dönmek müyesser olmuyordu. Hem bir seyahat-ı acîbede rastgeldiğim nurlara delâlet etmek için değil, belki hatırlamak için işâretler koydum. Bazan büyük bir nûra bir işaret koyuyordum.. ilâ âhir" diye ne kadar güzel bir mukaddemeyi ve bir hülâsayı, bu mecmua âdeta şifre gibi bir anahtarı kâri'lerine takdim ediyor.
Bu Mesnevî-i Arabî'deki risâlelerin isimleri "Reşahat, Katre, Hubab, Habbe" şeklinde gidiyor. Eğer Katre Risalesinin âhirinde merhum Şeyh Safvet Efendi'nin yazdığı gibi, her bir risâleye bir takriz yazılsa idi, o merhumun "Bu bir katre değil bir bahrdır" dediği gibi biz de derdik:
"O bir lem'a değil bir şemstir. O bir reşha değil, bir bahrdır. O bir zehre değil, bir cinandır. O bir hubab değil bir ummandır."
El-Lemeât
Tevhide dair olup Risale-i Nur'daki Yirmi İkinci Söz'ün esası ve bir cihette Arapçasıdır. On Dört Lem'a ile tevhidin en ince hakikatlerini, en mufassal bir surette
hakikatına mazhar edecek bir silsile-i delâil ve şehadeti ibraz eden çok kıymettar ve hava, su, ekmek gibi herkesin muhtaç olduğu bir risaledir.
Nur'un Mesnevî-i Arabîsinin başında dercedilen El-Lâsiyyemât, El-Lemeât, Er-Reşehât isimlerindeki üç risale, âhirdeki risaleler gibi müteferrik meselelerden bâhis değildir. Aynı mevzu üzerinde gidiyorlar.
Er-Reşehât
Bu Reşhalar Risalesi, imanın en mühim üç erkânından nübüvvetin hakikatını ve Nübüvvet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) gayet kat'i ve parlak bürhanlarla ispat ediyor. Şems nasıl ziya vermemesi mümkün değildir; aynen öyle de ulûhiyet de risâletsiz mümkün olmadığını ispat ediyor ve nübüvvetin hakikatını güneş gibi gösteriyor. Kâinatı mücessem bir Kur'ân-ı kebir olarak temsil edip, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm onun âyetü'l-kübrası olduğunu, gözünde perde ve kalbinde pas olmayanlara irâe ediyor.
Bu hârika risale On Bir Reşha'dır. On Birinci Reşhada, yirmi bir mu'cizat-ı Ahmediyeye (A.S.M.) işaret eden bir salâvat-ı şerifeyi o Nebiy-yi Zişan Aleyhissalâtü Vesselâm Efedimize getiriyor.
On Birinci Reşhadan sonra uzun bir "İ'lem" de, nübüvvet-i Ahmediyeye (A.S.M.) -başka bir tarzda- görülmemiş delilleri gösteriyor.
Bu Risalenin Türkçesi Risale-i Nur'daki On Dokuzuncu Sözdedir.
Mesnevî'nin başındaki bu üç risale Üstadımız "Eski Said"in eserlerinden olmayıp, Üstadımızın tabiriyle, "Yeni Said"in eserleridir. Üstadımızın eski eserlerinden Risale-i Nur'a girenler olduğu gibi. Üstadımızın Risale-i Nur'u te'lifi zamanında yazdığı Arapça eserleri de, bu sûrette Mesnevî-i Arabîye'ye idhal olunmuştur.
El-Lasiyyemât
İman-ı haşre dair olan bu risale Risale-i Nur'daki Onuncu Söz'ün esası olup Barla'da, Üstadımız -bir bahar gününde- rahmet-i İlâhiyenin âsârını bağ ve bahçelerde müşâhedesinden ve ihtiyarsız olarak
âyet-i kerimesini kırk defaya yakın okumasından sonra tulû etmiş gayet kıymettar ve bu zamanda çok lüzumlu ve inkâr-ı haşir mefkûresini köküyle kesip İbn-i Sina gibi acip bir dâhinin "Haşir bir mesele-i nakliyedir, akıl bu yolda gidemez" dediği haşri en basit fehme de kabul ettiren ve haşrin binler nümunlerini arz yüzünde gösteren ve haşri iktiza eden pek çok esma-i İlâhiyeden tut, ta mâhiyet-i insaniyede dahi haşri ispat eden bir risaledir.
