Şâfiî İlmihali
— 9 —

BİRİNCİ BÖLÜM - AKÂİD

— 11 —
DİN

Din, insana yaratılışdaki gayeye ulaşabilmesi için, takip etmesi gereken yolu gösteren ilâhi bir nizâmdır. İnsanlar tarafından teşrî edilen kanun ve nizamlar din olmadığı gibi, tahrif'e uğramış ilâhî dinler de din olmaktan çıkar. Binaenâleyh mutlak olarak din" kelimesi söylendiği zaman, ondan murat, hak dindir. Bâtıl ve muharref din, ancak mukayyed olarak zikredilir.

Allah Teâla tarafından gelen bütün dinlerin menşei bir olup hepsi de insanları Allah'a iman etmeye ve O'na kulluk yapmaya davet etmişlerdir. Bu hususta zaman, mekân ve âdetlerin tesiri olmamış ve olmaması da lâzımdır. Bütün ilâhî dâvetçiler bunda ittifak halindedirler. Fakat zaman, mekân ve âdetler, ibâdet ve muâmelâtta tesirli olduğundan her ümmetin ayrı ayrı ibâdet ve muâmelâtı olmuştur.

İSLÂM

İslâm, semavî olan bütün dinlerin adı olup, "din" kelimesinin manâsını ifade eder. Zannedildiği gibi, yalnız Hz. Muhammed (S.A.V.) e gelen dinin has ismi değildir. Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim' de, Nuh Aleyhisselâm'ın dilinden şöyle buyuruyor:

وَاُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ مِنَ الْمُسْلِم۪ينَ

"Müslümanlardan olmakla emrolundum."

(Yunus : 72).

İbrahim ile İsmail (A.S.)'e atfen de şöyle buyuruyor:

رَبَّنَا وَاجْعَلْنَا مُسْلِمَيْنِ لَكَ
— 12 —

"Ey Rabbimiz, bizi sana teslim olmakta sabit kıl."

(Bakara : 128)

İslâm, Allah'a teslim olmaktan ibarettir; dışını Allah'a teslim eden kimseye müslüman denir. Peygamberler, herkesten ziyade Allah'a teslim olduklarından ilk ve gerçek müslümanlar da onlardır. Cenab-ı Hak buyuruyor:

قُلْ اِنَّ صَلَات۪ى وَنُسُك۪ى وَمَحْيَاىَ وَمَمَات۪ى لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir."

(En'âm : 162).

İslâm, sadece namaz, oruç, hac, zekât ve kelime-i şehadetten ibaret değildir. Bunlar İslâmın en mühim cüz'leridir. Hz. Ömer (R.A.)'in rivayet ettiği meşhur hâdis de, bir bütün olan İslâmı ehemmiyetine binaen cüz ile tarif etmiştir.

İMAN

İmân, Allahu Teâlâ'nın gönderdiği semavi hükümleri kâlp ile kat'î sûrette tasdik etmektir.

İmânın altı rüknü vardır:

1-Allah'ı,

2-Meleklerini,

3-Kitaplarını,

4-Peygamberlerini,

5-Ahiret gününü,

6-Kader'i bilip onlara kalben inanmaktır.

— 13 —
A - ALLAH'A İMÂN

Allah'a imân, Allah'ı bilip ona inanmak, varlığını, birliğini, bütün kemâl sıfatlarıyla muttasıf ve eksik sıfatlardan münezzeh olduğunu kabul etmektir.

ALLAH'I BİLMEK EN BÜYÜK SAÂDETTİR

Allah'ın varlığına ve birliğine inanan, iyilik edeni mükâfatsız, kötülük yapanı da cezasız bırakmıyacağını ve adâletini icra etmek için ahiret alemini yarattığını kabul eden kişi saadet ve huzur içindedir. Bunun için, ebedi âleme açılan Kabir kapısından da korkmaz. Belki o, kendisi için bir sevinç kaynağıdır. Fakat, Allah'ı tanımayan insan, servet, konfor, makam ve evlât gibi refah ve saadet vesileleri telakki edilen bütün esbaba sahib de olsa mes'ud değildir. Kabir ve ölüm düşüncesi her an kalbini kurcalayıp kendisine ızdırap ve azap vermektedir.

ALLAH'I BİLMEK İÇİN EN GÜZEL VASITA AKILDIR

Her uzvun vazifesi vardır. Gözün vazifesi görmek ise aklın da vazifesi düşünmek ve anlamaya çalışmaktır. Beşerin aklı düşünmezse hayat felce uğrar. Bunun için Cenab-ı Hak, insanı düşünmeye davet edip buyuruyor ki:

قُلِ انْظُرُوا مَاذَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

"De ki: Bakın göklerde ve yerde neler var."

(Yunus: 101)

Düşünen insan, kendisini ihata eden varlığa bakar. Nereden geldiğini, kimin tarafından yaratıldığını, hakiki sahibinin kim olduğunu araştırır ve onu bulmaya çalışır. Bir binanın kendi

— 14 —

kendine var olması mümkün olmadığı gibi, varlık binasının da kendi kendine var olması mümkün değildir. Mutlaka bir hâlık'ı vardır. Bir bedeviye Allah'ın vardığını ne ile isbat edebilirsin diye sorduklarında şöyle demiştir:

اَلْبَعْرَةُ تَدُلُّ عَلَى الْبَعِيرِ وَاَثَرُ الْاَقْدَامِ يَدُلُّ عَلَى الْمَسِيرِ اَفَسَمَاءٌ ذَاتُ اَبْرَاجٍ وَاَرْضٌ ذَاتُ فِجَاجٍ هَلْ لَاتَدُلَّانِ عَلَى اللَّطِيفِ الْخَبِيرِ

"Dışkı deve'ye, ayak izleri yürüyüşe delâlet eder de burçlarla süslenmiş gökyüzü ve etraflı yeryüzü, Lâtif ve Habir olan Allah'a delâlet etmez mi?" Evet yeryüzü ve onun insanı, hayvanı, bitkisi, câmidi, semâ ve onun güneşi, ayı, yıldızları ve bütün bunların ince ve ölçülü nizâmları Allah'ın varlığına, birliğine ve bütün kemâl sıfatlarına açıkça delâlet ederler.

