İKİNCİ BÖLÜM - İBADET VE ÖNCÜLERİ
Taharet, lugatta maddi "necaset gibi" ve manevi "ayıp gibi" şeylerden temizlenmektir. İstilahda ise, namaz ve tavaf gibi ibadetlere mani olan hades veya necisi izale etmektir.
Temizliğin vasıtaları dört olduğu gibi maksatları da dörtdür. Vasıtaları, su, toprak, istinca âleti ve dabağattır. Maksatları da; abdest, gusul, teyemmüm ve necaseti izale etmektir.
HADES ÜÇ ÇEŞİTTİR
1-Abdesti icabettiren hades-i asgar (küçük hades).
2-Guslü icabettiren hades-i mûtavassıt (orta hades).
3-Hayız ve nifastan hasıl olan hades-i ekber (En büyük hades).
Necaset de lûgatta, tiksindiren şey demektir. Şeriatta ise, namazın sıhhatına manî olan tiksindirici şeydir.
Hades ve necasetin izalesi ancak su ile olur. Su da yedi çeşittir:
1-Yağmur suyu,
2-Kar suyu,
3-Dolu suyu,
4-Pınar suyu,
5-Kuyu suyu,
6-Çay ve nehir suyu,
7-Deniz suyudur.
Su, şer'an iki kısımdır:
1- Mutlak sudur ki, yaratıldığı vasıf üzre olup herhangi bir şey ile karışmayandır.
2- Mukayyed sudur ki, buğday, mercimek gibi temiz bir şey içine karışıp renk, koku ve tadından birisini veya ikisini veya üçünü kayb etmiş olan sudur.
Mukayyed su, temiz olmakla beraber temizleyici değildir. Şayet suya böyle bir madde karışır, fakat vasıflarından biri değişmemiş ise, suyun hüviyeti değişmiş sayılmaz.
Mutlak su, yosun tutar veya bulunduğu yerde bulunan toprak veya kireç gibi bir madde ile veya dura dura, vasıflarından birini kayb ederse yine mutlak su sayılır ve temizleyicidir. Zira, ister istemez su, bu gibi şeylere maruzdur. Fakat za'feran veya ağaç suyu gibi suyun muhtaç olmadığı bir madde ile karışıp vasfı değişir ve mutlak su ismini kayb ederse, temizleyici vasfını da kayb eder.
Su, dört nevidir:
1- Hem temiz hem temizleyici olup kullanılması mekrûh olmayandır. Bu da, gök tarafından inen veya yer altından çıkan, rengi, tadı ve kokusu değişmeyen sudur.
2- Hem temiz hem temizleyici olup vücutta kullanılması mekrûh olan sudur. Bu, güneşte ısınmış olan sudur.
İmam Şafii (R.A.), Hz. Ömer (R.A.)'den rivayet etmiştir ki: Güneşli su ile yıkanmak mekrûhdur. İmam Şafii'nin beyan ettiği üzere, güneşde kızışmış suyu kullanmak alaca hastalığının peyda olmasına sebeb olur.
Güneşte ısıtılmış suyu kullanmak üç şartla mekruh olur:
a) Sıcak bir memlekette bulunması,
b) Altın ve gümüş, toprak ve cam gibi bir şeyden yapılmış bir kabdan maâda, madeni kabda bulunması,
c) Sıcak iken vücutta kullanılması.
Binaenaleyh, havası soğuk veya mutedil bir memlekette güneşe bırakılan veya topraktan yapılmış bir kabta güneşte ısıtılan, yahut vücuttan başka bir yerde kullanılan su, söz konusu olan mekruh sudan sayılmaz.
Çok sıcak ve çok soğuk su ile abdest almak ve gusül etmek mekruhdur. Ancak başkası bulunmazsa veya bulunur da onu getirinceye kadar vakit çıkacaksa, kullanmak mekruh değildir. Zarar vereceğine kanaat getiriyorsa haramdır.
3- Temizdir, fakat temizleyici değildir. Bu da üç nevidir:
a) Gül gibi temiz bir şey ile karışan temizleyici sudur. Karıştıktan sonra temizleyici vasfını kaybeder. Ne abdestde, ne gusülde ve ne de necaseti izale etmede kullanılması caiz değildir.
b) Kulleteyn'den az ve müstâ'mel olan sudur. Kulleteyn'in miktarı hacim bakımından; eni, boyu ve derinliği altmışar santimetre olan bir havuz, veya çapı 48, derinliği 96 santimetre olan bir küp veya bir silindirdir. Bu miktardan az olan su, az sayılır.
Müstamel olan su ise, abdestin veya gûslün farzında veya necasetin izalesinde kullanılmış olan sudur. Binaenaleyh, mazmaza, istinşak veya azaların ikinci ve üçüncü defasında, nafile olan gûsüllerde müstamel olan su, hem temiz hem de temizleyicidir. Müsta'mel olan su bir araya gelip Kulleteyn olursa hem temiz hem de temizleyici olur.
c) Bitki, ağaç, karpuz ve kavun gibi şeylerden akan sudur.
4- Müteneccis sudur ki; içine necaset düşen sudur. Bu da iki nev'idir:
a- Kulleteyn olup rengi veya tadı veyahutda kokusu necasetle değişen sudur.
b- Kulleteyn'den az olup içine necaset düşen sudur. Mezkûr vasıflarından birisi değişsin veya değişmesin farkı yoktur. Müteneccis olan su, ne abdest, ne gusül, ne de necaseti izale etmekte kullanılamaz. Yalnız onu ekin ve ağaçları sulamakta ve hayvanlara içirmekte beis yoktur.
Sinek, bit, pire, arı ve akrep gibi asaleten akıcı kan'ı olmayan hayvanlardan biri bir suya veya başka bir mayiye düşüp ölürse içine düştüğü şey müteneccis olmaz. Eğer başkası tarafından kasten içine atılırsa muteneccis olur.
Kulleteyne baliğ olan suya bir necaset düşer de vasfı bozulmazsa müteneccis değildir. Yoksa müteneccis olur. Yine adı geçen sinek ve benzeri şeyler ölü iken, az olan suya düşerse suyu murdar eder.
Bir adam Kulleteyn'den az bir suya veya herhangi bir mâyie düşüp ölürse, içine düştüğü şey murdar olmaz. Çünkü mutemede göre insan, mükerrem olduğundan hayatta olduğu gibi ölümünde de tâhirdir. Ancak vücudunda veya elbisesinde necaset bulunduğu takdirde durum değişir, yani necasetten dolayı o su veya mâyi murdar olur.
Kulleteyn'den az olan su, herhangi bir necasetle murdar olursa, temizlenebilmesi için evsafı normal bir hale dönmek şartiyle beraber kulleteyn olacak kadar kendisine su ilave edilmelidir. Kulleteynden fazla olur ve necaset ile evsafı değişmişse, ona su ilave etmek veya onu kulleteyn'den aşağı düşürmemek şartıyle azaltmakla evsafı normal hale gelirse temizlenir.
Müteneccis su ile dolu olan bir testi, kulleteyn'e daldırıldığında, şayet ağzı genişse, içerisindeki murdar suyun kulleteyn suyuna mülaki olmasıyla tahir olur. Fakat ağzı dar ise, mutemede göre içerisindeki su yine murdar kalır.
Kulleteyne baliğ olmayan suyun içinde, müteneccis olan bir şeyi yıkamak veya içinde abdest almak veya gusül etmek caiz değildir. Mutlaka suyu yıkanması istenen şeyin üzerine dökmek lazımdır. Yalnız abdest ve gusül için temiz bir el ile iğtiraf (avuç ile su almak) niyetiyle almak caizdir. Akan su, durgun su gibidir. Her dalgası kulleteyne bâliğ ise ve içine necaset düşer ve vasfı değişmezse, su hem temiz hem temizleyicidir.
Vasfı değişir veya her dalgası kulleteyn'den az olursa vasfı değişsin değişmesin müteneccis olur. Her dalgası kulleteyne bâliğ olmayan akan suya bir necaset düşer ve düştüğü yerde kalırsa, necasetin bulunduğu yerin yukarısı temiz ve temizleyicidir. Aşağısı ise müteneccistir. Ancak bir yerde birikir ve kulleteyn olursa oradan itibaren yine temiz ve temizleyici olur. İmam-ı Şafiî'nin kadim kavline göre akan su, vasfı değişmedikçe, az da olsa müteneccis olmaz.
Kulleteyn miktarı olan suyun içine bir necaset düştüğü takdirde rengi, tadı veya kokusu değişirse müteneccis olur. Kendiliğinden veya ona su eklemek suretiyle vasfı düzelirse yine temizlik ve temizleyicilik vasfını kazanır. Fakat ilaçlamak suretiyle eski haline dönerse, ne temiz ve ne de temizleyici olur.
Ayrı ayrı kablarda bulunan temiz su ile müteneccis su, biribirinden seçilmezlerse birisini kullanabilmek için ictihad etmek lazımdır. Yani zannı galibe göre temizi bulabilmek için araştırma yapılacak, elde edilen kanaata göre amel edilecektir.
Köle, kadın, fâsık, deli ve çocuk gibi rivayeti makbul olmayan bir kimse bir suyun veya bir mayiin müteneccis olduğunu haber verir ve sebebini beyan ederse, kendisine güvenip sözünü kabul etmek lâzımdır.
Kuyu suyu kulleteyn'den az olup, içine necaset düşerse müteneccis olur. Ancak "ma'fu anhü" (bağışlanmış) olan necaset kendi kendisine veya rüzgâr vasıtasıyla içine düşerse zarar vermez.
Kuyu suyu kulleteyn ve daha fazla olup içine bir necaset düşerse müteneccis olmaz. Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor ki:
"Su Hecer (bir köyün adı) tuluklarına göre iki tuluk olursa hiçbir şey onu pis edemez."
Yalnız suyun üç vasfından (rengi, tadı, kokusu) birisi değişirse müteneccis olur.
Fare ve kuş gibi tüylü bir hayvan sarnıç veya kuyuya düşer ve tüyü dökülür de suyun vasıflarından hiç biri değişmezse, su temiz sayılır. Ancak kullanılması mümkün değildir. Çünkü ondan çekilen her kovada tüy bulunabilir. Bunun için, sarnıç olursa bütün suyu, kaynak kuyu olursa içinde bulunan su miktarını çekmek gerekir.
Bir sarnıca fare düşer ve tüyleri dökülürse temizlenmesi için şöyle bir çare vardır: Yanındaki sarnıcın ağzına bir kilim veya bez gerilir ve içine fare düşmüş olan kuyunun suyu o kilim veya bezden geçilir. Böylece tüyler kilim veya beze takılır ve ikinci sarnıca toplanan su temizlenmiş olur.
Suyu az olan bir kuyu müteneccis olursa, bütün suyu çekilse de temizlenemez. Çünkü dibi de müteneccistir. Temizlenebilmesi için suyun, kulleteyn olacak kadar çoğaltılması gerekir.
Helâ, med ile, lügatte manâsı boş olan yere denir. Örfte ise, önce abdest bozma yeri manâsında, daha sonra, bu iş için tahsis edilmiş olan bina manâsında kullanılmıştır.
Def'i hacetin vacip, sünnet, mekruh ve haramları vardır.
Vacibi: İdrar ve dışkıdan istibra etmek. Yani idrar ve dışkıdan temizlenmek için çalışmaktır. Temizlenmek için yürümek, hareket etmek ve öksürmek gibi bir şey gerikiyorsa onu yapmak gerekir. Kamışında idrar bulunup az sonra akıntı olacağını zan ettiği halde abdest alırsa, abdesti sahih değildir. Avam tabaka bunu bilmez ve istibra yapmadan taharetini yıkar ve abdest alır. Halbuki istibra yapmadan abdest almak caiz değildir.
1- Çölde, kırda olursa, halktan uzak bir yere gitmek.
2- Başında ve ayağında bir şey bulundurmak. Yani helaya girerken başı açık ve ayağı çıplak olmayacaktır.
3- Camiye girerken yapılanın tersini yapmak, yani önce sol, sonra sağ ayağını atmak.
4- Helaya ilk ayağını attığında şöyle demek:
"Allah'ın adıyla, Allah'ım: Ben, erkek ve dişi şeytanlardan sana sığınırım."
5- Çıkarken, üç defa;
"Bağışlamanı dilerim." dedikten sonra,
"Eza vereni benden giderip bana afiyet veren Allah'a hamd olsun." demek.
6- Oturuncaya kadar avretini açmamak.
7- Ağırlığını, sol ayağın üzerine vermek.
8- Çukur olmazsa yumuşak bir yer aramak.
9- Zaruret olmazsa konuşmamak.
10- Önden ve arkadan çıkan şeylere, tenasül âletine ve göğe bakmamak.
11- Eliyle hiçbir şey ile oynamamak.
1- İçinde Allah ve onun Resûlünün ismi yazılı bulunan her hangi bir şeyi üzerinde bulundurmak. Ezreî diyor ki: "Kur'an-ı Kerim, Hadis ve dinî kitapları helâya götürmek haramdır. Allah'ın Resûlü helaya girdiği zaman üzerinde
ibaresi yazılı bulunan yüzüğünü parmağından çıkarırdı.
2- Yolun üzerinde, halkın oturduğu yerde, çay ve nehrin kenarında derede, ve ağaçların altında def'-i hâcet yapmak.
3- Bina içinde kıbleye doğru yüz veya sırt çevirmek. Çölde Beytü'l Makdis'e doğru çevirmek, Güneşe ve Aya doğru oturmak.
4- Dil ile Allah'ı zikr etmek (Kalben yapmak ise sünnettir.)
5- Müezzinin dediğini demek.
6- Selâm almak.
7- Delikte, durgun suda, rüzgâr cihetinde ve mezarlıkta idrar yapmak.
8- Helâ müstesna, def'i hacet yaptığı yerde istinca etmek.
9- Çok oturup fazla kalmak.
10- Ayakta idrar yapmaktır.
1- Kırda, çölde, otuz santim yüksekliğinde duvar gibi bir şeyin yanında oturmadan kıbleye doğru yüz çevirmek veya sırtını dönmek.
2- Camide def'i hâcet yapmak.
3- Kabr'in üzerine oturup def'i hâcet yapmaktır. Rüzgâr kıblenin hem sağından hem solundan eserse, kıbleden başka
bir ahirete yüzünü çevirdiği taktirde, idrarın kendisine sıçrayacağını bilirse zarurete binaen yüzünü kıbleye çevirebilir.
4- Suyun içinde defi hâcet yapmak, yalnız deniz, Nil ve Dicle gibi çok olursa beis yoktur.
İstinca, lugatta, kestim mânasını ifade eden
kelimesinden gelmedir. İstilahta ise ön veya arkadan çıkan bulaşıcı pislikleri su, taş ve benzeri şeylerle temizlemektir.
İstinca, müstakil bir taharet'tir. Abdestten evvel olması şart değildir. Ondan sonra da istinca yapılabilir. Yalnız o zaman elin içi kubül veya dübüre dokunmaması için eline bir naylon veya bir bez geçirip istinca etmelidir. Şayet ishale tutulduğundan necaset ilyeleri tecavüz ederse o zaman mutlaka su ile istinca etmelidir. Fakat teyemmümde istincanın daha önce olması gerekir. Aksi taktirde alınan teyemmüm sahih değildir.
İstincada su esas ise de, taş ve benzeri ile istinca yapmak da caizdir. Fakat necasetin hem aynını hem eserini izale etmek için önce taş, sonra suyu kullanmak daha iyidir.
Taş ve onun hükmünde olan şeylerle istinca yapabilmek için dokuz şart vardır:
1- Necaset yerinin kurumamış olması.
2- Necasetin, bulunduğu yeri değiştirip başka bir mahalle bulaşmaması,
3- Necasetin, ilyeler (dübürün etrafı) ile haşefeyi (sünnet yerini) aşmaması. Meselâ, istinca etmeden kalkar ve ilyeleri birbirine gelmek sûretiyle necaset ilyeleri tecavüz ederse o zaman mutlaka su ile istinca etmek lâzımdır.
4- Başka bir necasetin istinca mahalline değmemesi,
5- Üç taş veya bir taşın üç tarafiyle istinca etmesi. Şayet üç taş ile temizlenmezse fazlasını kullanmak lâzım gelir,
6- Temiz olması. Binaenaleyh tezek ve müteneccis taş ile istinca etmek caiz değildir.
7- Kurutucu olması. Binaenaleyh, gül suyu ve sirke gibi mayilerle istinca etmek caiz değildir.
8- Necaseti kaldırıcı olması. Binaenaleyh, cam gibi kaygan şeylerle istinca etmek caiz değildir,
9- Muhterem olmaması. Öyle ise ekmek, kemik, ve üzerinde ayet hadis ve fıkıh gibi muhterem bir ilim yazılı olan kâğıt ile istinca etmek yeterli olmadığı gibi haramdır. Yalnız ceviz ve badem gibi kabuklu bir şey ile istinca etmek kafi ise de mekruhtur. İçi çıkarılır ve kabukla istinca edilse hiçbir sakınca yoktur.
Bir kimse gördüğü bir taşın daha önce istincada kullanılıp kullanılmadığı hususunda şüphede kalırsa, onu kullanmasında bir mahzur yoktur. Çünkü onda asıl olan, tahir olmasıdır. Kurumuş ağaç yaprağı, necaset kaldırmaya elverişli ise istincada kullanılabilir. Bir kimse bir bez ile istinca ederse caiz olup sakıncası yoktur.
Sol el ile istinca etmek ve önden başlamak ve istincadan sonra elini toprağa sürtmek ve sabunlamak sünnettir. İdrardan da iyice kurulanmak lazımdır. Kurulanmak için ayakta gezmek veya öksürmek iyidir.
Bir kimse idrar yaptıktan sonra idrarın kesilmesi hayli zaman alıp namazın vaktinden çıkmasına sebeb olursa sahibül-özür sayılır. Hemen abdestini alır ve namazını kılar.
Temizleme vasıtaları dörttür:
1- Su,
2- Toprak,
3- Taş,
4- Dabağattır.
Yaratılış itibariyle vasfı ne olursa olsun, gök tarafından inen veya yer yüzünde akan veya yerin altından çıkan su, hem temiz, hem temizleyicidir.
Hanefi mezhebinde temizlik yolları onbire kadar çıkar.
1- Su,
2- Kaynatmak,
3- Ateş'e sokmak,
4- Silmek,
5- Kazımak ve ovalamak,
6- Kurumak,
7- Suyun akması,
8- Bir halden başka bir hale dönmesi,
9- Bazı tasarruflarda bulunmak,
10- Boğazlama ve Dabağat,
11- İstincâ'dır.
Abdestin şart, farz sünnet ve mekrûhları vardır.
Abdest'in şartları Muğnil-Muhtaçda zikredildiği gibi ondörttür:
1- Müslüman olmak,
2- İyi ile kötüyü birbirinden ayıracak kadar mümeyyiz olmak,
3-Mutlak su ile abdest almak,
4- Mutlak su ile abdest aldığını bilmek,
5- Suyun vücudun üzerinden akmasına mani olacak her hangi bir şey bulunmamak,
6- Suyun uzvun üzerinden akması,
7- Hayız ve nifas gibi abdeste münafi olan bir durumun bulunmaması,
8- Abdest niyetinin, sonuna kadar devam etmesi,
9- Nasıl abdest alacağını bilmek,
10- Önce uzvun üzerinde bulunan necaseti gidermek,
11- Yıkanması gereken uzuv ile beraber, ona bitişik uzvun bir kısmını yıkamak,
12- Abdestsiz olduğunu bilmek. Binaenaleyh abdestli olup olmadığından şüphe eden kimse, abdest alıpda, sonra kesin olarak abdestsiz olduğu belli olsa, abdesti sahih değildir.
13- Yıkanan uzuv ile beraber, uzuv olmasında şüphe olanı da yıkamak, meselâ; birisinin yan yana iki eli veya iki yüzü veya iki ayağı bulunsa, hangisi esas el veya yüz veya ayak olduğu kesin olarak bilinmezse her ikisini de yıkaması gerekir.
14- Sahibül-özür olan kimse için, namaz vaktinin girmesi.
Abdest'in farzları altıdır:
1- Niyet. (Hanefi mezhebine göre gusül ile abdestte niyet farz değildir.)
Niyet, her hangi bir şeyi yapmaya azm etmektir. Bu da kalb ile olur. Kalb ile beraber dil ile de söylemek sünnettir. Yalnız dil ile söylemek kâfi gelmez. Abdest'in niyeti;
"Küçük hades'in hükmünü kaldırmaya niyet ettim." Veyahut "Farz olan abdest'i eda etmeye niyet ettim." diye getirilir veyahut namaz ve tavaf gibi abdeste muhtaç olan her hangi bir şeyin mübah kılınması için niyet getirilecektir. Ancak idrarını tutamayan veya müstehaze (her zaman kanı akan kadın)
olan kimse: "Namazı mübah kılmaya niyet ettim" demesi lâzımdır. "Küçük hades'in hükmünü kaldırmaya niyet ettim" dese, caiz değildir: Çünkü akıntı devam ettiği için hades bâkîdir, gitmiyor. Bir kimse abdest niyetini getirmekle beraber serinlemeyi de kast ederse sahih kavle göre caizdir.
Niyetin sahih olabilmesi için, altı şart vardır:
a) Müslüman olmak,
b) Akıllı olmak, Deli ve sarhoş olan kimsenin niyeti caiz değildir. Binaenaleyh abdest aldıktan sonra deliren kimsenin abdesti gider.
c) Abdest niyetinin yerine, başka bir niyet getirirse, meselâ; temizlik için azalarını yıkayacağını kast ederse abdesti sahih olmaz.
d) Kalb ile olması. Yalnız ağzıyle niyet getirirse sahih olmaz.
e) Niyetin abdestin sonuna kadar devam etmesi.
f) Yüzü yıkamaya başladığı anda niyeti getirmesi. (Ondan evvel veya sonra olursa abdest sahih değildir.)
Niyeti azalara dağıtırsa, meselâ; yüzünü yıkarken "yüzümün küçük hadesinin hükmünü kaldırmaya niyet ettim," ellerini yıkarken, "ellerimin küçük hadeslerinin hükmünü kaldırmaya niyet ettim," diye abdestin sonuna kadar her uzuv için ayrı ayrı niyet getirirse caizdir.
Kendisi için abdest almak sünnet olan (camiye girmek gibi) bir şey için, abdest niyeti getirilirse abdest sahih olmakla beraber onunla namaz kılınmaz.
2- Yüzü yıkamak,
Yüz, uzunlamasına normal olarak saçın bittiği yerden, iki çene kemiğinin altına kadardır. Enlemesine de iki kulağın arasıdır. Binaenaleyh, bıyık, kaş, kirpik, alt dudağın altındaki kılların ne kadar kalın da olsalar, hem içini hem dışını yıkamak lazımdır. Sakalın hafifi de öyledir. Fakat sakal gür olursa yalnız görünen kısmı yıkamak kâfidir. Gür sakal, bakıldığında kılların dibi görünmeyen, hafif sakal ise kılların dibi görünenidir. Gözünün
içini yıkamak sünnet değildir. Ancak içinde necaset varsa onu yıkamak gerekir. Göz pınarı yüzden sayıldığı için onu yıkamak da farzdır.
3- Elleri dirseklerle beraber yıkamak,
Ebû Hureyre (R.A.) diyor ki: "Allah'ın Resûlü, abdest alıp yüzünü yıkadı ve tamamladı. Sonra sağ elini pazusunun bir kısmı ile beraber yıkadı. Sonra sol elini pazusunun bir kısmı ile beraber yıkadı."
El ve ayaktaki delik, çatlak ve tırnakların altını yıkamak icabeder. Şayet tırnağın altında suyun akmasına engel olacak kir gibi bir şey varsa, önce onu izale etmek gerekir. Yoksa ne abdest sahih sayılır, ne de gusül tam olur. Yüzün veya elin derisi soyulup ters dönerek yapışırsa altını yıkamak gerekmez.
Şayet elinin bir kısmı kesilmiş ise, kalanını yıkamak icab eder. Dirseğinden kesilmiş ise, pazunun başını yıkamak gerekir. Kadi Beydavî gibi güvenilir tefsirciler ayet-i Celilenin tefsirinde, ayetteki "İLÂ", "MEA" mânasını ifade eder diye izah ediyorlar.
4- Yüzün hududu haricinde az da olsa başın herhangi bir cüz'ünü mesh etmek veya yıkamak. (Hanefi mezhebinde başın dörtte birini mesh etmek icab eder.) Bütün başını mesh etmezse dörtte birini mesh etmek efdaldır. Başın üzerindeki örtü üzerine, suyu damlatmakla başa rutubet değse kâfidir. Bir kimse baş örtüsü üzerine su döker veya damlatır ve rutubet saça değerse mesih yerine geçer.
5- Aşık kemikleriyle beraber, iki ayağı yıkamak. Abdest âyetinde yer alan
kelimesi, kıraât-ı seb'ada hem mansub hem mecrur olarak okunmuştur. Mansub olursa
kelimesi üzerine mâtuf olup, yüzün yıkanmasını icab ettirdiği gibi, ayakların da yıkanması icab ettiriyor. Mecrur olursa yine Ehli Sünnet ve cemâat ülemasına göre
kelimesi üzerine matufdur. Fakat mecrur olan
kelimesine komşu olduğundan, cerr'i civar "komşuluk" ile mecrur olmuştur. Caferiye göre;
üzerine cerri asli ile mecrur olduğundan başın meshi lazım gediği gibi ayakların da meshi lazım gelir.
Parmakların arasını ve et ile yapışık olmayan tırnak altını yıkamak ve kirleri izale etmek de gerekir. El ve ayak çatlaklarının içinde suyun nüfuzunu engelleyecek olan merhem ve hamur gibi bir şey bulunsa, izale edilmesi lâzımdır. Ayaklarını yıkamadan önce, her hangi bir uzvu yıkayıp yıkamadığından şüphe ederse, onu ve sonraki azalarını yeniden yıkaması gerekir. Ayaklarını yıkadıktan sonra, şüphe ederse bir şey icabetmez. Yıkanması farz olan azaları yıkarken onlara bitişik olanın bir kısmını da yıkamak gerekir ki kesin olarak farz olan yerine gelmiş olsun. Abdest azalarından bir iğne ucu kadar kuru bir yer kalırsa abdest sahih sayılmaz.
6- Tertibe riayet etmek, yani ilk önce niyet ile yüzü yıkamak, sonra elleri dirsekleriyle beraber yıkamak, sonra başı meshetmek, sonra aşık kemikleriyle beraber ayakları yıkamak.
Mezhebi Hanefi olan kimse, niyet getirmeden bir su ile abdest alacak olursa, Şafii mezhebinde niyet farz olduğundan böyle bir abdest sahih olmadığı için o su müsta'mel sayılmaz; Şafii olan kimse aynı su ile tekrar abdest alabilir.
Bir kimse öğle vakti için abdest alıp namaz kılar, sonra ikindi için vaki olan hadesten dolayı yine abdest alıp namaz kılar; bilahare aldığı iki abdestten birisinde başını meshetmediğine kanaat getirir ama hangisinde olduğunu bilmezse, yeniden başını meshedip ayaklarını yıkamalı ve her iki namazı iade etmelidir.
Abdest alan kimsenin tırnağı altında bulunan kir, az olup altına suyun girmesine bir mani teşkil etmediği takdirde alınan abdest sahihtir. Yoksa altına suyun girmesine mani olacak
kadar çoksa, mutemede göre abdest sahih değildir. İmam-ı Gazalî "İhtiyaü'l-Ulûm" adlı kitabında kaydettiğine göre tırnakların uzadıklarında kesilmeleri gerekli olmakla beraber, kirden dolayı altlarına su nüfuz edemezse de abdest ve gusül sahihtir. Fakat suyun nüfuzuna mani olacak mum, hamur ve kına gibi şeyler, azaların üzerinde bulunsa, alınan abdest kesinlikle sahih değildir. Kınanın aza üzerinde bulunan izi, abdest veya gusüle mani teşkil etmez. Oje'nin izi değil, kendisi bizzat kalın tabaka teşkil ettiği için tırnak onunla boyansa abdest ve gusülde onu izale etmek gerekir.
Abdest alan kimse elini yıkarken veya ağız ve burnuna su verirken niyet getirip yüzünü yıkadığında bu niyeti ihmal ederse, mutemede göre abdest sahih sayılmaz. Yalnız Ebu Hafs b. Vekil'e göre bu niyet kafi olup abdest sahihtir.
Biri müteneccis olan iki kab üzerinde temizini bulmak için hiçbir ictihad yapmadan birisiyle abdest alınırsa, gerçekten kullanılan su tahir de olsa abdest sahih değildir.
Tertibe riayet etmeden abdest alan kimsenin abdesti sahih değildir. Hanefi mezhebinde tertibe riayet etmek sünnettir. Yalnız, abdest niyetini getirip suya bir defa dalıp çıkan kimsenin abdesti sahihdir.
Bir kimse abdest alıp namaz kılar, sonra abdest alıp namaz kıldığını unuttuğundan tekrar abdest alır, namaz kılar, sonra ilk abdest ve namazını hatırlar da, fakat aldığı abdestlerden birisinde bir uzvu yıkamadığını ve kıldığı namazlardan birisinde bir secde yapmadığını tezekkür ederse, abdesti tamam sayılır. Fakat üçüncü sefer namaz kılması gerekir. Çünkü unutulan uzvun ilk abdestte, unutulan secdenin de ikinci namazda olması mümkündür.
Abdest alıp ayaklarını sonraya bırakan bilahare bir kulleteyne giren kimse, o anda şayet abdest niyetini hatırlarsa abdesti tamamdır. Fakat abdest niyetini hatırlamazsa, tekrar ayakların yıkanması hususunda ihtilaf vardır. Mutemede göre icabetmez.
Ön veya arka tarafından devamlı surette akıntı veya yel devam eden kimse özür sahibidir.
1- Abdestten önce istinca etmek.
2- Akıntının veya yelin çıktığı yerin üzerine pamuk gibi bir şey koyup bağlamak.
3- İstinca ile bağlanmanın ve bağlamak ile abdestin arasına ara vermemek.
4- Abdest alırken ara vermeden abdest almak.
5- Abdestin akabinde namaz kılmak. Yani abdest aldıktan sonra namaza durmaktır. Namaz ile ilgisi olmayan başka bir şeyle meşgul olmamak lazımdır. Böyle bir kimse vakit girdikten sonra abdest alır, camiye gider ve camide cemâatı beklerse bir zarar gelmez.
6- Vaktin duhulundan sonra istinca ve abdest almaktır.
Özür sahibi, bir abdest ile dilediği kadar nafile namazı ile bir farz namazını kılabilir, fakat iki farz kılamaz.
Özür sahibi abdest almak için niyet getirirken:
"Farz namazın mübah kılınmasına niyet ettim" demelidir.
"Küçük hadesin kaldırılmasına niyet ettim" dese caiz değildir. Çünkü akıntı devam ettiği için hades kaldırılmaz.
Bir kimse yüzünü yıkadıktan sonra avucunu musluk altına tutup iğtiraf (su alma) niyetini getirmeden su alırsa, avucunun abdesti alındığından, avucun içindeki su ile kol ve dirsekleri yıkayamaz. Çünkü her elin içindeki su, diğer elin kol ve dirseğine nisbetle müstamel sayılır.
Bir kimsenin parmağı veya eli kesilir, altından veya başka bir madenden sunî bir parmak veya el yapılırsa abdest ve gusülde onu çıkarmak zor olmadığı takdirde çıkarılarak yerini yıkamak icab eder. Yoksa eğer et ve deri içine yerleştiğinden onu çıkarmak zor olursa, yerleştiği yeri yıkamak icab etmediği gibi sunî parmak ve eli yıkamak da icab etmez.
Bir kimse eli kesik veya felçli olduğundan abdest alamazsa, parası olduğu takdirde de birisine ücret vermek suretiyle abdestini aldırmaya mecburdur. İmkanı olmazsa teyemmüm edip namazını kılar. Şayet onu da yapmazasa vaktin hurmeti için abdestsiz ve teyemmümsüz namazını kılar. Bilahare gücü yettiğinde iade edecektir. (Envar haşiyesi Hacı İbrahim c.1. sah.23).
Abdestli olduğu halde abdestini tazelemek isteyen kimse; "Farz olan abdesti eda etmeye niyet ettim" şeklinde niyet getirmeyip "Abdest tazelemeyi niyet ettim" demelidir.
Abdesti olmayan bir kimsenin Kur'an-ı Kerim'den bir ayet ve daha fazlasını taşıması caiz değildir. Yalnız naylon veya mumlanmış bir bez içinde taşımasında beis yoktur.
1- Misvâk kullanmak. Misvâk, şer'an dişleri temizlemek için ağaç ve benzeri şeylerden yapılan temizlik âletidir.
Hicaz bölgesinde bulunan "Erâk" isimli ağaçtan olması şart değildir. Ancak "erâk" ağacının faydalı maddeleri ihtiva ettiği ve Allah'ın Resûlü, bahusus onu kullandığından, onu kullanmak daha efdaldir. Binaenaleyh diş fırçası da şeriatta misvâk sayılır. Sünnet-i seniyye'yi icra etmek gayesiyle, diş fırçası ile ağzını fırçalayan kimse, sevaba nail olur.
Ağzını misvaklamak isteyen bir kimse misvâk'ı sağ eli ile tutup, "bismillah" der, ağzın sağ yanını, sonra sol yanını misvaklar. Misvâk'ı ağza koymadan önce yıkamak sünnet olduğu gibi, misvâk'ı her zaman kullanmak da sünnettir. Yalnız oruçlu olan kimsenin zevaldan sonra kullanması mekrûhdur.
Bir kimse namaz kılmak, abdest almak, Kur'an-ı Kerim okumak ister veya uykudan kalkar veya ağzının kokusu değişirse onun için misvâk kullanmak Sünnet-i Müekkededir.
Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmaktadır: Ümmetime sıkıntı verme korkusu olmasaydı, her namaz için misvâkı kullanmaları için onlara emir verecektim.
Sahiheynde varid olmuştur ki: Peygamber efendimiz (S.A.V.) uykudan kalktığı zaman ağzını misvâklardı. Ulema, misvâk kullandığında şu duanın okunmasını müstahab görmüştür:
"Allah'ım, dişlerimi onunla beyaz et. Dişlerimin etini kuvvetlendir. Küçük dilimi sabit kıl ve onu benim için bereketli kıl, ey Erhamerrahimin."
İmam Nevevi "Bu dua, her ne kadar hadisce sabit olmamış ise de güzel bir duadır." diyor.
Misvâkı ağzına bir defa koyup kullanan kimse, bir daha ağzına koymak istediğinde onu önce yıkamalı, sonra ağzını misvaklamalıdır. Birçok kimse misvâk sünnetine büyük itina gösterdiği halde yıkama sünnetini ihmal etmektedir.
2- Abdeste besmele ile başlamak.
Şayet başında onu unutursa, abdest esnasında: "Bismillahi evvelehû ve ahirehu" demek sûretiyle telafi edilir. Besmelenin en azı,
tamamı da
dir. Ondan sonra:
"İslâm ve onun nimeti için Allah'a hamd olsun. Suyu temizleyici kılan Allah'a hamd olsun." denir.
İmam Gazali Bidayetül-Hidaye isimli kitapda şunu da ilâve etmiştir:
"Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım. Benim yanımda bulunmayanlarından da sana sığınırım, ey rab-bim!"
Besmeleyi, ehemmiyeti haiz her şeyin başında söylemek sünnettir. Haram ve mekruh olan bir fiilin başında veya esnasında söylemek câiz değildir. El-Mühibbi Taberi bazı Ulemadan naklettiğine göre, besmeleden önce istiaze etmek matlubdur.
3- Elleri, temiz olsalar ve ibrik ile abdest alınsa da bileklere kadar yıkamak. Ellerin temiz olup olmadığı bilinmezse yıkamadan evvel her hangi bir kaba sokması mekrûhtur. Allah'ın Resûlü buyuruyor:
"Sizden biriniz uykudan uyanırsa, elini üç sefer yıkamadıkça her hangi bir kaba sokmasın."
Kişi ellerinin temiz olmadığını biliyorsa herhangi bir kaba sokması haramdır.
4- Ağzına ve burununa su vermek. Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor:
"Sizden biriniz abdest suyunu alıp yaklaştırır, sonra ağzına ve burnuna su verir ve burnunun içindekini temizlerse, mutlaka ağız ve burnu ile işlenen günah bu su ile beraber akar, gider."
Mazmaza ile istinşakı birlikte yapmak, yani suyu hem ağzına hem burnuna defaten vermek ayrı ayrı vermekten daha hayırlıdır. Hanefi mezhebinde ayrı ayrı vermek daha iyidir.
Mazmaza ile istinşâkda mubalağa yapmak sünnettir. Yani mazmazada, suyu boğaza, istinşakda da burnun katı yerine kadar yetiştirmek sünnettir.
Ağzına su verirken; "Allah'ım, zikir ve şükrün ve ibadetin iyisini eda etmek için bana yardım et."
Burnuna su verirken: "Allah'ım, Cennet kokusunu bana ver." dualarını okumak güzeldir.
5- Yıkanması farz veya sünnet olan azaları, üçer kere yıkamak, baş ve kulak gibi meshi farz veya sünnet olan azaları da üçer kere mesh etmek, ibtidasında besmele ve sonunda Kelime-i şehadet ile, meşhur dua gibi söylenmesi sünnet olan sözü üçer kere söylemek sünnettir. Ancak o anda veya ilerde kendisi
veya arkadaşları veya masum bir hayvanın suya muhtaç olduğunu ve olacağını bilirse veya zaman dar olup "üçer kere yapmak" ile meşgul olduğu takdirde vakit çıkacaksa üçe tamamlamak sünnet değildir. Üç kereden fazla yapmak veya söylemek mekrûhdur. Ancak serinlemek için elini yüzünü ve ayağını fazla yıkamakta bir beis yoktur.
Bir kimse azalarını sırasıyla bir defa yıkayarak abdest alır ve sonra ikinci ve üçüncü defa baştan alıp aynı şekilde yıkarsa, üçleme sünneti yerine gelmiş sayılmaz.
Bir kimse Farz olsun, sünnet olsun her hangi bir şeyin sayısında şüphe ederse azını kabul eder. Meselâ, yüzünü iki kere mi üç kere mi yıkadığında şüphe ederse, iki kere olarak kabul eder ve üçüncü defa da yıkar.
6- Bütün başı mesh etmek. Başın en iyi mesh şekli şöyledir: İki elin baş parmakları ıslatılarak şakaklar üzerine konulur, iki şehadet parmağının uçları birbirine değdirilerek başın ön tarafı arkaya doğru mesh edilir. Götürülüp getirilir. Bu, bir defadır. Üç defa böyle tamamlanır. Şayet sarık veya baş örtüsü her hangi bir sebebden dolayı kaldırılmak istenmiyorsa, farz olan mesh yapıldıktan sonra, sargı veya örtü mesh edilmek suretiyle telâfi edilir.
7- Kulakların hem içlerini hem dışlarını yeni bir su ile meshetmek. Ensenin meshine dair hiçbir şey varid olmamıştır. İmam Nevevî "boynu meshetmek bid'attır, meshi hakkında varid olan hadiseler mevzû olup esasları yoktur" diyor.
8- Sık olan sakalı, parmaklarla altdan hilâllemek. Tirmizi rivayet etmiştir, "Peygamber (S.A.V.) sakallarını hilâllerdi."
9- El ve ayakların parmaklarını hilâllemek. Ellerin, parmaklarını birbirine geçirmekle olur. Ayakların parmaklarını hilâllemek ise, sol elin küçük parmağıyla, sağ ayağın küçük parmağından başlanarak sol ayağın küçük parmağına kadar devam eder.
10- Önce sağ el ve ayağı, sonra solu yıkamak. Peygamber (S.A.V.) bütün işlerinde sağı tercih edip severdi. Yalnız değersiz ve mümtehen olan şeylerde solu tercih ederdi. Şayet sol sağdan evvel yıkanırsa abdest sahihtir.
11- Yüz, el ve ayakların hududunu aşarak yıkamak. Yani yüzden yıkanması gereken tarafları yıkamakla beraber, başdan ve boyundan, ona yakın yerleri ve elden dirseğin, ayaktan da aşık kemiklerinin yukarısını yıkamaktır. Allah'ın Resûlü buyuruyor:
"Benim ümmetim, kıyamet günü abdestin izinden yüz, el ve ayaklarının beyazlığı ile haşredilecektir. Beyazlığını uzatmaya gücü yeten kimse yapsın."
12- Azaları birbiri ardınca hava ve abdest alanın mizacı normal olduğu takdirde kurumadan evvel yıkamak. Yalnız, vakit dar olursa vacibdir.
13- Mazeret olmadan abdest almak için başkasından yardım istememek ve yardımı kabul etmemektir. Çünkü başkasından yardım istemek kulluğa münafidir. Azalarını yıkatmak ise mekrûhdur. Yalnız, su istemekte beis yoktur. Hastalık gibi bir mazeret olursa, yardımı kabul etmek veya istemek de caizdir. Hatta yardım olmadığı takdirde, abdest alamıyacaksa, yardımı kabul etmek vacib olur.
14- Abdest aldıktan sonra ellerini silkelememek. Çünkü ibadetten uzak kalmak manasını ifade eder. Yalnız İmam Nevevî, Ziyadetül Ravza, El-Mecmû ve Nüketül-Tenbih adlı kitaplarda, mübah olduğunu kabul etmiştir.
15- Kurulanmamak. Çünkü abdest almak bir ibadet olduğundan, eserini bırakmak daha efdâldir. Peygamber (S.A.V.) cenâbetten yıkandıktan sonra Ümmülmü'minin "Meymûne" (R.A.) kurulanmak için kendisine bir havlu getirdi. Fakat Allah'ın Resûlü onu çevirdi. Ancak, hava soğuk olursa veyahut abdest aldıktan sonra teyemmüm alacaksa, kurulanmakta beis yoktur.
16- Abdest almak isteyen kimse, ibrik gibi bir şeyle abdest alacaksa sol tarafına, yok eğer geniş bir kabdan eliyle su almak sûretiyle abdest alacaksa, sağ tarafına koymak.
17- Yüzünden evvelki abdest sünnetlerine kalb ile niyet etmek,
18- Kıbleye karşı oturup abdest almak,
19- Abdest azalarını, yıkarken ovalamak. Bahusus kış mevsiminde topuklara çok dikkat etmek lazımdır.
20- Yüzünü yıkarken en üstten başlamak,
21- Suda iktisat edip israf yapmamak,
22- Abdest esnasında dünyevi bir söz söylememek,
23- Suyu yüzüne çarpmamak,
24- Ellerini yıkarken yüzüğünü oynatmak. Ancak oynatılmadığı takdirde altına su girmeyeceğini bilirse, o zaman oynatmak veya çıkarmak lazımdır.
25- Abdest aldıktan sonra yüzünü kıbleye doğru çevirip şu duayı okumak:
26- İki rek'at abdest namazını kılmak,
Abdestten sonra Kadir suresini okumak sünnet değildir. Ancak Selefin bazısı onu okumuştur.()
Her zaman abdestli olmak sünnettir. Bilhassa Kur'an-ı Kerim ile Hadis-Şerif okumak ve dinlemek, Hadis rivayet etmek, tefsir kitabı taşımak, ezan okumak, camide oturmak, Arafe'de vakfede bulunmak ve Peygamberi ziyaret etmek gibi hallerde abdestli olmak sünnet-i müekkededir. Bir kimsenin sünnet dahi olsa bir namaz kılmış ise abdestini tazelemesi sünnettir.
Abdesti olmayan kimse için namaz kılmak, Tavaf etmek ve Kur'an-ı Kerim'i taşımak ve ellemek haramdır. Fakat eşya ile beraber abdestsiz taşımakta beis yoktur.
Abdestin mekruhları, abdestin sünnetlerini terk etmektir.
Mest üzerihe meshetmek, Hadis ile sâbit olmuştur. İbnûl-Münzir, Hasan El-Basrî'den rivayet eder. Demiş ki: "Yetmiş sahabe, Allah'ın Resûlü'nün mestin üzerine mesh ettiğini bana nakl etmiştir."
Bazı müfessirler, abdest âyetinde cerr ile okunan, mest üzerine mesh içindir demişlerdir.
Her ne kadar Allah'ın Resûlü, mest üzerine mesh etmiş ise de ruhsat meshi olduğundan ne vacib ne de sünnettir. Yalnız bir kimse meshden hoşlanmayıp sünnetten yüz çevirir veya ayağını yıkayacak olduğu takdirde Arafak vakfesine yetişmiyecek diye endişe ederse kendisine mesh vacib olduğu gibi, cemaatın fevtinden korktuğu takdirde de mesh etmek sünnettir.
Meshin şartları üçtür:
1- Abdest veya guslü tamamladıktan sonra mestin giyilmesi. Binaenaleyh, bir kimse bir ayağını yıkar ve mestin bir tanesini ona geçirir, sonra diğer ayağını yıkar ve mestini ona geçirirse, mestin üzerine mesh etmek caiz değildir.
2- Mestin, meshe elverişli olmasıdır.
Bunun dört şartı vardır:
a) Aşık kemiklerine kadar ayakları örtmesi,
b) Temiz olması,
c) Misafirin ihtiyacını karşılamak için sağa sola gitmeye müsait olması "İbnül-İmâd" diyor ki: "Mestin, mukim için bir gün bir gecelik, misafir için üç gün üç gecelik işlerini görecek kadar dayanıklı olması lazımdır." Mestin üzerinde suyun nüfuzuna mâni olacak hamur gibi bir hailin bulunmaması.
3- Mestin suyu içine geçirmeyecek bir tarzda olması.
Ancak Potin gibi önü veya yanı açık olup bağ ile bağlanan veya su almasına mani olmasada fermuar ile kapanan mestin üzerine meshetmek caizdir.
Hanefi mezhebinde çorap üzerine meshetmek caiz olmadığı gibi Şafii mezhebinde de caiz değildir.
Bir kimse, abdest alıp mestini giyer, fakar her iki ayağı veya biri henüz yerine varmadan abdesti bozulursa mest üzerine meshetmek caiz değildir.
Bir kimse, ayağına bir deri sarar ve onu mest yerine kullanırsa bu mest sayılmadığından üzerine mesh etmek caiz değildir.
Ayağında yara bulunan kimse, üzerine bir şey sarıp ayağını yıkadığı taktirde rahatsız olacaksa, sargı üzerine su ile mesheder, sonra teyemmüm edip namazını kılar. Bu halde mest giyecek olursa, üzerine meshetmek caiz değildir. Mestin bir tekinin deri, diğerinin de keçe olmasında sakınca yoktur. Yine, ayak görünecek kadar mestin üst tarafı geniş olursa sakıncası yoktur.
Mestin üst kısmı zayıflayıp rutubeti önleyemecek bir hale gelse veyahut mest geniş olduğundan, üstten ayak görülse, beis yoktur. Bir deri ayağa bağlanır ve onunla gezilebilirse mesh etmek caizdir.
Gasp edilmiş veya çalınmış mestin üzerine mesh etmek caizdir.
Meshin farzı birdir. Mestin üstünden bir kısmını (abdest-de başın meshinde olduğu gibi az da olsa) meshetmektir. Yalnız alt ile kenarını mesh etmek kâfi gelmez. Fakat üstü ile beraber altını da mesh etmek sünnettir.
Meshin en iyi şekli şöyledir: Her iki eli ıslattıktan sonra parmakları açık tutarak sağ eli, üstten ayak parmaklarının üzerine koyup ayak bileğine doğru ve onunla birlikte de sol eli alttan topuk üzerine koyarak parmaklara doğru çekip mesh etmektir. Sonra, sol ayağı da böyle yapmaktır. Meshi tekrar etmek mekruh olduğu gibi mesti yıkamakta mekruhtur.
Meshin müddeti, mukîm için bir gün bir gecedir. Misafir için, (Seferi mazeret almazsa) üç gün üç gecedir. Mukimden maksat, hazarda olan veya on altı fersahlık mesafeden yoluculuğu az olan kimsedir. Misafir ise, en az on altı fersahlık bir mesafeyi katetmek için yola çıkan kimsedir. On altı fersah takriben yüz kırkdört kilometredir.
Müddetin başlangıcı, mest giyildikten sonra abdesti bozulduğu andan itibaren başlar. Şayet mukim iken mestini mesh eder sonra sefere çıkar veya seferde iken mesheder sonra mukim olursa yalnız bir gün bir gece meshedebilir. Misafir, meşru olmayan (hırsızlık gibi) bir şey için yola çıkarsa yine bir gün bir gece mesh eder.
Deri, keçe ve katlanmış bezin arasında fark yoktur. Hepsi de mest için elverişlidirler. Ancak içine suyun girmesine mani olmayan çorap ve sağa sola gitmeye dayanamayan ince deri üzerine mesh olamaz.
İmamı Nevevî, "Mecmu" adlı kitabında şöyle diyor: Sahih kavle göre çorap sık olup alt tarafı deri olur ve onunla yürümek
mümkün olacak kadar dayanıklıysa, üzerine meshetmek caizdir. Yoksa caiz değildir. Sinânü'l-Münzir, çorap üzerine mesheteme-nin caiz olduğunu dokuz sahabeden nakletmiştir. Bu sahabeler şunlardır: Hz. Ali, İbni Mesud, İbni Ömer, Enes, Ammâr, Bilâl, Barâ', Ebu Emame ve Sehl.
﴿Mecmu c.1,s.540.﴾
Üst üste iki mest giyen kimsenin birisini çıkarmadan meshetmesi caiz olmadığı gibi mest üzerine giyilen çorap üzerine de mesh etmekde caiz değildir. Ancak çorap, üzerine su akıtılır ve su meste kadar nufuz ederse caizdir.
Abdesti bozan şeyler, meshi de bozar. Sonra, müddeti bitmemiş ise, alacağı abdestte ayağını yıkamadan meshetmekle iktifa eder.
Meshi bozup mestin ayaktan çıkarılmasını gerektiren şeyler dörttür:
1- Mesh müddetinin tamam olması,
2- Mestin birinin veya ikisinin aynı anda ayaktan çıkması,
3- Guslü gerektiren hallerden birinin zuhur etmesi,
4- Ayakta yıkanması gereken bir şeyin görünmesidir.
Bir kimse müddetin bitip bitmediğinden şüphe ederse meshedemez.
Abdesti bozan şeyler dörttür:
1- Ön veya arkadan bir şeyin çıkması. Yalnız bağdaş kurup oturarak ihtilâm olan veya şehveti galip olduğundan, bir kadına bakmakla menisi çıkan kimsenin abdesti bozulmaz,
fakat cenabetten yıkanması lâzımdır. Şayet abdest niyetini getirmeden yıkanırsa kâfi olup onunla kılacağı namaz sahihtir. Fakat abdestsiz olup abdest niyetini getirmeden cenabetten yıkanan kimsenin abdesti yerine gelip gelmediğine dair ihtilaf vardır. Mutemede göre gusül abdestin yerini tutar.
Bir kimsenin idrar yolu kapanır, mide altında bir delik açılır, idrar ve meni gibi bir şey çıkarsa abdesti bozulur. Fakat mide hizasında veya yukarısında bir delik açılır ve esas idrar yolu kapalı, veya idrar yolu açık olduğu halde mide altında açık bulanan delikten bir şey çıkarsa abdesti bozmaz. Çünkü birinci ve ikinci sûrette çıkan şey, kay (kusurtu) hükmündedir. Üçüncü sûrette ise esas idrar yolu açık olduğundan başkası nazarı itabara alınmaz. Mil gibi bir şeyi tenasül aletine sokar ve çıkarırsa abdesti bozulmaz.
2- Uyku, baygınlık, delilik ve sarhoşluk gibi aklı izale eden bir şeyin bulunması. Ancak oturup makadı yere iyice dayayarak bağdaş kuran kimsenin abdesti bozulmaz.
Bir kimse, bir arabaya biner ve uykuya dalarsa, makadı yere dayandığından abdesti bozulmaz. Hatta bir şeye dayanıp uykuya dalsa da abdesti gitmez. Ancak yolun bozukluğuyla araba sarsıntısından makadı minderden kesilecek olursa abdesti bozulur.
İmam Rafiî diyor ki: "Zayıf olan kimsenin makadı iyice yere dayanmadığından bağdaş kursa da aklı izale eden her hangi bir şey olursa abdesti bozulur."
Nuas halinde olan, yani yapılan konuşmaları, manalarını anlamadan duyan veya "gördüğüm şey rüya mı yoksa hayal mi?" diye şüphe eden kimsenin abdesti bozulmaz.
3- Bir erkeğin vücudunun mahrem olmayan bir kadının vücuduna hailsiz değmesidir. Hem dokunanın, hem dokunulanın abdesti bozulur. Yalnız saç, tırnak, kemik ve diş abdesti bozmadıkları gibi yedi yaşına gelmeyen çocuktan da abdest bozulmaz. Fakat bu sebeblerden dolayı abdest almak sünnettir. Tenasül aleti müstesna, vûcutdan kesilmiş her hangi bir uzuv abdesti bozmaz. Vefat eden erkek veya kadına dokunmakla abdesti bozulmaz.
Mahremden maksat, kız, anne, büyük anne, kız kardeş, hala, teyze, kayınvalide gib neseb, süt veya musaheret sebebiyle hiçbir zaman onunla evlenmenin caiz olmadığıdır. Zevcenin kız kardeşi, teyzesi ve halası gibi kadınlarla evlenmek her ne kadar haram ise, muvakkat olduğu için mahrem sayılmaz. Bunun için zevce hayatta da olsa bunlar abdesti bozarlar.
Bir kadın yaşlı veya çirkin olduğundan gayrı müşteha olsa da, abdesti bozar.
Birisi, elinin bir kadına değdiğini bilir, fakat değenin tırnak veya başka bir şey olduğunu kesinlikle ayırdedemezse, abdesti yerinde olup bozulmamıştır. Çünkü asıl olan, abdestin devamıdır. Kezalik karanlıkta elinin deydiği kadının mahrem olup olmadığını kesinlikle bilmezse, yine abdesti bozulmaz.
Kalabalıkta elinin değdiği kimsenin kadın veya erkek olduğunu kesinlikle ayırdedemezse, yine abdesti bozulmaz.
4- Elin içiyle kendisinin veya -küçük de olsa- başkasının tenasül aletine veya dübürüne dokunmaktır. Husye, dübürün civarı ve parmak uç ve araları ile meydana gelen dokunma abdesti bozmazlar. Yalnız tenasül aletine veya dübürüne dokunan kimsenin abdesti bozulur. Dokunulanın abdesti bozulmaz. Kesilen fercin yeri ile, felç olan tenasül aleti her ne kadar vazifesini yapamıyor ise de abdesti bozar. Bir kimse, katî olarak abdest aldığını hatırlar da, fakat abdesti bozulup bozulmadığı hususunda tereddüd ederse abdesti sayılır. Bir kimse katî olarak abdesti bozulduğunu hatırlarda, abdest alıp almadığında tereddüt ederse abdestsiz sayılır.
Abdesti olmayan kemseye, her çeşit namaz, secde ve her türlü tavaf fasid ve haram olduğu gibi, Kur'an-ı Kerim'i taşımak ve bir muhafazanın içinde olsa da, dokunmak haramdır.
Muska diye adlanıdrılan kağıda, paraya ve elbiseye Kur'an-ı Kerim âyetleri yazılırsa ona dokunmak haram değildir. Çünkü Allah'ın Resûlü (S.A.V.)'in Hırakl'a gönderdiği mektupta bir Âyet-i Kerime vardı; Allah'ın Resûlü, bunu götürene devamlı sürette abdestli kalmaya dikkat et diye emir buyurmadı. Öyle ise abdestsiz olarak onu ve benzeri şeyleri taşımak câizdir. Muska ve benzeri şeylerle beraber helâya gidildiği için onları mumlu bir beze veya naylona sarmak lazımdır.
Abdestsiz olarak Kur'an-ı Kerim'i başka bir metâ ile birlikte taşımakta beis olmadığı gibi, tefsir içerisinde bulunan Kur'an-ı Kerim'i taşımakta da beis yoktur. Ancak Kur'an-ı Kerim huruf bakımından tefsire müsavi veya daha fazla olursa veya ne taşınması ne de dokunulması caizdir. Üzerine ayet yazılmış bulunan elbise ve para gibi şeylere abdestsiz olarak dokunmakta beis yoktur.
Abdesti olmayan mümeyyiz çocuk, Kur'an-ı Kerim'i öğrenmek için, hem taşıyabilir hem de ona dokunabilir. Fakat Kur'an-ı Kerim'i öğrenmek için olmazsa veya çocuk mümeyyiz değilse, dokunması veya taşınması caiz değildir. Bir çok kimse, abdesti olmadığı için Kur'an-ı Kerim'i bir yere koymak gayesiyle bir çocuk çağırıp kendisine aldırtıyor, halbuki abdesti olmayan çocuk sadece Kur'an-ı Kerim'i öğrenmek için onu taşıyabilir, başka bir şey için taşıyamaz. Bunun için böyle bir hareketten sakınmak lazımdır. Kur'an-ı Kerim'in yapraklarını bir değnekle (yaprak değneğin üzerine yüklenmemek şartıyla) çevirmek caizdir.
Kur'an-ı Kerim'in, üzerinde yazılı olduğu bir levhayı ellemek ve taşımak haramdır. Kur'an-ı Kerim'i temiz bir mürekkeb ile yazmak gerekir. Müteneccis bir mürekkeb ile onu yazmak büyük bir vebaldir. Hadis ve İslâmî ilimler de böyledir. Buna çok dikkat etmek lâzımdır. Bunu bilmeyen bir çok kimse temiz olmayan yere düşen kalemini temizlemeden onunla ayet, hadis ve İslâmî kitaplar yazar, üzerinde taşıyarak onunla namaz kılar.
Yeri gelmiş iken şu hususları açıklamak isterim.
a- Kur'an-ı Kerim'i her hangi bir duvara, elbiseye, yemeğe yazmak veya yazdırmak mekrûh olmakla beraber, üzerine Kur'an-ı Kerim yazılmış olan elbiseyi giymek ve yemeği yemek caizdir.
b- Üzerine Kur'an-ı Kerim yazılmış olan tahtayı yakmak caiz değildir. Ancak, ayak altına düşmesin diye yakmak c3aiz olur.
c- Kur'an-ı Kerim'i müteneccis bir şey üzerine veya müteneccis bir mürekkep ile yazmak caiz değildir.
d- Kur'an-ı Kerim'i küfür diyarına götürmek câizdir. Ancak kâfirlerin eline düşmek korkusu veya götürülmesi caiz değildir.
e- Müteneccis bir ağız ile Kur'an-ı Kerim'i okumak.
f- Kur'an-ı Kerim'i yüzünden okumak ezbere okumaktan daha efdaldır.
g- Bilgisi olmayan kimsenin Kur'an-ı Kerim'i tefsir etmesi haramdır.
h- Kur'an-ı Kerim'in hepsini veya bir kısmını unutmak büyük bir günahdır. Kur'an-ı Kerim ile dini kitaplara yaslanmak caiz değildir. Ancak çalınmasından korkuluyorsa ona yaslanmakta ve yastık gibi kullanmakta beis yoktur.
Gusül, lugatta (ğa) nın fethiyle masdar olup yıkamak demektir. Meksur olursa temizlik için su ile beraber kullanılan sabun gibi şeylerin adıdır. Zam ile okunsa yıkanışın manâsını ifade ettiği gibi suyun manâsını da ifade eder. İstilahta ise, niyet ile beraber suyu vücudun her tarafına akıtmaktır.
Guslün farzıyeti, Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Nebevî ile açıkça sabit olduğundan onu inkâr etmek küfürdür.
Guslu gerektiren haller altıdır. Bunları üç tanesinde kadın ile erkek müşterek olup her ikisininde gusl etmesi gerekir. Diğer üç tanesi ise kadınlara hastır.
1- Meni gelmese de, cinsî münasebette bulunup haşefenin, yani sünnet yerinin veya heşefesi olmayan kimsenin haşefe miktarının ferce duhul etmesidir. Dübür ile kubul arasında fark olmadığı gibi, ferc sahibinin de insan, hayvan, ölü veya diri olmasında fark yoktur. Hepsi de guslü icap ettirir. Cinsî münasebette bulunan faailin yıkanması gerektiği gibi, mef'ûlun da
yıkanması gerekir. Ancak mefûlübih yıkanmış bir ölü olursa tekrar onu yıkamak lâzım gelmez. Fail ve mefûlubih çocuk veya deli olursa yine cünüb olur. Fakat çocuğun baliğ olduktan, delinin de aklı başına geldikten sonra yıkanmaları lazım gelir. Tenasül âleti üzerine bir bez sarıp bir ferce idhal ederse yine gusül icab eder.
Hayatta olan bir kadınla münasebet guslü icabet ettirdiği gibi ölü bir kadınla olan münasebet de aynı şekilde guslü icabettirir.
Erkek olsun kadın olsun bir kimse, ihtilam olup ondan meni çıkarsa kendisine gusül vacip olur. Ümmü Seleme'den şöyle rivayet olunmuştur: Ümmü Selim, Peygamber (S.A.V.)'e gelip dedi ki: Allah (C.C.), hakkı söylemekten haya etmez; kadın, ihtilam olursa gusül kendisine gerekir mi? Peygamber (S.A.V.) cevaben şöyle buyurdu: "Meni çıkarsa gerekir."
2- Meninin cinsî münasebet olmadan, az ve lezzetsiz de olsa normal yolundan çıkmasıdır. Binaenaleyh bir kimsenin beli delinip ondan meni çıkarsa gusletmesi lâzım gelmez.
Bulûğ çağına gelen kimsenin dört çeşit suyu vardır:
a) İdrar,
b) Meni,
c) Mezi,
d) Vedi.
Bunlardan guslü gerektiren yalnız menidir.
Meninin üç ayırıcı özelliği vardır:
1- Sıçrayarak çıkması,
2- Lezzet hâsıl olması,
3- Yaş iken hamur kokusunu, kuru iken yumurtanın beyaz kısmının kokusunu andırmasıdır. Bu alâmetlerden hiç biri bulunmazsa, meni olmadığından gusül icab etmez. Çıkan su, hem meni, hem mezi veya vedi olması muhtemel ise muhayyerdir. İsterse meni olduğuna hükmedip yıkanır. İsterse de mezi veya vedi olduğuna hüküm edip gusül yerine abdest alır ve
değdiği yeri yıkar. Meni olduğuna hükmetse, kat'î olmadığından, cünübe haram olan şeyler kendisine haram değildir.
Bir kimse kendisine ait olan yatakta meni bulursa ve başkasının menisi olması da muhtemel değilse, kendisine gusül icab ettiği gibi, meniden sonra kıldığı namazları da kaza etmesi icab eder. Meselâ, birisi içinde yattığı yatağı kaldırıp bir odaya koyup, kilitler, üç gün sonra odayı açıp yatakta meni görürse, yıkanması lazım olduğu gibi üç günlük namazı kaza etmesi de lâzımdır.
3- Şehid olmayan müslümanın ölmesi. Binaenaleyh ölen kâfir ise yıkamak icab etmez. Yalnız canlılık alameti olmayan fakat azaları tamam olan bir düşük, ölüm ile vasıflanmadığı halde sahih kavle göre guslü vacibdir.
Kadınlara has haller:
1) Hayız (âdet) kanının kesilmesi,
2) Nifas kanının kesilmesi,
3) Çocuk doğurmak veya düşük getirmek hatta düşük et parçası veya kan pıhtısı da olsa yine guslü gerektirir.
Guslün farzları üçdür.
1- Niyet. Niyet şöyle getirilir:
"Büyük hadesi kaldırmaya niyet ettim." veya:
"Cünüblüğü kaldırmaya niyet ettim." veya:
"Farz namazı helal kılmaya niyet ettim". Ayrıca hayızlı kadın şöyle de diyebilir:
"Hayzın hükmünü kaldırmaya niyet ettim". Nifaslı kadın da şöyle diyebilir:
"Nifasın hükmünü kaldırmaya niyet ettim".
Sadece temizlenme veya taharetlenme niyetini getirmekle kâfi gelmez. Fakat namaz için temizlenmeye niyet ettim dese kâfidir. Bir kimse yanılarak cenabeti kaldırmaya niyet ettim diyeceğine, meselâ, hayzın hükmünü kaldırmaya niyet ettim diye söylerse niyeti sahihdir.
Niyet, gusle başlandığında getirilir. Vücudun bir kısmı yıkandıktan sonra getirilirse, getirildiği andan itibaren sayılır. Ondan evvel yıkanan kısmı iade etmek lazımdır.
2- Vücudu üzerinde necaset varsa onu izale etmektir. Binaenaleyh hadesi ekber ile necaset için bir seferde vücudu yıkamak kâfi gelmez. Ancak İmam Nevevî: Necaset, necaseti hükmiye -gözle görülmeyen- olursa her ikisi için bir tek sefer yıkamak kâfi gelir, demiş. Ma aleyhil fetva budur.
3- Vücudun her tarafını ten ve kıllarını yıkayıp suyu üzerinden akıtmaktır. Ağız ve burnun içi dıştan sayılmadıkları için onları yıkamak lâzım gelmez. Örgülerin içine su nüfuz etmezse onları çözmek lâzımdır. Yine saç ve kıllar birbirine düğümlenip suyun içine girmesine mani olurlarsa gusle zarar vermez. Tırnakları oje ile boyanmış cünüb veya hayızlı bir kadın, onu kazımadıkça guslü tamamlanmış sayılmaz. Bir kimsenin vücudu kirlenip suyun tenine yetişmesine engel oluyorsa şayet o kir vücuttan meydane gelmişse gusle zarar vermez, dışardan olmuşsa izale edilmedikçe guslü sahih sayılmaz.
Gözün iç kapağında, burnun içinde biten kılları necasetten dolayı her ne kadar yıkamak gerekiyorsa da bunların hades-i
ekberden yıkanması icab etmez. Ağız ile burnu yıkamak farz değildir.
Kadın, def'i hacet için oturduğunda fercinden görünen yeri, ve sünnet olmamış olan kimsenin kesilmesi lazım gelen kulfesinin içini yıkaması lazımdır. Sünnet olmamış olan kimsenin sünnette kesilen derinin içerisini yıkaması gerekir.
Bir kimse parmak veya burnu kesildiğinden altın, gümüş ve benzeri şeylerden parmak ve burun yaptırırsa onları yıkamak icab eder. Çünkü bunlar asıl uzuvlar hükmündedir. Küpe deliği tamamiyle kapanmış ise yapılacak bir şey yoktur. Yoksa içini de yıkamak gerekir.
Bir kimse cünüb olurda sonra vefat ederse bir tek gusül kâfi gelir.
Vücudun bazı yerlerinin yıkanıp yıkanmadığında şüphesi olanın henüz gusül bitmeden evvel bu şüphe meydana gelirse onu yıkaması gerekir yoksa gerekmez.
GUSLÜN SÜNNETLERİ
Guslün sünnetleri çoktur. Bir kısmını aşağıya alıyoruz:
a- Besmele çekmek,
b- Sümük, (tahir olsun müteneccis olsun) meni, mezi ve vedi gibi şeyleri izale etmek,
c- Gusülden evvel tam abdest almak,
d- Gusülden evvel alınan abdestde, yapılan mazmaza ve istinşâktan başka gusül için ayrı mazmaza ve istinşak yapmak.
e- Göbek, karın ve kulak gibi girintili çıkıntılı yerleri itina ile yıkamak,
f- Sonra baş üzerine su dökülüp baş ve sakalı hilâllemek,
g- Sonra sağ taraf üzerine su dökmek,
h- Sonra sol taraf üzerine su dökmek,
ı- Vücudu ovalamak,
j- Azaları ardı ardınca yıkamak,
k- Üçlemek. Yani başı, sağ ve sol taraflarını üçer defa yıkamak,
l- Kıbleye dönüp yıkanmak,
m- Yalnız da olsa avretini örtmek, yalnız olmadığı zaman avretini örtmek mecburiyetindedir.
n- Mecbur olmadıkça konuşmamak.
Abdesti tazelemek sünnet olduğu gibi, guslü tazelemek sünnet değildir.
Cünüb, hayız ve nifaslı kadının, gusül etmezden evvel tırnaklarını ve saçını kesmesi câiz değildir.
Bir kimse hades-i ekber ile Cuma veya bayram için gusül niyetini getirirse her ikisi de hasıl olur. Onlardan birisinin niyetini getirirse yalnız o hasıl olur.
Abdesti olmayan bir cünüp, yıkanırsa hem abdesti yerine gelmiş olur hem de cenabeti kalkar.
Hamamda avretini açan kimselerin bulunuşu muhakkak olursa da hamama girmek caizdir. Ancak mümkün ise onu yapan kimseyi ikaz etmek, yoksa kalben nefret edip avretine bakmamak gerekir.
Ancak Maliki mezhebine göre, avret yeri yalnız kubul ve dübür olduğundan kubul ve dübürünü açmayan kimseyi ikaz etmek icab etmez. Zira kubul ve dübürden madesini açan kimsenin Maliki olabileceği gibi başka bir mezhebin saliki olup Maliki mezhebini taklit etmiş olabilir. (Fetave el-Kübra Cilt:1 Sayfa:62)
Bir kimsenin kamışına meni iner dışarıya çıkmaması için kamışını tutar ve meninin çıkmasına mani olursa gusül icab etmez.
Cünüb veya haiz olan kimse ne su ne de toprak bulumazsa vaktin hürmeti için namazını kılar, fakat kıyamda fatihadan başka bir şey, yani zammı sure okuyamaz. Bilahare de namazını kaza eder.
Cünüb olan kimse için namaz kılmak, Kâbe'yi tavaf etmek, Kur'an-ı Kerim'i ellemek, okumak, onu taşımak ve câmide oturmak haramdır. Yalnız cünüb olan kimsenin, durmadan camiden geçmesinde beis yoktur. Hayız ve nifaslı olan kadın da, camiyi kirletmesinden korkusu olmazsa caminin içinden geçebilir. Cünüp olan kimsenin münasebette bulunmak veya yemek yemek veya su içmek isterse o sırada yıkanmazsa abdest alması sünnettir. Erkek ve kadının abdest ve gusül kaplarının bir olmasında beis yoktur. Otobüs ve taksi gibi bir şeye binerse
veya ölüm haberi gelince
veya yemek için
dese Kur'an-ı Kerim okumak gâyesiyle olmazsa beis yoktur. Yine cünüp olan kimse başkasıyla münazara ederse Ayet-i Kerimeyi okuyup delil olarak ileri sürse beis yoktur. Ağzı müteneccis olan kimsenin Kur'an okuması haram değil mekruhtur.
Nafile olan gusüller çokturlar. Bir kısmını aşağıya alıyoruz:
1- Erkek olsun kadın olsun cuma namazına gidecek olan kimse için cuma günü yıkamk. Bu guslün zamanı, ferci sadıktan başlar cuma namazının vaktine kadar devam eder,
2- Bayram için yıkanmak. Zamanı, bayram gecesinin yarısından başlar, güneş batıncaya kadar devam eder,
3- Yağmur namazı için yıkanmak,
4- Husûf namazı (ay tutulması namazı) için yıkanmak,
5- Küsuf namazı (güneş tutulması namazı) için yıkanmak,
6- Cenazeyi yıkadığı için yıkanmak. Zamanı, meyyitin guslü bittiği andan itibaren başlar, ondan vaz geçeceği zamana kadar devam eder.
7- Hidayete -İslâm dinine- gelen kimsenin, hidayete erdiği için yıkanması,
8- Deli olan kimsenin, aklı başına geldiği için yıkanması,
9- Baygın olan kimsenin kendine geldiği zaman yıkanması,
10- İhram için yıkanmak. Zamanı; ihrama girmek için kastettiği zaman başlar. İhram için yıkanmakda çocuk ile baliğ, deli ile akıllı, tahir ile hayız arasında fark yoktur. Hepsi için sünnettir.
11- Mekke-i Mükerreme'ye girmek için yıkanmak,
12- Arafat'ta vakfe yapmak için yıkanmak,
13- Müzdelife'de gecelemek için yıkanmak,
14- Cemreleri taşlamak için yıkanmak,
15- Kabe-i muazzameyi tavaf için yıkanmak,
16- Medine-i münevvereye girmek için yıkanmak.
Teyemmüm, lûgatta, her hangi bir şeyi kat etmektir. Şeriatte ise abdest, gusül veya yıkanması lazım gelen bir uzvun yerine, toprağı, el ve yüze sürmektir.
Teyemmüm bu ümmete mahsusdur. Ulemanın çoğuna göre, hicretin altıncı senesinde farz kılınmıştır. Teyemmümün yüz ile ellere mahsus olduğunda ittifak vardır.
Bir kimse cenabetten dolayı teyemmüm ettikten sonra abdesti bozulursa, sadece abdest için teyemmüm eder, cenabet için aldığı teyemmüm bâkidir, tazelemesi gerekmez.
Teyemmümün şart, farz, sünnet ve onu bozan sebepleri vardır. Teyemmümün şartalır beştir:
1- Hastalık veya suyun bulunmayışı gibi bir mazeretin bulunmasıdır. Bir kimse, abdest aldığı veya yıkandığı takdirde hastalanacağını veya hastalığının ziyadeleşeceğini veya iyileşmesinin geç kalacağını bizzat veya âdil bir doktorun bildirmesiyle bilirse abdest veya gusül yerine teyemmüm edebilir. Bir yolcu suyun bulunmadığını kat'î olarak bilirse, aramaya veya bir kimseye sormaya lüzum olmadan teyemmüm edebilir. Suyun bulunmadığını tahmin ederse arkadaşlarına suyun bulunup bulunmadığını sorar, düzlük yerlerde etrafına bakar, göz gezdirir. İnişli yokuşlu yerlerde de gözünün kestiği yere kadar gider, gezer. Bulamadığı takdirde teyemmüm edip namazını kılar. İkinci vakte kadar orda kalırsa, tekrar aramaya mecburdur.
Yolcunun odun ve ot ihtiyaçlarını karşılamak için gittiği yerlerde suyun bulunduğunu bilirse abdest almak için oraya gitmesi lâzımdır. (Nefsi ve malı için endişesi olmazsa) Şayet su daha uzak bir yerde ise teyemmüm eder.
Bir kimse, vaktin sonuna doğru suyun bulunacağını biliyorsa bekleyip su ile abdest alarak namaz kılması daha efdaldır, ama beklemek zorunda da değildir.
Abdest veya gusle kâfi gelemeyecek kadar su bulursa, bitinceye kadar suyu kullanır. Sonra geri kalan azalar için teyemmüm eder.
Yanında su veya toprak bulunmayan kimse, gücü yetiyorsa semenül-misl -değeri- ile suyu veya toprağı satın alması lâzımdır. Semenül-misilden ziyade olursa imkân bulduktan sonra satın almak sünnettir. Eğer bütün malını kapsayacak kadar borcu varsa veyahut yol masrafı için elindeki paraya muhtaç ise, suyu semenül-misliyle de olsa alması lâzım değildir.
Kendisine su hibe edilir veya kuyudan su çekmek için emanet olarak kova verilirse kabûl etmesi lâzımdır. Çünkü bu,
zillet sayılmaz. Fakat su satın almak için kendisine para verilirse, zillet sayıldığından kabul etmesi lâzım gelmez. Yanında su bulunan bir kimse, yanındaki suyun, halihazırda veya ileride masum ve canlı bir mahlûk için lâzım olacağı kanaatinde ise, o zaman su ile abdest almayarak teyemmüm eder. Ama suyun, kendileri için saklanan hayvanlar masul değillerse (domuz, kudurmuş köpek v.s.) bu su abdest için kullanılabilir.
Bir kimse suyu kullandığı takdirde göz, kulak, burun gibi her hangi bir uzvun menfaatı için veya rahatsız bir uzvun iyileşmesinin gecikmesi veya görünen azalardan birisinde fahiş bir aybın zuhuru için korkarsa, abdest yerine teyemmüm edebilir.
Hava çok soğuk olduğundan abdest aldığı veya gusül ettiği takdirde rahatsız olması kuvvetle muhtemel ise teyemmüm eder. Amr bin As, hava çok soğuk olduğundan gusul yerine teyemmüm aldı ve Allah'ın Resûlü buna karşı sukût ettiler.
Bir kimse bir köye veya çoğunlukla suyun bulunduğu bir yere giderek, namaz kılmak için su bulmasa teyemmüm edip, namaz kılar, sonra da orada çoğunlukla su bulunduğu an namazını iade etmesi gerekir.
Bir uzuv iin suyun kullanılması mahzurlu olursa, üzerinde sargı olmadığı takdirde, sağlam olan tarafı yıkamak lâzım geldiği gibi teyemmüm temek de lâzım gelir. Sargı olursa sağlam olan yerleri yıkamakla beraber, sargıyı su ile meshetmek de icab eder.
Cünüb olan kimse için, teyemmüm ile sağlam olan tarafı yıkamak arasında tertib yoktur. ama abdestsiz olursa yaralı olan uzvun, yıkandığı zaman teyemmüm etmesi gerekir. Çünkü abdestte tertibe riayet etmek farzdır.
Abdesti olmayan bir kimsenin iki uzvu yaralı olursa iki teyemmüm etmesi lâzımdır. Fakat cünüb olan kimsenin kaç yarası bulunursa bulunsun sağlam olan yerleri yıkamakla beraber, bir teyemmüm kâfidir.
Yara, yüz veya elde, yani teyemmüm azalarından birisinde olursa, sağ tarafı yıkamak ve teyemmüm etmekle beraber namazını kılar. Yarası iyileştikten sonra namazını kaza etmeye
mecburdur. Çünkü hem guslü veya abdesti, hem de onun bedeli olan teyemmümü de noksandır.
2- Vaktin girdiğini bilmesi. Binaenaleyh vakitten evvel teyemmüm etmek sahih olmadığı gibi, vaktin girdiğini bilmeden teyemmüm etmek de sahih değildir.
3- Vaktin duhûlünden sonra suyu aramak.
4- Tozu bulunan temiz bir toprak ile olması. Tozu olmayan kum veya mesela un ile karışmış olan topraklar ile teyemmüm etmek caiz değildir. Yalnız Ravza ile fetava kitapları buna cevaz vermişlerdir. Temiz olmayan veya müstamel olan bir toprak ile teyemmüm etmek câiz değildir. Bu bakımdan teyemmüm etmek için evinde toprak bulunduran kimse teyemmüm ederken elinden veya yüzünden düşen toprak tanelerinin teyemmüm ettiği toprağın üzerine düşmemesi için dikkat etmesi lâzımdır.
5- Su bulup da hastalık gibi bir mazeretten dolayı, teyemmüm eden kimsenin teyemmümden evvel mevcut olan necaseti gidermesidir.
Abdest almak veya teyemmüm etmek için ne su ve ne de toprak bulamayan kimse, normal olarak namazını kılar. Bilahare iade eder. Cünüp de olursa yine aynı şekilde yapacaktır. Burada zarurete binaen fatiha okumakta beis yoktur.
Teyemmümün farzları beştir:
1- Niyet etmek. Bu da iki kısımdır.
a- Farz namaz, tavaf ve cuma hutbesi gibi farz olan her hangi bir şeyin mübah kılınması için niyet getirmektir. Meselâ:
"Farz namazı mübah kılmak için niyet ettim."
Bir farzı mübah kılmak için niyet getiren kimse o teyemmümle farzı eda edebildiği gibi, nafile namazını da eda edebilir.
b- Nafile namaz veya nafile tavaf gibi her hangi bir nafile ibadeti mübah kılmak için niyet getirmek. Bir kimse mutlak niyetini veya nafile namaz niyetini getirirse, sadece nafile namazını kılabilir.
Bir kimse Kur'an-ı Kerim'i taşımak veya cenaze namazını kılmak veya secde-i tilavet, secde-i şükür yapmak için niyet getirirse, bunları yapmakla beraber nafile namazını da kılabilir. Teyemmmüm niyeti "Farz namazı mübah kılmaya niyet ettim" gibi olacak. Hadesi kaldırmaya niyet ettim şeklinde bir niyet kafi gelmez.
2- Toprağı, meshedilecek uzva nakletmek. Binaenaleyh, bir kimse rüzgâra karşı durur, yüz ve ellerine gelen toprağı bulaştırırsa kâfi gelmez. Ama oluk veya yağmur altında durup abdest veya gusül niyetini getirirse su vücuduna aktığı takdirde abdest ve guslü sahihtir. Fakat avuçlarıyla rüzgârın savurduğu toprağı alır, yüzüne nakledip meshederse kâfidir. Elinde bulunan toprağı yüzüne ve yüzünde bulanan toprağı ellerine naklederse caizdir. Bir kimse başka bir kimseyi iznini almadan teyemmüm ettirirse caiz değildir. İzin vermiş ise caizdir. Niyetin nakl ile beraber olması ve yüzün bir kısmını mesh edinceye kadar devam etmesi şarttır. Bu niyet teyemmümü alınan kimse tarafından getirilecektir.
3- Bütün yüzünü mesh etmek. Sakalı varsa sakalın dışına toprağın yetişmesi lazımdır.
4- Ellerini dirsekleriyle beraber meshetmek. Yüzünde ve ellerinde bulunan kılların bittiği yere değmesi lâzım gelmez.
5- Tertibe riayet etmek. Yani önce yüzü, sonra elleri mesh etmek. Yalnız, yüz ile eller için toprağın taşınmasında tertip farz değildir. Meselâ; bir kimse iki elini birlikte toprağa vurur, birisiyle yüzünü, diğeriyle elini mesh ederse câizdir.
Cumhur-u ulemaya göre tozlu toprak ile teyemmüm etmek caizdir. Çünkü Medine toprağı tozlu olduğu halde Peygamber (S.A.V.) onunla teyemmüm etmiştir.
Bir hayvanın sırtında bulunan temiz toprak veya temiz bir yastığın tozu ile teyemmüm etmek caizdir.
Bir yolcunun yanında su bulunursa ama bir insanın veya bir hayvanın o suya ihtiyacı varsa, bedava veya bedel mukabilinde onu kendisine vermeli ve teyemmüm almalıdır.
Hac ve umreden dönen kimsede teberrük için getirdiği zemzem suyu varken başka su bulamadığından teyemmüm etmesi caiz değildir, mutlaka yanında bulunan zemzem suyunu kullanmaya mecburdur.
Bir kuyudan su çekmek için kalabalık bir topluluk kuyruğa girmiş ve sıra ancak vaktin sonuna doğru gelecekse o takdirde teyemmüm etmek caizdir. Fakat bir cemaat dar bir yerde bulunur. Ayakta namaz kılabilmek için sıra ancak vaktin sonuna doğru gelebilirse ayakta namaz kılabilmek için sıra beklemek icap eder.
İçmek için tahsis edilmiş sudan başka su bulamayan kimse, sebil suyu ile abdest alması caiz olmadığından teyemmüm etmek mecburiyetindedir. Şayet onunla abdest alıp namaz kılarsa farz sakit olmakla beraber günahkâr olur.
Bir kimse, su değil kar bulur, fakat onu eritecek bir şey bulamazsa o kar yok gibidir. Teyemmüm alıp namazını kılar.
Bir kimse, hapse girer ve orada abdest almak için su bmulamadığı gibi teyemmüm almak için toprak da bulamazsa, mütemede göre yine namaz kılmakla mükelleftir. Ve abdestsiz olduğu halde namazını kılar, fakat bilahare onu iade eder.
Teyemmümün sünnetleri şunlardır:
1- Abdest ve gusülde olduğu gibi, teyemmümün başlangıcında besmele çekmek. Yalnız cünüb, hayız ve nifaslı olan kimse besmele çekerken Kur'an-ı Kerim'den bir âyet olarak değil de zikir niyetiyle besmele çekmelidir.
2- Önce sağı, sonra solu mesh etmek,
3- Yüzün üst tarafından ve ellerin parmaklarından başlamak,
4- Yüzünü kıbleye çevirmek,
5- Ellerinde çok toz veya toprak varsa onu üflemek veya iki avucunu birbirine vurmak sûretiyle onu azaltmak. İmam Şafiî, El-um adlı kitabında serahaten ifade etmiştir ki: "Teyemmüm ettikten sonra yüzünde ve ellerinde tozu, namazı kılıncaya kadar olduğu gibi bırakmak daha efdaldır."
6- Ara vermeden azalarını meshetmek.
