Nur'un İlk Kapısı
— 55 —

Dokuzuncu Ders

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
وَ التّ۪ينِ وَ الزَّيْتُونِ ٭ وَطُورِ س۪ين۪ينَ ٭ وَ هٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِ ٭ لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓى اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ٭ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ

Ey insan! Senin önünde iki yol var. Birisinden gitsen, kâinatın esfel-i safilînine gidersin. Diğer yoldan gidersen, a'lâ-yı illiyyîn-i şerefe çıkabilirsin. Şu hakikatı dokuz mukaddeme ile beyan ederiz.

Birinci Mukaddeme: İnsanın, en cüz'î bir küçük cüz'den tâ en küllî bir küll-ü ekbere kadar alâkat ve hâcatı intişar ettiğinden; o insana lâyık değil ki; herşeyin melekûtu elinde, herşeyin hazaini yanında, hiçbir mekânda olmadığı ve hiçbir şey onun yanında bulunmadığı halde her mekânda ve herşeyin yanında olan Zât-ı Zülcelal'den başka şeylere ibadet etsin. Zira nihayetsiz hâcat-ı insaniyeyi

— 56 —

îfaya muktedir, ancak nihayetsiz bir kudret ve nihayetsiz bir ilim sahibi olabilir. Öyle de, ubudiyete şâyan dahi yalnız odur.

İkinci Mukaddeme: İnsanda iki cihet var.

Birinci Cihet: Vücud ve icad, hayır ve fiil cihetidir. İkinci Cihet: Naks ve kusur cihetidir.

İnsan, birinci cihette karınca ve arıdan daha aşağı, ankebut ve sivrisinekten daha zaîftir. Fakat ikinci cihette; adem ve tahrib, şer ve infial cihetinde, semavat ve arz ve cibalden daha büyüktür. Meselâ: İyilik ettiği vakitte, yalnız vüs'ati nisbetinde eli ulaşır, kuvveti yettiği miktarınca iyilik edebilir. Fakat fenalık ettiği vakitte, fenalığı tecavüz ve intişar eder.

İşte küfür, bir seyyiedir. Fakat mecmu' kâinatın tahkirini tazammun eder. Çünki şu mevcudatı ve şu mektubat-ı Rabbaniyeyi derecelerinden ve kıymetlerinden düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı ve zeval ve firak ile sür'atle mütegayyir mevadd-ı vâhiye derekesine ve hiçliğe sukut ettirir. Ve insan denilen ve esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilvelerini ilân eden ve bir kaside-i mevzune-i manzume-i

— 57 —

hikmet ve bir şecere-i bâkiyenin cihazatını câmi' olan mu'cize-i kudret bir çekirdeği ve haml-i emanetle, a'zam-ı mevcudata tefevvuk eden bir halife-i arzı, en zelil bir hayvan-ı fâni-i zâilden daha zelil ve daha zaîf, daha âciz, daha fakir ve seriü'z-zeval ve't-tahavvül bir levha derekesine indirir.

Demek nefs-i emmare, şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir. Hayır ve vücudda iktidarı pek cüz'îdir. Fakat enaniyeti bırakıp hayrı, vücudu ve tevfikı Allah'tan istese, şerden ve tahribden ve itimad-ı nefisten içtinab edip istiğfar ederek tam bir abd olsa,

يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ

sırrınca, nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılab eder; a'lâ-yı illiyyîne çıkar.

Üçüncü Mukaddeme: İnsanda iki vecih var. İnsan, şu hayata nâzır birinci vechiyle öyle bir mahluktur ki; ona ihtiyardan bir şa're (yani, saç gibi cüz'î), iktidardan bir zerre, hayattan bir şu'le, ömürden bir dakika, mevcudiyetten bir cüz'-ü cüz'î verilmiş ki; tabakat-ı kâinatta serilmiş hadsiz enva'dan, adedsiz efraddan küçük, nâzik, zaîf bir ferddir.

