Nur Çeşmesi
— 207 —

Urfa kahramancıklarının oranın savcılarını susturan müdafaalarıdır

Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına
Urfa

Muhterem Hâkimler!

Müsaadenizle bir-iki maruzatımı mecburen söyleyeceğim:

Şimdi bu vatanın her tarafında ve Âlem-i İslâmın hattâ diğer ecnebi memleketlerinin mühim merkezlerinde Kur'an namına intişar etmiş ve milyonlarla kimselerin imanlarını taklidden tahkike çevirmiş ve bu millete en kıymetli ve büyük tesirini feyizli dersleriyle isbat etmiş, Kur'an'ın nuru Risale-i Nur'un neşretmemesi ve bizim gibi hayatı tehlikede, imansızlık ve dalalet vâdilerinde koşan bîçarelerin okumaması için dinimizin gizli düşmanları olan komünist veya tabiiyyun

— 208 —

olan farmasonlar türlü desiselerle adliyeleri ve hükûmetleri şaşırtmak için çok çalıştılar. Kaç defa Nurları okuyan mübarek talebeleri ve başta dâhî bir mütefekkir ve kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî'yi mahkemelere verdirdiler. Eskişehir, Isparta, Denizli, Ankara, Afyon, İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri... Neticede gizli ders, tarîkatçılık, cem'iyet kurmak gibi ittihamların tamamen hilaf-ı hakikat olduğu isbat edilerek beraetler verildi. Mahkemelerce tebeyyün etti ki: Risale-i Nur serapa İslâmiyet, Kur'an, iman hakikatlarından ibarettir ve Nur talebeleri Kur'ana kopmaz rabıtalarla bağlanmışlardır. Dini hiçbir şahsî, dünyevî, süflî menfaatlere âlet etmedikleri ve sadece rıza-yı İlahî için çalıştıkları güneş gibi tezahür etti. Çünki Risale-i Nur bin seneden beri İslâmiyet aleyhine ve insaniyet zararına tahribatçı küllî cereyanlara karşı sarsılmaz delil ve hüccetlerle tam mukabele edip din düşmanlarının temellerini dağıtıyor. İşte biz de bizim ebedî hayatımızı ve ebedî saadetimizin anahtarı imanımızı bu dalalet asrında bize kazandıran Risale-i Nur'u okurken ve yazdıklarımızı tashih ederken sanki dinsiz, komünistlerin saçma ve düzmece zehir saçan evraklarını okuyormuşuz gibi yakalanıp mahkemeye veriliyoruz. Masum dindarların

— 209 —

aleyhinde olan dinsiz komünistler hem etrafa evham vererek bizim gibi gurbette, yalnız dersleriyle alâkadar, siyasetten hattâ dünyadan habersiz iki-üç talebenin birkaç kişi yanına gelip gitmesiyle ve onların kendi derslerini bir-iki kişinin dinlemesiyle hem bizi, hem adliyeyi, hem zabıtayı manasız meşgalelerle uğraştırıyorlar. Her asırda en az üçyüzelli milyon mensubu bulunan, milyonlarla hâfızların lisanında her zaman tekrarlanan Kur'anımızın emsalsiz tefsiri Risale-i Nur talebeleri olan bizleri, hayatımızdan daha çok sevdiğimiz imanî derslerimizden mahrum etmek istiyorlar. Habbeyi kubbe yaparak, formalitelere uydurarak, bir isim takarak, lastikli bir kanun maddesine rast getirip bizi kanunen mes'ul göstermek istiyorlar. Fakat âdil, vicdanlı hâkimler neticede hakikatı meydana çıkarıyorlar.

Ezcümle: Bu son defa Afyon Mahkemesi dört sene devam ettiği halde, sonunda zâten serbest olan Risale-i Nur yine serbest bırakıldı.

Bütün yüksek makamlara verilen Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî'nin müdafaasından bir küçük parçası şu ki: "Haşirdeki Mahkeme-i Kübra'ya bir arzuhaldir ve dergâh-ı İlahiyeye bir şekvadır ve bu zamanda Mahkeme-i Temyiz ve istikbaldeki dârülfünunların münevver muallim

— 210 —

ve talebeleri dahi dinlesinler...

