Nimet-i İslâm
— 123 —

KİTAB-US-SALAT(NAMAZ)

Kitab-ut-tahare terkibinin hallinde geçen ifadeye göre, Kitab-us-salât: Namaz hükümlerinin beyanı için aktedilmiş bir bap demektir ki, münderecatı, müstakillen namaz meseleleridir.

Salât namaz demektir. Namazın mekrûh vakitler kısmında zikrolunacağı üzere, farz, vâcip, sünnet, müstahap  mekruh, menhî olanı vardır.

Farz olan namazdan başlayarak, ona "Salâvatı mektube" diyeceğiz, ve onun farz edildiği vakti, evkat ve rekât adedini, farzolunması hikmetini ve sebebini, şartlarını, hükmünü, rüknünü, sıfatını beyan edeceğiz.

Salât, lûgatte dua ve Şeriatte, Erkânı mâlûme ve Ef'âli mahsusadır. Cem'i salâvattır, namaz kılana Musâlli denir.

SALÂVATI MEKTUBE (FARZ NAMAZLAR)

Salât: İmâdı din, İsâmı yakîn, re'si kurubât, gurre-i tâattır.  Salât, kitap ve sünnette, imanın tâlisi, yâni ikincisidir. 
﴿ اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلٰوةَ ﴾

".... ki onlar gaybe iman eder, namazı da dosdoğru kılarlar."

(Bakara: 5)
— 124 —

buyurulduğu gibi, hadis-i şerifte de:

بُنِيَ الْإِسْلَامُ عَلَى خَمْسٍ: شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ، وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، وَإِقَامِ الصَّلَاةِ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ، وَحَجِّ الْبَيْتِ، وَصَوْمِ رَمَضَانَ
"İslâm beş -temel- üzerine kurulmuştur. Allahtan başka tanrı olmadığına ve Muhammed onun kulu ve Resûlü olduğuna şehadet, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve Kâbeyi haccetmektir."buyurulmuştur. 
Nassan böyle olduğu gibi, fiilen ve vücuben de böyledir. Çünkü, çok kere, imandan sonra, vâcip yâni, mütehattimi zimmet olan Salâtın ifâsıdır. Zira, salâtın esbabı olan vakitler, hemen geçicidir. Zekât, oruç, hac öyle değildir. En önce vâcip olan, kelimeteyni şehâdeteyn, sonra salât, ondan sonra da zekâttır. 

Fazileten dahi, namazın sair ibadetlere tekaddümü vardır. Namazın, ibadetin efdali olduğunda icmâ mün'akittir. Şu delil ile ki, îmandan sonra hangi amel efdaldir, sualine cevapta: "Vaktinde kılınan namazdır" buyrulmuştur.

Hidaye şarihi Ekmelid-dinin tâbirince: Salât, fariza-i kaime ve şeriat-i sabitedir. Onun farziyyeti, kitap ve sünnet ve icmâ-ı ümmet ile mâruf tur. Kitabı Kerîmde

﴿ وَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ ﴾

Namazı dosdoğru kılın! (Bakara: 43) buyurulduğu gibi,

﴿ حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى ﴾

Namazları ve vustâ namazını muhafaza edin (Bakara: 238) dahi buyurulmuştur. İkinci âyet-i kerime, namazın hem farz olduğuna ve hem de beş olmasına delildir. Çünkü, o âyet-i Celîlede, cemîi salâvatın muhafaza ve ikamesi emr olunmakla beraber, onlara bir de, salâtı vustâ atfedilmiştir. Beraberinde, bir vustâ tasavvur olunabilecek, "Cem'in" en azı ise

— 125 —
dörttür. (Ekalli mütesâviyeyne münkasem) iki çift adede, tek adet, tavassut ederse, bütünü beş olur. 

Sünnette, yani hadis-i şerifte dahi:

اِنَّ اللّٰهَ تَعَالٰى فَرَضَ عَلٰى كُلِّ مُسْلِمٍ وَ مُسْلِمَةٍ فِى كُلٍّ يَوْمٍ وَ لَيْلَةٍ خَمْسَ صَلَوَاتٍ

"Muhakkak ki Allah kadın ve erkek her müslümana beş vakit namazı farz kılmıştır." buyurulmuştur. Ve bu, ehadisi meşhuredendir.

İcma dahi delildir ki, zamanı Hazret-i Resûlullahtan bugüne kadar, kimse, red ve inkâr etmemek üzere, beş vakit namazın farziyyetine ümmet, icmâ ve ittifak edegelmiştir. Meş'rûiyyetini inkâr eden, ihtilâfsız kâfirdir.

Salâtın farz edildiği vakit, leyle-i mi'raçtır ki, beş vakit namaz, o leyle-i mübarekede farz olmuştur. Hicreti seniyyeden bir buçuk sene (on sekiz ay) öncedir. 
Farz olan namazların vakitlerinin adedi,ileride bildirileceği üzere beştir. Onların rekâtlarının adedi de on yedidir. Dördü öğle, dördü ikindi, üçü akşam, dördü yatsı, ikisi sabahtır. 

Salâtı magripten mâdâsı, aslen ikişer rekât olarak farz olmuş iken, onlar hali sefere has kalıp, hazarda, salâtı fecirden mâdâya, hicretten sonra ikişer rekât ziyade edilmiştir.

Salâtın farz kılınmasının hikmeti, nimetlere şükür ve günahı örtmektir. Her vaktin namazı, o vakitte bulunmanın ve ona müterettip, daha nice (Cenab-ı Hakkın mütevâli) nimetlerinin şükrü olduğu gibi, hem de günahların keffaretinin sebebidir. Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimiz hazretleri "Bana haber veriniz, sizden birinizin kapısı önünde bir nehir olsa da, her gün, günde beş defa o, nehirde yıkansa, hiç kiri kalır mı? (kalmaz.) dediklerinde: İşte beş vakit namazın hal ve şanı, odur ki, Hak celle ve âlâ hazretleri onlar ile hataları mahveder." buyurmuşlardır.

Salâtın asıl sebebi, icâbı hak, ve hitâbı cenâbı kaadiri mutlaktır.

— 126 —
Zâhiri sebepleri: Kullara kolaylık olmak üzere meşru olduğu vakitlerdir.  Mâverdi demiştir ki, salâvâtın vakitlere bağlanması vakitlerin tevâlisinin kulluk duygusunu yaşatmaya ve huzuu devam ettirmeye sebep olduğu içindir ki, Zülcelâl ve'1-ikrâm teâlâ hazretlerinden rehbet ve rağbet (Havf ve recâ) münkati olmamakla, güzel ahlâk ber-devam ve dünya işleri dahi intizam ve tertibine ulaşmış olur.

Salâtın şartları aşağıda zikredilmiştir.

Salâtın hükmü, dünyada borcun ödenmesi (vâcibin zimmetten sâkıt olması) ve ukbada sevap hâsıl olmasıdır. (Eğer musâlli muhlis ise, çünkü mürâinin sevabı yoktur). 

Salâtın erkânı, şartlariyle beraber zikrolunur.

Salâtın sıfatı: Ya farz, ya vâcip, yahut sünnet olmaktır. Nitekim, İnşallahü teâlâ, zikr ve tafsil olunacaktır.

Salâtın edâsı keyfiyeti mânâsına olan, salâtın sıfatı mesâili, (keyfiyeti terkibi ef'âli salât) başlığıyla, ayrıca anlatılacaktır.

Namazın farziyyeti yani, şahsın onunla cezmen mükellefiyeti için, üç şey şarttır: İslâm, akıl, bülûğ. Ve lâkin, (kız, erkek) çocuklar, yedi yaşlarında namaz ile emrolunur. 
On yaşlarında, çocuklar namaz için takatleri hasebiyle zecr olunmak üzere el ile darbolunur.  Kendilerine merhameten, değnek ile darbedilmez! .  Eliyle üçten ziyade dahi vurulmaz. 
— 127 —
Âkil bâliğ olan her müslümana, beş vakit namaz farzı ayindir. Onda aslâ. vekâlet cari olmaz. Yâni, hiç kimse, hiç kimsenin namazını kılmış olamaz.  Farz olduğunu itikat ile beraber, tekâsülen namazı terk eden fasıktır. Kılıncaya kadar, habsolunur. 

NAMAZ VAKİTLERİ:

Her vaktin namazı, o vaktin girmesinden evvel, câiz olmayıp, vakit ile vâcip olduğuna göre, vakitler, namaz için esbaptır. Vaktin geçmesinden sonra, edâ sahih olmayıp, kılınan namazın, kazâ oluşuna nazaran vakitler, birer şart olur. Bir vakit içerisinde, hem o vaktin farzı, hem de daha başka namaz kılınabileceğine göre, vakitler, salâta zuruftur. 
Salâta nazaran vakit, zarf olmakla beraber, sebep dahi olabilmek, zarfiyet maiyyeti ve sebebiyyet tekaddümü, iktiza ettirdiği halde, şöyle mülâhaza olunur ki, vaktin salâta sebebiyyeti, edânın alel-itlâk ittisâl ettiği cüz ile kaim olup  ân beân, son cüz'e kadar intikal eder. Edâ, vaktin cüz'ü evveline ittisal etmiş ise, sebep cüz'ü evveldir. Ve illâ, cüz'ü sâni ve cüz'ü sâlisdir. Bunların birinde edâ edememek takdirinde, vaktin son cüz'ü, nâkıs dahi olsa, sebebiyyet için, teayyün etmiş olur. O anda ayılan mecnuna ve baygına, hayiz ve nifastan pâkliğe eren kadına ve baliğa veya irtidattan sonra müslim olana, o vaktin namazı borç olur. Yalınız vaktin en son cüzü, namazı edâya kâfi gelemeyeceğinden o namaz kaza olunur.  Ve bilâkis bir vaktin cüz'ü âhirinde, - Allah korusun bir kimse mürted veya mecnun olan o kimseye ve hayiz ve nifas haline
— 128 —

uğrayan kadına, o namaz lâzım olmamakla, maniin zevalinden sonra, onlar o namazı kazâ etmezler.

Her vaktin namazı, vaktinin evvelinde kılınmak, vücubü müvessa ile vâcip yâni, kulun zimmetine, fevri olmayarak, terettüp eder. Vücupta tavsi olmakla, meselâ birinci, ikinci, üçüncü cüzülerden, salâtın tehiri ile vakti daraltarak (kendine gel) hitâbı müteveccih oluncaya kadar, namazı geciktirmek, büsbütün namazı, kazâya bırakmak kadar, günah değil ise de, ondan sonraya bırakmak, bir günahtır ki, kazâ dahi o günahı gideremez. Onunla zâil olan suç, terktir.

Farz olan namazlar için, muayyen olan vakitler beştir.  Bu, hâdîsi şerifle sabittir. Hadis-i şerif:
وَقْتُ صَلَاةِ الْفَجْرِ مَا لَمْ يَتْلُعْ قَرْنُ الشَّمْسِ الْاَوَّلِ
وَقْتُ صَلَاةِ الظُّهْرِ اِذَا زَاَلَتِ الشَّمْسُ عَنْ بَطْنِ السَّمَاءِ مَا لَمْ يَحْضُرْ
وَقْتُ الْعَصْرِ وَقْتُ صَلَاةِ الْعَصْرِ مَا لَمْ تَصْفَرِ الشَّمْسُ وَ يَسْقُطُ قَرْنُهَا الْاَوَّلُ
وَقْتُ الْمَغْرِبِ اِذَا غَابَتِ الشَّمْسُ مَا لَمْ يَسْقُطِ الشَّفَقُ
وَقْتُ الْعِشَاءِ اِلٰى نِصْفِ اللَّيْلِ

"Sabah namazının vakti, güneşin doğmasından az öncesine kadardır. Öğle namazının vakti, güneş göğün karnının ortasından kaymaya başladığı andan ikindi vaktinin az öncesine kadar. İkindi namazının vakti, güneşin sararıp batmaya başladığı âna kadardır. Akşam namazının vakti, güneşin batmasından kırmızılığın son bulmasına kadardır. Yatsı namazının vakti de gece yarısına kadardır."

Bu hadis-i şerîf, sabah namazının başlangıcından bahsetmemektedir. Onu Hazret-i Cibrilin imâmeti hadisi anlatmaktadır. İşte her iki hadîsin ışığı altında sabah namazının vakti; fecrin tulûundan başlayıp güneşin doğmasından az evveline kadar olan zamandır.

Sabah Namazının vakti:

Fecrin tulûu ki, maksut fecri sâdıkın  tulûudur, sabaha karşı aydınlığın, ufku şarkîden yayılmağa başlamasıdır. 

Öğle namazının vakti, güneşin zevâlinden itibaren, her dikili şeyin gölgesi, kendinin iki misli ve bir kavle nazaran, bir misli olmak, zamanına kadar olan müddettir.

Öğle namazı vaktinin başlangıcı, müttefekun aleyhtir ki, icma ile, zeval zamanıdır. Son vaktinde, Hazret-i İmamdan iki rivayet vardır. Birincisi gölgenin iki misline baliğ olması, ikincisi ise gölgenin bir misline baliğ olmasıdır. İkincisi kavli imameyn olmuştur. (İmam Zufer ve eimme-i selâsenin dahi kavilleridir).

— 129 —
Her iki rivayette de, zeval vakti tâbir olunan (zilli istivâ) müstesnadır. 

İkinci kavl; Tahtâvînin ihtiyar ettiği ise de, evvelkisi daha yaygın ve ekseri meşayihi fukâhâca gölgenin iki misline baliğ olması müşterektir.

İkinci kavli, öğle vakti için müntehâ, ve evvelki kavli, ikindi vakti için mebde kılarak, ikisi arasındakini, vakti mühmel itibar edenler dahi olmuştur.

Bu halde, ihtiyat, öğleyi o müntehadan sonraya bırakmamak ve ikindiyi o mebde'den önce kılmamaktır. Tâ ki, namazını ittifakı fukâhâ üzere kılmış olsun.

İkindi namazının vakti, kavleynin ihtilâfına göre - öğle vaktinin son. nundan güneşin gurubuna kadardır. - Her iki kavil nazara alınarak, her şeyin gölgesinin bir misli olduğu zamandan itibaren (asri evvel), iki misli olduğundan itibaren (asri sani) girmiş ve bu zamanlar, bu sûretle mütearef bulunmuştur. 

Akşam namazının vakti, güneşin gurubundan itibaren, garp taraftaki şafağın gaybubeti evvelindeki ânâ kadar olan müddettir.

Şafak: Gurubu takip eden kızıllık, yahut ondan sonraki aklıktır. 

Yatsının vakti, ihtilâfı kavleyn üzere olan, şafak aydınlığının gaybubetinden başlayıp, müntehayı leyl demek olan, fecrin tulûundan evvelceye kadar uzayan zamandır.

(Geçen hadîs-i şerifte, vakti istihbabın müntehası beyan buyurulmuştur ki, o, gece yarısıdır. Diğer hâdis ve âtîdeki hadîs-i şerife mebni, yatsı ve vitrin en son vaktinin fecrin tulûu olduğu icmâ ile sabittir.)

— 130 —

Salât-ı vitrin vakti:

اِنَّ اللّٰهَ زَادَكُمْ صَلَاةً اَلَا وَهِىَ الْوِتْرُ فَصَلُّوهَا مَا بَيْنَ الْعِشَاءٍ الْاَ خِيرَةِ اِلَى طُلُوعِ الْفَجْرِ

Cenâb-ı Hak size bir namaz ziyade etmiştir ki, o da vitirdir. Onu yatsı sonundan, tulûu fecre kadar kılınız hadîsi şerîfince yatsı vaktidir.

Bu hadîsi şerîf, salâtı vitirin vaktini tâyin etmekte, sarih olmakla, onun yatsı vaktinden evvel kılınması sahih olmadığı gibi, yatsının girmesinden sonra, yatsının kılınmasından evvel kılınması dahi sahih değildir. Çünkü, bâbında mübeyyen olduğu üzere, salâtı vitir, indel-imam vâcip ve İndel-imameyn sünnettir. Yatsının vakti olmakla, indel-imam vitirin dahi vakti olmuş olup ancak, vakti vahidde ictimâ eden, farzı kat'i ile farzı gayr-i kat'i arasındaki tertibe riayet lâzım geldiğinden, ve sünnetliğine kail olan imameynce dahi, vitir yatsının sünnetinden olmakla ona tâbi bulunup, yatsı namazı kılınmadıkça, vitrin vakti olmamış olacağından, salâtı vitir, yatsı vaktinde, yatsının farzından önce kılınamaz.

Yılın en kısa gecelerinde şafak zâil olmadan, fecrin tulû ettiği beldelerde bulunanlar  gibi, yatsının ve vitirin vaktini bulamayanlara o namazlar lâzım olmaz. 

Her namazın vakti muayyen, ve her vaktin namazı, vaktinde kılınmak

﴿ اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا ﴾
"Muhakkak ki namaz müminlere vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır." Kavl-i kerîmi,  mantukunca farzı ayn olmakla, sefer ve yağmur gibi, bir özür sebebiyle, iki farzın bir vakitte cemi, caiz olamaz. Çünkü Cem'in tariki, ya takdimdir ki, bir namazı vakti girmeden, diğer namazın vaktinde kılmaktır.Veyahut tehirdir ki, vaktinden sonraya bırakmaktır. Bunların ikisi de caiz olmayan şeylerdir. Zira, takdim tarikiyle
— 131 —

cemide, bir farzı vaktinden evvel kılmak olur ki, sahih değildir. Tehir tarikiyle cemide, bir farzı, vaktinden sonraya bırakmak demektir ki helâl değildir.

Cem'in cevâzına delîl olmak üzere, rivayet olunan şey, birinci namaz, vaktinin sonlarına yakın anlara kadar, tehir edilmiş olmağa mahsustur ki, bir namazdan ferağı müteakip, diğer namazın dahi vakti girmiş olmakla, o dahi kılınmış demektir.

Huccâca has olmak üzere, yalnız iki yerde, namazlar cem olunur ki, onların biri Arafattaki cem'i takdim, ve diğeri Müzdelifedeki cem'i tehirdir. Arafattaki cem'i takdimden maksat, arefe günü ikindi namazının vakti girmeden, ikindiyi, öğlenin farzını, müteakiben, iptidaî vakti zuhurda tercihan, Nemre mescidinde kılmaktır. Orada cemaati kübrâ ile kılınan, öğle ve ikindi namazları, işte bu vech üzere, ceman kılınır. Bir ezan okunup, iki ikamet alınır. İkinci ikamet, ikindinin zamanı, henüz girmemiş olduğu cihetle, cem'a, tenbih içindir. Bu iki farzın arası, nafile namaz ile ve hattâ müekkede olan öğlenin ikinci sünneti ile dahi, ayrılmaz.  Yâni, o gün orada öğlenin son sünneti ile, ikindinin sünneti kılınmaz.

Müzdelifedeki cem'i tehirden maksat, o günün akşam namazını, Müzdelifeye gelip, orada yatsı vaktinde, yatsı namazı ile birlikte, bir ezan ve bir ikamet ile kılmaktır. Evvelâ, akşam namazının farzı ve onu müteakip, yatsının farza kılınır. (Yatsıyı takdim etse, onları tertip üzere iâde lâzım gelir). Vakitler, gelmiş olmakla - cem'a tenbih için - bunda ikinci ikamete hacet yoktur. İki farzın arası, salâtı nafile ile ve hattâ, akşamın sünneti ile. fasl olunmaz. Şâyet, iki farz arasında, bir şey ile iştigal eder veya salâtı tetavvû' kılarsa o zaman yatsı için ayrıca kamet getirir.

Arafattaki cem'i takdim, imamı Âzama göre, dört şart ile meşruttur: Birincisi arefe olmaktır. İkincisi kılınan öğle, sahih olmaktır. Şayet, fesadı anlaşılırsa, onu ve vaktinin girmesinde ikindiyi iade etmek lâzım gelir. Üçüncüsü en büyük imam veya naibi bulunmak ve her iki namazda cemaat onunla akd olunmaktır. Muktedi, onların her ikisinde mesbukan olsun, cemaati müdrik olmak lâbüd olmakla, farzın yalnız birinde cemaate yetişmekle, cem'i' caiz olmaz. Dördüncüsü hacı ihramlı bulunmak ve ihramı hac için olmaktır. umre için olan ihram, bu babta kâfi değildir.

İndel-imameyn, hacı münferid dahi olsa, cem'i mezkûru yapar. Burhanda, evlâ olan da budur, denmiştir.

— 132 —

Cem'i tehirde, mekânın müzdelife olmasından ve musâllinin ihramda bulunmasından, başka şart yoktur. Münferid dahi, bu cem'i yapar.

Huccaca göre, o gün akşam namazı yatsı ile birlikte, Müzdelifede kılınacağından, onu Arafatta, yahut, Müzdelife yolunda kılmak, câiz olmaz. Nitekim, inşâallâhü teâlâ, kitâb-ul-hacte tafsilâtlı olarak beyan edilecektir.

EVKATI MÜSTAHABBE (MÜSTAHAB VAKİTLER)

Beş vakit namaz için, birer mebde ile birer münteha beyan olunmuştur ki, onlar vakti cevâzdır. Sıhhat ve cevaz itibariyle, bir namaz vaktinin müntehası, diğer namaz vaktinin mebdeine ulaşa-gelmekte ve yalnız, sabah namazı ile öğle namazı arasını, kerahet vaktinden sonra, epeyce bir vakti mühmel ayırmaktadır.

Asrı evveli, öğle vaktinde münteha sayanlarca, öğle ile ikindi arasında dahi, vakti muhmel bulunmaktadır.

"Dünyâ dediğin bir ândır onu da ibadette sarfeyle" fehvasınca, evkatı mühmele dahi, insana, zamanı ferağ oldukça, ihmal olunmayıp taate sarf, ve nâfile namazlara zarf kılınmak gerektir. (Müttefekun aleyh olan, vakti mühmelde, işraak ve duha namazları vardır).

Farz olan her namazı, vaktin girmesinde kılmak efdaldir. Meğer ki geciktirme bir sevabı gerektire.

İşte, evkatı müstahabbe, fazileti mütezammin olan vakitlerdir ki,ileri de gelecektir.

Cemaat olmak ve evkatı müstahabeye riayet etmek, erkeklere âit fazilettir. Kadınlara müstahab olan: Namazlarını, erkekler cemaat ile edâdan fariğ olduktan sonra evlerde kılmaktır. Yalnız sabah namazını, erkeklerin cemaatten ferağına intizar etmeyerek, erkence kılarlar.

Erkekler için, sabah namazının isfarı müstehaptır. (İsfar, sabah vaktinin aydınlanması demektir).

İsfar, tağlisin zıddıdır. Tağlis, sabah namazını, daha karanlık iken kılmaktır. İsfar, onu aydınlıkta kılmak yâni, ortalığın açılmasına tehir eylemektir. Bir mertebede ki, kılınan farzın fesadı anlaşılacak olursa, onu güneş doğmadan evvel kıraeti mesnune ile  iade mümkün olacak kadar bir zaman bulunmak şartiyle.
Hadîs-i şerifte: "Fecri aydınlatın çünkü ecri büyüktür."  ve "Sabah namazını aydınlıkta kılın ki uğurlu olsun." buyrulmuştur.
— 133 —

Hem de ortalık açılmadan başlamakta, cemaat azlığı olup, isfar etmekte ise, cemaat çokluğunun fazileti vardır ki, sabah namazı camilerde, geççe kılınır ise, uyuyanlar ve ihtiyar olanlar dahi, haklarında genişlik hâsıl olarak cemaate yetişirler. Cemaati azaltmayı gerektiren hâl, cemaati çoğaltmaya sebep olacak halden, elbette efdâl olamaz.

Hem de İsfar, Hazret-i Enesten (Radiye-llâhü teâlâ anhü) mervi olan faziletin, suhulet husulüne sebeptir. Müşârünileyh hazretlerinin rivayetlerine göre, Peygamberimiz sâllâ-llâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki: "Her kim sabah namazını cemaat ile (Velev ki, kendi ev halkiyle) edâ ettikten sonra, tulûu şemse kadar, Cenâb-ı Hakkı zikrederek vaktini geçirir ve sonra (yâni güneşin doğmasından ve kerahet vaktinin çıkmasından sonra) iki rekât namaz  kılarsa, ona tanı bir hac ve tam bir umre  sevabı verilir." Ve yine Sâllâ-llâhü teâlâ aleyhi ve sellem hazretleri, buyurmuşlardır ki, sabah namazını kılıp (Müellif bunu, akşam namazı hakkında da zikretmiştir) ayakları bükük olduğu yâni, bağdaş kurmadığı hâlde, dünya kelâmı etmeyerek, on kere "Lâ ilâhe illâ-llâhü vahdehu lâ şerike lehû lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve alâ külli şey'in kâdir" diyen kimse için, on hasenât yazılır ve ondan, on seyyiât mahvedilir  ve Cennetteki makamı, on derece terfi olunur. Ve o gün, o kimse, her türlü mekrûhatten masun ve mekri şeytandan mahrus ve mahfuz olur. Ve şirkten başka bir günahın vizri kendisine erişmek üzere o gün, o kimse, tâkip olunmaz.  Ve yine Aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki: "Sabah namazını kıldıktan sonra, güneş doğuncaya kadar, namazgâhında bekleyen kimse, evlâd-ı İsmâilden dört esiri, esaretten kurtarmış kimse gibi olur." 
— 134 —

Sabah namazını isfar etmek, seferde ve hazarda yazın ve kışın münferiden ve muktediyyen müstehaptır. Ancak, Müzdelifede bulunan Huccac, Adha günü (Kurban Bayramının ilk günüdür.) Tulûu fecirden sonra, vâcip olan Müzdelife vakfesinden dolayı onlara, o gün sabah namazını tağlis etmek (erken kılmak) efdâldir.

Öğle namazını her yerde, yâni sıcak mıntakalara mahsus olmayarak, yazın serin vakte tehir etmek müstehaptır.

İbrad, soğutmak demektir. Bu baptaki,

"Öğleyi biraz soğutun, çünkü öğle sıcağı cehennem yalımıdır." hadîs-i şerifinden alınmıştır. Öğle namazını, hemen hini zevâlde kılmayıp, cemaate gelenler, duvar gölgelerinde yürüyebilmek üzere, gölgelerin biraz daha uzadığı zamana tehir etmek demektir. 

(Zahir olan budur ki, mahallî istihbab, vaktin evvelinde, cemaat kendisini fevt etmemesi iledir. Eğer cemaat, vaktin evvelinde akd olunmakta ise, onu fevt etmemek, için Öğleyi takdim veya tehir eder. Zira, cemaat ya sünneti müekkededir, yahut vâciptir. Müstahap için terk olunmaz. Ancak, imam müstehabı fevt etmiş olur.)

Kışın, baharın, güzün öğleyi tâcil etmek müstehapptır. Zira, Sâllâ-llâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, serin zamanlarda, öğleyi tâcil-buyururlar, yâni vaktin girmesini müteakip hemen kılarlardı.

Bundan bulutlu günler, müstesnadır ki, o günlerde vaktinden evvel kılmak korkusundan, dolayı öğlenin tehiri müstehap olur.

Cuma namazı dahi, her iki zamana göre, aslen ve istihbâben, öğle namazı gibidir.

İkindi namazını, kışın ve yazın, güneşin rengi değişmiş olmayacak kadar, tehir etmek müstehaptır. Tâ ki, musalli farzdan evvel, ikindinin sünnetini dahi kılabilsin. Aleyhi-s-salâtü ve-s-selâm efendimiz hazretleri güneş; ak ve berrak oldukça, ikindi namazını tehir buyururlardı.

Güneşin tagayyürü, göz kamaşmayacak hale gelmesidir. İkindi namazını o vakte kadar tehir etmek, tahrîmen mekruhtur.  Hastalığa ve yolculuğa mebni tehir mübah olamaz.

Vakti herahetten sakınmak için, bulutlu günlerde, ikindi namazını, vaktinin girmesi' iyice belli olduktan sonraya bırakmak müstehaptır.

Akşam namazını, yazın ve kışın, tâcil etmek müstehaptır.

— 135 —

Akşam ezanı ile ikameti arası ancak, üç âyet miktariyle veyahut bir celse-i hafîfe ile ayrılabilir.

(İki rekât namaz miktariyle faslolunursa, akşamın farzından evvel, iki rekât namaz kılmak gibi, mekruh olur.)

Bundan bulutlu gün müstesnadır ki, havanın kapanık olmasından dolayı vaktin tâyinindeki güçlüğe binaen, akşam namazının, guruptan önce kılınmak korkusu olur ise, onun tâcil edilmemesi yâni, güneşin battığına iyice kanaat getirinceye kadar tehiri müstehaptır.

Hastalık ve yolculuk mazeretine ve yemeğin hazır olmasına mebni olan tehir dahi müstesnadır ki, zikrolunan mazeret ve sebebe mebni, az tehirde keraheti tahrîmiyye yoktur. (Tenzîhi kerahet, mazereti selb etmez). Çok tehir ise tahrîmen mekruhtur. Hadîs-i şerifte, akşam namazının, yıldızların kesretle görünmesi zamanına kadar tehirinden sakınılması emir buyrulmuştur.

Akşam namazı vaktinde, cenaze dahi hazır olmak takdirinde, evvelâ akşam namazının farzı edâ olunur. Ondan sonra cenaze namazı kılınır. Daha sonra da akşamın sünneti kılınır. (Efdâli beyan budur. Çünkü, bu suretle, farzı ayn, farzı kifayeye ve farzı kifaye de, sünnete takdim edilmiş olur.)

Yatsı namazını, gecenin ilk sülüsüne kadar, ve bir kavle göre, sülüsü evvele kadar tehir etmek  müstehaptır. 
— 136 —

(Muhaşşinin beyanına göre, tehirin istihbâbı, bir takım mûteber kitaplarda, şitâ ile mukayyed olup, yazın geceler kısa olduğundan, cemaat azalmamak için tâcil, yâni (ademi tehir) müstehaptır. Cevherede dahi böyle musarrahtır.)

Yatsının, bulutlu zamanda, tâcili müstahaptır. Zira, zulmete ve yağmur yağmak ihtimaline mebni cemaatin dağılma mahzuru vardır.

Salâtı vitiri, uyanmağa güvenenler için, uykudan önce kılmayıp, gecenin sonundan evvelceye tehir etmek müstahap olur. Şu mealdeki, hadîs-i şerife binaen ki, "gecenin sonunda kalkmaktan korkanlar, vitri, gecenin evvelinde, yâni, uyumadan kılsınlar ve gecenin sonunda kalkmağa umutlu olanlar, onu gecenin sonlarında kılsınlar, zira (salâtı leyl, meşhudedir) yâni, geceleyin kalkılıp kılınan namaza, melekler hâzır olur. Efdâl olan da budur." buyurulmuştur.

(Tahtâvî der ki, vitiri kılıp da, uyuyan kimse, gece kalkıp teneffül ederse, kerahet yoktur. Ancak, efdali terk etmiş olur. Çünkü, uyanmağa güvendiği için vitiri, hadîsi mezkûr mucibince, efdâl olan, sonraya bırakmaktı. Eğer uyanmağa güvenmemekte idiyse efdâliyyetin fevti dahi yoktur). 

EVKAT-I MEKRUHE (KERAHET VAKİTLERİ)

Farz olan vakit namazlarının, evkatı cevaz ve istihbabı olduğu gibi, mektup ve gayr-i mektup, cins-i salât için, evkatı mekruhe dahi vardır. Ve onlar iki nevidir. Birinci nevi: Tulû, istivâ, gurup zamanlarıdır. İkinci nevi: Fecrin tulûu ile, güneşin tulûu arası ve ikindi namazından sonra güneşin sararması esnasıdır. Bunlardan evvelki nevide güneşe tapanlara teşebbühten ihtirazen, şer'i enver bizi, cinsî salâttan nehy etmiş olduğu gibi, ikinci nevide, ve aşağıda sayılacak, daha bir takım vakitlerde dahi, bilhassa nâfile namazlardan ve onların beyan olunacak lâhikalarından bize şer'an nehy varit olmuştur.

(Evkatı mekruhe) unvanı, bu iki nevi evkatı cami ve kerahet, - Tahtâvînin tasrihi veçhile - lûgat mânâsına mahmul olmakla, mekruhtan müfside dahi şâmil, bir mânâ, maksûttur.  Çünkü, birinci nevi hakkındaki nehy-i şer'î, cenaze namazının dahi, şâmil olmak üzere, farz ve vâcip namazlar, sehiv ve tilâvet secdeleri hakkında bir mâni teşkil etmekle, onların sebebi vücubü, evkatı mezkûre içinde hâdis oldukça, ne edâ, ve ne
— 137 —

de kazâsı sahih olmamakta ve mâdâsının sıhhati, ikinci nevide olduğu gibi, kerahetle olmaktadır.

Malûmdur ki, geniş mânâsıyla namaz adı verilen şey: Farz, veya vâcip, yahut nâfiledir.

Farz: Ya ayn, veya kifâyedir.

Farzı ayn: Edâsı gibi kazası da farz olan, beş vakit namaz ile salâti cum'a ve secde-i sulbiyedir.

Farzı kifâye: Salâtı cenazedir.

Vâcip dahi, ya li-aynihî veya li-gayrihî'dir.

Vâcip li-aynihî ki, icabı hak ile vâcip olan, ve tabiri diğerle, vücûbü, kulun fiiline mütevakkıf olmayandır: Vitir, her iki bayram namazı, secde-i tilâvettir.

Vâcip li-gayrihî ki, icabı abid ile vâcip olan ve tâbiri diğerle vücubü, kulun fiiline mütevakkıf bulunandır: Sehiv secdesi, tavaf namazı, ifsad edilen nâfilenin kazâsı ve nezir (adak) namazıdır.

(Nâfile; revatip ve regaip diye, nevafil babında sayacağımız nevilere şâmildir).

İmdi, birinci nevi olan vakti kerahette ifa ve şürû olunduğuna göre zikrolunan, salât, envaının hiç biri mün'akit olamadığı gibi,  evvelce başlanılmış olduğuna göre dahi, o vakitler çıkmakla, onları iptal eyler. Yalnız o vakitte hazırlanan cenazenin, namazı ve o vakitte okunan âyetin secdesi ve o günün ikindisi ve nâfile namaz ve o vakit ile mukayyed olan nezir namazı ve o vakitte başladıktan sonra ifsad olunan nâfilenin kazâsı, müstesnadır ki, bu altı namazın birincisi, - İbni Âbidînin tâyini veçhile - bilâ-kerâhe, ve ikincisi, tenzihi kerahetle ve üçüncüsü, ve ondan sonrası tahrîmi kerahetle mün'akid olur. Ve tenzîhen mekruh olan tehir olunup, tahrîmen mekruh olanların, günün asrinden mâdâsı, vücuben yarıda bırakılıp vakti gayr-i mekrûhta kazâ edilir.

(Günün ikindisinin, yarıda kesilmesi câiz olamaz. Çünkü, kerahet onun fiilinde değil, o zamana kadar, tehirindedir.)

İkinci nevi olan vakti kerahette, zikrolunan namazların cümlesi, bilâkerâhe mûn'akid olur. Yalnız nâfile namaz ile vâcip li-gayrihî kısmı müstesnadır ki, bunlar, kerahetle mün'akid olmakla, bunun dahi, sehiv secdesinden mâdâsı,  kat' olunarak, mekruh olmayan bir vakitte kazâ edilmek lâzım gelir.
— 138 —
Bu icmâlin tafsili, müellifin ilerideki beyanlarıdır: Üç vakit vardır ki onların girmesinden evvel, zimmete terettüp etmiş olan ferâiz ve vâcibatı  hiç biri, onlarda ne edâ ile ve ne de kazâ ile sahih olmaz: Birincisi, güneşin doğmasından irtifaına kadar olan zaman, ikincisi, güneşin istivâ ettiği yâni, orta yere gelip, henüz zevâl bulmadığı zaman, üçüncüsü, güneşin sararıp gurup etmek üzere bulunduğu zamandır.
Zikrolunan zamanlarda, farzlar yâni, geçmiş namazlar kılınmadığı gibi, salâtı vitir, ve nezr-i mutlak misilli vâcipler dahi kılınmaz.  Vakti gayr-i mekrûhta hazırlanan cenazenin namazı ve tilâvet olunan âyetin secdesi dahi edâ ve ifa olunmaz. Namazın eczasından olduğu için, sehiv secdesi dahi edilmez. Ukbe bin Âmir (Radiyellâhü teâlâ anhü) hazretlerinin hadîsine mebni ki, Hazret-i müşârün-ileyh: "Rasûlullâh sallâllâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bizi üç vakitte, namaz kılmaktan ve ölülerimizi gömmekten nehy buyurdu" diye zikrolunan üç vakti tâdâd etmiştir. Hadîsi mezkûru, imam Müslim rivayet etmiştir. Mevta gömmek, cenâze namazı kılmak demektir. Çünkü, o vakitlerde, ölüyü gömmek mekrûh değildir. Aralarındaki mülazemete mebni, defin, salâtten kinâye olmuştur. Tefsiri mezkûr, nefsi sünnette dahi varit olmuştur ki, râvi-i müşarünileyh: "Ve innâ nakberü mevtânâ" bedelinde "Ve innâ nüsâlli alâ mevtânâ"dahi demiştir. Sabah namazını kılarken, güneş doğmakla, namaz bâtıl (fâsid) olacağından, musallînin ondan sonraki kahkahası, abdestini bozmaz. O namazın, nâfileye inkılâb edeceğine dair dahi, bir haber rivayet edilmekle, o takdirde abdesti, kahkahasiyle bozulur. Avamı nasın, tenbellerini sabah namazını, tulûu vaktinde dahi, kılmaktan nehy etmeyiz. Çünkü, onlar, büsbütün onu terk edebilirler. Bir müctehidin kavline göre, sıhhat temamen terkten evlâdır. 

İşte bu üç vakitte, vâcip yâni, zimmetine terettüp edeni, edâ, kerahetle sahih olur: Onların birinde hazırlanan cenazenin namazı, ve okunan âyetin secdesi, ve başlamış bulunan nâfile, ve onlarda kılınması nezr olunan namaz, gibi ki, bunlar o günün güneş batarken, kılınan ikindisi gibi, kerahetle sahihtir. Kerahet, tahrîmiyye olduğundan şürû' edilmiş bulunan nâfile ve nezir namazları, vücuben kesilip vakt-i kâmilde kazâ olunur. Okunan âyetin secdesi, gayrimekruh vakte tehir olunur. Secde, tehir olunmayıp, edilse zimmete terettüp ettiği veçhile, ödenmiş olacağından, iâde olunmaz. (Bunun keraheti, İbni Âbidinin tâyini veçhile, tahrîme değildir.)

— 139 —
Hazırlanan cenazenin namazı, tehir olunmayıp kılınır. Ve onda tâcil gerektiği için, tehir olunmamak efdâl olur. 

günün ikindisi, müstesnadır ki, o kesilerek kazâya bırakılmaz, edâve itmam olunur. Onun keraheti, fiilinde değil, o vakte tehirindedir. Sıhhat, sebebin bekasına mebnidir ki, o da, vakitten edânın ittisal ettiği cüzü'dür. Müsebbib ise, sebebin sübûtüne göre, sabit olup, kâmil ise kâmil, nâkıs ise nâkıs olur. Geçmiş bir ikindi namazını, o vakit kılmak, (yânikazâ etmek) gibi değildir ki, işte bu, sahih olamaz. Zira vaktinin çıkması sebebiyle, zimmete kâmil olarak geçmiştir. Şu halde, nâkıs olaraködenemez.

Bu üç vakitte, nevafil kılmak dahi, keraheti tahrîmiyye ile, mekrûhtür. Binaenaleyh, şürû olunduysa kesilip, vakti kâmilde (gayr-i mekrûh vakitte) edâ olunmak vâcip olur:  Abdestin şükrü, tahiyye-i mescid, ve sair sünnetler gibi.  İmam Ebu Yûsufun müftâ-bih olan kavline göre, cuma günü istivâ zamanında, nâfile kılmak mekrûh değildir.  Zira, zikrolunan, hadîsi Ukbe'nin bazı rivayet tariklerinde Cuma günü istisna edilmiştir.

Zikrolunan üç vakitte, Salâvatı şerife okumak, duâ ve tesbih etmek, kıraeti Kur'ândan efdâldir.

Mezkûr üç vakitten mâdâ, aşağıda sayılacak vakitlerde bilhassa. nâfile kılmak  mekrûhtur. Farz yâni, kazâ kılmakta kerahet yoktur:

1 - Fecrin tulûundan sonra, sabah namazının sünnetinden başka,

2 - Sabahın farzını kıldıktan sonra,

3 - İkindinin farzından sonra, güneşin rengi sararmamış olsa dahi,

4 - Akşam namazının farzından evvel,

5 - Bayram namazından evvel (Ne evde, ne câmide),

6 - Bayram namazlarından sonra, câmide ve namazgâhta, (Bayram namazını edâdan sonra, eve gelip nâfile kılabilir. Aleyhi-s-sâlâtu

— 140 —

ves-selâm efendimiz hazretleri, nevafile haris oldukları halde, bayram namazından evvel, nâfile kıldıkları, hiç olmamış ve bayram namazından sonra hane-i saadet âşiyanelerinde, iki rekât namaz kıldıkları olmuştur.)

7 - Arafatta ve Müzdelifedeki, cem'iler arasında, 

8 - Vakit farzının, pek dar zamana kalmış olması sûretinde, Çünkü bunda, farz olmayan şey için, farzı vaktinden fevt etmek vardır,

9 - Farza ikamet olunurken,

(Bundan sabah namazının sünneti müstesnadır. Nitekim, babı nevafilde zikri gelecektir.)

10- Cuma günü, Hatibin çıkmasından itibaren namazdan fâriğ oluncaya kadar (Bu hükmü, müellif bütün hutbelere şâmil kılmıştır),

Hatibin çıkması minbere çıkış demek olmayıp, minbere çıkmak üzere bulunduğu yerden ayağa kalkmasıdır. O andan itibaren, ne hutbeden evvel, ne hutbe esnasında, ne de hutbenin sonunda, nâfile kılmak ve hattâ cumanın sünneti müekkidesine durmak yoktur, (mekrûhtur). Eğer hatibin kalkmasından evvel, cumanın sünnetine başlamışsa, kesmeyip, hafifçe yâni kıraeti uzatmayarak itmam eder.

Sahibi tertibe göre, o esnada, fevt olmuş namazı kazâ etmekte, kerahet yoktur. Belki, cumasının sahih olması için, o anda hatırladığı geçmiş namazını kazâ eylemesi vâciptir. Nitekim, babında beyan olunmuştur.

(Müdafaa-i ahbeseyn) yâni sidik ve gait sıkıntısı halinde, her çeşit namaz kılmak mekrûh olduğu gibi, arzusu var iken yemeğin hazır olması halinde, namazda hatırı işgal ve huşûu ihlâl edecek şeyden, zevk ve hazzını almadan, namaza durmak dahi mekrûhtur.

(Lâkin bunun keraheti, vaktin daralmamasındandır. Ve illâ, namaz takdim olunur ve kerahet dahi olmaz.)

Tahtâvî der ki, fecrin tulûundan sonra, sabah namazını kılıp bitirinceye kadar, - hayır olan söz, müstesna olmak üzere - kelâm etmenin keraheti dahi, mekrûhata eklenecek şeylerdendir.  Sabah namazının sünneti ile farzı arasını, kelâm ile ayırmanın mubtili sünnet olup olmaması, söz yeridir. Namazdan sonra işine gitmekte beis yoktur. 

EZAN VE İKAMET:

Namaz vakitleri, Cenâb-ı Hakkın nimeti ilâhiyyesi olan namaz için, zahiren sebep, ve iycabı gaybîsi için de alâmet olduğu gibi, ezân dahi vakitlere alâmet olmuştur. Ezân, ilâmdır. Vakitler havasa, ezân umuma

— 141 —

ilamdır. (Müslime lâyık olan, vakit ile mütenebbih olmaktır. Vakit kendisini agâh etmeyen kimseyi ezân agâh eder).

Bu babta îrad edilecek kelâm: Ezânın sübûtüne ve veçhi tesmiyesine, ve lûgatten ve şer'ân olan tefsirine ve faziletine ve sebebine ve şartına ve hükmüne ve rüknüne ve sıfatına ve keyfiyetine ve vaktine, sebeb ve mahallî meşrûuiyetine dâirdir.

﴿ وَاِذَا نَادَيْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ ﴾

"Siz namaza nidâ ettiğiniz zaman..."('Maide: 58)

Ezânın sübûtü, kitap ve sünnet ile sâbittir ki, Kitab-ı Kerimde:

﴿ اِذَا نُودِىَ لِلصَّلٰوةِ ﴾

"Namaza nidâ olununca." (Cumâ: 9)

buyurulmuş olduğu gibi, Hazret-i Abdullah bin Zeyd'in rüyâsı üzerine müşarün ileyhe varid olan hadîsi şerîf ile sabittir. Ezân lûgatte ilâmdır: Cenâb-ı Hak:

وَاَذَانٌ مِنَ اللّٰهِ

"Ve Allah tarafından bir ilandır." (Tevbe: 3)

buyurdu ki, bu lûgat mânâsında kullanılmıştır. Şeriat ıstılahında ise ezân, veçhi mahsûs üzere olan ilâmdır. Ezân kelimesi, selâm ve kelâm gibi isimlerdendir ki, tasrifi te'fil babındandır. Teklimden kelâm, teçhizden cihaz denildiği gibi, tezinden dahi ezân denilmiştir ki, tezin ezân okumak ve vakti bildirmektir. Okuyana müezzin denir.

Ezân okumanın fazileti, müteaddit ehadis-i şerife ile sabittir. 
— 142 —
İmamet - kendi babında açıklanacağı üzere - müezzinlikten efdâldir.  Ve kezâ, ikamet dahi ezan okumaktan efdâldir. Hazret-i Ömer radiyallahü teâlâ anhın "Halife olmasaydım müezzinlik ederdim" buyurmuş olmaları, müezzinliğin imamete tafdîlini, gerektirmez. Çünkü, bu sözden, imameti terketmek maksut olmayıp, imamet işine, müezzinliği de ilâve maksuttur ki, mânâ: Hilâfet meşgalesinin çokluğu olmasa, ezam dahi okurdum, demektir. İmamın, müezzinlik de yapması, efdâl olacağı ifade buyurulmuştur. 
Ezanın sebebi, vaktin girmesidir ki, namaz vakitleri, ezan için sebeptir. 
Vaktin girmesi, ezan için hem de şarttır. 

Ezanın lâfzı Arabî ile olması ve âkilden sudûr etmesi dahi, sıhhatinin şartıdır.

Şartı kemâli; müezzinin, sâlih, namaz vakitlerini bilir ve abdestli ve namaz hususunda halkın ahvaline vâkıf ve cemaatten geri kalanlara sözünü geçirmeğe kaadir ve güzel ve yüksek sesli olması ve yüksekçe bir yerde kıbleye karşı durup okumasıdır. Nitekim, müstehabatından olmak üzere ileride de zikrolunacaktır.

Ezanın hükmü Ona icabetin lüzumudur. İcabet: Fiilen olduğu gibi, kavlen dahi olur. Nitekim, babın sonunda beyanı gelecektir.

Ezanın rüknü, elfazı mahsusadır ki, dört tekbir, ikişer şehadet, ikişer (hayyi ale), iki tekbir ve bir tehlildir. Nitekim beyan olunacaktır.

Ezanın şer'î sıfatı: Sünneti müekkede olduğudur. Ezan, esah olan kavle göre vâcip değil ise de, vâcip derecesinde bir sünneti müekkededir.

Ezanın keyfiyeti, yâni edâ ve ifası sureti, teennidir ki, ikamet gibi acele edilmeyip, âheste âheste okumaktır.

Ezanın vakti, aslen ve istihbaben, namaz vakitleridir. 
— 143 —
Ezanın meşruiyyeti sebebi: Namazı, resulü ekrem sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri ile cemaatle kılmanın vaktini bilmek için, bir alâmet ittihazında, sahabenin müşavereleridir. 

Ezanın mahalli meşruiyeti, Medine-i Münevveredir. Hicreti mukaddesenin ilk ve bir rivayete göre, ikinci yılında ezan meşrû olmuştur. Ondan önce, yollarda: Namaza yahut cemâaten namaza, meâlinde olmak üzere müminler birbirlerine seslenirlerdi. Sonra ezan emrolundu.

Şöyle ki, aleyhis-salâtü ves selâm efendimiz hazretleri, Medine-i tahirelerine şerefle ayak bastıklarından sonra, namazı gâh erken ve gâh geç kılmakta oldukları cihetle, yakın ve uzak yerlerden gelen ashabın bir takımı kendileriyle birlikte cemaat olarak, namaz kılmak meziyyetine (hırsan) evvelce gelip beklemek ve bundan dolayı, işlerinden kalmak mahzuruna uğrar ve bir takımı, namaz geç kılınır zanniyle, geççe gelip, namazı kılınmış bularak, esef ateşi onların sinelerini dağlar idi. Buna binaen, akdi cemaat vaktine bir alâmet ittihazı için müşaverede bulundular. Bâzıları (darbı nâkus) olunması  (yâni çan çalınması) reyinde bulundular. Hazret-iResûl-ü Ekrem sallallahu teâlâ aleyhi vessellem efendimiz "o hıristiyanlarındır" buyurdular. Bâzılar, Şebbur, yâni boru çalınması, reyinde bulundular. Nebiy aleyhis-salâtü ves selâm: "O yahudilerindir" buyurdular. Bâzıları, ateş yakarız, dediler. Ona da Aleyhis-selâm efendimiz "Mecûsiler şiarıdır" diye razı olmadılar. Müşavere arasında bayrak dikeriz, görenler, birbirlerine iylâm ederler, diyen olduysa da, efendimiz hazretleri, onu da beğenmediler. Reyler henüz bir şey üzerine ittifak edemeden kalkılmış ve kararsızlığa mebni, Hazret-i Seyyidül-kâinatın veçhi saâdetlerinde görülen neşesizlik üzerine, ehli müşavereyi, gam almıştı. Hâdiseyi rivayet eden, Hazret-i Abdullah bin Zeyd-ül ansârî,  buyurur ki; ben dahi gamlı olarak yatmıştım. Uyku ile uyanıklık arası, bana biri geldi ki, üzerinde iki (yeşil elbise) var idi.  bir duvar parçası
— 144 —

üzerinde kaim oldu. Elinde de bir nâkus vardı. Bunu bana satar mısın? dedim. Ne yapacaksın? dedi. Namazımız vaktinde çalarız, dedim. Ben seni, daha hayırlısına delâlet etsem olmaz mı? dedi. Olur, dedim. Kıbleye karşı durdu. Ve: Allahu ekber, diye başlayarak, ezanı tamamiyle okudu. Sonra, biraz durarak ezan kelimelerini, bir daha okuyup, sonuna doğru iki kere "kad kametüs-salât" dedi, (Bu, ikamete işarettir).

Müşarünileyh Hazret-i Abdullah der ki, ben kalkıp Resulullaha giderek, vakayı arz ve ihbar eyledim. "Hak rüyadır Bilâle telkin eyle, onun sesi senden çoktur" buyurdular. Ben de onu Bilâle telkin ettim. Hazret-i Bilâl Medine içinde en yüksek bir sathın üzerine çıkıp ezanı okudu.  Hazret-i Ömer radiyallahu anhü ve anhümâ, kendi evinden işitmekle, izâr şerifleri içinde (yâni bilâ rıdâ) sür'atle, huzuru saadete geldiler. Ve: Ya Resûlallah, seni Peygamber olarak hakkiyle gönderen, Hudâ hakkı için, bunun gördüğünün mislini, ben de gördüm, şu kadar ki, bu, benden evvel gelmiş, dediler.  Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, "Allaha çok şükür ki bu böylece sâbit oldu." buyurdular.
O gece, ashaptan yedi zatın o rüyayı aynen görmüş oldukları dahi mervidir. Rüyâ, sebep oldu. Ezan, yine emri Nebevî ile sübût buldu. Ve ihtimal ki, o sebep vahye mükarin dahi oldu. 
İkamet dahi ezân gibi, bu ümmetin hususiyetlerindendir. 

Ezanın evveli, tekbir olduğu gibi, tâzim için avdetle âhiri dahi tekbirdir. Evvelinde dört kere Allahü ekber denir. Âhirindeki tekbir, sair elfazı şerifesi gibi iki keredir. Tekririn hikmeti, işitenlere namazın yüceliğini ve büyüklüğünü telkin içindir.

— 145 —
İkamet dahi, lâfzan ve mânen, sıfaten ve sebeben, ezan gibidir. Şu kadar ki, ikametin "Hayyi alel-felâh" tan sonra, iki defa "Kad kaameti-s salât" denir.  Keyfiyeti edaca dahi, aralarında bir fark vardır ki, ezanda, müezzin teenni eder yâni her iki cümle arasım, bir sekte ile  faslederek, alâ kavlin, kelimeleri bilâ teganni uzatarak, okur. İkameti ise, su akar gibi aralıksız, kelimeleri tane tane okumaktır.

Bunun aksi, yâni ezanda sür'at, ve ikamette teenni, mekruhtur.

"Ezan cezmedilir ve kamet cezmedilir"

hadîs-i şerifi hükmünce, ezân ve ikametin kelimeleri meczumdur ki, gerek tekbirler, gerek sâir cümleler birbirine vasıl olunmamak üzere, sonları sâkin bırakılır.

(Tekbirlerin bitiştirilmesinde, (Ra) harfleri, harekenin nakli ile, meftuh olur: Allahü ekbere Allahü ekber. Nâs bunlardan gafillerdir). Ezânda hakikaten vakf ve ikamette niyeten vakf vardır.

Ezanın kelimeleri şunlardır:

اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ. اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ. اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
حَىِّ عَلَى الصَّلٰوةِ. حَىِّ عَلَى الصَّلٰوةِ
حَىِّ عَلَى الْفَلَاحِ. حَىِّ عَلَى الْفَلَاحِ
اَللّٰهُ اَكْبَرُ،اَللّٰهُ اَكْبَرُ
﴿ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ﴾
— 146 —
Allahu ekber Allahu ekber, Allahu ekber Allahu ekber. Eşhedü en lâ ilâhe illallah, eşhedü en lâ ilâhe illallah. Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah, eşhedü enne Muhammeden Resûlullah. Hayye ales-salâh Hayye ales salâh.  Hayye alelfelâh, Hayye alelfelâh  Allahü ekber Allahü ekber, lâ ilâhe illallah.

Hasseten, sabah namazının (Hayye alel-felâh) ından sonra, iki kere

اَلصَّلَاةُ خَيْرٌ مِنَ النَّوْمِ
"Es-salâtü hayrün minen-nevm" denir ki, bu ziyadeyi, Hazret-iResûl-ü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz, Hazret-i Bilâle, emretmişler ve sabah namazının zamanı, uyku ve gaflet vakti olduğu için (namaz uykudan daha hayırlıdır) nidasını sabah ezanına hâs kılmışlardır. 
اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ. اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ. اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
حَىِّ عَلَى الصَّلٰوةِ. حَىِّ عَلَى الصَّلٰوةِ
حَىِّ عَلَى الْفَلَاحِ. حَىِّ عَلَى الْفَلَاحِ
قَدْ قَامَتِ الصَّلَاةُ، قَدْ قَامَتِ الصَّلَاةُ
اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ
﴿ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ﴾
— 147 —

Ezan ve ikamet kelimelerinin tercümesi, aslının yerini tutmaz, yâni lûgati Arabiyyenin gayri lisan üzere, okunan ezan, her ne kadar ezan olduğu bilinse dahi, kâfi olmaz. İkamet dahi böyledir.

Ezan yüksek bir yerde okunmak, sünnet olup, yüksek sesle okunur.  Hattâ, sesi yükseltmeye medar olmak üzere, müezzin şehadet parmaklarının uçlarını, kulaklarına ithal etmek, müstahap olur. Ellerini kulakları üzerine kor ise, o da güzeldir. (Bu, ezanın sünnetlerindendir). Câmi içinde, Cuma gününden gayri ezan okunmaz.
İkamet, akdi cemaat olunduğu ve namaza durulduğu yerde olur.  Her ikisinde de, ayak üzeri ve kıbleye karşı durulur.  Yerlerin çamurlu olması veya sefer zaruretine mebni  binekli bulunmadıkça, kıyam ve kıbleye dönme terk olunmaz. 
Ezanda, açıklama ve duyurma maksut olmakla, aslı dâvet kısmı olan, Hayye alel-salât nidasında yüzünü sağa ve Hayye alel-felâh nidasında yüzünü sola çevirmek müstehap olur. 

Minarede bulunup da, sağa ve sola, başım çevirmekle maksadın husulü mümkün olamayacağından, dolaşır. Eski tarz üzere olan minarelerde, kıbleye arka vermeyerek başım sağa ve sola çıkarıp okur (Ezan okurken kıbleye arka dönmek mekruhtur).

Müezzin, yüksek mevzide olacağı ve kadınların makarrı olan yerleri görebileceği cihetle, kendisinin mütteki ve emin kimse olmak ve ezanda, sünnete muvafık usulleri ve namaz vakitlerini bilir olup, ezanı abdestli okumak müstahaptır.

— 148 —

Ezanda, güzel ses matlup olmakla beraber, lahn ve teganni mekruhtur.

Ezan esnasında müezzinin söz söylemesi  ve hattâ selâm alması dahi mekrûhtur. 
Müezzinin, bâliğ olmasa da, âkil olması ve müslim bulunması lâzımdır. 

Sabiyyi mürahikin ve hattâ sabiyyi mümeyyizin ezanı, kerahetsiz câizdir.

Delinin, bunağın, gayr-i mümeyyiz sabinin, gayr-i müslimin okudukları ezan sahih değildir, iâde olunur. (Mekrûh diyenler dahi, kerahet lâfzıyla sahih olmadığını kasdetmişlerdir).

Sarhoşun,  fâsıkın,  kadının,  ayakta olmayanın  ezanı mekrûhtur.
Ezanda, âkil ve İslâm, sıhhatin şartı ve adâlet, erkeklik, kıyam kemâlin şartıdır. Binaenaleyh, onların ezam, istihbaben iâde olunur. 

İkamet dahi, ezan gibidir. Şu kadar ki, onda tekrar, yani iâde meşrû olmamıştır.

Cünübün ezânı ikameti gibi mekrûhtur. Abdestsizin ikameci mekrûh ve ezanı gayr-i mekrûhtur. Bununla beraber, ne ezanı, ne de ikameti, iâde olunmaz.

Ezana, ikameti yaklaştırmak, her namazda icmâen mekrûh olmakla, ezan ile ikamet arası, vakti müstahabe muraat ile beraber, cemaate mülâzemet

— 149 —
edenler hazır oluncaya kadar ara verilir.  Akşam ezanında, ezan ile ikamet arası, üç kısa âyet veya uzun âyet okunacak veya üç dört adım atılacak kadar, sekteyle ara verilir. 
Dinî umurda tekâsül zuhuruna binaen, beş vakitte, ezandan sonra, "vakti salâ" demek gibi, bir nida ile ikinci bir çağrı yapılır ki, tekrar bir hatırlatma demektir.  Her beldenin, ikinci daveti, ehli tarafından bilindiği veçhile olur. 

Ezan ve ikamet, sefer ve hazarda, farz olan namazların edâ ve kazâsı için, erkeklere sünneti müekkededir. Kadınlara mekrûhtur.

Cuma dahi farzlardandır. Bayram, Yağmur, Cenaze, Vitir ve Teravih namazları için, ezan ve ikamet yoktur.

Farz olmayan namazlarda, ezan ve ikamet olmadığı gibi  farz olan namazlarda dahi, ezan ve ikametin birlikte mesnuniyyeti, ehli mescit hakkında, ve bir de kırda namaz kılana göredir. Ehli mescit için, yâni camilerin vs mescitlerin, cemaati müstehabesi için,  hem ezan okunur, hem de ikamet alınır olduğu gibi, kırda farz kılan kimse dahi, münferit bile olsa, ezan okur ve ikamet alır.  Şu kadar ki, ehli mescit hakkında, onlar müekkeden sünnet ve her birinin terki, keraheti muciptir. Kırda namaz kılanlar hakkında, onlar -ekiden sünnet değil - mucibi
— 150 —

fazilet olduğundan, cemaat dahi olsalar, mekrûh olan: Ezan ve ikametin ikisini birden terketmektir. Onlar, ehli mescidin gayri olan cemaatler gibi. yalnız ikametle edâ edebilirler.

Evde ve kırda sadece, ikametle iktifa câizdir. Ezan ile iktifa mekrûhtur.  Mahallenin ve köyün müezzini, mahalle ve köy ehli için Nâib yâni, onun ezân ve ikameti onlara da şâmil olmakla, namazı evinde veya dükkânında kılan kimse, gerek münferit ve gerek cemaat olarak kılsın, ezanı terkettiği gibi, ikameti dahi terkedebilir. İkisinin dahi terkinde, kerahet yoktur.  Mahallede ve köyde ezan okunmamışsa o halde, ikisinin birden terki, mekrûh olur. İkametle iktifa olunabilir.

Cumanın gayride, bir vakit için iki ezan, meşrû olmadığı gibi, hiç bir farz için, birden ziyade ikamet dahi meşrû olmadığından, camilerde o vaktin farzı, ilk cemaattan sonra, kılınacak olursa, cemaat bile aktedilse, ezan okunmadığı gibi, ikamet dahi alınmaz.

Ezan ve ikamet, cemaati müstahabe sünneti olduğundan cemaati mekrûhe için,  ezan ve ikamet dahi mekrûhtur.
Ezan ve ikamet, edada meşrû olduğu gibi, kazâda dahi meşru ve mesnundur.  Müteaddit geçmiş namazların kazâsında, meclis müttehit olduğuna göre, ilkinde ezan ve ikamet okuyup, ondan sonrakilerde, yalnız birer ikamet almak kâfi olur. Bu bapta, ikametin terki mekrûhtur. Her
— 151 —
biri için, hem ezan, hem ikamet okumak efdâldir.  Meclisi kazâ, muhtelif olduğuna göre, meclisi sanide dahi, ilk geçmiş için, yine ezan okur.
Ezanı mesnûnu, yâni vaktinde okunan ve tağyiri hurûfa sebep olan lâhn ve teganniden hâlî olan ezanı işiten kimse,  Kur'an tilâvet etmekte olsa dahi, durup ezânı dinler ve kelimatına icabet eder. 
Namazda olan - velev cenaze namazı olsun, - hutbe okuyan veya dinleyen - velev nikâh hutbesi olsun, - derste ve yemekte veya kazâ-i hacette bulunan icabet eylemez. Cünüp icabet eder.  Hâyiz ve lohusa icabet eylemez. 
Ezanın kelimelerine icabet, müezzinin dediğini diyerek ona uymaktır.  Yalnız hayyealellerde yâni Hayye ales-salâh, Hayye alel-felâh cümlelerinde, işiten "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" der ki, masiyetten dönmek ve taate kuvvetlenmek, ancak fazlı ilâhîiledir, demektir. (İcabetten sonra duâ, müstecaptır). Sabah ezanının ilâvesi (essalâtü hay-rün minen-nevm) cümlesinin icabeti: "Sadakte ve berirte," yahut: "Mâşaallah kâne ve mâ lem yeşe' lem yekun" der ki, evvelkinin mânâsı: Doğru söyledin, demek olup,  ikincinin mânâsı: Cenab-ı Hakkın dilediği olur, dilemediği olmaz, demektir.
— 152 —
Ezanın sonunda hem müezzin, hem de dinleyenler içlerinden salâvatı şerife okuyup, vesile duasını  ederler. Vesile duâsı:
اَللّٰهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلَاةِ الْقَائِمَةِ اٰتِ مُحَمَّداً الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَالدَّرَجَةَ الرَّافِعَةَ وَابْعَثْهُ مَقَاماً مَحْمُوداً الَّذِي وَعَدْتَهُ إَنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ

İbn-i Abidinin kaydına göre vesile duasında "vel-fazîlete" den sonra "ved-deraceter-rafia" ilâvesi olmadığı gibi, sonunda da "Ya erhamer-rahimîn" diye bir ilâve mevcut değildir.

İcabetin hükmünde, eimmemiz ihtilâf edip bazılar, onun vücubünü ve bâzılar, istihbabını tasrih ettiler. Vâcip olmaması gerekir.

"Eşhedü enne Muhammeden rasûlullah" cümle-i celilesinin ilkine icabette "Sallallahü aleyke yâ rasûlallah" ve ikincisine icabette: Gözüm seninle aydın olsun, meâlinde olmak üzere: Kurret aynîbike yâ rasûlallah,demek ve bunları derken baş parmaklarının tırnaklarım, yahut şahadet parmaklarının uçlarının içini öperek gözlerine sürmek dahi müstahap olur. 
İkamet alan kimse, ikametten sonra, sünnet kılsa, yahut imam, ikametten sonra hazır olsa, ikameti iade etmez. 

Müezzin ikamet alırken camiye giren kimse, imam mihraba gitmek üzere ayağa kalkmamışsa, oturur. İmam oturuyorken ayakta beklemek ona mekrûh olur.

— 153 —

NAMAZIN ERKAN VE ŞARTLARI:

Şûrut, şartın ve erkân, rüknün cem'idir.

Şart, fil-asıl bir hususta, bir şeyi âhara ilzam veya nefsinde iltizam mânâsına olup, bir şeyin bünyesinin dışında olan mütaâllikine isim olmuştur.

Rükün, fil-asıl canibi akva mânâsına olup, şeyin bünyesini teşkil eden dahilî mütallikine denir. 
Namaz, kendisiyle sahih olabilecek şeylere, dikkat hâsıl olmak için, şûrut ile erkân cem edilmiştir. Onlar, hep namazın farzlarıdır  ve on ikiye münhasır değildir.

Altısı, haricî şartlar ve altısı dahilî erkân olmak üzere, namazın farzlarının mecmuunu, on ikiye kasr edenler, öğrenciye bellemeyi kolaylaştırmak istemişlerdir. Ve illâ, müsâllî, bizim anlatıp sayacağımız şeylere ziyadesiyle muhtaçtır.

Salâtın sıhhati için, yirmi yedi şey gereklidir.

1 - Hadesten taharettir. 
2 - Necasetten taharettir:  Musallînin, cesedi, libası, namaz kıldığı yeri, mâfuv olmayan necaset miktarından tahir olmaktır.

Namazda olan kimse, Rabbül-âlemîne münacaatta olmakla ahseni ahval üzere olmak lâzımdır ki, bu da, kendinin ve libas ve mekânının taharetiyledir.

"Elbiselerini de temizle." (El-Müddessir: 4) kavl-i kerîmi ile nassan şart koşulmuş olan elbisenin taharetinden ziyade, beden ve mekânın tahareti

— 154 —
lâzımdır ki, bu lüzum, nassı mezkûrun delâletiyledir.  Çünkü, mekânsız namaz, mevcut olamaz, libassız ise, mevcut olabilir. 

Bazı meseleler: Bir kimsenin necis olduğu itikadında bulunduğu libasın içinde kıldığı namaz, libas, kendinin hilâfı itikadı üzere, tahir dahi zuhur etse, sahih olmaz.

Necaseti yabise üzerine serilen şey, altındaki görülür derecede ince olur, yahut rayihası olan pisliğe göre, koku duyulur ise, onun üzerinde namaz kılmak caiz olmayıp, serilen şey, setr-i avret etmeğe salih olur yâni altındaki görülmez derecede bulunur ve ondan pislik kokusu alınmaz olursa, üzerinde kılınan namaz caiz olur.

Nemli pislik üzerine keçe yayıp  ve kalın olmayan şeyi iki kat edip veyahut pisliği toprakla örtüp, kokusunu alamaz ise, namaz caiz olur.
Ucunda, gübre kıyığı gibi,  necaset merbut olan ip, musâllîde olmak ve ucu, necis olan sarığın tahir tarafı, musâllînin başında bulunmak, suretlerinde: Eğer o ip, yahut sarık, bir ucunun tahrik olunmasiyle, diğer ucu hareket etmez derecede, uzun ise, namaz sahih ve illâ gayr-i sahihtir.
Necis olan çadıra,  başı değmekte olan musâllînin namazı gibi ki, o dahigayr-i sahihtir.
Musâllînin kucağında kendini tutabilen,  müteneccis sabinin bulunması, ve müteneccis kuşun, musâllînin başına konması, onlardan, mâfuv olmayan necaset, ayrılıp musalliye geçmiş olmadıkça, salât iptal etmez. Çünkü, musâllî onu hâmil olmadığı için, şart olan taharet, mevcut bulunmaktadır.
— 155 —
Kuhistânîde mezkûrdur ki, ayakkaplarını, necaset üzerine koyarak, onların üzerinde durup, namaz kılmak caizdir. Onları ayaklarına giyerek, namaza durmak câiz değildir. 
3 - Musâllînin  iki ayaklarının yeri, tahir bulunmaktır: Münferiden, bir ayağının, ve alet-tahmin cem'an, iki ayağının altında (necaseti mânia) bulunan musâllînin, namazı bâtıl olur. Namazda, bir ayaküzere durmak, kerahetle sahih olup, temiz yerden pis yere intikal ile, birrükün edâ edecek kadar, onda durmamış olmak dahi, namazı iptal etmez. Eğer, o kadar durmuş olursa (Fiilen, eda-i rükün etmemiş olsa da), namazı, muhtâr olan kavle göre, bâtıl olur. 
4 - Musâllînin, iki el ve dizlerinin yeri dahi sahih olan kavle göre, tahir bulunmaktadır. Çünkü, secde yedi kemik üzerine, edile gelmiştir ki, onlar iki el, iki diz, iki ayak ve bir de cephedir. Bunları ve hâttâ kollarını, secdede kerahet üzere, yere yaymak takdirinde, onları necaset üzerine koymak, necaseti hâmil olmak demektir. Namaza mâni miktarda necaseti hâmil olanın ise, namazı sahih olmaz. 