7- Birinci vuruşta, varsa yüzüğünü parmağından çıkarmak. (İkinci vuruşta yüzüğü çıkarmak vâcibdir).
8- Her vuruşta parmaklarını birbirinden ayırmak,
9- Ondan önce ağzını misvâklamak,
10- Abdest akabinde okunan zikir ve duyı teyemmüm'ün akabinde de okumak,
11- İki rek'at teyemmüm namazını kılmak.
﴿Mecmu', C.2, Sahife 255.﴾
Cünüb olan kimse teyemmüm ederse, kendisi için namaz kılmak Kur'an-ı kerim'e el sürmek, onu taşımak, Kur'an-ı Kerim'i okumak ve camide oturmak mübah olur. Teyemmümü bozan bir hal olunca namaz kılmak, Kur'an-ı Kerim'e el sürmek, onu taşımak haram olur. Fakat Kur'an-ı Kerim'i ezbere okumak ve camide oturmak caizdir. Tekrar cünüb olur veya su bulursa Kur'an-ı Kerim'i okumak ve camide oturmak da kendisine haram olur.
Hayızlı kadın teyemmüm ederse cünüb olan kimse gibi, adı geçenler kendisine helal olmakla beraber cinsi mukarenet de mübah olur. Bir teyemmümle birçok cinsî mukarenet mübah olur.
Bir teyemmümle bir farz ve birkaç cenaze namazı kılınabileceği gibi, istinelidiği kadar nafile namaz da kılınabilir. Fakat iki farz namazı kılınmaz. Nezir namazı, farz gibidir. Bir teyemmümle ancak bir nezir namazı kılınabilir.
Bir kimse, beş vakit namazdan birisini unutup hangisi olduğunu bilemezse her beş namazını da kaza edecek, fakat
maksat bir tek namaz kaza etmek olduğundan onlar için bir tek teyemmüm kâfidir. Farz veya nafile namazını vakti duhûl etmeden önce onun için teyemmüm etmek câiz değildir.
Hava soğuk olup abdest aldığı takdirde rahatsız olacağını bilen veya zanneden kimse, teyemmüm edip namazını kılar, fakat bilâhere kaza eder. Çünkü ekseriyetle soğuktan korunmak mümkündür. Amma hastalığından dolayı teyemmüm ederse kaza etmez. Ancak vücudundan devamlı kan akıp yıkaması zarar verdiğinden teyemmüm ederse, vaktin hürmeti için teyemmüm alıp namaz kılar, fakat bilâhare kaza eder.
Bir uzvunda yara bulunup, abdestli iken sarmış ise teyemmüm eder. Namazını kaza etmemek üzere kılar. Ancak yukarda da denildiği gibi yara teyemmüm azalarından birisinin üzerinde olursa kaza etmesi lâzımdır. Çünkü hem abdest hem de bedeli olan teyemmüm noksandır.
Abdestsiz iken sargı sarmış ise onu çözmek gerekir. Mümkün değilse bırakır, abdestle beraber teyemmüm eder namazını kılar, sonra kaza eder.
Teyemmüm'ün keyfiyeti şöyledir: Kıbleye doğru oturulur, abdestte olduğu gibi besmele çekilir, sonra abdest veya gusle muhtaç olan ibadetin mübah kılınması için niyet getirilir. Bu niyetin, toprağın yüze değdirilmesi ile beraber olması şarttır. Sonra, iki el parmakları açık olduğu halde temiz bir toprağa vurulup yüzün üst tarafından başlanılarak çenenin altına kadar meshedilir. Eller tekrar, evvelce vurulduğu yere veya başka temiz bir toprağa vurulup sol elin parmakları (baş parmağı ayırmak şartıyla) iç taraflarıyla, sağ elin dış tarafları parmakların uçlarından dirseğe (dirsek dahil olmak üzere) kadar mesh edilip çekilir ve baş parmağın içiyle de, sağ elin baş parmağının dışı mesh edilir. Sonra sağ elin iç taraflarıyla (baş parmağı ayırmak şartıyla) sol elin dış tarafları, parmakların uçlarından dirseğe (dirsek dahil olmak üzere) kadar mesh edilip çekilir ve beş parmağın içiyle sol elin beş parmağının dışı mesh edilerek çekilir.
1- Abdesti bozan şeyler ne ise teyemmümü de bozar. Binaenaleyh, bir mazeretten dolayı teyemmüm eden kimseden abdesti bozan şeylerden birisi hâsıl olursa teyemmüm bozulur. Fakat cünüb veya hayız olduğundan teyemmüm etmiş ise abdesti bozan şeyler ile teyemmüm bozulmaz. Ancak, guslü icab ettiren hallerden birisiyle bozulur.
2- Namaza girmeden önce ihtiyaçtan fazla su veya suyu satın alabilecek miktarda para bulamadığından teyemmüm etmiş ise, suyu bulabileceğini zan veya tevehhüm etmek.
3- Namaza başlamadan önce engelin ortadan kalkması. Meselâ birisinin elinde bir yara bulunduğundan teyemmüm eder, namaz kılmadan evvel yaranın iyileştiğini hissederse teyemmümü bozulur. Veyahut su olmadığından teyemmüm eder, sonra henüz namaz kılmamış iken su bulunsa yine teyemmümü bozulur. Fakat hasta olduğu için teyemmüm etmiş ise su bulsa da teyemmüme bir halel gelmez.
Bir kimse, ekseriyetle su bulunan bir yerde su bulamadığından teyemmüm ederse (namazını kaza edeceğinden) namaza başladığı halde su bulunursa teyemmümü bozulur.
4- Ridde etmek. Yani İslâmdan dönmek, küfrü icab ettiren bir söz söylemek veya bir halde bulunmak.
Bir uzuv kırılır veya yaralanırsa bağlanıp sarılması tabiidir. Ancak sağlam olsaydı gusülde veya abdestte yıkanması gereken bu uzuv için şunlar yapılır:
Birincisi : Sağlam yerleri yıkamak.
İkincisi : Sargı üzerine mesh etmek.
Üçüncüsü : Kırık veya yaralı olan tarafın üzerinde sargı
bulunduğundan, yerine teyemmüm etmek. Abdestte, bu teyemmüm, sargılı uzvun yıkanacağı sırada yıkanmadan evvel veya yıkandıktan sonra diğer uzva başlamadan önce olacaktır. Yani tertibe riayet edilecektir. Cünübde tertib mevzu bahis değildir.
Dördüncüsü : Sargı abdest azalarında olursa abdestli olması; başka bir yerde olursa cünüp olmaması icap eder.
Beşinci : Sargının, kırık ve yaralı olan yerden başka bir yer kapsamaması gerekir. Ancak sargının bağlanabilmesi için muhtaç olduğu yerin sargının altında kalmasında beis yoktur. Fakat cenabet için bir teyemmüm kafi gelir.
İki uzuv üzerinde sargı olursa abdest için iki teyemmüm alınacak.
Sargılı uzuv teyemmüm azalarından birisi olursa, abdest almak ve teyemmüm etmekle beraber iyileştikten sonra o halde kılınan namazın iade edilmesi gerekir. Zira abdest eksik olduğu gibi teyemmüm de eksiktir. Yine sargılı uzuv teyemmüm azalarından biri olmaz, fakat abdestsiz iken sargı bağlanmış ise namazın iade edilmesi gerekir.
Şayet yaralı veya kırık uzvun üzerinde sargı olmazsa iki şey icab eder. Birincisi teyemmüm etmek. İkincisi, sağlam tarafı yıkamaktır.
Uzuv iyileştiğinden sargı çözülürse, abdestli olduğu takdirde onu ve ondan sonraki uzuvları yıkamak lazım gelir.
Necaset lügatta: Tiksindirici olan şeydir. İstilahta ise, namaz ve tavaf gibi ibadetin sıhhatine mani olan iğrenç şeye denir.
Necasetin belli başlı olanlarını aşağıya alıyoruz:
1- Mayi halinde olan (az olsun çok olsun) sekir veren şey.
Kur'an-ı Kerim'de:
"Ey müminler, şüphesiz içki, kumar, dikili putlar, fal okları şeytanın amelinden birer pisliktirler. Ondan sakınınız ki, felaha kavuşasınız." Mâide Sûresi, Ayet: 90
Ayette geçen "rics" kelimesi necis manasında olduğundan, cumhuru ulemaya göre içkinin içilmesi haram olduğu gibi, bizatihi içki necis olup bir yere döküldüğünde o yerin yıkanması lazımdır.
Kolonyada da alkol bulunduğundan necis olup kullanılması, alınıp satılması caiz değildir.
2- Köpek:
Allah'ın Resûlü buyuruyor:
"Köpek, sizden birinizin kabını yalasa, bir defa toprakla olması şartiyle yedi kere yıkasın."
3- Domuz:
Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Yahut domuz eti. Çünkü o necistir." En'âm: 145
4- İnsan, çekirge ve balıktan maade herşeyin ölüsü.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Leş size haram kılınmıştır." Mâide : 3
"Meyte" (leş) Şer'an kesilmemiş olup ölen hayvandır.
İnsan mükerrem olduğundan hem hayatta, hem ölü iken tahirdir. Yıkanmasa da necis sayılmaz.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Adem oğullarını mükerrem kıldık." İsrâ : 70
Balık ve çekirge ise ölseler de müteneccis olmazlar. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Bizim için iki ölü, iki kan mübah kılınmıştır. Balık ile çekirge ve ciğer ile dalak."
5- Kan.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Size, ölü ve kan haram kılınmıştır." Yalnız et ve kan bundan müstesnadır. Mâide : 3
Halkı müslüman veya Kitabî olan bir memlekette bir kapta et bulunursa tahir sayılır. Şayet halk Mecusi ise necis kabul edilir karışık olup halkın çoğu müslüman ise yine tahir sayılır.
6- Yaradan çıkan su ve irin. Çünkü bunlar da bozulmuş kandırlar.
7- Mideden çıkan kusuntu ve balgam. Fakat mideye varmadan geriye dönen yemek, baştan veya boğazdan gelen balgam müteneccis değildir.
Uyuyanın ağzından çıkan su, mideden geliyorsa necistir. Bunun alâmeti sarı renkli olmasıdır. Fakat su, mideden değil ağızdan geliyorsa veya şüpheli ise necis değildir.
8- Hayvan dışkısı.
9- Tenasül âletinden çıkan idrar, mezi ve vedidir. Meni
ise tahirdir. Mezi beyaz ve ince sudur. Şehvetin kaynaştığı bir zamanda çıkar. Kadınla oynaşma esnasında daha fazla görünür. Vedi beyaz ve kalın bir sudur. İdrardan sonra veya ağır bir şey kaldırdığında çıkar. Muğnil-Muhtaç gibi muteber kitapların kaydettiklerine göre, bir kimse, idrar yaptıktan sonra tenasül âletini yıkamazsa ondan çıkan meni de müteneccistir.
Köpek ve domuzdan başka her hayvanın tenasül aleti idrardan yıkanmadığı halde menisi tahirdir.
10- İnsandan başka eti yenmeyen hayvanların sütü. Fakat insanın erkek olsun kadın olsun sütü tahirdir. Saymerî "Erkek ve kadınların sütlerinin taharet ve satışları hakkında ihtilaf vardır." diyor.
Canlı mahlûktan kesilen bir parça, ölüsü hükmündedir. Yani insan, balık ve çekirgenin ölüsü temiz olduğundan bunlardan kesilen parçalar da temizdir. Diğer hayvanlardan kesilen parça ise necistir. Yalnız, eti yenen hayvanların kıl ve yünleri temizdir. Alaka (kan pıhtısı) müdğa (et parçası) ve içerden gelmeyen ferc'in rutubeti necis değildir. Fakat içerden akıp dışarıya çıkarsa necistir. Nereye değerse muhakkak onu yıkamak lâzımdır.
Necis olan şeyin dumanı, ateş vasıtasıyla çıkarsa necistir. Az olsa ma'fuvu anhudur, bağışlanmıştır. Yoksa ateş vasıtasıyla çıkamazsa (helâ ve dübürden çıkan duman gibi) tahirdir.
Necaset üzerinde biten ekin, pancar ve soğan gibi şeyler temizdir. Yıkansa daha efdaldır.
Necaset üç çeşittir:
a- Necaseti muğallaza (büyük necaset): Köpek, domuz ve bunlardan birisinin başka tahir bir hayvanla birleşmesi neticesinde meydana gelen hayvandır. Bu necaset ile müteneccis olan şey, temiz bir toprakla beraber yedi kere su ile yıkanmalıdır. Racih Kavle göre, sabun ve benzeri toprağın yerini tutmazlar. Temiz olmayan veya başka bir şey ile karışık olan toprak kafi gelmez.
b- Necaset-i muhaffefe (hafif necaset): Henüz sütten kesilmemiş,
iki yaşını doldurmamış ve sütten başka bir şey yemeyen erkek çocuğun idrarıdır. Bununla müteneccis olan şeyin temizlenmesi için üzerine su serpilir. Eğer idrara galebe çalıp ondan fazla olursa temizlenir. Fakat iki yaşını aşmış veya sütten başka bir şey yiyen erkek çocuğu ile kız çocuğunun idrarı hafif necaset cinsinden değildir.
c- Necaset-i mutavassıta (Orta necaset): Necaseti muğa-llaza ile necaset-i muhaffefe dışında kalan necasettir. Bu da iki kısımdır:
1- Necaset-i ayniyye: Elle tutulabilen veya rengi veya kokusu veya tadı bulunan necasettir. Temizlenmesi için maddesini izale etmek gerektiği gibi, rengi, kokusu ve tadını da izale etmek gerekir. Sayı mevzu bahis değildir. Bunları izale etmek için yıkamakla beraber sıkılmalıdır. Sıktıktan sonra kokusu veya rengi kalırsa da temizlenmiş sayılır. Fakat tad ve koku ile beraber renk kalırsa, sabun ve deterjan gibi bir madde kullanmak mecburiyeti hasıl olur. Bununla da çıkmazsa ma'fuanh olur.
Dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Müteneccis bir elbise ve kap yıkanmak istenildiğinde önce necaseti izale etmek, sonra üzerine su döküp temizlemek gerekir.
2- Necaset-i hükmiye: Maddesi, yani cüssesi, kokusu, tadı ve rengi olmayan necasettir. Bir sefer yıkanmakla temizlenir.
Ayran, yağ, pekmez ve benzeri mayîler müteneccis olsalar onları temizlemek mümkün değildir.
Necaseti izale etmek için niyet getirmek şart değildir. Bunun için necaseti galiza ile teneccüs olmayan bir müteneccis üzerine yağmur yağar veya bir kulleteyne düşerse temizlenir.
Ağzı müteneccis olan kimsenin, onu yıkamadan önce bir şey yemesi veya içmesi câiz değildir.
Birşeyi necaset-i kelbiyyeden yıkarken birinci seferde diğer bir şeye isabet eder veya suyu sıçrayıp bir şeye değerse onun da yıkanması gerekir. Ancak bunu yedi sefer değil de, altı sefer yıkamak kâfi gelir. İkinci seferde isabet etmiş ise beş sefer yıkamak lâzımdır...
Bir necaset, katı pekmez veya yağ gibi bir şeye düşerse, düştüğü yer ile etrafı alınır, geri kalanı tahirdir. Alım satımı câizdir.
Eşya, aslında tahir olduğundan, müteneccis olmuş diye zannedilse katiyet kesbetmeyince müteneccis sayılmaz. Bunun için necasetten sakınamayan içkici, deli, kasap ve çocuk gibi kimselerin elbiselerini giyerek namaz kılmak câizdir.
İbn-i Hacer "Fetave El-Kübra" isimli kitabında diyor ki: "Avrupadan gelen yağ, peynir ve et, her ne kadar onlar temizliğe riayet etmiyor ve hayvanları kesmeyip boğuyorlar diye söyleniyorsa da, müteneccis olduğunu veya hayvanın boğulduğunu gözümüzle görmedikten sonra tahir sayılır. Yenmelerinde bir beis yoktur."
Zehirli hayvanların zehiri necistir. Gözle görünse onu yıkamak lâzımdır.
Müteneccis olan bir şeyin temizlenmesi istenildiğinde şayet su çok ise deniz, nehir ve havzı kebir gibi bir yerde yıkanmasında sakınca yoktur. Yoksa su az ise onu müteneccis olan şeyin üzerine döküp yıkamak lâzımdır.
Hastalığa karşı tedbir almak ve tedavi olmak sünnettir. Ancak kullanılacak ilâcın temiz olmasına dikkat etmek lâzımdır. Tahir bir ilâç bulunduğu halde necis veya müteneccis bir ilâcı kullanmak haramdır. Fakat tahir bir ilâç bulunmazsa gerektiği takdirde necis veya müteneccisi kullanmakta beis yoktur. Tedavi için yapılan ilaca (maslahata binaen müteneccis bir şey katmakta beis yoktur. Binaenaleyh, çeşitli hastalıklara yarayan ve içinde alkol bulunan şurubu (başka bir ilacın bulunmaması şartıyla) içmekte beis yoktur.
Bir kimse köpek etini yer, sonra yediği şey mutad yoldan çıkarsa, ağzını, birisi toprakla beraber olmak üzere yedi kere su ile yıkamalıdır. Fakat dübür ve kubûlünü normal olarak yıkamak veya taş ile istinca etmek kâfidir. Çünkü yediği şey hazm edilip değişmiştir.
Kur'an-ı Kerim'in nassıyla sabit olmuştur ki: "Leşin eti haramdır." Fakat yünü, kılı ve tüyü hakkında ihtilaf vardır. Şafiî mezhebine göre haramdır. Ömer bin Abdül Aziz, Hasan El-Basri, İmam Malik, Ahmet bin Hanbel, İshak, İbnül-Münzir ve Hanefi ulemasının bazılarına göre tahirdirler. Haram olduğuna göre satılması caiz değilse de onlardan yatak yapmak veya keçe olarak kullanmakta beis yoktur.
Rüzgâr esip necis şeylerle karışık olan toprağı kaldırır, tozu mayilere karıştırırsa, gözle görünürse de mafuvvu anhüdür, bağışlanmış, mahzuru yoktur.
Abdest alan kimsenin uzvu necaseti hükmiyye (rengi, tadı ve kokusu olmayan) ile müteneccis ise, hem abdest için hem necaseti izâle etmek için bir sefer yıkarsa mutemede göre kâfi gelir. Fakat necaseti ayniyye (rengi, tadı kokusu olan) ile müteneccis olmuş ise, bir defa yıkamak her ikisi için kâfi gelmez. Önce necaseti izale etmek için yıkar, sonra abdest alır.
Bir kimsenin yağlı vücudu veya saçı müteneccis olursa onu temizlemek için sabun veya deterjan gibi bir şey kullanması gerekir ki, o gitsin ve temizlenmesi mümkün olsun.
"Fare pislikleri" çoğalıp bulgur gibi bir şeye karışır ve ondan sakınmak mümkün olmazsa, afva tâbidir.
Az bir suya veya mayia fare düşer ve ölmeden evvel çıkarılırsa, farenin menfezi müteneccis olsa da ma'fu anhdir.
Koyun gibi bir hayvan necaseti kelbiyye ile müteneccis bir şeyi içer veya yer ve akabinde kesilirse, ağzından başka bir şeyini yedi sefer yıkamak gerekmez. Yalnız ağzı yedi sefer yıkanır.
Bir kimsenin vücudu müteneccis olur ve onu yıkayacak su bulamazsa, teyemmüm edip namazını kılar ve sonra kaza eder.
Müteneccis bir suda kaynatılan et veya buğdayı temizlemek için, üzerine su dökmek kâfidir.
Bir kimse namazını kıldıktan sonra elbisesinde ölmüp bit veya pire bulursa namazı sahih olmayıp iade etmesi gerekir.
İnsanlarla çok ihtilatı bulanan kedi ve koyun gibi hayvanların ağzı necaseti kelbiye ile müteneccis olup gözden kaybolduktan sonra toprakla buşakı kulleteyn miktarına varmış bir suya gidip ondan içmesi muhtemel olursa ağzı temizlenmiş sayılır. Necaset-i kelbiye olmazsa kulleteyne varmış bir suya gidip içmesi muhtemel ise temizlenmiş sayılır.
Kur'an-ı Kerim veya bir kitaba, bir necaset isabet ederse harflerin silinmesine vesile olsa da yıkamak lâzımdır.
Bir kimse idrarını yapsa kimsenin tenasül uzvu müteneccis olur. Bunun için onu yıkamadan cinsi münasebette bulunması câiz değildir.
Müteneccis bir elbise veya sergi yıkandıktan sonra yaş iken bir tarafına necaset değerse, yalnız necasetin değdiği yeri yıkamak kâfidir.
Köpek ve domuz hariç eti yenilsin yenilmesin bütün hayvanların artığı tahirdir. Elverirki ağızları bir necis ile müteneccis olmamış olsun. Meselâ, bir merkeb ağzı müteneccis olmadan onu bir kaba korsa, şer'an o kab tahir sayılır. Fakat temiz olmayan bir suyu içtikten sonra böyle bir kaba korsa o kab müteneccis olur.
Bir hayvan ağzını bir kaba kor, bunu gören bir kimse kabın müteneccis olduğunu haber verirse, necasetin sebebini beyan etmedikçe sözü nazar-ı itibara alınmaz. Bir köpek ağzını bir kaba koyduğunda o kabın içerisinde bulunan şeyi yalayıp yalamadığı bilinmezse bakılır; ağzı kuru ve kabın içinde bulunan şeyden ağzında izi görülmezse hem kab ve hem de içerisindeki şey temizdir. Fakat ağzında o şeyin izi görülür veya ağzı yaş ise kab ve içerisindeki şey müteneccis sayılır.
İbnü's-Salâh'a; "Gayrımüslimlerin kumaş imalinde domuz yağını kullandıkları şayiası vardır. Bu husus için ne yapmak icabeder" diye sorulduğunda o, şöyle dedi: "Elde olan kumaşta necaset tahakkuk etmedikçe müteneccis sayılmaz."() Yine Avrupadan gelen elbiselerin durumu belli olmadığı ve gözümüzle müteneccis olduğunu görmediğimiz takdirde giyip, onlarla namaz kılmakta sakınca yoktur.
Bir kimse gördüğü kılın temiz olup olmamasında şüpheye düşürse bakılır; eti yenen bir hayvanın kılı olduğu biliniyorsa tahirdir. Yoksa eti yenmeyen bir hayvanın kılı olduğu bilinirse necistir. Neyin kılı olduğu bilinmezse, yine tahir olarak kabul edilir. Çünkü eşyada esas olan taharettir.
Eti yenen hayvanların yumurtaları da kesinlikle tahirdir. Ama eti yenmeyen hayvanların yumurtaları hakkında ulema ihtilaf etmişlerdir. Şafiî mezhebinde mutemede göre eti yenilmese de yumurtası tahir sayılır.
Et ve benzeri şeyler müteneccis bir suda kaynatılırsa temizlenebilmesi için dışını yıkamak icab ettiği gibi, içinin temizlenmesi için temiz bir su ile kaynatmak icab eder.
Süt dört kısımdır:
1- Deve, inek ve davar gibi eti yenen hayvanların sütü, kesinlikle tahir olup içilmesi mübah kılınmıştır.
2- Domuz ve köpeğin sütü bilittifak haramdır. Hiçbir surette içilemez.
3- İnsan sütüdür. Şafii mezhebine göre tahirdir. Yalnız sütten kesildikten sonra onu içmek mekruhtur. Bazı ulemaya göre sütten kesildikten sonra içilmesi caiz olmayıp necistir.
4- Diğer hayvanların sütüdür. Tahir olup olmadığı hakkında ihtilaf vardır. İmamı Nevevî, "Macmu'" adlı eserinde kaydettiğine göre bu süt necistir.
Afvedilen necasetin bazılarını aşağıya alıyoruz:
1- Normal bir gözle görünmeyecek kadar az olan necaset. Meselâ bir sinek, yaş bir pisliğin üzerine konup, ayağına gözle görünmeyecek kadar az bir pislik bulaşır, sonra bir insanın vücuduna veya elbisesine veya başka bir şeyin üzerine konarsa, üzerine konduğu şeyi yıkamak lâzım gelmez.
2- Ateş vasıtasıyla çıkan necasetin az olan dumanı.
3- Taş ile yapılan istinca yeri. Yalnız müstenciye nisbeten afv vardır. Fakat başkasına nisbeten af yoktur. Meselâ taş ile istinca eden bir kimse kulleteyn olmayan az bir suya girer, istinca yeri suya değerse, su müteneccis olur.
4- Müteneccis yolun çamuru. Bunun affı dört şarta bağlıdır.
a- Necaset maddesinin görülmemesi.
b- Oradan geçen kimsenin dikkat edip necasetten sakınması.
c- Yürürken veya binek üzerinde iken kendisine isabet etmesi. Şayet düşer veya başkasından sıçrayarak kendisine isabet ederse af yoktur.
d- Necasetin elbise veya vücuda isabet etmesi. Başka bir şeye isabet ederse af yoktur. İbn-i Hacer "Fetava El-Kübra" isimli kitabında "Yolda tezek ve insan pisliği gibi bir şey bulunur, ondan sakınmak çok zor olursa yine af vardır." diyor.
e- Mevsimin kış olması, şayet mevsim yaz veya sonbahar ise ve sokak çamuru necis olursa affa tabi değildir.
5- Müteneccis bir külde kızartılan veya gömülen ekmek ve patates,
6- Ölse de meyve ve sebze kurdu.
7- Müteneccis çamur ile inşa edilen duvar üzerine serilen elbise. Çünkü köylerde, bahusus ovalarda bundan sakınmak mümkün değildir.
8- Çok da olsa sinek pisliği.
9- Camilerde hasır ve sergilerin üzerindeki kuş ve serçe pisliği. Bunun da iki şartı vardır.
a- Bilerek ve kasıtlı olarak ona basmamak.
b- İki tarafdan biri yaş olmamak.
10- Et ve kemik üzerinde kalan kan. Binaenaleyh et yıkanmadan tencereye konulduğunda, suyun rengi değişse de af vardır. Fakat et yıkanırsa ondan sızan su, duru olmayınca tahir olmaz.
11- Köpek ve domuzun kılı müstesna, necis olan kıl. İnsanın elbisesine yapışırsa onunla namaz kılmakta beis yoktur.
12- Uykuda olan kimsenin midesinden çıkması muhakkak olan salya. Mideden çıktığına alâmet sarı olması ve fena koku vermesidir. Bu salya her ne kadar necis ise de onunla mübtela olan kimse için af vardır.
13- Harmanı döven hayvanların pislikleri.
14- Deveci, çoban ve hayvanlara yem veren kimse için hayvan gevişleri.
15- İnek, keçi ve koyun sağılırken süte düşen, mayi olmayan pislikleri. Süte düşen mayi veya harici bir necaset olursa onda af yoktur. Yalnız şuna dikkat etmek lazımdır ki: Sağılan hayvanın mayi olmayan pisliği süte düşünce, zaman kaybetmeden onu çıkarmak ve onu çıkaran (el gibi) bir şeyi tekrar batırmadan evvel yıkamak lâzımdır.
16- Köpek ve domuzun kanı müstesna, az olan kan. Yalnız pirenin kanı çok da olsa üç şart ile af vardır.
a- Kendisi veya başkası tarafından çoğaltılmamış olmak.
b- Yabancı bir şey ile karışmamış olmak.
c- Muhtaç olduğu elbiseyi isabet etmiş olmak.
17- Tahir olmayan çamurdan yapılmış arı kovanlarında bala temaz eden taraf. Yani ondan da af vardır.
18- Müteneccis olmuş olan çocuğun ağzı. Çünkü onu necasetlerden korumak çok zordur.
19- Akan kanı olmayıp bir mayide ölen haşerat.
1- Üzümden yapılan içki. Kendi kendine, içine her hangi bir şey atılmadan sirkeye inkilâb eden içki, küpü ile beraber tahir olur. Çünkü necis olmanın illeti, haram olması ve sekr vermesidir. Sirkeye inkilâb ettikten sonra her ikisi de zail oluyor. Fakat içine bir şey atılır da sirkeye inkilâb ederse tahir olmaz.
İçkinin içine bir şey atılır sirkeye inkilab etmeden evvel çıkarılırsa, bakılır; içine atılan şey necis ise sirkeye inkilâb etse de necistir. Yoksa tahirdir.
Müskir olmadan evvel şıraya, bal, şeker, gül suyu ve benzeri bir şey katılırsa müskir olduktan sonra sirkeye inkilâb ettiği takdirde tahir olur.
Arpa ve hurmadan yapılan içki, sirkeye inkilâb etse hakkında ihtilaf vardır. Kadı Ebû Tayyib gibi zatlar, sirkeye inkilâb etse de tahir olmaz, çünkü içine katılmış olan su, onu murdar eder derler. Bağavî ve Sibki de, tahirdir diyorlar. Ma aleyhil fetva budur.
2- Köpek, domuz ve her birisinin başka bir hayvanla birleşmesi neticesinde hasıl olan hayvanın derileri müstesna, eti yensin, yenmesin şer'î bir kesme olmadan ölen her hayvanın derisi, dabağat ile tahir olur. Ancak dabağlandıktan sonra su ile yıkamak lazımdır. Eti yenmeyen hayvanın kılı ve tüyü ile, eti yenipte şer'î bir kesim ile kesilmeden ölen hayvanın kılı ve tüyü dabağat ile tahir olmaz.
3- Kan pıhtısı, et parçası ve yumurtanın kanı canlı bir mahlûka dönüşmekle tahir olur.
Hayız, lügatta akmak demektir. İstilahda ise, belli zamanlarda kadının büluğ çağına erdikten sonra hastalık veya çocuk doğurmak sebebiyle olmayıp da, rahminden gelen tabii kandır ki, türkçede buna âdet hali veya ay başı denir.
Kadını en az dokuz yaşını tamamlaması gerekir ki âdet görebilsin. Ekseriyetle kadın altmış yaşına geldiği zaman âdeti kesilir. Dokuz yaşından evvel gelen kan, tabiî olmayıp hastalık neticesinden gelir ki, buna istihaze kanı denilir. İstihaze kanı rahimden değil bir damardan gelir. Müstehaza olan kadın tahir sayılır. Ne namaza, ne oruca, ne de başka bir ibadete mâni değildir.
Müstehaza kadın, fercini yıkayıp bir bezle bağlar ve namaz vakti abdest alıp ara vermeden namaz kılar. Ancak cemaatle namaz kılmak için bekleyişinde beis yoktur. Ve her vakit için abdest alması lâzımdır.
Hayzın en azı, bir gün bir gecedir. Çoğu on beş gündür. Bu iki müddet arasında görülen kan, âdet kanıdır. Bu müddet zarfında kanın devamlı surette gelmesi gerekmez. Bir gün veya daha fazla ara verebilir. Kadınların çoğunun âdetleri altı veya yedi gündür.
İki hayız arasında geçecek temizlik müddeti, en az on beş gündür. Fakat çoğu için mahdut bir zaman yoktur. Kan kesilirse yıkanmadan evvel, yalnız oruç ile boşanma mübah olur.
Bir kimse, hayız halinde bulunan karısını boşarsa boşanması sahihdir, fakat boşanması yasak olan bir zamanda vâki olduğundan günâhkar olur.
Hayız halinde bulunan veya hayız kanı kesilip henüz yıkanmayan zevce ile cinsi münasebette bulunmak caiz değildir. Bunu yapan kimsenin tevbe etmek ile beraber bir sadaka vermesi sünnettir.
Dokuz yaşını tamamlamış bir kadın, bir gün bir geceden aşağı, onbeş günden fazla olmaksızın rengi ne olursa olsun kan görürse hayızdır.
Onbeş günden fazla devam eden kan ise, dört halden hâli değildir:
1- Âdet, görmeye yeni başlayıp kuvvetli ve zayıf kanı gören kadının halidir. Siyah kan kuvvetli, kırmızı kan zaiftir. Kuvvetli kan, bir gün bir geceden az olmamak ve onbeş günü geçmemek, zayıf kan ise onbeş günden az olmamak şartıyla görülen kandır. Kuvvetli kan hayız, zayıf kan ise istihaza alametidir. Bu durumdaki kadına mümeyyize denilir.
2- Âdet görmeye yeni başlayıp kuvvetli ve zayıf kanı gömeyen kadının halidir. Yani ya daima kuvvetli veya zayıf görür veya gördüğü kuvvetli kan bir günden az veya on beş günden fazladır. Veya gördüğü zayıf kan, onbeş günden azdır. Racih kavle göre adeti bir gün bir gecedir, tuhruda yirmi dokuz gündür.
3- Âdet görüp kuvvetli ve zayıf kanı gören kadının halidir. Böyle bir kadın için âdeti değil, temyizi esas kabul edilir. Meselâ, bir kadın her ayın başında beş günü hayız mütebakisini tuhr olarak âdet etmişti. Sonra istihaze hastalığına mübtela olsa, her ayda on gün kuvvetli, meselâ siyah kan, yirmi gün de zayıf, meselâ kırmızı kan görürse, gördüğü siyah kan hayız, kırmızı kan istihaza kanıdır ve tahir sayılır. Allah'ın Resûlü buyuruyor: "Hayız kanı siyah olur, bilinir."
4- Âdet görüp âdetinin vakit veya miktarını unutan kuvvetli ve zayıf kanı görmeyen kadının halidir. Bu kadına mütehayyire (şaşırmış) denilir. Mütehayyire kadın, ihtiyatlı davranmak zorundadır. Temiz kadın gibi namaz, oruç vesair ibadetlerini eda eder. Hayızlı kadın gibi de cinsi münasebette bulunmaz. Ayrıca her farz namaz için vakit girdikten sonra yıkanır. Yalnız İmam Nevevî, "Tahkik" de ifade ettiğine göre: "Âdetinin hangi vakitte, meselâ sabahleyin kesildiğini hatırlarsa yalnız her gün sabahları yıkanır" diyor.
Mütehayyire kadının kanı kesik geliyorsa temiz olduğu zamanlarda gusül etmesi icab etmez. Cumhuru Ulemaya göre, mütehayyire olup geceleri kanı kesilmeyen kadın, Ramazan
ayında Ramazan-ı şerif orucunu tutar, sonra da tam bir ay tutar, her birisinden kesinlikle en az ondört gün elde edilir. Toplam yirmi sekiz gün olur. Sonra kalan iki gün için, onsekizden ilk ve son üç günleri tutar. Mütehayyire kadın, her ayda hayzı beş gün devam ettiği ve gece vakti devam etmeye başladığını hatırlıyorsa, oruç tuttuğu bir aydan kendisi için yirmi dört gün sayılır.
Nifas, lügatta doğumdur. İstilahta ise, bir et parçası da olsa doğum yapıldıktan sonra rahimden gelen kandır. Doğum yaparken çocuktan önce veya onunla beraber gelen kan, nifas kanı değil bozuk bir kandır.
Nifasın en azı için had yoktur. Bir lahza da olabilir. Çoğu altmış gündür. Kadınların çoğu kırk gün nifas görür. Altmış günü geçerse, hayız ve istihaza olabileceğinden hayızda beyan edildiği gibi temyiz ve âdetlere baş vurulur. Cünüb için hangi şeyler mahzurlu ise, hayız ve nifasda olan kadın için de aynı şeyler mahzurludur. Yani hayızlı ve nifaslı kadın içinde namaz kılmak, oruç tutmak, tavaf etmek ve Kur'an-ı Kerim'i okumak, taşımak ve ellemek haramdır.
Mecmu'da kayd edildiğine göre hayızlı olduğu bilinen günler hariç istihaze halinde olan kadın ile münasebette bulunmak kocası için caizdir. Ayrıca caminin kirlenmesinden korkarsa camiden geçmek, oruç tutmak, kocasıyla diz ile göbek arasında mûlâabe eylemek (oynamak) de mahzurlu olup haramdır. Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Temizlenmedikçeye kadar onlara yaklaşmayın." Bakara : 222
Namaz günde birkaç sefer tekerrür ettiğinden kazası zordur. Kaza edilmez. Fakat oruç yılda bir ay olduğu için kaza edilir.
Nifasda olan kadınların kanları kesildikten sonra, yıkanmadan önce cinsi mukarenet yapmaları haramdır. Her kadın hayız, istihaza ve nifasın ahkâmını öğrenmekle mükellefdir. Şayet kocası biliyorsa ondan öğrenir. Yoksa başkasından öğrenmek için kendisine izin verir. Kocasının izni olmadan zikir yapmak, vaaz dinlemek gibi şeyler için dışarı çıkması câiz değildir.
Hayız ve nifaslı olan bir kadın, gusül için su bulmazsa teyemmüm eder; gusül ile mübah olan her şey, teyemmüm ile de mübah olur.
NAMAZ
Daha önce ele alıp izahına çalıştığımız konular, namazın öncü ve vesileleridir. Şimdi ise esas maksat olan namaza başlayıp, izahına çalışacağız.
Namaz, fıkıh kitaplarında beyan edildiği gibi, muayyen şartlar dahilinde tekbirle başlanıp selâm ile sona eren hususi söz ve fiillerden ibarettir.
Namaz, Kelime-i Tevhid'den sonra İslâmın en mühim esasıdır. Cenab-ı Allah buyuruyor:
"Şüphesiz namaz, mü'minlere muayyen vakitlerde farz kılınmıştır." Nisa: 103
Allah'ın Resûlü buyuruyor:
"Allah beş vakit namazı kullara farz kılmıştır. Onları eda edip haklarını küçümsemek gayesiyle onlardan bir şey kaybetmeyen kimse için haktır ki, Allah onu cennete götürsün." Resûlullah (S.A.V.) namazı terk eden kimsenin hakkında şöyle buyuruyor:
"Namazı olmayan kimsenin İslâmda payı yoktur."
Şunu bilmemiz lazımdır ki, Namaz kılmaktan maksat kalbin, Allah'ın azamet ve yüceliğini bilip, onu her zaman hatırlamak. Ve dolayısıyla verdiği emir ve nehiylerin yanında durmaktır. Kur'an-ı Kerim buna işaret edip buyuruyor:
"Şüphesiz namaz, fuhuş ve münkeri önler." Ankebut: 45
Gaflet ile kılınan namaz, sahibine fayda vermediği gibi Allah'ü Azimüşşan da onu kabul etmez.
Namazla mükellef olmayan kimse namaz kılmakla emir olunmaz. Ancak çocuk yedi yaşına gelince, namaza emr olunacak, on yaşına gelince devam etmezse hafifçe dövülecektir.
Namaz başlıca iki çeşittir:
A- Cenaze namazı gibi rükû ve sûcudu olmayan namaz.
B- Rükû, sûcud ve kıraatı olan namazdır. Farz ve nafile namazlar bunun şümûlüne girerler.
Şart, Vücub ve sıhhat şartları olmak üzere iki kısımdır.
Vücubun şartları altıdır:
a- Peygamber (S.A.V.)'in davetini duymuş olmak,
b- İslâm olmak,
c- Baliğ olmak,
d- Akıllı olmak,
e- Hayız ve nifastan pak olmak,
f- Azaları selâmette olmak.
Sıhhatın şartları ise beştir:
a- Hades (cenabet, hayız, nifas ve abdestsizlik) ten pâk olmak,
b- Vücut, elbise ve namaz kılınan yerin temiz olması,
c- Avret yeri örtülü olmak,
d- Kıbleye yönelmek,
e- Vaktin girdiğini bilmek. Bu da üç şekilde bilinir:
1- Bizzat veya güvenilir bir şahsın haberiyle,
2- İctihad etmekle,
3- Bir müctehidi taklit etmekle.
Beş vakit namaz Mekke'de hicretten bir sene önce "İsra" gecesinde farz kılınmıştır.
Bir çok kimse (Kur'an-ı Kerimle sabit olan sadece namazın farziyyetidir. Namazın beş vakit olduğu ifade edilmemiştir.) diye sık sık soruyorlar. Hele Aleviler, namaz kılmamak ve avam tabakasını iğfal etmek için münasebet bulduklarında bunu tekrarlayıp duruyorlar. Halbuki Kur'an-ı Kerim:
Rum : 18
Ayeti Celilesiyle beş vakit namaza işaret ettiği gibi:
"Resûl size ne vermiş ise onu alınız. Sizi men ettiği şeyden de sakınınız" (Haşr: 7) Ayeti Kerimesi ile Resûlullah'-ın emrettiği şeylerin tatbik edilmesini emrediyor. Binaenaleyh Resûlullah (S.A.V.) ne getirmiş ise onu Kur'an-ı Kerim de getirmiş sayılır. Namazın beş vakit olduğunu beyan eden bir çok hadisler vardır. Onlardan biri şu Hadisi Şerif'dir:
"Sizden biriniz kapısı önünden bir çay (veya nehir) geçer de, günde beş defa içinde yıkanırsa kirinden bir şey kalır mı? Sahabe; (Hayır bir şey kalmaz dediler) Allah'ın Resûlü buyurdular ki; İşte bu, beş vakit namazın hali gibidir. Allah onlarla günahları bağışlar."
Resûlullah (S.A.V.) namazın tatbitakını bizzat yaparak göstermiş ve buyurmuş ki:
"Namaz kıldığım gibi namaz kılınız."
Güneş doğduktan sonra gölgenin kısaldığı süre zeval öncesidir. Durup ne eksilir ne artarsa istiva zamanıdır. Uzamaya başladığında zeval vaktidir.
Öğle namazının ilk vakti, güneşin zevalından itibaren başlar. Yani doğuş, yeri ile batış yerinin arasındaki noktayı geçerek her gölge sahibinin, gölgesi uzanmaya başladığı andan itibaren başlar.
Vaktin sonu, istiva gölgesinden başka herşeyin gölgesi kendisinin misline baliğ olduğu vakittir.
Zevalin vaktini öğrenmek için şöyle yapılır; Düz bir yerde, bir şey dikilir, gölgesi kısalmaya devam ettiği müddet zevalden öncedir, duraklarsa istiva zamanıdır, gölge uzamaya başladığında ise zeval vakti başlamış demektir.
Ulemanın çoğu demişler ki; öğlenin üç vakti vardır.
1- Fazilet vakti: İlk vakittir.
2- İhtiyar vakti: Sonuna kadar uzanır.
3- Mazeret vakti: Seferde veya yağmurda öğle namazını
ikindi namazına bırakıp "cem'i tehir" olarak kılan kimse içindir ki; bu da ikindi namazının vaktidir.
Beş vakit namaz mirac gecesinde farz kılındı. İlk kılınan namaz da öğle namazıdır. Çünkü Peygamber (S.A.V.) her ne kadar gece vaktinde dönmüş ise de sabah namazını kılmadı, nasıl kılacağını bilmediği için. Sonra Cebrail geldi ve Kabe kapısının yanında Peygambere öğretti.
İkindi namazının ilk vakti, öğle namazının son noktasından başlar. Yani istiva gölgesinden başka her şeyin gölgesi bir misli olunca başlar, güneş batıncaya kadar devam eder. Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor:
"Bir kimse güneş doğmadan evvel sabah namazının ilk rek'atına yetişirse sabah namazına yetişmiş sayılır. Bir kimse güneş batmadan evvel de ikindi namazının bir rek'atına yetişirse ikindi namazına yetişmiş olur."
İkindi namazının vakitleri hakkında ihtilaf vardır, meşhurları üçtür. Fazilet vakti ilk vakittir. İhtiyar vakti, istiva gölgesinden başka her şeyin, gölgesinin iki mislini aşmadığı vakittir. Mazeret vakti sefer gibi hallerde öğle vaktidir. Cem'an kılınır.
Akşam namazının vakti, güneşin batışı tahakkuk ettiği andan başlar, kırmızı şafakın batışına kadar devam eder. Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor:
"Akşam namazının vakti, şafakın batmadığı zamandır." Sarı veya beyaz şafakın zamanı akşam namazının zamanından sayılmaz. Bir kimse namaz vaktinde namaza başlar, vakit çıkıncaya kadar devam ederse namazı sahih olup, eda etmiş sayılır.
Akşam namazının da üç vakti vardır.
Fazilet vakti: İlk vakittir.
İhtiyar vakdi de ilk vakittir.
Mazeret vakti: Sefer gibi hallerde yatsı vaktidir.
Yatsı namazının vakti, kırmızı şafak'ın batmasıyla başlar, fecr-i sadıka kadar devam eder.
İmam-ı Nevevî, "Mecmu" adlı kitabında, Tetimme kitabından naklen şöyle demektedir: Doğu memleketlerinin bazı yerlerinde şafak hiç batmaz. Onlar için yatsının ilk vakti, şafağın battığı en yakın memlekete göre kıyas edilir. Yani, o komşu memlekette güneşin batışıyla şafağın batışı arasında geçen zaman ölçü alınır; şafağın batmadığı memlekette güneş battıktan sonra o zaman kadar geçtiğinde bunlar için yatsı namazının vakti girmiş olur.
Sabah namazının dört vakti vardır:
a- Fazilet vakti: Tam fecir doğduğu zamandır.
b- İhtiyar vakti: Ortalık aydınlanıncaya kadar olan zamandır.
c- Cevaz vakti: Kırmızılık doğduğu zamandır.
d- Tahrim vakti: Namazın, içine sığmayacak kadar az olan zamandır.
Yatsı namazından evvel uyumak, yatsı namazından sonra dinî olmayan sohbet yapmak ve fuzuli konuşmak mekrûhdur. Çünkü teheccüd ve sabah namazının geçmesine sebeb olur.
Namazın vakti girer girmez, vakit geçirmeden namaz kılmak sünnettir. Yalnız sıcak memleketlerde uzaktan gelen bir cami cemaatinin camiye zorluk çekmeden gelebilmesi için gölgelerin uzanacağı bir zamana kadar öğle namazını tehir etmek sünnettir.
Namazın bir kısmı, bir rek'atı veya daha fazlası kendi vakti içinde kılınırsa edadır. Yoksa bir rek'attan az vaktinin içinde kılınırsa kazadır. Bunun sebebi, bir rek'at namaz, namaz içinde okunan ve yapılan söz ve fiillerin çoğunu ihtiva ettiğinden, mütebaki rek'atlar tekrardan ibarettirler.
Bir kimse namazın vaktini bilmezse, namaz için herhangi bir alâmet ile vakti bulmak için ictihad eder, araştırır ve namazını kılar. İçtihad ile kıldığı namazı, vakitten evvel kıldığını öğrenir ve henüz vakit çıkmamış olursa tekrar eda eder. Vakit çıkmış ise kaza eder.
Uykuya dalarak veya namazını hatırlamayarak kazaya bırakırsa bir an evvel kaza etmesi sünnettir.
Bilerek bir çok namazını kazaya bırakan kimse, yemek, içmek, ticaret işi ve uyku gibi insan için zaruri olan şeylerin zamanı müstesna, kazaya kalmış namazları kaza edebilmek için bütün zamanlarını kazaya tahsis etmekle mükellefdir. Hatta nafile namazını kılması haramdır. Nafile namazı yerine kaza kılacaktır. Binaenaleyh zimmetinde kaza bulunan kimsenin teravih, vitir ve bayram namazını kılması haramdır. Bunların yerine imamla birlikte kazasını kılar.
Namaz vakti girince uykuda olan kimseyi uyandırmak sünnettir. Ebu Davud, şöyle rivayet ediyor: "Bir gün Peygamber (S.A.V.) namaza çıktı. Uykuda olanlardan kime rastladıysa onu uyandırdı." Yine namaz kılmakta olan kimsenin önünde uyuyan ile saf'ta veya mihrab'ta veya açık damda veya güneşte veya yatsı namazından önce veya fecirden sonra ve güneşten evvel ve Arafat'ta Vakfe zamanında uyumakta olan kimseleri uyandırmak da sünnettir. Namazın vakti girince farziyet terettüp eder. Peygamber (S.A.V.)'e hangi amel daha iyidir,diye sorulduğunda namazı ilk vaktinde kılmaktır, şeklinde cevap verdi. Yalnız namazı vaktin sonuna doğru tehir etmek de caizdir. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurur: Namazı ilk vaktinde kılmak Allahın rızasını, sonunda kılmak da Allahın affını gerektirir. Namaz bir kimseye farz olursa terk ettiği takdirde sorumludur. Yalnız, uykuda kalır veya unutur veya namaz kılmamak için zorlanır ve kılmaya imkan bulamazsa o zaman mesul sayılmaz.
Bir kimse namazını kılar sonra kıldığı namazın vakitten evvel olduğunun farkına varırsa tekrar kılması gerekir.
EZAN
Ezan, lügatta haber vermektir. İstilahda ise farz namazın vaktini bildirmek için okunan muayyen sözlerdir.
Ezan, hicretin birinci senesinde teşrî edilmiştir. Kur'an-ı Kerim ve Hadisi Nebevî ile sabit olmuştur. Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Namaza çağırdığınız zaman." Mâide : 58
Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor:
"Namaz vakti olduğunda biriniz ezan okusun, sonra en büyüğünüz size imamlık etsin." (Buhari-Müslim.)
Abdullah bin Zeyd bin Abdû Rabbihi El-Ensari diyor ki; Halkı namaza davet etmek için çan'ın yapılması emredildikten sonra, rüyada elinde çan bulunan birisi bana geldi. Ben ey Allah'ın kulu bu çan'ı satar mısın? dedim. Çan sahibi, ne yapacaksın dedi.
-Onunla halkı namaza davet edeceğiz.
-Bundan daha iyi bir şey sana göstereyim mi?
-Göster dediğinde, O da:
Biraz uzaklaştıktan sonra bana dedi ki, namaza başlamak istediğin zaman da şöyle diyeceksin:
Sabahladıktan sonra Peygamber (S.A.V.)'e gittim. Gördüğüm rüyayı kendisine söyledim. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) bu, hak bir rüyadır. Git gördüğünü Bilal'e söyle onu okusun. Onun sesi senin sesinden daha yüksektir. Bilal'e gittim. Bilal'in yanında durup kendisine söyledim. O da okumaya başladı. Ömer bin Hattab (R.A.) evinde iken bunu duyunca abasını süründürerek dışarı çıktı ve şöyle dedi: "Hak ile seni gönderene yemin ederim ey Allah'ın Resûlü, gördüğün gibi ben de gördüm." Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V.) Allah'a hamd olsun dedi.
Ulema ezan hakkında ihtilaf etmişlerdir. Kimi sünnet, kimi de farz-ı kifayedir diyor. Sünnet olması daha kuvvetlidir.
Ezan, sadece vakitli farz namazlar için sünnettir. Adak, cenaze ve nafile namazları için sünnet değildir. Cumhuru Ulemaya göre, cemaat için sünnet olduğu gibi ferd için de sünnettir. İçinde cemaat halinde namaz kılınmış bir cami ve benzeri yerler hariç, her yerde ezan yüksek sesle okunur. Geçmiş namaz kaza edilecekse onun için de ezan okunur, yalnız birkaç kaza namazı kılınacaksa, ilk namaz için ezan okunur, diğerleri için okunmaz. Kadın cemaatı için ezan okumak câiz değildir. Yalnız kadın kendi nefsi için veya kadın cemaatı için sessizce bir ezan okusa beis yoktur. En az zikr sayılır. (Fethülcevad c.1. s.1.2.)
Müezzin olabilmenin şartları beştir:
1- Müslüman olmak. Müslüman olmayan kimsenin ezanı sahih değildir. Çünkü ne ezana ne de namaza iman etmediği için, ezan okuyuşu alay sayılır.
2- Mümeyyiz olmak. Mümeyyiz olmayan çocuğun ibadeti muteber olmadığı için ezanı da muteber değildir.
3- Erkek olmak. Kadın ve hünsanın ezanları erkekler için sahih değildir.
4- Bazı alâmetlerle vakti bilmek. Vaktin girip girmediğini bilmeden ezan okumak câiz değildir.
5- Akıllı olmak. Deli ile, sarhoşun ezanı sahih değildir.
Abdestsiz veya cünüb olan kimselerin ezanları her ne kadar sahih ise de mekruhdur. Müezzin olan kimsenin sesinin yüksek ve güzel olması ve yüksek bir yerde ezan okuması sünnettir. Kadın cemaatı için kamet getirmek sünnettir, fakat yüksek sesle ezan okumak mekruhtur.
Ezanın şartları beştir.
1- Başkasının ezanına bina etmemek.
2- Tertibe riayet etmek.
3- Muvalata (uzun fasıla vermemek) riayet etmek.
4- Ezan cemaat için okunuyorsa, yüksek ses ile okumak.
5- Vaktin girdiğini bilmek.
Ancak sabah ezanı, sabah olmadan evvel, gece yarısından sonra da okunabilir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Bilâl gece ezan okuyor, yiyiniz içiniz İbnü ümmi mektumun ezanını işitinceye kadar." (Müslim, Buhari)
Ezanın sünnetleri şunlardır:
1- Küçük ve büyük hadesten temiz olmak. Abdesti olmayan veya cünüp olan kimsenin ezan okuması mekruhtur.
2- Tertil. Yani yavaş yavaş okumak.
3- Tercî etmek. Yani, Kelime-i şehadeti yüksek sesle söylemeden evvel, kendi kendine önce gizli söylemek, sonra yüksek sesle okumak.
4- Tesvib etmek. Yani sabah ezanında, "Hayye alassa-lâh" kelimesini söyledikten sonra, "Essalâtü hayrün minen-nevm" kelimesini iki sefer söylemek.
5- Ayakta okumak.
6- Kıbleye dönmek. Yalnız ihtiyaç olduğu zaman, memleketin ortasında bulunan minarenin etrafında dolaşmak daha iyidir.
7- "Hayye alassalah" derken sağa, "Hayye alel felâh" derken sol tarafa başıyla dönmek. Vücut ile dönmek mekruhtur.
8- Müezzinin âdil olması. Binaenaleyh fasıkın ezanı mekruhtur.
9- Gür sesli olması.
10- Yüksek bir yerde ezan okuması.
Buhari ile Müslim şöyle rivayette bulunmuşlardır:
Peygamber (S.A.V.)'in iki müezzini vardı; biri Bilâl-i Habeşî, diğeri ise İbnü Ümmi Mektûm idi. İki müezzinin ezanları arasında fazla zaman yoktu. Birisi iner, diğeri akabinde çıkıp ezan okurdu. Ezanın yüksek yerde okunması sünnettir, ancak
kâmet böyle değildir. Yalnız cami çok büyük olur da cemaat çoksa, cemaatın işitmesi için yüksek yerde okunması sünnet olur.
Cemâatın toplanıp ilk sünnetlerini ifa edebilmesi için ezan okuduktan sonra bir ara vermeli, bilahere kamet getirmelidir.
Ücret almadan sırf Allah için ezan okumak sünnettir. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyuruyor. "Sırf Allah için yedi sene ezan okuyan kimseye berâat yazılır."
Başka bir hadiste de şöyle buyuruyor: "Allah'a imân edip mükafatını ondan umarak beş vakit namaz için ezan okuyan kimsenin tüm geçmiş günahları affolunur."
Ücretsiz ezan okuyacak kimse bulunmazsa, ücret mukabilinde bir müezzinin tayin edilmesi gerekir. Bu ücreti müslümanlar ödeyebildikleri gibi Beytül-Mal da ödeyebilir.
Bir köyde veya bir şehirde birkaç cami bulunsa, birbirine yakın da olsalar her cami içni ayrı ayrı ezan okumak sünnettir. Ezan okunduktan sonra namaz kılmadan mazeretsiz camiden çıkmak mekruhtur.
Ezan da bir ibadettir. Peygamber (S.A.V.)'in emrettiği şekilde eda edilmesi gerekir. Binaenaleyh Arapça'dan başka bir dil ile okunması caiz değildir. Yalnız Arapça olarak okuyabilecek bir kimse bulunmazsa, öğreninceye kadar bilinen bir dil ile okunması sahihtir. Ezan ile kâmet arasında dua etmek sünnettir. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: "Ezan ile kâmet arasında yapılan dua reddolunmaz. Dua ediniz." Bir köyde veya bir şehirde ezan okunmazsa, ikaz edildikleri halde aynı durum devam ederse onlara karşı savaş açılır.
11- Sesi güzel olması.
12- Şehadet parmaklarını kulaklarının deliklerine sokması.
Fasıkın, çocuğun, yalnız olarak bulunan â'manın, abdesti olmayan ve cünüb olan kimselerin ezan okumaları mekrûhdur.
Her cami için iki müezzinin bulunması sünnettir. Onlardan
biri fecirden evvel, diğeri de fecirden sonra ezan okur.
Birbirine yakın olan her cami için ayrı birer ezan okumak müstehab olup etrafa ses gitse de bir ezan ile iktifa edilmemelidir.
Ezanı duyan kimsenin, müezzinin dediğini tekrar etmesi sünnettir. Resûlüllah (S.A.V.) şöyle buyuruyor:
"Müezzin sesini duyduğunuz zaman onun dediğini tekrar ediniz, sonra da bana salavat getiriniz."
Yalnız
İle
kelimesi söylendiği zaman,
demek ve
dendiği zaman da
demek sünnettir.
Bir caminin birkaç müezzini bulunsa hepsi de ezan okuyacaklardır, ancak bir ağızla değil, birbirini takip edeceklerdir.
Bir çok yerlerde ezandan sonra müezzin yüksek bir sesle salâvatı şerife getirir. Bu hususta bir çok münakaşalar vaki olduğundan bu konuyu açıklığa kavuşturmak gerekir. Şöyle ki; Ezani Muhammedî'den sonra yukarda durumu beyan ettiğimiz gibi salâvatı şerife getirmek sünnettir. Yalnız ne Asrı Saadette ne de Hulefai Rarişîn zamanında yüksek sesle ezan okunduktan sonra salâvat okunduğu vaki olmamıştır. Ancak Mısır'ın Alevî bir hükümdarı öldürüldükten sonra, hemşiresi, müezzinlere ezandan sonra maktulun oğluna selâm getirilmesini emretmiş, müezzinler de bunu tatbik etmişlerdir. Salahaddin Eyyubi başa geçince, bu bid'atı kaldırıp yerine salâvatı şerifenin okunmasını emretmiştir. Demek oluyor ki, bu güzel âdeti icad eden Salâhaddin Eyyubî olmuştur. Fakat minarede beyit veya gazel söylemek doğru değildir.
Daha önce açıkladığımız gibi cemaatle imam, kametin bitiminde ayağa kalkmalıdır. Daha evvel kalkmak mekruhtur. Yalnız, yaşlı veya hasta olan kimse "kad kâmet es-salâ" denildiğinde
tekbiretü'l-ihram'ın faziletine nail olabilmek gayesiyle ayağa kalkmaya teşebbüs etmelidir.
0Müezzin kamet'e başladıktan sonra camiye giren kimse tehiyyetü'l-mescid namazını kılmadan cemaatle namazını eda etmek için ayakta beklemelidir. Bir camide ezan okunup namaz kılındıktan sonra bir adam veya bir cemaat gelirse tekrar ezanın okunması sünnettir, ancak sessizce olması lâzımdır.
Kamet, her hususta ezan gibi olup, sünnettir. Ancak aşağıdaki hususlarda birbirinden ayrılırlar:
1- Kametin kelimeleri, başındaki (ALLAHÜ-EKBER) lâfzı müstesna, birer defa okunur.
2- Kamette (HAYYE-ALEL-FELÂH) dendikten sonra (KAD KAMETÜSSELÂT-Ü) demek sünnettir. Fakat ezanda sünnet değildir.
3- Kamet, kadın cemaatı için de sünnettir. Fakat ezan sünnet değildir.
4- Kameti süratle, ezanı ise yavaş yavaş okumak sünnettir.
5- Tercî, seslice iki şehadeti söylemeden evvel, gizlice söylemek ezanda sünnettir, fakat kamette sünnet değildir.
6- Fecirden evvel ezan okunur, fakat kamet yapılmaz. Hem ezanın hem kametin akabinde salât getirdikten sonra;
duasını okumak sünnettir. Şafii mezhebinin salikleri bu gün her namaz için sünnet olduğu gibi cuma namazı için de okunması sünnet olan bu duayı okumuyorlar ve mesnedsiz olarak bu sünneti terkediyorlar. Zan edersem bu adet Hanefilerden gelmiştir.
Cemaatle kılınan bayram, hüsûf, küsûf gibi nafile namazlar için kamet sünnet değildir. Kamet yerine (ESSELAT CAMİA) denilir. Kameti ayakta getirmek sünnettir. Cemaat, kamet bittikten sonra ayağa kalkmalıdır. Kamete başladıktan sonra nafileye başlamak mekruhtur. Nafilede iken kamete başlanırsa ve cemaatın kaçırılmasından korkulmazsa nafile tamamlanmalıdır.
Hareket halinde bulunan taksi ve otobüs gibi vasıtalar içinde veya at üzerinde ezan okumakta beis yoktur. Yerini bulmuş sayılır. Yalnız misafir olmayan bir kimsenin böyle bir ezan okuması, ciddiyet dışı olduğundan caiz değildir.
Müezzinle kamet getiren kimsenin bir olması sünnettir. Çünkü Resulüllah'ın zamanında böyle uygulanıyordu. Hz. Bilal-i Habeşi, hem ezan okur hem de kamet getirirdi.
Daha önce beyan ettiğimiz gibi ezanı duyan kimsenin müezzinin dediğini tekrar edip onu takip etmesi sünnettir.
Ama sağırlık veya uzaklık sebebiyle müezzinin sesini duymayan kimsenin onu takip etmesi sünnet değildir.
Maverdi diyor ki: Bir kimse ezanı (mesela) Farsça okursa bakılır: Cemaat için ezan okuyor ise, arapça bilsin bilmesin okunan ezan muteber değildir. Ama kendi nefsi için ezan okuyor ve arapça bilmiyor ise caizdir. Arapça bilmesi halinde kendi nefsi için okuması caiz değildir.
Vakit gece olup hava yağmurlu, çok karanlık veya şiddetli rüzgar bulunsa, müezzinin ezanın akabinde "Elâ sallû fi rihâliküm", yani evlerinizde namaz kılınız, demesi sünnettir.
Ezan vakti gelince imamdan izin almadan müezzin ezan okuyabilir, fakat imamın izni olmadan kamet getirmek mekruhtur. Ezan ile kamet arasındaki süre, halkın camiye gelip farzdan önceki sünnetleri eda edecek kadardır.
Namaz için uykuda olan kimseyi uyandırmak sünnet olduğu gibi namaz kılan cemaatın önünde veya birinci safta yatan kimse ile mihrapta ve yüz üstü yatan kimseleri uyandırmak da sünnettir. Cenab-ı Allah'ın sevmediği şeylerden biri yüz üstü yatmaktır.
Herhangi bir sebeb olmadıkça aşağıda zikredilen vakitlerde namaz kılmak tahrimen mekruhtur:
1- İstiva anında, zeval vaktine kadar.
2- Sabah namazını kıldıktan sonra güneş bir mızrak boyu yükselinceye kadar.
3- Sabah namazını kılmayan için güneş doğduktan sonra bir mızrak yükselinceye kadar.
4- İkindi namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya kadar.
5- İkindi namazını kılmayan için, güneş sarardığı andan batıncaya kadar.
Müslim, Ukbe bin Amirden rivayet ederek demiş ki:
"Resûlüllah (S.A.V.) üç vakitte namaz kılmamızı ve ölülerimizi toprağa vermemizi nehy etti. Güneş doğup yükselinceye kadar, sıcaktan deve ayağa kalktığı zamandan zevale kadar, güneş batmaya yüz tuttuğu zaman."
Ancak namazı gerektiren bir hal olursa bu beş vakitte namaz kılmak caizdir. Binaenaleyh geçmiş namazları kaza etmek, adak namazını cenaze, hüsûf, küsûf tavaf, abdest, tahiyyetü'l-mescid ve istihare namazlarını bu vakitlerde kılmakta beis yoktur.
Yalnız Mekke-i Mükerreme'de her çeşit namazı, her zamanda kılmakta beis olmadığı gibi, cuma günü istiva vaktinde de her yerde namaz kılmakta beis yoktur. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Ey benî Abdi Menaf, gece olsun gündüz olsun, her hangi bir saatta, bu beyti tavaf edip namaz kılan kimseyi men etmeyiniz."
Cuma günü hatip hutbe okurken camiye giren kimse, hafifçe iki rek'at cuma namazının ön sünnetiyle tahiyyetü'l-mescid sünnetinin müşterek niyetini getirerek namaz kılar ve oturup hutbeyi dinler.
Çöplükte, mezarlıkta, yol üzerinde ve hamamda namaz kılmak mekrûhdur.
Namazın vûcub şartları altıdır:
1- Müslüman olmak. Müslüman olmayan kimseye namaz farz değildir. Çünkü namaz, imana dayanan bir farizedir. Bunun için bir kâfir müslüman olursa küfür hayatında kılmadığı namazları kaza etmekle mükellef değildir. Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Sen kâfirlere de ki: Onlar küfürden vaz geçseler, geçmiş günahları afv olunacaktır." Enfal:38
Yalnız mürted olan kimseye namaz farz olduğu gibi, İslâm'a döndükten sonra, riddet zamanında kılmadığı namazları kaza etmesi lâzımdır. Bir kimse mürted olduktan sonra delirirse kendine geldiği takdirde delilik müddetinde geçen namazları kaza edecektir.
2- Bâliğ olmak. Çocuk olup, haddi bûluğa varmamış olan kimseye namaz farz değildir.
Büluğ, ya onbeş seneyi tamamlamak veya ihtilam olmak veya âdet görmekle olur. Ancak yedi yaşını tamamlayıp temyiz
çağına eren erkek ve kız çocukları, alışmaları için namaz kılmakla emredilirler. On yaşına geldikten sonra namaza devam etmezlerse hafifçe dövmek sûretiyle ikaz edilirler. Oruç ve İslâm'ın sair âdapları namaz gibidirler. Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor:
"Yedi yaşına gelen çocuğa namaz kılmayı emrediniz. On yaşını tamamlayınca (namaz kılmazsa) onu döğünüz."
3- Akıllı olmak. Baygın, deli ve cebren kendisine içki içirilip sarhoş olmuş kimseye namaz farz değildir.
4- Tâhir olmak. Ay başında veya nifasta bulunan kadına namaz farz değildir. Bir kadın ilaç kullanmakla hayızlı olur veya doğum zamanı gelmeden evvel çocuğunu aldırırsa hayız ve nifas müddetinde geçen namazları kaza etmez. Yine bir ilaç ile hayzını erteletirse normal olarak namaz ve tavafını eda edecektir.
5- Göz, kulak ve dil gibi uzuvların sâlim olması. Bir kimse âma, sağır ve dilsiz olarak halk edilirse, namaz gibi ibadetlerle mükellef değildir.
6- İslam davetini duymuş olmak. İslamdan haberi olmayan kimseye namaz farz değildir.
Namaz, vaktinin çıkışına bir an kalmış ve yukarıda zikrettiğimiz maniler de zail olmuşlarsa namaz vacib olur. Ayrıca öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazlarını "cem'i takdim ve te'hir" olarak kılmak caiz olduğundan, ikindi vakti öğle için, yatsı vakti akşam için vakit sayıldığından, ikindi veya yatsı namazının vaktinin çıkışına bir an kalmış ve o maniler zail olmuşsa, ikindi ile beraber öğle, yatsı ile beraber akşam namazları vacib olur.
Namazda iken veya namazı kıldıktan hemen sonra baliğ olan kimse namazını iade etmeden tamamlar. Vakit girdikten sonra, namaz kılacak kadar zaman bulduğu halde namaz kılmadan deliren kimse veya kendisine âdet gelen kadın, mâni zail olunca o namazı kaza etmeye mecburdur.
Namazın sıhhat şartları şunlardır:
A- Vaktin girdiğini kesin olarak veya tahminen bilmek. Vaktin girip girmediğini bilmeden namaz kılan kimsenin namazı (vaktinde de olsa) sahih değildir. Fakat vakit girmeden evvel vakit girdi diye namaz kılan kimse için, kazası varsa kaza, yoksa nafile sayılır (Vakti gelince tekrar kılması gerekir). Binaenaleyh bir kimse, meselâ sabah namazını uzun müddet ictihad ile kılar, sonra kıldığı namazın vakitten evvel vakî olduğunu anlarsa, yalnız son günün sabahı namazını kaza etmekle mükelleftir. Çünkü her gün kıldığı sabah namazı, ondan önceki günün namazının kazası sayılır. Kaza için kaza niyetiyle eda niyeti arasında fark yoktur.
Bir kimse, namaz vaktinin girip girmediğini kesinlikle bilmediği için ictihadta bulunup namazını kılar; sonra birisi, kıldığı namazın vaktinden önce vakti olduğunu haber verirse bakılır: Verilen haber bilgi ve müşahedeye dayanıyorsa, namazın iadesi gerekir. Yoksa o da ictihada dayanıyorsa iade edilmesi icabetmez.
Gözlü olsun olmasın herkes, açık ve kapalı havalarda namaz kılmak hususunda güvenilir müezzine itimad edebildiği gibi saat ve zamanında öten horoza da itimat edebilir.
B- Göğsü ile kıbleye yönelmek. Resûlüllah (S.A.V.) önce Kâbeye yönelerek namaz kılardı. Sonra Beytül Makdis'e yönelmek için emir geldi. Bunun için Resûlullah (S.A.V.) namaz kılarken Kâbeyi, kendisiyle Beytül Makdis'in arasına alırdı. Yani hem Kâbeye hem Beytül Mukaddes'e doğru namaz kılardı. Hicret edince ister istemez sırtı Kâbeye düştü. Bu durum kendisine çok zor geldiğinden Kâbeye yönelmek için Cenabı Hakk'a çok yalvardı. Bunun üzerine şu Ayet nazil oldu:
"Ey Resûlüm, vahyin gelmesi için yüzünün göğe doğru arayıp durduğunu görüyoruz. Bunun için, seni razı olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Şimdi, artık yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir. Ey mü'minler, siz de her nerede olursanız yüzünüzü namazda o Mescid-i Haram tarafına çevirin." (El Bakara: 144)
Mekke veya yakınında bulunan kimse, mutlaka Kâbenin ya zatına veya ona tekâbül eden boşluğa yönelmesi gerekir. Kâbe'den daha yüksek bir binanın veya bir dağın üzerinde bulunan kimse, Kâbe'nin zatına yönelmesi mümkün olmadığından onun boşluğuna doğru yönelmesi kâfidir. Her hangi bir sebeble bu mümkün olmazsa bilen kimseye sorar o da mümkün olmazsa ictihad eder. Kâbe'nin zatına değil, yönüne yönelmek kâfi gelmez. Bir eve girer ve kıblenin nerde olduğunu bilmezse ev sahibine sorar.
Bir kimse ictihad neticesinde bir yöne yüzünü çevirir, namazını tamamladıktan sonra kesinlikle yanıldığını anlarsa, namazını iade etmesi gerekir. Yanıldığını tahmin ederse bir şey lazım gelmez.
Bir cemâat, dar bir yerde bulunur, ayakta namaz kılabilmek için sıraya girmek icabeder ve bu namaz geç veya kazaya kalacaksa oturarak namaz kılmalıdırlar.
Kıbleye dönmekten aciz olan bir hasta, kendisini kıbleye çevirecek kimse bulunmazsa, yüzü dönük olduğu cihete doğru namazını kılar ve iade de etmez.
Düşmana karşı mevzide bulunan kimse, zarurete binaen namazını oturarak kılar. Namazını ayakta kılmaya mecbur değildir.
Medine-i Münevvere'de bulunan bir kimsenin Resûlullah'ın
mihrabına bizzat dönmesi lâzım olup, ictihad etmek sûretiyle sağa veya sola dönmesi câiz değildir.
Mekke haricinde olan bir kimse, Kâbe'nin yönünü kati olarak tayin edemiyorsa, tahminen Kâbe'nin zatına yönelmelidir.
Hıcr'ı İsmail ile Şadırvan Kâbe'den sayılmadıklarından, onlara yönelmek caiz değildir.
Kıbleyi tayin için dört yol vardır:
a) Bizzat kıbleyi bulmak. Kıbleyi bulmak imkânına sahib olan kimse, bizzat bulmaya mecburdur. Başkasına soramaz. Meselâ camide bulunan bir âma, duvarı yoklayarak kıbleyi bulabileceğinden, başkasına sormakla iktifa etmesi câiz değildir.
b) Kıbleyi bizzat bulmak mümkün olmadığı takdirde, kıbleyi bilen, güvenilir bir kimseye sormak, pusula ve benzeri âletler, kutup yıldızı, güneş, ay, eski olsun yeni olsun bir çok kimselerin yöneldiği mihraplar da, kıbleyi bilen güvenilir kimsenin hükmündedirler.
c) İctihad, Kıbleyi bilen bir kimse veya onun yerine geçen bir âlet bulunmazsa, kıbleyi bulmak için ictihad edilir. İctihad neticesinde bir yöne yüzünü çevirerek namaz kılar, bilahare yanlış olduğuna kanaat getirirse de kıldığı namazı iade etmesi gerekmez. Hatta namazın bir reatını kıldıktan sonra kanaatı değişirse ikinci rekatta kanaat getirdiği yöne yüzünü çevirecektir; Öyle ki dört rekatlı bir namazın her bir rekatını ayrı bir yöne kılarsa da namazı sahihtir. Ancak namaz kılmak için ictihad eder, bilahare namaz kıldığı yönün kıble yönü olmadığını kesin olarak anlarsa kıldığı namazı iaede etmesi gerekir.
d) Müctehidi taklit etmek. Yani kıbleyi bulmak mümkün olmaz ve ictihad ile bir şey elde edilemez ise kıbleyi bulmak için ictihadda bulunmuş olan kimse taklit edilecektir.
Kutup yıldızı, görünüşte sabit olup, güney istikametine baktığından, onunla kıbleyi bulmak mümkündür. El-Cezire, Bitlis, Muş, Siirt, Urfa, Diyarbakır, Mardin, El-Haeke ve Rakka gibi yerlerde bulunan bir kimse tam sırtını; Medine'i Münevvere, Kudüs, Gazze, Ba'lebek, Tarsus ve çevrelerinde bulunan bir kimse sol omuzunu; Tunus ve civarında olan kimse sol kulağını;
Maveraünnehirde olan kimse de sağ kulağını Kutup yıldızına doğru çevirirse kıbleye yönelmiş olur.
Otobüs, gemi, uçak ve tren gibi her hangi bir nakil vasıtasında bulunan bir kimse, farz olsun nafile olsun namaz kılmak isterse, gücü yettiği takdirde kıbleye yönelmesi gerekir. Başka bir yöne yönelse câiz değildir. Hatta bindiği vasıta dönerse onunla beraber dönmesi icab eder. Kıbleye yönelmek mümkün olmuyor ve "tekbiretü'l-ihram" için yönelmek mümkün ise onu yapmakla beraber, altı şartla başka istikamete yönelmek caizdir:
1- Yolculuğun mübah olması.
2- Yolculuk öyle bir yere olmalıdır ki şayet ezan okunsa sesin oraya yetişmemesi.
3- "Tekbiretül ihram" için Kıbleye yönelmek mümkün ise yönelmek.
4- Kılmasına başladığı namazın bitimine kadar seferin devam etmesi. Namaz esnasında bulunduğu yerde kalmak isterse kıbleye doğru namaz kılması gerekir.
5- Yürüyüşün devam etmesi. İstirahat etmek için bir yerde kalacak olursa kıbleye dönmesi lazımdır.
6- Zaruret olmazsa çok sayılacak hareketleri yapmamak.
Geminin kaptanı tek olup yardımcısı yoksa, geminin gittiği istikamete doğru namazını kılar. Çünkü kıbleye doğru namazını kılmakla mükellef kılınsa gemiyi yürütemez. Ama yolcular gemiyi sürmekle meşgul olmadıklarından kıbleye doğru namaz kılmak mümkün olduğu takdirde ona yönelmekle mükelleftirler. Ama tren, istasyonlarda durduğu gibi diğer kara yolu vasıtalarını da durdurmak mümkün olduğu için kıbleye doğru namaz kılmak gerekir.
Bütün bunlar vakit dar olup namazı tehir etmek mümkün olmazsa yapılır. Fakat vakit geniş olup, vakit dahilinde vasıta bir yere uğrayıp namaz vakti kadar kalacağını bilirse namazını tehir etmesi lâzımdır.
Şiddetli bir korku olursa kıbleye dönmek icab etmez. Nasıl mümkün ise öyle kılar. Bütün bu meselelerde rükû ve sücud
için işaret etmek kâfidir. Yalnız sücudun işareti için daha fazla eğilecektir.
Namazda olan bir kimse, başkası tarafından isteği dışında kıbleden çevrilirse, kısa bir zamanda eski vaziyetini alabildiği takdirde namazına bir halel gelmez. Yoksa namazı fesada gider.
Yolcu olan bir kimse, yolculuğu kısa da olsa, hem binerek, hem yürüyerek nafile namazını kılabilir. Yalnız yürüyerek namazını kılmak isterse, Tekbiretü'l-İhrâm'da, rükû ve secdede kıbleye dönmesi gerekir. Başkasında ise, kıbleye doğru değil, istikametine doğru yönelip onları eda eder. Aynı zamanda rükû ile sücudunu normal olarak ifa edecektir. At, katır ve benzeri bir bineğe binmiş ise, bütün namazında kıbleye dönmesi, rükû ile sücudunu normal olarak eda etmesi kolay ise, hem kıbleye dönmesi hem de rükû ve sücudunu tamamlaması gerekir. Kıbleye yöneliş mümkün olur, fakat rüku ile sücud kolay değilse, o zaman kıbleye döner; rükû ile sücudunu işaret ile eda eder. Kıbleye dönüş zor ise, sadece Tekbiretü'l-İhrâm alırken kıbleye döner, diğer işlerde ise kendi istikametine doğru namaz kılar. Haberi olmadan istikametini değiştiren bineği, şayet kıbleye dönerse bir beis yoktur. Yoksa fazla zaman geçmeden tekrar istikametine doğru dönerse yine namaza bir halel gelmez. Fazla zaman geçmişse, namaz fesada uğramış olur.
Kıbleyi bulmakiçin hiçbir belge olmazsa her hangi bir yöne dönüp namaz kılar, fakat bilahare iade eder. İctihad ile bir yöne doğru namaz kılan kimse bilahare yanlış olduğunu anlarsa iade etmesi gerekir.
C- Rengini göstermiyecek bir şeyle avretini örtmek. Örtünmek mümkün olduğu halde, avretini açık olarak namaz kılmak veya çok ince bir elbise ile namaz kılan kimsenin namazı sahih değildir. Binaenaleyh vücudun siyah ve beyazlığını gösteren ince naylon çorap veya böyle bir baş örtüsü ile namaz kılmak veya sokağa çıkmak câiz değildir. Bunun için çoğunlukla saç ile vücudun rengini gösteren bu günkü tülbend ile kadınların namaz kılmaları caiz değildir.
Bir kimsenin avret yerinden kıl kadar bir şey görülse namazı
sahih değildir. Bunun için zamanımızda dini bilgileri kıt sayılan kadın namaz kılarken saçını iyice örtmeli, ayağından hiçbir şey dışarı bırakmamalıdır. Yani çorap giymek suretiyle ayaklarını kapatmalıdır.
Namazda erkek ile cariyenin avreti diz ile göbek arasıdır. Göbek ile diz her ne kadar avret değillerse de, avreti tamamıyla örtmek için onların bir kısmını örtmek icab eder.
Hürre olan kadının avreti ise, el ile yüzü müstesna bütün vücududur. Hatta saçından veya vücudunun her hangi bir tarafından kıl kadar bir yer görünse namazı fasiddir.
Namaz haricinde cariye olsun, hürre olsun, kadının bütün vücudu, (el ve yüz dahil) avret sayılır. Ona bakmak haramdır. Bununla beraber yüzünü örtmeye mecbur olmadığı gibi muayene için doktora, gerektiği zaman ifadesini ve onu dinlemek için hakime, alış veriş yapmak için müşteriye veya satıcıya görünmekte de beis yoktur.
Avret yerini üstten örtmek lâzımdır. Fakat aşağıdan örtmek icab etmez. Bunun için avreti yakasından görünen musallinin namazı fasittir. Fakat alttan bakılıp avreti görünse de beis yoktur. Bir kimse avretini örtecek bir şey bulamazsa iade etmemek üzere namazını öylece kılacaktır.
Bir kimse, sadece ön veya arka tarafını örtecek kadar bir parça bez veya kumaş parçası bulursa, ön tarafını örtmesi daha uygun düşer. Bir erkek ile bir kadından sadece birisinin avretini örtecek kadar bir kumaş varsa, kadının avreti onunla örtülmelidir. Avretini örtecek bir şey bulamadığından çıplak olarak namazını iade etmeye mecburdur. Namaz esnasında elbise bulursa namazı fesada gider. Kadının namazda yüzünü örtmesi mekruhtur. Çünkü yüz, kadın için avret değildir. Bu hususta erkek gibidir. Bir erkek ipekli elbise ile veya ipekli seccade üzerinde namaz kılarsa günâhkar olur, fakat namazı sahihtir. (Muhezzeb, c.1, s.66)
D- Büyük ve küçük abdestten temiz olmak.
E- Vücud, elbise ve namaz yerinin necasetten temiz olmak. Vücudunda veya elbisesinde veya kaldırdığı veya yüklendiği bir şeyde veya namaz kıldığı yerde necaset bulunursa
namazı sahih değildir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Elbiseni temizle" (Müddessir suresi ayet: 4)
Resûlü Ekrem (S.A.V.) buyuruyor:
"Ay başı (adet) gelirse namazı bırak. Gidince kanı yıka ve namazı kıl."
Vûcut veya elbise veya namaz kılınan yerin bir kısmı müteneccis olur, fakat hangi taraf olduğu bilinmezse, hepsini yıkamak lâzımdır.
Namaz kılınan yerde kuş pisliği çok bulunur ve ondan sakınmak mümkün olmazsa ma'fü anhdır. Yeterki kasden orada namazıkılınmasın.
Bir kimsenin elbisesi affa tabi olmayan bir necaset ile müteneccis olur ve onu temizleyecek su bulunmaz ve avretini örtecek kadar temiz tarafı kalmışsa başka elbise olmadıktan sonra o elbisenin müteneccis tarafını kesip temiz kalan tarafla örtünüp namaz kılması gerekir. Temiz bir elbise ile müteneccis bir elbise birbirine karışsa, ictihad edilir. İctihad neticesinde tahir olduğuna kanaat edilen elbise giyilir, ve onunla namaz kılınır.
Bir kimsenin vücudunda necaset mevcut olup onu yıkayacak su bulamazsa namazını kılar, sonra iade eder. ama elbisesinde necaset bulunup başka elbisesi olmazsa çıplak olarak namazını kılar; iade etmeye mecbur değildir. Bir kimsenin iki elbisesi bulunur ve onlardan biri müteneccis olur ve hangisi olduğunu bilmezse onları yıkayacak su bulamadığı takdirde ictihad edip hangisinin temiz olduğuna kanaat getirirse onunla namaz kılar. İkinci namaz vakti gelince kanaat değişirse ikinci ictihad ile amel eder, kıblede olduğu gibi.
Bir kimse namaz kıldıktan sonra vücudunda veya elbisesinde veya namaz kıldığı yerde bir necaset görürse, namazdan sonra meydana geldiği ihtimali varsa, namazını iade etmeye mecbur değildir. Yoksa iade edecektir.
Bir müteneccisin önce yarısı sonra kalan kısmı yıkanır ve
kalan kısım ile beraber bitişiği de yıkanırsa, hepsi tahir olur. Aksi takdirde ortasını teşkil eden hat henüz müteneccis olup yıkanması gerekir.
Bir kimse namaz kılarken elbisesi necasete değse veya üzerinde necaset bulunan bir şeyi eline alsa namazı sahih değildir. Fakat rükûda veya secdede, göğsünün hizasında bir necaset bulunsa beis yoktur.
Bir ayakkabının altı müteneccis olursa onunla cenaze namazı kılamaz, yalnız üst tarafı temiz olursa üzerine basıp namaz kılarsa caizdir.
Müteneccis bir yerde hapsedilen kimse, tahir bir sergi bulamadığı takdirde yine namaz kılmakla mükelleftir. Fakat sücud için başını yere koymadan eğilmekle iktifa eder. Hanefi mezhebine göre böyle bir yerde namaz kılmak gerekmez. Bilahare namazı kaza eder.
Bir kimsenin elinin veya vücudunun her hangi bir tarafında bir kemik kırılır, kırılan yere tahir bir kemik bulunamayıp necis bir kemik eklenirse namaza halel gelmez. Ama temiz bir kemik bulunduğu halde necis bir kemik eklenirse, mutlaka bunu izâle etmek lâzımdır (kendisine zarar vermediği takdirde).
