Onuncu Ders
Şu âyetin hazinesinden bir cevherine temsil ile bir işarettir.
Ey nefsini unutmuş, vazife-i hayatını anlamamış ve hilkat-i insanın hikmetinden gaflet
etmiş ve şu masnuat-ı müzeyyenede Sâni'-i Hakîm'in tevdi ettiği ve şu kitab-ı kebirde nakşettiği âyâtına cahil kalmış Said-i bîçare! Şu temsili güzel dinle: Bu âlemin halk ve binası ve insanı içine idhal etmesi, bunun misali şuna benzer ki:
Bir zaman bir sultan varmış. Onun çok hazineleri varmış. O hazinelerde her çeşit cevahir bulunurmuş. Hem o sultanın gizli mühim kenzleri (hazineleri) varmış. Hem sanayi-i garibede mahareti, hem hesabsız fünun-u acibeye marifeti ve ihatası, hem nihayetsiz ulûm-u bedîaya ilim ve ıttılaı varmış. Her cemal ve kemal sahibi, kendi cemal ve kemalini görüp göstermek istemesi sırrınca, o sultan dahi istedi ki bir meşher açsın; enzar-ı nâsta saltanatının haşmetini, servetinin şaşaasını, san'atının hârikalarını, marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Tâ kendi cemal ve kemal-i manevîsini iki vecihle müşahede etsin. Biri: Bizzât nazar-ı dekaik-aşinasıyla baksın. Diğeri: Başkaların nazarlarıyla baksın.
İşte bu hikmete binaen, gayet cesîm ve gayet geniş bir kasrı yapmağa başladı. O kasrı öyle şahane bir surette dairelere ve menzillere taksim etti. Ve o menzilleri hazinelerinin
enva'-ı murassaatıyla tezyin etti. Ve san'atının en latîf, en güzel eserleriyle süslendirdi. Ve fünun-u hikmetinin en dakikleriyle tanzim ve ulûmunun âsâr-ı mu'cizekâraneleriyle tersim ve tekmil etti.
Sonra her taam ve nimetlerin bütün enva'ından en lezizlerini câmi' sofralar kurdu. Herkese lâyık bir sofra tayin etti. Gayet sehavetkârane ve san'atperverane bir surette, her bir lokma yüz sanayi-i latîfenin eseri ile vücud bulmuş gibi musanna' bir ziyafet-i âmme ihzar ettirip; aktar-ı memleketindeki raiyetini seyre, tenezzühe, ziyafete davet etti.
Sonra, bir üstad-ı alîm tayin etti. Tâ kasrın sâni'ini kasrın müştemilâtıyla nâsa tarif etsin. Ve kasrın nakışlarının remizlerini ve san'atlarının işaretlerini ve murassaatının manzumelerini ve nukuşunun mevzunelerini ve ne olduklarını ve ne cihetler ile kasrın sahibinin kemalâtına ve hünerlerine delalet ettiklerini seyircilere talim etsin. Hem âdâb-ı duhûlü ve seyri ve sultana karşı marziyatı dairesinde teşrifatı tarif etsin.
İşte o üstad, herbir dairede bulunan aveneleri içinde ve büyük dairede şakirdleri içinde durmuş. Bütün seyircilere şöyle bir tebligatta
bulunuyor; diyor ki: "Ey ahali! Şu kasrın meliki, bu şeylerin izharıyla, kendini sizlere tanıttırmak istiyor. Siz de onu tanıyınız. Hem bu tezyinatıyla, kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi takdir ve istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem şu ihsanatıyla, size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi ona muhabbet ediniz. Hem bu in'amlar ve ikramlarla, size şefkat ve rahmetini gösteriyor. Siz dahi ona şükür ile hürmet ediniz. Hem şu âsâr-ı kemalâtıyla, cemal-i manevîsini size göstermek istiyor. Siz de rü'yetine iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer sikke, birer hâtem, birer turra koymakla, herşey ona has ve kendisinin tek olduğunu ve istiklal ve infiradını size göstermek istiyor. Siz de onu, tek ve yekta ve misilsiz tanıyınız ve kabul ediniz." Daha bunlar gibi o sultana münasib ve o makama lâyık sözleri seyircilere söyledi.
