âtîdeki fasıldadır.

8 - Vakit; beş vakit namaz için, vaktin girmesidir. Salâvatı mektuba, ibadatı mevkute olmakla, vakit müeddaya, hem sebep ve hem vücubün sebebi hem de, edâsının şartıdır. {(6) Usulde mukarrer olan budur. Müellif merhum, vakte, sebebi eda ve şartı vücup demiştir ki, sebebi eda olması, vücubün ona taallûk etmesi haysiyyetinden ve şartı vücup olması; Vücup, fiili salâtın vücudü vakte mütevakkıf bulunması haysiyyetindendir. Müellif der ki, vaktin şart kılınması, kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Kitabı Kerimde, (kitâben mevkûta) buyrulmuştur. Sünnet dahi, imameti Hazret-i Cibril hadîsi ile, fiili Resûl ve evkatı salâtta, zikrolunan kavli Resuldür. İcmâ dahi salâvatı mektubenin, asri saadetten beri evkatı malûmesi içre, eda olunmakta olmasından ibarettir.}

— 159 —

9- Vaktin girdiğini, yakinen bilmiş olmaktır. Tâ ki, , ibadeti niyyeti cazime ile, olmuş olsun. Çünkü, şek üzere olan, cezm etmiş olamaz. Hatta kendince vakit girmemiş olduğu halde, namazı kılıp da, vaktin girmiş bulunduğu, sonradan, kendisine bildirilmiş olan kimsenin kıldığı namaz kâfi olmaz. {(1) Çünkü, o kimse kendi namazının fesadına, delili şer'i olan taharriye, binaen, hükmetmiş olduktan sonra, onun hilâfı zâhir olmakla o fesat, cevaza münkalip olmaz. Ve onun küfürde vukuundan korkulur. Halâliyyeti, itikat suretinde emri zahirdir. Hürmetini itikat etmek suretinde dahi, bu hal onu, bir şeyi mevziinin gayriye; vaz'a, meselâ: Namazı necasetle ve kıblenin gayriye kılmağa da sevkeder. Bunları yapan kimsenin ise, küfründe ihtilâf vâki olmuştur. Lâkin, müellifin tâlîli, hükmü bilene göre, zahirdir. Kendince, o namaz, sahih olduğuna göre zahir olamaz. Meğer ki, o itikat fâsit olmak hasebiyle, adem menzilesinde olduğundan, o kimse şer'an hükmün ârifi sayılarak, namazı ondan dolayı, kendi kusuru sebebiyle, zecren fâsit olur, denilmiştir.}

10- Niyyet etmektir: Tâ ki, ibadet âdetten temeyyüz edip, namazda Hak sübhanehû ve teâlâ için olan ihlâs yerine gelmiş ola. {(2) İbadetin, âdetten temyizine misal: Muftiraftan imsâk etmek ona hacet olmadığına veya perhiz edildiğine mebni dahi olur. Binaenaleyh, orucun ondan imtiyazı; ancak niyyetle olabilir. Bir takım ibadat dahi yekdiğerinden temeyyüz etmekte, niyyete muhtaç bulunur. Onun da misali: Namazın farz, ya vâcip, yahut nafile olanı olmakla, bunların yekdiğerinden imtiyazı dahi, ancak niyyetle olabildiğidir.}

Niyyet, lûgatte azm mânâsınadır ki, irade-i cazimden ibarettir. Şeriatte, taate kasdetmek yâni, Cenab-ı Hakka hulûs üzere namaz kılmayı irade etmektir.

İhlâs: Seninle Rabbin arasında bir sırdır. Melek muttali olamaz ki, onu defteri âmâline kaydetsin. Şeytan muttalî olamaz ki, onu ifsat edebilsin. Hava, bilemez ki, imale eylesin. Bu da, taat hakkında, ancak hakkı isteyip, Haktan başka bir şeyi kasd ve irade etmemekle olur. {(3) Bunu Muhaşşi merhum, Hamevîden naklen zikretmiştir. Merhum müşarünileyh, buraya hükmü salâtta geçen, riyâ bahsini de katar, ol-bapta olan akvali fetâvâyi zikrettikten sonra; riyânın hakikati nâstan hâlî oldukta kılar olmaktır. Bundan dolayı, sevabı yoktur. Çünkü, tanrısına ibadette şirk eylemiştir. Namazı eğer nâs için, güzelce kılarsa, ona asıl namazın sevabı vardır, güzel kılmanın sevabı yoktur.}

Ameli kalbi, tahkik ve vesveseyi kaldırmak için, lâfzan dahi niyyet müstahap yâni, nazarı meşayihte sevimli olup, niyyette kalbi hazırlamaktan âciz kalan veya şek üzere olan kimse için, lisan dahi kâfi olur.

Niyyeti tâyin ve niyyete mutabaat, şürutü tahrime meyanında ayrıca gelecektir.

— 160 —

11 - Tahrimedir ki, iftitah tekbirini almaktır. {(1) Tahrîm, ta'zim mânâsınadır. Mastar iken, iftitâh tekbiri, yahut onun makamına kaim olan lâfız mânâsına isim olup, tahkiki ismiyyet için, ahirine (ta) ilhak olunmuştur. Müellifin bu babtaki istidlâlini izahta, (Ve rabbeke fekebbir!)kavl-i kerîminde memûrün-bih olan tekbirden, iftitah tekbiri maksut olduğuna, müfessirin ittifak etmiş ve icmâ dahi, onun üzerine vâkî olmuştur. Çünkü, emri vücup için olup iftitahtan mâadâ da, olan tekbir ise, vâcip olmamakla, tatili nastan sakınılmak için üzerinde dikkatle durulmuştur. Hadîs-i şerifte dahi: "Namazın anahtarı temizlik, tahrimesi tekbir ve ondan çıkmayı helâl kılan şey de selâmdır." buyurulmuştur.}

(Namazda {(2) Cenaze namazının gayri olan namazda demektir. Cenaze namazına gelince, onda tahrîme, kendisiyle şüru olunmak itibariyle şarttır. Sair tekbirleri gibi, makamı rekâte kaim olmak itibariyle rükündür.} tahrîme rükün olmayıp {(3) İftitah tekbirinin, erkân sırasında zikrolunması, rükün olan kıyama ittisali itibariyledir. (Kenzin sıfat-ı salât bahsi).} şart olmak sahihtir ve kavli şeyhayndir. İmam-ı Muhammed Hazretleri onun rükniyyetine kaildir.)

Tahrîmenin sıhhati için,ilerde geleceği üzere, bir takım şartlar zikrolunur:

Birincisi, Tahrime niyyete, ya hakikaten, yahut hükmen mukarin olup {(4) Hin-i şürû'da olan niyyet, tahrîmeye hakikaten mukaarindir ki, efdâl olan odur. Şürûdan mukaddem olan, tahrîmeye hükmen mukarindir. Muhaşşinin beyanına göre, abdest alırken, mesela: Öğle namazı kılınacağını niyyet eylese, ve niyetten sonra yemek, içmek, söz söylemek gibi iyraza delâlet eden amalde bulunsa ve namaz yerine gelip namaza dursa, ve niyyet hatırına gelmese, namazı niyyeti sabık aile câiz olur. Niyyetin, sâir şürûtû-salât gibi vakte takdimi dahi, fasıla cinsinden birşey mevcut olmadıkça, câiz olur.} aralarım, yemek, içmek, konuşmak gibi, namaza yabancı olan şey, fasl etmemektir ki, bunlar mani-i ittisaldir. Amma namaza durmak için yürümek ve abdestin bozulması halinde, abdest almak, yahut abdest almağa gitmek, ittisale mâni değildir.

(Çünkü, bunlar, sebki hades suretinde, dahilî salâtta bağışlanmış olmasına göre, salât dışında evleviyetle bağışlanmış demektir.)

İkincisi, tahrîmeyi kaimen yâni, ayakta ve eğilmeden evvel etmektir

— 161 —

(Kıyam, hakikî ve hükmîye şâmildir. Kıyamı hakikînin, haddi ednâsı, eller dizlere ermez derecede olmaktır. Binaenaleyh imama rükû'da yetişmek kaydında olan müstacil, arkasını eğerek tekbir alsa, eğer kıyama daha yakın, yâni elleri dizlerine ermiyor ise şüruu sahih olur. Velev ki, aldığı tekbiri, rükû niyyetiyle almış olsun, {(1) Çünki, imama rükûda yetişen muktedi, iki defa tekbir almağa muhtaç olmadığından, onun o niyyeti itibarsız olur.} ve eğer rükûa yakın yâni elleri dizlerine eriyor ise, şüruu sahih olmaz).

Üçüncüsü, niyyeti tahrîmeden sonraya bırakmamaktır.

Çünkü, namaz bütün bir ibadettir ki, tecezzi etmez. Niyyetsiz ibadet olmadığı cihetle, eğer niyyet, tahrîmeden sonraya kalmış ise, ondan hâlî olan cüzü, ibadet olmayıp, kendisine niyyet vâkî olan cüzü, ibadet olmak lâzım gelerek, ikiye bölünmüş olur.

Ademi tehir, mükarenette olduğu gibi, takaddüm ile de olur ki, o da; hükmen mukarenettir, {(2) Birinci şartın hamişine bak.} efdâl olan hakikatten mükarenet olmaktır. Zîra ihtilâftan çıkılarak ihtiyat edilmiş olur, {(3) Çünki eimme-i selâse (Mâlik, Şâfii, Ahmed), tahrîmeyi ne niyyeti mütekaddime ve ne niyyeti müteehhire ile tecviz etmezler.} çünki, tahrimeden sonra olan niyyete, icmaan itibar yoktur.

Dördüncüsü, tahrîmeyi kendisi işitecek derecede telâffuz etmektir.

Dilsize, dilini tahrik etmek lâzım değildir. (Ümmî dahi öyledir. Bunlar yalnız niyyet ile iktifa ederler. Sahih olan da budur.)

Dilsiz olmayana, kendi söyleyişini bilâ mâni, işitmek şarttır. Bilâ mâni kaydı, sağırlık veya gürültü gibi, bir mâni bulunmak suretinden ihtirazdîr ki, o halde telâffuzun bil-fiil işitilmesi şart olmayıp, mâniin izalesi takdirinde işitilebilir derecede olması lâzımdır.

— 162 —

Beşincisi, muktedi bulunan kimse, {(1) Beşinci şartı muktediye tahsisimiz mütabaata niyyet ancak; muktediye lâzım olup, sırf erkek cemaate imam olan için, imamete niyyet gart olmadığındandır, . Çünki, imam kendi hakkında münferiddir. Görülmez mi ki, kimseye imamet etmemeğe yemin eden kimse, namaza durduğu vakit, arkasında cemaat dahi bulunsa, hânis olmaz, zirâ hanis olmanın şartı, imamet onun maksudu olmaktır. O ise mevcut olmamıştır.} namaza niyyetle beraber, imama uymayı, niyyet eylemektir.

İbadeti âdetten, farzı vâcipten temyiz ve ihlâs mânâsını tahkik için, asıl namaza niyyet lâzım olduğu gibi ki, imam muktedi ve münferid bunda müşterek bulunmak hasebiyle, buna niyyeti müştereke tâbir olur. Mütabaat, onu niyyetsiz tahakkuk edemeyeceğinden, ona dahi, niyyet lâzımdır ki, imamın namazı sahih ise tabiin namazı dahi sahih ve fasid ise fâsid olmak mütabaatın eseri müterettibidir. Buna niyyeti hassa, tâbir olunur ki, muktedîye mahsus olan niyyet demektir.

Bundan dolayı, muktedi, vaktin farzını ve onda imama uymayı, yahut imamın kıldığı namaza katılmağı niyyet eder {(2) (Yalnız imama uymağı niyyet, kifayet etmez) denilmiş ise de esah olan, onun dâhi câiz ve kâfi olmasıdır. Çünki, o niyyeti eden, uymasını asıl salât ile takyid etmeyerek, kendisini imama mutlaka tabi kılmıştır. Tâbiiyyet dahi, imamın mutlaka yâni, aslen ve vasfen kıldığı namazı kılmak ile tahakkuk eder. (İmamın tekbirine intizar ile dahi, İktida hâsıl olur) denilmiş ise de, sahih olan: Yalnız intizar ile, İktida olmadığıdır.}

İmamın namazı muayyen olduğu cihetle, imamın namazına niyyet, hem asıl salâta ye hem mütâbaat ve tâyine niyyeti mütezammindir. Cuma namazlarında, yalnız Cuma namazına niyyet edip de iktidaya niyyet eylemese olur. Çünkü, cuma namazı imamsız olmaz.

Altıncısı, kılacağı farzı, ilk başlamada tâyin etmektir. (Hattâ bir farzı niyyet edip, ona şürû eyledikten sonra unutup da, onu tetavvu sanarak, o zan üzere itmam eylese, o namaz yine farz olarak uhdesinden sakıt olmuş olur. Bunun aksi dahi böyledir ki, tetavvu niyyetiyle şürû edip de, sonra unutarak, farz sandığı ve o zan üzere kılıp bitirdiği namaz dahi nâfile olur. Çünkü, muteber olan niyyet, cüz'ü evvele mukarin olandır). {(3) (Zâti ef'âl) olan yâni, namaz gibi müteaddid fulleri ihtiva eyleyen ibadetlerde, mutemed olan onun ilk cüzünde edilen niyyetle iktifa olunmak ve her cüz'ü için, niyyete ihtiyaç olmamaktır. O cüzüler, hep o niyyet üzerine bina edilmiş olur.}

— 163 —

Farzların dahi çeşitliliğine mebni (Gerek imam, gerek muktedi ve gerek münferid) kılacağı farzın meselâ: Öğle farzı olduğunu tâyin etmek dahi şarttır.

Vaktin farzını niyyet etmek, cuma namazının gayride sahihtir. Cumada vakit, öğle olduğu için, onu vaktin farzı niyyetiyle kılmak sahih olmaz. (Kazâ niyyeti için, geçmiş namazların kazâsı bahsine bakınız.)

Rekâtların adedini, niyyet şart değildir. Çünki, farzlar ve vâciplerin rekâtleri mahdud olmakla, niyyette rekâtları tâyine ihtiyaç yoktur. {(1) Hattâ, sabah namazını dört rekat olmak üzere niyyet eylese niyyeti lağvolup, onu yine iki rekaât kılar. Tâyin şart olmayan şeydeki hatâ zarar vermez.}

(Salâtın aslını niyyet, aralarında telâzüm olmadığına mebni, sünnet, vâcip ve farz için, tâyin lâbüddür). {(2) İmdi beş vakit namazın farziyyetini bilmiyerek onları vakitlerinde kılanın, namazı, farzı niyyet etmemiş olduğu cihetle câiz olmayıp, onları kazâ etmek lâzımdır. Meğer ki, imam ile kılmış olup, imamın namazına diye, niyyet eylemiş ola. Onların farzı olduğunu bilip te, farzı diğerinden yâni, vâcipten ve sünnetten temyiz edemeyen kimse, eğer hepsinde farzı niyyet eylerse, câiz olur. Dürr-ü Muhtârınsıfatı - salât evvelinde mezkûrdur ki, cemaate namazda yetişip te farzda veya teravihte olduklarını bilemeyen kimse, farzı niyyet ederek, imama uyar ve namaza durur. Eğer onlar farzda iseler, onun dahi farzı sahih olur. Ve eğer, teravihte iseler, onun kıldığı nafile olur. Teravihten sayılmaz.}

Vaktin farzı ve cenaze gibi, iki farzı niyyet, vaktin farzına {(3) Çünki mektube, farzı âyindir. Hem de salâtı kâmiledir.} ve birinin vakti girmiş ve diğerinin vakti henüz dahil olmamış bulunan iki farza niyyet, vaktiyyeye ve iki geçmiş farza niyyet onların birincilerine ve bir geçmiş ile vaktiyyeyi niyyet, vakti geniş olduğuna göre geçmişe ve bir farz ile bir nâfileyi niyyet farza, ve sünneti fecir ile tahiyyeti mescid gibi iki nâfileyi niyyet her ikisine, {(4) İkiden ziyade salâti nafileyi, meselâ: Hem tahiyyet-i mescidi, hem sünneti vüzuu - ki şükrü vüzû' tabir olunur -, hem de salâtı duhâ ve küsufu, niyyette, cemeylemek dahi böyledir. Vasailin dahi, niyyette cem'i caizdir. Meselâ: Hades-i ekber ile, bayram ve cuma, birleşmek suretinde, bunların hepsine birden niyyetle ettiği gusülün cümlesinin sevabına nail olur.} ve nâfile ile cenaze namazını niyyet nâfileye mahsus olur. {(5) Çünki, nafile rükû'lu ve sücudlu, salâtı kâmile olduğundan, cenaze namazından akvadır. Musâlli imam olduğuna göre, salâtı - cenaze iade olunur. Ve ona nafile olarak, iki rekât namaz kazâ etmek lâzım gelir. Zîra cenaze namazından selâm vermekle onu kat' ve iptâl etmiş oldu. Eğer imam değilse, ve niyyet kat' ile selâm vermemiş ise, nafilesine devam ve onu itmam eyler. Çünki, bir rekâttan daha az bir kısmın ziyadesi ile o rekât iptal olmaz.}

— 164 —

Yedincisi vâcip olan namazı dahi niyyette tâyin eylemektir.

(Nâfilelerde, tâyin şart olmadığı Tahrîme şartlarının sonunda mezkûrdur): Gerek vitir ve bayram ve tavaf namazları olsun, gerek mutlak ve mukayyed nezir namazları ve gerek başlandıktan sonra ifsad olunmakla, kazası vacip bulunan nâfile olsun. Çünki sebepler muhteliftir. Bir sebebin müsebbibini musâllî ancak, onun sebebinin tâyiniyle edâ etmiş olabilir.

Bayram ve vitir namazlarında, onlara salâtı iyd, salâtı vitir diye tâyin kâfidir. Vâcip ile ayrıca kayıtlamak lâzım değildir.

Sehiv secdelerinin salâta itisâline, yahut hürmeti salâtta vukuuna mebni, onu tayin etmek lâzım olmayıp, secde-i tilâveti, secde-i - şükür ve secde-i sehivden temyiz için tâyin eyler. Efrâdı âyât için efrâdı secedatı, tâyin eylemek lâzım değildir.

(Bu yedi şartın cümlesi, bir namazda içtimâ etmez. Meselâ: Vakit ve onun duhulünü itikad, farz olan namazların maadasında şart olmaz. Bir namaz, hem farz ve hem vâcip olarak niyyet olunmaz. Niyyet, kendisinde söylemek şart olmayan kalbin mütaâllâkatındandır). {(1) Namazın şartlarının onuncusuna müracaat oluna: Muhaşşi merhum tahrîmenin dördüncü şartında, müellifin şerhi kebirinden naklen: Tahrîmeyi telâffuzun şart kılınmasında, niyyeti söylemek şart olmadığına işaret vardır, demiş olduğu gibi, müellif merhum dahi, ehli - hadîsten naklen: Resûlüllâh sâllâllâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinden namaza dururlar iken "Filân namazı kılıyorum," der oldukları, kendilerinden (ne tarîki sahih) ve (ne tarîki zaif) ile sabit olmamıştır. Sahabe ve tâbîinin birinden (ve dört imamdan) dahi rivayet olunmamıştır. Menkûl olan budur ki, Hazret-i İmamül-mürselîn aleyhi ve aleyhimüs-salâtü ves-selâm namaza kıyam buyurduklarında, hemen tekbir alırlardı. Niyyeti söylemek bid'attir, deyip sonra Mecmaur-rivayetten naklen: Niyyeti söylemeyi bazılar, Hazret-i Ömer radiyallahü teâlâ anhu, onu yapanı tedib etti, diye kerih gördüler ve bâzılar, niyyetin telâffuzunda kalbin amelini tahkik ve vesveseyi kesme olduğu için, onun ibaha edip: Hazret-i Ömer onu cehr-edeni zecr etmiştir. Gizlice söylemekte beis yoktur, dediler. Bu halde, bizim meşayihimizden niyyeti telâffuz sünnettir (müstahabtır) diyenler, sünnet-i nebi, (venezdi şâri'de müstahab) mânâsını irade etmeyip, belki ihtilâfı zamana ve tabîin devrinden sonra kulûb ve ezhan üzerindeki, kesreti meşagile mebni, bâzı meşayihin, sünneti (vâcip gördüğü) demek istediler, demiştir. Niyyetin hem kalben, hem lisanen, edilmesinin, bid'at olması hakkında, İbni Nuceym merhum, (Cem'i mezkûr azîmet kasdiyle olursa bid'ati hasene olmak, ve kasdi azîmetin gayride güzel olmamak anlaşılır) demiştir.

Lâfzan niyyetin keyfiyeti, bâzı kütüpte (Allahım ben falan namazı kılmak istiyorum onu bana müyesser eyle) denilmek gerek diye gösterilmiş ise de, talebi teysîr ve kabulü talâffuzu niyyetten başka olarak, kesreti meşakkı ve tûlü zamanı cihetiyle Hac (umre) için, ihrama girildiği vakit olacak şeydir. Salât ise, öyle değildir. Orucun, tûlü zamanı ve fevka-s-salât meşakkati cihetiyle, talebi teysîr ve kabul hususunda, onun hacca ilhakı münasip olabilir. Bunu müellifi merhum, Dürer hâşiyesinde zikretmiştir. Namaza lâfzen niyyette sadece (Niyyetim namaza) denir. Dürr-ü Muhtârda, niyyet lûgati Arabiyyenin gayri ile dahi olsa, mâzi lâfzı ile olur. Çünkü, istimalde galip olan odur: Fakat hal siygası ile de sahih olur, demiştir.}

— 165 —

Sekizincisi, tahrîme, sahih olan kavide "kaadir olana göre" lûgati arabiyye üzere olmaktır. {(1) Ondan âciz olanın, lûgat ve elsineden, kaadir olduğu ile şürû etmesinin sıhhatinde hilâf yoktur. Müellifin, kavl-i sahih dediği, imameynin kavli evvelleridir. İmam hazretleri, Arabîye iktidar ile beraber dahi başka dil ile şürû, sahih olur, buyurmuştur. Dürr-ü Muhtâr da, Tatarhâniyyeden naklen: Telbiyede olduğu gibi, namaza farisî lûgatla dahi şürû, mutlaka yâni, gerek kudret, ve gerek aciz halinde, ittifakla câiz olur, diye zikredildiğine nazaran, İmameyn hazerâtı, şürû meselesinde, kavli imama rücû etmişlerdir. Nitekim kıraet meselesinde, Hazret-i İmam, dahi kavli imameyne rücû buyurmuştur ki âcizden başkası için namazda Arabîden başka bir kıraeti câiz görmemiştir. Farisî lûgat kaydi ittifakîdir. Bu cevâzın ona mahsus olmadığını, müellif fariza-i sücûdda söylemiştir.}

Dokuzuncusu, tahrîmede lâfza-i celâlin hemzesini ve ekber lâfzının (ba) sını, med etmemektir. {(2) Hemzenin meddi ile (Allahu ekber) diye namaza duranın şürûu sahih olmadığı gibi, esnâ-i şürû'da tekbiri dürüst olarak, şüruu sahih olduktan sonra, namaz esnasındaki tekbiratta, hemzeyi med etmekle de namazı bâtıl olur.} Ha'nın harekesini işba etmek lûgaten hatâdır. Onunla namaz fâsid olmaz. Ha'yı sâkin kılmak dahi böyledir.

Onuncusu, Tahrîme, tam cümle ile olmaktır. {(3) Müellif "mübtedâ ile haberden mürekkeb cümle-i tamme" demiş ise de, Muhaşşi "Lâ ilahe illâllah" ve "sübhânallah" gibi tâbiratı tâzimiyye ile dahi, şüruun maal-kerâhe sahih olduğu beyaniyle "müptedâ ile haberden mürekkeb" kaydının, hazfini evlâ görmüş ve mezkûr cümlede bidayet, lâfza-i celâl ile olmak, İmam-ı Âzam katında vâcip olmakla "Ekberullâh" diye edilen şürûun, Hazret-i İmam nezdinde ademi sıhhati, Bezzâziyyeden naklen zikretmiştir.}

Onbirincisi, Tahrîme Cenâb-ı Hakkı mahzâ, zikir ve senaya delâlet eden tâbir ile olmaktır. {(4) Keyfiyeti terkibi efâ'li salât faslına müracaat oluna.}

"Allahım beni affet." gibi tâbir ile başlamak sahih olmaz. Çünki, zikri hâlis değil, ona hacet karışmıştır.

Onikincisi, Tahrîme, besmeleden ibaret olmamaktır. Çünki, besmele-i şerife teberrük için olmakla (Bismillâhi) diyen kimse sanki(Bârek-ellâh lî) demiş olarak, zikri hâliste bulunmamış olur.

— 166 —

On üçüncüsü, Tahrîmede (Allahü ekber) denildiği vakit, lâfza-i celâlin ha'sını musallî hazf etmiş olmamaktır. {(1) Onun ademi hazfi, ihtiyat olduğunu, Muhaşşiden naklen, 14 üncü şartın hâmişinde bildiririz.}

On dördüncüsü (Hâvi) yi ityan eylemektir ki, hazf ederse sahih olmaz. Hâvi, ikinci lâmdaki harf-i med olan eliftir.

(Maksud, lâfza-i celâlin ha'sından evvel olan elifi yâni, meddi tabiiyi terk etmemektir). {(2) Gerek yeminde, gerek zebihte, gerekse namaz için olan tekbirde, lâfza-i celâlin ikinci la'mını, med etmekten hâsıl olacak elifi, - ki ona (Hâvi) tâbir olunur yahut lâfza-i celâlin ha'sını hazf eden kimsenin, in'ikadı yemininde, ve halli zebîhînde, ve sıhhati tahrîminde, ihtilâf olunmuştur. Onu ihtiyatan terk etmemelidir. Müfsidatı salâtta, lâfza-i celâlin hemzesini med etmek, salâtı müfsid olduğunu, zikir esnasında, Muhaşşi merhum: Ha'nın meddi hatâdır, ve lâ'mın haddini tecavüz etmedikçe hüsündür. Medde mübalâğa olunursa mekrûh olur, demiştir.}

On beşincisi, Tahrîmeye, namazı ifsad edecek şeyi, mükaarin kılmamaktır. Meselâ: "Allahu ekber el-âlimü bil-mâdum vel-mevcûd", yahut "el-âlimü-bi-ahvâlil halkı" derse, şürûu sahih olmaz. Zira, bu sözler insan lâfzının benzeridir. {(3) Müellif aleyhir-rahme, bu son şartı, Sâhibi Bezzâziye fetvâsında zikreyledi, deyip tahrîme şartlarının, bu veçhile ceminde, kendisini geçen olmadığına binaen, Cenâb-ı Hakka şükürler etmiştir. Bezzâziyede: El'âlimül-gaybi veş-şehâde, ilâve olunursa zarar etmez, demiştir.}

Salâtı nefilde (niyyeten) tâyin şart değildir. {(4) Müellifin bu meselesi, tahrîmenin, altıncı ve yedinci şartları tetimmesinden olmakla, mahalli zikri, orası idi. Muhaşşi der ki, Nefilden kasdı, sünnetlere dahi şâmil olan namazdır ki, onların evkatı muayyenesinde vukuu, tâyinden mugnîdir. Onlar tâyin ile değil vakitlerinde vâki olmakla sünnet olmuşlardır. Alelıtlâk namaz ile, Allah için namaz arasında dahi fark yoktur. Çünki namaz kılan kimse, Cenâb-ı Haktan gayriye namaz kılmaz.} Velev ki, sünneti fecir olsun. {(5) İbn-i Abidin der ki, Hattâ iki rekât teheccüd kılıp ta, onun fecrin tulûundan yâni, teheccüd vakti geçtikten sonra kılındığı tebeyyün etse, o iki rekât, sünneti fecir olmuş olur. Teheccüdü dört rekât kılıp ta, son iki rekâtın, fecirden sonra olduğu anlaşılmak sûreti dahi, böyledir.}

Terâvih dahi, fıkıh imamları indinde böyledir. Sahih olan da budur.

— 167 —

İhtiyat olan: Onları terâvih, yahut sünneti vakit, {(1) Vaktin sünneti demektir. Bu halde lâyık olan: İlk sünnet, yahut son sünnet olduğunu dahi temyiz etmektir.} diye sıfatlarına riâyet ederek tâyin eylemektir. {(2) Bunu Sâhibi Münye söylemiştir. Bu da, fiili sünnette niyyeti sünneti, şart kılanların hilâfından huruc içindir: Sahibi Mugnî, teravih hakkında demiştir ki, bâzı muteehhirin indinde, ne mutlak niyyet, ne de niyyeti tetavvu kâfi gelmeyip, teravihe niyyet şarttır. Ve bunu Kadıhan, tashih eylemiştir.}

12 - Salâtı neflin gayride kaim olmaktır.

(Neflin mebnâsı, tevessü' üzerine olduğundan, onda kıyam, rükün değildir. Farz ve vâcip olan {(3) Vâcip tâbirinin, zâhirî ifsâd ettiği neflin kazâsına ve nezir namazına dahi şâmil olmaktır.} namazlarda kıyam, ittifakla rükündür.). {(4) Hem de rüknü aslîdir. Kıraet ise rüknü zâidtir. Çünki, kıraet, kıyâmın zînetidir. Bundan dolayıdır ki, imam kıraeti mütehammil olur da kıyamı mütehammil olmaz. Bu mesele ileride gelecektir.}

"Ve Allah için ayakta durun." (Bakara: 2S8), buyrulmuştur. Emir vücûb içindir. Namaz dışında kıyam, vâcip olmamakla, biz-zarûre, namazdaki kıyam, vâcip olmuştur. Kaanitîn: Mutiîn, yahut hâşi'în veyahut sâkitîn demektir.

Kıyam: Ayakta dikilmektir. Aşağı haddi, eller dizlere ermemek derecede dik durmaktır. {(5) Namazda bu veçhile, öne meyilli bulunmak huşû' iras edici şeylerdendir.}

(Kıyamın farziyyeti, Muhaşşînin ifadesine göre, ona ve hem de rükû ve sücude kaadir olmak ve kıyam sebebiyle, şartı taharet, yahut setr-i avret veya kıraete kudret, kendisine ağır gelmemek kaydiyle mukayyettir. Binaenaleyh, kendisine kıyam zahmet veren veyahut kıyama kaadir olsa da, sücudden âciz bulunan kimseye, kıyam lâzım olmadığı gibi, {(6) Lâkin, ikinci sûrette, o kimse ayakta îmâ ile oturarak îmâ arasında muhayyer olur. Nitekim, yarası olup ta, secdeye vardıkça akar olsa o dahi, onun gibi muhayyer bulunur.} ayakta olduğu zaman sidiğini tutamamak, yahut avret yerinden namaza mâni olacak miktarı görünmek veyahut okuyamamak gibi bir özür hâsıl olup, oturarak kıldığı takdirde, bunların biri, kendisine ârız olmayan

— 168 —

kimseye dahi (kıyam lâzım olmaz) kuud vâciptir. Oturarak kıldığı zaman, itmama kaadir olup, ayakta kıldıkta, itmama kaadir olmayan dahi böyledir). {(1) Kıyamın, Farz, Vâcip, Sünnet, müstahabının miktarları, ondaki kıraet miktarıncadır. Ümmi gibiler hakkında, takdiri olur ki, ümmi bulunan kimse, farîza-ikıyamı tahsil için, imameyn kavlince üç uzun âyet okuyacak kadar durmak lâzım gelir. Kıraetin sukûtunda, tahdid dahi sakıt olur: Farzın ikinci yarısındaki kıyam gibi ki, onda kıraet olmamakla rükün, asıl kıyamdır. İmtidadı kıyam değildir. Bir özür olmadıkça, kıyamda tek ayak üzere bulunmak mekrûh olur.}

13 - Farz olan namazların ikişer rek'âtinde, kıraet etmek yâni, Kur'ândan bir âyet olsun okumaktır. {(2) Malûmdur ki, namazda Kur'ânı azimüş-şandan, alel-ıtlâk kıraet, farz vealet-tâyin, sûre-i fatihayı kıraet etmek, ve mevziinde ona, sûre veya âyet zam eylemek vâciptir. Kıraet farizası, işte bunların mecmuu ile husule gelir. Ve veçhi mesnun üzere uzun sûre ve müteaddid âyet dahi okunsa, hep farz olarak vâkî olur. Farz olan, kıraeti salâtiyye, vâcibatta gösterilen nevi ve miktardan dûn olmamak vâciptir. Ondan az olursa mekrûh olur. Ve farz olan mikdardan fazlası sünnet sayılır.}

Kıraetin namazda farz oluşu,

فَاقْرَؤُا مَاتَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْاٰنِۜ

kavl-i kerîmiyledirki, "Kur'ândan, müteyesser olanı okuyunuz." (El-müzzemmil: 20) demektir. {(3) Cemi müteyesserin ademi lüzumu, emri teyessüre bina edilmiş olmasındandır. Muhaşşinin ifadesine göre, bâzı müfessirin: Delîli siyak ile, bu âyetteki kıraet, salât mânâsınadır. Nazmi Kerimin mefhumu, teheccüdden, müteyesser olanı kılın, demektir, demiştir ise de, kelâmı hakikate haml, evlâ olduğundan, maksud alel'ıtlak kıraettir.} Emir, vücûb için olup, namaz dışında ise, kıraet bil-icma vâcip olmamakla, namazdaki kıraet, memûrün-bih olmak teayyün etmiştir. Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri dahi"Namaz ancak fâtiha ile olur" buyurmuşlardır. Bunu İmanı Müslim, hadîsi Hazret-i Ebi Hüreyre olarak zikr ve rivayet eylemiştir. İcmâ dahi bunun üzerine mün'akid olmuştur. {(4) Ebû Bekirul-esam gibi, (namazda kıraet, aslâ farz değil, sünnettir) demekle icmâ'ı bozana itibar yoktur.}

Kıraet ki, okumaktır. Onun hakikati, ağızdan çıkanı, sağırlık ve gürültü gibi, bir mânî olmadıkça, kulak işitecek derecede olmaktır. (Nitekim, tahrîme şartlarının dördüncüsünde zikr olunmuştur). {(5) Kıraet, tashihi huruftan ibaret olmamak sahihtir. İmam Kerhî bu babta tashihi hurufla iktifa edip: Kendi işitmese de caiz olur. Çünki, kıraet fiili lisanidir, sim'a ise, fiili sımahtır, lisanın fiili değildir, binaenaleyh, mevridi kıraetten olamaz, demiştir. Bedayi'de kavli Kerhi, esah ve akyestir, dedi ve bâzılar onu, imam Ebû Yûsufa nisbet eyledi. Mûtemed olan, kavli evveldir. Yalnız, bâzı hurufta kendi dahi, işitmez derecede sesini kısmakla, namazı bozulmaz.}

— 169 —

Âyet, lûgatte alâmet mânâsınadır. Şeriat ıstılahında: Ahkâmüllâhtan bir hükme delâlet eden, Kur'ân cümlesidir. Yahut: Lâfzî olan fasılalarla {(1) Sûre-i hicrin, 14 ve 15 inci âyetleri olan "Yâ'rucûn" ve "meşhûrun" fasılaları gibi ki, infisal ancak lâfzândır.} Mâ kabl ve mâ bâdinden ayrılan tâife-i Kur'âniyyedir.

(Sümme nazara) gibi iki kelimeden mürekkep olan kısa âyet dahi Hazret-i İmamdan, zahirî rivayette, kıraeti salâtiyye için kâfidir. {(2) Kendilerinden diğer rivayette fariza-i kıraet, bir şey ile mukadder olmayıp, belki Kur'ân isminin mütenavel olduğu şeyin, ekali dahi kâfi olur. Kûdüri, bunu cezm etmiştir. Üçüncü bir rivayet: Üç kısa âyet, yahut onlara muadil, bir uzun âyet olmaktır. Ve bu, kavli imameyndir. Hulâsada ve onun gayride Hazret-i İmamın, kavli evveli olmak üzere gösterilmiştir.} Amma, "Müdhâtammetân" gibi tek kelimeden, ve (Sad) ve (Kaf) ve (Nûn) gibi tek harften, yahut (Ha, Mim) ve (Ta, sin) misilli iki harften veyahut, (elif, lâm, mim, sâd) ve (kâf, hâ, yâ, ayn, sâd) gibi birkaç harften ibaret bulunan âyetlerde, {(3) Bunlara âyet itlâkı, indel-kufiyyîndir ki, onlar: (elif, lâm, mîm) leri ve(elif, lâm, mîm, sâd) ve (kâf, hâ, yâ, ayn, sâd) ve (tâ, hâ) ve (tâ, sin) ve (yâsin)ve (hâ, mîm) i, bir âyet ve (hâ, mîm, ayn, sin, kaf) ı iki âyet sayarlar. Zemahşerî gibi Beyzâvî dahi demiştir ki, bu müteşabihattır. Rey için bunda mecâl yoktur. Kûfiyyûnun gayrileri indinde, onlardan hiç biri âyet değildir.} Meşayihi fukahâ (kavli imam üzere) ihtilâf etmişlerdir. Esah budur ki, namaz onunla caiz olmaz. {(4) Kudûrî: Sahih olan cevâzdır, dedi.}

İmam Ebû Yûsuf ve imam Muhammed hazretleri: Namazda farz olan bir uzun âyet, yahut üç kısa âyet okumaktır, dediler. {(5) İhtiyat da budur. Matlûp olan da - bahusus ibâdâtta - ihtiyattır. Mir'atta mezkûrdur ki, Kur'ândan her kelime, hükmen ve örfen değil, hakikaten Kur'ândır. Her tasa âyet, örfen değil, hakikaten ve hükmen Kur'ândır. Her üç kısa âyet, yahut onun miktarı, hem hakikaten ve hükmen ve örfen Kur'ândır. Usûliyyûn evvelkisini ve Hazret-i İmam, (kavli meşhûrda) ikincisini ve imameyn üçüncüsünü itibar etmişlerdir. Âyeti Kürsî ve müdayene gibi, uzunca âyetin, bölünmesinin cevâzı, İbn-iÂbidinden naklen, vâcibatın hâmişinde gelecektir.}

Kur'ândan namaz câiz olacak kadarını ezberlemek, her müslime farzı ayn olup, fâtiha ve bir sûre hıfzı vâcip ve cemi-i Kur'ânın hıfzı, farzı kifâyedir.

Namazda kıraet, ekser fukahâ reyince rüknü zâid olup, muktediden bilâ zarûretin, {(6) Şâfiilerce, muktedîden kıraet, sâkıt değildir. Onlar iktida halinde dahi, imam gerek cehr, gerek ihfa etsin, fatihayı kıraet ederler, meğer ki, fevti rekât korkusu ola. Mâlikilerle Hanbelîler, hâli iktidada, onu yalnız hafî namazlarda okurlar.} ve imama rükûde yetişenden bil-icmâ sâkıttır.

— 170 —

Kıraetin namazda yeri, kıyamdır. Bir özürden dolayı kuûd ve salâtı nâfilede olan kuûd dahi kıyam hükmündedir. Rükûda ve sücûtta veyahut kıyamdan bedel olmayan kuûdda {(1) Kıyam hükmü olmak üzere mübeyyen olan kuudun gayri maksuddur: Kade-i salât.} vâki olan kıraet ile vâcip (farz) sâkıt olmaz ve o kıraet tahrîmen mekrûh olur. Çünki, tagyir meşrûdur. Eğer unutarak olursa, sehvi secde lâzım gelir.

Namazda fariza-i kıraet, farz olan namazların, ikişer rek'âtine münhasırdır. Yalnız bir rek'âtinde kıraet etmekle namaz sahih olmaz. {(2) İmam Zufer ile Hasan Basri Hazretleri, emrin tekrar iktiza etmeyeceği beyaniyle, rekâti vahidedeki kıraetin dahi yeteceğine kail olmuşlardır. Lâkin farzın, iki rekâtı yekdiğerine min kullil-vücûh müteşâkil olduğundan bizce kıraet, ikinci rekâtte de lâzımdır -Çünki, rekâtı saniye, gerek vücûb ve sukûtça, gerek cehr ve ihfaca rekâtı ulâ gibidir. Son iki rekâtler, gerek sefer ile sakıt olmakla, gerek sıfatı kıraet ve miktarı kıratçe, mufarık olmakla onlara ilhak olunamaz. - İster iki rek'âtlı, ister üç rek'âtli, ister dört rek'âtli farzlar olsun. Kıraeti ûlâ ibare-i nas ile ve kıraeti saniye delâleti nasi ledir. Müellifin zâhirî sevki kelâmı, farzın kıraetince, mahallî edâ iki rekâtı evveli olmak iken, kendisi: Hangi iki rek'ât olursa olsun, demiştir ki, Muhaşşinin, Kuhistânîden naklen beyanına göre, bu kavl, baaz olup, sahih olan: İki evvelki rekâtlar, mahallî kıraet olmakla ala sebîlil-farz, müteayyen olmaktır. Lâkin, müellif ilk iki rek'âtın mahallî kıraet olmak üzere tâyinini, vacibatı salâttan kılmış olmakla, Muhaşşi merhum, buradaki sözü, vâcibat faslında, açıkça zikretmiş ve sahihtir demiştir, oraya bakılsın.}

14 - Nâfile namazların cemi-i rek'âtlerinde kıraet eylemektir: Çünki, salâtı neflin her parçası, müstakil bir namazdır. {(3) Çünki, nâfile kılan, her iki rek'âtte (selâm verip) namazdan çıkmağa mütemekkindir. Çünki, salâtın meşruiyyetinde, ikişer rek'ât asıldır. Ziyadenin lüzumu ancak, farzlar hakkında zahir olmakla, nefel asıl meşruiyyet üzere kalmış olur.}

15 - Vitirin cemi-i rek'âtlerinde, kıraet etmektir.

Vitirin, sünnet olması takdirinde, {(4) İmam Hazretlerinden ikinci rivayet olarak, Vitirin sünnet olduğu, kavli imameyndir.} emri zahirdir ki, o da nefel demektir. Vâcip (yahut farz) olması takdirinde, {(5) Bu da imam Hazretlerinden, rivayeti ûlâdır. Bu iki rivayet arasını, müellif Vitir babında, cem ve tevfik eylemiştir. '} bütün rek'âtlerde lüzumu kıraet, ihtiyattan dolayıdır. {(6) Çünki onun, kavli Hazret-i İmam üzere, amelen farz olması, yalnız iki evvelki rekâ'âtlerde kıraeti icab edip, imameyn kavlince, sünnet olması ise, kıraeti cemi-i rekâ'âtlerde icab eylemekle, ihtiyaten amel edilmiştir. Zira, sünnetin bir rekâtinde kıraeti terk etmek, namazı ifsad eyler. Hem de mükellef, kendisine lâzım olmayanı ifa etmek, lâzım olanı terk etmekten evlâdır. İhtiyat olan da budur.}

— 171 —

Salâtın sıhhati için, Kur'ânı Kerimden bir şey teayyün etmemiştir. Çünkü kıraet, âyette mutlaktır ki, memurun-bih: Kur'ândan müteyesser olanı, okumaktır. Tâyin ise, teyessürü kaldırır. Alet-tâyin, sûre-i Fatihayı okumak vâciptir. Nitekim 13 numarada zikri geçti.

Mûtem (muktedi) bulunan kimse, namazda kıraet etmeyip "Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun." (El-Ârâf: 204) kavl-i kerîmine binaen imamın cehri halinde dinler ve sırren okuması halinde sükût eyler. {(1) Müellif, âyet-i kerimede, tevzi olduğuna işaret etmiştir. İstimâ: Dinlemek, İnsat: Dinlemek üzere sükût eylemek, demek olduğu için, biri cehir haline ve diğeri ihfa haline, masruf olmuştur.}

Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri dahi:

İmamın kıraeti gerek cehrî, gerek gayr-i cehrî olsun, sana kifayet eder, buyurmuşlardır.

İmam-ı âzâm ve ashabı ve İmam-ı Malik ve İmam-ı Ahmet hazeratı muktedînin bir şey kıraet etmeyerek, kıldığı namazın sıhhatine ittifak etmişlerdir. {(2) Bu bapta, imam Şâfii mezhebi için, on üçüncü farzın onuncu hamişine bakınız.} Bizim onlar ile, bu bapta farkımız budur ki, biz: Eğer muktedi Fatiha, yahut başka bir şey okursa, nehy olunduğu için, tahrîmen mekruh olur, deriz. {(3) Kur'ân dinlemek, reddi selâm gibi farzı kifâye olduğundan muktedilerden bir takımına kıraet ve terki istimâ, helâl ve câiz olmak gerek idiyse de, haleti salât, zikrolunan asâr ve ehâdise mebni, o hükümden müstesna bulunduğundan, istimâ ve insât her muktedîye vâcip olur.}

16 - Rükû etmektir. Âyet-i kerimede (irkeû) buyurulmuştur. Sünneti seniyyede dahi, namaz rükû ile varit olmuştur. İcmâ da, bunun üzerinedir.

Rükû, lûgatte mutlak eğilme mânâsınadır ki, eğilmek demektir. Hurma ağacı eğildi mealinde (rekâtin-nahle) denir. Şeriatte rükû, namazda sırt ve baş ile beraber olan inhinadır ki, hem baş ve hem arka, öne eğilmektir. En aşağı haddi, eller dizlere erer derecede olmaktır. Haddi âlâsı, arkayı yayıp, baş ile sağrıyı, aynı istikamette bulundurmaktır. {(4) Muhaşşinin ifadesine göre, tamam rükû budur. İnhina tam olmadığı vakit, itibar ekseredir. Haddi ednâ, buna daha yakın olmakla kâfi. Oturanın rükûu, alnı dizleri hizasına gelecek derecede belini eğmektir.}

— 172 —

Ahdeb (kanbur) olup da, hilkaten rükû halinde bulunanlar, yalnız baş eğerler. {(1) Müellif: Kanbur, rükû için başiyle işaret eder, demiştir. Muhaşşi der ki, ahdebin kanburluğu, rükû yerine geçmez, zira o hal, onun kıyamıdır. İntikalin hakikat olması için, başını biraz olsun eğmek gerektir. Onun hakkında mümkün olan odur. Daha ziyadesi lâzım değildir.} Çünkü, daha ziyadesinden âcizdirler.

17 - Sücût etmektir. Âyet-i kerimede (ves-sücüdû = secde ediniz)

buyurulmuştur. Sünneti seniyyede dahi salât, sücûd ile varit olmuştur. İcmâ, dahi bunun üzerinedir.

Sücud, lûgatte baş eğmeğe ve eğilmeğe ve hudua ve tevazua ve (sücudü nahil) gibi meyle ve selâm ve tâzîme itlâk olunur.

Şeriatte sücûd: Vechin bir miktarını, (yüzünü ekşitmeyerek, gönül arzusuyla) yere koymaktır. Çünkü, her tarafını koymak müteazir olmakla, memûrun-bih, yüzün bir kısmı olmak taayyün eder ki, burun dahidahil olmak üzere, yüzün en yükseği olan alındır. Yanak, şakak ve nasiye {(2) Başın, abdestte mesh edilen yeri ki, me'hazde mukaddimür-rees tabir olunur.} ve zakan {(3) Çenedir. Fakat, İsrâ sûresinin 109 uncu âyetinde zikrolunan zaknden maksat çene değil, yüzdür.} hariçtir ki, onlar bil-icmâ maksût değildir. Çünkü, onların konmasiyle tâzim, meşrû olmamıştır. Binaenaleyh, onunla sücut farizası, hâsıl olamaz. {(4) Mutlaka yâni, velev bir özre mebni olsun Özür var ise, îmâ edilmek lâzımgelir. Çünkü, mevzi-i secde olmayan yeri, şer'in izni olmayarak, mahalli secde kılmak, caiz olamaz.} Vaz'ın dahi, âlâ vechit-tâzîm olması lâbüd olduğundan, ayaklarını kaldırarak, yüzünü koymak dahi tâzim olmayıp, oyun olduğu için hariçtir.

Secde yalnız, burunu koymakla değil, {(5) Vaz'ı enf, burnu yere götürmektir. Bunun yalnızca ademi kifayeti, alındabir özür olmamak sûretindedir.} ancak alnı koymakla {(6) İleride de tarif edileceği gibi alnın her tarafını yere götürmek, icmaan şart olmamakla, onun yalnız bir tarafının bile yere gelmesi kâfidir. Alnın ekserinin konulması, burunda olduğu gibi vâciptir.} ve bir de el ve dizlerinden birerinin ve iki ayağını parmak uçlarından, bir miktarının (ki, velev bir tanesinin demektir) vaz'i ile {(7) Bunlar, haddi ednâyı beyandır.} ve bu vazıların, temiz yer üzerine olması ile tahakkuk edebilir. Ve illâ, secde vücut bulmamış olur. Bu miktarca olan secde, kavli muhtar üzere {(8) Müellif âtîde, bir ayağın konulması ile olan secdenin cevazı, muhtelifün-fih olduğunu dahi söylemiştir.} kerahatle,

— 173 —

sahih olup, secdenin tamamı, onda vâcip olanı ifâiledir ki, o da, tamamiyle iki ellerini ve iki dizlerini ve iki ayağının parmak uçlarını yere götürmek {(1) Ayakların konması, Muhaşşi bu veçhile tefsir etmiştir. Ve hülâsadan veFethul-kadîr'den naklen demiştir ki, secdede vaz'ı kadem farzdır. Farza vüsule sebep olan şey dahi, farz olup ayaklarının veya parmaklarının üstünü yere koyarsa, ayaklarından hiç bir şey üzerine dayanmamış olmak hasebiyle, sahih olamaz. Vebu, tenbih olunması, vâcip olan umurdandır. Ekseri nâs, bundan gafillerdir. Müellif âtîde, ayak parmağının içi yere gelerek, kıbleye doğrulması lüzumunu dahi zikretmiştir.} ve alnı ve burunu vazetmektir. {(2) Ondan, mümkün olan yeri demektir.}

18 - Secde eden kimse, vazide mübalâğa ettikçe, başı aşağılamamak üzere, secdede, yerin katılığını bulmak ve cephe, müstekar olacak şey üzerine gelmektedir. (Gerek yerde, gerek yer hükmünde olan kerevet veya araba üzerinde olsun) Binâenaleyh, pamuk, kar, saman, pirinç, darı, keten tohumu {(3) Çünkü, bunlar düz ve sert oldukları için, birbirleri üzere mustakar olmazlar. Binaenaleyh, bunlarda dağılışın sonu yoktur ve cephenin istikrarı mümkün olamaz. Meğer ki, (çuval gibi) bir kap içinde ola.} üzerine edilen secde sahih olmaz. {(4) Meğer ki, sertlik bulunmuş ola. Yatak ve yastık gibi her dolma şey dahi böyledir.}

Buğday ve arpa tanelerinde sertlik ve sicimlerinde gevşeklik olduğu için birbirleri üzere müstakar olabilmeleriyle, onların üzerinde, secde sahih olur.

Cephe: İki kaşın üstünden saç bitimine değin, secde halinde, yere isabet eden uzuvdur {(5) Bazılar, cepheyi iki şakağın kuşattığı yer, diye tarif ettiler.} ki; alın demektir.

Konulduğu mevzi, temiz olmak şartiyle, avucu içine, yahut yen veya eteği ucuna secde etmek, yerin sıcaklığı gibi, bir özüre mebni kerahetle sahih olup, {(6) Kütübü sittede, Hazret-i Enes radiyallahu teâlâ anhudan rivayetten mezkûr olan şeya binaen ki, Hazret-i müşârünileyh: Biz Resulullah sallallahü teâlâ aleyhive sellem ile beraber bulunup, namazda bazımız, hararetin şiddetinden, sevbi ucunu secde yerine koyardı, demiştir.} özürsüz olursa, sarığın alın üzerindeki dolamına edilen secde gibi, mekruh olur. {(7) Bunun da, kerahetle sıhhati, dolamın mezkûr olduğu üzere, cephe üzerinde olması suretindedir. Dolam, yalnız başta olup ta, secde ona gelerek, alnının hiç bir cüzü yere isabet etmezse, sücut mahalli üzere vâki olmadığı için, sahih olmaz.} Secdede vâcip olan, cephe ile beraber (burunun katı) mevziini {(8) Çünkü, burunun ucu, mahalli sücut değildir. Binaenaleyh, yalnız onu yere değdirmekle, sücut icmaan sahih olmaz. Hadîste de "kemik" buyurulmuştur.} dahi yere vazeylemektir. Yalnız, cephenin vaz'ı her

— 174 —

halde ittifakan sahih, ve yalnız burunun vaz'ı - alında özür olmadıkça kavli esahta, gayr-i sahihtir. Çünkü, esah olan, İmam Ebû Hanife hazretlerinin bu bapta dahi. kavli imameyne rücûlarıdır. {(1) Müellifin ifadesine göre, üç mesele vardır ki, onlar da, imam ve imameyn hazeratı arasında, bidayeten olan muhalefet, ahiren muvafakata müeddel olmuştur. Biri tahrîme meselesidir ki, Hazret-i İmam, onun Telbiye gibi her lisan ile mutlaka cevazına kail olmakta münferit iken, sonradan imameyn hazretleri de kendilerine muvafakat ettiler. Ve biri kıraet meselesidir ki, Hazret-i İmam, onun dahi hangi lisan ile olursa olsun, alel-ıtlak, cevabına zehapta münferit olup, muahharen arabiden âciz olmayan için, ademi cevazına kail olmakta, imameynin muvafakatına rücû ettiler. Ve diğeri, secdede buruna iktisar meselesidir ki, Hazret-i İmam (secdede cebheye iktisar gibi, buruna iktisar dahi, alel-itlâk, câizdir) kavline kail iken, bu kavlinden rücû ile imameyn hazretleri gibi: Buruna iktisar, ancak cephede özür olmak şartiyle câiz olur, buyurdu.}

19- Secde edilen yer, ayakların bulunduğu yerden, yarım ziradan ziyade yüksek olmamaktır. Tâ ki, sacidin sıfatı tahakkuk etmiş olsun.Az irtifa, zarar etmez. (O da yarım zira' ve daha az olandır).

Secde edilen yer, basılan yerden, yarım ziradan ziyade yüksek ise, edilen secde muteber olmamakla, muteber olarak iade olunursa namaz sahih ve eğer, muteberen iade olunmayarak, namazdan o secde ile çıkılmış olursa, namaz gayr-i sahih olur.

Meğer ki. o yükseklik, cemaatin izdihamından nâşi, biri diğerinin sırtına secde etmek gibi, bir zarûrete mebni ola. O halde secde edenle üzerinde secde edilen her ikisi de bir namazda olmak şartiyle, {(2) Sâcid iki dizi yerde olmak ve mescudün-aleyh yere secde eder bulunmak dahi gart olmakla, mezkûr cevaz, üçüncü musâlliye şâmil olamaz.} o secde sahih ve mûteberdir. {(3) Müstahap olan, izdihamın zail olmasına değin, tehir ve tevekkuf edip, badehû, lâhik sıfatiyle namazı itmam eylemektir.}

Eğer üzerine secde edilen namazda değil, veya başka namaz kılmakta ise secde sahih olmaz.

20- Sücûd halinde iki el ve iki dizden, - evvelce dahi, ifade olunduğuüzere - her birerini ve iki ayağın parmaklarından bir miktarını, kıbleyetevcihen, yere koymaktır. Sahih olan da budur.

Ayağın dışının konulması, sücudun sıhhati için kâfi olmaz. Çünkü, ayağın üstü, mahalli sücut değildir. {(4) Muhtâr olan, onun maâl-kerahe sahih olduğudur. Bu, secdenin haddi ednası içindir. Haddi âlâsı vâcibiyle beraber zikrolunmuştur.}

— 175 —

21 - Rükû ve sücud, sahih olabilmek için, rükûu sücude takdim etmektir: Kıraeti dahi, rükûa takdim eylemektir ki, rükûdan sonra, kıraet farizası sahih olacak bir kıyam kalmamış ola: Sabah namazınınikinci rekâtı gibi ki, onun rükûundan sonra, mahalli kıraet, bir kıyam kalmamış olmakla, onda kıraetten evvel rükû eden kimse, rükûdan başkaldırdıktan sonra, kıraet etmezse o namaz fasit olur. Amma, dört rekâtlı farzların ilk iki rekâtında kıraeti terkedip, ikinci iki rekâtında kıraeti ifâ eyleyen kimsenin namazı sahihtir. Çünkü, o kıyamdan sonra kendisinde kıraet farizası sahih olan kıyam mevcuttur. {(1) Sabah namazı meselesinde dahi, rükûdan baş kaldırdıktan sonra, kıraet etmek takdirinde o namaz iade-i rükû ile sıhhat bulur. Bu şart muktezası, erkânı salâtta tertibe riâyet farz olmakla, musâllî eğer, kıraetten evvel, sücût eyler ise, namaz fasit olmaktır. Sücûdi sehiv babındaki, ifadeden anlaşılan ise, rükûlerde takdim ve tehir vukuu sehiv secdesini gerektirmekle, tertibi erkâna riâyet farz değil, vâcip olmaktır. Bu ise, tenakuz olduğundan Câmiül-fusûleyn sahibi, şerhilteshilde, buna cevap verip demiştir ki, farziyetl tertibin mânası: İkincisinin sıhhati, birincisinin vücuduna mütevakkıf olmak ve hattâ secdeden sonra rükû eyleyen musâllînin sücûdü muteber olmamakla, kendisinin onu iâde etmesi lâzım gelmektedir. Vücubü tertibin mânâsı ise: Onu ihlâl etmek, iade suretinde namazı ifsat eylememektir. İbni Âbidin merhum, erkânı vuzû. bahsinde farzın, rükün ile şarttan eam olduğunu, sahibi dürrün zikrettiği yerde Halebîden naklen: Farz, bazan ne gart ve ne rükûn olmayana itlâk olunur, deyip şu misali irad etmiştir: Bir rekâtte gayr-i mükerrer olarak, meşrû olanın tertibi gibi ki, kıraet kıyama, rükû kıraete, sücüd rükûa, kaade sücude, müretteptir. Bu tertip ise, erkân ve şürût olmadığı halde, hep farzdır, demiştir.}

22 - Sücuttan, kurbu kuude kalkmaktır. {(2) İki secde arasındaki fasılanın, mebdeidir ki, farz olan budur. İtmînan üzere celse vâciptir. Nitekim zikrolunur.} Çünkü, (bir şeye yakın olana, onun hükmü verilir olduğundan, musâllî dahi iki secde arasında) kuude karip olursa, kait sayılarak, badehû secdeye avdet olunmakla onun da, ikinci bir secde olduğu tahakkuk etmiş olur. Böyle yapılmaz ise, olmaz. {(3) Bazı meşayih: Alını yerden ayırmak ve badehû yere iâde etmek câiz (kâfi)olduğunu zikretmiş ise de, bunun için, sahihlik malûm olmamıştır. Kudûri onu(kendisine refi ismi itlâk olunan şey) diye zikretmiştir.}

23 - İkinci secdeye varmaktır. Çünkü, ikinci secde dahi birincisi gibi, icmâen farzdır.

Terk olunursa namaz sahih olmaz. Unutulmuş olmak sûretinde selâmdan sonra dahi, hatırlansa - münâfî vuku bulmadıkça - icra olunur. Ve kade-i âhire iade edilerek, sehvi secde olunur. Nitekim, 25 inci farzda ve 6 ncı vacipte zikri gelecektir.

— 176 —

Secdelerin tekrarı, namazların rekâtlarının adedi gibi, bir emr-i teabbüdîdir ki, Hak celle ve âlâ, bizi öylece mükellef kılmıştır. Onları, emrolunduğumuz veçhile işleriz ve mânâ talep eylemeyiz.

24 - Namazın sonunda oturmaktır. Bu son kuud, {(1) Namazın sonunda vâki olan kuud ki, ondan evvel kuud olmasa dahi demektir. Bu cihetle sabah, Cuma ve sefer namazlarına dahi sâmildir.} ulemanın icmaiyle farz olup, ihtilâf onun miktarındadır. Bizce farz olan teşehhüt miktarı oturmaktır ki, tehiyyatı okuyacak kadar kuuddur. İbni Mes'ûd Radiyallahü teâlâ anhü hazretlerinin hadîsine binaen ki, Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, Müşârünileyhe tehiyyatı talim buyurduklarında: "Bunu oturup okuduğun, yahut okuyacak kadar oturduğun vakit, namazını kılmış olursun," diye buyurup namazın tamamlanmasını buna bağlamışlardır. {(2) Çünkü, kuudta tahyîr yoktur. Tahyîr ancak, teşehhüt kıraetindedir. Ondaki tahyîrin de mânası vâcip ise de mahiyyet, ona tevakkuf etmez, demektir.} Bir şey ki, farz ancak, onunla tamam olmuş ola, o şey dahi farzdır.

25 - Kade-i ahîreyi, erkânın en sonunda yapmaktır. Zirâ ki, erkânın hatmi için meşrudur. Bundan dolayı, unutulup ta, sonradan tezekkür ve îfa edilen secdelerden {(3) Namazdaki secdeler, her rekâtte ikişerdir. Muhaşşî merhum secde-i tilâvet namaz secdesi gibidir. Secde-i sehviye öyle değildir. Çünkü, secde-i sehiv, teşehhüdü ref'eder, kuudu ref'etmez, demiştir.} sonra dahi kuudu ahîre iade olunur. {(4) Nitekim, namazın vâciplerinin altıncısında mezkûrdur.}

26 - Namazın erkânını ve gayrisini {(5) Muhaşşi der ki, ve gayri, tâbirinin zâhiri, vâcibata ve sünen ve âdâba şâmil olmakla, onlar dahi, uyanık olmadıkça, muteber olamaz.} uyanık olarak edâ eylemektir. Uyuyarak rükû, yahut kıyam (ve keza kıraet alel-esah) ve yahut sücud eyler ise, muteber olmayıp (onları uyanık olarak iâde lâzım gelir) eğer uyku, rüknün edasında ârız olursa, uykudan evvel sahih olan miktarı sebebiyle, o rükün sahih olur.Kade-i âhirede, ihtilâf vardır. {(6) Onun da menşei, kade-i mezkûrenin, rükûn yahut şartı huruç olması hakkındaki ihtilâftır. Semere-i hilâf dahi rükün olduğuna göre, onda yakazanın şart kılınması, ve şart olduğuna göre, şart kılınmamasıdır. Münyetül-musâllîde, nâimen olan kadeyi uyanık halde, iade etmez ise, namaz bâtıl olur. Çünkü, rükün değildir. Ve binası, istirahat üzerine olmakla, nevm ona, (münafi değil) mülâyim olur, denilmiştir.}

27 - Beş vakitte kıldığı namazların, farz olanını bilip, sairlerini nafile diye, fark ve temyiz etmek: Ve yahut cümlesini farz itikat eylemektir.

— 177 —

Meselâ: Sabah namazını ikişer ikişer dört rekât kılıp onların dördünü dahi, farz bellemek ve akşam namazında evvelâ üç ve sonra iki rekât kılarak, onları cümleten farz itikad etmektir. {(1) Salâtin müştemil olduğu farzları, diğerinden fark ve temyiz eylemek ve meselâ, kıyamın farziyyetini, ve senâ ve tesbihin sünniyyetini bilmek ve itikat eylemek şart değildir. Ve lâkin, bunları bilmemekle, fâsık ve gayr-i makbûliş-şehade olur.} Tâ ki, farz olan namazlar, nafile olmak üzere kılınmış olmasın. Çünkü, nafile namaz, farz niyyetiyle edâ olunabilir ise de, farz namaz, nafile niyyetiyle edâ olunamaz.

Zikrolunan farzlar içinde, rükünler, muttefekun-aleyhâ dörttür ki, onlar: Kıyam, kıraet, rükû, sücud'tur.

Teşehhüd miktarı, son kade dahi rükündür. Ona şart ve tahrîmeye, rükün diyen dahi olmuştur.

Bâkisi şuruttur. Onların bazısı, salâta başlamanın sıhhati için şarttır ki, onlar namazın dışında olanlardır: Hades ve hadesten taharet, setr-i avret, istikbali kıble, vakit, niyyet, tahrîme.

Diğerleri {(2) Kıraeti, kıyamda yapmak ve rükû kıyamdan sonra olmak ve sücut rükûdan muahhar bulunmak ve bunlar uyanık halde eda olunmak gibi.} salâtın sıhhatinin devamı için şarttır. Onlar da malûm olmuştur. {(3) Muhaşşi merhum, babın evvelinde zikretmiştir ki, şurut dört kısımdır:

a - Yalnız şartı inikattır: Niyyet, tahrime, vakit, ve cumaya göre hutbe gibi. b - Şartı inikat ve devamdır: Taharet, setr-i avret, istikbali kıble gibi. c - Yalnız şartı bekadır ki, salâtin dahilinde vücudu meşruttur. Bu da iki nevidir:

- Biri, kendisinde tâyini meşrut olandır: Mükerren meşru olmayanın tertibi gibi. "Kıraet kıyama, rükû kıraete, sücud rükûa, kaade sücude müretteptir."

- Diğeri, kendisinde tâyini meşrut olmayandır. Bu da iki nevi olup, biri vücudî, diğeri ademi vücudîdir. Vücudîsi: Kıraettir. Çünkü, kıraet rükün ise de, nefsin derükün ve sairi için şarttır ki, erkânın hepsinde takdiren mevcuttur. Buna mebni, farzı kıraetin edasından sonra da istihlâf caiz değildir. Ademisi: Muktedinin imama ademi tekaddümü ve müşterek kıldıkları zaman kadınla erkeğin aynı hizaya gelmemesi ve sahibi tertibe göre, faiteyi hatırlayamamak gibi.

d - Şartı huruçtur. O da kâde-i âhiredir.}

— 178 —

NAMAZIN ŞARTLARI İLE İLGİLİ DİĞER HÜKÜMLER

Üst yüzü temiz ve alt yüzü necaseti mânia ile necis olan keçe {(1) Keçe demekten maksat, iki kısma yarılmağa müsait olan, her kalın şeydir; tahta, taş, kerpiç, gibi.} üzerinde namaz kılmak câiz yâni, sahih olur. Çünkü, keçe kalınlığı cihetiyle iki elbise gibidir. Kalın tahta dahi böyledir ki, onu da yarıp iki yapmak mümkün olmakla, alt yüzü necis olduğu halde, temiz olan yüzünde namaz kılmak - indet-tarafeyn - câiz olur. Çünkü, o, biri diğeri üzerine konulmuş iki şey hükmündedir. {(2) Muhaşşî der ki, içinin dolgusu necis olup ta, iki yüzü temiz olan şey dahi, zikrolunan gibidir. Yününde necaseti fâhişe bulunan koyun veya keçi derisi dahi öyledir.}

Kendisi temiz ve astarı necis olan elbise üzerinde, namaz kılmak, astar yüze eklenmiş (yâni her taraftan dikişli ve yapışık) olmamak şartiyle iki elbise gibidir. Kalın tahta dahi böyledir. {(3) Kuhistânîde demiştir ki, içi yâni astan müteneccis olan kaftan gibi şeyin, dış yüzünde yakası üzerinde durup eteğine secde etmek üzere, namaz kılmak gerektir.}

Yaygının yahut hasırın temiz olan tarafında namaz kılmak o tarafının tahrik olunmasiyle necis olan tarafı hareket eder derecede küçük dahi olsa kavl-i sahihte, sahih olur. Çünkü, musâllî onu giyinmiş değildir.

(Hem de yaygı gibi yerde olan şey, yer hükmünde olmakla, onda şart olan ancak, musâllînin bulunduğu mekânın temiz olmasıdır).

(Başına sardığı) sarığın yahut (bürünüp namaz kıldığı) örtü veya bürgünün bir ucu tecennüs etmekle, onu başından ve (bedeninden) ilka ve teb'id ederek, temiz olan tarafını kendisinde ibka eylese, eğer o, sarık veya örtü, bir tarafı tahrik olunmasiyle, diğer tarafı hareket etmez

— 179 —

derecede ise, namaz câiz olur. Çünkü, bu halde necis olan tarafı, musâllî giymemiş demektir. Eğer bir tarafını tahrik ile, diğer tarafı dahi hareket ederse namaz câiz olmaz. Çünkü, o halde musâllî hükmen, hamili necaset demektir.

Bundan zaruret hali müstesnadır ki, zarurette, sevbi müteneccis ile, setr-i avret edilerek namaz kılınır.

Sıhhati salâta mâni bir necaseti izale edecek şeyi bulamayan kimse, namazı öylece kılar. Ve bulduğu vakit iade etmez. Çünkü, mükellefiyet imkâna göredir. {(1) Gerek vakit bâki olsun, gerek olmasın. Ve necaset gerek libasta, gerek mekânda bulunsun. İzale edici şeyi bulamamak dahi gerek hakikî olsun, gerek hükmî olsun: Bulup ta, aduv ve haps gibi bir mânia mebni, istimale kaadir olamamak, nükmen bulamamaktır.}

İzale-i necaset, kendisine nazarı helâl olmayan kimsenin yanında, keşfi avretsiz, mümkün olamamak sureti dahi böyledir. Zira izharı avret nehyedilmiştir. İzale-i necaset ise emredilmiştir. Emr ile nehy içtima ettikte, nehy evlâdır.

Setr-i avret etmek için, velev ipekten, yahut ottan olsun, bir şey bulamayan kimse, o halde kıldığı namazı iâde etmez.

Gerçi ipek giymek (yahut kullanmak) erkeğe helâl değildir. Ve lâkin, farîza-i setir, ipek giymekten evlâ olmakla, ipekten başka setr-i avret edecek şey bulamayan kimse, onunla tesettür ederek namazı kılmak lâzımdır. {(2) İpek libas ile kılınan namaz sahihtir. Ve zaruret halinde ise, günah dahi yoktur. Başka şeye kudreti var iken, onunla kılarsa günahkâr olur.} O var iken, avret yeri açık olarak namaz kılmak câiz olmadığı gibi, haşiş ile (ki ottur) örtünme mümkün iken, onu veyahut yaprak ile tesettürü, terk ederek namaz kılmak dahi câiz olmaz.

Çamur ve bulanık su {(3) Bulanık kaydı, duru su setre salih olmadığındandır.} dahi, bilcümle, örter olmakla, onların içinde namazı îmâ ile kılmak mümkün iken, {(4) Bu bapta, cenaze namazı ile, diğer namazların farkı da yoktur.} açıkta kılmak câiz olmaz.

Altı görünen, cam ve ince elbise ile, tesettüre itibar olmadığı setri zulmete dahi, itibar yoktur. Nitekim, bâbı şurutta zikrolunmuştur.

(Setr-i avret, hem halikın hakkı ve hem mahlûkun hakkıdır. Binaenaleyh, halvette yâni, kendinden başka kimse bulunmadığı yerde dahi, örtünmeme, ciddî bir sebep {(5) Reddi Muhtârda, büyük, küçük su dökmekle, temsil olunduktan sonra: Halvette münferiden yıkanmak için, soyunmak hakkında, mekruh olur, inşallah mâzur olur, onda beis yoktur, az vakit için caiz olur, küçük bir hamamda (gusülhanede) caiz olur, denilmiştir.} olmadıkça, - sahih olan - örtünme vâciptir. {(6) Kendinden, setir vâcip olmaz, denilmiş ve bu kavl de tashih olunmuştur.}

— 180 —

Setr-i avret edecek şeyi, velev birinin ibahası ve âriyeti ile olsun, {(1) Verenin minneti altında kalmak ta olmaz ki, ibaha temlik gibi, minneti mucip değildir. Muhaşşî der ki, ibaha etmezse onun üzerine kudreti sabit olmamış demek olmakla, o halde namazı çıplak kılar. Zira gayrin mâli ile intifaa, mesağı şer'î olmadıkça câiz olmaz. Gayeden naklen Halebîde mezkûrdur ki, örten libas vaad olunmakla, ona kudret sabit olmuş olmaz, ve lâkin, namaz kazâya kalmaktan korkulmadıkça tehir olunmak, Şeyhayn indinde vacip olur. İmam Muhammed indinde, mutlaka intizar vacip olur.} bulan kimse için - onun sadece dörtte biri temiz olduğu halde - namazı çıplak kılmak, sahih olmaz. Müteyemmime hibe olunan su gibi ki, onun istimali müteayyen olur.

Şeyin dörtte biri, bir takım yerlerde, bütünü makamına kaim olur. Cümleden biri, bu mevzidir. {(2) İhramdan çıkmak ve ihrama niyyet edilmiş olmak, meselelerince, başın rub'unun tıraş ve taksiri dahi o cümledendir.} Necis olan üç kısmının, kül makamına kaim olmaması, setrin lüzumuna ve rub'un tahareti sebebiyle necaset hükmünün sükûtuna mebnidir.

Rub'undan az kısmı temiz olan elbiseyi bulan kimse, onunla tesettür ederek kılmakla, çıplak kılmak arasında, muhayyer olup, o sevb ile ve hattâ tamamı necis olan elbise ile kılmak, uryan kılmaktan evlâdır. İki beliyyeye müptelâ olan kimse onların eşitliği halinde, tahyir olunur. Ehveni var ise, onu ihtiyar eder. {(3) Nitekim, bir kadın namazı kıyamen kılmak takdirinde, ondan bir uzvun rub'u münkeşif ve kuuden kılmak takdirinde örtülü olur ise, kuuden kılar. Çünkü, kıyamın terki ehvendir. Necis libasla kılmak dahi böyledir.}

Çıplak olan kimse, namazı ayakta dahi kılabilirse de, hakkında efdâl olan,ileride anlatılacağı şekilde oturarak kılmak ve rükû ile sücudu îmâ ile yapmaktır.

Gayr-i tahir ile, örtünerek namazı edada, taharet şartı, gerçi bizzarûre, ihlâl edilmiş olur, ve lâkin hem setr-i avret şartı yerine gelmiş ve hem de namazın kıyamı, rükû ve sücudü hakkiyle ifâ edilmiş olmakla, elbette çıplak olarak kılmaktan efdâl ve ona müraccahtır.

Bazı avret yerini yâni, avret mevziinin birazını, örtecek şeyi, elde eden kimse için, onu alıp kullanmak lâzımdır. {(4) Müellif, evvela vücup ile kayd edip, badehû onu, lüzum ile tefsir eylemiştir. Terceme kuvveti cihetiyle, lüzuma kasr edilmiştir.} Hiç olmazsa, avreti galizasını örter. {(5) Yalnız o kadarı örterse, onunla önünü ve arkasını örter. Eğer onlardan ancak, birini örtebilecekse: Haleti rükû ve sücudda fazla açılacağı için, arkayı örter, denilmiş olduğu gibi: Kıbleye karşı bulunduğu için ön tarafı örter, dahi denilmiştir.}

— 181 —

Tamamen çıplak olan kimse namazı, ayaklarını kıbleye uzatarak, oturduğu {(1) Zahirede mezkûr olan budur; Mûnyetül-musâllîde: Namazın teşehhüdü hâlinde oturduğu gibi oturur, demiştir ki, buna göre, kadının ve erkeğin hali, muhtelif olmuş olur. Hilâf, evleviyyettedir.} halde, îma ile kılmak mendup olur. Çünkü, bu halde oldukça örtülü bulunur.Kaimen dahi, îma edebilir. {(2) Sahibi Hidayenin, zâhiri ifadesi, bu sûretin men'idir.}

Kaimen rükû ve sücud ederek kılarsa, salâtın erkânını îfa ettiği için, o da sahih olur. {(3) Dördüncü bir sûret kalmıştır ki, onu da, sahibi bahr ve nehr, Mültekalebhurdan naklen zikreylemişlerdir: Oturarak rükû ve sücut ile kılmaktır. Zeyle-î merhum, çıplağın rükû ve sücut ile, yahut bunları îma ederek namazı kaimen veya kaiden kılması caiz olduğunu, ayni eserden naklen bildirmiştir ki, dört sûrete şâmildir.} Bu iki sûretten hangisini dilerse, ona meyleder. Evvelkisi efdâldir.

Setr-i avret edecek şeyi - var iken - unutarak, namazı çıplak kılanın, namazının sıhhatine ihtilâf olunmuştur.

Gerek hür olsun, gerek kendisinde esaret ve memlûkiyyet bulunsun erkek kısmının {(4) Erkek tabirinde, Sabînin böyle olmadığına işaret vardır. Siracde demiştirki, pek küçük çocuk için (ki dört yaşına kadar demektir) avret yoktur. Ve ona nazar ve messeylemekte dahi beis yoktur.} avret yeri, {(5) Avret lûgatte ayb ve naks mânâsına olan avr'den mehuz olarak, zuhur-ukabîh olan her şeydir. Kubh zuhuruna ve kendisinden (gadd-i basar) olunduğuna mebni, (sev'ete) avret denilmiştir. (Sev'et) od yeri demektir. İnsanın, istinkâf yahut istihya cihetiyle, her setr ettiği şey dahi, avrettir. Nisâ dahi avrettir. Nitekim, lügat kitaplarında mezkûrdur.} göbek ile diz kapağı müntehası arasındakidir. (Bunlara her taraftan, bir hizada bulunan mahaller, avrettir). {(6) Sürre veya menbitten başlar. Zahiri rivayet, rükbenin tamamen avret olduğudur. Şeriatte avret, setri farz olan yerdir ki, Şari aleyhis-selâm onu "Erkeğin avret mahalli göbeği ile dizi arasıdır. Diz de avrettendir." kavl-i şerifleriyle beyan buyurmuştur. Avretin galîza ve hafîfeye taksimi, Muhaşşînin âtiyen olan tasrîhi veçhile, namaz hakkında değil, nazar hakkındadır. Bahirde mezkûrdur ki diz hakkındaki avret hükmü, kalça hakkındaki, hükmü avretten ehaftır. Semeresi debudur ki, dizi açılmış gördüğü kimseye insan rıfk ile nazar edip, eğer o kimse, ısrar ederse onunla niza' etmez. Fakat kalçası açılmış gördüğü kimseyi nefretle ayıplar, ve o kimseye setri emreder ve ısrar eylerse onu tedip eder. Göbeğinden kasığına kadar açık gördüğü kimseye rıfk ile inkâr üzere olur, ısrar ederse, niza'eyler ve onu tedip etmez. Zira müçtehidün-fihtir. Kavli Fazlîye binaen ki, - her ne kadar zaif ise de: "Orası amelede açık olmak üzere, teamül olduğuna mebni avret değildir" demiştir.}

— 182 —

Cariyede zikrolunan mahalli avrete, zahr ile batin dahi ziyade edilir. {(1) Yanlarından, batna yakın yerler batna, ve zahra yakın yerler zahra tâbidir.} Gerek memluke-i mahza olsun, gerek ümm-ü veled veya müdebbire veyahut mükatebe bulunsun ve (hattâ)indel-imam müstesiat dahi olsun. {(2) Kısmen âzâdlı olandır ki, indel-imam onda rikk mevcuttur. İndel-imameyn o borçlu hurredir. Merhune olan cariyeyi (rahini muassır) azat etmiş olursao ittifaka hurre olur.}

Bunlar başlarını örtmeyerek ve hattâ göğüslerini dahi açık olarak namaz kılabilirler.

Hurre olan kadının bütün vücudü avrettir. Yüzü, elleri vs ayakları müstesnadır ki, bunlar avret olmamakla namazda yüzü açık bulunduğu gibi. eli ve ayağı dahi umumî zarurete mebni altı ve üstü, müsavi olmak üzere açık bulunabilir. Ve lâkin, el başka, kol başkadır. Hurrenin kolu zâhiri rivâyette avrettir. {(3) İmam Ebû Hanîfe Hazretlerinden kolun avret olmadığı dahi rivayettir. Hidmet için, kolun keşfine hacet olmadığına mebni, Kitâbül-ihtiyarda, bu rivayet ihtiyar olunmuştur. Kemal demiştir ki: Bazılar, kolun namazda avret olup, namaz dışında avret olmadığını tashih etmişlerdir. Avret olmamakla ona nazar caiz olmak lâzım gelmez. Çünkü, nazarın hal ve cevâzı avret olmamakla beraber hissi diğer korkusu olmamak şartına bağlıdır. Bunun için veçh-i emirde nazar dahi, mezkûr korku halinde haramdır. Halbuki o avret değildir.}

(Ayak dahi başka, bacak ta başkadır. Bacak avrettir ki, namazda bir rubunun bile, bir rükün edâ edecek müddet, münkeşif olması namazı ifsat eder.)

Hurrenin saçı ve kavli esahta {(4) Müellif böyle demekle onun avret olmadığına dair olan rivayetten ihtiraz etmiştir. Abdullah-i belhî dahi ona kaildir. Nihr de demiştir ki, elhâsıl onun hakkında iki itibar vardır: Biri avret hususunda onun bedenden olmak itibarı, diğeri örtülü olduğuna göre, gasl hakkında, onun bedenden olmamak itibarıdır.} saçlarının sarkıkları bile avrettir. Fetva dahi bu kavl üzerinedir. {(5) Bundan dolayı, hurrenin sarkan saçının bir rub'u dahi namazda açık bulunmak namazın sıhhatine mânidir.}

Gerek erkek, gerek kadının galîz ve hafif {(6) Avretin, galîza ve hafîfeye taksimi, nazar hakkında olup, namaz hakkında hepsi birdir.} avret âzasından bir

— 183 —

uzvun örtüsü var iken {(1) Çünkü, eğer örtüsü yok ise, namazı çıplak dahi kılar.} rub'unun {(2) Rubu kaydı salâta göredir, Keşf ve nazarın hürmeti, rub'u uzuv ile mukayyet değildir. Onun azı, çoğu birdir.} açılması namazın sıhhatini manîdir. {(3) İmam Ebû Yusufça, bir rükün eda edecek müddet olur ise, ve imam Muhammetçe, bil-fiil eda-i rükün edersedir. Muhtâr olan Ebû Yusuf'un kavlidir. Münyede, rükün sünnetle edasi itibar olunmuştur ki, üç tesbih miktarı demektir. Rub'un itibarı indet-tarafeyndir. İmam Ebû Yusuf ekserin inkişafına itibar etmiştir. Nısıfta ondan iki rivayet vardır. Rubudan ziyadesi evleviyyetle rubu hükmünde olup kısa müddetli çok açılma, uzun müddetli az açılma (rub'un azı) gibi sıhhate mani değildir. Fakat uzun süreli çok açılma ittifakla manidir.} Rub'un madunu, menetmez.

Rükbe fuhz ile (yâni uyluk ile beraber diz), aslında bir uzuvdur. {(4) Hakikatte diz müstakil bir uzuv olmayıp, uyluk kemiğiyle bacak kemiğinin iltikagâhıdır. Dirsek dahi bazuya ve bilek kola tâbi olmak gerektir. Kadının topuğu dahi bacağıyle beraber bir uzuvdur. Kulağı başından ayrı bir uzuvdur. Sarkık olan memesi dahi bir uzuvdur. Eğer meme sarkık değilse körpe ise, sadreyne tâbîdir. Tenasül uzvu, husyeteynden ayrı bir uzuvdur. Göbekten kasığa kadar, cevanibi bedenle beraber, bir uzvu Kâmildir. Her kaynak, başka uzuvdur. Mak'ad onların üçüncüleridir ki, o dahi müstakil bir avret uzvudur.}

Açılan yerler müteferrik olup ta, mecmuu, âzâyi avretten en küçüğünün rub'una müsavi olur ve açık kaldığı müddet, bir rüknü eda edecek miktar sürmüş bulunursa, namazın sıhhatına mâni olur. Ve illâ, {(5) Yâni, on küçük avret âzâsının rub'una bâliğ olmaz, yahut olsa da inkişaf müddeti o miktar uzamazsa.} mâni olmaz. Ve bunda fakîr ve zengin müsavidir.

Hastalığa, yahut bir tahta üzerinde kalıp, gark ve telef korkusuna, (veyahut yönelmede, zararı şedid husulünde), yahut - farzlara göre - {(6) Çünkü, nevafilin, şehir dışında binek üzerinde edası, acz ile meşrut değildir.} hayvan üzerinde bulunup da ya ihtiyarlığından yahut hayvanın serkeşliğinden nâşi kendi kendine inip binmeğe kaadir olmamağa (ve inmekte yalnız kalmak tehlikesi yahut yerin çamurlu olmak mahzuru bulunmağa) yahut insandan veya hayvandan kendi nefsini veya bineğini yahut mal ve emaneti hakkında düşman korkusu veyahut kital için şiddetli bir korkuya veya düşmandan râkiben firara {(7) Râkiben kaydi, maşiyen firarda, salât caiz olmadığındandır.} mebni, istikbali kıbleden bi-nefsihî âciz olanın kıblesi, zarûrete binaen kendisinin kaadir olduğu ve

— 184 —

emin bulunduğu cihettir. {(1) Kaadir olursa (hayvan durur olduğu) ve kaadir değilse (hayvan yürür bulunduğu) halde, ima eder ve kaadir ise kıbleye müteveccih olur. Değilse olmaz. Vebunlar farz olan namazlar hakkındadır.} Namazı kaiden kılmak sûretinde, düşmanın onu görmesinden korkarsa, emin olduğu cihete yan üstü yatarak îma ile kılar.

Gayrin kudretiyle kaadir olan kimse indel-imam kaadir sayılmaz. {(2) Meselâ âmânın yedeni olsa da, cumaya çıkmak ona vâcip olmaz. Yardımcının müteberri yahut ücretli veya köle olması arasında indel-imam fark dahi yoktur. Burası Muhaşşinin ifadesine göre, geçen meselede istikbal ve nüzülden aczin, binefsihi olmak kaydiyle mukayyet olmasının illeti menzilesindendir.} İmameyn buna muhaliftirler ki, onlarca o kimse kaadir sayılır. {(3) Bu meselece, musahhah, kavli imameyn olduğunu, Muhaşşî merhum Bâbül cumada zikretmiştir.}

Yardımcısı olmayan âcizin, kaadir olduğu cihete yönelerek kıldığı namazın sihhatinde ihtilâf yoktur.

Kıble tarafı kendisince şüpheli olup ta {(4) Kıbleye şüphe, işaretlerin yokluğuna binaen olur. Amma hava açık olupta, Edille meydanda iken, kendisi onu bilmezse taharri caiz olur mu? Ve cehl ile mâzur tutulur mu ? Bâzıları: Ne taharri caiz olur, ne de bilmemekle mâzur tutulur, dediler. Zahîrid-din Marginânî: Caiz olur, dedi. Sahib Cevhere: Kudûrînin haberinde taharri edip rey-i gaalibiyle amel eyler.} yanında {(5) Yanında olmak, bağırırsa işitilir yerde bulunmaktır. Âdilin kıble hakkındaki kavlini kabul eder (gerek kul, gerek cariye olsun). Fâsıkın, ahvali bilinmeyenin haberinde taharri edip rey-i gaalibiyle amel eyler.} o mahal halkından veya ilmi olandan {(6) Namazın şartlarının yedincisine bakınız.} haber veren olmadığı ve yahut sorup ta cevap alamadığı {(7) Ora halkından veya ehli ilimden olduğu halde demektir.} ve mihrap bulunmadığı sûrette maksudu, tilâvet secdesi dahi olsa, taharri eder, yâni kıbleye isabet için gayret sarfederek en sonunda reyi galibiyle amel eyler. {(8) Muhbiri adlin kavli, kendi rey ve içtihadına muhalif dahi olsa, onu tutmak vâcip olur. Çünkü, ihbar, taharriden âlâdır. İhbar da müstahaptır. Feyümî derki, taharri kasd mânâsındadır. Ve bir işte taharri etmek, iki emrin, daha iyisini talep eylemektir.}

(Yanında yerli halktan ve kıbleyi bilenden, soracak kimse varken ona sormayıp ta, kendisi araştırmak; ayrıca sormak hem soranı, hem de diğerini mülzim olup, taharri ise ancak, müteharriyi mülzim olduğundan dolayı, taharrinin fevkinde bulunduğu için, câiz olmadığı gibi, Zeyleî) mihraplar mevcut iken (dahi) taharri câiz olmaz, çünkü onların fil-asıl

— 185 —

vaz'i, bihakkındır. {(1) Eski mihraplar kıble için delildirler. Hususiyle Medine-i Münevverenin mihrabı! Çünkü o, vahyen mevzudur. Bu takdirde mihraba ittiba vacip olur, o varken, taharrî caiz olmaz. Kadıhan fetvalarında, mihrapların vücudiyle beraber, taharrinin dahi cevazı mezkûrdur.} Yerli halktan ve ilim ehlinden olmayanın kavline iltifat etmez. Her ne kadar muhbir iki dahi olsa ki, onlar dahi kendisi gibi vukufsuz yolculardır, içtihaden ihbar ederler. Diğerinin içtihadı için, kendi içtihadını terk eylemez.

Kapıları çalıp kıbleyi sormak ve mihraptan başka bir tâk bulunmak ihtimaline mebni, duvarları yoklayarak kıble araştırmak lâzım değildir.

Meselâ: Âmâ kimse, kıbleden gayriye durarak bir rekât kıldıktan sonra, biri gelip onu kıbleye doğrultsa, eğer namaza durduğu vakit, kıbleyi soracak kimse bulamadı ise, namazı sahih, ve eğer soracak kimse bulup ta, sormayarak durmuş ise, namazı gayr-i sahihtir. Her iki sûrette, kendisini kıbleye doğrultmuş olan kimsenin ona iktidası sahih olmaz. {(2) Çünkü, ilk sûrette de imamının hatâsı olduğunu bilmiştir. Şu dahi, bu meseleye benzer ki, bir kimse karanlıkta bir mescide girip akşam namazını kıldıktan sonra, ışık gelince namazı kıblenin gayriye kıldığı tebeyyün etse, eğer taharri ile kılmışsa, namazı caiz olup, iade lâzım gelmez.}

Kıble kendisine şüpheli olan kimse, taharri üzerine kıldığı namazın kıbleye isabet etmediği, tebeyyün ettiği takdirde, namazı iade etmez. {(3) Sahabe hazeratı, bir karanlık gece, seferde teheccüd namazını her biribit-taharrî bir tarafa yönelerek kıldıkları sabah olunca tebeyyün ederek, Zâti Hazret-i Risalete arz olundukta (Fe-eynemâ Tüvellû fesemme vechullah) kavl-i kerîminin nâzil olduğunu, Amir bin Ukbe yahut Âmir bin Rabîa "Radiyallahü teâlâ anhu" rivayet eylemiştir.}

Kıble aramak, abdest almak için temiz su ve namazda setr-i avret için temiz elbise, aramak gibi değildir ki, suyun ve libasın temiz olmadığı tebeyyün-ederse, namaz iade olunur. Çünkü, namazda taharet, intikal ve tebeddüle ihtimal olmayan bir şeydir. Kıble ise öyle değil, intikal ve tahavvülü muhtemeldir. Nitekim, beyti makdisten Kâbe-i Mükerremeye tahavvül eylemiştir.

Eğer araştıran namaz içinde hatasını anlar veya içtihadı tebeddül eylerse istidare ve bina eder. Yâni sevap gördüğü cihete dönerek namazına devam eder. {(4) Müellif: "Sağdan sola doğru döner" demiş ise de, Muhaşşî merhum: Buâlâ veçhil-istishâb, olmak gerektir, vücubî değildir, demekle beraber: Bunun da mahalli, sağdan dönmek, amel-i kesir olmamak sûretindedir. Ve illâ, müstahap olan amel-i kalîl bulunan cihetten dönmektir, demiştir. Müellifin, burada bir meselesi daha var ki, döndükten sonra, secdeyi terk ettiğini hatırlarsa, namazı bâtıl olur, demektir. Onun da vechi, bir rekât için, iki kıble olmamasıdır.}

— 186 —

İçtihadın tebeddülü, nesh gibidir (ki, önceki ameli iptâl etmez. Belki ondan sonra eski ictihatla amel etmek menedilmiş olur). Ehli Kubâ, kıblenin neshi haberi, kendilerine ulaştıkta, namaz içinde Kâbe cihetine döndüler. Nebi aleyhis-selâm dahi onların bu fiilerini hüsün gördüler.

Kıble kendisine şüpheli olan kimse, bilâ taharri namaza başlarsa onun fiili mevkuf olur. Şöyle ki, kıblede isabet etmiş olduğunu, eğer namazdan ferağından sonra anlarsa, o namaz sahih olur. Zira kendi zanniyle olan hüküm, {(1) Halden kıble kendisince şüpheli olanın hali, maksuttur ki, onun ademi taharrî indinde hali, fesattır. Çünkü, şüpheli bulundukta, taharrîsiz durulan namaz, fâsittir.} sevabın tebeyyünüyle bâtıl, ve namazın evvelinden beri cevazı sabit, olmuş olur. Ve eğer isabetini, namazın içinde anlarsa, Velev ki, zannı galip ile olsun, o namaz fâsit olur. Zira onun hali, o bilgi ile kuvvet bulmuş olmakla, kaviyi zaîfe, bina eylemiş olur.

Nitekim, isabetini hiç bilmemek suretinde dahi, namaz fâsittir, zira, fesat, istishabı hal ile sabittir (ki, o da, şüpheli olduğu halde, taharriyi terke mebni olan, fesattır).. {(2) Ve (sureti sabıkada olduğu gibi) bir delîl ile mürtefî de olmamıştır. Binaenaleyh, fesat rnütekarrerdir, zira, meşrut olan şey, ne hakikaten ve ne hükmen, hâsıl olmamıştır. Hakikaten hüsul: Yakînen istikbal ile olur. Hükmen hüsul: Taharrî ile olur.}

Taharrisi, bir cihete vâki olup ta, kendisi diğer cihete durarak kılsa, isabet etse dahi, kâfi olmaz, zira hakkında hükmen Kâbe olan ciheti ki, taharrisinin vâki olduğu cihettir, terk eylemiştir.

Nitekim, necis bildiği elbise içinde olduğu, yahut kendini abdestsiz sandığı veyahut vaktin girmemiş olduğunu mutekit bulunduğu halde, namaz kılıp ta, bildiğinin aksi, meydana çıkmak sûretinde, kıldığı namaz her ne kadar, gereken şartları haiz ise de, kifayet etmez. Zira diğer şart mevcut değildir ki, o da, kendisinin iptidaen olan fiilinin fesadına hükmetmiş olmasıdır.

Bir cemaatin karanlıkta, her biri bir cihete -bit-taharrî- durup, imamlarının halini -kıble cihetlerini- bilmeyerek, {(3) Eğer imamın haline agâh idiyse, onun namazı gayr-i sahihtir. Çünkü, onun itikadınca imamı hatâ üzeredir. Kâbenin içindeki namazda bu, şart değildir. Zira her taraf kıbledir.} kıldıkları namaz, kendilerine kâfidir. Yalnız içlerinde imama tekaddüm etmiş var ise, onun namazı Kâbe dahilinde olduğu gibi-gayr-i sahihtir.

— 187 —

VACİBAT-I SALÂT (NAMAZIN VACİPLERİ)

Vâcip, lûgatte lâzım, sâkıt, müztarip - yâni mütereddit - mânalarınadır. Şer'î ıstılahta, kendisinde şüphe olan delîl ile, bize lâzım olan şeyin ismidir. {(1) Kitab-ut-tahareden önceki, ahkâmı teklifiyye kısmındaki dip notuna bakiniz. İbni Âbidin der ki, Vâcip iki kısımdır: Biri, farzı amelî tesmiye olunan kısmı âlâdır ki, kendinin fevatiyle, cevaz fert olandır: Salâtı vitir gibi. Diğeri, onun fevatiyle cevaz fevt olmayandır: Burada, maksut olan budur.} Ya ilmen bizden sâkıt olduğu yâni, "itikadi vücûbi" bize lâzım olmadığı için, yahut bize amelen lâzım olduğu için yahut farz ile sünnet arasında veya amelen lüzum ile ilmen ademi lüzum arasında mütereddit bulunduğu için, vâcip ismi verilmiştir.

Vâcibat, farzların ikmali için; {(2) Çünkü, kıraet farzdır. Onun Fatiha ve - meselâ bir sûre ile - olması, o farzı mütemmimdir. Musâllî onu terkederse, tahrîmen mekruh olur. Tumânînet (istikrarlı ve kalben müsterih olmak), rükû ve sücudü mütemmimdir. Ve kezâ, kade-i ahîrede teşehhüd, kadeyi mütemmimdir. Secdede burnun ilâvesi, alnın vaz'ını mütemmimdir. Vâcibatın böyle mütemmimi rükün olmayanı da vardır: Kade-i ûlâ ve ondaki teşehhüd ve selâm gibi.} sünen vâcibatın ikmali için, {(3) Üç kere tesbih etmek, tumânîneti mütemmimdir. Salât alen-nebi teşehhüdü mütemmimdir. Taavvüz ve tesmiye, Fatihanın kıraetini tamamlar. Bu tamamlama, bütün sünnetlerde zahir olamaz.} âdâp, sünenin ikmali için {(4) Yâni, sünnet, edep ile kâmil olur. Rükûda, ayaklara secdede burnunun ucuna bakması tesbihleri tamamlar. Çünkü, bu halde musâllî, nazarının mukayyet olmamasiyle, kalben meşgul olduğu için, tesbihat ihlâl edilmiş olur. Oturanın, kendi kucağına bakması dahi, heyeti kuudu mütemmimdir. Bu tetmim dahi, âdâbı salâtın tamamında zahir değildir.} meşrû olmuştur.

Tâ ki, bunların her biri, ikmali için meşrû olduğu şey hakkında birer mahfaza olsun. {(5) Vâcibat, farzların ve sünen, vâcibatın ve âdap, sünenin sûru gibidir. Sûr-u ahîri muhafaza eden dahili sûrları daha ziyade koruyucudur. Onu zayi eden, sair sûrları dahi zamanla zayi etmeye yönelmiş olur.}

— 188 —

Vâcibin hükmü: Amden târiki, ikaba müstahak olmak, {(1) Bu ikab, farzın terki hakkındaki, ikabın madunudur.} ve münkiri tekfir olunmamak ve fâili müsap olmak, {(2) Bu hüküm, uhrevîdir. Dünyevî hüküm, mutalebenin sükûtudur.} ve sehven terkinde namazın noksanına mebni, sehiv secdesi lâzım gelmek ve amden terkinde iadesi lâzım olmak {(3) Vakit bâkî oldukça demektir. Sehiv suretinde dahi, secde etmemişse, böyledir ki, vakit bâki oldukça, salâtı iade eder. İade etmeyerek, vakit çıkarsa, salât- noksan olarak - ve kerahati tahrimiyye ile zimmetten sakıt olur. Ve kendisi fâsıkı âsîm olur. Keraheti tahrîmiyye ile eda olunan her namazda hüküm budur. (Velev ki)(müdafaa-i ahbeseyn) def'i ihtiyaç sıkıntısı halindeki namaz gibi, sehiv secdesini mûcip olmasın. Vâcibin terkine mebni, iade olunan namaz: Nefli cabir olmak muhtardır. Farz, ilk namaz ile sâkıt olur. Çünkü, farz tekerrür etmez. Namazın, sünnetinin telkine mebni, iadesi menduptur. Vâcibin terki, namazı müfsit değildir. İbni Âbidin der ki, Vücûbi iadeyi - terkin bir özre mebni olmaması - kaydiyle takyit etmek"lâyıktır: Ümmi yahut son zamanda müslim olup, daha fatihayı öğrenmeden namaz kılmış olmak gibi. Bir de tahrîmen mekruh olan şey, sagairdendir; Sagire ile adâletin iskatı ise, ona ısrar ile meşruttur.} ve sehven terk suretinde sehiv secdesi yapılmazsa ve amden terki takdirine iâde {(4) İbni Âbidinin ifadesine göre, bunlar, bizzat namazın vâciplerinin hükümleridir. Vücubüne kail olanlarca, cemaat gibi mahiyyeti salâttan hariç olup da, binefsihî müstakil bulunan veya tertibi süver gibi, kıraetin vâciplerinden olan şeylerin ahkâmı değildir ki, münferiden kılana iade ve sehven kıraeti (menkûsen-mâkûsen) yapana, sehiv secdesi lâzım olmaz.} olunmazsa, farz nâkıs olarak, zimmetinden sâkıt olmuş olur.

Namazın vâcipleri, on sekizdir: {(5) Burada mezkûr olan, o kadardır. Yoksa salâtın vâcipleri ziyadedir.}

1 - Fatiha sûresini okumaktır. {(6) Dediler ki, Fâtiha sûresinin ekserisinin terki halinde, sehiv için, secdeeder. Ekallini terk ederse değil. Yarısının terkine dair olan hükmü, ben görmedim, Nihr. Lâkin Müctebada: Ondan bir âyeti terk ile, secde-i sehiv eder, demiştirki, evlâ olan budur. Dürr-ü Muhtârda, buna göre, onun her âyeti vâciptir, dedi. Fatihayı dua kasdi üzere dahi okusa, kıraeti vâcibe yerine kaim olur.}

لَا صَلَاةَ لِمَنْ لَمْ يَقْرَأْ بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ

"Fatihayı okumayanın namazı olmaz" hadis-i şerifine binaen ki, mezkûr hadîs, neyf-i kemâle mahmûldur, (Fâtiha-i kitabı okumayanın salâtının kemali yoktur) demektir. Bunun ise, ifadesinin gayesi, vücuptür, farziyyet değildir. {(7) Fatihanın kıraeti, diğer üç mezhebin imamlarınca farz ve bizce vâciptir. Farz olan, Kur'ândan mutlak bir şey okumaktır. Âyet-i Kerîmede; Fakreû mâ teyessere minel-Kur'ân buyurulmuş olduğu gibi, Sahîhaynde mezkûr hadis-i şerifte dahi "İzâkumte iles-salâti fesbegul-vuzûe sümmes-takbelel-kıblete sümme ikre' mâ teyessere maake minel-kurrâni" buyurulmuştur. Cenâb-ı Hak ve Resûlu, namazda alel-itlâk, kıraeti Kur'ânı emretmiş ve nassı kitaba, nassı sünnet muvafık gelmiştir. Mezkûr âyeti kerîme hükmünce cevaz; salâtta Fatiha okumağa tevakkuf etmemekle, namazda Fatiha kıraeti farz olamaz. Zikrlounan (Lâ salâte limen lem yakre' bifâtiha-til-kitab) hadîsi haberi vahit olup, sübutü kat'î olmadığından, âyeti kerîmenin itlâkını takyit edemez ki, mutlaki takyit nesihtir. O da haberi vahit ile olamaz. Mezkûr haber, meşhur ve kat'iyyüs-sübût olsa bile, zanniyüd-delâledir. Çünkü, o gibi selbler cevabı nefy için olduğu gibi, fazileti nefy için de olmakla, kat'î değil, ihtimalli demektir. (Lâ salâte bihadareti Taâmi) ve (Lâ salâte licârel-mescidi illâ Fil-mescidi) hadîsleri ile dahi vücube istidlâl olunmamıştır.}

— 189 —

2- Zammı sûre eylemek:

İki rekâtli farzın, {(1) İki rekâtlı farz: Sabah ve cuma namazlarıdır. Vâcip olan bayram namazları dahi - Bahri Raikte - bu meyanda mezkûrdur.} her iki rekâtinde ve rekâtı ikiden fazla olan farz namazlarının yalnız iki rekâtinde {(2) Diğer iki rekâtte dahi sûre zammı mekruh olur mu? Muhtâr olan, olmamaktır.} ve salâtı vitirin ve salâtı neflin her rekâtlerinde, sûre-i fatihaya bir küçük sûre yahut en küçük sûreye muadil, üç kısa âyet {(3) En küçük sûre Kevser sûresidir. En kısa âyet, Müdessir sûresindeki (sümme nazar) âyetidir.} ve yahut üç kısa âyete muadil, bir uzun âyet, {(4) Âyet-i kürsî ve âyet-i müdayene gibi, uzun bir âyetin bir parçasını bir rekâtte ve bir parçasını da diğer rekâtte okusa, her ne kadar, her bir rekâtte, birâyeti tamme okumamış olduysa da, bu âyetlerin bir parçası üç kısa âyetten ziyade, yahut ona muadil olmakla kıraeti, üç âyetten ekâl düşmeyerek caiz olmuş olur.} zammeylemektir. Çünkü, hadîs-i şerifte (Lâ salâte limne lem yakre bilhamdü-lillâhi ve sûretin fî farîzatin ev gayrihâ) buyurulmuştur. {(5) Delîl, müddeadan ehastır. Âyâtın sûreye ilhakı, delâleti nasiledir, denebilir. Mezkûr hadîs-i şerif, Fatihanın farziyyetine kail olanları reddeder. Zira, zammı sûrenin de farziyyetine kail olmak lâzım gelir. Halbuki, zammı sûre, onlarca vâcip bile değil, sünnettir. Muhaşşinin ifadesine göre, gerek Fatihanın, gerek ona zam edilecek sûre veya âyetin, namazda kıraetinin vücubü vaktin müsaadesi ile mukayyed olup, eğer musâllî kıraeti Fatiha ve sûre, yahut kıraeti Fatiha veya bir âyetten ziyade kıraet, takdirinde, vaktin çıkmasından korkarsa, kâffe-i salât hakkında her rekâte bir âyetle iktifa eyler. Fatihanın vücubü, sûrenin vücubünden müekkettir. Çünkü, Fatihanın rükünlüğünde ihtilâf olunmuştur. Lâkin, âkidiyyet ancak isimde zahir olur, vücubü iadede değil. Çünkü, vücubü iade, vâcibi müekkedin değil, mutlak vâcibi terkin, hükmüdür. Buna muhalif olarak bâzı kütüpte, bulunan söz, Bahri Raikte reddolunmuştur.}

3- Kıraeti vâcibeyi (ki, {(6) Mezkûr vücûpten, bâzı teravih kıldıranlar gafildir. Muhaşşî der ki, kıraetin farza, vâcibe, sünnete taksimi îka'ından evvele nisbetledir. Kıraetin îkaından (icrasından) sonra musâllî bir rekâtte Kur'ânın kâffesini dahi okusa, kıraet farzdan başka bir şey olmaz.} fatihanın ve ona zam olunacak şeyin)kıraetidir. Rekâtı ikiden fazla olan farz namazların alet-tayin, iki evvel kirekâtlerinde îfa eylemektir. {(7) Muhaşşî burada: Mezkûr tâyin, farzdır, ilk rekâtların gayride vâki olan kıraete, kazâ olur, dahi denildi ve tashih olundu, demiştir.} Muvazabeti seniyye böyle vâkî olmuştur ki,

— 190 —

Aleyhis-selâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, kıraeti dâima o, rekâtlerde etmişlerdir. {(1) Neflde olduğu gibi, farzın bütün rekâtlarında, kıraet lâzım olmamak, Hazret-i Ali radiyallahü teâlâ anhın, kavli şeriflerine mebni olup, İbni Mes'ud ve Aişe radiyallahü teâlâ anhümâ hazretlerinden dahi, farzın diğer rekâtlarında (tehyîr)rivayet olunmuştu ki, musâllî dilerse, onlarda kıraet, dilerse tesbih eder.}

Kıraeti vâcibenin mahalli ilk yarı {(2) Şef, çift demektir. Şef'i evvel, iki evvelki rekâtlar demektir.} olmakla, onda fatihayı ve zammı okumayan musâllî, ikinci yarıda onları tertip üzere okur ve cehr vâcip ise, {(3) Cehrin vücubü, salâtı cehriyyede imam olana göredir.} cehr eder ve sehvi için sücud eyler. {(4) Sücud-ü sehiv, malûm olduğu üzere, sehve müretteptir. Amden olursa kerâhet-i tahrîmiyye vardır.} Kıraet-i vâcibeyi mahallinde kısmen terk etmişse, metrûk olan yalnız sûre olduğuna göre, onu ikinci yarıdaki fatihadan sonra okur. {(5) Cehr, vâcip ise, hem onu, hem Fatihayı cehreder. Zira bir rekâtte, cehrile ihfanın cem'i, çirkin görülmüştür.} Metrûk olan yalnız fatiha olduğuna göre de, ikinci yarıda onu tekrar etmeyip, ondaki fatiha ile iktifa eyler. Namaz, akşam namazı olduğuna göre, ilk yandan kalan yalnız bir rekâtinin sûresini kaza edebilir. Çünkü, ikinciyi kazaya mahal yoktur.

4 - Fatihayı, sûreden evvel okumaktır. Muvazabeti seniyyeye mebni ki, Hazret-iResûl-i Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, daima fatiha sûresini evvel okumuşlardır. Hattâ, sûreden ibtida edip te, {(6) Yâni, onun bir miktarını ve hattâ bir harfini okuduktan sonra demektir. Sûreyi tamamiyle okumak dahi, bâzını okumak gibidir. Sûreden âyâta dahi, şâmil olan mânâ maksuttur.} badehû hatırlasa, fatihayı okur ve sonra sûreyi zammeder, ve sehv için secde eyler. Fatihayı tekrar edip te, sonra sûreyi okumak dahi böyledir. Fatihayı terk etmiş olduğunu, sûreyi okuduktan sonra ve rükûa varmazdan evvel hatırlarsa, onu okur ve sûreyi iade eyler. {(7) Aralarında tertip vâcip olmakla, iade-i sûre, vücubîdir. Bu mesaili müellif, vâcibatta zikretmiştir.} Rükûa vardıktan sonra, fatihayı yahut sûreyi terk etmiş olduğunu hatırlamak suretindedahi, kıyama avdet ve kıraet edip, rükûu iade eyler.

5 - Secdede alınla beraber burnu da yere götürmektir. {(8) Muvazabeti seniyye bu veçhiledir. Namazın şartlarının 17 ve 18 incisine bak.}

6 - İki secde arasındaki tertibe riayet etmek: Yâni, farz ve sair namazlarda

— 191 —

her rekâtin ikinci secdesini, salâtın sair ef'aline intikalden evvel yapmaktır. Muvazabeti seniyye bu vechiledir.

Bu tertip, kendisini fevt ile, ikinci secdeyi geçerek başka bir fiile intikal eden kimse, onu kuudü ahireden ve hattâ bilâ kelâm, selâmdan sonra dahi, hatırlasa îfa eder ve kade-i âhireyi iâde eyler. {(1) Nitekim, namazın şartlarının 23 ve 25 incisinde zikrolundu. Muhaşşî derki, ikinci secdenin yapılması yolu budur ki, onu selâmdan sonra, yahut kuuddan sonra ve selâmdan evvel tezekkür ettikte, o secde-i metrukeyi etmek ve badehû kuud ve teşehhüdü iade eyleyip selâm vermek ve sücud-ü sehive varıp kuud ve teşehhüt eylemektir. Çünkü, namaz secdelerine avdet etmek, kuud ve teşehhüdü ref' ve iptâl eder. Tilâvet secdesi dahi böyledir. Kuudü iade etmeyerek, secdeden kalkar kalkmaz selâm verirse, namazı bâtıl olur. Zira, farz olan son kadeyi terk eylemiştir. İbni Âbidinin ifadesine göre, kade-i âhireyi iadede, yalnız tahiyyatı sonuna kadar okuyup, salâvat ve duaları, sücud-ü sehvin teşehhüdünde okur.}

7- Erkânda İtmînan üzere olmaktır ki, rükûda ve sücudda, mafsallar, mutmain yâni, subhânallah demek miktarı, her uzuv kendi mahallinde müstakar oluncaya kadar, sükûn ve ârâm üzere bulunmaktır. {(2) Buna tadili erkân tâbir olunur ki, erkânın tetmim ve tekmili demektir. Tekmili rükün olduğu için, vâciptir.}

Muktezayı delîl ki, edayı salâtta sehv eden kimseye hitaben sâdır olan: "Namazı tekrar kıl, çünkü sen kılmadın" hadîsidir. Ve muktezayı muvazabet, rükûdan sonraki kavmede ve iki secde arasındaki celsede dahi, itmînanın ve rükûdan kalkmanın vücubüdür. {(3) Rükû ve sücudun özellikle zikrolunması, onlar mahall-i tahfîf zan olunduğundandır. Kıyam, kıraetin uzunluğu ile imtidad eder olmakla, onu zikre hacet yoktur. Rükûda, sücudda, kevmede, celsede, tatmin vâcip olduğu gibi, rükûdan kalkmak ve iki secde arasında oturmak dahi vâciptir. Rükûdan olan baş kaldırma ile sücuddan olan baş kaldırma arasında, şu fark vardır ki, rükûdan olan baş kaldırma vâcip ve iki secde arasındaki baş kaldırmanın, kuuda yaklaşması farzdır. Çünkü, bir secde-iden diğer secdeye intikal ve diğer tâbir ile, iki secdenin birbirinden ayrılması, birinci secdeden baş kaldırma ile olacağından, sücuddan, kuuda yaklaşacak kadar kalkmak, namazın farzlarından olup, rükûdan sücuda intikal ise, başın eğilmesiyle mutahakkak olacağından, rükûdan sonra başı kaldırmak farz değil, tadil! erkânın delili vücubü olan(hadîsi mezkûrun ve muvazabeti seniyyenin) muktezası olarak namazın vâcibatındandır. Müellif burada, böyle demiş olduğu halde süneni salâtta: Rükûdan refi, alessahih sünnettir. İmam Ebû Hanîfeden, onun farz olduğu dahi rivayet oldu, demiştir.} Çünkü, bunlar hep emr olunmuş şeyler demektir. {(4) Emri zımnîdir ki, salâtta isaet edene, iadeyi emir, onun tumanîneti (tadili)terk etmesine mebnidir. Bu da, İtmînan ile emri muktezidir. Emir ise, vücup içindir.}

8- Birinci kadedir. (En sür'atle tehiyyat okuyacak miktar, kadeiûlâda bulunmaktır).

— 192 —

Maksut: Son olmayan kuudtur. (Mesbukun) sonradan ettiği kuud dahi hükmen kuudu evveldir. {(1) Dört rekâtli farzın üçü ile mesbuk bulunan, yâni üçüne yetişemeyen, muktedi imama uyarak oturduğu ile beraber, üç kaade yapmış olur ki, onlardan en sonrakinden mâdası, vâciptir. Seyyid Ebûs-Suûd böyle diyor ise de, onun ilk kuudu, muktezayı mütabaatça, farzdır.} Muvazabeti seniyyeye ve unutup kalktıklarında, sehv için sücud eylediklerine mebni, kuudü evvel, kavl-i sahihte vâciptir. {(2) İmam Kerhî ve Tahâvî, onun sünnet olduğunu ihtiyar ettiler. Ekseri meşayih dahi, ya sübutu vücubü sünnetle olduğuna ve yahut sünneti müekkede, vâcip kuvvesinde bulunduğuna mebni, ona sünnet namını verdiler.} Ve bu bapta feraiz, Vâcibat ve nevafilce fark yoktur.

9- Kuudu evvelde teşehhüd (tehiyyat) okumaktır. {(3) Okumakta olduğumuz tahiyyat: Teşehhüdü İbni Mes'uddur. Nitekim (Terkibi ef'ali salât) faslının sonunda zikrolunur.} Bu dahi muvazabeti seniyyeye mebni, kavl-i sahihte {(4) Sahih kaydı, kuud ile teşehhütten, her birine mütalliktir. Ve o, onların her ikisinin, yahut yalnız teşehhüdün, sünnet olması hakkındaki kaviden ihtirazdır.} vâciptir.

(Bir miktarının sehven terkinde dahi, hepsinin terkinde olduğu gibi sücud-ü sehiv lâzım gelir).

10 - Kade-i ahirede teşehhüd okumaktır. Bu dahi muvazabeti seniyyeye mebni vâciptir.