... Ben de otuz-kırk sene hayatımı bilenleri ve Nur'un binler has şakirdlerini işhad ederek derim: İstanbul'u işgal eden İngiliz'in başkumandanı İslâm içinde ihtilaf atıp hattâ Şeyhülislâmı ve bir kısım hocaları kandırıp birbiri aleyhine sevkederek itilafçı, ittihatçı fırkaları birbirine uğraştırmasıyla ve Yunan'ın galebesine ve harekât-ı milliyenin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde "Hutuvat-ı Sitte" eserimi Eşref Edib'in gayretiyle tab' ve neşretmekle o kumandanın dehşetli plânını kıran ve onun i'dam tehdidine karşı geri çekilmeyen ve Ankara reisleri o hizmeti için onu çağırdıkları halde Ankara'ya kaçmayan ve esarette Rus'un başkumandanının i'dam kararına ehemmiyet vermeyen ve 31 Mart hâdisesinde sekiz taburu bir nutukla itaata getiren ve Divan-ı Harb-i Örfî'de, mahkemedeki paşaların; sen mürtecisin, şeriat istemişsin diye suallerine karşı i'dama beş para ehemmiyet vermeyip "Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise, bütün cinn ve ins şahid olsun ki; ben mürteciyim ve şeriatın bir tek mes'elesine ruhumu feda etmeye hazırım" diyen ve o büyük zabitleri hayretle takdire sevkedip, i'damını beklerken beraetine karar verdikleri ve

— 211 —

tahliye olup dönerken ve onlara teşekkür etmeyerek "Zalimler için yaşasın Cehennem!" diye yolda bağıran ve Ankara'da divan-ı riyasette M. Kemal ona hiddetle dedi: "Biz seni buraya çağırdık ki bize yüksek fikirleri beyan edesin, sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilaf verdin. Ona karşı "İmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir... Hainin hükmü merduddur..." diye kırk elli meb'usun huzurunda söyleyen ve o dehşetli kumandan ona bir nevi tarziye verip hiddetini geri alan ve altı vilayet zabıtası ve hükûmeti asayişin ihlâline dair bir tek madde kaydetmeyen ve yüz binlerle Nur şakirdlerinin hiçbir vukuatı görünmeyen, hiçbir şakirdinde bir cinayet işitilmeyen ve hangi hapse girmiş ise mahpusları ıslah eden ve yüz binler nüsha Risale-i Nur'dan intişar etmekle beraber menfaattan başka hiçbir zararı olmadıklarını yirmiüç sene hayatının üç hükûmet ve mahkemelerin beraetler vermelerinin ve Nur'un kıymetini bilen yüz bin şakirdlerinin kavlen ve fiilen tasdiklerinin şehadetiyle isbat eden ve münzevi, mücerred, garib, ihtiyar, fakir, kendini kabir kapısında gören ve bütün kuvvet ve kanaatiyle fâni şeyleri bırakıp eski kusuratına bir keffaret ve hayat-ı bâkiyesine bir medar arayan ve dünyanın

— 212 —

rütbelerine hiç ehemmiyet vermeyen ve şiddet-i şefkatinden masumlara, ihtiyarlara zarar gelmemek için kendine zulüm ve tazib edenlere beddua etmeyen bir adam hakkında "Bu ihtiyar münzevi asayişi bozar, emniyeti ihlâl eder ve maksadı dünya entrikalarıdır, öyle ise suçludur" diyenler ve onu pek ağır şerait altında mahkûm edenler yerden göğe kadar suçludurlar. Mahkeme-i Kübra'da hesabını verecekler."

Muhterem hâkimler!

Böyle bir İslâm kahramanı ve bu asrın ve istikbalimizin bir hidayet serdarı ve eşine rastlanmayan İslâmiyet fedaisi Bedîüzzaman'ın eserlerini okumak; dinsizlerin, komünistlerin, imandan bîhaberlerin elbette işine gelmez.

Üstadımız Bedîüzzaman'ın beyanı ki:

Risale-i Nur koca bir Cennet'in fiatı olacak bir servet ve hayat-ı ebediyeyi kazandıracak bir âb-ı hayat ve hakikata muarız bütün feylesofları ilzam edip hayrette bırakacak bir keşfiyattır. Risale-i Nur Sahabe-i Kiram'ın âlî seciyesini ve Hazret-i Peygamber (A.S.M.) nuranî meşrebini beyan eden bir nur ve feyiz hazinesidir. Risale-i Nur bu asırda Kur'an-ı Hakîm'in bir mu'cize-i maneviyesi, hakikî, yüksek ve parlak bir tefsiridir. Risale-i Nur