5 - Cephe yeri dahi tahir olmaktır. Tâ ki, yedi uzuv üzerine sücût tahakkuk etmiş olsun.

İmam Ebû Hanîfe hazretlerinden, bu bapta olan iki rivayetin, esahhi budur. Ve bu, kavli imameyndir. Cephe mevziinin taharetinin şart kılınması, her iki kavle göre, yâni gerek secdede vaz'ı cephe farz olmak kavli mercûha göre, lâzımdır. Çünkü, fâriza-i sücûd burun yumuşağının konmasıyla da hâsıl olmuş olur. Ve lâkin, bu vazi', yüz ile beraber vâkî olmak suretinde (kıraeti uzatma meselesinde olduğu gibi) cümleten farz-ı vâki olacağından,

— 156 —
necis üzerine gelmekle, hükmen mâdum olup, mekânı tahirde dahi iâde olunsa, namaz, zahirî rivayette muteber olmaz. 
Sair mahallerinin taharetiyle beraber, burun yerinin necaseti, bil-ittifak mâni değildir. Çünkü, dirhem miktarından azdır. Burunu, secdede necis bulunan yere koymak, hiç koymamış gibi olmakla, o kimse, secdede, vaz'ı cephe üzerine hasretmiş gibi olur ki, bu da, maal-kerahe câizdir. 
6 -Setr-i avrettir: (Setr örtmektir. Avret gelecek fasılda beyan olunmuştur). Namazda setr-i avretin,  farziyyeti, mecmeun aleyhtir.
﴿ خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ ﴾

"Her secde zamanında zinetlerinizi giyinin" (Ârâf: 31) kavl-i kerîminde zînet: Libas ile, ve mescid: Namaz ile mufesserdir.

(Zînet lâfzına riâyeten, namazı mübah olan en güzel elbise içinde kılmak ve musâllînin elbisesi, yırtıklardan sâlim olmak müstahaptır).

— 157 —
Setirde şart olan, avret yerinin etrafınca örtülü olmasıdır. Yakadan veya etekten bakmakla görünür olması zarar etmez.  Çünkü, bunun men'i için, tekellüf etmekte harec (müşkilât) vardır. O da şer'an medfûdur.

Giyilen şeyin darlığından nâşi, uzvu avretin belli olması dahi mâni değildir. (Pek ince olması, altındakini görmeğe müsait ise, mânidir).

İpek veya gaspedilmiş elbise ile setr-i avret edip namaz kılmak sahih ve ancak zarûretin gayride, tahrimen mekrûh olur. 
Bulanık su veya çamur,  yahut yaprak ile dahi örtünmek mümkündür.

Zulmetin setrine itibar yoktur. Cam gibi, altı görülen şeyle dahi avretin setri olamaz.

7 - İstikbali kıbledir: .  Namazda, kıbleye yönelmek, kitap ve sünnet ile şarttır. İcma dahi onun üzerindedir. Kitabı kerimde
﴿ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ ﴾
— 158 —

"Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına dön! Siz de nerede bulunursanız bulunun yüzünüzü hep o tarafa döndürün" (Bakara: 144). buyrulduğu gibi, bu hususta müteaddit, ehadis-i şerife rivayet olunmuştur.

Mekki-i müşahit, yâni Mekkede bulunup da, Kâbe-i Mükerremeyi görmekte olan kimse için farz olan: Kâbenin zatına isabet etmek yâni, doğrudan doğruya, beyti muazzama yönelmektir.  Müşahit olmayana yâni, Kâbe gözünün önünde bulunmayana göre, farz olan, Mekkenin içinde dahi bulunsa ve arada bina ve dağ  gibi bir hâil olsa, Kâbe cihetine durmaktır.
(Cihet dahi, tevsiaten alen-nâs, ayni Kâbe gibi kıbledir. Hattâ, "afakiye göre" aradaki mâni izâle olunsa, istikbalin aynı Kâbeye vaki olması şart değildir). 

Kıble: Kâbenin binası değil, buk'ası (arsası) dır. O bina başka yere naklolunsa, kıblegâh olmaz.

Kâbe binası yıkılmış dahi olsa, namaz yine, onun mevziine ve cihetine müteveccihen kılınır. 
Kıbleye niyyet, namazda şart değildir. Ona yönelmek, niyyet eylemekten kurtarmış olur.  Mesailin bakiyyesi âtîdeki fasıldadır.
8 - Vakit; beş vakit namaz için, vaktin girmesidir. Salâvatı mektuba, ibadatı mevkute olmakla, vakit müeddaya, hem sebep ve hem vücubün sebebi hem de, edâsının şartıdır. 
— 159 —
9- Vaktin girdiğini, yakinen bilmiş olmaktır. Tâ ki, , ibadeti niyyeti cazime ile, olmuş olsun. Çünkü, şek üzere olan, cezm etmiş olamaz. Hatta kendince vakit girmemiş olduğu halde, namazı kılıp da, vaktin girmiş bulunduğu, sonradan, kendisine bildirilmiş olan kimsenin kıldığı namaz kâfi olmaz. 
10- Niyyet etmektir: Tâ ki, ibadet âdetten temeyyüz edip, namazda Hak sübhanehû ve teâlâ için olan ihlâs yerine gelmiş ola. 

Niyyet, lûgatte azm mânâsınadır ki, irade-i cazimden ibarettir. Şeriatte, taate kasdetmek yâni, Cenab-ı Hakka hulûs üzere namaz kılmayı irade etmektir.

İhlâs: Seninle Rabbin arasında bir sırdır. Melek muttali olamaz ki, onu defteri âmâline kaydetsin. Şeytan muttalî olamaz ki, onu ifsat edebilsin. Hava, bilemez ki, imale eylesin. Bu da, taat hakkında, ancak hakkı isteyip, Haktan başka bir şeyi kasd ve irade etmemekle olur. 

Ameli kalbi, tahkik ve vesveseyi kaldırmak için, lâfzan dahi niyyet müstahap yâni, nazarı meşayihte sevimli olup, niyyette kalbi hazırlamaktan âciz kalan veya şek üzere olan kimse için, lisan dahi kâfi olur.

Niyyeti tâyin ve niyyete mutabaat, şürutü tahrime meyanında ayrıca gelecektir.

— 160 —
11 - Tahrimedir ki, iftitah tekbirini almaktır. 
(Namazda  tahrîme rükün olmayıp  şart olmak sahihtir ve kavli şeyhayndir. İmam-ı Muhammed Hazretleri onun rükniyyetine kaildir.)

Tahrîmenin sıhhati için,ilerde geleceği üzere, bir takım şartlar zikrolunur:

Birincisi, Tahrime niyyete, ya hakikaten, yahut hükmen mukarin olup  aralarım, yemek, içmek, konuşmak gibi, namaza yabancı olan şey, fasl etmemektir ki, bunlar mani-i ittisaldir. Amma namaza durmak için yürümek ve abdestin bozulması halinde, abdest almak, yahut abdest almağa gitmek, ittisale mâni değildir.

(Çünkü, bunlar, sebki hades suretinde, dahilî salâtta bağışlanmış olmasına göre, salât dışında evleviyetle bağışlanmış demektir.)

İkincisi, tahrîmeyi kaimen yâni, ayakta ve eğilmeden evvel etmektir

— 161 —
(Kıyam, hakikî ve hükmîye şâmildir. Kıyamı hakikînin, haddi ednâsı, eller dizlere ermez derecede olmaktır. Binaenaleyh imama rükû'da yetişmek kaydında olan müstacil, arkasını eğerek tekbir alsa, eğer kıyama daha yakın, yâni elleri dizlerine ermiyor ise şüruu sahih olur. Velev ki, aldığı tekbiri, rükû niyyetiyle almış olsun,  ve eğer rükûa yakın yâni elleri dizlerine eriyor ise, şüruu sahih olmaz).

Üçüncüsü, niyyeti tahrîmeden sonraya bırakmamaktır.

Çünkü, namaz bütün bir ibadettir ki, tecezzi etmez. Niyyetsiz ibadet olmadığı cihetle, eğer niyyet, tahrîmeden sonraya kalmış ise, ondan hâlî olan cüzü, ibadet olmayıp, kendisine niyyet vâkî olan cüzü, ibadet olmak lâzım gelerek, ikiye bölünmüş olur.

Ademi tehir, mükarenette olduğu gibi, takaddüm ile de olur ki, o da; hükmen mukarenettir,  efdâl olan hakikatten mükarenet olmaktır. Zîra ihtilâftan çıkılarak ihtiyat edilmiş olur,  çünki, tahrimeden sonra olan niyyete, icmaan itibar yoktur.

Dördüncüsü, tahrîmeyi kendisi işitecek derecede telâffuz etmektir.

Dilsize, dilini tahrik etmek lâzım değildir. (Ümmî dahi öyledir. Bunlar yalnız niyyet ile iktifa ederler. Sahih olan da budur.)

Dilsiz olmayana, kendi söyleyişini bilâ mâni, işitmek şarttır. Bilâ mâni kaydı, sağırlık veya gürültü gibi, bir mâni bulunmak suretinden ihtirazdîr ki, o halde telâffuzun bil-fiil işitilmesi şart olmayıp, mâniin izalesi takdirinde işitilebilir derecede olması lâzımdır.

— 162 —
Beşincisi, muktedi bulunan kimse,  namaza niyyetle beraber, imama uymayı, niyyet eylemektir.

İbadeti âdetten, farzı vâcipten temyiz ve ihlâs mânâsını tahkik için, asıl namaza niyyet lâzım olduğu gibi ki, imam muktedi ve münferid bunda müşterek bulunmak hasebiyle, buna niyyeti müştereke tâbir olur. Mütabaat, onu niyyetsiz tahakkuk edemeyeceğinden, ona dahi, niyyet lâzımdır ki, imamın namazı sahih ise tabiin namazı dahi sahih ve fasid ise fâsid olmak mütabaatın eseri müterettibidir. Buna niyyeti hassa, tâbir olunur ki, muktedîye mahsus olan niyyet demektir.

Bundan dolayı, muktedi, vaktin farzını ve onda imama uymayı, yahut imamın kıldığı namaza katılmağı niyyet eder 

İmamın namazı muayyen olduğu cihetle, imamın namazına niyyet, hem asıl salâta ye hem mütâbaat ve tâyine niyyeti mütezammindir. Cuma namazlarında, yalnız Cuma namazına niyyet edip de iktidaya niyyet eylemese olur. Çünkü, cuma namazı imamsız olmaz.

Altıncısı, kılacağı farzı, ilk başlamada tâyin etmektir. (Hattâ bir farzı niyyet edip, ona şürû eyledikten sonra unutup da, onu tetavvu sanarak, o zan üzere itmam eylese, o namaz yine farz olarak uhdesinden sakıt olmuş olur. Bunun aksi dahi böyledir ki, tetavvu niyyetiyle şürû edip de, sonra unutarak, farz sandığı ve o zan üzere kılıp bitirdiği namaz dahi nâfile olur. Çünkü, muteber olan niyyet, cüz'ü evvele mukarin olandır). 
— 163 —

Farzların dahi çeşitliliğine mebni (Gerek imam, gerek muktedi ve gerek münferid) kılacağı farzın meselâ: Öğle farzı olduğunu tâyin etmek dahi şarttır.

Vaktin farzını niyyet etmek, cuma namazının gayride sahihtir. Cumada vakit, öğle olduğu için, onu vaktin farzı niyyetiyle kılmak sahih olmaz. (Kazâ niyyeti için, geçmiş namazların kazâsı bahsine bakınız.)

Rekâtların adedini, niyyet şart değildir. Çünki, farzlar ve vâciplerin rekâtleri mahdud olmakla, niyyette rekâtları tâyine ihtiyaç yoktur. 
(Salâtın aslını niyyet, aralarında telâzüm olmadığına mebni, sünnet, vâcip ve farz için, tâyin lâbüddür). 
Vaktin farzı ve cenaze gibi, iki farzı niyyet, vaktin farzına  ve birinin vakti girmiş ve diğerinin vakti henüz dahil olmamış bulunan iki farza niyyet, vaktiyyeye ve iki geçmiş farza niyyet onların birincilerine ve bir geçmiş ile vaktiyyeyi niyyet, vakti geniş olduğuna göre geçmişe ve bir farz ile bir nâfileyi niyyet farza, ve sünneti fecir ile tahiyyeti mescid gibi iki nâfileyi niyyet her ikisine,  ve nâfile ile cenaze namazını niyyet nâfileye mahsus olur. 
— 164 —

Yedincisi vâcip olan namazı dahi niyyette tâyin eylemektir.

(Nâfilelerde, tâyin şart olmadığı Tahrîme şartlarının sonunda mezkûrdur): Gerek vitir ve bayram ve tavaf namazları olsun, gerek mutlak ve mukayyed nezir namazları ve gerek başlandıktan sonra ifsad olunmakla, kazası vacip bulunan nâfile olsun. Çünki sebepler muhteliftir. Bir sebebin müsebbibini musâllî ancak, onun sebebinin tâyiniyle edâ etmiş olabilir.

Bayram ve vitir namazlarında, onlara salâtı iyd, salâtı vitir diye tâyin kâfidir. Vâcip ile ayrıca kayıtlamak lâzım değildir.

Sehiv secdelerinin salâta itisâline, yahut hürmeti salâtta vukuuna mebni, onu tayin etmek lâzım olmayıp, secde-i tilâveti, secde-i - şükür ve secde-i sehivden temyiz için tâyin eyler. Efrâdı âyât için efrâdı secedatı, tâyin eylemek lâzım değildir.

(Bu yedi şartın cümlesi, bir namazda içtimâ etmez. Meselâ: Vakit ve onun duhulünü itikad, farz olan namazların maadasında şart olmaz. Bir namaz, hem farz ve hem vâcip olarak niyyet olunmaz. Niyyet, kendisinde söylemek şart olmayan kalbin mütaâllâkatındandır). 
— 165 —
Sekizincisi, tahrîme, sahih olan kavide "kaadir olana göre" lûgati arabiyye üzere olmaktır. 
Dokuzuncusu, tahrîmede lâfza-i celâlin hemzesini ve ekber lâfzının (ba) sını, med etmemektir.  Ha'nın harekesini işba etmek lûgaten hatâdır. Onunla namaz fâsid olmaz. Ha'yı sâkin kılmak dahi böyledir.
Onuncusu, Tahrîme, tam cümle ile olmaktır. 
Onbirincisi, Tahrîme Cenâb-ı Hakkı mahzâ, zikir ve senaya delâlet eden tâbir ile olmaktır. 

"Allahım beni affet." gibi tâbir ile başlamak sahih olmaz. Çünki, zikri hâlis değil, ona hacet karışmıştır.

Onikincisi, Tahrîme, besmeleden ibaret olmamaktır. Çünki, besmele-i şerife teberrük için olmakla (Bismillâhi) diyen kimse sanki(Bârek-ellâh lî) demiş olarak, zikri hâliste bulunmamış olur.

— 166 —
On üçüncüsü, Tahrîmede (Allahü ekber) denildiği vakit, lâfza-i celâlin ha'sını musallî hazf etmiş olmamaktır. 

On dördüncüsü (Hâvi) yi ityan eylemektir ki, hazf ederse sahih olmaz. Hâvi, ikinci lâmdaki harf-i med olan eliftir.

(Maksud, lâfza-i celâlin ha'sından evvel olan elifi yâni, meddi tabiiyi terk etmemektir). 
On beşincisi, Tahrîmeye, namazı ifsad edecek şeyi, mükaarin kılmamaktır. Meselâ: "Allahu ekber el-âlimü bil-mâdum vel-mevcûd", yahut "el-âlimü-bi-ahvâlil halkı" derse, şürûu sahih olmaz. Zira, bu sözler insan lâfzının benzeridir. 
Salâtı nefilde (niyyeten) tâyin şart değildir.  Velev ki, sünneti fecir olsun. 

Terâvih dahi, fıkıh imamları indinde böyledir. Sahih olan da budur.

— 167 —
İhtiyat olan: Onları terâvih, yahut sünneti vakit,  diye sıfatlarına riâyet ederek tâyin eylemektir. 

12 - Salâtı neflin gayride kaim olmaktır.

(Neflin mebnâsı, tevessü' üzerine olduğundan, onda kıyam, rükün değildir. Farz ve vâcip olan  namazlarda kıyam, ittifakla rükündür.). 

"Ve Allah için ayakta durun." (Bakara: 2S8), buyrulmuştur. Emir vücûb içindir. Namaz dışında kıyam, vâcip olmamakla, biz-zarûre, namazdaki kıyam, vâcip olmuştur. Kaanitîn: Mutiîn, yahut hâşi'în veyahut sâkitîn demektir.

Kıyam: Ayakta dikilmektir. Aşağı haddi, eller dizlere ermemek derecede dik durmaktır. 
(Kıyamın farziyyeti, Muhaşşînin ifadesine göre, ona ve hem de rükû ve sücude kaadir olmak ve kıyam sebebiyle, şartı taharet, yahut setr-i avret veya kıraete kudret, kendisine ağır gelmemek kaydiyle mukayyettir. Binaenaleyh, kendisine kıyam zahmet veren veyahut kıyama kaadir olsa da, sücudden âciz bulunan kimseye, kıyam lâzım olmadığı gibi,  ayakta olduğu zaman sidiğini tutamamak, yahut avret yerinden namaza mâni olacak miktarı görünmek veyahut okuyamamak gibi bir özür hâsıl olup, oturarak kıldığı takdirde, bunların biri, kendisine ârız olmayan
— 168 —
kimseye dahi (kıyam lâzım olmaz) kuud vâciptir. Oturarak kıldığı zaman, itmama kaadir olup, ayakta kıldıkta, itmama kaadir olmayan dahi böyledir). 
13 - Farz olan namazların ikişer rek'âtinde, kıraet etmek yâni, Kur'ândan bir âyet olsun okumaktır. 

Kıraetin namazda farz oluşu,

﴿ فَاقْرَؤُا مَاتَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْاٰنِۜ ﴾
kavl-i kerîmiyledirki, "Kur'ândan, müteyesser olanı okuyunuz." (El-müzzemmil: 20) demektir.  Emir, vücûb için olup, namaz dışında ise, kıraet bil-icma vâcip olmamakla, namazdaki kıraet, memûrün-bih olmak teayyün etmiştir. Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri dahi"Namaz ancak fâtiha ile olur" buyurmuşlardır. Bunu İmanı Müslim, hadîsi Hazret-i Ebi Hüreyre olarak zikr ve rivayet eylemiştir. İcmâ dahi bunun üzerine mün'akid olmuştur. 
Kıraet ki, okumaktır. Onun hakikati, ağızdan çıkanı, sağırlık ve gürültü gibi, bir mânî olmadıkça, kulak işitecek derecede olmaktır. (Nitekim, tahrîme şartlarının dördüncüsünde zikr olunmuştur). 
— 169 —
Âyet, lûgatte alâmet mânâsınadır. Şeriat ıstılahında: Ahkâmüllâhtan bir hükme delâlet eden, Kur'ân cümlesidir. Yahut: Lâfzî olan fasılalarla  Mâ kabl ve mâ bâdinden ayrılan tâife-i Kur'âniyyedir.
(Sümme nazara) gibi iki kelimeden mürekkep olan kısa âyet dahi Hazret-i İmamdan, zahirî rivayette, kıraeti salâtiyye için kâfidir.  Amma, "Müdhâtammetân" gibi tek kelimeden, ve (Sad) ve (Kaf) ve (Nûn) gibi tek harften, yahut (Ha, Mim) ve (Ta, sin) misilli iki harften veyahut, (elif, lâm, mim, sâd) ve (kâf, hâ, yâ, ayn, sâd) gibi birkaç harften ibaret bulunan âyetlerde,  Meşayihi fukahâ (kavli imam üzere) ihtilâf etmişlerdir. Esah budur ki, namaz onunla caiz olmaz. 
İmam Ebû Yûsuf ve imam Muhammed hazretleri: Namazda farz olan bir uzun âyet, yahut üç kısa âyet okumaktır, dediler. 

Kur'ândan namaz câiz olacak kadarını ezberlemek, her müslime farzı ayn olup, fâtiha ve bir sûre hıfzı vâcip ve cemi-i Kur'ânın hıfzı, farzı kifâyedir.

Namazda kıraet, ekser fukahâ reyince rüknü zâid olup, muktediden bilâ zarûretin,  ve imama rükûde yetişenden bil-icmâ sâkıttır.
— 170 —
Kıraetin namazda yeri, kıyamdır. Bir özürden dolayı kuûd ve salâtı nâfilede olan kuûd dahi kıyam hükmündedir. Rükûda ve sücûtta veyahut kıyamdan bedel olmayan kuûdda  vâki olan kıraet ile vâcip (farz) sâkıt olmaz ve o kıraet tahrîmen mekrûh olur. Çünki, tagyir meşrûdur. Eğer unutarak olursa, sehvi secde lâzım gelir.
Namazda fariza-i kıraet, farz olan namazların, ikişer rek'âtine münhasırdır. Yalnız bir rek'âtinde kıraet etmekle namaz sahih olmaz. 
14 - Nâfile namazların cemi-i rek'âtlerinde kıraet eylemektir: Çünki, salâtı neflin her parçası, müstakil bir namazdır. 

15 - Vitirin cemi-i rek'âtlerinde, kıraet etmektir.

Vitirin, sünnet olması takdirinde,  emri zahirdir ki, o da nefel demektir. Vâcip (yahut farz) olması takdirinde,  bütün rek'âtlerde lüzumu kıraet, ihtiyattan dolayıdır. 
— 171 —

Salâtın sıhhati için, Kur'ânı Kerimden bir şey teayyün etmemiştir. Çünkü kıraet, âyette mutlaktır ki, memurun-bih: Kur'ândan müteyesser olanı, okumaktır. Tâyin ise, teyessürü kaldırır. Alet-tâyin, sûre-i Fatihayı okumak vâciptir. Nitekim 13 numarada zikri geçti.

Mûtem (muktedi) bulunan kimse, namazda kıraet etmeyip "Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun." (El-Ârâf: 204) kavl-i kerîmine binaen imamın cehri halinde dinler ve sırren okuması halinde sükût eyler. 

Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri dahi:

İmamın kıraeti gerek cehrî, gerek gayr-i cehrî olsun, sana kifayet eder, buyurmuşlardır.

İmam-ı âzâm ve ashabı ve İmam-ı Malik ve İmam-ı Ahmet hazeratı muktedînin bir şey kıraet etmeyerek, kıldığı namazın sıhhatine ittifak etmişlerdir.  Bizim onlar ile, bu bapta farkımız budur ki, biz: Eğer muktedi Fatiha, yahut başka bir şey okursa, nehy olunduğu için, tahrîmen mekruh olur, deriz. 

16 - Rükû etmektir. Âyet-i kerimede (irkeû) buyurulmuştur. Sünneti seniyyede dahi, namaz rükû ile varit olmuştur. İcmâ da, bunun üzerinedir.

Rükû, lûgatte mutlak eğilme mânâsınadır ki, eğilmek demektir. Hurma ağacı eğildi mealinde (rekâtin-nahle) denir. Şeriatte rükû, namazda sırt ve baş ile beraber olan inhinadır ki, hem baş ve hem arka, öne eğilmektir. En aşağı haddi, eller dizlere erer derecede olmaktır. Haddi âlâsı, arkayı yayıp, baş ile sağrıyı, aynı istikamette bulundurmaktır. 
— 172 —
Ahdeb (kanbur) olup da, hilkaten rükû halinde bulunanlar, yalnız baş eğerler.  Çünkü, daha ziyadesinden âcizdirler.

17 - Sücût etmektir. Âyet-i kerimede (ves-sücüdû = secde ediniz)

buyurulmuştur. Sünneti seniyyede dahi salât, sücûd ile varit olmuştur. İcmâ, dahi bunun üzerinedir.

Sücud, lûgatte baş eğmeğe ve eğilmeğe ve hudua ve tevazua ve (sücudü nahil) gibi meyle ve selâm ve tâzîme itlâk olunur.

Şeriatte sücûd: Vechin bir miktarını, (yüzünü ekşitmeyerek, gönül arzusuyla) yere koymaktır. Çünkü, her tarafını koymak müteazir olmakla, memûrun-bih, yüzün bir kısmı olmak taayyün eder ki, burun dahidahil olmak üzere, yüzün en yükseği olan alındır. Yanak, şakak ve nasiye  ve zakan  hariçtir ki, onlar bil-icmâ maksût değildir. Çünkü, onların konmasiyle tâzim, meşrû olmamıştır. Binaenaleyh, onunla sücut farizası, hâsıl olamaz.  Vaz'ın dahi, âlâ vechit-tâzîm olması lâbüd olduğundan, ayaklarını kaldırarak, yüzünü koymak dahi tâzim olmayıp, oyun olduğu için hariçtir.
Secde yalnız, burunu koymakla değil,  ancak alnı koymakla  ve bir de el ve dizlerinden birerinin ve iki ayağını parmak uçlarından, bir miktarının (ki, velev bir tanesinin demektir) vaz'i ile  ve bu vazıların, temiz yer üzerine olması ile tahakkuk edebilir. Ve illâ, secde vücut bulmamış olur. Bu miktarca olan secde, kavli muhtar üzere  kerahatle,
— 173 —
sahih olup, secdenin tamamı, onda vâcip olanı ifâiledir ki, o da, tamamiyle iki ellerini ve iki dizlerini ve iki ayağının parmak uçlarını yere götürmek  ve alnı ve burunu vazetmektir. 
18 - Secde eden kimse, vazide mübalâğa ettikçe, başı aşağılamamak üzere, secdede, yerin katılığını bulmak ve cephe, müstekar olacak şey üzerine gelmektedir. (Gerek yerde, gerek yer hükmünde olan kerevet veya araba üzerinde olsun) Binâenaleyh, pamuk, kar, saman, pirinç, darı, keten tohumu  üzerine edilen secde sahih olmaz. 

Buğday ve arpa tanelerinde sertlik ve sicimlerinde gevşeklik olduğu için birbirleri üzere müstakar olabilmeleriyle, onların üzerinde, secde sahih olur.

Cephe: İki kaşın üstünden saç bitimine değin, secde halinde, yere isabet eden uzuvdur  ki; alın demektir.
Konulduğu mevzi, temiz olmak şartiyle, avucu içine, yahut yen veya eteği ucuna secde etmek, yerin sıcaklığı gibi, bir özüre mebni kerahetle sahih olup,  özürsüz olursa, sarığın alın üzerindeki dolamına edilen secde gibi, mekruh olur.  Secdede vâcip olan, cephe ile beraber (burunun katı) mevziini  dahi yere vazeylemektir. Yalnız, cephenin vaz'ı her
— 174 —
halde ittifakan sahih, ve yalnız burunun vaz'ı - alında özür olmadıkça kavli esahta, gayr-i sahihtir. Çünkü, esah olan, İmam Ebû Hanife hazretlerinin bu bapta dahi. kavli imameyne rücûlarıdır. 

19- Secde edilen yer, ayakların bulunduğu yerden, yarım ziradan ziyade yüksek olmamaktır. Tâ ki, sacidin sıfatı tahakkuk etmiş olsun.Az irtifa, zarar etmez. (O da yarım zira' ve daha az olandır).

Secde edilen yer, basılan yerden, yarım ziradan ziyade yüksek ise, edilen secde muteber olmamakla, muteber olarak iade olunursa namaz sahih ve eğer, muteberen iade olunmayarak, namazdan o secde ile çıkılmış olursa, namaz gayr-i sahih olur.

Meğer ki. o yükseklik, cemaatin izdihamından nâşi, biri diğerinin sırtına secde etmek gibi, bir zarûrete mebni ola. O halde secde edenle üzerinde secde edilen her ikisi de bir namazda olmak şartiyle,  o secde sahih ve mûteberdir. 

Eğer üzerine secde edilen namazda değil, veya başka namaz kılmakta ise secde sahih olmaz.

20- Sücûd halinde iki el ve iki dizden, - evvelce dahi, ifade olunduğuüzere - her birerini ve iki ayağın parmaklarından bir miktarını, kıbleyetevcihen, yere koymaktır. Sahih olan da budur.

Ayağın dışının konulması, sücudun sıhhati için kâfi olmaz. Çünkü, ayağın üstü, mahalli sücut değildir. 
— 175 —
21 - Rükû ve sücud, sahih olabilmek için, rükûu sücude takdim etmektir: Kıraeti dahi, rükûa takdim eylemektir ki, rükûdan sonra, kıraet farizası sahih olacak bir kıyam kalmamış ola: Sabah namazınınikinci rekâtı gibi ki, onun rükûundan sonra, mahalli kıraet, bir kıyam kalmamış olmakla, onda kıraetten evvel rükû eden kimse, rükûdan başkaldırdıktan sonra, kıraet etmezse o namaz fasit olur. Amma, dört rekâtlı farzların ilk iki rekâtında kıraeti terkedip, ikinci iki rekâtında kıraeti ifâ eyleyen kimsenin namazı sahihtir. Çünkü, o kıyamdan sonra kendisinde kıraet farizası sahih olan kıyam mevcuttur. 
22 - Sücuttan, kurbu kuude kalkmaktır.  Çünkü, (bir şeye yakın olana, onun hükmü verilir olduğundan, musâllî dahi iki secde arasında) kuude karip olursa, kait sayılarak, badehû secdeye avdet olunmakla onun da, ikinci bir secde olduğu tahakkuk etmiş olur. Böyle yapılmaz ise, olmaz. 

23 - İkinci secdeye varmaktır. Çünkü, ikinci secde dahi birincisi gibi, icmâen farzdır.

Terk olunursa namaz sahih olmaz. Unutulmuş olmak sûretinde selâmdan sonra dahi, hatırlansa - münâfî vuku bulmadıkça - icra olunur. Ve kade-i âhire iade edilerek, sehvi secde olunur. Nitekim, 25 inci farzda ve 6 ncı vacipte zikri gelecektir.

— 176 —

Secdelerin tekrarı, namazların rekâtlarının adedi gibi, bir emr-i teabbüdîdir ki, Hak celle ve âlâ, bizi öylece mükellef kılmıştır. Onları, emrolunduğumuz veçhile işleriz ve mânâ talep eylemeyiz.

24 - Namazın sonunda oturmaktır. Bu son kuud,  ulemanın icmaiyle farz olup, ihtilâf onun miktarındadır. Bizce farz olan teşehhüt miktarı oturmaktır ki, tehiyyatı okuyacak kadar kuuddur. İbni Mes'ûd Radiyallahü teâlâ anhü hazretlerinin hadîsine binaen ki, Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, Müşârünileyhe tehiyyatı talim buyurduklarında: "Bunu oturup okuduğun, yahut okuyacak kadar oturduğun vakit, namazını kılmış olursun," diye buyurup namazın tamamlanmasını buna bağlamışlardır.  Bir şey ki, farz ancak, onunla tamam olmuş ola, o şey dahi farzdır.
25 - Kade-i ahîreyi, erkânın en sonunda yapmaktır. Zirâ ki, erkânın hatmi için meşrudur. Bundan dolayı, unutulup ta, sonradan tezekkür ve îfa edilen secdelerden  sonra dahi kuudu ahîre iade olunur. 
26 - Namazın erkânını ve gayrisini  uyanık olarak edâ eylemektir. Uyuyarak rükû, yahut kıyam (ve keza kıraet alel-esah) ve yahut sücud eyler ise, muteber olmayıp (onları uyanık olarak iâde lâzım gelir) eğer uyku, rüknün edasında ârız olursa, uykudan evvel sahih olan miktarı sebebiyle, o rükün sahih olur.Kade-i âhirede, ihtilâf vardır. 

27 - Beş vakitte kıldığı namazların, farz olanını bilip, sairlerini nafile diye, fark ve temyiz etmek: Ve yahut cümlesini farz itikat eylemektir.

— 177 —
Meselâ: Sabah namazını ikişer ikişer dört rekât kılıp onların dördünü dahi, farz bellemek ve akşam namazında evvelâ üç ve sonra iki rekât kılarak, onları cümleten farz itikad etmektir.  Tâ ki, farz olan namazlar, nafile olmak üzere kılınmış olmasın. Çünkü, nafile namaz, farz niyyetiyle edâ olunabilir ise de, farz namaz, nafile niyyetiyle edâ olunamaz.

Zikrolunan farzlar içinde, rükünler, muttefekun-aleyhâ dörttür ki, onlar: Kıyam, kıraet, rükû, sücud'tur.

Teşehhüd miktarı, son kade dahi rükündür. Ona şart ve tahrîmeye, rükün diyen dahi olmuştur.

Bâkisi şuruttur. Onların bazısı, salâta başlamanın sıhhati için şarttır ki, onlar namazın dışında olanlardır: Hades ve hadesten taharet, setr-i avret, istikbali kıble, vakit, niyyet, tahrîme.

Diğerleri  salâtın sıhhatinin devamı için şarttır. Onlar da malûm olmuştur. 
— 178 —

NAMAZIN ŞARTLARI İLE İLGİLİ DİĞER HÜKÜMLER

Üst yüzü temiz ve alt yüzü necaseti mânia ile necis olan keçe  üzerinde namaz kılmak câiz yâni, sahih olur. Çünkü, keçe kalınlığı cihetiyle iki elbise gibidir. Kalın tahta dahi böyledir ki, onu da yarıp iki yapmak mümkün olmakla, alt yüzü necis olduğu halde, temiz olan yüzünde namaz kılmak - indet-tarafeyn - câiz olur. Çünkü, o, biri diğeri üzerine konulmuş iki şey hükmündedir. 
Kendisi temiz ve astarı necis olan elbise üzerinde, namaz kılmak, astar yüze eklenmiş (yâni her taraftan dikişli ve yapışık) olmamak şartiyle iki elbise gibidir. Kalın tahta dahi böyledir. 

Yaygının yahut hasırın temiz olan tarafında namaz kılmak o tarafının tahrik olunmasiyle necis olan tarafı hareket eder derecede küçük dahi olsa kavl-i sahihte, sahih olur. Çünkü, musâllî onu giyinmiş değildir.

(Hem de yaygı gibi yerde olan şey, yer hükmünde olmakla, onda şart olan ancak, musâllînin bulunduğu mekânın temiz olmasıdır).

(Başına sardığı) sarığın yahut (bürünüp namaz kıldığı) örtü veya bürgünün bir ucu tecennüs etmekle, onu başından ve (bedeninden) ilka ve teb'id ederek, temiz olan tarafını kendisinde ibka eylese, eğer o, sarık veya örtü, bir tarafı tahrik olunmasiyle, diğer tarafı hareket etmez

— 179 —

derecede ise, namaz câiz olur. Çünkü, bu halde necis olan tarafı, musâllî giymemiş demektir. Eğer bir tarafını tahrik ile, diğer tarafı dahi hareket ederse namaz câiz olmaz. Çünkü, o halde musâllî hükmen, hamili necaset demektir.

Bundan zaruret hali müstesnadır ki, zarurette, sevbi müteneccis ile, setr-i avret edilerek namaz kılınır.

Sıhhati salâta mâni bir necaseti izale edecek şeyi bulamayan kimse, namazı öylece kılar. Ve bulduğu vakit iade etmez. Çünkü, mükellefiyet imkâna göredir. 

İzale-i necaset, kendisine nazarı helâl olmayan kimsenin yanında, keşfi avretsiz, mümkün olamamak sureti dahi böyledir. Zira izharı avret nehyedilmiştir. İzale-i necaset ise emredilmiştir. Emr ile nehy içtima ettikte, nehy evlâdır.

Setr-i avret etmek için, velev ipekten, yahut ottan olsun, bir şey bulamayan kimse, o halde kıldığı namazı iâde etmez.

Gerçi ipek giymek (yahut kullanmak) erkeğe helâl değildir. Ve lâkin, farîza-i setir, ipek giymekten evlâ olmakla, ipekten başka setr-i avret edecek şey bulamayan kimse, onunla tesettür ederek namazı kılmak lâzımdır.  O var iken, avret yeri açık olarak namaz kılmak câiz olmadığı gibi, haşiş ile (ki ottur) örtünme mümkün iken, onu veyahut yaprak ile tesettürü, terk ederek namaz kılmak dahi câiz olmaz.
Çamur ve bulanık su  dahi, bilcümle, örter olmakla, onların içinde namazı îmâ ile kılmak mümkün iken,  açıkta kılmak câiz olmaz.

Altı görünen, cam ve ince elbise ile, tesettüre itibar olmadığı setri zulmete dahi, itibar yoktur. Nitekim, bâbı şurutta zikrolunmuştur.

(Setr-i avret, hem halikın hakkı ve hem mahlûkun hakkıdır. Binaenaleyh, halvette yâni, kendinden başka kimse bulunmadığı yerde dahi, örtünmeme, ciddî bir sebep  olmadıkça, - sahih olan - örtünme vâciptir. 
— 180 —
Setr-i avret edecek şeyi, velev birinin ibahası ve âriyeti ile olsun,  bulan kimse için - onun sadece dörtte biri temiz olduğu halde - namazı çıplak kılmak, sahih olmaz. Müteyemmime hibe olunan su gibi ki, onun istimali müteayyen olur.
Şeyin dörtte biri, bir takım yerlerde, bütünü makamına kaim olur. Cümleden biri, bu mevzidir.  Necis olan üç kısmının, kül makamına kaim olmaması, setrin lüzumuna ve rub'un tahareti sebebiyle necaset hükmünün sükûtuna mebnidir.
Rub'undan az kısmı temiz olan elbiseyi bulan kimse, onunla tesettür ederek kılmakla, çıplak kılmak arasında, muhayyer olup, o sevb ile ve hattâ tamamı necis olan elbise ile kılmak, uryan kılmaktan evlâdır. İki beliyyeye müptelâ olan kimse onların eşitliği halinde, tahyir olunur. Ehveni var ise, onu ihtiyar eder. 

Çıplak olan kimse, namazı ayakta dahi kılabilirse de, hakkında efdâl olan,ileride anlatılacağı şekilde oturarak kılmak ve rükû ile sücudu îmâ ile yapmaktır.

Gayr-i tahir ile, örtünerek namazı edada, taharet şartı, gerçi bizzarûre, ihlâl edilmiş olur, ve lâkin hem setr-i avret şartı yerine gelmiş ve hem de namazın kıyamı, rükû ve sücudü hakkiyle ifâ edilmiş olmakla, elbette çıplak olarak kılmaktan efdâl ve ona müraccahtır.

Bazı avret yerini yâni, avret mevziinin birazını, örtecek şeyi, elde eden kimse için, onu alıp kullanmak lâzımdır.  Hiç olmazsa, avreti galizasını örter. 
— 181 —
Tamamen çıplak olan kimse namazı, ayaklarını kıbleye uzatarak, oturduğu  halde, îma ile kılmak mendup olur. Çünkü, bu halde oldukça örtülü bulunur.Kaimen dahi, îma edebilir. 
Kaimen rükû ve sücud ederek kılarsa, salâtın erkânını îfa ettiği için, o da sahih olur.  Bu iki sûretten hangisini dilerse, ona meyleder. Evvelkisi efdâldir.

Setr-i avret edecek şeyi - var iken - unutarak, namazı çıplak kılanın, namazının sıhhatine ihtilâf olunmuştur.

Gerek hür olsun, gerek kendisinde esaret ve memlûkiyyet bulunsun erkek kısmının  avret yeri,  göbek ile diz kapağı müntehası arasındakidir. (Bunlara her taraftan, bir hizada bulunan mahaller, avrettir). 
— 182 —
Cariyede zikrolunan mahalli avrete, zahr ile batin dahi ziyade edilir.  Gerek memluke-i mahza olsun, gerek ümm-ü veled veya müdebbire veyahut mükatebe bulunsun ve (hattâ)indel-imam müstesiat dahi olsun. 

Bunlar başlarını örtmeyerek ve hattâ göğüslerini dahi açık olarak namaz kılabilirler.

Hurre olan kadının bütün vücudü avrettir. Yüzü, elleri vs ayakları müstesnadır ki, bunlar avret olmamakla namazda yüzü açık bulunduğu gibi. eli ve ayağı dahi umumî zarurete mebni altı ve üstü, müsavi olmak üzere açık bulunabilir. Ve lâkin, el başka, kol başkadır. Hurrenin kolu zâhiri rivâyette avrettir. 

(Ayak dahi başka, bacak ta başkadır. Bacak avrettir ki, namazda bir rubunun bile, bir rükün edâ edecek müddet, münkeşif olması namazı ifsat eder.)

Hurrenin saçı ve kavli esahta  saçlarının sarkıkları bile avrettir. Fetva dahi bu kavl üzerinedir. 
Gerek erkek, gerek kadının galîz ve hafif  avret âzasından bir
— 183 —
uzvun örtüsü var iken  rub'unun  açılması namazın sıhhatini manîdir.  Rub'un madunu, menetmez.
Rükbe fuhz ile (yâni uyluk ile beraber diz), aslında bir uzuvdur. 
Açılan yerler müteferrik olup ta, mecmuu, âzâyi avretten en küçüğünün rub'una müsavi olur ve açık kaldığı müddet, bir rüknü eda edecek miktar sürmüş bulunursa, namazın sıhhatına mâni olur. Ve illâ,  mâni olmaz. Ve bunda fakîr ve zengin müsavidir.
Hastalığa, yahut bir tahta üzerinde kalıp, gark ve telef korkusuna, (veyahut yönelmede, zararı şedid husulünde), yahut - farzlara göre -  hayvan üzerinde bulunup da ya ihtiyarlığından yahut hayvanın serkeşliğinden nâşi kendi kendine inip binmeğe kaadir olmamağa (ve inmekte yalnız kalmak tehlikesi yahut yerin çamurlu olmak mahzuru bulunmağa) yahut insandan veya hayvandan kendi nefsini veya bineğini yahut mal ve emaneti hakkında düşman korkusu veyahut kital için şiddetli bir korkuya veya düşmandan râkiben firara  mebni, istikbali kıbleden bi-nefsihî âciz olanın kıblesi, zarûrete binaen kendisinin kaadir olduğu ve
— 184 —
emin bulunduğu cihettir.  Namazı kaiden kılmak sûretinde, düşmanın onu görmesinden korkarsa, emin olduğu cihete yan üstü yatarak îma ile kılar.
Gayrin kudretiyle kaadir olan kimse indel-imam kaadir sayılmaz.  İmameyn buna muhaliftirler ki, onlarca o kimse kaadir sayılır. 

Yardımcısı olmayan âcizin, kaadir olduğu cihete yönelerek kıldığı namazın sihhatinde ihtilâf yoktur.

Kıble tarafı kendisince şüpheli olup ta  yanında  o mahal halkından veya ilmi olandan  haber veren olmadığı ve yahut sorup ta cevap alamadığı  ve mihrap bulunmadığı sûrette maksudu, tilâvet secdesi dahi olsa, taharri eder, yâni kıbleye isabet için gayret sarfederek en sonunda reyi galibiyle amel eyler. 

(Yanında yerli halktan ve kıbleyi bilenden, soracak kimse varken ona sormayıp ta, kendisi araştırmak; ayrıca sormak hem soranı, hem de diğerini mülzim olup, taharri ise ancak, müteharriyi mülzim olduğundan dolayı, taharrinin fevkinde bulunduğu için, câiz olmadığı gibi, Zeyleî) mihraplar mevcut iken (dahi) taharri câiz olmaz, çünkü onların fil-asıl

— 185 —
vaz'i, bihakkındır.  Yerli halktan ve ilim ehlinden olmayanın kavline iltifat etmez. Her ne kadar muhbir iki dahi olsa ki, onlar dahi kendisi gibi vukufsuz yolculardır, içtihaden ihbar ederler. Diğerinin içtihadı için, kendi içtihadını terk eylemez.

Kapıları çalıp kıbleyi sormak ve mihraptan başka bir tâk bulunmak ihtimaline mebni, duvarları yoklayarak kıble araştırmak lâzım değildir.

Meselâ: Âmâ kimse, kıbleden gayriye durarak bir rekât kıldıktan sonra, biri gelip onu kıbleye doğrultsa, eğer namaza durduğu vakit, kıbleyi soracak kimse bulamadı ise, namazı sahih, ve eğer soracak kimse bulup ta, sormayarak durmuş ise, namazı gayr-i sahihtir. Her iki sûrette, kendisini kıbleye doğrultmuş olan kimsenin ona iktidası sahih olmaz. 
Kıble kendisine şüpheli olan kimse, taharri üzerine kıldığı namazın kıbleye isabet etmediği, tebeyyün ettiği takdirde, namazı iade etmez. 

Kıble aramak, abdest almak için temiz su ve namazda setr-i avret için temiz elbise, aramak gibi değildir ki, suyun ve libasın temiz olmadığı tebeyyün-ederse, namaz iade olunur. Çünkü, namazda taharet, intikal ve tebeddüle ihtimal olmayan bir şeydir. Kıble ise öyle değil, intikal ve tahavvülü muhtemeldir. Nitekim, beyti makdisten Kâbe-i Mükerremeye tahavvül eylemiştir.

Eğer araştıran namaz içinde hatasını anlar veya içtihadı tebeddül eylerse istidare ve bina eder. Yâni sevap gördüğü cihete dönerek namazına devam eder. 
— 186 —

İçtihadın tebeddülü, nesh gibidir (ki, önceki ameli iptâl etmez. Belki ondan sonra eski ictihatla amel etmek menedilmiş olur). Ehli Kubâ, kıblenin neshi haberi, kendilerine ulaştıkta, namaz içinde Kâbe cihetine döndüler. Nebi aleyhis-selâm dahi onların bu fiilerini hüsün gördüler.

Kıble kendisine şüpheli olan kimse, bilâ taharri namaza başlarsa onun fiili mevkuf olur. Şöyle ki, kıblede isabet etmiş olduğunu, eğer namazdan ferağından sonra anlarsa, o namaz sahih olur. Zira kendi zanniyle olan hüküm,  sevabın tebeyyünüyle bâtıl, ve namazın evvelinden beri cevazı sabit, olmuş olur. Ve eğer isabetini, namazın içinde anlarsa, Velev ki, zannı galip ile olsun, o namaz fâsit olur. Zira onun hali, o bilgi ile kuvvet bulmuş olmakla, kaviyi zaîfe, bina eylemiş olur.
Nitekim, isabetini hiç bilmemek suretinde dahi, namaz fâsittir, zira, fesat, istishabı hal ile sabittir (ki, o da, şüpheli olduğu halde, taharriyi terke mebni olan, fesattır).. 

Taharrisi, bir cihete vâki olup ta, kendisi diğer cihete durarak kılsa, isabet etse dahi, kâfi olmaz, zira hakkında hükmen Kâbe olan ciheti ki, taharrisinin vâki olduğu cihettir, terk eylemiştir.

Nitekim, necis bildiği elbise içinde olduğu, yahut kendini abdestsiz sandığı veyahut vaktin girmemiş olduğunu mutekit bulunduğu halde, namaz kılıp ta, bildiğinin aksi, meydana çıkmak sûretinde, kıldığı namaz her ne kadar, gereken şartları haiz ise de, kifayet etmez. Zira diğer şart mevcut değildir ki, o da, kendisinin iptidaen olan fiilinin fesadına hükmetmiş olmasıdır.

Bir cemaatin karanlıkta, her biri bir cihete -bit-taharrî- durup, imamlarının halini -kıble cihetlerini- bilmeyerek,  kıldıkları namaz, kendilerine kâfidir. Yalnız içlerinde imama tekaddüm etmiş var ise, onun namazı Kâbe dahilinde olduğu gibi-gayr-i sahihtir.
— 187 —

VACİBAT-I SALÂT (NAMAZIN VACİPLERİ)

Vâcip, lûgatte lâzım, sâkıt, müztarip - yâni mütereddit - mânalarınadır. Şer'î ıstılahta, kendisinde şüphe olan delîl ile, bize lâzım olan şeyin ismidir.  Ya ilmen bizden sâkıt olduğu yâni, "itikadi vücûbi" bize lâzım olmadığı için, yahut bize amelen lâzım olduğu için yahut farz ile sünnet arasında veya amelen lüzum ile ilmen ademi lüzum arasında mütereddit bulunduğu için, vâcip ismi verilmiştir.
Vâcibat, farzların ikmali için;  sünen vâcibatın ikmali için,  âdâp, sünenin ikmali için  meşrû olmuştur.
Tâ ki, bunların her biri, ikmali için meşrû olduğu şey hakkında birer mahfaza olsun. 
— 188 —
Vâcibin hükmü: Amden târiki, ikaba müstahak olmak,  ve münkiri tekfir olunmamak ve fâili müsap olmak,  ve sehven terkinde namazın noksanına mebni, sehiv secdesi lâzım gelmek ve amden terkinde iadesi lâzım olmak  ve sehven terk suretinde sehiv secdesi yapılmazsa ve amden terki takdirine iâde  olunmazsa, farz nâkıs olarak, zimmetinden sâkıt olmuş olur.
Namazın vâcipleri, on sekizdir: 
1 - Fatiha sûresini okumaktır. 
لَا صَلَاةَ لِمَنْ لَمْ يَقْرَأْ بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ
"Fatihayı okumayanın namazı olmaz" hadis-i şerifine binaen ki, mezkûr hadîs, neyf-i kemâle mahmûldur, (Fâtiha-i kitabı okumayanın salâtının kemali yoktur) demektir. Bunun ise, ifadesinin gayesi, vücuptür, farziyyet değildir. 
— 189 —

2- Zammı sûre eylemek:

İki rekâtli farzın,  her iki rekâtinde ve rekâtı ikiden fazla olan farz namazlarının yalnız iki rekâtinde  ve salâtı vitirin ve salâtı neflin her rekâtlerinde, sûre-i fatihaya bir küçük sûre yahut en küçük sûreye muadil, üç kısa âyet  ve yahut üç kısa âyete muadil, bir uzun âyet,  zammeylemektir. Çünkü, hadîs-i şerifte (Lâ salâte limne lem yakre bilhamdü-lillâhi ve sûretin fî farîzatin ev gayrihâ) buyurulmuştur. 
3- Kıraeti vâcibeyi (ki,  fatihanın ve ona zam olunacak şeyin)kıraetidir. Rekâtı ikiden fazla olan farz namazların alet-tayin, iki evvel kirekâtlerinde îfa eylemektir.  Muvazabeti seniyye böyle vâkî olmuştur ki,
— 190 —
Aleyhis-selâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, kıraeti dâima o, rekâtlerde etmişlerdir. 
Kıraeti vâcibenin mahalli ilk yarı  olmakla, onda fatihayı ve zammı okumayan musâllî, ikinci yarıda onları tertip üzere okur ve cehr vâcip ise,  cehr eder ve sehvi için sücud eyler.  Kıraet-i vâcibeyi mahallinde kısmen terk etmişse, metrûk olan yalnız sûre olduğuna göre, onu ikinci yarıdaki fatihadan sonra okur.  Metrûk olan yalnız fatiha olduğuna göre de, ikinci yarıda onu tekrar etmeyip, ondaki fatiha ile iktifa eyler. Namaz, akşam namazı olduğuna göre, ilk yandan kalan yalnız bir rekâtinin sûresini kaza edebilir. Çünkü, ikinciyi kazaya mahal yoktur.
4 - Fatihayı, sûreden evvel okumaktır. Muvazabeti seniyyeye mebni ki, Hazret-iResûl-i Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, daima fatiha sûresini evvel okumuşlardır. Hattâ, sûreden ibtida edip te,  badehû hatırlasa, fatihayı okur ve sonra sûreyi zammeder, ve sehv için secde eyler. Fatihayı tekrar edip te, sonra sûreyi okumak dahi böyledir. Fatihayı terk etmiş olduğunu, sûreyi okuduktan sonra ve rükûa varmazdan evvel hatırlarsa, onu okur ve sûreyi iade eyler.  Rükûa vardıktan sonra, fatihayı yahut sûreyi terk etmiş olduğunu hatırlamak suretindedahi, kıyama avdet ve kıraet edip, rükûu iade eyler.
5 - Secdede alınla beraber burnu da yere götürmektir. 

6 - İki secde arasındaki tertibe riayet etmek: Yâni, farz ve sair namazlarda

— 191 —

her rekâtin ikinci secdesini, salâtın sair ef'aline intikalden evvel yapmaktır. Muvazabeti seniyye bu vechiledir.

Bu tertip, kendisini fevt ile, ikinci secdeyi geçerek başka bir fiile intikal eden kimse, onu kuudü ahireden ve hattâ bilâ kelâm, selâmdan sonra dahi, hatırlasa îfa eder ve kade-i âhireyi iâde eyler. 
7- Erkânda İtmînan üzere olmaktır ki, rükûda ve sücudda, mafsallar, mutmain yâni, subhânallah demek miktarı, her uzuv kendi mahallinde müstakar oluncaya kadar, sükûn ve ârâm üzere bulunmaktır. 
Muktezayı delîl ki, edayı salâtta sehv eden kimseye hitaben sâdır olan: "Namazı tekrar kıl, çünkü sen kılmadın" hadîsidir. Ve muktezayı muvazabet, rükûdan sonraki kavmede ve iki secde arasındaki celsede dahi, itmînanın ve rükûdan kalkmanın vücubüdür.  Çünkü, bunlar hep emr olunmuş şeyler demektir. 

8- Birinci kadedir. (En sür'atle tehiyyat okuyacak miktar, kadeiûlâda bulunmaktır).

— 192 —
Maksut: Son olmayan kuudtur. (Mesbukun) sonradan ettiği kuud dahi hükmen kuudu evveldir.  Muvazabeti seniyyeye ve unutup kalktıklarında, sehv için sücud eylediklerine mebni, kuudü evvel, kavl-i sahihte vâciptir.  Ve bu bapta feraiz, Vâcibat ve nevafilce fark yoktur.
9- Kuudu evvelde teşehhüd (tehiyyat) okumaktır.  Bu dahi muvazabeti seniyyeye mebni, kavl-i sahihte  vâciptir.

(Bir miktarının sehven terkinde dahi, hepsinin terkinde olduğu gibi sücud-ü sehiv lâzım gelir).

10 - Kade-i ahirede teşehhüd okumaktır. Bu dahi muvazabeti seniyyeye mebni vâciptir.

11 - Kade-i ûlâda, teşehhüd kıraetinden sonra, bilâ teehhür üçüncü rekâte kıyam etmektir. Hattâ teşehhüt üzerine sehven  bir rükûn edaedecek kadar, bir şey ziyade etse, kıyamı vacibi tehir etmiş olduğundan, sehv için sücud eyler. 
(Bu, farzlar ve bir de vitir hakkındadır. Dört rekâtli sünnet-imüekkedelerin kade-i ûlâsının teşehhüdüne, sehven o miktarın ziyadesine, sücudü sehvin lüzumu, muhtelifün-fihtir). 
12- Namazın hitamında  iki kere yâni, sağına ve soluna 
— 193 —
"Esselâm"  demektir. Lâfzı selâm, muvazabete mebni, vâcip olup  onunla maksut hâsıl olmakla "aleyküm" lâfzı vâcip değildir. 

(Musâllî, selâma bedel, o mânâda başka bir lâfız, irad etse, selâm makamına kaim olmaz).

13- Salâtı vitirde kunüt okumaktır. 

(Kunut, mutlak duadır. Vitirde vâcip olan da mutlak duâdır. Bilhassa "Allahümme innâ nesteînüke" duâsı sünnettir. Başka bir duâ dahi, okusa olur).

14- Bayram namazlarına mahsus olan tekbirlerdir ki, onların herbiri vâciptir. Sehven terkine sücud-ü sehiv gerekir. (Her rekâtte üçer tekbîrdir).

15 - Her namazın iftitahı için, lâfzı tekbiri, tâyin etmektir, ki bilhassa, Allahü ekber, demektir. (Namazın şartlarının on birincisine bakınız). 
16 - Bayram namazlarının ikinci rekâtinin, rükû tekbiridir. Mezkûr tekbir, vâcip olan tekbîrâtı zaideye ittisalinden dolayı, onlara tebean vâciptir.  İlk rekâtın rükû tekbiri sünnettir.

17 - Sabah namazının her iki rekâtında, ve akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rekâtlerinde, kazâ dahi olsa, imam kıraeti cehr etmektir. Zira, Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bunların kazasında dahi, cehren kıraet etmişlerdir.

— 194 —
Cuma ve bayram namazlarında  ve teravihte ve ramazana mahsus olarak, cemaatle kılınmakta olan Vitir namazında  dahi, imam cehren kıraet etmek, muvazabete mebni vâciptir.
18 - Öğle ve ikindi namazlarının, bütün rekâtlerinde, velev arafatta, bunlar ceman, kılınmış olsun  ve akşam ve yatsı namazlarının iki evvelki rekâtlerinden sonraki rekâtlerinde -ki, akşam namazının üçüncü ve yatsının üçüncü ve dördüncü rekâtleridir- kıraeti israr etmektir. Gündüz nevafilinde dahi, israr vâciptir.
Cehr: Başkasına işittirmektir.  İsrar: Kendisine işittirmektir. 
— 195 —

Cehrî kıraet olunan namazlara: Salâvatı cehriyye, ve İsrarı kıraet olunan namazlara: Salâvatı sirriyye, tâbir olunur.

Gerek salâvatı cehriyyedeki cehrin ve gerek salâvatı sirriyyedeki İsrarın vücubü, muvazabete mebni olup,  salâvatı cehriyyede, cehrin vücubü, hasren imama ve salâvatı sirriyyede İsrarın vücubü, hem imama ve hem münferide aittir. 

Salâvatı cehriyyede imama, kıraetin cehri vâcip olmamakla, fatihayı, yahut onun bir mikdarını ve hattâ, sûrenin bile bir mikdarını sırren okuduktan sonra, kendisine İktida olunsa, onları, cehren iade lâzım olur.

Farzı münferiden kılan kimse, cehr ile kılınması vâcip olan namazlarda cehr ile ihfa arasında muhayyerdir. 

(Dilerse cehr eder ki, nefsinin imamıdır. Şu kadar ki, cemaat imamı gibi, cehirde mübalâğa etmez. Cehretmek, cemaat heyetinde olduğu için efdaldir).

Cuma ve bayram namazlarında mesbuk bulunan muktedi dahi, geçmişleri kaza ederken, cehr ile ihfa arasında muhayyerdir. Geceleyin nafile kılan gibi ki, geceleyin, nevafil kılan kimse dahi, - kıldığı teravih dahi olsa - kıraeti cehr veya ihfa etmek arasında muhayyer bulunur.  Cehrin hafîfiyle iktifa edip uyuyanı rahatsız etmez. 

Vâcibatın, on sekize münhasır olmadığını, şu hülâsa dahi, göstermekte olduğuna ve ezcümle, kunütün tekbiri dahi kunüt gibi, İmamı Azama göre vâcip iken hisaba konulmadığına binaen, bu bapta Tahtâvî merhumun

— 196 —
Dürr-ü Muhtâr haşiyesindeki ifadatı, aşağıdaki şekliyle alınarak tahrir olundu. 
Malûm olsun ki, iki rekât; iftitah, kuud, teşehhüd ve teslimi müştemil olduğu gibi, her bir rekâtı dahi, kıyamı ve kıraeti fatiha ve zammı âyâtı ve bir rükû ile iki sücudü müştemildir. Bunlardan, her biri dahi, bir takımı vâcibül-fiil ve bir takımı vâcibüt-terk, şeyleri müştemildir. İftitahte, yalnız bir vâcip vardır ki, o da, onun lâfzı tekbir ile olmasıdır. Fatihaya gelince; onda üç vâcip vardır. Birincisi, onu tamamiyle okumaktır.  İkincisi, onu mahallinde yâni, iftitah tekbîrinin alındığı, kıyamda, ve ikinci rekâte göre, birinci rekâtin, ikinci secdesinden sonra, hâsıl olan kıyamda, almaktır. Binaen âlâ hâzâ, iftitah tekbirini alıp ta, rükûa varsa ve rükûdan kalktıktan sonra fatihayı okursa, onu mahallinin gayride, ifâ etmiş olmak sebebiyle, sehv için sücûd etmek lâzım gelir. Kezalik, ikinci rekâtte kıyamda, evvelâ; rükû edip, sonra kıyam eyleyerek fatihayı okusa, yine sücud-ü sehiv lâzım olur. Ve iki rükûu dahi bâtıl olmakla, onları da iâde eyler. Üçüncüsü, zammi sûre veya zammi âyâttan evvel, fatihayı tekrar etmemektir. Eğer tekrar ederse, sûre veya âyâtı mahallinden tehir etmiş olacağı cihetle, sücud-ü sehiv lâzım gelir. Demek ki, iki rekât
— 197 —
içinde, fatihanın altı vacibi bulunmuş olur. Ayâtın kıraetine gelince;  onda her rekât için dört vâcip vardır. Birincisi, âyâtın kıraet edilmesidir.  Bir kısa âyet okumakla, vâcibi îfa etmiş olmaz. İkincisi âyâtı fatihadan sonra okumaktır. Eğer fatihadan evvel okursa, fatihayı okuduktan sonra, onları iade etmek ve sehv için sücud eylemek lâzım gelir. Çünkü, fatihanın takdimi vâciptir. Üçüncüsü, âyâtı mahallinde yâni, mahalli fatiha dahi olan, kıyamda okumaktır. Rükûdan doğrulduktan sonra - ki, kavmedir - o zaman okursa, tekmîlen lil-vâcip, kıraet, biri birine mültehak olmakla, ettiği rükû bâtıl olarak, onu iade ve sücud-ü sehiv lâzım olur. (Tekmîlen lil-vâcip, tâbiri; fatihayı ve âyâtı mahallinde okuyup; rükûa vardıktan ve doğrulduktan sonra, başkaca üç âyât okursa, rükûu bâtıl olmayacağına işarettir ki, sücudü sehvin, bu sûrette lüzumu, sücudü mahallinden tehir etmiş olmasına mebnidir). Dördüncüsü, âyâtın tekririni terk etmektir. Çünkü, onları tekrir etmekte, rükûu mahallinden tehir eylemek vardır.  İşte, iki rekâtte âyâta ait, sekiz vâcip bulunmuş oldu. Bunlara, iki vâcip daha ilâve edilir ki, o da, eğer musalli imam ise, cehri namazlarda, edaen ve kazaen velev gündüzleyin Cehretmek ve hafî namazlarda, edaen ve kazaen velev geceleyin, israr eylemektir. Rükûa gelince, onda her rekât için, dört vâcip vardır. Birincisi, rükûu kıraetten sonra yapmaktır. Eğer kıraetten evvel ve yahut kıraet esnasında rükû ederse, mahallinden evvel yapmış olacağından, sücud-ü sehiv lâzım gelir. İkincisi, rükûu tadil etmek yâni, cevarihi (uzuvları) onda teskin eylemektir. Üçüncüsü, rükûdan kalkışta, tadil etmektir, kavmede, tamamen kıyam haline gelmektir. Dördüncüsü, rükûu tekrar etmemektir. Zira, rükûun tekriri, gayr-i meşrûdur. Ve bir de rükûun tekrarında, sücud tehir edilmiş olur. Sücûda gelince; onda her rekât için, altı vâcip vardır. Birincisi, onu rükûdan sonra yapmaktır. Çünkü, eğer rükûdan evvel secdeye varırsa muteber olmayıp, ondan rükûu dahi mahallinden tehir ve o sücudü, ziyade eylemiş olmak lâzım gelerek, rükû ettikten sonra, iki secde eylemek ve sehiv için sücud etmek iktiza eder. İkincisi, hem alın, hem burun üzerine etmektir. Üçüncüsü, sücudü tadil yani azayı onda teskin eylemektir. Dördüncüsü, sücudden kalkışta, tadile riayet etmektir ki, celsede tam oturur halde bulunmaktır. Beşincisi, sücudü üç etmemektir, zira gayr-i meşrûdur. Bir de ondan diğer rekâta kıyamı, veya kaadeyi, mahallinden tehir etmek lâzım gelir. Altıncısı, her iki secdeyi, gelecek rekâte yahut kadeye takdim eylemektir. Çünkü, eğer müteakip rekâti, iki secdeden evvel îfa edecek olur, yâni
— 198 —
kılmakta olduğu rekâtten doğrularak, kıraet, rükû, sucüd etmiş bulunur ise, ancak bir rekât kılmış olup, onda bir rekâtın madununu, ziyade etmiş olur ki, o da kabili terktir. İkinci rekâtı ifâ etmek ve sehiv için secde eylemek lâzım gelir. Eğer ikinci rekâtı, ikinci secdeden evvel îfa ederse, birinci rekâtı sahih ve şu kadar ki, onun bir secdesi nâkıs olmakla secde-i metrûkeyi dahi îfa etmek ve sehv için sücud eylemek lâzım gelir. Kuûdu, iki secdeden evvel veya iki secde arasında îfa etmiş olursa, metrûk sücudü kaza ettikte kuûdu bâtıl olup, vacibatiyle beraber diğer bir kuud daha yapmak ve sehv için sücûd eylemek lâzım gelir. Ve illâ secdeyi terki dolayısiyle, namazı bâtıl olur. 
Vâcibatın biri de teşehhüd (tahiyyat) okumaktır. Onu okuyacak kadar oturduktan sonra selâm verse de, okumamış bulunsa, onu okumak ve ondan sonra, selâm vermek lâzım gelir. Sonra sehv için sücûd edip, tahiyyat okuyarak yine selâm verir. Vâcibatın biri de, teşehhüdü kuudda îfa eylemektir. Şayet onu, son secdede okusa, mahallinin gayride îfa etmiş olacağından, kuudun icrasından sonra, sehiv sücudü etmek lâzım gelir.  Vâcibatın biri de, tahiyyatı, kuudun iptidasında îfa eylemektir. Şayet, onu bir âyât veya dua kıraetinden sonra okusa, vâcibi mahallinden tehir etmiş olur ve sehiv sücudü lâzım gelir. Vâcibatın biri de teşehhüdde terki kıyam etmektir. Kuud edip de, kaim olmakta şu tafsîl vardır: Eğer teşehhüt miktarı kuuddan sonra, kalkmış ise, kuuda teşehhüt ve selâm için, avdet etmek ve sehiv için sücûd eylemek lâzım gelir.

Ve eğer miktarı teşehhüt, kuud etmemiş ise, farziyyetine mebni kuuda, kade için avdet etmek ve tahiyyat okuyup selâm vermek ve sonra Sücud-i sehiv eylemek lâzım gelir. Vâcibatın biri de, iki kere selâm vermektir. Birincisi, bil-ittifak ve ikincisi, ekseriyetle vâciptir. İmdi, teşehhüdü okuyup, selâmı unutsa ve selâm vermeden kalsa ve sonra, hatır-lasa, onu verir ve mahallinden tehir ettiği için Sücud-i sehiv eder. Ve keza, sehven mahallinin gayride (meselâ kaade-i ûlâda) selâm verse yahut lisanı üzere, kelime-i şehadet veya tesbih, sehven câri olsa, zimmetinde olanı ityan eder ve selâmı verir ve salâta münafî hal kendisinden vâkî olmadıkça, sehv için sücûd eyler.

— 199 —
Vâcibatın biri de, birinci rekâtin iki secdesini müteakip, ikinci rekâte kıyam etmektir. Ondan bir rükûn edâ edecek kadar gecikse, mevzi-i kıyamda, kuud etmiş olduğundan sehv için sücud etmek lâzım gelir. Vacibatın biri de, ikinci rekâtin iki secdesinden sonra, kıyamı terk etmektir. (Bu sehiv, kaade-i ûlâ veya kaade-i uhradan olmasına göre, başka başka olan hükümleri, Sücud-i sehiv faslındadır). Vâcibatı salâtın biri de, bazı âyâtı, rükûda okumayı terk etmek yâni, kıraeti kıyamda bitirip, rükûa götürmemektir. Zira mahallinden tehir etmiş olur.  Vâcibatın biri de, kaadelerde miktarı teşehhüd kuud ettiği halde, tahiyyatın birazını terk etmeyip, onu tam okumaktır.  Vâcibatın biri de, namazda secde âyeti okunursa secdeye varmaktır. Tilâvet secdesi, vâcip olmakla beraber, secde âyeti namazda okunursa, secdeye varmak dahi mahallinden sehven tehirine, Sücud-i sehiv terettüp eden, vâcibatı salâttan olduğu Ha-lebîde musarrahtır.
Namazda bir rükûn edâ edecek miktar, sehven sükût veya tefekkür sûretiyle meşgul kalmamak ve muktedîye göre imama mutabeat üzere olmak  ve imamın gerek cehrî ve gerek israrî kıraet etmesi sûretinde muktedi, okunanı dinlemek üzere susmak dahi, namazın vâcipleri cümlesinden olmak üzere, Dürr-ü Muhtârda mezkûrdur.
Vücubüne kaail olanlarca cemaat dahi vâcip ise de,  müstakil bir vâcip olup, mahiyyeti salâttan hariç bulunduğu ve terkine, iade terettüp etmediği için, onu salâtın vaciplerinden saymamış oldukları gibi, Kur'ân sûrelerinde tertip dahi vâcip ve menkûsen kıraete günah gerekirse de sehvi secde lâzım olmadığına mebni,  onu dahi Vâcibat meyanına ithal etmemişlerdir.

Sücud-i sehiv, salâtta sehven vâki olan hileli câbir olmakla, namazın vâciplerindendir.

— 200 —

NAMAZIN SÜNNETLERİ:

Sünen, sünnetin cem'idir. Sünnetin tarif ve taksimi mükellefiyet hükümlerinde geçmiştir.