Bir kaide-i hasenenin tezâhürü olarak, her risalenin başında olduğu gibi bu risalenin başında da Cenab-ı Hakka tahmidat ve nebiy-yi Zîşana Salât-ü Selâm vardır. İman-ı billâh, iman-ı bin-nebiyy, iman-ı bil-haşir ve şühûd-u kâinat mabeyninde bir irtibat-ı tamme ve telâzum-u kat'iye olduğundan, bu risale kısaca olarak Tevhid ve risalet hakikatlarından bahsederek esas mesele olan mesele-i haşriyeye "Lâsiyyemâ"larla geçmiştir. Risale-i Nur'un Yirmi Sekizinci Söz'ünün İkinci Makamı olan bu risale, yirmi senedir Üstadımızın eline yeni geçmiştir.
Katre
Bu Katre Risalesi, bir mukaddeme, bir hâtime ve dört babtan ibarettir. Mukaddemede Üstadımız, kırk sene ömründe, te'lif eylediği seneye nispetle otuz senelik ilim seyrinde, dört kelime ile dört kelâm tahsil ettiğini ve bu dört kelimenin biri mânâ-yı harfi, ikincisi mânâ-yı ismi, üçüncüsü niyet, dördüncüsü nazar olduğunu; dört kelam ise biri "Ben kendi kendime mâlik değilim", ikincisi "El-mevtü hakkun", üçüncüsü "Rabbî vâhidun", dördüncüsü "Ene'nin bir nokta-i sevda ve bir vâhid-i kıyâsi" olduğunu söylüyor. Bu Risale اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakikatını, Birinci Bab olarak, kâinat erkânından herbir rükün elli beş külli ve gayet zâhir lisanla ispat ediyor.
Müteferrik ve kısa, fakat çok lüzumlu ve mühim hakikatlardan bahseder. Başında yeis, ucub, gurur, sû-i zan gibi nefsin dört hastalığını, sonra dört hakikatı ve daha sonra da Katre de zikredilen Birinci Bab'daki Lâ ilâhe illâllah hakikatını ve devamı olarak Bâb-ı sanide Sübhânallah; Bâb-ı Sâliste Elhamdülillah; Bâb-ı râbi'de Allahüekber mertebelerini beyan ettikten sonra, Nokta ve Nükte başlıklarıyla mevzu itibariyle birbirinde farklı "İ'lem"lere geçer.
"Remz"ler ve "İ'lem"ler ünvanı altında, herbirisi bir risaleye mevzu olacak kıymette hakikatlardan ibarettir. Başında salât ü selâmdan sonra birinci "İ'lem", namazda evvel vakte riâyet etmenin ve hayalen Kâbe'ye müteveccih olmanın faziletini ve evham ve vesvese-i şetaniyeyi nasıl müzmahil ettiğini ve musallinin bütün letâif ve havassının nasıl feyizlendiğini beyan eder.
Bu geçen risaleler aynı zamanda erkân-ı imaniyeden bahsetmekle hem iman, hem ilim, hem marifetullah, hem zikir olduğundan okuması dahi bir nevi ibadettir.
el-Hubab
Biri Türkçe, diğeri Arapça iki zeyli olan bu çok mühim risale, Üstadımızın "Hutuvat-ı Sitte"yi neşri münasebetiyle taltif için Ankara'ya çağrıldığında, Ankara'da İslâm ordusunun Yunan'a galebesinden neş'e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içine gayet müthiş bir zındıka fikri girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüğü hengâmda te'lif ettiği iki eserden birisidir.
Bu risalenin başında bulunan salât ü selâm çok ehemmiyetlidir. Bu Mesnevî-i Nuriye'nin fevkalâde olan ve hiçbir eserde rastlanmayan bir hususiyeti de bir parmağın hareketiyle birkaç makineyi birden çalıştırmak gibi gayet belâgatlı bir beyan tarzına sahip oluşudur.
Sâbıkan zikredildiği gibi, bu muazzam mecmuada hem zikir, hem iman, hem tefekkür, hem ilmi bir arada bulmak daima mümkündür. Meselâ, salât ü selâmı yalnız zikir olarak dercetmiyor. Aynı zamanda onda bir iman inkişafı, aynı zamanda bir ilim, aynı zamanda mü'min-i musalliyi evham ve şübehattan kurtaran hakikatleri serdederek lâakal üç mânâ mertebesini beyan ediyor.
