Nimet-i İslâm
— 447 —

KİTAB-US-SAVM(ORUÇ)

Savm ki, oruçtur. Namaz gibi bedenî olduğundan, onu müteakip zikr olunmuştur. 

Bu bapta oruç meselelerinin başlangıcı, lûgaten ve şer'an olan mânâsı, sebebi, şartı, rüknü, hükmü, şer'iyyetinin hikmeti, sıfatı, ve aksamıdır.

Savm,  lûgatte imsâktır.  Şerîatte: Ona mahsus zamanda - vechi mahsus üzere - muayyen şeylerden imsâktir.
Ona mahsus zaman şer'î gündüzden ibarettir ki, fecrin tulûundan  güneşin gurubuna kadar olan, müddettir.Vechi mahsus niyyetten, yâni ibadete kasd etmekten ibarettir.  Muayyen olan şeyler, yeme, içme, , cinsî münasebet gibi şeylerdir
— 448 —
ki, muftirat unvaniyle zikr edilecektir. 

Savmın sebebi: Menzur kısmında, nezir, ve keffaretlerde keffareti mucip olan şey ve tetavvu orucunda, başlama ve ramazan orucunda, yeni ayın görülmesidir.

Şehr denilince şehri siyam olan, mübarek ramazan ayı kasdolunur ki, ona "şehr-i sabır"dahi denir.

Şuhut kelimesinden dahi, ramazan ayının idrâki maksuttur. 

Kazâ sebebi, eda vücubunun ayni olan sebeptir.

Savmın vücubunun şartı: İslâm, âkil, bülûğdur. 
Edası vücubunun şartı: Sıhhat ve ikamettir. 
Sıhhatinin şartı: .  Âdet ve lohusalıktan temizlenme  ve niyyettir.
Niyyet, oruç nevilerinin hepsinde sıhhatin şartıdır. Ve vaktinde olmak muteberdir. 
— 449 —
Savmı bozucu şeyin, ona âriz olmaması dahi, sıhhat şartlarının cümlesindendir. 

Savmın rüknü: Ona mahsus imsâkten ibaret olan, hakikati şer'iyyesidir.

Savmın hükmü: Vacibin zimmetten sakıt olması ve dari âhiretçe, sevap husulüdür. 
Savmın şer'î hikmeti: Tutana, takva husulüdür ki, oruç âyeti "ki takva ehlinden olasınız." kavl-i kerîmi ile, sona ermektedir. 

Takva, kemal derecesine yükselmek için, tabiatin aşağılıklarından sakınır olmaktır. İnsanın kemâli, melekiyyet ve noksanı, behimiyyet (hayvanlık) tır. Hayvanlığın şiddeti, melekiyyet ahkâmının zuhuruna mâni olmakla, insan kendisinin, kemâline mâni olan hale buğz edip onu kırmak gerektir.

Bu bapta kendisine, oruçtan daha güzel yardımcı bulamaz ki, nefsi zapt ve tehzip ve hakka inkiyat melekesini tahsil için, savm bir (hasene-iazîme) dir.

Nefsani marazi izaleye, ondan âlâ ilâç olmaz ki, behimiyyetin kuvvet ve şiddetinin sebebi, hayvani lüzum ve arzulara inhimak olup, oruç ona zıt olmakla, aksine' olarak, melekiyyeti takviye ve behimiyyeti zaafa düçar, eder.

Ruhun vechini cilâlama ve tabiatin kuvvetlerine galebe etme hususunda ve en mühimmi, avakıbı unutturucu olan aldatıcı şehevatın, hararetini söndürme babında, orucun misli yoktur ki, Hâdisi şerifte (fe-innehû lehû vicâe) buyurulmuştur.

— 450 —

Buna mebnidir ki, nefis doyarsa, âzâ acıkır ve nefis aç kalırsa, âzâ tok bulunur, denilmiştir.

Âzânın açlığı, lâyık olmayanı işlemeğe, âmâdeliğidir. Tokluğu, o âmâdeliğin, yokluğudur. Nefis öyle bir canavardır ki; ona isteklerini verdikçe doyacak yerde daha da acıkır. Kalb ise nefse hâkim oldukça safa bulur ve evamir ve nevahinin daima murakıbı olur.

Oruç, zihni safileştirdiği için, hâdiste varit olduğu veçhile, ibadetin kapısıdır. Oruçlunun uykusu dahi, ibadet ve sükûtu, tesbih ve ameli, muzaaf ve duası, müstecaptır.

Savm sabırdır. Sabırlının ecri ise, Kur'anın nassı ile, hesapsızdır.

"Şüphesiz ki Allah sabredenler ile beraberdir." vaadi kerimince, Cenab-ı Hakkın nusreti ve duaya icabeti dahi, sâbirînedir.

Savm, sair ameller gibi, zahir değil, bâtındır. Onun için, İslâmın sair amellerinden, Cenab-ı Hakka nisbet hususiyyetiyle, temayüz etmiştir ki, ehâdisi ilâhiyyede "Adem oğlunun her ameli kendisi içindir. Ancak oruç öyle değildir. O benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim." varit olmuştur.

Oruçlu," lika-i rab ile mev'uttur" ki, hadîsi nebevide: "Oruçlu için iki sevinç vardır. Biri iftar vaktinde, diğeri Rabbine kavuştuğu andadır." buyurulmuştur. 

Savm ibadetini ifa edemeyen, mide kulları, kendilerini azim sahibi saymasınlar ki, onlar himmeti sukut etmiş, şehvet esirleridir.

Oruçluların, guruba yakın zamanda, yiyecek ve içecekleri önlerinde âmâda ve istekleri kemalde olduğu halde, ondan bir zerreyi tenavüle, dünyalarca tergip dâhi görseler, güneş gurup etmedikçe, yemeğe arzu göstermemeleri, fazilet hasletlerinin en güzeli olan, sabır ve metanetlerini, ve nefisleri zapt etmekteki kudretlerinin ziyadeliğini gösterir ki, orucun başka hiç meziyyeti olmasa bile, şerefine yalnız bu, kâfidir.

Maa hâzâ ki, savm, (es-sıyâmü cünneti...)hadîs-i şerifi hükmünce, maasiye siper ve mâlâ yânîyi, mânidir.

Oruçlu ağzının, değişen rayihası - indallah - misk kokusundan daha hoştur.

Oruçlu iken, insan kendinin pek az şeye, ihtiyaç zilletinde  bulunduğunu
— 451 —
anlamak meziyyetiyle beraber, şu faide dahi vardır ki, saim olan kimse, açlığın elemini duyup, pek çok vakitlerde, o elemi tatmakta olan, fukara ve miskinlere rikkat ve merhamet  üzere bulunur. Ve onların tahammül etmekte olduklarına, vakit vakit olsun, mütehammil olup, onlarla hemhal bulunmuş ve Allah katındaki değeri yükselmiş olur. 
Marifetname:

Nur ve zulmetten yoğurmuşlar seni Canını nur anla, zulmet bu teni

Ten muradı ekl-ü şurb ve milk-ü mal Can temennası cemal-i zülcelâl

La cerem edna yeri edna sever Yani ten dünya ve can mevlâ, sever

Âriyet gömlektir on günlük tenin Besle canı, âriyet nendir senin

Savmın sıfatı aksamı ile, malûm olur.

Savmın farz ve vacip ve nafile kısımları vardır.  O itibar ile savmın sıfatı: Farziyyet, vücub, nedib veya kerahattir.
Ramazan orucu, edaen ve kazaen farzı ayındır. Keffaret oruçları 
— 452 —
dahi farzdır.  Nezir oruçları Vaciptir.  Tetevvuan tutulan oruçtan ifsat edilenin kazası,  ve İtikâf menzur orucu dahi vaciptir.
Bunlardan mâdâsı nâfiledir.  Onun da mesnun ve mendup  ve mekruh olanı vardır.
Mesnunu: Muharremin hem dokuzuncu ve hem onuncu günleri tutulan savmdır. 
Mendubu: Eyyam-ı bıyz "aydın gün ve geceler demektir" savmı  ve hâccın gayri için, . arefe gününün orucu, isneyn gününün orucu, Perşembe gününün orucu, savmı - davut  ve şevvalin altı günü orucu  dur.
Mekruhu: İki nevi olup, biri tenzîhen ve diğeri tahrimen mekruhtur. Tenzihen mekruh olan: Muharremin dokuzuncu veya on birinci günlerini ilâve etmeyerek, yalnız onuncu günü tutulan oruçtur.  Yalnız
— 453 —
Cuma ve yalnız Cumartesi ve bil-hassa nevruz ve mihrican günleri  oruç tutmak dahi mekruhtur.
Tahrimen mekruh olan: İki bayram günleri ile, eyyamı teşrik orucudur  ki, senede beş gün oruç tutmak haramdır, deniliyor.
Senede zikr olunan beş günü istisna ederek, her gün oruç tutmak dahi, bundan evveli kısmından olmak üzere, mekruhtur. 

Gerek farz, gerek vacip, gerek nafile oruçların visali dahi mekruhtur ki, "savmı visal" akşamleyin iftar etmeyerek, bir günün orucunu ertesi güne - ittisal ettirmek - bitiştirmektir.

Savm-ı samt: Bu dahi mekruhtur ki, oruçlu olup, susmağı ibadet itikad ederek,  söz söylememektir.  Hayır ve hacet olan sözü söylemek lâzımdır. Susan selâmet bulur, fakat her yerde değil.
— 454 —

ORUCA NİYYET:

Niyyetin tebyît ve tâyini, kendilerine şart olup olmayan oruçlar. Tebyit: Geceletmektir. Tâyin: Belli etmektir. 
Şu oruçlarda, niyyeti tebyit ve tâyin etmek şart değildir: Ramazan orucunun edası, muayyen nezir, nafilenin edası. Bu üç nevi orucun niyyeti geceden olduğu gibi,  gündüzün kuşluk vaktine kadar da olur.  Ve niyyette, ramazan orucu, diye tâyin dahi lâzım olmayıp, savmı ramazan, mutlak oruç niyyetiyle ve hattâ, nafile niyyet gibi, vasıfta hata ile dahi, sahih olur. 

Şehri siyama göre, ramazan orucunun edası böyle olduğu gibi, sair

— 455 —
eyyama göre, nâfile orucun  ve günü belli olan, nezir orucunun edası dahi. böyledir. 

Şu oruçlarda niyyeti hem tebyit ve hem tâyin etmek şarttır:

Ramazan orucunun kazası, fesada uğrayan nafile orucun kazası, her nevi keffaret oruçları, hac temettü ve kıranda kurban orucu, mutlak nezir orucu. 

Savmın vakti olan, neharı şer'î, salâtın vakti gibi - fazlalı - olmayıp müeddaya müsavi bulunduğundan "mîyâr" tesmiye olunur ki, emir olunan iş vakti onunla mukadder olup, vakit uzar ise o dahi uzar ve vakit kısalır ise o da kısalır.

Vaktin müeddaya - miyâr - olmasının hükmü: Eğer şeriat ona vakit tâyin etmiş ise, o fiil cinsinden başka bir fiilin o vakitte, vücut ve edasının sıhhati, yoktur. Ve eğer şeriat ona vakit tâyin etmemiş ise, kul için, ona vakit tâyin edilmemesidir.

İmdi, şer'î munir ramazan günlerini, ramazan orucuna tahsis etmiş olmakla, onda başka orucu nezretmek, muteber olmayıp, tutulan oruç ne niyyetle olursa olsun, ramazana masruf ve mahsup olur.

"İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar." (Bakara: 184) kavl-i kerîmince ramazanın kazası, nezri muayyeni edâdan mâdâ olan, sâir oruçlar gibi, belli vakte tâbi olmadığından, kulun ramazanın kazası için tâyin etmiş olduğu günlerde, keffaret orucunu ve nafile orucu ve kaza orucunu, başka güne nakl ve câiz olur. Kul için, bir şeyi kendine vacip etmek var, fakat şeriatin hükmünü değiştirmek yoktur.