Taş ile istinca edilse, istinca yeri her ne kadar müteneccis ise de ma'fu anhdır.
Necaseti katî olarak bilinen sokak ve caddelerin çamurundan ictinab etmek mümkün olmadığından, af vardır. Yalnız zaman ve vücut itibariyle durum değişir. Kış ve bahar mevsimlerinde çamurdan af olduğu halde yazın yer kuru olduğu zamanlarda af yoktur. Yalnız kış ve baharda sadece insanın ayağına ve eteğine isabet eden çamurdan af vardır. Vücudun üst kısmına isabet eden çamurdan af yoktur.
Necaseti katî olmayıp, müteneccis olduğu zan olunan çamur (sokak çamurunda olduğu gibi) tahir sayılır.
Müteneccis olduğu sanılan oluk suyu da, necaset durumu kesin olarak bilinmediğinden tahir sayılır.
Pire, bit ve sinek gibi hayvanların kanları, az olsun çok olsun affa tabidir.
Haberi olmadan üzerinde necaset olduğu halde namaz kılan kimsenin namazı sahih değildir. Vakit çıkmamışsa iade etmesi, çıkmışsa kaza etmesi lâzım gelir.
Bir kimse, elbisesi müteneccis olan bir kimsenin yanında durup elbisesine değdiği halde namaz kılarsa namazı bâtıl olur. Yalnız onun tahir bir yerine değse beis yoktur.
Bir kimsenin vücuduna veya elbisesine yabancı bir kan değse az olduğu takdirde af vardır. Çok olursa af yoktur. Fakat kendi kanı olursa azı içinde af olduğu gibi, çıban ve yara gibi bir şeyden çıkarsa çoğundan da af vardır.
Necaseti kat'î olarak bilinmeyen duvar, sandalye ve benzeri gibi şeylerin üzerine yaş olan her hangi bir şey sermek câizdir.
Bir kimse, namaz kıldıktan sonra vücudunda veya elbisesinde bir necaset görürse ,şayet namazdan sonra isabet ettiğine ihtimal verirse namazını iade etmeye mecbur değildir, yoksa iade etmeye mecburdur.
Yer var iken kilise, havra ve benzeri İslâmi olmayan mabetlerde, çöplükte, hamamda, sel yatağında, mağsup tarlada ve oyun sahasında namaz kılmak mekruhtur. Fakat yağmur, soğuk gibi hallerde böyle bir yerde namaz kılmakta beis yoktur; hatta başka bir imkân olmazsa orada namazı kılmak vaciptir.
F- Namazın nasıl kılınacağını bilmek. Namazın nasıl kılınacağını bilmeyip farz ve sünnetleri birbirinden seçemeyen kimsenin namazı fasittir. Yalnız bir âmi, namazın içindekilerin hepsine farz olarak inanıyorsa veya birbirinden seçmeden, farzı nafile olarak kabul etmemek şartıyla yalnız bazılarının farz olduğuna itikad ederse namazına bir halel gelmez.
G- Konuşmayı, bilerek terk etmek. Bir mana ifade etsin etmesin, ağlamak ve inlemek gibi hallerde de olsa iki harf söylemek namazı ifsad eder. Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor ki:
"Şüphesiz bu namaz halkın sözüne uyğun gelmez." Yalnız namazda Kur'an-ı Kerim okumak, zikir yapmak, dua etmek zarar vermez.
Bir kimse namazda olduğunu unutur veya namaz esnasında konuşmanın haram olduğunu bilmez veya yeni müslüman olmuş ise altı kelime veya daha az konuşursa namazı bozulmaz. Tenahnuh, zaruret olmadan namazı bozar. Fakat okuyamayacak bir hale gelirse zarar vermez. Ardı ardınca üç adım atmak ve çok iş yapmak namazı ifsad eder.
H- Rükû ve sücud gibi fiilî bir rüknü bilerek fazla yapmamak. Fakat sehven fazla yaparsa namaz bozulmaz, sadece Secde-i sehv lâzım gelir. "Resûlüllah (S.A.V.) öğle mazını beş rek'at olarak sehven kıldı ve secde-i sehv'i yaptı, sonra onu iade etmedi." (Buhari-Müslim)
I- Az olsun çok olsun yemek yememek ve su içmemek.
Namaz kılan kimsenin duvar, direk ve ağaç gibi bir şeye doğru namaz kılması sünnettir. Kendisine doğru namaz kıldığı şey ile kendisi arasından geçmek câiz değildir. Geçeni itmekde sünnettir.
Namazda olan kimsenin, sağına soluna veya yukarıya bakması, ihtiyaç olmadan elini ağzının üzerine koyması mekrûhtur.
Namazın rükünleri on yedidir.
I- Niyet etmek. Niyetin manası, Allah'a yaklaşmak için ibadete başlarken, ibadet yapmaya azm etmektir. Niyetin mahalli kalbdir. Niyet de tekbir ve rükû bir rükün olduğundan namazın bir cüz'üdür. Tekbir ile beraber getirilir. Ayrıca tekbirden önce getirmekde sünnettir. Tekbirin baş harfi olan (hemze) harfinden, son harfi olan (ra) harfine kadar, niyetin devamının şart olduğunu "Nevevî" (R.A.) gibi zatlar şart koşmuşlar ise de, niyetin bu şekilde getirilmesi çok güç olduğundan, Gazali ve İbn El-Rıfat ve Nevevi de "Şerhül-Mühezzeb" ve "Şerhü'l Vasit" ta örfi mukarenet ile iktifa edilebileceği görüşünü savunmuşlardır. Yani namaza hazır olunacak kadar bir durumda olmayı kâfi görmüşlerdir. Bu görüşe göre niyet, rükün değil, şart olup namazın
dışındadır. Çünkü niyet namaz kılmak için bir azimdir. Buna göre niyet kolay olduğu gibi niyetten sonra ve tekbirden önce namaza münafi bir şey olursa beis yoktur.
Farz namazını kılmak isteyen kimsenin; hem namaz kılmaya azmetmesi, hem farz olduğunu söylemesi, hem hangi farzın olduğunu tayin etmesi icab eder.
"Maverdi" diyor ki: İbadet üç çeşittir:
1- Farz ve tayinden söz etmeden sadece kasta muhtaç olandır. Hac, umre ve abdest gibi. Meselâ abdest alındığı zaman, namaz için veya tavaf için veya Kur'an-ı Kerim'i ellemek için abdest alıyorum, şeklinde alınan abdesti tayin etmek icabetmez.
2- Tayin etmeden niyet getirirken kast ve farzı söylemeye muhtaç olan ibadettir. Zekat ve keffaret gibi ibadetlerdir.
3- Niyet getirirken tayin, kasd ve farz olduğu söylenmesi gerekli olan ibadetlerdir. Namaz ve oruç gibi.
İbadetten çıkma niyeti birkaç çeşittir:
1- Namazda çıkma niyeti veya tereddüt göstermek, namazın fesadına vesile olur. Ama vesveseden doğan tereddüdün hiçbir etkisi yoktur. Namazın fesadına sebebiyet vermez.
2- Hac ve umre'den çıkmak için azmetmek, onların fesadına vesile olmaz. Hatta cima, yanı cinsi ilişki gibi bir şeyle ifsad edilseler de onları tamamlamak ve kaza etmek icabeder.
3- Oruç ve itikaf. Mutemede göre bunlardan çıkmak için azmetmek onları bozmaz.
4- Abdest. Esahha göre abdest esnasında ondan çıkmaya niyet etmek, yıkanmış azaların abdestini bozmaz. Fakat yıkanmamış azalar için yeni bir niyet getirmek gerekir.
Bir kimse, namaz niyetinin akabinde içinde "inşallah" dese bakılır: Gayesi teberrük ise namaza bir halel gelmez. Yoksa getirilen niyet muteber değildir.
Öğle ile ikindi namazlarını kıldıktan sonra, kıldığı namazlardan birisinin niyetini getirmediğini hatırlarsa, her ikisini
iade etmeye mecburdur. Bir kimse namaz kılmayan kimseye "namaz kılarsan sana şu kadar para vereceğim" derse bunun üzerine o da namaz kılarsa namazı sahih olmakla beraber kendisine vadedilen paraya müstehak değildir.
Vakitli sünnet ile tahiyyetü'l-mescid veya abdest gibi bir sebebe istinad eden sünnetin, farz gibi kılınmasına azmetmek ve tayin etmek de lâzımdır. Vakit veya sebebe dayanmayan nafile namazı için, sadece kılmaya azmetmek kâfidir. Kazayı kılan da kaza olduğunu söylemek ve Allah'a izafe etmek, rek'atların sayılarını söylemek sünnettir.
Bir kimse niyetin tamamını getirip getirmediğine veya öğle niyetini mi, yoksa ikindi niyetini mi getirdim, diye şüphe ederse, şayet uzun bir zaman geçtikten veya kıraat gibi bir rüknü eda ettikten sonra hatırlarsa, namazı fesada gider.
Niyet ve kıraat gibi şeylerde vesvese hastalığına mübtela olan kimse için en güzel çare, kalben mütereddid olsa da gelen vesveseye kulak vermemektir. Tereddüdü terk ederse vesveseden kurtulur. Yoksa gittikçe vesvese kuvvet bulur. Onunla mübtela olan kimseyi delilik derecesine kadar götürebilir.
Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor:
"Vesveseye mübtela olan kimse Allah'a itikat etsin ve vesveseye son versin."
Namaz için getirilen niyetin şartı sekizdir:
1- Namaza niyet etmek,
2- Hangi namazın olduğunu belirtmek,
3- Namazın farziyetinden söz etmek,
4- Eda ile kazayı biri birinden ayırmak,
5- Namazın fiilini kasd etmek,
6- Niyeti kalb ile getirmek,
7- Niyet ile tekbiri beraber getirmek,
8- Niyetten sonra niyete ters düşen şeylerden kaçınmak.
II- Tekbiretü'l-İhram'ı almak. "El-Fıkıh Ale'l-Mezahibi'l-Erbaâ"
adlı kitabda kayd edildiğine göre Şafiî mezhebinde, "tekbiretül ihram"ın on beş şartı vardır. Onlardan biri olmazsa namaz münakid olmaz.
Şartları şunlardır:
1- Gücü yeterse arapça olması. Şayet arapça olarak getiremez ve öğrenemezse bildiği lisan ile getirebilir.
2- Ayağa kalkabilirse, farz namazında tekbiri ayakta alması. Nafile namazında tekbiri oturarak da almak câizdir.
3- Lafza'i Celâl "ALLAH" ve "EKBER" kelimelerini söylemek. Lafza'i Celâl yerine meselâ: "RAHMAN" ve "EKBER" yerine "AZAM" kelimelerini zikretmek câiz değildir.
4- Allah lâfzının baş harfi olan hemzeyi uzatmamak. Çünkü hemze uzatılırsa istifham manasını ifade eder.
5- "Ba" harfini uzatmamak. Çünkü (ba) harfi uzatılırsa, davul manasına gelen "Kebir"in cem'i olur.
6- "Ba" harfini şeddeli olarak okumamak.
7- Lafza'i Celal ile "ekber" kelimesi arasında vav harfini getirmemek,
8- "EKBER" kelimesinin başına "vav" harfini ilâve etmemek.
9- Lafza'i Celâl ile Ekber kelimesi arasında durmamak.
10- "Tekbiretül ihram"ı getirirken, kendi kendine duyuracak kadar sesini yükseltmek. Duymayacak kadar gizlice getirirse câiz değildir
11- Vakitli namaz için vaktin girmesi.
12- Yüz Kıbleye dönük iken tekbiri getirmek.
13- İmama uymuş olanın (me'mûn) tekbiri imamın tekbirinden sonra olmak.
14- Kıraatın sahih olduğu yerde tekbir alması.
15- Tekbirde bulunan harflerin hepsini eksiksiz getirmek.
Elin kaldırışıyla tekbire başlayışın ve elin indirilişiyle tekbirin
bitişinin birlikte olması sünnettir. Şayet tekbire başlamadan önce ellerini kaldırmış ise tekbirin bitimiyle beraber onları indirir.
"İftitah tekbiri" ne başladığında ellerin kaldırılıp, avuçların omuz hizasına kadar yükseltilmesi sünnettir. İmam olan kimse yüksek bir sesle tekbir almalıdır. Sesi kâfi gelmediği takdirde, cemaata duyurmak için mübelliğ de sesini yükseltir. Resûlüllah (S.A.V.) hasta halde cemaate namaz kıldırırken, sesi cemaata kâfi gelmediğinden Ebubekir (R.A.) cemaate duyurmak için yüksek sesle ikinci tekbir almıştır.
III- Kıyam. Yani ayakta durmak. Kıyamda bir şeye dayanarak ayakta durmak namaza zarar vermez. Ancak gerek yok iken onu yapmak doğru değildir, namazın adabına ters düşer. Farz namazı kılan kimsenin gücü yeterse ayakta durması farzdır. Ayakta durmaktan aciz ise yapabildiği keyfiyet üzere namazını kılar. Kayık, gemi ve otobüs gibi bir vasıtaya binen bir kimse, ayakta kıldığı takdirde boğulma tehlikesi olur veya kendini tutamaz veya başı dönerse, bilahare iade etmemek üzere oturarak namazını kılar. "Selisülbevl" (İdrarını tutamayan kimse) ayakta namazı kıldığı takdirde idrarının akacağını, otursa duracağını bilirse oturarak namaz kılar.
Gözünden ameliyat olmuş veya gözünde bir hastalık bulunan bir kimse tedavisi ancak sırt üstü yatmak suretiyle mümkün ise, ayakta namaz kılmayı terk eder.
Düşman gözetleyen veya muharib olan kimse ayakta namaz kıldığında düşman tarafından görülecek ve bundan zarar doğacaksa oturarak namaz kılar. Fakat "Muğnil Muhtaç"ın kaydettiğine göre bu halet çok nadir olduğundan namazı iade etmesi icap eder.
Hasta olan kimse münferiden kıldığından namazı uzatmayacağından, ayakta namazı eda edebileceğini, cemaat halinde kılarsa dayanamayıp bir kısmını oturarak kılmaya mecbur kalacağını bilirse, münferiden namaz kılması daha efdaldır.
Kıyamın şartı belini doğrultmaktır. Ayakta sayılmayacak şekilde öne veya arkaya doğru eksik durursa namazı sahih değildir. Yalnız başı eğmekte bir beis yoktur.
Şayet beli rüku'ya varmışçasına bükülmüş ise, olduğu gibi duracak, yalnız, gücü yeterse rükû için daha fazla eğilecektir.
Bir kimse ayakta durabilir, fakat rükû ve secde yapamazsa gücü yettiği kadar yapar. Şayet ayakta namaz kılamazsa oturarak namazını kılar. İftiraş, -yani namazda normal olarak oturuş keyfiyeti- bağdaş kurmaktan daha efdaldır. Oturarak namaz kılan kimse, rûkû için en az, alnı dizlerinin önü hizasına gelecek kadar eğilmesi gerekir. Fakat en faziletlisi secde yerinin hizasına gelecek kadar eğilmesidir. Şayet oturarak namaz kılamazsa yüzü ve vücudunun ön kısmının kıbleye doğru olması şartıyla sağ tarafına dayanarak namaz kılar. Öyle de namaz kılamazsa sırt üstü yatar ve namaz kılar. Bir kimse bir tek ayak üzerinde durup namaz kılarsa bu namaz sahihtir. Ancak mazeret olmadan böyle bir namaz kılmak mekruhtur. Namazda ciddi olmak gerekir, başı sağa veya sola eğmek ve bir ayağa dayanarak ayakta durmak mekruhtur. Kıyamda ayakları birbirine yapıştırmakda mekruhtur. İki ayak arasındaki mesafe dört parmak kadar olmalıdır.
IV- Fatiha-i Şerifeyi okumaktır. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor ki:
"Fatiha-i Şerifeyi okumayan kimsenin namazı yoktur." Başka bir hadiste buyuruyor:
"İçinde Fatiha-i Şerife okunmayan namaz yeterli değildir."
Fatihanın okunması herkes için farzdır. İster imam, ister mamum ister münferid olsun, Hanefi mezhebinde ise mamumun okuması caiz değildir.
Fatihadan sonra Zammı sure okumak sünnettir. Zammı sürenin tam bir sure olması birkaç ayetin olmasından daha efdaldır. Mamum -imama tabi olan kimse- yalnız sırri (gizli) namazlarda veya imamın sesini işitmediği cehri namazlarda Zammı sure okur.
Cehri namazlar: Sabah, cuma, akşam, yatsı namazı, her iki bayram, yağmur namazı ve ay tutulması namazıdır, diğer namazlar sırridir. Gündüz nafileleri sırridir, gece nafilesi ise sırri ile cehri namazlar arasındadır. Namazın dışında ve içinde
ayetini okuyan kimsenin; "Bela ve ene ala zalike mineşşahidine",
okuyan kimsenin: "Amentü billah"
okuyan kimsenin de: "Allahu rabbulalemin" demesi sünnettir.
"Muğnil Muhtaç"ta kaydedildiğine göre, Eş-Şeyh EbûZeyd, yirmi küsur sahabeden: Kıyamda, Fatiha'nın okunması gerektiğini naklediyor.
Mesbuk (Sonradan gelip zamanında imama yetişmeyen) müstesna namaza duran herkes, her rek'atta Fatiha-i Şerifeyi okumakla mükellefdir.
Fatiha'nın sahih olabilmesi için bazı şartlar vardır ki; şunlardır;
1- Namaz kılanın fatihayı kendi işiteceği kadar açıktan okuması.
2- Bütün harflerini okuması. Bir harfini veya Fatiha'nın on dört şeddelerinden birisini bırakırsa kıraatı fesade gider. Hatta Savi diyor ki: "İyyake" deki şeddeyi bilerek mânasını anladığı halde terkeden kimse kâfir olur. Çünkü şeddesiz olursa güneş ışığının ismidir. O zaman mânası şöyle olur. Yalnız senin güneş ışığına ibadet ederiz. Ama unutarak veya bilmeyerek okursa söylenmesi gereken ne ise onu söylemek lâzım olduğu gibi secde-i sehiv yapmak da lâzımdır.
3- Bir harfi başka bir harf ile değiştirmemesi. Meselâ bir kimse "dad" harfini "za" harfine çevirerek okursa kıraatı sahih değildir. Çünkü Kur'an-ı Kerim'in hem nazmını, hem manasını değiştirmiş olur; "dâllin" kelimesi, delâlete sapanlar mânasını ifade ediyorsa "zâllîn" kelimesi devam edenler mânasını ifade ediyor. Fakat "ka" ile "ke" arasında bir üslûp ile okursa (Arapların nutkettikleri gibi) Fatiha'ya halel vermez.
4- Mânayı değiştirecek bir hareke hatası yapmamak. Meselâ (En'amte) deki "ta" harfini zamme veya kesre ile bilerek okuyan kimse kâfir olur. Bilmeyerek veya unutarak okursa doğrusunu okuması gerektiği gibi, secde-i sehiv de yapılacaktır. Fakat mânasını değiştirmeyecek bir hareke hatâsını yaparsa meselâ "Na'budu" deki (Ba) harfini fetha veya kesre ile okursa, kıraat fesade gitmez. Fakat bu şekilde okumak haramdır.
5- Arapça olarak okumak.
6- Kıraatta tertibe riayet etmek. Yani Fatiha-i Şerife'yi malum olan nazm-ı celile riayet ederek okumak. Bir kimse Fatiha-i Şerife'nin yarısından başlar, sonuna kadar okur, sonra başa döner yarısına kadar okursa, kıraatı sahih değildir.
7- Muvalat etmek. Yani kelimeleri ardı ardınca okuyup aralarında teneffüs miktarından maada fasıla vermemek. Namaz ile ilgili olmayan zikir kelimeleri Fatiha'nın arasına girerse muvalatını kat' eder. Binaenaleyh, Fatiha-i Şerife'yi okumakta olan bir musallî aksırdığında "Elhamdülillah" dese veya müezzin'e icabet etse Fatiha-i Şerife'yi yeniden okuması gerekir. Fakat namaz ile ilgili bir zikir olursa, meselâ imamın kıraatı için, "âmin" dese zarar vermez. Fatiha-i Şerife'yi okurken uzun fasıla verir veya kıraatı bırakmak gayesiyle kısa fasıla yaparsa yeniden Fatiha-i Şerife'yi okuması gerekir.
8- Her rek'atta besmele ile birlikte Fatiha'yı şerife okumak.
9- Ayakta okumak. Hasta olmayan kimse Fatihanın tümünü veya bir kısmını ayakta değil, rükuda veya rükua varırken okursa namaz batıldır.
Fatihadan sonra ve Zammı sureden önce imamın şu duayı okuması sünnettir:
Evet; her rek'atta herkesin Fatiha'i Şerife'yi okuması lâzımdır. Ancak imama yetişmeyen mesbuk denilen kimse, yetişmediği
rek'atın fatihasından muaf tutulduğu gibi, hızlı okuyan imama uyan orta okuyuşlu bir kimsenin tamamlayamadığı Fatiha'nın kalanından da muaf tutulur.
Musalli Fatiha-i Şerife'yi bilmezse, yerine Kur'an-ı Kerim'in her hangi bir yerinden yedi ayet okur. Onu da bilmezse yerine Allah'ı zikir eder. Ebu Davud rivayet etmiş ki: Birisi gelip ey Allah'ın Resûlü: Kur'andan bir şey öğrenemedim. Bana kâfi gelecek bir şey öğret, dedi. Allah'ın Resûlü buyurdu ki:
de.
Yalnız Fatiha'nın yerine okunacak şey. Fatiha'dan eksik olmamalıdır. Zikir de bilmezse Fatihayı Şerife okunacak kadar durmalıdır.
Fatiha-i Şerife'nin meâlını (meselâ Türkçe) okumak caiz değildir.
Fatiha-i Şerife'nin yarısını okuduktan sonra, besmeleyi getirip getirmediğine şüphe ederse tekrar baştan alması gerekir. Şayet şüphe devam ettiği halde fatihayı tamamlar, ondan sonra besmeleyi getirdiğini hatırlarsa, şüpheye düştükten sonra okuduğu ayetleri iade etmesi lâzımdır.
Kıyamda iftitah tekbirini aldıktan sonra, gizlice iftitah duasını okumak, sonra eûzu çekmek sünnettir. İftitâh duası şudur:
Fatiha'dan sonra "âmin" demek de sünnettir. Sabah namazının her iki rek'atında, diğer namazların ilk iki rek'atında
Fatiha'ı Şerife'den sonra zamm-ı sûre okumak da sünnettir. Şayet zammı sûre fatihadan evvel okunursa fatiha sayılmakla beraber zammı sûre muteber değildir, tekrar okunması gerekir. Sabah namazının ve akşam ile yatsı namazlarının ilk iki rek'atında kıraatı cehren okumak sünnettir. Yalnız imama tabi olan kimse (memûm), imamın sesini işitirse zammı sûre okunmamalıdır.
V- Rükû'a varmak. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
Bakara 43
"Rükû'a varanlarla beraber rükû'a varınız."
Sabah, akşam ve yatsı gibi, seslice okunması sünnet olan namazlarda kıraatın sessizce veya öğle ile ikindi gibi sessizce okunması sünnet olan namazlarda kıraatın seslice okunması, namaza bir halel vermez. Ancak bu şekilde davranmak tenzihen mekruhtur.
Rükû'un asgarisi, ellerin içleri dizlere varacak kadar eğilmekdir. Rükû için ondan başka bir şeyi kast etmemek lâzımdır. Meselâ, bir kimse, kıyamda iken her hangi bir şeyin kendisine değmemesi için eğilir, sonra onu rükû olarak kabul ederse câiz değildir.
Rükû'un en güzel ve sünnete uygun şekli, sırt ile boynu bir tek parça gibi bir hizaya getirip ayaklarını dikmek, el parmaklarını kıbleye doğru tutmak ve dizlerini avuçları içine almaktır. Eğilmeye başladığında, ellerini omuzlarının hizasına kadar kaldırır ve tekbir alır.
Rükû haddine vardıktan sonra üç sefer
der. Şayet cemaatın rızası varsa onbir kereye kadar söyleyebilir. Münferiden namaz kılarsa şunu da ilâve etmesi sünnettir:
Ayakta namaz kılamayan kimse, oturarak alnı secde yerinin hizasına gelecek şekilde belini bükerek rükû'a varmalıdır. Erkek olan kimsenin dirseklerini yanlarından uzak tutması sünnettir.
VI- Tuma'nînettir. Yani eğilmesini kalkmasından ayıran azaların hareketsizliğidir. Bazı ulema tuma'nîneti, (iki hareket arasındaki sükûndur) diye târif etmişlerdir.
VII- İtidaldır. Yani rükûdan kalkıp rükûa varmadan evvelki hale gelmektir. İtidalın muteber olabilmesi için sadece onu kast etmek gerekir. Bir kimse her hangi bir şeyden ürküp, rükûdan kalkar ve itidal niyetini getirirse kâfi gelmez.
İtidale kalkarken her iki elini omuzlarının hizasına kadar kaldırır ve "
" der ellerini omuzunun hizasına kaldırması vacip değil, sünnettir. Şayet yapılmazsa namaza halel gelmez ve beli doğrulduktan sonra da;
demelidir. "Semiallahu Limen hamide" cümlesini seslice, sonrasını da gizlice söylemek sünnettir. Münferid olursa şunu da ilâve etmek sünnettir.
Sabah namazının ikinci rek'atının itidalinde kunut duâsını okumak sünnet-i müekkededir. Kunut duası şudur:
Kunut ve tesbih namazı hariç itidalın uzatılmaması gerekir.
Kunut duasını okurken elleri yukarı doğru kaldırıp açmak da sünnettir. İmam, kunut okurken me'müm (imama uyan kişi) dua için âmin der, fakat imam, medh ve senayi okuduğu zaman me'mum da okur. Medh ve senâ "feinneke takdî" den başlar sonuna kadar devam eder. Me'müm imamın sesini duymazsa, dua da dahil olmak üzere kunutun tamamını okur. Memleket musibetlere maruz kalırsa her farzda kunutu okumak sünnettir.
Kunutu okumayan Hanefiyyülmezheb bir imama uyan kimsenin, İmam selam verdikten sonra secde-i sehiv yapması sünnettir. Hatta bir kimse, kunut okumayan bir imama iktida edip kunut okursa da imam okumadığından yine secde-i sehve gider. Kunut duasında el kaldırmak sünnettir. İmam, kunutu okurken cemaat namına dua ettiğinden mütekellim vahdehü değil, mütekellim maalğayr olarak telaffuz edecektir. Mesela, "ehdini', âfini ve tevellenî" değil, "ehdinâ, âfina ve tevellena" şeklinde okuyacaktır. Kunutta olduğu gibi her duada Allah'tan her şey istenildiği zaman ellerin içi göğe doğru açılır, bir şeyin şerrinden Allah'a sığınıldığı zaman ellerin sırtı göğe doğru döndürülür. Bunun için
dediği zamanda ellerinin sırtını yukarıya doğru kaldırmak, kunut duasını bilmeyen kimse dua veya medhu sena içeren bir ayet okursa kafidir. Hatta kunutu bildiği halde böyle bir şey okursa yeterli olur. Meselâ İhlâs suresi gibi.
VIII- İtidalda tuma'nînet yapmaktır.
IX- Her rek'atta iki kere secde etmek. Secde için, eller kaldırılmaz. Secdede üç sefer
denir.
Münferid olursa: Yani tek olarak namaz kılarsa şunu da ilave eder:
ve ellerini omuzlarının karşısına koyup parmaklarını kıbleye doğru açar. Dizlerini birbirinden ayırır.
Secdenin asgarisi namaz kılan kimsenin alnını yere koymasıdır. Secdenin sünnete uygun şekli ve alâsı da secdeye kapanması için ellerini kaldırmadan önce dizlerini, sonra ellerini, sonra alın ve burnunu yere koyması ve ellerini omuzlarının hizasına getirip parmaklarını kıbleye doğru açması, dizlerini birbirinden ayırması, karnını oyluklarından, dirseklerini de yanlarından uzak tutmasıdır.
Secdenin sahih olabilmesi için birkaç şartı vardır:
a- Onunla, başka bir şeyi kasdetmemesidir. Şayet itidalden yüz üstü düşerse tekrar itidal'e avdet edip, yeniden secdeye varması lâzımdır.
b- Yedi âza üzerine secde etmesi. Yedi âza şunlardır: Alın, iki diz, iki avuç ve iki ayak parmaklarıdır. Resûlüllah (S.A.V.) şöyle buyuruyor:
"Yedi kemik üzerine secde yapmakla emr olundum. Alın, iki el, iki diz ve iki ayak uçları."
c- Alnın açık olması. Alnı üzerinde bulunan sarık veya tülbent gibi bir şey üzerine veya oturup kalkarken hareket etmesiyle hareket eden bir şey üstüne secde ederse veya birinci secde getirirken alnına yaprak gibi bir şey yapışırsa, bunu izale etmeden ikinci secdeyi yaparsa caiz değildir. Fakat oturup kalktığında oturup kalkışıyla kımıldamayan uzun bir elbisenin bir tarafı üzerine secde ederse câizdir.
Alnındaki yarayı bağlayıp izalesinden korkarsa üzerine secde eder, sonra iade de etmez. Alnı üzerinde kıl biterse bu ten hükmünde olduğundan üzerinde secde yapmakta beis yoktur.
Fakat baş hududunda biten saç uzanır, alnı kaplar ve üzerine secde yapılırsa câiz değildir.
Yukarıda beyan edildiği gibi secdede alnın açık olması gerekir. Külah veya sarık, alın üzerine indiği halde bilerek secde edilirse namaz fesada gider. Fakat bilmiyerek külah veya sarığın üzerinde secde edilirse namaz fesada gitmez, fakat secde muteber olmadığından iadesi gerekir.
Bir kimse, hastalanır ve secde için başını yere koyamazsa, İmam-ı Harameyn ve Gazzali'ye göre yastık ve masa gibi yüksekçe bir şeyin üzerinde secde yapar. İmam-ı Râfii ve başka ulemaya göre ise, imkânı nisbetinde başını eğerek secdesini eda eder. Otobüs gibi vasıtalarda namaz kılma mecburiyeti hasıl olduğunda aynı ihtilaf caridir.
d- Arka tarafı ön tarafından yüksek olması. Binaenaleyh bir gemide veya bir otobüsde namaz kılmak icab eder, ancak arka tarafı ön taraftan yüksek tutmak mümkün olmazsa, imkana göre namaz kılınır. Muğnil-Muhtaca göre bu durum nadir olduğundan sonradan iade edilir. Fakat zamanımızda bu olay çok vaki olduğundan, gemi ve otobüsle çok yolculuk olduğu ve sıkıntı çekildiğinden iade edilmemesi icab eder. Hasta olan kimsenin yüksek bir yere secde etmesi gerekiyorsa iade etmeden namaz kılar.
e- Başının ağırlığı secde yerine varması. Öyle ki, alnı altında pamuk veya ot gibi yumuşak bir şey bulunur ve altında bir el olursa ağırlığı hissedecek tarzda ağırlığını koyacaktır. Secdenin en uygun şekli elleri kaldırmadan tekbir almak sonra da önce dizlerini sonra avuçlarını açarak yere koymak, sonra alnını ve burnunu koyup yukarda dediğimiz gibi Subhane rabbiyelazim demektir, bunu yapmakla beraber dizlerini biribirinden uzak tutacağı gibi dirsekler yanlardan ve karın oyluklardan da uzak tutulacaktır. Ellerde açık olarak omuzların hizasında yere konulacak ve ayaklarda biribirinden uzak olacaklardır.
X- Secdede tuma'nînet yapmak.
XI- İki secde arasında oturmak. Bu oturuşun muteber olabilmesi için onunla başka bir şey kasd etmemek lâzımdır. Bir şeyden ürkerek başını secdeden kaldırır ve bunu iki secde
arasındaki oturuş kabul ederse kâfi gelmez. Tekrar secdeye dönüp sonra oturması gerekir. İki secde arasındaki oturuş ile itidal, kısa rükünler oldukları ve maksud olmayıp fasıla olmak için teşrî edildiklerinden uzatılmaması lâzımdır. İtidalı Kasden; Fatiha miktarı ve iki secde arasındaki oturuşda teşehhüd miktarı uzatan kimsenin namazı fesada girer.
Oturuşun en uygun şekli, tekbir alarak başını kaldırmak ve müfterişen oturup ellerini açık olarak oyluklar üzerine dizlere yakın bir yere koyup şöyle demektir:
XII- İki secde arasındaki oturuşda tuma'nînet yapmak.
İkinci secdesini getirdikten sonra ikinci veya dördüncü rek'at getirmek üzere kalkacaksa ikinci secdeden kalktığında önce hafif bir oturuşta bulunur, sonra aciz olan kimse gibi ellerine dayanarak kalkar.
XIII- Selâmdan önceki oturuş. Oturuş nasıl olursa olsun câizdir. Ancak birinci oturuşta iftiraş etmek yani sol ayağı üzerine oturmak ve sağ ayağını dikmek, son oturuşta da teverrük etmek, (yani, sol ayağı sağ ayağın altından çıkarmak ve sağ ayağını dikmek) sünnettir.
Bir kimse dört rek'atlı bir namazda oturup hangi kadede olduğunu bilmeden teşehhüdünü okur, ayağa kalktıktan sonra hangisinin olduğunu hatırlarsa gereğini yapmakla beraber secde-i sehiv'e gitmesi icabeder. Yani birinci kadede olduğu takdirde kalan iki rek'atını da normal olarak kılıp sonunda secde-i sehiv yapar. Yoksa son kade ise hemen oturup şüphe ile okuduğu teşehhüdü iaede ederek secde-i sehiv yapar ve selamını verir.
XIV- Son teşehhüdü okumak. İbn-i Mes'ud (R.A.) diyor ki: "Teşehhüd bize farz olmazdan önce şöyle diyorduk; Kullardan önce Allah'a selâm, Cebraile, Mikaile selâm olsun. Falana selâm olsun. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) Allah'a selâm olsun demeyiniz, çünkü Allah Selâmdır. Şöyle deyiniz:
Teşehhüdün azı
Sabah namazı hariç, bütün farz namazların ilk iki rekatından sonra teşehhüd okumak sünnettir. Bilerek veya sehven terkedilirse namaza bir halel gelmez. Selam vermeden önce secde-i sehiv getirmek sünnettir.
Teşehhüdün Şartları:
1- Teşehhüdün ekallında yani azında bulunan kelime, harf, şedde, ve harekelere riayet etmek.
2- Arapça olarak okunması öğrenilmesi mümkün olduğu halde onu başka bir lisan ile tercümesini okumak caiz değildir.
3- Normal olarak fasılasız okumak.
4- Kendi işiteceği kadar açıktan okumak.
5- Oturarak okumak.
XV- Son teşehhüdün sonunda Peygamber (S.A.V.)'e salavat getirmek. Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de Peygamber (S.A.V.)'e salavatın getirilmesini emr edip buyuruyor:
Ahzâb 56
"Ey mü'minler ona (Peygambere) salavat getiriniz."
Ülema namazdan maada hiçbir yerde salavat getirmek vâcib değildir, diye icmâ etmişlerdir. Öyle ise vücub için olan, Âyetteki salavat ile emrin, namazda olması daha uygundur. Bunun için, en münasib yer teşehhüd'ün sonudur. Salavat'ın azı şudur:
En ekmeli şudur:
Salavatta Salat kelimesiyle Peygamberin ismini veya sıfatını zikr etmek şarttır. Salat yerine selam denilse caiz değildir.
Birinci teşehhüdte Peygamber (S.A.V.)'in adını söylemek sünnettir.
Teşehhüd ve salavatın akabinde dua etmek sünnettir. Resûlüllah'ın okuduğunu okumak daha efdaldır. Resûlüllah'ın Salavattan sonra okuduğu dualardan bazıları şunlardır:
Birinci teşehhüdte şu veya benzeri duayı okumak mekruhtur, bununla beraber okunsa namaz fesade gitmez.
XVI- Birinci selâmı vermek. En azı
en ekmeli:
dür.
Önce sağa sonra da sola selam vermek sünnettir.
Tenvin ile selam verip, "Selamün aleyküm" demek kâfi gelmez. Selam veren kimse sağ ve solundaki melek ve mü'min olan ins ve cinsleri niyet eder. Ayrıca imam ise kendisine uyanları da niyet eder. Me'müm ise, imamın selamını almaya da niyet eder.
Sağ tarafa selâm verirken sağ yanağı, sol tarafa selam verirken de sol yanağı arkadan görünecek kadar başını döndürecektir.
XVII- Rükünlerin tertibine riayet etmek. Yani yukarda sayılan rükünleri sıra ile yapmak.
Bir kimse bilerek tertibi terk ederse, meselâ fiili bir rükün olan rükû'a varmadan önce secdeye giderse veya kıraattan önce rükû'a varırsa namazı fesada gider. Ama selâmdan başka, teşehhüd gibi kavlî bir rüknü (secde gibi) fiili bir rükünden evvel, veyahut salavat gibi kavlî bir rüknü, teşehhüd gibi kavlî bir rükünden önce getirirse, namazı fesade gitmez. Fakat önceden yaptığı şeyi de sayılmaz.
Bir kimse sehven tertibi terk ederse, meselâ, rükûdan evvel secde getirir, sonraki rükûa varmadan evvel hatırlarsa, hemen ara vermeden terk ettiği rükûu getirir ve sonunda getirdiği şeyleri de iade eder. Şayet rükûa vardıktan sonra onu hatırlarsa o, onun yerine geçer ve düzene uymayan işler nazari itibare alınmaz. Şayet selamden sonra terk ettiği şeyi hatırlarsa fazla zaman geçirmemiş ise selam vermemiş gibi eksikleri tamamlayacak. Ama fazla zaman geçmiş sayılıyor ise yeniden namazını iade edecektir. Rükûda olan kimse, Fatiha-i Şerife'yi okuyup okumadığını hatırlamazsa, zaman geçirmeden kalkar, fatihasını okur. Hatırlayabilmek için durup düşünürse, namazı fesade girer. Fakat kıyamda olan kimse, Fatiha-i Şerife'yi okuyup okumadığını hatırlamak için düşünürse, namaza halel gelmez.
Uzun fasıla geçmeden bir rüknü terkettiğini hatırlarsa, selâm vermemiş gibi terk ettiği şeyi yapar ve mabadini iade eder. Fakat uzun fasıla geçmiş ise, namazını iade etmesi lâzımdır.
Namazda iken her hangi bir rüknü tamamlayıp tamamlamadığında şüphe ederse, onu ve mabadini yapar. Fakat selamdan sonra böyle bir şüphesi olursa, zarar vermez.
Namazın sonunda son rek'attan bir secde terk ettiğini hatırlarsa, onu yerine getirir ve teşehhüdü iade eder. Fakat son rek'attan değil, ondan önceki rek'attan bir secde terk ettiğini hatırlarsa, veyahut bir secde terk ettiğini hatırlar, fakat hangi rek'attan olduğunu bilemezse bir rek'at daha kılmak lazım gelir. Beş vakit namazdan biri terkedilip hangisinin olduğu bilinmezse bir günlük namazın kaza edilmesi gerekir.
İkinci rek'atın kıyamında iken bir secde terk ettiğini hatırlarsa bakılır; secdeden sonra oturmuş ise, oturmadan hemen secdeye gider. Aksi taktirde önce oturur, sonra secdeye gider.
İmam-ı Nevevi'nin, Mecmu' adlı kitabında kaydettiğine göre, bir namazın selamını verip o namazı ifsad edecek bir şey yapmadan ikinci bir namaza hemen başlar, sonra birinci namazın bir secdesini terkettiğini hatırlarsa, ikinci namaz mün'akid sayılmaz. Çünkü ikinci namaz için niyet getirdiğinde henüz ilk namazdan çıkmamıştı. Fazla zaman geçmediği takdirde oturup eksik kalan secdesini de getirdikten sonra tahiyyatı yeniden okur ve secde-i sehiv'e müteakiben selamını verir.
Namazın sünnetleri iki çeşittir:
I- Sünnet-i Ba'ziyye (Namazın cüz'ü gibi sayılan sünnetler). Bu çeşit sünnet, bilerek veya bilmiyerek terkedilirse secde-i sehiv ile telafi edilir. Râfiî ve Nevevî'nin dediklerine göre bu sünnetler altıdır:
1- Kunut,
2- Kunut için ayakta durmak,
3- Üç ve dört rekatlı namazların ilk iki rekatından sonra teşehhüd okumak,
4- Teşehhüd için oturmak,
5- Teşehhüdten sonra Peygamber'e salavat getirmek,
6- Son teşehhüdten sonra Peygamber'in âline de salavât getirmektir.
II- Secde-i sehiv ile telafi edilemeyen ve birinci çeşit sünnetten ehemmiyeti bir derece aşağı olan ve "hey'et" denilen sünnetlerdir. Bunlar çoktur. Bunların bir kısmını aşağıya alıyoruz:
1- Tekbiretü'l-İhrâm alırken, rükua giderken, rükudan ve ilk teşehhüdten kalkarken elleri açık olarak ve baş parmağı kulak yumuşağının hizasına gelecek şekilde kaldırmak.
2- İftitah duasını okumak.
3- Her rekatta Euzü çekmek.
4- İftitah, euzü ve besmele arasında "sübhanellah" diyecek kadar durmak.
5- Fatihadan sonra "âmin" demek.
6- İmamın cehri namazlarda fatihayı müteakib "âmin" dedikten sonra fatiha okunacak kadar ara vermesi.
7- İmam ile me'mumun "âmin" demeleri ve aynı anda birlikte söylemeleri.
8- Cehri namazlarda İmam fatihayı okurken me'mumun sükut etmesi ve kıraatı dinlemesi.
9- Fatihadan sonra zammı sure okumak. Ancak me'mumun cehri namazlarda fatiha okuduktan sonra zammi sure okumayıp sükut etmesi ve imamı dinlemesi sünnettir.
10- Akşam, yatsı, sabah, cuma ve bayram namazlarında imamın veya münferiden namazını kılan kimsenin fatiha ile zammi sureyi cehren okuması.
11- Birinci rekatın zammi suresinin ikinci rekatın zammi suresinden uzun olması.
12- Bir fiilden başka bir fiile intikal ederken tekbir getirmek. Yalnız rükudan kalkarken "Semiallahü limen hamidehü" sonra da; "Rabbena lekel hamd" demek sünnettir.
13- Birinci ile üçüncü rekatlarda ikinci secdeden sonra biraz oturmak, sonra kalkmak. Buna "celsetü'l-İstiraha (İstirahat Oturuşu)" denir.
14- Rükuda üç defa "Sübhâne Rabbiye'l-Azîm" demek.
15- Secdelerde "Sübhâne Rabbiye'l-A'lâ" demek.
16- Rükûda ellerini diz üzerine koymak ve parmaklarını kıbleye doğru açmak; bel ile boynunu düz bir hale getirmek.
17- Secdelerde iki dizin arasını bir karış kadar açık bırakmak.
18- Secdeden önce dizlerini, sonra ellerini, sonra alnını ve sonra da burnunu yere koymak.
19- Secdede erkeğin dirseklerini yanlarından uzak tutması, kadının da tersine dirseklerini yanlarına yapıştırması.
20- Akabinde selam olmayan her oturuşta iftiraş etmek. Yani sol ayağı yere yatırıp üstüne oturmak ve sağ ayağı parmakları üzerinde dik tutmak.
21- Akabinde selam bulunan oturuşta ise, teverrük etmek. Yani sol ayağı sağ ayağın altından çıkarmak ve yanını yere dayayıp sağ ayağını parmakları üzerine dikmektir.
22- Teşehhüdte elleri dizlerin ucuna yakın koymak ve şehâdet parmağı hariç sağ elin parmaklarını bükmek; "illallah" denildiği zaman şehâdet parmağını kaldırmak ve selama kadar böyle bırakmak ve sol elin parmaklarını açık tutmak.
23- Teşehhüdten sonra daha önce zikr ettiğimiz mezkûr duayı okumak.
24- Namazda bulunan kimsenin, Allah (C.C.)'ın huzurunda olduğundan O'nun azâmetini hatırlayıp dünyevi ve lüzumsuz şeylerle kalbini meşgul etmemesi; fikrini toplayabilmek için sağ ve sola bakmaktan kendini menetmesi ve namazın en şerefli cüz'ü olan secde yerine bakması. Yalnız Mescidü'l-Haram'da namaz kılan kimsenin Ka'beye, cenaze namazında cenazeye ve teşehhüdte şehadet parmağını kaldırdığında şehadet parmağına bakması sünnettir.
25- Huşû ile namaz kılmak. Namazda olan kimse, Hâkimlerin Hâkimi huzurunda olduğunu ve O'nunla münâcât halinde bulunduğunu; namazının kendisinden kabul edilmeyebileceğini düşünmeli ve sakınmalıdır. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Şüphe yok ki namazlarında huşu eden mü'minler felah bulmuşlardır." (Müminûn: 1 - 2)
Müminûn: 1 - 2
26- Okuduğu Fatiha, tahiyyat ve ezkârın manasını düşünmek. Rahmet Âyetini okuduğu zaman, rahmet istemek, azab ayetini okuduğu zaman Allah'a sığınmak ve tesbih ayetini tilâvet ettiği zaman da tesbih etmek
dediği zaman
Demek
dediğinde de
demektir.
27- Sevinç ve içtenlikle namaza başlamak. Cenab-ı Hak, istemiyerek namaz kılanları zemmederek:
"Namaza kalkmak istedikleri zaman tenbel olarak namaza kalkarlar" (Nisa: 142) buyuruyor.
28- Dünyadan ve dünyevi işlerden alâkayı kesmek.
29- Sücutta dua etmek. Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor:
"Sücuda gelince onda duayı çoğaltınız. Sücut içinde yapılan dua sizin için kabule şayandır."
30- Sûcud ve oturuştan kalkmak istediği zaman, ellerini dayanarak kalkmak.
31- Namazın sonunda, malum olan zikir ve duaları yapmak. Sevban'dan rivayet edilmiştir ki:
"Her vakit namazın akabinde Âyetü'l-Kürsi okuyan kimsenin, Cennet'e girmesi için hiçbir engel yoktur. Ancak ölüm vardır."
Peygamber (S.A.V.) buyuruyor:
"Her namazın akabinde otuz üç sefer
otuz üç sefer
otuz üç sefer
deyip
demek suretiyle yüzü tamamlayan kimsenin günahları deniz köpüğü kadar olsa da af olunacaktır."
Ondan sonra dua edilecektir. Allah'ın Resûlüne;
"Hangi dua kabul'e daha şayandır?" diye sorulduğunda, buyurdu ki: "Gece yarısında ve farz namazların akabinde yapılan duadır."
Selamdan sonra imamın kıble tarafından yüz çevirip dönmesi sünnettir. Burada ister cephesini, ister sağını, isterse solunu cemaata versin. Bu hususta muhayyerdir. Yalnız İmam-ı Bağevî, imamın sağ tarafını cemaata çevirmesi daha efdaldir, diyor.
32- Nafile namazını kılmak için farz namazının yerini değiştirmek. Nafile namazını evinde kılması daha faziletlidir.
Şafii ulemasının birçoğu, farz namazlardan sonra olan sünnetlerin evde kılınması daha efdaldır, diyorlar. Çünkü hadis-i şeriften de anlaşıldığı gibi içinde namaz kılınmayan bir ev, kabir mesabesindedir.
Öğle ile ikindiden önce ve öğleden sonraki sünnetleri dörder rek'at olarak kılmak isteyen kimse, iki rek'atte bir selam verebildiği gibi dört rek'atte bir selam verebilir. Fakat iki rek'atte bir selam vermek daha efdaldir.
33- Camide, erkeklerin safları arkasında kadınlar varsa, onların camiden çıkışlarını beklemek.
34- Hangi tarafda işi varsa, camiden çıkarken o tarafa doğru, işi yoksa sağ tarafına doğru gitmek.
35- Namaz kılmak isteyen kimsenin bir duvara veya bir direğe doğru namaz kılması veya bir namazlık sermesi veya önünden bir çizgi çekmesi sünnettir. Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor:
"Sizden biriniz namaz kılmak isterse, önünde bir şey bıraksın, bulamazsa bir değnek diksin, onu da bulumazsa bir çizgi çeksin, artık önünden bir şey geçerse kendisine zarar vermez."
Aksi taktirde namaz kılanın önünden geçmek haramdır. Geçeni men' etmek sünnettir.
Parmak mafsalları ile ve tesbih ile Allah'ı zikr edip miktarını tesbit etmek sünnettir. İbni Ömer (R.A.)'den rivayet edilmiş, demiş ki: Peygamberin (S.A.V.) parmak mafsallarıyla tesbih yaptığını gördüm. Bazı Sahabelerin çakıl taşları, hurma çekirdekleri ve düğümlü ipliklerle zikir yaptıkları sabit olmuştur. Deylemi de şu hadisi rivayet etmiştir: "Tesbih en iyi bir hatırlatıcıdır."
Zikir ve duaları gizli olarak yapmak sünnettir. Ancak yüksek sesle okumakta fayda mulahaza edilirse aksini yapmak daha iyidir. Mesela namaz akabinde yapılan zikir ve duaları cemaatın bir kısmı bilmezse, öğreninceye kadar mübelliğ yüksek sesle okur. Herkes öğrendikten sonra tekrar sesi yükseltmeden kendi kendine yapar.
Sarık, aslında mübah olan şeylerden sayılır. Herkes onu sarmak ve sarmamak hususunda serbettir. Zira İslâm dini, girdiği ülkelere, ahalisine sarık sarma emrini vermemiştir. Yeterki, küfre şiar olarak kabul edilen serpuş başa konulmasın (papazlara has olan serpuş gibi). Ancak namazda sarık bağlamak sünnettir. Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor:
"Sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan namazdan yetmiş defa daha hayırlıdır." Bu itibarla namazda onu ihmal etmek hiçbir müslümana yakışmayan bir harekettir. Sarığın kaç metre olması icab edeceği hakkında bir şey sabit olmamıştır. Örfe bağlıdır. Külâh sarığın yerini tutmaz. (Fetava El-Kübra C.1, Sh. 169)
Bazı ulemaya göre külâh ve takke sarığın yerini tutar.
Bir kimse meselâ sabah namazını kılmak isterse, daha önce açıkladığımız gibi farz ve sünnetlerine uygun bir tarzda abdest alır, sonra iki rek'at abdest namazının sünnetini kılar. Sonra ezan okur ve iki rek'at sabah namazının sünnetini edâ eder. Sonra kamet getirir. Ve: "Allâhümme rabbe hâzihi'd-da'vetit-tamme ves salâtil kâime âti muhammeden el vesîlete vel fadîle veb'ashu makâmen mahmûden ellezi ve'adtehu." duasını okur. Bilahare yüzünü tam kıbleye dönüdürür. "Allah rızası için sabah namazının farzını kılmaya niyet ettim." şeklinde niyet getirip "Allahu Ekber" diyerek ellerini omuzlarının hizasına kadar kaldırır ve tekbirin bitmesiyle beraber ellerini göbeğin üstüne indirerek sağ eliyle sol elinin bileğini tutar. Ve iftitâh duâsını okur. Yâni:
Veccehtü vechiye lillezi fatara's-semâvâti ve'l-erde hanîfen müslimen vemâ ene mine'l-müşrikin. İnne salâtî ve nüsükî ve mehyeye ve memâtî lillâhî Rabbi'l-Âlemine, lâ şerîke lehu ve bizâlike ümirtü ve ene minel müslimin." Sonra E'ûzü billâhi mineşeytânirrecîm deyip besmele çeker ve fâtihâyı şerifi, akabinde de zammı sureyi okur. Sonra Allâhu Ekber diyerek her iki elini kaldırır ve rükû'a varır. Rükû'da üç defâ Sübhâne Rabbiyel Azîm der. Sonra yine her iki elini kaldırarak kalkar ve onunla beraber "Semi'allahü limen hamideh" "Rabbenâ lekel-hamd." der. Zamanı müsâit olursa şunu da ilâve etmesi sünnettir.
Mil'es-Semâvâti ve mil'el ardi ve mil'e mâ şi'te min şey'in ba'dü. Sonra secdeye kapanır, üç defa "Sübhâne Rabbiyel A'lâ" der. Sonra oturur ve oturuşunda;
"Allâhümmeğfir lî verhamnî ve ecbirnî ve'rzüknî vehdinî ve âfinî" dûasını okur. Sonra tekrar secdeye varır ve üç defa "Sübhâne Rabbiyel a'lâ" der. Sonra başını kaldırıp az bir şey oturur ve ayağa kalkar. E'ûzü-Besmele çeker fâtiha ve zammı sure okur. Sonra birinci rek'atta olduğu gibi rükû'a gider ve i'tidâla kalkar. Bu sefer i'tidâlda kunût duâsını okur. Yani;
"Allâhümmehdinî fîmen hedeyte ve âfini fîmen âfeyte ve tevellenî fîmen tevelleyte ve bârik lî fimâ a'tayte vekini şerre mâ kadeyte, feinneke takdi velâ yükdâ aleyke innehu lâ yezillü men vâleyte velâ ye'izzü men âdeyte tebârekte rabbenâ ve te'âleyte, feleke'l-hamdü alâ mâ kadeyte, estağfirüke Allâhümme ve etûbü ileyke ve sallellâhu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellem.
Kunutu bitirdikten sonra normal olarak birinci rek'atta olduğu gibi iki defa secde eder, sonra da oturur. Ellerini dizleri üzerine kor ve şehâdet parmağı hariç sağ elinin parmaklarını kapatır, sol elin parmaklarını ise salıverir. Ve teşehhüdü yani Et-Tahiyyatü'yü okur. Yâni
"Et-Tehiyyâtü, elmübârekâtü, essalavâtü, ettayyibâtü lillahi. Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllâhi ve berekâtühü. Esselâmü aleynâ ve 'alâ ibâdillahi's-Sâli-hîne' eşhedü en lâilâhe illallah ve eşhedü enne Muhamme-den Resûlüllâh. Allahümme salli 'ala Muhammedin ve 'ala âli Muhammedin kema salleyte 'ala İbrahime ve 'ala âli İbrahime ve barik 'ala Muhammedin ve 'ala âli Muhammedin kema barekte 'ala İbrahime ve 'ala âli İbrahime inneke hamidun mecid."
Teşehhüdde "İllellâh" dediği zaman şehâdet parmağını kaldırır ve selâm verinceye veyâ ilk teşehhüdde ayağa kalkıncaya kadar öyle bırakacaktır. Salâvattan sonra şu duâ'yı okur:
"Allâhümme'ğfir lî mâ kaddemtü vemâ ehhartü vemâ esrartü vemâ a'lentü vemâ esraftü vemâ ente a'lemü bihi minnî entel mukaddimü ve entel muehhirü lâ ilâhe illa ente. Allâhümme innî e'ûzü bike min'azâbi Cehennem ve min azâbil kabr ve min fitnetil mahyâ velmemât ve min fitnetil Mesîhid-Deccâl. Allâhümme innî zalemtü nefsî zülmen ke-sîran velâ yağfirüzzünûbe illâ ente feğfir lî mağfiraten min indike verhamnî entel ğafûrürrahîm."
Sonra sağa ve sola "es-Selâmü aleyküm ve rahmetül-lahi." der.
Diğer namazların sabah namazından farkları yoktur. Yalnız
onlarda kunût duası yoktur. Ayrıca onlarda ikinci rek'atta sücûddan sonra teşehhüd okunup Allâhümme sallî alâ Muhammedin... dedikten sonra kalkılır öğle, ikindi ve yatsı namazları dört rekat, akşam namazı da üç rek'at kılınıp son teşehhüd okunacaktır.
Namazı bozan şeyler:
1- Küçük olsun büyük olsun hades'in arız olması.
2- Namaz kılan kimsenin vücuduna, elbisesine veya namaz kıldığı yere necasetin değmesi. Yalnız, bir kimsenin elbisesine kuru necaset değer ve ayni anda temizlenirse hâlel vermez.
Bir kimsenin elbisesinin veya vücudunun bir kısmı müteneccis olur, fakat hangi tarafın olduğunu bilmezse, hepsini yıkaması gerekir. Ayağı terli olduğu halde müteneccis bir ayakkabı giyen kimse, ayağını yıkamadan namaz kılar da o necaset ma'fû anh olursa o namaz sahihtir, yoksa sahih değildir. Ayağını yıkayıp yeniden namazını kılması gerekir.
Bir kimsenin, rükû ve sücuda giderken göğsünün hizasında yerde bulunan necasete değmediği takdirde namazına bir halel gelmez.
3- Kasden, bir anlık dahi olsa avret yerinin açılması. Yalnız unutularak avret yeri açılır ve aynı zamanda örtülürse namaza hâlel gelmez. Bir çocuk veya bir hayvan, namaz kılanın avret yerini açarsa, aynı anda örtse dahi namazı fesade gider.
4- Bir mana ifade etsin etmesin iki harf veya bir mana ifade eden bir harfi söylemek. Zeyd bin Erkam'dan rivayet edilmiş ki:
"İbadet ederek Allah'ın huzurunda durunuz." meâlindeki ayeti kerime nazil oluncaya kadar, namaz esnasında konuşurduk. Bunun üzerine susmakla emrolunup konuşmadan men' edildik."
Fatiha ve zammi sureyi Kur'an'a bakarak okumak, namaza halel vermez. Fakat diğer üç mezhebe göre namaz fesada gider.
Namazda olan kimse, kendisine verilen selamı, ne namazın içinde ne de sonra almaya mecbur değildir. Bununla beraber namazda iken "aleyhis-Selam" şeklinde zamir-i ğaib ile cevaplındırırsa namaza bir halel gelmez.Fakat zamir-i muhâtab ile "aleykümüs-Selam" şeklinde cevaplandırırsa namazı fesada gider.
Namaz esnasında gülmek, Allah korkusundan da olsa ağlamak, inlemek, üfürmek, tenahnuh-ihih etmek, aksırmak ve öksürmek ile iki harf çıkarsa namaz fesada girer. Ancak kendine hakim olamayıp da iki harf çıkarsa bu, örften fazla sayılmadığından namaza bir zarar vermez.
Bir kimse, Fatiha gibi bir rükn-i kavliyi tenahnuh etmeden okuyamıyacak bir hal alırsa, tenahnuh etmesinde beis yoktur. Fakat kıraatı cehren veya zammi sûre okumak için tenahnuh etmek caiz değildir.
Amî olan, tenahnuhun namazda haram olduğunu bilmezse mazûr sayılır. Üzülerek söyliyeyim ki bir çok kimse bu gibi mühim meseleleri bilmediği ve haberi olmadığı halde vicdan azabını duymadan cemaatın önüne geçerek onlara namazını kıldırıyor.
İmam, namazı ifsad eden tenahnuh gibi bir işte bulunsa, mazerete binaen tenahnuhu muhtemel olduğundan me'mum'un ondan ayrılması gerekmez. Fakat manayı değiştirecek şekilde fatiha veya zammı surede yanlış bir kıraatta bulunsa cemaatın ayrılması gerekir.
Bir kimse, namazda olduğunu unutur veya ulemadan uzak bir yerde yaşar veya yeni müslüman olduğundan namazda konuşmanın haram olduğunu bilmezse, altı kelime veya daha
az konuşmasa namaza zarar vermez. Namazda cebren konuşturulsa namazı bozulur.
Bir kimse namazın maslahatı için konuşursa mesela imam yanılarak oturacağına kalkarsa ve ikaz etmek gayesiyle kendisine "otur" dese veya bir âma kuyuya düşecek bir hale gelirse musalli de kendisine "kuyu kuyu" dese namazı bozulur.
Bir kimse, hem Kur'an okumak hem bir şeyler anlatmak için, meselâ
okursa beis yoktur. Fakat Kur'ân-ı Kerim okumak kastı olmaksınız sadece bir şey anlatmak için okursa namazı bozulur.
Namazda zikir ve dua etmek namazı bozmaz. Ancak dua, hitab ile yapılırsa zarar verir. Meselâ aksıran kimse
demek, hitab olduğundan namazı ifsad eder.
İcab etmediği halde kısa olmayan rükünde uzun zaman sükût ederse, namaz bozulmaz.
Namazda iken her hangi bir şey olursa, meselâ, kapıda bekleyen kimsenin içeriye girmesi için izin, veyahut bir âmanın bir kuyuya veya ateşe düşmemesi için erkek ise
demek, kadın ise sağ elinin içini sol eline vurması, sünnettir. İki elinin içini birbirine vurup alkışlamak haramdır. İmam-ı Rafiî'ye göre bu, oyun sayıldığından, namazın fesadına vesile olur..
5- Rükû ve sucûd gibi fiili bir rüknü bilerek fazla getirmek veya namazda olmayan yürüme veya vurma gibi üç harekette bulunmak. Bir veya iki harekette bulunmak ise namazı bozmaz. Büyük bir adım atmak az iş de olsa namazı ifsad eder. Fakat fatiha-i şerifeyi veyahut teşehhüd'ü tekrar okur veyahut başka bir zikir yapar veya parmaklarını, dilini ve dudaklarını defalarca kımıldatırsa namaza halel vermez. Fatihadan sonra zammı sûreyi Kur'an-ı Kerime bakarak okumak, arasıra yapraklarını çevirmek zarar vermez. Namazı bozan şeyi, sehven yapmak durumu değiştirmez. Yani namazı bozar.
Bir kimse, namaz esnasında başını üç defa sallar veya bazı hafızların itiyad haline getirdikleri gibi nefes alırken veya vakfe yaparken üç defa başını kaldırıp indirse, namazı fesada gider. Fakat göz kapaklarını veya dilini defaatle kımıldatsa, bir halel gelmez. Çünkü bu gibi hareketler, örfen göze çarpmaz. Onu yapan kimsenin namaz dışında olduğunu göstermez.
6- Yemek yemek veya su içmek. Çünkü namazda yemek yemek namazdan vaz geçildiğini ifade eder. Ancak namazda olduğunu unutur veyahut yeni müslüman olduğundan veyahut ulemadan uzak bir yerde yaşadığından, namazda yemek yemenin haram olduğunu bilmezse, az olduğu takdirde zarar vermez. Ağzında şeker gibi bir madde bulunup erir, eriğini yutar, sakız çiğner, balgamını veya dişlerin arasında kalanı yutarsa namazı bozulur.
7- Niyetini değiştirmek. Yani namazdan çıkmak niyetini getirmek, namazı bırakmasını başka bir şeye ta'lik etmek veya başka namazını başka bir namaza çevirmek. Ancak bir kimse cemaate yetişmek için dört rek'atlı olan namazı mutlak nafileye çevirirse zarar vermez, hatta böyle yapmak sünnettir.
8- Kıbleden yüz çevirmek veya çevirtilmek. Ancak aynı anda hemen eski haline dönerse, namaza bir zarar gelmez.
9- Fiîl veya söz ile irtidat etmek.
10- Kısa rükün olan itidali, fatiha kadar, iki secde arasındaki celseyi de teşehhüd kadar uzatmak.
11- İki fi'l-i rüknî ile imamdan mazeretsiz geri kalmak veya bilerek imamdan önce bir rükn-i fiîliyi getirmek. Meselâ imam fatihada olduğu halde hem rükû, hem itidal getirmek.
12- Mest müddetinin doldurulması.
13- Niyet veya namazın şartlarından birisinde şüpheye düşmek.
14- Namazdan çıkmak için azmetmek veya tereddüt etmektir.
Selamdan sonra namazın herhangi bir farzını terk ettiğin-de şüpheye düşerse, bir şey icabetmez.
Bir kimse, imamın selam verdiğini zannederek selam verir sonra imamın selam vermediği anlaşılırsa namazda sayılır ve imamı takip etmeye mecburdur. imam selam verdiğinde, o da selam verir; secde-i sehiv de yapmaz.
Muktedi olan kimse, henüz teşehhüdte iken niyet ve iftitah tekbirinden başka bir rükün terkettiğini hatırlarsa, imamın selamından sonra bir rek'at kılmakla onu telafi eder ve secde-i sehiv yapmaz. Çünkü iktida halinde iken bu yanılma vaki olmuştu. İmam sücuddan kalktıktan sonra me'mum imamla birlikte secde getirip getirmediğinde şüpheye düşerse sücuda gider ve imama yetişir.
İmam, secde-i sehiv'i gerektiren bir harekette bulunsa, muktedi, mesbuk da olsa imamla birlikte secde-i sehiv'e gider. Şayet imam, secde yapmazsa, me'mum mesbuk olmadığı taktirde imamın selamından sonra secde-i sehve gider. Ama mesbuk olursa namazını tamamladıktan sonra selamdan önce secde-i sehiv'e gider.
Secde-i sehiv'i gerektiren iki veya daha fazla hatalarda bulunsa, secde-i sehiv'in durumu değişmez. Yani o, selamdan evvel ve teşehhüdten sonra iki secdeden ibarettir. Secde-i sehiv'i bilerek terkedip selam veren kimse artık secde-i sehiv getiremez. Unutarak selam verdiği taktirde geçen zaman kısa ise, yine secde-i sehiv yapabilir. Yaptığı taktirde namaza dönmüş sayılacağından yeniden selam vermesi gerekir.
Namaz kılmakta olan kimse, önünden geçeni itip, geçmesine mani olmalıdır. Şayet namazda iken yılan ve akreb gibi bir şey görürse de onu öldürebilir, onda hiçbir sakınca yoktur. Yine aynı zamanda ayağındaki ayakkabı veya çorabı çıkarmak isterse onu çıkarabilir, ceketini düzeltebilir, birine işarette bulunabilir, bunlarla namazı fesada gitmez. Çünkü Peygamber (S.A.V.), namazda iken yılan ile akrebin öldürülmesini emretmiştir. Hem O (S.A.V.), bizzat namazda iken ayakkabısını çıkarmıştır.
Namazın ne kadar büyük ve yüce bir ibadet olduğu malumdur. O, mü'minin miracıdır. Onun sayesinde yüce mevlanın huzuruna çıkılır. Onun için namaz kılan kimse, tam vaziyet alıp namazın adabına riayet ederek mekruh olan şeylerden sakınmalıdır:
Namazın ne kadar büyük ve yüce bir ibadet olduğu malumdur. O, mü'minin miracıdır. Onun sayesinde yüce mevlânın huzuruna çıkılır. Onun için namaz kılan kimse, tam vaziyet alıp namazın âdâbına riayet ederek mekrûh olan şeylerden sakınmalıdır:
1- Namazda huzur ve haşyet içinde bulunmak. Gaflet ve mevlânın huzuruna yakışmayan hallerde bulunmak mekrûhdur.
2- Secde yerine bakmak. Namazda sağa, sola veya yukarıya doğru bakmak huşû ve hudu'a aykırı olduğundan mekruhdur. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Kul, namazda iken sağına veya soluna dönmeyince, kendisine karşı bulunan Allah'ın ikbali devam eder. Sağ veya sola dönünce Allah da ondan yüz çevirir." Başka bir hadisde buyuruyor:
"Ne oldu bazı kavimlere ki, namazlarında iken gözlerini göğe doğru kaldırırlar."
3- Sükûnet içinde bulunmak, hareket yapmamak. Musallinin, elbiselerini katlaması, çekmesi, elini ağzı üzerine koyması veya namazdan sayılmayan başka bir harekette bulunması mekrûhdur. Resûlullah (S.A.V.), buyuruyor:
"Yedi kemik üzere secde yapıp, elbise ve saç toplamamakla emrolundum."
4- Her iki ayak üzerine durmak. Bir ayak üzerine durmak mekrûhdur.
5- Erkek için, rükû'da kollarını yanlarından uzak tutmak. Kadın için aksini yapmak, yani kollarını yapıştırmak.
6- Erkeğin, sücûdda hem kollarını yanlarından uzak tutmak hem karnını yükseğe kaldırmak. Kadının ise, aksini yapması.
Sarık ve takke aslında mübah şeylerdendirler. Herkes sarık sarma veya takke giyme hususunda serbesttir. Zirâ islâm dini, müslümanlara sarık sarma veya takke takma mecburiyeti getirmemiştir.
Yeter ki küfre şi'âr olarak kabul edilen şey başa konulmasın (Papazlara has olan külâh gibi.) Yalnız namaz için başa sarık sarmak herkes için sünnettir. Allah'ın Resûlü (S.A.V.) şöyle buyurmaktadır. "Sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan namazdan yetmiş kere daha hayırlıdır."
ALLAH'a ibadet etmek için inşa edilen cami ve mescitlerimiz, Mukaddes yerler olduklarından, her Müslüman onların adabına riayet etmeli ve hürmetini ihlâl edecek tavır ve hareketlerden kaçınmalıdır.
Mümeyyiz olmayan çocuk, deli ve sarhoş gibi kimselerle hayvanların camiye girmelerine meydan verilmemelidir. Camiyi kirletmeleri kuvvetle muhtemel ise girmelerine müsaade etmek haramdır. Yoksa mekrûhdur.
Müslüman olmayan kimsenin, müslümanlardan izin almadan
camiye girmesi câiz değildir. Kur'an-ı Kerim, Hadis ve va'z dinlemek için kendisine izin vermek müstahabdır.
Caminin ihtiyacını karşılamak büyük bir ibadettir. Ancak süslemek için fazla masraf yapmak mekrûhdur. Yapılan fazla masraf vakıfdan olursa haramdır.
Sarımsak, soğan gibi nefret veren, kokusu hoş olmayan bir şeyi yiyip camiye gitmek mekrûhdur. Cuma namazı da olsa, bu halde bulunan kimse, kokusu zail oluncaya kadar namazını evde kılmalı ve halkın toplu bir şekilde bulundukları bir yere gitmemelidir.
Camiyi her ne sûretle olursa olsun meşgul etmek, içine bir şey koymak ve çalışmak câiz değildir.
Camiyi ve eşyasını muhafaza etmek için namaz vakti haricinde kapısını kapatmakta beis yoktur.
Camiye girmek isteyen kimse önce sağ ayağını atar ve şu duayı okur:
Çıkarken sol ayağını atar ve aynı duayı okur.
Cami ibadet ve zikir yeri olduğundan, içinde gürültü yapıp, bağırıp çağırmak, itikâf ve dinî kitaplar okumak veya vaaz dinlemek gibi maksat olmazsa, abdestsiz olarak camide oturmak mekrûhdur.
Camide yemek yemek, su içmek, uyumak, mübah şeyleri söylemek, başkasına eziyet vermezse içinde abdest almak, camiyi müteneccis kerpiç ile inşa etmek, müteneccis çamurla sıvamakta beis yoktur. Caminin damı, içi gibi mukaddestir. Hatta orada da itikaf niyetini getiren kimse mutekif sayılır. Çünkü o da caminin bir bölümüdür.
NAMAZIN MEKRUHLARI
Namazın mekruhları şunlardır:
1- Aç iken namaz kılmak. Ancak vakit dar olursa aç olduğu halde namaz kılmak mekrûh değil, vacibdir.
2- Abdesti, dar iken, namaz kılmak.
3- Kıbleye veya sağına doğru tükürmek.
4- Elini kalçasına koymak. Resûlüllah (S.A.V.) şöyle buyuruyor:
"Namazda elleri kalçalara koymak cehennem ehli için bir dinlenmedir."
5- Rükû'da başını fazla eğmek.
6- Hamam, yol çöplük ve mezarlıkta namaz kılmak.
7- Elbiselerini çekmek veya katlamak.
8- Açıktan okunacak yerde gizli, gizli okunacak yerde açıktan okumak.
9- Gözleri kapatmak.
10- Parmaklarını birbirine geçirmek veya çıtlatmak.
11- Namaz içinde yüzünü silmek.
Sehiv secdesi, ümmet-i Muhammediyeye mahsustur. Hangi tarihde teşrî edildiği kesinlikle bilinmemektedir.
Farz olsun nafile olsun, namazda, bazı sebeblerden dolayı secde-i sehiv yapmak sünnettir. Yapılmadığı takdirde namaza halel gelmez.
Secde-i sehv iki secdeden ibarettir. Yeri, son teşehhüd ile selâmın arasındadır.
1- Kasden veya unutarak namazın "eb'az" (cüz'ler) ile isimlendirilen sekiz şeyden birisini terk etmektir. Bunlar da şunlardır:
a- İlk teşehhüd veya bir kısmıdır. Bir kimse birinci oturuşta teşehhüdü veya bir kısmını bilerek veya bilmeyerek terk ederse veya terk ettiğine şüphe ederse sehiv secdesi getirir.
b- İlk teşehhüdün oturuşudur. Bir kimse teşehhüdü güzelce okuyamazsa ilk teşehhüd için onun miktarı kadar oturup. Onu terk ederse secde-i sehv yapar. Yalnız bunun için yapılan secde, otururuş için değil de teşehhüde bedel olduğu içindir.
c- Sabah namazında ve Ramazânı şerifin onbeşinden sonra vitir namazının son rek'atında Kunut'u unutan veya Kunut'u kasden terk eden kimsenin secde-i sehv yapması gerekir.
Hanefi bir imama iktida eden kimse imam kunutu terk ettiği takdirde o da terk eder. Sonra, selâm vermeden evvel secde-i sehv yapar. Hatta fırsat bulup okursa yine secde-i sehv yapması sünnettir. Çünkü imamın terki, sehv mesabesindedir. İmamın sehvi de me'munun sehvi hükmündedir. Bir kimse medhü senayı tazammun eden bir ayet veya duayı kunut yerine okursa caizdir. Fakat kunut okuyup da ondan bir harf dahi terk ederse secde-i sehv yapması lâzımdır.
d- Kunutun kıyamı.
e- Teşehhüdün akabinde Peygamber'e (S.A.V.) salatı şerife getirmek.
f- Kunut'un akabinde Peygamber'e (S.A.V.) salatı şerife getirmek.
g- Son teşehhüd'ün akabinde Resûlullah'ın âl'ına salavatı şerife getirmek.
h- Kunut'un akabinde Resûlüllah'ın âl'ına salavatı şerife getirmek.
Secde-i sehvin delili şudur: Resûlüllah (S.A.V.) öğle namazını iki rek'at kılarak oturmadan kalktı, sonra namazın akabinde selâmdan önce secde-i sehv yaptı. (Buhari Müslim).
Secde-i sevh'in yapılması sünnet olan diğer yerler de buna kıyas edilmiştir.
Bir kimse unutarak birinci teşehhüd'ü terk eder ve ayağa kalkar, sonra hatırlarsa, teşehhüd'ü okumak için oturması caiz değildir. İmam teşehhüd'ü okumadan kalkarsa, me'munun immama tabi olması gerekir. Şayet ayrılış niyetini getirmeden oturursa namazı fesada gider.
Bu sünnetlere, "eb'az" ismi verilmesinin sebebi şudur:
Namazın eb'azı hakikiyyeleri (erkânları) terk edildiğinde telâfi edildiği gibi. "eb'az" ile isimlendirilen mezkûr sünnetler de terk edildikleri zaman önemli oldukları için secde-i sehv ile telâfi edilir.
2- Kasden yapıldığı takdirde namazı bozan bir fiili unutarak yapmak. Meselâ: Yanılarak, kısa olan itidal ile iki secde arasındaki oturuşu haddinden fazla uzatmak, yani itidali fatiha okunacak kadar, iki secde arasındaki oturuşu da teşehhüd kadar uzatmak, unutarak, az konuşma yapmak, az yemek yemek ve bir rek'at fazla kılmak gibi. Bunlar namazı bozmazlar, fakat üzerine secde-i sehv terettüb eder. Zira Resûlüllah (S.A.V.) öğle namazını beş rek'at kıldı ve selamdan sonra secde yaptı. (Buhari, Müslim).
Çok yemek yemek, çok su içmek ve çok hareket yapmak, her ne sûretle olursa olsun namazı bozar. Kasden yapıldığı takdirde de, namazı bozmayan sağa sola bakmak, iki adım atmak gibi bir fiili unutarak yapmak gibi şeyler secde-i sehvi gerektirmez.
Ve yine ister rükün olsun, (fatiha ve teşehhüd gibi) ister "ba'z" olsun, (kunut ve birinci teşehhüd gibi) ister hey'et olsun (zammı sûre gibi), okunması matlub olan bir şeyi yerinde değil
de başka bir yerde kasden veya yanılarak okumak.
3- Kunut veya teşehhüd gibi. "Ba'zı sünnetleri" yapıp yapmadığına şüpheye düşmek. Fakat her hangi bir sünnetin veya muayyen olmayan bir "ba'z"ın terki halinde secde-i sehv gerekmez.
4- Kaç rek'at kıldığında şüpheye düşmek. Meselâ, üç rek'at mı dört rek'at mı kıldım diye şüpheye düşen kimse, az olan üç rek'atı kabûl edip bir rek'at daha kılar, sonra secde-i sehv yapar. Yalnız dördüncü rek'atı kılmadan evvel, üç rek'at kıldığını hatırlarsa dördüncü rek'atı kılar fakat secde-i sehv yapmaz. Keza, kılmak istediği rek'atı kılmadan evvel dört rek'at kıldığını hatırlarsa ne fazla bir rek'at kılar ne de secde-i sehv yapar.
Selam ve konuşmak gibi namazın içinde yapılması caiz olmayan ve namazı ifsad eden bir şey yapıp yapmadığına şüpheye düşerse, secde-i sehv yapmaz.
Bir kimse üç veya dört rek'atlı olan namazda selam verir, yanındaki adam, iki rek'atta selam verdin diye ikaz ederse, o da tereddüd etmeden hemen akabinde cevab verir, sonra yanlış olduğunu hatırlarsa hemen kalkar ve namazını tamamlar. Fakat ikaz edildiğinde tereddüde düşer ve cevab verir, sonra yanlış olduğunu hatırlarsa namazı bozulur, yeniden kılması gerekir.
Me'mum, sücûd veya rükû halinde iken fatihayı terk ettiğini hatırlarsa, imam selâm verdikten sonra sadece bir rek'at daha kılar, secde-i sehv yapmaz.
Bir mesbuk imamla birlikte selam verir, sonra mesbuk olduğunu hatırlarsa namazını tamamlar, bilahare secde-i sehiv yapar. İmam'ın yanılması me'mum'a da sirayet eder. Sanki o yapmış olur. İmam secde-i sehv yaparsa o da onunla beraber yapar. Yapmazsa, imam selam verdikten sonra me'mum yapar. Fakat me'mumun yanılması imama sirayet etmez, etmediği gibi imam onu kaldırır. Me'mum da secde-i sehv yapmaz.
Mesbuk olan kimse, imamın yanılması sebebiyle imamla birlikte secde-i sehv yapar. Aynı zamanda mesbuk namazının sonunda da tekrar secde-i sehv yapmalıdır.
Hanefi bir imama tabi olan kimse, imam bir sehv neticesinde selamdan sonra secde yaparsa, Şafii olan bu me'mûm imama uymadan münferiden secde-i sehv yapar sonra selâm verir. Çünkü imam birinci selamını verdikten sonra sücûda gidiyor, halbuki Şafii mezhebine göre birinci selamı vermekle namazdan çıkmış olur, bunun için getirilen sucûd muteber değildir. Aynı zamanda Şafii olan kimse selam vleren imama tabi olursa namazı fesade gider.
Birinci teşehhüd'ü veya kunutu unutur, sonraki farza başladıktan sonra bilerek teşehhüde veya kunut'a dönse namazı fesade gider. Ancak dönüşün haram olduğunu bilmediğinden yaparsa namazı fesada gitmez, fakat secde-i sehv yapar. Sonraki farza başlamamış ise teşehhüdde kıyama yakın, kunutta da rükû haddine varsa da döner ve secde-i sehv yapar.
Birinci teşehhüdü bilerek terk ederse ve kiyama yakın bir hala vardıktan sonra dönerse namazı fesada gider.
Hanefi imama uyan bir Şafiinin, namazın akabınde secde-i sehv yapması sünnettir. Çünkü imam, sabah namazında kunutu okumaz, diğer vakitlerde ise ilk teşehhüdde salavatı şerife getirmez. Halbuki Şafii mezhebinde bunları terk eden kimsenin secde-i sehv yapması sünnettir.
Secde-i sehv'in keyfiyeti: Son teşehhüdden sonra ve selamdan önce tekbir alıp iki secde yapmaktır. Secdede en uygunu şunu okumaktır:
"Uyuyup unutmayan zatı tenzih ederim."
Cuma imamı, secde-i sehiv'i gerektiren bir şey yaparsa secdeye gider ve bu sırada ikindi namazının vakti girerse, selam vermeden iki rek'at ilave ederler ve böylece öğle namazı kılınmış sayılır. Yalnız selam vermeden evvel secde-i sehiv yaparlar.
Bir kimse, yanıldığını zannederek secde-i sehiv'e gittikten sonra yanılmadığını anlarsa tekrar secde-i sehiv'e gider.
Bir kimse sücûd gibi bir farzı getirip getirmediğinde veya
dört rekatlı namazda üç rek'at mı, dört rek'at mı kıldığında şüphe ederse birinci meselede farzı yapmadığını ikinci meselede de üç rek'at kıldığını -yani azını- kabul edecektir. Böyle bir meselede başkasının sözüne göre de hareket edemez. Hatta imam dördüncü rek'ate kıyam ettiğini tahmin eder, cemaat de beşinci rek'ate kalktığnı zan eder ve bunun için onu ikaz etseler, fakat kendisi hatırlamazsa onların sözüne göre hareket edemez. Ama onlar da kendisine tabi olamazlar, müfarakat niyetini getirmeleri gerekir.
Bir kimse unutarak beşinci rek'ate kalkarsa şayet dördüncü rek'atte teşehhüdü okumadan evvel kalkarsa ve beşinci rekatte teşehhüd okumadan önce durumu hatırlarsa hemen teşehhüde dönüp oturur. Beşinci rek'atte teşehhüdü okuduktan sonra durumu hatırlasa yapılacak bir şey yoktur. Yalnız secde'i sehv getirir.
Kur'an-ı Kerimi okuyan, dinleyen ve işiten kimse için ondört ayet'in tilâveti anında secde'i tilâvet yapmak sünnettir. Okuyanın secde'i tilâvet yapmasıyla, dinleyici ve işiten için de sünneti müekkede olur. İbni Ömer'den şöyle rivayet edilmiştir: Resûlüllah (S.A.V.) Kur'an-ı Kerimi okurdu. Biz de onunla birlikte secdeye giderdik, öyle ki bazılarımız alnı için secde yerini bulamazdı.
Yalnız sarhoş ve cünüb, hayız ve nifas halinde bulunan kimselerin tilâvetleri için secde'i tilâvet yapmak sünnet değildir.
Secde âyetleri şu sûrelerdedir: A'raf, Ra'd, Nahl, İsra, Meryem, Hac, (hem başında hem sonunda iki secde âyeti vardır.) Furkan, Neml, Secde, Fussilet, En-Necm, El-İnşikak ve El-Alak'dır. Saad suresindeki secde ise tilâvet için değil, şükür içindir. Namaz haricinde tilâvet edildiği zaman secde etmek sünnet olur. Namazda tilâvet edildiği zaman secde etmek caiz değildir. Namazı ifsad eder. Ancak unutarak veya secde-i tilâvet olduğuna kanaat getirerek secde eden kimsenin namazı fesada gitmez.
Secde-i tilâvet ayetini okur ve az bir fasıla verirse bir şey lazım gelmez, yine secdeye gider. Fakat uzun bir fasıla verirse secde etmez. Sakıt olur.
Bir mecliste birkaç secde ayetini okur veya bir ayeti birkaç sefer tekrar ederse, her sefer için secdeyi tekrar eder.
Namaz haricinde secde'i tilâvetin keyfiyeti: Niyet getirip ellerini kaldırarak iftitah tekbirini alır, bir defa secdeye varır, sonra oturup selam verir. Ayakta niyet getirmekte beis yoksa da oturmakta olan kimse için oturarak niyet getirmek daha evlâdır.
Namazdaki keyfiyeti: Niyet getirmeden ve el kaldırmadan tekbir alıp secdeye varmaktır.
Rükünleri üçtür.
1- Niyet getirmek.
2- Tekbir almak.
3- Selam vermek.
Şartları ise: Hadesten taharet, setri avret ve istikbali kıble gibi namazın şartlarıdır.