11 - Kade-i ûlâda, teşehhüd kıraetinden sonra, bilâ teehhür üçüncü rekâte kıyam etmektir. Hattâ teşehhüt üzerine sehven {(5) Bu kayd, amd'tan (kasd'tan) ihtiraz içindir ki, o halde, namaz kerahet-i tahrîmiyye ile mekruh olur.} bir rükûn edaedecek kadar, bir şey ziyade etse, kıyamı vacibi tehir etmiş olduğundan, sehv için sücud eyler. {(6) Sücud-ü sehvin lüzumunda, bir rükün eda edecek kadar şey, ziyade edilmek sahihtir. Onu da "Allahümmesâlli alâ Muhammed" denilmek miktariyle beyan etmişlerdir. Müellif bunu, Aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretlerine salâvat okumaktan menetmek gibi olur diye çekindiğinden zikretmemiştir.}

(Bu, farzlar ve bir de vitir hakkındadır. Dört rekâtli sünnet-imüekkedelerin kade-i ûlâsının teşehhüdüne, sehven o miktarın ziyadesine, sücudü sehvin lüzumu, muhtelifün-fihtir). {(7) Bunu, Muhaşşi merhum babi nevâfilde zikretmiştir. Onun kelâmında Vitir mezkûr değilse de, müellifin Vitir bâtındaki kelâmının zahiri budur.}

12- Namazın hitamında {(8) Hattâ cenaze namazında ve secde-i sehivde. Nitekim, bablarında musarrahtır. Selâm, rükûlü, sücutlu namaz için vâciptir, sözü sehve mebnidir.} iki kere yâni, sağına ve soluna {(9) Bu söz, iki tarafa dönmenin dahi muvazabete mebni, vücubunu iş'ar eder. Halbuki, nas bunun hilâfındadır.}

— 193 —

"Esselâm" {(1) Selâmın ikisi de vâcip olmak esahtır. Bir kavle göre ikincisi sünnettir. Namazdan çıkış, indel-âmme bir selâm iledir. Bir kavle göre iki selâm iledir. Binaenaley ilk selâmı telâffuzdan sonra ve (aleyküm) den evvel, bir kimse, ona İktida eylese, indel-âmme sahih olmaz. Alâ kavlin, birinci selâmdan sonra ve ikinci selâmdan evvel, ona yetişen kimse onunla beraber, namaza yetişmiş olur. Selâmın vücubünün hükmü için ileride istihlâf mesailinin zeylindeki isna aşeriyye meselelerinin mukaddemesine müracaat oluna.} demektir. Lâfzı selâm, muvazabete mebni, vâcip olup {(2) Hadîs-i İbni Mes'ûda mebni farz olunmuştur.} onunla maksut hâsıl olmakla "aleyküm" lâfzı vâcip değildir. {(3) Muvazabete mebni, ona da vâcip demeğe, vech olabilir ise, de bu nassın hilâfına olur.}

(Musâllî, selâma bedel, o mânâda başka bir lâfız, irad etse, selâm makamına kaim olmaz).

13- Salâtı vitirde kunüt okumaktır. {(4) Kunut ve kunutun tekbiri, indel-imam vâciptir. İmameynce onlar, vitir gibi sünnettir.}

(Kunut, mutlak duadır. Vitirde vâcip olan da mutlak duâdır. Bilhassa "Allahümme innâ nesteînüke" duâsı sünnettir. Başka bir duâ dahi, okusa olur).

14- Bayram namazlarına mahsus olan tekbirlerdir ki, onların herbiri vâciptir. Sehven terkine sücud-ü sehiv gerekir. (Her rekâtte üçer tekbîrdir).

15 - Her namazın iftitahı için, lâfzı tekbiri, tâyin etmektir, ki bilhassa, Allahü ekber, demektir. (Namazın şartlarının on birincisine bakınız). {(5) Muvazabeti seniyye böyledir. Zahirede, onun gayrisiyle şuru, fil-esah mekruh olur, demiştir.}

16 - Bayram namazlarının ikinci rekâtinin, rükû tekbiridir. Mezkûr tekbir, vâcip olan tekbîrâtı zaideye ittisalinden dolayı, onlara tebean vâciptir. {(6) Bu ancak, ikinci rekât tekbirlerini - amelen bil-mendup - tehir etmek suretinde zahirdir.} İlk rekâtın rükû tekbiri sünnettir.

17 - Sabah namazının her iki rekâtında, ve akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rekâtlerinde, kazâ dahi olsa, imam kıraeti cehr etmektir. Zira, Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bunların kazasında dahi, cehren kıraet etmişlerdir.

— 194 —

Cuma ve bayram namazlarında {(1) Lâkin, sehven cehr edilmemiş olursa - karışıklığa sebep olmamak için bunlarda sücud-ü sehiv sâkıttır.} ve teravihte ve ramazana mahsus olarak, cemaatle kılınmakta olan Vitir namazında {(2) Gerek teravihten evvel, gerek sonra kılınsın, gerekse teravih terkedilmiş olsun. Vitirin ramazanda olması kaydı, ramazanın gayride, onun cemaatle kılınması, bid'ati mekruhe olmasındandır. Bidatte ise, cehr matlup olmaz.} dahi, imam cehren kıraet etmek, muvazabete mebni vâciptir.

18 - Öğle ve ikindi namazlarının, bütün rekâtlerinde, velev arafatta, bunlar ceman, kılınmış olsun {(3) Müellif böyle demekle, imam Mâlik hazretlerinin muhalefetine işaret etmiştir ki, imam müşârün-ileyh, onların cem'an edasında, kıraetin cehrine kaildir.} ve akşam ve yatsı namazlarının iki evvelki rekâtlerinden sonraki rekâtlerinde -ki, akşam namazının üçüncü ve yatsının üçüncü ve dördüncü rekâtleridir- kıraeti israr etmektir. Gündüz nevafilinde dahi, israr vâciptir.

Cehr: Başkasına işittirmektir. {(4) İşte vâcip olan budur. Bir kişi dahi işitse olur ki, cehrin edna mertebesidir. Kendinden başka kimse işitmezse, ısrardır. Israr, izhar vezninde ve onun zıddıdır ki, kıraeti cehr etmeyip, ihfa eylemektir. Ahyanen, bâzı kelimatın ismaı, zarar vermez. Zira ki, Nebi aleyhis-selâmda dahi, vâki olmuştur. Hem de cehir ve ihfanın kalilinden ihtiraz da olunamaz. Kıraette ağızdan çıkanı kulak işitmek lâzım olduğu, tahrîme şartlarının dördüncüsünde ve namazın farzlarının on üçüncüsünde zikrolundu.} İsrar: Kendisine işittirmektir. {(5) Bu tarifler, onların ednası içindir. Kıraeti, yakîninde bulunan, bir veya iki kişiye işittirmek dahi, cehir değil, ihfadır. Cehir, herkese yâni, ilk safta bulunanların cümlesine işittirmektir. İbni Abîdin, böyle tefsir etmiştir. Onun ifadesince, cehrin tarifinde olan: Gayre ismâ ki, gayriden yakîninde olamayanlar, mânâsı maksuddur. Müstahap olan: Cemaate göre cehr etmektir. Hacetin üstünde cehr ederse, isaet etmiş olur. Mezkûr cehrin, kendi nefsine meşakkat ve âhâre eza ve mazarrat olmadıkça, efdâl olduğu hakkında dahi, Dürrün haşiyelerinde bir kavl vardır. Muhaşşinin beyanına göre, cehr ve İsrarla asıl olan budur ki, Resûl-ü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bidayette her namazda Kur'ânı cehr ederlerdi. Müşrikin, eş'ar ve eraciz ile, refi savt ve kelâmı lagv ile, mukabelede bulunarak eza ve inzali Kur'ân edene ve edilene şebb ve hakaret eder olmalariyle "Namazında ne hepsinde cehret, ne de ihfâ eyle ve ikisi arası bir yol tut!" (El-isrâ: 110)kavl-i kerîmi nâzil oldu. Yâni, gece namazlarında cehr ve gündüz namazlarında ihfa etmek tarikiyle cehr ve ihfa arasında bir yol ara, buyruldu. Onun üzerine Aleyhissalâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, öğle ve ikindi namazlarında - bu vakitler, müşrikin ezaya müsteit bulundukları için - kıraeti ihfa ve akşam namazı vakti onlar yemekle meşgul oldukları - ve yatsı ve sabah vakitlerinde - uykuda bulundukları için - bu namazlarda kıraeti cehr buyurur oldular. Cuma ve bayram namazlarını Medine-i Münevverede ikame buyurdukları ve küffârın ise, orada kuvvetleri olmadığı için, onlarda da cehren kıraet buyurdular.}

— 195 —

Cehrî kıraet olunan namazlara: Salâvatı cehriyye, ve İsrarı kıraet olunan namazlara: Salâvatı sirriyye, tâbir olunur.

Gerek salâvatı cehriyyedeki cehrin ve gerek salâvatı sirriyyedeki İsrarın vücubü, muvazabete mebni olup, {(1) Maksut kıraettir. Cehr İsrar maksut olmamakla onlar sünnettir dahi denilmiştir. Bu kavle göre, onların terkine, sücud-ü sehiv terettüp etmez.} salâvatı cehriyyede, cehrin vücubü, hasren imama ve salâvatı sirriyyede İsrarın vücubü, hem imama ve hem münferide aittir. {(2) Tahtavî merhum vâcibatı dürrün hitamında demiştir ki, imam, salâvat-ı cehriyyenin eda ve kazâsında cehretmek, vâcip olduğu gibi, salâvatı sırriyenin dahi, eda ve kazâsında - leylen dahi olsa - israr vâciptir.}

Salâvatı cehriyyede imama, kıraetin cehri vâcip olmamakla, fatihayı, yahut onun bir mikdarını ve hattâ, sûrenin bile bir mikdarını sırren okuduktan sonra, kendisine İktida olunsa, onları, cehren iade lâzım olur.

Farzı münferiden kılan kimse, cehr ile kılınması vâcip olan namazlarda cehr ile ihfa arasında muhayyerdir. {(3) Kelâmın zahiri - geceleyin kazâ dahi olsa - tahyir üzere olmaktır. Alâ kavlin. münferit gündüz ettiği kazâda, kıraeti vücuben ihfa eder. Amma, imam edâen ve kazâen cehreder. Münferiden cehrin vücubünün sükûtu, bâzı usul kitaplarında, eda-i kasırın kasrine delîl gösterilmiştir. Çünkü, eda-i kâmil, cemaatle olan edadır ki, namaz ancak, cemaatten meşrû olmuştur. Salâvatı cehriyyenin, kemâl sıfatı dahi cehirdir. Hattâ, terkine, sücud-ü sehiv müterettiptir. Münferidin edası kaasır olmakla kemal sıfatı olan cehir dahi onda vücûben cari olmamıştır.}

(Dilerse cehr eder ki, nefsinin imamıdır. Şu kadar ki, cemaat imamı gibi, cehirde mübalâğa etmez. Cehretmek, cemaat heyetinde olduğu için efdaldir).

Cuma ve bayram namazlarında mesbuk bulunan muktedi dahi, geçmişleri kaza ederken, cehr ile ihfa arasında muhayyerdir. Geceleyin nafile kılan gibi ki, geceleyin, nevafil kılan kimse dahi, - kıldığı teravih dahi olsa - kıraeti cehr veya ihfa etmek arasında muhayyer bulunur. {(4) Tahyir, hâli infiraddadır. İmam olursa cehreder. Şu kadar ki, teravihin gayri nevâfilde cemaat farzı hatırlatacağı için, mekruhtur.} Cehrin hafîfiyle iktifa edip uyuyanı rahatsız etmez. {(5) Aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, gece teheccüde cehr ederler, uyumayanı enîs olurlar, uyuyanı uyandırmazlardı.}

Vâcibatın, on sekize münhasır olmadığını, şu hülâsa dahi, göstermekte olduğuna ve ezcümle, kunütün tekbiri dahi kunüt gibi, İmamı Azama göre vâcip iken hisaba konulmadığına binaen, bu bapta Tahtâvî merhumun

— 196 —

Dürr-ü Muhtâr haşiyesindeki ifadatı, aşağıdaki şekliyle alınarak tahrir olundu. {(1) Kunut ve bayram namazları tekbirleri gibi, vücubü bâzı salâvata muhtas olanlar, ayrıldığı halde, bilûmum namazlar için, mezkûr olan vâcibât, şu veçhile hülâsa olunabilir:

1 - Fatiha okumak.

2 - Zammı sûre veya zammı âyât.

3 - Zikrolunan kıraeti vâcibeyi, iki rekâtlı farzların gayride alet-tâyin, şefievvelde yapmak.

4 - Fatihayı sûreye takdim etmek.

5 - Secdede burunu alına zammetmek, yâni, ikisini dahi, yere götürmek.

6 - İkinci secdeyi, diğer ef'ale intikalden evvel yapmak.

7 - Erkânda itminan üzere olmak.

8 - Kade-i ûlâ.

9 - Kade-i ûlâda tehiyyat okumak.

10 - Kade-i ahîrede tehiyyat okumak.

11 - Kade-i ûlâda tehiyyatı müteakip, üçüncü rekâta kıyam etmek.

12 - Hitamı salâtta es-selâm demek.

13 - İftitahı Allahu ekber lafziyle söylemek.

14 - Fatihayı tam okumak.

15 - Tahiyyatı tam okumak.

16 - Selâvat-ı cehriyede imam cehr etmek.

17 - Salâvatı sırriyyede, musâlli kıraeti İsrar etmek.

18 - Muktedi, her iki nevi de sâkit (susuyor) olmak.

19 - Namazda secde âyeti okunursa, secdeye varmak.

20 - İcap ettikçe, sücud-ü sehiv etmek.}

Malûm olsun ki, iki rekât; iftitah, kuud, teşehhüd ve teslimi müştemil olduğu gibi, her bir rekâtı dahi, kıyamı ve kıraeti fatiha ve zammı âyâtı ve bir rükû ile iki sücudü müştemildir. Bunlardan, her biri dahi, bir takımı vâcibül-fiil ve bir takımı vâcibüt-terk, şeyleri müştemildir. İftitahte, yalnız bir vâcip vardır ki, o da, onun lâfzı tekbir ile olmasıdır. Fatihaya gelince; onda üç vâcip vardır. Birincisi, onu tamamiyle okumaktır. {(2) Fatihanın her âyeti, namazda kıraeti vâcip olduğuna nazaran, onda yedi vâcip görünür. İki rekâtte on dört eder. Bunu Tahtâvî safha verasında tasrih ettiği halde, bu makamda: Tamamını veya ekserisini okumak, demiştir ki, bu söz, kendinin haşiye-i merakiyül-felâhta zikrettiği, kavli mercuha mebnidir.} İkincisi, onu mahallinde yâni, iftitah tekbîrinin alındığı, kıyamda, ve ikinci rekâte göre, birinci rekâtin, ikinci secdesinden sonra, hâsıl olan kıyamda, almaktır. Binaen âlâ hâzâ, iftitah tekbirini alıp ta, rükûa varsa ve rükûdan kalktıktan sonra fatihayı okursa, onu mahallinin gayride, ifâ etmiş olmak sebebiyle, sehv için sücûd etmek lâzım gelir. Kezalik, ikinci rekâtte kıyamda, evvelâ; rükû edip, sonra kıyam eyleyerek fatihayı okusa, yine sücud-ü sehiv lâzım olur. Ve iki rükûu dahi bâtıl olmakla, onları da iâde eyler. Üçüncüsü, zammi sûre veya zammi âyâttan evvel, fatihayı tekrar etmemektir. Eğer tekrar ederse, sûre veya âyâtı mahallinden tehir etmiş olacağı cihetle, sücud-ü sehiv lâzım gelir. Demek ki, iki rekât

— 197 —

içinde, fatihanın altı vacibi bulunmuş olur. Ayâtın kıraetine gelince; {(1) Âyât tabirinin, sûreye şümulünde şek yoktur.} onda her rekât için dört vâcip vardır. Birincisi, âyâtın kıraet edilmesidir. {(2) Üç âyetin üçü de vâciptir.} Bir kısa âyet okumakla, vâcibi îfa etmiş olmaz. İkincisi âyâtı fatihadan sonra okumaktır. Eğer fatihadan evvel okursa, fatihayı okuduktan sonra, onları iade etmek ve sehv için sücud eylemek lâzım gelir. Çünkü, fatihanın takdimi vâciptir. Üçüncüsü, âyâtı mahallinde yâni, mahalli fatiha dahi olan, kıyamda okumaktır. Rükûdan doğrulduktan sonra - ki, kavmedir - o zaman okursa, tekmîlen lil-vâcip, kıraet, biri birine mültehak olmakla, ettiği rükû bâtıl olarak, onu iade ve sücud-ü sehiv lâzım olur. (Tekmîlen lil-vâcip, tâbiri; fatihayı ve âyâtı mahallinde okuyup; rükûa vardıktan ve doğrulduktan sonra, başkaca üç âyât okursa, rükûu bâtıl olmayacağına işarettir ki, sücudü sehvin, bu sûrette lüzumu, sücudü mahallinden tehir etmiş olmasına mebnidir). Dördüncüsü, âyâtın tekririni terk etmektir. Çünkü, onları tekrir etmekte, rükûu mahallinden tehir eylemek vardır. {(3) Bunda nazar vardır. Çünkü, Kur'ânı tamamen okusa, hepsi farz vâki olur. Meğer ki: İtale-i kıraetle, tekrir-i kıraet arasında fark vardır.} İşte, iki rekâtte âyâta ait, sekiz vâcip bulunmuş oldu. Bunlara, iki vâcip daha ilâve edilir ki, o da, eğer musalli imam ise, cehri namazlarda, edaen ve kazaen velev gündüzleyin Cehretmek ve hafî namazlarda, edaen ve kazaen velev geceleyin, israr eylemektir. Rükûa gelince, onda her rekât için, dört vâcip vardır. Birincisi, rükûu kıraetten sonra yapmaktır. Eğer kıraetten evvel ve yahut kıraet esnasında rükû ederse, mahallinden evvel yapmış olacağından, sücud-ü sehiv lâzım gelir. İkincisi, rükûu tadil etmek yâni, cevarihi (uzuvları) onda teskin eylemektir. Üçüncüsü, rükûdan kalkışta, tadil etmektir, kavmede, tamamen kıyam haline gelmektir. Dördüncüsü, rükûu tekrar etmemektir. Zira, rükûun tekriri, gayr-i meşrûdur. Ve bir de rükûun tekrarında, sücud tehir edilmiş olur. Sücûda gelince; onda her rekât için, altı vâcip vardır. Birincisi, onu rükûdan sonra yapmaktır. Çünkü, eğer rükûdan evvel secdeye varırsa muteber olmayıp, ondan rükûu dahi mahallinden tehir ve o sücudü, ziyade eylemiş olmak lâzım gelerek, rükû ettikten sonra, iki secde eylemek ve sehiv için sücud etmek iktiza eder. İkincisi, hem alın, hem burun üzerine etmektir. Üçüncüsü, sücudü tadil yani azayı onda teskin eylemektir. Dördüncüsü, sücudden kalkışta, tadile riayet etmektir ki, celsede tam oturur halde bulunmaktır. Beşincisi, sücudü üç etmemektir, zira gayr-i meşrûdur. Bir de ondan diğer rekâta kıyamı, veya kaadeyi, mahallinden tehir etmek lâzım gelir. Altıncısı, her iki secdeyi, gelecek rekâte yahut kadeye takdim eylemektir. Çünkü, eğer müteakip rekâti, iki secdeden evvel îfa edecek olur, yâni

— 198 —

kılmakta olduğu rekâtten doğrularak, kıraet, rükû, sucüd etmiş bulunur ise, ancak bir rekât kılmış olup, onda bir rekâtın madununu, ziyade etmiş olur ki, o da kabili terktir. İkinci rekâtı ifâ etmek ve sehiv için secde eylemek lâzım gelir. Eğer ikinci rekâtı, ikinci secdeden evvel îfa ederse, birinci rekâtı sahih ve şu kadar ki, onun bir secdesi nâkıs olmakla secde-i metrûkeyi dahi îfa etmek ve sehv için sücud eylemek lâzım gelir. Kuûdu, iki secdeden evvel veya iki secde arasında îfa etmiş olursa, metrûk sücudü kaza ettikte kuûdu bâtıl olup, vacibatiyle beraber diğer bir kuud daha yapmak ve sehv için sücûd eylemek lâzım gelir. Ve illâ secdeyi terki dolayısiyle, namazı bâtıl olur. {(1) Bu vücûh-i sitte, on altı vâcibi tazammun etmişti. Çünkü, iki rekâtte dört secde olmakla, onların, iki rükûdan sonra olmak üzere, dört îkaı vardır. Alın ve burun üzere, olmak veçhile dört dahi evzaı vardır. Dört de tâdili vardır. İki de celse tâdili olmakla beraber, onların terki teslisleri ve her secdenin mâbâdına takdimi vardır.}

Vâcibatın biri de teşehhüd (tahiyyat) okumaktır. Onu okuyacak kadar oturduktan sonra selâm verse de, okumamış bulunsa, onu okumak ve ondan sonra, selâm vermek lâzım gelir. Sonra sehv için sücûd edip, tahiyyat okuyarak yine selâm verir. Vâcibatın biri de, teşehhüdü kuudda îfa eylemektir. Şayet onu, son secdede okusa, mahallinin gayride îfa etmiş olacağından, kuudun icrasından sonra, sehiv sücudü etmek lâzım gelir. {(2) Teşehhüdü kıyamda, kıraete başladıktan sonra okumak dahi, böyledir. Amma kıraetten evvel okursa bir şey lâzım gelmez. Zira kıraetin öncesi senâ mahallidir.} Vâcibatın biri de, tahiyyatı, kuudun iptidasında îfa eylemektir. Şayet, onu bir âyât veya dua kıraetinden sonra okusa, vâcibi mahallinden tehir etmiş olur ve sehiv sücudü lâzım gelir. Vâcibatın biri de teşehhüdde terki kıyam etmektir. Kuud edip de, kaim olmakta şu tafsîl vardır: Eğer teşehhüt miktarı kuuddan sonra, kalkmış ise, kuuda teşehhüt ve selâm için, avdet etmek ve sehiv için sücûd eylemek lâzım gelir.

Ve eğer miktarı teşehhüt, kuud etmemiş ise, farziyyetine mebni kuuda, kade için avdet etmek ve tahiyyat okuyup selâm vermek ve sonra Sücud-i sehiv eylemek lâzım gelir. Vâcibatın biri de, iki kere selâm vermektir. Birincisi, bil-ittifak ve ikincisi, ekseriyetle vâciptir. İmdi, teşehhüdü okuyup, selâmı unutsa ve selâm vermeden kalsa ve sonra, hatır-lasa, onu verir ve mahallinden tehir ettiği için Sücud-i sehiv eder. Ve keza, sehven mahallinin gayride (meselâ kaade-i ûlâda) selâm verse yahut lisanı üzere, kelime-i şehadet veya tesbih, sehven câri olsa, zimmetinde olanı ityan eder ve selâmı verir ve salâta münafî hal kendisinden vâkî olmadıkça, sehv için sücûd eyler.

— 199 —

Vâcibatın biri de, birinci rekâtin iki secdesini müteakip, ikinci rekâte kıyam etmektir. Ondan bir rükûn edâ edecek kadar gecikse, mevzi-i kıyamda, kuud etmiş olduğundan sehv için sücud etmek lâzım gelir. Vacibatın biri de, ikinci rekâtin iki secdesinden sonra, kıyamı terk etmektir. (Bu sehiv, kaade-i ûlâ veya kaade-i uhradan olmasına göre, başka başka olan hükümleri, Sücud-i sehiv faslındadır). Vâcibatı salâtın biri de, bazı âyâtı, rükûda okumayı terk etmek yâni, kıraeti kıyamda bitirip, rükûa götürmemektir. Zira mahallinden tehir etmiş olur. {(1) Bunu müellif, mekruhatta zikretmiştir.} Vâcibatın biri de, kaadelerde miktarı teşehhüd kuud ettiği halde, tahiyyatın birazını terk etmeyip, onu tam okumaktır. {(2) Tehiyatta, noksansızlık kaade-i ûlâ ve saniyede vâcip olduğu gibi ademi ziyade dahi, hassaten kaade-i ûlâda vâciptir.} Vâcibatın biri de, namazda secde âyeti okunursa secdeye varmaktır. Tilâvet secdesi, vâcip olmakla beraber, secde âyeti namazda okunursa, secdeye varmak dahi mahallinden sehven tehirine, Sücud-i sehiv terettüp eden, vâcibatı salâttan olduğu Ha-lebîde musarrahtır.

Namazda bir rükûn edâ edecek miktar, sehven sükût veya tefekkür sûretiyle meşgul kalmamak ve muktedîye göre imama mutabeat üzere olmak {(3) Vücubi mutabeat, muhalifi mezhep olana göre, müttefekun-aleyh veya mücteheddün-fih olan hususatta olmak kaydiyle mukayyettir ki, kunut-i fecir gibi, mesnuniyyeti yahut ademi mesnuniyyeti, maktuun bih bulunan, husustan ihtirazdır. Zira onda mutabeat mekruhtur.} ve imamın gerek cehrî ve gerek israrî kıraet etmesi sûretinde muktedi, okunanı dinlemek üzere susmak dahi, namazın vâcipleri cümlesinden olmak üzere, Dürr-ü Muhtârda mezkûrdur.

Vücubüne kaail olanlarca cemaat dahi vâcip ise de, {(4) Onun, sünneti müekkede olduğu esahtır.} müstakil bir vâcip olup, mahiyyeti salâttan hariç bulunduğu ve terkine, iade terettüp etmediği için, onu salâtın vaciplerinden saymamış oldukları gibi, Kur'ân sûrelerinde tertip dahi vâcip ve menkûsen kıraete günah gerekirse de sehvi secde lâzım olmadığına mebni, {(5) Bu talil, hükmün tehallüfü ile beraber, vücubi insatın, (okunanı dinlemek için susmak) muktedi meselesinde dahi câridir.} onu dahi Vâcibat meyanına ithal etmemişlerdir.

Sücud-i sehiv, salâtta sehven vâki olan hileli câbir olmakla, namazın vâciplerindendir.

— 200 —

NAMAZIN SÜNNETLERİ:

Sünen, sünnetin cem'idir. Sünnetin tarif ve taksimi mükellefiyet hükümlerinde geçmiştir.

Sünnetin hükmü: Namazda sünnet olan şeyin terki, ne farzın terki gibi fesadı, ne vâcibin terki gibi sücûdi sehvi, veya keraheti tahrîmiyyeyi. mucip olmayıp, terk amden olduğu ve istihfaf edildiği takdirde isaeti mûcip olmaktır. {(1) Tahtâvî der ki, günah ancak vâcibin terkine taallûk eder. İbni Nuceym merhum, sünnetin terkine dahi günah terettüp eder. Çünkü "özürsüz cemaati terkeden âsîm olur" dediler, demiştir. Cemaat ise, sünneti müekkededir. Velâkin günah derece derecedir. Sünnetin terkiyle olan günah daha hafiftir.} Amden olmadığı halde, günah dahi yoktur. {(2) Belki, iade-i salât mendup olur.} Günah, (Tahrimen mekrûh olanın mâdûnu ve tenzîhen mekrûh olanın mâfevkidir).

Sünnet istihfaf olunur yâni, şâri nazarında onun, ehemmiyeti verilmez bir şey olduğu itikad edilirse, günah olur.

Namazın sünnetleri elli birdir: {(3) Maksut tahdit değildir, tâlim için sıralamaktır.}

1- İftitah tekbirinde ve kezâ, bayram namazı tekbirlerinde ve vitir kunutünde, erkek kısmı iki ellerini iki kulaklarına ve hür olan kadınlar. {(4) Ellerin kaldırılması hususunda, cariye erkek gibidir, rükû ve sücudde, hurre gibidir.} omuzları hizasına kaldırmaktır. (Elleri baştan yukarı kaldırmak, mekruh olur. Sünnet olan derecede kaldırmağa kudreti yetmeyen, yahut bir elini kaldırıp, diğer elini kaldıramayan, kaadir olduğu kadar kaldırır. {(5) Maksut, ellerin kulak yumuşağı hizasına kadar kaldırılmasıdır. Baş parmakların onlara değdirilmesi, hizanın tahakkukunu tesbit içindir.}

Ellerini kaldırarak tekbir almakta hizmet: Sağır ve âmâ gibi mazurlara ilâmdır ki, cehri tahrîme, {(6) İmamın tekbiri cehr etmesi dahi namazın sünnetlerindendir.} âmâları ve ellerin kaldırılması, sağırları, namaza başlamağa agâh eder. {(7) Bunu, Muhaşşî merhum Vitir bâbında zikretmiştir. Terkibi ef'ali salât faslında, Buhârî şerhi Aynîden naklen demiştir ki, ellerin kaldırılmasında ihtilâf olundu, kimi: Tevhide işarettir dedi ve kimi: Dünya işlerini arkaya atıp, Milliyetle namaza ikbal etmekle işarettir, dedi. Ve kimi: Cemîi varlığiyle kıbleye yönelmek içindir, dedi. İbni Ömer radiyallahü teâlâ anhüma hazretlerinden mervidir ki, müşârünileyh: Ref'i yed salâtın zinetidir, her kaldırışta on hasenat vardır, her parmağa bir hasene buyurmuştur.}

2- Ellerini kaldırırken el parmaklarını açmaktır. Onun da keyfiyeti,

— 201 —

parmaklarını ne büsbütün birbirine bitiştirmiş ve ne de büsbütün açmış, olmayıp belki, tabiî haliyle yaygın bulundurmaktır.

3 - Gerek ellerin, gerek parmakların iç yüzü, kıbleye karşı gelmektir.

4 - Muktedînin iftitah tekbiri, imamın iftitah tekbirine, yakın olmaktır. {(1) Çünkü, hadîs-i şerifte "İmam tekbir alınca siz de alın" buyurulmuştur ki, İmamın tekbiri zamanında, tekbir edin, demektir. Muktedinin ismi celâl ve ekber lafzını bitirmesi, imamdan evvel olmamak şartiyle...} İndel-imameyn, muktedînin iftitahı imamın iftitahından sonra (yâni fâsılasız ve onu müteakip) olmaktır. {(2) Şöyle ki muktedinin Allah lâfzına başlaması imamın ekber kelimesinin birhecesine ulaşmış olmalıdır.}

(Cevazda ales-sahih {(3) Bir söze göre ihtilâf cevazdadır. Semere dahi muktedînin iftitahı, imamın iftitahına mukaarrin olmak suretinde zâhirdir ki, indel-imam caiz olur ve İndel-imameyn olmaz. Amma muktedînin iftitahı, imamın iftitahından sonra olmak suretindeki cevaz mütefekkun-aleyhtir.} hilâf yoktur. İhtilâf, imamın hali teyekkun olunmakla beraber {(4) Burası: "Mukarenette muktedînin tekbirinin, imamın tekbirini, geçmiş olması ihtimali olur" diyenleri, reddir ki, kelâmı, ademi sebekın teyekkun olunması suretindedir.} evleviyyettedir).

5- Erkek kısmı, ellerini sağı sol üzerinde olarak, göbeği altına koymaktır. Koyuş şekli, sağ elin serçe ve baş parmaklarını, sol bileğin iki tarafından halkalamak üzere (ki, tahlik tâbir olunur) sağ elin içini, sol bileğin üzerinde bulundurmaktır. {(5) Çünki hadis rivayetinde eli el üzerine koymak varit olduğu gibi, bileği tutmak dahi varit olmuştur. Bu türlü el bağlamaya itimat tâbir olunur ve bunu bir çok büyük fakihler amelen tatbik etmişlerdir.}

(Namazda el bağlamak, iftitah tekbirini müteakiben ellerini yanlarına indirmeyerektir. Musâlli namazın her kıyamında el bağlar velev hükmen kıyam olsun). {(6) Oturarak namaz kılan dahi bunda dahildir ki, hükmen kaaim demektir. Ve o kıyamda zikr-i mesnun olmak lâbüddür. Zikri mesnun olmayan kıyamda, el bağlamak dahi mesnun değildir. İmam Muhammed: Musâllî kıraete başlamadıkça, el bağlamaz, demiştir. Şeyhayne göre, el bağlamak, kendisinde zikri meşru' olan kıyamın sünnetidir. Nitekim, terkibi ef'al-i salât faslında zikrolunur. İmam Muhammede göre, kıraetin sünneti olmakla, musâllî haleti senada ve kunutte ve cenaze namazında, ellerini yanlarına salıverir. Ve şeyhayn katında bunların hepsinde, musâllî el bağlar. Kavmede ve bayram namazlarının tekbirleri arasında zikir ve kıraet olmadığından, bunlarda ellerini yanlarına bil-icma salıverir. Gerçi kavmede tesmi' ve tahmid vardır. Velâkin, karar olmadığından kavme, kendisinde zikr-i meşru olan kıyamdan sayılamaz. Tesbih namazının kavmesi, kararlı kıyam olduğu ve onda zikr-i mesnun dahi bulunduğu için, musallî el bağlar mı? Oraya müracaat olunsun.}

— 202 —

6- Kadın kısmı, ellerini sağını solu üzerine götürerek -tahliksiz-göğsü üstüne koymaktır. {(1) Vazîül-mir'e tâbirinin zahiri, cariyeye dahi şâmil olmaktır. Kadın kısmı bir takım mesailde erkeğe muhalif bulunur. Muhaşşi dahi, bu makamda onlardan bâzılarını zikretmiştir.}

7- Senâ etmek, yâni "Subhaneke" okumaktır. (Terkibi ef'ali salât faslına bakınız).

8- Kıraet için taavvüz etmek yâni (Eûzü billâhi mineş-şeytânîr-râcîm) demektir. {(2) Zâhiri mezhep budur. Yahut âyete muvafık olmak üzere (Esteîzü billâhimineş-şeytanîr-racîm) dir. Taavvüz, sünneti kıraet olduğundan, onu imam ve münferit okur. Bayram namazlarında imam onu, ziyade tekbirlerden sonra okur. Muktedi okumaz. Mesbuk, kazâî mâ sabaka, kıyamında okur. İmam Ebû Yusuf: Taavvüz senaya tâbidir, şeytanın vesvesesini def'i için, salâtın sünnetidir.}

9- Her rekâtin evvelinde Fatihadan evvel tesmiye etmek yâni(bismillâhir-rahmanir-râhim) demektir.

10 - Fatihanın sonunda "temin etmek yâni" âmin demektir. {(3) Temin: Hem imam, hem muktedi, hem de münferit için sünnettir. Namaz dışında, Fatiha okuyan için dahi sünnettir. Âmin: Duâmızı müstecap kıl, mânasınadır. Cemaatın temini, imamın cehri kıraet etmesi halindedir.}

11 - Muktedi ve münferit ittifâkla ve (indes-sâhibeyn) imam dahi tahmid etmektir. (Sahibeyn, imameyn demektir). {(4) Rükûdan doğrulurken "Semiallahü limen hamide" demeğe: Tesmi' ve"Rabbenâ lekel-hamd" demeğe: Tahmid denilir. Bunların, her ikisi münferit için ve yalnız tahmîd, muktedi için ve yalnız tesmi' imam için, ittifakla sünnettir. İmam için, tahmit dahi İndel-imameyn sünnettir.}

12 - Bunları, yâni senâ ve ondan sonrakileri israr etmektir.

13 - Tahrîmenin iptida ve intihasında baş eğmeyerek itidal üzere bulunmaktır.

14 - Tekbîr ve teşmîi, {(5) Tekbir (Allahü ekber) demek olduğu gibi, tesmi' dahi (Semiallahü limenhamide) demektir.} imam cehr etmektir. (Tekbîr tabiri, bayram ve cenaze namazlarının tekbirlerine şâmildir). {(6) Şürû' ve intikaali, cemaate ilân için, mezkûr cehre hacet vardır. Münferit ve muktedi için buna ihtiyaç yoktur. Meğer ki, muktedi mübelliğ ola. Tebliğ zarûretine mebni, ona da hacet olursa, imamın sesi, cemaate bâliğ olduğu halde tebliğ, bâhusus ki, sesini âleme beğendirmek kasdiyle, lüzumundan ziyade bağırırsa Bil-it-tifak bid'atı mekrûhe ve kendi hakkında müfsidi salâttır.}

— 203 —

İmamın namaza şüruu sahih olmak için, iftitah tekbîri ile kasdi tahrime etmesi lâzımdır. Yalnız cemaatin bilmesini kasd ederse sahih olmaz. {(1) Eğer imam, hem tahrîmeyi ve hem iylâmı kasderse, ondan şer'an matlup olan, İşte budur. Ve iki ecre nâil olur. Mübelliğ dahi böyledir ki, indeş-şürû mücerret tebliğ kasdiyle Allahü ekber der ise onun namazı olmadığı gibi, o halde ondan ahzile namaza duranın dahi namazı olmaz. Zira, namazda olmayan kimseye İktida ve mutabeat etmiş olur. Amma, imamın tesmiî ve mübelliğin tahmîdi ve her ikisinin tekbirleri, bunlarda kasdi zikir, sıhhati salât için şart olmayıp, belki sevap için aranır. Ve zira, namazda olana, İktida edicidir. Sureti ûlâ gibi, değildir.}

15 - Kıyamda iki ayağın arasını, dört parmak kadar {(2) Muhaşşî der ki, bu tahdit özrü olmayan içindir. Eğer şişmanlıktan veya fıtık illetinden ötürü, ayaklarını daha ziyade açık bulundurmağa muhtaç ise, iş ona kolay gelendir.} açık bulundurmaktır. {(3) Çünkü, huşûa yakındır. Kıyamda iki ayağını dikmektense, teravüh etmek efdaldir. Teravühün tefsir ve izahı: Bir kere bir ayağının ve bir kere öbür ayağının üzerine durmaktır. Çünkü, bu daha kolaylıklı ve kıyamın devamı için daha elverişlidir. İmam Ebû Hanîfe hazretlerinin, Kâbe içinde kıldıkları iki rekâtte Kur'ânı hatmetmiş olmaları bu suretledir. İlleti mezkûre kıyam, kısa olmak suretinde zahir olmaz.} (Açıklıkta ayaklar, yine kıble istikametinde bulunur. Mekruhatın 34 üncüsüne bakınız).

16 - Fatihaya zam olunacak sûre, sabah ve öğle namazlarında uzun mufassal, ikindi ve yatsı namazlarında orta mufassal, ve akşam namazında kısa mufassal, olmaktır.

Tıval, tavîlin ve kısar, kasîrin ve evsat, vasatın cem'idir. Mufassal, kesîrül-füsûl veya kesîrul-fevasıl mânâsına olarak, Mushafı şerifin, en son yedide biridir ki, başlangıcı çoğunluk indinde, Hucurat sûresidir.

İmdi, mebde-i mufassaldan sûre-i Burûca kadar: Tıvalı mufassal, sûre-i huruçtan "Lem yekün" sûre-i şerîfesine kadar: Evsat-ı mufassal, "Lem yekün" den nihayete kadar: Kısar-ı mufassaldır. {(4) Bir kavle göre Tıvâl-ı mufassal: Hucurattan Abese'ye kadar, Evsat-ı mufassal: Kuvviret'ten, Duhâ sûresine kadar, Kısâr-ı mufassal: Ondan sonrasıdır.}

Münferit ve imam, bunda müsavidir. İmamda, cemaate sıklet vermemek kaydi muteberdir. (Tâ ki, halkı tenfîr ile, cemaatin azalmasına sebep olmaya). {(5) Hazret-i Muâzin, nâsa sûre-i Bakara veyahut sûre-i Nisâ ile namaz kıldırdığı haberini alan âlî nebevî üç kere: Ya Muaz, sen fettan mısın? Namazı "Sebbih ismerabibkel-âlâ, Veş-şemsi ve duhâha," sûreleriyle kıldırmalı değil misin, zira senin arkanda ihtiyar ve zayıf ve sahibi hacet olanlar da kılar, buyurmuş oldukları Sahih-i Buhârîde mezkûrdur.}

— 204 —

Genişlik ve ikamet halinde, sünnet olan budur. {(1) Kıraetin, vâcip ve sünnete taksim olunmasından evvele nazarandır. Taksimden sonra kıraet, ne kadar olursa olsun, hep farz vâki olur. Nitekim vâcibatta dahi beyan olundu.} Sefer ve zarûret halinde, musâlli hangi sûreyi dilerse okur ve mesnun olur. Hazret-iResûl-i Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bir sabah namazını muavvezeteyn ile kıldırmışlar ve: Namazı kısalttınız sualine cevaben: "Bir çocuk ağladığını işittim, vâlidesinin telâşlanmasından korktum" buyurmuşlardır. (Zaîf, marîz ve hacet sahibi dahi,ilel-i mezkûreye mebni, ona ilhak olunur). Seferde dahi, sabah namazını muavvezeteyn ile kılmışlardır.

(Seferde sabah namazını sûre-i kâfirun ve sûre-i ihlâs ile kıldıkları dahi mervidir).

Sefer hali, dört rekâtlı farzların yarısının düşmesine tesir ederse, kıraetin tahfifine tesir edeceği, evleviyyette kalır.

(Bu bapta, hali karar ile halli istical, müsavi olup, seferber bulunan kimse, emn-u karar üzere dahi olsa, yine dilediği sûreyi okumak, ona mesnûn olur). {(2) Zaruret halindeki tahfif, sûreye muhtas olmayıp, zaruretin derecesine göre, Fatiha ve sûreye bedel, yalnız bir âyet bile okunabilir. İmam Ebû Yusuf, imam Ebû Hanîfe hazretlerine bir sabah namazında imamlık edip, vakit dar olduğundan, her rekâtte sûre-i Fatihadan yalnız bir âyet okumuş, namaz tamam oldukta imam Ebû Hanife hazretleri; Yakubumuz fakih olmuş, demişler. Yakup, imam EbuYûsufun adıdır. İbni Âbidin der ki, her namazda böyle midir? Yoksa tahfifin cevazı, fecir namazına mı mahsustur? Bunda ihtilâf vardır. Azhar olan salâtı fecrin gayride vücup miktarına riâyet olunmaktadır. Zira, vâcibin ihlâli, huruci vakit gibi değil. Bâzı eimme indinde salâtı ifsat eder. Vaktin çıkması ise, fecir namazının gayride ittifaka müfsit değildir.}

17 - Ancak sabah namazının birinci rekâtini, ikinci rekâtinden - istihbaban - iki misli olarak uzatmaktır. {(3) Kurb ve farka göre nisbet, kâh adedi âyât itibariyle ve kâh kelimat ve huruf itibariyle olur.} Peygamberimizden bugüne kadar, böyle devam ede gelmiştir. {(4) Hikmeti budur ki, sabah namazının zamanı, uyku ve gaflet vaktidir. İlk rekâti uzatmalıdır ki, nâs cemaate yetişebilsin.} Ve bunda ittifak vardır. {(5) "Ancak sabah namazı" tâbiri, imam Muhammed'in muhalefetlerine işarettirki, müşârün-ileyh: Bence bütün salâvatı mektubenin ilk rekâtlerini, ikincilerinden uzun etmek daha iyidir, demişler. Dirayede mezkûrdur ki, evlâ olan: Fetva imam Muhammed kavline değil, Şeyheyn kavli üzere olmaktır. Muhîti Rıdavî de: İmam birinci rekâtta yetişebilmek için kıraeti uzatırsa - cemaate sıklet vermez derecede olmak şartiyle - beis yoktur, dedi. Cuma ve bayramlar bunun hilâfınadır.}

— 205 —

18 - Rükûa varırken "Allahu ekber" demektir.

19 - Rükûda üç kere "Subhane rabbiyel-azim" demektir. {(1) Rükû ve sücûd tesbihlerinin meratibi vardır: Azı üç, ortası beş, âlâsı yedi olmaktır. Tesbihi büsbütün terk veya üçten eksik etmek, tenzîhen mekrûhtur. Zira sünnete muhaliftir. Müellif der ki, münferit tek adetle hatmetmek üzere tesbihine kadar ziyade ederse efdâldir. İmam cemaate usanç vermemek düşüncesiyle, tesbihi üçten ziyade etmez. Eğer gelen yetişsin diye, tesbihini ziyade ederse mekrûh olur, denilmiştir ise de mezkûr ziyade kasdi kurbet ile olursa (Teavenû alel-birrivet-takvâ = hayır ve hasenâtta birbirinizle yardımlaşın.)kavl-i kerîmine binaen, mekrûh olmak şöyle dursun, müstahsen bile olur. Ebû Mutîi Belhî kavlince, rükûve sücûd tesbihlerinin terki veya üçten azı, namazın kifayetine mânidir.}

20 - Rükûda iken, dizlerini elleriyle tutmaktır. {(2) Dizlerini tutmak erkeğe sünnettir. Bayram namazının birinci rek'âtinde imama ancak, rükûda yetişen kimse, bu sünneti terk etmemek için tekbiratı zaideyi rükûda - el kaldırmayarak - yapar ki, buna edâya şebih, kazâ tabir olunur.}

21 - Erkekler, rükûda dizleri üzerinde ellerini parmaklarını aralık bulundurmaktır.

(Kadınlar parmaklarını biribirinden ayırmayarak, ellerini dizleri üzerine, yalnız koymakla iktifa ederek dizlerini tutmazlar).

22 - Erkek kısmı, rükûda inciklerini dik tutmaktır. (Kadınlar dizlerini bükük bulundururlar).

23 - Erkek kısmı, arkasını düz bulundurmaktır. (Dizlerini ve dirseklerini dik tutmakla, arka dümdüz hale gelir.) (Kadınlar bunda dahi, erkeğe muhalif olarak sırtları eğik bulunurlar.)

24- Rükûda başını sağrısı ile bir doğrulukta bulundurup, ne yukarıya dikmek, ne de aşağıya eğmektir.

25 - Rükûdan kalkmaktır.

26 - Rükûdan sonra mutmain olarak kaim olmaktır.

27 - Secdeye varır iken yere iptida dizlerini ve sonra ellerini ve sonra yüzünü koymaktır.

28 - Secdeden kıyama kalkarken, bunun aksine olarak iptida, yüzünü, sonra ellerini kaldırıp (Dizlerine koyarak ve iki ayağına birden dayanarak) dizlerini yerden kaldırmaktır. {(3) Bunlar, imkân ve kudretle mukayyettir ki, kendinde özür yok ise demektir. İmam kendisi zaîf veyahut ayağında mâni bulunursa, gerek iniş, gerek kalkışta, kaadir olduğunu işler, secdeye inerken müstahap olan, evvelce sağ: Dizini koymak ve secdeden kalkarken müstahap olan evvelce sol dizini kaldırmaktır.}

29 - Secdelere varırken (Allahü ekber) demektir.

30 - Secdelerden kalkarken "Allahü ekber" demektir.

— 206 —

31 - Sücudu iki elleri arasına etmektir. {(1) Yâni, secdede eller geride ve uzakta bulunmayıp, yüze yakın ve aynı hizada olmaktır. Gerek bu ve gerek bundan evvelki sünnetler erkeğe muhtas olmamakla, bunlarda müellifin müzekker zamiri iradı, mutlak musâllî itibariyledir.}

32 - Secdelerde üçer kere "Sübhane rabbiyel-âlâ" demektir. {(2) Bu, ekalli meratiptir. Bundan ekalli, büsbütün terki gibi mekrûhtur. Ondokuzuncu sünnetin hâmişine bakınız. Muhaşşi der ki, rükû ve sücuddan her birinin tesbîha dair, kendine tahsis olunan şeye münasebeti hafî değildir. Çünkü, rükû tezellül ve huzû'dur. Binaenaleyh, mukabilinde, Cenâb-ı Hakkın azameti zikrolunmak münasip olmuştur.

Sücûd dahi küçülmenin nihayetidir. Binaenaleyh, ona mukabil Cenâb-ı Hakkı yücelik ile yâdetmek münasip olmuştur. Yücelikten maksat, şan ve iktidardır. Yoksa mekânca yükseklik değildir ki, Allah bundan münezzehtir. Tuhfe şerhi Aynîde mezkûrdur ki (Fesebbih bi ismi rabbikel-azim) kavl-i kerîminin nüzûlünde, Aleyhis-sâlâtü ves-selâm efendimiz hazretleri: "rükûlarınızda" bunu söyleyin ve "Sebbi hisme rabbikel-âlâ" kavl-i kerîminin nüzûlünde: "Secdelerinizde bunu söyleyin." buyurmuştur, (aliyyül-âlâ) demek yoktur.}

Musâllî sücudda başka bir şey okumaz. İmam Şâfîi hazretleri demişler ki, musâllî rükûda:

اَللّٰهُمَّ لَكَرَكَعْتُ وَلَكَ خَشَعْتُ وَلَكَ اَسْلَمْتُ وَعَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ

"Allahım! Sana rükû ettim, sana boyun eğdim, sana teslim oldum ve sana güvendim."

Secdede ise:

سَجَدَ وَجْهِيَ لِلَّذِي خَلَقَهُ، وَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ بِحَوْلِهِ وَقُوَّتِهِ، فَتَبَارَكَ اللّٰهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ

"Yüzüm, kendisini yaratana ve göz, kulak verip şekillendirene secde etmektedir. Yaratanların en güzeli olan Allah ne Uludur!" cümlelerini ilâve eder. {(3) Nitekim Hazret-i Aliden mervidir. Biz onu hali teheccüde "teneffüle" hamleylemişizdir.}

Bir kavle göre, rükû ve sücud tesbihleri ve tekbirleri vâciptir. {(4) Buna göre, onların sehven terk olunmasına, sehiv secdesi terettüp eder.}

— 207 —

33- Erkek kısmı sücudda karnını uyluklarından ve dirseklerini yanlarından ve kollarını yerden uzak tutmaktır. {(1) Hadîs-i şerifte: Yere yayılma, iki ellerin üzerine itimat eyle, bazlılarını çıkar. Eğer böyle edersen, her uzvun secde etmiş olur, buyurulmuştur. Çünkü, bu halde her uzuv binefsini zahir olup, ibadetin edâsında kendinin gayriye itimat etmez olur. Hem de bu hal tevazua eşbeh ve alnın yere temkinine eblâğ ve tenbeller heyetinden uzaktır.}

Kolları yanlardan ayırmak, izdihamın gayride mesnundur. Cemaatın izdihamında, -başkalarına ezâdan sakınmak için- terk olunur. {(2) Kolları yere yatırmanın, kaydi ihtiraziye ihtiyacı yoktur. Çünkü, onun izdihamında dahi, kimseye zararı olmaz. Ezâ onları yere yatırmamaktadır.}

34 - Kadın kısmı sücudda alçalıp, kollarını yanlarına bitiştirmek ve karnını uyluklarına yapıştırmaktır.

35 - Secdeden doğrulup oturmaktır ki, maksûd iki secde arasındaki celsedir. {(3) Müellif bunu dahi vâcibattan saymıştı. Buradaki (çünkü, sücûddan kurbikuuda kalkmak farz ve onun itmamı sünnettir) diye vâki olan talili dahi, vücubü muktazidir. Zira ki, farzın mütemmimi, vâciptir. Bu da kavli diğer demektir. Gariptir ki, müellif buna kavme ismi verip, celseyi başkaca zikretmiştir.}

36 - Celsede, tahiyyat hali gibi, iki ellerini uylukları üzerine koymaktır. {(4) Elleriyle dizlerini tutmaz. Esah olan budur. Ve ellerini dizlerinden uzak tutmayıp, parmaklarının ucu, dizlerinin ucu üzerine gelir.}

37 - Gerek celsede ve gerek kadede erkek kısmı, sol ayağını yere yayıp, sağ ayağını, parmaklar kıbleye müteveccih olmak üzere, dikmektir. {(5) Kudreti yettiği kadar demektir. Çünkü, en küçük parmağın kıbleye teveccühü, güçlükten hâli olmaz.}

38 - Kadın kısmı, kalçası üzerine oturup, ayaklarım sağ tarafa yatık olarak çıkarmaktır.

— 208 —

39- Tahiyyatın teşehhüdünde, yalnız sağ elinin {(1) Çünkü, iki elinin şahadet parmaklarını kaldırana, Hazret-i Resûlullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem "ehad" diye tevhidi emretmişlerdir.} şehadet parmağiyle {(2) Şahadet parmağının gayrisiyle işaret etmek yoktur. O da, sağ elinin şahadet parmağına mahsustur. Hattâ, sağ elinin şahadet parmağı kesik ve mariz olsa, ne o elin diğer parmağiyle ve ne sol elinin şahadet veya sair parmağı ile işaret etmez} işaret eylemektir.

İşaret: Esnâyı şehadette "Lâ ilâhe" der iken sağ elinin şehadet parmağını kaldırmak ve "İllâl-lâh" der iken indirmektir. {(3) Diğer parmaklar olduğu gibi durur. Alâ kavlin onlar bükülüp, baş parmak ile orta parmak halka edilir, fetva da bunun üzerinedir.}

40 - Teşehhüd kıraetini ısrar eylemektir.

41 - Üç ve dört rekâtlı farzlara göre, ilk iki rekâtın mâdâsında yalnız fâtiha okumaktır.

42 - Kade-i ahîrede tahiyyattan sonra, Aleyhis-sâlâtü ves-selâm efendimiz hazretlerine salâvat okumaktır. Şu veçhile okunur:

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى اٰلِ إِبْرَاهِيم إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
اَللّٰهُمَّ بَارِكَ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى اٰلِ إِبْرَاهِيم إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

43 - Salâvattan sonra duâ okunur.

Namazda Arapçadan başka dilde duâ okumak haram olup, Arapça olan duâ dahi halk kelâmına benzememek için âyetlerden ve hadîslerden alınmış olmalıdır.

Âyeti kerîme olan duâlar şunlardır:

— 209 —
رَبَّنَا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
رَبَّنَا اٰتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ
رَبِّ اجْعَلْنِي مُقِيمَ الصَّلَاةِ وَمِن ذُرِّيَّتِي رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاء
رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ
رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ أَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ أَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَامًا

gibi âyetlerdir ki; bunlar namazın kâde-i âhirinde duâ kasdiyle okunur. Kur'ân (yâni kıraet) kasdi ile okunursa tahrîmen mekrûhtur. Hadîs-i şerîf olan duâlar da şunlardır:

اَللّیٰهُمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْماً كَثِيراً، وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ، فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي، إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مِنَ الْخَيْرِ مَا عَلِمْتُ مِنْهُ وَمَا لَمْ أَعْلَمْ وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الشَّرِّ كُلِّهِ عَاجِلِهِ وَاٰجِلِهِ مَا عَلِمْتُ مِنْهُ وَمَا لَمْ أَعْلَمْ
— 210 —

44 - Birer selâm ile, evvelâ sağa ve sonra sola başını çevirmektir. {(1) Eğer evvelâ sehven veya amden, sola selâm vermiş olursa, sağa dahi selâm verir. Sola verdiği selâmı iâde etmez. Amd halinde, kendisine isaetten gayribir şey terettüp eylemez. Ve eğer önüne doğru selâm vermiş ise sol tarafına dahi selâm verir. Sol tarafına vereceği selâmı unutup da, kalkar ise, kıbleye arka çevirmedikçe veya söz söylemedikçe, oturup sola dahi selâm verir.}

45 - Her iki tarafa "Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh" diye selâm vermektir. {(2) Eğer musâlli ondan eksik olarak yalnız: Es-selâmü aleyküm, yahut aleyküm selâm veyahut selâmün aleyküm der ise, sünneti terketmek sebebiyle isaet etmiş olur. Farzı sahihtir. Müellif (Berekâtuhu) nun ilâvesinin bid'at olduğunu söylemiş ise de, Muhaşşi, onun dahi sünnette sübutunu zikretmiştir.}

46 - İmam her iki tarafa selâm verirken "aleyküm" hitabı ile kendisine muktedi bulunan, bil-cümle cemaatı ve hafaza meleklerini niyet eylemektir.

47 - Muktedi selâmında cemaat ile beraber imamı niyyete almaktır.

48 - Münferid, selâmında melekleri niyyet eylemektir. {(3) Müellif der ki, bu sünnetlere dikkat olunmak gerekir. Çünkü, bunlara dikkat eden ehli ilim bile azdır.}

49 - İmam ikinci selâmda sesini, birinci selâmdan daha yavaşlatmalıdır.

50 - Muktedînin selâmı, imamın selâmına mukarin olmaktır.

51 - Mesbuk olan muktedi, imamın namazdan ferağına yâni, ikinci selâmına muntazır olmaktır.

(İntizar edilmeyen yerler, Sücud-i sehiv babında zikr olunur. Mesbuk o intizarında, tahiyyattan; sonraki salâvatı okur mu?

Bazıları: Evet, hattâ duâyı dahi okur. Ve bazıları: Onları okumayıp şehadet getirir. Ve bazıları da: Tahiyyattan sonra hiç bir şey okumayıp sükût eder, dediler. Tahiyyatı teenni üzere okur, deyen de oldu. Lâyık olan, bununla fetvâ olunmaktır).

ÂDÂBI SALÂT: (NAMAZIN ÂDÂBI)

Âdâb edebin cem'idir. Edeb, {(4) Edeb lûgatte bir melekedir ki, o melekeye sahip olan kimse, hoş karşılanmayan şeylerden masûn olur. Yahut edep: Hüsnü ahlâk ve fiili mekarimdir. Ulûm-u Arabiyyeye, edep itlâki müvellettir. İslâmda hadîs olmuştur.} Rasûl aleyhis-sâlâtu ves-selâmın bir veya iki kere işleyip, {(5) Mendub dahi böyledir. Müstahabe gelince, müstahab: Resûl aleyhis-salâtü ves-selâmın bir kere işleyip bir kere terk ettikleridir. Ehli fürû'ca böyledir. Evlâsı ehli usulün reyleridir ki, mendub ile müstehabın farkı olmamaktır. Terki, ne isaet ve ne itabı mucib olmayıp ancak, işlenmesi efdâldir.} muvazabet buyurmadıklarıdır: Rükû ve

— 211 —

sücud tesbihlerinin ziyadesi, ve kıraeti mesnûnenin fazlası gibi ki, sünnetin ikmali için meşrû' olmuştur. {(1) Sünnet dahi vâcibin ikmali, vâcip dahi farzın ikmali içindir.}

Şunlar, namazın âdâbı cümlesindendir:

1 - Erkek kısmı iftitah tekbiri sırasında, ellerini yenlerinden çıkarmak, {(2) Yenden el çıkarmak Buharalılar ve Mısır halkının avamı ve merasim kıyafetinde bulunan ilmiyye gibi, uzun kollu libas giyenler içindir. Kadının kolu avret olduğundan, açılmamak için onlar ellerini ihraç etmezler. Bu da hurre hakkında olup cariye hakkında değildir.} meğer ki, soğuk gibi zaruret, mâni ola.

2 - Musâllî erkek veya kadın olsun kıyamda {(3) Velev ki hükmen kıyam olsun: Oturarak namaz kılmakta olduğu gibi.} secde yerine, ve rükûda ayaklarının üzerine, ve sücudda burnunun ucuna, ve kuudda kucağına bakıp "Allâhı görüyormuş gibi ibadet et, çünkü sen onu görmezsen de o seni görür." hadîsi şerîfi müeddasını mülâhaza ederek ma sivallâh ile meşgul olmamak ve selâmda omuz başlarına bakmak.

Ezer musâllî görmekten mahrum, yahut karanlıkta ise, azametullâhı mülâhaza, ona kâfi olur.

3 - Öksürmeği, itiyâd etmeyerek, elden geldiği kadar onu defetmek. {(4) Müfsidde vâki olmamak için, muktezayı edeb budur. Çünkü, öksürük, özürsüz olur ve hurufun husulünü müeddi bulunursa namazı ifsad eder.} Geğirmek dahi öksürmek gibidir.

4 - Esnemekten ağzını tutmak. {(5) Ağız tutmak, dudaklarını dişleri arasında sıkmakla olur. Bu mümkün iken ağzına el veya yen tutmak mekrûh olur. Hazret-i İmamdan böyle mervidir. Esnemek insana gevşeme ve uyuklama zamanında ârız olur şeydir.}

5 - Kamette "Hayyalel-felâh" denildiği vakit {(6) İmam Hasan bin Zeyyad ile imam Zufer: Hayyales-salâh denildiği vakit, demişlerdir.} cemaat ve mihrap yakininde bulunduğuna göre, imam namaza kıyam etmek.

Eğer imam mihrap yakınında değil ise, her saf, imam kendilerine yaklaştıkça kıyam eder.

Ve eğer imam cemaatın önlerinden geçerse, cemaat onu gördüklerinde kıyam ederler. {(7) Bunu, Muhaşşi merhum zikretmiştir. İkamet alınırken camiye giren kimse, ayakta beklemek ona mekrûh olmakla, oturmak lâzım geleceğine dair, bizim şurut ve erkân evvelinde Dürr-ü Muhtârdan naklen zikrettiğimiz meseleyi dahi, Kuhistânîden naklen zikredip: Bundan ikametin iptidasında kıyam etmenin keraheti mefhum olur, nâs bunlardan gaflettedir, demiştir.}

6- Kad kametis-salât, denilirken, imam namaza başlar.

(Ebû Yûsuf hazretleri: Kametten fâriğ olunmağı müteakip, imam namaza başlar, demiştir ki, diğer üç imamın dahi reyleri budur. {(8) Demek ki, imam namaza başlamayı, kamet bitinceye kadar tehir etse, ittifakla bir beis yoktur. İhtilâf istihbaptadır.}

— 212 —

TERKÎBİ EF'ÂLİ SALÂT: (NAMAZ FİİLLERİNİN TERKİBİ)

Bu fasılda namazın iptidasından intihasına kadar olan af'al ve ait olduğu yerleri zikrolunup, onların farz veya vâcip, yahut sünnet olmasından ibaret olan evsafı evvelce bildirildiği için, beyan olunmayacaktır.

Erkek kısmı namazda -hangi namaz olursa olsun- durmak kasd ettikte ellerini yenlerinden çıkarır, {(1) Âdâbı salâtın birincisinin hâmişine bakınız.} sonra kulakları hizasına kaldırır, tâ ki, baş parmakları kulaklarının yumuşağının hizasına varmış olur. {(2) Sünneni salâtın birincisine ve onun hâmişine bakınız.}

Hurre olan kadınlar, ellerini omuzları hizasına kaldırırlar. {(3) Cariye erkek gibi, ellerini kaldırır.}

Kalkık halde gerek erkek, gerek kadın ellerinin içini kıbleye karşı bulundurur, parmaklarını dahi ne açar, ne sıkar.

Her musâllî sonra niyyet (yâni akdi kalb) ederek medsiz {(4) Eğer hemze med edilirse, namaza başlanmış olmaz. Ve hemzeyi, namaz esnasındaki tekbirde med ederse namazı fâsid olur. Muhaşşi der ki, tekbiri med, ya lâfzatul-lahta veya ekber lâfzında olur. Lâfzatul-lahta olduğuna göre, ya evvelinde, ya ortasında, yahut âhirinde olup, evvelinde olursa müfsid olur. Çünkü, sureti istifhamdır. Hattâ, müteammidi, kibriyada şek ettiği için küfre varır. Vasatta olursa sevaptır. Şu kadar ki, mübalâğa ile med etmemelidir. Eğer mübalâğa edip, maddî tabii üzerine ziyade ederse, mekrûh olur. Müfsid olmaz. Siracta, hilâfı ûlâ demiştir ki, keraheti tenzihiyye demektir. Âhirinde olur, yâni, hanın harekesi işba edilirse (yâni hûû diye uzatırsa) bir hatâ edilmiş olup, onunla namaz fâsid olmaz. Hanın teskini dahi böyledir. Med, ekber lâfzında olduğuna göre, evvelinde ise, müfsidisalât bir hatâdır. Onunla namaza başlamış olmaz. Ortasında ise, yâni ekber denilmiş ise, dünbelek demek olan keberin cem'i olduğu için yahut şeytanın evlâdı isimlerinden biri bulunduğu için, namazı fâsid olur denildi.} (Allahu ekber) der. {(5) Esah budur ki, evvelâ el kaldırır, badehû tekbir alır. Tekbirden fariğ oluncaya kadar, ellerini kaldırmaz ise, mahallini fevt etmiş olduğundan artık el kaldırmaz. Eğer tekbir esnasında hatırlarsa, ellerini kaldırır. Eller, tekbirle beraber ve hattâ tekbirden sonra dahi kaldırılmak hakkında, diğer iki kavl olduğunu, Muhaşşi merhum zikredip: Âmme-i meşayinin rey ve ameli, kavli evvel üzerindedir. Esah olan da odur. Çünkü, ellerin kalkmasında, Hazret-i Hüdavendin gayrisinden (nefyi kibriyâ) etmek ve (Allahu ekber) demekte (kibriyâyı), (azameti) hak celle ve âlâya isbat eylemek vardır. Nefy ise, isbata mukaddemdir.}

— 213 —

Namazı niyyet edici olmak, tekbirin slhhati için dahi şarttır. Malûmdur ki, musâllî, ne yalnız tekbir ile, ne de yalnız niyyet ile, namaza başlamış olamaz. Belki, hem tekbir almak, hem de niyyet eylemek ile namaza şürû etmiş olur. Araları, namaza yabancı olan, kavl veya fiil ile fasl edilmiş olmadıkça niyyeti, tekbirden evvel etmek dahi, sahihtir. Zira ki, hükmen mukarin demektir. Niyyeti, tekbirden sonra etmek sahih değildir. Nitekim, tahrîmenin şartlarının birincisinde ve üçüncüsünde zikr olunmuştur.

"Allahü ekber" yerine "sübhanallâh" yahut "lâ ilâhe illâllâh" ve yahut "el-hamdü-lillâh" gibi, her zikri halis ile namaza başlamak, sahih olup, {(1) Şüruun sıhhatinde, esma-i hassa-i ilâhiyye ile, kerim ve celil gibi, esma-i müştereke arasında, kavli azhar ve esah üzere, fark dahi yoktur. Hulûs ile hakkı zikretmenin, Arabî lügate inhisarı dahi olmamakla, bu bapta alel-itlâk, yâni - gerek âciz olsun, gerek olmasın - sair lügatlerin dahi, maa'l-kerahe kifayeti vardır. Sair lügat üzere kıraetin cevazı lügati Arabiyyeden acz ile meşruttur. Bu meselelerde, Hazret-i İmam ile imameyn arasında, bu veçhile muvafakat hasıl olmuştur. Namazın farzlarının on dokuzuncu hamişine bakınız. Müellifin ifadesi isabetsizdir.} vâcip olan tekbir, terk olunduğu için tahrîmen mekrûh olur.

Zikri halis: Hacet talebi ile karışık olmayan zikir, ki sırf Allahı zikretmektir. "Allâhümmagfirlî" gibi mağfiret talebi için ve "lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" gibi talebi havl ve kuvvet için ve "mâ şâallâhu kân" gibi fenalığın def'i talebi için ve besmele-i şerîfe gibi talebi bereket için olan cümleler ile, namaza şürû etmek sahih değildir.

Musâllî iftitah tekbîrini müteakip, ellerini yanlarına salıvermeyerek -keyfiyeti, süneni salâtta mezkûr olduğu üzere- el bağlar ki, buna itimad tâbir olunur. İtimad, zâhiri mezhepte süneni kıyamdır. Velev, hükmen olsun. {(2) Kuuden namaz kılmakta olduğu gibi ki, onda da sünnet, el bağlamaktır. İmam Muhammed indinde, itimat sünneti kıraet olduğundan musâlli, hâli senada ellerini salıverir.}

Her kıyam ki, onda karar ve zikri mesnûn vardır, musâllî onda itimad eder: Halî senâ, kunut, cenaze namazı gibi.

Kavmede karar, ve bayram tekbirleri arasında zikri mesnûn, olmadığından musâllî, onlarda itimad etmeyip, ellerini yanlarına salıverir.İtimadı müteakip, musâllî istiftah eder, {(3) (Subhâneke) okumağa, sena denildiği gibi, istiftah dahi denir. Teveccüh duasına dahi istiftah itlâk edildiği olmuştur.} yani sübhaneke okur:

سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَبِحَمْدِكَ ٭ وَتَبَارَكَ اسْمُكَ ٭ وَتَعَالَى جَدُّكَ ٭ وَلَا إِلٰهَ غَيْرُكَ

Bunda "ve celle senâüke" cümlesi yoktur. Onu derse men olunmaz, demezse emrolunmaz. Cenaze namazının gayride, onun terki evlâdır, İhtimal

— 214 —

ki, farkın vechi cenaze namazında duâ matlûp olup, o cümle cenazenin haline daha muvafık olmasıdır. (Nitekim cenaze bahsinde gelecektir.)

Subhanekeyi her musâllî okur. Muktedi dahi imam kıraete başlamış olmadıkça, okur. Kıraeti gerek cehr ve gerek ihfa etsin. {(1) Demek ki mesbuk onu, sonraya bırakır, yâni - kaza-i mâ sabaka - kıyam edince, okur. İmama rükûda yetişen, onunla meşgul olarak, rükûu kaçırmaz.}

Duâ-i teveccühü ki;

إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

âyeti kerîmesidir. {(2) Sûre-i En'âmın yetmiş dokuzuncu âyetidir. Hazret-i İbrahim aleyhis-selâmın duâlarındandır. Şafiîlerce okunur.} Ne namaza başlamadan önce ne başladıktan sonra okumaz. {(3) Onu teheccüd namazından, senaya zam edebilir. Bunun dışında senânın ona takdimidir.}

Sübhaneke'nin mânâsı: "Allahım seni noksan, sıfatlardan tenzih ederim. Sana hamd ederim. {(4) Tebâreke, gayr-i mütesarref bir fiildir. Cenâb-ı Hakkın gayri için zikr olunmaz. Dâim ve kesir olan hayır ve berekettir ki, "senin esmâî hüsnanın hayırları bol ve bereketli oldu." demektir.} Senin ismin mübarek, saltanat ve azametin yücedir. Senden başka tanrı yoktur."

Tenzih ile -ki, onun da meali tevhiddir- başlanıp tevhid ile hatm olunmuştur. Senâi alellâh, hususunda nüutu selbiyye ve sıfatı sübutiyyenin zikrinden, celâl ve cemalde ve bütün ef'alde, gayeti kemale terekki hasıl olmuştur ki, o da ülûhiyyet ile {(5) Bu kelimeyi müellif dahi, rububiyyet mânâsında istimal etmiştir.} ve infirad, ehadiyet ve samediyet ile ihtisas ve imtiyazdır.

Musâllî, istiftahtan sonra teavvüz eder, yâni "Eûzü billâhi mineşşeytânir-racîm" diye şeytanı matruddan, Cenâb-ı Hakka iltica eyler. {(6) Çünkü, Huzûru-llahtan şeytan matruttur. İkaabta, seni kendisine şerik kılmak ister. Sen onu görmezsin. Teavvüz etmekle, onu gören Allâha, seni korumak için îtisam etmiş olursun.}

Teavvüz kıraet içindir. Bundan dolayı, onu imam veya münferid olan okur. Muktedi bulunan okumaz. Çünkü, onun kıraeti yoktur. Mesbuk, onu hali infiradda yâni -mâ sabakı kazâya- kıyamında senâdan sonra okur. {(7) İmam Ebû Yûsuf: Teavvüz, senaya tâbidir. Onu muktedi dahi okur, dedi.}

— 215 —

Bayram namazlarında imam eüzuyu, tekbirlerden sonraya bırakır. Zira kıraet tekbirlerden sonradır.

Musâllî sonra besmele çeker. Yâni "Bismillâhir-rahmânir-rahîm" der. Besmele dahi eüzu gibi kıraet içindir. Bunun ondan farkı şudur ki, eûzu kıraetten evvel yalnız ilk rekâtte olur. {(1) Salâvatı mendûbenin üçüncü rek'âtleri dahi, şefin iptidası olmak itibariyle, ilk rek'ât sayılır.} Besmele ise, her rekâtta ve ancak, Fâtihadan önce olur. Fâtiha ile süre arasında besmele mesnûn olmaz. {(2) Sûre için dahi tesmiye ederse, mekrûh dahi olmaz. Sûre kaydi, âyât için, tesmiye olunmanın kerahetini ifade eder.}

Besmeleden sonra musâllî fâtiha kıraet eder. Ve bitiminde âmin der. Ondan sonra, zammi sûre veya âyetler gelir.

Eûzu ve besmele gibi, kıraet dahi muktedi olmayan musâlliye aittir. Muktedînin temini, imamın cehri halindedir.

Sonra, her musâllî "Allahu ekber" diyerek rükûa varır.

Bu tekbire eğilmeğe başlamakla iptida edip, eğilmenin bitmesiyle tekbir dahi nihayet bulmuş olur ki, inhinanın tamamlanmasında rükû tesbihlerine şürû etmekle, namaz hallerinin hiç biri, zikirden boş olmamış olur.

Erkek kısmı rükûda dizlerini elleriyle kavrayarak ve parmaklarını aralık bulundurarak, arkasını düz ve başiyle sağrısını, bir istikamette ve dizlerini ve dirseklerini dik tutar. Beli veya dizleri yay gibi bükmek tenzîhen mekrûhtur.

Kadın kısmı ellerini dizleri üzerine kor. Parmaklarını aralık bulundurmaz, ve dizlerini dik, ve arkasını -istikamet üzere- düz tutmaz.

Rükûda her musâllî -en az- üç kere "sübhane rabbiyel-azîm" der. Sonra "semiallâhü limen hamide" diyerek, rükûdan başım kaldırıp -itmînan üzere- doğrulur. {(3) Cenâb-ı Hak hamd edenin, hamdını kabul eder, demektir ki, sima kabul mânâsınadır. Nitekim, hadîs-i şerifte: "Eûzü bike min duâin lâ yusmeu" buyurulmuştur ki, lâyukbelü, demektir. Hamide lâfzındaki hâ, zamir olmasına göre, Cenâb-ı Hak, kendisine hamd edenin hamdını kabul eder, demektir.} "Rabbenâ Lekel-hamd"dahi der.

Tahmidde efdâl olan: "Allahümme rabbenâ ve lekel-hamd" demektir. {(4) Ve lekel-hamd'daki vav hakkında ihtilâf etmişlerdir. Zâidedir, âtıfedir diyenler olmuştur. Takdiri: "Rabbenâ hamednâ ve lekel-hamd" tır. Zaide olması daha uygundur.} (Allahümme rabbenâ lekel-hamd) yahut (Rabbenâ ve lekel-hamd) veyahut (Rabbenâ lekel-hamd) dahi denir.Sevabın çokluğu, harflerin çokluğu nisbetindedir.

— 216 —

Sonra musâllî "Allâhu ekber" diyerek secdeye varır. Alnını yere koymakla beraber tekbîri de sona erdirir. Secdeye varırken -bir özür mânii olmadıkça- yere evvelâ dizlerini ve sonra ellerini koyup, yüzünü iki elinin arasına koyarak, alnını ve burnunu yere götürür, ve -itmînân üzere olarak- tesbih eder ki, en az üç defa "subhâne rabbiyel-âlâ" der.

Erkek kısmı secdede, karnını uyluklarından ve kollarını koltuklarından uzak tutar. {(1) Ve ileri uzanarak kollarını yere yatırmamakla, üzerlerine itimat edici olurki, izdiham halinin gayride, bütün âzâsı ile secde etmekte, bu sûret eblâğdır. İzdiham halinde, yanındakini incitmemek için toplu bulunur.}

Kadın kısmı secdede alçalıp kollarını yanlarına zam, ve karnını uyluklarına bitişik tutar.

Gerek erkek ve gerek kadın olsun, secdede ellerinin parmaklarını kıbleye doğru tutup, onları biribirine bitiştirir, {(2) Parmakların yekdiğere tamamen bitişik hali, yalnız burada menduptur.} ayaklarının parmaklarını dahi, yere dikerek, parmak uçlarını kıbleye doğrultur. Sonra, "Allahu ekber" diyerek secdeden başını kaldırıp -itmînân üzere- celse yapar. {(3) Bu celsede erkeğin ve kadının oturuşları başka başkadır. Kaideler dahi ona göredir. Nitekim, salâtın sünnetinde vardır.} Ve ellerini uylukları üzerine kor, sonra yine "Allahu ekber" diyerek ikinci secdeyi, birinci secde gibi ifâ eder.

Sonra, ikinci rekâte kıyam için "Allahu ekber" diyerek başını kaldırır ve evvelâ, başını, sonra dizlerini kaldırıp, özrü olmadıkça elleriyle yere dayanmayarak kalkar. İkinci rekât birinci rekât gibidir. Şu kadar ki, onda el kaldırma, Sübhaneke ve eûzu yoktur.

İkinci rekâtın ikinci secdesinden sonra, kuud edip erkek ve kadın kendilerine mahsus şekli ile celse, bulunur, ve tahiyyat okur. Ve şehadete gelinildikte -lâ derken- şehadet parmağını kaldırmak ve -illâ derken- yerine koymak sûretiyle, işaret eder. İfâ keyfiyeti, süneni salâtta zikr olunmuştur.

Kaade-i ûlâda, tahiyyat üzerine bir şey ziyade etmez. Zira onu müteakip, üçüncü rekâte kıyam vâciptir.

Rükûda, sücûdda, teşehhüdde Kur'ân kıraeti, eimmenin icmaı ile mekrûhtur. {(4) Namazdan sonra - elfaz-ı Kur'âniye ile - edilen dualarda kıraet değil, dua, kasd olunmaktadır ve illâ, tahrîmen mekrûh olur.}

Tahiyyat: Tahiyyenin cem'idir ki, -karşılaşma sırasında- selâmlaşmak kabilinden olan ve fil-asıl, "Hayyâkellâh" diye, hayatın bekası temennisini mütezammin bulunan duâyı etmek, demek olup, burada maksud mülk ve azamete delâlet eden, en aziz elfaz ve ibadatı kavliyedir. Onda müstahap olan dahi, İbni Mes'ûd hazretlerinin tahiyyatını okumaktır ki, Müşarün-ileyh hazretleri: Resûl-i Ekrem sallâ-llahü teâlâ aleyhi

— 217 —

ve sellem hazretleri, elimi, mübarek elleri arasına alarak, Kur'ândan sûre talim eder gibi, bana tahiyyatı talim buyurdular ve dediler ki, sizin biriniz namazda oturduğu vakit:

اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ، وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّیبَاتُ، اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ، السَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحِينَ. أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

desin, buyurmuştur. Buna, İbni Mes'ûd'un teşehhüdü dahi denir.

Bunların mânâlarına gelince: "(Et-tahiyyâtü lillâhi): Bütün ibadatı kavliyye, (ves-salâvatü) ve bütün ibadatı bedeniyye, (vet-tayyibâtü) ve bütün ibadatı mâliye, Hak celle ve alâya lâyıktır, demek olup, bu kelimatı şerife, mîraç gecesinde Hazret-i hâtemül-enbiyâ (aleyhi ve aleyhimüs-salâtü ves-selâm) efendimizden sâdır olmuştur. Kendileri, ilhamı rabbani ile, bu tahiyyat ve tâzîmatı ettiklerinde, Cenab-ı Zül-celâl vel-ikrâm: Ey nebiyyi âlî câh, sana "selâm ve rahmetullâh ve berekâtullâh" olsun, meâlinde olan: (Es-selâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtühü) kavli kudsîsiyle reddi tahiyyat, buyurmuştur. {(1) Sizden biriniz kendisi için sevdiğini din kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz." Hadîs-i şerifinin şerhinde Şeyh İsmail Hakkı kaddese sırrehu'nun: "Enbiyanın selâmı meşrû oldu. Zira Enbiya, evha-i nâsa muhalif vech ile, emr etmeleriyle makamı nübüvvet, mezanne-i itiraz oldu." demeleri, bu ifadeye mülâyim düşmez.} Tahiyyata, ehli islâmın tahiyyeti olan selâmı, ve salâvâta, o mânâda olan rahmeti, ve tayyibata, münasibi olan berekâtı, mukabil kılmıştır. Hazret-iNebiyy-i Ekremin, tahiyyat ve salâvât ve tayyibattan ibaret, üç kelimesine mukabil, Hazret-i Hâllâk-ı Kerîm, selâm ve rahmet ve berakâttan ibaret, üç kelime ile, ifaza-i in'am ve tekrîm buyurmuş olup, Nebiy aleyhisselâm dahi, Ekrem ve ecvedi hâlkullâh olmakla, o feyzi rabbaniden olan ihsanını, bil-cümle Enbiyâ ihvanına ve meleklere, insü cinden olan, müminlerin sulâhâsına atf ederek: {(2) Mahlûkatın sıfatları için, ubudiyetten eşref bir şey yoktur ki, o da rabbın fiiline rızadır. İbadet rabbı râzı eden şeydir. Ubudiyet, ibadetten akvadır. Çünkü, Ukbada bâki kalan odur. İbadet öyle değildir. (Yâni ibadet teklif yoluyla ahirette kalmaz. Amma, onun teneffüs gibi bilâ meşakkat sudürü vâkidir, inkâr olunmaz. Zira, insan Hazret-i Hakka karib oldukça, taatça müzdad olur. Sâlih: Hukûkullâhı ve hukûku ibâdı gözedendir.} (Es-selâmü aleynâ ve âlâ ibâdıllâhis-sâlihîne)

— 218 —

buyurmuşlardır. Bunun üzerine bütün melekler ve bilhassa Hazret-i Cibril, vahy ve ilhamı Hazret-i Rabb-ü Celil ile: "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh" diye kelimeteyni şehadeteyni tertîl eylemişlerdir.

İşte teşehhüdü İbni Mes'ûd, tâbir olunan "Et-tahiyyât" böyle dört takım kudsî kelimattır. {(1) Elgaz-ı fıkhiyyemlzin evahirinde mezkûr olduğu üzere teşehhüdü İbni Mes'ûd, iki vav iledir ki, "eşhedü en lâilâhe illâllaâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Rasûluhû" dur.

Bir de teşehhüdü ebi Mûsa vardır ki, âlâ kavlin, teşehhüdü İbni Abbastır. O bir vav iledir ve şöyledir: "Et-tahiyyâtül-mübârekâtus-salavatüt-tayyübatu lillâhi. Selâmün aleyke eyyuhen-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtuhû, Selâmün aleynâ ve alâ ibâdihil-Iâhis sâlihine. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden rasûlullah." Mezhebi Şafiide olanların okudukları tahiyyat budur.} Şehadet ederim ki, demek: Bilir ve beyan ederim ki demektir. Şehadeti saniyede onlar dahi, Zât-ı Hazret-i Risalet hakkında üç şey cem etmişlerdir ki, biri eşrefi esma-i nebî olan, Muhammed namı âlîsi, ve biri eşrefi evsafı insan olan, Abdiyyet, ve diğer biri insan için en şerefli vasıf olup, müstelzemi nübüvvet bulunan, Risalettir.

Musâllî Et-tahiyyât okur iken, Cenâb-ı Hakka tahiyyat, ve Nebiy aleyhisselâma ve nefsine ve evliyaullâha selâm eder gibi, o elfazı mübarekeyi - mevzu olduğu maânîyi kasd ederek - alâ vechil-inşa okur. {(2) Bâzıları, onun hikâye-i selâmullâh olup, musâllînin selâmı ibtidâisi olmadığına kail olmak istemişlerdir. İbni Hacer demiştir ki, teşehhüdce mütevatir olan elfaz: Peygamber aleyhis-selâmın dahi "ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasûluhû" buyurur olduklarıdır, "ve enni Rasûlullâh" buyurur olduklarına dair olan Sözün aslı yoktur. Teşehhüdün gayride ve enni rasûlullâh, buyurdukları olmuştur.}

Farzların iki evvelki rekâtlerinden sonrasında - ki, akşam namazının üçüncü rekâatine dahi şâmildir - Fâtiha okunur. Ve anlatıldığı şekil üzere oturup, zikr olunan teşehhüdü okur. {(3) Zeyleînin ifadesine göre, onun tâyini müstahabdır.} Ve sonra, Nebî aleyhis-selâma salâvât getirir ve sonra Kur'ânın elfazına ve sünnete müşabih şey ile duâ eder ki, Nebî aleyhis-salâtü ves-selâma salâvattan sonra olan duâ, makbul olur. Sonra da, evvelâ sağına ve sonra soluna: "Es-selâmü aleyküm ve rahmetüllâh" diyerek kendisiyle beraber olan cemaatı ve hafazayı, niyyet eyleyerek selâm verir.

— 219 —

İMAMET ve CEMAATLE NAMAZ:

İmamet: Namazının bir cüzünde imama ittiba'dır. {(1) Bu tarife göre, imam kelimesi, kitap ve bisat gibi fial bimânâ mef'ul ise de fıkıhta muktedi mânâsınadır. Bu mevziin gayride imamet: İmamlık mânâsınadır ki, namazda imam olmak ve imamlık etmek demektir.} O ittibaı edene muktedi tâbir olunur ki, onun Müdrik, Mesbûk, Lâhik, enva-i âtide anlatılacaktır. {(2) İstihlâf bahsindeki istitradı okuyunuz.}

İmamlık, bizce müezzinlikten efdâldir. Nebî aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretlerinin ve hulefa-i râşidînin, rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn hazeratının muvazabetleri imametedir.

Efdâl olan: İmam, hem de müezzin olmaktır. İmam Ebû Hanîfe hazretleri, imamlık meziyyeti ile ezan okumanın faziletini cem etmişlerdi.

Namazı cemaatle kılmak - özürsüz olan {(3) Çünkü, cemaat özür ile sâkıt olmaz. Özürler faslına bak.} - hür erkekler için {(4) Çünkü, köle mevlâsının hizmetiyle meşguldür. Efendisi izin verse de, ona vâcip olmaz. Rical kaydi, nisadan ihtirazdır. Çünkü, onlar âtiyen musarrah olduğu üzere, huzuru cemaatten memnudurlar. Maksût, çıkmağa kaadir olan ahrarı baligindir.} - kavli esah üzere - {(5) Muhaşşinin ifadesine göre bu baptaki akvalin âdeli ve akvası cemaatin, vâcip olduğudur. Onu farzı kifaye ve farzı ayn diyenler de olmuştur. Farzziyyetin ekail olanlar, sıhhati salât için onu gart kılmamışlardır. Cemaat, sünneti müekkededir diyenlerce, sünneti fecirden, daha müekked, bir sünnettir. Ve teravihin gayride, sünneti ayn'dir. Teravihte sünneti kifâyedir. Vitir ramazanda cemaatle, müstahap olup, ramazanın gayride olan vitirde ve teravihin gayri tatavvûda, cemaat farzı hatırlatıyorsa mekruhtur.} kuvvette, vâcip derecesinde sünneti müekkededir. {(6) Cuma ve bayram namazlarından gayride demektir. Çünkü, bunlarda cemaat, cevazın şartıdır.} Çünkü, cemaat üzerine, müvazabeti seniyye vâki olmuştur. Ve hâdîsi şerîfte: Cemaatin namazı, sizin birinizin yalnızca kıldığı namazdan, yirmi beş cüz ve diğer rivayette yirmi beş derece efdâldir, buyrulmuştur. {(7) Zeyleide mezkûr olan, hâdisi şerifin meâli şudur: Erkeğin cemaatle kıldığı namaz, evinde pazargahta kıldığı namaz üzerine yirmi derece ziyade olur. Buharide dahi mezkûr olan haber aynidir.} Mükellefe, onu özürsüz terk etmek olamaz. Bir şehir ahalisi, onu

Bunlar mesacidi selâsenin gayri hakkındadır. Mesacidi selâse ki, Mescidi haram. Mescidi şerifi nebevî, Mescidi aksâ'dır. Onlardaki fazileti cemaat, binlerce derece daha fazladır.

— 220 —

bilâ özür terk ederlerse, emr olunurlar. Kabul ve imtisal ederlerse ne âlâ. Etmedikleri takdirde kıtâl olunurlar. Zîra, cemaat şeâiri İslâmiyyedendir ve bu dîni mübînin hasaısındandır.

Cemaatin fazileti, bir kişi ile de hasıl olur. Velev ki, sabi mümeyyiz {(1) Sinni temyiz, yedi yaştır. Ona sabi-i akıl dahi denir. O yaşta olana namaza aklı eren çocuk dahi denebilir. Muhaşşî der ki, bundan müteneffili muktedi ile dahi, cemaat fazileti hâsıl olacağı münfehim olur.} veya kadın {(2) Evinde zevcesi, yahut cariyesi veyahut çocuğu ile, namaz kılan kimse, cemaat faziletini ityan etmiş olur. Şerhte böyle mezkûrdur. Lâkin fazileti mescit daha fazladır.} ve hattâ, ev içinde dahi olsun. {(3) Lâkin, evde cemaat olmak, cemaatı kaçırmak, yahut camiye çıkılamamak sûretinde olur. Yoksa, bunu âdet etmek şöyle dursun, arada sırada yapmak bile- özürsüz olursa - bid'at ve mekruh olur.}

Amma, cuma namazı için, cemaatin imamdan başka, üç yahut iki {(4) Yahut tabiri, hikâye-i hilâf içindir. Mutemet olan, kavli evveldir.} kişi olması şarttır. Nitekim, bâbında mezkûrdur.

(Cemaatin hikmeti meşrûiyyeti, ehli salât arasında, ülfet nizamının ayakta durması {(5) Bundan dolayıdır ki, mahallelerde, mescitler meşru olmuştur. Tâ ki, Evkât-ısalâtta komşular arasında husuliyle herkes birbirini tanımış ve yoklamış olsun.} ve bir de, bilmeyenin bilenden, ef'ali salâtı teallüme alıştırılmasıdır.)

Ricâli esıhha {(6) Esıhha, atıbba vezninde sahihin cem'idir ki, özürlü olmayan erkekler demektir. Çünkü, özür sahibinin kendi emsaline imameti sahih olduğu gibi, kadının adem-i tekaddümü şartiyle, kadınlara imameti dahi maal-kerahe sahih olmakla, bu şartların cümlesi onlarda muteber değildir.} için, imamlık etmekte şurut-u sıhhat altıdır: İslâm, bülûğ, akl, zükûret, kıraet, özürden selâmet.

İslâm, şartı umûmidir. Münkiri baas olmak, yahut Hazret-i Sıddîkin hilâfetini veya sohbetini münkir bulunmak veyahut Hazret-i şeyhayne - iyâzen billâhi teâlâ- sebbeylemek, yahut şefaati inkâr etmek gibi, {(7) İsrâ'yı, yahut rüiyyeti veyahut kiram-ı kâtibinin vücudünü inkâr gibi. Lâkin münkiri rüiyyet olan, Celâl ve azamete mebni rüiyyet olunmaz, derse, onun imameti, Ebus-suûd şerhinde mezkûrdur. Bir zaman imamet edip te badehû kâfir, veya pis yahut amden taharetsiz olduğunu, cemaate söyleyen kimsenin, cemaatine, iade-i salât etmek yoktur. Çünkü, onun diyanette olan haberi, kendi itirafiyle olan fıskı sebebiyle makbul değildir. Kıldırdığı namazın, necaset, yahut taharetsizlik sebebiyle, fesadı tebeyyün etmek gibi değil ki, onu ihbarda iade lâzım gelir.} kendini ikfar edici sıfatı zahir olmuşken, izharı islâm edenlerin imamlığı sahih olmaz.

— 221 —

Bulûğ, çünkü, sabinin salâtı nefldir. Onun nefli ise, kendine lâzım değildir.

(Yâni, bâliğin sabiye uyması, ne farzda ve ne neflde sahih değildir. Çünkü, sabînin farzı nefl olmasına ve nefli dahi kendine ademi lüzûmuna mebni, bâliğin sabiye uyması, her iki hale göre, kavinin zaîfe bina edilmesi demek olacağından sahih olmaz.)

Akl, çünkü, aklı olmayanın namazı sahih değildir. Sekran gibi. {(1) Ve dâima mecnun gibi. Amma, gâh mecnun olup gâh ifakat bulanın, ifakat halinde imameti sahih olur. Bunağın imamlığı sahih olmaz.} Zükûret, (erkekliktir) Bu şartla kadınlar hariç kalmıştır.

(Kadının kendi hakkında namazı sahih olduğu halde, erkeğin ona iktidası sahih olamaz.)Çünkü, kadınların arkada durmaları emrolunmuştur.

(Böyle bir emr ise, onların arkalarında ve yanlarında namaz kılmaktan nehy demektir.)

Hunsâ dahi, hükümde kadındır. {(2) Hükmen kadın olan hunsâ, Muhaşşinin babı ezanda geçen ifadesine göre, hunsâyı müşkil iken, bu baptaki ifade-i âtiyyesi umumidir.} Kadından gayrisi ona İktida edemez. {(3) Yâni, ne erkek ona İktida edebilir, (Çünkü, onun kadınlığı muhtemeldir)ne de kendi gibi hunsâ İktida edebilir. Çünkü, geriye kalanın erkekliği ve ileri geçenin kadınlığı muhtemeldir. Amma, kadının hunsâya iktidası sahih olur.}

Kıraet, okumaktır. İhtilâfı imam ve imameyn üzere namaz sahih olacak âyetin ezber okunabilmesidir. {(4) Ezberinde olmayanı, mushaftan okumak mufsidatı salâttandır. Ve bunda imam ve münferit müsavidir.}

(Bu şarta binaen, okuyanın ümmiye, yahut dilsize iktidası sahih olamaz. Ümminin, dilsize iktidası dahi sahih olamaz. Çünkü, ümmi iftitah tekbirini alabildiği cihetle dilsizden akvâdır.)

Amma ümminin ümmiye ve dilsizin dilsize iktidası sahihtir.

Özürlerden sâlim olmak, çünkü, özürlünün salâtı zarûrîdir. (yâni, ancak zarureti özrüne mebni, sahih olmuştur.) Artık, ona mâzürden başkasının iktidası sahih olamaz.

Âzar, Ruafi daim, ihtilâtı rîh, fe'fee, temteme, lusga gibi şeylerdir. "Ruâf, infilât için, kitab-ut-taharenin özürlüler faslında malûmat vardır.

— 222 —

Fe'fee, ve temteme: Fa ve ta harfini tekrarlamak sûretiyle muntazam konuşmayanlardır ki, bunlara, kekeme ve pepe derler.

Lusga ise, bâzı harfleri değiştirerek konuşanlardır ki, bunlara da peltek denir.

İnfilâtı riha müptelâ olanın, silsi bevle müptelâ olana iktidası sahih olamaz. Çünkü, o iki özürlüdür (ki, onun hem hadesi ve hem habesi vardır). {(1) Muhaşşî der ki, bunun aksi yâni, silsi bevil olanın infilâtı rîna müptelâ olana, iktidası sahih olur. Kan aldırana gelince, yarasından kan çıkmıyorsa, onun. esıhhaya imameti sahih olur.}

Peltek, pelteğin gayriye imam olamaz. Kur'ânda lusgadan hâli bir şey bulamayıp ta, gece ve gündüz saatlerinde lisanını ıslahtan âciz kalan kimsenin namazı, kendi nefsi için câizdir. Cehd ve tashihi terk ederse, namazı fâsiddir.

(Muhaşşinin ifadesine göre, aciz halinde, salâtının kendi nefsi için câiz olabilmesi dahi başkasına İktida etmesi mümkün olamamak ile mukayyed olup, eğer iktidası mümkün olur ise, namazı nefsi için dahi sahih olamaz.). {(2) Lâkin, ceht ve tashihi terk etmemek meselesi dahi ömür müddetince o kimse, lisanının tashihine cehd üzere olmak demek olup, bu da hareci azîm olduğundan, fetvada, mezkûr gart muktezasına gidilemez. Fetâvâyı Ebil-leysten menkuldür ki, El-hamdülillah yerinde El-hemdülillah ve kul huvellahu yerine kül-huvellahu demek, bunun gayrisine kaadir olmayan veyahut lisanında özür olmadığı halde, ağzından böyle çıkmak suretinde de namaz fasit olmaz. Demek ki, mezkûr şartta hilâf vardır. Çokları da onu zikr etmemişlerdir. Zira onda hareci azîm vardır.}

(Şartı salâtın fıkdanından safim olmak), taharet ve setr-i avret gibi, salâtın şartlarından birinin mefkud olmaması demektir.

Şu şarta binaen hadesten veya necaseti mâniadan, tahir olmayanın {(3) Zâhiri budur ki, temiz olamamak, gerek necaseti izale edecek şeyi bulamamak, gerek bulsa da inkişafı avret gibi, bir mâni hâsıl olmak suretiyle olsun.} ve mestûrül-avre olamayanın, tâhir ve mestur olana imamlığı sahih olamaz. {(4) Takyidin zahiri, necaseti mâniayı hâmil olanın ona ve çıplak olanın çıplağa iktidası sahih olmaktır.}

— 223 —

İktidanın sıhhatinin şartlan, takriben on dörttür:

(İktida, lûgatte mutlak mülâzemettir. Istilâhte bir kimse namazını, imamın namazına rabtetmektir. O kimseye muktedi denildiği gibi memûn dahi denir.)

1- Muktedi, kendi tahrîmine mükareneten imama mütabeatı niyyet etmektir.

Mukarenet, ya hakikî, yahut hükmî olur. Nitekim beyanı tahrîme şartlarında geçmiştir.Muktedi, hem salâtı ve hem mütabeatı niyyet eyler demektir. (Tahrîme şartlarının beşincisine bakınız.)

İmamın, {(1) Lâfzı imamın, tezkîr ve tenisi müsavi ise de, imam kelâmı, müzekker hakkındadır. İmamı ünsaya, sözün şümulü yoktur.} imameti niyyet eylemesi, kadınların ona iktidaları sahih olabilmek için şarttır. Muhazat ile lâzım gelecek, fesadı salâta binâen ki, onun meselesi meşhurdur. Mufsidatta zikr olunur. {(2) Muhaşşi der ki, imam onları, iltizam etmedikçe, fesat olmaz. İltizam dahi, onun niyyet etmesiyledir. İmam ona imameti niyyet eylemedikçe, kadın imamın namazına dahil olmuş olmaz. Hunsâ dahi, ünsa gibidir. Bir ile müteaddidin farkı yoktur.} Kavl-i eksere göre, cuma ve bayram namazları dahi olsa, böyledir.

(Yâni, cemi-i salâvatta bilâ fark, kadının iktidasının sıhhati için, imamın, imamete niyyet eylemesi şarttır. Nitekim Muhaşşi, müfsidat faslında kâfîden ve Tebyinden naklen tasrih etmiştir.). {(3) Burada ise demiştir ki, Nihirde, Hulâsadan naklen, cuma ve bayramlarda, niyyetin şart olmadığına ittifak etmişlerdir.}

2- İmamın ökçesi, muktedînin ökçesinden ileri bulunmaktır.

(Bu mutedî bir olmak sûretinde zahirdir ki, imam ile yanyana ve onun sağına durur. Şu kadar ki, ökçesi imamın ökçesinden geri bulunur. Soluna, yahut arkasına durur ise, sünnete muhalif olduğu için mekrûh olur.)

İtibar ökçeyedir. {(4) İmâ ile namaz kılanlarda itibar başadır. Hattâ muktedînin başı, imamdan geride olup ta, ayakları onun ayaklarından ileride bulunsa, İktida sahih ve aksi takdirinde gayr-i sahihtir.} Hattâ muktedînin uzun ayaklı olmasından dolayı, - ökçesi geri olmakla beraber - parmakları, imamın ayağı parmaklarını, geçerse dahi zarar etmez. {(5) Malûm olsun ki, müellifin, imamın tekaddümünün şart kılınmasına dair olan ifadesi, mezhebe hilâftır Müktedî, imamla aynı hizada olsa dahi, iktida sahihtir-}

— 224 —

3- Kılınan namazda, imam muktedîden halen, yüksek olmaktır.

Meselâ, imam nâfilede iken, muktedi farz kılmamak gibi. {(1) Muhaşşî der ki, Vitrin vâcip olduğu kanaatinde olanın sünnet olduğuna kani olana iktidası, bu kabilden değildir. Çünkü, bu iktida, salâtın aynı olmasına mebni, sahihtir. Salâtın birliği kanaattaki ihtilâfiyle muhtelif olmaz. Ve kezâ, bir sünnet kılanın başka bir sünnet kılana, meselâ: Yatsının sünnetini kılanın teravih kılana, ve öğlenin son sünnetini kılanın ilk sünnetini kılana, iktidası sahihtir. Nitekim, bahr-i Raikta ve gayride mezkûrdur. Zahîriyyede demiştir ki, ikindinin iki rekâtını kılmış ve güneş gurup etmiş bulunan kimseye, namazının son iki rekâtında İktida edilse. - her ne kadar muktedi için bu namaz kazâ ise de - olur. Çünkü, kılınan namaz birdir.}

4- İmamın kıldığı farz, muktedînin kıldığı farzdan başka olmamaktır: Biri öğlenin farzını kazâ, ve diğeri ikindinin farzını edâ veyahut, biri bir günün öğlesini, ve diğeri başka bir günün öğlesini kazâ, etmek gibi. {(2) Bunlar farz olarak sahih olmaz, demektir. Yoksa muktedinin namazı - nâfile olarak - sahih olur. Muhaşşî merhum, nüfsidatın muhazat meselesinde tasrih etmiştir ki, ikindi kılan bir kimsenin arkasında öğleyi niyyet edenin namazı - nafile olarak - sahihtir.} Çünkü, müşareket vardır, onda da ittihad gereklidir.

(Yâni, muktedi imama müşarik olmakla, namazları müttehid bulunmak lâzımdır ta ki, imamın namazı muktedînin namazını mütezammin olabilsin.)

Buna binâen, bir namazı nezr edenin, başka bir namazı nezr etmiş bulunana, iktidası sahih olmaz. Zîra, nezirlerde birlik yoktur. {(3) (İmamın nezrettiği namazı kılmak nezrim olsun) demiş bulunursa - namazın birliğine mebni - iktida sahih olur.} Nezirlerde ihtilâf, farzlarda ihtilâf gibidir. {(4) Bu tâlil Muhaşşînindir. Ve beyanı veçhile müellifin tâlîlinden azhardır. Müellif, "zîra nâzirin iltizam ettiği olan hususta, gayr üzerine velâyeti yoktur" demiştirki, vücup ancak, nâzir hakkında zahir olup, diğeri hakkında zahir olmamakla, kendi nezrinin gayride, başkasına iktida ederse, farz kılanın nafile kılana, iktidası gibi olur, demek istemiştir. Bu halde meselenin, üçüncü şartı tefrîi zahir olur.}

Nâzirin hâlife, iktidası dahi sahih olamaz. Çünkü nezr olunan namaz akvâdır. {(5) Çünkü, kasten vâciptir. Yemine mukaarin bulunan namaz ise, fiil ve terki câiz bir nafile iken, iki cihetin biri, yemin ile kuvvet bulmuştur. Onun vücubü, birin tahakkuku içindir. Bu tâlil, meselenin üçüncü şarta tefrîini iktiza eder.

Nâzir, nezr edenler. Menzûre, nezr olunan namazdır. Hâlif, "şu namazı kılacağım" diye yemin edendir. Mahlûfün - aleyhâ, işte o namazdır. Bir, yemini yerine getirmektir.}

— 225 —

Hâlifin nazire, hâlifin hâlife, - nezirlerin birliğinde - nâzirin nâzire, iktidası sahihtir.

5- Dört rekâtlı bir farzın, vakti çıktıktan sonra - kazâsı için akdolunan cemaatte {(1) Çünkü, kazâ için dahi, cemaat akdi meşrûdur.} - imam mukîm olup ta, muktedi misafir olmamaktır. İmam - kılınacak namazın mertebesine göre - muktedîden ednâ olmamak şartına binaen ki, bu halde - ya kaade, yahut kıraet hakkında -farz kılan nâfile kılana, İktida etmiş olur.

(Malûm olsun ki, vakit dahilinde mukîmin müsafire, ve bilâkis müsafirin mukîme, iktidaları bütün namazlarda sahihtir. İki ve üç rekâtlı farzlar, seferde ve hazarda mütegayyer olmamakla, onlar müstesna olmak üzere, dört rekâtlı farzlara göre, mukîm bulunan muktedi, müsafir bulunan imamın selâmından sonra, namazını - kıraetsiz - itmam eder. Müsafir bulunan muktedi, mukîm bulunan imam ile beraber, namazını tam olarak kılar. Çünkü, vakit bâkî olmakla, muktedînin namazı, imamın namazına merbutan tamama tegayyür eder. Tegayyürün yokluğu, kazânın hususiyyetindendir. Vakit dışında ise dört rekâtlı farzlara göre, mukîmin müsafire iktidası sahih ve müsafirin mukîme iktidası gayr-i sahihtir. Çünkü, onda, kariyi zaîfe binâ etmek mahzuru vardır. Zîra İktida, birinci şefi veya ikinci şefi'de olmaktan hâlî olmayıp, birinci şefi'de yâni, ilk iki rekâtte olduğuna göre, müsafirin kaadesi, namazın ahiri olduğu için farz, ve mükîmin kaadesi kaade-i ûlâ olduğu için vâciptir. Farz ise, vâcipten akvâdır. İktida ikinci şefi'de vuku bulduğuna göre, mukîm bulunan imam, kıraet farizasını ilk şefi'de ifa etmiş olmakla ona göre, ikinci şefiin kıraeti nâfile iken, müsafir bulunan muktedi hakkında, kıraet henüz farzdır.)

6- İmam mesbuk olmamaktır. Zîra onun iktidada şüphesi vardır. {(2) Yâni kendi tahrîmesini, imamın tahrîmesine bina ettiği için mesbuk, - gecenin kazâsı için, kıyamından sonra - dahi min cihetin muktedi demektir. Muhaşşîder ki, ona kıraetin lüzumu, infirat şüphesine mebnidir. Demek ki, onda infirat tarafı dahi vardır. Ve molla Hüsrevin tâbirince, onun infirat ciheti hakikî ve İktida ciheti sûrîdir. Ve her iki cihetin tefriatı vardır. Nitekim zikr olunur.}

(İmamın lâhik olmaması dahi meşruttur. Çünkü, lâhik, hükmen imam arkasında demektir. Hattâ kıraet etmez.)

Bunların kendi gibilerine dahi iktidaları sahih olmaz. Nitekim, Dürr-ü Muhtârda sarahat vardır. {(3) Bahri Raikte demiştir ki, mütesavi olan iki mesbukun, biri kendi üzerinde olanın kemiyyetini unutmuş olursa, diğerine iktida ederek değil de, ona göz ucuyla bakarak, kılsa namazı sahih olur.}

— 226 —

7 - İmam ile muktedinin arasını "Kadın saffı" ayırmamaktır. {(1) Muhaşşinin beyanına göre muktedîden, erkek muktedi maksuttur. İki muktedînin arası, imam ile muktedi arası gibidir ki, onların aralarında dahi, kadın bulunursa, iktidarı sahih olmaz.}

Şu mealdeki kavl-i şerif-i nebeviye mebni ki: İmam ile kendi arasında nehir, yol, kadınlardan bir saff, bulunan kimsenin namazı yoktur buyurulmuştur.

Eğer arada olan kadınlar üç olursa, son safa değin, her saftan üç kişinin namazları fâsid olur. (O kadınların sağından ve solundan birer kişinin namazları fâsid olur). Sairlerin iktidaları câiz( sahih) tir. Fetva dahi bunun üzerinedir. {(2) Alâ kavlin, üç kadın, arkalarında bulunan bütün erkek safları için, iktidaya mânî bir kadın safı demektir. Saff tam olduğu gibi ki, o sûrette arkada bulunan saflardaki erkeklerin kâffesinin namazları - bu hadis-i şerife göre - fâsittir. Müellif kelâmı itlâk etmekle, kadın ile muktedi arasında hail bulunup bulunmamağa söz şâmil olmuştur. "Lâkin arada hail, yahut açıklık bulunmak fesada mânidir". Nitekim inşallahü teâlâ muhazat meselesinde zikrolunur. Kıyas icabı, kadınların arkalarında bulunan erkeklerden yalnız ilk saftan o kadar kimselerin namazları fâsit olup, onlar diğerlerine hail olmakla, onlardan sonrakilerin namazları fâsit olmamaktadır. Ve lâkin bu kıyas, müellifin âtideki sözünden zahir olacağı üzere, tam olmayan kadın safı hakkında olup, tam saf, hadise ittibaen kıyastan hariç olmakla, kadın safının arkasında kalan cemaat, yirmi saf dahi olsalar, onların namazları istihsanen fasittir.}

Ve eğer arada olan kadınlar iki olursa, yalnız onların arkalarındaki iki kişinin namazları fâsid olur. (Yâni, namazın fesadı daha arkadakilere geçmez. Kadınların sağ ve sol yanlarından iki kişinin dahi- namazlarının fesadına - bu söz münafî düşmez.)

Ve eğer safta yalnız bir kadın var ve erkeğin hizasında ise, sağ ve solundan onun hizasında olan birer erkek ile arkadan bir erkeğin namazları fâsid olur. {(3) Onlardan ziyadesinin namazları fâsit olmaz. Çünkü, her (üç) cihetten salâtı fâsit olan kimseler, o kadın ile diğer erkekler arasında hail olmuş olurlar. Bu bahsin özeti olmak üzere, Tahtâvi merhum, Dürr-ü Muhtârın muhazat meselesinde. Mısırlı Ebus-suûttan naklen demiştir ki, bir kadın, sağ ve solundan birer kişiyle arkadan bir kişinin ki, namazlarını ifsat edip, bunlardan ziyadesinin namazlarını ifsat eylemez. Çünkü, üç cihetten namazları fâsit olan, birer kişi o kadın ile diğer cemaat arasında hail olmuş olur. İki kadın, kendi sağ ve sol taraflarından birer kişi ile arkalarından kendilerine muhazi iki kişinin ki, ceman dört kişinin namazlarını ifsat eylerler. Çünkü, iki, tam cemi olmadığından, iki kadın dahi bir kadın gibidir. Fesat, başka saflara kadar, teaddi etmez. Eğer kadınlar üç olursa, kendi sağ ve sol cihetlerinden birer kişiyle arkalarından kendilerine muhazi üçer kişinin, son safa kadar namazları fasit olur. Ve bu cevap, rivayetin zâhiridir. Kadınlardan imam arkasına, bir saf olup, onların arkalarında dahi müteaddit erkek safları bulunsa, bütün o safların namazları fâsit olur. Eğer kadın safının arkasında duvar olup o duvarın arkasında erkek safları bulunursa, onların namazları fâsit olmaz. Kadın safının arkasında erkek safı olup, duvar onlardan sonra olsa ve duvarın arkasında dahi, saflar bulunsa, cümlesinin namazları fâsit olur.}

— 227 —

8 - İmam ile muktedi arasında, ne kayık geçecek nehir, {(1) Tarikten, umumî yol maksut olduğu gibi, nehirden dahi maksut, büyük nehirdir. Büyük nehir ile küçük nehirin farkı için sözün sahibi budur: Yani, içinde kayığın işleyebilip isteyememesine göredir. Küçük nehir, kuvvetli bir kimsenin üzerinden atlayabileceği nehirdir. Nehirde su bulunmak şart değildir. Tarikte dahi, yolun araba geçmesine müsait olması maksuttur. Arabanın fiilen geçmesi değil, Arabaya bedel, yüklü hayvanların geçebilmesi dahi muteberdir.

İbni Âbidinin ifadesine göre, büyük havuz dahi nehir gibidir ki, etrafında saflar ulaşamadıkça, iktidaya mânidir. Etraftan bitişik saflar olanların, arkalarındakilerin, iktidaları sahihtir. Ve küçük havuz kadar olan aralık, mâni değildir. Nehir üzerinde safların ittisali: Köprü bulunmak, yahut yekdiğerine bağlı kayıklar olup, üzerlerinde saf bağlamak ile olur.} ne de üzerinde aralıksız saflar olmadığı halde, {(2) Çünkü, safların ittisali halinde, yol saflar ile dolmuş ve arada araba geçecek tarik kalmamış olur. Muhaşşî der ki, musâllîler ulaşıp yola durduklarında, bir kimse gelip yolun enine durarak imama uysa caiz, fakat mekrûh olur. İktidasının cevazı, kendisiyle imam arasında, araba geçecek yol kalmadığıdır. Kerahetin veçhi, nâsın geçidinde namaza durulmasıdır. İmdi, bu muktedînin arkasında, yolun arka tarafından biri imama uysa sahih olamaz. Zira üzerinde duranın namazı mekrûh olmakla beraber, o kimse bir saf dahi teşkil etmediğinden, kendi arkasındaki hakkında mâdûn hükmündedir. Ve bu, ittisal sayılmaz. İki kişi dahi olsa, yine öyledir. Eğer, yolun eninde üç kişi durmuş bulunursa, onların arkalarından iktida edenlerin, bu iktidaları sahih olur. Çünkü, üç kişi bâzı rivayatta, bir saftır. Safların itisali halinde ise, yol iktidaya mâni değildir.} araba geçecek yol bulunmamaktır.

Mânî olan aralık, müftâ-bih kavle göre, iki saf sığacak kadar olan açıklıktır. {(3) Alâ kavlin, bir saf sığacak kadar olan açıklıktır.}

(İki saf arasındaki açıklık ise, bir veya iki arşın miktarıdır. Bu da, her safın secde yerleri ile diğerlerinin kıyam yeri olarak mûteber olur. {(4) Böyle olmak zahirdir. Zira bir safın kıyam yerinden diğer safın kıyam mahalline kadar, tahditte kâfi değildir.} Cami içindeki geniş meydan, birçok saflar sığacak kadar dahi olsa, iktidaya mânî değildir. Zîra mescid için müstakil parça hükmü vardır. Bayram namazgâhları dahi mescid hükmündedir. {(5) Câmi-i şerifin etrafı dahi, câmi hükmündedir. Muttasıl saflar olmasa bile oradan iktida sahihtir.}

— 228 —

9- İmamın intikaalâtını anlamağı işkâl eder derecede, arada hâil(duvar) olmamaktır.

Eğer işitmek veya görmek sebebiyle, imamın intikaalâtına iştibah kalmıyorsa İktida, sahih olan kavle göre, sahihtir. Şu rivayete binâen ki, Nebiyy-i Ekrem sallâllâhü aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, Hazret-i Âişenin hanesi içinde namaz kılarlar ve nâs (ashâp) mescidi şerifi nebeviden, kendilerine iktida ederlerdi.

Buna göre, mescidi harâma bitişik olup da, kapıları dış taraftan olan evler ve menzillerden, haremi şerifte toplanan cemaatın imamına iktida, sima' ve rüiyyete binâen, imamın hali şüpheli olmadığı ve arada duvardan mâdâ hâil bulunmadığı cihetle sahihtir. {(1) Nitekim bunu Şemsül-eimme şöyle zikretmiştir ki, mescide bitişik evinin sathında durup ta, yanı başındaki mescidin imamına ve evinin içinde durup ta eve bitişik ve fakat arada duvar bulunan mescitteki imama iktida ederek namaz kılan kimsenin, namazı eğer imamın tekbirini - ya kendinden veya mübelligden - işitmekte ise câiz olur. Dam üzerinde duranın dahi, ev içinde olan imama iktidası, - imamın hali ona hafî olmadığı takdirde - sahih olur. Demek ki, itibar mekânın ihtilâfına değil, istibâhadır. Hanesi mescitten ayrılmış bile olsa, arada araba yolu gibi, iktidaya mâni bir şey bulunmadığı ve imamın hali şüpheli olmadığı halde, ev içinden mescitteki imama iktida sahih olur. Mekânın ihtilâfına itibar binekte veya sefinede kılınacak namaz hakkındadır.}

10 - İmam râkip (binmiş) ve muktedi râcil (yaya) olmamaktır. {(2) Râcil, râkip olmayandır. Tenvirde ona bedel, nâzil vâki olmuştur. Nâzilin, râkibe iktidasında bir mâni daha vardır ki, rükû ve sücud ile namaz kılan, onları imâ ederek kılana, iktida etmiş olur. Meğer ki, nâzil dahi imâ edici ola.}

11 - İmam Râcil ve muktedi râkip olmamaktır.