— 58 —

Fakat ubudiyete nâzır ikinci vechiyle, hususan acz ve fakr cihetinde, pek büyük bir vüs'ati var. Çünki mahiyet-i maneviye-i insanîde nihayetsiz azîm bir acz, hadsiz cesîm bir fakr mündericdir ki; bu cihetle, kudreti nihayetsiz bir kadîrin, gınası nihayetsiz gani bir zâtın hadsiz tecelliyatına câmi' geniş bir âyine olmuştur.

Dördüncü Mukaddeme: İnsan hayat-ı hayvaniye-i maddiye-i dünyeviye cihetinde öyle bir çekirdeğe benzer ki; kudretten mühim cihazlar, kaderden dakik programlar insana verilmiş. Tâ ki insan, toprak altında dar âlemden çıkıp, geniş olan âlem-i fezada bir ağaç olmasını Hâlıkından o istidad lisanıyla istesin. Halbuki o insan sû'-i mizacından, o cihazatı ve o programları bazı mevadd-ı muzırra-i vâhiyenin celbine sarfedip o dar yerde, cüz'î bir telezzüz içinde, kısa bir zamanda faidesiz tefessüh ettirir. Mes'uliyet-i maneviyeyi yüklenip gider. Fakat insan hayat-ı maneviye-i ubudiyet cihetinde âmâlinin dalları ebede uzanmış bir şecere-i bâkiyenin makinesi ve şu şecere-i kâinatın bir münevver meyvesidir.

Beşinci Mukaddeme: İnsanın fiil ve sa'y-i maddî cihetiyle daire-i tasarruf ve mâlikiyeti, bir hayvan-ı zaîf ve âcizin daire-i

— 59 —

tasarruf ve mâlikiyetinden daha dardır. Çünki insan, elini uzatsa ona yetişir. Fakat insan, infial ve dua ve sual cihetinde şu misafirhane-i dünyada, bir misafir-i azizdir. Hem öyle bir kerime misafirdir ki; o kerim, bütün hazain-i rahmetini insana açmış ve bedayi'-i san'atını ona müsahhar etmiş. Hem öyle bir daire-i azîmeyi onun tenezzühüne müheyya etmiş ki; nısf-ı kutru, medd-i nazarı kadar kılmış. Yani gözü gidinceye kadar geniştir, belki hayalinin gittiği yere kadar kabiliyet vermiş, belki daha geniş kılmış.

Altıncı Mukaddeme: İnsan, hayat-ı hayvaniye lezzetinde ve kemalinde ve selâmetinde ve metanetinde, serçe kuşundan üç derece aşağıdır. Zira geçmiş zamanın hüzünleri, gelecek zamanın korkuları insanın herbir lezzetinde bir elem izi bırakıyor. Hayvanda ise o yok. Lezzeti, elemsizdir. Fakat insan, sermaye cihetinde çok derece en a'lâ kuştan daha âlî, daha zengindir. Zira cihazat-ı maneviyesi pek çok ve akıl vasıtasıyla, hâssalarında bir inkişaf, bir tafsil, bir vüs'at var. Ve kesret-i hâcat vasıtasıyla hayvanda bulunmayan fevkalâde bir tenevvü-ü hissiyat ve câmiiyet-i fıtrat içinde kesret-i makasıd ve vezaif vasıtasıyla inbisat-ı âlât ve enva'-ı ibadata müstaid;

— 60 —

ve her bir tohuma câmi' istidadatında, ekser-i meratib peyda olmuş.

İnsandaki şu tarz-ı zenginlik gösteriyor ki; insanın vazife-i asliyesi: Aczini ve fakrını ve kusurunu derkederek ubudiyetle ilân etmek ve hâcatının celbi için dua etmek ve mevcudatın tesbihatını görüp müşahede ederek şehadet etmek ve nimetleri görüp tefekkür içinde şükretmek ve ibret içinde bakmaktır. En edna aklı olan anlar ki; şu cihazat, şu hayat-ı fâniyenin idamesi için verilmemiştir. Belki bir hayat-ı bâkiyenin sermayesidir. Temsil, hakikatı fehme takrib eder. Meselâ:

