KİTAB-US-SAVM(ORUÇ)
Savm ki, oruçtur. Namaz gibi bedenî olduğundan, onu müteakip zikr olunmuştur. {(1) Bir çok kitaplarda, salâtı müteakip, zekât ve ondan sonra oruç zikrolunmuştur. Onun da sebebi, bir çok âyetlerde ve hadîs-i şerifte, zekâtın salâta mukarin bulunmasıdır. Farzîyyetin tertibince de, zekât oruçtan evveldir.}
Bu bapta oruç meselelerinin başlangıcı, lûgaten ve şer'an olan mânâsı, sebebi, şartı, rüknü, hükmü, şer'iyyetinin hikmeti, sıfatı, ve aksamıdır.
Savm, {(2) Siyam dahi, savm gibi masdardır. Savmın zıddı, fıtırdır. Oruçluya saim ve oruçsuza muftir denildiği gibi, saime savm ve zıddına dahi, fıtır denir.} lûgatte imsâktır. {(3) İmsâk: Tutmaktır ki, maksat kendi kendini çekmektir. Gerek taamdan, gerek kelâmdan, gerek eğlenceden.} Şerîatte: Ona mahsus zamanda - vechi mahsus üzere - muayyen şeylerden imsâktir.
Ona mahsus zaman şer'î gündüzden ibarettir ki, fecrin tulûundan {(4) Kitab-us-salâtın, evkat bahsine bakınız.} güneşin gurubuna kadar olan, müddettir.Vechi mahsus niyyetten, yâni ibadete kasd etmekten ibarettir. {(5) Çünkü, müftirattan imsâk, ona hacet olmadığına, yahut himaye edildiğine mebni dahi olabilmekle, imsâkin oruç olabilmesi, ancak liveçhillah olmasiyledir. İbadetin âdetten ayrılması, niyyet iledir. Nitekim, namazın erkân ve şartları bahsinde zikrolunmuştur. Ramazanda her günün orucu, niyyete muhtaçtır. Niyyet kasdile olur. Yarın davete çağırılır ise yemek ve çağrılmaz ise oruç tutmak üzere, niyyeteyleyen kimse, o niyyet ile, oruçlu sayılmaz. Niyyet ehlinden sadır ve mahallinde vâki olmakla muteberdir. Ona ehliyyet, islâm ile ve âdet ve lohusalıktan temizlenmekle olur. Ona mahalliyyet, şer'an muteber olan vakit eczasından bir cüzü de vâkî olmaktır. Nitekim anlatılacaktır.} Muayyen olan şeyler, yeme, içme, , cinsî münasebet gibi şeylerdir
ki, muftirat unvaniyle zikr edilecektir. {(1) Orucu tutmağa imsak ve açmağa iftar denildiği gibi, ifsada dahi, iftar denilir. Nitekim ileride beyan olunur. Seher vaktinde yenilen taama, sahur ve iftarlığa fatur tâbir olunur.}
Savmın sebebi: Menzur kısmında, nezir, ve keffaretlerde keffareti mucip olan şey ve tetavvu orucunda, başlama ve ramazan orucunda, yeni ayın görülmesidir.
Şehr denilince şehri siyam olan, mübarek ramazan ayı kasdolunur ki, ona "şehr-i sabır"dahi denir.
Şuhut kelimesinden dahi, ramazan ayının idrâki maksuttur. {(2) Ramazan ayına yetişmek, onda oruç tutmak için sebeptir. Alâ kavlin, sebep, ramazan günleridir. İki kavl arasında birleşilerek denilir ki, sebebiyyet fecrin tulûundan dahve-i kübra evveline (yani günün yarısı olmadan evveli zamandır) kadar olan zamanın cüzüdür. Her günün orucuna, onun tamamı sebep olmaz ve illâ, gün tamam olmadıkça, vücup tahakkuk etmemek lâzım gelir olduğu gibi, kendisinde inşa-i savm mümkün olup olmamaktan eam bulunan, cüzü dahi vücup sebebi olamaz. Ve illâ, ramazan günü zevalden sonra baliğ olan sabiye, o günün orucu vâcip olmak lâzım gelir.}
Kazâ sebebi, eda vücubunun ayni olan sebeptir.
Savmın vücubunun şartı: İslâm, âkil, bülûğdur. {(3) Savmın vücubunu bilmek yahut, islâm diyarında bulunmak dahi, vücubun şartları cümlesinden olmak üzere, ziyade edilerek denilmiştir ki, Harp diyarında müslim olan harbî, ramazan orucunun farz olduğuna agâh değilse, islâm diyarına gelip agâh olduktan sonra, onu kazâ etmez İslâm diyarında bulunmak, ahkâmın şuyu hasebiyle, orada bulunmak vücup için kâfidir. Bilmemek, özür değildir.}
Edası vücubunun şartı: Sıhhat ve ikamettir. {(4) Sıhhat marazın ve ikamet misaferetin zıddıdır.}
Sıhhatinin şartı: . {(5) Bu sıhhat, edâ sıhhatidir ki, şer'an makbuliyyet mânâsınadır. Fesat ve butlan mukabili olarak, kazayı iskat edici olmak demektir.} Âdet ve lohusalıktan temizlenme {(6) Onlardan temizlik, hem eda ve vücubunun şartı ve hem sıhhatinin şartıdır. Bu bapta temizliğin gart kılınmasından maksat, âdetin olmaması ve lohusalığın bulunmamasının gart olmasıdır. Yoksa sadece yıkanmış olmak değildir.} ve niyyettir.
Niyyet, oruç nevilerinin hepsinde sıhhatin şartıdır. Ve vaktinde olmak muteberdir. {(7) Niyyetin vakti,ileride tafsil olunacağı üzere muhteliftir. Ramazan orucunun edasına nazaran, niyyetin vakti, güneşin gurubundan sonra başlamak üzere(çünkü, guruptan evvel niyyet olamaz) kuşluk vaktinden evvelceye kadar olan zamandır. Bu zamanın, her hangi cüzünde niyyet vâki olursa, savm sahih olur. Ramazan orucunun kazası için, niyyet zamanı bütün gecedir. Fecrin tulûundan sonraki niyyet kâfi olmaz.}
Savmı bozucu şeyin, ona âriz olmaması dahi, sıhhat şartlarının cümlesindendir. {(1) Sıhhat ve ikamet, orucun sıhhatinin şartlarından değildir. Hastanın ve misafirin, tutabilecekleri oruç sahihtir. Akıl ve ifakat dahi, sıhhatin şartlarına dahil değildir: Çünkü, geceden oruca niyyet edip de, gündüzün çıldıran veya bayılan kimsenin, o günkü orucu sahihtir. Ertesi günü, orucun sahih olmaması, niyyet etmemiş olmağa mebnidir. Bülûğ dahi, sıhhatin şartlarından değildir.}
Savmın rüknü: Ona mahsus imsâkten ibaret olan, hakikati şer'iyyesidir.
Savmın hükmü: Vacibin zimmetten sakıt olması ve dari âhiretçe, sevap husulüdür. {(2) Bunlardan sevabın husulü - ondan sevap menhi olmayan savma göre - -tekerrümen minallahi teâlâ, uhrevî hükümlerdendir. Vacibin sâkıt olması, dünyevî hükümdür. Vacip, lâzım mânâsınadır. Gerek farz ve gerek farzın gayri olsun. Ramazan ve keffaret oruçlarında vücup, (icabı hak)iledir. Nezirlerde ve nafilelerde vücup, (icabı abd) ve başlama iledir.
Savmın şer'î hikmeti: Tutana, takva husulüdür ki, oruç âyeti "ki takva ehlinden olasınız." kavl-i kerîmi ile, sona ermektedir. {(3)
kavl-i kerîmi ile, orucun farziyyeti tahakkuk eder.}
Takva, kemal derecesine yükselmek için, tabiatin aşağılıklarından sakınır olmaktır. İnsanın kemâli, melekiyyet ve noksanı, behimiyyet (hayvanlık) tır. Hayvanlığın şiddeti, melekiyyet ahkâmının zuhuruna mâni olmakla, insan kendisinin, kemâline mâni olan hale buğz edip onu kırmak gerektir.
Bu bapta kendisine, oruçtan daha güzel yardımcı bulamaz ki, nefsi zapt ve tehzip ve hakka inkiyat melekesini tahsil için, savm bir (hasene-iazîme) dir.
Nefsani marazi izaleye, ondan âlâ ilâç olmaz ki, behimiyyetin kuvvet ve şiddetinin sebebi, hayvani lüzum ve arzulara inhimak olup, oruç ona zıt olmakla, aksine' olarak, melekiyyeti takviye ve behimiyyeti zaafa düçar, eder.
Ruhun vechini cilâlama ve tabiatin kuvvetlerine galebe etme hususunda ve en mühimmi, avakıbı unutturucu olan aldatıcı şehevatın, hararetini söndürme babında, orucun misli yoktur ki, Hâdisi şerifte (fe-innehû lehû vicâe) buyurulmuştur.
Buna mebnidir ki, nefis doyarsa, âzâ acıkır ve nefis aç kalırsa, âzâ tok bulunur, denilmiştir.
Âzânın açlığı, lâyık olmayanı işlemeğe, âmâdeliğidir. Tokluğu, o âmâdeliğin, yokluğudur. Nefis öyle bir canavardır ki; ona isteklerini verdikçe doyacak yerde daha da acıkır. Kalb ise nefse hâkim oldukça safa bulur ve evamir ve nevahinin daima murakıbı olur.
Oruç, zihni safileştirdiği için, hâdiste varit olduğu veçhile, ibadetin kapısıdır. Oruçlunun uykusu dahi, ibadet ve sükûtu, tesbih ve ameli, muzaaf ve duası, müstecaptır.
Savm sabırdır. Sabırlının ecri ise, Kur'anın nassı ile, hesapsızdır.
"Şüphesiz ki Allah sabredenler ile beraberdir." vaadi kerimince, Cenab-ı Hakkın nusreti ve duaya icabeti dahi, sâbirînedir.
Savm, sair ameller gibi, zahir değil, bâtındır. Onun için, İslâmın sair amellerinden, Cenab-ı Hakka nisbet hususiyyetiyle, temayüz etmiştir ki, ehâdisi ilâhiyyede "Adem oğlunun her ameli kendisi içindir. Ancak oruç öyle değildir. O benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim." varit olmuştur.
Oruçlu," lika-i rab ile mev'uttur" ki, hadîsi nebevide: "Oruçlu için iki sevinç vardır. Biri iftar vaktinde, diğeri Rabbine kavuştuğu andadır." buyurulmuştur. {(1) Ayetteki "eyyâmi hâliyyeyi" İmamı Vekî savm eyyâmı ile tefsir edip, siyamehli, yemeyi ve içmeyi terk ettikleri günlerin karşılığında o hitabı izzet ile, ikram olunurlar demiştir.}
Savm ibadetini ifa edemeyen, mide kulları, kendilerini azim sahibi saymasınlar ki, onlar himmeti sukut etmiş, şehvet esirleridir.
Oruçluların, guruba yakın zamanda, yiyecek ve içecekleri önlerinde âmâda ve istekleri kemalde olduğu halde, ondan bir zerreyi tenavüle, dünyalarca tergip dâhi görseler, güneş gurup etmedikçe, yemeğe arzu göstermemeleri, fazilet hasletlerinin en güzeli olan, sabır ve metanetlerini, ve nefisleri zapt etmekteki kudretlerinin ziyadeliğini gösterir ki, orucun başka hiç meziyyeti olmasa bile, şerefine yalnız bu, kâfidir.
Maa hâzâ ki, savm, (es-sıyâmü cünneti...)hadîs-i şerifi hükmünce, maasiye siper ve mâlâ yânîyi, mânidir.
Oruçlu ağzının, değişen rayihası - indallah - misk kokusundan daha hoştur.
Oruçlu iken, insan kendinin pek az şeye, ihtiyaç zilletinde {(2) Maverdî der ki, Hazret-i İsayı ve validesini ilâh ittihaz edenler aleyhine.} bulunduğunu
anlamak meziyyetiyle beraber, şu faide dahi vardır ki, saim olan kimse, açlığın elemini duyup, pek çok vakitlerde, o elemi tatmakta olan, fukara ve miskinlere rikkat ve merhamet {(1) Rahmet ki, acımaktır. İnsan acıdığı kimseye iyilik etmekle, o elemi kendisinden gidermeğe müsareat eder. Ve bu suretle indallah olan hüsnü cezaya nâil olur.} üzere bulunur. Ve onların tahammül etmekte olduklarına, vakit vakit olsun, mütehammil olup, onlarla hemhal bulunmuş ve Allah katındaki değeri yükselmiş olur. {(2) Eğer "açlık insanı tâat için gerekli kuvvetten de düşürür" denilir ise, açlıktan maksat o hali müeddi olan, ifrat derecede açlık değildir, cevabı verilir.}
Nur ve zulmetten yoğurmuşlar seni Canını nur anla, zulmet bu teni
Ten muradı ekl-ü şurb ve milk-ü mal Can temennası cemal-i zülcelâl
La cerem edna yeri edna sever Yani ten dünya ve can mevlâ, sever
Âriyet gömlektir on günlük tenin Besle canı, âriyet nendir senin
Savmın sıfatı aksamı ile, malûm olur.
Savmın farz ve vacip ve nafile kısımları vardır. {(3) Nafilenin dahi, mesnun ve mendup ve mekrup kısımları vardır. Nitekim, âtideki ifadeden malûm olur.} O itibar ile savmın sıfatı: Farziyyet, vücub, nedib veya kerahattir.
Ramazan orucu, edaen ve kazaen farzı ayındır. Keffaret oruçları {(4) Zihar keffareti, iftar keffareti, hataen katil keffareti, yemin keffareti ki, bunlarda tevali dahi şarttır. İhramda, sayd cezası ve ezan fidyesi oruçları dahi, bu kısımdandır.
Cenab-ı Hakk Kur'anı Kerimde, onlarin yemek ve içmek ihtiyacında olduklarını bundan dolayı ilâh olamayacağını ve çünkü, bir şeye muhtaç olan, ondan dolayı zelil olacağını anlatmıştır. Taam yenilince, türlü ifrazat dahi lâbüd olup, insanın, onlara mecburiyyet mezelleti ise, yeme içmeye olan ihtiyaç zilletinden daha şiddetlidir. Kur'ân-ı Kerim bunu. tasrihten tekerrümen sâkit ve fakat - beyanı zarûret - tarikiyle, bu nükteyi hakîmane bir üslûp ile natıktır.}
dahi farzdır. {(1) Lâkin amelen farzdır, itikaden farz değildir. Bundan dolayı münkiri, ikfar olunmaz.} Nezir oruçları Vaciptir. {(2) Gerçi, "adaklarını yerine getirsinler" buyurulmuştur. Ve lâkin, mariz ibadeti gibi cinsinden olmayanlara mahsus olmakla, mezkûr âyet kat'i kalmayarak, vücup ifade etmiştir. Müellifin beyanına göre, bu dahi, bundan evvelki keffaret orucu gibi, farz kısmındandır. Multekada, nezirler ve keffaretler, vâcip olarak gösterilmiştir.} Tetevvuan tutulan oruçtan ifsat edilenin kazası, {(3) Nafile orucun - başladıktan sonra - itmamı vâciptir.} ve İtikâf menzur orucu dahi vaciptir.
Bunlardan mâdâsı nâfiledir. {(4) Kadın kısmı, kocasının rizası olmadıkça, nafile oruç tutamaz. Kadının tuttuğu nafile orucu, zevci bozdurabilir. Onun kazası dahi, zevcinin izniyle olur. Farz olan oruç, farz-ı amelî dahi olsa, zevcenin rizasına tevakkuf etmez. Çünkü, onun terk-i masiyyettir. Halika masiyyette, mahlûka itaat olamaz.} Onun da mesnun ve mendup {(5) Mendup, müstahap gibi - sünnet-i gayr-i müekkedeye - itlâk olunur.} ve mekruh olanı vardır.
Mesnunu: Muharremin hem dokuzuncu ve hem onuncu günleri tutulan savmdır. {(6) Yalnız - aşûre - orucu, mekruh kısımdandır.}
Mendubu: Eyyam-ı bıyz "aydın gün ve geceler demektir" savmı {(7) Eyyam-ı bıyz, her kameri ayın on üç, on dört, on beşinci gecelerinin günleridir. Eyyamı bıyz orucu, sene orucuna muadildir. Hadîs-i şerifte: "Eyyam-ı bıyzde oruç tutunuz," buyurulmuştur.} ve hâccın gayri için, . arefe gününün orucu, isneyn gününün orucu, Perşembe gününün orucu, savmı - davut {(8) Savm-ı davud, bir gün yeyip bir gün tutmaktır ki, hadîs-i şerifte varid olduğu üzere, nafile oruçların efdalidir. Ve Hazret-i Davud (aleyhisselâma izafe olunmuştur.) Hadîsi nebevide: "Oruçların en efdali kardeşim Davudun orucudur. O birgün yer bir gün tutardı." buyurulmuştur. Bu oruç nefse meşakkatli olmakla beraber - savm dehir - gibi, külliyen zaafı dahi mucip değildir.} ve şevvalin altı günü orucu {(9) Şevvalin altı orucu, şevval ayı içinde, gerek arka arkaya, gerek aralıklı altı gün oruç tutmaktır ki, bire on sevap hesabiyle, ramazanla beraber sitte orucu gibi olur.} dur.
Mekruhu: İki nevi olup, biri tenzîhen ve diğeri tahrimen mekruhtur. Tenzihen mekruh olan: Muharremin dokuzuncu veya on birinci günlerini ilâve etmeyerek, yalnız onuncu günü tutulan oruçtur. {(10) Hadîs-i şerifte: "Aşûre orucunu tutun ve öncesinden bir gün veya sonrasından bir gün daha tutarak, onda yahudilere muhalefet edin." buyurulmuştur.} Yalnız
Cuma ve yalnız Cumartesi ve bil-hassa nevruz ve mihrican günleri {(1) Nevruz, ilkbahar ve mihrican, sonbahar olduğu günlerdir ki, mecûsilere muhalefetten dolayı nehy olunduğumuz günlerdir. Zikrolunan günlerde teammüden oruç tutmak caiz olmaz. Fakat mutada tesadüf ederse, mekruh olmaz.} oruç tutmak dahi mekruhtur.
Tahrimen mekruh olan: İki bayram günleri ile, eyyamı teşrik orucudur {(2) Eyyamı teşrik, kitâb-us-salâtın bayram hükümleri faslının kurban bayramı bahsinde bildirilmiştir.} ki, senede beş gün oruç tutmak haramdır, deniliyor.
Senede zikr olunan beş günü istisna ederek, her gün oruç tutmak dahi, bundan evveli kısmından olmak üzere, mekruhtur. {(3) Buna (savmı dehr) tâbir olunur. Sahibini zayıf düşürür yahut âdet halini alır. İbadetin esası ise, âdete muhalefet üzeredir.}
Gerek farz, gerek vacip, gerek nafile oruçların visali dahi mekruhtur ki, "savmı visal" akşamleyin iftar etmeyerek, bir günün orucunu ertesi güne - ittisal ettirmek - bitiştirmektir.
Savm-ı samt: Bu dahi mekruhtur ki, oruçlu olup, susmağı ibadet itikad ederek, {(4) Amma, âdet veçhile sükûtta kerahet yoktur. Arabî durubu emsalde, sükût etmek hikmettir, onu işleyen azdır, denilmektedir.} söz söylememektir. {(5) Susarak oruç tutmak hususunda, Hazret-i İmamdan soruldukta: "Sâim olup. kimseye söz söylememektir. Savm-ı samt, bizim şeriatimizde yoktur, nehy olunmuştur"diye cevap vermişlerdir.} Hayır ve hacet olan sözü söylemek lâzımdır. Susan selâmet bulur, fakat her yerde değil.
ORUCA NİYYET:
Niyyetin tebyît ve tâyini, kendilerine şart olup olmayan oruçlar. Tebyit: Geceletmektir. Tâyin: Belli etmektir. {(1) Tebyit, bir hususu gece tedbir etmek ve geceleyin düşmanı basmak mânâlarına da gelir. Burada niyyeti geceden etmek demektir.}
Şu oruçlarda, niyyeti tebyit ve tâyin etmek şart değildir: Ramazan orucunun edası, muayyen nezir, nafilenin edası. Bu üç nevi orucun niyyeti geceden olduğu gibi, {(2) Gece guruptan sonra fecrin tulûunun evveline kadardır. Guruptan evvel ve gurup sırasında niyyet, sahih olmaz. Geceden niyyet edip, fecrin tulûundan evvel, niyyetten dönenin, rücuu her oruçta sahihtir.} gündüzün kuşluk vaktine kadar da olur. {(3) Gaye-mugayyada dahil değildir. Ve bu bapta, sahih ile mariz ve misafirile mukim arasında fark yoktur. Kuşluk vakti ki, - dahve - tâbir olunur ve - kübrâ - ile tavsif olunduğuna göre, kaba kuşluk denilir. Başlangıcı, fecrin tulûu olmak üzere şer'i - nisfun-nehar - dır. Örfî nısfın-nehar olan istiva vaktinden bir saat kadar, ve uzun günlerde daha ziyade mukaddemdir. Geceden, zikrolunan vaktin evveline kadar olan zaman - zarf-ı niyyet - olmakla, onun hangi cüzünde, niyyet vaki olursa - tulûu fecirden sonra - oruca münâfi olan bir şey vuku bulmamış olmak şartiyle, oruç sahih olur. Efdal olan, geceden niyyet etmektir. Niyyetin hakikati, yarınki orucu, kalben - kasd - etmektir. Ramazan gecelerinde, dindar bir müslüman, bundan hali olmaz. Sahur yemek dahi niyyettir. Sözle niyyet şart değil, meşayihin sünnetidir. Geceden oruca azm etmemiş olmak ve sahura dahi kalkılmamak takdirinde, niyyet gündüze yâni dahve-i kübra evveline kalır, demektir.} Ve niyyette, ramazan orucu, diye tâyin dahi lâzım olmayıp, savmı ramazan, mutlak oruç niyyetiyle ve hattâ, nafile niyyet gibi, vasıfta hata ile dahi, sahih olur. {(4) Ve ramazan ayında, başka oruç için nezir, muteber olmaz. Bunlar indelimam, mükime göredir. Misafir, başka vâcibi niyyet ederse, müstesnadır ki, savmı niyyetinden vâki olur. Nefelde ondan, iki rivayet vardır. Mariz, kavl-i sahihte misafir gibi değildir.