Mal ve evlad gibi bir nimet peyda olduğu zaman, secde-i şükür yapmak sünnet olduğu gibi, bir beliyye def' olduğu ve musibete mübtelâ veya fıskını ilân eden bir kimse görüldüğü zaman da secde-i şükür yapmak sünnettir. Alenen olması müstehabdır. Ancak musibete mübtelâ olan kimse görüldüğünde secde-i şükür yapılırsa, gizli olarak yapılması sünnettir. Secde-i şükür, secde-i tilâvet gibidir.
İslam dininde cemaatın büyük önemi vardır. Zaman zaman bir araya gelip Allah'a ibadet etmek müslümanların tanışıp
kenetleşmesine vesile olduğu gibi, ibadete karşı olan hevesin artmasına ve ferdler arasında fikir alış verişine de vesiledir. Bunun için cuma namazında cemaat erkekler için farz-ı ayn, başkası için Cumhuru Ulemaya göre farz-ı kifayedir. Hakkında çok hadis varid olmuştur. Bunlardan biri şu hadisi şeriftir:
"Bir köyde veya bir çölde üç kişi bulunup da namazı cemaat halinde eda etmezlerse mutlaka şeytan onlara musallat olur."
Akıl, baliğ, hür, mukim ve fazla sıkıntı çekmeden başkasıyla namaz kılmaya gücü yeten ve çıplak olmayan erkeklerin cemaat halinde cuma namazını kılmaları farzı ayın; diğer vakit namazlarını cemaatla kılmaları farz-ı kifayedir. Kadın ve misafir olan kimseler için, cemaat sünnettir.
Her şehir, her kasaba ve her köyde, namaz vakitleri için yüksek sesle ezan okunmalı ve vakit namazları cemaatla eda edilmelidir. Yalnız, genç kadınların evde cemaat halinde namaz kılmaları, camide cemaatla kılmaktan daha evlâdır. Kadınlara imametlik yapan kadın imam, öne geçmeyip, safın ortasında durmalıdır. Öne geçmesi mekruhtur.
Cemaat halinde kılınması sünnet olmayan nâfileleri, cemaatla kılmakta beis yoktur.
Nezr edilmiş olan namazı, cemaatla kılmak sünnet değildir. Fakat kaza namazlarını cemaatla kılmak sünnettir. Eda namazını, kaza namazını kılan kimse ile beraber kılmak caiz ise de münferiden kılmak daha evlâdır.
Bir kimse evinde hanım ve çocuklarına imamlık yaparsa, cemaatın faziletine nail olur. Fakat camide cemaatla kılmak daha efdaldır. Evde cemaatla kılınan namaz, camide tek olarak kılınan namazdan daha iyidir.
Cemaat, herhangi bir yerde alenen eda edilmediği takdirde, evlerde ve dükkânlarda ilân edilmeden cemaatla kılınan
namaz gibi halkı cemaat sorumluluğundan kurtaramaz. Yukardaki tarz üzere namazını kılmayan bir köy, kasaba veya bir şehir halkı, önce namazlarını cemaatla kılmaları için davet edilir, yola gelirlerse zaten yapılacak bir şey yoktur. Aksi taktirde onları yola getirmek için cebre başvurulup, zor kullanılacaktır.
Cemaatı bol olan camide cemaatle namaz kılmak daha efdaldır. Ancak imamı ehl-i bid'at olursa, yani onun küfrünü değil, fıskını gerektiren bir hal bulunursa veya mezhebi ayrı olup da vacib olan bazı şeylerin vacib olmadığına itikad ederse gibi o zaman cemaatı az olan camiye gitmek daha efdaldır. Hatta bazı Şafii ulemasına göre, kıyamda besmele gibi kıratı farz olan bir ayet-i kerimeyi, sünnet olarak kabul eden Hanefiyyü'l-mezhebe iktida etmek caiz değildir. Fakat ulemanın çoğu, birliği sağlamak için Hanefi olan imama iktida etmek caizdir demişlerdir. Bunun için Şafiî olan kimse Hanefi bir imama iktida edebildiği, Hanefi olan kimse de Şafiî bir imama iktida edebilir ve bugün müslüman halk, Hicaz'da Mekke ve Medine'de Hanbeli imama iktida etmekten çekinmez. Yalnız imam olan kimsenin namazın şart ve rükünlerine riayet etmesi lâzımdır.
Ehli Bid'at olan kimseden başka imam bulunmuyorsa, ona uymakta beis yoktur.
Resmî imamın, camiye gittiğinde kendisiyle beraber namaz kılacak hiç kimse bulunmasa da yine camide namaz kılması gerekir. Zira kendisine iki vazife terettüb etmektedir: Biri camide namaz kılmak, diğeri ise imamlık yapmak. Birisi olmazsa diğeri sakıt olmaz. Bunun için zaman zaman cemaatı olmayan bir caminin imamı cemaat yoktur, camiye gitmek gerekmez, diyemez.
Cemaatla namaz kılmanın fazileti büyük olduğu gibi, imamın iftitah tekbirini alması akabinde imama uyan kimsenin hemen iftitah tekbirini almak için hazırlanıp, meşgul olmasının da fazileti büyüktür.
Süre az da olsa imama uyan kimse cemaatın faziletine kavuşur.
İmam olan kimsenin normal olarak (yani çok kısaltıp, çok uzatmadan, vacip ve sünnetlerden bir şey ihmal etmeden) namaz kıldırması sünnettir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Sizden biriniz insanlara namaz kıldırırsa namazı acele kıldırsın (ağır kıldırmasın) zira içinde zayıf, hasta ve iş sahibi olan kimse bulunabilir."
Ancak muayyen ve belli bir cemaat, namazın uzatılmasını arzu ederse, uzatılmasında beis yoktur.
İmamın birinin cemaat yerine girdiğini his ederse, rek'ata yetişmesi için rukû'da, cemaata yetişmesi için de son teşehhüdde, girenler arasında tefrika yapmadan ve fazla uzatmadan, Allah için beklemesi sünnettir.
İster tek, ister cemaat halinde namaz kılmış olan kimsenin vakit namazını vaktinde, cemaatla iade etmesi sünnettir. Fakat bunun altı şartı vardır.
1- Bir defa iade etmek.
2- Vaktinde en az bir rek'ata yetişmek.
3- Namazı başından sonuna kadar cemaatla kılmak. İmam selâm verdiği halde, namazını iade den kimse, selâmı geciktirirse namazı fesade gider. Çünkü bu durumda namazın bir kısmında münferid kalmış olur.
4- Farz niyetini getirmek.
5- Birinci namazı sahih olmak.
6- Namazı iade etmenin caiz olduğuna inanmak. Binaenaleyh namazını iade eden imam Şafiî olur, kendisine iktida edenler Malikî veya Hanefi olurlarsa, Şafiî olan imamın namazı sahih değildir. Çünkü kendisine iktida edenler, iadenin caiz olmadığını kabul ettikleri için münferid sayılır. Namaz iade edilirse, esas farz birinci namazdır. İkincisi sünnettir. Bunun için iade edilen namazı bozacak bir hâl vaki olursa, bir şey icab etmez. Fakat birinci namazın eksikliği sonra anlaşılırsa, iade edilen namaz da muteber değildir. Yeniden onu kılmak lâzımdır.
Cemaate çok ehemmiyet verip itina göstermeli ve hiçbir zaman terk edilmemelidir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Cemaatla kılınan namaz, yalnız başına kılınan namazdan, yirmi yedi derece daha efdaldır."
Ancak şiddetli yağmur, çok çamur, şiddetli rüzgâr, çok sıcak ve çok soğuk gibi umumi bir mazeret veya yemek ve su hazır iken, aşırı açlık veya susuzluk, ağır hastalık, abdest darlığı, bir masumun telefinden korku, bakıcısı olmayan bir hastanın bulunması veya ölüm halinde bulunan bir akrabanın bulunması veya yolculukta arkadaşlarından geri kalmak korkusu veya kendisine uygun elbise bulamamak veya izalesi zor olan sarımsak, soğan gibi kokusu fena olan bir şey yemesi gibi hususî bir mazeret bulunsa cemaat terk edilebilir. Yalnız ekmekle beraber başka yiyecek bulunduğu halde cemaata ve cuma namazına gitmemek için sarımsak veya soğan yiyen kimsenin mutlaka cemaata gitmesi lâzımdır. Yine bir kimsenin yemeği ateşte olursa veya suçlu olup bir süre ortalıkta görünmezse affı umar veya abdesti dar olursa cemaatı terk edebilir. Yangın gibi bir afet bulunup insan veya hayvan hayatı tehlikede iken namaz vakti gelip çatarsa namaz ile meşgul olmak haramdır.
Bir kimse namazda iken bir hırsız gelip kendisine veya başkasına ait malı çalarsa çalınan malı kurtarmak için namazını terk etmek zorundadıdır.
İmam veya münferid olan kimsenin sabah ve cuma namazlarında akşam ile yatsı namazlarının ilk iki rek'atinde fatiha ve zammı süreyi seslice, diğer namazlarda ise gizlice okumaları sünnettir. Kadın da, şayet sesini duyacak kadar erkek bulunmazsa erkek gibidir. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyuruyor: "Gündüz vaktinde namazını seslice kılan kimseye hakaret ediniz." Me'mum'un ise, imamı dinlemekle emrolunduğu için fatiha'yı okuduğu zaman dahi sesini yükseltmesi doğru değildir.
İmam olacak kimsede şu şartlar aranır:
1- Müslüman olması. Binaenaleyh, İslâm'ın tümünü veya bir tek hükmünü reddeden kimseye iktida etmek, caiz değildir. Meselâ İslâm'ın emrettiği tesettürü veya getirdiği miras kanununu kabul etmeyip reddederse müslüman sayılmadığından ona iktida etmek sahih değildir.
2- Aklı başında olması. Sarhoş, deli ve baygın olan kimselerin namazı sahih olmadığı gibi imam olmaları da caiz değildir.
3- Mümeyyiz olması. Henüz sağ ve solunu ve kıblenin hangi tarafta olduğunu bilmeyen çocuğun namazı sahih olmadığı gibi, ona iktida etmek de caiz değildir.
4- Me'müm'ün itikadına göre uyduğu imamın namazının sahih olması. Binaenaleyh, birisinin itikadına göre namazı fasid olan kimseye uyması caiz değildir. Meselâ, elinin içi fercine dokunmuş bir Hanefiye bir Şafiînin uyması caiz değildir. Yine bir Hanefinin vücudundan kan çıkmış bir Şafiîye iktida etmesi caiz değildir. Yalnız misafir olan bir Şafiî ile bir Hanefi bir yerde meselâ; beş gün kalmak için karar verirlerse Şafiî mezhebine göre namazı seferî kılmak caiz olmadığı halde misafir olan bir Şafiînin, seferi namazını yani kasır ile namaz kılan Hanefiye uyması caizdir. Çünkü Şafiî için de seferi namaz vardır. Ve bu takdirde iki rekat kılan Hanefi imam selam verdikten sonra Şafiî me'müm mesbuk gibi kalkıp namazını tamamlar.
5- Kıble hususunda ictihad ve kanaatları ayrı olanların birbirlerine uymaları caiz değildir. Çünkü her birisi, diğerinin namazının fasid olduğuna inanır.
Bir kimse birisine iktida eder, sonra onun kâfir veya kadın olduğu ortaya çıkarsa onunla beraber kıldığı namazı iade etmesi gerekir. Yine imamın vücud veya elbisesinde bir necaset bulunur ve dikkat edildiği takdirde görülebilecekse me'mum'un namazını iade etmesi gerekir. Fakat gizli bir necaset ise, namazını iade etmek icab etmez.
Bir Şafiî, Hanefi olan imamın, namazın vaciblerine riayet edip etmediğinden şüphe ederse, hüsn-ü zanna binaen ona uyabilir.
Şafiî olan bir kimse, vücudundan kan çıkmış bir Hanefiye iktida ederse caizdir. Çünkü onun mezhebine göre, namazı yerindedir.
6- İmamın başka bir kimseye iktida halinde olmaması. Çünkü, imamın müstakil olması gerektiğinden, başkasına tabi olan kimse imam olmaz. Bir kimse, birisine uyar, namaz kıldıktan sonra da uyduğu kimsenin me'müm olduğunu öğrenirse kıldığı namazı iade etmesi gerekir. Fakat, imam selâm verdikten sonra birisi gelip, me'mümlerden birisine uyarsa caizdir. Çünkü selâmdan sonra me'mümlük vasfı üzerinden kalkıyor.
7- Namazını iade etmemesi. Meselâ, şiddetli soğuktan dolayı abdest yerine teyemmüm alan kimse, namazını iade edeceğinden onun durumunda olan kimse dahil, hiç bir kimse ona tabi olamaz. Ancak durumunu bilmeyen bir kimse kendisine iktida eder, namazdan sonra farkına varırsa, bir şey lâzım gelmez. Yani arkasında kıldığı namazı iade etmesi lâzım gelmez.
Abdestli olan kimse namazını iade etmeyecek bir müteyemmime (teyemmüm olanalan kimseye) veya ayakta namazını kılan, oturarak namazını kılana veya özürsüz olan, idrarı akan özürlüye uyabilir.
8- İmamın, zati sıfatları hasebiyle kendisine uyanların zati sıfatlarından noksan olmaması. Binaenaleyh erkeğin erkeğe, kadının erkeğe ve hunsaya ve kadına, hunsanın da erkeğe uyması caizdir. Fakat erkeğin kadına veya hunsaya ve hunsanın hunsaya veya kadına uyması caiz değildir. Allah'ın Resûlü buyuruyor:
"Bir kadın erkeğe imam olmasın." Hunsa da kadına kıyas edilmiştir.
9- İmamın karî' olması. Yani fatiha ile teşehhüdünün düzgün olması. Binaenaleyh bir karî'in, ümmi (Fatihası düzgün olmayıp harf veya şeddelerinden birisini veya bir kaçını ihlâl
eden kimse) olan bir kimseye uyması caiz değildir. Meselâ: "Eret" (Şedde yeri olmadığı halde şedde yapan) ve "elseğ" (bir harfi başka bir harfe çeviren) olan kimselere iktida etmek caiz değildir. Ümmî olan, öğrenmesi mümkün olduğu halde öğrenmezse imamet yapamadığı gibi namazı da fasittir. "Ta" veya "fa" harfini tekrarlayan veya mânayı bozamayacak bir tarzda meselâ Allah kelimesinin "ha" sını kesre ile okuyan kimseye iktida etmek caiz ise de mekrûhdur.
Namaz kılındıktan sonra imamın gayrimüslim olduğu anlaşılırsa, memun olan kimse namazını iade etmek zorundadır. Fakat imamın abdesti olmadığı veya hükmî, yani gözle görünmeyen bir necaset sahibi olduğu anlaşılırsa namazı iade etmek lazım gelmez.
Mümeyyiz çocuk ile veled-i zina'ya iktida etmek caizdir. Fakat başkası varsa onu ileriye sürmek daha uygundur. Seferi namazı kılmak isteyen ile bir mukim bir araya gelirlerse, mukim'in imam olması daha efdaldir.
İmamet vasıflarına haiz olanlar bir arada bulunsalar, namaz kıldırmak için şöylece seçim yapılır: Önce adil yani büyük günaha girmeyen ve küçük günahta ısrar etmeyen kimse, fasıktan daha evlâdır. Yalnız mahallin hakimi ve ülkenin reisi fasık da olsa imam olması daha iyidir. Sonra caminin resmi imamı.
Sonra daha bilgili olan, sonra en iyi okuyan, sonra daha yaşlı olan, sonra soylu olan gelir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Allah'ın kitabını en iyi okuyan, cemaate imam olur. Kıraatta müsavi iseler hadisi en iyi bilen, hadisde de müsavi iseler, önce hicret edenler, hicretde de müsavi iseler en yaşlıları imam olur."
Sonra elbisesi, vücudu ve san'atı daha temiz; sonra sesi
daha güzel; sonra şekli, kılık ve kıyafeti yerinde olandır. Gözlü ile âmanın arasında fark yoktur.
Ev sahibi, imamet sıfatlarına haiz ise, misafirlere imam olması daha uygundur, onu tercih eden başka sıfatları olmazsa, namaz kıldırmak için başkasına izin verebilir. Fakat yukarda sayılan sıfatlardan birisi sebebiyle mürecceh olan kimsenin namaz kıldırmak için başkasına izin vermesi caiz değildir. Her hususta müsavi olsalar ve biri diğeri için taviz vermezse kur'a çekilir.
İmama uyabilmek için dokuz şart vardır:
1- İmama uyma niyetini getirmek. Cuma namazında niyetin, iftitah tekbiri ile beraber olması şarttır. Tekbiretü'l-ihramdan sonra uyma niyeti getirilirse cuma namazı sahih değildir. Fakat diğer namazlarda uyma niyeti tekbiretü'l-ihram ile beraber getirilebildiği gibi, sonradan da getirilebilir. Ancak, uyma niyetini getirmeden önce, münferid olduğundan başkasına her hangi bir fiilde veya uzun bir bekleyişte veya selamda tabî olursa namazı fesada gider.
Uyma niyetini getirip getirmediğinde şüphe ederse getirmemiş sayılır. Binaenaleyh mesbuk olan kimse, imamla beraber fatiha okumadan rükua varıp, sonra uyma niyetini getirip getirmediğinde şüpheye düşerse fatihayı okumak için niyetini kıyama dönmesi gerekir.
Bir kimse uyma niyetini getirmeden, imamı takib ederse namazı fesada gider. Fakat tesadüfen ef'alı, imamın ef'alına uyarsa namazına halel gelmez.
Uymak için imamı tayin etmek lâzım gelmez. Tayin eder mesela, Zeyd'e uydum der, sonra kendisine işaret etmediği halde Zeyd değil, Amr olduğu anlaşılırsa namazı fesada gider. Ama şu hazır olan Zeyd'e uydum der, sonra Amr çıkarsa zarar vermez. Çünkü işaretten hasıl olan tayin isimden hasıl olan tayinden daha kuvvetlidir.
Cuma namazında imamın, imam olma niyetini getirmesi, kırktan fazla olsa da namazının sahih olabilmesi için şarttır, getirmediği takdirde sahih değildir. Diğer namazlarda ise sünnettir.
2- İmama uyanın, imamı veya ona uyan kimseyi görmekle veyahut onun veya mübelliğin sesini işitmekle hareketlerini bilmesi. Çünkü hareketlerini bilmezse aralarında irtibat sağlanamaz ve bağlılığını muhafaza edemez. Yalnız Şam ve Kahire gibi bir yerde namaz kıldıran imamın sesi, radyo veya televizyon vasıtasıyla duyulur veya görülse her an ceryanın kesilmesi ve mesafe de uzun olduğundan istasyonun bozulması muhtemel olduğundan ona uymak caiz değildir.
3- İmam ile me'mümün bir yerde bulunması. Bunun da dört hali vardır: Ya her ikisi bir camide, ya kırda, ya bir binada veyahut biri camide, diğeri dışında olacaktır.
Bir camide iseler, aradaki mesafe, ne kadar uzak da olsa ve araya bina da girse uymak caizdir. Yalnız araya girmiş binanın, kapalı da olsalar kapısının bulunması lâzımdır ki, istendiğinde oradan normal olarak geçmek mümkün olsun. Mevcud kapı çivilenmiş ise uymak caiz değildir. Küçük pencere olursa veyahut bir birine bitişik ayrı ayrı camilerde olsalar uymak caiz değildir. Camideki tahtabentde durup, aşağıdaki imama uymak caizdir. Camide bir nehir veya çay geçse nehrin kenarında bulunan her yaka ayrı birer cami sayılır.
Kırda olsa, İmam veya son saf ile onun arasında yüz elli metreden fazla olmaması gerekir. Çünkü normal olarak yüz elli metrelik bir çevrede bulunan kimseler bir arada sayılırlar. Yalnız iki saf arasındaki mesafe yüz elli metreden fazla olmayacak dediğimiz zaman, öndeki safların sonu ile sonraki safların ilki arasındaki mesafe yüz elli metreden fazla olmayacak demektir.
Bir binada iseler, aradaki mesafe yüz elli metreden fazla olmamakla beraber görmeye ve geçişe mani olacak bir hailin bulunmaması lâzımdır. İmam ile me'müm ayrı ayrı binalarda olup, kapı da bulunsa fakat açık olmazsa veya açık olur, imamı veya cemaatı görecek şekilde hizasında duran olmazsa uymak caiz değildir. Ama açık kapı olursa hizasında duran kimse imama uyabildiği gibi onun arkasında, sağ veya solunda olanlar da
uyabilirler. Ancak hizasında duran kimse arkasında sağ ve solundakilere imam mesabesinde olduğundan, ondan önce ne niyet ne de fiîli bir rükün, ne de önüne geçmek caiz değildir. Yalnız imam selam verirse, imam mesabesinde olan kimse selâm vermezse de aralarında irtibat kalmaz. Ondan önce de selâm verebilir.
İmam ile me'müm arasında bir yol, bir cadde veyahut bir çay, bir nehir bulunsa zarar vermez.
Düz bir yer bulunduğu halde imamın me'mümden veya me'mümün imamdan yüksek olması mekrûhdur. Ancak cemaatın tümü veya bir kısmı acemi olursa, namazın nasıl kılınacağını göstermek veya cami büyük olduğundan, imamın tekbirlerini tebliğ etmek için, yüksek bir yerde durmakta beis yoktur. Cami küçük olduğundan tebliğe ihtiyaç olmazsa müezzin veya mübelliğin mahfelde veya başka yüksek bir yerde durması mekrûhdur.
Cami haricinde, imam veyahut me'müm yüksek bir yerde olursa namazı sahih olabilmesi için, yüksekte olan kimsenin vücudunun bir kısmı, altta olan kimsenin vücudunun bir kısmı hizasında olması şarttır. Yoksa uymak caiz değildir. Camide iseler, hiza meselesi şart değildir.
İmam olacak olan kimse camide olursa, cami haricinde bulunan kimsenin imama uyması iki şart ile caizdir:
a- Kendisiyle cami arasında geçiş ve görmeyi engelleyecek bir hailin bulunmaması.
b- Cami haricinde olan kimse ile caminin son kısmı arasında yüz elli metreden fazla bir mesafenin olmaması.
4- Bulunduğu yerde me'mümün, imamın önüne geçmeyip ayakta iken topuğuyla, otururken elbisesiyle, zarurete binaen yatarken, yanıyla gerisinde durması.
Mescidül-Haramda, imamın, makamı İbrahîmin önünde durması, cemaatın Kâbe etrafında saf almaları sünnettir. İmam tarafında me'mümün imamı geçip Kâbeye daha yakın olması, namazını fesade götürür. Fakat başka bir tarafda olursa Kâbeye imamdan daha yakın olması zarar vermez.
Me'müm tek ve erkek ise imamın biraz gerisinde ve sağ
tarafında durur. İbni Abbasdan rivayet edilmiş, demiş ki: "Teyzem Meymûne'nin evinde geceledim. Peygamber (S.A.V.) gece vaktinde (nafile namazını) kılmaya başladı. Ben de sol tarafında durdum. Bunun üzerine başımı tutup beni, sağ tarafına aldı." (Buhari, Müslim).
Bundan anlaşılıyor ki, cemaatla kılınması matlub olmayan teheccüd ve tesbih namazı gibi namazları cemaat halinde kılmakta beis yoktur.
Başka birisi gelirse imamın sol tarafında durup, niyet getirecek ondan sonra, ya imam ileriye gider veya her iki me'müm geriye çekilirler. Fakat imkân varsa me'mümlerin geriye çekilip saf tutmaları daha efdaldır.
Cemaat iki erkek veya daha fazla veya bir kadın olursa imamın arkasında dururlar. Bir erkek ve bir kadın imama uymak isterlerse, erkek imamın sağ tarafında durur, kadın da erkeğin arkasında durur. Erkekli kadınlı, çocuklu, hunsalı bir cemaat bulunsa, önce erkekler, sonra çocuklar, sonra hunsalar, sonra kadınlar dururlar. Kadınlara imametlik yapan kadın, onların önünde değil, ortalarında durmalıdır. Beyhâki'nin rivayet ettiği gibi hazreti Aişe ve Ümmü Seleme böyle yaparlardı.
Aynî cinsten safda yer bulunsa tek olarak durmak mekrûhdur. Bunu yapan kimse cemaatın faziletinden mahrum kalır. Safda yer bulamazsa saffın arkasında durup niyet getirir sonra safda bulunanlardan birisini yanına çeker. Çekilen şahıs da kendine müsaade edip geriye çekilir.
Saffı tamamlamadan, başka saf bağlamak mekrûhdur. Fakat Şemsüddin El-Remelinin dediğine göre, cemaatın sevabından mahrum değildir. İmamın sağ tarafında durmak ve ona yakın olmak daha efdaldır. Safların düzgün olmasına dikkat etmeli ve bunu sağlamak için namaza girmeden önce imamın, sağ ve solundaki cemaat'a
"Saflarınızı düzeltiniz.", demesi sünnettir.
5- İmam ile me'mümün kıldıkları namazların düzen ve şekilleri birbire uymalıdır. Binaenaleyh vakit namazını kılmak isteyen kimse küsûf, hüsuf veya cenaze namazını kılan, yahut
secde-i tilâvet veya şükür yapan kimseye uymaz. Çünkü küsûf ve hüsuf namazlarının her rek'atında iki kıyam, iki fatiha, iki rükû vardır. Cenaze namazında ise rükû ve sücûd yoktur. Secde-i tilâvet ve şükürde ise sücud'dan başka bir şey yoktur. Fakat kaza namazını kılan kimse, hazır ve nafile namazını kılan kimseye uyabildiği gibi aksini de yapmak caizdir. Öğle namazını kılmak isteyen kimse sabah namazını kaza eden kimseye uyar, onunla beraber kunutu okur ve mesbuk gibi imam selam verdikten sonra namazın mütebakisini tamamlar. Sabah namazını kaza eden kimse öğle namazını kılan kimseye uyarsa, iki rek'at onunla beraber kıldıktan sonra isterse onu bekler ve onunla beraber selâm verir, isterse ayrılış niyetini getirip selam verir. Akşam namazını kaza eden kimse, meselâ, öğle namazını kılan kimseye uyarsa, üçüncü rek'atta mutlaka ayrılış niyetini getirmeye mecburdur. Onu bekleyemez. Çünkü imamın yapmadığı bir celse yapmakta ve okumadığı teşehhüdü okumaktadır. Hanefi olan bir kimse, vitir namazını Şafiî olan kimseye iktida ederse caiz değildir. Çünkü vitir namazı Şafiî'de sünnettir, Hanefi'de ise vaciptir. Vacibin sünnete iktida etmesi caiz değildir.
6- Fahiş bir muhalefetin doğmasına sebeb olacak secde-i tilâvet gibi sünnetleri imamın yaptığı gibi yapmak. Yani imam yaparsa me'müm de yapar, imam terk ederse me'müm de terk eder. Ama küçük bir muhalefet olursa meselâ: İmam secde-i istirahat yaparsa me'müm yapmaz veya imam yapmaz me'müm yaparsa zarar vermez. Yalnız imam, secde-i sehvi terk ederse selâmdan sonra me'mümün getirmesi daha efdaldir. Ancak şuna işaret etmek gerekir ki; imam, birinci ka'deyi terk ederse, me'mümün de terk etmesi lâzımdır. Yoksa namazı fesada gider. Fakat imam birinci ka'deyi getirirse, me'müm kasden terk ettiği takdirde namazı fesada gitmez. İmam birinci ka'de için oturur da me'müm unutarak kalkarsa onu yapmak için avdet etmesi lâzımdır.
7- Me'mümün tekbiretül-İhramının, imamın tekbiretül-İhramından sonra olması. Şayet ondan evvel veya tekbirin hepsini veya bir kısmını imamın tekbiriyle beraber getirirse, namaza girmiş sayılmaz. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"İmam, kendisine uyulsun diye edinilir. Öyle ise imam tekbir aldığında, siz de tekbir alınız."
Ama diğer rükünlerde imamdan sonra olması şart değildir. Yalnız onunla beraber olursa cemaatın sevabından mahrum kalır. Ondan evvel olursa da günâhkar olur. Bunun için imamı izlemesi gerekir.
8- Me'mumun imamı, birbirini takib eden iki rükni fiiliyle geçmemesi. Meselâ, me'mum her iki secdesini getirip kalktığı halde, imam iki secde arasındaki celsede olursa, me'mumün namazı fesada giter. Teşehhüd ve sâlavati şerife gibi iki rüknî kavli veya yalnız bir rükn-i fiîli veya bir rükn-i fiîli ile bir rükn-i kavliyle imama sebkat ederse, namazı sahih ise de günahkâr olur ve cemaatın sevabından mahrum kalır.
İmama tabi olmanın matlub olup her hangi bir hususda ona muhalefet etmek namazı, bozan şeylerden olmadığı takdirde mekruhdur. Cemaatın sevabından mahrum kalmasına vesile olur.
Bilerek bir rükn-i fiîliyle imama sebkat eder ve bilerek de avdet ederse namazı bozulur. Fakat sehven veya haram olduğunu bilmediğinden sebkat ederse geri dönmek hususunda muhayyer değildir, geri dönemez.
9- Me'mumun haram olduğunu bildiği halde özürsüz olarak iki rükn-i fiiliyle imamdan geri kalmaması. Haram olduğunu bilmediği için iki rükn-i fiîliyle imamdan geri kalırsa veya sehv ederse namazı fesada gitmez.
Muvafık -namazın başında imama yetişen kimse- olan, muktedi, yaratılış itibariyle ağır okuduğu veya bir sünnetle meşgul olduğu için, fatihayı tamamlamadan imam rükûa varırsa, veya zamanında fatihaya başlamamış, sonra başlar ve tamamlamadan önce imam rükû ederse, fatihasını tamamlar, uzun üç rükün ile geri kalmayınca onu takib eder, ama uzun üç rükün ile geri kalırsa meselâ, me'müm halâ fatiha ile meşgul olduğu halde, imam sücud'dan kalkar veya teşehhüd'de oturursa, kendi tertibini bırakır ve imama uyar. Fakat selâm verdikten sonra bir rek'at getirir.
Me'müm rükûda iken fatihayı terk ettiğini hatırlar veya şüpheye düşerse fatihayı okumak için, geri dönmez; yalnız imam selam verdikten sonra, bir rek'at getirir.
Mesbuk (namazın başında imama yetişemiyen kimse) olan kimse, imamla birlikte fatihayı şerifi okuyacak kadar zaman bulamazsa, fatihayı şerifeyi tamamlamadan, imamla birlikte rükûa gider. Çünkü bu halde imamın okuduğu fatiha kendisine kâfi gelir.
Mesbuk olan kimse, ilk tekbirini aldıktan sonra iftitah duasını okumadan ve eûzu çekmeden fatihaya başlar. Şayet iftitah duasını okur veya eûzu çekerse fatihayı şerifeyi okumak vacib olduğundan, mezkûr sünnet ile meşgul olduğu kadar fatiha-i şerifeden okur, sonra rükû'a varır. Rükûda imama yetişir ise rek'ata yetişmiş olur. Yoksa o rek'attan geri kalmış sayılır. İmam selam verdikten sonra bir rekat daha getirir. Yalnız, fatiha'i şerifenin okunmasının vacib olduğunu bilmediğinden sünnet ile meşgul olursa mazur sayılır. Ve bu durumda fatihasını tamamlamak zorundadır. Ondan sonra şayet üç uzun rükün geri kalmazsa kendi tertibine riayet eder.
Bir kimse rükuda imama yetişir, fakat gerekli olan tuma'ninat'ın (azaların istikrar bulması) hasıl olup olmadığında şüphe ederse, bu rek'at kendisi için sayılmadığından imam selam verdikten sonra bir rekat daha getirmelidir. Ayrıca kendisine secde-i sehv de düşer.
Dört rek'atli bir namazda sehven beşinci rek'at'e kalktığına farkına varan kimse, hemen oturmalı ve daha önce teşehhüdü okumamışsa, onu okumalı ve secde-i sehiv getirip selam vermelidir.
Mesbuk olan kişi, imama rükuda yetişirse, tekbiretü'l-ihram'ı almakla beraber rüku için de ayrıca bir tekbir getirerek rükua varır. Şayet tekbiretü'l-ihram ile iktifa edip rüku'un tekbirini terkederse namazı sahihtir. Şu kadar var ki bir sünneti terketmiş olur. Ama bir tekbir ile hem tekbiretü'l-İhram'ı hem de rüku tekbirini kastederse namazı sahih değildir.
Vesveseli olduğundan fatihasını tamamlamadan evvel imam rüku'a varırsa mutlaka fatihasını tamamlaması gerekir. Ve
geri kalışı mazeret sayılmaz. Yani imam ikinci rüknü tamamlamadan evvel, vesveseli olan kimse fatihasını tamamlarsa, imamla beraber namazına devam eder. Yoksa imamdan ayrılır. Ve kendi kendine namaz kılar.
İmamın abdesti bozulur veya elbisesine necaset değerse veya mestinin müddeti biterse, kendisiyle me'mumün arasındaki bağlantı kesilir. Ve ayrılış niyetini getirmesi vacibdir. Fakat namazı bırakıp gider yahut ölürse ayrılış niyetini getirmeye mecbur değildir. Her iki sûrette de iktida (uyuş) ortadan kalktıktan sonra me'mûm, namaz esnasında başkasına uyabildiği gibi başkası da kendisine uyabilir.
Cuma namazının birinci rek'atı müstesna, her zaman zaruret olmazsa da me'mum, isterse imamdan ayrılabilir. Ancak hastalık gibi bir hal olmazsa ayrılmak mekruhdur.
Bir kimse yalnız başına namaza başlarsa, namaz esnasında başkasına uyması veya başkasının kendisine uyması caizdir. Şayet imam, önce namazı bitirirse me'mum mesbuk gibi namazını tamamlar. Me'mum önce namazını tamamlarsa o zaman isterse selâm vermeden evvel ayrılış niyetini getirip selam verir. İsterse de imamı bekler ve onunla beraber selâm verir.
Mesbuk neye yetiştiyse o, kendisi için namazın ilkidir. Sabah namazında imamın ikinci rek'atına yetişirse kendisiyle beraber kunutu okur, fakat ikinci rek'atta da kunutu tekrar okuyacaktır.
Akşam namazında imamla birlikte son rek'ati kılan kimse, ikinci rek'atte de teşehhüd okuyacaktır. Çünkü kendisi için ilk teşehhüd zamanı o andır ve üçüncü rek'atta da son teşehhüdü okur. Ve böylece her rek'atta teşehhüd okumuş olur.
Rükû'da imama yetişip bütün azaları yerlerini alırlarsa rek'ata yetişmiş sayılır. Yeter ki imamın rükû'u imam için sayılmış olsun, hatta abdesti olmayan kimsenin rükû'una yetişirse o rüku nazari itibare alınmaz.
Rükû'da kâfi gelecek kadar imama yetişip yetişmediğinde şüphe ederse, rek'ata yetişmiş sayılmaz. Yani kesin olarak tuma'ninetin hasıl olması gerekir.
Rükû'da imama yetişen kimse, önce tekbiretül-ihram için,
sonra rükû için tekbir alır. Bir tekbirle her ikisini kasd eder veya hiçbir şey hatırlamazsa namazı sahih değildir.
Ama itidalde veya sonrakilerde imama yetişirse rek'ata yetişmiş sayılmaz. Fakat imama uyarak, yaptığı gibi yapar söylediği gibi söyler. Secdede imama yetişirse sadece tekbiretül-ihramı getirir, imam selam verdikten sonra kalkar. Şayet üç veya dört rek'atlı olan namazın ikinci rek'atının teşehhüdünden kalkarsa kıyam için tekbir alır. Birinci rek'attan veya dörtlü olan namazın birinci veya üçüncü rek'atından kalkarsa tekbir almaz.
Birinci safta durup namaz kılmak daha efdaldir. Yer yoksa ikinci safta durmaya gayret etmelidir. Ebu Hureyre (R.A.), Peygamber (S.A.V.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Siz birinci safın sevabının ne kadar çok olduğunu bilseydiniz, onda namaz kılabilmek için kur'a çekerdiniz." İmamın sağ tarafı sol tarafından efdaldir. Herhangi bir safta boş yer varsa onu doldurmak sünnettir.
Kafir sayılmayan mübtedi' -ehli bidat- bir imam'ın arkasında namaz kılmak mekruh ise de sahihtir. İmam-ı Nevevî, "Mecmu'" adlı kitabında kaydettiğine göre selef ve halef, Mu'tezilî'nin arkasında namaz kılmayı, Mu'tezilî bir kadınla evlenmeyi caiz görmüşlerdir. Yalnız namazın fesadına vesile olacak bir şey yapar veya bir rükün terkederse, ona uymak sahih değildir. (Meselâ Ca'feri bir imam, ayaklarını yıkamadığı takdirde arkasında namaz kılmak caiz değildir.)
Bilerek veya bilmeyerek tekbiretü'l-ihram'ı almadan bir cemaata namaz kıldıran kimsenin namazı sahih olmadığı gibi cemaatın da namazı sahih değildir. Çünkü tekbiretü'l-ihram açık olup gizli değildir. Fakat gizli olan niyeti terkederse, namazı sahih olmasa da cemaatın namazı sahihtir. Çünkü niyet gizlidir.
Bir Şafiî, besmele veya teşehhüdün farz olduğuna inanmıyan Hanefi bir imama iktida ederse, namazının sıhhatı hususunda ihtilaf vardır. Mu'temede göre besmele veya teşehhüdü kesinlikle okumadığını biliyor ise, bu Şafiînin namazı sahih değildir. Okuduğunu biliyor veya okuyup okumadığını bilmiyorsa namazı sahihtir. Kaffâl'a göre Hanefi imam ister besmele ve teşehhüdü okusun ister okumasın, muktedi olan Şafiînin namazı sahihtir.
Babası veya ağabeyisinin içinde bulunduğu bir cemaata imamet yapan bir kimsenin namazına bir halel gelmediği gibi kerahatı da yoktur.
Bir kimse tek olarak namazını eda ederken bir cemaat gelip namaza başlarsa, hemen o namazını nafileye çevirip iki rek'atte selam verebilir ve cemaate katılabilir. Sünnetini eda ederken böyle bir cemaat gelip namaza başlarsa, şayet sünnetini tamamladığı takdirde cemaata yetişeceğini biliyorsa sünnetini tamamlayacaktır. Aksi takdirde sünnetini tamamlamayıp keser ve cemaate katılır.
Bir kimse zulüm ve fıskından dolayı cemaatın tümü veya çoğu tarafından istenmiyorsa onlara imamet yapması mekruhtur.
CUMA NAMAZI
Cuma namazı müstakil bir namaz olup kısaltılmış öğle namazı değildir. Ahmed bin Hanbel'e göre Cuma günü bütün günlerin en şereflisidir. Şafiî mezhebine göre, Arefe günü ondan daha şereflidir. Ancak o, haftanın en şerefli günü, namazı da en faziletli namazdır.
Cuma namazı bu ümmetin hassalarındandır. Mekke-i Mükerremede farz kılındı ise de, müslümanlar zaif ve az olduklarından ancak hicretten sonra kılınabildi. Cuma namazı kıldıran Medine'i münevvereye yakın olan Nakiü'l-Hadımat adlı köyde Es'ad bin Zürare'dir.
Cuma namazı farz-ı ayn olup farziyyeti Kur'an-ı Kerim ve ahadisi nebeviye ile sabit olmuştur. Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Ey İman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığında, Allahın zikrine koşunuz.! (Süre-i Cuma, Ayet 9).
Allah'ın Resûlü (S.A.V.) de şöyle buyuruyor:
"Cuma namazına gitmek her baliğ olan kimseye vacibdir." Başka bir hadiste ise şöyle buyuruyor:
"Cuma namazı, cemaatla her müslümana hak ve
vacibdir. Yalnız dört kişi bundan muafdırlar; başkasının mülkünde olan köle, kadın, çocuk ve hasta."
Cuma namazı, mâlum olduğu gibi iki rek'attır. Cuma namazı, vakit namazı gibi her mükellefe vacib değildir. Ancak baliğ, akil, erkek, hürr, mukim ve sıhhatlı olana vacibdir. Çocuk, deli, kadın, hunsa, köle, esir, yolcu ve hasta olan kimselere vacib değildir. Fakat Cuma namazına gidip namaz kılarlarsa namazları sahih olup artık öğle namazını kılmakla mükellef değildirler ve gittikleri halde kılmayabilirler. Yalnız hasta olan kimse, cuma namazına gitmiş ve namaz vakti girmişse cuma namazını kılmaya mecburdur.
Namazın kılınacağı yere gitmiş ve orada namaz kıldığı takdirde hastalığı artmıyacaksa namaz kılmadan ordan ayrılması caiz değildir. Ama yaşlı ve kötürüm olan kimseleri götürecek kimse varsa, kendileri için fazla sıkıntı olmadığı takdirde onlara da vacip olur. Bulaşıcı bir hastalığa mübtela veya başkasına zarar verecek fıtri veya arızî bir kokusu olan kimsenin cuma namazına gitmesi caiz değildir. Aynı zamanda başka cemaate de gidemez. Giderse men'edilmesi gerekir. Bunun için cuma günü namaz vaktine kadar kokusu gitmeyeceği takdirde soğan ile sarımsak yemek haramdır.
Cuma namazının sıhhat şartları altıdır:
1- Öğle vaktinde eda edilmesi. Vakit dar olup cuma namazıyla, ondan önce okunması gereken iki hutbeye kâfi gelmezse, öğle namazı farz olur. Cuma namazına başlansa sahih değildir.
Zaman, cuma namazına ve ondan önceki hutbelere kâfi gelecek zanniyle iki hutbe okunup namaza başlanır ve namazda iken öğle vakti çıkarsa, öğle namazı olarak tamamlanması gerekir.
Bir mesbuk cuma namazının bir rek'atına yetişir, ikinci rek'atta iken vakit çıkarsa yine öğle namazı olarak tamamlanması lâzımdır.
2- Cuma namazının şehrin veya köyün hududu dahilinde kılınması. Çölde veya çadırlarda yaşayan kimseler ne kadar çok olursa olsunlar cuma namazını kılamazlar. Çünkü Resûlü Ekrem (S.A.V.) ve Hülafai Raşidin (R.A.) zamanlarında cuma namazı, yalnız ikamet yeri olan köy, kasaba ve şehirlerde kılınmıştır. Bunun için çölde veya kırda bir cami bulunsa ve etrafında ev olmazsa, içinde Cuma namazını kılmak caiz değildir. Yalnız bir köyde bir cami bulunur, sonra köy harabe olur, orada yalnız cami kalırsa, halk onu ihmal etmeyip içinde namaz kılmağa devam ederse, kıldıkları cuma namazı sahihdir. Halkın evlerinin taştan kerpiçten veya mağara olması hususunda fark yoktur. Cuma namazının camide olması şart değildir. Binaenaleyh kırk elli kişi büyük bir binada yerleşir ve evin dahilinde veya harem kısmında cuma namazı kılarsa caizdir.
Bir köyde Cuma namazının farz olabilmesi için, evlerin bir arada olması lâzımdır. Evler dağınık, aralarında yüz elli metreden fazla mesafe olursa cuma namazı lâzım gelmez.
Bir köy halkı cuma namazını terk ederlerse hepsi günahkâr olur. Cuma namazını kılmakla mükellef olan kimse meşru mazeret olmazsa cuma namazını terk edemez. Bunun için Cuma namazı, sığmayacak kadar zaman daralmayınca öğle namazını kılması, sahih değildir. Fakat kadın ve müzmin hastalığa mübtela olan kimsenin, tam zamanında öğle namazını kılması da efdaldır. Fakat mazeretin zevalini uman köle ve misafir gibi kimselerin öğle namazını tehir etmeleri daha efdaldır.
3- Cuma namazı kılanan yerde, başka bir cumanın tekbiretül-ihramının ona sebkat etmemesi veya onunla beraber olmaması. Çünkü Resûlullah'ın ve Hulefa'i Râşidin'in zamanlarında, şehir olsun, köy olsun yalnız bir yerde, bir tek cuma namazı kılınırdı. Ayrıca cuma namazı kılmaktan en büyük gaye müslümanları bir araya getirmek olduğundan, bir yerde kılınması daha münâsibdir. Ancak halk çok olup cuma namazını bir yerde kılmak, çok zor olursa veya iki mahalle arasında şiddetli düşmanlık bulunur ve bir araya geldikleri takdirde kavga çıkacaksa, ihtiyaç nisbetinde birkaç yerde kılmak caizdir. Çünkü İmam-ı Şafiî (R.A.), Bağdad'a gittiğinde birkaç yerde Cuma
namazı kılındığı halde itiraz etmedi. Ve öğle namazının iade edilmesi de söz konusu değildi. Meselâ, bir şehirde beş cami halkın ihtiyacını karşılayabilecek durumda iken, altı veya yedi yerde cuma namazını kılmak caiz değildir. Böyle bir hal olursa, tekbiretül-ihramı daha önce getiren hangi caminin cemaatı ise, onların cumaları sahihdir. Diğerlerinin cuma namazları sahih olmadığından öğle namazını kılmaları lâzımdır. Tekbiretül-ihramı daha önce getiren cemaat belli değilse hepsi öğle namazını kılmağa mecburdurlar. Cumanın bu yönden dört şekli vardır:
a) Şartlara haiz bir tek cuma namazını kılmak. Bu takdirde cuma namazı sahih olup öğle namazını kılmak haramdır ve fasiddir.
b) İhtiyaç nisbetine göre birkaç cuma namazı kılmak. Yine cuma namazı sahih olup öğle namazını kılmak icab etmez. Fakat kılınmasında bir sakınca yoktur.
c) İhtiyaçtan fazla birkaç yerde cuma namazını kılmak. Bu haletin de üç şekli vardır. Ya, bu cuma namazlarından birisinin tekbiretül-ihramı daha önce getirilmiş olacak veya bu cuma namazlarının tekbiretül-ihramları beraber olacak veyahut da bilinmiyecektir. Birinci şekilde tekbiretül-ihramı daha önce getiren cemaatın cuma namazı sahihdir. Geriye kalan cemaatlar ise öğle namazını kılacaklardır. İkinci ve üçüncü şekillerde ise hiçbir cuma namazı sahih değildir. Yeniden cuma namazını bir yerde veya ihtiyaca göre birkaç yerde kılmak icab eder. Malum olduğu gibi bu gün bütün şehirlerde aşağı yukarı ihtiyaç nisbetinden fazla müteaddid yerlerde cuma namazı kılındığı ve hangi cuma namazının tekbiretül-ihramı daha önce olduğu belli olmadığı halde hiçbir yerde cuma namazı iade edilmez. Ve iade edilse faydası olmayacaktır. Çünkü aynı şey tekerrür etmez.
d) Tekbiretül-ihramı daha önce getiren belli iken, sonradan unutulmuş olmak. Bu halette hepsi öğle namazını kılmakla mükellefdirler.
4- İlk rek'atta cuma namazının cemaat halinde kılınması. Çünkü Resulûllah'ın ve Hülefa'i Raşidin zamanında, asla münferiden kılınmamıştır. Birinci rek'atı cemaat halinde kıldıktan sonra, ikinci rek'atı herkes ayrı ayrı kılabilir.
5- Cuma namazının müslüman, baliğ, akil, hür, erkek, mukim, sıhhatlı ve yerli olan kırk kişi ile eda edilmesi.
Kırk kişinin bazıları gayri müslim, köle, kadın, misafir veya ticaret yapmak ve ilim öğrenmek gibi bir iş için orada bulunan kimselerse, cuma namazı kılınmaz. Fakat yukardaki vasıfları haiz olan, kırk kişinin haricinde köle, kadın veya misafir bulunsa beis yoktur. Yani onlarla birlikte cuma namazını kılsalar sahihdir. Binaenaleyh bu şartlara yani müslüman, baliğ, akil, hür, erkek, mukim, sıhhatlı ve yerli kırk kişilik bir cemaat bir köyde veya bir şehirde bulunsa cuma namazını kılmakla mükelleftir. Bu husus için hiçbir surette müsamaha gösterilmez ve şafii mezhebinde bu hususta muhalefet yapan yoktur. Memleketin ahalisi müslüman olsun olmasın, devlet ve hükümet erkanı İslâma inansın inanmasın durum değişmez. Yani beş vakit namaz ile Cuma namazı arasında fark yoktur. Ancak Hanefi mezhebinde İslâmın tüm hükümlerine inanan bir hükümdar bulunsa cuma namazını kılabilmek için onun veya onun yetkilisinin izni şarttır. Fakat müslümanların başındaki adam İslâmın hükümlerini kabul etmez veya memleket İslâm diyarı olmazsa müslümanların kabul ettikleri bir kimseye uyarak cuma namazını kılacaklar. Namazı kıldıran adam resmi olsun olmasın farketmez. Yeter ki camaat, onun imametine rıza göstersin. Bu açıklama Hanefi mezhebinin salikleri için mühimdir.
Bu kırk kişinin hepsi veya bir kısmı göçebe olup yazın veya kışın veya her iki mevsimde de göç edip yer değiştirirlerse, cuma namazı onlarla eda edilmez. Çünkü Allah'ın Resulü Veda haccında, Medine'i münevvereye avdet etmek niyetinde olduğu için Mekke'i Mükerremede cuma namazını kıldırmamıştır.
Kırk kişinin içinde fatihasını güzelce okuyamayıp, öğrenmek hususunda kusur eden bir ümmi bulunsa, sayıları kırkdan düştüğü için cuma namazı sahih değildir.
Kezalik cemaatin sayısı tam kırk kişi olup onlardan birisi herhangi bir sebepten dolayı rükuda imama yetişmezse cuma namazı sahih değildir. Yine onlardan birisi sağır olur ve hutbenin bütün rükünlerini veya bir kısmını işitmezse cuma namazı fâsidtir.
İmam-ı Esnevi'ye göre bir ceza evinde yerli kırk tutuklu bulunursa, her ne kadar hürriyetten mahrum iseler de cuma namazını kılmakla mükelleftirler. Çünkü bunlar hapiste oldukları halde yine köle değil hür sayılırlar.
Fakat düzgün okumak için çaba gösterdi haldeği öğrenemezse, kırktan sayılır ve kılınan cuma namazı sahihdir.
Bir yerde bir tek cuma namazı kılınır ve imamın da fatihası yanlış olursa, fatihası düzgün olan kimsenin böyle bir imama uyması caiz olmadığı gibi cuma namazına gitmeye de mecbur değildir.
Hutbe okunurken veya namazın her hangi bir cüz'ünde, son rek'atta da olsa, sayı kırktan aşağıya düşerse cuma namazı fesada gider. Hatta kırk kişiden bazıları ikinci rek'atta imamdan ayrılarak münferiden namaz kılar ve selâm verirse, henüz selam vermeyenlerden birisinin abdesti bozulsa, selam verenlerin de namazı bozulur.
Hatip iki hutbe arasında oturduğunda ihlası şerifi okuması sünnettir.
Cuma namazını kıldıran, köle veya baliğ olmayan veya misafir bir kimse ise, kendisinin dışında nisab yani kırk kişi tamamlanmışsa, namaz sahihdir. Aksi takdirde cuma namazı sahih değildir.
Cuma namazını kıldıran imam, selam verdikten sonra abdestsiz olduğunu hatırlarsa veya üzerinde necaseti hafiyye bulunsa, kendisinden başka nisab tamam olduğu takdirde cuma namazı sahihdir. Fakat imamın, kadın veya hunsa veya kâfir olduğu ortaya çıkarsa cemaat ne kadar çok da olsa namazı sahih değildir. Bir kimse abdesti olmayan bir imama, rükûda iktida edip yetişirse, me'mum fatiha okumadığı ve imamın da namazı sahih olmadığından, me'müm o rek'ata yetişmemiş sayılır. Hutbeden önce nisab eksilirse hutbeye başlamaz. Hutbe esnasında sayı eksilirse yine hutbe muteber değildir.
6- Cuma namazından önce iki hutbe okumak. İbni Ömer'-den rivayet edilmiş, demişki:
"Resûlüllah (S.A.V.) cuma günü iki hutbe okur ve aralarında otururdu."
Hutbenin beş rüknü vardır:
a) Her iki hutbede Allah'a hamdetmek.
b) Her ikisinde de ismini veya sıfatını zikr etmek sûretiyle Resûlüllah'a salavati şerife getirmek. Şayet zamiri zikr etmekle salavat getirilirse kâfi etmez. Hamd ile salavatın lafızları muayyendir. Hamd yerine şükür, salat yerine rahmet kelimesi getirilirse kâfi gelmez.
Yine Lafza-i Celâl'in zikredilmesi gerekir. Ondan başka Allah'ın diğer bir ismi veya sıfatı söylense caiz değildir. Fakat Peygamber (S.A.V.)'in ism-i şerifini zikretmek icabetmez; nebi veya resûl denilse kâfidir.
c) Her ikisinde de takvayı tavsiye etmek. Yalnız tavsiye veya takva kelimesini söylemek şart değildir. Etiu veya Rakibû kelimesini "usiküm bitakvallah" kelimesi yerine söylemek caizdir.
d) Hutbelerden birisinde bir ayet okumak. Birinci hutbede olması daha efdaldir.
e) İkinci hutbede mü'minlere dua etmek. Mevcud cemaata hitaben "yağfirullahü leküm" dese yine kâfidir. Müslümanların başındaki müslüman devlet erkânının islahı, hak ve adeletten ayrılmamaları için dua etmek sünnettir. Bir hatip, hutbesini kısaltıp sadece hutbenin beş rüknü ile iktifa ederse caizdir.
Hatiplerin dikkat etmeleri gereken bir husus vardır, o da şudur. Hutbenin kısa olmasıdır. Peygamber (S.A.V.) hutbelerini
kısa okur uzatmazdı. Hatip cemaate bir şey aktarmak isterse hutbeden önce vaaz edip aktarsın, hutbe kısaltmak sünnet olduğu gibi bir çok memur cuma namazına gitmek istemeyen amirleri tarafından sıkıştırılmakta olduğundan onu nazarı itibare almak gerekir.
Hutbenin onbir şartı vardır:
1- Hutbenin her beş rüknünün arapça olması. Onları arapça olarak okumak için öğrenmek farz-ı kifayedir. Bir yerde bunları bilen olmazsa, oranın sakinleri günahkâr ve asi olurlar. Ayrıca, cuma namazını değil, öğle namazını kılarlar. Hutbenin rükünleri arasında arapçadan başka bir lisanla, vaaz ve nasihat yapılıp uzatılsa da Ali El-Şebramlisi'nin ifade ettiğine göre beis yoktur.
2- Öğle vaktinde okunması. Yani öğle vakti çıktığı takdirde cuma namazı ne eda ve nede kaza olarak kılınamaz. Ancak öğle namazının kaza edilmesi gerekir.
3- Hatibin, gücü yeterse hutbeleri ayakta okuması. Gücü yetmezse oturarak veya yaslanarak okuyabilir. Ayakta hutbe okumaktan aciz olan kimsenin, ayakta okuyabilecek bir kimseye okutması daha efdaldır.
4- İki hutbe arasında oturmak. Hatip hutbeyi ayakta okumaktan aciz olduğundan hutbeyi oturarak okuyorsa, iki hutbe arasında fasıla vermek vacibdir.
5- Manasını anlamasalar da her iki hutbenin rükünlerini kırk kişinin işitmesi. Cemaat kırk kişi olup bir kısmı sağır olursa, cumaları sahih değildir. Şayet rükünlerin tümü veya bir kısmı gizlice getirilirse hutbe sahih değildir, maalesef çok Hanefi imam hutbenin duasını gizlice okudukları için Şafiî cemaatın namazlarının batıl olmasına sebeb olurlar. Hatib ayrı, imam ayrı olursa beis yoktur. Hutbe okunurken konuşmak haram değilse de mekrûhdur. Enes'den rivayet edilmiş, demiş ki:
Peygamber (S.A.V.) cuma günü hutbe okurken, bir a'rabi (bedevi) ayağa kalkıp dedi ki: "Ey Allah'ın Resûlü, mal helâk oldu, aile efradı aç kaldılar. Bizim için dua et. Bunun üzerine ellerini kaldırıp dua etti." Ancak anormal bir hal olursa meselâ, bir âmanın bir kuyuya doğru gittiği görülür, ikaz edilmediği takdirde kuyuya düşmesi de muhtemelse onu ikaz etmek vacibdir.
Hatib minbere çıktıktan sonra, cuma namazının sünneti ile tahiyyetül-mescid sünneti müstesna, nafile namazı kılmak caiz değildir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Sizden biriniz cuma günü, imam hutbe okurken camiye gelirse hemen iki rek'at kılsın. Ama onları uzatmasın."
Hutbeye başlamadan önce, hutbe okunduktan sonra, iki hutbe arasında ve henüz yerinde oturmamış olan kimsenin konuşmasında beis yoktur. Hutbe okunurken aksıranın Allah'a hamdettiği takdirde ona yakın olan kimsenin "Yerhamüke'llah" demesinde beis olmadığı gibi sünnettir.
6- İki hutbe arasındaki fasıla ile rükünler arasındaki fasılanın uzatılmaması. İki hafif rek'at kadar ara verilirse, uzun sayılır. Yalnız rükünler arasında iken abdesti bozulursa ve hemen abdest alarak gelip hutbesine devam ederse zarar vermez.
7- Hatibin hades ve necasetten tahir olması. Hutbe okurken veya hutbe ile namaz arasında iken abdesti bozulursa ve
hemen abdest alarak gelip hutbesine devam ederse zarar vermez.
8- Hatibin avretinin örtülü olması. Fakat dinleyicilerin abdestli veya avretlerinin örtülü olmaları şart değildir.
9- Her iki hutbenin namazdan önce okunması.
10- Hutbenin vaciblerini bilmek.
11- Kırk kişinin işiteceği kadar hatibin, sesini yükseltmesi, abdest ve namaz gibi ibadetler için niyet şart olduğu gibi hutbe için niyet şart değildir.
Hutbenin sünnetleri şunlardır:
1- Minber veya yüksek bir şeyin üzerinden okunması. Resûlüllah (S.A.V.) Medine-i Münevvere'de bir hurma ağacının kütüğü üzerinde hutbe okurdu. Bilahare kendisine dört basamaklı bir minber yapıldı. Üçüncü basamağın üzerinde durur hutbe okurdu.
2- Minberin imamın sağ tarafında bulunması. Mihrab ile arasında bir metreden fazla mesafe olmaması.
3- Hatibin, minbere doğru giderken minberin yanındakilere selam vermesi. Beyzavi, hatip her basamakta biraz durup Allah'tan yardım isteyecek demiş ise de bunun esası yoktur. Ulemaca bu söz tuhaf karşılanmıştır.
4- Minbere çıktıktan sonra cemaata dönmesi. Kıbleye doğru durup hutbe okumak sahih ise de, mekrûhdur.
5- Tekrar selam vermesi. Cemaatın bu her iki selamı işitilecek şekilde alması lâzımdır.
6- Sonra, hatibin minberin üzerine oturması.
7- Sonra, ezanın okunması. Hazreti Osman'ın hilafetine kadar, hatib minbere çıktıktan sonra okunan ezan ile iktifa ediliyordu. Mezkür Halifenin zamanında halk çoğalınca, ondan evvel
de dışarda ezan okutuldu.
8- Hutbenin beliğ ve açık bir dille okunması. Hazreti Ali (R.A.) diyor ki:
"Halkın anladıkları dille konuşunuz. Allah ile onun Resûlü-nün yalanlanmasını ister misiniz?"
9- Cuma namazına nisbeten kısa olması. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Cuma namazını uzatınız. Hutbesini kısaltınız."
(Müslim)
10- Hutbe okurken ya bir kılıç veya bir bastona dayanması. Ebu Davud'dan rivayet edildiğine göre, Peygamber (S.A.V.) Cuma hutbesinde bir yaya veya değneğe dayanarak okurdu.
11- İki hutbe arasındaki oturuşun ihlâs sûresi okunacak kadar olması.
12- İkinci hutbeyi
cümlesiyle tamamlamak.
Hatibin hutbe esnasında sağına- soluna dönmesi, elini minbere vurması, el veya baş ile işaret yapması, her basamakta durup dua etmesi, ikinci hutbeyi acele olarak okuması ve sesini alçaltması, hükümdarı medh ve sena etmesi mekrûhdur.
Hatib, hutbeyi bitirir bitirmez müezzin kamete başlar. İmam da kametin bitmesiyle mihraba yetişmelidir. Birinci rek'atta, "Cuma" veya "Ala" sûresini, ikincisinde de "El-Munafi-kun" veya "Gaşiye" sûresini okuması.
Cuma namazına gitmek isteyen erkek, kadın, hür, köle, herkes için gusül etmek sünnettir. Bu guslün vakti, fecirden
başlar, cuma namazına yetişebilecek bir zamana kadar devam eder. Yalnız, cuma namazına gidecek zamana kadar bırakmak daha iyidir. Hasta olursa veya su bulamazsa, gusül yerine teyemmüm almak sünnettir. Allah'ın Resûlü buyuruyor ki:
"Sizden biriniz cuma namazına gelmek istediğinde, yıkansın." (Buhari-Müslim)
İbn Hibban'dan rivayet ettiği başka bir hadisde şöyle buyrulmuştur:
"Erkek olsun kadın olsun her kim cuma namazına gitmek isterse, yıkansın."
Erken ve yaya olarak cuma namazına gitmek ve camide yerini almak sünnettir. Resûlllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Caminin her kapısında duran melekler vardır. İlk geleni ve sonrakini yazarlar. Bir kimse cuma günü cenabetten yıkanır gibi yıkanır, sonra ilk saatte camiye giderse bir deve sadaka vermiş gibi olur. İkinci saatta giderse bir inek daka
vermiş gibi olur. Üçüncü saatta giderse boynuzlu bir koç sadaka vermiş gibi olur. Dördüncü saatta giderse bir tavuk sadaka vermiş gibi olur. Beşinci saatta giderse bir yumurta sadaka vermiş gibi olur. İmam minbere çıktığında, melekler içerde hutbeyi dinlemeye hazır olurlar." (Buhari-Müslim)
Cuma namazına giden kimsenin yolda ve camide Kur'anı Kerim'in tilâveti ve zikriyle meşgul olması sünnettir. Ön saflarda yer almak için cemaatın omuz ve boyunlarını atlamak mekruhdur. Resûlüllah (S.A.V.) birisinin cemaatın omuzlarını atlayarak geçtiğini görünce kendisine şöyle dedi: "Otur, sen hem eziyet verdin, hem geri kaldın."
Yalnız imamın, mihraba varabilmesi için omuzları atlamasında beis olmadığı gibi, camiye gelip son saflarda bulunan çocukların omuzlarını atlamakta da beis yoktur. Camide oturan kimse yerini birisine verirse, onun yerinde oturabilir. Fakat her hangi bir kimseyi kaldırıp yerine oturması caiz değildir.
Birisi abasını veya namazlığını caminin her hangi bir yerinde serip dışarıya çıkarsa veya başka bir yerde bulunursa, camiye gelen her hangi bir kimse namazlığı veya abasını atıp yerinde oturabilir. Bu gibi haller Mescidül-Haramda ve Mescidi Nebevide çok vaki oluyor.
Cuma namazına gitmek isteyen kimse en güzel elbisesini giyip, güzel koku sürünmelidir. Resûlüllah Sallallahû aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
"Cuma günü yıkanıp en güzel elbisesini giyen, yanında varsa güzel koku sürünen, sonra cuma namazına gelip halkın omuzlarını atlamayan, sonra Allah'ın kendisi
için mukadder kıldığı namazı kılan, sonra imam minbere çıkınca hutbeyi dinliyen ve namazını tamamlayıncaya kadar huşû içinde kalan kimsenin yaptığı bu hareketi, o cuma ile önceki cuma arasındaki günahlarına kefaret olur." (İbni Hibban rivayet etmiştir)
Yalnız, cuma namazına gitmek isteyen kadının, süslenip güzel koku sürünmesi mekrûhdur. Vakit dar olmazsa cuma namazına giden kimsenin yavaş yavaş gitmesi ve gittiği yoldan değil, başkasından dönmesi sünnettir.
Cuma günü veya gecesinde çok dua etmek ve Peygambere (S.A.V.) salavat'ı şerife getirmek ve Kehf sûresini okumak sünnettir. Allah'ın Resûlü buyuruyor:
"Cuma günü Kehf sûresini okuyan kimse için Allah, iki cuma arasını aydınlatacaktır."
Mekke-i Mükerreme'de hatip hutbe okumak için minbere çıkmış ise, hiçbir namazın kılınması caiz olmadığı gibi tavaf etmek de caiz değildir. Yalnız namaz esnasında iken hatip, hutbeye çıkarsa uzatmadan o namaz tamamlanmalıdır. Mekke-i Mükerreme haricinde ise, hutbe okunmakta iken camiye giren kimse, uzatmadan iki rek'at kılar.
Hatibin minbere çıkışından sonra okunan ikinci ezanın akabinde, ticaret, san'at, alış veriş ve her hangi bir işle meşgul olmak haramdır. Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Ey iman edenler, cuma günü, namaz için ezan okunduğu zaman, hemen Allah'ın zikrine gidin. Alış verişi bırakın. Bu sizin için daha hayırlıdır; eğer bilseniz." (Cuma:9)
Yalnız, yapılan alış veriş haram olmakla beraber, sahihdir. Ancak abdest veya gusül suyuna veya acilen avretini örtmek için elbiseye ihtiyaç varsa, alış verişi yapmak caiz olduğu gibi, ezandan sonra camiye giderken yolda ve camide yapmak da caizdir. Kendisine cuma namazı farz olmayan misafir, köle, kadın ve hasta gibi kimselerin alış veriş yapmalarında beis yoktur.
Cuma namazının ikinci rek'atının rukûuna yetişen kimse cuma namazına yetişmiş olur. İmam selam verdikten sonra bir rek'at daha kılar. Fakat ikinci rek'atın rukûundan sonra yetişen kimse, cuma namazının niyetini getireceği halde öğle namazını kılacaktır. İbni Hacer'in fetvasına göre cuma namazının ikinci rek'atının rükûuna yetişen kimseye iktida edip onunla beraber bir rek'at kılan kimse cuma namazına yetişmiş olur.
İmamın namazı her hangi bir sebeble bozulursa, namaz bozulmadan evvel kendisine uyanlardan birisi yerine geçerse, Cuma olsun veya başka bir namaz olsun caizdir. Resûlüllah (S.A.V.)'in hastalığı sırasında Ebu Bekir (R.A.) cemaata namaz kıldırıyordu; namaz esnasında iken Resûlüllah (S.A.V.) kendini iyi hissedince camiye girdi, bunun üzerine Ebu Bekir (R.A.) namazını bozmadan geri çekildi ve Allah'ın Resûlü cemaatin önüne geçip namazı kıldırdı.
İmama uymayanlardan birisi, namazı bozulan imamın yerine geçerse, cuma namazından maada caizdir. Ancak onun nizamının, imamın nizamına aykırı olmaması gerekir. Bunun için imam ikinci rek'atta iken namazı bozulursa böyle bir kimsenin yerine geçmesi caiz değildir. Çünkü, cemaat ikinci rek'atta teşehhüde oturacak, kendisi ise oturmıyacaktır.
İmama uyanlardan bir mesbuk, imamın yerine geçerse ve nizamı imamın nizamına aykırı olursa, imamın nizamına riayet etmesi gerekir. Meselâ sabah namazının birinci rek'atına yetişmeyip, ikinci rek'atta iktida eden kimse imamın yerine geçerse, birinci rek'atta olduğu ve kendisi için kunut sünnet olmadığı halde cemaat için kunutu okur, teşehhüd'de oturur, teşehhüdü okuduktan sonra cemaate namazın bittiğini işaret eder ve namazını tamamlamak için kalkar. Onlar da isterlerse selam verirler, isterlerse imamı bekleyip onunla beraber selam verirler.
Bir kimse, fazla kalabalıktan dolayı secde yapmak için başını koyacak yer bulamaz ve her hangi bir şeyin üzerine secde yapmak mümkün olursa, acizesi başından yüksek olduğu hâlde o şeyin üzerinde secde yapar. Secde yapmak mümkün değilse bekler, cemaat secdeden kalktıktan sonra secdesini yapar. Ancak, imam onu takib eden sonraki rek'atın rûkûundan kalktığı halde secde yapamamış ise, mesbuk gibi, imama uyar. Sonra bir rek'at daha kılar. Eğer bilerek kendi nizamına göre hareket ederse namazı fesada gider. Unutarak kendi tertibini takib ederse namazı fesade gitmez, ama sücudu da muteber değildir.
İstilaya uğramış bir İslâm beldesinin ahalisi cuma namazını diğer İslâm beldeleri gibi kılmakla mükelleftirler. Hatta küfür diyarına yerleşen müslümanlar - kırk kişi olduktan sonra - cuma namazını kılmağa mecburdurlar.
Cuma namazının edası altı kısma ayrılır:
1- Cuma namazı kendisine vacib ve onunla mün'akid olan, hür, baliğ, âkil, sıhhatli ve cuma namazının kılındığı yere yerleşip mazereti bulunmayan erkek'tir.
2- Kendisiyle cuma namazı mün'akid olup ona vacip olmayan hasta, hasta bakıcı ve meşru bir mazereti bulunan erkek'tir.
3- Cuma namazı kendisiyle mün'akid olup vacib olmayan, fakat kıldığı takdirde bu namazı sahih olan kadın, hunsa ve yolcu erkek'tir.
4- Cuma namazı kendisiyle mün'akid ve vacib olmadığı gibi kıldığı takdirde cuma namazı sahih olmayan deli ve baygın kimsedir.
5- Kendisine vacib olmakla beraber kıldığı takdirde cuma namazı sahih olmayan mürted kimsedir.
6- Cuma namazı kendisine lazım ve sahih olan, fakat
onunla mün'akid olmayan; cuma namazının kılındığı yere yerleşmeyen erkek'tir.
Bilinmesi gereken bir husus vardır. Şöyle ki:
Bulaşıcı bir hastalığa mübtelâ olan kimsenin cuma ve bayram gibi namazlara gitmesi câiz değildir. Çünkü gitmesi, hastalığın yayılmasına vesile olabilir. İslâm dini, bir memlekette bulaşıcı bir hastalık bulunursa onu sıkı kontrol altına tutmayı emreder, oraya giriş ve çıkış, yasaklar. Peygamber (S.A.V.): "Bir memlekette vebânın bulunduğunu duyarsanız oraya gitmeyiniz. Bulunduğunuz bir memlekete gelirse ondan çıkıp başka yere gitmeyiniz." buyuruyor.
Diğer bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Cüzzâmlıdan, aslandan kaçar gibi kaç." Hatta başkasına zarar verecek fitrî veya sarımsak ve soğan gibi şeyleri yemekten dolayı ârızî bir kokusu olan kimsenin cuma namazına ve cemâata gitmesi câiz değildir.
NAFİLE NAMAZI
Nafile, sünnet, müstahab ve hasen kelimelerinin manaları bir olup, müteradiftirler.
Nafile namazı iki kısımdır:
1- Cemaatla kılınması sünnet olmayandır. Bazılarını aşağıya alıyoruz:
a) Farzlara tabî olan nafiledir. Bunun teşri hikmeti, farzların noksanını tamamlamaktır. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor ki:
"Kulun farzından bir eksiklik olursa, Cenab-ı Allah buyurur; Bakınız, benim kulum için bir nafile yok mudur? Bunun üzerine onunla farzın eksikliği tamamlanır."
Bu da müekked ve gayrı müekked olmak üzere iki kısımdır. Müekked olanı, sabah namazından önce iki rek'at, öğleden önce ve sonra ikişer rek'at, cumadan önce ve sonra da dörder rek'at, akşamdan sonra iki rek'at, yatsı namazından sonra da iki rek'attır. Sonra üç rek'at vitir namazıdır.
Müekked olmayanı ise, yukarda zikr ettiğimizden başka öğleden evvel iki rek'at, öğleden sonra iki rek'at, ikindi namazından evvel dört rek'at ve akşam namazından evvel iki rek'attır. Müekked olan nafile namazlarla müekked olmayan nafile namazları arasında niyet hususunda fark yoktur. Yani niyet getirirken müekked veya gayrı müekked olan şu vaktin nafile namazını, demek icab etmez. Bunların en faziletlisi vitir namazıdır.
Allah'ın Resûlü buyuruyor:
"Cenab-ı Allah, kırmızı deveden daha hayırlı bir namazı sizin imdadınıza yetiştirdi. O da vitir namazıdır." (Ebu Davud)
Vitrin namazı yatsı namazına tabi olup, ondan sonra kılınır. Kılınacak namazların en sonu olması daha efdaldır. Bunun için bir kimse uyanacağını biliyorsa, vitir namazını gecenin son kısmına te'hir etsin. Vitir namazı iade edilmez. Vitir namazının en azı bir rek'attır. En çoğu ve afdalı onbir rek'attır. Allah'ın Resûlü buyuruyor:
"Bir kimse bir tek rek'at vitir namazını kılmak isterse kılsın." (Ebu Davud rivayet etmiştir.) Başka bir hadisde ise şöyle buyuruyor:
"Beş veya yedi veya dokuz veya onbir rek'at vitir namazını kılınız." (Dare Kutni rivayet etmiştir.)
Vitir namazını bir rek'attan fazla kılmak isteyen kimse, en iyisi iki rek'at kılıp selam vermek, son rek'atı da ayrı bir niyet ve selam ile eda etmektir. Yalnız akşam namazı gibi bir selam ile vitir namazını kılmak da caizdir.
Ramazanı şerifte vitir namazını cemaatla kılmak sünnettir. Ayrıca Ramazan-ı şerifin yarısından sonra, sabah namazında olduğu gibi vitir namazının son rek'atında, rükûdan sonra itidal halinde kunut duasını okumak da sünnettir. Kunut duası, namazın rükunleri bahsinde zikredilmiştir.
Ayrıca, Kunut duasından önce şu duayı da okumak sünnettir:
Kunut duasında, bütün dualarda olduğu gibi, elleri kaldırmak sünnettir. Hitamında elleri yüze sürmemek daha evlâdır.
İmam, kunutu yüksek bir ses ile okur, me'mum ise dua için amin deyip, ayrıca okumayacaktır. Fakat sena bölümünü okuyacaktır. Sena; "feinneke takdi" cümlesinden başlar sonuna kadar devam eder.
İmam, çoğul siğasiyle dua etmelidir, meselâ
Yerine
demelidir. Üç rek'at kılan kimsenin birinci rek'atta
ikinci rek'atta
üçüncü rek'atta "İhlâs" ile "muavezeteyn" sûreleri okuması sünnettir.
Nafilelerin en efdalı, bayram namazı, sonra küsuf, sonra husuf, sonra istiska, sonra vitir, sonra sabah namazının sünneti, sonra vakit namazlarına tabi olan sünnetler, sonra teravih, sonra kuşluk, sonra tavaf namazı, sonra ihram namazı, daha sonra tahiyyet-ül mescid namazıdır.
b) Duha (kuşluk) namazı. Vakti, güneşin bir mızrak kadar yükseldiği andan itibaren başlar, istiva vaktine kadar devam eder. Azı, iki rek'at çoğu on iki rek'attır. Efdali sekiz rek'at kılınır.
Ebu Hureyre (R.A.) şöyle rivayet ediyor:
"Habibim, her ayda üç gün oruç tutmayı, duha namazından iki rek'at kılmayı ve yatmadan evvel vitir namazını kılmayı bana tavsiyede bulundu."
Duha namazı iki rek'attan fazla kılınacak olursa, her iki rek'atte bir selam vermek daha efdaldır.
Duha namazını kılmak için en faziletli zaman günün dörtte birinin gittiği zamandır.
c) Tahiyyetül-Mescid namazı: Camiye giden kimsenin camide oturmak niyetinde olsun olmasın oturmadan evvel iki rek'at tahiyyetül-Mescid namazını kılması sünnettir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Sizden biriniz camiye girerse iki rek'at namaz kılmadan oturmasın." Tahiyyetül-Mescid her hangi bir farz veya nafile namazını kılmakla da eda edilir.
Camiye giriş tekerrür ederse, tehiyyetül-mescid namazının da tekerrürü sünnettir. İmam, namaza başladıktan sonra camiye giren kimsenin tehiyyetül-mescid namazını kılması mekrûhdur.
Bir kimse camiye girip tahiyyetül-mescid sünnetini kılmak hazırlığında iken kâmet'e başlansa, artık bu nafile namazına başlamak caiz değildir. Ayakta kalıp beklemek sünnettir.
Mescidül-Harama giren kimse, Kâbeyi tavaf etmek isterse, tehiyyetül-mescid namazını kılmadan tavafa başlar. Yok eğer tavaf yapmak niyetinde değilse, tehiyyetül-mescid namazını kılar. Camiye giren kimse, oturduğu takdirde tehiyyetül-mescid namazını kılamaz.
d) Tesbih namazı: Tesbih namazının azı iki, çoğu dört rek'attır. Muayyen bir zamanı yoktur. Kerahat vakti müstesna, her vakit kılınabilir. Cemaatla kılındığı takdirde her ne kadar fasid değilse de, münferiden kılınması evladır.
Her rek'atta fatiha ve zammi sureden sonra, on beşer, rükûda, itidalda, secdelerde, secdeler arasındaki oturuşta, her iki secdeden sonra istirahat oturuşunda, teşehhüdden evvel veya sonra, onar defa
der.
Tesbih namazını haftanın belli bir gününe tahsis etmek mekruhtur.
e) İstihare namazı: İstihare namazı her hangi hayırlı bir iş yapmak isteyen kimsenin kıldığı namazdır. İstihare namazından sonra şu duayı okumak sünnettir:
Ondan sonra kalbi neye temayül ederse onu yapar. uyumak ve rü'ya görmek istihare için esas değildir. Hatta vakit dar olup uyuyacak zaman bulunmazsa, her hangi hayırlı bir mesele için yine istihare namazı kılmak sünnettir.
f) Evvabin namazı: Bunun vakti akşam namazından sonra başlar, yatsı namazının vaktine kadar devam eder. En azı iki, en çoğu yirmi rek'attır.
g) Abdest namazı: Abdest namazı, abdest aldıktan sonra azalar yaş iken iki rek'at namaz kılmaktan ibarettir. Başka namaz kılınsa onunla da eda edilebilir.
h) İhram namazı: İhrama girmeden önce iki rek'at namaz kılınır.
i) Yolculuk namazı: Yolculuktan dönen kimse iki rek'at yolculuk namazını kılar. Eve varmadan camide kılınması daha evlâdır.
j) Teheccüd namazı: Yatsı namazı kılınıp yattıktan sonra geceleyin kılınan namazdır. En azı iki rek'attır. Çoğu için hudud yoktur. Allah'ın Resûlü teheccüd namazına devam ederdi. Hakkında ayeti kerime varid olduğu gibi bir çok hadis de varid olmuştur.
k) Tevbe namazı: Bir kimse bir günah işlerse o günahdan tevbe etmelidir. Bunun için de iki rek'at namaz kılıp Allah'a yalvarmak sünnettir. Ayrıca tevbe, hamamdan çıkmak ve evlenmek için namaz sünnetleri vardır.
2- Cemaatla kılınması matlub olan sünnetlerdir. Bu kısım birinci kısımdan daha efdaldır. Bunlar da şunlardır:
Teravih namazı, Ramazan-ı şerifin sünnetlerindendir. Tarih boyunca müslümanlar her yerde ona büyük itina göstermişler ve göstermektedirler. Öyle ki İslâmın büyük şiarı olmuştur. Müslümanlar büyük bir aşk ve heyecanla onu eda etmeğe gayret göstermektedir.
Teravih namazının vakti, yatsı namazı kılındıktan sonra başlar, fecre kadar devam eder. Azı iki, çoğu yirmi rek'attır.
Teravih, iki rek'attan fazla kılınsa, her iki rek'atta bir selam verilir. Dört rek'atta bir selam vermek caiz değildir. Bunun için dört rek'atta bir selam veren Hanefi imama uyulmaz.
Teravih namazı sünnet-i müekkededir. Azı iki, çoğu yirmi rek'attır. Ancak Medine halkının Ömer b. Abdülazîz'in zamanında
otuz altı rek'at teravih namazı kıldığı rivayet ediliyor.
Buharî şöyle rivayet ediyor: Peygamber (S.A.V.) Ramazan-ı şerifte bir gece çıkıp namazı - teravih namazı - kıldı. Birkaç kişi ona uyarak namaz kıldılar. Sabah olunca cemâat durumu birbirine anlattı. Üçüncü gece cemâat daha fazlalaştı. Yine onlara namaz kıldırdı. Dördüncü gece cemâat öyle çoğaldı ki câmii onlara dar geldi.
Peygamber (S.A.V.) ise ancak sabah namazına çıktı, namazı kıldırınca cemâate döndü ve kelime-i şehâdeti getirerek dediki: Durumunuzu biliyordum, ancak terâvih namazı ise farz olacağından ve sizin de altından kalkamayacağınızdan korktum. Daha sonra Peygamber (S.A.V.) câmii'de terâvih namazını kıldırmadan vefât etti. Çeşitli hadislerden anlaşıldığına göre Peygamber (S.A.V.) Terâvih namazını yalnız sekiz rek'at olarak kılmıştır. Fazlasını ne kılmış ne de emretmiştir. Buhârî Âişe' den şöyle rivayet ediyor: Peygamber (S.A.V.) Ramazan-ı şerif'in içinde ve dışında (nafile olarak) onbir rek'attan fazla kılmazdı. Dört rek'at namaz kılardı. Ne kadar güzel ve uzun olduğunu sorma. Sonra bir daha dört rekat kılardı ne kadar güzel ve uzun olduğunu sorma. Sonra üç rek'at kılardı.
Müslümanlar o zaman camii'de cemâat halinde teravih namazı kılmazlardı. Ama herkes evinde kılmasına devâm ediyordu. Bu durum Hazreti Ömer'in Hilâfetine kadar devam etti. Sonra Hz. Ömer (R.A.) dağınık olarak Terâvih namazını edâ eden müslümanları bir araya getirerek onlara bu namazı kıldırttı.
Abdurrahman b. Adulkâri şöyle diyor: Ramazan-ı şerifin bir gecesinde Ömer b. Hattâb'la birlikte camii'ye gittim. Cemâat düzensiz bir halde namaz kılardı. Kimi tek başına, kimi de birkaç kişi ile birlikte namaz kılardı. Bunun üzerine Ömer (R.A.) bunlara iyi okuyan bir kimseye uymalarını emretti. Sonra başka bir gecede kendisiyle birlikte çıktım. Cemâat, kendilerine ta'yîn edilen imâma uymuşlardı. Bunun üzerine Ömer (R.A.) buyurdu-lar ki: Bu, iyi bir bid'attır. (Buhârî)
Übey b. Kâb'ın kıldırdığı namazın kaç rek'at olduğu kesin değildir. Bazı rivâyetlere göre sekiz, bazılarına göre yirmidir.
İmâm Mâlik'in, Muvatta'da al-Sâib b. Yezîd'den rivâyet ettiğine göre on bir rek'at idi. (Yani sekiz rek'at terâvih, üç rek'at da vitirdi.) Ubey her kıyâmda ikiyüz âyet kadar okuyordu.
İmam Mâlik, Yezid b. Husayfa tarikiyle yine Saib'ten, Übey'in kıldırdığı terâvih namazının yirmi rek'at olduğunu rivayet ediyor. Hulasâ Peygamber (S.A.V.) yalnız sekiz rek'at terâvih namazı kılmıştır. Fazlasını da emretmemiştir. Ancak Hz. Ömer'in zamanında yirmi rek'at kılınmış ve ondan sonra böyle devam etmiştir. Ömer'in yolu Peygamber'in yoludur. O Peygamber'in yoluna ters düşen bir şeyi bilerek yapmazdı. Peygamber (S.A.V.): "Benim sünnetime ve benden sonra gelen Hulefâ-i Râşidî'nin sünnetine yapışınız." buyurmuştur. Ancak bizim için yirmi rek'at kılmamız şart değildir. Yalnız iki rek'at kılmak câiz olduğu gibi yirmi rek'at da câizdir.
Farz olsun sünnet olsun, namazın erkânına riayet etmek lâzımdır. Erkânına riayet edilmediği takdirde, fesada gider. Hem de günaha girilir.
Sünnetlerin terkine ceza terettüb etmezse de, kılınıp erkânına riayet edilmediği takdirde ceza terettüb eder. Bir çok cahil kimse, teravih namazının erkânına riayet etmeden, sür'atla namazı kılmak hususunda yarış yaparlar. Sanki teravih namazının fazileti sür'atledir. Halbuki teenni ile (her namazda olduğu gibi) kılmak sünnettir.