Bir zât, bir hâdimine on altın verdi. Tâ mahsus güzel bir kumaştan kendine bir kat libas satın alsın. O hâdim gitti, o kumaşın en a'lâsından mükemmel bir libas aldı. Sonra o zât, diğer bir hâdimine bin altın verdi. Bir kâğıt içinde bazı şeyler yazdı, cebine koydu. Bir ticarete gönderdi. Her aklı başında olan bilir ki; o sermaye, bir kat libas almak için değil. Zira evvelki hâdim, on altın ile en a'lâ kumaştan bir kat libas almış. Bu bin altın bir kat libasa sarfedilmez. Şayet bu hâdim kâğıdı okumayıp, evvelki hâdime bakarak bütün parayı bir kat libasa verse; hem o kumaşın en

— 61 —

çürüğünden, hem evvelkinin daha ednasından alsa; elbette böyle yapan ahmak hâdim şiddetle tazib ve hiddetle te'dib edilecektir.

Ey Said! Aklını başına topla. Sermaye-i ömrünü ve hayat-ı istidadını hayvan gibi; belki hayvandan daha aşağı şu hayat-ı fâniye-i maddiyeye sarf ve hasretme. Yoksa, en a'lâ hayvandan yüz derece yüksek olduğun halde; en edna hayvandan yüz derece aşağı düşersin.

Yedinci Mukaddeme: İnsan bir nazik, nâzenin çocuğa benzer. Za'fında büyük bir kuvvet, aczinde büyük bir kudret vardır. Eğer za'fını anlayıp dua etse, aczini bilip istimdad etse, metalibine öyle muvaffak olur ve makasıdı ona öyle müsahhar olur ki; iktidar-ı zâtîsiyle, öşr-i mi'şarına muvaffak olamaz. Nasılki nazdar bir çocuğun ağlamasıyla matlubuna öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona müsahhar olurlar ki, bin defa kendi kuvvetçiğiyle onlara yetişemez. Demek ki; saltanat-ı insaniyet, celb ve gasbetmekle ve galib olmakla değildir. Belki insana bu derece musahhariyetin sebebi: Şefkat ve rahmet ve hikmet-i Hâlıktır ki; eşyayı, insana müsahhar etmiş. Bir gözsüz akrep ve bir ayaksız yılan gibi haşerata mağlub olan insana, bir kurttan ipeği

— 62 —

giydiren ve bir böcekten balı yediren, za'fının semeresi olan teshir-i Rabbanîdir. Yoksa netice-i iktidarı değildir.

Ey Said! Madem ki iş böyledir; gurur ve enaniyeti bırak. Dergâh-ı uluhiyetinde, acz ve za'fını, fakr ve fâkatini istimdad ve lisan-ı tazarru' ve ubudiyetle ve dua ile ilân et. Ve de:

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

Sekizinci Mukaddeme: Evet insan, çendan nefsinde ve suretinde hiçtir ve hiç hükmündedir. Fakat vazife ve mertebe noktasında, şu kâinat-ı muhteşemenin seyircisi ve şu mevcudatın lisan-ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin mütalaacısı ve şu müsebbih ve âbid mahlukatın nâzırı ve ustabaşısı hükmündedir.

Evet insan, şu dünyaya bir misafir olarak gönderilmiş. Ve insana mühim istidadat ve o istidadata göre mühim vezaif tevdi' edilmiş.

Hem insan -insan olmak için- kendine göre bir derece bu gayeye çalışmalıdır. Bu gayeler ise:

Evvelen: Şu kâinatta saltanat-ı rububiyetini tasdik ile, mehasin-i kemalâtına nezaret etmektir.

— 63 —

Sâniyen: Esma-i kudsiye-i İlahiyenin nukuş-u bedayi'kâranelerini birbirine gösterip dellâllık etmektir.

Sâlisen: Künuz-u mahfiye olan esma-i Rabbaniyenin cevherlerini mizan-ı idrak ile tartmak ve kıymet vermektir.

Râbian: Kalem-i kudretin mektubatını mütalaa ile tefekkür etmektir.

Hâmisen: Fıtratın letaif ve müzeyyenatını temaşa etmekle, Fâtır'ın marifetine ve rü'yetinin temaşasına iştiyak göstermektir.

Sâdisen: Sâni'-i Zülcelal'in san'atının mu'cizeleriyle kendini tanıttırmasına ve bildirmesine mukabil, iman ve marifet ile mukabele etmektir.