İndel-imameyn misafir dahi, bu bapta mukim gibidir. Muhtar olan da, budur. Nitekim, yerinde beyan olunmuştur.}
Şehri siyama göre, ramazan orucunun edası böyle olduğu gibi, sair
eyyama göre, nâfile orucun {(1) Nefelden, farz ve vacip olmayan maksuttur. Gerek sünnet veya mendup, yahut mekruh olsun.} ve günü belli olan, nezir orucunun edası dahi. böyledir. {(2) Yâni tayine muhtaç değildir. Çünkü, ramazan günleri, başka oruç kendisinde meşrû olmayan bir miyardır. Farz için tâyin edilmiş olmakla ayrıca tayine muhtaç olmadığı gibi, nezir dahi - icabı hak - ile muteber olduğu için, onda dahi o hüküm câridir. Nefel ise, onda tahsise, ihtiyaç olmadığından, niyyeti mutlaka ile husule gelir. Belli nezir, "mutlak niyyet" ile ve nefel niyyet ile sahih olur ise de, başka vâcibi niyyet ile sahih olmaz, yâni zimmetten sukut etmez.}
Şu oruçlarda niyyeti hem tebyit ve hem tâyin etmek şarttır:
Ramazan orucunun kazası, fesada uğrayan nafile orucun kazası, her nevi keffaret oruçları, hac temettü ve kıranda kurban orucu, mutlak nezir orucu. {(3) Keffaret ve kurban oruçları, yerlerinde ve nezir orucu,ileride kendi faslında beyan olunmuştur.}
Savmın vakti olan, neharı şer'î, salâtın vakti gibi - fazlalı - olmayıp müeddaya müsavi bulunduğundan "mîyâr" tesmiye olunur ki, emir olunan iş vakti onunla mukadder olup, vakit uzar ise o dahi uzar ve vakit kısalır ise o da kısalır.
Vaktin müeddaya - miyâr - olmasının hükmü: Eğer şeriat ona vakit tâyin etmiş ise, o fiil cinsinden başka bir fiilin o vakitte, vücut ve edasının sıhhati, yoktur. Ve eğer şeriat ona vakit tâyin etmemiş ise, kul için, ona vakit tâyin edilmemesidir.
İmdi, şer'î munir ramazan günlerini, ramazan orucuna tahsis etmiş olmakla, onda başka orucu nezretmek, muteber olmayıp, tutulan oruç ne niyyetle olursa olsun, ramazana masruf ve mahsup olur.
"İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar." (Bakara: 184) kavl-i kerîmince ramazanın kazası, nezri muayyeni edâdan mâdâ olan, sâir oruçlar gibi, belli vakte tâbi olmadığından, kulun ramazanın kazası için tâyin etmiş olduğu günlerde, keffaret orucunu ve nafile orucu ve kaza orucunu, başka güne nakl ve câiz olur. Kul için, bir şeyi kendine vacip etmek var, fakat şeriatin hükmünü değiştirmek yoktur.
İşte bundan dolayı, bunlarda mezahimin mevcudiyetine mebni, niyyetin tâyini lâzım gelir. {(1) Tâyinin şart kılınan müteferri meselelerdendir ki, hem keffareti ve hem kazayı, niyyet eyleyen kimse, onların hiç birine şuru etmiş olmayıp, müteneffil olur.}
Zikrolunan oruçlar için şer'an belli vakit olmamakla, o gündüzün onun için tâyini, mebdeinden olmak lâzım gelip, mebde olan fecrin tulûunu araştırmada ise, aşikâr olan müşkülâta mebni, niyyetin - bizzarûre -tebyiti yâni fecrin tulûundan evvel olması lâzım gelmiştir. {(2) İmdi zikrolunan oruçlara, gündüz niyyet eyleyen kimse, tetavvuan oruç tutmuş olup, onu itmam etmek, kendisine müstahap olur. İftarına, kaza lâzım olmaz.}
Niyyet üzerine devam ve sebat dahi, şarttır. Niyyetten gece rücu eden kimse, sâim olmuş olmaz. {(3) Fecrin tulûundan evvel, niyyetten rücu (evvelce dahi ifade olunduğu üzere her oruçta) sahih ve - niyyet rücu ile münkati - olduğundan, ramazan orucunun edasına göre, saimin o günkü iftarına, kazadan başka bir şey terettüp etmez. Meğerki, orucunu bozmadan niyyetini tecdit etmiş ola.}
Geceden edilen niyyeti, ondan sonraki - fecirden evvel yeme içme iptal etmediği - gibi, "yarın inşallah sâimim" diye, niyyete meşiyyet ilâvesi dahi, onu iptal etmez. Çünkü, bu "inşallah" istisna değil, istiane ve tevfiki taleptir.Meğer ki, hakikaten istisnayı kasd ve irade, etmiş ola. {(4) O halde niyyeti, cezmi olmamış olur. Bahirde, mesele "Çünkü, meşiyyet ancak lâfzı iptâl eder. Niyyet ise, kalbin fiilidir" diye talil olduğuna bakılırsa, meşiyyetin hakikatı dahi, kasd olunsa, niyyet bâtıl olmamak lâzım gelir. Lâkin, müellifin sözü için bir vecih vardır ki, kasdini tâlik eden kimsenin, niyyeti cezmî olmuş olmaz. Bu dahi zahirdir.}
RAMAZAN VE ŞEVVAL AYLARININ SÜBÛTU:
Arabî aylar, bilindiği üzere kamerî aylardır. Kamerî ayların sübûtu ise, ehillesi iledir.Eimme, imamın cemi olduğu gibi, ehille dahi hilâlin cemidir.
Hilâl: Yeni aydır ki, gurup vaktinde görünen ayın - yay şeklindeki -görünüşüdür. {(1) Hilâl, ayın yenisine itlâk olunduğu gibi, eskisine yâni, yirmi altıncı ve yirmi yedinci gecelerine dahi itlâk olunur. Burada maksat, yenisidir. Üçüncü geceye kadar (hilâl); ondan sonrasına (kamer) denir.}
Hava bulutlu olmadıkça, onu görmek her gören kimseye müyesser olur. Hava bulutlu bulunup, rüyet sabit olamaz ise, günleri hesaplamak lâzım geleceğinden, her kamerî ayın eveli, malûm ve mazbut olmak iktiza eder.
Kamerî aylar, gâh yirmi dokuz ve gâh otuz olmakla, her kamerî ayın iptidası, ya hilâlini görmek, {(2) Hava açık bulunduğuna göre, hangi ay olursa olsun, çok kimsenin görmesi görüp şehadette bulunmaları lâzımdır. Ramazan hilâlini, âdil olan bir kişinin dahi, görüp haber vermesi kâfidir. Nitekim, tafsil olunur.} yahut ondan evvelkinin günlerini otuza iblâğ eylemek ile, sabit olur.
Hadîs-i şerifte, ramazan hilâlini görüp sâim, ve şevval hilâlini görüp muftır olmak ve rüyet mümkün olmadığına göre, Şaban günlerini otuz olarak hesaplamak ile, emrolunduğumuzdan, Şaban sonunda, ramazan hilâlini ve ramazan sonunda, şevval hilâlini rüyet kaydinde olmak - alel-kifaye - vaciptir ki, farzi kifaye demektir.
Ramazan hilâlini görmek, mümkün olursa, ne âlâ; mümkün olmadığına göre, Şaban günleri otuza tamamlanıp, ertesi gün, ramazan orucu tutulur.
Şevval ayı dahi böyledir ki, onun hilâlini rüyet vaki olursa, bayram edilir. Rüyet mümkün olmazsa, ramazan otuz tutulur. {(1) Hadîs-i şerifte "Ayı görünce oruç tutun, yine ayı görünce bayram yapın. Eğer hava kapalı olursa şabanı otuza tamamlayın," buyurulmuştur.}
Bu bapta, yâni ne orucun tutulmasında ve ne iftarın icabında rasat ehlinin hesap ve kavillerine bakılmaz.
Ramazan, yirmi dokuz ve otuz olur. Ramazan için olan sevap, onun günlerine bakılmayarak, her iki surette bir olur.
Ramazan orucu, hicreti seniyye yılının ikincisinde, farz olup, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretleri, dokuz ramazan tutmuşlardır. Onun dördü, yirmi dokuz ve beşi, otuz olmuştur.
Rüyeti hilâl, isbatı muhtaç ise de, ramazan orucu dinî emir olduğundan, hava kapalı olduğuna göre, onun hilâlini rüyette, âkil ve bâliğ bir âdilin, ve sahih olan kavle göre - hali mestur - birinin haberi makbul olur. Fasıkın haberi, - ittifakla - makbul değildir.
Âdil: Hasenatı seyyiatına galip olandır. {(2) Adalet sıfatının, en aşağısı budur. Şart olan da budur. Adaletin hakikati: İnsanı takvaya mülâzemete, ve mürüvvete, sevk eder, bir melekedir. Şart olan onun ednasıdır ki, kebairi, sagirede ısrarı, mürüvveti ihlâl eden şeyi, terk etmektir. Ve âkil ve bâliğ olarak, müslim olmak lâzımdır. Adalet kaydi, islâmdan mugnîdir.}
Mestûr: Fıskı ve adli zahir olmamış olan, hâli bilinmeyen kimsedir.
Âdil veya mestur olan muhbiri vahit, gerek kadın {(3) Kadın muhaddere dahi olsa, ve memlûke olduğuna göre velisinin izni dahi bulunmasa, bu bapta ihbar için, belli oldukta çıkıp ihbar etmek lâzım gelir. Çünkü bu, farzdır.} yahut memlûk olsun ve gerek - mahdut fil-kazf - olup, {(4) Ehli iffete, zina iftirası demek olan, kazfi sabit olarak, onun şeri cezasını görmüş olandır ki, tevbeden sonra dahi, şehadeti makbul olamaz.} tevbe etmiş bulunsun. {(5) Tevbe etmemiş olursa, fıskı sabit demektir. Haberi makbul olamaz. Ve bu bapta, bunlardan birinin, diğerinin şehadeti üzerine dahi şehadeti kabul olunur. Sair ahkâm hakkındaki, şehadet üzerine şehadet meselesi böyle değildir.}
İhbarda, şehadet lâfzı, {(6) Şehadet: Bir hakkı, hâkimin huzurunda (eşhedü) lafziyle haber vermektir. Nasın hakkına şehadette, dâvâ sebkı şarttır. Ve hâkimin hükmü lâzımdır. Rüyete ait ihbar, şehadet şeklinde olmadığından, ramazan hilâlini gördüğünü, adaleti zahir bir kimse, hâkime ihbar ederken, hâkimin huzurunda bulunup işiten kimseye, hâkimin hükmüne hacet olmayarak, oruç tutmak gerekir.} dâva ikamesi dahi şart değildir.
Dâvanın sureti: Vekâleti muallâka iddiası, yahut müeccel deyn dâvası üzerine olur. Vekâleti muallâkada, bir kimse, başka şahsın borçlusu aleyhine "Ramazan (yahut) Şevval olduğu gün alacaklı, deyni almağa beni vekil etmiştir" diye dâva edip, borçlu ise, deyni ve vekâleti ikrar ve Ramazan veya Şevvalin girdiğini inkâr eylemekle, rüyeti hilâl şahitleri şehadetlerini edâ ederler. Müeccel deyn meselesinde dahi bir kimse başkası üzerinde ramazan ayının hulûlüne değin, müeccel deyin dâva edip, müddea-aleyh dahi, deyni mukir, ve ramazanın hululünü münkir olmakla, müdde-i ramazan hilâlinin görüldüğüne dair, şahit ikame eyler. {(1) Ramazan dahi, zımnen sabit yâni, hükme dahil olmuş olur. Tahtâvî der Kİ, buna hâcet, Hazret-i İmam mezhebine göredir. Bu hususta, müşârünileyhten hilâf dahi mervidir. İmameyn mezhebi üzere, bu tekellüfe hâcet yoktur. Çünkü, dâvâ olmasa-dahi müşârünileyhimada, şehadet kâfidir.}
Fıtır bayramına nef'i ibat teallûk etmekte olduğundan, hava kapalı olduğuna göre, şevval hilâlini rüyette, dâva şart olmasa da, lâfzı ve şehadet nisabı şarttır.
Şehadet lâfzı: Şehadet ederim ki, diye haber vermektir.
Şehadet nisabı: Mükellef müslim olup, - mahdut fil-kazf - olmayan âdil iki hür erkek yahut aynı vasıfta, bir hür erkek ile, iki hür kadındır.
Mezkûr şehadet, cariye azadı ve zevce talâkı hakkındaki şehadetler gibi, hasbî şehadet olduğundan, nâsın hukukuna şehadette olduğu gibi, bunda sebkı dâva lâzım olmaz.
Cariye kendinin azadını {(2) Amma, kölenin azadına şehadette, onun iddiası şarttır.} ve zevce talâkını dâva etmese dahi, şahitler hâkimin nezdinde - hasbeten lillâhi - şehadet ederler. Hem şahit, hem müddei, bulunurlar.
Hava açık olduğuna göre, gerek ramazan, gerek Şevval hilâlinin görüldüğünün sübutu için, büyük topluluğun şehadeti lâbüddür. Çünkü, mukteza mevcut ve mâni mefkuddur. Ancak, büyük topluluğun, miktarı, mekânların ve vakitlerin ihtilâfı ile muhtelif, ve sıdk hususunda, nass mütefâvit olduğundan, adet ile mukadder olmayıp, reyi imama bağlıdır.
Sair kamerî ayların sübutu dahi böyledir ki, hava kapalı ise, nisabı şehadet, {(3) Bundan ramazanın sübûtu müstesnadır ki, onda lâfz ve şehadet nisabı şart olmayarak, âdil bir kimsenin ihbarı kâfidir.} açık ise, cemi azimin şehadetleri, lâzımdır. {(4) Cemi azîmin haberlerinde, islâm meşrut olamaz. Tevatürde, nâkillerin Fıskı şöyle dursun, küfürleri bile aranmaz.}
Lâkin, hava açık olduğunda dahi, şehadet nisabının kifayet ve makbuliyyeti, Hazret-i İmamdan mervî olmakla, - zamanımızda - nasın ehille gözlemek misilli umurdaki tekâsüllerine mebni, cemi azimi şart kılmakta, azim güçlük olacağından, mezkûr rivayet ile amel olunmak gerektir.
Bulutlu havada, köylük yerde ramazan hilâlini gören bir kimse, sözüne inanılırsa, orada ne vali, ne hâkim bulunmamak zaruretine mebni, nas - müstakillen - onun sözüyle ramazan tutarlar. Şevval hilâlinin niyetini, iki âdil kimse, ihbar ederse, bayram dahi edebilirler.
Ramazan hilâlini kapalı havada yalnız hâkim görmüş olmak suretinde, tarafından bir nâip nasb edip, ona hükm ettirmek ve yahut doğrudan doğruya nâsa, emr etmek arasında serbesttir.
Bayram hilâlini rüyet, böyle değildir, onda gören yalnız hâkim olmak suretinde, ne kendisi bayram edebilir, ne de bayramı ilâm eyleyebilir.
Bir âdil kimsenin yahut - ahvali mestur - birinin ihbariyle sabit olan ramazanın günleri otuza tamamlanıp, hava dahi açık olduğu halde. Şevvalin hilâli rüyet olunmasa, fıtır helâl olmaz, ve ramazanın şahidi tâzir olunur.
Bu surette, ramazan nisabı şehadet ile sabit olmuş bulunmak takdirinde, fıtrin helâliyyetince, tercih muhtelif ise de, esah olan helâliyyettir.
Nitekim, ramazan günleri tam, ve hava kapalı olmak suretinde, fıtır - ihtilâfsız - helâldir. Ramazanın sübutu, gerek bir şahidin ihbariyle ve gerek nisabı şehadet ile, vuku bulmuş olsun.
Ramazan hilâlini yahut Şevval hilâlini yalnız görüp ihbar etmekle sözü, hâkim tarafından reddolunmuş olan, {(1) Reddolunmak, havanın açık veya kapalı olması arasında, fark olmamak üzere, o kimsenin ya nefsine veya infiradına mebni olur. Nefsine mebni olmak, fıskına veya galâtına binaen, kavli merdud olmaktır ki, havanın bulutlu olması suretinde olur. İnfiradına mebni olmak, gören müteaddit olmadığına binaen, reddolunmaktır ki, havanın açık olması suretinde olur. Şer'î delil ile, red demektir.} mükellef için {(2) Ve keza kendini musaddık olan sadıkîne ihbar etmekle, ona dahi savm lâzım gelir. O dahi iftar etmez. Ederse de, keffaret lâzım gelmez.} saim olmak yâni, ramazan hilâlini gördüğü için, orucunu tutmak, {(3) Kavli reddolunmamak suretinde, saim olmak evlâ tarikiyledir.} ve Şevval hilâlinin rüyeti suretinde, orucu bozmamak lâzımdır. Çünkü, birinci surette o kimse "Sizden kim ay'ı görürse orucu tutsun"kavl-i kerîminin
hükmü altında bulunarak, savm ile mükellef - olduğu gibi, ikinci surette dahi"Orucunuz herkesin oruç tuttuğu, bayramınız da herkesin oruç bozduğu gündür." hadîs-i şerifi hükmünce yine oruç ile mükelleftir. Tutmaz ise, kaza lâzım gelir. {(1) Keffaret, şüpheye mebni, ne ona ve ne onun musaddık ve mutabii bulunan sadikine lâzım gelmez. Çünkü, birinci surette, red şüphesi olduğu gibi, İkinci surette dahi, o gün onlarca, bayram günü olmak şüphesi vardır. Keffaret ise, şüphe ile mündefîdir.
Hilâli gören, hâkim nezdinde kavli merdut olmazdan evvel, iftar etmiş olmak suretinde dahi, meselenin hükmü, racih kavle göre, yine budur ki, yalnız kazâ lâzım gelir, keffaret lâzım gelmez. Ve keza, hâkim nezdinde şehadet etmeyerek, saim olup, sonra iftar etmiş olmak suretinde dahi, keffaret lâzım gelmez. Çünkü, onun gördüğü hilâl değil, hayal olmak muhtemeldir. Mervidir ki, Hazret-i Ömer (radiyallahu teâlâ anhu), "Ben hilâli gördüm diyen bir kimsenin kaşları su ile mesh edilmesini emr etmiş ve ondan sonra: Hilâl nerede? diye sualine, o kimsenin: Kaybettim, diye cevap vermesi üzerine: Senin kaşlarından bir beyaz kıl kalmış idi, sen onu hilâl zanneyledin, buyurmuştur. Amma, kavli kabul olunduktan sonra, iftar edene, nefsinde fâsık dahi olsa, keffaret lâzım gelir. Bu mesele dahi, delâlet ettiği üzere, geçen talil, ramazan hilâli meselesinde zahir olup, fıtır hilâlini görme meselesinde, keffaretin sukutuna illet, ona göre o gün, bayram günü demek, olmaktır.}
Kamerin güneşten, nur istifade eylemeğe başlaması, arzın etrafının ihtilâfiyle muhtelif ise de, Savmın lüzumunda, metaliin ihtilâfına itibar olmayıp sübuten esbaka itibar olunacağından, bir beldede ramazan sabit olduğu gün, sair beldelerde dahi, ramazan demek olmakla, o belde hilâlin sübutu, icap tarikiyle - ki, şehadet ve istifaza-i haber tarikidir - kendilerine vasıl olan, diğer belde ahalisi, yirmi dokuz tutmuş olurlar ise, bir gün kazâ ederler. {(2) Bir belde ahalisi, ramazan hilâlini görüp, yirmi dokuz gün saim ve başka belde ahalisi, kezalik rüyet edip, otuz gün saim olsalar, yirmi dokuz gün saim olan belde ahalisine, bir gün kazâ etmek, lâzım olur mu? El-cevap: Olur.}
Ramazan ayı perşembeye gelip, arefe günü {(3) Zilhiccenin dokuzuncu günü ismidir. Ramazan bayramından bir gün evvele itlâki avamîdir.} dahi, perşembeye gelse, o gün, arefe günüdür, adha günü değildir. Hattâ, Hazret-i Alinin (R.A.)"Kurban gününüz oruç gününüzdür." kavline itimaden, o gün kurban câiz olmaz. Hazret-i müşârünileyh ihtimal ki, o seneyi irade buyurmuştur. İlelebet böyledir, demek istememiştir.
YEVMİ ŞEK:
Kapalı havada, Şabanın yirmi dokuzundan sonra gelen gün, yevmi şektir ki, ramazan hilâlinin görülmemesi sebebiyle, şabanın kemali 30 veya noksanı 29 olması, muhtemel olduğundan dolayı, halin hakikatine, ilim ve cehl kendisinde müsavi olan yâni, ramazan veya şabandan olduğu bilinemeyip şüpheli bulunan gün demektir.
YEVMİ ŞEKTE ORUÇ:
Yevmi şekte oruç tutmak, ramazan niyyetiyle yahut başka vacip niyyetiyle olursa, mekruhtur. {(1) İkincinin keraheti, birincinin mâdûnudur. Ebi Yûsuf mezhebi üzere, cumanın sıhhatinde şek olunmak suretiyle kılınan, cumanın zuhurunda, farza niyyet olunmak ile, bunda farza niyyet olunamamak arasındaki fark, namazın vakti zarf, ve orucunki miyar olmakla, salâtta tâyin lâzım olmasındandır.}
Niyyeti tâyin etmeyip te: O gün ramazan ise, farz ve değil ise, vacip yahut nafile olarak oruçluyum, diye farz ile vacip yahut farz ile nafile veya vacip ile nafile arasında tereddüt eylemek suretiyle, saim olmak dahi. - min vechin - farza veya şebihine niyyet demek olduğundan, mekruhtur. {(2) Dürr-ü Muhtârdan anlaşıldığına göre, farzı tayin ederek, veya tereddütlü bırakarak farz ile nafileye, niyyetin keraheti tahrîmi, ve vacibe niyyetin keraheti, tenzih'dir. Ve bu keraheti tenzihiyye, mukim hakkındadır. Müsafirin başka vacibiniyyet etmesinde, kerahet dahi, yoktur.}
Yevmi şekin orucundan bizi nehy eden hadis-i şerife nazaran: "Şehri siyamı, ondan evvel bir veya iki gün oruç tutarak istikbal etmeyin" buyurulmuş olduğu cihetle, yevmi şek ile beraber, ondan yalnız bir gün evvel oruç tutmak dahi, mekruhtur. {(3) Bunlarda vechi kerahet mercii, nastan bilmeyenlerin onu ramazan orucuna ziyade edilmiş olmak zanniyle, orucu itiyat etmeleridir. Sureti - âhîrede kerahetin, bir veya iki gün orucuna inhisarı, mezkûr karşılamanın, yalnız şabanda yahut hem recepte, noksan olmak tevehhümüne mebnidir ki, onlarla ramazan günlerini telâfi için, ihtiyat edilmek zanında bulunuyor.