12 - İmam bir binek ve muktedi başka bir binek üzerinde olmamaktır. Zîra mekânın ihtilâfı vardır. İmamın bineğinde bulunursa, mekânın birliğine binâen, iktida sahih olur. {(3) Görülüyor ki, bu meselede illet, mekânın ihtilâfıdır. İştibah ancak, hail meselesinde illettir. Muhaşşi der ki, muktedinin bineği, imamın bineğine kârip olursa, salâtın cevazını, imam Muhammed Hazretleri müstahsen görmüştür.}

13 - İmam bir sefinede ve muktedi, ona yakın olmayan başka bir sefinede olmamaktır. Çünkü, onlar da iki binek gibidir. Eğer yakınlaşırlarsa birlik hükmüne mebni, iktida sahih olur.

(Cemaat sahilde ve imam duran geminin içinde bulunmak sûretinde, arada yol veya -büyük nehir derecesinde- fasıla olursa, iktida sahih olmayacağını, İbni Nüceym merhum bahirde zikretmiştir.)

Dâbbe üzerinde salât mesaili, âtidedir.

— 229 —

14 - Muktedi mezhebinin muhalifi bulunan imamın halinden, akıcı kanın çıkması, ve ağız dolusu kusmanın vukuu gibi, kendi mezhebince, bir müfsit {(1) Malûmdur ki, bunlar bizce, abdesti bozan şeylerdir.} vâki olduğunu bilip, ondan sonra da abdest almadığım teyekkun etmiş olmamaktır.

(Hattâ muktedi, kendi mezhebince, abdesti bozan bir şeyin, ondan sâdır olduğunu gördükten sonra, imam -abdest alacak kadar bir zaman- gaib olsa, ve o müddetçe, onun hali muktedînin malûmu olmasa, sahih olan: Onun hali büsbütün meçhul bulunmak sûretinde olduğu gibi iktidarım maal-kerahe {(2) Kerahetin, burada ve âtîdeki itlâkından zahir olan, tahrimiyye olmasıdır.} olmasıdır. Zîra abdest almış olmak muhtemeldir. Ve ona hüsn-ü zan etmek evlâdır). Ama, -mezheb muhalefeti olan hususlarda- onun ihtiyat etmez olduğunu bilirse, iktida sahih olmaz, o iktidasındaki, hususî halini, gerek bilsin gerek bilmesin. Eğer -hilaflarda- ihtiyatlı bulunduğunu bilirse, iktida etmek -kavli esah üzere- sahih ve mekrûh olur. (Deyrî; eğer hanefî mezhebinde, onun ihtiyatım bilirse, iktida mekrûh olmaz, demiştir.)

Muktedi, imamdan, onun mezhebince namazı ifsad eden bir şeyin meselâ: Kadına dokunmanın, yahut dirhem miktarında olan necisi hâmil olmanın, {(3) Malûmdur ki, bunlardan biri, Şâfii mezhebinde abdesti bozar, diğeri de namazın sıhhatine mânidir.} vukuunu -imamın haberi olmadığı halde- bilse, ona iktida etmek, ekserin kavli üzere câizdir. {(4) Bâzılar, caiz olmaz, dediler. Çünkü, imam - agâh olsa - o namazın butlanı reyinde bulunur. Muktedînin, namazı da ona tebean bâtıl olur. Esah olan da budur. Vechi budur ki, muktedi - kendi mezhebince - imanın o namazı, caiz olmak reyindedir. Onun hakkında muteber olan dahi, kendi reyidir. Binaenaleyh, mezkûr namazın cevazına kail olmak lâzım gelir.}

Mesele, imam kendinin, o halini bilmemiş olmakla takyid olunmuştur. Tâ ki, niyyette kasdi olup, namazın sıhhatini dahi, kendi itikadına hamletmek, mümkün olabilsin.

Ama, mezhebin mutekid ve mukallidi iken, {(5) Amma muktedînin mezhebini taklit etmiş ise, ikisinin itikadı birleşmiş olmakla, onda kelâm yoktur.} imamdan kendinin malûmu olarak, mezhebinin hilâfı sudur etmiş olursa, oyun gibi olup, oynayanın ise, niyyeti olmayacağından, namazını sıhhate hamlin, bir vechi olamaz. {(6) Muhaşşî der ki, evlâ olan haml lâfzını kaldırmak (yâni namazın sıhhati için, bir vecih olamaz demek) tir.}

— 230 —

(Görülüyor ki, şart-ı âhir, mezheb-daşının gayriye iktidaya âit olup, mezhebi muhalif bulunan, ehli sünnete iktida, yakinen mânî olmadıkça, câiz {(1) İbni Âbidinin nakline göre, sahabe ve tâbiinden birçokları, hep müctehidin eimmesi oldukları halde, mezheplerinin mubâyenetiyle beraber, bir imamın arkasında namaz kılarlardı. Fetâvâ-yi Hayriyyede, Şâfiîden naklen: Muvafık mümkün iken, muhalife iktida, mekruh olmakla beraber, infiratdan efdâldir. Bu suretlede cemaatin fazileti, elde edilmiş olur, demiştir. Vitirde muhalife iktida etmek vakın husulüne mâni olmakla muvafık olamaz.} ve imamlık edenlere, -hilâfatta- ihtiyat ve mezhep sahiplerine müracaat etmek lâzımdır. Meselâ, çıkış yerinden taşan kan, Hanefî mezhebinde abdesti bozar olduğundan, Hanefîye imamet edecek olan Şâfii, kan aldırdıkta, yahut hacamat oldukta veya burnu kanadıkta, ve keza kustukta, abdest almak lâzım gelir. {(2) Riâyet için, mühim olan yerler, İbni Âbidinin tadadına göre, intikalâtta el kaldırmak ve besmele-i cehr etmek gibi, onlarca sünnet ve bizce keraheti mucip olan şeyler değildir. Namazda sûreyi terk etmek veya birinci kadede tahiyyata bir şeyzamm eylemek dahi mâni değil, keraheti muciptir. Istirahar celsesi, tenzîhen mekruhtur. İbni Âbidinin nakline göre, Şâfiînin Hanefîye iktidası ne ise Hanefînin dahi Şâfiiye iktidası odur. Onların bize iktidasında sıhhat, fesat ve efdâliyyetçe, ne varsa, bizim için dahi onlara iktida takdirinde, onun misli vardır, demiş ve şu lâtif beyti söylemiştir:

Ve ene remliyyün fıkhal-hanefî Li-emrin bâde ittifâkil-alîmin

Yâni; Ben de Hanefî fıkhının remlîsiyim, iki mezhebin âlimleri ittifak ettikten sonra şüphe kalmaz. Şâfiiye imamlık edecek hanefî dahi, kadına temas hususunda abdestini yenilemelidir.}

Sabah namazında, Şafiî mezhebinde olan imama iktida etmiş bulunan Hanefîler, sabah namazının ikinci rekâtı rükûundan sonra, kunut etmekte olmalarıyle, o halde sâkıt olarak durur ve ellerini yanı başlarına salıvermiş bulunur. Bunu, fukaha Vitir babında zikretmişlerdir.

Abdestlinin {(3) Bu mesele, Dürr-ü Muhtârda: Yanında su olmayan abdestli, diye mukayyeden mezkûrdur. Çünkü, yanında su bulunan abdestlinin, teyemmümlü olan imamı, suya kaadir demek olmakla iktida sahih olmaz. İmamın onu bildiğini, gerek zan etmesin gerek etsin.} teyemmümliye iktidası, Şeyhayn indinde sahihtir. İmam Muhammed, sahih olmaya, dedi. Bu hilâf, şu hilâfa mebnidir ki, {(4) Malûm olsun ki, teyemmümün taharetinde, bir itlâk ciheti ve bir de zaruret ciheti vardır. İtlâk ciheti: Teyemmüm, meselâ: Mustahazanın tahareti gibi olmayarak, namaz vakti ile muvakkat olmamak itibariyledir. Zaruret ciheti: Teyemmüme ancak, su bulamama zaruretine mebni, başvurulmuş olmak itibariyledir. Bunda hilâf yoktur. Hilâf ancak talîldedir. İmam Muhammed hazretleri, abdestlinin müteyemmime iktidasının caiz olamayacağını - ihtiyaten - zaruret cihetiyle tâlil etmiştir. Şeyhayn hazretleri ise, bu iktidanın sıhhatini itlâk cihetiyle tâlil eylemişlerdir. Çünkü, teyemmümün tahareti dahi, bir bakıma, su ile taharet gibidir. Bu ihtilâf dahi müellifin zikrettiği ihtilâfa mebnidir.} Halefiyyet, toprakla sudan ibaret olan iki âlet arasında mıdır?

— 231 —

Yoksa, abdestle teyemmümden ibaret bulunan iki taharet arasında mıdır? Şeyhayn indinde, ihtilâf iki âlet beynindedir. Nass-ı Kerîmin, zâhiri dahi, buna delâlet etmektedir. {(1) Zirâ, hak celle ve âlâ "Su bulamazsanız temiz toprağa teyemmüm ediniz" buyurmakla, iki âlet zikretmiş ve halefiyyeti onların arasında kılmıştır.} Buna binaen iki taharet müsavidir. İmam Muhammed indinde, ihtilâf iki taharet arasındadır. {(2) Ve halbuki, taharetin birisi zarûriyye ve diğeri asliyyedir. Ve şüphe yoktur ki, asıl tahareti müştemil bulunan kimse, zarurî tahareti müştemil bulunandan daha kavidir. Bu halde abdestli - yanında su olmakla beraber - müteyemmime iktida etmiş gibi olur ki, işte bu, câiz değildir. Şeyhayn için, demek vardır ki, teyemmüm mutlak taharettir, yâni - namaz vakti ile mukayyet ve - muvakkat değildir. Bundan dolayı, hacet kaderince de mukadder olamaz.} Binaâenaleyh, (abdestlinin müteyemmime iktidası halinde) kavi zaîfe binâ edilmiş olur. Bu ise, câiz olamaz.

Cenaze namazında teyemmümlüye iktidanın sıhhatinde, hilâf yoktur. Gaasilin, masiha yâni, vuzu âzâsını yıkayarak abdest almış olanın, mesh ile abdest almış bulunana iktidası sahihtir. Gerek mestlere, gerek cubeyreye (kırık sargısına), yahut akarı olmayan yara {(3) Hava aldırılmamak için bağlanmış demektir. Muhaşşî der ki, eğer akarı varsa, özür sahibi olmakla, ona ancak, kendi gibiler veya onun eşeddi iktida edebilir.} sargısına mesh etmiş olsun. {(4) Muhaşşî der ki, yıkananla mesh edenin halleri, yekdiğere müsavidir. Cübeyreye mesh eden, meste mesh edenden evlâdır. Zira, Cübeyrenin meshi, altını yıkama gibidir. Mest öyle değildir.}

Kaimin kaaide, (yâni ayakta durarak namaz kılanın oturduğu yerde rükû ve secde ederek {(5) Bu kaydi, Muhaşşî ilâve etmekle beraber demiştir ki, kaimin kaide iktidasının slhhati, Şeyhaynin indinde olup, îmam Muhammed onlara muhaliftir ve onun kavli ihtiyata muvafıktır.} kılana) iktidası sahihtir. Zîra sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, maraz-ı mevtlerinde, kendileri oturduğu halde ve arkalarında cemaat kaaimen kılmışlardır. {(6) Müellif, o namazın, öğle namazı olduğunu tâyinle beraber, günün, cumartesi veya pazar olduğunda, tereddütle ifadede bulunmuştur. Ve: Aleyhis-salâtü vesselâm efendimizin, imam olarak kıldıkları namazın, en sonrası budur deyip, badehû Muhaşşinin tâbirince zait faide olarak: Pazartesi gün (ki, vefatları günüdür) sabah namazının ikinci rekâtını Ebû Bekr'in arkasında kıldılar ve mesbuk olarak namazı itmam buyurdular, demiştir.

Hazret-i Fahr-i Risaletin oturarak imameti, sahihaynde mezkûr olan hadîs-i şerifin şerhinde, beyan olunan halettir ki, Hazret-i Sıddık, Hazret-i Fahr-i Kâinatın emriyle, namaza geçtiklerinde, aleyhis-salâtü vesselâm efendimiz hazretleri, kendilerinde yeğnilik (hafiflik) bulmalariyle Hazret-i Abbas ile Hazret-i Aliye dayanarak, Hazret-i Âişenin hanesinden, mescidi şerifi nebevilerine çıkıp, Hazret-i Ebû Bekirin sol tarafına oturmuşlar ve namazı oturarak kıldırmışlardır. Hazret-i Sıddık, kaimen, salâtı Resûlullaha ve sair zevat, salâtı Ebû Bekire iktida ve mütabeat etmişlerdir. Zeyleî der ki, İmamül-mürselîn efendimizin, Hazret-i Sıddıkın sol canibine oturmaları, kendilerinin imamet ettiklerinde sarihtir ki, Hazret-i Sıddıkı sağlarına almışlardır. Cemaatin namazda Ebû Bekire iktida eder olmaları, bir namazda iki imam olmak câiz olmayacağı cihetle, Hazret-i Ebû Bekirin, o namazda mübellig bulunduklarını beyandır.}

— 232 —

Kanburluğu, rükû derecesinde olmayan kanbura iktida sahihtir. Kanburluğu rükû derecesinde olan dahi, rükû için biraz eğilebilir olduğu takdirde, ona İktida Şeyhayn indinde câiz olur. Umum ulemâ, bunu ahzetmişlerdir. Esah olan da budur. Kaimin kaide iktidası menzilesindendir ki. (oturanda üst kısım) {(1) Bu zeyleîden ilâvedir. Demek ister ki, iki nısfın istivasından ibaret olan kıyanı, bunların her birinde, nısıf olarak bulunmuştur.} ve bunda alt kısım müstevîdir. {(2) İmam Muhammed indinde câiz olmaz. Ulemânın çoğu Şeyhayn kavlini ahzetmişlerdir. Dürr-ü Muhtârda: Kanbura iktida, kanburu rükû derecesinde bile olsa- alel-mutemed - sahihtir. Topala iktida dahi böyledir, demiştir.}

Mûmî'nin (îma ile namaz kılanın) kendi gibilere iktidası sahihtir. İmâ ederek namaz kılan iki kişinin (birbirine benzer olmaları) her ikisi oturdukları veya yan yattıkları halde, imâ eder olmakla olur. İmam oturur ve muktedi yan yatar olarak, imâ etmekte dahi, imamın hali muktedîden akva olmak hasebiyle, iktida yine sahih olur. {(3) Tâlile nazaran, bunun aksi sahih olmaz, demek olacak ise de Muhaşşi derki, imâlinin îmâlıya iktidası sahihtir. Gerek her ikisi kaim, gerek kaid veya arka üstü yatar, ya da yan yatar olsunlar veyahut muhtelif durumda bulunsunlar. Aslında bunların hepsi câizdir. Temürtâşi, bunun üzerine icma olduğunu bile tashih etmiştir. Gerçi, İmam kaid, muktedi yan yatar olarak, îmâ edici olmak meselesinde şerh-i kebîrde müellif: Bunun aksi suretinde iktida sahih olamaz, deyip Zeyleî dahi muhtar olan da budur, demiştir. Lâkin, Nihirde Temürtâşîden naklen mezkûrdur ki, azhar olan, onun dahi Şeyhaynin kavli üzere, caiz olmasıdır. Esahta, imam Muhammed kavli üzere dahi, caiz olmaktır. Müellifin mutlak olan sözüne münasip olan dabudur. "Bimislihî" kavlinin, ona münafatı dahi yoktur. Zira, maksut mutlak îmaya nazaran olan misliyyettir.}

Nâfile kılanın farz kılana iktidası sahihtir. Zîra zaîfi, kaviye binâ etmektir. Kıraette imamına tâbi olmuş olur. {(4) Müellif böyle demekle, şu eşkali defetmiş oldu ki, ikinci şefi'de kıraet, müteneffile farz ve muftarıza nefel iken, müteneffilin muftarıza iktidası, nasıl sahih olur? Cevap şu olmuş ki: Muktedînin namazı, iktida sebebiyle, imamın namazı hükmünü almış olur. Ve hattâ ikinci şefi'de dahi yetişse, dört rekâtı itmam lâzım gelir. Buna binaen, ikinci şefî'deki kıraet, onun hakkında dahi, nefel olur, demiştir.}

— 233 —

(Bundan teravih namazı müstesnadır ki, ercah olan, teravih kılanın, farz kılana iktidaen kılınmasının, câiz olmamasıdır. Çünkü, mezkûr salât, kendine has hüviyyette meşrû kılınmış olduğundan, sünnetin ikamesi uhdesinden çıkılmak için, onun hususî vasfına -ki, imamın teravih namazına niyyet etmesidir - riayet olunmak lâzım gelir. {(1) Maksut, nâfile kılanın iktidası bâtıl olur, demek değil, onun o namazı, teravihe mahsup olmaz, demektir.}

Bir şart veya rüknün fevatına (elden çıkmasına) mebni, imamın namazında sıhhate mânî olan şey {(2) Tahrîmeden evvel geçen hades sûretine dahi şâmildir. Müellif ise: İmamın namazının butlanı zahir oldukta, demiştir ki, butlan, in'ikadın sebkını, muktazi olmakla mezkûr sûrette şâmil olmaz.} zâhir oldukta, {(3) "Abdest bozdu da, abdest almadan namaza durdu" diye, şahitler şehadet etmek, yahut bir âdil kimse, onun nefsinden ihbarda bulunmak tarikiyle.} namaz lüzumen iâde olunur. {(4) Yâni imama, iade lâzım olduğu gibi, muktediye dahi iâde lâzım olur. Nitekim, âtîden anlaşılır: İmam, başka mezhepten olup da muktedi indinde, onun namazının fesadı zahir olmuş ise, muktedîye dahi, iâde lâzım olur.} Hadîs-i şerifte; imamın namazı fâsid oldukta, arkasındakilerin namazları dahi fâsid olur, buyrulmuştur.

İadeden burada maksad, fukahâ arasında mustalah olduğu veçhile mueddada olan bir noksanı cebr ve ikmal edici iâde demek olmayıp {(5) Çünkü, bu mânâca iâde, birincinin sıhhatini iktiza eder. Farzımız ise, onun butlanıdır.} belki, o farzı yerine getirmek, ona farz olur, demektir.

Eğer imamın namazını mubtil olan şey, târî olmuş yâni, sonradan vukua gelmiş ise, cemaate iâde yoktur: İmam namazı müteakip mürted olsa. öğlenin edasından sonra, yalnızca cumaya saay eylese, cemaat dağıldıktan sonra imam - tilâvet secdesine avdet edip - kade-i ahîreyi iâde etmemesi, gibi. {(6) İşte bu meselelerde, imamın namazı fâsit ve muktedinin namazı gayr-i fâsittir. Elgaz olunarak: Hangi namazdır o ki, imamın namazı fâsit olduğu halde, cemaatin namazı fâsit olmamış ola.}

Namazın fesadı tebeyyün eden imama imkân dâiresinde -velev tezkire yazmak, yahut haber göndermek yoluyla olsun- cemaate namazlarım iâde etmelerini bildirmek, lâzım gelir. Muhtâr olan da budur.

Bunun, ihbarın vücubündeki, nâzîri, bir kimse diğerini pis su ile abdest alırken görmek, yahut üzerinde necaset bulunduğunu görüp haber vermektir.

Dirâyede, cemaatın kimler olduğu bilinmediğine göre, {(7) Tahtavî merhum, Dürr-ü Muhtâr Hâşiyesinde der ki, cemaat belli olmamanın tahtında, iki sûret vardır: Biri aslâ belli olmamaktır ki, burada maksut olan odur. Diğeri kısmen belli olmamaktır. Bu takdirde, belli olanlara haber vermek lâzımdır. İhbar edildikte, cemaate, iâde etmek lâzım mıdır? Muhbir âdil ise, evet. Değilse, iâde menduptur.} onlara bildirmek imama lâzım olmadığı mezkûrdur.

— 234 —

CEMAATTAN ALIKOYAN ÖZÜRLER:

On sekiz şeyin {(1) Ahbeseyn müdafaası ile rih müdafaası dahi, bunlara zam edilerek, yirmiye iblâğ olunduğunu, İbni Âbidin, Bahr-i râik haşiyesinde söylemiştir.} biriyle cemaatın huzuru {(2) Cemaata çıkmak demektir. Muhaşşî der ki, ifadeden anlaşıldığına göre, Cumave bayram namazları cemaatine dahi şâmildir. Artık cumayı, öğle olarak kılar. Bayram namazı sâkıt olur.} sâkıt olur:

1 - Yağmur. {(3) Mişkât şerhinde mezkûrdur ki: "Hudeybiyye vak'asında, Resulullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem ile beraber idik. Bize yağmur isabet etti, ayak kaplarımızın altı ıslanmadı. Peygamberimiz efendimiz münadisi; herkes namazı bulunduğu yerde kılsın, diye nida eyledi" denildiği sahihtir.}

2 - Şiddetli soğuk. {(4) Aliyyül-kariî, imam Muhammedin, Muvatta' şerhinde, şiddetli harareti dahi, şiddetli soğuğa ilhâk etmiştir.}

3 - Muteaddi havf, (tecavüz korkusu). {(5) Yâni birinin, haksız yere kendi canına veya maline teaddisinden korkmak yahut malının ziyamdan ve yahut namaz için cemaate katıldığı takdirde, kafilenin göçüp gitmesinden korkmak (malından maksut elindeki maldır, velev emanet olsun).}

4 - Şedit zulmet.

5 - Mu'sir olarak habs. {(6) Yâni dar gelirli ve müşkül durumda olan borçlunun, borcunu ödemek için mahpusiyyeti. Çünkü, zengin olan borçlu, cemaati terkte mâzûr olamaz. Darda olan borçlunun ise, mâzûriyyetinde, Muhaşşinin ifadesine göre, kendinin haps edilmesi şart olmayıp, bundan korkması dahi, cemaate çıkmaması için özürdür.}

6 - Körlük. {(7) Yedeni, yok ise, âmâdan cemaatin sukûtu ittifâkîdir. Yedeni var ise, imameyne göre çıkması lâzım, imam indinde cemaati terkte mazurdur.}

7 - Mefluçluk. {(8) Felç: İnme, meflûç: İnmeli demektir. Muhaşşinin ifadesine göre, felcin cemaati terkte mâzur olması, yürümeğe muktedir olmamasiyle mukayyettir.}

8 - Bir elin ve bir ayağın kesikliği. {(9) Çapraz olarak kesik demektir. İkisinin kesikliği bir taraftan ise, evleviyyetle özürdür. Yalnız bir ayağının kesikliği ile dahi cemaat sâkıt olur.}

9 - Hastalık.

10 - Aksaklık. {(10) Yâni, müellifin ifadesine göre, kötürümlük demektir. On ikincisinin haşiyesine de bakınız.}

— 235 —

11 - Yağmurun dinmesinden sonraki çamur. {(1) İnkita-ı matardan sonra demesi, yağmur hakkında söz geçmekle bu özür müstakil olarak zikrolunmuş olmasındandır.}

12 - Kötürümlük. {(2) Müellifin ifadesine göre, uğradığı âfet sebebiyle kötürüm hale gelmektir. Bu gibiler cemaatten sâkıttır.}

13 - İhtiyarlık. {(3) Yürümeğe kaadir olamayan ihtiyardan cemaat sâkıt olur.}

14 - Nahv ve lügatle değil de, fıkıh ilmiyle iştigal eden bir takım kimseler ki, sonra o kimseleri kaçırabilir. {(4) Fıkıh kitaplarını mütalâa ve tetebbu eden kimseler cemaate çıkarsa o kimseleri bulamaz. İşte bu hal aled-devam olmamak üzere özürdür. Eğer terke muâzabet ederse, mâzur olmaz, tazir olunur. Dürr-ü Muhtâra göre, tâlim ve teallüme ve telîfe şâmil olmak üzere, mutlak fıkıh ile iştigal edenler maksuttur.}

15 - Nefsinin arzu ettiği taamın hazır olması. {(5) Gerek akşam taamı olsun, gerek akşamın gayri olsun, ifadeye nazaran, velev ki ondan sonra cemaat bulunmasın. Müellif: Çünkü gönlüyle meşgul olur, ahbeseynin ve rîhin müdafaaları dahi böyledir. Bu faslın ilk hamişine de bakınız.}

16 - Teheyyu ettiği yolculuğu kasdetmek. {(6) Teheyyü, hazırlanmaktır. Muhaşşî der ki: Hemen yola çıkmak için olan hazırlık maksat olmak gerektir.}

17 - Bir hastaya bakmak ki, kendinin gaybubetinde o, hasta mütezarrır olur. {(7) Böyle değil ise, özür olmaz.}

18 - Gündüz değil de, geceleyin rüzgârın şiddeti. {(8) Yâni aşırı karanlık gece demektir.}

Mübah kılan özürlerden bir özre mebni cemaatten munkati' olan kimse, eğer özrü olmasa, cemaatte bulunmağı niyyet etmiş ise, ona cemaat sevabı hâsıl olur. Kişinin hayırlı niyyeti fiile gelmese bile kendisine nâfi olur.

— 236 —

İMAMETE EHAK OLAN:

Bir kavm yâni, rical topluluğu, {(1) Kavm lâfzının, ricale tahsisi, Hucurat sûresindeki (lâ yeshar kavmün, minkavmin)kavl-i kerîminden nümayandır.} ictima edip de, içlerinde hane sahibi, {(2) Muhaşşinin ifadesine göre, hane sahibinden maksut, hanede sakin olandır. İster kiracı, ister muvakkaten oturan olsun. Hanede bulunulduğuna göre, ev sahibi, camide bulunduğuna göre, vazife sahibi, mutlaka takdim olunur. Zikr oluna-cak fezail, onlarda gerek bulunsun, gerek bulunmasın. Hane sahibi, meclis sahibi, mescidin imamı başkası ondan, efkah, akre, evra, efdâl olsa da, imamete sairinden ehaktır. Ya kendi geçer, yahut birini geçirir. Geçirdiği kimse sairlerine nisbetle, fazilette dahi olsa, böyledir. Ona müstahap olan, efdâli mezun kılmaktır.} yahut vazife sahibi, {(3) O mahallin imamı demektir. Zira vazife sahibi, vâkıf sahibinin tâyin ettiğidir. Diğeri takdim olunmakla, vâkıfın maksadı fevt olur. Onun şartı ise, şariin nassı gibidir.} veyahut memleket emîri ve kadı gibi, velâyet-i âmme sahibi bulunmadıkta, {(4) Bunların biri bulunursa, o ehaktır. Nitekim, âtiyen tasrih olunur. Muhaşşinin beyanına göre, âmme sahibi olan, hepsinden ehaktır. Ev sahibine, vazife sahibine bile, mukaddemdir.} imamlığa, ulûmun hayırlısında mütebahhir olmasa bile, zâhiri fevahişten (ahlâk ve edebe mugayir hallerden), çekinir olmak şartiyle, namaz hükümlerini -hakkiyle- bilir {(5) Maksut, sıhhat, fesat ve sair hususça, salât ahkâmına - hakkiyle - âlim olmaktır. "Fıkha ve şeriat hükümlerine â'lem olan, elhaktır" diyenin de maksudu budur.} ve mesnûn olan kıraeti hâfız olan, {(6) Mesnun olan kıraeti hâfız olmak, namazda kıraeti, mesnun olan miktar onun hıfzında bulunmaktır. Farz olan miktarın hıfzı, malûm olduğu üzere, sıhhatin şartlarındandır. Bunlar ise, kemalin şartlarındandır. İmam Ebû Yusuf, akre hakkındaki, hadîs-i şerife mebni, onu takdim etmiştir. Bu hususta mutemet olan, tarafeynin sözüdür. Çünkü, kıraete ihtiyaç ancak, bir rüknü ikame içindir. Fıkıha ise, bütün erkân, vacibat, sünen, müstahabat için, ihtiyaç vardır. Hem de, akre o zamanın ıstılahınca, â'lem demektir. Çünkü, onlar Kur'ânı hükümleriyle beraber, telâkki ederlerdi. Ashabın uleması dahi (akre) tâbir olunurdu.} ehaktır.

Memleket emîri, kadı, hane sahibi, bir yerde bulunduklarında, memleket emîri mukaddem olup, ondan sonra kadı ve ondan sonra da hane

— 237 —

sahibi, imamete ehak olur. {(1) Hanede kiracı olarak oturan, misafir bulunan ev sahibine takdim olunur.} Kadı dahi, mahalle imamına takdim olunur. {(2) Hadîs-i şerîfte: "Kişi kendi velâyetinde olan mahalde memun olamaz, meğer ki kendi izniyle olan. Ve hanesi dahilinde, kendine mahsus mevkide, onun izni olmadıkça oturulamaz" buyurulmuştur.}

Bunlar bulunmadığına göre, imamete, mezkûr minval üzere, namaz hükümlerini -en iyi- bilen ehak olup, ondan -yâni ilimde müsavattan- sonra, akre' olan -yâni tilâvette ve tecvitte ahsen bulunan- ehaktır. {(3) Akre: Ahkâmına ilimsiz olarak, mücerred ezberde, ekser olan, demek değil, belki vakf, ibtida, vasl, harfleri eda keyfiyetleri gibi, kıraet hükümlerine - hakkiyle - vâkıf olan kimse demektir. Bunları bilmediği halde, edayı ihkâm eden bilen...hükmündedir.}

Sonra evra' (en ziyade veri' ehli) olan ehaktır. {(4) Vera': Şüpheli şeylerden sakınmak demek olmakla, takvadan âlâdır. Çünkü, takva haramlardan sakınmaktır.}

Ondan sonra esen (daha yaşlı) olan ehaktır. {(5) Hadis-i şerifte, iki zata hitaben: (Ve liyüemmükümâ ekberükümâ) buyurulmuştur ki, size büyüğünüz imamet etsin demektir. Diğer hadîste: (fein kânû filhicreti sivaen feakdemehüm islâmen) buyurulmuş olduğuna mebni, Nihirde, Esenden, islâmen akdem olmak mânâsı kasd olunarak: Sonradan müslim olan ihtiyar, islâm üzere neşet eden gence takdim olunamaz, denilmiştir. Bunda şu var ki, esenin mertebesi zikrolunmamış olur olur. Bunun için, bâzılar islâmen akdem olmak rütbesini esenin rütbesine takdim ederek, onları, başka başka iki mertebe itibar etmiştir ki, bu güzeldir.}

Ondan sonra hulkan, yâni insanlar arasında ülfeten ahsen olan ehaktır. {(6) Muhaşşî der ki, güzel hûlku, güzel ülfet ile tefsir, tefsir-i bil lâzımdır. Çünkü, hûlku güzel olana, insanlar ülfet-gir olur da, cemaat çoğalır. Müellif, güzel huyu, güzel yüze takdim etmektedir. Hülâsa sahibi ve molla Hüsrev ise bunu tercih etmişlerdir. Zira, kemal sıfatından ilk idrak olunan: Zahir olandır. Yahut güzel yüz, güzel huya delil gibi olduğundandır. Çünkü, zahir bâtının unvanıdır.}

Ondan sonra veçhen ahsen olan, yâni, en güzel yüzlüleri ehaktır. Zîra, güzel yüz -zahiren- iyi huya delildir. {(7) Kâfide, vechen ahseni, gece namazını - ki, teheccüt namazıdır. çok kılıcı olmakla tefsir etmiştir.} Hem de nâsın cemaate rağbetlerini, tezyid eden şeylerdendir.

Ondan sonra, neseben eşref olan ehaktır. {(8) Bâzılar, buna haseben ekser olanı, takdim etmişlerdir. Hasep: Sülâle büyüklerinin şerefi, mal şerefi, din şerefidir. Hasep ile kerem, şerefli babalan olmayanlarda dahi olabilir ki, akl ve zekâya ve salih işlere haml olunur. Amma, şerefile mecd, onlarsız olamaz. Dürr-ü Muhtâr Hâşiyyesinde, Muhaşşî merhum, Abbâsi, Hasenî, Hüseynî ve Zubeyrî gibi, neseb sahipleri, bir araya geldiklerinde, kim takdim olunur? bak demiştir.} Çünkü, ihtiram ve tâzim olunur.

— 238 —

Ondan sonra, sesi ahsen olan ehaktır. Çünkü, güzel sesi dinlemeğe - huzûa mebni - rağbet vardır. {(1) Zira huzû', güzel sesi işitmek indinde olur. Demek ki güzel ses Kur'ânın: Güzelliğini arttıran şeylerdendir.}

Ondan sonra, elbisesi çok temiz olan ehaktır. Elbisesi nazîf olan kimse, murdarlık ve çirkeften uzak olmak cihetiyle rağbeti - cemaatin çoğalmasını - mucip olur.

Ondan sonra başı büyük olan ehaktır. (Büyük baş, büyük akla delildir).

Ondan sonra, malen ekber {(2) Zira nefsi afîf olup, gayrin maline bakmaz ve namaz içinde iştigali az olur. Bunun itibarı, veri gibi, tekaddüm eden evsafın itibarından sonra, olmasından anlaşılır ki, maksut, helâl maldır. Ve illâ, onunla fâsık olmuş olur.} ve ondan sonra cahen ekber {(3) Onu hoşnut olunacak hususa, sarf ederse demektir. Ve illâ, onunla fasık olmuş olur.} bulunan ehaktır.

Eğer zikrolunan sıfatlarca, hep müsavi bulunurlarsa, aralarında kur'a atılır. Kimin kur'ası çıkarsa o geçirilir. Yahut ihtiyar ve intihap, cemaate bırakılır. Eğer onlar, ihtilâf ederlerse, itibar, ekserin ihtiyarınadır. {(4) Mişkât şerhinde denmiştir ki, bu ihtimal ki, bulunduklarına göre ulemâdan olan, eksere mahmuldür. Ve illâ cahiliyetin kesretine itibar yoktur. Kaale teâlâ"ve lâkin ekserühüm lâ yâlemûn. "} Ehak olmayanı ihtiyar ederse isaet etmiş olurlar, âsim olmazlar. Tecniste böyle mezkûrdur.

Mukîm ile misafirin içtimaında, ihtilâf olunmuştur: Onlar müsavidir, denildi. Mukîm evlâdır da, denildi. {(5) Dürr-ü Muhtâra, ikinci kavl, ihtiyar olunarak "Badehû mukîm misâfir eve badehû aslî hür azatlıya, ve badehû hadesten müteyemmim olan Cünüplükten müteyemmim olana takdim olunur, denilmiştir.}

Hidaye sahibi, tecniste demiştir ki, cemaatin istemedikleri kimsenin, onlara imameti üç vech üzeredir. Şöyle ki, eğer onların istememeleri, o kimsede olan bir fenalığa mebni ise, yahut kendilerinin imamete, ondan ziyade ehliyetlerine binaen ise, mekrûh olur. {(6) Halebî dedi ki, Ebû Dâvûdun haberine mebni kerahet, tahrimiyye olmak gerektir ki, (üç sınıf vardır, onların namazlarını Cenab-ı Hak, kabul etmez,) buyurulup, kendini kerih görenlere geçip imamet eden, onlardan sayılmıştır.} Ve eğer, o, onlardan ehak olup, kendinde bir fenalık dahi olmadığı halde, onlar kendisini, kerih görmekteler ise, geçip onlara namaz kıldırmak mekrûh olmaz. Çünkü, cahil ve fâsık olanlar, âlim ve salih bulunanları kerih görebilirler.

Kölenin ve azatlının ve âmânın imameti, kendilerinden efdali mevcut

— 239 —

olduğuna göre, tenzîhen mekrûhtur. Onların efdâli yok ise, kerahet dahi yoktur. {(1) Köle ve kezâ, azatlı olanlarda, kerahetin vechi onların efendileri hizmetiyle iştigallerinden, ilim tahsili için boş vakitleri kalmayarak, kendilerinde cehlin galip olmasıdır. Âmânın imametinin dahi kerâheti veçhi, kıbleye doğrulamamak ve elbisesini siyanet edememektir. Bu sebebe göre, tahsil görmüş kölenin imametinde kerahet olmadığı gibi, fetanet ve nezafet sahibi olan âmânın imametinde de kerahet olamaz. (İnne ekremeküm indellâhı etkaaküm) olduğu gibi Hazret-iResûl-ü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz dahi Hazret-i İbni Mektûmu, defalarca ve Hazret-i İtban bin Müâliki, Tebük gazvesine çıkışlarında, Medine'de kendi makamlarına bırakmışlardır. Halbuki, müşarünileyhima âmâ idiler. Radiyallahü teâlâ anhümâ.}

Göçebe ve yerleşik, cahilin {(2) Müellifin kelâmındaki, ârâb: Badiyede oturan, demektir ki, Muhaşşinin tasrihi veçhile, göçebe halindeki Türkmenlere ve aynı durumda bulunan Kürdlere de şâmildir. İlim meclislerinden uzak bulundukları için bunlarda cehil galiptir. Müellif nazari olarak cahili de onlarla bir tutmuştur.} ve ilim ve takvası olmayan, babası meçhulün {(3) Muhaşşi, onun imametinin kerahetini tâlilde: Çünkü, babasızlığı cihetiyle onda cehil galip olur. İlim ise, kerahette olmaz, dedikten sonra, onun kerahetinin veçhini, kendisi müttehem olduğu için, nâsın ondan nefret eder olmalariyle beyan etmiş ve Nihir sahibi dahi, onu mukarrer kılmıştır. Buna göre, kerahet mutlaka- yâni câhil olmasa da - sabit olmak gerektir, dedi. Dür haşiyesinde, Bahirden naklen, köle hakkında dahi, böyle bir sebep söyledi.} dahi, imametleri mekrûhtur.

Bunların imamlıklarının mekrûhiyyeti, hep cehalet kaydiyle mukayyettir ki, kerahet nekaise binaendir. Hattâ bedevi (göçebe) nazarîden (yerleşikten), ve köle hür olandan, ve veled-i zinâ (babası meçhul) veled-i rüşdden (doğru yoldan doğandan), ve âmâ basîrden, efdâl olursa, hüküm berakis (olarak kerahet, cahil olan hazariyi ve hür olanı ve veled-i rüşdü ve basîri, takdim etmekte) olur.

Fâsıkın ilmi dahi olsa, imameti mekrûhtur. Çünkü, dine ihtimamı olmadığı için, şer'an ihaneti, vâciptir. İmamete takdim sûretiyle tazim olunamaz. {(4) Bu sözün açık mânası, kerahetin tahrimiyye olmasıdır. Fâsık müptedî, hâmişinde târif olunur.}

Men'i müteazzir olduğu takdirde, cuma ve sâir namaz için, başka camiye gidilir. Eğer ondan başka cuma kıldıran yok ise, onunla kılınır.

Mübtedî' - ki, Hazret-i Resûlullahtan (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) telâkki olunan hakkın hilâfına, bir nevi şüphe veya istihsana mebni, {(5) Yâni inaden değil ve illâ küfür.} ilim {(6) Rüyetullahı inkâr etmek gibi.} veya amele {(7) "Hayyi âlâ hayril-amel" diye ezan vermek gibi.} ve yahut hale {(8) Mutlak sükût, taattır, diye itikat ile sükût eylemek gibi.} müteallik şey ihdasını

— 240 —

irtikâp etmek {(1) Ve onu, din gibi sırat-ı müstekim kılmak.} sebebiyle, bid'at ehli olandır. Onun dahi imameti mekrûhtur. {(2) Müptediin başkaca zikrolunması karînesiyle ondan önce mezkûr fasiktan, efaliyle fisk işleyen maksut olup akiydesiyle fasik olan maksut değildir. Fısk, lûgatte doğru yoldan çıkmaktır. Şeriatte, kebîreyi irtikâp veya sagîrede israr ederek, hakka taatten huruçtur. Nemime, riyâ, şarap içme gibi.}

(İmam Muhammed hazretleri, Şeyhaynden bid'at ehlinin arkasında, namaz kılmak câiz olmadığını rivayet etmiştir. Müşârün-ileyhimâdan menkul olanın sahibi budur ki, bid'at! , kendisini ikfare sebep olmayanın {(3) Bu kayda binaen Nebiy aleyhis-selâmın şefaatini, yahut kirâmen-kâtibiyni, veya ruyetullahı, inkâr edenin arkasında namaz kılmak caiz olmaz. Çünkü, o küfür üzeredir. Eğer: Cenab-ı Hak, celâl ve azameti eclinden, ruyet olunmaz, derse o müptedîdir. Müşebbih ki, -Cenâb-ı Hakkın eli ve yahut ayağı vardır, diye hâlikı mahlûka teşbih edendir- kâfirdir. Eğer: Cenâb-ı Hak, ecsamı gibi olmayan, bir cisimdir, derse o müptedîdir. Hazret-i Sıddîkın sahabeliğini inkâr eden, israyı inkâr eyleyen gibi, kâfir olur. Fethul-kadîrde Hazret-i Ömer'i dahi, bu hükümde Hazret-i Sıddıka ilhak etmiştir. Burhanda, Hazret-i Osman dahi, onlara ilhak olunmuştur. Mest üzerine meshi inkâr edenin, yahut Hazret-i Ebû Bekirle Hazret-i Ömere, sebbeyleyenin ve yahut Hazret-i Sıddîkayı kazf edenin, arkasında namaz kılmak caiz olmaz. Binden olduğu, zaruretten malûm bulunan bâzı şeyleri inkâr eyleyen kimsenin dahi, küfrüne mebni arkasında namaz kılmak caiz olmaz. Ve kendinin tevîl ve içtihadı na namaz iltifat olunmaz. Hazret-i Aliyi, sairine tafdil edenin arkasında namaz kılmak caiz olur. Bundan Şiilere iktidanın cevazı anlaşılmasın ki, onlar müfaddıla değil, mükeffiri sahabedirler.} arkasında namaz kılmak maal-kerahe sahih olur. Şu kavli şerifi nebeviye mebni ki, "Her facirin ve her iyinin arkasında namaz lalın. Her facirin ve her iyinin namazını lalın. Her facir ve her iyi ile beraber savaşın." buyurulmuştur. Ve mecmeür-rivâyâtta demiştir ki, fasıkın yahut, "bid'atı, küfrü mucip olmayan" mübtediin arkasında namaz kılan, cemaat sevabını ihraz etmiş olur. {(4) Başkaları ile beraber ise maal-kerahe, ve illâ bilâ kerahe.} Ve lâkin, mütteki imamın, arkasında namaz kılanın sevabına nâil olamaz).

Emredin, {(5) Zâhiri bu ki, velev gayr-i sabîh olsun. Bitme çağına varıp ta, sakalı henüz çıkmayan, emred değildir. Onun imametinde kerahet yoktur.} sefihin, {(6) Sefih, reşidin zıddıdır. Her sefîh, fıska müstelzim değildir.} meflûcun (inmelinin), barası yâyı olan abraşın "abraş, teni lekeli", mürâinin, mütesanî'in, {(7) Mütesanni Müraiden ehastır ki, taatı, tahsin tekellüfünde olandır.} meczumun "mis-" kinin", arkasında namaz kılmak mekrûh olur. {(8) Bunların mekruh olmasının illeti, kiminde mefsedet, noksanlık, kiminde fısk, kiminde de nefret olmasıdır.} Ücret ile imamet edenin arkasında namaz kılmak, müteehhirînin üftaları üzere, mekrûh olmaz.

— 241 —

İmamın namazı uzatması (yâni, kıraet ve tesbih ile veya bunların gayri ile uzatmak) mekrûhtur. {(1) Cemaat, gerek razı olsun, gerek olmasın. Çünkü, salâtın tahfifi hakkındaki emir mutlaktır. Namazı uzatmakta, cemaatin tenfiri vardır. Hadîs-i şerifte ise, imamet eden, tahfîf etsin, mealde olmak üzere: İmam olan hafifletsin. buyurulmuştur. Namazın sünnetlerinin, 16 ncısında bu hususa dâir malûmat vardır.}

SAFLARIN TERTİBİ:

Çıplak olanların, cemaat olarak namaz kılmaları mekrûhtur. {(2) Çünkü, bunda yekdiğerinin avretine muttalî olmak vardır. Ezan ve ikamet, müstahap olan cemaatin, sünnetinden olmak mülâbesesiyle, bu mesele ezan babında dahi zikrolunmuştur. Avret yeri mestur olanın, çıplak olana iktidası, asla sahih olamaz. Nitekim, sıhhatin şartı, imameten zahirdir. Ve Cevherede musarrahtır. Muhaşşi der ki, uryanların cemaat olmaları tahrimen mekruhtur. Zîra, iki mahzurun birini müstelzimdir: Ya imamın ileri durması vâcip iken onu terk edip, saftan ayrılması veyahut uryanlığın ziyadeleşmesi lâzım gelir. Efdâl olan, onlar namazı münferit ve birbirinden uzak olarak oturarak îmâ ile kılmaktır. Nitekim, kuud sıfatı ile beraber zikrolunur.} Kadınların, kendilerinden biri imam olmak üzere, cemaat olmaları mekrûhtur. {(3) Kadınların cemaati dahi, iki mahzurdan birine mebni, tahrîmen mekruhtur: Ya imam ilk saf arasında bulunur, yahut ileride durur. Evvelkisi mekruh olduğu gibi, ikincisi dahi, onlar hakkında mekruhtur. Eğer onlara, bir erkek imam olursa kerahet olmaz. Meğer ki, ev içinde bulunup ta, başka bir erkek daha veyahut imamın halîlesi veya mahremi beraber bulunmaya. Bunların biri bulunursa kerahet olmaz. Nitekim, mescit içinde (onların cemaate çıkmış olmalarından başka) mutlaka kerahet yoktur.}

(Kadınlar, cemaate hazır olmazlar. Onların cemaate çıkmaları, Velev ki, cuma ve bayram namazlarını kılmak veya vaaz dinlemek için olsun, mutlaka yâni, kadın gerek genç, gerek ihtiyar, gece veya gündüz olsun mekrûhtur. Kadının muhtaç olduğu dînî meselesini, zevci bilmiyorsa, ehlinden öğrenip, zevcesine söyler).

Kadınlar, maal-kerahe cemaat olurlarsa, imamları kendi aralarında, yâni saf sırasında durmak, vâcip olup, {(4) Hünsâ imamet ederse, onun ileride durması vâciptir. Hamevî merhum Hazaneden, kadınlar imamının dahi onlara tekaddümünün cevazını nakletmiştir.} imam olan kadın, onlara ökçesiyle, tekaddüm eder. Eğer erkek gibi ileride durursa âsim olur, namaz sahihtir.

Uryan kimse, uryanlara imamet etmek sûretinde olduğu gibi ki, o

— 242 —

dahi,ileride durmayıp, onların aralarında, yâni saf arasında bulunur. Bunlar namazı oturarak îmâ ile kılarlar. {(1) Kuud sıfatını müellif - mümkün olduğu kadar tesettür hâsıl olabilmek için - ayaklar kıbleye doğ ru uzatılmak üzere beyan etmiştir. Muhaşşî ise, Zahirede böyle mezkûr ise de, evlâsı Münyede mezkûr olanıdır ki, namazda oturur gibi, erkek kollarını döşeyerek kadın kaynakları üzerine yayılarak oturmaktır. Bunda tesettür daha ziyade olmakla beraber, bilâ-zarure, kıbleye ayak uzatılmamış olur.}

Müktedî, bir erkekten ziyade olursa, velev mümeyyiz sabi, olsun imamın sağına, ona müsavi durur, {(2) Müellifin "ve ancak ökçesiyle geride bulunur" dediğini, Muhaşşî merhum, sair müelliflerin ifadelerine muhalif bulmuştur.} soluna ve arkasına durmak, sünnete muhalif olduğu için, mekrûhtur. Kadın bir olsa dahi, arkada durur. (Meğer ki, kendi gibi kadına iktida etmiş ola).

Bir erkek ile bir kadın bulunursa, imam olan erkek, cemaat olan erkeği sağına ve kadını arkasına durdurur. Birden ziyade muktedi, iki dahi olsa, imamın arkasında durur. Bir veya daha ziyade kadın dahi, bulunsa onların arkalarında durur. {(3) İki erkeğin biri veya her ikisi, baliğ olmayan sabi ve kadın, ihtiyar dahi olsa, böyledir.}

Cemaat çoğalıp saflar hâsıl oldukta, safların tertibi şöyle olur: Evvelâ erkekler, {(4) Velev ki, onlar köle olsalar.} sonra erkek çocuklar, {(5) Eğer saf olacak kadar değil ise, sabî, erkeklerin arasında durur. Kız çocuklar, kadınlar arasında durmak gerektir.} daha sonra kadınlar saf olur. {(6) Eğer cemaate çıkmışlarsa demektir ki, onlar cemiyetlere çıkmaktan - ihtiyar dahi olsalar - memnudurlar.}

İmam onlara, bunu emir ve işaret eder. Sık durup, açık yer bırakmamalarını ve doğru ve dürüst durmalarını söyler ki, bunlar safların sünnetlerindendir.

Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri bir hadisinde, doğrulunuz ki, kalbleriniz dahi doğrulsun, ve sıklaşınız ki, yekdiğerine rahm ve şefkat hâsıl olsun, diğer bir hadislerinde, safları ikame edin ve omuzlan muhâzî tutun ve açığı kapayın ve ihvanınızı elleriniz ile telyin edin, yâni, ihvanınızın omuzlarım okşayarak safa sokulun, {(7) Bu manâ, müellifin şerh-i kebîrinde vâkî olduğu veçhile (leyyinû) kelimesinin müşedded okunmasına göredir. İmam Ahmedin ve Ebû Dâvûdun, İbni ömerden "Radiyallahü teâlâ anhuma" olan rivayetlerinde ise, "leynû bieydi ihvâneküm"vâki olmuştur ki, safta bulunanlara emr olmak üzere, muhakkaktır. Ve: İhvanınızın elleri sebebiyle yumuşayın. Yâni, saffa sokulmak için, omuzuna el koyanı, aranıza kabulde, sertlik göstermeyin, demektir.} şeytana

— 243 —

boşluklar bırakmayın, saffı vasl edeni, Cenab-ı Hak vasl eder, {(1) Vassalehüllah, cümlesi, ya böyle haberdir,veyahut: Cenab-ı Hak dahi, onu hayr ile vasl etsin, meâlinde duâdır. Bu iki vech, (kattaahüllah) cümlesinde dahi caridir.} saf fı kat edeni {(2) Safın kat'ından maksat, safta bulunmuş iken, lûzumsuz olarak, çıkmaktır. Yahut saffa durduğu vakit, kendi ile safta bulunan arasında boşluk bırakmaktır. Saffı kesmekten, ilk safta açık var iken, ikinci safta kılmağa şâmil, bir mânâ, irade olunmak dahi uzak olmaz.} Allahü teâlâ dahi kateder, demektir. {(3) Bununla yâni, (veleyyinû bieydîküm ihvâneküm) kavli şerifi ile malûm olur ki, saffa. dahil olmak isteyene, dühule mânî olmak üzere, yan tutanlar ve yer açmağı, riya, yahut salâtı müfsid, sananlar, cehalet etmektedirler. Girene yer açmak, emri nebiyi icraya iane ve ona imtisâldir.}

İkinci safta açık bulmayıp da, birinci safta bulan kimseye, o açığı tutmak için, ikinci saffı yarıp geçmek vardır. Zira onlar birinci saffı kapamağı, terk etmişlerdir. (Kendi taksirleri sebebiyle, hürmetleri yoktur.)

Erkek muktedîye göre, geride yalnız durmak, mekrûh olduğundan, saffı dolgun bulan kimse, bir diğerin gelmesine muntazır olup {(4) Esah olan rükûa kadar beklemektir.} rekâtın fevtinden korktuğu takdirde, saftan -meselenin hükmüne âlim olup müteezzi olmayacak- birini yanına çeker {(5) Ta ki, onunla beraber o dahi, bir saf olsun. Çekilen kimseye lâyık olan icabet etmektir. Çeken, elinden geleni işlemiş ve bu suretle kerahet, ondan uzaklaşmış olur.} ve illâ yalnız durur.

(Yalnız durmak -zamanımızda -evlâdır. Çünkü, meseleleri bilmeyen çok olmakla, saftan çekilenin namazı fâsit olmak ihtimali vardır.)

Safların efdâli, ilk saftır. {(6) Cenaze namazının gayride. Hem de ricâl hakkında.} Ondan sonra, ikinci saf, ondan sonra üçüncü saf ve sırasiyle diğerleri. Efdâliyyet, imama yakin olmak meratibindedir. {(7) Rivayet olunan şeye binaen ki, rahmet, evvelâ imama ve badehû ondan geçerek, ilk safta ona muhazî - yani arkasında - durana ve badehû, sağ cihetlere ve sonra sol cihetlere ve ondan sonra ikinci safa nazil olur, buyurulmuştur. Sallallahüteâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinden şu meal dahi rivayet olunmuştur ki: İfnamın arkasında, ona muhazî bulanana yüz, ve sağ canibindekine yetmiş beş, ve sol canibindekine elli, ve sair saflarda olanlara yirmi beş namaz ecri yazılır. Burası, ziyadenin en azı beyan olmak zahirdir. Zira, cemaatten her birinin, namaz sevabı, bu muzaafeden ziyadedir.}

— 244 —

İMAMA UYULUP UYULMAYACAK YERLER:

Fiilî erkânda mutabeatın lüzumunda ihtilâf yoktur. Kavlî rükün olan kıraete gelince; bizce, muktedi onda imama mutabî olmaz. Belki onu istima ve insat eder. İmam, kıraeti, gerek cehr etsin, gerek cehr etmesin. {(1) Şâfiî indinde, Fatihada mutlaka lâzım olur. Meğer ki, rekâtın fevti korkusu ola. Mâlikî ve Hanbelîler indinde, imam - cehr ederse değil de - ihfa etmek sûretinde, muktedi ona uyar. İmam arkasında kıraetin cevazına gelince: İmam Muhammed, cehrî olmayan namazlarda cevaza kail olmuş, ve her iki taraf indinde dahi, imamın arkasında kıraet, tahrîmen mekruh bulunmuştur.}

Kıraetten mâdâ ezkârda, muktedi imama mutabî olup, imam onları ityan ettiği gibi, muktedi dahi ityan eder.

Erkânda mutabeatın lüzumuna, şu mesele bina olunur ki, muktedi, imamdan evvel, rükûdan veya sücuddan, baş kaldırırsa, avdet etmek gerektir. Onun rükûu, bu suretle iki ve sücudü üç olabilir.

Muktedî, rükûda üç kere "Subhane rabbiyel-azîm" ve sücudda üç kere "Subhane rabbiyel-âlâ" demeden, imam baş kaldırırsa, sahih olan budur ki, muktedi bunlarda, imama mutabî olup kalkar. {(2) Üçer tesbihi itmam eder, diyenler dahi vardır. Çünkü, tesbih üçten eksik olursa, namaz caiz olmaz, diyen dahi ulemâdandır. Onu diyen, Hazret-i İmamın telmizi olan, Ebû Mutî-i Belhîdir. Hücceti hadîste öyle emrolunmuş olmasıdır.}

Kaade-i ûlâda, muktedi tahiyyatı bitirmeden, imam üçüncü rekâte kıyam etse, muktedi tahiyyatı tamamlama vücubü ile mutabeat vücubü arasında muhayyerdir: Dilerse tahiyyatı tamamlar, dilerse imama uyarak kalkar. {(3) İki vâcibin taarruzuna mebni, mezhepte meşhur olan, muhayyerliktir. Fazlînin fetvalarında ve kitâb-ı tecniste ise, şöyle mezkûrdur: Muktedî, rekâtın fevtinden korksa bile, tahiyyatı vâcip olarak itmam eder, imama uymaz. Çünkü, onun yalnız birazını okumak, taat olarak, maruf olmamıştır. Rükûu ise, o hakikatte fevt etmeyip onda ancak, imama mukareneti, fevt etmiş olur. Zîra onu elbette icra edeceğinden, yine imam arkasında, rükû etmiş demektir. İki vâcibin, ikisini dahi ityan etmek veçhile, birini tehir etmek ki, o da mutabeatte, mukarenettir. Birini büsbütün terk eylemekten evlâdır.}

— 245 —

Kade-i ahîrede muktedi tahiyyatı bitirmeden, imam selâm verirse, {(1) Yahut söz söylese. Onun namazın sonunda, kelâmı selâm gibidir. Amden hades, öyle değildir ki, o müfsittir.} muktedi tahiyyatı itinam eder, sonra selâm verir. Zira, salâtın hürmeti, kendi hakkında bâkîdir. Ve her iki vâcibin, yâni tahiyyat ile selâmın bu suretle cem'i mümkündür.

Eğer salâvat ile duâlar, kalmışsa, muktedi onları terk edip, imam ile beraber selâm verir. Zira, sünnetin terki, vâcibin terkinden ehvendir.

Namazın aslından olmayan, şeyde muktedi imama mutabeat etmeyip durur: İmam namazda hangi rekâtta olursa olsun, bir secde ziyade etse, yahut son kaadeden sonra sehven, {(2) Amden dahi olsa, secde ile takyit etmiş olmadıkça, kuûda avdet edebilir. Kerahetle, namaz fâsit olmaz. Çünkü, bir rekâtin mâdunu, namazı ifsat etmez.} kalksa muktedi ona mutabeat etmez, {(3) Bayram tekbirleriyle, cenaze namazı tekbirlerinde edilen ziyadeye dahi uyulmaz.} ve imamı - tenbih için - subhanallah diyerek uyarır. Eğer imam kalktığı zait rekâtı, secde ile takyid etmeden, kuûda avdet ederse, muktedi beraberce selâm verir. Ve (secde-i sehiv ederler). Ve eğer imam zaid rekâtini, secde ile takyid ederse, muktedi artık, ona intizar etmeyip, yalnızca selâm verir.

Eğer imam, son kaadeden evvel, yâni onu unutarak, zaid rekâte kıyam eylerse, muktedi muntazır olup, imamı - mütenebbih olmak için - tesbih eder (İmam agâh olarak, kadeye gelirse ne âlâ, beraberce selâm verip secde-i sehiv ederler). Şayet muktedi, kendi kendine selâm verirse, farzı fâsit olur. Muktedînin selâmı, gerek imam, zaid rekâtini secde ile takyid etmeden olsun, gerek takyidden sonra olsun. {(4) Çünkü, birinci surette, kendisi henüz muktedi bulunduğu halde, kaade rüknü ile infirat etmiş oldu. Ve ikinci surette, imam son kaadeyi, mahallinde terketmiş olmakla, kendi farzı fâsit olduğu gibi, muktedînin dahi farzı fâsit olmuş olur. Müellifin ibaresi burada pek kaasırdır, îzah olundu.}

İmamın teşehhüdünden sonra ve selâmından evvel, muktedînin selâm vermesi mekrûhtur. Çünkü, vâcip olan mutabeat, terk edilmiş olur. Farz olan son kade, mevcut olduğu için, namaz sahihtir. {(5) Hattâ, fecir salâtında, güneş doğmak ve müteyemmim, suyu bulmak ile de, namaz bâtıl olmaz.}

— 246 —

FARZLARDAN SONRAKİ DUA ve TESBİHLER:

Farz namazdan sonra, vârid ezkârın, sıfatına ve faziletine ve sâireye dair {(1) İmamın mihrapta tehavvülünün ve dua esnasında, el kaldırmasının ve yüze mesh edilmesinin, beyanı gibi.}

Son sünneti olan namazlara göre, farzı müteakip, onu takip eden sünnete kıyam etmek sünnettir. Farz ile sünnetin arasını, yalnız

اَللّٰهُمَّ اَ نْتَ السّلَامُ و مِنْكَ السّلامُ. تَبارَكْتَ ياَذَلْجَلالِ وَالْاِكْراَمِ

"Allahümme entes-selâm ve minkes-selâm tebârekte yâ zel-celâli vel-ikrâm {(2) Allahım, sen bütün noksanlardan sâlimsin, selâmet sendendir. Ey azamet ve} senasiyle fasl etmek müstahab olur.

Bundan, {(3) Bu hususa ait rivayet, Hazret-i Âişedendir.} ve Sahihayndeki rivayete {(4) Bunun râvisi, Hazret-i Mugayredir.} göre;

لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

"Lâ ilâhe illalldhü vahdehu lâ şerike lehû, lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve âlâ külli şey'in kadir.

Allahümme lâ mânia limâ âtayte velâ mûtiye limâ menâte velâ yenfeu zel-cedde minkel-cedd."

Ve Sahihi Müslimde, mezkûr rivayet, Hazret-i İbni Zubeyre göre, ses yükseltilerek:

ikrâm sahibi, senin inâyet ve bereketin sonsuzdur.

— 247 —
لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ وَلَا نَعْبُدُ اِلَّا اِيَّاهُ وَ لَهُ الْ فَضْلُ وَ لَهُ اثَّنَاءُلْحُسْنَى لَاِ الٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُجْلِصِينَ لَهُدِّينَ وَلَوْكَرِهَ الْكَافِرِونْ

"Lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerike lehû lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve âlâ külli şey'in kadir. Ve lâ havle velâ kuvvete illâ billahil-aliyyilazîm ve lâ nâbüdü illâ iyyâhü ve lehûl-fadlü ve lehüs-senâül-hüsnâ lâ ilâhe illallahü muhlisine lehüd-dîne velev kerihel-kâfirûn, demekten ziyade başka bir fasıla ile, son sünneti farzdan ayırmak mekrûhtur. {(1) Muhaşşinin beyanına göre, kerâhet tenzîhiyyedir ve söz yeri, sünnetin camide kılındığına göredir. Amma sünnet kılmak için evine gitmek isteyen hakkında fâsıla, mesnün olandan zaidi dahi olsa, mekruh olmaz.}

Akşam namazını müteakip, - sabah namazı akabinde olduğu gibi - {(2) Müstahab vakitler faslına bakınız.} on kere;

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ

"Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerike lehû, lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümitü ve hüve hayyül la yemut biyedihilhayr ve hüve âlâ külli şey'in kadir ve ileyhil masir" demek ve cuma namazını müteakip yedişer Fâtiha ve ihlâs muavvezeteyn okumak {(3) Gelecek cumaya ve üç günden fazlaya kadar, fitne ve belâlardan emîn bulunmak ve bütün günahlara keffaret olmak, onun semeratı cümlesindendir.} hakkındaki tergibî rivayet, sünnetten sonraya haml olunmuştur. {(4) Muhacirinin fukarasına hitaben varid olan "Her namazın sonunda tesbih, tekbîr ve tahmid ediniz." hadisi gibi ki, bu da, onların farza vaslını muktazî olmayıp, belki sünnetten sonra, namazla ilgisi olmayan şeyle iştigal etmeyerek okumağa mahmûldür.}

Farz ile sünnet arasında, çok söylemek, yahut yeme ve içme {(5) Müellifin sözünün zahîri, ilk ve son sünnetlerde şamildir. İkisinde de efdâl olan vasıldır.} ile

— 248 —

vakit geçirmek, - esah olan budur ki onu iptal etmez. Belki, sevabını azaltır.

Sünnetlerde efdâl olan: Onları {(1) İfade, revatib hakkında olmak azhar iken, Muhaşşi merhum, lâfzın umumuna bakarak, teravih ile mescid tahiyyesini, istisnaya lüzum görmüştür ki, teravihte mescid efdâldir. Tahiyyet-i mescid dahi mescide mahsustur.} gerek evde, gerek evden gayride, riyâdan uzak ve hulûsu toplayan, yâni ihlâsı çok olan mahalde kılmaktır.

Farzın edasından sonra, farz kıldığı mahalden tahavvül etmek, müstahap olmakla, son sünnet olduğuna göre, imam onu, mihrabın sağ tarafına -ki, kendinin soluna mukabil olan cihettir- çekilerek kılar. {(2) Sağın Fazileti vardır. Hem de imamın tahavvül etmesinde, onun farzda olması zanniyle, kendisine iktida olunmak iştibahı dahi mündefi olmak vardır. Bir de musâllinin mekânı, kıyamet gününde kendisi için şehadet eder rivayetinde mebni, onda şahidin vardır.} Son sünnet olmadığına (ve olup da kılındığına) göre, imama müstahap olan, eğer -ona karşı namaz kılan yok ise- yüzünü cemaate çevirmektir. {(3) Eğer karşısında namaz kılan varsa, cemaate istikbal, mekrûh olur. Meğerki, arada arkası musâllîye karşı olan kimse buluna.} İmam dilerse, sağ veya sol tarafına döner, yahut kendi işine gider "Namaz kılındıktan sonra, yeryüzüne dağilın ve Allahın fazlü kereminden istifade edin." (Cuma: 10) buyurulmuştur. Emir ibaha içindir. {(4) Mezkûr, nassı kerîmin, cuma namazı hakkında olması sair namazlar hakkında olmasına münâfî olmayıp, onu da delâlet-i nass ile ispat eder.}

Mecmeur-rivâyâtta: Namazdan fariğ olduktan sonra, virdini dilerse oturarak, dilerse ayakta okuyabilir, diye mezkûrdur.

Namazdan sonra, imam ve cemaat üç kere:

أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الْعَظِيمَ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ، الْحَيُّ الْقَيُّومُ وَ أَتُوبُ إِلَيْهِ

"Estağfurullah lâilâhe illâ hüvel-hayyül-kayyûmü ve etübü ileyhi" deyip, {(5) Allahümme entes-selâm, senası, son sünnet olmadığına göre, istiğfar} âyet-i kürsiyi okurlar. {(6) Şu meâldeki hadîs-i şerife binaen ki, "her kim beş vakit namazın sonunda, âyet-i kürsiyi okursa, cennete girmekten onu ancak, ölüm meneder, ve herkim, yatarken okursa, Allahü teâlâ, o kimseyi, kendi hânesi ve komşusunun hanesi ve etraftaki haneciklerin ehli hakkında, emin kılar," buyurulmuştur. Yani Hak teâlâ, onları hıfz eder.} Muavvezatı dahi okurlar, {(7) Muavvezat tabirinde, tağlib vardır ki, maksud: İhlâs süresi ve iki muavvezelerdir. Ukbe bin Amir radiyallahü teâlâ anhü: Her namazın akibinde muavvezat okumaklığımı, Resûlüllah sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem, bana emretti, demiştir.}

dan sonra olur. Nitekim, hadis-i sevebanda öyle varid olmuştur. Müellifin zikr ettiği hadîste: Her kim salâtın (beş vakit namazın) sonunda, bu istiğfarı ederse, günahları mağfur olur, harb safından firar etmiş olsa bile, buyrulmuş olduğundan, Muhaşşi merhum, hadîsi mezkûrda, bu istiğfarın, günahın kebairini dahi örteceğini ifade eder, şey vardır. Zira düşmana hücumdan firar kebairdendir.

— 249 —
سُبْحاَنَ اللّٰهْ ٭ اَلْحَمْدُ لِلّٰهْ ٭ اَللّٰهُ اَكْبَرْ

Ve Cenab-ı Hakkı 33 kere tesbih, 33 kere tahmid ve 33 kere tekbîr ederler ki, bunlar 99 eder. Tamam yüz olmak üzere;

"Lâilâhe illallahü vahdehû lâ şerike lehû lehül-mülkü ve lehülhamdü ve hüve âlâ külli şey'in kadir, derler.. {(1) İmam Müslimin rivayet ettiği hadiste, bunları beş vakit namaz sonlarında okuyanların hataları, deniz köpüğü kadar dahi olsa, mağfur olur, buyurulmuştur. Muhaşşi der ki ehadisin çoğunda, tertip böyledir ki, evvelâ (tahliye - hâlî kılma)kabiilinden olan tahmîd ve daha sonra tazimden ibaret olan tekbirdir. Bâzı rivayetlerde, hasseten, tekbîr tahmide mukaddemdir. Bir rivayette tahmid, tesbihten evveldir. Bunlar, onlarda tertip olmadığına delâlet etmiştir. "Sözlerin en güzelleri olan dört kelâmın hangisiyle başlarsan başla zararı yoktur.

Bunlar: Sübhanallâh, velhamdülillah, velâ ilâhe illallahu, vellahu ekber

hadîsi dahi, bunu teyid eder. Her birerinden, on birer ve onar ve altışar ve birer ve yetmişer ve yüzer dahi rivayet olunmuştur, ve sahihtir ki, sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, sağ elleriyle tesbih bağlamışlardır. Ve varit olmuştur ki, tesbihi parmaklarınızla bağlayınız. Çünkü, onlar mes'ûlât ve müstantakattır. Buyurmuşlardır. Zaif senet ile, Hazret-i Aliden "tesbih aleti güzel müzekkir oldu." diye varit olmuştur.

İbni Hacer demiştir ki, çekirdek ve ufak taşlarla tesbih edilmek, rivayatı sahabeden ve bâzı ümmehatı mümininden olmak üzere kesirdir. Efendimiz, onu görüp takrir buyurmuşlardır. Mişkât şârihi Aliyyül-kariî zikreder ki, Ebû Hüreyre hazretlerinin, bir nice düğümlü ipliği vardı ki, onunla tesbih ederlerdi. Onu bid'at sananlar yanılırlar. Parmaklarla tesbih çekmek, tesbih tutmaktan efdaldir. Alâ kavlin, yanılmayacağına emin olanlar, parmaklarla tesbih çekmek evlâdır. Ve illâ, tesbih tutmak evlâdır. Dürerde mekruhatta, riyasız sebha ittihazında beis olmadığıdır.} Ondan sonra ellerini göğüsleri hizasına kaldırıp ve avuçlarını yüzlerine doğru meyilli olarak, açık tutup, {(2) Duâ nevilerini müellif, vitir bâbında beyan etmiştir.} huşû ve sükûn ile hem kendileri ve hem cemi-i müslimin için,

— 250 —
سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَۚ ٭ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَۚ

mesûr duâlar okuyarak, duâ ederler ve bu duaları

"Sübhane rabbike rabbil-izzeti ammâ yesifüne ve selâmün alel-mürselîne vel-hamdü lillahi rabbil-âlemîne" diye hatm ve yüzlerini, elleriyle mesh eylerler. {(1) Yüzü mesh, duada el kaldırmanın sünnetidir. El kaldırılmayarak, edilmiş olan duâda, yüzün meshi dahi lâzım değildir. Yüzün meshindeki hikmet bereketin kendisine avdeti ve içine sirâyetidir. Ve belânın defini, atânın husulünü tefeüldür. Bir elle mesh edilmez. Çünkü, o hal mütekebbirlerin fiilidir.}

NAMAZDA HADES:

Namazda hades, namaz içinde hades vâki olmak {(2) Müellif merhum burada, namazın müfsidatı bahsine geçerek, müfsidlerin, binaya mâni ve istinâfı mucib olanını olmayanından tefrik etmemiş ve bir çok mesaili dahi fevt etmiş olduğundan, biz, o karışıklığa ve mealin fevtine, meydan vermemek için, bu babta kendilerine peyrev olmayıp, salâtta hades, istihlâf, isnaaşeriye, meselelerinden başlayarak, müfsidatı onlardan ayırmış ve en sonraya bırakmıştır.} demektir. Bu, sebk ve amd suretlerine şâmildir. Namazda abdestin - ihtiyarsız - bozulmasına (sebki hades) ve - kendi ihtiyariyle - bozulmasına da (hadesi amd) tâbir olunduğu gibi, namazı bıraktığı yerden başlayıp kılmağa da (bina) ve yeni baştan kılmağa (istinaf) tâbir olunur. {(3) İstinafe, istikbal dahi denir.}

(Sebki hades) suretinde (bina) câizdir ki, namazda iken ihtiyarsız abdesti bozulan kimse, hemen - konuşmadan - gidip en yakın sudan abdest alarak, yahut - şartı mütehakkak ise - teyemmüm ederek, gelip bıraktığı yerden başlayıp hades vâkî olduğu rüknü - meselâ rükû veya sücudü - iade eyleyerek, salâtı itmam edebilir.

(Hadesi amd), ittifaka (bina) etmeğe mânidir. Sebki hades sûretinde, binanın cevazı dahi, alelitlâk değil, âtîde sayılan şartlarla mukayyeddir. Şâfii mezhebinde: Hades, salâtı münâfî olduğu ve kıbleden ayrılmak ve yürümek, namazı müfsit bulunduğu için (bina) câiz değildir. İstinaf lâzımdır.

Kıyasın muktazası dahi budur. Ancak, biz (Hanefîler), bu kıyası, âtideki rivayete mebni terk etmişizdir. "Namazda kendinden kayy veya mezi gelen, yahut burnu kanayan kimse, gitsin abdest alsın ve tekellüm etmedikçe

— 251 —

namazı bina etsin" meâlindeki hadis-i şerif, buna mesnet ittihaz edilmiştir. {(1) İbni Nuceym der ki, hadîs-i mezkûrun, mürsel olarak sıhhatinde nizâ yoktur. O da bizce ve ehl-i ilmin ekserince, hüccettir.

(Emri bina) Hazret-i Aişe, İbni Abbas, Ebû Bekir, Ömer, Ali, İbni Ömer, İbni Mes'ûd, Selmân Fârisî radiyallahü teâlâ anhüm hazeratından mervidir ki, bunlar ecille-i ashaptandır. Ve Alkame, tâvûs, Sâlim bin Abdullah, Saîd bin Cübeyr, Şuâbi, îbrâhîmi Nahaî, atâ', Mekhûl, Saîd bin Müseyyib rahimehümüllah teâlâ hazaratmdan dahi mervidir ki, bunlar ecille-i tâbiîndendir.}

Meâli, malûm olan hadisteki, "men" umumî elfazdan olmakla, münferide ve imama ve muktedîye şâmildir.

Kendisine sebkı hades vâki olan musâllî, münferit ise, bina ve imam ise, İstihlâf ve bina eder. Muktedî ise, {(2) Muktedi tabirinin, hades sahibi imama dahi şümulü olacaktır. Nitekim, binanın cevazı şartlarının on ikincisinin şerhinde beyan edilmiştir.} lâhik olarak bina eyler.

Şu kadar ki, mezkûr olduğu üzere, hilâfiyye olduğundan, hilâf şüphesinden - sakınılarak - her halde salâtı istinaf etmek efdâldir.

Alâ kavlin, muktedi hakkında bina, cemaat faziletini siyanet için istinaftan evlâdır. Bu da, başka cemaat bulamamak kaydiyle mukayyettir.

Binanın cevazının şartları on üçtür:

1 - Hades, semavî olmak.

2 - Musâllînin bedeninden zuhur etmek.

3 - Güslü, mucip olmamak.

4 - Vukuu nadir olmamak.

5 - Musâllî, hades haliyle, bir rükün edâ etmiş olmamak.

6 - Yürüme Halinde, rüknü eda etmiş olmamak.

7 - Salâta münâfî iş yapmamak.

8 - Lâbüd olmayan işi yapmış olmamak,

9 - Hades vukuundan sonra, özürsüz gecikmemek.

10 - Sebkı hadesten sonra, musâllînin, geçmiş hadesi zahir olmamak.

11 - Musalli, - sahibi tertip - olduğu halde, üzerinden geçmiş namaz olduğunu hatırlamamak.

12 - Muktedî namazını, mekânın gayride itmam etmemek.

13 - İmam, imamete salih olmayanı istihlâf etmemek.

— 252 —

Bu icmalin tafsili şöyledir ki, (hades, semavi olmak) demek kulun onda ve onun sebebinde ihtiyarı olmamak demektir: Sun'u olmayarak, kendinden yel çıkmak, burnundan kan gelmek gibi.

Adde ve darbe {(1) Darbe, vurmak ve Adde, ısırmaktır. Gerek kendi kendini ısırmak, gerek başkası onu ısırmak veya vurup kan çıkarmak. Çünkü, kuldan, iki taraf indinde musâlliye ve diğerine şamil olan mânâ maksuddur. İmam Ebû Yûsufça, maksud musâllîdir.

Dürr-ü Muhtârda, ağaçtan ayva düşüp zedelemek ve aksırıp hadeslenmek dahi - alet-tashih - Mânî-i bina olmak üzere mezkûrdur. Lâkin, Dürr-ü Muhtârda Remeliden naklen: Tenahnuh ile hâsil olan hades mânî-i bina ise de, attas (aksırık) ile hâsîl olan hades mânî-i bina olmamak azhardır, demektir. Hazret-i Faruk efendimiz mihrapta bıçaklanmaları üzerine, Abdurrahman bin Avf hazretleri istinafen imamet etmişlerdir. Radiyallahü teâlâ anhümâ.} sebebiyle kan çıkmak, amden olan hades misilli işin zatinde, kulun ihtiyarı olmak hasebiyle, semavî hadesten hariç olduğu gibi, damda birinin gezmesiyle taş düşüp, musâllînin başı yarılmak dahi, sebebinde kulun ihtiyarı bulunmak hasebiyle, hariçtir. Çünkü, taşın düşmesi ihtiyarî değil ise, onun sebebi olan, yürüme ihtiyarîdir.

(Musâllinin bedeninden çıkmak) kaydi, hariçten necaseti mânia isabetinden ihtirazdır ki, kendisine hariçten, necaseti mânia isabetiyle, namazı fâsit olan musâlli, salâtına (bina) edemez. {(2) Lâkin, necaseti hariciyyeye, hades itlâk edilmiş oldu ki, tesamühtür. Bununla beraber ki, sebkı hadesin gayri bir sebep ile necaset-imânîanın musâlliye isabeti, gerek onun bedeninden, gerek hariçten olsun, mânî-i binadır. Musâllî onu izale ve salâtı istinaf eyler.}

(Güslü mucip olmamak) kaydı, namazda uyuklayıp da ihtilâm olmak ve yahut nazar ve tefekkür gibi bir hal ile, inzal vuku bulmak misillî, büyük hadesten ihtirazdır ki, bunlar (binayı) mânidir.

(Vukuu nadir olmamak) kaydi, kahkaha ve bayılma {(3) Bunlardan kahkaha, namaz içinde olmak ve salât, kâmile, musâllî baliğ ve uyanık, bulunmak, şartiyle, ve iğma ki, bayılmaktır, her halde, abdesti bozar. Kitâb-ut-tahâreye bakınız.} gibi namazda vukuu nadir olan şeylerden ihtirazdır ki, bu yolda sebkı hades mân-i i binadır. Delilik dahi böyledir.

"Musâllî, hades halinde, eda-i rükün etmiş olmamak) kaydı, sebk-i hades kıyamda vâkî olduğuna göre, musâllî kıraeti kesmeyip, abdesti

— 253 —

yenilemeğe giderken dahi, kıraet etmekten, ve sebkı hades rükû veya sücut halinde vuku bulduğuna göre, kasd-i edâ ile {(1) Kasd-i eda kaydi, Bahirden alınaraktır. Haşiyelerde yazılıdır. Lâkin, bahirde Müctebanın, ifadesinin zahiri, kasd-i edânın şart kılınmadığı dahi mezkûrdur.} baş kaldırmaktan ihtirazdır ki, bunları yapan musâllî, hades haliyle (namazın rüknünü edâ ederek) namazını ifsad eylemiş olmakla, bina etmeyip, - abdestten sonra - istinaf eylemek lâzım gelir. Bina edebilmek için, kıyamda, sebkı hadesi müteakip, kıraeti kesmek {(2) Tesbih etmek mânî değildir. Tesbihten maksat, Kur'ânın gayri olan zikirdir ki, tehlîl ve istiğfara dahi şâmildir. Nitekim, Muhaşşi salâtın müfsidatının 45 incisinde beyan etmiştir. Çünkü, bunlar salâtın erkânından değildir. İbni Nüceym der ki, erkândan olan kıraet dahi kıyam halinin gayride rükün olmadığından rükû veya sücudunda sebkı hades vâkî olan musâllî gidip gelme esnasında, Kur'ân kıraet etmekle, namazını ifsad etmiş ve mânî-i bina bir halde bulunmuş olmaz.} ve rükû veya sücudda, sebkı hadesi müteakip, namazdan çıkmak lâzımdır. Ve rükû veya sücud, sonra idâe olunur. {(3) Sebkı hades, son kaadede vuku bulduğuna göre, onun iadesi için, bir rivayet yoktur.}

(Yürüme halinde rükün edâ etmiş olmamak) kaydi, abdest alıp gelirken kıraet etmekten ihtirazdır ki, salâtın rüknü olan kıraeti, hades halinde etmek, binayı mâni olduğu gibi, abdestten sonra, yürüme halinde okumak dahi, binayı mânidir.

(Salâta münafi iş yapmamak) kaydi, hades-i semâvîden sonra, hadesamidde bulunmak, yahut yeme, içme veya kelâm söyleme gibi, salâta münafi olan, bir şeyi yapmaktan ihtirazdır. Avret yerini açma dahi, salâta münafi olmakla, istinca lâzım gelmişse, onu elbise altından yapar. Eğer, elbisesini açarak istincâ ederse, namazı fâsid olup, aldığı abdestle, onu bina ve itmam edemez. {(4) Kadın kısmı abdest almak için, kolunu açmağa muztar olmak dahi keşfi avret olmakla, onlar için, bina mümkün olmayacak demektir. Meğer ki, âzâsını açmayarak abdest almak, kendisine mümkün ola.} Hades zanniyle, camiden çıkmak ve harice göre, saflar mevziini tecavüz etmek dahi, salâta mânafi olan müfsidattan olmakla, binayı mânidir.

(Lâbüd olmayan işi yapmış olmamak) kaydı, abdesti yenilemek için, kendine yakın olan suyu bırakıp ta, iki saflık mesafeden ziyade, ondan uzağa gitmek gibi, lüzumsuz iş yapmaktan, ihtirazdır ki, bu da binayı mânidir. Meğer ki, yakın olan suyu unutup, geçmiş ve yahut yakın olan su, kuyuda olmak gibi, alıp istimali külfetli bulunmuş ola. {(5) Çünkü, müfsidat 48 de mübeyyen olduğu üzere, başka su mevcud iken, kuyudan su çekmek, binaya mânidir.}

— 254 —

(Hades vukuundan sonra, -özürsüz- gecikmemek) kaydi, sebki hadesten sonra, bir rükün edâ edecek kadar, özürsüz terahî etmekten, ihtirazdır ki, salâtın bir cüzünü, hades halinde eda demek olduğu için binayı mânidir. Özürsüz kaydi, izdiham sebebine veya hadesin kesilmemesine mebni, gecikmek ve sebkı hadesin, uyku sebebiyle, vukuu takdirinde, bir müddet sonra uyanmak, binayı mâni olmadığı içindir. Çünkü, uyuyan, uyku halinde, bir şey eda edici değildir.

(Sebkı hadesten sonra, musâllînin geçmiş hadesi zâhir olmakla) kaydı, mesih müddeti geçmiş bulunmak gibi şeylerden ihtirazdır ki, meselâ: Musâllî, özür sahibi olmakla, namaz vakti çıkmak, ve musâllî, müteyemmim olduğuna göre, suyu ele geçirmek, ve mesh edici bulunduğuna göre, meshi müddeti geçmiş olmak, binayı mânidir.

(Sahib-i tertip olan musâllî, sebkı hades esnasında, fevt olan namazını hatırlamamak) kaydı, ya kendinin veya kendi gibi, sahib-i tertip bulunan, imamın geçmiş namazı olduğunu hatırlamaktan, ihtirazdır ki, geçmişi hatırlamak mebhasinde mübeyyen olduğu üzere, fesadı mucip ve buna binaen, mâni-i binadır. {(1) Çünkü, hatırlamayı müteakip, onu kazâ ederse-ki, meşru olan da budur vaktiyle fâsid olur. Tehir edip te, namazın vakti çıkarsa, sahib-i tertip olmaz. O halde, bina sahih olur.}

(Müktedî namazını mekânın gayride, itmam etmemek) kaydi, şunun içindir ki, namazda kendisine, sebkı hades vâki olan kimse, münferit ise, namazını abdestten sonra, hemen bulunduğu mevzide itmam edivermek ile, namazın mevziine gelip itmam eylemek beyninde muhayyer'dir. {(2) Çünkü, birinci surette, az yürümek, ve ikinci surette namazı ayni mekânda kılmak vardır.} Efdâlinde, ihtilâf olunmuştur. Muktedî ise - ki, bu tâbir hadesli imama dahi şâmildir - {(3) Çünkü, kendisinde hades vâkî olup ta, İstihlâf etmiş, bulunan imam dahi, abdestten sonra kendi müstahlifine, muktedi olur.} imamı ve kendi imam olduğuna göre, namaz mevziine avdet etmeyerek, hemen abdest mevziinden iktida edebilir. Arada hail, yâni iktidaya mâni bulunduğuna göre, namaz mahalline avdet ederek, iktida etmek lâzım gelir. Eğer avdet etmeyerek, iktidası

sahih olmayacak mevziden (meselâ kadın safının arkasından), iktida ederse,

namazı fâsit olur. Zira iktida, kendisine vâcip iken, onu sahih olmayan mevziden yapmıştır. İnfiradı da câiz olamaz. Çünkü, iktida mevziinde infirad, salâtı müfsiddir. Kendisi abdesti yenileyinceye kadar

— 255 —

imamı namazdan fâriğ olmuş bulunursa, namaz mahalline avdet etmez. {(1) Mecmeul-enhurden ve Dürr-ü Muhtârdan anlaşılan, avdet etme veya etmeme arasında, münferid gibi muhayyer olmaktır. Tahtâvî ise, Bahirden naklen: Eğer avdet ederse, onun namazının fesadında ihtilâf ettiler, demiştir. Müfsidâtın 50 ncisindeki hamişi okuyunuz.}

(İmam, imamete sâlih olmayanı istihlâf etmemek) kaydı, kadını yahut sabîyi ve yahut ûmmîyi İstihlâf etmekten ihtirazdır ki, bunlar gibi, imamete salih olmayanı İstihlâf eden imamın, hem kendi namazı ve hem cemaatin namazı fâsid olmakla, istinaf lâzım gelir. Zira bu İstihlâf, salâtın amellerinde olmayan, çok işlerdendir.

İstihlâf meselesi dahi, binanın cevazı meselesine müteferrî olmakla zikrolunan, binanın cevazı şartları, onda dahi aynen, riâyeti gerektirmekle, istihlâfın sıhhati için, imamın camiden, yahut namazgâhtan dışarıya çıkmış olmaması ve sahrada bulunduğuna göre, safların mevziini ve ileri doğru yürümek takdirinde, sütre mevziini, tecavüz etmemesi dahi meşruttur. Nitekim, salâtın müfsidatında zikr olunmuştur.

İSTİHLÂF:

Namaz esnasında, kendinden sebkı hades vâki olan kimse, imam ise, namazı binâ ve itmam etmek üzere yerine başkasını geçirir ki, buna: (İstihlâf) tâbir olunur ve yerine geçen kimseye (müstahlef) denir.

Kendisinde, sebkı hades vâkî olan imam, hemen, gecikmeksizin {(2) Çünkü, imam yerinin, imamdan hâlî bulunması, velev ki, hükmen olsun, muktedînin namazını ifsad eder. Hükmen halî bulunmak: Hadesten sonra - bir rükün edâ edecek kadar - imamın durmasıdır.} burnu kanıyormuş gibi, eğilerek ve elini burnuna tutarak, mevkiinden ayrılır ve kendine karib olan cemaatten, imamete salih olan bir kimseyi, {(3) Kadın ve sabî imamete salih olmadığı gibi, ümmi kimse dahi - kıraet sahibi olan cemaat için - imamate salih değildir. Ehil olmayanı İstihlâf ise, mânîi binadır.} ya işaretle, yahut tutup mihraba çekmekle, yerine geçirir. {(4) Kendisi dahi, bina şartları veçhile, gidip abdest alarak namazını, lâhikanbina ve itmam eder. Nitekim, on ikinci kaydin şerhinde zikr olundu.} Söz ile, İstihlâf etmez. Eğer, söz söylerse, hepsinin namazı fâsid olur.

— 256 —

Müstahlef olan kimse, imameti kalben niyyet ederek, namazı tamamlar. {(1) Asılda imameti iktidanın sıhhatinde niyyet, nisvandan mâdâda lâbüd olmayıp, halefte ise, niyyetsiz imamet olmaz. Meğer ki, cemaat, muktedi ile imamdan ibaret ola. O halde imama, sebkı hades vâki olursa, muktedi istihlâfa Salih bulunduğuna göre, imam istihlâf etmesi bile, imamete müteayyen olmakla, ona niyyet lâzım olmaz! . Mecmaul-enhurda der ki, zira bunda salâtın siyaneti vardır. Çünkü, imam mekânının, imamsız kalması, muktedînin namazını ifsad eder. Hattâ, imam kendisine, sebkı hades vukuunda, yerine kimseyi geçirmeyerek, mescidden çıksa, cemaatin namazları fâsid olur. İmamın istihlâf için, bir kimseye tâyin etmesi, cemaatin kesreti halinde, müzahameyi kesmek içindir. Muktedî, bir şahs olduğuna göre, istihlâf hususunda, müzahameye mahal yok demektir.} İstihlâf, imamın hakkıdır.

İmam istihlâf etmez ise, cemaat içlerinden birini geçirmek ve yahut cemaatten biri geçivermek, evvelki imam, camiden çıkmadan, halefi onun makamına kaim olmak şartiyle, câiz olur. Eğer o, onun yerine geçmeden, evvelki imam, camiden çıkıverirse, evvelki imamdan gayrisinin, namazları fâsid olur. {(2) Evvelki imamın namazı, bina mânialarından birine müsadif olmadıkça fasid olmaz.}

İmam İstihlâf ettikten sonra cemaat dahi, başka birini istihlâf ederlerse, müstahlif imam, kimi istihlâf etmiş ise, imam odur. Cemaatin, seçtiği imama iktida edenlerin namazları fâsiddir.

İstihlâf olunacak kimsenin, müdrik olması evlâdır. {(3) Çünkü, müdrik olmayanı, istihlâfta bazı müşkilât olur. Meselâ, mesbuk istihlâf olunursa, namaza imamın müntehîî olduğu yerden başlayarak, salâtı itmam ettikten sonra kendi noksanını ikmal etmek mecburiyetiyle selâm vermeyip, selâmı vermek için, bir müdriki yerine geçirir.}

Mesbuk ve lâhıkm dahi, istihlâf olunması, müşareketin varlığına mebni sahihtir. İmam, ona kaç rekât kaldığım parmaklariyle, ve rükûu olduğunu elini dizine ve sücudü olduğunu elini alnına koymakla, işaret edip, kıraeti için ağzına ve sücud sehvi için göğsüne el koyarak, ve tilâvet secdesi var ise, hem alnına ve hem diline elini temas ettirerek, işaret kılar. {(4) (Bunlar, müstahlifin malûmu olmadığı suretindedir. Biliyorsa, bunlara hacet yoktur.)}

Lâkin evvelâ, telâffîi mâfât eylemek dahi kendisine vâcip olmakla, hemen mütabeat etmemeleri için, cemaate işaret eder. Şayet vâcibi terk ederek, telâfi-i mâfât hususunu sonraya bırakırsa, selâm ânında, mesbuk gibi yerine başkasını geçirir. İşte bu müşkülâta mebni, mesbuka ve lâhika lâyık olan imamete geçmemektir. İmama da lâyık olan, onları istihlâf etmemektir.

— 257 —

İstidrat, malûm olduğu üzere, musâllî, ya münferid veya imam, yahut muktedîdir. Muktedî dahi, ya müdrik veya lâhik, yahut mesbuktur.

(Mesbuk dahi, lâhik olabileceğinden, hem mesbuk ve hem lâhik olmak üzere, bir kısım daha olabilir). {(1) Hatta" lâhıkın tarifine, İbni Hüman merhum mühazat meselesinde: "Butârif-i lâhık, mesbuka şâmil olmaz" diye itiraz etmiştir.}

Müdrik: Rekâtlerin hepsini, imam ile beraber kılmış olan muktedîdir.

Lâhik: Namaza imam ile beraber dahil olup, kendisine uyku, yahut gaflet veya zahmet {(2) Zahmet: Sıkışmaktır. Meselâ, pek izdiham olmakla, secdeye varamayıp kalmak.} ve yahut sebk-ı hades, âriz olarak, yahut kendisi misafire iktida etmiş bir mukîm bulunarak; cemaat - ya külliyyen veyahut kısmen - kendisini fevt eyleyen muktedîdir.

Onun hükmü budur ki, fiilen lâhik, muktedi gibidir. Kazâ ettiği şeylerde, ne kıraet eder ve ne sehiv secdesi eyler. Ve misafir bulunduğuna göre, ikameti niyyetle farzı, ikiden dörde tegayyür etmez. Ve mümkün olursa, {(3) İmama yetişmek mümkün olursa, demektir. Velev, namazın sonunda yetişebilmiş olsun.} fevt ettiğini kazâdan başlayıp, {(4) Mesbukun, aks ve hilâfına olarak ki, mesbuk evvelâ, imama mütabeat edip, onun ferağından sonra, geçmişi kazâya, kıyam eyler. Bunun aksini yaparsa, namaz fâsid olur.} ondan sonra, imama mütabeatle beraber selâm verir. İmama yetişmek, ona mümkün olmayacak ise, hemen mütabeat edip, imam namazından fâriğ oluncaya kadar, fevt olanı kazâ ile iştigal etmez. Ve imamın sehvine mebni, onunla beraber, sücud etmeyip, kazâya kıyam eyler. Sücudü sehvi salâtın hitamından sonra eder.

Mesbûk: İmam kendisini, bütün rekâtler veya bâzı rekâtler ile, geçmiş olan, muktedîdir.

Hükmü budur ki, mesbûk, kıraete göre namazının evvelini ve kaadeye göre namazının âhirini kazâ eder, kazâ ettiği rekâtlerde, kendisi münferiddir. Binaenaleyh, ibtida Sübhaneke okur ve eûzu çeker ve her rekâtte, tesmiye ve kıraet eyler. Secde-i sehivi mûcip bir hal vâkî olursa, sehv için, sücûd dahi eder.

Mesbûk, yalnız dört hususta münferid sayılmaz:

— 258 —

1 - Mesbûk, geçmişi kazâda, ne kimseye iktida edebilir, ne de ona. iktida olunur. {(1) İktidanın sıhhatinin şartlarından biri de, imamın mesbuk olmamasıydı. Amma eşit iki mesbukun biri, üzerinde kaç rekât olduğunu unutmuş olmakla, geçmiş olan kazâda - iktida etmeksizin - arkadaşını, kollarsa, sahih olur.}

2 - Teşrik tekbirlerini - icmaan - ityan eder. {(2) Münferid ise, - indel-imam - onu ityan etmez.}

3 - Salâtı istinaf niyyetiyle tekbîr alsa, müstenif olmuş olur. {(3) Ki, evvelki salâtı keserek, namaza yeniden başlamış olur. Münferid ise, diğer namaza intikali kasd etmedikçe, mücerred istinafı kasd etmekle, salâtı istinaf etmiş olmaz. Çünkü, ikinci namaz, birinci namazın - her veçhile - aynıdır. Mesbuka gelince: O bir vecihten münferid bulunduğu namazdan - her vecihten -münferid olacağı namaza intikal etmiş olmakla, ikinci salât, birinci salâta mugayir-bulunur.}

4 - Geçmişi kazâya kıyam ettikten sonra, imamı sücudü sehve varsa, rekâtini secde ile kayıtlamamış oldukça, ona mütabeat eyler. Eğer mütabeat etmezse, namazının sonunda secde-i sehiv eder. {(4) İşte bu meselelerde mesbuk, muktedi gibidir.}

Bina ve istihlâf, teşehhüdden sonra dahi olur ki, musâllî son kaadede tahiyyatı okuduktan sonra, kendisine sebkı hades vâkî olsa, vâcip olan selâmı, abdest üzere îfa için, hemen gidip abdest alarak gelir ve selâm verir. {(5) Son kadenin iadesi için, bir rivayet yoktur. Ebû Cafer iâde olunur, demiştir. Meselenin hükmü, indel-imam budur ki, kendi isteği ile çıkmış bulunmamıştır. İmameyn dediler ki, o musâlli abdest almaz. Çünkü, teşehhüdden sonra olan hades sebebiyle namazdan çıkmıştır. Bundan sonraki, isna aşerriye mesâilinin. mukaddimesine bakınız.} İmam ise, selâm için cemaatten birini istihlâf eder.

Namazda, sebkı hadese mebni, istihlâf câiz olduğu gibi - korku ve utanma gibi sebeplerle - hasar vukuunda dahi, - indel-imam - istihlâf câizdir. Yâni kıraetten farz olan miktarı, imamın okuyamaması halinde, {(6) Eğer böyle bir sebeple mahsur olmayıp ta, kıraeti büsbütün unutarak, tutulursa, ümmi olmuş olacağından, ittifakla istihlâf edemez.} İstihlâf edebilir. {(7) Bu babta, indel-imam kaimin kaide, iktidasının sıhhati meselesinde, Hazret-i Sıddıktan mervi hadise temessük edildiği zikr olunmuştur. İmameyn dediler ki, bu türlü tutulma, namazda vukuu nadir olduğundan, bina cevazının şartları tahakkuk edemeyerek, namaz fâsid olur.} İmam farz olan miktarda, kıraetten sonra - mahsur olmuşsa - istihlâf câiz olmaz. Zira ona hacet kalmamıştır.

Son kaade, namazın erkânından hitamı olmakla, {(8) Şartların muteallakatı faslının, evveline bakınız.} musâllî onda teşehhüd miktarı, oturduktan sonra, selâma bedel, namaza münâfî (yâni

— 259 —

binaya mânî), fiil ve amelde bulunsa, {(1) Velev ki, kendisine sebkı hades vukuundan sonra olsun.} namazının farzları, tamam olduğu için, namazı sahihtir. Şu kadar ki, vâcip olan selâmı, terk etmiş bulunduğundan, onun iâdesi lâzımdır. {(2) Yâni selâmın terki sebebiyle, onda tekarrür eden noksanı, cebr için, o namaz vücuben iade olunur. Tahrîmi kerahetle edâ olunan, her namazın hükmü budur.}

Namaza münâfî ve binaya mânî {(3) Sebkı hadesten ihtirazdır ki, onun mesaili geçmiştir.} olan fiil ve amel, musâllîden-kendisinin sun'u olmayarak - vâkî olsa, son kadeden evvel ise, ittifakla namazı fâsid olup, kade-i âhireden sonra ise, namaz - indel-imam -yine fâsid ve -İndel-imameyn- sahihtir.

İmam Ebû Hanîfe hazretleri, - aşağıda sayılacak - on iki meselede, namazın fesadını hükm etmiş olduklarından, Hazret-i müşârün-ileyhin, o hükümlerinden, namazın sonunda sun'u ile çıkmanın dahi farz olduğu, istinbat olunarak, musâllîden kendi sun'u olmayarak, sadır olan münâfî,-teşehhüdden sonra dahi sadır olsa - indel-imam, salâtı müfsid olur, denilmiştir.

İSNA AŞERİYE MESAİLİ:

{(4) Mürekkep olan, aded isminin bu suretle istimali, câiz değilken, âtîde zikr olunan mesail, - fukara indinde - bu nisbetle iştihar etmiştir.}

1 - Teyemmüm ile namaz kılmakta olan kimse, namaz sonunda tahiyyatı, okuyacak kadar oturduktan sonra, su istimaline kaadir olmak.

2 - Müteyemmime, iktida eden kimse, kuuddan sonra, suyu görüp imamı suyun istimaline, kendince kaadir bilmek. {(5) Bilir ki, kendi ihbariyle imam, onu istimâle kaadirdir. İmamın haberi olmadığı için, namazı tamdır.}

3 - Meste mesh edici olan musâllînin, mesih müddeti, mezkûr kadeden sonra münkazî olmak.

4 - Ayağındaki mesti, ondan uğraşarak çıkarmak. {(6) Mestler geniş olmakla, çıkarılması fazla mesaîye muhtaç değil, demektir. İşîn ziyadeliğinde, sun'u ile çıkış, tahakkuk ettiği için, hilâf yoktur. Yâni namaz, icmaan tamdır.}

5 - Ümmî olan musâllî, mezkûr kuuddan sonra, hatırlamak veya görüp anlamak sûretiyle sûre öğrenmek. {(7) Eğer başkasından öğrenilirse, - huruç bi-sunihî - mutahakkak olmakla, ihtilâf kalmaz.}

— 260 —

6 - Musâllî uryan iken, mezkûr kuuddan sonra, setr-i avret edici şey bulmak.

7 - Musâllî namazı îmâ ile kılmakta iken, rükû ve sücuda - sonradan - kaadir olmak.

8 - Sahib-i tertip olan kimse, namazın son kadesinde - mezkûr kuudun husulünden sonra - kendinin (veya sahibi tertip olan imamın) geçmiş namazı olduğunu (vaktin ittisaliyle beraber) hatırlamak. {(1) Vakitte darlık varsa, namaz ittifakla, tamdır.}

9 - Kıraet edici olan imam, ümmî olan şahsı, mezkûr kuuddan sonra istihlâf etmek.

10 - Sabah namazında, ondan sonra güneş doğmak.

11 - Bayram namazında, güneş zevale ermek. {(2) Bunu, Dürr-ü Muhtâr sahibi zikretmiştir. Halebîde (buna bedel) Vâsîlin müfsidatında (bununla beraber): Cuma namazında, ikindi vakti dahil olmak, mezkûrdur. İkindinin duhulünde, imameynin kavli, kavl-i imama muhalif iken, bu meseleyi bu babın füruundan kılmak, teemmül yeridir.}

12 - Özür sahibinin özrü, kesilmek. {(3) Ve kezâ, namaz vakti çıkmak ve kırık sargısı, şifa bularak, düşmek.}

Zikr olunan meselelerde, hüküm, {(4) Bu meselelere, şunlar dahi, ilhak olunur: İzale edicinin yokluğuna mebni, necaset-i mânîa ile namaz kılmakta olan kimse, mezkûr kuuddan sonra, onu izaleye kaadir olmak. Fâitenin kazâsında, mekrûh bulunan üç vakitten biri dahil olmak. Cariye, başı açık, namaz kılmakta iken, ondan sonra âzâd olup, kolaylıkla hemen örtünebilecekken örtünmemek.} imam indinde fesad, ve imameyn indinde sıhhattir.

[Dürr-ü Muhtârda sıhhat, müraccahtır, denilmiş ise de, Reddül-muhtârda ibadetin sıhhatinde matlup olan ihtiyat, ancak imamın kavlinde olduğu ve metinler dahi, imamın kavli üzere bulunduğu, beyan olunmuştur. ] {(5) Şu kadar ki, namazın fesadı, kendi sun'u ile çıkışın, kendilerince farziyyetine mebni olmak zû'mu, Berdeinin yanlış bir istinbatı olup olmaması hususunda hilâf yoktur. Mezkûr mesailde hükmün, imam indinde, butlan olması, başka bir mânâya mebnidir ki; mezkûr avarıza, ikamet niyyeti gibi, fana mugayir olan şeyler olmakla hudusunde, salâtın önü ile sonu müsavi olmaktır. Meselâ: Müteyemmimin, suyu görüp, istimaline kaadir olmasiyle namazın butlanı, onun farzı, teyemmüm iken, abdest olmuş olmasındandır. Mesailin bakiyyesi dahi buna göredir. Kelâm, katı, olup, mugayyir olmadığı cihetle, bunlara kıyas edilemez. Hades-i amid ve kahkaha dahi mugayyir değil, ibtal edicidir.}

— 261 —

MÜFSİDAT:

Fesad: Selâhın zıddıdır. Fesad ile butlan, ibadette müsavidir ki, sahih olmayan ibadetlere, fâsid denildiği gibi, bâtıl dahi denir. Münakehat dahi, bir vecihten, ibadet olmakla, fâsid ile bâtıl onda da müsavidir. Beyi misilli, muamelâtta onlar müteferriklerdir ki, akdin iktiza ettiği şart ile, beyi etmek gibi aslen meşrû olup ta, vasfan meşrû olmayan: Fâsid, ve - ölmüşü satma misilli - ne aslan ve ne vasfan meşrû olmayan: Bâtıldır.

Salâtta sıhhat ki, şer'an muteber ve kazayı muakıt olmaktır; şurût ve erkânına riayet ile olup, zaten sahih olmayan ve abdestsiz, yahut kıbleye istikbalsiz kılınan namaza, fâsid ve bâtıl denildiği gibi şartlarına riayetle başlandıktan sonra, müfsidattan biri sebebi ile sahih olmayan namaza dahi, fâsid ve bâtıl ve "sıhhati mâni olan şeye müfsid, yahut mubtil denir.

Biz şimdi onlardan bahs edeceğiz. Müellif onları (namazda hades) unvaniyle, ziyade ettiğimiz fasılda mezkûr olanlara dahi, şâmil olmak veçhile, takriben altmış sekize iblâğ ediyor ki, âtîde, tâdâd olunur:

1 - Namazda amden tekellüm.

2 - Sehven tekellüm. {(1) Sehivden maksud, nisyandır ki, namazda bulunduğunu unutmaktır. Eğer denirse ki, namazı kesmede selâm dahi kelâm gibi iken, onda amdle nisyanı niçin fark ettiniz? Cevap verilir ki, selâmda, ezkâra müşabehet vardır. Çünkü, selâm Allahın isimlerindendir ve teşehhüdde mezkûrdur. Demek ki, salâtın cinsindendir. Kelâma, kendisiyle hitâp kasd olunduğunda mülhak olur. Amelen - iki benzeyişle - nisyan hâlinde, ezkârdan ve kasd halinde, kelâmdan itibar olunmuştur.}

3 - Hataen tekellüm. {(2) Hataen yanılmaktır. Ey nas diyecek yerde, ey kimse demek gibi.}

4 - Bilgisizlikten tekellüm. {(3) Kelâmın, namazı müfsid olduğunu bilmeyerek söylemektir.}

5 - Uykudan tekellüm, {(4) Uyuklayarak demektir ki, namazda uyuyanın kıraeti muteber olmadığı halde, kelâmı vs kahkahası salâtı müfsid olmak, muhtârdır. Halebî der ki, tekellümden maksat, nâsın kelâmından iki veya daha ziyade harfi tekellüm eylemektir. Muhaşşinin beyanına göre, kelime, salâtı müfsid olmak için, onda harfların tashih olunması ve işitilmiş olması şart kılınır ki, bunların biri mefkud olursa, kelâm sayılmadığı için, fesad da olmaz. Namaz harfsız işitilen üfleme ile de fâsid olur.}

Kelâm, namazı ifsad ettiği gibi secde-i sehiv ve tilâveti ve - secde-i şükre kail olana göre de - onu dahi ifsad eder.

— 262 —

Kelâmın azı dahi, çoğu gibi, müfsiddir. Kelâm, amel-i kalîl gibi değildir ki, amel-i kalîlden ihtiraz olunamayacağı cihetle, o mafuvvdur. {(1) Çünkü, zi-hayatın bedeni, hareketten tab'an hâlî değildir. Kelâm ise, hareket gibi tabii olmadığından, onun kalîli dahi ihtirazı mümkündür. Unutarak yemek, oruçta, mâfuv iken, salâtta mâfuv değildir. Zira salât hali, salâtı hatırlatır. Siyam hali ise orucu hatıra getirmez.}

6 - Nasın kelâmına benzeyen duâ: Ya Allah beni şöyle giydir. Yahut beni şöyle doyur. Ve yahut: Filânca kadını bana nasip eyle, gibi ki, bunların, kullar cihetinden talep ve tahsili mümkün olmakla bu gibi duâlar, salâtı müfsiddir. {(2) Tekellümde nâsın kelâmına benzer, duâ dahil iken, müellifin onu zikrederek tahsis etmesi, onda hilâf vukuuna mebnidir ki, imam Şâfîi hazretleri onunla fesadın yokluğuna kaildir. Eğer denirse ki, dua ademî hitabı olmadığı için, nâs kelâmından, nasıl olabilir ? Cevap verilir ki, onda muhataba, şart değildir. Görmezmisin ki, namazda meselâ: Fatihanın kıraeti diyen kimsenin huzûrunda muhatap kimse bulunmasa bile, namazı bâtıl olur.} Yâ Allah bana âfiyet ver ve beni affeyle vemerzûk eyle, demek gibi değildir. {(3) Müellif böyle demekle, mukayyed rızkı taleble, mutlak rızkı taleb arasındaki, farka işaret etmiştir ki, evvelkisi müfsid ve ikincisi gayr-i müfsiddir. Kuldan talebi müstehîl olup olmamak arasındaki tafsil, Kur'ânda ve sünnette vârid olmayan, duâlar hakkındadır. Namazda duâ mahalli, son kadenin müntehası ise de, müfsidat ondan evvel olmak kaydiyle mukayyed bulunduğuna nazaran, bunların ifsadı dahi, namaz esnasında vukuu sûretindedir. Şu kadar ki, o gibi duâları salâtın sonunda, selâmdan evvel etmek câiz değildir. Çünkü, namazdan olur. Bir de namazda Arabî lügatinin gayri ile, duâ etmek haram olduğundan, tercümeler maksûdu ifade etmiş olmaz.}

7 - Tahiyyet niyyetiyle selâm. {(4) Tahiyyet niyyeti tâzim ve âşinalık kasdi demektir ki, mezkûr kayd, tahlîl selâmından ihtiraz içindir. Zîra, tahlîl selâmı ki, namazdan çıkmak, selâmıdır, sehven olursa, namazı ifsad etmez. İlk kadeyi son kade sanarak, selâm vermek gibi. Eğer salâtı kesmek kasdiyle verilirse namazı keserek ifsad eder: Yatsıyı, teravih, yahut sabah namazı, zanniyle iki rekâtte, selâm vermek gibi. Cenaze namazının gayride, kaimen verilen selâm dahi, müfsiddir.}

Her ne kadar, aleyküm lâfzım söylememiş ve selâm lâfzı kendisinden sehven sâdır olmuş olsa da.

8 - Lisanen selâm almak, {(5) El ve işaretle selâmın reddi, mekrûh ise de, müfsid değildir.} velev ki, sehven olsun. Zîra insanlara mahsus kelâmdır.

9 - Musafaha ile selâm almak. Çünkü, çok iştir. (Amel-i kesirdir).

— 263 —

10- Çok meşgul olmak. (Amel-i kesir). {(1) Maksud namaz amellerinden olmayan ve namazı ıslâh için yapılmayan, herzaid ameldir. Sebkı hadese mebni şartınca, abdesti yenileme ve imamda İstihlâfve korku salâtında, safın tebdili amelleri müstesnadır. Namazda düşen serpuşu, alıp başına koymak, zaid amel değildir, ve baş açık kalmaktansa, onu başa almak efdâldir. Nitekim, dürrün mekrûhatında mezkûrdur.}

Az amel, salâtı müfsid olmaz. Çok işi azdan ayıran şey şudur ki, zaid amel: Onu işleyeni gören, namazda olmadığına şek etmek. {(2) Failinin namazda olmadığına şek etmek, namazda durduğunu bilmeyene göredir. Yoksa, bir kimse birinin namazda durduğunu müşâhade edip te, sonra ondan namaza münafî bir hâl görse meselâ; eline tarak alıp, başını, yahut sakalını tarasa, namazı fâsid olur. Şununla beraber ki, onun namazda olmadığını teyekkun şarttır.} Eğer şüphe ederse, o amel azdır. {(3) Diğer türlü dahi tarif olunarak: Üç mütevali hareket, kesir ve onun aşağısı kalildir. Yahut: İki el ile yapılması âdet olan şey, bir el ile dahi yapılsa, kesir, bunun aksi, kalîldir. Yahut: Faile maksud olan kesîr, ve maksud olmayan kalîldir,veyahut tecrübeye göre olup, ehlinin kesîr dediği kesîr, ve kalîl dediği kalîldir, denildi.}

Rükûa varırken ve rükûdan kalktıkta, el kaldırmak, bizce mekruhtur, müfsid değildir.

Bir çocuk, namazda bulunan emzikli kadının memesini, üç kere emer ve süt gelirse, o kadının namazı fasid olur.

(Namazda olan kadını, erkek öpmekle dahi, kadının namazı bozulur. Nitekim, gelecek fasılda zikr olunur).

11- Kıbleden göğüs çevirmek. {(4) Göğüs tabiri, yüzden ihtirazdır ki, yalnız baş çevirmek namazın mekrûhlarındandır.}

Meğer ki, sebkı hadese, yahut havf namazında saf değiştirmeğe mebni ola.

12 - Ağız dışından bir şey yemek, velev susam danesi kadar olsun.

13 - Dişleri arasındaki, çokça şeyi yemek.

Nohut tanesi kadar olan şey, kesirdir. Onu az hareketle, dahi yese namaz fâsid olur. Susam tanesi kadar olan şey, kalîldir. Onu ağız içinden yutmak, tükrük kabilinden olarak, zarar vermez. Eğer çiğneye çiğneye, yerse, namazını, zaid amel ile, iptal etmiş olur.

Ağızda bir şey, çiğnemek ve gevelemek, namazı müfsid olduğu gibi ağzına şeker alıp, namaza durmak ve eridikçe yutmak dahi namazı müfsiddir.

— 264 —

Namazda sakız çiğnemek dahi, müfsiddir.

14 - Bir şey içmek. {(1) Çünkü, içme dahi, yeme gibi namazı münâfidir. Başını semaya kaldırıp, ağzını açmakla, boğazına dolu, yahut yağmur tanesi düşerek, onu da yutsa, namazı bâtıl olur.}

15 - Bilâ özür, tenahnuh. {(2) Tenahnuh: Sebepsiz, boğazını karıştırıp öksürme ve ses çıkarmaktır ki, yapma öksürükte olur. Özür, mükellefe târî olan bir vasıftır ki, kendi hakkında, tahfif sebebidir. Sesin ıslah ve güzelleşmesi için, yahut kendi imamı hatasını anlayıp, doğrultmak için veyahut kendinin namazda bulunduğunu bildirmek için, edilen tenahnuh dahi, sahih olan kavle göre özre mebni olan tenahnuh cümlesindendir.}

Eğer kıraeti mânî olan, balgamı izale gibi, bir özre mebni olursa, namazı ifsad etmez. {(3) Dürr-ü Muhtârda, özürsüz olan, yahut sahih bir sebebe mebni olmayan, tenahnuh salâtı müfsiddir, denilerek tekellüfle olmayıp tatab'ından neşet eden, tenahnuh "özre ve savtın talisini gibi bir sebebe dayanan, tenahnuh" sahih garaza, misâl getirilmiştir.}

16 - Üf yahut püf diye toz üflemek ve yahut bezginlik göstermek.

17 - Ah ve enin ederek inlemek.

18 - Teevvüh etmek, yâni ah ve vah demek. {(4) Bahirde mezkûrdur ki, ah ve oh gibi sesler olmaksızın namaz kılmak mümkün olmayan hastaya da namazı kılmak vâcip olur, ve bir gün gece dili tutularak, namazı dilsiz namazı, gibi kılan ve sonra dili açılan kimseye, iâde lâzım olmaz.}

19 - Ağlaması yükselip {(5) Ağlaması yükselmek, işitilmek demektir. Eğer harfleri kendi işitmediyse, namaz bozulmaz. Nitekim, müellif, mesmua, kaydiyle buna işaret etmiştir.} işidilecek hurûf {(6) Camiden, haddin fevki maksuddur. Bu kayidde, yalnız savtın, müfsid olmadığına işaret vardır. Hurufun husulü, sûretinde fesad halinden kaçınmak mümkün olmak halidir. Eğer imtina mümkün olmazsa, fesad dahi olmaz. Enin ve teevvühten kendisi men'i mümkün olmayan hasta gibi ki, onun o enini, tek harf hasîl olan, aksırık kabilinden olur.} hâsıl olmak.

Bunlar, yâni gerek enîn, gerek teevvüh ve gerek yüksek sesle ağlama, musâllînin, kendinde olan, ağrı ve sızıya, yahut sevdiğini gaib etmek veya mal ziyanına uğramak sebebiyle olan, bir musibete mebni ise, söz mânâsında olduğu için, {(7) Gûyaki, (hastayım beni mâzûr görün), yahut (müsabım beni taziye edin)demiş olur. Delâlet, kendine muhalif, sarih olmadıkça, sarîh gibi amel eder. Bunları, açık söylemekle, namaz fâsid olduğu gibi, delâleten söylemiş olmakla dahi, fâsid olur. Yahut bunlarda teessüfün izharı vardır ki, o da nâsın kelâmı cinsindendir.} namazı ifsad eder. Cennet ve cehennemi tezekküre mebni ise, huşûa delâlet ettiği için, ifsad etmez. Hadîste, "Cenab-ı Hakka, ağlayarak itaat eden, gülerek cennete dahil olur ve gülerek günah işleyen, ağlayarak nârâ dahil olur." buyurulmuştur.