Sonra, o kasra dâhil olanlar iki güruha ayrıldılar.
Bir güruh: Kendini tanımış aklı başında olanlardır. Kasr içindeki acaibe baktılar, dediler ki: "Bunda büyük bir iş var." Ve o acaibin beyhude olmadığını anladılar. Merak ettiler.
"Acaba nedir?" dediler. Birden o üstad-ı muallimin bahsettiğimiz nutkunu işittiler. Anladılar ki; bütün esrarın miftahı ondadır. Ona müteveccih oldular. Dediler: "Esselâmü aleyke ya üstad! Şöyle bir kasrın, senin gibi bir muarrifi lâzım ki; seyyidimiz, sana ne bildirmiş ise, bize de bildir." O da, onun evvelce bahsettiğimiz nutkunu onlara dedi. Onlar da dinlediler. Kabul edip istifade ettiler. Melikin marziyatı dairesinde amel ettiler. Onların şu edebli muameleleri melikin hoşuna gitti. Melik de, has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir kasra onları davet etti. Öyle bir cevvad-ı melike lâyık ve öyle mutî' ve edebli misafirlere has ve öyle âlî bir kasra lâyık bir tarzda onlara ikramlar etti.
İkinci güruh ise: Kasra girdikleri vakit, nefislerine mağlub oldukları için, et'ime-i lezizeden başka bir şeye iltifat etmediler. Mehasinden gözlerini kapadılar. İrşadat ve ikazattan kulaklarını tıkadılar. Uykuya daldılar. Bazı şeyler için ihzar edilmiş olan ve içilmeyen iksirlerden içtiler. Sarhoş olup öyle bağırdılar ki, seyirci misafirleri bütün taciz ettiler. Sahib-i kasrın askerleri de onları tutup öyle edebsizlere
lâyık olan hapislere attılar.
Ey Said! Biliyorsun ki; o melik, bu kasrı, şu mezkûr maksadlar için bina etmiştir. Şu makasıdın husulü ise, iki şeye mütevakkıftır:
Biri: Şu gördüğümüz üstadın vücududur. Çünki o üstad olmazsa, maksad beyhude olur.
İkincisi: İnsanların onun sözlerini kabul edip dinlemesidir.
Demek vücud-u üstad, vücud-u kasrın dâîsi; istima'-ı nâs, kasrın bekasının sebebidir. Öyle ise denilebilir ki: "Eğer şu üstad olmasaydı, melik şu kasrı bina etmezdi. Hem o üstad-ı mübelliğin talimatını raiyet dinlemediği vakit, o kasr tahrib ve tebdil edilir."
Ey Said-i gafil! Eğer şu temsilin sırrını anladınsa, bak hakikatın yüzünü de gör. O kasr, şu âlemdir ki; sakfı, mütebessim misbahlarla tenvir edilmiş sema yüzüdür. Zemini, gûna-gûn çiçeklerle tezyin edilmiş zemin yüzüdür. O melik ise, ezel ve ebed sultanı olan öyle bir Zât-ı Mukaddes'tir ki; yedi kat semavat ve arz ve onlarda olan herşey elsine-i mahsusalarıyla onu takdis ve tesbih ediyorlar.
Hem o melik, öyle bir meliktir ki; semavat
ve arzı altı günde halkederek, arş-ı rububiyetinde kaim, gece ve gündüzü birbirinin arkasında döndürür. Şems ve Kamer ve nücum emrine müsahhar zîhaşmet ve zîkudret bir zâttır. O kasrın menazili ise, şu onsekiz bin âlemdir ki; herbiri kendine lâyık bir tarz ile tezyin ve tanzim edilmiş. Kasırda gördüğün sanayi-i garibe ise, şu âlemdeki kudretin mu'cizeleridir. Orada gördüğün et'ime ise, rahmetinin semerat-ı hârikalarına işarettir. Oradaki tandır ve matbah ise, burada arz ve sath-ı arzdır. Orada gördüğün künuz-u mahfiye cevherleri ise, burada esma-i kudsiyeye ve cilvelerine misaldir. Oradaki nukuş ve o nukuşun rumuzları ise, burada manzume ve mevzune olan masnuatın nakkaşlarının esmasına delaletlerine misaldir.