ALLAH'IN SIFATLARI

Allah'ın üç çeşit sıfatı vardır:

a)Sıfat-ı Selbiyye,

b)Sıfat-ı Sübûtiyye,

c)Sıfat-ı Esmâ.

SIFAT-I SELBİYYE

Sıfat-ı Selbiyye, Cenabı Allah'a yakışmayan ve eksikliği ifade eden hallerden Allah'ı tenzih eden sıfatlardır. Bunlar da altıdır:

1- VAHDANİYYET: Cenab-ı Allah'ın zât, sıfat ve ef'alinde bir olmasıdır.

Zâtında bir olması demek, zatı parçalardan mürekkep olmayıp, mülkünde ortağı bulunmamasıdır. Cenab-ı Hak buyuruyor:

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ

"De ki: Allah birdir." (İhlâs: 1)

— 15 —

Sıfatında bir olmak demek; hiçbir kimsenin sıfatının, Allah'ın sıfatına benzememesidir.

Efalinde bir olmak demek; Cenab-ı Allah her şeyin hâlik-ı olduğundan dünyada cârî olan bütün fiiller onundur. Hiçbir kimsenin fiili yoktur, insanların ancak kesbi vardır.

Hristiyanlık akidesi her ne kadar aslında semavî isede, tahrife uğradığından, insanlar tarafından vaz'edilen inançlar halini almış ve İslâm'ın kabul ettiği vahdaniyyeti ortadan kaldırmıştır.

Onların akidesine göre Allah, Baba-Oğul ve Ruhul-Kudüsten ibarettir. Her biri ayrı ayrı ve diğerinden müstakil olmakla beraber, Allah her üçünden mürekkeptir.

Hristiyanlardan biri şöyle diyor:

فَهُوَ الْاِلَهُ ابْنُ الْاِلَهِ وَرُوحُهُ فَثَلَاثَةٌ هِىَ وَاحِدٌ لَمْ تُقْسَمْ

"O, İlâhdır, İlâh'ın oğludur ve Ruh'dur. Üçü de bir olup bölünmez."

Üçlü akidesi (teslis) Hristiyanlıkta bulunduğu gibi, Brahma dininde de bulunur. Onlara göre, kâinat'ı yaratan zat, önce Brahman sonra Vişno, sonra da Sîvo ile birleşmiş ve üçünün birleşmesiyle asıl ilâh meydana gelmiştir.

Budistler, Vişno'nun alemi günahlardan kurtarmak için bazı cisimlerle birleştiğini ve Dokuzuncu defada Buda'ya hülul ettiğini iddia ederler.

2 - KIDEM: Cenab-ı Allah'ın varlığının başlangıcı olmaması, yani ezelî olması demektir. Bunun zıddı, sonradan olmaktır. Cenab-ı Allah, Kıdem sıfatı ile muttasıf olduğundan, varlığı için bir başlangıç olamaz. Geçmiş zamanın en münteha noktasına kadar uzansak yine de mevcut olmadığı bir zamanı tasavvur edemeyiz.

3- BEKÂ: Varlığı için sonu olmamasıdır. Bunun zıddı yok olmaktır. Cenab-ı Allah ezeli olduğu gibi, ebedidir de. Varlığı için nihayet yoktur. Gelecekte mevcut omayacağı bir zaman tasavvur edilemez.

— 16 —
هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ

"Evvel de O, ahir de O'dur." (El-Hadid: 3)

4 - MÜHALEFETÜL HAVADİS: Sonradan varedilmiş olan şeylere muhalif olması, yaratıkların hiç birine benzememesidir. Yaratıklar birbirine benzeyebilirler ve başka başka şekillerde de olabilirler. Fakat Cenab-ı Allah, yarattıklarından hiç birisine benzemez. O, insanın hatırına gelen her şekil ve suretin dışındadır. Şekil ve suretten münezzehtir. Kur'an-ı Kerim buyuruyor ki:

لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَىْءٌ

"Onun misli gibi hiçbir şey yoktur." (Şura: 11)

Alim, Kerîm ve Rahîm gibi Cenab-ı Allah'ın bazı vasıfları insanlar için kullanılırsa da, kullanışı sûridir. Yani Cenab-ı Allah ile insanlar hakkında kullanıldığı zaman manâsı ayrı ayrıdır. Meselâ Alim, Allah'ın vasfı olarak kullanıldığında her şeyi, cüz'i, külli, ezelde bilen zat kastedilir. Bir insan için kullanıldığında da, bazı mahdut şeylerin bilgisini sonradan elde eden manâsına gelir.

5- KIYÂM BİNEFSİHİ : Cenab-ı Allah'ın kendi kendine kâim olması, tam istiklâl sahibi olup zaman ve mekân gibi hiçbir şeye muhtaç olmamasıdır. Çünkü ezelî ve ebedî olan Allah'ın sonradan yarattığı şekillere muhtaç olması tasavvur edilemez.

6- VÜCUT : Var olmaktır.

SIFAT-I SÜBÜTİYYE VEYA SIFAT-I MAÂNİ

Sıfat-ı Sübütiyye yedidir. (Mâturidi'ye, göre sekizdir).

a - Hayat: Diri olması. Kâinatta insan, hayvan ve bitki gibi canlı mahlukları dirilten Allahu Azîmüşşan olduğuna göre, onun diri olmasında şüphe yoktur. Çünkü diri olmayan, başkasına dirilik veremez.