Her şehirde ve her kasabada hatim ile teravih namazını kılmak sünnetül-kifayedir.
Teravih namazının selamları arasında Salavât-ı Şerife getirmek yahut başka bir zikir getirmek, sünnet değil bid'attir. Peygamber (S.A.V.)'in zamanında her dört rek'at kılındıktan sonra istirahat ediyor, zamanımızda yapılan zikir ve Salavât getirilmiyordu. Yalnız Mekke'de istirahat esnasında tavaf yapılıyordu. Ancak okunan Salavât-ı Şerife ile yapılan zikir, teravih namazının sünnetleri kasdı olmaksızın ifa edilir ve her zaman matlup olan Salavât ve zikir getirilir. Böylece zaman değerlendirilirse sünnet sayılır.
İslâm dininde iki bayram vardır. Bunlar, Ramazan bayramı ile Kurban bayramıdır. Allah'ın Resûlü, Medine'i münev-vereye hicret edince, Medine halkının cahiliyyet adetlerinden kalma, iki bayram yaptıklarını öğrendi. Bunun üzerine buyurdu ki: "Allah Taâla size o iki bayram günlerine bedel, onlardan daha hayırlı iki bayram (Ramazan bayramıyla, Kurban bayramı) ihsan buyurdu."
Her iki bayram namazı, erkek, kadın, hür, köle, herkes için sünnet-i müekkededir. Münferiden kılınabilirse de cemaat halinde kılınması daha efdaldır. Yalnız Minada hacılar için münferiden kılmak daha evlâdır.
Vakti, güneşin doğuşu ile zevalin arasıdır. Güneş bir mızrak boyu yükselinceye kadar namazı te'hir etmek sünnettir.
Bayram namazı iki rek'attır. Ezan ve kameti yoktur. Kamet yerine,
denilir. Önce tekbiretül-ihram alınır. Sonra iftitah duası okunur. Sonra yedi tekbir alınır. Her iki tekbir arasında orta uzunlukta bir ayet kadar ara verilir. Gizlice
demek sünnettir. Sonra eûzu besmele çekilir. Fatiha ve zammi sûre okunur. İkinci rek'atta yine fatihadan önce, beş tekbir alınır. Bütün alınan tekbirler için eller omuzlar hizasına kaldırılır. Tekbiretül-ihram müstesna tekbirler namazın heyetindendirler. Tamamiyle veya bir kısmı terk edilirse sünnettirler, getirilmezse namaza halel gelmez. Bunun için Şafiîlere nisbetle eksik tekbir getiren Hanefi bir imama iktida etmekte bir sakınca yoktur.
Birinci rek'atta fatihadan sonra "kaf", ikinci rek'atta ise "İkterebe" veya birinci rek'atta "Âla", ikinci rek'atta "Ğaşiye"
sûreleri okunur. Namazdan sonra cuma hutbeleri gibi iki hutbe okunur. Birinci hutbenin başında dokuz, ikinci hutbede yedi tekbir alınır. Hutbe münferid olan kimse için sünnet değildir. Güzel ve genç kadının bayram namazına gitmesi mekruhtur. İhtiyaç olmadığı halde birkaç yerde bayram namazını kılmak mekruhdur. Hutbeden önceki tekbir almak imam için sünnettir. Cemaat için sünnet değildir.
Tekbir farz değil sünnet olduğu için, imam, bayram namazının tekbirlerini terk ederse me'mum de terk eder. İmam terk ettiği halde me'mum terk etmeyip tekbirleri ardı ardınca getirerek ellerini kaldırırsa, kendisi için sünnet olmayan üç ve daha fazla hareketi yaptığından namazı fesada gider. Fakat ara verip ve görenler bu hareketleri üst üste saymazsa namaza halel gelmez.
Birinci rek'atta yedi, ikinci rek'atta beş tekbirden daha az tekbir getiren Hanefi bir imama uyarsa, imamdan fazla tekbir getirmemelidir.
Bayram namazından evvel yıkanmak sünnettir. Şayet namazdan evvel yıkanmamış ise namazdan sonra tedarik etsin. Guslün vakti gece yarısından itibaren başlar namaz vaktine kadar devam eder.
Bayram gününde güzel koku sürünmek, güzel elbise giymek, süslenmek, bayram namazına sükûn ve vakar ile gitmek, imam müstesna herkesin namaz mahalline erken, imamın da namaz vaktinde gitmesi sünnettir.
Bayram namazına uzun bir yoldan gidilip, kısa ve başka bir yoldan dönülmelidir. Ramazan bayramında namazdan önce, Kurban bayramında namazdan sonra, bir şey yemek ve Kurban bayramında namazı erken, Ramazan bayramında da geç kılmak sünnettir.
Hacı olmayan herkesin, bayram gecesinde, güneşin battığı andan itibaren imam namaza girinceye kadar evlerde, yollarda, camilerde ve çarşılarda tekbir alması, keza hacı olmayanın, arefe günü sabah namazından itibaren, Kurban bayramının dördüncü gününün ikindi namazına kadar, her namazın akabinde tekbir alması sünnettir fakat hacı olan kimse, Kurban gecesinde
tekbir almaz, telbiye getirir. Bu tekbirleri, Ramazan bayramında namazların sonunda getirmek sünnet değildir.
Tekbirin en güzel şekli şudur:
Ekmelüddin El-Hanefi diyor ki: Bu tekbirin sebebi vürudü şöyledir: Cebrail aleyhisselâm kurbanı getirirken, İbrahim aleyhisselâm İsmail aleyhisselâmı kesme işini aceleye getireceğinden korktuğu için acele olarak
diye seslendi. İbrahim aleyhisselâm bunu işitince;
dedi. İsmail aleyhisselâm da durumu vakıf olunca o da;
diyerek mukabelede bulundu.
Bayram günlerinde, müslümanların birbirini tebrik edip, musafaha etmeleri ve birbirlerine dua etmeleri sünnettir.
Ramazanı Şerif'in otuzuncu günü, öğleden evvel ay görüldü diye şahidlik yapılırsa, oruç bozulur ve bayram namazı kılınır. Öğleden sonra, şahitlik yapılırsa, bayram namazı kaza edilir. Güneş battıktan sonra şahidlik yapılırsa muteber değildir.
Kamuli, bayramlaşma hakkında her şey varid olmamış diye mutalaa serd etmiş ise de, İbni Hacer gibi zatlar bayramlaşmanın meşrû olduğunu beyan ettikleri gibi, Beyhaki de buna dair bir çok hadis nakletmiştir.
Bir kimse, musallaya gittiğinde imam hutbede olursa bakılır, musalla cami ise iki rek'at tehiyetül-mescid kılar sonra oturur. Ama ev veya bir saha olursa vardığında hemen oturup
hutbeyi dinler. Kılınacak namaz Ramazan bayramının namazı ise hutbede fitrenin ahkamı, Kurban bayramının namazı ise Kurbanın ahkamı belirtilir.
Küsuf (Güneş tutulması) ile husuf (Ay tutulması) namazları sünneti müekkededir. Küsuf ve husuf namazı, ayet, hadis ve icmai ümmet ile sabit olmuştur. Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Güneş ve ay için secde yapmayın. (Tutulduklarında) Onları halk eden Allah için secde edin." Fussilet 37
Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Güneş ve ay Allah'ın ayetlerinden iki ayettirler. Her hangi bir kimsenin ölümü veya hayatı için tutulmazlar. Bunu gördüğünüzde namaz kılınız. İçinde bulunduğunuz şey zail oluncaya kadar dua ediniz."
Küsuf ve husuf namazları için ezan ve kamet yoktur.
Herbiri en az normal iki rek'attır. Ekmeli ise iki rek'attır, fakat her rek'atta iki kıyam, iki kıraat ve iki rükû yapmaktır.
Birinci kıyamda, fatihadan sonra Bakara sûresi, bu güzelce bilinmezse onun miktarı, ikinci kıyamda Ali İmran sûresi veya onun miktarı, üçüncü kıyamda Nisa sûresi veya miktarı, dördüncü kıyamda Maide sûresi veya onun miktarı kadar okunur.
Birinci rükûda Bakara sûresinden yüz ayet kadar, ikinci rükûda seksen ayet kadar, üçüncü rükûda yetmiş ayet kadar, dördüncü rükûda elli ayet kadar tesbih yapılır.
Hem küsuf hem husuf namazlarının cemaat halinde kılınması ve halka haber verilmesi sünnettir, münferiden de kılınabilir.
Küsuf namazı, gündüz eda edildiği için, gündüz namazlarında olduğu gibi fatiha ve zammı sure gizlice okunur. Husuf namazı ise gece vaktinde kılınacağından gece namazları gibi fatiha ve sûrenin cehren okunması müstehabdır.
Küsuf ve husuf namazları sonunda, cuma namazı gibi iki hutbe okunur. Hutbede, tevbe yapmak, iyi şeyler işlemek ve kötülükten sakınmak için tavsiyede bulunmak lâzımdır. Münferiden küsuf ve husuf namazını kılan kimse için hutbe okumak sünnet değildir.
Birinci rükûda, imama yetişen kimse, rek'ata yetişmiş olur. Yoksa yetişmiş sayılmaz.
Güneş küsuf halinde batarsa veya güneş açılırsa, küsuf namazı kılınmaz. Fakat güneşin bir kısmı açılırsa, yine kılınır. Keza ay açılır veya güneş doğarsa husuf namazı kılınmaz. Fakat fecir çıkar veya açılmadan ay batarsa, husuf namazı kılınır.
Küsuf namazı ile vakit namazı bir araya gelseler, zaman dar olmazsa önce küsuf namazı, sonra vakit namazı kılınır. Vakit dar ise, yani vakit namazının fevtinden korkuluyorsa, önce vakit namazı, sonra küsuf namazı kılınır.
Küsuf ile cenaze veya bayram ile cenaze namazı bir araya gelseler önce cenaze namazı kılınır.
Zelzele, devamlı yağmur ve şiddetli rüzgâr gibi musibetlerin ref'i için dua edip Allah'a yalvarmak ve münferiden namaz kılmak, sünnettir. Cemaat halinde namazı kılıp dua etmek bid'attır.
Küsuf ve husuf gibi hadiseler, Allah'ın kudret ve azametine delâlet eden alâmetlerdir. İnsanları korkutup masiyetten sakındırmak için Allah Azimüşşan, böyle hadiseleri yaratır. Bu hadiseler her hangi bir kimsenin doğumu veya ölümü için meydana gelmezler. Allah'ın Resûlu (S.A.V.)'nün sevimli oğlu İbrahim'in vefat ettiği günde güneş tutulmuştu. Bir çok kimse bu
hadiseyi İbrahimin vefatına atfetti. Bunun üzerine Allah'ın Resûlu (S.A.V.) buyurdu ki:
"Güneş ile ay, Allah'ın ayetlerinden iki ayettirler. Her hangi bir kimsenin ölümü ve hayatı için tutulmazlar."
Yağmurun yağmasına ihtiyaç olduğu zaman, üç haletten birisini veya hepsini yapmak sünnettir.
1) Münferiden veya cemaat halinde, hangi zamanda olursa olsun, yağmurun yağması için dua etmek.
2) Farz namazların akabinde dua etmek.
3) Üçüncüsü ve en efdali, namaz kılmak ve hutbe okumaktır. Şehir, kasaba, köy, badiye, sefer ve hazar arasında fark yoktur.
Müslümanların başında bulunan müslüman amir, yağmur namazının kılınmasını emir etmiş ise artık sünnet değil vacib olur. Yağmur yağmazsa ikinci ve üçüncü sefer iade edilir.
Halk, yağmur namazı kılmak için hazırlanır da namaz kılmadan evvel yağmur yağarsa, artık namaz kılmayıp, toplu bir şekilde Allah'a şükür etmelidirler.
Bu üçüncü şeklin en iyi şekli söyledir:
Müslümanların başında bulunan amir, namaza çıkmadan önce, halka üç gün oruç tutup islahı nefis etmek, sadaka vermek ve mazlumun hakkını iade etmek için emir vermeli. Dördüncü günü, oruçlu olarak iş elbisesiyle, tevazu içerisinde çocuk ve yaşlılarla birlikte şehir veya köy dışına çıkılır. Hayvanlar da namaz ve dua yerine getirilmelidir.
Müslüman olmayan kimselerin de oraya çıkmalarında bir
beis yoktur. Yalnız bunların müslümanların aralarına katılmaması daha iyidir.
Yağmur namazı, bayram namazı gibidir. Birinci rek'atte fatihadan önce yedi, ikinci rek'atte beş tekbir alınır. Zammı sûre olarak birinci rek'atte "Kaf", ikinci rek'atte "İkterebe" sûreleri okunması sünnettir.
Namazdan sonra iki hutbe okunur. Yalnız birinci hutbede tekbir yerine dokuz istiğfar, ikinci hutbede de yedi istiğfar edilir. Ayrıca birinci hutbede şu duayı okumak sünnettir.
Hz. Adem, Nuh, Musa ve Yunus (A.S.)'ın yaptıkları şu duayı okumak da sünnettir:
İmamın, birinci hutbe ile ikinci hutbenin başında yüzünü cemaata çevirmesi, ikinci hutbenin sonunda ise kıbleye dönüp, gizli ve açıktan çokca dua yapması sünnettir. İmam duasını gizlice yaparsa, cemaat da gizli yapar. Açık yaparsa, cemaat amin diye seslenir. Yağmur duası yapılırken, şu duaya da yer verilmelidir:
Belanın def'i için yapılan bütün dualarda, ellerin sırtını yukarıya doğru kaldırmak sünnettir.
Hem imam, hem cemaatin elbiselerinin alt taraflarını, yukarıya kaldırıp üst taraflarını aşağıya indirmeleri sünnettir.
Yağmur fazla yağıp zararlı bir hale gelirse, şu duayı okumak da sünnettir:
Yani "Ya Rab, yağmuru üzerimize değil, etrafımızdaki yerlere yağdır. Allahım: tepelere, dağlara, vadilere ve ağaçların bittiği yerlere yağdır."
Senenin ilk yağmuru yağdığında, avret mahallinin dışındaki yerleri yağmur suyu ve akan sel ile yıkamak sünnettir.
Gök gürlediği ve şimşek çaktığı zaman
demek sünnettir.
MİSAFİR NAMAZI
Misafir olan kimse, sefer (yolculuk) meşakkatına katlandığından, hem oruç, hem namaz ibadetlerinde kendisine bazı kolaylıklar gösterilmiştir. Şöyle ki: Takriben 144 kilometrelik () bir yolu kat'etmek için sefere çıkan kimse, Ramazanı şerifde oruç tutup tutmamak hususunda muhayyerdir. İsterse orucunu tutmayıp bilahare kaza eder, isterse tutar. Fakat fazla meşakkat olmazsa, oruç tutması daha hayırlıdır. Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Oruç tutmanız daha hayırlıdır."
Dört rek'atlı olan farz namazları da kısaltıp ikişer rek'at kılmak da caizdir. Cenab-ı Hak buyuruyor:
Ancak yol 216 kilometreden az olursa dört rek'atlı namazı kısaltmadan tamamını kılmak, 216 kilometre veya fazla olursa kısaltmak daha efdaldır. Hanefi mezhebinde mesafe yaklaşık olarak 85 km. veya fazla olursa seferi namaz, yani kısaltmak vacibtir.
Ayrıca misafir olan kimse, öğle namazını ikindiye, akşam namazını yatsıya tehir edebildiği gibi, ikindi namazını öğleye,
yatsı namazını da akşama getirip beraber kılabilir. Buna cemi sala ve cemi takdim veya ta'hir denilir. Cemi sala hususunda Hanefi mezhebi muhalefet ediyor. Caiz olmadığını kabul ediyor.
Nezir ve nafile namazları ile hazarda iken kazaya kalmış olan farz namazlar kısaltılmaz.
Bir kimse bir yerden yola çıkarsa, yolculuğun başlangıcı o yerin varsa surunun (beden) bitimidir. Sur yoksa evlerin veya çadırların bitimidir. Harabeleri, bağ ve bahçeleri geçmek şart değildir.
Yolculuğun bitimi de, memleketine dönecekse, başladığı noktadır. Yoksa, nerede kalmak istiyorsa orada biter.
Giriş ve çıkış günleri hariç, dört gün bir yerde kalmak için niyet eden kimse, oraya vardığında yolculuğu sona erer. Artık seferi namaz kılamaz. Yani ne namazı kısaltabilir, ne de cem'i takdim ve tehir (ileri-geri) yapabilir.
Bir yere varmış, yolculuk müddetini geçmeyecek kadar her zaman için işinin görüleceğini uman kimse, onsekiz güne kadar seferi namazını kılabilir. Ondan sonra ayni hal devam etse artık seferi namazı kılamaz. Fakat bir kimse memleketine dönmek için, yoldaş bulmak maksadıyla bekliyorsa, seferi namazı kılamaz.
Misafir olan kimse, seferi namazın niyetini getirir ve sehven dört rek'at kılar; yalnız her rek'atte birer secde unutursa, kendisi için iki rek'at namaz meydana gelmiş sayılır. Ancak selâmdan önce secde-i sehiv getirmelidir.
SEFERİ NAMAZI KILMANIN ŞARTLARI
Seferi namazı kılabilmek için sekiz şart vardır:
1- İster dinî, ister dünyevi olsun bir maksat için uzun bir yolculuğun bulunmasıdır. Gayesiz nereye gideceğini bilmeden gezintiye çıkan kimse, binlerce kilometre kat'etse de, seferi namazı kılamaz.
Gitmek istediği yere, biri kısa, biri uzun olmak üzere iki
yol bulunsa, sadece seferi namazı kılabilmek için uzun yoldan gitse, yine seferi namazı kılamaz. Fakat uzun olan yol daha kolay veya emniyetli olduğundan onu tercih ederse, seferi namazı kılabilir.
Bir kimse her hangi bir şeyi aramak için çıkar, nerede bulacağını ve yolculuğun ne kadar devam edeceğini bilemezse, seferi namazı kılamaz.
Uzun bir mesafeyi, kara veya deniz veyahut hava vasıtasıyla bir saatte veya daha kısa bir zamanda kat'ederse yine seferi namazı kılar. Kat'etmek istediği mesafenin uzun olup olmadığında şüphe ederse içtihad eder ve namazını vardığı kanaate göre eda eder.
Uzun bir yola çıkar, yolun ortasında geri dönmeye azm eder veya tereddüde düşerse yolculuk bitmiş sayılır. Devam eder veya geri dönerse yeni bir yolculuk sayıldığından, uzun ise seferi namazı kılar, yoksa kılmaz.
2- Yolculuğun caiz olması. Binaenaleyh hırsızlık yapmak veya yol kesmek için yola çıkan kimse veya kocasından izin almadan yola düşen bir kadın, seferi namazı kılamaz.
Borçlu olan bir kimsenin, borcunun vadesi gelmiş ve onu verecek bir durumda ise, borcunu eda etmeden veya borç sahibinden izin almadan yola çıkması caiz değildir. Çıktığı takdirde günahkâr olduğundan, namazını seferi olarak kılamaz. Fakat borcun vadesi gelmemiş ise veya eli dar olup eda edemeyecek bir halde ise, yola çıkmasında bir beis yoktur.
Masiyet işlemek için yola çıkar, fakat yolda tevbe ederse, tevbe ettiği yer ile gideceği yer arasında uzun bir mesafe varsa tevbeden sonra seferi namazı kılar. Yoksa kılamaz.
Bir kimse ticaret veya hac için yola çıkar, fakat günah işlerse, esas maksad mübah veya ibadet olduğundan, seferi namazı kılabilir. Ticaret için yola çıkar, sonra ticaretten vaz geçip hırsızlık yapmak için azm ederse, seferi namazı kılamaz. Hırsızlık yapmak için yola çıkar, sonra ondan vaz geçer ticaret yapmak için yola devam ederse, niyetini değiştirdiği yer ile gideceği yer arasında uzun bir mesafe varsa, seferi namazı kılar yoksa kılamaz.
Masiyet için yola çıkan kimse seferi namazı kılamadığı gibi orucunu da başka bir zamana tehir edemez. Cuma namazı da ondan sakıt olamaz.
3- Muayyen bir yeri kasd etmesi. Binaenaleyh, nereye gideceği belli olmayan bir kimse ne kadar dolaşırsa dolaşsın seferi namazı kılamaz. Önce muayyen bir yeri kasdetmeden yola çıkar sonra belli bir yeri kasd ederse, oradan itibaren uzun bir mesafe varsa, seferi namazı kılabilir. Yoksa kılamaz. Fakat dönüşde gideceği yer belli olduğundan seferi namaz kılabilir. Sırf seyahet ve dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıkan kimse El-Enver'in bazı alimlerden nakl ettiğine göre seferi namazı kılamaz.
Bir asker, âmirinin, bir kadın kocasının, uzun mesafeyi kat' edeceklerini bilmezlerse seferi namaz kılamazlar. Ama gidecekleri yer belli ve uzun bir yolculuk ise seferi namazı kılarlar.
4- Misafir olup olmadığını bilmediği bir kimseye veya bir mukime uymaması. Bir lahzacık da olsa, bunlardan birisine uyarsa, mutlaka seferi namazı kılamaz, tamamlaması gerekir. Hatta bir mukime uyar sonra o mukimin abdestsiz olduğu anlaşılırsa yine namazını tamamlayacaktır.
Seferi namazını kıldıran bir kimse, abdesti bozulduğundan, namazını tamamlayanlardan birisini yerine geçirirse, misafir olan cemaat da, her ne kadar seferi namazın niyetini getirmiş ise de, bu halife olan imamla birlikte namazı tamamlayacaktır. Nasıl niyet ettiğini bilmediği bir misafire uyarsa, imam namazı kısalttığında o da kısaltır, tamamladığında o da tamamlar.
Dört rek'atlı olan namaz için kasır niyetini getirerek sabah namazını kaza eden bir kimseye iktida eden bir misafir, mukim'e uyduğundan namazını iki rek'at değil dört rek'at olarak kılmaya mecburdur.
Misafir olan bir kimse, misafir olan bir imamın kasır niyetini getirip getirmediğinde şüphe ederek ona uyarsa, imam namazını kasretse de o kasredemez; dört rek'at kılmakla mükelleftir.
Mukim olan bir imama iktida ettikten sonra herhangi bir sebeple namazdan çıkarsa, onu iade ettiğinde seferi değil tam olarak iade etmelidir. Çünkü fesada uğrayan namaz, seferi değildir.
Misafir ve mukim kimselerden meydana gelen bir cemaate namaz kıldırmakta olan misafir bir imamın abdesti bozulur ve yerine bir mukim istihlaf ederse misafir olan kimseler, seferi namazın niyetini getirmişlerse de iki rek'at değil dört rek'at kılmalıdırlar.
Vakti girmiş farz bir namazı kılmadan sefere çıkan kimse, bunu seferî olarak kılabildiği gibi, kazaya bırakması halinde yine seferi olarak kaza edebilir.
5- Tekbiretül-İhramda (ilk tekbirde) kısaltma niyetini getirmek.
6- Namaz esnasında, seferi namaza aykırı olan şeylerden kaçınmak.
Bir kimse kısaltma niyetini getirip getirmediğinde şüpheye düşer veyahut kısaltma niyetini getirmiş sonra, kısaltayım mı, yoksa tamamlıyayım mı? diye tereddüd eterse, namazını tamamlaması lâzımdır.
Keza imam, üçüncü rek'ata kalkarsa, misafir olan me'mum, acaba imam, namazı tamamlayacak mı, yoksa unutarak mı kalktı? diye şüphe ederse yine namazını tamamlaması gerekir.
Namazını kısaltmak için niyet getiren kimse, üçüncü rek'ata yanılarak kalkarsa, döner sonra secde-i sehiv yapar.
Kısaltma niyetini getirdiği halde, niyetini değiştirmeden üçüncü rek'ata bilerek kalkarsa, oyun sayıldığından namazı fesada gider.
7- Namazın sonuna kadar yolculuğun devam etmesi. Namaz esnasında uçağı veyahut araba veya gemisi memleketine varırsa veyahut bulunduğu yerde kalmak isterse namazını tamamlar.
8- Kasr'ın (kısaltmanın) caiz olduğunu bilmek. Kasr'ın caiz
olup olmadığını bilmeden kasreden kimsenin namazı oyuna getirdiğinden, namazı bozulur.
Yolculuk beş şeyle sona erer:
1- Yolda veya gitmek istediği yerde giriş ve çıkış günleri hariç, dört günden fazla kalmak için azmetmek.
2- Dört günde bitmeyecek (ilim öğrenmek gibi) bir işin çıkması.
3- Yolun ortasında memleketine dönmek için azmetmek veya tereddüde düşmek.
4- Yolda işi görüldüğünde, geriye dönmek için niyet etmek.
5- Memleketine varmak.
Uzun bir yolculuk yapan kimse, dört rek'atlı olan namazı kısaltabildiği gibi, öğle namazını ikindiye, akşam namazını da yatsıya tehir edebilir. Veya ikindiyi öğleye, yatsıyı akşama getirebilir. Birincisi "cem'i tehir", ikincisi "cem'i takdim" dir. "Peygamber (S.A.V.) Tebük gazasında cem'i tehir yaptı. Öğle ile ikindi namazlarını birlikte kıldı. Sonra çıktı akşam ile yatsı namazlarını birlikte kıldı." (Buhari, Müslim)
Birinci namazın, yani öğle veya akşam namazının vaktinde yürüyüş halinde ise öğle namazını ikindiye ve akşam namazını yatsıya tehir etmek, istirahat halinde ise ikindi namazını öğle vaktine ve yatsı namazını akşam vaktine almak daha efdaldir. Yalnız, Arafat'ta öğle ile ikindi namazlarını cem'i takdim olarak, Müzdelifede de akşam ile yatsı namazlarını cem'i tehir olarak kılmak daha efdaldır.
Bir kimse, cem'i takdim veya cem'i tehir olarak namazını kıldığı takdirde, namazını cemaatla veya avreti örtülü olarak kılabilecektir. Aksi takdirde münferiden veya elbise bulunmadığından
avreti açık olarak namaz kılmağa mecbur kalacak ise cem'i takdim veya cem'i tehir olarak namazını kılması daha efdaldir.
Cem'i takdim için dört şart vardır:
1- Tertibe riayet etmek. Yani öğle ile ikindi namazları cem'i takdim olarak kılınmak istense, önce öğle namazı, sonra ikindi namazı kılınacaktır. Akşam ile yatsı namazlarında da önce akşam namazı sonra yatsı namazı kılınacaktır. Aksi takdirde namaz sahih değildir. Her ikisinin iade edilmesi lazımdır. Binaenaleyh tertibe riayet ederek cem'i takdim olarak namaz kılınır, sonra birinci namazın fasid olduğu anlaşılırsa, her iki namazın iade edilmesi lazım gelir.
2- İlk namazda, meselâ öğle namazı esnasında içinden; "Şimdi ikindi namazını cem'i takdim olarak kılacağım" diye niyet getirmek. Tekbiretül-ihram ile selâm arasında her hangi bir yerde niyet getirebilir.
3- Cem'i takdim olarak kılınan namazlar arasında hafif, iki rek'at miktarı kadar uzun bir fasıla olmamak. Aralarında uzun bir fasıla olursa ikinci namazın esas vaktine tehir edilmesi lazımdır. İki namaz arasında teyemmüm ve kamet yapılırsa beis yoktur.
Her iki namazı kıldıktan sonra, ilk namazdan bir rükün terk ettiğini hatırlayan kimsenin, her iki namazı iade etmesi lazımdır. Ama ikinci namazdan bir rükün terk ettiğini hatırlarsa, fazla zaman geçmemiş ise hemen bunu telafi eder. Yoksa ikinci namaz fesada gider ve esas vaktinde kılmak lâzım gelir.
Namazın bir rüknünü terk ettiğini biliyor, fakat hangisinden olduğunu hatırlayamıyorsa, cem'i takdim yapmadan her iki namazı tekrar zamanında iade etmesi lazımdır.
4- İkinci namaza başlanıncaya kadar seferin devam etmesi. İkinci namaza başlamadan önce mahalli ikametine varmış veya bulunduğu yerde kalmak için azmetmiş ise, ikinci namazını artık esas vaktine tehir etmesi icab eder.
Cem'i tehir için yalnız iki şart vardır:
1- Birinci namazın vaktinde, onu (Birinci namazı) ikinci
namazın vaktine tehir edeceğine niyet getirmek. Vaktinde niyet getirmeden bilerek tehir ederse, hem günahkâr olur, hem namazı kazaya kalmış olur.
2- Yolculuğun, her iki namazı kılıncaya kadar devam etmesidir. Birinci veya ikinci namazı kılarken, gitmek istediği yere varırsa veya namaz kıldığı yerde kalmak için azmederse birinci namazı kaza olur fakat günahkâr olmaz.
Cem'i tehirde tertibe riayet etmek şart değildir. Meselâ ikindi namazını öğle namazından ve yatsı namazını akşam namazından evvel kılabilir.
Mukim de olsa, yağmur yağıyorsa veya erimiş kar ve dolu olursa, eve gidip tekrar camiye dönmek zor olduğundan, yukarda zikr edilen namazları cem'i takdim olarak kılmak caizdir. Bunun da yedi şartı vardır:
1,2,3) Cem'i takdim için koşulan ilk üç şart.
4) Selâm verirken ve tekbiretül-İhramı alırken yağmurun bulunması.
5) İkinci namazın cemaatla kılınması. Münferiden namaz kılan kimse cem'i takdim olarak namazını kılamaz.
6) İçinde namaz kılınan yerin evden uzak olması. Evi camiye yakın olan kimse cem'i takdim olarak namaz kılamaz.
7) Camiye gidecek olursa, sıkıntının bulunması. Arabası olan veya üstü kapalı olan bir yerden yolu geçen kimse, cem'i takdim olarak kılamaz.
Cuma namazı cem'i takdim hususunda öğle namazı gibidir. Yani öğle namazı ile ikindi namazı cem'i takdim olarak kılınabildiği gibi cuma namazı ile ikindi namazı da cem'i takdim olarak kılınabilir.
Ravza kitabında, İmam Şafiî'den nakledildiği gibi, bir kimse hasta olursa namazını hem cem'i takdim, hem de tehir edebilir. Kendisi için hangisi kolay ise onu yapar. Meselâ, birinci namazın vaktinde sıtmaya tutulan bir kimse namazını cem'i tehir eder. İkinci namazın vaktinde sıtma tutacağını biliyorsa cem'i takdim eder. Bir çok büyük zatlar, hastanın da yolcu kadar
rahatsız olduğundan, cem'i takdim ve tehir olarak namazı kılması tam yerindedir demişlerdir.
Cem'i takdim veya tehir olarak öğle ile ikindi namazlarını kılmak azminde bulunan bir kimse, sünnetleri kılmak isterse, önce öğle namazının ilk sünnetlerini kılar, sonra her iki farz namazlarını kılar, sonra öğle namazının son sünnetlerini sonra da ikindi namazının sünnetlerini kılar. Yalnız cem'i tehirde öğle namazının son sünnetlerini ve ikindi namazının sünnetlerini ikindi namazından evvel kılabilir. Akşam ile yatsı namazlarını cem'i takdim veya tehir ederse durum yine değişmez.
Uzun yolculuğun dört meziyeti vardır:
1- Namazı kasretmek,
2- Oruç tutmamak,
3- Üç gün üç gece kadar mest'i meshetmek,
4- Cem'i takdim ve cem'i te'hir yapmaktır.
Ayrıca kısa yolculuğun da dört meziyeti vardır:
1- Cuma namazını terketmek,
2- Cuma namazını kılınacağı yeri şafaktan evvel terketmek,
3- Binek üzerinde nafile namazını kılmak,
4- Su bulunmadığı takdirde namazı iade etmemek üzere teyemmüm almaktır.
İmamı Nevvevi mecmu adlı kitabında şöyle der:
Üç çeşit ruhsat vardır:
1- Vacib. Meselâ bir kimsenin boğazında bir lokma düğümlenip kalır ve onu gidermek için içkiden başka bir içecek bulamazsa, hayatını kurtarmak gayesiyle içki içmek mecburiyetindedir. Terketmesinden dolayı ölürse asi olarak ölmüş sayılır.
2- Sünnet. Üç merhale veya daha fazla olan seferde seferi namazı kılmak gibi.
3- Mübah olup yapılmaması daha uygun olan ruhsattır. İki merhale ile üç merhale arasındaki seferde, seferi namaz kılmak ve mestleri meshetmek gibi. Yani mestleri meshetmek ruhsat olup bazı kimselerin zannettiği gibi sünnet değildir.
Hasta olan bir kimse, farz namazlarını ayakta kılacak bir güçte değilse oturarak, oturarak namaz kılamıyorsa, sağına veya soluna yaslanarak, buna da gücü yetmezse sırt üstü yatarak, buna da gücü yetmezse işaretle namaz kılar. Namazın terki için müsaade yoktur. İmran bin Husayn demişki "Bende basur vardı. Rahatsız olduğum için namazın durumunu Peygambere (S.A.V.) sordum. Bana dedi ki:
"Ayakta namaz kıl, gücün yetmezse oturarak, buna da gücün yetmezse yaslanarak (sağına veya soluna) buna da yetmezse sırt üstü uzanarak namaz kıl." buyurdu.
Korku namazı, Kur'an-ı Kerim ve sünneti seniyye ile sabit olmuştur. Kıyamete kadar bu hüküm devam edecektir. Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Sen onları (askerin) içinde olup (cephede) namaza durduğun zaman, (askerini iki kısma ayır) bir kısmı seninle namazda, diğeri düşman karşısında dursun. Hepsi de silâhlarını yanlarına alsınlar. Seninle namazda olup bir rek'at kılanlar düşman karşısına gitsinler. Düşman karşı-sında olup namaz kılmamış olanlar gelip, ikinci rek'atı seninle kılsınlar." (En-Nisa: 102)
Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor:
"Namaz kıldığım gibi namaz kılınız."
Korku namazının birkaç çeşidi vardır:
1) Düşman kıble yönünde olup, birbirini görmeğe mani (dağ gibi) bir şey de yoktur. Müslümanların sayısı da az değildir. Öyleki iki saf olsalar her saf düşmanla çarpışabilecek güçtedir. Bu durumda imam, birinci rek'atın itidaline kadar, bütün muhariblere namaz kıldıracak, ondan sonra birinci saf ile beraber secdeye giderek, ikinci saf ise nöbet bekleyecektir. Kalktıktan sonra nöbette bulunan kimseler ile yer değiştirip, nöbete geçecekler. Sonra ilk nöbet tutanlar secdeye giderek imama yetişip onunla beraber ikinci rek'atın secdelerini getireceklerdir. Oturunca, ayakta kalanlar, secdeye varacaklar. Ondan sonra hep birlikte teşehhüd okuyup selâm vereceklerdir. İşte bu durumda bir safta bulunanların bazıları, her iki rek'atta da nöbet beklerlerse caizdir. İşte Peygamber (S.A.V.)'in Mekke'ye 85 km. uzaklıkta olan Usfan adlı köyde kıldırdığı namaz böyle idi.
2) Müslümanlar çok olmakla beraber, düşman kıble yönünde değilse, veyahut kıble yönündeyse, fakat arada dağ gibi görmeğe mani bir şey vardır. O zaman imam, onları iki gruba ayırır, her gruba ayrı ayrı namaz kıldırır. Kıldığı ikinci namaz kendisi için nafile sayılır. Resûlüllah (S.A.V.) Necid'de bulunan "Batnı Nahl" adlı yerde, namazı bu şekilde kıldırmıştır.
3) Müslümanlar çok olmakla beraber, düşman kıble yönünde değildir, veyahut kıble yönündedir, fakat arada dağ gibi görmeğe mani bir şey vardır. İmam, müslümanları yine iki guruba ayırır, bir gurubu düşmana karşı durdurur, diğer guruba da bir rek'at namaz kıldırır. İkinci rek'ata kalkınca o gurup hemen imamdan ayrılır ve namazını tamamlayıp düşmana karşı gider. Ondan sonra düşmana karşı duranlar gelip imama uyarlar, imam da kendilerine ikinci rek'atı kıldırır. Teşehhüde oturunca ayağa kalkarlar ve ikinci rek'atı getirip teşehhüdde imama yetişirler ve imamla birlikte selâm verirler. Resûlüllah (S.A.V.) Necid'de bulunan "Zatürrika" adlı yerde bu namazı kıldırmıştır.
İmam, Resûlüllah'ın (S.A.V.) Zatürrika'da kıldırdığı namaz gibi, akşam namazını kıldırmak isterse, bir guruba iki rek'at kıldırır. Teşehhüdden sonra bu gurup ondan ayrılır ve namazı tamamlar. İmam da, ya teşehhüd oturuşunda veya üçüncü rek'atın kıyamında ikinci gurubu bekler, yalnız kıyamda beklemesi daha iyidir. Dört rek'atlı namazı kıldırmak isterse her guruba ikişer rek'at kıldırır. Veya imam muharibleri dört guruba ayırır, her bir guruba birer rek'at namaz kıldırır.
4) Müslümanlarla kafirler arasında şiddetli muharebe vardır. Öyle ki göğüs göğüse gelmişler veyahut düşman çok kuvvetlidir. Her an hücum edebildiğinden müslümanlar korku ve dehşet halindedirler. Bu durumda, yürüyerek, binerek, yüzü kıbleye doğru olsun olmasın herkes istediği şekilde namaz kılabilir. Ancak namaz esnasında bağırıp çağırmak caiz değildir.
Silaha sarılmağa mutlaka muhtaç ise af edilmeyen bir kana bulaştığı takdirde de, ona sarılarak namaz kılabilir. Sonra, necaset ile beraber kıldığı namazı iade edip etmeyeceğine dair ihtilaf vardır. Kuvvetli görüşe göre kaza etme mecburiyeti yoktur.
Böyle bir halde rükû ve sücud yapmak mümkün değilse işaretle iktifa edilir. Yalnız secde için yapılan işaret, rükû için yapılan işaretten yere daha yakın olmalıdır.
Dördüncü korku namazı, her mübah olan şiddetli muharebede veya akan selden ve yırtıcı hayvanlardan kaçışta da kılınabilir.
Normal olarak namaz kıldığı takdirde Arafata yetişemiye-cek diye endişe ederse, bu namazı kılamaz.
Namaz, kelime'i tevhidden sonra İslâm'ın en mühim rüknüdür. Terki için asla müsaade edilmez. Korku namazı babında beyan edildiği gibi, en korkulu hallerde dahi, yine namaz kılınacaktır. Yalnız normal olarak edası mümkün değilse, yürüyerek veya koşarak eda edilecektir. Hasta olan kimse, ayakta namaz kılamazsa oturarak, buna da imkân olmazsa yaslanarak, buna da imkân olmazsa sırt üstü yatarak, buna da kudreti yetmezse baş veya göz işaretiyle eda edebilecektir.
Namazını bile bile terk eden kimsenin, Hanefi mezhebinde cezası hapis ise de, Şafiî mezhebinde, nedamet getirip namaza başlamazsa cezası idamdır.
Sübûtü ve delâleti kati olan, her hükmü inkâr etmek küfür olduğu gibi namazın farzıyyetini inkâr etmek de küfürdür. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Şehadet edip namaz kılana ve zekât verene kadar, insanlarla savaş etmeğe emrolundum. Bunları yaptıklarında, İslâmın hakkı müstesna, kan ve mallarını benden korumuş olacaklardır. Hesapları ise Allah'a aittir." (Buhari-Müslim)
Bu itibarla beş vakit namazın farz oluşunu inkar ettiği halde kendini müslüman sayan kimselerin İslâmiyet'le asla ilgileri yoktur. Onlardan evlenmek caiz olmadığı gibi kestiklerini de yemek caiz değildir.
Namaz kılmıyor diye öldürülmek istenen kimse, "ben namazımı evde kılıyorum" derse öldürülmesi caiz değildir. Fakat abdest almamaya ısrar ederse, mutemede göre öldürülür. Çünkü abdestsiz namaz sahih değildir.
Bir kimse Cuma namazı ile Nezir namazını kılmazsa öldürülemez.
Yukarda beyan edildiği gibi namazın terki için asla müsaade yoktur. Vakit geçirmeden zamanında eda etmek lazımdır. Vaktinde eda etmeyip mazeret olmadan tehir eden kimse, günahkâr olur. Aynı zamanda uyku, yemek, içmek ve çalışmak gibi insanın yaşayışı için zaruri olan şeylerin zamanı müstesna, kazalarını eda edinceye kadar bütün zamanını, buraya hasretmesi icab eder. Fakat bir mazerete binaen namazı vaktinde kılmayan kimse, günahkâr değildir. Namazın özrü iki kısımdır:
a) Namazın doğrudan doğruya affına vesile olan hayız, nifas, delilik ve baygınlık gibi özürlerdir. Ancak baygınlık veya deliliğine sebebiyet veren şey geçtikten sonra, o sırada kılamadığı namazları kaza etmesi gerekir. Namaz vakti geçtikten sonra hayız ve nifas ve delilik gibi bir hal zuhur ederse, durum düzeldikten sonra o namazı kaza etmekle mükelleftir.
b) Terkinden dolayı günahkâr olmasına sebebiyet vermeyen unutkanlık ve uyku gibi özürlerdir. Fakat geçen namazın kazası şarttır. Meselâ bir kimse uykuya dalıp sabah namazına uyanamazsa veya haram olmayan bir iş ile meşgul olup namazı unutursa, günahkâr olmasa da, kaza etmekle mükelleftir. Fakat iskambil kâğıdı ve tavla gibi bir şeyle oynayıp namazı unutursa günahkâr olur.
Kazası olan kimse, ister müekkede olsun, ister gayri müekkede olsun geçmiş namazların hepsini kaza etmeyince, bayram ve vitir namazları dahil hiçbir nafile namazını kılamaz.
Geçmiş namazları kaza ederken, tertibe riayet etmek sünnettir.
İçinde namaz kılmak mekrûh olan vakitlerde, kaza namazlarını kılmakta beis yoktur.
KEFARET
Kefareti teşrî etmekten gaye, Allah namına verilip bilahare bozulan ahdi, miktarı malum olan fidye ile telâfi etmek veya bedenle edası mümkün olmayan ibadeti, mal ile eda edip fakir ve muhtaçlara yardım etmektir.
Yemin ile orucun kefareti, Kur'an-ı Kerim ve ahadisi nebeviyye ile sabit olmuştur. İnkârı için mahal yoktur. Mü'min, kaç defa yalan yere yemin etmiş ise, hayatta iken kefaretini verecektir. Şayet gaflet saikasıyla vermemiş veya imkân bulamamış ise, malından verilmesi için vasiyyet etmesi lâzımdır. Vefatından sonra malından çıkarılıp, vasiyyeti ifa edilecektir.
İhtiyarlıktan dolayı oruç tutamayan kimse, yine hayatta iken kefaretini vermeğe mecburdur. Hastalıktan veyahut hayız ve nifas gibi bir mazerete veya bir gaflete binaen oruç tutamamış ise, hayatta iken imkân varsa günü gününe kaza eder, yoksa keffaretin verilmesi için vasiyyet eder.
Namaza gelince: Şafiî mezhebinde ulemanın ekseriyetine göre, namazını terk etmiş olan kimse, namazını kaza etmekle mükelleftir. Fakat uyku veya unutkanlık gibi bir mazerete binaen terk etmiş ise kaza fevrî değildir. Mazeretsiz olarak terk etmiş ise fevrîdir. Yani uyku, yemek, içmek ve maişet için yapılan çalışma zamanı müstesna, kazalarını eda edinceye kadar, bütün boş zamanlarını kazaya hasredecektir.
Terk ettiği namazı kaza etmezse, kılmadığı namaz için cumhuru ulemaya göre kefaret yoktur. Bazı ulemaya göre de kefareti vardır. Buna göre ölen kimse vasiyet etmemiş ise, terk ettiği her namaz için, mutedil birer avuç buğday verilecektir. Hanefi mezhebine göre ölen kimse, kılmadığı namazlar için kefaretin verilmesini vasiyet etmiş ise, her bir namaz için üç avuç buğday veya bedeli verilecektir.
Kefareti farz kılmaktan gaye, yerinde olmayarak yemin edene, oruç tutmayana ibret olsun diye ceza vermek olduğu
gibi, fakir ve muhtaç olan kimselere de yardım sağlamaktır. Fakat maalesef son zamanlarda kefaret hileli bir oyun haline getirilmiş, cüz'i bir menfaat için maksadından çok uzaklaştırılmıştır. Şöyle ki: Meyyitin zimmetinde meselâ, yüz ölçek kefaret var iken, on ölçek gibi cüz'i bir şey getirilir ve İslâm'ın hiçbir sûrette kabul etmediği bir merasim yapılır. Meyyitin velisi veya onun vekili kefaret olacak olan şeyi fakire verir. Sonra o fakir tekrar veli veya vekiline devr eder. Ve bu iş böylece tekrar edilir. Ve nihayet yüz ölçeklik kefareti, on ölçek ile ödemeğe kalkışılır.
Halbuki böyle bir şey kabul edilse, zekât ve fitre gibi mali ibadetler de buna kıyas edilebilirdi. O zaman kefaret, zekât ve fitre gibi müesseseler, maksadından uzaklaşmakla, İslâmda yardımlaşma mefhumu ortadan kalkmış olur.
Yalnız bazı alimler: şayet meyyitin mirası olmazsa, kefaretini eda etmek için bir miktar borç alınıp günümüzde yapılan merasim yapılırsa faydası olabilir demişler.
"Dürrül-Muhtar" şöyle diyor:
Yani: "Meyyit mal bırakmazsa varisi meselâ, yarım sa' borç alır. Sonra fakire devreder, fakirde tekrar ona verir ve zimmetinde bulunan kefaret eda edilinceye kadar bu muamele böylece tekrar edilir."
Fakat herkesin bildiği gibi, bu devir muamelesi bugün yalnız fakir için yapılmıyor. Zengin, fakir herkes için yapılmaktadır ki, bu da doğru değildir.
CENAZE NAMAZI VE ONUNLA İLGİLİ HÜKÜMLER
Ölüm her canlı mahluk için mukadderdir. Mutlaka onu tadacaktır. Ondan kurtulmak mümkün değildir. Ancak ölüm yokluk ve ademden ibaret değildir. O, ruhun yer değiştirmesi, fani alemden ebedi aleme intikal etmesidir. Bunun için her insan ölüm ve ölümün ötesi için hazırlanmalı, İslâmın emirlerine imtisal edip nehiylerinden ictinab etmelidir. Zimmetinde kimin hakkı varsa imkân dahilinde onu iade etmeli, yoksa gönlünü alıp onunla helalleşmelidir. Şayet hak sahibini veya varislerini tanımıyorsa amme hizmetinde bulunan hayırlı bir müesseseye onu vermelidir. Yalnız bu hususta dikkat edilmesi gereken bir mesele vardır. Hayırlı bir müessese dediğimiz zaman ondan maksad İslâma uygun bir müessesedir. Şayet bir müeseseye hayırlı bir müessese denilirse, ama kendisi için toplanan gelirin bir kısmı içki ve balo gibi dinen mübah olmayan, bilakis haram olan şeyler için harcansa o müessese hayırlı bir müessese sayılmaz. Allah'ın Resûlü buyuruyor:
"Lezzet ve tadları kaçıran ölümü çok anınız."
Hasta olan kimsenin buna daha çok dikkat etmesi gerektiği gibi, hastalığından dolayı inilti ve şikâyet yapmamalıdır. Çünkü şikâyet bir yönden Allah'ın hükmünü reddetmeyi tazammum ediyor.
Yalnız doktor veya hastanın bir dostu hâlini sorarsa, hastalığın şiddetini ve çektiği sıkıntıyı dile getirip söyleyebilir. Hastanın akrabası kendisine karşı son derece şefkat ve merhametli davranmalıdır. Akraba olmayan da hastanın akrabalarına şefkat ve merhameti tavsiye etmelidirler. Hasta olan kimse öfkelenmemeli, kimse ile münakaşa etmemeli, kiminle münasebeti varsa gönlünü almalıdır. Hasta olanı ziyaret etmek sünnettir. Enes'ten rivayet olunmuştur.
"Allah'ın Resûlüne hizmet eden bir yahudi genç vardı. Hastalandı. Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V.) gidip yanı başında oturdu. Ondan sonra müslüman ol dedi. Çocuk da (yanında bulunan) babasına baktı. Babası Ebel-Kasım'a (Allah'ın Resûlüne) itaat et dedi ve o genç müslüman oldu. Peygamber (S.A.V.) oradan çıkarken şöyle dedi. Onu ateşten kurtaran Allah'a hamd olsun." (Buhari)
Hastanın yanında fazla oturmamak, durumu iyi ise kendisi için şifa talebinde bulunmak, iyi değilse tevbe ve sabrı tavsiye etmek, kendisine nasihatta bulunmak ve ondan dua istemek sünnettir.
Ölüm derecesinde olan kimse kıbleye doğru sağ yanına, yer müsaid olmazsa, yüzü kıbleye doğru, sırt üstü yatırılır. Yanında Kelime-i Şehadet söylemek de Yasîn sûresini okumak sünnettir. Allah Resûlü buyuruyor:
"Ölülerinize Yasîn okuyunuz."
Hasta olan kimse Allah'ın rahmetinden ümidi kesmemelidir. Hayızlı ve nifaslı kadınların, ölüm döşeğinde (haleti nezi'de) bulunan kimsenin yanına gitmeleri mekruhdur.
Hasta vefat ederse gözleri kapatılarak, alt çenesi üst çenesine bağlanmalı, mafsalları yumuşatılarak, bütün vücudu ince bir örtü ile örtülerek, bekletilmesini gerektiren bir durum varsa şişmemesi için ağırca bir şey karnı üzerine konulup yüksek bir yere bırakılmalı ve üzerinde kalın bir şey varsa, vücudunun ısınıp bozulmaması için üzerinden çıkarılmalıdır. Bekletilmesini gerektiren bir durum olmazsa, hemen yıkanmalı ve defnedilmelidir. Ayrıca borçlu ise bir an önce borcunu kapatmalı, vasiyet
etmiş ise vasiyetini yerine getirmelidir. Mali durumu müsaid olmadığı takdirde, alacaklıya meyyiti af etmesi için müracaat edip rica edilmelidir. Allah'ın Resûlü buyuruyor:
"Borcu ödeninceye kadar mü'minin ruhu güzel makamından alıkonur."
Vefat vaki olunca dört şey vacib olur:
Meyyiti yıkamak, farz-ı kifayedir. İntihar eden kimse, her ne kadar asi ise de diğer ölüler gibi yıkanıp namazı kılınır.
Cenabet ve hayzdan yıkanmanın farzı ikidir: Biri niyet getirmek, diğeri bütün vücudu yıkamaktır. Cenaze yıkamanın farzı ise bir tanedir. O da, necaseti izale ettikten sonra, ölenin bütün vücudunu yıkamaktır. Çünkü ölen kimse şuur ve iradesiz olduğundan kendisine niyet getirmek teklif edilmez. Gassal (ölüyü yıkayan kimse) da niyet getirme mecburiyetinde değildir. Binaenaleyh niyeti muteber olmayan deli veya çocuk veya kâfir tarafından yıkansa kâfidir.
Guslün efdalı, meyyitin velisi, gassal ve yardımcılarından başka bir kimsenin görmiyeceği tenha ve yüksek bir yerde, içinde vefat ettiği ve vücudunu örten gömleğin içinde yıkanmasıdır. Resûlüllah (S.A.V.), vefat ettiği gömleğin içinde yıkanmıştır.
Ölünün vücudu kirli veya hava çok soğuk olmazsa soğuk su ile onu yıkamalı. Aksi taktirde sıcak su ile yıkamak daha efdaldir.
Gassal, ölüyü yıkamak için her şeyden evvel onu geriye doğru eğik tutar. Oturtur ve sağ dizine dayandırır, sağ elini omuzuna, baş parmağını da ensesine kor. Ondan sonra karnında herhangi bir şey varsa çıkartmak için sol eliyle karnını iyice sıvazlar. Sonra sırt üstü yatırır ve sağ eline bir bez sararak ön ve arka tarafını yıkar. Eline bez sarması vacibdir. Vücudunun
her hangi bir tarafında pislik veya tiksindirici bir şey varsa onu izale eder. Sonra eline sardığı bezi atar ve elini sabunlar. Ondan sonra ikinci bir bez eline sarar, dişlerini, burnunu temizler ve abdestini aldırır. Sonra başını ve sakalını sabunlar. Dişleri geniş bir tarakla saç ve sakalını tarar. Saç ve sakalından bir şey düşerse onu muhafaza eder ve kefenlediği zaman bunları kefene kor. Ölünün saç ve tırnakları kesilmez. Sünnet olmamış ise sünnet edilmez. Önce sağ, sonra sol tarafı yıkar. Sonra sol tarafına doğru çevirip sağ tarafını arka yönünden yıkar, sonra sağ tarafına doğru çevirip sol tarafını arka yönünde yıkar. Bütün bu durumlarda su ile beraber sabunun da kullanılması sünnettir. Sonra tepeden tırnağa kadar sadece su kâfur ile birlikte dökülür. Yalnız, ihramda ölen kimse için kâfur gibi kokulu bir şey kullanmak caiz değildir. Bu bir defadır. İkinci ve üçüncü defa, bu guslü tekrarlamak sünnettir. Üç defa kâfi gelmezse ilâve edilir. Yalnız tek, yani üç veya beş veya yedi defa olması sünnettir.
Ölen kadın ise saçı taranır. Uzun örgüleri örülür. Ondan sonra kefeni ıslanmasın diye bir havlu veya her hangi bir bezle kurutulur. Yıkandıktan sonra pislik çıkarsa onu izale etmek gerekir. Fakat guslü iade etmek icabetmez. Ölüden kan çıkar ve kesilmesi mümkün olmazsa yıkanır ve kanın çıktığı yere pamuk konulup bağlanır. Geciktirmeden cenaze namazı kılınır. Yalnız, cemaatin çoğalması kati ise geciktirmek caizdir. Fakat kan çıkan yeri yıkamak ve pamuğu tazeleyip bağlamak vacibdir.
Gassalın, ölünün avretine bakması ve bezsiz yıkaması haramdır. İhtiyaç miktarından gayrı avret olmayan yerlere de bakmamak bezsiz dokunmamak ve yüzünü örtmek sünnettir.
Gassalın doğru ve güvenilir bir şahıs olmasına dikkat edilmelidir. Gassal şayet ölüde hayır alametleri görürse onu söylemelidir. Şer alametleri görürse gizli tutmalıdır. Ancak ölen, mübtedi veya sapık olursa şerre delalet eden alâmetleri söylemek caizdir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Ölülerinizin iyi meziyetlerini söyleyiniz, ayıplarını söylemekten de ictinab ediniz."
Ölüyü yıkamak için su bulunmaz veya vücudu yandığından dolayı su ile yıkandığı takdirde dağılacaksa teyemmüm ile iktifa etmelidir. Ölünün vücudunda yara bulunup, yıkandığı takdirde fazla zaman geçmeden bozulsa da yine yıkanması lâzımdır. Ölüyü yıkamak için niyet getirmek icab etmez.
Cünüp veya hayızlı olan kimsenin, ölüyü yıkamasında beis yoktur.
Kocanın zevcesini, zevcenin kocasını yıkaması caiz ise de, erkeğin erkeği, kadının kadını yıkaması daha efdaldir. Resûlüllah (S.A.V.) Hz. Aişe'ye (R.A.) buyurdu ki:
"Sen benden önce ölsen, ben seni yıkar ve kefenlerim."
Bir kadın vefat eder, onu yıkayacak bir kadın veya kocası bulunmaz veya bir erkek vefat eder, onu yıkayacak erkek veya zevcesi bulunmazsa, gassal, varsa önce ölünün üzerindeki necaseti giderir, sonra iki eline birer bez sararak teyemmüm aldırır.
Bir kimse vefat edip, onu yıkayacak bir kimse bulunmadığından teyemmümü alınıp namazı kılınsa, sonra, mezara konulmadan önce onu yıkayacak bir kimse çıksa, yeniden yıkanıp namazı kılınmalıdır. Fakat mezara konulduktan sonra böyle bir kimse bulunsa, artık ölü tekrar çıkarılıp yıkanmaz.
Şehvet çağına henüz ermemiş olan çocuğu, hem erkek hem kadın yıkayabilir.
Erkeği yıkamak ve namazını kıldırmak ile kadının cenaze namazını kıldırmak için en uygunu pederi olması, sonra uzak da olsa dedesi, sonra ölenin oğlu, sonra ne kadar uzak da olsa torunu, sonra ana ve baba bir olan kardeşi, sonra baba bir olan kardeşi, sonra amcası, sonra amcası oğlu, sonra hükümdar veya onun tayin ettiği kimse, sonra dayıları, sonra yabancı erkekler, sonra zevce, sonra mahremleri.
Kadını yıkamak için en uygunu mahrem kadınlar, sonra yabancı kadınlar sonra kocası, sonra mahrem erkeklerdir. Mahrem olmayan akraba erkekler (amca oğulları gibi) ise yabancı sayılırlar.
Bir derecede olan birkaç kişi bir arada bulunsalar, yaşlı ve adil olanı meyyiti yıkamalıdır. Her hususta eşit iseler kura çekilir. Kâfir olan kimse kâfir akrabasını yıkamak için müslüman akrabasından daha uygundur.
Kocası vefat ettiğinden dolayı matem tutan kadın, vefat ederse ona güzel koku serpilebilir. Fakat ihram halinde vefat edenin, ne saçı ne tırnağı kesilir ve ne de üzerine güzel koku serpilebilir. Resûlüllah (S.A.V.) Arefe vakfesinde iken, onunla birlikte bulunup vefat eden bir sahabe hakkında şöyle buyurdu:
"Ona ne güzel koku serpin, ne de başını örtün. Çünkü o, kıyamet günü telbiye okurken ba's olunacaktır."
Ölünün dost ve akrabaları onun yüzünü öpebilirler. Çünkü Resûlüllah (S.A.V.) süt kardeşi olan Osman bin Mazun'u, vefatından sonra öpmüştür. Yine Resûlüllah (S.A.V.) vefat ettikten sonra, Ebubekir (R.A.) onu öpmüştür.
Ölünün vefatını başkasına bildirmekte beis yoktur. Zira camiyi süpüren fakir bir sahabe, gece vakti vefat etti ve aynı gecede defnedildi. Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V.) buyurdu ki:
"Ölümünü bana neden bildirmediniz?"
Ölüyü yıkadıktan sonra onu kefenlemek lazımdır. Hayatta hangi elbiseyi giyebildiyse onunla kefenlenebilir. Erkeğin hayatta iken ipekli ve saferanli ve benzeri elbiseleri giymesi caiz olmadığı gibi, onlarla kefenlenmesi de caiz değildir. Ölen kadın veya çocuk ise, bunlarla kefenlenmesi caiz ise de mekruhdur.
Kefenin iyi veya orta oluşu hususunda ölünün durumu nazarı itibare alınır. Varlıklı ise iyi, orta halli ise orta cinsten bir şey olacaktır. Çok israf yapıp lüks bir kefen almak mekruhdur. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Kefenin pahalılığına heves etmeyin, O, zaman geçmeden çürür." Meyyitin durumu müsait olursa, her birisi bütün vücudunu örtecek üç örtü ile kefenlenmesi lâzımdır.
Hz. Aişe (R.A.) diyor ki:
"Allah'ın Resûlü, Yemenli beyaz elbiseden, içinde gömlek ve sarık olmayan üç kat ile kefenlendi."
Bu üç örtünün altına bir gömlek, başına da bir sarık ilâve edilse caizdir.
Durumu müsait olmazsa bütün vücudunu örtecek bir tek örtü ile iktifa edilebilir.
Kadın için en uygunu, başından ayağına kadar uzanan bir etek, bir gömlek, bir baş örtüsü ve her birisi bütün vücudunu örtecek iki örtü olmak üzere, beş kat olmasıdır. Resûlüllahın kerimesi Ümmü Külsüm beş kat ile kefenlenmişti.
Kefenlenmemesi için vasiyette bulunan kimsenin vasiyeti nazarı itibara alınmaz. Çünkü kefen yalnız kul'un hakkı değildir. Onda Allah'ın hakkı da vardır.
Kefen'in beyaz olması ve kullanılmış olması sünnettir.
Resûlû Ekrem (S.A.V.) buyuruyor:
"Elbisenin beyazını giyiniz. Çünkü o, en iyi elbiselerinizdendir. Onunla ölülerinizi de kefenleyiniz." (Tirmizi rivayet etmiştir).
Meyyit kefenlenirken, önce en güzel ve en geniş örtü serilir.
Sonra ikincisi, sonra ölünün vücuduna temas edecek üçüncü örtü serilir. Her bir örtünün üzerine güzel koku serpilir. Hatta bütün vücuduna güzel koku sürmek sünnettir, bahusus sakal ve başına sürmek daha efdaldır. İki ayağı arasına, kulak, burun, göz gibi vücudun bütün menfezlerine ve diz, alın ve ayakları olan sücud azalarına güzel koku serpilmiş pamuk konulur. Ve örtüleri üstüne katlanıp baş, bel ve ayak ucundan bağlanır. Kabre konulduktan sonra bağlar sökülür.
Hacda ihram halinde vefat eden kimse, erkek ise, ne dikili bir şey ona giydirilir, ne de baş'ı örtülür. Kadın ise sadece yüzü örtülmez. Her ikisine de koku serpilmez. Kefeni hazırlayıp saklamak sünnet değildir. Ancak kesin olarak mübah bir kumaş varsa veya salih bir kimsenin teberrükü ise onu saklamak iyidir.
Ölünün terekesi varsa, techiz ve tekfin masrafı terekesinden, yoksa nafakası kime ait ise onun tarafından, o da yoksa beytülmal ve Belediye gibi müesseseler tarafından, bu da yoksa halk tarafından karşılanacaktır.
Cenaze, mezarlığa götürülürken, cemaatın ona yakın bir şekilde önünden yürümesi sünnettir. Mezarlık çok uzak veya hastalık ve ihtiyarlık gibi bir mani olmazsa vesaite binmek mekruhdur. Cenaze ile meşgul olmayan cemaat mezarlıkta isterse oturur, isterse ayakta durur. Gusul, tekfin ve mezarı kazma işi bittikten sonra cenazeyi toprağa vermek için acele etmek sünnettir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Cenazeyi götürürken acele ediniz. O salihe ise onu acele olarak hayra götürürsünüz, yoksa boynunuzdan şerri indirmiş olursunuz."
Cenaze bir kimsenin yanından geçer de o kimse, onunla beraber gitmezse, cenaze için kıyam etmesi mekruhdur. Yanından geçen cenazeyi (medhe layık ise) medhetmek, mağfiret için dua etmek sünnettir.
Cenaze, kadın cenazesi ise onu örtmek sünnettir. Cenaze merasiminde yüksek sesle konuşmak, zikir yapmak, Kur'an okumak ve ateş bulundurmak mekruhdur. Ancak hava çok soğuk veya karanlık olursa ateş yakmakta veya lüküs gibi bir şey bulundurmakta beis yoktur.
Cenaze namazı, hicretin birinci senesinde Medine-i Münevvere'de farz kılındı. Hz. Hatice (R.A.) hicretten evvel vefat ettiğinden, cenaze namazı kılınmamıştı.
Cenaze namazı, ümmeti Muhammediyeye mahsustur. Müslüman olmayan kimsenin cenaze namazı kılınmaz. Zamanımızda İslâmın ya tümünü veyahut bir kısmını inkâr eden, hatta İslâmiyetle mücadele eden birçok kimse vardır ki anne, babaları ve çevreleri müslüman olduğundan usulen cenaze namazlarının kılınması için camiye getiriliyor. Ama böyle kimselerin cenaze namazları kılınamaz.
CENAZE NAMAZININ RÜKÜNLERİ
Cenaze namazının yedi rüknü vardır:
a) Niyet getirmek. Niyet getirirken ölünün ismini söylemek gerekmez. Cenazeye işaret etmeden ismini söyler ve hataya düşerse, namazı sahih değildir. Birkaç cenaze bir araya gelirse hepsi için bir niyet kâfidir. b) Her farzda olduğu gibi namaz kılanın gücü yeterse, ayakta namaz kılmak.
c) Dört tekbir almak. Yalnız dört tekbirden fazla getirirse namazı fesada gitmez. Zeyd bin Erkam, Resûlüllah (S.A.V.)'in bir cenaze namazını kıldırırken fazla bir tekbir aldığını rivayet etmektedir.
İmam fazla bir tekbir aldığı takdirde me'mümun üç fazla tekbir alması sünnet değildir. O halde isterse hemen ayrılıp selâm verir, isterse imamı bekler.
d) Birinci tekbirin akabinde fatiha okumak. Fatihadan önce eûzu çekmek sünnettir. İftitah duasıyla zammı sûreyi okumak sünnet değildir.
e) İkinci tekbirden sonra Peygamber'e (S.A.V.) ve âline salavat getirmek. Salavattan önce hamdele okumak ve sonra mü'minlere dua etmek sünnettir.
Salavat'ın en azı, "Allahümme salli Âla Muhammedin" dir. En ekmeli de şudur:
f) Üçüncü tekbirden sonra ölüye dua etmek. Duanın en azı;
veya,
gibi duadır.
En efdalı ise şudur:
Çocuk için yalnız şu dua okunur:
Meyyit, kadın olursa,
kelimesi yerine,
kelimesi söylenir. Ve Müzekker zamir yerine, müennes zamir getirilir, mesela,
yerine, "Mehbubuha ve ehibbuha" okunur. Müennes olduğu halde meyyit kelimesi itibariyle zamirler müzekker olarak da okunsa caizdir.
g) Dördüncü tekbirden sonra selam vermek. Selam'ın azı, "Essselamü aleyküm" ekmeli ise şöyledir: "Esselamü aleyküm verahmetüllahi ve berekatühü".
Dördüncü tekbirden sonra ve selâmdan önce şu duayı okumak ta sünnettir:
Kişi öldükten sonra cenaze namazı her zaman kılınabilir. Kerahet vaktinde de olsa kılınmasında beis yoktur. Hanefi ve Maliki mezhebinde cenaze namazının camide kılınması mekruh ise de Şafii mezhebinde beis yoktur.
Müslüman ve kafir cenazeler birbirine karışıp tanınmaları mümkün olmazsa, hepsini yıkayıp tekfin etmek ve cenaze namazlarını kılmak vacibtir. Cenaze, mezarlıkta defnedilebildiği gibi bir evde veya kırdada defnedilebilir. Yine gündüz defn edilebildiği gibi gece de defnedilebilir.
Yıkanmadan veya kıbleye doğru konulmadan defnedilen cenaze, bozulmamışsa onu çıkarıp yıkamak ve kıbleye doğru koymak vaciptir.
Hamile bir kadın vefat ettiğinde ceninin hayatta olduğu bilinir veya zannedilirse, karnını yarıp onu çıkarmak vaciptir.
Birkaç cenaze bir arada bulunsa, bir tek namaz onlara kafidir. Niyet getirirken "mevcut cenazelerin namazını farz-ı kifaye olarak kılmaya niyet ettim" şeklinde söylemelidir.
Ölü erkek ise, imam yanıbaşında durur, kadın ise acizesi yanında durur.
Cenaze namazında, me'müm özürsüz olarak, imam ikinci tekbiri alıncaya kadar tekbiri geciktirirse, artık imama tabi olamaz. Çünkü imama tabi olduğunu gösteren alâmet tekbirdir. Yine, imam sonraki tekbiri getirinceye kadar me'müm özürsüz olarak tekbiri tehir ederse, namazı fesada gider.
Mesbuk (imama sonradan yetişen) olan kimse ilk tekbiri alınca, imam başka bir şey okusa da, kendisi fatiha okuyup tertibe riayet etmelidir. Ancak fatihayı tamamlamadan önce, imam tekbir alırsa, fatihasını tamamlamadan imama tabi olur ve fatihadan kalan kısım da kendisinden sakıt olur. Bir kimse, mesbuk olup namazın başında imama yetişmeyip birkaç tekbir kaçırırsa kalan tekbirlerde imama tabi olacak, ancak zikir ve dua hususunda kendi tertibine riayet edecek ve getiremediği tekbirleri imamın selamından sonra telafi edecektir. Mesbuk, namazını tamamlayıncaya kadar cenaze bekletilmelidir.
Sair namazlar için hadesten taharet, necasetten taharet, istikbali kıble gibi şartlar nasıl şart ise, cenaze için de şarttır. Ayrıca üç şart daha vardır ki, onlar da şunlardır:
1) Cenazenin ya gusül veya teyemmüm ile temizlenmesi. Şayet bir kimse bir kuyuya düşer ve oradan çıkarılması ve temizlenmesi mümkün olmazsa cenaze namazı kılınmaz.
2) Cenaze hazır olursa, ön tarafda bulundurup namazı kılınması. Cenazeyi arkaya bırakıp namazı kılmak caiz değildir.
3) Cenaze hazır olursa, onunla musalli arasında (yüz elli) metreden fazla bir mesafenin bulunmaması. Fakat cenaze gaib olursa, ön, arka veya arada binlerce kilometre de bulunsa beis yoktur.
Ölüyü kefenlemeden önce, cenaze namazını kılmak saygısızlık olduğundan mekrûhdur.
Cenaze namazı farz-ı kifayedir. Bir tek şahıs tarafından da eda edilse, (mümeyyiz bir çocuk olsa bile) kâfidir.
Erkek var iken, bir kadın cenaze namazını kılsa, her ne kadar namaz kılan bu kadının namazı sahih ise de farziyet sakıt olmaz. Yani bir veya birkaç erkeğin ayrıca cenaze namazını kılmaları gerekir.
Yukarda zikredildiği gibi hazır olmayan meyyit, kıble tarafında olmasa da cenaze namazını kılmak caizdir. Resûlüllah (S.A.V.) Medine-i Münevverede iken, İslâm dinini kabul eden Habeşistan kralı Necaşi vefat ettiği günde vefat haberini halka bildirdi. Sonra müslümanları musallaya götürüp namaz kıldırıp dört tekbir aldı. (Buhari-Müslim).
Yalnız gaib namazı ile farziyet sakıt olmaz, mutlaka cenaze nerde ise orda bir veya birkaç erkek tarafından cenaze namazının kılınması gerekir. Bir kimse "bu günde veya bu senede vefat edip yıkanmış olan müslümanların cenaze namazını kılmağa niyet ettim" şeklinde niyet getirirse caizdir.
Hazır olmayan cenaze üzerine namaz kılan kimsenin, ölüm günü akıl ve baliğ olması şarttır. Bunun için, Resûlüllah (S.A.V.), Sahabe ve Tabiînin veyahut yüz, iki yüz sene evvel ölmüş olan kimselerin cenaze namazlarını kılmak caiz değildir. Fakat uzak da olsa, aynı beldede bulunan ölünün namazı ancak yanında kılınabilir. İmam-ı Azam ile İmam Malik'e göre hazır olmayan ölünün cenaze namazını kılmak caiz değildir.
Kâfir ve mürtedin cenaze namazı kılınmaz. Cenab-ı Hak buyuruyor:
Tevbe 84
"Kâfirlerin birisi ölse asla onun namazını kılma." Fakat yıkanması lazım gelmezse de yıkanabilir. Çünkü Hz. Ali'nin (R.A.) babası Ebutalib ölünce Resûlüllah (S.A.V.) Hz. Ali'ye (R.A.) onu yıkamasını emretti.
Yalnız müslüman olmayan kimsenin ölümü halinde müslüman olan akrabaları tarafından değil, müslüman olmayanlar tarafından yıkanması daha iyidir.
Katil ve yolkesicilik gibi idamı gerektiren bir suç işleyen kimse, idam edilirse diğer müslümanlar gibi yıkanacak ve cenaze namazı kılınacaktır.
Müslümanlarla müslüman olmayan kimselerin cenazeleri birbirine karışır, hangisi müslümandır, hangisi müslüman değildir diye bilinmezse hepsi yıkanıp kefenlenir ve namazları kılınır. Hepsi için bir namaz kılınırsa namazdaki dua şöyle olacaktır:
"Allahım; onlardan Müslüman olan kimseyi bağışla." Her cenaze için ayrı ayrı namaz kılınırsa duâ şöyle olacaktır.
"Allahım Müslüman ise onu bağışla."
Bir müslüman ile evli olan kitabiyye, hamile olarak ölürse cenaze namazı kılınmaz, fakat hamili için müslümanların mezarlığında defn edilir.
Cenaze namazının, camide ve en az üç saf halinde kılınması sünnettir. Resûlüllah (S.A.V.) Süheyl bin Beyza ile kardeşi Sehl'in cenaze namazlarını camide kıldı. (Müslim)
Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Her hangi bir müslüman vefat eder, üzerine müslümanlar üç saf halinde namaz kılarlarsa mutlaka Allah onu bağışlar." (Hakim rivayet etmiştir.)
Ayakkabıyla cenaze namazını kılmak caiz değildir. Meğer ki yeni alınmış ve henüz müteneccis olmamışsa. Cenaze namazını iade etmek sünnet değildir. Fakat tekrar edilmesi, yani ayrı ayrı ferd ve cemaatlar tarafından kılınması sünnettir.
Zımmi olan kâfiri kefenlemek vacibdir. Hatta terekesi olmazsa, varsa Beytülmal veya Belediye gibi bir müessese tarafından, yoksa müslümanlar tarafından teçhiz masrafı karşılanacaktır.
Ölmüş bir müslümanın bir uzvu bulunsa, üzerine cenaze namazı kılınacaktır. Abdurrahman bin İtab bin Esid, Cemel vak'asında vefat etmişti. Nesir kuşu onun bir elini Mekke'ye atmıştı. Müslümanlar da onu gördüler ve yüzüğünden onu tanıdılar. Bunun üzerine onun cenaze namazını kıldılar. Bu hadiseyi İmam Şafiî rivayet etmiştir. Fakat sahibi hayatta bulunan kesilmiş bir uzv'un cenaze namazı kılınmaz.
Düşüğün canlı oluşu, ağlamak, sesi çıkmak, damar atmak veyahut kımıldamak gibi bir alâmet ile biliniyorsa, normal olarak yıkanıp, kefenlenir ve cenaze namazı kılınarak defnedilir. Böyle olmayıp yalnız azaları belirlenmiş ise, sadece kefenlenip toprağa verilecektir. Şayet bu düşük bir et parçası halinde ise, bir çaputa sarılıp onu defnetmek sünnettir.
İnsan mükerrem olduğundan, sair hayvanlar gibi cenazesini toprağa vermeden açıkta, yırtıcı hayvanlara bırakmak ihanet sayıldığından İslâm dini, ölünün yıkanıp kefenlendikten sonra kabre konulmasını emrediyor.
Kabrin basit şekli, kokunun yayılmasını ve yırtıcı hayvanların cesedi çıkarmalarını önleyecek bir çukurun kazılmasıdır. Toprağı kazımadan ölüyü yer sathına bırakıp kokusunu çıkarmıyacak ve yırtıcı hayvanlardan korunacak şekilde üzerine toprak yığmak caiz değildir.
Ekmeli ise, derinliği bir boy ve el uzatımı kadar, eni de cenazeyi kabre koyan kimsenin zahmet çekmiyeceği kadar geniş olmasıdır. Resûlüllah (S.A.V.) Uhud şehidleri hakkında şöyle buyurdu:
"Kazın, geniş tutun ve derinleştirin." (Tirmizi rivayet etmiştir.) Hazreti Ömer (R.A.) kabrinin bir boy ve el uzatımı kadar derinleştirilmesini vasiyet etmiştir.
Toprak sert ise, kabir kazıldıktan sonra kabrin kıble tarafında cenaze sığacak kadar bir yer kazılır. (buna "lahd" denilir.) ve Cenazenin yönü kıbleye doğru çevrilip kazılan yere konulur. Taşlarla veya kerpiçle kapatılır. Sa'd ibni Ebi Vakkas ölüm hastalığında demişki:
"Benim için bir lahd yapın (Kabrin kıble tarafından yer kazın) ve lahdin ağzını kerpiçlerle kapatınız."
Toprak yumuşak ise sadece bir çukur kazılır, üstü taş veya kerpiçlerle kapatılır. Çünkü toprak yumuşak olduğu halde lahd kazılırsa çökmesi kuvvetle muhtemeldir.
Cenaze merasiminde bulunan kimseler, dünyanın fani olduğunu, herkesin ölüme mahkûm olup dünyadan göç edeceğini düşünüp birbiriyle ahiret hakkında sohbet etmelidir. Gaflete dalarak dünyadan söz etmek, gülüp şakalaşmak doğru değildir. Cenaze merasiminde bağırıp çağırmak, yüksek sesle tekbir getirmek haramdır. Mezarlığa giderken, cenazenin önünde ve ona yakın olarak yürümek sünnettir. Defnedilecek yer çok uzak olmazsa yürüyerek gitmek daha efdaldır.
Cenaze, mezarlığa götürüldüğü zaman, cenazenin başı, kendisi için hazırlanmış olan mezarın ayakları yanına konulur. Mezara konulmak istenildiğinde, öne doğru yavaş yavaş çekilir. Cenaze kadın da olsa onu kabre erkekler koyacaklardır. Bunun için en uygunu, namazda ve gusülde olduğu gibi asabelerdir. (Baba tarafından akraba olanlar), Ebu Talhanın Ümmü Külsüm adlı kızı vefat ettiğinde, defin zamanı gelince Resûlüllah (S.A.V.) Ebu Talha'ya kabre inmesini emretti. (Buhari)
Yalnız, vefat eden kadının kocası varsa, kocasının onu kabre koyması daha iyidir. Yoksa mahrem olan asabe, bunlar
da yoksa mahrem olmayan asabesi, bu da yoksa salih bir yabancı meyteyi kabre koymalıdır.
Ölüyü kabre koyanların bir veya üç kişi olması sünnettir. Resûlüllah'ın mübarek cenazesini kabri şerife koyanlar üç kişi idiler. (İbni Hibban rivayet etmiştir). Ölünün başı altına yastık koymak veya döşek sermek mekruhtur, bunu vasiyet etse de vasiyeti yerine getirilmemelidir, yer gevşek olmazsa tabuta koyup onunla defn etmek mekruhtur.
Cenazeyi kabre koyduktan sonra üzerine toprak serpmeden evvel bir örtü ile örtülmesi (bilhassa kadın olursa) sünnettir.
Cenazeyi kabre koyarken,
demek sünnettir. Kıbleye doğru sağ yanı üzerine konur. Yüzü kabrin kıble duvarına dayandırılır. Beline de bir taş veya bir kerpiç destek yapılır. Lahd varsa ağzı kerpiçle veya taşla kapatılır, yoksa, taş veya kerpiçle tavan yapılır. Delikleri iyice kapatılır. Baş ucunda bulunan kimse, üç avuç toprak atar. Bunları atarken birincisinde,
İkincisinde
Üçüncüsünde
okumak sünnettir. Sonra kürekle üstüne toprak atılır.
Tanınıp ziyaret edilmesi için kabir, bir karış kadar yükseltilmelidir. Resûlüllah (S.A.V.)'in kabri şerifi bir karış kadar yükseltilmiştir. Bir karıştan fazla yükseltmek, yatana fazla saygı yapılıp harama girmeğe sebep olacağından mekrûhdur.
Kabri çimento ve taş ile yapmak, üzerine kubbe veya ev inşa etmek, üzerine yazı yazmak ve yazdırmak mekrûhdur. Mezarlık vakıf olursa, mezkûr şekilde yapmak haram olacağından yıktırılması lazımdır. Büceyremi cilt 1 sayfa 496 da diyor ki: Mısır'da Karafe mezarlığı vakıf olduğundan, orada bulunan kubbe ve inşa edilmiş kabirleri yıkmak lâzımdır. İmam Şafiî'nin kubbesi müstesnadır. Çünkü onun kubbesi, orası henüz vakıf olmadan evvel inşa edilmişti. Büceyremi'nin Halebi'den naklettiğine göre, salih bir zatın kabri üzerine kubbe yapmakta beis yoktur.
Kabri dam şeklinde yapmak, deve sırtı şeklinde yapmaktan daha iyidir. Ölü, bâliğ ve âkıl ise, defn işi tamam olduktan sonra cemaattan biri kabre yanaşır, sırtını kıbleye verip yüzüne karşı gelmek sûretiyle oturur; ölü ile anasının ismini biliyorsa, meselâ: Adı, Hasan, anasının adı Hasine olursa, açık bir dil ile kendisine şöyle hitab eder;
Ravda adlı kitapta şöyle yazılır; "Telkin hakkında varid olan hadis her ne kadar zaif ise de, bir çok hadislerle te'yid edilmiştir. Müslümanlar, asırlardan beri bununla amel etmişlerdir."
Meyyiti mezarlıkta defnetmek daha efdaldır. Çünkü mezarlığa gelen giden fazla olduğundan onların dua ve kıraatlarından istifade eder. Akrabaların mezarları birbirine yakın olmaları sünnettir. Bunun sebebi zaman zaman gidip bir arada onları ziyaret edip dua etmek ve hiçbirisini ihmal etmemektir.
Bir kimse, gemide öldüğünde, şayet sahil yakın ise denize atılmayacak, karaya çıkarılıp normal olarak defnedilecektir. Yoksa yıkanıp tekfin edilecek ve namazı kılınacak sonra ağır bir şeye bağlanarak denize atılır.
Zaruret olmadıkça iki kişiyi veya daha fazlasını bir arada defn etmek caiz değildir. Ancak yer darlığı gibi bir zaruret hasıl olursa caizdir. Böyle bir halde, ilim, amel, babalık analık gibi sıfatlara itina gösterilip bunlardan birisiyle muttasıf olan kimse
öne sürülür. Erkek ve kadın bir kabre konulmasını gerektiren bir sebeb varsa arada bir hailin bırakılması zaruridir.
Bütün bu durumlar, ölen iki cenazeyi birlikte veya biri çürümezden evvel diğerini de onun üzerine defn etmek içindir. Ama cenazelerden biri çürüdükten sonra aynı kabri kazıp onda başka bir cenaze defn etmekte bir beis yoktur. Çürüyüş süresi memleketlerin toprak ve havasına göre değişir. Meşgul bir kabri kazıp defn edebilmek için çürüyüş süresini bilen kimselere sorup onların mütalaalarını almak gerekir. Şayet bir kabir kazılıp meyyitin kemikleri çürümemiş bir durumda görülse hemen kapatılması gerekir, yalnız yer dar olursa o zaman kemikler bir köşede toplanır ve yeni ölünün yeri hazırlanır.
Kabir üzerine oturmak veya ona basmak tahrimen mekruhdur. Ancak cenazeyi defn etmek veya buna benzer zarurî bir şey için başka bir geçit bulunmazsa ona basmak caiz olur.
Kabri sulamak, üzerine çakıl taşlarını koymak ve başında mezartaşı dikmek ve bütün akrabalarının mezarlarını bir araya getirmek sünnettir. Resûlüllah (S.A.V.) süt kardeşi Osman bin Maz'unun yanı başında bir taş koydu ve dedi ki: "Bu taşla kardeşimin kabrini bilip, akrabalarımdan vefat edeni yanında defn edeceğim." - Ebu Davud rivayet etmiştir. -
Meyyit çürümemiş ise mezarını kazıp başkasını defnetmek caiz değildir. Techiz ve teklifini yapılmadan defnedilen cenaze bozulmamış ise, çıkarılıp tekfin ve techiz edilmesi gerekir. Bir cemaat bir cenazeye rast gelseler gereğini yapmakla mükelleftirler. Yani, onu yıkayıp kefenleyecek ve defn edeceklerdir. Şayet cenazeyi gören kimse bir ise gereğini yapmak için müslümanlara haber verecektir.