— 265 —

Fürû: İmamın kıraeti hoşuna gidip te ağlayan ve: Naam, yahut: Belî, diyen kimsenin namazı fâsid olmaz. Şeytan vesvese verip te, (Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh) demek, eğer âhiret umuru için ise, namazı ifsad etmeyip, dünya umuru için ise, namaz fâsid olur. Kendisini akrep sokmakla, bismillah, diyen kimsenin, namazı fâsid olmaz.

20 - Aksırana, "yerhamülkellâh", diye hayırlı dua ile hitap etmek. {(1) Bu tarafeyn indinde müfsiddir. İmam Ebû Yûsufça değildir. Hitâb kaydi, şunun içindir ki, aksıran müsâllî, onu kendi için, söylerse, (yerhamuniyellâh) demiş gibi olarak, namazı fâsid olmaz. Zira lillâh, demekle dahi namaz bozulmaz.}

21 - Şeriki bâriden sual edene, "Lâilâhe illallah" diye cevap vermek.

22 - Fena habere cevaben (innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn) demek.

23 - İyi habere ( el-hâmdü-lillah) diye mukabele etmek.

24 - Teaccüp olunacak habere (Lâilâhe illallah), yahut (sübhânallah) demek.

25 - Kur'ândan, her şey ki, onunla cevap kasd olunmuştur: {(2) Müellifin bu ifadesi, tahsisten sonra tamimdir. Çünkü, (İnnâ lillâh velâilâhe illâllâh) dahi Kur'ândır. Muhaşşi der ki, Kur'ân kaydı, gayrisinin hükmü, evleviyyetle malûm olmak içindir: Müezzine mukabeleten, musâllî kelimeteyni şehadeteyni, telâffuz etse ve ismullâhı işiterek (celle celâlehü) ve ismi nebiyi işiterek (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem), ve imamın Kur'ânı hatminde (sadakallâhül-azîm), ve hadîsi işitmekle (sadaka rasûlûllah) dese, ve şeytanın ismi geçmekle, ona lanet etse ve- tekbiri cehr etmesi için vâki olan talebe icabeten, tekbiri cehr eylese, namaz fâsid olur.} meselâ, kitap gibi bir şey arayana (yâ yahyâ huzil-kitâb), {(3) Dürr-ü Muhtârda bu, ve şu (ve mâ tilke biyemînike yâ mûsâ) âyetle, Yahyâ ve Mûsâ isimlerindeki şahıslara hitap kasdiyle okunmağa misal gösterilmiştir. Şiirlere geçen, bâzı âyetleri inşad kasdiyle okumak ve şiir inşad etmek, namazı müfsiddir.} ve bir şeyityanını, istizan edene (âtinâ gadâenâ) ve bir şey almak için, istizanda bulunanı, nehyen (tilke hudûdullah felâ takrebûhâ) demek gibi ki, bunlar, tarafeyn indinde salâtı müfsiddir.

Eğer cevap kasd etmeyip, kendisinin, namazda olduğunu bildirmek isterse namaz ittifakla, fâsid olmaz.

26- Teyemmüm ile namaz kılmakta olan kimse, suyu görüp istimaline kadir olmak, yahut müteyemmim olarak imamet eden kimse suyu görmediği halde, ona muktedî bulunan kimse görüp, imamda onu istimale

— 266 —

kudret bulmak, {(1) Bu sûrette fasid olan, muktedînin namazıdır. Velev ki, kendisi abdestli bulunsun. İmam, habersiz olmak cihetiyle namazı tamamdır.} ve yine teyemmümü mübah kılan, her özür zail olmak.

27 - Mesih müddeti, namaz içinde hitam bulmak.

28 - Ayağından az işle dahi mestini çıkarmak. {(2) Ayağın, mestin koncuna kadar çıkması dahi, bütünüyle çıkmış gibidir. Nitekim, kitâb-ut-tahârenin meshi bozanlarına bakınız.}

29 - Bir karie, muktedi olmayan ümmi, {(3) Bu meselede, ümminin karie muktedi bulunmuş olması sûretinde ihtilâf olunup, âmme onun dahi salâtının butlanı üzeredir. Lâkin, Zuheyriyye, butlan olmayacağını, tashih etmiştir. Ümmi, okuma bilmeyendir. Mushaf olmadıkça, kıraete kaadir olmayanı dahi, Muhaşşi, ümmi saymıştır. Elli beşinciye bakınız.} namaz içinde bir âyet teallüm etmek, gerek telâkki tarikiyle teallüm etmiş olsun, gerek tezekkür suretiyle teallüm eylemiş bulunsun.

30 - Uryan kimse namazda şol örtüyü bulmaktır ki, namazı onunla kılmak, kendisine lâzım ve mütehattim ola. {(4) Örtü, sâtir: Setr-i avret edici şeydir. Bu kayd ile, her tarafı necis olan, yahut maliki, onu musallîye, ibaha etmiş olmayan, sâtir hariç kalmıştır. Eğer kendi malı olduğu veya kendisine ibaha olunduğu halde, bir rub'u tahir ise, yahut her tarafı necis ise, musâllîde onu tathir edecek şey mevcut ise namazı onunla kılmak lâzım olur.}

31 -İma ile, rükû ve sücud etmekte olan kimse, namaz içinde rükûve sücuda kaadir olmak. {(5) Çünkü, namazın bâkîsi kuvvet bulmuş olmakla, zaîfe bina edilemez. Râkiben başlanılan nâfile, nazilen bina ve itmam olunup, nazilen başlanılan, rakiben itmam olunmamak meselesi, buna muhalif görünür. Nevafile bakınız.}

32 - Sahibi tertip, geçmiş bir namazı hatırlamak.

Gerek kendi geçmişi, gerek imamının geçmişi olsun ve hattâ, vitir namazından ibaret bulunsun.

(Onu vakit, geniş olduğu halde hatırlamak, kılınan vakit namazını mevkuf fesad ile ifsad eder. Nitekim, fevaitin kazâsı babında beyan olunur).

33 - Ümmi ve mâzur misilli, imamete salih olmayanı, imam İstihlâf etmek.

34 - Sabah namazını kılarken, güneş doğmak. {(6) Güneş doğmak, şems yuvarlağının tamamiyle görünmek demek değildir. Belki, şems şuaını görmek demektir ki, arada dağ gibi bir hail bulunmasa, şemsin kursu dahi görünecek derecede bulunmaktır. Kazâ kılmakta iken, mekrûh olan üç vakitten birinin girmesi dahi böyledir.}

— 267 —

35 - Bayram namazı kılınırken, güneş zevale ermek.

36 - Cuma namazı kılınırken, ikindi vakti olmak. {(1) Meseleyi, cuma ile takyid, ikindi vaktinin girmesiyle, öğle namazı bâtıl olmadığı içindir. İsna aşeriyeden on birincinin hâmişine bakınız.}

37 - Şifa bulmasına mebni, Cübeyre (sargı) yerinden düşmek. {(2) Şifa ve iltiyam bulmayan yara sargısının düşmesinden ihtiraz etmek gerektir.}

38- Mazurun, özrü zail olmak.Onun zevali, kâmil bir vaktin, ondan hâli olmasiyle, malûm olur. {(3) Meselâ, müstahaza kanın seyelâniyle beraber, abdest alıp ikindi namazına durmuş ve son teşehhüdden evvel kendisinden kan kesilmiş olup, güneşin gurubuna değin, inkita mümted olsa, namazı fâsid olmuş olur.}

39- Amden veya başkasının sun'u ile namazda hades vâkî olmak.

Amden kaydı, sebkı hades suretinde, musâllî salâtına, bina edebileceğindendir.

40- Bayılmak

Bu ikisi, abdesti bozanlardandır. Az ve süreksiz dahi olsa, müfsiddir.

41 - Çıldırmak

42 - Nazar ile ve yahut mütemekkin olan nâim, cünüp olmak. {(4) Nazardan namazı iptâl etmeyen nazar, maksud olduğu gibi, uykudan dahi, onu iptâl etmeyen uyku maksuddur. Nitekim temkin kaydi, onu nâtıktır.}

43 - Musâllîye müştehiyyat, muhazî olmak.

Bu "müştehiyyat muhazatı" meselesi, eski ve yeni metinlerde, safların tertibi faslında münderiç iken, müellif onu, salâtın müfsidatı faslına geçirmiştir. Ancak, muteber şartlarını eksik saymış olduğundan, meseleyi ileride genişçe izah etmek lâzım gelmiştir. {(5) iktidanın sıhhati şartlarının, birincisinde bu meseleye, işaret olunmuş idi.}

Muhazat: Malûm olduğu üzere bir hizada olmak.

Müştehiyyat: İştiha olunan kadın, demek ise de, bunlar bu bapta tamim olunarak, müştehiyyat mutlaka, kız ve kadın mânâsı, kasd ve irade olunduğu gibi, muhazattan dahi, kadın kısmı namazda, erkeğin yanına, yahut ilerisine durmak, mânâsı kasd ve irade olunmuştur.

Muhazat-ı müştehatın bilhassa, erkeklerin namazını müfsid olması,

— 268 —

kıyasta ihtilâflı olup, {(1) Kıyas, muktazası, kadının namazına ve emredin muhazatına itibaren, Şâfii mezhebinde olduğu gibi, erkeğin dahi namazı fâsid olmamaktır. İstihsanın veçhi: İmam Müslimin hadîsidir ki, Resûlullah sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, Hazret-i Enesin evinde, bir yetim çocuk ile, Hazret-i Enesi arkalarında, ve ihtiyar bir kadını dahi onların arkalarında bulundurarak, namaz kılmış olduklarını, müşârünileyh imam, tahrîc ve rivayet eylemiştir. Eğer kadının erkeğe, muhazatı, namazı müfsid olmayaydı, o ihtiyar kadını, en arkada yalnızca, durdurmazlardı. Çünkü, saf arkasında yalnız durmak, bizce mekrûhattan ve imam Ahmed mezhebinde, müfsidattandır. Bir de, Hazret-i İbni Mes'ûddan rivayet olunan hadîsi şerîfde nisâ taifesinin geri durdurulmaları emr olunmuştur. İmdi, tehîri terkeden erkek, kendi mevkiini terk etmiş olup, imamına tekaddüm eden muktedi ve kelâm ve hadesi amd, misilli, salâta münâfî olanı, mürtekip gibi olarak, salâtı ifsad edici bulunur. Kadının namazı ise, böyle değildir. Çünkü, tehîr emri, onlara değil, erkekleredir. Eğer muhazat anında, erkek ona teehhürü işaret eder de, o teehhür etmezse o halde mevkiini, o terk etmiş olmak cihetiyle, yalnız kadının namazı fasid olur. Bir de, muhazat ettiği erkek, kendi imamı ise, onun namazı fâsid olmakla, muktedîsi bulunan, kadının dahi namazı - tabiatiyle - fâsid olur.} bir takım şurut ve kuyud ile mukayyeddir. Şöyle ki, iki kişi arasında müşareketi müfid olan, muhazat erkek ile kadın arasında olmak ve bilhassa, cemaat ile kılınan namaza ait bulunmak üzere, hasren erkeğin namazını, {(2) Meğer ki erkek, kadının dahi imamı ola. O halde her ikisinin namazlarını.} ifsat edici olup, zikr olunan muhazatın, fesadı mucip olabilmek için:

Birincisi, musâllînin mükellef olması şarttır. Sabînin namazı, müştehatın muhazatı ile fâsid olmaz. Müştehatta yaş, muteber değildir. Dokuz yaşındaki, kız çocuğu müştehattır. Yedi sekiz yaşındakiler, irice olmak şartiyle müştehattır. Ondan küçüğü, müştehat değildir. Pek çirkin, ihtiyar kadın dahi mazideki hali itibariyle, müştehattır ve müştehat, mutlaktır: Hurreye ve cariyeye ve mahreme ve ecnebiyyeye ve halîleye, şâmildir. Yâni musâllîye cemaat olarak, muhazî duran kız veya kadın, ona gerek ecnebî ve namahrem olsun, gerek valide veya hemşire gibi, mahrem bulunsun, gerekse, kendi zevcesi veya cariyesi olsun, salâtı ifsad etmekte, bunlar yekdiğerine müsavidir. Müştehat kaydı, müennes, mef'ûl ismi olmak itibariyle, emreden ihtirazdır. {(3) Gerçi, tabiati gayr-i selîm ve sapık olanlarca, o dahi müşteha olabilir. Velâkin, salâtın fesadı, iştihaya maruz kalmakla muallel değildir. Belki, bu babta farz olan, makamı terktir.}

İkincisi, aralarında muhazat vuku bulan, müzekker ve müennes iki

— 269 —

şahsın ikisi de, namazda bulunmak şarttır. {(1) Namazda bulunmak, müellifin ifadesine göre, namazı imâ ile kılmağa dahi şâmildir. Muhaşşinin beyanına göre, şu sûrete dahi şâmildir ki, meselâ, ikindi namazı kılmakta olan, bir erkeğin yanına, bir müştehat gelip öğleyi ve ona iktidayı, niyyet ederek - muhazat üzere - namaza dursa, müştehatın kıldığı namaz, nâfile olarak sahih olmakla, namazda muhazaten iştirâk hasıl, ve namazlar fâsid olmuş olur. Asaleten erkeğin, ve tâbi olarak ta, kadının namazı fâsid olmuştur. Bu mesele için, iktidanın sıhhati şartlarının dördüncüsüne ve hâmişine bakıla.} Namazda bulunan bir erkeğin yanına, bir müştehat gelip, mücerret durmakla, musâllînin salâtı fâsid olmadığı gibi i, gelen müştehat, deli olup, musâllîye - bir hizada - namaza dahi dursa, delinin namazı, mün'akid olmadığı için, musâllînin namazı yine fâsid olmaz.

Üçüncüsü, bulundukları namaz, (salâtı - mutlaka) olmak şarttır. Cenaze namazı, rükûsuz ve sücudsuz olduğu ve meyyite duâdan ibaret bulunduğu için, (salâtı mutlaka) yâni (salâtı kâmile) ve hakikiyye olmadığından, namaz muhazatla fâsid olmaz.

Dördüncüsü, bulundukları namaz, aralarında tahrîmeten ve edaen. müşterek olmak şarttır. Namazda iştirâk, ikisi bir imama uymak, yahut müştehat gelip de, muhazî durduğu erkeğe, iktidada bulunmakla olur ki, buna - tehrîme haysiyyetiyle - iştirak tâbir olunur. İlk surette, onların, her ikisi kendi tahrîmelerini,

Bir imamın tahrîmine ve ikinci sûrette, biri imam ve diğeri, ona muktedi bulunmakla, muktedîye olan müştehat, kendi tahrîmesini, iktidaettiği, musâllînin tahrîmesine, bina etmiştir. Bu iştirakte, müştehatın - namazın evvelinde - imama yetişmesi şart olmayıp, hattâ imam bir veya daha ziyade, rekât kıldıktan sonra, müştehatın, mesbuk olarak, gelip iktida etmesinde dahi, muhazat müfsidesi muteberdir. Ve mezkûr iştirak, farz kılanın, farz kıldıran imama ve nâfile kılanın nâfile kıldıran imama iktidası misilli, hakikî ittihat ile olduğu gibi, nâfile kılanın farz kıldırana iktidası misilli, zımnî ittihat ile dahi olur. Edaen iştirak, tâbirinin mânâsı, onların kıldıkları namaza hakikatten veya hükmen imam bulunmak, demektir. Meselâ, müdrik olan muktedînin imamı hakîkaten mevcut olduğu gibi, lâhik olan muktedînin imamı dahi hükmen mevcuttur. {(2) Onun için o okumaz ve kendi sehvi sebebiyle, sehiv secdesi etmez.} Binaenaleyh, onlar hem tahrîmelerini imamın tahrîmesine ve edalarını imamın edasına, bina etmiş bulunduklarından, kıldıkları namaz, aralarında tahrîmeten ve edaen, müşterek olmuş olur. Münferiden kılınan namazda, tahrîmeten iştirak olmadığı gibi, mesbukun, imamın feragatinden sonra, geçmişi kazâ, halindeki infiradında {(3) Onun için o okur ve kendi sehvi sebebiyle, sehiv secdesi eder.} dahi, - eda itibariyle - müşareket

— 270 —

olmadığından, ondan sonraki, müştehat muhazatı, namazı ifsad etmez. Lâhıkın lâhika, abdestin tecdîdi tarikinde muhazatları dahi, onlar o vakit, salâtın hakîkatiyle değil salâtın ıslâhı ile müşteğil bulunduklarından, {(1) Onlar gerçi, namazın hürmetindedirler, lâkin namazın hakikatinde değildirler.} aralarında - tahrîme itibariyle - müşareket mevcut ise de, - edâ itibariyle - müşareket mefkuud olduğundan, fesadı mucip olmaz.

Beşincisi, ikisi - hailsiz - bir mekânda bulunmak şarttır. Eğer, mekân muhtelif olup meselâ, biri bir adam boyu yüksekte ve diğeri alçakta bulunarak, müştehatın hiç bir uzvu, musâllînin, hiç bir uzvuna muhâzî gelmezse, salâtın fesadı dahi olmaz. Kezalik, mekân birliği olup ta, arada hail bulunmak dahi, muhazatın ref'i, fesadın defini muciptir. Hailin ednası, musâllîye sütre olabilen miktardır ki, en az, bir züra yüksekliğinde olur. {(2) Eserdeki muhire-i rahl ibaresi bir argın olarak tefsir ve tarif olunmuştur.} Arada fâsıla bulunmak dahi, hail makamına kaimdir. Onun da edna mertebesi, bir adam sığacak kadar olan açıklıktır. Mekânın hükmen ittihadı, muhazatın namazı ifsadı için kâfidir. Meselâ, müştehat bir boydan az, musâllîden aşağı veya yukarı bulunsa, muhazat kısmen mevcut olmakla, mekânlar hükmen müttehit sayılır. Ve musâllînin namazı fâsid olur.

Altıncısı, imam başlama vaktinde, o müştehatın, yahut - alelitlâk nisâ taifesinin imametini niyyet eylemiş olmak, şarttır. Eğer imamda nisa için niyyet yok ise, müştehat, namaza dahil olmakla dahi şart tahakkuk etmemiş, yâni muhazî müştehat ile muhazî musâllî arasında salâtta iştirak bulunmamış olur.

Yedincisi, onların, cihetleri dahi müttehid olmak şarttır. {(3) Cihetin ihtilâfı, ancak Kâbenin içinde olur. Ve bir de çok karanlık gecede, her biri - aranarak - bir cihete müteveccihen namaza durmak takdirinde, düşünülebilir. Bunun için olmalıdır ki, müellif bu şartı, zikr etmemiştir. Muhazat şartları, ona göre baldır ve topuk olmak üzere dokuzdur. Halebîde, tahrîme ve edâ itibariyle olan iştirâk, ayn sayılarak ona iblâğ olunmuştur.} Cihetler, muhtelif olursa namaz fâsid olmaz.

Sekizincisi, musâllî, muhazat eden müştehata geri durması için işaret etmiş olmamak şarttır.

Eğer musâllî, {(4) Müsâllî tabiri, imama dahi şâmil ise de, söz muktedi hakkında olmak aşikârdır. Çünkü, imam namazda ilerdedir. Onda tekaddüm matluptur.} o işareti etmiş olup ta, müştehat geri durmamış bulunursa, müştehatın namazı fâsid olur. {(5) Çünkü, farz makamı o terk etmiştir.} Musâllînin namazı fâsid olmaz. {(6) Meğer ki, musâlli, onun imamı ola.} Onun ilerlemesi dahi lâzım gelmez. {(7) Bu muktedi hakkındadır. Çünkü imamın müştehata tekaddümü matluptur.} Çünkü, ilerlemekte kerahet vardır.

— 271 —

Dokuzuncusu, Muhazat, bir rükünde olmak şarttır. {(1) Müellifin beyanına göre, İmam Muhammed - fiilen - rüknün edâsını şart kılmıştır.

İmam Ebû Yûsuf, rüknü edâ edecek kadar, durmağı kâfi görmüştür. Zeyleî der ki, müştehat gelip, bir safta iftitah tekbirini alsa ve diğer safta rükû ve başka bir saf ta sücud eylese, her saftan, onun sağ ve soluna ve arkasına muvazi bulunan, birer musâllînin namazları fâsid olur.}

44- Namazda, kendisine sebkı hades vâki olan kimsenin - gerekerkek gerek kadın olsun - abdestini tecdit etme kaydinde olduğu sırada, avret yeri zahir olmak. {(2) Müellif der ki, rivayetten anlaşılan, bu hal velev ki, iztirarî olsun: Kadın abdest için kolunu açmağa muztar olmak gibi. Tebyînde misal olarak, erkeğin, hades sebkından sonra, istinca için inkişafı dahi zikr edilmiştir. Muhaşşi der ki: Haniyede, iztirar hali istisna olunup "o kimse, avret yerinin keşfine muztar olursa, bina edebilir ve illâ edemez" denilmiştir. Tenvirde, ve şerhinde dahi böyle kasdolunmuştur. Bina cevazının şartlarından yedincisinin şerhine bakınız.}

45-Namazda kendisini hades sebk eden kimse, abdest almağa giderken kıraet etmek.

46- Yahut, abdestten sonra namazı itmama gelirken, kıraet etmek.Çünkü, birinci surette, bir rükün - hem hadesle ve hem yürüyerek - ve ikinci surette - yürüyerek - eda etmiş olur. {(3) Bu da, hades sebkı, kıyam halinde vaki olmak sûretinde zahirdir. Amma, rükûdan sonra yahut sücuddan sonra vaki olursa, mezkûr vech zahir olamaz. Meğer ki, (O halde de rüknü edâya şebih olur) diyelim. İbareler mutlaktır. Binanın cevazı şartlarının beş ve altıncısının şerhlerine bakınız.} Tesbih ve tehlîl ve istiğfar, mânî değildir.

47- Hades sebkından sonra, bir rükün edâ edecek kadar - özürsüz- uyanık olarak durmak.

Amma, cemaatin sıkışıklığına binaen, yahut burnundan gelen kanın kesilmesine intizaren beklerse ve yahut yerleşerek uyumak esnasında burnu kanamış olup ta, o hal üzere, bir müddet uyuya kalmış bulunursa, namaz fâsid olmayıp, bina câiz olur. Nitekim, binanın cevazı şartlarının dokuzuncusunda zikr olundu.

Rükû veya sücud halinde, kendisine hades sebk etmiş olan kimse, namazın ifsadından ihtirazen, rüknün itmamı niyyetiyle değil, abdest niyyetiyle başını kaldırır. {(4) Şerh-i kebîrde (bina niyyetiyle başını kaldırır ve örtünme kasdi ile kanburlaşarak ve elini yüzüne tutarak, gerileyip, badehû abdest tecdidine gider) diye mezkûrdur. Hiç bir şeyi niyet etmemiş olmak sûretinde namaz, iki rivayetin birine göre fasid olur. Rükûdan tesmî ile başını kaldıran, rüknün edâsı kasdiyle amel etmiş olmakla, bina edemez.}

— 272 —

48- Namazda, kendisine sebkı hades vâkî olan kimse, abdest almak için, yakın olan suyu, amden geçip, iki saftan ziyade, uzaktaki suya gitmek. {(1) Mezkûr kayidlere nazaran, musâllî kendine yakın olan suyu alacak âlet bulunmadığı ve uzaktakinde bulunduğu için, geçerse, namaz fâsid olmaz. Müellif"âmiden" demekle, özürsüz mânâsını kasd etmiştir. Meselâ, su mevkiinin darlığına, yahut oraya vusûlün güçlüğüne veyahut karib olan su unutulduğuna veyahut kuyudan çekmek gerektiğine mebni, onu bırakıp uzağa giderse, namaz fâsid olmaz. İki saftan ziyade uzak kaydine nazaran, iki saflık yer kadar uzağa giderse, namaz yine fâsid olmaz. Su bulunmayan yerde, teyemmüm etmek dahi abdest almak gibidir. Binanın cevazı şartlarından sekizincisinin şerhine bakınız.}

Namazda, kendisine hades sebk eden kimse için -indel-hâce- kapı açmak ve hadesinden hâsıl olan necasetten {(2) Eğer o necaset, kendi libâsından hâsıl değilse, tarafeyn indinde, namazına bina edemez. Fark budur ki, birinci sûretteki tathir, abdeste tebeandır. Bu sûretteki tathir ise, libâs veya bedenini ilk önce yıkamaktır. Eğer, hem hariçteki vehem hadesin sebkinden, kendisine necaset isabet etmiş ise, ikisi aynı mevzide dahi olsa, bina edemez. Binanın cevazı şartlarının ikincisinin şerhine bakınız.} elbisesini temizlemek ve kendisinden necisi atmak {(3) Hadesin gayrisinden, müteneccis olan elbisesini, avreti setr eden, başka bir temiz elbisesi var ise, üzerinden atmak kâfi olur.} ve abdestte, farzlar ile iktifa etmeyip, abdestin sünnetini de işlemek vardır. {(4) Müellif, bu meyanda kovanın deliğini, dikmek olduğunu dahi zikr ve ziyade etmiş ise de, Muhaşşi merhum: "Bahirde mezkûr olan budur ki, o kimse delik kovayı dikerse, namazına bina edemez. Suyu işaretle istemek, yahut mübayaa tarikiyle, iştira eylemek dahi, ona câiz olamaz demiştir.}

49- Musâlli, hades zanniyle - Meselâ, burnundan akan suyu kansanarak - mescidden çıkmak.

Çünkü, özürsüz namaza münâfî olan hal, vâkî olmuştur ki, o da yürümektir.

(Mescid tâbiri, bu durumda namaz kılınan mahaldir ki, camiye, haneye ve arsaya, şâmildir).

Eğer, mescidden veya arsa ve haneden ve namazgâhtan dışarı çıkmamışsa, ıslâh kastine mebni, istihsanen namaz fâsid olmaz. {(5) İmam Muhammed kavlince, o kimse mescidden çıkmasa dahi, namazı istinaf eyler. Zira, zaten, sabit bir özre mebni olmayarak, namazdan ayrılmıştır. Kıyasın iktizası dahi, budur. Nitekim, elli birinci müfsidde mezkûr olduğu üzere, mesh eden mesih müddetinin sona erdiğini, ve müteyemmim gördüğü serabı su, zannederek veyahut, musâllî üzerinde, necaset-i mania veya salât-i faite bulunduğunu tevehhüm eyleyerek, namazdan ayrılmak namazı müfsid ve binayı mânidir. İstihsan veçhi, zikr olunduğu üzere, ıslah kasdidir ki, o kimse, namazını terk etmek} Mescid, namaz

— 273 —

mahalli olmak itibariyle, onun hepsi bir mekân hükmündedir. {(1) Namazı ifsâd etmeyen şeylere dair olan, gelecek fasıldaki, mescid-i kebîr hakkındaki hamişe bakınız.}

Kadın kısmı, hades zannına mebni, namazı bırakıp namazgahından iner, yâni evi içinde, namazgâh ittihaz ettiği yerden çıkar ise, namazı fâsid olur. Çünkü, ona göre, orası, erkeğe göre mescid menzilesindendir. Hattâ kadın orada, İtikâf dahi eder.

Namaz kırda kılındığına göre, safların mahallî, yahut sütre yeri mescid hükmündendir. Ellinci sayıdaki izahat, bu hususa dairdir.

50- Mescidin ve ev hükmünde olan, mezkûr mevzilerin gayride yâni, sahrada namaz kılan kimse, hades zanniyle safları, yahut önündeki sütreyi tecavüz etmek.

Kırda namaz kılmakta olan kimse, cemaatte olduğuna göre, her taraf tan safların mekânı, ve münferid bulunduğuna göre, her taraftan secde mevzii için yeter miktar, onun hakkında mescid hükmündedir.

Önünde sütre var ise, gerek cemaat ve gerek münferid hakkında, ön cihetten, son sınır sütredir. Sütre yok ise, münferid için önden münte hâ haddi: Secde mevzii, ve cemaat için arkadaki, saflar miktarı, mahaldir. İmdi, hades vukuu zanniyle, mescidden çıkmamak üzere, namaz mahallinden ayrılmak, camideki musâllîye göre, mâfuv olduğu gibi, kırdaki musâllîye göre, mescid hükmünde olan, mezkûr hududu tecavüz etmemek üzere, namaz mevziinden ayrılmak dahi, mâfuv olup, onları geçmek, mescidden çıkmak gibi, namazı müfsid ve binaya mânîdir.

51- Kendisini abdestsiz, yahut meshi müddetinin bittiğini sanarak ve yahut üzerinde faite veya necaseti mânia bulduğunu tevehhüm eyleyerek, {(2) Fâite, geçmiş namazdır. Sahib-i tertib olan kimse, öğleyi kılarken sabahı kılmadığını tevehhüm etmek ona, ve üzerinde gördüğü kızıllığı kan sanmak necaset-i mâniaya, misal olur. Müteyemmim gördüğü serabı, su sanmak dahi, bu türlü misallerdendir. Kırk dokuzuncunun evvelindeki, hamişe bakınız.} namaz mevziinden ayrılmak üzere, mevziinden ayrılmamıştır. Tevehhüm ettiği şey, tahakkuk etmek takdirinde, abdesti yenilemek için, mescidden dahi harice çıkarak abdestini alıp, namazına bina eder olduğu gibi, zikr olunan tevehhüm sûretinde dahi, - mescidden huruç ile - mekân muhtelif olmadıkça, kasd-i ıslâh, hakikat-i islâha ilhak olunur. Nitekim asîlerin hakkında, tevîl-i fâsid, tevîl-i sahîha ilhak olunarak, onlar telef ettikleri - can ve mal - tevbeden sonra, kendilerine tazmin ettirilmez. Ve islâm esirlerini, siper olarak kullanan, küffara silâh atılır. Müslimlere isabet eden, zann-i gaip olsa da, küffarı vurmak kasdi, hakikaten onlara atmak hükmünde tutularak, bu atış mübah olur. Nihayede demiştir ki, imam Muhammedin muhalefeti, mescidin kapusu, kıble duvarında olmadığına göredir, tâ ki, çekilip gitme mutahakkak olsun. Amma, mescidin kapusu, kıble duvarında olup ta hades sanarak, yürüyen musâllî mescid dahilinde yüzü kıbleye olarak yürümüş bulunursa, namaz ittifakan fâsid olmaz.

— 274 —

Bunda, mescidden ve emsalinden çıkmasa bile, namazı fâsid olur. Zira, namazdan, islâh azmiyle değil, terk kasdiyle ayrılmıştır. {(1) Hades vukuu zannına mebni, namazdan ayrılmakla, bu zanlara mebni, ayrılmanın arasındaki fark, işte budur. Müellif burada "bizim bu zikr ettiğimiz şeyler ile, hades-i semavi sebkine mebni, namazın binası şartları malûm olup, onları ayn babta, zikr etmeğe hacet kalmadı" demiş ise de, Muhaşşi merhum: Müellif bu hususta, kavme muhalefet etti ve zikr ettiği şeyle, beyanına ihtiyaç olan, namazda hades ahkâmını tayîn ve temin etmiş olmadı, demiştir. Hamdolsun, bu abdi âciz eskilerin âdetine uyarak, bâb-ı mahsus akd ile, namazda hades ahkâmını ve cevâz-ı bina şartlarım ve ihtilâf mesailini tayin eyledi.}

52 - Musâllî, imamın gayriye feth-i kıraet etmek. {(2) O gayr, gerek namazda olsun, gerek olmasın. Bu da, ona talim kasd ettiğindedir. Çünkü, zaruretsiz cevap vâki olunca, nâsın kelâmından olmuş olur. Eğer talim kasd etmeyip te, kıraet kasd etmiş olursa, namaz fâsid olur. Kendisiyle beraber, namazda olmayandan, imamın alıp kıraet etmesiyle dahi, namaz fâsid olur.

İmamın gayriye, tabiri muktedînin muktedîye ve namazda olmayana ve münferiden namazda bulunana ve imamın ve münferidin, hangi şahıs olursa olsun, ona kıraet feth etmesine, şâmildir ki, bunların cümlesi - zaruretsiz - talim ve taallüm demektir.}

Zîra, zaruret olmadan, ona talim demektir. Fethin tekrar edilmesi dahi, namazın fesadı için, - ales-sahih - şart değildir.

İmamına feth etmek, câizdir. {(3) Muktedî kendisiyle beraber, namazda olmayandan işitip de, imamına fethederse, hepsinin namazı bâtıl olmak lâzım gelir. Çünkü, hariçten telkindir. Feth-i kıraet, kıraeti açmak demektir ki, okuyan yanıldıkta, yahut tutuldukta, olur. Namazda mahsur kalan imama, kıraeti feth, ona talim demek olduğundan, salâtı müfsid olmak, kıyas muktazası ise de, muktedi kendi imamına, feth ederse, namaz istihsanen fasid olmaz. Hazret-i Hâce-iâlem, sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem namazda, müminin sûresini, okurlar iken, bir kelime geçmişler imiş. Namazdan sonra: İçinizde Ubey, yok muydu? diye ashabın akre-i olan, Hazret-i Ubey bin Kâabı sormuşlar. Hazret-i müşârünileyh: Beli yâ Resûlullah diye orada olduğunu arz ettikte: Bana feth etmeli, değil miydin? buyurmuşlar. Hazret-i Ubey, ben o kelimeyi mensuh olmuş sandım, demekle, Efendimiz hazretleri: Eğer mensuh olsa, size bildirirdim, buyurmuşlardır. Hazret-i Ali kerremellâhü teâlâ vechehu dahi: "İmam senin fethine muhtaç ise, feth et" buyurmuştur. Müellifin tâlil-i âtisi aklîdir.} Her ne kadar, imam mefruz miktarında okumuş ve yahut başka âyete geçmiş bulunsun. Çünkü, bunda hem imamın ve hem kendinin namazını ıslâh vardır. {(4) Çünkü, feth etmemiş olsa, ihtimal ki, imamın lisanından salâtı müfsid olacak bir şey cari olur. Kıraetin fethinde, imamın salâtını islâh olmakla, onun salâtiyle, muktedînin salâtı dahi, sâlih olmuş olur.}

— 275 —

Sahih olan budur ki, imamına feth eden muktedi kıraeti değil, fethi niyyet eyler. Zîra fetih, ruhsata dayanır. Kıraet ise, mahzurdur. {(1) Muktedînin, kendi imamına fethi tacil etmesi, ihtimal ki, imam hatırlayabileceğinden, - bu takdirde hacetsiz - bir telkin demek olarak, mekrûh olduğu gibi, imam bâdel-hasr, sükût edip durmak veyahut âyeti tekrarlamak tarikiyle, muktedîyi fetha, mecbur etmek dahi mekruhtur. Ya başka bir âyete geçerse, ona atlamakta namazı ifsâd eder bir şey lâzım gelmez ola. Yahut, başka sûreye intikal eder, veyahut, müstahap miktarında, ve bir kavle göre, farz miktarında, kıraet etmişise, rükûa gider. Aşikâr olan birinci kavidir.}

53 - Bir namazı kılmakta iken, onun gayri bir namaza {(2) Velev min cihetin, gayri olsun. Meselâ, cemaat namazı, münferiden namazının - bilcümle - gayridir. İmameti nisâyı, yahut vâcip namazı niyyet ederek, tekbir almak dahi böyledir.} intikal kasdiyle, {(3) Onu tahsil etmek, ve bulunduğu namazdan çıkmak için: Münferid iktidayı ve bilâkis muktedi, infiradı niyyet etmekte olduğu gibi. Ve tekbir ile, bir farzdan diğer farza, yahut nefele veya aksine - niyyeı ederek - intikal etmek gibi.} tekbir almak. {(4) Tekbir ile takyid, şunun içindir ki, zira yalnız kalbiyle niyyet ederse, namazını kesmiş olmaz.}

Amma kıldığı namazı ifsad eylemez. {(5) Geçmiş fâsid olmayınca, onunla namazının âhir olduğu şey üzerine - ki, son rekâttır - kuud etmek lâzım olur. Kendi zannına itimaden, onu - yâni kuudu terk ederse, namazı bâtıl olur.} Meğer ki, mesbuk ola. Çünkü, mesbuk ile münferid, hükmen mütehalliftir. (İstihlâf bahsindeki istidradı okuyunuz).

Bu meselenin izahı şöyledir ki, bir kimse bir namazı, meselâ, bir rekât, kıldıktan sonra, "Allahü ekber" diye ikinci bir iftitah tekbiri almak ve diğer tabir ile, namaza bir ikinci başlayış yapmak, {(6) Malûmdur ki, el kaldırmak sünnettir. İftitahın şartı değildir.} ikiden hâlî olmayıp, ikinci başladığı namaz, evvelkinin ya aynidir ve yahut gayridir.

Ayni olduğuna göre, lâfzan niyyet etmiş olmadıkça, {(7) Çünkü, lâfzan niyyet, nâsın kelâmı olduğu için, salâtı müfsiddir. Bunu, diğer namaza, intikal sûretinde, zikre hâcet yoktur. Zira, gayr-i salâta, intikalin hükmü, talâffuz ve adem-i talâffuz ile ihtilâf etmemek üzere, fesaddır.} evvelce kıldığı rekât, fâsid olmayıp, namazının rekâtlarına mahsup ve kalben ettiği niyyet, hâsılı tahsil niyyeti, demek olduğu için, lağv olmuş olur. {(8) Müellifin anlatmak istediği mesele, işte budur. Bundan, mesbuk, müstesnadır. Nitekim, sabık istidratdaki, mesbuk ahkâmından malûm olmuştur.} Ve artık, son kaade, o nisaba göre, icra edilmek lâzım gelip, şayet evvelce kıldığı

— 276 —

rekâtı, kendi zannınca fâsid bilerek, ondan sonra, meselâ: Öğle namazına göre, üç yerine dört kılar ve üçüncü rekâtta oturmazsa, son kadeyi terk etmiş olduğundan, farzı bâtıl olur.Gayri olduğuna göre, evvelce kıldığı rekâtı, ifsad etmiş olur. {(1) Çünkü, ikinciye başlama sahih olmakla, evvelkinden - zaruri olarak - çıkarılmış olmak lâzım gelir. Birinciden çıkışın mütevekkıfı, ona mugayir olan, ikinciye başlamanın sıhhatidir.}

Bunun muamelâttan nazîri, - Emvali mütekavvimeden - olan bir şeyi iki akit, muayyen bir bedel mukabilinde, alım satım edip, badehû, bedelin, tezyid veya tenkisi üzerine akdi tecdid eylemek,veyahut yine o semen üzerine, eski akdi, tekrar etmektir ki, evvelki surette ikinci akid, ve ikinci surette birinci akid muteberdir. {(2) Tebyînde, böyle mezkûr ve bir köle alış verişiyle mümessel olup, Halebî Akdin tegayürü semeresi, mülk akar hakkındaki, şefâda zahir olur ki, bey'i evvelde şefi', onu teslim etmişse, ikinci beyide isteyebilir, demiştir.}

Gayriyette - min vechin - mugayeret kâfî, {(3) Meselâ, nâfile kılarken farza, ve bilâkis farz kılarken nâfileye, ve kezâbir farzdan diğer farza (meselâ, cuma kılarken öğleye, ve öğle kılarken cumaya), yahut vâcibe niyyetlenerek, tekbir almakta mugayereti muhakkakaya mebni, evvelkini iptâl etmek olduğu gibi, bir namaz için, münferid iktidayı, veya bilâkis muktedi infiradı, niyyet ederek tekbir almakta dahi, namazlar müttehid iken aralarındaki zahiri mugayerete mebni, evvelkini iptâl ve ifsad vardır. İmameti nisâyı niyyetle, iftitahı tecdid eyleyen dahi, ikinci menvisine şüru etmiş olarak, evvelkisini iptal eylemiş olur. Şu dahi onun gibidir ki, bir kimse cenaze namazı kılmakta iken, başka bir cenaze daha gelmekle, her ikisi, niyyetiyle veyahut ikinci cenazenin niyyetiyle tekbir alsa, ikinci için, istinaf etmiş olur. Mesbuk dahi, geçmişi kazâ esnasında, aynen istinaf ettiği salâtta müsteniftir ki, evvelce başladığını kesmekle, diğer bir namaza şürû etmiş demektir. Zira, mesbuk, evvele "min cihetin" münferid iken, namaza istînaf azmiyle, tekrar tekbir aldıkta her vecihten münferid olmakla, iki namazı arasında, zahiri mugayeret hâsıl olmuştur. Nitekim, mesbukun münferid sayılmadığı, dört husustan biri bu olmak üzere, İstihlâf babındaki, istitrad da zikrolunmuştur.} ve ayniyette - her vecihten - ayniyyet lâbuddur ki, o da, bir namazı aynen istinaf ile olur.

54 - Tekbirde, yâni "Allahü ekber" demekte, hemzeyi medd etmek. {(4) Nitekim, tehrîme şartlarının dokuzuncusunda zikrolundu.}

55 - Hıfzında olmayanı, mushaftan okumak. {(5) Muhaşşinin ifadesine göre, kıraet mutlaktır. Gerek az, gerek çok okusun. Rivayetin zahiri budur. Bir kavle göre. Fatiha sûresi kadar, diğer bir kavle göre bir âyet kadar okumadıkça fâsid olmaz. Azhar olan budur. Ve meselede, imam ile münferidin farkı yoktur. (Hidaye sahibinin, meseleyi imam ile takyid etmesi ittifakidir). Mushaftan maksûd, içinde Kur'ândan bir şey yazılı olandır ki, mihraptan okumağa dahi şâmildir. Müellifin "her ne kadar mushafı hâmil olsa da" kavli, buna, ve bir de bu bapta fesadı mucib, çok iş değil, gayriden telâkki olunduğuna işarettir. Ve bu veçhile fesad, Hazret-i İmamın mezhebidir. İmameyn ve imam Şâfii hazerâtınca, o kıraet, müfsid değil, mekrûhtur. Namazda iken, koynundaki- mushafı açıp bakmak veyahut elde mushaf bulundurup, rükû ve sücuda vardıkça, onu elden bırakmak ve kıyamda almak ve evrakını çevirip bakmak, çok iş olduğundan, salâtı müfsid olmak, hilâfsızdır.}

— 277 —

Her ne kadar, mushafı hâmil değilse de. Çünkü, diğerinden telâkki edebilir.

Amma, okuduğu ezberinde ise, ve mushaf nezdinde değilse, telâkki ve amel olmadığı için, namaz fâsid olmaz. Çünkü, o kıraet, onun mushaftan telâkkisine değil, kendi hıfzına muzaftır. Hamlolmadığı için, amel dahi yoktur.

(Mushaftan okumadıkça, kıraete kaadir olmayan kimse, ümmi demek olduğu için, {(1) Ona ümmi itlâki, kıraetsiz salâtının cevazına nazarandır ki, namazda mushaftan kıraet caiz olaydı, onun kıraetsiz salâtı ibaha olunmazdı. Yirmi dokuzuncu müfsidde geçen, hamişe bakınız.} namazı kıraetsiz kılar. Mushaftan okuyarak kılmak, ona câiz olmaz).

56 -Avretin inkişafı veya necaseti mânianın vücudu ile beraber-velev sehven- bir rüknü eda etmek.

57 - Yahut eda edecek kadar zaman geçmek.

(Onu sünnetiyle edaya kâfi olan müddet maksuddur ki, o da, üç tesbih edecek kadar olan zamandır. Ve bu, imam Ebû Yûsufun mezhebidir. Muhtâr olan da budur. Bilfiil, rüknün edasının, ifsadında ittifak vardır.

Eğer, necasetin, vukuunu müteakip defeder, ve meselâ yelin esmesiyle açılan avret yerini, hemen örterse, zarar vermez. {(2) Avretin inkişafından, avret uzvunun dörtte birinin, açılmasına dahi şâmil olan mâna, maksuddur. Ve onda, dört sûret vardır: Çok vakitte çok açılma, muzırdır. Az vakitte az açılma, zararsızdır. Az vakitte çok açılma ile çok vakitte azaçılma dahi gayr-i muzırdır. Bu sûret, necaset isabetinde dahi cari olup, çok vakitte çok necaset, zararlıdır. Az vakitte az necaset, gayr-i muzırdır. Az vakitte çok necaset ile çok vakitte az necaset dahi zararsızdır.}

58- Muktedî, bir rükünde imama müşarik olmayarak, onu sabık bulunmak: İmamdan evvel rükû edip kalkmak ve onu, imam ile beraber, yahut ondan sonra devamla, imamla beraber selâm vermek {(3) İmamla beraber selâm vermek tâbirini, Tahtâvi merhum, Dürr-ü Muhtâr haşiyesinde "1â haceten ileyh" diyerek, zaid görmüş ise de İbni Âbidin merhum, mezkûr kayd ile takyid, şunun içindir ki, zira islâmdan ve onun gibi, her münafi salâttan evvel, fesad zahir olmaz. Çünkü, o halde rüknün terki, tahakkuk etmemişolur, fefhem, demiştir. Selâma münafî, tabiri tesahüldür ki, selâm namaza münafî değil, onu menhîdir.} gibi ki, namazı

— 278 —

itmam etmiş olmak zannıyla, amden selâm vermiş olduğu için, fâsiddir. {(1) Dürr-ü Muhtârda ve reddi Muhtârda mezkûrdur ki, namazda bir rüknü meselâ, bir rekâtın bir secdesini, terk edip te, onu kazâ etmeden, selâm vermek, bir şartı - özürsüz - terketmiş olmak kabilinden, salâtı müfsid olduğu gibi, bir rüknü imama müşarik olmayarak, ondan evvel yapmak ve meselâ, imamdan evvel, kendi kendine rükûa varıp kalkmak dahi, ya imam ile beraber veya ondan sonra, o rükû iade olunmazsa, namaz müfsiddir. Gerçi, bundan bir rükün terkolunmamış-tır. Ve lâkin, sûreten ifa olunan rükün, müsabakatin vukuna mebni, muteber olmamıştır. Eğer imam ile beraber, veya imamdan sonra, yine rükû ederse, veyahut evvelce vardığı rükûda, imam gelip kendisine yetişirse, namazı sahih, fakat mekrûh olur.}

Amma o rükûu, o veçhile iade etmediği gibi, imam ile beraber selâm dahi vermeyip, her rekâtın, rükû ve sücudunda imamı sebk etmiş bulunursa, imamın namazı sonunda, kıraetsiz bir rekât kaza eder ki, imamın önceki namazını, müdrik olduğu için, lâhik demektir. Lâhik ise imam ile fevt ettiğini, imamın ferağından evvel, kazâ etmek, gerçi kendisine mütehattemdir ve lâkin, ilk rekât, onun rükû ve sucudunda, imama gerekirse de mütabeatı terk etmiş olmak sebebiyle, kendisini fevt eylemiş olduğundan, ikinci rekâttaki rükû ve sücudu ilk rekâttan, ve üçüncü rekâttaki rükû ve sücudu, ikinci rekâttan, ve dördüncü rekâttaki rükû ve sücudu üçüncü rekâtten, kazâ olmakla, imamın selâmından sonra dahi, kıraetsiz bir rekât kazâ ederek, namazı tamamlamış olur.

59 - Mesbuk olan muktedi, imamın selâmından {(2) İmamın selâmına intizar etmek, mesbuk için namazın sünnetlerindendir.} veya teşehhüd miktarı kuuddan {(3) Bu kayd, imamda o miktar kuud hâsıl olmazdan evvel, mesbukun kıyamı câiz olmadığı içindir. Çünkü, o halde imamın üzerinde, henüz, bir farz bâkidir ki, mesbuk onda münferid olamaz. Eğer, infirad ederse, namaz fesada gider.} sonra, geçmişini kazâya kalkıp, rekâtım secde ile takyid ederek, {(4) Bu kayd şunun içindir ki, şayet secdeye varmadan, imam hatırladığı, sehiv secdesine giderse, mesbuk dahi, ona uymak lâzım gelip, oraya kadar olan müddeası kalkar. Mütabeat etmeyip te, kendi namazına devam ederse, o da sahihtir. Çünkü, mütabeati mezkûre, bir vâcipte mütabeat demek olduğu için, vâciptir. Vâcibi terk ise, namazı ifsad etmez. Geçmişi kazâdan fariğ olduktan sonra, sehiv için, istihsanen secde eyler.} imamdan ayrılmış ve ayrıldığı teekküd etmiş iken, imamın - hatırlıyarak - vardığı sehiv secdesinde, {(5) Selâmdan sonra, kıbleden dönmek veya söz söylemek gibi, salâta münafi bir hal olmadıkça, sehiv secdesini, sonradan icraya bir mâni yoktur.} imama mütabeat etmek.

Çünkü, infirad, mevcut ve vâcib olduktan sonra, imama iktida etmiş olmakla, namaz fâsid olmuştur.

60 - Musâllî son kadeden yâni namazın sonunda, teşehhüd miktarı

— 279 —

oturduktan sonra, hatırladığı, namaz secdesini, {(1) Secde-i sulbiye: Namazın aslına ait secdedir ki, namazın secdesi demektir.} veya tilâvet secdesini {(2) Secde-i tilâvet: Tilâvetten münbais olan secdedir ki, namazda secde âyeti okunup ta, secdesi iskat olunmadığı ve unutulduğu sûrette, erkânın sonunda dahi, hatırlansa ifâ ve bâdehû, son kadede iâde olunur.} edâ ve ifadan sonra, kade-i ahîreyi iade etmemek.

Çünkü, son kade, ancak erkânın itmamından sonra muteber olur ki, erkânın hatmi içindir. {(3) Yirmi beşinci farza bakınız. Tilâvet secdesi dahi, kıraet eseri olduğu için, ona da kıraet hükmü verilir. Esah olan budur. Alâ kavlin, tilâvet secdesi, son kadeyi ilga edemez. Çünkü, vâciptir. Son kade ise, farzdır.}

61- Musâllî uykuda eda etmiş olduğu rüknü, -uyandıktan sonra -iade etmemek.

Çünkü, namazın farzlarında mezkûr olduğu üzere, namazın sıhhatinin şartı, uyanık olarak eda etmektir.

62 - Mesbuk olan muktedînin imamı, son kadeden sonra, amden olmasa da, - kahkaha ile - gülmek.

63 - Mesbukun imamı, kuudu ahîreden sonra, kahkahanın gayri birtarîk ile "hades-i amidde" bulunmak.

Hazret-i İmam nezdinde, imamın namazından müfsid hâsıl olduğu, cüz, fâsid olarak, mesbukun namazından dahi, onun misilli, fâsid olmakla, geçmişi ona bina etmek, mümkün olamaz. {(4) İmam ve onu müdrik olanlar, binayı muhtaç olmadıklarından, fesadın semeresi ancak, mesbukta zahirdir. Muhaşşi der ki, imameyn indinde, imamın son kadeden sonraki kahkahası ile salâtı fâsid olmadığı için, mesbukun salâtı dahi fâsid olmaz. Müellifin meseleyi, son kade ile takyidi, kade-i ahîreden evvel olan, hadesiamdin-bil ittifak namazı müfsid olmasındandır. Mesbukun namazı, indel-imam, fesadı dahi, kendinin infiradı teekküd etmemiş olmakla mukayyeddir. Eğer, mesbuk vâcibi terkederek, imamın selâmından evvel, geçmişi kazâya kıyam edip, bir rekât kazâ ve onu secde ile takyid ettikten sonra, imamın onu (yâni kahkaha vehades-i amdi) illerse, mesbukun namazı fâsid olmaz. Zira imamdan ayrılmış ve infiradı müstahkem olmuştur. Mesbukun, imamın selâmına intizarı, sünnet iken, Muhaşşinin vâcibi terk demesi, mesbuka vâcip olan, kuudu itmama aittir. Vâcibin terki ise, namazı müfsid değildir.}

64 - İki rekâtlı olan farzın gayride yâni, akşam namazında ve dört rekâtlı farzlarda, mukîm iken, kendini müsafir, yahut:

65 - Kıldığı öğleyi cuma veyahut;

66 - Kıldığı yatsıyı teravih, yahut;

— 280 —

67 - Yakın vakitte, müslim olduğa için, bilmeyerek dördü iki, yahut;

68 - Müslim cahil olarak neşet ettiği için, yine dördü iki sanarak, birinci kadede selâm vermek.

Çünkü, mezkûr selâm, zamanından evvel, namazı kesmek için amden olmakla, namazı müfsiddir. İki kadeyi son kade zanniyle selâm vermek gibi değildir ki, bu müfsit değil, secde-i sehivi muciptir. {(1) Onuncu ve on üçüncü müfsidin zımnında, bir kaç müfsid daha mezkûr olduğu gibi, Dürr-ü Muhtârda, nisâ safında, yahut imamın önünde bulunmak ve (umumdan sonra hususun zikri) kabilinden olarak, necis üzerine secde etmek hususları dahi, zikr ve tadâd olunmuştur. Necaset-i mânia ile rükün edâsı, elli altıncıda mezkûrdur. Bunun için, farzların beşincisine bakınız. Muhaşşi merhum, müfsidattan, şunlar kaldı: (Kalben irtidad, abdest ve guslü mucip olan her şey, rüknü kazâsız ve şartı özürsüz terketmek) demiş ise de, bunlardan bazıları, 40, 41, 42, 58 de zikr olunmuştur.}

Kariin zellesi (hatası) ahkâmı, müfsidata zeyl olacak ehemmiyyetli mesâilden iken, müellif onu geçmiş ve Muhaşşî merhum, mülâhhası aşağıda görüldüğü üzere, zikr etmiştir:

ZELLETÜL-KARİ:

Kariin sürçmesi yâni, okuyanın hatası demektir ki, maksud namaz erkânından olan, kıraeti edâ ve ifada edilen yanlışlıktır.

Mezkûr zelle, teammüdî olur ve mânânın tegayyürünü dahi müeddi bulunursa, - bilittifak - namazı müfsid olup, mânânın kıymetine göre, onun tegayyürü takdirinde, ahvalin ekalli, namazın fesadıdır.

İhtilâf: Hatâ ve nisyan suretindedir. Şöyle ki:

Hatâen olan zellenin, müfsid olup olmamasında, imam Ebû Hanîfe ve imam Muhammed hazretleri, benzeri Kur'ânda bulunsun, bulunmasın, mânânın tegayyür edip etmemesine bakmışlardır. İmam Ebû Yûsuf hazretleri, tegayyür eden lâfzın, Kur'ânın elfazından olup olmamasına bakmış, ve îraba ve kelimelerin zaptına ve mânâya, itibar etmemiştir. Fetvâ, imam Ebû Yûsuf kavli üzerinedir.

Bu babın mesaili, üç vecih üzeredir.

Birincisi: İrapta hatadır. Bunda tahfifi müşedded, teşdidi, muhaffef, kasri memdud, meddi maksur, fekki mudgam veya idgamı fekk ile okumak dahi dahildir. Bunlarla mânâ mütegayyer olmadığı takdirde namaz bil-icma fâsid değildir.

— 281 —
وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰهِيمَ رَبُّهُ
(Bakara: 124)
اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬
(Fatır: 28)

kavl-i kerîmlerinde, mansubu merfû ve bilâkis merfuu mansub kılmak gibi, mânâ değişmek suretinde indet-tarafeyn, sahih olan namazın fesadı ise de, İmam Ebû Yûsuf hazretlerinin kavli kaidesince, namaz fâsid olmaz. Çünkü, imam müşârünileyh iraba itibar etmemiştir. Fetva dahi bu veçhiledir. {(1) Müteehhirin: Îraptaki hatâ, itikadı küfür olan şeylerden dahi olsa, namazı ifsad etmez, diye icma eylemişlerdir. Çünkü, nâsın ekseri, îrap vecihleri arasını temyiz edemezler. İrapta sevabı ihtiyar etmekte ise, nâsı hareç ve külfete sokmak vardır. O da şeran yasaklanmıştır.}

İkincisi: Vakf ve iptidada olan hatadır ki, bunları mevzilerinin gayride yapıp geçilecek yerde durmak ve durulacak yerde geçmektir. Bununla mânâ değişmezse, mütekaddimîn ve müteehhirînden, bil-icma namaz fâsid olmaz. Mânâ değişmek sûretinde, ihtilâf var ise de, fetva her iki halde de fesadın yokluğu üzerinedir. Zîra, vakf ve vasle müraatı lâzım kılmakta, halkı ve hususiyle kitleyi, sıkıntıya düşürmek vardır. {(2) O da şeran yasaktır. Cemi-i Kur'ânda vakfı terketse bile, namazı fâsid olmaz, demişlerdir.} Kelimeyi bölmek meselâ, velâ-diyati, diyecek iken, velâ deyip, alt tarafını unutmak, yahut nefesi kesilmek ve ondan sonra tamamlamak veya başka âyete geçmek dahi umum meşayih kavlince, mutlaka yâni, gerek mânâ değişmiş olsun, gerek olmasın, zarurete ve umumî külfete mebni, namazı müfsid değildir.

Üçüncüsü: Bir harfe bedel başka bir harf telâffuz etmektir ki, hatadır. Eğer kelime, Kur'ânı lâfızdan, hariç olmaz ve mânâ dahi değişmez ise, namaz - ittifaka - fâsid olmaz: (Inne-zâlimîne) yi (innez-lâlimine).

(Ve mâ tahahâ) yı (ve mâ dehaha) okumak gibi. Ve eğer, mânânın değişmemesiyle beraber, kelime Kur'ânı lâfızdan hariç olursa, - indet-tarafeyn - namaz yine fâsid olmaz: (Kavvâmîne bil-kıst) kavl-i kerîmini (kayyâmîne bil-kıst). Ve (deyyârâ) lâfzını (devvârâ) okumak gibi. Bun lar, Kur'ânı elfazdan, hariç olduğu için, imam Ebû Yûsuf kavlince namazı müfsiddir: (Hazel-gurâp) bedelinde (hazel-gubâr) okumak bu kabildendir. Ve eğer, kelime Kur'ânı lâfızdan hariç olmamakla beraber, mânâ mütegayyer olursa, hilâf, bunun aksinedir ki, imam Ebû Yûsuf kavlince, namaz gayr-i fâsid ve tarafeyn nezdinde ise fâsiddir: (Ve entüm sâmidûne) bedelinde (ve entüm hamidune) okumak gibi.

— 282 —

NAMAZI İFSAD ETMEYEN ŞEYLER:

{(1) Müellif bunu, mekrûhata idhal etmiş olsaydı, evlâ olurdu.}

Namazda olan kimse, Kur'ândan ve gayriden bir yazıya bakıp, onu anlamakla - anlamak kendisinin maksudu olsun, olmasın - edebe isaet etmiş olur. {(2) İsaet olması, namazdan iştigali mütezammin olmasındandır. Tenzîhi kerahet demektir. Bu da, ancak kasd ile olur. Kasdsız, gözü ona, ilişir ve fehim husule gelir olsa dahi, mekrûh bile olmaz.} Telâffuz etmiş olmadığı için, onunla namaz fâsid olmaz. {(3) Fâsit olmamasının sebebi, budur ki, fesâd ancak, kıraetle tahakkuk edebilir. Nazar ve fehm ile ise, kıraet hâsîl olmuş olmaz. Müellif, (liademin-nutkubil-kelâm) demekle, işte buna işaret etmiştir. Anlamak maksadı olsun, olmasın kavliyle, malûm olur ki, huşuu terk, namazın sıhhatini değil, belki kemalini ihlâl eder. Bunun için, fetavay-i kadıhanda, ve hulâsada; namazda, düşünüp bir şiir veya hutbe, hatırlayarak onu içinden okuyan kimsenin - lisanen talâffuz etmese - namazı fâsid olmaz, diye mezkûrdur.}

Musâllî, dişleri arasında, nohut tanesinden küçük olarak kalmış olan şeyi, - biraz uğraşarak - yutmak mekruhtur. {(4) Dişler arasında olan, az bir şeyi, namazda -az emekle- yutsa, mekrûh olduğu gibi, ağzından çıkarıp, oracığa bıraksa dahi, mekrûhtur. Doğrusu: Namazdan fâriğ oluncaya kadar, ona ilişmeyerek, namazdan sonra mübah olan bir yere, bırakmaktır. Namaz dışında dahi, onu yemek, mekrûhtur. Hususiyle, diş arasında uzun müddet, durmuş olmakla tegayyür etmiş ola. Temek yerken, ağızdan temiz bir yere düşeni yemekte, bir mahzur yoksa da, diş arasından çıkanı yememek gerektir.} Müfsid değildir. (Müfsidatın, on ikinci ve on üçüncüsüne müracaat).

Ağzında olan şekerin eriyenini yutarsa, namaz fâsid olur. Namazdan evvel yuttuğu şekerin, tatlılığım namazda bulursa, namaz fâsid olmaz.

Musâllînin secdesi mevziinden, birinin geçmesiyle, namazı fâsid olmaz. Geçen, gerek kadın, gerek erkek, yahut köpek veya sığır olsun.

— 283 —

Geçen kimse, mükellef ve müteammid {(1) Mükellef ve müteammid kaydi, zıddından ihtirazdır ki, -geçen- mükellef ve müteammid olmadıkça, günahkâr olmaz, demektir. Mesele dört vech, üzeredir: 1 - Geçene, uzaktan dolaşmak, mümkün ve musâllî, mürura mütaarriz bulunmadığı halde, musâllînin önünden geçmektir ki, bunda ancak, geçen günahkârdır. 2 - Bunun muhalifidir ki, musâllî, geçit yerine durmuş ve uzaktan geçmek, mümkün olmamaktır. Bu takdirde, vebal musâlînindir, geçenin değildir. 3 - Hem musâllî, mürura mütaarriz, hem de geçecek olan için yer geniş iken, musâllînin önünden geçmektir. Bunda her ikisi günahkârdır. 4 - Ne musâllî mürura mütearriz, ne de geçmek isteyenin genişçe yeri mevcud olmadığıdır ki, bu sûrette, hiçbiri günahkâr değildir.} ise, günahkârdır. Hadîs-i şerifte: "Musâllînin önünden geçen, kendisine ne kadar günah olduğuna bilse, oradan geçmektense, kırk yıl durmak, ona hayırlı idi,"buyurulmuştur.

Mescid-i kebîrde {(2) Kırk zirâ ve daha ziyade uzunlukta olandır. Alâ kavlin altmış zirâ ve ziyade olanıdır. Küçük mescid, bunun aksidir. Muhtâr olan birinci kavlindir.} ve sahrada, musâllînin önünden, mekruh olan geçmek, secde mevziinden ve bir boy aşağı olan mahalden, geçmektir. Küçük mescidde, arada direk gibi, bir hail bulunmadığına göre, mutlaka, önünden geçmektir.

Onların ötesinden geçmek, geçiciler tazyik edilmemek için, mekruh değildir.

Ön tarafa nazar, namaza mânî olmadığından, namazda bulunan kimse baktığı kadının (nikâhlısının), alt tarafını da görse, - ve kavli muhtâra göre - nazarda iştiha dahi olsa, namaz bâtıl olmaz. {(3) Dahîle bakmakla, ecnebiyye hakkında, hürmeti müsahere ve mutallâkairic'iyye hakkında, ricat sabit olur.}

Lems ve takbîl, - büyük iş olduğundan - namaza mânîdir.

Namazda olan kadını, erkek takbîl, {(4) Takbîlde, diğer duygu kaydi, muteber değil, lemiste muteberdir!} veya şehvetle okşasa, kadının namazı fâsid olur.

Namazda olan erkeği, kadın takbîl edip te, - erkekte diğer duygu hâsıl olmazsa - erkeğin namazı fâsid olmaz. {(5) Muhaşşinin ifadesine göre, aradaki fark, kadına olan arzunun eblegiyyetidirki, erkeğin takbîli, kadının ihsasını müstelzimdir. Hem de, mukarenette failiyyet, zevcin işi olup, onun mukaddematı dahi, vika gibi, muteber olmakla, zevceden vâkî olan harekât dahi, zevci ikaz etmedikçe, o kuvvette sayılmaz.}

— 284 —

NAMAZIN MEKRUHLARI:

Kerahetin, tarîf ve taksimi, mükellefiyet hükümlerinde geçmiştir. Musâllînin fiili, vâcibin terkini mütezammin ise, tahrîmen mekruh olup, sünnetin terkim, tazammün etmiş ise, tenzîhen mekruhtur. Lâkin onun da keraheti, sünnetin teekküdü nisbetinde şiddet ve tahrîme kurbiyyetçe, mütafavittir.

Sünnet, eğer kaviyyen müekked ise, onun terki, vâcibin terki gibi. tahrîmen mekruh olmak, ihtimalden uzak olmaz. Ve eğer, gayr-i müekked ise, onun terki, tenzîhen mekruh olur: Secdeye varırken, ellerini dizlerinden evvel indirmek ve kalkarken dizlerini ellerinden evvel refetmek ve besmele ve âmini, cehr eylemek ve özürsüz, ellerini mesnun olan mevzie koymamak gibi. Eğer, onlardan hiç birini mütezammin olmayıp, bununla beraber, namaza ecnebi ise, ve onda namazı tamamlayıcı ve zararı defedici bir şey dahi yok ise, o da mekruhtur: Elbise ve beden ile oynamak ve kalbi her meşgul eden şey gibi.

Tekebbür sahibinin âdetinden ve ehl-i kitabın sanîalarından olan şeyler dahi, böyledir. Ve onun kerahete, delilin iktizasına göredir. Eğer delîl - sübutu zanni olan - nehyi müfîd ise, kerahet, tahrîmiyyedir. Meğer ki, tahrîmden döndüren, bir şey mevcut ola. Ve eğer, nehyi müfîd olmayıp, belki, azimsiz terki müfîd ise, kerahet tenzihiyyedir.

Kendisinde, namazı tamamlayıcı olan, az yabancı işe gelince: Hulâsada, mezkûrdur ki, sarığı - temekkün üzere - secdesine {(1) Temekkün üzere sücud kaydi ki, Dürr-ü Muhtârda, tam secde ile, tabir olunmuştur. Sücudün aslına mânî olan şeyi izale, vâcip olduğundandır. (Kalb-i hasâ) meselesinde, Muhaşşi bunu tasrîh etmiştir. Sarığın dolamı üzerine secde, bu bâbın mesailinden olmak üzere,ileride gelecektir. (Kalb-i hasâ için, mekrûhatın üçüncüsüne bakınız.)} mânî olan kimse, bir eli ile, onu kaldırıp düzgünce, giyse mekruh olmaz. Çünkü, sarığı düzeltmek mütemmimat-ı salâttandır. Zararı savma, yılan ve akrebi öldürme gibidir ki, o da, namazda mekruh değildir.

Sarifin vücuduna (yâni, keraheti, tahrîmden sarf ve tahvîl edici şeyin mevcudiyyetine) misal: Sizin biriniz, namazda bulunduğu zaman,gözlerini yummasın, mealinde olan hadîs-i şeriftir. İşte bu nehy-inebevî, zahirinden, masruftur. Çünkü, namazda göz yummanın keraheti secde yerine bakmak, fiili mendûbunu, fevt ettirdiği için olduğundan tenzîhiyyedir. (Otuz yedinci mekruhu okuyunuz).

— 285 —

Delilin nehy olmayıp, - terki gayr-i câzimi - müfid olduğunun misali, Hazret-i Ömerin (R.A.) âtideki sözleridir ki, Hazret-i müşârünileyh, siyabı bezele-i mümtehine "kirden sakınılmayan, hizmet elbisesi" ile namaz kılmakta olan bir kimseyi görüp, ona hitaben: Bana haber ver ki, seni bâzı kimselere göndersem, bu elbisenle gider misin? Buyurmaları üzerine, o kimse: Lâ diye cevap verdikte, Hazret-i Ömer: "Cenâb-ı Hak, kendisi için tezeyyün olunmağa, en lâyık olandır." buyurdular.

Müellif der ki, namazın mekruhatı - tahrîmi ve tenzihi kısımlarına ârn ve şâmil olmak üzere - vâcibi terk ve sünneti terk, gibi, {(1) (Vâcibin terki ve sünnetin terki) tâbiri, mabadî için, çok cüzülere mutabıkemrt-küllî menzilesindedir. Meselâ, erkânda İtmînan üzere, olmak vâcip iken, onu terk etmek mekrûh olduğu gibi, iktida halinde, imama öncülük etmek dahi, "Başını imamdan önce kaldıran kimse Allahın onun başını eşek başı gibi yapmasından korkmuyor mu?" vaîdîne mebni, vâcip olan, mütebeati terk demek olduğu için, mekrûhtur. Ellerini -özürsüz- kulaklarından yukarı kaldırmak, yahut omuzlarından aşağı tutmak dahi, -erkek için- sünnete muhalif olmakla mekrûhtur.} şeylerdir ki, bütünüyle değil de takriben yetmiş yedidir:

1 - Musâllî namazda elbisesi ile oynamak. {(2) Kösteği ve yüzüğü ile oynamağa şâmildir.}

2 - Bedeni ile oynamak. {(3) Bıyığı ve sakalı ile uğraşmağa şâmildir. 73 e müracaat.}

Bunlar, namazın ruhu ile huşua {(4) Huşû, kalbin huzuru, cevarihin sükûnu, erkânın muhafazasıdır. Sallallahüteâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bir kimseyi, namazda sakaliyle oynar görüp: "Eğer kalbi hâşi' olaydı, âzâsı dahi, huşû ve sükûn üzere, olurdu" buyurmuşlardır.} münafî olduğu için, tahrîmen mekruhtur. Hak celle ve âlâ "Namazlarını huşû içinde kılan müminler gerçekten kurtulmuşlardır." (Müminûn: 1) buyurmuştur. Hadîs-i şerifte dahi: "Cenâb-ı Hak, namazda, abesi {(5) Abes, kendisinde faide ve onu iktiza eder, bir hikmet ve meziyyet olmayan iştir. Burada ondan maksûd, namaz ef'alinden olmayanı işlemektir ki, namaza muvafık düşmez. Sefeh, kendisinde aslâ garaz olmayandır. Cevherede; abes, kendisinde lezzet olmayandır. Lezzet olan şey, oyundur diye mezkûrdur.} ve oruçta, refesi {(6) Refes, açık saçık söylemedir.} ve makberede, dıhki, {(7) Çünkü orası ölümü düşünecek yerdir.} sizin için, kerih gördü," diye buyurulmuştur.

3- Kalbi - hasâ etmek. Yâni kır yerde namaz kılındığına göre, musâllî, ufacık taşları eliyle evirip çevirerek secde yerini düzlemek. {(8) Hadîste, kalb-i hâsa bedelinde, meshi-hâsa dahi varit olmuştur.}

— 286 —

Meğer ki, temekkûn üzere, {(1) Sahibi Dürrün tâbirince, kâmil secdeyle, secde edebilmek için, demektir.. Mezkûr kaydi, Muhaşşi ziyade etmiş ve demiştir ki, eğer asl-ı sücud ona mümkün olmazsa, kalb-i hâsa vâcip olur. Nitekim, sangın düzeltilmesi meselesinde de zikrolundu.} secde edebilmek için, bir defada ola. {(2) Bunun hakkındaki hadîs, Hazret-i Câbir ve Hazret-i Ebâ Zerden dahi, mervi olmakla, Bezzaziye sahibi, onu müsacca' olarak, şöyle ifade etmiştir:

Ebûzer peygamberden taşları düzeltmeyi sordu. Peygamber efendimiz de: "Ya Ebûzer bir kerre yap başka yapma" dedi.

Tesviye-i hasâ, şürû'dan evvel dahi, mümkün olmakla, hadisi şerîfte onun terki" taksîr olduğuna işaret vardır ki, Hazret-i Câbire huşûu bozacak şeylerden sakınması emrolunmuştur.}

4 - Parmak çıtlatmak. (Velev bir defa dahi olsun). {(3) Parmak çıtlatmak ki İbni Âbidinin beyanına göre, namazın haricînde dahi mekrûhtur. Muhaşşi der ki, onun namazda menhiyyeti tahrîmen keraheti ifade eder. Müctebada: Namazı bekleyeni, namaza gideni ve harekete hazırlananı dahi, namazda olana mülhak tutmuştur.}

5 - Parmakları, teşbik etmek. (Yâni, iki elin parmaklarını, birbirine çatmak). {(4) Namaz dışında teşvik, mafsalların rahatlanması gibi, sahih bir sebebe mebni ise, mekrûh olmaz. Aleyhissalâtü ves-selâm efendimiz bir temsilde esab-i i şeriflerini, teşbik etmişlerdir.}

(Gerek bu, gerek bundan sonraki, tahassur, namazda el bağlamak mevkiinde olur).

6 - Tahassur etmek. Yâni, elini böğrüne koymak. {(5) Tahassurun en meşhur mânâsı ve sahihi budur. Namazda bastona dayanmak, nafilede câiz ise de, farz da -zarûretsiz ise- onun kerahetinde şüphe yoktur.}

Namazda bundan nehy olunmuştur. Hem de bunda sünnet olan şekle muhalefet ve cebabireye benzemek vardır.

7 - Gözüyle değil de, {(6) Göz ucuyla bakmak -indel-hâce- mübah olduğundan, müellif, onu burada istisna ve âtideki fasılda ityan etmiştir.} boynu ile dönüp bakmak. {(7) Muhaşşi, âtîdeki fasılda kadıhanın, bununla namazın fesadına hükmettiğini, söylemiştir. Müellif der ki, Hâdîsi şerifte, "namazda olan kimse, bakınmadıkca, Cenab-ı Hak ona ikbal üzeredir. Bakındıkta insiraf eder" buyurmuştur.}

8 - Tükrük bırakmak. {(8) Tâbire dikkat olunsun ki, tükürmek değildir. Müellif iztirar halini, istisna ederek: "Meğer ki, tükürük bırakmağa muztar ola. O halde, onu sevbine alır. Beyabanda kıldığına göre, sol ayağının altına bırakır," demiştir.}

— 287 —

9- İk'â etmek. Yâni, kuudda kalçasını yere koyup, dizlerini dikerek oturmak. {(1) Nafile namazlarda kuudun cevazı, nevafilde mezkûr olduğuna göre, ik'anın keraheti, on dördüncüdeki terebbû' gibi, teşehhüd haline veya -ihtibasız- ik'aya has olsa gerektir. Zira, ik'asız ihtiba olmaz.}

10 - Erkek kısım, secdede kollarını yere yaymak.

11 - Erkek kısmı, namazda kollarını açık bulundurmak. {(2) Gerek namazda kolu açık olsun, gerek durduktan sonra, kolunu - kolaylıkla - açsın. İbn-i Abidinin ifadesine göre, etek dahi yeni gibidir. Elini eteğini çemreyip abdest almağı müteakip imama rekâtte yetişmek üzere, istical ederek, öylece namaza durmuş olan kimse hakkında, efdâl olan onları -az işle- indirivermektir. Kollarını açmak, kadın hakkında namazı müfsiddir.}

12 - Gömlek giymeğe dahi kaadir iken, (sıcak ülkelerde) namazı yalnız şalvar, yahut izar içinde kalmak. {(3) İzâr: Rida mukabilidir ki, rida: Omuza alınarak belden yukarısını örten, İzar: Belden aşağısını setr eden şeydir.}

(Bunun keraheti, erkeğe göredir. Kadın hakkında bu, namazı müfsiddir).

13 - İşaretle selâm almak, (Müfsidatın sekizincisine bakınız).

14 - Özürsüz terebbû etmek (bağdaş kurmak). {(4) Terebbû bağdaş kurmaktır. Namaz dışında mekrûh değildir. Sünnettir. Özre mebni olursa, namazda dahi, mekrûh olmaz. Çünkü, özür vâcibin terkini ibahaeder. Sünnet terki evleviyyette kalır. Bu talîle, ve kuuden nafile kılmakta, Hazret-i İmamdan terebbuun cevazı dahi, Tahtâvîden, nevafilde mervi olduğuna nazaran, terebbuun keraheti, dokuzuncu olan ik'a gibi, teşehhüd haline âit olur.}

15 - Erkek kısmı, aks-ı şaar etmek, yâni, saçlarını bir bağ veya tutkal ile toplayıp, tepeye, yahut enseye almak. {(5) Bunda, eş'ar vardır ki, saçları irsal etmekle beraber, örmekte bir mâni yoktur. Mezkûr kerahet dahi, onu namazdan önce yayıp, namaza o halde durmaktadır. Onu gerek amden namaz için yapmış olsun, gerek olmasın. Amma eğer, onu namaz içinde yaparsa, -bil-icmâ- çok amelle olmakla, namaz fâsid olur. Aleyhis-selâm efendimiz hazretleri, bir kimseyi saçları makus (örülü) olarak namaz kılar görüp (Bırak saçlarını) buyurmuş oldukları gibi, ben namazda saç çözmemek ve elbise soymamakla emr olundum, dahi buyurmuşlardır. Erkeğe saç salıvermenin ve başı açık namaz kılmanın cevazına -bil-işare- delâlet etmekte olan bu gibi mesail, ashaptan berâ bin malik radiyellâhü teâlâ anhu hazretleri hakkındaki mediha-i seniyeye nazarandır. Bizce, baş açık namaz kılmak mekrûhtur.}

16 - İticar etmek. {(6) İticar: Başına mendil sarıp, yahut sangı dolayıp, tepeyi açık bırakmaktır. Alâ kavlin, sangı ile yüzünü gözünü ve ağzını burnunu sarmaktır.}

17 - Keffi sevb etmek, yâni, secdeye varır iken, esvabını (az amelle)

— 288 —

önünden ve ardından kaldırmak. Bir kavle göre, yenini ve eteğini çemrenmiş olduğu halde, namaza durmak. {(1) Münye şerhinden alınan bu ifade, aslın ibaresinden evzahtır. Buna bedel müellif, -alâ kavlin- esvabını toplayıp beline bağlamak, demiştir. Bahri -raikten anlaşılan, keff-i sevb: Gömleğinin üzerine izarını çekmektir ki, donu öntarinin üstünden çekip bağlamaktır.}

18- Elbiseyi sarkıtmak. Yâni, (musâllî, avreti örtülü olduğu halde)elbisesini başının ve omuzlarının, yahut yalnız omuzlarının üzerine alarak, yanlarını sarkıtmak. Pardesünün kollarım giymeden üzerine almak.

Bu hareket, tekebbüren veya tehevvünen {(2) İbadeti mühimsemeyerek.} olursa, mekruh olup bir özre mebni ise, mekruh olmaz.

Namaz dışında, elbiseyi sarkıtmak, - ales-sahih - mekruh değildir. {(3) Muhaşşî der ki, sedil lûgatte irha irsaldir. Şerîde, libası mütâd üzere, giymeyerek, bedene irsal eylemektir. Bunun namazda keraheti -özürsüz- olduğuna göredir. Amma hararet veya burudetin şiddetli oluşu gibi, bir özre mebni ise, mekrûh olmaz. İbni emîri -hacc, özüre kibirsizliği dahi ilâve ederek: Kerahet olmaması, kibirsizlik ve özür halindedir. Eğer bir özre mebni olur ve kibirden âri bulunursa mutlaka (yâni namazda ve haricinde) kerahet olamaz. Ve eğer, özürle beraber mütekebbir dahi olursa veyahut mahzı - kibir için ise, mutlaka mekrûh olur, demiştir. Muhaşşî merhum, sedili omuz ve boyun atkılarına dahi şâmil kılarak: Bunların şimdi giyilmesi mutaddîr ve bunlarda kibir dahi olmaz, denilebilir. Omuzuna mendil atmağı itiyat eden kimseye, lâyık olan namaza dururken, mendili omuzundan indirmektir, demiştir.}

19 - Sevb içinde münderiç bulunmak. Yâni, ellerini çıkaracak birfürce bırakmamak üzere, ihram gibi bir şeyin içine bürünmüş olmak, (ki, iştimale-sammâ tabir olunur, {(4) İştimale-i sammâ: Arapların sevb ile büründükleri gibi bürünmektir ki, ihramı, sağ tarafından sol kolunun ve sol omuzunun üzerinden götürüp, arkadan, sağ kolunun ve sağ omuzunun üzerinden atmakla tamamen, bürünmekten ibarettir. Elleri ve ayakları ve cümle âzâsı, mesdud kalır.} hülâsası, ellerini çıkaracak yer bırakmayarak, sevbi cesedine toplayıp kaya gibi kalmaktır.)

20 - Bürüntü içinde bulunanlar, onu sağ koltuğunun altından alarak, iki ucunu sol omuzu üzerine ve yahut sol koltuğundan dolaştırarak iki ucunu sağ omuzu üzerine atmış olmak, ki omuzlarının biri, namazda"açık kalmış olur.

21 - Kıyam halinin gayride kıraet etmek: Kıraeti rükû halinde tamamlamak.

22 - İntikalâtta meşru olan ezkârı, intikalin tamamlanmasından sonra yapmak. Meselâ, rükû haddine müntehi olduktan sonra, rükû için

— 289 —

"Allahü ekber" demek ve "semiallâhü limen hamide"yi rükûdan tamamiyle kaim olduktan sonra söylemek. {(1) Çünkü, bunda iki hılel vardır, biri şeyi mevziinde terk etmek, diğeri mevzinin gayride ityan eylemektir. Sünnet olan zikrin iptidası, intikalin başında ve intihası, intikalin sonunda olmaktır. Buna muhalefet ederse, sünneti terk etmiş olur. Eşbahta demiştir ki, mahallinde fevt edilen her zikir, mahallinin gayride ityan olunmaz.}

23 - Nafile namazının her şefinde (her çift rekâtında) birinciyi ikinciden uzun tutmak. {(2) Meğer ki, Nebiyy-i Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinden mervi veya bir sahabiden menkul olmuş ola: Vitirin ilk rekâtinde, sûre-i âlâyı ve ikinci rekâtinde kâfinin sûresini ve üçüncü rekâtinde ihlâs sûresini, okumak gibi. Vitir dahi kıraet bakımından nâfile gibidir. Mezkûr kerahet, Şeyhaynindindedir. İmam Muhammed italeyi ihtiyar etmiştir. Farza gelince: Mezkûr itale sabah namazında -bil-icmâ- mesnundur. İmam Muhammed indinde sabah namazının gayride dahi mesnundur. Namazın sünnetlerinin on yedincisine bakınız.}

24 - Bütün namazlarda, ikinci rekâtı, birinci rekâttan üç ve dahaziyade âyetle {(3) Bununla takyid, onun arzında, kerahet olmadığındandır. Vârid olan esere binaen ki, Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, sabah namazını muavvezeteyn ile; kıldıkları olmuştur. Ki, ikinci sûre birinci sûreden bir âyet uzundur.} uzatmak.

(Nafilenin üçüncü rekâtı, namazın iptidası demek olduğundan, {(4) Çünkü, nafilenin her şefi (her iki rekâti,) müstakil bir namazdır.} onu, evvelkilerden uzun tutmak, mekruh olmaz).

Mezkûr kerahet, sünnette varit olanın gayride olmak üzere, tenzihiyyedir. Nas varid olan yerde, kerahet yoktur. Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, cuma ve bayram namazlarının ilk rekâtlarında, sûre-i âlâyı ve ikinci rekâtlarında sûre-i gaşiyeyi okurlardı. Maahâzâ ki, gaşiye sûresi âlâ sûresinden, yedi âyet uzundur. {(5) Zahidi, buna cevap verip: Ziyade, sûrelerin ihtilâfı ile muhtelif olur. Eğer sûreler kısa ise, üç âyet çok ziyade olmakla mekrûhtur, sûreler uzun ise yedi âyet, az ziyade olmakla gayr-i mekrûhtur, demiş ve Halebî onu hasen görmüştür.}

25 - Farzın bir rekâtında, aynı sûreyi tekrar etmek. {(6) Namazı farz ile takyid, nevafilin şanı, çok geniş olmakla, nefilede, sûre tekrarı, mekrûh olmadığındandır. Zîra' Sâllâllâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, teheccüd namazında bir âyeti tekrarlayarak, sabahladıkları olmuştur. Selefin salihlerinden bir takım zevat dahi, âyeti azabı veya âyeti rahmeti, yahut Ayeti recâ veya âyeti havfi tekrar ile, geceyi ihya ederlerdi.}

26 - Hıfzında, başka sûre var iken, bir sûreyi iki rekâtta da aniden okumak.

— 290 —

Eğer hıfzında başka sûre yok ise, onu kıraet, vâcip olur. Zira, fatihaya zam vâciptir. Hıfzında başka sûre var iken bile, amden olmayarak, başlar ise, tamamlar. {(1) Bir hadis-i şerifte, "bir sûreye başlarsan, onu oku ve artık değiştirme" buyrulmuştur. Sûreye dair olan söz, Muhaşşinin tasrihi veçhile, âyette dahi caridir. Bu kerahetin, nafileye şümulü olmadığını, müellif âtideki fasılda anlatmıştı. Farz hakkında bile sûre ve âyet tekrar etmek, menkus kıraette bulunmaktan evlâdır. Ve bunda kerahet dahi, yoktur. Nitekim, bundan sonraki mekrûhta açıklanmıştır.}

27- Okuduğu sûrenin veya âyetin üstündeki sûre veya âyeti okumak.

Buna, (kıraet-i menkûse = ters okuma) tâbir olunur. Gerek, bir rekâtta, gerek iki rekâtta olsun, mekruhtur. {(2) İbni Mes'ûd radiyallahü teâlâ anhu: Kur'anı menkûs okuyan menkûstur, dedi. Bu söz namaz dışına dahi şâmildir. Onun çocukları talimde meşruiyyeti, sûrelerin kısalığı sebebiyle hıfız kolaylanmak içindir.}

Birinci rekâtta - kasdi olmayarak - {(3) Amma kasdî okursa, mekrûh olur. Ve lâkin, ikinci rekâtte yine onu okur. Üst- taraftan okumaz. Bezzâzî der ki, zîra tekrar etmek, menkûs okumaktan ehvendir. Müellif, kıraeti menkûsenin nafilede kerahetsiz cevazını, hulasaten naklenâtîde "30"da zikr etmiştir.} "kul eûzü birabbin-nâsi" sûresini okuyan, ikinci rekâtta onu tekrar eder. Ve bunda kıraet-i menkûse kerahetinden hazeren, kerahet dahi yoktur.

Birinci rekâtta, Kur'ânı hatm eden, ikinci rekâtta bakara sûresinden başlar. Bir hadîs-i şerifte, nâsın hayırlısı, hatim-i müfettihtir, buyurulmuştur. {(4) Hâtimi - müfettih: Hatm edip yine başlayandır. Nâs sûresinden sonra, Fatiha sûresine ve bakara sûresinin başına avdet olunması, işte bu hadîs-i şerife mebnidir.}

28- İki rekâtta okuduğu, iki sûre arasını, yalnız bir sûre ile fasletmek. {(5) Çünkü, bunda sureyi - kerîmenin, birini terk ve mehcur edip, diğerini ona tafdil ve tercih etmek şüphesi vardır. Mezkûr faslın dahi cem-i âtî gibi, nafilede keraheti olmayacağını, müellif, hulâsa sahibinden naklen, zikr edecektir.}

Aradaki sûre uzun ise, onu geçmek, iki kısa sûreyi geçmek gibi mekruh olmaz.

29- Bir sûrenin âyetinden, bir veya birkaç âyet, geçerek, başka âyete atlamak. {(6) Kerahet, bunu teammuddedir, nisvanda değildir.}

— 291 —

30 - Bir rekâtta, iki sûrenin arasını bir veya müteaddit sûre atlayarak cem eylemek. {(1) Fasılasız cem; mekrûh değildir. Müellif der ki, Hulâsada, bunlar (yâni, gerek kıraeti - menkûsede, gerek zikr olunan, ayırma ve toplama): Nafilede mekrûh olmaz, diye mezkûrdur. Hulâsada, şu dahi mezkûrdur ki, rukû için, tekbir alıp ta, sonra kıraette ziyade etmek, kendisine lâyık olursa, rükû etmedikçe, kıraeti ziyâde edebilir. Beis yoktur.}

31 - Güzel kokulu şeyi, kasden koklamak. {(2) Kasden kaydıne, bakılırsa, koku musâllînin maksudu olmayarak burnuna gelirse, kerahet yoktur. Kerahet, onu secde mevziinde bulundurup, secdeye vardıkça, koklamak sûretindendir. Yoksa, kokulu şeyi, namazda eline alıp koklamak, çok iş olmakla, onda zahir olan, namazın fesadidir. Çünkü, onu gören namazda olmadığına hükmeder. Münyenin bazı şarihleri ise, çok amelle olmadıkça, namazın onunla fâsid olmayacağını, ifade etmiştir.}

32 - Elbisesiyle bir veya iki kere rüzgârlanmak.

33- Yelpazeyle, bir veya iki kere rüzgârlanmak. Çünkü, bu amel az dahi olsa, huşûa münafidir. {(3) Müellifin bu ifadesi, ameli kesir üç harekettir, onun mâdûnu, ameli kalîldir, diye edilen tarife mebni olup, Muhtârın tarifi ise, müfsidatın onuncusunda, zikr olunmuştur. Ona ve Zâhirede zikr olunduğuna göre, namazda yelpaze ile, serinlemek yen ve etek ile serinlenmek gibi olmayıp, tekerrür etmese bile, namazı müfsiddir. Çünkü, onu. gören namazda değil, diye teyakkun eder.}

34- Secdede ve secdenin gayride, elinin, yahut ayağının parmaklarını, kıbleden tahvil etmek. (Namazın sünnetlerinin on beşincisine bakınız).

35 - Ellerini rükûda dizlerine, celsede ve kadede uylukları üzerineve kıyam halinde {(4) Gerek hakikî kıyam olsun, gerek hükmî olsun: Namazı oturarak kılmakta olduğu gibi.} sağ eli sol el üzerine, koymayı terk etmek.

36 - Esnemek.

Çünkü, esnemek rehavettendir. Eğer galip gelirse, yâni esnemek kuvvetlice olursa musâllî, dudağını dişiyle tutmak, ve o suretle mâni olmak mümkün olamazsa, {(5) Bu kaydi Muhaşşî ziyade etmiş ve demiştir ki, dişi ile dudağını tutmak mümkün iken, ağzını eliyle örtmek dahi, mekrûhtur.} kıyamda sağ elinin tersini, yahut yenini {(6) El komak, Müslim hadîsinde sabittir. "Vazaaküm" ona kıyasendir.} ve kıyamın gayride sol elini {(7) Bâzı tecrübeliler, dediler ki, bu kayıd mutemed olmak gerektir. Çünkü, Cenabı şârî, sağı şerîfe ve solu habîse, tâyin etmiştir. Esnemek habeseti de, sol el ile defolunun Lâkin, kıyam halinde, ağzı sol elle örtmekte, hareketi çoğaltmak vardır. Ondan içtinab gerektir. Buna göre, kıyam halinin gayride böyle sebep olmadığından, sol elle ağız örtülür. Esnemek, namaz dışında da, mekrûhtur. Enbiya aleyhimüs-selâm hazeratı, esnemekten mahfuzdurlar. Salâtın âdâbında, geçti ki, bunu hatırlamak, esnemenin definde, mücerreptir.} ağzına koymak tarikiyle olsun, onu men

— 292 —

ve imsak eder. Şu mealdeki, Peygamberimizin kavli şerifine binaen ki, "Cenab-ı Hak, aksırığı sever. {(1) Yâni sahibini, müsab eder. Çünkü, onu hamd ve dua takibeder.} Esnemeği kerih görür, {(2) Yâni, ona sevap vermez. Sebebi itibariyle, "sahibini muahaze eyler" mânâsı dahi muhtemeldir. Çünkü, ona sebeb olan, rehavetin esbabı, ihtiyari hareketlerdendir.} esneyen kimse, kaadir olduğu kadar onu reddetsin hah hah, demesin" diğer rivayette: "Elini ağzına kosun" buyurulmuştur.

37- Gözlerini yummak. Meğer ki, bir maslahata mebni ola. {(3) Maslahat: Salâha sebeb, neft ve felâha muvafık olan şeydir. Muhaşşinin beyanına göre, bu babta maslahat: Musâllinin huşûa mâni, yahut huşûun kemaline mânî olacak, şeyi görmemek ve yahut, ağyardan nazarı keserek, Meliki gaffâr, canibine, teveccühu kasdeylemek, misilli şeylerdir ki, bu gibi mesaliha mebni, göz yumulmuş olursa, mekrûh olmaz.}

Çünkü, göz yummak, mendup olan yere bakmayı kaybettirir. {(4) Bu tâlil, kerahetin tenzîhiyye olduğunu mü'şirdir. Nitekim, sarife, misâlolarak geçmiştir.} Her uzvun, hattâ gözün dahi, ibadetten hazzı vardır. Huşuu giderici ve dikkati dağıtıcı {(5) Kalbi müşettit demektir ki, hâli mahalle itlak kabilindendir. Yahut, hakka mütaâllik, hutûr eden şeyin, zâti müteferrik olur, demektir ki, bu halde hatır, kendi hakikatı üzere, bulunur.} olan şeyi, görmek sebebiyle bazan gözü yummak, bakmaktan evlâ olur.

38 - Gözlerini göğe "yahut tavana" kaldırmak.

39 - Gerinmek.

40 - Namaza münafî, amel-i kalilde bulunmak. {(6) Namaza münâfî kaydi, onda matlup olan, mekrûh amel olmadığı içindir: Tesbih namazında, tesbihleri saymak için, parmaklarını tahrîk etmek gibi. Altmışikinci mekrûha bakınız.

Baştan düşen serpuşu, bir elle alıp giymek dahi, namaza münâfî olmayan, az ameldir. Nitekim, Dürr-ü Muhtârın, baş açma meselesindeki ifadesinden müstefaddır. Elli yedinci mekrûhun zeyline bakınız.

Müellif, mezkûr ameli kalilin bir çok türlüsü vardır, deyip, bir kıl çekmeği, misal getirdikten sonra, korku namazında, yürümeği ve bir ok atmağı dahi, misal getirmiştir. Halbuki, bunlar, mezkûr namazda mübahattandır.}

41 - Özürsüz bit tutmak.

42 - Biti öldürmek.

— 293 —

Eğer karınca ve pire gibi, ısırmakla musâllîyi rahatsız ve meşgul etmekte ise, tutulması mekruh {(1) Çünkü, almayıp terk etmek, huşuu giderir ve kalbi elem ile meşgul eder. Hazret-i İmamdan ve imanı Ebû Yûsuftan, almanın isaet ve kerahetine dair olan rivayet, onu -özürsüz olarak- kasden tutmağa hamlolunur.} olmayıp, kanından ihtiraz olunur. {(2) Çünkü, imam Şâfii hazretleri, bitin kan, ve kabuğunun necis olduğuna kaildir. Bitin kabuğunu mescidde bırakmak caiz olamaz. Çünkü, mescidi tahir şeyile de gayr-i nazîf hale koymak, menhidir. Bit, öldürülüp, namazgah dışında biryere atılır. Müellif meseleyi, bit, hakkında sevk edip, pireyi ve karıncayı, zımnen zikr etmiştir. Âtîdeki fasılda, bunların katlinde, beis olmadığını söyleyerek, buradaki ifadesinden bahs eylemiştir.}

43 - Ağzını, burnunu örtülü bulundurmak. {(3) On altıncı mekrûh olan, iticarin ikinci tefsiriyle on sekizinci olan elbise sarkıtmaktaki, müellifin istidlaline bakılsın ki, müellifi merhum, orada, Hazret-iEbû Hüreyre rivayetiyle, sarkıtmanın ve ağız örtmenin, menhiyyetini söyleyerek: Şufiil, erkek kısmı, namazda nikablı ve yaşmaklı bulunmak ve ağzım ve burnunu örtmek dahi mekrûhtur, zîra ateşperestlerin, ateşe tapınmak zamanında olan, fiillerine benzer, demiş ve buradaki, kavliyle, ona telmih eylemiştir.}

44 - Ağzında erimez bir şey bulundurmak ki, mesnun olan kıraete mâni, yahut hatırı işgal edici olur: Para gibi. {(4) Erimez kaydi, müfsidden itirazdır. Müfsidatın on üçüncüsüne bakınız. Ve namazı ifsad etmeyen şeylere dair, olan fasla da müracaat ediniz.

Muhaşşî der ki, kıraeti mesnune kaydi, ağızda olan şey, kıraetin aslına mânî olmakta ve yahut o sebeple, namazın fesadını mucib, tegayyür husule gelmekte ise, namaz fâsid olup, vâcibi menetmekte ise, tahrîmen mekrûh olacağına mebnidir.}

45 - Sıcak, yahut soğuk veya arzın huşunet zarureti, olmadığı halde secdeyi sarığın veya sargının dolamı üzerine etmek.

Bu da, dolamın alın üzerinde bulunduğuna göredir ki, secdeye mâni olmayan bir hail demektir. Amma, dolam başta olup ta, musâllî onun üzerine secde ederek, cephesi yere değmez ise, namazı sahih olmaz.

(Salâtın mütemmimatından olan, amel-i kalilde, kerahet olmamakla secdenin temkini için, bir elle, sarığın tesviye ve ref'inin cevazı, ve secdenin aslına mâni olan şeyin izalesinin vücubü, zikr olunmuştur. Faslın mukaddemesine ve üçüncü mekruha müracaat ediniz).

46- Burunda bir özür yok iken, secdeyi yalnız alın üzerine etmek.

Çünkü, secdede burunun alına ilâvesi namazın vâciplerindendir. Beşinci vâcibe bakınız. Bunun aksi, yâni secdeyi yalnız buruna etmek, - Alında özür olmadıkça - sahih değildir. (Farzlara bakınız: 17, 18).

47- Yol üzerinde namaz kılmak. {(5) Çünkü, umumun hakkını işgal ve onları geçmekten men etmiş olur. Hemde hâtırı huşûdan çevirerek, hakkı bırakıp, halk ile, iştigal eylemiş olur.}

— 294 —

48 - Hamamda namaz kılmak. {(1) Muhaşşî der ki, Hamam, sıcak su mânâsına olan; hamimden müştaktır. Gusülhane dahi, bu hükümdedir. Camekân ve hamamcının oturduğu yer, hamam değildir. Kerahet sebebinde, ihtilâf olunmuştur: Bâzılar: Çünkü, necislerin izalesi yeri ve yıkanma için su dökülen mahaldir, dedi. Buna göre, hamamın bir mevziini gasl ve tathir etse, orada namaz kılmak, mekrûh olmaz. Bir kavle göre, kerahet illeti, hamamın şeytanların evi olmasıdır. Buna göre de, hamam içinde, namaz kılmak, o yeri, gasl ve tathir etse de etmese de, mekrûh olur. Bu sebepten küffarın mâbetlerinde namaz kılmanın keraheti dahi anlaşılır. Çünkü, oraları da şeytanların evidir. Altmış dokuzuncunun hamişine bakınız.}

49 - Ayak yolunda namaz kılmak.

50 - Mezarlıkta ve emsali yerlerde namaz kılmak. (Emsali, hadîste zikredilmiş olanlardır).

Çünkü, şâri-i muhterem, sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, yedi yerde namaz kılmaktan nehy etmişlerdir: Mezbelede, Meczerede, Makberede, Kariatüt-tarikte, Hamamda, Maâtın-ı ibilde, Kâbenin üzerinde.

(Mezbele: Gübrelik, Meczare: Mezbaha, {(2) Cezzar; deve kasabı demek olduğuna göre, meczere, deve boğazlanan mevzi, mânâsına ise de, necaset mahalli olmakla, bütün mezbehalardır.} Makbereden, mekaabiri enbiyâ aleyhimüsselâm, müstesnadır ki, onlarda namaz kılmak, kerahetsiz câizdir, {(3) Malûm değil midir ki, Hazret-i İsmail aleyhis-selâmın mübarek medfeni, haremi - şerîfde, hatîm dahilinde, mîzabın altındadır. Haceri - esved ile bi'ri -zemzem arasında yetmiş Nebi kabri vardır. Bunlar ise, namaz kılmak için, engüzel mevkilerdir. İbni Hümam merhum, Zâdül-fakîrde namaz kılmak için hazırlanan, temiz yeri makbereden istisna etmiştir.} Kaariatüt-tarik: İşlek yoldur, Maâtın-ı ibil: Gerçi, develerin pek sıcak zamanlarda, bir kere su içirilip, ikinci defa, bir daha sulanmak üzere havuz kurbünde çöktükleri yerlerdir, ve lâkin, burada mutlaka, develerin çöktüğü yer maksuttur ki, develerin - alelıtlak - çöküp oturdukları yerlerdir. {(4) Koyun ağılları ile, sığır mandıralarında, gerçi namaz ibaha edilmiştir. Velâkin, temiz yerde veya seccade üstünde olmak şartiyle, ve yine kerahetledir.}

51- Sahibinin rızası olmayarak, başkasının yerinde namaz kılmak. {(5) Yerin sahibi zimmi ise mutlaka (yâni, yer gerek ekili veya nadas olsun, gerek olmasın) orada namaz kılmak mekrûhtur. Zîra zimmînin ona rızası yoktur. Yerin sahibi müslim olduğuna göre, yer ekili veya nadas ise, yahut aralarında dostluk yok ise veya yerin sahibi titiz huylu ise, orada namaz kılmak mekrûhtur. Ev içinde bile olsa, güzeli izin almaktır. Ev sahibinden izin almadan kılmada beis yoktur.} Başkasının - ekili olmayan - yerinde, yahut yol üzerinde, namaz kılmak

— 295 —

ihtilâcında bulunan kimse, eğer yerin sahibi müslim ise, orada {(1) Zîra, zahir olan: Yer sahibinin ona razı olmasıdır. Çünkü, onda hem müslimin, hem gayr-i müslimin, hakkı vardır.} ve müslim değil ise, yol üzerinde {(2) Çünkü, gayr-i müslim, kendi yerinde namaz kılınmasına razı olmaz. Yol ise (hususan) onun değildir.} kılar.

52 - Necasetin yalanında, namaz kılmak. {(3) Çünkü, bir şeye yakın olan, o şey hükmündedir. Biz ise, necasetten ve necaset yerinden sakınmakla emr olunmuşuzdur.}

53 - Müdafaa-i ahbeseyn = küçük ve büyük su dökme sıkıntısı halinde, namaz kılmak. {(4) Bunda ve bundan sonrakinde kerahetin illeti, gönülün teşvişi ve hatırın işgalidir ki, huşua zararlıdır. Bu babta nehy-i nebevî dahi vardır.} "Bu tâbir için, elli sekizincinin sonuna bakınız."

54 - Rih "gaz" sıkıntısı var iken namaz kılmak. (Bunlar velev ki, namaz içinde hâdis olmuş olsun. {(5) O halde, namazı keserek, rahatlandıktan sonra, istînaf eder.}

55 - Necaseti gayr-i mânia ile namaz kılmak. {(6) Necaseti gayr-i manîa: Muhaffefe sevbin rubunun madûnu ve galîzada, dirhem mikdarıdır. Kitâb-ut-tahâreye bak.}

Musâllînin; gerek elbisesinde ve gerek beden veya mekânında olsun. {(7) İhtilaftan çıkarak, o namaz, kesilir ve yeniden kılınır.} Lâkin bu üç halde, - maal-kerahe edâ - kazâdan evlâdır. {(8) Zîra, namazı vaktinden çıkarmak haramdır. Zararın azı irtikâb olunur.}

56- Namazı, kirli iş elbisesi içinde kılmak. {(9) Bizle, kirden sakınılmayan - iş elbisesi - gibi, libas demektir. Bir kavle göre, büyüklerin huzuruna çıkılamayacak kıyafettir. Muhaşşinin ifadesine göre, kerahet, tenzîhiyye olmak zahirdir. Nitekim, babın evvelinde zikr olunmuştur. Namazda müstahab olan: Mûtad elbisedir. Çünkü, görülerek giyilen odur. Gecelikler, mûtad elbise olmakla, o kılıkta namaz kılmakta kerahet yoktur.}

57- Tezellül ve tadara kasdiyle değil de, tekasülen, {(10) Yahut sıcaktan veya başını tahfif için. Tekâsülen olmayıp, istihfafen olursa, -neuzü billâhi teâlâ- küfür olur.} başı açık olarak namaz kılmak. (On beşinci mekruhun hamişine bak.)

(Kerahet varlığı veya yokluğu, erkeğe göredir. Hurrenin namazda başı açık bulunması, namazı müfsiddir).

Başında kalensivesi {(11) Kalensive, Hicaza mahsus baş kisvesidir. Meselenin hükmü bizim serpuşlara da şâmildir. Halebî merhum, başa giyilen şey demiştir.} düşen kimseye, efdâl olan onu başına almaktır. Meğer ki tekvîre (dolamaya) ve amel-i kesîre muhtaç ola.

58- Kendinin müştehî olduğu taam hazır iken, namaza durmak.

— 296 —

Musâllîye mübah olup, yemesini arzu ettiği taam demektir. {(1) Ki, şürû olunan namazın dahi, onun huzurunda kesilmesi hakkındaki hüküm, az necaseti hamil kimsenin, namazı kesmesi hakkındaki, hüküm gibidir. Elli beşinci mekrûhun ikinci hamişine bakınız.} Amma, gayrin malı olup ta, sahibi dahi, onu yemeğe mezun kılmamışsa, namaz mekruh olmayıp, zahir olan: O kimseye ondan uzak durmak lüzumudur. Kendisine mübah olup ta, sevmediği yemeğin hazır olması dahi keraheti mucip değildir.

Ebî Dâvud süneninde, namazın ne yemek için ve ne de başka bir şey için, tehir olunamıyacağına dair mezkûr olan hadîs, sahîhayn sahiplerinin, rivayet-kerdeleri olan, "Yemek hazır olur, namaz vakti de girerse yemekten başlar ve yemeğini yiyip bitirmeden namaz için acele etmez."hadîs-i şerifinin sarahatine mebni, namazı vaktinden tehir etmeğe mahmuldür.

Hadîs-i sahîhaynde, yemeğin namaza takdimi, musâllînin fikri, onunla meşgul olarak, huşuu zail olmamak için, emrolunmuştur. Nitekim, (Yemek hazır olunca ve abdest sıkıştırınca namaz yoktur) dahi buyurulmuştur. {(2) Elli üçüncüsünün hamişinde, zikri mev'ud olan hadîs-i şeriftir.}

59 - Ziynet gibi hatırını meşgul eden, şeylerin karşısında namaz kılmak.

60 - Lehv ve luub gibi, huşuu ihlâl eyleyen şeyler huzurunda namaz kılmak. {(3) Camilerde, ayakkabılarını arkaya bırakarak, namaza durmak dahi, bu kabilden mekrûh olduğunu, İbni Âbidin merhum zikr etmiştir.}

Buna mebnidir ki, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretleri, namaza koşarak gelmeği dahi nehy buyurmuşlardır. {(4) Cuma namazına sâ'yi emreden, âyet-i kerîmede, saay: Seğirtmek ve koşmak değil, cuma namazına, vekar ve sekînet ile gitmektir.}

61 - Okuduğu âyetleri el ile saymak.

62 - Rükû ve sücud tesbihlerini, el ile saymak. {(5) El ile saymak iki türlüdür. Biri parmak yumarak saymaktır ki, bu indel imam mekrûhtur. Biri de -parmaklarını tahrik ederek- kalben ihsa etmektir ki, bu -ittifaka- mekrûh değildir. Nitekim, tesbih namazının, tesbihleri dahi, bu suretle sayılır. Lisanen saymak ittifaka müfsiddir. Kırkıncı mekrûha da bakınız.}

63 - İmam tamamiyle mihrabın içinde kaim olmak.

Tenzihi olan, kerahet, imamın hali, cemaate şüpheli olabileceği içindir. {(6) Mihrab zemini, mescid zemininden yüksek olan camilere göre, iştibah yoktur. Muhaşşi der ki, iştibah mürtefi olursa, kerahet dahi mürtefi olur.} İmamın kıyamı, mihrabın dışında olup ta, sücudü mihrap içinde

— 297 —

vâki olursa, {(1) Ki, bütün camilerde hal böyledir. Ve namaz yerinde itibar ayaklarının mevziinedir.} kerahet kalmaz. Nitekim, imamın mihrab derununa sokulması, cemaat sıkışıklığından ileri gelmişse, yine kerahet yoktur.

64 - İmam bir arşın miktarı yüksek, bir mahalde yalnızca bulunmak.

65 - İmam bir arşın miktarı alçak, bir mahalde yalnızca bulunmak.Eğer bir kimse, imam ile beraber bulunursa kerahet olmaz.

66 - Açığı bulunan safın arkasından namaza durmak. {(2) Çünkü, saflardaki boşlukların doldurulması emrolunmuştur. Hem de hadis-i şerifte: Safın açığını kapayana on hasene verilir, ve kendisinden on seyyie mahvolonur. Ve o kimse, on derece terfi edilir, buyrulmuştur. Muhaşşî der ki, fürce, aralık demek ise de, ondan adam sığacak kadar olan açıklık, mânası maksuddur. Ve illâ açık yer yok demektir. Mezkûr kerahet dahi, iktida kasdolunduktadır. infirad kasd olunduğuna, hüküm aksinedir.}

67 - Zî-ruh sureti üzerine secde etmek. {(3) Yaygılara ve secdelerde yazı bulunmak dahi, mekrûh olduğunu Muhaşşiâtîdeki fasılda zikretmiştir.}

68 - Zî-ruh suretli elbise içinde namaz kılmak. {(4) Zî-ruh sureti, elbisede, gerek menkuş gerek mensuc olsun. Müellifin: Çünkü, sanem taşıyana benzer, diye zikrettiği illet, o nevi elbisenin, namaz dışında dahi kerahetini intac eder.}

69 - Musâllînin, başının üstünde, yahut arka cihetinde ve, yahutön veya yan taraflarına (sağında veya solunda) zî-ruh sureti bulunmak,

Kerahet cihetiyle eşeddi, musâllînin önünde, sonra üstünde sonra sağında, sonra solunda ve sonra arkasında bulunmaktır. {(5) Sûret musâllînin, yalnız ayakları altında veya oturduğu yer üzerindeise, kerahet yoktur. Çünkü, muhakkardır. Kiliseler, hem de, temasil mevzii olduğu için, onlarda namaz kılmanın keraheti teekküd etmiş olur. Kırk sekizincinin hamişine bakınız.}

Meğer ki, âzasının tafsilâtlı sureti mütebeyyen olmayıp, yerde iken, ayakta duran dikkat etmedikçe, göremeyecek derecede küçük olan; para üzerindeki sûret gibi. {(6) Ki, ona perestiş olunmaz. Söz, açıktaki sûretler hakkındadır. Kese ve çıkın gibi, şeylerde saklı olanlarda, kerahet olmadığı, Dürr-ü Muhtârda musarrahtır. Müellif der ki, namaz kılanın üstünde, kral suretli paralar bulunsa, beis yoktur. Çünkü, o makule suretler gözden küçük kalır. Muhaşşi der ki, yüzükte menkuş, belirsiz sûret dahi, böyledir. Belirsiz kaydiyle takyid, yüzükte belli olan suretin, namazda keraheti ifade eder. O derece küçük suretler, yaygılarda veya ayak altlarında olupta, horlanmakta bulunan, büyücek suretler gibi, melâikenin dühulüne mânî dahi değildir. Hadîsler muhassıstır. Hazret-i Ebû Hüreyre radiyallahu Teâlâ anhın yüzüğünde iki sinek sûreti varmış. Dânyâl aleyhisselâmın yüzüğünde dahi, bir erkek ve bir dişi arslan, aralarındaki, bir çocuğu yalar oldukları musavver imiş. Sebebi de Buhtunnasır kendinin helâki, onun elinde olacak, bir çocuk doğacağını, işiterek, doğan çocukları öldürmekte olduğu sırada, Hazret-i Dânyalin annesi, Dânyali doğurmuş ve: Belki selâmet bulur, diye onu bir ormana bırakmış imiş. Hak celle ve âlâ ona muhafız olmak üzere, bir erkek arslan ve emzirici olmak üzere bir de dişi arslan tâyin ederek o veçhile neşvü-nemâ vermiş olduğundan, Hakkın işbu nimet ve kudretini gözü önünden ayırmamak için, Hazret-i Dânyal, sûret-i hâli hatemine nakş ettirmiştir. Mezkûr hatem, Hazret-i Faruk zamanında ele geçmiş ve Hazret-i Ömer, onu görüp, gözleri yaşla dolarak Ebû Mûsel-eş'ari "radiyallahü anhümâ" hazretlerine itâ buyurmuştur.}

— 298 —

Yahut büyük ise de, başı kesik buluna. {(1) Baş kesikliğinden maksat, onu yaşayamayacak halde bulundurmaktır. Onu oymak, yahut silip mahv etmeli dahi, baş kesme hükmündedir. Üzerini boyayıp, başını belirsiz etmek dahi, o demektir.} Yahut zî-ruhun gayri suret ola. {(2) Rivayet olunan şeye binaen ki, Hazret-i İbni Abbâsa "rıdvanullâhi teâlâaleyhimâ" biri gelip: Ben sûret yaparım, bana bunun fetvasını ver, dedikte: Hazret-i İbni Abbâs "Bütün tasvirciler ateştedir." hâdîsini okuyarak, eğer sen sûret yapacaksan, ağaç ve sâir cansız şeyleri tasvir et, buyurdular. Ağacın, ayvalı olanıile olmayanı arasında -kâffe-i ulemâ indinde- fark olmayıp, yalnız imam Mücâhid, meyvalı olan ağaç sûretini mekrûh görmüştür.}

(Zî-ruh suretinin, gerek tasvirin hürmet ve ittihazınca, ve gerek namazdaki kerahetince, menkûş veya mensuc olan ile mahkûk, yahut menhut bulunanı arasında, fark yoktur).

Başkasının evinde, zî-ruh sureti gören kimseye, onu mahv ve tağyir etmek câiz olur. {(3) Lâyık olan vâcip olmaktır. Bir kimse, bir musavir isticar etse, ona ücretyoktur. Çünkü, ameli masiyettir. İçinde tasvirler olan evi yıksa, sûretlerden hâli olarak, evin kıymetini tazmin eder.}

70- Musâllinin önünde, içinde kor olan {(4) Cemrenin türkçesine, biz kor deriz. Bâzı yerlerde köz derler. Mecûsilerin ibadeti, yanmakta olan ateşe değil, koradır. Nitekim, Muhaşşî bundan sonraki fasılda zikretmiştir.} tandır bulunmak.

71- Musâllînin önünde, içinde kor bulunan ocak olmak. {(5) Çünkü, bu halde musâllî, Mecûsilerin ateşe taptıkları halinde, onlara benzemiş olur.} Mum, kandil {(6) Musâllînin üstünde asılı olan kandillere, söz yoktur,} ve fanus bulunmak, kavl-i sahihte mekrûh değildir. {(7) Fetâvâyi hüccette, evlâ olan onun da, terkidir, demiştir. Ramazan geceleri, mescidlerde yapıldığı gibi, mum musallînin yanına doğru olursa -ittifakan-"kerahet olmaz.} Çünkü, tapmaya benzemez. {(8) Müellif bu kelâmını, bundan sonraki fasılda tekrar eder.}

— 299 —

72 - Musâllînin önünde, uyur kimseler {(1) Muhaşşi der ki, Zâhir olan bir şahsın dahi bulunması mahzurlu olduğuna göre hüküm böyle olmaktır.} bulunmak. {(2) Bunun keraheti, gülünecek veya utanılacak veyahut ezâyı mucib olacak, bir halin zuhurundan korkulmak, yahut uyuyanla yüz yüze gelmek takdirindedir. Ve illâ kerahet yoktur. Zira, Hazret-i Aişe radiyallahu teâlâ anha "Rasûlullahsallallahu teâlâ aleyhi ve sellem bütün gece namazlarını (yâni teheccüdlerini) kendisi ile kıble arasında ben -yatmakta- bulunduğum halde kılarlar ve vitiri edâ edecekleri vakit, beni uyandırırlar, ben dahi vitiri kılardım" buyurmuştur.}

73 - Alnından, kendine zarar vermeyen toz toprağı silmek.