— 17 —

b - İlim: Bilgili olması. Cenab-ı Allah, geçmişte, gelecekte ve şimdiki halde küçük, büyük, cüz'î, küllî her şeyi bilir. Onun bilgisi dışında hiçbir şey olamaz. Kâinatın nizamı ve hikmetli düzeni bunun en büyük şâhididir. Cenab-ı Hak buyuruyor:

وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَآ اِلَّا هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ ف۪ى ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ

"Gayb'ın anahtarları, Allah'ın katındadır. Onları ancak Allah bilir. Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O'nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru her şey Allah'ın ilmindedir." (El-En'am: 59)

c - İrade: Cenab-ı Allah'ın yaratacağı şeyleri kendi hikmetine uygun bir tarzda birer veche tahsis etmesidir. Cenab-ı Hak İrade sıfatıyla herhangi bir şeyi, uzun veya kısa, güzel veya çirkin, âlim veya câhil şurada veya burada halk eder. Cenab-ı Hak buyurur:

وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَايَشَآءُ وَيَخْتَارُ مَاكَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ سُبْحَانَ اللّٰهِ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ

"Rabbın dilediğini yaratır ve seçer. İrade serbestlik onların değil, Allah, münezzehtir ve onların ortak koştukları şeylerden yücedir." (El-Kasas: 68)

d- Kudret: Güçlü olması. Cenab-ı Allah'ın ezelî bir sıfatı olup, mümkinat'a taallûk eder. Bu sıfat ile mümkinatta tasarruf eder, mevcudu yok edebildiği gibi mümkin ve mâdum olan herşeyi de var edebilir.

e - Semî: İşitmesi. Cenab-ı Hakk'ın ezelî bir sıfat'ı olup, duyulması mümkün olan şeylere taalluk eder. Bu sıfat ile en gizli sesleri bile işitir, duyar.

— 18 —

f- Basar: Görmesi. Cenab-ı Hakk'ın ezelî bir sıfatı olup, görülmesi mümkün olan şeylere taalluk eder.

g - Kelâm: Söz söylemesi. Cenab-ı Allah emir verip nehyettiği için konuşur. Fakat onun konuşması bizimki gibi değil, ezelidir. Nasıl ki "ateş yakıcı bir maddedir" denildiği zaman, yakıcı madde, kâğıt üzerine yazılan veya ağızla söylenen, ateş olmayıp hariçteki medlülü olduğu gibi, kâğıt üzerine yazılan veya ağızla okunan Kur'an-ı Kerim de ezelî olmayıp ezelî olan ancak onun medlülüdür.

Maturidî'ye göre, sıfat'ı sübutiyye'nin sekizincisi, sıfatı ef'alın menşe'i olan TEKVİN sıfatıdır. Cenabı Hak, bu sıfat ile istediği her hangi bir şeyi var eder, veya variken yokeder.

Şunu bilmemiz gerekir ki, Cenab-ı Allah'ın zâtı hiçbir keyfiyet ile mütekeyyif olmadığı ve idrâk edilmediği gibi, Allah'ın sıfatlarının da keyfiyetini bilemeyiz. Bizim aklımız bunu idrâk etmekten âcizdir. Semî ve Basar gibi sıfatları, bizim bildiğimiz aletlere, ışık, hava, uzaklık, yakınlık gibi şartlara bağlı değildirler.

SİFATÜL-ESMÂ: Cenab-ı Hakk'ın zât ve sıfatına delâlet eden sıfatlardır. Bunlar da Sıfat'ı Sübutiyye'den müştak olan sıfatlardır ki şunlardır:

HAY : Daima diri olan,

ÂLİM : Her şeyi bilen,

MÜRİD : Dileyen,

KADİR : Her şeye gücü yeten,

SEMİ: Her sesi işiten,

BASİR : Her şeyi gören,

MÜTEKELLİM : Konuşan'dır.

— 19 —
B - MELEKLERE İMAN

Melekler, duyularımızla idrâk edilemiyen nurânî mahlûklardır. Hayvanî şehvet ve nefsanî arzulardan münezzehtirler. Yemezler, içmezler, yatmazlar ve evlenmezler. Erkeklik, dişilik gibi vasıfları yoktur. Allah'ın izniyle çeşitli şekillere girebilirler. Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor:

وَاذْكُرْ فِى الْكِتَابِ مَرْيَمَ اِذِ انْتَبَذَتْ مِنْ اَهْلِهَا مَكَانًا شَرْقِيًّا فَاتَّخَذَتْ مِنْ دُونِهِمْ حِجَابًا فَاَرْسَلْنَآ اِلَيْهَا رُوحَنَا فَتَمَثَّلَ لَهَا بَشَرًا سَوِيًّا

"Kur'andaki Meryem kıssasını oku. Hani O, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra ailesinin önlerinde bir perde kurmuştu. Nihayet ona Ruhumuzu "Cebrail'i" gönderdik de kendisine bir düzgün insan şeklinde göründü." (Meryem: 16-17)

Emri İlâhi ne ise mutlaka yerine getirirler ve Allah'a karşı gelmezler. Kur'an-ı Kerim buyuruyor:

لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَآ اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ

"Allah kendilerine ne emr etti ise, ona isyan etmezler ve emredildikleri şeyi yaparlar." (Tahrim: 6)

Melekler, âlemi gaybden olup, gözle görülmeyen, kulakla işitilmeyen, el ile tutulmayan mahluklardır. Kur'an-ı Kerim ve ondan önceki semavî kitaplar onlardan kesin olarak haber verdikleri için inkâr etmek küfürdür.