Amma üstad ve muallim ve aveneleri ve tilmizleri ise, Seyyidimiz Muhammedüni'l-Mustafa ve sair enbiyalar (aleyhi ve aleyhim efdalü's-salavati ve's-selâm) ve evliya (Radıyallahu anhüm) hazeratına misaldirler. Kasırdaki melikin hizmetkârları ise,
melaike (aleyhimüsselâma) işarettir. Seyr ve ziyafete davet edilen misafirler ise, cin ve insan ve insanlara hizmetkâr olan hayvanlara işarettir. O iki fırka ise, birisi ehl-i iman ve kitab-ı kâinatın âyâtlarının müfessir-i âlîşanı olan Kur'an-ı Hakîm'in tilmizleridir. Diğer fırka ise ehl-i küfür ve tuğyan, nefis ve şeytana tâbi ve yalnız hayat-ı dünyeviyeyi tanıyan ve hayvan gibi belki daha aşağı صُمٌّ بُكْمٌ sağır-dilsiz olan mağdub ve dâllîn güruhudur.
Birinci kafile olan süeda ve ebrar, zülcenaheyn olan üstadı dinlediler. O üstad hem abddir; ubudiyet noktasında, Cevşenü'l-Kebir ve emsali ile Rabbini tavsif ve tarif eder. Hem resuldür; risalet noktasında, Rabbinin ahkâmını Kur'an vasıtasıyla tebliğ eder. Şu fırka, resulü dinleyip Kur'ana kulak vermekle kendilerini çok makamat-ı âliye içinde, çok vezaif-i latîfe ile mütelebbis gördüler.
Evvelen: Saltanat-ı rububiyetin mehasinini temaşager makamında, tekbir ve tesbih vazifesini eda ettiler.
Sâniyen: Esma-i kudsiye cilvelerinin bedayi'ine dellâllık makamında, takdis ve tahmid vazifesini îfa ettiler.
Sâlisen: Rahmetin hazinelerindeki müddeharatı zahir ve bâtın hâssalarıyla tartıp fehmetmek makamında, şükür ve sena vazifesini edaya başladılar.
Râbian: Esma-i mütecelliye-i İlahiyenin definelerindeki cevherleri, cihazat-ı maneviyelerinin mizanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzih ve takdis ve medih vazifesine başladılar.
Hâmisen: Mistar-ı kader üstünde kalem-i kudret ile yazılan mektubat-ı Rabbaniyeyi mütalaa makamında tefekkür ve istihsan vazifesine başladılar.
Sâdisen: Fıtrat ve san'atındaki latîf incelikleri ve güzellikleri temaşa ile tenzih makamında Fâtır-ı Zülcelallerine ve Sâni'-i Zülcemallerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.
Sonra Sâni'-i Hakîm'in san'atının mu'cizeleriyle kendini tanıttırmasına karşı -hayret içinde- marifet ile mukabele ettiler. Dediler ki: سُبْحَانَكَ "Ey Sübhanımız! Seni hakk-ı marifetinle nasıl tanıyabiliriz. Senin tarif edicilerin,
bütün masnuatındaki mu'cizelerindir."
Sonra, rahmetinin meyvelerinin müzeyyenleriyle kendini sevdirmesine karşı, aşk ve muhabbet ile mukabele ettiler.
Sonra, nimetinin lezizleriyle terahhum ve taattufunu göstermesine karşı, şükür ve hamd ile dediler ki: سُبْحَانَكَ "Ey Sübhanımız! Senin hakk-ı şükrünü nasıl eda ederiz?" diyerek, bütün kâinattaki bütün ihsanatın fasih lisan-ı halleriyle ettikleri şükür ve senalarını, hem çarşı-yı âlemde dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün nimetlerin ilânatıyla yaptıkları hamd ve medihlerini, hem rahmet ve nimetin semerat-ı manzume ve mevzunelerinin cûd u keremine şehadetleriyle ettikleri şükürlerini kendi namlarına enzar-ı mahlukat önünde eda ederler.
Sonra, şu kâinatın mezahirinde ve şu mevcudat-ı seyyalenin âyinelerinde cemal ve celal ve kemal-i kibriyasının izharına karşı, mahviyet içinde muhabbet ve hayretle secde edip mukabele ettiler.