74 - Terini silmek. Çünkü, bu işler bir nevi abestir. {(3) Namazda ezâdan dolayı, yüzden teri veya toz toprağı silmek, ihtiyaçtan doğduğu için, abes sayılmamak lâzım gelir. Nitekim, âtideki fasılda zikrolunur. Müellif burada da, onun istisnasına işaret etmiştir. Abesin tarifi için, birinci, ikinci mekrûhun şerh ve hamişine bakınız.} Eğer, kendine zarar veriyor ise, silebilir. (Müellif, bunları âtîdeki fasılda tekrar eder).

75- Namazda, Fâtiha vücuben müteayyen olmakla o, ve muayyen olan sünnet, {(4) Vitirde mesnun olan sûreleri kıraet gibi. (Yirmi üçüncü mekrûha bakınız.)} müstesna olup, ondan başka bir sûre tâyin ederek diğerini okumamak. {(5) İmam Tahtavî, sûre tâyini kerahetini "başka sûre ile, namaz kılınırsa caiz olmaz," itikadiyle takyid edip: Böyle itikad etmedikçe, kerahet olmaz, demiştir.}

Çünkü, bunda bakiyi mehcur etmek vardır. Meğer ki, kendine kolaylık olmak, yahut Nebiy aleyhisselâmın kıraeti ile, teberrük etmek için, sûre tâyin eylemiş olsun. O halde kerahet olmaz ve Nebiy Aleyhis-salâtü vesselâmın kıraetlerine mutabeat, müstahap olur.

76- İmam muktediyi (fethe) mecbur etmek.

(Nitekim, muktedi fethi tacil etmek dahi mekruhtur. Müfsidattan elli ikincinin son hâmişine bakınız).

77- Önünden geçilmesi muhtemel olan yerde, musâllî sütre kullanmayı terk etmek.

(Müellif, burada sütre ittihazı faslını akd etmiş ise de, biz şimdilik onu tehir ederek, Hâşiyede ve Dürr-ü Muhtârda ve haşiyelerinde görülen mekruhları ziyade edeceğiz):

— 300 —

78 - Secdeye varır iken, ellerini - özürsüz olarak - dizlerinden evvel yere indirmek ve kalkar iken, dizlerini ellerinden evvel kaldırmak.

79 - Rükûda başını yukarı dikmek, yahut aşağı eğmek.

80 - Besmeleyi ve âmini "ve kezâ senâyı ve teavvüzü" cehr etmek.

81 - Rukû, yahut sücud tesbihlerini terk, yahut üçten eksik etmek.

82 - Rükûa varır iken, yahut rükûdan kalkarken, el kaldırmak {(1) Bunu, müellif müfsidatın onuncusunda zikretmiştir. Bunun namazın ifsadına sebep olması hakkındaki rivayet, şâzdir.}

83 - İstirahat celsesi yapmak. {(2) İstirahat celsesi, Şâfii mezhebinden olanların, ikinci rekâte kıyam sırasında, ettikleri kuuddur.}

84 - Farz olan namazda, - özürsüz olarak - duvara, yahut bastonadayanıp durmak. {(3) Nafilede -esah olan- mekrûh değildir.}

85 - Hail (perde) olmaksızın, insanın yüzüne doğru, namaz kılmak. {(4) İstikbal kimin tarafından vâkî olmuş ise, kerahet onadır, ve tahrimiyyedir. Hailsiz kaydi, arada bir şahıs bulunup, onun arkası, musâllinin yüzüne gelmiş olmaktan ihtirazdır ki, o halde, kerahet olmaz.}

86 - Kucağına - ihtiyaç olmaksızın - çocuk alıp, namaza durmak. {(5) "Halebî, kucağa alınan şeyi, çocuğa hasretmeyerek veya kendisini meşguleden başka bir şeyi" kavlini ziyade etmiştir. Hacetsiz kaydi hacet ve zarurete mebniolanı istisna içindir ki, onda kerahet olmaz. Aleyhis-selâm efendimiz hazretleri, kerîmeleri Zeyneb efendimizin kızı Ümameyi bakacak kimse bulunmadığı için, namazda kucaklarına alıp, secdeye indiklerinde, yere korlar ve kıyam ederlerken, yine alırlardı. Fiiller, mütevali olmadıkça, namaza zarar etmez.}

87 - Gasb edilmiş elbise ile, namaz kılmak. {(6) Başkasını bulmasa bile, mekrûhtur. Zira, başkasının -izni olmadan onun-malından menfaatlenmeğe cevaz yoktur.}

88 - Zaruret olmaksızın, ipek elbise ile namaz kılmak.

(Erkeğe, ipeğin hürmeti ve namazda keraheti, giyilmesindedir. İstimalinde değildir. İpek seccadede, kerahet yoktur).

89 - İmam, son cemaatin gayride, mihraptan başka yere durmak.

90 - Musâllî, camide kendisi için, bir yer tâyin ederek, namazı daima, orada kılmak.

— 301 —

MUSALLİ İÇİN, MEKRUH OLMAYAN ŞEYLER:

Musâllîye belini bağlamak {(1) Namazda çözülen ve altının açık kalması ihtimali olan kuşağını demek ister.} mekruh olmaz. Çünkü, bunda avret mahallini, setr ve siyanet etmek ve ibadet için kendisine çeki düzen vermek vardır. Hattâ, bir kabâ içinde {(2) Kabâ: Önünden açık olan, her elbisedir. Entari gibi. Maksud, belini bağlamayarak önlerini kavuşturmaktır.} beli bağlı olmayarak, namaz kılmak günahtır. {(3) Çünkü, altına başka bir şey giymemiş, demek olduğu için, avret mahallî açılabilir.}

Musâllînin boynunda kılıç ve benzeri takılı bulunmak, {(4) Kılıcı boyundan asmağa takallud ve belinden asmağa teveşşüh denir.} hareketi kendisini meşgul etmiyorsa, mekruh olmaz. Eğer, hareketi, onu meşgul kılıyorsa, harp halinin gayride, mekruh olur.

Cepken giyenler, kollarını geçirmeyerek, namaza durmak, mekruh olmaz.

Mushafa, yahut kılıca karşı, namaz kılmak mekruh olmaz.

Musâllînin önünde - ona yüzü dönük olmamak üzere - adam bulunmak mekrûh olmaz. {(5) Seksen beşinci mekrûha bakınız.}

Muma, kandile veya fanusa karşı, namaz kılmak mekrûh olmaz. {(6) Yetmiş birinci mekrûha bakınız.}

Üzerine secde edilmedikçe, Zî-ruh sureti bulunan, yaygı üzerinde namaz kılmak, mekrûh olmaz. {(7) Müellif namaz bedelinde: Sücud etmek, demiştir ki, tilâvet secdesine dahi şâmildir. Muhaşşi der ki, yaygılara ve seccadelere huruf-u mukattaa bile olsave bir harften ibaret dahi bulunsa yazı yazmak, mekrûh olur. Altmış dokuzuncu mekrûhun hamişine bakınız.}

Namazda yılan öldürmek, mekrûh olmaz. {(8) Muhaşşinin ifadesine göre, kerahetsizlik, ezâ korkusuyla üzerine ayakkabısını basmak gibi -ameli kalil ile- mukayyed olup, emniyet halinde, ameli kalil dahi namazın mekrûhatındandır. Gerek korku, gerek emniyet halinde onlar ameli kesir ile, öldürülür, yahut kıbleden inhiraf vuku bulursa, namaz fâsid olur. dürme işi, namazın sıhhatini istilzam etmeyip, musâllî ona mübaşeretle âsim olmaz demektir.}

— 302 —

Namaza nazaran, yılanın (cemi-i envâı) birdir. Akrep öldürmek dahi, yılan öldürmek gibidir.

Elbisesi, rükûda cesedine yapışıp, âzası belli olmamak için, musâllî az amelle, onu silkelemekte ve elbisesini, topraktan sakınmakta beis yoktur. {(1) Bu ve mâbâdi, lâ-beis, kabilinden olduğu için, evvelinden ayrılmıştır. Lâbeisin terki evlâ olduğu malûmdur.}

Musâllî, alnına yapışan toprağı, yahut nebatı namazdan fâriğ olduktan sonra, silebildiği gibi, {(2) Hazret-i Enesin rivayetine göre, Peygamber efendimiz hazretleri, namazdan fâriğ olduklarında mübarek cephelerini, sağ elleriyle mesh edip, "Eşhedü enlâilahe illâllahü er-rahmanür-râhim, Allahım benden elem ve kederi defeyle!" buyururlarmış. Onlar, musâllînin alnında kaldıkça, melekler, kendisi için istiğfar eder oldukları da, mervidir. Lâkin geçen rivayete ve müellifin kavline nazaran, onun izalesi evlâdır. Bâzı ziyaretçilerin, Kâbede, sıcak kumda abdestin yaşlığı ile namaz kılıp, alınlarında secde eseri bırakmaları, mübah olmayan tasannü ve gösteriştir.} kendisine zarar vermekte ve namazın huşuundan onu meşgul kılmakta ise, namazdan fariğ olmadan dahi onu silmekte - ter silmek gibi - beis yoktur.

Musâllî, yüzünü çevirmeyerek, gözünün ucu ile, bakmakta beis yoktur.

Hâcet olmadıkça, evlâ olan onu dahi terk etmektir. Çünkü, namazın âdâbına muhaliftir.

Yer, secde edilemeyecek kadar pek ve sert olursa, namazı yatak ve yaygı üzerinde kılmakta beis yoktur.

Efdâl olan - bilâ hail - yer üzerinde, yahut hasır ve ot gibi, yerden biten şey üzerinde kılmaktır.

Sıcaktan ve soğuktan ve zararlı sertlikten sakınmak için, bez parçası koyup, {(3) İfadenin zahiri bu ki, onun sebepsiz konulması mekrûhtur.} meselâ mendil yayıp, onun üzerine, secde etmekte beis yoktur.

Nâfilenin iki rekâtında, sûreyi tekrar etmekte, yâni ilk rekâtta okuduğunu, ikinci rekâtta dahi, okumakta beis yoktur. {(4) 25 ve 26 ncı mekrûhlara müracaat.}

— 303 —

SÜTRE İTTİHAZI VE MUSÂLLİNİN ÖNÜNDEN GEÇENİ DEFETMESİ:

Sütre ki, örtünme ve sakınma mânasına olarak, musâllî önünden gelip geçene, - siper olmak üzere - ittihaz ettiği şeydir. Bir arşın ve daha ziyade yükseklikte olur. {(1) Aleyhis-selâm efendimiz hazretleri, musâllînin sütresini deve semerinin arkasındaki ağaçla tarif etmiştir ki; o da bir arşın ve daha uzun olarak kabul olunmuştur. Müellif onu bir parmak kalınlığı olmak üzere, göstermiş ise de, Muhaşşi, onu mezheb hilâfı bularak, kalınlık için, bir ölçü yoktur. Kıl inceliğinde dahi olsa, kifayet eder, demiştir. Sütrenin uzunluğu hakkında, daha kısasına itibar olunup, olunmayacağı ihtilâflıdır. Daha uzunun cevazında ihtilâf yoktur. Sütre ayakta duran veya oturan insan veya binek gibi, her dikili şeye şâmildir. Erkeğin arkasını tecviz ve yüzünü menedip yan cihetinde tereddüd eylemiştir. Mahrem olmayan kadını dahi menedip, mahrem olanda ihtilâf göstermiştir. Uyuyan, deli ve gayr-i müslim sütre ittihaz olunmaz. Kuhistânide mezkûrdur ki, küçük kuyu, küçük nehir ve küçük havuz -kavli esahta- sütre değildir. Bunların büyüğü yol gibidir. Yol, geçit yeri olduğundan, sütre olmadığı gibi, bunlar da sütre olamaz, demektir.}

Namaz kılacak kimse, önünden geçilmesi muhtemel olan mevzide, sütre ittihaz etmek müstahaptır {(2) İmam Ahmed, onun vücûbüne kaildir.} ki, kendisine ya bir sütunu veya bir ağacı ve yahut diktiği değneği ve koyduğu sandalyeyi, siper edinir. "Bir okla da olsa sütre kullanın" buyurulmuştur. Önünden geçen olmasa bile, musâllî, onun gerisinden nazarını çekmekle dikkatini dağıtmamış ve gözünü ona dikmekle düşüncesini toplamış olur.

Yer sert olduğuna göre, yanında olan şeyi (meselâ baston veya şemsiyeyi) - dikmiş te düşmüş gibi - uzunluğuna yere bırakır. {(3) İmam Ebû Yûsuf hazretlerinin, hac yolunda namaza durdukça önüne kamçısını atar oldukları, mervidir.}

Sütre olmak üzere, dikecek veya koyacak, bir şey bulmayan, musâllî önüne bir hat çeker - ki, maksut, kuvve-i mütehayyile, yayılmamak için rapt ve musâllîde hatıra cem olmuş olmaktır. {(4) Sütre hattının olmaması böyle değildir ki, o halde hayal basara tâbi olarak, fikir çoğalır.} Onu - önüne dikilmiş

— 304 —

bir değnek gibi, uzunlamasına çizer ki, o halde çizgi, sütreye benzetmiş olur. Ve yahut genişliğine, hilâl gibi, kavisli bir hat çeker. {(1) Bir rivayette, mihrab gibi tedvirli çeker. Aliyyül-kaarinin Mişkât şerhinde mezkûrdur ki, Eimme hazeratı, serilmiş, seccade nevinden olan namazlığı, hattâ kıyas etmişlerdir. Bu da, bir celî kıyastır. Çünkü, namazlık hattan ziyade, geçmeğe mâni olur. İbn-i Abidinin beyanına göre, musâllî, önünde libasını, yahut kitabını koymak dahi kâfidir. Ancak, dikmek, yatık koymaya, yatık koyma da çizgiye müraccahtır.}

Cemaatle kılınan namazda, imamın süt resi, arkasında bulunanlar için dahi sütredir. {(2) Çünkü, sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri Ebtahta dikmiş oldukları anzeye -ki ucu demirli bir asadır- doğru namaz kıldılar, halbuki, cemaatin sütreleri yok idi.}

Sünnet olan: Sütreye yakın durmaktır. Ve pek doğrusuna durmayıp, onu iki kaşlarından birinin (efdâl olan sağ kaşının) hizasına almaktır.

Musâllî sütre ittihaz etsin, etmesin, ona müstahab olan, önünden geçeni defi, teşebbüsünde olmamaktır. Baş, yahut göz veya el ile işaret ederek, yahut (Sübhanallah) diyerek, def'e ruhsat verilmiştir. İşaretle tesbihi cemetmek mekruhtur. {(3) Bu bapta, mukaatele cevazı hakkında varid olan eser, ibtida-i islâmda, namaz içinde ona münâfî amelin mübah olduğu zamanda idi. Bilahare hadîs ile nesholundu.}

Erkek kısmı, geçeni def ve ikaz için, cehren kıraet edebilir. Kadın, cehre bedel, tasfîk eder. {(4) Tasfik, el çırpmak, demek ise de, burada maksud, işin kolayı olmak üzere, sağ eliyle sol elinin üzerine vurmaktır. Kadınların, tesbih veya cehren kıraetle önünden geçeni ikazı uygun olmaz.}

Musâllînin, önünden geçilmekle namazı fâsid olmayıp, kasden geçen mükellefin âsim olacağı, namazı ifsad etmeyen şeyler, faslında zikr olunmuştur. İbni Âbidin merhumun beyanına göre, Kâbeyi tavaf edenler musâllî sayılmakla, mutaf kenarında, namaz kılanların önünde sütreye hacet olmadığı gibi, Kâbe içinde ve makam-ı İbrahimde dahi musâllînin önünden, mürur eden menolunmaz.

— 305 —

NAMAZIN BOZULMASINI VEYA TEHİRİNİ GEREKTİREN ŞEYLER:

Başlanmış bir namazı bozmak, haram ise de, şer'i ârizaya mebni. bazan câiz ve bazan vâcib olur. {(1) Bu faslın akdi, işte bu nevi mesail içindir. Muhaşşi demiştir ki, müellif, müfsidatı muharrimeden fâriğ: Olmakla, müfsidatı caizeye başladı. Araya mekrûhatı ithal etti ki, onlar, fesad ile sıhhat-ı kâmile arasında, mutavassıt mertebededir.}

Melhufun istigaasesi üzerine, igaaseye kadir olan musâllî, namazı - farz dahi olsa - katetmek vâcib olur. {(2) Bundan zahir olan, farz olmaktır.} Sonra yeni baştan başlar.

(Melhuf: Bir müteaddî tasallut etmek, yahut suya düşmek ve yahut hayvan saldırmak gibi, kendisine yeter ve kaygu olan bir şey, isabeti ile, başı sıkılan kimsedir. İstigaase: Feryat edip, yardıma çağırmaktır. İgase: Yardıma koşup kurtarmaktır.)

Davara kurt ve sair canavar gelmek halinde ve âmâ olan, yahut tehlikeye agâh olmayan kimsenin kuyu v. s. bir tehlikeye düşmek korkusunda dahi, namazı kesmek, vâcib olur. Nitekim, ebe alacağı çocuğun veya anasının helâkinden veya bir uzvunun telefinden - zannigalip ile - havf üzere olduğu vakit, namazda ise namazı kesmek, değil ise namazı vaktinden tehir eylemek (yâni kazâya bırakmak) vâcib olur.

Mezkûr korku üzere - zannı galip olmadığı takdirde dahi- ebe namazı sonraya bırakarak, çocukla meşgul olmakta, mazerete mebni beis yoktur. {(3) Çocuğun anası dahi, ebe gibidir. Belki ondan da evlâdır.}

Kırda bulunan kimse dahi, hırsızlardan veya yol kesenlerden, yahut canavar ve sel tehlikesinden {(4) Bu tehlike, köy ve şehir içinde dahi olabilir. Yangın tehlikesi dahi buna ilhâk olunur.} havf üzere oldukta, namazını vaktinden sonraya tehir edebilir. {(5) Düşman karşısında bulunan muharipler gibi ki, süvari oldukları halde, imaya kadir değillerse, özre mebni, namazlarını sonraya bırakırlar. Çünkü, namaz ile iştigal suretinde, harbte kayb edeceklerini, sonradan elde etmek mümkün olamaz. Namazın ise, edâen fevti takdirinde kazaen tedariki mümkün olur.}

— 306 —

Musâllî, nâfile namazda olup ta, ebeveyninden biri, {(1) Ebeveynden maksud, usuldûr ki ecdad ve ceddata şâmildir.} onun namazda olduğunu, bilerek nida ederse, icabet etmemekte beis olmaz. {(2) Beis olmaz, demekle -indel-ilim- icabetin evlâ olduğunu ifade etmiştir.} Eğer namazda olduğunu, bilmeyerek çağırırsa, vücuben icabet eder. {(3) Feri: Namazda Nebiy alehis-selâma icabet etmek, musalliye farz olur. O halde ki, namazın butlanında ihtilâf olunmuştur. Bunu aynı, Buhâri şerhinde ve Ebussuûd efendi Enfal sûresinin tefsirinde, zikr eylemiştir. Ashaptan Ebû Saîdbin muâlli (R.A.)Hazret-i Nebiy alehis-selâmın çağırmasına -namazda olduğu için-icabet etmemesinden dolayı, muateb olmuştur. Nitekim, Sahih-i buharide, "Ey iman edenler! Size hayat verecek şeye çağırdığı zaman Allah ve Resûlüne icabetediniz." (Enfal: 24). âyet-i kerimesinin tefsirinde ve usul kitaplarında emir sigasının mucibi, vücub olduğu, bahsinde mezkûrdur. Lâkin, Ebus-suûd merhum, Zi-mahşerîve Beydâvîye tebean, kıssayı, Ubeyyibn-i Kâab radiyallahü teâlâ anhü hazretleri hakkında zikr eylemiştir. İçinde, icâbet-i Nebi vâkî olan namazın adem-i butlanı tercihtir. Çünkü, salât icabettir.}

Musâllî, farz namazında olup ta, ebeveyninden birinin, - bilâ istigaase - yalnız nidası sebebiyle, salâtı katetmek câiz olmaz. Çünkü onun cevazı, zarûretendir.

Bir dirhem gümüş değerinde olan şey, - başkasının dahi olsa - çalınmak korkusu üzerine, namazı - farz bile olsa - bozmak câiz olur. Çünkü, o miktar şey, maldır. {(4) Mâlin müdafaası için, mukaatele bile meşrudur. Kavl-i esahta, dirhemin aşağısı dahi böyledir.} Çalınacak şey, başkasının olmak takdirinde dahi, namazı kesmekte tecavüzü önlemek ve münkeri nehyeylemek meziyyeti vardır.

Kadın namazda iken, ateş üzerindeki çömleğinin kaynayıp taşmasından ve çocuğunun ağlayıp haykırmak gibi şeyler ile ızdırap çekmesinden korkarak, namazı katetmek, câiz olur.

Bir kâfir, kendisine arzı islâm (din telkin) etmeği, musâllîden istemekle, namazı kateylemek musâllîye câiz olur. {(5) Namazda kalmak dahi, ona mübah demektir. İbâhanın vechi; ibadeteynin tearuzudur. Bununla o musallî onun küfür üzere bekasına razı sayılmaz. Namazda değil iken, onu islâmdan tehir etmek gibi olamaz.}

Geçmiş namazların kazâsı - alel-Fevr - vâcib ise de, - iyal için çalışmak gibi - özre mebni, onu tehir etmek dahi, câiz olur. {(6) Orucun kazası, ikinci ramazan tekarrub etmedikçe, terahî üzeredir. Tilâvet secdesinde ve mutlak nezirde ihtilâf olunmuştur.}

— 307 —

NAMAZI TERKEDENİN HÜKMÜ:

Namazın farziyyetini ikrar ile beraber, onu tembelliğinden dolayı terk eden, fasıktır. {(1) Nitekim, namaz vakitlerinin evvelinde zikrolundu. Terk tabirinin -amden-demek olduğu malûmdur. Füsuk, istikametten huruçtur. Cenâb-ı bâriye taatten huruceden müslime fâsık denir.} Diğer mezheplerde olduğu gibi, hadden yahut küfren. katl olunmayıp, sadece darp ve haps olunur. Ve mühmel bırakılmıyarak, icabına göre nush, yahut unf edilir. Ya musâllî olur ve yahut hapiste ölür.

Suyütî'nin Câmi-i Sağirinde kütüb-ü sitte ashabından, imam Buhâri ile imam Neseîden mâdâsının remziyle mezkûr, Hazret-i Câbirden mervi hadiste:

"Küfür ve şirk ile insan arasında sadece namaz vardır." buyurulmuştur. Yani insan onu terkederse aradaki fark ortadan kalkmış olur.

İyazen billâhi teâlâ, namazı inkâren veya istihfafen, terk eden mürted muamelesi görür.

VİTİR NAMAZI:

Bu babın mesaili, vitrin mânasına, şerî sıfatına, hükmüne, kemiyyet ve keyfiyyetine mütealliktir.

Vitir, "ve" nin, feth ve kesriyle okunmak câiz olup, çift mânâsına olan (şefin) zıddıdır ki, tek demektir. Beş vakit namazın zikri sırasında, geçtiği üzere, altıncı bir namazımız vardır ki, yatsı namazından sonra kılınır. Tek rekâtlı olduğu için, vitir tesmiye olunur.

Vitir, kavli esah üzere, vâciptir. Ve bu son kavl, Hazret-i İmamındır. Kendilerinden, onun sünnet olduğu dahi, rivayet olunmuştur ki, o imameynin kavlidir. Farz olduğu dahi, rivayet olunmuştur. {(2) Muhaşşinin beyanına göre, Hazret-i İmamdan birinci rivayet budur. Sünnet rivayeti ikincidir.}

Meşayih, bu rivayatın arasını cem ve tevkif ederek: "amelen farzdır ki, terk olunmaz. İtikaaden vâciptir {(3) Bahr-i Râikte, vücub itikadı, Hanefîye vâcib olmaz, denilmiştir ki, bu ona münafîdir? Cevap verilir ki, burada maksut, itikadça, ona vâcibin hükmü, cereyan eder ki, iftirazını münkir olan, ikfar olunmaz demektir.} ki, münkiri ikfar olunmaz. Delîlen sünnettir ki, vitrin sübutu, sünneti seniyyeiledir" dediler. {(4) Vücubun veçhi. "Allah size bir namaz ziyade etmiştir ki o, vitirdir. Ona yatsı ile sabah namazı arasında kılınız." ve "Vitir haktır. Onu kılmayan bizden değildir." hadisleridir.}

Vitirin, hükmü, bu namaz özürsüz, kaiden ve râkiben kılınmamak, ve

— 308 —

yatsının iadesine mebni, iade olunmamak, {(1) Eğer sünnet olsaydı, farza tebean iâde olunurdu.} ve kemiyyeten akşam namazı gibi, olduğu için, birinci kadeyi unutup doğrulan, yahut doğrulmağa yaklaşan kimse, kuuda avdet etmemek {(2) Çünkü, kıyam farizası ile müştegil demektir. Kuud ise, vâciptir. Eğer vitir, nafile olaydı, kıyamını secde ile tekyid etmedikçe, kuuda avdet eylemek lâzım gelirdi. Zira nafilenin her şef'i başlıca bir namazdır.} ve onun bütün rekâtlarında, kıraet farz olmaktır.

Vitirin, kemiyyeti, akşam namazı gibi, bir selâm ile üç rekâttan ibaret olmasıdır.

Vitirin keyfiyeti, her rekâtında fâtiha ve sûre, yahut âyât okunmak ve üçüncü rekâtında fazla olarak, rükûdan evvel, kunut edilmektir.

İkinci rekâtında vücuben oturulup, yalnız tahiyyat okunur.

Üçüncü rekâtta, subhaneke okunmaz. Zîra başka bir namazın iptidası değildir. Fatiha kıraetinden ve ona zamm-i sûre veya âyât ettikten sonra. Allahu ekber {(3) Bu tekbir gerçi intikal tekbîridir. Çünkü duâ haline geçilmiştir ve lâkin, vecibatta mezkur olduğu üzere, vâciptir.} diye el kaldırılır {(4) Meğer ki, nâs indinde, vitir kazasında bulunmuş ola ki o halde, kendinin taksiri zahir olmamak için, el kaldırmayabilir. El kaldırmak, bilindiği üzere sünnettir.} ve yana salıverilmeyerek bağlanıp, kunut edilir, sonra rükûa varılır.

Üçüncü rekâtta kunutu unutup ta, rükûda yahut, rükûdan başını kaldırdıkta, hatırlayan kimse, "ikinci surette ittifaken ve birinci surette alessahih" ne rükûda, ne de rükûdan sonra, kunut etmeyip, vitirin hitamında, sehv için secde eder.

Kunutu sehven, rükûdan sonra eden kimse, rükûu iade etmeyip. {(5) Bunun zahiri, rükûu iadenin, haram olmasıdır. Zîra, namazda olmayanı yapmaktır. Seyyid şerhinde ise, "rükûu iade edilmemesinden maksat, o kimsenin namazının sıhhati, rükûun iadesine tevakkuf etmez demektir. Yoksa, o kimse rükûu iade etmekten, menedilmiş demek değildir" denilmiştir. Zâhir olan, bizim dediğimizdir.} kunut, asıl mahallinden zâil olarak, vâcip gecikmiş olduğu için, sehiv secdesi eder. {(6) Vâcibat faslının evahirinde: "Musâllî, bir rekâtte terk ettiği sureyi, o rekâtin rükûunda hatırlarsa, doğrulup onu okur, ve sonra yine rükû eder, diye mezkûrdur. Kıraet ile kunûtün, farkı budur ki, kıraet her ne vâkî olursa, farzdır. Rükûdan sonra olan kıraet dahi, farz vâkî olmakla, rükû onunla -farzlaşarak-iadesi lâzım olur. Çünkü, kıraetle rükû arasında, tertip farzdır. Rükû iade olunmazsa, namaz fasid olur. Kunüt ise, vâcip olduğundan, böyle değildir. Bunu, İbni Abidîn merhum Dürr-ü Muhtârın, imamın cehri faslında, zikretmiştir.}

— 309 —

Kunut, ibadet, taat, ubudiyyeti ikrar, sükûn, salât, kıyam ve kıyamın uzaması mânâlarına olup, mânâlarının cümlesinden biri de, vitirde olan duâdır. Ve o, İbni Mes'ûd radiyallahü teâlâ anhü hazretlerinden mervî olan elfâz ile, {(1) Müellif, böyle demekle, kunûtün elfazından diğer rivayetler dahi olduğuna işaret etmiştir, ve öyledir. Celâed-dîni Suyûtî, onu Dürrü mensûrda, muhtelifelfaz ile zikr etmiştir.} âtîdeki veçhiledir.

اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَسْتَعِينُكَ وَ نَسْتَغْفِرُكَ وَ نَسْتَهْدِيكَ * وَ نُؤْمِنُ بِكَ وَ نَتُوبُ اِلَيْكَ * وَ نَتَوَكَّلُ عَلَيْكَ * وَ نُثْنِى عَلَيْكَ اْلخَيْرَ كُلَّهُ نَشْكُرُكَ وَ لَا نَكْفُرُكَ * وَ نَخْلَعُ وَ نَتْرُكُ مَنْ يَفْجُرُكَ *
اَللّٰهُمَّ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَلَكَ نُصَلّ۪ى وَنَسْجُدُ * وَاِلَيْكَ نَسْعٰى وَنَحْفِدُ * نَرْجُو رَحْمَتَكَ وَنَخْشٰى عَذَابَكَ * اِنَّ عَذَابَكَ بِ الْكُفَّارِ مُلْحِقٌ *

Kanit: Onu okuyandır. Duâ, terceme ile beraberdir:

(Allahümme) ya Allah (innâ nesteînüke) muhakkak ki, biz, taatin üzerine senden iane isteriz (ve nestehdîke) ve senden seni razı edecek şeye hidayet isteriz, {(2) Bu cümle, bizim hıfzımızdaki, kunûtte bundan sonraki cümleden sonradır. O bundan evveldir. Me'hazde ve mütedâvel olan Fıkıh kitaplarının ekserinde, bu veçhile olup, bizim mahfuzumuz olan tertip ise, ancak Halebîde ve mecmeul-enherdedir. Muhaşşî der ki, hidayetten yalnız delâlet değil, hem de isâl maksuddur.} (ve nestagfirüke) ve senden mağfiret isteriz ki, ayb ve zenbimizi setredip, bizi uyûb ve zünubümüzle rüsvay etmeyesin (ve netübuileyke) ve sana tevbe ederiz. Tevbe: Günahtan dönmektir. Şer'an tevbe: Geçen günaha nedamet edip, {(3) Nedamet, tevbenin en büyük erkânındandır} ondan derhal kesilmek {(4) İşleme âleti, hazır ise, demektir ki, meselâ içki aleti, önündeyken tevbe edip, onu dökmek ve kendisinden uzaklaştırmaktır.} ve bir daha işlememeğe - tâzimen li-emrillâh - azm eylemektir.

— 310 —

Eğer kul hakkı teâllûk etmiş ise, onun müsamaha ve razı olması lâzımdır. {(1) Onu irzâ etmek, zalâmesini yâni, haksız olarak aldığını, mümkün ise geri vermek iledir. Mümkün değilse, emvâlden olduğuna göre, o mikdar şeyi tasadduk eder.} (Ve nü'minü bike) ve sana iman ederiz, yâni kalblerimizle itikat ederek tasdik eder ve lisanımızla dahi söyleyerek, sana ve senin canibinden gelen şeye -ki, Peygamberlere ve kitaplara ve meleklere ve âhiret gününe ve hayır ve şerrin mukadderiyyetine demektir - inandık deriz {(2) Bu cümle dahi, mahfuzumuz olan künutte, bundan evvelki cümleden mukaddemdir.} (ve netevekkelü aleyke) menfaatimizi celb ve mazarratımızı defi edebilmekten aczimiz cihetiyle, umurumuzu tefviz ederek, sana itimat eyleriz, (ve nüsnî aleykel-hayre küllehû) ve mahzı fazl ve kereminden in'am ve ihsan eyle diğin camîi nimetlerini itiraf ederek seni sena ve bütün hayr ile yad ederiz, (neşkürüke) in'am ettiğin, cevarih ve âzânın hepsini. - mâ hulika lehine - sarf ederek sana şükr ederiz. Sen münezzeh ve müteâlisin, ve hamd-ü senâ sana mahsustur. Biz sana ihsa-i senâ edemeyiz, sen, kendini ettiğin sena vechilesin, (ve lâ nekfuruke) bizim üzerimize olan, hiç bir nimetini inkâr etmeyiz ve onu senin gayriye izafe eylemeyiz. (ve nahlau) ve küfrü ve seni razi etmeyecek olan her şeyin râbıtasını, boyunlarımızdan çıkarıp atarız ve izale ederiz. (ve netrükü men yefcürüke) ve senin nimetini inkâr ve gayre perestişler ile sana fücur edeni terk ve ondan müfarakat eyleriz.

(Allahümme iyyâke nâbudu) Yâ Allah biz ancak sana ibadet ederiz, (ve leke nüsâlli {(3) İbadetten sonra salâtın zikirde tahsis olunması, salât türlü ibadetleri (kıyamı, rükûu, sücudu, kuudu, tekbîri, senâyı, duâyı, kıraeti, tesbihi, tehlîli, salâtıalen-nebîyi, müminine duâyı, huşuu) mütazammin olmaktan nâşi, onun şerefine bınaendir.} ve nescüdü) {(4) Sücudun dahi ayrıca zikri, kulun Allaha en yakın olduğu halin secde hali olmasındandır.} ve namazı ancak sana kılarız ve secdeyi sana ederiz, (veileyke nes'â ve nahfidü) ve bizi sana takrîb edecek vesaile şitaban {(5) Salâta koşmak menhi olduğundan, maksud bezli cehd eylemektir.} ve ibadeti tahsil emrine kemal-i neşat ile koşarız, {(6) Veileyke nes'â, hadîsi kudsîdeki "men etânî sâ'yen eteytuhû herveleten"kavli şerifine işarettir ve: Biz amelde kendimizi sana takrib edecek şeyi, tahsiliçin cehd ederiz, demektir. Hafd dahi, sür'attir. Hizmetkârlar efendilerinin hizmetlerine müsareat ettikleri için, onlara: Hafede, itlâk olunur Evlâd evlâdı dahi, hafededir. Çünkü, küçüklükte onlar da, hademe gibidir.} (nercû rahmeteke) hizmetine kıyam ve taatinde amel ve ihtimam

— 311 —

ile beraber, {(1) Bunu, müellif şunun için ziyade etmiştir ki, reca: Esbaba teşebbüs ile beraber, mergub olan şeye, kalbin teallûkudur. Eğer, esbaba teşebbüs olmazsa, o tamâdır} rahmet ve ihsanının devam ve izdiyâdını ve ataiâzîmini emel ederiz, sen ise, kerîmsin, kendinden umanı, haib etmezsin, (ve nahşa azabeke) nehy ettiğin şeylerden içtinab ile beraber, azâbından havf ederiz, mekrinden {(2) Mekr, hîle ise de, Cenab-ı Hakkın, mekr edenlerin fiilleri üzerine, cezasına dahi, mekr tesmiye olunur. Nitekim, seyyienin cezası dahi, seyyiedir.} emin olmayız. Biz beynel-havf ver-recâyız. {(3) Hak olan mezhebe, işarettir. Zîra rahmetten nevmid olmak, küfür olduğu gibi, mekirden emin bulunmak dahi küfürdür. Recâ ile havfi cemetmiştir. Çünkü, Hadiste varid olmuştur ki: Havf ile reca, bir mümin kulun kalbinde, birleşince Cenâb-ı Hak, umduğunu ona îtâ eder ve korktuğundan onu, emin kılar.} İmdi nîmet-i îmânı bize inâm ile beraber, erkân ile amelde bulunmağa dahi bizi muvaffak buyurman sebebiyle, biz dahi- kâzibînin tamaı veçhile - bilâamel, mücerred kalb ve lisan ile, ümidde kalmayıp, emri şerifine imtisal edici olarak, itikad eder ve deriz ki: (İnne azabekel-cidde) senin hak azabın, {(4) El-cidd, hak mânâsınadır. Mahfuzumuz olan kunütte bu lâfız dahi yoktur.} (bil-küffâri mülhik) küffara lâhiktir. {(5) Mülhik lâfzı, hanın kesriyle efsahtır. Hânın fethiyle, mülhak dahi denilmiştir ki, hak teâlâ azabı, onlara eriştirici olduğundan, azap dahi, onlara mülhak, demektir.}

Bundan sonra evlâ olan;

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِهِ وَ سَلِّمْ

Yahut;

وَ صَلَّى اللّٰهُ عَلَى النَّبِىِّ وَعَلَى اٰلِهِ وَ سَلِّمْ

deyip, Hz. Hasan b. Ali (R.A.) efendimizin kunutunu dahi okumaktır. Hz. Hasan (R.A.) efendimiz, "bana Resulullah birkaç kelime talim buyurdu, ben onları vitir kunutunda okurum," demiştir.

— 312 —
اَللّٰهُمَّ اهْدِنِي فيِمَنْ هَدَيْتَ، وَعَافِنِي فيِمَنْ عَافَيْتَ، وَتَوَلَّنِي فيِمَنْ تَوَلَّيْتَ، وَبَارِكْ لِي فِيمَاأَعْطَيْتَ، وَقِنِي شَرَّمَا قَضَيْتَ، فَإِنَّكَ تَقْضِي وَلَا يُقْضَى عَلَيْكَ، وَإِنَّهُ لَايَذِلُّ مَنْ وَالَيْتَ، وَلَايَعِزُّ مَنْ عَادَيْتَ، تَبَارَكْتَ رَبَّناَ وَتَعَالَيْتَ

Kunutta bulunan musâllî, bundan sonra dahi salâvat okur.

Kunutû okuyamayan kimse (Rabbenâ âtinâ ilh. .) okur, yahut üç kere: Allahüme igfirli ve yahut üç kere: Yâ rabbi, der.

Cemaatle vitir, yalnız ramazan ayında kılınır. {(1) Ramazanın gayride, vitir için cemaat, mekrûhtur. Şemsül-eimmeden menkûl olduğuna göre, onun keraheti dahi, teravihten mâdâ olan nefeldeki cemaatgibi, -alâ sebîlit-tedâî- olması sûretindedir. Amma, bir kişi bir kişiye veya iki kişi bir kişiye iktida etmiş olursa mekrûh olmaz. Çünkü, Aleyhis-selâm efendimiz, teheccüd namazında, Hazret-i İbni Abbasa ve salâtı vitirde Hazret-i Âişeye, imamet ettikleri olmuştur. Hazret-i Enese, bir yetime ve bir acûze, imameten iki rekât nafilekıldıkları dahi, zikrolunmuştur. Üç kişi bir kişiye iktida ederse, onda ihtilâf olunmuştur. Esah olan, kerahet olmamaktır. Eğer, dört kişi bir, kişiye iktida ederse, iktifakla mekrûh olur. İbni Âbidin merhumun ifadesine göre, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ebû Bekiri (radiyallahü - teâlâ anhümâ) defn ettikleri gece, vitiri cemaatle kılmışlardır ki, tevarüse muhalif olduğu için, bid'at-ı mekrûhedir.} Ve onda, o vakit cemaat evlâdır. Müsliminin icmaı, bunun üzerinedir. Cemaatle kılmayan kimse için, ehab ve evlâ olan, onu gecenin sonunda (sahur vaktinde) kılmaktır. Çünkü, o vakitte cemaat bulunmaz. Vitri, ramazanı şerifte, cemaatle kılmak, gecenin ahirinde münferiden kılmaktan efdâldir. {(2) Vitirde, mezheb muhalifine iktida muvafık olamaz. Çünkü, oldukça farklar olmakla, yakîne mânîdir, demektir. İktida şartlarının sonuna bakınız.}

Cemaat halinde, kunûtü hem imam ve hem cemaat gizli okur. {(3) Lâkin, ehl-i bilâdın acemisi içinde, imama müstahab olan, cemaat teallüm edebilmek için, onu cehr eylemektir. Nitekim, Hazret-i Ömer, kendilerine İrak cemâatinin gelmesinde, subhanekeyi cehr etmiştir.} Muktedî, kunûtü kıraetten fariğ olmadan yahut, kunûte henüz başlamadan, imam kunût edip, rükûa varmış olmak suretinde - imam ile beraber - rükûun edâsını fevt etmek korkusu var ise, kunût ile iştigal etmeyip, imama mütabeat eyler. {(4) Kunüt, zahiri rivayette, muayyen olmadığı için, birinci sûrette, onun okuduğu kendisine kâfi olur. Sûreti saniyede denebilir ki, kunut dahi vâcib olmakla, meselenin muktazası: O kimse imama mütabeatle kunütü okumakla okumamak arasında, muhayyer olmaktır. Belki de, kunüt okumak evlâdır.} Eğer imama rükûda yetişememekten korkmuyorsa, kunût eyler. {(5) Vâcip olan kunüt, duâdan ibaret olup, bilhassa (allahümme innâ nesteinuke-) duasının sünnet olduğu, vâcibatta zikrolunmuştur. Duâda, tâyin olmaz demişler ise de, Muhaşşinin ifadesine göre, evlâ ve efdâl olan, duanın muayyen olmasıdır. Zîra, olur ki, daî (duâda bulunan) cahil olur da, bilmeyerek, namazını ifsad edecek bir duâda bulunur.}

— 313 —

İmam kunûtü terk ederse, muktedi, imama müşarik olabilmek kendisine mümkün ise - imkân hasebiyle - iki vâcib arasım cemetmiş olmak için kunût eyler. Eğer yetişmek kendisine mümkün olmayacak ise, imamına mutabeat eder ki, o evlâdır.

Vitirin üçüncü rekâtı rükûunda, imama yetişen kimse ki, mesbuktur. Kunûte, hükmen yetişmiş olmakla, geçmişi kazâ ederken, kunût eylemez.

Nitekim, vitirde bir veya iki rekât ile mesbuk olan kimse, üçüncü rekâtta imam ile beraber kunût etmiş bulunmak cihetiyle, geçmişi kazâda - bil-icma - bir kere daha kunut etmez. {(1) Dürr-ü Muhtârda şu dahi, mezkûrdur ki, vitrin ilk veya ikinci rekâtinde, sehven kunüt eden, üçüncü rekâtında kunüt etmez. Amma vitrin ikinci veya üçüncü rekâtinde bulunduğunda, şek eden -maal-kuûd- kunütü tekrar eder. Bunların farkı Şudur ki, sehveden -mevzi-i kunüt olmak üzere- kunüt etmiş olmakla, onu tekrar eylemez. Şek edense, kunüt için, mahal tâyin etmemiş olmakla, öyle değildir. Halebî, bunların, ikisinde de, tekrar kunüt olunmağı daha uygun bulmuştur.} Çünkü, iki defa kunût meşrû olmamıştır.

İmam kunûtu okuduktan sonra, zikr olunan duâya şürû eder ve onu cehr eylerse, imam Ebû Yûsuf: Cemaat dahi, mütabeat edip, onu okurlar, demiştir. {(2) İmam Muhammed, cemaatin mütabeat etmeyip, âmin demelerine kaildir. Mutlak olarak, imam Ebû Yûsufun kavlini, imam Muhammedin kavli üzerine, takdim etmek, umûmi bir fıkıh kaidesidir.}

Mezkûr duada rivayet, mezkûr minval üzere, ifrad iken, İbnül-humâmın beyanı veçhile fuhakaca imam hakkında varid olup, kunuta has olmayarak "bifazlike" kelimesi dahi ziya edilmiştir. {(3) "Bi fazlike" nin mânâsı, vâcip olarak değil, mahza senin fazl ve ihsanın sebebiyle, demektir.} O zaman duâ şöyle başlamış olur:

اَللّٰهُمَّ اهْدِنَا بِفَضْلِكَ فِيمَنْ هَدَيْتَ

Duanın mânâsı budur: "Yâ Allah hidayet etmiş olduğun kimseler içinde yâni, onlarla beraber beni dahi, hidayetle ve afva mazhar kıldığın kimselerle

— 314 —

beraber, beni de afiyetle ve velâyetinde yâni, nazarı inayetine aldığın zevat ile beraber, bana da medetkâr ol, îta ve ihsan buyurduğun şeyleri, hakkımda mübarek ve müteyemmen kıl, hükm ve takdir buyurduğun şeyin, şerrini defi ile beni vikaye et, sen dilediğin veçhile hükmedersin, sana kimse, hükmedemez. (Çünkü sen mâliki vahidsin, mülkte sana şerik yoktur, biz de senin, müvalâtını isteriz), şüphe yok ki, senin müvalât ve izazına mazhar olan kişi zelil olmaz ve müadat ve izlâl ettiklerin ise, aziz olamaz, mütebârik ve müteâlîsin rabbımız!"

Uyumadan vitri kılıp ta, sonra teheccüd eden kimse, vitri iade etmez. Hadîs-i şerifte: "Bir gecede iki vitir olmaz," buyurulmuştur.

Vitrin takdîm ve tehiri mesaili için, müstahap vakitler faslının sonuna bakılsın.

NEVAFİLİN BEYANINA DAİR:

Nevafil: Nafilenin cem'idir. Nafile ve nefl: Farz ve vâcib olmayan ibadettir {(1) Gerek namaz, gerek oruç, gerek zekât, yahut hac olsun hepsi birdir. Yalmız burada maksud, namazdır.} ki, ziyade mânâsından alınmıştır. {(2) Ganimete, nefl itlâki bundandır ki, cihad mevzuu olan îlâyi - kelimetûllâh, üzerine ziyadedir. Kale teâlâ (yes'elûneke anil-enfal). Çocuğunun çocuğuna dahi nafile itlâk olunur. Enbiyâ sûresinin 72. âyetindeki kavl-i kerîmi bu mânâdandır ki, biz azîmüş-şân İbrâhime matluba olan tabaktan başka, fazladan olarak Yakubu dahi, bahş ve ihsan eyledik, demektir.} Farzdan ve vâcipten fazla olan namazlar demektir. Ona tetavvu'da denir ki, kişinin vâcib olmayarak, tav'an kıldığı namazdır.

Sünnetler bu cümleden olduğu halde, fasl-ı sünen, denilmeyip, fasl-ı nevafil denilmesi, nefel tabirinizi, daha şümullü olmasındandır. Çünkü, her sünnet nefeldir. Her nefel sünnet değildir.

Nevafilin, revatip ve regaip nevi vardır. Revatip: Müekked ve gayr-i müekked olarak, farzlardan evvel yahut sonra kılınmakta olan sünnetlerdir.. {(3) Nitekim, İhya-i ulûmun, nevafil faslında, -salâvâtın revatibi: Beştir. Râtibe-i subh, râtibe-i zuhur ilh...-, diye zikr olunmuştur.} Regaip: Duhâ ve teheccüd gibi, sair nevafildir.

MÜEKKED SÜNNETLER:

Bunların bir kısmı ikişer ve bir kısmı dörder rekâttır, İki rekâtlılar şunlardır: Sabah namazından evvel,

— 315 —

Öğle namazından sonra, Akşam namazından sonra Yatsı namazından sonra, Dört rekâttılar şunlardır:

Öğle namazının farzından evvel Cumadan evvel Cumadan sonra,

GAYRİ MÜEKKED SÜNNETLER:

Ki, ona süneni mendube yahut müstahabbe dahi denir, {(1) Mendub ve müstahab, hep bir mânâyadır ki, şer'in fiilini, terkine tercih ettiği şeydir.} şunlardır: İkindi namazından evvel, Yatsı namazından evvel,

Bunlar dörder rekâttır. {(2) Revatibin, bunlarla beraber mutad rekâtleri, adi günlerde yirmiye baliğ olmakta ve cuma günleri 20 yi geçmekte ve ramazanı şerif geceleri, bir yirmi daha zam olunmaktadır. Vitir ile beraber, farzın rekâtleri dahi, yirmi olmakla, beş vaktine, beşdaha katmak tabiri, işte bundan doğmuştur.} Öğlenin ve yatsının ikişer rekâttan ibaret olan, son sünnetlerini, onlara ikişer rekât daha zam ederek, dörder kılmak dahi süneni mendubedendir. {(3) Muhaşşî merhum: Onu kılan, bir veya iki selâm ile kılmak arasında muhayyerdir, demiş ise de, muhtar olan bir selâm ile kılınmasıdır.} Akşam namazının sünneti müekkedesi olan iki rekâttan sonra, altı rekât namaz kılmak dahi, sünneti mendube, yâni gayr-i müekkededir.

Süneni müekkedenin en kuvvetlisi, ittifakla sabah namazının sünnetidir. Zira, onun hakkında çok muraggabat varid olmuştur. {(4) Hadîs-i şerifte: Sizi düşman atlıları kovalasa bile, o iki rekâtı bırakmayın buyurmuştur ki, maksûd, onu kılmağa tergiptir. Ve illâ öyle muhataralı vakitte, temekkün olmadığı için, farzın terki bile mübah olur. "Fecrin iki rekâtı - yâni sünneti - bana dünya ve mâ fîhâ'dan sevgili - yâni hayırlı - dır," buyurulmuştur.} Vücubü bile mervidir. Ve demişlerdir ki, Fetvâ mercii olan âlime, nasın hacetine mebni, sair sünnetleri terk etmek câiz olur, sabah namazının sünnetini terk etmek, câiz olmaz.

Fecrin sünnetinde efdâl olan, onu vaktin evvelinde kıraeti uzatmadan kılmaktır. Efendimiz hazretleri, gâh sûre-i kâfirûn ve ihlâs ile, gâh sûre-i bakaranın sonu ile kılarlardı. Elem neşrah ve elem tere sûreleriyle kılınması dahi müstahsendir.

— 316 —

Sabah namazının sünnetinden sonra en efdal olan sünnet muhtelifünfih olmak üzere, akşam namazının sünneti olup, bunda kıraeti uzatmak müstahaptır. Zîra, Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, onun ilk rekâtında (elif lâm mîm tenzîlün) sûresini ve ikinci rekâtında sûre-i Mülkü okudukları olmuştur.

Akşamın sünnetinden sonra, efdâl sünnet öğlenin son sünnetidir. Ondan sonra, yatsının son sünneti ve daha sonra, öğlenin ilk sünnetidir. {(1) Mecmaul-enhurda, fecrin sünneti gibi, feraiza mülhak gösterilmiştir.}

Mendup sünnetler içinde, ikindinin sünneti, yatsının ilk sünnetinden efdâldir. {(2) Bu iki sünneti mendûbeden, ikindi sünnetinin iki rekât dahi kılındığı beyaniyle, Kudurî: Onun iki yahut dört kılınmasını, tahyir etmiş ise de, Cevherede, dört rekât, kılınmasının efdaliyyetine, işaret olunmuş ve Bahr-i râikte, efdâliyyet, musarrah bulunmuştur.

Dürr-ü Muhtârda, yatsı mendûbesinin dahi, iki kılınması arasında musâllî muhayyer gösterilmiştir. Ve lâkin, asılda mezkûr olduğu üzere, Hazret-i Aişe (R.A.) Rasûlullah (S.A.) yatsıdan önce dört rekât kılar, ve sonra dahi, dört rekât kılıp, yatarlardı, buyurmuşlardır.}

Akşamın sünneti müekkedesinden sonra, sünneti mendube olarak zikr olunan, altı rekât (salâtı evvabîn) diye mârûf olan namazdır. {(3). Duha (Kuşluk) namazına dahi, evvabîn tesmiyesi, mezkûr namaz hakkındaki hadîs-i şeriften istinbat olunmuştur.} Tesmiyesinin veçhi, şu mealdeki, hadîs-i şeriftir; "Her kim akşamdan sonra, altı rekât kılarsa, evvâbin'den yazılır" buyurulmuştur. Evvâb: Bir günahta bulunduğu vakit, derhal tevbeye mübaderet eyleyendir. İbni Ömer radiyallahü teâlâ anhüma hazretlerinden, mervi olduğu üzere, Rasulullah (S.A.) efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki: "Akşamdan sonra, konuşmadan, altı rekât namaz kılanın, elli senelik günahı mağfur olur". {(4) Günahı, ekser ülema sağire hamleylemişlerdir. Bazılar ıtlak etmekle, Kebaire dahi şâmil olmuştur.} Ammâr bin Yâser hazretlerinden mervidir ki, Efendimiz hazretleri: "Akşamdan sonra altı rekât namaz kılanın günahı, deniz köpüğü gibi, (çok) dahi olsa, mağfur olur." buyurmuşlar ve konuşmadan evvel. kaydiyle takyit dahi etmemişlerdir. {(5) Ya, Hâdisenin ittihadına mebni, mutlak mukayyede haml olunur, yahut mezkûr kayid, asıl mev'ud olanı tahsil için değil, kemale erişmek içindir, denilir. Altı rekâtı mağrip sünneti ile beraber sayanlar olmuş ise de müellif, mugayerete kaildir ki, onunla sekiz eder. Her iki rekâtte selâm verilir. Bazıları sekizi ikiye bölerek, dörtte bir selâm verilir demişler. Buna göre, akşamın sünneti, dört kılınarak, bâdehû dört rekât daha kılınacak demektir. Dürerde onun bir selâm ile olduğu mezkûrdur.}

— 317 —

Revatipte, efdâl olan, onları regaip gibi, evde kılmaktır. Süneni ebî Dâvûdda mezkûr, hadîs-i şerifte: "kişinin evindeki namazı, benim şu mescidimdeki namazından efdâldir, feraîz müstesnadır" buyurulmuştur. Münyetül-musâllîde: "Mescidde tetavvû hasen, evde ahsendir," diye mezkûr olup, fâkih ebû Cafer, dahi bu veçhile ifta etmiş, ve meğer ki, evine avdetinde, sünnet kılmağı unutup, başka şeyle meşgul olmaktan korkmuş ola, demiştir. {(1) Korku olmasa, evde kılmak efdâldir. Bundaki hikmet dahi, evlerin namazdan hâlî kalmamasıdır. Nitekim, Efendimiz hazretleri: "Evinizi, salât ile tenvir edin. "mealindeki hadis-i şerifleriyle, bu mânâya agâh etmişlerdir. Siyer-ikebir tercümesinin salât-i havf faslında "Rasul-ü Ekrem efendimiz hazretleri, saâdet-hanelerinde namazda kılarlar, ev halkının hizmetine dahi saay ederlerdi. Ümmetlerine dahi, bunu emredip, evlerinizi kabir haline getirmeyin" buyurmuşlardır. Bâzı ulemâ, bundan maksat, namazı camiye hasr edip, evlerde namaz kılmamaktır, dediler. Ve bâzıları -hacet dışında- evlerde nâim olup, ev halkının ihtiyacına yardımcı olmamaktır dediler, diye mezkûrdur.}

Dört rekâtlı sünneti müekkedelerin yâni, öğlenin ilk sünneti ile cumanın ilk ve son sünnetlerinin, kade-i ulâsında, musallî teşehhüdde iktisar eder yâni, yalnız tahiyyat okur, {(2) Onun üzerine bir şey ziyade edene, secde-i sehivin vücubunda ihtilâf olunmuştur.} ve üçüncü rekât kıyamında sübhaneke okumaz. {(3) Mezkûr sünnetler teekküdü cihetiyle farza benzemiştir. Onlar, dörtlü farzlar gibi, tek namaz olduğundan ikinci yarıya, intikal etmekle birinci yarı bâtıl olmaz.}

Bunlar, bir selâmiledir ki, dördüncü rekâtın sonunda, kade-i ahîrenin icrasiyle, tahiyyat ve salâvat okunarak, selâm verilir.

Mendûb dört rekâtlılar, böyle olmayıp, onların kade-i ulâsında, musâllî tahiyyattan sonra salâvat ve üçüncü rekâta kıyamında, sübhaneke okur.

Sünnetlerin, müekked olanları, vakit dahilinde ve sabah namazınınki o günün zevalinden evvel, farziyle beraber, kazâ olunmak ve gayr-i müekked

— 318 —

olanlarına, şürû vukubulmadıkça, kazâ terettüp etmemek meseleleri, idrakül-farîza babındadır.

Farz ile sünnet arasında, konuşmak (gerek ilk sünnet, gerek son sünnet olsun) sünneti iskât etmez. Ve lâkin, sünnetin sevabını azaltır. Alâ kavlin, sünnet sakıt olmakla, iâde olunur. Tahrîmeye münafî olan her amel dahi, böyledir, yâni konuşmak gibidir. {(1) Birini, amel-i kesîre ve diğerini, amel-i kalîle haml etmek sûretiyle, iki kavlin arasını cem ve tevfik etmek dahi mümkündür.}

İki rekâttan ziyade, meselâ dört rekât nafile kılan kimse, yalnız son. rekâtta otursa, kıyas muktezası, namazını ifsat eder. {(2) İmam Zufer dahi, buna kaildir. Bu da imam Muhammedden bir rivayettir. Çünkü, her çiftin sonu, bir hatime olmakla, kade-i ahîre, terk olunmuş demektir.} Ve lâkin, o namaz istihsanen sahihtir. {(3) Çünkü o tek namaz olmuştur. Nâfile iki rekâtlı olarak da, dört rekâtlı olarak da meşrû olmuştur. Namazda farz olan son kadedir. Her iki halde de rekâtlar tamamdır. Bundan teravih namazı müstesnâdır. Çünkü o, o şekilde meşrû olmuştur, teravih namazında dört rekât, bir kâde ile kılınsa iki rekât yerine geçer. Nitekim babında açıklanacaktır. İbni Âbidînin beyanına göre; eğer altı veya sekiz rekât nâfileyi bir kâde ile kılarsa farzlar içinde bir kade ile kılınması câiz olan altı rek'âtlı bir namaz bulunmadığından, o namaz caiz olmaz demişlerdir. Müellifin reyide bu kavle mütamayildir.}

İki rekât üzerine, edilecek kuud, sehven kalmış ise, o noksan, sehiv secdesi ile tamamlanır. Üçüncü rekâta kıyamdan sonra, tezekkûr olunur. sa, secdeye varılmış olmadıkça, kuuda avdet vâcib olur.

Eğer musâllî, iki rekâttan ziyade kılmak istediği nafilenin, yalnız üçüncü rekâtında oturup selâm verirse, o namazın sıhhatinde ihtilâf olunmuştur. Hülâsada, musahhah olan fesaddır. {(4) Çünkü, o kimse, meşru olan kâdeyi terk etmiştir. Onun icra ettiği kade, ise. mahallinde değildir. Badehû, ona vacib olan iki rekâti, kazâ etmektir. Üçüncü rekât, fâside bina olmuş olduğu için, kazâsı dahi gerekmez.}

Mekrûh vakitler müstesna olmak üzere, gece ve gündüz istenildiği kadar nevafil kılınabilir, ikide bir ve yahut dörtte bir, selâm verilir.

— 319 —

Gündüz nevafilinde dört {(1) Bunun keraheti, rivayetin ittifakiyledir. Efendimiz hazretlerinden, ziyadesi rivayet olunmamıştır. Bu da, kerahetin tahrimiyye olduğunu ifade eder.} ve gece nevafilinde sekiz rekâttan ziyadesini, bir selâm ile kılmak, mekrûhtur. {(2) Ekser meşayihin muhtarı budur. Mirâcüs-dirayede ise, mezkûr ziyade, ibadetin vaslini mütezammin olduğu için, mekrûh olmamak esahtır, diye mezkûr olup, serâhsî, dahi kerahetsizligini tashih etmiştir. Evvelkinin keraheti, rivayetin ittifakıile olduğuna göre, bu ihtilaf ikinciye, yani gece nevafiline ait olmak gerektir. İhya-iulûmda, on iki rekât olarak zikr olunan, leyle-i mirac nefeli, her iki rekâtte, tahiyyata oturulmak Ye fakat, en nihayetinde selâm verilmek üzere açıklanmıştır ki, o ancak bu tashîha tevafuk edebilir. Sekizde bir selâmın cevazından, teravih müstesnadır.}

Gece ve gündüz nevafilinde - indel-imam - efdâl olan, dörtte bir selâm vermektir. İndel-imameyn, gündüz nevafilinde efdâl olan, imam Ebû Hanîfe hazretlerinin dedikleri gibi olup, gece nevafilinde ise, efdâl olan, ikişer ikişer kılmaktır. Ve, "Gece namazı ikişer ikişerdir"hadîs-i şerifine binaen, bu bapta fetva dahi, imameyn kavliiledir.

Gecenin ve husûsiyle, son sülüsünün nevafili, gündüz nevafilinden efdâldir. Çünkü, nefse daha meşakkatlidir. Hadîs-i şerifte ise, "İbadetin efdâli zahmetli olanıdır." buyurulmuştur.

Gece namazı, nefse çok meşakkatli olmakla beraber, riyadan dahi çok uzaktır. Hem de gece ortası, tecellî ve arz-ı ihsan zamanıdır. Cenab-ı Hak gece kaim olan ibadının salihlerini

تَتَجَافٰى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ

diye sitayişle buyurmuştur. {(3) "Korku ve ümitle rablerine yalvarmaktan, yanları yataklardan uzak kalır"demektir. (Secde: 16).}

Gece ve gündüz namazda kıyamın uzunluğu, secdenin çokluğundan ehaptır. {(4) Yâni hem gece, hem gündüz nafilelerinde, rek'âtlerin sayısını çoğaltmaktansa, kıraeti çoğaltarak kıyamı uzatmak daha efdâldir.} Hadîs-i şerifte (efdâlüs-salâti tûlül-kunût) buyurulmuştur.

— 320 —

Uzun kunt uzun kıyam demektir. Hem de kıyamın uzunluğu ile, kıraeti Kur'ân artmış olur. Rükû ve sücudun çoğalmasıyla tesbihat çoğalır, kıraet ise, tesbihten efdâldir. {(1) Kıraet ile kıyam rükûnlerinin içtimai dahi efdâldir. Çünkü bunlar namazın eczasından birer cüzdür. Her ikisi de farzdır. Halbuki secde ile tesbih, biri farz diğeri sünnettir. İki farzın birleşmesi, bir farz ile bir sünnetin birleşmesinden efdaldir. Müctebada, İmam Muhammed'den bunun hilâfı, yâni rükû ve sucüdün çoğalmasının efdal olduğu naklolundu. Maâni-i âsâr şerhinde Şeyhaynin dahi buna muvafakatlerini nakletmiş. Bedayi de bunu tashih etmiş. Burhan ibaresinin de zahiri budur. İmam Ahmed delillerin teâruzundan dolayı tevakkuf etmiş. İmam Mâlik delillerin müsavi olduğu kanaatiyle her iki şekildeki çoğaltmayı müsavi tutmuştur.}

TAHİYYET-İ MESCİT, SALÂTI - DUHA İHYÂ-İ LEYÂLİYE vs. DAİR:

{(2) Gece ve istihare namazları, gibi. Bunlar hep regaip envaındandır.}

İki rekât namaz ile, {(3) Buna, tehiyyeti mescid, tabir olunur. Dört rekât dahi kılınabilirse de, iki rekât efdâldir.} mescide tahiyyet etmek, {(4) Rabbül-mescidde tahiyyet, demektir. Çünkü, tahiyyet -ki, tâzimdir- mekâna değil, ancak mekânın sahibine olur. Zîra ondan maksud, Allaha takarruptur, mescide takarrup değildir. Ve bundan, mescidi haram müstesnadır ki, onun tahiyyeti tavaftır. Bu da üzerinde tavaf olana, yahut tavaf kasdedene göredir. Tavafı irade etmeyen, yahut girip oturmak isteyen, böyle değildir ki, o kimse, salâtı - tahiyyeti kılmadıkça, oturmaz.} mesnûndur ki kerahet evkatının gayride, {(5) Mekrûh vakitler bahsine bakınız. Sabah namazından sonra veya ikindidensonra mescide giren, tahiyyeti mescit namazını kılmaz, belki, tesbih ve tehlîl ederve salâvatı şerife okur. Ve bu halde, mescid hakkını edâ etmiş olur.} mescide dahil olan kimse oturmadan {(6) Evlâyı beyandır. Hadis-i şerifte, sizden biriniz mescide girdiği vakit, ikirekât namaz kılmadıkça, oturmasın, buyurmuştur. Oturur da, sonra kılar, diyen deolmuştur. Hadîsteki nehy, tenzihe mahmûldür.} onu kılar, oturulmuş olmakla, o namaz geçmiş olmayıp, yine kılınırsa da, oturmadan kılınmak, efdâl olur. Farzın edâsı, onun yerine kaim olur. Ve keza, her namaz ki, mescide giren, onu camiye girişinde, tahiyyet-i mescid niyyeti etmeyerek kılmış ola, o dahi, onun yerine kaim olur. {(7) Çünkü tahiyyet namazı mescidin tâzim ve hürmeti içindir, o ise kıldığışey ile hâsîl olur.}

Bir günde bir mescide giriş, tekerrür ederse, bir tahiyyet namazı kifayet eder.

(O kimse muhayyerdir. Dilerse onu, ilk girişinde ve dilerse son girişinde kılar).

— 321 —

Mescide girme sırasında, salâvatı şerîfe kıraetinden sonra:

اَللّٰهُمَّ فْتَحْ لِى أَبْوَابَ رَحْمَتِكَ

(Allahümmeftah ebvabe rahmetike) "Allahım rahmetinin kapılarını aç!" demek ve çıkış esnasında

اَللّٰهُمَّ إِنِّى أَسْأَلُكَ مِنْ فَضْلِكَ

( Allahümme innî es'elüke min fadlike) "Allahım ben senin keremim dilerim" demek emri Nebiye mebni, menduptur.

Dürr-ü Muhtârın mekrûhatında mezkûrdur ki, camiin, sirkat korkusu olmadıkça, kapısını kilitlemek, mekrûh olduğu gibi, kapısı birden ziyade olan cami-i şerifi, yol ittihaz etmek dahi mekrûhtur. Ve bunu - bilâ özür - itiyad eden, fasiktir. Eğer, özür ve iztirara mebni ise, câiz olup, o kimse günde bir defa, tahiyyeti mescid kılar.

ABDEST ŞÜKÜR NAMAZI

Abdesti veya guslü müteakip, yaşlığı kurumadan, {(1) Yâni, kurulanmadığına göre, kuruyacak kadar zaman geçmeden.} iki rekât namaz kılmak menduptur. {(2) Buna (şükr-ü vuzu) tabir olunur. Kerahet vaktinin gayride kılınır.}

Mescide girdiği esnada kılınan farz (veya sünnet) ile, tahiyyet-i mescid sevabı dahi, hasıl olduğu gibi, abdesti müteakip kılınan farz (veya sünnet) ile de, bu fazilet hasıl olur.

DUHA NAMAZI

Duhâ yâni kuşluk vakti, dört ve daha ziyade rekât namaz kılmak, menduptur.

(Buna, duha namazı tâbir olunur. Seçilen vakti, gündüzün dörtte birinin geçtiği, zamandır).

Dürr-ü Muhtârda, ekalli iki ve ekseri on iki ve evsatı sekiz olmak üzere, mezkûr olup, efdâl olanı, evsatıdır, denilmiştir.

TEHECCÜT NAMAZI

Gece namazı {(3) Buna teheccüd namazı tâbir olunur ki, uykuda bulunmamak yâni, geceyi uyku ile geçirmemek namazı demektir.} dahi menduptur ki, geceleyin ve husûsiyle, gecenin sonunda kılınır. {(4) Gece altı kısım itibar olunursa, gecenin âhiri, beşinci südüs olur ki, ehadiste varid olan vakti - nüzûlü - ilâhîdir. Maksûd emri hakkın nüzulüdür. (Şâbânın nısfı gecenin ihyası hakkındaki hadise bakınız.)} Ekalli iki ve ekseri on iki ve evsatı sekiz rekâttır {(5) Aleyhis-salâtü vesselâm efendimiz hazretlerinin, vitir namazı ile beraber, gece namazını, beş ve yedi ve dokuz ve on bir ve on üç rekât kıldıkları, hâşiyede mezkûr olduğu gibi, teheccüdü on iki rekât kıldıkları dahi, seyyidina İbni abbas rivayetiyle, sahihi buhârîde, mezkûrdur. Bu takdirde, vitirle on beş eder. Müellif, gece teneffül olunması, lâyık olan namazın, ekalli sekiz rekâttır, demiştir.} Faziletine hadd-u hasr olamaz.

Hak celle ve âlâ, müteheccidîn haklarında "Onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez." (Secde: 17) buyurmuştur. Sahihi müslimde dahi mezkûrdur ki, sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri "salâtı leyle, mülâzemet ediniz, zira sizden evvelki Salihlerin âdet ve mûtâdlarıdır, ve rabbinize size yaklaştırıcıdır ve seyyiatin keffaretine

— 322 —

ve nefsi günahtan alıkoymaya sebep olur." buyurmuşlardır.

İSTİHARE NAMAZI

Salât-ıistihâre dahi menduptur. {(1) İstihare, kendisinde hayır olan şeyi, istemektir. Müstakbelde, olacak birşey için, olur ki, Cenab-ı Hak, iki işin hayırlısını izhar eyleye. Bir matlubun tahsili veya bir mekruhun defi için olan Hacet namazıdır.} Bunun beyanını, sünnet-i seniyye, açıklamıştır. Hazret-i Câbir (R.A.) demiştir ki, Hazret-i Rasûl (S.A.) bize Kur'ândan sûre talim eder oldukları gibi, bütün umurumuzda, istihare talim eyleyip, derlerdi ki: "Sizin biriniz, bir iş yapmak istediği vakit, iki rekât namaz kılsın, {(2) İlk rekâtında, Kâfirûn sûresini ve ikinci rekâtında ihlâs sûresini okur. Namaz kılmak müteazzir olursa, duâ ile istihare eder. Resûl-ü Ekrem efendimiz hazretlerinin istihare buyurduklarını, Ebû Bekirin (R.A.) rivayetiyle. imam Tirmizi zikretmiştir.} sonra şöyle desin:"

اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْتَخِيرُكَ بِعِلْمِكَ، وَأَسْتَقْدِرُكَ بِقُدْرَتِكَ، وَأَسْأَلُكَ مِنْ فَضْلِكَ الْعَظِيمِ، فَإِنَّكَ تَقْدِرُ وَلَا أَقْدِرُ، وَتَعْلَمُ وَلَا أَعْلَمُ، وَأَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ، اَللّٰهُمَّ إِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ - وَيُسَمِّي حَاجَتَهُ- خَيْرٌ ليِ فيِ دِينِي وَمَعَاشِي وَعَاقِبَةِ أَمْرِي -أَوْ قَالَ: عَاجِلِهِ وَاٰجِلِهِ- فَاقْدُرْهُ ليِ وَيَسِّرْهُ ليِ ثُمَّ بَارِكْ ليِ فِيهِ، وَإِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ شَرٌّ ليِ فيِ دِينيِ وَمَعَاشِي وَعَاقِبَةِ أَمْرِي -أَوْ قَالَ عَاجِلِهِ وَاٰجِلِهِ- فَاصْرِفْهُ عَنيِّ، وَاصْرِفْنيِ عَنْهُ، وَاقْدُرْ لِيَ الْخَيْرَ حَيْثُ كَانَ، ثُمَّ أَرْضِنيِ بِهِ

Ve ondan sonra hacetini söylesin.

Bunu, imam müslimden mâdâ, muhaddisîn rivayet eylediler. Bu duâya hamd ve salâvatla başlamak müstahaptır. İstihare zamanında kalbinin münşerih olduğu şeyle âmil olur. {(3) Bu istihareden sonra, iki şıktan birinin behemehal, hüsulünü müfid olup, maksut, onun kalbi, havay-ı nefsten hâlî olan, inşirah ile münşerih olmaktır. Müellif, Hazret-i Enesten mervî olan, şeye binâen, istihareyi, yedi kereye kadar, tekrar etmek lâyık olur demiştir ki, Hazret-i müşârünileyhe hitaben, efendimiz hazretleri: Yâ Enes, "bir şeyi kasd ve irade ettiğin vakit, rabbinden yedi defa istihare eyle, sonra kalbine gelen şeye bak ki, hayır ondadır," buyurmuşlar.}

— 323 —

Hacta ve cihadda ve bütün hayır envaında istihare, fiilin kendine degil, vaktin tâyini için yapılır. {(1) Malûm olsun ki, istiharenin mendûbiyyeti, kul için sevâb tarafı malûm olmayan umurdadır. İbadet ve hasenat gibi, hayrı maruf olan ve maâsî ve münkerat misilli marûf bulunan, işlerde, istihare etmeğe, hacet olmaz ve edilmez. Vakti mahsusu beyan için, hayırlı işlerde dahi istihare olunabilir: Bu sene hacca gitmekiçin, düşman ve fitne ihtimaline mebni, istihare etmek gibi.}

HACET NAMAZI:

Salât-ı hacet dahi menduptur. O da, iki rekâttır. {(2) Yahut dört rekâttır. Hadis-i Kudsîde (bir selâm ile, on iki rekâttır) dedi. Bu da, geçmişte, ihyadan menkul olan, mîrâç gecesi nafilesi kabîlindendir. Hâcetile istiharenin farkı için, istihare namazı hamişine bakınız.} Abdullah İbni ubey (R.A.) hazretlerinden mervîdir ki, Hazret-iResûl-i Ekrem efendimiz: Bir kimsenin, Hak celle ve âlâya, yahut beni, âdemden birine, {(3) Hâcâtın hepsi, Hak celle ve alâdandır. Evvelkisi, vasıtasız, bu da, bilvasıta, demektir.} bir haceti olduğunda, güzelce abdest alsın, {(4) Güzelce abdest, abdestin, sünen ve âdâbına, riâyet ile olur.} sonra iki rekât namaz kılsın, sonra Hak teâlâya senâ ve Rasûlüne salât getirerek şöyle desin buyurmuşlardır:

اَ إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ لَا تَدَعْ لِى ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِىَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

Bunu okur, sonra dünya ve âhiret işlerinden dilediğini ister. {(5) Ve kendisine mukadder olur. İbni emîri hacta, böyle mezkûrdur.} Şu dahi namazdan sonra olan hacet talebi duâlarındandır: . {(6) Yahut, bu sol duâdır ki, onu Peygamberimiz efendimiz hazretleri, kendilerine duâ-i muâfet isteğiyle gelen, bir âmâya talim buyurmuşlardır.}

— 324 —
اَللّٰهُمَّ إِنّ۪ي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ يَا مُحَمَّدْ إِنّ۪ي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلٰى رَبّ۪ي ف۪ي حٰاجَت۪ي هٰذِه۪ لِتُقْضٰى ل۪ي اَللّٰهُمَّ شَفِّعْهُ فِيَّ

(Müellifi merhum, namazın mekruhlarında, tesbih namazı malûmdur, deyip geçmiş ve bu bapta, onu zikretmemiş olduğundan, biz onu burada zikredeceğiz):

TESBİH NAMAZI

Ashabı sünen, Hazret-i İkrimeden {(1) Abdullah bin Abbas (R.A.) hazretlerinin köleleri ve terbiyegerdeleridir.} ve o dahi, Hazret-i İbn-i Abbastan rivayet etmişlerdir ki, Hazret-iResûl-i Ekrem (S.A.) muhterem amcaları, Abbas bin Abdulmuttalip hazretlerine buyurmuşlar: Yâ amcam, sana on hasleti haber vermekle ikram etmiş olayım ki, onu işlediğin vakit günahının evveli ve âhiri, yenisi ve eskisi, hatası ve teammüdîsi, küçüğü ve büyüğü, gizlisi ve alenîsi, mağfur olsun, dört rekât namaz kılarsın, her rekâtında sûre-i fatihayı ve diğer bir sûreyi okursun, ve kıraetten evvel 15 kere (Sübhanallahi vel-hamdülillahi ve lâilâhe illallahü vallahü ekber) dersin, kıraetten sonra dahi, on kere ayni tesbihi edip rükûa varırsın, rükûda olduğun halde dahi, onları on kere ve rükûdan doğrulduğunda dahi on kere ve secdeye vardığında on kere, ve iki secde arasında on kere, ve ikinci secdede dahi, onları onar kere okursun ki, mecmuu, her rekât için yetmiş beştir. Bunu rekâtların dördünde dahi yaparsın dört rekâtın mecmuu tesbihleri üç yüz eder. {(2) Abdullah ibnil-mübarek hazretlerinden: Bu namazda sehv eden, secdei sehivde dahi, onar tesbih okur mu, diye sual olundukta Hazret-i müşârünileyh: Lâ, o namaz ancak üç yüz tesbihtir, buyurmuş.} Rükû ve sücudun, asıl tesbihleri, başkaca ve evvelce okunur. Muktedir olursan, bu namazı her gün kıl, her gün kılamazsan ayda bir kerre kıl, onu da yapamazsan yılda bir kerre kıl. Onu da yapamazsan ömründe bir kerre kıl. {(3) Mişkât şarihinin, beyanına göre, İbni Cevzî, bu hadisi mevzuatta zikreylediğinden dolayı, isaet etmiştir.}

Tesbih namazı, kendisine rağbet olunur. Onu her zaman itiyat etmek ve ondan tegafül ve tekâsül etmemek müstahaptır. Onu kılan, rükûda üç kere (sübhane rabbiyel-azîm) ve sücudda üç kere (sübhane rabbiyelâlâ) demekten başlar ve ondan sonra mezkûr tesbihleri okur.

GECELERİ İHYA

Ramazanı şerifin son onundaki geceleri ihya etmek {(4) Geceyi ihya: Onda ibâdet için, kaim olmaktır. Müellif, gece ihyasını, salâtı şabanda tarif etmiştir.} menduptur.

— 325 —

Hazret-i Âyişe (radiyallahü teâlâ anhâ) dan mervî olduğu üzere, Hazret-iResûl-i Ekrem efendimiz, ramazanın son on günü dahil oldukta, leyli ihya ve ehlini ikaz ve ibadette cehd ederlerdi. Maksat, leyle-i kadri ihyadır. (Kadir gecesini ramazanın son onanda arayınız) hadîsi müttefekü-aleyhtir! O mübarek gecedeki amel, ondan hâlî olan, bin aydaki amelden hayırlıdır. Hadîs-i şerifte: Leyle-i kadirde, îmanen ve ihtisaben kaim olanın günahlarının geçeni ve geleceği mağfur olur, buyurulmuştur. (İhtisaben demek, sevabını, indallah gözetmek kasdiyle demektir). {(1) Leyle-i kadirin, ömür boyunca işlenmiş günahları, mükeffir (örtücü) olduğunu, müellif şabanın nısfı gecesinin ihyası bahsinde zikreder. Malûmdur ki, "leyleikadir" şeref gecesi demektir. Hadis-i şerifler, nâtık olduğu üzere, "kadir gecesi" ramazan ayının aşri ahirinde gizlidir. Geceleri ihyasına cehdetmek için ihfâ buyurulmuştur. Mûtekif olarak, ramazanın aşri ahirinin ihyası ile araştırmak gerektir. Nevevînin beyanına göre, en ümitlisi, o aşri âhirin tek gecelerinden biri olmaktır. Seyyidina İbni Abbâsın ve sahabeden daha bir takım zevatın kavillerine göre, ramazanın yirmi yedinci gecesi, olmak lâzımdır.}

İki bayram gecelerini, yâni ramazan ve kurban bayramlarının ilk gecelerini, ihya etmek menduptur. Hadîs-i şerifte

"Bayram gecesini ihya edenin kalbini, Allah, kalblerin öldüğü gün ihyâ eder." buyurulmuştur. {(2) Kalblerin ölümü, dünya mahabbeti iledir ki, sahibini ahretten meneder. Nitekim, "mevtâ ile oturmayın." varit olmuştur ki, ehl-i dünya ile demektir.}

Seherlerde istiğfarı çoğaltmak müstahaptır: Cenab-ı Hak, seherlerde istiğfar edenleri zâriyat sûresinin on sekizinci âyet-i kerimesinde şöyle methedilmiştir:

وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ
(zariyat 18)

Seyyidül-istiğfâr dahi şudur:

اَللّٰهُمَّ أَنْتَ رَبِّى لَا إِلٰهَ اِلَّا أَنْتَ خَلَقْتَنِى وَ أَنَا عَبْدُكَ وَ أَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَ وَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ أَبُوءُلَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَىَّ وَ أَبُوءُ بِذَنْبِى فَاغْفِرْلِى ذُنُوبِى فَإِنَّهُ لَا يَغْفِرُالذُّنُوبَ اِلَّا أَنْتَ بِرَحْمَتِكَ يَااَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

Bayram gecelerinde duâ müstecaptır. (Şabanın nısfı, gecesinin ihyasına âit ehadisi okuyunuz).

— 326 —

Zilhiccenin ilk on gününü ve gecelerini {(1) O geceler "ve leyâl-i Aşr" kavl-i keriminde şanına yemîn edilerek tebcil olunmuştur. Günleri dahi, mübarek günlerdendir. Eyyam-i madûdat: Taşrîk günleridir.} ihyâ etmek menduptur. Hadis-i şerifte

"Cenab-ı Hakka ibadet etmek için, Allah katında zilhiccenin on gününden daha sevimli günler yoktur," buyurulmuştur. Onlardan her bir günün orucu, sene orucuna ve her bir gecenin kıyamı leyle-i kadrin kıyamına muâdil tutulur demektir. Ve diğer hadîste: "Arefe orucu {(2) Arefe, zilhiccenin dokuzuncu günüdür, bunun kurban bayramının evveline hükmü şâmil değildir.} biri geçmiş ve biri gelecek iki seneye keffarettir. Aşure (muharremin onu) günü orucu {(3) Muharremin onuncu günüdür. Dokuzuncu gününe tasua denir.} geçmiş bir seneye keffarettir." buyurulmuştur. {(4) Denildi ki, bu tefavütün hikmeti, evvelkisi şer'-i hatemül-enbiyâ ve ikincisişer'i Hazret-i Mûsâ olmasıdır. Elbette evvelkisi evlâdır. Lâkin, zilhiccenin onuncu günü, zebh günü olmakla onda saim olmak, câiz olmadığı gibi, arefe günü dahi, arafatta bulunan huccaca göre, saim olmak, mendub olamaz. Zira hacı oruçlu olmak sebebiyle, o gün kendisinden istenilen hususlarda, zâîf kalabilir.}

HAYIR NAMAZI

Şaban ayının nısfı gecesini, ihya etmek menduptur. {(5) İhyâ-i ulûmda, o gecenin namazı (salâtül-hayr) ismiyle yüz rekât olarakgösterilmiştir ki, her rekâtı fatihadan sonra onar ihlâs okumakla kılınır. İhlâsadedinin mecmûu bindir. Seyyid Murtaza merhum ihyada, geçmiş salihlerin, salâtül hayrda cemaat olduklarını dahi zikretmiştir.} O mübarek gece, senenin zenblerini ve cuma gecesi, haftanın zenblerini ve kadir gecesi, ömrün zenblerini mükeffir (örtücü) dür. Hem de, o mübarek gecede: Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğacaklar ve huccacın adedi takdir olunur. Hak celle ve âlâ, onun hakkında

فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ اَمْرٍ حَكِيمٍۜ

"Bütün hikmetli işler o gecede tefrik olunur." (Dühan: 4) buyurmuştur. O mübarek gecede, Cenab-ı Hak, hayrı yağmur gibi yağdırır.

Beş gece vardır ki, onlarda duâ merdud olmaz: Cuma gecesi, Recebin ilk gecesi, Şabanın nısfı gecesi, ramazan bayramı gecesi ve kurban bayramı gecesi.

Bir hadîs-i şerifte: "Beş geceyi ihya edene, cennet vâcib olur": Terviye gecesi, {(6) Terviye, zilhiccenin sekizinci gününe denir. Huccac o gün minâya azîmet ederler.} arefe gecesi, îd-i fıtır gecesi, îd-i adhâ gecesi, şabamn nısfı gecesi buyurulmuştur. Efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki; "Şabanın nısfı gecesi kaim, gündüzünü saim olun. Zira, o gece güneş battıktan sonra, emri hak nâzil olup fecre kadar, mağfiret dileyen yok mu ki affedeyim. Rızık isteyen yok mu ki rızık vereyim." diye nida edilir. Ve yine

— 327 —

efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki, Şabanın nısfı gecesi ve iki bayram gecesi kaim olanın kalbi ölmez. {(1) Kalblerin mevti, mânîi ahîret olan, dünya muhabbetiiledir. Bâzılar: Kalbi ölmez, demek o kimse, ne hâleti nezide ve ne kabirde, ne de kıyamet gününde mütehayyir olmaz demektir, dediler.}

Kıyamın mânâsı, gecenin ekser kısmında, âlâ kavlin, bir saatinde taatte müştegil olmaktır. Kur'ân yahut, hadis okur ve yahut bunları dinler, yahut tesbih eder veya Nebiy aleyhissalâtü ves selâma, salât ve selâm getirir. {(2) Yahut dua eder. En güzel duâ da budur. "Allahım, sen kerimsin, affedersin affı seversin, bizi affeyle. "}

İbni Abbas radiyallahü teâlâ anhümâ hazretlerinden mervidir ki, kıyam-ı leyl, iki bayram gecesini ihya etmekte olduğu gibi, yatsı namazını cemaatle kılmak ve sabah namazında dahi, cemaat azminde olmaktır, buyurdular. Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki, "yatsıyı cemaatle kılan, bütün geceyi kaim olmuş gibidir. ". {(3) İhtimal ki mânâ, sabah namazı ile gecenin son yarısı sevâbı, hâsıl olmakla, bütün gecenin sevâbı, yatsı ve sabah namazlarının mecmuundan husule gelir demektir ki, Seyyidînâ İbni Abbasın, evvelki sözlerinin dahi, müeddası budur. Zîra, Hazret-i müşârünileyh yatsıyı cemaatle kılmak azminde olmadığı, gece ihyası makamına kaim kılmıştır. Ve ihtimal ki, mezkûr hadis, sabah namazının, yatsı namazından efdâl olduğuna işarettir ki, yatsıyı cemaatle kılan gece yarısını ve sabahı cemaatle kılan gecenin tamamını, gûya kaim ve muhyî olmuş olur.} Bunu, imam müslim rivayet etmiştir.

REGAİB GECESİ

Müellif aleyhirrahme, leyle-i recebi yalnız duânın red olunmayacağı beş gece arasında zik^reyledi. İhyâ-i ulûmun, senelerin tekerrürü ile mütekerrir olan nevafil kısmında, salât-ı receb ve salât-ı şaban zikr edilmiş olduğu gibi, fazileti olan gece ve gündüzlerin beyanım hâvi olan fasılda, recebin ilk ve nısıf ve yirmi yedinci geceleri ve mîraç gecesi namazı dahi mezkûrdur. Bunlardan, nevafil faslındaki namaz, Recep ayının ilk cuma gecesine âittir ki, bizim (leyle-i regaip) dediğimiz gecedir. {(4) Regaip, revatibin kasimi, olmak üzere babı nevafilin hamişinde beyan olunmuştur. O geceye, - seyyidül-kâinat efendimizin sülbü pederden, rahm-i pâkimâdere nüzul buyurmuş olmalarından dolayı - leyle-i regaip denilmiş olmasıdır ki, bu, aklen asılsızdır. Erbaini Nevevînin beşinci hadîsin şerhinde şeyh İsmail Hakkıkaddese sırrehû, demiştir ki, o gecede hususî üzere, tecelli efâl vâki olup Cenabı nübüvvet sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, nûr-u ef'ale-müstağrak olmakla, - şükrenlillâhi teâlâ - on iki rekât regaip namazı kılmışlardır. Nitekim, imam Nesefinin yâkûte namındaki kitabında musarrahtır.} Mezkûr namaz, miraç gecesi namazı gibi, kemiyyetçe on iki rekâttır. Onun keyfiyeti, ihyada genişçe açıklanmıştır.

— 328 —

Yolculuğa çıkarken ve yolculuktan dönüşte ve bir menzile konuşta, hemen iki rekât namaz kılmak dahi, - vakit, kerahet olmamak şartiyle - menduptur.

İstiğfar namazı dahi menduptur ki, vakî olan masiyetine mebni, güzelce abdest alınıp, iki rekât namaz kılınarak, istiğfar edilir.

Müellif der ki, zikrolunan gecelerden birinin ihyası için, mesacidde ve mesacidin gayride, içtima etmek mekruh olup, {(1) Gerek o gecelerin namazlarında, gerek regaipten olan sâir namazlarda, cemaat nezr edilmiş olmakla dahi, kerahetten çıkılmaz.} çünkü, o içtimai, Nebiy aleyhissalâtü ves selâm ve Sahâbe-i kirâm, yapmadılar.

İçtimadan mütebadir olan mânâ - alâ sebîlit-tedâi - olmaktır. Nevafilde - tedâîsiz olan - iktidanın, kerahetsizliğini müellif, Vitir babının sonunda zikretmiştir. {(2) Nafile namazlar aslında tek başına kılınmak sıfatı ile meşrû olup, onda iktida dahi - alâ vechit-tedâî ise - maal-kerâhe sahih olur, demiştir ki, - lâ âlâ veçhittedâî ise - kerahetsiz sahih demektir. Tedâî, malûm olduğu üzere, dâvetleşmektir ki, cemaat çoğalmak için, birbirine haber vermek, yahut ezan okunmaktır. Vitir namazının cemaati hakkındaki, hamişe müracaat oluna.}

OTURARAK KILINAN NAFİLE NAMAZI:

Nafile namazı, kıyama kaadir iken, oturarak kılmak, kerahetsiz câiz olur. {(3) Bu, neflin, feraiz ve vâcibata muhalif olduğu şeylerdendir.. Çünkü, feraizve vâcibatta - özürsüz - kıyam terk olunamaz. Nefl mutlaktır. Süneni - müekkedeye şâmildir. Müellifin tasrihi üzere, sabah namazının sünneti dahi müstesna değildir.} Ve lâkin, özürsüz olarak kılana, yarı ecir vardır. Çünkü hadis-i şerifte öyle buyurulmuştur.

Âcizin ve özürlünün oturması, kendi aczi ve özrü ile mukayyed olup, kadirin ise salât-ı nâfileye göre, kıyam mevziinde kuûdü, teşehhüddeki gibidir.

Bâzıları, Peygamberimiz efendimizin, âhiri ömürlerinde kıldıkları nevafilde - muhtebî - bulunur oldukları ve bir de muhtebî olarak oturanın âzâsı, kıbleye teveccühü cihetiyle, ekser olacağı beyaniyle, muhtebî olarak, oturmak efdal olduğunu söylemişlerdir.

(Muhtebî, ihtibadan ismi faildir. İhtiba: Kaynakları üzerine oturup, dizlerini dikerek kollariyle kuşaklamaktır).

Kıyama kaadir olan kimse, kaimen başladığı nafile namazı, {(4) Bu kayıt, Hidaye sahibinin, yorgunluk gibi bir özür olmadıkça onda kerahet olduğunu, ihtiyar etmiş olmasındandır.} gerek

— 329 —

birinci ve gerek ikinci rekâtlarda, oturarak itmam etmek - alel-esah kerahetsiz olmak üzere - câiz olur. {(1) Kıyam ve kuud şefadan şef'a olursa, mezkûr cevaz ittifakidir. Çünkü, herşefa müstakil bir namazdır. Bir şefa içinde olursa, ihtilâflıdır ki, cevaz indel-imamdır. İmameyn ona muhaliftir.} (Oturarak başladığı nevafili, kaimen itmam eylemek, dahi böyledir).

Aleyhissalâtü ves selâm efendimiz hazretleri, salât-ı tetavvua başlarlar, sonra kıyamdan kuuda ve kuuddan kıyama intikal buyururlardı. {(2) Yâni, bir rekâtta da. Çünkü, Hazret-i Âyişenin rivayetinde Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretlerinin, tetavvua oturarak başlayıp, mutadlarını okurlar, beşon âyet kaldığında, kıyam buyururlar ve ikinci rekâtta dahi, böyle yapar oldukları, varid olduğu gibi, kaimen başlayıp sonra oturur ve kıraetlerinden yirmi, yahut otuzâyet kaldığında kalkıp, onu okur ve badehû, rükû ve sücuda varır oldukları dahi, rivayet mecmualarında mezkûrdur.} Mîrâcüd-dirâyede: Oturarak kılınan her tetavvuda, "sünneti seniyyeye muvafakat için, böyle yapmak müstehap olur" demiştir.

Kalkıp doğrulsa ve kıraet etmeyerek, rükûa varsa olur. Doğrulmayarak kalkıp. {(3) Elleri dizlerine değer derecede, kaim olmak, doğrulmayarak kalkmaktır.} Rükû ederse, olmaz. Çünkü, o rükû, ne kaimen rükûdur, ne de kaiden rükûdur.

BİNEK ÜZERİNDE NAMAZ:

Şehir dışında, {(4) Maksud ol mahaldir ki, yolcu olan kimse, ikametgâhından çıkıp, oraya vâsıl oldukta, dört rekâtlı farzları, kasreder. Gerek fiilen misafir olsun, gerek bir iş zımnında, biraz harice çıkmış bulunsun. Alâ kavlin, bir mil kadar, ve alâ kavlin, iki fersah mesafe, harice çıkarsa câiz, ve illâ gayri câizdir. İmam Ebû Yusuftan şehir içinde dahi, binek üzerinde, nefelin cevazı rivayet edilmiştir.} hayvan üzerinde nafile kılmak, câizdir. {(5) Zira, namaz hayr için mevzudur. İnmek gibi güçlükler, şart kılınsa, hayırdan kesilmek gerekir. Dâbbe üzerinde, teneffül etmekte, lisanı fuzûli sözlerden hıfzetmek menfaatinden başka bir şey olmasa bile, onun cevazına, o dahi kifayet eder. Dabbe üzerinde teneffül, Nebiy aleyhisselâm efendimizde, çok vâki olduğu için, hemde menduptur.} Hayvan hangi cihete gidecek ise, o cihete müteveccihen râkib, iftitah edip. namazını îmâ ile kılar. {(6) Şayet eğer üzerine, yahut yanına aldığı bir şey üzerine secde ederde, abes olup, faidesi olmaz ve mekruh olup, müfsid olmaz.} Zâhir-i rivâyette, iftitah tekbîri için, hayvanı durdurmaktan âciz olmak ve kıbleyi istikbal etmek, şart değildir. (Şartların mütaâllikatı faslına bakınız). Hayvan yürütmek, az emekle olursa, zarar etmez. {(7) Müellifin tabiri şöyledir. Ayağını tahrik eder veyahut hayvana vurursa, çok bir şey yapmadığına göre, beis yoktur.}

— 330 —

Süneni müekkede ve hattâ, fecir sünneti için dahi, binek üzerinde îmâ câiz olur.

Râkiben başladığı nafileyi, eğer ayağını büküp, kolayca inivermekte - ameli kesîr hâsıl olmamışsa - inince bina ve itmam eder.

Nazilen yâni, yerde olduğu halde başladığı nafileyi, zahiri rivayette râkiben bina ve itmam eyleyemez. {(1) Çünkü, bir namazın - indel-ihtilâf. bir parçasını, diğer parçasına bina edebilmek, her iki parçayı, bir tahrîme içtimai etmiş olmak sûretinde caiz olup ikisi bir tahrîme dahilinde olmazsa, câiz olmaz, çünkü yerde namaza başlayan insan rukülü ve sücûtlu kılmaya niyyet etmiş demektir.}

Dâbbe üzerinde, fazla pislik bulunmak, {(2) Kitab-ut-tahâreye müracaat.} namazın sıhhatine mâni olmaz, velev ki, eğerde ve üzengilerde olsun. {(3) Çünkü, zaruret vardır. Hem de nevafilde, erkân-ı asliyenin itibarı sakıt olunca, mekân tahareti şartının, sukutu evlâ kalır.}

Nafile kılana, yorgunluk gelmesi halinde, baston, duvar ve yardımcı misilli, bir şeye dayanıp durmak, kerahetsiz câiz olur. Çünkü, yorgunluk bir özürdür.

Eğer müteneffil, özürsüz dayanırsa, isaeti edeb ettiği için, tenzîhen mekruh olur.

YÜRÜYEREK NAMAZ:

Yürümekte olanın, kezâ sabinin yâni, yüzmekte olanın namazı, ittifakan sahih olmaz. Çünkü, gerek yürümek, gerek yüzmek, namaza münafîdir. Namaz erkânının ise, münafatla edası sahih olmaz. Müellif, talîl meselesinde "mekân değişikliği" demekle iktifa etmiştir.

— 331 —

FARZ VE VACİPLERİN BİNEK ÜZERİNDE KILINMASI:

Binek üzerinde, şehir harici olmak şartiyle, ancak nafile kılınır. Farz olan namazları ve salâtı vitir ve nezr ve iki bayram ve nafile olarak baş lanıp ta {(1) Velev ki, kaiden şürû edilmiş olsun.} ifsad edildiğinden dolayı, kazâ olunan namaz gibi, vâcib bulunan namazları ve cenaze namazını, binek üzerinde kılmak ve yerde okuduğu âyetin secdesini binek üzerinde edâ etmek câiz olmaz. {(2) Âyetini dabbe üzerinde okumuşsa, secdesini dahi, dabbe üzerinde etmek, sahih olur. Yâni îma ederek.} Meğer ki, bir zarurete mebni ola. {(3) Hülâsada demiştir ki, dabbe üzerinde farz kılmak, özürle câiz olur. Hayvanı durdurmak mümkün olursa, müstakbel kıble olarak, durup îma eder. Mümkün olmazsa, hayvanın müteveccih olduğu cihete - Velev ki kıble arkada kalsın kılar.}

Zarûret sebebiyle, farzın dabbe üzerinde kılınması

فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَالًا اَوْ رُكْبَانًۚا

kavl-i kerîmiyle mansus olup, {(4) Mezkûr kavl-i kerîm, bakara sûresi âyetlerindendir. "Eğer korkarsanız namazları ayakta, veya binek üzerinde kılabilirsiniz" demektir. (Bakara: 239).} vâcib dahi, farza mülhaktır.

Zaruret; inmek takdirinde, refikleri durmazsa, {(5) Bu kayıt galibidir. Refiklerinin durmalarının dahi, hırsızın menine, faidesi olmadığı olur. O halde, namazı hayvan üzerinde kılmak, yine caiz bulunur.} nefsi veya dabbsi, yahut elbisesi hakkında, hırsız korkusu ve yahut nefsi veya dabbesi hakkında canavar korkusu ve yağmur sebebiyle yerin yüzü gaip ve mülevves olacak derecede, çamur olması ve üzerine serilecek şeyi, itlâf eylemesi gibi şeylerdir.

Yerin yalnız yaşlığı, binek üzerinde namaz kılmağı mübah eylemez. (Dabbesi olmayan dahi, çamurda namaz kaimen ima ile kılar).

Hayvan serkeş olmak ve serkeş olmasa bile binen, âciz bulunmak cihetiyle indikten sonra, onu bindirecek kimse bulunmamak dahi özürdür.

— 332 —

Özür zevaliyle, kılınan namaz iade olunmaz.

Nüzül ve rukûb sebebiyle hastalığı, ziyadeleşecek veya iyiliği gecikecek olan hasta dahi, farzı binek üzerinde, kılmak câiz olur.

Mümkün olursa hayvanı, kıbleye müteveccih olarak durdurur. Mümkün olmazsa durdurmayıp, müteveccih olduğu cihete doğru ima eder.

(Bu, hastaya mahsus değildir. Belki, farz ve ona mülhak olan vacip namazı, hayvan üzerinde kılmanın - alelitlâk hükmü - balçık mekân için dahi budur. Âcizin kıblesi, kaadir bulunduğu cihettir).

İnince, binmeğe kaadir olmayan kimse, yardımcı bulmak meselesi, gayrin kudretiyle kaadir olmak meselesidir ki, o imam indinde âciz ve imameyn indinde kaadir sayılır. Mahremsiz ve kocasız, inmeğe kaadir olmayan kadın gibi ki, o dahi gayrin kudretiyle, kaadir demektir.

(Bu bapta, kavli imameyn, muraccah olduğu, bâbül-cumada mezkûrdur).

Mahfe içinde bulunan iki arkadaşın biri indiği vakit, diğeri yahut arada olan çocuk, kendi makamına kaim olmamak dahi, 'namazı dabbe üzerinde kılmağı, câiz kılan hallerdendir.

Dabbeye yüklenmiş olan mahmel içinde, namaz kılmak dahi, hükümce dabbe üzerinde, namaz kılmak gibidir. Dabbe gerek gidici, gerek durucu olsun.

Eğer hayvan durdurularak, mahmel, altından bir destekle, yere yerleştirilirse, arz hükmünde olur ve artık ondan kılınan farz namaz, rükû ve sücud ile ancak, kaimen sahih olur. Kaiden olmaz. Eğer kıyam yahut nüzul, mümkün olmazsa, kaiden kılar.

— 333 —

SEFİNE (GEMİ) İÇİNDE NAMAZ KILMAYA DAİR:

{(1) Bu bapta asıl, Hazret-i Cafer bin ebî Tâlibin (radiyallahü teâlâ anhü) Habeşistana muhaceretinde, sefinede namaz kılması hakkındaki emri nebevidir.} Bu faslın mâkabline münasebeti: Sefinenin dabbeye müşabehetidir. {(2) Kütübü fikhiyyenin ekserinde, bu babın mesaili, salâtül-mariz babında münderiçtir. Dürerde müstakildir.} Zira, gemi deniz bineği, hayvan ise kara bineğidir. Buna binaen, dabbe üzerinde namazda olduğu gibi, sefine içinde namazda da kıyam sakıt olur. Sefinenin, içinde - istikrar üzere oturulduğu için - arza dahi müşabeheti vardır. Binaenaleyh, bunda rükû ve sücud ve kıbleye yönelme vardır.

Hayvan üzerindeki namaz ile sefine içindeki namazın, birkaç farkı vardır ki, hayvan üzerinde - özür olmadıkça - ancak nafile kılınabilir Gemide ise, farz dahi kılınır. Hayvan üzerinde bulunanlar, cemaat olamazlar. (İktidanın sıhhatinin şartlarına bakınız). Gemidekiler, cemaat olurlar: Hayvan üzerinde, rükû ve sücud sakıt olur. Gemide ise, îmâ câiz olmayıp, kaiden olsun, rükû ve sücud olunur. Hayvan üzerinde - zaruri olarak - kıbleye yönelme dahi sâkıt ve gemide, bâkî olur. Hayvan üzeri, temiz olmayabilir, gemide ise, mekânın temizliği aranır

Geminin içinde namaz kılmak meselesi, gemi gitmekte veya demir atmış olup, ortada durmakta veya sahile bağlı bulunmakta, yahut sahil boyu gitmekte iken, olmak itibariyle muhtelif hükümler, şöyledir:

Farz ve vâcib olan namazı {(3) Bundan nâfile olan namazın hükmü, evleviyyetle bilinir.} gemi giderken, baş dönmek ve ayakta duramamak gibi, bir özür olmadığı {(4) Müellif burada, "ve çıkıp, sahilde kılmağa kudret mevcut olduğu" kavlini dahi ziyade etmiş ise de, reddi muhtârda, yürüyen sefinede, karaya çıkmak mümkün iken namaz câiz olmamak gerek olduğu zikr olunarak (bu meseleden nâs gafillerdir) denilmiş ve bunu, Muhaşşi merhum dahi, âtîde, sahile bağlı gemide namaz kılmak meselesinde zikretmiş olduğundan, kavli mezkûr ahz olunmamıştır.} halde, îmâ ile değil de rükû ve sücud ederek, kaiden kılmak imam Ebû Hanîfe hazretleri indinde, kerahetsiz

— 334 —

sahihtir. {(1) İndel-imam sıhhatin kerahatsiz olduğunu, müellif Dürer haşiyesinde söylemiştir. Müzmeratta ve Bahri Raikte ise, Bedâyîden naklen, onda isabet olduğu zikrolunmuştur. Müellif bundan sonraki kelâmının müfadı dahi budur.} Çünkü, kıyamda galip olan, baş dönmektir. Galip ise. mutahakkak gibidir, {(2) Şuveyd bin gufleden mervîdir ki, (sefinede namaz kılmak hususunu, EbuBekr ve Ömerden (radiyallahu teâlâ anhüm) sual ettim müşârünleyhima hazreteyni: Gemi yürümekte ise, kaiden kıl, durmakta ise, kaimen kıl, buyurdular)demiştir.} İmam Ebû Yûsuf ve imam Muhammed hazretleri: Gemi giderken, namazı kaiden kılmak - özür sabit olmadıkça - sahih olamaz, demişlerdir. {(3) İmam hazretlerinin delîli, imam Mücahidin kavlidir ki, müşârünileyh ashaptan Hazret-i Cenade ile, sefinede kuuden namaz kıldık, isteseydik kaim olurduk, demiştir. İmameyn hazretlerinin, delîlleri, Hudeys bin Ömerdir ki: Resûlullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, sefinede salâttan sual olunduklarında: Gemide namazı kaimen kıl, meğer ki, boğulmaktan havf edesin, buyurmuşlar ve bunun mislini, Habeşe giderken, Hazret-i Câfer-i Tayyâra dahi söylemişlerdir. Hem de onlar kıyam bir rükündür, mevhum özür ile değil, ancak hakikî özür ile terk olunabilir, derler. Müellif Hudeys bin Ömerdeki "sâlli fihâ kaimen" emrinin, nedibe haml olunduğu ve kavli Hazret-i İmam, sahâbî ile beraberbir tâbiîye muvafık bulunduğu, beyaniyle daha kavi olduğundan ittiba olunur, demiştir.}

Kaimen kılmak - şüphe-i hilaftan uzak olduğu için - bilâ özür kaiden kılmaktan efdâldir.

Sefinede îmâ ile namaz kılmak, rükû ve sücuda kaadir olan kimse için, ittifaka, câiz olamaz. Çünkü, ne mariz olduğu gibi hakikaten, ve ne de dabbe üzerinde olduğu gibi hükmen îmâyı mübah kılan bir özür yoktur.

Deniz ortasında veya nehirde, ipler ve demirlerle bağlı olan sefine eğer yel ve dalga, onu şediden tahrik etmekte ise, yürüyen gemi gibidir. Ve eğer dalgalar onu şiddetli sarsmıyorsa {(4) Gerek hafif olarak sarssın, gerek hiç sarsmasın.} sahilde duran gemi gibidir.

Sahilde bağlı duran sefinede, kıyama kudret var iken, kaiden farz" kılmak, ittifaka, caiz olmaz. Çünkü, cevazı iktiza eden şey, yoktur. Kaimen kılmanın cevazı bile, - alelitlâk olmayıp - belki, sefine, kısmen karada olmak, yahut sahile çıkmak mümkün olmamak kaydiyle mukayyeddir ki. sefine o halde, serîr menzilesinde olmakla, onun içinde kaimen kılınan namaz sahih olur. Ve illâ, yâni sefinenin, hiç bir kısmı karada değil ise, onun içinde kılınan namaz, kaimen dahi olsa, sahile çıkıp kılmak

— 335 —

mümkün oldukça, kavli muhtar üzere, sahih olmaz. {(1) Nitekim, Muhitte ve Bedâyîde mezkûrdur. Hidaye ve nihayenin zahiri, sahile bağlı olan sefinede namazı kaimen kılmanın - alelitlâk - cevazıdır. Yâni, gerek sefine yerleşmiş olsun, gerek olmasın. Musâllîye dahi, karaya çıkmak gerek mümkün olsun, gerek olmasın. İzahta ise, mezkûr cevaz, iki emrin biriyle mukayyeddir: Ya gemi müstakar olmak veyahut sahile huruç, mümkün olmamak.} Çünkü, bu halde sefine, dabbe menzilesindedir. Eğer, nefsi veya mâli için - bilâ zarar - sefineden sahile huruç, mümkün olmaz ise, o halde, - harece mebni - sefine dahilinde namaz, kaimen kılınır.

Bundan, sahilde geçip giden gemideki namazın hükmü dahi, anlaşılır ki, karaya çıkıp kılmak mümkün olmadığı halde, sefine dahilinde kılınmasıdır.

Gemi yürürken namaz kılan kimse, namazın iftitahında, istikbal farizasına kadir olduğu için, kıbleye karşı durur. Gemi döndükçe, o dahi namaz arasında, kıbleye müteveccihen döner, tâ ki, namazını kıbleye yönelmiş olarak tamamlar. Eğer istikbali kıbleyi, terk ederse, cümlenin kavlince, namazı kâfi olmaz.

Ancak kıbleye yönelme lüzumu (mütaâllikatı şurut) faslında mübeyyen olduğu üzere, kudret kaydi ile mukayyed olup, - indel-imkân bile - istikbalin özre mebni sâkıt olduğu vardır: Düşmandan havf üzere olanın namazında olduğu gibi. İmkânsızlık halinde, onun sukutu evleviyyettedir. {(2) Binaen âlâ hâzâ, müellifin (kıbleye yönelmekten âciz olan, namazdan imsak eder) kavlinin "ki mehuz değildir" mahmeli, reca haleti olsa gerektir ki, vaktin hurucundan evvel, özrün zevali memul bulunmak suretidir. Ve illâ, fırtına zamanlarındaki deniz seferlerinde, tehir etmek lâzım gelir.}

— 336 —

TERAVİH NAMAZI:

{(1) Teravih namazı, bâzı kitaplarda böyle müstakil fasılda ve bir çok mütedavilâtta, nafile bâbı mesaili sırasında, ve kudurîde ve Hidayede (Ramazan ayı kıyamı) unvanı altında mezkûrdur. Tesabih tesbihin cemi olduğu gibi, teravih dahi tervîhin cemidir. Tervih, kendini rahatlandırmaktır. Teravih kıldırmak mânâsınada gelir. Tervîha, Ramazan gecelerine mahsus olan namazın, her dört rekâtına itlâk olunmuştur ki, onu bir tervîh takip etmekte, yâni her dört rekâtta bir, oturulup, istirahat olunmaktadır. Mücaveret veya istilzam münasebetine mebni, o namazın, her dört rekâtına tervîha denilmiştir. Teravih, yirmi rekât olduğu için, beş tervîhadır. Bunda ve sair namazlarda, her iki rekâta bir şefa' dediğimiz gibi, bilhassa, bu namazın her dört rekâtına, bir tervîha diyeceğiz.} Teravih kılmak, rical ve nisaya sünneti ayni müekkededir. {(2) Aynı sünnet, sünneti kifaye mukabilidir. Farzı aynı ve farzı kifaye gibi bu kitabın ahkâmı teklifiyye bahsine bakınız.} Onda, cemaat olmak sünneti kifayedir.

Teravih vaktin sünnetidir. {(3) Hadîs-i şerifte, Cenab-ı Hak size ramazanın orucunu farz kıldı, ben de kıyamını size, sünnet kıldım, buyurulmuştur.} Savmın sünneti değildir. Binaen âlâ hâzâ oruç tutmayan hasta ve yolcuya, teravih kılmak sünnet olduğu gibi, gündüzün sonunda, ehli salât olana {(4) Temiz olan, âdetli veya lohusa kadına, ve ihtida etmiş olana ve bülûğa erene.} dahi, o akşam teravih kılmak, mesnun olur.

Teravihte cemaat, sünneti kifaye olduğundan, bir takım kimseler onu, mescidde cemaat olarak kılıp, sair kimseler, {(5) Fukahanın, mutlak olan ifadeleri muktazası, teravihte cemaat, mahallea halisi için değil, belde ahalisi için, sünneti kifaye olmak iken, müellifin müfâdıkelâmı, mescidi olan her mahalde ahalisi için olmaktır ki, müteaddit mescidleri bulunan, beldede yalnız bir mahalle mescidinde, cemaat olunmakla, diğerlerinden sünnet sâkıt olmayacak demektir.} evlerinde münferid olarak kılsalar, sünneti terk etmiş olmazlar. {(6) Ashab ve tabiinden, bâzı kimselerin, tehallüfü mervidir.}

Teravihi cemaat olarak, evinde kılan kimse, sahih olan budur ki, iki faziletin birine nail olmuştur: Cemaat bir fazilettir. Mescitte cemaat ise, diğer bir fazilettir. Teravih, evde cemaatle kılan,

— 337 —

faziletin birini işlemiş, ve ötekini terk etmiştir. Cemaat meşru olan, her namazda elbette, mescit efdâldir. Çünkü, onda cemaatin teksiri, ve şiarı İslâmın, izharı vardır. {(1) Teravihte cemaat matlûp olmaktan, onu cemaatle kılmanın fazileti, münferiden kılmanın faziletinden ekser olduğu anlaşılır. Bu fazilet, farzda olan cemaat fazileti gibi, yirmi yedi veya yirmi beş derece, muzaaf olmak veçhile midir? Yoksa bunda mütahakkak olan: Adet ile mukayyed olmayıp, sevabı tezyîd edici olmak mıdır? Bu sual - tedaî vech üzere - cemaatle kılınan sair tetavvuda dahi, irad olunur, tahrîr oluna.}

Teravihin vakti, yatsı namazından sonra, fecrin tulûuna kadar olan zamandır.

Teravih, yatsıya tâbî olduğundan {(2) Hattâ, yatsının fesadı tebeyyün edip, teravihin ve vitirin fesadı olmasa, evvelâ yatsıyı ve sonra teravihi, iade ederler. İndel-imam, vitir, mahallinin gayride olduğundan dolayı, mutlak nafile vâki olduğu için, iade etmezler. Sahih olan budur.} vitri, teravihten evvel veya sonra kılmak, sahih olup sonra kılmak, efdâldir. Evvel kılmak dahi. sahih olmakla, teravihin bir miktarı, cemaatle kendisini fevt eden kimse, imam vitire kaim oluverirse, vitri beraberce kılıp, {(3) Çünkü, onu ramazanda cemaatle kılmak, gecenin son sülüsünde bile - münferiden - kılmaktan efdâldir. Cemaatle teravih kılıp ta, vitiri isticalen - alel-infirad kılanlar, isabet etmezler.} ondan sonra, teravihten kalanı kılar. Onun bir miktarını unutup, vitirden sonra hatırlayan, münferit dahi böyle yapar.

Alâ kavlin, teravih vakti yatsıdan sonra ve vitirden evveldir. Ve bu kavl, müraccahtır. {(4) Teravih, kıyam-ı leyl olduğu için, gecenin tamamı yâni, gerek yatsıdan sonra veya evvel, gerek vitirden evvel veya sonra olsun, ona vakit olmak üzere, dahi asılda, bir - gayr-i musahhah - kavl mezkûrdur. Demek ki, bunda üç kavl vardır. Onlardan iki evvelkiler, musahhahtır. Semere-i hilâf, bir veya iki tervihanın kaçırılması suretinde, zahir olur ki, onunla iştigal takdirinde, vitiri - cemaatle kılamayacak olursa - ikinci kavle göre onunla iştigal eder. Evvelki kavle göre, vitiri kılar.}

Teravihi, gecenin üçte birinden evvelceye, yahut gecenin yarısından evvelceye kadar, tehir etmek müstahaptır. Gece yarısından sonra, teravih kılmakta ihtilâf olunmuştur: Bâzılar, mekruh olur, zîra teravih, yatsıya tâbidir, yatsının, sünneti gibi olmuştur, dediler. Bazılar, mekruh olmaz, zîra gece namazının, haddi zâtinde {(5) Yâni, teravihe nazaran değil.} efdâli, gecenin âhirinde kılınanıdır, dediler. Ales'sahih, mekruh olmaz. {(6) Tahrimen mekruh olmaz, demektir. Ve illâ, evlâya muhalefet sabittir. Buna, müellifin "lâkin ehabb olan..." kavli delildir.} Ve lâkin güzel olan, kaçırma korkusuna mebni, o kadar geciktirmemektir.