— 456 —
İşte bundan dolayı, bunlarda mezahimin mevcudiyetine mebni, niyyetin tâyini lâzım gelir. 
Zikrolunan oruçlar için şer'an belli vakit olmamakla, o gündüzün onun için tâyini, mebdeinden olmak lâzım gelip, mebde olan fecrin tulûunu araştırmada ise, aşikâr olan müşkülâta mebni, niyyetin - bizzarûre -tebyiti yâni fecrin tulûundan evvel olması lâzım gelmiştir. 
Niyyet üzerine devam ve sebat dahi, şarttır. Niyyetten gece rücu eden kimse, sâim olmuş olmaz. 
Geceden edilen niyyeti, ondan sonraki - fecirden evvel yeme içme iptal etmediği - gibi, "yarın inşallah sâimim" diye, niyyete meşiyyet ilâvesi dahi, onu iptal etmez. Çünkü, bu "inşallah" istisna değil, istiane ve tevfiki taleptir.Meğer ki, hakikaten istisnayı kasd ve irade, etmiş ola. 
— 457 —

RAMAZAN VE ŞEVVAL AYLARININ SÜBÛTU:

Arabî aylar, bilindiği üzere kamerî aylardır. Kamerî ayların sübûtu ise, ehillesi iledir.Eimme, imamın cemi olduğu gibi, ehille dahi hilâlin cemidir.

Hilâl: Yeni aydır ki, gurup vaktinde görünen ayın - yay şeklindeki -görünüşüdür. 

Hava bulutlu olmadıkça, onu görmek her gören kimseye müyesser olur. Hava bulutlu bulunup, rüyet sabit olamaz ise, günleri hesaplamak lâzım geleceğinden, her kamerî ayın eveli, malûm ve mazbut olmak iktiza eder.

Kamerî aylar, gâh yirmi dokuz ve gâh otuz olmakla, her kamerî ayın iptidası, ya hilâlini görmek,  yahut ondan evvelkinin günlerini otuza iblâğ eylemek ile, sabit olur.

Hadîs-i şerifte, ramazan hilâlini görüp sâim, ve şevval hilâlini görüp muftır olmak ve rüyet mümkün olmadığına göre, Şaban günlerini otuz olarak hesaplamak ile, emrolunduğumuzdan, Şaban sonunda, ramazan hilâlini ve ramazan sonunda, şevval hilâlini rüyet kaydinde olmak - alel-kifaye - vaciptir ki, farzi kifaye demektir.

Ramazan hilâlini görmek, mümkün olursa, ne âlâ; mümkün olmadığına göre, Şaban günleri otuza tamamlanıp, ertesi gün, ramazan orucu tutulur.

— 458 —
Şevval ayı dahi böyledir ki, onun hilâlini rüyet vaki olursa, bayram edilir. Rüyet mümkün olmazsa, ramazan otuz tutulur. 

Bu bapta, yâni ne orucun tutulmasında ve ne iftarın icabında rasat ehlinin hesap ve kavillerine bakılmaz.

Ramazan, yirmi dokuz ve otuz olur. Ramazan için olan sevap, onun günlerine bakılmayarak, her iki surette bir olur.

Ramazan orucu, hicreti seniyye yılının ikincisinde, farz olup, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretleri, dokuz ramazan tutmuşlardır. Onun dördü, yirmi dokuz ve beşi, otuz olmuştur.

Rüyeti hilâl, isbatı muhtaç ise de, ramazan orucu dinî emir olduğundan, hava kapalı olduğuna göre, onun hilâlini rüyette, âkil ve bâliğ bir âdilin, ve sahih olan kavle göre - hali mestur - birinin haberi makbul olur. Fasıkın haberi, - ittifakla - makbul değildir.

Âdil: Hasenatı seyyiatına galip olandır. 

Mestûr: Fıskı ve adli zahir olmamış olan, hâli bilinmeyen kimsedir.

Âdil veya mestur olan muhbiri vahit, gerek kadın  yahut memlûk olsun ve gerek - mahdut fil-kazf - olup,  tevbe etmiş bulunsun. 
İhbarda, şehadet lâfzı,  dâva ikamesi dahi şart değildir.
— 459 —
Dâvanın sureti: Vekâleti muallâka iddiası, yahut müeccel deyn dâvası üzerine olur. Vekâleti muallâkada, bir kimse, başka şahsın borçlusu aleyhine "Ramazan (yahut) Şevval olduğu gün alacaklı, deyni almağa beni vekil etmiştir" diye dâva edip, borçlu ise, deyni ve vekâleti ikrar ve Ramazan veya Şevvalin girdiğini inkâr eylemekle, rüyeti hilâl şahitleri şehadetlerini edâ ederler. Müeccel deyn meselesinde dahi bir kimse başkası üzerinde ramazan ayının hulûlüne değin, müeccel deyin dâva edip, müddea-aleyh dahi, deyni mukir, ve ramazanın hululünü münkir olmakla, müdde-i ramazan hilâlinin görüldüğüne dair, şahit ikame eyler. 

Fıtır bayramına nef'i ibat teallûk etmekte olduğundan, hava kapalı olduğuna göre, şevval hilâlini rüyette, dâva şart olmasa da, lâfzı ve şehadet nisabı şarttır.

Şehadet lâfzı: Şehadet ederim ki, diye haber vermektir.

Şehadet nisabı: Mükellef müslim olup, - mahdut fil-kazf - olmayan âdil iki hür erkek yahut aynı vasıfta, bir hür erkek ile, iki hür kadındır.

Mezkûr şehadet, cariye azadı ve zevce talâkı hakkındaki şehadetler gibi, hasbî şehadet olduğundan, nâsın hukukuna şehadette olduğu gibi, bunda sebkı dâva lâzım olmaz.

Cariye kendinin azadını  ve zevce talâkını dâva etmese dahi, şahitler hâkimin nezdinde - hasbeten lillâhi - şehadet ederler. Hem şahit, hem müddei, bulunurlar.

Hava açık olduğuna göre, gerek ramazan, gerek Şevval hilâlinin görüldüğünün sübutu için, büyük topluluğun şehadeti lâbüddür. Çünkü, mukteza mevcut ve mâni mefkuddur. Ancak, büyük topluluğun, miktarı, mekânların ve vakitlerin ihtilâfı ile muhtelif, ve sıdk hususunda, nass mütefâvit olduğundan, adet ile mukadder olmayıp, reyi imama bağlıdır.

Sair kamerî ayların sübutu dahi böyledir ki, hava kapalı ise, nisabı şehadet,  açık ise, cemi azimin şehadetleri, lâzımdır. 
— 460 —

Lâkin, hava açık olduğunda dahi, şehadet nisabının kifayet ve makbuliyyeti, Hazret-i İmamdan mervî olmakla, - zamanımızda - nasın ehille gözlemek misilli umurdaki tekâsüllerine mebni, cemi azimi şart kılmakta, azim güçlük olacağından, mezkûr rivayet ile amel olunmak gerektir.

Bulutlu havada, köylük yerde ramazan hilâlini gören bir kimse, sözüne inanılırsa, orada ne vali, ne hâkim bulunmamak zaruretine mebni, nas - müstakillen - onun sözüyle ramazan tutarlar. Şevval hilâlinin niyetini, iki âdil kimse, ihbar ederse, bayram dahi edebilirler.

Ramazan hilâlini kapalı havada yalnız hâkim görmüş olmak suretinde, tarafından bir nâip nasb edip, ona hükm ettirmek ve yahut doğrudan doğruya nâsa, emr etmek arasında serbesttir.

Bayram hilâlini rüyet, böyle değildir, onda gören yalnız hâkim olmak suretinde, ne kendisi bayram edebilir, ne de bayramı ilâm eyleyebilir.

Bir âdil kimsenin yahut - ahvali mestur - birinin ihbariyle sabit olan ramazanın günleri otuza tamamlanıp, hava dahi açık olduğu halde. Şevvalin hilâli rüyet olunmasa, fıtır helâl olmaz, ve ramazanın şahidi tâzir olunur.

Bu surette, ramazan nisabı şehadet ile sabit olmuş bulunmak takdirinde, fıtrin helâliyyetince, tercih muhtelif ise de, esah olan helâliyyettir.

Nitekim, ramazan günleri tam, ve hava kapalı olmak suretinde, fıtır - ihtilâfsız - helâldir. Ramazanın sübutu, gerek bir şahidin ihbariyle ve gerek nisabı şehadet ile, vuku bulmuş olsun.

Ramazan hilâlini yahut Şevval hilâlini yalnız görüp ihbar etmekle sözü, hâkim tarafından reddolunmuş olan,  mükellef için  saim olmak yâni, ramazan hilâlini gördüğü için, orucunu tutmak,  ve Şevval hilâlinin rüyeti suretinde, orucu bozmamak lâzımdır. Çünkü, birinci surette o kimse "Sizden kim ay'ı görürse orucu tutsun"kavl-i kerîminin
— 461 —
hükmü altında bulunarak, savm ile mükellef - olduğu gibi, ikinci surette dahi"Orucunuz herkesin oruç tuttuğu, bayramınız da herkesin oruç bozduğu gündür." hadîs-i şerifi hükmünce yine oruç ile mükelleftir. Tutmaz ise, kaza lâzım gelir. 
Kamerin güneşten, nur istifade eylemeğe başlaması, arzın etrafının ihtilâfiyle muhtelif ise de, Savmın lüzumunda, metaliin ihtilâfına itibar olmayıp sübuten esbaka itibar olunacağından, bir beldede ramazan sabit olduğu gün, sair beldelerde dahi, ramazan demek olmakla, o belde hilâlin sübutu, icap tarikiyle - ki, şehadet ve istifaza-i haber tarikidir - kendilerine vasıl olan, diğer belde ahalisi, yirmi dokuz tutmuş olurlar ise, bir gün kazâ ederler. 
Ramazan ayı perşembeye gelip, arefe günü  dahi, perşembeye gelse, o gün, arefe günüdür, adha günü değildir. Hattâ, Hazret-i Alinin (R.A.)"Kurban gününüz oruç gününüzdür." kavline itimaden, o gün kurban câiz olmaz. Hazret-i müşârünileyh ihtimal ki, o seneyi irade buyurmuştur. İlelebet böyledir, demek istememiştir.
— 462 —

YEVMİ ŞEK:

Kapalı havada, Şabanın yirmi dokuzundan sonra gelen gün, yevmi şektir ki, ramazan hilâlinin görülmemesi sebebiyle, şabanın kemali 30 veya noksanı 29 olması, muhtemel olduğundan dolayı, halin hakikatine, ilim ve cehl kendisinde müsavi olan yâni, ramazan veya şabandan olduğu bilinemeyip şüpheli bulunan gün demektir.

YEVMİ ŞEKTE ORUÇ:

Yevmi şekte oruç tutmak, ramazan niyyetiyle yahut başka vacip niyyetiyle olursa, mekruhtur. 
Niyyeti tâyin etmeyip te: O gün ramazan ise, farz ve değil ise, vacip yahut nafile olarak oruçluyum, diye farz ile vacip yahut farz ile nafile veya vacip ile nafile arasında tereddüt eylemek suretiyle, saim olmak dahi. - min vechin - farza veya şebihine niyyet demek olduğundan, mekruhtur. 
Yevmi şekin orucundan bizi nehy eden hadis-i şerife nazaran: "Şehri siyamı, ondan evvel bir veya iki gün oruç tutarak istikbal etmeyin" buyurulmuş olduğu cihetle, yevmi şek ile beraber, ondan yalnız bir gün evvel oruç tutmak dahi, mekruhtur. 
— 463 —

Hadis-i şerifte nehy, bir ve iki gün ile, mukayyet bulunmuş olduğundan, ondan ziyade saim olmakta, kerahet olmayacağına işaret olduğu gibi, yevmi şek orucu, tetavvu orucu itiyat olunan güne müsadif olmak suretinde, kerahet olmayacağına dahi, sarahat vardır.