Üç türlü şehid vardır:
a) Ahiret şehidi, haksız yere öldürülen, gurbette ölen, suda boğulan ve ateşte yanıp ölen gibi anormal olarak vefat eden
kimsedir. Böyleleri ahirette, şehid mertebesini alırlar. Ancak bunlar, dünyada normal olarak vefat eden kimseler gibi yıkanarak namazları kılınıp defnedilecektir.
b) Dünya şehidi: Müslümanlar ile kâfirler arasında cereyan eden muharebeye, Allah rızası için değil, riya ve ganimet için katılıp vefat eden kimsedir. Bu, her ne kadar şehidler gibi, yıkanmaz ve cenaze namazı kılınmazsa da yevmi kıyamette şehidlere verilecek mükâfattan mahrum olacaktır.
c) Dünya ve ahiret şehidi: Sadece i'lâyı kelimetüllâh için muharebeye katılıp vefat eden kimsedir. Fıkıh kitaplarında şehid kelimesi zikr edildiği zaman, son iki kısım şehid murad edilir. Bunlar, ne yıkanırlar, ne de cenaze namazları kılınabilir. Cabirden rivayet olunmuştur: Peygamber (S.A.V.) Uhud muharebesinde şehid düşenleri yıkamayıp, cenaze namazlarını kılmadan kanlarıyla birlikte defn edilmelerini emir buyurdu. (Buhari)
Şehid'in, içinde vefat ettiği elbise ile kefenlenmesi sünnettir. Kendisine kâfi gelmezse tamamlanır. Şehidlik kanından başka her hangi bir necaset ona isabet etmişse onu yıkamak lazımdır.
Vefat eden zatın akrabalarına teselli verip taziye etmek sünnettir. Taziye demek, musibete karşı sabırlı ve tahammüllü olmayı tavsiye edip Cenab-ı Hakk'ın büyük mükâfatından bahsetmek ve meyyite dua etmektir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Her hangi bir müslüman bir musibetten dolayı müslüman kardeşini taziye ederse, mutlaka Allah (C.C.) kıyamet gününde kendisine taltif elbiselerini giydirecektir."
Yalnız taziye için belli bir yerde oturmak mekruhtur.
Küçük, büyük, erkek kadın, meyyitin bütün yakın akrabalarını taziye etmek sünnettir. Yalnız genç kadını yabancı bir kimse taziye edemez. Taziye sadece müslümanlara has değildir. Binaenaleyh Zımmiyi (İslâm diyarında yaşayan Hırıstiyan ve Yahudi) taziye etmek caizdir.
Vefat eden müslüman bir kimse için bir müslüman taziye edilirse şöyle denilir:
Ölen kâfir bir kimse için bir müslüman taziye edilirse şöyle denilir:
Vefat eden müslüman bir kimse için bir kâfir taziye edilirse şöyle denilir:
Vefattan evvel ve sonra usul dairesinde ağlamak caizdir. Resûlüllah (S.A.V.) oğlu İbrahim vefat etmeden evvel sekeratta iken ağlayıp şöyle buyurdu:
"Gözümüz yaş döker, kalbimiz üzülür, fakat Rabbi-mizi memnun eden sözden başka bir şey demeyiz. Ey İbrahim, senin ayrılışın için üzgünüz."
Bağırıp çağırmalar, cahiliyyet devrinde olduğu gibi, yakaları yırtmak, yüzü boyamak, siyah elbise giymek veya elbiseleri siyaha boyamak, saçı yolmak haramdır. Resûlüllah (S.A.V.) şöyle buyuruyor:
"Yanakları vurup yakaları yırtan, cahiliyyet çağırmaları gibi çağıran kimse bizden değildir."
Bunu yapan kimse günahkâr da olsa meyyit için bir vebal yoktur. Yalnız böyle bir şey vasiyet etmiş ise kendisi de günahkârdır.
Ölünün yakın akrabaları için bir gün bir geceye kâfi gelecek kadar yemek yapmak, icab ederse yemek yemeleri için ısrar etmek sünnettir. Resûlüllah'ın amcası oğlu Cafer'in ölüm haberi gelince, Resûlüllah (S.A.V.) şöyle buyurdu:
"Cafer'in ev ehli için yemek yapın. Çünkü onları meşgul eden bir şey (ölüm) onlara gelip çattı." (Tirmizi)
Meyyiti, vefat ettiği yerde defnetmeyip başka yere götürmek caiz değildir. (Öldüğü yerden alıp başka bir beldeye götürmek) için yaptığı vasiyet muteber değildir. Ancak mübarek Mekke veya Medine veya Kudüs-ü şerife yakın olursa bunlardan birisine nakl etmekte beis yoktur. Binaenaleyh, Şam, Bağdat gibi şehirlerden her ne kadar büyük salih zatlar varsa da oraya cenazeyi götürüp defnetmek doğru değildir. Bir gün Ebu Ed-Derda (R.A.) Medine dışında bulunan Selman-ı Farisiye bir mektup yazarak: "Ölüm zamanı yaklaştı mukaddes şehirde vefat etmek için buraya gelmen lazım" dedi. Selman-ı Farisi (R.A.) de şöyle cevab verdi: "Mukaddes şehir, insanı takdis etmez. Onu takdis eden ancak onun iman ve amelidir."
Su mezarlığı basar veya belediye şeriata kulak verme-den orayı yola katarsa meyyiti nakletmek caizdir.
Bazı âlimler demişler ki: Bir sünni, ehl-i bid'at diyarında veya bir müslüman, küfür diyarında vefat ederse, imkân varsa uygun bir yere götürebilir.
Meyyitin nakli, gusül, tekfin ve namazı kılındıktan sonra olmalıdır. Meyyit toprağa verildikten sonra, kabri kazıp onu başka yere (Mekke, Medine veya Beytülmakdis de olsa) götürmek caiz değildir. Ancak bir kâfir Mekke veya Medine hareminde defnedilmiş ise, onu çıkarıp başka yere götürmekte beis yoktur.
Meyyit çürüdükten sonra kabri kazılıp, toprağı da düzeltilebilir. El-Muvaffak Hamza El-Mahmudi "Müşkülül-Vasit" adlı kitabında: Medfun olan kimse sahabe veya meşhur bir veli olursa, çürüse de kabrini kazmak caiz değildir, diyor.
Bir kimse vefatından sonra, yıkanmadan defnedilir veya izin almadan başkasının tarlasında gömülür veya beraberinde bir mal gömülmüş ise onu yıkamak veya onu başka bir yere nakletmek veya beraberinde gömülmüş malı çıkarmak için, kabri kazıp açmak caizdir.
Ölümü hatırlamak ve ölülere dua etmek için kabirleri ziyaret etmek sünnettir. Resûlüllah (S.A.V.) şöyle buyuruyor:
"Kabirleri ziyaret etmekten sizleri men'etmiştim. Bundan böyle onları ziyaret ediniz." Başka bir hadiste de şöyle buyuruyor:
"Kabirleri ziyaret ediniz. Çünkü onlar size ölümü hatırlatır." Resûlüllah (S.A.V.) Cennet El-Baki'a gidip şöyle derdi:
"Size selâm olsun ey inanan kavmin diyarı. İnşaallah biz de size yetişeceğiz. Ey Allahım, Baki El-Garkad'ın ehlini bağışla."
El-Kazi Ebutayyib, "Ta'lik" adlı kitabında diyor ki: "Hayatta dost ve akrabaları ziyaret etmek sünnet olduğu gibi, ölümlerinden sonra da onları ziyaret etmek sünnettir. Ölümü hatırlamak veya rahmet okumak için dost ve akraba olmayanları ziyaret etmek caizdir." Esnevi, Bu güzel bir görüşdür, diyor.
Kabirlerin ziyaretine giden kimse, önce kabre selâm verir. Peygamber (S.A.V.)'in dediği gibi şöyle der:
Ölünün yanında ve mezarlıkta Kur'an-ı Kerim, bahusus "Yasin sûresi" okunur. Okuyan sevap kazandığı gibi dinliyen de, ölü de sevab kazanır. Kur'an-ı Kerim okunduktan sonra meyyit için dua edilir.
İslâma uygun olursa kabir ziyareti herkes için caizdir. Peygamber (S.A.V.) İslâmın ilk günlerinde hem erkek, hem kadın için kabir ziyaretini yasaklamıştı. Çünkü birçok putperest ölmüş ecdâdlarının suretlerini tasvir edip onlara tapıyorlardı. İslâmiyet kuvvetlenince Peygamber (S.A.V.), kabir ziyaretine müsâade edip şöyle buyurdu: "Sizi kabir ziyâretinden men etmiştim. Artık kabirleri ziyâret ediniz. Çünkü size âhireti hatırlatır." Bu itibarla ibret almak ve ölülere du'â etmek için kabir ziyâreti erkekler için bilittifâk caizdir. Fakat kadın için ihtilaflıdır. Bazı ulemâya göre câiz değildir. Çünkü Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: "Allah kabir ziyâretine giden kadınları la'netlemiştir." Cümhûr-u Ulemâya göre; kadın İslâma göre ziyâretini edâ ederse, yâni erkeklere karışmaz, gürültü yapmaz ve tesettüre ri'âyet ederse onun da ziyareti sünnettir. Çünkü o da erkek gibi ibret almağa muhtaçdır. Kadınların ziyaretini men'eden hadisler İslâmın ilk günlerinde varid olmuştur: Yâni erkekler dahil herkes için yasak olduğu zaman-larda Peygamber (S.A.V.) bunları söylemiştir.
Abdullah bin Ebi Melike diyor ki: Birgün Hazreti Aişe kabristan ziyaretinden döndü. Bunun üzerine kendisine ey Mü'minlerin annesi nereden geliyorsun dedi. Aişe.
- Kardeşim Abdurrahman'ın kabrini ziyaret etmekten geliyorum.
- Peygamber (S.A.V.) kabirleri ziyaret etmekten men etmemiş miydi?
- Evet men etmişti. Sonra onu serbest bıraktı.
Ölünün (Peygamber ve veli de olsa) tabutunu veya kabrini veya eşiğini veya kabrin etrafında bulunan demir parmaklıkları öpmek veya istilâm etmek mekruhdur ve bid'attır. (Muğn-il muhtaç C l. S. 364). Kabir üzerine oturmak veya üstüne basmak caiz değildir. Ancak ziyaret veya bir ölüyü defn edebilmek için mezara basmaktan başka çare yoksa o zaman onda beis yoktur.
Kabir ziyâretinin âdâbı şöyledir:
1- Âbdestli olmak,
2- Muvakkaten de olsa dünya meşgâlesini içniden atıp âhireti düşünmek ve dünyanın fâni olduğunu, kısa bir zaman sonra şu kara toprağın altına gireceğini tasavvur etmek,
3- Kabir sahibi hayatta olsaydı ona ne kadar yaklaşması uygun ise o kadar kabrine yaklaşmak,
4- Yanına vardığında Peygamber (S.A.V.)'in ta'lim buyurduğu gibi selâm vermek. Şöyle ki:
"Bu yurtta bulunan mü'min ve müslümanlara selâm olsun. İnşâllâh biz de size yetişiriz. Bizler ve sizler için Allah'tan âfiyet dilerim."
5- Kabrin yanında Kur'an-ı Kerim tilâvet edip duada bulunmak.
Cenab-ı Hakk'ın insanlara ihsan buyurduğu bütün nimetlerden birisi de elbise nimetidir. Elbise, insana vakar ve şahsiyet kazandırdığı gibi, kışın soğuktan, yazın da sıcaktan muhafaza eder. Kur'an-ı Kerim buyuruyor:
Araf 26.
Ancak kadın ile erkek ayrı ayrı birer cins olduklarından her cinsin ayrı ayrı elbiseleri vardır. Ne o bunun elbisesini ne de bu onun elbisesini giyebilir. Bunun için kadın elbisesi sayılan ipekli elbise, erkeğe haram kılınmıştır. Huzeyfe'den rivayet olunmuştur:
"Allah'ın Resûlü, ipekli ve dibac (İpeklinin bir cinsidir) elbiselerini giymekten ve üzerine oturmaktan bizleri nehyetmiştir."
Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadis de şöyledir:
"Allah'ın Resûlü, sağ eline bir parça ipek, sol eline bir külçe altın aldı ve buyurdu ki: Bunlar ümmetimin erkeklerine haram, dişilerine mübahdır." Ebû Davud
Erkek çocuğu altın, gümüş ve ipek elbise ile süslemek caizdir.
İmam Gazali: İpekli elbise, hafif elmeşrep alâmeti olduğundan, erkeğe yakışmaz diyor. Kadil-Kudat İbnü Rezin: Terzinin, erkekler için ipekli elbiseler biçip dikmesi, haram olduğu gibi, kuyumcunun da erkekler için altın yüzük yapması ve onlara, onlar için satması haramdır diyor. Yalnız bir erkek avretini örtecek elbisesi olmazsa, ipekli elbise giyebilir.
Pamuk veya yün ile karışık ipekli elbiseyi (İpek daha fazla olmadığı takdirde) giymekte beis yoktur.
Kur'an-ı Kerim, Hadis-i Şerif ve Allah'ın isimleri gibi mukaddes şeyleri duvar ve elbise gibi uygun olmayan şeyler üzerine yazmak doğru değildir. Bahusus başkasının hakaret ve tezyifine maruz kalacak yerlerde yazmak haramdır.
Resimli ve ipek olmayan perdeyi, pencere gibi şeyler üzerine takmak caizdir. Hele bu zamanda evler birbirine karşı olup pencereler birbirine baktıklarından müslümanlar için perde bir zaruret haline gelmiştir. Ama üzerinde canlı bir yaratık resmi bulunan veya ipekten olan perde takmak haramdır. Kezalik üzerinde canlı bir mahlûkun resmi bulunmayan bir halıyı duvara asmakta beis yoktur. ()
Erkek, kadın herkesin altın ve gümüş kabları kullanması haramdır. Yemek içmek ve abdest almak gibi hususlar arasında fark yoktur. Hatta çay kaşığı gibi küçük bir şey de olsa yine durum değişmez. Kadın için mübah olduğundan ipekli elbise ile ipekli seccade üzerinde namaz kılan kadın için hiçbir beis yoktur. Bir elbisede insan veya hayvan resmi varsa onunla namaz kılmak mekruhdur.
Müteneccis olan zeytinyağından sabun yapmak, müte-neccis gaz yağını lüküs ve lambalara koyup aydınlanmak, araba ve makineleri temiz olmayan yağlarla yağlamak caizdir.
Resûlüllah (S.A.V.), içine fare düşmüş bir yağın durumu hakkında sorulan bir soruyu şöyle cevaplandırmıştır:
"Yağ katı ise onu (fareyi) ve etrafını atınız. Sıvı halde ise onunla aydınlanınız. Veyahut ondan faydalanınız."
Ayakkabısını giymek isteyen kimse, önce sağ sonra sol ayakkabısını giyer. Çıkarmak istediği zaman da aksini yapar. Bir tek ayakkabı veya bir tek çorap giymek mekrûhdur.
Erkek olan kimse için, sağ veya sol elinin serçe parmağına veya her ikisine gümüş yüzük takmak sünnettir. Altın yüzük takmak ise haramdır. Resûlüllah (S.A.V.) bir gün, bir sahabenin parmağında altın yüzük gördü. Haram olduğundan bizzat elinden çıkarıp attı.
Tunç ve benzeri şeylerden yüzük takmak sünnet değilse de mübahdır.
Altın ve gümüş kablar müstesna, bütün temiz kabları kullanmak caizdir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Altın ve gümüş kablardan bir şey içmeyin, keza böyle kaplardan yemek de yemeyiniz."
Altın ve gümüş kabları kullanmak haram olduğu gibi, altın ve (ihtiyaç için olmayan) çok miktardaki gümüşle tamir edilen kapları kullanmak da haramdır.
Altın ve gümüş kabları kullanmanın haram oluşunun sebebi, bu iki madeni, herkes tanıdığından kab olarak kullanılacak olursa, fakir ve muhtaç olan kimselerin kalblerinin kırılmasına sebep olmasıdır.
Zarurete binaen erkeğin altın ile diş kaplatması caizdir. Fakat zaruret olmadan, sırf gösteriş için olursa, haram olup caiz değildir.
ZEKÂT
Zekât, lügatta ziyadeleşme, neşvü nema bulma ve temizleme manasına gelir. Istılahda ise, Cenab-ı Hakkın, müstahak kimselere verilmesi için zenginlere farz kıldığı, malın muayyen bir bölümüdür. Malı ziyadeleştirip onu koruduğu için, zekât ismini almıştır.
İnsan toplumu, tarih boyunca fakirlik ve mahrumiyet gördüğünden bütün semavi dinler ve gerçek medeniyetler, fakir ve muhtac insanın acı ve ıztıraplarını duymuş, onları azaltmak için çaba göstermişlerdir.
Bazı kısa devreler müstesna, fakirlik her devirde ciddiyetini muhafaza etmiştir. İslâmdan önce Mısır'da, Babil'de ve Roma'da fakir tabaka, doyurucu bir yiyecek bulamadığı gibi, insanların şefkat ve merhametlerinden de mahrum idi. Arap yarımadasında da durum aşağı yukarı böyle idi. Bunun için İslâm dini, fakirlik yarasını sarmak, toplumun ızdırabını kısmen dindirmek için, fakir ve muhtaca yemek yedirmeyi, ihtiyacını karşılamayı imanın icablarından sayıp, İslâmın temel unsurlarından biri olarak kabul etmektedir. Kur'an-ı Kerim ahiret sahnelerinden bir sahneyi şöylece tasvir ediyor:
"Her nefs, kazandığı şey karşılığında bir rehindir. Ancak sağcılar müstesnadır. (Onlar) Cennettedirler. Mücrimlerden (hallerini) sorarlar. "Sizi Cehennem'e sokan nedir?" Onlar şöyle derler: "Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksula yedirmezdik. Batıla dalanlarla beraber dalardık."
(El-Müddesir: 38,45)
Başka bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor:
"Hayır; Doğrusu siz yetime ikram etmezsiniz. Miskini de yedirmeğe birbirinizi teşvik etmezsiniz."
(El-Fecr: 17, 18)
Medine'de nazil olan âyetler sarih bir ifade ile zekât'ın vacib olduğunu beyan etmektedir. Kur'an-ı Kerim birçok yerlerde zekât ile namazı bir arada zikrediyor. Bunun için Abdullah bin Mes'ud diyor ki:
"Namaz kılıp zekât vermekle emr olundunuz. Zekât vermiyenin namazı da yoktur."
İslâm dini gaflette olanları uyandırıp, cimrileri cömertliğe alıştırmak için terğib ettiği gibi, terhib de ediyor. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Allah, bir kimseye mal verir de, o da zekâtını eda etmezse, kıyamet günü malı kendisi için, erkek kel bir yılan suretine dönecektir. Bu yılanın iki gözü üstünde iki siyah nokta vardır. O kimsenin boynuna dolanarak onu her iki çenesinden yakalayacaktır. Sonra, "Ben senin malınım, ben senin hazinenim" diyecektir.
Bununla beraber dünyevi cezayı da ihmal etmemiştir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Bir kimse onu, (zekâtı) mükâfat umarak verirse, onun için mükâfat vardır. Vermemezlik eden kimseden de biz onu ve malının yarısını alırız. Bu, rabbımızın emirlerinden bir emirdir. Muhammed'in âl'i için ondan (zekâttan) hiçbir şey mübah olamaz."
Bu hadisi nebeviden anlaşıldığı gibi, bir kimse zekâtını vermezse, müslümanların başında bulunan hükümdar veya onun vekili, kendisine mali ceza vererek, malının yarısını ceza olarak alır. Ayrıca İslâm dini, bu cezayı vermekle de iktifa etmemiş, zekâtı eda etmekten imtina eden kimseye (bir kuvvet teşkil ettiği takdirde) karşı harb ilân etmek için emir de vermiştir. Allah'ın Resûlü şöyle buyuruyor:
"Allah'dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in onun Resûlü olduğuna Şehadet edip, namaz kılıp zekâtı verinceye kadar, insanlarla savaş etmekle emr olundum.
Bunu yaptılar mı, kanlarını ve mallarını benden muhafaza etmiş olurlar."
Zekât çok mühimdir. Hakkiyle tatbik edilirse büyük ölçüde fakirlik problemi hal edilecektir.
Zekât, İslâmi bir vergidir. Tahsil ve dağıtımı müslüman devletin eliyle olduğundan ne varlıklarının ihtiyarına bırakılır, ne de fakirin izzeti nefsi onunla rencide edilir. Ancak İslâm devleti tahsil ve dağıtım işini yapmadığı veya İslâm devleti olmadığı takdirde, her varlıklı müslüman bu farizayı ferdi olarak eda etmekle mükellef olur.
Zekât, baliğ, akil ve müslüman olan kimseye vacibdir.
Ulema, baliğ ve akil olan müslümana zekâtın vacib olduğunu, müslüman olmayana vacib olmadığı hususunda ittifak ettikleri gibi, farziyetini inkâr eden kimsenin kâfir olacağı hususunda da ittifak etmişlerdir.
Resûlüllah (S.A.V.) Muaz bin Cebel'i Yemen'e vali olarak gönderdiğinde kendisine şöyle buyurdu:
"Ehli kitap olan bir kavme gidiyorsun. Onları ilk davet edeceğin şey, Allah'dan başka ilâh'ın olmadığına, Muhammed'in onun Resûlü olduğuna şehadet getirmek olsun. Bu hususta sana itaat ederlerse kendilerine haber ver ki, Allah kendilerine her gece ve gündüzde beş vakit namazı farz kılmıştır. Bu hususta da sana itaat ederlerse, kendilerine haber ver ki, Allah, Zenginlerden alınıp fakirlerine verilecek olan zekâtı da farz kılmıştır."
İmam Nevevi diyor ki: Bu hadis, Allah'a iman etmenin bütün farzların edasından mukaddem olduğuna delâlet eder.
Müslüman olmayanlar, İslâm devletinin gölgesi altında bütün hakları mahfuz, hürriyet içerisinde yaşamaları için Allah'ın ve onun Resûlü'nün zimmeti onlara verildiği, kâr ve zararda müslümanlarla müsavi tutuldukları halde, neden zekât hususunda müsavi tutulmamışlardır. Müslümanlardan zekât alınıyor da müslüman olmayanlardan niçin alınmıyor, diye bir çok kimse tarafından soruluyor.
Cevap olarak deriz ki: Zekât, içtimai bir vazife, mahrum ve muhtaç olan müslümanlar için belli bir hak ve mali bir vergi olduğu gibi, namaz ve oruç gibi İslâm'ın temellerinden bir temeldir. Müslüman olmayan, namaz ve oruç ile mükellef olmadığı gibi, zekât ile de mükellef değildir. Yalnız şunu ifade etmek isterim ki, müslüman olmayanları düşmanlarından korumak ve ictimai ihtiyaçlarını karşılamak için (müslümanlardan zekât alındığı gibi) onlardan da cizye alınır.
Çocuk ve delinin malı (nisaba baliğ olursa) mutlaka zekâta tabidir. Kendisi mükellef olmadığından velisi onun hesabına zekatını onun malından çıkarmak zorundadır. Çıkarmadığı takdirde büluğ çağına erdikten sonra geçmiş yılların zekâtını verecektir. Hanefi mezhebine göre çocuk ve deliye ait toprak mahsûlleri zekâta (Öşür) tabidir. Fakat diğer malları zekâta tabi değildir.
Zekât, Medine-i Münevverede hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır.
Kur'an-ı Kerim, zekât'a tabi olan malların nevilerini, şartlarını ve miktarlarını tâyin edip tahdit etmemiştir. Fakat Kur'an-ı Kerim'in hakiki müfessiri olan sünneti seniyye, onu beyan etmiştir. Kur'an-ı Kerimi halka tebliğ eden Allah Resûlünün elbetteki bu beyanı gerçektir. Açıkladığı her meselede tereddüt etmek imansızlığın ifadesidir.
Zekât, malın altı nev'inden vacibdir.
1- Ehlî hayvan.
2- Toprak mahsulleri.
3- Gümüş ve altın (Para).
4- Ticaret.
5- Maden.
6- Asari atika.
Bunlar altın, gümüş, deve, sığır, ehlî (evcil) davar, ekin, hurma ve üzüm olmak üzere sekiz sınıftır ve sekiz sınıfa verilir.
Ehli hayvanlardan zekâtın farz olabilmesi için beş şart vardır.
1) Neam (Koyun, keçi, sığır, manda ve deve) olması. Neam olmayan at, ceylan gibi hayvanlarda zekât farz değildir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Müslümanın ne kölesinde, ne atında zekât vardır."
2) Nisaba baliğ olması. İslâm dini, her artıcı malda zekâtı farz kılmamıştır. Belki, malın nisab denilen muayyen bir miktara baliğ olmasını şart koşmuştur. Çünkü zekât İslâmi bir vergidir. Fakire yardım sağlamak için zenginlerden alınır. Yardım edecek bir durumda olmayan fakir bir kimseden alınması caiz değildir. Şah Veliyüllah El-Dehlevi, bu muayyen miktara baliğ olan malda zekâtın vacib olmasının hükmü hakkında şöyle diyor: "Hububat, üzüm ve hurmanın nisabı beş vesk, (Altmış sa' her sa', dört avuçtur.) gümüşün iki yüz dirhem ve altının yirmi miskal ile takdir edilmesinin hikmeti: Bu miktarın bir seneye kadar küçük bir aileye kâfi gelmesidir. Bir senelik ihtiyacını temin eden kimse kendisine farz olan zekât miktarıyla muhtaclara yardım etmesi tam yerinde bir harekettir."
Develerin nisabı beştir. Beş devede bir şat (koyun ve keçi), on devede iki şat, onbeş devede, üç sat, yirmi devede dört şat zekât olarak vacib olur. Yirmi beş deve olunca bir yaşını tamamlayıp iki yaşına girmiş bir binti mahad (dişi deve yavrusu), otuz altıda iki bintu lebûn (iki yaşını tamamlayıp üç yaşına girmiş), kırk altıda bir hıkka (üç yaşını tamamlayıp dört yaşına girmiş), altmış birde bir cezeâ, (dört yaşını tamamlayıp beş yaşına girmiş) yetmiş altıda bir binti lebûn, doksan birde iki hıkka, yüz yirmi birde üç binti lebûn, yüz otuzda iki binti lebûn ve bir hıkka vacib olur. Ondan sonra her kırkda bir bintü lebûn, her ellide bir hıkka hesap edilip verilecektir. Bu izahattan anlaşılıyor ki, iki nisab (mesela beş ile on) arasındaki miktar, zekâttan muaf olduğu gibi beşten az olan miktar da zekât dışında bırakılmıştır.
Yirmibeş deveden az olan miktarda şat'ı farz kılmanın hikmeti: Beş deve külliyetli bir miktar teşkil ediyor. Şayet zekâtsız bırakılırsa fakirin hakkı ihlâl edilmiş olacak, beş deveden bir deve verilirse de çok ağır gelecektir. Ne mal sahibini, ne de fakiri zarara sokmamak için, mal deve olduğu halde onun zekâtı şat cinsinden verilmesi emredilmiştir.
Bir kimseye bintü mahad vacib olur da yanında bulunmayıp da ondan bir yaş büyük olan bintü lebûn bulunursa, isterse onu verir, fark olarak da ya iki şat veya onların bedelini alır. (Eskiden bedeli yirmi dirhem idi) Malumdur ki, bugün yirmi dirhem veya onun değeri nazar-ı itibara alınmaz; ya iki şat (iki koyun veya iki keçi) veya değeri alınacak yahut verilecektir. Yanında ibni lebûn bulunsa ve onu vermek isterse caizdir. Fakat erkek olduğundan ona bir şey fark olarak verilmez.
Bir kimseye bintü lebûn vacib olur da yanında bulunmazsa, ondan bir yaş küçük olan bintü mahad bulunsa ve onu vermek isterse caizdir. Fakat üzerine ya iki şat veya onun bedelini ilâve etmesi gerekir. Daha fazla, aşağı veya yukarı aynı minval üzere hem inilebilir, hem çıkılabilir.
Zekât veren kimse, hayvanların içerisinde en güzelini çıkarmakla mükellef değildir. Resûlüllah (S.A.V.) Muaz'ı Yemen'e vali olarak gönderdiğinde şöyle buyurmuştur:
"Malların güzelini almaktan sakın." (Buhari, Müslim)
Ancak meselâ, kendisine bintü mahad vacib olursa ve bu çok güzel de olsa alınır.
Sığırın nisabı, otuz sığır veya danada bir tebi (bir yaşını tamamlayıp ikiye girmiş buzağıdır), kırk sığır veya danada bir müsinnedir (iki yaşını tamamlayıp üçe girmiş buzağıdır). Ondan sonra her otuzda bir tebi, her kırkta bir müsinne zekât olarak vacib olur. Muaz'dan rivayet edilmiştir. Demiş ki:
"Allah'ın Resûlü beni Yemen'e gönderdi. Her kırk sığırdan bir müsinne, her otuzdan bir tebi almamı emretti."
Hem devenin hem sığırın zekâtında iki farz birleşirse meselâ, iki yüz devede iki farz vardır: Birisi dört hıkka, diğeri beş lebûndur. Yüz yirmi sığırda da iki farz vardır: Biri dört tebi, diğeri üç müsinnedir. Böyle durumlarda, malında her ikisi de bulunsa, fakirler için hangisi daha faydalı ise o verilecektir. Yoksa yanında bulunanı çıkarıp verir. Şayet her ikisi de malında yoksa, istediğini satın alır ve onu verir.
Şat'ın (koyun ve keçi) nisabı kırkdır. Kırkda bir şat vacib olur. Yüz yirmiye kadar aynı hal devam eder. Yüz yirmi bir şat
olursa iki şat, ikiyüz birde üç şat, dört yüzde dört şat vacib olur. Ondan sonra her yüz şat için birer şat çıkarılır. Çıkarılacak şat, ya bir yaşını tamamlamış koyundur veya iki yaşını tamamlamış keçidir. Bunlardan birisini çıkarmakta muhayyerdir. Ancak bir keçi, kırk koyun için zekât olarak çıkarılacak olursa, değeri bir koyunun değerinden aşağı olmayacaktır. Otuz keçisi ve on koyunu bulunan kimse bir keçinin dörtte üçüne ve bir koyunun dörtte birine denk gelecek vasıfda olması lazımdır. Şatların, bir kısmı hasta ise, hasta olmayanlardan zekât çıkarılacaktır.
3) Üzerinden Kamerî bir sene geçmesi. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Üzerinden bir sene geçmeyince hiçbir malda zekât yoktur." (Ebu Davud) Ancak üzerinden bir sene geçmiş olan nisabın yavruları üzerinden bir sene geçmese de, zekâtı verilecektir. Meselâ birisinin yüz koyunu vardır. Üzerinden bir sene geçmesine beş on gün kala koyunlar kuzular ve yavrularıyla beraber yüz yirmi bir olursa iki şat zekât çıkarılacaktır.
İmam Malik'in Muvatta adlı kitabında, Hz. Ömer'in zekât me'muruna şöyle dediği rivayet edilmiştir:
"Oğlağı onlara say"
Yalnız sene dolmadan evvel yanında bulunan koyun kuzulamayıp hibe veya miras veya satış yolu ile birkaç kuzu elde ederse yanındaki koyunlara eklenip sayılmayacaklar. Bunun için bir kimsenin yüz koyunu bulunsa sene dolmadan evvel yirmi bir kuzu satın alırsa sene sonunda iki koyun değil bir koyun zekât verecektir.
Nisaba baliğ olmayan analar, meselâ otuz beş koyun gibi, üzerinden bir sene geçmesine birkaç gün kala kuzular ve kuzularıyla beraber kırk'a baliğ olurlarsa zekât vacib olmaz. Yıl başı, nisaba baliğ olduğu zamandan itibaren başlar. Nisaba
malik olan kimse üzerinden bir sene geçmesine birkaç gün kala onu satar, sonra tekrar ikinci sefer satın alır veya hibe yoluyla kendisine avdet ederse, yılı yeniden başlar. Fakat zekât vermemek için böyle bir hileye baş vurursa günahkâr olur.
Otuz sığıra malik olan kimse altı ay geçtikten sonra on sığır satın alır, otuz tanesinin senesi dolduğunda bir "tebî" verecek ve altı ay sonra da aldığı on sığır için müsinnenin dörtte birini zekât olarak verecektir. Nisabın üzerinden bir sene geçtikten sonra meselâ, koyunlar kuzularsa, kuzular sayılmaz.
4) Sene boyunca mal sahibinin onları otlatması veya otlattırılması. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Otlatılan koyun ve keçiden, kırktan yüz yirmiye kadarda bir şat vardır."
Bu hadisin mefhûmü muhalifinden anlaşılıyor ki, otlatılmayıp yemlendirilen koyun, keçi ve benzeri ehli hayvanlar masrafı daha çok olduğundan zekâta tabi değiller.
Bir kimse koyunlarını hem otlatır hem de onlara yem verirse bakılır; o koyunlara yem verilmediği takdirde yaşamayacak veya zayıf düşeceklerse onlarda zekât vacib gelmez. Fakat yemsiz yaşamları normal olarak mümkün olursa, yalnız ihtiyaten yem veriliyorsa onlarda zekât vacib olur. Yine kendi kendine otluyor veyahut sahibi değil de başkası ondan gasb edip bir sene kadar onları otlatır, sonra sahibine iade ederse yine zekât lazım gelmez.
Bir kimse koyunlarını kendi mülkünde otlatırsa, otlaklı mı yoksa yemli mi sayılır? Kaffal ve İbn El-Mukri gibi zatlar, otlaklı sayılır, diye hükmetmişlerdir.
5) Üreme veya süt almak için adı geçen hayvanları edinmek. Binaenaleyh çiftçilikte, yük işlerinde veya her hangi bir işde çalıştırılan hayvanlarda zekât vacib değildir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Çalışan hayvanlarda bir şey yoktur." Hz. Ali (R.A.) buyuruyor:
"Çalışan sığırlarda zekât yoktur."
Yukarda beyan edildiği gibi zekât, aslında devlet tarafından toplatılması gerektiğinden hayvanların zekâtını doğru dürüst bir şekilde almak, fakir ve muhtaç olanların hakkını korumak gayesiyle kolayca sayabilmek için, hayvanlar suya vardıklarında sayılıp zekâtı alınacak, şayet her yerde su bulunursa, (ilk baharda olduğu gibi) sahiplerinin evi önünde sayılacaklar. Zekâtını veren, dürüst bir kimse ise sayıları hakkında kendisine baş vurulur. Gösterdiği miktarın zekâtı sayım yapılmadan alınır. Güvenilir bir kimse değilse, hayvanlar dar bir yerden geçirilerek teker teker sayılır ve zekâtı alınır.
İki kişi bir nisabda veya nisabdan az olan miktarda onlardan birisinin ayni cinsten malik olduğu miktar ile beraber nisaba baliğ olmak şartıyla, ortaklık yapsalar, bir tek şahıs gibi zekât vereceklerdir. Meselâ her ortağın yirmişer koyunu olmak üzere iki kişinin kırk koyunları bulunup ortaklık yapsalar, ortak malda zekât vacib olup, bir koyun vereceklerdir. Yine her birisinin ellişer koyunu olmak üzere iki kişinin yüz koyunları bulunup ortaklıkları bulunsa, ikisine iki koyun değil de bir koyun vacib olur. Bu ortaklık ister karma ortaklığı olsun, ister komşuluk ortaklığı olsun. Yani, komşu olan kimselerin malları muayyen olmakla beraber malları hayvan ise, çobanları bir, mer'aları bir, koç ve tekeleri bir, süt sağma yerleri bir ise onların müşterek mallarından bir adamın malı gibi zekâtı verilecektir. Sütü sağan kimsenin ve kabların bir olması şart değildir. Malları hububat ve meyve ise, bekçileri bir, kurutma yerleri ve harmanları bir olmalıdır. Meselâ, iki kişinin tarlaları yanyana olup bir su ile sulanmış ve mahsulü birbirine karıştırılmadan beraber biçilerek bir harman üzerine yapılmışsa ortaklık sayılır. Birbirine karıştırılmış ise zaten komşuluk ortaklığı değildir.
Komşuluk ortaklığı için niyet icab etmez. Meselâ, birkaç
kişinin paraları bir sandıkta bir seneye kadar beraber bulunsa, her birisinin ayrı ayrı parası nisaba baliğ olmasa dahi zekâtı verilecektir.
Toprak mahsulleri iki kısımdır:
1) Ekinden elde edilen mahsul.
2) Ağaçtan elde edilen mahsul.
Ekinden elde edilen mahsul, buğday, arpa, pirinç, mercimek, nohut, bakla, mısır ve darı gibi ihtiyari olarak insanların gıdasına elverişli olan ürünlerdir.
Ağaçlardan elde edilen mahsul ise, hurma ve üzümdür. Cenab-ı Hak buyuruyor:
"Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız ürünlerin en helal ve iyisinden Allah yolunda harcayın." (El-Bakara; 267)
Arazinin durumu ne olursa olsun yukarda beyan edilen mahsulların zekâtı verilecektir. Fakat Hanefi mezhebine göre iş değişir. Ehemmiyetine binaen kısmen izah edeceğiz. Şöyleki:
Halkın elinde bulunan arazi üç kısımdır:
a) Öşür arazisidir ki, müslümanlar tarafından feth edilen ve mülkiyeti mücahidlere veya İslâm'ı kabul etmiş olan müslümanlara verilen veya devletin, ihtiyacını karşılamak için elinde tuttuğu ve bilahare bedel mukabilinde ferdlere sattığı veya bedelsiz olarak hibe ettiği arazidir. Bu kabil arazi, öşre (zekâta) tabidir.
b) Haraç arazisidir ki, sulh veya zor yoluyla feth edilip müslüman olmayan ahalisine harac karşılığında temlik edilmiş arazidir.
c) Miri arazi. Devletin arazisidir. Bu, feth edilen yerlerin
arazisi olup devletin, ihtiyacını karşılamak için hiç kimseye temlik edilmeyen arazidir. Bu son iki kısım arazi, haraca tabi olduğundan öşür arazisi değildir. Ve onlardan öşür (zekât) alınmaz. Türkiye'de bulunan araziler bu üçüncü kategoriye dahil idiler. Bunun içindir ki, Hanefi fıkıh kitapları, "Türkiye arazilerine öşür vacib değildir." diye yazmaktadır. Ancak, asrımızda arazi vatandaşlara temlik edilip, kanun mülkiyet hakkını kabul ettiği için, şimdilik bu kısım araziden sayılmaz. Hatta devlet bu araziye el atmak istediği zaman bedelini verir. Bu araziler devletin malı olsaydı, şüphesiz ki zahmet çekmeden bugün toprak reformu yapmak için, bu münakaşa ve münazaa olmayacaktı. Araziyi Miriyye, ilelebed "miriyye" kalıp vatandaşlara temlik edilmez diye, bir kayıt da yoktur. Devlet istediği zaman satar, istediği zaman da hibe eder. Mecmûl Enhür adlı kitaba deniliyor ki: "Araziyi Miriyye, elinde bulunan kimselerin malı değildir. O, ne satabilir, ne hibe edebilir, ne de vakf edebilir. Ancak sultan (devlet) onlara temlik ederse o zaman caizdir."
İbni Abidin de şöyle diyor: "Bundan (makabilinden) anlaşılıyor ki, memleketimizde çiftçilere öşür vacib değildir. (elindeki arazi kendilerine temlik edilmemiş ise). Çünkü sultanın naibinin halktan aldığı şey öşür ise, zaten başka bir şey terettüb etmez. Haraç ise yine başka bir şey gerekmez. Çünkü haraç ile öşür bir arada olmaz.." cild: 2 sayfa: 60. Bundan anlaşılıyor ki, arazi temlik edilmiş ise (zamanımızda olduğu gibi) öşür vacib olur.
Hal böyle iken, Türkiye'de halkın elindeki arazi, tapu ve temlik için değil, tasarruf için verilmiş olup, arazimiz öşre tabi değildir demek büyük bir hata ve gaflettir.
Hülasa Türkiye'deki arazinin esası miriyye (memlekettir) ve Haraca tabi olup öşre tabi değildi. Fakat bilahare vatandaşlara temlik edildiği için öşre (zekâta) tabidir.
Mısır, Şam ve Irak gibi bir çok ülkelerin arazileri haraciye idi. Yani müslüman olmayan yerlilere harac mukabilinde temlik edilmiş olup zekâta tabi değildi. Acaba şimdi aynı hal devam ediyor mu? Yoksa değişmiş mi? diye tereddüt ediliyor. Bu hususu birçok kimseler sormaktadırlar.
Cevap olarak deriz ki: Bu arazinin müslüman olmayan ilk
varisleri ve sahipleri ölüp ortadan kaybolmuşlar. Bir kısım arazi metruk kalmış, diğer bir kısmı metruk kalmamış ise de, müslüman olmayan ilk sahipleri ve varisleri sülalesinden gelen müslümanlara veraset yoluyla intikat etmediğinden (çünkü müslüman, kâfire varis olamaz) bu gün müslümanların elinde bulunan arazi, haraç arazisi değildir. İster istemez bütün arazi devlete intikal etmiştir. Devlet her hangi bir kimseye satarsa veya hibe ederse elbette artık haraciye sayılmaz ve zekâta tabi olması için hiçbir mani yoktur. Ehemmiyetine binaen Hanefi mezhebine ait olan bu malumatı açıkladım. Şafii mezhebine göre harac arazisi ise müslümanlar bir memleketi istila ettikten sonra müslümanların lideri, araziyi mücahitlere taksim eder, eder sonra onlardan satın alır ve müslümanlara vakf eder bilahare çiftçilere haraç karşılığında verir.
Şunu da ifade edeyim ki: Zamanımızda devletin halktan aldığı vergi zekât ve öşürden sayılmaz. Çünkü devlet lâiktir. Ne zekât namına o vergiyi alıyor, ne de sarf edilmesi gereken yerlere sarfediyor. Her şeyden evvle bugünkü devlet dine dayalı bir devlet değildir. Hatta bir iktidar dine dayansa, Anayasa hükmü-ne göre meşruiyetini kaybediyor. Zekât ve öşür ise dini bir müessesedir. Muğni El-Muhtaç; "devlet tarafından alınan vergi zekât sayılmaz" diye kaydetmektedir. (C. l, Sh. 288).
Buğday ve arpa kabuksuz, temiz olarak depo ediliyorsa, nisabı beş veskdir: Her vesk altmış sa'dır. Her sa' dört müd'dür ki toplamı, bin iki yüz müd olur. Müd, orta bir avuç dolduracak kadardır. "Fıkhuz-Zekât" adlı kitap, toprak mahsullerinin nisabı, bu günkü ölçü hesabiyle 653 kg. dır diyor.
Pirinç, ales (buğday cinsinden olup Yemende yetişir) gibi hububat kabuğu ile birlikte depo ediliyorsa, mal sahibi isterse kabuksuz olarak beş vesk üzerinden zekâtını çıkarır, isterse kabuklu olarak on vesk üzerinden hesaplayıp zekâtını eda eder.
Hurma ve üzüm, güzel kurutulan hurma ve üzüm cinsinden ise kurusu üzerinden beş vesk hesap edilir ve kuru olarak
çıkarılır. Güzel kurutulmayan hurma ve üzüm cinsinden olup yaş olarak yenilir ve satılır veya ondan pekmez yapılırsa nisab, yaş üzerinden beş vesk olarak hesap edilir ve yaş olarak çıkarılır. Kurutulup çıkarılması veya pekmez haline getirilip verilmesi caiz değildir.
Memleketimizin bir çok yerlerinde ekilen ve çoğu köylerde ekmek yapılıp yiyilen, ufak, sarı habbeli, kum darısı diye anılan hububatın, başakları ister saçak şeklinde olsun ister örgülü olsun, cinsleri bir olup nisabda birbirine eklenecekleri gibi, habbeleri nohut büyüklüğünde olan mısır darısı ile, habbeleri beyaz ve mercimek büyüklüğündeki üzüm salkımlı beyaz darılar da, nevileri her ne kadar ayrı ayrı ise de, hepsi aynı cins olduklarından birbirini nisabda tamamlarlar. Ancak her nev'in zekâtı ondan çıkarılır. Meselâ iki vesk kum darı, iki vesk mısır ve bir vesk beyaz darıya malik olan bir kimse, bunların zekâtını verirken, zekâtın beşte ikisini mısır, beşte ikisini kum darı, beşte birini beyaz darıdan çıkarır.
Hanefi mezhebinde, az da olsa zıraî mahsullerin onda biri öşür olarak çıkarılır.
Nisabın dolması için bir yılın mahsûlü beraber yetişmezse de cinsleri bir olduğu takdirde, birbirine eklenip zekâtı verilir. Meselâ bir kimse, haziran ayında üç vesk buğday mahsul alır ve aynı yılın eylül ayında iki vesk buğday alırsa nisab tamam olur ve her nevin nisbetine göre zekâtı verilir. Amma, nisabın tamamlanması için buğday arpaya eklenmez.
Ekin olsun meyve olsun, yağmur, kar, nehir, çay veya baraj kanalıyla sulanıyorsa, onda biri zekât olarak verilir. Hayvan, motor, naûre (dolap) ve benzeri şeylerle sulanıyorsa yirmide bir zekât olarak çıkarılır. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Gök ve pınar suyu veya akarsuyun suladığı şeyde onda biri vardır. Ve hayvan çekmek suretiyle sulanmış şeyde ise yirmide bir vardır."
Hem yağmur hem motorla sulanıyorsa ekin ve meyvenin neşvü nemasına göre hesaplanıp zekâtı ona göre verilir. Meselâ, dört defa sulamağa muhtaç olur, iki defa yağmurla, iki defa motorla sulanıyorsa on beşte bir, üç defa yağmurla bir defa motorla sulanırsa onikibuçukta bir, zekât olarak çıkarılır.
Ekinin bir kısmı yağmur, bir kısmı motorla sulanırsa vacib olan miktarı her ne kadar bir değilse de nisabın dolması için birbirine eklenir.
Ekinin habbeleri sertleşmeye başladığı zaman zekâtı vacib olur. Sertleşmeden önce ot halinde iken onu hayvanlara yedirmek caiz olduğu gibi, satmak ve hibe etmek de caizdir, zekâta da tabi değildir. Fakat bir kısmı veya hepsi sertleştikten sonra malikine zekât vacib olur. Artık onda tasarruf edemez. Biçip habbelerini tasfiye ettikten ve zekâtını ayırdıktan sonra tasarruf hakkına sahib olur. Bir kimse bir bağ satın alır, iki üç gün sonra üzüm olgunlaşırsa zekâtı kendisine vacib olur.
Meyvenin de olgunlaşmağa başladığı zaman zekâtı vacib olur. Meyvenin olgunlaşması, (renkli olsun) kırmızılaşması veya sararmasıyla belli olur. Ekin, habbeleri sertleşmeye, meyve, olgunlaşmağa başladığı zaman zekât vacib olur demekten maksat, hemen zekâtı çıkarmak icab eder demek değildir. Belki bundan maksat, ekin olsun meyve olsun hepsi veya bir kısmı olgunlaştıktan sonra artık sahibi onda tasarruf edemez. Ne satabilir, ne de sadaka olarak verebilir, ne de ondan yiyebilir. Hal böyle iken üzüm sahibi üzümünden, hurma sahibi hurmasından yiyemez. Çünkü bu mal artık müşterektir, içinde onda fakirlerin hakkı vardır. Bunun için hurma olsun, üzüm olsun, olgunlaşmağa başladığı zaman, hurma ve üzüm hakkında bilgi sahibi, hür ve erkek olmak üzere iki kişiye bağını veya bahçesini gösterip mahsulun ne kadar olacağını takdir ettirir. Sonra bu bağda ve bahçede bulunan fakirlerin şu kadar hissesini zimmetimde kabullendim diyerek zimmetine geçirir. Sonra mahsulü hem satabilir, hem yiyebilir, hem de teberrû edebilir.
İbni Hacer, "Tühfet El-Muhtaç" adlı kitabında diyor ki: "Gerçekte bu çok zordur. Halk hesaplayıp takdirini yapmadan bağ ve bahçelerinden yediği için, takdir etmeden ondan yemesini caiz gören Hanbeli mezhebini bu hususta taklit etmekte beis yoktur."
Bağ ve bahçesini takdir ettikten sonra fakirlerin hakkı, malikin zimmetine geçiyor. Mahsulün zekâtını vermeden önce istediği şekilde tasarruf edebiliyor ve zekâtını ondan verebildiği gibi başka yerden de verebilir. Yalnız takdirden sonra semavi bir afete maruz kalırsa veya yanarsa veya çalınırsa, fakirlerin hakkı zimmetine geçtiği halde zekât vermeğe mecbur değildir.
Toprak mahsullerinin zekâtı işçilik, ekme, dövme ve nakliyat masrafı düşürülmeden çıkarılır.
Asr-ı saadette ve Ashab devrinde uygulama böyleydi. Yani toprak mahsullerinin zekâtı ekin ve tarla için yapılan masraf düşürülmeden çıkarılırdı.
El-Seyyid Bekri-El-Dimyatî şöyle diyor: "Biçme, dövme, meyva toplama ve kurutma ücreti çiftçinin kesesinden gider, düşürülmeden zekâtı verilir. Durum böyle olmakla birlikte bunları düşürür ve kalanın zekâtını verirse yanlış bir harekettir. İbni Abidin de şöyle diyor: İşçi, çift süren öküz, kanal temizleme ve bekçinin ücreti gibi masraflar düşürülmeden mahsulün zekâtı verilir. ()
Arazi, haraciye de olsa bizim mezhebimize göre onun mahsulünün zekâtı verilecektir.
Zekâtını vermediğini bildiğimiz bir kimsenin malını satın almak veya hibe olarak kabul etmek haramdır. Bir kimse mahsulünü kaldırıp zekatını verdikten sonra onu depolayıp seneye saklarsa ikinci kere zekâtını vermez. Ama altın ve gümüş gibi şeylerin zekâtını verirse yanında kaldığı takdirde tekrar zekâtını vermek zorundadır.
İlk insanlar para, altın ve gümüş nedir bilmezlerdi. Muhtaç oldukları şeyleri birbiriyle değiştirerek ihtiyaçlarını karşılarlardı. Nihayet ibtidailik merhalesini aşarak kıymetli (bahusus altın ve gümüş) madenleri buldular. Altın ve gümüş nadir ve
nefis olduklarından, insanlar çok eski çağlarda onları para olarak kullanıp, eşya için bedel olarak kabûl etmişlerdir.
Resûlüllah (S.A.V.) Peygamber olarak gönderildiğinde, Bizanslılar altın (dinar), İranlılar da gümüş (dirhem) kullanırlardı. Arap alemi o zaman bu iki devletin gölgelerinde yaşadığı için, hem dinarı hem dirhemi kullanıyorlardı. Bunun için İslâm dini o zamanda kullanılan altın ve gümüşü zekâta tabi tuttu. Altın ve gümüşün sikkeli ve sikkesiz oluşu hususunda fark yoktur.
Altının nisabı yirmi miskaldır. Gümüşün ise iki yüz dirhemdir. Resûlüllah (S.A.V.) şöyle buyuruyor:
"Sikkeli gümüşten beş okkanın aşağısından zekât yoktur."
Okiye (Okka) kırk dirhemdir. Buna göre, ikiyüz dirhemden aşağısı olursa zekât lazım gelmez.
Başka bir hadisde buyuruyorki:
"Ne yirmi miskala baliğ olmayan altında, ne de ikiyüz dirhemden az olan gümüşte zekât vardır."
İbni Haldun'un beyan ettiği gibi on dirhemi şer'i, yedi miskal ağırlığındadır. Miskalın ağırlığı da, arpanın normal 72 tane arpa ağırlığına eşittir. Ve yaklaşık olarak Şafiî mezhebinde altının nisabı yetmiş iki gramdır.
"Fıkıh El-Zekât" adlı kitap, "altının nisabı bu günkü ölçülere göre 84 gram, gümüşün nisabı da 595 gramdır" diyor. Bu hesap Hanefi mezhebine göredir.
Bu zamanda piyasada altın ve gümüş yerine evrak-ı nakdiyye yer aldığından, altın veya gümüş hükmündedirler.
Yalnız nisab hususunda altının veya gümüşün değeriyle takdir edilir. Altın ve gümüşün fiatlarında istikrar olmadığından, altın ile mi yoksa gümüş ile mi takdir edilir, diye bu husus münakaşa edilmektedir. Meselâ, bu günkü rayice göre altının bir gramı 400 Türk lirası değerinde olduğuna göre bu günkü lira nisabı Hanefiye göre 400x85=34000 TL. sı eder. Gümüş ile hesap edilirse, gümüşün kilgramı on bin Türk lirası değerinde olduğundan gümüşe göre liranın nisabı 5950 lira olur. () Şafiye göre ise 28000 TL. dır.
Bu mesele tartışma halindedir. Kimi altın ile, kimi de gümüş ile takdir edilecektir diyor. Fakat zamanımızda Ebu Zehra gibi âlimler, altının fiatı asırlardan beri değerini koruduğundan altın ile takdir etmek daha uygundur, diyorlar. Evrak-ı nakdiyye gümüş ile hesap edilse, hele Hanefi olan kimse için durum çok müşkülleşir. Çünkü Hanefi mezhebinde nisaba malik olan kimse, kurban bayramında kurbanı kesmekle mükellefdir. Bu duruma göre sadece 5950 liraya sahip olan kimse kurban almağa mecbur olduğundan aşağı yukarı bütün mevcut parası gidecektir. Ve aynı zamanda bu miktara sahip olan kimsenin zekât alması da caiz değildir.
Gümüş ve altının zekât miktarı kırkta birdir. Yirmi miskal altından yarım miskal, ikiyüz dirhem gümüşten beş dirhem çıkarılacaktır. Gümüş ve altın başka şeylerle karışık olursa, onun halisi nisabı doldurmayınca zekât lazım gelmez.
Kadının, israfa kaçmamak şartiyle her çeşit altın ve gümüşten olan süs eşyasını takması caiz olup zekâta tabi değildir. Fakat haddi aşıp israfa kaçarsa kadının süs eşyası da zekâta tabi olacaktır. Erkek için altın veya gümüşten bir süs eşyası yapılırsa caiz olmadığı gibi, zekâta da tabidir. Bir kimse hiçbir şey niyet etmeden veya kiraya vermek kasdı ile bir bilezik yaptırır veya satın alırsa zekât lazım gelmez. Burnu veya parmak başı kesilmiş veya dişi çekilmiş veya bozulmuş bir kimse, burun veya parmak başı veya dişini altından yapıtırırsa caizdir. Zekâta da tabi değildir. Çünkü Sait bin Arfeçe'nin, Külab günü burnu kesilmiş idi. Gümüşten bir burun yaptırdı, bilahare bu koku yaptığından Resûlüllah (S.A.V.) altından bir burun yaptırmasını emretti.
Kur'an-ı Kerim'i, harp aletlerini, gümüş suyu ile süslemek caizdir.
Kullanılması caiz olmayan altın ve gümüş süs eşyasını yapmak ve işlemek de caiz değildir. Meselâ, erkek için altın yüzük haram olduğundan bir kuyumcunun onun için altın yüzük yapması haramdır. Kadın için altın küpe caizdir. Fakat kulağı delmek caiz değildir.
Gümüş ve altında zekâtın vacib olmasının şartı, üzerinden bir sene geçmesidir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Bir malın üzerinden bir sene geçmeyince zekâtı yoktur." (Ebu Davud)
Altın ve gümüş dışında kalan nefis madenlerin zekâtı yoktur.
Bir kimse evini meselâ dört seneye kadar yirmi bin liraya kiraya verir ve bu parayı da peşin alırsa, bir sene geçtikten sonra beş bin liranın zekâtını verecek, o para yanında kalırsa ikinci sene geçince bir beşbin liranın iki senelik zekâtını, (bu şimdilik malik olduğu paradır) bir beş bin liranın da bir senelik zekâtını verecek. Üçüncü sene geçince, beş bin liranın üç senelik zekâtını verecek, on bin liranın da bir senelik zekâtını verecektir. Dördüncü sene geçince, bir beş bin liranın dört senelik zekâtını verecek, on beşbin liranın da bir senelik zekâtını verecektir.
Maden: Bir kimse madenden altın ve gümüş çıkarırsa kırkta birini zekât olarak verecektir. Bunun için nisab şart isede üzerinden bir senenin geçmesi şart değildir. Mazeret olmadan çalışmaya ara verilmemiş ise, madenden çıkarılan altın veya gümüş mahsulleri birbirine eklenecek, nisaba baliğ olursa zekâtı verilecek. Mazeret olmadan müstahsil ara vermiş ise, meselâ
bir müddet çalıştı, on miskal altın elde etti, sonra ara verdi, sonra tekrar çalışmağa başladı; on miskal altın ederse ilk elde ettiği on miskalı sonraki on miskala eklenmez. Fakat sonraki on miskal ona eklenir. Yani onun zekâtı olan bir çeyrek miskal çıkarılır.
Bir kimse cahiliyyet devrinden kalan altın veya gümüş, sahibi olmayan veya ihya ettiği bir arazide bulursa nisaba baliğ ise üzerinde bir yıl geçmeden zekâta tabidir. Cahiliyyet malının alameti, resimli veya haçlı olması gibi bir alamettir. Nisaba baliğ olduğu takdirde beşte biri zekât olarak çıkarılacaktır. Fakat cahiliyyete ait değil de İslâmi bir şey bulursa, sahibi belli ise zaten kendisine verilecektir. Yoksa lukatadır. Onu bulan kimse bir seneye kadar tarif eder, sahibi çıkmazsa onu temellük edebilir.
Kâr etmek maksadıyla mal veya para ile değiştirilen, gümüş, altın ve para olmayan mallardır. Ticaret mallarının zekâtı kırkta birdir.
Ticaret mallarında zekâtın vacip olması için dört şart vardır.
1) Bedel mukabilinde ticaret niyetiyle temlik edilmesidir. Hibe veya veraset yoluyla elde edilen eşya veya evinde bulunan eşya için ticaret niyetini getirirse de zekâta tabi değildir.
2) Ticaret eşyasının, kullanmakla eriyip gitmemesi. Meselâ, bir kimse ücret mukabilinde halkın elbiselerini yıkamak için sabun alır ve yanında bir sene kalırsa onda zekât vacib gelmez. Fakat boya gibi eseri kalan bir şey satın alıp boyacılık yaparsa zekâta tabi olduğu gibi buğday alıp öğütürse veya ham madde alıp fabrikada işleyip satarsa yine zekâta tabidir.
3) Ticaret yapmak için mübadele ettiği andan itibaren üzerinden bir sene geçmek ve sene içinde ticaret malı nisabdan az olmakla beraber paraya çevrilmemek. Nisabdan az olduğu halde paraya çevrilir, sonra ticaret için eşya alınsa, senesi, ticaret eşyasını satın aldığı andan itibaren başlar. Fakat bir kısmı paraya çevrilir, bir kısmı da eşya halinde kalırsa senesi devam eder.
4) Sene sonunda ticaret malının nisaba baliğ olması. Senenin ibtidasında veya ortasında nisaba baliğ olur, sene sonunda nisabdan az olursa zekât lazım gelmez. Ancak yanında başka bir para bulunur, onun da senesi tamam olmuş ise o zaman ona eklenir ve hepsinin zekâtı verilir. Yoksa senesi yeniden başlar.
Ticaret malının (nisab kaldığı müddetçe) her sene zekâtı verilecektir.
Ticaret malının zekâtını vermek için sene sonunda gümüşle alınmışsa gümüşle, altınla alınmışsa altınla takdir edilecektir. Eşya ile alınmış ise gümüş ve altından hangisi tedavülde galip ise onunla takdir edilip zekâtı verilecek. Bu zamanda evrak-ı nakdiyenin beynelmilel ölçüsü altın olduğundan, evrakı nakdiye ile alınan ticaret eşyaları altın ile takdir edilmesi gerekir.
Sene sonunda elde edilen kazanç, üzerinden bir sene geçmese de sermayeye eklenip hepsinin zekâtı verilecektir.
Yalnız yıl ortasında ticaret eşyası paraya çevrilirse, durum değişir. Şöyle ki; bir kimse yirmi altına beş top kumaş satın alır, altı ay sonra kırk altına satar, sonra onunla başka ticaret eşyası satın alır ve yıl sonunda yüz altın değerinde olursa, yalnız elli altının zekatını verecektir. Zira sermaye yirmi altın idi. Bu yirminin bir sene içerisinde kazancı da yalnız otuzdur. Onun için sadece elli altının zekâtı gerekir. Sonra o ticaret eşyasından ilk altı ayda elde edilen yirminin senesi dolmadan önce satılmış ise, onun da senesi dolduğunda zekâtı verilecektir. Onun kazancı olan diğer otuz altının da yarıca senesi dolduğunda zekâtı verilir. Azhar'a göre durum böyledir. ancak bugün teamül, Azhar'ın hilafına göredir.
Koyun, keçi, sığır gibi ticaret malı bizzat zekâta tabi olan
bir şey olup, kendi nisabını doldurmuş ise, ticaret malı olarak doldurmasa dahi hayvan olarak zekâtı çıkarılacaktır. Hem ticaret malı olarak hem ehli hayvan olarak nisabı doldurmuş ise yine hayvan olarak zekâtı çıkarılacaktır.
Bir kimse meselâ, altı ay ticaret yaptıktan sonra kırk koyun ticaret için alırsa, ticaret senesi dolduktan sonra ticaretin zekâtını verecek, ondan sonra hayvan için yeni bir sene başlar, onun da senesi dolunca hayvan olarak zekâtını çıkarır:
Ticaret malı bağ ve bahçe olursa meyvesi, hayvan olursa yavrusu aslına tabidir. Ticaret malından ayrı bir mal bir yerden istifade edilirse, zekâta tabi bir mal ise ticaret malına eklenmez. Onun için ayrı bir sene hesap edilir.
Başkasından alacağı varsa bakılır; alacağı bu şey meta ise zekâta tabi değildir. Alacağı para olup ödeme zamanı geldiği halde borçlu parasını alamıyorsa da senesi dolunca bu paraya zekât vacip olur. Ancak o anda zekâtını ödemekle mükellef olmayıp parası eline geçtikten sonra mükelleftir. Sonra üzerinden kaç sene geçmiş ise her sene için zekât verecektir. Alacağı peşin olup her zaman alınması mümkün ise, üzerinden bir sene geçtiği gibi zekâtını vermek zorundadır. Peşin değil vadeli ise, alındığında zekâtı verilecektir.
Kârı bölüşmek üzere birisine para verip ticaret yaptırırsa, malûm olduğu gibi cizdir. Buna bu tür muameleye kırad denilir. Bunun zekâtı, sermaye sahibine aittir. İmam Rameli'nin ifade ettiği gibi, zekât kırad malından çıkarsa kârdan hesap edilecektir. Başka bir maldan çıkarırsa caizdir, fakat kesesinden vermiş olur. Ortağına bir hak iddia edemez.
Fabrika ve imalathane gibi sabit işyerleri, ticaret malı gibi başkasına satılmak geyesi taşımadıklarından zekâta tabi değildir. Ancak satın alınıp onlarda imal edilen eşya, alım-satım için olduğundan zekâta tabidir. Bir kimse başkalarının, meselâ kumaşını boyamak için satınaldığı boya üzerinden bir yıl geçse, ticaret malı sayıldığından zekâtını vermekle mükelleftir. Fakat başkasının elbisesini yıkamak için aldığı sabun üzerinden bir yıl geçse de zekâta tabi değildir. Bunun gibi elbise temizleme tesislerinde temizlik için kullanılan ilaç, sabun ve her türlü deterjan,
sabun hükmünde olup zekâta tabi değildir. Bunun için bir kimse kuru temizleme müessesine sahip olup onu çalıştırırsa elde ettiği kazancın zekâtını vermez.
Gasp, çalma, ödünç rehin ve kayıp olma gibi bir sebeple malikin elinde bulunmayan altın, gümüş ve ticaret eşyası zekâta tabidir. Yani üzerinde bir sene geçse zekâtı farz olur. Yalnız rehin ve tahsili kolay ve vâdesi gelmiş borç müstesna adı geçen ve benzeri şeylerin zekâtı aynı anda verilmesi gerekmez ancak tahsil edildikten sonra zekâtının verilmesi lâzım gelir.
Bir kimse birisinden bir nisap miktarı borç alıp harcamadan yanında bir sene tutarsa, kendisine zekât farz olduğu gibi borç verene de farz olur.
Bir kimsenin zekâta tabii olan malı üzerinde bir sene geçerse, fakat o kadar veya daha fazla vereceği varsa zekâtın farz olmasına bir engel teşkil etmez. Yalnız Hanefi mezhebine göre borç miktarı çıkarılır, kalanın zekâtı verilir.
Fıtır zekâtı, hicretin ikinci senesinde ramazânı şerifin farz olduğu senede farz kılınmıştır. İbni Ömer (R.A.) diyor ki:
"Resûlüllah (S.A.V.) Ramazan-ı şerif'de hurmadan veya arpadan bir sa', müslümanlardan hür olsun, köle olsun, erkek olsun, kadın olsun herkese farz kılmıştır." (Buhari, Müslim)
Fıtır zekâtının farz oluşunun hikmeti, iki yönden mutalaâ edilebilir:
A) Oruç tutan kimse, yemekten, içmekten ve cinsi mukavenetten oruç tuttuğu gibi dili, göz ve kulağı, eli, ayağı ve sair azaları da menhiyattan oruç tutmaları gerekir. Fakat buna muvaffak olan çok nadir olduğundan, oruç tutanı günahlardan temizlemek ve orucun noksanını telâfi etmek için İslâm dini, fıtır zekâtını farz kılmıştır. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"O, (fıtır zekâtı) oruçlunun, fuzuli ve kötü sözlerinden temizleyicidir."
Veki bin El-Cerrah diyor ki: "Secde-i sehv, namazın noksanlarını telâfi ettiği gibi, fıtır zekâtı da orucun noksanlarını telâfi eder."
B) Bayram, şenlik ve sevinç günü olduğundan bu sevincin umumi olması icab eder. İslâm dini bunu gerçekleştirip fakir ve muhtaçları da sevincde ortak kılmak için, fıtır zekâtını farz kılıp, halkın yedikleri ne ise aynı cinsten kendilerine verilmesini emretti.
Bayram günü ve gecesi kendisinin ve ihtiyacını karşılamakla mükellef olduğu kimselerin normal olarak nafakaları, mesken ve elbiseleri ve sair ihtiyaçlarından başka bir şeye sahip olan kimse, hem kendisi için, hem kendilerine bakmağa mecbur olduğu kimseler için fıtır zekâtını vermekle mükelleftir.
Kendilerine bakmağa mecbur olduğu kimseler şunlardır:
l) Naşize olmayan, zengin de olsa zevce.
2) Usulü (Ana ve babaları)
3) Füruu (Çocuk ve torunları)
4) Köle ve cariyesi.
Bir kimsenin baliğ olan füru ile usulünden herhangi birisi, fakir olduğu takdirde, onun fıtır zekâtını vermekle mükellef olur. Fakat baliğ olan feri durumu müsaid olur veya anne ve babasının durumları iyi olursa onların fıtır zekâtını vermeğe mecbur değildir. Üvey anasının (muhtaç da olsa) fıtır zekâtını vermek icab etmez. Nafakasını vermeğe mecbur olmadığı kimsenin fıtır zekâtını çıkarmak isterse ondan izin almak zorundadır. Yoksa caiz değildir. Bütün efradı ailesinin fitrelerini çıkaracak bir kudrette değilse, önce kendi fitresini çıkarır, sonra zevceninkini, sonra küçük çocuğununkini, sonra babasınınkini, sonra anasınınkini çıkarır.
Fitre bir sa'dır. Bir sa' da dört müd'dür. Yani mutedil dört avuçtur. "Fıkıh -El-Zekât" adlı kitabda kayd edildiğine göre, bir fitre bir sa' olduğuna göre, iki kilo yüz altmış altı gramdır. Para ve elbise gibi şeyler fitre olarak çıkarılmaz. Fitre, ancak buğday, arpa, pirinç, hurma, nohut, mısır ve peynir gibi halkın çoğunun yedikleri şeylerden verilebilir.
Ramazan-ı şerifin son günü, güneşin batmasıyla, fıtır zekâtı vacib olur. Yalnız Ramazan-ı şerifin başında ve ortasında verilse de caizdir. Binaenaleyh, güneş battıktan sonra, bayram gecesinde vefat eden kimse için fıtır zekâtı verilmelidir. Ama güneş battıktan sonra dünyaya gelen çocuk için fitre verilmez.
Fitrenin, bayram namazından evvel verilmesi sünnettir. Mazeret olmazsa bayram gününden sonraya tehir etmek haramdır. Kaza edilmesi lazımdır.
Kuvvetli olan görüşe göre, sekiz sınıf varsa hepsine dağıtmak lazımdır. Sair zekâttan farkı yoktur. Hepsi mevcut değilse mevcut olanlara vermek gerekir. Bir görüşe göre de, üç fakir veya üç miskine verilse caizdir. Diğer bir görüşe göre, bir tek şahsa da verilse kâfidir. Bu son görüş üç mezhebin görüşüdür. Bu gün, bu görüşe göre amel edilmektedir.
Mutemed görüşe göre amel edilecekse dağıtım ancak şöyle olabilir. Meselâ, kaç kişi varsa her birisinin fitresi için ayrı ayrı niyet getirilir, sonra birbirine karıştırılır ve dağıtılır. Böylece her fitre, sekiz sınıfa veya mevcut sınıflara dağıtılabilir.
Bir kimse, bir fakirden bir miktar para veya bir miktar buğday alacağı bulunsa, ondan istihsal etmeden onu zekât olarak sayamaz. Ancak alacağını aldıktan sonra, kendisine zekât olarak onu geri iade edebilir. Veyahut kendi cebinden o fakire zekât verir, sonra fakir de aldığı zekât ile borcunu ödeyebilir. Yalnız verirken onu şart koşmak caiz değildir. Daha önce açıkladığımız gibi fitre halkın yediği şeylerin cinsinden olması gerekir; halk buğday yiyorsa buğday, arpa yiyorsa arpa çıkarılacaktır. Yarısı buğday, yarısı arpa çıkarılırsa caiz değildir.
Zekâta müstahak olanlar ile mal, hazır olduktan sonra, müstahakların ihtiyacını bir an evvel karşılamak için gecikme yapmadan zekâtı eda etmek gerekir. Binaenaleyh bir kimse mazeretsiz olarak zekâtını geciktirir ve malı telef olursa, zekâtını vermeğe mecburdur.
Kavli cedide göre, mal sahibi kendi zekâtını bizzat dağıtabilir ama kavl-i kadime göre, İslâm devleti müslümanların zekâtını toplarsa, mal sahibi bizzat zekâtı müstahaklara dağıtamaz, mutlaka devlete devretmeli, o dağıtım işini yapacaktır.
Her ibadette olduğu gibi zekâtta da niyet getirmek vacibdir. Niyetin şekli şöyledir:
"Bu benim malımın farz olan zekâtıdır" Veyahut:
"Bu benim malımın farz olan sadakasıdır." denir.
Malı tayin edip bu, şu malımın farz olan zekâtıdır, şeklinde söylemek icab etmez.
Bir kimse, muayyen bir malın zekâtını vermek için niyet getirir, sonra mal telef olursa verdiği zekat, zekâtını vermediği başka bir malın zekâtı yerine geçmez.
Çocuk ve delinin zekâtını çıkarmak için velinin niyet getirmesi şarttır.
Bir kimse zekâtını vermek için vekil tayin ederse, vekilin niyeti kâfidir. Zekâtını verirken niyet getirmek şart değildir, daha önce niyet getirilirse de kafidir. Fakat dağıtım zamanında niyet getirmek daha efdaldır. İslâm ahkamına göre, bir kimse zekâtını vermekten imtina ederse, İslâm devleti zorla ondan alacaktır. Bunun için zekâtı alan memurun niyeti kâfidir.
Nisab dolmadan evvel ticaretin dışında başka bir malın zekâtını peşin olarak çıkarmak caiz değildir.
Buna göre ekinin habbeleri sertleşmeden, meyve de olgunlaşmadan evvel zekâtlarını çıkarmak caiz değildir. Fakat habbeler sertleştikten ve meyve de olgunlaştıktan sonra peşin olarak verilebilir.
Peşin olarak zekâtının çıkarılması caiz olan şeyler için üç şartın tahakkuku lâzımdır:
l) Mal sahibinin sene sonuna kadar vücub ehli olması. Zekâtını peşin olarak çıkardıktan sonra vefat ederse çıkardığı zekât, zekât sayılmaz. Mal, hububat veya meyve ise, varislerinin yeniden çıkarması icab eder. Para veya hayvan veya ticaret eşyası ise, zaten el değiştiği ve havelanı-havl olmadığı için bir şey icab etmez.
2) Zekâtı çıkarılmış malın sene sonuna kadar kalması. Sene sonu gelmeden evvel telef olursa veya satarsa, zekât olarak çıkardığı şey zekât değildir.
3) Zekâtı alan kimsenin sene sonunda zekâta müstahak olması. Sene dolmadan evvel vefat eder veya riddet ederse zekât olarak aldığı şey zekât sayılmaz. Ancak bir kimse zekât aldığından veya ticaret yaptığından sene sonunda zengin olursa beis yoktur.
Zekât-ı muaccele, zekât olarak sayılmazsa, verdiği zaman
bu zekât muacceledir diye söylemiş ise mal duruyorsa geri çevirebilir. Telef olmuş ise bedelini alabilir. Teslim ettiği gün kıymeti ne kadar idiyse o kadar alır.
Birisi peşin olarak bir koyun zekât verirse, alanın yanında yavrular ve sonra zekâtını verdiği mal telef olursa, koyunu geri alabilir fakat kuzuyu alamaz.
Zekât ne kadar ise, o nisbette zekâta müstahak olanlar da o malda ortakdırlar. Binaenaleyh, bir kimse zekâtını çıkarmadan evvel malını satarsa, zekât miktarı satışa giremez. Çünkü o, fakirlerin hakkıdır. Müşteri duruma muttali olursa akdi bozabilir. Mutemede göre, zekât mahallinde zekâta müstehak olan kimseler bulunduğu halde başka bir yere onu götürüp vermek caiz değildir.
Bir kimse fakir ve muhtaçlara dağıtmak üzere bir miktar para birisine verir, o da onu vermez ve bu arada telef olursa o zat bunu ödemekle mükellef değildir. Çünkü emin sayılır. Bunun için mal sahibi ayrıca zekâtını çıkarmağa mecburdur. Ama ihlak ederse ödemeğe mecburdur.
Bir kimse zekâtını vermediği için, müstehak olan kimseler zekât miktarını her hangi bir şekilde ondan alsalar, bu zekât sayılmaz.
Bir kimsenin kırk koyunu bulunsa, iki üç sene üzerinden geçtiği halde zekâtını vermezse, şayet her sene üzerine bir kuzu veya daha fazla ilâve olursa, her sene için, birer koyun zekât olarak çıkaracaktır. Yok eğer olduğu gibi kalmış ise, yalnız bir sene için bir koyun zekât olarak çıkarılacaktır.
Kur'an-ı Kerim, tıbkı namaz gibi zekât'ın farz olduğunu beyan etmiştir. Fakat hangi halde zekât farzdır ve ne kadardır, şartı nedir, gibi hususları açıklamamış, izahını sünneti seniyyeye terk etmiştir. Ancak ehemmiyetine binaen, Kur'an-ı Kerim zekât'ın verileceği yerleri beyan ederek şöyle buyuruyor:
"Sadakalar, (Zekâtlar) Allah tarafından bir farz olarak ancak şunlar içindir: Fakirler, miskinler, zekât toplayıcılar, kalbleri müslümanlığa ısındırılmak istenenler, mükâteb köleler, Allah yolundaki gaziler ve yolda kalmışlar." (Et-Tevbe: 60)
Bu ayeti kerimeden anlaşıldığı gibi zekâtın verileceği yerler sekiz sınıftır:
I) Fakir: Hiçbir malı ve kazancı olmayan veya yiyecek içecek, elbise ve mesken gibi zaruri ihtiyacını karşılayacak miktarın yarısından az mala sahip olan kimsedir. Meselâ, her gün yüz lira ihtiyacı olduğu halde, ancak yirmi veya otuz lira bulabilmektedir.
II) Miskin: Malı veya kazancı, zaruri ihtiyacını karşılayacak miktarın yarısını aşan kimsedir. Meselâ, yüz liraya muhtaç olduğu halde eline ancak altmış-yetmiş lira geçebiliyor.
Bir kimsenin evi veya tarlası veya zararlı olmayan kitapları veya sanat aletleri bulunsa, fakat yukarda kaydedildiği şekilde ihtiyacı varsa yine fakir veya miskin vasfını kaybetmez. Kendisine zekât verilebilir.
İş sahası bulunduğu ve çalışma gücüne sahip olduğu halde çalışmayan bir kimseye (malı hiç olmasa da) zekât verilmez. Çünkü çalışma gücü de bir sermaye gibidir. Ama çalıştığı halde elde ettiği kazanç kendisine kâfi gelmez veya iş sahası bulamazsa kendisine zekât verilebilir.
Çalışma gücüne sahip olan kimse, kendini ilim tahsiline verirse zekât alabilir.
Altmış yetmiş senelik bir yaşa gelinceye kadar fakir ve miskine yetecek şekilde zekât verilir. Yani fakir veya miskin olan kimse, aslında bakkal ise, bakkallık için lâzım olan şeyleri, çiftçi ise tarla, öküz ve çiftçilik için gerekli aracı alabilecek ve onunla geçimini sağlıyabilecek kadar kendisine zekât verilebilir. Bir kimse çalışma gücüne sahip olup geçimini sağlayabiliyor, ancak
evlendiği zevcesine mehir verecek güçte değildir. Evlilik fıtri bir ihtiyaç olduğundan onun gereği olan mehri verebilmek için zekât alabilir.
Bir kimsenin nafakası başkasına dinen yüklenmiş ise, hiç malı olmasa da fakir veya miskin sayılmadığından kendisine zekât verilmez.
Meselâ evli olan kadının nafakası kocasına yüklendiğinden zekât alamaz. Ancak kocası fakir olup ihtiyacını karşılamaktan aciz ise kendisine kafi gelecek kadar verilebilir. Bir kimsenin durumu müsaid olursa anne ve babası muhtaç oldukları taktirde onların nafakaları kendisine ait olduğundan onlara zekât verilemez.
III) Zekât memuru.
Zekât memuru, zekâtı toplayan, dağıtan, yazarı, bekçiliğini yapan ve onun için çalışan kimsedir.
Bu müessesede çalışabilmek için yedi şart aranır:
1 - Müslüman olmak.
2 - Mükellef olmak.
3 - Zekât'ın erkânını bilmek.
4 - Emin olmak.
5 - Bu işi yapabilmek.
6 - Kureyşi veya Muttalibi olmamak.
7 - Erkek olmak.
IV) Kalpleri İslâm'a ısındırılmış olanlar. Bunlar da dört sınıftır:
a) Yeni müslüman olup imanı zayıf olan kimsedir. İmanı kuvvetlensin diye kendisine zekât verilir.
b) Yeni İslâm'a girmiş şerefli bir kimsedir: Onun dengi olan kâfirlerin İslâma girmeleri umulduğu için kendisine zekât verilir.
c) Kuvvetli bir mümindir, fakat serhatta olduğundan, kendisine zekât verildiği takdirde, kuvvet bulup düşmanın şerrini daha çok def edebilecektir.
d) Kuvvetli bir mümindir. Kendisine zekât verilirse, kuvvet bulup zekâtını vermeyen kimselerin şerrini önleyecektir.
Bazı mezheplere göre müslüman olmayan fakat İslama girmeğe mütemayil olan gayrı müslimlere zekat verilir.
V) Kölelikte veya esarette olanlar. Köle veya esir olan bir müslümanın kölelikten veya esaretten kurtulması için, ihtiyacı nisbetinde kendisine zekât verilecektir.
VI) Borçlu olanlar. Bunlar iki kısımdır:
Birinci kısım; kendi ihtiyacı için borçlananlardır. Mücahit diyor ki:
Üç kişi borçludur:
1 - Malını sel götürmüş olan,
2 - Malı yanmış olan,
3 - Malı olmadığından, çocuklarının nafakası için borç edinmiş olandır.
Bu itibarla zekât müessesesi, müslümanların başına gelen afetlere karşı bir sigorta vazifesini de görmektedir. İhtiyacından dolayı borçlanan kimsenin, borcunu zekât ile kapatması için üç şart vardır:
a - Borcunu kapatmak için muhtaç olması. Borcunu kapatabilecek bir durumda olan kimseye zekât verilmez.
Bir kimse yanındaki mal ile borcunu verdiği takdirde, muhtaç kalacaksa, re'sen zekât alıp borcunu verebilir. Yani malına el sürmeden, zekât alıp onunla borcunu eda edebilir.
b - Hac gibi bir ibadet veya mübah bir şey için borçlanmış olması, içki, zina gibi haram şeyler için borçlanan kimseye zekât verilmez. Çünkü bu, masiyete yardım olacaktır. Ancak tevbe edip bir daha böyle gayri meşru bir hayata dönmiyece-ğine dair azmettiği bilinirse, eski borcunu kapatmak için kendisine zekât verilebilir.
c - Borcun vadesi gelmiş olması: Borcun vadesi gelmeden evvel, borcunu vermek gayesiyle de olsa, zekât alması caiz değildir.
İkinci Kısım: Toplumun maslahatı için borçlanandır. Meselâ şeref ve mevki sahibi olan bir kimse iki kabile veya iki İslâm devleti arasındaki ihtilafı giderip fitne ve fesadı ortadan kaldırmak gayesiyle borç edip harcarsa veya hasımların aralarındaki dâvayı hal etmek için bir tarafa bir miktar para verirse, zengin de olsa böyle bir mesele için ne kadar borç alıp masraf yapmış ise bunun mukabilinde zekât alabilir.
VII) Allah yolunda savaşanlar. Hükûmetten maaş almadan Allah rızası için mukaddesat ve vatanı müdafaa eden kimseler zengin de olsalar, savaşa devam ettikleri müddetçe evlerine dönünceye kadar, kendilerinin ve efradı ailelerinin nafaka ve elbiseleri ve muhtaç oldukları şeyleri temin edebilmek için, kendilerine zekât verilir.
"Fıkıh El-Zekât" adlı kitap, (Fi Sebilillah) kelimesinin izahını yaparken şöyle diyor:
"Dört mezhep;
Allah yolunda savaş etmek ve savaş yolunda hizmet etmek, fi sebilillah kelimesinin şümulüne girmesi, mücahid-lere şahıslara zekât verilebilmesi, ve cemiyet, dernek gibi hayır müesseseleri, köprü, baraj, yol, cami, medrese ve ölünün tekfini için zekât verilmemesi hususlarında ittifak etmişlerdir.
Fakat bazı alimler: fi sebilillah kelimesini şümûllen-dirip, Allah yolunda yapılan her şey için, zekât verilebilir, diye söylemişlerdir."
VIII) Yolda kalan kimseler: Hac gibi bir farz veya ticaret ve seyahat gibi mübah bir şey için sefere çıkıp, yolda parası tükenen kimsenin, gitmek istediği yere ulaşabilmesi maksadıyla zengin de olsa muhtaç olduğu kadar kendisine zekât verilebilir.
Beş sınıfa zekât verilmez:
l) Kâfir. Çünkü zekât, İslâmi bir müessesedir. Ancak müs-lümanlara verilir. Müslüman olmayana verilemez.
2) Zengin. Zira zekâtı vermekten gaye, muhtaç olanların ihtiyaçlarını karşılamak olduğundan, zengine zekât vermek caiz değildir.
3) Çalışmağa gücü yeten kimse iş sahası olduğu ve çalışabildiği halde çalışmayana zekât verilmez. Böyle bir kimseye zekât vermek caiz olsaydı, bir çok kimse işlerini güçlerini bırakıp millete yük olacaklardı. Yani Şafii mezhebine göre malıyla ihtiyacını karşılayan kimseye zekât vermek caiz olmadığı gibi çalışma gücüne sahip olan kimse de çalışma sahası varsa ve çalışmasıyla ihtiyacını karşılayabilirse kendisine de zekât veri-lemez.
4) Nafaka ve ihtiyacı başkasına yüklenmiş kimse: Nafaka ve ihtiyaçları başkası tarafından karşılanması gereken usul, fürû ve zevce gibi kimselere zekât verilmez. Ancak mükellefi zorlayacak bir kuvvet olmaz ve adı geçenler muhtaç kalırlarsa tabiî ki onlara da zekât verilecektir.
5) Haşim ve Muttalib sülalesine mensub olanlara da zekât verilmez. Allah'ın Resûlü buyuruyor:
"Zekat ne Muhammed'e, ne de Muhammed'in âline münasib düşmez. O, halkın kiridir."
Bunların ihtiyacı Beytülmaldan karşılanacaktır. Maliki Mezhebine göre Beytülmaldan kendilerine verilmediği zaman, onlara da zekât verilebilir.
