âyetine dair gayet ehemmiyet kesb etmiş, mühim ve mütefennin bir adam sual ile bazı hocaları ilzam ettiği bir suale muhtasar bir cevabdır.
Deniliyor ki: "Demir yerden çıkıyor, yukarıdan inmiyor ki, اَنْزَلْنَا denilsin? Neden اَخْرَجْنَا dememiş, zahiren muvafık görülmeyen اَنْزَلْنَا demiş?"
Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan اَنْزَلْنَا kelimesiyle, demirdeki azîm ve çok ehemmiyetli nimet cihetini ihtar etmek için اَنْزَلْنَا demiş. Çünki yalnız demirin zâtını nazara vermiyor ki, "ihrac"
desin. Belki nimet-i azîmeyi ve nev'-i beşerin demire ne derece muhtaç olduğunu ihtar içindir. Nimet ciheti ise aşağıdan yukarıya çıkmıyor ki, belki rahmet hazinesinden geliyor. Rahmet hazinesi elbette âlî, yukarı ve manen yüksek mertebededir. Elbette nimet yukarıdan aşağıyadır ve muhtaç olan beşerin mertebesi aşağıdadır. Elbette in'am, ihtiyacın mâfevkindedir. Onun için, nimetin rahmetten beşerin ihtiyacına imdad için gelmesinin hak tabiri اَنْزَلْنَا dır, "ihrac" değildir.
Hem tedricî ihracat beşerin eliyle olduğu için, "ihrac" kelimesi ihsan cihetini nazar-ı gaflete hissettirmez. Evet, demirin maddesi murad olunsa, mekân-ı maddî itibariyle ihraçtır. Fakat demirin menfaatı ve burada mana-yı maksudu olan "nimet" ise, manevîdir. Bu mana maddî mekâna bakmıyor, belki manevî mertebeye bakar.
Rahman'ın hadsiz mertebe-i ulviyetinin bir tecellisi olan hazine-i rahmetten gelen nimet, elbette en yüksek makamdan en aşağı mertebeye gönderiliyor. Hak tabiri اَنْزَلْنَا dır. Bu tabirle nev'-i beşere ihtar eder ki, demir en büyük bir nimet-i İlahiyedir.
Evet nev'-i beşerin bütün san'atlarının madeni ve terakkiyatının menbaı ve kuvvetinin medarı demirdir. İşte bu azîm nimeti ihtar için, makam-ı imtinan ve in'amda, kemal-i haşmetle
ferman ediyor.
Nasılki Hazret-i Davud'a (AS) en mühim bir mu'cize olarak وَاَلنَّا لَهُ الْحَدِيدَ ferman ediyor. Yani, büyük bir peygambere büyük bir mu'cize ve pek büyük bir nimet olarak demiri yumuşatmasını gösteriyor.
Yukarı, aşağı nisbîdir. Küre-i arzın merkezine göre yukarı, aşağı oluyor. Hattâ bize nisbeten aşağı olan, Amerika kıt'asına nazaran yukarı oluyor. Demek merkezden sath-ı arz tarafına gelen maddeler, sath-ı arzda olanlara göre vaziyeti değişir.
Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan i'caz lisanı ile ifade ediyor ki: Demirin o kadar çok menafi'i, o kadar geniş fevaidi vardır ki; insanın hanesi olan küre-i arzın mahzeninden çıkarılacak âdi bir madde değildir. Ve rastgele hâcette istimal edilmiş fıtrî bir maden değildir. Belki Hâlık-ı Kâinat'ın tarafından rahmet hazinesinde ve kâinatın büyük tezgâhında izhar edilmiş bir nimet olarak,
unvan-ı haşmetiyle küre-i arz sekenesinin hâcâtına medar olmak için demiri inzal etmiş, indirmiş diye demirdeki umumî menfaati ifade için; güya demirin gökten gelen rahmet,
hararet ve ziya gibi öyle şümullü faideleri var ki, kâinat tezgâhından gönderiliyor, küre-i arzın dar anbarından değil. Belki kâinat sarayındaki büyük hazine-i rahmetten izhar edilerek gönderilip, küre-i arzın anbarında yerleştirilmiş; o anbardan asırların ihtiyacına nisbeten parça parça ihraç ediliyor.