Kerahet olmamak için, havas işi olmak üzere, bir suret daha kalmıştır ki, o da o gün ramazan niyyeti olmayarak, mahza nafile oruca niyyet eylemektir. 
İşte bu üç surette, yevmi şek orucunda kerahet olmayıp, mekruh ve gayr-i mekruh, niyyet için, zikrolunan vecihlerde, o günün ramazan olduğu zâhir olursa, tutulan oruç ramazandan olmak üzere, sahibine kifayet eder.  O bunun ramazandan olmadığı zâhir olursa, tutulan oruç, maksatsız nafile oruç olmuş olur.
Yevmi şekte, savm ile fıtır arasında niyyet eden yâni, ramazan ise oruçlu, ve değil ise, oruçsuz, olmak üzere niyyetlenen kimse, savmı kasd etmiş olmadığı cihetle, oruçlu değildir.  Binaenaleyh, yevmi mezkûrun ramazan olduğu, zâhir olur ve kimse niyyeti, şer'î gündüzün yarısı olan, duhâ vaktinden evvel - sureti kat'iyyede - tecdit eylememiş bulunursa, onu kazâ etmek, lâzım gelir.
— 464 —

MUFTIRAT (ORUCU BOZAN ŞEYLER)

Savm ki, muttekinin licamı ve ebrar ile mukarrebinin riyazidir. (Licâm - dizgin, riyâz - bahçedir). Cevherede beyan edildiği üzere, savmı umûm ve savmı husus ve savını hususul-husus olmak üzere, oruç üç derecedir.

Umumun savmı, nefs-i muftırattan menetmektir.

Hususun savmı, muftırattan men ile beraber, sem'i ve basarı ve lisanı ve eli ve ayağı velhâsıl cemi-i cevarihi, günahlardan meneylemektir.

Hususul-hususun savmı: Kalbi dahi, âdi duygu ve dünyevî düşüncelerden uzak tutup, onu mâsivadan külliyyen menetmektir.

İftar, savmın şer'î hakikati olan, hususî imsakin zıddı olmakla, muftirat lâfzından, imsak mukabili olan şeyler mânâsını kasd ederek, iftarı, hem bâdel-imsâk ifsada ve hem imsaksizliğe şâmil kılacağız.

İftarın, ramazan orucuna yahut sair oruçlara teallûku, ve amd yahut hata suretiyle vukuu ve bir özre mebni olup olmaması ve muftırın nevi itibariyle, levazımı dahi, muhteliftir ki, kiminde yalnız kazâ ve kiminde, hem de keffaret, yahut fidye veyahut gündüzün bakiyyesini, imsak lâzım gelir.

(Muftırat) yiyecek, içecek tenavülüne ve bilfiil cinsî münasebat icrasına münhasır değildir. Gerek gıda, gerek devâ nevinden olsun, ekl ve şürb etmek ve hattâ, ne gıda ve ne devâ olarak, yenilmeğe ve içilmeğe salih olmayanı yutmak, orucu bozduğu gibi, hukne nevinden her hangi bir şeyin dahile sokulması ve boğaza yahut genize âtideki beyan veçhile bir şey vusulü dahi, orucu bozar ve ifsat eder.

İhtilâm müstesna olmak üzere, cinsî münasebet olmadan meninin inmesi dahi, savmı ifsat eder.

İstikae dahi, istimna gibi orucu müfsittir. (İstikae, kusmak ve istimna, meni getirmektir.)

Muftırattan olup ta, nisyana iktiranından dolayı orucu nakz ve ifsat etmeyen, ve muftirattan olmayıp ta, bâzı içtihat veya tevehhüme mebni, muftır sanılan şeyler dahi olmakla, evvelâ onlar, ve sonra (kazayı mucip) olan muftırlar, zikrolunur.

— 465 —

ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER:

Şunlar orucu bozmaz:

1 - Unutarak yemek,

2 - Unutarak içmek,

3 - Unutarak vika' (cima)

4 - Unutarak hem yeme, hem içme, hem de vika' yâni aynı günde üçünü de işlemiş olmak.

İnsan oruçlu olduğunu unutabilir. Unutarak yemek hakkında, Nebiy aleyhissalâtü vesselâm:

"Oruçlu eğer unutarak bir şey yerse o yediği kendisine Allahın bir ikramıdır." buyurmuş olduğundan, ona kazâ yoktur. İçmek dahi, yemek gibidir. Vika' dahi, bu makamda yemek ve içmek gibidir. "Çünkü o yemek ve içmek gibi bedenin arzularındandır." Hem de diğer hadîs-i şerifte "Kim unutarak oruç yerse ona ne kaza gerekir, ne de keffaret." buyurulmuştur ki, muftıratın kâffesine şâmildir. Orucunu hatırlarsa hemen bırakır ve oruca devam eder.

Unutarak orucunu bozan kimse, savmını itmama kadir ise, gören kimseye, onu ihtar etmek lâzım, ve ihtarı terk mekruh olup, orucu itmama kadir olmayana ise, görüp ihtar etmemek, evlâdır.

5 - Mes ve oynaşma veya öpmek ile değil de, mücerret nazar veya tefekkür ile inzal vaki olmak. 
6 - İnzalsiz öpmek. 

7 - Uyuyup ihtilâm olmak.

— 466 —
8 - Cünüp olarak sabahlamak ve hattâ, o gün veya günlerce cünüp kalmak. 

9 - Ağıza gelen balgamı yutmak.

10 - Burnu içine gelen akıntıyı, çekip yutmak. 
11 - Suya dalıp kulağına su kaçmak. 
12 - Kendi sun'u olmayarak, boğazına duman girmek. 
13 - Boğazına toz girmek. 

14 - Boğazına sinek kaçmak.

15 - Ağzına aldığı ilâcın, tadının eseri boğaza vâsıl olmak. 
16 - Dizleri arasında, sahur artığı olarak kalan ve nohut tanesinden küçük olan şeyi yutmak. 
— 467 —
17 - Ağız haricinden, susam tanesi kadar bir şeyi alıp, ağızda tedricen azalarak yok olacak ve boğazda tadı bulunmayacak veçhile çiğnemek. 

18 - İhlile (sidik yoluna) ilâç akıtmak.

19 - Bıyık yağlamak (saim için mekruh bile değildir).

20 - Kendi kendine - çok dahi olsa - kusuntu gelmek.

21 - Gelen kusma, geri gitmek!

22 - Parmak salıp, azıcık kusma getirmek.

23 - Ağıza - az miktarda - getirilen kusuntu geri gitmek, yahut geri alınmak.

Kitab-ut-tahârede - malûm olduğu üzere - kusmanın çokluğu, ağzı doldurmak ve azlığı, o miktarda olmamaktır. Hadîs-i şerifte: "Elinde olmayarak kusan oruçludur. Ona kaza gerekmez. Fakat kasden kusan o günü kaza etsin." buyurulmuştur.

Kusmak ağız dolusu olup, olmamak ihtimaliyle, avdet ve iade suretlerini muhtemeldir. Bu muhtemel suretlerden, ağız dolusu istikae ile, ağız dolusu gelen veya getirilen kayi iâde suretlerinden maadasında, oruca halel gelmemek, - mecmuun aleyh veya kavli muhtar - dır. Ağız dolusu kusma icmâ ile savmı müfsit olduğu gibi, gerek tabiî kusma ve gerek zorla kusma ile gelen, ağız dolusu kusuntuyu iâde dahi icmâ ile orucu müfsit olup, ağız dolusu olmayan kusuntunun iâdesi suretinde, iki rivayet vardır. Doğrusu ifsat etmemektir.

24 - Hacamat olmak.

25 - Sürme çekmek.

26 - Gıybet etmek. 

27 - Orucu bozmağa niyyet eylemek (çünkü fiil yoktur).

— 468 —

ORUCU BOZUP KAZAYI GEREKTİREN ŞEYLER:

Her oruç ki, ibadettir.  Başlamak ile vacip olup, bozulmasına kazâ terettüp eder  ki, faite hususunu tedarik etmektir.

Başlanan oruç ramazan orucunun edâsı olmak suretinde, keffareti mucip olan müfsidat, bundan sonra belli olmak üzere, burada yalnız, kazayı mucip olan müfsidat zikrolunur ki, gerek ramazanın edâsına ve çerek kazasına, gerekse sâir oruçlara teallûk etmiş olsun.

Ramazan orucuna tealûk etse de, muftır olup keffareti mucip olmayan şeylerin hükmü budur ki, kendisinde, besleyicilik yahut o mânâda olan sağlayıcılık veya eğlendiricilik veya sevindiricilik olmayan,veyahut olsa da, özre mukarin olarak yahut dikkatsizlikle, sâimin içine veya dimağına isal eylediği şey, ve haceti temin hususunda kemali ihtiva etmeyen şey, muftır, ve kazayı muciptir. Ancak keffareti icap etmez.

1 - Çiğ pirinç yemek (çiğ et yemekte, keffaret lâzım geleceği âtide zikredilmiştir).

2 - Sade un yemek.

3 - Sade yoğrulmuş hamur yemek.

(Ne unu olursa olsun,  sade olmayıp ta, yağ veyahut bal veya pekmez veya şeker ile, karışık olursa, keffaret dahi lâzım gelir).
— 469 —
4 - Defaten, çok tuz yemek. 
5 - (Kilermeni) nin gayri olan toprağı itiyat etmeyerek yemek. 
6 - Çekirdek yemek. 

7 - Pamuk ve kâğıt gibi, yenmesi mutat olmayan şeyi yutmak.

8 - Ayva gibi, olmadan evvel yenmeyen şeyi, ham ve çiğ olarak ve tuzlamayarak yemek.

9 - Henüz lübbü (özü) olmayan taze cevizi yutmak. 
10 - Kuru cevizi (kuru fındık ve fıstık ve bademi) dış kabuğu ile yutmak. 

11 - Velev zümrüt olsun, taş veya demir yahut bakır veyahut altın veya gümüş yahut toprak yutmak.

12 - İhtikan yapmak.

13 - Burnuna ilâç çekmek. 

14 - Boğazına huni ile, birşey akıtmak.

15 - Kulağı içine yağ damlatmak.

16 - Ağzındaki - boyalı ibrişim gibi bir şeyin boyası ile, rengi değişmiş olan - tükrüğünü yutmak.

17 - Boğazına yağmur veya kar kaçıp, onu kendi sun'u ile, yutmamış olmak. 
— 470 —
18 - Mazmaza veya istinşak suyu, boğazına veya genzine kaçarak, hataen iftar etmiş olmak. 
19 - Oruçlu, uyurken birisi onun ağzına su akıtmak. 
20 - İkrah edilerek, iftar etmek. 
21 - Kadın - ikrah ile - mevtua "Cinsî münasebette bulunmuş" olmak. 
22 - Kadın uyurken, - vatı - olunmak yahut kadın geceden oruca niyyet etmişken,  kendisine gündüzleyin, cunûn târi olduktan sonra, - vatı - olunmak,  ve ondan sonra ifakat bulup, mevtualığmdan haberi olmak. 
23 - Cariye - velev ki gayrin menkuhası olsun - hizmetinden hastalanmaktan korkarak,  iftar etmek. 
— 471 —

24 - Dişleri arasındaki, nohut tanesi kadar kalan şeyi yemek.

25 - Ağız dolusu kusmak.

26 - O kadarca gelen veya getirilen kusuntuyu mideye iâde etmek.

27 - Kendi sun'u ile, içine veya genzine duman ithal etmek. 
28 - Fecir tulû etmişken, onan tulûunda şek ederek sahur yemek, yahut cinsî münasebette bulunmak. 
29 - Güneş bâki olduğu halde, gurup etti zanniyle iftar etmek. 
30 - Tafhiz (uyluğa sürüştürmek), yahut tabtin (karına sürüştürmek), veya lems (aza ve cevarih ile dokunmak) veya takbil (öpmek) ile yahut (münasebetsiz olarak) el ile inzâl olunmak. 
31 - Unutarak yiyip içtikten sonra, amden yeme ve içmede bulunmak. 
— 472 —

32 - Unutarak cinsî münasebetten sonra amden yiyip içmek ve yine münasebette bulunmak.

33 - Ramazan orucuna niyyet etmeyerek, orucu yemek. 
34 - Ramazan orucuna geceden niyyet etmemiş ise de, gündüzün niyyet vakti dahilinde niyyeti ifadan sonra, orucu bozmak. 

35 - Ramazan orucunu niyyetlendikten sonra, gündüzleyin bozup, sonra hastalık yahut âdet veya lohusalık gibi, şer'î bir özür âriz olmak.

36 - Ramazanda gündüzleyin, misafir saim iken,  ikamete salih bir yerde ikameti niyyet edip sonra, iftar eylemek. 
37 - Saim, mukim iken, sefere karar verip, yemek veya cimâda bulunmak. 
38 - Ne oruca ve ne fıtıra niyyet etmeyerek, ramazan gününü tamamen imsak etmek. 
39 - Ramazan orucundan gayri bir orucu, ifsat etmek. 