— 338 —

TERAVİHİN KEMİYYET VE KEYFİYYETİ:

Teravih, - ashabın icmaı ile - yirmi rekâttır. {(1) Teravihte, cemaatin - alel-kifâye - sünnet olması hakkında, müellifin Nebiy aleyhisselâm hazretlerinin, teravihi, sair nevafil gibi, tutmayıp, onda - tedaî yolu ile-cemaat olarak, vitir ile beraber on bir rekât kılmış ve ondan sonra, cemaatle kılmağı terk, ve terk etmekteki özürlerini - onun dahi' ümmete farz olması, havfından ibaret olmak üzere beyan buyurmuş olduklarına dair olan ifadesi, Hazret-i Âyişenin rivayeti ile, Câmîi sahih-i buhârîde mezkûr olmasına mebnidir ki, Hazret-i müşârünileyha, Zât-i Hazret-i Risaletin, ramazanda ve ramazanın gayride, geceleri, on bir rekâttan ziyade kılmadıklarını söylemiştir. Buna göre, teravihin sekiz rekâtı, sünnet, ve on iki rekâtı - Bahirde, mezkûr olduğu üzere müstahab olup, bütününün sünniyyeti,

عَلَيْكُمْ بِسُنَّتِى وَسُنَّةِ جُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ مِنْ بَعْدِى

hadîsiyle sabit olmuş demektir. Halbuki, Hazret-i müşârünileyhanın beyanı, ahvalin ağlebine masruf olup, çünkü Hazret-i Nebiy-iEkremin (aleyhis-salâtü ves selâm) gece namazını - vitirden gayri - on iki rekât kıldıkları dahi, Buhârî sahihinde mezkûrdur ki - vitirle - on beş eder. Zâti humayunu risalet-penahileri, yirmi rekâtı, iki gece kılıp, terkettikleri için, Hazret-i Âyişe onu zikr eylememiştir. Teravih ikide bir, selâm ile yirmi rekâttır. Ve Resûlullah, onu hayatlarında, münferit olarak kıldılar. Hazret-i Ömer zamanına kadar, sahabe hazeratı dahi, öyle yaptılar. Hazret-i Ömer, Ramazan ayında teravih için, iki imam nasb edip, Ubey bin Kaab radiyallahü teâlâ anhü hazretlerini, erkeklere ve İbni ebi Hayseme radiyallahü teâlâ anhü hazretlerini, kadınlara teravih kıldırmak için, tâyin ettiler. Sonra, nisa cemaatini kaldırdılar.

Teravihin, yirmi rekât olmasındaki hikmet mükemmile ki, sünnettir, ve mükemmele ki, vitir dahi, dahil olmak üzere feraiza demektir - husulü - müsavattır. Teravih; her ne kadar vitirden evvel kılınmakta ise de, onu mükemmil olabilmek için, bir mâni yoktur. Ve her ne kadar, revatip dahi mükemmil ise de, Ramazanı şerifin, mezîd-i kemaline mebni, onda bu mükemmil, ziyade edilmiş demektir.} Ve mütevares olduğu veçhile, on selâmiledir. Yâni her iki rekâtta selâm verilir. {(2) Demek ki, teravihi dörtte bir selâm ile kılmak, mütevarese muhalif, birbid'attir. Gece nafile hakkında, selâmın sekizinci rekâta kadar, tehirinin cevazı, teravihin gayri olan, nevafile göre olduğu, tasrih olunmuştur.} Selâm vermeyerek, rekâtları, birbirine vasl ile kılıp, sonunda, selâm vermiş olmak suretinde, musâllî her iki rekâtta, kuud eylemiş olur ise, esah olan budur ki. {(3) Bunun mukabili, onun kerahetslzliğine dair olan sözdür ki, meşakkatin ziyadeliğine mebni, onun ekmeliyyeti, beyan olunmuştur. Sünnete ittiba olmadıkça, yalnız meşakkatla, kemal hâsıl olmaz, diye red dahi edilmiştir.} eğer amden vasletmiş ise, mekruh olup {(4) Çünkü, mütevarese muhaliftir. Bununla beraber ki, geceleyin olan, sair tetavvûda sekizde bir selâmdan, ziyadesinin keraheti musarrah olunca, bununki evleviyyettedir.} teravih sahih, ve tamamı yerine kaim olur. Ve eğer iki rekâtta bir, oturmayarak vasleder ve yalnız her dört rekâtta bir, oturursa, o dört rekât, bir

— 339 —

selâm menzilesinde kalarak, her kıldığı dördü, iki kılmış olur. Yalnız yirminci rekâtında oturmuş olursa, yalnız iki rekât kılmış olur.

Teravih kılmakta, her tervihadan sonra, o miktar oturmak, müstahap olup, son tervîha ile, vitir arasında dahi istihsanen, yine o miktar oturulur. Seleften mütevares olan budur. {(1) Teravihin sonunda, vitirden mukaddem, dua etmek mütevares değildir.} Oturmakta tesbih ve kıraet ve sükût, yahut ayrı ayrı salât arasında, teravih kılanlar, muhayyer bulunur. {(2) Münferiden namazın cevazı, tervîhalardan sonraya, has olup, onun şefa'lardan sonraya şümulü yoktur ki, şefa'lar arasında, namaz kılmak dahi mekruhtur.}

Ramazanı şerifte, - ales-sahih - bir kere olmak üzere, Kur'ânı kerimi teravihte, hatm etmek mesnundur. {(3) Ekser fukahanın kavli budur. Bunu, Hazret-i İmamdan Hasan bin Zeyyâd, rivayet etmiştir. Muhaşşî der ki, hatmin, bir keresi sünnet ve iki keresi faziletve üç keresi efdâldir. Mahallesi mescidinin imamı, hatm ile kılmıyorsa, onu bırakıp, başka camiye gitmek vardır.} Her rekâtta, imam on ve daha ziyade, âyet okur. {(4) Çünkü, teravih rekâtlarının sayısı, otuz gecede, altı yüz eder. Âyetlerin adedi dahi, onardan altı bine varır. Ay yirmi dokuz olduğuna göre, altı yüz rekâttan yirmi eksilmekle, beş yüz seksene ve âyât adedi de beş bin sekiz yüze, iner. Ay otuz bile olsa, Kur'ân âyetlerinin mecmuu, 6666 denildiğine göre 666 âyet, hesaptan fazla olmakla, onları da tamamlamak için, onar âyetten ziyade okumak, lâbüddür. Müellif der ki, İmam Ebû Hanîfe hazretleri, ramazanda altmış bir hatmederlerdi: Günde bir hatm, gecede bir hatm, bir de teravih hatmi. Hazret-i müşarünileyh, Kur'ânı kerîmi, Kâbe içinde iki rekâtta hatm etmişler ve kırk sene, yatsı abdestiyle, sabah namazı kılmışlardır. Velâyetlerine, bundan büyük delil olamaz. Çünkü, bunlar kudsî kuvvetsiz olmaz.}

Eğer ramazanda hatm ile teravih kılmakta cemaat usanç gösterirse, muhtar olan kavle göre, imam tenfire sebep olmayacak miktarı okur. {(5) Cemaatin tenfîrini müeddi olan şey: Kıraetin uzaması ve tesbih ve teşehhüd ed'îyesidir.} Zara cemaatin çoğaltılması kıraetin uzatılmasından efdâldir. {(6) Yâni, daha çok sevaplıdır. Çünkü, sevap her ferdin salâtı ile, müzdad olur. Cemaatin cahili, âliminden öğrenir. Kâmil olanın bereketi, nakıs olana dahi, âit ve şâmil olur.}

Kıraette, fatihadan sonra üç âyetten veya o miktarda olan bir âyetten, yahut iki mütevassıt âyetten daha az okumak vâcibin terkine mebni, {(7) Müellif böyle demekle, kerahetin tahrimiyye olduğunu, ifade eylemiştir.} mekruh olur.

Cemaate usancı mucip olsa bile, imam teravihin her teşehhüdünde, salâvatı - şerife okumayı, terk etmez. Çünkü, peygamber üzerine salât

— 340 —

bizce, sünneti müekkededir. Bâzı müçtehitlerin kavlince, farzdır ki, onsuz olmaz. {(1) Mevlânâ İmam Şâfiî, o cümledendir. Ve farz olan "allahümme salli alâ Muhammed" denilmektedir. Bu miktarla, iktifa olunabilir.}

İmam, teravihte, tez tez okumaktan ve tertîli terk eylemekten (yâni tilâvetin hakkını vermemekten) ve tadili erkânı terkten ve bunlardan başka, teavvüzü terk ve tesmiyeyi terk ve her tervîhadan sonra istirahatı terk gibi haşyeti olmayanların yaptıkları şeylerden, hazer eder. Çünkü, bunlar ayniyle tenbelliktir. Cemaatte melâl olsa da, imam bu bapta onlara - muhtar üzere - iltifat etmez. {(2) Üç evvelkilerin keraheti, tahrimiyye diğerlerinin keraheti tenzîhiyyedir.} Ve kezâ, her şefaın iptidasında, süphanekeyi terk eylemez. {(3) Çünkü, cemaat için, sünnet terk olunmaz. Senayı, münferid ve muktedî dahi, terkeylemez.} Rükû ve sücud tesbihlerini dahi. terk (veya üçten eksik) etmez. Çünkü, rükû ve sücud tesbihleri - bâzılar indinde - farzdır, {(4) Farz deyen: İmamı Âzamin tilmizi, ebû Mûtî belhîdir. Vâcib diyen de olmuştur.} bizce sünneti müekkededir. Salâvatı şerîfeden sonraki duayı (yâni, onun uzuncasını), cemaat melâl ederse okumaz. Büsbütün terk de etmeyip - sünnetin tahsîli için - kısaca okur.

Teravih vakti kaçırılırsa, kazâ olunmaz. {(5) Çünkü, teravih, akşam ve yatsı sünnetlerinden daha müekked değildir. Onlar kazâ olunmayınca, teravih dahi, kazâ olunmamak evleviyyettedir.} Ne münferiden ve ne de cemaatle - aslâ - kazâ olunmaz.Eğer kazâ ederse, teravih değil, müstahap nafile, olmuş olur.

Yatsı farzında, cemaati terk edenlere, teravihte cemaat olmak yoktur. Çünkü, o farza tâbidir.

Teravihi imam ile kılmayan, vitiri imamla kılabilir. Nitekim, teravihi bir imam ile, vitiri diğer bir imamla kılabilir.

Muktedî için teravihte oturup ta, imam rükûa giderken, kalkmak mekruh olur.

Uyku bastırmasiyle, o halde teravih kılmak dahi mekruhtur. Ve bu kerahetin, teraviha ihtisası olmayıp, hangi namaz olursa olsun, onu uyuyarak kılmakta tehavün (yâni önemsememek) vardır.

— 341 —

KABE İÇİNDE VE KÂBE ÜSTÜNDE NAMAZ:

Kâbenin, - gerek içinde, gerek üstünde - her tarafı kıbledir. Çünkü, Kâbe - malûm olan binadan ibaret olmayıp - onun yerinin ve se mâya doğru üstündeki havasının adıdır. Üstünde, siper ittihazına dahi hacet yoktur. Kâbe içinde, namaz kılmak, Hazret-iResûl-i Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimize vâkî olmuş {(1) Hazret-i Bilâlden mervi, hadîste varit olduğu ve Buhârî şerhi Aynîde, tasrih olunduğu üzere, yevm-i fetihte, Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretleri, Kâbe içinde iki rekât nafile namaz kılmışlardır. Cevaz şartlarınca, farzın dahi, nefelden farkı olmadığı için, nafile kılmak câiz olan yerde, farz kılmak dahi caiz olur. Hem de, bakare sûresinin yüz yirmi altınca âyetinde namaz için, beyti muazzamın tathir ve tanzîfini, emir, onun dahilinde kılınacak namazın, sıhhatinde zahirdir. Çünkü, içinde, namaz câiz olmayacak mekânı, namaz için temiz tutmak mânâsızdır.} ve Kâbe fevkinde namaz kılmak - zahirde olan hürmetsizliğe binaen - edebe mugayir görülmüştür.

Kâbenin gerek içinde, gerek üstünde, cemaatle namaz kılmak suretinde her taraf kıble olmakla, yalnız bir tarafa, yönelerek saflar teşkili, lâbüd olmayıp, her nasıl durulsa olur, ve imamın bulunduğu cihetin gayride, onu tekaddüm ve teehhür dahi aranmayıp, arkası imamın yüzüne gelmeyen muktedînin iktidası, her nasıl dursa, sıhhat bulur: Gerek kendi veçhi imamın zahrına, yahut yanına gelsin, gerekse kendi zahrı imamın yanına veya arkasına gelsin,veyahut kendi yanı imamın yüzüne veya kendisi, imamın müteveccih olduğu cihetin gayriye teveccüh etmiş bulunduğu halde, yanı, imamın yanına gelmiş olsun, {(2) Bu sûret, Kâbe rükünlerinin birinde, ikisi (imamiyle muktedi) bir araya gelip te, her biri, bir ciheti istikbal etmiş, olmak tarikiyle olur. (Gayr cihete) kayd, imamın müteveccih olduğu cihete müteveccih olarak yanyana gelmek sûretinin cevazı, evleviyyette olduğu içindir.} ve yahut imam ile yüz yüze gelmiş bulunsun. Bu yedi suretin hepsinde, iktida sahih olur. Şu kadar ki, arada bir örtü olmaksızın imam ile yüz yüze gelmek, suret perestliğe müşabehetinden dolayı mekruhtur.

Eğer muktedi, kendi arkasını, imamın yüzüne getirirse, imamına kendi cihetinde, tekaddüm etmiş olmak hasebiyle, iktidası sahih olmaz.

— 342 —

Kâbe kapısı açık olduğu halde, Kâbe içinde bulunan imama, {(1) Burada müellif, gerek beraberinde cemaat olsun, gerek olmasın demişise de, beraberinde cemaatten kimse bulunmamak suretinde, imam bütün cemaatten ayrı olarak, yüksek bir yerde bulunmuş olmak cihetiyle, kerahet vardır. Mekruhatın 64 ve 65 incisine bakınız.} Kâbeye yönelmiş bulunmak şartiyle, Kâbe dışından iktida etmek, sahih olur.

Çünkü, imamın dahilde bulunması, sair mescitlere nazaran, mihrapta bulunması gibidir. Kâbe kapısının açık olması kaydi, dahi ittifakîdir. Kapı kapalı olduğu halde, tebliğ işitilirse, iktidanın sıhhatine mâni yoktur. {(2) Nitekim, iktidanın sıhhatinin şartlarında geçmiştir ki, imamın intikalâtına, iştibah olup olmadığına, itibar olunmak esahtır.}

İmam ve cemaat, Kâbe dışında halka olmak, yâni Kâbe-i Mükerremenin etrafını, dışından tamamen ihata ile, cemaat teşkil ederek, namaza durmak dahi, cümle cemaat hakkında sahih olup, yalnız imamın cihetinde yâni, imamın sırasında, duvara imamdan yakın olanın, iktidası, imamına tekaddüm etmiş olması cihetiyle, sahih olmaz. Amma, imamın cihetinde olmayarak, duvara imamdan daha yakın bulunanın, iktidası sahih olur. Zîra tekaddüm ve teehhür, ancak imam ile muktedînin, teveccüh ettikleri canibin birleşmesi halindedir.

SALÂTI MİSAFİR: (YOLCULUKTA NAMAZ)

Bu bap, misafirin ve seferin tarifelerine ve bunların ahkâmına ve sefer halinde kılınacak namazların, infirat, iktida, eda ve kazâ: Suretlerine göre olan, hükmüne ve müsaferet mukabili olan ikamete ve ikamet menziline dairdir.

Misafir, yolcudur. Mukabiline mukîm tâbir olunur. Sefer ve müsaferet, yolculuktur. Mukabili hazar ve ikamettir. {(3) Misbahta beyan edilmiştir ki, misafir lâfzı, müsaferetten, ismi faildir. Müsaferet, sefer mânasındadır. Sefer, yolculuk mânâsına olup, cem'i esfardır. Yolculuğa, sefer denilmesi, yolculuğun, kişinin huyunun keşfine, medar olmasındandır.}

Sefer, lûgatte mutlak mesafe katetmektir ki, müddet ile mukadder değildir. Şerîatte, mahsus ve muayyen mesafenin kat'îdir ki, müddet ile

— 343 —

mukadderdir. Sefer müddetinin en azı: Mutedil gidişle, üç günlük, yâni on sekiz saatlik mesafedir. {(1) Sefer müddeti, müellifin ifadesine göre, gün ile mukadder olup, merhaleler ve fersahlar ile mukadder değildir. Onu, üç merhale ile takdîr edenler olmuştur ki, bu da, üç güne yakındır. Çünkü, gidişte mûtâd olan, gün bir konak olmaktadır. On beş fersahı, kırk beş mil ile takdir edenler dahi olmuştur. Gece, gündüz yolculuk edilemeyip, yolculukta, nüzûl (konmak) ve istirahatler dahi, olacağından, sefer mesafesi, günde altı saatten ziyade, gidilmemek üzere, hesapolunur. Ve yılın kısa günleri nazara alınır ki, yolculuk uzun günlerde dahi olsa, sefer müddetinin en azı olan, üç gün, yine en kısa gün, itibariyle hesap olunur. Asılda ve dürer haşiyesi, Tahtâvîde böyle mezkûrdur. İbn-i Abidinin nakline göre, En doğrusu, günleri olduğu gibi bırakmak yâni seferin yapıldığı günler - uzun, kısa, orta - her ne ise, hakikisine itibar olunmaktır, dedi.}

Mutedil gidiş ki, seyri mütevassıt dahi denir. Ağır ve sür'atli seyirden, kaçınmaktır.

Ağır seyir: Kağnı tâbir olunan, araba seyridir ki, öküz arabasının gidişidir.

Sür'atli seyir: Posta seyridir ki, at seyridir.

Bunlar arasında mütevassıt olan seyr-i mutedil dahi, yaya ve deve gidişidir.

Deveden, kafile devesi maksuttur ki, yaya gidişine müsavi olan odur.

Bu da, düz yere göredir. Dağın çıkışı ve inişi ve dar ve sarp yeri olur. Münasibi, itibar olunur.

Hem kara, hem deniz yolu olan, mesafelerde, yolcunun gittiği yola itibar olunur. Nitekim, biri mesafe-i sefer ve diğeri, - ondan daha kısa iki kara yolu olan mahallin yolcusu dahi, ancak mesafe-i sefer olan yola sülûkünde, şer'an misafir olur.

Müsaferet sefer mesafesini - fiilen yürümekle değil - onu seyretmek azmiyle misafirin ikametgâhı umranından, ayrılışından itibaren başlar. {(2) Kıyas muktazası, seferin hükümleri, sefer müddetinin güzerânından sonra, sabit olabilmektir. Çünkü, illetin hükmü, ondan evvel sabit olamaz. Lâkin bu, kıyas-ı isre mebni, metruk olmuştur ki, o da, Aleyhisselâm efendimiz hazretlerinden ve sahabeden - meşhûr olarak - rivayet edildiği üzere, onlar umran makamlarından, müfarekatlanndan itibaren, sefere mahsus ruhsatlar ile, amel eder olmalarıdır.}

Müsaferet için, zikr olunan sefer mesafesinden en aza, itibar olmadığı gibi, azm-i sefer olunmayarak, mezkûr mesafe, katedilmiş olmağa da, itibar olmayıp, umran yerinden - niyyetsiz - ayrılmış olan kimse, dünyayı

— 344 —

dolaşsa, misafir sayılmaz. {(1) Düşmana karşı çıkan, kumandan gibi ki, düşmana nerede yetişeceğini bilemediği surette, giderken namazı maiyyetiyle beraber tam kılar. Dönüşte, - sefer mesafesi ise - namazı kasreder.} Nitekim, fiilen, misaferet olmadıkça mücerret niyyete dahi itibar olunmaz.

Umranı mukam {(2) Mukam, ikametgâh mânâsına, mekân ismidir.} ikametgâh mamûresi demektir ki, belde veya köyün, menazil ve meskenlerinden - göçebe olduğuna göre de - obalarından ibarettir.

Sefer azmîyle, çıktığı cihetten, onları tecavüz etmiş olmak, misaferet için, kâfidir. {(3) Çıktığı cihette, şehirden ayrı, bir mahalle bulunsa ki, o mahalle, zaten şehre muttasıl olsa, onu geçmedikçe, misafir olmaz.} Diğer cihetten, onlara mühazî bulunmak zarar etmez. Umranı mukam, onun gözünden gaip olmak dahi meşru değildir. {(4) Ali bin Rabîatül-esedîden mervi olan şeye binaen ki, müşârünileyh: Biz Hazret-i Ali ile beraber, Küfeden çıktık, farzı iki rekât olarak kıldırdı. Halbuki, biz Kûfeyi görüyor idik. Dönüşümüzde dahi, Küfe göründüğü halde, farzı yine iki rekât kıldılar. Dört kılmayalım mı? dedik, şehre girelim de öyle, buyurdular demiştir.}

Fena ki, bina vezninde olarak, şehir kenarı mânâsına olup, şehrin hayvan koşturmak ve mevta defnetmek misilli, işleri için, ayrılmış ve hazırlanmış olan mekânıdır. Şehirden ayrı olmadıkça, şehre mülhaktır. {(5) Müellifin beyanına göre, hem bu kısımda ve hem cuma namazı bâbında, ona mülhaktır ki, sefer niyyetiyle oradan ayrılan: Misafir, ve oraya vâsıl olan mukîm, olur. Ve orada cuma dahi kılınır. Bâzı kütüpte, fena, cuma namazı hakkında, şehre ilhak olunur ise de, sefer hakkında ilhak olunamaz. Zîra, cuma şehirişlerindendir. Fena, şehir havayicinden olan İşlerde, şehre ilhak olunursa da, kasr-isalât ise bu gibi işlerden değildir, denilmiştir.} Eğer, tarla ve ova ile şehirden - üç dört yüz adım kadar - ayn ise, (umran-ı mukamdan) mâdud olmamakla, misaferette, onu geçmek aranmaz.

Rabad ki, beldenin etraf ve civarındaki evler ve menzillerdir. Umrandan olmakla, onu tecavüz etmek, misaferette şarttır.

Şehir dışında olan bağ ve bostanlar, şehrin ebniyesine muttasıl bile olsa, ve belde ehli, bütün yıl, yahut senenin bâzı aylarında, onlarda sâkin dahi olsalar, belde mâmûresinden sayılmaz. Bekçilerin ve ekincilerin hanelerine ve bağ evlerine - ittifaka - itibar olunmaz.

Sefer niyyetinin sıhhati için, gidilecek mesafenin, zikrolunan miktardan az olmaması şart olduğu gibi, niyyet edenin, baliğ ve hükmünde

— 345 —

müstakil olması dahi şarttır. Sefere âzim olarak, ikametgâhı mâmûresinden ayrılmış olan kimse, henüz baliğ olmamış bulunur ve yahut hükümde gayr-i müstakil olursa sefer hükümleriyle âmil olamaz. Mihri muaccelini ödemiş olan zevc maiyetinde zevce, {(1) Eğer, mihri muaccelini ifa etmemişse, zevcesine dahil olmuş bile olsa, hakk-ı mehr için, zevce - indel-imam - kendisini müdafaa edebildiği cihetle, tâbi sayılmaz. İndel-imameyn, bâded-dühul zevcede mümaneat hakkı kalmadığıdır.} ve efendi maiyetinde köle, ve kumandan maiyetinde asker gibi {(2) Maksud, gönüllü olmayandır ki, rızkı kendinden veya beytül-mâldendir. Harpte gönüllü bulunan kimse, taleb-i rızık için, dilediği yere gidebildiği için, tâbî sayılmaz.} ki, bunlar hükümlerinde müstakil değil, tabidirler. Sefer niyyeti ve ikamet, onların ancak metbularından muteber olur.

Efendi yanında hizmetkâr ve usta ile beraber bulunan çırak ve tutuk olarak götürülmekte olan esir {(3) Lâkin, gidilecek mahallin, sefer mesafesinde olduğunu sorup anladıktan sonra, onun salâtı kasr etmesi lüzumunu Muhaşşi Dirâye ve Hâniyeden naklen zikretmiştir. Teaddiyyen bir yere götürülen kimse gibi ki, nereye kadar gideceğini bilmediği ve sorup ta, cevap alamadığı halde, salâtı itmam edip, üç gün gittikten sonra, kasreder.} ve zorla götürülen zorba yanındaki mükrih ve teberruan yedicilik eden kimse âmâ dahi tâbidir. Eğer yedici âmânın ücretli adamı ise, o halde muteber olan âmânın niyyetidir.

SEFERİN HÜKÜMLERİ:

Sefer hükümlerine gelince, yolculukta az çok, meşakkat olmak ve meşakkatlerin kolaylaştırmasını calip bulunmak hasebiyle misafir hakkında sefer, tahfif esbabından olmuş ve namazın kasri, orucun ibahası, mesh müddetinin uzatılması, cuma ve bayram namazlarının ve kurban kesmenin ıskatı gibi, hükümlerin tegayyürünü mucip olmuştur. {(4) Cuma ve bayram namazlarını ve teyemmümü ve binek üstünde namazı terk gibi, ahkâm için, seferin mezkûr mesafede olması bile, şart değildir.}

Bize, bunlardan şimdilik, yalnız kasr-i salât bahsi, taâllûk etmektedir. Misafir olan kimse, erkek olsun, kadın olsun ve mûtî, yahut âsî bulunsun,

— 346 —

{(1) Çünkü, sefer: Hac ve cihad gibi taat, ve ticaret gibi mübah, ve ibak gibi masiyet olabilir. İbak, kimseye ehemmiyet vermeyerek, keyfine göre hareket etmektir.} dörtlü farzları kasr eder. Üçlü farz, {(2) Üçlü farz ki, akşam namazıdır. Kısaltılmadan, kılınır.} ikili farz, {(3) İkili farz ki, sabah namazadır.} için kasr olmadığı gibi vitir için ve sünnetler için dahi kasr yoktur. {(4) Misafir, konmakta, karar ve emniyyet hallerinde, olursa sünnetleri kılar. Karar ve emniyyet halinde değilse kılmaz. Muhtar olan budur. Onları, alâkavlin - tekarrüben kılmak ve - âlâ kavlin - terahhusan terketmek efdâldir. Alâkavlin, fecir ve magripten mâdâsı öyledir.}

Kasr olunan, dörtlü farz, iki rekât kılınmaktır {(5) Muhaşşinin Dürr-ü Muhtâr haşiyesinden olan nakline göre, asri saadette, ilk kasr olunan salât ikindi namazıdır ki, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve selem efendimiz hazretleri, gazve-i enmarda, usfan mevziinde kasretmişlerdir.} mukabiline itmam yahut ikmal tâbir olunur ki, tam kılmak demektir.

Kasr, bizce yâni, mezhebi hanefîde, azimettir. Ona ruhsat deyenler, (ruhsatı iskat) demek istemişlerdir ki, o da, azimet demektir. Çünkü, azîmet: - ehlinin malûmu olduğu üzere - ibadın özürlerine mebni olmayan hükmü aslî, ve ruhsat: Îbadın özürlerine mebni, saniyen meşru olan hükmü teysiridir. Bunun bir kısmı (terfih ruhsatı) ve bir kısmı (iskat ruhsatı) olup, evvelkisi, hakîkaten ruhsattır ki, azîmet asıl olmakla beraber, mükellefe yüsr ve suhulet dahi, olmuş demektir: Yolculukta, iftar ve bil-ikrah {(6) Maksud, ikrah-ı tâmdir. Çünkü sığınmış olmayana, ikrah muharrematı mübah kılmaz.} kelime-i küfrü tefevvüh gibi ki, bunlarda, azîmet bâkî ve sevabı muciptir. İkincisi mecazen ruhsattır ki, azimet, onda sakıt olmakla, ruhsat ayni azîmet olmuş demektir: İkrahla şürbü hamr ve seferde salâtı kasr gibi ki, bil-ikrah şürbü hamırdan imtina ile ölmekte sevap olmadığı gibi, sefer halinde farzı, tam kılmakta dahi, sevap olmayıp, günah vardır. {(7) Mesele, müçtehidlerin ihtilaf ettikleri mesaildendir, İmam Ebû Hanîfe hazretleri, kasr, azimettir. İtmam câiz olamaz demiştir. İmam Şâfii hazretleri kasr, ruhsattir, itmam ve azimeti ityan dahi, câiz olur, demiştir. Nisa sûresi yüz birinci âyeti olan

وَاِذَا ضَرَبْتُمْ فِى الْاَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَقْصُرُوا مِنَ الصَّلٰوةِۗ

kavl-i kerîminin zâhiri imam Şâfii hazretleriyle beraberdir. Lâkin Ebû Dâvud tahrîc etmiştir ki, Yâlî bin Ümeyye radiyallahü teâlâ anhü hazretleri: "Ben Ömer bin Elhattâb radiyallahü hazretlerine, nâsın bu günde, salâtı kasr etmelerine taaccüb ettim" dedim. Buyurdular ki, senin taaccüp ettiğin şeyden, ben de taaccüp "etmiştim, Rasulullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem hazretlerine, sual ettim, Resu lullah buyurdu ki: "Kabul, emrolunmakla, şer'an, red serbestisi kalmamıştır." Zîra emir, vücub içindir. Temliki muhtemel olmayan şeyde, tesadduk dahi, Iskattan ibarettir. Ayeti kerîmede, kasrin - nefy-i cünah ile - vürudu, melûfu itmam olmakla, kasirde noksan olmak hatırasının izalesiyle, muhatabınca tûmânînet husulü, içindir. Nitekim, hac ile umrenin birleşmesi halinde de ayni arz beyan buyurulmuştur. Şununla beraber ki, saay bizce vacib, ve indeş-şâfiî, rükündür.}

— 347 —

Dörtlü farzı, amden tam kılan misafir, eğer ilk kadeyi icra etmiş ise, onun namazı maal-kerahe sahih olur. Çünkü, farz, kendi mevkiinde mevcut olmuştur ki, o da iki rekât üzerine olan kuuddur. {(1) Çünkü, misafirin farzı iki rekât olmakla, kade-i ûlâ, ona farzdır. O mevcut olursa, farz tamam olmuş olur.} Sonraki iki rekât, nafile olmuş olur. Vechi kerahet: Vâcib olan kasr terk, ve selâm tehir olunmak, ve nafilenin iftitahı terk olunup, nefel farza karıştırılmış olmaktır. Eğer, birinci kadeyi icra etmemişse, farz olan kuudu, mahallinde terketmiş olduğu ve farzı - tamamlamadan - nafileye karıştırdığı için, onun namazı sahih olmaz. {(2) Yâni, farzı bâtıl olup, hepsi nafile olmuş olur. Zira kendisine farz olan, kade-i ûlâyı o, terk etmiştir.} Meğer ki, üçüncü rekât kıyamında. ikameti niyyet etmiş olup, bulunduğu yer dahi, âtîyen muarref olduğu veçhile, ikamete salih bulunmuş ola. Çünkü, bu halde niyyet ile mukîm olmakla, kıldığı farz, dört rekâta munkalip olur. Kade-i ûlânın terki ise, salâtı müfsid olmaz. Evvelki yarının yalnız bir rekâtında kıraet etmiş olması sebebiyle, kıraet farizasını, ikinci yarıda tedarik edebilir.

İtmam, sehven olduğuna göre, secde-i sehiv lâzım gelir.

Seferin hükmü ki, konumuza nazaran namazın kasrıdır. Mukîm olmasına değin, misafir üzerinde mukarrer olup, ikametin husulü dahi, menzili maksuda varmak veyahut yolculuk esnasında, ikamet salih bir yerde, on beş gün ikameti, niyyet eylemek veyahut, asıl menziline dönmek ile olur. Menzili maksuda varmak suretiyle ikametin husulü, orası kendine karargâh olduğuna göre, niyyete muhtaç olmayıp, karargâh olmadığına göre, yolculuk esnasındaki, ikamet menzili gibi, en az on beş gün - ikameti niyyet etmedikçe, - mukim olmayarak - namazı kasr eyler. On beş günden - velev bir saat - az ikameti niyyet eylerse veyahut oraya girdiği sırada az veya çok ikametten bir şeyi niyyet etmeyerek. yarın yahut, cumadan sonra, oradan çıkmağı niyyet ettiği halde, senelerce, o hal üzere kalırsa, - yine mukîm sayılamıyarak - salâtı kasr eder. {(3) On beş gün müddet, İbni Abbas ve İbni Ömer radiyallahü teâlâ anhüm hazretlerinin, takdirleridir ki, hazreteyni müşârünileyhima: "Sen misafir iken, bir beldeye ayak basıp, on beş gün ikamet etmek, kasdinde isen, namazı orada tam kıl eğer, ne vakit oradan ayrılacağını bilmiyor isen, salâtı kasr et" demişler. Bu gibi, şeylerde, isri "hadîsi sahâbî" haberi "hadîs-i nebevî" gibidir. Çünkü, şer'in takdîr ettiklerinde rey için, mecal yoktur.} Aslı menziline dönüş, böyle olmayıp, oraya duhul ve hattâ, avarına

— 348 —

vüsul, {(1) Girişin müntehası, civara vüsûl iledir ki, oradan ayrılmakla, misafir olan, oraya avdet ve vüsul ile, mukîm olur. Çünkü, intiha dahi, iptida gibidir.} velev ki, ikametten başka bir hacete mebni olsun, niyyete muhtaç olmayarak, {(2) Kelâmın itlâki, duhulün ikamet için olup olmamasından, yahut unuttuğu bir hacete mebni olmasından ve kendisi namazda bulunup bulunmamaktan, eamolduğuna delildir. Namazda bulunmak, sebk-i hades sûretinde olur ki, su bulunup abdest almak için, vatanına dahil olmuş bulunur. Bu sûretlerin hepsinde, namazı tam kılar. Meğer ki, kendisi, misafir olan imama iktida etmiş, lâhik ola. Çünkü, o halde, hükmen imam arkasında olmakla, itmam eylemez.} namazın itmamını muciptir. Üç gün geçmesiyle, misafirliği sağlamlaşmayan misafir dahi, menzil-i aslîye dönmeği kasd ederse, seferden vaz geçmiş olacağından, vâsıl olmasa bile - mücerred rücû sebebiyle - namazları tam kılar. {(3) Çünkü, seferden vaz geçmek, seferi terk eylemek demektir. Fakat sefer sırf niyyet ile vücut bulmaz, zîra ki, fiildir.}

İkamete salih denilen yer, obalarda oturanların gayrisi hakkında, ancak, şehirler ve köylerdir. Çöl ve sahra, onlarca ikamete salih sayılmaz. Amma, obalar halkı - ki, Arap bedevileri ve Türk ve Kürt göçebeleridir - onlar için, sahrada {(4) Ada, deniz ve gemi dahi, mefaze gibidir. Gemici misafirdir. Onun gemisi, ona vatan değildir. Lâkin Dürr-ü Muhtârda ada meskûn olmamakla, mukayyeddir ki, zahir olanda odur.} ikameti niyyet, sahihtir. Eğer orada ikamet müddetince sudan ve ottan kendilerine kâfi olacak şey, varsa, niyyetleri veçhile ikamet müddetince nüzulleri halinde, onlar mukîm olup, oradan sefer mesafesinde olan, bir mahalle gitmeyi niyyet ederek - kalktıklarında, misafir olurlar.

İslâm askeri - darül-harpte bir şehri muhasara bile etseler - karar ile çekilme arasında mütereddit olup, azimetleri kat'î olmadığı ve düşmana yardım gelmek ve - azdan çoğa - galebe hâsıl olacak, mekîdet (harp hud'ası) bulunmak ihtimali olduğu cihetle onlar için, orada ikamete niyyet sahih olamaz. {(5) Çünkü, o haller, kat'î kasde mânî olmakla, orası ikamet mahalli olamaz. Amma, bir kimse, - aman ile - dâr-ı harbe girer ve ikamete salih olan mevziinde, ikameti niyyet eylerse, niyyeti sahîh olup, namazı tamam kılar.}

Yolculuk esnasında, ikamet menzili olacak mahallin, ikamete salih olması lüzumu, misafirliğin - üç gün geçmesiyle - kat'îleşmiş olması suretindedir. Sefer kat'îleşmeden yâni, henüz sefer mesafesi fiilen kat'edilmiş olmadan edilecek ikamette, mevziin ikamete salih olması şart değirdi. Zira ki o müsafir henüz vatanî aslîsinde ikamet ediyor gibidir.

— 349 —

İkameti niyyet dahi, seferi niyyet gibi, asıldan, yâni zevc ve efendi ve askerî kıta kumandanı gibi, metbudan muteber olup, zevce ve köle ve askerî efrad gibi tâbîden muteber olmaz. Metbû, ikameti niyyet etmiş olmamak veyahut, onun hali bilinmemek takdirinde, tâbi ikameti etmiş olmakla, salâtı itmam eylemez. Kavli esahta tabiin, metbuun niyyetini bilmesi zaruridir. Aslın ikamete niyyet ettiği, tabiin malûmu olmadıkça, misafereti zail olamayacağından, salâtı itmam eylemek, ona lâzım olmaz. {(1) Tâbîlerin bilmeden metbua muhalif olarak kıldığı namaz, kavli esahta sahihtir. Hitabı - şer'inin teveccühü ve vekilin azli meselelerinde olduğu gibi ki, dâr-ı küfürde müslim olup ta, islâmî hükümleri bilmeyen kimse, dâr-ı islâma intikalinde, orada geçirdiği namazlarını kazâ etmek lâzım olmadığı gibi, vekil dahi azil haberi kendisine vâsıl olmadıkça, - müvekkilin azliyle, mün'azil olmaz.}

İkameti menzili demek olan, vatan: Asli, ikamet, sükna isimleriyle üç kısımdır.

Vatan-ı aslî: Odur ki, insan orada tevellüt veya tezevvüc etmiştir. Yahut, tevellüt veya tezevvüc etmemiş ise de, - teayyüş kasd edip - oradan ayrılmak istememiştir.

Vatan-ı ikamet: İkamete salih olup, misafirin, on beş gün ve daha ziyade müddet, orada ikameti niyyet eylediği mevzidir.

Vatan-ı sükna: Misafirin, on beş günden az müddette ikameti niyyet eylediği mevzidir.

Bir şey, kendi mâdunu ile muntakız olmayıp, belki, kendi misli veya kendinden üstünü ile, muntakız (bozulmuş, dağılmış) olabileceğinden, vatan-ı aslî ancak, misli ile muntakız olur. Vatan-ı ikamet ile muntakız olmadığı gibi, misaferet etmekle dahi, muntakız olmaz. Oraya ne zaman avdet olunsa ikamet niyyeti olmasa bile, namazlar kasr olunmaz. Ehlini nakletmeyerek, başka bir beldede dahi, - ehil peyda etse - evvelki vatanı, muntakız olmuş olmayıp, her ikisi ona vatan-ı aslî olur. {(2) Zâhir olduğuna göre, diğer üç mevzide dahi, evlenip âile peyda etse, hüküm birdir. Rivayet olunmuştur ki, Hazret-i Osman radiyallahü teâlâ anhü, hac ettiğinde, arafatta namazı tam kılmış ve kendilerine mütabaat edenler olmuş idi. İtizar edip: Ben Mekkede teehhül ettim, Nebiy ekrem sallallahü teâlâ aleyhi vesellem efendimiz hazretleri "her kim bir beldeden teehhül ederse, oradandır, buyurdular" demiştir.}

Vatanı: İkamet, hem kendi misli ile, {(3) Velev ki, ikisinin arasında, sefer mesafesi olmasın.} ve hem ondan çıkıp misafir olmakla, {(4) Hattâ, bir hâcete mebnî, dönse yine kasr eder. Seferi, gerek oradan, gerek oradan çıktıktan sonra da, mukîm olduğu diğer mevziden inşa etmiş olsun.} hem de vatan-ı aslîye dönmekle, muntakız olur.

— 350 —

Vatan-ı süknaya, itibar yoktur. Onunla, ne vatan-ı ikamet, ne de müsaferet hükmü, muntakız olmaz. Vatan-ı aslînin bozulmaması, evleviyyettedir.

Misafirlikte kılınan namaz, infirad veya içtima halinde eda veya kazâ olmaktan hâli olmayıp, misafir münferiden kıldığı, dörtlü farzları kasr ile, kılar. Cemaatle kılındığına göre, mukîmin mukîme iktidası sahih olduğu gibi, misafirin misafire iktidası dahi sahihtir.

Edâ suretinde, mukîmin misafire ve misafirin mukîme iktidası sahih olup, suret-i ûlâda, misafir olan imamın, dörtlü feraizi, iki rekât üzerine selâm vermesinden sonra, mukîm olan muktedi namazını - âtîyen izah olunacağı veçhile - edâ eder. Ve sureti sâniyede, misafir olan muktedi namazını, imama tâbi olarak, kılar. Çünkü, vakit bâkî iken, namaz kabili - tegayyürdür. Misafirin namazı (dörtlü farzı) ikameti niyyetle, ikiden dörde tegayyür eder olduğu gibi, onda - velev ki, son kadesinde olsun - mukîme iktida suretinde dahi, tağyir sebebi olan iktida, salât sebebi olan vakte ittisal etmiş bulunduğuna binaen, namazı dörde tegayyür eder. Namazın itmamından evvel, vakit çıksa bile, salât itmam olunur. İmam bulunan mukîm, iki rekât üzerinde -amden veya sehven oturmasa bile (bu tamim, bahirde musarrahtır) ki, kade-i ûlâyı terk etse demektir, kavl-i sahihte, misafirin farzına halel gelmez. Çünkü, kade-i ûlâ, onun hakkında dahi, vâcib olmuştur terk olunmakla, farz bâtıl olmuş olmaz. {(1) İbni Nüceym der ki, tegayyür, iktida zaruretinde mebni olduğundan, misafir mukîme iktidadan sonra, namazını ifsad eylese, iktida zâil olmakla, iki rekâtkılar. Nafileye niyyet ederek, mukîme iktida etmek, böyle değildir ki, onda salâtıimamı iltizam etmiş olmakla, ifsat ettiğinde, dört rekât kılmak lâzım gelir. Bizim mevzuumuzda ise, misafir, kendi üzerine farz olanı, uhdesinden iskat etmekten başka bir şeyi kasd etmemiştir. Şu kadar ki, mütabaat zarûretine mebni, o farz ikiden dörde, tegayyür eylemiştir.}

Kazâ halinde, vakit çıkmış ve namaz, hangi sıfatta ise, o sıfat üzere kulun zimmetine geçmiş olduğundan, dörtlü namazı kazâ etmekte, mukîm misafire iktida edebilirse de, misafir mukîme, iktida etmez. {(2) İktida sahih olmamak, namazın hem imam ve hem muktedi hakkında, faite olmasiyle mukayyeddir. Amma, namaz imam hakkında fâite ve muktedi hakkında edâ olsa ki, bu öğle namazı hakkında, muktedi kavli Hazret-i İmamave kavl-i imameyne ve kavl-i Şâfiiye kail olmakla olur. Onu bâdel-misli ve kablel-misleyn, onunla beraber, salât-ı zuhre duhulü câiz olur.} Çünkü, misafirin zimmetine, o dörtlü farz, iki rekât olarak geçmiş olduğundan,

— 351 —

ikameti niyyetle, dörde tegayyür etmediği gibi, mukîme iktida ile dahi, tegayyür etmemekle, farz kılanın nafile kılana iktida etmiş olması, lâzım gelir. iktida, ilk şefada, vâki olduğuna göre, mukimin, kade-i ûlâsı vâcib, ve misafirin kadesi farz, olduğundan, kade hakkında, ve ikinci şefada vâki olduğuna göre, son iki rekâtte, mukimin kıraeti, nafile bulunduğundan, kıraet hakkında farz kılan nâfile kılana iktida etmiş olur. Bu ise, câiz değildir. (İktida sıhhatinin şartlarına bakınız).

Bunun aksi, yâni mukimin misafire iktidası, her iki surette yâni, gerek vakit içinde, gerek vakit çıktıktan sonra, sahihtir. Zira misafirin namazı iki halde dahi akvadır. Misafirin kuudu, farz olduğu için, mukimin ilk kuudundan akvadır. Zaîfin kaviye binası ise, câizdir.

Misafir olan imam, kendinin misafir olduğunu - şüphenin def'i için namaza durmadan cemaate söyler. Nebiy aleyhisselâmdan olan rivayeti âtiyye veçhile, onu selâmdan sonra {(1) İki ve alâ kavlin bir, selâmdan sonra, çünkü, ikinci selâm, ilk selâm gibi olmayıp, ondan sonra cemaat bir şeyi intizar etmeyecekleri cihetle, namazlarını bozmak korkusu vardır. Nitekim, Hârun Reşîd hacca gittiğinde, imam Ebû Yûsuf beraber bulunarak, namazı seferi kıldırıp, sünneti mezkûreyi icra için, "Siz namazınızı tamamlayın, çünkü biz misafiriz" hadisini tekrarlamakla cemaatten biri, "bunu biz senden iyi biliriz," diyerek, namazını ifsad eylemiştir ki, imam müşârünileyh, "Bilmiş olaydın, namazda tekellüm etmezdin," demiş ve Harun Reşîd dahi, müşârünileyh cevabını, kemâl-i istihsânından: Eğer böyle bir bedahet cevabı, cenabı hakkın bana îtâ etmiş olduğu, mülke bedel olsa, ben daha mesrûr olurdum, demiştir.} söylemek dahi mendup olur.

Sahibi saadet efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, Mekke fethinde misafir bulundukları halde, Mekke ehline namaz kıldırıp, iki rekâtta selâm verdiler ve: "Namazınızı, siz itmam edin, biz misafiriz" buyurdular.

Mukim bulunan muktedi, misafir olan imamın, namazdan ferağından sonra, salâtı itmama kalkıp, kavli esah üzere, onu kıraetsiz tamamlar. {(2) Ve ona iktida, sahih olmaz. Zira lâhik demektir. Müellif burada: "onlara secde-i sehv dahi yoktur" demiş olduğu halde, sücud-ü sehiv bâbında, sehv ettikleri halde, onlara sücudu sehvin lüzumu, esah olduğunu söylemiştir. Misafire iktida etmiş bulunan, mukîmin secde-i sehv hususunda, mesbuk, yahut lâhik hükmünde olması hakkındaki, iki kavlin mercuhunu, müellif burada, ve racihini sücud-ü sehiv babında, zikretmiştir.} Çünkü, imamla namazın evveline yetişmiş ve kıraet farizası, yerine gelmiştir. Mesbuk gibi değildir. {(3) Çünkü, mesbuk nafile kıraete yetişmiştir, ondan kıraet farîzasi sakıt olmamıştır. Bâzı meşayih, mukîm olan muktedi dahi, salâtın itmamında, mesbuk gibi, kıraet eder, demişlerdir.}

— 352 —

Bir namazın vakti bâki oldukça, vaktin son cüzüne kadar, ona sebebiyyeti bâki olmakla, tegayyüre kabiliyeti dahi, oraya müntehi olur: Vaktin son cüzünde mukîm olan misafir namazı itmam, ve misafir olan mukim kasr, eder. Vakit çıktıktan sonra, tegayyüre vech kalmayıp, mükellefin, sefer ve ikamete dair, hali her ne ise, namazı dahi, o sıfat üzere, zimmetine geçer. Buna binaendir ki, gerek sefer, gerek hazar, geçmiş namazı tagyîr için, îka-ı eser edemeyip, seferde iken geçirilen dörtlü namaz hazarda dahi, ikişer rekât olarak, ve keza hazarı dörtlü namaz seferde dahi, dörder rekât olarak, kazâ olur.

Marîz ile sahihin geçmiş namazları, böyle değildir ki, sıhhat bulan hasta, hastalığında geçirdiği namazı, acze mebni olan ruhsat, acizsiz bekaa bulamayarak, rükû ve sücud ile, kazâ eder. Ve marîz olan kimse, hâl-i sıhhatte fevt ettiği namazı, îmâ ile dahi, kazâ eyler. Zira, rükû ve sücud, acz ile sakıt ve kudretle lâzım, olur.

MARİZ (HASTA) NAMAZI:

Hastaya, marîz ve mukabiline, sahih denildiği gibi, hastalığa maraz ve mukabiline, sıhhat tâbir olunur. Marîzin cemî, merza ve sahihin cemi esihhâ gelir. Hastalık bedenin, tabiî olarak devam eden halinden, hariç olan haletidir. İstilka arka üzeri yatmaktır. İzticâ, yan üzeri yatmaktır. Arka üzeri yatana, müstelkî ve yan üstü yatana muztacî diyeceğiz. İhtiba, dizlerini dikerek, kollariyle kuşaklayıp, kaynakları üzerine, oturmaktır. İmâ. namazda rükû-ve sücudda, işaret olmak üzere baş eğmektir. İhtiba edene, muhtebî denildiği gibi, îmâ edene dahi, mûmî denir. İğma, bayılmaktır. Bayılana da mugmâ - aleyh denir.

Taat, takate göre, olacağından, hastanın namazı, kendi durumuyla. mukadder olup, marazın iştidadı ve izdiyadı nisbetinde, suret-i edada, naks hâsıl olur: Kaimen kılamayan kaiden kılar, kaiden dahi, kılmaktan, yâni rükû ve sücud etmekten âciz olan, - nasıl mümkün olursa öyle - oturduğu, yahut ayakta durduğu halde, ve oturmak ve durmaktan dahi âciz ise. yattığı yerde, îmâ eder.

الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ

kavl-i kerîmi, İbni Mes'ud ve Câbir ve İbni Ömer, radiyallahü teâlâ anhum hazeratından mervi olduğuna göre, namaz hakkında nâzil olup, kadir Bahr-i Râikte mezkûr olduğu üzere,

— 353 —

namazı kaimen ve kıyamdan âciz olurlarsa kaiden ve ondan da âciz iseler, yattıkları halde, kılarlar, demektir. Ashaptan Umran bin Hasîn radiyallahü teâlâ anhu hazretlerinin hadisi- dahi, bu mânâyı muvazzahtır ki, müşârünileyh: Hastalığım sebebi ile, namazı nasıl kılayım? diye Hazret-i Resûlullaha sual ettim, "Kaimen kıl, kaadir olamazsan kaiden kıl, yine kaadir olamazsan muztacian, yahut mustalkiyen kıl, çünkü Allah hiç kimseye gücünün yetmediğini yüklememiştir" buyurdular, demiştir.

Hastaya, ayakta durmak, külliyen müteazzir oldukta ki, bu teazzür hakikîdir. Yahut şiddetli eleme binaen, {(1) Baş dönmesi, diş ağrısı, yarım baş ağrısı ve göz ağrısı gibi şeyler, şiddetli elemdir. Şiddetli elem ile tahdid, mücerred meşakkatten dolayı, kıyamı terk, câiz olmadığındandır. Kıyama mânî halin, namaz içinde veya namazdan evvel, hadis olması müsavidir. Ve kaimen salâtı edâ halinde, nefsine veya maline zarar geleceğinden, korkmak dahi, elem gibidir. Çerge içinde olup da, namazda belini doğrultmağa kaadir olmayıp, hariçte dahi, çamurdan veya yağmurdan nâşî, kılamamak dahi, öyledir ki, kaiden kılar. Namazda kıyam, kendisini oruçtan veya kıraet farizasından âciz kılan, yahut kaim oldukta, bevlini tutamayan ve yahut yarası akar hale gelen kimse dahi, namazı kaiden kılar. Yaşlanarak yahut değneğe veya duvara dayanarak, kıyama kaadir olana, öylece kaim olmak lâzım gelir. Hususan, kavli imameyn üzere ki, onlar, gayrinin kudretini dahi, kendisi için, kudret sayarlar.} müteassir oldukta ki, bu teazzür hükmîdir, ve yahut geçmiş tecrübe sebebiyle, galebe-i zanna veya hâzik ve müslim tabibin {(2) Fıskı zahir olmamak ve - âlâ kavlin - âdil olmak dahi şarttır.} ihbarına veya halin zuhuruna mebni, hastalığın, kıyam ile artmasından veya uzun müddet devamından, hasta korkmakta ise, namazı oturarak rükû ve sücud ile kılar. Ve kavli esahta, kerahet dahi olmayarak, nasıl isterse, yâni kendisine zararsız olmak üzere, nasıl kolay olursa, oturur, diz çöker, bağdaş kurar, ihtiba eder. {(3) Çünkü, marizin özrü, ondan erkânı iskat edince, kıyamı iskat etmiş olmak, evleviyyettedir.}

Eğer hasta, kıyamın hepsinden âciz değilse, meşakkati ziyade olmayarak, kendisine mümkün olduğu kadar - velev ki, iftitah tekbirini alacak veya bir âyet okuyacak kadar olsun - kaim olup, şiddetli elem hâsıl oldukta - kıyamdan iptidaen âciz olan gibi - kuud eder.

Kaadir olduğu kadar kıyam - velev bir âyet veya bir tekbir miktarı olsun - ona farz olduğundan, kıyama kadir ve rükû ve sücuddan âciz olan marîz, namaza kaimen durup ve kıraet için, kaim olup, rükû ve sücud için îmâ eder. İmâ, kaimen dahi câiz ise de, kuud hali, arza daha yakın

— 354 —

olduğu için, onun kuuda kudreti takdirinde, kaiden îmâ etmesi, kaimen imâsından efdâl olmakla, rükû ve sücud zamanı geldikçe, oturup îmâ eder.

İmâda, rükû ve Sücudun, ikisinin birden özürlenmesi şart olmayıp yalnız sücüdün özürlenmesi dahi kâfidir. {(1) Kıyamın özürlenmesi, rükûun terki için, kâfi olmayıp kuud lâzımdır.} Sücuddan yalnız burnu üzerine dahi, secde edememek veçhile, âciz olan, her ne kadar rükûa kaadir olsa da, rükû kendisinden sâkıt olur, yâni onu da îmâ eder. {(2) Çünkü, kıyam vesile-i sücuddur. Bizzat maksud olan sücud fevt oldukta, onun mâdûnu bulunan rükû dahi, vâcib olmaz. Yarım baş ağrısı olup ta, secdeye varamayan kimse, îmâ eder. Sücuda kaadir olup ta rükûdan âciz olanın hükmünü, ben görmedim. Güya ki, o vâkî değildir.}

Sücud için olan îmâ, rükû için olan îmâdan aşağıca olur, yâni biraz daha, eğilir. Tâ ki, rükû ile sücud yekdiğerinden fark edilebilsin. Eğer sücud imâsını, rükû imâsından farklı etmeyip, onları yekdiğerine müsavi kılarsa, namazı sahih olmaz. Zîra, bu halde hakikaten olan sücud mefkut olduğu gibi, hükmen olan sücud dahi, - maal-kudre - mefkut olmuş olur.

İmâ için eğilmekte, mübalâğa lâzım olmayıp, biri birinden farklı olarak, biraz eğilmek kâfidir. {(3) İmâ etmenin, hakikati baş eğmektir. Son derece eğilerek cephesini, yere yaklaştırmak lâzım gelmez. İmâdan âciz olan hasta, başını - eğmeyerek - tahrîk etse, İmam Ebû Hanîfe hazretlerinden mervî olduğuna göre, câiz olur. Fetâvâ sahibi İbnu'l Fadl, câiz olamaz, zira onda fiil mevcut olmadı, demiştir.}

Sücuddan âciz olan hastanın, secde edebilmesi için, önüne yüksekçe bir şey koymak dahi gerekmeyip, îmâ kâfidir. Lâzım olduğu halde yapılması suretinde, başını rükû için olan imâsından, aşağıya eğmekte olduğuna göre, hastanın namazı, îmâ mevcut demek olduğu için sahih ve lâkin, bu hal, hadîs ile nehy edilmiş bulunduğu için mekruhtur. {(4) Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bir hastayı iyadet buyurup, önüne yasdık alarak, namaz kılmakta görmüşler, yasdığı atmışlar. Hastaönüne bir tahta almış, onu da atıp: "Muktedirsen, arz üzerine - yâni arza cepheni koyarak - kıl, değilsen, îmâ et ve sücudun için olan îmânı, rükûun için yaptığın îmâdan aşağıya yap," buyurmuşlar.}

Sücudda başım, rükû imâsından ziyade eğmemekte olduğuna göre, sücud için olan îmâ farîzasım terk ettiği için, önüne bir şey koymayarak, imâları müsavi kılmakta olduğu suretteki gibi, namazı sahih olmaz.

İma, kıyamen ve kuuden câiz olduğu gibi, yattığı halde dahi câizdir. Ancak, kıyam mümkün oldukça, terk olunmak câiz olmadığı gibi, bir şeye istinat ile olsun, kuud mümkün iken, yatarak îmâ etmek dahi, câiz

— 355 —

olmaz. Yara ve bevlini tutamamak gibi, özrünü kuud ile tutabilip, kıyam halinde akar olsa, yahut îmâ ile tutabilip sücud ile akarsa, kıyamı ve sücudu terk edip, namazı oturarak ve imâ ile kılar.

Cemaate çıkmakla kıyamdan âciz olup, evinde kılarsa kıyama kaadir olmak meselesinde, tercih ihtilâflıdır. Müftâ-bih olan, o kimse evinde münferiden kılmaktır. İhtilâf, evinde cemaat müteyesser olmayanlar hakkındadır. Eğer hanesinde, cemaat dahi müteyesser ise, onun için, camiye çıkıp, kıyamı terk etmek câiz olmaz.

Yattığı yerde îmâ eylemek, dayanarak olsun oturmaktan âciz olanlara göre câiz olabileceğinden hasta kendisine kuud müteassir olarak, ne yaslanmak, ne de duvara veya başka bir şeye dayanmak, suretiyle, oturmağa kaadir olmazsa arka üstü veya yana yatarak - ki mümkün ise, sağ yanına yatmak, sola yatmaktan efdâldir - İmâ eder. Evvelki evlâdır, yâni müyesser olursa, arka üstü yatmak, sağ yanına yatmaktan evlâdır. {(1) Müellifin beyanına göre, hadîsi marîzde izahat vardır. Bu hadis, ileride zikrolunacaktır.} İstinat ile, kuuda kaadir olup ta, onu terk edip de yatarak veya yan gelerek îmâ ederse, kavli muhtara göre, câiz olmaz.

Maraz ve sair özür ile, kıbleyi istikbal farizası, sakıt olup, mâzurun sıkıntısız kaadir olduğu cihete müteveccih olmasının cevazı şartların müteâllikatı faslında zikrolunmuştur.

Sırtüstü yatma halinde musâllî marîzin başı altına yastık gibi bir şey konulur. Tâ ki, oturana benzeyerek, yüzü semaya değil de, kıbleye müteveccih ve kendisi îmâya kadir olabilsin. Çünkü, istilkanın hakikati, ensenin yere gelmesidir, hasta olmayana bile mânîi îmâdır, hastalara nasıl olmasın.

Müstelki sırtüstü yatan musâllî marîz, kaadir ise, ayaklarını kıbleye uzatmamak için, dizlerini dikmek, lâyıktır. Çünkü, kıbleya ayak uzatmak, çekmeğe kaadir olanlar için, mekruhtur. {(2) Meğer ki, musâllî uryan olmakla, inkişafın ziyadeleşmesi mahzuru ola.}

İmâ, baş eğmekle, olabileceğinden, başiyle îmâdan âciz olma, ne gözüyle ne kaşiyle ne de kalbiyle, îmâ etmek olmaz. Çünkü, secde, başa taâllûk etmiştir. Göze ve kaşa ve kalbe taâllûk etmemiştir. Onun halefi olan îmâ dahi, ele ve ayağa taâllûk etmediği gibi, göze ve kaşa ve kalbe dahi taâllûk etmez. Hadîs-i şerifte: "Hasta namazı kaimen kılar, kaadir olmazsa, kaiden kılar, kaadir olmazsa, arkası üzeri yatarak îmâ eder. {(3) Kaiden îmâyı, bu hadîs nâtık değilse de, diğer hadîs nâtıktır.}

— 356 —

Ona da kaadir olmazsa, Cenab-ı Hak, onun özrünü kabule ehaktır," buyrulmuştur. "Cenab-ı Hak, onun özrünü kabule ehaktır" tâbirinde, ihtilâf olunup, fukahanın, bir takımı, onu tehir özrünün kabulü ile, tefsir ederek, kazâ etme lüzumuna kail oldular. Bir takımı, iskat özrünün kabulü ile, tefsir eyleyerek, kazâ edilmemesi lüzumuna, kail oldular. Ve bunlar, ekseridir. Tercih ekseriyetin tarafındadır.

Başiyle îmâ etmek dahi, kendisine müteazzir olan kimseden, salâtı - kalîle - ki bir gün ve bir gecelik ve daha az olan namazdır - ittifakla teehhür eder. Bir gün ve bir gecelik namazdan ziyadesi, bir rivayette, teehhür eyler ki, marîz kendisine söyleneni anlar olduğu, yâni, akıl ve fehmi yerinde bulunduğu müddetçe, onları sonra kazâ eder. Diğer rivayette, beş namazdan ziyade, âciz müddeti devam ederse, hasta kendine söyleneni, fehm eder olsa dahi, bayılan gibi, kazâ kendisinden sâkıt olur. {(1) Evvelkisi Hidayede ve ikincisi kitâb-ı tecnîs ve mezîdinde zikr olunmuştur. Tecnîs, muahhar olduğu için, ondaki tashih muteberdir.} Kazâ, sâkıt olunca, onun iskatı dahi olmaz. Nitekim, âtîdeki fasılda zikr olunur.

(Meselâ, dört vechi üzeredir: 1 - Eğer îmâdan âciz olarak, altı namaz devam eder ve hasta dahi - kendini bilmez, bir halde bulunursa, kazâ ondan icmaan sakıt olur. 2 - Eğer âciz, ondan az devam eder ve hastanın aklı başında bulunursa, o namazları sonra icmaan kazâ eyler. 3 - Âciz altı namaz devam edip, hastanın aklı başında ise, 4 - Ve yahut, âciz altı namazdan az ve fakat hasta, kendinde değil ise, bu iki sûrette, meşayih ihtilâf edip, kimi: Kazâ etmek lâzım olur, ve kimi: Olmaz, demişlerdir).

Namazda, sahih olarak durup (ve namazın bir kısmını kaimen kılıp), namazda iken, kendisine maraz ârız olsa, kaadir olduğu veçhile - velev ki, îmâ ile olsun - namazı itmam eder.

(Yâni kaadir ise, oturduğu yerde rükû ve sücud ederek ve rükû ve sücuda kaadir değil ise, kaimen veya kaiden îmâ eyleyerek, ve kıyâm ve kuuda dahi kaadir değil ise, yattığı yerde îmâ ederek, namazını tamamlar. Zîra ednanın âlâya, binası câizdir).

Namazın bir parçasını, rükû ve sücud ile kılmak, onu iptal edip te sonra, istînafen hepsini îmâ ile, edâ etmekten evlâdır.

Kaiden rükû ve sücud ederek namaz kılmakta olan hasta namazda

— 357 —

sıhhat bulsa, bina eder. {(1) Yâni, namazı yenilemeyip namazını essihha gibi, kaimen itmam eyler.} Çünkü bina, iktida gibidir. {(2) Kaim ise, kaide iktida edebilir. Münferit dahi, âhir salâtını, evvel salâtınabina eyleyebilir.} Kaimin kaide iktidası sahih olduğu gibi, oturarak kılınan namaza dahi, kıyamı bina etmek - indeş-şeyhayn - sahih olur.

(Namaz kılmakta olan, tâbirinde şuna işaret vardır ki, kuudun rükû ve sücud etmezden evvel, hastaya takat gelmiş olursa, kaviyi zaîfe bina etmek olmadığından, ittifakla câizdir).

Namazın bir miktarını, îmâ ile kılmış olan hastaya, namazda kuuden olsun, rükû ve sücud etmeğe kudret gelirse, bina edemez, yâni salâtı, istînaf etmek lâzım gelir. Çünkü, bunda kavîyi zaife, bina etmek vardır.

(Rükû ve sücud ederek namaz kılanın, îmâ ile namaz kılana iktidası câiz olmadığı gibi, bu bina dahi câiz olmaz).

Muztacıan (yan üstü yatarak), îmâ etmekte olan musâllî dahi, kuuden îmâya kaadir oldukta, bina edemeyip, istînaf eyler, (yeni baştan kılar).

Mecnun veya bayılmış olan kimse, kendisinin cünun veya iğması (bayılması), beş namaz zamanı sürerse, ifakat bulduktan sonra, onları kazâ etmek lâzım gelir. Beş namazdan ziyade sürerse, yâni, altıncı namazın vakti dahi, o hal üzere huruç eylerse, {(3) Bu, imam Muhammed hazretlerinin kavlidir. Ekser muteberatta musahhah olan da, budur. İndeş-şeyhayn, gece ve gündüz saatleri üzerine - velev birlâhza olsun - ziyadelik muteberdir. Semere-i hilâf, duha vaktinde baygın olan kimse ertesi gün zevalden biraz evvel ifakat bulmak suretinde zahir olur ki, bunda- saat yönünden - bir gün bir geceden, ziyadelik mevcut olmakla - indeş-seyhayn - kazâ lâzım olmayıp, imam Muhammed indinde, altı vakit geçmiş olmadığı için, kazâ. vardır.} geçirdiği namazları, kaza lâzım olmaz. {(4) İbni Ömer radiyallahü teâlâ anhuma hazretlerinden, bayılma hakkında, böyle rivayet olunmuştur. Cünun dahi bayılmanın mislidir. Sahih olan budur. Dürerin, fevaitin kazâsı ve marîzin namazı, bablarında mezkûrdur ki, Hazret-i Ali, bir gün ve bir geceden ekal, baygın olarak, namazları kazâ etmiş olduğu gibi, Hazret-i Ammâr ibni Yâser dahi bir gün ve bir gece, baygın olmuş oldukları halde, kazâ etmişlerdir. İbni Ömer hazretleri ise, bir gün ve bir geceden ekser baygın olup, kazâ etmemişlerdir. Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmeîn. Özürler üç türlüdür. Biri cidden mümteddir: Çocuklu gibi ki, onunla ibadet sâkıt olur. Biri cidden kasırdır: Uyku gibi ki, onunla, hiç bir ibadet sâkıt olmaz. Diğeri, ikisi arasında mütereddiddir ki, o da, bayılmadır. İmtidad ederse cidden mümted olana, ilhak olunur. İmtidad etmezse, cidden kasr olana, ilhak olunur.}

İmâ ile dahi, namazı edadan âciz olan hasta, onları kazâ edecek müddet, sağlık günlerine ermeden, vefat ederse, salât-ı faitesi, bir gün ve bir geceden az dahi olsa, onları, vasiyyet etmek, kendisine lâzım olmaz. Çünkü, vasiyyetin lüzumu, kazânın fer'i olup, meselemizde ise, o hasta, onları kazâ edecek, sıhhat zamanına ermemiştir.

Sâlifüz-zikir (onun özrünü kabul, Cenab-ı Hak ehaktır) hadîsini, sukut özrünün makbuliyyetiyle, tefsir edenlere göre, mâna zahir olduğu gibi, tehir özrünün makbuliyyetiyle, tefsir edenlere göre dahi, zahirdir ki, o hasta, namazını kazâ etmeğe, zamanını idrak suretiyle kaadir olamamıştır.

— 358 —

ISKATI SALÂTA DAİR:

İskat ki, düşürmek demektir. Farz ve vâcib olarak, ölünün zimmetinde kalan namazlara taâllûk eder ki, gece ve gündüz farzlarından her vakit namazı ve bir de, salâtı vitir için olur. Yevmi altı namazdır.

Mükellef, bunları îmâ ile olsun, edaya kaadir iken, edâ etmediği gibi kazâ dahi etmeyerek, ömrü encama ererse, ona bunların iskatini, vasiyyet etmek, lâzım gelir.

Bedene hâs ibadet, niyabet kabul etmez olduğundan, salâtının sevabını biri, - ölü ve diri - diğerini bağışlayabilirse de, kimsenin namazını, kimse kılamaz. Hadîs-i şerifte: "Bir kimsenin orucunu, başka bir kimse tutamaz ve namazını kılamaz ve lâkin, tarafından tesadduk eder." buyurulmuştur.

Meyyitin metrûkatının üçte biri, kendinin ihtiyaçlarını karşılamaya medar olmak üzere, kendisine ait olduğundan, ondan salâtın iskatini vasiyyet ederse, verilecek fidye yüzünden husule gelecek, fukara kalblerinin hoşluğu sebebiyle, - bifadlillâhi teâlâ - onun afvı umulur. Meyyit vasiyyet etmemiş olduğu takdirde veli, yahut başka biri, onun tarafından iskatı teberru ederse - inşallahü teâlâ - câiz olur.

Gerçi, namaz için fidye îtası, mansûs değildir. Ve mansûs olan, oruç fidyesine, onu kıyas etmek dahi- kıyaslanan hüküm, makul olmadığı için - sahih değildir. {(1) Hattâ, hal-i marazda, salâtı için, fidye vermek olmaz. Orucu için olur.} Ve lâkin, ibadet bâbında bu, ihtiyâttır. {(2) Bunun içindir ki, salât fidyesinin meyyite kifayeti - inşallah - denilerek, meşiyyete tâlik olunmuştur. Kıyas mesaili, meşiyyete tâlik olunmaz, Namaz oruçtan daha mühim olduğu için, bu istihsanda, fukaha meşayihinin, kelâmları müttefik olup, aralarındaki ihtilâf, ancak bir günün namazı dahi, bir günün orucu gibi, iskat olunur, olmasındadır. Mûtemed olan ikincisidir. İskatı salâtın, aslı yoktur, diyenler cehalet etmektedirler.} Salâtın fidyesi - indallah - salâta kâfi ise, febihâ. Ve illâ, meyyit için, sadaka sevabı hâsıl olur.

— 359 —

Meyyitin velîsi, yâni - veraset veya vesayete mebnî - mâlinin ken dinden sonra, mutasarrifi, onun vasiyyeti üzerine {(1) Vasiyyeti olmasa, vârise ihraç etmek (yâni iskatı icra eylemek) lâzım ol. maz. Onlar, bu işte, müteberri olabilir. Sadaka-i fıtır ve nafaka-i vâcibe ve keffarat ve hac vasiyyeti ve nezir sadakası ve farz vâcib olan oruçlar misilli, sair hukuku vâcibe için dahi, iskat yapılır.} metrukâtının sülüsünden, {(2) Çünkü, meyyitin hakkı marazı mevtinde, ancak malinin sülüsündedir. Sülüsana, varisin hakkı, taallûk eder. Sülüsü vefa etmediği takdirde, ziyadesi için, vârisin izni gerektir. Varisin icazeti olmadıkça, hakkına tecavüz olunmaz.} her günlük, altı namazdan, her biri için, bir fakirin akşamlı sabahlı, yiyeceğini ihraç eder yâni, ona birer Sadaka-i fıtır miktarı şey. îta eyler. Sadaka-i fıtır, kitâbüs-savmda mübeyyendir. Onu - aynen veya kıymeten - verir. Fakirin hacatının tenevvüüne mebni, {(3) Çünkü, fakir sadaka-i fıtırin teallûk ettiği şeylerin, aynlerinden, bazen müstağni olup, paraya muhtaç bulunur ki, onu havayicine sarf eder.} kıymetten efdâldir.

Bunda adet mansus olmadığı için, onları müteaddit fakirlere vermek câiz olduğu gibi hepsini bir fakire vermek dahi, câizdir. {(4) Fidye, ibaha kâfi olur mu? İki kavlin meşhuru, olur.}

Meyyitin vasiyyet ettiği mal, üzerinde olan hakkullaha vefa etmediği, yahut onun sülüs mali, iskatına kâfi olmadığı ve yahut kendisi vasiyyet etmemiş olmakla, bir kimse, onun tarafından, az mâl ile teberrû etmek isteyip, mal yetişmediği takdirde, meyyitin zimmetini, üzerinde olan hakkullahın hepsinden ibra için çare: Devir usûlüdür ki, meyyitin orucundan ve namazından ve sâir, hakkullahından mevcut malin tekabül edeceği miktar, takdir olunduktan sonra, o mal, o miktarın meyyitten iskatı kasdiyle, fakire verilir. {(5) Meselâ, namaz borcu çok ve buğday az olsa, bir günün altı namazına bedel, bir fakire üç saa' buğday verilir ki, her namaz için, bir saın yarısı olan beşyüz. yirmişer dirhemden, üç bin yüz yirmi dirhem buğdaydır, yahut onun bedeli bulunan meselâ, ikişer kuruştan on iki kuruştur. Fakir onu, ahz ve kabz ettikten sonra, îtâ edene hibe etmek ve hibe olunan zât ki, evvelce mûtî ve şimâl mevhubünlehtir, onu bâdel-kabz, yine fakire vermek suretiyle, namazlar, ödeninceye kadar, bu veçhile devr olunur.} Fakîr dahi, onu alıp, kabul ettikten sonra, mûtî kim ise, ona hibe eder. Kendisine hibe olunan dahi, hibe tamam olup temellük hâsıl olmak için, onu kabz ettikten sonra, teberrüan ber vechi iskat - fakîre îtâ eder. {(6) Devr olunan mal, müsabih dahi olsa, ilk defadan sonra, teberrû eden mûtidir.} Fakîr onu ahz ve tekabülden sonra, mûtiye hibe edip, mûtî, o hibeyi kabz ile temellük ettikte, yine -iskat veçhile - fakire îtâ eyler ki, o mâl meyyitin üzerinde, oruçtan ve

— 360 —

sâir, hukuk-u vâcibeden, zan ve tahmin olunan miktara tekabül edinceye kadar, arada deveran eder. {(1) Kabz ve defin tekrarı, lâbüddür. Fakirin biri, onu ahz ettikten sonra, hibe olarak defi eylemese, ona - zahirde - nâil olmuş olur.} Ve her devirde, mal miktarı hak, iskat edilmiş olur. {(2) Dürru Muntekada mezkûrdur ki, meyyitin ömrü miktarınca iskat yapmak isterlerse, müddet-i ömrünü hesap edip, erkekte onun on iki senesi ve kadında dokuz senesi, çocukluk müddeti olmak üzere bittenzîl, bâkîsi için iskat olunur. Parası vefa ederse ne âlâ, etmezse, devir yapılır.}

GEÇMİŞ FARZLARIN KAZASI:

Kazâ, lûgatte hüküm mânâsınadır ki, hâkime kadı denir. Istilahta kazâ: Edâ, mukabilidir. Emr ile, vâcibin, aynini teslim ve ityana: Edâ ve mislini teslim ve ityana, kazâ denir.

Namaz vakte bağlı bir ibadet olmakla onu vaktinde kılmak, vâcib bil-emrin aynını ifâ olduğu için edâ, vaktinin dışında kılmak onun mislini ifâ demek olduğu için kazâdır. Fevait, vakti geçmiş namazlar demektir. Faitenin zıddı vaktiyyedir ki, vaktinde kılınan veya kılınacak olan namaz demektir. Ona salâtı hazıra dahi denir.

Fevait tâbirinde, müslümana hüsn-ü zan vardır ki, metrukât denilmemiştir. Zîra, müslim namazı terk etmek değil, belki her nasıl ise, namaz bir özre mebni, bilâ-kasd geçmiş olmaktır!

Bilâ-özür, namazı terk edenin hükmü, vitir babının evvelinde, ve daha evvel, zikrolunmuş olduğu gibi, bir özre mebni, kat' ve tehîrin ce vazı dahi, evvelce zikrolunmuştur.

Edâ, asıl ve kazâ ona halef ve ivazdır. Bir namazı, bilâ-özür vaktinden sonraya bırakmak, bir kebîredir ki, kazâ ile olmayıp, belki, kazâ etmekle beraber, tevbe dahi eylemek veya hacca gitmekle, zâil olur. {(3) Mâsiyetten kesilmek, tevbenin şartlarındandır. Hacc-ı mebrûr, kebairi dahi örter.} Kazâ, namazı terk etmenin günahını giderir. Tehir etmenin günahını gidermez.

Şimdiye kadar, edâ nevileri beyan edilmiş olmakla, açıklama sırası kazâya, yâni vaktinde kılınmayan namazların, tediye suretini, ifadeye gelmiştir.

Maksut farz olan namazların, kazâsıdır ki, vitire dahi şâmildir. Çünkü, o da, farz-ı amelîdir. Sünenin kazâsının beyanı, (idrâkül-fâriza) babındadır. {(4) Onlara kazâ itlakı da, mecazdır.}

Edâsı farz olan namazın kazâsı dahi farz, ve vâcip olanın vâcip, ve sünnet olanın sünnetidir.

Kazâ, edâya göre olduğundan, seferin dörtlü faitesi, hazarda dahi ikişer, ve hazarın dörtlü fâitesi, seferde dahi dörder rekât olarak ve sıhhat ve hastalık halleri, böyle olmayıp, marîzin namazı, kendi miknetiyle

— 361 —

mukadder olmakla, sıhhatinin faitesi, maraz halinde, marîzâne ve hasta halindeki faitenin, sıhhat halinde, sahîhane olarak, kazâ olunacağı, salâtı misafir (Yolculukta Namaz) babında zikrolunmuştur.

Kazâ için, muayyen vakit olmayıp, yasak olan üç vakitten mâdâ, her zaman kılınabilir.

Ancak, tertip lâzımdır ki, bir farzı fevt eden kimse, gerek iskat edici olmayan bir özür ile geçirmiş, ve gerek bilâ-özür terketmiş olsun, onu kazâ etmek, kendisine farz olduğu gibi, salât-ı hazırasından evvel kılmak dahi lâzımdır. Meğer ki, vaktiyyenin dahi, geçmesi korkusu ola. Nitekim, beyanı gelecektir.

Faite ile vaktiyye arasında, tertip mustahak olduğu gibi, nefs-i fevait, arasında dahi, tertip mustahaktır, {(1) Mustahak, lâzım mânâsınadır. Cevherede, şart lâfzının dahi, ilâvesiyle(şartı mustahak) denilmiştir. Sahibi Hidaye: İndena, müstahak ve indeş-şâfiî, müstahab demiştir. Bu bapta meşayihin sözleri, muhtelif olduğundan, müellif müstahak lâfzını tercih etmiştir.} ki, beş vakit farzları ile vitir, edaen ve kazâen, tertîb üzere kılınır.

Faite ile vaktiyye arasında, tertib lüzumuna delîl, şu mealdeki kavli şerifi nebevidir: "Bir namazı uyku veya unutma ile, geçirip te, cemaat ile, namaz kılmakta iken, onu hatırlayan kimse, içinde bulunduğu namazı kılsın, {(2) O namaz, o kimse için, nafile olur.} ondan sonra hatırladığı o namazı kazâ etsin, daha sonra da imam ile kıldığı namazı iade eylesin." {(3) Hadisi Hazret-i Câbirde dahi, vâkîdir ki, Resulullah sallallahü teâlâ aleyhive sellem efendimiz hazretleri, bir ikindi namazını, güneşin gurubundan sonra, kazâ buyurup, ondan sonra, akşam namazını kılmışlardır. Bu da, mezkûr tertibin delîl istihkakıdır. Eğer, tertip müstahab olaydı, tehiri mekruh olan, akşam namazını müstahab için, tehir buyurmazlardı.}

Geçmiş namazlar arasında, tertîb lüzumuna delîl dahi, yevmi Hendekte geçmiş olan namazları, Resûl-ü Ekrem (S.A.) efendimiz hazretlerinin tertip üzere kazâ buyurmuş olmalarıdır ki, Medine-i Münevvere çevresine hendek kazdıkları, ahzab vakasında, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarından, meşgul olmuşlardı. Müşrikîn, min indallah mahzun ve mündefi olup, geceden bir müddet geçtiğinde, Hazret-i Bilâle, ezanı emir buyurdular. Bilâl hazretleri, ezam okuyup ikamet almakla, Hazret-i İmâmül-mürselîn, ashabiyle cemaat olarak, evvelâ öğle namazını, sonra yine Hazret-i Bilâlin ikametiyle, ikindi namazını ve ondan sonra yine bir ikametle akşam namazını kazâ ettiler, en sonunda da bir ikamet daha alınarak vaktin yatsı namazını kıldılar. {(4) Nitekim, Ezan babında geçti. Muhaşşî der ki, hâsılı kelâm: Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretlerinden, bir namazı, ne edaen ve ne kazaen makabline takdim ve mâbâdinden tehir etmek, vâkî olmamıştır. Eğer, tertibe riayet bazı eimmenin dedikleri gibi, müstahab olaydı, tertibin terkinin dahi cevazını beyan için, bir kere olsun, terk ederler veya terke işaret buyururlardı. Bu ise, kendilerinden ve ne sahabe hazeratının birinden, ne kavlen ve ne fiilen aklolunmamıştır.}

— 362 —

Tertibin istihkakı, faite az olmak ve hatırda bulunmak ve vaktiyyanin vakti daralmış olmamak, kayıtlariyle mukayyettir.

Faite, vitirden gayri altı ve daha ziyade olursa kesîr {(1) Çünkü, vaktiyye vazifesi, beş iken altı olmakla, tekessür eylemiş olur. Vitir dahi, kazâsı lâzım bir namaz ise de, bu hesapta sayıya dahil olmaz.} ve altıdan az olursa, kalîl tesmiye olunur. Bu sayıda, vitir hesaba konulmaz. Ve lâkin, bir faite - velev ki vitir olsun - hatırda iken, kılınan beş vaktiyye ile, altı sayılır.

İmdi bir faitesi var, ve hatırında, ve vakit dahi vâsî, iken onu bırakıp ta, vaktiyeyi kılan kimsenin vaktiyyesi, tertîb lüzumuna mebni, fasit olur.

Fesat, İndel-imameyn kat'îdir. {(2) Yâni bilâ tevekkuftur. Lâkin, - indessânî - fâsid olan vasıf, farziyyettir. Ve - indessâlis - salâtın aslıdır.} İndel-imam mevkuftur ki, tekarrür edip kalmak, ve mündefi olmak arasında, mütereddit olup, onun tekarrürü, namaz adedinin hadd-i killette kalmasına, ve indifaı, haddi kesrete varmasına, mütevakkıf bulunur. {(3) Dürer haşiyesinde mezkûr fesadın, tertibin vücubünü bilene göre olduğu kaydı vardır.} Eğer o kimse vaktiyyeden sonra, faiteyi kazâ ederse, kıldığı vaktiyyenin fesadı tekarrür etmekle, onu da iade veya kazâ eylemek lâzım gelir. Ve eğer, o vaktiyyeden sonra, faitesini kazâ etmeyip, ikinci ve üçüncü ve dördüncü ve beşinci vak tiyyeleri dahi kılarsa, onlarda da, birer birer fesat tekarrür edip, fâsit dahi, metrûk hükmünde olarak, metrûk namazların adedi - faite ile - altı olmakla, beşincinin ki, hükmünce altıncıdır, vakti çıktığından itibaren, tertibin sukutuna mebni, mündefi, ve namazlar sahih olmuş olur. Meselâ:

Sabah namazını, uyku ile geçiren kimse, öğlenin edâsından evvel, onu kazâ etmek lâzım iken, bırakıp, öğleyi kılarsa öğlesi, ve ikindiyi kıldıkta ikindisi - ilâ ahirihî - fesâd-i mevkuf ile fâsit olup, eğer namazlar, kesret haddi olan altıya varmadan, faitesi olan, sabah namazını kazâ ederse, lâzım olan tertibi, ihlâl etmiş olduğu cihetle, fesat tekarrür eyleyerek, kıldığı vakit namazlarını, sırasiyle kazâ etmek lâzım gelir. Ve eğer, o namazlar, kesret haddine varmış, yâni faitesini, kazâ etmeyerek, bırakıp, vaktiyyelere devam ile, ertesi günün sabah namazını dahi kılıp, güneş doğmuş bulunursa, tertîb sâkıt ve lüzumsuz kalarak, tekarrür

— 363 —

etmek üzere olan fesat, mündefi olmakla, kıldığı farzlar sahih, ve ancak ilk günün sabah namazı kazâ olur.

İşte bu, namazdır ki, hakkında (bir namaz, beş namazı ifsat ve bir namaz, beş namazı tashih eder) denilir. Müfsit olan, bir namaz, şol faitedir ki, hatırda iken bırakılıp, vaktiyyeler kılınarak, onlardan beşinci namazın vakti çıkmadan, kazâ olunmuştur. Musahhih olan, bir namaz dahi, eda olunan beş namazın, şol beşincisidir ki, kılınmış ve vakti dahi çıkmış olmakla, metrûk faite ile beraber, mecmuu adet, altıya bâliğ olmuştur.Bu şart sahibi tertip içindir.

Mezkûr kayıtlar mucibinde, tertîb üç şeyin, biriyle sâkıt olur:

Birincisi, zıykı vakittir ki, vakit daralıp, hem faiteyi ve hem vaktiyyeyi, îfâya kâfi olmamaktır. {(1) Müellif, maal-vaktiyye, fevaitin hepsini, istiaba vakit kâfi olamamak, demiş olduğundan, bundan anlaşılan, vakit cemiî fevaitten, dar olmayıp ta, vaktiyyeile beraber bazı fevaite kâfi gelmemektir. Meselâ: Öğle namazını unutarak ikindinamazına başlayıp, unuttuğu öğleyi, şöyle bir zamanda hatırladığında, öğlesiyle iştigal etse, ikindisi, kerahet vaktinde vâkî olacak. İndeş-şeyhayn onu kesip öğleyi kılar. İmam Muhammed indinde, ikindiye, devam edip, öğleyi, güneşin gurubundan sonra, kazâ eyler.} Bu halde, mütevater ile amel, lâzım ve çünkü, meşhur ile amel, kat'î iptali, müstelzim olur. {(2) Mütevater: Salâtı mektubenin vakti, salâtı hazıra için olmaktır, çünkü vakitle farz olan namaz, vaktin kendi namazıdır, geçmiş namaz değil.} Sinai vakit, sebebîyle aralarını cemi mümkün oldukta, onunla da amel olunur. Ziyki vakit sebebiyle, cemi müteazzir oldukta, elbette vaktin farzı mukaddemdir. Yitiği ararken, mevcudu kaybetmek akıl kârı değildir.

Meselâ, öğle kazası ile meşgul olmak takdirinde, ikindi namazı, yahut onun bir miktarı, kerahet vaktine kalacak ise, tertîb, - kavli esahta - sâkıt olup, vaktin çıkmasiyle, avdet dahi etmez.

Vaktin darlığına itibar, başlama zamanındadır. Faite, hatırında iken. vaktiyyeye başlayıp ta, onu uzatarak, vakit daralırsa, vaktiyye câiz olmaz. Meğer ki, onu katederek, sonra yine başlamış ola.

Faite hatırında değil iken, vaktiyyeye başlayıp ta, onu uzatmakla

— 364 —

vakit daraldıktan sonra, faiteyi hatırlarsa, vaktiyye, o halde câiz olur. {(1) Ve ona kat'î lâzım olmaz, zîra ona - evvelden olan şürû, (nisyan olduğu için) câizdir. Kesse de, saniyen başlayabileceği cihetle, kesmenin faidesi yoktur. Bekâ, iptidadan, eshel olduğu için, cevaza dahi, evlâ olmuştur.} Faite, müteaddit olup ta, vakit onlardan yalnız bir miktarına vaktiyye ile beraber kâfi olabilecek suretinde dahi tertîb - kavli esahta - sâkıt olur. Çünkü vakti, fevaitin bazısını tercih edip, onlara sarf etmek, diğer bazısına sarf eylemekten, evlâ olamaz.

İkincisi, nisyandır. Yâni üzerinde faite olduğunu unutmaktır. {(2) Nisyan ve cehil (unutma ve bilmeme) şâfiîde aynı hükme girer. Hanefîdeayn ayrıdır.} Tertîb bu sebeple dahi sâkıt olarak, kılınan vaktiyye, sahih olur. Çünkü, unutunca artık faiteyi ityana kudret olmaz. Hak celle ve âlâ dahi, bir nefse, onun kadir olmadığını teklif etmez. Bir de, faitenin hatırlanmaması sebebiyle, vakti henüz mevcut olmamış ve binaenaleyh, vaktiyye ile içtima etmemiş demektir.

Üçüncüsü, fevaitin kesretidir. Fevait kesîr olmak - vitirden gayri - adeden altıya varmak ile olur {(3) Gerek hakikaten altı olsun, gerek hükmen altı bulunsun: Bir faite üzerinden, onu mütezekkir olduğu halde, beş vakit namaz kılınarak, güzeran olmak gibi. Vitir, bu hesaba katılamayacağından, istisna edilmiştir. Gerçi vitir, yatsıdan sonra kılınır, fakat kendine mahsus belli bir vakte sahip değildir. Bu yüzden namaz vakitleri beş olarak sübût bulmuştur.} ki, vaktiyye tekrara vüsul île tekessür etmiş bulunur. Bu halde tertîbe riâyet, hareci müeddi ve külfet olur. Bu ise, nassan medfudur. Hem de tertibin, o halde iştiratı, vaktiyyenin fevt edilmesini müeddi olabilir ki, bu da, haramdır.

Tertibin sukutunda muteber olan, altıncı namazın vakti, çıkmaktır. {(4) Altıncı namazın vakti girmekle, olduğu dahi, rivayet olunmuştur. Çünkü, beş namaz üzerine zait olan, tekrar hükmündedir.}

Fevaiti kesire ile {(5) En az altı vakitlik faiteye, kesir ve onun aşağısına kalil diyoruz.} vaktiyye arasında, tertip sâkıt olduğu gibi kesîr olan nefsi fevait arasındaki tertîb dahi- alel-esah - sakıttır.

— 365 —

Giden geri gelmez, kaidesince, çok olan fevait kazâ oluna oluna sayıca azalarak, altıdan az kalmak ile, tertib avdet etmez {(1) Esah olan budur. Bunun hilâfına yâni, fevait killete avdet etmekle, tertibin dahi avdet edeceğine kail olanlar varsa da fetva bunun hilâfınadır. Nitekim metinde ve bundan sonraki dip notunda (hamişte) açıklanmıştır.} olduğu gibi, altı faite-i kadîmesi var iken, yeni bir faitesi daha peyda olan kimsenin dahi, tertibi sâkıtı avdet eylemez. {(2) Yeni fevait ile eski fevait, tertibin ıskatında müsavidir. Evvelkinde, ashab ve meşayihimizin, mütekaddimin ve müteehhirîni müttefiklerdir. İkincisinde, hilâf vardır, şöyle ki, bir aylık namazı kazâya bırakarak, vaktiyyata ikbal etmiş olan kimse, vaktiyyelerinin dahi, birini geçirerek, o hatırında iken, diğer vaktiyyeyi kılsa, bâzı müteehhirîn demişlerdir ki, onu tehavünden zecren, bu namaz caiz olmaz. Bâzılar caiz olur, demişlerdir. Zamanımızda bununla üfta etmek evlâdır. Zira, ibadatta tehavün, faşîdir (yaygındır). İmdi, otuz sabah namazı kazâ edip, sonra dahi öğleleri ve ikindileri "ilâ âhirini" kazâ eylese, hepsi sahih olur. Fevait - çoğaldıktan sonra - kıllete, dönmüş olmakla dahi, tertib avdet etmez. Nitekim, bir aylık namazı kazâ edip te, yalnız bir günlüğünü kazâ etmeden, vaktiyyeye başlasa ve faitesi dahi, hatırında bulunsa, şûruû, câiz olur. Bütün fevaitini kazâ etse, dahi tertip avdetetmez. Lâkin, müellif (Hidâye sahibi) ve sairi, fevaitin hepsi, kazâ edilmiş olmak sûretinde, tertibin avdet edeceğini, zikretmişlerdir.} (Bâzılar sukutun illeti, kesret olup, o ise, zail olmuş bulunduğu beyaniyle, tertibin avdetine kail olmuşlardır. {(3) Zikr olunan iki sûrette de - esah rivayet - avdet etmemektir. Fetva dahi, bunun üzerindedir. Çünkü, bu faite ile iştigal, o fevait ile iştigalden evlâ değildir. Hepsiyle iştigalde ise, vakit farizasını fevt etmek vardır. Onların dedikleri, tehavünden zecri değil, tehavünü müeddi olur. Çünkü, salâtı fevt etmeği itiyad edip te, nefsine tekâsül, galip olmuş olan kimse: "tertip olmaz ise, cevaz da olmaz" diye üfta edilse, diğer namazı dahi, geçirip, arka arkaya olacak, fevait haddi kesrete varır.}

Fesad-ı mevkuf, evvelce dahi ifade edildiği gibi, Hazret-i İmamın mezhebi olup, metinlerde açıklanmış olan da budur. Onun, mevkufun aleyh vaktiyyeler beşe bâliğ olmadan, faitenin kazâ olunmasıdır. Bu tahakkuk etmedikçe fesâd-ı mevkuf, mevkufun aleyhini bulamayarak mündefî olmakla,

— 366 —

- evvelkilere istinat ile - namazların cümlesi, sahih olur. {(1) Çünkü hükmün sıhhati, illetin varlığına istinad etmiştir. Terk edilen namazların kazâsı ile diğerleri de fesattan kurtulmuş olur. İlletin avdeti ile hükmünde avdet edeceğine dair başka misaller de vardır: Zekâtını sene içinde veren, sene sonunda nisaptan düşerse, (fakirleşirse), o zekât farz yerine değil, nâfile yerine kaim olmuş olur. Arafattan dönüşte akşam namazını yolda kılan kimsenin namazı Müzdelifeye gelince nafileye münkalip olur. Şayet onu Müzdelifede o gece iâde etmezse fecrin tulûu ile iâde imkânı kalmadığından tekrar farza münkalip olur. Öğle namazını evinde kılıp, sonra Cuma namazına çıkan insan da öyledir. Cumaya yetişip, Cuma namazını kılabilirse evinde kılmış olduğu öğle, nâfile yerine geçer. Cemaate yetişemez de Cumayı kılamazsa o namaz farz yerine kaim olur.}

İmameyn nezdinde fesad-ı katîdir ki, hiç bir şeye mütevakkıf olmayarak, mütekerrer ve gayri zaildir {(2) Çünkü, illetin tesiri ancak mâbâdinedir: Av için öğretilmiş olan köpek gibi ki, onun teallümü, üç kere, tuttuğunu yememesiyle, sabit olarak, ondan sonra tuttuğu av yenmeğe salih olur. Ondan evvel tuttuklarında, o salâh ve halâliyyet olamaz. Kölesini alış verişte görüp sükût eden, ondan sonraki tasarrufu hakkında, köleye- delâleten - izin vermiş olur. O tasarrufu hakkında değil.} o kimse, o namazları yâni, hem metrûkeyi, hem de o hatırında iken, onu kazâ etmeyerek edâ ettiği beş vakit namazı, kazâ etmek lâzım gelir.

Fevait, zikrolunan suretle, altı oldukta, {(3) Tertibin sukutunda sevab olan, metrukeden başka, beş namaz, daha olmağa itibar olunmaktır ki, onunla altı sayılır.} tertîb sâkıt olmakla ondan sonraki namazlar, ittifakan sahihtir.

Kaldı ki, imameyne göre, fesat bilâ-tevakkuf olmakla beraber, imam Ebû Yûsuf nezdinde -Hazret-i İmamın reyi veçhile - salâtın vasfına ve imam Muhammed nezdinde salâtın aslına mütaâllik olmak üzere, muhtelifün fihtir ki. imamı sani, imamı evvel gibi (her ikisinin kavillerinin ihtilâfı üzere) namazın farziyyeti fâsid olarak, namaz nafile olur, diyor İmamı salis ise, namaz esasından bâtıl olur, diyor. Semere-i hilâf, kahkaha ile, abdestin bozulması meselesinde, zahir olur ki, Şeyhayn nezdinde, kahkaha, namazın içinde vâki olmakla, abdest bozulmuş olur. İmam Muhammed nezdinde, namaz dışında vâkî olmakla, abdest bozulmuş olmaz. {(4) İmam Muhammedin kavli, istihkak-ı tertib meselesinde, mütemessek olan, hadîsi sabık ile mahcuptur ki, imam arkasında, faitesini tezekkür eden kimse, namazına devam ile memurdur. Hem de vasfa âit olan şey ile, onun butlanı, aslın butlanını, icap etmez: Keffaret-i muassirin savmında olduğu gibi ki, muassir olan kimse, savm ile keffaret orucunun müddetinin hitamından evvel, yesare ermek takdirinde, tuttuğu oruç, keffaret olmasa, nafile vâkî olur.}

— 367 —

Faite-i metrûke, vitir olmak dahi, feraizden biri olmak gibidir ki, tertîb sahibi olan kimse, vitiri kılmadığı hatırında iken, sabah namazını kılarsa, salât fecir - indel-iman - mevkufen fâsit olur.

Fevait, çok oldukta, farzlar ve evkatın tezahümüne mebni kazâ edilecek her namaz: Seneninayının‌ncigününün öğlesini kılıyorum, demek gibi, tâyine muhtaç olup, bunda ise, külfet derkâr olmakla, musâllî kendi hakkında, işi teshîl etmek istedikte, (vaktine yetişip te kılamadığı ilk öğleyi...) ve yahut, isterse (son öğleyi...) diye, niyyet eyler ki, her kılışta, ilk yahut son kalanı, kazâ etmiş olarak, tâyin hâsıl olmuş olur. {(1) Müellifi merhum, tarihin tâyinine misal olarak, bin elli dört senesi ikinci cemadının, on sekizinci pazartesi gününü, göstermiştir ki, onda - Muhaşşinin ifadesi veçhile - bunun, telîf tarihine işaret nüktesi vardır. Bu eseri kemterin, şu günkü, tahrîr tarihi dahi, bin üç yüz yirmi bir senesi zil-kadesinin on birinci cuma günü sabahıdır.}

Kenz'de buna muhalif olarak, tâyine hacet olmadığı ve niyyete (üzerimde olan bir öğle veya ikindiyi kazâ ediyorum) demek kâfi olduğu zikrolunmuştur.

İki hükmün ikisi dahi musahhah olmakla, {(2) Burada mezkûr olan, Zeyleînin ve Kenzde mezkûr olan Zâhidînin tashihkerdesidir.} tashihin ihtilâfı cihetiyle, iş ittisa etmiş demektir. Allah raûf ve rahimdir.

Fevaitin kemiyyetini bilmeyen kimse azamîye göre amel eder. Eğer sayısı hakkında bir kanaati yok ise, üzerinde fâite kalmadığını, teyekkun edinceye kadar kazâ eder.

Fevaitin kazâsı ile iştigal etmek, nevafil kılmaktan evlâ ve ehemdir. Yalnız, mârûf sünnetler müstesnâdır ki, onları nâfile niyyetiyle kılar. {(3) Kudûrî şerhi muzmerratında salât-ı duha ve salât-ı tesbîhi ve ahbar ve hadîste vârid, sair namazları da, bu meyana ithal etmiştir.} Diğer nevafilde, ona bedel, kazâyı niyyet eyler. {(4) Hiç bir namazını geçirmemiş olan kimse, ömrü müddetince, namazlarını ihtiyaten kazâ etse, mekrûh olur, denildi. Mekrûh olmaz, diyenler de oldu. Çünkü, seleften çok kimseler onu yaptılar. Efdâl, o kimse dört rekâtlı farzların, son iki rekâtlarında - fatiha ile - sûre okumaktır. Çünkü, min veçhin nevafildir. Farz olmak ihtimaline göre, onun dört rekâtında dahi, sûre zam etmiş olmak, nefelde vâcibi, terk eylemekten evlâdır.}

— 368 —

Bir namazı kılıp kılmadığında, şek eden kimse, vakit bâki ise, iade eder. Zira, vücubün sebebi olan vakit, kaimdir. Edada ise, şek vardır. Vakit çıktıktan sonra, şek etmişse bir şey lâzım gelmez. Zira vücubün sebebi geçmiştir. Adem-i eda dahi meşkûktür. Müslimin, zahiri hali, dahi, namazı vaktinde kılmış olmaktır.

Salâtın noksanında, meselâ, bir rekât eksik kılmış olduğunda, şek eden kimse, eğer namazdan fâriğ olmamışsa, onu tamamlar ve her rekât âhirinde oturur, ve eğer fâriğ olduktan sonra, şek ederse bir şey lâzım gelmez. (Bu nevi meseleler secde-i sehivin ahirinde zikredilmiştir.)

Dâr-ı harpte yâni, ecnebi diyarında müslim olup ta, ahkâm-ı şeriyyeyi cahil olmak cihetiyle, namaz kılmamış olan kimse, cehli müddetinde mâzûr olur ki, dâr-ı İslâma geldiğinde, onları duyup, öğrenmekle, kazâ etmek lâzım gelmez. Çünkü, hitap ancak, onu bilmekle ve yahut onun delîli ile, müteveccih olur ki, o da, dâr-ı İslâmda bulunmaktır. Onda, bunlar mevcut olmamıştır.

Dâr-ı İslâmda, şerâyî zahir ve şâyî olmakla, burada ihtida eden, bilmemesi ile, mâzur olamaz.

Cemaat, edada meşrû olduğu gibi, kazâda dahi meşrû olmak ve ezan, yahut ikamet okunmak mesaili için, ezan, ikamet ve imamet babına müracaat olunsun.

İDRAK-İ FARİZA: (CEMAATA YETİŞMEK)

İdraki fariza, mükellefin farza yetişmesi demektir. Yâni, farz olan namazı, imamla kılmağa yetişmek ve o meziyyeti elde eylemektir. Çünkü, cemaatin münferit üzerine, yirmi yedi derece faik, meziyyeti vardır.

Bu bapta, münferiden başlanan farz için, cemaat akd olunuverirse, onu cemaatle hâsıl etmenin keyfiyetinden yâni, tahsili tarîkinden bahs olunacak demektir.

— 369 —

Bâbın mesaili, bundan ibaret değil ise de, en mühimmi bu olmak itibâriyle, bahsin unvanı bu olmuştur. {(1) Yoksa, mesailin tenevvüü itibariyle, bu baba (mesaili şetta) unvanı dahî uygundur.}

— 369 —

için bozmak, tecdid ve islâh için, mescidi yıkmak kabilinden olarak, câizdir. Çünkü o nakz, surette nakz ise de, mânâda ikmaldir.

İmdi, cemaatle namaz kılınır olan mevzide, münferiden farza baş lamış bulunan kimse, orada {(3) Başka yerde değil. Bu kayda göre, kendi hanede olup, cemaat mescide ikame olunmak ve yahut kendi bir mescidde bulunup, cemaat, diğer bir mescide ikame edilmek suretinde, namaz kesilmez. Şurası var ki, cemaat kendisini fevteden kimseye cemaat talebi ve cemaatin bir mescidi ile mukayyed olmamak üzere vücubü, ve kesmenin ikmal demek olacağı, musarrah iken, fark zahir olamaz.} o farz için, cemaat akdolunarak, imam iftitah tekbirini aldıkta, henüz secde etmemiş ise, hemen kesip, imama iktida eyler {(4) Müellif, o kimsenin salâtını kesmesini, kaimen bir selâm ile olmak kaydiyle, takyit etmiş ise de, Kuhistânîde ve Mecmeul-enhurde kesme, mutlak olarak mezkûr olmakla, selâm ile olup olmamağa ve kaimen, yahut rakian olmağa şâmildir.} ki, bu kesme ve uyma, müstahaptır. İkmal için olan katı, ikmaldir. Rekât dahi, henüz tamamlanmadan bırakılabilir.

Her farz - ales-sahih - böyledir. {(5)...Musâlli eğer dört rekâtlı farza durmuş ise, - cenaze namazının geçmesinden korkmayan müteneffil gibi - bir şefaı itmam etmeyen, onu kesmez. Çünkü, kendisine iki faziletin cemi mümkün olur ki, o kimse, hem iki rekât nafile kılmış ve hem cemaata yetişmiş olur. Dörtlü farz ile takyit, ikili ve üçlü farzda, rekâteyn, itmam olunmayacağına mebnidir.} Farzın kazası dahi, edası gibidir.

Nezri müttehit farzı müttehit, nezri muhtelif, de, farzı muhtelif gibidir.

Eğer musâllînin, başladığı namaz nefel ise, onu iki rekâta tamamlayıp selâm vermedikçe, kesmez. Meğer ki, yanında fevatından havf ettiği cenaze namazı ikame edilmiş ola. O halde, nafilesini kesip, cenaze namazında, imama iktida eyler. Zira ki, onun halefi yoktur. Kestiği nafileyi

— 370 —

ise. sonra kazâ eyler. Ve bu suretle cenaze namazı sevabında dahi bulunmuş olur.

Musâllî başladığı farzın ilk rekât secdesini etmiş ise mesele, kılınan farzın dörtlü veya dörtlünün gayri olmasına göre, muhtelif hükümlü bulunur. Şöyle ki, kılınacak farz, dört rekâtlı olmadığına göre, musâllî kıldığı ve secde ile tamamladığı ilk rekâtı henüz secdesini etmemiş olmak suretinde olduğu gibi, hemen - bir selâm ile - kesip, imama iktida eyler.

Çünkü iki ve üç rekâtlı farzlarda başladığı farzı kesmeyip ikiye tamamladığı takdirde namazı tek başına kılmış olur. Bundan sonra imama uyacak olsa kendi namazı farz değil, nafile olmuş olur.

Musâllî, eğer bunlardan ikinci rekât için, secdeye varmış ise, kesmeyip, itmam eyler.

Kılınacak farz, dört rekâtlı olduğuna göre, musâllî kıldığı ve secde ile tamamladığı, ilk rekâta, onu siyaneten bir rekât daha, ilâvesiyle, teşehhüd ederek selâm verir. Ondan sonra cemaat faziletini ihraz için, farz kılıcı olarak, imama iktida eder. Evvelce münferiden kılmış olduğu, iki rekât nafile olur.

İmam, namaza başladığı vakit, {(1) İkame-i salât ve ikame-i cemaat tâbirlerinden maksut, kamet almak değil, fiilen namaza durmaktır. Nitekim, bundan mukaddem (iftitah tekbirini almak) ile tâbir olunmuştur.} musâllî kendi kendine iki rekât kılmış bulunmak suretinde dahi, hüküm budur ki, hemen teşehhüdü ifa ile selâm verip, farz için imama iktida eyler. Eğer üç rekât kılmış bulunursa, kendi namazını dörde tamamlayıp, sonra isterse, nafile kılıcı olarak, imama iktida eder. {(2) Bahr-i Râikta denmiştir ki, o kimse bu nafile ile, cemaat faziletine yetişmiş olur. Ramazan haricinde, cemaatle nafile kılmanın keraheti, imam ve cemaat birbirleri ile haberleşerek nafile kılmak suretindedir.}

Dörtlü farzlardan olan öğle ve yatsı namazlarından sonra, nafile kılmakta kerahet olmadığı için, iktida efdâldir. İkindi namazı, bu hükümden müstesnadır ki, ikindi namazını kıldıktan sonra, nafile kılmak, menhi olmakla, musâllî, onda müteneffil olarak iktida etmez.

Musâllî, dörtlü farzın üçüncü rekâtına münferiden kaim olup ta onun secdesine varmadan, o farz için cemaat ikame edilirse, hemen kaimen bir

— 371 —

selâm ile namazı keser, yahut kuuda avdet edip, selâmı kaiden verir ve her iki surette kılınan iki rekât, - fil-esah - {(1) Serahsî demiştir ki, kuuda avdet etmezse, namaz fesada gider. Zira kılınan iki rekât, nefele münkalip olmak için, kuud lâbüddür. Evvelce ifa olunan kadeise, farz olarak vâki olmamıştır. Buna göre, - âlâ kavlin - teşehhüdü dahi iade eder, ve - âlâ kavlin - evvelki teşehhüd, ona kifayet eyler. Ve selâmı iki ve - âlâkavlin -'bir verir. Fahrul-islâm ise demiştir ki, esah olan, o kimse imamın namazına şüruu niyyet ederek, hemen kaimen tekbir alır ki, imamın namazına şüruu zımnında, kendi namazının dahi, hatmi hâsıl olmuş olur. Ve isterse, sünnet-i şüruu dahi yerine getirmek üzere, el kaldırır.} fâsit olmayıp, nâfile olur.

Musâllî, cumanın sünnetine başlamış olup ta, hatip hutbeye başlamak {(2) Müellifin, hatibin hurucundan maksudu, hatibin - fiilen - hutbe etmesi demek olduğu, haşiyede bir kaç satır sonra, musarrahtır. Hatib minbere müteveccihen, yerinden hareket ettikten itibaren, sünnete durmanın keraheti mekruh vakitler faslında zikrolunmuştur.} yahut öğle sünnetine durup ta, öğlenin farzı için, cemaat ikame olunmak suretinde, iki rekât kılıp oturduktan ve tahiyyat okuduktan sonra selâm verir. {(3) Bunda iki fazilet içtima edeceği için, ercah olan budur. Bâzı fukaha onun şüru ettiği sünnet, salât-ı vâhide olmakla, dörde tamamlamak lüzumunu tashih etmişlerdir. İki faziletin biri, nefeli ifa ve diğeri hutbeyi dinlemek veya cuma farizasını eda eylemektir. Müellif, cuma sünneti hakkında der ki, müezzinlerin teininle iştigal ettikleri sırada, sünneti bir şefa kasr etmekten ise ikmal eylemek evlâdır, zira o zaman henüz hutbeyi dinleme zamanı değildir.} Hutbeyi dinleyip, cumayı kıldıktan veya öğlenin farzım edadan sonra, sünneti dört rekât olarak ve son sünneti dahi, başkaca kılar. Evvelce - bunda meşru olan - nefel bir şefa olarak, itmam edilmiş olmak cihetiyle, bunda onu iptal etmek dahi yoktur.

İkindinin farzından sonra, nafile kılmak mekruh olduğundan, ikindi namazının mendup olan sünneti, farzın cemaaten ikame olunmasına mebni, bir şefa olarak, kesilmiş bulunursa, onunla iktifa olunup, farzın edasından sonra, kazâ olunmaz. Amma, yatsının ilk sünneti farzdan sonra kazâ etmeğe, bir mâni bulunmadığından, kılınır.

Câmi ve mescitler, cemaatle farzların kılınması için olduğundan, sünnetlerde asıl olan, onları evlerde kılmaktır. Sünneti, evde kılamayarak camiye çıkmış olan kimse için, sünnete başlama, farzın ikamesinden evvel olmak hakkındaki mesail, zikrolundu. Farzın ikamesi, sünnete başlamadan mukaddem vâki olmak hakkındaki mesaile gelince: Mûtat olduğu veçhile, sünneti camide kılmak üzere, mescide giren kimse, o sırada ya imam farza başlamıştır, yahut başlamamıştır. Başlamadığına göre. müezzin, ikamete ya şürû etmiş veya şürû etmemiştir. Müezzin ikamete

— 372 —

başlamamış ise, o kimse sünneti, caminin içinde yahut son cemaat yerinde kılar, eğer müezzinin ikamete başlama zamanı ise, sünnete durmak, mekruh olur. {(1) Çünkü, cemaate muhalif gibi görülür. Töhmet mevzii ise, ondan kaçmak gerekir.} Bu ifadeden, imamın farza başlamış bulunması suretinde, sünnete durmanın keraheti dahi anlaşılır. {(2) Kerahet, mevzii vukuf itibariyle, mütefavit olup, en şedidi, safa karışarak sünnet kılmaktır. Saf arkasında - bilâ hail - kılmak dahi, kerahette onu takip eder.} İmam farzda iken, camide bulunan kimse, farzdan bir şey fevt etmeyecek dahi olsa, caminin içinde sünnet kılmakla iştigal etmeyip, hemen imama iktida eyler. Caminin dışında ise, ve rekâtı kaçırma korkusu da mevcutsa, yine iktida edip, korkusu olmadığı takdirde, iki faziletin ikisini de elde etmek mümkün olmakla, sünneti kıldıktan sonra iktida eder.

Camide ikamet alınmak üzereyken, sünnete durmanın kerahetinden, sabah namazının sünneti müstesnadır ki, onu evde kılamayarak, camiye giren kimse, imamı farza durmuş dahi bulsa, tahiyyatta olsun, yetişerek, cemaat faziletini fevt etmemek üzere, safların dışında bir mahalde, evvelâ onu kılar, {(3) Sünnet kılmak için safa karışarak ve yahut hemen saf arkasında durmak, mekruhtur.} sonra imama iktida eder. "İkametten sonra farzdan başka namaz yoktur." hadîsi, nevafil babında, mezkûr mezayaya mebni sabah namazının sünnetine şâmil değildir.

Camide, sabahın sünneti ile, iştigal takdirinde farzda imama yetişmekten emin olamaz ise, , {(4) Tahiyatta yetişmek dahi kâfidir. Bir rekâta yetişmekle tekayyüd etmez. Bu bapta imam Muhammed ile Şeyhayn arasında, ihtilâf dahi olmayarak, o kimse cemaat faziletini, ittifak ihraz etmiş olur. İmam Muhammedin muhalefeti, cuma namazındadır ki, ondan ikinci rekâtın en azına yetişen, cumaya yetişmiş, olmaz ve hattâ, ona zuhru bina edebilir.} sünneti terk edip, {(5) Terk etmek tâbiriyle, ona başlamamış olmayı, ifade eylemiştir ki, başlamış, ise, onu mutlaka itmam eder. Çünkü, o halde kesmek, iptal için, olmuş olur.} imama iktida eyler. Çünkü, cemaat sevabı, sünnet sevabından da büyüktür. {(6) Çünkü, cemaat fazileti, münferiden kılınan farza, yirmi yedi derece faiktır ki, sabahın sünneti, o derecelerin birine bile baliğ olamaz.} Efdâl olan, onu da kılmaktır. Zira sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem

— 373 —

efendimiz hazretleri, onu hanelerinde kılarlar ve mescidi şerifte kılanları, hoş görmezlerdi. {(1) Hadîste varit olmuştur ki, sabah sünnetini evinde kılanın rızkı tevsî olunur. Ve kendi ile ehli arasında - anlaşamama - az olur. Ve o kimse, iman ile ömrünü hatm eyler. Ve sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri buyurmuşlardır ki, "kişinin kendi evindeki namazı, benim bu mescidimdeki namazından efdaldir. Farz müstesnadır." Halbuki, diğer hadîs-i şerifte: "Benim bu mescidimde kılınan bir namaz, ondan mâdâda kılınan, bin namazdan efdâldir. Mescidi harâm müstesnadır. Mescidi haramda kılınan bir namaz, benim mescidimde kılınan yüz namazdan ve beyt-i makdiste kılınan, beş yüz namazdan efdaldir," buyurmuşlardır. Zikrolunan hadîs-i şerife mebni Hidaye sahibi: Cemîi sünen ve nevafilde, efdâl olan hanede kılınmaktır, dedi. Meğer ki, avdetinde, başka şeyle iştigal edip, son sünneti unutmak korkusu ola. Bâzılar, öğlenin ve akşamın son sünnetlerini mescidde kılar, onlardan mâdâsını değil, demişlerdir. Fakih Ebû Câfer, bununla üfta etmiştir.}

Ehab olan, onu fecrin tulûu iptidasında kılmaktır. {(2) Muhaşşi der ki, ilk rekâtta fatihadan sonra kâfirûn sûresini ve ikinci rekâtta ihlâs sûresini okur. Ebû Hureyre hazretlerinden böyle rivayet olunmuştur. Birinci rekâtta elem neşrah sûresi ve ikinci rekâtta elem tere sûresi okunursa, eleme kâfi olacağı, imam Gazali tarafından rivayet edilmiştir. Bu iki rivayetin, ikisi arasını cemederse güzel olur. Ve emr-i nefel, müttesî olduğu için, bu cemîde kerahet dahi olamaz.} Çünkü, sebep mevcut olmuştur. Ve fiili Nebiye (aleyhissalâtü ves selâm) evfak bulunmuştur. Bir kavle göre farzın yakininde kılmaktır. Çünkü, ona tâbidir.