— 213 —

şu zamanın yaralarına en münasib bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi' bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğunu yüzbinlerle kimseler tarafından idrak ve tasdik edilen bir eser külliyatıdır. Risale-i Nur, veraset-i nübüvvet yoluyla doğrudan doğruya hakikatü'l-hakaika yol açmış Cadde-i Kübra-i Kur'aniye'dir. Bunun içindir ki, Avrupa'nın felsefî dalaletlerine galebe ediyor ve cerhedilmez aklî, mantıkî, ilmî hüccetlerle, dünyayı saran komünizmi ve masonluğu kökünden yıkıyor. Risale-i Nur, avamdan en âlim ve en münevvere kadar her sınıfın kendi istidadı nisbetinde istifade edebileceği bir eser külliyatıdır.

İşte bu hakikatler içindir ki; Nurları okuyan ve yazan Nurcular, dünyanın her tarafında gittikçe çoğalmaktadır.

Muhterem hâkimler!

Arkadaşımla tashihat yaparken yakalanıp müsadere edilen, Denizli'de beraet eden ve Temyiz'in de tasdik ettiği büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî'nin "Âyetü'l-Kübra" risalesinin bir yerinde, kâinat Hâlıkını ve sahibini arayan dünya seyyahı şöyle söylüyor:

— 214 —

"Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen ve yorulmaz ve tok olmaz yolcu kendi kalbine dedi ki: Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim ve ona teslim olmayan herkese her asırda meydan okuyan Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip o ne diyor bilelim. Fakat en evvel bu kitab, bizim Hâlıkımızın kitabı olduğunu isbat etmek lâzımdır, diye taharriye başladı. Bu seyyah bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel manevî i'caz-ı Kur'aniyenin lem'aları olan Risale-i Nur'a baktı ve onun yüzotuz risaleleri âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri gördü ve Risaleti'n-Nur bu kadar muannid ve mülhid bir asırda her tarafta hakaik-i Kur'aniyeyi mücahidane neşrettiği halde karşısına kimse çıkamadığından isbat eder ki, onun üstadı ve menba'ı olan Kur'an semavîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ Resaili'n-Nur'un yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet-i Kur'aniye olan "Yirmibeşinci Söz" ve "Ondokuzuncu Mektub"un âhiri Kur'an'ın kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle isbat etmiş ki; kim görmüş ise değil tenkid ve itiraz belki isbatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok sena etmiş."

İşte muhterem heyet-i hâkime! Madem hakikat

— 215 —

budur. Ben de Üstadım gibi derim : "Madem kabir kapısı kapanmıyor ve madem gözünü kapayan yalnız kendine gündüzü gece yapar. Ve madem Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değildir."

Biz talebeler Risale-i Nur'un güneş gibi hakikatlarına karşı gözümüzü kapayamıyoruz...

Hakikat-i Kur'aniye güneşi ise üflemekle sönmez. Nurlananlar da Nur yolundan hiçbir beşerî kuvvetle dönmez. Gizli din düşmanlarımız zabıtayı hükûmeti, adliyeyi iğfal etmeğe çalışanlar dünyamızı başımıza ateş yapsalar Nurları okuyacağız ve yazacağız. İnşâallah adalet namına hareket edenleri, o müfsidler aldatamayacaklardır. Diğer mahkemelerde hak namına adalet için çalışanların Kur'anın lemaatı ve tereşşuhatı olan ve beşeri gaflet sersemliğinden ikaz eden Risale-i Nur'u serbest bırakmaları gösteriyor ki; zikrettiğim gibi bu asrın Kur'an dellâlı olan Risale-i Nur'a herkesin çok büyük ihtiyacı vardır. Ve Risale-i Nur şahsî, süflî, dünyevî menfaatlere âlet olamıyor. Bizim gibi masum dindarlara musallat olanlar ve onları imanî derslerinden ayırmayı tevehhüm edenler, lâiklik prensibini dinsizliğe ve komünizme âlet etmek isteyenlerdir.

— 216 —

Asrımızın dâhîsi büyük mütefekkir Bedîüzzaman Said Nursî'nin beyanı vechile: "Ekser-i enbiyanın şarkta ve Asya'da zuhurları ve ağleb-i hükemanın garbda ve Avrupa'da gelmeleri kader-i ezelînin bir işaretidir ki; Asya'da din hâkimdir, felsefe ikinci derecededir. Bu remz-i kadere binaen Asya'da hüküm süren, dindar olmasa da din lehine çalışanlara ilişmemeli ve teşvik etmeli.