Sâbian: Rahîm-i Kerim'in semerat-ı rahmetinin müzeyyenatı ile kendini teveddüd suretinde sevdirmesine mukabil, ona hasr-ı muhabbet ve taabbüd ile tahabbüb etmektir.

Sâminen: Mün'im-i Hakikî'nin maddî ve manevî nimetlerin lezaizi ile insanı perverde etmesine mukabil, fiil ve hal ve kal ile hattâ elinden gelse bütün havâssı ve letaifi ile o Mün'im-i Hakikî'ye şükür ve hamdetmektir.

Tâsian: Celil-i Mutlak'ın (Celle Celalühü) ve

— 64 —

Cemil-i Mutlak'ın (Azze Cemalühü) kâinatın mezahirinde ve mevcudatın âyinelerinde kibriya ve kemalini, celal ve cemalini izhar etmesine mukabil; tekbir ve tesbih ile ve mahviyet içinde ubudiyet ile ve hayret ve muhabbet içinde secde ile mukabele etmektir.

Âşiren: O Rahman'ın rahmetinin derece-i vüs'atini ve servetinin derece-i kesretini ve ittikan ve intizam içinde cûd-u mutlakını göstermesine mukabil, tahmid ve ta'zim içinde iftikar ile sual etmektir.

Hem san'atının letaif ve antikalarını sath-ı zeminde teşhir etmesine mukabil, takdir ve tahsin ve istihsan ile mukabele etmektir. Hem şu kasr-ı kâinatta, taklid edilmez sikkeleriyle ve ona mahsus hâtemleriyle ve ona münhasır turralarıyla ve ona has fermanlarıyla bütün mevcudata damga-i vahdet koymasına ve âyât-ı tevhidi nakşetmesine ve aktar-ı âfâkta bayrak-ı vahdaniyetini ilân etmesine mukabil; tasdik ile, iman ve tevhid ile, iz'an ve şehadet ve ubudiyet ile mukabele etmektir. İşte bunlar gibi vücuh-u ibadat ve tefekkürat ile insan hakikî insan olur. Ahsen-i takvimde olduğunu gösterir. Yümn-ü iman ile emanete mâlik emin bir halife-i arz olur.

— 65 —

Dokuzuncu Mukaddeme: İnsan cismaniye-i nebatiye ve maddiye-i hayvaniye cihetinde; sağir bir cüz'î, hakir bir cüz', fakir bir mahluk, zaîf bir hayvandır ki; mevcudat-ı dehhaşe-i seyyale-i mütemevvicenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyor. Fakat muhabbetullahı tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül eden insaniyet cihetinde, ubudiyeti içinde bir sultan ve cüz'iyeti içinde bir küllî; hakareti içinde makamı pek büyük ve daire-i nezareti pek geniş bir nâzırdır ki; diyebilir: "Dünya hanemdir; Güneş lâmbamdır; bu nebatat ve hayvanat, hattâ insanlar, şu hanemin levazımatı ve müzeyyenatıdır." Eğer ubudiyetinde tam bu kasra mâlik olsa, sultanlar ve güneşler, onun kasrının ecza ve ahcarı hükmüne girerler.

İşte şu sırdandır ki; bazı böyle fakir bir kimse kendini, kendinden çok mertebe a'lâ olandan a'lâ görür. Nasılki bir adam elindeki bir âyineyi güneş ile mütele'le olan, yani parlayan bir denize mukabil tutsa; hem deniz, hem güneş, hem dağlar âyinesinin içine girer. Eğer aşk veya istiğrak ile bir nevi sekri de varsa, avucundaki âyinesini, denizden daha büyük

— 66 —

tevehhüm eder. Hem her makamın bazı zılleri bulunur. Zılli asıl zannetse, şatahata düşer.

Şu tahkikattan anlaşıldı ki, insanın önünde iki yol var. O yoldan birinde nefsi ve şeytanı dinleyip gitse, esfel-i safilîne düşer. Diğerinde, hak ve Kur'anı dinleyip gitse, a'lâ-yı illiyyîne çıkar. Kâinatın bir takvim-i zîşanı olur.