BİR DÜSTUR
Risale-i Nur talebeleri, Risale-i Nur'un dairesi haricinde nur aramamalı ve aramaz. Eğer ararsa, Risale-i Nur'un penceresinden ışık veren manevî güneşe bedel, bir lâmbayı bulur, belki güneşi kaybeder.
Hem Risale-i Nur'un dairesindeki hâlis, pek kuvvetli ve her ferdine çok ruhları kazandıran ve sahabenin sırr-ı veraset-i Nübüvvetle meşreb-i uhuvvetkâranesini gösteren meşreb-i hıllet ve meslek-i uhuvvet ise; hariç dairelerde -o pedere ve o mürşide üç cihetle zarar vermek suretiyle- bir pederi aramaya ihtiyaç bırakmaz. Bir tek peder yerine pek çok ağabeyi buldurur. Elbette büyük kardeşlerin müteaddid şefkatleri, bir pederin şefkatini hiçe indirir. Daireye girmeden evvel bulduğu şeyhi, her ferd o şeyhini, mürşidini dairede dahi
muhafaza edebilir. Fakat şeyhi olmayan, daireye girdikten sonra ancak daire içinde mürşid arayabilir.
Hem Risale-i Nur'un velayet-i kübra olan sırr-ı veraset-i Nübüvvet feyzini veren ders-i hakaik dairesindeki ilm-i hakikat dahi, daire haricindeki tarîkatlara ihtiyaç bırakmaz. Meğer tarîkatı yanlış anlayıp güzel rü'yalar, hayaller, nurlara ve zevklere mübtela ve âhiret faziletinden ayrı olan dünyevî ve hevesî zevkleri arzulayan ve merciiyet makamını isteyen nefisperestler ola.
Bu dünya dârü'l-hizmettir. Külfet ve meşakkatle ücret ölçülür. Dârü'l-mükâfat değil. Onun içindir ki, ehl-i hakikat keşf ve kerametteki ezvak ve envâra ehemmiyet vermiyorlar. Belki bazan kaçıyorlar, setrini istiyorlar.
Hem Risale-i Nur'un dairesi çok geniştir, şakirdleri pek çoktur. Harice kaçanları aramaz, ehemmiyet vermez; belki daha içine almaz. Her insanda bir kalb var. Bir kalb ise hem dairede, hem hariçte olamaz.
Hem hariçteki irşada hevesli zatlar, Risale-i Nur'un şakirdleriyle meşgul olmamalı. Çünki üç cihetle zarar görmeleri muhtemeldir. Takva dairesindeki talebeler irşada muhtaç olmadıkları gibi, hariçte kesretli namazsızlar var; onları bırakıp bunlarla meşgul olmak, irşad değildir. Eğer bu şakirdleri severse, evvelâ daire içine girsin; o şakirdlere peder değil, belki kardeş olsun, fazileti ziyade ise ağabeyleri olsun.
Hem bu hâdisede göründü ki, Risalei'n-Nur'a intisabın çok ehemmiyeti var ve çok pahalı düştü. Ve buna bu fiatı veren ve o yolda bütün âlem-i İslâm namına dinsizliğe karşı mücahede vaziyetini alan aklı başında bir adam, o elmas gibi mesleğini terkedip başka mesleklere giremez.
Kardeşlerim!
Risale-i Nur'u müdafaa ve muhafazasında herkes, hattâ ben de çekilsem, beş kardeşimizin çekilmemeleri gerektir. Bu arkadaşlarımız: Hüseyin Usta, Halil İbrahim, Re'fet Bey, Hüsrev ve Hakkı Efendi'lerdir. Üç evvelkilerin ihtiyarsız ihtiyatsızlığı, diğer ikisinin zahirî düşmanlarının şahsî garazları yüzünden Risale-i Nur'a karşı çok fazla zarar yapılmak istenilmesine göre, Risale-i Nur ehemmiyetli bir surette iştihar ve intişar etmesi gibi bir nimet-i uzmayı netice vermeseydi, bu kadar mazur (mağdur) ve masum Risale-i Nur şakirdlerinin teellümatına sebebiyet verdiklerinden dolayı bu kardeşlerimizin ruhları pek çok sıkılacaktı.
İşte herkesten ziyade bu beş kardeşimizin ihtiyat edip yekvücud bulunmaları lâzımdır.
Kardeşlerim! Kalbime ihtar edildi ki: Nasılki Mesnevî-i Şerif, şems-i Kur'andan tezahür eden yedi hakikatından bir hakikatın âyinesi olmuş, kudsî bir şeref almış; Mevlevîlerden başka daha çok ehl-i kalbin lâyemut bir mürşidi olmuş. Öyle de, Risale-i Nur şems-i Kur'aniyenin ziyasındaki elvan-ı seb'ayı ve o güneşteki renk renk, çeşit çeşit yedi nuru birden âyinesinde temessül ettirdiğinden, inşâallah yedi cihetle şerif ve kudsî ve yedi Mesnevî kadar ehl-i hakikata bâki bir rehber ve bir mürşid olacak.
Kardeşlerim!