Sünnetin hükmü: Namazda sünnet olan şeyin terki, ne farzın terki gibi fesadı, ne vâcibin terki gibi sücûdi sehvi, veya keraheti tahrîmiyyeyi. mucip olmayıp, terk amden olduğu ve istihfaf edildiği takdirde isaeti mûcip olmaktır.  Amden olmadığı halde, günah dahi yoktur.  Günah, (Tahrimen mekrûh olanın mâdûnu ve tenzîhen mekrûh olanın mâfevkidir).

Sünnet istihfaf olunur yâni, şâri nazarında onun, ehemmiyeti verilmez bir şey olduğu itikad edilirse, günah olur.

Namazın sünnetleri elli birdir: 
1- İftitah tekbirinde ve kezâ, bayram namazı tekbirlerinde ve vitir kunutünde, erkek kısmı iki ellerini iki kulaklarına ve hür olan kadınlar.  omuzları hizasına kaldırmaktır. (Elleri baştan yukarı kaldırmak, mekruh olur. Sünnet olan derecede kaldırmağa kudreti yetmeyen, yahut bir elini kaldırıp, diğer elini kaldıramayan, kaadir olduğu kadar kaldırır. 
Ellerini kaldırarak tekbir almakta hizmet: Sağır ve âmâ gibi mazurlara ilâmdır ki, cehri tahrîme,  âmâları ve ellerin kaldırılması, sağırları, namaza başlamağa agâh eder. 

2- Ellerini kaldırırken el parmaklarını açmaktır. Onun da keyfiyeti,

— 201 —

parmaklarını ne büsbütün birbirine bitiştirmiş ve ne de büsbütün açmış, olmayıp belki, tabiî haliyle yaygın bulundurmaktır.

3 - Gerek ellerin, gerek parmakların iç yüzü, kıbleye karşı gelmektir.

4 - Muktedînin iftitah tekbiri, imamın iftitah tekbirine, yakın olmaktır.  İndel-imameyn, muktedînin iftitahı imamın iftitahından sonra (yâni fâsılasız ve onu müteakip) olmaktır. 
(Cevazda ales-sahih  hilâf yoktur. İhtilâf, imamın hali teyekkun olunmakla beraber  evleviyyettedir).
5- Erkek kısmı, ellerini sağı sol üzerinde olarak, göbeği altına koymaktır. Koyuş şekli, sağ elin serçe ve baş parmaklarını, sol bileğin iki tarafından halkalamak üzere (ki, tahlik tâbir olunur) sağ elin içini, sol bileğin üzerinde bulundurmaktır. 
(Namazda el bağlamak, iftitah tekbirini müteakiben ellerini yanlarına indirmeyerektir. Musâlli namazın her kıyamında el bağlar velev hükmen kıyam olsun). 
— 202 —
6- Kadın kısmı, ellerini sağını solu üzerine götürerek -tahliksiz-göğsü üstüne koymaktır. 

7- Senâ etmek, yâni "Subhaneke" okumaktır. (Terkibi ef'ali salât faslına bakınız).

8- Kıraet için taavvüz etmek yâni (Eûzü billâhi mineş-şeytânîr-râcîm) demektir. 

9- Her rekâtin evvelinde Fatihadan evvel tesmiye etmek yâni(bismillâhir-rahmanir-râhim) demektir.

10 - Fatihanın sonunda "temin etmek yâni" âmin demektir. 
11 - Muktedi ve münferit ittifâkla ve (indes-sâhibeyn) imam dahi tahmid etmektir. (Sahibeyn, imameyn demektir). 

12 - Bunları, yâni senâ ve ondan sonrakileri israr etmektir.

13 - Tahrîmenin iptida ve intihasında baş eğmeyerek itidal üzere bulunmaktır.

14 - Tekbîr ve teşmîi,  imam cehr etmektir. (Tekbîr tabiri, bayram ve cenaze namazlarının tekbirlerine şâmildir). 
— 203 —
İmamın namaza şüruu sahih olmak için, iftitah tekbîri ile kasdi tahrime etmesi lâzımdır. Yalnız cemaatin bilmesini kasd ederse sahih olmaz. 
15 - Kıyamda iki ayağın arasını, dört parmak kadar  açık bulundurmaktır.  (Açıklıkta ayaklar, yine kıble istikametinde bulunur. Mekruhatın 34 üncüsüne bakınız).

16 - Fatihaya zam olunacak sûre, sabah ve öğle namazlarında uzun mufassal, ikindi ve yatsı namazlarında orta mufassal, ve akşam namazında kısa mufassal, olmaktır.

Tıval, tavîlin ve kısar, kasîrin ve evsat, vasatın cem'idir. Mufassal, kesîrül-füsûl veya kesîrul-fevasıl mânâsına olarak, Mushafı şerifin, en son yedide biridir ki, başlangıcı çoğunluk indinde, Hucurat sûresidir.

İmdi, mebde-i mufassaldan sûre-i Burûca kadar: Tıvalı mufassal, sûre-i huruçtan "Lem yekün" sûre-i şerîfesine kadar: Evsat-ı mufassal, "Lem yekün" den nihayete kadar: Kısar-ı mufassaldır. 
Münferit ve imam, bunda müsavidir. İmamda, cemaate sıklet vermemek kaydi muteberdir. (Tâ ki, halkı tenfîr ile, cemaatin azalmasına sebep olmaya). 
— 204 —
Genişlik ve ikamet halinde, sünnet olan budur.  Sefer ve zarûret halinde, musâlli hangi sûreyi dilerse okur ve mesnun olur. Hazret-iResûl-i Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bir sabah namazını muavvezeteyn ile kıldırmışlar ve: Namazı kısalttınız sualine cevaben: "Bir çocuk ağladığını işittim, vâlidesinin telâşlanmasından korktum" buyurmuşlardır. (Zaîf, marîz ve hacet sahibi dahi,ilel-i mezkûreye mebni, ona ilhak olunur). Seferde dahi, sabah namazını muavvezeteyn ile kılmışlardır.

(Seferde sabah namazını sûre-i kâfirun ve sûre-i ihlâs ile kıldıkları dahi mervidir).

Sefer hali, dört rekâtlı farzların yarısının düşmesine tesir ederse, kıraetin tahfifine tesir edeceği, evleviyyette kalır.

(Bu bapta, hali karar ile halli istical, müsavi olup, seferber bulunan kimse, emn-u karar üzere dahi olsa, yine dilediği sûreyi okumak, ona mesnûn olur). 
17 - Ancak sabah namazının birinci rekâtini, ikinci rekâtinden - istihbaban - iki misli olarak uzatmaktır.  Peygamberimizden bugüne kadar, böyle devam ede gelmiştir.  Ve bunda ittifak vardır. 
— 205 —

18 - Rükûa varırken "Allahu ekber" demektir.

19 - Rükûda üç kere "Subhane rabbiyel-azim" demektir. 
20 - Rükûda iken, dizlerini elleriyle tutmaktır. 

21 - Erkekler, rükûda dizleri üzerinde ellerini parmaklarını aralık bulundurmaktır.

(Kadınlar parmaklarını biribirinden ayırmayarak, ellerini dizleri üzerine, yalnız koymakla iktifa ederek dizlerini tutmazlar).

22 - Erkek kısmı, rükûda inciklerini dik tutmaktır. (Kadınlar dizlerini bükük bulundururlar).

23 - Erkek kısmı, arkasını düz bulundurmaktır. (Dizlerini ve dirseklerini dik tutmakla, arka dümdüz hale gelir.) (Kadınlar bunda dahi, erkeğe muhalif olarak sırtları eğik bulunurlar.)

24- Rükûda başını sağrısı ile bir doğrulukta bulundurup, ne yukarıya dikmek, ne de aşağıya eğmektir.

25 - Rükûdan kalkmaktır.

26 - Rükûdan sonra mutmain olarak kaim olmaktır.

27 - Secdeye varır iken yere iptida dizlerini ve sonra ellerini ve sonra yüzünü koymaktır.

28 - Secdeden kıyama kalkarken, bunun aksine olarak iptida, yüzünü, sonra ellerini kaldırıp (Dizlerine koyarak ve iki ayağına birden dayanarak) dizlerini yerden kaldırmaktır. 

29 - Secdelere varırken (Allahü ekber) demektir.

30 - Secdelerden kalkarken "Allahü ekber" demektir.

— 206 —
31 - Sücudu iki elleri arasına etmektir. 
32 - Secdelerde üçer kere "Sübhane rabbiyel-âlâ" demektir. 

Musâllî sücudda başka bir şey okumaz. İmam Şâfîi hazretleri demişler ki, musâllî rükûda:

اَللّٰهُمَّ لَكَرَكَعْتُ وَلَكَ خَشَعْتُ وَلَكَ اَسْلَمْتُ وَعَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ

"Allahım! Sana rükû ettim, sana boyun eğdim, sana teslim oldum ve sana güvendim."

Secdede ise:

سَجَدَ وَجْهِيَ لِلَّذِي خَلَقَهُ، وَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ بِحَوْلِهِ وَقُوَّتِهِ، فَتَبَارَكَ اللّٰهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ
"Yüzüm, kendisini yaratana ve göz, kulak verip şekillendirene secde etmektedir. Yaratanların en güzeli olan Allah ne Uludur!" cümlelerini ilâve eder. 
Bir kavle göre, rükû ve sücud tesbihleri ve tekbirleri vâciptir. 
— 207 —
33- Erkek kısmı sücudda karnını uyluklarından ve dirseklerini yanlarından ve kollarını yerden uzak tutmaktır. 
Kolları yanlardan ayırmak, izdihamın gayride mesnundur. Cemaatın izdihamında, -başkalarına ezâdan sakınmak için- terk olunur. 

34 - Kadın kısmı sücudda alçalıp, kollarını yanlarına bitiştirmek ve karnını uyluklarına yapıştırmaktır.

35 - Secdeden doğrulup oturmaktır ki, maksûd iki secde arasındaki celsedir. 
36 - Celsede, tahiyyat hali gibi, iki ellerini uylukları üzerine koymaktır. 
37 - Gerek celsede ve gerek kadede erkek kısmı, sol ayağını yere yayıp, sağ ayağını, parmaklar kıbleye müteveccih olmak üzere, dikmektir. 

38 - Kadın kısmı, kalçası üzerine oturup, ayaklarım sağ tarafa yatık olarak çıkarmaktır.

— 208 —
39- Tahiyyatın teşehhüdünde, yalnız sağ elinin  şehadet parmağiyle  işaret eylemektir.
İşaret: Esnâyı şehadette "Lâ ilâhe" der iken sağ elinin şehadet parmağını kaldırmak ve "İllâl-lâh" der iken indirmektir. 

40 - Teşehhüd kıraetini ısrar eylemektir.

41 - Üç ve dört rekâtlı farzlara göre, ilk iki rekâtın mâdâsında yalnız fâtiha okumaktır.

42 - Kade-i ahîrede tahiyyattan sonra, Aleyhis-sâlâtü ves-selâm efendimiz hazretlerine salâvat okumaktır. Şu veçhile okunur:

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى اٰلِ إِبْرَاهِيم إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
اَللّٰهُمَّ بَارِكَ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى اٰلِ إِبْرَاهِيم إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

43 - Salâvattan sonra duâ okunur.

Namazda Arapçadan başka dilde duâ okumak haram olup, Arapça olan duâ dahi halk kelâmına benzememek için âyetlerden ve hadîslerden alınmış olmalıdır.

Âyeti kerîme olan duâlar şunlardır:

— 209 —
﴿ رَبَّنَا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ ﴾
﴿ رَبَّنَا اٰتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا ﴾
﴿ رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ ﴾
﴿ رَبِّ اجْعَلْنِي مُقِيمَ الصَّلَاةِ وَمِن ذُرِّيَّتِي رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاء ﴾
﴿ رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ ﴾
﴿ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ أَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ أَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَامًا ﴾

gibi âyetlerdir ki; bunlar namazın kâde-i âhirinde duâ kasdiyle okunur. Kur'ân (yâni kıraet) kasdi ile okunursa tahrîmen mekrûhtur. Hadîs-i şerîf olan duâlar da şunlardır:

اَللّیٰهُمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْماً كَثِيراً، وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ، فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي، إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مِنَ الْخَيْرِ مَا عَلِمْتُ مِنْهُ وَمَا لَمْ أَعْلَمْ وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الشَّرِّ كُلِّهِ عَاجِلِهِ وَاٰجِلِهِ مَا عَلِمْتُ مِنْهُ وَمَا لَمْ أَعْلَمْ
— 210 —
44 - Birer selâm ile, evvelâ sağa ve sonra sola başını çevirmektir. 
45 - Her iki tarafa "Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh" diye selâm vermektir. 

46 - İmam her iki tarafa selâm verirken "aleyküm" hitabı ile kendisine muktedi bulunan, bil-cümle cemaatı ve hafaza meleklerini niyet eylemektir.

47 - Muktedi selâmında cemaat ile beraber imamı niyyete almaktır.

48 - Münferid, selâmında melekleri niyyet eylemektir. 

49 - İmam ikinci selâmda sesini, birinci selâmdan daha yavaşlatmalıdır.

50 - Muktedînin selâmı, imamın selâmına mukarin olmaktır.

51 - Mesbuk olan muktedi, imamın namazdan ferağına yâni, ikinci selâmına muntazır olmaktır.

(İntizar edilmeyen yerler, Sücud-i sehiv babında zikr olunur. Mesbuk o intizarında, tahiyyattan; sonraki salâvatı okur mu?

Bazıları: Evet, hattâ duâyı dahi okur. Ve bazıları: Onları okumayıp şehadet getirir. Ve bazıları da: Tahiyyattan sonra hiç bir şey okumayıp sükût eder, dediler. Tahiyyatı teenni üzere okur, deyen de oldu. Lâyık olan, bununla fetvâ olunmaktır).

ÂDÂBI SALÂT: (NAMAZIN ÂDÂBI)

Âdâb edebin cem'idir. Edeb,  Rasûl aleyhis-sâlâtu ves-selâmın bir veya iki kere işleyip,  muvazabet buyurmadıklarıdır: Rükû ve
— 211 —
sücud tesbihlerinin ziyadesi, ve kıraeti mesnûnenin fazlası gibi ki, sünnetin ikmali için meşrû' olmuştur. 

Şunlar, namazın âdâbı cümlesindendir:

1 - Erkek kısmı iftitah tekbiri sırasında, ellerini yenlerinden çıkarmak,  meğer ki, soğuk gibi zaruret, mâni ola.
2 - Musâllî erkek veya kadın olsun kıyamda  secde yerine, ve rükûda ayaklarının üzerine, ve sücudda burnunun ucuna, ve kuudda kucağına bakıp "Allâhı görüyormuş gibi ibadet et, çünkü sen onu görmezsen de o seni görür." hadîsi şerîfi müeddasını mülâhaza ederek ma sivallâh ile meşgul olmamak ve selâmda omuz başlarına bakmak.

Ezer musâllî görmekten mahrum, yahut karanlıkta ise, azametullâhı mülâhaza, ona kâfi olur.

3 - Öksürmeği, itiyâd etmeyerek, elden geldiği kadar onu defetmek.  Geğirmek dahi öksürmek gibidir.
4 - Esnemekten ağzını tutmak. 
5 - Kamette "Hayyalel-felâh" denildiği vakit  cemaat ve mihrap yakininde bulunduğuna göre, imam namaza kıyam etmek.

Eğer imam mihrap yakınında değil ise, her saf, imam kendilerine yaklaştıkça kıyam eder.

Ve eğer imam cemaatın önlerinden geçerse, cemaat onu gördüklerinde kıyam ederler. 

6- Kad kametis-salât, denilirken, imam namaza başlar.

(Ebû Yûsuf hazretleri: Kametten fâriğ olunmağı müteakip, imam namaza başlar, demiştir ki, diğer üç imamın dahi reyleri budur. 
— 212 —

TERKÎBİ EF'ÂLİ SALÂT: (NAMAZ FİİLLERİNİN TERKİBİ)

Bu fasılda namazın iptidasından intihasına kadar olan af'al ve ait olduğu yerleri zikrolunup, onların farz veya vâcip, yahut sünnet olmasından ibaret olan evsafı evvelce bildirildiği için, beyan olunmayacaktır.

Erkek kısmı namazda -hangi namaz olursa olsun- durmak kasd ettikte ellerini yenlerinden çıkarır,  sonra kulakları hizasına kaldırır, tâ ki, baş parmakları kulaklarının yumuşağının hizasına varmış olur. 
Hurre olan kadınlar, ellerini omuzları hizasına kaldırırlar. 

Kalkık halde gerek erkek, gerek kadın ellerinin içini kıbleye karşı bulundurur, parmaklarını dahi ne açar, ne sıkar.

Her musâllî sonra niyyet (yâni akdi kalb) ederek medsiz  (Allahu ekber) der. 
— 213 —

Namazı niyyet edici olmak, tekbirin slhhati için dahi şarttır. Malûmdur ki, musâllî, ne yalnız tekbir ile, ne de yalnız niyyet ile, namaza başlamış olamaz. Belki, hem tekbir almak, hem de niyyet eylemek ile namaza şürû etmiş olur. Araları, namaza yabancı olan, kavl veya fiil ile fasl edilmiş olmadıkça niyyeti, tekbirden evvel etmek dahi, sahihtir. Zira ki, hükmen mukarin demektir. Niyyeti, tekbirden sonra etmek sahih değildir. Nitekim, tahrîmenin şartlarının birincisinde ve üçüncüsünde zikr olunmuştur.

"Allahü ekber" yerine "sübhanallâh" yahut "lâ ilâhe illâllâh" ve yahut "el-hamdü-lillâh" gibi, her zikri halis ile namaza başlamak, sahih olup,  vâcip olan tekbir, terk olunduğu için tahrîmen mekrûh olur.

Zikri halis: Hacet talebi ile karışık olmayan zikir, ki sırf Allahı zikretmektir. "Allâhümmagfirlî" gibi mağfiret talebi için ve "lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" gibi talebi havl ve kuvvet için ve "mâ şâallâhu kân" gibi fenalığın def'i talebi için ve besmele-i şerîfe gibi talebi bereket için olan cümleler ile, namaza şürû etmek sahih değildir.

Musâllî iftitah tekbîrini müteakip, ellerini yanlarına salıvermeyerek -keyfiyeti, süneni salâtta mezkûr olduğu üzere- el bağlar ki, buna itimad tâbir olunur. İtimad, zâhiri mezhepte süneni kıyamdır. Velev, hükmen olsun. 

Her kıyam ki, onda karar ve zikri mesnûn vardır, musâllî onda itimad eder: Halî senâ, kunut, cenaze namazı gibi.

Kavmede karar, ve bayram tekbirleri arasında zikri mesnûn, olmadığından musâllî, onlarda itimad etmeyip, ellerini yanlarına salıverir.İtimadı müteakip, musâllî istiftah eder,  yani sübhaneke okur:
سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَبِحَمْدِكَ ٭ وَتَبَارَكَ اسْمُكَ ٭ وَتَعَالَى جَدُّكَ ٭ وَلَا إِلٰهَ غَيْرُكَ

Bunda "ve celle senâüke" cümlesi yoktur. Onu derse men olunmaz, demezse emrolunmaz. Cenaze namazının gayride, onun terki evlâdır, İhtimal

— 214 —

ki, farkın vechi cenaze namazında duâ matlûp olup, o cümle cenazenin haline daha muvafık olmasıdır. (Nitekim cenaze bahsinde gelecektir.)

Subhanekeyi her musâllî okur. Muktedi dahi imam kıraete başlamış olmadıkça, okur. Kıraeti gerek cehr ve gerek ihfa etsin. 

Duâ-i teveccühü ki;

﴿ إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ ﴾
âyeti kerîmesidir.  Ne namaza başlamadan önce ne başladıktan sonra okumaz. 
Sübhaneke'nin mânâsı: "Allahım seni noksan, sıfatlardan tenzih ederim. Sana hamd ederim.  Senin ismin mübarek, saltanat ve azametin yücedir. Senden başka tanrı yoktur."
Tenzih ile -ki, onun da meali tevhiddir- başlanıp tevhid ile hatm olunmuştur. Senâi alellâh, hususunda nüutu selbiyye ve sıfatı sübutiyyenin zikrinden, celâl ve cemalde ve bütün ef'alde, gayeti kemale terekki hasıl olmuştur ki, o da ülûhiyyet ile  ve infirad, ehadiyet ve samediyet ile ihtisas ve imtiyazdır.
Musâllî, istiftahtan sonra teavvüz eder, yâni "Eûzü billâhi mineşşeytânir-racîm" diye şeytanı matruddan, Cenâb-ı Hakka iltica eyler. 
Teavvüz kıraet içindir. Bundan dolayı, onu imam veya münferid olan okur. Muktedi bulunan okumaz. Çünkü, onun kıraeti yoktur. Mesbuk, onu hali infiradda yâni -mâ sabakı kazâya- kıyamında senâdan sonra okur. 
— 215 —

Bayram namazlarında imam eüzuyu, tekbirlerden sonraya bırakır. Zira kıraet tekbirlerden sonradır.

Musâllî sonra besmele çeker. Yâni "Bismillâhir-rahmânir-rahîm" der. Besmele dahi eüzu gibi kıraet içindir. Bunun ondan farkı şudur ki, eûzu kıraetten evvel yalnız ilk rekâtte olur.  Besmele ise, her rekâtta ve ancak, Fâtihadan önce olur. Fâtiha ile süre arasında besmele mesnûn olmaz. 

Besmeleden sonra musâllî fâtiha kıraet eder. Ve bitiminde âmin der. Ondan sonra, zammi sûre veya âyetler gelir.

Eûzu ve besmele gibi, kıraet dahi muktedi olmayan musâlliye aittir. Muktedînin temini, imamın cehri halindedir.

Sonra, her musâllî "Allahu ekber" diyerek rükûa varır.

Bu tekbire eğilmeğe başlamakla iptida edip, eğilmenin bitmesiyle tekbir dahi nihayet bulmuş olur ki, inhinanın tamamlanmasında rükû tesbihlerine şürû etmekle, namaz hallerinin hiç biri, zikirden boş olmamış olur.

Erkek kısmı rükûda dizlerini elleriyle kavrayarak ve parmaklarını aralık bulundurarak, arkasını düz ve başiyle sağrısını, bir istikamette ve dizlerini ve dirseklerini dik tutar. Beli veya dizleri yay gibi bükmek tenzîhen mekrûhtur.

Kadın kısmı ellerini dizleri üzerine kor. Parmaklarını aralık bulundurmaz, ve dizlerini dik, ve arkasını -istikamet üzere- düz tutmaz.

Rükûda her musâllî -en az- üç kere "sübhane rabbiyel-azîm" der. Sonra "semiallâhü limen hamide" diyerek, rükûdan başım kaldırıp -itmînan üzere- doğrulur.  "Rabbenâ Lekel-hamd"dahi der.
Tahmidde efdâl olan: "Allahümme rabbenâ ve lekel-hamd" demektir.  (Allahümme rabbenâ lekel-hamd) yahut (Rabbenâ ve lekel-hamd) veyahut (Rabbenâ lekel-hamd) dahi denir.Sevabın çokluğu, harflerin çokluğu nisbetindedir.
— 216 —

Sonra musâllî "Allâhu ekber" diyerek secdeye varır. Alnını yere koymakla beraber tekbîri de sona erdirir. Secdeye varırken -bir özür mânii olmadıkça- yere evvelâ dizlerini ve sonra ellerini koyup, yüzünü iki elinin arasına koyarak, alnını ve burnunu yere götürür, ve -itmînân üzere olarak- tesbih eder ki, en az üç defa "subhâne rabbiyel-âlâ" der.

Erkek kısmı secdede, karnını uyluklarından ve kollarını koltuklarından uzak tutar. 

Kadın kısmı secdede alçalıp kollarını yanlarına zam, ve karnını uyluklarına bitişik tutar.

Gerek erkek ve gerek kadın olsun, secdede ellerinin parmaklarını kıbleye doğru tutup, onları biribirine bitiştirir,  ayaklarının parmaklarını dahi, yere dikerek, parmak uçlarını kıbleye doğrultur. Sonra, "Allahu ekber" diyerek secdeden başını kaldırıp -itmînân üzere- celse yapar.  Ve ellerini uylukları üzerine kor, sonra yine "Allahu ekber" diyerek ikinci secdeyi, birinci secde gibi ifâ eder.

Sonra, ikinci rekâte kıyam için "Allahu ekber" diyerek başını kaldırır ve evvelâ, başını, sonra dizlerini kaldırıp, özrü olmadıkça elleriyle yere dayanmayarak kalkar. İkinci rekât birinci rekât gibidir. Şu kadar ki, onda el kaldırma, Sübhaneke ve eûzu yoktur.

İkinci rekâtın ikinci secdesinden sonra, kuud edip erkek ve kadın kendilerine mahsus şekli ile celse, bulunur, ve tahiyyat okur. Ve şehadete gelinildikte -lâ derken- şehadet parmağını kaldırmak ve -illâ derken- yerine koymak sûretiyle, işaret eder. İfâ keyfiyeti, süneni salâtta zikr olunmuştur.

Kaade-i ûlâda, tahiyyat üzerine bir şey ziyade etmez. Zira onu müteakip, üçüncü rekâte kıyam vâciptir.

Rükûda, sücûdda, teşehhüdde Kur'ân kıraeti, eimmenin icmaı ile mekrûhtur. 

Tahiyyat: Tahiyyenin cem'idir ki, -karşılaşma sırasında- selâmlaşmak kabilinden olan ve fil-asıl, "Hayyâkellâh" diye, hayatın bekası temennisini mütezammin bulunan duâyı etmek, demek olup, burada maksud mülk ve azamete delâlet eden, en aziz elfaz ve ibadatı kavliyedir. Onda müstahap olan dahi, İbni Mes'ûd hazretlerinin tahiyyatını okumaktır ki, Müşarün-ileyh hazretleri: Resûl-i Ekrem sallâ-llahü teâlâ aleyhi

— 217 —

ve sellem hazretleri, elimi, mübarek elleri arasına alarak, Kur'ândan sûre talim eder gibi, bana tahiyyatı talim buyurdular ve dediler ki, sizin biriniz namazda oturduğu vakit:

اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ، وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّیبَاتُ، اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ، السَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحِينَ. أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

desin, buyurmuştur. Buna, İbni Mes'ûd'un teşehhüdü dahi denir.

Bunların mânâlarına gelince: "(Et-tahiyyâtü lillâhi): Bütün ibadatı kavliyye, (ves-salâvatü) ve bütün ibadatı bedeniyye, (vet-tayyibâtü) ve bütün ibadatı mâliye, Hak celle ve alâya lâyıktır, demek olup, bu kelimatı şerife, mîraç gecesinde Hazret-i hâtemül-enbiyâ (aleyhi ve aleyhimüs-salâtü ves-selâm) efendimizden sâdır olmuştur. Kendileri, ilhamı rabbani ile, bu tahiyyat ve tâzîmatı ettiklerinde, Cenab-ı Zül-celâl vel-ikrâm: Ey nebiyyi âlî câh, sana "selâm ve rahmetullâh ve berekâtullâh" olsun, meâlinde olan: (Es-selâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtühü) kavli kudsîsiyle reddi tahiyyat, buyurmuştur.  Tahiyyata, ehli islâmın tahiyyeti olan selâmı, ve salâvâta, o mânâda olan rahmeti, ve tayyibata, münasibi olan berekâtı, mukabil kılmıştır. Hazret-iNebiyy-i Ekremin, tahiyyat ve salâvât ve tayyibattan ibaret, üç kelimesine mukabil, Hazret-i Hâllâk-ı Kerîm, selâm ve rahmet ve berakâttan ibaret, üç kelime ile, ifaza-i in'am ve tekrîm buyurmuş olup, Nebiy aleyhisselâm dahi, Ekrem ve ecvedi hâlkullâh olmakla, o feyzi rabbaniden olan ihsanını, bil-cümle Enbiyâ ihvanına ve meleklere, insü cinden olan, müminlerin sulâhâsına atf ederek:  (Es-selâmü aleynâ ve âlâ ibâdıllâhis-sâlihîne)
— 218 —

buyurmuşlardır. Bunun üzerine bütün melekler ve bilhassa Hazret-i Cibril, vahy ve ilhamı Hazret-i Rabb-ü Celil ile: "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh" diye kelimeteyni şehadeteyni tertîl eylemişlerdir.

İşte teşehhüdü İbni Mes'ûd, tâbir olunan "Et-tahiyyât" böyle dört takım kudsî kelimattır. 

Şehadet ederim ki, demek: Bilir ve beyan ederim ki demektir. Şehadeti saniyede onlar dahi, Zât-ı Hazret-i Risalet hakkında üç şey cem etmişlerdir ki, biri eşrefi esma-i nebî olan, Muhammed namı âlîsi, ve biri eşrefi evsafı insan olan, Abdiyyet, ve diğer biri insan için en şerefli vasıf olup, müstelzemi nübüvvet bulunan, Risalettir.

Musâllî Et-tahiyyât okur iken, Cenâb-ı Hakka tahiyyat, ve Nebiy aleyhisselâma ve nefsine ve evliyaullâha selâm eder gibi, o elfazı mübarekeyi - mevzu olduğu maânîyi kasd ederek - alâ vechil-inşa okur. 
Farzların iki evvelki rekâtlerinden sonrasında - ki, akşam namazının üçüncü rekâatine dahi şâmildir - Fâtiha okunur. Ve anlatıldığı şekil üzere oturup, zikr olunan teşehhüdü okur.  Ve sonra, Nebî aleyhis-selâma salâvât getirir ve sonra Kur'ânın elfazına ve sünnete müşabih şey ile duâ eder ki, Nebî aleyhis-salâtü ves-selâma salâvattan sonra olan duâ, makbul olur. Sonra da, evvelâ sağına ve sonra soluna: "Es-selâmü aleyküm ve rahmetüllâh" diyerek kendisiyle beraber olan cemaatı ve hafazayı, niyyet eyleyerek selâm verir.
— 219 —

İMAMET ve CEMAATLE NAMAZ:

İmamet: Namazının bir cüzünde imama ittiba'dır.  O ittibaı edene muktedi tâbir olunur ki, onun Müdrik, Mesbûk, Lâhik, enva-i âtide anlatılacaktır. 

İmamlık, bizce müezzinlikten efdâldir. Nebî aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretlerinin ve hulefa-i râşidînin, rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn hazeratının muvazabetleri imametedir.

Efdâl olan: İmam, hem de müezzin olmaktır. İmam Ebû Hanîfe hazretleri, imamlık meziyyeti ile ezan okumanın faziletini cem etmişlerdi.

Namazı cemaatle kılmak - özürsüz olan  - hür erkekler için  - kavli esah üzere -  kuvvette, vâcip derecesinde sünneti müekkededir.  Çünkü, cemaat üzerine, müvazabeti seniyye vâki olmuştur. Ve hâdîsi şerîfte: Cemaatin namazı, sizin birinizin yalnızca kıldığı namazdan, yirmi beş cüz ve diğer rivayette yirmi beş derece efdâldir, buyrulmuştur.  Mükellefe, onu özürsüz terk etmek olamaz. Bir şehir ahalisi, onu

Bunlar mesacidi selâsenin gayri hakkındadır. Mesacidi selâse ki, Mescidi haram. Mescidi şerifi nebevî, Mescidi aksâ'dır. Onlardaki fazileti cemaat, binlerce derece daha fazladır.

— 220 —

bilâ özür terk ederlerse, emr olunurlar. Kabul ve imtisal ederlerse ne âlâ. Etmedikleri takdirde kıtâl olunurlar. Zîra, cemaat şeâiri İslâmiyyedendir ve bu dîni mübînin hasaısındandır.

Cemaatin fazileti, bir kişi ile de hasıl olur. Velev ki, sabi mümeyyiz  veya kadın  ve hattâ, ev içinde dahi olsun. 
Amma, cuma namazı için, cemaatin imamdan başka, üç yahut iki  kişi olması şarttır. Nitekim, bâbında mezkûrdur.
(Cemaatin hikmeti meşrûiyyeti, ehli salât arasında, ülfet nizamının ayakta durması  ve bir de, bilmeyenin bilenden, ef'ali salâtı teallüme alıştırılmasıdır.)
Ricâli esıhha  için, imamlık etmekte şurut-u sıhhat altıdır: İslâm, bülûğ, akl, zükûret, kıraet, özürden selâmet.
İslâm, şartı umûmidir. Münkiri baas olmak, yahut Hazret-i Sıddîkin hilâfetini veya sohbetini münkir bulunmak veyahut Hazret-i şeyhayne - iyâzen billâhi teâlâ- sebbeylemek, yahut şefaati inkâr etmek gibi,  kendini ikfar edici sıfatı zahir olmuşken, izharı islâm edenlerin imamlığı sahih olmaz.
— 221 —

Bulûğ, çünkü, sabinin salâtı nefldir. Onun nefli ise, kendine lâzım değildir.

(Yâni, bâliğin sabiye uyması, ne farzda ve ne neflde sahih değildir. Çünkü, sabînin farzı nefl olmasına ve nefli dahi kendine ademi lüzûmuna mebni, bâliğin sabiye uyması, her iki hale göre, kavinin zaîfe bina edilmesi demek olacağından sahih olmaz.)

Akl, çünkü, aklı olmayanın namazı sahih değildir. Sekran gibi.  Zükûret, (erkekliktir) Bu şartla kadınlar hariç kalmıştır.

(Kadının kendi hakkında namazı sahih olduğu halde, erkeğin ona iktidası sahih olamaz.)Çünkü, kadınların arkada durmaları emrolunmuştur.

(Böyle bir emr ise, onların arkalarında ve yanlarında namaz kılmaktan nehy demektir.)

Hunsâ dahi, hükümde kadındır.  Kadından gayrisi ona İktida edemez. 
Kıraet, okumaktır. İhtilâfı imam ve imameyn üzere namaz sahih olacak âyetin ezber okunabilmesidir. 

(Bu şarta binaen, okuyanın ümmiye, yahut dilsize iktidası sahih olamaz. Ümminin, dilsize iktidası dahi sahih olamaz. Çünkü, ümmi iftitah tekbirini alabildiği cihetle dilsizden akvâdır.)

Amma ümminin ümmiye ve dilsizin dilsize iktidası sahihtir.

Özürlerden sâlim olmak, çünkü, özürlünün salâtı zarûrîdir. (yâni, ancak zarureti özrüne mebni, sahih olmuştur.) Artık, ona mâzürden başkasının iktidası sahih olamaz.

Âzar, Ruafi daim, ihtilâtı rîh, fe'fee, temteme, lusga gibi şeylerdir. "Ruâf, infilât için, kitab-ut-taharenin özürlüler faslında malûmat vardır.

— 222 —

Fe'fee, ve temteme: Fa ve ta harfini tekrarlamak sûretiyle muntazam konuşmayanlardır ki, bunlara, kekeme ve pepe derler.

Lusga ise, bâzı harfleri değiştirerek konuşanlardır ki, bunlara da peltek denir.

İnfilâtı riha müptelâ olanın, silsi bevle müptelâ olana iktidası sahih olamaz. Çünkü, o iki özürlüdür (ki, onun hem hadesi ve hem habesi vardır). 

Peltek, pelteğin gayriye imam olamaz. Kur'ânda lusgadan hâli bir şey bulamayıp ta, gece ve gündüz saatlerinde lisanını ıslahtan âciz kalan kimsenin namazı, kendi nefsi için câizdir. Cehd ve tashihi terk ederse, namazı fâsiddir.

(Muhaşşinin ifadesine göre, aciz halinde, salâtının kendi nefsi için câiz olabilmesi dahi başkasına İktida etmesi mümkün olamamak ile mukayyed olup, eğer iktidası mümkün olur ise, namazı nefsi için dahi sahih olamaz.). 

(Şartı salâtın fıkdanından safim olmak), taharet ve setr-i avret gibi, salâtın şartlarından birinin mefkud olmaması demektir.

Şu şarta binaen hadesten veya necaseti mâniadan, tahir olmayanın  ve mestûrül-avre olamayanın, tâhir ve mestur olana imamlığı sahih olamaz. 
— 223 —

İktidanın sıhhatinin şartlan, takriben on dörttür:

(İktida, lûgatte mutlak mülâzemettir. Istilâhte bir kimse namazını, imamın namazına rabtetmektir. O kimseye muktedi denildiği gibi memûn dahi denir.)

1- Muktedi, kendi tahrîmine mükareneten imama mütabeatı niyyet etmektir.

Mukarenet, ya hakikî, yahut hükmî olur. Nitekim beyanı tahrîme şartlarında geçmiştir.Muktedi, hem salâtı ve hem mütabeatı niyyet eyler demektir. (Tahrîme şartlarının beşincisine bakınız.)

İmamın,  imameti niyyet eylemesi, kadınların ona iktidaları sahih olabilmek için şarttır. Muhazat ile lâzım gelecek, fesadı salâta binâen ki, onun meselesi meşhurdur. Mufsidatta zikr olunur.  Kavl-i eksere göre, cuma ve bayram namazları dahi olsa, böyledir.
(Yâni, cemi-i salâvatta bilâ fark, kadının iktidasının sıhhati için, imamın, imamete niyyet eylemesi şarttır. Nitekim Muhaşşi, müfsidat faslında kâfîden ve Tebyinden naklen tasrih etmiştir.). 

2- İmamın ökçesi, muktedînin ökçesinden ileri bulunmaktır.

(Bu mutedî bir olmak sûretinde zahirdir ki, imam ile yanyana ve onun sağına durur. Şu kadar ki, ökçesi imamın ökçesinden geri bulunur. Soluna, yahut arkasına durur ise, sünnete muhalif olduğu için mekrûh olur.)

İtibar ökçeyedir.  Hattâ muktedînin uzun ayaklı olmasından dolayı, - ökçesi geri olmakla beraber - parmakları, imamın ayağı parmaklarını, geçerse dahi zarar etmez. 
— 224 —

3- Kılınan namazda, imam muktedîden halen, yüksek olmaktır.

Meselâ, imam nâfilede iken, muktedi farz kılmamak gibi. 
4- İmamın kıldığı farz, muktedînin kıldığı farzdan başka olmamaktır: Biri öğlenin farzını kazâ, ve diğeri ikindinin farzını edâ veyahut, biri bir günün öğlesini, ve diğeri başka bir günün öğlesini kazâ, etmek gibi.  Çünkü, müşareket vardır, onda da ittihad gereklidir.

(Yâni, muktedi imama müşarik olmakla, namazları müttehid bulunmak lâzımdır ta ki, imamın namazı muktedînin namazını mütezammin olabilsin.)

Buna binâen, bir namazı nezr edenin, başka bir namazı nezr etmiş bulunana, iktidası sahih olmaz. Zîra, nezirlerde birlik yoktur.  Nezirlerde ihtilâf, farzlarda ihtilâf gibidir. 
Nâzirin hâlife, iktidası dahi sahih olamaz. Çünkü nezr olunan namaz akvâdır. 
— 225 —

Hâlifin nazire, hâlifin hâlife, - nezirlerin birliğinde - nâzirin nâzire, iktidası sahihtir.

5- Dört rekâtlı bir farzın, vakti çıktıktan sonra - kazâsı için akdolunan cemaatte  - imam mukîm olup ta, muktedi misafir olmamaktır. İmam - kılınacak namazın mertebesine göre - muktedîden ednâ olmamak şartına binaen ki, bu halde - ya kaade, yahut kıraet hakkında -farz kılan nâfile kılana, İktida etmiş olur.

(Malûm olsun ki, vakit dahilinde mukîmin müsafire, ve bilâkis müsafirin mukîme, iktidaları bütün namazlarda sahihtir. İki ve üç rekâtlı farzlar, seferde ve hazarda mütegayyer olmamakla, onlar müstesna olmak üzere, dört rekâtlı farzlara göre, mukîm bulunan muktedi, müsafir bulunan imamın selâmından sonra, namazını - kıraetsiz - itmam eder. Müsafir bulunan muktedi, mukîm bulunan imam ile beraber, namazını tam olarak kılar. Çünkü, vakit bâkî olmakla, muktedînin namazı, imamın namazına merbutan tamama tegayyür eder. Tegayyürün yokluğu, kazânın hususiyyetindendir. Vakit dışında ise dört rekâtlı farzlara göre, mukîmin müsafire iktidası sahih ve müsafirin mukîme iktidası gayr-i sahihtir. Çünkü, onda, kariyi zaîfe binâ etmek mahzuru vardır. Zîra İktida, birinci şefi veya ikinci şefi'de olmaktan hâlî olmayıp, birinci şefi'de yâni, ilk iki rekâtte olduğuna göre, müsafirin kaadesi, namazın ahiri olduğu için farz, ve mükîmin kaadesi kaade-i ûlâ olduğu için vâciptir. Farz ise, vâcipten akvâdır. İktida ikinci şefi'de vuku bulduğuna göre, mukîm bulunan imam, kıraet farizasını ilk şefi'de ifa etmiş olmakla ona göre, ikinci şefiin kıraeti nâfile iken, müsafir bulunan muktedi hakkında, kıraet henüz farzdır.)

6- İmam mesbuk olmamaktır. Zîra onun iktidada şüphesi vardır. 

(İmamın lâhik olmaması dahi meşruttur. Çünkü, lâhik, hükmen imam arkasında demektir. Hattâ kıraet etmez.)

Bunların kendi gibilerine dahi iktidaları sahih olmaz. Nitekim, Dürr-ü Muhtârda sarahat vardır. 
— 226 —
7 - İmam ile muktedinin arasını "Kadın saffı" ayırmamaktır. 

Şu mealdeki kavl-i şerif-i nebeviye mebni ki: İmam ile kendi arasında nehir, yol, kadınlardan bir saff, bulunan kimsenin namazı yoktur buyurulmuştur.

Eğer arada olan kadınlar üç olursa, son safa değin, her saftan üç kişinin namazları fâsid olur. (O kadınların sağından ve solundan birer kişinin namazları fâsid olur). Sairlerin iktidaları câiz( sahih) tir. Fetva dahi bunun üzerinedir. 

Ve eğer arada olan kadınlar iki olursa, yalnız onların arkalarındaki iki kişinin namazları fâsid olur. (Yâni, namazın fesadı daha arkadakilere geçmez. Kadınların sağ ve sol yanlarından iki kişinin dahi- namazlarının fesadına - bu söz münafî düşmez.)

Ve eğer safta yalnız bir kadın var ve erkeğin hizasında ise, sağ ve solundan onun hizasında olan birer erkek ile arkadan bir erkeğin namazları fâsid olur. 
— 227 —
8 - İmam ile muktedi arasında, ne kayık geçecek nehir,  ne de üzerinde aralıksız saflar olmadığı halde,  araba geçecek yol bulunmamaktır.
Mânî olan aralık, müftâ-bih kavle göre, iki saf sığacak kadar olan açıklıktır. 
(İki saf arasındaki açıklık ise, bir veya iki arşın miktarıdır. Bu da, her safın secde yerleri ile diğerlerinin kıyam yeri olarak mûteber olur.  Cami içindeki geniş meydan, birçok saflar sığacak kadar dahi olsa, iktidaya mânî değildir. Zîra mescid için müstakil parça hükmü vardır. Bayram namazgâhları dahi mescid hükmündedir. 
— 228 —

9- İmamın intikaalâtını anlamağı işkâl eder derecede, arada hâil(duvar) olmamaktır.

Eğer işitmek veya görmek sebebiyle, imamın intikaalâtına iştibah kalmıyorsa İktida, sahih olan kavle göre, sahihtir. Şu rivayete binâen ki, Nebiyy-i Ekrem sallâllâhü aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, Hazret-i Âişenin hanesi içinde namaz kılarlar ve nâs (ashâp) mescidi şerifi nebeviden, kendilerine iktida ederlerdi.

Buna göre, mescidi harâma bitişik olup da, kapıları dış taraftan olan evler ve menzillerden, haremi şerifte toplanan cemaatın imamına iktida, sima' ve rüiyyete binâen, imamın hali şüpheli olmadığı ve arada duvardan mâdâ hâil bulunmadığı cihetle sahihtir. 
10 - İmam râkip (binmiş) ve muktedi râcil (yaya) olmamaktır. 

11 - İmam Râcil ve muktedi râkip olmamaktır.

12 - İmam bir binek ve muktedi başka bir binek üzerinde olmamaktır. Zîra mekânın ihtilâfı vardır. İmamın bineğinde bulunursa, mekânın birliğine binâen, iktida sahih olur. 

13 - İmam bir sefinede ve muktedi, ona yakın olmayan başka bir sefinede olmamaktır. Çünkü, onlar da iki binek gibidir. Eğer yakınlaşırlarsa birlik hükmüne mebni, iktida sahih olur.

(Cemaat sahilde ve imam duran geminin içinde bulunmak sûretinde, arada yol veya -büyük nehir derecesinde- fasıla olursa, iktida sahih olmayacağını, İbni Nüceym merhum bahirde zikretmiştir.)

Dâbbe üzerinde salât mesaili, âtidedir.

— 229 —
14 - Muktedi mezhebinin muhalifi bulunan imamın halinden, akıcı kanın çıkması, ve ağız dolusu kusmanın vukuu gibi, kendi mezhebince, bir müfsit  vâki olduğunu bilip, ondan sonra da abdest almadığım teyekkun etmiş olmamaktır.
(Hattâ muktedi, kendi mezhebince, abdesti bozan bir şeyin, ondan sâdır olduğunu gördükten sonra, imam -abdest alacak kadar bir zaman- gaib olsa, ve o müddetçe, onun hali muktedînin malûmu olmasa, sahih olan: Onun hali büsbütün meçhul bulunmak sûretinde olduğu gibi iktidarım maal-kerahe  olmasıdır. Zîra abdest almış olmak muhtemeldir. Ve ona hüsn-ü zan etmek evlâdır). Ama, -mezheb muhalefeti olan hususlarda- onun ihtiyat etmez olduğunu bilirse, iktida sahih olmaz, o iktidasındaki, hususî halini, gerek bilsin gerek bilmesin. Eğer -hilaflarda- ihtiyatlı bulunduğunu bilirse, iktida etmek -kavli esah üzere- sahih ve mekrûh olur. (Deyrî; eğer hanefî mezhebinde, onun ihtiyatım bilirse, iktida mekrûh olmaz, demiştir.)
Muktedi, imamdan, onun mezhebince namazı ifsad eden bir şeyin meselâ: Kadına dokunmanın, yahut dirhem miktarında olan necisi hâmil olmanın,  vukuunu -imamın haberi olmadığı halde- bilse, ona iktida etmek, ekserin kavli üzere câizdir. 

Mesele, imam kendinin, o halini bilmemiş olmakla takyid olunmuştur. Tâ ki, niyyette kasdi olup, namazın sıhhatini dahi, kendi itikadına hamletmek, mümkün olabilsin.

Ama, mezhebin mutekid ve mukallidi iken,  imamdan kendinin malûmu olarak, mezhebinin hilâfı sudur etmiş olursa, oyun gibi olup, oynayanın ise, niyyeti olmayacağından, namazını sıhhate hamlin, bir vechi olamaz. 
— 230 —
(Görülüyor ki, şart-ı âhir, mezheb-daşının gayriye iktidaya âit olup, mezhebi muhalif bulunan, ehli sünnete iktida, yakinen mânî olmadıkça, câiz  ve imamlık edenlere, -hilâfatta- ihtiyat ve mezhep sahiplerine müracaat etmek lâzımdır. Meselâ, çıkış yerinden taşan kan, Hanefî mezhebinde abdesti bozar olduğundan, Hanefîye imamet edecek olan Şâfii, kan aldırdıkta, yahut hacamat oldukta veya burnu kanadıkta, ve keza kustukta, abdest almak lâzım gelir. 

Sabah namazında, Şafiî mezhebinde olan imama iktida etmiş bulunan Hanefîler, sabah namazının ikinci rekâtı rükûundan sonra, kunut etmekte olmalarıyle, o halde sâkıt olarak durur ve ellerini yanı başlarına salıvermiş bulunur. Bunu, fukaha Vitir babında zikretmişlerdir.

Abdestlinin  teyemmümliye iktidası, Şeyhayn indinde sahihtir. İmam Muhammed, sahih olmaya, dedi. Bu hilâf, şu hilâfa mebnidir ki,  Halefiyyet, toprakla sudan ibaret olan iki âlet arasında mıdır?
— 231 —
Yoksa, abdestle teyemmümden ibaret bulunan iki taharet arasında mıdır? Şeyhayn indinde, ihtilâf iki âlet beynindedir. Nass-ı Kerîmin, zâhiri dahi, buna delâlet etmektedir.  Buna binaen iki taharet müsavidir. İmam Muhammed indinde, ihtilâf iki taharet arasındadır.  Binaâenaleyh, (abdestlinin müteyemmime iktidası halinde) kavi zaîfe binâ edilmiş olur. Bu ise, câiz olamaz.
Cenaze namazında teyemmümlüye iktidanın sıhhatinde, hilâf yoktur. Gaasilin, masiha yâni, vuzu âzâsını yıkayarak abdest almış olanın, mesh ile abdest almış bulunana iktidası sahihtir. Gerek mestlere, gerek cubeyreye (kırık sargısına), yahut akarı olmayan yara  sargısına mesh etmiş olsun. 
Kaimin kaaide, (yâni ayakta durarak namaz kılanın oturduğu yerde rükû ve secde ederek  kılana) iktidası sahihtir. Zîra sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, maraz-ı mevtlerinde, kendileri oturduğu halde ve arkalarında cemaat kaaimen kılmışlardır. 
— 232 —
Kanburluğu, rükû derecesinde olmayan kanbura iktida sahihtir. Kanburluğu rükû derecesinde olan dahi, rükû için biraz eğilebilir olduğu takdirde, ona İktida Şeyhayn indinde câiz olur. Umum ulemâ, bunu ahzetmişlerdir. Esah olan da budur. Kaimin kaide iktidası menzilesindendir ki. (oturanda üst kısım)  ve bunda alt kısım müstevîdir. 
Mûmî'nin (îma ile namaz kılanın) kendi gibilere iktidası sahihtir. İmâ ederek namaz kılan iki kişinin (birbirine benzer olmaları) her ikisi oturdukları veya yan yattıkları halde, imâ eder olmakla olur. İmam oturur ve muktedi yan yatar olarak, imâ etmekte dahi, imamın hali muktedîden akva olmak hasebiyle, iktida yine sahih olur. 
Nâfile kılanın farz kılana iktidası sahihtir. Zîra zaîfi, kaviye binâ etmektir. Kıraette imamına tâbi olmuş olur. 
— 233 —
(Bundan teravih namazı müstesnadır ki, ercah olan, teravih kılanın, farz kılana iktidaen kılınmasının, câiz olmamasıdır. Çünkü, mezkûr salât, kendine has hüviyyette meşrû kılınmış olduğundan, sünnetin ikamesi uhdesinden çıkılmak için, onun hususî vasfına -ki, imamın teravih namazına niyyet etmesidir - riayet olunmak lâzım gelir. 
Bir şart veya rüknün fevatına (elden çıkmasına) mebni, imamın namazında sıhhate mânî olan şey  zâhir oldukta,  namaz lüzumen iâde olunur.  Hadîs-i şerifte; imamın namazı fâsid oldukta, arkasındakilerin namazları dahi fâsid olur, buyrulmuştur.
İadeden burada maksad, fukahâ arasında mustalah olduğu veçhile mueddada olan bir noksanı cebr ve ikmal edici iâde demek olmayıp  belki, o farzı yerine getirmek, ona farz olur, demektir.
Eğer imamın namazını mubtil olan şey, târî olmuş yâni, sonradan vukua gelmiş ise, cemaate iâde yoktur: İmam namazı müteakip mürted olsa. öğlenin edasından sonra, yalnızca cumaya saay eylese, cemaat dağıldıktan sonra imam - tilâvet secdesine avdet edip - kade-i ahîreyi iâde etmemesi, gibi. 

Namazın fesadı tebeyyün eden imama imkân dâiresinde -velev tezkire yazmak, yahut haber göndermek yoluyla olsun- cemaate namazlarım iâde etmelerini bildirmek, lâzım gelir. Muhtâr olan da budur.

Bunun, ihbarın vücubündeki, nâzîri, bir kimse diğerini pis su ile abdest alırken görmek, yahut üzerinde necaset bulunduğunu görüp haber vermektir.

Dirâyede, cemaatın kimler olduğu bilinmediğine göre,  onlara bildirmek imama lâzım olmadığı mezkûrdur.
— 234 —

CEMAATTAN ALIKOYAN ÖZÜRLER:

On sekiz şeyin  biriyle cemaatın huzuru  sâkıt olur:
1 - Yağmur. 
2 - Şiddetli soğuk. 
3 - Muteaddi havf, (tecavüz korkusu). 

4 - Şedit zulmet.

5 - Mu'sir olarak habs. 
6 - Körlük. 
7 - Mefluçluk. 
8 - Bir elin ve bir ayağın kesikliği. 

9 - Hastalık.

10 - Aksaklık. 
— 235 —
11 - Yağmurun dinmesinden sonraki çamur. 
12 - Kötürümlük. 
13 - İhtiyarlık. 
14 - Nahv ve lügatle değil de, fıkıh ilmiyle iştigal eden bir takım kimseler ki, sonra o kimseleri kaçırabilir. 
15 - Nefsinin arzu ettiği taamın hazır olması. 
16 - Teheyyu ettiği yolculuğu kasdetmek. 
17 - Bir hastaya bakmak ki, kendinin gaybubetinde o, hasta mütezarrır olur. 
18 - Gündüz değil de, geceleyin rüzgârın şiddeti. 

Mübah kılan özürlerden bir özre mebni cemaatten munkati' olan kimse, eğer özrü olmasa, cemaatte bulunmağı niyyet etmiş ise, ona cemaat sevabı hâsıl olur. Kişinin hayırlı niyyeti fiile gelmese bile kendisine nâfi olur.

— 236 —

İMAMETE EHAK OLAN:

Bir kavm yâni, rical topluluğu,  ictima edip de, içlerinde hane sahibi,  yahut vazife sahibi,  veyahut memleket emîri ve kadı gibi, velâyet-i âmme sahibi bulunmadıkta,  imamlığa, ulûmun hayırlısında mütebahhir olmasa bile, zâhiri fevahişten (ahlâk ve edebe mugayir hallerden), çekinir olmak şartiyle, namaz hükümlerini -hakkiyle- bilir  ve mesnûn olan kıraeti hâfız olan,  ehaktır.

Memleket emîri, kadı, hane sahibi, bir yerde bulunduklarında, memleket emîri mukaddem olup, ondan sonra kadı ve ondan sonra da hane

— 237 —
sahibi, imamete ehak olur.  Kadı dahi, mahalle imamına takdim olunur. 
Bunlar bulunmadığına göre, imamete, mezkûr minval üzere, namaz hükümlerini -en iyi- bilen ehak olup, ondan -yâni ilimde müsavattan- sonra, akre' olan -yâni tilâvette ve tecvitte ahsen bulunan- ehaktır. 
Sonra evra' (en ziyade veri' ehli) olan ehaktır. 
Ondan sonra esen (daha yaşlı) olan ehaktır. 
Ondan sonra hulkan, yâni insanlar arasında ülfeten ahsen olan ehaktır. 
Ondan sonra veçhen ahsen olan, yâni, en güzel yüzlüleri ehaktır. Zîra, güzel yüz -zahiren- iyi huya delildir.  Hem de nâsın cemaate rağbetlerini, tezyid eden şeylerdendir.
Ondan sonra, neseben eşref olan ehaktır.  Çünkü, ihtiram ve tâzim olunur.
— 238 —
Ondan sonra, sesi ahsen olan ehaktır. Çünkü, güzel sesi dinlemeğe - huzûa mebni - rağbet vardır. 

Ondan sonra, elbisesi çok temiz olan ehaktır. Elbisesi nazîf olan kimse, murdarlık ve çirkeften uzak olmak cihetiyle rağbeti - cemaatin çoğalmasını - mucip olur.

Ondan sonra başı büyük olan ehaktır. (Büyük baş, büyük akla delildir).

Ondan sonra, malen ekber  ve ondan sonra cahen ekber  bulunan ehaktır.
Eğer zikrolunan sıfatlarca, hep müsavi bulunurlarsa, aralarında kur'a atılır. Kimin kur'ası çıkarsa o geçirilir. Yahut ihtiyar ve intihap, cemaate bırakılır. Eğer onlar, ihtilâf ederlerse, itibar, ekserin ihtiyarınadır.  Ehak olmayanı ihtiyar ederse isaet etmiş olurlar, âsim olmazlar. Tecniste böyle mezkûrdur.
Mukîm ile misafirin içtimaında, ihtilâf olunmuştur: Onlar müsavidir, denildi. Mukîm evlâdır da, denildi. 
Hidaye sahibi, tecniste demiştir ki, cemaatin istemedikleri kimsenin, onlara imameti üç vech üzeredir. Şöyle ki, eğer onların istememeleri, o kimsede olan bir fenalığa mebni ise, yahut kendilerinin imamete, ondan ziyade ehliyetlerine binaen ise, mekrûh olur.  Ve eğer, o, onlardan ehak olup, kendinde bir fenalık dahi olmadığı halde, onlar kendisini, kerih görmekteler ise, geçip onlara namaz kıldırmak mekrûh olmaz. Çünkü, cahil ve fâsık olanlar, âlim ve salih bulunanları kerih görebilirler.

Kölenin ve azatlının ve âmânın imameti, kendilerinden efdali mevcut

— 239 —
olduğuna göre, tenzîhen mekrûhtur. Onların efdâli yok ise, kerahet dahi yoktur. 
Göçebe ve yerleşik, cahilin  ve ilim ve takvası olmayan, babası meçhulün  dahi, imametleri mekrûhtur.

Bunların imamlıklarının mekrûhiyyeti, hep cehalet kaydiyle mukayyettir ki, kerahet nekaise binaendir. Hattâ bedevi (göçebe) nazarîden (yerleşikten), ve köle hür olandan, ve veled-i zinâ (babası meçhul) veled-i rüşdden (doğru yoldan doğandan), ve âmâ basîrden, efdâl olursa, hüküm berakis (olarak kerahet, cahil olan hazariyi ve hür olanı ve veled-i rüşdü ve basîri, takdim etmekte) olur.

Fâsıkın ilmi dahi olsa, imameti mekrûhtur. Çünkü, dine ihtimamı olmadığı için, şer'an ihaneti, vâciptir. İmamete takdim sûretiyle tazim olunamaz. 

Men'i müteazzir olduğu takdirde, cuma ve sâir namaz için, başka camiye gidilir. Eğer ondan başka cuma kıldıran yok ise, onunla kılınır.

Mübtedî' - ki, Hazret-i Resûlullahtan (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) telâkki olunan hakkın hilâfına, bir nevi şüphe veya istihsana mebni,  ilim  veya amele  ve yahut hale  müteallik şey ihdasını
— 240 —
irtikâp etmek  sebebiyle, bid'at ehli olandır. Onun dahi imameti mekrûhtur. 
(İmam Muhammed hazretleri, Şeyhaynden bid'at ehlinin arkasında, namaz kılmak câiz olmadığını rivayet etmiştir. Müşârün-ileyhimâdan menkul olanın sahibi budur ki, bid'at! , kendisini ikfare sebep olmayanın  arkasında namaz kılmak maal-kerahe sahih olur. Şu kavli şerifi nebeviye mebni ki, "Her facirin ve her iyinin arkasında namaz lalın. Her facirin ve her iyinin namazını lalın. Her facir ve her iyi ile beraber savaşın." buyurulmuştur. Ve mecmeür-rivâyâtta demiştir ki, fasıkın yahut, "bid'atı, küfrü mucip olmayan" mübtediin arkasında namaz kılan, cemaat sevabını ihraz etmiş olur.  Ve lâkin, mütteki imamın, arkasında namaz kılanın sevabına nâil olamaz).
Emredin,  sefihin,  meflûcun (inmelinin), barası yâyı olan abraşın "abraş, teni lekeli", mürâinin, mütesanî'in,  meczumun "mis-" kinin", arkasında namaz kılmak mekrûh olur.  Ücret ile imamet edenin arkasında namaz kılmak, müteehhirînin üftaları üzere, mekrûh olmaz.
— 241 —
İmamın namazı uzatması (yâni, kıraet ve tesbih ile veya bunların gayri ile uzatmak) mekrûhtur. 

SAFLARIN TERTİBİ:

Çıplak olanların, cemaat olarak namaz kılmaları mekrûhtur.  Kadınların, kendilerinden biri imam olmak üzere, cemaat olmaları mekrûhtur. 

(Kadınlar, cemaate hazır olmazlar. Onların cemaate çıkmaları, Velev ki, cuma ve bayram namazlarını kılmak veya vaaz dinlemek için olsun, mutlaka yâni, kadın gerek genç, gerek ihtiyar, gece veya gündüz olsun mekrûhtur. Kadının muhtaç olduğu dînî meselesini, zevci bilmiyorsa, ehlinden öğrenip, zevcesine söyler).

Kadınlar, maal-kerahe cemaat olurlarsa, imamları kendi aralarında, yâni saf sırasında durmak, vâcip olup,  imam olan kadın, onlara ökçesiyle, tekaddüm eder. Eğer erkek gibi ileride durursa âsim olur, namaz sahihtir.

Uryan kimse, uryanlara imamet etmek sûretinde olduğu gibi ki, o

— 242 —
dahi,ileride durmayıp, onların aralarında, yâni saf arasında bulunur. Bunlar namazı oturarak îmâ ile kılarlar. 
Müktedî, bir erkekten ziyade olursa, velev mümeyyiz sabi, olsun imamın sağına, ona müsavi durur,  soluna ve arkasına durmak, sünnete muhalif olduğu için, mekrûhtur. Kadın bir olsa dahi, arkada durur. (Meğer ki, kendi gibi kadına iktida etmiş ola).
Bir erkek ile bir kadın bulunursa, imam olan erkek, cemaat olan erkeği sağına ve kadını arkasına durdurur. Birden ziyade muktedi, iki dahi olsa, imamın arkasında durur. Bir veya daha ziyade kadın dahi, bulunsa onların arkalarında durur. 
Cemaat çoğalıp saflar hâsıl oldukta, safların tertibi şöyle olur: Evvelâ erkekler,  sonra erkek çocuklar,  daha sonra kadınlar saf olur. 

İmam onlara, bunu emir ve işaret eder. Sık durup, açık yer bırakmamalarını ve doğru ve dürüst durmalarını söyler ki, bunlar safların sünnetlerindendir.

Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri bir hadisinde, doğrulunuz ki, kalbleriniz dahi doğrulsun, ve sıklaşınız ki, yekdiğerine rahm ve şefkat hâsıl olsun, diğer bir hadislerinde, safları ikame edin ve omuzlan muhâzî tutun ve açığı kapayın ve ihvanınızı elleriniz ile telyin edin, yâni, ihvanınızın omuzlarım okşayarak safa sokulun,  şeytana
— 243 —
boşluklar bırakmayın, saffı vasl edeni, Cenab-ı Hak vasl eder,  saf fı kat edeni  Allahü teâlâ dahi kateder, demektir. 

İkinci safta açık bulmayıp da, birinci safta bulan kimseye, o açığı tutmak için, ikinci saffı yarıp geçmek vardır. Zira onlar birinci saffı kapamağı, terk etmişlerdir. (Kendi taksirleri sebebiyle, hürmetleri yoktur.)

Erkek muktedîye göre, geride yalnız durmak, mekrûh olduğundan, saffı dolgun bulan kimse, bir diğerin gelmesine muntazır olup  rekâtın fevtinden korktuğu takdirde, saftan -meselenin hükmüne âlim olup müteezzi olmayacak- birini yanına çeker  ve illâ yalnız durur.

(Yalnız durmak -zamanımızda -evlâdır. Çünkü, meseleleri bilmeyen çok olmakla, saftan çekilenin namazı fâsit olmak ihtimali vardır.)

Safların efdâli, ilk saftır.  Ondan sonra, ikinci saf, ondan sonra üçüncü saf ve sırasiyle diğerleri. Efdâliyyet, imama yakin olmak meratibindedir. 
— 244 —

İMAMA UYULUP UYULMAYACAK YERLER:

Fiilî erkânda mutabeatın lüzumunda ihtilâf yoktur. Kavlî rükün olan kıraete gelince; bizce, muktedi onda imama mutabî olmaz. Belki onu istima ve insat eder. İmam, kıraeti, gerek cehr etsin, gerek cehr etmesin. 

Kıraetten mâdâ ezkârda, muktedi imama mutabî olup, imam onları ityan ettiği gibi, muktedi dahi ityan eder.

Erkânda mutabeatın lüzumuna, şu mesele bina olunur ki, muktedi, imamdan evvel, rükûdan veya sücuddan, baş kaldırırsa, avdet etmek gerektir. Onun rükûu, bu suretle iki ve sücudü üç olabilir.

Muktedî, rükûda üç kere "Subhane rabbiyel-azîm" ve sücudda üç kere "Subhane rabbiyel-âlâ" demeden, imam baş kaldırırsa, sahih olan budur ki, muktedi bunlarda, imama mutabî olup kalkar. 
Kaade-i ûlâda, muktedi tahiyyatı bitirmeden, imam üçüncü rekâte kıyam etse, muktedi tahiyyatı tamamlama vücubü ile mutabeat vücubü arasında muhayyerdir: Dilerse tahiyyatı tamamlar, dilerse imama uyarak kalkar. 
— 245 —
Kade-i ahîrede muktedi tahiyyatı bitirmeden, imam selâm verirse,  muktedi tahiyyatı itinam eder, sonra selâm verir. Zira, salâtın hürmeti, kendi hakkında bâkîdir. Ve her iki vâcibin, yâni tahiyyat ile selâmın bu suretle cem'i mümkündür.

Eğer salâvat ile duâlar, kalmışsa, muktedi onları terk edip, imam ile beraber selâm verir. Zira, sünnetin terki, vâcibin terkinden ehvendir.

Namazın aslından olmayan, şeyde muktedi imama mutabeat etmeyip durur: İmam namazda hangi rekâtta olursa olsun, bir secde ziyade etse, yahut son kaadeden sonra sehven,  kalksa muktedi ona mutabeat etmez,  ve imamı - tenbih için - subhanallah diyerek uyarır. Eğer imam kalktığı zait rekâtı, secde ile takyid etmeden, kuûda avdet ederse, muktedi beraberce selâm verir. Ve (secde-i sehiv ederler). Ve eğer imam zaid rekâtini, secde ile takyid ederse, muktedi artık, ona intizar etmeyip, yalnızca selâm verir.
Eğer imam, son kaadeden evvel, yâni onu unutarak, zaid rekâte kıyam eylerse, muktedi muntazır olup, imamı - mütenebbih olmak için - tesbih eder (İmam agâh olarak, kadeye gelirse ne âlâ, beraberce selâm verip secde-i sehiv ederler). Şayet muktedi, kendi kendine selâm verirse, farzı fâsit olur. Muktedînin selâmı, gerek imam, zaid rekâtini secde ile takyid etmeden olsun, gerek takyidden sonra olsun. 
İmamın teşehhüdünden sonra ve selâmından evvel, muktedînin selâm vermesi mekrûhtur. Çünkü, vâcip olan mutabeat, terk edilmiş olur. Farz olan son kade, mevcut olduğu için, namaz sahihtir. 
— 246 —

FARZLARDAN SONRAKİ DUA ve TESBİHLER:

Farz namazdan sonra, vârid ezkârın, sıfatına ve faziletine ve sâireye dair 

Son sünneti olan namazlara göre, farzı müteakip, onu takip eden sünnete kıyam etmek sünnettir. Farz ile sünnetin arasını, yalnız

اَللّٰهُمَّ اَ نْتَ السّلَامُ و مِنْكَ السّلامُ. تَبارَكْتَ ياَذَلْجَلالِ وَالْاِكْراَمِ
"Allahümme entes-selâm ve minkes-selâm tebârekte yâ zel-celâli vel-ikrâm  senasiyle fasl etmek müstahab olur.
Bundan,  ve Sahihayndeki rivayete  göre;
لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

"Lâ ilâhe illalldhü vahdehu lâ şerike lehû, lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve âlâ külli şey'in kadir.

Allahümme lâ mânia limâ âtayte velâ mûtiye limâ menâte velâ yenfeu zel-cedde minkel-cedd."

Ve Sahihi Müslimde, mezkûr rivayet, Hazret-i İbni Zubeyre göre, ses yükseltilerek:

ikrâm sahibi, senin inâyet ve bereketin sonsuzdur.

— 247 —
لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ وَلَا نَعْبُدُ اِلَّا اِيَّاهُ وَ لَهُ الْ فَضْلُ وَ لَهُ اثَّنَاءُلْحُسْنَى لَاِ الٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُجْلِصِينَ لَهُدِّينَ وَلَوْكَرِهَ الْكَافِرِونْ
"Lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerike lehû lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve âlâ külli şey'in kadir. Ve lâ havle velâ kuvvete illâ billahil-aliyyilazîm ve lâ nâbüdü illâ iyyâhü ve lehûl-fadlü ve lehüs-senâül-hüsnâ lâ ilâhe illallahü muhlisine lehüd-dîne velev kerihel-kâfirûn, demekten ziyade başka bir fasıla ile, son sünneti farzdan ayırmak mekrûhtur. 
Akşam namazını müteakip, - sabah namazı akabinde olduğu gibi -  on kere;
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ
"Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerike lehû, lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümitü ve hüve hayyül la yemut biyedihilhayr ve hüve âlâ külli şey'in kadir ve ileyhil masir" demek ve cuma namazını müteakip yedişer Fâtiha ve ihlâs muavvezeteyn okumak  hakkındaki tergibî rivayet, sünnetten sonraya haml olunmuştur. 
Farz ile sünnet arasında, çok söylemek, yahut yeme ve içme  ile
— 248 —

vakit geçirmek, - esah olan budur ki onu iptal etmez. Belki, sevabını azaltır.