40 - İhtikan mahalline, parmakla, veya başka bir vasıta ile, su yahut yağ isal ve hattâ, bez veya pamuk ithal etmek.

— 473 —

41 - Kadın kısmı, tenasül mevzii dahiline, bir şey damlatmak, hattâ yaş parmağı ile yaşlık iletmek veya bez tıkayıp tagyip etmek.

42 - Caife tâbir olunan karındaki derin yaraya, ümmü rese vüsûlü cihetiyle ammet tâbir edilen baş yarığına ilâç salmak. 
Mezkûr suretlerde, ve bir de ramazan hilâlini yalnızca, rüyet etmiş olan kimse, hâkim nezdinde kavli red olunduğuna binaen, oruç yemiş olmak suretinde, yalnız kaza lâzım gelip, keffaret lâzım gelmediği gibi, köy ahalisi dahi, ramazanın otuzuncu günü, başka bir şey için çalınan davul sesiyle, bayram olmuş diye, iftar etseler, keffaret lâzım gelmez. 

Keffaretin gerekmediği, her ifsat masiyet maksadiyle, birbirini müteakip vâki olmamak kaydiyle mukayyet olup, eğer tekerrür ederse, zecren, keffaret lâzım gelir.

Ramazanda orucu fasit olan  kimseye ve fecrin tulûundan sonra temizlenen âdetliye ve lohusaya  ve ikamet eden misafire ve sıhhat bulan marize  ve ifakat bulan deliye ve bülûğa eren çocuğa ve ihtida edene, o günün geri kalanını, vaktin hakkını kazaya, teşebbühen imsak etmek - alessahih - vacip ve - âlâ kavlin - müstahap olup,  iki sonrakilerden mâdâsına, kaza dahi lâzım gelir.. 
— 474 —

ORUCU BOZUP HEM KAZAYI VE HEM KEFFARETİ GEREKTİREN ŞEYLER:

Kazânın lüzumu, kaçırılmış olan maslahatı, tedarik içindir. Keffaretin lüzumu, şartlarının tahakukunda, işlenen cinayetin kemaline mebnidir ki, Cenab-ı Hakkın, gün tâyin etmiş olduğu savmın - özürsüz - o günde amden iftar ile, nakz edilmiş olmasındandır.

Kaza: Gününe gün tutmaktır.

Keffaret: Âtîdeki faslında beyan olunacaktır.

Özürsüz, amden oruç yemenin günahı, tövbe ile sakıt değil, keffarete muhtaçtır.

Keffaret ancak, ramazan orucunun edasını ihlâl ile lâzım gelip,  lüzumunun şartı dahi, saim mükellef olmak ve geceden niyyetlenmiş bulunmak ve kendisine, fıtırdan sonra hastalık ve fıtırdan evvel yolculuk  gibi, bir özür âriz olmamak, ve ikrah (cebir) ile değil de, isteyerek, ve hata tarikiyle değil de, teammüden ve bilâ iztirar, orucu bozmuş olmak ve orucu bozan şeyde, kusur olmamaktır.

Zikrolunan şartlara binaen, ramazan orucunun gayri olan orucunun ve hattâ ramazan orucu kazasının, nakzına keffaret lâzım olmadığı gibi, Ramazan orucunun edasına başlayan, mükellef olmayıp sabi veya bunak olduğuna yahut, mükellef ise de geceden niyyetlenmediğine veyahut niyyetlendi ise de, orucu yedikten sonra kendisine, o gün guruptan evvel hastalık gibi, bir özür ârız olduğuna veyahut teammüden değil

— 475 —

de, hatâen savmı ifsat eylemiş bulunduğuna veyahut muztar bitap düşerek, oruç yediğine, yahut oruç bozduğu şey, mücameatin mâdûnu ile inzâl veya çıkan çiğnentiyi iâde nevinden kusurlu bulunduğuna veya ekli mutat nesne olmadığına göre, dahi, keffaret lâzım olmaz.

Orucu ifsat etmekle kazayı, hem de şartlarının tahakkukuna mebni keffareti icap eden şeyler, aşağıda tâdât olunur:

1 - Vika etmek "cinsî münasebette bulunmak". 

2 - Mekulâttan bir şey yemek.

3 - Meşrubattan bir şey içmek. 
4 - Ağzına giren yağmuru, karı, doluyu yutmak. 
5 - Tütün içmek ve ud veya anber ile tütsülenip dumanını içine veya genzine çekmek. 
6 - Enfiye çekmek. 
7 - Çiğ et yemek. 

8 - İç yağı yemek.

9 - Pastırma yemek. 

10 - Buğday tanesini ve kavrulmuş yahut başağından taze çıkarılmış

— 476 —
arpa tanesini yemek, yâni yutmak yahut çiğneyip tadını almak. 
11 - Susam tanesini veyahut o kadarcık başka yenen bir şeyi hariçten alıp yemek. 
12 - Kilermeni tâbir olunan, deva çamurunu yemek. 
13 - Kilermeninin gayri olarak yemeyi itiyat ettiği çamuru yemek. 
14 - Biraz tuz yemek. 
15 - Zevcesinin ve sevdiği kimsenin, ağız suyunu yutmak. 
16 - Giybet ettikten sonra (orucum bozuldu) diye amden oruç yemek. 
— 477 —
17 - Hacamattan sonra (orucum bozuldu) diye amden orucunu bozmak. 
18 - Fartı istekle ve fakat - bilâ inzâl -  mess veya takbilden sonra oruç bozuldu, zanniyle orucu yemek. 
19 - Bıyıklarına yağ sürdükten sonra, bıyık yağlamak orucu bozar zanniyle orucunu yemek. 

20 - Ramazanda gündüzleyin - vika' - için, ikrah gören kişiye kadın (oruçlu olduğu halde) temkini nefs etmek.

Nitekim, zevce fecrin tulû ettiğini bildiği halde, ondan haberi olmayan zevcin münasebet talebine uyup mevtûa olmakla dahi kendisine keffaret lâzım gelir. 

Keffareti mucip olan muftır, muharremattan olduğuna göre, mürtekibine eshabın ihtilâfına mebni, had ve tazir dahi, lâzım gelir.

"Bir kimse, ramazanda gündüzleyin, saim iken isteyerek ve müteammiden şarap içse, kendisine ne lâzım olur? el-cevap: Kazâ ve keffaret ve haddi - şürb, eğer onu âleni içerse, taziren katl dahi olunur."

— 478 —

KEFFARETE VE ONU ZİMMETTEN İSKAT EDİCİ ŞEYE DAİR:

Savm keffareti,  zıhar keffareti  gibidir ki, keffaret niyyeti ile köle âzât etmek ve ondan âciz ise, iki ay arka arkaya oruç tutmak ve ona da kaadir değil ise, altmış fakiri, akşamlı sabahlı doyurmak veyahut onlardan her fakire, ya aynen veya kıymeten birer sadakai-i fıtır vermektir. (Verilen Sadaka-i fıtır değil, onun aynen veya bedelen miktarıdır.). 
(Tahriri rekabe) terkibindeki (tahrir) hür kılmak mânâsınadır ki, âzât etmek demektir. (Rekabe) dahi, köle ve cariyeden eam olmak üzere, memlûk demektir. 

Tahriri rekabeden âciz olan, yâni ne azat edebilecek kulu ve ne azat etmek üzere satın almağa kudreti olmayan veya alıp azat edebilecek,

— 479 —
rakabe bulamayan kimse,  araya ramazan ve menhi günler ve tetabua mâni bir özür, girmemek şartiyle, iki ay arka arkaya oruç tutar. 
İkinci ayın son gününde, itaka kadir olsa, yine itak lâzım olup, tutmuş olduğu oruçlar, tetavvu olarak kalır. O günün orucunu dahi mendup olarak itmam eder. 

Oruç keffaretinde tetabû (tevali, arası kesilmemek) şart olduğundan, ya özürsüz ve yahut sefer ve maraz gibi, bir özre mebni, keffaret günleri arasında, iftar edilirse, istinaf etmek - yâni yeniden başlayarak - arası kesilmeksizin tutmak lâzım gelir.

Kadınların âdet günleri bundan - zarurî olarak- müstesna ise de  lohusalık günleri müstesna değildir. Araya ramazandan, yahut menhi günlerden, bir gün girmek dahi, tevâliye mânidir. 
Hastalığa ve yahut yaşlılığa mebni, iki ay arka arkaya oruç tutmağa dahi kadir olmayan kimse, altmış fakiri akşamlı sabahlı doyurur. 

Onların akşam ve sabah doyurulmaları lâzım olmakla, yalnız sabah veya yalnız akşam taamı ile kendilerini it'am etse, keffaret tam olmayacağı gibi, yüz yirmi kişiden altmış fakiri sabah ve diğer altmış fakiri akşam taamı ile, it'am etmiş olmak suretinde, dahi, keffaret yarım olup, altmış

— 480 —
kişiden ibaret olan takımı, it'amen tamamlamak,  yahut sabahları it'am etmiş olduğu altmış fakire, onların akşam yiyeceklerinin bedelini ve akşamdan doyurmuş ise, onlara sabah taamlarının bedelini vermek lâzım olur. (Doyurulmaları, ramazan günlerine müsadif olursa, sabah yemeğine bedel sahur yedirilir).
Bir fakiri altmış gün, sabah ve akşam, yahut yüz yirmi sabah veya yüz yirmi akşam doyurursa, o dahi kâfi olur. 
Altmış fakiri sabah ve akşam, it'ama yetecek kadar, birer Sadaka-i fıtır olup,  onun da aynı buğdaydan, yahut buğday unundan veya onun kavrulmuşundan yarım sâ' ve kuru hurmadan, yahut arpadan veya üzümden bir sâ'dır. Nitekim, kendi babında beyan olunmuştur.Fakirlere bunların bedelini dahi vermek câizdir.

Bir fakire iki ayda, her gün ya aynen veya kıymeten, birerden altmış Sadaka-i fıtır verirse câiz ve sahih olup, bir günde bir fakire altmış defa dahi, verecek olursa, o günden madası için, sahih olmaz.

Gerek yedirmek ve gerek bedelini vermek fakire olmak şart olduğundan, zengine ve onun memlûküne câiz olmaz.

Keffaret almada, islâm şart değildir. Zimmi zekâta musarif olamaz ise de, keffarete olur.  Harbî, ne zekâta, ne keffarete ve ne sâir sadakaya mahal olamaz.
Keffaret için, zikrolunan üç şekil, mutlak olarak mezkûr olmakla herkese seviyyen şâmildir. Pek zengin bir kimse dahi, tahriri rakabe ile ve memlûk olanlar - mala malik olmadıkları cihetle -  oruç ile keffaret ederler. 
— 481 —
Keffaret zecren meşru olduğundan,  araya girmiş olmadıkça tedahul eder: Müteaddit günler için ve hattâ iki ramazanın müteaddit günleri için, bir keffaret, kifayet eder.  Eğer araya girer, yani bir keffaretin icrasından sonra, keffareti mucip bir iftar daha vukua gelir ise, evvelki keffaret, sonraki cinayet için, kâfi olmayıp, yine keffaret edilmek lâzım gelir.

Keffaretlerin vücubü - fetva yolu ile - olduğundan, hudut gibi kerhen istifa olunmaz.

Zimmetine, oruç keffareti terettüp eden kimse, orucunu bozduğu gün, kendisine fıtri ibaha olan, maraz ve kadın olduğuna göre de, âdet ve lohusalık ârız olsa, keffaret sakıt olur. 
Âriz olan maraz, asümani (tabii) olmayıp ta, kendi sun'u ve ihtiyarı ile olur, ve meselâ kendini bir yerden atarak, yahut yaralayarak hastalanmış bulunursa keffaret sakıt olmamak, muhtardır. 

Kendini iş içinde yorup, yahut çalışa çalışa hararetlenip, maraz zanniyle, orucunu bozmuş olan kimse, ne mariz, ne müsafir olmadığı için keffaret çeker.

Meğer ki, efendisinin kahrı altında bulunan cariye ola. Nitekim, kazayı mucip olan muftıratm yirmi üçüncüsünde zikredilmiştir.