Kur'an-ı Hakîm, bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. El'iyazü billah, Kur'an küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak; akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye çarpmak, bir kıyamet kopmasına sebeb olmak akıldan uzak değildir. Evet Kur'an ferşi arşla ve arşı ferşle bağlamış bir zincirdir, bir hablullahtır. Cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hakikî ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur bu asırda, bu vatanda, bu millete yirmisekiz seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i İlahiye ve sönmez bir mu'cize-i Kur'aniyedir. Hükûmet ona ilişmek ve talebelerini ürkütüp ondan vaz geçirmek değil, himaye etmek ve okumasına teşvik etmek gerektir."

İşte bütün bu cerhedilmez hakikatlardan sonra,

— 217 —

yine evet Risale-i Nur'la meşguliyete dünyada hiçbir âdil mahkeme suç diyemez. Fakat size bir ad takıp, bir bahane ile işkence yapmak istiyorlar, denilse: Ben de derim:

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ٭ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ
17.2.1953
Urfa, Yusuf Paşa Mahallesi
Kadı Oğlu Câmii mevkiinde mukim
Abdullah Yeğin
— 218 —
Asliye Ceza Mahkemesi Yüksek Makamına
Urfa

Muhterem heyet-i hâkime!

Bizlere yapılan gizli mekteb zan veya ittihamı bütün bütün hakikat hilafınadır. Çünki bulunduğumuz câmi önünde çeşmeler var, buraya ve câmiye günde ikiyüz kişinin gelmesi, böyle bir yerin gizli olamayacağı, çocukların dahi bileceği bir hakikattır. Hem bizim şehrin en işlek bir yerinde kalmamız gösteriyor ki; gizlilikle ve gizli şeylerle alâkamız yoktur.

Mekteb açmışsınız sözü de büsbütün yanlış bir şâyiadır. Bunu işitenler gülüyorlar. Biz Kur'an-ı Kerim'in gayet parlak ve yüksek tefsiri Risale-i Nur'a çalışan talebeleriz. Evet aslâ inkâr etmeyiz. Biz okurken gelip dinleyenler oluyor, bu bir mekteb midir? Şahidlerin görüşleri doğrudur, fakat hükümleri yanlıştır, hakikat hilafınadır.

Biz o gün arkadaşımla kendi elimizle yazdığımız iki aded "Âyetü'l-Kübra" Risalesini tashih etmek için beraber okuyorduk ve o iki arkadaş da dinliyordu. Bu vaziyette, sanki komünistlerin ve

— 219 —

dinsizlerin eserlerini okuyormuşuz gibi; hem adliyeyi, hem zabıtayı, hem mahkemeyi bizimle meşgul ederek bir bahane ile mahkemelere sevkettiriyorlar.

Hem sizlerin de bildiğiniz gibi Urfa'nın ekserî evlerinde dinî bir kitabı biri okuyup diğerleri dikkatle dinliyorlar. Hem bir yerde, yasak olmayan bir eseri okuyup başkalarının dinlemesiyle bir mekteb mi açılmış olur? Sadece kitab okumak ve dinlemekten ibarettir.

Bu vaziyetten anlaşılıyor ki; biz yalnız bu asırda Kur'an'ın yüksek ve parlak bir tefsiri ve kâinatta en yüksek olan iman hakikatlarını beyan eden Risale-i Nur'u okuyoruz. İmanî ve İslâmî kitabları okuyup dinlemeye tedrisat süsü vermek, kuvvetli bir icbarla üzerimize mekteb açmışsınız etiketini yapıştırmağa gayret etmek olduğunu; bizim masum, dindar, iman ve âhiretiyle meşgul olan gençler olduğumuzu herkesin bildiği gibi, sizce de malûmdur.

Hem dâhî mütefekkir Üstadımız Bedîüzzaman otuz seneden beri siyaseti terk etmiş, "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase" demiş ve talebelerine de "Biz imanın cereyanındayız, gayemiz rıza-yı İlahiyedir, siyasî cereyanlara girmeyiniz" diye

— 220 —

ders verdiğinden hiçbir siyasî ve dünyevî süflî şeylerle alâkamız yoktur. Hem altı vilayetin zabıtası, Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî hakkında: "Bedîüzzaman ve Risale-i Nur talebeleri imanla kafalara bir yasakçı bırakıp, emniyet ve asayişi muhafaza ediyorlar diye rapor vermişler.