Sünnetlerde efdâl olan: Onları  gerek evde, gerek evden gayride, riyâdan uzak ve hulûsu toplayan, yâni ihlâsı çok olan mahalde kılmaktır.
Farzın edasından sonra, farz kıldığı mahalden tahavvül etmek, müstahap olmakla, son sünnet olduğuna göre, imam onu, mihrabın sağ tarafına -ki, kendinin soluna mukabil olan cihettir- çekilerek kılar.  Son sünnet olmadığına (ve olup da kılındığına) göre, imama müstahap olan, eğer -ona karşı namaz kılan yok ise- yüzünü cemaate çevirmektir.  İmam dilerse, sağ veya sol tarafına döner, yahut kendi işine gider "Namaz kılındıktan sonra, yeryüzüne dağilın ve Allahın fazlü kereminden istifade edin." (Cuma: 10) buyurulmuştur. Emir ibaha içindir. 

Mecmeur-rivâyâtta: Namazdan fariğ olduktan sonra, virdini dilerse oturarak, dilerse ayakta okuyabilir, diye mezkûrdur.

Namazdan sonra, imam ve cemaat üç kere:

أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الْعَظِيمَ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ، الْحَيُّ الْقَيُّومُ وَ أَتُوبُ إِلَيْهِ
"Estağfurullah lâilâhe illâ hüvel-hayyül-kayyûmü ve etübü ileyhi" deyip,  âyet-i kürsiyi okurlar.  Muavvezatı dahi okurlar, 

dan sonra olur. Nitekim, hadis-i sevebanda öyle varid olmuştur. Müellifin zikr ettiği hadîste: Her kim salâtın (beş vakit namazın) sonunda, bu istiğfarı ederse, günahları mağfur olur, harb safından firar etmiş olsa bile, buyrulmuş olduğundan, Muhaşşi merhum, hadîsi mezkûrda, bu istiğfarın, günahın kebairini dahi örteceğini ifade eder, şey vardır. Zira düşmana hücumdan firar kebairdendir.

— 249 —
سُبْحاَنَ اللّٰهْ ٭ اَلْحَمْدُ لِلّٰهْ ٭ اَللّٰهُ اَكْبَرْ

Ve Cenab-ı Hakkı 33 kere tesbih, 33 kere tahmid ve 33 kere tekbîr ederler ki, bunlar 99 eder. Tamam yüz olmak üzere;

"Lâilâhe illallahü vahdehû lâ şerike lehû lehül-mülkü ve lehülhamdü ve hüve âlâ külli şey'in kadir, derler.. 
Ondan sonra ellerini göğüsleri hizasına kaldırıp ve avuçlarını yüzlerine doğru meyilli olarak, açık tutup,  huşû ve sükûn ile hem kendileri ve hem cemi-i müslimin için,
— 250 —
﴿ سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَۚ ٭ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَۚ ﴾

mesûr duâlar okuyarak, duâ ederler ve bu duaları

"Sübhane rabbike rabbil-izzeti ammâ yesifüne ve selâmün alel-mürselîne vel-hamdü lillahi rabbil-âlemîne" diye hatm ve yüzlerini, elleriyle mesh eylerler. 

NAMAZDA HADES:

Namazda hades, namaz içinde hades vâki olmak  demektir. Bu, sebk ve amd suretlerine şâmildir. Namazda abdestin - ihtiyarsız - bozulmasına (sebki hades) ve - kendi ihtiyariyle - bozulmasına da (hadesi amd) tâbir olunduğu gibi, namazı bıraktığı yerden başlayıp kılmağa da (bina) ve yeni baştan kılmağa (istinaf) tâbir olunur. 

(Sebki hades) suretinde (bina) câizdir ki, namazda iken ihtiyarsız abdesti bozulan kimse, hemen - konuşmadan - gidip en yakın sudan abdest alarak, yahut - şartı mütehakkak ise - teyemmüm ederek, gelip bıraktığı yerden başlayıp hades vâkî olduğu rüknü - meselâ rükû veya sücudü - iade eyleyerek, salâtı itmam edebilir.

(Hadesi amd), ittifaka (bina) etmeğe mânidir. Sebki hades sûretinde, binanın cevazı dahi, alelitlâk değil, âtîde sayılan şartlarla mukayyeddir. Şâfii mezhebinde: Hades, salâtı münâfî olduğu ve kıbleden ayrılmak ve yürümek, namazı müfsit bulunduğu için (bina) câiz değildir. İstinaf lâzımdır.

Kıyasın muktazası dahi budur. Ancak, biz (Hanefîler), bu kıyası, âtideki rivayete mebni terk etmişizdir. "Namazda kendinden kayy veya mezi gelen, yahut burnu kanayan kimse, gitsin abdest alsın ve tekellüm etmedikçe

— 251 —
namazı bina etsin" meâlindeki hadis-i şerif, buna mesnet ittihaz edilmiştir. 

Meâli, malûm olan hadisteki, "men" umumî elfazdan olmakla, münferide ve imama ve muktedîye şâmildir.

Kendisine sebkı hades vâki olan musâllî, münferit ise, bina ve imam ise, İstihlâf ve bina eder. Muktedî ise,  lâhik olarak bina eyler.

Şu kadar ki, mezkûr olduğu üzere, hilâfiyye olduğundan, hilâf şüphesinden - sakınılarak - her halde salâtı istinaf etmek efdâldir.

Alâ kavlin, muktedi hakkında bina, cemaat faziletini siyanet için istinaftan evlâdır. Bu da, başka cemaat bulamamak kaydiyle mukayyettir.

Binanın cevazının şartları on üçtür:

1 - Hades, semavî olmak.

2 - Musâllînin bedeninden zuhur etmek.

3 - Güslü, mucip olmamak.

4 - Vukuu nadir olmamak.

5 - Musâllî, hades haliyle, bir rükün edâ etmiş olmamak.

6 - Yürüme Halinde, rüknü eda etmiş olmamak.

7 - Salâta münâfî iş yapmamak.

8 - Lâbüd olmayan işi yapmış olmamak,

9 - Hades vukuundan sonra, özürsüz gecikmemek.

10 - Sebkı hadesten sonra, musâllînin, geçmiş hadesi zahir olmamak.

11 - Musalli, - sahibi tertip - olduğu halde, üzerinden geçmiş namaz olduğunu hatırlamamak.

12 - Muktedî namazını, mekânın gayride itmam etmemek.

13 - İmam, imamete salih olmayanı istihlâf etmemek.

— 252 —

Bu icmalin tafsili şöyledir ki, (hades, semavi olmak) demek kulun onda ve onun sebebinde ihtiyarı olmamak demektir: Sun'u olmayarak, kendinden yel çıkmak, burnundan kan gelmek gibi.

Adde ve darbe  sebebiyle kan çıkmak, amden olan hades misilli işin zatinde, kulun ihtiyarı olmak hasebiyle, semavî hadesten hariç olduğu gibi, damda birinin gezmesiyle taş düşüp, musâllînin başı yarılmak dahi, sebebinde kulun ihtiyarı bulunmak hasebiyle, hariçtir. Çünkü, taşın düşmesi ihtiyarî değil ise, onun sebebi olan, yürüme ihtiyarîdir.
(Musâllinin bedeninden çıkmak) kaydi, hariçten necaseti mânia isabetinden ihtirazdır ki, kendisine hariçten, necaseti mânia isabetiyle, namazı fâsit olan musâlli, salâtına (bina) edemez. 

(Güslü mucip olmamak) kaydı, namazda uyuklayıp da ihtilâm olmak ve yahut nazar ve tefekkür gibi bir hal ile, inzal vuku bulmak misillî, büyük hadesten ihtirazdır ki, bunlar (binayı) mânidir.

(Vukuu nadir olmamak) kaydi, kahkaha ve bayılma  gibi namazda vukuu nadir olan şeylerden ihtirazdır ki, bu yolda sebkı hades mân-i i binadır. Delilik dahi böyledir.

"Musâllî, hades halinde, eda-i rükün etmiş olmamak) kaydı, sebk-i hades kıyamda vâkî olduğuna göre, musâllî kıraeti kesmeyip, abdesti

— 253 —
yenilemeğe giderken dahi, kıraet etmekten, ve sebkı hades rükû veya sücut halinde vuku bulduğuna göre, kasd-i edâ ile  baş kaldırmaktan ihtirazdır ki, bunları yapan musâllî, hades haliyle (namazın rüknünü edâ ederek) namazını ifsad eylemiş olmakla, bina etmeyip, - abdestten sonra - istinaf eylemek lâzım gelir. Bina edebilmek için, kıyamda, sebkı hadesi müteakip, kıraeti kesmek  ve rükû veya sücudda, sebkı hadesi müteakip, namazdan çıkmak lâzımdır. Ve rükû veya sücud, sonra idâe olunur. 

(Yürüme halinde rükün edâ etmiş olmamak) kaydi, abdest alıp gelirken kıraet etmekten ihtirazdır ki, salâtın rüknü olan kıraeti, hades halinde etmek, binayı mâni olduğu gibi, abdestten sonra, yürüme halinde okumak dahi, binayı mânidir.

(Salâta münafi iş yapmamak) kaydi, hades-i semâvîden sonra, hadesamidde bulunmak, yahut yeme, içme veya kelâm söyleme gibi, salâta münafi olan, bir şeyi yapmaktan ihtirazdır. Avret yerini açma dahi, salâta münafi olmakla, istinca lâzım gelmişse, onu elbise altından yapar. Eğer, elbisesini açarak istincâ ederse, namazı fâsid olup, aldığı abdestle, onu bina ve itmam edemez.  Hades zanniyle, camiden çıkmak ve harice göre, saflar mevziini tecavüz etmek dahi, salâta mânafi olan müfsidattan olmakla, binayı mânidir.
(Lâbüd olmayan işi yapmış olmamak) kaydı, abdesti yenilemek için, kendine yakın olan suyu bırakıp ta, iki saflık mesafeden ziyade, ondan uzağa gitmek gibi, lüzumsuz iş yapmaktan, ihtirazdır ki, bu da binayı mânidir. Meğer ki, yakın olan suyu unutup, geçmiş ve yahut yakın olan su, kuyuda olmak gibi, alıp istimali külfetli bulunmuş ola. 
— 254 —

(Hades vukuundan sonra, -özürsüz- gecikmemek) kaydi, sebki hadesten sonra, bir rükün edâ edecek kadar, özürsüz terahî etmekten, ihtirazdır ki, salâtın bir cüzünü, hades halinde eda demek olduğu için binayı mânidir. Özürsüz kaydi, izdiham sebebine veya hadesin kesilmemesine mebni, gecikmek ve sebkı hadesin, uyku sebebiyle, vukuu takdirinde, bir müddet sonra uyanmak, binayı mâni olmadığı içindir. Çünkü, uyuyan, uyku halinde, bir şey eda edici değildir.

(Sebkı hadesten sonra, musâllînin geçmiş hadesi zâhir olmakla) kaydı, mesih müddeti geçmiş bulunmak gibi şeylerden ihtirazdır ki, meselâ: Musâllî, özür sahibi olmakla, namaz vakti çıkmak, ve musâllî, müteyemmim olduğuna göre, suyu ele geçirmek, ve mesh edici bulunduğuna göre, meshi müddeti geçmiş olmak, binayı mânidir.

(Sahib-i tertip olan musâllî, sebkı hades esnasında, fevt olan namazını hatırlamamak) kaydı, ya kendinin veya kendi gibi, sahib-i tertip bulunan, imamın geçmiş namazı olduğunu hatırlamaktan, ihtirazdır ki, geçmişi hatırlamak mebhasinde mübeyyen olduğu üzere, fesadı mucip ve buna binaen, mâni-i binadır. 
(Müktedî namazını mekânın gayride, itmam etmemek) kaydi, şunun içindir ki, namazda kendisine, sebkı hades vâki olan kimse, münferit ise, namazını abdestten sonra, hemen bulunduğu mevzide itmam edivermek ile, namazın mevziine gelip itmam eylemek beyninde muhayyer'dir.  Efdâlinde, ihtilâf olunmuştur. Muktedî ise - ki, bu tâbir hadesli imama dahi şâmildir -  imamı ve kendi imam olduğuna göre, namaz mevziine avdet etmeyerek, hemen abdest mevziinden iktida edebilir. Arada hail, yâni iktidaya mâni bulunduğuna göre, namaz mahalline avdet ederek, iktida etmek lâzım gelir. Eğer avdet etmeyerek, iktidası

sahih olmayacak mevziden (meselâ kadın safının arkasından), iktida ederse,

namazı fâsit olur. Zira iktida, kendisine vâcip iken, onu sahih olmayan mevziden yapmıştır. İnfiradı da câiz olamaz. Çünkü, iktida mevziinde infirad, salâtı müfsiddir. Kendisi abdesti yenileyinceye kadar

— 255 —
imamı namazdan fâriğ olmuş bulunursa, namaz mahalline avdet etmez. 

(İmam, imamete sâlih olmayanı istihlâf etmemek) kaydı, kadını yahut sabîyi ve yahut ûmmîyi İstihlâf etmekten ihtirazdır ki, bunlar gibi, imamete salih olmayanı İstihlâf eden imamın, hem kendi namazı ve hem cemaatin namazı fâsid olmakla, istinaf lâzım gelir. Zira bu İstihlâf, salâtın amellerinde olmayan, çok işlerdendir.

İstihlâf meselesi dahi, binanın cevazı meselesine müteferrî olmakla zikrolunan, binanın cevazı şartları, onda dahi aynen, riâyeti gerektirmekle, istihlâfın sıhhati için, imamın camiden, yahut namazgâhtan dışarıya çıkmış olmaması ve sahrada bulunduğuna göre, safların mevziini ve ileri doğru yürümek takdirinde, sütre mevziini, tecavüz etmemesi dahi meşruttur. Nitekim, salâtın müfsidatında zikr olunmuştur.

İSTİHLÂF:

Namaz esnasında, kendinden sebkı hades vâki olan kimse, imam ise, namazı binâ ve itmam etmek üzere yerine başkasını geçirir ki, buna: (İstihlâf) tâbir olunur ve yerine geçen kimseye (müstahlef) denir.

Kendisinde, sebkı hades vâkî olan imam, hemen, gecikmeksizin  burnu kanıyormuş gibi, eğilerek ve elini burnuna tutarak, mevkiinden ayrılır ve kendine karib olan cemaatten, imamete salih olan bir kimseyi,  ya işaretle, yahut tutup mihraba çekmekle, yerine geçirir.  Söz ile, İstihlâf etmez. Eğer, söz söylerse, hepsinin namazı fâsid olur.
— 256 —
Müstahlef olan kimse, imameti kalben niyyet ederek, namazı tamamlar.  İstihlâf, imamın hakkıdır.
İmam istihlâf etmez ise, cemaat içlerinden birini geçirmek ve yahut cemaatten biri geçivermek, evvelki imam, camiden çıkmadan, halefi onun makamına kaim olmak şartiyle, câiz olur. Eğer o, onun yerine geçmeden, evvelki imam, camiden çıkıverirse, evvelki imamdan gayrisinin, namazları fâsid olur. 

İmam İstihlâf ettikten sonra cemaat dahi, başka birini istihlâf ederlerse, müstahlif imam, kimi istihlâf etmiş ise, imam odur. Cemaatin, seçtiği imama iktida edenlerin namazları fâsiddir.

İstihlâf olunacak kimsenin, müdrik olması evlâdır. 
Mesbuk ve lâhıkm dahi, istihlâf olunması, müşareketin varlığına mebni sahihtir. İmam, ona kaç rekât kaldığım parmaklariyle, ve rükûu olduğunu elini dizine ve sücudü olduğunu elini alnına koymakla, işaret edip, kıraeti için ağzına ve sücud sehvi için göğsüne el koyarak, ve tilâvet secdesi var ise, hem alnına ve hem diline elini temas ettirerek, işaret kılar. 

Lâkin evvelâ, telâffîi mâfât eylemek dahi kendisine vâcip olmakla, hemen mütabeat etmemeleri için, cemaate işaret eder. Şayet vâcibi terk ederek, telâfi-i mâfât hususunu sonraya bırakırsa, selâm ânında, mesbuk gibi yerine başkasını geçirir. İşte bu müşkülâta mebni, mesbuka ve lâhika lâyık olan imamete geçmemektir. İmama da lâyık olan, onları istihlâf etmemektir.

— 257 —

İstidrat, malûm olduğu üzere, musâllî, ya münferid veya imam, yahut muktedîdir. Muktedî dahi, ya müdrik veya lâhik, yahut mesbuktur.

(Mesbuk dahi, lâhik olabileceğinden, hem mesbuk ve hem lâhik olmak üzere, bir kısım daha olabilir). 

Müdrik: Rekâtlerin hepsini, imam ile beraber kılmış olan muktedîdir.

Lâhik: Namaza imam ile beraber dahil olup, kendisine uyku, yahut gaflet veya zahmet  ve yahut sebk-ı hades, âriz olarak, yahut kendisi misafire iktida etmiş bir mukîm bulunarak; cemaat - ya külliyyen veyahut kısmen - kendisini fevt eyleyen muktedîdir.
Onun hükmü budur ki, fiilen lâhik, muktedi gibidir. Kazâ ettiği şeylerde, ne kıraet eder ve ne sehiv secdesi eyler. Ve misafir bulunduğuna göre, ikameti niyyetle farzı, ikiden dörde tegayyür etmez. Ve mümkün olursa,  fevt ettiğini kazâdan başlayıp,  ondan sonra, imama mütabeatle beraber selâm verir. İmama yetişmek, ona mümkün olmayacak ise, hemen mütabeat edip, imam namazından fâriğ oluncaya kadar, fevt olanı kazâ ile iştigal etmez. Ve imamın sehvine mebni, onunla beraber, sücud etmeyip, kazâya kıyam eyler. Sücudü sehvi salâtın hitamından sonra eder.

Mesbûk: İmam kendisini, bütün rekâtler veya bâzı rekâtler ile, geçmiş olan, muktedîdir.

Hükmü budur ki, mesbûk, kıraete göre namazının evvelini ve kaadeye göre namazının âhirini kazâ eder, kazâ ettiği rekâtlerde, kendisi münferiddir. Binaenaleyh, ibtida Sübhaneke okur ve eûzu çeker ve her rekâtte, tesmiye ve kıraet eyler. Secde-i sehivi mûcip bir hal vâkî olursa, sehv için, sücûd dahi eder.

Mesbûk, yalnız dört hususta münferid sayılmaz:

— 258 —
1 - Mesbûk, geçmişi kazâda, ne kimseye iktida edebilir, ne de ona. iktida olunur. 
2 - Teşrik tekbirlerini - icmaan - ityan eder. 
3 - Salâtı istinaf niyyetiyle tekbîr alsa, müstenif olmuş olur. 
4 - Geçmişi kazâya kıyam ettikten sonra, imamı sücudü sehve varsa, rekâtini secde ile kayıtlamamış oldukça, ona mütabeat eyler. Eğer mütabeat etmezse, namazının sonunda secde-i sehiv eder. 
Bina ve istihlâf, teşehhüdden sonra dahi olur ki, musâllî son kaadede tahiyyatı okuduktan sonra, kendisine sebkı hades vâkî olsa, vâcip olan selâmı, abdest üzere îfa için, hemen gidip abdest alarak gelir ve selâm verir.  İmam ise, selâm için cemaatten birini istihlâf eder.
Namazda, sebkı hadese mebni, istihlâf câiz olduğu gibi - korku ve utanma gibi sebeplerle - hasar vukuunda dahi, - indel-imam - istihlâf câizdir. Yâni kıraetten farz olan miktarı, imamın okuyamaması halinde,  İstihlâf edebilir.  İmam farz olan miktarda, kıraetten sonra - mahsur olmuşsa - istihlâf câiz olmaz. Zira ona hacet kalmamıştır.
Son kaade, namazın erkânından hitamı olmakla,  musâllî onda teşehhüd miktarı, oturduktan sonra, selâma bedel, namaza münâfî (yâni
— 259 —
binaya mânî), fiil ve amelde bulunsa,  namazının farzları, tamam olduğu için, namazı sahihtir. Şu kadar ki, vâcip olan selâmı, terk etmiş bulunduğundan, onun iâdesi lâzımdır. 
Namaza münâfî ve binaya mânî  olan fiil ve amel, musâllîden-kendisinin sun'u olmayarak - vâkî olsa, son kadeden evvel ise, ittifakla namazı fâsid olup, kade-i âhireden sonra ise, namaz - indel-imam -yine fâsid ve -İndel-imameyn- sahihtir.

İmam Ebû Hanîfe hazretleri, - aşağıda sayılacak - on iki meselede, namazın fesadını hükm etmiş olduklarından, Hazret-i müşârün-ileyhin, o hükümlerinden, namazın sonunda sun'u ile çıkmanın dahi farz olduğu, istinbat olunarak, musâllîden kendi sun'u olmayarak, sadır olan münâfî,-teşehhüdden sonra dahi sadır olsa - indel-imam, salâtı müfsid olur, denilmiştir.

İSNA AŞERİYE MESAİLİ:

 

1 - Teyemmüm ile namaz kılmakta olan kimse, namaz sonunda tahiyyatı, okuyacak kadar oturduktan sonra, su istimaline kaadir olmak.

2 - Müteyemmime, iktida eden kimse, kuuddan sonra, suyu görüp imamı suyun istimaline, kendince kaadir bilmek. 

3 - Meste mesh edici olan musâllînin, mesih müddeti, mezkûr kadeden sonra münkazî olmak.

4 - Ayağındaki mesti, ondan uğraşarak çıkarmak. 
5 - Ümmî olan musâllî, mezkûr kuuddan sonra, hatırlamak veya görüp anlamak sûretiyle sûre öğrenmek. 
— 260 —

6 - Musâllî uryan iken, mezkûr kuuddan sonra, setr-i avret edici şey bulmak.

7 - Musâllî namazı îmâ ile kılmakta iken, rükû ve sücuda - sonradan - kaadir olmak.

8 - Sahib-i tertip olan kimse, namazın son kadesinde - mezkûr kuudun husulünden sonra - kendinin (veya sahibi tertip olan imamın) geçmiş namazı olduğunu (vaktin ittisaliyle beraber) hatırlamak. 

9 - Kıraet edici olan imam, ümmî olan şahsı, mezkûr kuuddan sonra istihlâf etmek.

10 - Sabah namazında, ondan sonra güneş doğmak.

11 - Bayram namazında, güneş zevale ermek. 
12 - Özür sahibinin özrü, kesilmek. 
Zikr olunan meselelerde, hüküm,  imam indinde fesad, ve imameyn indinde sıhhattir.
[Dürr-ü Muhtârda sıhhat, müraccahtır, denilmiş ise de, Reddül-muhtârda ibadetin sıhhatinde matlup olan ihtiyat, ancak imamın kavlinde olduğu ve metinler dahi, imamın kavli üzere bulunduğu, beyan olunmuştur. ] 
— 261 —

MÜFSİDAT:

Fesad: Selâhın zıddıdır. Fesad ile butlan, ibadette müsavidir ki, sahih olmayan ibadetlere, fâsid denildiği gibi, bâtıl dahi denir. Münakehat dahi, bir vecihten, ibadet olmakla, fâsid ile bâtıl onda da müsavidir. Beyi misilli, muamelâtta onlar müteferriklerdir ki, akdin iktiza ettiği şart ile, beyi etmek gibi aslen meşrû olup ta, vasfan meşrû olmayan: Fâsid, ve - ölmüşü satma misilli - ne aslan ve ne vasfan meşrû olmayan: Bâtıldır.

Salâtta sıhhat ki, şer'an muteber ve kazayı muakıt olmaktır; şurût ve erkânına riayet ile olup, zaten sahih olmayan ve abdestsiz, yahut kıbleye istikbalsiz kılınan namaza, fâsid ve bâtıl denildiği gibi şartlarına riayetle başlandıktan sonra, müfsidattan biri sebebi ile sahih olmayan namaza dahi, fâsid ve bâtıl ve "sıhhati mâni olan şeye müfsid, yahut mubtil denir.

Biz şimdi onlardan bahs edeceğiz. Müellif onları (namazda hades) unvaniyle, ziyade ettiğimiz fasılda mezkûr olanlara dahi, şâmil olmak veçhile, takriben altmış sekize iblâğ ediyor ki, âtîde, tâdâd olunur:

1 - Namazda amden tekellüm.

2 - Sehven tekellüm. 
3 - Hataen tekellüm. 
4 - Bilgisizlikten tekellüm. 
5 - Uykudan tekellüm, 

Kelâm, namazı ifsad ettiği gibi secde-i sehiv ve tilâveti ve - secde-i şükre kail olana göre de - onu dahi ifsad eder.

— 262 —
Kelâmın azı dahi, çoğu gibi, müfsiddir. Kelâm, amel-i kalîl gibi değildir ki, amel-i kalîlden ihtiraz olunamayacağı cihetle, o mafuvvdur. 
6 - Nasın kelâmına benzeyen duâ: Ya Allah beni şöyle giydir. Yahut beni şöyle doyur. Ve yahut: Filânca kadını bana nasip eyle, gibi ki, bunların, kullar cihetinden talep ve tahsili mümkün olmakla bu gibi duâlar, salâtı müfsiddir.  Yâ Allah bana âfiyet ver ve beni affeyle vemerzûk eyle, demek gibi değildir. 
7 - Tahiyyet niyyetiyle selâm. 

Her ne kadar, aleyküm lâfzım söylememiş ve selâm lâfzı kendisinden sehven sâdır olmuş olsa da.

8 - Lisanen selâm almak,  velev ki, sehven olsun. Zîra insanlara mahsus kelâmdır.

9 - Musafaha ile selâm almak. Çünkü, çok iştir. (Amel-i kesirdir).

— 263 —
10- Çok meşgul olmak. (Amel-i kesir). 
Az amel, salâtı müfsid olmaz. Çok işi azdan ayıran şey şudur ki, zaid amel: Onu işleyeni gören, namazda olmadığına şek etmek.  Eğer şüphe ederse, o amel azdır. 

Rükûa varırken ve rükûdan kalktıkta, el kaldırmak, bizce mekruhtur, müfsid değildir.

Bir çocuk, namazda bulunan emzikli kadının memesini, üç kere emer ve süt gelirse, o kadının namazı fasid olur.

(Namazda olan kadını, erkek öpmekle dahi, kadının namazı bozulur. Nitekim, gelecek fasılda zikr olunur).

11- Kıbleden göğüs çevirmek. 

Meğer ki, sebkı hadese, yahut havf namazında saf değiştirmeğe mebni ola.

12 - Ağız dışından bir şey yemek, velev susam danesi kadar olsun.

13 - Dişleri arasındaki, çokça şeyi yemek.

Nohut tanesi kadar olan şey, kesirdir. Onu az hareketle, dahi yese namaz fâsid olur. Susam tanesi kadar olan şey, kalîldir. Onu ağız içinden yutmak, tükrük kabilinden olarak, zarar vermez. Eğer çiğneye çiğneye, yerse, namazını, zaid amel ile, iptal etmiş olur.

Ağızda bir şey, çiğnemek ve gevelemek, namazı müfsid olduğu gibi ağzına şeker alıp, namaza durmak ve eridikçe yutmak dahi namazı müfsiddir.

— 264 —

Namazda sakız çiğnemek dahi, müfsiddir.

14 - Bir şey içmek. 
15 - Bilâ özür, tenahnuh. 
Eğer kıraeti mânî olan, balgamı izale gibi, bir özre mebni olursa, namazı ifsad etmez. 

16 - Üf yahut püf diye toz üflemek ve yahut bezginlik göstermek.

17 - Ah ve enin ederek inlemek.

18 - Teevvüh etmek, yâni ah ve vah demek. 
19 - Ağlaması yükselip  işidilecek hurûf  hâsıl olmak.
Bunlar, yâni gerek enîn, gerek teevvüh ve gerek yüksek sesle ağlama, musâllînin, kendinde olan, ağrı ve sızıya, yahut sevdiğini gaib etmek veya mal ziyanına uğramak sebebiyle olan, bir musibete mebni ise, söz mânâsında olduğu için,  namazı ifsad eder. Cennet ve cehennemi tezekküre mebni ise, huşûa delâlet ettiği için, ifsad etmez. Hadîste, "Cenab-ı Hakka, ağlayarak itaat eden, gülerek cennete dahil olur ve gülerek günah işleyen, ağlayarak nârâ dahil olur." buyurulmuştur.
— 265 —

Fürû: İmamın kıraeti hoşuna gidip te ağlayan ve: Naam, yahut: Belî, diyen kimsenin namazı fâsid olmaz. Şeytan vesvese verip te, (Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh) demek, eğer âhiret umuru için ise, namazı ifsad etmeyip, dünya umuru için ise, namaz fâsid olur. Kendisini akrep sokmakla, bismillah, diyen kimsenin, namazı fâsid olmaz.

20 - Aksırana, "yerhamülkellâh", diye hayırlı dua ile hitap etmek. 

21 - Şeriki bâriden sual edene, "Lâilâhe illallah" diye cevap vermek.

22 - Fena habere cevaben (innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn) demek.

23 - İyi habere ( el-hâmdü-lillah) diye mukabele etmek.

24 - Teaccüp olunacak habere (Lâilâhe illallah), yahut (sübhânallah) demek.

25 - Kur'ândan, her şey ki, onunla cevap kasd olunmuştur:  meselâ, kitap gibi bir şey arayana (yâ yahyâ huzil-kitâb),  ve bir şeyityanını, istizan edene (âtinâ gadâenâ) ve bir şey almak için, istizanda bulunanı, nehyen (tilke hudûdullah felâ takrebûhâ) demek gibi ki, bunlar, tarafeyn indinde salâtı müfsiddir.

Eğer cevap kasd etmeyip, kendisinin, namazda olduğunu bildirmek isterse namaz ittifakla, fâsid olmaz.

26- Teyemmüm ile namaz kılmakta olan kimse, suyu görüp istimaline kadir olmak, yahut müteyemmim olarak imamet eden kimse suyu görmediği halde, ona muktedî bulunan kimse görüp, imamda onu istimale

— 266 —
kudret bulmak,  ve yine teyemmümü mübah kılan, her özür zail olmak.

27 - Mesih müddeti, namaz içinde hitam bulmak.

28 - Ayağından az işle dahi mestini çıkarmak. 
29 - Bir karie, muktedi olmayan ümmi,  namaz içinde bir âyet teallüm etmek, gerek telâkki tarikiyle teallüm etmiş olsun, gerek tezekkür suretiyle teallüm eylemiş bulunsun.
30 - Uryan kimse namazda şol örtüyü bulmaktır ki, namazı onunla kılmak, kendisine lâzım ve mütehattim ola. 
31 -İma ile, rükû ve sücud etmekte olan kimse, namaz içinde rükûve sücuda kaadir olmak. 

32 - Sahibi tertip, geçmiş bir namazı hatırlamak.

Gerek kendi geçmişi, gerek imamının geçmişi olsun ve hattâ, vitir namazından ibaret bulunsun.

(Onu vakit, geniş olduğu halde hatırlamak, kılınan vakit namazını mevkuf fesad ile ifsad eder. Nitekim, fevaitin kazâsı babında beyan olunur).

33 - Ümmi ve mâzur misilli, imamete salih olmayanı, imam İstihlâf etmek.

34 - Sabah namazını kılarken, güneş doğmak. 
— 267 —

35 - Bayram namazı kılınırken, güneş zevale ermek.

36 - Cuma namazı kılınırken, ikindi vakti olmak. 
37 - Şifa bulmasına mebni, Cübeyre (sargı) yerinden düşmek. 
38- Mazurun, özrü zail olmak.Onun zevali, kâmil bir vaktin, ondan hâli olmasiyle, malûm olur. 

39- Amden veya başkasının sun'u ile namazda hades vâkî olmak.

Amden kaydı, sebkı hades suretinde, musâllî salâtına, bina edebileceğindendir.

40- Bayılmak

Bu ikisi, abdesti bozanlardandır. Az ve süreksiz dahi olsa, müfsiddir.

41 - Çıldırmak

42 - Nazar ile ve yahut mütemekkin olan nâim, cünüp olmak. 

43 - Musâllîye müştehiyyat, muhazî olmak.

Bu "müştehiyyat muhazatı" meselesi, eski ve yeni metinlerde, safların tertibi faslında münderiç iken, müellif onu, salâtın müfsidatı faslına geçirmiştir. Ancak, muteber şartlarını eksik saymış olduğundan, meseleyi ileride genişçe izah etmek lâzım gelmiştir. 

Muhazat: Malûm olduğu üzere bir hizada olmak.

Müştehiyyat: İştiha olunan kadın, demek ise de, bunlar bu bapta tamim olunarak, müştehiyyat mutlaka, kız ve kadın mânâsı, kasd ve irade olunduğu gibi, muhazattan dahi, kadın kısmı namazda, erkeğin yanına, yahut ilerisine durmak, mânâsı kasd ve irade olunmuştur.

Muhazat-ı müştehatın bilhassa, erkeklerin namazını müfsid olması,

— 268 —
kıyasta ihtilâflı olup,  bir takım şurut ve kuyud ile mukayyeddir. Şöyle ki, iki kişi arasında müşareketi müfid olan, muhazat erkek ile kadın arasında olmak ve bilhassa, cemaat ile kılınan namaza ait bulunmak üzere, hasren erkeğin namazını,  ifsat edici olup, zikr olunan muhazatın, fesadı mucip olabilmek için:
Birincisi, musâllînin mükellef olması şarttır. Sabînin namazı, müştehatın muhazatı ile fâsid olmaz. Müştehatta yaş, muteber değildir. Dokuz yaşındaki, kız çocuğu müştehattır. Yedi sekiz yaşındakiler, irice olmak şartiyle müştehattır. Ondan küçüğü, müştehat değildir. Pek çirkin, ihtiyar kadın dahi mazideki hali itibariyle, müştehattır ve müştehat, mutlaktır: Hurreye ve cariyeye ve mahreme ve ecnebiyyeye ve halîleye, şâmildir. Yâni musâllîye cemaat olarak, muhazî duran kız veya kadın, ona gerek ecnebî ve namahrem olsun, gerek valide veya hemşire gibi, mahrem bulunsun, gerekse, kendi zevcesi veya cariyesi olsun, salâtı ifsad etmekte, bunlar yekdiğerine müsavidir. Müştehat kaydı, müennes, mef'ûl ismi olmak itibariyle, emreden ihtirazdır. 

İkincisi, aralarında muhazat vuku bulan, müzekker ve müennes iki

— 269 —
şahsın ikisi de, namazda bulunmak şarttır.  Namazda bulunan bir erkeğin yanına, bir müştehat gelip, mücerret durmakla, musâllînin salâtı fâsid olmadığı gibi i, gelen müştehat, deli olup, musâllîye - bir hizada - namaza dahi dursa, delinin namazı, mün'akid olmadığı için, musâllînin namazı yine fâsid olmaz.

Üçüncüsü, bulundukları namaz, (salâtı - mutlaka) olmak şarttır. Cenaze namazı, rükûsuz ve sücudsuz olduğu ve meyyite duâdan ibaret bulunduğu için, (salâtı mutlaka) yâni (salâtı kâmile) ve hakikiyye olmadığından, namaz muhazatla fâsid olmaz.

Dördüncüsü, bulundukları namaz, aralarında tahrîmeten ve edaen. müşterek olmak şarttır. Namazda iştirâk, ikisi bir imama uymak, yahut müştehat gelip de, muhazî durduğu erkeğe, iktidada bulunmakla olur ki, buna - tehrîme haysiyyetiyle - iştirak tâbir olunur. İlk surette, onların, her ikisi kendi tahrîmelerini,

Bir imamın tahrîmine ve ikinci sûrette, biri imam ve diğeri, ona muktedi bulunmakla, muktedîye olan müştehat, kendi tahrîmesini, iktidaettiği, musâllînin tahrîmesine, bina etmiştir. Bu iştirakte, müştehatın - namazın evvelinde - imama yetişmesi şart olmayıp, hattâ imam bir veya daha ziyade, rekât kıldıktan sonra, müştehatın, mesbuk olarak, gelip iktida etmesinde dahi, muhazat müfsidesi muteberdir. Ve mezkûr iştirak, farz kılanın, farz kıldıran imama ve nâfile kılanın nâfile kıldıran imama iktidası misilli, hakikî ittihat ile olduğu gibi, nâfile kılanın farz kıldırana iktidası misilli, zımnî ittihat ile dahi olur. Edaen iştirak, tâbirinin mânâsı, onların kıldıkları namaza hakikatten veya hükmen imam bulunmak, demektir. Meselâ, müdrik olan muktedînin imamı hakîkaten mevcut olduğu gibi, lâhik olan muktedînin imamı dahi hükmen mevcuttur.  Binaenaleyh, onlar hem tahrîmelerini imamın tahrîmesine ve edalarını imamın edasına, bina etmiş bulunduklarından, kıldıkları namaz, aralarında tahrîmeten ve edaen, müşterek olmuş olur. Münferiden kılınan namazda, tahrîmeten iştirak olmadığı gibi, mesbukun, imamın feragatinden sonra, geçmişi kazâ, halindeki infiradında  dahi, - eda itibariyle - müşareket
— 270 —
olmadığından, ondan sonraki, müştehat muhazatı, namazı ifsad etmez. Lâhıkın lâhika, abdestin tecdîdi tarikinde muhazatları dahi, onlar o vakit, salâtın hakîkatiyle değil salâtın ıslâhı ile müşteğil bulunduklarından,  aralarında - tahrîme itibariyle - müşareket mevcut ise de, - edâ itibariyle - müşareket mefkuud olduğundan, fesadı mucip olmaz.
Beşincisi, ikisi - hailsiz - bir mekânda bulunmak şarttır. Eğer, mekân muhtelif olup meselâ, biri bir adam boyu yüksekte ve diğeri alçakta bulunarak, müştehatın hiç bir uzvu, musâllînin, hiç bir uzvuna muhâzî gelmezse, salâtın fesadı dahi olmaz. Kezalik, mekân birliği olup ta, arada hail bulunmak dahi, muhazatın ref'i, fesadın defini muciptir. Hailin ednası, musâllîye sütre olabilen miktardır ki, en az, bir züra yüksekliğinde olur.  Arada fâsıla bulunmak dahi, hail makamına kaimdir. Onun da edna mertebesi, bir adam sığacak kadar olan açıklıktır. Mekânın hükmen ittihadı, muhazatın namazı ifsadı için kâfidir. Meselâ, müştehat bir boydan az, musâllîden aşağı veya yukarı bulunsa, muhazat kısmen mevcut olmakla, mekânlar hükmen müttehit sayılır. Ve musâllînin namazı fâsid olur.

Altıncısı, imam başlama vaktinde, o müştehatın, yahut - alelitlâk nisâ taifesinin imametini niyyet eylemiş olmak, şarttır. Eğer imamda nisa için niyyet yok ise, müştehat, namaza dahil olmakla dahi şart tahakkuk etmemiş, yâni muhazî müştehat ile muhazî musâllî arasında salâtta iştirak bulunmamış olur.

Yedincisi, onların, cihetleri dahi müttehid olmak şarttır.  Cihetler, muhtelif olursa namaz fâsid olmaz.

Sekizincisi, musâllî, muhazat eden müştehata geri durması için işaret etmiş olmamak şarttır.

Eğer musâllî,  o işareti etmiş olup ta, müştehat geri durmamış bulunursa, müştehatın namazı fâsid olur.  Musâllînin namazı fâsid olmaz.  Onun ilerlemesi dahi lâzım gelmez.  Çünkü, ilerlemekte kerahet vardır.
— 271 —
Dokuzuncusu, Muhazat, bir rükünde olmak şarttır. 
44- Namazda, kendisine sebkı hades vâki olan kimsenin - gerekerkek gerek kadın olsun - abdestini tecdit etme kaydinde olduğu sırada, avret yeri zahir olmak. 

45-Namazda kendisini hades sebk eden kimse, abdest almağa giderken kıraet etmek.

46- Yahut, abdestten sonra namazı itmama gelirken, kıraet etmek.Çünkü, birinci surette, bir rükün - hem hadesle ve hem yürüyerek - ve ikinci surette - yürüyerek - eda etmiş olur.  Tesbih ve tehlîl ve istiğfar, mânî değildir.

47- Hades sebkından sonra, bir rükün edâ edecek kadar - özürsüz- uyanık olarak durmak.

Amma, cemaatin sıkışıklığına binaen, yahut burnundan gelen kanın kesilmesine intizaren beklerse ve yahut yerleşerek uyumak esnasında burnu kanamış olup ta, o hal üzere, bir müddet uyuya kalmış bulunursa, namaz fâsid olmayıp, bina câiz olur. Nitekim, binanın cevazı şartlarının dokuzuncusunda zikr olundu.

Rükû veya sücud halinde, kendisine hades sebk etmiş olan kimse, namazın ifsadından ihtirazen, rüknün itmamı niyyetiyle değil, abdest niyyetiyle başını kaldırır. 
— 272 —
48- Namazda, kendisine sebkı hades vâkî olan kimse, abdest almak için, yakın olan suyu, amden geçip, iki saftan ziyade, uzaktaki suya gitmek. 
Namazda, kendisine hades sebk eden kimse için -indel-hâce- kapı açmak ve hadesinden hâsıl olan necasetten  elbisesini temizlemek ve kendisinden necisi atmak  ve abdestte, farzlar ile iktifa etmeyip, abdestin sünnetini de işlemek vardır. 

49- Musâlli, hades zanniyle - Meselâ, burnundan akan suyu kansanarak - mescidden çıkmak.

Çünkü, özürsüz namaza münâfî olan hal, vâkî olmuştur ki, o da yürümektir.

(Mescid tâbiri, bu durumda namaz kılınan mahaldir ki, camiye, haneye ve arsaya, şâmildir).

Eğer, mescidden veya arsa ve haneden ve namazgâhtan dışarı çıkmamışsa, ıslâh kastine mebni, istihsanen namaz fâsid olmaz.  Mescid, namaz
— 273 —
mahalli olmak itibariyle, onun hepsi bir mekân hükmündedir. 

Kadın kısmı, hades zannına mebni, namazı bırakıp namazgahından iner, yâni evi içinde, namazgâh ittihaz ettiği yerden çıkar ise, namazı fâsid olur. Çünkü, ona göre, orası, erkeğe göre mescid menzilesindendir. Hattâ kadın orada, İtikâf dahi eder.

Namaz kırda kılındığına göre, safların mahallî, yahut sütre yeri mescid hükmündendir. Ellinci sayıdaki izahat, bu hususa dairdir.

50- Mescidin ve ev hükmünde olan, mezkûr mevzilerin gayride yâni, sahrada namaz kılan kimse, hades zanniyle safları, yahut önündeki sütreyi tecavüz etmek.

Kırda namaz kılmakta olan kimse, cemaatte olduğuna göre, her taraf tan safların mekânı, ve münferid bulunduğuna göre, her taraftan secde mevzii için yeter miktar, onun hakkında mescid hükmündedir.

Önünde sütre var ise, gerek cemaat ve gerek münferid hakkında, ön cihetten, son sınır sütredir. Sütre yok ise, münferid için önden münte hâ haddi: Secde mevzii, ve cemaat için arkadaki, saflar miktarı, mahaldir. İmdi, hades vukuu zanniyle, mescidden çıkmamak üzere, namaz mahallinden ayrılmak, camideki musâllîye göre, mâfuv olduğu gibi, kırdaki musâllîye göre, mescid hükmünde olan, mezkûr hududu tecavüz etmemek üzere, namaz mevziinden ayrılmak dahi, mâfuv olup, onları geçmek, mescidden çıkmak gibi, namazı müfsid ve binaya mânîdir.

51- Kendisini abdestsiz, yahut meshi müddetinin bittiğini sanarak ve yahut üzerinde faite veya necaseti mânia bulduğunu tevehhüm eyleyerek,  namaz mevziinden ayrılmak üzere, mevziinden ayrılmamıştır. Tevehhüm ettiği şey, tahakkuk etmek takdirinde, abdesti yenilemek için, mescidden dahi harice çıkarak abdestini alıp, namazına bina eder olduğu gibi, zikr olunan tevehhüm sûretinde dahi, - mescidden huruç ile - mekân muhtelif olmadıkça, kasd-i ıslâh, hakikat-i islâha ilhak olunur. Nitekim asîlerin hakkında, tevîl-i fâsid, tevîl-i sahîha ilhak olunarak, onlar telef ettikleri - can ve mal - tevbeden sonra, kendilerine tazmin ettirilmez. Ve islâm esirlerini, siper olarak kullanan, küffara silâh atılır. Müslimlere isabet eden, zann-i gaip olsa da, küffarı vurmak kasdi, hakikaten onlara atmak hükmünde tutularak, bu atış mübah olur. Nihayede demiştir ki, imam Muhammedin muhalefeti, mescidin kapusu, kıble duvarında olmadığına göredir, tâ ki, çekilip gitme mutahakkak olsun. Amma, mescidin kapusu, kıble duvarında olup ta hades sanarak, yürüyen musâllî mescid dahilinde yüzü kıbleye olarak yürümüş bulunursa, namaz ittifakan fâsid olmaz.
— 274 —
Bunda, mescidden ve emsalinden çıkmasa bile, namazı fâsid olur. Zira, namazdan, islâh azmiyle değil, terk kasdiyle ayrılmıştır. 
52 - Musâllî, imamın gayriye feth-i kıraet etmek. 

Zîra, zaruret olmadan, ona talim demektir. Fethin tekrar edilmesi dahi, namazın fesadı için, - ales-sahih - şart değildir.

İmamına feth etmek, câizdir.  Her ne kadar, imam mefruz miktarında okumuş ve yahut başka âyete geçmiş bulunsun. Çünkü, bunda hem imamın ve hem kendinin namazını ıslâh vardır. 
— 275 —
Sahih olan budur ki, imamına feth eden muktedi kıraeti değil, fethi niyyet eyler. Zîra fetih, ruhsata dayanır. Kıraet ise, mahzurdur. 
53 - Bir namazı kılmakta iken, onun gayri bir namaza  intikal kasdiyle,  tekbir almak. 
Amma kıldığı namazı ifsad eylemez.  Meğer ki, mesbuk ola. Çünkü, mesbuk ile münferid, hükmen mütehalliftir. (İstihlâf bahsindeki istidradı okuyunuz).
Bu meselenin izahı şöyledir ki, bir kimse bir namazı, meselâ, bir rekât, kıldıktan sonra, "Allahü ekber" diye ikinci bir iftitah tekbiri almak ve diğer tabir ile, namaza bir ikinci başlayış yapmak,  ikiden hâlî olmayıp, ikinci başladığı namaz, evvelkinin ya aynidir ve yahut gayridir.
Ayni olduğuna göre, lâfzan niyyet etmiş olmadıkça,  evvelce kıldığı rekât, fâsid olmayıp, namazının rekâtlarına mahsup ve kalben ettiği niyyet, hâsılı tahsil niyyeti, demek olduğu için, lağv olmuş olur.  Ve artık, son kaade, o nisaba göre, icra edilmek lâzım gelip, şayet evvelce kıldığı
— 276 —
rekâtı, kendi zannınca fâsid bilerek, ondan sonra, meselâ: Öğle namazına göre, üç yerine dört kılar ve üçüncü rekâtta oturmazsa, son kadeyi terk etmiş olduğundan, farzı bâtıl olur.Gayri olduğuna göre, evvelce kıldığı rekâtı, ifsad etmiş olur. 
Bunun muamelâttan nazîri, - Emvali mütekavvimeden - olan bir şeyi iki akit, muayyen bir bedel mukabilinde, alım satım edip, badehû, bedelin, tezyid veya tenkisi üzerine akdi tecdid eylemek,veyahut yine o semen üzerine, eski akdi, tekrar etmektir ki, evvelki surette ikinci akid, ve ikinci surette birinci akid muteberdir. 
Gayriyette - min vechin - mugayeret kâfî,  ve ayniyette - her vecihten - ayniyyet lâbuddur ki, o da, bir namazı aynen istinaf ile olur.
54 - Tekbirde, yâni "Allahü ekber" demekte, hemzeyi medd etmek. 
55 - Hıfzında olmayanı, mushaftan okumak. 
— 277 —

Her ne kadar, mushafı hâmil değilse de. Çünkü, diğerinden telâkki edebilir.

Amma, okuduğu ezberinde ise, ve mushaf nezdinde değilse, telâkki ve amel olmadığı için, namaz fâsid olmaz. Çünkü, o kıraet, onun mushaftan telâkkisine değil, kendi hıfzına muzaftır. Hamlolmadığı için, amel dahi yoktur.

(Mushaftan okumadıkça, kıraete kaadir olmayan kimse, ümmi demek olduğu için,  namazı kıraetsiz kılar. Mushaftan okuyarak kılmak, ona câiz olmaz).

56 -Avretin inkişafı veya necaseti mânianın vücudu ile beraber-velev sehven- bir rüknü eda etmek.

57 - Yahut eda edecek kadar zaman geçmek.

(Onu sünnetiyle edaya kâfi olan müddet maksuddur ki, o da, üç tesbih edecek kadar olan zamandır. Ve bu, imam Ebû Yûsufun mezhebidir. Muhtâr olan da budur. Bilfiil, rüknün edasının, ifsadında ittifak vardır.

Eğer, necasetin, vukuunu müteakip defeder, ve meselâ yelin esmesiyle açılan avret yerini, hemen örterse, zarar vermez. 
58- Muktedî, bir rükünde imama müşarik olmayarak, onu sabık bulunmak: İmamdan evvel rükû edip kalkmak ve onu, imam ile beraber, yahut ondan sonra devamla, imamla beraber selâm vermek  gibi ki, namazı
— 278 —
itmam etmiş olmak zannıyla, amden selâm vermiş olduğu için, fâsiddir. 

Amma o rükûu, o veçhile iade etmediği gibi, imam ile beraber selâm dahi vermeyip, her rekâtın, rükû ve sücudunda imamı sebk etmiş bulunursa, imamın namazı sonunda, kıraetsiz bir rekât kaza eder ki, imamın önceki namazını, müdrik olduğu için, lâhik demektir. Lâhik ise imam ile fevt ettiğini, imamın ferağından evvel, kazâ etmek, gerçi kendisine mütehattemdir ve lâkin, ilk rekât, onun rükû ve sucudunda, imama gerekirse de mütabeatı terk etmiş olmak sebebiyle, kendisini fevt eylemiş olduğundan, ikinci rekâttaki rükû ve sücudu ilk rekâttan, ve üçüncü rekâttaki rükû ve sücudu, ikinci rekâttan, ve dördüncü rekâttaki rükû ve sücudu üçüncü rekâtten, kazâ olmakla, imamın selâmından sonra dahi, kıraetsiz bir rekât kazâ ederek, namazı tamamlamış olur.

59 - Mesbuk olan muktedi, imamın selâmından  veya teşehhüd miktarı kuuddan  sonra, geçmişini kazâya kalkıp, rekâtım secde ile takyid ederek,  imamdan ayrılmış ve ayrıldığı teekküd etmiş iken, imamın - hatırlıyarak - vardığı sehiv secdesinde,  imama mütabeat etmek.

Çünkü, infirad, mevcut ve vâcib olduktan sonra, imama iktida etmiş olmakla, namaz fâsid olmuştur.

60 - Musâllî son kadeden yâni namazın sonunda, teşehhüd miktarı

— 279 —
oturduktan sonra, hatırladığı, namaz secdesini,  veya tilâvet secdesini  edâ ve ifadan sonra, kade-i ahîreyi iade etmemek.
Çünkü, son kade, ancak erkânın itmamından sonra muteber olur ki, erkânın hatmi içindir. 

61- Musâllî uykuda eda etmiş olduğu rüknü, -uyandıktan sonra -iade etmemek.

Çünkü, namazın farzlarında mezkûr olduğu üzere, namazın sıhhatinin şartı, uyanık olarak eda etmektir.

62 - Mesbuk olan muktedînin imamı, son kadeden sonra, amden olmasa da, - kahkaha ile - gülmek.

63 - Mesbukun imamı, kuudu ahîreden sonra, kahkahanın gayri birtarîk ile "hades-i amidde" bulunmak.

Hazret-i İmam nezdinde, imamın namazından müfsid hâsıl olduğu, cüz, fâsid olarak, mesbukun namazından dahi, onun misilli, fâsid olmakla, geçmişi ona bina etmek, mümkün olamaz. 

64 - İki rekâtlı olan farzın gayride yâni, akşam namazında ve dört rekâtlı farzlarda, mukîm iken, kendini müsafir, yahut:

65 - Kıldığı öğleyi cuma veyahut;

66 - Kıldığı yatsıyı teravih, yahut;

— 280 —

67 - Yakın vakitte, müslim olduğa için, bilmeyerek dördü iki, yahut;

68 - Müslim cahil olarak neşet ettiği için, yine dördü iki sanarak, birinci kadede selâm vermek.

Çünkü, mezkûr selâm, zamanından evvel, namazı kesmek için amden olmakla, namazı müfsiddir. İki kadeyi son kade zanniyle selâm vermek gibi değildir ki, bu müfsit değil, secde-i sehivi muciptir. 

Kariin zellesi (hatası) ahkâmı, müfsidata zeyl olacak ehemmiyyetli mesâilden iken, müellif onu geçmiş ve Muhaşşî merhum, mülâhhası aşağıda görüldüğü üzere, zikr etmiştir:

ZELLETÜL-KARİ:

Kariin sürçmesi yâni, okuyanın hatası demektir ki, maksud namaz erkânından olan, kıraeti edâ ve ifada edilen yanlışlıktır.

Mezkûr zelle, teammüdî olur ve mânânın tegayyürünü dahi müeddi bulunursa, - bilittifak - namazı müfsid olup, mânânın kıymetine göre, onun tegayyürü takdirinde, ahvalin ekalli, namazın fesadıdır.

İhtilâf: Hatâ ve nisyan suretindedir. Şöyle ki:

Hatâen olan zellenin, müfsid olup olmamasında, imam Ebû Hanîfe ve imam Muhammed hazretleri, benzeri Kur'ânda bulunsun, bulunmasın, mânânın tegayyür edip etmemesine bakmışlardır. İmam Ebû Yûsuf hazretleri, tegayyür eden lâfzın, Kur'ânın elfazından olup olmamasına bakmış, ve îraba ve kelimelerin zaptına ve mânâya, itibar etmemiştir. Fetvâ, imam Ebû Yûsuf kavli üzerinedir.

Bu babın mesaili, üç vecih üzeredir.

Birincisi: İrapta hatadır. Bunda tahfifi müşedded, teşdidi, muhaffef, kasri memdud, meddi maksur, fekki mudgam veya idgamı fekk ile okumak dahi dahildir. Bunlarla mânâ mütegayyer olmadığı takdirde namaz bil-icma fâsid değildir.

— 281 —
﴿ وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰهِيمَ رَبُّهُ ﴾
(Bakara: 124)
﴿ اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬ ﴾
(Fatır: 28)
kavl-i kerîmlerinde, mansubu merfû ve bilâkis merfuu mansub kılmak gibi, mânâ değişmek suretinde indet-tarafeyn, sahih olan namazın fesadı ise de, İmam Ebû Yûsuf hazretlerinin kavli kaidesince, namaz fâsid olmaz. Çünkü, imam müşârünileyh iraba itibar etmemiştir. Fetva dahi bu veçhiledir. 
İkincisi: Vakf ve iptidada olan hatadır ki, bunları mevzilerinin gayride yapıp geçilecek yerde durmak ve durulacak yerde geçmektir. Bununla mânâ değişmezse, mütekaddimîn ve müteehhirînden, bil-icma namaz fâsid olmaz. Mânâ değişmek sûretinde, ihtilâf var ise de, fetva her iki halde de fesadın yokluğu üzerinedir. Zîra, vakf ve vasle müraatı lâzım kılmakta, halkı ve hususiyle kitleyi, sıkıntıya düşürmek vardır.  Kelimeyi bölmek meselâ, velâ-diyati, diyecek iken, velâ deyip, alt tarafını unutmak, yahut nefesi kesilmek ve ondan sonra tamamlamak veya başka âyete geçmek dahi umum meşayih kavlince, mutlaka yâni, gerek mânâ değişmiş olsun, gerek olmasın, zarurete ve umumî külfete mebni, namazı müfsid değildir.

Üçüncüsü: Bir harfe bedel başka bir harf telâffuz etmektir ki, hatadır. Eğer kelime, Kur'ânı lâfızdan, hariç olmaz ve mânâ dahi değişmez ise, namaz - ittifaka - fâsid olmaz: (Inne-zâlimîne) yi (innez-lâlimine).

(Ve mâ tahahâ) yı (ve mâ dehaha) okumak gibi. Ve eğer, mânânın değişmemesiyle beraber, kelime Kur'ânı lâfızdan hariç olursa, - indet-tarafeyn - namaz yine fâsid olmaz: (Kavvâmîne bil-kıst) kavl-i kerîmini (kayyâmîne bil-kıst). Ve (deyyârâ) lâfzını (devvârâ) okumak gibi. Bun lar, Kur'ânı elfazdan, hariç olduğu için, imam Ebû Yûsuf kavlince namazı müfsiddir: (Hazel-gurâp) bedelinde (hazel-gubâr) okumak bu kabildendir. Ve eğer, kelime Kur'ânı lâfızdan hariç olmamakla beraber, mânâ mütegayyer olursa, hilâf, bunun aksinedir ki, imam Ebû Yûsuf kavlince, namaz gayr-i fâsid ve tarafeyn nezdinde ise fâsiddir: (Ve entüm sâmidûne) bedelinde (ve entüm hamidune) okumak gibi.

— 282 —

NAMAZI İFSAD ETMEYEN ŞEYLER:

 
Namazda olan kimse, Kur'ândan ve gayriden bir yazıya bakıp, onu anlamakla - anlamak kendisinin maksudu olsun, olmasın - edebe isaet etmiş olur.  Telâffuz etmiş olmadığı için, onunla namaz fâsid olmaz. 
Musâllî, dişleri arasında, nohut tanesinden küçük olarak kalmış olan şeyi, - biraz uğraşarak - yutmak mekruhtur.  Müfsid değildir. (Müfsidatın, on ikinci ve on üçüncüsüne müracaat).

Ağzında olan şekerin eriyenini yutarsa, namaz fâsid olur. Namazdan evvel yuttuğu şekerin, tatlılığım namazda bulursa, namaz fâsid olmaz.

Musâllînin secdesi mevziinden, birinin geçmesiyle, namazı fâsid olmaz. Geçen, gerek kadın, gerek erkek, yahut köpek veya sığır olsun.

— 283 —
Geçen kimse, mükellef ve müteammid  ise, günahkârdır. Hadîs-i şerifte: "Musâllînin önünden geçen, kendisine ne kadar günah olduğuna bilse, oradan geçmektense, kırk yıl durmak, ona hayırlı idi,"buyurulmuştur.
Mescid-i kebîrde  ve sahrada, musâllînin önünden, mekruh olan geçmek, secde mevziinden ve bir boy aşağı olan mahalden, geçmektir. Küçük mescidde, arada direk gibi, bir hail bulunmadığına göre, mutlaka, önünden geçmektir.

Onların ötesinden geçmek, geçiciler tazyik edilmemek için, mekruh değildir.

Ön tarafa nazar, namaza mânî olmadığından, namazda bulunan kimse baktığı kadının (nikâhlısının), alt tarafını da görse, - ve kavli muhtâra göre - nazarda iştiha dahi olsa, namaz bâtıl olmaz. 

Lems ve takbîl, - büyük iş olduğundan - namaza mânîdir.

Namazda olan kadını, erkek takbîl,  veya şehvetle okşasa, kadının namazı fâsid olur.
Namazda olan erkeği, kadın takbîl edip te, - erkekte diğer duygu hâsıl olmazsa - erkeğin namazı fâsid olmaz. 
— 284 —

NAMAZIN MEKRUHLARI:

Kerahetin, tarîf ve taksimi, mükellefiyet hükümlerinde geçmiştir. Musâllînin fiili, vâcibin terkini mütezammin ise, tahrîmen mekruh olup, sünnetin terkim, tazammün etmiş ise, tenzîhen mekruhtur. Lâkin onun da keraheti, sünnetin teekküdü nisbetinde şiddet ve tahrîme kurbiyyetçe, mütafavittir.

Sünnet, eğer kaviyyen müekked ise, onun terki, vâcibin terki gibi. tahrîmen mekruh olmak, ihtimalden uzak olmaz. Ve eğer, gayr-i müekked ise, onun terki, tenzîhen mekruh olur: Secdeye varırken, ellerini dizlerinden evvel indirmek ve kalkarken dizlerini ellerinden evvel refetmek ve besmele ve âmini, cehr eylemek ve özürsüz, ellerini mesnun olan mevzie koymamak gibi. Eğer, onlardan hiç birini mütezammin olmayıp, bununla beraber, namaza ecnebi ise, ve onda namazı tamamlayıcı ve zararı defedici bir şey dahi yok ise, o da mekruhtur: Elbise ve beden ile oynamak ve kalbi her meşgul eden şey gibi.

Tekebbür sahibinin âdetinden ve ehl-i kitabın sanîalarından olan şeyler dahi, böyledir. Ve onun kerahete, delilin iktizasına göredir. Eğer delîl - sübutu zanni olan - nehyi müfîd ise, kerahet, tahrîmiyyedir. Meğer ki, tahrîmden döndüren, bir şey mevcut ola. Ve eğer, nehyi müfîd olmayıp, belki, azimsiz terki müfîd ise, kerahet tenzihiyyedir.

Kendisinde, namazı tamamlayıcı olan, az yabancı işe gelince: Hulâsada, mezkûrdur ki, sarığı - temekkün üzere - secdesine  mânî olan kimse, bir eli ile, onu kaldırıp düzgünce, giyse mekruh olmaz. Çünkü, sarığı düzeltmek mütemmimat-ı salâttandır. Zararı savma, yılan ve akrebi öldürme gibidir ki, o da, namazda mekruh değildir.

Sarifin vücuduna (yâni, keraheti, tahrîmden sarf ve tahvîl edici şeyin mevcudiyyetine) misal: Sizin biriniz, namazda bulunduğu zaman,gözlerini yummasın, mealinde olan hadîs-i şeriftir. İşte bu nehy-inebevî, zahirinden, masruftur. Çünkü, namazda göz yummanın keraheti secde yerine bakmak, fiili mendûbunu, fevt ettirdiği için olduğundan tenzîhiyyedir. (Otuz yedinci mekruhu okuyunuz).

— 285 —

Delilin nehy olmayıp, - terki gayr-i câzimi - müfid olduğunun misali, Hazret-i Ömerin (R.A.) âtideki sözleridir ki, Hazret-i müşârünileyh, siyabı bezele-i mümtehine "kirden sakınılmayan, hizmet elbisesi" ile namaz kılmakta olan bir kimseyi görüp, ona hitaben: Bana haber ver ki, seni bâzı kimselere göndersem, bu elbisenle gider misin? Buyurmaları üzerine, o kimse: Lâ diye cevap verdikte, Hazret-i Ömer: "Cenâb-ı Hak, kendisi için tezeyyün olunmağa, en lâyık olandır." buyurdular.

Müellif der ki, namazın mekruhatı - tahrîmi ve tenzihi kısımlarına ârn ve şâmil olmak üzere - vâcibi terk ve sünneti terk, gibi,  şeylerdir ki, bütünüyle değil de takriben yetmiş yedidir:
1 - Musâllî namazda elbisesi ile oynamak. 
2 - Bedeni ile oynamak. 
Bunlar, namazın ruhu ile huşua  münafî olduğu için, tahrîmen mekruhtur. Hak celle ve âlâ "Namazlarını huşû içinde kılan müminler gerçekten kurtulmuşlardır." (Müminûn: 1) buyurmuştur. Hadîs-i şerifte dahi: "Cenâb-ı Hak, namazda, abesi  ve oruçta, refesi  ve makberede, dıhki,  sizin için, kerih gördü," diye buyurulmuştur.
3- Kalbi - hasâ etmek. Yâni kır yerde namaz kılındığına göre, musâllî, ufacık taşları eliyle evirip çevirerek secde yerini düzlemek. 
— 286 —
Meğer ki, temekkûn üzere,  secde edebilmek için, bir defada ola. 
4 - Parmak çıtlatmak. (Velev bir defa dahi olsun). 
5 - Parmakları, teşbik etmek. (Yâni, iki elin parmaklarını, birbirine çatmak). 

(Gerek bu, gerek bundan sonraki, tahassur, namazda el bağlamak mevkiinde olur).

6 - Tahassur etmek. Yâni, elini böğrüne koymak. 

Namazda bundan nehy olunmuştur. Hem de bunda sünnet olan şekle muhalefet ve cebabireye benzemek vardır.

7 - Gözüyle değil de,  boynu ile dönüp bakmak. 
8 - Tükrük bırakmak. 
— 287 —
9- İk'â etmek. Yâni, kuudda kalçasını yere koyup, dizlerini dikerek oturmak. 

10 - Erkek kısım, secdede kollarını yere yaymak.

11 - Erkek kısmı, namazda kollarını açık bulundurmak. 
12 - Gömlek giymeğe dahi kaadir iken, (sıcak ülkelerde) namazı yalnız şalvar, yahut izar içinde kalmak. 

(Bunun keraheti, erkeğe göredir. Kadın hakkında bu, namazı müfsiddir).

13 - İşaretle selâm almak, (Müfsidatın sekizincisine bakınız).

14 - Özürsüz terebbû etmek (bağdaş kurmak). 
15 - Erkek kısmı, aks-ı şaar etmek, yâni, saçlarını bir bağ veya tutkal ile toplayıp, tepeye, yahut enseye almak. 
16 - İticar etmek. 

17 - Keffi sevb etmek, yâni, secdeye varır iken, esvabını (az amelle)

— 288 —
önünden ve ardından kaldırmak. Bir kavle göre, yenini ve eteğini çemrenmiş olduğu halde, namaza durmak. 

18- Elbiseyi sarkıtmak. Yâni, (musâllî, avreti örtülü olduğu halde)elbisesini başının ve omuzlarının, yahut yalnız omuzlarının üzerine alarak, yanlarını sarkıtmak. Pardesünün kollarım giymeden üzerine almak.

Bu hareket, tekebbüren veya tehevvünen  olursa, mekruh olup bir özre mebni ise, mekruh olmaz.
Namaz dışında, elbiseyi sarkıtmak, - ales-sahih - mekruh değildir. 
19 - Sevb içinde münderiç bulunmak. Yâni, ellerini çıkaracak birfürce bırakmamak üzere, ihram gibi bir şeyin içine bürünmüş olmak, (ki, iştimale-sammâ tabir olunur,  hülâsası, ellerini çıkaracak yer bırakmayarak, sevbi cesedine toplayıp kaya gibi kalmaktır.)

20 - Bürüntü içinde bulunanlar, onu sağ koltuğunun altından alarak, iki ucunu sol omuzu üzerine ve yahut sol koltuğundan dolaştırarak iki ucunu sağ omuzu üzerine atmış olmak, ki omuzlarının biri, namazda"açık kalmış olur.

21 - Kıyam halinin gayride kıraet etmek: Kıraeti rükû halinde tamamlamak.

22 - İntikalâtta meşru olan ezkârı, intikalin tamamlanmasından sonra yapmak. Meselâ, rükû haddine müntehi olduktan sonra, rükû için

— 289 —
"Allahü ekber" demek ve "semiallâhü limen hamide"yi rükûdan tamamiyle kaim olduktan sonra söylemek. 
23 - Nafile namazının her şefinde (her çift rekâtında) birinciyi ikinciden uzun tutmak. 
24 - Bütün namazlarda, ikinci rekâtı, birinci rekâttan üç ve dahaziyade âyetle  uzatmak.
(Nafilenin üçüncü rekâtı, namazın iptidası demek olduğundan,  onu, evvelkilerden uzun tutmak, mekruh olmaz).
Mezkûr kerahet, sünnette varit olanın gayride olmak üzere, tenzihiyyedir. Nas varid olan yerde, kerahet yoktur. Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, cuma ve bayram namazlarının ilk rekâtlarında, sûre-i âlâyı ve ikinci rekâtlarında sûre-i gaşiyeyi okurlardı. Maahâzâ ki, gaşiye sûresi âlâ sûresinden, yedi âyet uzundur. 
25 - Farzın bir rekâtında, aynı sûreyi tekrar etmek. 

26 - Hıfzında, başka sûre var iken, bir sûreyi iki rekâtta da aniden okumak.

— 290 —
Eğer hıfzında başka sûre yok ise, onu kıraet, vâcip olur. Zira, fatihaya zam vâciptir. Hıfzında başka sûre var iken bile, amden olmayarak, başlar ise, tamamlar. 

27- Okuduğu sûrenin veya âyetin üstündeki sûre veya âyeti okumak.

Buna, (kıraet-i menkûse = ters okuma) tâbir olunur. Gerek, bir rekâtta, gerek iki rekâtta olsun, mekruhtur. 
Birinci rekâtta - kasdi olmayarak -  "kul eûzü birabbin-nâsi" sûresini okuyan, ikinci rekâtta onu tekrar eder. Ve bunda kıraet-i menkûse kerahetinden hazeren, kerahet dahi yoktur.
Birinci rekâtta, Kur'ânı hatm eden, ikinci rekâtta bakara sûresinden başlar. Bir hadîs-i şerifte, nâsın hayırlısı, hatim-i müfettihtir, buyurulmuştur. 
28- İki rekâtta okuduğu, iki sûre arasını, yalnız bir sûre ile fasletmek. 

Aradaki sûre uzun ise, onu geçmek, iki kısa sûreyi geçmek gibi mekruh olmaz.