Mal sahibi, zekâta talib olan bir kimsenin müstehak veya gayrı müstehak olduğunu bilirse, kendi bilgisine göre hareket edecektir. Yani bir kimsenin muhtaç olmadığını bilirse kendisine zekât veremez, verdiği takdirde muteber değildir. Ama duru-munu bilmezse, şayet zekâta istekli olan kimse, "malım yandı" veya "gasbedildi" şeklinde bir iddiada bulunup zekât isterse, bu durumunu şahidlerle tesvik etmeden kendisine zekât verilemez.
"Çalışmaktan acizim" diyerek zekâta talib olan bir kimse, şayet yaşlı, sakat veya müzmin bir hastalığa mübtela veyahutta bünyesi zayıf olursa kendisine zekât verilir. Yoksa
genç, kuvvetli görünüyorsa, iddiasını ispat etmeden kendisine verilip verilmiyeceği hususunda ihtilaf vardır. Mutemede göre ispat etmeden kendisine verilir. Gücü yerinde olup, fakat şerefli bir aileye mensup olduğundan kendisine uygun bir iş bulamayan kimseye zekât vermek caizdir.
Mal bir yerde, mal sahibi de başka bir yerde olursa malın bulunduğu yerdeki müstahaklara zekâtın verilmesi gerekir. Malın bulunduğu yer çöp olup müstehak kimse bulunmazsa, veya oranın ahalisi zengin olup müstahak olan kimse bulunmazsa, zekâtı en yakın yere götürüp oranın müstehaklarına vermek icabeder.
Bir kimse, zekâtını birisine verir, sonra onun müstehak olmadığı ortaya çıkarsa bakılır; şayet zekâtını verirken "şunu zekât olarak sana veriyorum" diye söylemişse, verdiğini geri alacaktır, yoksa geri alamaz. Kesesinden gider.
Bir köyde sayıları az birkaç müstehak bulunsa, orada zekât dağıtımı olmadan evvel bu zekâta müstehak olurlar. Hatta zekât vacib olduktan sonra ve dağıtımından önce o müstehak-lardan biri ölürse, payı varislerine verilecektir. Keza o müste-haklardan biri, zekât vacip olduktan veya dağıtımından önce zengin olursa, yine zekât payını alacaktır. Ama müstehakların sayısı çoksa durum böyle değildir.
Yukarıda beyan edildiği gibi, zekât, İslâm'ın bir rüknü'dür. Belirli şartlar dahilinde her mükellefe vacib olduğu gibi, fakir ve muhtac olan kimseye sadaka verip yardım elini uzatmak da sünnettir. Ebu Said el-Hudrî, Peygamber (S.A.V.)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:
"Aç olan kimseye yemek yedirene, Allah, cennet meyvelerinden yedirecektir. Susuz olan bir mü'mine su içi-rene Allah, hiçbir elin değmediği cennetin beyaz şarabını içirecektir. Çıplak olanı giydiren kimseyi Allah, cennetin yeşil elbiselerinden giydirecektir."
Her zaman sadaka vermek sevaptır. Ancak Ramazan'da ve akrabalara verilen sadakanın sevabı daha büyüktür. Sadakaya muhtaç olan kimsenin sadaka vermesi caiz değildir.
Zekât ve sadaka hususunda muhtaç olan akrabaları tercih etmek gerekir. Akrabalardan sonra komşular, sonra diğer müslümanlar gelir.
Bir kimse, zekâta müstahak birisinden alacağı olup onu ödemesi şartiyle kendisine zekât verirse caiz değildir. Fakat şart koşulmadan borçlu, ondan aldığı zekâtı borcuna karşılık kendisine geri verirse beis yoktur. Yine borçlu olan kimse alacaklıya; "bana zekât verecek olursan zimmetimdeki paranı ödiyeceğime söz veriyorum" dese; alacaklı kendisine zekât verdiği takdirde o da borcunu kapatmak üzere aldığını iade ederse beis yoktur. Yalnız, verdiği sözü yerine getirmekle mükellef değildir.
Alacaklı olan kimse borçluya; "senden alacağımı sana zekât olarak devrediyorum" dese caiz değildir. Bir kimsenin sadakaya muhtaç olan kimsede bir miktar emaneten parası bulunsa, teslim almadan onu zekât olarak kendisine devredebilir.
Çocuk ve deliye zekât verilmek isteniyorsa, kendilerine değil velilerine verilmesi gerekir.
Bir kimse muhtaç bir kimseyi çalıştırıp ücretini verir, bunun yanında kendisine zekât da verirse caizdir. Fakat ücret vermeden sadece zekât vermekte yetinirse caiz değildir.
Bir kimse gücü yerinde olup fakat farzı ayn veya farzı kifaye olan bir bilginin öğrenimiyle meşgul olursa İslâma inandığı takdirde kendisine zekât verilebilir. Bunun için bugün çeşitli okul ve fakültelerde okuyan müslüman talebelere - muhtaç olduktan sonra - zekât verilebilir. Yeter ki bu ilim İslâm ve Vatana faydası dokunsun, müslümanların ahlakını bozan ve İslâma ters düşen okullar bunun dışındadır.
Devlet reisi veya onun vekili müslümanlardan topladığı zekâtı, nakliye masrafı ve bozulma tehlikesi gibi bir zaruret olmadan zekâtı satamaz, zekât olarak verileni müstahaklara vermek gerekir.
Zekâtını veren kimse bilmelidir ki verdiği zekât, Allahın malıdır ve Allahın emriyle onu veriyor. Bunun için verdiği zekât veya sadaka ile muhtaç olan kimseye başa kakmasın, onu yapmakla bütün sevabını yok etmiş olur.
ORUÇ
Ramazan-ı şerifte oruç tutma farziyeti Kur'an-ı Kerim, sünnet ve icmai ümmetle sabit olmuştur. Onu inkar eden kimse müslüman değildir.
Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
"Ey mü'minler, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sizin üzerinize de oruç farz kılındı. Ki oruç sayesinde fenalıklardan korunasınız." Bakara : 183
Allah'ın Resûlü de buyuruyor:
"Ey nas; büyük ve bereketli bir ay sizi gölgelendirdi. O öyle bir aydır ki, içinde, bin aydan daha hayırlı bir gece vardır. Allah onun orucunu farz, gecesini kıyam etmeyi, nafile kıldı."
Ramazan-ı şerif orucu İslâmın temellerinden biridir. Fecr-i sadıktan başlar, güneşin batışına kadar devam eder. Bu zaman içerisinde yemekten, içmekten ve cinsi münasebetten sakınmak gerekir. Orucun farziyeti hicretin ikinci senesinde vaki olmuştur.
Orucun bir çok faydaları vardır. En önemlisi, insanlığın dengesini muhafaza etmesidir. Zira Cenab-ı Allah, insanı, ruh alemini temsil eden melek ile, madde alemini temsil eden hayvan arasında halk etmiştir. Başka bir tabir ile Cenab-ı Allah, insanı ruh unsuru ile cisim unsurundan mürekkeb bir mahluk
olarak halk etmiştir. İşte oruç, cesedin ruha galebe çalmasına engel olup iki unsurun dengesini sağlar.
Ramazan'ı şerifin orucu, Şaban ayının otuz gün tamamlanması veya Ramazan ayının hilâli, teleskop veya başka bir vasıta ile değil de, normal olarak çıplak gözle görülmesiyle vacib olur. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Onu, (ay'ı) gördüğünüzde oruç tutunuz, gördüğünüzde de orucunuzu açınız (Bayramınızı yapınız) üzerinizde bulut olursa, Şaban ayının sayısını otuz güne tamamlayınız." (Buhari)
Bu zamanda ilim ve teknik o kadar ilerlemiştir ki, bir çok gizli şeyler ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri ayın durumudur.
Ay hangi gecede ve hangi ülkede doğar ilmen malumdur. Durum böyle olmakla beraber bununla amel edilmez. Zira İslâm dini Ramazanın sübutu için hilalın çıplak gözle görüldüğü takdirde oruç tutmamızı emr ediyor. Sübutu için başka yolla hilalı takip etmemizi emir etmemiştir. Yalnız bu zamanda mevcud hassas aletlerden istifade etmek mümkündür. Bunlarla önce hilalin hangi gecede ve hangi ülkede ve hangi istikamette doğacağı tesbit edilir, bilahare çıplak gözle o ülkede o istikamette hilal aranır ve görülmesi için çalışılır.
Ayın görünmesi, bir şahidin şehadetiyle sabit olur. Tirmizi şöyle rivayet etmiştir: "Bir arâbî Resûlüllah'ın huzurunda, ay'ı gördüğüne dair şahitlik yaptı. Bunun üzerine Resûlüllah (S.A.V.) halka oruç tutmayı emr etti."
Şafiî mezhebine göre bir ülkede rü'yet-i hilâl sâbit olursa her yandan yüzkırkdört kilometreden az olan yerlere hükmü câridir. Fakat yüzkırkdört kilometre, yâni Şafiî'lere göre seferî
namaz kılınabilecek kadar veya daha fazla uzak olan yerlerde ise, ne oruç tutmak ne de bayram yapmak hususunda o ülkeye tâbi olunmaz. Meselâ: Libya'da veya Tunus'ta hilâl görülse, Türkiye'de mevcut bulunan müslümanlar onlara tâbi olmazlar. Ancak bir ülkede rü'yet-i hilâl sâbit olduğundan oranın hâkimi oruç tutmak veya bayram yapmak için hüküm verirse hâkimiyeti altında bulunan herkes - Şafiî'ler dahil - hâkimin hükmüne uymaya mecburdur (). Fakat hâkimiyeti altında olmayan Şafiî'ler oranın hükmü altında yaşamadıklarına göre oruç ve bayram hususunda oraya tâbi olamazlar. Şu mühim hususu belirtmek isterim. İctihadi mes'eleler için müslümanların birbirine girip münâkaşa yapmaları doğru değildir. Bir mezhebde bir husus caiz olmazsa diğer mezhebde câiz olabilir. Her dört mezheb hakk olduğuna göre ta'assup göstermek yanlıştır. Meselâ: Hanefi mezhebine uygun düşmeyen bir husus, Şafiî mezhebine uygun düşebilir. Binâenaleyh rüyet-i hilâl ve bayram meseleleri için birbirimize düşüp tekfîr etmenin ma'nası yoktur.
Adil bir kimsenin şahadetiyle oruç tuttuğumuz zaman, otuz gün dolduğunda ay görülmese de bayram yaparız. Bunun için, Şaban ayının yirmi dokuzuncu günü güneş battıktan sonra, ayın araştırılması lazımdır. Görülürse ertesi gün oruç tutulur. Aksi takdirde Şaban otuza tamamlanıp, ertesi gün, ay görülmese de oruç tutulur.
Ramazan-ı şerifin yirmi dokuzuncu günü güneş battıktan sonra da bayram ayı araştırılmalıdır. Görülürse bayram yapılır. Aksi taktirde otuz gün tamamlanır. Ve bayram yapılır.
Ay bir yerde görülürse, yüz kırk dört kilometreden az olan yerlere hükmü cari olur. Diğer yerlerin durumu böyle değildir. Ayın görüldüğü yerde bulunan kimse, uçağa binip ayın görülmediği uzak bir yere giderse, yine oruç tutmak zorundadır.
Bir kimse bir yerde bayram yaptıktan sonra, bayram yapmamış uzak bir yere giderse orada bulunanlar gibi imsâk eder.
Gündüz vakdinde görülen ayın hiçbir hükmü yoktur. Bunun için Ramazana nisbet edilirse de imsak gerekmez Şevvale nisbet edilirse orucu bozmak caiz değildir. Şehadeti makbûl
olmayan bir kimse ayı görürse, her ne kadar şehadeti makbul olmadığından halkın oruç tutması lazım gelmezse de, kendisinin oruç tutması gerekir.
Oruc'un vacib olmasının yedi şartı vardır:
l) Müslüman olmak. Müslüman olmayan bir kimseye oruç vacib değildir. Ancak İslâm'dan riddet eden kimesye, (Kâfir olduğu halde) vacibdir. Yani İslâma döndüğü takdirde onu kaza etmeğe mecburdur.
2) Baliğ olmak. Çocuk ve murahik'a vacip değildir. Yalnız çocuğun oruç tutması itiyad haline getirmesi için, velisi, kendisine oruç tutturmakla mükelleftir.
3) Âkil olmak. Deli, baygın ve sarhoşa oruç tutmak vacib değildir. Baygın olan kimse, bir lahza da olsa kendine gelir ve akşam da niyet getirmiş olursa orucu sahihdir. Fakat sarhoş, baygın veya riddet halinde iken deliren kimse, kendine geldikten sonra orucunu kaza etmekle mükelleftir.
4) Oruç tutmağa gücü yetmek. Yaşlı olduğundan oruç tutamayan kimseye oruç vacib değildir. Ancak kendisine fidye düşer. Her gün için bulunduğu memlekette halkın çoğunun yediklerinden, birer müd (avuç) fakir ve miskinlere verecektir.
5) Temiz olmak. Hayız ve nifas halinde bulunan kadının, oruç tutması vacib değildir. Fakat bilahere tutamadığı günler sayısınca, kaza edecektir.
6) Sıhhatı yerinde olmak.
7) Mukim olmak. Binaenaleyh hasta ve yüz kırk dört kilometrelik bir yola çıkan misafire oruç tutmak vacib değildir. Hasta iyi, misafir de mukim olduktan sonra, güne gün kaza edeceklerdir. Misafir ile hasta, oruca niyet getirseler de oruçlarını bozabilirler.
Oruç niyetini getirmiş bir murahık, gündüz vaktinde baliğ olursa o günü tamamlaması lazımdır. Oruç niyetini getirmemiş olan kimsenin gündüz vakti baliğ olması halinde, imsak etmesi
ve bilahare kaza etmesi gerekir. Bir kimse oruç niyetini getirip bütün gün uyursa orucu sahihtir. Fakat baygın kalırsa orucu sahih değildir. Ama az da olsa kendine gelirse orucu sahihtir.
Aklı başında olan kimse oruç niyetini getirir fakat az da olsa gündüz kendisine delilik gelirse orucu bozulur.
Orucun sahih olmasının şartları dörttür:
l) Zamanın oruç tutmak için elverişli olması. Geceleri, Ramazan-ı şerif bayramıyla Kurban bayramı ve bunu takip eden teşrik günleri ve şek günü oruç tutmak için elverişli olmadıklarından oruç tutmak sahih değildir. Şek günü, Şaban'ın otuzuncu günü olup, Ramazan ay'ı görüldü diye söylendiği halde, görüldüğüne dair şahitlik yapan kimsenin bulunmadığı gündür.
Şabanın onbeşinden evvel nafile olarak oruç tutan bir kimse, oruç tutmadığı bir günü şek gününde kaza edebildiği gibi, pazartesi günleri ile, perşembe günleri oruç tutmayı adet edinen kimse de şek günü oruç tutabilir ve onda bir sakınca yoktur.
2) Müslüman olmak.
3) Mümeyyiz olmak.
4) Hayız ve nifastan temiz olmak.
Oruc'un farzları ikidir:
A) Niyet getirmek. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Ameller ancak niyetlere göredir." Yani amellerin sıhhatı niyete bağlıdır. Namaz, oruç ve ibadetler için niyet getirilmezse
sahih değildir. Niyet, kalbî bir iştir. Lisan ile de getirilirse daha iyi olur.
Niyetin şartları:
1 - Kalb ile olması. Sadece dil ile getirilir ve kalb ondan gafil olursa sahih değildir. Hem kalb, hem dille getirilirse daha iyidir.
2 - Tayindir. Yani Ramazan, veya nezir gibi.
3 - Gece vakti getirmek. Şayet gece vaktinde getirmezse Hanefi mezhebini takliden zevaldan evvel getirsin, bilahare bir gün kaza etsin.
4 - Niyetin kesin olması. Binaenaleyh bir kimse Şabanın otuzuncu gecesinde: Yarın Ramazan ise farz orucumu niyet ettim, dese bu niyet muteber değildir.
Bir kimse niyet getirmeden, sadece sahur yemeğine kalkarsa, niyet getirmiş sayılmaz. Fakat Ramazan orucunu tutmak için yemek yediğini hatırlarsa niyet getirmiş sayılır. Borç olan oruç için de, niyetin gece vaktinde olması lazımdır. Allahın Resûlü buyuruyor:
"Fecir doğmadan evvel, oruç tutmak için niyet getirmeyen kimsenin orucu yoktur." (Dara Kutni)
Her gün için ayrı ayrı niyet getirmek şarttır. Bir kimse gündüz vaktinde, niyet getirip getirmediğinden şüphe ederse, Ramazandan sonra şüpheye düştüğü günü kaza etmesi lazımdır. Fakat güneş battıktan sonra şüphesi olursa, bir şey icab etmez. Niyet getirdikten sonra yemek yemek ve cinsî mukarenette bulunmak, niyete zarar vermez.
Yukarıda açıkladığımız gibi niyet getirirken hangi orucu tutacağını (yani ramazan mı, nezir mi) beyan etmesi lazımdır.
Ramazan orucu için niyetin en güzel şekli şudur:
"Allah için, bu senenin farz olan orucunu eda etmek için, yarın oruç tutmağa niyet ettim."
Nafile oruç için, oruca münafî bir şey yapmamak şartıyla, zevaldan evvel niyet getirirse kafidir.
Şaban'ın otuzuncu gecesinde, "yarın Ramazan olursa oruç tutmağa niyet ettim" şeklinde niyet getirmek caiz değildir. Çünkü Şaban ayının halâ mevcut olduğu ve Ramazan ayının girmediği asıldır. Ancak şehadeti makbul olmayan bir kadının veya çocuğun, ayı gördüğüne dair şehadetine güvendiğinden böyle bir niyet getirir, sonra Ramazan olduğu tebeyyün ederse, kâfidir.
Ramazan'ın otuzuncu gecesinde (yarın Ramazan olursa, oruç tutacağım) diye niyet getirirse yine kâfidir. Çünkü asıl olan, Ramazanın devam etmesidir.
Bir kimse hapiste bulunur, hangi ayın Ramazan olduğunu bilmezse, ictihad eder. Ve vardığı kanaate göre haraket eder. Ramazana isabet ederse ne alâ. Ramazandan sonraki aylara tevafuk ederse kâfidir. Fakat kaza sayılır. Yok eğer Ramazandan evvelki aylardan birisine tevafuk ederse, Ramazan'ı şerif ayında tekrar oruç tutması lazımdır. Ramazandan sonra, tuttuğu orucun Ramazanın öncesine tevafuk ettiğinin farkına varırsa, kaza etmesi gerekir.
Hayızlı bir kadın, hayzı kesilmeden önce niyet getirir, sonra gece vaktinde kanı kesilirse getirdiği niyet kâfidir.
B) Orucu bozan şeylerden ictinap etmek.
Orucu bozan şeyler sekizdir:
1) Burun, ağız, kulak, ön ve arka gibi bir menfezden veya mideye, boğaza, beyne ve mesaneye açılan yara yoluyla bilerek,
her hangi bir maddenin içeriye sokulması. Rüzgâr ve koku gibi madde olmayan veya sinek ve sivrisinek ve toz gibi kendisinden korunması mümkün olmayan şeyler, ağza girseler, orucu bozmadıkları gibi, mideye, boğaza, beyne ve mesaneye açılan yaradan başka, her hangi bir yaraya konulan ilaç ve mesamattan giren su da orucu bozmaz. Bunun için adaleden veya damardan yapılan iğne oruca zarar vermez. Vücuda sürülen yağ, göze konulan ilaç veya sürülen sürme, eseri boğazda his edilse dahi orucu bozmaz.
Güneşin batacağı sırada durumu anlamadan yemek yemek haramdır. Yalnız yemek yenildiği zaman güneşin battığı anlaşılırsa bir şey icabetmez. Yoksa bir gün kaza icabeder. Çünkü asıl olan, güneşin batmamasıdır. Kezalik fecrin doğacağı sırada araştırma yapmadan yemek yiyen kimse günahkâr olur. Yalnız, sonradan fecrin doğduğu anlaşılırsa, bir gün kaza etmesi gerekir. Tam fecir doğduğu anda ağzında bir lokma yemek bulunsa ve aynı anda ağzından çıkarırsa orucu bozulmaz, yoksa bozulur.
Her müezzinin ezanına göre hareket etmek doğru değildir. Çünkü müezzin, fecirden önce ezan okuyabileceği gibi fecirden sonra da okuyabilir. Yani ölçü müezzin değil, fecir'dir. Ancak müezzin tecrübeli ve adil olursa onun ezanına itimad edilebilir. Takvim'in hesabı kesinlik kazandığı takdirde ona itimad edilebilir.
Önden ve arkadan yapılan hukna (Şırınga veya fitil ilacı) menfeze girdiğinden, orucu bozar.
"Ha" harfinin mahrecini tecavüz edip dişin hududuna giren balgamı yutmak orucu bozar. Fakat onu atmağa fırsat bulamayıp da tekrar yutarsa zarar vermez.
Abdest alırken, mübalağa yapmadan mazmaza ve istinşak yapmakla oruç bozulmaz. Ama mübalağa yapmakla boğaza bir şey kaçarsa oruç bozulur.
ip dalanın da ağzına veya kulağına su kaçarsa orucu bozulmaz.
Bir kimse ağzına bir şey kor, sonra çıkarır, üzerinde
tükrüğü bulunduğu halde tekrar ağzına kor ve üzerinde bulunan tükrükten bir şey içeriye girerse, orucu bozulur.
Bir kimsenin dişleri arasında bir şey kalır ve içeriye kaçarsa, şayet dişlerin arasındaki yemek kalıntısını temizleyebildiği halde temizlemeyip yutarsa orucu bozulur. Yoksa bozulmaz.
Sigara dumanı, yukarıda beyan edildiği gibi maddesi bulunduğundan, içildiği zaman orucu bozar. Fakat rüzgâr ve koku gibi şeyler cüssi olmadığından orucu bozmazlar.
Bir kimse misvakı yıkayıp yaş iken ağzını misvaklayarak rütubetini yutarsa orucu bozulur. Kan veya kusuntu ile ağzı murdar olan kimse onu yıkamadan tükürüğünü yutarsa orucu yine bozulur. Bunun için oruçlu olan kimsenin ağzı mürdar olduğundan hemen zaman geçirmeden ağzını yıkamalıdır.
Yemek pişiren kimse, tuzun durumunu öğrenmek için yutmadan yemeğin tadına bakarsa orucu bozulmaz.
Bir kimse serinlemek için başını suya sokarsa ve iradesi dışında boğazına su girerse orucu bozulur.
Bir kimse kulağının iç kısmına bir şey sokarsa, orucu bozulur. Çünkü kulağın içi şer'an mide mesabesindedir.
2) Boğazına bir şey geri dönmese dahi kasten kusmak. Fakat isteği haricinde kusarsa veya oruçlu olduğunu unutup kusmak için çalışırsa orucu bozulmaz. Allahın Resûlü buyuruyor:
"Oruçlu iken, kusuntu, bir kimseyi mağlub ederse, (istemeden kusarsa) ona kaza gerekmez. Fakat kusmak isteğinde bulunur da kusarsa, bir gün kaza etsin." (İbni Hıbban)
Bir kimsenin, arzusu dışında, boğazına zararlı bir şey girerse onu çıkarabilirse çıkarsın, ama sonra bir gün kaza etmesi gerekir. Çıkaramazsa bir şey lâzım gelmez.
3) Bilerek cinsi mukarenette bulunmak. Ramazanı hatırladığı halde, tenasül aletinin sünnet yeri, bir insanın veya hayvanın ön veya arka tarafına duhul ederse, orucu bozulduğu gibi kendisine kefaret de lazım gelir. Kefaret nedir ve ne kadardır gibi konular ileride beyan edilecektir.
4) İsteğiyle meninin çıkması. Hail olsun olmasın, kendi eliyle veya zevcesinin eliyle olsun, şehvetli, şehvetsiz isteğiyle çıkan meni mutlaka orucu bozar. Fakat isteği olmadan, bir emred'e (tüyü bitmemiş erkek çocuk) veya kadının kesilmiş koluna dokunmakla çıkan meni, orucu bozmaz.
Mahremi olmayan bir kadına, vücudünün her hangi bir tarafı hailsiz olarak dokunur, isteği olmasa da menisi çıkarsa, orucu bozulur..
Mahrem olmayan bir kadına, hail ile beraber dokunur, menisi çıkar veya ihtilâm olursa orucu bozulmaz.
Zevcesi de olsa (şehvetini tahrik ettiği takdirde) öpmek haramdır.
5) Bütün gün baygın veya sarhoş olmak veya bir lahzacık dahi olsa, delirmek sûretiyle şuurunu kayb etmesi. Fakat fecirden akşama kadar da olsa, uyumak veya günün bir kısmını baygın veya sarhoş olarak geçirmek orucu bozmaz.
6) Günün her hangi bir kısmında, hayız veya nifas görmek.
7) Kan olmasa da, doğum yapmak veya çocuk düşürmek.
8) Küfrü gerektiren bir fiil veya bir kelime ile İslâm dininden riddet etmek. (Dinden çıkmak)
Bir kimse unutarak bir şey yese veya cinsî mukarenette bulunsa veya zorla orucu bozan bir şey kendisine yaptırılırsa, orucu bozulmaz.
Bir kimsenin yanında saat bulunmaz ve güneşi görmeyen bir yerde veya ortalık bulut olursa, iftarını açmak veya sahur yemeğini yemek için ictihad eder. İctihad neticesinde orucunu açar veya sahur yemeğini yer, sonra yanıldığını anlarsa orucu bozulur ve Ramazandan sonra onu kaza etmesi gerekir.
Oruçlu olan kimse için aşağıda zikredilen şeyler mek-rûhdur:
1) Başkasıyla kavga yapıp sövüşmek.
2) Güneşin batışı tahakkuk ettikten sonra iftarı geciktirmek.
3) Sakız ve benzeri şeyleri çiğnemek. Yalnız dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Şöyle ki, şimdiki zamanda yapılan sakızın bazılarında şeker vardır. Oruçlu iken çiğnenen sakız şekerli ise, onu çiğnemek mekruh değil, orucu bozar. Ama gece vakti şekerli sakızın çiğnenerek şekerli maddesi giderildikten sonra oruçlu iken çiğnenmesi sadece mekruhtur.
4) Yemeği yutmadan tadmak.
5) Hacamat yapmak.
6) Şehveti tahrik etmeksizin öpmek. (Tabiî şehveti tahrik ederse haramdır) bunun için oruçlu olan kimsenin çocuğunu dahi öpmesi mekruhtur.
7) Kucaklaşmak.
8) Hamama gitmek.
9) Zevaldan sonra misvâk kullanmak.
10) Manzarası lezzet veren şeylere bakmak.
11) Kokusu güzel olan şeyleri koklamak.
12) Kur'an-ı Kerim'in sesi müstesna, güzel sesleri dinlemek.
13) Göze sürme çekmek.
Oruç tutmamayı mübah kılan özürler şunlardır:
1) Yolculuk. Ramazan-ı şerifde, en az yüzkırk dört kilometrelik bir yola çıkan bir kimse (uçak gibi bir vasıta ile kısa bir müddet içerisinde kat'etse de) oruç tutmayabilir. Yalnız oruç tutmağa niyet getirir de gündüz sefere çıkar veya seferde oruca niyet getirip gündüz memleketine varırsa orucunu bozamaz.
İstanbul-Diyarbakır arasında sürekli yolculuk yapan bir şoför, zamanında oruç tutamadığı gibi, devamlı sefer halinde olması dolayısıyla kaza da edememektedir. Ne yapması gerekir? şeklinde bir soru sorulsa cevaben deriz ki:
İslâm dini hasta ve yolcuları ma'zeretten dolayı oruç tutmakla mükellef kılmamıştır. Ma'zeret ne kadar devam ederse şer'î ruhsat da o kadar devam eder. Bu gibi kimseler bir sene veya on sene sonra ma'zeretleri zâil olunca oruç tutamadıkları günleri tesbît edip kazâ ederler. Cenab-ı Hakk buyuruyor ki: "Sizden bir kimse hasta veya yolcu olursa oruç tutmadığı günler sayısınca kazâ edecektir." (Bakara suresi: 194).
2) Hastalık. Bir kimse nefsinin helâk olacağından veya hastalığının artacağından veya uzamasından endişe ederse oruç tutmayabilir. Bu endişe, ya tecrübesine veya müslaman, adil ve hazık bir doktorun sözüne dayanmalıdır.
Misafir, Ramazan-ı şerifin akabinde mukim olur veya hasta iyileşirse Ramazandan sonra oruçlarını kaza edecekler. Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
"Kim hasta olur yahut seferde bulunursa, oruç tutamadığı günler sayısınca sıhhat ve ikamet halinde orucunu kaza etsin." (El-Bakara: 185).
Bir kimse müayyen bir ay oruç tutmak için nezreder, sonra o ayda yolculuk yaparsa Ramazanda olduğu gibi orucunu başka bir zamana erteleyebilir.
Yolcu olan kimse oruç niyetini getirir, sonra onu bozmak isterse bozabilir.
Hastalık devam ettiği takdirde gece vaktinde niyet getirmek icabetmez, ama hastalık aralıklı gelirse gece vakti niyetini getirmeli; gündüz vakti hastalık geldiğinde orucunu bozacak ve bunu yaptığı için mesul de olmayacaktır.
Bir kimse gece vakti oruç niyetini getirir ve ani olarak rahatsız olursa, orucunu, bozabilir. Ama mukim iken oruç niyetini getirir ve gündüz sefere çıkarsa orucunu bozamaz o gün.
3) Gebelik veya emziklik. Ramazan-ı şerifde gebe bulunan veya emzikli olan kadın, kendine veya çocuğuna zarar gelecek diye korkarsa oruç tutmayıp onu başka zamana bırakabilir. Yani sonra kaza eder. Yalnız çocuk için oruç tutamayan kadının, kaza ile beraber fidye de vermesi lazımdır.
4) İhtiyarlık. Yaşı ilerlediğinden oruç tutmağa gücü yetmeyen kimse oruç tutmakla mükellef değildir. Sadece her gün için birer fidye vermesi lazımdır.
Küfür halinde iken veya çocuk veya deli iken oruç tutmadığı günler için kaza yoktur. Yalnız bir kimse mürted olur ve riddet halinde iken delilirse oruç tutmadığı günleri kaza etmekle mükelleftir.
Oruç tutmayan, hasta veya misafir olan kimse özrü zail olunca akşama kadar imsâk (Oruçlu gibi, yemek, içmek ve cinsi mukarenetten içtinab etmek) etmesi sünnettir.
Bir kimsenin oruç kazası veya neziri bulunup da eda etmeden vefat eder ve vefat ânına kadar devam eden hastalık gibi bir mazeretten dolayı oruç tutamamış ise, kendisine ne fidye düşer, ne de Allah indinde mes'ül sayılır. Fakat eda edebilecek bir durumda olduğu halde, eda etmeden vefat ederse, vasiyyet etmese de terekesinden, halkın yedikleri şeyin cinsinden, her gün için birer müd (avuç) çıkarılacak veya baliğ bir akrabası veya izin almak şartıyla, yabancı bir kimse, yerine oruç tutar. Resûlüllah (S.A.V.) şöyle buyuruyor:
"Zimmetinde oruç bulunduğu halde vefat eden kimsenin, velisi, onun yerine oruç tutar." (Buhari, Müslim)
Bir gün bir kadın Resûlüllah'a gelerek ya Resûlüllah, anam, zimmetinde adaklı oruç olduğu halde vefat etti. Onun yerine oruç tutabilir miyim? diye sordu. Resûlüllah (S.A.V.) buyurdu ki: "Annenin yerine oruç tut." (Müslim)
Cumhuru ulemaya göre, namaz için ne fidye vardır, ne de başkası yerine kaza edebilir. Buna dair hiçbir şey varid olmamıştır. Bazı alimler namazı da, oruca kıyaslayıp, onun için de, hem fidye verilir, hem de kaza edilebilir demişlerdir.
İhtiyarlık ve müzmin bir hastalık gibi bir mazeretten dolayı oruç tutamayan kimseye her gün için birer müd fidye lazım gelir. Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
"Fazla ihtiyarlık ve devamlı hastalık gibi sebeplerle "oruç tutmaya güç yetiremiyenler üzerine, bir yoksul doyuracak kadar fiyde vermek lazımdır." (El-Bakara: 184).
Bir denize veya bir kuyuya düşen masum bir canlıyı kurtarmak için orucunu bozan veya emzikli çocuğun sıhhatı için orucunu yiyen kadın, her gün için birer müd fidye vermekle beraber, gününe gün kaza etmesi icab eder.
Üzerinde kaza olan kimse ikinci ramazan gelinceye kadar kaza etmezse, ramazandan sonra kaza etmesi icab ettiği gibi, her gün için birer müd, iki ramazan üzerinden geçerse, her gün için ikişer müd, üç ramazan üzerinden geçerse, her gün için üçer müd fidye vermesi lâzımdır. Böylece üzerinden ne kadar sene geçerse, güne gün kaza etmekle beraber, tehir ettiği sene adedince de fidye vermesi icab eder. Meselâ, kazaya kalmış bir günlük orucun yirmi sene sonra kaza edileceğini farz edersek, kaza sahibi bir gün oruç tutar ve yirmi müd de fidye vermekle mükellef olur ve hakeza...
Ramazan-ı şerifte oruçlu iken cinsi mukarenette bulunan kimse, o günü kaza etmekle beraber kendisine kefaret de lazım gelir. Kefaret de şudur: Sıra ile, varsa ve durumu müsait ise bir köle azad etmek, buna gücü yetmezse hilal hesabiyle iki ay veya altmış gün ara vermeden oruç tutmak. Şayet elli dokuz gün oruç tutar, altmışıncı gün tutmazsa yeniden altmış gün tekrar oruç tutması gerekir. Yaşlı veya hasta olduğundan dolayı oruç tutamayan, altmış fakire yemek yedirmek zorundadır.
Ebu Hüreyre'den rivayet edilen bir hadis şöyledir;
Birisi Peygamber (S.A.V.)'e gelip, ey Allah'ın Resûlü mahv oldum, dedi. Peygamber (S.A.V.) de;
- Seni mahv eden nedir diye sorunca;
- Ramazan-ı şerifde eşimle cinsi mukaranette bulundum, dedi. Bunun üzerine Resûlüllah;
- Bir köle azad edebilecek durumda mısın? deyince,
- Hayır, diye cevap verdi.
- Fasıla vermeden iki ay oruç tutabilir misin?
- Hayır.
- Altmış miskine yemek yedirebilecek durumda mısın?
- Hayır, dedi.
Sonra oturdu. Peygamber aleyhisselâm, içinde hurma bulunan bir sepet getirip dedi ki: Bunu tasadduk et. Bunun üzerine o şahıs;
- Bizden daha muhtaç bir kimse varmı ki ona vereyim. Allah'a yemin ederim, Medine'nin iki Labit dağı arasında bizden daha muhtaç bir ev yoktur. Peygamber aleyhisselâm, azı dişleri görünecek kadar tebessüm etti ve:
- Git, bunu aile efradına yedir." dedi. (Buhari, Müslim)
Ramazandan başka bir zamanda, kaza olsun, nezir olsun, oruçlu bir günde, cinsi mukarenette bulunan veya Ramazanda da olsa, istimna eden kimseye veya Ramazanda kendisiyle cinsi mukarenette bulunan kadına kefaret vacib değildir.
Yukarda da açıkladığımız gibi oruç tutmamanın gerektirdiği şeyler dörttür:
1 - Kaza,
2 - İmsâk,
3 - Fidye,
4 - Keffâret.
Her birini kısaca açıklayalım:
1 - Kaza etmek: Hasta, misafir, hamile, emzikli, hayız ve nifaslı kadın ve baygın olan kimselerin mazeretleri zâil olduktan sonra, o tutmadıkları veya tutamadıkları günler sayısınca oruç tutmakla mükelleftirler. Mazeret olmadan orucunu tutmayan kimsenin de durumu böyledir.
2- İmsak etmek: Kasten ve mazeret olmadan orucunu bozan veya gece vaktinde niyetini getirmeyip unutan kimsenin
imsâk etmesi. Yani oruçlu gibi orucu bozan şeylerden uzak kalmakla mükelleftir.
3 - Fidye vermek: Oruç tutmayan yaşlının ve çocuğundan dolayı oruç tutamayan emzikli kadının, yukarıda açıklandığı gibi fidye vermesi icabettiği gibi, kazasını mazeretsiz olarak ikinci bir Ramazan gelinceye kadar tehir eden kimsenin de fidye vermesi icabeder.
4 - Keffâret: Ramazan-ı Şerif'te bilerek münasebette bulunan erkeğin keffaret vermesidir.
Keffâretin vücubu için yedi şart vardır:
a - Erkek olmak. Binaenaleyh her ne suretle olursa olsun kadına vacib değildir.
b - Bâliğ olmak. Sabî ve mürâhık'a vacib değildir.
c - Orucun bozulması. Binaenaleyh bir kimse unutarak Ramazan'da cinsî mukârenette bulunsa ona keffâret icabetmez.
d - Ramazan-ı Şerif orucunun bozulması. Nezir, kaza ve keffâret orucunu bozan kimseye keffâret icabetmez.
e - Cinsî münâsebet ile orucun bozulması. Bir kimse, Ramazan-ı Şerifte yemek yer veya su içerse keffâret icabetmez. Bir kimse, bir hayvan ile mükârenette bulunsa, yapılan iş haram olmakla beraber gayr-ı fıtrî olduğundan keffâret lazım gelmez.
f - Günahkâr olması. Öyleyse misafir ve hasta olan kimse oruçlu iken cinsî münâsebette bulunsa keffâret icabetmez.
g - Oruçlu olması. Oruçlu olmayan bir kimse, önce yemek yemek suretiyle orucunu bozar, sonra münasebette bulunsa her ne kadar günahkâr olursa da keffâret icabetmez.
Orucun sünnetlerinin bazıları şunlardır:
1) Tok değilse de sahur yemeğini yemek. Ve şüpheye düşmeyecek bir şekilde sahuru geç vakte kadar tehir etmek.
2) İftarı aceleye getirmek. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Sahur yemeğini yeyiniz, çünkü sahurda bereket vardır. İftarı aceleye getirdikleri müddetçe insanlarda hayır vardır." (Buhari-Müslim).
3) Varsa hurma ile, yoksa su ile orucu açmak.
4) Güzel koku koklamak ve güzel şeylere bakmak gibi keyif veren şeyleri terk etmek.
5) Hacamatı terk etmek.
6) Gündüz sakız çiğnemeyi ve yemek tatmayı terk etmek.
7) İftarı açtıktan sonra "Allahümme leke sumtü ve ala rızkike eftartu" duasını okumak.
8) Ramazanda imkân varsa bol bol tasadduk etmek, zikir ve Kur'an-ı Kerim'i tilâvet etmek.
9) Ramazan-ı şerifin son on gününde, itikâf'a girmek.
Ramazan-ı şerifde oruç tutmak farz olduğu gibi, nefs ve ruhu terbiye etmek için aşağıda sıralanan günlerde oruç tutmak da nafiledir.
1) Misafir ve hacda olmayan için, Arafe günü oruç tutmak sünnettir. Fakat misafir olan kimsenin, oruçtan zarar gördüğü takdirde, seferi kısa da olsa, nafile orucu tutması sünnet olmadığı gibi, hacca niyet etmiş olan kimse için de oruc tutmak sünnet değildir. Yalnız Arefe günü, gündüz vaktinde vakfeye gitmeyeceğini, gece vaktinde gideceğini kast eden kimse için sünnettir.
2) Muharrem ayının dokuz, on ve on birinci günleri oruç tutmak sünnettir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Arefe günü oruç tutmak ondan önceki sene ile sonraki senelerin günahlarını (oruç tutanın) Allahın bağışlı-yacağını umarım. Aşure günü (muharrem ayının onuncu günü) oruç tutmak ondan önceki senenin günahını bağış-layacağını umarım. Peygamber (S.A.V.) devamla buyurdu ki: Gelecek seneye sağ kalsam dokuzuncu günü de tutarım. Fakat ondan önce vefat etti." (Müslim)
3) Pazartesi ile Perşembe günleri. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:
"Pazartesi ile Perşembe günleri ameller Allah'a arz edilir. Oruçlu iken amelimin Allah'a arz edilmesini severim." (Tirmizi)
4) Her ayın on üç, on dört ve on beşinci günleri.
5) Ramazan-ı şerifin akabindeki Şevval ayından altı gün.
Nezir veya kaza olmazsa veya bir virdine tavafuk etmezse yalnız Cuma veya Cumartesi veya Pazar günü oruç tutmak mekrûhdur. Allah'ın Resûlü buyuruyor:
"Sizden biriniz Cuma günü oruç tutmasın, meğer onunla beraber bir gün evvel veya bir gün sonra oruç tutmuş olsun." (Buhari, Müslim)
Nafile orucunu tutan kimse, mazeret olmazsa orucunu bozması mekrûhdur. Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor:
"Amellerinizi beyhude kılmayınız."
Ama mazeret olursa, meselâ bir yerde misafirdir, ev sahibi yemek yemesi için ısrar ediyor, yemediği takdirde kırılacağını biliyorsa, nafile orucunu bozabilir. Sonra kaza etmesi de gerekmez. Farz-ı ayn veya nezir orucunu bozmak haramdır.
Evli olan kadının, kocasından izin almadan nafile orucu tutması mekrûhdur.
Bayram ve teşrik günleri oruç tutmak haramdır. Bunlardan başka her zaman oruç tutmak da mekruhdur. Daha önce oruç tutmayan kimsenin Şaban'ın on beşinci gününden itibaren oruç tutması mekrûhtur.
İtikâf, müslüman bir kimsenin niyet getirmek suretiyle bir camide veya mescidte az olsun çok olsun kalmasıdır. Her zamanda itikâf etmek sünnettir. Yalnız Ramazan-ı şerifin son on günlerinde daha efdaldır.
İtikâf'ın dört rüknü vardır.
1) Niyet getirmek. Niyet getirmeden camide kalmak itikâf sayılmaz. İtikâfa girmek için nezr eden kimsenin niyette, kendi-sine farz olan itikâfı niyet etmesi lazımdır.
İtikâf için muayyen bir müddet beyan etmeyip mutlak niyet getirmesi de kâfidir. Ancak camiye dönmek için azm etmeden çıkar, sonra dönerse tekrar niyet getirmek lazım gelir. Fakat muayyen bir müddet beyan eder, meselâ bugün bu camide itikâf etmeğe niyet ettim diye söyleyen kimse bir mazeret için camiden çıkar ve tekrar dönerse kendisine yeniden niyet getirmek icab etmez.
2) Cami veya mescid olması. Bir kimse evde veya bir hücrede itikâfa niyet ederse, itikâf sayılmaz. Yalnız itikâfın bir camide, yani içinde Cuma namazı kılınan bir mâbedde olması daha efdaldır. Hatta bir kimse, Cuma namazına çıkmamak şartıyla bir hafta kadar bir camide itikâf etmeğe niyet eder, itikâf etmek istediği yerde, Cuma namazı kılınmıyorsa, Cuma namazına gitmeğe mecbur olduğundan, o camide değil, içinde Cuma namazı kılınan bir camide itikâf etmesi lazımdır.
Mescid El-Haram veya Mescid-i Nebevi veya Mescid Aksa'da itikâf etmek için nezirde bulunan kimsenin tayin ettiği yerde itikâfa girmesi lazımdır. Ancak bir kimse Mescid-i Aksa'da itikâf etmek için nezir ederse, ondan daha efdal olan Mescid-i Nebevi ve Mescid El-Haramda itikâf edebildiği gibi, Mescid-i Nebevide itikâf etmek için de nezir ederse, Mescid-El-Haram'da itikâf edebilir. Fakat ne Mescid-i Nebevi, Mescid-El-Haram'ın, ne de Mescid El-Aksa Mescid-i Nebevi'nin veya
Mescid El-Haram'ın yerini tutamaz. Bu üç caminin dışında kalan camiler arasında fark yoktur. Bunun için meselâ:
Şamdaki Camiül Emevide itikâf etmeğe nezir eden kimse, İstanbul'daki Fatih Camiinde yerine itikâfa girebilir.
3) Az da olsa camide bir miktar kalmak. İtikâf için camide oturmasa da, ayakta kalmak veya dolaşmak da kâfidir. Fakat sadece camiden geçmek itikâf için kâfi gelmez.
Mûtekif olabilmenin şartı üçtür:
a) Müslüman olmak.
b) Akıllı olmak.
c) Hades-i ekberden temiz olmak. Yani cünüb, hayızlı ve nifaslı olmamak. Binaenaleyh abdestsiz olan kimse bir camiye girse itikâf niyetini getirebilir ve getirmesi sünnettir. Yalnız abdestli olarak camiye girip niyet getirmek daha efdaldır.
İtikâfda bulunan kimse, ihtilâm olursa camiden çıkıp yıkanması lazımdır. Bu durumda camide kalması haramdır.
Bir kimse bir camide bir hafta kadar itikâfda kalmak için nezir eder ve camide baygınlık veya delilik geçirirse, baygınlık veya delilik müddeti de kendisi için itikâftan sayılır.
İtikâfda bulunan kimsenin üzerine koku sürmesi, güzel elbise giymesi ve oruç tutması zarar vermez.
Bir kimse oruçlu olduğu bir günde itikâf edeceğini nezr ederse, oruçlu olduğu bir günde itikâfa girmesi lazımdır.
Bir hafta gibi muayyen bir müddet itikâfa gireceğini nezr eden kimse, abdest almak, yemek yemek, camiden ayrı, fakat uzak olmayan bir minareye çıkıp ezan okumak, hastalık ve hayız gibi camiden çıkmasını zorlayan bir mazeret için çıkabilir. Fakat hayız ve hastalık gibi haller için cami dışında kaldığı müddeti kaza etmesi lazımdır.
İtikâf'ta bulunan bir kimsenin, çocuğunu şefkatle öpmesi, saçını taraması, evlenmesi, evlendirmesi, elbise giymesi, alış-veriş yapması, dikiş ve yazıyla meşgul olması, yemek yemesi câizdir. Yine, camide mübah olan sözü söylemek, uyumak ve
uzanmak, itikâfta olan kimse için caiz olduğu gibi başkası için de caizdir, hem de camide yemek pişirmesi (kirletmemek, şartiyle) yemek yemesi, sofra sermesi ve bir kap içinde el yıkaması da caizdir. Yalnız itikâf'da olan kimsenin imkan dahilinde zikir, Kur'an-ı Kerim'i tilâvet ve ilim ile uğraşması daha efdaldir.
İtikâf, her zaman sünnet-i müekkededir. Ancak bütün gecelerden daha üstün olan Kadir gecesine isabet etmesi için itikâf'ın Ramazan'da yapılması daha müekkedtir.
Kadir gecesinin Ramazan ayının hangi gününün olduğu hususnda ihtilâf vardır. Kimi Ramazan'ın yirmibirinci, kimi yirmiüçüncü, kimi yirmibeşinci, kimi yirmiyedinci günüdür, diyor. Şâfii mezhebine göre kadir gecesi, Ramazan ayının yirmiüçüncü gecesidir. Ramazan-ı Şerif'in yirmisinden sonra "Allahümme inneke afüvvün, kerîmûn, tühibbü'l-afve fa'fu anni ya Kerîm!" sözünü deyip tekrarlamak sünnettir.
Kadir gecesinin sevabına nail olabilmek için zannedildiği gibi fecrin doğuşuna kadar uyumamak şart değildir. Yatsı namazıyla birlikte, teravih namazını kılan herkes Kadir gecesinden hissesini alır.
HAC
Hac kelimesi lügatta kasd demektir, ıstılahta ise belirli fiil ve işlerden ibarettir.
Hac, İslâmın beş esasından biridir. Farziyeti, Kur'an-ı Kerim, Sünneti Seniye ve icmai ümmet ile sabittir. Bu bakımdan onu küçümsemek veya istiskal etmek küfürdür.
Hac, her gücü yetene, hayatında bir defaya mahsus olarak yerine getirilmesi farz'ı ayındır. Hac farz olduğu gibi umre de farzdır. Farz olduğu senede gidilmesi lazım olup olmadığı hususunda, ihtilaf vardır. İmam-ı Azam, İmam-ı Malik ve İmam-ı Ahmed hazretlerine göre fevri olup, aynı senede hacca gitmesi icab eder. Te'hiri caiz değildir. İmam-ı Şafii ile İmam Muhammed'e göre fevri olmayıp te'hir edilmesinde beis yoktur. Fakat te'hir etmeden onu eda etmek daha evlâdır.
Nam ve mevki için değil, Allah için hacca gitmek büyük bir fazilet, yüce bir ibadettir. Bu yüce ibadeti hakkıyla ifa eden kimse, günahlardan yıkanıp temizlendiği gibi, Allahın rahmetine de mazhar olur. Resûlü Ekrem (S.A.V.) buyuruyor ki:
"Yakışmayan sözü ağzına almayıp, Allahın hududunu
aşmadan (sırf Allah için) hacca giden kimse, anasından doğduğu gün gibi, günahlardan tertemiz olarak (Hacdan) dönmüş olur." (Kütübü Sitte-i Sahiha)
"Cenab-ı Hak Arafe günü, kullarını ateşten azat ettiği kadar, hiçbir günde azad etmez. O, onlara (rahmetiyle) yanaşır. Sonra meleklerin yanında onlarla iftihar eder." (Müslim, Nesaî)
Yine buyuruyor ki:
"Hac ve Umre'ye gidenler, Allahın temsilcileridirler. Dua ederlerse, (Allah) dualarını kabul eder. İstiğfar ederlerse günahlarını af eder." (Nesai, İbni Mace)
Hacca gitmek isteyen kimse aşağıdaki adaba riayet etmelidir:
1) Her şeyden önce ehliyetli ve güvendiği bir zatla istişare edip bu sene hacca gidip gitmemesi hususunda konuşur. O zat da garazsız, nefsin arzularına uymadan bildiğini kendisine söyleyecektir.
2) İstihare eder. İstihare esas hac için değil, hacca gideceği senenin belirtilmesi içindir. İstihare demek, istihare namazının niyetini getirerek iki rek'at namaz kılmaktır. Namazın birinci rek'atında Kâfirun, ikincisinde de ihlâs sûrelerini ve namazdan sonra meşhur olan duasını okumak müstehaptır. ()
İstihare namazını kıldıktan ve duasını yaptıktan sonra, kalbi neye yatarsa onu yapar. Rüya meselesi, (zan edildiği gibi)
istihare için şart değildir. Hatta vakit dar olduğundan yatacak ve rüya görecek bir zaman olmasa da her hangi hayırlı bir mesele için yine istihare namazını kılması sünnettir.
3) Hacca gitmek için kesin kararını aldıktan sonra bütün günahlardan tevbe edip, Allah'a sığınır. Kimin malını gayrı meşru olarak almışsa iade eder. Zararı kime dokunmuş ise onunla helalleşir. Vadesi gelmiş olan borçlarını öder. Yanında mevcut emanet varsa sahibine iade eder, vasiyetini yazıp bunun için şahid tutar ve dönüş zamanına kadar efradı ailesinin ihtiyacını karşılayacak kadar zahire ve masraflarını temin eder.
4) Annesinin, babasının rızalarını ve kendisine iyiliği dokunmuş kimselerin sevgilerini kazanmak için gayret sarf eder. Babası veya annesi nafile olmayan hacca gitmesine mani olursa onlara itaat etmez, ama nafile olursa, hacdan istiskal etmemek şartıyla, hacca gitmesine muvafakat etmezlerse itaat etmesi icabeder.
5) Yiyeceği, içeceği, giyeceği ve beraberinde götüreceği paranın helâl olmasına dikkat eder. Haram veya şüpheli olursa her ne kadar zahiren o para ile hacca gitmek sahih ise de, Allahın yanında makbul bir hac değildir, Allah mükâfatını vermez. Hanbeli mezhebine göre de, bu hac sayılmaz. Tekrar helâl para ile hacca gitmesi gerekir.
6) Fakir ve muhtaç kimselere yardım etmek için imkân varsa, bir miktar fazla para ve yiyecek bulundurur.
7) Hacca gitmeden önce haccın farz, vacib sünnet ve yasaklarını öğrenir ve ondan istifade edebilecek bir hac rehberi yanında bulundurur.
8) Ahlaklı, iffetli, hüsnüniyet sahibi, bilgili ve bilgisiyle amil bir arkadaş bulmağa çalışır. Yolda arkadaşiyle geçimin zor olacağını his ettiği zaman, bir an evvel ondan ayrılır. Ta ki araları açılmasın, uhuvvet bağı kopup iş mücadeleye dönmesin. Çünkü hac yolunda ve hacda mücadele etmek haccın beyhude olmasına bir vesiledir.
9) Hac yolculuğunda ve hac farizasını ifa ederken, ticaretle iştigal etmez. Ticaret, her ne kadar meşrû bir muamele ise de, muvakkatan hac farizası için terk edilmelidir ki, huzur içinde
Allah'a ibadet edilsin ve bu zamanda hudut kapılarında zahmet çekilmesin.
10) Yolculuğun perşembe veya pazartesi günlerinde olmasına dikkat eder.
11) Evinden ayrılmak istediği zaman iki rek'at seferî namazını kılar. Birinci rek'atta fatihadan sonra kâfirûn, ikinci rek'atta da ihlâs sûrelerini okur.
12) Akraba, komşu ve dostlarıyla helalleşip görüşür.
13) Yolda, giderken ve gelirken kendisine, anne ve babasına, akraba ve dostlarına ve vatanına bol bol dua eder. Kur'an-ı Kerim okur, Allah'ı zikreder. Bilgisi az olanlara haccın farz, vacip, sünnet ve yasaklarını öğretir.
Haccın birçok hikmetleri vardır. Birkaç tanesini aşağıya alıyoruz:
1 - Kulu ibadete alıştırıp, Allah bağlılığını ve onun sevgisini, kalbine işlemek. Zira hac hazırlığı, hac yolunda geliş ve gidişi ve hac menasikini ifa için gereken uzun bir zamanı içine alır. Kul bütün bu zaman içinde kendini ibadet havası dahilinde görür, Allah'a bağlılığını daha çok hisseder.
2 - Allah için, Şam ve Filistin diyarını bırakıp, su, yeşillik ve her şeyden mahrum Hicaz çöllerine giderek, bütün zorluklara katlanan bir anne ve baba ile bir yavrudan ibaret olan Hz. İbrahim ailesinin hallerini hayalinde canlandırıp, binlerce sene evvelki vak'alarını temsil ile seyretmek, tavaf, sa'y ve taşlama fiillerini tekrarlamak, kendini Allah'a kurban olarak sunan bir yavruyu, ciğerpare evlâdını Allah'a veren bir pederi, Allahın rahmetine dayanan bir anneyi, anmaktır.
Buhari, İbni Abbas'dan şöyle rivayet ediyor: Hz. İbrahim (S.A.) Hacer ile, henüz sünnet edilmemiş İsmail (S.A.)'i alarak Beytin yanında Zemzem kuyusunun civarında, bir ağaç altına bıraktı. O zaman Mekke'de ne insan, ne de su vardı. Onlara bir
dağarcık hurma, bir tulum su bırakıp geri döndü. İsmail'in annesi Hacer onu takip edip; "Ey İbrahim nereye gidiyor, bizi içinde ne insan ne bir şey bulunmayan bir vadiye bırakıyorsun", dedi. Muhterem Hacer defalarca sözünü tekrar ediyor, fakat İbrahim bir türlü cevap vermiyordu. Bunun üzerine Hacer; "Allah mı bu emri sana verdi?" dedi. İbrahim, evet deyince, Hacer; "Öyleyse Allah bizi başı boş bırakmaz," dedi ve döndü. Hz. İbrahim de yoluna devam etti. Onlara görünmeyen seniyeye varınca, yüzünü kıbleye çevirerek, ellerini kaldırıp şöyle dua etti:
"Ey Rabbimiz! Ben, zürriyetimden bazısını muhterem evinin kenarında ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Ya Rab; Namazı dosdoğru kılmaları için, artık sen insanların bir kısmının kalblerini onlara meylettir. Onları meyvelerle rızıklandır, ta ki şükretsinler. Ey Rabbımız, ne gizler, ne açıklarsak, şüphesiz sen hepsini bilirsin. Yerde ve gökte, Allah'a hiçbir şey gizli kalmaz."
3 - Hac, mü'minler arasında sun'i hudutları, kutuplaşan siyasi görüşleri kaldırır. Irk, kıt'a, bölge gibi mefhumları yıkıp, mü'minleri bir tek vücud haline getirir. Kâbenin etrafında toplar, kardeş olduklarını anlatır.
Münasebet gelmiş iken bir olay nakl etmek istiyorum, şöyle ki: İngiliz Başbakanlarından Gladston bu hakikatı idrâk ettiği için on sekizinci asrın sonlarında İngiliz parlamentosunda şöyle demişti: İslâm diyarındaki müstemlekelerimizde istikrarımızı engelleyen çetin iki amil vardır. Neye mal olursa olsun onları bertaraf etmeniz gerekir.
Birincisi bu kitap (Kur'an-ı Kerim'e işaret ediyor) tır. Biraz
durakladıktan sonra, doğuya doğru dönüp sol eliyle işaret ederek, ikincisi de, Kâbe'dir.
4 - Hac, bir medrese ve bir okuldur. Sabır, cihad, mal harcama, adab-ı muaşeret, şeytana karşı kin ve adavet etme dersleri verilir. Ubudiyetle fedakârlığın ne demek olduğu gösterilir.
Haccın farz olmasının şartları beştir. Bu şartlara haiz olmayan kimseye hac farz değildir.
1 - Müslüman olmak. Müslüman olmayana farz değildir. Zira hac bir ibadettir. İbadet edebilmek için önce iman etmek lazımdır. İman etmeden yapılan ibadet sahih değildir. Binaenaleyh bir kimse müslüman olmadan hacca gider, sonra müslüman olur, hali yerinde ve haccın diğer şartlarına haiz olursa, tekrar hacca gitmesi gerekir. Hatta bir müslüman hac farizasını ifa ettikten sonra riddet edip, sonra tecdidi iman ederse, gücü yettiği takdirde tekrar hacca gitmesi lazım olur.
2 - Akıllı olmak. Deliye farz değildir. Çünkü deli mükellef değildir. Bir deli hacca giderse onun haccı muteber olmadığı için, iyileştiği ve durumu müsait olduğu takdirde tekrar hacca gitmesi lazımdır. Resûlü Ekrem (S.A.V.) buyuruyor ki:
"Kalem üç kişiden kaldırılmıştır. Kendilerine teklif yapılmaz, hiçbir şeyden mes'ul değildir,
a - Uyanıncaya kadar uyuyan,
b - Büluğ çağına erinceye kadar çocuk,
c - Kendine gelinceye kadar deli."
3 - Baliğ olmak. Büluğa ermemiş bir çocuk mümeyyiz de olsa hacca gitse, haccetül-İslâm yerine gelmiş sayılmaz. Kendisi için nafile sayılır. Baliğ olunca tekrar hacca gitmesi icabeder. Resûlü Ekrem (S.A.V.) buyuruyor:
"Çocuk hacca gitse bu, büluğ çağına kadar kendisi
için nafile bir hacdır. Baliğ olduktan sonra başka bir hac kendisine düşer."
4 - Hür olmak. Köle ve cariyeye hac farz değildir. Çünkü köle veyahut cariye başkasının emrindedir. Hiçbir şeye malik değildir. Şayet efendilerinin izniyle hacca gitseler de, onlar için nafile sayılır. Hürriyete kavuşurlarsa tekrar hacca gitmeleri lazım olacaktır.
Şimdilik kölelik müessesesi ilga edildiği için böyle bir insan yoktur. Herkes hürdür. Bunun için bu hususu uzatmak gerekmez.
5 - İstitaat (Güç yetme). Gücü yetmeyene hac farz değildir. İstitaattan maksadımız, hacca gidip gelene kadar kendilerine bakmakla mükellef olduğu kimselerin, nafaka ve masraflarını hem yol harcırahını, hem de kendilerine uygun nakil vasıtalarını temin edebilmektir. Söz konusu nafaka, normal olacaktır. Şayet kendisine vacib olan nafakayı kısmak suretiyle hacca gidebilecekse hacca gücü yetiyor denmez. Nakil vasıtası, zamana göre değişir. Önceki asırlarda at, deve normal nakil vasıtaları sayılırdı. Şimdi ise normal sayılmazlar. Şimdilik normal vasıtalar, uçak, vapur, otobüs ve tren gibi vasıtalardır. Binaenaleyh bir kimse ancak kendisine uygun olmayan bir nakil vasıtasını temin edebiliyorsa hac kendisine farz değildir.
Yol harcırahı, nafaka ve nakil vasıtası, zaruri ihtiyaçtan fazla olacaktır. Zaruri ihtiyaç demek efrad-ı ailesinin nafakası, muhtaç oldukları ev için lâzım olan eşya ve ancak borcunu kapatacak maldır. İşte bunlardan maada kendisini hacca götürüp getirecek kadar parası ve yol zahiresi bulunsa müstatî (gücü yeter) sayılır, kendisine hac düşer.
Geniş bir evi bulunan bir kimse, zaruri ihtiyacından fazla bir veya birkaç odası bulunur ve bunu sattığında hac parasını çıkarırsa, bu takdirde fazlasını satmağa mecburdur. Yine çok güzel bir evi bulunur ve bu evi sattığı zaman kendine münasib bir ev alabilecek ve hem hacca gidebilecekse, bunu yapmağa mecburdur.
Bir kimse kendini geçindirecek kadar bir sermayesi bulunsa hac kendisine farzdır.
Bir kimsenin bir miktar parası bulunsa, o para ile evlendiği takdirde, hacca gidemiyecek, hacca gitse evlenmiyecektir, acaba hangisi ön planda tutulacak diye sorulsa cevaben deriz ki:
Hac, kendisine farz olduğu halde önce evlenmesi daha evlâdır. Çünkü hacca gitmek fevrî değildir. Dolayısıyla şehveti galip veya iradesi zayıf olduğundan zinadan korkarsa, önce evlenmesi icab eder.
Geçimi için bir tarla veya küçük bir sermayeye sahip olan bir kimsenin bu tarlayı satıp veya sermayeyi hac için harcaması gerekmektedir.
Bir kimsenin durumu müsaid olduğu halde hacca gitmez sonra iflas ederse günahkâr olur. Ve hac zimmetinde kalır.
Bir ev almak gayesiyle para biriktiren kimse, hac mevsimi gelmeden evvel ev alabilir. Fakat hac mevsimi geldiği halde ev alamamış ise, mutlaka hacca gitmesi icabetmezse de, gitmesi daha evlâdır. Binaenaleyh bir kimsenin kiracı olması, haccın farz olmasına mani olamaz.
Akraba ve ahbablara hediye getirmek her ne kadar adet haline gelmiş ise de, zaruri ihtiyaçdan sayılmaz. Hediye parası temin edilmedi diye hacdan geri kalmak caiz değildir, haramdır. Maalesef bir çok kimse hacca gidebildiği halde dost ve akrabalara getirilen hediye adet haline geldiği ve ağır bir yük teşkil ettiği için hacca gidemiyor ve İslâmi olmayan adet, hac farizesine engel oluyor.
Haccın edasının şartları dörttür:
1 - Bedenin sıhhatlı olması. Sağlam ve sıhhatlı bir bedene sahip olmayan hasta, kötürüm, mefluc ve vasıtaya binemeyecek piri fani kimseler, bizzat hacca gidemediklerinden başkasını göndermekle mükelleftirler.
Bir â'ma veya bir kötürüm ücretle de olsa kendisine yardım
edecek bir rehber bulabilirse, bizzat hacca gitmesi lazımdır.
2 - Yol Emniyeti. Hac mevsiminde mal veya can emniyeti olmaz ve durum böyle devam ederse, bizzat gitmekle mükellef olmadığı gibi, başkasının gitmesi için vasiyet etmesi de lazım gelmez.
3 - Hissi bir maninin bulunmaması. Hapis, esaret ve hükûmetin yasağı gibi maniler bulunursa kendisine hac farz değildir. Yerine başkasını da gönderemez, çünkü her zaman kurtulması muhtemeldir. Yine bir kimsenin dış memleketlere çıkması yasak edilse, durumu müsait ve hali vakti yerinde olursa, bizzat hacca gidemiyeceği halde, yerine başkasını gönderemez.
4 - Mekke'i Mükerremeye, 144 kilometre uzaklıkta bulunan kadının, beraberinde, mahremi veya en az kendinden başka iki kadının bulunması. Meselâ, doğru ve güvenilir üç kadın bulunsa ve mahremleri yanlarında bulunmasa da kendilerine hac farz olur. Çünkü cemaat halinde olduklarından kendilerini koruyabilirler. Bahusus, bu zamanda konvoy halinde hacca gidildiği için tam emniyet vardır. Ancak bir kadın, (hac farizasını ifa ettikten sonra) nafile hac için, koca veya mahrem olmazsa kadınlarla birlikte gitmesi bilittifak caiz değildir.
Yukarıda şart koşulan üç kadının bulunması vücup içindir. Yoksa hac farizasını ilk defa yerine getiren bir kadın, emniyet bulunması halinde hac farizasını tek başına yerine getirebilir.
HACCIN SAHİH OLMASININ ŞART VE RÜKÜNLERİ
Haccın farzları ikiye ayrılır:
1 - Şartları,
2 - Rükünleri.
A - Haccın sahih olmasının şartları dörttür:
a) Müslüman olmak. Müslüman olmayanın haccı sahih değildir.
b) Akıllı olmak. Deli olanın haccı sahih değildir.
c) Muayyen zamanında eda edilmesi. O da, Şevval, Zilkade ve Zilhiccenin ilk on günüdür. Ancak bu aylardan birisinde hacca ait menasik yapılabilir. Ondan evvel yapılırsa caiz değildir. Meselâ, temettü ve kıran'a niyet edecek kimse, bu aylardan evvel kurban kesmeye gücü yetmeyecek diye onun yerine oruç tutamaz.
d) Muayyen mekânında eda edilmesi. Haccın rükün ve vaciplerini eda edebilmek için, şer'an tayin edilmiş yerlerde olması gerekir.
B - Haccın rükünleri de altıdır.
1 - İhramdır. İhramdan maksat, bildiğimiz malum havlulara bürünmek değildir. Ancak hac nevilerinin (çeşitlerinin) birine niyet edip haccın amellerine girmektir.
2 - Arefe vakfesi. Vakfenin mutlaka hududu malum olan Arafat sahasında olması icabeder.
3 - Kâbenin tavafı. Bu tavaf Kâbenin etrafında olmalıdır.
4 - Sa'y. Safa ile Merve arasında gidip gelmektir.
5 - Traş olmaktır.
Telbiye, rükün değil, sünnettir.
Namaz için niyet ne ise, ihram da hac için böyledir. Yani nasıl ki kişi, namazın niyetini getirmediği takdirde batıl ise öylece haccın ihramı olmazsa hac da batıldır. Yalnız yukarda belirtildiği gibi ihram o dikişsiz elbiseden ibaret değildir. O hac menasikine girmeğe niyet getirmekten ibarettir. Hatta bir kimse dikili elbisesiyle niyet getirirse haccı sahihtir. Yalnız günahkar olur ve kurban kesmeğe mecburdur.
6 - Tertipdir.
Yani önce ihram, sonra Arefe'de vakfe yapmak, sonra tavaf etmek sonra da daha önce herhangi bir tavafın akabinde yapmamış ise sa'yetmektir.
Yukarıda zikredilen rükünlerden birisi terkedilirse, hac sahih sayılmaz. Vakfe ile tavafın farziyeti, Kur'an-ı Kerim ile sabit olmuştur. Şimdi bunları teker teker açıklıyacağız.
İhramla ilgili kısaca üç hususa temas edeceğiz.
A) Bazı kimseler niyet ve telbiye getirip ihrama girerler, fakat ne hac ve ne de Umreyi tayin etmezler. Böyle bir ihram her ne kadar sahih ise de bilahere tayin edilmesi lâzımdır. Tayin etmeden tavaf ederse, ne Hac ne de Umre sayılır.
B) İhrama giren kimse, başkasına uyarak neye niyet etmiş ise ben de onun gibiyim dese, yukarıdaki gibi ihramı yine muteberdir, fakat tayin etmesi lazımdır.
C) Birisi ihrama niyet ettiğinde hastalık gibi bir mani çıkar, bulunduğum yerde ihramdan çıkarım, diye şart koşarsa, böyle bir şey olduğu takdirde ihramdan çıkması caiz olur ve çıktığı takdirde kurban kesmeğe de mecbur değildir.
Hac için ihramın zamanı, biraz önce açıkladığımız gibi Şevval, Zilkade ve Zilhiccenin ilk on günleridir.
Mekân ise cihetlere göre değişir.
Medine halkı için Zülhüleyfe, (Ebyar-ı Ali) Şam ve havalisi için Cuhfe, Necit için Karnilmenazil, Yemen ve havalisi Yelemlem'dir.
Mekke ile mikat arasında ikamet eden kimse için, bulunduğu yer kendisi için mikattır. Malum olduğu gibi şimdi kara yoluyla hacca giden kimseler, çoğu Medine'den geçtikleri için Medineliler gibi Zül'huleyfede ihrama girerler.
Bu yerlerden birisine uğramayan olursa, her hangi bir mikata paralel olan yer, mikat sayılır.
Bundan dolayı, deniz ve hava yoluyla hacca gidenlerin ihrama girmeleri için, mikata paralel olan bir noktaya varmadan evvel havada veya denizde iken kendilerine haber verilir ve ihrama girilir.
Hac veya Umre menasikini yapmak isteyen kimsenin, ihramsız olarak mikatı geçmesi haramdır.
Bir iş dolayısıyla ihrama girmeyip, her hangi bir menasiki eda etmeden Harem-i şerife girmek, şafii ile Hanbeli mezheplerine göre caizdir. Fakat hanefiye göre caiz değildir. Yalnız Mikat ile Mekke-i Mükerreme arasında bulunan bir kimsenin bilittifak Mekkeye ihramsız olarak girmesi caizdir. Yine mikat dahilinde bulunan "Cidde" şehrinde çalışmak isteyen bir kimse ihramsız ciddeye girebilir.
Birisi hacca gitmek istiyor. Ancak mikatın dahilinde olan Cidde'de bir müddet kalıp alış-veriş yapmak veya çalışmak istiyor. Mikatı ihramsız geçirmesi câiz mi, değil mi? diye sorulacak olursa cevaben deriz ki:
Alış-veriş yapmak veya çalışmak veya akrabalarını ziyâret etmek maksadıyla Mekke'den evvel Cidde'de kalmak istiyorsa, mikatta ihrama girmesi icab etmez (). Serbest olarak Cidde'ye gider. Cidde'de işini tamamladıktan sonra Hanefi mezhebine göre harem hududuna varmadan herhangi bir yerde ihrama girer. Şâfiî mezhebine göre ise Cidde'de ihrama girmek lâzımdır.
1 - Müslüman olmak.
2 - Akıllı olmak. Binaenaleyh delinin ihramı caiz değildir. Fakat çocuk mümeyyiz olursa onun ihramı caizdir. İhrama girdikten sonra yapabildiği şeyleri yapar yapamadığı şeyleri velisi onun yerine yapar. Ama mutlaka Arefe'de bulunması gerekir. Velisi yasak olan şeylerden onu meneder. Unutarak güzel koku sürer veya dikili elbise giyerse bir şey gerekmez, bilerek yaparsa
veya bilerek bilmeyerek tıraş olur veya tırnaklarını keser veya bir av avlarsa velisinin kendi malından fidye vermesi gerekir.
3 - Niyet etmektir.
Telbiye getirmek ve ağız ile söylemek şart değildir.
1 - Yukarıda beyan edilen Mikatlardan birisinde ihrama girmek.
2 - İhramın yasaklarından sakınmaktır.
1 - Gusletmek. (Gusül sünneti müekkededir) İhram için gusül sünnet olduğu gibi Mekke'ye girmek, Arafat'ta vakfe yapmak, Müzdelifede gecelemek ve Minada taşları atmak için de sünnettir.
Gusül, büyük, küçük, erkek, kadın (hayızlı ve nifaslı olsa da) Cuma namazı için sünnet olduğu gibi, ihram için de sünnettir. Bunun için niyet söz konusu değildir.
2 - Eteği ve koltuk altını temizlemek, bıyığı kısaltmak ve tırnağı kesmektir.
3 - Vücuda güzel koku sürmek. Hz. Ali (R.A.) diyor ki "Resûlüllah (S.A.V.) ihramda iken, onun saçındaki güzel kokulu yağa bakar gibiyim." (Buhari)
İhrama girmeden evvel elbiseye koku sürmek caizdir. İhramdan sonraya kadar da bu koku devam ederse beis yoktur.
Ancak elbisesinde koku bulunsa, soyduğu taktirde ihramda iken onu tekrar giyemez. Ama bu elbiseyi yıkanıp kokusu giderildikten sonra giyilse onda bir sakınca yoktur.
4 - İhramdan evvel iki rek'at namaz kılmak. İhrama girmeden önce vakit namazı kılınsa kâfi gelir. Birincisinde Fatihadan
sonra Kâfirûn, ikincisinde İhlâs sureleri okunacaktır.
5 - Telbiye getirmek. İhramda telbiyeye devam etmek sünneti müekkededir. Telbiye, her iniş ve yokuşta, herhangi bir şeye binildiğinde, arkadaşlarla karşılaşıldığında, namaz kılındığında, seher vaktinde ve camilere girildiğinde sünnet-i müekkededir. Yalnız tavaf esnasında telbiye getirmek sünnet değildir. Erkek için yüksek sesle telbiye getirmek sünnet ise de kadın için mekruhtur.
İhramda bulunan kimse bunları yaptıktan sonra ibadete, zikir ve tefekküre devam eder, gafletten silkinir.
İhramın yasaklarını beş sınıf halinde toplayabiliriz.
1 - Dikili elbise giymek.
2 - Muhrimin vücuduyla ilgili yasaklar.
3 - Av ve onunla ilgili meseleler.
4 - Cinsi mukarenet ve öncüleri.
5 - Günaha girmek ve arkadaşlarla münakaşa, ağız kavgası yapmak.
Şimdi teker teker ve sıra ile bu beş yasağı açıklayacağız.
I - İhrama girecek olan erkek, birisi belden aşağısını, diğeri belden yukarısını örtecek iki futa (büyük havlu) alır ve dikili elbiselerden soyunur. Dikili elbiseleri giymeden üzerine veya sırtına atsa veya bürünse bir beis yoktur. Kürk veya abanın alt tarafını yukarıya ve yukarı tarafını da aşağıya getirmek sûretiyle, sırtına almasında beis yoktur. Aksi taktirde haramdır.
Belden aşağısını örten futa'nın uçlarını birbirine bağlamak veya onu iliklemek veya çatal iğne ile tutturmakta beis
yoktur. Ama belden yukarısını örten futanın uçlarını birbirine bağlamak veya çatal iğne ile tutturmak için ise caiz değildir.
Başını her hangi bir örtü ile örtmek, ister dikili olsun ister dikili olmasın haramdır. Örtü sayılmayan bir yastığa başını koyması ve başının üzerinde bir şemsiye tutması, caizdir.
Ellere eldiven geçirmek, hem erkek ve hem kadın için caiz değildir.
Yüzük ile kol saati elbise ve örtü sayılmadığından onları takmakta da bir beis yoktur.
İhramda olan kimse, ayaklarına, üstü ve topukları açık, parmaklarının çoğunu dışarda bırakan bir ayakkabı takmalıdır ki, bu gün hem memleketimizde ve hem de Hicazda mevcut bulunan terlikler bu tarife tamamen uygundur.
Kadın ihramda erkek gibi değildir. Elleri ile yüzü müstesna her tarafını kapatması gerekir. Kendisi için dikişsiz elbise söz konusu değildir. Hatta şartlar değiştiğinden kadının bu zamanda dikişsiz elbise giymesi caiz değildir.
II - Mührimin vücuduna taallük eden yasaklar. Bunlar da beşe ayrılır:
a) Traş olmak.
b) Vücudunun her hangi bir yerinden bir tane de olsa kıl almak.
c) Tırnakları kesmek.
d) Vücud veya elbisenin her hangi bir yerine tedavi için de olsa koku sürmek veya kullanmak.
e) Saçı veyahut vücudun her hangi bir tüyünü yağlamaktır.
Yıkanmak, vücudun her hangi bir tarafını kaşımak ve sürme çekmek bir zarar vermez.
III - Av avlamak. İhramda bulunan kimse, eti yensin yenmesin asla hiçbir av avlayamaz. Avlanması haram olduğu gibi avlayana yardım etmek, kendisine yol göstermek, bıçak vermek, avı korkutmak, yumurtalarını, ayaklarını, kanatlarını kırmak, onu satmak ve satın almak da haramdır. Fakat ehli
hayvanları kesmekte beis yoktur. İhramda olmayandan farkı yoktur.
Mekke-i Mükerremenin Harem mıntıkasında bulunan avın avlanması, İhramda bulunan kimseye haram olduğu gibi ihramda olmayana da haramdır.
Medine-i Münevvere hareminde bulunan avın avlanması da haramdır.
Harem mıntıkasının içinde ve dışında bulunan fevasık-ı hamse denilen hayvanları öldürmek herkes için caizdir. Resûlü Ekrem (S.A.V.) şöyle buyuruyor:
"Beş hayvan, Haremde öldürülebilir. Karga, çaylak, akrep, fare ve kudurmuş köpek." (Buhari)
İnsanların ektikleri ağaç, ekin ve bitkiler müstesna, Harem'in bitkilerini ağaçlarını, ekinlerini kesmek ve yolmak herkes için haramdır. Arafat Harem'e dahil olmadığı için ağacını veya bitkisini kesmek caizdir.
IV - Cinsî yakınlık ve onunla ilgili sözleri kadına söylemek, şehvetle ona el sürmek, onu öpmek.
V - Günaha girmek ve arkadaşlarla münakaşa edip ağız kavgasını yapmak. Aslında bunlar her zaman haramdır. Fakat ihramda bulunan kimse için daha büyük bir haramdır. Nice hacılar bir çok zahmetlere katlanıp paralarını harcadıkları halde lüzumsuz münakaşa ve kavgalara girip terbiye hududunu aşıyor. Bütün iyiliklerini heder ediyorlar.
Vakfe yeri, bütün Arafat sahasıdır. Arafatın neresinde olursa olsun vakfe yapmak kâfidir. Ancak Urene vadisi, Arafattan olmadığı için, orada vakfe yapmak caiz değildir. Arafatın hududu, Urene vadisine bitişik dağdan, karşısındaki dağlara kadar uzanır. Nemire mescidi (İbrahim Halil Camii)'nin bir kısmı Arafatın hududunda, bir kısmı dışındadır. Arafatın dışında duran kimsenin vakfesi muteber değildir.
Vakfe zamanı Cumhur-u Ulemaya göre Arefe gününün zeval vaktinden başlar, bayram gününün fecrine kadar devam eder. Başka bir vakitte vakfe yapmak muteber değildir.
Vakfe farizesini ifa etmek için, Arefe gününün zevalinden sonra bir lahza kadar Arafatta bulunmak, vakfe farizesi için kâfidir. Ancak gündüz ile gecenin bir kısmını Arafatta geçirmek sünnettir.
Vakfe için abdestli olmak şart değildir. Hatta hayız ve nifaslı kadın ile cünüb olan bir kimsenin de vakfe yapması caizdir.
Vakfenin sünnetleri şunlardır:
1 - Vakfeye gitmeden önce gusletmek.
2 - Misafir olan kimsenin, öğle ve ikindi namazlarını cem'i takdim olarak kılması.
3 - Vakfe zamanını Arafatta geçirmek.
4 - Cebeli-Rahme eteğinde bulunan serpilmiş kayaların yanında bulunmak. Yalnız, kadınların kenar bir yerde bulunmaları daha iyidir.
5 - Resûlü Ekrem (S.A.V.)'e uyarak kıbleye dönmek.
6 - Dua, istiğfar, tehlil, bol bol Salavat-ı Şerife getirmek ve Allah'a yalvarmak. Haccı ifradın keyfiyeti bölümünde Arefede okunacak dua yazılmıştır, oraya bakılsın.
Hacıların, Zilhiccenin dokuzunda vakfe yapmaları lazım iken, onunda yanlış olarak vakfede bulunsalar, bakılır; şayet hacılar çok iseler kafi gelir, yoksa ilerideki senelerde kaza etmeleri gerekir. Vakit geçtikten sonra durum öğrenilmiş ise hacılar kalabalık bile olsalar kaza etmekle mükelleftirler. Arefe sahasından başka bir yerde yanlışlıkla vakfe yapılmış ve vakit geçmiş ise mutlaka kaza edilmesi gerekir. Arefenin vakfesinde elleri kaldırıp, yüksek sesle dua etmek müstahaptır.
Arafat'da vakfe, Müzdelifede geceleyip, Minada Cem-retül-Akabeye yedi taş atarak, kurban kesip, traş olduktan sonra Mekke-i Mükerremeye gidilip, Teva0fül-İfada (Tevafüz Ziyare) yapılarak, ondan sonra tekrar Minaya dönülür ve orada gecelenir.
Tavafın manası yedi sefer Kâbenin etrafını dönmektir. Her dönüşe "şavt" denir.
Yedi "şavt" farzdır. Bir tek şavt hatta bir şavtdan bir tek adım noksan olursa hac fasid olur.
Tavafül-İfadanın on şartı vardır:
1 - İhram ve Arafattan sonra olmalıdır. Vakfeden evvel Tavafül-İfadayı yapmak muteber değildir.
2 - Hades ve necasetten temiz olmak, vücudu, elbisesi veya tavaf esnasında bastığı yerin temiz olmadığı halde tavaf eden kimsenin bu tavafı sahih değildir. İmam-ı Nevevi, Mecmu' adlı kitabında şöyle diyor: Tavaf yeri ekseriyetle temiz tutulmuyor; böyle olması kaçınılmaz bir hal olmuştur. Şafii mezhebine mensup bazı muhakkiklere göre böyle olduğundan affe tabidir. Tavaf esnasında abdesti bozulan kimsenin yeniden abdest alıp tavafını tamamlaması gerekir.
3 - Namazda olduğu gibi setri avret. Bir kimse tavaf ederken avretinin bir kısmı veya tamamı görülürse tavafı sahih değildir.
4 - Tavafın Hacerül Esved'den başlaması. Hacerül Esvedten değil de, başka bir yerden başlansa, Hacerül Esvede varıncaya kadar ki, yürüyüş tavaftan sayılmaz.
5 - Kabeyi soluna almak; yani tavaf eden kimsenin solunu Kabeye verip etrafında dolaşması. Tersini yapan kimsenin tavafı sahih değildir.
6 - Tavaf esnasında bütün vücudun Kabe dışında olması. Hicr-i İsmail ile Kabenin arasından geçen kimsenin tavafı müteber olmadığından tekrar onu iade etmesi gerekir. Çünkü Hicr-i İsmail Kabeden sayılır. Yine bir kimse Kabenin şadırvanı üstünde yürür veya ona eğilerek tavaf ederse, sahih değildir.
7 - Mescid El-Haramın dahilinde tavaf etmek. Mescidin haricinde tavaf eden kimsenin tavafı sahih değildir. Tavaf Mescid El-Haramın dahilinde olduktan sonra en uzak yerinden tavaf edilse de beis yoktur. Hatta Mescidü'l-haram ikinci katının
dahilinde veya Mescidü'l-haramın damı üzerinde Kâbe tavafı mümkünse tavaf yapılabilir.
8 - Tavafın yedi şavt olması. Yedi şavttan bir karış bile eksik olursa tavaf muteber değildir. Bir kimse, sayı hususunda şüpheye düşecek olursa namazda olduğu gibi azını kabul eder ve geri kalanını tamamlamalıdır.
9 - Tavaftan başka bir maksat bulunmayacak. Bir kimse, tavaf esnasında, mesela alacaklısını görür ve ona görünmemek için tavafa devam ederse, tavafı muteber değildir. Tavafü'l-İfade için niyet şart değildir, fakat Tavafü'l-Veda' için şarttır. Tavaf esnasında kişinin uyuması, yemek yemesi, su içmesi, yatması ve konuşmasında bir sakınca yoktur. Mesela yaşlı bir kimsenin yürüyerek tavaf yapması zor olduğundan sedye üzerine kendisine tavaf ettirilir ve bu esnada uyusa tavafı sahihtir.