— 482 —
Sefer, maraz gibi asumânî özür olmadığından, amden - bilâ özür - ramazan orucunu bozduğundan dolayı, zimmetine savm keffareti terettüp eden kimse, ihtiyariyle o gün, guruptan evvel müsaferet etmekle, keffaret kendisinden sakıt olmadığı gibi, - ikrah ile - müsafir edilse dahi, ondan keffaret sakıt olmaz. 

ORUÇLUYA MEKRUH OLAN VE OLMAYAN ŞEYLER:

Oruçlu için şunlar mekruhtur. 
1 - Bir şey tatmak. 
2 - Lüzumsuz olarak, bir şey çiğnemek. 
3 - Sakız çiğnemek. 
4 - Öpmek. 

5 - Sarmaşmak ve kucaklaşmak.

6 - Tükrüğünü, ağzında biriktirip yutmak.

7 - Kan aldırmak, hacamat olmak ve meşakkatli işte bulunmak gibi, kendini zayıf düşüreceğine, zan hâsıl olacak şeyi yapmak. (Mekruh olmayanların beşincisine bakınız.)

Oruçluya şunlar mekruh değildir:

1 - Misk, yahut gül gibi bir şey koklamak. 
— 483 —

2 - Fahiş olmamak ve kendinden emin bulunmak şartiyle, öpmek ve kucaklamak.

3 - Gözüne sürme çekmek.

4 - Bıyığına yağ sürmek.

5 - Zayıf düşmeyecek ise, kan aldırmak veya hacamat olmak. (Saime mekruh olanların yedincisine bakınız.)

6 - Misvak kullanmak. 

7 - Mazmaza etmek.

8 - İstinşak etmek. 

9 - Serinlemek ve harareti gidermek için, ıslak bir elbiseye sarınmak.

Oruçluya şu Uç şey müstahaptır:

1 - Sahur yemek. 
2 - Sahuru geç yemek. 
3 - Gurubun tahakkukunda, iftarı tâcil etmek. 

İftarı, yani oruç bozmayı akşam namazından evvel etmek müstahap olup, iftar edeceği sırada:

اَللّٰهُمَّ لَكَ صُمْتُ وَ بِكَ اٰمَنْتُ وَ عَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ وَ عَلَى رِزْقِكَ أَفْطَرْتُ "ولِصَوْمِ غَدٍ نَوَيْةُ"
demek dahi, sünnettir.  İftarı hurma ile, bulunmadığı takdirde su ile etmek, mesnundur.
— 484 —

ORUÇ TUTMAMAYI MÜBAH KILAN ÖZÜRLER:

Oruç yemenin bir takım ahkâmı vardır ki, onların bazısı bütün oruçlara tamim ve bazısı da bazı oruçlara tahsis olunmuştur.

Hepsine âm olan hüküm: Özürsüz iftar olunduğuna göre, günahtır. Çünkü, - bilâ özür - ameli iptal, haramdır "ve lâ tubtılû âmâleküm" buyrulmuştur. 

Bir özre mebni, iftar olunduğuna göre, günah yoktur. Özür ile hüküm muhtelif olmakla - günah ve muahazeyi kaldıran özürleri bilmek lâzım gelmiştir. Bu fasılda işte onlar mübeyyendir.

Mübah kılan özürler muftıratta geçen mânâ veçhile, iftarı yâni, imsâksizliği  ve yahut imsâkten sonra nakz ve iptali, ibaha eden arizi umur. demektir ki,

Marazün ve ikrahün radâün ves-sefer Hablün kezâ âtşün ve cûun velkiber

beytinde toplanmış olduğu üzere, sekiz şeydir: Hastalık, sefer, ikrah, gebelik, süt emzirmek, açlık, susuzluk ve yaşlılık.

(Maraz: Hastalık, sefer: Yolculuk, ikrah: Mecburluk, habel: Gebelik, rıdâ': Emziklilik, cû': Açlık, ataş: Susuzluk, herem: İhtiyarlık).

(Maraz) velev baş ağrısı, göz ağrısı ve yara hastalığı olsun, (özür) olmakla, ramazanda sıhhatli ve saim iken, hastalanan kimse için, ' sonra kaza etmek üzere, oruç yemek câiz olduğu gibi, hastalığının kemmiyet ve keyfiyetçe  artmasından, yahut iyileşmenin gerilemesinden
— 485 —
korkan, hasta için dahi,  sonra kazâ etmek üzere, oruç tutmamak câizdir. 
Sıtma nöbeti olan kimseye, ve âdetli olan kadına, kendisince nöbet ve âdet umulan günde, oruç tutmamak dahi, câizdir. Ve şayet o gün nöbet gelmez ve âdet olmaz ise, keffaret lâzım gelmemek doğrudur. 

Hastaya bakan dahi, hasta hükmündedir.

(Sefer) ki, maksat şer'î seferdir.  Oruçsuzluğu ibaha kılmakla ramazanda, fecrin tulûundan evvel, seferi tahakkuk eden yolcu, mütemerrit ve yol kesici gibi âsi dahi olsa o yine de misafir sayılmak ve oruç tutmamak câizdir.  Zâfı mucip olmadıkça tutmak efdaldir. 

Saim olarak sabahladıktan sonra, yolcu olana o gün iftar etmek ve müsafir iken tuttuğu orucu bozmak, keffareti mucip olmasa da, sefer, maraz gibi semavi avarizden olmadığı için, helâl olmaz. Nitekim, kazayı mucip olan muftirat babında geçti.

— 486 —

(İkrah) ki, tehdidini yapmaya gücü yeten kimsenin, katl ile veya uzuv kat'i ile tehdit ederek, saime kerhen oruç yedirmesidir. İftarı mübah kılar.

Yersiz ikrah ki, hasp ve darp gibi gam ve elemi mucip olan şeylerle - bit-tehdit - husule gelen ikrah, gayr-i kâmildir. Keffareti iskat ederse de, muharrematı mübah kılamaz. 
(Habel ve rıdâ') dahi hadîs-i şerifte "Allah müsafirden orucu tehir etti, namazı da yarıya indirdi. Gebe ve emzikliden de orucu tehir etti." buyurulmuş olduğundan fıtırı ibaha kılıcı olmakla, kendi hakkında akıl noksanından, yahut kendi veya çocuğu hakkında helâkten, yahut hastalıktan korkan gebe veya emzikli kadına dahi, - sonra kaza etmek üzere -oruç yemek câizdir.  Emzikliye göre, çocuk kendisinin veya başkasının olmak müsavidir.

Süt ana hakkında, irdâ' akden vaciptir. Akit, velev ki ramazan içinde vâki olsun, (Emsâli arabiyyede, çocuğa iyi bakan süt ana, usangan olan asıl anadan daha hayırlıdır, denilmektedir.)Validenin emzirmesi, - mutlaka - diyaneten vaciptir.

Çocuğun babası dar gelirli (mûsir) olup, süt ana tutamamak ve yahut çocuk kendi anasının memesinden mâdâyı almamak takdirinde, validenin emzirmesi, hükmen dahi vaciptir. 
Kendisinde şiddetli açlık ve susuzluk hâsıl olan kimse ki, ya nefsinin helâkinden veya aklının noksanından ve yahut bâzı hislerinin işlememekte olmasından korkarsa, ona dahi, - sonra kazâ etmek üzere - oruç yemek câizdir. 
— 487 —

Herem (aşırı yaşlılık) dâimi - aczi mahz - halinde olmakla, fıtrin ibahasını ve fidyeyi muciptir. Gerek erkek ve gerek kadın, vücutça günden güne düşmek ve aşağılamak üzere, ihtiyarlamış olursa, oruç tutamayacağı ve kaza dahi edemeyeceği için, yeyip fidye vermek, lâzım gelir.

(Fidye):

﴿ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍۜ ﴾

âyet-i kerimesinde, açıklanmış olduğu üzere, fakiri yedirmektir ki, dilenemiyen fakirin sabahlı akşamlı, bir günlük yiyeceğidir.

Miktaren müsâvatı cihetiyle, her gün için, bir Sadaka-i fıtır, verilecek demektir. 
Sadaka-i fıtır ile bunun farkı budur ki, onda zekât gibi temlik şarttır. Bunda ise it'am suretinde olduğu gibi, ibaha kâfidir. 

Temlik ve itayı, dilerse ramazanın evvelinde, ve dilerse sonunda eder. Verilecek fakirin müteaddit olması da, şart değildir.

Savmın bedeli demek olan fidye, âcizlerinin mevte kadar devamı şartiyle,  yazıldığı gibi, pîri fanilere mahsus olduğundan, pirlikten başka olan özür sahipleri için,  özrün zevalinde orucun kazasından başka bedel, câiz olamaz.

Fidye, bir de - savını ebedî - nezr eden kimse hakkında câri olur ki, ömrü oldukça - ilelebet - her gün oruç tutmayı nezr eden kimse, zayıf düşüp, nezrini ifaya kadir olamamak ve yahut kudreti var iken, birkaç gün yemiş olmak takdirinde, kazaya imkân olmadığından, fidye verir.

Fidye verecek olan kimse, onu vermeğe kadir değilse, Cenab-ı Haktan istiğfar eder - yani Allahın hakkındaki kusurundan dolayı - Allahın affını talep eder.

— 488 —

Fidye ancak, - binefsihî - asıl olan oruçta câiz olur: Zikrolunan iki surette olduğu gibi ki, onlardan biri piri fâninin ramazan orucu ve diğeri - savmı ebedî - nezr edenin orucudur.

Asıl olmayıp ta, başka bir şeyden bedel olan oruçta, meselâ sıyamen olan keffaret bedelinde, fidye verilemez. Çünkü, bedelin bedeli olamaz: Kendisine yemin keffareti, yahut katil keffareti veya zıhar keffareti, yahut iftar keffareti, terettüp edip te itakta veya it'amda bulunmağa, yahut kisvelemeğe  kadir olmayan kimse, hem de piri fâni olur ve yahut oruç keffaretine kadir iken, saim olmayarak, piri fâni haline gelirse, fidye veremez. 

Heremden mâdâ olarak mezkûr olan özürlere ve ârızalara mebni, oruç yiyenler, özürleri zâil olduğundan itibaren - menhi günler dahi müstesna olmak üzere - kadir oldukları günlerde kazâ ederler.

Kadir oldukları günlerden maksat, müsafire göre, ikamet günleri, ve hastaya göre, sıhhatli oldukları günleri, ve diğerlerine göre, ferağ ve fıtam  ile hâdis olan kudretli günleridir.
O günlere ermeden vefat edenler, özürleri zâil olmadan ölmüş olacaklarından, kazâya kadir olmadıkları gibi, onlara iskatı savm vasiyyeti dahi, vacip olmaz. 

Kazâya kadir olup, yâni ramazanda yediği günler kadar, ramazandan ve menhi günden sonra, sıhhat ve ikamet ve feragat üzere yaşayıp, kaza etmemiş, yahut kazâ etmeğe başlamış ise de, tamamlayamamış ise, kazâya kudreti olduğu halde, tutmadığı gün adedince, savının iskatını vasiyyet etmek, vacip olur.

Ramazan orucunu kazâda tetabû (tevali) şart değildir. Çünkü, hakkındaki nas mutlaktır. Yâni tetabu kaydi ile mukayyet değildir 
— 489 —

Ve lâkin müstahap olan - tetabû üzere tutmak - zimmetten tebriyeye ve hayır ve fazilete - müsareatle - kudret zamanından tehir etmemektir.

Eğer borcunu ödemeden, ikinci ramazan gelirse, eda kazâya takdim olunur. Mübarek ramazan günlerini, şer'î münir edâ için, tâyin etmiş olmakla, onlarda tutulan oruç, kazâ diye - niyyetlense. bile edadan vaki olur. Ve kazânın tehîrinden dolayı, bir şey lâzım gelmez. Çünkü, (eyyâmin uhar) nassı mutlaktır.