Beşer, cinsi itibariyle melekten efdâldır. Onun için nebi ve resuller insanlardan gönderilmiş ve insan, yer yüzünde Allah'ın halifesi olmuştur. Ancak Cebrail, Mikâil, İsrafil ve Azrâil gibi meleklerin havassı, insanların avamından efdaldırlar.

— 20 —
MELEKLERİN GÖREVLERİ

Melekler'in çeşitli görevleri vardır. Bir kısmı şunlardır:

1- Allah'a hamdü sena ve tesbih etmek. Cenab-ı Hak buyuruyor:

اِنَّ الَّذ۪ينَ عِنْدَ رَبِّكَ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِه۪ وَيُسَبِّحُونَهُ وَلَهُ يَسْجُدُونَ

"Gerçekten Rabbinin katında olanlar rahmetine yakın melekler, Allah'a kulluk etmekten asla kibirlenmezler. Onu tenzih eder, yüceltirler ve yalnız ona ibadet için secde ederler." (El-Araf: 206)

2- Arş'ın işlerini tedvir etmek. Cenab-ı Hak buyuruyor:

اَلَّذ۪ينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِه۪

"Arş'ı yüklenen melekler ve onun etrafındakiler Rablerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler." (Mü'min: 7)

3- Cennet işlerini düzene sokup hizmet etmek.

4- Cehennem işlerini düzenleyip hizmet etmek.

5- İnsanlarla bulunup, onların hasenât - iyilik - ve seyyiat -günahlarını- yazıp onlar için dosya tutmak.

Meleklerin en büyükleri, Cebrail, Mikâil, İsrâfil ve Azrâil'dir.

Cebrail, Peygamberlere vahiy getirip semavi sahife ve kitapları inzal ediyordu. Cenab-ı Hak buyuruyor:

قُلْ مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِجِبْر۪يلَ فَاِنَّهُ نَزَّلَهُ عَلٰى قَلْبِكَ بِاِذْنِ اللّٰهِ

"Ey Resûlüm söyle; Her kim Cibril'e düşman ise (kininden helâk olsun.) Gerçekten Cibril, daha önce indirilen kitapları tasdik etmekte olan Kur'an'ı, Allah'ın izniyle senin kalbine indirdi." (Bakara: 97)

— 21 —

Mikâil, rüzgâr, bulut, yağmur ve bitki gibi şeylerle görevli bulunan meleklerin başındadır.

İsrâfil, kıyamet gününün vücuda gelmesi ve ölülerin dirilmeleri için görevlendirilmiş olan meleklerin başıdır.

Azrâil ve Melekülmevt, canlı mahlûkların ruhlarını almakla görevli meleklerin başıdır. Ruhları kabzeden yalnız Azrâil olmayıp onun maiyetinde sayılarını bilmediğimiz bir çok melek vardır. Cenab-ı Hak buyuruyor:

"Sonunda, sizden birinize ölüm geldiği vakit, gönderdiğimiz melekler onun ruhunu alırlar. Görevlerinde noksanlık etmezler." (El-En'am: 61)

C - KİTAPLARA İMAN

Cenab-ı Allah yer yüzünde halife olarak seçtiği ve mükellef olarak addettiği insanı, başı boş bırakmamış, dünya ve ahirette mes'ud olabilmesi için nasıl hareket edeceğini, nasıl davranacağını göstermiş, emir ve nehiylerini Cebrail vasıtasiyle insanların en ileri gelenleri olan peygamberlere tebliğ etmiştir.

Bu emir ve nehiyleri bazen sahifeler halinde göndermiştir. Cenab-ı Hak buyuruyor:

"Yoksa Musa'nın sahifelerinde olan kendisine bildirilmedi mi? Ve İbrahim için de aynı şey ifa edilmedi mi? Musa'ya olsun, İbrahim'e olsun verilen haber şuydu ki: Hiçbir günahkâr diğerlerinin günah yükünü çekemez. İnsan için kendi çalıştığından başka bir şeyle karşılık görmek yoktur. Çalıştığı -insanın elde ettiği semereler -ileride- kıyamet gününde -görülecektir. Sonra buna en kâmil mükâfat verilecektir. Şüphesiz en son dönüş ancak Rabbinedir." (Necm: 36-42).

Bazı rivayetlere göre, 10 sahife Hz. Adem'e 50 sahife Hz. Adem'in oğlu Şit (A.S.)'e 30 sahife Hz. İdris (A.S.)'e 10 sahife de Hz. İbrahim (A.S.)'e verilmiştir.

— 22 —

Bazen emir ve nehiyleri de kitaplar halinde inzal etmiştir. Kitaplar şunlardır:

Tevrat, Zebûr, İncil ve Kur'an. Bugün Yahudilerin elinde bulunan Tevrat tahrife uğradığından değerini kaybettiği gibi, ondan sonra gelen İncil'de Tevrat'ı yürürlükten kaldırmış; daha sonra İncil dahi tamamen ortadan kaybolmuş ve Hıristiyanların elinde bulunan dört İncil, Hz. İsa'dan çok sonra malûm şahıslar tarafından yazılmıştır.

En son kitap olan Kur'an-ı Kerim'e gelince, Cenab-ı Hak onu yirmi üç sene zarfında âyet âyet, sûre sûre, son peygamber Hz. Muhammed (S.A.V.)'e inzal buyurdu. Tahrife uğramaması ve kayb olmaması için, Allah'ın Resulü onu ezberlediği gibi, müminlerin de ezberlemelerini emretti. Bunun için her asırda yüz binlerce hâfız bulunmuş ve bulunmaktadır. Bu sayede Asr-ı Saadette okunan Kur'an-ı Kerim ile bu asırda okunan Kur'an-ı Kerim arasında hiçbir fark yoktur. Olduğu gibi muhafaza edilmiş ve böylece şu vad'i İlâhî tahakkuk etmiş oluyor:

اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُون

"Hiç şüphe yok ki, Kur'an-ı biz indirdik ve muhakkak ki onu, tahrif ile tebdilden- biz koruyacağız." (Hicr: 9)

Hz. Ebubekir (R.A.)'ın zamanına kadar Kur'an-ı Kerim dağınık olup bir araya getirilmemiş, sûre ve ayetler halinde sahabelerin yanında bulunuyordu. Yemâme muharebesinde yetmiş kadar hâfız şehid olunca, Kur'ân-ı Kerim'in kaybolmasından endişe eden Hz. Ömer'in teklifi üzerine Ebûbekir'in emriyle Zeyd İbni Sabit'in başkanlığı altında bir hey'et tarafından bir araya getirildi. Hz. Osman zamanında da çoğaltıldı.