Hafîz-i Zülcelal'in hıfz u himayetine bakınız ki; mes'elemiz münasebetiyle Risale-i Nur'un risaleleri adedine muvafık olarak, yüz yirmi küsur adamın mahrem evrakları
ile istintakta oldukları halde; ve ecnebilerin entrikalarıyla ve muhalif komitecilerin dolaplarıyla mevcud ve münteşir müteaddid cem'iyetlerin hiçbirisiyle, Risale-i Nur'un hiçbir şakirdinin münasebetdarlığını gösterecek hiçbir madde bulunmaması, gayet zahir ve parlak bir himaye-i Rabbaniyedir. Muhafaza-i İlahiyeye ve İmam-ı Ali (R.A.) ve Gavs-ı A'zam (K.S.), Risale-i Nur'a ait keramet-i gaybiyelerini cidden teyid eden bir inayet-i Rahmaniyedir. Kırkikilik bir top güllesini, kırkiki masum ve mazlum kardeşlerimizin dergâh-ı İlahiyeye açılan elleriyle durdurup, geri çevirip, atanların başlarında manen patlattırdı. Bizlere yalnız ehemmiyetsiz, sevablı, hafif birkaç yara bereden başka olmadı. Böyle bir seneden beri doldurulan bir toptan, böyle pek az zarar ile kurtulmak hârikadır. Böyle pek büyük bir nimete karşı, şükür ve sürur ve sevinç ile mukabele etmek gerektir.
Bundan sonraki hayatımız bize ait olamaz; çünki müfsidlerin plânlarına göre, yüzde yüz mahv idi. Demek bundan sonraki hayatı kendimize değil, belki hak ve hakikata vakfetmeliyiz. Şekva değil, şükrettirecek rahmetin izini, yüzünü, özünü görmeye çalışmalıyız.
Kardeşlerim!
Maatteessüf başımıza gelen bir şefkat tokatını, iki-üç gündür kat'î bir kanaatla anladım. Hattâ ehl-i isyan hakkında gelen bir âyetin çok işaratından bir işareti bize bakıyor gibi fehmettim. O da şudur:
Yani: Onlara ihtar ettiğimiz ders ve nasihatı unuttukları ve amel etmedikleri vakit, onları tutup musibet altına aldık.
Evet en âhirde sırr-ı ihlasa dair bir risale bize yazdırıldı. Elhak gayet âlî ve nuranî bir düstur-u uhuvvet idi. Ve onbinler kuvvetle ancak mukabele edilir hâdiselere ve musibetlere karşı o sırr-ı ihlas ile on adamla mukavemet ettirilebilir bir düstur-u kudsî idi. Fakat maatteessüf başta ben, biz o ihtar-ı manevî ile amel edemedik. Bu âyetin mana-yı işarîsiyle ve اَخَذْنَاهُمْ cifir tarihiyle 1352 eder. Aynı tarihiyle tutturulduk. Bir kısmımız şefkat tokatına giriftar olduk. Bir kısmımız hakkında tokat değil, belki tokata maruz olan kardeşlerimize medar-ı teselli ve kendilerine medar-ı sevab ve istifade olmak için bu musibetin içine alındı.
Evet ihtilattan men' olunduğum için, üç aydan beri yeniden üç gündür ben kardeşlerimin
dâhilî ahvaline de muttali' oldum. Hiç hatır u hayalime gelmez en hâlis zannettiğim kardeşlerimde sırr-ı ihlasa münafî hareket vukua gelmişti. Ondan anladım ki;
âyetinin uzaktan uzağa bir mana-yı işarîsi bize de bakıyor. Ehl-i dalalet için nâzil olan bu âyet onlara azabdır, fakat bizim için terbiye-i nüfus ve keffaretü'z-zünub ve tezyid-i derecat için şefkat tokatıdır.
Biz elimizdeki kıymetdar nimet-i İlahiyeyi tam takdir etmediğimizden tokat yediğimize bir delil şudur ki: En kudsî bir mücahede-i maneviyeyi tazammun eden ve sırr-ı veraset-i nübüvvetle velayet-i kübranın feyzine mazhar ve sahabenin sırr-ı meşrebine medar olan Risale-i Nur ile hizmet-i kudsiye-i Kur'aniyemize kanaat etmeyip, menfaati şimdilik bize
pek az ve bu vaziyetimize mühim zararı muhtemel tarîkat hevesinin birkaç defa şiddetle ihtarımla önü alınmasıdır. Yoksa hem vahdetimizi bozacaktı, hem dört elifin tesanüdüyle 1111'den 4 kıymetine tenzil eden teşettüt-ü efkâr ve bu gayet ağır hâdiseye karşı kuvvetimizi hiçe indiren tenafür-ü kulûbe uğrayacaktı.
Gülistan sahibi Şeyh Sa'dî-i Şirazî naklediyor, der: "Ben bir ehl-i kalbi tekyede, seyr-i sülûk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde medresede gördüm. "Ne için o feyizli tekkeyi terkedip bu medreseye geldin?" dedim. O dedi ki: "Orada yalnız herkes kendi nefsini -eğer muvaffak olursa- kurtarabilir. Burada ise bu âlî-himmet şahıslar, kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Ulüvv-ü cenab, ulüvv-ü himmet bunlardadır. Fazilet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim."
Şeyh Sa'dî bu vakıayı, kısaca hülâsasını Gülistan'ında yazmıştır. Acaba talebelerin نَصَرَ نَصَرُوا نَصَرَتْ gibi sarf ve nahvin küçücük mes'eleleri, tekyelerdeki virdlere racih gelirse.. Risale-i Nur'un
deki hakaik-ı kudsiye-i imanîyi en kat'î ve vâzıh bir surette ders verip, en muannid zındıkları ve en mütemerrid feylesofları susturup ders verirken; onu bırakıp, yahut sekteye uğratıp veyahut kanaat etmeyip, tarîkat hevesiyle, Risale-i Nur'dan izin almayarak, kapanmış hangâhlara girmek ne derece yanlış olduğunu ve bizi bu şefkat tokatına ne derece istihkak kesbettiğimizi gösteriyor.