Tahrîmen kerahetin vechi, Bahrin beyanına göre, ehli kitaba teşebbühtür ki, onlar kendi oruçlarına ziyade etmişlerdir. Oruç âyetindeki "Sizden öncekilere farz kılındığı gibi" kavl-i kerîmiyle mübeyyen olan mümaselet, asıl vücupte olmayıp ta. hem de miktar ve vakitte olduğuna göre, tefsirlerde denilmiştir ki, Nasara ramazan orucunu, sıcak ve soğuğun şiddetinden kurtarmak maksadiyle, güneşin Hamel burcuna inmesi zamanına tahvil edip, bu tahvile, ve âlâ kavlin, dûçar oldukları kırana, keffaret olmak üzere, ona yirmi gün ziyade ettiler. Yehûd ve Nasaranın oruçları ve Kasaranın oruçları ve bayramları hakkında, ebil-fidâ tarihinde malûmat vardır}
Hadis-i şerifte nehy, bir ve iki gün ile, mukayyet bulunmuş olduğundan, ondan ziyade saim olmakta, kerahet olmayacağına işaret olduğu gibi, yevmi şek orucu, tetavvu orucu itiyat olunan güne müsadif olmak suretinde, kerahet olmayacağına dahi, sarahat vardır.
Kerahet olmamak için, havas işi olmak üzere, bir suret daha kalmıştır ki, o da o gün ramazan niyyeti olmayarak, mahza nafile oruca niyyet eylemektir. {(1) Yevmi şek orucunun keyfiyyetini bilen, havastan ve bilmeyen, avamdandır. Havas dahi, onu avamdan, gizli tutarlar. İmam ebî Yûsufu yevmişekte, Harun Reşidin kapısı önünde siyah sarık, siyah elbise ile, siyah eğerli, siyah at üzerinde olarak, nâsa iftarı üfta ederken görüp: Sen dahi muftır mısın? diye sual eden, Esed binAmra, imam, bana yaklaş deyip, o da yaklaştıkta: Ben saimim; diye kulağına söylediğini, hikâye etmiştir. Siyah elbise, Abbasîler devletinin şiarı idi.}
İşte bu üç surette, yevmi şek orucunda kerahet olmayıp, mekruh ve gayr-i mekruh, niyyet için, zikrolunan vecihlerde, o günün ramazan olduğu zâhir olursa, tutulan oruç ramazandan olmak üzere, sahibine kifayet eder. {(2) Çünkü, asıl niyyet mevcuttur. O da ramazan için, kâfidir. Kifayet, mekrûh olan niyyetin veçhinde, kerahetle ve gayr-i mekruh olan vecihte, kerahetsizdir.} O bunun ramazandan olmadığı zâhir olursa, tutulan oruç, maksatsız nafile oruç olmuş olur.
Yevmi şekte, savm ile fıtır arasında niyyet eden yâni, ramazan ise oruçlu, ve değil ise, oruçsuz, olmak üzere niyyetlenen kimse, savmı kasd etmiş olmadığı cihetle, oruçlu değildir. {(3) Nitekim, yarın davete gider yahut öğle yemeği bulur ise, muftır, yoksa saim olmak üzere, niyyet eyleyen kimse dahi, sâim değildir.} Binaenaleyh, yevmi mezkûrun ramazan olduğu, zâhir olur ve kimse niyyeti, şer'î gündüzün yarısı olan, duhâ vaktinden evvel - sureti kat'iyyede - tecdit eylememiş bulunursa, onu kazâ etmek, lâzım gelir.
MUFTIRAT (ORUCU BOZAN ŞEYLER)
Savm ki, muttekinin licamı ve ebrar ile mukarrebinin riyazidir. (Licâm - dizgin, riyâz - bahçedir). Cevherede beyan edildiği üzere, savmı umûm ve savmı husus ve savını hususul-husus olmak üzere, oruç üç derecedir.
Umumun savmı, nefs-i muftırattan menetmektir.
Hususun savmı, muftırattan men ile beraber, sem'i ve basarı ve lisanı ve eli ve ayağı velhâsıl cemi-i cevarihi, günahlardan meneylemektir.
Hususul-hususun savmı: Kalbi dahi, âdi duygu ve dünyevî düşüncelerden uzak tutup, onu mâsivadan külliyyen menetmektir.
İftar, savmın şer'î hakikati olan, hususî imsakin zıddı olmakla, muftirat lâfzından, imsak mukabili olan şeyler mânâsını kasd ederek, iftarı, hem bâdel-imsâk ifsada ve hem imsaksizliğe şâmil kılacağız.
İftarın, ramazan orucuna yahut sair oruçlara teallûku, ve amd yahut hata suretiyle vukuu ve bir özre mebni olup olmaması ve muftırın nevi itibariyle, levazımı dahi, muhteliftir ki, kiminde yalnız kazâ ve kiminde, hem de keffaret, yahut fidye veyahut gündüzün bakiyyesini, imsak lâzım gelir.
(Muftırat) yiyecek, içecek tenavülüne ve bilfiil cinsî münasebat icrasına münhasır değildir. Gerek gıda, gerek devâ nevinden olsun, ekl ve şürb etmek ve hattâ, ne gıda ve ne devâ olarak, yenilmeğe ve içilmeğe salih olmayanı yutmak, orucu bozduğu gibi, hukne nevinden her hangi bir şeyin dahile sokulması ve boğaza yahut genize âtideki beyan veçhile bir şey vusulü dahi, orucu bozar ve ifsat eder.
İhtilâm müstesna olmak üzere, cinsî münasebet olmadan meninin inmesi dahi, savmı ifsat eder.
İstikae dahi, istimna gibi orucu müfsittir. (İstikae, kusmak ve istimna, meni getirmektir.)
Muftırattan olup ta, nisyana iktiranından dolayı orucu nakz ve ifsat etmeyen, ve muftirattan olmayıp ta, bâzı içtihat veya tevehhüme mebni, muftır sanılan şeyler dahi olmakla, evvelâ onlar, ve sonra (kazayı mucip) olan muftırlar, zikrolunur.
ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER:
Şunlar orucu bozmaz:
1 - Unutarak yemek,
2 - Unutarak içmek,
3 - Unutarak vika' (cima)
4 - Unutarak hem yeme, hem içme, hem de vika' yâni aynı günde üçünü de işlemiş olmak.
İnsan oruçlu olduğunu unutabilir. Unutarak yemek hakkında, Nebiy aleyhissalâtü vesselâm:
"Oruçlu eğer unutarak bir şey yerse o yediği kendisine Allahın bir ikramıdır." buyurmuş olduğundan, ona kazâ yoktur. İçmek dahi, yemek gibidir. Vika' dahi, bu makamda yemek ve içmek gibidir. "Çünkü o yemek ve içmek gibi bedenin arzularındandır." Hem de diğer hadîs-i şerifte "Kim unutarak oruç yerse ona ne kaza gerekir, ne de keffaret." buyurulmuştur ki, muftıratın kâffesine şâmildir. Orucunu hatırlarsa hemen bırakır ve oruca devam eder.
Unutarak orucunu bozan kimse, savmını itmama kadir ise, gören kimseye, onu ihtar etmek lâzım, ve ihtarı terk mekruh olup, orucu itmama kadir olmayana ise, görüp ihtar etmemek, evlâdır.
5 - Mes ve oynaşma veya öpmek ile değil de, mücerret nazar veya tefekkür ile inzal vaki olmak. {(1) Bundaki ve altıncıdaki kayıtların fevaidi, âtideki babta zahirdir. Onunotuzuncusuna bakınız.}
6 - İnzalsiz öpmek. {(2) Takbilde ve mes ve oynaşmada, meninin gelmesi, savmı müfsit ise de, herhalde mezinin gelmesi, yalnız nazar ve tefekkür ile, gelen meni gibi, savmı müfsit değildir. Nitekim, kazâyı mûcip olan müfsidatın otuzuncusunun hamişine nakl edilmiştir. Mekruhlara da bakınız.}
7 - Uyuyup ihtilâm olmak.
8 - Cünüp olarak sabahlamak ve hattâ, o gün veya günlerce cünüp kalmak. {(1) Çünkü, âyet-i kerime, siyam gecesinde mübaşeretin cevaz ve helâliyyetini natık olup, geceleyin yâni, fecrin tulûunun evvelcesine değin, mübaşeretin cevaz ve helâliyyeti ise, guslün - zaruret olarak - fecrin tulûundan sonraya kalmasını, istilzam eder. Hadîs-i şerifte dahi cünüp sabahlayanın gusl ederek, oruca devam edeceği buyurulmuştur.}
9 - Ağıza gelen balgamı yutmak.
10 - Burnu içine gelen akıntıyı, çekip yutmak. {(2) Ağızdan çıkan tükrük dahi, ağızdan ayrılmadan, yutulursa, çeneye doğru iplik gibi, inmiş bile olsa, orucu bozmaz. Lâyık olan, onu mendile almaktır.}
11 - Suya dalıp kulağına su kaçmak. {(3) Bir kimse, oruçlu iken, kulağına bir çöp sokup karıştırsa, orucu bozulmaz.}
12 - Kendi sun'u olmayarak, boğazına duman girmek. {(4) Kendi sun'u ile giren duman, orucu bozar. Nereden girerse girsin. Eğer udve anber dumanı ise, - içilen tütün gibi - ona keffaret lüzumu bile baîd olmaz.}
13 - Boğazına toz girmek. {(5) Çünkü, bunlardan korunmağa imkân yoktur. Ağzını kaparsa, burnundan girer. Kömürcülük ve kalburlayıcılık gibi, toz yutmak, işinin iktizası olanın hükmü, bundan malûm olur ki, onların oruçları fasit değildir.}
14 - Boğazına sinek kaçmak.
15 - Ağzına aldığı ilâcın, tadının eseri boğaza vâsıl olmak. {(6) Bunlar, sakınılması mümkün olmamakla, orucu ifsat etmez. Bir kimse, ramazan günü saim iken, dişi ağrımakla, ağrıyı teskin için, dişine karanfil koyduktan sonra, hâsıl olan salya içine kaçsa, lâkin karanfil dahil olmasa, orucu fasit olur mu? El-cevap: Olmaz. Karanfil hataen boğaza dahil olup yutsa, savmı fasit olup, kazâ lâzım gelir olduğunu dahi, bundan sonra (Ali efendi) tasrih etmiştir. Gözünden akan yaşlar, yüzünden gelen terler, burnundan akan kan, yağan yağmur, veya kar, bunlardan ağzını yumarak ihtiraz üzere olmak, mümkün olmakla, bunlar oruçlunun ağzına kaçar ise orucu fasit olur. İsteyerek yutarsa, keffaret dahi lâzım gelir.}
16 - Dizleri arasında, sahur artığı olarak kalan ve nohut tanesinden küçük olan şeyi yutmak. {(7) Onu yutmuş veya çiğnemiş olmak, müsavidir. Yutmak kasdi olup olmamak dahi müsavidir. O kadar az şey, diş arasında kalabilir. Ve onu yutmak, insanın kendi ağzı içinde olan, salya ve tükrüğü yutmak kabilinden olur. Kalan şey, nohut tanesi kadar ise, onun yenmesi, savmı müfsit olmak, - âtide mezkûr olduğu gibi - nohut tanesinden küçük olarak, diş arasında kalan şeyi, ağzından çıkardıktan sonra yemenin, savmı müfsit olduğu dahi, mültekada, ve - bilâ hilâf - yalnız kazayı mucip olduğu şerhi, mecmâda mezkûrdur.}
17 - Ağız haricinden, susam tanesi kadar bir şeyi alıp, ağızda tedricen azalarak yok olacak ve boğazda tadı bulunmayacak veçhile çiğnemek. {(1) Çiğnemek kaydi, yutmaktan ihtirazdır ki, hariçten ağıza alınan şey, küçük dahi olsa, onu yutmak orucu müfsittir. Keffaretin vücubunda musahhah iki kavil vardır. Müellif onu, keffareti mucip olan müfsitler arasında zikretmiştir. Babında gelecektir. Bu hususta - Savmın ifsadı - ile - salâtın ifsadı - mütehalifül-mânâdır.}
18 - İhlile (sidik yoluna) ilâç akıtmak.
19 - Bıyık yağlamak (saim için mekruh bile değildir).
20 - Kendi kendine - çok dahi olsa - kusuntu gelmek.
21 - Gelen kusma, geri gitmek!
22 - Parmak salıp, azıcık kusma getirmek.
23 - Ağıza - az miktarda - getirilen kusuntu geri gitmek, yahut geri alınmak.
Kitab-ut-tahârede - malûm olduğu üzere - kusmanın çokluğu, ağzı doldurmak ve azlığı, o miktarda olmamaktır. Hadîs-i şerifte: "Elinde olmayarak kusan oruçludur. Ona kaza gerekmez. Fakat kasden kusan o günü kaza etsin." buyurulmuştur.
Kusmak ağız dolusu olup, olmamak ihtimaliyle, avdet ve iade suretlerini muhtemeldir. Bu muhtemel suretlerden, ağız dolusu istikae ile, ağız dolusu gelen veya getirilen kayi iâde suretlerinden maadasında, oruca halel gelmemek, - mecmuun aleyh veya kavli muhtar - dır. Ağız dolusu kusma icmâ ile savmı müfsit olduğu gibi, gerek tabiî kusma ve gerek zorla kusma ile gelen, ağız dolusu kusuntuyu iâde dahi icmâ ile orucu müfsit olup, ağız dolusu olmayan kusuntunun iâdesi suretinde, iki rivayet vardır. Doğrusu ifsat etmemektir.
24 - Hacamat olmak.
25 - Sürme çekmek.
26 - Gıybet etmek. {(2) Giybet ki, insan çekiştirmektir. Hali bilinmeyen kimsenin gıyabından, onu kederlendirecek söz söylemektir. Orucun sıhhatine değil, sevabına dokunur. Söylenen söz doğru ise, gıybet, yalan ise, iftiradır. Onun günahı daha ziyadedir. Günahı alenî işleyenin ve zalimin yaptığını söylemek gıybet sayılmaz.}
27 - Orucu bozmağa niyyet eylemek (çünkü fiil yoktur).
ORUCU BOZUP KAZAYI GEREKTİREN ŞEYLER:
Her oruç ki, ibadettir. {(1) Bu kayıt, şeriatın nehy ettiği oruçtan sakınmak içindir ki, menhi olan günlerin orucu, başlamak ile vacip olmaz.} Başlamak ile vacip olup, bozulmasına kazâ terettüp eder {(2) Üzerinde, kazâ yani, oruç borcu var zanniyle, kazaya niyyet ederek, oruca başlamış olan kimse, borcu olmadığı anlaşılmakla, başladığı orucu bozabilir. Ve hiçbir şey lâzım gelmez.} ki, faite hususunu tedarik etmektir.
Başlanan oruç ramazan orucunun edâsı olmak suretinde, keffareti mucip olan müfsidat, bundan sonra belli olmak üzere, burada yalnız, kazayı mucip olan müfsidat zikrolunur ki, gerek ramazanın edâsına ve çerek kazasına, gerekse sâir oruçlara teallûk etmiş olsun.
Ramazan orucuna tealûk etse de, muftır olup keffareti mucip olmayan şeylerin hükmü budur ki, kendisinde, besleyicilik yahut o mânâda olan sağlayıcılık veya eğlendiricilik veya sevindiricilik olmayan,veyahut olsa da, özre mukarin olarak yahut dikkatsizlikle, sâimin içine veya dimağına isal eylediği şey, ve haceti temin hususunda kemali ihtiva etmeyen şey, muftır, ve kazayı muciptir. Ancak keffareti icap etmez.
1 - Çiğ pirinç yemek (çiğ et yemekte, keffaret lâzım geleceği âtide zikredilmiştir).
2 - Sade un yemek.
3 - Sade yoğrulmuş hamur yemek.
(Ne unu olursa olsun, {(3) Yâni gerek buğday veya arpa ve gerek darı ve mısır ve çavdar veya pirinç unu olsun. Lâkin leblebi unu sade dahi olsa, onun yenmesinde, keffaret lâzım gelir.} sade olmayıp ta, yağ veyahut bal veya pekmez veya şeker ile, karışık olursa, keffaret dahi lâzım gelir).
4 - Defaten, çok tuz yemek. {(1) Eğer, birkaç defada yerse, ilk defa az miktarda yenilen ile, oruç bozularak, kazâ ve keffaret lâzım gelir.}
5 - (Kilermeni) nin gayri olan toprağı itiyat etmeyerek yemek. {(2) Çünkü, gıda olmadığı gibi, deva dahi değildir. Yemeyi, itiyat etmiş olsun olmasın, kilermeni yemiş ise, keffaret lâzım gelir. Çünkü, kilermeni, deva olmak üzere, yenilir. Aş yeren kadınların, kil yahut kül veya kömür yemelerine dahi, keffaret lâzım geleceği, itiyat kaydından anlaşılır.}
6 - Çekirdek yemek. {(3) Maksut, kiraz ve zeytin çekirdeği gibi, ekli mutat olmayan çekirdektir. Kaysı ve şeftali çekirdeği gibi, gıda ve tedavi için, yenilmesi mutat olanına, keffaret dahi lâzım gelir.}
7 - Pamuk ve kâğıt gibi, yenmesi mutat olmayan şeyi yutmak.
8 - Ayva gibi, olmadan evvel yenmeyen şeyi, ham ve çiğ olarak ve tuzlamayarak yemek.
9 - Henüz lübbü (özü) olmayan taze cevizi yutmak. {(4) Çağla bademinin, öz peyda etmiş olanını yutmağa keffaret lâzım gelir. Çünkü, onu kabuğu ile yemek mutattır. Lübbü yok ise, tazesi ve kurusu müsavi olmak üzere, yalnız kazâ lâzım gelir.}
10 - Kuru cevizi (kuru fındık ve fıstık ve bademi) dış kabuğu ile yutmak. {(5) Cevizi kabuğu ile beraber çiğnemek ve çiğnentiyi yutmak suretinde keffaret lüzumunda, ihtilâf olunup, fukaha meşayihinin ifadelerinden anlaşılan: Eğer saimin boğazına, önce kabuk vâsıl olmuş ise, keffaret lâzım gelmemek ve öz, evvel vâsıl olmuş ise, keffaret lâzım olmaktır.}
11 - Velev zümrüt olsun, taş veya demir yahut bakır veyahut altın veya gümüş yahut toprak yutmak.
12 - İhtikan yapmak.
13 - Burnuna ilâç çekmek. {(6) Hüküm ilâca mahsus olmayıp, su dahi istinşak olunarak, genize vâsıl olursa, oruç bozulur. On sekizinciye bakınız. Enfiye çekenlerin, onu çekmeleri tütün içmek gibi, keffareti mucip olan kâmil iftardır.}
14 - Boğazına huni ile, birşey akıtmak.
15 - Kulağı içine yağ damlatmak.
16 - Ağzındaki - boyalı ibrişim gibi bir şeyin boyası ile, rengi değişmiş olan - tükrüğünü yutmak.
17 - Boğazına yağmur veya kar kaçıp, onu kendi sun'u ile, yutmamış olmak. {(7) Eğer kendi sun'u ile yutmuş ise, keffaret lazım gelir. Savını müfsit olmayanların, on beşincisi hamişindeki meseleye bakınız.}
18 - Mazmaza veya istinşak suyu, boğazına veya genzine kaçarak, hataen iftar etmiş olmak. {(1) Hadîste merfu olan, hatanın uhrevî hükmüdür. Hissen mutahakkak olan, sureti ve bir de dünyevî hükmü değildir.}
19 - Oruçlu, uyurken birisi onun ağzına su akıtmak. {(2) Uyuyanın uyku sırasında su içmesi gibi muftır, onun içine vâsıl olmuştur. Uyuyan, unutan hükmünde olamaz ki, iftar etmemiş olsun. Çünkü, besmeleyi unutanın zebihası yenir. Zira ki, şâri' onu zâkir menzilesine tenzil etmiştir. Mecnunun ve naimin zebihaları ekli olunmaz. Mademki, bazı ahkâmca aralarında, böylece fark vardır. Birinin hükmü, delîl olmadıkça, diğeri üzerine câri olamaz. Delîl ise, mevcut değildir.}
20 - İkrah edilerek, iftar etmek. {(3) Velev ki, ikrah zevcesi tarafından vuku bulmuş olsun. Tenasül uzvunun intişarı, uyuyanda dahi, tahakkuk ettiğinden, mutavaate delîl olamaz. Bu temsil, ikrahın kâmil ve noksan kısımlarının, bu hususta müsavi oldugrunu göstermektedir. İkrah haramı, mübah kılamaz ise de, şüphe İrasına mebni, keffareti defeder.}
21 - Kadın - ikrah ile - mevtua "Cinsî münasebette bulunmuş" olmak. {(4) Hani kadıncağızın orucu - cebren vatı suretiyle - bozulmak. Duhulden sonra mutaveatı olsa da, o mutaveat, savmının ifsadından sonra olduğundan, keffareti mucip olamaz.}
22 - Kadın uyurken, - vatı - olunmak yahut kadın geceden oruca niyyet etmişken, {(5) Bu kayıt ile takyit, şunun içindir ki, eğer geceden oruca niyyet etmeyerek, gündüzün mecnun olsa, keffaret lâzım gelmemek, evlâdır.} kendisine gündüzleyin, cunûn târi olduktan sonra, - vatı - olunmak, {(6) Zikrolunan iki surette, kadının ramazan savmına cinayeti olmadığından, keffaret lâzım değildir.} ve ondan sonra ifakat bulup, mevtualığmdan haberi olmak. {(7) (Vatı olunmaktan) sonrası mülteka şerhinden alınmıştır.}
23 - Cariye - velev ki gayrin menkuhası olsun - hizmetinden hastalanmaktan korkarak, {(8) Mücerret tevehhüme itibar olunmadığından, zannın galebesi mertebesine yükselmiş olan, korku maksuttur.} iftar etmek. {(9) Görülüyor ki, bu mesele efendisinin kahrı altında, mâzûr olan cariye hakkındadır. Nitekim, keffarete, ve onu zimmetten iskat edici şeye dair olan, fasılda dahi mezkûrdur. Rençber ve hammal gibi, nefes tüketen, ahara meselenin hükmü, şâmil değildir. Lâkin, . Kuhistânîden naklen denmiştir ki, Hür olan hizmetçi yahut köle veyahut ağır işlerde çalıştırılan kimse, hararetin şiddetinden, helâktan korkmak suretinde, yemek pişirmekten veya çamaşır yıkamaktan, takatsiz kalan kadın veya cariye gibi orucu bozabilir.}
24 - Dişleri arasındaki, nohut tanesi kadar kalan şeyi yemek.