Kur'an-ı Kerim'in bir çok meziyetleri olup bazıları şunlardır:

1- Kur'an-ı Kerim bütün semavî kitapların tâlim ve irşadlarının hulasasını içine alır. Cenab-ı Hak buyuruyor:

وَاَنْزَلْنَآ اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ
— 23 —

"Ey Resûlüm, sana da bu hak kitabı (Kur'an'ı), kendinden önceki kitapları hem tasdikçi, hem onlar üzerine bir şahid olarak indirdik." (El-Maide: 48).

2- Kur'an-ı Kerim beşerin hidayeti için Allah'ın son sözüdür. Tahrif ve el sürmekten masun kalacağından ve her asrın ihtiyacını karşılayabilecek bir durumda olduğundan, başka semavî kitaba ihtiyaç bırakmamıştır. Cenab-ı Hak buyuruyor:

وَاِنَّهُ لَكِتَابٌ عَز۪يزٌ لَايَاْت۪يهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِه۪ تَنْز۪يلٌ مِنْ حَك۪يمٍ حَم۪يدٍ

"Muhakkak ki o, çok şerefli bir kitapdır. Ona ne önünden ne ardından bâtıl yaklaşamaz. O, Hakîm ve Hamid olan Allah'dan indirilmedir." (Fussilet: 41-42).

3- İlim ve teknik ne kadar ilerlerse ilerlesin, asla Kur'an-ı Kerim'in hiçbir hükmüne ters düşmez. Cenab-ı Hak buyuruyor:

سَنُر۪يهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَف۪ٓى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ اَوَلَمْ يَكْفِ بِرَبِّكَ اَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ شَه۪يدٌ

"İleride biz onlara hem yer yüzü etrafında, hem bizzat nefislerinde âyetlerimizi öyle göstereceğiz ki, nihayet peygamberin söylediği şeyin haiz olduğu kendilerine zâhir olacaktır." Rabbinin her şeye şahit olması kafi değil midir? (Fussilet: 53).

4- Cenab-ı Allah Kur'an-ı Kerim'in ezberlenmesini, Arap olsun, olmasın herkes için kolaylaştırmıştır. Sıkıntı çekmeden herkes onu ezberliyebilir. Ama başka sözler böyle değildir. Meselâ İngilizce bilmeyen bir kimse İngilizce olarak yazılmış bir kitabı veya kitabın birkaç sayfasını ezberlemeye kalkışırsa çok zahmet çeker; hem de gereği gibi ne telaffuz edebilir, ne de meharic-i hurufun hakkını verebilir. Cenab-ı Hak buyuruyor:

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ
— 24 —

"And olsun ki, biz Kur'an'ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?" (Kamer: 17)

D- PEYGAMBERLERE İMAN

Âlemlerin Rabbi olan Allah, hayvanların yaşayışı için gereken ne ise onu karşılamak için onlara istidat verdiği gibi, insanların bekası ve fıtrî vazifelerini yapabilmek için de lider ve mürşidleri olan peygamberlere vahiy inzal etmiştir. Bu peygamberler de kendilerine gelen vahyi, insanlara tebliğ edip Allah ile kullar arasında elçilik yapmışlardır. Bunun için bütün peygamberlere imân etmemiz farzdır. Bir kısmına inanmak bir kısmını inkâr etmek küfürdür. Kur'an-ı Kerim buyuruyor:

لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪

"Peygamberlerinden hiç birinin arasını ayırd etmeyiz." (Bakara: 285)

Peygamberlerin ilki Hz. Adem (A.S.), sonuncusu Hz. Muhammed (S.A.V)'dır. Aralarında, sayıları kesin olarak bilinmeyen bir çok peygamberler vardır. Cenab-ı Hak buyuruyor:

"- Gönderdiğimiz öyle peygamberler vardır ki, onları bundan önce sana beyan ettik. Öyle peygamberler de vardır ki, sana onların kıssalarını bildirmedik." (En-Nisa: 164).

Çok yaşlı olan bu dünyada, yaşayan her millet için, mutlaka birer peygamber gönderilmiştir. Cenab-ı Hak buyuruyor:

"Hiçbir ümmet yoktur ki, içlerinden Cehennem ile korkutucu bir peygamber geçmiş olmasın." (Fatır: 24). Başka bir âyette:

"Her ümmet için bir peygamber vardır." buyuruyor. (Yunus: 47).

Kur'an-ı Kerim'de adları geçen peygamberlerin sayıları yirmibeştir: Adem, İdris, Nuh, Salih, İbrahim, Lût, İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Eyyüb, Şuayb, Musa, Harun, Davud, Süleyman, İlyas, Elyesa, Yunus, Zülkifl, Zekeriyya, Yahya, İsa, Muhammed "Aleyhisselam".

— 25 —

Kur'anda adı geçen, Üzeyr, Lokman ve Zülkarneyn hazretleri peygamber olmayıp Allah'ın salih kullarıdırlar.