29- Bir sûrenin âyetinden, bir veya birkaç âyet, geçerek, başka âyete atlamak. 
— 291 —
30 - Bir rekâtta, iki sûrenin arasını bir veya müteaddit sûre atlayarak cem eylemek. 
31 - Güzel kokulu şeyi, kasden koklamak. 

32 - Elbisesiyle bir veya iki kere rüzgârlanmak.

33- Yelpazeyle, bir veya iki kere rüzgârlanmak. Çünkü, bu amel az dahi olsa, huşûa münafidir. 

34- Secdede ve secdenin gayride, elinin, yahut ayağının parmaklarını, kıbleden tahvil etmek. (Namazın sünnetlerinin on beşincisine bakınız).

35 - Ellerini rükûda dizlerine, celsede ve kadede uylukları üzerineve kıyam halinde  sağ eli sol el üzerine, koymayı terk etmek.

36 - Esnemek.

Çünkü, esnemek rehavettendir. Eğer galip gelirse, yâni esnemek kuvvetlice olursa musâllî, dudağını dişiyle tutmak, ve o suretle mâni olmak mümkün olamazsa,  kıyamda sağ elinin tersini, yahut yenini  ve kıyamın gayride sol elini  ağzına koymak tarikiyle olsun, onu men
— 292 —
ve imsak eder. Şu mealdeki, Peygamberimizin kavli şerifine binaen ki, "Cenab-ı Hak, aksırığı sever.  Esnemeği kerih görür,  esneyen kimse, kaadir olduğu kadar onu reddetsin hah hah, demesin" diğer rivayette: "Elini ağzına kosun" buyurulmuştur.
37- Gözlerini yummak. Meğer ki, bir maslahata mebni ola. 
Çünkü, göz yummak, mendup olan yere bakmayı kaybettirir.  Her uzvun, hattâ gözün dahi, ibadetten hazzı vardır. Huşuu giderici ve dikkati dağıtıcı  olan şeyi, görmek sebebiyle bazan gözü yummak, bakmaktan evlâ olur.

38 - Gözlerini göğe "yahut tavana" kaldırmak.

39 - Gerinmek.

40 - Namaza münafî, amel-i kalilde bulunmak. 

41 - Özürsüz bit tutmak.

42 - Biti öldürmek.

— 293 —
Eğer karınca ve pire gibi, ısırmakla musâllîyi rahatsız ve meşgul etmekte ise, tutulması mekruh  olmayıp, kanından ihtiraz olunur. 
43 - Ağzını, burnunu örtülü bulundurmak. 
44 - Ağzında erimez bir şey bulundurmak ki, mesnun olan kıraete mâni, yahut hatırı işgal edici olur: Para gibi. 

45 - Sıcak, yahut soğuk veya arzın huşunet zarureti, olmadığı halde secdeyi sarığın veya sargının dolamı üzerine etmek.

Bu da, dolamın alın üzerinde bulunduğuna göredir ki, secdeye mâni olmayan bir hail demektir. Amma, dolam başta olup ta, musâllî onun üzerine secde ederek, cephesi yere değmez ise, namazı sahih olmaz.

(Salâtın mütemmimatından olan, amel-i kalilde, kerahet olmamakla secdenin temkini için, bir elle, sarığın tesviye ve ref'inin cevazı, ve secdenin aslına mâni olan şeyin izalesinin vücubü, zikr olunmuştur. Faslın mukaddemesine ve üçüncü mekruha müracaat ediniz).

46- Burunda bir özür yok iken, secdeyi yalnız alın üzerine etmek.

Çünkü, secdede burunun alına ilâvesi namazın vâciplerindendir. Beşinci vâcibe bakınız. Bunun aksi, yâni secdeyi yalnız buruna etmek, - Alında özür olmadıkça - sahih değildir. (Farzlara bakınız: 17, 18).

47- Yol üzerinde namaz kılmak. 
— 294 —
48 - Hamamda namaz kılmak. 

49 - Ayak yolunda namaz kılmak.

50 - Mezarlıkta ve emsali yerlerde namaz kılmak. (Emsali, hadîste zikredilmiş olanlardır).

Çünkü, şâri-i muhterem, sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, yedi yerde namaz kılmaktan nehy etmişlerdir: Mezbelede, Meczerede, Makberede, Kariatüt-tarikte, Hamamda, Maâtın-ı ibilde, Kâbenin üzerinde.

(Mezbele: Gübrelik, Meczare: Mezbaha,  Makbereden, mekaabiri enbiyâ aleyhimüsselâm, müstesnadır ki, onlarda namaz kılmak, kerahetsiz câizdir,  Kaariatüt-tarik: İşlek yoldur, Maâtın-ı ibil: Gerçi, develerin pek sıcak zamanlarda, bir kere su içirilip, ikinci defa, bir daha sulanmak üzere havuz kurbünde çöktükleri yerlerdir, ve lâkin, burada mutlaka, develerin çöktüğü yer maksuttur ki, develerin - alelıtlak - çöküp oturdukları yerlerdir. 
51- Sahibinin rızası olmayarak, başkasının yerinde namaz kılmak.  Başkasının - ekili olmayan - yerinde, yahut yol üzerinde, namaz kılmak
— 295 —
ihtilâcında bulunan kimse, eğer yerin sahibi müslim ise, orada  ve müslim değil ise, yol üzerinde  kılar.
52 - Necasetin yalanında, namaz kılmak. 
53 - Müdafaa-i ahbeseyn = küçük ve büyük su dökme sıkıntısı halinde, namaz kılmak.  "Bu tâbir için, elli sekizincinin sonuna bakınız."
54 - Rih "gaz" sıkıntısı var iken namaz kılmak. (Bunlar velev ki, namaz içinde hâdis olmuş olsun. 
55 - Necaseti gayr-i mânia ile namaz kılmak. 
Musâllînin; gerek elbisesinde ve gerek beden veya mekânında olsun.  Lâkin bu üç halde, - maal-kerahe edâ - kazâdan evlâdır. 
56- Namazı, kirli iş elbisesi içinde kılmak. 
57- Tezellül ve tadara kasdiyle değil de, tekasülen,  başı açık olarak namaz kılmak. (On beşinci mekruhun hamişine bak.)

(Kerahet varlığı veya yokluğu, erkeğe göredir. Hurrenin namazda başı açık bulunması, namazı müfsiddir).

Başında kalensivesi  düşen kimseye, efdâl olan onu başına almaktır. Meğer ki tekvîre (dolamaya) ve amel-i kesîre muhtaç ola.

58- Kendinin müştehî olduğu taam hazır iken, namaza durmak.

— 296 —
Musâllîye mübah olup, yemesini arzu ettiği taam demektir.  Amma, gayrin malı olup ta, sahibi dahi, onu yemeğe mezun kılmamışsa, namaz mekruh olmayıp, zahir olan: O kimseye ondan uzak durmak lüzumudur. Kendisine mübah olup ta, sevmediği yemeğin hazır olması dahi keraheti mucip değildir.

Ebî Dâvud süneninde, namazın ne yemek için ve ne de başka bir şey için, tehir olunamıyacağına dair mezkûr olan hadîs, sahîhayn sahiplerinin, rivayet-kerdeleri olan, "Yemek hazır olur, namaz vakti de girerse yemekten başlar ve yemeğini yiyip bitirmeden namaz için acele etmez."hadîs-i şerifinin sarahatine mebni, namazı vaktinden tehir etmeğe mahmuldür.

Hadîs-i sahîhaynde, yemeğin namaza takdimi, musâllînin fikri, onunla meşgul olarak, huşuu zail olmamak için, emrolunmuştur. Nitekim, (Yemek hazır olunca ve abdest sıkıştırınca namaz yoktur) dahi buyurulmuştur. 

59 - Ziynet gibi hatırını meşgul eden, şeylerin karşısında namaz kılmak.

60 - Lehv ve luub gibi, huşuu ihlâl eyleyen şeyler huzurunda namaz kılmak. 
Buna mebnidir ki, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretleri, namaza koşarak gelmeği dahi nehy buyurmuşlardır. 

61 - Okuduğu âyetleri el ile saymak.

62 - Rükû ve sücud tesbihlerini, el ile saymak. 

63 - İmam tamamiyle mihrabın içinde kaim olmak.

Tenzihi olan, kerahet, imamın hali, cemaate şüpheli olabileceği içindir.  İmamın kıyamı, mihrabın dışında olup ta, sücudü mihrap içinde
— 297 —
vâki olursa,  kerahet kalmaz. Nitekim, imamın mihrab derununa sokulması, cemaat sıkışıklığından ileri gelmişse, yine kerahet yoktur.

64 - İmam bir arşın miktarı yüksek, bir mahalde yalnızca bulunmak.

65 - İmam bir arşın miktarı alçak, bir mahalde yalnızca bulunmak.Eğer bir kimse, imam ile beraber bulunursa kerahet olmaz.

66 - Açığı bulunan safın arkasından namaza durmak. 
67 - Zî-ruh sureti üzerine secde etmek. 
68 - Zî-ruh suretli elbise içinde namaz kılmak. 

69 - Musâllînin, başının üstünde, yahut arka cihetinde ve, yahutön veya yan taraflarına (sağında veya solunda) zî-ruh sureti bulunmak,

Kerahet cihetiyle eşeddi, musâllînin önünde, sonra üstünde sonra sağında, sonra solunda ve sonra arkasında bulunmaktır. 
Meğer ki, âzasının tafsilâtlı sureti mütebeyyen olmayıp, yerde iken, ayakta duran dikkat etmedikçe, göremeyecek derecede küçük olan; para üzerindeki sûret gibi. 
— 298 —
Yahut büyük ise de, başı kesik buluna.  Yahut zî-ruhun gayri suret ola. 

(Zî-ruh suretinin, gerek tasvirin hürmet ve ittihazınca, ve gerek namazdaki kerahetince, menkûş veya mensuc olan ile mahkûk, yahut menhut bulunanı arasında, fark yoktur).

Başkasının evinde, zî-ruh sureti gören kimseye, onu mahv ve tağyir etmek câiz olur. 
70- Musâllinin önünde, içinde kor olan  tandır bulunmak.
71- Musâllînin önünde, içinde kor bulunan ocak olmak.  Mum, kandil  ve fanus bulunmak, kavl-i sahihte mekrûh değildir.  Çünkü, tapmaya benzemez. 
— 299 —
72 - Musâllînin önünde, uyur kimseler  bulunmak. 

73 - Alnından, kendine zarar vermeyen toz toprağı silmek.

74 - Terini silmek. Çünkü, bu işler bir nevi abestir.  Eğer, kendine zarar veriyor ise, silebilir. (Müellif, bunları âtîdeki fasılda tekrar eder).
75- Namazda, Fâtiha vücuben müteayyen olmakla o, ve muayyen olan sünnet,  müstesna olup, ondan başka bir sûre tâyin ederek diğerini okumamak. 

Çünkü, bunda bakiyi mehcur etmek vardır. Meğer ki, kendine kolaylık olmak, yahut Nebiy aleyhisselâmın kıraeti ile, teberrük etmek için, sûre tâyin eylemiş olsun. O halde kerahet olmaz ve Nebiy Aleyhis-salâtü vesselâmın kıraetlerine mutabeat, müstahap olur.

76- İmam muktediyi (fethe) mecbur etmek.

(Nitekim, muktedi fethi tacil etmek dahi mekruhtur. Müfsidattan elli ikincinin son hâmişine bakınız).

77- Önünden geçilmesi muhtemel olan yerde, musâllî sütre kullanmayı terk etmek.

(Müellif, burada sütre ittihazı faslını akd etmiş ise de, biz şimdilik onu tehir ederek, Hâşiyede ve Dürr-ü Muhtârda ve haşiyelerinde görülen mekruhları ziyade edeceğiz):

— 300 —

78 - Secdeye varır iken, ellerini - özürsüz olarak - dizlerinden evvel yere indirmek ve kalkar iken, dizlerini ellerinden evvel kaldırmak.

79 - Rükûda başını yukarı dikmek, yahut aşağı eğmek.

80 - Besmeleyi ve âmini "ve kezâ senâyı ve teavvüzü" cehr etmek.

81 - Rukû, yahut sücud tesbihlerini terk, yahut üçten eksik etmek.

82 - Rükûa varır iken, yahut rükûdan kalkarken, el kaldırmak 
83 - İstirahat celsesi yapmak. 
84 - Farz olan namazda, - özürsüz olarak - duvara, yahut bastonadayanıp durmak. 
85 - Hail (perde) olmaksızın, insanın yüzüne doğru, namaz kılmak. 
86 - Kucağına - ihtiyaç olmaksızın - çocuk alıp, namaza durmak. 
87 - Gasb edilmiş elbise ile, namaz kılmak. 

88 - Zaruret olmaksızın, ipek elbise ile namaz kılmak.

(Erkeğe, ipeğin hürmeti ve namazda keraheti, giyilmesindedir. İstimalinde değildir. İpek seccadede, kerahet yoktur).

89 - İmam, son cemaatin gayride, mihraptan başka yere durmak.

90 - Musâllî, camide kendisi için, bir yer tâyin ederek, namazı daima, orada kılmak.

— 301 —

MUSALLİ İÇİN, MEKRUH OLMAYAN ŞEYLER:

Musâllîye belini bağlamak  mekruh olmaz. Çünkü, bunda avret mahallini, setr ve siyanet etmek ve ibadet için kendisine çeki düzen vermek vardır. Hattâ, bir kabâ içinde  beli bağlı olmayarak, namaz kılmak günahtır. 
Musâllînin boynunda kılıç ve benzeri takılı bulunmak,  hareketi kendisini meşgul etmiyorsa, mekruh olmaz. Eğer, hareketi, onu meşgul kılıyorsa, harp halinin gayride, mekruh olur.

Cepken giyenler, kollarını geçirmeyerek, namaza durmak, mekruh olmaz.

Mushafa, yahut kılıca karşı, namaz kılmak mekruh olmaz.

Musâllînin önünde - ona yüzü dönük olmamak üzere - adam bulunmak mekrûh olmaz. 
Muma, kandile veya fanusa karşı, namaz kılmak mekrûh olmaz. 
Üzerine secde edilmedikçe, Zî-ruh sureti bulunan, yaygı üzerinde namaz kılmak, mekrûh olmaz. 
Namazda yılan öldürmek, mekrûh olmaz. 
— 302 —

Namaza nazaran, yılanın (cemi-i envâı) birdir. Akrep öldürmek dahi, yılan öldürmek gibidir.

Elbisesi, rükûda cesedine yapışıp, âzası belli olmamak için, musâllî az amelle, onu silkelemekte ve elbisesini, topraktan sakınmakta beis yoktur. 
Musâllî, alnına yapışan toprağı, yahut nebatı namazdan fâriğ olduktan sonra, silebildiği gibi,  kendisine zarar vermekte ve namazın huşuundan onu meşgul kılmakta ise, namazdan fariğ olmadan dahi onu silmekte - ter silmek gibi - beis yoktur.

Musâllî, yüzünü çevirmeyerek, gözünün ucu ile, bakmakta beis yoktur.

Hâcet olmadıkça, evlâ olan onu dahi terk etmektir. Çünkü, namazın âdâbına muhaliftir.

Yer, secde edilemeyecek kadar pek ve sert olursa, namazı yatak ve yaygı üzerinde kılmakta beis yoktur.

Efdâl olan - bilâ hail - yer üzerinde, yahut hasır ve ot gibi, yerden biten şey üzerinde kılmaktır.

Sıcaktan ve soğuktan ve zararlı sertlikten sakınmak için, bez parçası koyup,  meselâ mendil yayıp, onun üzerine, secde etmekte beis yoktur.
Nâfilenin iki rekâtında, sûreyi tekrar etmekte, yâni ilk rekâtta okuduğunu, ikinci rekâtta dahi, okumakta beis yoktur. 
— 303 —

SÜTRE İTTİHAZI VE MUSÂLLİNİN ÖNÜNDEN GEÇENİ DEFETMESİ:

Sütre ki, örtünme ve sakınma mânasına olarak, musâllî önünden gelip geçene, - siper olmak üzere - ittihaz ettiği şeydir. Bir arşın ve daha ziyade yükseklikte olur. 
Namaz kılacak kimse, önünden geçilmesi muhtemel olan mevzide, sütre ittihaz etmek müstahaptır  ki, kendisine ya bir sütunu veya bir ağacı ve yahut diktiği değneği ve koyduğu sandalyeyi, siper edinir. "Bir okla da olsa sütre kullanın" buyurulmuştur. Önünden geçen olmasa bile, musâllî, onun gerisinden nazarını çekmekle dikkatini dağıtmamış ve gözünü ona dikmekle düşüncesini toplamış olur.
Yer sert olduğuna göre, yanında olan şeyi (meselâ baston veya şemsiyeyi) - dikmiş te düşmüş gibi - uzunluğuna yere bırakır. 
Sütre olmak üzere, dikecek veya koyacak, bir şey bulmayan, musâllî önüne bir hat çeker - ki, maksut, kuvve-i mütehayyile, yayılmamak için rapt ve musâllîde hatıra cem olmuş olmaktır.  Onu - önüne dikilmiş
— 304 —
bir değnek gibi, uzunlamasına çizer ki, o halde çizgi, sütreye benzetmiş olur. Ve yahut genişliğine, hilâl gibi, kavisli bir hat çeker. 
Cemaatle kılınan namazda, imamın süt resi, arkasında bulunanlar için dahi sütredir. 

Sünnet olan: Sütreye yakın durmaktır. Ve pek doğrusuna durmayıp, onu iki kaşlarından birinin (efdâl olan sağ kaşının) hizasına almaktır.

Musâllî sütre ittihaz etsin, etmesin, ona müstahab olan, önünden geçeni defi, teşebbüsünde olmamaktır. Baş, yahut göz veya el ile işaret ederek, yahut (Sübhanallah) diyerek, def'e ruhsat verilmiştir. İşaretle tesbihi cemetmek mekruhtur. 
Erkek kısmı, geçeni def ve ikaz için, cehren kıraet edebilir. Kadın, cehre bedel, tasfîk eder. 

Musâllînin, önünden geçilmekle namazı fâsid olmayıp, kasden geçen mükellefin âsim olacağı, namazı ifsad etmeyen şeyler, faslında zikr olunmuştur. İbni Âbidin merhumun beyanına göre, Kâbeyi tavaf edenler musâllî sayılmakla, mutaf kenarında, namaz kılanların önünde sütreye hacet olmadığı gibi, Kâbe içinde ve makam-ı İbrahimde dahi musâllînin önünden, mürur eden menolunmaz.

— 305 —

NAMAZIN BOZULMASINI VEYA TEHİRİNİ GEREKTİREN ŞEYLER:

Başlanmış bir namazı bozmak, haram ise de, şer'i ârizaya mebni. bazan câiz ve bazan vâcib olur. 
Melhufun istigaasesi üzerine, igaaseye kadir olan musâllî, namazı - farz dahi olsa - katetmek vâcib olur.  Sonra yeni baştan başlar.

(Melhuf: Bir müteaddî tasallut etmek, yahut suya düşmek ve yahut hayvan saldırmak gibi, kendisine yeter ve kaygu olan bir şey, isabeti ile, başı sıkılan kimsedir. İstigaase: Feryat edip, yardıma çağırmaktır. İgase: Yardıma koşup kurtarmaktır.)

Davara kurt ve sair canavar gelmek halinde ve âmâ olan, yahut tehlikeye agâh olmayan kimsenin kuyu v. s. bir tehlikeye düşmek korkusunda dahi, namazı kesmek, vâcib olur. Nitekim, ebe alacağı çocuğun veya anasının helâkinden veya bir uzvunun telefinden - zannigalip ile - havf üzere olduğu vakit, namazda ise namazı kesmek, değil ise namazı vaktinden tehir eylemek (yâni kazâya bırakmak) vâcib olur.

Mezkûr korku üzere - zannı galip olmadığı takdirde dahi- ebe namazı sonraya bırakarak, çocukla meşgul olmakta, mazerete mebni beis yoktur. 
Kırda bulunan kimse dahi, hırsızlardan veya yol kesenlerden, yahut canavar ve sel tehlikesinden  havf üzere oldukta, namazını vaktinden sonraya tehir edebilir. 
— 306 —
Musâllî, nâfile namazda olup ta, ebeveyninden biri,  onun namazda olduğunu, bilerek nida ederse, icabet etmemekte beis olmaz.  Eğer namazda olduğunu, bilmeyerek çağırırsa, vücuben icabet eder. 

Musâllî, farz namazında olup ta, ebeveyninden birinin, - bilâ istigaase - yalnız nidası sebebiyle, salâtı katetmek câiz olmaz. Çünkü onun cevazı, zarûretendir.

Bir dirhem gümüş değerinde olan şey, - başkasının dahi olsa - çalınmak korkusu üzerine, namazı - farz bile olsa - bozmak câiz olur. Çünkü, o miktar şey, maldır.  Çalınacak şey, başkasının olmak takdirinde dahi, namazı kesmekte tecavüzü önlemek ve münkeri nehyeylemek meziyyeti vardır.

Kadın namazda iken, ateş üzerindeki çömleğinin kaynayıp taşmasından ve çocuğunun ağlayıp haykırmak gibi şeyler ile ızdırap çekmesinden korkarak, namazı katetmek, câiz olur.

Bir kâfir, kendisine arzı islâm (din telkin) etmeği, musâllîden istemekle, namazı kateylemek musâllîye câiz olur. 
Geçmiş namazların kazâsı - alel-Fevr - vâcib ise de, - iyal için çalışmak gibi - özre mebni, onu tehir etmek dahi, câiz olur. 
— 307 —

NAMAZI TERKEDENİN HÜKMÜ:

Namazın farziyyetini ikrar ile beraber, onu tembelliğinden dolayı terk eden, fasıktır.  Diğer mezheplerde olduğu gibi, hadden yahut küfren. katl olunmayıp, sadece darp ve haps olunur. Ve mühmel bırakılmıyarak, icabına göre nush, yahut unf edilir. Ya musâllî olur ve yahut hapiste ölür.

Suyütî'nin Câmi-i Sağirinde kütüb-ü sitte ashabından, imam Buhâri ile imam Neseîden mâdâsının remziyle mezkûr, Hazret-i Câbirden mervi hadiste:

"Küfür ve şirk ile insan arasında sadece namaz vardır." buyurulmuştur. Yani insan onu terkederse aradaki fark ortadan kalkmış olur.

İyazen billâhi teâlâ, namazı inkâren veya istihfafen, terk eden mürted muamelesi görür.

VİTİR NAMAZI:

Bu babın mesaili, vitrin mânasına, şerî sıfatına, hükmüne, kemiyyet ve keyfiyyetine mütealliktir.

Vitir, "ve" nin, feth ve kesriyle okunmak câiz olup, çift mânâsına olan (şefin) zıddıdır ki, tek demektir. Beş vakit namazın zikri sırasında, geçtiği üzere, altıncı bir namazımız vardır ki, yatsı namazından sonra kılınır. Tek rekâtlı olduğu için, vitir tesmiye olunur.

Vitir, kavli esah üzere, vâciptir. Ve bu son kavl, Hazret-i İmamındır. Kendilerinden, onun sünnet olduğu dahi, rivayet olunmuştur ki, o imameynin kavlidir. Farz olduğu dahi, rivayet olunmuştur. 
Meşayih, bu rivayatın arasını cem ve tevkif ederek: "amelen farzdır ki, terk olunmaz. İtikaaden vâciptir  ki, münkiri ikfar olunmaz. Delîlen sünnettir ki, vitrin sübutu, sünneti seniyyeiledir" dediler. 

Vitirin, hükmü, bu namaz özürsüz, kaiden ve râkiben kılınmamak, ve

— 308 —
yatsının iadesine mebni, iade olunmamak,  ve kemiyyeten akşam namazı gibi, olduğu için, birinci kadeyi unutup doğrulan, yahut doğrulmağa yaklaşan kimse, kuuda avdet etmemek  ve onun bütün rekâtlarında, kıraet farz olmaktır.

Vitirin, kemiyyeti, akşam namazı gibi, bir selâm ile üç rekâttan ibaret olmasıdır.

Vitirin keyfiyeti, her rekâtında fâtiha ve sûre, yahut âyât okunmak ve üçüncü rekâtında fazla olarak, rükûdan evvel, kunut edilmektir.

İkinci rekâtında vücuben oturulup, yalnız tahiyyat okunur.

Üçüncü rekâtta, subhaneke okunmaz. Zîra başka bir namazın iptidası değildir. Fatiha kıraetinden ve ona zamm-i sûre veya âyât ettikten sonra. Allahu ekber  diye el kaldırılır  ve yana salıverilmeyerek bağlanıp, kunut edilir, sonra rükûa varılır.

Üçüncü rekâtta kunutu unutup ta, rükûda yahut, rükûdan başını kaldırdıkta, hatırlayan kimse, "ikinci surette ittifaken ve birinci surette alessahih" ne rükûda, ne de rükûdan sonra, kunut etmeyip, vitirin hitamında, sehv için secde eder.

Kunutu sehven, rükûdan sonra eden kimse, rükûu iade etmeyip.  kunut, asıl mahallinden zâil olarak, vâcip gecikmiş olduğu için, sehiv secdesi eder. 
— 309 —
Kunut, ibadet, taat, ubudiyyeti ikrar, sükûn, salât, kıyam ve kıyamın uzaması mânâlarına olup, mânâlarının cümlesinden biri de, vitirde olan duâdır. Ve o, İbni Mes'ûd radiyallahü teâlâ anhü hazretlerinden mervî olan elfâz ile,  âtîdeki veçhiledir.
اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَسْتَعِينُكَ وَ نَسْتَغْفِرُكَ وَ نَسْتَهْدِيكَ * وَ نُؤْمِنُ بِكَ وَ نَتُوبُ اِلَيْكَ * وَ نَتَوَكَّلُ عَلَيْكَ * وَ نُثْنِى عَلَيْكَ اْلخَيْرَ كُلَّهُ نَشْكُرُكَ وَ لَا نَكْفُرُكَ * وَ نَخْلَعُ وَ نَتْرُكُ مَنْ يَفْجُرُكَ *
اَللّٰهُمَّ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَلَكَ نُصَلّ۪ى وَنَسْجُدُ * وَاِلَيْكَ نَسْعٰى وَنَحْفِدُ * نَرْجُو رَحْمَتَكَ وَنَخْشٰى عَذَابَكَ * اِنَّ عَذَابَكَ بِ الْكُفَّارِ مُلْحِقٌ *

Kanit: Onu okuyandır. Duâ, terceme ile beraberdir:

(Allahümme) ya Allah (innâ nesteînüke) muhakkak ki, biz, taatin üzerine senden iane isteriz (ve nestehdîke) ve senden seni razı edecek şeye hidayet isteriz,  (ve nestagfirüke) ve senden mağfiret isteriz ki, ayb ve zenbimizi setredip, bizi uyûb ve zünubümüzle rüsvay etmeyesin (ve netübuileyke) ve sana tevbe ederiz. Tevbe: Günahtan dönmektir. Şer'an tevbe: Geçen günaha nedamet edip,  ondan derhal kesilmek  ve bir daha işlememeğe - tâzimen li-emrillâh - azm eylemektir.
— 310 —
Eğer kul hakkı teâllûk etmiş ise, onun müsamaha ve razı olması lâzımdır.  (Ve nü'minü bike) ve sana iman ederiz, yâni kalblerimizle itikat ederek tasdik eder ve lisanımızla dahi söyleyerek, sana ve senin canibinden gelen şeye -ki, Peygamberlere ve kitaplara ve meleklere ve âhiret gününe ve hayır ve şerrin mukadderiyyetine demektir - inandık deriz  (ve netevekkelü aleyke) menfaatimizi celb ve mazarratımızı defi edebilmekten aczimiz cihetiyle, umurumuzu tefviz ederek, sana itimat eyleriz, (ve nüsnî aleykel-hayre küllehû) ve mahzı fazl ve kereminden in'am ve ihsan eyle diğin camîi nimetlerini itiraf ederek seni sena ve bütün hayr ile yad ederiz, (neşkürüke) in'am ettiğin, cevarih ve âzânın hepsini. - mâ hulika lehine - sarf ederek sana şükr ederiz. Sen münezzeh ve müteâlisin, ve hamd-ü senâ sana mahsustur. Biz sana ihsa-i senâ edemeyiz, sen, kendini ettiğin sena vechilesin, (ve lâ nekfuruke) bizim üzerimize olan, hiç bir nimetini inkâr etmeyiz ve onu senin gayriye izafe eylemeyiz. (ve nahlau) ve küfrü ve seni razi etmeyecek olan her şeyin râbıtasını, boyunlarımızdan çıkarıp atarız ve izale ederiz. (ve netrükü men yefcürüke) ve senin nimetini inkâr ve gayre perestişler ile sana fücur edeni terk ve ondan müfarakat eyleriz.
(Allahümme iyyâke nâbudu) Yâ Allah biz ancak sana ibadet ederiz, (ve leke nüsâlli  ve nescüdü)  ve namazı ancak sana kılarız ve secdeyi sana ederiz, (veileyke nes'â ve nahfidü) ve bizi sana takrîb edecek vesaile şitaban  ve ibadeti tahsil emrine kemal-i neşat ile koşarız,  (nercû rahmeteke) hizmetine kıyam ve taatinde amel ve ihtimam
— 311 —
ile beraber,  rahmet ve ihsanının devam ve izdiyâdını ve ataiâzîmini emel ederiz, sen ise, kerîmsin, kendinden umanı, haib etmezsin, (ve nahşa azabeke) nehy ettiğin şeylerden içtinab ile beraber, azâbından havf ederiz, mekrinden  emin olmayız. Biz beynel-havf ver-recâyız.  İmdi nîmet-i îmânı bize inâm ile beraber, erkân ile amelde bulunmağa dahi bizi muvaffak buyurman sebebiyle, biz dahi- kâzibînin tamaı veçhile - bilâamel, mücerred kalb ve lisan ile, ümidde kalmayıp, emri şerifine imtisal edici olarak, itikad eder ve deriz ki: (İnne azabekel-cidde) senin hak azabın,  (bil-küffâri mülhik) küffara lâhiktir. 

Bundan sonra evlâ olan;

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِهِ وَ سَلِّمْ

Yahut;

وَ صَلَّى اللّٰهُ عَلَى النَّبِىِّ وَعَلَى اٰلِهِ وَ سَلِّمْ

deyip, Hz. Hasan b. Ali (R.A.) efendimizin kunutunu dahi okumaktır. Hz. Hasan (R.A.) efendimiz, "bana Resulullah birkaç kelime talim buyurdu, ben onları vitir kunutunda okurum," demiştir.

— 312 —
اَللّٰهُمَّ اهْدِنِي فيِمَنْ هَدَيْتَ، وَعَافِنِي فيِمَنْ عَافَيْتَ، وَتَوَلَّنِي فيِمَنْ تَوَلَّيْتَ، وَبَارِكْ لِي فِيمَاأَعْطَيْتَ، وَقِنِي شَرَّمَا قَضَيْتَ، فَإِنَّكَ تَقْضِي وَلَا يُقْضَى عَلَيْكَ، وَإِنَّهُ لَايَذِلُّ مَنْ وَالَيْتَ، وَلَايَعِزُّ مَنْ عَادَيْتَ، تَبَارَكْتَ رَبَّناَ وَتَعَالَيْتَ

Kunutta bulunan musâllî, bundan sonra dahi salâvat okur.

Kunutû okuyamayan kimse (Rabbenâ âtinâ ilh. .) okur, yahut üç kere: Allahüme igfirli ve yahut üç kere: Yâ rabbi, der.

Cemaatle vitir, yalnız ramazan ayında kılınır.  Ve onda, o vakit cemaat evlâdır. Müsliminin icmaı, bunun üzerinedir. Cemaatle kılmayan kimse için, ehab ve evlâ olan, onu gecenin sonunda (sahur vaktinde) kılmaktır. Çünkü, o vakitte cemaat bulunmaz. Vitri, ramazanı şerifte, cemaatle kılmak, gecenin ahirinde münferiden kılmaktan efdâldir. 
Cemaat halinde, kunûtü hem imam ve hem cemaat gizli okur.  Muktedî, kunûtü kıraetten fariğ olmadan yahut, kunûte henüz başlamadan, imam kunût edip, rükûa varmış olmak suretinde - imam ile beraber - rükûun edâsını fevt etmek korkusu var ise, kunût ile iştigal etmeyip, imama mütabeat eyler.  Eğer imama rükûda yetişememekten korkmuyorsa, kunût eyler. 
— 313 —

İmam kunûtü terk ederse, muktedi, imama müşarik olabilmek kendisine mümkün ise - imkân hasebiyle - iki vâcib arasım cemetmiş olmak için kunût eyler. Eğer yetişmek kendisine mümkün olmayacak ise, imamına mutabeat eder ki, o evlâdır.

Vitirin üçüncü rekâtı rükûunda, imama yetişen kimse ki, mesbuktur. Kunûte, hükmen yetişmiş olmakla, geçmişi kazâ ederken, kunût eylemez.

Nitekim, vitirde bir veya iki rekât ile mesbuk olan kimse, üçüncü rekâtta imam ile beraber kunût etmiş bulunmak cihetiyle, geçmişi kazâda - bil-icma - bir kere daha kunut etmez.  Çünkü, iki defa kunût meşrû olmamıştır.
İmam kunûtu okuduktan sonra, zikr olunan duâya şürû eder ve onu cehr eylerse, imam Ebû Yûsuf: Cemaat dahi, mütabeat edip, onu okurlar, demiştir. 
Mezkûr duada rivayet, mezkûr minval üzere, ifrad iken, İbnül-humâmın beyanı veçhile fuhakaca imam hakkında varid olup, kunuta has olmayarak "bifazlike" kelimesi dahi ziya edilmiştir.  O zaman duâ şöyle başlamış olur:
اَللّٰهُمَّ اهْدِنَا بِفَضْلِكَ فِيمَنْ هَدَيْتَ

Duanın mânâsı budur: "Yâ Allah hidayet etmiş olduğun kimseler içinde yâni, onlarla beraber beni dahi, hidayetle ve afva mazhar kıldığın kimselerle

— 314 —

beraber, beni de afiyetle ve velâyetinde yâni, nazarı inayetine aldığın zevat ile beraber, bana da medetkâr ol, îta ve ihsan buyurduğun şeyleri, hakkımda mübarek ve müteyemmen kıl, hükm ve takdir buyurduğun şeyin, şerrini defi ile beni vikaye et, sen dilediğin veçhile hükmedersin, sana kimse, hükmedemez. (Çünkü sen mâliki vahidsin, mülkte sana şerik yoktur, biz de senin, müvalâtını isteriz), şüphe yok ki, senin müvalât ve izazına mazhar olan kişi zelil olmaz ve müadat ve izlâl ettiklerin ise, aziz olamaz, mütebârik ve müteâlîsin rabbımız!"

Uyumadan vitri kılıp ta, sonra teheccüd eden kimse, vitri iade etmez. Hadîs-i şerifte: "Bir gecede iki vitir olmaz," buyurulmuştur.

Vitrin takdîm ve tehiri mesaili için, müstahap vakitler faslının sonuna bakılsın.

NEVAFİLİN BEYANINA DAİR:

Nevafil: Nafilenin cem'idir. Nafile ve nefl: Farz ve vâcib olmayan ibadettir  ki, ziyade mânâsından alınmıştır.  Farzdan ve vâcipten fazla olan namazlar demektir. Ona tetavvu'da denir ki, kişinin vâcib olmayarak, tav'an kıldığı namazdır.

Sünnetler bu cümleden olduğu halde, fasl-ı sünen, denilmeyip, fasl-ı nevafil denilmesi, nefel tabirinizi, daha şümullü olmasındandır. Çünkü, her sünnet nefeldir. Her nefel sünnet değildir.

Nevafilin, revatip ve regaip nevi vardır. Revatip: Müekked ve gayr-i müekked olarak, farzlardan evvel yahut sonra kılınmakta olan sünnetlerdir..  Regaip: Duhâ ve teheccüd gibi, sair nevafildir.

MÜEKKED SÜNNETLER:

Bunların bir kısmı ikişer ve bir kısmı dörder rekâttır, İki rekâtlılar şunlardır: Sabah namazından evvel,

— 315 —

Öğle namazından sonra, Akşam namazından sonra Yatsı namazından sonra, Dört rekâttılar şunlardır:

Öğle namazının farzından evvel Cumadan evvel Cumadan sonra,

GAYRİ MÜEKKED SÜNNETLER:

Ki, ona süneni mendube yahut müstahabbe dahi denir,  şunlardır: İkindi namazından evvel, Yatsı namazından evvel,
Bunlar dörder rekâttır.  Öğlenin ve yatsının ikişer rekâttan ibaret olan, son sünnetlerini, onlara ikişer rekât daha zam ederek, dörder kılmak dahi süneni mendubedendir.  Akşam namazının sünneti müekkedesi olan iki rekâttan sonra, altı rekât namaz kılmak dahi, sünneti mendube, yâni gayr-i müekkededir.
Süneni müekkedenin en kuvvetlisi, ittifakla sabah namazının sünnetidir. Zira, onun hakkında çok muraggabat varid olmuştur.  Vücubü bile mervidir. Ve demişlerdir ki, Fetvâ mercii olan âlime, nasın hacetine mebni, sair sünnetleri terk etmek câiz olur, sabah namazının sünnetini terk etmek, câiz olmaz.

Fecrin sünnetinde efdâl olan, onu vaktin evvelinde kıraeti uzatmadan kılmaktır. Efendimiz hazretleri, gâh sûre-i kâfirûn ve ihlâs ile, gâh sûre-i bakaranın sonu ile kılarlardı. Elem neşrah ve elem tere sûreleriyle kılınması dahi müstahsendir.

— 316 —

Sabah namazının sünnetinden sonra en efdal olan sünnet muhtelifünfih olmak üzere, akşam namazının sünneti olup, bunda kıraeti uzatmak müstahaptır. Zîra, Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, onun ilk rekâtında (elif lâm mîm tenzîlün) sûresini ve ikinci rekâtında sûre-i Mülkü okudukları olmuştur.

Akşamın sünnetinden sonra, efdâl sünnet öğlenin son sünnetidir. Ondan sonra, yatsının son sünneti ve daha sonra, öğlenin ilk sünnetidir. 
Mendup sünnetler içinde, ikindinin sünneti, yatsının ilk sünnetinden efdâldir. 
Akşamın sünneti müekkedesinden sonra, sünneti mendube olarak zikr olunan, altı rekât (salâtı evvabîn) diye mârûf olan namazdır.  Tesmiyesinin veçhi, şu mealdeki, hadîs-i şeriftir; "Her kim akşamdan sonra, altı rekât kılarsa, evvâbin'den yazılır" buyurulmuştur. Evvâb: Bir günahta bulunduğu vakit, derhal tevbeye mübaderet eyleyendir. İbni Ömer radiyallahü teâlâ anhüma hazretlerinden, mervi olduğu üzere, Rasulullah (S.A.) efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki: "Akşamdan sonra, konuşmadan, altı rekât namaz kılanın, elli senelik günahı mağfur olur".  Ammâr bin Yâser hazretlerinden mervidir ki, Efendimiz hazretleri: "Akşamdan sonra altı rekât namaz kılanın günahı, deniz köpüğü gibi, (çok) dahi olsa, mağfur olur." buyurmuşlar ve konuşmadan evvel. kaydiyle takyit dahi etmemişlerdir. 
— 317 —
Revatipte, efdâl olan, onları regaip gibi, evde kılmaktır. Süneni ebî Dâvûdda mezkûr, hadîs-i şerifte: "kişinin evindeki namazı, benim şu mescidimdeki namazından efdâldir, feraîz müstesnadır" buyurulmuştur. Münyetül-musâllîde: "Mescidde tetavvû hasen, evde ahsendir," diye mezkûr olup, fâkih ebû Cafer, dahi bu veçhile ifta etmiş, ve meğer ki, evine avdetinde, sünnet kılmağı unutup, başka şeyle meşgul olmaktan korkmuş ola, demiştir. 
Dört rekâtlı sünneti müekkedelerin yâni, öğlenin ilk sünneti ile cumanın ilk ve son sünnetlerinin, kade-i ulâsında, musallî teşehhüdde iktisar eder yâni, yalnız tahiyyat okur,  ve üçüncü rekât kıyamında sübhaneke okumaz. 

Bunlar, bir selâmiledir ki, dördüncü rekâtın sonunda, kade-i ahîrenin icrasiyle, tahiyyat ve salâvat okunarak, selâm verilir.

Mendûb dört rekâtlılar, böyle olmayıp, onların kade-i ulâsında, musâllî tahiyyattan sonra salâvat ve üçüncü rekâta kıyamında, sübhaneke okur.

Sünnetlerin, müekked olanları, vakit dahilinde ve sabah namazınınki o günün zevalinden evvel, farziyle beraber, kazâ olunmak ve gayr-i müekked

— 318 —

olanlarına, şürû vukubulmadıkça, kazâ terettüp etmemek meseleleri, idrakül-farîza babındadır.

Farz ile sünnet arasında, konuşmak (gerek ilk sünnet, gerek son sünnet olsun) sünneti iskât etmez. Ve lâkin, sünnetin sevabını azaltır. Alâ kavlin, sünnet sakıt olmakla, iâde olunur. Tahrîmeye münafî olan her amel dahi, böyledir, yâni konuşmak gibidir. 
İki rekâttan ziyade, meselâ dört rekât nafile kılan kimse, yalnız son. rekâtta otursa, kıyas muktezası, namazını ifsat eder.  Ve lâkin, o namaz istihsanen sahihtir. 

İki rekât üzerine, edilecek kuud, sehven kalmış ise, o noksan, sehiv secdesi ile tamamlanır. Üçüncü rekâta kıyamdan sonra, tezekkûr olunur. sa, secdeye varılmış olmadıkça, kuuda avdet vâcib olur.

Eğer musâllî, iki rekâttan ziyade kılmak istediği nafilenin, yalnız üçüncü rekâtında oturup selâm verirse, o namazın sıhhatinde ihtilâf olunmuştur. Hülâsada, musahhah olan fesaddır. 

Mekrûh vakitler müstesna olmak üzere, gece ve gündüz istenildiği kadar nevafil kılınabilir, ikide bir ve yahut dörtte bir, selâm verilir.

— 319 —
Gündüz nevafilinde dört  ve gece nevafilinde sekiz rekâttan ziyadesini, bir selâm ile kılmak, mekrûhtur. 

Gece ve gündüz nevafilinde - indel-imam - efdâl olan, dörtte bir selâm vermektir. İndel-imameyn, gündüz nevafilinde efdâl olan, imam Ebû Hanîfe hazretlerinin dedikleri gibi olup, gece nevafilinde ise, efdâl olan, ikişer ikişer kılmaktır. Ve, "Gece namazı ikişer ikişerdir"hadîs-i şerifine binaen, bu bapta fetva dahi, imameyn kavliiledir.

Gecenin ve husûsiyle, son sülüsünün nevafili, gündüz nevafilinden efdâldir. Çünkü, nefse daha meşakkatlidir. Hadîs-i şerifte ise, "İbadetin efdâli zahmetli olanıdır." buyurulmuştur.

Gece namazı, nefse çok meşakkatli olmakla beraber, riyadan dahi çok uzaktır. Hem de gece ortası, tecellî ve arz-ı ihsan zamanıdır. Cenab-ı Hak gece kaim olan ibadının salihlerini

﴿ تَتَجَافٰى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ ﴾
diye sitayişle buyurmuştur. 
Gece ve gündüz namazda kıyamın uzunluğu, secdenin çokluğundan ehaptır.  Hadîs-i şerifte (efdâlüs-salâti tûlül-kunût) buyurulmuştur.
— 320 —
Uzun kunt uzun kıyam demektir. Hem de kıyamın uzunluğu ile, kıraeti Kur'ân artmış olur. Rükû ve sücudun çoğalmasıyla tesbihat çoğalır, kıraet ise, tesbihten efdâldir. 

TAHİYYET-İ MESCİT, SALÂTI - DUHA İHYÂ-İ LEYÂLİYE vs. DAİR:

 
İki rekât namaz ile,  mescide tahiyyet etmek,  mesnûndur ki kerahet evkatının gayride,  mescide dahil olan kimse oturmadan  onu kılar, oturulmuş olmakla, o namaz geçmiş olmayıp, yine kılınırsa da, oturmadan kılınmak, efdâl olur. Farzın edâsı, onun yerine kaim olur. Ve keza, her namaz ki, mescide giren, onu camiye girişinde, tahiyyet-i mescid niyyeti etmeyerek kılmış ola, o dahi, onun yerine kaim olur. 

Bir günde bir mescide giriş, tekerrür ederse, bir tahiyyet namazı kifayet eder.

(O kimse muhayyerdir. Dilerse onu, ilk girişinde ve dilerse son girişinde kılar).

— 321 —

Mescide girme sırasında, salâvatı şerîfe kıraetinden sonra:

اَللّٰهُمَّ فْتَحْ لِى أَبْوَابَ رَحْمَتِكَ

(Allahümmeftah ebvabe rahmetike) "Allahım rahmetinin kapılarını aç!" demek ve çıkış esnasında

اَللّٰهُمَّ إِنِّى أَسْأَلُكَ مِنْ فَضْلِكَ

( Allahümme innî es'elüke min fadlike) "Allahım ben senin keremim dilerim" demek emri Nebiye mebni, menduptur.

Dürr-ü Muhtârın mekrûhatında mezkûrdur ki, camiin, sirkat korkusu olmadıkça, kapısını kilitlemek, mekrûh olduğu gibi, kapısı birden ziyade olan cami-i şerifi, yol ittihaz etmek dahi mekrûhtur. Ve bunu - bilâ özür - itiyad eden, fasiktir. Eğer, özür ve iztirara mebni ise, câiz olup, o kimse günde bir defa, tahiyyeti mescid kılar.

ABDEST ŞÜKÜR NAMAZI
Abdesti veya guslü müteakip, yaşlığı kurumadan,  iki rekât namaz kılmak menduptur. 

Mescide girdiği esnada kılınan farz (veya sünnet) ile, tahiyyet-i mescid sevabı dahi, hasıl olduğu gibi, abdesti müteakip kılınan farz (veya sünnet) ile de, bu fazilet hasıl olur.

DUHA NAMAZI

Duhâ yâni kuşluk vakti, dört ve daha ziyade rekât namaz kılmak, menduptur.

(Buna, duha namazı tâbir olunur. Seçilen vakti, gündüzün dörtte birinin geçtiği, zamandır).

Dürr-ü Muhtârda, ekalli iki ve ekseri on iki ve evsatı sekiz olmak üzere, mezkûr olup, efdâl olanı, evsatıdır, denilmiştir.

TEHECCÜT NAMAZI
Gece namazı  dahi menduptur ki, geceleyin ve husûsiyle, gecenin sonunda kılınır.  Ekalli iki ve ekseri on iki ve evsatı sekiz rekâttır  Faziletine hadd-u hasr olamaz.

Hak celle ve âlâ, müteheccidîn haklarında "Onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez." (Secde: 17) buyurmuştur. Sahihi müslimde dahi mezkûrdur ki, sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri "salâtı leyle, mülâzemet ediniz, zira sizden evvelki Salihlerin âdet ve mûtâdlarıdır, ve rabbinize size yaklaştırıcıdır ve seyyiatin keffaretine

— 322 —

ve nefsi günahtan alıkoymaya sebep olur." buyurmuşlardır.

İSTİHARE NAMAZI
Salât-ıistihâre dahi menduptur.  Bunun beyanını, sünnet-i seniyye, açıklamıştır. Hazret-i Câbir (R.A.) demiştir ki, Hazret-i Rasûl (S.A.) bize Kur'ândan sûre talim eder oldukları gibi, bütün umurumuzda, istihare talim eyleyip, derlerdi ki: "Sizin biriniz, bir iş yapmak istediği vakit, iki rekât namaz kılsın,  sonra şöyle desin:"
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْتَخِيرُكَ بِعِلْمِكَ، وَأَسْتَقْدِرُكَ بِقُدْرَتِكَ، وَأَسْأَلُكَ مِنْ فَضْلِكَ الْعَظِيمِ، فَإِنَّكَ تَقْدِرُ وَلَا أَقْدِرُ، وَتَعْلَمُ وَلَا أَعْلَمُ، وَأَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ، اَللّٰهُمَّ إِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ - وَيُسَمِّي حَاجَتَهُ- خَيْرٌ ليِ فيِ دِينِي وَمَعَاشِي وَعَاقِبَةِ أَمْرِي -أَوْ قَالَ: عَاجِلِهِ وَاٰجِلِهِ- فَاقْدُرْهُ ليِ وَيَسِّرْهُ ليِ ثُمَّ بَارِكْ ليِ فِيهِ، وَإِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ شَرٌّ ليِ فيِ دِينيِ وَمَعَاشِي وَعَاقِبَةِ أَمْرِي -أَوْ قَالَ عَاجِلِهِ وَاٰجِلِهِ- فَاصْرِفْهُ عَنيِّ، وَاصْرِفْنيِ عَنْهُ، وَاقْدُرْ لِيَ الْخَيْرَ حَيْثُ كَانَ، ثُمَّ أَرْضِنيِ بِهِ

Ve ondan sonra hacetini söylesin.

Bunu, imam müslimden mâdâ, muhaddisîn rivayet eylediler. Bu duâya hamd ve salâvatla başlamak müstahaptır. İstihare zamanında kalbinin münşerih olduğu şeyle âmil olur. 
— 323 —
Hacta ve cihadda ve bütün hayır envaında istihare, fiilin kendine degil, vaktin tâyini için yapılır. 

HACET NAMAZI:

Salât-ı hacet dahi menduptur. O da, iki rekâttır.  Abdullah İbni ubey (R.A.) hazretlerinden mervîdir ki, Hazret-iResûl-i Ekrem efendimiz: Bir kimsenin, Hak celle ve âlâya, yahut beni, âdemden birine,  bir haceti olduğunda, güzelce abdest alsın,  sonra iki rekât namaz kılsın, sonra Hak teâlâya senâ ve Rasûlüne salât getirerek şöyle desin buyurmuşlardır:
اَ إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ لَا تَدَعْ لِى ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِىَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
Bunu okur, sonra dünya ve âhiret işlerinden dilediğini ister.  Şu dahi namazdan sonra olan hacet talebi duâlarındandır: . 
— 324 —
اَللّٰهُمَّ إِنّ۪ي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ يَا مُحَمَّدْ إِنّ۪ي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلٰى رَبّ۪ي ف۪ي حٰاجَت۪ي هٰذِه۪ لِتُقْضٰى ل۪ي اَللّٰهُمَّ شَفِّعْهُ فِيَّ

(Müellifi merhum, namazın mekruhlarında, tesbih namazı malûmdur, deyip geçmiş ve bu bapta, onu zikretmemiş olduğundan, biz onu burada zikredeceğiz):

TESBİH NAMAZI
Ashabı sünen, Hazret-i İkrimeden  ve o dahi, Hazret-i İbn-i Abbastan rivayet etmişlerdir ki, Hazret-iResûl-i Ekrem (S.A.) muhterem amcaları, Abbas bin Abdulmuttalip hazretlerine buyurmuşlar: Yâ amcam, sana on hasleti haber vermekle ikram etmiş olayım ki, onu işlediğin vakit günahının evveli ve âhiri, yenisi ve eskisi, hatası ve teammüdîsi, küçüğü ve büyüğü, gizlisi ve alenîsi, mağfur olsun, dört rekât namaz kılarsın, her rekâtında sûre-i fatihayı ve diğer bir sûreyi okursun, ve kıraetten evvel 15 kere (Sübhanallahi vel-hamdülillahi ve lâilâhe illallahü vallahü ekber) dersin, kıraetten sonra dahi, on kere ayni tesbihi edip rükûa varırsın, rükûda olduğun halde dahi, onları on kere ve rükûdan doğrulduğunda dahi on kere ve secdeye vardığında on kere, ve iki secde arasında on kere, ve ikinci secdede dahi, onları onar kere okursun ki, mecmuu, her rekât için yetmiş beştir. Bunu rekâtların dördünde dahi yaparsın dört rekâtın mecmuu tesbihleri üç yüz eder.  Rükû ve sücudun, asıl tesbihleri, başkaca ve evvelce okunur. Muktedir olursan, bu namazı her gün kıl, her gün kılamazsan ayda bir kerre kıl, onu da yapamazsan yılda bir kerre kıl. Onu da yapamazsan ömründe bir kerre kıl. 

Tesbih namazı, kendisine rağbet olunur. Onu her zaman itiyat etmek ve ondan tegafül ve tekâsül etmemek müstahaptır. Onu kılan, rükûda üç kere (sübhane rabbiyel-azîm) ve sücudda üç kere (sübhane rabbiyelâlâ) demekten başlar ve ondan sonra mezkûr tesbihleri okur.

GECELERİ İHYA
Ramazanı şerifin son onundaki geceleri ihya etmek  menduptur.
— 325 —
Hazret-i Âyişe (radiyallahü teâlâ anhâ) dan mervî olduğu üzere, Hazret-iResûl-i Ekrem efendimiz, ramazanın son on günü dahil oldukta, leyli ihya ve ehlini ikaz ve ibadette cehd ederlerdi. Maksat, leyle-i kadri ihyadır. (Kadir gecesini ramazanın son onanda arayınız) hadîsi müttefekü-aleyhtir! O mübarek gecedeki amel, ondan hâlî olan, bin aydaki amelden hayırlıdır. Hadîs-i şerifte: Leyle-i kadirde, îmanen ve ihtisaben kaim olanın günahlarının geçeni ve geleceği mağfur olur, buyurulmuştur. (İhtisaben demek, sevabını, indallah gözetmek kasdiyle demektir). 

İki bayram gecelerini, yâni ramazan ve kurban bayramlarının ilk gecelerini, ihya etmek menduptur. Hadîs-i şerifte

"Bayram gecesini ihya edenin kalbini, Allah, kalblerin öldüğü gün ihyâ eder." buyurulmuştur. 

Seherlerde istiğfarı çoğaltmak müstahaptır: Cenab-ı Hak, seherlerde istiğfar edenleri zâriyat sûresinin on sekizinci âyet-i kerimesinde şöyle methedilmiştir:

﴿ وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ ﴾
(zariyat 18)

Seyyidül-istiğfâr dahi şudur:

اَللّٰهُمَّ أَنْتَ رَبِّى لَا إِلٰهَ اِلَّا أَنْتَ خَلَقْتَنِى وَ أَنَا عَبْدُكَ وَ أَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَ وَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ أَبُوءُلَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَىَّ وَ أَبُوءُ بِذَنْبِى فَاغْفِرْلِى ذُنُوبِى فَإِنَّهُ لَا يَغْفِرُالذُّنُوبَ اِلَّا أَنْتَ بِرَحْمَتِكَ يَااَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

Bayram gecelerinde duâ müstecaptır. (Şabanın nısfı, gecesinin ihyasına âit ehadisi okuyunuz).

— 326 —
Zilhiccenin ilk on gününü ve gecelerini  ihyâ etmek menduptur. Hadis-i şerifte
"Cenab-ı Hakka ibadet etmek için, Allah katında zilhiccenin on gününden daha sevimli günler yoktur," buyurulmuştur. Onlardan her bir günün orucu, sene orucuna ve her bir gecenin kıyamı leyle-i kadrin kıyamına muâdil tutulur demektir. Ve diğer hadîste: "Arefe orucu  biri geçmiş ve biri gelecek iki seneye keffarettir. Aşure (muharremin onu) günü orucu  geçmiş bir seneye keffarettir." buyurulmuştur. 
HAYIR NAMAZI
Şaban ayının nısfı gecesini, ihya etmek menduptur.  O mübarek gece, senenin zenblerini ve cuma gecesi, haftanın zenblerini ve kadir gecesi, ömrün zenblerini mükeffir (örtücü) dür. Hem de, o mübarek gecede: Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğacaklar ve huccacın adedi takdir olunur. Hak celle ve âlâ, onun hakkında
﴿ فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ اَمْرٍ حَكِيمٍۜ ﴾

"Bütün hikmetli işler o gecede tefrik olunur." (Dühan: 4) buyurmuştur. O mübarek gecede, Cenab-ı Hak, hayrı yağmur gibi yağdırır.

Beş gece vardır ki, onlarda duâ merdud olmaz: Cuma gecesi, Recebin ilk gecesi, Şabanın nısfı gecesi, ramazan bayramı gecesi ve kurban bayramı gecesi.

Bir hadîs-i şerifte: "Beş geceyi ihya edene, cennet vâcib olur": Terviye gecesi,  arefe gecesi, îd-i fıtır gecesi, îd-i adhâ gecesi, şabamn nısfı gecesi buyurulmuştur. Efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki; "Şabanın nısfı gecesi kaim, gündüzünü saim olun. Zira, o gece güneş battıktan sonra, emri hak nâzil olup fecre kadar, mağfiret dileyen yok mu ki affedeyim. Rızık isteyen yok mu ki rızık vereyim." diye nida edilir. Ve yine
— 327 —
efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki, Şabanın nısfı gecesi ve iki bayram gecesi kaim olanın kalbi ölmez. 
Kıyamın mânâsı, gecenin ekser kısmında, âlâ kavlin, bir saatinde taatte müştegil olmaktır. Kur'ân yahut, hadis okur ve yahut bunları dinler, yahut tesbih eder veya Nebiy aleyhissalâtü ves selâma, salât ve selâm getirir. 
İbni Abbas radiyallahü teâlâ anhümâ hazretlerinden mervidir ki, kıyam-ı leyl, iki bayram gecesini ihya etmekte olduğu gibi, yatsı namazını cemaatle kılmak ve sabah namazında dahi, cemaat azminde olmaktır, buyurdular. Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki, "yatsıyı cemaatle kılan, bütün geceyi kaim olmuş gibidir. ".  Bunu, imam müslim rivayet etmiştir.
REGAİB GECESİ
Müellif aleyhirrahme, leyle-i recebi yalnız duânın red olunmayacağı beş gece arasında zik^reyledi. İhyâ-i ulûmun, senelerin tekerrürü ile mütekerrir olan nevafil kısmında, salât-ı receb ve salât-ı şaban zikr edilmiş olduğu gibi, fazileti olan gece ve gündüzlerin beyanım hâvi olan fasılda, recebin ilk ve nısıf ve yirmi yedinci geceleri ve mîraç gecesi namazı dahi mezkûrdur. Bunlardan, nevafil faslındaki namaz, Recep ayının ilk cuma gecesine âittir ki, bizim (leyle-i regaip) dediğimiz gecedir.  Mezkûr namaz, miraç gecesi namazı gibi, kemiyyetçe on iki rekâttır. Onun keyfiyeti, ihyada genişçe açıklanmıştır.
— 328 —

Yolculuğa çıkarken ve yolculuktan dönüşte ve bir menzile konuşta, hemen iki rekât namaz kılmak dahi, - vakit, kerahet olmamak şartiyle - menduptur.

İstiğfar namazı dahi menduptur ki, vakî olan masiyetine mebni, güzelce abdest alınıp, iki rekât namaz kılınarak, istiğfar edilir.

Müellif der ki, zikrolunan gecelerden birinin ihyası için, mesacidde ve mesacidin gayride, içtima etmek mekruh olup,  çünkü, o içtimai, Nebiy aleyhissalâtü ves selâm ve Sahâbe-i kirâm, yapmadılar.
İçtimadan mütebadir olan mânâ - alâ sebîlit-tedâi - olmaktır. Nevafilde - tedâîsiz olan - iktidanın, kerahetsizliğini müellif, Vitir babının sonunda zikretmiştir. 

OTURARAK KILINAN NAFİLE NAMAZI:

Nafile namazı, kıyama kaadir iken, oturarak kılmak, kerahetsiz câiz olur.  Ve lâkin, özürsüz olarak kılana, yarı ecir vardır. Çünkü hadis-i şerifte öyle buyurulmuştur.

Âcizin ve özürlünün oturması, kendi aczi ve özrü ile mukayyed olup, kadirin ise salât-ı nâfileye göre, kıyam mevziinde kuûdü, teşehhüddeki gibidir.

Bâzıları, Peygamberimiz efendimizin, âhiri ömürlerinde kıldıkları nevafilde - muhtebî - bulunur oldukları ve bir de muhtebî olarak oturanın âzâsı, kıbleye teveccühü cihetiyle, ekser olacağı beyaniyle, muhtebî olarak, oturmak efdal olduğunu söylemişlerdir.

(Muhtebî, ihtibadan ismi faildir. İhtiba: Kaynakları üzerine oturup, dizlerini dikerek kollariyle kuşaklamaktır).

Kıyama kaadir olan kimse, kaimen başladığı nafile namazı,  gerek
— 329 —
birinci ve gerek ikinci rekâtlarda, oturarak itmam etmek - alel-esah kerahetsiz olmak üzere - câiz olur.  (Oturarak başladığı nevafili, kaimen itmam eylemek, dahi böyledir).
Aleyhissalâtü ves selâm efendimiz hazretleri, salât-ı tetavvua başlarlar, sonra kıyamdan kuuda ve kuuddan kıyama intikal buyururlardı.  Mîrâcüd-dirâyede: Oturarak kılınan her tetavvuda, "sünneti seniyyeye muvafakat için, böyle yapmak müstehap olur" demiştir.
Kalkıp doğrulsa ve kıraet etmeyerek, rükûa varsa olur. Doğrulmayarak kalkıp.  Rükû ederse, olmaz. Çünkü, o rükû, ne kaimen rükûdur, ne de kaiden rükûdur.

BİNEK ÜZERİNDE NAMAZ:

Şehir dışında,  hayvan üzerinde nafile kılmak, câizdir.  Hayvan hangi cihete gidecek ise, o cihete müteveccihen râkib, iftitah edip. namazını îmâ ile kılar.  Zâhir-i rivâyette, iftitah tekbîri için, hayvanı durdurmaktan âciz olmak ve kıbleyi istikbal etmek, şart değildir. (Şartların mütaâllikatı faslına bakınız). Hayvan yürütmek, az emekle olursa, zarar etmez. 
— 330 —

Süneni müekkede ve hattâ, fecir sünneti için dahi, binek üzerinde îmâ câiz olur.

Râkiben başladığı nafileyi, eğer ayağını büküp, kolayca inivermekte - ameli kesîr hâsıl olmamışsa - inince bina ve itmam eder.

Nazilen yâni, yerde olduğu halde başladığı nafileyi, zahiri rivayette râkiben bina ve itmam eyleyemez. 
Dâbbe üzerinde, fazla pislik bulunmak,  namazın sıhhatine mâni olmaz, velev ki, eğerde ve üzengilerde olsun. 

Nafile kılana, yorgunluk gelmesi halinde, baston, duvar ve yardımcı misilli, bir şeye dayanıp durmak, kerahetsiz câiz olur. Çünkü, yorgunluk bir özürdür.

Eğer müteneffil, özürsüz dayanırsa, isaeti edeb ettiği için, tenzîhen mekruh olur.

YÜRÜYEREK NAMAZ:

Yürümekte olanın, kezâ sabinin yâni, yüzmekte olanın namazı, ittifakan sahih olmaz. Çünkü, gerek yürümek, gerek yüzmek, namaza münafîdir. Namaz erkânının ise, münafatla edası sahih olmaz. Müellif, talîl meselesinde "mekân değişikliği" demekle iktifa etmiştir.

— 331 —

FARZ VE VACİPLERİN BİNEK ÜZERİNDE KILINMASI:

Binek üzerinde, şehir harici olmak şartiyle, ancak nafile kılınır. Farz olan namazları ve salâtı vitir ve nezr ve iki bayram ve nafile olarak baş lanıp ta  ifsad edildiğinden dolayı, kazâ olunan namaz gibi, vâcib bulunan namazları ve cenaze namazını, binek üzerinde kılmak ve yerde okuduğu âyetin secdesini binek üzerinde edâ etmek câiz olmaz.  Meğer ki, bir zarurete mebni ola. 

Zarûret sebebiyle, farzın dabbe üzerinde kılınması

﴿ فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَالًا اَوْ رُكْبَانًۚا ﴾
kavl-i kerîmiyle mansus olup,  vâcib dahi, farza mülhaktır.
Zaruret; inmek takdirinde, refikleri durmazsa,  nefsi veya dabbsi, yahut elbisesi hakkında, hırsız korkusu ve yahut nefsi veya dabbesi hakkında canavar korkusu ve yağmur sebebiyle yerin yüzü gaip ve mülevves olacak derecede, çamur olması ve üzerine serilecek şeyi, itlâf eylemesi gibi şeylerdir.

Yerin yalnız yaşlığı, binek üzerinde namaz kılmağı mübah eylemez. (Dabbesi olmayan dahi, çamurda namaz kaimen ima ile kılar).

Hayvan serkeş olmak ve serkeş olmasa bile binen, âciz bulunmak cihetiyle indikten sonra, onu bindirecek kimse bulunmamak dahi özürdür.

— 332 —

Özür zevaliyle, kılınan namaz iade olunmaz.

Nüzül ve rukûb sebebiyle hastalığı, ziyadeleşecek veya iyiliği gecikecek olan hasta dahi, farzı binek üzerinde, kılmak câiz olur.

Mümkün olursa hayvanı, kıbleye müteveccih olarak durdurur. Mümkün olmazsa durdurmayıp, müteveccih olduğu cihete doğru ima eder.

(Bu, hastaya mahsus değildir. Belki, farz ve ona mülhak olan vacip namazı, hayvan üzerinde kılmanın - alelitlâk hükmü - balçık mekân için dahi budur. Âcizin kıblesi, kaadir bulunduğu cihettir).

İnince, binmeğe kaadir olmayan kimse, yardımcı bulmak meselesi, gayrin kudretiyle kaadir olmak meselesidir ki, o imam indinde âciz ve imameyn indinde kaadir sayılır. Mahremsiz ve kocasız, inmeğe kaadir olmayan kadın gibi ki, o dahi gayrin kudretiyle, kaadir demektir.

(Bu bapta, kavli imameyn, muraccah olduğu, bâbül-cumada mezkûrdur).

Mahfe içinde bulunan iki arkadaşın biri indiği vakit, diğeri yahut arada olan çocuk, kendi makamına kaim olmamak dahi, 'namazı dabbe üzerinde kılmağı, câiz kılan hallerdendir.

Dabbeye yüklenmiş olan mahmel içinde, namaz kılmak dahi, hükümce dabbe üzerinde, namaz kılmak gibidir. Dabbe gerek gidici, gerek durucu olsun.

Eğer hayvan durdurularak, mahmel, altından bir destekle, yere yerleştirilirse, arz hükmünde olur ve artık ondan kılınan farz namaz, rükû ve sücud ile ancak, kaimen sahih olur. Kaiden olmaz. Eğer kıyam yahut nüzul, mümkün olmazsa, kaiden kılar.

— 333 —

SEFİNE (GEMİ) İÇİNDE NAMAZ KILMAYA DAİR:

  Bu faslın mâkabline münasebeti: Sefinenin dabbeye müşabehetidir.  Zira, gemi deniz bineği, hayvan ise kara bineğidir. Buna binaen, dabbe üzerinde namazda olduğu gibi, sefine içinde namazda da kıyam sakıt olur. Sefinenin, içinde - istikrar üzere oturulduğu için - arza dahi müşabeheti vardır. Binaenaleyh, bunda rükû ve sücud ve kıbleye yönelme vardır.

Hayvan üzerindeki namaz ile sefine içindeki namazın, birkaç farkı vardır ki, hayvan üzerinde - özür olmadıkça - ancak nafile kılınabilir Gemide ise, farz dahi kılınır. Hayvan üzerinde bulunanlar, cemaat olamazlar. (İktidanın sıhhatinin şartlarına bakınız). Gemidekiler, cemaat olurlar: Hayvan üzerinde, rükû ve sücud sakıt olur. Gemide ise, îmâ câiz olmayıp, kaiden olsun, rükû ve sücud olunur. Hayvan üzerinde - zaruri olarak - kıbleye yönelme dahi sâkıt ve gemide, bâkî olur. Hayvan üzeri, temiz olmayabilir, gemide ise, mekânın temizliği aranır

Geminin içinde namaz kılmak meselesi, gemi gitmekte veya demir atmış olup, ortada durmakta veya sahile bağlı bulunmakta, yahut sahil boyu gitmekte iken, olmak itibariyle muhtelif hükümler, şöyledir:

Farz ve vâcib olan namazı  gemi giderken, baş dönmek ve ayakta duramamak gibi, bir özür olmadığı  halde, îmâ ile değil de rükû ve sücud ederek, kaiden kılmak imam Ebû Hanîfe hazretleri indinde, kerahetsiz
— 334 —
sahihtir.  Çünkü, kıyamda galip olan, baş dönmektir. Galip ise. mutahakkak gibidir,  İmam Ebû Yûsuf ve imam Muhammed hazretleri: Gemi giderken, namazı kaiden kılmak - özür sabit olmadıkça - sahih olamaz, demişlerdir. 

Kaimen kılmak - şüphe-i hilaftan uzak olduğu için - bilâ özür kaiden kılmaktan efdâldir.

Sefinede îmâ ile namaz kılmak, rükû ve sücuda kaadir olan kimse için, ittifaka, câiz olamaz. Çünkü, ne mariz olduğu gibi hakikaten, ve ne de dabbe üzerinde olduğu gibi hükmen îmâyı mübah kılan bir özür yoktur.

Deniz ortasında veya nehirde, ipler ve demirlerle bağlı olan sefine eğer yel ve dalga, onu şediden tahrik etmekte ise, yürüyen gemi gibidir. Ve eğer dalgalar onu şiddetli sarsmıyorsa  sahilde duran gemi gibidir.