25 - Ağız dolusu kusmak.
26 - O kadarca gelen veya getirilen kusuntuyu mideye iâde etmek.
27 - Kendi sun'u ile, içine veya genzine duman ithal etmek. {(1) Kendi sun'u olmayarak dahil olan duman, müfsit olmadığı gibi, müfsit olan ithale, keffaretin lâzım olmaması dahi, ithal olunan duman, ud ve anber ve içilen tütün dumanı gibi, nefi tedavi veya zevklenmek ve eğlenmek için, istimal olunmuş olmamak kaydiyle mukayyettir.}
28 - Fecir tulû etmişken, onan tulûunda şek ederek sahur yemek, yahut cinsî münasebette bulunmak. {(2) Bunda şüpheye mebni, keffaret lâzım gelmez. Zira şüphe keffareti defeder. Çünkü, o kimse işi, asla bina etmiş olmakla, cinayeti kâmil olmamıştır. Asıl ise, gecenin bekasıdır. Şu kadar ki, - şek halinde - tesebbüt ve ihtiyatı terk etmemek gerek iken, terk etmiş olmak vebalinde bulunmuş olur. Oruç yemek günahını kazanmış olmak. Eğer, fecrin tulûu tebeyyün etmediyse, kazâ dahi lâzım gelmez.}
29 - Güneş bâki olduğu halde, gurup etti zanniyle iftar etmek. {(3) Bu bapta asıl, neharın bekası olduğundan, şek kâfi değil, zan lâzımdır. Keffaretin lüzumsuzluğu, keffareti defeden, şüpheye mebnidir. Dürr-ü Muhtârda der ki, nitekim, iki kişi guruba ve iki kişi ademi guruba şehadet edip, isbatın şehadetine itimaden iftar eyleyen kimse ademi gurubun tebeyyünü suretinde, yalnız kazâ eder. Bu hal, eğer fecrin tulûu hakkında vaki olsa, hem kazâ ve hem keffaret eyler. Çünkü, delil isbat için olup, nefiy için olmadığına mebni, nefiy şehadeti isbat şehadetine muarız olamaz iken, o kimse, nefiy şehadetine itimat ile, teaddide bulunmuş olur.}
30 - Tafhiz (uyluğa sürüştürmek), yahut tabtin (karına sürüştürmek), veya lems (aza ve cevarih ile dokunmak) veya takbil (öpmek) ile yahut (münasebetsiz olarak) el ile inzâl olunmak. {(4) Bunlarda cinayet kasır olmakla, kazâ lâzım gelir. Keffaret lâzım gelmez. Zevcesini öpmekle, menî inzalinde bulunan saimin, orucu bozulur. Yalnız öpmekle oruç bozulmaz olduğu gibi, takbil edip te, ya kendisinden veya zevcesinden mezi zuhur etmekle dahi, oruç bozulmaz. Bundan evvelki babın beş ve altı numaralarına bakınız.}
31 - Unutarak yiyip içtikten sonra, amden yeme ve içmede bulunmak. {(5) Çünkü, unutarak yemesiyle orucu kıyasen bozulmuş olduğuna göre, şer'î şüphe kaim olup, kıyasa muhalif olarak varit olan: "Kim oruçlu iken unutarak birşey yer veya içerse orucunu temamlasın." hadîs-i şerifine ki, - haberi vahiddir. Kendinin ilmi olsa dahi, şüphe müntefî olmamakla, keffaret lâzım gelmez itmam ile emri mütezammin olan, bu haber, mûcib-i amel olmakla, kazâ lâzım gelir. Diğer rivayette, keffaret dahi lâzım olur.}
32 - Unutarak cinsî münasebetten sonra amden yiyip içmek ve yine münasebette bulunmak.
33 - Ramazan orucuna niyyet etmeyerek, orucu yemek. {(1) Bunda, ramazan orucunu bozmak cinayeti olmadığı için, - itiyat olunmamak şartiyle - keffaret lâzım gelmez. "Mukim bir kimse, ramazanı şerifte, savma niyyet etmeden sabaha dahil olup ondan sonra, ekl ve şurb eylese, kendisine keffaret lâzım olur mu?" El-cevap: Olmaz.}
34 - Ramazan orucuna geceden niyyet etmemiş ise de, gündüzün niyyet vakti dahilinde niyyeti ifadan sonra, orucu bozmak. {(2) Bu surette dahi keffaretin lâzım gelmemesi, geceden niyyet olunmadıkça, ramazan orucunun, - şafii indinde - ademi sıhhati sebebiyle, o kimsenin, velev bir müçtehit kavlince olsun, gayr-i saim olarak iftar etmiş olmasındandır ki, siyamın yokluğu şüphesi, vardır.}
35 - Ramazan orucunu niyyetlendikten sonra, gündüzleyin bozup, sonra hastalık yahut âdet veya lohusalık gibi, şer'î bir özür âriz olmak.
36 - Ramazanda gündüzleyin, misafir saim iken, {(3) Yâni geceden niyyet etmiş ve niyyetin! bozmamış iken, niyyet etmemiş olmak suretinde, keffaretin lüzum olmaması evleviyyettendir.} ikamete salih bir yerde ikameti niyyet edip sonra, iftar eylemek. {(4) Görülüyor ki, ikamet niyyeti, yemekten evveldir. Ekl edip te sonra ikameti niyyet eylemek takdirinde, keffareti lüzumsuzluğu, evleviyyettedir.}
37 - Saim, mukim iken, sefere karar verip, yemek veya cimâda bulunmak. {(5) Zikrolunan iki surette, orucu bozmak helâl değil ise de, sefer şüphesine mebni, keffaret sakıttır. İkinci surette, keffaretin sukutu, seferin tahakkuku haline hâs olup, şayet vatanı umranından infisal etmeden yer veyahut vatan umranından ayrılıp, yola çıktıktan sonra, unuttuğu bir şeyi almak için, vatana rücû ederek, orada yer ise, bunlardan birinci surette, sefer daha tahukkuk etmemiş olduğundan ve ikinci surette vatana rücu ile, sefer geri kalmış olmasından, keffaret lâzım gelir.}
38 - Ne oruca ve ne fıtıra niyyet etmeyerek, ramazan gününü tamamen imsak etmek. {(6) Sıhhatin şartı olan niyyet mefkut olmakla, meşrut dahi mefkut olmuşturki, o gün oruç tutmamış demektir. Kazâ lazım gelir. Keffaret lâzım değildir. Çünkü, keffaret ancak, saim olup ta, iftar eden şahıs hakkındadır. Bunda ise, savm tahakkuk etmemiştir. Günü tamamen imsâk etmemiş olmak suretinde, kazanın lüzumu zahirdir.}
39 - Ramazan orucundan gayri bir orucu, ifsat etmek. {(7) Başlamak ile lâzım olan, nafile oruçlardan ise, kazâ olunur.}
40 - İhtikan mahalline, parmakla, veya başka bir vasıta ile, su yahut yağ isal ve hattâ, bez veya pamuk ithal etmek.
41 - Kadın kısmı, tenasül mevzii dahiline, bir şey damlatmak, hattâ yaş parmağı ile yaşlık iletmek veya bez tıkayıp tagyip etmek.
42 - Caife tâbir olunan karındaki derin yaraya, ümmü rese vüsûlü cihetiyle ammet tâbir edilen baş yarığına ilâç salmak. {(1) Devâ, gerek yaş, gerek kuru olsun ve dahile yahut dimağa, gerek varmış, gerek varmamış bulunsun, Mültekada ve Dürr-ü Muhtârda, fesat, vüsul ile mukayyettir. Mecmeul-enhurde mezkûr olduğuna göre, bununla Savmın fesadı - indel-imam -olup, imameyn indinde, o kimse iftar etmiş sayılmaz.}
Mezkûr suretlerde, ve bir de ramazan hilâlini yalnızca, rüyet etmiş olan kimse, hâkim nezdinde kavli red olunduğuna binaen, oruç yemiş olmak suretinde, yalnız kaza lâzım gelip, keffaret lâzım gelmediği gibi, köy ahalisi dahi, ramazanın otuzuncu günü, başka bir şey için çalınan davul sesiyle, bayram olmuş diye, iftar etseler, keffaret lâzım gelmez. {(2) Bu meseleyi, müellif avariz faslında zikretmişti. Muhaşşi burada göstermiştir.}
Keffaretin gerekmediği, her ifsat masiyet maksadiyle, birbirini müteakip vâki olmamak kaydiyle mukayyet olup, eğer tekerrür ederse, zecren, keffaret lâzım gelir.
Ramazanda orucu fasit olan {(3) Velev ki, sonradan zail olmuş bir özre mebni ola.} kimseye ve fecrin tulûundan sonra temizlenen âdetliye ve lohusaya {(4) Amma, âdetin ve lohusalığın tahakkuku halinde, imsak etmek haramdır. Çünkü, o halde olanların, oruç tutmaları haram olmakla, harama teşebbüs dahi haram olur.} ve ikamet eden misafire ve sıhhat bulan marize {(5) Fiilen misafir olana ve hasta bulunana, imsâk lâzım değildir. Çünkü, harec ve meşakkate mebni, olanlara iftar ruhsatı verilmişken, teşebbühu lâzım kılmakta, mevzu nakz etmek olur. Şu kadar ki, onlar dahi aşikâr yemeyip, sırren yerler.} ve ifakat bulan deliye ve bülûğa eren çocuğa ve ihtida edene, o günün geri kalanını, vaktin hakkını kazaya, teşebbühen imsak etmek - alessahih - vacip ve - âlâ kavlin - müstahap olup, {(6) Gündüzün geri kalanını imsak, evvelce ifade olunduğu üzere, muftirat levâzımının cümlesinden olup, yine o cümleden bulunan, fidye avarızı mübihe faslında zikrolunmuştur.} iki sonrakilerden mâdâsına, kaza dahi lâzım gelir.. {(7) Amma o anda, bâliğ olan sabi ile, yine o anda ihtida eden gayr-i müslime, henüz hitap müteveccih olmamakla, onlar o günü, kazâ etmezler.}
ORUCU BOZUP HEM KAZAYI VE HEM KEFFARETİ GEREKTİREN ŞEYLER:
Kazânın lüzumu, kaçırılmış olan maslahatı, tedarik içindir. Keffaretin lüzumu, şartlarının tahakukunda, işlenen cinayetin kemaline mebnidir ki, Cenab-ı Hakkın, gün tâyin etmiş olduğu savmın - özürsüz - o günde amden iftar ile, nakz edilmiş olmasındandır.
Kaza: Gününe gün tutmaktır.
Keffaret: Âtîdeki faslında beyan olunacaktır.
Özürsüz, amden oruç yemenin günahı, tövbe ile sakıt değil, keffarete muhtaçtır.
Keffaret ancak, ramazan orucunun edasını ihlâl ile lâzım gelip, {(1) Bir kimse, ramazanda bir gün - özürle - iftar edip ondan sonra, o günü kaza için oruçlu iken - özürsüz - iftar eylese, kendisine keffaret lâzım olur mu? El-cevap: Olmaz.} lüzumunun şartı dahi, saim mükellef olmak ve geceden niyyetlenmiş bulunmak ve kendisine, fıtırdan sonra hastalık ve fıtırdan evvel yolculuk {(2) Ki, maksut şer'i müsaferettir. Misafir olup ta iftar eden kimseden keffaret sakıttır. Amma, isteyerek iftar edip te, sonra müsaferet eyleyen kimseden keffaretin ademi sukutu hakkında rivayet müttefiktir.} gibi, bir özür âriz olmamak, ve ikrah (cebir) ile değil de, isteyerek, ve hata tarikiyle değil de, teammüden ve bilâ iztirar, orucu bozmuş olmak ve orucu bozan şeyde, kusur olmamaktır.
Zikrolunan şartlara binaen, ramazan orucunun gayri olan orucunun ve hattâ ramazan orucu kazasının, nakzına keffaret lâzım olmadığı gibi, Ramazan orucunun edasına başlayan, mükellef olmayıp sabi veya bunak olduğuna yahut, mükellef ise de geceden niyyetlenmediğine veyahut niyyetlendi ise de, orucu yedikten sonra kendisine, o gün guruptan evvel hastalık gibi, bir özür ârız olduğuna veyahut teammüden değil
de, hatâen savmı ifsat eylemiş bulunduğuna veyahut muztar bitap düşerek, oruç yediğine, yahut oruç bozduğu şey, mücameatin mâdûnu ile inzâl veya çıkan çiğnentiyi iâde nevinden kusurlu bulunduğuna veya ekli mutat nesne olmadığına göre, dahi, keffaret lâzım olmaz.
Orucu ifsat etmekle kazayı, hem de şartlarının tahakkukuna mebni keffareti icap eden şeyler, aşağıda tâdât olunur:
1 - Vika etmek "cinsî münasebette bulunmak". {(1) İki tarafa dahi keffaret icap eder. İnzal vukuu dahi, gart değildir. Hazanede, hitaneynin iltikasının, keffareti mucip olduğu yazılıdır.}
2 - Mekulâttan bir şey yemek.
3 - Meşrubattan bir şey içmek. {(2) Bunlar, gerek tegaddi yahut tefekküh tarikiyle olsun, gerek tedavi veya eğlenme tarikiyle yenilmiş veya içilmiş bulunsun. Tab'ı selim, bedenin ıslahı için, tenavülü devayı dahi dâî olmakla, savm halinde, ondan zecir meşru olmuştur. Tegaddinin mânâsında ihtilâf ettiler. Kimi dedi ki, tegaddi: Tab'ın bir şeye meyl edip, şehveti - batın onunla teskin olmaktır. Ve kimi dedi ki, tegaddi: Nef'i bedenin salâhına ait olan şeyi, tenavül etmektir. Semere-i hilâf: Çıkan çiğnentiyi iadede zahirdir ki, evvelki kavle göre, ona keffaret lâzım olmayıp, ikinci kavle göre, lâzım olur. Doğrusu, evvelki kavidir. Nice şeyler vardır ki, onlar, bedenin salâhına alt olmak, şöyle dursun, bedenin harabisini mucip iken, iştiha olunur. Ve binaenaleyh, keffaret lâzım gelir. Tütün içmek gibi. Esrar içmek ve afyon yutmak dahi, bir nevi, savmı ifsat edenlerden ve cümlesi muharremattandır.}
4 - Ağzına giren yağmuru, karı, doluyu yutmak. {(3) Çünkü, bunlardan ağzını biraz yummak ile, korunmak mümkündür. Bu hata, savmın fesadı sebebidir. Nitekim, fesadı ve kazâyı mucip olanların on yedincisinde geçmiştir. Keffareti mucip olmasının sebebi, onun kasden yutulmuş olmasıdır.}
5 - Tütün içmek ve ud veya anber ile tütsülenip dumanını içine veya genzine çekmek. {(4) Orucu ifsat ve kazâyı icap edenlerin yirmi yedincisine bakınız.}
6 - Enfiye çekmek. {(5) Orucu bozar tagazzinin zikrolunan tefsirinde bu da dahildir. Buruna ve boğaza ilâç koymak, kazayı mucip olan muftırattandır.}
7 - Çiğ et yemek. {(6) Et kendisiyle tegaddi maksut olan şeylerden olmakla, onun çiği dahi, kurtlanmış olmadıkça, mekûl, ve ümitsiz hastalara yedirildiği mer'idir.}
8 - İç yağı yemek.
9 - Pastırma yemek. {(7) Gerek et ve gerek iç yağı pastırması olsun - ittifakla. keffareti muciptir. Et pastırması, mutat mekulâttan olmakla ayrıca zikre bile bizce, hacet yoktur.}
10 - Buğday tanesini ve kavrulmuş yahut başağından taze çıkarılmış
arpa tanesini yemek, yâni yutmak yahut çiğneyip tadını almak. {(1) Meğer ki, ağızda dişlenip, tedricen müstehlik olarak, tadı bulunmamış ola o halde ağız içinde zamanla aslını kaybeden susam tanesi gibi, ağız salyasından sayılarak, orucu ifsat bile etmez. Arpanın kurusunu yemek dahi, mutat olmadığından, keffareti icap eylemez.}
11 - Susam tanesini veyahut o kadarcık başka yenen bir şeyi hariçten alıp yemek. {(2) Gerek yutuvermek ve gerek çiğnemek suretiyle olsun yemek - hilâfsız -savmı müfsit olup, gıdalanmak cihetiyle, onun keffareti mucip olması dahi, kavli muhtardır. Bundan evvelki hamişi ve orucu ifsat etmeyen şeylerin on yedincisini dahi unutmayınız.}
12 - Kilermeni tâbir olunan, deva çamurunu yemek. {(3) İlâç olarak yenir olduğu için, onun ekli yiyenin gerek mutadı olsun gerek olmasın, keffareti mucip olan iftarı kâmildir.}
13 - Kilermeninin gayri olarak yemeyi itiyat ettiği çamuru yemek. {(4) Taş ve toprak makulesinin ekli mutat olduğuna göre, yalnız kazâyı mucip olan müfsidattan olduğu, bundan evvelki bapta zikrolunmuştur. Bu meseledeki itiyat ve on beşinci meseledeki iltizaz kaydine nazaran, pekmez mayası ve çömlekçi çamuru gibi, toprakları yemeyi itiyat edenlere, ve aş erip kömür gibi yenmeyecek şeyleri, seve seve yiyen kadınlara, bunlar ile, ramazan orucunu bozduklarında, keffaret lâzım gelir.}
14 - Biraz tuz yemek. {(5) Tuzun çoğu, iştihayı çekmeyeceğinden, birçok tuzu defaten yemiş olan kimsenin, orucu bozulur ise de, keffaret lâzım olmayıp, kazâ edilir. Bundan evvelki babın dördüncü rakamına bakınız. Nasıl olur ki, bir şey az yenir ise, keffaret lâzım gelip, çok yenirse, yalnız kazâ lâzım gelmiş ola. Cevabı, zikrolunandır.}
15 - Zevcesinin ve sevdiği kimsenin, ağız suyunu yutmak. {(6) Çünkü, onunla iltizaz eder. Ve kendi arzusu yerini bulmuş olur. Başkasının tükrüğü, nefsi iğrendirmekle beraber, onda bedenin salâhı dahi olmadığı cihetle, keffareti icap etmez.}
16 - Giybet ettikten sonra (orucum bozuldu) diye amden oruç yemek. {(7) Gıybet, orucun sıhhatine değil, sevabına dokunur olduğu, savmı ifsat etmeyen şeyler arasında zikr olundu. Bazıları bu baptaki hadisin zahirine temessuken, gıybetin muftır olacağı içtihadında bulunmuş olduklarından, bu meseleyi bundan sonraki hacamat meselesi gibi, zikre lüzum gördük. Müellif der ki, gerek "Gıybet oruçlunun orucunu bozar." hâdisini, o kimse işitmiş ve gerek işitmemiş, ve hadisin tevilini gerek bilmiş ve gerek bilmemiş, ve bir müfti gerek ona üfta etmiş ve gerek üfta etmemiş olsun, keffaret lâzım gelir. Çünkü, gıybet ile iftar, hilâfı kıyastır. Hadisise, - icma ile - sevabın gitmesiyle müevveldir.}
17 - Hacamattan sonra (orucum bozuldu) diye amden orucunu bozmak. {(1) Bu dahi bundan evvelki, gıybet meselesi gibidir. Dürr-ü Muhtârda kan aldırmağı ve sürme çekmeyi dahi, ziyade etmiştir.}
18 - Fartı istekle ve fakat - bilâ inzâl - {(2) Bilâ inzal kaydi, eğer mess ve takbil ederken, inzal vaki olarak, orucunu yemiş olursa, keffaret lâzım gelmeyeceğini müfittir.} mess veya takbilden sonra oruç bozuldu, zanniyle orucu yemek. {(3) Meğer ki, o mealde bir hadis işiterek veyahut - istifta ile - öyle bir fetva alarak yemiş ola. O halde her ne kadar, hadîs gayr-i sabit ve mufti hatada dahi olsa, onların zahiri keffaretin iskatı hususunda şüphe olur. Bunu bedayiden naklen, İbni Humam söyledi. Bunda, şu var ki, bu bapta hadîs sabit olmadığı halde, onun zahirine itibar ettiler. Gıybet meselesinde, hadîs sabit olmuşken, onun zahirine itibar etmemiş oldular. Hacamat ile gıybet müsavi tutulduğuna göre, emir zahirdir. Müellif zikr olunan istisnasını, bundan sonraki - deheni şarib - meselesine dahi, şâmil kılmıştır.}
19 - Bıyıklarına yağ sürdükten sonra, bıyık yağlamak orucu bozar zanniyle orucunu yemek. {(4) Çünkü, onun zannı şer'î delile müstenit olmadığı halde kendisi müteammiddir.}
20 - Ramazanda gündüzleyin - vika' - için, ikrah gören kişiye kadın (oruçlu olduğu halde) temkini nefs etmek.
Nitekim, zevce fecrin tulû ettiğini bildiği halde, ondan haberi olmayan zevcin münasebet talebine uyup mevtûa olmakla dahi kendisine keffaret lâzım gelir. {(5) Evvelki surette vatii mukrih olduğu için, ona keffaret lâzım gelmediği gibi, ikinci surette, zevc fecrin tulûuna agâh olmadığı için, ona dahi, keffaret lâzım olmaz. Onlar kazâ ederler.}
Keffareti mucip olan muftır, muharremattan olduğuna göre, mürtekibine eshabın ihtilâfına mebni, had ve tazir dahi, lâzım gelir.