Peygamberler herkes gibi, yer, içer, evlenir, hastalanır ve vefat ederler. Kendilerine bildirilmezse, gaybi bilmezler. Kur'an-ı Kerim buyuruyor:

"De ki: Ben, ancak sizin gibi bir insanım." (Kehf: 110). Başka bir âyette:

"O, bütün gaybi bilendir. Gaybe dair ilmini ise, hiç kimseye açmaz. Ancak bir peygamber olarak seçtiği müstesnadır." (El-Cin: 26-27). denilmektedir.

Peygamber mutlaka erkektir. Kadınlardan peygamber gelmemiştir. Cenab-ı Allah buyuruyor:

"Biz, senden önce de, ancak kendilerine vahy ettiğimiz bir takım erkek peygamberler gönderdik."

(El-Enbiya: 7).

Peygamberler, bütün güzel hasletlerle muttasıf olmakla beraber, en bariz sıfatları beştir:

1-Doğruluk,

2-Emanet,

3-Fetanet,

4-İsmet,

5-Tebliğdir.

Peygamberlere isnad edilen ve masiyet gibi görüNen şeyler, günah olmadıklarından, onların ismetini ihlâl etmezler. Meselâ, Hz. Adem (A.S.) her ne kadar yasak olan ağaçtan yemiş ise de, unutkanlık neticesinde onu işlediğinden günahkâr sayılmamıştır. Cenab-ı Hak buyuruyor:

"Doğrusu bundan önce Adem'e - bu ağaçtan yeme diye- emr ettik de unuttu. Biz onda, bir sabır ve sebat bulmadık." (Tâhâ: 115)

Cenab-ı Hak gönderdiği peygamberlerin, nübüvvet davasını tasdik etmek için mûcize ile tabir edilen harikülâde -adet

— 26 —

üstü- bazı şeylerle onları te'yid edip doğruluklarını tasdik etmiştir. Meselâ, İbrahim (A.S.) ateşe atıldığında, Cenab-ı Allah ateş'in yakıcılık hassasını gidererek onu muhafaza etmiş ve getirdiği dinin, hak olduğunu göstermiştir. Musa (A.S.)'ya, âsâ vererek onunla sihirbazların sihrini ibtal etmiş, İsa (A.S.)'ya âmâ'nın gözünü iyileştirecek ve ölüyü diriltecek kadar kendisine selahiyet vermiş ve Hz. Muhammed (S.A.V.)'e Kur'an-ı Kerim başta olmak üzere yüzlerce mûcize vermiştir.

Kerâmet de mûcize gibi harikulâdedir, ancak, peygamberlik davasında bulunmayan salih zatlara verilir.

Peygamberlerin görev ve gayeleri, toplumu iyiye sevk edip, kötülükten kurtarmak, küfür ve ilhad karanlığından çıkarıp, imanın nuruna kavuşturmaktır. Her birinin görevi, kendilerinden önceki peygamberlerin tamirine çalıştığı insanlık binasına bir taş koyup, o binayı daha yükseltmek idi. Nihayet en şerefli ve en son peygamber olan Hz. Muhammed (S.A.V.) gelip, o binayı tamamladı. Artık başka bir peygamber'in gelmesine ihtiyaç bırakmadı. Şayet başka peygamberler gelseydi yeni bir şey ilave etmiyecekti. Cenab-ı Hak buyuruyor:

اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ى وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪ينًا

"Bu gün sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki ni'metimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçtim." (El-Maide: 3).

Başka bir âyette de şöyle buyuruyor:

مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَآ اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَ

"Muhammed, erkeklerinizden hiç birinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur." (Ahzap: 40).

Peygamber Aleyhisselamın gerçekleştirdiği en büyük işler şunlardır:

— 27 —

1- Putperestliği kökünden kazıyıp yerine, Allah'a ve ahiret gününe iman etmeyi yerleştirdi.

2- Cahiliyye adet ve rezaletini ortadan kaldırıp, yerine, fazilet, edep ve terbiye koydu.

3- Büyük bir inkılâp yaparak toplumun akıl, ruh ve karakterini değiştirdi.

4- Arap milleti ile arap olmayan müslüman milletleri birleştirerek, Kur'an-ı Kerim'in sancağı altında onları bir araya getirip, kardeşlik bağı ile birbirine bağladı.

E - AHİRET GÜNÜNE İMAN

İmân silsilesinin beşinci halkası ahiret gününe imân etmektir.

Kur'an-ı Kerim, Allah'a imândan sonra, Ahiret'e imân etmeye çok ehemmiyet vermiştir. Çünkü, Allah'a imân, varlığın çıkış kaynağını gösteriyorsa, ahiret gününe imân etmek de, varlığın sonucunu gösteriyor. İnsan ancak bunun ışığı altında hedef ve gayesini çizebilir. Ahiret'e imân olmazsa insan gayesiz kalır, yüce meziyetlerden mahrum olur.

ALLAH İNSAN'I BOŞUNA YARATMAMIŞTIR

Cenab-ı Allah Kur'ân-ı Kerim'in birçok yerlerinde, bütün mahlukattan üstün tuttuğu, yerde ve gökte ne varsa ona musahhar kıldığı ve kendine halife olarak seçtiği insanı, boşuna yaratmadığını, bu fâni âlemden sonra bâki bir âlemin mevcud olduğunu ve bütün insanların oraya dönüp, müstahak oldukları ceza ve mükâfatı göreceklerini katî bir sûrette beyan ediyor. Kur'an-ı Kerim buyuruyor ki:

"Sizi ancak boşuna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülmiyeceğinizi mi zannettiniz?" (El-Mü'minûn: 115).

Bu hususda bütün Enbiya ve Semavî kitaplar ittifak halindedirler.