Nafile orucu tutan kimse, için, orucunu - özürsüz - dahi bozmak, imam Ebû Yûsuftan olan - bir rivayette - câizdir. Ve lâkin başlanan ibadet, nafile dahi olsa, iptal olunmak lâyık olmadığından,  tetavvu orucunun dahi - özürsüz - bozulması tecviz olunmamak, rivayetin zahirinin muktezasıdır. 
Nafile oruca göre ziyafet, hem konuk hakkında, hem ev sahibi hakkında özürdür. 
Amma, farz ve vacip oruca göre ziyafet özür değildir. 

Nafile oruç tutan kimse, her ne hal üzere olursa (yâni gerek bir özre mebni olarak ve gerek hiç bir özre mebni olmayarak) olsun, orucunu bozdukta, kazâ eyler.

— 490 —

Meğer ki, nafile olarak başladığı oruç - menhi olan günlerde - vâki olmuş ola. Onun bozulmasına, kazâ lâzım gelmez.

BAZI TEMRİNLER

ORUÇ MEVZUUNDA BİLİNMESİ GEREKLİ BAZI FIKIH MESELELERİ:

Mesele: Nasıl olur ki, bir kimse ramazanda gündüzleyin - özürsüz -âmden iftar etmiş olduğu halde, keffaret lâzım gelmez? .

Cevap: Bu şöyle olur ki, bir kimse ramazan hilâlini yalnız kendisi görmüş olup, hâkim nezdinde, kavli, reddedilmiş bulunuyorsa,

Mesele: Kimdir o ki, ramazanda oruca geceden niyyet etmiş olduğu halde o gün tuttuğu oruç nafile olur?

Cevap: Fecrin tulûundan sonra bülûğa ermiş olandır ki, vücup vaktine erişmeden tutmuş olduğu cihetle onun o günkü orucu, nafile ve tetav-vudur.

Mesele: Hangi saimdir o ki, orucunu - özürsüz - âmden bozduğu halde kazâ dahi lâzım gelmez?

Cevap: Üzerinde kazâ, yâni oruç borcu var zanniyle, kazâya niyyet ederek oruca başlamış olup ta, borcu bulunmadığı, sonradan kendisince tebeyyün eden kimsedir. İşte o kimse başladığı orucu bozabilir ve hiç bir şey lâzım gelmez.

Mesele: Hangi karı ve kocadır onlar ki, mukim ve sıhhatli oldukları halde, ramazanda gündüzleyin - ikrahsız - aralarında münasebet olmakla birisine keffaret lâzım gelip diğerine keffaret lâzım gelmez?

Cevap: Fecrin tulûunu biri bilip, diğeri bilmeyerek - birleşmiş - olanlardır ki, bilene keffaret lâzım gelir. Diğeri yalnız kazâ eder.

Mesele: Kimdir o mükellef ki, ramazanda gündüzleyin mukim ve sıhhatli iken müteammiden ve - ikrahsız - oruç yemiş olsun da, ona keffaret lâzım gelmesin?

Cevap: Günün evvelinde yeyip, sonunda - guruptan önce - hastalanandır ki, yalnız kazâ eder.

Mesele: Hangi mükelleftir o ki, mukim ve sıhhatli bulunup, ramazanda gündüzleyin âmden - özürsüz - iftar ettiği ve o gün hastalanmadığı halde kendisine yalnız kazâ lâzım gele?

Cevap: Oruca niyyet etmemiş olandır.

Mesele: Hangi müslim mükelleftir o ki, ramazan orucunu büsbütün terketmiş olduğu halde, ona kazâ etmek bile, lâzım gelmemiş ola.

Cevap: Yabancı diyarda ihtida etmiş olan şol ecnebidir ki, ramazanda

— 491 —

oruç tutmak, müslimlere farz olduğunu bilmeyip, bunun kendisince islâm diyarına gelmesinden sonra malûmu ola.

Mesele: "Makamat" okuyanlar (ramazanda gündüz yiyene bir şey lâzım gelmeyip gece yiyene kazâ ve keffaret lâzım gelir) diyorlar, bu nedir?

Cevap: Gündüzün arapçası olan "nehar" toy kuşunun yavrusuna, isimdir. Gecenin arapçası olan "leyl" ağaçkakan kuşunun yavrusuna âlemdir. Nitekim makamatın bir beytinde, şu meal "gündüz ortasında nehar ve gece karanlığında leyl yedim" ifade edilmiştir. Yenilmiş olan nehar ve leylden maksut, zikr olunan piliçlerdir. Ramazanda dahi. mübah olan muftirat gece helâl ve gündüz ise haramdır. Bu mesele, Makamatı Haririnin otuz ikincisindedir.

İSKAT-I SAVM:

İskat-ı savm dahi, iskatı salât gibi farz ve vacip olarak, meyyitin zimmetinde kalmış olan, oruçlara taallûk eder.

Her günlük oruca, her namaz için olduğu gibi, bir fidye verilmek lâzım gelip, fidyenin miktarı, lüzum ve itasının sureti ve devrin icrası, kitabı salâtın iskat faslında beyan olunduğu veçhiledir. 
Kazâ olunacak ramazan orucunun günleri malûm olduğu gibi, nezr edilmiş olan savmın günlerinin miktarı dahi, nezr edence malûmdur. Keffareti var ise, o da malûm olmak gerekir. Vasiyyeti de, ona göre olur. Vasiyyetin lüzumu, kazâ lüzumunun fer'idir. 

Kadınlar, âdet ve lohusalık günlerinde geçen, namazları kazâ etmezler ise de, oruçları ederler.

— 492 —

NEZİR (ADAK) ORUÇLARI:

Savm ve salât gibi, kurabat ve taattan olan şeyi nezr eden kimseye, nezrini ifa etmek, âtideki şartlarının içtimaında - vücup tarikiyle - lâzımdır. Âyet-i kerimede;

﴿ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ ﴾
(hacc 29)
  ve hadîs-i şerifte: "Kim tâat olan bir şeyi nezr ederse onu yapsın, günah olan bir şeyi nezr ederse onu yapmasın." buyurulmuştur.  İcmâ' dahi, taat nezirlerinin ifası, vacip olduğu üzerinedir.
Şartların birincisi: Nezr olunan şeyin cinsinden, farz bulunmaktır,  Namaz, oruç, sadaka gibi.
İkincisi: Nezr olunan şey, kendi için ibadet kasdi olmaktır. Abdest gibi. Başkası için olunanlar, nezr ile vâcip olmaz. 
Üçüncüsü: Nezr olunan şey, zaten vacip olmamaktır: Beş vakit namaz  ve ramazan orucu ve vitir namazı gibi.
Dördüncüsü: Nezr olunan şey, nefsinde muhal olmamaktır: Geçen günün savm ve itikâfını nezr etmek gibi. 

Beşincisi: Nezr ettiği şey, kendinin malik olduğundan ziyade,veyahut başkasının malı olmamaktır.

— 493 —
Mezkûr şartlara binaen  hastanın ziyareti, nezr ile vacip olmaz. Çünkü, cinsinden vacip yoktur. Kulun icabı ise, hakkın icabı ile muteberdir. Çünkü, kul için iptidâ' etmek değil, ittibâ' etmek vardır. Hem de hasta ziyareti, cenazenin teşyii gibi, her ne kadar, kendisinde - hakkullah -var ise de, maksut marizin ve meyyitin hakkıdır. Nezr eden ise, kendi nezriyle ancak Allah hakkı olarak meşrû ve maksut olanı iltizam eder. 
Abdest almağı nezr etmekle, abdest almak vacip olmaz. Çünkü, abdest, salâtın cevâzı gibi  kendinden başka bir şey için olmak üzere meşrû olduğundan, maksudu li-zatihi değil,  ligayrihidir.

Mescide girmeği nezr etmek dahi böyledir. Velev ki, mescidi haram ve mescidi nebiy (aleyhisselâm) olsun. Gerçi, mescidi harama duhul hususunda, farz ve vacip olan tavaflar, ona mütevakkıf olmak ve farzın - mevkûfu aleyhi - dahi farz ve vacibinki, vacip bulunmak hasebiyle, onun cinsinden şer'î vacip mevcut demektir, ve lâkin - kasd olunmayan ibadet - olmak itibariyle, mescide girme, nezri sahih olmayanlardan sayılmıştır.

Tilâvet secdesi nezr etmekle, secde vacip olmaz, çünkü, zaten vaciptir. Vacibi, icap muhaldir. Hem de Hak vacip kılmışken, kulun vacip kılmasının bir değeri olamaz.

Yüz kuruşa malik olan bin kuruş tasadduk etmeği, nezr ederse, ancak yüz kuruş tasadduk etmek lâzım olur.

— 494 —

Başkasının malı olan koyun için "şu koyunu kurban ve etini tasadduk etmeği nezr ederim" diyenin, nezri sahih olmaz.

İki bayram günlerinin ve teşrik eyyamının orucunu, nezr etmek muhtar olan kavle göre sahih olup,  vücûben iftar ve vücuben kazâ olur.  Sene orucunu nezr eden kimse dahi, mezkûr günlerde iftar edip, sonra onları kazâ eyler.
İtikâfı ve itakı ve farz olmayan namazı ve orucu ve sadakayı ve kurban kesmeği, nezr etmek sahihtir. Çünkü, bunlar hep - cinsinden - vâcip bulunan şeylerdir: Keffaretlerde, tahriri rakabe farzdır. İtikâfın naziri. namazın son kadesidir. Çünkü, İtikâf dahi - vücup vechi üzere - meks ve ikamettir. Hem de, itikâfta namaz için. intizar dahi maksud olmakla mûtekif namazda oturuyor demektir.  Farz olmayan namaz ve orucun benzeri, farz olan namaz ve oruçtur. Sadakanın benzeri zekâttır. "Hastam iyi olursa kurban keseyim" diye nezr eden kimse, etini "tasadduk etmek" cümlesini ziyade etmedikçe, ona o nezr ile, bir şey lâzım olmaz. Zira zebhin cinsinden, farz olmayıp, ancak vacip olan udhiye vardır. Sadakanın cinsinden ise, farz vardır ki, o da zekâttır.

Yürüyerek haccı nezr edene, yaya olarak haccı ifa etmek lâzım olur. Çünkü, Mekke-i mükerremeye yakın olan, kudretli bir kimseye yürüyerek haccı ifa lâzım olmakla, şer'î şerifte, onun da benzeri mevcuttur. Nitekim, kitâb-ul-hacte gelecektir.

Tasadduku nezirde, nezr olunanın sarf yeri, ona ihtiyacı olan fakirler olduğundan, ihtiyacı olmayanlara, nezir itâsı câiz olmadığı gibi, nezr edene, kendi nezriyle iltizamı lâzım olan şey dahi, ancak - hakkan lillâhi teâlâ -meşru olandır.

Emvat için olan nezrin sıhhati yoktur. Binaenaleyh, evliya-i kiramın türbelerine yağ ve mum adamak, sahih olmadığı gibi, bu gibilerin nezir parasını almak dahi, helâl olmaz. 
— 495 —

Meğer ki, nezir şu veçhile edilmiş ola: Ya rabbi eğer benim hastama şifa ihsan edersen, "yahut" gaibimi reddedersen "yahut" hacetimi kazâ edersen seyyide Nefise hazretlerinin "veyahut" imam Şâfiî hazretlerinin türbeleri kapısında bulunan fakirleri it'am etmek yahut onları mescidlerine hazırlamak ve yahut mescit şerifleri kandillerinin yakılması için, zeytinyağı iştira etmek ve yahut bu gibi işlerine bakanlara para vermek, nezrim olsun. İşte, bu veçhile edilen nezir, "etini filân medrese veya tekke fakirlerine tasadduk etmek üzere Allah için kurban keseyim" diye edilen nezir gibi hem - hakkan lillâh - hem de fakirlerin nefini mütezammin bulunduğu için sahih olur.

NEZRİN HÜKÜMLERİ:

Nezir, mutlak ve muallâk olmaktan hâli olmaz. Bir mükellef, nezri sahih olan şeylerden birini, mutlak olarak nezr edip meselâ "iki rekât namaz kılmak (yahut) bir gün oruç tutmak - Allah - için nezrimdir" dediği takdirde, onu edâ ve ifa etmek kendisine lâzım (vacip) olduğu gibi bir şarta muallâk olarak nezr edip te, o şart husule geldiği ve (meselâ): Cenab-ı Hak bana erkek evlât ihsan ederse, on fakiri doyurmak yahut giydirmek nezrim olsun, demiş olup da, erkek evlât ile, merzuk olduğu takdirde dahi nezrini ifa etmek, lâzım olur.