"Bir kimse, ramazanda gündüzleyin, saim iken isteyerek ve müteammiden şarap içse, kendisine ne lâzım olur? el-cevap: Kazâ ve keffaret ve haddi - şürb, eğer onu âleni içerse, taziren katl dahi olunur."
KEFFARETE VE ONU ZİMMETTEN İSKAT EDİCİ ŞEYE DAİR:
Savm keffareti, {(1) Orucun keffareti, hadis ile sabittir: Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz Hazretlerine, bir kimse - ki, Seleme bin Sahrul-Ensârî radiyallahü teâlâ anhu hazretleridir - gelip, ya Resûlallah ben helâk oldum, demiş. Seni ihlâk eden şey nedir? Suali âlisine cevaben, ramazanda gündüzleyin, zevcesinin üzerine (vâki) olduğunu söylemiş olmakla, keffareti emir buyurmuşlardır. Kıssa, lâtif bir takım hasaısı havidirki, hadîs kitaplarını mütalaa edenlerin malûmudur.} zıhar keffareti {(2) Zihar keffareti, mücadele sûresiyle mansustur. Sûrenin nüzulü sebebi kitabımızın üçüncü kısmını teşkil eden münakehatte mezkûrdur.} gibidir ki, keffaret niyyeti ile köle âzât etmek ve ondan âciz ise, iki ay arka arkaya oruç tutmak ve ona da kaadir değil ise, altmış fakiri, akşamlı sabahlı doyurmak veyahut onlardan her fakire, ya aynen veya kıymeten birer sadakai-i fıtır vermektir. (Verilen Sadaka-i fıtır değil, onun aynen veya bedelen miktarıdır.). {(3) Keffaret, usul ve furua ve karı - kocanın birbirlerine verilemez.}
(Tahriri rekabe) terkibindeki (tahrir) hür kılmak mânâsınadır ki, âzât etmek demektir. (Rekabe) dahi, köle ve cariyeden eam olmak üzere, memlûk demektir. {(4) Onun mü'min ve bâliğ olması, şart değildir. El, ayak, göz, lisan ve akıl menafiinin, cinsinden mahrum olmaması, yâni hiç elsiz veya hiç ayaksız veya hiç gözsüz, yahut dilsiz veya daimî akılsız bulunmaması şarttır. Merhun veya firari ve mutemerrit veya gayr-i daimî deli olması (ifakatı halinde itak olunur), sağır ve hattâ radi' bulunması ve bağırıldığı vakit işitir derecede sağır veya kulaksız, yahutta vâşî veya tek gözlü, yahut bir kollu veya bir ayaklı olması mâni değildir. Müdebbir veya bedelinin bir kısmını ödemiş mükâtip olmak, yahut Ümm-ü veled bulunmak mânîdir. Eğer bedelinden hiç tediyede bulunmamış olan mükâtip olursa, câiz olduğu gibi, satın aldığında, keffareti niyyet eylediği köle, kendinin yakin mahremi olsa da, câizdir. Mûrisinin ölmesiyle, kendisine intikal eden, abd-i karîbin azadında, kendi sun'u olmadığı için, onun azadı keffarete kâfi olamaz.}
Tahriri rekabeden âciz olan, yâni ne azat edebilecek kulu ve ne azat etmek üzere satın almağa kudreti olmayan veya alıp azat edebilecek,
rakabe bulamayan kimse, {(1) Hizmetine muhtaç olduğu, mevcut kulunu bile, azat etmeğe borçludur. Deyn dahi mevcut rakabeyi azada mâni değildir. Alâ kavlin satmasına mânidir. Kul satın almak için, meskenini satmak câiz değildir. Gaib mali var ise intizar eder.} araya ramazan ve menhi günler ve tetabua mâni bir özür, girmemek şartiyle, iki ay arka arkaya oruç tutar. {(2) Ayın başından başlamış ise, iki ayın mecmuu elli sekiz dahi olsa kâfidir. Gurreden başlanmamış ise, tam altmış gün saim olmak lâzım gelir. Halkın dilindeki - altmış bir gün - tâbiri, yediği günün kazası dahi dahil olmak itibariyledir. Kazâ edilecek günler birden fazla ise o günler, altmışa ilâve edilince, günlerin adedi, ona göre 61, 62, 63 ve daha fazla olabilir.}
İkinci ayın son gününde, itaka kadir olsa, yine itak lâzım olup, tutmuş olduğu oruçlar, tetavvu olarak kalır. O günün orucunu dahi mendup olarak itmam eder. {(3) İftar ederse, kazâ lâzım olmaz.}
Oruç keffaretinde tetabû (tevali, arası kesilmemek) şart olduğundan, ya özürsüz ve yahut sefer ve maraz gibi, bir özre mebni, keffaret günleri arasında, iftar edilirse, istinaf etmek - yâni yeniden başlayarak - arası kesilmeksizin tutmak lâzım gelir.
Kadınların âdet günleri bundan - zarurî olarak- müstesna ise de {(4) Kadın âdetten temizlendikten sonra, oruç keffaretini bitiştirmek ona lâzım olmakla, vasl etmezse istinaf eyler (yâni yeniden başlar).} lohusalık günleri müstesna değildir. Araya ramazandan, yahut menhi günlerden, bir gün girmek dahi, tevâliye mânidir. {(5) Üzerine, oruç keffareti lâzım olan kimse, recep ayının dördüncü günü, oruca başlayarak elli altı gün tuttuktan sonra, ramazan ayı dahil olup, ramazan ayında dört gün dahi saim olsa, o dört gün, ramazandan sayılıp, o kimseye keffareti istinaf etmek mi lâzım olur? Yoksa keffaret sayılıp, ramazanın dört gününü kaza etmek mi lâzım olur? El-cevap: Keffaretin istinaf edilmesi lâzım olur.}
Hastalığa ve yahut yaşlılığa mebni, iki ay arka arkaya oruç tutmağa dahi kadir olmayan kimse, altmış fakiri akşamlı sabahlı doyurur. {(6) Bir günlük ihtiyacın definde, en elverişli yol budur: Onların toplu olarak yemeleri şart değildir. İtamda ibaha kâfidir. Lâzım olan, tokluk husulüdür. Buğday ekmeği olursa, katığa bile hacet yoktur. Arpa ekmeği sertliği hasebiyle katığa lüzum vardır. İtam edilecek fakirin aç olması ve çocuk olmaması şarttır. Murahik olabilir. Tok kimse, aç gibi fazla yese bile, keffaret için kifayet etmez.}
Onların akşam ve sabah doyurulmaları lâzım olmakla, yalnız sabah veya yalnız akşam taamı ile kendilerini it'am etse, keffaret tam olmayacağı gibi, yüz yirmi kişiden altmış fakiri sabah ve diğer altmış fakiri akşam taamı ile, it'am etmiş olmak suretinde, dahi, keffaret yarım olup, altmış
kişiden ibaret olan takımı, it'amen tamamlamak, {(1) Çünkü, lâzım olan, miktarla adettir. Adetten maksat altmış kişi olmak ve miktardan maksat, iki öğün yemektir.} yahut sabahları it'am etmiş olduğu altmış fakire, onların akşam yiyeceklerinin bedelini ve akşamdan doyurmuş ise, onlara sabah taamlarının bedelini vermek lâzım olur. (Doyurulmaları, ramazan günlerine müsadif olursa, sabah yemeğine bedel sahur yedirilir).
Bir fakiri altmış gün, sabah ve akşam, yahut yüz yirmi sabah veya yüz yirmi akşam doyurursa, o dahi kâfi olur. {(2) Her günün haceti müteceddit olduğu için, altmış fakir it'am edilmiş gibi olur.}
Altmış fakiri sabah ve akşam, it'ama yetecek kadar, birer Sadaka-i fıtır olup, {(3) Her günün hâceti müteceddit olduğu için, altmış fakir it'am edilmiş gibi sadaka-i fıtırda, zekât gibi temlik şarttır. Nitekim, avariz faslında, fidye ile onun, farkının vechi mezkûrdur.} onun da aynı buğdaydan, yahut buğday unundan veya onun kavrulmuşundan yarım sâ' ve kuru hurmadan, yahut arpadan veya üzümden bir sâ'dır. Nitekim, kendi babında beyan olunmuştur.Fakirlere bunların bedelini dahi vermek câizdir.
Bir fakire iki ayda, her gün ya aynen veya kıymeten, birerden altmış Sadaka-i fıtır verirse câiz ve sahih olup, bir günde bir fakire altmış defa dahi, verecek olursa, o günden madası için, sahih olmaz.
Gerek yedirmek ve gerek bedelini vermek fakire olmak şart olduğundan, zengine ve onun memlûküne câiz olmaz.
Keffaret almada, islâm şart değildir. Zimmi zekâta musarif olamaz ise de, keffarete olur. {(4) Ehab olan, müsliminin fakirlerine verilmektir.} Harbî, ne zekâta, ne keffarete ve ne sâir sadakaya mahal olamaz.
Keffaret için, zikrolunan üç şekil, mutlak olarak mezkûr olmakla herkese seviyyen şâmildir. Pek zengin bir kimse dahi, tahriri rakabe ile ve memlûk olanlar - mala malik olmadıkları cihetle - {(5) Sefahetinden dolayı, - hacir altında - olan dahi, böyledir.} oruç ile keffaret ederler. {(6) Bazıları, keffaretten maksat, zecrî kabul etmektir. Zengine göre bir ay yiyip, bir rakabe azat etmek kolay olmakla, zecir hâsıl olmayacağından, zenginler- her halde - iki ay orucu ile, keffaret etmelidirler, demişler, o takdirde fakire de köle azat etmek gerekir ki, şeriatin maksadı tagyir olunmuş olur.}
Keffaret zecren meşru olduğundan, {(1) Keffaretler, ibadet ile ukubet arasında, deveran eden hukuktur. Ve onların, fıtır keffaretinden mâdâsında, galip olan cihet, ibadettir. Fıtır keffaretinde, ukubet ciheti râcihtir. Şu delîl ile, ki hata edene ve unutana terettüp etmez. Ve ibaha güphesi tahakkuk eden her mevzide, hudut gibi sukut eder.} araya girmiş olmadıkça tedahul eder: Müteaddit günler için ve hattâ iki ramazanın müteaddit günleri için, bir keffaret, kifayet eder. {(2) Cinayet, gerek el ve gerek (muvakaa) yüzünden olsun.} Eğer araya girer, yani bir keffaretin icrasından sonra, keffareti mucip bir iftar daha vukua gelir ise, evvelki keffaret, sonraki cinayet için, kâfi olmayıp, yine keffaret edilmek lâzım gelir.
Keffaretlerin vücubü - fetva yolu ile - olduğundan, hudut gibi kerhen istifa olunmaz.
Zimmetine, oruç keffareti terettüp eden kimse, orucunu bozduğu gün, kendisine fıtri ibaha olan, maraz ve kadın olduğuna göre de, âdet ve lohusalık ârız olsa, keffaret sakıt olur. {(3) Çünkü, keffaret ancak, müstahak olan oruç için vacip olup, bir gün içindeki savmın istihkakı ise, sabit ve sakıt olarak mütecezzi, yâni onun bir kısmı sabit ve diğer kısmı sakıt olamayacağından, savm nakz olunduğu günün âhirinde özür zuhur etmekle, o günün İptidasından itibaren, orucun - ademi istihkakına - şüphe temekkün etmiştir. Keffaretler ise, şüphe ile mündefidir. Bu mesele, kazayı mûcip olan muftıratın otuz beşincisi olarak, geçmiştir.}
Âriz olan maraz, asümani (tabii) olmayıp ta, kendi sun'u ve ihtiyarı ile olur, ve meselâ kendini bir yerden atarak, yahut yaralayarak hastalanmış bulunursa keffaret sakıt olmamak, muhtardır. {(4) Kulun fiili ile olan şeyin - şer'î hakkı - Iskatta tesiri olamaz. Hem de, yaralamadan hâsıl olan maraz, mevcut olduğuna göre, hale maksur olup, geçmişe tesir edemez.}
Kendini iş içinde yorup, yahut çalışa çalışa hararetlenip, maraz zanniyle, orucunu bozmuş olan kimse, ne mariz, ne müsafir olmadığı için keffaret çeker.
Meğer ki, efendisinin kahrı altında bulunan cariye ola. Nitekim, kazayı mucip olan muftıratm yirmi üçüncüsünde zikredilmiştir.
Sefer, maraz gibi asumânî özür olmadığından, amden - bilâ özür - ramazan orucunu bozduğundan dolayı, zimmetine savm keffareti terettüp eden kimse, ihtiyariyle o gün, guruptan evvel müsaferet etmekle, keffaret kendisinden sakıt olmadığı gibi, - ikrah ile - müsafir edilse dahi, ondan keffaret sakıt olmaz. {(1) Çünkü özür, Cenab-ı Hak tarafından gelmemiştir. Bu da, iftarın müsaferetten evvel olmasına göredir. Müsaferetten sonra olan iftarda, kerafetin sakıt olacağında ittifak vardır. Müsaferet, gerek kerhî gerek ihtiyarî olsun.}
ORUÇLUYA MEKRUH OLAN VE OLMAYAN ŞEYLER:
Oruçlu için şunlar mekruhtur. {(2) Kerahetin, zahir ifadesi tahrimiyye olmaktır.}
1 - Bir şey tatmak. {(3) Çünkü, bunda orucu nafile dahi olsa, fesada maruz kılmak vardır. Kadın kısmı, kocası yemeğin tuzundan dolayı huysuzluk etmekte ise, yemeğin tuzuna bakabilir. Cariye ve ücretli aşçı dahi, böyledir. Tadılır olan me'külü satın almakta, aldanmak korkusu olmak suretinde, ihtilâf olunmuştur.}
2 - Lüzumsuz olarak, bir şey çiğnemek. {(4) Kadın kısmı, çocuğuna çiğnemik yedirecek - oruçsuz - kimse bulamadığı takdirde, çocuğu korumak için, onu çiğnemekte beis yoktur.}
3 - Sakız çiğnemek. {(5) Bunun keraheti, ağız yaşlılığı ile ondan bir şeyin içine vâsıl olmamak kaydiyle mukayyet olup, eğer karasakız gibi, çiğnemekle eriyip içine varır, yahut sakız beyaz ise de, henüz çiğnenmemiş veyahut çiğnendiyse de eczası yekdiğere daha bitişmemiş bulunursa, oruç kerahette kalmayıp, fesada bile varır. Kitâb-ut-tahâredeki misvâk bahsine bakınız.}
4 - Öpmek. {(6) Ağzını emmek veya inzâl vukua gelmek gibi, fahiş olmamak şartiyle, bunların keraheti, nefsinden emin olmayana göredir. Nitekim, mekruh olmayanlar arasında dahi, zikrolunur.}
5 - Sarmaşmak ve kucaklaşmak.
6 - Tükrüğünü, ağzında biriktirip yutmak.
7 - Kan aldırmak, hacamat olmak ve meşakkatli işte bulunmak gibi, kendini zayıf düşüreceğine, zan hâsıl olacak şeyi yapmak. (Mekruh olmayanların beşincisine bakınız.)
Oruçluya şunlar mekruh değildir:
1 - Misk, yahut gül gibi bir şey koklamak. {(7) Koklamak, kokulu hava almaktır. Onda keraheti mucip bir şey yoktur. "Bir kimse, saim iken yüzüne gülsuyu sürüp, çiçek koklamak mekruh mudur?" Elcevap: Değildir.}
2 - Fahiş olmamak ve kendinden emin bulunmak şartiyle, öpmek ve kucaklamak.
3 - Gözüne sürme çekmek.
4 - Bıyığına yağ sürmek.
5 - Zayıf düşmeyecek ise, kan aldırmak veya hacamat olmak. (Saime mekruh olanların yedincisine bakınız.)
6 - Misvak kullanmak. {(1) Ramazanda zevalden sonra, misvak istimali, Şafii mezhebinde mekruh isede, bizde mekruh değil, müstahaptır.}
7 - Mazmaza etmek.
8 - İstinşak etmek. {(2) Velev ki, bunlar abdestin ve guslün gayride olsun.}
9 - Serinlemek ve harareti gidermek için, ıslak bir elbiseye sarınmak.
Oruçluya şu Uç şey müstahaptır:
1 - Sahur yemek. {(3) Çünkü, hadis-i şerifte "Sahurluk yiyin, çünkü sahurda bereket vardır" buyurulmuştur. Bereket onunla kuvvet ve sevabın ziyadeleşmesi ile hâsıl olur.
Ancak, sahur yemek, duanın müstecap olacağı seher vaktinde vaki olur. İnsan yemez. (Tesehhurden imtina etmeyip) bir yudum su içmekle olsun istihsali bereket eder.
Ancak, sahur yemek, duanın müstecap olacağı seher vaktinde vaki olur. İnsan o vakit kalkıp tesehhur ederse, olur ki, bir takım duada dahi bulunarak, duasına icabet vaki olur. Sahura kalkmakta, zikr ve istiğfarda bulunmak fevaidi dahi olur.}
2 - Sahuru geç yemek. {(4) Hadis-i şerifte, "üç şey mürselinin ahlâkındandır: Tâcili iftar, tehiri sahur, namazda sağ eli, sol eli üzerine bağlamak" buyurulmuştur. Fecrin tulûunda, şek edilecek vakte kadar, onun tehiri mekruhtur.}
3 - Gurubun tahakkukunda, iftarı tâcil etmek. {(5) Bundan evvelki hamişi okuyunuz.}
İftarı, yani oruç bozmayı akşam namazından evvel etmek müstahap olup, iftar edeceği sırada:
demek dahi, sünnettir. {(6) Çift tırnak içinde yazılı olan son cümleyi, bayram gecesi okumamalıdır.} İftarı hurma ile, bulunmadığı takdirde su ile etmek, mesnundur.
ORUÇ TUTMAMAYI MÜBAH KILAN ÖZÜRLER:
Oruç yemenin bir takım ahkâmı vardır ki, onların bazısı bütün oruçlara tamim ve bazısı da bazı oruçlara tahsis olunmuştur.
Hepsine âm olan hüküm: Özürsüz iftar olunduğuna göre, günahtır. Çünkü, - bilâ özür - ameli iptal, haramdır "ve lâ tubtılû âmâleküm" buyrulmuştur. {(1) Bu kavl-i kerîmin tevili, faslın evahirinde tetavvu savmın dahi özürsüz ifsadının lâyık olmayacağı meselesinin, hamişindedir.}
Bir özre mebni, iftar olunduğuna göre, günah yoktur. Özür ile hüküm muhtelif olmakla - günah ve muahazeyi kaldıran özürleri bilmek lâzım gelmiştir. Bu fasılda işte onlar mübeyyendir.
Mübah kılan özürler muftıratta geçen mânâ veçhile, iftarı yâni, imsâksizliği {(2) Çünkü, sefer, şüru olunan Savmın nakzını ibaha etmeyip, belki savma başlamamağı mübah kılar.} ve yahut imsâkten sonra nakz ve iptali, ibaha eden arizi umur. demektir ki,
Marazün ve ikrahün radâün ves-sefer Hablün kezâ âtşün ve cûun velkiber
beytinde toplanmış olduğu üzere, sekiz şeydir: Hastalık, sefer, ikrah, gebelik, süt emzirmek, açlık, susuzluk ve yaşlılık.
(Maraz: Hastalık, sefer: Yolculuk, ikrah: Mecburluk, habel: Gebelik, rıdâ': Emziklilik, cû': Açlık, ataş: Susuzluk, herem: İhtiyarlık).
(Maraz) velev baş ağrısı, göz ağrısı ve yara hastalığı olsun, (özür) olmakla, ramazanda sıhhatli ve saim iken, hastalanan kimse için, ' sonra kaza etmek üzere, oruç yemek câiz olduğu gibi, hastalığının kemmiyet ve keyfiyetçe {(3) Buradaki kemmiyet kaydından maksat oruç yüzünden başka bir hastalık daha neşet etmektir. Keyfen izdiyad, mevcut olan maraza, şiddet hâdis olmaktır. Sağlam olup ta, oruç tutarsa, hastalanacağın zanni galip olan kimse için, oruç tutmamak var mıdır? Aslın ibaresinden o kimse için, iftar etmek mübah olmadığı anlaşılmaktadır. Dürru Muhtarda ise, ona iftarın ibahası mezkûrdur.} artmasından, yahut iyileşmenin gerilemesinden
korkan, hasta için dahi, {(1) Fıtırın ibahasında muteber olan korkunun bilinme yolu ikidir; Ya geçmişteki tecrübeye mebni, zannın galebesi ve yahut hâzik ve âdil olan müslim tâbibin ihbarıdır. Marazın birleştiği suretinde, tecribe velev ki, marizin gayrinden olsun. İbadetin iptali olmayan yerde, gayr-i müslimin - tabib ittihazı - câiz ise de, diyanette ve ibadetin iptalini mucip olan hususatta, tabibin hâzik olmasiyle beraber, islâmı ve hattâ adaleti, şarttır. Bazılar, adaletin kaydına bedel, fıskının zahir olmaması kaydini koymuşlardır ki hali bilinmeyen, müslim ve hazik bir tabip demektir. Zimmi olan tabip, müslim marize, savmın muzır olduğunu söylerse, müslim için iftar câiz olur mu? El-cevap: Olmaz.} sonra kazâ etmek üzere, oruç tutmamak câizdir. {(2) Mariz bir kimsenin ramazanda marazı gidip, lâkin zaafı olup, saim olursa, zaafının ziyade olmasını, müslim bir tabibi hâzik haber verirse, o kimseye iftar eylemek caiz olur mu? El-cevap: Olur.}
Sıtma nöbeti olan kimseye, ve âdetli olan kadına, kendisince nöbet ve âdet umulan günde, oruç tutmamak dahi, câizdir. Ve şayet o gün nöbet gelmez ve âdet olmaz ise, keffaret lâzım gelmemek doğrudur. {(3) Düşmana karib, mukim olup ta, kıtal vukua kendince, zannı galip ile maznun bulunmasından dolayı, zayıf düşmemek için, orucunu yiyen gaziye dahi, o gün harp olmamak takdirinde, keffaret lâzım gelmemek esahtır.}
Hastaya bakan dahi, hasta hükmündedir.