Muhterem hâkimler!

Bizim bütün okuyup yazdığımız ve daima meşgul olacağımız Risale-i Nur, bütün mahkemelerde beraet etmiş ve sırf İslâmiyet ve iman ve Kur'an hakikatlarından ibaret olduğu güneş gibi tezahür ederek kaziye-i muhkeme haline gelmiştir. Son Afyon Mahkemesinde; bütün kitab, risale ve mektubları iade etmeğe ittifaken karar vermişlerdir.

Risale-i Nur: Yüzotuz parça hârikulâde risalelerden müteşekkil bir şaheser külliyatı ve yirminci asrın fünun-u müsbetesiyle ulûm-u imaniye ve hakaik-i Kur'aniyeyi mezc ve te'lif ederek, bu asra kadar hiçbir eserde görülmediği ehl-i ilim ve hakikatça, filozof ve profesörlerce musaddak olan emsalsiz bir hususiyete mâlik eserlerinin neşriyatı; Anadolu, Arabistan, Mısır, Pakistan, Avrupa ve Amerika'ya kadar inkişaf etmiş. Müellifi büyük İslâm dâhîsi Bedîüzzaman Said Nursî

— 221 —

Risale-i Nur hakkında şöyle diyor:

"Risale-i Nur, manevî hakikatları ve iman ilmini Avrupa'nın fen ilimleriyle mezcederek gayet kuvvetli bürhan ve hüccetlerle aklen ve mantıken isbat eder. Risale-i Nur, hal ve istikbalin, ilmî, imanî, aklî ve fikrî ihtiyaçlarına tam cevab verir bir kuvvet ve mahiyet ve hususiyettedir. Risale-i Nur'da başka eserlerden nakil yoktur, Kur'an'ın mu'cize-i maneviyesidir. Risale-i Nur, yüz manevî keşfiyatı hâvi ve tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır. Risale-i Nur, yalnız bu vatan ve bu millet için değil, Âlem-i İslâm ve beşeriyet için yazılmıştır. Risale-i Nur, şu zamanın yaralarına en münasib bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi' bir nur ve dalalet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu yüzbinlerle kimseler tarafından tasdik edilen bir eser külliyatıdır."

Muhterem heyet-i hâkime!

Risale-i Nur'un gayet hârika bir cüz'ü olan "Âyetü'l-Kübra" risalesinin beyanı vechiyle: Madem bin seneden beri iman ve Kur'an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şübheleri yol bulup ehl-i imana hücum

— 222 —

ediyor. Bir saadet-i ebediyenin, bir hayat-ı bâkiyenin ve bir cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan imanı sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklidden tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.

Risale-i Nur'la mübareze edilmez, o mağlub olmaz, yirmi senedir en muannid feylesofları da susturuyor. (Şimdi yirmisekiz sene oldu.) İman hakikatlarını güneş gibi gösteriyor, bu memlekete hükmeden onun kuvvetinden istifade etmek gerektir. Risale-i Nur, söndürmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Onun talebeleri başkalara benzemezler, mağlub olmazlar. Risale-i Nur'u mağlub edebilmek, için kâinatı elinde tutan bir kuvvet lâzımdır.

Çünki Risale-i Nur, dünyevî işlere, şahsî ve süflî menfaatlere âlet olamaz. Güneş gibi hakikat-i imaniye ve Kur'aniye yerdeki muvakkat ışıkların cazibesine tâbi' ve âlet olmadığı gibi, o hakikatı tanıyan Risale-i Nur'u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemez.

Evet Risale-i Nur'un vazifesi ise; hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatlariyle gayet kat'î ve en mütemerrid

— 223 —

zındık feylesofları da imana getiren kuvvetli bürhanlarla Kur'an'a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur'u hiçbir şeye âlet edemeyiz ve bilfiil öyleyiz.

Heyet-i hâkime!