Sahilde bağlı duran sefinede, kıyama kudret var iken, kaiden farz" kılmak, ittifaka, caiz olmaz. Çünkü, cevazı iktiza eden şey, yoktur. Kaimen kılmanın cevazı bile, - alelitlâk olmayıp - belki, sefine, kısmen karada olmak, yahut sahile çıkmak mümkün olmamak kaydiyle mukayyeddir ki. sefine o halde, serîr menzilesinde olmakla, onun içinde kaimen kılınan namaz sahih olur. Ve illâ, yâni sefinenin, hiç bir kısmı karada değil ise, onun içinde kılınan namaz, kaimen dahi olsa, sahile çıkıp kılmak

— 335 —
mümkün oldukça, kavli muhtar üzere, sahih olmaz.  Çünkü, bu halde sefine, dabbe menzilesindedir. Eğer, nefsi veya mâli için - bilâ zarar - sefineden sahile huruç, mümkün olmaz ise, o halde, - harece mebni - sefine dahilinde namaz, kaimen kılınır.

Bundan, sahilde geçip giden gemideki namazın hükmü dahi, anlaşılır ki, karaya çıkıp kılmak mümkün olmadığı halde, sefine dahilinde kılınmasıdır.

Gemi yürürken namaz kılan kimse, namazın iftitahında, istikbal farizasına kadir olduğu için, kıbleye karşı durur. Gemi döndükçe, o dahi namaz arasında, kıbleye müteveccihen döner, tâ ki, namazını kıbleye yönelmiş olarak tamamlar. Eğer istikbali kıbleyi, terk ederse, cümlenin kavlince, namazı kâfi olmaz.

Ancak kıbleye yönelme lüzumu (mütaâllikatı şurut) faslında mübeyyen olduğu üzere, kudret kaydi ile mukayyed olup, - indel-imkân bile - istikbalin özre mebni sâkıt olduğu vardır: Düşmandan havf üzere olanın namazında olduğu gibi. İmkânsızlık halinde, onun sukutu evleviyyettedir. 
— 336 —

TERAVİH NAMAZI:

  Teravih kılmak, rical ve nisaya sünneti ayni müekkededir.  Onda, cemaat olmak sünneti kifayedir.
Teravih vaktin sünnetidir.  Savmın sünneti değildir. Binaen âlâ hâzâ oruç tutmayan hasta ve yolcuya, teravih kılmak sünnet olduğu gibi, gündüzün sonunda, ehli salât olana  dahi, o akşam teravih kılmak, mesnun olur.
Teravihte cemaat, sünneti kifaye olduğundan, bir takım kimseler onu, mescidde cemaat olarak kılıp, sair kimseler,  evlerinde münferid olarak kılsalar, sünneti terk etmiş olmazlar. 

Teravihi cemaat olarak, evinde kılan kimse, sahih olan budur ki, iki faziletin birine nail olmuştur: Cemaat bir fazilettir. Mescitte cemaat ise, diğer bir fazilettir. Teravih, evde cemaatle kılan,

— 337 —
faziletin birini işlemiş, ve ötekini terk etmiştir. Cemaat meşru olan, her namazda elbette, mescit efdâldir. Çünkü, onda cemaatin teksiri, ve şiarı İslâmın, izharı vardır. 

Teravihin vakti, yatsı namazından sonra, fecrin tulûuna kadar olan zamandır.

Teravih, yatsıya tâbî olduğundan  vitri, teravihten evvel veya sonra kılmak, sahih olup sonra kılmak, efdâldir. Evvel kılmak dahi. sahih olmakla, teravihin bir miktarı, cemaatle kendisini fevt eden kimse, imam vitire kaim oluverirse, vitri beraberce kılıp,  ondan sonra, teravihten kalanı kılar. Onun bir miktarını unutup, vitirden sonra hatırlayan, münferit dahi böyle yapar.
Alâ kavlin, teravih vakti yatsıdan sonra ve vitirden evveldir. Ve bu kavl, müraccahtır. 
Teravihi, gecenin üçte birinden evvelceye, yahut gecenin yarısından evvelceye kadar, tehir etmek müstahaptır. Gece yarısından sonra, teravih kılmakta ihtilâf olunmuştur: Bâzılar, mekruh olur, zîra teravih, yatsıya tâbidir, yatsının, sünneti gibi olmuştur, dediler. Bazılar, mekruh olmaz, zîra gece namazının, haddi zâtinde  efdâli, gecenin âhirinde kılınanıdır, dediler. Ales'sahih, mekruh olmaz.  Ve lâkin güzel olan, kaçırma korkusuna mebni, o kadar geciktirmemektir.
— 338 —

TERAVİHİN KEMİYYET VE KEYFİYYETİ:

Teravih, - ashabın icmaı ile - yirmi rekâttır. 
Ve mütevares olduğu veçhile, on selâmiledir. Yâni her iki rekâtta selâm verilir.  Selâm vermeyerek, rekâtları, birbirine vasl ile kılıp, sonunda, selâm vermiş olmak suretinde, musâllî her iki rekâtta, kuud eylemiş olur ise, esah olan budur ki.  eğer amden vasletmiş ise, mekruh olup  teravih sahih, ve tamamı yerine kaim olur. Ve eğer iki rekâtta bir, oturmayarak vasleder ve yalnız her dört rekâtta bir, oturursa, o dört rekât, bir
— 339 —

selâm menzilesinde kalarak, her kıldığı dördü, iki kılmış olur. Yalnız yirminci rekâtında oturmuş olursa, yalnız iki rekât kılmış olur.

Teravih kılmakta, her tervihadan sonra, o miktar oturmak, müstahap olup, son tervîha ile, vitir arasında dahi istihsanen, yine o miktar oturulur. Seleften mütevares olan budur.  Oturmakta tesbih ve kıraet ve sükût, yahut ayrı ayrı salât arasında, teravih kılanlar, muhayyer bulunur. 
Ramazanı şerifte, - ales-sahih - bir kere olmak üzere, Kur'ânı kerimi teravihte, hatm etmek mesnundur.  Her rekâtta, imam on ve daha ziyade, âyet okur. 
Eğer ramazanda hatm ile teravih kılmakta cemaat usanç gösterirse, muhtar olan kavle göre, imam tenfire sebep olmayacak miktarı okur.  Zara cemaatin çoğaltılması kıraetin uzatılmasından efdâldir. 
Kıraette, fatihadan sonra üç âyetten veya o miktarda olan bir âyetten, yahut iki mütevassıt âyetten daha az okumak vâcibin terkine mebni,  mekruh olur.

Cemaate usancı mucip olsa bile, imam teravihin her teşehhüdünde, salâvatı - şerife okumayı, terk etmez. Çünkü, peygamber üzerine salât

— 340 —
bizce, sünneti müekkededir. Bâzı müçtehitlerin kavlince, farzdır ki, onsuz olmaz. 
İmam, teravihte, tez tez okumaktan ve tertîli terk eylemekten (yâni tilâvetin hakkını vermemekten) ve tadili erkânı terkten ve bunlardan başka, teavvüzü terk ve tesmiyeyi terk ve her tervîhadan sonra istirahatı terk gibi haşyeti olmayanların yaptıkları şeylerden, hazer eder. Çünkü, bunlar ayniyle tenbelliktir. Cemaatte melâl olsa da, imam bu bapta onlara - muhtar üzere - iltifat etmez.  Ve kezâ, her şefaın iptidasında, süphanekeyi terk eylemez.  Rükû ve sücud tesbihlerini dahi. terk (veya üçten eksik) etmez. Çünkü, rükû ve sücud tesbihleri - bâzılar indinde - farzdır,  bizce sünneti müekkededir. Salâvatı şerîfeden sonraki duayı (yâni, onun uzuncasını), cemaat melâl ederse okumaz. Büsbütün terk de etmeyip - sünnetin tahsîli için - kısaca okur.
Teravih vakti kaçırılırsa, kazâ olunmaz.  Ne münferiden ve ne de cemaatle - aslâ - kazâ olunmaz.Eğer kazâ ederse, teravih değil, müstahap nafile, olmuş olur.

Yatsı farzında, cemaati terk edenlere, teravihte cemaat olmak yoktur. Çünkü, o farza tâbidir.

Teravihi imam ile kılmayan, vitiri imamla kılabilir. Nitekim, teravihi bir imam ile, vitiri diğer bir imamla kılabilir.

Muktedî için teravihte oturup ta, imam rükûa giderken, kalkmak mekruh olur.

Uyku bastırmasiyle, o halde teravih kılmak dahi mekruhtur. Ve bu kerahetin, teraviha ihtisası olmayıp, hangi namaz olursa olsun, onu uyuyarak kılmakta tehavün (yâni önemsememek) vardır.

— 341 —

KABE İÇİNDE VE KÂBE ÜSTÜNDE NAMAZ:

Kâbenin, - gerek içinde, gerek üstünde - her tarafı kıbledir. Çünkü, Kâbe - malûm olan binadan ibaret olmayıp - onun yerinin ve se mâya doğru üstündeki havasının adıdır. Üstünde, siper ittihazına dahi hacet yoktur. Kâbe içinde, namaz kılmak, Hazret-iResûl-i Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimize vâkî olmuş  ve Kâbe fevkinde namaz kılmak - zahirde olan hürmetsizliğe binaen - edebe mugayir görülmüştür.
Kâbenin gerek içinde, gerek üstünde, cemaatle namaz kılmak suretinde her taraf kıble olmakla, yalnız bir tarafa, yönelerek saflar teşkili, lâbüd olmayıp, her nasıl durulsa olur, ve imamın bulunduğu cihetin gayride, onu tekaddüm ve teehhür dahi aranmayıp, arkası imamın yüzüne gelmeyen muktedînin iktidası, her nasıl dursa, sıhhat bulur: Gerek kendi veçhi imamın zahrına, yahut yanına gelsin, gerekse kendi zahrı imamın yanına veya arkasına gelsin,veyahut kendi yanı imamın yüzüne veya kendisi, imamın müteveccih olduğu cihetin gayriye teveccüh etmiş bulunduğu halde, yanı, imamın yanına gelmiş olsun,  ve yahut imam ile yüz yüze gelmiş bulunsun. Bu yedi suretin hepsinde, iktida sahih olur. Şu kadar ki, arada bir örtü olmaksızın imam ile yüz yüze gelmek, suret perestliğe müşabehetinden dolayı mekruhtur.

Eğer muktedi, kendi arkasını, imamın yüzüne getirirse, imamına kendi cihetinde, tekaddüm etmiş olmak hasebiyle, iktidası sahih olmaz.

— 342 —
Kâbe kapısı açık olduğu halde, Kâbe içinde bulunan imama,  Kâbeye yönelmiş bulunmak şartiyle, Kâbe dışından iktida etmek, sahih olur.
Çünkü, imamın dahilde bulunması, sair mescitlere nazaran, mihrapta bulunması gibidir. Kâbe kapısının açık olması kaydi, dahi ittifakîdir. Kapı kapalı olduğu halde, tebliğ işitilirse, iktidanın sıhhatine mâni yoktur. 

İmam ve cemaat, Kâbe dışında halka olmak, yâni Kâbe-i Mükerremenin etrafını, dışından tamamen ihata ile, cemaat teşkil ederek, namaza durmak dahi, cümle cemaat hakkında sahih olup, yalnız imamın cihetinde yâni, imamın sırasında, duvara imamdan yakın olanın, iktidası, imamına tekaddüm etmiş olması cihetiyle, sahih olmaz. Amma, imamın cihetinde olmayarak, duvara imamdan daha yakın bulunanın, iktidası sahih olur. Zîra tekaddüm ve teehhür, ancak imam ile muktedînin, teveccüh ettikleri canibin birleşmesi halindedir.

SALÂTI MİSAFİR: (YOLCULUKTA NAMAZ)

Bu bap, misafirin ve seferin tarifelerine ve bunların ahkâmına ve sefer halinde kılınacak namazların, infirat, iktida, eda ve kazâ: Suretlerine göre olan, hükmüne ve müsaferet mukabili olan ikamete ve ikamet menziline dairdir.

Misafir, yolcudur. Mukabiline mukîm tâbir olunur. Sefer ve müsaferet, yolculuktur. Mukabili hazar ve ikamettir. 

Sefer, lûgatte mutlak mesafe katetmektir ki, müddet ile mukadder değildir. Şerîatte, mahsus ve muayyen mesafenin kat'îdir ki, müddet ile

— 343 —
mukadderdir. Sefer müddetinin en azı: Mutedil gidişle, üç günlük, yâni on sekiz saatlik mesafedir. 

Mutedil gidiş ki, seyri mütevassıt dahi denir. Ağır ve sür'atli seyirden, kaçınmaktır.

Ağır seyir: Kağnı tâbir olunan, araba seyridir ki, öküz arabasının gidişidir.

Sür'atli seyir: Posta seyridir ki, at seyridir.

Bunlar arasında mütevassıt olan seyr-i mutedil dahi, yaya ve deve gidişidir.

Deveden, kafile devesi maksuttur ki, yaya gidişine müsavi olan odur.

Bu da, düz yere göredir. Dağın çıkışı ve inişi ve dar ve sarp yeri olur. Münasibi, itibar olunur.

Hem kara, hem deniz yolu olan, mesafelerde, yolcunun gittiği yola itibar olunur. Nitekim, biri mesafe-i sefer ve diğeri, - ondan daha kısa iki kara yolu olan mahallin yolcusu dahi, ancak mesafe-i sefer olan yola sülûkünde, şer'an misafir olur.

Müsaferet sefer mesafesini - fiilen yürümekle değil - onu seyretmek azmiyle misafirin ikametgâhı umranından, ayrılışından itibaren başlar. 

Müsaferet için, zikr olunan sefer mesafesinden en aza, itibar olmadığı gibi, azm-i sefer olunmayarak, mezkûr mesafe, katedilmiş olmağa da, itibar olmayıp, umran yerinden - niyyetsiz - ayrılmış olan kimse, dünyayı

— 344 —
dolaşsa, misafir sayılmaz.  Nitekim, fiilen, misaferet olmadıkça mücerret niyyete dahi itibar olunmaz.
Umranı mukam  ikametgâh mamûresi demektir ki, belde veya köyün, menazil ve meskenlerinden - göçebe olduğuna göre de - obalarından ibarettir.
Sefer azmîyle, çıktığı cihetten, onları tecavüz etmiş olmak, misaferet için, kâfidir.  Diğer cihetten, onlara mühazî bulunmak zarar etmez. Umranı mukam, onun gözünden gaip olmak dahi meşru değildir. 
Fena ki, bina vezninde olarak, şehir kenarı mânâsına olup, şehrin hayvan koşturmak ve mevta defnetmek misilli, işleri için, ayrılmış ve hazırlanmış olan mekânıdır. Şehirden ayrı olmadıkça, şehre mülhaktır.  Eğer, tarla ve ova ile şehirden - üç dört yüz adım kadar - ayn ise, (umran-ı mukamdan) mâdud olmamakla, misaferette, onu geçmek aranmaz.

Rabad ki, beldenin etraf ve civarındaki evler ve menzillerdir. Umrandan olmakla, onu tecavüz etmek, misaferette şarttır.

Şehir dışında olan bağ ve bostanlar, şehrin ebniyesine muttasıl bile olsa, ve belde ehli, bütün yıl, yahut senenin bâzı aylarında, onlarda sâkin dahi olsalar, belde mâmûresinden sayılmaz. Bekçilerin ve ekincilerin hanelerine ve bağ evlerine - ittifaka - itibar olunmaz.

Sefer niyyetinin sıhhati için, gidilecek mesafenin, zikrolunan miktardan az olmaması şart olduğu gibi, niyyet edenin, baliğ ve hükmünde

— 345 —
müstakil olması dahi şarttır. Sefere âzim olarak, ikametgâhı mâmûresinden ayrılmış olan kimse, henüz baliğ olmamış bulunur ve yahut hükümde gayr-i müstakil olursa sefer hükümleriyle âmil olamaz. Mihri muaccelini ödemiş olan zevc maiyetinde zevce,  ve efendi maiyetinde köle, ve kumandan maiyetinde asker gibi  ki, bunlar hükümlerinde müstakil değil, tabidirler. Sefer niyyeti ve ikamet, onların ancak metbularından muteber olur.
Efendi yanında hizmetkâr ve usta ile beraber bulunan çırak ve tutuk olarak götürülmekte olan esir  ve zorla götürülen zorba yanındaki mükrih ve teberruan yedicilik eden kimse âmâ dahi tâbidir. Eğer yedici âmânın ücretli adamı ise, o halde muteber olan âmânın niyyetidir.

SEFERİN HÜKÜMLERİ:

Sefer hükümlerine gelince, yolculukta az çok, meşakkat olmak ve meşakkatlerin kolaylaştırmasını calip bulunmak hasebiyle misafir hakkında sefer, tahfif esbabından olmuş ve namazın kasri, orucun ibahası, mesh müddetinin uzatılması, cuma ve bayram namazlarının ve kurban kesmenin ıskatı gibi, hükümlerin tegayyürünü mucip olmuştur. 
Bize, bunlardan şimdilik, yalnız kasr-i salât bahsi, taâllûk etmektedir. Misafir olan kimse, erkek olsun, kadın olsun ve mûtî, yahut âsî bulunsun, 
— 346 —
dörtlü farzları kasr eder. Üçlü farz,  ikili farz,  için kasr olmadığı gibi vitir için ve sünnetler için dahi kasr yoktur. 
Kasr olunan, dörtlü farz, iki rekât kılınmaktır  mukabiline itmam yahut ikmal tâbir olunur ki, tam kılmak demektir.
Kasr, bizce yâni, mezhebi hanefîde, azimettir. Ona ruhsat deyenler, (ruhsatı iskat) demek istemişlerdir ki, o da, azimet demektir. Çünkü, azîmet: - ehlinin malûmu olduğu üzere - ibadın özürlerine mebni olmayan hükmü aslî, ve ruhsat: Îbadın özürlerine mebni, saniyen meşru olan hükmü teysiridir. Bunun bir kısmı (terfih ruhsatı) ve bir kısmı (iskat ruhsatı) olup, evvelkisi, hakîkaten ruhsattır ki, azîmet asıl olmakla beraber, mükellefe yüsr ve suhulet dahi, olmuş demektir: Yolculukta, iftar ve bil-ikrah  kelime-i küfrü tefevvüh gibi ki, bunlarda, azîmet bâkî ve sevabı muciptir. İkincisi mecazen ruhsattır ki, azimet, onda sakıt olmakla, ruhsat ayni azîmet olmuş demektir: İkrahla şürbü hamr ve seferde salâtı kasr gibi ki, bil-ikrah şürbü hamırdan imtina ile ölmekte sevap olmadığı gibi, sefer halinde farzı, tam kılmakta dahi, sevap olmayıp, günah vardır. 
— 347 —
Dörtlü farzı, amden tam kılan misafir, eğer ilk kadeyi icra etmiş ise, onun namazı maal-kerahe sahih olur. Çünkü, farz, kendi mevkiinde mevcut olmuştur ki, o da iki rekât üzerine olan kuuddur.  Sonraki iki rekât, nafile olmuş olur. Vechi kerahet: Vâcib olan kasr terk, ve selâm tehir olunmak, ve nafilenin iftitahı terk olunup, nefel farza karıştırılmış olmaktır. Eğer, birinci kadeyi icra etmemişse, farz olan kuudu, mahallinde terketmiş olduğu ve farzı - tamamlamadan - nafileye karıştırdığı için, onun namazı sahih olmaz.  Meğer ki, üçüncü rekât kıyamında. ikameti niyyet etmiş olup, bulunduğu yer dahi, âtîyen muarref olduğu veçhile, ikamete salih bulunmuş ola. Çünkü, bu halde niyyet ile mukîm olmakla, kıldığı farz, dört rekâta munkalip olur. Kade-i ûlânın terki ise, salâtı müfsid olmaz. Evvelki yarının yalnız bir rekâtında kıraet etmiş olması sebebiyle, kıraet farizasını, ikinci yarıda tedarik edebilir.

İtmam, sehven olduğuna göre, secde-i sehiv lâzım gelir.

Seferin hükmü ki, konumuza nazaran namazın kasrıdır. Mukîm olmasına değin, misafir üzerinde mukarrer olup, ikametin husulü dahi, menzili maksuda varmak veyahut yolculuk esnasında, ikamet salih bir yerde, on beş gün ikameti, niyyet eylemek veyahut, asıl menziline dönmek ile olur. Menzili maksuda varmak suretiyle ikametin husulü, orası kendine karargâh olduğuna göre, niyyete muhtaç olmayıp, karargâh olmadığına göre, yolculuk esnasındaki, ikamet menzili gibi, en az on beş gün - ikameti niyyet etmedikçe, - mukim olmayarak - namazı kasr eyler. On beş günden - velev bir saat - az ikameti niyyet eylerse veyahut oraya girdiği sırada az veya çok ikametten bir şeyi niyyet etmeyerek. yarın yahut, cumadan sonra, oradan çıkmağı niyyet ettiği halde, senelerce, o hal üzere kalırsa, - yine mukîm sayılamıyarak - salâtı kasr eder.  Aslı menziline dönüş, böyle olmayıp, oraya duhul ve hattâ, avarına
— 348 —
vüsul,  velev ki, ikametten başka bir hacete mebni olsun, niyyete muhtaç olmayarak,  namazın itmamını muciptir. Üç gün geçmesiyle, misafirliği sağlamlaşmayan misafir dahi, menzil-i aslîye dönmeği kasd ederse, seferden vaz geçmiş olacağından, vâsıl olmasa bile - mücerred rücû sebebiyle - namazları tam kılar. 
İkamete salih denilen yer, obalarda oturanların gayrisi hakkında, ancak, şehirler ve köylerdir. Çöl ve sahra, onlarca ikamete salih sayılmaz. Amma, obalar halkı - ki, Arap bedevileri ve Türk ve Kürt göçebeleridir - onlar için, sahrada  ikameti niyyet, sahihtir. Eğer orada ikamet müddetince sudan ve ottan kendilerine kâfi olacak şey, varsa, niyyetleri veçhile ikamet müddetince nüzulleri halinde, onlar mukîm olup, oradan sefer mesafesinde olan, bir mahalle gitmeyi niyyet ederek - kalktıklarında, misafir olurlar.
İslâm askeri - darül-harpte bir şehri muhasara bile etseler - karar ile çekilme arasında mütereddit olup, azimetleri kat'î olmadığı ve düşmana yardım gelmek ve - azdan çoğa - galebe hâsıl olacak, mekîdet (harp hud'ası) bulunmak ihtimali olduğu cihetle onlar için, orada ikamete niyyet sahih olamaz. 

Yolculuk esnasında, ikamet menzili olacak mahallin, ikamete salih olması lüzumu, misafirliğin - üç gün geçmesiyle - kat'îleşmiş olması suretindedir. Sefer kat'îleşmeden yâni, henüz sefer mesafesi fiilen kat'edilmiş olmadan edilecek ikamette, mevziin ikamete salih olması şart değirdi. Zira ki o müsafir henüz vatanî aslîsinde ikamet ediyor gibidir.

— 349 —
İkameti niyyet dahi, seferi niyyet gibi, asıldan, yâni zevc ve efendi ve askerî kıta kumandanı gibi, metbudan muteber olup, zevce ve köle ve askerî efrad gibi tâbîden muteber olmaz. Metbû, ikameti niyyet etmiş olmamak veyahut, onun hali bilinmemek takdirinde, tâbi ikameti etmiş olmakla, salâtı itmam eylemez. Kavli esahta tabiin, metbuun niyyetini bilmesi zaruridir. Aslın ikamete niyyet ettiği, tabiin malûmu olmadıkça, misafereti zail olamayacağından, salâtı itmam eylemek, ona lâzım olmaz. 

İkameti menzili demek olan, vatan: Asli, ikamet, sükna isimleriyle üç kısımdır.

Vatan-ı aslî: Odur ki, insan orada tevellüt veya tezevvüc etmiştir. Yahut, tevellüt veya tezevvüc etmemiş ise de, - teayyüş kasd edip - oradan ayrılmak istememiştir.

Vatan-ı ikamet: İkamete salih olup, misafirin, on beş gün ve daha ziyade müddet, orada ikameti niyyet eylediği mevzidir.

Vatan-ı sükna: Misafirin, on beş günden az müddette ikameti niyyet eylediği mevzidir.

Bir şey, kendi mâdunu ile muntakız olmayıp, belki, kendi misli veya kendinden üstünü ile, muntakız (bozulmuş, dağılmış) olabileceğinden, vatan-ı aslî ancak, misli ile muntakız olur. Vatan-ı ikamet ile muntakız olmadığı gibi, misaferet etmekle dahi, muntakız olmaz. Oraya ne zaman avdet olunsa ikamet niyyeti olmasa bile, namazlar kasr olunmaz. Ehlini nakletmeyerek, başka bir beldede dahi, - ehil peyda etse - evvelki vatanı, muntakız olmuş olmayıp, her ikisi ona vatan-ı aslî olur. 
Vatanı: İkamet, hem kendi misli ile,  ve hem ondan çıkıp misafir olmakla,  hem de vatan-ı aslîye dönmekle, muntakız olur.
— 350 —

Vatan-ı süknaya, itibar yoktur. Onunla, ne vatan-ı ikamet, ne de müsaferet hükmü, muntakız olmaz. Vatan-ı aslînin bozulmaması, evleviyyettedir.

Misafirlikte kılınan namaz, infirad veya içtima halinde eda veya kazâ olmaktan hâli olmayıp, misafir münferiden kıldığı, dörtlü farzları kasr ile, kılar. Cemaatle kılındığına göre, mukîmin mukîme iktidası sahih olduğu gibi, misafirin misafire iktidası dahi sahihtir.

Edâ suretinde, mukîmin misafire ve misafirin mukîme iktidası sahih olup, suret-i ûlâda, misafir olan imamın, dörtlü feraizi, iki rekât üzerine selâm vermesinden sonra, mukîm olan muktedi namazını - âtîyen izah olunacağı veçhile - edâ eder. Ve sureti sâniyede, misafir olan muktedi namazını, imama tâbi olarak, kılar. Çünkü, vakit bâkî iken, namaz kabili - tegayyürdür. Misafirin namazı (dörtlü farzı) ikameti niyyetle, ikiden dörde tegayyür eder olduğu gibi, onda - velev ki, son kadesinde olsun - mukîme iktida suretinde dahi, tağyir sebebi olan iktida, salât sebebi olan vakte ittisal etmiş bulunduğuna binaen, namazı dörde tegayyür eder. Namazın itmamından evvel, vakit çıksa bile, salât itmam olunur. İmam bulunan mukîm, iki rekât üzerinde -amden veya sehven oturmasa bile (bu tamim, bahirde musarrahtır) ki, kade-i ûlâyı terk etse demektir, kavl-i sahihte, misafirin farzına halel gelmez. Çünkü, kade-i ûlâ, onun hakkında dahi, vâcib olmuştur terk olunmakla, farz bâtıl olmuş olmaz. 
Kazâ halinde, vakit çıkmış ve namaz, hangi sıfatta ise, o sıfat üzere kulun zimmetine geçmiş olduğundan, dörtlü namazı kazâ etmekte, mukîm misafire iktida edebilirse de, misafir mukîme, iktida etmez.  Çünkü, misafirin zimmetine, o dörtlü farz, iki rekât olarak geçmiş olduğundan,
— 351 —

ikameti niyyetle, dörde tegayyür etmediği gibi, mukîme iktida ile dahi, tegayyür etmemekle, farz kılanın nafile kılana iktida etmiş olması, lâzım gelir. iktida, ilk şefada, vâki olduğuna göre, mukimin, kade-i ûlâsı vâcib, ve misafirin kadesi farz, olduğundan, kade hakkında, ve ikinci şefada vâki olduğuna göre, son iki rekâtte, mukimin kıraeti, nafile bulunduğundan, kıraet hakkında farz kılan nâfile kılana iktida etmiş olur. Bu ise, câiz değildir. (İktida sıhhatinin şartlarına bakınız).

Bunun aksi, yâni mukimin misafire iktidası, her iki surette yâni, gerek vakit içinde, gerek vakit çıktıktan sonra, sahihtir. Zira misafirin namazı iki halde dahi akvadır. Misafirin kuudu, farz olduğu için, mukimin ilk kuudundan akvadır. Zaîfin kaviye binası ise, câizdir.

Misafir olan imam, kendinin misafir olduğunu - şüphenin def'i için namaza durmadan cemaate söyler. Nebiy aleyhisselâmdan olan rivayeti âtiyye veçhile, onu selâmdan sonra  söylemek dahi mendup olur.

Sahibi saadet efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, Mekke fethinde misafir bulundukları halde, Mekke ehline namaz kıldırıp, iki rekâtta selâm verdiler ve: "Namazınızı, siz itmam edin, biz misafiriz" buyurdular.

Mukim bulunan muktedi, misafir olan imamın, namazdan ferağından sonra, salâtı itmama kalkıp, kavli esah üzere, onu kıraetsiz tamamlar.  Çünkü, imamla namazın evveline yetişmiş ve kıraet farizası, yerine gelmiştir. Mesbuk gibi değildir. 
— 352 —

Bir namazın vakti bâki oldukça, vaktin son cüzüne kadar, ona sebebiyyeti bâki olmakla, tegayyüre kabiliyeti dahi, oraya müntehi olur: Vaktin son cüzünde mukîm olan misafir namazı itmam, ve misafir olan mukim kasr, eder. Vakit çıktıktan sonra, tegayyüre vech kalmayıp, mükellefin, sefer ve ikamete dair, hali her ne ise, namazı dahi, o sıfat üzere, zimmetine geçer. Buna binaendir ki, gerek sefer, gerek hazar, geçmiş namazı tagyîr için, îka-ı eser edemeyip, seferde iken geçirilen dörtlü namaz hazarda dahi, ikişer rekât olarak, ve keza hazarı dörtlü namaz seferde dahi, dörder rekât olarak, kazâ olur.

Marîz ile sahihin geçmiş namazları, böyle değildir ki, sıhhat bulan hasta, hastalığında geçirdiği namazı, acze mebni olan ruhsat, acizsiz bekaa bulamayarak, rükû ve sücud ile, kazâ eder. Ve marîz olan kimse, hâl-i sıhhatte fevt ettiği namazı, îmâ ile dahi, kazâ eyler. Zira, rükû ve sücud, acz ile sakıt ve kudretle lâzım, olur.

MARİZ (HASTA) NAMAZI:

Hastaya, marîz ve mukabiline, sahih denildiği gibi, hastalığa maraz ve mukabiline, sıhhat tâbir olunur. Marîzin cemî, merza ve sahihin cemi esihhâ gelir. Hastalık bedenin, tabiî olarak devam eden halinden, hariç olan haletidir. İstilka arka üzeri yatmaktır. İzticâ, yan üzeri yatmaktır. Arka üzeri yatana, müstelkî ve yan üstü yatana muztacî diyeceğiz. İhtiba, dizlerini dikerek, kollariyle kuşaklayıp, kaynakları üzerine, oturmaktır. İmâ. namazda rükû-ve sücudda, işaret olmak üzere baş eğmektir. İhtiba edene, muhtebî denildiği gibi, îmâ edene dahi, mûmî denir. İğma, bayılmaktır. Bayılana da mugmâ - aleyh denir.

Taat, takate göre, olacağından, hastanın namazı, kendi durumuyla. mukadder olup, marazın iştidadı ve izdiyadı nisbetinde, suret-i edada, naks hâsıl olur: Kaimen kılamayan kaiden kılar, kaiden dahi, kılmaktan, yâni rükû ve sücud etmekten âciz olan, - nasıl mümkün olursa öyle - oturduğu, yahut ayakta durduğu halde, ve oturmak ve durmaktan dahi âciz ise. yattığı yerde, îmâ eder.

﴿ الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ ﴾

kavl-i kerîmi, İbni Mes'ud ve Câbir ve İbni Ömer, radiyallahü teâlâ anhum hazeratından mervi olduğuna göre, namaz hakkında nâzil olup, kadir Bahr-i Râikte mezkûr olduğu üzere,

— 353 —

namazı kaimen ve kıyamdan âciz olurlarsa kaiden ve ondan da âciz iseler, yattıkları halde, kılarlar, demektir. Ashaptan Umran bin Hasîn radiyallahü teâlâ anhu hazretlerinin hadisi- dahi, bu mânâyı muvazzahtır ki, müşârünileyh: Hastalığım sebebi ile, namazı nasıl kılayım? diye Hazret-i Resûlullaha sual ettim, "Kaimen kıl, kaadir olamazsan kaiden kıl, yine kaadir olamazsan muztacian, yahut mustalkiyen kıl, çünkü Allah hiç kimseye gücünün yetmediğini yüklememiştir" buyurdular, demiştir.

Hastaya, ayakta durmak, külliyen müteazzir oldukta ki, bu teazzür hakikîdir. Yahut şiddetli eleme binaen,  müteassir oldukta ki, bu teazzür hükmîdir, ve yahut geçmiş tecrübe sebebiyle, galebe-i zanna veya hâzik ve müslim tabibin  ihbarına veya halin zuhuruna mebni, hastalığın, kıyam ile artmasından veya uzun müddet devamından, hasta korkmakta ise, namazı oturarak rükû ve sücud ile kılar. Ve kavli esahta, kerahet dahi olmayarak, nasıl isterse, yâni kendisine zararsız olmak üzere, nasıl kolay olursa, oturur, diz çöker, bağdaş kurar, ihtiba eder. 

Eğer hasta, kıyamın hepsinden âciz değilse, meşakkati ziyade olmayarak, kendisine mümkün olduğu kadar - velev ki, iftitah tekbirini alacak veya bir âyet okuyacak kadar olsun - kaim olup, şiddetli elem hâsıl oldukta - kıyamdan iptidaen âciz olan gibi - kuud eder.

Kaadir olduğu kadar kıyam - velev bir âyet veya bir tekbir miktarı olsun - ona farz olduğundan, kıyama kadir ve rükû ve sücuddan âciz olan marîz, namaza kaimen durup ve kıraet için, kaim olup, rükû ve sücud için îmâ eder. İmâ, kaimen dahi câiz ise de, kuud hali, arza daha yakın

— 354 —

olduğu için, onun kuuda kudreti takdirinde, kaiden îmâ etmesi, kaimen imâsından efdâl olmakla, rükû ve sücud zamanı geldikçe, oturup îmâ eder.

İmâda, rükû ve Sücudun, ikisinin birden özürlenmesi şart olmayıp yalnız sücüdün özürlenmesi dahi kâfidir.  Sücuddan yalnız burnu üzerine dahi, secde edememek veçhile, âciz olan, her ne kadar rükûa kaadir olsa da, rükû kendisinden sâkıt olur, yâni onu da îmâ eder. 

Sücud için olan îmâ, rükû için olan îmâdan aşağıca olur, yâni biraz daha, eğilir. Tâ ki, rükû ile sücud yekdiğerinden fark edilebilsin. Eğer sücud imâsını, rükû imâsından farklı etmeyip, onları yekdiğerine müsavi kılarsa, namazı sahih olmaz. Zîra, bu halde hakikaten olan sücud mefkut olduğu gibi, hükmen olan sücud dahi, - maal-kudre - mefkut olmuş olur.

İmâ için eğilmekte, mübalâğa lâzım olmayıp, biri birinden farklı olarak, biraz eğilmek kâfidir. 
Sücuddan âciz olan hastanın, secde edebilmesi için, önüne yüksekçe bir şey koymak dahi gerekmeyip, îmâ kâfidir. Lâzım olduğu halde yapılması suretinde, başını rükû için olan imâsından, aşağıya eğmekte olduğuna göre, hastanın namazı, îmâ mevcut demek olduğu için sahih ve lâkin, bu hal, hadîs ile nehy edilmiş bulunduğu için mekruhtur. 

Sücudda başım, rükû imâsından ziyade eğmemekte olduğuna göre, sücud için olan îmâ farîzasım terk ettiği için, önüne bir şey koymayarak, imâları müsavi kılmakta olduğu suretteki gibi, namazı sahih olmaz.

İma, kıyamen ve kuuden câiz olduğu gibi, yattığı halde dahi câizdir. Ancak, kıyam mümkün oldukça, terk olunmak câiz olmadığı gibi, bir şeye istinat ile olsun, kuud mümkün iken, yatarak îmâ etmek dahi, câiz

— 355 —

olmaz. Yara ve bevlini tutamamak gibi, özrünü kuud ile tutabilip, kıyam halinde akar olsa, yahut îmâ ile tutabilip sücud ile akarsa, kıyamı ve sücudu terk edip, namazı oturarak ve imâ ile kılar.

Cemaate çıkmakla kıyamdan âciz olup, evinde kılarsa kıyama kaadir olmak meselesinde, tercih ihtilâflıdır. Müftâ-bih olan, o kimse evinde münferiden kılmaktır. İhtilâf, evinde cemaat müteyesser olmayanlar hakkındadır. Eğer hanesinde, cemaat dahi müteyesser ise, onun için, camiye çıkıp, kıyamı terk etmek câiz olmaz.

Yattığı yerde îmâ eylemek, dayanarak olsun oturmaktan âciz olanlara göre câiz olabileceğinden hasta kendisine kuud müteassir olarak, ne yaslanmak, ne de duvara veya başka bir şeye dayanmak, suretiyle, oturmağa kaadir olmazsa arka üstü veya yana yatarak - ki mümkün ise, sağ yanına yatmak, sola yatmaktan efdâldir - İmâ eder. Evvelki evlâdır, yâni müyesser olursa, arka üstü yatmak, sağ yanına yatmaktan evlâdır.  İstinat ile, kuuda kaadir olup ta, onu terk edip de yatarak veya yan gelerek îmâ ederse, kavli muhtara göre, câiz olmaz.

Maraz ve sair özür ile, kıbleyi istikbal farizası, sakıt olup, mâzurun sıkıntısız kaadir olduğu cihete müteveccih olmasının cevazı şartların müteâllikatı faslında zikrolunmuştur.

Sırtüstü yatma halinde musâllî marîzin başı altına yastık gibi bir şey konulur. Tâ ki, oturana benzeyerek, yüzü semaya değil de, kıbleye müteveccih ve kendisi îmâya kadir olabilsin. Çünkü, istilkanın hakikati, ensenin yere gelmesidir, hasta olmayana bile mânîi îmâdır, hastalara nasıl olmasın.

Müstelki sırtüstü yatan musâllî marîz, kaadir ise, ayaklarını kıbleye uzatmamak için, dizlerini dikmek, lâyıktır. Çünkü, kıbleya ayak uzatmak, çekmeğe kaadir olanlar için, mekruhtur. 
İmâ, baş eğmekle, olabileceğinden, başiyle îmâdan âciz olma, ne gözüyle ne kaşiyle ne de kalbiyle, îmâ etmek olmaz. Çünkü, secde, başa taâllûk etmiştir. Göze ve kaşa ve kalbe taâllûk etmemiştir. Onun halefi olan îmâ dahi, ele ve ayağa taâllûk etmediği gibi, göze ve kaşa ve kalbe dahi taâllûk etmez. Hadîs-i şerifte: "Hasta namazı kaimen kılar, kaadir olmazsa, kaiden kılar, kaadir olmazsa, arkası üzeri yatarak îmâ eder. 
— 356 —

Ona da kaadir olmazsa, Cenab-ı Hak, onun özrünü kabule ehaktır," buyrulmuştur. "Cenab-ı Hak, onun özrünü kabule ehaktır" tâbirinde, ihtilâf olunup, fukahanın, bir takımı, onu tehir özrünün kabulü ile, tefsir ederek, kazâ etme lüzumuna kail oldular. Bir takımı, iskat özrünün kabulü ile, tefsir eyleyerek, kazâ edilmemesi lüzumuna, kail oldular. Ve bunlar, ekseridir. Tercih ekseriyetin tarafındadır.

Başiyle îmâ etmek dahi, kendisine müteazzir olan kimseden, salâtı - kalîle - ki bir gün ve bir gecelik ve daha az olan namazdır - ittifakla teehhür eder. Bir gün ve bir gecelik namazdan ziyadesi, bir rivayette, teehhür eyler ki, marîz kendisine söyleneni anlar olduğu, yâni, akıl ve fehmi yerinde bulunduğu müddetçe, onları sonra kazâ eder. Diğer rivayette, beş namazdan ziyade, âciz müddeti devam ederse, hasta kendine söyleneni, fehm eder olsa dahi, bayılan gibi, kazâ kendisinden sâkıt olur.  Kazâ, sâkıt olunca, onun iskatı dahi olmaz. Nitekim, âtîdeki fasılda zikr olunur.

(Meselâ, dört vechi üzeredir: 1 - Eğer îmâdan âciz olarak, altı namaz devam eder ve hasta dahi - kendini bilmez, bir halde bulunursa, kazâ ondan icmaan sakıt olur. 2 - Eğer âciz, ondan az devam eder ve hastanın aklı başında bulunursa, o namazları sonra icmaan kazâ eyler. 3 - Âciz altı namaz devam edip, hastanın aklı başında ise, 4 - Ve yahut, âciz altı namazdan az ve fakat hasta, kendinde değil ise, bu iki sûrette, meşayih ihtilâf edip, kimi: Kazâ etmek lâzım olur, ve kimi: Olmaz, demişlerdir).

Namazda, sahih olarak durup (ve namazın bir kısmını kaimen kılıp), namazda iken, kendisine maraz ârız olsa, kaadir olduğu veçhile - velev ki, îmâ ile olsun - namazı itmam eder.

(Yâni kaadir ise, oturduğu yerde rükû ve sücud ederek ve rükû ve sücuda kaadir değil ise, kaimen veya kaiden îmâ eyleyerek, ve kıyâm ve kuuda dahi kaadir değil ise, yattığı yerde îmâ ederek, namazını tamamlar. Zîra ednanın âlâya, binası câizdir).

Namazın bir parçasını, rükû ve sücud ile kılmak, onu iptal edip te sonra, istînafen hepsini îmâ ile, edâ etmekten evlâdır.

Kaiden rükû ve sücud ederek namaz kılmakta olan hasta namazda

— 357 —
sıhhat bulsa, bina eder.  Çünkü bina, iktida gibidir.  Kaimin kaide iktidası sahih olduğu gibi, oturarak kılınan namaza dahi, kıyamı bina etmek - indeş-şeyhayn - sahih olur.

(Namaz kılmakta olan, tâbirinde şuna işaret vardır ki, kuudun rükû ve sücud etmezden evvel, hastaya takat gelmiş olursa, kaviyi zaîfe bina etmek olmadığından, ittifakla câizdir).

Namazın bir miktarını, îmâ ile kılmış olan hastaya, namazda kuuden olsun, rükû ve sücud etmeğe kudret gelirse, bina edemez, yâni salâtı, istînaf etmek lâzım gelir. Çünkü, bunda kavîyi zaife, bina etmek vardır.

(Rükû ve sücud ederek namaz kılanın, îmâ ile namaz kılana iktidası câiz olmadığı gibi, bu bina dahi câiz olmaz).

Muztacıan (yan üstü yatarak), îmâ etmekte olan musâllî dahi, kuuden îmâya kaadir oldukta, bina edemeyip, istînaf eyler, (yeni baştan kılar).

Mecnun veya bayılmış olan kimse, kendisinin cünun veya iğması (bayılması), beş namaz zamanı sürerse, ifakat bulduktan sonra, onları kazâ etmek lâzım gelir. Beş namazdan ziyade sürerse, yâni, altıncı namazın vakti dahi, o hal üzere huruç eylerse,  geçirdiği namazları, kaza lâzım olmaz. 

İmâ ile dahi, namazı edadan âciz olan hasta, onları kazâ edecek müddet, sağlık günlerine ermeden, vefat ederse, salât-ı faitesi, bir gün ve bir geceden az dahi olsa, onları, vasiyyet etmek, kendisine lâzım olmaz. Çünkü, vasiyyetin lüzumu, kazânın fer'i olup, meselemizde ise, o hasta, onları kazâ edecek, sıhhat zamanına ermemiştir.

Sâlifüz-zikir (onun özrünü kabul, Cenab-ı Hak ehaktır) hadîsini, sukut özrünün makbuliyyetiyle, tefsir edenlere göre, mâna zahir olduğu gibi, tehir özrünün makbuliyyetiyle, tefsir edenlere göre dahi, zahirdir ki, o hasta, namazını kazâ etmeğe, zamanını idrak suretiyle kaadir olamamıştır.

— 358 —

ISKATI SALÂTA DAİR:

İskat ki, düşürmek demektir. Farz ve vâcib olarak, ölünün zimmetinde kalan namazlara taâllûk eder ki, gece ve gündüz farzlarından her vakit namazı ve bir de, salâtı vitir için olur. Yevmi altı namazdır.

Mükellef, bunları îmâ ile olsun, edaya kaadir iken, edâ etmediği gibi kazâ dahi etmeyerek, ömrü encama ererse, ona bunların iskatini, vasiyyet etmek, lâzım gelir.

Bedene hâs ibadet, niyabet kabul etmez olduğundan, salâtının sevabını biri, - ölü ve diri - diğerini bağışlayabilirse de, kimsenin namazını, kimse kılamaz. Hadîs-i şerifte: "Bir kimsenin orucunu, başka bir kimse tutamaz ve namazını kılamaz ve lâkin, tarafından tesadduk eder." buyurulmuştur.

Meyyitin metrûkatının üçte biri, kendinin ihtiyaçlarını karşılamaya medar olmak üzere, kendisine ait olduğundan, ondan salâtın iskatini vasiyyet ederse, verilecek fidye yüzünden husule gelecek, fukara kalblerinin hoşluğu sebebiyle, - bifadlillâhi teâlâ - onun afvı umulur. Meyyit vasiyyet etmemiş olduğu takdirde veli, yahut başka biri, onun tarafından iskatı teberru ederse - inşallahü teâlâ - câiz olur.

Gerçi, namaz için fidye îtası, mansûs değildir. Ve mansûs olan, oruç fidyesine, onu kıyas etmek dahi- kıyaslanan hüküm, makul olmadığı için - sahih değildir.  Ve lâkin, ibadet bâbında bu, ihtiyâttır.  Salâtın fidyesi - indallah - salâta kâfi ise, febihâ. Ve illâ, meyyit için, sadaka sevabı hâsıl olur.
— 359 —
Meyyitin velîsi, yâni - veraset veya vesayete mebnî - mâlinin ken dinden sonra, mutasarrifi, onun vasiyyeti üzerine  metrukâtının sülüsünden,  her günlük, altı namazdan, her biri için, bir fakirin akşamlı sabahlı, yiyeceğini ihraç eder yâni, ona birer Sadaka-i fıtır miktarı şey. îta eyler. Sadaka-i fıtır, kitâbüs-savmda mübeyyendir. Onu - aynen veya kıymeten - verir. Fakirin hacatının tenevvüüne mebni,  kıymetten efdâldir.
Bunda adet mansus olmadığı için, onları müteaddit fakirlere vermek câiz olduğu gibi hepsini bir fakire vermek dahi, câizdir. 
Meyyitin vasiyyet ettiği mal, üzerinde olan hakkullaha vefa etmediği, yahut onun sülüs mali, iskatına kâfi olmadığı ve yahut kendisi vasiyyet etmemiş olmakla, bir kimse, onun tarafından, az mâl ile teberrû etmek isteyip, mal yetişmediği takdirde, meyyitin zimmetini, üzerinde olan hakkullahın hepsinden ibra için çare: Devir usûlüdür ki, meyyitin orucundan ve namazından ve sâir, hakkullahından mevcut malin tekabül edeceği miktar, takdir olunduktan sonra, o mal, o miktarın meyyitten iskatı kasdiyle, fakire verilir.  Fakîr dahi, onu alıp, kabul ettikten sonra, mûtî kim ise, ona hibe eder. Kendisine hibe olunan dahi, hibe tamam olup temellük hâsıl olmak için, onu kabz ettikten sonra, teberrüan ber vechi iskat - fakîre îtâ eder.  Fakîr onu ahz ve tekabülden sonra, mûtiye hibe edip, mûtî, o hibeyi kabz ile temellük ettikte, yine -iskat veçhile - fakire îtâ eyler ki, o mâl meyyitin üzerinde, oruçtan ve
— 360 —
sâir, hukuk-u vâcibeden, zan ve tahmin olunan miktara tekabül edinceye kadar, arada deveran eder.  Ve her devirde, mal miktarı hak, iskat edilmiş olur. 

GEÇMİŞ FARZLARIN KAZASI:

Kazâ, lûgatte hüküm mânâsınadır ki, hâkime kadı denir. Istilahta kazâ: Edâ, mukabilidir. Emr ile, vâcibin, aynini teslim ve ityana: Edâ ve mislini teslim ve ityana, kazâ denir.

Namaz vakte bağlı bir ibadet olmakla onu vaktinde kılmak, vâcib bil-emrin aynını ifâ olduğu için edâ, vaktinin dışında kılmak onun mislini ifâ demek olduğu için kazâdır. Fevait, vakti geçmiş namazlar demektir. Faitenin zıddı vaktiyyedir ki, vaktinde kılınan veya kılınacak olan namaz demektir. Ona salâtı hazıra dahi denir.

Fevait tâbirinde, müslümana hüsn-ü zan vardır ki, metrukât denilmemiştir. Zîra, müslim namazı terk etmek değil, belki her nasıl ise, namaz bir özre mebni, bilâ-kasd geçmiş olmaktır!

Bilâ-özür, namazı terk edenin hükmü, vitir babının evvelinde, ve daha evvel, zikrolunmuş olduğu gibi, bir özre mebni, kat' ve tehîrin ce vazı dahi, evvelce zikrolunmuştur.

Edâ, asıl ve kazâ ona halef ve ivazdır. Bir namazı, bilâ-özür vaktinden sonraya bırakmak, bir kebîredir ki, kazâ ile olmayıp, belki, kazâ etmekle beraber, tevbe dahi eylemek veya hacca gitmekle, zâil olur.  Kazâ, namazı terk etmenin günahını giderir. Tehir etmenin günahını gidermez.

Şimdiye kadar, edâ nevileri beyan edilmiş olmakla, açıklama sırası kazâya, yâni vaktinde kılınmayan namazların, tediye suretini, ifadeye gelmiştir.

Maksut farz olan namazların, kazâsıdır ki, vitire dahi şâmildir. Çünkü, o da, farz-ı amelîdir. Sünenin kazâsının beyanı, (idrâkül-fâriza) babındadır. 

Edâsı farz olan namazın kazâsı dahi farz, ve vâcip olanın vâcip, ve sünnet olanın sünnetidir.

Kazâ, edâya göre olduğundan, seferin dörtlü faitesi, hazarda dahi ikişer, ve hazarın dörtlü fâitesi, seferde dahi dörder rekât olarak ve sıhhat ve hastalık halleri, böyle olmayıp, marîzin namazı, kendi miknetiyle

— 361 —

mukadder olmakla, sıhhatinin faitesi, maraz halinde, marîzâne ve hasta halindeki faitenin, sıhhat halinde, sahîhane olarak, kazâ olunacağı, salâtı misafir (Yolculukta Namaz) babında zikrolunmuştur.

Kazâ için, muayyen vakit olmayıp, yasak olan üç vakitten mâdâ, her zaman kılınabilir.

Ancak, tertip lâzımdır ki, bir farzı fevt eden kimse, gerek iskat edici olmayan bir özür ile geçirmiş, ve gerek bilâ-özür terketmiş olsun, onu kazâ etmek, kendisine farz olduğu gibi, salât-ı hazırasından evvel kılmak dahi lâzımdır. Meğer ki, vaktiyyenin dahi, geçmesi korkusu ola. Nitekim, beyanı gelecektir.

Faite ile vaktiyye arasında, tertip mustahak olduğu gibi, nefs-i fevait, arasında dahi, tertip mustahaktır,  ki, beş vakit farzları ile vitir, edaen ve kazâen, tertîb üzere kılınır.
Faite ile vaktiyye arasında, tertib lüzumuna delîl, şu mealdeki kavli şerifi nebevidir: "Bir namazı uyku veya unutma ile, geçirip te, cemaat ile, namaz kılmakta iken, onu hatırlayan kimse, içinde bulunduğu namazı kılsın,  ondan sonra hatırladığı o namazı kazâ etsin, daha sonra da imam ile kıldığı namazı iade eylesin." 
Geçmiş namazlar arasında, tertîb lüzumuna delîl dahi, yevmi Hendekte geçmiş olan namazları, Resûl-ü Ekrem (S.A.) efendimiz hazretlerinin tertip üzere kazâ buyurmuş olmalarıdır ki, Medine-i Münevvere çevresine hendek kazdıkları, ahzab vakasında, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarından, meşgul olmuşlardı. Müşrikîn, min indallah mahzun ve mündefi olup, geceden bir müddet geçtiğinde, Hazret-i Bilâle, ezanı emir buyurdular. Bilâl hazretleri, ezam okuyup ikamet almakla, Hazret-i İmâmül-mürselîn, ashabiyle cemaat olarak, evvelâ öğle namazını, sonra yine Hazret-i Bilâlin ikametiyle, ikindi namazını ve ondan sonra yine bir ikametle akşam namazını kazâ ettiler, en sonunda da bir ikamet daha alınarak vaktin yatsı namazını kıldılar. 
— 362 —

Tertibin istihkakı, faite az olmak ve hatırda bulunmak ve vaktiyyanin vakti daralmış olmamak, kayıtlariyle mukayyettir.

Faite, vitirden gayri altı ve daha ziyade olursa kesîr  ve altıdan az olursa, kalîl tesmiye olunur. Bu sayıda, vitir hesaba konulmaz. Ve lâkin, bir faite - velev ki vitir olsun - hatırda iken, kılınan beş vaktiyye ile, altı sayılır.

İmdi bir faitesi var, ve hatırında, ve vakit dahi vâsî, iken onu bırakıp ta, vaktiyeyi kılan kimsenin vaktiyyesi, tertîb lüzumuna mebni, fasit olur.

Fesat, İndel-imameyn kat'îdir.  İndel-imam mevkuftur ki, tekarrür edip kalmak, ve mündefi olmak arasında, mütereddit olup, onun tekarrürü, namaz adedinin hadd-i killette kalmasına, ve indifaı, haddi kesrete varmasına, mütevakkıf bulunur.  Eğer o kimse vaktiyyeden sonra, faiteyi kazâ ederse, kıldığı vaktiyyenin fesadı tekarrür etmekle, onu da iade veya kazâ eylemek lâzım gelir. Ve eğer, o vaktiyyeden sonra, faitesini kazâ etmeyip, ikinci ve üçüncü ve dördüncü ve beşinci vak tiyyeleri dahi kılarsa, onlarda da, birer birer fesat tekarrür edip, fâsit dahi, metrûk hükmünde olarak, metrûk namazların adedi - faite ile - altı olmakla, beşincinin ki, hükmünce altıncıdır, vakti çıktığından itibaren, tertibin sukutuna mebni, mündefi, ve namazlar sahih olmuş olur. Meselâ:

Sabah namazını, uyku ile geçiren kimse, öğlenin edâsından evvel, onu kazâ etmek lâzım iken, bırakıp, öğleyi kılarsa öğlesi, ve ikindiyi kıldıkta ikindisi - ilâ ahirihî - fesâd-i mevkuf ile fâsit olup, eğer namazlar, kesret haddi olan altıya varmadan, faitesi olan, sabah namazını kazâ ederse, lâzım olan tertibi, ihlâl etmiş olduğu cihetle, fesat tekarrür eyleyerek, kıldığı vakit namazlarını, sırasiyle kazâ etmek lâzım gelir. Ve eğer, o namazlar, kesret haddine varmış, yâni faitesini, kazâ etmeyerek, bırakıp, vaktiyyelere devam ile, ertesi günün sabah namazını dahi kılıp, güneş doğmuş bulunursa, tertîb sâkıt ve lüzumsuz kalarak, tekarrür

— 363 —

etmek üzere olan fesat, mündefi olmakla, kıldığı farzlar sahih, ve ancak ilk günün sabah namazı kazâ olur.

İşte bu, namazdır ki, hakkında (bir namaz, beş namazı ifsat ve bir namaz, beş namazı tashih eder) denilir. Müfsit olan, bir namaz, şol faitedir ki, hatırda iken bırakılıp, vaktiyyeler kılınarak, onlardan beşinci namazın vakti çıkmadan, kazâ olunmuştur. Musahhih olan, bir namaz dahi, eda olunan beş namazın, şol beşincisidir ki, kılınmış ve vakti dahi çıkmış olmakla, metrûk faite ile beraber, mecmuu adet, altıya bâliğ olmuştur.Bu şart sahibi tertip içindir.

Mezkûr kayıtlar mucibinde, tertîb üç şeyin, biriyle sâkıt olur:

Birincisi, zıykı vakittir ki, vakit daralıp, hem faiteyi ve hem vaktiyyeyi, îfâya kâfi olmamaktır.  Bu halde, mütevater ile amel, lâzım ve çünkü, meşhur ile amel, kat'î iptali, müstelzim olur.  Sinai vakit, sebebîyle aralarını cemi mümkün oldukta, onunla da amel olunur. Ziyki vakit sebebiyle, cemi müteazzir oldukta, elbette vaktin farzı mukaddemdir. Yitiği ararken, mevcudu kaybetmek akıl kârı değildir.

Meselâ, öğle kazası ile meşgul olmak takdirinde, ikindi namazı, yahut onun bir miktarı, kerahet vaktine kalacak ise, tertîb, - kavli esahta - sâkıt olup, vaktin çıkmasiyle, avdet dahi etmez.

Vaktin darlığına itibar, başlama zamanındadır. Faite, hatırında iken. vaktiyyeye başlayıp ta, onu uzatarak, vakit daralırsa, vaktiyye câiz olmaz. Meğer ki, onu katederek, sonra yine başlamış ola.

Faite hatırında değil iken, vaktiyyeye başlayıp ta, onu uzatmakla

— 364 —
vakit daraldıktan sonra, faiteyi hatırlarsa, vaktiyye, o halde câiz olur.  Faite, müteaddit olup ta, vakit onlardan yalnız bir miktarına vaktiyye ile beraber kâfi olabilecek suretinde dahi tertîb - kavli esahta - sâkıt olur. Çünkü vakti, fevaitin bazısını tercih edip, onlara sarf etmek, diğer bazısına sarf eylemekten, evlâ olamaz.
İkincisi, nisyandır. Yâni üzerinde faite olduğunu unutmaktır.  Tertîb bu sebeple dahi sâkıt olarak, kılınan vaktiyye, sahih olur. Çünkü, unutunca artık faiteyi ityana kudret olmaz. Hak celle ve âlâ dahi, bir nefse, onun kadir olmadığını teklif etmez. Bir de, faitenin hatırlanmaması sebebiyle, vakti henüz mevcut olmamış ve binaenaleyh, vaktiyye ile içtima etmemiş demektir.
Üçüncüsü, fevaitin kesretidir. Fevait kesîr olmak - vitirden gayri - adeden altıya varmak ile olur  ki, vaktiyye tekrara vüsul île tekessür etmiş bulunur. Bu halde tertîbe riâyet, hareci müeddi ve külfet olur. Bu ise, nassan medfudur. Hem de tertibin, o halde iştiratı, vaktiyyenin fevt edilmesini müeddi olabilir ki, bu da, haramdır.
Tertibin sukutunda muteber olan, altıncı namazın vakti, çıkmaktır. 
Fevaiti kesire ile  vaktiyye arasında, tertip sâkıt olduğu gibi kesîr olan nefsi fevait arasındaki tertîb dahi- alel-esah - sakıttır.
— 365 —
Giden geri gelmez, kaidesince, çok olan fevait kazâ oluna oluna sayıca azalarak, altıdan az kalmak ile, tertib avdet etmez  olduğu gibi, altı faite-i kadîmesi var iken, yeni bir faitesi daha peyda olan kimsenin dahi, tertibi sâkıtı avdet eylemez.  (Bâzılar sukutun illeti, kesret olup, o ise, zail olmuş bulunduğu beyaniyle, tertibin avdetine kail olmuşlardır. 

Fesad-ı mevkuf, evvelce dahi ifade edildiği gibi, Hazret-i İmamın mezhebi olup, metinlerde açıklanmış olan da budur. Onun, mevkufun aleyh vaktiyyeler beşe bâliğ olmadan, faitenin kazâ olunmasıdır. Bu tahakkuk etmedikçe fesâd-ı mevkuf, mevkufun aleyhini bulamayarak mündefî olmakla,

— 366 —
- evvelkilere istinat ile - namazların cümlesi, sahih olur. 
İmameyn nezdinde fesad-ı katîdir ki, hiç bir şeye mütevakkıf olmayarak, mütekerrer ve gayri zaildir  o kimse, o namazları yâni, hem metrûkeyi, hem de o hatırında iken, onu kazâ etmeyerek edâ ettiği beş vakit namazı, kazâ etmek lâzım gelir.
Fevait, zikrolunan suretle, altı oldukta,  tertîb sâkıt olmakla ondan sonraki namazlar, ittifakan sahihtir.
Kaldı ki, imameyne göre, fesat bilâ-tevakkuf olmakla beraber, imam Ebû Yûsuf nezdinde -Hazret-i İmamın reyi veçhile - salâtın vasfına ve imam Muhammed nezdinde salâtın aslına mütaâllik olmak üzere, muhtelifün fihtir ki. imamı sani, imamı evvel gibi (her ikisinin kavillerinin ihtilâfı üzere) namazın farziyyeti fâsid olarak, namaz nafile olur, diyor İmamı salis ise, namaz esasından bâtıl olur, diyor. Semere-i hilâf, kahkaha ile, abdestin bozulması meselesinde, zahir olur ki, Şeyhayn nezdinde, kahkaha, namazın içinde vâki olmakla, abdest bozulmuş olur. İmam Muhammed nezdinde, namaz dışında vâkî olmakla, abdest bozulmuş olmaz. 
— 367 —

Faite-i metrûke, vitir olmak dahi, feraizden biri olmak gibidir ki, tertîb sahibi olan kimse, vitiri kılmadığı hatırında iken, sabah namazını kılarsa, salât fecir - indel-iman - mevkufen fâsit olur.

Fevait, çok oldukta, farzlar ve evkatın tezahümüne mebni kazâ edilecek her namaz: Seneninayının‌ncigününün öğlesini kılıyorum, demek gibi, tâyine muhtaç olup, bunda ise, külfet derkâr olmakla, musâllî kendi hakkında, işi teshîl etmek istedikte, (vaktine yetişip te kılamadığı ilk öğleyi...) ve yahut, isterse (son öğleyi...) diye, niyyet eyler ki, her kılışta, ilk yahut son kalanı, kazâ etmiş olarak, tâyin hâsıl olmuş olur. 

Kenz'de buna muhalif olarak, tâyine hacet olmadığı ve niyyete (üzerimde olan bir öğle veya ikindiyi kazâ ediyorum) demek kâfi olduğu zikrolunmuştur.

İki hükmün ikisi dahi musahhah olmakla,  tashihin ihtilâfı cihetiyle, iş ittisa etmiş demektir. Allah raûf ve rahimdir.

Fevaitin kemiyyetini bilmeyen kimse azamîye göre amel eder. Eğer sayısı hakkında bir kanaati yok ise, üzerinde fâite kalmadığını, teyekkun edinceye kadar kazâ eder.

Fevaitin kazâsı ile iştigal etmek, nevafil kılmaktan evlâ ve ehemdir. Yalnız, mârûf sünnetler müstesnâdır ki, onları nâfile niyyetiyle kılar.  Diğer nevafilde, ona bedel, kazâyı niyyet eyler. 
— 368 —

Bir namazı kılıp kılmadığında, şek eden kimse, vakit bâki ise, iade eder. Zira, vücubün sebebi olan vakit, kaimdir. Edada ise, şek vardır. Vakit çıktıktan sonra, şek etmişse bir şey lâzım gelmez. Zira vücubün sebebi geçmiştir. Adem-i eda dahi meşkûktür. Müslimin, zahiri hali, dahi, namazı vaktinde kılmış olmaktır.

Salâtın noksanında, meselâ, bir rekât eksik kılmış olduğunda, şek eden kimse, eğer namazdan fâriğ olmamışsa, onu tamamlar ve her rekât âhirinde oturur, ve eğer fâriğ olduktan sonra, şek ederse bir şey lâzım gelmez. (Bu nevi meseleler secde-i sehivin ahirinde zikredilmiştir.)

Dâr-ı harpte yâni, ecnebi diyarında müslim olup ta, ahkâm-ı şeriyyeyi cahil olmak cihetiyle, namaz kılmamış olan kimse, cehli müddetinde mâzûr olur ki, dâr-ı İslâma geldiğinde, onları duyup, öğrenmekle, kazâ etmek lâzım gelmez. Çünkü, hitap ancak, onu bilmekle ve yahut onun delîli ile, müteveccih olur ki, o da, dâr-ı İslâmda bulunmaktır. Onda, bunlar mevcut olmamıştır.

Dâr-ı İslâmda, şerâyî zahir ve şâyî olmakla, burada ihtida eden, bilmemesi ile, mâzur olamaz.

Cemaat, edada meşrû olduğu gibi, kazâda dahi meşrû olmak ve ezan, yahut ikamet okunmak mesaili için, ezan, ikamet ve imamet babına müracaat olunsun.

İDRAK-İ FARİZA: (CEMAATA YETİŞMEK)

İdraki fariza, mükellefin farza yetişmesi demektir. Yâni, farz olan namazı, imamla kılmağa yetişmek ve o meziyyeti elde eylemektir. Çünkü, cemaatin münferit üzerine, yirmi yedi derece faik, meziyyeti vardır.

Bu bapta, münferiden başlanan farz için, cemaat akd olunuverirse, onu cemaatle hâsıl etmenin keyfiyetinden yâni, tahsili tarîkinden bahs olunacak demektir.

— 369 —
Bâbın mesaili, bundan ibaret değil ise de, en mühimmi bu olmak itibâriyle, bahsin unvanı bu olmuştur. 

için bozmak, tecdid ve islâh için, mescidi yıkmak kabilinden olarak, câizdir. Çünkü o nakz, surette nakz ise de, mânâda ikmaldir.

İmdi, cemaatle namaz kılınır olan mevzide, münferiden farza baş lamış bulunan kimse, orada  o farz için, cemaat akdolunarak, imam iftitah tekbirini aldıkta, henüz secde etmemiş ise, hemen kesip, imama iktida eyler  ki, bu kesme ve uyma, müstahaptır. İkmal için olan katı, ikmaldir. Rekât dahi, henüz tamamlanmadan bırakılabilir.
Her farz - ales-sahih - böyledir.  Farzın kazası dahi, edası gibidir.

Nezri müttehit farzı müttehit, nezri muhtelif, de, farzı muhtelif gibidir.

Eğer musâllînin, başladığı namaz nefel ise, onu iki rekâta tamamlayıp selâm vermedikçe, kesmez. Meğer ki, yanında fevatından havf ettiği cenaze namazı ikame edilmiş ola. O halde, nafilesini kesip, cenaze namazında, imama iktida eyler. Zira ki, onun halefi yoktur. Kestiği nafileyi

— 370 —

ise. sonra kazâ eyler. Ve bu suretle cenaze namazı sevabında dahi bulunmuş olur.

Musâllî başladığı farzın ilk rekât secdesini etmiş ise mesele, kılınan farzın dörtlü veya dörtlünün gayri olmasına göre, muhtelif hükümlü bulunur. Şöyle ki, kılınacak farz, dört rekâtlı olmadığına göre, musâllî kıldığı ve secde ile tamamladığı ilk rekâtı henüz secdesini etmemiş olmak suretinde olduğu gibi, hemen - bir selâm ile - kesip, imama iktida eyler.

Çünkü iki ve üç rekâtlı farzlarda başladığı farzı kesmeyip ikiye tamamladığı takdirde namazı tek başına kılmış olur. Bundan sonra imama uyacak olsa kendi namazı farz değil, nafile olmuş olur.

Musâllî, eğer bunlardan ikinci rekât için, secdeye varmış ise, kesmeyip, itmam eyler.

Kılınacak farz, dört rekâtlı olduğuna göre, musâllî kıldığı ve secde ile tamamladığı, ilk rekâta, onu siyaneten bir rekât daha, ilâvesiyle, teşehhüd ederek selâm verir. Ondan sonra cemaat faziletini ihraz için, farz kılıcı olarak, imama iktida eder. Evvelce münferiden kılmış olduğu, iki rekât nafile olur.

İmam, namaza başladığı vakit,  musâllî kendi kendine iki rekât kılmış bulunmak suretinde dahi, hüküm budur ki, hemen teşehhüdü ifa ile selâm verip, farz için imama iktida eyler. Eğer üç rekât kılmış bulunursa, kendi namazını dörde tamamlayıp, sonra isterse, nafile kılıcı olarak, imama iktida eder. 

Dörtlü farzlardan olan öğle ve yatsı namazlarından sonra, nafile kılmakta kerahet olmadığı için, iktida efdâldir. İkindi namazı, bu hükümden müstesnadır ki, ikindi namazını kıldıktan sonra, nafile kılmak, menhi olmakla, musâllî, onda müteneffil olarak iktida etmez.

Musâllî, dörtlü farzın üçüncü rekâtına münferiden kaim olup ta onun secdesine varmadan, o farz için cemaat ikame edilirse, hemen kaimen bir

— 371 —
selâm ile namazı keser, yahut kuuda avdet edip, selâmı kaiden verir ve her iki surette kılınan iki rekât, - fil-esah -  fâsit olmayıp, nâfile olur.
Musâllî, cumanın sünnetine başlamış olup ta, hatip hutbeye başlamak  yahut öğle sünnetine durup ta, öğlenin farzı için, cemaat ikame olunmak suretinde, iki rekât kılıp oturduktan ve tahiyyat okuduktan sonra selâm verir.  Hutbeyi dinleyip, cumayı kıldıktan veya öğlenin farzım edadan sonra, sünneti dört rekât olarak ve son sünneti dahi, başkaca kılar. Evvelce - bunda meşru olan - nefel bir şefa olarak, itmam edilmiş olmak cihetiyle, bunda onu iptal etmek dahi yoktur.