10 - Tavafü'l-İfade'nin muayyen bir zamanda yapılması, vakti bayram gecesinin yarısından başlar, hayatın sonuna kadar devam eder.
Tavafta Peygamber (S.A.V.)'den vârid olan duaları okumak, Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmekten daha efdaldir. Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmek de Peygamber (S.A.V.)'den varid olmayan duaları okumaktan daha efdaldir.
Tavafın sünnetleri ondur:
1 - İdtiba (tavafda sağ omuzu açık bırakmak) yapmak.
Akabinde sa'y bulunan tavafül-Kudum, tavafül-Umre gibi, her tavafın bütün şavtlarında idtiba yapmak sünnettir. Tavaf bittikten sonra idtiba bırakılıp sağ omuz kapatılır. Yani tavaf bittikten sonra idtiba yapmak sünnet değildir.
Bazı kimseler bunu bilmedikleri için idtiba'a devam edip tavaf namazını idtiba halinde kılarlar ve kerahata girerler.
2 - Remil (tavafın ilk üç şavtında adımları kısaltmakla beraber omuzları silkelemek ve sür'at göstermektir) Remil esnasında
"Allahümme'c'alhü haccen mebruren ve zenben mağfuren ve sa'yen meşkuren" demek sünnettir.
Remil de, idtiba gibi yalnız akabinde sa'y bulanan tavafda sünnettir. Remil ile idtiba yalnız erkekler için sünnettir. Kadınlar için mekruhdur. Bu durumu bilmeyen birçok kadın erkek gibi remil etmektedirler.
Remil'in hikmeti, Kütübü sitte-i sahihanin rivayet ettikleri gibi, Resûlü Ekrem (S.A.V.) sahabe-i kiramla birlikte Mekke-i Mükerremeye geldiklerinde, Medine humması onları çok zayıflatmıştı. Müşrikler bunları görünce dediler ki, Hummanın zayıflattığı ve zararını çok gördükleri bir kavm size geldiler. Cenab-ı Hak dediklerini Peygambere bildirdi. Bunun üzerine Resûlü Ekrem (S.A.V.) tavafın ilk üç şavtlarında Remil yapmalarını ve her iki rükün (Hacerül-Esvedin rüknü yemanı) arasında yürümelerini emretti. Müşrikler, müslümanların Remil yaptıklarını görünce, (Hummanın zayıflattığı dediğiniz kimseler bizden daha güçlüdürler) dediler.
3 - Tavaf eden kimse, Rüknü Yemani istikametinden Hacerül-Esved'e yakın bir yerden başlar, Hacerül-Esved'e varınca, yüzünü Hacerül-Esved'e çevirir, tehlil ve tekbir getirir.
4 - Hem tavafın, hem de her şavtın ibtidasında, Hacerül-Esved'i istilâm edip öpmek. İstilâmın manası, iki ellerin Hacerül-Esved'in üzerine konmasıdır. Fakat izdiham olursa Hacerül-Esved'i istilâm edip öpmek mekruhdur. Hatta başkasına eziyet olursa haramdır. Bir sünnet için harama girmek doğru değildir. Bu zamanda hac mevsiminde izdiham o kadar çoktur ki, şeriata uygun bir şekilde Hacerül-Esved'i öpmek veya istilâm etmek mümkün değildir ve hacılar Hacerül-Esved'i öpmek için nice kimselere eziyet veriyor ve günaha giriyor. Böyle bir durumda, yapılması gereken şey yüzünü Hacerül-Esved'e çevirip elinin içi ile işaret edip, elinin içini öpmek, tehlil ve tekbir getirmektir.
5 - Hacerül-Esved'in üzerinde secde etmek. Malum olduğu gibi bu zamanda bunu yapmak mümkün değildir.
6 - Mümkünse Rüknü Yemani (Hacerül Esved köşesinden, evvelki köşeyi) istilâm etmek. Amma onu öpmek caiz değildir.
Kâbenin diğer köşelerini ise ne öpmek ve ne de istilâm etmek caiz değildir. Hacerül Esved'i istilâm edip öpmenin ve rüknü yemaniyi istilam etmenin sünnet olmasının himeti şudur: Hacerül-Esved'in kâbenin içinde bulunması ve İbrahim Halil'in attığı temelin üzerine konulması. Rüknü Yemaninin ise bir tek fazileti vardır. O da İbrahim Halil'in temeli üzerine konulmasıdır. Diğer köşelerin ise böyle bir faziletleri yoktur.
7 - Tavaf Kâbe'ye yakın olmalıdır. Ancak Kâbe yakın olduğu takdirde Remil yapmak mümkün olmayacaksa, uzak kalmak daha evlâdır. Fakat tavaf edenler içerisinde erkekler bulunursa kadınların Kâbeden uzak kalmaları sünnettir.
8 - Tavafın şartları, ardarda yerine getirmektir.
9 - Hacerül Esved'in istilâmı anında ve tavafın ibtidasında, "Rabbena âtina fiddünya haseneten ve filâhireti haseneten vekina azabennâr." duasını okumak.
10 - Tavafda huşu ve edebe riayet etmek...
Hacerü'l-Esved, bir taş olmasına rağmen kendisine gösterilen saygıyı şu şekilde özetleyebiliriz:
İbrâhim (A.S.) Kâ'beyi inşâ etmek için Mekke'de bulunduğu sırada Ebû-Kubeys adındaki dağa gidince orada Hacerü'l-Esved'i gördü. Çok hoşuna gittiği için onu alıp Kâ'be'nin duvarına yerleştirdi. Ve bu sebeple İbrâhim al-Halîl'den kalan en büyük yâdigârlardan biri oldu. Bunun için İslâmiyet de ona büyük bir kudsiyet verdi, Allah'ın sağ eli olarak kabul edildi. Peygamber (S.A.V.) Hacerü'l-Esved, Allah'ın sağ elidir buyurdu. Yâni bir kimse Allah'a bi'at etmek isterse elini Hacerü'l-Esved'e dokunmak suretiyle bi'at eder. Peygamber (S.A.V.) onu öptüğü için biz de onu öpüyoruz. Yoksa onun hiçbir te'siri yoktur. Hz. Ömer (R.A.) buyuruyor ki: "Allah'a yemin ederim ki, ey taş senin hiçbir fayda veya zarar vermiyeceğini biliyorum. Resûlüllah'ın seni öptüğünü görmeseydim seni öpmezdim." Tavaf ederken her şavt'ın başında izdiham olursa eziyete
vesile olduğundan onu öpmek haramdır (). Peygamber (S.A.V.) Ömer'e (R.A.) hitaben: "Hacerü'l-Esved'i öpmek için kalabalığa girme. Çünkü sen kuvvetlisin, zayıfa eziyet verebilirsin." buyurur.
Sa'y, Safa ile Merve namındaki tepecikler arasında yedi defa gidip gelmektir. Her yedisi de farzdır. Birisi ve hatta birisinden bir tek adım noksan bırakılırsa hac fasid olur.
Şimdilik malum olduğu gibi Safa ile Merve tepecikleri Mescidül Haramın içine alınmışlardır. Sa'y, Hz. İsmail (A.S)'ın annesi Hacer'in yaptığı hareketi taklit edip, temsilini yapmaktan ibarettir. Bu mesele hakkında, Sahihi Buharide zikredilen bir hadisin bir kısmı şöyledir: İsmail'in (A.S.) annesi, İsmail'e süt verip (İbrahim Halil'in kendisine bıraktığı) o sudan içirir. Tuluktaki su bitince Hacer susadığı gibi oğlu İsmail de susamıştı, hatta Hacer, İsmail susuzluktan kıvrandığını gördü. O halette ona bakmak istemedi. Ve kendisine en yakın olan Safa tepesine çıktı, vadiye baktı. Kimseyi göremedi. Safa'dan vadiye indi, ve eteğini yerden kaldırarak çok acele Merve tepesine çıktı. Herhangi bir kimseyi görmek ümidindeydi. Fakat kimseyi görmedi. Yedi sefer böylece gidip geldi. (İbni Abbas diyor ki: Halk da onun taklidini yaptı) son defasında Merve'ye varınca bir ses işitti. Kendi kendine sus dedi ve kulak verip dinledi. Tekrar aynı sesi işitti ve dedi ki: "Sen sesini bana duyurdun, eğer sende bir yardım varsa yap." Bir de baktı ki, bir melek zemzem kuyusunun bulunduğu yeri kazdı ve en nihayet su çıktı.
1 - İhramdan sonra olmak.
2 - Her hangi bir tavafdan sonra olmak. Hatta haccın sa'yi nafile tavafdan sonra da olursa caizdir.
3 - Safa'dan başlamak. Sa'ye Merve'den başlanırsa Safa'ya kadar olan koşu muteber değildir.
4 - İkinci şavt'ta Merve'den başlamak. Bir kimse Safa'dan başlayıp Merve'ye kadar gittikten sonra, meselâ abdest almak için ara verip tekrar Safa'dan sa'ye başlarsa o şavtı sayılmaz.
5 - Yedi şavt olmak. Yedi şavttan bir tek adım da noksan olursa hac fasid olur. Daha evvel sa'yın farz olduğunu söylemiştik. Hanefi mezhebinde sa'y farz değildir, vacip olduğundan onu terk eden kimsenin haccı fasit değildir.
6 - Onunla tavaf arasında başka bir rüknün girmemesi. Bir kimse tavaf El-Kudum eder, bilahare Arafat'ta vakfede bulunur, sonra sa'yini yaparsa caiz değildir. Namaz için lüzumlu olan niyet, taharet ve setr-i avret gibi şeyler, sa'y için şart değildir. Sa'yi yürüyerek yapmak caiz olduğu gibi binerek yapmak da caizdir. Yalnız yürüyerek yapmak daha efdaldir. Sayıda şüphe ederse azını esasa kabul ederek sa'yini tamamlar.
Sa'yın sünnetleri şunlardır:
1 - Tavaf yaptıktan sonra ara vermeden sa'y etmek.
2 - Sa'ya başlamadan evvel, imkân varsa Hacerül-Esved'i istilâm etmek, yoksa eliyle ona işaret etmek.
3 - Hem büyük, hem küçük hadesten temiz olmak.
4 - Safa ile Merve tepelerine çıkıp Kâbeyi görecek kadar yükselmek.
5 - Safa ile Merve'ye çıktığında yüzünü Kâbe'ye çevirip tekbir, tehlil getirmek ve dua edip Salavat okumak.
6 - İki yeşil direk arasında yürüyüşün sür'atını hızlandırmak. Yeşil direkleri geçtikten sonra, normal olarak yürümek. Yalnız kadınlar için acele olarak yürümek mekruhdur.
7 - Resûli Ekrem (S.A.V.)'in sa'yında okuduğu duayı okumak.
(Haccın keyfiyeti bölümünde sa'yın duaları arapça olarak yazılmıştır, oraya bak).
Traş olmak veya saç kısaltmak haccın bir rüknüdür. Terk edilirse hac sahih olmadığı gibi kurban ile de telafi edilemez.
Abdestte olduğu gibi, üç tel traş edilse veya kısaltılsa kâfidir. Sakalı, bıyığı veya vücudun her hangi bir tarafını traş etmek veya kısaltmak kâfi gelmez. Yalnız başı traş etmekle beraber bıyık ve sakala düzen vermek daha iyidir. Erkeklerin saçlarını traş etmeleri, kadınların da kısaltmaları daha efdaldır. Hatta kadınların traş olmaları haramdır. Başında tüy bulunmayan kimsenin usturayı başının üzerinden geçirmesi sünnettir.
Baştaki telleri çekmek veya yakmak traş gibidir.
Traş, Eyyam-ı Nahre mahsus değildir. Ondan sonra, başka bir zamanda yapılsa da caizdir.
Traş mekânı sadece, Harem'e mahsus değildir. Başka bir yerde de olabilir.
Kıran'a veya temettü'a niyet etmiş olan kimse, Minada, ilk önce Cemretül-Akabeye yedi taş atar. Sonra kurban keser sonra traş olur. İfrada niyet etmiş ise ilk önce Cemretül-Akabeye taş atar. Sonra traş olur. Tertibe riayet etmek vacip değil, sünnettir.
Enes'ten rivayet edilmiştir. "Resûlü Ekrem (S.A.V.) kurban bayramında Cemretül-Akabeye taş attı, sonra Minadaki yerine dönüp bir kurban kesti. Sonra berberi çağırdı. İlk önce başının sağ tarafını traş etti. Resûlü Ekrem (S.A.V.) sağında bulunan kimselere saçından birer ikişer tel dağıttı. Sonra başının sol tarafını traş etti." (Müslim)
Taş atma, traş ve tavafuz-ziyare amellerinden iki amel ifa eden kimse, yani bu üç amelden iki tanesini yapsa birinci tahallül hasıl olur. Bununla, nikah ve cinsî münasebet müstesna, her şey mübah olur. Tavafüz-Ziyare yapıldıktan sonra hac vazifesi bittiğinden, ikinci tahallül de hasıl olur. Cinsî mukarenetin de yasağı kalkar. Ancak sa'y yapılmamış ise sa'yın yapılması şarttır. N- Terbite riyet etmek.
Haccın vacipleri, yapılması gereken bir takım şeylerdir ki, terk edilseler hac fesada gitmez. Fakat kurban vacib olur. Aynı zamanda onlardan birisini terk eden kimse günah işlemiş olur. Şafii mezhebine göre farz ile vacibin manası bir olup müteradiftirler. Ancak hac konusunda farz ile vacibin manaları bir değildir. Bunun için vacip terk edilse hac fesada gitmez.
Haccın vacibleri beştir:
1 - Mikatta ihrama girmek. Yalnız yukarda da beyan edildiği gibi esas ihram rükündür.
İhramsız hac fasidtir. Yani mikatı geçmeden ihram niyetini getirmek lüzumludur. Mikatta niyet getirilmezse onu geçtikten sonra ihrama girilirse hac sahih ise kurban vacip olur. Daha önce beyan ettitğimiz gibi ihram, elbiseden ibaret değildir. Haccın menâsikini eda etmek için niyet getirmekten ibarettir.
2 - Müzdelifede gecelemek.
3 - Minada gecelemek.
4 - Cemrelere taş atmak.
5 - Tavafül-Veda'i yapmak.
Müzdelife, Arafat'ın nihayetinde bulunan Mazemin ile Muhassır vadisi arasında bulunmaktadır. Müzdelife, Mekke-i Mükerremenin haremine dahildir. Ancak cenubunda bulunup da Minaya kadar uzanan Muhassır müstesnadır. Orası Müzdelife-den sayılmaz.
Dört Mezhebe göre de, Müzdelifede vakfe yapmak vacib-dir.
Kurban gecesinin yarısından sonra, bir lahza kadar da olsa Müzdelifede vakfe yapmak kâfidir.
Gece yarısından evvel, müzdelifeden ayrılan kimsenin vakfesi caiz değildir. Gece yarısından sonra da fecirden evvel ayrılan kimsenin vakfesi, Şafiî Mezhebince caizdir.
1 - Meş'arül-Haram'ın yanında bulunmak.
2 - Fecir doğduğu gibi sabah namazını kılmak.
3 - Dua edip tekbir, tehlil, terbiye getirerek Meş'arül-Haramın yanında ortalık aydınlanıncaya kadar kalmak. Yalnız kadın, çocuk, hasta ve yaşlı olan kimseleri gece yarısından sonra Mina'ya göndermek daha efdaldır.
Müzdelifede vakfe yaptıktan sonra Minaya doğru hareket edilecektir. Muhassır vadisine varıldığında yüzelli metre süratle
yürümek, ondan sonra normal şekilde yürümek sünnettir. Ayni günde, yani bayram günü, güneş doğduktan sonra Cemretül-Akebe taşlanacaktır. Her taş ile birlikte tekbir getirilecek. Tekbirin sığası şöyledir. "Allahü ekber, Allahü ekber, Allahü ekber Lailahe illellah vallahu ekber Allahü ekber ve Lillehilhamd." Bundan sonra telbiyeye son verilecektir. Sonra kurbanı olan kimse kurbanını kesip traş olur. Daha sonra Mekkeye gidip farz olan tavafı eda eder. Daha önce sa'y etmemiş ise sa'y eder, bilahare Minaya dönüp orada geceler. Minada gecelemek sünnet değil vaciptir. Yukarda açıkladığımız tertibe - yani önce Cemretül-Akabeyi taşlamak, sonra kurbanı kesip traş olmak ve daha sonra da tavaf etmek - riayet etmek sünnettir. Ertesi gün öğleden sonra Minada bulunan üç cemre taşlanıp herbirine yedişer taş atılacaktır. Önce Mescid El Hifin yanında bulunan küçük cemre, sonra orta cemre, sonra Cemretül Akebe denilen büyük cemre taşlama, traş ve tavaf ile sa'ydan iki tanesini yapan kimse için nikah ve münasebet hariç herşey mübah olur.
Taş atmanın şartları şunlardır:
1 - Taşı atmak. Taşı atmadan onu Cemreye koymak kâfi gelmez.
2 - Atılan şey taş olmak. Çamur veya her hangi bir madeni şey veya bir ayakkabı atmak caiz değildir.
3 - Her Cemre'ye yedişer taş ve ayrı ayrı olmak suretiyle atılır. Yedi taş birden atılırsa yalnız bir tek taş sayılır.
4 - Cemreyi kast edip, ona isabet ettirmek. Cemreyi kast etmeden taş atmak, meselâ, birisi eline bir taş vurur taşta elinden sıçrayıp Cemreye düşerse, kâfi gelmez.
5 - El ile atmak. Bir kimse eliyle değil ayağı ile taş atarsa sayılmaz. Atılan taşın cemrede kalması, temiz olması ve birbirinin ardından atılması şart değildir.
Taş atmanın sünnetleri şunlardır:
1 - Taş atanla Cemrenin arası, takriben 2,5 metre kadar olmak.
2 - Yedi taşı ardarda atmak.
3 - Hem küçük hem de orta Cemrenin taşlarını attıktan sonra yirmişer ayet okunacak kadar ara verip dua etmek.
4 - Her taşı attığnda tekbir getirmek.
5 - Atarken elini kaldırmak.
6 - Bayram günü taş atarken sırtını kıbleye vermek; diğer günlerde ise kıbleye yüzünü çevirmek.
7 - Üçüncü cemre hariç cemrelere taş attıktan sonra "Bakara" suresi okunacak kadar zikir ve dua etmek.
Taş atma zamanı, bayram gecesinin yarısından başlar ve bayram günlerinin bitimine kadar devam eder. Ancak bayram gününün gün doğuşu ile gün batışı arasında olması sünnettir. İkinci ve üçüncü günlerin taş atımı ise, her günün zevalinden sonra başlar, ertesi günün fecrine dek devam eder. Ondan evvel taş atmak caiz olmaz.
Bir veya iki günün taşlarını atmayan kimse, eyyam-ı teşrikın diğer günlerinden bunu telafi eder ve kurban kesmekten kurtulur.
Bayramın üçüncü gününün güneşi batmadan önce (Mina hududundan çıkmak şartı ile) Mekkeye giden kimse, dördüncü günün taş atımını bırakır. İsterse de o gece de Minada kalır, dördüncü günün taşlarını atar.
Cemreleri taşlamakta başkasına vekalet verip attırmak
caiz değildir. Ancak bir kimse taşlarını atamayacak kadar hasta veya ihtiyar ise, birisine vekâlet verebilir ve yapamadıktan sonra vekâlet vermek zorundadır. Şayet vekalet verip taş attırır ve vakit çıkmadan hastalıktan şifa bulur ve vakit hala devam ediyorsa yeniden atması gerekmez. Vekil, ilk önce kendi taşlarını atar, her üç cemre taşlarını attıktan sonra müvekkilin taşlarına başlar. Vekilin bu tertibe riayet etmesi şarttır.
Bir taş edilirse bir avuç buğday vacip, iki taş terk edilirse iki avuç buğday vacip olur. Üç ve daha yukarısı olursa kurban düşer.
Tavafül-Vedâ haccın son merhalesidir. Hacı, memleketine avdet etmek istediği zaman, Kâbeye tavafül-vedâ yapar. Tavafül-Vedâ vaciptir. Vacip olmasının şartları da üçtür:
1 - Hacının yabancı olması. Yani yerli olmaması. Bunun için Mekkeli olan kimseye tavafül-vedâ vacib olmadığı gibi, Mikatta ve mikat ile Mekke arasında bulunan kimselere de vacib değildir.
2 - Hayız ve nifastan temiz olmak. Hayız ve nifas halinde bulunan kadına vacib olmadığı gibi sünnet de değildir. Ancak Mekke binalarının haricine çıkmadan evvel temizlense, yeniden tavafül-vedâ kendisine vacib olur.
3 - Haccı ifrad veya haccı kıran veya haccüt-Temettû'ü ifa etmek. Yalnız Umre yapan kimse için, Tavafül veda vacib değildir.
Mekkede işini tamamlayan hacı, tavafül-vedâ'ı yapar ve hareket eder. Onu yaptıktan sonra, ekmek gibi yol için lazım olan eşyalardan başka bir şey alırsa veya bir hastanın veya dostunun ziyaretine giderse tekrar tavafül-vedâ'ı iade etmesi icabeder.
Yukarda sıraladığımız haccın beş vacibi haccın esas vacipleridir. Bunlardan başka haccın bazı vacipleri daha vardır ki onlar, bir farza veya vacibe tabî olduklarından, müstakil olarak onları zikretmedik.
Haccın aslî sünnetleri beştir:
1 - Tavafül-Kudum'u yapmak. Tavafül-Kudum, Mekke haricinden gelen kimse için sünnettir. Yalnız üç kişi Mekke dışından gelseler de onlar için tavafül-kudum sünnet değildir.
a) Mikat dahilinde olan kimse. Çünkü tavafül-kudum, Mekkeye geliş münasebetiyle teşrî edilmiştir. Mikat mahallinde olan kimsenin gelişi olmadığı için sünnet değildir.
b) Haccı temettû'a niyet eden veya yalnız Umre menasikini yapan kimse. Binaenaleyh, tavafül-Kudum, haccı ifrad veya haccı kıran yapan kimselere mahsustur.
c) Arafat'a re'sen giden kimse.
Tavafül-Kudum, diğer tavaflar gibidir. Yalnız, Remil ile idtiba'ı yoktur. ancak onun akabinde sa'y yapılırsa hem Remil hem de idtiba'ı vardır.
2 - Emir veya onun vekilinin hutbe okuması. Hutbe dört yerde sünnettir. Birinci hutbe, Zilhiccenin yedinci günü terviye (zilhiccenin sekizinci günü) gününden bir gün evvel olur. Bu hutbede, haccın menasiki telkin edilir. İkinci hutbe, Arefe günü zevalden sonra öğle namazı kılınmadan evvel iki hutbe okunur. Hutbede Arafat, Mina ve Müzdelifedeki vazifeler öğretilir. Üçüncü hutbe, Zilhiccenin onbirinci günü Minada bir hutbe olarak okunur. Dördüncü hutbe de, Zilhiccenin on ikinci günü okunur. Hutbede Zilhiccenin onüçüncü günü taşlarını attıktan sonra Mekkeye gidilebileceği ve ondan sonraki günün taşlarının sakıt olacağı beyan edilir.
3 - Arefe günü gecesini Minada geceleyip beş vakit namaz kılmak. Yani Zilhiccenin sekizinci gününün öğle, ikindi,
akşam ve Arefe gününün sabah namazlarını Minada kılmaktır.
4 - Gün aydınlanıncaya kadar Müzdelifede kalmak.
5 - Tahsip. Yani Minadan çıkıldıktan sonra Muhassab namındaki vadiye gidip biraz kalmaktır.
Yukarda saydığımız sünnetler müstakil sünnetlerdir. Farz ve vaciblerle ilgili daha bir çok sünnetler vardır. İlgili yerlerde evvelce beyan edilmiştir.
Umre de hac gibi, hayatta bir defaya mahsus olarak farzdır. Resûlü Ekrem (S.A.V.) buyuruyor ki:
"UMRE, İki umre arasında yapılan günahlara kefârettir. Makbul haccın mükâfatı ancak cennettir." (Kütübü sitte-i sahiha)
Başka bir hadiste buyuruyor:
"Ramazan-ı Şerifde yapılan Umre bir hacca bedeldir." (Buhari, Müslim)
Umrenin farzları dörttür.
1 - İhram. İhram umre için rükündür. Hac için ihrama nasıl girilirse Umre için de öyle girilir. Yalnız Umre için şöyle niyet edilir:
"Allahım, Umre yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve benden kabul eyle. Sen işiten ve bilensin. Ey Allahım; dâvetine tekrar tekrar icabet ettim; Senin ortağın yoktur. Tekrar davetine icabet ettim; hamd, nimet, hakimiyet senindir, senin ortağın yoktur."
Hac için ihramın şartları, vacibleri, sünnetleri, yasakları ne ise, Umre için de aynıdır.
Daha önce açıklandığı gibi, hac için ihramın zamanı, Şevval, Zilka'de ve Zilhiccenin birinci on günüdür. Başka zaman yapılamaz. Umre için böyle belli bir zaman yoktur. Her zaman olabalir. Ancak hacca veya kırana niyet etmiş olan kimsenin Arefe günü ile bayramın üçüncü günü arasında Umre için ihrama girmesi haramdır.
Bir çok kimse bilmeyerek bayramın üçüncü günü, Minadan geldikten sonra, Umre yaparlar. Bu Umre, her nekadar fasid değilse de, haramdır.
Umre için mikat yeri, tam hac gibidir. Yalnız Mekkeliler için hacda mikat yeri, Mekke olduğu gibi, Umrenin mikat yeri Mekke değildir, Harem hududunun dışıdır. Bu gün bütün hacılar Ten'im namındaki yere gidip ihrama girerler.
2 - Tavaf. Tavaf Umrenin rüknüdür. Hac için tavafın şartları, vacipleri, sünnet ve yasakları ne ise, Umre için de aynıdır. Yalnız, Umre tavafı için muayyen bir zaman yoktur.
Üç çeşit hac vardır:
1 - Haccı ifrad,
2 - Haccı Kıran,
3 - Haccı Temettû.
Afaki, yani mikat haricinden gelen her mü'min, bunlardan istediğine niyet edebilir. Üçü de caizdir. Yalnız hangisinin daha efdal olduğunda ihtilaf vardır. Hanefi mezhebine göre haccı
kıran daha efdaldır. Sonra haccı Temettû, sonra da haccı ifrad gelir. Şafiî ile Maliki mezheblerine göre, haccı ifrad, sonra temettûdur. Hz. Aişe (R.A.) anlatıyor:
"Haccetül-Veda senesinde Resûlü Ekrem (S.A.V.) ile birlikte, Hacca gittik. Kimimiz Umreye, kimimiz hac ile Umreye (Kırana), kimimiz hacca niyet etti. Resûlü Ekrem (S.A.V.) de hacca niyet etmiş idi. Hac veya hac ile Umreye niyet edenler kurban bayramının gününe kadar ihramda kaldılar." (Buhari, Müslim)
Hacc-ı İfrad, bir takım iş ve merasimden ibarettir. O da ihrama girip beyan edilecek iş ve ameli ifa etmektir.
Haccı Temettû iki işten ibarettir. İlk önce Umredir. Mikatta Umreye niyet edilir. Menasiki ifa edilir ve ihramdan çıkılır.
Arafata çıkılacağı gün Mekke-i Mükerremede hacca niyet edilerek, ihrama girilir.
Haccı Temettû'ün üç şartı vardır:
a - Afakî olmasıdır. Mekkeliler ve Mikat ile Mekke arasında bulunan kimseler için haccı Temettû caiz değildir. (Mekkeye uzaklığı 144 kilometreden aşağı olursa)
Fakat Mekkeden 144 kilometre uzak olduğu takdirde haccı temettû'a niyet edebilir.
b - Haccı Temettû'un Umresi, hac edeceği senenin hac aylarında vaki olmalıdır. Hac aylarından evvel Umre yapılırsa, haccı Temettû sayılmaz.
c - Umre ile hac arasında mikatı tecavüz etmemesidir. Mikatı tecavüz ederse haccı Temettû addedilmez. Avdet ettiğinden hacca niyet eder, kurban da kesmez.
Haccı Kıran, yine iki ameldir. Mikatta Umre ile hacca niyet eder, Mekke-i Mükerremeye varınca, Hac ve Umre için Kâbeyi tavaf eder. Sonra her ikisi için Safa ile Merve arasında sa'y eder.
Haccı Kıran'a niyet eden kimse, ihramda iken memleketine dönebilir. Fakat aynı senede tekrar dönüp hac ile Umre menasikini eda etmesi gerekir.
Mekke'de bulunan kimse için, Kıran'a niyet etmesi caiz değildir. Hem Haccı Kıran, hem Haccı Temmettû için kurban kesmek lazımdır kurban, bayram günü Cemretül-Akabeyi taşladıktan sonra, Harem mıntıkasının her hangi bir yerinde kesilir. Umre Menasiki bittikten sonra bayram gününden evvel de kurban kesmek caizdir. Ancak bayram günü olsa, daha evlâdır.
Kurban bulamayan veya kurban alınacak paraya sahib olmayan kimse, on gün oruç tutar. Üç gün hacda ihrama girdikten sonra, yedi gün de memleketine döndükten sonra tutar. (Hacda tutacağı üç gün, Zilhiccenin 7,8 ve 9 uncu günlerinde olması daha iyidir.)
HAC VE UMRENİN KEYFİYETİ
İslam dini, Kâbe-i Muazzamayı dünyanın en şerefli noktasını addettiğinden kendisine bir hudut çizmiştir. Buna Mikat denir. O hududa (Mikata) varan her müslüman kendini toparlayıp Kâbe-i Muazzama önünde resmî geçit yapmak için hazırlığını yapar. Hem içini hem dışını değiştirip kendine bir çeki düzen verir. Kalbini bütün fena his ve temayüllerden tecrit eder. Tırnaklarını kesip, koltuk altını ve eteğini temizler. İhram için yıkanır. Kadın hayızlı da olursa, imkân bulduğu taktirde yıkanır. Vücuduna güzel koku sürer. Sonra erkek olan hacı, çorap külâh ve ayakkabısına varıncaya kadar bütün dikişli veya örgülü elbiselerini üzerinden çıkarır ve ihram havlularına bürünür. Üstü açık, topukları kısa bir ayakkabı ayağına takar. Kadın ise erkek gibidir. Yalnız dikili elbiselerini çıkarmaz. Fakat yüzünü ve ellerini açıkta bırakır. Sonra yüzünü Allah'a çevirip her şeyi unutur. Perdeler arkasından, hac için gelen, İlâhi nidanın icabetine koşar gibi tehayyül eder. Resûlü Ekrem (S.A.V.)'e uyarak yüzünü kıbleye çevirip iki rek'at ihram namazını kılar. Birinci rek'atında Fatihadan sonra Kâfirun, ikinci rek'atında ise İhlas sûrelerini okur. Namazını tamamladıktan sonra bulunduğu yerde haccın nevilerinden birisine niyet eder.
Haccı İfrad'a niyet etmek isteyen kimse şöyle der:
Yani, "Allahım, ben hac yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve benden kabul eyle. Onu eda etmek hususunda yardımcı ol ve onu benim için mübarek kıl. Hacca niyet ettim ve Allah için onun için ihrama girdim.
Ey Allahım, davetine tekrar tekrar icabet ettim, tekrar davetine icabet ettim. Hamd, nimet, hakimiyet senindir. Ortağın yoktur."
Bunu demekle ihrama girilmiş olur.
Daha önce açıkladığımız gibi ihram, bazı kimselerin zannettikleri gibi, havlulardan ibaret değildir. Belki ihram, hac veya Umre veya her ikisine niyet etmektir. İhramdan sonra, vücudunu veya bir uzvunu, örülmüş veya dikilmiş bir şeyle örtemez.
İhram havlularını çatal iğne ile tutturamaz, birbirine düğümlemez, güzel koku sürmez, saçını sakalını traş etmez, vücudunun her hangi bir yerinden bir tel koparmaz, tırnaklarını kesmez, cinsi yakınlık ve onun mukaddimelerini yapmaz, av avlamaz ve yardım dahi olsa etmez, Harem mıntıkasında mevcut yeşil ağaç ve otlarını kesmez, koparmaz. Bütün bunların yapılması haramdır.
İhrama girmiş olan kimse bol bol telbiye getirir. Bahusus namaz akabinde camilerde, gecede, iniş ve çıkışlarda telbiyeyi tekrarlamak müstehabdır.
Mekke'ye yaklaştığında yıkanır, kalb ve ruhunu Allah'a verir, içini bütün iç hastalıklardan temizlemeye gayret eder.
Mekke'ye vardıktan sonra eşyalarını yerleştirir, sonra Mescidül-Haramın Selâm kapısına doğru gider. Kabeyi gördüğünde şu duayı okur:
Camiye her girildiğinde söylenmesi müstahab olan şu duayı selâm kapısına girerken de okur: "Rabbi'ğfir li zünûbi veftah li ebvabe rahmetike." Çıktığı zaman da şöyle der: "Rabbi'ğfir zünûbi ve'ftah li ebvâbe fadlike."
Camiye girdikten sonra farz namazın vakti dar olmaz veya kamet edilmemiş ise Kâbe'ye saygı göstermek için, ilk önce tavaf eder. Bunun adı tavafül Kudumdur, niyeti şöyledir:
Yani, "Allahım; ben Tavafül-Kudum yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve benden kabul eyle." Yedi dönüş Allah için niyet ettim. Sonra çok kalabalık olmazsa Hacerül-Esved'e doğru gider, her iki elini üzerine, yüzünü de aralarına koyup onu öper. Şayet kalabalık varsa uzaktan eliyle işaret etmekle iktifa eder. Yani ellerini omuzlarına karşı kaldırıp içlerini Hacerül-Esved'e çevirir. Çünkü Hacerül-Esved'i istilâm edip öpmek sünnettir. İnsanlara eziyet vermek ise haramdır. Bir sünnet için harama girilmez.
Resûlü Ekrem (S.A.V.) Hazreti Ömer'e buyurdu ki: "Sen kuvvetlisin. Hacer-ül-Esved'i öpmek için izdihama girme, zaif'e eziyet etmiş olursun." (Ahmet bin Hanbel)
Maalesef bazı cahiller, sevab kazanayım derken harama girerler. Vakitli vakitsiz Hacerül-Esved'i öpmek için yarışta bulunup birbirine eziyet ederler. Elini Hacerül-Esved'e verip öpmek veya ona işaret etmekten gaye, itaat üzerine bir mubaya'a yapmak ve Allah'a bağlılığını ifade etmektir.
Tavafın başlangıcında ve Hacerül-Esved'in her istilâmında ve her defa ona uğradığında şöyle der:
Rüknü Yemani ile Hacerül-Esved'in Rüknü arasında şöyle dua eder:
Kâbe kapısının karşısında şöyle der:
Rüknü İrakî'nin yanında da şöyle der:
Rüknü Şamî ile Rüknü Yemanî arasında şöyle der:
Erkekler için tavafda hem idtiba hem remil yapmak sünnettir. İdtiba demek, tavafda sağ omuzu açık bırakmaktır. Remil ise, tavafın ilk üç şavtında adımlarını kısaltmak ile beraber sür'at göstermkdir:
Tavafda dünya ve ahirete ait dualar eder, Allah'a yalvarır. Her tavafın yedi şavtında okunan seçme duaları ehemmiyetine binaen aşağıya alıyoruz:
Tavafını tamamladıktan sonra çok izdiham olmazsa Makam-ı İbrahime, yoksa Mescidi Haramın her hangi bir yerine gelir. İki rek'at tavaf namazını kılar, birinci rek'atta fatihadan sonra Kâfirun, ikincisinde ise İhlas sûrelerini okur.
Tavaf namazı, Hanefiye göre vacib, Şafiiye göre sünnettir.
Sonra dilediği; bahusus şu duayı, okur:
Sonra imkân varsa Hacerül-Esved ile Kâbe kapısı arasında
Mültezim'e gelir. Göğsünü, yanağını ve ellerini açık olarak üzerine kor. Eğer oraya gidip bunu yapmaya imkân bulamazsa, uzaktan, onun karşısında durup Allah'a yalvarır ve şu duayı okur.
Sonra Hicr-i İsmail'in yanında şu duayı okur:
Sonra Zemzem suyuna gider, doya doya içer ve üzerine döker. Zemzem suyunu içmek için şu duayı okur:
Sonra Safa tepesine çıkıp ve yüzünü Kâbeye çevirip tekbir getirir ve şöyle der:
Daha sonra Safadan inerek, Merve'ye doğru gider. Önce Merve'den Safaya doğru giderse bu şavt muteber değildir. Giderken iki yeşil direk arasında hafifçe koşar. Koşarken Allah'ın rahmetine doğru koştuğunu tasavvur eder. Fakat kadın için koşmak sünnet değildir.
Gidiş bir Şavt, geliş de ayrı bir Şavt sayılır.
Ondan sonra, ihram halinde Zilhiccenin sekizinci gününe kadar Mekke'de kalır. Bol bol ibadet ve taat eder. Fakirlere yardım elini uzatır. Çünkü burada ibadet ve sadakaların mükâfatları kat kattır.
Resûlü Ekrem (S.A.V) buyuruyor ki:
"Bu Mescidimde kılınan bir namaz, başka mescitlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır. Mescidül-Haram
müstesna. Mescidül-Haramda kılınan bir namaz, başka mescitlerde kılınan yüzbin namazdan hayırlıdır."
Fırsat buldukça Kâbe'yi tavaf eder. Resûlü Ekrem (S.A.V.) buyuruyor: "Tavaf, namazdır."
İmkân bulursa Hicri İsmail'de çok namaz kılar, dua eder. O da Kâbeden sayılır. Burada yapılan taat ve dua makbuldür. Mekkede bulunduğu müddet içerisinde geçici olarak dünyayı terk edip kendini ibadete vererek, eşya almak ve çarşıyı dolaşmakla vaktini geçirmeyecektir.
Zilhiccenin sekizinci günü sabah namazını kılarak Minaya doğru hareket eder. Minada öğle, ikindi, akşam, yatsı ve Arefe gününün sabah namazını kılar. Güneş doğduktan sonra Arafat'a doğru gider.
Böyle yapmak sünnettir. Ama günümüzde, hacıların ekserisi, Mina'ya uğramadan, doğrudan doğruya Arafat'a gidip bu sünneti terk ediyorlar.
Arafat yolunda sükût ve vakar içerisinde olacak. Telbiye, tehlil, tekbir getirecek, Kur'an-ı Kerim okuyacak. Arafat'a varıncaya kadar bu hal devam eder. Arafatta eşyalarını yerleştirdikten sonra yıkanır ve Nemîre mescidine gidip orada okunacak hutbeyi dinler. Resmi imam ile birlikte öğle, ikindi namazlarını cem'i takdim olarak kılar. Hanefi olan kimse Nemire mescidinden başka bir yerde bu cem'i takdimi yapamaz. Ondan sonra vakfe yerine gider. Nemire vadisi müstesna Arafatın neresinde vakfe yaparsa caizdir. Ancak Ceberül-Rahme'ye yakın Resûlü Ekrem (S.A.V.)'in vakfettiği büyük ve serpilmiş siyah taşların yanında vakfe yapmak daha efdaldir. Cebelür-Rahme tepesine çıkmak ise, (bazı cahillerin yaptıkları gibi) sünnet değildir.
Vakfede, ayakta durup yüzünü Kâbeye çevirerek ellerini yukarıya kaldırır, bütün kalbiyle Allah'a döner, Allah'a sığınır, dua eder. Cenab-ı Hakkın mağfiret ve ihsanını diler, her yerde Allah'ın emrine imtisal edip, menhiyatından sakınmak icabeder. Fakat bu mukaddes yerde daha fazla dikkatli olmak lazımdır. Resûlü Ekrem (S.A.V.) buyuruyor ki:
"Bu gün (Arafe günü) öyle bir gündür ki, bir kimse
kulağını, gözünü, dilini muhafaza ederse günahı af edilmiş olur."
Arefe, haşrin nümunesidir, onu andırır. Kıyamet günü, insanlar yalınayak, çıplak olarak kıyamet sahasında Allah'ın huzurunda haşredilecekleri gibi, hacılar da yalınayak, başları açık, kefen misâli ihramlarıyla Arafat sahasında sanki haşır oluyorlar. Hz. Aişe'den rivayet edilmiştir: Resûlü Ekrem (S.A.V.) buyuruyor ki:
"Cenab-ı Hak Arefe günü kullarını cehennemden azad ettiği kadar hiçbir gün azat etmez. O, rahmetiyle onlara yanaşır. Onlarla iftihar eder."
Binaenaleyh o günde zikir, tevhid, tahmid telbiye bol bol getirmek, anasına, babasına, dostuna ve akrabasına dua etmek, mü'minler için istiğfar etmek, Kur'an-ı Kerim okumak için fırsatı kaçırmamak lazımdır.
Bütün bunları yaparken yüksek bir ses ile değil yavaş yavaş yapmalıdır.
Güneş batıncaya kadar bu hale devam eder. Yalnız zevalden sonra bir lahza da olsa vakfe yapmak kâfidir. (Maliki mezhebine göre güneş batmadan önce ayrılanın haccı hasittir.)
Güneş battıktan sonra akşam namazını yatsıya tehir ederek müzdelifeye doğru hareket eder. Müzdelife'de imkân varsa Meşarü'l-Haram'da namazını cem-i tehir olarak kılar. Cem-i tehir için imam ile birlikte namaz kılmak ve Meşarü'l-Haramda olmak şart değildir.
Muhassir vadisi müstesna Müzdelifenin neresinde vakfe yapılırsa caizdir.
Şeytan'ı taşlamak için Müzdelifede, nohut tanesinden biraz büyük yetmiş tane taş toplar. Müzdelifede Meş'arü'l-Haramda şu duayı okur:
Fecre kadar Müzdelifede kalır, sabah namazını kıldıktan sonra Müzdelifeden Mina'ya doğru hareket eder. Fakat gece yarısından sonra Müzdelifeyi terk edebilir. Hanefi mezhebine göre fecre kadar kalmak vacibtir.
Minada o gün (bayram günü) Cemretül-Akabe (Büyük şeytan) ye yedi taş atar.
Sonra traş olur. Hanefilere göre saçının dörtte birini, Malikiye göre tamamını traş etmesi lazım ise de, mezhebimizde, saçından üç tel bile kesse kâfi gelir. Traştan sonra kadına yaklaşmak müstesna, diğer haram olan hususlar artık mübah olur.
Traş olduktan sonra ihram elbiselerini sırtından çıkarıp normal elbiselerini giyer ve Mekke'ye gidip tavafü'l-İfade'yi yapar. Tavafü'l-İfade niyetini şöyle getirir:
Bunu yapmakla kadın da mübah olur. Bundan sonra Minaya dönüp öğle namazını kılar. Geceleri Minada kalmak vaciptir.
Bayramın ikinci ve üçüncü günleri öğleden sonra her cemreye yedişer taş atar. İzdihamın azaldığı bir sırada yaşlı olanların ve kadınların taş atmaları daha uygundur. İlk önce Mescidül-Hiyf'in tarafına düşen küçük cemreden başlar ve sıra ile takip eder. Cemrelere taş atarken şöyle der:
Mina'da şu dua okunur:
Bayramın üçüncü günü taşları attıktan sonra acele
Mekkeye gitmek isterse, güneş batmazdan önce Mina hududundan çıkar. Acele etmezse bayramın dördüncü günü de kalır, zevalden sonra taşları atar ve Minayı terk eder. Mekke ile Mina arasında Muhassab namındaki yere gider. Resûlü Ekrem (S.A.V.)'in orada kaldığı gibi kalır. Sonra Mekke'ye gider. Bayram günleri geçtikten sonra Ten'im namındaki Umre yerine gider. Umre için şöyle niyet getirir:
"Allahım Umre yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve kabul et."
Ondan sonra Mekke'ye gelir. Umre niyetiyle tavaf ve sa'y eder ve traş olur. Böylelikle Umre menasiki de ifa edilmiş olur.
Umrenin, bayramın dördüncü günü yapılması caiz ise de, mekruhdur. Hanefi'ye göre, dördüncü günün güneşi batmadıkça Umre yapmak haramdır. Yapana kurban lâzım olur.
HACCI TEMETTÛ'UN KEYFİYETİ
Haccı Temettû, haccı ifrad gibidir. Ancak Mutemettî, mikatta ihrama girmek isterken şöyle niyet eder:
"Allahım Umre yapmak istiyorum. Onu bana kolaylaştır ve kabul et."
Mekke-i Mükerremeye varınca yedi kere Umre için Kâbeyi tavaf eder ve Safa ile Merve arasında Sa'y eder. Akabinde traş olur ve mutad elbiselerini giyer. Böylece bütün yasak olan şeyler kaldırmış olur.
Zilhiccenin sekizinci günü yeniden Mekke-i Mükerremede hac niyetiyle ihrama girerek, Arafata gitmek üzere Mina'ya gider. Arafat ve Müzdelifedeki vazifelerini yapar ve Minaya gelir. Orada bulunan Cemretül-Akabeyi taşladıktan sonra kurban keser ve traş olur.
Mütemetti olan kimsenin şu şartlarla kurban kesmesi gerekir.
1 - Afakı olması gerekir.
2 - Hac aylarında umre için ihrama girmesi, hac aylarından önce umre ihramına girip bu aylar girmeden evvel onu eda ederse kurban gerekmez.
3 - Hac ile umrenin aynı yılda vaki olması böyle olmazsa kurban gerekmez.
4 - Mikata dönmemesi, mikata dönerse bir şey gerekmez. Mesela bir kimse hac aylarında umreye niyet getirir ve ömresini ede eder, bilahere Arafata bir gün kalası mikata gider ve hac için ihrama girerse bir şey gerekmez.
5 - Umre ihramına mikattan girmesi, şayet mikatı geçtikten sonra umre için ihrama girerse sadece ihramsız mikatı geçtiği için kurban kesmesi gerekir.
Kurban, traştan sonra da kesilebilir. Badema Mekke-i Mükerremeye gider, hac için tavaf ve sa'y eder, böylece haccın işi de bitmiş olur.
HACCI KIRAN'IN KEYFİYETİ
Haccı Kıran da, haccı İfrad gibidir. Ancak haccı Kırana niyet etmek isteyen kimse Mikatta ihrama girmek için şöyle niyet eder:
"Allahım, Hac ile Umre yapmak istiyorum. Onları bana kolaylaştır. Ve kabul et..."
Ondan sonra Hacc-ı İfratta yapılanın aynısını ifa eder ve Umre menasiki de onunla birlikte eda edilmiş olur. Her ikisi için birer tavaf birer sa'y yapmak kafidir. Minada bayramın birinci
günü Cemretül-Akabeye taş attıktan sonra, haccı temattûda olduğu gibi kurban kesmek lazımdır ve aynı günde Mekke-i Mükerremeye giderek orada tavafül-ifadeyi yapar. Hacc-ı İfrad için kurban kesilmediği halde hem Temettü' hem de Kıran'dan efdaldir. Bu zamanda onbinlerce kurban kesilip atılarak ondan istifade edilmediğinden ve israfa sebep olduğundan Hacc-ı ifrada ehemmiyet vermek lazımdır.()
TAVAFÜL VEDA
Memleketine avdet etmek istediği zaman remil, idtiba' ve sa'yi yapmadan Tevafül Veda'ı yapar.
Tavafül Veda vacibdir. Tavafül Veda'ı yaptıktan sonra Mekke'den çıkması icabeder. Yoksa Tavafül-Veda'ı iade etmesi gerekir. Kadın hayızlı ve nifaslı ise Tavafül-Veda kendisine düşmez. Yalnız Harem kapısının yanında durup dua eder. Bu tavafın manası, hacca hitam vermek ve Cenab-ı Haktan izin istemektedir. Zira misafir, ev sahibinin iznini almadan evini terk etmez. Bu tavafda bildiğimiz tavaf dualarını okur ve iki rek'at tavaf namazını kıldıktan sonra Kâbeye yüzünü çevirir. Kana kana Zemzem suyunu içer. İçerken Kâbeye defalarca bakar ve Zemzem suyundan bir miktar kendi üzerine döker. Sonra imkân varsa Kâbeye giderek Kâbenin eşiğini öper. Kâbenin eteğine yapışır. Mültezem'i iltizam eder. Allah'a yalvarır ve şu duayı okur:
Hacerül Esved'i öptükten sonra arkaya doğru değil, normal olarak Harem kapısından çıkar. Çıkarken de birkaç sefer dönüp Kâbeye bakar.
CİNAYET
Hac farizesini eda etmek isteyen kimsenin haccın farz, vacip, sünnet ve yasaklarını bilmesi ve gereğini yapması gerekir. Yoksa farzı terk ederse haccı fasid olur ve tekrar bir sene sonra haccı iade etmesi lazım olur ama vacibi terk ederse günahkâr olur ve aynı zamanda ceza vermesi da gerekir. Yasak işlerse, cima gibi bir şey ise yine haccın fesadına vesiyledir, başka bir şey ise cezayı gerektirir. Bunun için bunları açıklamak zorundayız.
Bir kimse ihramın yasaklarından birini yapar veya hac ve Umrede vacib olan bir şeyi terk ederse kendisine ceza düşer. Fakat ceza düşmekle beraber, bilerek o yasağı işler veya vacibi terk ederse günaha girer. Tevbe etmesi lazımdır.
İmam-ı Nevevi diyor ki: "Bazı cahiller bu yasaklardan birisini yapar. Nedenini beyan ederken de "cezası ne ise vereceğim" der. O zannediyor ki: Ceza vermekle günahdan kurtulmuş olur. Halbuki bu çok yanlıştır. Ceza vermek, yasağı işlemesini mübah kılmaz."
Cinayet kısmı dört mebhasa ayrılır:
1 - Elbise ve muhrimin vücuduyla ilgili meseleler,
2 - Av ve onunla ilgili meseleler,
3 - Cinsi mukarenet ve mukaddimeleri,
4 - Hac veya Umrenin bir vacibini terketmektir.
BİRİNCİ MEBHAS
Birinci cinayet elbise giymek, koku ve yağ sürünmek, traş olmak gibi cinayetleridir. Traşın yasak olması ve üzerine terettüp
eden ceza hususu ayeti kerime ile sarahaten sabit olmuştur ki, bir mazerete binaen saçını traş eden kimseye fidye düşer ve üç şeyden birisini yapmakta muhayyerdir. Ya bir kurban keser veya üç sa'ı altı fakire verir veya üç gün oruç tutar.
Ulema, diğer cinayetleri de, traş meselesine kıyaslamışlardır.
Cinayet tam ise, yani vücudun herhangi bir yerinden üç tel almak ve üç tırnak kesmek gibi, olursa bir fidye düşer; eksik ise fidye değil, sadaka lâzım gelir.
Cinayet işleyen kimse şayet amden işlerse cezası hususunda muhayyerdir. Unutarak veya uyku halinde cinayet işlerse, şayet cinayette itlâf varsa fidye lazım gelir. Yoksa hiçbir şey lazım gelmez. Meselâ unutarak saçını traş eden veya tırnağını kesen kimseye fidye düşer. Elbisesini giyen veya başını örten veya koku süren kimseye bir şey lazım gelmez. Şimdi cinayetleri sıra ile açıklıyacağız:
1 - Bir kimse, bilerek ve zaruret olmadan dikili elbise giyse, fazla zaman geçmese de kurban düşer, aynı zamanda günahkâr olur. Tevbe etmesi lazımdır.
Bir kimse başını örtmeğe veya hava sıcak veya soğuk olduğundan dikili elbise giymeğe mecbur kalırsa, günahkar olmamakla beraber gerekeni yapar, fakat fidye vermekle mükelleftir.
İhram'da kadının yüzü erkeğin başı gibidir. Örtülmesi haramdır. Yüzünü erkeklere göstermemek için şemsiye gibi bir şey eline alır ve yüzü istikametine doğru tutup kendini koruyabilir.
İhram'da olan bir kadın için ne çorap giymesi ne de eldiven takması caiz değildir. İhram'da olan bir erkek suya girer ve başı su ile örtülür, veya bir hevdec ile gölgelenir veya başına bir tabak kor veya başını yastığa verir veya eliyle onu örtse bir sakınca yoktur. Belden yukarıyı örten futa'nun uçlarını birbirine bağlamak veya çatal iğne ile tutturmak caiz değildir. Ama aşağı futa'nın uçlarını birbiriyle bağlamakta beis yoktur.
2 - Az olsun, çok olsun vücuduna veya elbisesine haram olduğunu bildiği halde kasden güzel koku sürerse, kurban kesmek
icabeder. Fakat haram olduğunu bilmez veya gayrı ihtiyarı olarak sürünse bir şey icabetmez. Fakat aynı anda onu yıkaması gerekir.
Bir kimse, güzel kokulu bir şeye bilerek basar ve ayağına yapışırsa fidye vermesi icabeder.
Bir kimse güzel kokulu bir şey satın alır ve kullanmadan çantasına koyup boynuna asar veya eliyle alıp taşırsa bir şey icabetmez.
Yine bir kimse güzel kokulu bir ilaç ile tedavi olur veya elma gibi kokusu güzel bir şey yese hiçbir sakınca yoktur.
İhram'da olan bir kimse kokusu güzel bir sabun ile vücudunu sabunlasa beis yoktur. Ancak yapmamak daha evladır. İhram'da olan kimse hamama gidip yıkanır veya havuza girerse bir şey icabetmez.
3 - Saçına veya sakalına kokusuz yağ sürmek, güzel koku sürünmek gibidir. Ancak tedavi için kokulu veya kokusuz ilaç kullanılsa bir şey lazım gelmez. Bir kimse saçını veya sakalını kokusuz bir yağ ile yağlarsa kurban düşer. Fakat vücudun başka yerlerinde kullanılmasında beis yoktur.
Traş olmak veya saç kesmek veyahutta yolmak, ihram'da olan bir kimse için caiz değildir. Bunlardan birisini yapan kimseye kurban düşer.
4 - Koltuk altını traş eder veya ensesini aldırırsa kurban düşer. Bir kimse traş ettiği şey az ise, şayet üç tel veya daha fazlasını traş ederse kurban düşer. Ama bir veya iki tel olursa her bir tel için bir avuç buğday lâzım gelir. Bir tel ve daha fazlası kendi kendine düşerse bir şey lâzım gelmez. Maliki mezhebine göre, bir kimekendisini rahatsız ettiği içinbir kıl dahi olsa kendisine bir kurbanı düşer. Yoksa, birden on ikiye kadar, bir avuç buğday icabettirir.
5 - Bir yerde üç tırnak veya daha fazlasını keserse bir fidye düşer. Ama bir tırnak keserse bir avuç buğday, iki tırnak keserse iki avuç buğday lâzım gelir. Fidye demek bir şat - kurban - kesmek veya üç sa' altı fakire vermek veya üç gün oruç tutmaktır.
İKİNCİ MEBHAS: AV VE ONUNLA İLGİLİ MESELELER
Av ve onunla ilgili şeyler iki kısımdır:
Birinci kısım: Av öldürmek.
İhram halinde kara avını avlamak veya yardımcı olmak haram olduğu halde, deniz avını avlamak ve ehli hayvanları kesmek helâldir.
Bunun için ihram halinde olan bir kimse normal olarak kasaplık yapabilir. Bunda hiçbir sakınca yoktur.
Ayeti Kerime, bilerek avı öldürmenin cezayı icab ettirdiğini açıkça beyan ediyor. Bilmiyerek onu öldürmenin de bilerek öldürmek gibi olduğunda icma-i ümmet vardır.
Av, iki çeşittir:
1 - Benzeri bulunandır. Meselâ, deve kuşu deveye, vahşi sığır ile vahşi eşek, sığıra, ceylan keçiye, tavşan oğlağa benzerler. Benzeri bulunan av'ı öldüren, üç şeyden birisini yapmakla mükellefdir:
a) Avın benzerini alıp kurban olarak kesmek.
b) Para ile takdir ettirerek buğday veya arpayı alıp Harem fakirlerine tasaddük etmek.
c) Buğdayı avuç ile ölçerek her avuç için bir gün oruç tutar.
2 - Benzeri bulunmayandır. Bunda iki şeyden birisini yapmakla mükellefdir. Ya para ile takdir ettirerek buğday alıp Harem fakirlerine tasadduk edecek veya her avuç için bir gün oruç tutacak.
İkinci kısım; avı öldürmeyip onu yaralamak veya tüyünü yolmak.
İhramda bulunan bir kimse av'ı yaralar veya tüyünü yolarsa değeri ne kadar düşmüş ise Harem fakirlerine o kadar tasadduk eder. Bu meselede kıymetinin yerine oruç tutmak caiz değildir. Şayet avın aldığı yara onu ayaktan düşürmüş ise ölmüş sayılır. Avın yumurtasını kırmak veya sütünü sağmak ise onların, yani yumurtanın veya sütün değerlerini icabettirir. İhramda olmayan kimse Haremin avını avlarsa, avın kıymetini Harem fakirlerine tasadduk etmesi gerekir.
Muhrim'in karga, yılan, akrep, fare, sinek, pire, kene ve arı gibi av cinsinden olmayan ve insanın bedeninden meydana gelmeyen haşereleri ve saldıran canavarları öldürmesinde beis yoktur.
İnsanların ektikleri ağaç, ekin ve bitkiler müstesna, Haremin bitkilerini, ağaçlarını, ekinlerini kesmek ve yolmak herkes için haramdır.
Büyük ağaçta sığır, küçük ağaçta keçi ve koyun ve yaş otta kıymet vardır. Bu kıymet ile buğday alınıp, Harem fakirlerine verilir. Veya her avuç için bir gün oruç tutulur. Bilittifak ağacın yalnız yapraklarını almak caizdir.
ÜÇÜNCÜ MEBHAS: CİNSİ MUKARENET VE ÖNCÜLERİ
İhram halinde cinsi mukarennette bulunmak bilittifak haramdır. Bunun da iki haleti vardır:
1 - Arefe vakfesinden evvel cinsi mukarenette bulunmak haram olduğu gibi haccı da bozar. Yapana üç şey lazım gelir:
a) Haccını tamamlaması.
b) İçinde cinsi mukarenet yaptığı haccı, nafile de olsa kaza etmesi.
c) Bir deve kurban kesmesidir.
Kadın uykuda iken veya zorla kendisiyle münasebet vukubulursa haccı fesade gitmez.
2 - İhramdan çıktıktan sonra, Tevafül-İfadeyi yapmadan evvel cinsi mukarenet yapmak bilittifak haccı bozmaz. Ancak bir davar kesmeyi gerektirir.
Daha önce açıkladığımız gibi Umrenin dört rüknü vardır:
a) İhram.
b) Tavaf.
c) Sa'y.
d) Traştır.
Bunları ifa edip ihramdan çıkmadan evvel cinsi mukarenet vaki olursa umre bozulur ve bunu yapan kimseye üç şey lâzım gelir:
a) Umresini tamamlamak.
b) Umresini kaza etmek.
c) Bir deve kurban etmek.
CİNSİ MUKARENETİN ÖNCÜLERİ
Cinsi mukarenet'in öncüleri iki kısımdır:
1 - Yakın öncüleri: Şehvetle kadını öpmek, cinsi mukarenet olmadan erkek ile kadının vücutlarının hailsiz birbirine sürünmesidir. Bunlardan birisini yapan kimsenin, meni de nazil olsa, haccı fesada gitmez, fakat fidye vermesi lâzımdır.
2 - Uzak öncüleri: Kadına bakmak, şehvetle düşünmektir. Bu kısımda meni nazil de olsa bir şey lazım gelmez.
DÖRDÜNCÜ MEBHAS: VACİBİ TERK
Haccın bir vacibini terk eden kimse günahkâr olduğu gibi kendisine kurban da düşer. Ancak şer'i bir mazerete binaen terk eden müstesnadır.
Bu mebhasla ilgili birkaç meselenin hükmünü hususi olarak beyan etmek icabeder:
1 - Vücût zafiyeti ve zaman darlığı gibi bir mazeret sahibi olan bir kimsenin müzdelife vakfesini terketmesi caizdir. Bir şey de lazım gelmez.
Maliki mezhebine göre, bir gece gecelemesini terk eden kimseye kurban düşer. Yalnız sucu ve çoban müstesnadır.
2 - Minada cemreye bir taş atışını terk edene bir avuç, iki taşı terk edene iki avuç buğday düşer. Üç taş veya daha fazlasını terk edene de bir kurban lazım gelir.
Bir kimse hasta veya ihtiyar olduğundan Cemrelere taş atamazsa başkasına vekâlet verir. Vekil ilk önce kendisi için o gün atılması lazım gelen bütün taşları attıktan sonra, müvekkil için lazım gelen taşları atar. Yani ilk gün sadece Cemretül-Akabe'ye taş atmak icbettiği için önce kendi adına atar, sonra müvekkil için; diğer günlerde ise önce kendi nefsi için her gün her üç Cemre'ye taş atar, sonra müvekkil için dönüp yeniden sırasiyle taş atar. Yalnız Hanefi mezhebine göre, her cemreye ilk önce kendisi için sonra müvekkili için atarsa caizdir.
3 - Hac veya Umreye niyet etmek isteyen kimse ihrama girmeden mikatı geçerse günahkâr olur ve mikata dönmesi lazım gelir. Mikata dönmek için üç yol vardır:
a) İhrama girmeden tekrar mikata dönüp ihrama girer. Bunu yapan kimseye bir şey lazım gelmez.
b) Hac veya Umre menasikine başladıktan sonra mikata döner. Bunu yapan kimseye kurban düşer. Dönmezse hac veya Umre menasikini tamamlarsa yine kurban düşer. Bu hususta özürlü özürsüz, bilgili bilgisiz arasında fark yoktur.
c) Mikatı geçtikten sonra ihrama girer, sonra hac veya umre menasikinden bir şey yapmadan evvel Mikata döner. Bu durumda da bir şey lâzım gelmez.
İHSAR VE FEVAT
İhsar: Hac ve Umrenin rükünlerini eda etmekten men edilmektir.
Hac veya Umre menasikine engel olacak her hangi bir şey meydana gelirse, İhramdan çıkabilmek için niyet etmekle beraber kurban kesmek ve traş olmak lâzımdır. Muhasar, ister Harem dahilinde, ister haricinde olsun, olduğu yerde kurban keser. Haremde kesmek icabetmez. Hac veya Umre nafile olursa muhasarın onu kaza etmesi icabetmez. Fakat hac veya umre farz olursa onu kaza etmek gerekir, söz konusu olan muhasar, Haccı Kıran'a niyet etmiş ise bir tek Hac ve Umre kaza eder.
İhsarın durumunun böyle olacağına delalet eden ayet olduğu gibi Peygamber (S.A.V.)'in fiili ile emri de bulunmaktadır.
Mekke fethedilmezden önce Peygamber (S.A.V.) başta olmak üzere müslümanlar Umre'ye gittiler. Fakat müşrikler, müslümanların Mekke'ye girmelerine engel oldular. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.), kurban kesip traş olmakla ihram'dan çıktı; sahabelere de aynı şeyi yapmalarını emretti.
Şayet kurban bulamazsa, niyet getirip traş olmakla beraber bir kurban değerinde fakirlere yemek yedirmek icabeder. Onu da bulmazsa, her bir avuç buğday yerine birer gün oruç tutmak gerekir. Oruç için muayyen bir yer yoktur. Her yerde oruç tutulabilir, haramda olması gerekmez.
Bir kimse hasta olur veya "paramı kaybedersem, bulunduğum yerde ihram'dan çıkacağım" diye şart koşarsa caizdir. Böyle bir şey olduğu taktirde isterse ihram'dan çıkar. Kadının farz da olsa kocasının izni olmadan ihrama girmesi caiz değildir. Hatta izni olmadan ihrama girmiş ise onu ihramdan çıkartabilir.
Bir anne veya baba nafile hac veya umre yapmak isteyen evladına engel olabilirler, ama farza engel olamazlar.
"FEVAT"
Fevat: Haccın zamanına yetişememektir. Kurban gününün fecri doğduktan sonra Arafata gelen kimse Hacca yetişmemiş olur. Böyle bir kimse ihramdan çıkmak isterse Umre menasikini ifa eder. Yani tavaf ve sa'y eder, sonra traş olur veya saçını kısaltır. Ertesi sene haccını kaza eder. Ve kaza edeceği zaman kurban kesmesi icap eder, hacca yetişmemiş olan kimse kırana niyet etmiş ise kaza edeceği zaman kendisine üç kurban düşer. Birincisi yetişilmediği için, ikincisi yetişilmeyen haccı kıran için, üçüncüsü de kaza ile ifa edilen haccı kıran içindir.
HEDY
Hedy, Harem dahilinde kesilmesi istenen kurbandır. Bu da üç kısımdır.
A) Hedyül-Tatavvü', Sırf Allah için Hac veya mutemirin nafile olarak kesmek istediği kurbandır. Resûlü Ekrem (S.A.V.)'in Haccetül-Veda'da yaptığı gibi.
Bu çeşit hedy'in Allah nezdinde makbul olabilmesi için fakirlere bir miktar verilmesi lazımdır.
B) Hac veya Umre'de işlenen cinayetten veya vacibin terkinden veya ihsardan dolayı vaki olan noksanı telâfi etmek için verilmesi gereken cebir kurbanıdır.
Cebir kurbanını veren kimsenin ondan yemesi caiz olmadığı gibi, zenginlere yedirilmesi de caiz değildir.
C) Nezir kurbanı. Harem hududunda mevcud bulunan kimse, bir kurbanı kesmek için nezrederse kesmesi vacib olur. Ondan yemesi de caiz değildir.
Kurban ancak dört sınıf hayvandan caizdir. Deve, sığır, keçi ve koyun. Keçi ve koyun birer şahıs için, deve ve sığır ise yedişer kişi için olur.
Kurbanın da, ya bizzat kesilmesi icap eder veyahut onun yerine başka bir şey yapılır. Bu da dört kısma ayrılır.
1 - Bir vacibin terkinden dolayı vacib olan kurbandır ki, Cemrelere taş atmamak, Minada gecelememek, İhramsız mikatı geçmek, Tevafül-Veda yapmamak, tavaf ve sa'yde yürümek nezredildiği halde terk etmek gibi.
Bu kısımda tertib ve şeriatin beyan ettiği miktara bağlı kalmak lâzımdır. Tertibin manası, kurban kesmenin icab etmesidir. Gücü yetmezse hacda üç, memlekette yedi olmak üzere, on gün oruç tutmaktır.
2 - Tereffühten dolayı vacib olan kurbandır ki; bunun da yedi ferdi vardır. Traş olmak, tırnak kesmek, elbise giymek, koku sürmek, yağlanmak, birinci tahallülden sonra vaki olan cinsi mukarenet, karı kocanın vücutlarının birbirine sürtünüp, ihtikak olunmasıdır. Bunlardan birisini yapan kimse üç şeyden birisini yapmakla muhayyerdir: Ya bir davar kurban olarak keser veya üç gün oruç tutar veya üç sa'ı altı fakire tasadduk eder. Her sa' dört avuçtur.
Bu hususda ister özür sahibi olsun ister özür sahibi olmasın.
3 - Haccı veya Umreyi ifsad eden cinsi mukarenetten dolayı lazım gelen kurbanda tertibe riayet etmek lazımdır. Deveyi kurban olarak keser. Şayet bulamazsa veya parası olmazsa bir sığır, onu da bulamazsa yedi koyun veya yedi keçi, bunu da bulamazsa kıymetini takdir ederek onunla yiyecek alıp Harem fakirlerine dağıtır. Şayet parası olmazsa, kaç avuç buğday veya arpa veya hurma tuttuğunu hesaplar ve her avuç için bir gün oruç tutar.
4 - Av'ı öldürmekten dolayı vacib olan kurbandır. Av'ı öldüren üç şeyden birisini yapmakta muhayyerdir.
a - Deve, sığır ve davardan öldürülen avın benzeri varsa bir benzerini keser.
b - Veya onun değeriyle yiyecek alıp fakirlere dağıtır.
c - Veya her avuç yerine bir gün oruç tutar.
HEDY'İN ŞARTLARI
Hedy'in şartları:
1 - Devenin en az beş, sığır ve keçinin iki sene, koyunun bir sene veya süt dişlerini atmak şartıyla altı ayı tamamlaması.
Bu kısımda tertib ve şeriatin beyan ettiği miktara bağlı kalmak lâzımdır. Tertibin manası, kurban kesmenin icab etmesidir. Gücü yetmezse hacda üç, memlekette yedi olmak üzere, on gün oruç tutmaktır.
2 - Tereffühden dolayı vacib olan kurbandır ki; bunun da yedi ferdi vardır. Traş olmak, tırnak kesmek, elbise giymek, koku sürmek, yağlanmak, birinci tahallülden sonra vaki olan cinsi mukarenet, karı kocanın vûcutlarını birbirine sürtünüp, ihtikak olunmasıdır. Bunlardan birisini yapan kimse üç şeyden birisini yapmakla muhayyerdir: Ya bir davar kurban olarak keser veya üç gün oruç tutar veya üç sa'ı altı fakire tasadduk eder. Her sa' dört avuçtur.
Bu hususda ister özür sahibi olsun ister özür sahibi olmasın.
3 - Haccı veya Umreyi ifsad eden cinsi mukarenetten dolayı lazım gelen kurbanda tertibe riayet etmek lazımdır. Deveyi kurban olarak keser. Şayet bulamazsa veya parası olmazsa bir sığır, onu da bulamazsa yedi koyun veya yedi keçi, bunu da bulamazsa kıymetini takdir ederek onunla yiyecek alıp Harem fakirlerine dağıtır. Şayet parası olmazsa, kaç avuç buğday veya arpa veya hurma tuttuğunu hesaplar ve her avuç için bir gün oruç tutar.
4 - Av'ı öldürmekten dolayı vacib olan kurbandır. Av'ı öldüren üç şeyden birisini yapmakta muhayyerdir.
a - Deve, sığır ve davardan öldürülen avın benzeri varsa bir benzerini keser.
b - Veya onun değeriyle yiyecek alıp fakirlere dağıtır.
c - Veya her avuç yerine bir gün oruç tutar.
HEDY'İN ŞARTLARI
Hedy'in şartları:
1 - Devenin en az beş, sığır ve keçinin iki sene, koyunun bir sene veya süt dişlerini atmak şartıyla altı ayı tumamlaması.
2 - Et'i eksilten bütün ayıplardan salim olması. Binaenaleyh kör, hasta, sakatlığı belli olan sakat, kulağı ve kuyruğu kesik olanlar kurban olamazlar. Deve sığırdan, sığır bir koyun ve keçiden, koyun da keçiden daha efdaldır.
HEDY'İN KESİLME ZAMANI
Vacibin terki ile yasak olan şeyi yapmaktan dolayı kesilmesi gereken kurban için zaman söz konusu değildir. Diğerinin kesilme zamanı bayram namazının girdiği andan itibaren başlar, bayramın dördüncü gününün güneşinin batmasına kadar devam eder.
HEDY'İN KESİLME YERİ
İhsar kurbanı müstesna, bütün hedylerin Haremde kesilmesi lazım olduğunda ittifak vardır. Hac için haremde en iyi yer Mina'dır. Mu'temir için Mekke daha iyidir. Başka bir yerde hedy'i kesmek caiz değildir. İmkân varsa bizzat hedy sahibi hedyini keser, kesmezse orada hazır bulunur. Kurban keserken tesmiye etmek sünnettir. Kesilen kurban kıbleye doğru yatırılır ve kesilir. Kasabın ücretini hedy sahibi verir.
Haremin toprak ile taşını başka yere götürmek haramdır. Fakat İslâm halifesi, maslahatına binaen Kâbe'nin perdesini başka yere götürüp satsa veya satın alsa caizdir. Zemzem suyunu Harem dışından başka bir yere götürmekte beis yoktur.
HACC-I BEDEL
Hac bir kimseye vacib olduğu halde hacca gitmeden ölüm alametlerini görürse, yerine hac yapılması için vasiyet etmesi lâzımdır. Bir kimsenin durumu müsait olduğu halde hacca gitmezse, sonra ihtiyarlık veya müzmin bir hastalık, hacca gitmesine mani olursa hayatta iken yerine bir başkasını hacca göndermesi icabeder.
Bir kimsenin durumu müsaid olduğu halde hacca gitmez ve vefat ederse, vasiyet etsin etmesin yerine bedel gönderilmesi lâzımdır. Zimmetinde bulunan borçları ödenmesi için vasiyet etmese de, ödenmesi lazım olduğu gibi.
İbni Abbas'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Haccül-Veda' senesinde Rahtam kabilesinden bir kadın gelip dedi ki: Ya Resûlüllah, Allah'ın kullarına farz kılındığı hac, ihtiyarlık devresinde pederime yetişti. Deve üzerinde kendini tutacak takatı yoktur. Onun yerine hacca gideyim mi? Resûlü Ekrem (S.A.V.); Evet, dedi."
HACC-I BEDELİN ŞARTLARI
Haccı bedelin şartları sekizdir:
1 - Asilin müsaade vermesi. Asil'in müsaadesini almadan yerine hacca gitmek caiz değildir. Ancak varisin, vefat eden mûrisinden izin almadan hacca gitmesi veya göndermesi caizdir.
2 - Gönderilmesi tasarlanan ve onunla akid yapılan kimsenin bizzat gitmesi lazımdır. Şayet hasta olur veya hapse düşerse, asil veya âmirden izin alamadığından başkasını yerine göndermesi caiz değildir.
3 - Mikatta ihrama girerken kimin yerine gitmiş ise ona niyet getirmesi, hem kalb, hem dil ile niyet getirmesi şart değildir. Sadece kalben niyet getirmesi kâfidir.
4 - Gönderenin veya asilin emrettiği şekilde hareket etmesi. Meselâ, Haccı İfradı kendisine emrettiği halde, Haccı Temettû yaparsa caiz değildir.
5 - Bedel gidenin ehil, yani mükellef olması.
6 - Bedel için her iki akidin haccın farz, vacip ve sünnetlerini bilmeleri lâzımdır. Binaenaleyh farz, vacip ve sünnetleri bilmeyen kimse âkid olamaz. Çaresi, bunları biribirinden seçemeyen kimsenin bilen bir kimseyi vekil edip akdettirmesidir.
7 - Meyyit hacca gitmek için kimi tayin etmiş ise onun gönderilmesi lazımır. Başkasını göndermek caiz değildir.
8 - Haccı Bedele giden kimsenin daha evvel kendi nefsi için hac farizasını eda etmiş olması. Kendi nefsi için hacca gitmemiş olan kimsenin bedel gitmesi sahih değildir.
RESÛLÜ EKREM (S.A.V.) EFENDİMİZİ ZİYARET
Müslümanın inandığı ve içinde sevgisi beslediği Resûlü Zişan'ın kabri şerifini ziyaret etmesi büyük mükâfata nail olmasına bir vesile olduğu gibi, vacibe yakın bir sünneti müekkededir. Resûlü Ekrem (S.A.V.) buyuruyor:
"Vefatımdan sonra beni ziyaret eden, hayatta beni ziyaret eden gibidir."
Başka bir hadisde:
"Kabrimi ziyaret eden kimse için şefaatım hak olur." buyurmuşlardır.
Kadı İyad, Şifa-i Şerifinde diyor ki: Resûlü Ekrem (S.A.V.)'ın kabrini ziyaret etmek müslümanların âdetlerinden olduğu ittifakla kabul edilmiştir.
El-Hafız ibni Hacer de diyor ki: "Ziyaret-i Nebeviyye en faziletli amellerden ve Allah'a erdiren vesilelerden ve ümit
verici taatlardandır. Başka bir inançta bulunan kimse, İslâm halkası boynunda çıkmış olup Allah'a ve onun Resûlüne ve büyük ulemaya muhalefet etmiş olur."
Resûlü Ekrem (S.A.V.)'in ziyaretini niyetlenen kimse, Mescid-i Nebevi'nin de ziyaretini niyetlensin. O da ayrı bir sünnettir. Resûlü Ekrem (S.A.V.) buyuruyor:
"Binekler ancak üç mescid için hazırlatılır:
1) Şu mescidim (mescidi nebevî),
2) Mescidül-Haram,
3) Mescidül-Aksa." (Buhari, Müslim)
Hacca gidenin yolu Medine-i Münevvereden geçerse Resûlü Ekrem (S.A.V.) efendimizi ziyaret ettikten sonra Mekke'ye gider. Dönüşte yine Hatemül-Enbiyayı ziyaret eder. Yol başka bir yerden geçiyorsa, Resûlü Ekrem (S.A.V.)'in ziyaretini hacdan sonraya bırakmak daha efdaldır.
Resûlü Ekrem (S.A.V.)'in ziyaretine giden kimse, Medine-i Münevvere bahçelerini görünce Salavat-ı Şerife getirir.
Medine-i Münevvereye girince yıkanıp, en temiz elbiselerini giyer. Medine-i Münevverenin şerefini ve onu şereflendiren Resûlü Ekrem (S.A.V.)'i hatırlar. Eşyalarını yerleştirdikten sonra Mescid-i Nebevi'nin Selâm kapısından gider ve şu duayı okur:
İmkân varsa minber-i şerif ile kabri Nebevinin arasındaki yere gider ve iki rek'at Tehiyyetül-Mescid namazını kılar. Resûlü Ekrem (S.A.V.) buyuruyor ki:
"Kabrim ile Minberimin arası cennet bahçelerinden bir bahçedir."
Peygamber (S.A.V.)'in ziyaretçisi Medinede olduğu müddet zarfında imkân nisbetinde burada namaz ve ibadete devam eder. Kabri şerif ile minber arasında altı direk vardır ki, üst kısımları yeşil'e boyanmış ve yazı ile süslenmiştir.
Sonra Ravza-i Mutahharaya gider. Sırtını kıbleye, yüzünü kabri Şerife verir. Kendisiyle Resûlüllah Efendimizin arkasında medfun bulunduğu pencere arasında dört arşın bırakır, kalbini dünyalıktan temizler, yüce bir makamda olduğunu hatırlar, sesini yükseltmeden şöyle der:
Herhangi bir kimseden Resûlüllah'a selâm götürmüş ise Resûlü Ekrem'e (S.A.V.) hitaben der ki: "Falandan sana selâm vardır ya Resûlellah." Sonra bir arşın kadar sağına doğru kayar. Resûlüllah'ın omuzu yanında bulunan Hazreti Ebubekir-Sıddık'a yüzünü çevirir ve der ki:
Sonra bir arşın kadar daha sağ tarafına gider ve Hz. Ömer'e yüzünü çevirip şöyle der:
Badema Resûlü Ekrem'in (S.A.V.) kabri şerifine döner ve orada dua eder. Şefâat diler, bahusus şu seçme duayı ihmal etmez:
CENNETÜL-BAKİ'İN ZİYARETİ
Mescid-i Nebevinin doğusunda bulunan Cennet-ül Bakî namındaki Sahabe ve Tabiinin yattığı mezarlığı ziyaret etmek her zaman müstehabdır. Bahusus Cuma günü olması daha evlâdır. Cennet-ül Bakî'e varınca bütün orada yatanlara selam verir, dua eder, bilhassa Resûlüllah'ın (S.A.V.) sevgili oğlu İbrahim ile Hz. Osman, Abbas ve mü'minlerin anaları Hz. Aişe, Hafsa, Zeyneb, Safiye, Cüveyriye, Seyda, Mariye, Resûlüllah'ın kızı Hz. Fatime, torunu Hz. Hasan, Sütanası Halimetüs-Sa'diyye hazaratı kiramlarının kabirlerini ziyaret etmek gerekir.
UHUD ŞEHİDLERİNİ ZİYARET
Uhud, Medine-i Münevverenin şimalinde bulunan dağın adıdır. Uhud dağının eteğinde şehid olmuş Sahabelerin kabirlerini ziyaret etmek de müstehabdır. Ziyaretin perşembe günü olması daha iyidir.
Burada medfun bulunan sahabelerin başında Hz. Ham-za, Mus'ab bin Umeyr, Resûlüllah'ın kaynı Abdullah bin Cahş ve Süheyl bin Kubeys gelir. Ondan sonra Mescid Kıbleteyn namındaki mescide gider, Kâbeye doğru iki rek'at namaz kılar.
Resûlü Ekrem (S.A.V.)'in kabri etrafında dolaşmak. Ravza-i Mutahhara'nın demirlerini tutmak, yüzünü onlara sürmek veya onları öpmek caiz değildir. İmam-ı Nevevi diyor ki: "Resûlü Ekrem'in (S.A.V.) kabrini tavaf etmek; etrafını dolaşmak caiz değildir. Sırtını veya göğsünü kabrin duvarına dayandırmak da mekruhdur. Resûlü Ekrem (S.A.V.) hayatta iken, ondan biraz uzak durmak edebin icabı olduğu gibi, vefatından sonra da böyledir. Ulemanın doğruladıkları ve ittifak halinde kabul ettikleri budur. Cahillerin yaptıklarına bakılmamalıdır."
Medine-i Münevverede kaldığı müddet zarfında Medine-i
Münevverenin celâl ve şerefini hatırlar. Edep ve terbiyesini muhafaza eder. Kavga ve çekişmeden son derece sakınır. Çok ibadet ve dua eder. Kur'an-ı Kerim okur, namazını cemaatle kılar. Resûlüllahın Sünnet-i Seniyesine ittiba noktasına çok ehemmiyet verir. İmkân varsa oruç tutar ve Medine fakirlerine yardımda bulunur.
Resûlü Ekrem (S.A.V.) Medine-i Münevvereye hicret ettikten sonra onaltı ay kadar Beytül-Makdis'e doğru namaz kıldılar. Ondan sonra Resûlü Ekrem (S.A.V.), Mescidü'l-Kıbleteyn'de öğle namazını kılarken Kâbeye yüzünü çevirmesi için emri ilâhi geldi. Namazını bozmadan Resûlü Ekrem (S.A.V.) hemen Kâbeye yüzünü çevirdi. Bunun için iki kıbleli manasına gelen, Mescidü'l-Kıbleteyn ismi verildi bu Mescide.
Daha sonra Kuba mescidinin ziyaretine gider. Mümkün ise cumartesi günü olması daha efdaldır. Buhari ve Müslim'in rivayetine göre, Resûlü Ekrem (S.A.V.) her cumartesi günü Kuba mescidine gider, iki rek'at namaz kılar ve dua ederdi. Resûlü Ekrem (S.A.V.) buyuruyor ki:
"Kuba Mescidinde kılınan namaz Umre gibidir."
Medine-i Münevverede sekiz gün kadar kalmak büyük bir fazilettir. Ama şart değildir. Daha önce beyan ettiğimiz gibi Peygamber (S.A.V.)'in kabrini bir kere ziyaret etmek, sünnet yerine gelmiş olur. Resûlü Ekrem (S.A.V.) buyuruyor ki:
"Kim benim şu mescidimde kırk vakit namaz kılarsa, kendisine azab ateşi ve nifaktan birer berat yazılır."
Ancak şu var ki, Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevve-reden daha efdal olduğu ve Mekke-i Mükerremede yapılan ibadetin mükâfatı yüz bin, Mescid-i Nebivide bin olduğuna göre, Medine-i Münevverede sekiz gün kalırken Mekke-i Mükerre-mede iki üç gün kadar cüz'i bir miktar kalmak (Bu gün birçok otobüs şirketlerinin bunu yaptıkları gibi) doğru bir hareket değildir, Kabe-i Muazzamaya karşı hürmetsizliktir.
Memlekete dönmek istediği zaman Mescidü'l-Nebeviye iki rek'at namaz ile veda eder, sonra Resûlüllahın ve Ebubekir Essıddik ile Hz. Ömer'in huzuruna gider, Medine-i Münevvere'ye
ilk gelişinde Resûlü Ekrem'in huzurunda selâm verip dua ettiği gibi, selâm verir ve dua eder.
Resûlüllah'ın (S.A.V.) müfarekatından dolayı göz yaşlarını döker, üzüntü içerisinde o yüce makamdan ayrılır.
Hacdan dönen kimsenin akraba ve teallukatına azda olsa hediye getirmesi sünnettir. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyuruyor: "Yolculuktan dönen biriniz, ehline hediye getirsin." Beyhaki. Memleketine ilk döndüğünde camiye gidip iki rek'at kılsın. Akraba ve dostları da kendisine ziyafet tertip etsinler.