— 28 —
KIYAMET ALAMETLERİ

Kıyamet'in ne zaman kopacağı her ne kadar belli değilse de, küçük büyük bir takım alâmetleri vardır. Küçük alâmetlerin en önemlileri şunlardır:

1- Resûlüllah'ın Risaleti ve nübüvvet'in son halkasının gelmesi. Allah'ın Resûlü buyuruyor:

بُعِثْتُ اَنَا وَالسَّاعَةُ كَهَاتَيْنِ

"Ben, kıyamete nisbetle bunlar (Orta ve Şehadet parmakları) gibi gönderildim."

Yani Peygamberimiz (S.A.V.) ile kıyamet yanyana olup, aralarında başka bir peygamber olmayacak demektir.

2- Depremlerin çoğalması,

3- Çok uzak mesafelerin, kısa bir zamanda kat' edilmesi,

4- Yüksek binaların yapılması hususunda yarış edilmesi.

Büyük işaretler ise şunlardır:

1- Güneş'in batıdan doğuşu, kıyamet kopmadan önce Allah'ın izniyle kâinatın nizamı değişip, güneş batıdan doğacaktır.

لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مَغْرِبِهَا

"Güneş batıdan doğmadıkça kıyamet kopmayacaktır."

2- Dabbetülard'ın çıkıp insanlarla konuşması. Dabbetülard'ın nasıl bir hayvan olduğu ve ne gibi konuşmalar yapacağı, kesin olarak bilinmemektedir. Gaybi olduğundan münakaşasını yapmak, doğru değildir. Cenab-ı Hak buyuruyor:

— 29 —

"Kıyametin kopacağına dair-" o sözün, üzerine vukuu yaklaştığı zaman, yerden bir "Dabbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize yakînen iman etmemiş olduklarını kendilerine söyler." (En-Neml: 82)

3- Mehdi ile Deccal'ın zuhurları. Kıyamete yakın bir zamanda Mehdi diye anılan müslüman bir kumandan çıkacak ve müslümanların imanlarını tazeleyip, yeryüzünde yaygın bir halde bulunan zulüm ve tecavüzleri kaldırıp, yerine hak ve adâleti yerleştirecektir.

Bir çok hadis ve akide kitaplarında açıkça ifade edildiği gibi, Mehdi'nin çıkışını müteakib, Deccal diye anılan, yahudi bir kumandan çıkar, kumandası altında yetmiş bin muharib ile İslâmî faaliyeti durdurmak için harekete geçer ve bunun neticesinde müslümanlarla çarpışır, önce her ne kadar galip gelirse de, neticede mağlup olacaktır.

Hazreti Mehdi ile Deccal hakkında varid olan hadiseler, birbiriyle çelişmiş gibi görünüyorlarsa da bir çok Mehdi ve Deccallar bulunup, bu hadisler o ayrı ayrı şahıslar hakkında varid olduğundan, aralarında çelişme yoktur.

4- Hz. İsa'nın gökten nüzûlü: Şu anda Gökte melekler gibi yaşayan Hz. İsa (A.S.) Allah'ın emriyle göğe çıktığı gibi, kıyamete yakın bir zamanda yine Allah'ın emriyle yer yüzüne inecek ve İslâm adâletini tatbik edecektir. İmanı zaif olan kimse bunu mümkün görmeyebilir. Fakat Allah'ın kudretine isnad ettikten sonra gayet kolaydır.

KABİR SUAL'İ

İnsan, ruh ile cesetten mürekkeb bir mahlûktur. Yürüyen, oturup kalkan cesed ise, düşünen, bilen, seven ve buğz eden de ruhdur. Bunun için ölüm neticesinde cesedden ayrılan ruhun, şuuru ve idrâki yerindedir. Hz. Aişe (R.A.) Hz. Ömer'in defninden sonra, Resûlüllah'ın ve Ebubekir'in mezarları yanında iken başını örttü ve dedi ki:

"Burada medfun olanlar babam ile kocamdı. Ömer ise yabancıdır." İşte buna binaen Ehli Sünnet İttifak etmişler

— 30 —

ki: Her insan öldükten sonra mutlaka kendisine kabir suali sorulacak. Salih olan kabrin saadetini, fasık de azabını görecektir.

KIYAMETTE HESAB

Cenab-ı Allah kemâl sıfatları ile muttasıf ve âdil-i mutlak olduğundan, asla hiçbir kimseye zulm etmez, kafir ile mümini muti ile âsiyi, zâlim ile mazlumu bir tutmaz. Cenab-ı Hak buyurur: "Biz, o gök ile yeri ve aralarındakini boşuna yaratmadık. O, kâfirlerin zannıdır. Bu yüzden kâfirlere ateşten şiddetli bir azab vardır. Yoksa, biz, iman edip de salih ameller işliyenleri, o yer yüzündeki müfsidler gibi yapar mıyız? Yoksa Allah'dan korkan takva sahiblerini kâfirler gibi yapar mıyız?" (Saad: 27-28).

Yukarda zikri geçenleri bir tutmamak için, onları hesaba çekecek, zerre miktarı iyilik edene sevab, kötülük yapana da azab verecektir.

Hesab gününün şahidleri, peygamberler, iyilik ve kötülükleri kayd eden melekler, ve günah işliyen âzâlar olacaktır. Cenab-ı Hak buyuruyor:

"Halbuki üzerinde gözetleyici melekler var. Kerim olan kâtip melekler var. Her ne yaparsanız bilirler." (el-İnfitar: 10-11-12) Başka ayette de şöyle buyuruyor:

"Kıyamet gününde aleyhlerinde dilleri, elleri ve ayakları bütün yaptıklarına şahidlik edecektir." (En-Nur: 24) buyuruyor.