Sonra servetinin kesretini ve rahmetinin vüs'atini irae etmesine karşı fakr ve hâcetlerini izhar ve sual etmekle mukabele ettiler.
Hem san'atının latîfelerini ve hârikalarını ve antikalarını sergilerle meşhergâh-ı enamda teşhir etmesine karşı, takdir ve istihsan ve müşahede ve şehadet ve işhad ile mukabele ettiler.
Hem kâinatın aktarında, rububiyetinin saltanatını ilân etmesine karşı; tevhid, tasdik, itaat ve inkiyad ile mukabele ettiler.
Hem izhar-ı rububiyetine karşı; za'fları içinde aczlerini, hâcetleri içinde fakrlarını ilân olan ubudiyetle mukabele ettiler. Daha bunlar gibi çeşit çeşit çok vezaifle şu dâr-ı dünyada vazife-i hayatlarını eda edip, ahsen-i takvim suretini aldılar. Ve bütün mahlukat üstünde öyle bir mertebeye çıktılar ki; yümn-ü iman ve emanetle mücehhez emin birer halife-i arz oldular.
Şu meydan-ı tecrübe ve şu destgâh-ı imtihandan sonra Rabb-i Kerîm, onları saadet-i ebediyeye ve dârü's-selâma davet ederek onlara öyle bir surette ikramlar etti ki; hiç gözler görmemiş ve kulaklar işitmemiş ve kalb-i
beşere hiç hutur etmemiş gayet parlak ikramlarla onları rahmetine mazhar etti.
Evet ebedî ve sermedî bir cemalin seyirci müştakı ve âyinedar âşıkı, elbette bâki kalıp ebede gidecektir. İşte hizbü'l-Kur'an'ın âkıbeti öyledir inşâallahu teâlâ.
Amma füccar ve eşrar olan güruh ise: Şu kasr-ı âleme girdikleri vakit, bütün delail-i vahdaniyete karşı küfür ve bütün nimetlere karşı küfran ile mukabele edip, bütün mevcudatı kıymetsizlikle kâfirane bir itham ile tahkir ettiler. Bütün esma-i İlahiyenin tecelliyatına karşı red ile mukabele ettiklerinden, mütenahî bir vakitte, gayr-ı mütenahî bir cinayet işlediler; gayr-ı mütenahî bir ikaba müstehak oldular.
Ey miskin Said! Âyâ zannediyor musun ki, senin vazife-i hayatın yalnız terbiye-i medeniye ile güzelce muhafaza-i nefsine veya ayıb olmasın batnın hizmetlerine mi münhasırdır? Veyahut zannediyor musun ki, makine-i hayatında dercolunan şu letaif ve maneviyatın ve şu âzâ ve âlâtın ve şu cevarih ve cihazatın ve şu havâs ve hissiyatın gaye-i yegânesi, şu hayat-ı fâniyede nefs-i rezile ve deniyenin hevesat-ı süfliyesinin tatmini için istimaline
mi münhasırdır? Hâşâ ve kellâ! Belki senin vücudunda bunların hikmet-i derci ve fıtratında gaye-i idhali iki esastır:
Biri: Cenab-ı Mün'im-i Hakikî (Amme Nevalühü) bütün nimetlerinin çeşit çeşit enva'ını sana ihsas etmekten ve ettirmekten ibarettir. Sen de hissedip şükür ve ibadetini etmelisin.
İkincisi: Âleme tecelli eden esma-i kudsiyesinin bütün aksam-ı tecelliyatını birer birer sana o cihazatla tanıttırmaktır. Sen de zevk ile tanıyıp, iman getirmelisin ki; bu iki esas üzerinde senin kemalât-ı insaniyen neşv ü nema bulsun.
Evet, senin hayatın ve hayatındaki cihazatın gayelerinin icmali dokuz emirdir:
Birincisi: Vücudunda dercolunan mizanlarla rahmetin hazinelerindeki müddeharatı tartmaktır.
İkincisi: Fıtratındaki cihazatın anahtarlarıyla, esma-i kudsiyenin gizli definelerini açmaktır.
Üçüncüsü: Kardeşlerin olan diğer mevcudatın enzarında, esma-i İlahiyenin garib cilvelerinin
numunelerini hayatınla teşhir ve izhar etmektir.