Sabah namazının sünneti, ancak farz ile beraber fevt edilmiş olmak suretinde zevalin kubeyline kadar, kazâ olunur. İmam Muhammed, güneşin doğmasından sonra ve zevalden evvel, yalnız dahi kazâ olunur, demiştir. Demek ki, tulûdan evvel ve zevalden sonra, ittifaka kazâ olunmaz. Farzı, gerek münferiden ve gerek cemaat ile, kılmış olsun.

Öğleden evvel olan sünneti, farza durulduğu veya durulmak üzere olduğu için, evvelce kılamamış olan kimse, {(3) Bâzı fukaha, onu farz ile beraber, fevt etmek suretinde, vakitten sonra dahi kazâ eder, demişlerdir. Çünkü, nice şey vardır ki, kasden sabit olmadığı halde tebean sabit olur.} farzı müteakip onu kazâ eder. {(4) Alâ kavlin, aslâ kazâ etmez, çünkü, ona muvazabet, ancak farzdan evvel olmak üzere, sabit olmuştur.} Ve müftabih olan kavle göre, onu son sünnetten evvel kılar. {(5) Çünkü, ilk sünnet, son sünnete mukaddem olan, farza mütekaddimdir. Onun meselemizde, farza tekaddümü, teazzür etmiş ise de, sünnete tekaddümü, teazzür etmemiştir. O takdim olunur.}

Bazılar, fasl-ı vâhid, fasleynden evlâ olacağına, ve Hazret-i Âyişenin bu baptaki bir hadîsine mebni, {(6) Ki, Hazret-i Aişe (R.A.) efendimiz hazretleri, ilk sünneti, son sünnetten sonra, kılarlardı, demiştir.} son sünnetin evvel kılınmasına kail olmuşlardır.

— 374 —

Cumadan evvel olan, dört rekât sünnetin dahi hükmü, öğleden evvel olan, sünnetin hükmü gibidir.

Yatsıdan evvel olan, dört rekât sünnetin, farzdan sonra kazâsında bir mâni yoktur. {(1) Seyyid Ebus-suûd, kendi şerhinde demiştir ki, meseleyi, Dürr-ü Muhtârda olduğu veçhile öğleden ve cumadan evvel olan sünnetler ile takyid, yatsıdan evvel olan sünnetten itiraz içindir. Çünkü, o sünnet mendube olduğu için, aslâ kazâ olunmaz. İkindiden evvel olan sünnet dahi böyledir. Belki o, ikindiden sonra teneffülde kerahet olduğu için, kazâ olunmamağa evlâdır.} İkindiden evvel olan dört rekât böyle değildir ki, o. farzdan sonra kılınamaz.

İdraki fazilet başka ve idraki cemaat başkadır. Teşehhüdde dahi imama yetişen, ittifakla cemaat faziletine yetişmiş olur. Halbuki, dört rekâtlı farzın, bir veya iki rekâtında imama yetişen - bilittifak - ve onun üçüne, ve üçlü farzın ikisine yetişen - ales-sahih - cemaate yetişmiş olmaz.

Semere; yeminde meydana çıkar ki, cemaatle kılmağa yemin edenin, suveri mezkûrde yemini yerine gelmiş olmaz. Ve camaatle kılmağa yemin eden, yemininde hânis olur.

Gerek mukîm, gerek misafir vaktin, yahut cemaatin, geçmesinden emin olduğu halde, farzdan evvel, tetavvu eder yâni, sünneti müekkede ve gayr-i müekkedeyi kılar.

Vaktin yahut cemaatin fevatından emin olmazsa, sünnet kılmaz. Aynı şekilde az olan necisi {(2) Kitab-ut-tahâreye bakınız.} gasl ve izale ile, iştigal takdirinde vaktin veya cemaatin fevatından emin olmaz ise, onu da yıkamaz. Çünkü vakte göre, aslı edayı, ve cemaate göre, edanın kemalini fevt ettirici şey ile iştigal câiz olamaz. {(3) Maksud, şer'in izin vermediği müfevvittir. Yoksa, câiz olduğu da vardır: Necaseti mânîada ve hendek hafrı hâdisesinde olduğu gibi.} Eğer başka bir cemaat bulabilecek ise, necaseti kalîleyi dahi. gasl ve izale ederek, namazı istikbal eylemek efdâldir. Tâ ki, namaz; ittifakla sahih olsun. {(4) Zira imam Şâfiî hazretleri, namazın necaseti kalîle ile dahi fesadına, hükmeder.} İmama rükûda yetişip müşarik olan kimse, rekâta yetişmiş olur.

Rekâta yetişmek için şart: Ya kıyamın bir kısmında ve yahut kıyam hükmünde olan, rükûun cüzünde, imama müşarik olmaktır.

Kıyamın cüzünde, imama müşarik olup ta, onunla beraber rükû edemeyen kimse, o rekâta yetişmiş, ve fakat lâhik olmuştur. Lâhıkın hükmü imama mütabeatten evvel, geçmişi telâfi etmektir. {(5) Onu, imamın ferağından sonraya, tehir etmek mekruhtur.}

İmam rükûda iken yetişip, rükûun cüzünde ona yetişmek kendisine

— 375 —

mümkün iken, kaimen aldığı iftitah tekbirinden {(1) Eğer tekbiri, eğilerek alır ve rükûa yakîn bulunursa, başlama sahih olmaz.} sonra, imam rükûdan başını kaldırıncaya kadar oyalanan muktedi, o rekâta yetişmiş değildir. İktida sahih, ve rekât fâittir. O kimse, mesbuk olmakla, imamın ferağından sonra, o rekâtı kılar. {(2) İbni Ömerden (R.A.) vârit olan şeye binaen ki, Hazret-i müşârünileyh"İmam râkî olduğu halde yetişip de, başını kaldırmadan, sen dahi rükû edersen, o rekâta yetişmiş olursun, sen rükûa varmadan, imam başını kaldırırsa, o rekât, fevt olmuş olur," buyurmuştur. Hazret-i Ebû Hureyrenin hadisinde dahi "Rükûa yetişen rekâta yetişmiş olur." buyurulmuştur.}

İmama rükûda yetişmek isteyen kimse, sünnet olan senayı okumağa muhtaç olmadığı gibi, {(3) Esah olan budur ki, imam kıraete şüru etmiş olduktan sonra Salât-ı sırriyede dahi, sübhaneke okumak yoktur.} biri iftitah ve diğeri rükû için olmak üzere, iki tekbir almağa dahi, muhtaç olmaz. {(4) Sücud ve kuudda, imama yetişen, böyle değildir ki, o kimse, biri iftitah ve diğeri rükû için olmak üzere, iki tekbir eder. Farkın vechi dahi, ihtimal ki, budur: Rükû, kıyama karîb olduğu için iftitah tekbiri, rükû tekbirinden mugnî olabilirsede, rükû ile kıyam öyle olmadığından, rükû tekbire muhtaç olur.} Bir tekbir alıp, onunla iftitahı değil de, rükûu niyyet eylese dahi, câiz ve niyyet lâğv olur. {(5) Rükû niyyeti lâğv olmakla, niyyet, iftitah için, vâkî olmuş olur. Çünkü, mahallinde olan rükün, kasd ile, tegayyür etmez.}

İmama secdede yetişmek, o rekâta yetişmek değildir. Ona binaen, imamı secdede bulan kimsenin, hemen iktida ile secdede imama müşareketi, namazına mahsup olmaz. Bununla beraber, secdede imama müşarik olmak, ona vâcip olmakla, o kimse hemen tekbir-i iftitahı müteakip secdeye varır. {(6) Müellifin ifadesinin zahiri, o kimse rükûa kasd edip te, rükû, kendisini fevt etmek suretinde dahi sücudda imama müşareketin vücubüdür. Bunu, Ebû Dâvûdun, Ebû Hüreyreden zikrettiği hadîs dahi, teyit eder ki, Hazret-i Rasûlullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz: Siz namaza gelip, bizi sücudda bulursanız, hemen secde ediniz ve onu bir şey, (yâni namazınıza mahsup) saymayınız, rükûa yetişen ise rekâta yetişmiş olur, buyurmuşlardır. Secdeye varmayarak, tevekkuf edip, imam secdeden kalktıktan sonra, iktida ve namazın bakiyyesinde mütabeat etmiş olanın dahi, namazı sahihtir. İmamın ferağından sonra, kılmadığını, kazâ eder.} Eğer secdeye inmeyip kendi kendine rükû ettikten sonra secdeye varır ve imama sücudda müşarik olursa, iki secdede, müşarik olduğuna göre, onlar namazına mahsup olmamakla beraber, namazı da fâsit olmaz. Eğer yalnız bir secdede, imama müşarik olursa, namazı bâtıl olur.

Bu iki suret arasındaki fark şudur ki, birinci surette, ancak bir rükû, ziyade etmiş olur ki, onun ziyadesi zarar etmez, {(7) Fesâd zarariyle zarar etmez demektir. Yoksa, imama iktidadan sonra, ondan infirat demek olmakla, mekruh olur.} ikinci surette ise,

— 376 —

kendi başına bir rekât ziyade eylemiş olur ki. işte o, müfsittir.

İmam namazda bulundukça, mesbûk ona muktedi ve müttebîdir. Onun geçmişi kazâ için infiradı, ancak imamın teşehhüdden fâriğ olmasından sonradır. Binaenaleyh, imamı kade-i ahîrede bulup, ona iktida eden kimse ayakta durarak, kıyam ve kıraet rükülerini yapsa onun, imamın teşehhüdden fâriğ olmasından evvel olan, kıyam ve kıraeti, muteber olmaz.

Muktedî, imamdan evvel rükû eder, ve onun rükûu, imamın - namaz câiz olacak kadar - kıraetinden sonra vâki olur, ve imam dahi, rükûda ona yetişir ise, onun rükûu, müşareketin vücuduna mebni sahih, ve müsabakatın vücuduna mebni mekrûh olur.

Böyle olmaz ise, yâni, ya imam rükûda, ona yetişmezse ve yahut namaz câiz olacak kadar - kıraet etmemişse, o kimsenin rükûu - zamanından evvel olduğu için sahih olmaz. Ona binaen imamın rükûundan sonra, bir rükû daha etmek, ona lâzım olur. {(1) O, rükûu imama mütabeatından evvel eder. Zira ki, lâhiktir. Eğer imamın namazdan ferağına değin, onu tehir ederse, o dahi, sahih ve lâkin, mekruh olur. Nitekim, lâhıkın hükmü budur. Bundan sonra, mezkûr olan sücud meselesinde dahi böyle söylenir.} Eğer bir rükû daha etmeyerek, namazı öylece kılıp, bitirir ise, namazı bâtıl olur.

İmamdan evvel secdeye varan muktedi, eğer secdeye, imam rükûdan başını kaldırdıktan sonra varmış ve imam dahi, secdede, ona yetişip müşarik olmuş ise, onun sücudu sahih, fakat mekrûh olur.

Eğer imam secdede ona yetişip müşarik olamaz ise, muktedînin sücudu - zamanından evvel olduğu için - sahih olmayıp, onun lâhik sıfatiyle, bir secde daha etmesi lâzım iken, o secdeyi etmeyerek, namazını öylece kılıp bitirirse, namazı sahih olmadığı gibi, imam rükûdan başını kaldırmadan evvel, muktedi secde etmiş olmak suretinde dahi, Ebû Hanîfe hazretlerinden o Sücudun kâfi olamayacağı rivayet olunmuştur. Çünkü, o sücûd, imam hakkında zamanından evvel olduğu gibi muktedi, ona tâbi olmak cihetiyle, onun hakkında dahi, zamanından evvel {(2) Rükû meselesine kıyasen, mezkûr sücud dahi, kâfi olur. Çünkü, o meselede, onun rükûu dahi, imam kıraetten, henüz fâriğ olmadığı cihetle, onun hakkında, zamanından evvel olduğu halde muteber olmuş idi. Rivayeti mezkûreye itibar edersek, onun salâtının dahi, butlânına hükmederiz. Bir de, o rivayet, Hazret-i İmamdan meşhur olana muvafık gelmez ki, rükûdan, başını kaldırmak sünnettir. İmam, onu terk etse, her ne kadar, mesnun olandan evvel secde eylemiş, olursa da, namazı fâsit olmaz. Bunun muktazası, muktedî hakkında dahi böyle denilmektedir.} olmuş olur.

— 377 —

İmam secdeyi uzatmak sûretinde, muktedi secdeden kalkıp, imamı sacid bulmakla (ikinci secdede sanarak) yine secdeye varsa, ikinci secdeyi ve imama mütabeati niyyet etmiş olursa, ilk secdeyi niyyet etmek {(1) İmamın olduğu secdeyi, niyyet eylemek dahi böyledir.} ve yahut hiç bir niyyeti olmamak suretlerinde olduğu gibi, mutabeat cihetini tercihan, onun o secdesi, ilk secde olur (ve sonra bir secde daha etmek lâzım gelir). Ve eğer, yalnız ikinci secdeyi niyyet eylerse, secdesi, secde-i saniye olup, bu halde imam (ilk secdesinden başım kaldırıp, ikinci secdeye varmakla), ona, o secdede müdrik (ve müşarik) olur ise, secde sıhhat bulur. {(2) İmam rükûdan başını kaldırmadan, muktedi secdeye varmak meselesinde, o Sücudun, kâfi olmayacağı hakkında, imamı âzam hazretlerinden geçen rivayete göre, muktedînin bu secdesi dahi, her ne kadar, imam onda kendisine yetişip, müşarik olmuş ise de zamanından evvel edilmiş olduğundan, kâfi olmamak, lâzım gelir.} Ve illâ, onu iade eder. Eğer iade etmez ise, rükû meselesinde olduğu gibi, namazı fesada gider.

Meselenin hâsılı: İmam birinci secdede iken, muktedi iki secde etse, onun ikinci secdesi, namazın secde-i saniyesi olarak, kendisi için kâfi olmaz. {(3) Dürr-ü Muhtârda, böyle zikrolunup, tamamı hülâsadadır, denilmiş olduğundan, Tahtâvî merhum, hülâsada olanı, Bahirden naklen şöylece zikretmiştir: Muktedî, imamdan evvel secdeden başını kaldırıp, imam secdeyi uzatmış olmakla, muktedî onu, ikinci secdede zannederek, ikinci secdeye varsa, ve. halbuki, imam birinci secdede olsa, eğer muktedi, imama mütabeati, yahut imamın bulunduğu secdeyi veya birinci secdeyi, niyyet etmiş olsa, câiz olur. Ve eğer, ikinci secdeyi niyyet eylemiş, ve halbuki, imam birinci secdede olmakla, ondan baş kaldırıp, ikinci secdeye vardıkta, cephesini yere koymadan, muktedi, ikinci secdeden başını kaldırmış bulunursa, muktedînin secdesi, câiz olmaz. Ve ona, o secdeyi iade etmek lâzım gelir. İade etmez ise namazı fâsit olur.}

Ezan babının âhirinde zikrolunduğu üzere, camide iken, ezan okunduktan yâni, namaz vakti olduktan sonra, namazı kılmadan çıkmak "Münafıklardan başkası ezan okunduktan sonra namazı kılmadan mescitten çıkmaz. Fakat tekrar dönmek üzere bir ihtiyaç için çıkanlar müstesnâdır." hadisine mebni, tahrimen mekruhtur. Meğer ki, diğer bir caminin imamı veya müezzini gibi, öbür cemaatı ikame edici bir kimse ola. Meselenin hükmünde, camide iken, ezan okunmuş olmak ile, ezandan sonra, camiye girilmek arasında, fark dahi yoktur. Hadisin mefhumu, ona dahi şâmildir.

— 378 —

Ezan okunduğunda, camide bulunan kimse, namazı münferiden kılıp çıkarsa, hakka dâveti kabul ve icabet etmiş demek olmakla, onun hurucu mekruh olmaz. Şu kadar ki, o kimse, cemaati terk etme, kerahetinde bulunmuş olur. Eğer, onun çıkışından evvel, cemaat ikame edilmiş olur ise kılınacak namaz öğle ve yatsı olduğuna göre, çıkış yine mekruh olur. Çünkü, onlarda müteneffilen imama iktida mümkün iken, ayrılıp çıkmakta, haricîler ve şiîler gibi, cemaate muhalefetle ittiham olunur. Hadîs-i şerifte ise, "Cenab-ı Allaha ve âhirete, iman eden töhmet mevziinde durmasın," buyurulmuştur. İktida etmeyip, oturmak dahi, cemaate muhalefete mebni çıkış gibi mekruhtur. Sabah ve ikindi ve akşam namazları, iki evvelkilerden sonra, nefelin ve akşam namazında imama muhalefetin kerahetine mebni, böyle değildir ki, onlarda teneffülen iktida olunamaz. {(1) Gerçi, akşam namazından sonra, teneffül câizdir. Ve lâkin, tek rekâtlı nafile yoktur. Lâkin, bu muhalefet, ferağdan sonra olmakla, târif edilmiş olduğundan, mukimin misafire iktidası, suretinde olduğu gibi, muktedi, onu dörde tamamlar ve rekât-ı râbiada, mesbuk gibi bulunur. İmam ile beraber, selam vermek takdirinde, namazın fesadı dahi, rivayet olunmuştur. Ve o halde, onu dört rekât olarak, kazâ eder. Çünkü, üç rekâtta iktidası sebebiyle, o namaz lâzım olmuştur. Nitekim, üç rekât nezredene, dört rekât kılmak lâzım gelir.} Hadiste;

"Bir namazdan sonra, onun misli bir namaz kılınmaz" buyurulmuştur.

Bu hadîsin mânâsı, taleb-i ecr için, namazın iadesinden nehiydir. Mücerred, fesadı tevehhüme mebni, vesvesenin defi için, namazın iadesinden nehiydir, dahi denilmiştir. Alâ kavlin, mezkûr hadîs, cevamî ve mesacidde ilk şekli üzere, yâni ezan ikametle, tekrar cemaatten veyahut, kılınanda eksik olmak korkusuna mebni, feraizin iadesinden nehiydir.

Onun zikrolunduğu vech üzere, camilerde tekrar cemaatten, nehiy olmağa mahmul olması, âşikârdır. {(2) Hadis kitaplarında vârittir ki, Peygamberimizin aleyhis-salâtı ves-selâmefendimiz hazretleri ansarı kirâmdan bir cemaatın, aralarındaki bir ihtilâfın izalesi için huruçlarından avdetlerinde, namazı olupta sebk eden emirleri veçhile cemaaten eda edilmiş bulmalariyle, mescid-i şerif nebevilerine değil, ezvac-ı tahirelerinden, birinin hanesine dühul ve onlarla, cemaat aktedip kılmışlardır. Camide, tekrar cemaatin, kerahet sebebi, cemaatın azalmasını müeddi olmaktır. Çünkü, nas cemaati fevt edeceğini bilirlerse, istical edip çoğalırlar, ve illâ gecikirler. Ezan ve ikamet olunmamak ve mihraptan udûl olunmak ile, ilk şekil bozulmuş olur. Bugün, mûtâd olar dahi, budur. Dürr-ü Muhtârda "ezan ve ikametle tekrar cemaat, mahalle mescidin de mekruh olur: Çarşı camisinde ve yahut imamı ve müezzini olmayan mescidde mekruh olmaz," diye mezkûrdur.}

— 379 —

SECDE-İ SEHİV: (YANILMA SECDESİ)

Sücudis-sehiv terkibi, şeyin sebebine izafetidir. {(1) Sehiv ve gaflet sebebiyle olan secde demektir.} Maksut, secde cinsidir ki, secdeteyne şâmildir. {(2) Babın ona izafesi, cins içindir. Sehv ile nisyan, zikrin zıddıdır ki, şeyi indel-hâce istihzar edememekten ibarettir. Aralarında, mefhum itibariyle fark varsada, hüküm itibariyle fark yoktur. Sehiv, yanılmak ve nisyan ise unutmak demektir. Bunlar, insanın bilmediği şeylerde olduğu gibi, bildiği şeylerde de olabilir.}

Bu bâbın mesaili, sehiv sücudunun hakikatine, sıfat-ı şeriyyesine, şartına, sübutuna, keyfiyetine, hükmüne, mucibine, mahalline, sükutuna mütaâllik olmak üzere, çeşitlidir. {(3) Müellif, namazın nevilerinden ve onların, eda ve kazâ suretlerinin ve noksanın tamamlanmasının beyanına şürû etmiş ve fakat mesaili hülâsa eylemiş olduğundan, biz onları tenvî ve tertip etmişizdir. Cuma ve bayramlar gibi, salât envaının bakiyyesine, secde-i sehiv taâllûk etse de sâkıt olur. Nitekim, beyan olunur.} Sehv edene, sâhî diyeceğiz.

Sücud-ü sehvin hakikati: İki secde ve tahiyyat ve selâmdan ibaret olup, namazda sehivden neşet eden, noksanın cabiridir. Cebr ve ikmal kesr ve noksanın cinsinden olmak, asl olup, babı hacta, malın methali olmak cihetiyle, onun noksanı, kan ile temin olmakta ve namazın noksanı, onda malın methali olmamak cihetiyle, yine namaz cinsinden olan şey ile temin olunmaktır.

Sücud-u sehvin sıfat-ı şeriyyesi: Vücubtur, ki, sücud-u sehiv, sehivden ileri gelen noksana mebni, mutlak salât için, vaciptir. {(4) Yâni, o sırf farz olan namazlara veya onların edâsına mahsus değildir.} Zira bir faitin zamanıdır. Faitin zamanı ise, ancak vâcip olur. {(5) Çünkü, fait olan şey, vücub ile mevsuftur. Onun bedeli dahi, vâcip olur. Diğer tâbir ile, sücud-u sehiv namazda meydana gelen noksanın ref'i için meşrû olmakla, onun ref'i de vâcip olur.} Sünnetten, muvazabeti seniyye-i nebeviyye ve sahabe, ve onunla emre dair olan, ehadîs-i sahîha dahi, vücubün delilidir. {(6) Çünkü, emirde asl olan, vücub için olmaktır. Teşehhüd ve selâm gibi vâcipleri, ref'i ve iptal etmesi dahi, onun vâcip olmasının veçhidir.}

Sücud-u sehvin vücuben ve sıhhaten şartı: Sehven metrûk olan şey, vâcip olmak ve sücud-u sehiv, salât şartları ile tediye ve edâ olunmak bir rükün, hatırda iken, namazdan selâm verilmiş olmayıp, en sonraya bırakılmak ve selâmdan sonra kelâm ve kıbleden inhiraf gibi,

— 380 —

mâni bir şey yapmış olmamak ve vakt-i nâkıs girmemektir. {(1) Selâmı, sücud-u sehiv kasdiyle vermek, onun şartından değildir. Namazı kesmek kasdiyle verilen selâmdan sonra dahi, binaya mani olmadıkça, sücud-u sehiv olunabilir.}

Sücud-u sehvin sübutü: Hem kavl-i Resûl ve hem fiil-i Resûl iledir.

Peygamber efendimizin namazda sehvetmesi kalbi başka şeylerle değil, Cenab-ı Hakla fazla meşgul olduğu içindir. Bir de ümmete örnek olmak hikmetine mebnidir.

Sücud-ü sehvin keyfiyyeti: Yekdiğerinden bir celse ile aralanmış iki secdeden ve tahiyyat ve selâmdan, ibaret olup, namazın sonunda, calisen icra olunur ki, selâmı müteakip, Allahu ekber, diye secdeye varılır ve ikinci secdeden sonra, tahiyyat okunup selâm verilir. {(2) Namazın selâmına, salât selâmı ve bunun selâmına, sehiv selâmı tâbir olunur.} Secdelerin ikisi vâcip olduğu gibi, {(3) Yalnız bir secde eden, vâcibi yerine getirmiş olmaz. Sehven ise, bir şey lâzım gelmeyip, amden ise, günahkâr olur.} tahiyyat ve selâm dahi vâcip ve secdeye varış ve kalkış sırasındaki tekbîrler, ve sücuttaki tesbihler, {(4) Sübhane rabbiyel-âlâdan ibarettir ki, en azı namazda olduğu gibi, üç keredir. Bazılardan, sücud-u sehivde "sübhane men lâyenâmü ve lâ-yeshâ" denilmek, mendup olduğu menkul olup, hale münasip olmakla, bunu musâllî secde teşbihlerinden sonra, ziyade eylemek gerektir.} secdeler arasındaki celse gibi, sünnettir. Tahiyattan sonra, salâvat ve duâ okunursa, onlar - namaz kadesinde olduğu gibi - sünnet olur. {(5) Dürr-ü Muhtârda, salâvat ve duanın namazın kaidesinde okunması, muhtar olduğu zikrolunup: Âlâ kavlin, onların her ikisi, kadede dahi, okunması, ihtiyattır, denilmiştir.}

Sücud-u sehvin hükmü: Sehven metrûk olan vâcibi, elde etmektir. Amden metrûk olan vâcibi, sücud-u sehiv karşılamış olamaz. Çünkü, amd akvadır. Akva ise, az'âfın cebriyle, müncebir olmaz. Binaenaleyh, Amden vâcibin terkinde, musâllî sücud-u sehiv etmek. {(6) Alâ kavlin, üç mesele müstesnadır ki, onlarda sücud olunur: İlk kaadeler amden terk, bir rekâtın iki secdesinden birini, mâbâdine, amden tehir, bir rükûn miktarından, meşgul olacak kadar amden tefekkür. Bunlara, şunlar dahi ziyade edilir: Kade-i ûlâda, amden salâvat okumak, amden fatihayı terk etmek. Fahrul-İslâm Bediî: Amd ile sücud-u sehiv, nasıl vâcib olur? sualine: O sehiv sücudu değil, özür sücududur, cevabını vermiştir. Vâki olan şeyden itizar için, edilen sücud demektir.} Ancak, kendisi günahkâr olup, hakkında - hürmetsizliğinin - cezası olmak üzere, namazı, noksanın yerine getirilmesi için iâde etmek, ona vâcip olur. {(7) Eğer iade etmeyerek vakit çıkarsa, namaz keraheti tahrimiyye ile sâkıt olmuş olur, mütemed olan budur.}

Farz, birinci namaz ile sâkıt olup, ikinci namaz, onu tamamlayıcı olmuş olur. Alâ kavlin, ikinci salât, farz olmakla, muskıt olan odur.

— 381 —

Sücud-u sehiv, amden metrûk olan vâcibi, cabir olamadığı gibi, ne amden ve ne sehven metrûk olan farzı dahi, cabir olamaz. Çünkü, farzın terki, salâtın sıfatına değil, aslına âit, bir noksan olduğundan, onun, sücud-ü sehiv ile, cebr ve ikmali mümkün olamaz.

Sünnetin terki sebebiyle, namaz - alelitlâk - noksan ile vasıflanmaz olduğundan, ona da sücud-ü sehiv terettüp etmez.

Sücud-ü sehvin mucibi: Vâcibin, sehven terkidir. {(1) Müellif der ki, vâcibin terki, takdim veya tehir yahut ziyade veya noksan ile olur. Fatihadan evvel, sehven sûre okumak, takdim ve tehirdir. İkili olmayan farzlarda, üçüncü rekâtın, tahiyyattan sonra tehiri, ziyade iledir. Tahiyyatın ve vitire göre kunutun terki, noksandır.} Farzın tehiri dahi, terk-i vâcip cümlesindendir. (Namazın vacipleri, bahsine bakınız).

Mucibin tekerrürü ile, sücud-u sehiv tekerrür etmez, meselâ: Sehven fatihayı terk, ve rükû ve sücudda itminanı terk, ve kade-i ûlâyı terk, ve onda tahiyyat üzerine - velev sâkıt olarak - bir rükün edâ edecek miktar, ziyade ile üçüncü rekâta kıyamı tehir, etmek sûretiyle, sücud-u sehvin sebepleri, tekerrür ve tenevvu etse dahi, vâcip olan, yine bir sücud-u sehivdir. Bil-icmâ. {(2) Sücudun sebebi, gerek bir cinsten, gerek iki cinsten olsun, musâllîye, iki secdeden (yâni bir sücud-u sehivden) ziyadesi, lâzım olmaz. Sücud-u sehvin tekrar-ı suretleri, mahallinin zikrinde mezkûrdur.}

Sücud-u sehivde sehv dahi, sücud-u sehvi, tekrarı gerektirmez. {(3) Bahirde böyle mezkûrdur. Muzmeratta demiştir ki, Sücud-u sehivde, sehveden kimse, taharrî ile amel eder, teselsül lâzım gelmemek için, ona sücud-u sehiv vâcib olmaz.

İmam Muhammed hazretleri, kendi teyze zadesi olan imam Kisâîye: Fıkıh ile niçin iştigal etmezsin? diye sordukta, Kisâî: Bir ilmi muhkem bilen, sair ulûma muhtedi olur, cevabını vermekle imam Muhammed hazretleri: Ben sana fıkıh mesailinden, bir mesele ilka edeyim de, sen bana onun cevabını, nahvdan bul, deyip, şu suali etmişti: Sücud-ü sehivde sehv edene ne dersin? İmam Kisâî biraz düşünüp: Ona sücud-u sehiv lâzım olmaz, demiştir. İmam Muhammed hazretleri: Sen bu cevabı, nahv ilminin hangi babından istihraç ettin? dedikte, imam Kisâî: Elmusaggaru lâ yusaggar babından, demekle imam Muhammed hazretleri, Kisâîain fıtnatına taaccüp etmiştir. Müteehhirin ıstılâhınca, sarf mesailinden olan şeylere dahi, mütekaddimin ıstılâhınca, nahv İtlâk olunurdu.}

Sücud-u sehvin mahalli: Şartında mezkûr olduğu üzere, salâtın âhiridir. Hattâ kendisine sücud-u sehiv lâzım olan musalli, onun namazının sonunda icradan sonra, kendinin, sulbî veya tilâvî, bir secde-i metrûkisi olduğunu hatırlasa, onu kazâ ve sücud-u sehvi, iâde eder. {(4) (Mesbuk gibi değil, bunda hakikaten ve hükmen, vahid olan namazda, sücud-u sehiv tekerrür etmiş oldu) denilmesin, zira ki, bu tekrar değil, belki evvelki sücud mahallinde vâki olmadığı için, mürtefi olan, kuudu ahiri, iade kabilindendir.}

— 382 —

Sücud-u sehivde sünnet olan, onu selâmdan sonra yapmaktır. {(1) Bunun vücubuna kail olan da vardır.}

Bir selâm ile iktifa olunur ki, sağ tarafa verilen selâmı müteakip secdeye varılır. {(2) Ve bu, akvalin adelidir ki, (kables-selâm) olmak ile (bades-selâmeyn) olmak hakkındaki diğer iki kavlin ortasıdır. Molla Hüsrevin beyanına göre, münferit için, muhtar olan iki, ve imam için bir selâm verilmek olduğuna, kail olan da vardır. Unutulmamak üzere ihtiyat için (amden ve ahsen) olan, bir selâm ile iktifadır. Ayrılma selâmı ile sehiv selâmını fark için, onu ön tarafa verir, deyen de olmuş isede mâruf olan sağa vermektir. Ve onunla tahlîl hâsıl olup, diğerine hâcet de olmaz. Hususâ ki, ikinci selâm, tahiyyet sayılarak, ondan sonra sücud-ü sehiv, sâkıt olur, diyen de olmuştur.}

Namazdan ilk selâm ile, tahlîl hâsıl olarak, ondan sonraki, kahkaha abdesti bozmadığı gibi, ondan sonra musalliye iktida dahi, sahih olmaz ise de, namazda kendisine sücud-ü sehiv lâzım olan kimsenin, salâtın hitamında selâm vermesi, onu - indeş-şeyhayn - namazdan - hurûcu mevkuf ile - ihraç etmiş olur ki, o kimse sücudu sehvi ederse, namaza avdet etmiş bulunur. Etmezse, avdet etmiş olmaz.

Şu halde, üzerinde sücud-ü sehiv olan kimse, selâm verildiğinde, biri kendisine iktida eylerse, sehv eden kimse, sücudu sehvini ifa ederse, muktedînin iktidası sahih olur.. {(3) Çünkü, Sahînin (sehv edenin) namazdan çıkması, kat'i olmayıp, mevkuf olduğu için, o kimse, salâtın hürmetine avdet etmiş demektir. Muktedî dahi, sücûdu sehivden ona mütabeat eder. Ve her ne kadar, o sücûd, muktedi için, salâtın hilâlide vâki olmuş ise de, imamı için, mahallinde vâki olduğundan, onu salâtın hitamında muktedi iade etmez.} Eğer, sehvi için, sücud etmezse, ona iktida sahih olmaz. {(4) Çünki, o sâhî selâm ile, namazına hitam verip, sücûdu sehve varmamakla- indeş-şeyhayn - namazdan onun hurûcu, tahakkuk etmiş. olur.} İmam Muhammed ile imam Zufer için, hilâf vardır. {(5) Ki, onlar: Câbir var iken, sâni selâm vermekle, namazdan çıkmış olmaz. Sücûdu sehiv etmese de, ona iktida olunur, dediler. Onlarca, iktidanın sıhhati semeresi, kahkaha ile abdestin bozulması meselesinde zâhir olur ki, İmam Muhammed ve Zufer indlerinde, abdest bozulur. Şeyhayn indinde bozulmaz. Salâtın hürmeti, kahkaha sebebiyle fevt edilmiş olduğundan, sücûdu sehiv, onların cümlesi indinde sâkıt olur.}

İmama, sücud-ü sehiv esnasında ve hattâ onun teşehhüdünde iktida sahihtir. Sehvin ikinci secdesinde, imama iktida etmiş olan, onun ilk secdesini, ve teşehhüdünde iktida eden, onun iki secdesini kazâ etmez {(6) Mesbukun imamı, kendisine sücûdu sehiv lâzım gelmiş iken, etmemiş olabilir.}

— 383 —

Nafilenin her şefâî, müstakil bir namaz (olup hattâ dört rekâtlı olanının, kade-i ûlâsından sehv edilmek suretinde, tamamen kalkılmış olsa bile kadeye avdet lâzım) ise de sücud-u sehvin yeri namazın en sonu olduğundan, bir tahrîme ile dört rekât nafile, kılacak olan kimse, onun ilk şefaında sehv ederse, sücudu sehvi, kade-i ûlâda etmeyip, kade-i ahîreden sonraya tehîr eder. Tâ ki, sücud-ü sehiv, namazın ortasında vâkî olmuş olmasın. Şayet ilk sefadaki sehvi için, onun kadesinde, sücud ederse, ona. (o şefaa) ikinci şefaı bina edemez. Çünkü, - zaruretsiz bina - {(1) Amma misafirin, âtîdeki meselesinde olduğu gibi, zaruret mevcut olursa salâtın sıhhati için, bina taayyün eder.} sücudu sehvi namazın ortasında vâki kılarak, lâğv ve iptâl eder. {(2) İptal vâcip ise, câiz olamaz. Meğer ki, onun tashihi, misafir salâtı hakkındaki mesele-i âtiyyede, olduğu gibi, mafevki olan, farzın nakzını müstelzim ola.} Eğer bina ederse, tahrîme bâki olduğu için, bina, tahrimenin keraheti ile beraber sahih ise de, sücudu sehvin mevzii, namazın en sonu olduğundan o kimse namazın sonunda sücudu sehvi iâde eyler {(3) Târi olan binaya mebni, evvelki sücûd bâtıl olduğundan esah olan da budur. (Alâ kavlin, onu iade etmez.) Zira o sücûdu sehiv câiz olarak vâkî olmakla, mütedün-bih olmuş olur.} Muhtar olan da budur.Bu bapta farz dahi, nafile gibidir.

Ancak misafir bulunan kimse, dört rekâtlı farzı iki kılıp, sehv ederek sücud-ü sehiv eyledikten sonra, ikameti niyyet eylemek suretinde, kendisine itmam lâzım olmakla, farzını tashih için (kerahetsiz) bina ve o sebeple sücudu sehvi - salât arasında vâki olarak - bâtıl olduğu için, iâde eyler. {(4) Çünki, eğer ikamet niyyeti sebebiyle, kendisine itmam lâzım olduğu halde, bina ve itmam etmemiş olsa, farzı bâtıl olur. Vâcib olan, sücûdu sehiv iptal ise, iptal farzdan ehvendir. İki beliyyeye müptelâ olan, onların mahzûren ekallini ihtiyar eder.}

Sücudu sehvin, sukutu şartında beyan olunduğu üzere, vakti nakıs girmek veyahut mâni-i bina bulunmak iledir: Sabah namazında, selâmdan sonra güneş doğmadan, ve ikindi namazında, güneş tegayyür etmiş olmakla sücud-ü sehiv sâkıt olduğu gibi, hangi namaz olursa olsun, selâmdan sonra, amden hadeste bulunmak, ve gülmek yahut konuşmak veya yemek,veyahut içmek yahut da kıbleden inhiraf misilli, salâtı münafî ve mâni-i bina, iş işlemek ile dahi, sücud-ü sehiv sâkıt olur. Çünkü, sıhhatin şartı, fâit olmuştur.

Cuma ve bayram namazlarında, cemaatin çokluğu sebebiyle {(5) Vânî merhum, Dürer hâşiyesinde, bu sebebiyetten, ademi sücûd cemaatın kesretiyle mukayyed olup, cemaat kesir olmaz ise, terki dâî olan teşviş, bulunmayacağı cihetle, zahir olan sücûd olunmaktır, mânâsını ahz etmiştir.} karışıklığı

— 384 —

mucip olmamak ve cemaatten bilmiyerek mütabeat etmeyenlerin namazları, fesada varmamak için, imam sücudu sehvi icra etmez. {(1) Ederse, zâhir olan budur ki, tenzîhen mekruh olur. Gösterilen sebep, kerahetin tahrîmiyye olmasını müşir ise de, kerahet, tahrimiyye değildir. Çünki, bâzıları: İcra eder, demişlerdir.} Muktedî imama tâbi olmakla o da, icra etmez.

Selâmı, sücud-ü sehiv kasdiyle vermek, onun şartından olmadığından, namazı katı' ve sücudu sehvi terk kasdiyle, selâm vermek sücudu sehve mâni değildir. Musâllî selâmı salâtı kesme, azmiyle verse bile, mâni-i bina bir işte bulunmadıkça, sehvi için, sücud eder. Çünkü, meşruun tağyîrini niyyet, fiile gelmedikçe, onu iptâl etmez. Selâm dahi, zikirden ibaret olmak cihetiyle, onunla niyyet, amele iktiran etmiş olmaz. Amel sayıldığına göre dahi. lâbüd olan bir ameldir ki, onsuz sücudu sehvi temekkün olunmaz. Salâtın hürmeti, bâki demektir. {(2) Mâniî bina olan şeyler, tahrimeyi iptal ettiği için, sücûdu sehvi, mânidir. Alâ kavlin, kıbleden tehavvül, mescidden çıkmadıkça yahut tekellüm olunmadıkça, sücudu sehvi mânî olmaz.}

Üzerinde, secde-i sûlbiyye gibi, bir farz bulunan musâllînin, o hatırında iken, amden selâm vermesi, namazı muptıldir. Çünkü, o selâm, geçen meseledeki gibi, salâtın tamamlanmasından sonra değil, belki, salâtın farzları arasında ve namazın içinde, vâki olmuştur.

Dört veya üç. rekâtlı, farz kılan kimse, velev ki, farzı amelî olan vitir olsun, namazını itmam etmiş olmak tevehhümü ile, selâm verip de, namaza münafî, bir şeyde bulunmadan, henüz iki rekât kılmış olduğunu ve yahut rekâtlar, adet olarak, tamam ise de, bir secde-i sulbiyye veya secde-i tilâviyyesi, kalmış bulunduğunu, hatırlasa, salât hürmetinin bâki bulunmasına mebni, namaza - tahrîmesiz - avdet edip, noksanını ikmal ederek, namazını itmam ve sonra, sehv için secde eyler. {(3) Muhaşşinin beyanına göre, secde-i sulbiyyenin, terki meselesi, selâmın, sehven verilmiş olmasiyle, mukayyeddir ki, selâm, sehven olmasa, müfsiddir. Amma. metrûk olan, tilâvet secdesi olduğuna göre, amden verilen selâm ile, sâkıt olmakla, musâlli ona avdet etmez ve fesat dahi olmaz.}

(Kendini misafir, veya kıldığı namazı cuma, ve yatsıyı teravih, zanniyle, selâm vermek böyle değildir. Nitekim, salâtın müfsitlerinde zikr olunmuştur).

Terketmiş olduğunu, teyekkun etmek için, selâm vermeyerek, düşünüp teyekkun ile, namazın itmamına, kıyam eylemek sûretinde, eğer

— 385 —

teşehhüdden {(1) Gerek, birinci kuudun ve gerek ikinci kuudun, teşehhüdü olsun, gerekse, salâvat ve dualardan - ferağdan evvel veya sonra - bulunsun.} fazla olan, tefekkür zamanını - bir rükün edâ edecek kadar {(2) Rükün, onun sünnetiyle muteberdir ki, o da üç tesbihle mukadderdir.} - uzatmış ise, üçüncü rekâta kıyam etmek vâcibini (ve kade-i ahîre olduğuna göre, vâcip olan selâmı) tehir eylemiş olduğundan dolayı, sehiv secdesi etmek, ona vâcip olur. {(3) Hades sebki suretinde, üç yahut dört rekât kılmış olması hakkında kendinin şekki, (abdestin tecdidinden sonra o miktar, meşgul etmek takdirinde dahi)sehiv secdesi lâzım gelir.} Bir rükûn miktarı uzatmamışsa o kadarı mâfüv olduğundan, sehiv secdesi lâzım gelmez.

Muktedî kendi sehvine mebni, sücud etmez. {(4) Kelâma, şuna işaret vardır ki, lâhik dahi, hükmün muktedi olmakla, kazâettiği şeyde, sehv ederse, secde eyler. Çünkü, muktedi kendi sehvi için (meselâ, "kade-i ûlâda, tahiyyata salâvat zammettiği için yahut, kaade-i ûlâdan, sehven kıyam edip doğrulduktan sonra, kuuda avdet eylediği için) kendi kendine, selâmdan evvelsecde ederse, imama muhalefet etmiş olur. İmam kendisine mütabeat etse, mütabeatın esası bozulur.} İmamın sehvine mebni, - velev ki, ona sehivden sonra iktida etmiş bulunsun - imama ittibaan sehiv secdesi eder.

Mesbuk olan muktedi, mütebeati mültezem bulunduğu için, imamının sehvine mebni, onunla beraber, sehiv secdesi eder. Ve sehiv secdesinden sonra, imam ile beraber, selâm vermeyip, {(5) Eğer amden selâm verirse, namazı fâsid olur. Sehven selâm verirse namazı fasit olmadığı gibi bu sehvinden dolayı secde-i sehiv dahi lâzım gelmez.} imamın selâmından sonra, mesbuk olduğu rekâtı, kazâ eyler.

Misafir olan imama, muktedi bulunan mukim dahi, bu bapta mesbuk gibidir {(6) Çünkü, hükmen münferit olmuştur. Yâni, onun muktedîliği, imam ile beraber, namazda bulunduğu kadardır.} ki, ona sehiv secdesi lüzumu, esahtır. {(7) Müellif bu bapta, salâtı misafir babında, zikrettiğinin gayriyi söylemiştirki, orada, misafire iktida eden mukimlere, sehiv secdesi yoktur, demişti. Esahtır, tâbirinden, bu hususta, iki kavl olduğu ve her biri, bir bapta zikrolunduğu, anlaşılır.}

— 386 —

Lâhik olan muktedi, sehiv secdesinde imama mütabeat etmeyip, kendi namazını, - faiteyi telâfi ile - itmam eyledikten sonra, imamının sehvi için, sücud eder. Sücudü, imamı ile beraber ederse, mahallinin gayride vâki olduğu için, o sücud, ona kâfi olmaz. Üzerinde olanı, kazâ ettikten sonra, onu iâde eylemek, lâzım gelir. {(1) Namazı fâsit dahi olmaz. Zira iktida halinde, o kimse ancak iki secde ziyade etmiş olur.}

Salâtı havfta (korku namazında) evvelki taife, ikinci taifeye, mesbuk bulunur. Nitekim, babında beyan olunur.

Mesbuk, geçmişi kazâ esnasında, sehv ederse yine sücud-ü sehiv eder. Onun, imam ile beraber ettiği secde, kendisine kâfi olmaz. Sücudu sehvin, bir namazda tekrarı, meşru olmadığı halde, mesbukun namazı, hükmen iki namaz gibi olmak itibariyledir. Çünkü, mesbuk imama yetiştiği rekâtta, muktedi ve geçmişin kazasında, münferittir. Bu iki itibar ile, onun namazı, iki namaz gibi olmuştur.

Mesbuk, imamına - sücud-ü sehivde - mutabeat etmeyip, hemen geçmişi kazâ eylemiş idiyse, namazının sonunda ettiği, sücud-ü sehiv, ona kâfi olur. Çünkü, tahrîme müttehit olmakla, namazın cümlesi, bir namaz gibi sayılır.

Mesbuk, imamın sehvine mebni, beraberce sücut edebilmek için, ona lâyık olan, imamın üzerinde, sücud-ü sehiv olup olmadığını, bilecek kadar durmaktır ki, bu da imam, ikinci selâmı vermekle, olur. {(2) Eğer, durmayıp kalkarsa, keraheti tahrîmiyye ile mekruh olur. Nitekim, salâtın sünnetlerinin sonunda zikrolunmuştur.}

Mesbuk için, zararın en hafifini, irtikâp kabilinden olarak, âtideki mevazide, teşehhüt miktarı, kuuttan sonra, imamın selâmına muntazır olmayıp, geçmişi kazâ için, kıyam etmek vardır: Mesh müddetinin geçmesinden korkmak, özür sahibi olana, ve cuma ve bayram namazlarını kılana göre, vaktin çıkması korkusunda olmak, önünden geçilmesinden korkmak. {(3) Muhaşşi der ki, nasın geçmesi zaruretinden mâdâ olan, suretlerin hepsinde"mesbuk kıyam etmezse, namaz fâsit olur" denileceğinden, meselenin muktazası kıyamın câiz olması değil, vâcip olmasıdır. Namaz sünnetlerinin sonlarında, kendisi dahi, bu mesaili zikretmiştir.}

İmam yahut münferit bulunan kimse, farzın {(4) Nafilenin hükmü gelecektir.} - velev ki, farzı amelî olan, vitir olsun - ilk kadesinden sehv eder, yâni onu unutarak,

— 387 —

kıyama davranırsa, {(1) İlk kadeyi, amden terk edenin hükmünü, müellif beyan etmemiştir ki, kuuda avdet eder mi, etmez mi? Son kadede, amden terkin hükmünü gelecekte beyan etmiştir.} tamamen doğrulmadıkça, {(2) Yâni, gerek kuuda yakın olsun, gerek beli eğri olduğu halde, kıyama yakın bulunsun.} rivayetin zahirinde, vücuben kuuda avdet eder, ve - Dürr-ü Muhtârda musarrah olduğu üzere - kavli esahta, sehiv secdesi lâzım gelmez. Eğer, tamamen doğrulmuş olursa, kıyam farizası ile müştegil, demek olduğundan, kuuda avdet etmeyip, vâcibin terkine mebni, - namazın hitamında - sehiv secdesi eder.

(Bu surette, kuuda avdeti farz olmayan şey için, farz, terk edilmiş olduğuna mebni, salâtı müfsit addedenler olmuşsa da, fesat olmamak ercahtır. Çünkü, kadeye avdetin gayesi, namazda bir kıyam ziyade edilmiş olmaktır. Gerçi bu, helâl değildir. Ve lâkin, sıhhati, ihlâl edici dahi, değildir.). {(3) Çünkü, bir rekâtın - azını ziyade etmek - namazı ifsat etmez. Ve denilebilir ki, o kimse kıyamdan sonra, kuuda avdeti, kendi namazını, ihkâm için yapmış olduğundan, onun kıyamı ziyade etmekten ibaret olarak, hâsıl olan fiilinin nakisasını, ikmal için, husule gelmiş, bir naks olmakla, helâl olmamak bile müsellem değildir.}

Muktedî bulunan kimse, ilk kadeden sehv ederse, onun hükmü müteneffilin hükmü gibidir ki, kalkıp tamamen doğrulmuş olsa bile, muktedi, mutabeat hükmüne ve müteneffil, - kıldığı nafilenin, {(4) Müellif nefeli, itlâk etmiş olmakla, kelâm sünneti müekkedeye ve saireye şâmil olmuştur. Lâkin, nefelin, her şefaı, müstakil bir namaz olmak delîli, şu mukaddemenin inzimamiyle, tam olabilir: "Haddi üzere olan, her namazın kaadesi isefarzdır. Kıyam farizasının terki, kuud farizasının mekânı için olmakla, üçüncü rekât, secde ile takyit olunmadıkça, câiz olur." Bu mukaddime ise, onda görülmüştür. Çünkü, son olmayan kadenin, farz olmak ihtimali de vardır, farz olmamak ihtimalide vardır. Farz olması, icra olunması suretindedir. İcra olunmaması suretinde, vaciptir ki, o kuud, terk olunarak, bir şefa bina olunursa, namaz fâsit olmaz.} her şefaı müstakil bir namaz olduğuna mebni - kuuda avdet eder. {(5) Tahtâvînin, dür hâşiyesindeki tasvîrine göre, imam teşehhüdden sonra üçüncü rekâte kıyam etmiş oldukta, arkasındakilerden, teşehhüdü unutarak, beraberce kıyam edenler dahi, kuud" avdet ve teşehhüdü kıraet edip, sonra imama mütabeat eylemek gerektir.}

Namazın kuudu ahirinden, yâni - farz olan - son kadesinden sehv edip, zâit rekâte kıyam etmiş bulunan kimse, tamamen doğrulmuş dahi olsa, o rekâtı, rükû ve sücud ile tamamlamış değil ise, terkedip, kuuda avdette tahiyyatı okur ve - farzı tehir etmiş olduğundan dolayı - sehiv secdesi eder. Bunda, farz ile nefel birdir. {(6) Amd dahi sehiv gibidir. Şu kadar ki. amdda, insan günahkâr olup, namaz ancak iadeyle, sehivde ise sücûdu sehv ile, tamamlanır.}

— 388 —

Kuudun bir miktarından sehv etmek, meselâ tahiyyatın yansı kadar, oturup kalkmak dahi, tamamından sehv etmek gibidir. {(1) Ve kuudda bir miktar teşehhüdün, bir defada olması, şart olmadığından namazın sonunda, biraz kuuddan sonra, kıyam, ve kuuda avdet edip, biraz oturduktan sonra, yine kıyam ve kuuda avdet, ve sonra yine kıyam ve avdetle, kuudun teşehhüdü miktarı, bu sûretle, tamam bulsa, sahih olur.}

Eğer kuuda avdet etmeyerek, ziyade edilen rekâtı, secde ile takyit eder yâni, o rekâtın rükû ve sücudünü, gerek kasden, gerek unutarak, ifa eylerse, {(2) Rekâti, secde ile takyidin mânası, bu olduğunu, Tahtâvî merhum, Dür hâşiyesinde ve burada zikredip: Rükû etmeyerek, secdeye varmış olursa, kuuda avdeteder. Zira eksik rekât, terk halinde olmakla, o sücuda itibar olunmaz, demiştir. Cemaatte itibar, imamadır. Hattâ, imam, sücuddan evvel, kadeye avdet edip, cemaat onu bilmeyerek, secdeye varsalar, namazları fâsit olmaz. Çünkü, imamın kuuda avdet etmesiyle, rükûu metrûk oldukta, cemaatin rükûları dahi, ona tebean metrûk olur. Bu halde onlar, bir secde ziyade etmiş olurlar ki, o da müteammiden olmadıkça, müfsit değildir. Eğer imam secdeye varmış olursa, muktedi müdrik veya mesbuk olsun, kuuda avdet etse de, etmese de, onun namazı fâsit olur.} farzı nefele münkalip olur. {(3) Vasfın yokluğu, mevsufun yokluğunu, istilzam etmediği için, salâtın asl-ı müftabih olan, Şeyhaynin kavli üzere - bâtıl olmaz. Butlânın başlangıcı, buhususta fetva için muhtar olan, imam Muhammed kavli üzere, secdeden, başın kaldırılması zamanıdır. İmam Ebû Yûsufça, butlan, alnın secde mevziine konmasiyledir. Bu hilâfın semeresi, alnın konması halinde, sebkı hades vuku bulmak suretinde, zahir olur ki, musâllî, imam Muhammede göre, - şartı üzere - abdest tazeledikten sonra namazına bina ve kuuda avdet ile, farzını tedarik, edebilir. Zira, onun indinde, rekâtın tamamlanması, sücuddan baş kaldırmakla, olup, o ise, hâsıl olmamış olduğundan, butlan tahakkuk edemez. İmam Ebû Yûsufa göre, farz olarak bina olunamaz. Çünkü, cephenin konulması ile, salâtın vasfı fâsid olmuştur.} Ve artık, dilerse oturup, selâm vererek - ve kasde makrun olmayarak - bir rekâtlı, bir nafile kılmış olur, ve dilerse, bir rekât daha ziyade ederek, tam rekâtlı, bir nafile kılmış olur. Kasden, başlamış olmadığı cihetle, o nafileyi tamamlamak, ona lâzım değil, mendup olur.

İkindi namazı dahi olsa, rekât zam edebilir. Çünkü, kıldığı ikindi nefele münkalip olduğu için, onu edaya borçlu kaldığından, ikindiden evvel, bir nafile kılmış olur ki, onun kasden kılınmasında bile, kerahet yoktur. Kasdin gayri olanında, kerahet olmaması, evleviyyettedir.

Akşam namazı, ziyade edilecek rekât sebebiyle, dört olacağından, onda zamma hacet olmayıp, mezkûr ziyade, sabah namazına vuku bulursa, ona, dördüncü bir rekât zam edilebilir.

Gerek zamlı ve gerek zamsız kılınmış olan, bu namazlar, nafile olmakla, farzlar, yeniden kılınır.

— 389 —

Gerçi, fecrin tulûundan sonra, sabah namazının sünnetinden başka, nafile kılmak, ve güneşin batmasından sonra, akşam namazından evvel nafile kılmak, mekruhtur. Ve lâkin, bunlar kendilerine şürû kasdi olmadığından, sabah namazının zait rekâtına, zam edilmemek, ve akşam namazının zait rekâtına, hacetsiz zam edilmek, suretlerindeki, tek rekâtlar gibi mekruh değildir. Bir rekât teheccüd kılmağı müteakip, fecir tulûunun vukuu suretinde olduğu gibi ki, onu musâllî, çift olarak kerahetsiz itmam eder.

Zikrolunan zamlarda, musâllî kuudu terketmiş olmasından dolayı, - esahta - secde-i sehiv, dahi etmez. Çünkü, fesat ile husule gelen noksan sücud ile tamamlanmaz. {(1) Zam halinde, o musâllîye bir kimse iktida edip, ondan sonra keserek ifsat eylese, dört rekâtlı olan namazlara göre, o kimseye altı rekât ödemek, lazım gelir. Zira, bu tahrîme ile, tediye olunan, o idi. Ona iktida etmiş olan, sâhîden (sehvedenden), onun sükutu (yâni tazmin olunmaması) zanna, yâni sehven başlamış olmasına mebni idi. Muktedî hakkında, o zaman mevcut değildir. Onun iktidasından sonra, ona iktida edenin (zaid rekâtı, secdeyle takyid etmeyerek) kuuda avdet etmiş olması sureti, bunun hilâfınadır ki, onda muktedîye dört rekât kılmak, lâzım gelir. Çünkü muktedi, kuuda avdet etmekle, zait rekâta kıyam etmemiş gibi sayılır.}

Eğer, son kadede bir miktar teşehhüdden sonra, zait olan rekâta kalkmış ise, - velev ki, amden kıyam ve kıraet rükû etmiş olsun - kuuda avdet edip, tahiyyatı, iade etmeyerek selâm verir. {(2) Zira, tahiyyat kıyam ile, batıl olmamıştır. Bâtıl sayan, onu iade eder, demistir.} Çünkü, bir rekâtın mâdunu (noksan olan rekât), terk olunabilir. Kaimen dahi selâm verse, olur, şu kadar ki, sünneti terketmiş olur. Çünkü, salâtı mutlakada, özür olmadığı halde sünnet olan, kaiden selâm vermektir.

Son kadeden sonra, zait rekâta kıyam eden, imam olduğuna göre, cemaat ona ittiba etmeyip, kuuden, intizar ederler, çünkü bid'atte ittiba yoktur. Eğer zait rekâtı, secde ile takyid etmeyerek, kuuda avdet eylerse, cemaat selâmda, ona mütabeat eder. Yâni bekleyip, birlikte selâm verirler. Ve eğer zait rekâtım, secde ile takyid etmiş olursa, cemaat onu beklemeyip, derhal selâm verir.

Son kaade kılınmış olduğu için, ondan sonraki, rekâtın secde ile takyid edilmiş olması, farzı iptâl etmez.

— 390 —

O kimse, zait rekâta bir rekât daha zam ve ilâve eder. {(1) Mezkûr zam, istihbabendir. Bir kavle göre, vücubendir. İstihbabî olmak zahirdir ki, kesilmesine, kazâ terettüp etmez. Hilâf yeri, kerahet olmamak suretinde olmak gerektir. Eğer kerahet vakti ise, mezkûr zam, mendup veya vâcip olmayıp ta, mekrûh olur mu? Esah olan, budur ki mekrûh dahi olmaz. Öğle ve ikindi ve yatsı namazlarına göre, zam edilecek rekât altıncı, ve akşam namazına göre beşinci, ve sabah namazına göre de dördüncü olur. Nitekim, Dürr-ü Muhtârda musarrahtır. İkindi ve sabah namazlarının dahi, müsavaten zikrinden anlaşılan, budur ki, zammın meşruiyyeti hususunda, mekrûh ve gayr-i mekrûh vakitler arasında, fark olmadığı gibi, ikindi ve sabah namazları arasında dahi, zammın kerahetsizliğince, fark yoktur. Bundan evvelki meselede, yâni son kadenin unutulması suretinde (dilerse) kaydi, alındığı halde, bu meselede, mezkûr kaydın ahz ve itibar olunmaması, bu zam, o zamdan müekked, olduğundandır. Çünkü bu meselede, musâllinin farzı, son kadenin tahakkuku sebebiyle tam olup, zait rekâtı için secde etmekle, fâsid olmadığından, başladığı nefeli, nisabına iblâğ eyleyerek selâm verdikten sonra, sehiv secdesi eyler. Bundan evvelki mesele, böyle olmayıp, onda farziyyet kalmadığı için, noksanını tedarike dahi, hacet olmaz. Buna binaen, o surette, sehiv secdesi dahi, lâzım gelmez. Bu meseledeki iki zait rekât esnasında, o kimseye biri iktida etse, imam Muhammed indinde, namazını altı rekâta tamamlar. Çünkü, tahrîme munkati olmamıştır. Onunla tediye olunan ise, altı rekâttır. Ve şeyhayn indinde, iki rekât kılar. Çünkü, ona iktida eden, kendinin farzdan çıkması, müstahkem olmakla o iki rekâte, müstakil tahrîme ile başlamış gibi, olmuştur. Zira ki, farzın tahrîmesi nefele intikal sebebiyle, münkati olmuştur. Muktedî, mezkûr namazını ifsat etse, imam Muhammed indinde onun - muktedabihi gibi - kendisine kazâ lâzım olmaz. Şeyhayn indinde, iki rekât, kazâ eder. Fetva dahi, bunun üzerinedir. Musahhah olan dahi, imam Muhammed kavlidir.

İktida meselesinde dahi, bu suretle, bundan evvelki suretin, farkı vardır ki, bu surette, müfterizin iktidası, müfterizin müteneffile iktidası demek olduğu için, sahih olmayıp, bundan evvelki surette ise, iktida olunan, zait rekâtı, secde ile takyit etmedikçe, farzdan çıkmış olmamak cihetiyle, sahihtir.} Tâ ki, iki rekât kendisi için, nafile olmuş olsun.

Selâmı tehir ettiği için, zikrolunan suretlerin, ikisinde de, yâni gerek zait rekâttan kuuda avdet, gerek zait rekâtı secdeyle takyit suretinde, sehiv secdesi eder.

Nafile olan, o zait rekât, - kavl-i sahihte - farzın son sünneti makamına kaim olmaz. Çünkü, ona, müstakil tahrîmeyle, muvazabet oluna gelmiştir.

— 391 —

REKÂT SAYISINDA TEREDDÜDE DAİR:

Bir namazın ikmalinden evvel, onun rekâtlarının sayısında, şüphe etmek, yâni üç veya iki kıldığım kestirememek, musâllîce mutat hükmünde olmadığına göre, o namazı iptâl eder. Zimmetine terettüp eden namazı musâllî, yakîn üzere İskata kaadir olduğuna ve hadîs-i şerifte: "Eğer biriniz kaç rekât kıldığında şüphe ederse namazı yeniden kılsın." buyurulduğuna mebni, o kimse namazını yeniden kılar. Nitekim, vakit bâki iken, namazı kılıp kılmadığında şek eden, o namazı kılar. {(1) Ve nitekim, bir gün ve bir gecelik namazlardan birinin terkini teyekkun edip te, tâyininde şek eyleyen kimse, uhdeden yakînen çıkmak için, bir gün ve bir gecelik namazları kazâ eyler.}

Salâtın ikmalinden sonra, olan şekke, itibar yoktur. Buna binaen, musâllî selâm verdikten veyahut son kadede tahiyyatı okuduktan, yahut okuyacak kadar oturduktan sonra, rekâtın sayısında şek ederse, onun halini salâha yâni, salâtını itmamına hamlen, o şekki muteber olmaz. Ve bir şey ona, lâzım gelmez. Meğer ki, noksanını tevekkun etmiş ola. O halde, anlaşılan noksanı, itmam eder.

Mezkûr şek, itiyat halini alır yâni, musâllîye sık sık vâki olursa, o kimse, - hususiyle - müvesvis bulunduğuna göre, - harecin defi için salâtın iadesi ile mükellef olmayıp, taharri eder {(2) Taharrî, neticesinde galip rey ne ise, odur.} ki, şekkin husulünden sonra, kendisine âşikâr olan {(3) Bu kaydın ilâvesine mebni, "meselenin konusu, şek sahibi hakkındadır. Zannı, galip olan hakkında değildir" itirazı varit olmaz.} galip reyi ile âmil olur. {(4) Eğer taharrî ile amel, bir rükün edâ edecek kadar, tefekkürü müstelzem olmuş ise, secde-i sehivi dahi eder.} Eğer galip reyi, yok ise, azı esas tutup, farz veya vâcip olan, kuudu, terketmiş olmamak için, kendince namazın sonu sanılan, her rekât sonunda oturur ve tahiyyat okur ve namazın hitamında, secde-i sehiv eder. {(5) Bu bapta zikrolunan, hadîsten başka, iki hadî3 daha olup, fukahâ, onların aralarını cemi ve tevfik etmişlerdir.}

Musâllîye, selâmdan sonra bir âdil kimse, eksik kıldığını ihbar edip halbuki musâllî, kendinin tam kıldığını muteyekkin bulunsa, o kimsenin

— 392 —

ihbarına iltifat etmez. {(1) Çünkü, onun yakini, başkasının yakını ile zail olmaz, bununla beraber ki. başkasının sözü onu mülzim dahi değildir.} Eğer iki âdil kimse ihbar ederlerse, onların kavlini ahz ve itibar etmek gerekir. {(2) Çünkü bu ihbar, şehadet nisabındadır. Onların sözü ise, nice hükümlerde, mülzimdir.}

İmam ile cemaat ihtilâf etmek suretinde, imam yakın üzere ise, cemaatin sözünü ahz etmez. Yakin üzere değilse, ahz eder. Cemaat ihtilâf edip te, imam onlardan bir kısım ile beraber olmak takdirinde, bir kişi de beraber olsa, imamın bulunduğu kısım, muteber olur.

Namaz içinde, rekâtların adedinin gayride, meselâ iftitah tekbiri alındığında, ve yahut kendisine necis isabet eylediğinde, veya kendisinden hades vâki olduğunda, şek eyleyen kimse dahi, - şek etmek kendince mûtâd veya çok vâki değilse, - istînaf, ve mûtat gibi ise, namazına devam eder.

Namazın iftitah tekbirinde şek edip, onu ve sübhânekeyi iade ettikten sonra, iftitah tekbirini almış olduğunu, hatırlayan kimse, namazına devamla, sonunda sücud-ü sehiv eder. Eğer iftitah tekbirini evvelce almış olduğunu hatırlamaz ise, sücud-ü sehiv dahi lâzım gelmez.

TİLAVET SECDESİ:

Bu terkip, şeyin sebebine izafetidir ki, tilâvet sebebiyle olan sücud demektir. Maksut, Kur'ânı kerimdeki, secde âyetlerinden birinin okun ması sebebiyle, vâcip olan secdedir.

İşitmek dahi, tilâvet gibi, secdeyi mucip ise de, secde sebebinin ancak, tilâvet olduğunu muhtar olduğuna, ve bir de işitmenin dahi sebebi, tilâvet olacağına mebni, onun zikri - min vechin - sem'in zikrini dahi müştemil olmakla, onunla iktifa olunmuştur. {(3) Tilâvet tâbirinde, secde âyetini yazan veya heceleyen kimseye, secde vâcib olmadığını, îmâ vardır. Secde âyetine, yalnız bakmak dahi, secdeyi mûcip değildir.}

Tilâvet, okumak demek olduğu gibi, sem' dahi işitmektir. Okuyana tâli ve işidene, sâmî diyeceğiz.

Tilâvet secdesinin, şartı, rüknü, hükmü, sıfatı, sebebi, keyfiyeti vardır.

— 393 —

Şartı: Tahrîme ve tâyin niyyeti, müstesna olmak üzere, salâtın şartlarıdır. {(1) Hadesten, taharet, necasetten taharet, setr-i avret ve - indel ihtiyâr - kıbleyi istikbal, bunda dahi şarttır. Salâtiyye olanında onun vakti, salâtın müddeti, yahut salâtın - münafîden evvel olan - mâbâdi ve salâtiyye olmayanında ömür müddetidir. Mekrûh olan üç vaktin birinde dahi olmamak meşruttur. Meğer ki, onda tilâvet olunacak, edâ edilmiş ola. Niyyette dahi, onun hangi âyetin secdesi olduğunu tâyin, lâzım olmayıp, secdenin, şükür ve sehv için, olan mezahimine mebni, tilâvet için olduğunu tâyinde, söz yoktur.}

Rüknü: Tâzim vechi üzere, alın koymak yahut rükû eylemek, {(2) Secde âyeti namazda okunduğuna göredir. Nitekim, malûm olur.} veyahut bunlar makamına kaim olacak, îmâyı, {(3) Hastaya ve binek üzerinde olduğuna göredir.} etmektir.

Hükmü: Dünyada vâcibin sukûtu, ve ukbada sevaba nailiyyettir.

Sıfatı: Namaz içinde hemen {(4) Yâni âyetini - kıraetten sonra - secdesi üç âyetten sonraya bırakılmamak üzere, hemen îfa edilmek.} ve namaz dışında teenni üzere {(5) Yâni imkânın ilk vaktinde olmakla mukayyet olmayıp, müsait zamanda îfâ olunmak.} vâcip olmaktır.

Tilâvet secdesi vâciptir. Çünkü, secde âyetleri üç kısımdır. Bir kısım sarîhan, secde emridir. Ve bir kısmı, küffarın, hakka secdeden istinkâflarını mütezammindir. Ve bir kısmı, Enbiya (aleyhimüs-selâm) hazeratının sücud emrine, imtisallerini hikâyedir. Bunlardan her biri ise, yâni gerek emre imtisal ve gerek enbiyaya iktida ve gerek küffara muhalefet, vâciptir. {(6) Ayetini okuyup veya işitip te, kendisine secde mümkün olmayan kimseye, müstahap olan: سَمِعْناَ وَاَطَعْناَ غُفْراَنَكَ رَبَّناَ وَاِلَيْكَ لْمَصِيرْ demektir. Secdeyi sonra kazâ eder.}

Sebebi: Tilâvet eden hakkında - ittifaka - ve işiten hakkında - alessahih - {(7) Alâ kavlin işiten hakkında, secde sebebi işitmedir. Sahih olan kavle göre, işitme, okuyanın ve muktedînin gayri hakkında, şart olmakla sağır olup ta, okuduğunu işitmeyene, secde lâzım olur. Sağıra diğerinin tilâveti sebebiyle, secde etmek, her ne kadar, edeni görse bile, lâzım olmaz.} secde âyetinin tilâvetidir. {(8) Tilâvet secdesinin sebebi, Bahirde mezkûr olduğu veçhile, üç emrin biri olmak zahirdir: Ya kendi okumak, yahut başkasının okuduğunu işitmek ve yahut okuyan işitmezse dahi, muktedi bulunmaktır. Hakikatte sebep, tilâvettir.}

— 394 —

Secde âyetleri, Kur'ânı kerîmin: Ârâf, Raad, Nahl, İsrâ, Meryem. Hacc, Furkan, Nemil, Secde, Sâd, Ha mim es-secde, Necim, İnşikak, Alâk sûrelerinde olmak üzere, on dört âyeti celîlededir.

Onlardan birini - namaz ile mükellef olan - okuyana ve işitene tilâvet secdesi vâcip olur. Okuyan hakkında anlama, ve işiten hakkında işitme kasdi şart değildir, . Okuyan, secde âyeti olduğunu, gerek anlasın gerek anlamasın, secde ile mükellef olduğu gibi, işiten dahi, işitme kendi sinin maksadı, gerek olsun gerek olmasın, işitmekle secde etmek lâzım gelir.

Secde âyeti, tercümeden okunmak sûretinde dahi, okuyan anlasa da anlamasa da - ittifaka - ona ve - itimaden - anlayana veya ihbar şartiyle, işitene, secde vâcip olur.

Secde harfim yâni secde âyetinden, ona delâlet eden kelimeyi üst yanından veya alt tarafından, bir kelime ile beraber okumak, -kavl-i sahihte - tamamen okunan secde âyeti gibi, secdeyi mucip olur. {(1) Alâ kavlin, secde âyetinin çoğu okunmadıkça, secde vâcip olmaz, çoğu, gerek sücud kelimesinden evvel ve gerek sonra olsun ve yahut secde kelimesi ortada bulunsun. Bu imam Muhammedden rivayettir. Zeylei, bunu ihtiyâr etti. Dür sahibi dahi, ona tâbî oldu.}

Secde âyetini yazmak ve - telâffuz etmeden - secde âyetini nazar etmek ile secde vâcip olmaz. Çünkü, yazan ve bakan kimse, secde âyetinin ne, okuyanı ne de işitenidir.

Hecelemek dahi böyledir. Ne onu heceleyene ve ne hecesini, işitene, secde vâcip olmaz, çünkü, hecelemek, harfleri tâdâd etmektir, kıraet değildir. {(2) Buna mebni, namazda hecelemek, kıraet yerine geçmez ve o harfler, Kur'ânda mevcut olduğu için, namaz onunla fâsit de olmaz. Bir kimse, secde âyetini, herbirinden bir harf olmak üzere, bir cemaatten işitse, harfler müteferrik olduğu ve tilâvet tahakkuk etmediği için, ona secde vâcip olmaz.}

Keyfiyyeti: El kaldırmaksızın "Allahu ekber" diye secdeye varıp üç kere "sübhâne rabbiyel âlâ" demek ve yine Allahü ekber diye kalkmaktır.

Bunda teşehhüd ve selâm yoktur. Tekbîr ve tesbîhler sünnettir. Secde vâciptir. Ve sücûd-u sehiv gibi iki değildir.

Oturmakta olana göre, tilâvet secdesi için kalkmak, mendup olup secdeden sonra dahi, kıyam etmek müstahap olur.

— 395 —

Üzerinde müteaddit secde bulunan kimse dahi, her secdede kıyam eyler.

Âyeti, cemaat içinde okunarak, topluca secde edilmek lâzım geldikte okuyan ileri durmak ve işitenler, saf bağlamak, lâzım değildir. Herkes bulunduğu mevzide, kıbleye yönelerek, secde eder. Şu kadar ki, işiten, okuyandan evvel secdeden kalkmamak mendup olur.

Secde için hazır olmayanların bulunduğu bir mecliste, secde âyetini gizli okumak menduptur.

Secdenin vücubu, namazla mükellef olana göre, olduğundan, adetli ve lohusa bulunan kadın, secde âyetini işitmek veya tilâvet eylemek ile, ona secde vâcip olmaz.

Cünüp, namaz ehli olmakla, ona işiterek ve okuyarak, ve ondan, âdetliden, lohusadan, kâfirden, temyiz edici sabiden secde âyetini işitene, secde vâcip olur.

Deliden yahut uyuyandan işitene, secde vâcip olmaz.

Sarhoşun tilâveti, hem kendisine ve hem işitene, secdeyi muciptir.

Secde âyetini yazana, onu yazmakla, secde vâcip olmadığı gibi, dilsize ve sağıra dahi, secde edeni görmekle, secde vâcip olmaz. Sağıra ve secde âyetini yazana, secdenin vücubu ancak, tilâvet iledir.

Secde mukallitlere değil, tilâvete terettüp edeceğinden, secde âyetini, kuştan ve maymundan ve sadâdan {(1) Sadâ, aksi sadâdır. Bunlar hep muhâkâttır (takliddir). Temyiz sahibi olmadıkları için okumaları tilâvet değildir.} işitene dahi, secde vâcip olmaz.

Musâllî, namazda okuduğu secde âyetinin, secdenin namazda etmek lâzım gelir.

Kıraet uzayacak ise, secde âyetinden sonra, müstakil sücud veya rükû olunur ki, derhal sücuda tilâvet secdesi kasdiyle, rükûa varılıp kalkılır ve kıraete devam olunur.

Kıraet uzamayacak ise, secde âyetini veya ondan bir veya iki yahut üç âyet sonrayı, müteakip {(2) Malûm olsun ki, fevr (vakit geçirmemek), secde âyetinden sonra bir yahut iki âyet ile - ittifaka - munkati olmaz. Dört âyetle - ittifaka - münkati olur. Üç âyette ihtilâf olunmuştur. Münkati olmamak râcihtir. Bedayide, bu bapta takdir olmayıp, müçtehidin reyine tefvîz olduğu yahut tavîl sayılana itibar olunacağı dahi mezkûrdur. İnşikak sûresinin secdesinden sonra, mevcut olan dört kısa âyet kavl-iâhirde, fevre mânî değil, sayılmıştır.} edilen salât rükûu (niyyetle) ve salât sücudu (niyyetsiz), onun secdesi makamına kaim olur.

— 396 —

Namaz dışında okunan secde âyetinin, secdesi - genişlikle - vâcip olduğu halde vakit mekruh olmadıkça, tehir edilmek, uzun zaman unutulmak ihtimaline mebni, tenzîhen mekruh olduğu gibi, namazda okunan secde âyetinin secdesi - fevriyyen - vâcip olduğuna mebni, kıraeti uzatarak, onu tehir etmek dahi, kazâya bırakmak gibi olduğundan, tahrîmen mekruhtur. Sehven gecikirse - velev selâmdan sonra - münâfî vuku bulmayarak, salâtın hürmeti bâkî oldukça, kazâ olunur. Namaz dışında kazâ olunmaz. Çünkü namazın parçası olmuş ve ruçhan kesbeylemiştir. Nakıs olarak edâ olunamaz, namaz dışındaki secde, namaz içindeki secdeye müsavî olamaz. Onun bu suretle tarikine, - amden vâcibi terk ederek, günahkâr olduğu için - tövbe lâzım gelir.

Namazda kıraetin rüknü, kıyamın rüknüne has olduğundan, musâllî kıyam halinin gayride, tilâvetten memnûdur. Mahcurun (memnuun) tasarrufu ise, hükümsüz olmakla, rükû veya sücud halinde, yahut teşehhüdde ve yahut kavmede, secde âyeti tilâvet etmekle, ona secde vâcip olmadığı gibi, muktedi dahi, iktida halinde kıraetten mahcur iken, secde âyetini tilâvet etmiş olmakla, ne kendine ve ne imamına, ne de kendisiyle beraber, namaza müşarik bulunan, diğer muktediye, secde vâcip olmaz. Amma, onunla namazda müşarik olmayan kimse, mahcuriyyet dışında olmakla, gerek diğer cemaatten ve gerek münferit ve yahut namazdan külliyen hariç olsun, secde âyetini, o muktediden işitmekle, ona secde vâcip olur.

Namazda olmayanın, namazda olandan işittiği, secde âyetinin secdesini, hariçte etmek lâzım geldiği gibi, namazda olanın dahi, hariçten işittiği, secde âyetinin secdesini, namazdan sonra, etmesi lâzım gelir.

Eğer namazdakiler, onu namaz içinde ederlerse, namazla münasebeti olmayanı, namaza ithal etmiş olmaları, noksanına mebni, o secde kendileri için, kifayet etmez. {(1) Kâmil olarak, tediye edilmiş olabilmek için, onu iâde ederler.} Ve, bununla beraber namaz cinsinden olmak hasebiyle, namazları onunla, vâcip olmaz.

Namazda okunan, secde âyetinin secdesi, namaz dışında {(2) Meğer ki, namaz secdeden evvel - âdetin gayri - bir sebeple fâsid olacaktır. O halde, yalnız tilâvet kalmış olmakla, namaz dışında secde edilir. İfsat dahi. fesat gibidir. Salâtı ifsat eden âdet olduğuna göre, tilâvet secdesi, kadından sâkıt olur.} olmaz ise de, namaz dışında olan kimse, imamdan secde âyetini işitip, ona iktida etmemek imamın secdesinden sonra, diğer rekâtta, ona iktida eylemek suretinde, secdeyi namaz, dışında eder ki, bu suretle, hem secdeyi ziyadan, hem salâtı ziyadeden, siyanet etmiş olur.

— 397 —

Eğer o kimse, imamın sücudundan evvel, ona iktida ederse, onunla beraber secde eyler. Ve eğer imam tilâvet secdesini ettikten sonra, o rekâtta ona iktida etmiş olursa, muktedi secdeye, hükmen yetişmiş olmakla, tilâvet için, artık secde etmez.

Namaz dışında bir, secde âyeti okuyup veya işitip, secdesini ettikten sonra, yine o mecliste, namaza durup, o âyeti okusa, namazda okuyanın rüçhanına mebni, hariçtekine tâbiiyyeti olamayacağından, yine secde eder. Eğer evvelce secdesini etmemiş idiyse, namazdaki secde, ona iki tilâvet için, kifayet eder.

Bir mecliste, ayni âyeti tekrar eden gibi olur ki, ona da, bir secde, kâfidir. {(1) Meclis müttehit olmazsa, bir secde kifayet etmez. Meclis dışında, velev bez çözmek suretiyle olsun, üç adım atmakla ve ağaç üzerinde, bir daldan bir dala geçmekle, nehir veya büyük havuzda yüzmek, ve hayvan üstünde gitmekle, ve harman döğmek ve değirmen etrafını dolaşmakla, tebeddül eder. Odanın ve - büyük dahi olsa - mescidin köşelerine varmakla ve gemi yürümekle ve bir veya iki rekât namaz kılmak, ve bir veya iki yudum bir şey içmek veya bir iki lokma yemek ve bir iki adım atmakla, kıyam ve kuud ile ve tilâvet mahallinde rükûp ve nüzül ile ve musâllî olarak, binek seyri ile, tebeddül etmez.} Gerek tilâvetin başında, gerek tilâvet esnasında ve gerek tilâvetten sonra, edilmiş olsun.

İşiten hakkında, meclisin ihtilâf ve ittihadı, okuyanın değil, kendinin, meclisi tebdil edip etmemesiyledir.

Hatip minberde secde âyetini okusa, inip secde eder. Cemaat dahi beraberce secde ederler.

Rüknünde, ifade olunduğu üzere, sücud maraz ve rükûb halinde, îmâ ile dahi olur.

Tilâvet secdesi vâcip olduğuna mebni, onun özürsüz, binek üzerinde îmâen ifası, kâfi olmamak, kıyas muktazası ise de, tilâvet, tetavvû gibi, dâimî bir iş olduğundan, onun secdesi için, nüzulü, şart kılmak, külfet olacağına mebni, îmâyı istihsan etmişlerdir.

Âyeti yerde okunarak, nazilen vâcip olan secde, râkiben îfâ edilemez.

— 398 —

Âyeti hayvan üzerinde okunarak, râkiben vâcip olan secde, hem râkiben, hem nâzilen, olur.

Binek üzerinde, secde âyetini okuyup, yere indikten sonra tekrar binse ve secdeyi binekte îmâ ile etse dahi olur.

Secdesi olan sûre veya âyâtı okuyup ta, secde âyetini geçmek, âyetin nazmını bozmakla beraber, secdeden istinkâf gibi, olduğu için, mekruhtur.

Bunun aksi, yâni yalnız secde âyetinin kıraeti, secdeye mübaderet demek olduğu için, mekrûh değildir. Ve lâkin tafdil tevehhümünü, defi için, tilâvette, ona ya evvel veya sonra, bir veya daha ziyade, âyet zam etmek, mendup olur.

Cuma ve bayram namazlarında, kıraet sonuna gelmedikçe, secde âyetini okumak, imama mekrûh olduğu gibi, salât-ı sırriyyede dahi mekrûhtur.

Amden hades, kelâm ve kahkaha gibi, salâtı müfsit olan şeyler, tilâvet secdesini dahi müfsit olup, iâde lâzım gelir. Şu kadar ki, kahkahada abdest almak lâzım gelmez. Müştehatın muhazatı dahi, cenaze namazında olduğu gibi, onu ifsat eylemez.

(Mühimmeten lidef'i külli mühimmetin): Secde âyetlerini cümleten bir oturmada okuyup, her biri için, başka başka veyahut hepsine birden on dört defa secde eyleyenin, dünya ve ahîret işlerinden kendine mühim olana, Cenab-ı Hak kâfi olur.

ŞÜKÜR SECDESİ:

Secde-i şükür dahi, - kavli müftâbih - üzere, sevap üzerine taattir ki, sürûr ve tebşir vaktinde {(1) Bunların biri rüyet ve müşahede haline ve biri adem-i müşahede haline masruftur. İlâhî nimetler ibada müstemirdir. Şükür secdesi, nimetin yenilenmesine veya belânın define mebni olmuş olur. Cenab-ı risâletmeâb, bir cüceyi gördüklerinde, şükür secdesine varmış oldukları gibi, ümmetleri hakkında, şefaatlerinin makbuliyyeti, - Cenab-ı Hak tarafından - kendilerine tebşir buyuruldukta dahi, üç defa şükür secdesine varıp, her defasında, kendi şefîane duâları ve âlîcenabâne istişfaları üzerine, ümmetlerinin bir sülüsü kendilerine bahşolunduğu tebşîr olunmasına teşekküren, bârigâhı perverdigâra, secde-i şükranda bulunduklarını, beyan buyurmuşlardır. Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem.} Allahü teâlâya şükür ederek, secdeye varmak

— 399 —

vardır ve sevaptır. Hazret-i Seyyidül-Kâinatta ve sahabesinde vâkî olmuştur. {(1) Hazret-i Fahr-i Kâinat, ebi Cehlin kesik başını gördüklerinde beş defa secde-i şükür etmişler ve Hazret-i Ebubekir, yemamenin fethinde ve müseylemenin katlin deve Hazret-i Ömer, yermükün fethinde ve Hazret-i Ali, havariçlerin reisi olan zus-sediyyeyi maktul gördüklerinde, şükür secdesine varmışlardır.}

Şükür secdesi, - şartları ile - tilâvet secdesi gibidir. Tekbir ile varılır ve Cenab-ı Hakka, hamd ve şükür ve tesbih olunup, tekbir ile kalkılır.

CUMA NAMAZI:

İçtimadan, cuma ve iftiraktan, fırka gibidir. Ona yevm ve salât izafe edilerek yevm-i cuma {(2) Cuma gününün, Arapça eski ismi Urubedir ki, ifsah ve tahsin mânâsınadır. Nâs, o günde süslenip bezendikleri için, öyle denilmiştir. Ona cuma ismini, iptida veren Kaab İbni Levi'dir. Bu husustaki Hadîs-i şerif mantukunca, cuma günü, günlerin en şereflisi olup, Burûc sûresindeki (yevm-i mev'ud), kıyamet günü ve (yevm-imeşhûd). arefe günü ve (yevm-i şâhid), cuma günü, ile tefsir olunmuştur. Cuma günü, müminlerin bayramı ve biçarelerin haccıdır.} ve salât-ı cuma deniliyor. Çok istimal ile, muzafın hazf edildiği olur. Burada maksut, cuma namazıdır.

Salât-ı cuma (cuma namazı), malûm olduğu gibi, cuma günü öğle vaktinde, salâtı zuhra (öğle namazına), bedel olan, iki rekât namazdır. Cemaatle kılınır. Ve kıraet, aşikârdır. Ve evvelce hutbe okunur. Hutbe farzdır. Onun dört rekât ilk sünneti ve dört rekât son sünneti vardır. İkisi dahi, müekkededir. Nitekim, nevafil babında zikrolunmuştur.

Cuma namazı - şartları kendisinde mevcut olan - her kimse için, farzı ayndır.

Farz olması, kitap ve sünnet ve icma-i ümmet ile sabittir. Akıl dahi. buna delildir.

Kitab-ı Kerîmde

إِذَا نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللّٰهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ

buyrularak, zikrüllaha saay ile salât emri için, nidaya müterettip kılınmıştır. Zikirden maksat, namaz olmak, aşikârdır. Hutbe dahi, edilmek câizdir. Ve her iki takdirde, âyetin mânâsı farz olduğunu, müfîddir. Evvelki takdire göre, bu meydandadır. İkinci takdire göre dahi, zahirdir ki şarta, saayin farz oluşu, meşrutun farziyyetinin, bir dalıdır. Üzerine,

— 400 —

cuma namazı lâzım olmayana, hutbeye gitmek dahi- icma ile - lâzım olmaz. {(1) Tefsirlerde mezkûr olan: Zikirden, umumî mecaz tarikiyle, hem hutbe vehem namaz, kasdolunmuştur. En doğru olan da budur. Zira ki, ikisine de, zikir it. lâkı, sadıktır. Hem de, Cenab-ı Hak cumanın farziyyetini, bir mübahın tahrîmi ile, tekîd eylemiştir ki, o da, beyîdir. Mübahın tahrîmi ise, (muktazayı hikmet) olduğuveçhile, ancak vücub için olabilir.}

Hadîs-i şerifte:

اِعْاَمُو اانَّ اللّٰهَ تَعَالٰى فَرَضَ عَلَيْكُمُ الْجُمُعَتَ فِى يَوْمِى هٰذَا فِى مَقَامِى هٰذَا فِى شَهْرِى هٰذَا هٰذَا فَرِيضَةٌ وَاجِبَةٌ اِلٰى يَوْمِ الْقِيَامَةِ فَمَنْ تَرَكَهَا جُحُودًا وَسْتِخْفَافً بِحَقِّهَا فِى حَيَاتِى وَ بَعْدَ مَوْتِى وَلَهُ اِمَامٌ عَادِلٌ اَوْ جَاءِرٌ فَلَا جَمَعَ اللّٰهُ شَمَلَهُ وَلَا اَتَمَّ لَهُ فِى اَمْرِهِ اَلَا فَلَا صَلٰوةَ اَلَا فَلَا زَكَا ةَ لَهُ اَلَا فَلَا صَوْمَ لَهُ اَلَا اَنْ يَتُوبَ فَمَنْ تَابَ تَا بَ اللّٰهُ عَلَيْهِ

buyurulmuş {(2) Bu hadîs, ilk hutbe-i nebeviyyedendir ki, onu muhaceretleri üzerine, kıldıkları, ilk cumada îrad buyurmuşlardır. Malûm olduğu üzere hicreti seniyye, nübüvvet senelerinin, on dördüncü yılının rebîül-evveli evailinde idi. Bir pazar ertesi günü, Medine-i Münevvere yakininde Benî Amrû bin Avf yurduna konup, salı, çarşamba ve perşembe günleri orada ikamet ve onlara mescitlerini tesîs buyurmuşlardır ki, Medine-i Münevverenin güney tarafında vâkî, Kuba mescidi şerifidir. Cuma günü oradan çıkarak, Sâlim bin Avf yurduna ulaştıklarında, cuma vakti olmakla (ranûnâ) denilen vadîde vâkî, Benî Sâlim mescidinde, ilk hutbesini, îrad ile, cuma namazını edâ buyurmuşlardır.} olduğu gibi, diğer bir hadîs-i şerifte dahi;

مَنْ تَرَكَ ثَلَاثَ جُمُعٍ مُتَوَالِيَاتٍ عَنْ غَيْرِ غُذْرٍ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قَلْبِهِ وَ مَنْ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قَلْبِهِ يَجْعَلُهُ فِى اَسْفَلِ دَرْكِ جَهَنَّمَ

buyurulmuştur. {(3) Diğer hadîs, azabın şiddetine mahmuldür. Öyle buyurulması o kimse, vahdaniyyeti ve onun tevabiini ikrar etmekle beraber, cumayı terketmiş olmak cihetiyle, münafıkların hareketinde bulunmuş olmasındandır. Münafıklar ise, cehenneminen sefil derekesindedir. Yahut cumayı, inkâr ederek terk edenler ve yahut o akîde üzere, vefat edenler hakkındadır.}

— 401 —

Müslümanlar dahiHazret-iRisalet zamanından bugüne kadar, cumanın farziyyeti üzerine, kimsenin inkârı olmayarak, icmâ eylemiştir.

Şu mânâ dahi mâkuldür ki, biz cuma gününde cuma namazını ikame için, öğle namazının terki ile, emrolunmuşuzdur. Öğle namazı ise, farzdır. Bir farzın terki, ancak ondan daha müekket ve evlâ, bir farz için, olabilir. Demek ki, cuma namazı, farziyyetçe öğle namazından daha tekitli, bir farzdır.

Cuma namazı için, vücub ve sıhhat şartları olarak, iki türlü şartlar vardır ki, onlar bütün namazlarda muteber olan şartlardan, fazladır.

Vücub şartları, musâllîde, ve sıhhat şartları, musâllînin gayri hakkındadır. Aradaki fark dahi, vücub şartları zail ve mefkut olmakla, edâ sahih ve sıhhat şartları mevcut olmazsa, edâ gayr-i sahih olmaktan ibarettir.

Vücub şartları altıdır: Birincisi, erkek olmak, {(1) Hunsâyı ihraç için, erkekliğinin tahkiki ileri sürülmüş ise de, Hunsa noksan yaratılışlı olmak hasebiyle, halinin muktazası cuma, ona vâcip olmaktır, diyenlerde olmuştur.} kadınlara cuma, lâzım değildir. İkincisi, Hürriyettir. Köle olanlara cuma, lâzım değildir. {(2) Efendi, kendi kölesini cuma ve cemaatten, menedebilir. İzin verirse, köle cuma kılmakta, muhayyer olur. Hayvanını korumak için, efendi ile beraber, camiye gelirse, korumağa halel getirmemek üzere, cuma kılabilir. Ücretli hizmetkârı, cumadan menedemez. Şu kadar ki, cuma yeri uzakta ise, o müddetin ücretini vermeyebilir.} Üçüncüsü, ikamettir ki, şehir içinde yahut şehirden sayılan, yöresinde {(3) Misafir salâtı, babına bakınız.} mukîm bulunmaktır. Köylülere, ve bir şehirde - hiç olmazsa, on beş gün ikameti niyyet eylememiş olan - misafire cuma, lâzım değildir. {(4) Sahabet kiram hazeratından, şehirlerden mâda, yerlerde cuma ikame olunduğu, nakl ve rivayet olunmamıştır. Köylü, cuma günü şehre girer ve o gün orada kalmağı niyyet eylerse, cumayı Kılar.} Dördüncüsü, sıhhattir. Camiye çıkmadan âciz olan, yahut hastalığının artmasından veya geç iyi olmasından korkan, marîze cuma, lâzım olmadığı gibi, camiye çıkmasiyle, bakılamayacak olan hastasının zıyaından korkan - hastayı bakmakla mükellef ve meşgul kimseye -dahi cuma, lâzım değildir. Kudretsiz ihtiyar dahi, marîz hükmündedir. Beşincisi, gözü görene ki; göz selâmetidir. Gözsüze cuma, lâzım değildir. Meğer ki, yedicisi ola. Altıncısı, ayakların selâmetidir. Kötürüme ve ayaksıza

— 402 —

cuma, lâzım değildir. Eğer bir ayağı, felçli veya kesik olup ta, meşakkatsiz yürümeğe kadir ise, cumaya çıkar. {(1) Sel halinde yağmur, kar, çamur cuma için, özürlerdendir. Akl ve bülûğun şart kılınması, sırf cuma namazına has olmamakla, ayrıca zikre lüzum görülmemiştir.}

Cumanın sıhhat şartlan da, altıdır: Birincisi, cuma kılınan yer, şehir veya şehir yöresi olmaktır. {(2) Şehir: En büyük mescidine, cuma ile mükellef bulunan, ahalisi sığmayan, yerdir, diye tarif olunduğu gibi, bu tarifin, birçok köyler içinde doğru olacağı iddiasiyle, şöyle de tarif edilmiştir; Şehir: İçinde, emîri, müftüsü ve kadısı, mukim bulunan yerdir.

Küffarın, müsliminden kalabalık bulunduğu yerde, cuma ve bayramların ikamesi câiz olur. Şehir kenarı tâbiri için, salâtı misafir bâbına müracaat lâzım gelir.

Şehir içinde, cuma namazının, camide kılınması şart olmayıp, namazgâhlarda ve minber ittihaziyle, Ok meydanı gibi, açık yerlerde dahi, cuma kılınır.} Köyde ve kırda cuma kılınmaz. {(3) Hac mevsiminde, Minâda Mekke emîri mevcut olmakla beraber, binalar dahi bulunduğundan, cuma kılmak câiz olur. Arafat, kır olduğu için, orada Cuma kılmak câiz olmaz.} Bir şehrin müteaddit mevziinde, cuma kılınır. {(4) Bu sarahate göre, geçmişe itibara ve - ihtiyatan - zuhur-u ahîr kılmağa lüzum da kalmaz ki, onun itibarı, ve zuhur-u ahîr itiyadı, cumanın teaddüdünün menedilmesi, hakkındaki - zaif olan kavle - mebnidir. Ona göre ki, ebû Yûsufun kavli ve imam Şâfiînin mezhebidir. Cuma, ilk kılanındır. Ona binaen, ve ihtiyat olarak, (âhir zuhur) yahut (zuhur ahîr) niyyetiyle, dört rekât namaz kılınır. Onu kılan, her rekâtında fatiha okur ve sûre veya âyât zam eder. Kılınan, eğer farz olursa zammın zararı olmaz, ve eğer nefel vâkî olursa zam, vâcib bulunur. İlk kadede, teşehhüde iktisar eder. Üçüncü rekâtte, sübhaneke, okumaz. Müellif der ki, ihtiyat onu kılmakta değildir. Çünkü, ihtiyat, iki delilin en kavisi ile amel etmektir. Bu bapta, - delîleynin akvası ise - cuma teaddüdünün, câiz olmasının mutlak olmasıdır. Hem de, onu kılmakta, cahillerin cumayı farz değil itikat etmek, ve yahut cuma vaktinde, farz olan namazın - müteaddit olduğunu - itikat eylemek mahuzru vardır. Onu kılmak için, havastan mâdâya, üfta olunmaz. Onların dahi, o namazı evlerinde kılmaları en muvafık olanıdır.

Bu ifadeye göre, zuhru ahîr namazı, ramazan arefesinde tutulan oruç gibi, havasın işi iken, tamîm ve umuma teklif ve rekâtların kesretiyle nas tenfîr, edilerek, cuma namazının, son müekked sünnetinden dahi mahrum bırakılmasıdır.

Muhaşşi der ki, yevmi şekte (ramazan arefesinde) tutulan oruçta, farz niyyet olunmayıp, zuhr-u ahîr namazında, farz niyyet olunmak, arasındaki fark salâtın vakti, zarf olduğundan, onda niyet tayininin lüzumu, ve orucun vakti miyar olduğundan onda niyet tayininin lüzumsuzluğu, cihetiyledir. Bu da, cuma babındaki, imam ebi Yûsufun kavline göredir.

İbni Nuceym dahi, Bahr-i Râikta: Zuhr-u ahîr namazı, cuma namazının, - bir büyük şehirde - cumanın teaddüdünün câiz olmaması, rivayeti sebebiyle, sıhhatinde edilen şek üzerine, müteehhirînden bâzılarının, mevzuatıdır. Bu rivayet ise, muhtar değildir. Ve cumadan sonra, zuhr-u ahîr namazı, ne imam azamdan rivayet olunmuş ve ne de sahibeyn, rivayet etmiştir. (Cuma gününün farzı odur. Cuma farz değildir) diye itikat olunmak, korkusuna mebni ben o namazın, olmadığını keraren üfta ettim demiştir.}

— 403 —

İkincisi, cuma kıldırmak için, vazifeli kimse bulunmaktır. Memuriyet ve mezuniyetleri cihetiyle, cuma ikamesine malik olan, imam ve hatipler kendi yerlerine başkalarım, ikameye dahi maliktirler. İzinnâmelerinde buna da, mezuniyetin mezkûr olması, şart değildir. {(1) Hutbeden sonra, gerek bir özre mebni, ve gerek özürsüz, namaza geçirmek istedikleri kimsenin, hutbe okunurken bulunmuş ve yahut, hutbenin bir kısmına yetişmiş olması şarttır. Namaza başladıktan sonra, sebk-i hades suretinde, imamete salih, her kim olursa olsun, imam onu İstihlâf edebilir. İkisi, bir şey olduğu için, ikiye bölünerek, hutbeyi biri okuyup, namazı başkası kıldırmak lâyık değil, yâni tenzîhen mekruhtur.}

Üçüncüsü öğle namazı vakti olmaktır. Öğle vaktinin girmesinden evvel, cuma kılmak, sahih olmadığı gibi, onun çıkmasiyle de bâtıl olur. {(2) Velev ki, vaktin çıkışı, teşehhüd miktarı kuûddan sonra olsun ve artık onamaz - zuhur olarak ta - itmam edilemez. Şeyhaynin kavli üzere, nefel olarakta, itmam edilebilir. Müfsidata ve isna aşeriyeden, on birincinin hamişine bakınız.}

Dördüncüsü, namazdan önce, hutbe okunmaktır. {(3) Muhaşşinin beyanına göre, sadr-i islâmda, hutbe, bayramlarda olduğu gibi namazdan sonra idi. Hutbeyi dinlemenin terkinde, bir şey yok, zanniyle "Onlar bir kazanç veya bir eğlence gördüklerinde, seni kıyamda bırakıp oraya koşuştular." (Cuma: 11) kavl-i kerîminde bildirilen halin, hâdis olması üzerine, hutbe öne alınarak, tehir hakkındaki hüküm, mensuh oldu.}

Beşincisi, genel izin, olmaktır. {(4) Çünkü, cuma namazı şeair-i islâmdan ve islâm dininin hasîsalarındandır. Ve bir takım, hususiyyat ile meşrûdur ki, onlarsız olmaz. İşaa edilmek sûretiyle şöhretlendirilmek - izn-i âm - ile ikame olunmak dahi, o cümledendir. Gelenler için, cami kapılarının açık bulunması dahi böyledir. Caminin kapısını kapayarak içinde cuma kılan cemaatin, ve maksurelerin kapılarını, başkalarına sed ederek, yahut namaz kıldığı yere kendi ashap ve arkadaşları ile kapanarak cuma ikame eyleyenin, cuması câiz değildir. Eğer halkı girmeğe mezun kılmış ise, onlar girseler de, girmeseler de, cuma sahih, ve fakat, o kimse, mescit ve caminin hakkını kazâ etmemiş olmak hasebiyle, kerahette bulunmuş olur.} Yani herkese açık bir yer olmaktır.

Hutbenin sıhhati için, bülûğ şart olmadığından, namaza geçmemek üzere hutbeyi - mümeyyiz sabi -dahi okuyabilir.

— 404 —

Altıncısı, Cemaat olmaktır. {(1) Münferidin cuması, - icmâ ile - sahih değildir. Cuma cemaattendir. Cemaat, -indel-imam - cumanın edâsı inikadının şartı olduğundan, rükûda iktida etmiş olsalar bile, imam ilk secdeye varıncaya kadar, beraber bulunmaları lâzımdır. Ondan sonra, namazlarını bozup, dağılırlarsa, imam namazı, cuma olarak yalnızca, itmam eder. Ve eğer imam, secdeye varmadan, onlar dağılıp, imamın arkasında, iki erkekten başka kimse, kalmayacak olursa, cuma bâtıl olur. İmameyn indinde cemaat, tahrîmenin inikadı şartı olup, o dahi, tahakkuk etmiş olmakla, onlardan sonra, imam yalnızca, cumayı itmam eyler.}

Cemaatin en azı, imamdan başka, üç erkek olmaktır. {(2) İndet-tarafeyn, çünkü, cemi - tesniye ve müfred sigalarına muhalif olduğu için - hakikaten üçtür. İkiye cemi itlâki, mecazdır. Asl olan, hakîkat ile ameldir. Hem de Allahın zikrine koşunuz! kavl-i kerîminde, huzurun talebi, cemi lâfzına teallûk etmiştir. Saayin dayandığı şey olan zikr dahi, bir zakiri müstelzemdir ki, o, huzuru istenilen, cemin, gayridir. Onların hutbede hazır olmuş olmaları ve cuma ile mükellef bulunmaları, meşrut değildir. Hattâ, hutbeyi dinleyenler gidip, başka üç kişi gelse, hatip onlara - rivayetin zahirinde - hutbeyi iade etmeyerek, cumayı kıldırmak câiz olduğu gibi, cemaat olan üç kişinin, cümleten veya karışık olarak, köle, yahut marîz veya misafir olması dahi câizdir. Çünkü, bunlar, cuma ile mükellef olmasalar da, imamete salih kimselerdir. iktidaya salih olmaları, evleviyyettedir.} İki erkek ile. bir kadın yahut bir erkek çocuk, bu bapta kâfi değildir. İmamdan başka, iki erkek kişi, cemaattir, dedi.

HUTBE:

Hutbe, hitaptan olmakla, - asılda - söyleyenle işiten arasında olan kelâmdan ibaret olarak, mevizaya ve mukaddemeye, itlâk olunmuştur Burada maksut, mevizanın mânâsıdır.

Hutbenin rüknü, Cenab-ı Hakkın, habs zikridir. Arapçaya vukuf ile beraber, Arabinin gayri dil ile dahi, îrad edilmesi câizdir.

Hutbe ikidir ki, biri diğerinden, - bir hafif celse ile - ayrılmıştır. Her biri, hamd ve senayı, teşehhüd ve salâtı müştemildir. Birinci hutbede, âyet okunup, vaaz ve tezkir edilir. İkinci hutbede, vaaza bedel, müminin ve müminata dua olunur.

HUTBENİN ŞARTLARI:

Hutbenin şartları şunlardır:

1 - Namazdan evvel olmak,

— 405 —

2 - Hutbe kasdiyle okunmak. {(1) Gelecekte mezkûr olduğu üzere, hutbede - indel-imam - bir hâlis zikre iktisar câiz olmakla, bunun şartı kılınması, onda zahirdir. Hatip aksırıp ta, elhamdülillah, ve bir şeye teaccüben sübhanallah, demek hutbe sayılmaz. Alâ kavlin, hutbede kasd, şart değildir.}

3 - Vakit içinde olmak. {(2) Vakitten evvel hutbe okuyup, vaktin girmesinde namaz kılınsa caiz olmaz.}

4 - Hutbe esnasında en az bir kimse bulunmak. {(3) Dürr-ü Muhtârda mezkûr olduğu üzere, hatibin kendi kendine okuduğu hutbe sahih olmaz. Hutbenin cemaat huzurunda olması lâzım ise de, müellifin ifadesine göre, hutbe bir kişi huzurunda dahi, sahihtir. Velev uyur, yahut sağır,veya uzak bulunsun. Cemaat, cumanın şartıdır.}

5 - Bulunan kimse, kendisiyle cuma cemaati, münakit olabileceklerden olmak, {(4) Bir kölenin veya bir marizin ve yahut bir misafirin, huzuru da kâfidir. Yalnız, bir erkek çocuğun, yahut kadının bulunması, kâfi olamaz.}

6- Hutbe ile namazın arası, - başka bir iş ile - ayrılmamak. {(5) Müellif, yemeği kaatî saymıştır. Hatip, hutbeden sonra, cuma guslü veya abdest tazelemesi için evine gitmiş olmak suretinde, hutbenin sıhhatinde ihtilâf olundu, demiştir. Lâkin, gusül ve abdest namaza müteallik olmakla, kaati fasıla sayılmamak, muhtardır. Hadeslinin ve cünübün hutbesi -kerahetle- sahih olmakla, hutbeden sonra, İğtisal ederek namazı kılar. Ve iğtisali, namaz amellerinden olduğu için, fasıla sayılmaz. Hutbeden sonra, tetavvu namazına başlamak (haram olmakla beraber), fasıla olmadığından, hutbeyi iptal etmezse de, hutbeyi iâde evlâ olur. Faiteyi hatırlayarak, kazâ ile meşgul olmak dahi, böyledir.}

Hutbe, namaz olmadığı ve namazın cüzünden dahi bulunmadığı için {(6) Eserde, hutbenin salâtın şartları gibi, sayılması, sevabın hükmü, itibariyledir.} onda taharet ve kıbleye yönelme olmadığı gibi, kelâm dahi, onu müfsit değildir. {(7) Hazret-i Ömer, bir cuma hutbesinde, Hazret-i Osman mescidi şerife hutbe esnasında geldiği için, bu ne vakit geliş? diye buyurup, itizaren, Hazret-i Osmanın: Ezanı işittikten sonra, abdest almaktan başka bir şey yapmadım, demesi üzerine Hazret-i Halîfe: Resulullah cuma namazı için, guslü emretmiş oldukları halde, hemde abdest mi? buyurmuştur.} Taharet, onda sünnet olmakla, abdestsizin ve hattâ, hades-i ekbere müptelâ olanın hutbesi, hutbede kıbleye yönelmek gibi mekrûh olduğundan, cemaate müteveccih bulunmak, mesnûndur.

— 406 —

HUTBENİN SÜNNETLERİ:

Hutbenin sünnetleri, şunlardır:

1 - Hatip, hutbeden evvel minber cihetinde bulunmak. {(1) Minberin sağ cihetinde, hatibe mahsus hücre var ise, hatip onun için deve yok ise, minber cihetinde bulunur. Hutbeden evvel, mihrapta, namaz kılmak, ona mekrûh olur.}

2 - Siyah giyinmiş olmak.

3 - Minbere çıktığında oturmak. {(2) Bu kuud, ezan için olduğundan, bayram hutbesinde yoktur.}

4 - Huzurunda ezan okunmak. {(3) Hatibin huzurunda yâni, minber önünde okunur. Muhaşşinin ezan babında beyanına göre, cuma gününde öğle vakti, iç ezanından başka ezan okunmazdı. Birinci ezanı, Hazret-i Osman ihdas etti. O günün ikameti dahi, hesap edilerek, Hazret-i Osman, bir üçüncü nida ziyade etmiş, denildi.}

5 - Ezandan sonra, hatip kıyam edip, her iki hutbeyi ayakta {(4) Özrü olmadan, oturarak hutbe mekruhtur.} okumak.

6- Harble alınan her beldede, hatibin sol elinde, bir kılıç bulunup,hutbeyi, ona dayanarak okumak. {(5) Denildi ki, bundaki hikmet, dinin kılıç ve kuvvet ile kaim olduğuna işarettir.}

7 - Sûlhan feth olunan, beldelerde hutbeyi - kılıçsız - okumak {(6) Mekke-i Mükerreme, kahr ve galebe ile alındığından, mescidi haramda hutbe, kılıç iledir. Medine-i Münevvere, Kur'ân ile meftuh olmakla, mescidi nebevide hutbe, kılıçsızdır.}

8 - Hutbeyi, cemaate karşı durup, okumak. {(7) Eğer hatip hutbeyi, kıbleyi istikbalen, cemaate arkasını dönerek, okursa mekrûh olur.}

9 - Hutbeye gizlice teavvüz ederek, hudaya hamd, ve Cenab-ı zî-kibriyaya sena ile başlamak.

10 - Şehadeteyni okumak.

11 -Hazret-iResûl-ü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimize salâvat okumak.

12 - Vaaz ve tezkîr etmek.

13 - Kur'ândan bir âyet okumak. {(8) Aleyhissalâtü ves-selâm efendimiz hazretlerinin

وَاتَّقُو ايَوْمً تُرْحَمُونَ فِيهِ اِلَى اللّٰهِ

kavl-i kerîmini, tilâvet buyurmuş oldukları mervidir. Hatip, âyet okuyacağı zaman eûzu çeker. Sûre başı olmadıkça, besmele çekmez }

14 - Hutbeyi iki yapmak.

15 - İki hutbe arasında, üç âyet okuyacak kadardan ziyade olmamak üzere oturmak. {(9) Bunda duâ olmadığı gibi, minber kapısında ve minbere çıkıldığında dahi duâ etmek yoktur.}

— 407 —

16- İkinci hutbeye dahi hamdı hüdâ ve cenab-ı zi-kibriyâya senayı ve Hz. Nebiyyi müçtebaya salâvatı, iâde ederek başlamak. {(1) İkinci hutbede, Hulefa-yi Râşidinin ve Resul-u Zişanın muhterem amcalarının ezkâr-ı aliyyeleri, müstahsendir. Şimdiye kadar, tevarüs böyle câri olmuştur.}

17- Müminin ve müminâta mağfiret ve nusret ve âfiyet ile dua etmek.

18 - İkinci hutbede sesini birinci hutbeden, daha az yükseltmek,

19 - Her iki hutbeyi pek uzatmayıp, hafif tutmak. {(2) Fıkıh ve sünnet, hutbenin kısa, namazın uzun yapılması iken bizde bu da aksi olmuştur. Cuma namazında cuma ve münâfıkûn, yahut âlâ, gaşiye, sûreleri okunmak mesnundur.}

20 - Hutbeden çekilmeyi müteakip, ikamet alınmak. Zikrolunan sünnetlerden biri terk etmek ve hutbeyi uzun ve mufassal olan {(3) Salâtın sünnetleri, bahsine bakınız.} bir sûreden ziyade, uzatmak mekrûhtur. Hatip minbere çıktığı vakit, cemaate selâm vermek yoktur.

Hutbede, bir tesbih veya tahmit, yahut tehlîl veya tekbîr gibi, Cenâb-ı Hakka mahsus, halis zikre iktisar etmek - indel-imam - sahih ve lâkin sünnet terkedilmiş olmak cihetiyle, kerahetledir. İmameyn, ona hutbe denemiyeceği beyaniyle: Hutbe denilecek kadar, uzun olmak lâbüddür. Onun da en az (ettahiyât) miktarı hamd, ve salâvat ve müslimine duadır, dediler.

Cuma günü acele matluptur ki, cuma namazı için, camiye erkence çıkılır. {(4) Hattâ, sahibi dür: Tırnak kesmek, tıraş olmak cumadan sonra efdâldir, demiş ise de, Muhaşşi merhum, onu nassı hadîse muhalif bularak reddeylemiştir.} İki rekât mescit tahiyyesi kılınıp, oturularak, okunması cuma gününün menduplarından olan, kehf sûresi dinlenilir. O gün, öğle ezanından itibaren, cuma namazının edasına değil, iş ve alış veriş, cuma ile mükellef olanlara {(5) Kadınlar, cuma ile mükellef olmadıklarından onlara haram değildir.} tahrîmen mekrûh olur.

Cumaya saay, farizasının sevabı, ona mübaderetteki tefavüt, itibariyle mütefavittir. {(6) Eserde varit olduğu üzere, cuma namazı için gusledip, camiye ilk saatte varan bir deve, ikinci saatte varan bir inek, üçüncü saatte bir koç, dördüncü saatte varan bir tavuk, beşinci saatte varan bir yumurta, tasadduk etmiş gibi olur..}

Camiye, yürüyerek gidip gelmek, binekten efdâldir.

"İmam hutbeye çıktıktan sonra ne namaz vardır, ne de konuşmak." fehvasınca, cuma sünneti kılınıp, hatip minbere çıkmak üzere, hücresinden ayrıldığından ve hücresi olmadığına göre, kıyam ettiğinden itibaren, hutbe ve salâtın hitamına değin, söz söylemek ve hattâ, söyleyene, sus

— 408 —

demek, câiz olmadığı gibi, namaz kılmak dahi, câiz değildir. {(1) İkinci hutbe esnasında kalkıp sünnet kılanlar, bu meseleyi bilmiyorlar. Sünnet farzdan sonra dahi kılınabilir.} Meğer ki, üzerinde, tertip sâkıt olmadık, fâite ola. O halde, cuma sahih olabilmek için, onu tezekkürle kılmak lâzımdır.

Kelâmdan, tesbih ve müezzinin icabeti gibi, uhrevî kısmı hariç ise de, bu kısmın cevazı dahi, hutbeye başlamadan evvele göredir. Hatip hutbeye başladıktan sonra, kelâmın her türlüsü haram olur. {(2) Şuna binaen, hatibin minbere çıkışında, müezzinin (innallahe ve melâiketehü... .) âyeti kerîmesini, kıraet etmesinde ve - âyetteki emre imtisalen - salâvat ve teslimat getirmesinde beis yok ise de, müezzinlerin hutbe esnasında tardiyye, salâvat ve âmînleri, mekrûh bidatlerdendir.}

Namazda haram olan her şey, hutbede dahi, haram olmakla, hutbe esnasında, - emri bil-mârûf - nevinden dahi olsa, kelâm ve hattâ, teâtî-i selâm, câiz olmadığı gibi, yemek, içmek ve sair meşguliyyet ve tilâvet ve mütalâa dahi, câiz olamaz. Ve câiz olmamakta, hatibe yakın olanla, ondan uzak bulunanın farkı olmaz. {(3) Muhaşşinin nakline göre, Şemsül-eimme: Hatibin önünde bulunan, istikbal eder. Sağında veya solunda bulunan, ona doğru inhiraf eyler, demiş ise de, Serahsî: Bizim zamanımızda, resim ve âdet, cemaatin kıbleye yönelerek oturmaları ve hatibe, inhirafı terk eylemeleridir. Zira, sıkışıklığa mebni, hutbeden sonra, safların tesviyesinde, güçlük çekilir. Ahsen olan da budur, demiştir.} O esnada, emr olunan şey, susmaktır. {(4) Helâkından korkulan, tahzîri müstesnadır ki, onun için, namaz bile kesilir. Çünkü, o, kul hakkıdır. Onun mebnası ihtiyaç üzerinedir.} Nebimizin ismi geçtikçe, içinden salât ve selâm eder. Aksırırsa, hakka hamd eyler. îcabet saati olmakla, kalbinden dua eder. Hutbe esnasında, uyumak dahi mekrûhtur. {(5) Meğer ki, uyku ona galebe çala.} Etrafına bakınmak ta mübah olmaz. {(6) Hutbe okunurken, namazda oturur gibi oturmak dahi lâzım olmayıp, hutbenin sonunda, namazdan çıkar gibi, iki tarafına selâm vermek, büsbütün fazladır.}

Hatibin, minbere çıkmasından evvel, başlamış olduğu, cuma sünnetini, kıraet uzatmayarak, yâni vâcibe iktisar ederek, bitirir.