HAVUZ

Mahşerde Cennet'e girmeden evvel, her peygamber'in birer havuzu olduğu gibi, Peygamberimizin de havuzu vardır. Ondan bir yudum su içen kimse, artık hiç susamaz. Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor:

— 31 —
اَنَا فَرَطُكُمْ عَلَى الْحَوْضِ مَنْ مَرَّ عَلَىَّ شَرِبَ وَمَنْ شَرِبَ لَا يَضْمَاُ اَبَدًا

"Havuz üzerinde ben sizin öncünüzüm. Bana uğrayan ondan içer. Ondan içen de asla susamaz."

SIRAT, CENNET VE CEHENNEM

Hesap işleri görüldükten sonra, Cennet ve Cehenneme gitmek üzere, Cehennemin üzerine kurulan, "Sırat" denilen köprü üzerinden geçiş olacaktır.

Cennet ve Cehennem'in halen mevcud olduklarına dair delâlet eden bir çok âyet ve hadis vardır.

Salih olan kimseler Cennet'te ebediyyen kalacakları gibi, ehl-i küfür de Cehennem'de ebediyyen kalacaklardır. Âsi mü'minler ise gereği kadar cezalarını gördükten sonra Cehennemden çıkacaklardır.

ŞEFÂAT

Şefâat günah işleyip hududu tecavüz eden kimsenin affedilmesi için Allah'a yalvarıp istirham etmektir. Şefâat, bir çok âyet ve hadislerle sabit olduğundan onu inkâr etmek küfürdür. Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

مَنْ ذَا الَّذ۪ى يَشْفَعُ عِنْدَهُٓ اِلَّا بِاِذْنِه۪

"Onun izni olmadıkça katında kim şefâat edebilir?" (Bakara: 255)

Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:

لِكُلِّ نَبِىٍّ دَعْوَةٌ مُسْتَجَابَةٌ يَدْعُو بِهَا وَاُرِيدُ اَنْ اَخْتَبِىَٔ دَعْوَتِى شَفَاعَةً لِاُمَّتِى فِى الْاَخِرَةِ
— 32 —

"Her bir peygamber'in müstecap birer duası var. O duayı yapmıştır ben ise duamı saklamak istiyorum, ahirette ümmetime şefâat etmek için."

Resûlüllah'ın üç çeşit şefâatı vardır:

1- Dünyada iken şefâatı Kur'an-ı Kerim şöyle buyuruyor:

وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمُوٓا اَنْفُسَهُمْ جَآؤُ۫كَ فَاسْتَغْفَرُوا اللّٰهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللّٰهَ تَوَّابًا رَح۪يمًا

"Eğer onlar, nefislerine zulmettikleri zaman sana gelseler de günahlarına Allah'dan mağrifet dileseler, Peygamber de kendileri için afv isteseydi; elbette Allah'ı tevbeleri ziyade kabul edici, çok esirgeyici bulacaklardı." (Nisa: 64)

Sahabeler herhangi bir günah işledikleri zaman Allah'ın Resûlüne gidip derlerdi ki: "Şunu, bunu yaptım. Benim için istiğfar buyur ey Allah'ın Resûlü."

2- Berzahda iken şefâat: İbni Mez'undan rivayet olunmuştur:

اِنَّ لِلّٰهِ مَلَٓائِكَةً سَيَّاحِينَ يُبَلِّغُونِى عَنْ اُمَّتِى السَّلَامَ

"Ümmetimin selâmını bana ileten Allah'ın seyyah melekleri vardır." Başka bir hadisde de şöyle buyuruyor:

حَيَاتِى خَيْرٌ لَكُمْ وَوَفَاتِى خَيْرٌ لَكُمْ تُعْرَضُ عَلَىَّ اَعْمَالُكُمْ فَمَا رَاَيْتُ مِنْ خَيْرٍ حَمِدْتُ اللّٰهَ وَمَا رَاَيْتُ مِنْ شَرٍّ اِسْتَغْفَرْتُ اللّٰهَ لَكُمْ

"Hayatta olmam da, vefatım da sizin için hayırlıdır.

— 33 —

Amelleriniz bana gösterilir. Hayırlı olan için Allah'a hamdeder, gördüğüm kötülük içinse istiğfar ederim."

3- Kıyamet günündeki şefâatı. Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor: "Şefâatım büyük günah işliyenler içindir."

Peygamberler âsiler için şefâat edecekleri gibi, salih kimseler de şefâat edeceklerdir.

F - KADER'E İMAN

Kader'e İman, iman silsilesinin son halkası olduğundan her mü'minin kader'e iman etmesi lazımdır. Kâinatı ve kâinatta cereyan eden bütün hâdiseleri yaratan Allahu Azimüşşan'dır. Onun kudret ve iradesi dışında hiçbir hadise olamaz: Yaratılmış olan her şey ölçüsüz olmayıp bir "KADER" programına dayanır. İmam Nevevî Kader'i şöyle tarif ediyor:

"- Olacak şeyleri, muayyen zaman ve mekânlarda vücud bulacağı vasıflar üzerine takdir etmesidir. Kaza ise, takdir edilen eşyayı, zaman, mekân ve vasıflar üzerine icad etmesidir. Binaenaleyh, kader, ilim sıfatının şubesi olduğu gibi kaza da, kudret sıfatının şubesidir."

Cenab-ı Hak'ın, insanların ne yapacaklarını bilip takdir etmesi, onların ihtiyarlarını selb etmez. Çünkü bir insan, bir şeyi yapmak isterse, ihtiyarını o işe sarfeder. Allah Teâlâ da onu dilerse halk eder. Yani o insan, ihtiyarını o işe verdiği için kâsib, Allah Teâlâ da onu halk ettiği için Halık olur. Bunun için, şu günahı işledim, ne yapayım, kader böyle imiş deyip, iş ve davranışında kendisini mecbur imiş gibi göstermek doğru değildir. İhtiyarını o işe sarf etmeseydi Allah da onu halk etmezdi.