Bin seneden beri Kur'an'ın bayraktarı ve mücahidi ve âlem-i İslâm'ın kahraman mücahidi olan ve Kur'anı cihanın cihat-ı sittesinde ilân eden necib ve mübarek kahraman ecdadımızın evlâdlarını nur-u imandan ayırmak ve İslâmiyet defterine geçen mefahir-i âliyesine zıd olarak maddî ve manevî helâketlere maruz bırakmak olan dehşetli sû'-i kasdlara ve o kahraman ecdadın torunları olan bugünkü gençliği ve gelecek nesilleri o şeref-i âlîden mahrum etmek olan dehşetli dinsizlik telkinlerine karşı; Kur'an-ı Kerim'in ondördüncü asr-ı Muhammedîdeki (A.S.M.) aziz dellâlı ve bu asrın bir hidayet medarı ve bu müdhiş zamanın müdhiş zulümatına karşı Nur-u Kur'anla mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur'un yüzbinler nüshalarını, milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip, dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka ve komünizme karşı bir sedd-i Kur'anî tesis eden muhteşem kahramanı Bedîüzzaman Said Nursî ve yüzbin başlar feda

— 224 —

oldukları hakikata başımız dahi feda olsun diyerek nur-u İslâmı söndürmek ve nur-u imanı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden, istibdadlara, icbarlara karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ve şeref-i imanı âleme ilân eden, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'dan kalb-i münevverlerine gelen ve iman hakikatlarını güneş gibi parlak delil ve hüccetlerle isbat eden ve Risale-i Nur'la dinsizlik, dalalet ejderlerine meydan okuyan ve dalkavukluk yapmayan ve mahkemelerde "Başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, her gün biri kesilse zındıkaya teslim-i silâh edip vatan ve millet ve İslâmiyete hıyanet etmem ve hakikat-i Kur'an'a feda olan bu başı zalimlere eğmem" diyen ve ehl-i dalalete meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî, hem lüzum olsa uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dava ettiği gibi, bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen kahraman-ı İslâm olan Üstadımız Bedîüzzaman ve Risale-i Nur'dan bizi uzaklaştıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur. Hem Risale-i Nur iki hayatımızın halaskârı ve sermaye-i ömrümüz ve gaye-i hayatımızdır.

Komünistler ve dinsizler kâğıt ve mürekkebi kaldırsalar, eğer mümkün olsa derimizi kâğıt ve

— 225 —

kanımızı mürekkep yapıp yine Risale-i Nur'u yazacağız.

Heyet-i hâkime bilsinler ki: Halife-i rûy-i zemin Hazret-i Ömer (R.A.) hilafeti zamanında âdi bir hristiyan ile birlikte mahkemede muhakeme oldular.

{1: Bu hakikatı Üstadımız İstanbul Adliyesinde beyan etmiştir.}

Halbuki o hristiyan, İslâm Hükûmetinin mukaddes rejimlerine, dinlerine, kanunlarına muhalif iken mahkemede onun o hali nazara alınmaması açıkça gösterir ki: Adalet hiçbir cereyana kapılmaz, hiçbir tarafgirlik güdemez.

İşte bunun içindir ki, mahkemede kahraman-ı İslâm olan Bedîüzzaman Said Nursî'nin beyanı vechile:

"Ehl-i imandan bütün gelenler maziye gidenlere mağfiret dualarıyla ve hasenatlarını onların ruhlarına bağışlamalarıyla yardımlarına binaen Denizli mahkemesinde demiştim: Mahkeme-i Haşir'de milyarlar ehl-i imandan davacılar tarafından, Kur'an hakikatlarına hizmet eden Nur talebelerini mahkûm ve perişan etmek isteyenlerden ve sizlerden sorulsa ki:

Serbestiyet kanunlarıyla dinsizlerin, komünistlerin

— 226 —

neşriyatlarına ve anarşiliği yetiştiren cem'iyetlerine müsamahakârane bakıp ilişmediğiniz halde; vatan ve milleti anarşilikten, dinsizlikten ve ahlâksızlıktan, vatandaşları ölümün i'dam-ı ebedîsinden kurtarmaya çalışan Risale-i Nur talebelerini hapisler ve tazyiklerle perişan etmek istediniz diye sizlerden sorulsa; ne cevab vereceksiniz, biz de sizlerden soruyoruz, diye o zaman onlara demiştim, o zaman o insaflı ve adaletli zâtlar bizi beraet ettirdiler."

İşte Hâkimler! Bu âlî hakikatlara rağmen bize deseniz ki; sizi mahkemeye sevk ettirmek ve biçilmiş bir kaftan giydirmek istiyorlar. Bu takdirde şu âyet-i kerimenin kal'a-i kudsiyesine iltica ediyorum:

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ٭ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ
17.2.1953
Urfa, Yusuf Paşa Mahallesinde
Hüsnü Bayram