İkindinin farzından sonra, nafile kılmak mekruh olduğundan, ikindi namazının mendup olan sünneti, farzın cemaaten ikame olunmasına mebni, bir şefa olarak, kesilmiş bulunursa, onunla iktifa olunup, farzın edasından sonra, kazâ olunmaz. Amma, yatsının ilk sünneti farzdan sonra kazâ etmeğe, bir mâni bulunmadığından, kılınır.

Câmi ve mescitler, cemaatle farzların kılınması için olduğundan, sünnetlerde asıl olan, onları evlerde kılmaktır. Sünneti, evde kılamayarak camiye çıkmış olan kimse için, sünnete başlama, farzın ikamesinden evvel olmak hakkındaki mesail, zikrolundu. Farzın ikamesi, sünnete başlamadan mukaddem vâki olmak hakkındaki mesaile gelince: Mûtat olduğu veçhile, sünneti camide kılmak üzere, mescide giren kimse, o sırada ya imam farza başlamıştır, yahut başlamamıştır. Başlamadığına göre. müezzin, ikamete ya şürû etmiş veya şürû etmemiştir. Müezzin ikamete

— 372 —
başlamamış ise, o kimse sünneti, caminin içinde yahut son cemaat yerinde kılar, eğer müezzinin ikamete başlama zamanı ise, sünnete durmak, mekruh olur.  Bu ifadeden, imamın farza başlamış bulunması suretinde, sünnete durmanın keraheti dahi anlaşılır.  İmam farzda iken, camide bulunan kimse, farzdan bir şey fevt etmeyecek dahi olsa, caminin içinde sünnet kılmakla iştigal etmeyip, hemen imama iktida eyler. Caminin dışında ise, ve rekâtı kaçırma korkusu da mevcutsa, yine iktida edip, korkusu olmadığı takdirde, iki faziletin ikisini de elde etmek mümkün olmakla, sünneti kıldıktan sonra iktida eder.
Camide ikamet alınmak üzereyken, sünnete durmanın kerahetinden, sabah namazının sünneti müstesnadır ki, onu evde kılamayarak, camiye giren kimse, imamı farza durmuş dahi bulsa, tahiyyatta olsun, yetişerek, cemaat faziletini fevt etmemek üzere, safların dışında bir mahalde, evvelâ onu kılar,  sonra imama iktida eder. "İkametten sonra farzdan başka namaz yoktur." hadîsi, nevafil babında, mezkûr mezayaya mebni sabah namazının sünnetine şâmil değildir.
Camide, sabahın sünneti ile, iştigal takdirinde farzda imama yetişmekten emin olamaz ise, ,  sünneti terk edip,  imama iktida eyler. Çünkü, cemaat sevabı, sünnet sevabından da büyüktür.  Efdâl olan, onu da kılmaktır. Zira sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem
— 373 —
efendimiz hazretleri, onu hanelerinde kılarlar ve mescidi şerifte kılanları, hoş görmezlerdi. 
Ehab olan, onu fecrin tulûu iptidasında kılmaktır.  Çünkü, sebep mevcut olmuştur. Ve fiili Nebiye (aleyhissalâtü ves selâm) evfak bulunmuştur. Bir kavle göre farzın yakininde kılmaktır. Çünkü, ona tâbidir.

Sabah namazının sünneti, ancak farz ile beraber fevt edilmiş olmak suretinde zevalin kubeyline kadar, kazâ olunur. İmam Muhammed, güneşin doğmasından sonra ve zevalden evvel, yalnız dahi kazâ olunur, demiştir. Demek ki, tulûdan evvel ve zevalden sonra, ittifaka kazâ olunmaz. Farzı, gerek münferiden ve gerek cemaat ile, kılmış olsun.

Öğleden evvel olan sünneti, farza durulduğu veya durulmak üzere olduğu için, evvelce kılamamış olan kimse,  farzı müteakip onu kazâ eder.  Ve müftabih olan kavle göre, onu son sünnetten evvel kılar. 
Bazılar, fasl-ı vâhid, fasleynden evlâ olacağına, ve Hazret-i Âyişenin bu baptaki bir hadîsine mebni,  son sünnetin evvel kılınmasına kail olmuşlardır.
— 374 —

Cumadan evvel olan, dört rekât sünnetin dahi hükmü, öğleden evvel olan, sünnetin hükmü gibidir.

Yatsıdan evvel olan, dört rekât sünnetin, farzdan sonra kazâsında bir mâni yoktur.  İkindiden evvel olan dört rekât böyle değildir ki, o. farzdan sonra kılınamaz.

İdraki fazilet başka ve idraki cemaat başkadır. Teşehhüdde dahi imama yetişen, ittifakla cemaat faziletine yetişmiş olur. Halbuki, dört rekâtlı farzın, bir veya iki rekâtında imama yetişen - bilittifak - ve onun üçüne, ve üçlü farzın ikisine yetişen - ales-sahih - cemaate yetişmiş olmaz.

Semere; yeminde meydana çıkar ki, cemaatle kılmağa yemin edenin, suveri mezkûrde yemini yerine gelmiş olmaz. Ve camaatle kılmağa yemin eden, yemininde hânis olur.

Gerek mukîm, gerek misafir vaktin, yahut cemaatin, geçmesinden emin olduğu halde, farzdan evvel, tetavvu eder yâni, sünneti müekkede ve gayr-i müekkedeyi kılar.

Vaktin yahut cemaatin fevatından emin olmazsa, sünnet kılmaz. Aynı şekilde az olan necisi  gasl ve izale ile, iştigal takdirinde vaktin veya cemaatin fevatından emin olmaz ise, onu da yıkamaz. Çünkü vakte göre, aslı edayı, ve cemaate göre, edanın kemalini fevt ettirici şey ile iştigal câiz olamaz.  Eğer başka bir cemaat bulabilecek ise, necaseti kalîleyi dahi. gasl ve izale ederek, namazı istikbal eylemek efdâldir. Tâ ki, namaz; ittifakla sahih olsun.  İmama rükûda yetişip müşarik olan kimse, rekâta yetişmiş olur.

Rekâta yetişmek için şart: Ya kıyamın bir kısmında ve yahut kıyam hükmünde olan, rükûun cüzünde, imama müşarik olmaktır.

Kıyamın cüzünde, imama müşarik olup ta, onunla beraber rükû edemeyen kimse, o rekâta yetişmiş, ve fakat lâhik olmuştur. Lâhıkın hükmü imama mütabeatten evvel, geçmişi telâfi etmektir. 

İmam rükûda iken yetişip, rükûun cüzünde ona yetişmek kendisine

— 375 —
mümkün iken, kaimen aldığı iftitah tekbirinden  sonra, imam rükûdan başını kaldırıncaya kadar oyalanan muktedi, o rekâta yetişmiş değildir. İktida sahih, ve rekât fâittir. O kimse, mesbuk olmakla, imamın ferağından sonra, o rekâtı kılar. 
İmama rükûda yetişmek isteyen kimse, sünnet olan senayı okumağa muhtaç olmadığı gibi,  biri iftitah ve diğeri rükû için olmak üzere, iki tekbir almağa dahi, muhtaç olmaz.  Bir tekbir alıp, onunla iftitahı değil de, rükûu niyyet eylese dahi, câiz ve niyyet lâğv olur. 
İmama secdede yetişmek, o rekâta yetişmek değildir. Ona binaen, imamı secdede bulan kimsenin, hemen iktida ile secdede imama müşareketi, namazına mahsup olmaz. Bununla beraber, secdede imama müşarik olmak, ona vâcip olmakla, o kimse hemen tekbir-i iftitahı müteakip secdeye varır.  Eğer secdeye inmeyip kendi kendine rükû ettikten sonra secdeye varır ve imama sücudda müşarik olursa, iki secdede, müşarik olduğuna göre, onlar namazına mahsup olmamakla beraber, namazı da fâsit olmaz. Eğer yalnız bir secdede, imama müşarik olursa, namazı bâtıl olur.
Bu iki suret arasındaki fark şudur ki, birinci surette, ancak bir rükû, ziyade etmiş olur ki, onun ziyadesi zarar etmez,  ikinci surette ise,
— 376 —

kendi başına bir rekât ziyade eylemiş olur ki. işte o, müfsittir.

İmam namazda bulundukça, mesbûk ona muktedi ve müttebîdir. Onun geçmişi kazâ için infiradı, ancak imamın teşehhüdden fâriğ olmasından sonradır. Binaenaleyh, imamı kade-i ahîrede bulup, ona iktida eden kimse ayakta durarak, kıyam ve kıraet rükülerini yapsa onun, imamın teşehhüdden fâriğ olmasından evvel olan, kıyam ve kıraeti, muteber olmaz.

Muktedî, imamdan evvel rükû eder, ve onun rükûu, imamın - namaz câiz olacak kadar - kıraetinden sonra vâki olur, ve imam dahi, rükûda ona yetişir ise, onun rükûu, müşareketin vücuduna mebni sahih, ve müsabakatın vücuduna mebni mekrûh olur.

Böyle olmaz ise, yâni, ya imam rükûda, ona yetişmezse ve yahut namaz câiz olacak kadar - kıraet etmemişse, o kimsenin rükûu - zamanından evvel olduğu için sahih olmaz. Ona binaen imamın rükûundan sonra, bir rükû daha etmek, ona lâzım olur.  Eğer bir rükû daha etmeyerek, namazı öylece kılıp, bitirir ise, namazı bâtıl olur.

İmamdan evvel secdeye varan muktedi, eğer secdeye, imam rükûdan başını kaldırdıktan sonra varmış ve imam dahi, secdede, ona yetişip müşarik olmuş ise, onun sücudu sahih, fakat mekrûh olur.

Eğer imam secdede ona yetişip müşarik olamaz ise, muktedînin sücudu - zamanından evvel olduğu için - sahih olmayıp, onun lâhik sıfatiyle, bir secde daha etmesi lâzım iken, o secdeyi etmeyerek, namazını öylece kılıp bitirirse, namazı sahih olmadığı gibi, imam rükûdan başını kaldırmadan evvel, muktedi secde etmiş olmak suretinde dahi, Ebû Hanîfe hazretlerinden o Sücudun kâfi olamayacağı rivayet olunmuştur. Çünkü, o sücûd, imam hakkında zamanından evvel olduğu gibi muktedi, ona tâbi olmak cihetiyle, onun hakkında dahi, zamanından evvel  olmuş olur.
— 377 —
İmam secdeyi uzatmak sûretinde, muktedi secdeden kalkıp, imamı sacid bulmakla (ikinci secdede sanarak) yine secdeye varsa, ikinci secdeyi ve imama mütabeati niyyet etmiş olursa, ilk secdeyi niyyet etmek  ve yahut hiç bir niyyeti olmamak suretlerinde olduğu gibi, mutabeat cihetini tercihan, onun o secdesi, ilk secde olur (ve sonra bir secde daha etmek lâzım gelir). Ve eğer, yalnız ikinci secdeyi niyyet eylerse, secdesi, secde-i saniye olup, bu halde imam (ilk secdesinden başım kaldırıp, ikinci secdeye varmakla), ona, o secdede müdrik (ve müşarik) olur ise, secde sıhhat bulur.  Ve illâ, onu iade eder. Eğer iade etmez ise, rükû meselesinde olduğu gibi, namazı fesada gider.
Meselenin hâsılı: İmam birinci secdede iken, muktedi iki secde etse, onun ikinci secdesi, namazın secde-i saniyesi olarak, kendisi için kâfi olmaz. 

Ezan babının âhirinde zikrolunduğu üzere, camide iken, ezan okunduktan yâni, namaz vakti olduktan sonra, namazı kılmadan çıkmak "Münafıklardan başkası ezan okunduktan sonra namazı kılmadan mescitten çıkmaz. Fakat tekrar dönmek üzere bir ihtiyaç için çıkanlar müstesnâdır." hadisine mebni, tahrimen mekruhtur. Meğer ki, diğer bir caminin imamı veya müezzini gibi, öbür cemaatı ikame edici bir kimse ola. Meselenin hükmünde, camide iken, ezan okunmuş olmak ile, ezandan sonra, camiye girilmek arasında, fark dahi yoktur. Hadisin mefhumu, ona dahi şâmildir.

— 378 —
Ezan okunduğunda, camide bulunan kimse, namazı münferiden kılıp çıkarsa, hakka dâveti kabul ve icabet etmiş demek olmakla, onun hurucu mekruh olmaz. Şu kadar ki, o kimse, cemaati terk etme, kerahetinde bulunmuş olur. Eğer, onun çıkışından evvel, cemaat ikame edilmiş olur ise kılınacak namaz öğle ve yatsı olduğuna göre, çıkış yine mekruh olur. Çünkü, onlarda müteneffilen imama iktida mümkün iken, ayrılıp çıkmakta, haricîler ve şiîler gibi, cemaate muhalefetle ittiham olunur. Hadîs-i şerifte ise, "Cenab-ı Allaha ve âhirete, iman eden töhmet mevziinde durmasın," buyurulmuştur. İktida etmeyip, oturmak dahi, cemaate muhalefete mebni çıkış gibi mekruhtur. Sabah ve ikindi ve akşam namazları, iki evvelkilerden sonra, nefelin ve akşam namazında imama muhalefetin kerahetine mebni, böyle değildir ki, onlarda teneffülen iktida olunamaz.  Hadiste;

"Bir namazdan sonra, onun misli bir namaz kılınmaz" buyurulmuştur.

Bu hadîsin mânâsı, taleb-i ecr için, namazın iadesinden nehiydir. Mücerred, fesadı tevehhüme mebni, vesvesenin defi için, namazın iadesinden nehiydir, dahi denilmiştir. Alâ kavlin, mezkûr hadîs, cevamî ve mesacidde ilk şekli üzere, yâni ezan ikametle, tekrar cemaatten veyahut, kılınanda eksik olmak korkusuna mebni, feraizin iadesinden nehiydir.

Onun zikrolunduğu vech üzere, camilerde tekrar cemaatten, nehiy olmağa mahmul olması, âşikârdır. 
— 379 —

SECDE-İ SEHİV: (YANILMA SECDESİ)

Sücudis-sehiv terkibi, şeyin sebebine izafetidir.  Maksut, secde cinsidir ki, secdeteyne şâmildir. 
Bu bâbın mesaili, sehiv sücudunun hakikatine, sıfat-ı şeriyyesine, şartına, sübutuna, keyfiyetine, hükmüne, mucibine, mahalline, sükutuna mütaâllik olmak üzere, çeşitlidir.  Sehv edene, sâhî diyeceğiz.

Sücud-ü sehvin hakikati: İki secde ve tahiyyat ve selâmdan ibaret olup, namazda sehivden neşet eden, noksanın cabiridir. Cebr ve ikmal kesr ve noksanın cinsinden olmak, asl olup, babı hacta, malın methali olmak cihetiyle, onun noksanı, kan ile temin olmakta ve namazın noksanı, onda malın methali olmamak cihetiyle, yine namaz cinsinden olan şey ile temin olunmaktır.

Sücud-u sehvin sıfat-ı şeriyyesi: Vücubtur, ki, sücud-u sehiv, sehivden ileri gelen noksana mebni, mutlak salât için, vaciptir.  Zira bir faitin zamanıdır. Faitin zamanı ise, ancak vâcip olur.  Sünnetten, muvazabeti seniyye-i nebeviyye ve sahabe, ve onunla emre dair olan, ehadîs-i sahîha dahi, vücubün delilidir. 

Sücud-u sehvin vücuben ve sıhhaten şartı: Sehven metrûk olan şey, vâcip olmak ve sücud-u sehiv, salât şartları ile tediye ve edâ olunmak bir rükün, hatırda iken, namazdan selâm verilmiş olmayıp, en sonraya bırakılmak ve selâmdan sonra kelâm ve kıbleden inhiraf gibi,

— 380 —
mâni bir şey yapmış olmamak ve vakt-i nâkıs girmemektir. 

Sücud-u sehvin sübutü: Hem kavl-i Resûl ve hem fiil-i Resûl iledir.

Peygamber efendimizin namazda sehvetmesi kalbi başka şeylerle değil, Cenab-ı Hakla fazla meşgul olduğu içindir. Bir de ümmete örnek olmak hikmetine mebnidir.

Sücud-ü sehvin keyfiyyeti: Yekdiğerinden bir celse ile aralanmış iki secdeden ve tahiyyat ve selâmdan, ibaret olup, namazın sonunda, calisen icra olunur ki, selâmı müteakip, Allahu ekber, diye secdeye varılır ve ikinci secdeden sonra, tahiyyat okunup selâm verilir.  Secdelerin ikisi vâcip olduğu gibi,  tahiyyat ve selâm dahi vâcip ve secdeye varış ve kalkış sırasındaki tekbîrler, ve sücuttaki tesbihler,  secdeler arasındaki celse gibi, sünnettir. Tahiyattan sonra, salâvat ve duâ okunursa, onlar - namaz kadesinde olduğu gibi - sünnet olur. 
Sücud-u sehvin hükmü: Sehven metrûk olan vâcibi, elde etmektir. Amden metrûk olan vâcibi, sücud-u sehiv karşılamış olamaz. Çünkü, amd akvadır. Akva ise, az'âfın cebriyle, müncebir olmaz. Binaenaleyh, Amden vâcibin terkinde, musâllî sücud-u sehiv etmek.  Ancak, kendisi günahkâr olup, hakkında - hürmetsizliğinin - cezası olmak üzere, namazı, noksanın yerine getirilmesi için iâde etmek, ona vâcip olur. 

Farz, birinci namaz ile sâkıt olup, ikinci namaz, onu tamamlayıcı olmuş olur. Alâ kavlin, ikinci salât, farz olmakla, muskıt olan odur.

— 381 —

Sücud-u sehiv, amden metrûk olan vâcibi, cabir olamadığı gibi, ne amden ve ne sehven metrûk olan farzı dahi, cabir olamaz. Çünkü, farzın terki, salâtın sıfatına değil, aslına âit, bir noksan olduğundan, onun, sücud-ü sehiv ile, cebr ve ikmali mümkün olamaz.

Sünnetin terki sebebiyle, namaz - alelitlâk - noksan ile vasıflanmaz olduğundan, ona da sücud-ü sehiv terettüp etmez.

Sücud-ü sehvin mucibi: Vâcibin, sehven terkidir.  Farzın tehiri dahi, terk-i vâcip cümlesindendir. (Namazın vacipleri, bahsine bakınız).
Mucibin tekerrürü ile, sücud-u sehiv tekerrür etmez, meselâ: Sehven fatihayı terk, ve rükû ve sücudda itminanı terk, ve kade-i ûlâyı terk, ve onda tahiyyat üzerine - velev sâkıt olarak - bir rükün edâ edecek miktar, ziyade ile üçüncü rekâta kıyamı tehir, etmek sûretiyle, sücud-u sehvin sebepleri, tekerrür ve tenevvu etse dahi, vâcip olan, yine bir sücud-u sehivdir. Bil-icmâ. 
Sücud-u sehivde sehv dahi, sücud-u sehvi, tekrarı gerektirmez. 
Sücud-u sehvin mahalli: Şartında mezkûr olduğu üzere, salâtın âhiridir. Hattâ kendisine sücud-u sehiv lâzım olan musalli, onun namazının sonunda icradan sonra, kendinin, sulbî veya tilâvî, bir secde-i metrûkisi olduğunu hatırlasa, onu kazâ ve sücud-u sehvi, iâde eder. 
— 382 —
Sücud-u sehivde sünnet olan, onu selâmdan sonra yapmaktır. 
Bir selâm ile iktifa olunur ki, sağ tarafa verilen selâmı müteakip secdeye varılır. 

Namazdan ilk selâm ile, tahlîl hâsıl olarak, ondan sonraki, kahkaha abdesti bozmadığı gibi, ondan sonra musalliye iktida dahi, sahih olmaz ise de, namazda kendisine sücud-ü sehiv lâzım olan kimsenin, salâtın hitamında selâm vermesi, onu - indeş-şeyhayn - namazdan - hurûcu mevkuf ile - ihraç etmiş olur ki, o kimse sücudu sehvi ederse, namaza avdet etmiş bulunur. Etmezse, avdet etmiş olmaz.

Şu halde, üzerinde sücud-ü sehiv olan kimse, selâm verildiğinde, biri kendisine iktida eylerse, sehv eden kimse, sücudu sehvini ifa ederse, muktedînin iktidası sahih olur..  Eğer, sehvi için, sücud etmezse, ona iktida sahih olmaz.  İmam Muhammed ile imam Zufer için, hilâf vardır. 
İmama, sücud-ü sehiv esnasında ve hattâ onun teşehhüdünde iktida sahihtir. Sehvin ikinci secdesinde, imama iktida etmiş olan, onun ilk secdesini, ve teşehhüdünde iktida eden, onun iki secdesini kazâ etmez 
— 383 —
Nafilenin her şefâî, müstakil bir namaz (olup hattâ dört rekâtlı olanının, kade-i ûlâsından sehv edilmek suretinde, tamamen kalkılmış olsa bile kadeye avdet lâzım) ise de sücud-u sehvin yeri namazın en sonu olduğundan, bir tahrîme ile dört rekât nafile, kılacak olan kimse, onun ilk şefaında sehv ederse, sücudu sehvi, kade-i ûlâda etmeyip, kade-i ahîreden sonraya tehîr eder. Tâ ki, sücud-ü sehiv, namazın ortasında vâkî olmuş olmasın. Şayet ilk sefadaki sehvi için, onun kadesinde, sücud ederse, ona. (o şefaa) ikinci şefaı bina edemez. Çünkü, - zaruretsiz bina -  sücudu sehvi namazın ortasında vâki kılarak, lâğv ve iptâl eder.  Eğer bina ederse, tahrîme bâki olduğu için, bina, tahrimenin keraheti ile beraber sahih ise de, sücudu sehvin mevzii, namazın en sonu olduğundan o kimse namazın sonunda sücudu sehvi iâde eyler  Muhtar olan da budur.Bu bapta farz dahi, nafile gibidir.
Ancak misafir bulunan kimse, dört rekâtlı farzı iki kılıp, sehv ederek sücud-ü sehiv eyledikten sonra, ikameti niyyet eylemek suretinde, kendisine itmam lâzım olmakla, farzını tashih için (kerahetsiz) bina ve o sebeple sücudu sehvi - salât arasında vâki olarak - bâtıl olduğu için, iâde eyler. 

Sücudu sehvin, sukutu şartında beyan olunduğu üzere, vakti nakıs girmek veyahut mâni-i bina bulunmak iledir: Sabah namazında, selâmdan sonra güneş doğmadan, ve ikindi namazında, güneş tegayyür etmiş olmakla sücud-ü sehiv sâkıt olduğu gibi, hangi namaz olursa olsun, selâmdan sonra, amden hadeste bulunmak, ve gülmek yahut konuşmak veya yemek,veyahut içmek yahut da kıbleden inhiraf misilli, salâtı münafî ve mâni-i bina, iş işlemek ile dahi, sücud-ü sehiv sâkıt olur. Çünkü, sıhhatin şartı, fâit olmuştur.

Cuma ve bayram namazlarında, cemaatin çokluğu sebebiyle  karışıklığı
— 384 —
mucip olmamak ve cemaatten bilmiyerek mütabeat etmeyenlerin namazları, fesada varmamak için, imam sücudu sehvi icra etmez.  Muktedî imama tâbi olmakla o da, icra etmez.
Selâmı, sücud-ü sehiv kasdiyle vermek, onun şartından olmadığından, namazı katı' ve sücudu sehvi terk kasdiyle, selâm vermek sücudu sehve mâni değildir. Musâllî selâmı salâtı kesme, azmiyle verse bile, mâni-i bina bir işte bulunmadıkça, sehvi için, sücud eder. Çünkü, meşruun tağyîrini niyyet, fiile gelmedikçe, onu iptâl etmez. Selâm dahi, zikirden ibaret olmak cihetiyle, onunla niyyet, amele iktiran etmiş olmaz. Amel sayıldığına göre dahi. lâbüd olan bir ameldir ki, onsuz sücudu sehvi temekkün olunmaz. Salâtın hürmeti, bâki demektir. 

Üzerinde, secde-i sûlbiyye gibi, bir farz bulunan musâllînin, o hatırında iken, amden selâm vermesi, namazı muptıldir. Çünkü, o selâm, geçen meseledeki gibi, salâtın tamamlanmasından sonra değil, belki, salâtın farzları arasında ve namazın içinde, vâki olmuştur.

Dört veya üç. rekâtlı, farz kılan kimse, velev ki, farzı amelî olan vitir olsun, namazını itmam etmiş olmak tevehhümü ile, selâm verip de, namaza münafî, bir şeyde bulunmadan, henüz iki rekât kılmış olduğunu ve yahut rekâtlar, adet olarak, tamam ise de, bir secde-i sulbiyye veya secde-i tilâviyyesi, kalmış bulunduğunu, hatırlasa, salât hürmetinin bâki bulunmasına mebni, namaza - tahrîmesiz - avdet edip, noksanını ikmal ederek, namazını itmam ve sonra, sehv için secde eyler. 

(Kendini misafir, veya kıldığı namazı cuma, ve yatsıyı teravih, zanniyle, selâm vermek böyle değildir. Nitekim, salâtın müfsitlerinde zikr olunmuştur).

Terketmiş olduğunu, teyekkun etmek için, selâm vermeyerek, düşünüp teyekkun ile, namazın itmamına, kıyam eylemek sûretinde, eğer

— 385 —
teşehhüdden  fazla olan, tefekkür zamanını - bir rükün edâ edecek kadar  - uzatmış ise, üçüncü rekâta kıyam etmek vâcibini (ve kade-i ahîre olduğuna göre, vâcip olan selâmı) tehir eylemiş olduğundan dolayı, sehiv secdesi etmek, ona vâcip olur.  Bir rükûn miktarı uzatmamışsa o kadarı mâfüv olduğundan, sehiv secdesi lâzım gelmez.
Muktedî kendi sehvine mebni, sücud etmez.  İmamın sehvine mebni, - velev ki, ona sehivden sonra iktida etmiş bulunsun - imama ittibaan sehiv secdesi eder.
Mesbuk olan muktedi, mütebeati mültezem bulunduğu için, imamının sehvine mebni, onunla beraber, sehiv secdesi eder. Ve sehiv secdesinden sonra, imam ile beraber, selâm vermeyip,  imamın selâmından sonra, mesbuk olduğu rekâtı, kazâ eyler.
Misafir olan imama, muktedi bulunan mukim dahi, bu bapta mesbuk gibidir  ki, ona sehiv secdesi lüzumu, esahtır. 
— 386 —
Lâhik olan muktedi, sehiv secdesinde imama mütabeat etmeyip, kendi namazını, - faiteyi telâfi ile - itmam eyledikten sonra, imamının sehvi için, sücud eder. Sücudü, imamı ile beraber ederse, mahallinin gayride vâki olduğu için, o sücud, ona kâfi olmaz. Üzerinde olanı, kazâ ettikten sonra, onu iâde eylemek, lâzım gelir. 

Salâtı havfta (korku namazında) evvelki taife, ikinci taifeye, mesbuk bulunur. Nitekim, babında beyan olunur.

Mesbuk, geçmişi kazâ esnasında, sehv ederse yine sücud-ü sehiv eder. Onun, imam ile beraber ettiği secde, kendisine kâfi olmaz. Sücudu sehvin, bir namazda tekrarı, meşru olmadığı halde, mesbukun namazı, hükmen iki namaz gibi olmak itibariyledir. Çünkü, mesbuk imama yetiştiği rekâtta, muktedi ve geçmişin kazasında, münferittir. Bu iki itibar ile, onun namazı, iki namaz gibi olmuştur.

Mesbuk, imamına - sücud-ü sehivde - mutabeat etmeyip, hemen geçmişi kazâ eylemiş idiyse, namazının sonunda ettiği, sücud-ü sehiv, ona kâfi olur. Çünkü, tahrîme müttehit olmakla, namazın cümlesi, bir namaz gibi sayılır.

Mesbuk, imamın sehvine mebni, beraberce sücut edebilmek için, ona lâyık olan, imamın üzerinde, sücud-ü sehiv olup olmadığını, bilecek kadar durmaktır ki, bu da imam, ikinci selâmı vermekle, olur. 
Mesbuk için, zararın en hafifini, irtikâp kabilinden olarak, âtideki mevazide, teşehhüt miktarı, kuuttan sonra, imamın selâmına muntazır olmayıp, geçmişi kazâ için, kıyam etmek vardır: Mesh müddetinin geçmesinden korkmak, özür sahibi olana, ve cuma ve bayram namazlarını kılana göre, vaktin çıkması korkusunda olmak, önünden geçilmesinden korkmak. 
İmam yahut münferit bulunan kimse, farzın  - velev ki, farzı amelî olan, vitir olsun - ilk kadesinden sehv eder, yâni onu unutarak,
— 387 —
kıyama davranırsa,  tamamen doğrulmadıkça,  rivayetin zahirinde, vücuben kuuda avdet eder, ve - Dürr-ü Muhtârda musarrah olduğu üzere - kavli esahta, sehiv secdesi lâzım gelmez. Eğer, tamamen doğrulmuş olursa, kıyam farizası ile müştegil, demek olduğundan, kuuda avdet etmeyip, vâcibin terkine mebni, - namazın hitamında - sehiv secdesi eder.
(Bu surette, kuuda avdeti farz olmayan şey için, farz, terk edilmiş olduğuna mebni, salâtı müfsit addedenler olmuşsa da, fesat olmamak ercahtır. Çünkü, kadeye avdetin gayesi, namazda bir kıyam ziyade edilmiş olmaktır. Gerçi bu, helâl değildir. Ve lâkin, sıhhati, ihlâl edici dahi, değildir.). 
Muktedî bulunan kimse, ilk kadeden sehv ederse, onun hükmü müteneffilin hükmü gibidir ki, kalkıp tamamen doğrulmuş olsa bile, muktedi, mutabeat hükmüne ve müteneffil, - kıldığı nafilenin,  her şefaı müstakil bir namaz olduğuna mebni - kuuda avdet eder. 
Namazın kuudu ahirinden, yâni - farz olan - son kadesinden sehv edip, zâit rekâte kıyam etmiş bulunan kimse, tamamen doğrulmuş dahi olsa, o rekâtı, rükû ve sücud ile tamamlamış değil ise, terkedip, kuuda avdette tahiyyatı okur ve - farzı tehir etmiş olduğundan dolayı - sehiv secdesi eder. Bunda, farz ile nefel birdir. 
— 388 —
Kuudun bir miktarından sehv etmek, meselâ tahiyyatın yansı kadar, oturup kalkmak dahi, tamamından sehv etmek gibidir. 
Eğer kuuda avdet etmeyerek, ziyade edilen rekâtı, secde ile takyit eder yâni, o rekâtın rükû ve sücudünü, gerek kasden, gerek unutarak, ifa eylerse,  farzı nefele münkalip olur.  Ve artık, dilerse oturup, selâm vererek - ve kasde makrun olmayarak - bir rekâtlı, bir nafile kılmış olur, ve dilerse, bir rekât daha ziyade ederek, tam rekâtlı, bir nafile kılmış olur. Kasden, başlamış olmadığı cihetle, o nafileyi tamamlamak, ona lâzım değil, mendup olur.

İkindi namazı dahi olsa, rekât zam edebilir. Çünkü, kıldığı ikindi nefele münkalip olduğu için, onu edaya borçlu kaldığından, ikindiden evvel, bir nafile kılmış olur ki, onun kasden kılınmasında bile, kerahet yoktur. Kasdin gayri olanında, kerahet olmaması, evleviyyettedir.

Akşam namazı, ziyade edilecek rekât sebebiyle, dört olacağından, onda zamma hacet olmayıp, mezkûr ziyade, sabah namazına vuku bulursa, ona, dördüncü bir rekât zam edilebilir.

Gerek zamlı ve gerek zamsız kılınmış olan, bu namazlar, nafile olmakla, farzlar, yeniden kılınır.

— 389 —

Gerçi, fecrin tulûundan sonra, sabah namazının sünnetinden başka, nafile kılmak, ve güneşin batmasından sonra, akşam namazından evvel nafile kılmak, mekruhtur. Ve lâkin, bunlar kendilerine şürû kasdi olmadığından, sabah namazının zait rekâtına, zam edilmemek, ve akşam namazının zait rekâtına, hacetsiz zam edilmek, suretlerindeki, tek rekâtlar gibi mekruh değildir. Bir rekât teheccüd kılmağı müteakip, fecir tulûunun vukuu suretinde olduğu gibi ki, onu musâllî, çift olarak kerahetsiz itmam eder.

Zikrolunan zamlarda, musâllî kuudu terketmiş olmasından dolayı, - esahta - secde-i sehiv, dahi etmez. Çünkü, fesat ile husule gelen noksan sücud ile tamamlanmaz. 
Eğer, son kadede bir miktar teşehhüdden sonra, zait olan rekâta kalkmış ise, - velev ki, amden kıyam ve kıraet rükû etmiş olsun - kuuda avdet edip, tahiyyatı, iade etmeyerek selâm verir.  Çünkü, bir rekâtın mâdunu (noksan olan rekât), terk olunabilir. Kaimen dahi selâm verse, olur, şu kadar ki, sünneti terketmiş olur. Çünkü, salâtı mutlakada, özür olmadığı halde sünnet olan, kaiden selâm vermektir.

Son kadeden sonra, zait rekâta kıyam eden, imam olduğuna göre, cemaat ona ittiba etmeyip, kuuden, intizar ederler, çünkü bid'atte ittiba yoktur. Eğer zait rekâtı, secde ile takyid etmeyerek, kuuda avdet eylerse, cemaat selâmda, ona mütabeat eder. Yâni bekleyip, birlikte selâm verirler. Ve eğer zait rekâtım, secde ile takyid etmiş olursa, cemaat onu beklemeyip, derhal selâm verir.

Son kaade kılınmış olduğu için, ondan sonraki, rekâtın secde ile takyid edilmiş olması, farzı iptâl etmez.

— 390 —
O kimse, zait rekâta bir rekât daha zam ve ilâve eder. 

Tâ ki, iki rekât kendisi için, nafile olmuş olsun.

Selâmı tehir ettiği için, zikrolunan suretlerin, ikisinde de, yâni gerek zait rekâttan kuuda avdet, gerek zait rekâtı secdeyle takyit suretinde, sehiv secdesi eder.

Nafile olan, o zait rekât, - kavl-i sahihte - farzın son sünneti makamına kaim olmaz. Çünkü, ona, müstakil tahrîmeyle, muvazabet oluna gelmiştir.

— 391 —

REKÂT SAYISINDA TEREDDÜDE DAİR:

Bir namazın ikmalinden evvel, onun rekâtlarının sayısında, şüphe etmek, yâni üç veya iki kıldığım kestirememek, musâllîce mutat hükmünde olmadığına göre, o namazı iptâl eder. Zimmetine terettüp eden namazı musâllî, yakîn üzere İskata kaadir olduğuna ve hadîs-i şerifte: "Eğer biriniz kaç rekât kıldığında şüphe ederse namazı yeniden kılsın." buyurulduğuna mebni, o kimse namazını yeniden kılar. Nitekim, vakit bâki iken, namazı kılıp kılmadığında şek eden, o namazı kılar. 

Salâtın ikmalinden sonra, olan şekke, itibar yoktur. Buna binaen, musâllî selâm verdikten veyahut son kadede tahiyyatı okuduktan, yahut okuyacak kadar oturduktan sonra, rekâtın sayısında şek ederse, onun halini salâha yâni, salâtını itmamına hamlen, o şekki muteber olmaz. Ve bir şey ona, lâzım gelmez. Meğer ki, noksanını tevekkun etmiş ola. O halde, anlaşılan noksanı, itmam eder.

Mezkûr şek, itiyat halini alır yâni, musâllîye sık sık vâki olursa, o kimse, - hususiyle - müvesvis bulunduğuna göre, - harecin defi için salâtın iadesi ile mükellef olmayıp, taharri eder  ki, şekkin husulünden sonra, kendisine âşikâr olan  galip reyi ile âmil olur.  Eğer galip reyi, yok ise, azı esas tutup, farz veya vâcip olan, kuudu, terketmiş olmamak için, kendince namazın sonu sanılan, her rekât sonunda oturur ve tahiyyat okur ve namazın hitamında, secde-i sehiv eder. 

Musâllîye, selâmdan sonra bir âdil kimse, eksik kıldığını ihbar edip halbuki musâllî, kendinin tam kıldığını muteyekkin bulunsa, o kimsenin

— 392 —
ihbarına iltifat etmez.  Eğer iki âdil kimse ihbar ederlerse, onların kavlini ahz ve itibar etmek gerekir. 

İmam ile cemaat ihtilâf etmek suretinde, imam yakın üzere ise, cemaatin sözünü ahz etmez. Yakin üzere değilse, ahz eder. Cemaat ihtilâf edip te, imam onlardan bir kısım ile beraber olmak takdirinde, bir kişi de beraber olsa, imamın bulunduğu kısım, muteber olur.

Namaz içinde, rekâtların adedinin gayride, meselâ iftitah tekbiri alındığında, ve yahut kendisine necis isabet eylediğinde, veya kendisinden hades vâki olduğunda, şek eyleyen kimse dahi, - şek etmek kendince mûtâd veya çok vâki değilse, - istînaf, ve mûtat gibi ise, namazına devam eder.

Namazın iftitah tekbirinde şek edip, onu ve sübhânekeyi iade ettikten sonra, iftitah tekbirini almış olduğunu, hatırlayan kimse, namazına devamla, sonunda sücud-ü sehiv eder. Eğer iftitah tekbirini evvelce almış olduğunu hatırlamaz ise, sücud-ü sehiv dahi lâzım gelmez.

TİLAVET SECDESİ:

Bu terkip, şeyin sebebine izafetidir ki, tilâvet sebebiyle olan sücud demektir. Maksut, Kur'ânı kerimdeki, secde âyetlerinden birinin okun ması sebebiyle, vâcip olan secdedir.

İşitmek dahi, tilâvet gibi, secdeyi mucip ise de, secde sebebinin ancak, tilâvet olduğunu muhtar olduğuna, ve bir de işitmenin dahi sebebi, tilâvet olacağına mebni, onun zikri - min vechin - sem'in zikrini dahi müştemil olmakla, onunla iktifa olunmuştur. 

Tilâvet, okumak demek olduğu gibi, sem' dahi işitmektir. Okuyana tâli ve işidene, sâmî diyeceğiz.

Tilâvet secdesinin, şartı, rüknü, hükmü, sıfatı, sebebi, keyfiyeti vardır.

— 393 —
Şartı: Tahrîme ve tâyin niyyeti, müstesna olmak üzere, salâtın şartlarıdır. 
Rüknü: Tâzim vechi üzere, alın koymak yahut rükû eylemek,  veyahut bunlar makamına kaim olacak, îmâyı,  etmektir.

Hükmü: Dünyada vâcibin sukûtu, ve ukbada sevaba nailiyyettir.

Sıfatı: Namaz içinde hemen  ve namaz dışında teenni üzere  vâcip olmaktır.
Tilâvet secdesi vâciptir. Çünkü, secde âyetleri üç kısımdır. Bir kısım sarîhan, secde emridir. Ve bir kısmı, küffarın, hakka secdeden istinkâflarını mütezammindir. Ve bir kısmı, Enbiya (aleyhimüs-selâm) hazeratının sücud emrine, imtisallerini hikâyedir. Bunlardan her biri ise, yâni gerek emre imtisal ve gerek enbiyaya iktida ve gerek küffara muhalefet, vâciptir. 
Sebebi: Tilâvet eden hakkında - ittifaka - ve işiten hakkında - alessahih -  secde âyetinin tilâvetidir. 
— 394 —

Secde âyetleri, Kur'ânı kerîmin: Ârâf, Raad, Nahl, İsrâ, Meryem. Hacc, Furkan, Nemil, Secde, Sâd, Ha mim es-secde, Necim, İnşikak, Alâk sûrelerinde olmak üzere, on dört âyeti celîlededir.

Onlardan birini - namaz ile mükellef olan - okuyana ve işitene tilâvet secdesi vâcip olur. Okuyan hakkında anlama, ve işiten hakkında işitme kasdi şart değildir, . Okuyan, secde âyeti olduğunu, gerek anlasın gerek anlamasın, secde ile mükellef olduğu gibi, işiten dahi, işitme kendi sinin maksadı, gerek olsun gerek olmasın, işitmekle secde etmek lâzım gelir.

Secde âyeti, tercümeden okunmak sûretinde dahi, okuyan anlasa da anlamasa da - ittifaka - ona ve - itimaden - anlayana veya ihbar şartiyle, işitene, secde vâcip olur.

Secde harfim yâni secde âyetinden, ona delâlet eden kelimeyi üst yanından veya alt tarafından, bir kelime ile beraber okumak, -kavl-i sahihte - tamamen okunan secde âyeti gibi, secdeyi mucip olur. 

Secde âyetini yazmak ve - telâffuz etmeden - secde âyetini nazar etmek ile secde vâcip olmaz. Çünkü, yazan ve bakan kimse, secde âyetinin ne, okuyanı ne de işitenidir.

Hecelemek dahi böyledir. Ne onu heceleyene ve ne hecesini, işitene, secde vâcip olmaz, çünkü, hecelemek, harfleri tâdâd etmektir, kıraet değildir. 

Keyfiyyeti: El kaldırmaksızın "Allahu ekber" diye secdeye varıp üç kere "sübhâne rabbiyel âlâ" demek ve yine Allahü ekber diye kalkmaktır.

Bunda teşehhüd ve selâm yoktur. Tekbîr ve tesbîhler sünnettir. Secde vâciptir. Ve sücûd-u sehiv gibi iki değildir.

Oturmakta olana göre, tilâvet secdesi için kalkmak, mendup olup secdeden sonra dahi, kıyam etmek müstahap olur.

— 395 —

Üzerinde müteaddit secde bulunan kimse dahi, her secdede kıyam eyler.

Âyeti, cemaat içinde okunarak, topluca secde edilmek lâzım geldikte okuyan ileri durmak ve işitenler, saf bağlamak, lâzım değildir. Herkes bulunduğu mevzide, kıbleye yönelerek, secde eder. Şu kadar ki, işiten, okuyandan evvel secdeden kalkmamak mendup olur.

Secde için hazır olmayanların bulunduğu bir mecliste, secde âyetini gizli okumak menduptur.

Secdenin vücubu, namazla mükellef olana göre, olduğundan, adetli ve lohusa bulunan kadın, secde âyetini işitmek veya tilâvet eylemek ile, ona secde vâcip olmaz.

Cünüp, namaz ehli olmakla, ona işiterek ve okuyarak, ve ondan, âdetliden, lohusadan, kâfirden, temyiz edici sabiden secde âyetini işitene, secde vâcip olur.

Deliden yahut uyuyandan işitene, secde vâcip olmaz.

Sarhoşun tilâveti, hem kendisine ve hem işitene, secdeyi muciptir.

Secde âyetini yazana, onu yazmakla, secde vâcip olmadığı gibi, dilsize ve sağıra dahi, secde edeni görmekle, secde vâcip olmaz. Sağıra ve secde âyetini yazana, secdenin vücubu ancak, tilâvet iledir.

Secde mukallitlere değil, tilâvete terettüp edeceğinden, secde âyetini, kuştan ve maymundan ve sadâdan  işitene dahi, secde vâcip olmaz.

Musâllî, namazda okuduğu secde âyetinin, secdenin namazda etmek lâzım gelir.

Kıraet uzayacak ise, secde âyetinden sonra, müstakil sücud veya rükû olunur ki, derhal sücuda tilâvet secdesi kasdiyle, rükûa varılıp kalkılır ve kıraete devam olunur.

Kıraet uzamayacak ise, secde âyetini veya ondan bir veya iki yahut üç âyet sonrayı, müteakip  edilen salât rükûu (niyyetle) ve salât sücudu (niyyetsiz), onun secdesi makamına kaim olur.
— 396 —

Namaz dışında okunan secde âyetinin, secdesi - genişlikle - vâcip olduğu halde vakit mekruh olmadıkça, tehir edilmek, uzun zaman unutulmak ihtimaline mebni, tenzîhen mekruh olduğu gibi, namazda okunan secde âyetinin secdesi - fevriyyen - vâcip olduğuna mebni, kıraeti uzatarak, onu tehir etmek dahi, kazâya bırakmak gibi olduğundan, tahrîmen mekruhtur. Sehven gecikirse - velev selâmdan sonra - münâfî vuku bulmayarak, salâtın hürmeti bâkî oldukça, kazâ olunur. Namaz dışında kazâ olunmaz. Çünkü namazın parçası olmuş ve ruçhan kesbeylemiştir. Nakıs olarak edâ olunamaz, namaz dışındaki secde, namaz içindeki secdeye müsavî olamaz. Onun bu suretle tarikine, - amden vâcibi terk ederek, günahkâr olduğu için - tövbe lâzım gelir.

Namazda kıraetin rüknü, kıyamın rüknüne has olduğundan, musâllî kıyam halinin gayride, tilâvetten memnûdur. Mahcurun (memnuun) tasarrufu ise, hükümsüz olmakla, rükû veya sücud halinde, yahut teşehhüdde ve yahut kavmede, secde âyeti tilâvet etmekle, ona secde vâcip olmadığı gibi, muktedi dahi, iktida halinde kıraetten mahcur iken, secde âyetini tilâvet etmiş olmakla, ne kendine ve ne imamına, ne de kendisiyle beraber, namaza müşarik bulunan, diğer muktediye, secde vâcip olmaz. Amma, onunla namazda müşarik olmayan kimse, mahcuriyyet dışında olmakla, gerek diğer cemaatten ve gerek münferit ve yahut namazdan külliyen hariç olsun, secde âyetini, o muktediden işitmekle, ona secde vâcip olur.

Namazda olmayanın, namazda olandan işittiği, secde âyetinin secdesini, hariçte etmek lâzım geldiği gibi, namazda olanın dahi, hariçten işittiği, secde âyetinin secdesini, namazdan sonra, etmesi lâzım gelir.

Eğer namazdakiler, onu namaz içinde ederlerse, namazla münasebeti olmayanı, namaza ithal etmiş olmaları, noksanına mebni, o secde kendileri için, kifayet etmez.  Ve, bununla beraber namaz cinsinden olmak hasebiyle, namazları onunla, vâcip olmaz.
Namazda okunan, secde âyetinin secdesi, namaz dışında  olmaz ise de, namaz dışında olan kimse, imamdan secde âyetini işitip, ona iktida etmemek imamın secdesinden sonra, diğer rekâtta, ona iktida eylemek suretinde, secdeyi namaz, dışında eder ki, bu suretle, hem secdeyi ziyadan, hem salâtı ziyadeden, siyanet etmiş olur.
— 397 —

Eğer o kimse, imamın sücudundan evvel, ona iktida ederse, onunla beraber secde eyler. Ve eğer imam tilâvet secdesini ettikten sonra, o rekâtta ona iktida etmiş olursa, muktedi secdeye, hükmen yetişmiş olmakla, tilâvet için, artık secde etmez.

Namaz dışında bir, secde âyeti okuyup veya işitip, secdesini ettikten sonra, yine o mecliste, namaza durup, o âyeti okusa, namazda okuyanın rüçhanına mebni, hariçtekine tâbiiyyeti olamayacağından, yine secde eder. Eğer evvelce secdesini etmemiş idiyse, namazdaki secde, ona iki tilâvet için, kifayet eder.

Bir mecliste, ayni âyeti tekrar eden gibi olur ki, ona da, bir secde, kâfidir.  Gerek tilâvetin başında, gerek tilâvet esnasında ve gerek tilâvetten sonra, edilmiş olsun.

İşiten hakkında, meclisin ihtilâf ve ittihadı, okuyanın değil, kendinin, meclisi tebdil edip etmemesiyledir.

Hatip minberde secde âyetini okusa, inip secde eder. Cemaat dahi beraberce secde ederler.

Rüknünde, ifade olunduğu üzere, sücud maraz ve rükûb halinde, îmâ ile dahi olur.

Tilâvet secdesi vâcip olduğuna mebni, onun özürsüz, binek üzerinde îmâen ifası, kâfi olmamak, kıyas muktazası ise de, tilâvet, tetavvû gibi, dâimî bir iş olduğundan, onun secdesi için, nüzulü, şart kılmak, külfet olacağına mebni, îmâyı istihsan etmişlerdir.

Âyeti yerde okunarak, nazilen vâcip olan secde, râkiben îfâ edilemez.

— 398 —

Âyeti hayvan üzerinde okunarak, râkiben vâcip olan secde, hem râkiben, hem nâzilen, olur.

Binek üzerinde, secde âyetini okuyup, yere indikten sonra tekrar binse ve secdeyi binekte îmâ ile etse dahi olur.

Secdesi olan sûre veya âyâtı okuyup ta, secde âyetini geçmek, âyetin nazmını bozmakla beraber, secdeden istinkâf gibi, olduğu için, mekruhtur.

Bunun aksi, yâni yalnız secde âyetinin kıraeti, secdeye mübaderet demek olduğu için, mekrûh değildir. Ve lâkin tafdil tevehhümünü, defi için, tilâvette, ona ya evvel veya sonra, bir veya daha ziyade, âyet zam etmek, mendup olur.

Cuma ve bayram namazlarında, kıraet sonuna gelmedikçe, secde âyetini okumak, imama mekrûh olduğu gibi, salât-ı sırriyyede dahi mekrûhtur.

Amden hades, kelâm ve kahkaha gibi, salâtı müfsit olan şeyler, tilâvet secdesini dahi müfsit olup, iâde lâzım gelir. Şu kadar ki, kahkahada abdest almak lâzım gelmez. Müştehatın muhazatı dahi, cenaze namazında olduğu gibi, onu ifsat eylemez.

(Mühimmeten lidef'i külli mühimmetin): Secde âyetlerini cümleten bir oturmada okuyup, her biri için, başka başka veyahut hepsine birden on dört defa secde eyleyenin, dünya ve ahîret işlerinden kendine mühim olana, Cenab-ı Hak kâfi olur.

ŞÜKÜR SECDESİ:

Secde-i şükür dahi, - kavli müftâbih - üzere, sevap üzerine taattir ki, sürûr ve tebşir vaktinde  Allahü teâlâya şükür ederek, secdeye varmak
— 399 —
vardır ve sevaptır. Hazret-i Seyyidül-Kâinatta ve sahabesinde vâkî olmuştur. 

Şükür secdesi, - şartları ile - tilâvet secdesi gibidir. Tekbir ile varılır ve Cenab-ı Hakka, hamd ve şükür ve tesbih olunup, tekbir ile kalkılır.

CUMA NAMAZI:

İçtimadan, cuma ve iftiraktan, fırka gibidir. Ona yevm ve salât izafe edilerek yevm-i cuma  ve salât-ı cuma deniliyor. Çok istimal ile, muzafın hazf edildiği olur. Burada maksut, cuma namazıdır.

Salât-ı cuma (cuma namazı), malûm olduğu gibi, cuma günü öğle vaktinde, salâtı zuhra (öğle namazına), bedel olan, iki rekât namazdır. Cemaatle kılınır. Ve kıraet, aşikârdır. Ve evvelce hutbe okunur. Hutbe farzdır. Onun dört rekât ilk sünneti ve dört rekât son sünneti vardır. İkisi dahi, müekkededir. Nitekim, nevafil babında zikrolunmuştur.

Cuma namazı - şartları kendisinde mevcut olan - her kimse için, farzı ayndır.

Farz olması, kitap ve sünnet ve icma-i ümmet ile sabittir. Akıl dahi. buna delildir.

Kitab-ı Kerîmde

إِذَا نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللّٰهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ

buyrularak, zikrüllaha saay ile salât emri için, nidaya müterettip kılınmıştır. Zikirden maksat, namaz olmak, aşikârdır. Hutbe dahi, edilmek câizdir. Ve her iki takdirde, âyetin mânâsı farz olduğunu, müfîddir. Evvelki takdire göre, bu meydandadır. İkinci takdire göre dahi, zahirdir ki şarta, saayin farz oluşu, meşrutun farziyyetinin, bir dalıdır. Üzerine,

— 400 —
cuma namazı lâzım olmayana, hutbeye gitmek dahi- icma ile - lâzım olmaz. 

Hadîs-i şerifte:

اِعْاَمُو اانَّ اللّٰهَ تَعَالٰى فَرَضَ عَلَيْكُمُ الْجُمُعَتَ فِى يَوْمِى هٰذَا فِى مَقَامِى هٰذَا فِى شَهْرِى هٰذَا هٰذَا فَرِيضَةٌ وَاجِبَةٌ اِلٰى يَوْمِ الْقِيَامَةِ فَمَنْ تَرَكَهَا جُحُودًا وَسْتِخْفَافً بِحَقِّهَا فِى حَيَاتِى وَ بَعْدَ مَوْتِى وَلَهُ اِمَامٌ عَادِلٌ اَوْ جَاءِرٌ فَلَا جَمَعَ اللّٰهُ شَمَلَهُ وَلَا اَتَمَّ لَهُ فِى اَمْرِهِ اَلَا فَلَا صَلٰوةَ اَلَا فَلَا زَكَا ةَ لَهُ اَلَا فَلَا صَوْمَ لَهُ اَلَا اَنْ يَتُوبَ فَمَنْ تَابَ تَا بَ اللّٰهُ عَلَيْهِ
buyurulmuş  olduğu gibi, diğer bir hadîs-i şerifte dahi;
مَنْ تَرَكَ ثَلَاثَ جُمُعٍ مُتَوَالِيَاتٍ عَنْ غَيْرِ غُذْرٍ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قَلْبِهِ وَ مَنْ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قَلْبِهِ يَجْعَلُهُ فِى اَسْفَلِ دَرْكِ جَهَنَّمَ
buyurulmuştur. 
— 401 —

Müslümanlar dahiHazret-iRisalet zamanından bugüne kadar, cumanın farziyyeti üzerine, kimsenin inkârı olmayarak, icmâ eylemiştir.

Şu mânâ dahi mâkuldür ki, biz cuma gününde cuma namazını ikame için, öğle namazının terki ile, emrolunmuşuzdur. Öğle namazı ise, farzdır. Bir farzın terki, ancak ondan daha müekket ve evlâ, bir farz için, olabilir. Demek ki, cuma namazı, farziyyetçe öğle namazından daha tekitli, bir farzdır.

Cuma namazı için, vücub ve sıhhat şartları olarak, iki türlü şartlar vardır ki, onlar bütün namazlarda muteber olan şartlardan, fazladır.

Vücub şartları, musâllîde, ve sıhhat şartları, musâllînin gayri hakkındadır. Aradaki fark dahi, vücub şartları zail ve mefkut olmakla, edâ sahih ve sıhhat şartları mevcut olmazsa, edâ gayr-i sahih olmaktan ibarettir.

Vücub şartları altıdır: Birincisi, erkek olmak,  kadınlara cuma, lâzım değildir. İkincisi, Hürriyettir. Köle olanlara cuma, lâzım değildir.  Üçüncüsü, ikamettir ki, şehir içinde yahut şehirden sayılan, yöresinde  mukîm bulunmaktır. Köylülere, ve bir şehirde - hiç olmazsa, on beş gün ikameti niyyet eylememiş olan - misafire cuma, lâzım değildir.  Dördüncüsü, sıhhattir. Camiye çıkmadan âciz olan, yahut hastalığının artmasından veya geç iyi olmasından korkan, marîze cuma, lâzım olmadığı gibi, camiye çıkmasiyle, bakılamayacak olan hastasının zıyaından korkan - hastayı bakmakla mükellef ve meşgul kimseye -dahi cuma, lâzım değildir. Kudretsiz ihtiyar dahi, marîz hükmündedir. Beşincisi, gözü görene ki; göz selâmetidir. Gözsüze cuma, lâzım değildir. Meğer ki, yedicisi ola. Altıncısı, ayakların selâmetidir. Kötürüme ve ayaksıza
— 402 —
cuma, lâzım değildir. Eğer bir ayağı, felçli veya kesik olup ta, meşakkatsiz yürümeğe kadir ise, cumaya çıkar. 
Cumanın sıhhat şartlan da, altıdır: Birincisi, cuma kılınan yer, şehir veya şehir yöresi olmaktır. 
Köyde ve kırda cuma kılınmaz.  Bir şehrin müteaddit mevziinde, cuma kılınır. 
— 403 —
İkincisi, cuma kıldırmak için, vazifeli kimse bulunmaktır. Memuriyet ve mezuniyetleri cihetiyle, cuma ikamesine malik olan, imam ve hatipler kendi yerlerine başkalarım, ikameye dahi maliktirler. İzinnâmelerinde buna da, mezuniyetin mezkûr olması, şart değildir. 
Üçüncüsü öğle namazı vakti olmaktır. Öğle vaktinin girmesinden evvel, cuma kılmak, sahih olmadığı gibi, onun çıkmasiyle de bâtıl olur. 
Dördüncüsü, namazdan önce, hutbe okunmaktır. 
Beşincisi, genel izin, olmaktır.  Yani herkese açık bir yer olmaktır.

Hutbenin sıhhati için, bülûğ şart olmadığından, namaza geçmemek üzere hutbeyi - mümeyyiz sabi -dahi okuyabilir.

— 404 —
Altıncısı, Cemaat olmaktır. 
Cemaatin en azı, imamdan başka, üç erkek olmaktır.  İki erkek ile. bir kadın yahut bir erkek çocuk, bu bapta kâfi değildir. İmamdan başka, iki erkek kişi, cemaattir, dedi.

HUTBE:

Hutbe, hitaptan olmakla, - asılda - söyleyenle işiten arasında olan kelâmdan ibaret olarak, mevizaya ve mukaddemeye, itlâk olunmuştur Burada maksut, mevizanın mânâsıdır.

Hutbenin rüknü, Cenab-ı Hakkın, habs zikridir. Arapçaya vukuf ile beraber, Arabinin gayri dil ile dahi, îrad edilmesi câizdir.

Hutbe ikidir ki, biri diğerinden, - bir hafif celse ile - ayrılmıştır. Her biri, hamd ve senayı, teşehhüd ve salâtı müştemildir. Birinci hutbede, âyet okunup, vaaz ve tezkir edilir. İkinci hutbede, vaaza bedel, müminin ve müminata dua olunur.

HUTBENİN ŞARTLARI:

Hutbenin şartları şunlardır:

1 - Namazdan evvel olmak,

— 405 —
2 - Hutbe kasdiyle okunmak. 
3 - Vakit içinde olmak. 
4 - Hutbe esnasında en az bir kimse bulunmak. 
5 - Bulunan kimse, kendisiyle cuma cemaati, münakit olabileceklerden olmak, 
6- Hutbe ile namazın arası, - başka bir iş ile - ayrılmamak. 
Hutbe, namaz olmadığı ve namazın cüzünden dahi bulunmadığı için  onda taharet ve kıbleye yönelme olmadığı gibi, kelâm dahi, onu müfsit değildir.  Taharet, onda sünnet olmakla, abdestsizin ve hattâ, hades-i ekbere müptelâ olanın hutbesi, hutbede kıbleye yönelmek gibi mekrûh olduğundan, cemaate müteveccih bulunmak, mesnûndur.
— 406 —

HUTBENİN SÜNNETLERİ:

Hutbenin sünnetleri, şunlardır:

1 - Hatip, hutbeden evvel minber cihetinde bulunmak. 

2 - Siyah giyinmiş olmak.

3 - Minbere çıktığında oturmak. 
4 - Huzurunda ezan okunmak. 
5 - Ezandan sonra, hatip kıyam edip, her iki hutbeyi ayakta  okumak.
6- Harble alınan her beldede, hatibin sol elinde, bir kılıç bulunup,hutbeyi, ona dayanarak okumak. 
7 - Sûlhan feth olunan, beldelerde hutbeyi - kılıçsız - okumak 
8 - Hutbeyi, cemaate karşı durup, okumak. 

9 - Hutbeye gizlice teavvüz ederek, hudaya hamd, ve Cenab-ı zî-kibriyaya sena ile başlamak.

10 - Şehadeteyni okumak.

11 -Hazret-iResûl-ü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimize salâvat okumak.

12 - Vaaz ve tezkîr etmek.

13 - Kur'ândan bir âyet okumak. 

14 - Hutbeyi iki yapmak.

15 - İki hutbe arasında, üç âyet okuyacak kadardan ziyade olmamak üzere oturmak. 
— 407 —
16- İkinci hutbeye dahi hamdı hüdâ ve cenab-ı zi-kibriyâya senayı ve Hz. Nebiyyi müçtebaya salâvatı, iâde ederek başlamak. 

17- Müminin ve müminâta mağfiret ve nusret ve âfiyet ile dua etmek.

18 - İkinci hutbede sesini birinci hutbeden, daha az yükseltmek,

19 - Her iki hutbeyi pek uzatmayıp, hafif tutmak. 
20 - Hutbeden çekilmeyi müteakip, ikamet alınmak. Zikrolunan sünnetlerden biri terk etmek ve hutbeyi uzun ve mufassal olan  bir sûreden ziyade, uzatmak mekrûhtur. Hatip minbere çıktığı vakit, cemaate selâm vermek yoktur.

Hutbede, bir tesbih veya tahmit, yahut tehlîl veya tekbîr gibi, Cenâb-ı Hakka mahsus, halis zikre iktisar etmek - indel-imam - sahih ve lâkin sünnet terkedilmiş olmak cihetiyle, kerahetledir. İmameyn, ona hutbe denemiyeceği beyaniyle: Hutbe denilecek kadar, uzun olmak lâbüddür. Onun da en az (ettahiyât) miktarı hamd, ve salâvat ve müslimine duadır, dediler.

Cuma günü acele matluptur ki, cuma namazı için, camiye erkence çıkılır.  İki rekât mescit tahiyyesi kılınıp, oturularak, okunması cuma gününün menduplarından olan, kehf sûresi dinlenilir. O gün, öğle ezanından itibaren, cuma namazının edasına değil, iş ve alış veriş, cuma ile mükellef olanlara  tahrîmen mekrûh olur.
Cumaya saay, farizasının sevabı, ona mübaderetteki tefavüt, itibariyle mütefavittir. 

Camiye, yürüyerek gidip gelmek, binekten efdâldir.

"İmam hutbeye çıktıktan sonra ne namaz vardır, ne de konuşmak." fehvasınca, cuma sünneti kılınıp, hatip minbere çıkmak üzere, hücresinden ayrıldığından ve hücresi olmadığına göre, kıyam ettiğinden itibaren, hutbe ve salâtın hitamına değin, söz söylemek ve hattâ, söyleyene, sus

— 408 —
demek, câiz olmadığı gibi, namaz kılmak dahi, câiz değildir.  Meğer ki, üzerinde, tertip sâkıt olmadık, fâite ola. O halde, cuma sahih olabilmek için, onu tezekkürle kılmak lâzımdır.
Kelâmdan, tesbih ve müezzinin icabeti gibi, uhrevî kısmı hariç ise de, bu kısmın cevazı dahi, hutbeye başlamadan evvele göredir. Hatip hutbeye başladıktan sonra, kelâmın her türlüsü haram olur. 
Namazda haram olan her şey, hutbede dahi, haram olmakla, hutbe esnasında, - emri bil-mârûf - nevinden dahi olsa, kelâm ve hattâ, teâtî-i selâm, câiz olmadığı gibi, yemek, içmek ve sair meşguliyyet ve tilâvet ve mütalâa dahi, câiz olamaz. Ve câiz olmamakta, hatibe yakın olanla, ondan uzak bulunanın farkı olmaz.  O esnada, emr olunan şey, susmaktır.  Nebimizin ismi geçtikçe, içinden salât ve selâm eder. Aksırırsa, hakka hamd eyler. îcabet saati olmakla, kalbinden dua eder. Hutbe esnasında, uyumak dahi mekrûhtur.  Etrafına bakınmak ta mübah olmaz. 

Hatibin, minbere çıkmasından evvel, başlamış olduğu, cuma sünnetini, kıraet uzatmayarak, yâni vâcibe iktisar ederek, bitirir.

Cuma günü, zevalden evvel ve yahut cuma namazından ayrıldıktan sonra, müsaferet etmekte beis olmayıp, ancak - cuma ile mükellef - olana göre, cuma gününde, öğle ezanı okunduktan sonra, cuma namazını kılmadan, çıkmak mekrûh olur. 
— 409 —
Hasta ve müsafir ve köle ve âmâ gibi, - cuma ile mükellef olmayanlar - cuma namazını kılmış olurlarsa, vakit farzından olmak üzere câiz, yani onunla vaktin farzı, uhdelerinden sâkıt olmuş olur. Çünkü, cumanın onlardan sükûtu, kendileri için ruhsattır. Kılmaları - müsafir orucu gibi - azîmet ve efdâldir. 

Cuma ile mükellef olmayanlar hakkında, müstahap olan, cuma kılındıktan sonra, onlar öğle namazlarım, münferiden kılmaktır. Vaktin girmesinde öğleyi, cuma kılınmadan dahi kılabilirler. Her halde cemaat olamazlar.

Cuma ile mükellef olanlar, cuma kılmayıp ta, öğleyi, cuma kılınmadan, kılmak haramdır. Gerçi, vaktin tahakkukuna mebni, öğle namazı münakiddir. Ve lâkin, o saate - memur olduğu - cuma namazı olmakla, öğle namazının akdi, haram ve inikadı - cuma için saay olunmamağa - mevkuftur. Eğer, öğleyi kıldıktan sonra, nedamet ederek, cumaya çıkarsa, evinden ayrıldığı vakit, imam cuma namazında bulunup, henüz itmam etmemiş, yahut onun hurucundan sonra, cuma ikame edilmiş olmak sûretinde, kıldığı öğlenin, farziyyet sıfatı bâtıl olur.  Kendisi gelip, cumaya gerek yetişmiş, gerek yetişmemiş olsun.

Yetişirse, cumayı kılarak, farzı yerine getirmiş olur. Yetişmezse ve yahut yetişip te, onu ifsat etmiş olursa, öğleyi iâde etmek lâzım gelir.

Mâzûr olan, yâni cuma ile mükellef bulunmayan dahi, bu bapta böyledir ki, öğleyi kıldıktan sonra cumaya çıkmak, onun dahi farzım iptal eder. Mâzur ile gayr-i mâzûrun farkı, cuma kılınmadan, öğleyi edâsının, mazur olmayana göre hürmeti, ve mâzûre göre ademi hürmeti, hususundadır.

Cuma ile mükellef olmayanlara ve mahpuslara, cuma günü, şehir içinde, öğle namazını, gerek cuma namazı kılındıktan sonra ve gerek ondan evvel, cemaat ile kılmak mekrûhtur.

Belde ahalisinden, cuma namazını kaçırmış olanlar dahi, böyledir ki, onlar öğle namazını, ezansız ve ikametsiz ve cemaatsiz, olarak kılarlar. 
— 410 —
Cuma namazına kâdeyi ahîrede  yetişen dahi o namazı cuma olarak itmam eder.  Ve cehr ile ihfa arasında muhayyer bulunur.

AHKÂMI IYDEYN: (İKİ BAYRAMA AİT HÜKÜMLER)

Iydeyn lâfzı, bayram mânâsına olan, ıydin tesniyesidir. Biri fıtır, diğeri adha olmak üzere, senede iki bayram vardır.  Onların ikisinin birden, vacibat ve mendupları gibi, ahkâm-ı şeriyyesinin, beyanı kasdolunarak (ahkâmı iydeyn) iki bayram, denilmiştir.
İyd, tesmiyesi Cenab-ı Hakkın, o gün mü'min olan kullarına, dîni ve dünyevî, ihsan âideleri olduğuna ve yahut tekrar ferah ve meserret ile, tefeül avdetine, mebnidir. 

Bayramların vâcipleri, namazlar ve namazlarına mahsus tekbirler ile Kurban bayramındaki, teşrik tekbirlerinden, ve Ramazan bayramındaki, Sadaka-i fıtırdan, ibarettir.

Yalnız Ramazan Bayramı (Iyd-i fıtır) vaciplerinden olan, fitre sadakası verilmek için, vaktin efdâli, bayram namazından önce vermektir. 

Bayramların mendubatı, şunlardır:

1 - Erken kalkmak.

2 - Güsletmek.

3 - Misvak tutunmak.

4 - Tiyb (güzel koku) sürünmek,

5 - Giymesi mübah olan elbisenin, en güzelini giymek,

— 411 —
6 - Hakkın nimetlerine şükren, ferah ve sevinç izhar etmek ve hatem (yüzük) takınmak. 

7 - Ramazan bayramında, camiye çıkmadan tatlı bir şey yemek.

8 - Yenen şey, kuru hurma ve bu gibi, kuru ve lezîz meyva olmak.

9 - Tek adet, olarak yemek (1, 3, 5, 7, gibi).

10 - Kurban bayramında, kurban kesecek kimse - ondan yemek için - yemeği, namazdan sonraya bırakmak.

11 - Namaza erkence davranıp, sabah namazını mahalle mescidinde kılarak, bayram namazı için, namazgâha ve büyük camiye gitmek.

12 - Sükûn ve temkin ile yürümek. 
13 - Namaza giderken, Ramazan bayramında (sessizce)  ve kurban bayramında (sesli olarak) tekbir almak. 

14 - Namazı kıldıktan sonra, mümkün ise başka yoldan evine gelmek.

15 - Müminlerle karşılaştıkça, güler yüz göstermek. 

16 - Kaadir olduğu derecede, çok sadaka vermek.