(Sefer) ki, maksat şer'î seferdir. {(4) Kitâb-us-salâtın, salâtı müsafir babına bakınız.} Oruçsuzluğu ibaha kılmakla ramazanda, fecrin tulûundan evvel, seferi tahakkuk eden yolcu, mütemerrit ve yol kesici gibi âsi dahi olsa o yine de misafir sayılmak ve oruç tutmamak câizdir. {(5) Sonra kazâ eder. Çünkü, yol kesmenin günahı ayrı bir meseledir.} Zâfı mucip olmadıkça tutmak efdaldir. {(6) "Tutmanız sizin için daha hayırlıdır." buyurulmuştur. Hem de - ramazan, efdalül-vakteyn - olmakla edâ efdâldir. "Seferde oruç tutmak bir iyilik değildir." hadis-i şerifi, oruç kendisine zarar verecek olan, müsafir hakkındadır.
Mezkûr efdaliyyet, bütün arkadaşları oruçsuz veyahut nafakada müşterek olmamaları kaydiyle mukayyet olup, eğer arkadaşları nafakada müşterek olup ta, oruç tutmuyorlar ve onun oruçlu bulunmasından müşteki bulunuyorlarsa veyahut nafakada müşterek değiller ise de, ekseriyyetle oruç yiyorlar ise, efdâl olan, orucu tutmayıp kazaya bırakmaktır. Âmme kaydi, onlardan birazının iftarı takdirinde, fıtırın efdal olmadığını müfittir.}
Saim olarak sabahladıktan sonra, yolcu olana o gün iftar etmek ve müsafir iken tuttuğu orucu bozmak, keffareti mucip olmasa da, sefer, maraz gibi semavi avarizden olmadığı için, helâl olmaz. Nitekim, kazayı mucip olan muftirat babında geçti.
(İkrah) ki, tehdidini yapmaya gücü yeten kimsenin, katl ile veya uzuv kat'i ile tehdit ederek, saime kerhen oruç yedirmesidir. İftarı mübah kılar.
Yersiz ikrah ki, hasp ve darp gibi gam ve elemi mucip olan şeylerle - bit-tehdit - husule gelen ikrah, gayr-i kâmildir. Keffareti iskat ederse de, muharrematı mübah kılamaz. {(1) Nitekim, kazayı mucip olan muftirat babında geçti. Tahtâvî her iki haşiyede, bahirdan naklen zikr etmiştir ki, iftar üzerine oğlunun helâki ile ikrâh gören kimseye iftar câiz olmaz. Gebe ve emzikli gibi değil, bunda gayrin nefsini korumak için, o kimse mâzûr olamaz, demiştir ki, Mir'atta, bu dahi zikr edilmiştir.}
(Habel ve rıdâ') dahi hadîs-i şerifte "Allah müsafirden orucu tehir etti, namazı da yarıya indirdi. Gebe ve emzikliden de orucu tehir etti." buyurulmuş olduğundan fıtırı ibaha kılıcı olmakla, kendi hakkında akıl noksanından, yahut kendi veya çocuğu hakkında helâkten, yahut hastalıktan korkan gebe veya emzikli kadına dahi, - sonra kaza etmek üzere -oruç yemek câizdir. {(2) Emzikliye, çocuğunun ishalini keser, diye tabip - hazik ve müslim - in verdiği ilâcı alıp, orucunu bozmak vardır.} Emzikliye göre, çocuk kendisinin veya başkasının olmak müsavidir.
Süt ana hakkında, irdâ' akden vaciptir. Akit, velev ki ramazan içinde vâki olsun, (Emsâli arabiyyede, çocuğa iyi bakan süt ana, usangan olan asıl anadan daha hayırlıdır, denilmektedir.)Validenin emzirmesi, - mutlaka - diyaneten vaciptir.
Çocuğun babası dar gelirli (mûsir) olup, süt ana tutamamak ve yahut çocuk kendi anasının memesinden mâdâyı almamak takdirinde, validenin emzirmesi, hükmen dahi vaciptir. {(3) Çocuk bakımı hakla, emzirme müddeti ile mahdut olup, o da yirmi dört aydan ibarettir. Kazâ: Hâkimin hükmüdür ki, mahkemeye müracaatte tezahür eder. Diyanet: Şer'in hakkıdır ki, müftiye müracaatle belli olur.}
Kendisinde şiddetli açlık ve susuzluk hâsıl olan kimse ki, ya nefsinin helâkinden veya aklının noksanından ve yahut bâzı hislerinin işlememekte olmasından korkarsa, ona dahi, - sonra kazâ etmek üzere - oruç yemek câizdir. {(4) Şu kayıt ile ki, şiddetli susuzluk kendi kendisini yormasiyle hâsıl olmuş olmaya. Çünkü, o halde keffaret dahi lâzım olur. Mezkûr kayıt keffaretin iskatı için, olmak zâhirdir. Amma, mezkûr özre mebni iftarın helal ve câiz olması mezkûr kayıt ile mukayyet olmayarak mutlak olmak lâzımdır. Nitekim, Kuhistânînin ibaresi, ona delâlet etmektedir.
Kuhistânînin ibaresi için, kazayı mucip olan muftıratın yirmi üçüncüsünün hâmişine müracaat ediniz.}
Herem (aşırı yaşlılık) dâimi - aczi mahz - halinde olmakla, fıtrin ibahasını ve fidyeyi muciptir. Gerek erkek ve gerek kadın, vücutça günden güne düşmek ve aşağılamak üzere, ihtiyarlamış olursa, oruç tutamayacağı ve kaza dahi edemeyeceği için, yeyip fidye vermek, lâzım gelir.
(Fidye):
âyet-i kerimesinde, açıklanmış olduğu üzere, fakiri yedirmektir ki, dilenemiyen fakirin sabahlı akşamlı, bir günlük yiyeceğidir.
Miktaren müsâvatı cihetiyle, her gün için, bir Sadaka-i fıtır, verilecek demektir. {(1) Asıl sadaka-i fıtır, yine vaciptir, sâkit değildir.}
Sadaka-i fıtır ile bunun farkı budur ki, onda zekât gibi temlik şarttır. Bunda ise it'am suretinde olduğu gibi, ibaha kâfidir. {(2) Sabahlı akşamlı yahut sahurlu akşamlı, fakirlerin doyurulmasıdır.}
Temlik ve itayı, dilerse ramazanın evvelinde, ve dilerse sonunda eder. Verilecek fakirin müteaddit olması da, şart değildir.
Savmın bedeli demek olan fidye, âcizlerinin mevte kadar devamı şartiyle, {(3) Şayet kudretlerinin avdeti farz olunsa, kaza etmeleri lâzım gelir. Muhaşşîder ki, pîri fâni sıcağın şiddetine dayanamayarak, oruca kadir olamıyorsa, iftar edip kışın kazâ eder.} yazıldığı gibi, pîri fanilere mahsus olduğundan, pirlikten başka olan özür sahipleri için, {(4) Gebe, emzikli, hasta, müsafir, mükrih...gibi ki, onlardan kudretli bulundukları günlerde kaza etmekten mâdâsı makbul olamaz. Çünkü, fidye - misli gayrimakul ile - kazâ demek olduğundan, sadece hakkında nass olan hususlara aittir.} özrün zevalinde orucun kazasından başka bedel, câiz olamaz.
Fidye, bir de - savını ebedî - nezr eden kimse hakkında câri olur ki, ömrü oldukça - ilelebet - her gün oruç tutmayı nezr eden kimse, zayıf düşüp, nezrini ifaya kadir olamamak ve yahut kudreti var iken, birkaç gün yemiş olmak takdirinde, kazaya imkân olmadığından, fidye verir.
Fidye verecek olan kimse, onu vermeğe kadir değilse, Cenab-ı Haktan istiğfar eder - yani Allahın hakkındaki kusurundan dolayı - Allahın affını talep eder.
Fidye ancak, - binefsihî - asıl olan oruçta câiz olur: Zikrolunan iki surette olduğu gibi ki, onlardan biri piri fâninin ramazan orucu ve diğeri - savmı ebedî - nezr edenin orucudur.
Asıl olmayıp ta, başka bir şeyden bedel olan oruçta, meselâ sıyamen olan keffaret bedelinde, fidye verilemez. Çünkü, bedelin bedeli olamaz: Kendisine yemin keffareti, yahut katil keffareti veya zıhar keffareti, yahut iftar keffareti, terettüp edip te itakta veya it'amda bulunmağa, yahut kisvelemeğe {(1) Bunlardan itak, zikr olunan keffaretlerin dördüne şâmildir. Doyurma ve kisveleme, yemin keffaretine mahsustur. Katil keffaretinde ne doyurma, ne kisveleme vardır. Zihar ve iftar keffaretlerinde siyamdan sonra it'amdır.} kadir olmayan kimse, hem de piri fâni olur ve yahut oruç keffaretine kadir iken, saim olmayarak, piri fâni haline gelirse, fidye veremez. {(2) Çünkü, bunlarda savm, bir asıldan bedeldir ki, o da - mal ile örtmek - tir. Ondan âciz tahakkuk etmedikçe, o bedele dönülmez. Keffareti vasiyyet eder ve vasiyyeti, malinin sülüsünden muteber olur.}
Heremden mâdâ olarak mezkûr olan özürlere ve ârızalara mebni, oruç yiyenler, özürleri zâil olduğundan itibaren - menhi günler dahi müstesna olmak üzere - kadir oldukları günlerde kazâ ederler.
Kadir oldukları günlerden maksat, müsafire göre, ikamet günleri, ve hastaya göre, sıhhatli oldukları günleri, ve diğerlerine göre, ferağ ve fıtam {(3) Fatm, çocuğu sütten kesmektir. Fâtime, çocuğunu sütten kesen kadındır. Fatim, memeden kesilen çocuktur. Fıtame, sütten kesilmeye ermek demektir.} ile hâdis olan kudretli günleridir.
O günlere ermeden vefat edenler, özürleri zâil olmadan ölmüş olacaklarından, kazâya kadir olmadıkları gibi, onlara iskatı savm vasiyyeti dahi, vacip olmaz. {(4) Çünkü, âyet-i kerimedeki iddet, son günlere yetişmemiştir. Bu mesele, ittifakidir. İhtilâf, ancak nezir suretindedir ki, "iyi olursam bir ay oruç tutmak, nezrim olsun" diye nezr eyleyen kimse, bir gün dahi iyi olsa, - indeş-şeyhayn - tambir ay için vasiyyet etmek ve İmam Muhammede göre, yalnız sıhhat bulduğu günü kazâ veya -vasiyyet - eylemek lâzım olur.}
Kazâya kadir olup, yâni ramazanda yediği günler kadar, ramazandan ve menhi günden sonra, sıhhat ve ikamet ve feragat üzere yaşayıp, kaza etmemiş, yahut kazâ etmeğe başlamış ise de, tamamlayamamış ise, kazâya kudreti olduğu halde, tutmadığı gün adedince, savının iskatını vasiyyet etmek, vacip olur.
Ramazan orucunu kazâda tetabû (tevali) şart değildir. Çünkü, hakkındaki nas mutlaktır. Yâni tetabu kaydi ile mukayyet değildir {(5) Nassan mütetâbi olan oruç, dörttür: Ramazan orucunun edası, zıhar keffareti, katil keffareti, yemin keffaretidir. İftar keffareti ise hadis ile sâbit ve o dahi mütetabidir. Yemin keffaretinin tetabuu, meşhur olan tarik ile nakl olunan, İbni Mes'ûd kıraeti iledir.}
Ve lâkin müstahap olan - tetabû üzere tutmak - zimmetten tebriyeye ve hayır ve fazilete - müsareatle - kudret zamanından tehir etmemektir.
Eğer borcunu ödemeden, ikinci ramazan gelirse, eda kazâya takdim olunur. Mübarek ramazan günlerini, şer'î münir edâ için, tâyin etmiş olmakla, onlarda tutulan oruç, kazâ diye - niyyetlense. bile edadan vaki olur. Ve kazânın tehîrinden dolayı, bir şey lâzım gelmez. Çünkü, (eyyâmin uhar) nassı mutlaktır.
Nafile orucu tutan kimse, için, orucunu - özürsüz - dahi bozmak, imam Ebû Yûsuftan olan - bir rivayette - câizdir. Ve lâkin başlanan ibadet, nafile dahi olsa, iptal olunmak lâyık olmadığından, {(1) Malûm olsun ki, nafile olarak başlanan, namaz ve orucu. bilâ özür - bozmak mekruhtur. Kazâ lâzım gelir ise de, hakkındaki delil (katiyyud-delâle) olmadığından, haram değildir. Bir özür âriz olursa, tetavvuu bozmak - ittifakla - mübah olur. Delilin kat'i olmaması, mânânın "âmâlinizin fevaitini riyâ ve süm'a gibi şeylerle iptal etmeyiniz" olması ihtimaline mebnidir.} tetavvu orucunun dahi - özürsüz - bozulması tecviz olunmamak, rivayetin zahirinin muktezasıdır. {(2) Dürr-ü Muhtârda, nafile orucun - özürsüz - bozulmasının cevazını, kazâ niyyetiyle olmak şartiyle takyit etmiştir.}
Nafile oruca göre ziyafet, hem konuk hakkında, hem ev sahibi hakkında özürdür. {(3) İhvanı dinden birinin ziyafetinde bulunan nafile oruçlu, kendinin savm ve imsak üzere bulunmasından, ziyafet sahibi hoşnut olmayıp, üzülüyor ise, orucunu yer ve sonra kazâ eder. Hadis-i şerifte "Bir din kardeşinin hakkı için oruç yiyip onu kaza ettiği zaman, ona bin günlük orucun sevabı yazdır." buyurulmuştur. Ve kendisi için, bu faide-i celîle müjde olmuştur. Adem-i riza ve teezzi kayıtları Tenvîrul-ebsardan alınmıştır. Bunların muktazası: Ziyafet sahibi onun mücerret huzuru ile hoşnut olmak suretinde, orucun yenilmemesidir. Bu da orada musarrahtır. Asılda, bu mesele- ma kablez-zevâl - olmak kaydiyle takyit olunup: Ziyafet - bâdez-zevâl - olduğuna göre oruç ebeveynden birinin - ukukunu - müstelzim olmadıkça nakz olunmaz, denilmiştir.
Ukûk: Ebeveyne isyan ve muhalefettir. Âsi evlâda âk denir.} Amma, farz ve vacip oruca göre ziyafet özür değildir. {(4) Belli günün orucunu nezr eden kimse, ziyafet özrü ile, o günde iftar etmek mübah olur mu? El-cevap: Olmaz.}
Nafile oruç tutan kimse, her ne hal üzere olursa (yâni gerek bir özre mebni olarak ve gerek hiç bir özre mebni olmayarak) olsun, orucunu bozdukta, kazâ eyler.
Meğer ki, nafile olarak başladığı oruç - menhi olan günlerde - vâki olmuş ola. Onun bozulmasına, kazâ lâzım gelmez.
BAZI TEMRİNLER
ORUÇ MEVZUUNDA BİLİNMESİ GEREKLİ BAZI FIKIH MESELELERİ:
Mesele: Nasıl olur ki, bir kimse ramazanda gündüzleyin - özürsüz -âmden iftar etmiş olduğu halde, keffaret lâzım gelmez? .
Cevap: Bu şöyle olur ki, bir kimse ramazan hilâlini yalnız kendisi görmüş olup, hâkim nezdinde, kavli, reddedilmiş bulunuyorsa,
Mesele: Kimdir o ki, ramazanda oruca geceden niyyet etmiş olduğu halde o gün tuttuğu oruç nafile olur?
Cevap: Fecrin tulûundan sonra bülûğa ermiş olandır ki, vücup vaktine erişmeden tutmuş olduğu cihetle onun o günkü orucu, nafile ve tetav-vudur.
Mesele: Hangi saimdir o ki, orucunu - özürsüz - âmden bozduğu halde kazâ dahi lâzım gelmez?
Cevap: Üzerinde kazâ, yâni oruç borcu var zanniyle, kazâya niyyet ederek oruca başlamış olup ta, borcu bulunmadığı, sonradan kendisince tebeyyün eden kimsedir. İşte o kimse başladığı orucu bozabilir ve hiç bir şey lâzım gelmez.
Mesele: Hangi karı ve kocadır onlar ki, mukim ve sıhhatli oldukları halde, ramazanda gündüzleyin - ikrahsız - aralarında münasebet olmakla birisine keffaret lâzım gelip diğerine keffaret lâzım gelmez?
Cevap: Fecrin tulûunu biri bilip, diğeri bilmeyerek - birleşmiş - olanlardır ki, bilene keffaret lâzım gelir. Diğeri yalnız kazâ eder.
Mesele: Kimdir o mükellef ki, ramazanda gündüzleyin mukim ve sıhhatli iken müteammiden ve - ikrahsız - oruç yemiş olsun da, ona keffaret lâzım gelmesin?
Cevap: Günün evvelinde yeyip, sonunda - guruptan önce - hastalanandır ki, yalnız kazâ eder.
Mesele: Hangi mükelleftir o ki, mukim ve sıhhatli bulunup, ramazanda gündüzleyin âmden - özürsüz - iftar ettiği ve o gün hastalanmadığı halde kendisine yalnız kazâ lâzım gele?
Cevap: Oruca niyyet etmemiş olandır.
Mesele: Hangi müslim mükelleftir o ki, ramazan orucunu büsbütün terketmiş olduğu halde, ona kazâ etmek bile, lâzım gelmemiş ola.
Cevap: Yabancı diyarda ihtida etmiş olan şol ecnebidir ki, ramazanda
oruç tutmak, müslimlere farz olduğunu bilmeyip, bunun kendisince islâm diyarına gelmesinden sonra malûmu ola.
Mesele: "Makamat" okuyanlar (ramazanda gündüz yiyene bir şey lâzım gelmeyip gece yiyene kazâ ve keffaret lâzım gelir) diyorlar, bu nedir?
Cevap: Gündüzün arapçası olan "nehar" toy kuşunun yavrusuna, isimdir. Gecenin arapçası olan "leyl" ağaçkakan kuşunun yavrusuna âlemdir. Nitekim makamatın bir beytinde, şu meal "gündüz ortasında nehar ve gece karanlığında leyl yedim" ifade edilmiştir. Yenilmiş olan nehar ve leylden maksut, zikr olunan piliçlerdir. Ramazanda dahi. mübah olan muftirat gece helâl ve gündüz ise haramdır. Bu mesele, Makamatı Haririnin otuz ikincisindedir.
İSKAT-I SAVM:
İskat-ı savm dahi, iskatı salât gibi farz ve vacip olarak, meyyitin zimmetinde kalmış olan, oruçlara taallûk eder.
Her günlük oruca, her namaz için olduğu gibi, bir fidye verilmek lâzım gelip, fidyenin miktarı, lüzum ve itasının sureti ve devrin icrası, kitabı salâtın iskat faslında beyan olunduğu veçhiledir. {(1) Salâtın ıskatında zikr olunduğu üzere, kimsenin namazını kimse kılamadığı gibi, kimsenin orucunu da, kimse tutamaz. Hadîs-i şerifte "Hiç kimse başkasının orucunu tutamaz, namazını kılamaz ve lâkin tarafından tasadduk eder." buyurulmuş. Dolayısiyle, meyyitin namazını kılmak ve orucunu tutmak, yahut kendisinin savm ve salâtından, bir miktarını meyyite bağışlamak üzere, fakire para vermek abestir. Meyyiti muahazeden, Cenab-ı Hak, ancak şer'in takdir ettiği, sadaka vasıtasiyle tefaddulen geçer.}
Kazâ olunacak ramazan orucunun günleri malûm olduğu gibi, nezr edilmiş olan savmın günlerinin miktarı dahi, nezr edence malûmdur. Keffareti var ise, o da malûm olmak gerekir. Vasiyyeti de, ona göre olur. Vasiyyetin lüzumu, kazâ lüzumunun fer'idir. {(2) Özürler faslının sonlarına, ve kitâb-us-salâtın iskat bahsine bakınız.}
Kadınlar, âdet ve lohusalık günlerinde geçen, namazları kazâ etmezler ise de, oruçları ederler.
NEZİR (ADAK) ORUÇLARI:
Savm ve salât gibi, kurabat ve taattan olan şeyi nezr eden kimseye, nezrini ifa etmek, âtideki şartlarının içtimaında - vücup tarikiyle - lâzımdır. Âyet-i kerimede;
{(1) Nezirlerini ifâ etsinler demektir. Nezir ki, adamaktır. Aslında vacip olmayanı nefsine vâcip kılmaktır. Menzurun - leh Cenab-ı Haktır. Âyet-i kerimede mariziyadeti ve köprü inşası gibi cinsten vâcip olmayanlar ile tahsis görmüş olduğundan, kendisiyle farziyyet değil, vücup sabit olmuştur.} ve hadîs-i şerifte: "Kim tâat olan bir şeyi nezr ederse onu yapsın, günah olan bir şeyi nezr ederse onu yapmasın." buyurulmuştur. {(2) Bu hadîsi, İmam Buhâri rivayet etmiştir. Hadîste, nezir taat olursa lâzım ve masiyyet olursa gayr-i lâzım olduğunu natık olup, masiyetin nezrinde lüzum ve vefa şöyle dursun, onun işlenmesi dahi haramdır.} İcmâ' dahi, taat nezirlerinin ifası, vacip olduğu üzerinedir.
Şartların birincisi: Nezr olunan şeyin cinsinden, farz bulunmaktır, {(3) Asılda, vacip ile tabir edilmiş ve farz mânâsı, kasd olunmuştur. Gerek farzı aynı ve gerek farzı kifaye olsun.} Namaz, oruç, sadaka gibi.
İkincisi: Nezr olunan şey, kendi için ibadet kasdi olmaktır. Abdest gibi. Başkası için olunanlar, nezr ile vâcip olmaz. {(4) Li-gayrihi maksudun mânâsı, maksudu başkası olmaktır: Abdest almak gibi ki, ondan maksut, namaz gibi diğer fiildir. Dürr-ü Muhtârda "ibadeti maksude kaydiyle meyyitin gasl ve tekfini hariç kaldı" denilmiştir.}
Üçüncüsü: Nezr olunan şey, zaten vacip olmamaktır: Beş vakit namaz {(5) Onları evkatının evvelinde edayı nezr etse bak ki, vacip olur mu? Zahir olan vacip olmamaktır. Çünkü, - vücubu muvassâ - dahi olsa, evvelce tahakkuk etmiştir.} ve ramazan orucu ve vitir namazı gibi.