Cuma günü, zevalden evvel ve yahut cuma namazından ayrıldıktan sonra, müsaferet etmekte beis olmayıp, ancak - cuma ile mükellef - olana göre, cuma gününde, öğle ezanı okunduktan sonra, cuma namazını kılmadan, çıkmak mekrûh olur. {(7) Müellif keraheti, itlâk etmekle, onun tahrimiyye olduğu anlaşıldı. Cuma ile mükellef olmayanları, ihraç etmekle onların hurucunda, kerahet olmadığı dahi, sabit oldu.}

— 409 —

Hasta ve müsafir ve köle ve âmâ gibi, - cuma ile mükellef olmayanlar - cuma namazını kılmış olurlarsa, vakit farzından olmak üzere câiz, yani onunla vaktin farzı, uhdelerinden sâkıt olmuş olur. Çünkü, cumanın onlardan sükûtu, kendileri için ruhsattır. Kılmaları - müsafir orucu gibi - azîmet ve efdâldir. {(1) Kadınlar, cemaatten menedildikleri için, bundan müstesnadır.}

Cuma ile mükellef olmayanlar hakkında, müstahap olan, cuma kılındıktan sonra, onlar öğle namazlarım, münferiden kılmaktır. Vaktin girmesinde öğleyi, cuma kılınmadan dahi kılabilirler. Her halde cemaat olamazlar.

Cuma ile mükellef olanlar, cuma kılmayıp ta, öğleyi, cuma kılınmadan, kılmak haramdır. Gerçi, vaktin tahakkukuna mebni, öğle namazı münakiddir. Ve lâkin, o saate - memur olduğu - cuma namazı olmakla, öğle namazının akdi, haram ve inikadı - cuma için saay olunmamağa - mevkuftur. Eğer, öğleyi kıldıktan sonra, nedamet ederek, cumaya çıkarsa, evinden ayrıldığı vakit, imam cuma namazında bulunup, henüz itmam etmemiş, yahut onun hurucundan sonra, cuma ikame edilmiş olmak sûretinde, kıldığı öğlenin, farziyyet sıfatı bâtıl olur. {(2) Onun çıkması, imamın cumadan ferağına yakın olmak veya ferağdan sonra: Gitmiş olmak ve yahut cuma, hiç ikame olunmamak suretlerinde, olabilir. Bu takdirde, öğle bâtıl olmaz.} Kendisi gelip, cumaya gerek yetişmiş, gerek yetişmemiş olsun.

Yetişirse, cumayı kılarak, farzı yerine getirmiş olur. Yetişmezse ve yahut yetişip te, onu ifsat etmiş olursa, öğleyi iâde etmek lâzım gelir.

Mâzûr olan, yâni cuma ile mükellef bulunmayan dahi, bu bapta böyledir ki, öğleyi kıldıktan sonra cumaya çıkmak, onun dahi farzım iptal eder. Mâzur ile gayr-i mâzûrun farkı, cuma kılınmadan, öğleyi edâsının, mazur olmayana göre hürmeti, ve mâzûre göre ademi hürmeti, hususundadır.

Cuma ile mükellef olmayanlara ve mahpuslara, cuma günü, şehir içinde, öğle namazını, gerek cuma namazı kılındıktan sonra ve gerek ondan evvel, cemaat ile kılmak mekrûhtur.

Belde ahalisinden, cuma namazını kaçırmış olanlar dahi, böyledir ki, onlar öğle namazını, ezansız ve ikametsiz ve cemaatsiz, olarak kılarlar. {(3) Çünkü, cemaat olmakta, mâzûr olmayan dahi, mâzûre iktida ve iltihak ederek, matlup cemaat olan cuma cemaatının azalmasını müeddi olmak mahzuru olur. Hem de, ondan başka, cemaat ikame olunmakla, ona muaraza suretinde görünür.}

— 410 —

Cuma namazına kâdeyi ahîrede {(1) Yahut imam, sücudu sehvi terk etmediğine göre, onun secdesinde veya teşehhüdünde.} yetişen dahi o namazı cuma olarak itmam eder. {(2) "Yetişemediğinizi kazâ edin" buyurulmuştur ki, imamın salâtından sizi fevt edeni, kazâ edin, demektir. İmamın namazından fâit olan şey ise, cumadır, öğle değildir.} Ve cehr ile ihfa arasında muhayyer bulunur.

AHKÂMI IYDEYN: (İKİ BAYRAMA AİT HÜKÜMLER)

Iydeyn lâfzı, bayram mânâsına olan, ıydin tesniyesidir. Biri fıtır, diğeri adha olmak üzere, senede iki bayram vardır. {(3) Medine ahalisinin iki eğlence ve sevinç günleri olduğu hulûlünde sorulmakla, peygamber efendimizin malûmları oldukta, onlara hitaben: "Hak teâlâ sizin için, O iki güne mukabil, onlardan hayırlı, iki gün bedel etmiştir ki, adhâ ve fıtır günleridir," buyurmuş oldukları, Hazret-i Enes rivayetiyle, Ebî Dâvud süneninde mezkûrdur.} Onların ikisinin birden, vacibat ve mendupları gibi, ahkâm-ı şeriyyesinin, beyanı kasdolunarak (ahkâmı iydeyn) iki bayram, denilmiştir.

İyd, tesmiyesi Cenab-ı Hakkın, o gün mü'min olan kullarına, dîni ve dünyevî, ihsan âideleri olduğuna ve yahut tekrar ferah ve meserret ile, tefeül avdetine, mebnidir. {(4) Revhten, rîh gibi, mualleldir. Bayram etmeğe, tâyîd denir.}

Bayramların vâcipleri, namazlar ve namazlarına mahsus tekbirler ile Kurban bayramındaki, teşrik tekbirlerinden, ve Ramazan bayramındaki, Sadaka-i fıtırdan, ibarettir.

Yalnız Ramazan Bayramı (Iyd-i fıtır) vaciplerinden olan, fitre sadakası verilmek için, vaktin efdâli, bayram namazından önce vermektir. {(5) Bu emir, mutlak neviden olduğu için, fıtra sadakasını, ramazan şartiyle, ve - âlâ kavlin - ramazan şartı dahi olmayarak, bayramın birinci gününden evvel vermek bile, câiz ve birinci gün, namazdan evvel müstahap, ve namazdan çıktıktan sonra câiz, ve günü geçtikten sonra da câiz ise de, geciktirmemek evlâdır.}

Bayramların mendubatı, şunlardır:

1 - Erken kalkmak.

2 - Güsletmek.

3 - Misvak tutunmak.

4 - Tiyb (güzel koku) sürünmek,

5 - Giymesi mübah olan elbisenin, en güzelini giymek,

— 411 —

6 - Hakkın nimetlerine şükren, ferah ve sevinç izhar etmek ve hatem (yüzük) takınmak. {(1) Ashaptan, diğer günlerde yüzük takınmayanlar, bayramlarda takınırlardı.}

7 - Ramazan bayramında, camiye çıkmadan tatlı bir şey yemek.

8 - Yenen şey, kuru hurma ve bu gibi, kuru ve lezîz meyva olmak.

9 - Tek adet, olarak yemek (1, 3, 5, 7, gibi).

10 - Kurban bayramında, kurban kesecek kimse - ondan yemek için - yemeği, namazdan sonraya bırakmak.

11 - Namaza erkence davranıp, sabah namazını mahalle mescidinde kılarak, bayram namazı için, namazgâha ve büyük camiye gitmek.

12 - Sükûn ve temkin ile yürümek. {(2) Yaya gitmek, binek gitmekten efdâldir.}

13 - Namaza giderken, Ramazan bayramında (sessizce) {(3) Bir takım, fukahâ tekbîri, müstahap görmüşler.} ve kurban bayramında (sesli olarak) tekbir almak. {(4) Müellifin ifadesine göre, tekbîri namazgâha varınca, ve (âlâ rivayetin) namaza başlayınca, keser. Namazgâhlarda, topluca ve yüksek sesle, tekbîr alınır.}

14 - Namazı kıldıktan sonra, mümkün ise başka yoldan evine gelmek.

15 - Müminlerle karşılaştıkça, güler yüz göstermek. {(5) Kabul ile dua, Resulullahın ashabında, vâkî olmuştur. Musafaha dahi yerindedir.}

16 - Kaadir olduğu derecede, çok sadaka vermek.

BAYRAM NAMAZI:

Bayram namazı, iki rekâttan ibarettir. Ve cumanın şartlarım ve vâciplerini, hâiz olanlara vâciptir. {(6) Sünneti müekkede, diyen olmuştur. Cuma gibi, farz değil ise de, terki delâlet ve bid'attır.} Sıhhatinin şartları, bütün namazların şartları gibi olup, fazla olarak, bunda cuma sıhhatinin şartları dahi, muteberdir. Ondan yalnız hutbe, müstesnadır ki, cuma namazında hutbe sıhhat şartı, ve namazdan evvel olup, bayram namazında şart değil, sünnet ve namazdan sonradır.

— 412 —

Bayram namazlarının, sair namazlardan farkı, her rekâtında, üçer fazla tekbir olmasındadır. Tekbirler, vâciptir.

Bayramın ilk günü {(1) Özre mebni, ramazan bayramı namazı ertesi güne, ve kurban bayramı namazı, daha ertesi güne, tehir olunabilir.} güneşin doğmasından ve kerahet vaktinin çıkmasından sonra {(2) Mebdei, bu ve sonu öğle vaktinin başlangıcıdır. Zevalden sonra bayram namazı kılınmaz.} cemaat saf bağlayıp: Bayram namazına, diye niyyet edilerek, durulur. {(3) Vücubü, ihtilâflı olduğu için "vâcib olan bayram namazına" demeğe lüzum yoktur. "Dokuz tekbir ile," demek dahi, mânasızdır. Çünkü, zâit tekbirler, dokuz değildir. Asliye ile beraber ise, dokuzu da, geçer.} Muktediye göre, iktida niyyeti dahi, ziyade edilir. İftitah tekbîrini müteakip, el bağlanarak, sübhaneke, okunur. Sonra, "Allahü ekber" diye eller kaldırılır, ve yanlara salıverilir. Salıverildiği sırada, üç "subhanallah" denecek kadar, susularak durulur. Sonra, yine "Allahü ekber" diye, eller kaldırılıp salıverilir, üçüncü defada, tekbire eller kaldırıldıktan sonra, salıverilmeyip bağlanır. İmam, gizlice teavvuz ve tesmiyeden sonra, cehren kıraete başlayıp, fatiha sûresini okur ve - gizlice cümleden âmîn denilerek - imam kıraetine devamla sûre veya âyeti, zam eder. Birinci rekâtta, okunacak sûrenin, "Sebbihisme rabbikel-âlâ. ." olması ve ikinci rekâtta, Gaşiye sûresinin okunması menduptur. Rükû ve sucûd olunup, ikinci rekâta kıyam edildikte, kıraetten sonra ve rükûdan evvel "Allahu ekber" diye, eller kaldırılıp salıverildikten ve üçüncü tekbir dahi bu veçhile, alındıktan sonra, "Allahu ekber" denilerek rükûa varılır. {(4) İkinci rekâtın zait tekbirleri dahi, - birinci rekâtta olduğu gibi - kıraetin evveline almak câiz ise de, zikrolunan şekil evlâ ve müstahaptır.} Secdelerden sonra kuuden tahiyyat ve salâvat ve duâlar okunarak, selâm verilir.

Namazdan sonra, imam minbere çıkıp oturmayarak, {(5) Çünkü, bunda cuma hutbesi gibi, ezan yoktur.} hutbesini okur ve cuma hutbesindeki hamd ve senaya bedel

اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهِ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ

der. Cemaat dahi, beraberce, bu tekbiri alır. {(6) Tekbir için, muayyen adet yok ise de, hatip hutbenin ekserini, tekbirden ibaret kılmaz. Kurban bayramı hutbesinde, ramazan bayramı hutbesinden ziyade tekbir alır.} Ve hutbeyi iki yapıp, aralarını hafif bir celse ile ayırır.

— 413 —

Hutbenin, namaza takdimi, terki gibi, mekruhtur. {(1) Dürr-ü Muhtârda, sünnete muhalif olduğu beyaniyle, isaet, tâbir olunmuştur.}

Fıtır bayramı hutbesinde hatip, fıtra sadakası hükümlerini, {(2) Kime ve ne miktar vâcip olduğunu, ve kime verileceğini ve vücub vaktini zikreder. Lâkin, fıtra sadakasının edâsı için, müstahap olan vakit, namaza çıkılmadan evvel olan zaman olduğu için buna ait, hükümleri, bayramdan evvel olan cuma hutbesinde zikretmek gerektir.} ve kurban bayramı hutbesinde, kurban hükümlerini ve teşrik tekbirlerini, tarif ve izah eyler. {(3) Kurban bayramına göre, teşrik tekbirleri, arefe gününden başladığı için, onu dahi, bayramdan önceki hutbede tarif, lâzım gelir.}

Bayram namazından evvel evde ve camide ve bayram namazından sonra, camide nafile kılmak, mekruhtur. Eve geldikten sonra kılabilir. {(4) Aleyhissalâtü ves selâm efendimiz hazretleri, nevafile, haris oldukları halde, bayram namazından evvel, nafile kılmamışlardır. Saadethanelerine, avdet buyurduklarında iki rekât kıldıkları olmuştur.}

Vakti geçmek ve imama yetişmemek suretiyle, bayram namazını geçiren kimse, onu kazâ edemez ve münferiden kılamaz. {(5) Çünkü, cemaat şarttır. Başladıktan sonra, ifsat etmek suretinde dahi, kazâ lâzım gelmez. Bayram namazı, - ittifakla - teaddüdü câiz olmakla, bir imama yetişmeyen, diğerine yetişerek kılabilir. Kendisi, cuma imamı ise, cemaat bulup, ikame eyler.}

Dilerse, döner gider ve dilerse nafile kılar. Efdâl olanı, dört rekât kılmaktır ki, onun için, duha namazı olmuş olur. {(6) İbni Mes'ut hazretlerinden mervî olan rivayete binaen ki, müşârünileyh hazretleri: Bayram namazı, kendisini fevt eden kimse, dört rekât namaz kılar, birinci rekâtta sûre-i âlâyı, ikinci rekâtta veş-şemsî sûresini ve üçüncü rekâtta vel-leylsûresini, ve dördüncü rekâtta ved-duhâ sûresini, okur buyurmuş ve bu bapta Hazret-i Resulullahtan (sallallahü teâlâ aleyhi ye sellem) vaad-i cemil ve ecr-i cezîl, rivayet eylemiştir.}

Bayram namazının birinci rekâtinde, imama tekbirlerden sonra iktida etmiş olan kimse, tekbirlerini - hemen - alır. Birinci rekâtin rükûunda yetişen kimse, ayakta uyarak, iftitah tedbirini alır ve imama rükûda müşareket edebileceği takdirde, zait tekbirlerini dahi, ayakta alır. İmama rükûda, müşarik olamayacağı takdirde, iftitah tekbirinden sonra, rükûa varıp, rükû tesbihlerine bedel, el kaldırmayarak, zaid tekbirleri alır ki,

— 414 —

rükû için, kıyamın hükmü vardır ve vacibi ityan, mesnûnu ityandan, evlâdır. Eğer onun, zâid tekbirleri esnasında, imam rükûdan başını kaldırırsa kalan tekbirler, muktedînin üzerinden sakit olur ikinci rekâtinde imama yetişen kimse, birinci rekâti, imamın selâmından sonra kazâya kıyam ve zaid tekbirleri, kıraatten sonraya, tehir eder.

Târif - ki arefe günü, Arafattaki huccaca benzemek için belde dışına çıkıp, baş açık durmak ve lebbeyk okumaktır. - {(1) Târif; güzel koku sürünmeğe ve halkın huzurunda - dalalet ifade eden şeyleri okumağa - denir.} hiç bir şey, değildir. {(2) Bundan, Dürr-ü Muhtârda olduğu veçhile, farz yahut vâcip veya müstahap olan, ibadet nevilerinden değildir, mânâsı alınarak, mezkûr târif, mübah zan olunmasın ki, müellif keraheti tasrîh etmiş ve kerahetin tahrîmiyye olduğunu söylemiştir. Kâbenin gayride, tavâf câiz olmadığı gibi, Arafatın gayride dahi, arefe gününde vakfe olmaz. Nitekim, kurban kesmeğe kaadir olmayan, horoz veya tavuk, kurban etmek olmaz.}

Teşrik tekbiri ki, teşrik günleri tekbîri demektir, {(3) Teşrik: Eti güneşte kurutmaktır. Kurbanın âdetidir. Teşrik ismi, bundan alınmıştır. Teşrik, bir de tekbîri yüksek sesle etmektir.} vâciptir,

"Mâ' dûdat günlerinde Allahı zikredin." (Bakara: 184) buyurulmuştur. Erkeğe göre, onun yüksek sesle olması vâciptir. Arefe günü {(4) Zilhiccenin, dokuzuncu günüdür. Bu isim, Arafat lâfzından alınmıştır. Malûmdur ki, arefenin, ertesi ve - zilhiccenin onuncu - günü, kurban bayramı başlar ve dört gün devam eder.} sabah namazından itibaren, beşinci günün ki, zilhiccenin on üçüncü günüdür, ikindi namazına değin her farz akîbinde alınır. Yâni, zikrolunan müddet içindeki yirmi üç vakt namazı müteakip, birer kere: "Allahu ekber allahu ekber lâ ilâhe illâllahü vellâhu ekber allahu ekber ve lillâhil-hamd" denilir. {(5) Teşrik tekbiri, Hanefîde tehlîlden evvel, iki ve tehlilden sonra yine iki tekbir ile, bir hamdeleden ibarettir. Şâfiîde tehlilden evvel üç tekbirdir.} Ve bunda, münferit ve muktedî ve imam, mukim ve müsafir ve şehirli ve köylü, ve keza erkek ve kadın, müsavi bulunur. {(6) Üfta olunan kavli imameyn budur. Hazret-i İmamın nezdinde, teşrik tekbirinin vücubü, müstahap olan cemaat ile kılınmak şartiyle, yalnız sekiz vaktin, farzları akibinde, hastır ki, onlar, arefe günü sabahından itibaren, bayramın birinci gününün, ikindisi nihayetine kadardır. Müstahap cemaat, kaydiyle (nisâ cemaati vebulaşıcı hastalığa müptelâ olmuş olanlar) hariç kalmıştır. Şehirde mukim olan imama iktida etmiş olmadıkça, misafire de, vâcib değildir.}

Mesbuk dahi lâhik gibi, geçmişi kazâ etmek akibinde, mezkûr tekbiri alır. Mesbuk onu - imam ile -dahi alsa, namazı fâsit olmaz.

İmam üzerinde, secde-i sehiv var ise, evvelâ onu îfa edip, sonra teşrik

— 415 —

tekbîrini, alır. İhramda ise, telbiyeyi (lebbeyk...) demeği, dahi sonra yapar.

Teşrik tekbîrini, zikrolunan, teşrik günleri vakitlerinde, kılınan namazların edâ ve kazâlarında, vâcip, - ve o günlere mahsus - olduğundan, teşrik günleri namazları, vakitlerinde edâ edilmeyerek, diğer günlerde kazâ olunacak olursa, tekbirler kazâ olunmaz.

SALÂT-I KÜSUF:

Küsuf (Güneş tutulması), husuf (Ay tutulması), zelzele, şedit rüzgârlar, devamlı yağmur, yakıcı yıldırımlar, korkunç karanlık, korkunç sel, müstevli emraz gibi, korkulu ve ürküntülü zamanlarda, - bütün hâdiselerin - kâinatı ibdâ' edene izâfesini - hakikat olarak kabul edip - kerahet vaktinin gayride, namaza durmak ve iki veya daha ziyade, çift rekât namaz kılmak, sünnettir. {(1) Semâvî ecramın tesirini ispat ile uğraşanlar, husûf ve küsûfta, türlü tevehhümata tâbî ola geldiklerinden, hakîki tesirin, Cenab-ı Vâhid-i Kahhar'a hasrı ve herkere sabr ve salât ile, istianeyi, emreden âlî dînimiz, bize o evhamdan ferağı ve bu gibi birer sebep ve vesîleye mebni, namaz ile iştigali, tavsiye buyurmuş, demektir. Bu hususta, tefennün ve tefelsüf daiyesinde bulunanlara, meviza-i hasene olmak üzere matbû kafile-i şuarının, cim faslında, (1065) tarihinde vefat eden, melhamel manzume sahibi, İbrahim Cevrî, namındaki şairimizin tercüme-i hallerini, okumalarını tavsiye ederim.} Büyük sûreler, okuyarak ve rükû ve sücud tesbihlerini çoğaltarak, bu namazları, uzatmak dahi, sünnettir. {(2) Aleyhis-selâm efendimiz, rukûu uzattıkları için, iki yaptı zannedilerek Hazret-i Ayişenin hadisinde, (salâtı - küsûf), ikişer rükû ile kılındı, diye rivayet olunmuş, ve o rivayet, imam Şâfiînin mezhebi olmuştur.}

Aleyhissâlâtü ves selâm efendimiz hazretleri: "Bu gibi felâketleri gördüğünüz zaman namaza sarılın." buyurmuşlar ve oğlu İbrahimin. vefatı gününde vâki, olan güneş tutulmasını çocuğun ölümüne atf ve isnat etmek isteyenlere, cevaben - cemaatle - iki rekât namazdan sonra, hutbe suretiyle: "Güneş ve ay, Cenab-ı Hakkın âyâtındandır. Hiç kimsenin vefatı yahut hayatı için, tutulmazlar," buyurmuşlardır.

Hazret-i Risalet zamanında husuf dahi, birçok kere vâki olmuş ise de, onda cemaatle namaz kılındığı, rivayet olunmamıştır.

Küsuf cemaati dahi, cuma imamının mevcudiyetiyle, meşrut olup, onda da, ezan ve ikamet ve âşikâre kıraet, meşrû değildir. Ezana bedel, (Namaza! Namaza!) diye nidâ olunur.

Bu namazların hiç birinde, hutbe olmadığı gibi, duâ için, minbere çıkmak dahi, yoktur.

Küsuf namazı, cemaatle kılındığına göre, imam namazdan sonra, oturduğu yerde, kıbleye karşı olarak,veyahut daha güzel olmak üzere ayak üzeri olduğu halde, o cemaate yönelerek, duâ eder. Cemaat, oturduğu yerde, âmin derler.

— 416 —

İSTİSKA (YAĞMUR DUÂSI)

Sukya talebi (suvarılmağı istemek), yâni birinden su istemek demek olan, istiska, fukaha ıstılâhında, Hak Celle ve âlâdan, kıtlık vaktinde, yağmur istemek, mânâsında kullanılmıştır ki, Türkçesi yağmur duâsına çıkmaktır. Duâ ve istiğfardan ibaret ise de, duâdan evvel, üftâ edilen Hazret-i İmamın kavline göre, cemaatsiz, ve imameyn kavlince - cehren ve cemaatle - iki rekât namaz kılmak dahi, câiz olduğundan, istiska bâbı, kitab-us-salât baplarından, olmuştur.

İçecek ve kullanacak ve hayvanatı mezrialarını, sulayacak kuyu ve ırmakları olmayan ve yahut olsa da, kifayet etmeyen, yerler ahalisi, {(1) İstiskada, zimmi bulundurulmaz ve onlara, istiska ettirilmez.} hacet vaktinde, istiska etmek câiz, ve sünneti seniyyede vâkidir.

İstiskada müstahap olan, üç gün (ondan ziyadesi menkul değildir) arka arkaya, sahraya çıkıp duâ etmek ve evvelce, sadakalar vermek ve kötü fullerine tövbe etmek, ve tövbeyi tamamlayıcı, olmak üzere, haksız yere alınmış olan şeyler, var ise, onları sahiplerine geri vermek ve çıkış anında, yaya yürümek, pâk, yamalı ve eski elbiseleri giyinmiş bulunmak, ve boyunlar bükülerek, son derece, zillet, huşû' ve tevazu üzere olmak, ve yük hayvanları ile davarlara, yavrulariyle çıkarılıp, onları yavrularından ayırmak {(2) Ta ki, insanların duâsı ile, hâsıl olan nâle ve feryadın misli, behaimden dahi anaların yavruları üzerine, ve yavruların anaları üzerine, sesleri yükselmesiyle, meydana gelen halde mahlûkatın ihtiyacı zahir olsun.} ve çocuklar ve pek yaşlı ihtiyarlar dahi, duâya çıkmaktır. {(3) Çünkü, rahmetin inmesi, zuafa yüzündendir. Hadîs-i şerifte "Sizler zayıflarınız yüzünden rızıklandırılır ve yardım görürsünüz." buyurulmuştur.}

Mekke-i Mükerremede, nâs mescidi haram ve Medine-i Münevverede, mescidi nebevî ve Kudüste, mescidi aksâ dahilinde, içtima ederler.

Kıbleye istikbal olunup, imam ayakta el kaldırarak {(4) Bir şeyin, talep ve tahsîli için, edilen her duâda sünnet olan, ellerin iç yüzünü, semaya tutmaktır.} duâ eder {(5) Duâda, lâzım olan mütedarriane taleptir. Bu bapta me'sür olan duâ şudur:

اَللّٰهُمَّ اسْقِنَا غَيْثًا هَنِيئًا مَرِيئًا مَرِيعًا غَدَقًا مُجَلَّلًا عَامًّا طَبَقًا سَحًّا دَائِمًا

"Allahım! Bizi sıkıntıdan kurtaracak, hakkımızda her bakımdan hayırlı olacak, bir yağmur gönder. Allahım bize ve yaratıklarına acı, biz kuluz, âciz ve muhtacız. Sen ganî ve kavisin. Bizi reddeyleme. Bizi kıtlık ve kuraklık ile değil, ikram ve ihsanın ile doğru yola ilet!" meâlinde ve ihtiyaca uygun duâlar yapılır.} Ve cemaat, oturduğu halde, âmîn der.

İstiskada elbiseyi tersine giymek, yoktur {(6) Cemaatin, elbiselerini ters çevirmeleri bid'attir.}

— 417 —

SALÂT-ÜL-HAVF (KORKU NAMAZI)

Korku ve tehlike halinde, - toplu olarak - edâ olunacak namazın, edâsı suretini beyan için, akdolunan baptır ki, maksut,

وَاِذَا كُنْتَ فِيهِمْ فَاَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلٰوةَ فَلْتَقُمْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ وَلْيَاْخُذُٓوا اَسْلِحَتَهُمْ۠

(Nisa 102) âyeti kerîmesinde emir buyurulan, edâ keyfiyyetidir.

Korku namazının meşruiyyetinin aslına nazaran, korku sebebiyle âtîdeki keyfiyyet üzere kılınan, namaz demektir. Asri saadetten sonraya nazaran, havf sebebi olan - düşmanın mevcudiyyeti - şartiyle, o sûrette kılınması câiz olan, namaz demektir. Düşmanın mevcudiyyeti olmaksızın, korku namazı câiz olmayıp, hattâ görülen karaltı, düşman zannolunarak, salât-ı havfe durulsa da, sonra zannın aksi, tebeyyün etse, cemaatin namazı iâde etmeleri lâzım olduğu gibi, {(1) Meğer ki, ilk kısım, safları tecavüz etmeden, zanlarının hilâfı tebeyyün etmekle, namazlarına, bina ve devam etmiş olalar. Çünkü, onlar için, istihsanen bina câizdir. Her halde sahihtir. Zira onun hakkında müfsit yoktur.} korkunun iştidadı ve emr olunan sıfat üzere, cemaat akdinden, acz halinde

فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَالًا اَوْ رُكْبَانًۚا

"Eğer korkarsanız yaya veya binek olarak kılınız," (Bakara: 239), kavl-i kerîminde {(2) Bu âyeti kerîme, farz ve vâcip namazlarını, binekte veya mahmel üzerinde edâ etmek, faslında geçmiştir.} emrolunduğu üzere, yaya ve binek olarak, {(3) Yaya halinde, namaz kılınamaz. Binek halde, îmâ ile kılınacak namazın dahi, şehir dışında bulunmak şartiyle, kılınmış olması lâzımdır. Çünkü, şehir içinde binek olarak, teneffül sahih olmayınca, farz - zaruretle dahi olsa - sahih olamamak evlâdır. Binek halinde - zarûrete binaen - kılınan farz namaza göre, hayvanın yürür olması, mâni değildir.} kendilerinin - kudretli oldukları - vech ve cihet dairesinde, - münferiden - namazı edâ etmek ve yahut Hendek Vak'asında olduğu gibi vaktinden tehîr ederek, sonradan kazâ eylemek lâzım olur.

EDÂ KEYFİYYETİ:

İnsan ve hayvandan olan, düşman müvacehesinde, yahut sel veya yangın gibi, korku ve muhatara halinde, toplanmış bulunan müslimin, farz namazı edâ için, - hasren ve tahsisan - muhterem bir imama uyma arzusunda - anlaşamadıklarında - o imam, onları iki kısma ayırarak

— 418 —

bir kısmını, düşmanla yüz yüze bırakıp, diğer kısmı ile namaza durur. Kılınacak namaz, seferi yahut sabah namazı veya cuma, yahut bayram (yâni iki rekâtlı) olduğuna göre, o kısma bir, ve hazarı yahut akşam namazı (yâni ikiden ziyade rekâtlı) olduğuna göre, iki, rekât kıldırdıktan sonra, kendisi imam kalıp, cemaati olan kısmı, yürüyerek, harp safı üzere, düşmana karşı olurlar onların, imam arkasından ayrılmaları, ikili namaza göre, ilk rekâtın, ikinci secdesinden, imamın başını kaldırdığı, ve ikili namazın gayride, ilk kade teşehhüdünden kıyama davrandığı, zamanda olur.

Düşman karşısında bulunan diğer kısım gelip, iktida ederek, o imam onlara namazın bakiyyesini kıldırır ve kendi başına selâm verir. Bunlar gidip, düşmana karşı olduklarından sonra, evvelki kısım gelip, lâhik olarak, - kıraetsiz - salâtı itmam ederler ve selâm verip, düşmana karşı giderler. Ondan sonra, diğer kısım, isterlerse gelip ve isterlerse, oldukları yerde durup, mesbuk olarak - kıraet farizasını îfa ile - namazı itmam ederler ve selâm verip, namazdan çıkarlar. {(1) İşte, nisâ sûresinin, yüz ikinci âyet-i kerimesi olan, "Sen içlerinde olup da onlara namaz kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da alsınlar. Secdeye vardıklarında sonra arkanıza geçsinler de kılmayan öbürleri gelsin seninle kılsınlar." kavl-i kerîmi ile emir buyrulan, korku salâtının keyfiyyeti hakkındaki rivayetin evlâsı ve âyetin zahirine uygun olanı budur.}

Korku salâtı, düşman mevcut olmadıkça câiz olmadığı gibi, düşmanın mevcudiyyeti halinde, namaza başladıktan sonra, düşmana karşı ayrılan ve namazları henüz tam olmamış bulunan, her iki kısım, geri dönmek ve mevzi değiştirmek, ve gidiş gelişte hayvana binmek ve harp ve kıtal etmek ile dahi, bozularak, onların namazlarını istînaf etmeleri, lâzım olur.

İzah edildiği üzere, korku namazının ikamesini mucip olan hal, evvelce dahi, ifâde olunduğu veçhile, cemaatin münhasıran, bir imam arkasında namaz kılmak için, yekdiğeriyle - anlaşamamış - olmalarıdır. Eğer onlar, o bapta - anlaşmış iseler - o takdirde efdâl olan: Her taife, müstakil bir imam arkasında ve - emniyyet halinde olduğu gibi - namazlarını kılmaktır.

Seferber, âsi için, bu namaz sahih olmaz.

Korku halinde, namazda silâhlı bulunmak, müstahaptır. {(2) İmam Mâlik ve imam Şâfii hazretleri "silâhlarını alsınlar!" emrine mebni, korku salâtında, silâh taşımanın vücubuna, kail olmuşlardır. Biz ise, mezkûr emrin, mendup için olduğuna, hüküm etmişizdir.}

— 419 —

AHKAMI CENAİZ (CENAZENİN HÜKÜMLERİ)

Ahkâmın, cenaize izafeti, şeyin sebebine, izafetidir. Çünkü, meyyite mütalâllik, ahkâmın kâffesi, meyyit sebebiyle, müterettip ve onlarda, meyyitin vücudu, lâbüddür.

Cenaizin müfredi bulunan, cenaze lâfzında fetha ile (cenaze) câiz, fâsîhi, kesr ile (cinaze) dir. {(1) Meyyite, cenaze itlâk olunduğu gibi, içinde meyyit bulunan tâbuta dahi, cenaze denilir. İçinde meyyit olan tâbut mânâsınca, cenazeye, naaş dahi denir.}

Muhtazarı {(2) Muhtazar, kendisine mevt hâzır olmuş, hastadır. Kuddûs, kaddese sırruhu:

"Sen edersin gerçi dünya bahsini, tatvil bugün"

"Bu mütavvel bahsi yarın ihtisar eyler ölüm. "} yâni, nezi' halindeki hastayı, ona meşakkat olmadıkça, kıbleye karşı, sağ tarafına çevirmek, sünnettir. {(3) Uykuda ve kabirde dahi, bu vaziyet, mesnundur.}

Yüzü, oldukça kıbleye gelmek üzere - başı yükseltilerek - kıbleye doğru, arka üzeri, yatırmak dahi caizdir. {(4) Yıkamakta ve üzerine namaz kılınacak olduğunda, dahi, meyyit bu hal üzere, bulunur. Ve bunda gözlerini kapamak ve çenesini bağlamak hizmetleri, kolay olur. Âzanın, kavislenmesine, bu sûret daha mânî bulunur. Evvelkisi, sünnet olmak cihetiyle efdâldir. Kısasen, öldürülecek kimse dahi, kıbleye tevcih olunur. Recm olunan, kıbleye tevcih olunmaz.} Muhtazara, kelime-i tevhîdi telkin etmek dahi, sünnettir. {(5) Telkîn zamanı, nezi halinde ve -gargaradan- evveldir. Yalnız 1â ilâheillallah, demek kâfidir. Hadis-i şerifte, emr olunan odur. Hasta, gayr-i müslim ise, şehadeteyn kelimeteyni telkin olunur.}

Telkini eden kimse, hastanın ölümüne sevineceklerden olmamak ve ona hüsn-ü zannı bulunmak gerektir.

Tövbe her zaman lâzım olduğu, {(6) İşte "Ölülerinize 1â ilâhe illallahı telkin ediniz." hadîsinde mendup olan telkin, bundan ibaret olup, mevtadan, mecaz olarak nezi halinde bulunan hastalar, kasdolunmuştur.} ve ölümü bildirmediği {(7) Zira tövbe, her günahın akıbinde vâciptir. Yeis halinde olanın da, tövbesi makbuldür. (Ve huvellezi yakbelüt-tevbete an ibâdihî) kavl-i kerîmi mutlaktır.} cihetle telkini:

— 420 —
اَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الْعَظِيمَ الَّذِى لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَّيُّومُ

demek gibi, istitabe (tövbe etmesini istemek) tarzında, etmek dahi, kâfi ve münasiptir. {(1) Çünkü, hasta kendinin, ihtizar halinde bulunduğunu anlatan, sözlerden, mütezarrır olabilir.}

Muhtazarın akrabasına ve asdikasına ve yakınlarına, müstahap olan, hakkını yerine getirmek için, yanında bulunmaktır. Çünkü, müslimin müslim üzerinde olan haklarından biri de, hastalığında, onu iyadet etmektir. {(2) Hastayı, ziya te ve hastaya bakmağa, temrîz denir.} Kendisine, tevhid telkîn ve istiğfar ile beraber, Cenab-ı Hakka, zannı tahsin ve itimadını takviye edecek sözler ile, tezkir ve tesliyette bulunurlar, harareti varsa, az az su verirler ve mümkün ise, onu kıbleye çevirirler ve yanında (yâsini şerif) okurlar. Raad sûresinin okunması dahi, müstahsendir.

Vefatı vukuunda, çenesi enlice bir bez ile çekilip, ağzı kapatılarak, tepesinden bağlanır ve gözleri yumdurulur.

Ölüm vukuunda, ağız ve göz açık kalır olmakla, şeklin tahsini için, böyle emrolunmuştur.

Bu işleri yapan kimse:

بِسْمِ اللّٰهِ وَعَلىَ مِلَّةِ رَسُولِ اللّٰهِ اَللّٰهُمَّ يَسِّرْ عَلَيْهِ اَمْرَهُ وَ سَهِّلْ عَلَيْهِ مَا بَعْدَهُ وَ اَسْعِدْهُ بِلِقَا ءِكَ وَاجْعَلْ مَا خَرَجَ اِلَيْهِ خَيْرًا مِمَّا خَرَجَ عَنْهُ

der. Sonra meyyitin üzerine, bir örtü çekilir ve yanında, tiyb (güzel kokulu bir şey) bulundurulup, tütsü yakılır.

Şişmemek için, karnının üstüne, demir parçası yahut ayna konulur.

Elleri, yanlarına götürülmüş olur. Kollarını, göğsüne koymak câiz değildir.

Vefattan sonra, yıkanıncaya kadar, yanında Kur'an okunmak mekrûh olur. Bu meyyitin hadesli olmasından dolayıdır.

Vefatı teyekkun edildikten sonra, teçhizi tâcil olunur. {(3) Meyyitin, defni levazımına, cihaz ve onu tedarike, teçhiz tâbir olunur. Gasl dahi, o cümledendir. Tâcil, ona ikramdır. Tacil vücubunu, sarif olan, şey, mariz hakkındaki ihtiyattır. Tâ ki öldüğü iyice tahakkuk etmiş ola.}

— 421 —

MEYYİTİN GASLİ:

Meyyiti yıkayan erkeğe, gasil ve kadına, gasile denir.

Meyyit, teneşir denilen, bir kerevet üzerine ve olmadığı takdirde yıkama ve çevrilmesi mümkün olacak, yüksekçe bir yere, arka üzeri yatırılıp, etrafı - üç, beş, yedi gibi - tek adetle tütsülenir. Avret mevzii olan, dizlerinden göbeğine kadar örtüldükten sonra, elbisesi çıkarılır. Avret mevzii, ele bir bez sarılarak, {(1) Çünkü, bakılması câiz olmayan yere, el sürülmesi dahi câiz olamaz.} örtünün altından, ve bez bulunmadığına göre, örtünün üstünden yıkanır. Ondan sonra, meyyite bir abdest aldırılır. {(2) Diri ve ölü, gasilde sünnet olan, abdesttir. Yıkamadan sonra, tekrar abdest almak ve aldırmak, zaittir. Halebînin ifadesine göre, meyyit daha namazı anlamayan, çocuk ise, abdest aldırılmaz.} Ellerini, ayrıca bileklerine kadar yıkamağa hacet olmayarak, {(3) Çünkü, meyyit bu işler için, ellerini kullanacak değildir.} yüzünden başlanır. Mazmaza ve istinşak dahi, güç olduğundan, edilmeyip dudaklarının içi ve dişleri ve burun delikleri ve göbek çukuru, parmağa sarılan bir bez parçasiyle, mesh olunur. Yüzü ve - elleriyle beraber - kolları gasl ve başı mesh edilip, ayakları dahi yıkanmak, {(4) Su birikintisi olmadığı için, ayaklarının yıkanması en sonraya bırakılmaz.} suretiyle abdesti - tertip üzere - tamamlandıktan sonra, üzerine mümkün ise, ısıdılmış, {(5) Çünkü, suyun sıcağı daha iyi, pak eder.} tatlı su dökülür. Saçı ve sakalı, hatmi ile {(6) Hatmi, güzel kokulu, bir ot olup, sabun işini de görür.} ve yok ise, sabun ile yıkanır. {(7) Saç ve kıl yok ise, bu tekellüfe ihtiyaç olmaz.} Başı ve bedeni pâk olduktan sonra, meyyit sol tarafına çevrilerek, iptida sağ tarafı yıkanır. Dökülen sular, sırtın teneşire gelen yerlerine kadar vardırılır. Ondan sonra, sağ tarafına çevrilerek, sol tarafı dahi, o suretle yıkanır. Ondan sonra, yıkayıcı onu, kendine yaslayarak, karnını, yavaşça mesh eder ve bir şey, zuhur ederse, onu yıkar. Verdiği abdesti ve guslü, iâde etmez.

Yıkamanın, her defası üçerden eksik olmamak sünnettir. Hacete mebni ziyade dahi, olabilir. Su - lüzumsuz yere - israf edilmez.

Cenazenin yıkandığı yer, örtülü olup, onu yıkayıcısı ve yardımcıdan başka kimse, görmez. {(8) Meyyitin evinde yıkanması, kendi havayicinden olmakla, her şeyden mukaddem bulunduğundan, veresenin (rızalarının alınmasına) lüzum yoktur.}

Yıkayan kimse, gasl farizasını iskata niyyet edip, {(9) Ölüleri yıkamak, dirilere farz-ı kifayedir. Meyyiti yıkamağa niyyet, meyyitin temizlenmesi için değil, bu farzı ifa için, olmalıdır. Onu, niyyetsiz yıkamak dahi temizlenme için kifayet eder. Suda boğulmuş bulunan kimse dahi, bu niyyetle, suyun içinde ırgalanarak, çıkarılır. Çıkarılma sırasında, yıkanılması niyyet edildiğine göre, ırgalanmamış bile olsa, farz sâkıt olup, çıkarıldıktan sonra, iki kere yıkanmakla, sünnet dahi yerine gelmiş olur.} besmele ile başlar

— 422 —

ve nihayete değin, (gufraneke yâ rahmân) der. Ve meyyit hakkında muttalî olup ta, yayılması (şâyi olması) lâyık olmayan ahvali, yıkayıcı örter ve gizler. {(1) Yüzünün nurlanması, kokusunun güzellenmesi, kolaylıkla çevrilmesi gibi, meyyitin hoşa gidecek halleri olursa, yıkayıcı bunları, söylemek müstahaptır. Fenakokması, kararması, korkunç olması gibi hoşa gitmeyecek halleri olursa onları söylemek haramdır. Hadîs-i şerifte "Ölülerinizin güzel hallerini anin, kötülüklerini anlatmayın." buyurulmuştur. Dirinin, afv ve istihlâli mümkün olmakla, meyyiti giybet, diriyi giybetten fenadır.}

Meyyiti, kendine en yakın olan kimsesi ve yahut takvâ ve emanet ehli, bir kişi yıkar ve bu işi meccânen yapar.

Ücret istemek, kendisinden başka, yıkayıcı bulunduğu takdirde, câiz olur. Bulunmadığı takdirde, yıkamağa kendisi teayyün etmiş olmakla ücret istemek, câiz değildir.

Erkeği, erkek ve kadını, kadın yıkar. Yıkayıcıların büyük hades halinde bulunmaları, mekrûhtur. {(2) Gayr-i müslimin yıkaması, daha ziyade mekruhtur. Meğer ki, müslim hakkında, ondan başka erkek ve müslime hakkında, ondan başka kadın bulunmaya,}

Kadın kısmı, kendi kocasını yıkayabilir. {(3) Hazret-i Ebû Bekiri, kendi vasiyyetleri üzerine, zevceleri, Esma hatun yıkamıştır.} Ric'î talâk halinde olsa dahi, câizdir. Talâk-ı bâin ile mutâllâkası, ve iddeti sona ermiş bulunan, ricî mutâllâkası yıkayamaz. {(4) Zıharda ve iylada dahi, mess ve nazar helâl olmakla yıkama, câiz olur. (Zıhâr ve iylâ hakkında, Kitab-ut-talâkta izahat vardır).}

Erkek kendi karısını, yıkayamaz. {(5) Eimme-i selâse, Hazret-i Alinin, Hazret-i Fatimeyi yıkamış oldukları beyaniyle, bunu dahi cevazına kaildir. Cevaben denilir ki, Hazret-i Fatimeyi, Hazret-i Ümmü Eymenin yıkadığı dahi, mervidir. Sabit olduğuna göre, Hazret-i Alinin, yıkaması (zevciyyetin bekasına) mahmuldür. Şu hadis-i şerife binaen ki, (Benim nesebim ve münasebetlerim hariç, her nesep ve münasebet ölümle sona erer.) buyurulmuştur. Bununla beraber ki, Hazret-i Alinin, müşarünileyhâyı yıkamasını, Hazret-i İbni Mes'ud, münker görmekle, Hazret-i Ali, ona cevaben: "Bilmez misin ki: Resulullah (S.A.), Fatıma senin dünya ve âhiret zevcendir demişti. ." buyurmuştur. Hazretin, hususiyyet iddiası dahi, aralarında onun mârûf olmadığına, delildir.} Yıkayacak kadın bulunmaz ise.

— 423 —

kocası ona teyemmüm ettirir. {(1) Ve yabancı gibi, eline bez sarmaz ve kollarından gözlerini çevirmez.}

Ümm-ü veled bile olsa, cariyeyi efendisi yıkayamaz. Cariye dahi. efendisini, yıkamayıp, eline bir bez alıp teyemmüm ettirir. {(2) Teyemmüm, kitab-ut-tahârede beyan olunmuştur. Onun için, meyyiti tecride de ihtiyaç yoktur.}

Su bulunmaz ise, meyyite teyemmüm verilir olduğu gibi, erkekler içinde ölen kadına, onlardan biri ve kadınlar içinde vefat eden erkeğe dahi, kadınlardan biri, mahrem olmadığına göre, elini bir beze sararak ve - kadının - kollarını görmemek için, gözlerini yumarak, ve mahremi ise, elini beze sarmayarak ve gözlerini yummayarak, teyemmüm verir.

Müştehat olmayan kız çocuğu, {(3) Salâtın müfsidatı bahsinde, muhazat meselesine bakınız.} erkek ve mürahik olmayan erkek çocuğu, kadın yıkayabilir.

Tenasül âleti kesik olan ile, yumurtaları yok edilmiş (enenmiş) olan erkekle sağlam olan erkeğin farkı yoktur.

Meyyitin tırnağı kesilmez. {(4) Tırnak kopuk olursa, alınıp atılmakta beis yoktur.} Saçı sakalı kırpılmaz ve taranmaz ve başına sarık sarılmaz ve hitan edilmemişse, meyyit sünnet edilmez.

MEYYİTİN TEKFİNİ:

Ölü yıkandıktan sonra, kefeni ıslanmamak için, kurulanır. Kurulandıktan sonra kefen gömleği giydirilir. Ondan sonra, kefenin diğer kısımları yayılarak başına ve sakalına, hunut (güzel kokulu şeylerin mahlutu) ve secde âzâlarına, yâni secdeye gelen mevaziine - alnına, burnuna, ellerine, dizlerine, ayaklarına - kâfur konulur. {(5) Kâfur, kurdu defeder. Ve bunda, ihramda bulunan bulunmayana müsavidir. Çünkü, ihram mevt ile münkatidir. Ve zikrolunan âzâ, secde onlarla hâsîl olduğu için, acele fesattan korumak suretiyle onlara, mahsus olmak üzere ikram ziyade kılınmıştır.}

Kefen, üç nevidir. Birincisi (sünnet kefeni) dir ki, erkeğe göre, {(6) Erkek, baliğ demektir. Murâhik dahi baliğ hükmündedir. Murâhik olmayan, yâni henüz on iki yaşında bulunmayan, erkek çocuk hakkında, yalnız bir katkefen câiz ise de, ahsen olan, o dahi Uç kat olmaktır. Düşük ve ölü doğmuş olan çocuklar, meyyitten, bir parça imiş gibi, bir bez parçasına sarılır. Onlar için hürmet - kâmile - olmadığından, kefen hususunda muraat olunmaz. Zira, şeride varit olan, meyyitin tekfinidir. Bunlara ise, meyyit namı, verilmez.} Kamîs, izâr ve lifâfeden ibaret olmak üzere, üç kattır. {(7) Üçten eksik olursa, (kefeni sünnet) sayılmaz. Muhaşşinin ifadesine göre üçten ziyadesi dahi mekrûh olur.} Kamîs: Boyundan, ayaklara kadar olur. Yeni ve yakası olmaz ve

— 424 —

etrafı oyulmaz. İzar ile lifafe baştan ayağa olur. {(1) Gömlek, izâr, don, eteklik, lifafe: Sargı ve bürgü makamındadır.} Lifafe en üste geleceği ayrıca baş ve ayak taraflarından, düğümleneceği için, izardan daha uzun tutulur.

Kadında, baş örtüsü ile göğüs örtüsü dahi, ziyade edilmekle, kadına göre, (kefeni sünnet) beş kattır.

İkincisi, (kefeni kifaye) dir ki, erkeğe göre, izar ile lifafeden ibaret olmak üzere, iki ve kadına göre - bir de baş örtüsü ile - üç kattır.

Malın azlığı, ve veresenin çokluğu sûretinde, (kefeni kifaye) ve aksi takdirde (kefeni sünnet) evlâdır.

Üçüncüsü, (kefeni zarûret) tir ki, erkek ve kadın - elde ne bulunursa, ona sarılır ki, - odur {(2) Sahabeden, bir takım zevat, bir kattan ibaret olan, kendi elbiseleriyle, tekfin olundular ki, başları örtülse, ayakları ve ayaklan örtülse, başları açık kalmakla, efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, onların başları örtülüp, ayakları üzerine ezher otu konulmasını emir buyururlar idi.} - Zaruretsiz - bir kefene iktisar câiz olamaz.

Kefenin, beyaz pamuk bezinden olması efdâldir. Yenisi ve yıkanmışı, müsavidir.

Kefenler dahi, meyyit ona sarılmadan, - tek sayı olarak - tütsülenir. {(3) Beşi tecavüz ettirilmez. Meyyit üç yerde tütsülenir. Ruhunu teslimde, yıkama esnasında, tekfininde.}

(Kefeni sünnet) e göre, iptidâ Lifafe yayılır. Onun üstüne izar yayılır. Sonra, meyyit gömleği içinde olduğu halde, izara konulur.

Ve evvelâ, izar meyyitin soluna ve sonra sağına götürülerek sarılır, sonra, Lifafe dahi, yine öyle sarılır ki, meyyitin sağı, solundan, biraz kabarık olur. Açılmak korkusu olursa, kefene bağ (kuşak) dahi konur.

Kadın kısmının saçları, iki örgü edilerek, göğsü üzerine, gömleği üstünden konur. Onun üzerine, baş örtüsü, yüzüyle beraber örtülür ve daha üstüne, izar gelir. İzarın üzerinden, göğüs örtüsü {(4) Memelerden göbeğe, ve âlâ kavlin, diz kapaklarına kadar ve enlice olur.} bağlayıp, daha sonra Lifafe sarılır.

Meyyitin teçhizi {(5) Yıkamasından defnine kadar olan, tedarikâttır ki, meyyitin defni levaziminden ibaret olmak üzere târif olunur.} bütün müslimine nazaran, (farzı kifaye) dir.

Herkesin kefeni, hayatındaki elbisesi gibi, kendine âit ve kefen parası borcuna dahi, mukeddemdir.

Zevcenin kefeni, defin masrafı, güç dahi olsa, kocası üzerinedir.

Malı olmayan {(6) Çünkü, malı olanın teçhizi, kendisine vâciptir. Borca, vasiyyete ve mirasa takdim olunur.} meyyitin kefeni, nafakası kimin üzerine idiyse, ona aittir. {(7) Nafakası üzerine vâcip olanlar, müteaddit ise, kefen dahi, nafaka gibi miras hissesi nisbetindedir.}

— 425 —

Nafakası üzerine vâcip olan kimsesi bulunmaz ise, teçhizi beytül-mâlden - sahibi olmayan ve varisi bulunmayan, metrûkât emvalinden - ödenir.

Beytül-mâl, ya aczen veya zulmen vermeyecek olursa, meyyitin techizi, iktidarı olan nasa ait, ve kudreti olmayan kudreti olandan istemek, lâzım olur.

Hadîs-i şerifte vârit olmuştur ki; her kim bir meyyiti yıkar ve yayılması lâyık olmayan ahvalini gizlerse, Cenab-ı Hak, o kimsenin kırk büyük günahını mağfiret eder. Ve her kim, bir meyyiti kefenlerse, Cenab-ı Hak, onu Atlas ve dîba kumaşlariyle giyindirir ve her kim, bir meyyite kabir kazıp, onu defn eylerse, gûya ki, haşirin kıyamına kadar, bir mesken iskân etmiş olur.

Zikrolunan mükâfatlar, ücret almayanlara göredir.

Müslim meyyit, bedenin ekseri ve yahut baş ile beraber, yarısı mevcut isa, yıkanıp tekfin olunarak, namazı kılınır. Beden ki, gövdedir, ekserisi yok ve yahut başsız olarak, yarısı mevcut ise, yıkanıp tekfin olunmaz ve üzerine namaz dahi, kılınmaz. Bir beze sarılarak, defn olunur.

CENAZE NAMAZI:

Cenaze namazı dahi, teçhiz ve defni gibi, - yalnız olmayana göre - {(1) Eğer - münferit bil-hitâp - olursa ki, yalnız bir kimseden başka, kimse bulunmaz ise demektir. Teçhiz emri, salât defn, ona teayyün eder.} farzı kifayedir. {(2) Onun üzerine icmâ olduğundan, münkiri ikfâr olunur. Bu bapta asl olan naslar; "Sen onların üzerine namaz kıl!" (Tevbe: 103) ve "O münafıklardan hiç birinin, öldükleri zaman namazını kılma!" (Tevbe: 84). kavl-i kerîmiyle

صَلُّو ا عَلٰى كُلٍّ بِرٍّ وَ فَاجِرٍ

hadis-i şerifidir. Farziyyetin, kifaye üzere olması, bir borçlu meyyit hakkında, (sallû âlâ sahibuküm) buyurulmuş olduğu ile sabittir ki, eğer farz-ı ayn olsa, kendileri dahi, terk etmeyip, kılarlar idi. Hem de cenaze namazının, herkese farz-ı ayn olmasında külfet ve muhalliyet vardır. Baaz ile iktifa olunmuştur. Cenaze namazı, bu ümmete âit hususiyetlerdendir. Hazret-i Hatice radiyallahü teâlâ anha vefatında, henüz meşru olmamıştı.} Ve onda cemaat şart değildir.

Büyük üzerine kılınan namaz, küçük üzerine kılınan namazdan efdâldir. Ve cenaze namazı, teçhiz emri gibi olmayıp, maksut yakınlık olmakla, onu nezr etmek sahihtir. {(3) Tekfin ve teçhiz, böyle olmadığından, onların nezri, sahih değildir.}

— 426 —

Cenaze - namazı kılınmayarak - defn edilmiş olmak suretinde, yıkanmamış bile olsa, namazı kabri üzerinde kılınır. Definden sonra, kabir açmak, haram olduğu için, meyyitin taharet şartı, sâkıt olmuş demektir. Definden evvel - yıkanmaksızın - kılınan namaz, iâde olunur.

Kabir üzerinde, namazın cevazı, medfun meyyitin çürüyüp dağılmış olmaması takdirindedir. Bunda da muteber olan, zamanın ve mekânın, semizlik ve zaiflik cihetiyle, insanın haline göre, zannı galibidir.

Cenaze namazının şartların - sair namazlarda olan şartlardan başka -altıdır: Birincisi, meyyit müslim olmak. {(1) İslâm, ya binefsihî olur yahut ebeveyninden biri müslim bulunmakla olur. Ve yahut - bulunduğu muhite tebean - olur. Kendisinden, İslâmın târifi istenilip te, târif etmeyerek ölen baliğin, namazı kılınmaz. Müellif der ki, cenaze namazı, meyyit hakkında şefaat dileği demektir. O da kâfire olamaz.} İkincisi, temiz bulunmak {(2) Cenaze üzerine namaz kılanların taharetleri şart olduğu gibi, meyyitin dahi temiz olması, şarttır. Çünkü, cemaatin bir bakıma imamı demektir. Temizlik, hakikî ve hükmî necasetten ârî olmaktır. Gerek kendi, gerek kefeni, gerek mekânı. Kefenin, meyyitten zuhur eden, necaset ile pislenmiş olması muaftır.} Üçüncüsü, meyyitin tamamı, yahut yarıdan ziyadesi ve hiç olmazsa, başiyle beraber yarısı mevcut olmak. {(3) Uzuv üzerine namaz kılınmadığı gibi, gaip üzerine dahi namaz kılınmaz. Eğer gaip üzerine, namaz kılınmak olaydı, Hazret-i Nebiyy-i Ekrem, intikal buyurduklarında vâkî ve menkul olurdu. Gerçi, Nebiyy-i Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi vesellem efendimiz hazretleri, Necaşînin namazını, gıyaben kılmışlardır. Ve lâkin, - kerameten minallah - Necaşinin cesedi, zahirne gaip idi ise de, - mucizeten-linnebi - hazır ve meşhut bulunmuştur. Uhud vakasında, yetmiş parça edilen, Hazret-i Hamzanın her cüzü üzerine, bir namaz olmak üzere, yetmiş defa, (salâtınebi) vuku bulduğu, mervidir. Nitekim, usulün işaret bahsinde mezkûrdur.}

Dördüncüsü, meyyit cemaatin önlerinde olmak, (arkalarında olursa olmaz). Beşincisi, cenaze namazını kılan kimse - özürsüz - binek ve oturur olmamak. {(4) Çünkü, kıyam onda rükün olmakla, özürsüz terk olunamaz.} Altıncısı, cenaze yere konulmuş bulunmaktır. Cenaze, elde veya omuzda yahut binek üzerinde iken, namazı kılınmaz. {(5) Meğer ki, tâbutun konması, mümkün olmayacak derecede, yerin çamur olması gibi, bir mazerete mebni ola.

Cenaze namazında mesbuk olanlar, cenaze yerden kaldırıldıktan sonra dahi tekbirlere kasr ederek, namazı ikmal edebileceklerine nazaran, mezkûr şart, müdrik hakkında zahirdir.}

Müfsidât-ı salât, cenaze namazını dahi, müfsit olup, sair cemaatte şart olan - imamın bulûğu - bunun cemaatinde dahi muteber ve şarttır.

— 427 —

Meyyitin, avretinin örtülü olması dahi, şart olarak mezkûr, {(1) Kefende, bütün bedenin örtük bulunması, farz olduğu halde, setr-i avretin, şart olarak zikri, o meyyite tekrîm ve hakkını eda haysiyyetinden, ve bu, üzerine namaz kılınmak, haysiyyetindendir. İmam, meyyitin bir cüzüne muhazi bulunmak dahi, muteber şartlardan ise de, mezkûr şart, mevtanın az olmasında mer'i olup, mevta müteaddit olmak takdirinde, imam onları bir saf kılarak, efdalleri hizasına durabilir olmakla, bu şarta muhtaç değildir.} ve mekrûh olan, üç vakit, cenaze namazı için dahi, beyanı tekaddüm ettiği veçhile, mekrûhtur.

Cenaze namazının erkânı, kıyam ve tekbirlerdir. {(2) Duâ, onun erkânından değildir.} Onda rükû ve sücud olmadığı gibi, Kıraet (Kur'ân) ve teşehhüd dahi yoktur.

Tekbirleri dörttür. {(3) İmam beş tekbir ederse, cemaat mütabeat etmeyip, imamın selâmına müntazir durur. Çünkü, o fecir kunutu gibi mensuhtur. Mensuhta ise, mütabeat yoktur. Dört tekbir, peygamberimizin son fiilidir. Sahabenin icmaı dahi, onun üzerine mustakar olmuştur. İmam, üç tekbire iktisar ederse, cenaze namazı, fasit olur. Üçüncü tekbirde, sehven selâm verirse, dördüncüyü dahi alarak, selâm verir. Sehiv secdesi lüzumunu, beyan etmemişlerdir.} Birincisi, kendisiyle şürû' olunmak yâni, salâtın iftitahı olmak itibariyle şart, ve rekât makamına kaim olmak itibariyle - diğer tekbirler gibi - rükûndür.

Ayakta kılınması dahi, erkânı cümlesinden ve sıhhatinin şartlarındandır.

Dördüncü tekbirden sonra, iki tarafa selâm vermek vâciptir.

Selâmda cemaatle beraber meyyit, niyyet olunur. Cemaat, selâmda imamı da niyyet eyler.

Cenaze namazının keyfiyyeti, bundan ve sünnetlerinden malûm olur.

Sünnetleri, dörttür: Birincisi meyyit erkek olsun, kadın olsun, imam onun göğsüne muhâzî durmak. İkincisi, ilk tekbiri müteakip el bağlayıp, süphaneke okumak, . {(4) (Ve celle senâüke) cümlesinin, cenaze namazının gayride terki, evlâdır. Sena kasdiyle fatiha okumak dahi câizdir. Duâ yeri olup, kıraet mahalli olmadığından, fatihayı Kur'ân kıraeti, niyyetiyle okumak câiz değildir.} Üçüncüsü, ikinci tekbirden sonra, namazların son kadesinde okunan allahümme salli okumak.

Dördüncüsü, üçüncü tekbîrden sonra, meyyit için ve kendi nefsi ve müslimin cemaati için duâ etmek {(5) Nefsi için olan duâyı, meyyit için olan duâya, takdim eder, zira duâda sünnet olan, odur.} tir.

— 428 —

Tekbirler aşikâr ve duâlar ihfa olunur.

İlk tekbirden mâdâda, el kaldırılmaz. Ve dördüncü tekbirden sonra duâ edilmez.

Üçüncü tekbirde edilecek duânın, ahiret umuruna mütalâllik olmasından başkası, tâyin olunmaz. {(1) Çünkü, edilecek duanın tâyini ile iştigal, kalbin rikkatini izale eder.} Şu kadar ki, mesür duâlar okunmak, elbette, ahsen ve eblâğdır. O da şudur:

اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِحَيِّناَ وَمَيِّتِناَ وَشاَهِدِناَ وَغاَئِبِناَ وَصَغِيرِناَ وَكَبِيرِناَ

İmam Ebû Hanîfe hazretleri, müsnedinde Hazret-i Ebû Hüreyrenin hadîsi olmak üzere, bunu rivayet edip, imam Ahmet ve diğer ashabı sünen, şu ziyadeyi dahi, zikr ve rivayet etmişlerdir:

اَللّٰهُمَّ مَنْ أَحْيَيْتَهُ مِناَّ فَأَحْيِهِ عَلَى الْإِسْلَامِ، وَمَنْ تَوَفَّيْتَهُ مِناَّ فَتَوَفَّهُ عَلَى الْإِيماَنْ

Son rivayette, şu dahi:

اَللّٰهُمَّ إِنْكَانَ مُحْسِنًا فَزِدْ فِى إِحْسَانِهِ وَاِنْكَانَ مُسِيئًا فَتَجَاوَزْ عَنْ سَيِّءاتِهِ اَللّٰهُمَّ لَا تَحْرِمْناَ أَجْرَهُ وَلَا تُضِلَّناَ بَعْدَهُ

{(2) Vâni merhum, Dürer haşiyesinde, demiştir ki, İslâmın hayata ve imamın mevte münasebeti, gizli değildir. Çünkü, islâm, teklif olunan ameller iledir ki, oda ancak, hayatta iken olur. İmanın medarı ise, itikat üzerinedir, (İndel-mevt) muteber olan da odur.} ziyade edilmiş olmakla, bu rivayetleri, , hep birleştirerek, okumak güzeldir. {(3) Müslimin sahihinde ve Sünneni Tirmizide ve Neseîde, mezkûr olduğu üzere, ashaptan Avf bin Mâlik radiyallahü teâlâ anhu hazretleri, bir cenaze namazında, Hazret-i Seyyidül-mürselin efendimizin, şu duayı: (Allahümme igfir lehü ve erhamhûve âfini..." okumuş olduklarını zikredip, keşke o meyyit ben olaydım, diye temenni ettim, demiştir.}

— 429 —

Meyyit kadın ise, zamirler müennes okunur.

Duâ bilmeyen; bildiği ve kendine kolay gelen duâyı okumalı.

Bazı meşayihi fukaha, duâ mevziinde: (rabbenâ âtina fîd-dünyâ haseneten) ve (rabbenâ lâ tuziğ kulûbena) âyetlerinin, okunmasını, müstahsen gördüler.

Sabînin ve cunûn-u aslî ile, mecnun olanın, {(1) Yâni mecnun olarak bülûğa ermiş, bulunanın. Çünkü, bülûğdan sonra, mecnun olanlar, sair emraz ile malûl olanlar gibi, mağfiret duasından istisna olunmazlar.} namazlarında, mağfiret duâsına bedel, (fe-teveffehû alel-îmâni) den sonra, musâllî:

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا فَرَطًا اَللّٰهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا أَجْرًا وَذُخْرًا اَللّٰهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا شَافِعًا مُشَفَّعًا

der.

Cenaze namazında üç saf olmak efdâldir. Hattâ, cemaat yedi kişiden ibaret bile olsa, biri imam olup, geri kalan altının, üçü bir saf, ikisi bir saf, biri de bir saf olarak, durulur. Hadîsi şerîfte: "Kimin üzerine müminlerden üç saf olursa o mağfur olur." buyurulmuştur.

Cenaze namazını kıldırmağa, ehak olan, umumî velayet sahipleridir. {(2) Asıl hak, meyyit velisinin ise de, umumi velâyet sahibi hazır ise, meyyitin velisi, onu kendisine takdim ve tercih eder. Hazret-i Hüseyin efendimiz, biraderleri Hazret-i Hasan efendimizin cenaze namazlarına, Medine-i Münevvere valisi bulunan Sait bin elâs hazretlerini geçirmişlerdir.} Onlardan sonra, kabîle veya mahalle imamı {(3) Cuma imamı, evlâdır.} ve daha sonra cenaze velisi olan erkektir. Kadının ve erkek çocuğun ve bunağın, bu bapta hakkı yoktur.

Meyyit velilerinin, yakini uzağına takdim olunur. Mahalle imamının velîye tekaddümü, efdâl olmak, şartiyledir.

Kölenin efendisi, kendi akrabasından evlâdır. Kölenin yakınları ise, azatlıdan mukaddemdir.

Kadının velisi yok ise, zevci ehaktır.

Tekaddüm hakkı olan, diğerine izin verebilir. Onun izni olmayarak, başkası kıldırıp ta, iktida etmemiş olmak takdirinde, isterse, kendi kendine ve yahut diğer cemaat ile, o dahi bir namaz kılabilir. Çünkü, farz edâ olunmuş ise, onun hakkı sâkıt olmamıştır.

Amma, izin vermiş olmak ve yahut ona iktida etmiş bulunmak takdirinde, hakkı sâkıt olmakla, kılamaz.

Namazı kılınan cenazeye, velâyeti olmayanın gelip, namaz kılması

— 430 —

câiz olmadığı gibi, başkasiyle namazda bulunanlar, velinin salâtı iade etmesi suretinde, tekrar cemaat olmaları dahi, câiz olmaz. Çünkü, bunda teneffül, meşru değildir.

Cenaze velîsi, onun namazını kıldıktan sonra, kendi mertebesinde bulunan, diğer velîlerin, namazı iade etmeleri dahi, olmaz. Çünkü, kılanın velâyeti, mütekâmildir.

Tekaddüm hakkı olan kimse, meyyitin namazına, meyyitin vasiyyet ettiği kimseden ehaktır.

İmamet babında geçen, (nisâ cemaati) keraheti meselesinden, cenaze namazı müstesnadır ki, erkek bulunmayıp ta, cenaze namazını, kadınlar kılacak olduklarında, onların biri, safın ortasında bulunmak üzere imam olup, diğerleri ona iktida ile, cemaat olarak, kılmalarında kerahet yoktur. Çünkü, onların ayn ayrı kılmaları suretinde, biri evvelce, namazı bitirmekle, farz onunla yerine gelmiş olarak, diğerlerin namazı nafile olur. Cenaze namazı ile, teneffül ise, mekrûhtur. {(1) Cenaze namazı farz, ve imamın tekaddümü terki mekruh olup iş farzı yerine getirmek için mekruh işlemek ile, mekruhu terk için farzı terk etmek, arasında dair olmakla evvelkisi alınmıştır.}

Hazret-i Seyyidüs-sâdât aleyhi ezkâs-salâvat efendimiz, gasl ve tekfin olunup, serîre konulduklarında, Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer radiyallahü teâlâ anhuma, yanlarında muhâcirîn ve ansardan, hane-i saadetin alacağı kadar, zevat beraber olarak içeri girip, Cenab-ı risâletmeâb efendimize karşı saf bağladılar. Müşarünileyhimâ hazretleri,

السَّلامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

dediler.

Muhâcirin ve ansar hazeratı dahi, onlar gibi selâm verdiler. Sonra müşârünileyhimâ, hâsıl olan sufufun ilki olarak:

اَللّٰهُمَّ اِنَّا نَشْهَدُ اَنَّهُ اَنَّهُ بَلَّغَ مَا اُنْزِلَ اِلَيْهِ وَ نَصَحَ لِاُمَّتِهِ وَ جَاهَدَ فِى سَبِيلِ اللّٰهِ حَتّٰى اَعَزَّ اللّٰهُ دِينَهُ وَ تَمَّتْ كَلِمَتُهُ وَ اَوْ مِنَ بِهِ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ فَاجْعَلْنَا اِلٰهَنَا مِمَّنْ يَتَّبِعُ الْقَوْلَ الَّذِى مَعَهُ وَاجْمَعْ بَيْنَنَا وَبَيْ نَهُ حَتٰى تَعْرِفَهُ وَتَعْرِفَنَا بِهِ فَاِنَّهُ كَا نَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفًا رَحِيمًا لَا يَبْتَغِى بِالْاِيمَانِ بَدَلٌ وَلَا يَشْتَرِى بِهِ ثَمَنًا اَبَدًا
— 431 —

dediler. Sair saflar âmin dediler. Herkes fevc fevc gelip, aleyhissalâtü vesselâma, namaz kılarak çıkarlardı. Erkekler ve kadınlar ve hattâ çocuklar Resulullahın namazını, bu veçhile kıldılar. Vefatları günü olan pazartesi gününün, zeval vaktinden, ertesi salı gününün zeval vaktine değin, bu sûretle, edâ-i salât olunmuştur. Kılınan namaz, mezkûr veçh üzere, ayrı ayrı olup, cemaat akdi suretiyle olmadığı icmaan sabittir.

Cenaze namazına sonradan gelip, imamı iki tekbir arasında bulan kimse, namaza hemen dahil olmayıp, imamın tekbirine muntazır olur.

İmamın iftitah tekbirinde mevcut iken, geciken kimse, ikinci tekbirine intizar etmeyerek, muktedîsi olur.

Dördüncü tekbirden sonra gelen kimse, cenaze namazına yetişmiş olmaz.

Cenaze namazında mesbuk bulunan kimse, imamın selâmından sonra cenaze, musalladan daha kaldırılmamışsa, duâlar ile beraber ve cenaze hemen kaldırılıverirse, yalnız tekbirler ile, salâtı itmam eyler.

Müteaddit cenazelerin içtimaında, her birine ayrı ayrı namaz kılmak evlâdır. Hangisi sâbık ise, onun namazı evvel kılınır. Sabıkı yok ise, efdâli takdim olunur. {(1) Namazları, müctemian kılınmak takdirinde geniş saf tertibine, nazar olunsun.}

Hepsine bir namaz kılmak dahi sahihtir. O halde cenazeler, ya geniş bir saf olup, imam onların efdâli önüne durur ve yahut kıbleye doğru, uzun bir saf olup, her birinin göğsü, imamın önüne, muhazi bulunur. Ve tertibe riayet olunarak, meyyitlerin efdâli, {(2) İlim ve tekvaca ve yaşça, ileride olmak gibi,} ve muhtelit olduğuna göre, erkeği, imama yakin bulundurulur. Erkeklerden sonra, erkek çocuklar cenazesi ve onlardan sonra, hunsalar ve sonra kadınlar ve daha sonra murahikalar ve kız çocuklar cenazesi konulmuş olur.

Cenazeyi cami içine alarak, namazını kılmak mekrûhtur. {(3) Keraheti tenzihiyye olup, sebebi dahi cevami ve mesacidin beş vakit namaz ve ferîleri için, bina edilmiş olmasıdır. Buna mebni, müellif, cemaatin bir kısmı hariçte bulunarak dahilden kılınan cenaze namazının, kerahetine kail olmuş ise de. Muhaşşi merhum, Şemsül-eimmeden naklen, mezhep muktazası, cenazenin cami içine alınmamasıdır. Yoksa, hariçte cemaat ile kılınan, cenaze namazının imamına, dahilden iktidaya bir mâni olmadığıdır, demiştir. Ve bugün, hal bu suretle devam eder olmaktadır.}

— 432 —

Bundan mescidi haram, müstesna olduğu gibi, {(1) Mescidi haram, umumun toplandığı mahal ve her nevi salâtın kılındığı, musallâdır. Alâ kavlin, zahiren ve bâtınen olan azametine, ve bütün mesacidin kıblesi olduğuna, ve her ciheti mescit bulunduğuna mebni ona mesacit denilmiştir.} cenazeler için hazırlanmış olan ve içinde, cenaze namazı ikamesi mûtâd bulunan, hususî mescit ve namazgâhlar dahi, müstesnadır. Nitekim, şiddetli yağmur gibi, bir özre mebni, cenaze, cemaat mescidi içine dahi alınır. {(2) Saad İbni ebi Vakkas radiyallahü teâlâ anhu hazretlerinin cenazesinin, Hazret-i Âişe radiyallahü teâlâ anha, mescidi nebevi dahiline alınmasını emredip, namazını sair ezvacı tahirat ile beraber kılmışlar ve sahabeden, bunu münker görenlere, Hazret-i müşârünileyhâ: Beyzâ hatunun oğulları, Süheyl ve biraderlerinin namazlarını, Hazret-i Resûlullah, mescit dahilinde kıldılar, diye cevap vermiştir.}

Caddelerde ve halkın mülkü olan arazi dahilinde dahi, cenaze namazı kılmak mekrûhtur. Evvelkinde umumun hakkını, ve ikincide mülk sahibinin hakkını, meşgul etmek vardır.

Cenaze namazını mezarlıkta kılmak dahi lâyık olmaz. {(3) Hazret-i Ali ve İbni Abbas, onu kerih görürler olduğu beyaniyle, Hazret-i İmam böyle, söylemişlerdir. Maamafih kılınır ise, kâfi olur ki, Hazret-i Ayişenin ve Hazret-i Ümm-ü Belemenin namazları, baki mekabiri arasında kılınıp, imameti Hazret-i ebi Hüreyre etmiş ve musâllîler meyanında, Hazret-i ibni Ömer dahi bulunmuştur.}

Doğuş esnasında, ses çıkaran yâni, sağ doğup da, ölen çocuğun ismi konulur ve gasl ve tekfini (hemen yıkanmak ve bir kefene sarılmak suretiyle) icra olunup, namazı kılınır.

Eğer, doğan ses çıkarmamış ve esnemek, aksırmak gibi, diri olduğuna delîl olacak, bir eser görülmemiş ise, {(4) Elini, mücerred yummak ve açmak gibi harekete itibar yoktur ki, o haller, mezbuhun hareketi kabilindendir.} bir isim verilerek yıkanır ve bir beze sarılarak, defn olunur. {(5) İnsan nesline ikramen.} Namazı kılınmaz. Düşük dahi böyledir. {(6) Hilkati zâhir ve ölü olarak vâki sâkıt, üzerine namaz kılmak lâzım olur mu? Cevabı: Olmaz. İbni Nuceym.}

Harp mıntakasından, küfür hali üzere olan ebeveyninin biri ile, sürülüp getirilerek, dar-ı islâmda vefat eyleyen sabî gibi ki, o dahi, üzerine namaz kılınmayarak, defn olunur. {(7) Çünkü, o çocuk ebeveyninden birine tebean, gayr-i müslimdir. Eğer kendisi, yahut ebeveyninden biri müslim olmuş ve yahut ebeveyni beraber değilse, o sabînin namazı kılınır. Çünkü, birinci surette, asaleten ve ikinci surette, ebeveyninden birine tebean ve üçüncü surette, bulunduğu yere tebean, müslimdir.}

— 433 —

Mesele: Döl yatağında çocuk olan kadın ölür ve çocuk hareket ederse kadının karnı yarılıp çocuk alınır. {(1) Başkasının malını (meselâ birinin kıymetli incisini) yutan kimse, ona mukabil mal terk etmeyerek ölmüş olsa, o incinin mâline el uzatması sebebiyle, ihtiramı sâkıt olduğundan, yarılmasını câiz gören olmuştur. Eğer malı terk etmişse, o kimse ittifakan yarılmaz.}

Diğer mesele: Müslim olan velîsinden başka kimsesi olmayan bir gayr-i müslim vefat ederse, müslim velî, onu - sünnet veçh üzere - gasl ve defn eyler. {(2) Yahut onu kendi milletine verir. Bu da, kâfire göredir. Mürtedin hükmü âtîde mezkûrdur. Müellif der ki, o yıkama, onu temizleme değil, belki aleyhine huccet olmak üzere, insanlar hakkındaki, tekrimdir ki, başkası, senin ölünü, tathîre teşebbüs etti. Halbuki, sen nefsini tathîre memur iken, temizlemedin, demektir.}

Bir gayr-i müslim velîsinden, başka kimsesi hazır olmayan, müslim meyyitin cenazesi, ona bırakılmaz. Çünkü, müslim meyyitin teçhizi ve namazı, bütün müslümanlara farzı kifâyedir.

Recm veya kısas suretiyle, idam edilenler yıkanıp, namazları kılınır. Şiddetli ağrıya mebni olmayarak, amden kendini öldüren kimse yıkanıp, namazı dahi-imam Ebû Yûsuf kavlinin gayride- kılınır. {(3) Nefsini katl (intihar) eden kimse, yıkanıp namazı kılınmak câiz olur mu? Cevabı: Olur, İbni Nuceym.}

İntihar, hataya veya şiddetli ağrıya mebni vuku bulmuş ise, namaz ittifakla kılınır. {(4) Kendini öldürenin günahı, başkasını öldürmenin günahından âzamdır.}

Âsî ve yol kesici olan kimsenin, mukatele sırasında ölen, meyyitleri üzerine, namaz kılınmaz ise de, ele geçirildikten sonra, öldürülenlerinin üzerlerine dahi, namaz kılınır.

Ebeveyninden birini, amden ve zulmen (haksızlıkla) öldüren kimsenin namazı kılınmaz. {(5) Amden kaydı, hataen olan katli ihraç ettiği gibi, zulmen kaydı dahi, harben veya âsî olarak öldürülen babanın katlini, ihraç etmiştir. Bedir gazvesinde, ebû-Ubeyde babası Abdullah nam, Abdus-sanemi - Allah ve Rasûlüne gadabından dolayı - katletmiştir.}

Kısastan kurtulmak için, katl fiilini - amde benzer surette - ikaa dadananların {(6) Bunlar, siyaseten idam olunur.} ve haksız olarak silâh çekmiş olduğundan dolayı, mukabeleten öldürülenin, ve bazı sınıf ve zümre ve kabail ve cemaat arasında olduğu gibi, asabiyet maktullerinin dahi, namazları kılınmaz.

Mürted olarak öldürülen kimsenin, namazı kılınmadığı gibi, ölüsü

— 434 —

dahi, ne müslimin makberesine, ne de intikal ettiği, millet ehlinin, kabristanına gömdürülmeyerek, ayrı bir yere açtırılan çukura gömülür.

MEYYİTİN DEFNİ:

Cenazenin ölmüş olduğu iyice tahakkuk ettikten sonra, teçhiz ve defninde, tâcil müstahap olmakla, cuma sabahı hazır bulunan, cenazenin namazını - cemaat çok olmak için - cuma namazından sonraya bırakmak mekrûhtur.

Eğer cemaat, defin sebebiyle cumayı kaçırmaktan korkarlarsa, defni tehir edebilirler.

Cenazenin defni gibi, hamli (taşınması) dahi farzı kifayedir. Muteayyen olanlara, ücret almak câiz olmaz.

Cenaze götürmek, ibadettir. Herkese lâyık olan, ona hazırlanmaktır. Seyyidül-mürselîn efendimiz hazretleri dahi, cenaze götürmüşler, yâni Saad bin Muaz (R.A.) hazretlerinin tabutuna, omuz verip gitmişlerdir. {(1) Cenazeye gitmek, karabete yahut komşuluğa ve yahut meyyitte olan maruf salâha mebni ise, nafile kılmaktan efdâldir. Çünkü, hem diriye, hem ölüye, iyiliktir. Ona terettüp eden sevap dahi pek çoktur.}

Cenaze götürmekte sünnet olan onu dört taraftan, dört kişi omuzlamaktır. Bunda hem cenazeye tekrîm, hem götürenlere tahfif vardır.

Mazeret olmadıkça, {(2) Amma, yeri uzak olup, götürenlere meşakkat olmak ve yahut bir kişiden fazla taşıyıcı bulunmamak gibi, mazeret olursa, ve o da arkasına alırsa, kerahet olmaz.} cenazeyi arkaya, yahut hayvana veya arabaya yüklemek ve dört kişiden eksik, götürmek mekrûhtur.

Küçük çocuk cenazesini, bir kişi elleri üzerinde götürür. Binek olarak da, götürmek câizdir.Çocuk küçük olmaz ise, bâliğ gibidir.

Lâyik olan dört kişiden, her biri cenazeyi kırkar adım götürmektir. Baş tarafından başlayarak, iptida sol tarafına geçip, tabutun sol kolunu, kendinin sağ omuzuna alır. {(3) Meyyit tabutla, arka üzeri olmakla, bu suretle onun sağından başlanmış ve ona ikramda bulunulmuş olur.} Sonra, ayak tarafına gelerek tabutun sol kolunu kendinin sağ omuzu üzerine alır. Sonra tabutun sağ tarafına geçerek, iptida ön kolunu, ve sonra ard kolunu, sol omuzu üzerine alır, ve her kolda, onar adım, yürür.

Cenazeyi, kırk adım götüren kimse, hakkını îfa etmiş olup, {(4) Yâni, din kardeşinin, kendine ait hukuk hissesini, Hazret-i Ebû Hüreyrenin tâbiri veçhile, kazâ etmiş olmakla, ondan sonra arkasından yürür. Çünkü, matlûbun tamamı, kabre kadar gitmek ve defin olunmadıkça, dönmemektir. Meğer ki, meyyitin velisi, ona izin vermiş ola.} Hadîs-i nebevî, nâtık olduğu üzere, kendinin kırk kebîresi dahi, keffaret bulmuş olur.

{(5) Hadîsin lâfzı:

مَنْ حَمَلَ جَنَازَةً اَرْبَعِينَ خَطْوَةً كُفِّرَتْ عَنْهُ اَرْبَعُونَ كَبِيرَةً

''Kim, cenazeyi kırk adım taşırsa, kırk tane büyük günahına kefaret olur."

olmakla, yapılan fiilin, kebaire keffaret olacağı musarrahtır.}

— 435 —

Cenaze götürmekte, biraz sürat etmek müstahaptır. Tabut içinde, meyyitin sarsılacağı derecede sür'at, mekrûhtur.

Cenazenin arkasından yürümek, önünden yürümekten, - farz olan namazın, nâfile olan namaza fazl ve rüçhanı gibi - efdâldir.Genişlik hâsıl olmak için, önüne dahi, geçilir.

Herkesin önünde bulunması mekrûh olduğu gibi, herkes geride kalarak cenazenin yalnız bulunması dahi, mekrûhtur.

Kimseyi izrar etmemek üzere, cenazenin arkasından, binek olarak gitmekte dahi, beis yoktur. {(1) Binek olanın öne geçmesi, mekruhtur. Çünkü, toz kaldırmasiyle halk zarar görür (Beis yoktur) tâbirinde, yürümek efdâl olduğuna işaret vardır. Zira, tevazua yakınlık, ve şefi' olana lâyık olan, odur. Resûl-ü Ekrem efendimiz hazretleri, îbnüd-dahdahın cenazesinde, arkadan yürüyerek bulunup, dönüşte ata binmişlerdir. Bu husustaki, bir hadîs-i şerif mealine göre, cenazede, binek olanların, arkadan gelmeği ve yaya olanların, önde yahut sağ ve sol cihette bulunup, cenazeden uzak kalmamağı, tavsiye buyurmaktadır.}

Cenaze arkasından, kadınlar gelmek tahrîmen mekrûh olduğu gibi zikr veya Kur'ân ile - yüksek sesle - cenaze götürmek dahi tahrîmen mekrûhtur.

Gaflet mevzii olmadığı cihetle, yaşayanların avâkıbı hallerini ve meyyitin mülâki olacağı hali düşünerek, Cenab-ı Hakkı kalben zikr eder olmak ve lüzumlu olmayan söze bedel, susmak, lâzımdır.

Cenaze arkasından (her canlı ölecektir) gibi, nidalar bid'attir. Cenazeye, feryat etmek dahi, mekrûhtur.

Cenazeyi gören, beraber gidecek değil ise, kıyam etmek lâzım değildir. Bu bapta olan emir, mensuh ve cenazeye kıyam mekrûhtur.

Kabristanda, cenaze indirilmeden oturmak, mekruh olduğu gibi, indirildikten sonra (özrü olmayarak) ayakta durmak dahi mekrûhtur. {(2) Hadîs-i şerifte, cenazenin indirilmesinden evvel, oturmak, cenaze hakkında hakaret sayılmıştır. Meyyit kabre konuluncaya kadar, kabir başında - ashabiyle -kaim bulunmak, adet-i seniyyeden iken, bir yahûdinin: Biz dahi ölülerimizde, böyle bulunuruz, demesi üzerine, cenaze omuzdan indirildikten sonra, "kıyamda Yahûdilere, muhalefet edin," buyurulmuştur.}

— 436 —

Defin, gündüz olmak, müstahaptır. Gece dahi, mekrûh değildir.

KABİR:

Kabir ki, insanın ölümünden sonra, medfenidir. Ve ziyaret yeri olmak itibariyle mezar tesmiye olunur. Bir boy derinliğinde ve yarım boy genişliğinde kazılır, tâ ki, insanların cesetleri, ölümünden sonra dahi korunmuş olup, hem koku vermemiş, hem de hayvanların azığı olmaktan, kurtulmuş olsun.

Salâbetli yer olursa, kabrin içi, kıble canibinden lâhid yapılır ki, kabir tamamiyle kazıldıktan sonra, kıble tarafı açılıp oyularak, cenaze sığacak kadar, tavanlı bir ev haline konulur.

Kabir tamamen kazıldıktan sonra, ortası meyyit yerleşecek kadar, çukur haline getirilmez. {(1) Lâhd, şol çukurdur ki, kabrin kıble canibinden açılıp, içine meyyit konulduktan sonra, ağzı kerpiç ile kapatılır. Şak: Şol hafîredir ki, kabrin derinliği istikametinde açılıp, içine meyyit yerleştirildikten sonra, üzerine, tahta veya kamış örtülür, sonra toprak atılır.} Meğer ki, yer gevşek ola. O halde yarık yapıp üzerine, tahta çekmekle ve yahut cenazeyi, tabutu ile defn etmekte, beis yoktur. {(2) Hem tahta dizmek ve hem meyyiti tabutla gömmek, fazla olduğu gibi, kabirde, meyyitin altına, pamuklu veya hasır sermek dahi, mekruhtur.}

Meyyit mümkün olursa, kabre kıble tarafından ithal olunur. Ve onu kabre koyan kimse "bismillah ve billâh ve alâ milleti Rasûllahi sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" der! Ve lüzumuna göre, bir veya birkaç kişi kabre iner. Bunun için, muayyen adet ve onların tek veya çift olmalarında, tâyin olmayıp, {(3) Hazret-i Rasulüllahın kabri münîrine, dört muhterem zevat dahil olmuştur. Onlardan biri Hazret-i Ali, biri Hazret-i Abbas, diğer biri Hazret-i Abbasın oğlu Fadlolup, dördüncüleri Hazret-i Suheyb, yahut Hazret-i Mugîyre veyahut Hazret-i ebû Râfi'olmak üzere, ihtilâflıdır.} kâfi miktarda olmaları ve kuvvet ve emn ve salâh erbabından bulunmaları aranır.

Kadını, kabre ithal etmekte, kendinin yakını ve mahremi, evlâdır. Kadın kısmı, meyyitin en yakini dahi olsa, kabre girmez. {(4) Kadın cenazesini tabuttan kabre ve hattâ, yıkanıp kefenledikten sonra, tabuta almak dahi erkeklere aittir. Hâl-i hayatında, müdavat gibi bir hâcete mebni kadına yabancı erkeğin - bir hail ile - el sürebildiği gibi, öldükten sonraki hacete mebni dahi, - yine bir hail ile - el dokundurabilir.}

Meyyit, kabir içinde arka üzeri yahut yüz üstüne ve yahut sol tarafı üzerine, yatırılmayıp, belki, sağ yanı üzere ve kıbleye karşı bulundurulur.

— 437 —

Hattâ, ters konulmuş olmak suretinde, lâhdi örtülmüş ve tahtası dizilmiş bile olsa, üzerine toprak atılmış olmadıkça, açılıp yüzü, kıbleye götürülür.

Hazret-i Resulü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz böyle emretmiştir ve: "Beyti harâm, sizin diri ve ölü kıblenizdir" buyurmuşlardır.

Sonra, kefenin düğümü çözülür ve lâhdin kerpiçi ve kabrin tahtası dizildikten sonra, el ve kürek ve her mümkün olan şeyle, toprak atılır.

Bulunanlar, meyyitin baş tarafından, üçer avuç toprak atmak ve her atışta aşağıdaki âyetlerden sırasıyla birini iktibas tarikiyle okumak müstahap olur:

مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرَىٰ
(Taha:55)

Bir kabre, kendi içinden çıkan topraktan ziyadesini atmak, mekrûhtur. Toprağı, zeminden bir karış kadar veya daha ziyadece yükseltip, kabri deve örgücü gibi yapmak, menduptur. Pekişmek için, üzerine su serpilir.

Kabir düz olmaz ve kireçlenmez. Harap olan kabirler, çamur ile tamir olunur.

Kabir belli olmak ve horlanmamak için, üzerine ağaç dikilir. Ufak bir taş dikip, isim yazmakta dahi, beis yoktur.

Mevta, ancak mekâbire defnedilip, ölen çocuk dahi olsa, kabristana götürülmek lâzım olduğu gibi, {(1) Hane dahiline defin, enbiyaya hâs olmakla, küçük, büyük meyyit, mekâbire defnolunur. Bunun sebebi, hususî medfene dahi, defn olunmamaktır. Nitekim, medresemisilli, bina yapanlar, onun yakînine, kendileri için, bir de medfen edinirler.} bir kabre, zaruret olmadıkça, bir meyyitten ziyade gömülmemek dahi, lâzımdır. Mezarcıların azlığı veya zaafı, yahut daha mühim işlerle, iştigalleri, mübah olan zaruretlerdendir. {(2) Bir kimsenin, bir yakını ile beraber, gömülmesini istemesi, özür olmadığı gibibaşka makbere mevcut iken, o makberede yerin darlığı dahi, sulahaya mücaverete binaen, defn müteberrik bile olsa, özür değildir.}

O halde, Uhud şehitleri gibi, her iki meyyitin arası, - mümkün ise - müstahsen olduğu üzere, toprak ile ayrılarak, bir kabre müteaddit meyyitin defni câiz olup, gömülenler aynı cinsten olduklarına göre, efdâli takdim olunur ki, kıble tarafına doğru ileri, o konulur. Bir cinsten olmadıklarına göre, evvelâ erkek, sonra erkek çocuk, ondan sonra hünsa daha sonra da kadın konulur.

— 438 —

Meyyit çürüyüp, toprak olduktan sonra, diğerini onun kabrine defn etmek, câiz olur.

Mevcut kemikleri, kırmak yahut başka yere nakletmek, câiz olmaz.

Meyyiti, vefat ettiği veya öldürüldüğü mahallin makberesine defn etmek müstahaptır. {(1) Müteaddit mezarlığı olan, beldeye göre dahi, meyyitin ölüm yerine, enyakın bulunan, makbereye defn olunması evlâdır. Bir yahut iki mil kadar, uzağa götürmekte beis yoktur.}

Bir belde veya köyden, diğer belde veya köy mezarlığına cenazeyi nakletmek faydalı olmayan, şeyle iştigaldir. Çünkü, her yer, meyyit için müsavidir. {(2) Müellif der ki, Hazret-i Ebû Bekirin oğlu Abdurrahman, Şamdan Mekkeye gelirken, on mil kadar, mesafede kalarak, vefat edip, Mekke-i Mükerremeye naklolunmuştu. Hemşiresi, Hazret-i Âişe, Mekkede bulunup, Müşârünileyhin kabrini, ziyaret ettiğinde: Bana kalaydı, seni, buraya nakletmeyip vefat ettiğin mahalle defnederdim, buyurmuştur.} Hem de nakilde, defnin tehiri vardır ki, o da kâfi, kerahettir.

Medine-i Münevvere, makberesi karîb olduğu halde, Uhud şehitlerinin kendi meşhetlerine, definlerini, aleyhisselâm efendimiz, emretmişler ve Dimişkin fâtihi olan, ashap hazeratı, Dimişk kapıları yakînine defn olunup, cümlesi bir yerde gömülmek üzere, naklolunmamışlardır. {(3) Gerçi, aşere-i mübeşşereden, Saad bin ebi Vakkas radiyallahü teâlâ anhu hazretleri, Medine-i Münevvereye, dört fersah mesafede kâin, Akikteki evinde vefat etmiş olduğu halde, ricalin üst kısmından olmakla, Medine-i Münevvereye nakledilmiş ve evvelce beyanı geçtiği üzere, cenazesi, mescidi nebevî dahiline alınarak namazı kılınmıştır.}

Meyyiti, definden sonra başka yere nakletmek, aslâ caiz olamaz. Meğer ki, defnolunduğu yer, birinin mülkü iken, gasb olunup meyyit defn edilmekle arzın sahibi, meyyitin oradan ihracını, talep etmiş ola.

O halde, arzın sahibi, o yerin zahirine sahip olduğu gibi, bâtınına dahi, malik olduğundan, dilerse medfunu ihraç eder, dilerse, kabri düzleyip, üzerinde ziraat ve sair suretle intifa eyler.

Meyyit defnolunan yer, meyyitin veya vârisinin, satın alınmış mâli olmuşken, şefîi duyup talip ve - şef'a suretiyle - malik olmak suretinde, defnine râzı olmamak dahi, böyledir.

— 439 —

Kimsenin mülkü olmayan yerde, birisi için kazılmış olan kabre, başka biri defn olunmak suretinde, medfun ihraç olunmayıp, kazma emeği tazmin olunur.

Bir kimse kendi nefsi için hazırladığı kabre, başkası defn olunmak, kabir sahibini memnun etmeyeceği cihetle, yer geniş ise, mekrûh olup, dar ise kerahetsiz câiz olur. {(1) Cami içinde veya ilim meclisinde, bir kimse kendi nefsi için, seccade sermek ve yaygı yaymak gibi ki, yer geniş, ise, başkası onun üzerinde, namaz kılamazve oturamaz ise de, yer dar olduğuna göre, onu - zıya halinde - zamanına dahil olmamak için, - el sunup kaldırmak suretiyle olmayarak - bertaraf edip, orada namaz kılabilir ve oturabilir.}

İnsan nerede öleceğini bilmediği için, mevtinden evvel, kabir hazırlamak, kendinin ona haceti, mutahakkak olmayan şeyi, yapmaktır.

İnsana lâzım olan, Hazret-i Sıddıkın buyurdukları gibi, kendini kabre hazırlamaktır.Kefen nerede olsa, lâbüd olmakla, onu ihzarda beis yoktur. {(2) Kabir hazırlamak Ömer Abdulaziz hazretleri gibi, selefin bâzı salihlerinde vâkî olduğu için, beis yoktur, ve belki de ecri muciptir.}

Kabir nebşi (mezar soyuculuk), haramdır. Yâni ölü defnolunup, üzerine toprak atıldıktan sonra, kabri açmak câiz değildir. Meğer ki, zikr olunan - gasb meselesi gibi - gayrin hakkına mebni ola.

Sünnet olan usule riayet olunmayarak gömülen, ve meselâ başı ayak tarafına gelmiş ve yahut sol yanı üzere yatırılmış olan, meyyitin, bu durumunu, değiştirmek ve yüzünü kıbleye götürmek için bile, kabri açmak câiz olmayıp, ancak defin sırasında içine düşmüş veya - bilhassa - beraber gömülmüş bir mâle, ve sahibinin isteği üzerine, gasbolunan kefene, mebni kabir açılabilir.

TELKİN:

Defin işinden fâriğ olduktan sonra, cemaat - deve boğazlanıp da paylaşılacak kadar müddet - oturup, Kur'ân okumak müstahaptır: İçlerinden biri, tecvîd üzere, yâsini şerif ile mülk sûresi şerifesini ve on bir ihlâsı ve birer muavvezeteyn ile, cenazenin ruhuna ihda ederek, af ve mağfiret için, duâ eder. Sairleri dahi, kalb hulûsu ile âmin deyip, fâtihadan sonra, herkes işine gider.

Meyyitin telkininde, asl olan, işte bu tevakkuf ve tilâvettir ki, meyyitin defnini müteakip, kabri yanından ayrılmayarak, kendisiyle, istinas edercesine, ruhuna - tilâvet sevabını - ihdada bulunmaktır.

— 440 —

Ebî Dâvud ve Beyhekî süneninde, Hazret-i Osman radiyallahü teâlâ anhu rivayetiyle mezkûrdu ki, Resulü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, meyyitin defninden sonra, hemen avdet buyurmayıp, medfeninde bulunurlar ve huzzâra hitaben: Kardeşiniz için, Cenab-ı Haktan mağfiret isteyiniz ve kendisine, temkin ihsanını talep eyleyiniz ki, o şimdi, sual görür, buyururlardı.

Müslim sahibinde dahi, mezkûrdur ki, Amrû bin El-âs radiyallahü teâlâ anhu hazretleri, vasiyetlerinde: Beni defnettiğiniz vakit, deve boğazlanıp, eti taksim olunacak kadar, müddet kabrim yanında bulununuz, tâ ki, ben sizinle istînâs edeyim ve rabbimin meleklerine, nasıl cevap verebileceğim, bakayım demiştir. {(1) Telkin, kabir suallerine meyyiti, temkin demek olduğuna göre, kabir suali görmeyeceklere yâni, enbiyaya ve atfale, telkin olunmamak gerektir. Küffarla harpte maktul düşen, sınır bekleyerek veya tâûna tutularak ölen, tâûn olan yerde ölen, mecnun ve mebtun (iç ağrısı) olarak ölen, cuma günü veya gecesi ölen, hergece Mülk sûresini okuyarak ölen, ilim tahsili ile iştigal ederek ölen kimseler sual görmeyeceklerdir. Sualin hikmeti, müminin şerefini, ve kâfirin hızlanını, izhardır.}

Sonraları, buna âtîdeki keyfiyet dahi, munzam olarak (mâ reâhül müminûne hasenen fe-huve indallahi hasenün) kaidesine, girmiştir.

TELKİN KEYFİYYETİ:

Definden ve zikrolunan tilâvet ve duâdan sonra, bir salih kimse kalarak, kabrin baş tarafına, medfun meyyitin, vechi mukabelesine durarak, ona hitaben, ismiyle: (meselâ, ya Muhammed, yâ İbni Gülsüm) diye, {(2) Meyyitin, hem kendi ismini anar, hem de onu validesine izale eder. Çünkü, doğanın validesine nisbet! , babasına olan nisbetinden daha muhakkaktır. Validesininismi, malûm değilse, Hazret-i Havvaya, izafe olunur. Kadında, kendi isminden sonrabin, yerine binti, lâfzı söylenir.} üç kere nidadan sonra:

اُذْكُرْ ماَ كُنْتَ عَلَيْهِ مِنْ شَهاَدَةِ اَنْ لَا اِلَهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسوُلُ للّٰهِ
وَ اَنَّكَ رَضيِتَ بِا للّٰهِ رَبّاً وَ بِالْاِسْلَامِ دِيناً وَ بِمُحَمَّدٍ نَبِيًّا صَلَّى اللّٰهِ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ بِالْقُرْاٰنِ اِماَماً

(Üzkür mâ künte aleyhi min şehâdeti en lâilâhe illallah ve enne Muhammeden resûlullahi ve enneke radîte billâhi rabben ve bil-islâmi dinen ve bi-Muhammedin sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem nebiyyen ve bil-kur'âni imâmen) der.

— 441 —

Beyanı geçen telkin, muhtazara mütaallik ifadatı müteakip, müellif, bu vech üzere olan, meyyitin telkini hakkında, üç kavli dermeyan ederek, diyor ki meyyiti gömdükten sonra dahi, telkin meşrûdur. {(1) Bu, ehli sünnet ve cemaate mensup, sözdür. (Mevtanıza telkin ediniz) Mealindeki, hadîs-i şerif hükmüne göredir.} Alâ kavlin, meyyit definden sonra, telkin olunmaz. {(2) Bu söz, mûtezileye nisbet olunmuştur.} Ve âlâ kavlin, meyyite telkin, ne emrolunur, ne de nehyolunur.

TÂZİYET:

Tâziyet, hüsnü sabır mânâsına olan, âzâ kelimesinin masdarıdır ki, bir kısım vefat edene ve sâir suretle, musibete uğrayana, teselli verme, ve Cenab-ı Hak, size sabır ve ecir ihsan buyursun, gibi sözlerle acısını hafifletmede bulunmaktır.

Mutevaatı teazzidir ki sabır ve tehammülden ibarettir. Onun da cevabı;

إِنَّا لِلّٰهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ

diye, hakka tevessüldür.

Taziyet, erkeğe ve kadına müstahaptır. Meyyitin, bütün akrabaları taziye olunur.

Hadîs-i şerifte, bir musibet karşısında, din kardeşlerinden birini, tâziye eden kimseyi, Cenab-ı Hak kıyamet gününde, tekrîme delîl olan hulleler ile, kisvelendirir, buyurulmuştur.

Tâziyetin, definden sonra olması, efdaldir. Çünkü, definden evvel meyyitin ehli, teçhiz ile meşgullerdir. Onların tevehhuşu ürküntüsü definden sonra, ziyadeleşir.

Definden evvel dahi, sabırsızlıkla fazlaca hüzün izhâr ettiklerinde tâziyet olunur.

Tâziyenin, kabristanda olması, mekruh olur.

Bir kere tâziyede bulunanın, tâziyeyi tekrarı, lâyık değildir.

Meyyitin velîsine mesnun olan, definden sonra, ilk gece geçmeden kolayında olanı, tasadduk etmek ve bir şey bulamadığına göre, iki rekât namaz kılıp, sevabını meyyitin ruhuna ihda eylemektir.

Meyyitin defninden sonra, her gün mümkün olanı vermek üzere, yedinci güne kadar, ruhu için tasaddukta bulunmak, müstahaptır.

Meyyit velîsinin, yemekler yapıp, ziyafet etmesi (helva yapması ve lokma dökmesi) mekruhtur.

Meyyitin komşularına, ve uzakta dahi olsa, akrabasına müstahap

— 442 —

olan, o gün ve o gece, taam tertip edip, onları yâni, meyyitin ehlinin itamını temin etmektir. {(1) Şir'ada mezkûr olduğuna göre, Hazret-i Hamzanın, ve asılda zikr edildiğine göre, Hazret-i Câfer Tayyarın şehadetlerinin vukuunda, Resûl-ü Ekrem sallallahü teâlâaleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, kendi evinin halkına, âli Hamza ve âli Câferiçin, taam tertibini emredip. "Zira onlara, kendilerine bakamayacak hal, hasıl oldu. "buyurdular. Müellif der ki, ve onlara, yemek için ısrar eylemelidir. Çünkü, hüzünün ağırlığı, kendilerini yemekten menederek, zayıflatır. Cenab-ı Hak, sabrı ilham veecri tâviz eder.}

Gemide vefat eden müslim, kara uzak olduğu, ve cenaze durdukça, bozulmaktan korkulduğu takdirde, {(2) Kara, uzak olsa da, meyyitin bozulmasından korkulmadığı ve yahut kara yakın olup çıkmak dahi, mümkün bulunduğu takdirde, cenaze denize atılmaz.} yıkanıp kefenlendikten ve namazı kılındıktan sonra, sağ canibi üzere kıbleye karşı olarak denize bırakılır. Ve imam Ahmed bin Hanbel hazretlerinden, menkul olduğu üzere, denizin dibine batmak için, ona ağır bir şey bağlanır.

Dârı harbe, yâni yabancı milletler sahillerine yakın olan denizler için, Şafiî imamlarından dahi, menkul olan budur.

Dârı harbe yakın değilse, sular onu, bir sahile atarak, islâm sahiline ulaştırmakla, onlar defnederler, diye meyyit iki tahta arasına sıkıca bağlanıp denize bırakılır. Bizim mezhebimizde de böyledir.

KABİR ZİYARETİ:

Defin ve ziyaret gibi, ciddî bir ihtiyaç olmadıkça, kabirleri çiğnemek, günahtır.

Ateş koruna basmak, kabre basmaktan, ve kor üzerine oturmak, kabir üzerine oturmaktan hayırlıdır, buyurulmuştur.

Kabirleri ziyaret, âhireti hatırlattığı için, menduptur ki, Hâdisi şerifte,

"Ben sizi kabir ziyaretinden menetmiştim, fakat şimdi beni dikkatle dinleyin, onları ziyaret edin. Çünkü onlar size âhireti hatırlatır." buyurulmuştur.

Fitne korkusu olmamak şartiyle, mendubiyyet, nisvânın ziyaretine dahi şâmildir. Kabirleri ziyaret eden kadınlara Allah lânet eylesin, hadîsi ise hüznü ve ağlamayı yenilemek için, kabirleri ziyaret eden kadınlara âit bulunmuştur, ki bu cahiliyyet devri âdetlerindendir.

— 443 —

Kabir ziyareti, ayakta ve oturarak, olur. {(1) Resûl-ü Ekrem sallalahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, Medine-i Münevvere makberesi olan, bakîi şerife çıktıklarında kaaim olurlar ve:

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ دَارَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ وَاِنَّ ااِنْشَاءَ اللّٰهُ بِكُمْ لَا حِقُونَ أَسْئَلُ اللّٰهَ لِى وَلَكُمُ الْعَافِيَةَ

buyururlardı. Mevtaya iltihak, muhakkak iken inşallah kaydi, en güzel hal ile iltihakı temennidir. Âfiyetten maksat, Hazret-i Hakkın hoşnutsuzluğundan ve âhiretin mekruhlarından, muaftır.}

Kabri ziyaret edene müstahap olan, oturup yâsini şerif okumaktır.

Ayak üzeri ziyarette, on bir ihlâsı şerif okunur.

Hazret-i Enesin rivayet ettiği hadîste, kabristana giren kimse, yâsin sûresini okuyup, sevabını emvata ihda ederse, Hak celle ve âlâ, onlara kolaylık ihsan eder ve okuyana, mevtâ adedince, hasenât îtâ buyurur, buyurulmuş olduğu gibi, Hazret-i Alinin hadîsinde dahi: Kabristana uğrayan kimse, on bir ihlâs sûresi okuyup, ecrini ölülere ihda ederse, orada yatan ölülerin sayısınca, kendisine ecir verilir, buyurulmuştur.

Kabristanın ağacını kesmek ve yeşilliğini yolmak, mekruhtur. Kuruları sökmek câizdir.

Öfkeye veya geçim darlığına ve yahut, düçar olduğu ziyana mebni, ölüm temennisinde bulunmak, mekruhtur. Kazaya razı olmamak, demektir. Buharîde, Hazret-i Enes radiyallahü teâlâ anhüden rivayeten zikrolunmuştur ki, Hazret-i Resulullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, (Sizin, biriniz kendine isabet eden zarardan dolayı, mevti, sakın temenni etmesin, eğer mevti temenniden başka çaresi kalmamışsa, Yâ rabbi hakkımda hayat hayır oldukça, beni yaşat ve hakkımda vefat hayır olunca, beni yaşatma, desin) buyurmuşlardır.

AHKÂM-I ŞEHİT:

Şehit ki, maksat şehid-i kâmildir: Hak yolunda maktul olmaktır.

Şehit, ya şahit veya meşhut, mânâsiyledir. Birinciye göre Hakkın indinde sahih olacak mânâ veçhile, hazır olarak merzuk bulunmak gibi, bir mânâya mebni, ve ikinci itibara göre, - cennetle meşhut kılınmış - bulunduğuna mebni, "şehit" tesmiye olunur. Cemî, şühedâdır.

— 444 —

Şehîdin islâm dinindeki yeri ve değeri,

وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَاتَشْعُرُونَ

"Allah yolunda öldürülenlere, ölüdür demeyin. Zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz." (Bakara: 154). Ve

وَلَاتَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا فِى سَبِيلِ اللّٰهِ اَمْوَاتًۜا بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ
فَرِحِينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْۙ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَۢ
يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُضِيعُ اَجْرَ الْمُؤْمِنِينَۚ

"Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilâkis Rableri katında diridirler. Allahın fazlı kereminden kendilerine verdiği nimetlerle sevinç içinde sızlanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. Ve yine müjdelemek isterler ki; Allah katından büyük nimetler ve fazladan ihsanlar vardır, ve Allah müminlerin ecrini zâyi etmeyecektir."

(Âli İmran: 169, 170, 171)

âyet-i kerimeleri ile bildirilmiş, ve bu âyetler gereğince, şehitler en büyük saadete nâil olup, ahiretçe mümtaz oldukları gibi, dünya hükümlerince de, yıkanmadan namazları kılınmak ve hadîs-i şerif mucibince, kanlarıyla defn olunmak imtiyaziyle, müslimînin sâir emvatından, mümtazdırlar.

Onların bu dünyevî imtiyazları, âtide sayılan şartlar ile meşrut ve mukayyet olduğu gibi, kimi dünya ahkâmında, ve kimi âhiret sevabında, onlara iltihak eden bir takım mümtazlar dahi olmakla, şehitler; dünya şehidi, âhiret şehidi ve dünya hem de âhiret şehidi, diye üçe taksim olunup, onlardan -şehidi kâmil- ancak üçüncü kısımdır ki, dünya hükmünü ve âhiret sevabını, camidir. Birinci kısım, yalnız dünya hükmünce ve ikinci kısım, yalnız ukba ecriyle onlara mülhaktır. Birinci kısım efradında - Allahın fadlı ile - âhiret ecrini, ihraz edenler dahi olur.

(Şehidi kâmilin) ve dünya hükmünce ona mülhak bulunan birinci kısım efradının, zikrolunan ahkâm veçhile, yıkanmadan namazları kılınmak, altı şart ile meşruttur: Akıl, bülûğ, hades-i ekberden taharet, haksız yere öldürülmek, katl muharebatın gayride vuku bulmuş ise, onun teammudî kısmiyle, vâki olmuş olmak, katl sırasında derhal ölmüş olmak yâni, mürtes maktul olmamak.

Birinci şart icabınca, deli ve ikinci şart mucibince, bülûğa ermemiş küçük ve üçüncü şart mucibince, cünüp, âdetli veya lohusa olanlar, mezkûr hükme dahil olmayıp, gasl ve tekfin olunarak, namazları kılınmak lâzım olduğu gibi, dördüncü şart mucibince, recm ve kısas misilli bir

— 445 —

hakka binaen, maktul olanlar dahi, gasl ve tekfin olunmak ve namazları ondan sonra kılınmak lâzım gelir.

Maktuliyyet kaydi, bir yerden yuvarlanarak veya ateşte yanarak veyahut üzerine bir şey yıkılarak veya suda boğularak ölen, yâni, âharın maktulü olmayan, meyyiti musaptan yâni bir âfete giriftar olarak ölenden ihtiraz olunmalıdır ki, ondan, ve maktul olup da, katili malûm olmadığından, haklı veya haksız öldürüldüğü bilinemeyenden, gasl sakıt olmaz.

Kendi nefsini (yâni canını), veya malını, yahut müslimînden veya ehl-i zimmetten (hakkının korunması müminlerin zimmetinde bulunanlardan) birini müdafaa ederekten maktul olanlar, haksız yere öldürülenler cümlesindendir ki, onlar teammüden katl ile maktul olmak yâni, cerh edici âletle kasden öldürülmüş bulunmak, şartı ile yıkanmadan üzerlerine namaz kılınır.

Beşincisi, teammüden katildir.

Teammüden katlin gayri olan, katil nevileri - ki, onlar: Teammüde benzeyen, hataen, bir sebeple, katildir ve mucipleri kısas değil; diyettir - ile maktul olanlar bu hükme dahil olamayarak, yıkanırlar.

Bundan yani kısas terettüp etmek meselesinden, kendi usulünün - ebeveyn, ecdat ve ceddatından birinin - maktulü olan çocuk ile, efendisinin maktulü olan köle ve cariye, müstesna olup, bunlarda, ve kısasa bedel mal alındığında, kısas - ârizî olarak - sâkit olmuş olduğundan dolayı, aslî hüküm olan -gasilsiz- salât, câri olduğu gibi, muharebe maktulleri dahi öldürmenin teammüdî olması kaydından müstesna bulunmuştur ki, onların kaatili gerek bâği ve âsî veya yol kesici olsun, ve öldürmek gerek sebepli veya sebepsiz, vukua gelmiş bulunsun, yıkanılmayarak, namazları kılınır.

Altıncı şart olan, mürtes maktul olmamak kaydine gelince; mürtes, irtisastandır. İrtisas: Ölüm derecesinde yaralanan kimse, hemen vefat etmemekle - mücadelenin sona ermesinden sonra - müdavat ecliyle, {(1) Kendisine bakılmak için değil de, altında kalıp çiğnenmemek için, bir tarafa kaldırılmak, irtisastan mâdûd değildir. Sayılan menafiin, muharebe sona ermeden olması dahi, irtisas sayılmaz.} başka yere nakl olunduktan veyahut - yemek yemek, su içmek, uyku uyumak konuşmak alış verişte bulunmak gibi - hayat menafiinden bir menfaat ile müteneffi olduktan, yahut aklı başında olarak, üzerinden, bir namaz vakti geçtikten sonra, vefat etmektir.

İrtisas, gaslin terkine mânidir. Hazret-i Ömer, Osman ve Ali (Rıdvanullahi teâlâ aleyhim.) hep şehit iken, Hazret-i Ömer ve Ali mürtes olduklarından yıkandılar. Hazret-i Osman, mürtes olmadığından yıkanmadı.

— 446 —

Mezkûr şartlar kendisinde toplanmış olan şehîd, - Uhud vakası şehitleri gibi - kaniyle tekfin olunup, yâni kanlı olan elbisesinden soyulmayıp ve - yıkanmadan - namazı kılınarak defnolunur.

Üzerinde, kürk ve hırka gibi, kefene salih olmayan, fazla elbisesi var ise, çıkarılır. Silâh ve zırhı dahi alınır. Ayakkabı ve baş kisvesi de çıkarılır. Kefen-i sünnetten nâkıs olanı, tamamlanır ve zâit olan kısmı üzerinde bırakılır.

Maktul olduğu zaman, üzerinde bulunan elbiseyi, tamamen almak ve onu başka bir kefene sarmak, mekruh olur.

Mezkûr şartları câmi olmayan meyyit, ateşte yanmak veya suda boğulmak, yahut tâunda ölmek gibi, âhiret şehidi dahi olsa, onun dünya ahkâmından olan, teçhiz işi, müslîminin umum ölüleri veçhile, olur.

Müslimînin maktulleriyle, küffarın maktulleri ve müsliminin meyyitleriyle küffarın meyyitleri, muhtelit olduğu takdirde, müslimin daha çok ise, namazları kılınır. Ve müslimine, diye niyyet olunur.

Küffar daha çok veya müsavi miktarda ise, namazları kılınmaz. Meğer ki, müslim olanlar, belli olmuş ola.