BAYRAM NAMAZI:

Bayram namazı, iki rekâttan ibarettir. Ve cumanın şartlarım ve vâciplerini, hâiz olanlara vâciptir.  Sıhhatinin şartları, bütün namazların şartları gibi olup, fazla olarak, bunda cuma sıhhatinin şartları dahi, muteberdir. Ondan yalnız hutbe, müstesnadır ki, cuma namazında hutbe sıhhat şartı, ve namazdan evvel olup, bayram namazında şart değil, sünnet ve namazdan sonradır.
— 412 —

Bayram namazlarının, sair namazlardan farkı, her rekâtında, üçer fazla tekbir olmasındadır. Tekbirler, vâciptir.

Bayramın ilk günü  güneşin doğmasından ve kerahet vaktinin çıkmasından sonra  cemaat saf bağlayıp: Bayram namazına, diye niyyet edilerek, durulur.  Muktediye göre, iktida niyyeti dahi, ziyade edilir. İftitah tekbîrini müteakip, el bağlanarak, sübhaneke, okunur. Sonra, "Allahü ekber" diye eller kaldırılır, ve yanlara salıverilir. Salıverildiği sırada, üç "subhanallah" denecek kadar, susularak durulur. Sonra, yine "Allahü ekber" diye, eller kaldırılıp salıverilir, üçüncü defada, tekbire eller kaldırıldıktan sonra, salıverilmeyip bağlanır. İmam, gizlice teavvuz ve tesmiyeden sonra, cehren kıraete başlayıp, fatiha sûresini okur ve - gizlice cümleden âmîn denilerek - imam kıraetine devamla sûre veya âyeti, zam eder. Birinci rekâtta, okunacak sûrenin, "Sebbihisme rabbikel-âlâ. ." olması ve ikinci rekâtta, Gaşiye sûresinin okunması menduptur. Rükû ve sucûd olunup, ikinci rekâta kıyam edildikte, kıraetten sonra ve rükûdan evvel "Allahu ekber" diye, eller kaldırılıp salıverildikten ve üçüncü tekbir dahi bu veçhile, alındıktan sonra, "Allahu ekber" denilerek rükûa varılır.  Secdelerden sonra kuuden tahiyyat ve salâvat ve duâlar okunarak, selâm verilir.
Namazdan sonra, imam minbere çıkıp oturmayarak,  hutbesini okur ve cuma hutbesindeki hamd ve senaya bedel
اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهِ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ
der. Cemaat dahi, beraberce, bu tekbiri alır.  Ve hutbeyi iki yapıp, aralarını hafif bir celse ile ayırır.
— 413 —
Hutbenin, namaza takdimi, terki gibi, mekruhtur. 
Fıtır bayramı hutbesinde hatip, fıtra sadakası hükümlerini,  ve kurban bayramı hutbesinde, kurban hükümlerini ve teşrik tekbirlerini, tarif ve izah eyler. 
Bayram namazından evvel evde ve camide ve bayram namazından sonra, camide nafile kılmak, mekruhtur. Eve geldikten sonra kılabilir. 
Vakti geçmek ve imama yetişmemek suretiyle, bayram namazını geçiren kimse, onu kazâ edemez ve münferiden kılamaz. 
Dilerse, döner gider ve dilerse nafile kılar. Efdâl olanı, dört rekât kılmaktır ki, onun için, duha namazı olmuş olur. 

Bayram namazının birinci rekâtinde, imama tekbirlerden sonra iktida etmiş olan kimse, tekbirlerini - hemen - alır. Birinci rekâtin rükûunda yetişen kimse, ayakta uyarak, iftitah tedbirini alır ve imama rükûda müşareket edebileceği takdirde, zait tekbirlerini dahi, ayakta alır. İmama rükûda, müşarik olamayacağı takdirde, iftitah tekbirinden sonra, rükûa varıp, rükû tesbihlerine bedel, el kaldırmayarak, zaid tekbirleri alır ki,

— 414 —

rükû için, kıyamın hükmü vardır ve vacibi ityan, mesnûnu ityandan, evlâdır. Eğer onun, zâid tekbirleri esnasında, imam rükûdan başını kaldırırsa kalan tekbirler, muktedînin üzerinden sakit olur ikinci rekâtinde imama yetişen kimse, birinci rekâti, imamın selâmından sonra kazâya kıyam ve zaid tekbirleri, kıraatten sonraya, tehir eder.

Târif - ki arefe günü, Arafattaki huccaca benzemek için belde dışına çıkıp, baş açık durmak ve lebbeyk okumaktır. -  hiç bir şey, değildir. 
Teşrik tekbiri ki, teşrik günleri tekbîri demektir,  vâciptir,
"Mâ' dûdat günlerinde Allahı zikredin." (Bakara: 184) buyurulmuştur. Erkeğe göre, onun yüksek sesle olması vâciptir. Arefe günü  sabah namazından itibaren, beşinci günün ki, zilhiccenin on üçüncü günüdür, ikindi namazına değin her farz akîbinde alınır. Yâni, zikrolunan müddet içindeki yirmi üç vakt namazı müteakip, birer kere: "Allahu ekber allahu ekber lâ ilâhe illâllahü vellâhu ekber allahu ekber ve lillâhil-hamd" denilir.  Ve bunda, münferit ve muktedî ve imam, mukim ve müsafir ve şehirli ve köylü, ve keza erkek ve kadın, müsavi bulunur. 

Mesbuk dahi lâhik gibi, geçmişi kazâ etmek akibinde, mezkûr tekbiri alır. Mesbuk onu - imam ile -dahi alsa, namazı fâsit olmaz.

İmam üzerinde, secde-i sehiv var ise, evvelâ onu îfa edip, sonra teşrik

— 415 —

tekbîrini, alır. İhramda ise, telbiyeyi (lebbeyk...) demeği, dahi sonra yapar.

Teşrik tekbîrini, zikrolunan, teşrik günleri vakitlerinde, kılınan namazların edâ ve kazâlarında, vâcip, - ve o günlere mahsus - olduğundan, teşrik günleri namazları, vakitlerinde edâ edilmeyerek, diğer günlerde kazâ olunacak olursa, tekbirler kazâ olunmaz.

SALÂT-I KÜSUF:

Küsuf (Güneş tutulması), husuf (Ay tutulması), zelzele, şedit rüzgârlar, devamlı yağmur, yakıcı yıldırımlar, korkunç karanlık, korkunç sel, müstevli emraz gibi, korkulu ve ürküntülü zamanlarda, - bütün hâdiselerin - kâinatı ibdâ' edene izâfesini - hakikat olarak kabul edip - kerahet vaktinin gayride, namaza durmak ve iki veya daha ziyade, çift rekât namaz kılmak, sünnettir.  Büyük sûreler, okuyarak ve rükû ve sücud tesbihlerini çoğaltarak, bu namazları, uzatmak dahi, sünnettir. 

Aleyhissâlâtü ves selâm efendimiz hazretleri: "Bu gibi felâketleri gördüğünüz zaman namaza sarılın." buyurmuşlar ve oğlu İbrahimin. vefatı gününde vâki, olan güneş tutulmasını çocuğun ölümüne atf ve isnat etmek isteyenlere, cevaben - cemaatle - iki rekât namazdan sonra, hutbe suretiyle: "Güneş ve ay, Cenab-ı Hakkın âyâtındandır. Hiç kimsenin vefatı yahut hayatı için, tutulmazlar," buyurmuşlardır.

Hazret-i Risalet zamanında husuf dahi, birçok kere vâki olmuş ise de, onda cemaatle namaz kılındığı, rivayet olunmamıştır.

Küsuf cemaati dahi, cuma imamının mevcudiyetiyle, meşrut olup, onda da, ezan ve ikamet ve âşikâre kıraet, meşrû değildir. Ezana bedel, (Namaza! Namaza!) diye nidâ olunur.

Bu namazların hiç birinde, hutbe olmadığı gibi, duâ için, minbere çıkmak dahi, yoktur.

Küsuf namazı, cemaatle kılındığına göre, imam namazdan sonra, oturduğu yerde, kıbleye karşı olarak,veyahut daha güzel olmak üzere ayak üzeri olduğu halde, o cemaate yönelerek, duâ eder. Cemaat, oturduğu yerde, âmin derler.

— 416 —

İSTİSKA (YAĞMUR DUÂSI)

Sukya talebi (suvarılmağı istemek), yâni birinden su istemek demek olan, istiska, fukaha ıstılâhında, Hak Celle ve âlâdan, kıtlık vaktinde, yağmur istemek, mânâsında kullanılmıştır ki, Türkçesi yağmur duâsına çıkmaktır. Duâ ve istiğfardan ibaret ise de, duâdan evvel, üftâ edilen Hazret-i İmamın kavline göre, cemaatsiz, ve imameyn kavlince - cehren ve cemaatle - iki rekât namaz kılmak dahi, câiz olduğundan, istiska bâbı, kitab-us-salât baplarından, olmuştur.

İçecek ve kullanacak ve hayvanatı mezrialarını, sulayacak kuyu ve ırmakları olmayan ve yahut olsa da, kifayet etmeyen, yerler ahalisi,  hacet vaktinde, istiska etmek câiz, ve sünneti seniyyede vâkidir.
İstiskada müstahap olan, üç gün (ondan ziyadesi menkul değildir) arka arkaya, sahraya çıkıp duâ etmek ve evvelce, sadakalar vermek ve kötü fullerine tövbe etmek, ve tövbeyi tamamlayıcı, olmak üzere, haksız yere alınmış olan şeyler, var ise, onları sahiplerine geri vermek ve çıkış anında, yaya yürümek, pâk, yamalı ve eski elbiseleri giyinmiş bulunmak, ve boyunlar bükülerek, son derece, zillet, huşû' ve tevazu üzere olmak, ve yük hayvanları ile davarlara, yavrulariyle çıkarılıp, onları yavrularından ayırmak  ve çocuklar ve pek yaşlı ihtiyarlar dahi, duâya çıkmaktır. 

Mekke-i Mükerremede, nâs mescidi haram ve Medine-i Münevverede, mescidi nebevî ve Kudüste, mescidi aksâ dahilinde, içtima ederler.

Kıbleye istikbal olunup, imam ayakta el kaldırarak  duâ eder  Ve cemaat, oturduğu halde, âmîn der.
İstiskada elbiseyi tersine giymek, yoktur 
— 417 —

SALÂT-ÜL-HAVF (KORKU NAMAZI)

Korku ve tehlike halinde, - toplu olarak - edâ olunacak namazın, edâsı suretini beyan için, akdolunan baptır ki, maksut,

﴿ وَاِذَا كُنْتَ فِيهِمْ فَاَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلٰوةَ فَلْتَقُمْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ وَلْيَاْخُذُٓوا اَسْلِحَتَهُمْ۠ ﴾

(Nisa 102) âyeti kerîmesinde emir buyurulan, edâ keyfiyyetidir.

Korku namazının meşruiyyetinin aslına nazaran, korku sebebiyle âtîdeki keyfiyyet üzere kılınan, namaz demektir. Asri saadetten sonraya nazaran, havf sebebi olan - düşmanın mevcudiyyeti - şartiyle, o sûrette kılınması câiz olan, namaz demektir. Düşmanın mevcudiyyeti olmaksızın, korku namazı câiz olmayıp, hattâ görülen karaltı, düşman zannolunarak, salât-ı havfe durulsa da, sonra zannın aksi, tebeyyün etse, cemaatin namazı iâde etmeleri lâzım olduğu gibi,  korkunun iştidadı ve emr olunan sıfat üzere, cemaat akdinden, acz halinde
﴿ فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَالًا اَوْ رُكْبَانًۚا ﴾
"Eğer korkarsanız yaya veya binek olarak kılınız," (Bakara: 239), kavl-i kerîminde  emrolunduğu üzere, yaya ve binek olarak,  kendilerinin - kudretli oldukları - vech ve cihet dairesinde, - münferiden - namazı edâ etmek ve yahut Hendek Vak'asında olduğu gibi vaktinden tehîr ederek, sonradan kazâ eylemek lâzım olur.

EDÂ KEYFİYYETİ:

İnsan ve hayvandan olan, düşman müvacehesinde, yahut sel veya yangın gibi, korku ve muhatara halinde, toplanmış bulunan müslimin, farz namazı edâ için, - hasren ve tahsisan - muhterem bir imama uyma arzusunda - anlaşamadıklarında - o imam, onları iki kısma ayırarak

— 418 —

bir kısmını, düşmanla yüz yüze bırakıp, diğer kısmı ile namaza durur. Kılınacak namaz, seferi yahut sabah namazı veya cuma, yahut bayram (yâni iki rekâtlı) olduğuna göre, o kısma bir, ve hazarı yahut akşam namazı (yâni ikiden ziyade rekâtlı) olduğuna göre, iki, rekât kıldırdıktan sonra, kendisi imam kalıp, cemaati olan kısmı, yürüyerek, harp safı üzere, düşmana karşı olurlar onların, imam arkasından ayrılmaları, ikili namaza göre, ilk rekâtın, ikinci secdesinden, imamın başını kaldırdığı, ve ikili namazın gayride, ilk kade teşehhüdünden kıyama davrandığı, zamanda olur.

Düşman karşısında bulunan diğer kısım gelip, iktida ederek, o imam onlara namazın bakiyyesini kıldırır ve kendi başına selâm verir. Bunlar gidip, düşmana karşı olduklarından sonra, evvelki kısım gelip, lâhik olarak, - kıraetsiz - salâtı itmam ederler ve selâm verip, düşmana karşı giderler. Ondan sonra, diğer kısım, isterlerse gelip ve isterlerse, oldukları yerde durup, mesbuk olarak - kıraet farizasını îfa ile - namazı itmam ederler ve selâm verip, namazdan çıkarlar. 

Korku salâtı, düşman mevcut olmadıkça câiz olmadığı gibi, düşmanın mevcudiyyeti halinde, namaza başladıktan sonra, düşmana karşı ayrılan ve namazları henüz tam olmamış bulunan, her iki kısım, geri dönmek ve mevzi değiştirmek, ve gidiş gelişte hayvana binmek ve harp ve kıtal etmek ile dahi, bozularak, onların namazlarını istînaf etmeleri, lâzım olur.

İzah edildiği üzere, korku namazının ikamesini mucip olan hal, evvelce dahi, ifâde olunduğu veçhile, cemaatin münhasıran, bir imam arkasında namaz kılmak için, yekdiğeriyle - anlaşamamış - olmalarıdır. Eğer onlar, o bapta - anlaşmış iseler - o takdirde efdâl olan: Her taife, müstakil bir imam arkasında ve - emniyyet halinde olduğu gibi - namazlarını kılmaktır.

Seferber, âsi için, bu namaz sahih olmaz.

Korku halinde, namazda silâhlı bulunmak, müstahaptır. 
— 419 —

AHKAMI CENAİZ (CENAZENİN HÜKÜMLERİ)

Ahkâmın, cenaize izafeti, şeyin sebebine, izafetidir. Çünkü, meyyite mütalâllik, ahkâmın kâffesi, meyyit sebebiyle, müterettip ve onlarda, meyyitin vücudu, lâbüddür.

Cenaizin müfredi bulunan, cenaze lâfzında fetha ile (cenaze) câiz, fâsîhi, kesr ile (cinaze) dir. 
Muhtazarı  yâni, nezi' halindeki hastayı, ona meşakkat olmadıkça, kıbleye karşı, sağ tarafına çevirmek, sünnettir. 
Yüzü, oldukça kıbleye gelmek üzere - başı yükseltilerek - kıbleye doğru, arka üzeri, yatırmak dahi caizdir.  Muhtazara, kelime-i tevhîdi telkin etmek dahi, sünnettir. 

Telkini eden kimse, hastanın ölümüne sevineceklerden olmamak ve ona hüsn-ü zannı bulunmak gerektir.

Tövbe her zaman lâzım olduğu,  ve ölümü bildirmediği  cihetle telkini:
— 420 —
اَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الْعَظِيمَ الَّذِى لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَّيُّومُ
demek gibi, istitabe (tövbe etmesini istemek) tarzında, etmek dahi, kâfi ve münasiptir. 
Muhtazarın akrabasına ve asdikasına ve yakınlarına, müstahap olan, hakkını yerine getirmek için, yanında bulunmaktır. Çünkü, müslimin müslim üzerinde olan haklarından biri de, hastalığında, onu iyadet etmektir.  Kendisine, tevhid telkîn ve istiğfar ile beraber, Cenab-ı Hakka, zannı tahsin ve itimadını takviye edecek sözler ile, tezkir ve tesliyette bulunurlar, harareti varsa, az az su verirler ve mümkün ise, onu kıbleye çevirirler ve yanında (yâsini şerif) okurlar. Raad sûresinin okunması dahi, müstahsendir.

Vefatı vukuunda, çenesi enlice bir bez ile çekilip, ağzı kapatılarak, tepesinden bağlanır ve gözleri yumdurulur.

Ölüm vukuunda, ağız ve göz açık kalır olmakla, şeklin tahsini için, böyle emrolunmuştur.

Bu işleri yapan kimse:

بِسْمِ اللّٰهِ وَعَلىَ مِلَّةِ رَسُولِ اللّٰهِ اَللّٰهُمَّ يَسِّرْ عَلَيْهِ اَمْرَهُ وَ سَهِّلْ عَلَيْهِ مَا بَعْدَهُ وَ اَسْعِدْهُ بِلِقَا ءِكَ وَاجْعَلْ مَا خَرَجَ اِلَيْهِ خَيْرًا مِمَّا خَرَجَ عَنْهُ

der. Sonra meyyitin üzerine, bir örtü çekilir ve yanında, tiyb (güzel kokulu bir şey) bulundurulup, tütsü yakılır.

Şişmemek için, karnının üstüne, demir parçası yahut ayna konulur.

Elleri, yanlarına götürülmüş olur. Kollarını, göğsüne koymak câiz değildir.

Vefattan sonra, yıkanıncaya kadar, yanında Kur'an okunmak mekrûh olur. Bu meyyitin hadesli olmasından dolayıdır.

Vefatı teyekkun edildikten sonra, teçhizi tâcil olunur. 
— 421 —

MEYYİTİN GASLİ:

Meyyiti yıkayan erkeğe, gasil ve kadına, gasile denir.

Meyyit, teneşir denilen, bir kerevet üzerine ve olmadığı takdirde yıkama ve çevrilmesi mümkün olacak, yüksekçe bir yere, arka üzeri yatırılıp, etrafı - üç, beş, yedi gibi - tek adetle tütsülenir. Avret mevzii olan, dizlerinden göbeğine kadar örtüldükten sonra, elbisesi çıkarılır. Avret mevzii, ele bir bez sarılarak,  örtünün altından, ve bez bulunmadığına göre, örtünün üstünden yıkanır. Ondan sonra, meyyite bir abdest aldırılır.  Ellerini, ayrıca bileklerine kadar yıkamağa hacet olmayarak,  yüzünden başlanır. Mazmaza ve istinşak dahi, güç olduğundan, edilmeyip dudaklarının içi ve dişleri ve burun delikleri ve göbek çukuru, parmağa sarılan bir bez parçasiyle, mesh olunur. Yüzü ve - elleriyle beraber - kolları gasl ve başı mesh edilip, ayakları dahi yıkanmak,  suretiyle abdesti - tertip üzere - tamamlandıktan sonra, üzerine mümkün ise, ısıdılmış,  tatlı su dökülür. Saçı ve sakalı, hatmi ile  ve yok ise, sabun ile yıkanır.  Başı ve bedeni pâk olduktan sonra, meyyit sol tarafına çevrilerek, iptida sağ tarafı yıkanır. Dökülen sular, sırtın teneşire gelen yerlerine kadar vardırılır. Ondan sonra, sağ tarafına çevrilerek, sol tarafı dahi, o suretle yıkanır. Ondan sonra, yıkayıcı onu, kendine yaslayarak, karnını, yavaşça mesh eder ve bir şey, zuhur ederse, onu yıkar. Verdiği abdesti ve guslü, iâde etmez.

Yıkamanın, her defası üçerden eksik olmamak sünnettir. Hacete mebni ziyade dahi, olabilir. Su - lüzumsuz yere - israf edilmez.

Cenazenin yıkandığı yer, örtülü olup, onu yıkayıcısı ve yardımcıdan başka kimse, görmez. 
Yıkayan kimse, gasl farizasını iskata niyyet edip,  besmele ile başlar
— 422 —
ve nihayete değin, (gufraneke yâ rahmân) der. Ve meyyit hakkında muttalî olup ta, yayılması (şâyi olması) lâyık olmayan ahvali, yıkayıcı örter ve gizler. 

Meyyiti, kendine en yakın olan kimsesi ve yahut takvâ ve emanet ehli, bir kişi yıkar ve bu işi meccânen yapar.

Ücret istemek, kendisinden başka, yıkayıcı bulunduğu takdirde, câiz olur. Bulunmadığı takdirde, yıkamağa kendisi teayyün etmiş olmakla ücret istemek, câiz değildir.

Erkeği, erkek ve kadını, kadın yıkar. Yıkayıcıların büyük hades halinde bulunmaları, mekrûhtur. 
Kadın kısmı, kendi kocasını yıkayabilir.  Ric'î talâk halinde olsa dahi, câizdir. Talâk-ı bâin ile mutâllâkası, ve iddeti sona ermiş bulunan, ricî mutâllâkası yıkayamaz. 
Erkek kendi karısını, yıkayamaz.  Yıkayacak kadın bulunmaz ise.
— 423 —
kocası ona teyemmüm ettirir. 
Ümm-ü veled bile olsa, cariyeyi efendisi yıkayamaz. Cariye dahi. efendisini, yıkamayıp, eline bir bez alıp teyemmüm ettirir. 

Su bulunmaz ise, meyyite teyemmüm verilir olduğu gibi, erkekler içinde ölen kadına, onlardan biri ve kadınlar içinde vefat eden erkeğe dahi, kadınlardan biri, mahrem olmadığına göre, elini bir beze sararak ve - kadının - kollarını görmemek için, gözlerini yumarak, ve mahremi ise, elini beze sarmayarak ve gözlerini yummayarak, teyemmüm verir.

Müştehat olmayan kız çocuğu,  erkek ve mürahik olmayan erkek çocuğu, kadın yıkayabilir.

Tenasül âleti kesik olan ile, yumurtaları yok edilmiş (enenmiş) olan erkekle sağlam olan erkeğin farkı yoktur.

Meyyitin tırnağı kesilmez.  Saçı sakalı kırpılmaz ve taranmaz ve başına sarık sarılmaz ve hitan edilmemişse, meyyit sünnet edilmez.

MEYYİTİN TEKFİNİ:

Ölü yıkandıktan sonra, kefeni ıslanmamak için, kurulanır. Kurulandıktan sonra kefen gömleği giydirilir. Ondan sonra, kefenin diğer kısımları yayılarak başına ve sakalına, hunut (güzel kokulu şeylerin mahlutu) ve secde âzâlarına, yâni secdeye gelen mevaziine - alnına, burnuna, ellerine, dizlerine, ayaklarına - kâfur konulur. 
Kefen, üç nevidir. Birincisi (sünnet kefeni) dir ki, erkeğe göre,  Kamîs, izâr ve lifâfeden ibaret olmak üzere, üç kattır.  Kamîs: Boyundan, ayaklara kadar olur. Yeni ve yakası olmaz ve
— 424 —
etrafı oyulmaz. İzar ile lifafe baştan ayağa olur.  Lifafe en üste geleceği ayrıca baş ve ayak taraflarından, düğümleneceği için, izardan daha uzun tutulur.

Kadında, baş örtüsü ile göğüs örtüsü dahi, ziyade edilmekle, kadına göre, (kefeni sünnet) beş kattır.

İkincisi, (kefeni kifaye) dir ki, erkeğe göre, izar ile lifafeden ibaret olmak üzere, iki ve kadına göre - bir de baş örtüsü ile - üç kattır.

Malın azlığı, ve veresenin çokluğu sûretinde, (kefeni kifaye) ve aksi takdirde (kefeni sünnet) evlâdır.

Üçüncüsü, (kefeni zarûret) tir ki, erkek ve kadın - elde ne bulunursa, ona sarılır ki, - odur  - Zaruretsiz - bir kefene iktisar câiz olamaz.

Kefenin, beyaz pamuk bezinden olması efdâldir. Yenisi ve yıkanmışı, müsavidir.

Kefenler dahi, meyyit ona sarılmadan, - tek sayı olarak - tütsülenir. 

(Kefeni sünnet) e göre, iptidâ Lifafe yayılır. Onun üstüne izar yayılır. Sonra, meyyit gömleği içinde olduğu halde, izara konulur.

Ve evvelâ, izar meyyitin soluna ve sonra sağına götürülerek sarılır, sonra, Lifafe dahi, yine öyle sarılır ki, meyyitin sağı, solundan, biraz kabarık olur. Açılmak korkusu olursa, kefene bağ (kuşak) dahi konur.

Kadın kısmının saçları, iki örgü edilerek, göğsü üzerine, gömleği üstünden konur. Onun üzerine, baş örtüsü, yüzüyle beraber örtülür ve daha üstüne, izar gelir. İzarın üzerinden, göğüs örtüsü  bağlayıp, daha sonra Lifafe sarılır.
Meyyitin teçhizi  bütün müslimine nazaran, (farzı kifaye) dir.

Herkesin kefeni, hayatındaki elbisesi gibi, kendine âit ve kefen parası borcuna dahi, mukeddemdir.

Zevcenin kefeni, defin masrafı, güç dahi olsa, kocası üzerinedir.

Malı olmayan  meyyitin kefeni, nafakası kimin üzerine idiyse, ona aittir. 
— 425 —

Nafakası üzerine vâcip olan kimsesi bulunmaz ise, teçhizi beytül-mâlden - sahibi olmayan ve varisi bulunmayan, metrûkât emvalinden - ödenir.

Beytül-mâl, ya aczen veya zulmen vermeyecek olursa, meyyitin techizi, iktidarı olan nasa ait, ve kudreti olmayan kudreti olandan istemek, lâzım olur.

Hadîs-i şerifte vârit olmuştur ki; her kim bir meyyiti yıkar ve yayılması lâyık olmayan ahvalini gizlerse, Cenab-ı Hak, o kimsenin kırk büyük günahını mağfiret eder. Ve her kim, bir meyyiti kefenlerse, Cenab-ı Hak, onu Atlas ve dîba kumaşlariyle giyindirir ve her kim, bir meyyite kabir kazıp, onu defn eylerse, gûya ki, haşirin kıyamına kadar, bir mesken iskân etmiş olur.

Zikrolunan mükâfatlar, ücret almayanlara göredir.

Müslim meyyit, bedenin ekseri ve yahut baş ile beraber, yarısı mevcut isa, yıkanıp tekfin olunarak, namazı kılınır. Beden ki, gövdedir, ekserisi yok ve yahut başsız olarak, yarısı mevcut ise, yıkanıp tekfin olunmaz ve üzerine namaz dahi, kılınmaz. Bir beze sarılarak, defn olunur.

CENAZE NAMAZI:

Cenaze namazı dahi, teçhiz ve defni gibi, - yalnız olmayana göre -  farzı kifayedir. 

Ve onda cemaat şart değildir.

Büyük üzerine kılınan namaz, küçük üzerine kılınan namazdan efdâldir. Ve cenaze namazı, teçhiz emri gibi olmayıp, maksut yakınlık olmakla, onu nezr etmek sahihtir. 
— 426 —

Cenaze - namazı kılınmayarak - defn edilmiş olmak suretinde, yıkanmamış bile olsa, namazı kabri üzerinde kılınır. Definden sonra, kabir açmak, haram olduğu için, meyyitin taharet şartı, sâkıt olmuş demektir. Definden evvel - yıkanmaksızın - kılınan namaz, iâde olunur.

Kabir üzerinde, namazın cevazı, medfun meyyitin çürüyüp dağılmış olmaması takdirindedir. Bunda da muteber olan, zamanın ve mekânın, semizlik ve zaiflik cihetiyle, insanın haline göre, zannı galibidir.

Cenaze namazının şartların - sair namazlarda olan şartlardan başka -altıdır: Birincisi, meyyit müslim olmak.  İkincisi, temiz bulunmak  Üçüncüsü, meyyitin tamamı, yahut yarıdan ziyadesi ve hiç olmazsa, başiyle beraber yarısı mevcut olmak. 
Dördüncüsü, meyyit cemaatin önlerinde olmak, (arkalarında olursa olmaz). Beşincisi, cenaze namazını kılan kimse - özürsüz - binek ve oturur olmamak.  Altıncısı, cenaze yere konulmuş bulunmaktır. Cenaze, elde veya omuzda yahut binek üzerinde iken, namazı kılınmaz. 

Müfsidât-ı salât, cenaze namazını dahi, müfsit olup, sair cemaatte şart olan - imamın bulûğu - bunun cemaatinde dahi muteber ve şarttır.

— 427 —
Meyyitin, avretinin örtülü olması dahi, şart olarak mezkûr,  ve mekrûh olan, üç vakit, cenaze namazı için dahi, beyanı tekaddüm ettiği veçhile, mekrûhtur.
Cenaze namazının erkânı, kıyam ve tekbirlerdir.  Onda rükû ve sücud olmadığı gibi, Kıraet (Kur'ân) ve teşehhüd dahi yoktur.
Tekbirleri dörttür.  Birincisi, kendisiyle şürû' olunmak yâni, salâtın iftitahı olmak itibariyle şart, ve rekât makamına kaim olmak itibariyle - diğer tekbirler gibi - rükûndür.

Ayakta kılınması dahi, erkânı cümlesinden ve sıhhatinin şartlarındandır.

Dördüncü tekbirden sonra, iki tarafa selâm vermek vâciptir.

Selâmda cemaatle beraber meyyit, niyyet olunur. Cemaat, selâmda imamı da niyyet eyler.

Cenaze namazının keyfiyyeti, bundan ve sünnetlerinden malûm olur.

Sünnetleri, dörttür: Birincisi meyyit erkek olsun, kadın olsun, imam onun göğsüne muhâzî durmak. İkincisi, ilk tekbiri müteakip el bağlayıp, süphaneke okumak, .  Üçüncüsü, ikinci tekbirden sonra, namazların son kadesinde okunan allahümme salli okumak.
Dördüncüsü, üçüncü tekbîrden sonra, meyyit için ve kendi nefsi ve müslimin cemaati için duâ etmek  tir.
— 428 —

Tekbirler aşikâr ve duâlar ihfa olunur.

İlk tekbirden mâdâda, el kaldırılmaz. Ve dördüncü tekbirden sonra duâ edilmez.

Üçüncü tekbirde edilecek duânın, ahiret umuruna mütalâllik olmasından başkası, tâyin olunmaz.  Şu kadar ki, mesür duâlar okunmak, elbette, ahsen ve eblâğdır. O da şudur:
اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِحَيِّناَ وَمَيِّتِناَ وَشاَهِدِناَ وَغاَئِبِناَ وَصَغِيرِناَ وَكَبِيرِناَ

İmam Ebû Hanîfe hazretleri, müsnedinde Hazret-i Ebû Hüreyrenin hadîsi olmak üzere, bunu rivayet edip, imam Ahmet ve diğer ashabı sünen, şu ziyadeyi dahi, zikr ve rivayet etmişlerdir:

اَللّٰهُمَّ مَنْ أَحْيَيْتَهُ مِناَّ فَأَحْيِهِ عَلَى الْإِسْلَامِ، وَمَنْ تَوَفَّيْتَهُ مِناَّ فَتَوَفَّهُ عَلَى الْإِيماَنْ

Son rivayette, şu dahi:

اَللّٰهُمَّ إِنْكَانَ مُحْسِنًا فَزِدْ فِى إِحْسَانِهِ وَاِنْكَانَ مُسِيئًا فَتَجَاوَزْ عَنْ سَيِّءاتِهِ اَللّٰهُمَّ لَا تَحْرِمْناَ أَجْرَهُ وَلَا تُضِلَّناَ بَعْدَهُ
  ziyade edilmiş olmakla, bu rivayetleri, , hep birleştirerek, okumak güzeldir. 
— 429 —

Meyyit kadın ise, zamirler müennes okunur.

Duâ bilmeyen; bildiği ve kendine kolay gelen duâyı okumalı.

Bazı meşayihi fukaha, duâ mevziinde: (rabbenâ âtina fîd-dünyâ haseneten) ve (rabbenâ lâ tuziğ kulûbena) âyetlerinin, okunmasını, müstahsen gördüler.

Sabînin ve cunûn-u aslî ile, mecnun olanın,  namazlarında, mağfiret duâsına bedel, (fe-teveffehû alel-îmâni) den sonra, musâllî:
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا فَرَطًا اَللّٰهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا أَجْرًا وَذُخْرًا اَللّٰهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا شَافِعًا مُشَفَّعًا

der.

Cenaze namazında üç saf olmak efdâldir. Hattâ, cemaat yedi kişiden ibaret bile olsa, biri imam olup, geri kalan altının, üçü bir saf, ikisi bir saf, biri de bir saf olarak, durulur. Hadîsi şerîfte: "Kimin üzerine müminlerden üç saf olursa o mağfur olur." buyurulmuştur.

Cenaze namazını kıldırmağa, ehak olan, umumî velayet sahipleridir.  Onlardan sonra, kabîle veya mahalle imamı  ve daha sonra cenaze velisi olan erkektir. Kadının ve erkek çocuğun ve bunağın, bu bapta hakkı yoktur.

Meyyit velilerinin, yakini uzağına takdim olunur. Mahalle imamının velîye tekaddümü, efdâl olmak, şartiyledir.

Kölenin efendisi, kendi akrabasından evlâdır. Kölenin yakınları ise, azatlıdan mukaddemdir.

Kadının velisi yok ise, zevci ehaktır.

Tekaddüm hakkı olan, diğerine izin verebilir. Onun izni olmayarak, başkası kıldırıp ta, iktida etmemiş olmak takdirinde, isterse, kendi kendine ve yahut diğer cemaat ile, o dahi bir namaz kılabilir. Çünkü, farz edâ olunmuş ise, onun hakkı sâkıt olmamıştır.

Amma, izin vermiş olmak ve yahut ona iktida etmiş bulunmak takdirinde, hakkı sâkıt olmakla, kılamaz.

Namazı kılınan cenazeye, velâyeti olmayanın gelip, namaz kılması

— 430 —

câiz olmadığı gibi, başkasiyle namazda bulunanlar, velinin salâtı iade etmesi suretinde, tekrar cemaat olmaları dahi, câiz olmaz. Çünkü, bunda teneffül, meşru değildir.

Cenaze velîsi, onun namazını kıldıktan sonra, kendi mertebesinde bulunan, diğer velîlerin, namazı iade etmeleri dahi, olmaz. Çünkü, kılanın velâyeti, mütekâmildir.

Tekaddüm hakkı olan kimse, meyyitin namazına, meyyitin vasiyyet ettiği kimseden ehaktır.

İmamet babında geçen, (nisâ cemaati) keraheti meselesinden, cenaze namazı müstesnadır ki, erkek bulunmayıp ta, cenaze namazını, kadınlar kılacak olduklarında, onların biri, safın ortasında bulunmak üzere imam olup, diğerleri ona iktida ile, cemaat olarak, kılmalarında kerahet yoktur. Çünkü, onların ayn ayrı kılmaları suretinde, biri evvelce, namazı bitirmekle, farz onunla yerine gelmiş olarak, diğerlerin namazı nafile olur. Cenaze namazı ile, teneffül ise, mekrûhtur. 

Hazret-i Seyyidüs-sâdât aleyhi ezkâs-salâvat efendimiz, gasl ve tekfin olunup, serîre konulduklarında, Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer radiyallahü teâlâ anhuma, yanlarında muhâcirîn ve ansardan, hane-i saadetin alacağı kadar, zevat beraber olarak içeri girip, Cenab-ı risâletmeâb efendimize karşı saf bağladılar. Müşarünileyhimâ hazretleri,

السَّلامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

dediler.

Muhâcirin ve ansar hazeratı dahi, onlar gibi selâm verdiler. Sonra müşârünileyhimâ, hâsıl olan sufufun ilki olarak:

اَللّٰهُمَّ اِنَّا نَشْهَدُ اَنَّهُ اَنَّهُ بَلَّغَ مَا اُنْزِلَ اِلَيْهِ وَ نَصَحَ لِاُمَّتِهِ وَ جَاهَدَ فِى سَبِيلِ اللّٰهِ حَتّٰى اَعَزَّ اللّٰهُ دِينَهُ وَ تَمَّتْ كَلِمَتُهُ وَ اَوْ مِنَ بِهِ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ فَاجْعَلْنَا اِلٰهَنَا مِمَّنْ يَتَّبِعُ الْقَوْلَ الَّذِى مَعَهُ وَاجْمَعْ بَيْنَنَا وَبَيْ نَهُ حَتٰى تَعْرِفَهُ وَتَعْرِفَنَا بِهِ فَاِنَّهُ كَا نَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفًا رَحِيمًا لَا يَبْتَغِى بِالْاِيمَانِ بَدَلٌ وَلَا يَشْتَرِى بِهِ ثَمَنًا اَبَدًا
— 431 —

dediler. Sair saflar âmin dediler. Herkes fevc fevc gelip, aleyhissalâtü vesselâma, namaz kılarak çıkarlardı. Erkekler ve kadınlar ve hattâ çocuklar Resulullahın namazını, bu veçhile kıldılar. Vefatları günü olan pazartesi gününün, zeval vaktinden, ertesi salı gününün zeval vaktine değin, bu sûretle, edâ-i salât olunmuştur. Kılınan namaz, mezkûr veçh üzere, ayrı ayrı olup, cemaat akdi suretiyle olmadığı icmaan sabittir.

Cenaze namazına sonradan gelip, imamı iki tekbir arasında bulan kimse, namaza hemen dahil olmayıp, imamın tekbirine muntazır olur.

İmamın iftitah tekbirinde mevcut iken, geciken kimse, ikinci tekbirine intizar etmeyerek, muktedîsi olur.

Dördüncü tekbirden sonra gelen kimse, cenaze namazına yetişmiş olmaz.

Cenaze namazında mesbuk bulunan kimse, imamın selâmından sonra cenaze, musalladan daha kaldırılmamışsa, duâlar ile beraber ve cenaze hemen kaldırılıverirse, yalnız tekbirler ile, salâtı itmam eyler.

Müteaddit cenazelerin içtimaında, her birine ayrı ayrı namaz kılmak evlâdır. Hangisi sâbık ise, onun namazı evvel kılınır. Sabıkı yok ise, efdâli takdim olunur. 
Hepsine bir namaz kılmak dahi sahihtir. O halde cenazeler, ya geniş bir saf olup, imam onların efdâli önüne durur ve yahut kıbleye doğru, uzun bir saf olup, her birinin göğsü, imamın önüne, muhazi bulunur. Ve tertibe riayet olunarak, meyyitlerin efdâli,  ve muhtelit olduğuna göre, erkeği, imama yakin bulundurulur. Erkeklerden sonra, erkek çocuklar cenazesi ve onlardan sonra, hunsalar ve sonra kadınlar ve daha sonra murahikalar ve kız çocuklar cenazesi konulmuş olur.
Cenazeyi cami içine alarak, namazını kılmak mekrûhtur. 
— 432 —
Bundan mescidi haram, müstesna olduğu gibi,  cenazeler için hazırlanmış olan ve içinde, cenaze namazı ikamesi mûtâd bulunan, hususî mescit ve namazgâhlar dahi, müstesnadır. Nitekim, şiddetli yağmur gibi, bir özre mebni, cenaze, cemaat mescidi içine dahi alınır. 

Caddelerde ve halkın mülkü olan arazi dahilinde dahi, cenaze namazı kılmak mekrûhtur. Evvelkinde umumun hakkını, ve ikincide mülk sahibinin hakkını, meşgul etmek vardır.

Cenaze namazını mezarlıkta kılmak dahi lâyık olmaz. 

Doğuş esnasında, ses çıkaran yâni, sağ doğup da, ölen çocuğun ismi konulur ve gasl ve tekfini (hemen yıkanmak ve bir kefene sarılmak suretiyle) icra olunup, namazı kılınır.

Eğer, doğan ses çıkarmamış ve esnemek, aksırmak gibi, diri olduğuna delîl olacak, bir eser görülmemiş ise,  bir isim verilerek yıkanır ve bir beze sarılarak, defn olunur.  Namazı kılınmaz. Düşük dahi böyledir. 
Harp mıntakasından, küfür hali üzere olan ebeveyninin biri ile, sürülüp getirilerek, dar-ı islâmda vefat eyleyen sabî gibi ki, o dahi, üzerine namaz kılınmayarak, defn olunur. 
— 433 —
Mesele: Döl yatağında çocuk olan kadın ölür ve çocuk hareket ederse kadının karnı yarılıp çocuk alınır. 
Diğer mesele: Müslim olan velîsinden başka kimsesi olmayan bir gayr-i müslim vefat ederse, müslim velî, onu - sünnet veçh üzere - gasl ve defn eyler. 

Bir gayr-i müslim velîsinden, başka kimsesi hazır olmayan, müslim meyyitin cenazesi, ona bırakılmaz. Çünkü, müslim meyyitin teçhizi ve namazı, bütün müslümanlara farzı kifâyedir.

Recm veya kısas suretiyle, idam edilenler yıkanıp, namazları kılınır. Şiddetli ağrıya mebni olmayarak, amden kendini öldüren kimse yıkanıp, namazı dahi-imam Ebû Yûsuf kavlinin gayride- kılınır. 
İntihar, hataya veya şiddetli ağrıya mebni vuku bulmuş ise, namaz ittifakla kılınır. 

Âsî ve yol kesici olan kimsenin, mukatele sırasında ölen, meyyitleri üzerine, namaz kılınmaz ise de, ele geçirildikten sonra, öldürülenlerinin üzerlerine dahi, namaz kılınır.

Ebeveyninden birini, amden ve zulmen (haksızlıkla) öldüren kimsenin namazı kılınmaz. 
Kısastan kurtulmak için, katl fiilini - amde benzer surette - ikaa dadananların  ve haksız olarak silâh çekmiş olduğundan dolayı, mukabeleten öldürülenin, ve bazı sınıf ve zümre ve kabail ve cemaat arasında olduğu gibi, asabiyet maktullerinin dahi, namazları kılınmaz.

Mürted olarak öldürülen kimsenin, namazı kılınmadığı gibi, ölüsü

— 434 —

dahi, ne müslimin makberesine, ne de intikal ettiği, millet ehlinin, kabristanına gömdürülmeyerek, ayrı bir yere açtırılan çukura gömülür.

MEYYİTİN DEFNİ:

Cenazenin ölmüş olduğu iyice tahakkuk ettikten sonra, teçhiz ve defninde, tâcil müstahap olmakla, cuma sabahı hazır bulunan, cenazenin namazını - cemaat çok olmak için - cuma namazından sonraya bırakmak mekrûhtur.

Eğer cemaat, defin sebebiyle cumayı kaçırmaktan korkarlarsa, defni tehir edebilirler.

Cenazenin defni gibi, hamli (taşınması) dahi farzı kifayedir. Muteayyen olanlara, ücret almak câiz olmaz.

Cenaze götürmek, ibadettir. Herkese lâyık olan, ona hazırlanmaktır. Seyyidül-mürselîn efendimiz hazretleri dahi, cenaze götürmüşler, yâni Saad bin Muaz (R.A.) hazretlerinin tabutuna, omuz verip gitmişlerdir. 

Cenaze götürmekte sünnet olan onu dört taraftan, dört kişi omuzlamaktır. Bunda hem cenazeye tekrîm, hem götürenlere tahfif vardır.

Mazeret olmadıkça,  cenazeyi arkaya, yahut hayvana veya arabaya yüklemek ve dört kişiden eksik, götürmek mekrûhtur.

Küçük çocuk cenazesini, bir kişi elleri üzerinde götürür. Binek olarak da, götürmek câizdir.Çocuk küçük olmaz ise, bâliğ gibidir.

Lâyik olan dört kişiden, her biri cenazeyi kırkar adım götürmektir. Baş tarafından başlayarak, iptida sol tarafına geçip, tabutun sol kolunu, kendinin sağ omuzuna alır.  Sonra, ayak tarafına gelerek tabutun sol kolunu kendinin sağ omuzu üzerine alır. Sonra tabutun sağ tarafına geçerek, iptida ön kolunu, ve sonra ard kolunu, sol omuzu üzerine alır, ve her kolda, onar adım, yürür.
Cenazeyi, kırk adım götüren kimse, hakkını îfa etmiş olup,  Hadîs-i nebevî, nâtık olduğu üzere, kendinin kırk kebîresi dahi, keffaret bulmuş olur. 
— 435 —

Cenaze götürmekte, biraz sürat etmek müstahaptır. Tabut içinde, meyyitin sarsılacağı derecede sür'at, mekrûhtur.

Cenazenin arkasından yürümek, önünden yürümekten, - farz olan namazın, nâfile olan namaza fazl ve rüçhanı gibi - efdâldir.Genişlik hâsıl olmak için, önüne dahi, geçilir.

Herkesin önünde bulunması mekrûh olduğu gibi, herkes geride kalarak cenazenin yalnız bulunması dahi, mekrûhtur.

Kimseyi izrar etmemek üzere, cenazenin arkasından, binek olarak gitmekte dahi, beis yoktur. 

Cenaze arkasından, kadınlar gelmek tahrîmen mekrûh olduğu gibi zikr veya Kur'ân ile - yüksek sesle - cenaze götürmek dahi tahrîmen mekrûhtur.

Gaflet mevzii olmadığı cihetle, yaşayanların avâkıbı hallerini ve meyyitin mülâki olacağı hali düşünerek, Cenab-ı Hakkı kalben zikr eder olmak ve lüzumlu olmayan söze bedel, susmak, lâzımdır.

Cenaze arkasından (her canlı ölecektir) gibi, nidalar bid'attir. Cenazeye, feryat etmek dahi, mekrûhtur.

Cenazeyi gören, beraber gidecek değil ise, kıyam etmek lâzım değildir. Bu bapta olan emir, mensuh ve cenazeye kıyam mekrûhtur.

Kabristanda, cenaze indirilmeden oturmak, mekruh olduğu gibi, indirildikten sonra (özrü olmayarak) ayakta durmak dahi mekrûhtur. 
— 436 —

Defin, gündüz olmak, müstahaptır. Gece dahi, mekrûh değildir.

KABİR:

Kabir ki, insanın ölümünden sonra, medfenidir. Ve ziyaret yeri olmak itibariyle mezar tesmiye olunur. Bir boy derinliğinde ve yarım boy genişliğinde kazılır, tâ ki, insanların cesetleri, ölümünden sonra dahi korunmuş olup, hem koku vermemiş, hem de hayvanların azığı olmaktan, kurtulmuş olsun.

Salâbetli yer olursa, kabrin içi, kıble canibinden lâhid yapılır ki, kabir tamamiyle kazıldıktan sonra, kıble tarafı açılıp oyularak, cenaze sığacak kadar, tavanlı bir ev haline konulur.

Kabir tamamen kazıldıktan sonra, ortası meyyit yerleşecek kadar, çukur haline getirilmez.  Meğer ki, yer gevşek ola. O halde yarık yapıp üzerine, tahta çekmekle ve yahut cenazeyi, tabutu ile defn etmekte, beis yoktur. 
Meyyit mümkün olursa, kabre kıble tarafından ithal olunur. Ve onu kabre koyan kimse "bismillah ve billâh ve alâ milleti Rasûllahi sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" der! Ve lüzumuna göre, bir veya birkaç kişi kabre iner. Bunun için, muayyen adet ve onların tek veya çift olmalarında, tâyin olmayıp,  kâfi miktarda olmaları ve kuvvet ve emn ve salâh erbabından bulunmaları aranır.
Kadını, kabre ithal etmekte, kendinin yakını ve mahremi, evlâdır. Kadın kısmı, meyyitin en yakini dahi olsa, kabre girmez. 

Meyyit, kabir içinde arka üzeri yahut yüz üstüne ve yahut sol tarafı üzerine, yatırılmayıp, belki, sağ yanı üzere ve kıbleye karşı bulundurulur.

— 437 —

Hattâ, ters konulmuş olmak suretinde, lâhdi örtülmüş ve tahtası dizilmiş bile olsa, üzerine toprak atılmış olmadıkça, açılıp yüzü, kıbleye götürülür.

Hazret-i Resulü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz böyle emretmiştir ve: "Beyti harâm, sizin diri ve ölü kıblenizdir" buyurmuşlardır.

Sonra, kefenin düğümü çözülür ve lâhdin kerpiçi ve kabrin tahtası dizildikten sonra, el ve kürek ve her mümkün olan şeyle, toprak atılır.

Bulunanlar, meyyitin baş tarafından, üçer avuç toprak atmak ve her atışta aşağıdaki âyetlerden sırasıyla birini iktibas tarikiyle okumak müstahap olur:

﴿ مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرَىٰ ﴾
(Taha:55)

Bir kabre, kendi içinden çıkan topraktan ziyadesini atmak, mekrûhtur. Toprağı, zeminden bir karış kadar veya daha ziyadece yükseltip, kabri deve örgücü gibi yapmak, menduptur. Pekişmek için, üzerine su serpilir.

Kabir düz olmaz ve kireçlenmez. Harap olan kabirler, çamur ile tamir olunur.

Kabir belli olmak ve horlanmamak için, üzerine ağaç dikilir. Ufak bir taş dikip, isim yazmakta dahi, beis yoktur.

Mevta, ancak mekâbire defnedilip, ölen çocuk dahi olsa, kabristana götürülmek lâzım olduğu gibi,  bir kabre, zaruret olmadıkça, bir meyyitten ziyade gömülmemek dahi, lâzımdır. Mezarcıların azlığı veya zaafı, yahut daha mühim işlerle, iştigalleri, mübah olan zaruretlerdendir. 

O halde, Uhud şehitleri gibi, her iki meyyitin arası, - mümkün ise - müstahsen olduğu üzere, toprak ile ayrılarak, bir kabre müteaddit meyyitin defni câiz olup, gömülenler aynı cinsten olduklarına göre, efdâli takdim olunur ki, kıble tarafına doğru ileri, o konulur. Bir cinsten olmadıklarına göre, evvelâ erkek, sonra erkek çocuk, ondan sonra hünsa daha sonra da kadın konulur.

— 438 —

Meyyit çürüyüp, toprak olduktan sonra, diğerini onun kabrine defn etmek, câiz olur.

Mevcut kemikleri, kırmak yahut başka yere nakletmek, câiz olmaz.

Meyyiti, vefat ettiği veya öldürüldüğü mahallin makberesine defn etmek müstahaptır. 
Bir belde veya köyden, diğer belde veya köy mezarlığına cenazeyi nakletmek faydalı olmayan, şeyle iştigaldir. Çünkü, her yer, meyyit için müsavidir.  Hem de nakilde, defnin tehiri vardır ki, o da kâfi, kerahettir.
Medine-i Münevvere, makberesi karîb olduğu halde, Uhud şehitlerinin kendi meşhetlerine, definlerini, aleyhisselâm efendimiz, emretmişler ve Dimişkin fâtihi olan, ashap hazeratı, Dimişk kapıları yakînine defn olunup, cümlesi bir yerde gömülmek üzere, naklolunmamışlardır. 

Meyyiti, definden sonra başka yere nakletmek, aslâ caiz olamaz. Meğer ki, defnolunduğu yer, birinin mülkü iken, gasb olunup meyyit defn edilmekle arzın sahibi, meyyitin oradan ihracını, talep etmiş ola.

O halde, arzın sahibi, o yerin zahirine sahip olduğu gibi, bâtınına dahi, malik olduğundan, dilerse medfunu ihraç eder, dilerse, kabri düzleyip, üzerinde ziraat ve sair suretle intifa eyler.

Meyyit defnolunan yer, meyyitin veya vârisinin, satın alınmış mâli olmuşken, şefîi duyup talip ve - şef'a suretiyle - malik olmak suretinde, defnine râzı olmamak dahi, böyledir.

— 439 —

Kimsenin mülkü olmayan yerde, birisi için kazılmış olan kabre, başka biri defn olunmak suretinde, medfun ihraç olunmayıp, kazma emeği tazmin olunur.

Bir kimse kendi nefsi için hazırladığı kabre, başkası defn olunmak, kabir sahibini memnun etmeyeceği cihetle, yer geniş ise, mekrûh olup, dar ise kerahetsiz câiz olur. 

İnsan nerede öleceğini bilmediği için, mevtinden evvel, kabir hazırlamak, kendinin ona haceti, mutahakkak olmayan şeyi, yapmaktır.

İnsana lâzım olan, Hazret-i Sıddıkın buyurdukları gibi, kendini kabre hazırlamaktır.Kefen nerede olsa, lâbüd olmakla, onu ihzarda beis yoktur. 

Kabir nebşi (mezar soyuculuk), haramdır. Yâni ölü defnolunup, üzerine toprak atıldıktan sonra, kabri açmak câiz değildir. Meğer ki, zikr olunan - gasb meselesi gibi - gayrin hakkına mebni ola.

Sünnet olan usule riayet olunmayarak gömülen, ve meselâ başı ayak tarafına gelmiş ve yahut sol yanı üzere yatırılmış olan, meyyitin, bu durumunu, değiştirmek ve yüzünü kıbleye götürmek için bile, kabri açmak câiz olmayıp, ancak defin sırasında içine düşmüş veya - bilhassa - beraber gömülmüş bir mâle, ve sahibinin isteği üzerine, gasbolunan kefene, mebni kabir açılabilir.

TELKİN:

Defin işinden fâriğ olduktan sonra, cemaat - deve boğazlanıp da paylaşılacak kadar müddet - oturup, Kur'ân okumak müstahaptır: İçlerinden biri, tecvîd üzere, yâsini şerif ile mülk sûresi şerifesini ve on bir ihlâsı ve birer muavvezeteyn ile, cenazenin ruhuna ihda ederek, af ve mağfiret için, duâ eder. Sairleri dahi, kalb hulûsu ile âmin deyip, fâtihadan sonra, herkes işine gider.

Meyyitin telkininde, asl olan, işte bu tevakkuf ve tilâvettir ki, meyyitin defnini müteakip, kabri yanından ayrılmayarak, kendisiyle, istinas edercesine, ruhuna - tilâvet sevabını - ihdada bulunmaktır.

— 440 —

Ebî Dâvud ve Beyhekî süneninde, Hazret-i Osman radiyallahü teâlâ anhu rivayetiyle mezkûrdu ki, Resulü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, meyyitin defninden sonra, hemen avdet buyurmayıp, medfeninde bulunurlar ve huzzâra hitaben: Kardeşiniz için, Cenab-ı Haktan mağfiret isteyiniz ve kendisine, temkin ihsanını talep eyleyiniz ki, o şimdi, sual görür, buyururlardı.

Müslim sahibinde dahi, mezkûrdur ki, Amrû bin El-âs radiyallahü teâlâ anhu hazretleri, vasiyetlerinde: Beni defnettiğiniz vakit, deve boğazlanıp, eti taksim olunacak kadar, müddet kabrim yanında bulununuz, tâ ki, ben sizinle istînâs edeyim ve rabbimin meleklerine, nasıl cevap verebileceğim, bakayım demiştir. 

Sonraları, buna âtîdeki keyfiyet dahi, munzam olarak (mâ reâhül müminûne hasenen fe-huve indallahi hasenün) kaidesine, girmiştir.

TELKİN KEYFİYYETİ:

Definden ve zikrolunan tilâvet ve duâdan sonra, bir salih kimse kalarak, kabrin baş tarafına, medfun meyyitin, vechi mukabelesine durarak, ona hitaben, ismiyle: (meselâ, ya Muhammed, yâ İbni Gülsüm) diye,  üç kere nidadan sonra:
اُذْكُرْ ماَ كُنْتَ عَلَيْهِ مِنْ شَهاَدَةِ اَنْ لَا اِلَهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسوُلُ للّٰهِ
وَ اَنَّكَ رَضيِتَ بِا للّٰهِ رَبّاً وَ بِالْاِسْلَامِ دِيناً وَ بِمُحَمَّدٍ نَبِيًّا صَلَّى اللّٰهِ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ بِالْقُرْاٰنِ اِماَماً

(Üzkür mâ künte aleyhi min şehâdeti en lâilâhe illallah ve enne Muhammeden resûlullahi ve enneke radîte billâhi rabben ve bil-islâmi dinen ve bi-Muhammedin sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem nebiyyen ve bil-kur'âni imâmen) der.

— 441 —
Beyanı geçen telkin, muhtazara mütaallik ifadatı müteakip, müellif, bu vech üzere olan, meyyitin telkini hakkında, üç kavli dermeyan ederek, diyor ki meyyiti gömdükten sonra dahi, telkin meşrûdur.  Alâ kavlin, meyyit definden sonra, telkin olunmaz.  Ve âlâ kavlin, meyyite telkin, ne emrolunur, ne de nehyolunur.

TÂZİYET:

Tâziyet, hüsnü sabır mânâsına olan, âzâ kelimesinin masdarıdır ki, bir kısım vefat edene ve sâir suretle, musibete uğrayana, teselli verme, ve Cenab-ı Hak, size sabır ve ecir ihsan buyursun, gibi sözlerle acısını hafifletmede bulunmaktır.

Mutevaatı teazzidir ki sabır ve tehammülden ibarettir. Onun da cevabı;

﴿ إِنَّا لِلّٰهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ ﴾

diye, hakka tevessüldür.

Taziyet, erkeğe ve kadına müstahaptır. Meyyitin, bütün akrabaları taziye olunur.

Hadîs-i şerifte, bir musibet karşısında, din kardeşlerinden birini, tâziye eden kimseyi, Cenab-ı Hak kıyamet gününde, tekrîme delîl olan hulleler ile, kisvelendirir, buyurulmuştur.

Tâziyetin, definden sonra olması, efdaldir. Çünkü, definden evvel meyyitin ehli, teçhiz ile meşgullerdir. Onların tevehhuşu ürküntüsü definden sonra, ziyadeleşir.

Definden evvel dahi, sabırsızlıkla fazlaca hüzün izhâr ettiklerinde tâziyet olunur.

Tâziyenin, kabristanda olması, mekruh olur.

Bir kere tâziyede bulunanın, tâziyeyi tekrarı, lâyık değildir.

Meyyitin velîsine mesnun olan, definden sonra, ilk gece geçmeden kolayında olanı, tasadduk etmek ve bir şey bulamadığına göre, iki rekât namaz kılıp, sevabını meyyitin ruhuna ihda eylemektir.

Meyyitin defninden sonra, her gün mümkün olanı vermek üzere, yedinci güne kadar, ruhu için tasaddukta bulunmak, müstahaptır.

Meyyit velîsinin, yemekler yapıp, ziyafet etmesi (helva yapması ve lokma dökmesi) mekruhtur.

Meyyitin komşularına, ve uzakta dahi olsa, akrabasına müstahap

— 442 —
olan, o gün ve o gece, taam tertip edip, onları yâni, meyyitin ehlinin itamını temin etmektir. 
Gemide vefat eden müslim, kara uzak olduğu, ve cenaze durdukça, bozulmaktan korkulduğu takdirde,  yıkanıp kefenlendikten ve namazı kılındıktan sonra, sağ canibi üzere kıbleye karşı olarak denize bırakılır. Ve imam Ahmed bin Hanbel hazretlerinden, menkul olduğu üzere, denizin dibine batmak için, ona ağır bir şey bağlanır.

Dârı harbe, yâni yabancı milletler sahillerine yakın olan denizler için, Şafiî imamlarından dahi, menkul olan budur.

Dârı harbe yakın değilse, sular onu, bir sahile atarak, islâm sahiline ulaştırmakla, onlar defnederler, diye meyyit iki tahta arasına sıkıca bağlanıp denize bırakılır. Bizim mezhebimizde de böyledir.

KABİR ZİYARETİ:

Defin ve ziyaret gibi, ciddî bir ihtiyaç olmadıkça, kabirleri çiğnemek, günahtır.

Ateş koruna basmak, kabre basmaktan, ve kor üzerine oturmak, kabir üzerine oturmaktan hayırlıdır, buyurulmuştur.

Kabirleri ziyaret, âhireti hatırlattığı için, menduptur ki, Hâdisi şerifte,

"Ben sizi kabir ziyaretinden menetmiştim, fakat şimdi beni dikkatle dinleyin, onları ziyaret edin. Çünkü onlar size âhireti hatırlatır." buyurulmuştur.

Fitne korkusu olmamak şartiyle, mendubiyyet, nisvânın ziyaretine dahi şâmildir. Kabirleri ziyaret eden kadınlara Allah lânet eylesin, hadîsi ise hüznü ve ağlamayı yenilemek için, kabirleri ziyaret eden kadınlara âit bulunmuştur, ki bu cahiliyyet devri âdetlerindendir.

— 443 —
Kabir ziyareti, ayakta ve oturarak, olur. 

Kabri ziyaret edene müstahap olan, oturup yâsini şerif okumaktır.

Ayak üzeri ziyarette, on bir ihlâsı şerif okunur.

Hazret-i Enesin rivayet ettiği hadîste, kabristana giren kimse, yâsin sûresini okuyup, sevabını emvata ihda ederse, Hak celle ve âlâ, onlara kolaylık ihsan eder ve okuyana, mevtâ adedince, hasenât îtâ buyurur, buyurulmuş olduğu gibi, Hazret-i Alinin hadîsinde dahi: Kabristana uğrayan kimse, on bir ihlâs sûresi okuyup, ecrini ölülere ihda ederse, orada yatan ölülerin sayısınca, kendisine ecir verilir, buyurulmuştur.

Kabristanın ağacını kesmek ve yeşilliğini yolmak, mekruhtur. Kuruları sökmek câizdir.

Öfkeye veya geçim darlığına ve yahut, düçar olduğu ziyana mebni, ölüm temennisinde bulunmak, mekruhtur. Kazaya razı olmamak, demektir. Buharîde, Hazret-i Enes radiyallahü teâlâ anhüden rivayeten zikrolunmuştur ki, Hazret-i Resulullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, (Sizin, biriniz kendine isabet eden zarardan dolayı, mevti, sakın temenni etmesin, eğer mevti temenniden başka çaresi kalmamışsa, Yâ rabbi hakkımda hayat hayır oldukça, beni yaşat ve hakkımda vefat hayır olunca, beni yaşatma, desin) buyurmuşlardır.

AHKÂM-I ŞEHİT:

Şehit ki, maksat şehid-i kâmildir: Hak yolunda maktul olmaktır.

Şehit, ya şahit veya meşhut, mânâsiyledir. Birinciye göre Hakkın indinde sahih olacak mânâ veçhile, hazır olarak merzuk bulunmak gibi, bir mânâya mebni, ve ikinci itibara göre, - cennetle meşhut kılınmış - bulunduğuna mebni, "şehit" tesmiye olunur. Cemî, şühedâdır.

— 444 —

Şehîdin islâm dinindeki yeri ve değeri,

﴿ وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَاتَشْعُرُونَ ﴾

"Allah yolunda öldürülenlere, ölüdür demeyin. Zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz." (Bakara: 154). Ve

﴿ وَلَاتَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا فِى سَبِيلِ اللّٰهِ اَمْوَاتًۜا بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ ﴾
﴿ فَرِحِينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْۙ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَۢ ﴾
﴿ يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُضِيعُ اَجْرَ الْمُؤْمِنِينَۚ ﴾

"Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilâkis Rableri katında diridirler. Allahın fazlı kereminden kendilerine verdiği nimetlerle sevinç içinde sızlanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. Ve yine müjdelemek isterler ki; Allah katından büyük nimetler ve fazladan ihsanlar vardır, ve Allah müminlerin ecrini zâyi etmeyecektir."

(Âli İmran: 169, 170, 171)

âyet-i kerimeleri ile bildirilmiş, ve bu âyetler gereğince, şehitler en büyük saadete nâil olup, ahiretçe mümtaz oldukları gibi, dünya hükümlerince de, yıkanmadan namazları kılınmak ve hadîs-i şerif mucibince, kanlarıyla defn olunmak imtiyaziyle, müslimînin sâir emvatından, mümtazdırlar.

Onların bu dünyevî imtiyazları, âtide sayılan şartlar ile meşrut ve mukayyet olduğu gibi, kimi dünya ahkâmında, ve kimi âhiret sevabında, onlara iltihak eden bir takım mümtazlar dahi olmakla, şehitler; dünya şehidi, âhiret şehidi ve dünya hem de âhiret şehidi, diye üçe taksim olunup, onlardan -şehidi kâmil- ancak üçüncü kısımdır ki, dünya hükmünü ve âhiret sevabını, camidir. Birinci kısım, yalnız dünya hükmünce ve ikinci kısım, yalnız ukba ecriyle onlara mülhaktır. Birinci kısım efradında - Allahın fadlı ile - âhiret ecrini, ihraz edenler dahi olur.

(Şehidi kâmilin) ve dünya hükmünce ona mülhak bulunan birinci kısım efradının, zikrolunan ahkâm veçhile, yıkanmadan namazları kılınmak, altı şart ile meşruttur: Akıl, bülûğ, hades-i ekberden taharet, haksız yere öldürülmek, katl muharebatın gayride vuku bulmuş ise, onun teammudî kısmiyle, vâki olmuş olmak, katl sırasında derhal ölmüş olmak yâni, mürtes maktul olmamak.

Birinci şart icabınca, deli ve ikinci şart mucibince, bülûğa ermemiş küçük ve üçüncü şart mucibince, cünüp, âdetli veya lohusa olanlar, mezkûr hükme dahil olmayıp, gasl ve tekfin olunarak, namazları kılınmak lâzım olduğu gibi, dördüncü şart mucibince, recm ve kısas misilli bir

— 445 —

hakka binaen, maktul olanlar dahi, gasl ve tekfin olunmak ve namazları ondan sonra kılınmak lâzım gelir.

Maktuliyyet kaydi, bir yerden yuvarlanarak veya ateşte yanarak veyahut üzerine bir şey yıkılarak veya suda boğularak ölen, yâni, âharın maktulü olmayan, meyyiti musaptan yâni bir âfete giriftar olarak ölenden ihtiraz olunmalıdır ki, ondan, ve maktul olup da, katili malûm olmadığından, haklı veya haksız öldürüldüğü bilinemeyenden, gasl sakıt olmaz.

Kendi nefsini (yâni canını), veya malını, yahut müslimînden veya ehl-i zimmetten (hakkının korunması müminlerin zimmetinde bulunanlardan) birini müdafaa ederekten maktul olanlar, haksız yere öldürülenler cümlesindendir ki, onlar teammüden katl ile maktul olmak yâni, cerh edici âletle kasden öldürülmüş bulunmak, şartı ile yıkanmadan üzerlerine namaz kılınır.

Beşincisi, teammüden katildir.

Teammüden katlin gayri olan, katil nevileri - ki, onlar: Teammüde benzeyen, hataen, bir sebeple, katildir ve mucipleri kısas değil; diyettir - ile maktul olanlar bu hükme dahil olamayarak, yıkanırlar.

Bundan yani kısas terettüp etmek meselesinden, kendi usulünün - ebeveyn, ecdat ve ceddatından birinin - maktulü olan çocuk ile, efendisinin maktulü olan köle ve cariye, müstesna olup, bunlarda, ve kısasa bedel mal alındığında, kısas - ârizî olarak - sâkit olmuş olduğundan dolayı, aslî hüküm olan -gasilsiz- salât, câri olduğu gibi, muharebe maktulleri dahi öldürmenin teammüdî olması kaydından müstesna bulunmuştur ki, onların kaatili gerek bâği ve âsî veya yol kesici olsun, ve öldürmek gerek sebepli veya sebepsiz, vukua gelmiş bulunsun, yıkanılmayarak, namazları kılınır.

Altıncı şart olan, mürtes maktul olmamak kaydine gelince; mürtes, irtisastandır. İrtisas: Ölüm derecesinde yaralanan kimse, hemen vefat etmemekle - mücadelenin sona ermesinden sonra - müdavat ecliyle,  başka yere nakl olunduktan veyahut - yemek yemek, su içmek, uyku uyumak konuşmak alış verişte bulunmak gibi - hayat menafiinden bir menfaat ile müteneffi olduktan, yahut aklı başında olarak, üzerinden, bir namaz vakti geçtikten sonra, vefat etmektir.

İrtisas, gaslin terkine mânidir. Hazret-i Ömer, Osman ve Ali (Rıdvanullahi teâlâ aleyhim.) hep şehit iken, Hazret-i Ömer ve Ali mürtes olduklarından yıkandılar. Hazret-i Osman, mürtes olmadığından yıkanmadı.

— 446 —

Mezkûr şartlar kendisinde toplanmış olan şehîd, - Uhud vakası şehitleri gibi - kaniyle tekfin olunup, yâni kanlı olan elbisesinden soyulmayıp ve - yıkanmadan - namazı kılınarak defnolunur.

Üzerinde, kürk ve hırka gibi, kefene salih olmayan, fazla elbisesi var ise, çıkarılır. Silâh ve zırhı dahi alınır. Ayakkabı ve baş kisvesi de çıkarılır. Kefen-i sünnetten nâkıs olanı, tamamlanır ve zâit olan kısmı üzerinde bırakılır.

Maktul olduğu zaman, üzerinde bulunan elbiseyi, tamamen almak ve onu başka bir kefene sarmak, mekruh olur.

Mezkûr şartları câmi olmayan meyyit, ateşte yanmak veya suda boğulmak, yahut tâunda ölmek gibi, âhiret şehidi dahi olsa, onun dünya ahkâmından olan, teçhiz işi, müslîminin umum ölüleri veçhile, olur.

Müslimînin maktulleriyle, küffarın maktulleri ve müsliminin meyyitleriyle küffarın meyyitleri, muhtelit olduğu takdirde, müslimin daha çok ise, namazları kılınır. Ve müslimine, diye niyyet olunur.

Küffar daha çok veya müsavi miktarda ise, namazları kılınmaz. Meğer ki, müslim olanlar, belli olmuş ola.