Dördüncüsü: Nezr olunan şey, nefsinde muhal olmamaktır: Geçen günün savm ve itikâfını nezr etmek gibi. {(6) Ve keza, bugünün orucunu - zevâlden sonra - nezr etmek gibi.}
Beşincisi: Nezr ettiği şey, kendinin malik olduğundan ziyade,veyahut başkasının malı olmamaktır.
Mezkûr şartlara binaen {(1) Kıraeti Kur'an, salâtı cenaze, mescide girme, mescit bina etme, huccaca su dağıtma, beyti harâmı imaret, eytama, ikram, hastayı iyadet, kabristanı ziyareti, ravza-i mutahharayı ziyaret, meyyiti tekfin, zevceyi tatlik, filân kızı tezviç gibi nezirlerde bulunmakla, bunların biri lâzım olmaz. Çünkü, maksut olan farzlar içinde onlar için asıl yoktur.} hastanın ziyareti, nezr ile vacip olmaz. Çünkü, cinsinden vacip yoktur. Kulun icabı ise, hakkın icabı ile muteberdir. Çünkü, kul için iptidâ' etmek değil, ittibâ' etmek vardır. Hem de hasta ziyareti, cenazenin teşyii gibi, her ne kadar, kendisinde - hakkullah -var ise de, maksut marizin ve meyyitin hakkıdır. Nezr eden ise, kendi nezriyle ancak Allah hakkı olarak meşrû ve maksut olanı iltizam eder. {(2) Rivayetin zahirinde böyledir. İmam Hazretlerinden, başka bir rivayette, bugün bir hasta iyadet etmek, nezrim olsun, der ise, nezir sahih olup, filân hastayı iyadet etmeği nezr ederse, bir şey lâzım olmaz. Çünkü, marizin iyadeti kurbettir. Hadîs-i şerifte: "Hastayı ziyaret eden dönünceye kadar cennet bahçesindedir." buyurulmuştur. Belli şahsın iyadetinde ise, nezr edene ibadet mânâsından ziyade, belki o zatın gönlünü alarak, kendi menfaatini gözetmek de olabilir.}
Abdest almağı nezr etmekle, abdest almak vacip olmaz. Çünkü, abdest, salâtın cevâzı gibi {(3) Teşbih edatı, mushafa dokunmayı da ithal etmiştir.} kendinden başka bir şey için olmak üzere meşrû olduğundan, maksudu li-zatihi değil, {(4) Kıraeti Kur'an dahi, nezr ile vacip olmaz. Lâkin, kıraetin cinsinden, farz ve vacip olanı vardır. Dürr-ü Muhtârda mezkûrdur ki, namazların akibinde tesbihatı yâni, otuz üçer tesbih, tahmit, tekbiri nezr edene, nezr lâzım olmaz. Her gün, Nebiyaleyhis-selâma şu kadar salâvatı şerife, nezr edenin nezri lâzım olur.} ligayrihidir.
Mescide girmeği nezr etmek dahi böyledir. Velev ki, mescidi haram ve mescidi nebiy (aleyhisselâm) olsun. Gerçi, mescidi harama duhul hususunda, farz ve vacip olan tavaflar, ona mütevakkıf olmak ve farzın - mevkûfu aleyhi - dahi farz ve vacibinki, vacip bulunmak hasebiyle, onun cinsinden şer'î vacip mevcut demektir, ve lâkin - kasd olunmayan ibadet - olmak itibariyle, mescide girme, nezri sahih olmayanlardan sayılmıştır.
Tilâvet secdesi nezr etmekle, secde vacip olmaz, çünkü, zaten vaciptir. Vacibi, icap muhaldir. Hem de Hak vacip kılmışken, kulun vacip kılmasının bir değeri olamaz.
Yüz kuruşa malik olan bin kuruş tasadduk etmeği, nezr ederse, ancak yüz kuruş tasadduk etmek lâzım olur.
Başkasının malı olan koyun için "şu koyunu kurban ve etini tasadduk etmeği nezr ederim" diyenin, nezri sahih olmaz.
İki bayram günlerinin ve teşrik eyyamının orucunu, nezr etmek muhtar olan kavle göre sahih olup, {(1) Menhi olan günü zikr ve tasrih ile: "yevmi nahrın savmını nezr ettim" demekle: Yarınki gün saim olmadığı nezr ettim, deyip te, ertesi günü bayram olduğu takdirde arada fark yoktur.} vücûben iftar ve vücuben kazâ olur. {(2) Eğer o günlerde saim dahi olursa, uhdeden çıkmış, yâni - savını - haram olarak kendi nezrine kâfi olmuş olur.} Sene orucunu nezr eden kimse dahi, mezkûr günlerde iftar edip, sonra onları kazâ eyler.
İtikâfı ve itakı ve farz olmayan namazı ve orucu ve sadakayı ve kurban kesmeği, nezr etmek sahihtir. Çünkü, bunlar hep - cinsinden - vâcip bulunan şeylerdir: Keffaretlerde, tahriri rakabe farzdır. İtikâfın naziri. namazın son kadesidir. Çünkü, İtikâf dahi - vücup vechi üzere - meks ve ikamettir. Hem de, itikâfta namaz için. intizar dahi maksud olmakla mûtekif namazda oturuyor demektir. {(3) Cinsiyyetten, surette ittihat aranmamak üzere, mutlak cinsiyyet maksut olduğuna bakarak, itikâfta örf ne ise onu şart kılanlar dahi olmuştur. Kadının ve memlûkün, İtikâf nezrinde bulunmaları, sahih ise de, ifâ için izine ihtiyaç vardır.} Farz olmayan namaz ve orucun benzeri, farz olan namaz ve oruçtur. Sadakanın benzeri zekâttır. "Hastam iyi olursa kurban keseyim" diye nezr eden kimse, etini "tasadduk etmek" cümlesini ziyade etmedikçe, ona o nezr ile, bir şey lâzım olmaz. Zira zebhin cinsinden, farz olmayıp, ancak vacip olan udhiye vardır. Sadakanın cinsinden ise, farz vardır ki, o da zekâttır.
Yürüyerek haccı nezr edene, yaya olarak haccı ifa etmek lâzım olur. Çünkü, Mekke-i mükerremeye yakın olan, kudretli bir kimseye yürüyerek haccı ifa lâzım olmakla, şer'î şerifte, onun da benzeri mevcuttur. Nitekim, kitâb-ul-hacte gelecektir.
Tasadduku nezirde, nezr olunanın sarf yeri, ona ihtiyacı olan fakirler olduğundan, ihtiyacı olmayanlara, nezir itâsı câiz olmadığı gibi, nezr edene, kendi nezriyle iltizamı lâzım olan şey dahi, ancak - hakkan lillâhi teâlâ -meşru olandır.
Emvat için olan nezrin sıhhati yoktur. Binaenaleyh, evliya-i kiramın türbelerine yağ ve mum adamak, sahih olmadığı gibi, bu gibilerin nezir parasını almak dahi, helâl olmaz. {(4) Mezkûr nezrin ademi sıhhati, vücuh iledir: Biri bu ki, o nezir mahlûkadır. Mahlûka nezir câiz olmaz. Çünkü, ibadettir. Biri de bu ki, meyyit için nezr edilmiştir, meyyit ise malik olamaz, Biri dahi bu ki, eğer nezr eden, - işlerde tasarrufeden - o meyyit ise ve öyle zan olunuyor ise, o zanda bulunan, kâfirdir. (Tez veren dede tâbirini düşünmeli, veren dede midir, Allah mıdır?)}
Meğer ki, nezir şu veçhile edilmiş ola: Ya rabbi eğer benim hastama şifa ihsan edersen, "yahut" gaibimi reddedersen "yahut" hacetimi kazâ edersen seyyide Nefise hazretlerinin "veyahut" imam Şâfiî hazretlerinin türbeleri kapısında bulunan fakirleri it'am etmek yahut onları mescidlerine hazırlamak ve yahut mescit şerifleri kandillerinin yakılması için, zeytinyağı iştira etmek ve yahut bu gibi işlerine bakanlara para vermek, nezrim olsun. İşte, bu veçhile edilen nezir, "etini filân medrese veya tekke fakirlerine tasadduk etmek üzere Allah için kurban keseyim" diye edilen nezir gibi hem - hakkan lillâh - hem de fakirlerin nefini mütezammin bulunduğu için sahih olur.
NEZRİN HÜKÜMLERİ:
Nezir, mutlak ve muallâk olmaktan hâli olmaz. Bir mükellef, nezri sahih olan şeylerden birini, mutlak olarak nezr edip meselâ "iki rekât namaz kılmak (yahut) bir gün oruç tutmak - Allah - için nezrimdir" dediği takdirde, onu edâ ve ifa etmek kendisine lâzım (vacip) olduğu gibi bir şarta muallâk olarak nezr edip te, o şart husule geldiği ve (meselâ): Cenab-ı Hak bana erkek evlât ihsan ederse, on fakiri doyurmak yahut giydirmek nezrim olsun, demiş olup da, erkek evlât ile, merzuk olduğu takdirde dahi nezrini ifa etmek, lâzım olur.
Âyet-i kerimede "nezirlerini yerine getirsinler" buyurulmuştur.
Nezri muallâkta, eğer husuli kendince matlup olmayan, bir şarta nezrini talik etmiş ve (meselâ): Dargın olduğu şahıs için: "eğer filân ile lâkırdı edersem bir köle âzâdı nezrimdir" demiş bulunur ise, onunla mükâleme etmek istemeyerek, kendisini ona kelâm etmekten meni, kasd etmiş olmakla, lâkırdı ettiği takdirde, tâlikinin zâhiri nezir ise de, mânâsı yemin olduğundan, nezrin ifası ile, keffareti yemin arasında muhayyer olur. {(1) Sahih ve müftâ bih budur. "Nezir keffareti yemin keffaretidir." hadîsi, işte bu mânâya yâni, murat edilmeyen şarta muallâk olan nezre mahmüldür. Nezir meselesinde üç kavil vardır. Birincisi: Menzure mutlaka vefadır. Bu, rivayetin zâhiridir. İkincisi: Mutlaka tahyîrdir. Bu nevadir rivayetidir. Üçüncüsü: Eğer kendisince matlup olan bir şarta tâlik etmiş ise, onun husulünde, nezrin ifasına, ve eğer matlup olmayan bir şarta talik etmiş ise, onun husulünde, nezrin ifası ile keffaret arasında muayyer olmasına dâir, olan tafsildir. Bu kavil İmam Muhammed'indir. İmam ebû Hanife hazretleri dahi vefatından yedi gün evvel, ona rücû etmiştir.}
Nitekim, "nezrim olsun ki, filânca ile lâkırdı etmem" demek dahi, "ahdim olsun" demek gibi, mahzı yemindir.
Buna keffaretten başka bir şey terettüp etmediği gibi, talâkı talik ve itâkı tâlik misilli hususlarda dahi, şartın husulü indinde, muallâk olan şey, - muhayyer olmaksızın - vaki olur.
Yeminde hânis olmadan (yemini bozmadan) evvel keffaret câiz olmadığı gibi, muallâk nezirde dahi, şartın vücudundan evvel nezri ifâ etmek, câiz olmaz. {(1) Şu illet benden giderse, diye nezr eden kimseye, illet gidip sonra yine avdet eylerse, bir şey lâzım gelmez.}
Muallâk olmayan nezir, zemanen belli dahi olsa, onu zamanının hulûlünden evvel ifa etmek câiz olur: "Filân gün kuşluk vakti, şu kadar rekât namaz nezrimdir" diyen kimse, o kadar rekât namazı, o günden mukaddem veya muahhar dahi, kılabilir.
Nezirde, zaman tâyini, mekân tâyini, dirhem tâyini, fakir tâyini mülgadır: Şabanı saim olmağı nezr edene, recep yahut şevvali saim olmak {(2) Şevvalde sâim olduğuna göre, oruca yevmi fıtırdan sonra başlar ve onu kazâ eder.} ve Mekke-i mükerremede yahut mescidi nebevide veya mescidi aksâda edâsını nezr eylediği, nafile namazı Mısırda kılmak, {(3) Çünkü, sıhhat yakınlık itibariyledir. Mekân itibariyle değildir. Zira salât, bütün beden ile - Allahı tâzim - dir. Bu mânâda emkinenin hepsi birdir. Gerçi fazilet mütefavittir: Hadîs-i şerifte varit olduğu üzere namaz kılmak, ramazan tutmak, İtikâf etmek için, mescidi aksâ, mescidi saireden, ve mescidi nebevî mescidi aksadan, ve mescidi harâm mescidi şerifi nebeviden, biner derece efdaldir.} ve şu dirhem veya dinarı sadaka etmek nezrim olsun diye tâyin eylediği, dirhem veya dinara bedel, başka bir dirhem veya dinar tasadduk eylemek, ve filân fakire vermek nezrimdir, dediğini diğer bir fakire vermek, câizdir.
Mülkiyetinde olan köle veya cariyenin âzâdını nezr eden mükellef, onu ifa etmek kendisine lâzım, ve âzât etmezse günahkâr olur. Nezrin ifâsı, hüküm altına girmediği için, hâkim olan müdahale edemez.
FIKIH BİLMECELERİMİZDEN:
Mesele: Ayın evvelinden ve âhirinden - alet-tevali - birer gün, oruç tutmak nezrim olsun, diyen kimse, ne yapmalıdır?
Cevap: On beşinci ve on altıncı günleri tutmalıdır.
Mesele: Hangi mükelleftir o ki, filân iş olduğu gün, oruç tutmak nezrim olsun diye bir husus tâyin ederek, savmı nezri, ona talik etmiş ola da, günün birinde, o husus vukua gelmiş olduğu ve o gün ramazan ve bayram olmadığı {(4) Ramazanı nezr etmenin hükmü yoktur. Bayramı nezr edenin, nezri sahih ve iftar ve kazâ etmesi lâzımdır.} halde, onun oruç tutması lâzım gelmeye?
Cevap: - O kadındır ki, nesrini kendi âdetini göreceği güne, tâlik etmiştir. Savmı kabul etmeyen bir güne muzaf kıldığı, için nezir sahih olmamıştır.
İTİKÂF BABI:
İtikâf, haps ve men' ve bir şeye ikbâl ve mülâzemet mânâlarınadır ve taât kasdiyle kendini mescide hapsetmektir.
Ekseriyetle oruçsuz olmadığı ve ramazanı şerifin sonlarında mesnun bulunduğu için, İtikâf fıkıh kitaplarının kitâb-us-savm bahsine geçmiştir. Hattâ, Vikâyede "İtikâf: Sâimin onu niyyet ederek, cemaat mescidinde meks etmesidir" diye tarif olunmuştur.
İtikâfa girene, mûtekif yahut âkif denir.
İtikâf: Erkeğe göre, ezan -okunup ikamet alınır, yâni cemaatle beş vakit namaz kılınır olan cami içinde, ve kadına göre, evinin mescidinde - ki namazgâh ittihaz ettiği odasında veya köşesinde demektir - İtikâf niyyeti ile, meks ve ikamettir.
İtikâf meşrudur ve meşruiyyetine, kitap ve sünnet delildir. Kitabı kerimde:
buyurulmuştur. Bu kavl-i kerîm mefhumunca, İtikâfın kurbiyyet ve ibadete muhtas olan, mescidde ifâsı ve mübah olan - muvakaanın - mutekiften nehyi, İtikâf için, kurbet ve meşruiyyet delili olduğu gibi, {(1) Vel-âkifine 'kavl-i kerîminden ve Hazret-i Zekeriyyâ ve Meryem aleyhimesselâm kıssaları hakkındaki, âyâtı kerimeden, tikâfın - şer'i kadim - olduğuna dahi, istidlâl olunur.} Hazret-i Aişe ve Ebû Hureyre radiyallahü teâlâ anhumanın rivayetleri üzere, Nebiyye Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, Medine-i Münevverelerine, duhullerinden (yâni savmın farziyyetinden) âhiri ömürlerine değin, ramazanın son on gününde itikâf etmiş oldukları dahi, İtikâfın meşruiyyetine, sünnetten delildir.
Bu muvazabet ve müdavemeti seniyye, {(2) Ezvacı tâhirat dahi, asrı saadetten başlayarak kendilerinden sonra dahi, itikâfa devam etmişlerdir.} eğer sahabeden onu terk edenleri, ademi inkâra makrun olmasa - derecesine göre - herkes hakkında vücup delili, olurdu.
İtikâf, imam Zührînin tâbiri veçhile, amellerin en şereflisidir. Çünkü,
mutekif sâim olmakla beraber namaza müntazir olduğu için, hem de daima salâtta demektir. Nitekim, hadîsi nebevi nâtıktır. Salât ise, kurb ve inkıta halleridir.
İtikâfın: Aksamı, şartları, sebebi, rüknü, hükmü, sıfatı, âdâp ve mahâsini ve müfsidat ve mahzuratı, vardır.
İtikâf aksamı: Vâcip, sünnet, müstahap olmasıdır. {(1) Müstahap ve diğer tâbir ile, mendup sünneti gayr-i müekkede demektir. Nitekim, kitab-ut-tahârede tarif olunmuştur. İtikâf babında müstahap kısmına, nefel namı dahi verilmektedir ki: Maksut, vâcip ve müekked sünnet olmayan demektir.}
İtikâf, nezr olursa vâcip ve ramazanın son on günlerinde sünnet ve bunlardan mâdâda müstahap olur.
Bunlardan birinci ve üçüncü kısımlar için, zaman muayyen olmayıp, bir kimse meselâ, istediğinin olmasına talikan ve yahut hiç bir şeye talik etmemekle kendi arzusu üzerine nezr ederek İtikâfı, ne vakit olsa istediği müddetçe nefsine vacip kılabileceği gibi, nezirsiz itikâfa niyyet ederek bir camide bir müddetçik nâfileten dahi, mutekif olabilir.
İkinci kısım, ancak ramazanı şerifin yirmisinden itibaren sonuna kadar olur. Binaenaleyh, onun vakti ve müddeti bellidir.
Birinci ve üçüncü kısımlar arasında dahi, bir fark vardır ki, birinci kısım olan İtikâf, vacip ve onda oruç şart olduğundan, bir günden eksik olamaz. Bu cihetle, onun da en az müddeti, belli demektir. Üçüncü kısım olan nafile İtikâfın - ramazanın yirmisinden sonra olmamak üzere - her ne vakit olur ve her ne müddet tutulur ise, olabileceğinden, onun ne vakti ve ne müddeti belli değildir. Hattâ, camiye giren kimse, gece dahi olsa, çıkıncaya kadar itikâfa niyyet ederse, orada kaldığı müddetçe, nafile olarak mûtekif olur ve camiden çıkmakla, İtikâfı sona erer. {(2) Hattâ iki cihete kapıları olan camilerin dahillerini yol edinmek câiz olmadığı halde, taharet üzere gelip geçmek için, şer'î çare budur, yâni İtikâfı niyyet etmektir.}
İtikâfın şartları: Niyyet, mescidi cemaat, oruç, âdetten ve lohusalıktan taharettir.Bunlardan niyyet {(3) Bununla, akıl ve İslâmı şart kılmağa hacet kalmamıştır. Çünkü, mecnun ve kâfir, niyyet ehli değillerdir.} umumî şarttır ki, niyyetsiz hiç bir İtikâf olmaz.
Nefsine İtikâfı vâcip kılmak isteyen kimse, kalbî niyyetle iktifa etmeyip, onu lisanen dahi, söylemek gerektir.
Nezir nutuksuz olmaz. Çünkü, nezir niyyet gibi değil, lisanın müteallikatındandır. Niyyetin ise mahalli, kalbtir.
Cemaat mescidi, vâcip ve sünnet kısımları için, erkeğe şarttır. {(1) Kadın evi içindeki namazgâhında, itikâf edeceğinden, her ikisine şâmil olmak üzere, İtikâfın şartı mescidi mahsusta olmak denilir. Eğer kadın evi içinde, kendisine namazgâh tâyin etmemiş ise, onun itikâfı da sahih olmaz. Nitekim, erkek için dahi, cemaat mescidinin gayride, vacip ve sünnet olan İtikâf, sahih olamaz. Cemaatle edayı salât meziyyeti olmadığı için umumî namazgâhlarda dahi İtikâf edilemez.} İtikâfın efdali, Mescid-i haramda sonra Mescid-i nebevide, ondan sonra da Mescid-i aksâda olandır.Sâir camilerdeki fazilet, cemaatin çokluğuna göre, değişir.
Oruç dahi, yalnız vâcip kısmında şarttır. Vacip İtikâf, vâcip olan savm ile olacağından, savmı tetavvû ile sabahladığı gün, İtikâf etmeği nezr etmekle, İtikâf etmiş olmaz,
Menzur itikâfta, oruç meşrut olduğuna mebni, bir gecenin, {(2) Meğer ki, leylen ve neharen diye, gündüzle beraber gecenin itikâfını dahi, nezr etmiş, ola.} yahut - yeme ve içmede - bulunduğu bir günün itikâfını, nezr eyleyenin nezri, muteber olmaz. Ve bir ay - oruçsuz - İtikâfı nezr edene, hem İtikâf ve hem oruç, vâcip olur.
Ramazan itikâfını nezr edenin nezri, sahihtir. O kimse ramazanı sâim olup da İtikâf etmese, bir ay mütetabian İtikâf edip, sâim olmak lâzım gelir. İtikâf etmeyip, diğer ramazan hulûl ederek, mûtekif olsa, itikâftaki oruç nezri sebebiyle, oruç zimmetinde borç olarak kaldığına ve orucun itikâfsız tutulması câiz olamayacağına binaen, onun, o İtikâfı kâfi olmaz. Nitekim, bir ay İtikâfı nezir edip te, ramazanda mutekif olanın, İtikâfı dahi kâfi olmaz. Oruç nezr ettiği ayda, iftar edip de, sonra bir ay, orucunu - İtikâf la - kazâ etse, olur. Yalnız bir günün itikâfını nezr etmekte, gece dahil olmayabilir ise de, birden ziyade günün itikâfını nezr etmekte, geceler dahi, niyyeten tahsis ve istisna edilmediği takdirde, nezre dahil olmuş olacağından, camiye ilk gecede, - guruptan evvel - girip, son günde - guruptan sonra - çıkmak lâzım gelir. Geceleri - istisna ederek - yalnız gündüzleri İtikâf etmek üzere, nezr eylemek dahi, sahih ve yalnız gündüzleri mutekif olmak, lâzım olur. {(3) Niyyeten tahsis, bir aydan az olanlar hakkında câri olabilir. Ay, mukadder zamana isim olmakla, onda istisna tasrih edilmedikçe, tahsis niyyetinin tesiri olmaz.} Yalnız gecelerin itikâfını nezr etmek, geceleri oruç tutulamadığı için, sahih değildir.