Âyet-i kerimede "nezirlerini yerine getirsinler" buyurulmuştur.

Nezri muallâkta, eğer husuli kendince matlup olmayan, bir şarta nezrini talik etmiş ve (meselâ): Dargın olduğu şahıs için: "eğer filân ile lâkırdı edersem bir köle âzâdı nezrimdir" demiş bulunur ise, onunla mükâleme etmek istemeyerek, kendisini ona kelâm etmekten meni, kasd etmiş olmakla, lâkırdı ettiği takdirde, tâlikinin zâhiri nezir ise de, mânâsı yemin olduğundan, nezrin ifası ile, keffareti yemin arasında muhayyer olur. 

Nitekim, "nezrim olsun ki, filânca ile lâkırdı etmem" demek dahi, "ahdim olsun" demek gibi, mahzı yemindir.

— 496 —

Buna keffaretten başka bir şey terettüp etmediği gibi, talâkı talik ve itâkı tâlik misilli hususlarda dahi, şartın husulü indinde, muallâk olan şey, - muhayyer olmaksızın - vaki olur.

Yeminde hânis olmadan (yemini bozmadan) evvel keffaret câiz olmadığı gibi, muallâk nezirde dahi, şartın vücudundan evvel nezri ifâ etmek, câiz olmaz. 

Muallâk olmayan nezir, zemanen belli dahi olsa, onu zamanının hulûlünden evvel ifa etmek câiz olur: "Filân gün kuşluk vakti, şu kadar rekât namaz nezrimdir" diyen kimse, o kadar rekât namazı, o günden mukaddem veya muahhar dahi, kılabilir.

Nezirde, zaman tâyini, mekân tâyini, dirhem tâyini, fakir tâyini mülgadır: Şabanı saim olmağı nezr edene, recep yahut şevvali saim olmak  ve Mekke-i mükerremede yahut mescidi nebevide veya mescidi aksâda edâsını nezr eylediği, nafile namazı Mısırda kılmak,  ve şu dirhem veya dinarı sadaka etmek nezrim olsun diye tâyin eylediği, dirhem veya dinara bedel, başka bir dirhem veya dinar tasadduk eylemek, ve filân fakire vermek nezrimdir, dediğini diğer bir fakire vermek, câizdir.

Mülkiyetinde olan köle veya cariyenin âzâdını nezr eden mükellef, onu ifa etmek kendisine lâzım, ve âzât etmezse günahkâr olur. Nezrin ifâsı, hüküm altına girmediği için, hâkim olan müdahale edemez.

FIKIH BİLMECELERİMİZDEN:

Mesele: Ayın evvelinden ve âhirinden - alet-tevali - birer gün, oruç tutmak nezrim olsun, diyen kimse, ne yapmalıdır?

Cevap: On beşinci ve on altıncı günleri tutmalıdır.

Mesele: Hangi mükelleftir o ki, filân iş olduğu gün, oruç tutmak nezrim olsun diye bir husus tâyin ederek, savmı nezri, ona talik etmiş ola da, günün birinde, o husus vukua gelmiş olduğu ve o gün ramazan ve bayram olmadığı  halde, onun oruç tutması lâzım gelmeye?
— 497 —

Cevap: - O kadındır ki, nesrini kendi âdetini göreceği güne, tâlik etmiştir. Savmı kabul etmeyen bir güne muzaf kıldığı, için nezir sahih olmamıştır.

İTİKÂF BABI:

İtikâf, haps ve men' ve bir şeye ikbâl ve mülâzemet mânâlarınadır ve taât kasdiyle kendini mescide hapsetmektir.

Ekseriyetle oruçsuz olmadığı ve ramazanı şerifin sonlarında mesnun bulunduğu için, İtikâf fıkıh kitaplarının kitâb-us-savm bahsine geçmiştir. Hattâ, Vikâyede "İtikâf: Sâimin onu niyyet ederek, cemaat mescidinde meks etmesidir" diye tarif olunmuştur.

İtikâfa girene, mûtekif yahut âkif denir.

İtikâf: Erkeğe göre, ezan -okunup ikamet alınır, yâni cemaatle beş vakit namaz kılınır olan cami içinde, ve kadına göre, evinin mescidinde - ki namazgâh ittihaz ettiği odasında veya köşesinde demektir - İtikâf niyyeti ile, meks ve ikamettir.

İtikâf meşrudur ve meşruiyyetine, kitap ve sünnet delildir. Kitabı kerimde:

﴿ وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَۙ فِى الْمَسَاجِدِۜ ﴾
buyurulmuştur. Bu kavl-i kerîm mefhumunca, İtikâfın kurbiyyet ve ibadete muhtas olan, mescidde ifâsı ve mübah olan - muvakaanın - mutekiften nehyi, İtikâf için, kurbet ve meşruiyyet delili olduğu gibi,  Hazret-i Aişe ve Ebû Hureyre radiyallahü teâlâ anhumanın rivayetleri üzere, Nebiyye Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, Medine-i Münevverelerine, duhullerinden (yâni savmın farziyyetinden) âhiri ömürlerine değin, ramazanın son on gününde itikâf etmiş oldukları dahi, İtikâfın meşruiyyetine, sünnetten delildir.
Bu muvazabet ve müdavemeti seniyye,  eğer sahabeden onu terk edenleri, ademi inkâra makrun olmasa - derecesine göre - herkes hakkında vücup delili, olurdu.

İtikâf, imam Zührînin tâbiri veçhile, amellerin en şereflisidir. Çünkü,

— 498 —

mutekif sâim olmakla beraber namaza müntazir olduğu için, hem de daima salâtta demektir. Nitekim, hadîsi nebevi nâtıktır. Salât ise, kurb ve inkıta halleridir.

İtikâfın: Aksamı, şartları, sebebi, rüknü, hükmü, sıfatı, âdâp ve mahâsini ve müfsidat ve mahzuratı, vardır.

İtikâf aksamı: Vâcip, sünnet, müstahap olmasıdır. 

İtikâf, nezr olursa vâcip ve ramazanın son on günlerinde sünnet ve bunlardan mâdâda müstahap olur.

Bunlardan birinci ve üçüncü kısımlar için, zaman muayyen olmayıp, bir kimse meselâ, istediğinin olmasına talikan ve yahut hiç bir şeye talik etmemekle kendi arzusu üzerine nezr ederek İtikâfı, ne vakit olsa istediği müddetçe nefsine vacip kılabileceği gibi, nezirsiz itikâfa niyyet ederek bir camide bir müddetçik nâfileten dahi, mutekif olabilir.

İkinci kısım, ancak ramazanı şerifin yirmisinden itibaren sonuna kadar olur. Binaenaleyh, onun vakti ve müddeti bellidir.

Birinci ve üçüncü kısımlar arasında dahi, bir fark vardır ki, birinci kısım olan İtikâf, vacip ve onda oruç şart olduğundan, bir günden eksik olamaz. Bu cihetle, onun da en az müddeti, belli demektir. Üçüncü kısım olan nafile İtikâfın - ramazanın yirmisinden sonra olmamak üzere - her ne vakit olur ve her ne müddet tutulur ise, olabileceğinden, onun ne vakti ve ne müddeti belli değildir. Hattâ, camiye giren kimse, gece dahi olsa, çıkıncaya kadar itikâfa niyyet ederse, orada kaldığı müddetçe, nafile olarak mûtekif olur ve camiden çıkmakla, İtikâfı sona erer. 
İtikâfın şartları: Niyyet, mescidi cemaat, oruç, âdetten ve lohusalıktan taharettir.Bunlardan niyyet  umumî şarttır ki, niyyetsiz hiç bir İtikâf olmaz.

Nefsine İtikâfı vâcip kılmak isteyen kimse, kalbî niyyetle iktifa etmeyip, onu lisanen dahi, söylemek gerektir.

Nezir nutuksuz olmaz. Çünkü, nezir niyyet gibi değil, lisanın müteallikatındandır. Niyyetin ise mahalli, kalbtir.

— 499 —
Cemaat mescidi, vâcip ve sünnet kısımları için, erkeğe şarttır.  İtikâfın efdali, Mescid-i haramda sonra Mescid-i nebevide, ondan sonra da Mescid-i aksâda olandır.Sâir camilerdeki fazilet, cemaatin çokluğuna göre, değişir.

Oruç dahi, yalnız vâcip kısmında şarttır. Vacip İtikâf, vâcip olan savm ile olacağından, savmı tetavvû ile sabahladığı gün, İtikâf etmeği nezr etmekle, İtikâf etmiş olmaz,

Menzur itikâfta, oruç meşrut olduğuna mebni, bir gecenin,  yahut - yeme ve içmede - bulunduğu bir günün itikâfını, nezr eyleyenin nezri, muteber olmaz. Ve bir ay - oruçsuz - İtikâfı nezr edene, hem İtikâf ve hem oruç, vâcip olur.
Ramazan itikâfını nezr edenin nezri, sahihtir. O kimse ramazanı sâim olup da İtikâf etmese, bir ay mütetabian İtikâf edip, sâim olmak lâzım gelir. İtikâf etmeyip, diğer ramazan hulûl ederek, mûtekif olsa, itikâftaki oruç nezri sebebiyle, oruç zimmetinde borç olarak kaldığına ve orucun itikâfsız tutulması câiz olamayacağına binaen, onun, o İtikâfı kâfi olmaz. Nitekim, bir ay İtikâfı nezir edip te, ramazanda mutekif olanın, İtikâfı dahi kâfi olmaz. Oruç nezr ettiği ayda, iftar edip de, sonra bir ay, orucunu - İtikâf la - kazâ etse, olur. Yalnız bir günün itikâfını nezr etmekte, gece dahil olmayabilir ise de, birden ziyade günün itikâfını nezr etmekte, geceler dahi, niyyeten tahsis ve istisna edilmediği takdirde, nezre dahil olmuş olacağından, camiye ilk gecede, - guruptan evvel - girip, son günde - guruptan sonra - çıkmak lâzım gelir. Geceleri - istisna ederek - yalnız gündüzleri İtikâf etmek üzere, nezr eylemek dahi, sahih ve yalnız gündüzleri mutekif olmak, lâzım olur.  Yalnız gecelerin itikâfını nezr etmek, geceleri oruç tutulamadığı için, sahih değildir.

İtikâfın vücubünde, gece dahil olmadığına göre, İtikâfı ayırarak etmek

— 500 —
câiz, ve geceler dahi dahil olduğuna göre, itikâfta tetâbû lâzımdır. 
Binaenaleyh, bir ay yahut otuz gün itikâf etmeği nezr eyleyen kimseye - aralıksız - itikâf eylemek lâzım gelir. 
Muayyen günün yahut muayyen ayın, itikâfını nezr eden kimse, o günden, o aydan mukaddem İtikâf etse, yahut mescidi haramda İtikâfı nezr eden başka bir camide, itikâf eylese, câiz olur. 
Geçmiş bir ayın İtikâfını nezr etmek, muteber değildir. 

Sıhhatli halinde, bir ay itikâfı nezr edip te, ifa edemeyerek, vefat eden kimse, her gün için, bir sadaka-i fıtır vasiyyet etmek lâzım gelir.

Hasta olduğu halde bir ay itikâfı nezredip, iyi olamayarak vefat eden kimseye, bir şey lâzım gelmez.

Oruç, nezr edilen itikâfta meşrut ve mesnun olan itikâfta ise, zaten mevcut olup, âdet ve lohusalık hali, savma mâni olmakla, kadınlara göre, onlardan temizlik dahi, itikâfın şartıdır.

Nafile itikâfta,  oruç meşrut olmadığından, onlardan taharet, cevaz ve halâliyyet içindir.

Cünüplük savme münâfi olmadığından, ondan taharet, vâcip olan itikâfta bile şart değildir. (Mûtekif câmi içinde, ihtilâm olabilir.)

İtikâfta bülûğ şart olmadığından, mümeyyiz sabinin itikâfı sahihtir.

Hürriyet ve zukûret dahi itikâf için, sıhhat şartı değildir.

Kadının kocası var ise onun, ve hanımının veya efendisinin izniyle, köle ve cariyenin itikâfları sahihtir.