Bu hârika risale mühim bir "İ'lem"inde, medeni mü'min ile medeni kâfirin suret ve siret ve zâhir ve bâtın farklarını gayet beliğ bir tarzda beyan ediyor. Ve neticede bu farkı körlere de göstermek için diyor ki: "Eğer istersen hayâlinle Nurşin karyesindeki Seydânın meclisine git bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir, göreceksin ki, akrepler insan libası giymişler ve ifritler adam suretini almışlar ilâ âhir" diyerek daha başka cihetteki farklarını Lemeat ve Sünuhat'a havale eder.
Başka bir "İ'lem"de, Risale-i Nur'da Yirmi Yedinci Söz namını alan İctihad Risalesi'ni dört sayfada hülasa ediyor.
Fârisi bir münâcatla başlar. Bu münâcatın Türkçesi Yedinci Rica'da ve On Yedinci Söz'ün zeylinde vardır.
Üstadımız hiç Farisî tahsil etmediği hâlde o kadar mükemmel Farisî bir lisan ile te'lif edilmiştir ki, o zamanki Afgan Sefiri bu eseri takdir hisleri içerisinde Afganistan'a göndermiştir. Bu Fârisî münacatın akabinde: "Ey Mücahidin-i İslâm!" başlığı altında Türkçe olarak meb'usana on maddelik bir hitap vardır. Bu hitabın tesiriyle Meclis-i Mebusan'da küçük bir oda olan mescid, büyük bir salona tebdil edilmiştir.
Hubab'ın İkinci Zeyli de çok mühim hakikatları ihtiva etmektedir.
El-Habbe
İki zeyli vardır. Bu risalenin birinci "İ'lem"i, hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) âlemin hem sebeb-i hilkati, hem çekirdeği, hem meyvesi, hem netice-i hilkat-i âlem olduğunu gayet edibâne bir üslup ile beyan ediyor. Diyor ki: "Eğer âlemi bir kitab-ı kebir olarak görsen, kâtibinin kaleminin mürekkebi nur-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Eğer âlemi bir şecere suretinde görsen, evvelâ çekirdeği, sonra meyvesi yine Nur-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Eğer âlemi bir zihayat libasını giymiş görsen, Onun ruhu Nur-u Muhammedi Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Eğer âlemi bir gül bahçesi olarak görsen onun andelib-i Zişanı yine Nur-u Muhammedi Aleyhissalâtü Vesselâmdır."
Risalenin sonunda gayet güzel bir tazarrû ve niyaz ve istiğfar vardır.
Habbenin Birinci Zeyli'nin âhirlerinde,
mertebelerinin Yirmidokuzuncu Lem'a-i Arabiyeye nisbeten kısa ve gayet güzel beyanları mündericdir.
Habbe'nin ikinci zeylinde, gayet mühim bir risale olan hem Arapça, hem Türkçe olarak kesretle intişar eden Âsâ-yı Mûsâ mecmuasında Yirmi Üçüncü Lem'a nâmındaki Tabiat Risalesi'nin muhtasar kısa Arapçası da vardır.
Bu risale, Ankara'da te'lif edildiği zaman bir matbaada tab' edilmiştir. İnsanların ağzından çıkan dehşetli üç kelimenin butlanını ispat ederek tabiat bataklığında boğulanları kurtarıyor.
Ez-Zühre
Uzun bir hakikatın yalnız ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuâını irae etmek maksadıyla yazılan bu çok mühim risale, gayet ehemmiyetli hakikatleri ihtiva ettiğinden en mümtaz Nur şakirdleri nin musırrâne talepleri üzerine -ekserisi Arapça bilmeyen o şakirdleri n istifadelerine medar olmak için -kısmen izahlı, kısmen kısa bir meâli Üstadımız tarafından Türkçeye çevirilmiş ve On Yedinci Lem'a namıyla on Beş Nota olarak Risale-i Nur Külliyatının Lem'alar kısmına ilhak edilmiştir.
Zühre şöyle bir hakikatla başlar: Dünyadaki her zihayat mâlikinin ismiyle, nâmıyla, hesabıyla çalışan muvazzaf bir asker gibidir. Kim kendi kendine malik zannetse o kimse haliktir.
Sonra, uzun ve muhit bir salât-ü selâmı müteakip herbiri bir risalenin güya hülâsası ve çekirdeği mâhiyetindeki şumüllü "İ'lem"lere geçer. "İ'lem"lerin birisinde, Kur'ân tilmizi ile felsefe tilmizini içtimai ve şahsi cihetlerden mukayese ederek felsefenin sakim ve muzır kısmının batıl hükümlerini çürütür. Son "İ'lem"i de, gayet güzel ve hazin bir mânacat ihtiva etmektedir. Daha fazla malumatı Türkçe olan «Notalar» Risalesi'ne havâle ederiz.
Bu Mesnevî-i Nuriyenin fihristesinde, o kıymettar hârika risalelerdeki yüzer hakikatlerden yalnız bir ikisini nâkıs fehmimizle ve kasır ifademizle göstermeye çalıştık. Yoksa gösterdiğimiz misaller, o hârika-i ilm ü irfanın ne en canlı noktaları olabilir ve ne de en kıymetli cevherleri olabilir. Belki o şemsin cüz'i bir şuâı ve o bahrın küçük bir katresidir.
Ez-Zerre
Şeytanın ve ehl-i ilhadının bazı vesveselerini tard eden müteferrik meselelerden bahseden harika ve fevkalâde bir risale olup, iki kısımdan ibarettir.
İman ve ahlâkıyatı ve vesveselerin izâlesini ve insandaki teşehhusat-ı vechiyenin hikmetini beyan eden "İ'lem"ler bu risalenin münderecatındandır.
Bir "İ'lem"inde:
âyetinde zikredilen semâvat ve arzın hilkati ve beşerin lisan ve renklerin ihtilafı Cenab-ı Hâlık-ı Zülcelâlin âyetlerinden olduğunun hakikatını gayet güzel bir tarzda beyan ediyor. Diyor ki: "Bütün beşerin esâsat-ı âzada ittifakı, Saniin vahdetine; teşehhusat-ı vechiyede temâyüzü Saniin muhtar ve hakim olduğuna gayet bahir ve zahir delildir" der ve ispat eder. Beşerin birbirinden teşehhusça farklarının hikmetini ve diğer mahlûkatta bu temayüzün ferden ferdâ olmayıp nevi nevi oluşu hikmetin öyle iktiza ettiğini izah ediyor.
Başka bir "İ'lem" de şeytan-ı insî ve cinnînin bakaranın batınen gayet mükemmel, zâhiren miskin oluşu hakkındaki bir vesvesesini tardeder ve der ki:
"Ey şeytan-ı cinniye üstad olan şeytan-ı insî! Eğer herşey, herşeyi maslahat miktarıyla ve lâyık vecihle yapan Kadir-i Ezelinin san'atı olmasa idi, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı ve daha hâzık olması lâzım gelirdi" diye insi ve cinni şeytanların vesveseleri yüzlerine çarparak bakaranın, yani ineğin dahilinin mutlak olduğunun ve haricinin mukayyed oluşunun hikmetini aklen ve ilmen gayet mukni bir surette beyan eder.
"Ey fâsık! Bil ki medeniyet-i sefihe öyle müthiş bir riyayı ibraz etmiş ve meydana çıkarmış ki, ehl-i medeniyetin ondan kurtulması mümkün değildir. Çünkü, ehl-i medeniyet o riyaya şan ve şeref nâmını vermiş. İnsanı şahıslara karşı riyâkarlığa bedel unsurlara ve milletlere ve devletlere karşı riyakârlığa teşvik etmiş ve tarihi onlara müşevvik ve alkışçı ve cerideleri de, yani gazeteleri de dellâl yapmış. Ölümü unutturup güya unsurları içinde bir hayatları var diye zaman-ı cahiliyetteki gaddar zalimlerin desiseleri nev'inden bir desise ile beşeri tasannu ve riyâkârlığa sevk etmiştir." Ne kadar okunsa okunmaya lâyık olan bu risale dahi bir istiğfar ve Hazret-i Mevlânâ'nın bir beytiyle nihayet bulmuştur.
Eş-Şemme
Kâinatın mecmûundan ta zerreye kadar mütenazilen herbir mevcudun, pek çok Esma-i İlâhiyeden «Allah, Rab, Mâlik, Müdebbir, Mürebbi, Mutasarrıf ve Nâzım» isimlerine şehadet ettiklerini ispat eder. Başka bir "İ'lem"inde, hiçbir kimsenin Sani-i âlemden şikâyete hakkı olmadığını gösterir. Diğer bir "İ'lem"inde Kur'ân-ı Hakimin ilk ve ekserî muhatabı olan cumhur-u avâmın fehimlerini nasıl okşadığını ve onların idraklerine nasıl müraat ettiğini uzun bir hakikatle beyan eder. Hem tayy-ı zaman ve bast-ı zaman ve ene'nin mahiyeti ve iki vechi gibi pek çok ince hakaiki beyan eden müteferrik mevzulardan müteşekkil bir kıymettar risâledir.
Bu risale:
Meded ey kafile-i sâlâr-ı rusül huz biyedi,
Sensin ey Nûr-u kerem cümlemizin mu'temedi.
İntisâbım sanadır; işte dilimde senedi.
Lâilâhe illâllah Muhammedün Resûlullah.
diye bir manzum kıt'adan sonra uzun ve muhit bir istiğfar ve duaya geçerek hitâma erer.
Onuncu Risalesi
Diğerlerine nisbetle büyük olan bu risalede, Sözler'den bazılarının hülâsalariyle, müteferrik ve muhtelif mevzulardan ibaret "İ'lem"ler vardır.
Birinci "İ'lem"inde
âyet-i kerimesinin tefsirini, semâvata çıkmak isteyen şeytanların recm edilmelerini "Yedi Basamak" ile beyan eder.
Birinci basamağında, semâdaki sükûnet ve sükûta ve intizama işaretle der ki:
"Semâ ehli, arz ehli gibi hayırların ve şerlerin karışmasından ve zıtların içtimaından meydana gelen münakaşa ve ihtilâfat ve tezebzüb içinde değillerdir. Belki onlar, kendilerine Hâlıkları tarafından emredilen şeyleri kemâl-i itaatla yapan mutilerdir."
Şeytanların recmedilmelerini beyan ve isbattan sonra başka bir "İ'lem" de Üstadımız Kur'ân'dan istifade ettiği dört tariki dört hatve ile gayet veciz bir tarzda izah eder. Risale-i Nur'un Sözler kısmında mufassal izahı bulunan bu "İ'lem" çok mühimdir.
Diğer bir "İ'lem"inde, ubûdiyetin mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, netice-i ni'met-i sâbıka olduğunu beyandan sonra çok hakikatlı ve geniş mânâdaki "İ'lem"lere geçerek. Nurun İlk Kapısı'nda ve Küçük Sözler'de bir derece mealleri bulunan hakikatlerin izahiyle bu kıymetdar ve mühim risale hitâma erer.
Bu kıymettâr risalenin münderecatından şems gibi nurlu kamer gibi parlak bir misali şudur: Kur'ân-ı Hakim kâinattaki insana râci ve menfaatli olan eşyâyı ihtar için zikrediyor. Yoksa Kur'ân-ı Hakimin o beyanatı yalnız o faidesine inhisar etmiyor. Çünkü, insan kendisiyle alâkası olan ve faidesi dokunan bir zerreye, kendisi ile alâkası olmayan bir şemsden ziyade ehemmiyet verir. Meselâ:
yani, kamerin küre-i arz etrafında devrinin Cenab-ı hak tarafından takdir edilmesinin pek çok hikmetlerinden bir hikmeti de beşerin günlerini, aylarını, senelerini hesap etmesi, bilmesidir. Yoksa kamerin takdiri, bizce çok lüzumu bulunan bu faidesine inhisar etmez. Halık-ı Zülcelâl'in esmâsına ayinedarlık eden binler hikmetleri daha var.
Bu kıymettar risalenin âhirinde, altı katrede i'câz-ı Kur'ânı hülâsa eden küçük, fakat o nispette şümullü bir risale vardır.
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın risaletinin hakkaniyetine bir delil de Kur'ân-ı Muciz-ül-Beyan'dır. Kur'ân-ı Hakimin kırka yakın vech-i i'câzı, Lemeat ve İşârâtü'l-İ'câz tefsirinde beyan edildiğinden onlara havale ederek birinci katre nihayet bulur.
İkinci Katrede: Yirmi Beşinci Söz'de zikredilen "Kur'ân Nedir?" diye olan tarifin kısa bir Arapçası vardır.
Üçüncü Katre: Altı Nokta'dır. Üçüncü Noktasında, nasıl ki insan muhtelif hâcat-ı cismâniyeye muhtelif vakitlerde muhtaçtır. Meselâ, havaya her an, hararete, suya her vakit, gıdaya her gün, ziyaya her hafta muhtaçtır. Öyle de, hâcat-ı mâneviye-i insaniye de muhteliftir. Bir kısmına her an muhtaçtır, Lâfzullah gibi. Bir kısmına her vakit muhtaçtır, Bismillah gibi. Bir kısmına her saat muhtaçtır, "Lâilâhe illâllah" gibi. Ve hâkezâ, kıyas et.
Dördüncü Katre: Altı Nükte'dir. Beşinci Nüktesinde çok âyet-i kerime bulunmasından ve orası da izah makamı olmadığından mu'cizat-ı Kur'âniyeye havâle edilerek o nükte tayyedilmiştir. Bazan bir harf-i Kur'ânide, Kur'ân'ın i'câzını ispat eden bu risale ve arkadaşları olan İşârâtü'l-İ'câz ve Mucizât-ı Kur'âniye risaleleri Kur'ân-ı Hakimin birer elmas kılıncıdırlar.
Altıncı Katre: Belâgat-ı Kur'âniyenin bir sırrını keşfederek ediplerin
yani "Kim söylemiş?" demelerine mukabil
diyerek i'câz-ı Kur'âniyeyi parlattırıyor. Bu altıncı Katre, belâgat-ı Kur'âniye için mühim bir anahtardır.
Bu Katre risalesinden sonra ed-Dersu'l-Hamis namında Risale-i Nur'daki On Birinci Söz'ün hülâsası olan, Üstadımızın eski talebelerine verdiği ders vardır. Çok ince mânâları beyan eden bu küçük risale ile Mesnevî-i Arabiyye-i Nûriye'nin Onuncu Risalesi de bir dua ile hitâma erer.
İ'tizar
Fihristesi hitama eren Risale-i Nur'un Arabî Mesnevî-i Şerifî hayatın hayatı ve gayesi ve en yüksek hakikat olan imanı, taklitten tahkike, tahkikten ilmelyakîn mertebesine, ilmelyakîn mertebesinden aynelyakîn derecesine ve daha sonra da hakkalyakîne ulaştıran muazzam ve muhteşem ve pek çok risaleleri tazammun eden muhit ve harika bir eserdir.
Bu eserin hakiki kıymetini tebarüz ettirecek en hakiki fihristi yine onun aziz ve muhterem müellifi Üstadımız yapabilirdi. Bizim çok kısa anlayışımız ve zayıf idrâkimiz ve kasır fehmimiz ve Arapçaya olan vukufsuzluğumuz, ulema-i mütebahhirinin, katresine bahr dedikleri bu emsalsiz eserin fihristesini kâri'lere pek noksan olarak takdim etmemizin âmilleri olmuştur.
Muhterem kâri'! Bu fihristeye bakıp da tılsım-ı kâinatın keşşafı, eşyanın miftahı, hikmet-i hilkatin dellalı olan bu mânevî hazine hükmündeki mecmuayı da o mizan ile tartma. Çünkü, bizdeki acz ve noksanlık o mecmuanın kıymetiyle mebsuten değil, makusen mütenasiptir. Güneşin bir zerre cam parçasındaki timsaline bakıp da "Güneş de bu kadardır" deme. Çünkü, o zerre, kabiliyeti kadar o güneşten feyiz alır. Sen ise ayinenin büyüklüğü nisbetinde o mânevî şemsten feyiz alacaksın.
Hem bu mecmuada bulunan yüzlerce "İ'lem"lerden yalnız pek az bir kısmının pek cüz'i bir mânâsı yalnız işâret için zikredilmiş. Yoksa herbir risale, hattâ herbir "İ'lem" için bu Mesnevî fihristinin mecmuu kadar bir fihrist yapmak lâzım gelirdi. Buna da ne bizim iktidar-ı ilmimiz ve ne de makam ve ne de zaman müsait değildir.
Bu risalede tekerrür eden «fihrist» kelimesi, telaffuz edildiği gibi «fihriste» olarak yazılmıştır. Arzu eden «Fihrist» suretinde düzeltebilir. Bin bârekallâh.
İsm-i Âzam hakkına ve Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan hürmetine ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm şerefine bu mecmuayı bastıranları bir kalem ile beş yüz nüsha yazan Hüsrev'i ve mübarek yardımcılarını ve Nurcu arkadaşlarını Cennetü'l -Firdevs'te saâdet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmin! Ve hizmet-i imaniye ve Kur'âniyede dâima muvaffak eyle, âmin! Ve defter-i hasenâtlarına, Fihrist Risalesi'nin her bir harfine mukabil bin hasene yazdır, âmin! Ve nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlâs ihsan eyle, âmin!
Yâ Erhame'r-Rahimîn! Umum Risale-i Nur şakirdleri ni iki cihanda mes'ûd eyle, âmin! İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza eyle, âmin! Ve bu âciz ve biçare Said'in kusurâtını affeyle, âmin!