İtikâfın vücubünde, gece dahil olmadığına göre, İtikâfı ayırarak etmek
câiz, ve geceler dahi dahil olduğuna göre, itikâfta tetâbû lâzımdır. {(1) İtikâf, oruç gibi olmayıp eczası bitişik bulunduğu için, onun itlâki dahi tetabuu, tasrih hükmündedir. Ayrılmak tasrih edilmedikçe, tetabû sakıt olmaz. Oruç ise, kendisine mahal olmayan, gece araya sokulmakla nefsinde eczası ayrılmıştır. Binaenaleyh, savmın nezrinde tetâbû tasrih olunmazsa, lâzım olmaz.}
Binaenaleyh, bir ay yahut otuz gün itikâf etmeği nezr eyleyen kimseye - aralıksız - itikâf eylemek lâzım gelir. {(2) Lâkin zevcenin - belli edilmeyerek - bir ay itikâfı nezr etmesinde, zevcinin tevaliye mânî olmak hakkı vardır.}
Muayyen günün yahut muayyen ayın, itikâfını nezr eden kimse, o günden, o aydan mukaddem İtikâf etse, yahut mescidi haramda İtikâfı nezr eden başka bir camide, itikâf eylese, câiz olur. {(3) Nezir ahkâmının sonlarını okuyunuz.}
Geçmiş bir ayın İtikâfını nezr etmek, muteber değildir. {(4) Nezrin lüzumu hakkındaki dördüncü şarta bakınız.}
Sıhhatli halinde, bir ay itikâfı nezr edip te, ifa edemeyerek, vefat eden kimse, her gün için, bir sadaka-i fıtır vasiyyet etmek lâzım gelir.
Hasta olduğu halde bir ay itikâfı nezredip, iyi olamayarak vefat eden kimseye, bir şey lâzım gelmez.
Oruç, nezr edilen itikâfta meşrut ve mesnun olan itikâfta ise, zaten mevcut olup, âdet ve lohusalık hali, savma mâni olmakla, kadınlara göre, onlardan temizlik dahi, itikâfın şartıdır.
Nafile itikâfta, {(5) Maksut, vâcip ve sünnet olmayan, müstahap kısmıdır.} oruç meşrut olmadığından, onlardan taharet, cevaz ve halâliyyet içindir.
Cünüplük savme münâfi olmadığından, ondan taharet, vâcip olan itikâfta bile şart değildir. (Mûtekif câmi içinde, ihtilâm olabilir.)
İtikâfta bülûğ şart olmadığından, mümeyyiz sabinin itikâfı sahihtir.
Hürriyet ve zukûret dahi itikâf için, sıhhat şartı değildir.
Kadının kocası var ise onun, ve hanımının veya efendisinin izniyle, köle ve cariyenin itikâfları sahihtir.
Zevcesinin itikâf etmesi için, zevc izin verdikten sonra, menetmek câiz değildir. {(6) Etse de sahih olmaz. Zevceye verilen izin, menafiini kendisine temlik demek olup, o dahi mülk ehli bulunmakla, ondan rücû olunamaz.} Efendi, izinden sonra, memlûkunu menedebilir. Ancak o men'inden dolayı günahkâr olur. {(7) İzin verilmekle, memlûke nefsinin menâfii, iâre edilmiş demektir. Ondan rücû olunabilir. Şu kadar ki, vadinden hulf olduğu için mekruhtur. Mükâtib için, izinsiz itikâf etmek vardır. Ve efendi, onu menedemez. Çünkü, mâkâtib tasarrufunda hür gibidir.}
Kadın ve memlûkün itikâf nezr etmeleri sahih ise de, nezri ifâ etmeleri, izne mevkuf olduğundan, izin almayarak, itikâfı nezr eden kadını, zevci ondan menedebilir. Memlûkün dahi, nezrine sahibi mâni olabilir.
Ya rizalariyle ve yahut zevce, bâinen mutallâka köle, veya cariye, âzât olduktan sonra, nezri ifâ ederler.
Bir ay itikâfa izin veren zevcin, zevcesi aralıksız itikâf etmek istedikde, zevci ona müteferrik itikâfı emredebilir. {(1) İtikâfta tetabûun lüzûmundan yalnız bu müstesnâdır.}
Belli bir ayın itikâfına izin vermiş olmak suretinde, zevcenin, aralıksız itikâf etmesine, zevç mâni olamaz.
İtikâfın sebebi: Manzure göre, nezirdir. Menzurun gayriye göre, sevabın talebine sebep olan sevinçtir.
İtikâfın rüknü: Mescidi mahsusta meks etmektir. {(2) Mescidi mahsus tâbiri, cemaat mescidinden eam olarak, kadınların ev içindeki itikâf mahallerine dahi, şâmil olmak üzere, ihtiyar olunmuştur.} Nafileye göre. hangi camide olursa olsun, velev az müddet içinde ve hattâ maşiyen husule gelmiş bulunsun.
İtikâfın hükmü: Sevaba nâil olmak isteğidir. Sevap derece derecedir. Nezr edilende, vâcibin sukutu dahi, itikâfın hükmündedir.
İtikâfın sıfatı: Sünneti müekkede ve kifâye olmasıdır. {(3) İtikâfı terk eden belde ahalisi, isaet etmiş olurlar.}
İtikâfın âdâbı: Ancak hayır söylemek {(4) Günah olmayan sözü söylemekte, beis yoktur.} ve mesnun olan itikâfı fevt etmemek ve camilerin efdalini veya cemaati çok olanını seçmek {(5) Üç mescit bahsine bakınız. Bu da erkeğe göredir. Kadın hakkında fazilet, evine müdavemettir.} ve zikre ve Kur'ânı Kerim tilâvetine ve hâdis ve siyer kıraetine ve salihlerin menkıbelerini mütalâaya ve dinî kitaplara müdavim olmaktır.
İtikâfın mehasini hesapsızdır. Mutekif kalbini, dünya umurundan ayırarak, kendini mevlâya teslim ile hak dergâhına sığınmış ve düşmanın mekrinden, hâfızı hakikînin himayesine iltica etmiş ve hal dili ile: "Rabbim beni mağfiret etmedikçe, ben bu kapıdan ayrılmam" demiş olur. {(6) Hadisi ilâhide: "Kim bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim." buyurulmuştur.}
İtikâfın müfsidatı: Mescidi mahsustan, hacetsiz çıkmak, cinsî münasebette bulunmak ve o cinsten kötülükler, cinnet ve bayılmaktır.
Mûtekifin, yemesi, içmesi, uyuması, ihtiyaç olan şeyi satın alması, mescitte olur.
Eğer, bunlar için çıkarsa itikâfı kalmayıp, bozulur.
Mûtekif, bulunduğu mescitten, şer'î veya tabiî, yahut zarûrî hacetin gayri surette, çıkamaz.
(Şer'î hâcete mebni çıkış), mûtekif bulunduğu mescitte cuma namazı kılınır olmamakla, onu sünnetleriyle beraber, kılabilmek için, başka bir camiye veyahut ezan okumak için, mescit dışında bulunan minareye, çıkmaktır.
(Tabii hâcete mebni çıkış), büyük ve küçük abdest bozmak ve hades ve necisten temizlenmek için, çıkmaktır. {(1) Habes ve hades tâbirleri için, kitâb-ut-tahâreye bakınız. Gusl etmek ve abdest almak, hâceti şeriyyeden ise de, onlar sebepleri itibariyle, tabiî hâcetlerden sayılmıştır. İğtisâleden de maksat sebebi ihtilâm olandır. Çünkü, onun gayri, itikâfı müfsittir.}
(Zarurî hâcete mebni çıkmak), içinde bulunduğu mescitten, kerhen çıkarılmak ve yahut nefsi ve eşyası hakkında tehlike duymak sebebiyle başka bir camiye, intikal için çıkmaktır.
Zikrolunan hâcetlerin gayride, {(2) Velev ki, hastayı iyadet veya cenaze namazı ve teşyii, yahut suya düşeni, yananı kurtarmak veya şehadet edası, için çıkmış olsun. Velev ki, şehadete veya cenaze namazına kendisi, tâyin edilmiş olsun. Asılda belirtilen, şehadetin edası zarûrî hâcet olarak, zikredilmiş bulunmaktadır.} mûtekif mescitten çıkmakla, itikâf fâsit olur.
Nezr ettiği sırada, hastayı iyadet ve cenaze namazı ve ilim meclisinde bulunmak için, mescitten çıkmayı, şart kılmış ise, onlar câiz olur.
Tabiî hâcet için çıkıp da, hasta iyadetine ve cenaze namazına giderse, bunlar kendinin maksudu olmayarak gelmiş olması takdirinde câiz olur.
Mezkûr hâcet için çıkıp da, ondan fâriğ olduktan sonra, sebepsiz durup beklerse -indel-imam- itikâf bozulur.
İtikâf esnasında - cinsî münasebet - her nasıl olsa, itikâfı müfsittir: Gerek amden, gerek unutarak ve gerek geceleyin, gerek gündüzleyin olsun ve inzâl, gerek vâki olsun ve gerek vâki olmasın.
Onun sebepleri ki, dokunma, öpme, sarmaşma, oynaşma gibi olan evveliyattır. Bunlar inzal ile neticelenirse, itikâf fasit olur. {(3) İtikâf yerinde ihtilâm, itikâfı müfsit olmadığı gribi, yalnız nazar ve tefekkür ile vukua gelen inzâl dahi, itikâfı müfsit değildir. Mescidi kirletmeyerek, orada yıkanmak mümkün olursa, câizdir. Ve illâ çıkıp yıkanarak, mescide döner. Cami içinde ibrik ile abdest almak dahi bunun gibidir. Bunlar, halı ve hasır ile döşenmiş olan, bizim camilerimizde olamaz.}
Arası kesilmedikçe, delilik ve bayılma -ihtilâfsız- itikâfı müfsit değildir.
Eğer mûtekif günlerce, baygın veya mecnun olursa, itikâf fasit olur, ayıldığında itikâfına yeni baştan başlamak lâzım gelir.Senelerce mecnun kalıp, sonra iyileşirse kazâ eder.Bunak olup da, birkaç sene sonra, iyileşene dahi, kazâ lâzım olur.
İtikâfın mahzurları ki, mekruhatına dahi şâmil olmak üzere, memnûatı demektir: Cinsî münasebat (muvakaa) ve evveliyyatı, ve mescide ticaret için emtaa getirilmesi ve ibadet itikadiyle susmak, ve lüzumsuz, münasebetsiz kelâm söylemektir. {(1) Kadına göre, cemaat mescidinde itikâf etmek dahi, mahzurattandır.}
İbadet itikadına mukarin olmayan sükût, mekruh olmaz. Dil mâsiyetinden korunmak için sükût, ibadetlerin en büyüklerindendir. {(2) Hayırsız söz söylemek, mûtekif olmayana dahi, câiz değildir. Mûtekife onun câiz olmaması evleviyyetledir. Hayırsız söz, mekruhtur. Hâcet sırasında, mübah olan söz, hayır olmak zâhirdir. Hâcet yok ise, değildir. Camiye mübah söz söylemek üzere, girip konuşmak, ateşin odunu yemesi gibi, hasenatı imha edici, bir mekruhtur. Namaz için, girip te, mübah söz söylemek, böyle değildir.}
Sibab (söğüşme) ve cidal (kavga), itikâfı ifsat etmez.
İtikâfın mahzurlarından olan hususatta, teammüt ve nisyan, gece ve gündüz ihtilâfı yoktur: Cinsî münasebet, ve bilâ ihtiyaç çıkış gibi ki, bunlar her nasıl ve ne vakit olsa, itikâfı ifsat eder.
Oruç mahzurlarından olan hususlarda, teammüd, nisyan ve gece, gündüz muhteliftir: Yeme ve içme gibi ki, bunlar gündüz ve amden olmadıkça, orucu ifsat etmez. {(3) Mûtekif geceleyin içki içmek veya başkasının malını yemek gibi, dinî mahzuru irtikâp ile, itikâfı fasit olmaz.}
SADAKA-İ FITIR(FİTRE)
{(1) Mâlî vazifelerden olmak itibariyle, fıtır sadakasını fukaha, kitab-uz-zekâtın sonunda zikretmişlerdir. Tabiî tertibe riayetle, biz onu buraya aldık.}
Bu babın mesaili, Sadaka-i fıtrin hakikatine, sıfatına, cinsine, miktarına, hükmüne, sebebine, rüknüne, masrifine, vücubü vaktine ve istihbabına dairdir.
Sadaka-i fıtrin hakikati: Ancak geçinmeği mütezammin, bir ibadet olmasıdır. {(2) Buradaki mânâda geçinmek, bir kimsenin - ölmeyecek kadar - yiyecek ve zahiresidir.} (Sadaka) tesmiye olunması ve sâim için tuhra (yâni pak) olması, ve edasında niyyetin meşrut bulunması, onun ibadet olmasını göstermektedir.
Onda geçinme mânâsı dahi bulunduğundan, malî ibadette meşrut olan, ehliyyet kemali şart kılınmamıştır. Zengin olan sabî ve mecnunun malına da terettüp eder. {(3) Mir'atte böyle göstermiştir. Tuhre-i sâim tâbiri, hadîsten alınmıştır. Tuhreisâim demek, saimden oruç halinde vâki olan, kirlilik ve taksirat için, paklık demektir.}
Sadaka: Verilmesiyle - Allah indinde - sevap kasdolunan atiyyedir.
Cümlede - muzâfunileyh - vâkî olan, fıtırdan, fıtır günü maksuttur ki, o günün sadakası demektir. Fıtır zekâtı dahi denir. {(4) Sıdk ve ihlâs ile verildiği veyahut mütesaddıkın mesûbâta rağbetinin sıdkını izhar eylediği için, sadaka tesmiye olunmuştur. Nitekim, zevcin zevceye rağbetinin sıdkını izhar ettiğinden dolayı, mihr-i muaccele - sıdâk - denilmiştir. Zekât tâbirinde, tuhre mânâsı mülâhaza olunmaktadır. Ona fıtır zekâtı, ramazan zekâtı, oruç zekâtı dahi denilmektedir.} Bu izâfette, onun, o gün geçirilmeyerek, edâ olunmasına teşvik vardır.
Sadaka-i fitnn sıfatı: Nisâba malik veya nisabın kıymetine malik olan, her hür ve mükellef müslime, geniş mânâlı vücup ile vacip olmasıdır.
Nisap: Her şeyin asıl ve mercii mânâsına olarak, şer'î örfte, zenginliğin esası sayılan, - mal miktarına - itlâk olunur ki, gümüşe göre, iki yüz dirhemden ibarettir. {(5) Nisabın şart kılınması, şunun içindir ki, sadaka-i fıtır ancak fakirlerin doyurulması için vacip olmuştur. İgnâ ise, gınâsız olmaz. Şer'i gına dahi, nisâb ile mukadderdir. Borç ve aslî havayiçten fâriğ ve fazla olmasının şart kılınması, ihtiyaç içinde olanın yok gibi olmasındandır. Bu bapta, nemâ ve havelan şart değildir. Evve ev eşyası, elbise ve at, silâh ve hizmet köle ve câriyesi, hep aslî havayiçtendir.}
Borçtan ve aslî ihtiyaçtan fâriğ ve fazla olarak, o miktardaki mala
- aynen veya kıymeten - malik olan kimse, zengin sayılıp, kendisine, dört hüküm, taallûk eder:
1 -Sadaka-i fıtrin vâcip olması,
2 - Kurban kesmenin vâcip olması,
3 - Yakınlarının nafakasının vâcip olması,
4 - Sadaka almasının haram olmasıdır.
Sadaka-i fıtır, dört cins şeyden verilmek, vâcip olur: Buğday, arpa, kuru hurma, kuru üzüm.
Bunlardan, âtîdeki miktar veçhile, ya aynen veya kıymetlerinden verilir.
Sadaka-i fıtrin miktarı: Buğdaydan yahut buğday unundan veya bulgurdan, yarım sâ'dır.Arpa ve kuru hurma veya kuru üzümden, bir sâ'dır. {(1) Kuru üzümü, kuru hurma gibi saymak, İmameyn kavli ile Hazret-i İmamdan bir rivayettir, müftâ-bih olan budur. Diğer rivayette, kuru üzüm buğday gibidir.}
Sâ: Bir ölçektir ki, - rıtli irâkî - ile sekiz rıtıldır.
Bir - rıtli irâkî - veznen yüz otuz dirhem olmakla, bir sâ' bin kırk dirhem ve yarısı beş yüz yirmi dirhemdir.
Bunların kıymetini (nakden bedelini) dahi, vermek câizdir.
Bolluk olup da, fakirin muhtaç olduğu şeyler, bulunduğu zamanlarda kıymetini vermek - ihtiyaçlar mütenevvi olduğu ve para ise, hâcâtı karşılamada süratli bulunduğu için - efdaldir.
Darlık ve pahalılık zamanlarında - aynen verilmesi - paradan efdaldir.
Sadaka-i fıtrin hükmü: Dünyada vâcibin uhdesinden çıkmak ve ahirette sevaba ulaşmaktır.
Sadaka-i fıtrat sebebi: Mükellefin kendi nefsi ile mutlak ve kâmil velâyetle, kendinin idare ve velâyeti altında olan, köle ve cariyesi ve küçük olan fakir çocuklarıdır.
Nisâba malik olan mükellef, hem kendi nefsi, hem de bâliğ olmamış, fakir bulunan çocukları ve ticaret için değil de, {(2) Ticaret için olan köle ve cariyelerin, Sadaka-i fıtri yoktur.} hizmet ve istifraş için olan câriye ve köleleri için, sadaka-i fıtır, verir. Memlûkü velev, gayr-i müslim yahut müdebbir veya Ümm-ü veled olsun!. {(3) Mükâtip olan köle için, sadaka-i fıtır vermek, onda velâyet hakkı olmadığından, efendiye vacip olmadığı gibi, mükâtibin kendisine de, vâcip olmaz. Çünkü, elinde bulunan efendisinindir. Müşterek olan kulda dahi, şeriklerinden her birinin velâyeti kasır olmakla, sadaka-i fıtır, biç birine vâcip değildir.} Babası ve validesi için, vermediği gibi, kendi zevcesi {(4) Zevcesinin fitresini vermek zevc üzerine vacip değildir.} ve büyük
çocukları için dahi, vermez. Küçük çocuğunun dahi, kendi malı olduğu takdirde, Sadaka-i fıtrini, onun kendi malından, verir.
Sadaka-i fıtrın rüknü: Onu, masrifine tediyeden ibarettir.
Sadaka-i fıtır dahi, zekât gibi temlik olunur. Taam bağışlamakla, edâ edilmiş olmaz.
Sadaka-i fıtrin masrifi (sarf yeri demektir): Zekâtta olduğu gibi, müsliminin fakirleridir.
Zengine ve zimmîye verilmez. {(1) Zimmiye verilmemesi, müftâbih olan, İmam ebû Yûsufun kavlidir.} Usul ve furûdan olan fakirlere ve zevceye ve kendi memlûküne ve mükâtibine dahi, verilmez.
Herkes kendi fıtrasını bir fakir müslime verir. Müteaddit kimseler dahi, Sadaka-i fıtralarını, bir fakire verebilirler.
Bir Sadaka-i fıtrin, birden ziyade fakire dağıtılması dahi, - ihtilâflı olarak - câizdir. {(2) Asılda böyle mezkûr ise de, İbni Nüceym, fetvalarında: "Bir sadakat fıtrı, fakirlerden birkaç kimseye vermek câiz olmaz. Vâcip olan, bir fıtrayı, bir fakire vermektir" diye mezkûrdu.}
Niyyet ile verilir. Fıtranın ayrıldığı sırada, edilen niyyet dahi, kâfi olur. Fakire verir iken, bildirmek lâzım değildir.
Sadaka-i fıtrın vücubü vakti: Fıtır gününün sabahıdır ki, şevvalin ilk gününün fecrinden itibaren, itâsı vâcip olur. {(3) Buna binaen dediler ki, kölesine: Fıtır günü geldiği vakit, sen âzâdsın, diyen kimsenin, kölesi bayram günü azat olur. Ve aralıksız, âzattan evvel, o kölenin sadaka-i fıtrini vermek, o kimseye vâcip olur. Çünkü, meşrût vücutta, şarttan muahhardır. Ona mukarin değildir.} Ondan evvel veya sonra olarak, vermek dahi câizdir. {(4) Hakkındaki emir mutlak yâni, bir vakit ile mukayyet olmadığından, onun vücubü, geniştir ki, müddeti - ömür içinde, müteaddit seneler için, toptan veya müteferrikan veyahut sene be sene müstahap olan vaktinde edâ olunur. Bir kimse, sadaka-i fıtri, ramazan girmeden vermek câiz olur mu? Elcevap: Olur.}
Vücubün tahakkukundan evvel vefat edene, veya fakir düşene sadaka-i fıtır vâcip olmadığı gibi, ondan sonra doğan veya müslim olan, yahut zenginleşen için dahi, sadaka-i fıtır, vâcip olmaz.
Sadaka-i fıtrin istihbabı vakti: Bayram namazına çıkmadan evvelcedir. {(5) Fecrin tulûundan sonra amelen bi-emrihi ve fiilihi, sallallahü teâlâ aleyhive sellem.}
Bir özre mebni, oruç kendisinden sakit olandan, sadaka-i fıtır sakit olmaz. Özre mebni oruç tutmayan dahi Sadaka-i fıtri verir.
Dediler ki, Sadaka-i fıtri, ihraç ve itâda, savmın kabulü ve arzuya nailiyyet, felâh ve sekeratı mevtten halâs, kabir azabından necat vardır.