Zevcesinin itikâf etmesi için, zevc izin verdikten sonra, menetmek câiz değildir.  Efendi, izinden sonra, memlûkunu menedebilir. Ancak o men'inden dolayı günahkâr olur. 
— 501 —

Kadın ve memlûkün itikâf nezr etmeleri sahih ise de, nezri ifâ etmeleri, izne mevkuf olduğundan, izin almayarak, itikâfı nezr eden kadını, zevci ondan menedebilir. Memlûkün dahi, nezrine sahibi mâni olabilir.

Ya rizalariyle ve yahut zevce, bâinen mutallâka köle, veya cariye, âzât olduktan sonra, nezri ifâ ederler.

Bir ay itikâfa izin veren zevcin, zevcesi aralıksız itikâf etmek istedikde, zevci ona müteferrik itikâfı emredebilir. 

Belli bir ayın itikâfına izin vermiş olmak suretinde, zevcenin, aralıksız itikâf etmesine, zevç mâni olamaz.

İtikâfın sebebi: Manzure göre, nezirdir. Menzurun gayriye göre, sevabın talebine sebep olan sevinçtir.

İtikâfın rüknü: Mescidi mahsusta meks etmektir.  Nafileye göre. hangi camide olursa olsun, velev az müddet içinde ve hattâ maşiyen husule gelmiş bulunsun.

İtikâfın hükmü: Sevaba nâil olmak isteğidir. Sevap derece derecedir. Nezr edilende, vâcibin sukutu dahi, itikâfın hükmündedir.

İtikâfın sıfatı: Sünneti müekkede ve kifâye olmasıdır. 
İtikâfın âdâbı: Ancak hayır söylemek  ve mesnun olan itikâfı fevt etmemek ve camilerin efdalini veya cemaati çok olanını seçmek  ve zikre ve Kur'ânı Kerim tilâvetine ve hâdis ve siyer kıraetine ve salihlerin menkıbelerini mütalâaya ve dinî kitaplara müdavim olmaktır.
İtikâfın mehasini hesapsızdır. Mutekif kalbini, dünya umurundan ayırarak, kendini mevlâya teslim ile hak dergâhına sığınmış ve düşmanın mekrinden, hâfızı hakikînin himayesine iltica etmiş ve hal dili ile: "Rabbim beni mağfiret etmedikçe, ben bu kapıdan ayrılmam" demiş olur. 

İtikâfın müfsidatı: Mescidi mahsustan, hacetsiz çıkmak, cinsî münasebette bulunmak ve o cinsten kötülükler, cinnet ve bayılmaktır.

Mûtekifin, yemesi, içmesi, uyuması, ihtiyaç olan şeyi satın alması, mescitte olur.

Eğer, bunlar için çıkarsa itikâfı kalmayıp, bozulur.

— 502 —

Mûtekif, bulunduğu mescitten, şer'î veya tabiî, yahut zarûrî hacetin gayri surette, çıkamaz.

(Şer'î hâcete mebni çıkış), mûtekif bulunduğu mescitte cuma namazı kılınır olmamakla, onu sünnetleriyle beraber, kılabilmek için, başka bir camiye veyahut ezan okumak için, mescit dışında bulunan minareye, çıkmaktır.

(Tabii hâcete mebni çıkış), büyük ve küçük abdest bozmak ve hades ve necisten temizlenmek için, çıkmaktır. 

(Zarurî hâcete mebni çıkmak), içinde bulunduğu mescitten, kerhen çıkarılmak ve yahut nefsi ve eşyası hakkında tehlike duymak sebebiyle başka bir camiye, intikal için çıkmaktır.

Zikrolunan hâcetlerin gayride,  mûtekif mescitten çıkmakla, itikâf fâsit olur.

Nezr ettiği sırada, hastayı iyadet ve cenaze namazı ve ilim meclisinde bulunmak için, mescitten çıkmayı, şart kılmış ise, onlar câiz olur.

Tabiî hâcet için çıkıp da, hasta iyadetine ve cenaze namazına giderse, bunlar kendinin maksudu olmayarak gelmiş olması takdirinde câiz olur.

Mezkûr hâcet için çıkıp da, ondan fâriğ olduktan sonra, sebepsiz durup beklerse -indel-imam- itikâf bozulur.

İtikâf esnasında - cinsî münasebet - her nasıl olsa, itikâfı müfsittir: Gerek amden, gerek unutarak ve gerek geceleyin, gerek gündüzleyin olsun ve inzâl, gerek vâki olsun ve gerek vâki olmasın.

Onun sebepleri ki, dokunma, öpme, sarmaşma, oynaşma gibi olan evveliyattır. Bunlar inzal ile neticelenirse, itikâf fasit olur. 
— 503 —

Arası kesilmedikçe, delilik ve bayılma -ihtilâfsız- itikâfı müfsit değildir.

Eğer mûtekif günlerce, baygın veya mecnun olursa, itikâf fasit olur, ayıldığında itikâfına yeni baştan başlamak lâzım gelir.Senelerce mecnun kalıp, sonra iyileşirse kazâ eder.Bunak olup da, birkaç sene sonra, iyileşene dahi, kazâ lâzım olur.

İtikâfın mahzurları ki, mekruhatına dahi şâmil olmak üzere, memnûatı demektir: Cinsî münasebat (muvakaa) ve evveliyyatı, ve mescide ticaret için emtaa getirilmesi ve ibadet itikadiyle susmak, ve lüzumsuz, münasebetsiz kelâm söylemektir. 
İbadet itikadına mukarin olmayan sükût, mekruh olmaz. Dil mâsiyetinden korunmak için sükût, ibadetlerin en büyüklerindendir. 

Sibab (söğüşme) ve cidal (kavga), itikâfı ifsat etmez.

İtikâfın mahzurlarından olan hususatta, teammüt ve nisyan, gece ve gündüz ihtilâfı yoktur: Cinsî münasebet, ve bilâ ihtiyaç çıkış gibi ki, bunlar her nasıl ve ne vakit olsa, itikâfı ifsat eder.

Oruç mahzurlarından olan hususlarda, teammüd, nisyan ve gece, gündüz muhteliftir: Yeme ve içme gibi ki, bunlar gündüz ve amden olmadıkça, orucu ifsat etmez. 
— 504 —

SADAKA-İ FITIR(FİTRE)

 

Bu babın mesaili, Sadaka-i fıtrin hakikatine, sıfatına, cinsine, miktarına, hükmüne, sebebine, rüknüne, masrifine, vücubü vaktine ve istihbabına dairdir.

Sadaka-i fıtrin hakikati: Ancak geçinmeği mütezammin, bir ibadet olmasıdır.  (Sadaka) tesmiye olunması ve sâim için tuhra (yâni pak) olması, ve edasında niyyetin meşrut bulunması, onun ibadet olmasını göstermektedir.
Onda geçinme mânâsı dahi bulunduğundan, malî ibadette meşrut olan, ehliyyet kemali şart kılınmamıştır. Zengin olan sabî ve mecnunun malına da terettüp eder. 

Sadaka: Verilmesiyle - Allah indinde - sevap kasdolunan atiyyedir.

Cümlede - muzâfunileyh - vâkî olan, fıtırdan, fıtır günü maksuttur ki, o günün sadakası demektir. Fıtır zekâtı dahi denir.  Bu izâfette, onun, o gün geçirilmeyerek, edâ olunmasına teşvik vardır.

Sadaka-i fitnn sıfatı: Nisâba malik veya nisabın kıymetine malik olan, her hür ve mükellef müslime, geniş mânâlı vücup ile vacip olmasıdır.

Nisap: Her şeyin asıl ve mercii mânâsına olarak, şer'î örfte, zenginliğin esası sayılan, - mal miktarına - itlâk olunur ki, gümüşe göre, iki yüz dirhemden ibarettir. 

Borçtan ve aslî ihtiyaçtan fâriğ ve fazla olarak, o miktardaki mala

— 505 —

- aynen veya kıymeten - malik olan kimse, zengin sayılıp, kendisine, dört hüküm, taallûk eder:

1 -Sadaka-i fıtrin vâcip olması,

2 - Kurban kesmenin vâcip olması,

3 - Yakınlarının nafakasının vâcip olması,

4 - Sadaka almasının haram olmasıdır.

Sadaka-i fıtır, dört cins şeyden verilmek, vâcip olur: Buğday, arpa, kuru hurma, kuru üzüm.

Bunlardan, âtîdeki miktar veçhile, ya aynen veya kıymetlerinden verilir.

Sadaka-i fıtrin miktarı: Buğdaydan yahut buğday unundan veya bulgurdan, yarım sâ'dır.Arpa ve kuru hurma veya kuru üzümden, bir sâ'dır. 

Sâ: Bir ölçektir ki, - rıtli irâkî - ile sekiz rıtıldır.

Bir - rıtli irâkî - veznen yüz otuz dirhem olmakla, bir sâ' bin kırk dirhem ve yarısı beş yüz yirmi dirhemdir.

Bunların kıymetini (nakden bedelini) dahi, vermek câizdir.

Bolluk olup da, fakirin muhtaç olduğu şeyler, bulunduğu zamanlarda kıymetini vermek - ihtiyaçlar mütenevvi olduğu ve para ise, hâcâtı karşılamada süratli bulunduğu için - efdaldir.

Darlık ve pahalılık zamanlarında - aynen verilmesi - paradan efdaldir.

Sadaka-i fıtrin hükmü: Dünyada vâcibin uhdesinden çıkmak ve ahirette sevaba ulaşmaktır.

Sadaka-i fıtrat sebebi: Mükellefin kendi nefsi ile mutlak ve kâmil velâyetle, kendinin idare ve velâyeti altında olan, köle ve cariyesi ve küçük olan fakir çocuklarıdır.

Nisâba malik olan mükellef, hem kendi nefsi, hem de bâliğ olmamış, fakir bulunan çocukları ve ticaret için değil de,  hizmet ve istifraş için olan câriye ve köleleri için, sadaka-i fıtır, verir. Memlûkü velev, gayr-i müslim yahut müdebbir veya Ümm-ü veled olsun!.  Babası ve validesi için, vermediği gibi, kendi zevcesi  ve büyük
— 506 —

çocukları için dahi, vermez. Küçük çocuğunun dahi, kendi malı olduğu takdirde, Sadaka-i fıtrini, onun kendi malından, verir.

Sadaka-i fıtrın rüknü: Onu, masrifine tediyeden ibarettir.

Sadaka-i fıtır dahi, zekât gibi temlik olunur. Taam bağışlamakla, edâ edilmiş olmaz.

Sadaka-i fıtrin masrifi (sarf yeri demektir): Zekâtta olduğu gibi, müsliminin fakirleridir.

Zengine ve zimmîye verilmez.  Usul ve furûdan olan fakirlere ve zevceye ve kendi memlûküne ve mükâtibine dahi, verilmez.

Herkes kendi fıtrasını bir fakir müslime verir. Müteaddit kimseler dahi, Sadaka-i fıtralarını, bir fakire verebilirler.

Bir Sadaka-i fıtrin, birden ziyade fakire dağıtılması dahi, - ihtilâflı olarak - câizdir. 

Niyyet ile verilir. Fıtranın ayrıldığı sırada, edilen niyyet dahi, kâfi olur. Fakire verir iken, bildirmek lâzım değildir.

Sadaka-i fıtrın vücubü vakti: Fıtır gününün sabahıdır ki, şevvalin ilk gününün fecrinden itibaren, itâsı vâcip olur.  Ondan evvel veya sonra olarak, vermek dahi câizdir. 

Vücubün tahakkukundan evvel vefat edene, veya fakir düşene sadaka-i fıtır vâcip olmadığı gibi, ondan sonra doğan veya müslim olan, yahut zenginleşen için dahi, sadaka-i fıtır, vâcip olmaz.

Sadaka-i fıtrin istihbabı vakti: Bayram namazına çıkmadan evvelcedir. 

Bir özre mebni, oruç kendisinden sakit olandan, sadaka-i fıtır sakit olmaz. Özre mebni oruç tutmayan dahi Sadaka-i fıtri verir.

Dediler ki, Sadaka-i fıtri, ihraç ve itâda, savmın kabulü ve arzuya nailiyyet, felâh ve sekeratı mevtten halâs, kabir azabından necat vardır.