Kur'an-ı Azîmüşşan bu küçük anbardaki parça parça çıkarılan demiri, yalnız "sarf etmek" manasını ifade etmek istemiyor. Belki hazine-i kübradan o nimet-i azîmeyi küre-i arz ile beraber indirdiğini ifade etmek için, yani bu küre-i arz hanesine en lâzım şey demirdir ki, Hâlık-ı Zülcelal güya küre-i arzı güneşten ayırıp insanlar için indirdiği zaman, demiri de beraber inzal etmiş ve ekser ihtiyac-ı beşer onunla temin edilmiştir. Kur'an-ı Hakîm, "Bu demirle işlerinizi görünüz ve onu çıkarmaya çalışarak istifade ediniz" diye, mu'cizane ferman ediyor.
Bu âyette hem def'-i a'daya, hem celb-i menafi'e medar iki nimet beyan ediyor. Nüzul-ü Kur'andan evvel demirle ehemmiyetli menafi'-i beşeriye temin edildiği görülmüş. Fakat istikbalde demirin gayet hârika ve muhayyirü'l-ukûl bir surette, denizde, havada ve karada gezerek küre-i arzı müsahhar edip, mevt-âlûd bir hârika kuvveti gösterdiğini ifade için,
kelimesiyle, ihbar-ı gaybî nev'inden bir lem'a-i i'caz gösteriyor.
Geçmiş nükteden bahsederken Hüdhüd-ü Süleymanî'den bahis açıldı. Israrcı ve sualci
{(Haşiye) Sual etmekte çalışkan ve yazmakta tenbellik eden Refet'tir.}
bir kardeşimiz Hüdhüd'ün Cenab-ı Hakk'ı tavsifte
diyerek en mühim makamda mühim evsaf-ı İlahiye içinde nisbeten hafif bu vasfın zikrine sebeb nedir?
Beliğ bir kelâmın bir meziyeti şudur ki: Söyleyenin ziyade meşgul olduğu san'atını, meşgalesini ihsas etsin. Hüdhüd-ü Süleymanî ise, suyu az olan sahra-yı Ceziretü'l-Arab'da gizli su yerlerini ferasetle kerametvari keşfeden bedevi arîfleri gibi, nev'-i hayvan ve tuyurun arîfi olarak Süleyman Aleyhisselâm'a küngânlık eden ve su buldurup çıkarttıran mübarek vazifedar bir kuş olmakla, kendi san'atının
mikyasçığıyla Cenab-ı Hakk'ın semavat ve arzdaki mahfiyatı çıkarmakla mabudiyetini ve mescudiyetini isbat ettiğini kendi san'atçığıyla bilip ifade ediyor.
Evet Hüdhüd pek güzel görmüş. Çünki toprak altındaki hadd ü hesaba gelmeyen tohumlar ve çekirdekler, madenlerin mukteza-yı fıtrîsi, aşağıdan yukarıya çıkmak değildir. Çünki ecsam-ı sakîle ihtiyarsız, ruhsuz olduğu için, kendi yukarıya çıkamaz; yukarıdan kendi kendine aşağı düşebilir. Aşağıdan, hususan toprak sıkleti altında gizlenen bir cism-i camid omuzundaki ağır yükü silkip çıkmak, kat'iyyen kendi kendine olamaz. Demek bir kudret-i hârika ile çıkarılıyor.
İşte hüdhüd, berahin-i mabudiyet ve mescudiyetin en gizlisini ve en mühimmini kendi arîfliğiyle bilmiş, bulmuş. Kur'an-ı Hakîm onun hakkındaki ifadesine bir i'caz vermiştir.