Dördüncüsü: Hal ve kàlin ile, dergâh-ı rububiyetinde ubudiyeti ilân etmektir.
Beşincisi: Bir padişahtan çeşit çeşit nişanlar almış ve o nişanlarını takıp, padişahının nazarında görünmek gibi; sen de, esmasının cilvelerinin verdikleri murassaat ile süslenmiş olduğunu bilerek, Şahid-i Ezelî'nin nazar-ı şuhud ve işhadına görünmektir.
Altıncısı: Zevilhayatların tezahürat-ı hayatları olan tahiyyatlarıyla ve tesbihatları olan rumuzat-ı hayatlarıyla, Vâhibü'l-Hayat'a arz-ı ubudiyetlerini fehmedip müşahede ederek görüp göstermektir.
Yedincisi: Hayatına verilen ilim ve kudret ve iradet gibi sıfat ve hallerinden cüz'î numuneleri mikyas ederek, Hâlıkın sıfât-ı mutlakasını ve şuun-u mukaddesesini fehmetmektir. Meselâ: Nasıl ben, cüz'î ilim ve irade ve iktidarımla bu evi böyle muntazam yaptım ise, bu kasr-ı âlemin bânisi de, kasr-ı âlemin büyüklüğü nisbetinde kadîr ve alîm ve hakîmdir.
Sekizincisi: Şu mevcudatın herbirinin kendine mahsus bir lisan ile söylediği tevhid ve
rububiyet-i Sâni'a dair kelimatını fehmetmektir.
Dokuzuncusu: Acz ve fakr derecelerinin emsaliyle, kudret-i Sâni'in ve gına-yı İlahiyenin derecat-ı tecelliyatını anlamaktır. Nasılki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacatın enva'ı mikdarınca lezzet-i taamın enva'-ı derecatı anlaşılıyor. Öyle de gayr-ı mütenahî acz ve fakrın ile, Sâni'in gayr-ı mütenahî kudret ve gınasının derecatını fehmetmektir.
Hem senin gaye-i hayatın bunlar olduğu gibi, mahiyet-i hayatın da şunlardır:
1- Âsâr-ı esma-i İlahiyenin garaibinin fihristesi,
2- Şuun ve sıfat-ı İlahiyenin fehmine bir mikyas,
3- Âfâkî âlemlere bir mizan,
4- Âlem-i kebirin bir enmuzeci,
5- Kâinatın bir haritası,
6- Şu kitab-ı kebirin bir fezlekesi,
7- Defâin ve künuz-u mahfiyeyi açacak anahtarların mahzenidir. İşte mahiyet-i hayatın budur.
Hayatın sureti ise şudur: Hayatın bir kelime-i mektube ve hem mesmuadır. Esmaü'l-hüsnaya delalet eder.
Hakikat-i hayatın da budur: Tecelli-i ehadiyete âyinelik etmektir. Hayatın saadet ve kemali ise, hayatın âyinesine temessül edene karşı, şuur ile muhabbet ve şevk ile ibadet etmektir.
Ey Said-i bîçare! Hayat böyle gayata müteveccih olduğu halde; ne akıl ve ne insaf ile hayatını hiç ender hiç hükmünde olan huzuzat-ı nefsaniyeye sarfediyorsun? Sair zevilhayat hattâ nebatat dahi, bahsettiğimiz gayelerin bazısında sana şeriktirler. Evet nar, elma ve dut gibi musanna' meyveler birer kelime-i kudrettirler. Esma-i İlahiyeyi ilân edip okutturuyorlar. Onların hayatlarının gayeleri bu gibi emirlerdir. Yoksa bu meyvelerin suretlerinin gayeleri olan yenilmek, gaye-i hayatları değildir. Ancak, gaye-i mevtleri olabilir. Yani ölümlerinin bir gayesidir. Fakat sair zevilhayat, bütün gayelerde sana müsavi olamaz. Çünki câmi' âyine sendedir. Sen dahi, senden çok aşağı olanlardan daha aşağı olma. Mü'minin kıymetini ilân eden şu hadîs-i kudsî sana kâfidir:
Ve hem yine bu beyte nazar et: