Risale-i Nur

Fihrist Risalesi
— 3 —
فهرست رساله‌سى

Fihrist Risalesi

Ayat-ı Kur'aniyenin bir nev'i tefsiri olan Risale-i Nur eczalarının mücmel bir fihristesidir.
Risale-i Nur Külliyatının eczahane-i kübrasının umumunun fihristesidir.
Müellifi
Said Nursî
1353
— 4 —

Takriz

Risale-i Nur'un umum fihristesi iki risalede cem olunmuştur. Bunlardan birincisi "On Beşinci Lem'a" dır ki; Risale-i Nur'un Sözler'i, Mektubat'ı ve On Beşinci Lem'a'ya kadar olan risalelerin fihristeleri olup, bu lem'ada toplanmıştır. On Beşinci Lem'a'dan itibaren Lem'alar ve Şuâlar'ın fihristeleri ise bu Onuncu Şuâ'dadır.

On Beşinci Lem'a namındaki Risale-i Nur'un birinci kısım fihristesini Üstadımız Risale-i Nur eczalarının mevzularına ve kısmen gayelerine işaret ederek telif etmişler. Âdeta hülasa edilen haplar nev'inden büyük bir eczahanedeki ilâçların listesini gösteren bir fihrist olarak yazmışlardır.

İkinci kısım fihristte ise yine "Onuncu Şuâ" namıyla Risale-i Nur'un Isparta havalisindeki has şakirdleri tarafından kaleme alınmış ve herbir Nur şakirdi kendi ayinelerinin kabiliyet ve renklerine göre o risalelerden tecelli eden envârını satırlara aksettirmeye çalışmışlardır. Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsinin birer ferdi bulunan bu kahraman, fedakâr, mümtaz nur şakirdleri bu Fihriste ile nesl-i âtî için en kıymettar eserlerden birisini bırakmışlardır.

Bu Fihriste Risalesi gayet ehemmiyetlidir. Çünkü çeşit çeşit mânevî marazlara müptelâ bu asır insanlarına lûtfedilen ve kevser-i Kur'ânîden akan muslukların adedi ve eczahâne-i Kur'âniyedeki tiryak ve panzehir dolaplarının sayısı yüz otuza bâlîğ olmaktadır. Herbir dolapta çok kavanozlar vardır. Yani herbir Risale bir ecza dolabı ve o risalelerdeki «nokta, nükte, işaret, reşha, pencere, basamak, hakikat, mevkıf ve meseleler» diye verilen isimler, o çok muhtaç olduğumuz ilâç kavanozlarıdır.

Hakikate susamış ve bu zamanın dalâlet tehlikelerinden kurtulmak isteyen ve hikmet-i Kur'âniyeye muhalif olan felsefe ile yaralanan ve nefis ve şeytanın türlü türlü iğfâlâtlarına kapılmış mânevî hastalar, bu eczahanede kendi hastalıklarına en münasip ilacı almak için ya bütün eczahâne-i Kur'âniyenin dolaplarını ve o dolapların içlerindeki kavanozları birer birer arayacaklar, bulacaklar.. veyahut eczahane-i Kur'âniyedeki bütün dolapların numaralarını ve her dolabın içindeki kavanoz âdetlerini ve o kavanozların içindeki tiryak ve macun ve panzehirleri gösteren bir listesini elde edecekler. İşte bu çok kıymettâr Fihriste'nin gördüğü vazîfelerden birisi de budur.

Üstadın Hizmetkârları
— 5 —

Birinci Söz

بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ

in çok esrâr-ı mühimmesinden bir sırrını güzel bir temsil ile tefsir eder. Ve «Bismillâh» ne kadar kıymettar bir şeâir-i İslâmiye olduğunu gösterir.

İkinci Söz

اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ

meâlinde ve iman hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını gayet makul bir temsil ile {(Haşiye-1): Bu temsilin meâliyle mühim bir mecliste, Ankara'da, otuz sene evvel Ziya Gökalp gibi müthiş bir mülhid şakk-ı şefe etmeyecek derecede ilzâm oldu.} tefsir eder.

Üçüncü Söz

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا

âyetinin meâlinde ve iman hakkındaki âyetlerin mühim bir hakikatini mantıkî bir temsil ile {(Haşiye-2): Bu temsilin mealiyle yirmi beş meb'us ve içinde mühim kumandanlar bulunduğu halde teslime mecbur oldular.} tefsir ediyor.

— 6 —

Dördüncü Söz

اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا

âyetinin meâlinde ve namaz hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını, gayet makul ve mantıkî bir temsil ile tefsir ediyor. Zerre miktar insafı bulunanı teslime mecbur ediyor.

Beşinci Söz

اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ

âyetinin meâlinde ve takvâ ve ubûdiyet hakkındaki âyetlerin ve vazife-i ubûdiyet ve takvânın mühim bir sırrını gayet güzel bir temsil ile tefsir ediyor. O tefsir herkesi ikna ediyor.

Altıncı Söz

اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

âyetinin meâlinde ve nefis ve malını Cenab-ı Hakka satmak hakkındaki âyetlerin gayet mühim bir sırrını tefsir etmekle beraber, nefis ve malını Cenab-ı Hakka satanların beş derece kâr içinde kâr ve satmayanların beş derece hasâret içinde hasâret kazandıklarını, gayet mukni bir temsil ile tefsir ediyor. Hakikate karşı mühim bir kapı açıyor.

Yedinci Söz

يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَ الْيَوْمِ الْاٰخِرِ ٭ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ
— 7 —

âyetinin meâlinde ve "İman-ı Billâh ve'l-yevmi'l-âhir" ve hayat-ı dünyeviye hakkındaki âyetlerin mühim bir sırrını gayet mâkul bir temsil ile tefsir etmekle beraber, ehl-i gaflet hakkında dünyanın ne kadar dehşetli; ve mevt ve ecel, ne kadar müthiş; ve acz ve fakr, ne kadar elim olduğunu ve ehl-i hidâyet hakkında hayat-ı dünyeviyenin içyüzü, ne kadar güzel ve kabir ve ecel ve acz ve fakr nasıl birer vesile-i saadet bulunduğunu gayet kat'î bir tarz ile ispat eder. Saadet-i dâreyne giden yolu gösterir.

Sekizinci Söz

اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ
اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ

âyetlerinin meâlinde mahiyet-i dünya ve dünyada mahiyet-i insan ve insanda mahiyet-i din hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını (Suhûf-u İbrahimiyede aslı bulunan) güzel ve parlak bir temsil ile tefsir etmekle beraber, dünyanın mahiyetini ve dünyadaki ruh-u insanî ve insandaki dinin kıymetini göstermekle beraber, dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu ispat etmekle şu âlemin tılsımını açan ve ruh-u beşeri zulumattan kurtarmak çarelerini göstermekle beraber, gayet latîf ve güzel bir muvazene ile; fâsık olan bedbaht adamın müthiş vaziyetini, sâlih olan bahtiyar adamın saadetli vaziyetini gösteriyor.

Dokuzuncu Söz

فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ

âyetinin meâlinde ve beş vakit namaz hakkındaki âyâtın gayet mühim bir sırrını «Beş Nükte» ile tefsir etmekle beraber, mâlûm olan beş vakit namazın o vakitlere hikmet-i tahsisini o kadar güzel ve şirin bir tarzda beyan ediyor ki, zerre miktar şuuru bulunan bir insan,

— 8 —

bu câzibedar hikmet ve parlak hakikate karşı teslime mecbur olur. Ve cesed -i insan; havaya, suya, gıdaya muhtaç olduğu gibi, ruh-u insan da namaza muhtaç bulunduğunu gayet kat'î bir sûrette beyan eder.

Onuncu Söz

فَانْظُرْ اِلٰى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

âyetinin meâlinde ve haşir ve âhiret hakkındaki âyâtın mühim bir hakikatını, on iki mantıkî ve mâkul suret-i temsiliye ile ve oniki hakaik-ı kâtıa-i bâhire ile tefsir etmekle beraber, iman-ı bi'l-âhireti kadar kuvvetli bir surette ispat eder ki, bütün bütün kalbi ölmemiş ve bütün bütün aklı sönmemiş bir insan o isbata karşı teslim olur, izn-i İlâhi ile imana gelir. İmana gelmezse de inkârdan vazgeçmeye mecbur olur.

On Birinci Söz

وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا ٭ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَا ٭ وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَا ٭ وَ الَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَا ٭ وَ السَّمَاءِ وَمَا بَنٰيهَا ٭ وَ الْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَا ٭ وَ نَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَا ٭ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَ تَقْوٰيهَا ٭ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ٭ وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

âyetlerinin yüksek ve geniş bir hakikatını Sûre-i Şemsin mu'cizâne işaret ettiğini ve kâinatı muntazam bir saray sûretinde gösterdiğini, ulvi ve vüs'atli bir temsil ile tefsir etmekle beraber , mahiyet-i insaniyedeki vezâif -i ubûdiyet ve cihâzât-ı insaniyeyi ve Rubûbiyyet-i İlâhiyenin envâ-ı tecelliyatına karşı ubûdiyet-i insâniyenin mukabelelerini

— 9 —

o kadar güzel bir sûrette ispat ediyor ki: Sûre-i Veş-şems'in mu'cizâne olan işâretini hârika bir sûrette ve en azîm bir dairede âzam bir Rubûbiyeti, ekmel bir ubûdiyetle karşılaştırıyor.

On İkinci Söz

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا ٭ وَ بِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَ بِالْحَقِّ نَزَلَ

âyetlerinin meâlinde ve hikmet-i Kur'âniyenin fazileti hakkında yüzer âyâtın mühim bir hakikatını, hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur'âniyenin muvazenesi sûretinde gayet parlak bir temsil ile tefsir etmekle Kur'ân'ın bir mu'cizesini ve i'câzını ve onun karşısında hikmet-i felsefenin aczini ve sukutunu hârika bir sûrette ispat eder, körlere de gösterir. Bu söz,~On Birinci Söz>>gibi gayet mühimdir. Herkes onlara muhtaçtır.

On Üçüncü Söz

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ

âyetiyle

وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ

âyetinin meâlinde ve hikmet-i Kur'âniyenin kudsiyeti ve vüs'ati ve şiirden istiğnası hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını tefsir etmekle beraber, Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyân'ın yüksek mu'cizâne hikmetini, felsefenin aşağı ve dar hikmeti ile muvazene ediyor. Hikmet-i Kur'âniyedeki kesret ve vüs'ati ve felsefenin fakr ve iflâsını muhtasar beyân etmekle beraber. Kur'ân'ın şiirden istiğnâsının ve adem-i tenezzülünün sebebi, hakaik-ı Kur'âniyenin yüksekliği ve parlaklığı olduğunu gösterir. Ve mühim bir temsil ile bir nevi i'câz-ı Kur'âniyeyi beyan eder.

— 10 —

On Dördüncü Söz

Dar akıllara sığışmayan yüksek ve geniş bir kısım hakaik-ı Kur'âniyeyi göze görünen emsâl ve nazîreleriyle fehme takrib ediyor.

Meselâ:

خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ ٭ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فِى كِتَابٍ مُبِينٍ ٭ وَ السَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ ٭ اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ٭ وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ

âyetlerinin gayet yüksek ve gayet geniş hakikatlerini temsil ve tanzir ile akla kabul ettirir ve kalbi iknâ eder bir tarzda beyan ediyor.

Âhirinde, nefs-i emmareye müessir bir sille-i ikaz var.

Nefse esir olan onu okusa ve kabul etse, esaretten kurtulur.

On Beşinci Söz

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ

âyetinin meâlinde ve melâike ile şeytanların mübarezeleri hakkındaki âyâtın, kozmoğrafyacıların dar akıllarına yerleşmeyen mühim bir sırrını, «Yedi Basamak» namıyla yedi muhkem hüccet ve metin bir mukaddeme ile tefsir ediyor . Ve şu âyetin semâsından evhâm-ı şeytâniyeyi recmedip tardeder.

On Altıncı Söz

اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ٭ فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
— 11 —

âyetlerinin meâlindeki çok âyâtın ifade ettiği; "ehadiyet-i zâtiyyesi ile külliyet-i ef'âl; ve vahdet-i şahsiyesiyle muinsiz umumiyet-i Rububiyet ve ferdâniyetiyle şeriksiz şümûl-u tasarrufat; ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması ve nihayetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması; ve bir tek zât-ı ehadî olmakla herşeyi bizzat elinde tutmak" olan hakaik-ı âliye-i Kur'âniyenin Dört Şua namıyla gayet mühim bir sırrını tefsir ediyor. Ve o hakaikı müstakim akıllara ve selim kalblere teslim ettiriyor.

On Yedinci Söz

اِنَّا جَعَلْنَا مَا عَلَى الْاَرْضِ زِينَةً لَهَا لِنَبْلُوَهُمْ اَيُّهُمْ اَحْسَنُ عَمَلًا ٭ وَاِنَّا لَجَاعِلُونَ مَا عَلَيْهَا صَعِيدًا جُرُزًا ٭ وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌ

âyetlerinin meallerinde: Lezzet-i hayat içinde elem-i mevt ve sürur ve visal içinde elem-i zeval hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını ve ism-i Kahhar'a karşı Rahman isminin cilvesini gayet güzel bir suretle gösterip tefsir ediyor. Ve ehl-i iman için dünyanın mahiyetini, seyyar bir ticaretgâh ve muvakkat bir misafirhane ve birkaç günlük bir teşhirgâh ve kısa bir müddet için işleyecek bir tezgâh ve ahz u i'tâ için yol üstünde kurulmuş bir pazar olduğunu gösterip, dünyadan berzah ve âhiret tarafına insan seyahatını sevdirir, ve dehşetini izale eder. Ve bu sözün âhirinde bazı nüshalarda «Siyah Dutun Meyvesi» namıyla kıymetdar ve cazibedar ve şiir kıyafetinde birkaç hakikat var.

On Sekizinci Söz

Bu söz, "İki Makam"dır İkinci Makamı: Yazılmamış. Birinci Makamı: Üç noktadır.

— 12 —
Birincisi:
لَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَفْرَحُونَ بِمَا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا

âyetinin fahre meftun, şöhrete mübtela, medhe düşkün, hodbin nefs-i emmarenin kafasına sille-i te'dibi vuran bir sırrını,

İkincisi:
اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ

nun, çirkin ve bahsi hilaf-ı edeb görünen şeylerin güzel cihetlerini gösteren bir sırrını,

Üçüncüsü:
اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

âyetinin risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) dair ince fakat kuvvetli bir delilini gösteren bir sırrını tefsir eder.

On Dokuzuncu Söz

يٰس ٭ وَالْقُرْاٰنِ الْحَكِيمِ ٭ اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ

âyetinin mealindeki yüzer âyâtın en mühim hakikatları olan risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) «On Dört Reşha» namıyla ondört kat'î ve parlak ve muhkem bürhanlarla tefsir ve isbat ediyor. Ve en muannid bir hasmı dahi ilzam eder. Güneş gibi risalet -i Ahmediyeyi (A.S.M.) izhar ediyor.

Yirminci Söz

"İki Makam "dır

Birinci Makamı: Sure-i Bakara'nın başında: Hazret-i Âdem'e meleklerin secdesi ve bir bakaranın zebhi ve taşlardan su çıkması hakkındaki üç mühim âyete karşı şeytanın gayet müdhiş üç şübhesini öyle bir tarzda reddedip mahveder ki: Şeytanı ve şeytan gibi insanları öyle desiselerden perişan edip vazgeçiriyor. Çünki onlar, tenkid

— 13 —

ve itirazlarıyla lemaat-ı i'caziyenin kapısını açtırttılar. O üç âyetten üç lem'a-i i'caziye göründü.

İkinci Makamı: Mu'cizat-ı Enbiya (Aleyhimüsselâm) yüzünde parlayan bir mu'cize-i Kur'aniyeyi göstermekle beraber, mu'cizat-ı Enbiyaya dair âyât-ı Kur'aniyenin ne kadar manidar ve hikmet medar olduklarını gösterir. Ve Kur'anda kapalı kalmış çok defineler bulunduğunu ihtar eder.

Yirmi Birinci Söz

İki Makamdır

Birinci Makamı: Namazın o kadar güzel bir tarzda kıymetini ve faidesini gösterir ki, en tenbel ve en fâsık adama dahi namaza karşı bir iştiyak verir ve gayrete getirir.

İkinci Makamı: Şeytanın çok istimal ettiği mühim desiselerini ibtal ediyor. Ve vesvesesi ile mü'minlerin kalbinde açtığı yaraların beşine, güzel merhemler tarif ediyor.

Yirmi İkinci Söz

فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ٭ اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ

mealinde ve tevhid-i hakikî hakkındaki yüzer âyâtın mühim bir hakikatını «İki Makam» ile tefsir eder.

Birinci Makam: Gayet güzel ve parlak ve muhkem bir hikâye-i temsiliye ile oniki basamak hükmünde «On iki Bürhan» ile vahdaniyet-i İlahiyeyi, o kadar kat'î bir surette isbat eder ki: En mütemerrid müşrikleri de tevhide mecbur ediyor. Ve kolay fakat kuvvetli ve basit fakat parlak bir surette Vâcib-ül Vücud'un vücudunu ve vahdetini ve ehadiyetini bütün sıfât ve esmasıyla isbat eder.

İkinci Makamı ise: Hakikat-ı tevhidi ve tevhid-i hakikîyi, «On iki Lem'a» namıyla hikâye-i temsiliyenin perdesi altında on iki

— 14 —

bürhan-ı bahire ile vahdaniyet-i İlahiyeyi>isbat etmekle beraber, evsaf-ı celaliye ve cemaliye ve kemaliyesini vahdaniyet içinde isbat ediyor. O Lem'alardaki deliller {(Haşiye): Başta parlaklığını göstermiyor, beş'den sonra parlıyor.} o kadar kat'îdir ki, hiçbir şübhe yeri kalmıyor. Ve o kadar küllîdirler ki, mevcudat adedince, belki zerrat sayısınca marifetullaha pencereler açıyor. Ve onun ile Vâcib-ül Vücud'un vücudunu, umum sıfât ve esmasıyla en muannidlere karşı isbat ediyor.

Yirmi Üçüncü Söz

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ٭ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِلِينَ ٭ اِلَّا الَّذِينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

âyetlerinin mealindeki çok âyâtın imana dair ve terakkiyat ve tedenniyat-ı insaniyeye medar hakikatlerini «Beş Nokta» ile ve «Beş Nükte» içinde herkese taalluk eden ve herkes ona muhtaç olan on mebhas ile o sırr-ı azîmi tefsir eder. İstidadat-ı insaniye ile vezaif-i insaniyeyi, gayet makul ve makbul bir surette beyan eder.

Bu söz, şimdiye kadar binler adamı hâb-ı gafletten kurtardığı gibi, çoklarını da imana getirmiş. Gayet kıymettar ve yüksek olmakla beraber, temsiller ile fehmi kolaylaşmış, herkes onun dilini anlıyor.

Yirmi Dördüncü Söz

اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى

âyetinin mealinde ve esma-i hüsnanın cilveleri hakkındaki çok âyâtın muazzam bir hakikatını beş dal namıyla mebahis-i azîme ile tefsir ediyor.

— 15 —

Birinci ve İkinci Dalları, mühim esrarın muhtasar bir hazinesidir.

Üçüncü Dal, hadîslere gelen evhamı oniki kaide ile reddeder.

Evhamın esaslarını keser.

Dördüncü Dal, kâinat sarayında istihdam olunan nebatat ve hayvanat ve insan ve melaike taifelerinin sırr-ı istihdamlarını ve güzel vazife-i ubudiyet ve tesbihlerini ve haşmet-i rububiyet-i İlahiyeyi cazibedar bir tarzda beyan eder.

Beşinci Dal,

اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى

âyetinin şecere-i nuraniyesinin hadsiz meyvelerinden beş meyvesini gayet parlak ve güzel bir surette gösteriyor. Bu beş meyve ve Otuz Birinci Söz'ün âhirindeki beş meyve, çok şirindirler. Tatlı ilim isteyenler onları alsın okusun.

Yirmi Beşinci Söz

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا اْلقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا

âyetinin hakikatını teyid eden yüzer âyâtın en mühim bir hakikatı olan i'caz-ı Kur'anîyi tefsir eder. Üç Şua içinde kırk vücuh-u i'caziyeyi beyan ve tefsir ediyor ki; Kur'an, kelâmullah olduğunu; gündüzdeki ziya, güneşin vücudunu gösterdiği gibi, öylece gösterir ve isbat eder. Nısf-ı evvel çendan sür'atli te'lif edilmiş, fakat istirahat-ı kalb ile yazıldığı için izahlıdır. Nısf-ı âhir bazı esbab-ı mühimmeye binaen muhtasar ve mücmel kalmıştır. Fakat bununla beraber her taifeye göre (ve ne fikirde bulunursa bulunsun) bu mübarek Söz, i'caz-ı Kur'anı ona gösterir ve isbat eder. Bu söz şimdiye kadar i'caz-ı Kur'ana karşı çok muannidleri serfüru ettirerek secdeye getirmiş...

— 16 —

Yirmi Altıncı Söz

بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ٭ وَ كُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓى اِمَامٍ مُب۪ينٍ

mealindeki âyâtın sırr-ı kadere ait ve "İman-ı bilkader" "Hayrihî ve şerrihî minallahi teâlâ"nın isbatına medar mühim bir hakikatını dört mebhas ile öyle bir surette tefsir eder ki: Havassın fikirleri yetişmediği esrar-ı kaderiyeyi, basit avamların zihinlerine takrib edip anlattırıyor.

Hâtimesinde: En kısa ve en selim ve en müstakim bir tarîkın esasını «Dört Hatve» namıyla tezkiye-i nefsin ve tekemmül-ü ruhun medarı olan dört mühim dersi veriyor.

Ve hâtimenin hâtimesinde mesail-i müteferrikadan altı mes'ele var ki, birisi Sure-i Feth'in âhirindeki âyetin bir sırr-ı i'caziyesini açıyor.

Yirmi Yedinci Söz

وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَ اِلٰى اُولِى الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذِينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ وَ لَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَتُهُ لَاتَّبَعْتُمُ الشَّيْطَانَ اِلَّا قَلِيلًا

âyetinin mealindeki âyâtın içtihada dair mühim bir hakikatını tefsir eder. Ve bu zamanda haddinden tecavüz edip içtihaddan dem vuranların haddini bildirip, ihtilaf-ı mezahibin sırrını güzel beyan eder." Bu zamanda eski zaman gibi içtihad edebiliriz" diyenlerin ne kadar yanlış hata ettiklerini isbat eder. Bu sözün zeylinde Sahabe-i Güzin'in

— 17 —

evliyadan yüksek olan mertebelerini gayet parlak bir surette ve kat'î bir tarzda isbat etmekle beraber, Sahabelerin nev'-i beşer içinde Enbiyadan sonra en mümtaz şahsiyetler olduklarını ve onlara yetişilmediğini kat'î bir surette isbat eder.

Yirmi Sekizinci Söz

وَبَشِّرِ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذِى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ فِيهَا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

âyetinin Cennet'e ve saadet-i ebediyeye dair hakikatını te'yid eden yüzer âyâtın mühim bir hakikatını iki makamla tefsir eder.

Birinci Makam: "Beş Sual ve Cevab" namıyla Cennet'in lezaiz-i cismaniyesine ve huriler hakkında medar-ı tenkid olmuş mes'eleleri öyle güzel bir surette beyan eder ki, herkesi ikna eder.

İkinci Makam: Arabiyy-ül ibare olarak oniki lâsiyyemâ kelimesiyle başlar ve gayet kuvvetli ve kat'î ve hiç bir cihette sarsılmaz, haşre dair, Cennet ve Cehennem'in hakkaniyetine medar binler bürhanı tazammun eden bir bürhan-ı bahirdir ki; o bürhan, Onuncu Söz'ün menşe'i ve esası ve hülâsasıdır.

Yirmi Dokuzuncu Söz

قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى ٭ وَ الْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَ مَلٰئِكَتِهِ ٭ وَ مَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ٭ مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ

âyetlerinin mealindeki yüzer âyâtın haşir ve beka-i ruha ve melaikeye dair üç mühim hakikatını tefsir eder. Beka-i ruh'u o kadar güzel

— 18 —

isbat eder ki: Cesedin vücudu gibi, ruhun bekasını gösterir. Ve melaikenin vücudlarını, Amerika insanlarının vücudları gibi isbat eder. Ve Haşir ve Kıyametin vücud ve tahakkuklarını o kadar mantıkî ve aklî bir surette isbat eder ki: Hiçbir feylesof, hiçbir münkir itiraza mecal bulamaz. Teslim olmazsa da mülzem olur.

Hususan âhirindeki «Remizli Nüktenin Sırrı» namıyla haşr-i ekberin esbab-ı mûcibesini ve hikmetlerini öyle bir tarzda beyan eder ki; tılsım-ı kâinatın üç muammasından bir muammasını gayet parlak bir surette halleder. {(Haşiye): Yirmi Dokuzuncu Söz'ün göz ile görünen bir kerameti var. O kerameti gösterir nüshalar yazılmıştır. O kerameti göstermeyen nüshalar hatt-ı hakikisine rast gelmemiş. Ezcümle, on altı sahifesinde ihtiyarsız, tasannu'suz her sahifenin satırlarının başlarında [on altı elif] gelmesidir.}

Otuzuncu Söz

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ٭ وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا
ayetiyle
عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ وَلَا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَا اَكْبَرُ اِلَّا فِى كِتَابٍ مُبِينٍ

âyetlerinin enaniyet-i insaniye ve tahavvülât-ı zerrat hakkındaki hakikata dair gelen âyâtın iki mühim sırrını iki maksad ile beyan eder. Birinci Maksad, enaniyet-i insaniyenin muamma-yı acibesini hallederek silsile-i diyanet ile silsile-i felsefenin menşe'lerini gayet parlak bir tarzda gösterir.

İkinci Maksad, tahavvülât-ı zerratın tılsımını keşfediyor. Zerratın harekâtını, o derece hikmetli ve muntazam gösteriyor ki: O umum zerreler, Sultan-ı Ezelî'nin muhteşem ve muazzam bir ordusu ve muti' ve müsahhar memurları olduğunu kat'î delillerle isbat eder. Yirmi Dokuzuncu Söz nasılki tılsım-ı kâinatın üç muammasından birisini keşfetmiş. Bu Otuzuncu Söz dahi akılları hayrette bırakan ve

— 19 —

feylesofları sersemleştiren o tılsımın üç muammasından ikinci muammasını halletmiştir.

Hususan hâtimesinde: Yedi hikmet ve yedi kanun-u azîm ile bir ism-i a'zamın tecellisini göstermekle; tahavvülât-ı zerratın hikmetini gayet kat'î ve parlak bir surette gösterdiği gibi, zîhayat cisimlerini, o zerratın seyr ü seferine bir misafirhane ve bir kışla ve bir mekteb hükmünde gösterir, {(Haşiye): Bu Otuzuncu Söz çıktığı zaman, kalbini kaybetmiş bir adam okuyup ehemmiyet vermeyerek, yatarken yastığının altına koymuş, yatmış. Rüyasında üç defa birbiri üstüne o adamı boğmak için boğazını sıkmışlar. O adam uyanıp tekrar yatar, yine aynı hâl... Rüyâsında ona denilmiş: "Niçin başının altına bunu bırakıyorsun, hürmetsizlik ettin!" O adam da, temerrüdü terkedip, kemâl-i hürmetle o risaleyi alıp rafa bırakır. Sonra yatar. Sabahleyin rastgeldiklerine hikâye eder.

Hem Hizmet-i Kur'âniyede mühim bir rükün olan Hüsrev, o risalenin kendisine tesliminden mukaddem, Peygamber Aleyhissalatü Vesselâmla münasebattar bir rüya görmüş. Bu Söz, gördüğü rüyanın hakikatlerini tabir ettiğini, bu Sözün o gün eline geçmesiyle görmüş. Ve bu rüya onun için bir keramet-i kat'iye hükmüne geçmekle, tamamiyle hizmete teslim olmuş ve Nurun kahramanı olmuştur.} isbat eder.

Otuz Birinci Söz

سُبْحَانَ الَّذِى اَسْرٰى بِعَبْدِهِ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَى الَّذِى... الخر. ٭ وَ النَّجْمِ اِذَا هَوٰى

âyetlerinin hakikatını teyid eden âyâtın en mühim bir hakikatı olan Mi'rac-ı Ahmediye'yi (A.S.M.) ve o mi'rac içinde kemalât-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) ve o kemalât içinde Risalet-i Ahmediye'yi (A.S.M.) ve o risalet içinde çok esrar-ı rububiyeti tefsir eder. Ve kat'î delillerle isbat eder bir risaledir. Muhtelif tabakattan olan insanlardan bu risaleyi kim görmüşse, karşısında hayran olup, akıldan uzak mes'ele-i mi'racı en zahir ve vâcib ve lâzım bir tarzda gösterdiğini kabul ediyorlar. Hususan o şecere-i nuraniye-i mi'racın âhirlerinde beş yüz meyveden "Beş Meyve"sini o kadar güzel tasvir eder ki; zerre mikdar zevki, şuuru bulunan onlara meftun olur.

— 20 —

Otuz İkinci Söz

Üç Mevkıftır
Birinci Mevkıf
لَوْ كَانَ فِيهِمَا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا

âyetinin mealindeki yüzer âyâtın vahdaniyete dair en mühim hakikatını öyle bir surette isbat eder ki; şirk ve küfür yolunu muhal ve mümteni' gösterir. Kâinatın etrafından küfür ve şirki tardeder. Zerrat adedince vahdaniyetin delilleri bulunduğunu beyan eder. Gayet latif ve yüksek ve mantıkî bir muhavere-i temsiliye suretinde, hadsiz geniş mesaili o temsil içinde dercedip gösterir. Ve zeylinde gayet latif birkaç mes'ele var ki; hakikat oldukları halde şiirin en parlak ve geniş hayalinden daha parlak, daha geniştir.

İkinci Mevkıf
قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ٭ اَللّٰهُ الصَّمَدُ

in hakikatına dair sırr-ı ehadiyete ve vahdete gelen teşkikat ve evhamı izale eder. Ehl-i dalaletin ehl-i tevhide karşı ettikleri itirazatı kat'î bir surette reddediyor. Birinci Mevkıf'tan daha kuvvetli, âyât-ı Kur'aniyenin vahdaniyete dair mu'cizane isbatlarını gösterir. Ehadiyet-i Zâtiye ile bütün eşyayı birden bir anda tedbir ve terbiye etmek olan hakikat-ı muazzama-i Kur'aniyeyi gayet güzel ve vâzıh bir temsil ile isbat eder. Aklı ikna ve kalbi teslime mecbur eder.

Ve bilhassa bu İkinci Mevkıf'ın hâtimesinden evvel ikinci temsilin neticesinde Zât-ı Akdes-i İlahiye'den hiçbir şey saklanmadığını ve hiçbir şey ondan gizlenemediğini, hiçbir ferd ondan uzak kalmadığını hiçbir şahıs külliyet-i kudsiye kesbetmeden ona yanaşamadığını ve rububiyetinde ve tasarrufunda bir iş, bir işe mani olmadığını ve hiçbir yer onun huzurundan hâlî kalmadığını, her şeyde bakar ve işitir sem' ve basarının cilvesi bulunduğunu, silsile-i eşya emirlerinin sür'at-i cereyanlarına birer tel, birer damar hükmüne geçtiğini, esbab ve vesait sırf zahirî bir perde olduğunu, hiçbir yerde bulunmadığı halde her yerde ilim ve kudretiyle bulunduğunu, hiçbir tahayyüz ve

— 21 —

temekküne muhtaç olmadığını ve uzaklık ve güçlük ve tabakat-ı vücudun perdeleri onun kurbiyetine ve tasarrufuna ve şuhuduna mani olmadığını ve maddîlerin, mümkinlerin, kesiflerin, kesîrlerin, mahdudların hassaları onun dâmen-i izzetine yanaşamadığını ve tegayyür ve tebeddül ve tahayyüz ve tecezzi gibi emirlerden mücerred, münezzeh, müberra ve mukaddes olduğunu gayet güzel bir surette isbat eder.

Bu İkinci Mevkıf'ın hâtimesinde sırr-ı ehadiyete dair arabiyy-ül ibare gayet mühim bir parça tercümesiyle beraber gayet parlak bir surette çok mesail-i mühimmeyi ifade eder. Hususan insanın muhasebe-i a'mali için haşir ve neşri yapmak, koca kâinatı tağyir ve tebdil ve tahrib ve tamir etmek sırrını beyan eder.

Üçüncü Mevkıf
وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا اِلَّا مَتَاعُ الْغُرُورِ ٭ وَ اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ

âyetlerin mealindeki yüzer âyâtın mühim bir hakikatını gayet mühim bir müvazene ile beyan eder. Ehl-i dalalet hakkında hayat-ı dünyeviye ne kadar müdhiş neticeler getirdiğini ve ehl-i hidayet hakkında ne kadar güzel neticeler ve gayeler verdiğini gösterir.

Hususan, muhabbet hakkındaki semerat-ı dünyeviye ve uhreviye; ehl-i dalalet için ne kadar elîm, ehl-i hidayet için ne kadar hoş olduğunu gösterir.

Bu Üçüncü Mevkıf hakkında bazı müdakkik kardeşlerimiz demişler ki: «Sair risaleler yıldızlar olsa, bu güneştir.» Diğer biri ona mukabil demiş: «Herbir risale, kendi âleminde ve kendine mahsus sema-i hakikatta birer güneştir. Uzak olanlara yıldız, yakın olanlara şemstirler.»

{(Haşiye): Bu mevkıfın; birinci müstensih, -tevafuktan hiç haberimiz yokken- acele ve bazan gece vaktinde yazdığı bir nüshasında hârika bir tevafuku gördük. Bazen bir sayfada otuz tevafukat bulunuyor. O ihtiyarsız olan tevafukatı, o mevkıfın bir sırr-ı kerâmeti telâkki ettik.}

— 22 —

Otuz Üçüncü Söz

Otuz üç mektubtur On beşi Küçük Sözler gibi küçüktürler. Mütebâkîsi büyüktürler.

Küçüklerden iki sâhifeli bulunduğu gibi, büyüklerden de dört yüz sahife kadar olanı vardır. Hatta Otuz Birinci Mektub'un yarısı on beş Risale olmuştur.

— 23 —

Fihriste-i Mektûbat

— 25 —

Birinci Mektub

Dört sualin cevabıdır.

Birinci Sual: Hazret-i Hızır'ın hayatı hakkında ve o münasebetle hayatın beş mertebesini gayet güzel ve mukni' bir tarzda beyan eder.

İkinci Sual:
اَلَّذِى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ

âyetindeki mevti, nimet suretinde ve mahlûk olduğunun sırrını gayet güzel bir surette isbat eder ki, mevt dahi hayat gibi bir nimet ve hayat gibi mahlûk olduğunu isbat eder.

Üçüncü Sual: "Cehennem nerededir?" cevabında, gayet makul bir surette yerini beyan eder ve gösterir. Cehennem-i Suğra ve Kübra'yı tefrik edip, fennî bir tarzda ve mantıkî bir surette isbat etmekle beraber; âhirette gayet muhteşem ve parlak bir surette azamet ve rububiyet-i İlahiyenin bir sırr-ı azîmini ve Cehennem-i Kübra'nın bir hikmet-i hilkatini gösterdiği gibi; Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatin iki meyvesi ve silsile-i kâinatın iki neticesi ve seyl-i şuunatın ve mahsulât-ı maneviye-i Arziyenin iki mahzeni, lütuf ve kahrın iki tecelligâhı olduğunu gösterir.

Dördüncü Sual'in cevabında; mahbublara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikîye inkılab ettiği gibi, koca dünyaya karşı insanın aşk-ı mecazîsi dahi, sırr-ı iman ile makbul bir aşk-ı hakikîye inkılab edebildiğini gayet güzel ve mukni' bir surette isbat eder.

İkinci Mektub

Bu zamanda zaruret olmadan, irşad-ı nâsa ve neşr-i dine çalışanların, sadakaları ve hediyeleri kabul etmemeleri lâzımgeldiğinin sırrını dört sebeble beyan eder.

اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ
âyeti ile
اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْئَلُكُمْ اَجْرًا

âyeti gibi insanlardan istiğna hakkındaki âyâtın mühim bir sırrını tefsir

— 26 —

eder. Ve ilim ve dini neşre çalışan insanlar, mümkün olduğu kadar istiğna ve kanaatla hareket etmezse; hem ehl-i dalaletin ittihamına hedef olur, hem izzet-i ilmiyeyi muhafaza edemez. Hem salahat ve neşr-i din gibi umûr-u uhreviyeye mukabil hediyeleri almak, âhiret meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir.

Üçüncü Mektub

فَلَا اُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ الْجَوَارِ الْكُنَّسِ

kaseminde ve yeminindeki ulvî bir nur-u i'cazîyi ve

وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ

âyetinin teşbihindeki parlak bir lem'a-i i'caziyeyi ve

هُوَ الَّذِى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولًا فَامْشُوا فِى مَنَاكِبِهَا

âyetinde, Küre-i Arzı, feza-yı kâinatta yüzen bir sefine-i Rabbaniye olduğunu gösteren parlak bir hakikatı tasvir ederek, Küre-i Arz'dan Cehennem'e göçmek için ehl-i dalaletin seyahatini ve bütün eşya birtek zâta isnad edilse, vücub derecesinde sühulet ve kolaylık olduğunu; eşyanın icadı müteaddid esbablara isnad edilse, imtina' derecesinde bir suubet ve müşkilât olduğunu gayet güzel ve mukni' ve muhtasar bir surette beyanıyla iki nükte-i mühimme-i i'caziyeyi tefsir eder.

Dördüncü Mektub

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَثِيرًا

âyetinin bir sırrı, Risale-i Nur hakkında tecelli ettiğini beyan eder.

Hem:

"Der Tarîk-ı Nakşibendî lâzım âmed çâr terk:

— 27 —

Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i hestî, terk-i terk"

düsturuna mukabil, acz-mendî tarîkında pek mühim bir düsturu beyan eder.

Hem اَفَلَمْ يَنْظُرُوا اِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا âyetinin bir sırrını; şiire benzer; fakat şiir olmayan, muntazam fakat manzum olmayan, gayet parlak fakat hayal olmayan, yıldızları konuşturan bir yıldızname ile tefsir eder.

Beşinci Mektub

Şeriatın bir hâdimi ve bir vesilesi olan tarîkata mensub bazı zâtların, tarîkata fazla ehemmiyet verip ona kanaat ederek hakaik-i imaniyenin neşrinde tenbellik ve lâkaydlık gösterdikleri münasebetiyle yazılmış.

Ve velayetin üç kısmını beyan edip, en mühim tarîkat olan velayet-i kübra, sırr-ı verasetle Sünnet-i Seniyeye ittiba' ve neşr-i hakaik-i imaniyede ihtimam olduğunu isbat eder.

Ve tarîkatların en mühim gayesi ve faidesi ve müntehası olan inkişaf-ı hakaik-i imaniye, Risale-i Nur ile dahi olabildiğini ve Risale-i Nur'un eczaları o vazifeyi, tarîkat gibi fakat daha kısa bir zamanda gördüğünü gösteriyor.

Altıncı Mektub

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ٭ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ

âyetlerinin bir sırrını, birbiri içinde hissedilmiş beş nevi hazîn gurbetler zulmetinde nur-u iman ve feyz-i Kur'an ve lütf-u Rahman'dan gelen bir nur-u tesellinin beyanıyla o sırrı tefsir ediyor. Bu mektub en katı kalbi de ağlattıracak derecede rikkatlidir. Ve en me'yus ve mükedder kalbi dahi ferahlandıracak derecede nurludur.

— 28 —

Yedinci Mektub

Münafıkların ittihamından, beraet-i Nebeviye hakkında gelen

مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَ خَاتَمَ النَّبِيِّينَ ٭ فَلَمَّا قَضٰى زَيْدٌ مِنْهَا وَطَرًا زَوَّجْنَاكَهَا لِكَىْ لَا يَكُونَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ حَرَجٌ فِى اَزْوَاجِ اَدْعِيَائِهِمْ

âyetlerinin mühim bir sırrını tefsir ediyor. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın kesret-i izdivacı nefsanî olmadığını; belki akval ve ef'ali gibi, ahval ve etvarından tezahür eden ahkâm-ı şeriata vasıta olmak için hususî dairesinde ziyade şakirdleri bulunmasıdır. Ve Hazret-i Zeyneb'i tezevvücü, sırf bir emr-i İlahî ve kader-i Rabbanî ile olduğunu beyan ediyor. Eski zaman münafıkları gibi, yeni zaman zındıklarının tenkidlerini kat'î bir surette kırıyor.

Sekizinci Mektub

فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

diyen Hazret-i Yakub Aleyhisselâm'ın Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm'a karşı hissiyatı aşk olmadığını, belki ulvî bir mertebe-i şefkat olduğunu ve şefkat aşktan çok yüksek ve keskin bulunduğunu ve ism-i Rahman ve ism-i Rahîm'in vesilesi şefkattir diye beyan ederek بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ in güzel bir sırrını, فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ in parlak bir nüktesini tefsir ediyor.

— 29 —

Dokuzuncu Mektub

Keramet ve ikram ve inayet ve istidrac'a dair mühim bir kaideyi beyan eder. Kerametin izharı zarar olduğu gibi, ikramın izharı şükür olduğunu ve en selâmetli keramet ise, bilmediği halde mazhar olmak olduğunu ve hakikî keramet ise, kendi nefsine değil belki Rabbine itimadını ziyadeleştiren olduğunu, yoksa istidrac olduğunu; hem hayat-ı dünyeviyeyi bahtiyarane geçirmenin çaresi, âhiret için verilen hissiyat-ı şedideyi dünyanın fâni umûruna sarf etmemek olduğunu ve aşkın mecazî ve hakikî iki nev'i olduğu gibi; hırs ve inad ve endişe-i istikbal gibi hissiyat-ı şedidenin dahi, mecazî ve hakikî olarak ikişer kısmı bulunduğunu; mecazîleri gayet zararlı ve sû'-i ahlâka menşe' ve hakikîleri gayet nâfi' ve hüsn-ü ahlâka medar olduğunu isbat eder.

Hem İslâm ve imanın mühim bir farkını beyan eder. Yani: İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve iltizamdır; iman ise, hakkı iz'an ve tasdiktir. Yirmi sene evvel dinsiz bir müslüman bulunduğu gibi, şimdi de gayr-ı müslim mü'min dahi bulunur gibi göründüğünü gösterir.

Hem Risale-i Nur eczaları ne derece şiddetli bir surette İslâmiyete tarafgirlik hissini verdiğini ve erkân-ı imaniyeyi ne derece kuvvetli ve kat'î isbat ettiğini beyan eder.

Onuncu Mektub

İki sualin cevabıdır.
Birincisi:
وَلَا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَا اَكْبَرَ اِلَّا فِى كِتَابٍ مُبِينٍ ٭ وَ كُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فِى اِمَامٍ مُبِينٍ

âyetlerinin bir sırrını tefsir eder. «İmam-ı Mübin", "Kitab-ı Mübin» neden ibaret olduğunu beyan eder.

— 30 —

İkinci Sual: " Meydan-ı Haşir nerededir?" cevabında, gayet makul ve mühim ve parlak bir cevab veriyor.

On Birinci Mektub

Dört ayrı ayrı mebhastır

Bu dört mes'ele birbirinden uzak olduğundan, bu mektub perişan görünüyor. Bu perişan mektub münasebetiyle kardeşlerime ihtar ediyorum ki:

Bu küçük mektubları hususî bir surette, hususî bazı kardeşlerime yazmıştım. Büyük mektublar meydana çıktıktan sonra, küçükler de umumun nazarına gösterilmesi lâzım geldi.

Halbuki tanzimsiz, müşevveş bir surette idiler. Onlar ne hal ile yazılmış ise, öyle kalması lâzım geliyordu. Sonradan tashih ve tanzim etmeye me'zun değiliz! İşte bu Onbirinci Mektub, perişan bir surette, birbirinden çok uzak dört mes'eleden ibarettir.

Hem müşevveş, hem perişandır. Fakat şâirlerin ve ehl-i aşkın, zülf-ü perişanîyi sevdikleri ve istihsan ettikleri nev'inden, bu mektub da - zülf-ü perişan tarzında- soğuk tasannu' karışmadan, hararet ve halâvet-i asliyesini muhafaza etmek niyetiyle kendi halinde bırakılmış.

Bu Mektubun Birinci Mebhası:
اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا

âyetinin bir sırrını tefsir ile, vesvese-i şeytana mübtela olan adamlara mühim bir ilâç ve merhemdir.

İkinci Mebhas: وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ âyetinin bir sırrını; Çamdağı'nın hayret-feza ve heybet-nümâ ağaçlarının vaziyetlerini ve muhteşem velvele-âlud bir zelzele-i raks-nümâ ve cezbe-edâ tesbihatlarını latif ve şirin ve hararetli, fârisi bir münacât ile tefsir ediyor. O münâcât, çendan, nazm ve şiire benziyor, fakat nazm ve şiir değil, belki hakikatlarının parlaklığı ve intizamı tereşşuh edip, nazm ve şiir suretini vermiş. O münâcatın tercümesi de o mektupda yazılmıştır..

— 31 —

Üçüncü ve Dördüncü Mebhasleri: İ'caz-ı Kur'ana karşı medeniyetin aczini gösteren yüzer misallerden iki misaldir. Kur'ana muhalif olan hukuk-u medeniyet ne kadar haksız olduğunu isbat eden iki nümunedir.

Birinci Misal: فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ Mahz-ı adalet olan hükm-ü Kur'anî, kıza nısıf veriyor. Medeniyet, irsiyet hususunda kızın hakkında fazla hak vermekle büyük haksızlık etmiş ve merhamete muhtaç kıza zulmetmiş olduğunu kat'î bir surette isbat ediyor.

İkinci Misal: فَیلِاُمِّهِ السُّدُسُ âyetinin bir sırrına dairdir ki, mimsiz medeniyet nasıl kıza hakkından fazla hak verdiğinden haksızlık etmiş; öyle de, vâlide hakkında hakkını kesmekle daha ziyade haksızlık ettiğini ve en muhterem bir hakikat olan vâlidelik şefkatine karşı dehşetli bir haksızlık ve vahşetli bir hürmetsizlik ve cinayetli bir hakaret ve arş-ı rahmeti titreten bir küfran-ı nimet ve hayat-ı içtimaiyenin tiryak gibi bir rabıta-i şefkatine bir zehir katmak hükmünde bir hata olduğunu isbat eder.

On İkinci Mektub

Mütefennin bazı dostların münakaşa ettikleri üç mes'eleye dair üç suallerine muhtasar üç cevabdır

Birinci Sual: " Hazret-i Âdem'in Cennet'ten ihracı ve bir kısım Benî-Âdemin Cehennem'e idhali hikmeti nedir?" sualine, gayet kat'î bir cevab veriyor.

İkinci Sual: " Şeytanların ve şerlerin halk ve icadı, şer değil mi, çirkin değil mi? Cemil-i Mutlak ve Rahîm-i Alelıtlak'ın cemal-i rahmeti nasıl müsaade etmiş?" sualine karşı gayet kat'î bir surette cevab veriyor.

Üçüncü Sual: " Masum insanlara ve hayvanlara musibet ve belaları musallat etmek, zulüm değil mi? Âdil-i Mutlak'ın adaleti

— 32 —

nasıl müsaade ediyor?" diye sualin cevabında gayet mukni' ve kat'î bir tarzda cevab veriyor.

On Üçüncü Mektub

Ehl-i dünya ve ehl-i siyasetin bana ettikleri zulüm ve tazyik karşısındaki sükût ve tahammülümü merak eden çok kardeşlerimin müteaddid suallerine karşı, Eski Said lisanıyla ve Yeni Said'in kalbiyle verilmiş ibretli ve merak-aver bir cevabdır.

Esası şudur ki: Hâlık-ı Rahîm'in rahmeti yâr ise, herkes yârdır, her yer yarar; eğer yâr değilse, herşey kalbe bârdır, herkes de düşmandır. Felillahilhamd rahmet-i İlahiye yâr olduğu için; ehl-i dünyanın bana ettikleri enva'-ı zulmü, o rahmet-i İlahiye enva'-ı merhamete çevirmiştir.

Serbestlik vesikası almak ve kanunsuz tazyikattan kurtulmak için adem-i müracaatımın bir-iki mühim sebebini beyan eder. Hülâsası: Zalim insanların mahkûmu değilim; belki ben, âdil kaderin mahkûmuyum, ona müracaat ediyorum. Hem haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak dava etmek, bir nevi haksızlıktır ve hakka karşı bir nevi hürmetsizliktir. Hem dünya siyasetinden sırr-ı içtinabımın sebebini, mühim bir hakikatla beyan ediyor.

On Dördüncü Mektub

Daha te'lif edilmemiştir.

On Beşinci Mektub

Altı mühim suale, altı ehemmiyetli cevabdır

Birinci Sual: " Sahabeler, velilerden büyük oldukları halde; Sahabenin içindeki fitneyi çeviren müfsidleri neden nazar-ı velayetle keşfedemediler? Tâ, dört Hulefa-yı Raşidînden üçünün şehadetleriyle neticelendi?" İki mühim makamla cevab veriliyor.

— 33 —

İkinci Sual: " Hazret-i Ali'nin (R.A.) zamanındaki muharebelerin mahiyeti nedir? O harpte ölen ve öldürenlere ne nam verilir?" Gayet mühim ve merak-âver bir cevab verilmiş.

Üçüncü Sual: Âl-i Beytin başına gelen feci ve gaddarane muamelenin hikmeti nedir?" Gayet mühim bir cevab veriliyor.

Dördüncü Sual: " Âhirzamanda Hazret-i İsa'nın (A.S.) nüzulü ve Deccal'ı öldürmesi ve insanlar umumiyetle din-i hakkı kabul etmesi ve kıyamet vaktinde Allah Allah diyenler bulunmaması rivayet ediliyor. Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl küfre gidilir?" Suallerine karşı, merak-âver ve hakikî bir mühim cevab veriliyor.

Beşinci Sual: " Kıyametin hâdisatından ervah-ı bâkiye müteessir olacaklar mı?" cevabında, mühim bir hakikat beyan ediliyor.

Altıncı Sual: كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ âyetinin hükmü; âhirete, Cennet'e ve Cehennem'e ve ehillerine şümulü var mı, yok mu? cevabında, gayet mühim ve merak-âver ve kuvvetli bir cevab verilir. Bu risaledeki sualleri merak edenlere bu risale bir iksir-i a'zamdır.

On Altıncı Mektub

اَلَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ اِيمَانًا وَ قَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

âyetinin bir sırrını, başıma gelen bir hâdise münasebetiyle "Beş Nokta" ile tefsir ediyor.

Birinci Nokta: Hak ve hakikat olan hizmet-i Kur'aniye, şimdiki zamanda çoğu yalancılıktan ibaret ve bid'a ve dalalet olan siyasetten beni kat'iyyen men'ettiğine dairdir.

İkinci Nokta: Hayat-ı ebediyeye ciddî çalışmak ve zararsız ve müstakim yol ile Kur'ana hizmet etmek, elbette dağdağa-i siyasetten çekilmeyi iktiza ettiğinden, ehl-i dünyanın hata ve harekâtlarını hoş

— 34 —

görmek değil, belki kalblerimizi bulandırmamak için bakmamaktayız.

Üçüncü Nokta: Başıma gelen ağır tazyikat ve musibetlere karşı tahammülümün mühim bir sebebini iki vakıa ile beyan eder.

Dördüncü Nokta: Ehl-i dünyanın evhamlı suallerine karşı cevabdır. O cevabda bilmecburiye hizmet-i Kur'aniyeye ait bir keramet olarak hakkımızda göz ile görülen ve hiçbir cihette inkâr edilemeyen birkaç inayet-i İlahiyeyi beyan ediyor.

Beşinci Nokta: Ehl-i dünyanın katmerli bir zulüm ile bana teklif ettikleri bid'akârane kaidelerine karşı, onları tam susturacak bir cevabdır.

Bu On Altıncı Mektubun Zeyli

Zalim ehl-i dünyanın ve mülhidlerin dünyalarından ve siyasetlerinden bütün bütün çekildiğim halde, kendi hainliklerinden habbeyi kubbe yaparak hakkımda gösterdikleri evham ve telaşa karşı Eski Said lisanıyla, izzet-i ilmiyeyi muhafaza noktasında ağızlarına şiddetli bir tokat vurarak, başlarındaki evhamı uçurur.

On Yedinci Mektub

Has bir kardeşime yazılmış küçük bir ta'ziyenamedir. Çendan bu mektub sureten küçüktür; fakat faidesi büyük olup, ona karşı ihtiyaç umumîdir. Hadd-i büluğa ermeden çocukları vefat eden peder ve vâlidelere mühim bir müjdedir. Bu ta'ziye ile en me'yus ve mükedder bir kalb, hakikî bir teselli ve ferah bulur. Küçük olarak vefat eden çocuklar, âlem-i bekada ebedî sevimli çocuk olarak kalıp, peder ve vâlidelerinin kucaklarına verilmesi, وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ sırrıyla, ebedî medar-ı sürurları olduklarını isbat eder.

— 35 —

On Sekizinci Mektub

Üç mes'ele-i mühimmedir

Birincisi: Muhakkikîn-i evliyanın keşf ile hak gördüğü ve büyük mikyasta müşahede ettikleri hâdiseler, âlem-i şehadette bazan hilaf-ı vaki' ve bazan küçük bir mikyasta tezahür etmesinin sırrını, şirin ve güzel bir temsil ile beyan eder.

İkinci Meselesi: Vahdet-ül Vücud meşrebine dair gayet mühim bir hakikat ve güzel bir izahtır. Vahdet-ül Vücuddan dem vuran ve o mes'eleyi merak eden, bu İkinci Mes'eleyi dikkatle okumalı. Çünki bu Vahdet-ül Vücud mes'elesi, medar-ı iltibas olmuş mühim bir meşrebdir. Ve ehl-i hakikatın medar-ı ihtilafı olmuş bir acib meslektir. Bu İkinci Mes'ele, onun mahiyetini gösterir ve isbat eder ki; o meşreb, ehl-i sahvın meşrebi değil, hem en yüksek değil! Ve ehl-i sahv olan Sahabe ve Sıddıkîn ve veresenin meşrebleri; Vahdet-ül Vücud meşrebinden daha yüksek, daha selâmetli, daha makbul olduğunu isbat eder.

Üçüncü Meselesi: Tılsım-ı kâinatın üç muamma-yı mühimmesinden birisinin halline muhtasar bir işarettir ki: O muammalardan birisi Yirmidokuzuncu Söz'de, ikincisi Otuzuncu Söz'de, bu üçüncüsü ise Yirmidördüncü Mektub'da Kur'an-ı Hakîm'in sırrıyla tamamıyla keşfedilmiş ve o muamma açılmıştır.

On Dokuzuncu Mektub

Mu'cizat-ı Ahmediyeye (A.S.M.) dairdir. Üçyüzden fazla mu'cizatı beyan eder. Bu risale, risalet-i Ahmediyenin (A.S.M.) mu'cizesini beyan ettiği gibi, kendisi de o mu'cizenin bir kerametidir ki, üç-dört nev' ile hârika olmuştur.

Birincisi: Nakil ve rivayet olmakla beraber, yüzelli sahifeden fazla olduğu halde, kitablara müracaat edilmeden ezber olarak dağ ve bağ köşelerinde, üç-dört gün zarfında, her günde iki-üç saat çalışmak şartıyla mecmuu oniki saatte te'lif edilmesi hârika bir vakıadır

— 36 —

ki, bu risaledeki mu'cizat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) bir şu'le-i kerameti olmuştur.

İkincisi: Şu risale, uzunluğuyla beraber ne yazması usanç verir ve ne de okuması halâvetini kaybeder. Tenbel ehl-i kalemi öyle bir şevk u gayrete getirdi ki; bu sıkıntılı ve usançlı zamanda, bir sene zarfında civarımızda yetmiş adede yakın nüshaları yazıldı. O mu'cize-i risaletin bir kerameti olduğunu, muttali olanlara kanaat verdi.

Üçüncüsü: Acemî ve tevafuktan haberi yok ve bize daha tevafuk tezahür etmeden evvel yazdıkları nüshalarda, lafz-ı «Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm» kelimesi bütün risalelerde ve lafz-ı «Kur'an",>beşinci parçasında öyle bir tarzda tevafuk etmeleri göründü ki; zerre mikdar insafı olan tesadüfe veremez. Kim görmüş ise, kat'î hükmediyor ki: "Bu sırr-ı gaybîdir, mu'cizat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) bir kerametidir.»

Şu risalenin başındaki esaslar çok mühimdirler.

Hem şu risaledeki ehadîs hemen umumen eimme-i hadîsçe makbul ve sahih olmakla beraber, en kat'î hâdisat-ı risaleti beyan ediyorlar.

O risalenin bütün mezayasını söylemek lâzımgelse, o risale kadar bir eser yazmak lâzım geldiğinden, müştak olanları onu bir kerre okumasına havale ediyoruz.

On Dokuzuncu Mektub'un Beşinci ve Altıncı Nüktelerinin Fihristesidir

Bu nükteler, umûr-u gaybiyeye dair hadîslerin birkaçını zikretmiştir. Hem Hazret-i Hasan (R.A.) ile Hazret-i Muaviye'nin (R.A.) muharebe ve musalahasını; hem Hazret-i Ali (R.A.) ile Hazret-i Zübeyr'in (R.A.) muharebe edeceğini; hem ezvac-ı tahiratın içinden birisinin mühim bir fitnenin başına geçeceğini; hem Hazret-i Ali'nin (R.A.) katlini haber vermiş.

Hem Hazret-i Hüseyin'in (R.A.) Kerbelâ'da katlini; hem zâtından (A.S.M.) sonra Âl-i Beyti, katl ve nefye maruz kalacaklarını; hem Hazret-i Ali'nin (R.A.) hilafetinin te'hirini; hem hilafet ne için Âl-i Beyt-i Nebevî'de takarrur etmediğini; hem asr-ı saadetin başına gelen o dehşetli fitnenin hikmetini; hem ehl-i İslâm,

— 37 —

umum devletlere galebe çalacaklarını; hem Hazret-i Ebu Bekir (R.A.) ve Hazret-i Ömer'in (R.A.) mahiyet-i hilafetlerini; hem müşrik Kureyş reislerinin nerede katlolunacaklarını; hem bir ay uzun mesafede Mûte Harbi'nden aynen haber verdiğini; hem Hazret-i Hasan'ın (R.A.) hilafetini; hem Hazret-i Osman'ın (R.A.) Kur'an okurken şehid olacağını; hem Devlet-i Abbasiyeyi; hem Cengiz ve Hülâgu'yu; hem İran'ın fethini; hem Habeş Melikinin cenaze namazını, vefatından haberi olmadan aynı vakitte kıldığını bildirir. Hem Hazret-i Fatıma'nın (R.A.) vefatını; hem Ebu Zerr'in (R.A.) yalnız bir dağda vefat edeceğini; hem Ümm-ü Haram'ın Kıbrıs'ta vefat edeceğini; hem yüzbin adamı öldüren Haccac-ı Zalim'i; hem İstanbul'un fethini..

Hem İmam-ı Ebu Hanife'yi (R.A.) hem İmam-ı Şafiî'yi (R.A.) hem ümmetinin yetmişüç fırka olacağını; hem Kaderiye Taifesini, hem Râfızîleri; hem Hazret-i Ali'nin (R.A.) yüzünden insanlar iki kısım olacaklarını; hem Fars ve Rum kızlarını; hem Hayber Kal'asının fethini; hem Hazret-i Ali (R.A.) ile Muaviye'nin harbini; hem Hazret-i Ömer (R.A.) sağ kaldıkça fitnelerin zuhur etmeyeceğini; hem Sehl İbn-i Amr'ın (R.A.) mühim bir vazifesini; hem Kisra'nın oğlu babasını öldürdüğünü aynı dakikada haber verdiğini; hem Hâtıb'ın, Kureyş'e gizli mektub yazdığını; hem Ebu Leheb'in oğlu Utbe'yi bir arslanın parçalamasına ettiği bedduasının kabul olup aynen çıktığını; hem Bilâl-i Habeşî'nin (R.A.) ezan okuduğu zaman, Kureyşîlerin gizli tenkid ettiklerini aynen haber verdiğini..

Hem Hazret-i Abbas (R.A.) iman etmeden evvel onun gizli parasından haber verdiğini; hem Hazret-i Peygamber'e (A.S.M.) bir yahudinin sihir ettiğini; hem Sahabe meclisinde birinin irtidad edeceğini; hem Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) katlini niyet edenlerin iman ettiklerini; hem müşriklerin Kâ'be duvarındaki yazılarını kurtların yediğini ve yalnız o yazılar içindeki Allah isimlerini yemediklerini; hem Beyt-ül Makdis'in fethinde büyük bir taun çıkacağını; hem Yezid ve Velid gibi şerir reisleri haber verdiğini; hem "Bundan sonra onlar bize değil, biz onlara hücum edeceğiz" diye haber verdiğini ve bunlar gibi çok ihbarat-ı gaybiye bu iki nüktede beyan edilmiştir.

Yirminci Mektub

فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
— 38 —

âyetinin en mühim bir hakikatını bildiren ve

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَ يُمِيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ

kelâmının onbir kelimesinde onbir beşaret ve onbir bürhan-ı kat'î bulunduğuna dair bir mektubdur. Elhak meratib-i tevhid-i hakikînin hakkında bu mektub bir kibrit-i ahmerdir ve bir iksir-i a'zamdır. O derece parlak ve o mertebede kuvvetli delilleri ve hüccetleri gösteriyor ki, en mütemerrid zındıkları dahi imana getiriyor. Ondokuzuncu Mektub olan Risale-i Ahmediye (A.S.M.) kelime-i şehadetin ikinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ hükmünü ne derece kat'î ve kuvvetli isbat etmiştir; öyle de bu Yirminci Mektub, kelime-i şehadetin birinci kelâmı olan اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hükmünü, o kat'iyyet ve kuvvetle isbat ediyor. Hakikî ve kuvvetli imanı kazanmak isteyenler bunu okusunlar. Ve bilhassa Dokuzuncu Kelime bahsinde, ilim ve irade-i İlahiyenin isbatını çok vâzıh bir surette beyan ettiği gibi; Onuncu Kelime bahsinde de وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ bürhanıyla

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ

âyetinin mühim bir sırrını ve en muazzam bir hakikatını "Beş Nükte"de beyan ediyor. Hakaik-i imaniyenin bir tılsım-ı a'zamını o beş nükte ile hallediyor.

Yirminci Mektubun Onuncu Kelimesine Zeyl
اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

âyetiyle

ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلًا فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِرَجُلٍ هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا
— 39 —

âyetinin en mühim ve en muazzam bir hakikatını üç temsil ile tefsir ediyor. Ve her şey ve bütün eşya Cenab-ı Hakk'ın kudretiyle olsa, birtek şey kadar kolay olduğuna ve kudret-i İlahiyeye verilmediği vakit, birtek şey kâinat kadar müşkilâtlı ve suubetli olduğuna dair en mühim bir sırrını ve en muğlak muammasını, gayet kolay bir tarzda tefsir ederek keşfeder.

Yirmi Birinci Mektub

Küçük bir mektubdur; fakat gayet büyük bir âyetin büyük bir hakikatını beyan ettiği için, ona ihtiyaç büyüktür.

اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَرِيمًا وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَانِى صَغِيرًا

âyeti, beş ayrı ayrı surette ihtiyar vâlideyne şefkati celbettiğinin sırrını gösteriyor. Hanesinde ihtiyar vâlideyni veya akrabası veya müslüman kardeşleri bulunan zâtlar, bu mektubu okumağa pek çok muhtaçtırlar.

Yirmi İkinci Mektub

"İki Mebhas"tır.
Birinci Mebhas
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ فَاَصْلِحُوا بَيْنَ اَخَوَيْكُمْ ٭ اِدْفَعْ بِالَّتِى هِىَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذِى بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِىٌّ حَمِيمٌ ٭ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ
— 40 —

âyetlerinin sırrıyla; ehl-i imanı, uhuvvet ve muhabbete davet ediyor. Nifak, şikak, kin ve adavetten menedecek mühim esbabı gösteriyor. Kin ve adavet; -ehl-i iman ortasında- hem hakikatça, hem hikmetçe, hem insaniyetçe, hem İslâmiyetçe, hem hayat-ı şahsiyece, hem hayat-ı içtimaiyece, hem hayat-ı maneviyece gayet çirkin ve merdud ve zulüm olduğunu gayet kat'î bir surette isbat edip, mezkûr âyetlerin mühim bir sırrını tefsir eder.

İkinci Mebhas
اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ ٭ وَكَاَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

sırrıyla, ehl-i imanı hırstan şiddetli bir surette men'eden esbabı gösterir. Ve hırs dahi, adavet kadar muzır ve çirkin olduğunu kat'î delillerle isbat ederek; şu âyet-i azîmenin mühim bir sırrını tefsir ediyor. Hırsa mübtela adamlar, bu ikinci mebhası çok dikkatle mütalaa etmelidirler. Kin ve adavet marazıyla hasta olanlar, tam şifalarını birinci mebhasta bulurlar.

İkinci Mebhasın hâtimesinde, zekatın ehemmiyetini ve bir rükn-ü İslâmî olduğunun hikmetini güzel bir surette beyan etmekle beraber; hakikatlı bir rü'yada güzel bir hakikat beyan ediliyor.

Şu risalenin Hâtimesinde,

اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ

âyeti altı derece zemmi zemmetmekle, altı vecihle gıybetten zecrettiğini ve mu'cizane ve hârika bir i'caz ile, gıybeti hem aklen, hem kalben, hem insaniyeten, hem vicdanen, hem fıtraten, hem milliyeten mezmum ve merdud ve çirkin ve muzır olduğunu gayet kat'î bir surette, Kur'anın i'cazına yakışacak bir tarzda beyan ediyor. Ve gıybet, alçakların silâhı olduğu cihetle, izzet-i nefis sahibi bu pis silâha tenezzül edip istimal etmediğine dair denilmiştir:

— 41 —
اُكَبِّرُ نَفْسِى عَنْ جَزَاءٍ بِغِيْبَةٍ ٭ فَكُلُّ اِغْتِيَابٍ جَهْدُ مَنْ لَا لَهُ جَهْدٌ

Yirmi Üçüncü Mektub

Bu mektubun birkaç mebhası var. Öteki mebhaslara bedel latif ve manidar birtek mebhas aynen yazıldı. Şöyle ki:

Ahsen-ül kasas olan kıssa-i Yusuf'un (A.S.) hâtimesini haber veren

تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَ اَلْحِقْنِى بِالصَّالِحِينَ

âyetinin ulvî ve latif ve müjdeli ve i'cazkârane bir nüktesi şudur ki: Sair ferahlı, saadetli kıssaların âhirindeki zeval ve firak haberinin acıları ve elemi; kıssadan alınan hayalî lezzeti acılaştırıyor, kırıyor. Bahusus kemal-i ferah ve saadet içinde bulunduğunu ihbar ettiği hengâmda mevtini, firakını haber vermek daha elemlidir. Dinleyenlere «Eyvah» dedirtir. Halbuki şu âyet, kıssa-i Yusufiyenin en parlak kısmı ki: Aziz-i Mısır olması, peder ve vâlidesiyle görüşmesi ve kardeşleriyle sevişip tanışması olan dünyaca en saadetli ve ferahlı bir hengâmda, Hazret-i Yusuf'un (A.S.) mevtini şöyle bir surette haber veriyor ve diyor ki: "Şu ferahlı ve saadetli vaziyetten daha saadetli, daha parlak bir vaziyete mazhar olmak için, Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm, Cenab-ı Hak'tan vefatını istedi ve vefat etti, o saadete mazhar oldu.

Demek o dünyevî, lezzetli saadetten daha cazibedar bir saadet ve daha ferahlı bir vaziyet kabrin arkasında vardır ki; Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi hakikat-bîn bir zât, o gayet lezzetli bir vaziyet içinde, gayet acı olan mevti istedi, tâ öteki saadete mazhar olsun." İşte Kur'an-ı Hakîm'in şu belâgatına hayran ol, bak ki, Kıssa-i Yusuf'un (A.S.) hâtimesini ne suretle haber verdi. O haberi dinleyenlere elem ve esef değil; belki bir müjde, bir sürur ilâve ediyor. Hem irşad ediyor ki: Kabrin arkası için çalışınız! Hakikî saadet ve lezzet ondadır.

Hem Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm'ın âlî sıddıkiyetini gösteriyor ve diyor: "Dünyanın en parlak ve en sürurlu haleti dahi ona gaflet vermiyor, onu meftun etmiyor; yine âhireti istiyor."

— 42 —

Yirmi Dördüncü Mektub

Kâinatın tılsım-ı acibini ve müşkil muammasının en mühim bir sırrını keşf ve halleden bir mektubdur ve en mühim bir sualin {(Haşiye): Bu mektubun mesaili, bir derece ihsas edilmek arzu edildiğinden; fihristiyet ihtisarı muhafaza edilmedi, uzun oldu.} cevabıdır.

Şöyle ki:"Esma-i İlahiyenin a'zamlarından olan Rahîm, Kerim, Vedud'un iktiza ettikleri şefkatperverane ve maslahatkârane ve muhabbetdarane taltifleri; ne suretle pek müdhiş ve muvahhiş olan mevt ve adem ile, zeval ve firak ile, musibet ve meşakkat ile tevfik edilir?" diye sualin cevabında, tılsım-ı kâinatın üçüncü muammasını halleden ve kâinattaki daimî faaliyetin muktezasını ve esbab-ı mûcibesini gösteren «Beş Remiz» ile ve gayelerini ve faidelerini isbat eden «Beş İşaret» ile cevab veriyor.

Şu mektub "İki Makam"dır. Birinci Makamı "Beş Remiz"dir

Birinci Remiz: İsbat ediyor ki: Sâni'-i Hakîm ne yaparsa haktır. Hiçbir şey ve hiçbir zîhayat, ona karşı hak dava edemediğini ve "Haksız bir iş oldu" diyemediğinin sırrını, kat'î bir tarzda isbat eder.

İkinci Remiz: Hayret-nüma, dehşet-engiz, daimî bir suretteki faaliyet-i Rabbaniyenin sırrını ve halk ve tebdil-i eşyadaki hikmet-i azîmesini beyan ediyor ve en mühim bir muamma-yı hilkatı hallediyor.

Üçüncü Remiz: Zevale giden eşya ademe gitmediğini, belki daire-i kudretten daire-i ilme geçtiğini ve eşyadaki hüsn ü cemale ait istihsan ve şeref ve makam, esma-i İlahiyeye ait olduğunu gayet güzel bir surette isbat eder.

Dördüncü Remiz: Mevcudatın mütemadiyen tebeddül ve tegayyür etmeleri; birtek sahifede, her dakikada ayrı ayrı ve manidar mektubları yazmak nev'inden, sahife-i kâinatta esma-i İlahiyenin cilveleriyle yazılan cemal ve celal ve kemal-i İlahiyenin hadsiz

— 43 —

âyâtını, mahdud sahifelerde de hadsiz bir surette yazıldığını isbat eder.

Beşinci Remiz: İki nükte-i mühimmedir.

Birisi: Vâcib-ül Vücud'a intisabını iman ile hisseden adam, hadsiz envâr-ı vücuda mazhar olduğunu ve hissetmeyen, nihayetsiz zulümat-ı ademe ve âlâm-ı firaka maruz bulunduğunu gösterir.

İkinci Nükte: Dünyanın üç yüzü bulunduğunu.. zahir yüzünde, zeval, firak, mevt ve adem var; fakat esma-i İlahiyenin âyinesi ve âhiretin mezraası olan iç yüzlerinde, zeval ve firak, mevt ve adem ise, tazelenmek ve teceddüddür ve bekanın cilvelerini gösteren bir tavzif ve terhistir.

Bu Mektubun İkinci Makamı Bir "Mukaddime" ile "Beş İşaret"tir

Mukaddime: Hallakıyet ve tasarrufat-ı İlahiyeden gayet azîm bir hakikatı, muazzam ve muhteşem kanunlarla beyan ediyor. Meselâ: Bir kuşun tüylü libasını değiştiren Sâni'-i Hakîm, aynı kanunla kâinatın suretini kıyamet vaktinde ve âlem-i şehadetin libasını haşirde o kanun ile değiştirir.

Hem bir ağacın ne kadar meyveleri ve çiçekleri bulunuyor; herbir çiçeğin o kadar gayeleri, herbir meyvenin o kadar hikmetleri bulunduğunu gösterir.

"Beş İşaret" ise: Eşya, vücuddan gittikten sonra verdikleri ehemmiyetli beş netice itibariyle, bir vecihle madum iken, beş vecihle mevcud kalıyor. Şöyle ki:

Herbir mevcud, vücuddan gittikten sonra, ifade ettiği manalar ve arkasında bâki kalan hüviyet-i misaliyesi, âlem-i misalde mahfuz kalır. Hem hayatının etvarıyla «mukadderat-ı hayatiye» denilen sergüzeşte-i hayatiyesi âlem-i misalin defterlerinden olan levh-i misalîde yazılır. Ruhanîlere, daimî mevcud bir mütalaagâh olur. Hem cinn ve insin amelleri gibi, âhiret pazarına ve âlem-i âhirete gönderilecek mahsulâtı bâki kalır. Hem etvar-ı hayatiyeleriyle ettikleri enva'-ı tesbihat-ı Rabbaniye bâki kalıyor. Hem şuunat-ı Sübhaniyenin zuhuruna medar çok şeyleri arkasında mevcud bırakır, öyle gider. Bu

— 44 —

Beş İşaretteki beş hakikatı, kat'î delil hükmünde beş makul ve makbul temsil ile beyan eder.

Yirmi Dördüncü Mektubun Birinci Zeyli

قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّى لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ

âyetinin mühim bir sırrını beş nükte ile tefsir ediyor. Ve dua, bir sırr-ı azîm-i ubudiyet olduğunu ve kâinattan daimî bir surette dergâh-ı rububiyete giden en azîm vesile ise dua olduğunu ve duanın azîm tesiri bulunduğunu kat'î isbat etmekle beraber; külliyet ve devam kesbeden bir dua, kat'iyyen makbul olduğuna binaen; umum ümmetin Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'a salavat namıyla dualarının neticesinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ne kadar yüksek bir mertebede olduğunu gösterir.

Duanın da üç nev'-i mühimmini zikretmekle beraber, beyan eder ki; duanın en güzel ve en latif meyvesi, en leziz ve en hazır neticesi şudur ki: Dua eden adam, bilir ve dua ile bildirir ki; birisi var, onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder, O'nun eli herşeye yetişir. Ve bu boş, hâlî dünyada o yalnız değil; belki bir Kerim Zât var; ona bakar, ünsiyet verir. Onun hadsiz ihtiyacatını yerine getirebilir ve hadsiz düşmanlarını def'edebilir bir Zâtın huzurunda kendini tasavvur ederek, bir ferah ve sürur duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp, «Elhamdülillahi Rabb-il âlemîn» der.

Yirmi Dördüncü Mektubun İkinci Zeyli

Mi'rac-ı Nebevî ve Mevlid-i Nebevîye (A.S.M.) dair üç mühim suale, gayet mukni' ve mantıkî ve parlak bir cevabdır. Bu zeyil çendan kısadır, fakat gayet kıymetdardır. Mevlid-i Nebevîye (A.S.M.) iştiyakı olanlar buna çok müştaktırlar.

Hâtimesinde gayet mühim bir düstur-u mantıkî ile, kâinatta en büyük Ferd-i Ekmel ve Üstad-ı Küll ve Habib-i A'zam, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu isbat eder.

— 45 —

Yirmi Beşinci Mektub

Sure-i Yâsin'in yirmi beş âyetine dair «Yirmi Beş Nükte» olmak üzere rahmet-i İlahiyeden istenilmiş; fakat daha zamanı gelmediğinden yazılmamıştır.

Yirmi Altıncı Mektub

وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

sırrına dair «Hüccet-ül Kur'an Aleşşeytan ve Hizbihî» namıyla, İblis'i ilzam ve ehl-i tuğyanı iskât eden gayet mühim bir mektubdur.

Bu Mektubun "Dört Mebhas"ı Var

Birinci Mebhas: Şeytanın en müdhiş hücumunu def'etmekle, şeytanı öyle bir surette ilzam eder ki; içine girerek saklanıp vesvese edecek bir yer bırakmıyor. Ve o kadar kuvvetli delail-i akliye ile ve kat'î bürhanlarla şeytanı ve şeytanın şakirdlerini ilzam eder ki, şeytan olmasa idiler imana gelecektiler. Fakat maatteessüf şeytan-ı cinn ve insin, gayet çirkin davalarını ve desiselerini bütün bütün ibtal ve def'etmek için, farazî bir surette onların çirkin fikirlerini zikredip öyle ibtal ediyor.

Meselâ der ki: "Eğer faraza dediğiniz gibi, Kur'an Kelâmullah olmazsa; en âdi ve sahte bir kitab olurdu. Halbuki meydandaki âsârıyla göstermiş ki, en âlî bir kitabdır." İşte bu gibi farazî tabiratın, titreyerek yazılmasına mecburiyet hasıl olmuştur. Şu mebhasın âhirinde, şeytanın Sure-i قٓ وَ الْقُرْاٰنِ الْمَجِيدِ in fesahat ve selasetine dair bir vesvese ve itirazını reddediyor.

İkinci Mebhas: Bir insanda, vazife ve ubudiyet ve zât itibariyle üç şahsiyet bulunduğunu ve o şahsiyetlerin ahlâkı ve âsârı bazan birbirine muhalif olduğunu beyan eder.

— 46 —

Üçüncü Mebhas:

يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَ اُنْثٰى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَ قَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا

âyetinin, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyenin münasebatına dair gayet mühim bir sırrını ve insanlar, millet millet ve kabile kabile yaratılmasının mühim bir hikmetini Yedi Mes'ele ile tefsir ediyor. Bu mebhas, milliyetçilere mühim bir tiryaktır. Bu zamanın en müdhiş marazına gayet nâfi' bir ilâçtır. Ve sahtekâr hamiyet-füruşların ve yalancı milliyetperverlerin yüzlerindeki perdeyi açar, sahtekârlıklarını gösterir.

Dördüncü Mebhas: Altı sualin cevabında "On Mes'ele"dir.

~Birincisi:>"Rabb-ül Âlemîn" kelimesinin tefsirinde onsekiz bin âlem dediklerinin hikmeti münasebetiyle, birkaç nükte-i Kur'aniye beyan edilir.

~İkinci Mesele:>"Allah'ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır" Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin-i Razî'ye demiş. Ondan murad nedir? Cevabında, gayet mühim bir mes'ele-i marifetullah beyan edilmiştir.

~Üçüncü Mesele:>وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِى اٰدَمَ âyetiyle

اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا

âyetinin vech-i tevfiki nedir? diye sualine, gayet güzel ve nurlu mühim bir cevabdır.

~Dördüncü Mesele:>جَدِّدُوا اِيمَانَكُمْ بِلَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hikmeti nedir? diye suale, gayet güzel ve nurlu bir cevabdır.

Dördüncü Mes'elenin Zeylinde, vahdaniyetin gayet azîm bir hüccetine ve geniş ve uzun bir bürhanına muhtasar bir işarettir.

~Beşinci Mesele:>Yalnız لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه diyen, demeyen ehl-i necat olabilir mi?" sualine karşı mühim bir cevabdır.

— 47 —

~Altıncısı:>Birinci Mebhas'taki şeytanla münazaranın çirkin tabiratlarının sebeb-i zikrini bildiriyor. Hem mühim bir temsil ile, hizb-üş şeytanı en dar ve en muhal ve en menfur bir mevkie sıkıştırıyor. Meydanı Hizb-ül Kur'an hesabına zabtederek, herbir hal-i Ahmediye (A.S.M.) herbir haslet-i Muhammediye (A.S.M.) herbir tavr-ı Nebevî (A.S.M.) o kuvvetli temsile göre birer mu'cize hükmüne geçip, nübüvvetini isbat ettiğini gösterir.

~Yedincisi:>Vehham ve zarardan sakınmak için bizden uzaklaşan bazı dostların kuvve-i maneviyelerini teyid için ve hizmetimizden bazı maksadlarla çekilen ve maksadlarının aksiyle tokat yiyenleri, çok misallerden yedi küçük misal ile gösterir ki; siperini bırakıp kaçanlar, daha ziyade yaralanırlar.

~Sekizincisi:>Diyorlar ki: "Elfaz-ı Kur'aniye ve zikriye ve tesbihatların herbirinden, bütün letaif-i insaniye hisselerini istiyorlar. Manaları bilinmezse, hisse alınmaz; öyle ise tercüme edilse daha iyi değil mi?" diye olan müdhiş ve mugalatalı şu suale karşı, gayet mühim ve ibretli ve zevkli bir cevabdır. Elfaz-ı Kur'aniye ve Nebeviye (A.S.M.) manalara, camid ve ruhsuz libas değiller; belki hayatdar feyiz-aver cildlerdir. Zîhayat bir cesed soyulsa, elbette ölür. Hem lisan-ı nahvî olan elfaz-ı Kur'aniyedeki i'caz ve îcaz, hakikî tercümeye mani olduğunu gösterir.

~Dokuzuncusu:>"Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak dairesinin haricinde ehl-i velayet bulunabilir mi?" sualine, mühim ve merak-aver bir cevabdır.

~Onuncusu:>Kur'an-ı Hakîm'in hizmetinde bulunan bu bîçare Said ile görüşen ve görüşmek arzu eden dostlara mühim bir düsturdur.

Yirmi Yedinci Mektub

Risale-i Nurun şakirdleri ve bu fakir Said'in fedakâr, halis, sıddık kardeşleri ve hizmet-i Kur'âniyede gayretli ve ciddi arkadaşları ve ders-i Kur'ân'da onun ders arkadaşları ve ellerinde kalemleri birer elmas kılıç hükmünde mübarek ve mücâhid bir cemaatin, Risale-i Nur eczalarının derslerinden aldıkları şevk ve sürur ile Risale-i Nur eczaları hakkında yazdıkları fıkralardır ki; herbir fıkra hangi risale

— 48 —

münasebetiyle yazılmış ise o risalenin güzelce hüsn-ü tesirini ve ehemmiyetini ve faydasını gösterdiği gibi; umum fıkralar muazzam ve mufassal nûranî bir fihriste-i kübrâdır ki, o fıkralar Risale-i Nur eczalarının parlak bir fihristesi hükmüne geçmiştir. Ve o fıkra sahipleri güzel istidatlarında ayrı ayrı ve beliğ ifadelerinde renk renk ve latif zevklerinde çeşit çeşit olduklarından musiki tellerinin muhtelif nağamatından gelen tatlı sadalar gibi gayet şirin bir vaziyette bu mektuba tatlı bir âhenk vermişler.

Arkadaşlardan çokları var ki, sairlerinin fıkralarını kendi hissiyatına ve fikrine ve fehmine muvafık buldukları için, kendi dilleriyle söylenmiş gibi telakki ederek, "Biz eğer söylese idik, böyle söyleyecektik, bu fıkralar bizimdir" deyip ayrı fıkra yazmamışlar. Hattâ bu cihette herbirisi diyebilir: "Yirmi Yedinci Mektub'un fıkraları, çoğu benimdir. Çünkü benim düşündüklerimi diyorlar. Eğer ben diyebilse idim, öyle diyecektim."

Herbir fıkranın ayrı ayrı birer meziyeti olmakla beraber, bu Mektup'a girdikçe hususiyetten çıkıp, sair arkadaşları dahi hissedar eder.

Fıkralar, samimi, halis yazıldıkları için tesirini kaybetmiyor. Muvakkat mektub olmayarak ve daimi yaşayacak hakikatları tazammun ettiklerinden, okumaları her vakit lezzetli ve menfaatli oluyor. Fıkraların çok cihetlerle meziyetleri ve faydaları vardır.

Yalnız, bir cihet var ki, beni düşündürüyor. O fıkralarda kısmen haddimden çok ziyade bana hisse veriyorlar. Ben itiraf ediyorum ki, ona lâyık değilim. Sükut ile kabul gösterdiğimin sebebi, kardeşlerimin kendi üstadları hakkındaki hüsn-ü zanları şevklerine bir vesile olduğundan, neşelerini kaçırmamak ve üstadlarına verdikleri şeref dahi hakikat noktasında esrar-ı Kur'âniyeye âit olduğunu düşünmektir.

Elhasıl: Şu Yirmi Yedinci Mektubu okuyan çok tatlı hakikatleri şirin bir tarzda mütalaa eder. Usançsız istifade eder..

— 49 —

Yirmi Sekizinci Mektub

"Sekiz Mes'ele" Namıyla Sekiz Risaledir

Birinci Risale: Rü'ya-yı sadıkanın hakikatini ve faidesini, gayet güzel ve hakikatlı "Yedi Nükte" ile beyan ediyor. Bu risale hem kıymetdardır, hem merak-averdir.

İkinci Mesele olan İkinci Risale: " Hazret-i Musa Aleyhisselâm, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm'ın gözüne tokat vurmuş." mealindeki bir hadîse dair ehemmiyetli bir münakaşayı kökünden kaldırır ve bu nevi hadîslere mülhidler tarafından gelen itirazata bir sed çeker. Bu risale küçüktür, fakat merak-averdir.

Üçüncü Mesele olan Üçüncü Risale: Bu bîçare müflis Said'in ziyaretine gelenlerin ne niyetle görüşmeleri lâzım geldiğini beyan edip, sırf Kur'an-ı Hakîm'in dellâlı itibariyle görüşmek lâzım geldiğini ve o görüşmenin mühim faidelerini ve Said'in şahsiyetinin hiçliği nazara alınmayacağını, belki dellâlı olduğu mukaddes dükkânın kıymetdar cevherlerini nazara almak lâzımgeldiğini "Beş Nokta" ile gayet güzel bir surette isbat etmekle beraber; hizmet-i Kur'aniyenin keramatından ve inayet-i Rabbaniyeden, ben ve bazı kardeşlerim mazhar olduğumuz çok inayetlerden birkaç vaki' ve kat'î misalleri zikrediyor.

Bu risalenin tetimmesinde; risalelerin yazmasında, hususan te'lifinde ve bilhassa Yirmidokuzuncu Mektub'da tezahür eden hârika bir inayeti beyan ediyor.

Dördüncü Mesele olan Dördüncü Risale: Mescidimize iki defa taarruz edildi, âhirki defa da kapadılar. Ondan iki veya üç sene mukaddem, yine mübarek bir misafirin gelmesiyle, gayet vahşiyane ve zalimane tecavüz edildiği için, her taraftan benden sual edildi. Böyle merak-ı umumiyeyi tahrik eden bir hâdiseye lâyık cevab vermek için, Eski Said lisanıyla "Dört Nokta" ile mühim bir ibretli cevabdır.

— 50 —

Beşinci Mesele olan Beşinci Risale: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'da tekrar ile

اَفَلَا يَشْكُرُونَ ٭ اَفَلَا يَشْكُرُونَ

ve şükretmeyenleri, otuzbir defa

فَبِاَىِّ اٰلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

fermanıyla tehdid ettiğinin sırrını gayet âlî ve tatlı ve makul ve makbul bir surette tefsir ediyor; insan bir şükür fabrikası olduğunu isbat ediyor. Kâinat bir nimet hazinesi olup; şükür ise anahtarı olduğunu; ve rızık, onun neticesi ve şükrün mukaddimesi bulunduğunu gayet güzel ve kat'î bir surette isbat ediyor.

Der tarîk-ı acz-mendî, lâzım âmed çâr çîz:

Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!

olan düstur-u hakikattaki dördüncü rükün bulunan şükr-ü mutlakın parlak ve yüksek hakikatını izah ediyor.

Altıncı Mesele olan Altıncı Risale:
وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً

âyetinin mühim bir sırrını; Vehhâbilerin Haremeyn-i Şerifeyni istilâları münasebetiyle, tefsir niyetiyle; Vehhâbilerin mahiyet-i tarihiyyesiyle vaziyet-i hazıralarını ve alem-i İslâma karşı tesiratlarını muhtasar, fakat ehemmiyetli bir sûrette dört nükte ile beyan eder.

Yedinci Mesele olan Yedinci Risale:
قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ

âyetinin, Risale-i Nur ve hâdimleri hakkındaki mühim bir sırrını, «Yedi İşaret» namıyla, yedi inayet-i Rabbaniyeyi beyan ediyor. Ve tahdis-i nimet suretinde bu inayet-i seb'anın izharına, yedi makul sebebini beyan ediyor. Bu inayet-i seb'a-i külliyenin hârikalarına işareten, kendi kendine te'lif vaktinde iki sahifenin bütün satırları başlarında yirmisekiz elif gelerek, Yirmi Sekizinci Mektub'un mertebesine tevafuk ettiğini, te'liften bir zaman sonra muttali olduk. Bu inayet-i seb'ayı okuyan adam, Risale-i Nur eczalarının ne kadar ehemmiyetli ve nazar-ı inayet-i İlahiyede bulunduğunu ve himayet-i Rabbaniyede

— 51 —

olduğunu bilecek. Bu yedi inayet küllîdir, cüz'iyatları yetmişi geçer.

Hâtimesinde, bir sırr-ı inayete ait mahrem bir sualin cevabı vardır. Hâtimesinde, inayet-i seb'adan birincisi olan tevafukata gelen veya gelmek ihtimali olan evhamı gayet kat'î bir surette def'ediyor. O hâtimenin âhirinde de, Üçüncü Nükte'de inayet-i hâssa ve inayet-i âmmeye dair mühim bir sırr-ı dakik-i rububiyete ve ehemmiyetli bir sırr-ı Rahmaniyete işaret ediyor.

Sekizinci Mesele olan Sekizinci Risale: Altı sualin cevabı olan "Sekiz Nükte"dir.

~Birinci Nükte:>Tevafuktaki işarat-ı gaybiye, umum Risale-i Nur eczalarında cüz'î-küllî bulunduğuna dairdir.

~İkinci nükte:>Tevafukatın meziyeti, Lafz-ı Celal'den başka ne için Kur'anda fevkalâde matlub olmadığının sırrını beyan eder.

~Üçüncü nükte:>Bir kardeşimizin fazla ihtiyat ve cesaretsizliği yerinde olmadığını ve bir müftünün Onuncu Söz'e sathî tenkidine karşı güzel bir cevabdır. (Fakat bu mecmuaya idhal edilmemiştir.)

~Dördüncü nükte:>"Meydan-ı haşirde insanlar nasıl toplanacaklar, çıplak olarak mı? Herkes ahbablarını görebilir mi? Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ı şefaat için nasıl bulacağız? Hadsiz insanlarla birtek zât olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm nasıl görüşecek? Ehl-i Cennet ve Cehennem'in libasları nasıl olacak? Ve bize kim yol gösterecek?" Altı meraklı sualin mukni' ve makul cevabıdır.

~Beşinci nükte:>"Zaman-ı Fetrette, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ecdadı, bir din ile mütedeyyin mi idiler?" cevabında, güzel bir hakikat beyan ediliyor.

~Altıncı nükte: ">Hazret-i İsmail Aleyhisselâm'dan sonra, Peygamber'in (A.S.M.) ecdadından peygamber gelmiş midir?" sualine karşı, gayet mühim bir cevabdır.

~Yedinci nükte:>"Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın peder ve vâlidesinin ve ceddi Abdülmuttalib'in imanları hakkında en sahih haber hangisidir?" sualine karşı gayet mühim ve makul bir cevabdır.

— 52 —

~Sekizinci nükte:>"Amcası Ebu Talib'in imanı hakkında esahh olan nedir? Cennet'e girebilir mi?" sualine karşı güzel bir cevabdır.

On Dokuzuncu Söz'ün Zeyli

On Dokuzuncu Söz'ün Zeyli olan «Şakk-ı Kamer Risalesi» unutulmuştu. Şu Risale şakk-ı Kamer mu'cizesine, bu zaman feylesoflarının ettikleri itirazı, «Beş Nokta» ile gayet kat'i bir surette reddedip, inşikak-ı kamerin vukuuna hiçbir mani bulunmadığını gösterir. Ve ahirinde de beş icma' ile şakk-ı kamer vuku' bulunduğunu gayet muhtasar bir surette isbat eder. Şakk-ı Kamer mu'cize-i Ahmediyyesini (A.S.M.) güneş gibi gösterir.

Yirmi Dokuzuncu Mektub

"Dokuz Kısım"dır

Yirmidokuz nükte-i mühimme içinde vardır. O dokuz kısım, küçük büyük onyedi risaledir.

Birinci Kısım Olan Birinci Risale

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ٭ اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ٭ اَلرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ٭ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ ٭ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ ٭ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ ٭ صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَ لَا الضَّالِّينَ ٭
هُوَ الَّذِى اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَ اُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ... الخر.
— 53 —

âyetlerinin bazı sırlarını, «Dokuz Nükte» ile tefsir eder.

Birinci nükte: " Kur'ana ait ve Kur'anın esrarı bilinmiyor ve müfessirler hakikatını anlamamışlar" diyenlere karşı mühim bir cevabdır.

İkinci nükte: Kur'an-ı Hakîm'de

وَ التِّينِ وَ الزَّيْتُونِ ٭ وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَا

gibi kasemat-ı Kur'aniyedeki mühim bir hikmeti beyan ediyor.

Üçüncü nükte: Surelerin başlarındaki birer şifre-i İlahiye olan huruf-u mukattaaya dairdir.

Dördüncü nükte: Kur'an-ı Hakîm'in hakikî tercümesi kabil olmadığından ve manevî i'cazındaki ulviyet-i üslûb tercümeye gelmediğinden, mühim bir beyanla, üslûb-u Kur'aniyedeki bir lem'a-i i'caziyeyi gösterir.

Beşinci nükte: "Elhamdülillah" cümlesinin ifade ettiği mananın en kısası bir satır kadar olduğunu ve hakikî tercümesinin kabil olmadığını gösterir.

Altıncı nükte:
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

deki nun-u mütekellim-i maalgayre dair mühim bir sırrını, nurlu bir hal ve hakikatlı bir hayal içinde beyan ediyor.

Yedinci nükte:
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ

in mühim ve nuranî sırrının beyanı içinde, bid'aların icadı ne kadar çirkin ve zarar olduğunu gösterir.

Sekizinci nükte: Şeair-i İslâmiye, hukuk-u umumiye hükmünde olduğuna dair mühim bir sırrını beyan ediyor.

Dokuzuncu nükte: Mesail-i şeriatın «taabbüdî» ve «makul-ül mana» olarak iki kısım olduğunu; ve taabbüdî kısmı hikmet ve maslahatların tebeddülü ile tegayyür edemediğinin sırrını beyan eder. Ve

— 54 —

ezanın faidesi, yalnız bir köy ahalisini namaza davet değil, belki kâinat sarayında mevcudata karşı umum mahlukat namına bir ilân-ı Tevhid olduğunu beyan eder.

İkinci Kısım olan İkinci Risale

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِى اُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْاٰنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَ الْفُرْقَانِ

âyetinin bir sırrını, sıyam-ı Ramazanın yetmiş hikmetlerinden dokuz hikmetinin beyanıyla o sırr-ı azîmi tefsir ediyor. O dokuz hikmet, o kadar hakikî ve kuvvetli ve cazibedardırlar ki; müslüman olmayan da onları görse, oruç tutmak için büyük bir iştiyak ve bir hevese gelir. Kendine müslüman deyip oruç tutmayanların, bu hikmetlere karşı, hacalet ve hatalarından ezilmeleri lâzımgelir.

Üçüncü Kısım olan Üçüncü Risale

Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın enva'-ı i'cazından göz ile görünecek kısmının beş-altı vechinden bir vechini, yeni bir Kur'anı yazmakla göstermeye dairdir. Lillahilhamd, öyle bir Kur'an yazıldı. Ümmetçe Hâfız Osman hattıyla makbul Kur'anın aynı sahifelerini ve satırlarını muhafaza etmekle beraber; lafzullah, mecmu' Kur'anda ikibin sekizyüz altı defa tekerrür ettiği halde; nâdir ve nükteli müstesnalar hariç kalıp, mütebâkisi tevafuk ettiğini anladık, sahife ve satırlarını tağyir etmedik. Yalnız biz tanzim ettik. O tanzimden hârika bir tevafuk tezahür etti. Yazdığımız Kur'anın parçalarını bir kısım ehl-i kalb görmüş, Levh-i Mahfuz hattına yakın olduğunu kabul etmişler. Bu risale ise; tevafukat-ı Kur'aniyeye dair olduğu münasebetiyle, sırf bir işaret-i gaybiye olarak, hiçbirimizin haberimiz olmadan, ibtida te'lif ve birinci tesvidinde onbir «Kur'an» kelimesi; birtek sahifede, birer satırda, bir sırada hatt-ı müstakim ile tevafukları, tevafuk-u Kur'aniyedeki lem'a-i i'caziyenin bir şuaı şu risalede bu hârika letafeti gösterdiğini, görenlere kanaat geldi.

— 55 —

Dördüncü Kısım olan Dördüncü Risale "Üç Nükte"dir.

Birinci nükte: Kur'anda, "Kur'an" kelimesinin çok sırlarından bir sırrını, altmışdokuz âyât-ı azîmede latif ve manidar sahifeler arkasında birbirine tevafukla baktıklarını ve o âyât-ı azîmenin manen birbirinin hakikatını teyid ettiklerini göstermek ve tilavet-i Kur'an sevabını ve zikir faziletini ve tefekkür ubudiyetini birden kazanmak isteyenlere, evrad nev'inden gayet güzel bir hizb-i Kur'anî olarak yazılmıştır.

İkinci nüktesi: Kur'an-ı Hakîm'de "Resul" kelimesinin tekrarındaki esrarın tevafuk cihetiyle birisine işaret için, yüz altmış âyâttaki "Resul" kelimesi birbirine tevafukla manidar bakması gibi; {(Haşiye): Bu risalenin, o mukaddes iki kelimenin i'cazî tevafuklarından bahsi ayn-ı hakikat olduğuna delil, o dördüncü risalede bütün o iki kelimenin tevafuk etmesidir. Herbir âyet ayrı ve satır başında yazılmasından, umum o iki mukaddes kelimeler tevafuk etmişlerdir.} o yüz altmış muazzam âyetler de birbirine bakıyor. Birbirini teyid ve isbat ettiğine işareten ve Kur'andan hem kıraet, hem zikir, hem fikir olmak üzere bir hizb-i mahsustur. Kendine âlî ve tatlı ve çok kıymetli ve çok faziletli bir vird arzu edenlere mühim bir virddir.

Üçüncü nüktesi: Lafzullah'ın ikibin sekizyüz altı defa zikrinin çok nükteleri var. İ'caz-ı Kur'anın çok şualarını gösteriyor. Bu Üçüncü Nükte de, onun dört şua-ı i'cazını gösterir.

Beşinci Kısım olan Beşinci Risale

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكوٰةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ

(ilh-âyet...) âyet-i pür-envârının çok envâr-ı esrarından güzel bir nuru, Ramazan-ı Şerifte bir halet-i ruhaniyede, mühim bir seyahat-ı kalbiyede görünmüş ve bir derece bu risalede beyan edilmiştir. Bu risale küçüktür; fakat çok nurlu ve ehemmiyetlidir.

— 56 —

Altıncı Kısım olan Altıncı Risale

وَلَا تَرْكَنُوا اِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ

âyetinin mühim bir azîm bir hakikatını; ins ve cinn şeytanlarının ve müslümanlar sırrını ve içine girmiş mülhidlerin ve münafıkların altı desiseleriyle altı cihetten hücumlarını altı hakikatla sed ve reddetmekle, o sırr-ı azîmi tefsir ediyor.

Birinci desiseleri: Kur'an hâdimlerini hubb-u câh vasıtasıyla aldatmalarına mukabil, gayet mukni' ve kat'î bir cevabla susturur.

İkinci desiseleri: Korku damarıyla, ehl-i hakkı haktan çevirmelerine karşı, gayet güzel ve kat'î bir cevabla tardedilir.

Üçüncü desiseleri: Tama' ve hırs cihetiyle, ehl-i hidayeti hizmet-i Kur'aniyeden vaz geçirmelerine karşı, gayet parlak ve kat'î bir cevabla reddedilir.

Dördüncü desiseleri: Asabiyet-i milliyeyi tahrik etmek suretinde, hakikî din kardeşlerinin ve hizmet-i Kur'aniyede samimî arkadaşlarının içine yabanilik ve ihtilaf atmak ve üstadlarından soğutmalarına mukabil, gayet mühim ve kat'î öyle bir cevabdır ki; şeytan-ı insîyi tamamıyla susturduğu gibi, sahtekâr milliyetçilerin maskelerini yırtarak, öyleler milletin düşmanları olduklarını ve hakikî milliyetperverler kimler olduğunu gösterir.

Beşinci desiseleri: İnsanın en zaîf damarı olan enaniyetini tahrik edip, ehl-i hakkı haksızlığa sevketmek ve ehl-i ittihadı ihtilafa düşürmelerine mukabil, kuvvetli ve eneleri susturacak bir cevab verilmiştir.

Altıncı desiseleri: Tenbellik ve tenperverlik ve vazifedarlık damarından istifade suretiyle, Kur'an şakirdlerinin gayretlerini, sadakatlarını, ihlaslarını zedelemek suretindeki hücumlarına karşı bir cevabdır. Âhirinde, umum cevabların hülâsası olan şu iki âyet ile, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan mu'cizane cevab veriyor:

يَا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ ٭ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَاتِى ثَمَنًا قَلِيلًا
— 57 —

Şu risalenin âhirinde; iki yaprakta yazıldıktan sonra görülmüş, ihtiyarsız kendi kendine gelen latif ve zarif bir tevafuktur ki, sıkıntılı esaretimin tam dokuzuncu senesinde te'lif edilen şu risalenin âhirinde, Yirmi dokuzuncu Mektub'un bahsinde yirmidokuz nükte bulunması ve dokuz kısım olması ve bu risale fihristesinde dokuz defa «dokuz» lafzı ile o mektubdan bahsedilmesi ve Birinci Kısım dokuz nükte olması; ve Ramazanın, burada işaret edilen ve İkinci Kısım'da mezkûr hikmetleri dokuz bulunması; ve burada işaret edilen ve Dördüncü Kısım'da mezkûr «Kur'an» kelimesine dair âyetlerin altmışdokuz etmesi; ve Kur'an kelimesi de bu mebhasta yirmidokuz gelmesi ve lafzullah dahi dokuz olması; ve bu risale de yirmi dokuz sahifede tamam olması cihetiyle, dokuz defa dokuzlar birbirine tevafuk ederek çok şirin düşmüştür.

Bu risalenin dahi, sırr-ı tevafuktan küçük, fakat parlak bir hissesi var olduğunu gösterir. Bu dokuz defa dokuzların sırrının, dokuzuncu sene-i esaretimde zuhuru ise, inşâallah esaretin dokuzuncu senesinde biteceğine işarî bir beşarettir. Dokuzuncu sene-i esaretimde sıkıntıdan o sene dokuz dişim düştüler; o münasebetle Isparta'ya me'zuniyetle gitmek o senede oldu. Hem latif bir tevafuktur; bu parça dahi, bu sahifede dokuz, ondokuz defa gelmiştir. Hem fihristenin Dördüncü Kısmında ve bu İkinci Kısmın bazı nüshalarında, aşağıdaki gösterilen tevafuk vardır.

Umum elif yüz on dokuz, umum risaleler dahi yüz on dokuzdur.

Demek elifler de bir nevi fihristeye işarettir.

Altıncı Kısım olan Altıncı Risalenin Zeyli (Hücumat-ı Sitte'nin Zeyli olan Es'ile-i Sitte)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
وَمَا لَنَا اَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللّٰهِ وَقَدْ هَدٰينَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلٰى مَا اٰذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ

âyetinin sırrına istinaden, dünyanın hiçbir usûl ve kanununa tatbik edilmeyen, vicdansız insanların bize karşı tecavüzatına sabır ile ve Hakk'a tevekkül ile beraber; istikbalde gelecek nefret ve tahkirden

— 58 —

sakınmak için ve istikbal asırları, bu asrın sîmasına ve gayretsiz adamların yüzlerine "Tuh!" dedikleri zaman, tükürükleri yüzümüze gelmemek için veya silmek için yazılmış bir layihadır. Ve Avrupa'nın insaniyetperver maskesi altında sağır kulaklarını çınlatmak ve bu vicdansız gaddarları bize musallat eden o insafsız zalimlerin görmeyen gözlerine sokmak ve bu asırda, yüzbin cihetten "Yaşasın Cehennem!" dedirten mimsiz medeniyetperestlerin başlarına vurmak için yazılmış bir arzuhal ve ehl-i ilhad ve bid'atçıları ilzam ve iskât edecek "Altı Sual"dir.

Yedinci Kısmı olan Yedinci Risale

(İşârât-ı Seb'a)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِىِّ الْاُمِّىِّ الَّذِى يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِهِ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ٭ يُرِيدُونَ اَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللّٰهِ ِباَفْوَاهِهِمْ وَيَاْبَى اللّٰهُ اِلَّا اَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ

âyetlerinin bir sırrını ve mühim bir hakikatını "Yedi İşaret" ile ve yedi mühim suale yedi kat'î ve kuvvetli cevabla tefsir ediyor.

Birinci sual: " Ecnebilerden ihtida edenler, kendi dilleriyle şeair-i İslâmiyeyi tercüme ediyorlar. Âlem-i İslâmın onlara karşı sükûtu ve itiraz etmemesi, cevaz-ı şer'î olduğunu göstermez mi?" diyen ehl-i bid'atın sualine karşı, gayet kat'î ve kuvvetli bir cevabdır.

İkincisi: " Firenklerdeki inkılabcılar ve feylesoflar, Katolik mezhebinde inkılab yapmakla terakki ettiklerinden, acaba İslâmiyette böyle bir inkılab-ı dinî olamaz mı?" diyen ehl-i bid'atın sualine karşı; gayet kat'î, zahir ve bahir ve müskit bir cevabdır.

Üçüncüsü: " Avrupa, taassubu bıraktıktan sonra terakki ettiğinden, biz de taassubu bıraksak daha iyi olmaz mı?" diyen ehl-i bid'at ve sefahetin sualine karşı, gayet müskit ve mukni' ve mantıkî bir cevabdır.

— 59 —

Dördüncüsü: " Za'fa uğrayan İslâmiyeti takviye niyetiyle, kuvvetli olan milliyete mezcetmek ve secaya-yı milliyeyi şeair-i İslâmiye ile kuvvetleştirmek bu asırda daha iyi olmaz mı?" diyen dessas ehl-i dünyanın bu müdhiş sualine karşı, gayet metin bir cevabdır.

Beşincisi: " Bu kadar heyet-i içtimaiye-i beşeriye fesada girmiş ve hissiyat-ı diniye zaîfleşmiş ve şahsî dehalar ve harekât, cemaatın şahs-ı manevîsinin icraatına mağlub düşmüş bir zamanda, nasıl rivayet-i sahihada denildiği gibi, birkaç sene zarfında, Mehdi dünyayı ıslah edecek? Halbuki bütün işi hârika olup ve birkaç nebinin mu'cizatı da beraber olsa, yine ıslahı pek müşkil görünüyor." diye, ehl-i tenkidin sualine karşı, gayet kavî bir cevabdır.

Altıncısı: Âhirzamanda Hazret-i Mehdi'nin Süfyanî komitesine galebesi, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın Deccal komitesini dağıtması ve şeriat-ı İslâmiyeye tebaiyetine dairdir.

Yedincisi: " Mütefekkirîn-i İslâmiye, Avrupa'nın düsturlarını ve fennin kanunlarını bir derece kabul edip, onların usûlüyle onlara karşı İslâmiyeti müdafaa ettikleri halde -sen de eskiden böyle yapıyordun- şimdi neden bütün bütün başka bir çığır açıp, felsefeyi kökünden vuruyorsun? Ve fünun-u müsbete dedikleri usûllerinin, Kur'anın düsturlarına nazaran pek sathî kaldığını gösteriyorsun?" diye çokları tarafından gelen suale karşı, gayet hak ve hakikatlı bir cevabdır.

Yirmi Dokuzuncu Mektubun Sekizinci Kısmı olan

Rumuzât-ı Semâniye
(Sekiz remizdir. Yani sekiz küçük risaledir. Şu remizlerin esası, ilm-i cifrin mühim bir düsturu ve ulûm-u hafiyyenin mühim bir anahtarı ve bir kısım esrar-ı gaybiye-i Kur'aniyenin mühim bir miftahı olan tevafukdur. İleride müstakillen neşredileceğinden buraya dercedilmedi.) (Mektubat'tan)

Fihristesinden küçük bir parça nümune için burada yazıldı. Rumuzât-ı Semâniye Fihristesi sonra müstakil olarak neşredilecek. Bu Rumuzât-ı Semâniye fihristesinin küçük bir nümunesi şudur:

— 60 —

Kenz-ül Arş'ın Birinci Nükte-i Kur'âniyesi

Gayet muazzam hakâikin küçücük bir fihristesi olduğundan aynen dercedildi. Şöyle ki:

Bir rivayette İsm-i Azam olan اللّٰه in en mühim harfi olan baştaki Elif, umum Kur'an'da çok sırlara medar olarak kırkbin gelmesi..

Ve İsmullah'ın Elif den sonra لا sûretindeki ا ل on dokuzbin olan ه meşhur adedi göstermesi; ve İsmullah'ın ahirinde olan ه mecmu' Kur'an'da yine ondokuzbin olarak ikisinin muvafık gelmesi..

Ve yalnız ل hesab-ı ebcedle otuz olduğuna göre, ona muvafık olarak Kur'an'da otuzbin gelmesi..

Ve yemin vaktinde, İsmullah'ın başında bulunan و bir hesabca yirmiüçbin, diğer bir cihetde yirmibin olarak hem يا nın, hem م in, hem ل ın hem ها nın ondokuzbin adedlerine ve Kur'an'daki yekünlerine muvafık gelmesi..

Ve İsmullah'ın başındaki Elif Lam-i ta'rif yani ل ا yetmişbin olup Kur'an kelimatının mecmu adedi olan yetmişbin adedine muvafık gelmesi..

Hem İsmullah'ın kasem vaktinde başında bulunan. "bâ" ب ve "tâ" ت iki kardeş gibi, "bâ" ب onbirbin, "tâ" ت onbin olarak muvafık gelmesi..

— 61 —

Hem ahir-i huruf-ı heca ve nida vaktinde يا اللّٰه denildiği vakit İsmullah'ın evvelinde bulunan يا yine yirmibindokuzyüz, bir cihetde ondokuzbin küsür olmakla, hem "lâ"nın لا hem ها nın, hem "vâv"ın و adedlerine ve Kur'an'daki ondokuzbinlik yekünlerine muvafık gelmesi..

Ve lafzullâh mecmu Kur'an'da ikibinküsur, ve "lâ"yı لا ondokuzbin ve ها sı yine ondokuzbin, mecmuu kırkbin olup, baştaki Elifin kırkbin adedine muvafık gelmesi..

Hem İsmullah'ın hûrûfâtından başka olan ج makam-ı ebcedisi olan üç'e muvafık olarak, Kur'an'da üçbin gelmesi..

ح hecada ج in kardeşi gibi yine üçbin gelmesi..

د ebcedde ج in kardeşi olup, yine üçbin olarak birbirine muvafık olarak gelmesi..

Hem ebced itibariyle yüksek makamda bulunan fesahatça bir derece ağır olan ض غ خ ذ ث hem ص her biri Kur'an'da ikişerbin gelib, birbirine muvafık gelmesi..

Ve ص 'ın güzel ve hafif bir şekli olan س üç dişine münasebetdar olarak üçbinüçyüzotuz olup, latif sırları ima edecek bir sûrette gelmesi..

Ve ط ve ظ iki kardeş gibi ط , ظ 'den daha hafif olduğundan binikiyüz, ظ onun kızkardeşi gibi nısfı olarak altıyüz gelmesi..

— 62 —

ف ebced hesabıyla seksen olmasına göre, Kur'an'da iki sıfır zammıyla muvafık olarak sekizbin gelmesi..

ك، ع her biri dokuzbin gelerek manidar birbirine muvafık gelmesi..

Kur'an kelimesinde en birinci harf olan ق altıbin olarak, Kur'an'ın mecmu' âyâtının altıbin adedine muvafık gelmesi..

م İlm-i Sarfca ب yerine geçmesiyle iki ب kadar ve م 'in makam-ı ebcedisinin yarısı kadar yirmibin gelmesi..

Ve ن, ebcedî makamı olan ellinin yarısı hükmünde olan yirmialtıbin gelmesi.. gibi tevâfukât-ı muntazama, on dokuz defa «gelmesi» kelimesi gelmesiyle hatime verilen muntazam tevâfukât, elbette ve elbette ve herhalde Kur'an'ın hûrûfâtında dahi mühim bir cilve-i i'câzın bulunmasına işaret... ve hem o hûrûfâtta harikulade muntazam çok nükteler ve sırların bulunduğuna delalet, hem huruf-u Kur'aniyenin her biri on adedden on bine kadar sevab meyvelerini vermesine, liyakatına ve kabiliyetine şehadet.. hem huruf-u Kur'aniyenin tebdiline çalışanlann nihayet derecede belahet ve hasaretlerine kafi delâlet.. hem huruf-u Kur'aniye, aynen kelimatı gibi kasdi bir intizam ve manidar bir vaziyete tabi olduğuna kat'i şehadet ettiğini, aklı olanları kabul etmeye ve kalbinde gözü olanları görmeye mecbur eder. Görmeyen kördür. Kabul etmeyen kalbsizdir.

قَدْ يُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ ٭ وَ يُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ

düsturuyla, gözlerindeki hastalıklarla bu hakikat güneşinin ziyasını görmezler ve dillerindeki marazla, ab-ı hâyât olan şu tatlı suyun lezzetini hissedip tatmazlar.

— 63 —

Yine Kenzü'l-Arş duâsının feyzinden gelen ikinci nükte-i tevafukiyedir

Bu nükteden nümune için üç misalden birincisi: Suver-i Kur'âniyenin aded-i hurufâtı üç binde tevafukatı pek harika ve mu'cizânedir. Meselâ; en kısa sûre olan Sûre-i Kevser'in hurûfatı, ebcedî makamı üç bin olmakla hem Sûre-i Yâsin'in üç bin aded-i hurufuna; hem Sûre-i Furkân'ın üç bin, hem Sûre-i Fâtır'ın üç bin, hem Sûre-i Sâffât'ın üç bin, hem sûre-i Sâd'ın üç bin, hem sûre-i Ra'd'ın üç bin, hem Sûre-i Rûm'un üç bin, hem Sûre-i Zuhruf'un üç bin, hem Sûre-i Şûra'nın üç bin, hem Sûre-i İbrahim'in üç bin; bu sûrelerin üçer bin hurufatına tevafuku ve onbir sûrenin bu üç binde birbiriyle muvafakatı ve mutâbakatı bilbedâhe tesadüf işi olamaz. Belki i'câz-ı Kur'ân'ın bir şu'lesidir ki, hurufata serpilmesidir ve yaldızlamasıdır.

Hem en kısa sûre olan Sûre-i Kevser'in hurufunun makam-ı ebcedîsi olan üç bin adediyle, en uzun sûre olan el-Bakara'nın örfî, yani kelâm hükmündeki kelimâtının üç bin adedine ve Âl-i İmran'ın hakiki kelimatının üç bin adedine ve Sûre-i Nisa kelimâtının üç bin adedine tevafuku, elbette kör tesadüfün işi değil. Ve rastgele değil ve şuursuz ve ittifakî bir vaziyet olamaz. Belki sırr-ı i'câzın bir cilvesinin şuâı ile bir intizamdır. Böyle büyük tevafukâtta küçük küsürât, münâsebât-ı tevafukıyeyi bozmadığından nazara alınmadı.

İkinci misal: Sûre-i اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ فِى لَيْلَةِ الْقَدْرِ 'in i'câzkârâne tevafukunda bir nümunedir. Şöyle ki:

Sûre-i Kadr'in yüz yirmi harfi var. Gayr-ı melfuz hemze sayılmazsa suver-i Kur'âniye adedine muvafık olarak yüz on dörttür. İşte bu adetle اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ kendi ile beraber on sûrenin hurûfatının adetlerine ve on sûrenin kelimâtının adetlerine ve on sûrenin âyetlerinin adetlerine tevafuku, herhalde şuursuz, hikmetsiz tesadüfün işi olamaz, belki mânevî ve lafzî i'câz-ı Kur'âninin bir şuaı, hurûfâta aksedip tanzim ile yaldızlanmıştır.

Evet, اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ ile beraber Duhâ, Elemneşrah leke, Zilzâl, Tekâsür, Mâûn, en evvel nâzil olan nısf-ı evvel Alak, Ve't-Tîn, el-Karia ve Hümeze olan on sûrenin, tevafuku bozmayan küçük küsûrâtından kat'ı nazar, yüz adedinde tevafukları

— 64 —

olduğu gibi; yine Sûre-i اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ Fecr, Abese, Mürselât, Bürûc, Mütaffifîn, İnşikâk, Nâziât, Nebe', Münafikûn, Cum'a olan on sûrenin yüz küsur olan aded-i kelimâtına yüzlükte manidâr tevafuk etmekle beraber; yine اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ hurufâtı Sûre-i İsrâ, Kehf, Tâ-Hâ, Yûsuf, Hûd, Yûnus, Nahl, Enbiyâ, Mü'minûn, Tevbe, Mâide olan on sûrenin herbirinin yüz küsur âdet âyetlerine manidâr tevafuku ve bu sûrelerin de bu tevafuk-u acîbe zımnında birbiriyle tevafukları içinde binler tevafuk bulunduğu halde, hiç mümkün olur mu ki tesadüf içine girebilsin? Hiç mümkün müdür ki, bu tevafukın uçlarında mühim nükteler, işaretler bulunmasın?

Üçüncü misâl: Sûre-i İhlâs'ın ebcedî makam-ı hurufîsi bin üçtür. Böyle büyük yekûnlarda tevafuka zarar vermeyen küçük küsurâttan kat-ı nazar; Sûre-i Nûr, Hacc, Enfal, Nahl, İsrâ, Kehf, Enbiyâ, Mü'minûn, Zümer, Yûnus, Neml, Yûsuf, Şuarâ, Tâ-Hâ olan on dört sûrenin herbirinin bin küsur kelimât adetlerine tevafukiyle beraber; huruf cihetinde Sûre-i Sebe', Hâkka, Mümtehine, Sûre-i İnsan, Tûr, Secde, Zâriyât, Rahmân, Tahrîm, Talak, Duhân sûrelerinin herbirinin bin küsur aded-i huruflarına manidâr tevafuku, elbette, bir «sülüs-ü Kur'ân» addedilen Sûre-i İhlâs'ın hikmettâr bir nüktesidir. Ve bu tevafukun bir sırr-ı azîmi var. Ve şuursuz, hikmetsiz tesadüfün işi değildir. Belki şuaât-ı i'câziyenin bir in'ikâsıdır.

Hem: Sûre-i İhlâs'ın makam-ı ebcedîsi 1003 olmakla, hem 1003 Sûre-i İhlâs bir hatme-i hâssâ-i İhlâsiye ve hem mufassal bir ism-i âzam olduğuna; hem üç defa tekerrürü ile küçük bir hatme-i Kur'âniye olmasına, hem üçer defa tekrarının efdaliyet-i azîmesine, hem بسم اللّٰه حمن الرحيم 'in müşedded ر iki ر sayılmak şartıyla, bir cihetde makam-ı ebcedîsine tevafuk sırrı ile bin Besmele, bin İhlâs gibi ism-i âzamın mufassalı olduğuna işaret ettiği gibi hurufâtiyle çok esara bakar. Hem Kur'ân'ın dört esasından en büyüğü olan tevhidi, Yirmi Beşinci Sözde ispat edildiği gibi altı cümlesiyle tevhidin altı mertebesini ispat ve altı envâ-ı şirki reddederek herbir cümlesi öteki cümlelere hem netice, hem mukaddime olduğu cihetle Sûre-i İhlâs içinde otuz Sûre-i İhlâs kadar müteselsil bürhanlarla müdellel otuz sûre münderiç olduğundan, bu küçük sûre ne kadar muazzam bir bahr-i tevhid olduğunu gösteriyor. Hurufâtın latîf münasebâtını

— 65 —

buna kıyas ediniz ki, içinde elif ا beş, vav و beş, dal د beş olarak birbirine tevafuku ve Lafzullahın beş harfine muvafakatı ve mecmû-u hurufu altmış yedi olup, Lafzullahın makam-ı ebcedîsine tevafuk etmekle mânen makam-ı ebcedisiyle dahi اللّٰه dediği gibi; ها dört, م dört, ن tenvin ile dört olarak birbirine tevafuku ve sûrenin dört âyetine tevafuku, letâfetini ve intizamını gösteriyor.

Fatiha hurufâtının ebcedî hesabı olan 10212 adedi, mecmû-u Kur'ân'da ب 'nın on bin, hem ت 'nin on bin aded-i tekerrürlerine tevafuku. Hem Fâtiha'nın on bin adedi yedi adet âyetine darb edilmesiyle, mecmû-u kelimât-ı Kur'âniye adedi olan 70.000'e muvafık gelmesiyle, ehl-i hakikat indinde muhakkak ve hadisçe musaddak olan "Fâtiha, Kur'ân kadardır, Kur'ân Fâtiha'da münderiçtir. Ve

السبع المثانى و القراٰن العظيم

Fâtiha'dır" diye olan meşhur hükmün ispatını imâ edip ihtar eder.

Süver-i Kur'âniyenin başlarında olan mukattaât-ı huruf gayet mânidâr ve esrarlı bir şifre-i İlâhiye olduğu gibi, Fâtiha'nın hurufu, belki Kur'ân'ın umum hurufâtı kudsî ve ayrı ayrı mütenevvi binler İlâhi şifreler olduğunu Rumuzât-ı Semâniyeye dikkat edenler hissederler. Ve bilhassa, Fâtiha-i Şerifenin hurûfu daha zahir ve nurânî bir şifre-i İlâhiye olduğunu ehl-i keşf görmüşler ve emâreleri de vardır.

Ezcümle: Besmele ile Fâtiha'da hemze on sekiz, Besmele'nin makam-ı ebcedîsine inzimam ile on sekiz bin âlemin adedine tevafuk sırrıyla her bir elif'i bir âlemin anahtarına imâdan hâli olmadığı gibi, hemze ile sâkin elif otuz olarak otuz cüz-ü Kur'ân, içinde münderic olduğunu ve Besmele'siz hemze on dört olmakla şu سبع المثانى 'nin müsenna olan yedi adet âyâtını göstererek, iki defa nüzulüne ve namazda tekerrürüne imâ ettiği gibi; sâkin elif on üç, lam yirmi üç olup, Fâtiha'nın bir hesap ile otuz altı kelimelerine tevafuk sırrıyla beş farz namazda ve revatibinde ve revatib hükmündeki iki rek'at teheccüd namazında, yirmi dört saat zarfında otuz altı defa Fâtiha'nın

— 66 —

tekerrürüne imâ etmek, bu kudsî şifre-i İlâhiyenin şe'ninden olduğu gibi; Besmelesiz ل ile ا ikisi otuz olup, ل 'ın ebcedî makamı olan otuza tevafuk ederek, Besmelesiz Fâtiha'nın otuz kelimâtına mutabakat ve otuz cüz-ü Kur'ân'ın adedine muvafakat sırrıyla, otuz cüz-ü Kur'ân'ın esaslarını Fâtiha'da bulunduğuna, bu kudsî şifre-i İlâhiyenin işaratından olmakla beraber, ل 'ın yirmi üç adedi nüzul-ü vahyin yirmi üç senesine muvafakatı, elbette böyle bir kudsî şifrenin bir işâratıdır, denilebilir.

İşte, Fâtiha'da ال lafzı bu vazifeyi gördüğü gibi, on üç ال ile -Altıncı Remz'in Fihristesinde beyan edildiği gibi- on üç ال ile en meşhur suver-i Kur'âniye'nin ال ile başlayan on üç sûrelerinin başına tevafukla işareti mucizâne ifade ediyor ki, "Kur'ân bendedir, ben onun fihristesiyim."

Fâtiha'da ب beş, ها beş, ح beş; hem birbirine, hem beş farza, hem beş erkân-ı İslâmiyeye ve Lafzullah gibi Fâtiha'nın ekser kelimelerinin beşer harflerine ve Fâtiha'daki beş Esmâ-i Hüsnâ'nın adedine tevafukları. Hem د dört, و dört, dört rek'ât namazda dört Fâtiha vücubunu ve dörtlükle iştihar eden çok mühim İslâmî dörtleri imâ etmek. ت üç, ك üç, س üç olmakla; ت üç defasıyla bin iki yüz adet ederek, Kur'ân'ın bin iki yüz sene kadar gâlibâne vaziyetine ve sonra tedâfüî vaziyetine girmesine

اِنَّا فَتَحْنَالَكَ فَتْحًا مُبِينًا

âyetinin makam-ı ebcediyle verdiği habere tevafuk sırrıyla işaret etmek, bu kudsî şifre-i İlâhiyenin şe'nindendir.

ك 'in üç tekerrürü makam-ı ebcedisine zammedilse yirmi üç olup, nüzul-ü vahyin yirmi üç senesine tevafukla imâ etmek. س ebcedî

— 67 —

makamı altmış olup, üç tekkerrürü üç olarak zammedilse mehbit-i vahy olan Zât-ı Nebeviyye'nin (A.S.M.) ömrüne tevafukla imâ etmesi, sâir işârâtın te'yidiyle elbette kabul edilir.

Besmelesiz س iki, ص iki, ض iki, ط iki, غ iki olarak birbirine tevafukla beraber, Fâtiha'da besmele ile beraber iki defa Lafzullah اللّٰه iki kere رحمن iki kere رحيم iki ايّاك iki صراط iki عليهم ikişer adedine ve Seb'ü 'l-Mesânînin mânâsının te'yidiyle beraber Fâtiha'nın iki defa nüzulünü ve Kur 'ân'ın hem evvelinde hem âhirinde iki defa vücub-u tilavetini ve her umur-u hayriyenin hem başında, hem âhirinde iki kere sünniyet-i kırâatını imâ etmek, bu kudsî ve parlak şifre-i İlâhiyenin şe'nindendir.

İşte Fâtiha'nın binler esrarından yalnız hurufâtına ait bin esrarından böyle nümuneler olursa, o Fâtiha ne muazzam bir hazine-i esrar olduğunu kıyas edebilirsin. Ve ümmet-i Muhammediye (A.S. M.) bütün namazlarında Fâtiha okumasının bir hikmetini fehmet.

اَللّٰهُمَّ بِحُرْمَةِ الْفَاتِحَةِ (سبع المثانى) اجْعَلْ فَاتِحَةَ اَعْمَالِنَا مِفْتَاحَ الْفَاتِحَةِ (يعنى بسم اللّٰه) وَاجْعَلْ خَاتِمَةَ اُمُورِنَا فَاتِحَةَ الْفَاتِحَةِ اَعْنِى اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
HAŞİYE:

1. بِسْمِ اللّٰه 'ın çok esrar-ı mühimmesinden en mühim sırrını hakâik-i Kur'âniyenin tefsiri olan Risale-i Nur'un birinci risalesi o sırrı beyan etmiş.

2. اَلْحَمْدُ لِلّٰه 'ın çok hakaik-i mühimmesinden en mühim bir hakikatını Yirmi Sekizinci Mektup'un şükre dâir Beşinci Meselesi o mühim hakikatı izah etmiştir.

— 68 —

3. اِيَّاكَ نَعْبُدُ 'nün çok envar-ı mühimmesinden en mühim bir nurunu, Yirmi Dokuzuncu Mektup'un Birinci Kısmı o nuru göstermiştir.

4. اِهْدِنَا الصِّرَاطَ اْلمُسْتَقِيمَ 'in çok dekâik-ı mühimmesinden en mühim bir esası, İşârâtü'l-İ'câz'da ve Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfı'nda izah edilmiştir.

5. اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ilâ âhir.. 'in çok mühim nüktelerinden en mühim bir nüktesi Otuzuncu Sözün Birinci Maksad'ının âhirlerinde beyan edilmiştir.

6. الم in çok esrar-ı mühimmesinden en mühim bir sırr-ı i'câzîsi İşârâtü'l-İ'câz tefsirinde parlak bir surette beyan edilmiştir.

7. ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ ilh..'in çok esrar-ı mühimmesinden ve ehemmiyetli nükte-i i'câziyesinden bir kısmı İşârâtü'l-İ'câz'da beyan edildiği gibi, onun hakikat-ı i'câziye-i azimesini i'câz-ı Kur'ân'a dâir Yirmi Beşinci Söz gayet parlak bir surette göstermiştir.

8. اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ Çok hakâik-ı mühimmesinden en mühim hakikatı umum Risale-i Nur'da beyan edildiği gibi, İkinci Söz'de bir temsil ile o hakikata işaret edilmekle beraber Yirmi Üçüncü Söz'ün nükteleri ve noktaları da pek parlak bir surette o hakikatı izah etmiş. Ve keza Yirmi İkinci Söz ve Yirminci Mektup o hakikatın burhanlarını güneş gibi göstermişlerdir.

9. وَ يُقِيمُونَ الصَّلوٰةَ Çok letaif-i mühimmesinden en mühim latifesini ve en güzel meyvesini ve en tatlı faydasını Dokuzuncu ve On Birinci Söz'ler ve Yirmi Birinci Söz'ün birinci kısmı ve Dördüncü Söz gayet güzel bir surette beyan etmiştir.

— 69 —

10. وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ Pek çok esrar ve hakâik-i mühimmesinden, o ibaredeki i'câzı gösterecek ve hakikatındaki maslahat-ı âliyeyi bildirecek en mühim sırrı hem İşârâtü'l-İ'câz'da, hem i'câz-ı Kur'ân'a ait Yirmi Beşinci Söz'ün Birinci Şûle'sinde, hem Yirmi İkinci Mektub'un İkinci Kısmında güzel izah edilmiştir.

11. وَ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ Hakaik-ı mühimmesinden ve burhan-ı katiyesinden en mühimlerini Risâletü'n-Nur'un Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözleri gayet kat'i ve yakıni bir surette o hakikat-ı haşriyyeyi ve imân-ı bi'l-âhireti ispat ve beyan etmiştir.

12. وَ اُولٰئِكَ هُمُ اْلمُفْلِحُونَ Fevâid-i mühimmesinden ve semerât-ı âliyesinden en mühimlerini Risâletü'n-Nur mizanları (muvazene suretiyle) ehl-i iman ve ehl-i tuğyan ve ehl-i dalâletin muvazene-i hallerinden tezahür eden semerât-ı imâniyeyi; ve bilhassa Otuz İkinci Söz'ün Üçüncü Mevkıf'ının uzun muvazenesi o semerât-ı âliyeyi ve fevâid-i ğâliyeyi göstermiştir.

Yirmi Dokuzuncu Mektubun Dokuzuncu Kısmı Turûk-u velâyet hakkında "Dokuz Telvih" dir ki, Telhivat-ı Tis'a nâmıyla mâruf bir risaledir

Birinci Telvih: Tarikatın sırrını ve Mi'rac-ı Ahmedi'nin (A.S.M.) sâyesi altında kalb ayağıyla bir seyr-i sülûk-u ruhani neticesinde; zevkî ve hâlî ve bir derece şuhudî hakaik-i imâniye ve Kur'âniyeye mazhariyet olduğunu beyan edip, insanın mahiyet-i câmiasındaki aklı nasılki hadsiz fünuna istidadı ve ıttılaı cihetiyle mahiyeti inkişaf etmiş ve o sûretle işlettirilmiş, kalb dahi, onun gibi, bu âlemin bir harita-i mâneviyesi ve çok kemalâtın bir çekirdeği hükmünde olduğundan; tarikat cihetiyle onu işlettirmek ve kemalâtına sevketmek olduğunu ispat eder.

İkinci Telvih: Kalbin işlemesi, zikir ve tefekkürle olduğunu ve işlemesinin mehâsininden hayat-ı dünyeviyenin medâr-ı saâdeti olan birisini beyân eder.

— 70 —

Üçüncü Telvih: Velâyet, bir hüccet-i risalet; ve tarikat, bir burhan-ı şeriat olduğunu; ve onun kıymetini takdir etmeyen, ne kadar hasârete düştüğünü beyan eder.

Dördüncü Telvih: Meslek-i velâyet çok kolay olmakla beraber çok müşkilatlı, çok kısa olmakla beraber çok uzun, çok kıymettar olmakla beraber çok hatarlı, çok geniş olmakla beraber çok dar olduğunu, ve âfâki ve enfüsi iki yol ile sülûk edildiğini beyan eder.

Beşinci Telvih: Vahdetü'l-vücud ve vahdetü'ş-şühûdun mahiyetini beyan ederek, ehl-i sahvın ve ehl-i veraset-i nübüvvetin âli meşrebinin rüçhaniyetini ispat eder.

Altıncı Telvih: Velâyet yolları içinde en güzeli ve en müstakimi, sünnet-i seniyeye ittiba' olduğunu ve velayetin esaslarının en mühimmi, ihlâs; ve en keskin kuvveti, muhabbet olduğunu beyan ederek; bu dünya darü'l-hizmet olduğundan ve dâr-ı ücret ve mükâfat olmadığından, tarikatın lezâizini ve evzak ve kerâmâtını kasden talep etmemek lâzım geldiğini beyan eder.

Yedinci Telvih: Tarikat ve hakikat, şeriatın hâdimlerinden olduğunu, tarikat ve hakikatın en yüksek mertebeleri, şeriatın cüz'leri bulunduğunu; tarikat ve hakikat, vesilelikten çıkmamak ve daima şeriata tebaiyette kalmak lüzumunu beyan edip, "Sünnet-i seniye ve ahkâm-ı şeriat haricinde evliya bulunabilir mi?" diye suale, merak-âver bir cevap verir.

Sekizinci Telvih: Tarikatın sekiz varta-i mühimmesini beyan eder.

Dokuzuncu Telvih: Tarikatın pek çok semeratından gayet şirin ve güzel dokuz adedini beyan eder.

Bu risale ehl-i tarik olana ve olmayana bir iksir-i âzamdır ve bir tiryâk-ı enfa'dır.

Otuzuncu Mektub

Kur'ân-ı Mu'ciz'ül-Beyanın otuz cüz'ünden her bir cüz'üne birer esrarlı haşiye olacağı tasavvur edilip Rahmet-i İlahiyyeden istenilmişti. Bir nakş-ı i'câzı gösteren yazdığımız Kur'ân ile tab'edilecekti. Maatteessüf o tasavvur geri kaldığı için Otuzuncu Mektup daha yazılmadı.

— 71 —

Belki Cenâb-ı Hak şimdiki Kur'an hadimlerinin bazılarına kudsî bir dehâ ihsan edip taksîm'ül-a'mâl sûretinde herbiri bazı cüz'lere o tasavvur ettiğimiz haşiyeleri yazarlar.

{(*): Bu fihristenin te'lifinden on sene sonra Denizli beraatini müteakib (1944) Emirdağ'ında ikametleri esnasında yazdıkları ve Emirdağ Lâhikasının baş taraflarında derc edilen aşağıdaki mektubunda Hazret-i Üstadımız, sonradan te'lif edilen risale, mektub ve müdaafalar ile Risale-i Nur'dan evvel te'lif ettiği âsâr-ı nuriyesinin Fihrist Risalesindeki yerlerini ve makamlarını şöylece tertip ve tanzim etmişlerdir:

"İhtar Edilen İkinci Nokta:

Madem Arabîce altmışdörde girdik, işaret-i gaybiye gelmesiyle Risale-i Nur tekemmül etmiş olur. Eğer Rumi tarihi olsa, daha iki senemiz var. Halbuki çok mühim yerde yazılmayan ve te'hir edilen risaleler kalmış. Meselâ: Otuzuncu Mektub ve Otuz ikinci Mektub ve Otuz ikinci Lem'alar gibi ehemmiyetli mertebeler boş kalmış.

Kalbime ihtar edilmiş ki: Eski Said'in en mühim eseri ve Risale-i Nur'un fatihası, Arabî ve matbu' olan İşarat-ül İ'caz Tefsiri, Otuzuncu Mektub olacak ve olmuş.

Eski Said'in en son te'lifi ve yirmi gün ramazanda te'lif edilen, kendi kendine manzum gelen Lemaat Risalesi, Otuz ikinci Lem'a olması ve Yeni Said'in en evvel hakikattan şuhud derecesinde kalbine zahir olan ve Arabî ibaresinde Katre, Habbe, Şemme, Zerre, Hubab, Zühre, Şu'le ve onların zeyillerinden ibaret büyükçe bir mecmua Otuz üçüncü Lem'a olması ihtar edildi.

Hem "Meyve" On birinci Şua' olduğu gibi, Denizli Müdafaanamesi de, On ikinci Şua' ve hapiste ve sonra Küçük Mektublar Mecmuası On üçüncü Şua' olması ihtar edildi. Ben de aziz kardeşlerimin tensiblerine havale ediyorum. Demek birkaç mertebede kapı açıktır, bizlere daha iyi tetimmeler yazdırılabilir."

Hem Hazret-i Üstadımız zamanında tab' edilen ve Üstadımızın nazar-ı tedkîk ve tashihinden geçen yeni harf risale ve mecmualardaki fihristler dahi birer me'haz hükmünde dikkate alınmalıdır.

Hizmetinde bulunan talebeleri}

— 73 —

Lem'alar

Otuz Birinci Mektub
Otuz Bir Lem'adır

Otuz bir Lem'a namında Otuz bir Risale olacağını feyz-i Kur'andan ümid ederek bekliyoruz. Şimdiye kadar Lillâhilhamd On beş Lem'a hazîne-i Kurâniyeden ihsan edildi.

{(Haşiye): Lillâhilhamd Beşinci ve Altıncı Lem'alar yazılmamışsa da mütebâki otuz bir adet Lem'alar yazıldı. Ve Otuz birinci Lem'adan da On üç Şuâ ihsan edildi.}

— 75 —

Birinci Lem'a olan

Birinci Risale

Hazret-i Yûnus Aleyhisselâmın münâcât-ı meşhûresi olan

بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
فَنَادٰى فِى الظُّلُمَاتِ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنِّى كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

âyetinin bir sırr-ı mühimmini ve bir hakikat-ı azimesini beyan ederek; herbir insan bu dünyada, Hazret-i Yûnus Aleyhisselâmın bulunduğu vaziyette -fakat büyük mikyasta- olduğunu beyan eder. Hazret-i Yûnus Aleyhisselâma "Hût, deniz, gece" ne ise; her insan için nefsi, dünyası istikbali de odur.

İkinci Lem'a namında olan

İkinci Risale

Hazret-i Eyyub Aleyhisselâmın münâcât-ı meşhûresini beyan eder.

بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
اِذْ نَادٰى رَبَّهُ اَنِّى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

âyetinin mühim bir sırrını ve azim bir hakikatını " Beş Nükte" ile tefsir edip, bütün musibetzedelere mânevî bir tiryak ve gayet nâfi bir ilâç hükmünde bir risaledir. Bu Risale, maddi musibetleri, ehl-i iman için musibetlikten çıkarıyor. Asıl ehemmiyetli musibet, kalbe ve ruha gelen dalâlet musibetleri olduğunu beyan ettiği gibi; musibetzedelerin ömür dakikaları ehl-i sabır ve şükür hakkında ibadet saatleri hükmüne geçip şekva kapısını kapar, daima şükür kapısını açar bir risaledir.

— 76 —

Üçüncü Lem' a namında olan Üçüncü Risale

بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

âyetinin mühim iki hakikatını,

يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى ٭ يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى

olan meşhur iki cümlenin ifade ettikleri iki hakikat-ı mühimme ile tefsir ediyor. Beka için halkedilen ve bekaya âşık olan rûh-u insânî, Baki-i Zülcelâl'e karşı münasebet-i hakikiyesini bilse, fâni ömrünü bâki bir ömre tebdil eder. Saniyeleri seneler hükmüne geçtiğini ve Bâki-i Zülcelâl'i tanımayan rûh-u insanın seneleri, saniyeler hükmünde olduğunu beyan edip ispat eden kıymetdar bir risaledir. Fenâyı fena gören ve bekayı merak edenler, bu risaleyi merakla okumalı.

Dördüncü Lem'a olan

Dördüncü Risale

Minhâcü's-Sünne namında gayet mühim bir risaledir. Ehl-i Şia ve Ehl-i Sünnet mabeyninde en mühim bir mesele-i ihtilâfiyye olan mesele-i imameti gayet vâzıh ve kat'i bir surette hal ve fasleder.

بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ ٭ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ ٭ قُلْ لَا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى
— 77 —
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

Âyat-ı azimenin çok hakaik-i azimesinden iki büyük hakikatını «Dört Nükte» ile tefsir ediyor. Bu risale, Ehl-i Sünnet ve cemaata, hem alevilere gayet kıymettar ve menfaattardır; hakikaten Minha cü's-Sünne'dir. Sünnet-i Seniyenin yolunu, o meselede tam beyan eder.

Beşinci Lem'a olan Beşinci Risale

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

âyetinin gayet mühim bir hakikatını on beş mertebe ile beyan edecek bir risale olacaktı. Fakat hakikat ve ilimden ziyade zikir ve tefekkür ile münasebattar olduğundan şimdilik te'hir edildi. Çendan On Birinci Lem'a olan Mirkatü's-Sünne ve Tiryak-ı Marazi'l-Bid'a namındaki gayet mühim bir risale, Beşinci Lem'a namıyla bidayeten yazılmıştı. Fakat, o risale on bir nükte-i mühimmeye inkısam ettiğinden On Birinci Lem'a'ya girdi. Beşinci Lem'a açıkta kaldı.

Altıncı Lem'a olan Altıncı Risale

لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

cümlesinin ifade ettiği çok âyatın mühim hakikatını, yine on beş-yirmi mertebe -i fikriye ile beyan edecek bir risale olacaktı. Bu lem'a da Beşinci Lem'a gibi nefsimde hissettiğim ve harekat-ı ruhiyyemde zikr ve tefekkürle müşahede ettiğim mertebeler olduğundan ilim ve hakikattan ziyade zevk

— 78 —

ve hâle medar olmak cihetiyle hakikat lem'aları içinde değil, belki âhirlerinde yazılması münasip görüldü.

Yedinci Lem'a olan

Yedinci Risale
Sûre-i Feth'in âhirinde
بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَاءَ اللّٰهُ اٰمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُؤُسَكُمْ وَ مُقَصِّرِينَ لَا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَرِيبًا ٭ هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَ كَفٰى بِاللّٰهِ شَهِيدًا ٭ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ اَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَ رِضْوَانًا سِيمَاهُمْ فِى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ وَ مَثَلُهُمْ فِى الْاِنْجِيلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَ اَجْرًا عَظِيمًا ٭
— 79 —

olan üç âyet-i azimeden on vücûh-u i'câziyeden yalnız ihbar-ı bilgayb vechinden sekiz ihbarat-ı gaybiyeyi beyan ediyor, şu üç âyet, tek başıyla bir mucize-i bâhire olduğunu ispat ediyor. Tetimmesinde,

فَاُولٰئِكَ مَعَ الَّذِينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَ الصِّدِّيقِينَ وَ الشُّهَدَاءِ وَ الصَّالِحِينَ وَ حَسُنَ اُولٰئِكَ رَفِيقًا

âyetinin mühim bir nükte-i i'câziyesini, Sûre-i Feth'in âhirindeki âyetin aynı ihbar-ı gaybisi nev'inden, gaybî ihbarlarına işaret eder.

Hatimesinde, Kur'ân-ı Hakimin tevafukat cihetinde i'câzî nüktelerinden gayet parlak bir nükte-i i'câziyesini beyan edip; Kur'ân Fâtiha'da Fâtiha Besmele'de Besmele, Elif, Lâm, Mim'de bir cihette dercedildiğini beyan ediyor. Hem, en münteşir ve mütedavil derkenar Mushaflarda lâfzullahın tevafukat-ı latîfe-i i'câziyesinden birisi şudur ki; sayfanın âhirki satırının yukarı kısmında bütün Kur'ân'da seksen ve aşağı kısmında yine Lâfza-i Celâl birbiri üstünde seksen olup tevafuk ederek gelmesi ve sayfalar arkasında tam muvafakatla birbirini göstermesi, âdeta seksen adetten bir tek Lafza-i Celâl tezahür etmesi; hem âhirki satırın tam ortasında elli beş ve başında yirmi beş, beraber yine seksen ederek; bu seksen, o iki seksene seksenlikte tevafuk ettikleri gibi, iki yüz kırk tevafukat-ı latîfe yalnız sayfanın âhirki satırlarında bulunması gösteriyor ki; Kur'ân'ı Azimüşşan'ın hem âyatı, hem kelimatı, hem hurufatı herbiri, ayrı ayrı medâr-ı i'câz oldukları gibi, kelimatın nakışları ve hatları dahi ayrı bir şu'le-i i'câza mazhar olduğunu beyan eder.

Sekizinci Lem'a olan

Sekizinci Risale
فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعِيدٌ

ve

فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ

âyetlerinin bir nükte-i gaybiyesini, Gavs-ı Âzam Seyyid Abdülkadir-i Geylanî'nin (R.A.) bir keramet-i gaybiyesiyle tefsir ediyor. Mütevatir kerâmat-ı harikaya mazhar olan o Sultanü'l-Evliya; mematında, aynı hayatında olduğu gibi, müridleriyle alâkadar olduğu, ehl-i keşf ve ehl-i velâyetçe kabul

— 80 —

edilmiş. İşte o zat, sekiz yüz sene mukaddem, izn-i İlâhi ile kerametkârene bu zamanımızı görmüş; yani ona gösterilmiş. Bu dağdağalı ve fitneli zamanda, ona mensup bir kısım Kur'ân hizmetkârlarına teselli verip, teşci ve teşvik etmek suretinde bir meşhur kasidesinin âhirinde beş satır içinde on beş cihetle aynı haberi veriyor. Hem ilm-i cifrin üç dört vechiyle o beş satırın mânâsı, hem kelimatı, hem hurufun adedi birbirini te'yid ederek aynı hâdiseyi haber verdiğinden, kat'iyet derecesinde, dikkat edenlere kanaat vermiş.

Malûmdur ki, istikbalden haber veren enbiya ve evliya

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

yasağına karşı hürmet ve teeddüb için, işaretler ve rumuzlarla iktifa etmişler.>Bazı bir işaret, bazı iki işaret, en kuvvetlisi beş altı işaretle aynı hadiseyi göstermişler. Halbuki Gavs-ı Âzam, bu zamandaki hizmet-i Kur'âniyenin heyetini işaret edip, içinde bir hâdimini sarahat derecesinde gösteriyor. Şu risale içindeki imzalar ile gösterildiği gibi hizmet-i Kur'âniyedeki arkadaşlarıma iştirakim var. Bir kısmı benim imzam iledir. Bir kısmı onların tasvip ve istihraclariyle ve tasdikleriyle olduğundan; bana ait haddimden fazla hisseyi, onların hatırları için kabul ettim. Yoksa; o risalenin başında söylediğim gibi, bunda, öyle bir hisse-i şerefe hakkım yoktur.

On sene mukaddem o kaside-i gaybiyeyi görmüştüm; ve bana mânevî bir ihtar gibi, «Dikkat et!» diye kalbime geliyordu. O hâtırayı iki cihetle dinlemiyordum.

Birincisi: Benim ehemmiyetli bir kısım ömrüm, şan ü şeref perdesi altında hubb-u cah zehiriyle zehirlenip öldüğü için, yeniden bu suretle nefs-i emmareye diğer bir şeref kapısı açmak istememekti...

İkinci cihet: Bu muannid zamanda bedihi dâvâları ve zahir hüccetleri kabul etmeyenlere karşı böyle işaret-i gaybiye nev'inden hodfuruşane bir tarzda izhar etmek hoşuma gitmiyordu. En nihayet esaretimin sekizinci senesinde ve en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda gayet kuvvetli bir teşvike muhtaç olduğumuzdan bana ihtar edildi ki: "Bunu, tahdis-i nimet ve bir şükr-ü mânevî nev'inden izhar et. Hem korkma, kanaat verecek derecede kuvvetlidir..."

— 81 —

O risalenin başında dediğim gibi, bunu izharda en mühim maksadım; Esrar-ı Kur'âniyeye ait olan risalelerin makbuliyetine Gavs-ı Âzam imza basması nev'inden olduğudur.

İkinci maksadım: O kudsi Üstadımın kerametini izhar etmekle, kerâmât-ı evliyayı inkâr eden mülhidleri iskât edip; hizmet-i Kur'âniyeye füturlar verecek çok esbaba maruz ve çok avâika hedef olan arkadaşlarımın kuvve-i mânevîyesini takviye ve şevklerini tezyid ve füturlarını izale etmek idi.

Benim için bir nevi hodfuruşluk nev'inden olduğu için ehemmiyetli zarardır. Fakat o zararımı, üstadımın ve arkadaşlarımın hatırı için kabul ettim.

Bu Keramet-i Gavsiye risalesi tedricen istihrac edildiği için birkaç parça oldu ve tetimmelere inkısam etti. Gittikçe birbirini tenvir ve te'yid ettikçe vüzûh peyda ediyor. İşaratın bazısında za'fiyet varsa da sair arkadaşlarının ittifakından aldığı kuvvet o za'fı izale eder. Hatta cây-ı hayrettir ki; o beş satırın âhirinde, herbirinin mertebesini ve has bir sıfatını ima etmek suretinde on beşten fazla hizmet-i Kur'âniyedeki mühim kardeşlerimi gösteriyor. Bu risalede, Keramet-i Gavsiye münasebetiyle birkaç ehemmiyetli meseleler ve birkaç mühim hakikatlar beyan edilmiştir.

Bu risaleyi herkese tavsiye etmiyorum ve izin vermiyorum. Belki safvet ve insaf ve ihlâs ve hususiyeti bulunan kardeşlerime müsaade ediyorum. Hem, başında olan maksatlarımı düşünerek öyle baksın, beni bir kerametfuruşluk vaziyetinde tasavvur etmesin.

Dokuzuncu Lem'a olan Dokuzuncu Risale

اِنَّ مَثَلَ عِيسٰى عِنْدَ اللّٰهِ كَمَثَلِ اٰدَمَ

ve

قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى

âyetlerinin birkaç sırlarına dair, hizmet-i Kur'âniyye içinde gayet mühim bir kardeşimiz olan Hulûsi Beyin suallerine cevaptır.

— 82 —

Birinci sual: Muhyiddin-i Arab, "ruhun mahlûkiyyeti inkişafından ibarettir " demesine karşı gayet mühim bir tahkik ile ruha ait bir meseleyi hallediyor.

Diğer bir suali: İlm-i cifre ait olarak gaybdan haber veren evliyaların yalnız işaretle iktifa ettiklerinin hikmetini beyan ediyor.

Diğer bir sualinde: Hz. İsa Aleyhisselâma bir peder tahayyül eden ve hınzırın etini bir cihette cevazına hükmeden bedbaht bir doktorun dalâletlerini başına vurup susturuyor.

Bu risalenin zeyli, ikinci sualin cevabına gayet mühim bir zeyldir ki; vahdetü'l-vücud meşrebinin mahiyetini gösterdiği gibi bu meşrebin en mühim ve en yüksek meşreb olmadığını ve Muhyiddin-i Arabi gibi zatların o meşrebe gitmelerinin sebeplerini gayet metin ve kat'i bir sûrette beyan ediyor.

Bu risale vahdetü'l-vücud ile veya Muhyiddin-i Arab'ın asârıyla ülfet edenlere bir iksir-i âzam hükmündedir.

Onuncu Lem'a olan Onuncu Risale

بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُ اَمَدًا بَعِيدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاللّٰهُ رَؤُفٌ بِالْعِبَادِ

âyetinin bir sırrını, hizmet-i Kur'âniyede arkadaşlarımın beşeriyet muktezası olarak sehiv ve hatâlarının neticesinde yedikleri şefkat tokatlarını beyan etmekle tefsir ediyor.

Evet, bu risale; iki kısım olarak yazılmış. Birinci kısım; has ve sâdık Kur'ân Hizmetkârlarının sehiv ve hataları neticesinde yedikleri tenbihkârane şefkat tokatlarını. İkinci kısmı; zâhiri dost ve kalbi muarız olanların bilerek verdikleri zarara mukabil, zecirkârane yedikleri

— 83 —

tokatlarından bahsedilecekti. Fakat lüzumsuz bazıların hatırlarını rencide etmemek için , yüzer hâdisattan birinci kısmın yalnız on beş adedinden bahsedildi. İkinci kısım şimdilik yazılmadı. Tokat yiyen, kendi imza ve tasdiki tahtında, kabul ederek yazılmıştır. Ben beş tokat yedim yazdım. Nefsim gibi telâkki ettiğim Abdülmecid ile Hulûsi'ye vekâleten yazdım. Ötekilerin bir kısmı kendileri yazdılar; bir kısmı hakkında yazılanı gördüler, kabul ettiler. Nümûne nev'inden olarak onlarla iktifa ettik. Yoksa hâdisat çoktur. Bununla kat'iyen kanaatımız gelmiştir ki, bu hizmetimizde başıboş değiliz. Mühim bir nazar altındayız ve dikkatli bir inayet nazarındayız ve kuvvetli bir hıfz ve himayet tahtındayız.

O risalenin âhirinde,

اَلظُّلْمُ لَا يَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ

sırrına dair mühim bir hakikat beyan edilerek, hizmetimize zulüm nev'inden ilişen mülhidler, bu dünyada tokadını yiyecekler. Ve kısmen yediklerini; ve zındıka ve dalâlet hesabına ilişenler çabuk tokat yemeyip te'hir edildiğinin sebep ve hikmetini beyan ediyor.

On Birinci Lem'a olan

On Birinci Risale
"Mirkatü's -Sünne ve Tiryâk -ı Marazı'l Bid'a" namıyla gayet mühim bir risaledir
لَقَدْ جَاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَزِيزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَرِيصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ ٭ قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ
— 84 —

âyetlerinin gayet mühim iki hakikatını «On bir Nükte» ile tefsir ediyor.

Birinci Nüktesi:
مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيدٍ

Hadis-i şerifinin sırrını beyan ediyor.

İkinci Nüktesi: İmam-ı Rabbani (R.A.), "sünnet-i seniyenin ittibaı; en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli tarikattır" demesine dairdir.

Üçüncü Nüktesi: Bu biçare Said'in ruhunda müşahede ettiği sünnet-i seniyyenin ehemmiyetini beyan ediyor.

Dördüncü Nüktesi: اَلْمَوْتُ حَقّ hakikatının kapısıyla, gayet acip bir âlem-i mâneviye ait bir seyahat-ı rûhiyeyi beyan ediyor.

Beşinci Nüktesi:
اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

âyetinin sarahatiyle, muhabbetullah, kat'i bir kıyas-ı mantıki ile, sünnet-i seniyenin ittibaını intaç ettiğine dairdir.

Altıncı Nüktesi:
كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِى النَّارِ

hadisinin mühim bir sırrını ve

اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ

âyetinin bir hakikatını tefsir ediyor.

Yedinci Nüktesi: Sünnet-i seniyenin herbir meselesi altında bir edep bulunduğunu beyan eder. "Allâmü'l-Guyûb'a karşı edep ve hicap nasıl olabilir ve ne demektir?" sualine karşı, güzel bir cevaptır.

Sekizinci Nüktesi: Sünnet-i seniyenin bir kısmı şefkat-i Ahmediyenin (A.S.M.) tereşşuhatı olduğu gibi, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın nasıl bir mâden-i şefkat olduğunu gösteriyor.

Dokuzuncu Nüktesi: Sünnet-i seniyenin herbir nev'ine tamamen bilfiil ittiba etmek, ehass-ı havâssa mahsus olduğu halde; herkes niyeti ile ve kasd ile ve tarafdarane ve iltizamkârane ve takdirkârane talip olmakla; o ittibâ-ı tâmmeden tam hissedar olabilir. Ehl-i tarikatın ezkâr ve evrad ve meşrepleri, esasat -ı sünnete muhalefet

— 85 —

etmemek şartıyla bid'ata dahil olmadığını, olsa olsa bid' a-i ha sene olduğunu beyan eder.

Onuncu Nüktesi:
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُونِى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

Muhabbet-i İlâhiyeye ve o muhabbetin neticesinde sünnet-i seniyenin ittibâına dair, üç nokta ile, gayet merak-âver ve mühim ve güzel beyanat var. Hattâ kitabın nakşında şu Onuncu Nükte 'nin bir şua-ı kerametini, tevafukla nazara gösteriyor.

On Birinci Nüktesi: Zât-ı Ahmediyenin (A.S.M.) sünnet-i seniyesinin menbaı; hem akvâli, hem ahvâli, hem ef'ali olduğunu ve herbirisi hem farz, hem nevâfil, hem âdât aksamına inkısam ettiğini ve Kur'ân'da

وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ

sırrıyla, nev'i beşer içinde mânen ve ruhen olduğu gibi, mizac-ı cismânisinin cihetiyle dahi en mutedil noktasında ve kuva-yı cismâniye ve nefsiyede nokta-i itidalin vasatında ve kemalinde bulunan ferd-i ferid, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm olduğunu ispat ediyor . Bu risale dahi, başta denildiği gibi, bir tiryak -ı enfa ' ve bir iksir -i âzamdır.

On İkinci Lem'a olan On İkinci Risale

اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ ٭ اَللّٰهُ الَّذِى خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّ يَتَنَزَّلُ الْاَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ اَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا

âyetlerinin ehl-i fennin ve şimdiki coğrafyacı ve kozmoğrafyacıların medar-ı tenkitleri olmuş, iki hakikatını, " İki Nükte" ile tefsir ediyor.

— 86 —

Birinci Nüktesi: Umum rızık doğrudan doğruya Kadir-i Zülcelâl'in elinde olduğunu ve hazine-i rahmetinden çıktığını beyan ederek, rızıksızlıktan ölmek olmadığını ispat eder.

İkinci Nüktesi: Küre-i Arzın, münkir coğrafyacı feylesofların rağmına olarak, yedi vecihle yedi tabaka olduğunu ve semavat dahi, kozmoğrafyacı feylesofların rağmına olarak, yedi vecihle yedi tabaka olduğunu ispat eder. Bu risale, öyle geveze mülhidlere bir licamdır, yani gemdir.

On Üçüncü Lem'a olan On Üçüncü Risale

«Hikmetü'l-İstiaze» namıyla maruf, gayet kıymettar ve kuvvetli ve hakikatlı bir risaledir.

قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ٭ مَلِكِ النَّاسِ ٭ اِلٰهِ النَّاسِ ٭ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ ٭ الَّذِى يُوَسْوِسُ فِى صُدُورِ النَّاسِ ٭ مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ

sûresinin en mühim bir hakikatını,

وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ ٭ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

âyetinin mühim bir hikmetini ve

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

'in en mühim bir sırrını «On Üç İşaret» ile tefsir ederek, on üç anahtarla

قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ

'ın kal'a-i hasisine girmek için kapı açar, tahassüngâhı gösterir.

Birinci İşaret: " Şeytanların kâinatta icad cihetinde hiç medhalleri olmadığı ve dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfir

— 87 —

ettikleri halde ve Cenab-ı Hak rahmet ve inayetiyle ehl-i hakka taraftar olduğu ve hak ve hakikatın câzibedar güzellikleri, ehl-i hakkı müeyyid ve müşevvik bulunduğu halde, hizbü'ş-şeytanın çok defa hizbullaha galabe etmesinin hikmeti nedir?" diye suale karşı gayet kat'i ve vâzıh bir cevaptır.

İkinci İşaret: " Şerr-i mahz olan şeytanların icadı ve ehl-i imana taslitleri ve onların yüzünden çok insanların küfre girip Cehenneme girmelerine, Cemil-i Alelıtlak ve Rahim-i mutlak ve Rahman-ı Bil-hakkın rahmet ve cemali, bu hadsiz çirkinliğin ve bu dehşetli musibetin husulüne nasıl müsaade ediyor? Ve ne için cevaz gösteriyor?" diye sualine karşı gayet kuvvetli ve mukni bir cevaptır.

Üçüncü İşaret: " Kur'ân-ı Hakimde, ehl-i dalâlete karşı azim şekvalar ve kesretli tahşidat ve çok şiddetli tehdidatı aklın zahirine göre, adaletli ve münasebetli belâğatına ve üslûbundaki itidaline ve istikametine münasip düşmüyor? Âdeta, âciz bir adama karşı orduları tahdiş ediyor; ve müflis ve mülkte hissesiz âciz bir adama, kuvvetli bir şerik mevkii verir gibi ondan şekvalar etmenin sırrı ve hikmeti nedir?" diye sualine karşı, gayet kat'i ve ehemmiyetli bir cevaptır.

Dördüncü İşaret: Adem, şerr-i mahz ve vücud, hayr-ı mahz olduğundan, mehasin ve kemâlat vücuda ve şerler ve musibetler ademe istinad ettiğini ve ondan neş'et ettiğini beyan ediyor.

Beşinci İşaret: Cenab-ı Hak, kütüb-ü semaviyede beşere karşı Cennet gibi azim bir mükâfatı ve Cehennem gibi dehşetli bir mücazatı göstermekle beraber, çok irşad ve mükerrer ikaz ve defaatla ihtar ve müteaddit tehdit ve teşvik ettiği halde, hizbü'ş-şeytanın çirkin ve mükâfatsız ve zayıf desiselerine karşı, ehl-i imanın mağlup olmalarının sırrı nedir?" diye müthiş suale karşı mukni bir cevaptır.

Altıncı İşaret: Şeytanın en tehlikeli ve kesretli bir desisesi olan tasavvur-u küfriyi tasdik-i küfür suretinde; tasavvur-u dalâleti tasdik-i dalâlet tarzında göstermesiyle, hassas ve sâfi kalb insanları tehlikelere atmasına mukabil, ilmî ve mantıkî ve hakikatlı bir cevaptır.

Yedinci İşaret: Mu'tezile imamları, şerrin icadını şer telâkki ettikleri için, küfür ve dalâletin icadını Allah'a vermeyip güya onunla Allah'ı takdis ediyorlar. Mu'tezile'nin bu mühim meselelerine ve Mecusilerin

— 88 —

halık-ı şerri ayrı telâkki etmelerine karşı gayet kuvvetli ve mantıki bir cevab-ı müskit; hem, "Günah-ı kebîreyi işleyen, mü'min kalamaz!" diyen mu'tezile ve bir kısım Hâricilere karşı gayet makbul ve mukni bir cevaptır.

Sekizinci İşaret: " Bazı risalelerde kat'i delillerle ispat edilmiş ki, küfür ve dalâlet yolu o kadar müşkilatlı ve sûubetlidir ki, hiç kimse ona girmemek gerekti ve kabil-i sülûk değildir. İman ve hidayet yolu o kadar zahir ve kolaydır ki, herkes ona girmeli idi, dediğiniz halde; bu Hikmetü'l-İstiaze'de, dalaletli yolun kolay ve tahrip ve tecavüz olduğu için çoklar o yola sülûk ettiğini beyanın, birbirine muhalif oluyor, vech-i tevfiki nedir?" sualine karşı gayet merakâver ve mantıki ve kat'i bir cevap olmakla beraber, "Dalâlette o kadar dehşetli bir elem ve korku var ki, kâfir değil hayatından lezzet alması, belki hiç yaşamaması lâzım gelirken, ehl-i imandan ziyade kendini hayatta mes'ud görmesinin sırrı nedir?" diye sualine karşı gayet güzel bir temsil ile tam kanaat getirir bir cevaptır.

Dokuzuncu İşaret: " Hizbullah olan ehl-i hidayet, başta enbiya ve onların başında Fahr-i Âlem Sallallâhü Teâlâ Aleyhi Vesellem, o kadar inâyat-ı İlâhiye ve imdâdat-ı sübhaniyeye mazhar oldukları halde, neden hizbü'ş-şeytana karşı bazan mağlûp olmuşlar? Hem Hâtemü'l-Enbiyanın güneş gibi parlak nübüvveti ve risaletinin komşuluğunda bulunan Medine münafıklarının dalâlette ısrarları ve hidayete girmemeleri niçindir? Ve hikmeti nedir?" diye suale karşı herkesi alâkadar edecek güzel ve kuvvetli bir cevaptır.

Onuncu İşaret: İblisin; kendini, kendine tabi olanlara inkâr ettirmek suretindeki desise maskesini yırtarak, İblisin pis ve mülevves yüzünü gösterip vücudunu ispat eder.

On Birinci İşaret: Ehl-i dalâletin şerrinden kâinat kızdıklarını ve anâsır-ı külliye hiddet ettiklerini ve umum mevcudat mânen galeyana geldiklerini, Kur'ân-ı Hakim mu'cizane ifade ettiğine dair merak-âver bir beyandır.

On İkinci İşaret: Dört sual ve cevaptır. "Mahdut bir hayatta mahdut günahlara mukabil hadsiz bir azap ve nihayetsiz bir Cehennem nasıl adalet olur?" Hem, "Şeriatta denilmiştir ki: Cehennem ceza-yı ameldir, fakat Cennet fazl-ı İlâhi iledir. Bunun hikmeti nedir?" Hem, "Seyyiat, intişar ve tecavüz ettiğinden, bir seyyie bin yazılmak,

— 89 —

hasene bir yazılmak lâzım gelirken; seyyienin bir, hasenenin on yazılmasının sırrı nedir?" Hem, "Ehl-i dalâletin kazandıkları muvaffakiyet ve gösterdikleri kuvvet, ehl-i hidayette bir zaaf ve hakikatsızlık olduğundan mıdır?" diye dört suale gayet kısa ve kuvvetli dört cevaptır.

On Üçüncü İşaret: " Üç Nokta" dır.

Birincisi: Şeytanın en büyük bir desisesi, hakaik-i imaniyenin azameti cihetinde, dar kalbli ve kısa akıllı ve kâsır fikirli insanları aldatmasına mukabil, tamamiyle şeytan-ı cinni ve insiyi de susturacak bir cevaptır.

İkinci Nokta: Şeytan, kusurlu insana kusurunu itiraf etmemek ile istiğfar ve istiaze yolunu kapayıp, enaniyeti tahrik ederek, avukat gibi, nefsini müdafaa ettirir. Âdeta nefsini taksirattan takdis ettirmesine mukabil, herkesi ikna edecek bir cevaptır. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusur bulunduğunu ve kusurunu görmek, kusuru kusurluktan çıkarmak olduğunu beyan eder.

Üçüncü Nokta: İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsat eden en mühim bir desise-i şeytaniye; "mü'minin bir tek seyyiesiyle hasenatını örtmek" ile o mü'mine karşı adavet ettirmeye mukabil, Mizan-ı Ekberde adalet-i mutlaka-i İlâhiyyenin tecellisindeki düstur ile; herkese lüzumlu, hususan hadidü'l-mizac ve müşkil-pesend insanlara, kıymettar ve haklı ve kuvvetli bir cevaptır.

İşte, şu risale on üç işaret ile şeytan-ı insî ve cinninin on üç hücum yollarını kapadığı gibi;

قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ

sûresinin kal'a-i metîninde tahassun etmek için on üç anahtar olup, on üç kapıyı ehl-i imana açar.

Şu Hikmetü'l-İstiâze Risalesi nin iki mühim kardeşi var. Birisi Yirmi Dokuzuncu Mektubun altıncı risalesi olan «Hücumat-ı Sitte",>mühim bir kal'a olduğu gibi; ikinci bir kardeşi olan Yirmi Altıncı Mektub'un "Hüccetü'l-Kur'ân Ale'ş-Şeytan ve Hizbihi» namındaki risalesi dahi bir hısn-ı hasindir. Bu üç risale birbiriyle münasebattardır ve ehl-i imana bu zamanda çok lüzumlu olduğunu ihtar ediyorum. Fakat şu risaleler tamamiyle Kur'ân'a sâdık olanların ellerine verilebilir. Bid'a ve dalâlete taraftar veya siyasetçiliğe müptelâ olanların ellerine vermemek gerektir. Bilhassa "Hücumat-ı Sitte",

— 90 —

içerisinde Eski Said'in şiddetli lisanı karıştığı için, en has ve en sadık kardeşlerime mahsustur. Şimdilik, hakkı dinlemek ve kabul etmek istidadında olmayanlara gösterilmemesini tavsiye ediyorum. Hem de «İşarat-ı Seb'a", "Hücumat-ı Sitte» gibi şimdilik havassa mahsustur.

On Dördüncü Lem'a olan

On Dördüncü Risale

"İki Makam"dır.

Birinci Makamı: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan sorulmuş ki: "Arz ne üstünde duruyor?" Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:

عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ

yani, "Öküz ve balık üstünde duruyor." Şu hadise dair çok münakaşat vardır. Coğrafyacılar, hâşâ, bu hadisi inkâr ediyorlar.

İşte, bu hadisin hakiki mânâsını, üç vecihle, bu risalenin Birinci Makamı öyle bir tarzda beyan ediyor ki, münkirlerin zerre miktar insafı varsa ve coğrafyacıların hakka karşı zerre miktar iz'anları bulunsa, bu hadisi, bâhir bir mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) sayacaklardır. Çünkü o üç cevap; hem hakiki ve kat'i, hem mânidardırlar.

İkinci Makamı:
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

in en mühim beş altı sırlarınıtefsir ediyor.Ve

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Kur'ân'ın bir hülâsası ve bir fihristesi ve miftahı olduğunu gösterdiği gibi, Arştan ferşe kadar uzanmış bir hatt-ı kudsî-i nûranî olmakla beraber, Saadet-i Ebediye kapısını açan bir anahtar ve her mübarek şeye feyiz ve bereket veren bir menba-ı envar olduğunu beyan eder. Bu İkinci Makam, en birinci risale olan, Birinci Söz'e bakar.

Âdeta, Risale-i Nur eczaları bir daire hükmünde olup; müntehası iptidasına

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

hatt-ı mübarekiyle ittihad ediyor. Ve bu makamda "Altı Sır" yerine otuz yazılacaktı. Şimdilik altı kaldı. Kısadır, fakat gayet büyük hakaiki tazammun ediyor. Bunu dikkatle

— 91 —

okuyan,

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

ne kadar kıymettar bir hazine-i kudsiye olduğunu anlar.

On Beşinci Lem'a olan On Beşinci Risale

Fihriste namında, umum Risale-i Nur'un eczalarının mevzularını gösteren bir fihristesidir. İcmalen her risalenin mevzuuna ve kısmen gayelerine işaret eder dört kısımdan ibarettir.

Birinci kısım: Otuz iki adet Sözler'e aittir. Bu kısım sair risaleler gibi bidayette muhtasar olmuştur. Sözler'e lâyık tafsilatlı bir fihriste olamadı. Daha değiştirmeye de münasebet tutmuyor. Yalnız bu kadar var ki; Sözler'deki kıymet ve ehemmiyet, kesret-i intişar ile ekserce anlaşıldığı için icmalen bize yazdırıldı

اَلْخَيْرُ فِى مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ

deyip o muhtasar fihristeyi öylece bıraktık. İnşaallah, bir vakit kardaşlarımızdan birisi, o birinci kısma bir haşiye olarak Sözler'e mufassal bir fihriste yazacaktır.

Bu fihristenin dört kısmı da gayet ehemmiyetlidir. Hatta diyebilirim en mühim bir risaledir. Onun Risale-i Nur eczalarının mahiyeti bilindiği gibi Risale-i Nur'un yüz cüz'ü, Kur'ân-ı Hakimin nasıl bir tefsiri olduğunu gösteriyor. Ve yüzer âyat-ı Kur'âniyenin yüzer hakaik-i kudsiyesini nazara vaz'edip Risale-i Nur'un herbir cüz'ünü bir âyetle bağlayıp Kur'ân'dan tereşşuh ettiklerini ve Kur'ân'dan gelip Kur'ân âyetlerini tefsir ettiğini gösterir.

Bâhusus, üçüncü kısmındaki Rumuzat-ı Semaniyeye dair bahislerde daha güzel olmuş. Fakat bazen mühim bir risale kısa kesilmiş. Sonra anlıyoruz ki; hakkını noksan bırakmışız. Bazen de fihristenin ihtisarından çıkıp tafsilatlı olmuş. Bundan anladık ki, kast ve ihtiyarımızla tanzim edemiyoruz. Zülf-ü perişan gibi zahiri intizamsızlık

— 92 —

altında şirin, mânidar bir intizam bulunduğunu hissederek gelişigüzel bıraktık.

{(Haşiye): Lem'alar'ın mütebâki fihristesi Otuz üçüncü Mektubun fihristesinden sonra yazılmıştır.}

Otuzikinci Mektub

Otuz iki Şua olarak yazılmasını rahmet-i İlâhiyyeden bekleriz.

Fakat daha yazılmamış.

— 93 —

Otuz Üçüncü Sözün Otuz Üç Mektubundan

Otuz Üçüncü Mektubu

Otuz üç âyetin birer hakikatlerini tefsir eden Otuz Üç Pencere'dir. Bu mektub, Otuz üç risale olmaya lâyık iken gayet müsta'cel bir zamanda yazıldığı için, bir veya yarım sayfalık pencereleri birer risale kuvvetinde ve birer risaleyi tazammun eder mâhiyetinde olduğunu gösterir.

{(Haşiye): İşte o sırra binaendir ki, kısacık pencerelerin herbiri birer risale gibi fihristede bahsedildi. Otuz Üçüncü Mektub kıymet noktasında tam hakkını aldı. Cirmi noktasında fihristede pek ziyade mevki zaptetti. Onun kardeşleri ona "helal olsun" demeli.}

Fakat maatteessüf, baştaki pencereler gayet mücmel ve muhtasar kalmış, lâkin gittikçe inbisat ederek nısf-ı âhirdeki pencereler vazıh düşmüştür.

سَنُرِيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى الْاٰفَاقِ وَفِى اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ

Birinci Pencere

وَكَاَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لَا َتحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ وَ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

âyetinin bir hakikatını kuvvetli bir bürhan-ı vahdâniyyet olarak tefsir ediyor.

— 94 —

İkinci Pencere

وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ

ayetinin, simâ-yi insaniyedeki sikke-i Rububiyyeti, gayet parlak bir bürhan -ı vahdâniyyet olduğunu göstermekle tefsir ediyor.

Üçüncü Pencere

فَانْظُرْ اِلٰى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا

âyetinin bir hakikatını, küre-i arzın simasında dört yüz bin hayvânat ve nebâtat envaının çizgileriyle tezâhür eden sikke-i Rububiyeti gayet parlak bir bürhan-ı vahdâniyet olduğunu göstermekle tefsir ediyor.

Dördüncü Pencere

اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ ٭ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ

âyetlerinin bir hakikatını, mevcudatta istidat lisanıyla ve ihtiyac-ı fıtri lisanıyla ve kavl ve hal lisanıyla ve bütün mahlukatın bütün dualarını kabul etmek ve cevab vermek noktasında gayet kuvvetli bir bürhan-ı vahdaniyet göstermekle tefsir ediyor.

Beşinci Pencere

اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ ٭ صُنْعَ اللّٰهِ الَّذِى اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ

âyetlerinin bir hakikatını, def'aten ve âni ve sühûletle vücuda gelen masnuatta nihayet derecede hüsn-ü san'at ve kemal-i rububiyet bulunmasıyla parlak bir delil-i vahdaniyet göstermekle tefsir ediyor.

— 95 —

Altıncı Pencere

اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِى َتجْرِى فِى الْبَحْرِ ِبمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ اْلمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Bu pek büyük âyetin pek büyük bir hakikatını, pek kuvvetli ve pek parlak ve pek geniş bir delil -i vahdaniyet olduğunu göstermekle tefsir ediyor.

Yedinci Pencere

Dört cihetle pek çok âyatın mühim hakikatlerini dört kat'i vekuvvetli vahdaniyet delilleriyle tefsir ediyor.

Sekizinci Pencere

فَاُولٰئِكَ مَعَ الَّذِينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَ الصِّدِّيقِينَ وَ الشُّهَدَاءِ وَ الصَّالِحِينَ وَ حَسُنَ اُولٰئِكَ رَفِيقًا

âyetinin pek mühim bir hakikatını, bütün ervah-ı neyyire ashabı olan enbiya (A.S.) mu'cizatlarına istinâden ve bütün kulub-u münevvere aktabı olan evliyâ (K.S.) keşif ve kerametlerine itimaden ve bütün ukûl-u nûraniye erbabı olan asfiyâ (R.A.) tahkiklerine istinaden bir tek Vahid, Ehad, Vâcibü'l-Vücud, Hâlik-ı Küll-i Şey'in vücub-u vücuduna ve vahdetine ve kemal-i rubûbiyetine icmâ ve tevatür suretinde şehadetleri, pek büyük ve çok nûrani bir pencere-i ma 'rifet ve hüccet-i vahdaniyet olduğunu göstermekle tefsir ediyor.

— 96 —

Dokuzuncu Pencere

اِنْ كُلُّ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ اِلَّا اٰتِى الرَّحْمٰنِ عَبْدًا ٭ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

âyetlerinin bir hakikatını, anâsır ve zîhayat ve nebatat ve insanların ayrı ayrı şekilde ettikleri ubûdiyet içinde gayet kat 'i ve kuvvetli bir hüccet-i vahdâniyet göstermek ile tefsir ediyor.

Onuncu Pencere

وَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلَا تَجْعَلُوا ِللّٰهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

âyetinin gayet mühim ve büyük bir hakikatını, kâinatın mevcudatındaki birbirine teâvünü, tecâvübü ve tesanüdü noktasında gayet kuvvetli ve hiçbir cihetle sarsılmaz bir delil-i vahdaniyet göstermekle tefsir ediyor.

On Birinci Pencere

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

Hadsiz mevcudatı Vahide isnad etmekle kalb mutmain olduğu; yoksa hadsiz müşkilat içinde hadsiz bir ızdıraba mazhar olduğu cihetle kuvvetli bir delil-i vahdaniyet göstermekle tefsir ediyor.

On İkinci Pencere

سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰى ٭ اَلَّذِى خَلَقَ فَسَوّٰى ٭ وَالَّذِى قَدَّرَ فَهَدٰى

âyetlerinin bir hakikatını, eşyanın âzâ ve cihâzatındaki eğri büğrü hudutların verdikleri meyveler noktasında gayet kuvvetli bir bürhan-ı vahdaniyeti göstermekle tefsir ediyor.

— 97 —

On Üçüncü Pencere

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

âyetinin mühim bir hakikatını, mevcudatın muntazam suretleri herbiri birer lisan-ı ubûdiyet ; ve mevzun heyetleri herbiri birer lisan-ı şehadet; ve mükemmel hayatları herbiri birer lisan-ı tesbih olduğu cihetle gayet geniş ve kuvvetli ve cami' bir delil olduğunu göstermekle tefsir ediyor.

On Dördüncü Pencere

قُلْ مَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ ٭ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ ٭ مَا مِنْ دَابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا ٭ اِنَّ رَبّىِ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ

âyetlerinin hakikatlerinden mühim bir hakikatını, zaaf-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlakanın; ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın; ve fakr-ı mutlak içinde bir gına-i mutlakın; ve cümud-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın; ve cehl-i mutlak içinde muhit bir şuurun mevcudatta görünen tezâhürâtını ve âsarını nihayetsiz Alim, Hayy, Kadir ve Kavi bir Zat-ı Zülcelâl'in vahdaniyetine hüccet göstermekle tefsir ediyor.

On Beşinci Pencere

اَلَّذِى اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ

âyetinin bir hakikatını, herşeye mâhiyetinin kabiliyetine göre kemal-i mizan ve intizam ile en kısa yolda en kısa bir surette, en hafif bir tarzda isti'malce en kolay bir şekilde israfsız olarak hikmetli bir tarzda vücud vermek, suret giydirmek, mevcûdat adedince diller ile Sâni'in vücub-u vücuduna delâletleriyle tefsir ediyor.

— 98 —

On Altıncı Pencere

Şimdi tahattur edemediğim bir âyetin mühim bir hakikatını zeminin yüzünde mevsim-be-mevsim tazelenen mahlûkatın icad ve tedbirlerindeki intizamın gösterdiği rahmet-i vâsıa ile ve o ihsânâttaki iâşe-i umûmiyenin gösterdiği rezzakıyet cihetinde gayet parlak ve kuvvetli ve kat'i bir bürhan-ı vahdâniyeti göstermekle tefsir ediyor.

On Yedinci Pencere

اِنَّ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِنِينَ

gibi âyetlerin hakâikından bir hakikatını, zeminin yüzünde yaz zamanında müşevveşiyeti iktiza eden nihayet sehâvet içinde kemâl-i intizam ve mizansızlığı iktiza eden sûr'at-i mutlaka içinde kemal-i mevzuniyet ve mebzuliyyet ve kabalığı iktiza eden kesret-i mutlaka içinde kemâl-i hüsn-ü san'at ve basitliği ve sanatsızlığı iktiza eden sühulet-i mutlaka içinde nihayet derecede maharet ve sanatkârlık ve ihtilafı iktiza eden uzaklık içinde bir ittikan-ı mutlak ve tenasüb-ü tâm ve karışıklığı ve bulaşmaklığı iktiza eden kemâl-i ihtilât içinde kemal-i imtiyaz ve ehemmiyetsizliği ve kıymetsizliği iktiza eden mebzûliyet ve nihayet derecede ucuzluk içinde san'atça nihayet derecede kıymettar ve pahalı bir keyfiyette mevcudatın görünmesi güneş gibi parlak olarak her tarafta vahdâniyyet-i İlâhiyeyi gösterip Sâni-i Vâhid'in vücub-u vücuduna şehâdet ederek, küre-i arz kuvvetinde bir hüccet-i vahdaniyeti göstermekle tefsir ediyor.

On Sekizinci Pencere

اَوَلَمْ يَنْظُرُوا فِى مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ

âyetinin bir hakikatını mükemmel bir eser mükemmel bir fiile, mükemmel fiil mükemmel bir fâile, mükemmel fâil mükemmel sıfât ve esmaya kat'i delâlet ettiğinden, bütün kâinat mevcûdatıyla herbiri birer hikmetli esere, her eser birer muntazam fiile, muntazam fiil birer fâile ve o fâilin Kadir ve Alîm gibi esmâsına, yani Halık-ı Zülcelâl'ın esmâ ve sıfâtına delâlet ve şehadet ettikleri suretinde tefsir ediyor.

— 99 —

On Dokuzuncu Pencere

يُسَبِّحُ ِللّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ

âyetinin bir hakikatını, semavat, güneşler ve yıldızlar kelimâtıyla ve arz kafası, nebâtat ve hayvanat denilen kelimat -ı tesbihiyesi ile ve herbir ağaç, yaprak, çiçek ve meyvelerin kelimeleriyle ettikleri tesbihat noktasında silsile-i mevcudat gibi kuvvetli bir hüccet-i vahdâniyeti göstermekle tefsir ediyor.

Yirminci Pencere

فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ ٭ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ ٭ وَ اَرْسَلْنَا الرِّيَاحَ لَوَاقِحَ فَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَسْقَيْنَاكُمُوهُ وَ مَا اَنْتُمْ لَهُ بِخَازِنِينَ

âyetlerinin hakaikından geniş bir hakikatı mevcûdatın envâ-ı külliyesinden ziya, havâ, mâ gibi anâsır-ı külliyenin zâhiren tesâdüfi zannedilen vaziyetlerindeki intizam-ı mahfi ve çiçekler ve meyveler ve kuşlar gibi envâın şekillerindeki hikem-i hafiyenin izharı cihetiyle gayet geniş ve parlak bir delil-i vahdâniyeti göstermekle tefsir ediyor.

Yirmi Birinci Pencere

وَ الشَّمْسُ َتجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ

âyetinin bir hakikatını, şu kâinatın lâmbası olan güneş, kâinat sâhibinin vücud ve vahdaniyetine güneş gibi parlak ve nûrani bir hüccet olduğunu göstermekle tefsir ediyor.

— 100 —

Yirmi İkinci Pencere

اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًا وَ الْجِبَالَ اَوْتَادًا وَ خَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًا ٭ فَانْظُرْ اِلٰى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا

âyetlerinin hakaikından bir hakikatını; küre-i arzın vaziyet ve hareketinde ve yüzündeki mütemâdiyen kemal-i hikmet ve mizan ile yüzbinler ecnâs-ı nebâtat ve envâ-ı hayvânat ile şenlendirip, doldurup boşaltmak cihetiyle bir Vâcibü'l-Vücud'un vahdetine şehadet ettikleri suretinde küre-i arz kuvvetinde bir hüccet-i vahdaniyeti göstermekle tefsir ediyor.

Yirmi Üçüncü Pencere

اَلَّذِى خَلَقَ اْلمَوْتَ وَاْلحَيٰوةَ

âyetinin bir hakikatını; hayat, vahdaniyet-i İlâhiye bürhanlarının en kuvvetlisi ve en parlağı ve tecelliyât-ı samedaniye ayinelarının en câmii, en berrakı olduğu cihetinde Hayy-ı Kayyum'u esma ve şuûnatıyla bildirir bir hüccet-i katıa olduğunu göstermekle tefsir ediyor.

Yirmi Dördüncü Pencere

لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٭ هُوَ الَّذِى يُحْيِى وَ يُمِيتُ

âyetlerinin mevte dair bir hakikatını ve mevcûdat vücud ve hayatlarıyla Sâni-i Zülcelali gösterdikleri gibi, mevt ve zevalleriyle dahi kuvvetli bir surette baki bir Sâni -i Zülcelâlin vücuduna şehadet etmekle mevt dahi hayat gibi bir hüccet-i bahire -i vahdâniyet olduğunu göstermekle tefsir ediyor.

Yirmi Beşinci Pencere

Umur-u nisbiye tâbir edilen, biri birisiz olmayan; veled validi, fevkıyet tahtiyeti iktiza ettiği gibi, kâinatın herbir mevcudatında

— 101 —

bulunan mahlûkiyet, bir Halık'a; masnuiyyet bir Sâni'a, infial bir faile bizzarure delâlet ettiğinden bütün mevcudattaki bütün hikmetli masnuiyetler ve muntazam mahlukiyetler ve mizanlı fiiller, infiâller hadsiz bir surette bir Halık-ı Vahid'e şehadet etmekle beraber, herbir mevcut böyle umur-u nisbî adedince bir Vâcibü'l-Vücudun vahdaniyetine delalet ettiklerini beyan eder.

Yirmi Altıncı Pencere

Kâinatın bütün mevcudâtı yüzünden tazelenen, gelip geçen cemaller, hüsünler, bir cemal-i Sermedinin bir nevi gölgeleri olduğunu ve insanda tezahür eden kâinatın kalbindeki ciddi bir incizab-ı aşkı, bir ma'şuk-u Lâyezâliyi gösterdiğini ve kâinatın sinesinde çok suretlerde tezahür eden incizablar, cezbeler, cazibeler, bir hakikat-ı cazibedârın cezbiyle olduğunu ve mahlukatın en hassas ve nûrani taifesi olan ehl-i keşf ve velâyetin ittifakıyla zevk-i şuhudiye istinad ederek bir Cemil-i Zülcelâlin kendini tanıttırmasına ve sevdirmesine zevk ile muttali olduklarını müttefikan haber verdiklerini bildiren gayet kuvvetli ve nûrani bir hüccet-i vahdâniyyet ve marifetullaha karşı hususi, fakat üç renkli bir ziyayı neşreden bir penceredir.

Yirmi Yedinci Pencere

اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ

âyetinin bir hakikatını; kâinatta hiçbir sebep hiçbir müsebbebin icadına eli yetişmediği gibi, müsebbebin gayelerini düşünmek ve irade etmek kabiliyetinde de olmadığını ve müsebbebdeki sanat-ı hârikaya da hiçbir cihette kabil olmadığı cihette, doğrudan doğruya her müsebbeb sebepten değil, belki Müsebbibü'l-Esbâb olan Vâcibü'l-Vücud'un kudretinden çıktığı cihetle gayet câmi, belki müsebbebât adedince delâletleri tazammun eden bir hüccet-i vahdaniyeti göstermekle tefsir ediyor.

— 102 —

Yirmi Sekizinci Pencere

وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ

âyetinin bir hakikatını, kâinatın hey'et-i mecmuasındaki intizamında ve erkân-ı külliyesindeki hikmetli tezyinat ve harekâtında ve hayvânat ve nebâtâtın tedbir ve terbiyelerinde, hatta hüceyrat-ı bedeniyenin mizan ve intizam dairesindeki vaziyetlerinde kâinatın silsilesi kuvvetinde bir hüccet-i vahdaniyeti göstermekle tefsir ediyor.

Yirmi Dokuzuncu Pencere

وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

âyetinin bir hakikatını bahar mevsiminde garibâne bir seyâhat zamanında inkişaf eden şöyle bir nur-u tevhid ile yani; herşey, hususan çiçekler ve meyveler herbiri birer mektub-u Samedâninin birer mührü , belki herbir mektubun hadsiz mühürleri olduğunu ve herbir mühür ile hadsiz mektubatı mühürlendirdiğini yani her birşeyi bütün eşyayı kendi sahibinin mektubu ve mülkü olduğunu gösterdiği cihetle tefsir edip, gayet latif ve kuvvetli ve vazıh bir surette marifetullaha karşı pencereler açıyor.

Otuzuncu Pencere

لَوْ كَانَ فِيهِمَا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا ٭ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

âyetlerinin hakaikından imkân ve hudusa dair bir hakikatı ilm-i kelâmın cadde-i kübrâları içinde imkân ve hüdûs noktasında gayet kuvvetli bir burhan-ı vahdaniyeti göstermekle tefsir ediyor.

— 103 —

Otuz Birinci Pencere

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ٭ وَ فِى الْاَرْضِ اٰيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ وَ فِى اَنْفُسِكُمْ اَفَلَا تُبْصِرُونَ

âyetlerinin , insanın mâhiyeti noktasında ve enfüsî cihetine bakan bir hakikatını, insan üç cihetle Sâni-i Zülcelâlin esmâsına ayine olmasıyla yani acziyle ve fakriyle, naks ve kusuruyla Kadir-i Zülcelâlin kudretini, gınasını, kemalini bildirdiği gibi cüz'i ilim ve cüz'i kudretiyle ve cüz'i basar ve cüz'i sem'iyle ve cüz'i malikiyetiyle yine Sâni'in ilm-i mutlakına, sem' ve basarına ve mâlikiyet-i mutlakasına ayinedarlık edip gösterdiğini ve hem insan üstünde nakışları görünen Esmâ-i İlâhiyyeye o nakışlar cihetiyle ayinedarlık ederek, esmada bir ism-i âzam olduğu gibi esmânın nukuşunda dahi insan bir nakş-ı âzam bulunduğunu göstermekle gayet kuvvetli bir delil-i vahdaniyetiinsanınmahiyetinde izhar edip üç cihetle marifetullaha percereler açar.

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

in bir hakikatını tefsir ediyor.

Otuz İkinci Pencere

هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدِينِ اْلحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَ كَفٰى بِاللّٰهِ شَهِيدًا ٭ قُلْ يَا اَيُّهَا النَّاسُ اِنِّى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَمِيعًا

âyetlerinin bir hakikatını, semâ-i risaletin bir güneşi olan Zât-ı Ahmediyeye (A.S.M.) dair olan On Dokuzuncu Mektup ve On Dokuzuncu Söz ve Otuz Birinci Söz ile tefsir edip, bu pencere ile o tefsire işaret ediyor.

— 104 —

Otuz Üçüncü Pencere

اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ الَّذِى اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا

âyetinin Kur'ân'a dair bir hakikatını, Kur'ân'ın herbir âyeti birer pencere olduğunu ve belki ekser âyetinde marifetullaha karşı çok pencereler bulunduğunu ve Kur'ân'ın hey'et -i mecmuası umum pencereler kuvvetini tazammun ettiğini göstermekle gayet parlak ve vazıh ve câmi diğer bir pencere daha açmakla gayet kat'i ve yakini ve şüphesiz bir hüccet-i vahdâniyet gösterip, i'câz-ı Kur'ân'a dair Yirmi Beşinci Söz'le tefsir ediyor. Ve bu pencere ile o tefsire işaret ediyor.

اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْاٰنَ لَنَا فِى الدُّنْيَا قَرِينًا وَ فِى الْقَبْرِ مُونِسًا وَ فِى الْقِيَامَةِ شَفِيعًا وَ عَلَى الصِّرَاطِ نُورًا وَ مِنَ النَّارِ سِتْرًا وَ حِجَابًا وَ فِى الْجَنَّةِ رَفِيقًا وَ اِلَى الْخَيْرَاتِ كُلِّهَا دَلِيلًا وَ اِمَامًا
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَ عَلٰى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
بو كوزل 71 فهرسته 750 تمام 481 اولدى 51
(Bu güzel fihriste tamam oldu)

İşte bu kelâmın makam-ı ebcedisi, târih-i telifi göstermekle 1353 olup, bu zamanın tarihine tevafuk etmiştir. O keçeli katibin haberi yokken ve hesab-ı ebcedi bilmezken, bu fihristenin hitamında gelişi güzel böyle, «Bu güzel fihriste tamam oldu» yazmış. Ben tashihimde

— 105 —

hesap ettim, bu latif tevafuk çıktı. Demek bu fihriste güzeldir ki, bu güzel tevafuku gösterdi.

Latif bir tevafuktur ki, Fihriste'de bahsedilen risale ve zeyillerinin küçük, büyük parçalarının 119 adediyle fihriste'nin bu dördüncü kısmı sahife başında, kendi kendine gelen 19 sahifede tevafuku gösteren eliflerin 119 adedi, ikinci kısmın âhirlerindeki 19 kısmın latif sırrını ihata ederek tevafuk etmesi şâyân-ı temaşadır. Bu işte kimsenin ihtiyarı karışmamış. Demek alâmet-i makbuliyettir.

Şâyân-ı hayrettir ki; birinci müstensihin nüshasında sahifeler başında 119 elif gelmesiyle resailin 119 parçasına tevafuk ettiği gibi; ikinci müstensih, sahifeler ayrı, satırları bütün bütün ayrı ve müsvedde-i ûlâdan istinsah ettiği halde ve kat'iyyen elif ا leri düşünmeyerek (Mektubât'ın en küçüğü bir-ikisi bir sayılır. En küçük Sözlerin bir-ikisi bir sayılır) 119 elif gelmesi, Risale-i Nur parçalarının adedine tevafuk etmesi elbette tesadüfi olamaz. Belki bir cilve-i inayetten gelen bir tanzim karıştığına kanâat veriyor.

اَللّٰهُمَّ يَا فَرْدُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَكَمُ يَا عَدْلُ يَا قُدُّوسُ بِحَقِّ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ اجْعَلْ فِهْرِسْتَةَ الْاَعْمَالِ الصَّالِحَةِ لِكَاتِبِ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ مَجْمُوعِ دَقَائِقِ عُمْرِهِ وَاجْعَلْ كُلِّيَّاتِ فِهْرِسْتَةِ حَسَنَاتِهِ بِعَدَدِ حُرُوفِ رِسَالَةِ هٰذِهِ الْفِهْرِسْتَةِ وَاجْعَلْهُ وَ رُفَقَائَهُ مِنْ اَوْلِيَائِكَ الَّذِينَ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ اٰمين اٰمين اٰمين

Bundan sonraki fihriste "Onuncu Şua" nâmını alan kısımdır. Risale-i Nur 'un has şâkirdleri te'lif etmişlerdir.

— 107 —
بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ

Fihriste'nin 2. Cildi (*)

Onuncu Şuâ

{(*): Bu Onuncu Şua olan Fihriste'nin İkinci Kısmı için Hazret-i Üstad'ımız Kastamonu Lâhikası'nda şöyle buyurmaktadır:

"Fihristeyi taksim-ül a'mal tarzında mütesanid heyetinizin şahs-ı manevisine tevdi'iniz çok güzeldir. Tam daimi bir üstad buldunuz."

Hizmetinde bulunan talebeleri}

— 109 —

On Altıncı Lem'a

Mesail-i mühimmeden bazı mesail hakkında sorulan suallerin cevaplarını muhtevidir. Şöyle ki; en başta, merakâver "Dört Sual"e cevaptır.

Birincisi: " Ehl-i Sünnet ve Cemaat hakkında bir ferec ve bir fütûhat olacağı hakkında ehl-i keşfin verdiği haberlerin zuhur etmemesi nedendir?" diye sorulmasına mukabil, gayet güzel bir cevaptır.

İkincisi: " Risale-i Nur'un müellifi, kendisini şiddetli tazyikat altında tutan ehl-i dünyanın aleyhinde bulunması lâzım gelirken, onlara maddeten ilşimemesinin sebebi nedir?" sualine gayet latif bir cevaptır.

Üçüncüsü: " İngiliz ve İtalyan gibi hükûmetlerin bu hükûmetle muharebe etmek istemelerine karşı, neden şiddetli bir surette harp aleyhinde bulunuyorsunuz? Halbuki, bu gibi hadiseler, milletin kuvve-i maneviyesinin menbaı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyic etmekle, şeâir-i İslâmiyenin ihyasına ve bid'aların ref'ine bir derece medar olur" diye vaki sualine verilen pek letafetli bir cevaptır.

Dördüncüsü: " Neden elinizdeki nurlu risaleleri herkese göstermemek için, arkadaşlarınıza ihtiyatı tavsiye ediyorsunuz? Ve neden halkları bu nurların feyizlerinden mahrum ediyorsunuz?" sualine verilen pek hoş, pek güzel bir cevaptır.

Hatimesinde, Lihye-i Saadet hakkında sorulan bir suale karşı şüpheleri izale eden gayet mukni bir cevaptır.

Daha sonra, eskiden beri mülhidlerin iliştikleri üç meseleye dair sorulan suallere verilen üç cevaptır.

Birinci sual:
حَتّٰى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فِى عَيْنٍ حَمِئَةٍ

Âyet-i kerimesinin meali olan: "Zülkarneyn, Güneşi, hararetli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurub ettiğini görmüş?"

— 110 —
İkinci sual:

Sedd-i Zülkarneyn nerededir? Ve Ye'cüc ve Me'cüc kimlerdir?..

Üçüncü sual: Hazret-i İsa Aleyhisselâm, âhirzamanda gelip Deccalı öldüreceğine dair suallere o kadar ulvi cevaplar verilmiş ki; hem ehl-i imanın imanlarını takviye eder, hem belâğatiyle edipleri susturur, hem de mülhidleri ilzam ederek tokatlar.

Nihayetinde, mugayyebat-ı hamse'den yalnız ikisi hakkında sorulan mühim bir suale ehemmiyetli bir cevaptır.

Rüşdü

On Yedinci Lem'a

Zühre'den gelmiş "On Beş Nota"dan ibarettir.

Birinci Nota: Nefs-i insaniyetin müptelâ olduğu âfil ve nâfil şeylerin, etvar-ı âlem üzerinde hakikatlarını gösterip, kalbin rabıtasını kesip, yüzünü beka ve âhirete çevirir.

İkinci Nota: Bir düstur-u Kur'âni olan tevazuu emir ve tekebbürden meneder.

Üçüncü Nota: كُلُّ اٰتٍ قَرِيبٌ sırrıyla; mevtin hakikatını, güzel ve ayn-ı hakikat bir temsil ile açıp, uzun emelleri ve elemleri keser. Hayy ve Kayyûm ve Bâkî ve Dâim ve Biyedihi'l-Hayr'a her umuru teslim eder.

Dördüncü Nota: Muttarid bir kanun-u Âdetullah olan mevsimlerin, asırların değişmesinde, ekser eşyanın aynen iade ve tazelenmesiyle, şecere-i kâinatın en mükemmel meyvesi olan insanın, mevsim-i haşr-i ekberde aynen iade edileceğini, kat'iyyen ispat eder.

Beşinci Nota: Şu asr-ı felâket ve helâketin en büyük musibeti olan ve dinsizliğe giden medeniyet-i sakimenin içyüzünü ve yüzündeki peçeyi ve Cehennem-nümun mahiyetini, hüdâ-yı Kur'ânî ile müvazene suretiyle açar, gösterir. Ehl-i imanı ona temayülden şiddetli

— 111 —

tenfir ettirip, sâri bir vebayı teşhis ile, eczahane-i Kur'âniyeden zemzem-i tiryakı içirir.

Altıncı Nota: Nefis ve şeytanın en büyük hile ve desiselerinden olan; kâfirlerin çokluklarını ve onların bazı hakaik-i imaniyenin inkârındaki ittifaklarını vesvese suretiyle göstererek, şüpheleri ve dine karşı lâkaydlığı, ayn-i hak ve hakikat bir temsil ile kökünden kesen ve Tûba-i Cennet olan iman ağacını yetiştiren mücerreb bir iksir-i nuranidir.

Yedinci Nota: Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin muzır bir mikrobu olan ve terakkiyat-ı ecnebiyede saadet zannedilen, zulümlü ve zulmetli ihtirasat-ı dünyeviyeye ehl-i imanı sevkeden sahtekâr haniyetfuruşları, Kur'ân'ın elmas kılıncıyla öldürerek, irtidada yüz tutan veyahud mertebe-i fıska inen ehl-i imanı Kur'ân-ı Hakimin hastahanesine alır, tedavi eder.

Sekizinci Nota:
وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ

nin bir sırrını,

وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

nin bir hakikatını,

اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

nun bir düsturunu,

فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

nin bir nüktesini tefsir edip, kâinatta zerreden şemse kadar herşey bir vazife ile mükellef olup, bütün sa'y ve hareketleri kanun-u kader ile cereyan ettiğini ve Cenab-ı Hak kemal-i kereminden, hizmet içinde mükâfat olarak bir lezzet dercettiğini ispat ve izah ile; mevcudatın en mükemmeli ve ziyahatın reisi ve arzın halifesi olan insan, tenbellik edip gaflete düşerse; cemadattan daha câmid, sinekten çekirgeden daha kansız olacağını ikaz ve inzar ile, insanları vazife-i fıtriyelerine sevkedip, ulûhiyet-i mutlakayı ispat eder.

Dokuzuncu Nota: Cenab-ı Hak kemal-i keremiyle, en büyük şeyi en küçük şeyde dercettiği cihetle; kâinattaki hayır ve kemâlatı şecere-i kâinatın meyvesi ve çekirdeği olan, nev-i insanın hakikatını taşıyan nebilerde gösterdiğini; ve nebilere intisap eden hayır ve kemalâta,

— 112 —

nura ve sürura çıkacağı gibi, ubudiyet cihetiyle de, bir zerre gibi küçük bir mahluk olan insanın, fihristiyet ve o intisap cihetiyle, ağzından çıkan اللّٰه أكبر sadâsı, Küre-i Arzın büyük bir اللّٰه أكبر i hükmüne geçtiğini, hakkalyakin bir beyan ile, hakkın saadetini, imanın hüsn-ü kemalini bilbedahe izhar edip; dalâlet, şer, hasâret; dinin muhalifinde olduğunu kat'i ispat eder.

Onuncu Nota: Cenab-ı Hakkın nur-u marifetine yetişmek ve bakmak ve âyat ve şahitlerin ayinelarında berahin ve delillerin emarelerini görmek üç çeşit olup bir kısmı, su gibi; ikinci kısmı, hava gibi; üçüncü kısmı, nur gibi olup; takarrübün tarifini ve bu'diyetin vartalarını beyan eder.

On Birinci Nota: Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan'ın ifadesindeki şefkat ve merhametin hikmetini, hem üslub-u Kur'âniyedeki cezâlet ve selâsetteki fıtrîliği gösterir.

On İkinci Nota: مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا kavl-i şerifine imtisâlen, كُلُّ اٰتٍ قَرِيبٌ sırrıyla mevtin ve kabrin mahiyetini gösterip, serkeş nefs-i emmarenin dizginini çeker. Hem kısa bir ömür ve muvakkat bir hayatta, bu acip asırda, saadet-i ebediyeye en yarayışlı amel ve en makbul hizmet ve en devamlı sevap, "imanın takviyesine medar Risale-i Nur Talebelerinin tarzında ulûm-u imaniyeye çalışmak" olduğunu beyan eden ve ehl-i ilim ve ehl-i kalemi ikaz eden bir düstur-u hakikattır.

On Üçüncü Nota: Medar-ı iltibas olmuş "Beş Mesele" dir.

Birincisi:
اِنَّكَ لَا تَهْدِى مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدِى مَنْ يَشَاءُ

sırrıyla, tarîk-i hakta çalışan ve mücahede edenler yalnız kendi vazifesini düşünüp, Cenab-ı Hakkın vazifesine karışmamaları lâzıım geldiğini ve şiddet-i hırs yüzünden, vazife-i ubudiyet ve memuriyeti, âmiriyet ve mâbudiyetle iltibas edenlere karşı tefrik edip, haddini tecavüz eden insana makamını gösteren, herkese lüzumlu bir meseledir.

— 113 —

İkinci Mesele: Ubudiyetin menşei, emr-i İlâhî ve neticesi, rıza-yı İlâhî ve semeratı ve fevâidi uhreviye olduğunu ve dünyaya ait faydalar ve semereler ve menfaatler, ubudiyete, vird ve zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, ubudiyeti kısmen iptal ettiğini beyan ile sırr-ı ubudiyetin hikmetini ders veren çok mühim ve lüzumlu bir meseledir.

Üçüncüsü:
طُوبٰى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ

hadis-i kudsîsinin mukaddes düsturunu güzel bir temsil ile izah edip, ubudiyetin esası olan acz, fakr ve kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı İlâhinin rahmet kapısını çalmak lâzım geldiğini; hem her amelde bir ihlâs ciheti olduğundan, insan, hareketinde rıza-yı İlâhiyi düşünüp, vazife-i İlâhiyeye karışmamasıyla âla-yı iliyyine çıkacağını yol gösteren mühim bir meseledir.

Dördüncü Mesele:
وَلَا تَاْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ

âyetinin mânâ-yı işarisiyle, Mün'im-i Hakîkiyi hatıra getirmeyen ve Onun nâmıyla verilmeyen nimeti yemek ve almak caiz olmadığını; eğer muhtaç ise, esbab-ı zâhiriyenin başı üzerinde Mün'im-i Hakîkinin rahmet elini görüp, "Bismillah" deyip alınacağını; hem esbab-ı zâhiriyeyi perestiş edenleri aldatan iki şeyin beraber gelmesi veya bulunması olan iktiranı, illet zannetmelerini güzel ve mukavemetsûz izahla, yüzleri Mün'im-i Hakîkiye çevirir.

Beşinci Mesele: Bir cemaatin sa'yleriyle hâsıl olan bir netice veya şerefi o cemaatin reisine veya üstadına vermek; hem cemaate, hem de o üstad ve reise zulüm olduğu gibi, Cenab-ı Hakkın nur ve feyzine ma'kes ve vesile ve vasıta olan üstadın, masdar ve muktedir ve menba telâkki edilmemek lâzım geldiğini, güzel bir temsil ile ispat edip, hakikat-ı hâle pencere açıp gösterir.

On Dördüncü Nota: Tevhide dair dört küçük remizdir.

~Birinci Remiz:>Dar nazarlı, kâsır fikirli ve muhakemesiz akıllı, esbabperest insanın nazarını vahdaniyet-i İlâhiyyenin delillerine çevirip, güzel bir temsil üzerinde لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ der, tevhidi ispat eder.

— 114 —

~İkinci Remiz:>يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى nin bir sırrını tefsir edip, aşk-ı mecâziye müptela olan insana, aşk-ı hakikiyi ve Mâbud-u Bilhakkı gösterir.

~Üçüncü Remiz:>Hayat-ı bâkiyeye ve sermedi manzaralara namzed, yüksek makamda halkolunan istidadat ve letaif-i insaniye, bazen hiç ender hiç olan hevâ-yı nefse esir bulunduğundan, ikaz ve inzar ile insanı teyakkuza sevkeden büyük bir hakikatın küçük bir ucudur.

~Dördüncü Remiz:>Uzun emellerden ve geçmiş ve gelecek elemlerden ruh ve kalbi güzel bir temsil ile kurtarıp, لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه kelime-i kudsiyesinin şifâyab ve rahmetbahş hazinesine teslim eder.

On Beşinci Nota: "Üç Mesele"dir.

~Birincisi:>İsm-i Hafîz'in tecelli-i etemmine işaret eden

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ

âyetiyle, Hafîz-i Zülcelâlin Küre-i Arz tarlasında ezel ilmiyle halkedip zer' ettiği tohumları, kesif toprak içinde ve şiddet-i bürûdet karşısında mukavemetsiz, nihayetsiz zayıf ve küçük oldukları halde, muhafaza edip haşr-ı baharîde başka bir âlemden gelmişler gibi, evâmir-i tekviniyeye imtisal ile gelmeleriyle, emanet-i kübra hamelesi ve arzın halifesi ve kâinatın meyvesi olan insanların ef'al ve âsar ve akvalleri ve hasenat ve seyyiatları muhafaza edilip haşrin sabahında meydan-ı muhasebeye getirileceğini kat'i ispat edip, haşri bazı sebepler neticesi baid gören insanlara, bilmüşahede nümûnesini gösterir.

Hâfız Ali
Rahmetullahi Aleyh
— 115 —

On Sekizinci Lem'a

Unutulmuş, yazılmamış mübarekeler hey'etinin çalışkan kahramanı Küçük Ali'nin hissesidir. Ve hakkıdır ki yazsın. Onun için unutulmuş.

On Dokuzuncu Lem'a

كُلُوا وَ اشْرَبُوا وَ لَا تُسْرِفُوا

âyet-i kerimesini «Yedi Nükte» ile tefsir eden iktisadı emredip, israf ve tebzirden nehyeden ve bilhassa bu asırdaki beşere gayet mühim bir ders-i hikmet veren, kıymettar ve çok mübarek bir risaledir.

Birinci Nükte: Cenab-ı Hak, beşere ihsan ettiği bilcümle nimetlerin mukabilinde beşerden ancak bir "şükür" istediğini; iktisat hem nimetlere karşı bir ihtiram, hem Cenab-ı Hakka bir şükr-i mânevî, hem nimetin bereketlenmesine bir vesile olduğunu, israf ise; Mün'im-i Hakikinin nimetlerine bir hürmetsizlik ve bir tahkir olmakla, vahim neticeleri bulunduğunu beyan eder.

İkinci Nükte: Vücud-u beşer bir saray, mide bir efendi, ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcı, et'imenin verdiği lezzetler birer bahşiş olduğunu göstererek; vücudun idaresi iktisad ile te'min edildiğini, israf ise müvazenesizliği ve hastalıkları tevlid ettiğini beyan eder.

Üçüncü Nükte: Kuvve-i zâika, maddi cesede inhisar etmekten ziyade; akla, ruha ve kalbe baktığından; israf etmemek, zillet ve sefalete düşmemek ve o kuvve-i zâikayı taşıyan lisanı şükürde istimal etmek şartıyla leziz taamların tercih ve takip edilebileceğini ve bu hakikat, harika kuvve-i kudsiye sahibi Şah-ı Geylâni (K.S.) Hazretlerinin ihyayı emvat keramet-i azimesiyle izah edilerek; ruh cesede, kalb nefse, akıl mideye hakim olduktan sonra, şükrün münteha derecelerine vâsıl olmakla mümkün olduğunu beyan eder.

Dördüncü Nükte: İktisad sebeb-i bereket olduğundan muktesitlerin hayatları izzetle geçtiğini; israf edenlerin her vakit sefalete, hatta dilenciliğe kadar düştüklerini, hatta haysiyet ve namuslarını

— 116 —

ve hatta mukaddesat-ı diniyelerini bile feda ettiklerini ve iktasadın menafi-i azimesini ve israfın dehşetli zararlarını ve sehavetin güzelliği içinde bir oduncu ihtiyarın istiğnâsını zikrederek, iktisadın kıymet ve izzetini, sehavetin fevkine çıkarır.

Beşinci Nükte: Gayet merak-âver bir bal vâkıasıyla, iktisattaki izzet ve bereketin ve israftaki sefalet ve mahrûmiyetin bir sırrını, pek hakikatlı bir sûrette izah eder.

Altıncı Nükte: Hisset ile, hissetten ayrı olan iktasad haslet-i memduhasını, Hazret-i Ömer'in oğlu Hazret-i Abdullah'ın (R.A.) bir vâkiasıyla öyle izah eder ki, iktisadın hisset olmadığını ve israftan ayrı olan sehavetin derece-i kemalini gösterir.

Yedinci Nükte: İsraf hırsı, hırs kanaatsizliği, kanaatsizlik haybet ve hasâreti ve hem ihlâsı kaçırmakla âmâl-i uhreviyeyi zedelemek gibi üç mühim neticeyi tevlid ettiğini ve zekâvetleri yüzünden maruf ediplerin dilenciliğe kadar tenezzül ettiklerini ve bir kısım âlimlerin hırs yüzünden dîk-ı maişete giriftar olduklarını temsillerle o kadar güzel izah eder ki, fevkinde beyan ve izah tasavvur edilmez.

Hüsrev

Yirminci Lem'a

اِنَّا اَنْزَلْنَا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ

ilâ âhir.. âyet-i kerimesiyle,

هَلَكَ النَّاسُ اِلَّا الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّا الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰى خَطَرٍ عَظِيمٍ

Hadis-i şerifi mucibince, İslâmiyette ihlas en mühim bir esas olduğunun sırrını, hadsiz nüktelerinden "Beş Nokta" ile tefsir ile izah eder.

Birinci Nokta: " Ehl-i dünya ve ehl-i gaflet ve ehl-i dalâlet ve ehl-i nifak rekabetsiz bir surette ittifak ettikleri halde, neden ehl-i hak ve

— 117 —

ehl-i hidayet rekabetli ihtilâf ediyorlar?" diye vaki pek mühim ve pek müthiş ve ehl-i hak ve ehl-i hamiyeti hakikaten kan ağlattıran bir suale, çok esbaptan yedi sebep ile cevap verilmiştir. Şöyledir:

Ehl-i hak ve ehl-i hidayetin ihtilâfatı hakikatsız, zelil olduklarından ve himmetsiz, aşağı ve akibeti düşünmeyerek kasirünnazar olduklarından ve kıskanç ve dünyaya haris olduklarından olmadığı gibi, ehl-i gaflet ve ehl-i dalâletin de kuvvetli ittifakları, hakikatlı ve âkıbeti düşündüklerinden ve yüksek nazarlı olduklarından olmadığını o kadar âli bir üslûpla ve hakikatlı bir ifade ile beyan ve izah eder ki; "Fesübhânallah, sebepleri bilinmediğinden, her an için üç yüz elli milyon fedakâr tebaası bulunan bu âli İslâmiyet, nasıl olmuş da hepsi yüz elli milyonu tecavüz etmeyen ve ölümden dehşetli korkan üç dört firenk hükûmetin elinde esir olmuşlar? Hem öyle bir esaretle mahkûm edilmişler ki, Allah! Allah! Her fırsatta öyle dehşetli şenaetler yapılmış ki, engizisyon mezalimine rahmet okutacak işkenceler, biçâre ehl-i İslâma tatbik edilmiş gözyaşlarına bedel, damarlarından mütemadiyen kanlar akıttırılmış; bir değnek cezaya mukabil, ehl-i hamiyetin boyunları, gaddar zâlimlerin elleriyle koparılmış, atılmış; o biçare Müslüman hamiyet-perverlerinin bir kısmı, darağaçlarına asılmış, hayatlarına hâtime verilmiş, dünyanın ufuklarında merhametsizce teşhir edilmiş, hem hayat-ı dünyevileri parça parça edilmiş, hem hayat-ı uhreviyeleri zedelenmiş, bir kısmının ise her iki hayatları ve saadetleri birden imha edilmiş, nedendir?" diye vâki olacak sualin cevapları, elmas hazinesine değer kıymetindeki bu risalenin Birinci Noktasının verdiği izahatın neticesinden anlaşılmaktadır.

İşte bu zavallı Müslümanlar hak ve hakikat mesleğinde giderlerken, hataya ve yanlışa düşmeleri yüzünden ihlâsları zedelenmiş, aralarına rekabet girmiş, beynlerindeki ittifak ve ittihad yerine tefrika ve ihtilâf girmiş; binnetice, bu haller tedavi edilmemiş, bu marazlar tevessü etmiş; bu halleri gören ehl-i dalâlet, ehl-i İslâmın bu ihtilâfat ve tefrikasını ganimet bilmiş, desiselerle âlem-i İslâma hücum etmişler, zavallı ehl-i İslâmı pek müthiş bir esaret altına almışlar, mahvetmek için çalışmışlar. İşte, asırlardanberi üç yüz elli milyon ehl-i İslâmı zincirler altında, her gün, her saat, her an inim inim inleten hâletlerin sebepleri, bu risalenin Birinci Noktasıyla pek hakikatlı bir surette izah edilmiş. Fakat, heyhât! Zaman ve zemin müsait değilmiş ki, Beş noktadan, yalnız bir Noktası yazılmış; diğerleri te'hir edilerek, yazılmamış.

Hüsrev
— 118 —

Yirmi Birinci Lem'a

{(Haşiye): Bu risalenin on beş günde bir defa okunması hakkında tavsiye vardır.}

بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ ٭ وَ قُومُوا ِللّٰهِ قَانِتِينَ ٭ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ٭ وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَاتِى ثَمَنًا قَلِيلًا

âyetlerini tefsir eder. Her amel-i hayırda, hususan uhrevi hizmetlerde ihlâsın en mühim bir esas olduğunu bildiren çok kıymettar bir risaledir. Bu risale, evvelâ, bu müthiş zamandaki Kur'ân hâdimleriyle konuşarak, der ki: "Dehşetli düşmanlar karşısında, şiddetli tazyikat altında, müthiş dalâletler ve savletli bid'alar içinde, sizler gayet az ve gayet zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğunuz halde, gayet ağır ve gayet büyük ve umumi ve kudsi bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur'âniye, sırf bir ihsan-ı İlâhi olarak, Cenab-ı Hak tarafından omuzlarınıza konulmuştur. Öyleyse, herkesten ziyade ihlâsı kazanmaya ve onun sırlarını kendinizde yerleştirmeye mecbur ve mükellef olduğunuzu bilmelisiniz. Ve ihlâsı zâyi eden esbaptan şiddetle kaçmalısınız" der ve ihlâsı kazanmak için "Dört Düstur"u beyan eder.

Birinci düstur: " Doğrudan doğruya rıza-yı İlâhiyi maksad yapmalısınız" der.

İkinci düstur: " Rekabetsiz, tahakkümsüz, gıptasız, atâletsiz hakiki bir tesanütle, faaliyetlerini umumi maksada tevcih ederek çalışan bir fabrikanın çarkları gibi olmalısınız" der. Ve Saadet-i Ebediyeyi netice veren ve ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) dünya ve âhirette sahil-i selâmete çıkaran bir sefine-i Rabbaniyede hizmet ettirildiğiniz için ihlâsa, ittifaka, tesanüde samimiyetle sarılmalısınız" diye emreder.

Üçüncü düstur: Hem birkaç misâl ile ihlâsın bir sırrı-ı mühimmini izah eder, hem İmam-ı Ali (R.A.) ve Şah-ı Geylânî (R.A.) gibi

— 119 —

kudsi, harika kahramanların, Nur Talebelerinin başlarında Üstad ve arkalarında yardımcı olarak, her vakit hazır olduklarının veçhini beyan eder.

Dördüncü düstur: Kardeşler arasında «tefâni» sırrını, yani, «kardeş kardeşte fâni olmak» esasını ikame eder.

Ve ihlâsı kuvvetlendiren bir vasıtanın «rabıta-i mevt» olduğunu ve zedeleyen sebeplerin «riya ve tûl-i emel» gibi merdut hasletler olduğunu bildirir.

İhlâsı kazanmanın ikinci sebebi, daima huzur-u İlâhide olduğunu düşünmektir. Bu suretle, hem riyadan kurtulma çaresini, hem kazanılan ihlâsta çok meratib olduğunu beyan eder.

Daha sonra, ihlâsı kıran sebeplerden üç mâniden birincisinin «maddi menfaatler» olduğunu ve âmâl-i uhreviyedeki teşrik-i mesaide muazzam menfaat olduğunu, hem bu uhrevî kazanç, dünyevi şeriklerin kazançları gibi olmayıp, tecezzi ve inkısam etmeden, noksansız olarak, fazl-ı İlâhi ile, terâküm eden sevap ve yekûnlerinin bir misli, iştirak eden fertlerin herbirinin defter-i âmâline aynen gireceğini beyan ederek, rekabet ve ihlassızlıkla bu ticaretin kaçırılmamasını tavsiye eder. Mâniin ikincisi, ihlâsı kıran ve en mühim bir maraz-ı ruhi olup şirk-i hafiye yol açan «teveccüh-ü âmme"den>şiddetli kaçmayı ve bu gibi marazlara ehemmiyet verilmemesini ehemmiyetle emreder. Üçüncü Mânide de "korku ve tama» yüzünden gelecek zararlar ile ihlâsın kırılacağını bahsederek, bu hususta Hücumat-ı Sitte'de izahat-ı kâfiye verildiğinden, o kıymetdar risaleye havale edilmekle hâtime verilen, şirin ve latîf ve çok âli ve misilsiz ve herkesin muhtaç olduğu bir risale-i mübarekedir.

Hüsrev

Yirmi İkinci Lem'a

بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا
— 120 —

gibi âyetlerle, üç işaretle, Risale-i Nur müellifine ve Risale-i Nur'a ait çoklar tarafından deniliyor ki: «Sen ehl-i dünyanın dünyasına karışmadığın halde, nedendir ki, herbir fırsatta senin âhiretine karışıyorlar? Hattâ, hiçbir hükûmet târiki'd-dünya ve münzevilere karışmıyor?» mealinde bir suale karşı, gayet güzel cevap veriyor.

Birinci işaret: Risale-i Nur müellifi ve Risale-i Nur, bütün ehl-i imanın hususan Isparta vilâyetinin mânevî terakkiyatlarına ve imanlarının inbisatına mühim bir medar olduğundan; bu sualin cevabını, din ve şeriat namına, haklarını müdafaaya mecbur olduklarından, dinsizlere karşı müdafaa vazifesi, insanların, hususan Isparta vilâyetinin insanlarının hakları olduğunu kat'i gösterir.

İkinci işaret: Tenkit ve istifsarkârane, mimsiz medeniyet tarafından deniliyor ki "Sen neden bizden küstün ve bize müracaat etmiyorsun? Halbuki bizim prensibimiz var. Bu asrın muktezası olarak hususi düsturlarımız var. Bunların tatbikini, sen kendine ve ehl-i imana kabul etmiyorsun. Halbuki Cumhuriyet devrinde tahakküm ve tegallübü kaldırmak düsturu var. Halbuki sen, hocalık ve inziva perdesi altında nazar-ı dikkati celbetmekliğin ve hükûmetin rejimine karşı hilâfına çalıştığını macera-yı hayatın gösteriyor. Bu senin halin burjuvalara mahsustur. Bizim, avam tabakasının intibahı ile sosyalizim ve bolşevizm düsturlarını tatbik etmek, işimize yarıyor. Prensiplerimize muhalif ve burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümleri altında adalet-i mahzayı kabul etmek ağır geliyor?" deyip dinsizce sualine karşı:

Ne mümkün zulm ile; bidâd ile imha-yı hakikat
Çalış kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten.

düsturuyla Cenab-ı Hakkın fazl-ı keremiyle ulûm-u imaniye ve Kur'âniyeyi fehmetmek faziletini ihsan ettiğini ve bu ihsanı kaldırmaya uğraşan, insan suretinde şeytanlar olduğunu, birkaç mühim misal ile, ehl-i ilhad ve kısmen münafıklar bu fevkalkanun muameleyi hiçbir hükûmet ve hiçbir ferdin tasvibine mazhar olmayan bu muameleye cumhuriyet hükûmeti müsaade etmediğini; değil yalnız Risale-i Nur müellifi, eğer fehmetse nev-i beşer küseceğini ve anâsırın hiddetlendiğini göstermekle, gayet güzel bir cevap veriyor.

Üçüncü işaret: " İki sual"in cevabıdır.

— 121 —

Birincisi: Ehl-i Felsefe, zındıka, hesabına diyorlar ki: "Bizim memleketimizde bulunan bir adam, mecburi cumhuriyetin kanunlarına inkıyat edecektir. Halbuki sen, vazifesiz olduğun halde, halkların teveccühünü kazanmak istiyorsun?" demelerine karşı bir müskit cevap veriyor ki, onların foyalarını ortaya çıkarıp ne olduklarını gösteriyor.

İkinci sual: " Teveccüh-ü nâsı ve mevki-i âmmeyi kazanmak, bizim vazifedarlarımıza mahsus olup, sen vazifesiz bir adam olduğundan, teveccüh-ü nâsı ve mevki-i âmmeyi size hoş görmüyoruz?" demelerine karşı, eğer insan, bir cesetten ibaret olsaydı, lâyemûtâne dünyada kalsa ve kabir kapısı kapansa ve ölüm öldürülse; o vakit vazifeler, yalnız maddi askerlik ve idare memurlarına mahsus kalırdı. Halbuki, böyle mânevî ve gayet mühim ve bütün beşeri alâkadar eden bir vazifenin inkârı; ""Elmevtü Hakkun" dâvâsını, hergün cenazelerinin mührüyle imza edip tasdik eden otuz bin şahidin şehadetini tekzip ve inkâr etmek ile olur. Madem inkâr ve tekzip etmek muhaldir; öyleyse, mânevî hâcât-ı zaruriyeye istinat eden mânevî çok vazifeler var olduğunu, güzel ve mühim bir iki temsil ile izah ve ispat eder.

Şu risalenin hatimesinde, "Enaniyetli ehl-i dünyanın her işinde o kadar hassasiyet var ki; eğer şuurları olsaydı, dehâ derecesinde bir muamele olurdu" diye ehl-i imana onların o hassasiyet ve desiselerine aldanmamalarını tavsiye ile, onların bu hâli bir istidrac olduğunu haber verir.

Küçük Ali

Yirmiüçüncü Lem'a

Otuz Birinci Mektup'un Yirmi Üçüncü Lem'a'sı olan "Tabiat Risalesi"dir.

Tabiattan gelen fikr-i küfrîyi, dirilmeyecek bir surette öldüren ve küfrün temel taşını zîr ü zeber eden; ve çok çirkin ve müstekreh ve gayr-ı mâkul, mudıll efkârı, insaflı kafilelerden tardedip, çıkaran ve saadet-i ebediyenin o hakikatlı yollarını pek ehemmiyetli, çok şirin ve gayet zevkli bir surette açarak, delilleriyle, burhanlarıyla ispat

— 122 —

eden ve müellifine ebedi rahmet okunmasına vesile olan, âlî, gayet kıymettar bir risaledir. Bu risale,

قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِى اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

âyet-i kerimesinin bir tefsir-i vâzıhı olup, "Cenab-ı Hak hakkında şek olamaz ve olmamalı" demekle, vücud ve vahdaniyet-i İlâhiyeyi bedahet derecesinde gösterir. Şu sırrı izahtan evvel, bir ihtar ile, bin üç yüz otuz sekiz senesinde ordu-yu İslâmın Yunan'a galebesinden neş'e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içine gayet müthiş bir zındıka fikri girmek üzere iken, o zındıka mefkûresinin başını dağıtmak gayesiyle Ankara'da Arapça olarak tabedilmiş olan bu risalenin, sonra aynen Türkçeye tercüme edildiğini hatırlatır.

Mukaddime: İnsanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden ve ehl-i imanın bilmeyerek istimal ettikleri kelimelerin en mühimlerinden üç tanesini beyan eder.

Birinci kelime: " Evcedethü'l-esbab" yani; esbab-ı âlem icad ediyor.

İkinci kelime: " Teşekkele binefsihi" yani; kendi kendine oluyor.

Üçüncü kelime: " İktezathü't-tabiat" yani; tabiat iktiza edip, yapıyor.

Bu üç dehşetli kelimelerin, lâakal doksan muhalâtı tazammun eden üçer muhalden dokuz muhal ile, açtıkları üç yolu tamamen kapayarak, dördüncü yol olan "Tarik-i Vahdaniyet" ile, bilcümle mevcudat, bir Kadir-i Zülcelâl'in kudretiyle vücud bulduğunu, hakiki ve letafetli temsilleriyle ispat eder.

Birinci Kelime: " Evcedethü'l-esbab" Teşkil-i eşya, esbab-ı âlemin içtimaiyle vücud bulmasının pek çok muhalâtından üç tanesini zikreder.

~Birincisi: ">Herhangi bir zihayatın icadı Vâhid-i Ehad'e verilmeyip, esbaptan talep edilse, bir eczahane-i kübrada mevcut kavanozların içindeki maddelerin garip bir tesadüf eseri veya esen rüzgârların kavanozları çarpıp devirerek içindeki maddelerin akması ve bir yere toplanması" temsiliyle gösterilen vücud-u eşyayı esbaba vermek itikadının hadsiz muhaliyetini beyan eder.

— 123 —

~İkinci muhal:>Mevcudattan bir sineğin inşası Vâcibü'l-Vücuda verilmeyip esbab-ı âlem yapıyor denilse; kâinatın ekserisiyle alâkadar olan bu sineğin herbir zerresini; gözüne, kulağına, kalbine ve cesedine yerleştirmek için, erkân-ı âlemi ve anâsır ve tabayii, usta gibi, o sineğin hem zâhirinde hem bâtınında çalıştırmak lâzım geliyor. Bu muhal, sofestaileri dahi, eblehane meslekleri içinde utandırıyor.

~Üçüncü muhal: ">Bir vâhidin vahdeti varsa, herhalde bir elden sudur ettiği" kaidesiyle, şu mükemmel intizam ve şu hassas mizan ve şu câmi, hayata mazhar olan bir mevcut, eğer Vâhid-i Ehad'ın bir masnuu kabul edilmezse; câmid, câhil, kör, sağır, şuursuz, karmakarışık hadsiz esbabın karıştırıcı elleri arasında inşa edildiği ve nihayetsiz imkânat yolları içinde gayet mükemmel ve nihayet hassas ve câmi bir hayata malik olarak vücudu kabul edilse, yüzler muhali birden kabul etmek imkânsızlığını ve eşekleri dahi eşeklikleri içinde güldürecek derecede akıldan uzaklığını gösterir.

İkinci Kelime: " Teşekkele Binefsihi" yani, kendi kendine teşekkül ediyor. Şu muhalin bâtıl olduğunu gösteren çok muhalâtlardan üç muhali, nümûne olarak zikrediyor.

~Birincisi:>Her mevcut, basit bir madde olmadığı gibi câmit ve tegayyürsüz dahi olmadığından ve hem de zerrelerden teşekkül ettirilmiş gayet acip bir makine ve gayet harika bir saray olmakla beraber, zâhiri ve batınî duygularla mücehhez bulunduğundan, kâinatla alâkası vardır. İşte, herbir mevcud Hâlık-ı Külli Şey'e isnat edilmeyip, "kendini kendine teşekkül ediyor" denilse, o vakit herbir mevcudun herbir zerresine, bir Eflâtun'a bedel binler Eflâtun kadar ilim ve şuur vermek gibi hurafecilik ve divaneliğin en büyüklerinin ortasına düştüğünü beyan edip ispat eder.

~İkincisi:>Herbir mevcut, bilhassa ferd-i insan, birbiri içinde yerleştirilmiş binler kubbeli bir saray ve herbir kubbesi binler zerratın başbaşa vermesiyle teşekkül etmiş acip nakışlı garip bir san'at-ı hârika olduğu halde, "Bu masnuat bir Sâni-i Vahidin eser-i san'atı değildir. Kendi kendine teşekkül ediyor" denilse, hadsiz ve hudut altına alınmayan zerrat-ı vücudiye adedince muhaller ortaya çıkar ki, bu mefkûre sahiplerini cehlin en müntehasında oturtarak, echeliyetle techil eder.

— 124 —

~Üçüncü muhal:>Sâni-i Zülcelâlin icadı olan her bir masnu, kalem-i kader-i Ezeli'nin bir mektubu olmazsa, "esbab-ı âlem icad ediyor" denilse, o vakit o esbab, evvela o masnûun bedenindeki hüceyrelerinden tut, binler mürekkebat adedince tabiat kalıpları, demir kalemleri ve harfleri ve hatta bu demir harfleri ve kalemleri ve kalıpları dökmek için birçok fabrikalar ve bu fabrikaların inşası için, keza fabrikaların vücudu lâzım gelir. Ve hâkeza bu teselsül gittikçe gidecek. Bu nâmütenâhi muhalatı intaç eden bu fikri kabul edenler, bu hakikattan yedikleri silleden ayılıp, bu fikirlerinden vazgeçmelidirler, der.

Üçüncü Kelime: "İktezathü't-tabiat" yani; tabiat iktiza ediyor. Bu idlâl edici mudill fikrin pek çok muhalâtından üç muhalinin;

~Birincisi:>Şudur ki: Şems-i Ezeli'nin kalem-i kader ve kudreti olan alîmâne, basîrâne, hakîmâne san'at-ı icad, o Zât-ı Zülcelâle verilmez de hem kör, hem sağır, hem akılsız, hem düşüncesiz bir tabiata verilse; o tabiat, bu masnuatı yapmak için, ya herşeyde hadsiz mânevî makine ve matbaaları bulunduracak veyahut herşeyde kâinatı halkedip idare edecek bir kudret ve hikmeti dercedecektir. Bu ise, herbir mevcutta hadsiz bir kudret ve irade ve nihayetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı veya bir kuvveti ve âdeta bir İlâhı içinde kabul etmek lâzım gelir ki, bu ise, kâinattaki muhalâtın en bâtılı ve hurafenin en yalan bir şekli olduğunu ve Hâlık-ı kâinatın sıfât-ı kudsiyesinin tecelliyatına "tabiat" namı verenler, hayvanlardan yüz derece aşağı olduğunu gösterir.

~İkincisi:>Gayet intizamlı ve mizanlı ve hikmetli olan şu mevcudat, nihayetsiz Kadir ve Hakîm bir zatın icadıdır denilmezse, tabiata verilse, o vakit tabiat, nebatatın menşei ve meskeni olan ve nebatata saksılık vazifesini gören bir parça toprakta, milyarlar adedince ayrı ayrı makinaları ve matbaaları yerleştirmeli ki; o toprak, her türlü nebatatın menşei ve meskeni olabilsin ve hayatlarına lâzım her türlü ihtiyaçlarını muayyen miktarları dahilinde verebilsin. İşte bu hurafeyi ve hadsiz muhalâtı netice veren bu mefkûreyi taşıyanların eşekliklerine bakarak, yüzlerine tükürerek, der: Bu suûbetli ve müşkilâtlı acip muhalâtın; nasıl sühûletli vücuda inkılap ettiği hakkındaki suale hakikatlı ve gayet mâkul bir cevap verilmiştir.

— 125 —

~Üçüncüsü: İki misâli var.

Birincisi: Hâli bir sahrada kurulmuş gayet mükemmel ve müzeyyen bir saraya giren vahşi bir adamın misaliyle izah edilen bir hakikattır. Şöyle ki: O saraydan daha muntazam, daha mükemmel ve her tarafı mu'cizat-ı hikmetle doldurulmuş olan şu âlem sarayının içine, ulûhiyeti inkâr eden vahşi tabiiyyunlar girerler. Gördükleri mevcudatın, daire-i mümkinat haricinde olan Zât-ı Vâcibü'l-Vücudun eser-i san'atı olduğunu düşünmeyerek; daire-i mümkinat içinde bulunan ve kudret-i İlâhiyenin tebeddül ve tegayyür eden icraat kanunlarının bir defteri hükmündeki mecmua-i kavanin-i Âdetullaha ve bir fihriste-i san'at-ı Rabbaniye olan İlâhi kanunlara yanlışlıkla "tabiat" namını verip, eşyanın icadını ona tahmil ederek, öylece ahmakane bir bâtıl yola girerler ki, ahmaklığın müntehasında en büyük ahmaklık nişanını göğüslerine kendi elleriyle takarlar.

Üçüncü muhalin ikinci misali: Gayet muhteşem bir kışlaya ve gayet muazzam bir camie giren vahşi bir adamın misaliyle temsil edilen ikinci bir hakikattır. Sultan-ı Ezel ve Ebed'in hadsiz cünûdunun muhteşem bir kışlası ve muazzam bir mescidi olan şu kâinata tabiat fikirli münkirler girerler. Bakarlar ki, bütün mevcudat iş başında vazifededirler. Sâni-i Zülcelâl'in Zât-ı Akdesinden i'raz ettiklerinden, Hâlık-ı Zülcelâl'in bir cilve-i Rabbâniyesi olan kuvvetini müstakil bir kadir telâkki ederek mânevî kanunlarını birer maddi madde tasavvur etmekle beraber o kanunların ellerine icad vererek "tabiat" namını taktıklarından, bütün gördükleri şu harikulâde mevcudatı tabiata isnad edip, vahşilerin en vahşisi olduklarını ilân ederler.

İşte taksim-i akli ile; mevcudun vücud bulması için dört yoldan başka yol olmadığından, bu yollar hadsiz ve hesapsız muhalleri icap eden dokuz muhal ile kapatılarak, bilbedahe ve bizzarure, dördüncü yol olan vahdet yolu kat'i bir surette sabit olur. Ve herbir mevcudun vücudu, doğrudan doğruya Zât-ı Vâcibü'l-Vücudun dest-i kudretinden çıktığını ve semavat ve arz, kabza-i kudretinde olduğunu gösterir. Esbab-perest ve tabiata sapanların gittikleri ve göremedikleri yollarının içyüzünü gösterdikten sonra onları insafa davet eden ve mesleklerini terkettiren gayet izahlı ve çok şirin ve gayet latîf bir beyandan sonra, sorulan iki şüpheli sualin birincisine, "redd-i mudahale ve men-i istirak kanunları"nın muktezasiyle; ikincisine de Hâlık-ı Zülcelâl bütün bütün hikmetine zıt olan netice-i hilkati ve semere-i kâinatı abesiyete çeviren ve hikmet-i Rubûbiyetini inkâr ettirecek

— 126 —

bir tarz olan mahlûkatın ibadetlerini ve bilhassa insanın şükür ve ubudiyetini başkalara vermeye rıza göstermediği gibi, müsaade dahi etmediğini izah eden gayet güzel cevaplarla mukabele edilmiştir.

Hâtimesinde, tabiat fikr-i küfrisini terkeden ve imana gelen zâtın, merak-âver üç sualinden:

~Birincisi:>"Tenbelliklerinden dolayı namazı terkedenlerin Cehennem gibi bir azap ile tehdit edilmelerinin sebebi nedir?"

~İkincisi:>"Gözle görülen bu nihayet derecede mebzuliyet ve icad-ı eşyadaki intizamlı sûret, hem vâhdet yolundaki nihayet derecede kolaylık ve suhûlet, hem nass-ı Kur'ân'la

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ ٭ وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ

gibi âyetlerin nihayet derecede gösterdikleri kolaylığın sırrı ve hikmeti nedir?"

~Üçüncüsü:>"Kâinat fabrikasının işlettirilmesi bir terkip ve tahlil neticesi olduğunu ve hiçten birşey idam edilmediği gibi hiçten birşey de icad edilmez diyen feylesofların bu sözleri nasıldır?" demelerine karşı, pek dakik ve çok derin ve gayet yüksek ve çok geniş ve nihayet derecede mukni ve müskit olarak serdettiği delâil-i akliye ile, esbaba tapan ve tabiat bataklığında boğulanları kurtaran ve hâlen o mesleklerinde bulunanları utandıran gayet hakikatlı ve musib cevaplar vardır.

Hüseyin

Yirmi Dördüncü Lem'a

"Dört Hikmet"i hâvidir
بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاءِ الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَابِيبِهِنَّ
— 127 —

ilh. gibi âyetlerle, Kur'ân-ı Hakim, tesettürü emrediyor. Sefih ve mimsiz medeniyetin ise, Kur'ân'ın bu hükmüne karşı muhalif gittiğini ve tesettürü fıtri görmediğinden, "bir esarettir" deyip dinsizcesine bir sualine karşı Kur'ân-ı Hakim'in bu hükmü tam yerinde olup, belki esaret olmayıp tesettürün fıtrî olduğunu, çok tecrübe ve misallerle izah ve isbat edip onları iskat ve tesettüre kat'i emrediyor.

Birincisi: Kadınların fıtratı tesettürü iktiza ediyor. Çünkü, hilkaten zaife ve nazik olduğundan, kendi hayatından ziyade çocuklarını himayeye fıtraten bir meyli bulunduğundan onu himaye edene karşı kendini güzel göstermek ve nefret ettirmemeye ve ittihama maruz kalmamak için fıtri bir meyli bulunduğunu, hem kadınların ondan altısı; ya ihtiyar, ya çirkin olmak cihetiyle, çirkinliğini herkese göstermek istemediğini, hem güzellerden kendini göstermekten sıkılmayanlar ancak ondan bir iki olup, diğerleri ise, pis ve şehevani ve sakil insanların nazarlarından istiskal ettiğinden, kendini göstermek istemediğini ve Kur'ân-ı Hakimin tesettüre emri fırti olmakla beraber, o nazik ve zaîfeyi, bir refika-i ebediye olabilmeleri için, tesettürle zahiri ve batınî zilletten ve mânevî bir esaretten kurtarıyor diye gayet güzel bir cevapla gaddar medeniyeti iskât ediyor.

İkinci hikmet: Erkek ve kadın arasında şiddetli bir muhabbet, yalnız bu hayat-ı dünyeviyenin ihtiyacından ileri gelmediğini, belki ebedi bir hayatta ciddi bir arkadaş olmak için, o muhabbeti âhir ömre kadar devam ettiği ve etmesi lâzım geldiği cihetle o kadının, ebedi arkadaşı olan kocasının ebedi arkadaşlığından mahrum kalmamak için tesettürü kat'iyyen ve fıtraten iktiza ettiğini; ve sefih, gaddar medeniyetin "gayr-ı fıtri ve esarettir" demelerini iskât etmekle beraber, tesettüre kat'i emrediyor.

Üçüncü hikmet: Aile saadeti, kadın ve koca mabeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimi bir muhabbetle devam ettiğini ve tesettürsüzlük o emniyet ve muhabbeti bozduğunu ve kırdığını ve açık saçık kadının on'dan bir tanesi, kocasından daha iyisini görmediğinden, kendini başkalara göstermek istemediğinden ve yirmi adamdan ancak bir tanesi karısından daha güzelini görmediğinden açık saçıklık ve hayvani nazarlar o emniyet ve muhabbeti kırdığını; hatta o hayvani, süfli ve pis görünmek, akrabalık misillü olanda dahi o emniyeti kırdığını ve o çıplak bacakla görünüş akraba misilli olanda dahi o emniyeti kırdığını ve o çıplak bacakla görünmesi, akrabanın mahremiyeti dahi gayr-ı mahrem olduğunu gayet kat'i bir surette ispat eder.

— 128 —

Dördüncü hikmet: Kesret-i nesil her cihetle matlûb olup, her millet ve her hükûmet buna taraftar olduğu, hatta Resul-i Ekrem Aleyhissalât Vesselâm

تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنِّى اُبَاهِى بِكُمُ الْاُمَمَ

yani: "İzdivac ediniz. Ben, sizin çokluğunuzla iftihar ederim" buyurmasını, tesettürsüzlük izdivacı çoğaltmayıp, pek azalttığını, çünkü, serseri asri bir genç dahi refikasının gayet namuslu olmasını istediğini ve kadın ise, erkeğin çoluk ve çocuk ve malına ve herşeyine dahilî muhafız olduğundan, kadında sadakat ve emniyet lâzım olduğunu, tesettürsüzlük ve açık saçıklık ve hayâsızlık ise, o sadakatı ve emniyeti kırdığından, erkeğe vicdan azabı çektirdiğini ve kadınlarda şecaat ve sehavet o sadakat ve emniyeti ihlal ettiğini ve memleketimizin Avrupaya kıyas eldilemeyeceğini, eğer kıyas edilse, neslin zâfına ve kuvvetin sukutuna sebep olacağını ve şehirliler köylülere kıyas edilemeyeceğini, çünkü köylüler maişet meşgalesiyle uğraştığından, san'at ile iştigal eden şehirliler onlara kıyas edilemeyeceğini ve daha çok hikmetlerini gayet kat'i ispat eder.

Rüşdü

Yirmi Beşinci Lem'a

"Yirmi Beş Deva"yı hâvidir.

Bu risale,

اَلَّذِينَ اِذَا اَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُوا اِنَّا ِللّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ

gibi âyetler, ehl-i imanın musibetleri musibet olmadığını, belki bir ihtar-ı Sübhani ve iltifat-ı Rahmanî olduğunu gösterir. Gayet mukni bir tefsir ve o ehl-i imanın on kısmından bir kısmını teşkil eden musibetzedelere karşı mânevî bir tiryak ve gayet nâfi bir eczahane gibi olduğunu, hattâ herbir deva, ayrı ayrı binler çeşit ilâçlar gibi hâsiyetlerini gösteren bir eczahane hükmünde ve Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyanın eczahane-i kübrası olan,

وَالَّذِى هُوَ يُطْعِمُنِى وَيَسْقِينِ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ

gibi şifa hakkındaki yüzer âyâtın sırr-ı tesirine şifalı, devalı bir mübarek mâkes ve bir mâ-i zemzeme-i Kur'ân hükmünde olduğunu gösterir.

— 129 —

Birinci Deva: İnsanın hastalığı zâhiren bir nevi dert gibi ise de, dert değil, belki bir nevi derman olduğunu ve ömür sermayesi sıhhat ve afiyet ve istiğnadan gelen bir gafletle zâyi olduğundan, hastalık o zâyiatı meyvedar bir ömre çevirdiğini haber verir gayet güzel bir devadır.

İkinci Deva: İbadet iki kısım olup, bir kısmı müsbet ibadettir ki, namaz ve niyaz gibi malûm ibadetler olup, diğeri menfî ibadettir ki, hastalıklar insana aczini, zâfını hissettirdiğinden, halis, riyasız mânevî bir ibadet olduğunu ve bu hastalıkların, Allah'tan şekva etmemek şartıyla, mü'min için, bir dakikası bir saat hükmüne geçtiğini ve bazı kâmillerin hastalıklarının bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçtiğini rivayet-i sahiha ve keşfiyat-ı sadıka ile sabit olduğunu bildirir gayet mühim bir devadır.

Üçüncü Deva: İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlanması ve mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahid olduğunu; hem, insan zîhayatın en mükemmeli ve cihazatça en zengini olduğundan, geçen lezzetleri ve gelecek belâları düşündüğünden, kederli ve sıkıntılı bir hayat geçirdiğini, hastalık ise, sağlık ve afiyet gibi gaflet vermediğinden, dünyayı hoş göstermeyip o tahatturların elemlerinden vazgeçirdiğinden hiç aldatmaz bir vaiz ve bir mürşid hükmünde olduğunu gösterir bir mübarek devadır.

Dördüncü Deva: İnsan, hastalıktan şekva değil, hastalığa sabretmesi lâzım olduğunu gösterir. Çünkü o, cihazatını kendi yapmayıp ve başka bir yerden de satın almadığından ve mülk sahibi, bahçesini çapalamak, bellemek ve budamak gibi ezalarla o sayade güzel bir mahsûl aldığından, o eza, o bağın hakkında eza değil, belki mahsûlünün yetişmesine medar olduğundan, şikâyete hiç hakkı olmadığını gösterdiği gibi; insanın da, hastalıkla yapılan tasarruftan şikâyet değil, tahammüle mecbur olduğunu, şiddetli olduğu zaman "Ya Sabûr" deyip, sabır ile mukavemet edileceğini haber veriyor.

Beşinci Deva: Bu zamanda, hususan gençler hakkında, hastalık o gençleri gençlik sarhoşuluğundan menettiği için, onların hakkında o hastalık mânevî bir sıhhat ve afiyet olduğunu haber verir gayet şirin bir devadır.

— 130 —

Altıncı Deva: Musibetin gitmesiyle mânevî bir lezzet geleceğini gösterir. Çünkü, "Elemin zevali lezzettir" diye, o elemli musibetler, zeval ile ruhda bir lezzet-i irsiyet bıraktığını gayet güzel haber verir mühim bir devadır. Hatta bu devanın ehemmiyetindendir ki, te'lifatında iki kere aynı numara tekrar etmesi ve öylece kaydedilmesi, ehemmiyetini ispat eder.

Yedinci Deva: Hastalık, insanın sıhhatindeki nimet-i İlâhiyenin lezzetini kaçırmıyor, bilakis tattırıyor. Çünkü, birşey devam etse; tesirini kaybeder, usanç verir. Hatta ehl-i hakikat demişler:

اِنَّمَا الْاَشْيَاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا

yani: «Herşey zıddiyle bilinir" "Soğuk olmazsa hararet anlaşılmaz» diye mâkul ve şirin bir devadır.

Sekizinci Deva: Hastalık, imanlı bir insanın âhiretini geri bırakmıyor, belki daha ziyade terakki ettiriyor. Çünkü; hastalık, sabun gibi, günahları siler, temizler; güzel bir keffaretü'z-zünub olduğu hadis-i şerifle sabit olduğunu; hem imanlı olan bir insanın maddi hastalığı, mânevî hastalıklardan kurtardığını; şahs-ı zahirisinin hatasıyla şahs-ı mânevîsi hasta olduğundan, zâhir hastalığı o hatalardan geri koyup, mânevî istiğfara sebep olduğundan, o maddî hastalık çok büyük bir hazine olduğunu bildirir.

Dokuzuncu Deva: Cenab-ı Hakkı tanıyan bir insan için, ölüme sebep olan hastalıktan korkmak olmadığını ve ölüm, insanın tanıdığı ve bildiği bütün ehl-i iman olan ahbaplarına kavuşmak olduğunu; hem ölüm mukadder olup, bazen hastalıklıların yanındaki sağ insanların ölmesi ve hastaların sağ kalması; hem ölüm, vazife-i hayattan bir paydos ve bir rahat olduğunu ve ehl-i dalâlet için gayet korkunç bir zulümat-ı ebediye olduğunu bildiren gayet mülâyimane güzel bir devadır.

Onuncu Deva: İnsanın hastalığı, merak ettikçe gayet ağırlaşacağını, hususan evhamlı bir hastanın bir dirhem zâhir hastalığı, merak vasıtasıyla on dirhem olacağını, hem merak da ayrıca bir hastalık olduğunu haber veren mühim bir devadır.

On Birinci Deva: Hastalık insana hazır bir elem verdiğinden, evvelce geçirmiş olduğun hastalıktan sonra hiçbir elem kalmayıp, hemen lezzeti bu âna kadar devam ettiğini hatırlayıp, o andaki hastalığın hazır eleminden kurtulmak ile, bulunduğun dakikadan sonra

— 131 —

zamanın nasıl geleceğini bilmediğinden, ondan korkmamak lâzım olduğunu: hem yok bir zamanda, yok bir eleme, yok bir hastalığa vücud rengi vermek mânâsız olduğunu ve sabır kuvvetini sağa ve sola dağıtmak fayda vermediğinden, bütün kuvvetiyle hazır zamana dayanmak lâzım olduğunu haber veren en âlâ bir devadır.

On İkinci Deva: Hem, insan hastalık sebebiyle ibadet ve evradından mahrum kaldığına teessüf etmemesini; sabır ve tevekkül ve namazını kılmak şartıyla, o hastalıkta, ibadet ve evradının sevabı aynen ve daha halis bir surette verileceği hadisçe sabit olduğu ve insan o sayede aczini ve za'fını bildiğinden, bütün cihazatının lisan-ı hal ve lisan-ı kaliyle dergâh-ı İlâhiyeye iltica etmesine sebep olduğundan,

قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّى لَوْلَا دُعَاؤُكُمْ

sırrını anlattığından, şikâyet değil, şükretmek lâzım olduğunu gösterir.

On Üçüncü Deva: Hastalıktan şikâyet edilmeyeceğini; ve hastalık bazılarına bir define olduğunu; ve ecel muayyen olmadığından, her vakit havf ve reca ortasında bulunmak lâzım olduğunu; ve ölüm insanı gaflet içinde yakalamak ihtimali bulunduğundan, hastalık onun âhiretini düşündürmek cihetiyle gayet güzel bir nâsih olduğunu gösterir mühim bir devadır.

On Dördüncü Deva: Hem, ehl-i imanın göz hastalığı perdesi altında -yani kör olmasında- pek mühim bir nur ve mânevî büyük bir göz olup, birkaç sene dünyanın hazinane fâni bir güzelliğini fâni bir sûrette seyredecek fâni bir göze bedel, kırk göz kuvvetinde ebedi gözler ile ebedi bir surette Cennette Cennet levhalarını seyretmesi daha evlâ olacağını beyan eder.

{(Haşiye): Bu devanın tesirindendir ki, misafireten bir köye gittiğimde, orada gözsüz Mehmet Ağa isminde bir zât, gözünün hastalığından şikâyeti üzerine, yanımda bulunan Hastalar Risalesinin On Dördüncü Deva'sını okuyunca, onun mânevî tesiriyle o zât dedi:

"Keşki ben bu sevabı ve mânevî bu kazancı; bana açan bu hastalığımdan şikâyet etmeseydim" diye nedametkârane, bir şükür kapısına döndü. Onun için o hastalık, onun hakkında bir rahmet-i İlâhiye olduğunu kat'i anladı.}

On Beşinci Deva: Hastalığın sûretine bakıp "ah!" eylemek câiz olmadığını, belki mânâsına bakılsa "oh!" diye mânevî lezzetler akıtacağını;

— 132 —

çünkü "Mânevî sevap lezzeti olmasaydı, Cenab-ı Hak en sevdiği kullarına hastalığı vermezdi" diye hadis-i şerifte

اَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً َالْاَنْبِيَاءُ ثُمَّ الْاَوْلِيَاءُ َالْاَمْثَلُ فَالْاَمْثَلُ

-ev kema kal- hadis-i şerifinin sırrını ve bazı hastalıklar şehid makamını kazandıracağını bâhusus kadınların lohusa zamanında kırk gün zarfında vefat ederlerse şehid olacaklarını en güzel bir sûrette haber verir.

On Altıncı Deva: Hastalık, hayat-ı içtimaiye-i insaniyede en mühim olan hürmet ve merhameti telkin ettiğini, çünkü, sıhhat ve afiyet, nefs-i emmareye, her cihetçe istiğna gösterdiğinden; hastalık, o istiğna yerine hürmet ve merhameti hissettirdiğinden, rikkat-i cinsiyesine karşı bir şefkat celbetmeye vesile olacağını gösteren gayet güzel ve en şirin ve lezzetli bir devadır.

On Yedinci Deva: İnsan, hastalık vasıtasıyla, hayrat yapamadığından müteessir olmak caiz olmadığını, çünkü, en mühim hayrat hastalıkta dahi bulunduğunu, hattâ hastalara bakmak bile en mühim hayır ve sadaka hükmüne geçeceğini; çünkü, imanı olan bir hastanın hatırını sormak ve güzel teselli etmek, hususan ana ve baba olsa, onların dualarını kazanmak en âlâ bir hayrat ve sadaka olduğunu, pek mühim bir tarzda gösterir.

On Sekizinci Deva: İnsan şükrü bırakıp şekvaya gitmeye ve bir hakkının zayi olmasından şikâyete hiç hakkı olmadığını; çünkü senin üstünde Cenab-ı Hakkın çok nimetleri olmak cihetiyle, onların şükür hakkını ifa etmediğinden dolayı Cenab-ı Hakka karşı bir haksızlık ettiğini; hem, sen sıhhat noktasında kendinden aşağıdaki biçarelere bakmak lâzım olduğunu, yani, bir parmağın, bir elin, bir gözün yoksa, iki parmağı, iki eli, iki gözü olmayanlara bakmak lâzım olduğunu; çünkü, sen hiçlikten vücuda gelip, taş, ağaç ve hayvan olmayıp insan olup İslâm nimetini ve sıhhat ve afiyet görüp yüksek bir dereceye nail olduğun halde, bazı ârızalarla ve kendi sû-i ihtiyarınla ve sû-i istimalinle elinden kaçırdığın ve elin yetişmediği nimetlerden şekva etmek, sabırsızlık göstermek bir küfran-ı nimet olduğunu gösterir bir devadır.

On Dokuzuncu Deva: Cemil-i Zülcelâl'in bütün isimleri, "Esma-i Hüsna" tabir-i Samedanisiyle güzel olduklarını ve mevcudat içinde

— 133 —

en latîf, en câmi' âyine-i Samediyet de hayat olduğunu ve güzelin ayinesi güzel olduğunu ve güzelliklerini gösteren güzelleşeceğini ve o ayineya da o güzelden ne gelse, güzel olduğunu ve hayat daima sıhhat ve afiyet ve yeknesak gitse, nâkıs bir ayine olacağını ve hastalıklı bir uzvun etrafında, Sâni-i Hakim sair azaları o uzva muavenetdarane teveccüh ettirip, nakışlarını ve vazifelerini göstermek için o hastalığı misafireten gönderip, vazifesi bittikten sonra yerini yine afiyete bırakıp gittiğini ispat eder.

Yirminci Deva: Hastalık iki kısım olup; bir kısmı hakiki, bir kısmı vehmi olduğunu; hakiki kısmına Şâfi-i Zülcelâl Küre-i Arz eczahane-i kübrasında her derde bir deva istif ettiğini; ve o devalar ise, dertleri istediğinden, onları istimal etmek meşru olduğunu, fakat devanın te'sirini Cenab-ı Haktan bilmek lâzım olduğunu; vehmi hastalığa ehemmiyet verilmeyeceği, ehemmiyet verildikçe fazlalaşacağını, ehemmiyet verilmezse hafif geçeceğini güzel bir temsil ile ispat eder.

Yirmi Birinci Deva: Hastalıkta maddi bir elem olup, o elemi izale edecek mânevî bir lezzet ihata ettiğini ve zâhiren peder ve valide ve akrabaların şefkatları, onun etrafında hastalık cazibesiyle, ona karşı muhabbetdarane baktığından o elem çok ucuz düştüğünü; maddi ve mânevî çok yardımcıları bulunduğundan, şikâyet değil, şükretmek lâzım olduğunu ispat eder.

Yirmi İkinci Deva: Nüzul gibi ağır hastalıklar mü'min için pek mübarek sayıldıığını ve ehl-i velâyetce mübarekiyeti meşhud olduğunu ve Cenab-ı Hakka vasıl olmak için iki esasla gidildiğini, nüzul gibi hastalıklar ise o iki esasın hassasını verdiğini; o iki esasın birisi; râbıta-i mevt, yani, dünyanın fâni olduğunu bildiği gibi kendinin de fani ve vazifedar bir misafir olduğunu gösterir. İkincisi: Nefs-i emmarenin ve kör hissiyatın tehlikelerinden kurtulmak için, bir kısım ehl-i iman çilelerle nefs-i emmareyi öldürdüklerinden, hayat-ı ebediyelerini bu suretle kazandıklarını ve nüzul gibi hastalıklarda aynı o hassa bulunduğundan, o hastalık onun için gayet ucuz düştüğünü ispat edip gösterir.

Yirmi Üçüncü Deva: Hastalık, gurbette ve kimsezilikte bulunduğu zaman, o kimsesizliği cihetiyle, kendine en katı kalblerin dahi rikkatini celbettiğini ve Kur'ân'ın bütün sûrelerinin başlarında "Er-rahmanirrahim" sıfatıyla kendini bize takdim eden Allah, bir lem'a-i şefkatiyle, umum yavruların yardımına validelerine koşturduğunu

— 134 —

ve her baharda, bir cilve-i rahmeti ile nimetlerini bize gönderdiğini ve o nimetlere nail olmak, iman ve intisabla ve Onu tanımakla olduğunu ve o gurbet ve kimsesizlikteki hastalık ise, Cenab-ı Hakkın nazar-ı merhametini celbettireceğini, ehemmiyetli haber verir.

Yirmi Dördüncü Deva: Mâsum çocuklara ve mâsum gibi ihtiyar hastalara bakan ve hizmet edenlerin hakkında uhrevi büyük bir ticaret olduğunu ve o nazik çocukların hastalıkları, ileride hayat-ı dünyanın dağdağalarına tahammül için birer şırınga-i Rabbaniye olduğunu ve o şırıngalardan gelen sevap ve ücret, onlara bakanların ve bilhassa validelerinin defter-i âmâline yazıldığını ve bu hakikatın ehl-i hakikatça meşhud olduğunu ve bilhassa ihtiyar peder ve valide ve akraba gibi ihtiyarların dualarını almak, âhiretin saadetine medar olduğunu ve onlara bakanların da, ileride kendi evlâdlarından aynı vaziyeti göreceğini ve bakmadıkları cihetle, neticede azab-ı uhrevi olduğu gibi, dünyaca da çok felâketlere maruz kaldıkları ve kalacakları vukuat ile sabit olduğunu ve akrabası olmazsa bile, yine onlara bakman İslâmiyetin iktizasından olduğunu gayet kat'i ispat eder.

Yirmi Beşinci Deva: Bütün hastalıkların gayet nâfi ve mânevî bir devası ve hakiki ve kudsi bir tiryakı ise, imanın inkışafı olduğunu; tevbe ve istiğfar ve namaz ve ubudiyet ile, o tiryak-ı kudsi olan iman ve imandan gelen ilâcın istimal edilmesi lâzım olduğunu; ehl-i gafletin zeval ve firak darbeleriyle yaralanan mânevî büyük dünyalarının tedavisi, kudsi bir tiryak olan imanın şifa vermesiyle yaralardan kurtulacaklarını ve o iman ilâcının tesiri ise ferâizi yapmak ile olduğunu ve sefahet ve hevesat-ı nefsaniye ve lehviyat-ı gayr-ı meşrûa, o tiryakın tesirini menettiğini göze gösterip, gayet kat'i bir surette izah ve ispat eder.

Hafız Mustafa (R.H.)
— 135 —

Yirmi Altıncı Lem'a

كهيعص ٭ ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا ٭ اِذْ نَادٰى رَبَّهُ نِدَاءً خَفِيًّا ٭ قَالَ رَبِّ اِنِّى وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّى وَاشْتَعَلَ الرَّاْسُ شَيْبًا وَلَمْ اَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا ٭
Yirmi Altıncı Lem'a, "Yirmi Altı Rica"dır

Birinci Rica: Herşeyin aslı, nûru, ziyası, menbaı, mâdeni, çeşmesi iman olduğunu; herşeyden evvel, o kudsi, münezzeh, mualla nûru kazanmaya çalışmak lâzım geldiğini beyan eden kıymetli, icazlı bir ricadır.

İkinci Rica: Hakikatta sabi hükmünde olan ihtiyarlar, ihtiyarlıkta Hâlık-ı Rahim'e iman ve intisap ve itaatla, sabiler gibi Rahmanirrahim isimlerinin mazharı olacağını tebşir eden nur-efşan bir hakikattır.

Üçüncü Rica: Nev-i beşerin ister istemez müptelâ olduğu sevkiyat-ı berzâhiye ve inkılâbat-ı uhreviyede, iki cihanın serveri ve enbiyanın seyyidi ve rahmet ve merhamet-i İlâhiyenin timsâli olan Peygamber-i Zişanımız Habibullah Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnet-i seniyesine ittiba ile selâmet ve necat bulunacağını beyan eder.

Dördüncü Rica: Dünyadan alâkaları kesilmeye başlayan ihtiyar ve ihtiyarelerin, yakınlaştıkları kabir kapısını düşündükleri ve o zâhiren karanlıklı görünen âlemleri, nuruyla tenvir eden ve aydınlaştıran ve insana bir harfi on sevap ve hayır ve bazan yüz ve bazan bin sevap ve hayır kazandıran ve hazine-i rahmetin miftahı olan Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyanı nur-u iman ile dinleyip, evâmirine itaat ve nevâhisinden içtinap edenlerin âlem-i ebedide müferrah olacaklarını müjdelemekle, çok kuvvetli bir rica kapısını gösterir.

Beşinci Rica: Her ferdde ve her şahısta cüz'i külli tesirini gösteren teselli-i iman-ı bil-âhiret, ihtiyarlara daha azim ve kuvvetli bir rica ve teselli verdiği için, ithiyarlığı emniyetli bir sefine-i Rabbaniye

— 136 —

bilip sevmek ve hoşnut olmak ve Cenab-ı Hakka şükür ve hamd edilmesini tavsiye eder.

Altıncı Rica: Nur-u iman ile kâinatın tabakaları ve arzın mevcudatı ve mahlukatı, munis birer arkadaş gibi Hâlık-ı Rahim'e şehadet edip, gurbet ve vahşeti ve zulmeti izale ettiği gibi, ihtiyarlıkla, hayatıyla refakat eden şeylerin müfarakat zamanında kitab-ı âlemin harfleri sayısınca şahidleri ve zîruhların medar-ı şefkat ve rahmet ve inayet olan cihazatı ve mat'umatı ve nimetleri adedince rahmetin delilleri bulunan en makbul bir şefaatçı olan acz ve zaafın dürbünüyle ve ihtiyarlık gözüyle görüleceğinden, ihtiyarlıktan küsmek değil, ihtiyarlığı sevmekle, rica yolunu gösterir.

Yedinci Rica: Fani dünyaya eblehâne bâki süsü veren ve payitaht-ı hükûmette görülen bina-yı evhamı altı cihetten çürütüp, dalâletten gelen müthiş zulmeti, nur-u Kur'ân ve sırr-ı iman ile dağıtıp, biçare musibetzede ihtiyarları evham ve şübehat vadilerinden çıkarıp sahil-i selâmete ve rahmet-i Rahmân'a yetiştiren mücahid bir ricadır.

Sekizinci Rica: Cenab-ı Hak, kemal-i keremiyle ve nihayetsiz re'fet ve şefkatiyle, ebed ve ebedi bir hayat için halkettiği nev-i insanı nisyan-ı mutlaktan kurtarmak için, Kur'ân-ı Azimüşşanda,

كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ

ferman-ı kudsiyesiyle her nefsin ölümünü haber verdiği gibi, o ölümün bir emaresi ve bir müjdecisi ve insanın daimi arkadaşı ve hocası olan saçlarının ağarmasıyla, başı aşağı olmaya hazırlanmış olan ve gaflete daimi meyyâl ve fâniye müptelâ olan insanı, sırr-ı iman ve nur-u Kur'ân ile gaflet uykusundan ikaz edip, kuvvetli bir rica düsturunu eline verir.

Dokuzuncu Rica: Acz ve za'fı bilfiil tadan ve hissiyat cihetinde çocuklar ve yavrular hükmüne geçen ihtiyarlık, rahmet ve inayet-i İlâhiyenin celbine vesile olduğu gibi, emr-i Kur'ân ve işaret-i nebeviye ile (A.S.M.), küçükleri, hürmet ve merhamet ve şefkatle emirber neferler gibi etrafında toplayan ve bu suretle hem Hâlık-ı Kerimin teveccühüne mazhar, hem insanların hizmet ve yardımına medar olan ihtiyarlıktan razı olmakla, rica kapısını açar.

Onuncu Rica: Kur'ân-ı Hakim'in nûruyla, hakikat ve vâkiü'l-hal olan mevt, hayata tercih edilip sevildiği gibi; âlem-i berzahta olan

— 137 —

emvâtın, elbette dünyada muvakkat misafirler olup, onlar da oraya gidecek olan insanlardan ziyade ünsiyet ve ülfete lâyık olduğu, imanlı ihtiyarlık gözüyle yakînen müşahede edildiğinden, imanlı ihtiyarlığın büyük bir nimet-i İlâhiye olduğunu ve bazan seyrü sülûk ile derecat-ı evliya gibi yüksek makam ile tebşir ve müjde ve sürur veren kuvvetli bir ricadır.

Onbirinci Rica: İhtiyarlığın susmaz bir dellâlı olan beyaz kılların ikazıyla, ebedî tevehhüm edilen vücudun, başka bir âleme namzet olup fâniliği ve bazı vefadar zannedilen vefasızların darbesiyle, bütün alâkadarların alâka-i kalbe değmediği görülerek, bir melce, bir istinatgâh, taharriler neticesinde, Kur'ân-ı Hakîmin lisanından çıkan "Lâ ilahe illâ Hu" ferman-ı kudsiyesi imdada yetişip, kâinatta esbap ve bu asrın yolunu şaşırtan tabiat bataklığının hiçliğini ve asılsız bir evham-ı küfri olduğunu gösteren ayn-ı hakikat bir iki temsil ile zerreden şemse kadar, felekten meleğe kadar, sinekten semeğe, hayalden hayata kadar kabza-i tasarrufunda ve ihata-i ilminde olan bir Kadir-i Ezelînin vücub-u vücudunu ispat edip, nur-u imana vesile olan kuvvetli bir rica kapısını ihsan eder.

On İkinci Rica: Rahmetullahi aleyh Abdurrahman'ın vefatı üzerine,

كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

âyet-i kudsiyesinin sırrıyla,

ياَ بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى ٭ ياَ بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى

hakikatıyla,

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

âyetinin tesellisiyle birtek cilve-i inayeti bütün dünya yerini tutan ve birtek cilve-i nûru bütün zulmeti izale eden Bâki-i Zülcelâl ve Sermedi-i Zülkemal ve Rahim-i Zülcemal'in teveccühü bâki ise, yeter. Gidenler Onun bâki mülküne gittiğini ve yerlerine aynını gönderdiğini ve göndereceğini vaki bir hakikatla gösterip, ekseriyetle iftirak ve hasrete müptelâ olan ihtiyarların yüzlerini bir Bâki-i Zülecelâle çeviren, zulmeti nura tebdil eden, kalblere iman nuru bahşeden elektrik-misâl bir ricadır.

On Üçüncü Rica: Harb-i Umumide Van şehrinin, Rus'un istila etmesi ve ihrak etmesiyle harâbezâr olması ve ekser ahâlisinin şehadet ve muhaceretle kaybolması ve Medrese-i Horhor'un harap olup

— 138 —

vefatı içinde, bu memlekette kapanan ve vefat eden bütün medreselerin, "Horhor'un başında duran ve yekpâre bir taş olan Van Kal'ası" kabir taşı olarak görünmesi üzerine, Van Kal'asının başında, şiddet-i me'yusiyet ve matem içinde iken, Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan'ın

سَبَّحَ ِللّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ٭ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ يُحْيِى وَ يُمِيتُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

âyetinin hakikatı tecelli edip; o rikkatlı, hırkatli, dehşetli hâlattan kurtarıp; nazarı, âfâka, Âyât-ı kâinata baktırıp, misafir insanların eliyle yazılan sun'i bir mektubun silinmesi yerine, Nakkaş-ı Ezelinin herbir harfinde bir kitap yazılı, silinmez ve solmaz koca kâinat kitabını hediye etmesi ve okutturmasıyla izale edip, bilâhare de Medrese-i Horhor yerine Isparta'yı medrese ve müfarakat eden talebe ve dostlara bedel daha çok talebe ve dostlar vermesiyle, sırr-ı hikmetini ve rahmetini ve şefkatini gösteren bir Rabb-i Rahim'in dergâhına yakınlaşan o dergâhta makbul birer abd olan imanlı ihtiyarların dünyanın ehval-i muhavvifânesinden mükedder ve me'yus olmamalarını; o kudsi imanı ve müsellem İslâmiyeti ihsan eden bir Muhsin-i Kerim'e nihayetsiz hamd ve şükürle lisanımızın zevkini ve ubudiyet ve itaatle ruhumuzun şevkini tavsiye eden kıymettar bir ricadır.

Rahmetullahi aleyhi
rahmeten vasiaten
Hâfız Mustafa

On Dördüncü Rica: Ehl-i dünya, Üstadımızı herşeyden tecrid edip, beş çeşit gurbet içinde bulunduğu bir vakitte, gayet kuvvetli bir aşk-ı beka ve şiddetli bir muhabbet-i vücud ve büyük bir iştiyak-ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir fakrın kendisinde hükmettiğini görüp, me'yusane olarak başını eğdiği zaman,

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

Âyet-i Hasbiyesi imdadına yetişerek, "Beni dikkatle oku" demesi üzerine.. günde beş yüz defa okuduğunu ve okudukça bu âyetin çok kıymetli nurlarından dokuz mertebe-i Hasbiyenin yalnız ilmelyakîn ile değil aynelyakîn inkişaf ettiğini...

Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Ondaki aşk-ı beka, mutlak kemal sahibi Zât-ı Zülcelal ve Zülcemal'in bir isminin, bir cilvesinin

— 139 —

mahiyetindeki bir gölgesine yapıştığı anda,

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

âyeti gelerek perdeyi kaldırdığını.. ve kendisindeki beka lezzetinin ve saadetinin daha mükemmel bir tarzda Bâki-i Zülkemal'in bekasında ve Ona olan tasdik ve imanda bulunduğunu hissetmiş ve hakkalyakîn zevk aldığını ifade etmiştir.

İkinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Üstadımız ihtiyarlık, gurbet ve kimsesizlik ve tecrid içinde bulunduğu ve ehl-i dünya desiseleriyle ve casusları ile ona hücum ettikleri zaman, "Eli bağlı, zaîf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. Benim için bir nokta-i istinad yok mu?" diye kalbine hitab edip

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

âyetine müracaat ettiği zaman, bu âyet ona: "İntisab-ı imanî vesikasıyla Kadîr-i Mutlak olan öyle bir Sultan'a intisab edersin ki: Dört yüz bin milletten mürekkeb nebatat ve hayvanat orduları, onun emri altında ve kabza-i tasarrufunda bulunan hadsiz bir kudret ve kuvvet sahibine dayanabilirsin" diye manevî bir ders verdiğini ve o dersle değil şimdiki düşmanlara, belki bütün dünyaya meydan okuyabilir bir iktidar-ı imanî hissettiğini ve bütün ruhuyla beraber حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ dediğini ifade etmiştir.

Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Ebedî bir dünyada ve bâki bir memlekette, daimî bir saadete namzed olduğunu, fakat bu gaye-i hayal ve hedef-i ruh ve netice-i fıtratın tahakkuku, ancak mahlukatın bütün harekâtlarını ve herşeylerini bilen ve kaydeden bir Kadîr-i Mutlak'ın hadsiz kudretiyle olabildiğini düşünürken, kalbine itminan veren bir izah istediğini ve yine o âyete müracaat ettiğinde, o âyet ona: حَسْبُنَا daki نَا ya dikkat edip,senin ile beraber lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile حَسْبُنَا yı kimler söylüyorlar diye emredince; bütün nebatat ve hayvanatın lisan-ı hal ile حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ in manasını yâdettiklerini gördüğünü ve kudretin azamet ve haşmetini, mevcudatta nasıl temaşa ettiğini ifade etmiştir.

— 140 —

Dördüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Kendi vücudu, belki bütün mahlukatın vücudları ademe gidiyor diye elîm bir endişede iken, yine bu Âyet-i Hasbiyeye müracaat ettiğini ve iman dûrbîni ile baktığında; ölümün firak değil visal olduğunu, bir tebdil-i mekân ve bâki bir meyvenin sünbüllenmesi olduğunu beyan etmiştir.

Beşinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Hayatın çabuk sönmesi teellümüne karşı, Âyet-i Hasbiyeden aldığı imdad ile der: Hayat, Zât-ı Hayy-ı Kayyum'a baktıkça ve iman dahi hayata hayat ve ruh oldukça; beka bulur, hem bâki meyveler verdiği için, ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmayacağını izah etmiştir.

Ölü olmayanlar veya diri olmak isteyenler, hayatın mahiyetini ve hakikatını anlamayı arzu edenler, Dördüncü Şua'daki bu mertebenin dört mes'elesine baksınlar, dirilsinler.

Altıncı Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Daimî tahribatçı olan zeval ve fena; ve mütemadiyen ayırıcı olan ölüm ve adem, dehşetli bir surette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlukatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu görmesi üzerine, fıtratındaki aşk-ı mecazî, bu hale karşı şiddetli galeyan ve isyan ettiği zamanda, bir medar-ı teselli bulmak için, bu Âyet-i Hasbiyeye müracaat ettiğinde "Beni oku ve dikkatle manama bak!" demesi üzerine, Sure-i Nur'daki

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

âyetinin rasadhanesine girip, imanın dûrbîniyle bu Âyet-i Hasbiyenin en uzak tabakalarına baktığını beyan etmekte ve dûrbînle gördüğü esrarı zikretmektedir.

Bu güzel masnular, bu tatlı mahluklar, bu cemalli mevcudat; Cemil-i Zülcelal'in cemal-i kudsîsine ve nihayetsiz güzel esma- i hüsnasının sermedî güzelliklerine âyinedarlık ettiklerini ve Risale-i Nur'un eczalarında çok kuvvetli delillerle bunların izah edildiğini beyan etmektedir.

On Beşinci Rica: Bu rica Denizli hapsinden sonra, Nurların teksirle basılarak intişarı üzerine, fütuhat-ı Nuriyeyi çekemeyen gizli düşman münafıklar; türlü desise ve iftiralarla, hükûmeti aleyhe çevirerek, Nur Risalelerini müsadere ettirip, tedkik edilmesi neticesinde; değil tenkid edip düşmanlık göstermek, belki tedkik eden memurların kalblerini de fethederek, tenkid yerine takdir ettirdiğini.. ve bu hâdise Nur dershanelerinin genişlemesine sebeb olduğunu.. ve

— 141 —

bir müddet sonra gizli din düşmanları, pek âdi bahanelerle, zemheririn en şiddetli günlerinde Üstadımızı tevkif ettirerek; büyük, gayet soğuk, sobasız bir koğuşta hapsettiklerini ve bu hapiste inayet-i İlahiye ile bir hakikat inkişaf ederek, Nurların hapishane dâhilinde ve haricinde intişar ve fütuhatından dolayı binlerce şükrettiğini ve ruhuna "Sen onların zulmü yüzünden hem sevab, hem fâni saatlerini bâkileştirmeyi, hem manevî lezzetleri, hem vazife-i ilmiye ve diniyeyi ihlas ile yapmasını kazanıyorsun" diye ihtar edilmesi üzerine, bütün kuvvetiyle "Elhamdülillah" diye dua ettiğini gayet güzel beyan etmektedir.

Bu ricanın sonunda, Risale-i Nur talebeleri, iman-ı tahkikî kuvvetiyle, bu vatanın her tarafında anarşistliği durdurduğunu, umumî emniyeti ve asayişi muhafaza ettiklerini.. ve yirmi senedir memleketin her tarafındaki Nur talebelerinin hiç birisinin emniyeti ihlâle dair bir vukuatlarının bulunmadığını.. ve hattâ insaflı bir kısım zabıta memurlarının "Nur talebeleri manevî bir zabıtadır, asayişi muhafazada bize yardım ediyorlar, iman-ı tahkikî ile nuru okuyan her adamın kafasında bir yasakçı bırakıyorlar, emniyeti temine çalışıyorlar." diye olan itiraflarını.. ve türlü isnad ve iftiralarla, Kur'an ve iman nuruna sed çekmek isteyenlere karşı, Üstadımızın "Yüz milyon başların feda oldukları bir kudsî hakikata, başımız dahi feda olsun. Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakikat-ı Kur'aniyeye feda olan başlar, zındıkaya teslim-i silâh etmeyecek ve vazife-i kudsiyeden vaz geçmeyecekler inşâallah!" dediğini beyan etmektedir.

On Altıncı Rica: Mahrem ve mühim mecmualar, hususan Süfyan'a ve Nur'un kerametlerine dair olan risaleler, zamanı gelince neşredilsin diye saklandığı halde.. bir aramada, o risaleler bulunduğu yerden çıkarılmış ve Üstadımız hasta bir halde tevkif edilerek hapishaneye götürüldüğünü.. ve Üstadımız müteellim ve Nur'lara gelen zarardan müteessir iken, birden inayet-i İlahiye imdada yetişerek, mahrem risaleleri okuyan resmî dairelerin, bir dershane-i Nuriye hükmüne geçip risaleleri takdirle karşıladıklarını ve yine Denizli hapsinde ihtiyarlık, hastalık ve masum arkadaşlara gelen zahmetlerden elem ve teessür içinde iken, birden inayet-i Rabbaniye yetişerek, hapishaneyi bir dershane-i Nuriyeye çevirip, bir Medrese-i Yusufiye (A.S.) olduğunu isbat ederek Medreset-üz Zehra kahramanlarının elmas kalemleri ile Nurların intişara başlamasını.. ve gizli düşmanların Üstadımızı nasıl zehirlediklerini.. ve onun yerine merhum Hâfız Ali'nin şehid olarak Berzah âlemine seyahat eylemesi

— 142 —

üzerine; hepsi müteellim ve müteessir halde iken, yine birden inayet-i İlahiye imdada yetişerek, Üstadımızdan zehir tehlikesinin geçmesi ve merhum şehidin kabirde Nurlarla meşgul olarak, sual meleklerine Nurlarla cevab vermesi.. ve onun bedeline Denizli Kahramanı Hasan Feyzi Rahmetullahi Aleyh ve arkadaşlarının hizmete girmesi.. ve mahpusların Nurlarla ıslah olmaları gibi çok emarelerle, inayet-i Rabbaniyenin yetiştiğini ifade ettikten sonra, gençliğinde âhir ömrünü mağarada geçirmek arzusuna mukabil; bu mağaraların hapishanelere, inzivalara, çilehanelere, mutlak tecrid hücrelerine çevrilip, Yusufiye medreseleri olarak Kur'an ve imanın hakikatlarına mücahidane bir surette hizmet ettirdiğini.. ve o çileli hapislerde, üç hikmet ve hizmet-i Nuriyeye üç ehemmiyetli fayda bulunduğunu beyan eden ehemmiyetli bir ricadır.

Yirmi Yedinci Lem'a

Müdafaatın çok kısacık fihristesidir

Risale-i Nur'u mahvetmek ve yüzer şakirdlerini imha etmek için suikast ile tertip ve ihzar edilen gaddar ve müthiş bir planı akim bırakan mülayimane bir müdafaadır.

Bu lem'a, Risale-i Nur şakirdlerinin bir kuvve-i müdafaası ve muhafazasıdır. Bu lem'a hayretbahş (sekiz safhayı) havidir.

Birinci safha: Sorgu hakimlerinin suallerine karşı akılları durduran hakiki ve kat'i cevapları havidir.

İkinci safha: Sorgu hakimlerinin nâhak ve fuzuliyane suallerine ve isnad olunan ittihamları hiçe indiren son müdafaat namıyla umum suallerine müskit cevapları muhtevidir.

Üçüncü safha: Son müdafaatın gayet mühim iki tetimmelerini mündericdir.

Dördüncü safha: Müdde-i umumi ve sorgu hakimlerinin tahkikatına istinaden yirmi dokuz sayfalık iddianameye karşı on dokuz ferman hükmünde edille-i kat'iyye ve berahin-i sübutiyyeyi câmi on dokuz sayfalık bir itiraznamedir.

— 143 —

Beşinci safha: Sorgu hakimlerinin altmış üç sayfalık lüzum-u muhakeme kararlarını Risale-i Nur naşirine okumasını müteakip o kararı çürütecek beş umdeli müskit ve mülzim bir cevaptır.

Altıncı safha: Müdde-i umuminin tecziye talebine dair olan iddianamesine mukabil iki mühim noktadan ibaret ve Risale-i Nur'un tam tebriesini mucib, üçüncü bir itirazname olduğu halde, esefle karşılanan haksız ve indî bir hüküm ve karara uğrayan safhaya aittir.

Yedinci safha: Haksız ve icapsız tebliğ-i mahkumiyetten sonra mahkeme-i temyize verilen müsbet ve müberhen ve müdellel ve müessir bir temyiz layihasını havidir.

Sekizinci safha: Adliyeyi velveleye veren çok ehemmiyetli layiha-i tashihi havidir.

Şu lem'a çok şevk ve merak ile mütalaa edilerek pekçok intişar ettiğinden fihristesi gayet kısa bırakılmıştır.

Sabri (Rahmetullahi Aleyh)

Yirmi Sekizinci Lem'a

Eskişehir hapishanesinin hatırası olup (Yirmi sekiz) nüktedir.

Birinci Nükte: Hazret-i İmam-ı Ali radiyallahu anhu, Kaside-i Ercûzesinde

اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا

deyip, bu zamanda tamim edilen ecnebi harflerine bakıp, bu cümledeki harflerin cifri ve ebcedi rakamlarının bu zamana parmak basmalarıyla vaki cereyan-ı küfriyâneye işaret ettiği gibi, hem Ercûzesinde, hem Ercûzeyi te'yid ve takviye eden Kaside-i Celcelûtiyesinde sarahate yakın

تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ٭ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ

fıkrasıyla, o cereyanın karşısında vücudu ziyasıyla anlaşılan ve zulmetin pek şiddetli ve sisli, yakıcı dehşetine karşı sönmeyen ve gittikçe

— 144 —

zulmeti yararak dünyayı ziyalandırmaya çalışan Risale-i Nur'a ve müellifine hususi iltifatını

اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً مَدَى الدَّهْرِ وَالْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ

deyip, âhirzamana kadar Risale-i Nur'un bedi' bir surette ışık vermesini ve yanmasını dua ve niyaz eden ve Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyanın en mühim bir şâkirdi ve ulûmunun birinci nâşiri olan Hazret-i İmam-ı Ali radiyallahu anhu, bidâyet-i İslâmda, Kur'ân'ın aleyhine açılan çok kapılara karşı mübarek İsm-i Azamı şefi' tutup kahramanane ve merdane hakâik-i şeriatı ve esas-ı İslâmiyeti muhafazaya çalıştığı gibi, âhirzamanda bütün bütün Kur'ân'a muhalefet eden zındıka cereyanına karşı, aynı İsm-i Âzamı şefi' ve melce ve tahassüngâh ittihaz edip cerhedilmez Kur'ân'ın i'câzından gelen ve hâtem-i mu'cizeyi gösteren Risale-i Nur'un sönmez nuruyla ve susmaz lisanıyla şecaatkârane mukabele ve mukavemet edip, yerin yüzünü yakıp çok çiçekleri kurutan zındıka nârını, İsm-i Âzamın; kibriyalı, azametli nuruyla ve ism-i Rahman ve Rahim'in şefkatli ve re'fetli tecellisinden nebeân eden âb-ı hayat ile söndüren ve yanan yerlerde kuruyan nehir ve bağ çiçeklerine mukabil, dağlarda ve kırlarda sema yağmuru ve rahmetiyle hararete mütehammil ve şiddet-i burudete dayanıklı çiçekleri yetiştiren Risale-i Nur'u görmesi ve şefkatkârane ve tesellidarane ve kerametkârane bakması, Hazret-i İmam-ı Ali radiyallahu anhın makam-ı velâyetinin iktiza ettiğini hakkalyakîn gösterir.

Hem Kaside-i Celcelûtiye'nin bir kerameti olan

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ

dan başlayan üç dört satırda kuvvetli emâre ve delilden,

Birinci emâre:
فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ

cifir ve ebcedi hesabıyla bin üç yüz elli üç senesi ki, Risale-i Nur şakirdlerinin en sıkıntılı bir zamanına ve o zamanda "Sekine" tâbir edilen İsm-i Âzamı, yetmiş bir âyet ile yüz yetmiş bir defa dâimi vird eden Risale-i Nur müellifinin isimlerine tevafuk sırrıyla parmak basması, o zamanda İsm-i Âzamı hâmil Risale-i Nur Müellifinin hususiyetini ve selâmetle kurtulacaklarını tebşir etmekle işaret ettiğini Lillahilhamd, selâmet ile kurtulmaları, keramet-i Aleviyyeyi tasdik ettiğini...

— 145 —
İkinci emâre:
فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ

fıkrasıyla, eski Harb-i Umumiye iştirak ile; yara, bereye ve nihayetsiz korkulara mâruz kalıp, nihayet Rusya'ya esir giden, hem dehşetli bir harb-i âhirzamanda mühim bir vazife ile mükellef edilip, yılandan daha zehirli akreplerin bulunduğu bir memlekete düşen ve gece gündüz yılanlarla harbeden Risale-i Nur müellifine

فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ

ile iltifatını ve mânevî siyanet ve muhafaza ve imdadını haber veriyor.

Üçüncü emare: Üç güz mevsiminde medâr-ı teselli üç keramettir.

Birincisi: Gavs-ı Âzam radiyallahu anhu.

يَا مُرِيدِى كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ ِللّٰهِ مُخْلِصًا تَعِيشُ سَعِيدًا

tabiriyle on beş emâre-i kaviye ile;

İkinci güzde, aynı mevsimde, Hazret-i Ali radiyallahu anh,

وَيَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ

tabiriyle kuvvetli delillerle...

Üçüncü güzde,

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى

ilâ âhir.. diye yine Hazret-i Ali radiyallahu anh kerametkârane Risale-i Nur müellifine bakıp; Sekiz, Onsekiz, Yirmisekizinci (numaralı lem'alar olan) risalelerin kuvvetli ve i'câzlı telifleriyle havfe düşen ve teselliye muhtaç olan Risale-i Nur şakirdlerinin لَا تَخْشَ ٭ لَا تَخْشَ kelimeleriyle korkularını izale edip teşçi etmeleri, Kur'ân hizmetkârlarına bir ikram-ı İlahi olduğunu gösterir.

Hem اَقْبِلْ وَلَا تَهْرَبْ fıkrasının yine evvelki fıkralar gibi muhatabı Saidü'n-Nursî olduğundan, «Yâ Saidü'n-Nursî! Karşıla, kaçma!» deyip teşci ettiği gibi, aynı وَلَا عَقْرَبَ تَرٰى fıkrasının hususi

— 146 —

muhatabı o Nursî olduğuna kuvvetli delil, Barla'da küçük mescidinde otururken emsali görülmemiş bir akrebin bulunması ve ekse riya insan akreplerinin aynı yılan ve akrep şeklinde maddî ve mânevî ona görülerek ziyade meşgul olmasıdır.

Ve

وَلَا اَسَدَ يَاْتِى اِلَيْكَ بِهَمْهَمَتْ

fıkrası يَا كُرْدِى diye nida ettiği bir kerametidir. İnsan şeklindeki canavarların o Nursî'nin ismini كُرْدِى diye çağıracaklarına bir işaret olduğu gibi, bir canavar dağ başında bir arkadaş gibi gelip musahebe şeklini göstermesiyle de bu fıkranın hususi muhatabı o Nursî'dir.

وَ لَا تَخْشَ مِنْ سَيْفٍ وَلَا طَعْنِ خَنْچَرٍ

cümlesi bedahet derecesinde Risale-i Nur müellifini göstermesi, son zamana kadar üzerinde taşıdığı hançeriyle ve kavm-ı kabilesinin millî silahı olan seyf ve hançeri olduğu emaresiyle de bu fıkrada muhatap o olduğunu ispat edip başında parmağını gösterir.

Netice: Dokuz "hem hem" lerin gösterdiği dokuz hakikat, Risale-i Nurda ve müellifinde bilfiil icrası ve bilmüşahede görünmesi hattâ düşmanlarının tasdikiyle de sabittir ki, Hazret-i Ali radiyallahu anhın Kaside-i Ercûze ve Celcelûtiyesindeki şiddetli alâkadarlığını murad ettiği bir Varis-i Nebi ve Mukavvi-i Din ve Hâmil-i İsm-i Âzam olan Risale-i Nur ve müellifi olduğunu, çünkü, bütün dünya meydandadır ve bütün nidaları işitiyoruz; ekseriya hareketlerini görüyoruz ki hak ve hakikatte yanılmayan ve Kur'ân'ın hukukunu emrolunduğu gibi te'vilsiz muhafazaya çalışan "Risale-i Nur'dur" diye şek ve şüphesiz olarak Hazret-i Ali radiyallahu anhın muhatabı o olduğunu kat'i ispat eder.

İkinci Nükte: Risale-i Nur şakirdlerinin mukadderat-ı İlâhiye ile tanzim edilen hapishanede toplanmaları, yakından birbirleriyle tesis-i uhuvvet ve yekdiğerlerinin yüksek ahlâk-ı şecaatkâranelerinden ders almak ve düşmanlarının fikirlerinde kuvveden fiile çıkaramadıkları en şeni' niyetlerini yüzlerinde görüp onlara karşı ne derece ihtiyatlı davranmak ve herşeyde bir vech-i rahmeti ve bir cihet-i ni'meti görmekle şükür etmek ve her me'yusiyet zamanında ye'se düşmemek lâzım geldiğini tavsiye eden, zahiren küçük, mânen çok büyük bir fıkradır.

— 147 —
Üçüncü Nükte:
يَا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ

âyet-i kerimesiyle Cenab-ı Hak ve Hakim-i Mutlak ekser mahlûkatın yüzlerini insanın menfaatına yarayışlı bir tarzda halk buyurduğu gibi, sineğin hilkatinde dahi o mefaatten mühimmini derc ettiğini beyan ile sineğe husumet değil, bilakis muhabbet edilmesi lâzım geldiğini, her sene hilkatiyle nisyan ve gaflete düşen insanlara haşr-i ekberi, sağ ve sağlam insandan ziyade, hasta ve mikroplu insanlarla meşguliyetleriyle tabibliğini {(Haşiye): Şu nüktenin bir hakikatını ispat eden bir vakıa: Yakınımızda bir köyden bir kişi dağa gider. Dağda hayvanını yılan sokmasıyla hayvan şişer. Hayvanın köye gelmesi imkânsız olduğunu gören sahibi, nâümid olarak hayvanı bırakır, köye gelir. Ertesi gün derisini almak için gider. Hayvanı iyi olmuş bulur. Dikkat eder, görür ki, hayvanın yattığı yerde sineğin bir nev'i olan yeşil başlı sineklerden binler sinek cenazesi var. Ondan anlar ki, sinekler hayvanın kanını emmek ile kandaki semmi sormuşlar. Hayvanı kurtarmışlar. Fakat kendileri ölmüşler.} ve yalnızlıkta ünsiyeti ve tenbellikte teharet ve nezafetiyle muallimliğini ders veren sineğin insana ne kadar menfaattar olduğunu göstermekle mücerreb, insana sineği sevdiren, herkese lüzumlu bir nüktedir.

Dördüncü Nükte:
وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَاْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ

âyetinin اَنْزَلْنَا kelimesine gelen bir itiraza gayet müskit bir cevap ve gayet lüzumlu bir ilim ve Kur'ân'ın hikmetli dersini gösteren kıymetli bir nüktedir.

Beşinci Nükte:
يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِى السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ

âyet-i kerimesindeki evsaf-ı İlâhiyeyi, san'atının mikyasçığıyla tarif eden Hüdhüd-ü Süleymani hakkındadır.

— 148 —
Altıncı Nükte:
قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا

Beş kelime ile, iki harf ile şu âyet-i kerimedeki nihayetsiz kelimat-ı İlahiyeye işaret edip kelamdan, kelimeden Mütekellim-i Ezeliye yüzleri çeviren bahr-ı hakaikın bir fihristesi ve âb-ı hayatın menba' ve me'hazı ve ilm-i hakikata mürşid bir nüktedir.

Yedinci Nükte: Vahdetü'l-vücud meşrebinin, bu zamanın esbab-ı maddiye içinde boğulan insanlarına üç mühim büyük zarar vereceğini izah ile ahirinde bir sual ve cevapla Hz. Muhyiddin'in hâdi ve makbûlînden olduğunu ve her kitabında mühdi ve mürşid olamadığını ve kavaid-i ehl-i sünnete muhalif sözleriyle muaheze edilmemesini iş'ar edip, Muhyiddin ve Muhyiddin makamında bazı evliyâ-i azimeye taş atanları iskat eden, adaletperver bir mikyas-ı hakikattır.

Sekizinci Nükte:
اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰه

cümlesinin namaz tesbihatında inkişaf eden bir hakikatına dairdir. Şöyle ki: Herşeyin ve kâinatın çekirdek-i aslisi zat-ı Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi, herşeyin ruhu ve her menzilin nuru ve her makamın süruru yine bilmüşahede O Zat (A.S.M.) olduğundan her ruh Ona (A.S.M.) intisabla canlanacağına ve onunla (A.S.M.) biat yerinde de O'na (A.S.M.) salatü selam etmekle, rahmet ve selamet bulacağına işaret edip der: "Madem bütün cin ve ins ve melek ve nücumun parlaması Onun nuruyla ve Onun getirdiği hediye iledir. Onların lisan-ı kal ve lisan-ı hallerinden çıkan intisabın bir mânâsını niyet edip onların namına ve onların adetlerini zikretmekle nihayetsiz rahmete lâyık olan Zât-ı Ahmediyeye (A.S.M.)

اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰه

demeye teşvik ve terğib etmekle, salatü selamın kıymet ve ehemmiyetini ve Zât-ı Risaletin (A.S.M.) mahiyet ve kudsiyetini beyan eden, çok mühim ve herkesin muhtaç olduğu bir nüktedir.

— 149 —

Dokuzuncu Nükte: اَوْ هُمْ قَائِلُونَ âyet-i celilesinin قَائِلُونَ kelimesinin mânâsı olarak uykunun üç nev'ini ve menfaatli ve zararlı vakitlerini ve sünnet-i seniye dairesindekini gösterdiği gibi, insanın en mühim bir sermayesi olan ömrünün tezyidine ve mühim bir gayesi olan rızkının bereketine yardım eden vakitlerini ders vermekle ahsen-i takvimde yaratılan insanı yüksek ahlâk-ı haseneye çıkarıp ataletten, betaetten kurtarır.

Onuncu Nükte: Nev'i beşerin ağlanacak gülmelerine ait endişe-i istikbal ve akıbetbinlik adesesiyle ve كُلُّ اٰتٍ قَرِيبٌ sırrıyla, hak ve hakikat muvazenesiyle görülen bir vaziyet-i me'yusane ile şa'şaalı bir bayram gecesinde hapishane penceresinden bakarken o gülenlerin hali, ağlanacak bir hal olduğunu ve ebedperest ve bekaya âşık insanların kalb ve ruhunu güldürecek ve sevindirecek meşru dairesinde müteşekkirâne, huzurkârane gaflesiz eğlenceler ve sevap cihetiyle bâki kalan sevinçler olduğunu ihtar eden ibretnüma bir fıkradır.

On Birinci Nükte: Risale-i Nur Talebelerine mühim bir düsturdur ki, binüçyüz senedir işarat-ı Kur'âniye ve sena-i Nebeviye ile beklenilen (Haşiye): Şehid merhum Hafız Ali'nin bu gibi makamlarda beyanatı, gerçi Risale-i Nur'a hizmetiyle sair kardeşlerime ve bana da haddimden çok fazla hisse veriyor. Fakat onun hatırı için sükût ederim.} ve bu asrın karanlıklı peçesini kaldırıp dünyayı tenvir eden ve sahabenin sırr-ı veraset-i Nübüvvet meşrebini meslek tutan ve bütün âlem-i İslâm namına dinsizlikle mücahede eden Risale-i Nur'un haricinde onun talebeleri, onu bırakıp başka yerde nur aramamalı ve aramaz eğer arasa, nur yerine zulmet ve ticaret yerine hasarete uğrayacağını ihtar eden mücerreb ve muhakkaku'l-vuku hâdisatı görülen bir fıkradır.

On İkinci Nükte: Bir tenkid olmasından yazılmadı.

On Üçüncü Nükte: Risale-i Nur talebelerinden beş kardeşimizden üçünün ihtiyatsızlığı ve ikisinin şahıslarına başkaların garaz etmeleriyle Risale-i Nur'a düşmanlarının hücum ettiklerinden, herkes müdafaadan çekilseler, bu beş kardeşimizin çekilmemeleri lâzım geldiğini beyan eden küçük bir fıkradır.

— 150 —

On Dördüncü Nükte: Nasılki Mesnevi-i Şerif, şems-i Kur'ân'dan tezahür eden yedi hakikattan bir hakikatının ayinesi olmuş, kudsi bir şeref almış, Mevlevilerden başka daha çok ehl-i kalbin lâyemut bir mürşidi olmuş, öyle de Risale-i Nur şems-i Kur'ân'ın ziyasındaki elvan-ı seb'ayı ve o güneşteki renk renk ve çeşit çeşit yedi nuru birden ayinesinde temessül ettirdiğinden; inşaallah yedi cihetle şerif ve kudsi, yedi Mesnevi kadar ehl-i hakikata bâki bir rehber ve bir mürşid olacağını müjde eder. İnşaallah, Nur'un Arabi mesnevisi bu dâvâyı tam tasdik edecek.

On Beşinci Nükte: Hafîz-i Zülcelâl'in hıfz ve himayetiyle Risale-i Nur'un risalelerine muvafık olarak mevkuf bulunan yüz yirmi küsur nur talebelerinin mahrem evraklarında, dahili ve ecnebi muhalif komitelere intisab ile medar-ı ittiham olacak mevcut bir evrak bulunmaması, gayet zahir bir himaye-i Rabbaniye ve bir muhafaza-i İlahiyye ve imam-ı Ali ve Gavs-ı Âzam radıyallahü anhüma gibi zatların, Risale-i Nur'a ait keramet-i gaybiyelerini cidden te'yid eden bir sıyanet-i Rahmaniye olduğunu ve bu büyük ni'mete karşı tahdis-i ni'met yerinde hakikat yoluna hayatımızı feda ve vakfetmemiz lâzım geldiğini beyan eden ve herşeyde rahmetin izini, yüzünü, özünü görmeye çalışmaya teşvik eden beliğ bir nüktedir.

On Altıncı Nükte: Risale-i Nur talebelerinin hapishane sıkıntısından dolayı birbirlerinin galiz sözlerine tahammülü tavsiye eder.

On Yedinci Nükte:
فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا... اَخَذْنَاهُمْ

âyeti, ehl-i isyan hakkında nazil oduğu halde, bir işaretle Risale-i Nur şakirdlerine müteaddit ve müessir ve mukavemetli verilen ders-i ihlasta nisyan edip ayrı ayrı hatalarda bulunmalarından اَخَذْنَاهُمْ ün cifri tarihiyle gösterdiği bin üç yüz elli ikide tutturulmaları ve yine lillahilhamd umumun elemine iştirak edip maddi ve mânevî müdafaa ve yardım eden Risale-i Nur'un kudsi şahs-ı mânevîsiyle ve sarsılmaz dehası ile bu kaza-yı İlâhîden harika bir surette kurtulmalarına işaret eder.

On Sekizinci Nükte: Her başa gelen şeyin iki yüzü olup biri kader-i İlâhiye, diğeri insanın kisbine zahir baktığını ve insanın kisbi zahir bir perde olup kader-i İlâhi, hikmet ve adalet ile, mazi ve müstakbel vukuatıyla perde arkasında hükmettiğinden herşeyde dahi,

— 151 —

kader-i İlâhiye rıza lâzım olduğunu tavsiye eden hikmetnüma bir nüktedir.

On Dokuzuncu Nükte: " Kısa bir zamandaki küfre mukabil, hadsiz bir Cehennem nasıl adalet olur?" sualine kanun-u beşerin muvazenesiyle adalet-i İlahiye ispat edilip kâfiri esfel-i safiline atan ve خَالِدِين de hapseden bir tahkiktir. Biaynilhakikat tam bir muvazene-i adalet ve müskit bir cevaptır.

Yirminci Nükte:
اِنمَّاَ اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

âyet-i kerimesindeki yalnız emr ile icadının ve sûrelerin başlarındaki mukattaat hurufların hasiyetlerine ve fezaillerine ve te'sirat-ı maddiyelerine dair vürud eden hadislerin fehme takribi için dört unsurdan hava unsurunun insanda emir ve irade ile mübaşeretsiz, fiil ve icad cihetiyle insanın ağzından çıkan bir tek kelime zamansız ve mekânsız bir fırka asker kadar sümbül verip o fırkayı hareket ettirdiği gibi aynı havanın herbir zerresi emr-i künfeyekün'e karşı muntazam bir ordunun neferleri gibi kâinatta cereyan eden kudret-i İlâhiyye ve hikmet-i Sübhaniye ile o emir aynı kudret gibi cilveger olduğunu müşahede ile tarif ve ispat edip asrın akılsız, yularsız, gemsiz mahluklarını gemleyip kendi fenleriyle kendilerini iskat eden ve insaf ve imana dâvet eden kıymettar bir nüktedir.

Yirmi Birinci Nükte: Risale-i Nur müellifinin ve şakirdlerinin başına gelen musibet bir dest-i inayetle tanzim edildiğini beş mânidar tevafukat-ı latife ile ispat eder, gösterir.

Yirmi İkinci Nükte: İki mühim ve herkese lüzumlu ve fıtratı bozulmamış her bir kalb-i selim ve vicdan sahibi, daima kendi ayine-i hayatında hissedip görebileceği nüktedir.

~Birincisi:>Ahlâka dair olup insanı تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ اللّٰهِ mealindeki hadis-i şerife mazhar eder.

~İkincisi:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ مَا اُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا اُرِيدُ اَنْ يُطْعِمُونِ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ اْلمَتِينُ
— 152 —

âyet-i kerimesinin i'câzından süzülen bir mânâ ile beşerin en büyük ve hemen hemen umumi şeklini alan tahsil-i rızıkta şiddet-i hırs yüzünden şirk-i hafiye düşmekle beraber ibadeti terk ettiklerinden rahmet-i İlahiye ve hikmet-i Sübhaniye ve ilhâm-ı Rahmani ile beşeri tevekkül ve rızaya, teslim ve ricaya sevk eden ve darü's-selama dâvet eden ve çoklar üzerinde hayırhahlığını ve tesirini gösteren bir iksir-i nuranidir.

Yirmi Üçüncü Nükte: Risale-i Nur'un mühim erkânından bir şakirdinin tarafgirâne ve Risale-i Nur'a rakibâne söylenen sözlere karşı tatlı ve şirin bir mukabele ve hakikatbin bir tahkiki fıkradır.

Yirmi Dördüncü Nükte: Risale-i Nur'un müellifine şümûllü ve rümuzlu bulunan bir kardeşin rüyasıdır.

Yirmi Beşinci Nükte: Risale-i Nur'dan iman-ı tahkiki dersini alan ve ebede namzed ruhunun neş'e ve sevinmesinden gelen zevk ile ona söylettirilen elmas ve cevahir ile müzeyyen bir kardeşin fıkrasıdır.

Yirmi Altıncı Nükte:
وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِى بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِى ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ

âyet-i kerimesiyle koyun, keçi, manda ve deve gibi hayvanların maddi hilkatlerinden ziyade mânevî her cihetle ni'met olup semadan rahmet hazinesinden inzal edildiğini göstermekle; her cihet-i istifade de, ni'meti ni'met bilip şükür kapısını açan, herkese lüzumlu bir i'câz-ı Kur'ânidir.

Yirmi Yedinci Nükte:
اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ

âyet-i kerimesinin ve

اَعْدٰى عَدُوِّكَ نَفْسُكَ الَّتِى بَيْنَ جَنْبَيْكَ

hadis-i şerifinin meâl-i kudsileri

— 153 —

ile insanın en zararlı düşmanı nefsi olduğunu ve düşmanı sevmek ve okşamak ve malına ve bahçesine koymak ne kadar zarar olduğunu, ve bedahet derecesinde bir divanelik olduğu gibi nefsini sevmek ve mal bahçesi olan âmal-i uhreviyede tenbellik etmek ve neticesi soğuk hodfuruşluk ve tasannu ve tezellüle kapı açan riya gibi silâhlarıyla nefsini korumak ve karıştırmak kendi hanesini ihrak eden bir divane yerinde olduğunu ihtar ve inzar ile ihlas ve rıza-yı İlahi'yi tavsiye eden ve esfel-i safiline giden insanın yüzünü âlâ-yı illiyyine çeviren çok mühim bir ders-i hakikattır.

Yirmi Sekizinci Nükte:
لَا يَسَّمَّعُونَ اِلَى اْلَمَلَاِ الْاَعْلٰى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ اِلَّا مَنْ خَطِفَ اْلخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ ٭ وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا ِبمَصَابِيحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ

gibi âyetlere gelen şübehat ve itirazatı; bir sual ve cevap ve mühim bir temsil ile tefsir ve izah ile beraber mukadderat-ı kâinattan olan Cennet; bir ağacın mukadderat-ı hayatını taşıyan çekirdeğinde dürbün gözlerin ağacı görmesi ve az bir fikirle meyveye vüsulu nisbetinde mukadderat -ı kâinatın fihristesi ve menbaının mahzeni ve me'hazi olan küre-i arzda şecere-i kâinatın bir dalı olan cennetin her yerde bulunması ve meyvesinin yenmesinin istibadını izale edip hakkalyakin gösterir.

Hem en büyük bir hâdise olan hâdise-i Kur'âniyye ve Risalet-i Muhammediyye Aleyhissalatü Vesselâm'la meşgul ve kâinatın ecram ve alemlerinde kulak hırsızlığı yapan şeytanların hiçbir cihetle müdahele edemediklerini ve Nübüvvet-i Ahmediye Aleyhissalatü Vesselâmın bütün cin ve inse şümulunü, şeytanların melâikelerle o yüzden mübarezelerini mu'cizane ilan etmekle bütün kâinata meb'us olduğunu gösterir, ispat eder.

Hafız Ali
Rahmetullahi Aleyh
biadedi hurufu ma ketebehü..
Amin.
— 154 —

Yirmi Dokuzuncu Lem'a-i Arabiyye

Risaletü'n-Nur'un içinde lisan-ı Cennet ve uslûb-u Hz. Muhammed (A.S.M.) ve tarz-ı Kur'ân bahşayiş-i rahmet ile meydan-ı zuhura gelerek (Tefekkürname) ismiyle müsemma olan Yirmi Dokuzuncu lem'a-i mübareke (Yedi Bab) olup,

Birinci Bab, dahi (İki Fasıl)'dır.

Birinci fasıl: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm'ın mühim ve meşhur bir virdini havidir ki; marifet-i İlâhiyye ve tevhidin meratibinden altmış üç mertebeye işaret ederek o mertebelerin herbirisi vahdaniyyeti ve vahdetin iktiza ettiği esma-i hüsnadan tecellî eden âsâriyle ef'alini ve ef'aliyle esmasını ve esmasıyla vücub-u vücud ve vahdetini ispat eder.

İkinci fasıl: Ekser eazım-ı evliya ve bilhassa Gavs-ı Âzam'ın (Kuddise Sırrıhu) her sabah okudukları

لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْبَاقِىُ الدَّيْمُوم

maba'diyle beraber virdlerinin mebdei olup tâzim ve temcidin intaç ettiği amik tefekküratın çekirdeği hükmünde olan doksan dokuz mertebe-i tevhide bir sünbül-ü mânevî veren meratibden yetmiş dokuz mertebesini münderic bulunan bu fasıl, iki vecihle Zat-ı Akdes'e bakıp biri hâzır ve meşhûd vaziyetle şehadet eder, mânâsında للّٰهِ شَهِيدٌ ile neticelenir. Kalbe neş'e verir.

Diğer bir cümle de biri diğerinin ardından gelip geçmesinden tezahür eden silsilesinin işaretine delalet eder mânâsıyla

عَلَى اللّٰهِ دَلِيلٌ

kaziyyesiyle tamam olur. Ruhu müstağrik, sürur ve hubur eder. Velhasıl bunlara mümasil birçok esma-i hüsna ve kelamların delalet ettikleri maani-yi hayretefzanın latif haşiyelerle donanmış münferid ve müstakil bir rehber-i hayat-i bakiyedir.

— 155 —
İkinci Bab

Allahü Ekber cümlesinin meratibinden bahseder. Ki; ezan, kamet, namazların tekbiratı olan kelime-i tekbirin otuz üç mertebesinden alelihtisar yedi mertebesini hâvidir.

Birinci mertebe:
وَ قُلِ الْحَمْدُ ِللّٰهِ الَّذِى لَمْ يَتَّخِذْ

âyet-i celilesiyle ibtidar edip zerrattan seyyarata, ferşten arşa, semavattan teşahhusata kadar bu mertebede icmalen, meratib-i sairede tafsilen bilumum mevcudat ile vücub-u vücud ve vahdet-i Bari'yi güneş gibi celi bir surette ispat; ve şirkin bin derece mümteni ve muhaliyyetini delail-i akliyye ve nakliyye ve berahin-i şuhudiyye ve sübutiyye ile gösterip muannidleri bile iskat ile insaf ve imana getirecek bir mahiyettedir.

İkinci mertebe: Cenab-ı Hak celle ve âla Hazretlerinin azamet ve kibriyasını اَللّٰهُ اَكْبَرُ lafza-i Celal'inin cami' bulunduğu kudret-i kamilenin tezahüratı Hallak, Alîm, Sâni', Hakîm, Rahmân, Rahîm gibi Esma-i Celile-i muhitanın tecelliyat-ı şamilesiyle, hayvanat ve nebatat üzerindeki ihsanat-ı mârufe-i Rabbaniye ve Rezzakiyye ve onlardaki hayretbahş hilkat-ı acibe ve san'at-ı garibe ve gözleri kamaştıran ve akılları hayran eden müzeyyenat ve münakkaşat ve daha lâ-yuad ve la-yuhsa sanayi-i Rabbaniyye, delail-i kat'iyye ile serdedilip Cenab-ı Hallâk-ı Âzam Hazretlerinin vücub-u vücud ve vahdetini ilân ve ispat eder.

Üçüncü mertebe: اَللّٰهُ اَكْبَرُ lafza-i Celal'inin mukteziyyat-ı sairesinden Mukaddir-ul Alîm-ül Hakîm, Musavvir-ul Kerîm-ül Latîf, Müzeyyin-ül Mün'im-ül Vedûd gibi Esma-i Celile-i muhitasının âlem üzerindeki tecelliyat-ı hayret-efzasını, misilsiz bir izah, nazirsiz bir ispat ile tasvir ve tefhim edip cüz'i bir çiçeği hasnâ bir kadını nazara havale eder. Bu mertebenin irae etmekte olduğu Esma-i Celile, ve fevaid-i münîfeyi muntazaman safahatıyla nazargâh-ı ammeye açar.

فَاعْتَبِرُوا يَا اُولِى الْاَبْصَار der.

— 156 —

Dördüncü mertebe: Cenab-ı Vâcibü'l-Vücud ve Feyyazü'l-Hayr-u Ve'l-Cûd Hazretlerinin اَللّٰهُ اَكْبَرُ ism-i Celil'inin

اَلْعَدْلُ الْعَادِلُ الْحَكَمُ الْحَاِكُم الْحَكِيمُ الْاَزَلِىُّ

esma-i mütecelliyyesinin müştemilatını izhar ve şecere-i kâinatı inayet ve rahmetiyle kavainin-i âdet ve Sünnet'inin tanzimini, intizamat-ı mer'iyye ve meşhudenin şehadetiyle ve cilve-i esma ve sıfatının iaşe ve terzıkdaki taltifatını, inayat-ı tâmme ve rahmet-i vasianın şehadetiyle aşk-ı sâdık, incizab-ı zâhir, terbiye-i kerim, intizam-ı mükemmel ve münasip vakitlerde, muhtac-ı erzak olanlara envaının tekessürü ile umum hacetlerinin kazası, ve hayt u vuslat olan ibadetlerindeki münacat ve füzuyatın ve vahdetle kalbin itmi'nanı gibi pek çok lem'alar ile bir Hakim'in vücub-u vücud, Vahidiyet ve kudret-i kamilesine şehadet ve delalet ettiğini ifham ve ispat; ve nakş-ı hacerî gibi silinmez bir kanaat ve emniyet bahşeder.

Beşinci mertebe: Cenab-ı Fatır-ı Akdes Hazretlerinin اَللّٰهُ اَكْبَرُ ism-i Celal'inden اَلْخَلَّاقُ اَلْقَدِيرُ اَلْمُصَوِّرُ اَلْبَصِيرُ Esma-i Hüsnasının tecellisi; hem

اَفَلَمْ يَنْظُرُوا اِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ

âyet-i celilesinin delalet ettiği ecram-ı ulviyye ve kevakib-i dürriyye, Uluhiyyet ve Azametinin yekta bir burhanı; ve Rububiyyet ve izzetinin muhkem şahidleri bulunan semada, sükûnet içinde sükût, hikmet içinde aslâ inhiraf etmez bir hareket, hem şemsin müstekarrında müstekarrane cereyanı ve kemal-i musahhariyet ve mutâvaatla alemlere serptiği nur ve ziya ve füyûzatı; hem kamerin tebdil-i mevasim için burçtan burca şuurdarane hareket-i intikaliyyesi; elhasıl, cemi'-i mevcudattaki mevzun intizamlar, muntazam mizanlar, hikmet-i hassa-i zahire, inayet-i tâmm-i bahire, takdirat-ı muntazama, mekadir-i müsmire; âcâl-i muayyene, erzak-ı mukannene; nutfeden vücud bulan insan cihazatıyla; yumurtadan husule gelen kuşlar cevarihiyle; tohumdan neşvünema bulan ağaçlar mütenevvi âzalarıyla ve hakeza; umum eşyanın icadının gayet suhuletli tezahüratı; Vücub-u Vücud, Vahid-i Ehad ve Samed'e şehadet ettiğini, ukul-u beşerin derecatına münasip, çok zarafet ve nezaketle ve kanaat-ı tamme verir bir surette beyan eder.

— 157 —

Altıncı mertebe: Cenab-ı Halık-ı Âzam Hazretlerinin ism-i Celili olan اَللّٰهُ اَكْبَرُ lafza-i Celal'inin mukteziyatından,

اَلْعَادِلُ اَلْحَكَمُ، اَلْقَادِرُ الْعَلِيمُ، اَلْوَاحِدُ الْاَحَدُ، اَلسُّلْطَانُ الْاَزَلِىُّ

Esma-i şerifesinin mevsufu ve bütün eşya kabza-i tasarrufunda olduğunu bunlardaki nizam ve mizanın İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin ünvanıyla iki bab olduğunu ve ism-i Evvel ve Ahir'in tecellisi mebde ve müntehaya bakarak asıl ve nesil, mazi ve müstakbel, emir ve ilim, iman-ı mübine; ve ism-i Zahir ve Batın'ın tecellisi ise, eşya üzerinde Fatırıyyetin ve Hallakiyetin zımnında, kitab-ı mübine işaret ettiklerini ve bu mertebede gösterilecek fevaid-i kesirenin bir kısmı da Otuz İkinci Söz'de izah edilmiş olup burada da icmalen zikrolunduğu mukayyeddir.

Yedinci mertebe: Cenab-ı Rabb-i Yezdan Hazretlerinin herşeyden ilmen ve kudreten ve rahmeten azamet ve uluvv-ü şanını Hallakü'l-Fettah, Fa'alü'l-Allâm, Vehhabü'l-Feyyaz, Esma ve Sıfat-ı İlahisiyle kâinat, enva-ı mevcudatıyla, Hâlık-ı Âzam'ın Nur-u Cemal'inin tecelliyatını ve ef'al ve kemalinin inkişâfâtını izhar ve bu Esma-i Mübarekenin dürbünleriyle mevcudattaki gûnagün cilveleri altında ef'al-i ilahiyyeye ve âsârına nazar-ı ibretle bakılmakla, müsemma-i Zülcelal'e intikal ve kesb-i ıttıla edilir diye gayet güzel beyan eder.

Üçüncü Bab: Üç Fasıldır.

Birinci fasıl: On iki perde, perde üstünde; ve on beş delil, delil içinde bir burhan-ı bahirdir. Bir çiçekten tâ şecere-i Tuba'ya kadar muhtelif nağamat ve mütenevvî lemaat ile Nakkaş-ı Ezeli ve Ebedi'yi akıl ve kalbe gösterir. Aklın gözünü açtırır. Kemal-i intibahla Sani-i Zülcelal ve Fatır-ı Zülkemal'e baktırır.

İkinci fasıl: Bütün masnuatın ve cemi-i mahlûkatın ve umum mevcudatın tarifat ve tavsifat ve tesbih ve senasıyla, cemi-i zihayatın tahiyyat ve cemi-i evrak-ı mühtezze-i zâkirenin tahmidatıyla Cenab-ı Rabb-i izzeti zikr ve bu delalet-i vechile ibadete, zikir ve şükre, abdin ne kadar muhtaç, ne kadar müstehak olduğunu, Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan

— 158 —

ve tarz-ı uslûb-u Nebiyy-i Zişan (A.S.M.) ile telkin ve tavsiye eden bir define-i hikmet ve hazine-i Rahmettir.

Üçüncü fasıl: Şeriksiz, vezirsiz, şebihsiz ve nazirsiz Sultan-ı Ezeli ve Ebedi olan Bari-i Teâla ve Tekaddes Hazretlerinin, herbiri ayrı birer burhan-ı Vahdaniyyet olan Esma ve sıfat-ı İlâhiyyesinin tecelliyat-ı mesrudesiyle ve berahin-i muhkeme ve mersunesiyle, ehl-i dalalet ve kerâvân-ı tabiat ve hammal-ı belahet ve kafile-i hamâkatla, Firavunane ihtiyar ve Nemrudane iltizam, Haccacane ictisar etmekte oldukları enva-i şirki def' ve red ederek Allah-ı Zülcelâl'i takdis ve tenzih ve müstehak olduğu tesbih ve tâzim ve temcidin vücubunu talim ve tarif eder.

Dördüncü Bab: İki Makamdır.

Birinci Makam: Allah u Azimü'ş-Şan'ın vücub-u vücud ve Vahdaniyyetini ve Resul-i Zişan Efendimiz Aleyhissalatü Vesselâmın nübüvvet ve risaletinin hakkaniyyetini, ism-i âzam ve esma-i hüsna; melaike-i ulya ve mahlûkat-ı şetta, cemi-i enbiya-i uzma ve cemi-i evliya-i kübra ve cemi-i asfiya-i ulya, hesapsız âyât-ı mükevvenat ve cemi-i masnuat-ı müzeyyenat ve cemi-i zerrat-ı kâinat gibi laakal on ehemmiyettar burhan-ı elmas misal ile ispat edildiği gibi daha birçok delail-i kat'iyyeyi cami' bir bahr-ı umman-ı hakikattır.

İkinci Makam: Bu makamın herbir kelam ve kelimesi Risalet-i Ahmediyye Aleyhissalatü Vesselâmın Risaletinin ayrı ayrı birer deliline işaret ettiği gibi Kur'ân-ı Mübîn'in en büyük mu'cize-i Nübüvvet olduğuna dair sadır olan burhanlara; ve Habib-i Zişan (A.S.M.) hem Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan, her ikisi de Vahdaniyyet-i İlahiyye'ye gayet parlak delil olarak bu makamda gösterilmiştir.

— 159 —
Beşinci Bab: Beş nüktedir.
Birinci Nükte:

{(Haşiye): Risale-i Hasbiye olan Dördüncü Şua, hem bu nüktenin hem yazılmayan Beşinci Lem'a'nın hakikatını bir derece beyan etmesiyle o lem'a yerine geçmiştir.}

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ

in mertebelerine dair olup zîşuurun ekseriyetle meftun ve merbut oldukları fani dünyanın fani, zail, âfil mahbuplarını, hem vefasız, kararsız, rüya misal olduğunu, delail-i mukni'a ve berahin-i kat'iyye serdiyle o kararsız mahbupları hakiki zan ederek yanılanları ikaz ile der: Mevcudatın zevalinde beis yoktur. Hem masnuatın zevalinden mahzun olma. Hem zeval-i mülkten müteessif olma. Hem mahbubun gaybubetinden mütehassir olma. Hem zahiri müşfik ve mün'imlerin zevaline ehemmiyet verme. Hem zahiren şefik ve latiflerin zevaline acıyıp yanma. Zira onların Sânii, Fâtır'ı, Mâlik'i, Bâki'si, Şâhid-i Âlim'i bâkidir. Ve onlar o Şâhid ve Nâzır-ı hakikinin daire-i ilmindedirler. O şahid ve Nazır-ı hakiki ise ebedidir, bakidir, tarzında sâdır olan beliğ hitaba îcazkâr senetler ve hakikatlarla parlak bir cadde-i kübra, salah ve felahı feth eden ebvab-ı cinandan nevvar ve ziyadar bir babdır.

İkinci ve Üçüncü Nükte: Şahs-ı insan, bütün eşyadan alakalarının kat'ı ile mukabilinde istinadgâh olarak Baki-i Hakiki'yi bularak teessüf, teessürden ve teellümden feragat ettikten sonra, kendi vücudunun zevalini birrıza imza etmeye arzu ve tamayül gösterip baki bir Zâta mal ve saadet-i ebediyyeye namzed olmak, hem ister istemez er-geç başa gelecek bir vakıadan ürkmek ve müteessir olmak faydasız olduğunu ve insaniyete lâyık olmadığını ihtar, hem zihayatın mevt ve zevali bir çok vücudları meyve verip arkaya bırakır. Sonra menziline gider. Binaenaleyh zahiren fani iken çok cihetlerle bakî kalacağını te'min ile nev-i beşeri hem mevte râzı eder, hem habl-ı İlâhiye ilme'l-yakîn ile rabteder.

Dördüncü Nükte: Zîşuura, Allah kâfidir. Fani şeylere lüzum yoktur. Zira insana yoktan vücud şeklini giydiren, insan suretini takan, göz, kulak gibi kıymettar hasseleri ihsan eden, cisimde iki mühim uzuv olan lisan ve cenanı derceden, bütün cihazat, hayat ve mâneviyat ve letâifi; tecelliyat-ı esma-i İlâhiyesiyle cemil rahmetiyle, kerim re'fetiyle, azim kudretiyle, latif hikmetiyle ihsan eden o Hâlık, Kerim ve Rahmanürrahim'dir. Binaenaleyh herşeyden kat-ı nazarla

— 160 —

"ancak Rabbim bana kâfidir" demeye saik ve mefhumu herşeye lâyık ve her an ahkâmıyla amel etmeye muvafık, lâhûtî bir nükte-i mühimmedir.

Beşinci Nükte: Zişuur, hâlen ve kâlen ve müteşekkiren حَسْبِىَ‌ اللّٰه demek mecburiyetindedir. Çünkü, ademden vücuda getirip hayat nimetiyle mütene'im ettiği gibi, enva-ı hayvanat meyânında efdal olarak insan yaratan ve insanlar içinde iman sıfatıyla müşerref kılan ve Resûl-i Zişanına (A.S.M.) ümmet olmayı müyesser eden ve kendi mahluku olan bahtiyar vücudu iman ve Kur'ân yolunda çalıştıran, hem muti ve münkad olanlara cennet gibi nazirsiz bir mükâfat veren Cenab-ı Hannan-ı Mennan'ın kabza-i ebvab-ı Rahmetine sarılmanın lüzumu vücubunu hakkıyla gösterir, kıymettar bir nüktedir.

Altıncı Bab
وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيم

Kelime-i kudsiyesinin füyuzatına otuz bir vecihten ilticat-i zaruriyeden muhtasar bir vechinin fehmedebildiği cümleleri;

"Ya İlâhi! Nihayetsiz fakrım, aczim, zerreden zayıf ihtiyarım ve iktidarım, dakika gibi ömrüm, kısa şuurum, kasîr hayatım, gayet harîs ve âfil kalbim, istinatsız fırtına-i seyelanım seri bir surette, acz ve zaafımla iktidar ve ihtiyarımdan feragat ve teberri ediyorum. Ve senin havl ve kuvvetine sığınıp iltica ediyorum.

Beni gaflet ve dalâlette bırakma. Acz ve fakrıma rahmet eyle. Kalbim müteellim, ömrüm zayi oldu. Sabrım yok, fikrim mağmum. Sen, Âlimü's-sır ve'l-hafiyyatsın, Allamü'l-Guyub'sun, Gaffarü'z-Zünubsun. İhvanımla ma'an gumum ve hümûmumu sürur ve hubura tebdil eyle. Usrumu yusra tahvil eyle;" gibi beşerin fıtraten Hâlık-ı Kerim ve Rabb-ı Rahim'ine ne derece muhtaç olduğuna bir nümune olup, sair otuz vecihle tazarruat ve niyazatın bilkıyas anlaşılacağı aşikâr olup şu bab-ı sâdisin ihsanı vâsi bir hazine-i Rahmet olduğu muhtac-ı izah değildir.

— 161 —
Yedinci Bab: Dokuz Noktadır

Birinci Nokta: Cihat-ı sitteye ârız olan zulmet, ye's ve füturu izale eder. Şöyle ki: Sağ cihet mazidir. Dalâlet gözüyle bakılsa mezar-ı ekber görünür. Halbuki sırr-ı iman ile zulmet zayi olur. Münevver bir meclise inkılap eder. Sol taraf ki, müstakbeldir. Sureten muzlim ve muvahhiştir. Kabre nazırdır. Nur-u iman ile ziyafet-i Rahmaniyye'nin güzergâhı olan cinan-ı müzeyyeneye intikal eder. Üst taraf ki; Âlem-i semavattır. Felsefe nazarında tevahhuş ve tedehhüşü mucib iken; nur-u iman ile insana karşı güleryüzlü, teravetli, halavetli nevvar lem'alarla şefaatbahş ruhaniler ve nuraniler makamı ve dest-i teavünü uzatan feriştehler makarrıdır. Alt taraf ki; zemindir? Bu dahi felsefe-i dalle indinde vahşet verir. Zira bütün mahlûkat ve bilhassa insan hemcinslerinin zahiren zeminde çürümekte olduğunu hisseder. Nur-u iman ile bakılırsa enva-ı lezaiz ve mat'umatla memlu ve mücehhez ve zîruha musahhar çok mühim bir sefine-i İlahiyye olduğunu; hem beray-ı seyahat o gemiye gelen nev-i beşeri ve cins-i hayvanı alıp gezdirip baki bir menzile azîmet için teshir edilmiş bir konak mahalli olduğu fehm edilir. Karşı tarafı cephedir. Ehl-i gaflet nazarında umum ziyahatın süratle gidip kaybolduğu idam-ı ebedi kuyusudur. Fakat nimet-i iman yâr olursa o makam idam-ı ebedi değil, dâr-ı fenadan dâr-ı bekaya intikal ve mahall-i zahmet ve meşakkatten mahall-i rahmet ve rahata terfi ve mekân-ı hizmetten makam-ı ahz-ı ücrete terakki mahalli olduğu zahir olur. Arka taraf ki, ehl-i gafleti şaşırtır. Nereden gelip nereye gideceğini düşündükçe tahayyürde kalır. Lakin nur-u iman inkişaf ettikçe Sultan-ı Ezeli'nin me'mur muvazzafları, alamet-i farika ile, dâr-ı imtihandan ahz-ı ücret dârına gitmek için hazır olma mahalli, içtima yeri, bekleme salonu olduğunu derk ederek ehl-i gaflet ve dalaletin efkar-ı batılasını altı cihetle red ve nur-u imanı tecelli ve inkişaf ettirir.

İkinci Nokta: Nur-u iman, Cenab-ı Hakka âramsız hamd ve senayı iktiza eder. Beşer, nur-u iman sırrıyla zaman ve mekân-ı hazıranın tazyikatından tahlis-i giriban edip vasi bir aleme malik olur. Bütün alem mü'min için, o mü'minin müstakil bir hanesi ve bir me'vasıdır. Hem mazi, hal, müstakbel, mü'minin kalb ve ruhu için bir makarr-ı ebedi bulunduğunu, en selis beyanatla izah eder.

Üçüncü Nokta: Beşer acz ve zaafıyla kesretli a'dasına galebe ve gayet fakrıyla hadsiz hacatını te'min gayesiyle, nokta-i istinad ve istimdad arar. Buna yegane çare; imanla münevver ve mücehhez olmasının

— 162 —

fıtrî ve insanî olduğunu ve illa kalb ve ruh ve vicdanın ebedi muazzeb olacaklarını kanaatbahş bir surette tefhim eder.

Dördüncü Nokta: Zîşuurda imanın mevyedar bir ağaç gibi olduğunu; Nasıl ki; semeredar bir ağacın baki maliki olan Zat, ağacın meyvesinin zevaliyle müteessir olmayıp daimi meyvedar ağacına istinad ve itimad ile müteselli olduğu gibi iman-ı kâmil dahi, fani vücudu, iman ile baki ve her türlü mehuf şeylerden siperi ve umum arzu ve ümitlerine muvaffak eder olduğunu telkin eder.

Beşinci Nokta: Nimet-i imanın ebeden hamd ve senayı iltizam ettiğini ve ehl-i gaflet ise, bütün mevcudatı her an menfaat-i maddiyesini göremediği takdirde düşman ve muzır tanıdığı kat'i ve hakikattır. Çünkü, ehl-i gaflette ve ehl-i dalâlette cemi-i evkatta rabıta-i iman olmadığından alaka-i uhuvvet yoktur. Onların münasebetleri muvakkat olup hazır zamana münhasırdır. Tûl-u müddet alakaları hiç hükmünde olup cüz'i bir infial ve hafif bir iğbirar, o imansız alaka ve münasebeti silip zir-ü zeber eder.

Ehl-i imanın ise اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ sırrıyla, uhuvvet ve vefaları daimidir. Mebde-i maziden münteha-yı istikbale kadar imtidad ettiğinden nur-u imanın saadet-i dareyne vesile olması hasebiyle, mucib-i hamd ve sena olduğunu muvazzahan ispat eder.

Altıncı Nokta: Nimet-i iman ile, dünya ve ahiret, mütenevvî nimetlerle donanmış bir sofra gibi olduğunu; ve mü'min, imanla, zahiri ve batınî hasseleriyle o sofralardan istifade eder. Çünkü iman, sahibine nisbeten güneş, bu dünya hanesinde bir elektrik vazifesini gören ciddi ve sebatkâr bir arkadaş ve yolculuğunda munis bir yoldaş hükmünde olduğundan daire-i istifadesi semavattan geniş olduğunu وَ سَخَّرَ الشَّمْسَ وَ الْقَمَرَ ilh. âyet-i celilesiyle istidlal ederek kâmil imana malikiyyete teşvik ve tergib eder.

Yedinci ve Sekizinci Nokta: Zat-ı Ecell-i Akdes'e, değil nev-i beşer, belki kitab-ı kebir tesmiye edilen kâinat, bütün ebvab ve fusul, sahaif ve sutur ve umum kelime ve hurûfuyla, herbiri takdir-i nisbisiyle Nakkaş-ı Ezeli'nin kendi üzerlerinde lemean eden Esma-i Hüsna'sının mazhariyetleri mukabilinde nihayetsiz hamd ve sena ve tesbihatını talim ve tarif eder.

— 163 —

Dokuzuncu Nokta: Binbir Esma-i İlahiyye-i Celile'nin tecelliyat-ı külliyesiyle âlemleri müstağrak-ı ni'met ve feyz-i bereket eden Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak Hazretlerine ebedi ve daimi tesbih ve tahmide, tâzim ve şükrana zîşuurun medyun bulunduğu ezelden ebede kadar umum zamanların dakikalarının aşiratıyla, dünyanın mebdeinden müntehasına kadar zerrat -ı kâinatın hasıl -ı darbı adedince tesbih ve tahmid ve senayı irae eden bir tarik-ı âliye-i vasiayı açarak; mahlûku Hâlık'ına rabt eden bir mev'ize-i belagatkârane ile nev-i beşeri, fikren ve ruhen terakki ve tealiye müşevvik ve çok vasî bir mülahazat safhası açarak matlub ve maksudun Kadiü'l-Hacat tarafından kabule mazhariyyeti için Şümullü ve makbul şerait içinde mühim bir dua ile nihayet bulur.

وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى
اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ وَحْدَهُ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنْ لَا نَبِىَّ بَعْدَهُ اَمَّا بَعْدُ فَقَدْ قُسِّمَ بَعْضُ رِسَالَةِ النُّورِ بِتَقْسِيمِ الْاَعْمَالِ وَ وُدِّعَ لِى كِتَابُ التَّفَكُّرْنَامَه لِتَحْرِيرِ فِهْرِسْتَتِهِ فَطَالَعْتُ عَلٰى قَدَرِ الْاِسْتِطَاعَةِ فَاِذًا فِيهِ حَقَائِقُ مُنِيفَةٌ وَ حِكَمٌ وَفِيرَةٌ وَ فَوَائِدُ كَثِيرَةٌ وَ اَنَا عَاجِزٌ لِفَهْمِهَا حَقًّا وَ اُعِيدَ لِمُؤَلِّفِهَا لِاِفْتِتَاحِ حَقَائِقِهَا فَاَقُولُ جَزَا اللّٰهُ تَعَالَى الْمُؤَلِّفَ خَيْرًا كَثِيرًا وَ اَسْكَنَهُ مَعَ طَلَبَةِ رَسَائِلِ النُّورِ وَ رُفَقَائِهِمْ بِفَضْلِهِ جَنَّةَ النَّعِيم بِالدَّارِ الْاٰخِرَةِ اِنَّهُ هُوَ اَهْلُ التَّقْوٰى وَ اَهْلُ الْمَغْفِرَةِ آمين آمين آمين بِحُرْمَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ
M.Sabri
Rahmetullahi aleyh
biadedi hurûfi Resailinnur
— 164 —

Otuzuncu Lem'a

«Sekîne» nâm-ı âlisiyle tabir edilen ve herbiri bir İsm-i Âzam olan veyahut altısı birden İsm-i Âzam bulunan esma-i hüsna'dan «Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddüs» ism-i şeriflerine ait pek çok kıymettar ve Risale-i Nur'un şâheserlerinden biri olan bu lem'a, yüksek bir ifade ve çok ince hakikatlarla kaleme alınmış; hem çok derin mesail-i vahdaniyet, azametli genişlikleriyle tefhim edilmiş; hem pek bariz bir surette mevcudiyet-i İlâhiyeye işaret eden şu hayretengiz fa'âliyyet ile, Müdebbiriyet-i Rabbaniye o kadar güzel izah edilmiş ki, ah ne olurdu, bu risalenin hakikatlarının âmâkına ulaşmak şöyle dursun, sathını bari olsun görebilseydim. Heyhât! Kasır fehmine bakılmayarak, bu risale, hissesine isabet eden bir kardeşimizin seferber halinde bulunması mazeretinden dolayı bana gönderilmişti. Liyakatsızlığımla beraber perişan hâlim böyle bir şâheseri fihristeye idhal edebilecek surette hulâsa etmeye kâfi gelmediğinden, mahcubiyetle emre itaat ediyorum.

Bu kıymetdar Lem'a, "Altı Nükte-i Mühimme" ye inkısam etmiştir.

Birinci Nükte

بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ

âyetinin bir nüktesi ve «Kuddûs» İsm-i Âzamının bir cilvesi olup; hem mevcudiyet-i İlâhiyeyi kemal-i zuhur ile hem vahdaniyet-i İlahiyeyi kemal-i vuzuh ile göstermektedir. Evet, şu muntazam kâinat ve şu azametli gayet büyük fabrika, bütün mevcudatiyle hummalı bir faaliyet içinde mütemadiyen çalışmasıyla beraber, kâinatın her tarafını ter temiz tutan, kirli ve bulaşık maddelerden, lüzumsuz olarak hiçbir tarafta hiçbir şey bulundurmayan, şu azametli seyyarattan tut, tâ zerrata kadar her mevcud, Kuddûs-ü Âzam'dan gelen emirlere müheyya ve münkad olarak gayet fa'al ve gayet hârika bir istihale makinesi haline getirilmekle, şu azametli kâinat ve bütün unsurları baştan başa Cennet-nümun güzellikleriyle, kendilerini enzar-ı âleme arzediyorlar. Ve şu kasr-ı âlemdeki masnuatın cephelerinde müşahede

— 165 —

edilen şu dîlrubâ güzellik ve gayet müstahsen temizlik; bütün enzarı istihsanla kendilerine celbediyorlar ve Sâni'lerini takdir ve tahsinlerle medh ü sena ettiriyorlar. Bu Kuddûs-ü Âzam ism-i şerifinin tecelli-i âzamından küçük bir cilvesini şaşalı bir surette gösteren ve şu kışın bârid ve haşin çehresi altından çıkan bahar mevsimine bak: Nasıl çiçekler açmış, huri misali libaslar giymiş, güzelleşmiş, ter temiz olmuş bütün ağaçlar ve zümrüt gibi yeşillenmiş zemin yüzü, bütün heyetleriyle, kendilerini bütün enzara arzediyorlar. Câmid ve şuursuz maddeler, az bir zaman içinde; istihale görmüş, zeminden yükselmiş, nur-u hayatla süslenmiş, sündüs-misal güzelliklerle kendilerini Sâni'lerinin nazarına takdim ediyorlar. Bu vaziyet karşısında; değil yalnız ins ve cin, ruhaniler ve melâikeler de hayran oluyorlar. "Mâşaallah, Bârekallah; bu ne hayret verici güzellik ve temizlik!" deyip, Sâni-i Zülcelâllerini takdis, tahmid ve temcid edip, râki' ve sâcid oluyorlar. İşte bu fiil-i tanzif, diğer ef'al-i İlâhiye gibi vahdaniyet ve mevcudiyet-i İlâhiyeyi bedahet derecesinde ispat edip göstermektedir.

İkinci Nükte

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

âyetinin bir nüktesi ve «Adl» İsm-i Âzamının bir cilvesidir. Şöyle ki: Şu kâinat mütemadiyen tahrip ve tamir içinde çalkanmakta, her vakit harp ve hicret içinde kaynamakta, her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanmaktadır. Bu hayret-engiz tebeddülât ve tahavvülât ise, dehşetli cirmlerin intizamlı hareketlerinden ve Küre-i Zeminin yüzündeki dört yüz bin nebati ve hayvanî zihayatın muntazaman iaşe ve terbiyelerinden ve sel gibi akan karıştırıcı ve istilacı unsurların gayet muntazam vazifelerinden ziya ve zulmetin, sıcak ve soğuğun, hayat ve mematın dövüşmelerine varıncaya kadar bütün eşya öyle bir mizan-ı adalet içinde istikbalden gelip, hale uğrayarak, maziye akıp gidiyor ki; fesübhanallah, insaflı ve dikkatli bir nazarla bu âlem sarayına bakan her ferd-i insan, muhakkak olarak diyecek: "Bu saray-ı âlemin sanii; bu saray-ı âlemi, Adl isminin azami tecellisine mazhar etmekle beraber, hem Vâhiddir, hem de öyle mizan-ı adaletle işler görüyor ki, en ehemmiyetsiz ve en küçük, kıymetsiz telâkki edilen şeylerde dahi şirke yer bırakmıyor ve şirkin bu mizan-ı adalete sokulmasına zerre kadar müsaade etmiyor. Hem bu pek harika

— 166 —

intizam-ı ekmel içindeki gayet hassas mizan-ı adalete, elbette bu kâinatın Sâni-i Zülcelâl'inden başkası müdahele edemeyecek." Hem bütün esbap o Sâni-i Zülcelalin dest-i kudretinin bir perdesi olduğunu anlayacak... Ve o Sâni-i Zülcemalin hem Vahid olduğuna, hem mevcudiyetine hayranlık içinde, güneşin vücuduna inandığı gibi iman edecek.

Üçüncü Nükte

اُدْعُ اِلٰى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ

âyetinin bir nüktesi ve «Hakem» İsm-i Âzamının bir cilvesi olup, "Beş Nokta" ile izah edilmiştir.

Birinci Nokta: İsm-i Hakem'in tecelli-i âzamı şu kâinatı öyle bir kitab-ı kebir hükmüne getirmiştir ki; o kitab-ı kebirin zemin yüzü, bir sayfası ve her müzeyyen bahçe, bir satırı ve her süslü çiçeği ve yapraklı ağacı, bir kelimesi suretinde halketmiştir. O halde, şu kâinatın baştan başa Hakîm-i Zülcelâl'in eserleriyle süslenmiş. Hem kendi san'atını kendisi müşahede edip, hem de nâmütenahi gözlerle birbirine baktıran ve birbiri içinde çok deliller ve vecihlerle nakkaşının vücuduna şehadet eden ve daima mizan ve intizam içinde tazelenen ve her küçük bir çekirdekte koca bir ağaçta koca kâinatın fihristesini yerleştiren ve her bahar sayfasını murassa nişan ve münakkaş hediyelerle süsleyip, huzurunda resmi geçit ettiren ve her an bu masnuatının lisanıyla medh-ü senâsını teganni ettiren bu azametli ve hikmetli kudrete hangi tesadüfün haddi var ki, parmak uzatabilsin?

İkinci Nokta: " İki Mesele" dir.

~Birinci mesele:>Nihayet kemalde bir cemal ve nihayet cemalde bir kemal, kendini görmek ve göstermek istemesine ve tanıttırıp sevdirmesine mukabil, iman ile Onu tanımayı ve ubudiyetle kendini Ona sevdirmeyi ders veriyor.

~İkinci mesele:>Bütün kuvvetiyle şirki reddedip kabul etmeyen bu hikmetli intizam-ı mükemmel, hem vahdeti, hem istiklâl ve infiradı iktiza ettiğini izah etmekle beraber, koca kâinatı umum ahval ve keyfiyatiyle mizan-ı adl ve nizam-ı hikmetinde tutan bir Kadîr-i Mutlak'a

— 167 —

şirk ve küfür ile acz isnad etmek ne kadar büyük bir hatâ ve tevhid ile iman etmek, ne kadar doğru hak ve hakikatlı bir mukabele olduğunu bildiriyor.

Üçüncü Nokta: Sâni-i Kadir, ism-i Hakem ve Hakim'iyle, kâinatta en ziyade hikmetlere medar ve mazhar kıldığı insanı bir merkez, bir medar hükmünde yaratmış. Ve insan dairesi içinde de, rızkı bir merkez hükmüne getirmiş. İnsanda şuur ve rızıkta zevk vasıtasıyla ism-i Hakem'in parlak bir surette cilevesinin göründüğünü ve yüzer fenlerden herbir fennin bir cihette ism-i Hakem'in cilvesini tarif ettiğini; (meselâ fenn-i tıb, fenn-i kimya, fenn-i ziraat, fenn-i ticaret ve hâkeza) bu fenlerin herbirisinin kat'i şehadetleriyle, ihtiyar ve irade, kasd ve meşieti gösteren bu hadsiz intizamat ve hikmetleri o Sâni-i Hakim umum kâinata verdiği gibi, en küçük bir zihayatta ve en küçük bir çekirdekte dahi dercetmesiyle, Zât-ı Akdesi'nin Fail-i Muhtar olduğunu ve her şey Onun emriyle vücud bulduğunu ve Onu bilmemek ve tanımamak ne kadar acip bir cehalet ve divanelik olduğunu izah ediyor.

Dördüncü Nokta: Sâni-i Hakîm, herbir mevcuduna taktığı yüzler hikmeti, o mevcutların nihayet hassasiyetiyle tavzif ettiği yüzler vazifelerinden pek çok fayda ve gayeleri nihayet dikkat ile takip ettiği halde, Onun cemal-i rahmet ve kemal-i adaletine ve nihayet derecede hikmetine zıd olan ve rahmet ve adaletini inkâr ettiren haşirsizliğe hiçbir cihetle müsaade etmediğini beyan ediyor.

Beşinci Nokta: "İki Mesele" olup,

~Birinci meselesi:>Fıtratta israf ve abesiyet ve faydasızlık bulunmadığından,

كُلُوا وَ اشْرَبُوا وَ لَا تُسْرِفُوا

âyet-i kerimesiyle, iktisadsız hareket edenleri tehdit eder.

~İkinci meselesi:>Cenab-ı Hakkın «Hakem>ve Hakim» isimleri, bir cihette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın risaletine delâlet ve istilzam ettiklerini ve esma-i hüsnâdan çok isimlerin dahi, herbiri bir cihette, cilve-i âzamiyle, âzami derecede ve mertebe-i kat'iyette risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) istilzam ettiklerini, pek parlak bir surette izah ediyor.

— 168 —

Dördüncü Nükte

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ

âyetinin bir nüktesi, Vahid ve Ehad isimlerini tazammun eden «Ferd» İsm-i Âzamın tecelli-i âzamına dair tevhid-i hakikiyi gösteren "Yedi İşaret"tir.

Birinci İşaret: İsm-i Ferd'in kâinat heyet-i mecmuasında koyduğu hadsiz hâtemlerden üç sikkeye işaret eder.

~Birinci sikke:>Kâinatın mevcudatında ve enva'larında görünen; ve bir sikke-i kübra-yı ehadiyet olan "teâvün, tesânüd, tecâvüb, teanuk" sikkesidir.

~İkinci sikke:>Zeminin yüzünde her bahar mevsiminde müşahede edilen dört yüz bin nebati ve hayvani envaın atkı ipleriyle dokunan hâtem-i vahdaniyettir.

~Üçüncü sikke:>Hazret-i Âdem'den tâ kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün insanların âza-yı esaside bir olan simalarındaki sikke-i vahdaniyettir.

İkinci İşaret: İsm-i Ferd'in cilve-i vahdeti, kâinatın bütün envalarını ve unsurlarını öyle bir surette birbirine girift etmekle birbirinin içine almıştır ki, mecmu-u kâinatı tecezzi kabul etmez bir küll hükmüne getirdiğini ve çok birliklerle vahdaniyeti ilân ettiğini gösteriyor.

Üçüncü İşaret: Yine İsm-i Ferd'in cilve-i âzamı, kâinatı öyle birbiri içine girmiş hadsiz mektubat-ı Samedaniye hükmüne getirmiştir ki; herbir mektupta hadsiz hâtem-i Vahdaniyet basılmış ve herbir mektup, kelimatı adedince kâtibini bildiren ehadiyet mühürlerini taşıdığını gösteriyor.

Dördüncü İşaret: İsm-i Ferd'in güneş gibi zâhir cilve-i âzamını gayet mâkul ve hadsiz kolaylıkla kabul ettiren ve şirkin muhaliyetini ve nihayet derecede akıldan uzak olduğunu gösteren burhanlardan üç tanesini beyan ediyor.

~Birincisi:>Zât-ı Ferd'in hadsiz kudretine nispeten en büyük şeyin icadı, en küçük bir şeyin icadı gibi kolay ve suhûletli olduğunu, bir baharı, bir çiçek kadar ve bir ağacı, bir meyve kadar rahatça icad

— 169 —

edip idare ettiğini ve bu keyfiyet-i icad eğer müteaddit esbaba verilse, vahdetten kesrete girildiği için, en küçük birşeyin icadı, en büyük birşeyin icadı gibi pek çok masraflı, pek çok müşkilâtlı, pek çok zahmetli olduğunu temsilleriyle ispat eder.

~İkincisi:>Mevcudatın icadı ya ibdâ ve ihtira suretiyle hiçten ve yoktan olacak veyahut inşa ve terkip suretiyle anâsır ve eşyadan toplamakla olacak. Bu iki sûrette icad-ı eşya Zât-ı Ferd-i Vâhid'e verilmez de esbaptan istenilse, hadsiz derece müşkilâtlı ve suubetli ve gayr-ı mâkul, belki de pek çok muhalâtı intaç edecek. Eğer cilve-i Ferdiyete ve sırr-ı Ehadiyete verilse, bir kibrit çakar gibi, eserleriyle azameti anlaşılan nihayetsiz kudretiyle, hiçten ve ademden veyahut anâsır ve eşyadan toplamak sûretiyle âyine-i ilmindeki muayyen ilmi kalıplarla, hadsiz derece kolaylıkla ve suhûletle eşyanın icad edildiği görülecek."

~Üçüncüsü:>Eğer bütün eşyanın icadı bir Zât-ı Ferd-i Vâhid'e verilse, bir tek şey gibi kolay olduğunu; ve eğer esbaba ve tabiata havale edilse bir tek şeyin vücudu umum eşya kadar müşkilatlı olduğunu, üç şirin temsil ile izah eder.

~Birinci temsil:>Bin nefere ait bir vaziyet ve idare, o bin neferi idare eden bir zâbite havale edilse ve bir nefer de on zâbitin idaresine verilse, bin neferin idaresinin ne kadar kolay olduğunu ve bir neferin idaresinin ne kadar müşkilâtlı olduğunu...

~İkinci temsil:>Ayasofya gibi kubbeli bir câmiin kubbesindeki taşların muallâkta durmaları ve o vaziyeti teşkil etmeleri taşlardan istenilse, nihayet derecede suûbetli olduğunu ve bir ustadan o vaziyet istenilse, nihayet derecede kolay olduğunu...

~Üçüncü temsil:>Küre-i Arz, Zât-ı Ferd-i Vâhid'in bir memuru olarak hareket etse, o hareketten hâsıl olan haşmetli ve azametli neticelerin gayet suhûletle husûlü, vahdetteki kolaylığı gösterdiği gibi; şirk ve küfür yolunda aynı neticeleri istihsal etmek için, Küre-i Arzdan milyonlar defa büyük, hadsiz hesapsız cirmleri hudutsuz bir mesafede Küre-i Arzın etrafında, hem Küre-i Arzın mihver-i yevmisi üzerindeki devri gibi yirmi dört saatte bir def'a; hem mihver-i senevisi üzerindeki devri gibi her senede bir defa dolaştırmak gibi suûbet ve müşkilâtın en dehşetlisi olan bir vaziyeti kabul etmek lâzım geldiğini;

— 170 —

ve esbap ve tabiata icad verenler "kitap, saat, fabrika ve saray misalleriyle" echeliyetlerin en antikasını irtikâb ettiklerini izah eder.

Beşinci İşaret: Müdahale-i gayrı şiddetle reddeden hâkimiyet-i İlâhiyedir.

لَوْ كَانَ فِيهِمَا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا

âyetinin sırrıyla ve

فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ

âyetinin işaretiyle, zerrattan seyyarata kadar, ferşten Arşa kadar hiçbir cihette kusur ve fütur, noksaniyet ve müşevveşiyet eseri görülmemesi, ferdiyetin cilve-i âzamını gösterip, vahdete şehadet eder.

Altıncı İşaret: Bütün kemalâtın medarı ve esası; ve kâinatın hilkatındaki hikmetlerin ve maksatların menşei ve mâdeni ve zîşuur ve zîaklın, hususan insanın metâlib ve arzularının husûl bulmasının menbaı ve çare-i yegânesi, ferdiyet-i rabbaniye ve vahdet-i İlahiyye olmasıdır.

Yedinci İşaret: Tevhid-i hakikiyi bütün meratibiyle en ekmel bir surette ders verip ispat eden ve ilân eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın risaleti, o tevhidin kat'iyeti derecesinde sabit olduğunu izahla beraber; şahsiyet-i mâneviye-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâmın derece-i ehemmiyet ve ulviyetine şehadet eden pek çok delillerden üç tanesini zikreder.

~Birincisi:>اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrıyla, umum ümmetinin bütün zamanlarda işledikleri hasenatın bir misli defter-i hasenatına geçmekle ve hususan her günde umum ümmetin ettikleri salavat duasının kat'i makbuliyeti cihetiyle; o hadsiz duaların iktiza ettikleri makam ve mertebeyi düşündürmekle şahsiyet-i mâneviye-i Muhammediyenin (A.S.M.) kâinat içinde nasıl bir güneş olduğu anlaşıldığını...

~İkincisi:>Mâhiyet-i Muhammediye (A.S.M.) âlem-i İslâmiyetin şecere-i kübrasının menşei, çekirdeği, hayatı, medarı olduğundan, fevkalhad istidat ve cihazatiyle âlem-i İslâmiyetin mâneviyatını teşkil eden kudsi kelimatı, tesbihatı, ibâdâtı en evvel bütün mânâlarıyla hissedip yapmasından gelen terakkiyat-ı rûhiyesini düşündürüp, habibiyet derecesine çıkan ubudiyet-i Muhammediye'nin (A.S.M.) velâyeti, sair velâyetlerden ne kadar yüksek olduğunu anlatır. O Zatın (A.S.M.)

— 171 —

had ve nihayeti olmayan meratib-i kemalâtta ne derece terakki ettiğini bildirir.

~Üçüncüsü:>Zât-ı Ferd-i Zülcemal bütün nev-i beşer namına, belki umum kâinat hesabına Zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâmı kendine muhatap ittihaz etmekle; elbette O'nu hadsiz kemâlatda hadsiz feyzine mazhar ettiğini ve şahsiyet-i mâneviye-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm, kâinatın mânevî bir güneşi ve bu kâinat denilen Kur'ân-ı Kebir'in âyet-i kübrası ve o Furkân-ı Âzamın İsm-i Âzamı ve ism-i Ferd'in cilve-i âzamının bir ayinesi olduğunu ders verir.

Beşinci Nükte

بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
فَانْظُرْ اِلٰى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

âyet-i azimesiyle

اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ لَا تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ

âyet-i aziminin bir nüktesi ve «Hay» İsm-i Âzamının bir cilvesi olup, muhtasaran "Beş Remiz" içinde gösterilmiştir.

Birinci Remiz: İsm-i Hay ve ism-i Muhyî'nin cilve-i âzamından olan "Hayat nedir? Mahiyeti ve vazifesi nedir?" sualine karşı fihristevâri, yirmi dokuz mertebede, iki sayfa içerisinde, öyle güzel bir sûrette cevap verilerek tarif edilmiştir ki, bu nasıl acip bir izah, bu nasıl fesahetli bir tarz-ı beyan, bu nasıl garip tâbirattır ki, misli görülmemiş. İnsan, bu hakikatların güzelliklerine meftun oluyor; hayretinden parmaklarını ısırıyor; daha fevkinde tarif tasavvur edilemiyor; takdir ve tahsinler içinde tefekküre dalıyor.

İkinci Remiz: Hayatın yirmi dokuz hassasından yirmi üçüncü hassasında, hayatın iki yüzünün de şeffaf ve parlak olduğunun ondaki tasarrufat-ı kudret-i rabbaniyeye esbab-ı zâhiriye perde edilmemesinin sırrını izah ediyor.

— 172 —

Üçüncü Remiz: Kâinatın neticesi hayat olduğu gibi, hayatın neticesi olan şükür ve ibadet de, kâinatın sebeb-i hilkatı ve maksud neticesi olduğundan, kâinatın Sâni-i Hayy-ı Kayyûmu, hadsiz nimetleriyle kendini zihayatlara bildirip sevdirmesine mukabil, zihayatlardan teşekkür istemesi ve sevmesine mukabil sevmelerini ve kıymettar san'atlarına karşı medh ü sena etmelerini istediğini ve herbir zîhayatın hayatı doğrudan doğruya, vasıtasız olarak Zât-ı Hayy-ı Kayyûm'un dest-i kudretinde olduğunu bildiriyor.

Dördüncü Remiz: Hayat, imanın altı erkânı olan

اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ مَلٰئِكَتِهِ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَ الْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَ بِالْقَدَرِ

rükünlerine bakıp ispat ettiğini o kadar latîf bir tarzda ders veriyor, izah ediyor ki; o belâğat-ı ifade, insanı hayran ediyor.

Beşinci Remiz: Birinci Remzin on altıncı hassasında zikredilen; hayat birşeye girdiği vakit, o cesedi bir âlem hükmüne getirdiğini; cüz ise, küll gibi; cüz'i ise, külli gibi bir câmiiyet verdiğini çok güzelliklerle gayet şirin bir tarzda izah ediyor. Hem hâtimesinde; İsm-i Âzam bazı evliya için ayrı ayrı olduğunu beyan ediyor.

Altıncı Nükte

Kayyûmiyet-i İlâhiyeye bakan âyetlerin bir nüktesine ve "Kayyûm" ism-i âzamının bir cilve-i âzamına, muhtasar olarak "Beş Şua" ile işaret eder.

Birinci Şua: Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâli bizâtihi Kayyûmdur, Dâimdir, Bâkidir. Bütün eşya onun Kayyûmiyetiyle kaimdir, devam eder, vücutta kalır, beka bulur. O nisbet-i Kayyûmiyet bir an kesilse, bütün eşya birden mahvolur. Şeriki ve naziri yoktur. Maddeden mücerred, mekândan münezzeh, tecezzi ve inkısamı muhal, tegayyür ve tebeddülü mümteni; ihtiyaç ve aczi imkân haricinde bir Zât-ı Akdes'in bir kısım cilvelerini, bir kısım ehl-i dalâlet kimseler, zerrattâki tahavvülât-ı muntazama içinde hissettikleri hayret-engiz hallakiyet-i İlâhiyenin ve kudret-i rabbâniyenin cilve-i âzamının nereden geldiğini bilemediklerinden ve kudret-i samedaniyenin cilvesinden gelen umumî kuvvetin nereden idare edildiğini anlayamadıklarından, madde ve kuvveti ezeli tevehhüm etmeleriyle açtıkları inkâr-ı Ulûhiyet

— 173 —

mesleklerindeki yolların içyüzünü gösteren ve hak ve hakikat mesleğinin letafetli yüzünü sırr-ı Kayyûmiyetin tecelli-i âzamiyle izah edip, bütün güzelliğiyle meydana çıkaran gayet dakik ve çok amik ve pek geniş bir ifade ile, tabiiyyun ve maddiyyun mesleklerini iptal edip, onları techil eden ve utandıran âli bir beyandır.

İkinci Şua: "İki Mesele" dir.

~Birincisi:>Had ve hesapsız ecram-ı semaviyenin, nihayetsiz derecede intizam ve mizan içinde, sırr-ı Kayyûmiyetle kıyam ve beka ve devamları; ve emr-i كُنْ فَيَكُونَ den gelen emirlere kemal-i inkıyadları, İsm-i Kayyûmun âzami cilvesine bir ölçü olduğu gibi; herbir zihayatın cesedini teşkil eden zerrelerin, o cesedin her azasında o azaya göre toplanmaları ve sel gibi akan ve fırtınalar içinde çalkanan unsurların, dağılmayarak o cesette muntazaman durmaları ve o emr-i İlâhiyeye inkıyadları, sırr-ı Kayyûmiyeti ilân eden hadsiz diller olduğunu beyan eder.

~İkinci meselesi:>Eşyanın sırr-ı Kayyûmiyetle münasebattar fayda ve hikmetlerine işaret eden pek çok envâından üç nev'ine işaret eder.

~Birinci nevi:>Eşyanın kendisine ve insana ve insanın maslahatlarına bakar.

~İkinci nevi:>Hem umum zîşuurun mütalâasına bakar, hem Fâtır'ının esmâsını bildiren birer âyet ve birer kaside olduğunu hadsiz okuyucularına ifade etmesine bakar.

~Üçüncü nevi:>Doğrudan doğruya Sâni-i Zülcelâle bakar. İşte bu üçüncü nevide bir saniye kadar yaşamak kâfi olmakla beraber,

اَللّٰهُ الَّذِى رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا

âyetinin işaretiyle; Kayyûmiyet-i İlâhiye, hadsiz ecrâma ve nihayetsiz zerrata nokta-i istinad olduğunu ve bilcümle mevcudatın keyfiyat ve ahvalinde binler silsilelerin uçları

وَ اِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ

işaretiyle sırr-ı Kayyûmiyete bağlı bulunduğunu iş'âr eder.

Üçüncü Şua: Hallâkiyet-i İlâhiye ve Fa'âliyyet-i Rabbaniye içindeki sırr-ı Kayyûmiyetin bir derece inkişafına işaret eden mukaddemelerin birincisi; zaman seylinde mütemadiyen çalkanan ve göz açtırmadan,

— 174 —

nefes aldırmadan âlem-i şehadetten âlem-i gayba gönderilen bu mahlûkatın bu hayret verici seyahat ve seyranı, üç mühim şubeye ayrılan hadsiz ve nihayetsiz bir hikmetten ileri geliyor.

~Birinci şubesi:>Fâaliyetin herbir nev'i, cüz'i olsun küllî olsun, bir lezzeti netice vermesi sırrıyla -tabirde hata olmasın- Zât-ı Hayy-ı Kayyûm'da bulunan bir aşk-ı lâhûtinin ve bir muhabbet-i kudsiyenin ve bir lezzet-i mukaddesenin şuunatı, hadsiz Fâ'aliyyetle ve nihayetsiz Hallâkiyetle kâinatı mütemadiyen tazelendirip çalkalandırdığını....

~İkinci Şubesi:>Herbir cemal ve hüner sahibi, kendi cemalini ve hünerini sevmesi ve teşhir edip ilân etmesi kaidesiyle Cemil-i Zül-kemalin binbir Esmâ-i Hüsna'sından herbir isminin herbir mertebesinde hadsiz enva-ı hüsün ile hadsiz hakaik-i cemile bulunmasındandır ki, o aşk-ı mukaddese-i İlâhiye, o sırr-ı Kayyûmiyete binaen kâinatı mütemadiyen değiştirip tazelendirdiğini...

~Üçüncü Şubesi; hem Dördüncü Şua: Her merhamet ve şefkat sahibi ve her âlîcenap olan zât, başkalarını memnun ve mesrur etmekten, sevindirip mes'ud etmekten lezzet alması ve her âdil zât, ihkak-ı hak etmekten keyiflenmesi ve her hüner sahibi san'atkâr, yaptığı san'atını teşhir etmekten ve san'atının istediği tarzda işleyerek arzu ettiği neticeleri vermesiyle iftihar etmesi kaidelerine binaen, bu kâinatın Sâni-i Hakîm'i, binbir Esmâ-i Hüsna'sının had ve nihayeti olmayan güzelliklerine bu mevcudatı mazhar etmek için bu kâinatı böyle acib bir hallâkiyet-i daime ve hayret-engiz bir fâaliyet-i sermediye içinde sırr-ı Kayyûmiyet ile mütemadiyen tazelendirip tecdit ettiğini pek garip, pek şirin, pek latif, gayet hoş bir ifade ile izah ediyor. Ve bir kısım ehl-i dalâletin, "Kâinatı böyle tağyir ve tebdil eden Zat'ın, kendisinin de mütegayyir ve mütehavvil olması lazım gelmez mi?" diye sordukları suale; bilâkis Zât-ı Zülcelâlin mütegayyir ve mütehavvil olmaması lâzım geldiğini gayet kat'i bir surette beyan eden bir cevapla mukabele edilmiştir.

Beşinci Şua: "İki Mesele"dir.

~Birinci mesele:>İsm-i Kayyûm'un cilve-i âzamına baktırmak için, hayâli iki dürbünden biriyle, en uzaklarda esir maddesi içinde sırr-ı Kayyûmiyetle durdurulmuş; kısmen tahrik, kısmen tespit edilmiş milyonlar azametli cirmleri ve diğer dürbünle zihayat mahlûkat-ı arzıyenin

— 175 —

zerrat-ı vücudiyelerinin vaziyet ve hareketlerini temaşa ettirir.

Hülâsası: Bu altı ism-i Âzam birbiriyle imtizac ettiklerinden, bütün kâinatın bütün mevcudatını böyle durduran, beka ve kıyam veren ism-i Kayyûm cilve-i âzamı arkasında tecelli eden ism-i Hayy'ın; bütün o mevcudatı hayat ile ışıklandırdığını; ve İsm-i Hayy'ın arkasında tecelli eden ism-i Ferd'in, o mevcudatı bir vahdet içine alıp yüzlerine birer hatem-i Ehadiyet bastığını; ve ism-i Ferd'in arkasında tecelli eden İsm-i Hakem'in o mevcudatı meyvedar bir nizam ve hikmetli bir intizam ve semeredar bir insicam içine alıp süslendirdiğini ve ism-i Hakem'in cilvesi arkasında tecelli eden ism-i Adl'in, o mevcudatı yıldızlar ordusundan ta zerreler ordusuna kadar gayet hassas bir mizan-ı adl içinde tutarak emr-i "Kün Feyekûn" den gelen emirlere kemal-i inkıyad ile itaat ettirdiğini ve İsm-i Adl'in cilvesi arkasında tecelli eden ism-i Kuddûs'ün o mevcudatı, Cemil-i Mutlak'ın cemal-i zatına ve nihayetsiz güzel olan Esmâ-i Hüsna'sına lâyık ve münasip olacak gayet güzel ayineler şekline getirdiğini gösteriyor.

~İkinci meselesi:>Kayyûmiyetin, Vâhidiyet ve Celâl noktasında kâinatta tecellisi olduğu gibi, ehadiyet ve cemal noktasında insanda dahi cilvesinin tezahüratı olduğunu ve bu tecelli ile Zât-ı Zülcemal'in, beşere, melâikelerin fevkinde ettiği ihsanatını ve o ihsanatın câmiiyetini ve yüksekliğini ve genişliğini izah eder. Ve kâinatı bir sofra-i nimet edip, insana teshir etmesinin ve kâinatın, insanla mazhar olduğu sırr-ı Kayyûmiyetle bir cihette kaim olduğunun hikmeti, insanın üç mühim vazifesinden ileri geldiğini tâdat eder. Ve insanın o üç mühim vazifesinden üçüncü vazifesinde, üç vecihle Zât-ı Hayy-ı Kayyûm'a ayinedarlık ettiğini anlatır. Ve bu ayinedarlık ettiği vecihlerden üçüncü vecihdeki ayinedarlığının da iki yüzü olduğunu, birinci yüzüyle Esmâ-i İlâhiyeye, ikinci yüzüyle de şuunat-ı İlâhiyeye ayinedarlık ettiğini emsâli nâmesbuk bir talâkat-i lisan ile ifade ediyor ki, beşerin dâhilerini dahi bu hakikatlara meftun edip hayran eder.

Hüsrev
— 177 —

Şuâlar

— 179 —

Birinci Şua

1350 tarihinden sonra gözleri kamaştıran ziyâ-i faaliyetle nev-i beşerin mühim bir kısmını kendine teshir eden ve edecek olan Risale-i Nur Külliyatından Otuz Birinci Lem'a'nın Birinci Şuâ'ı işârât-ı Kur'âniye olup, bu Şuâ'nın fevkaladeliğini gösteren ve sisli bir asırda semlenmekte olan nev-i beşeri idam-ı ebediden alıp hayat-ı bakiyeye ve boğucu bir zulmetten çıkarıp, halaskâr bir nura atlatan ve "Risale-i Nur" ismiyle müsemma kılınan Külliyat-ı Nuriye'ye mânen ve makamen ve cifren bakan ve böyle müşevveş bir zamanda o Nurun intişarını ve kıymetini sarahat derecesinde haber veren otuzüç âyât-ı Kur'âniye bu risalede münderiçtir. Yalnız beş âyet nümune olarak bu fihristede dercedildi.

Birincisi:
وَمَا يَعْلَمُ تَاْوِيلَهُ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ

ilâ âhir âyeti olup, mânen Risale-i Nur'u gösterdiği gibi, makam-ı cifrisi dahi 1344 olmakla bu tarihte Risale-i Nur'dan daha ziyade bu vazife-i kudsiyeyi müşkil şerait içinde ve ağır tazyikat altında sebatkarâne ifâ eden başkası görülmediğinden; ve Kur'ân'ın müteşâbihlerini ehl-i ilhad hilaf-ı hakikat te'vilât ile tahrife başladığı hengâmda, hakiki bir taife Kur'ân'ın müteşabihatını vaktinde ve yerinde tefsir ve tabir ettiklerinden Kur'ân onlara birkaç cihetlerden hasr-ı nazar eder.

İkincisi:
اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ

şu âyet 1350 olan makam-ı cifrisiyle ve gayet mûciz ve mu'ciz olan mânâsıyla o tarihleri muteâkip ehl-i ilhad ve dalâletin tecavüzatlarından ârız olacak yılgınlığı ref' ve izale ve Risale-i Nur nâşirinin galibiyetiyle neticeleneceğini, çok hakikatdârâne, hoş bir eda ile nazargâh-ı âmmeye vaz' eder.

Üçüncü âyet:
وَاِنْ كُنْتُمْ مَرْضٰى اَوْ عَلٰى سَفَرٍ

ilâ âhir... Şu âyet ahkâm-ı zahiresiyle Şeriat-ı Garrâ-i Ahmediyenin (A.S.M.) taharete müteallik bir meselesini beyan etmekde olup, makam-ı cifrisi ve bid'at ve dalâletin hemen tekemmül etmekte olduğu 1357 tarihine tevafuk ile, kemalin zevali sırrına, mazhariyetle beraber, şimdiye kadar ne örülmüş, ne işitilmiş, ne bilinmiş -tabir hata değilse- bâkir

— 180 —

bir mânâsını yâr ve ağyârın bilâ-itiraz şu zamanda itiraf edecekleri ve kat'iyen inkâra mahal bulamayacakları gayet hikmetdâr ve kıymettâr bir mahz-ı hakikat olarak çok ehemmiyetli, şu asrın bir vechini açar. Ve gayet merakâver olmakla mütâlaâya lâyık ve sezâdır. Hem şu devirde bir cihette mânâ-yı işâriyle nazar-ı Kur'ân Risale-i Nur'a tam bakar gibidir" demek, mübâlağa değildir. Belki hak ve ayn-ı hakikattır.

Dördüncüsü: Beşinci mertebedeki

اَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَاَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا َيمْشِى بِهِ فِى النَّاسِ

âyetidir ki, pek zahir bir işaretle hem cifir, hem mânâca Risale-i Nur'a ve tercümanına bakar.

Beşincisi: Birinci mertebedeki Âyetü'n-Nur olan

مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ َاْلمِصْبَاحُ فِى زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّىٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ

ilââhir ki, cifrî ve mânâ cihetinde on vecihle Risale-i Nur'a bakar ve baktırır. Diğer üç-dört âyet de, Risale-i Nur'un sâdık şakirdleri ehl-i cennet olacaklarını ve imanlarını kurtaracaklarını ve imanla kabre gireceklerini müjdeli işaret veriyorlar.

Bu Birinci Şua risalesi bir derece setredilmesi ve izhar edilmemesi tavsiye edildiğinden, bu kısacık nümune ile iktifa edildi.

M. Sabri
(Rahmetullahi Aleyh)

İkinci Şua

Bu şuâ, esmâ-i Rabbi'l-Âlemin'den «Allahü Ehad» ism-i celîlinin inkişafıyla Otuzuncu Lem'a olan ve «Sekine» tabir edilen " Ferdün, Hayyün, Kayyûmün, Hakemün, Adlün, Kuddûsün " esmâ-i azimesinin yedinci nüktesi olarak gayet mühim akâid ve delâil-i İslâmiyeyi ve esrar-ı imaniyeyi hâvi bir risale olup, üç makam, üç meyve, üç muktazî, üç hüccet, bir hâtime olarak tanzim ve tekmil edilmiştir.

— 181 —

Birinci Makamın Birinci Meyvesi: Fâtır-ı Akdes Hazretlerinin Cemâl-i İlâhisi ve Kemâl-i Rabbânisi ancak Tevhid ve Vahdette tezahür ettiğini makûl ve mütesânid bir şekilde iddia ve ispat ile akl-ı kâmil ve kalb-i selim sahiplerini hayran edecek bir i'câz ve îcaz ile mahlûka Hâlıkını ra'ye'l-ayn derecesinde tanıttıracak bir makamda bir ders-i hikmettir.

İkinci Meyve: Bu meyve dahi kâinatın zât ve mahiyetinden bahisle

مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ

sırrıyla kâinatın icmal edilmiş bir nümune-i acibesi olan nev-i insan "kendisini bilmekle Rabbi'sini bilir" ferman-ı nebevisi, tam şu zamanda dertlere derman olacak bir tertipte tastîr edilmiştir. Nev-i beşer, sebeb-i hilkatiyle hem sâir zîruhların fevkinde akıl, vicdan, kalb ve ruh gibi mühim techizatla küre-i arza sultan olduğu halde, bazı insan suretini takınan akrepler Zât-ı Bârî hakkındaki küfr-ü mutlaklarıyla o kadar çıfıtlık gösteriyorlar ki, âdeta bütün kâinatı ve bilhassa kendi vücudlarını inkâr ediyorlar. Bu gibi mühlik ve sekametli bir uçurumdan gidenlere gayet müstakîm bir yol ve son derece şevkli bir cadde ve baki bir hayata ve saadete mazhar olmak isteyen ashab-i şuur, şu meyveden müstefîd olmakla ebedî bir hayat kazanabilir.

Üçüncü Meyve: Mahlûkattan zîşuur olan insana bakar. Der ki: "Ey Âdemoğlu! Sen mahlûkatın en nazenin ve pek mükerrem ve mükemmelisin. Çok mes'ûd ve mümtaz olmak, tâ ebede kadar elini yetiştirmek ve temin-i istikbal-i ebedî etmek ve Hâlık-ı Âlem'in muhatabı, hem dostu olmak istersen, Zât-ı Ehad ve Samed olan Cenab-ı Rabbi'l-Âlemin Hazretlerine Tevhid ile tam i'tisam eyle. Ve illâ zîhayat ve zîruh içindeki imtiyazın kemâl ve saltanatın bâd-ı hevâ olup, mahlûkatın pek bedbahtı ve mevcudâtın çok süflîsi ve hayvanâtın en biçaresi ve zişuurun en hüzünlü ve gamlı ve elemlisi ve azaplısı olacağını, delâil-i akliye ve nakliye ve kat'iye ile tefhim ediyor.

İkinci Makam

Birinci muktazî: Tevhid ve Vahdâniyeti aklına sığdıramayıp, kabul edemeyen, bilakis şirk içine hâh-nâhah girenleredir.

Her fiil bir fail ister. Hâkim-i münferidliğin şe'n ve muktazîsi, istiklâl ve başkasının müdahalesini reddetmektir. Bir tek işte müstebidâne

— 182 —

iki âmir-i hâkim bulunamaz, bulunsa ihtilâl başlar. İntizam bozulur, herc ü merc olur.

Temsilleriyle nur-u Vahdet'i akıl ve kalbin merkezinde ay gibi parlatır, güneş gibi şuâlandırır bir kimyâ-yı saâdettir.

İkinci muktazi: Vahdaniyeti kabulde akıl ve ruha son derece bir sühûlet ve şirkte müşkil bir suûbet bulunmasıdır. Çünkü gözönünde olan hayvanât ve nebâtâtın ihyâ ve imâtesi kendi kendine hem dâvâ, hem delildir. Bunlarda hiçbir kimsenin tesiri olamadığını ve bu ef'âlin sırf bir emr-i Rabbâni ile olduğunu takdir ve tasdik edemeyen şeklen insan olanlar, kendi vücudlarını divânece nefy ve inkâr etmişlerdir. Bütün mevcudâtı adem-i zahirîden vücud-u hariciyeye çıkaran Zât-ı Bârî'ye intisab ve istinad bir neferin bir kumandan-ı âzama intisab ve istinadıyla arkasındaki küllî kuvvetlere dayanarak tek başıyla bir müşiri esir ve bir şehri tehcir ve bir kal'ayı teshir ederek harikulâde bir eseri gösterdiği gibi; Kadir-i Mutlak'ın meşîet ve iradesiyle bir karınca bir Firavun'u, bir sinek bir Nemrut'u, bir mikrop bir Cebbar'ı mağlûp etmesi, akıl ve ruhu kendine yâr olanlar için sarsılmaz bir burhan, feshedilemez bir ferman olduğunu vâzıhan irâe eder.

Tevhid'in üçüncüsü muktazisi: Herşeyin hilkatinde, hususiyetle zîhayat masnûların evsaf ve eşkalindeki alâmet-i harikulâde o kadar aciptir ki, küçük bir çekirdek bir meyvenin bir meyve bir ağacın, bir ağaç bir nev'in, bir nev' de dolayısıyla kâinatın küçük bir nümunesi bir misal-ı asğarı, bir mücmel ve muhtasar fihristesi olduğunu ve bunlardan herbirinin lisan-ı hal ile "Beni kim yarattı, yoktan var etti ise, bütün enva ve ecnasımı da o Hâlık halketmiştir" dâvâsını derece-i sübuta îsal ettiğini kanaat-ı tâmme bahşeder bir halde beyan eder.

Üçüncü Makam

Vahdet-i Bârî'nin tahakkukuna dâl olan hadsiz hüccet ve alâmetlerden üç hücceti beyan eder.

Birinci Hüccet ve Alâmet: وَحْدَهُ kelimesinin tecelli-i tâmmı ile herşeydeki birlik, bu dâvâ-yı vahdeti takviye ve te'yid eder. Meselâ Küre-i Arzın senevi hareket-i devriyesi bidâyet-i hilkat-i arzdan tâ kıyamete kadar bir siyakta yürümesi keza, kamerin ve şemsin devr

— 183 —

ve cereyanları, insan ve sair hayvanatın teşekkülât-ı bedeniye ve cismiyelerindeki cihazatça yeknesaklığı, kezâlik, envâ ve esnaf-ı nebatatın şeklen ve halen bir olması gibi binler birlikler, onların Fâtır-ı Akdes ve Kâdir-i Zülkemâl'inin bir olması hususiyetine delâlet ettiğini hayret-efzâ bir üslûp ile tasvir ve tefhim eder.

İkinci alâmet ve hüccet: لَا شَرِيكَ kelimesinin müfâd ve netâicidir. Evet, herşeydeki intizam-ı tâm ve hakiki bir mizan ve mükemmel bir ittihad لَا شَرِيكَ kelimesini tasdik ve te'kid etmektedir. Zira şirket bütün ef'al ve ahvalde dahi vahdete mübayin ve münafidir. Şirket, vahdetin iktiza ettiği birlik sikkesini nakzeder. Halbuki herşeyde güneş gibi zâhir olan birlik ve hiçbir suretle kabil-i inkâr olamayan ihsanat-ı Rabbaniye لَا شَرِيكَ kelimesine bakan münasebet-i hakikiyesi mutabakat-ı tâmme ile Vahdet-i Bârî'yi izhar ve tavsif etmekte olup, bu bâbda varid olan iki sualden.

~Birincisi:>Zîhayatta bulunan musibetlerin, hastalıkların, beliyyelerin ve ölümlerin hüsün ve cemal neresindedir? İtirazına karşı herşeyin kıymeti, ehemmiyeti ve hassası ancak zıtlarıyla tezahür ve tebarüz ettiğini, ezcümle, ziyânın kıymeti, ehemmiyeti ve hassası karanlıkla, ateşin lüzumu ve ehemmiyeti soğukla, iyilerin ve hüsn-ü ahlâk sahiplerinin yüksek dereceleri fenaların ve ahlâksızların vücuduyla zâhir olarak iktisab-ı kıymet ve ehemmiyet ettikleri gibi, sureten çirkin ve bed görülen mesâib ve beliyyât ve vefiyât; selametin, saadet ve hayatın ayineleri olup, mânen hüsün ve cemal ifade ettiğini...

~İkinci sual:>Birinci sualin cevabı umumi surette şayan-ı kabul olsa. Madem ki, Cemil-i Mutlak ve Rahim-i Mutlak olan Zât-ı Ganiyy-i Ale'l-Itlak, nasıl olur ki ferdleri ve şahısları musibete, şerre ve çirkinliğe müptelâ eder? sualine karşı Esmâ-i Hüsnâ'nın hadsiz ve kayıtsız cilvelerine hadsiz ve kayıtsız bir meydan açmak için o külli kavânin ve âdetullah düsturlarının umumî kanunlarının şâzlarıyla, hem şerli cüz'î neticeleriyle ibtilâ etse de, o cüz'î şerler ve ibtilâlar o kanunların cereyanlarının cüz'î muktezâları olduğu cihetle, elbette külli maslahatlara medar olan o kanunları muhafaza ve icabına riâyet etmek, o kanunların muktezaları olmakla beraber, o cüz'î elîm neticelere karşı dahi Hâlık-ı Zülcemâl Hazretleri imdâdât-ı hassa-i Rahmâniyesiyle

— 184 —

ve ihsânat-ı hususiye-i Rabbâniyesiyle, mesâibe giriftar olanlarını istiğaselerine yetiştiğini ve Fâil-i Muhtar olduğunu gösterdiğini, etraflı delâil-i mesrûde ve hüccet-i kâtıa ile ispat edip, cüz'î insaf ve imanı olan insanları dahi teslimiyete mecbur eder.

Üçüncü alâmet ve hüccet: Lâ-yetenâhî bir sikke-i tevhid,

لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ

kelimeleriyledir. (Evet, bu kelimeler) cüz'i olsun, külli olsun, zerrâttan seyyarâta kadar herşeyde öyle sarih bir sikke-i tevhid ve vahdaniyet var ki, dünya ve mâ-fîhâ kadar herşeyde âşikâre bir surette Mâlikü'l-Mülk'ü irâe ve tasarrufâtını ilan eder.

Zira, o tâifelerin erzak ve elbisesi, talimat ve terhisâtı cihetinde mer'î ve meşhud olan kemal-i intizam ve hüsn-ü idare hâs bir sikke-i tevhid olduğu gibi, insan ve sâir hayvanâtın yüzüne, sâir ebnâ-yı cinsleriyle beraber alâmet-i fârika olmak üzere konulan sikke-i tevhid ve hâtem-i ehadiyet çok parlak bir mühr-ü vahdet olduğunu serd ve bayandan sonra der:

"Ey insan-ı gafil! Düşün, Âgâh ol, dikkat et. Makamların, meyvelerin, muktazilerin, hüccet ve alâmetlerini nazar-ı dikkate al. Bu âlemde tasarruf eden ve hallâkiyetini ve Rahmâniyetini ve hakîmiyetini her nev'î mahlûkatına in'âm ve ihsanatı ile tanıttırıp, kendini sevdiren bir Hâlık-ı Kerim ve Kâdir-i Hakîm azamet ve kudretine nisbeten bir bahar kadar kolay olan haşri vukûa getirmeyerek, bir dâr-ı beka ve saadeti açmayıp, bütün hikmetlerini ve rahmetlerini ve kemâlât-ı Rububiyetini inkâr ettirsin. Hâşâ, yüzbinler defa hâşâ! "Kelâm-ı takdis ve tenzihiyle zaman-ı hâzırın, hususiyle akide-i mü'minînin akaid-i imâniyelerindeki pek vahim ve elim tahribâtı bir kat daha tamir ve tahkim ve takviye ve tersîn eder.

Hem haşirde ruhun cesedine iâdesine ve her ferdin bir anda içtimâına dâir üç mühim temsili irad ile ra'ye'l-ayn derecesinde ispat ve daha bunlara mümâsil bir çok ihyâ misallerini ihtivâ eder.

Bu bâbda diyebilirim ki: Sirâcü'n-Nûr'un herbiri mahbubiyette tufûliyetini, faâliyet ve cevvâliyette şebâbiyetini, kuvve-i tesiriye icrâ ve infaz cihetinde şeyhûhetini mânâ-yı tâmmıyla eda ve îfa eder nazirsiz bir güldür, Furkân'ın bağından gelmiş bir bülbüldür.

M. Sabri
(Rahmetullâhi Aleyh)
— 185 —

Üçüncü Şua

Cenab-ı Hakka ilme'l-yakîn ve hattâ ayne'l-yakîn derecesinde iktisab-ı marifet ederek, ubûdiyetin كَمَا هِىَ حَقِّهَا iktizâ ettiği acz ve fakr-ı tâmmı izhar ederek Dergâh-ı İlâhiyeye iltica ve huzur-u Rahmân'a takarrüb gibi mezâyâ-yı insaniyeyi bihakkın tâlim ve dünya ve mâ-fihâya malik ve kenz-i mahfîye mutasarrıf olan Ekrem-i Enbiyâ Aleyhi ekmelü't-tehâyâ Efendimizin münâcâtından ve Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyanın tesbih ve tahmid ve senâ ve duâya münhasır 700 adet âyâtından me'hûz nazîrsiz şu Münâcât'ın menba-i mânevîsi;

Başta: Hilkat-ı âlem hakkında âyât-ı adideden ve âyet-i celileden...

~Saniyen:>Cevşenü'l-Kebir'in binbir esmasından hilkat-i mevcudat ile münasebattar birkaç ukdelerinden...

~Salisen:>"İlim şehrinin kapısı" ta'bir-i senâiyye-i Nebeviyye'sine bihakkın mazhar İmam-ı Ali Keremallahü Vechehünün (R.A.) ecram-ı semâviye ve mevcudat-ı arzıye ile Vücub-u Vücud, Vâhid-i Ehadi ispat ettiği muhteşem bir hitabeyi muktedâbih ittihaz ederek mevzu ve gaye-i maksadı o kadar ta'mik ve tevsî eder ki, bu hakaika ait takdirat ancak müellifinin lisan ve kalemine menût ve mütevakkıf olup, yalnız mükerreren sâdır olan emre mutâvaat niyet ve kasdıyla şurû edilen şu Fihriste'de deriz:

Birinci Fıkra'da; semâvâttaki devran ve bu kesret içindeki acip sükûnetle kemal-i fâaliyet, Mâbud-u Bi'l-Hak olan Vâcibü'l-Vücud Vâhid-i Ehad'e delâlet ettiğini...

İkinci Fıkra'da; fezanın, bulut, şimşek, yıldırım, rüzgâr, yağmurlarla faaliyet ve icraât-ı hayret-efzâsı, yine mezkûr-u bilküll-i lisân olan Vâcibü'l-Vücud Vâhid-i Ehad'e dâl bulunduğunu...

Üçüncü Fıkra'da; unsurlar, sâir müştemilatiyle ve küre-i arz umum mahlûkatıyla ve teferruâtıyla...

— 186 —

Dördüncü Fıkra'da; edille-i sâbıka gibi denizler, nehirler, pınarlar mâruf-u bikülli ihsan olan Vâcibü'l-Vücud Vahid-i Ehad'e delâlet ettiğini...

Beşinci Fıkra'da; geçen şehâdet gibi dağlar, zelzele tesirâtından zeminin muhafaza ve sükunetine ve içindeki inkılâbât fırtınalarından selâmetine ve denizlerin istilâsından halâsına; hem havanın muzır gazlardan tasaffisine ve suların iddiharına ve zîhayatlara lâzım maddelerin hazinedarlığına ettiği hizmetler ve hikmetler ile Vâcibü'l-Vücud'un vücuduna ve vahdetine şehadet ettiğini...

Altıncı Fıkra'da; geçen deliller gibi zemindeki ağaçların ve nebatâtın, yapraklar, çiçekler ve meyvelerin cezbedarâne hareket-i zikriyeleri ve kemal-i sühûletle giydirilen cihazât ve zînetleri, bil-bedâhe Vücub-u Vücud ve Vahdet-i Bâri'ye delâlet ettiğini...

Yedinci Fıkra'da; kezâ zîruhun ve hususan nev-i beşerin cisimlerinde mevcud ve muntazam saatler ve makineler gibi işleyen ve işlettirilen dahilî ve haricî âzâ ve cevarih ve bilhassa havass-ı hamse-i zahire gibi kemal-i fâaliyetle iş gören duygularıyla vahdaniyeti ispat ettiğini...

Sekizinci Fıkra'da; kâinatın hülasası olan insan ve insanın zübdesi olan enbiya ve evliya ve asfiyânın hülasaları olan kalblerinin ve akıllarının müşâhedât ve keşfiyât ve ilhamât ve istihracâtıyla yüzler icmâ ve tevatür kuvvetinde ve kat'iyetinde Vücub-u Vücud ve Vahdet-i İlâhiyeye şehadet ettiklerini kemal-i vuzuh ile beyan ve tehaccür etmiş kalbleri ıslâh hem Cenab-ı Kibriyâ'ya münacât olan şu yektâ ravza-i hakikat hatime-i tazarru' ve niyazını şöyle bağlar ki:

Yâ Rab! Ve Yâ Rabbe's-Semâvati ve'l-Ard! Yâ Hâlıkî ve Yâ Hâlık-ı Küll-i Şey! Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla, umum mahlûkatı bütün keyfiyâtıyla halk ve inşâ ve ibdâ ve teshir eden kudretinin, iradetinin, hikmetinin, hâkimiyetinin, rahmetinin hakkı için nefsimi bana teshir eyle, âmin. Matlûbumu musahhar kıl, âmin. Kur'ân'a, imana hizmet için insanların kalblerini Risale-i Nur'a musahhar kıl, âmin. Hem bana, hem ihvanıma iman-ı kâmil ver, âmin. Ve hüsn-ü hâtime nasip et, âmin. Ve Hazret-i Musâ'ya (A.S.) denizi, ve Hazret-i İbrahim'e (A.S.) ateşi ve Hazret-i Dâvud'a (A.S.) dağ ve demiri ve Hazret-i Süleyman'a (A.S.) cin ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma şems ve kameri teshir ettiğin gibi, Risale-i Nur'a

— 187 —

kalbleri ve akılları müsahhar kıl, âmin. Beni ve Risale-i Nur talebelerini nefs ve şeytan şerlerinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle, âmin. Ve Cennetü'l-Firdevs'te mes'ud kıl, âmin." kelimât-ı niyâziyeleriyle ihtitâm eden şu Münâcât, ehl-i imanın lâzıme-i gayr-ı mufarıkı olmaya çok lâyık olduğu âşikâr olmasından, ziyade izaha lüzum görülmedi.

M. Sabri
(Rahmetullâhi Aleyh)

Dördüncü Şua

Dördüncü Şuâ olan âyet-i nûriye-i hasbiyenin başının hulâsası

Diyor ki: Bir zaman ehl-i dünya beni her şeyden tecrid ettiklerinden beş çeşit gurbetlere düşmüştüm. Sıkıntıdan gelen bir gafletle Risale-i Nur'un teselli verici ve medet edici nurlarına bakmayarak doğrudan doğruya kalbime baktım. Ve ruhumu aradım, gördüm ki: Gayet kuvvetli bir aşk-ı beka ve şedit bir muhabbet-i vücud ve büyük bir iştiyak-ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihayetsiz bir fakr bende hükmediyorlar. Halbuki müthiş bir fenâ o bekayı söndürüyor. O haletimde yanık bir şâirin dediği gibi dedim:

Dil bekası, hak fenası istedi mülk-ü tenim

Bir devasız derde düştüm âh ki, Lokman bî-haber

Me'yusâne başımı eğdim. Birden حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ âyeti imdadıma geldi, "beni dikkatle oku" dedi. Ben de günde beş yüz defa okudum. Okudukça yalnız ilme'l-yakîn ile değil, ayne'l-yakîn ile çok kıymettâr envârından dokuz mertebe-i hasbiye bana inkişâf etti.

Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Bendeki aşk-ı beka bendeki bekaya değil, belki sebepsiz ve bizzat mahbub olan kemal-i mutlak sahibi Zât-ı Zülkemal'in ve Zât-ı Zülcemâl'in bir isminin ve bir cilvesinin mahiyetimde bir gölgesi bulunduğundan fıtratımda o Kâmil-i Mutlak'ın varlığına ve kemâline ve bekasına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış,

— 188 —

ayinenin bekasına aşık olmuştu. حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ geldi, perdeyi kaldırdı, gördüm ve hissettim ve hakka'l-yakîn zevkettim ki bekamın lezzeti ve saadeti aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâki-i Zülkemâl'in bekasına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna tasdik ve imanımda ve iz'ânımda vardır. Bunun edillesi zevi'l-ihsası hayrette bırakacak gayet derin ve dakik on iki hem.. hem..lerle ve şuur-u imanlar ile Risale-i Hasbiye'de beyan edilmiştir.

İkinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecridim içinde ehl-i dünya desiseleriyle, casuslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda kalben dedim: "Elleri bağlı zayıf ve hasta birtek adama ordular taarruz ediyor. Benim için bir nokta-i istinad yok mu?" diye,

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

âyetine müracaat ettim. Bana bu âyet bildirdi ki; intisab-ı imanî vesikasıyla Kadir-i Mutlak öyle bir Sultana intisab edersin ki, zemin yüzünde her baharda dörd yüz bin milletten mürekkep nebatat ve hayvânat ordularının bütün cihazatlarını kemal-i intizamla vermekle beraber, başta insan olarak hayvanatın muazzam ordusunun bütün erzaklarını, değil medeni insanların son zamanlarda keşfettikleri et ve şeker ve sair taamların hülâsaları gibi, belki o medeni hülâsalardan yüz derece daha mükemmel ve bütün taamların her nev'inden tohum ve çekirdek denilen Rahmânî hülasalara koyup ve o hülasaları dahi onların pişirmelerine ve inbisatlarına dair kaderi tarifeler içinde sarıp muhafaza için küçük sandukçalara koyup tevdî eder. O sandukçaların icadı "kün" emrinde bulunan kâf-nûn fabrikasında o kadar çabuk ve kolay ve çoklukla olur ki, Kur'ân der: "Hâlık emreder, meydana gelir."

Madem sen intisab-ı imâni tezkeresiyle böyle bir nokta-i istinad bulabildiğinden, hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin.

Ben de âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve-i mâneviyeyi buldum ki, değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydan okutturabilir bir iktidar-ı imanî hissederek bütün ruhumla beraber

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

dedim.

Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Ben o gurbetler ve hastalıklar ve mazlûmiyetlerin tazyikıyle dünyadan alâkamı kesilmiş bularak,

— 189 —

ebedi bir dünyada ve bâki bir memlekette, dâimi bir saadete namzed olduğumu iman telkin ettiği hengâmda tehassür akıtan "Of! Of!" dan vazgeçip beşaşet izhar eden "Oh! Oh!" dedim. Fakat bu gaye-i hayal ve hedef-i ruh ve netice-i fıtratın tahakkuku ancak ve ancak bütün mahlûkatın bütün harekâtlarını ve sekenatlarını ve ahvâl ve âmâllerini kavlen ve fiilen bilen ve kaydeden ve bu küçücük ve âciz-i mutlak nev-i insanı kendine dost ve muhatap edip bütün mahlûkat üstünde bir makam veren bir Kadir-i Mutlakın hadsiz kudretiyle ve insana nihayetsiz inâyet ve ehemmiyet vermesiyle olabilir diye düşünürken, bu iki noktada yani böyle bir kudretin faaliyeti ve zâhiren bu ehemmiyetsiz insanın hakikatlı ehemmiyeti hakkında, imanın inkişafını ve kalbin itmi'nanını veren bir izah istedim. Yine o âyete müracaat ettim; dedi ki: حَسْبُنَا daki نَا ya dikkat et, bak. Senin ile beraber lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile حَسْبُنَا yı kimler söylüyorlar, dinle!" emretti.

Birden baktım ki, hadsiz kuşlar ve kuşcuklar olan sinekler ve hesapsız hayvanlar ve nihayetsiz nebatlar ve gayetsiz ağaçlar dahi benim gibi lisan-ı hal ile

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

in mânâsını yâdediyorlar ve herkesin yadına getiriyorlar ki, bütün şerait-i hayatiyelerini tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki, birbirine benzeyen ve maddeleri bir olan yumurtalar ve birbirinin misli gibi katreler ve birbirinin aynı gibi habbeler ve birbirine müşabih çekirdeklerden kuşların yüz bin çeşitlerini ve hayvanâtın yüz bin tarzlarını ve nebatatın yüzbin nev'ini ve ağaçların yüz bin sınıfını yanlışsız, noksansız, iltibassız, süslü, mizanlı ve intizamlı, birbirinden ayrı, fârikalı bir surette gözümüz önünde, hususan her baharda gayet çok, gayet kolay, gayet geniş bir dairede gayet çoklukla halk eder, yapar; bir kudretin azamet ve haşmeti içinde beraberlik ve benzeyişlik ve birbiri içinde ve bir tarzda yapılmalarıyla, vahdetini ve ehadiyetini bize gösterir. Ve böyle hadsiz mu'cizatı ibraz eden bir fiil-i rubûbiyete bir tasarruf-u hallâkıyete müdâhale ve iştirâk mümkün olmadığını bildirir diye anladım.

Dördüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Bir vakit ihtiyarlık, gurbet, hastalık, mağlubiyet gibi vücudumu sarsan ârızalar bir gaflet zamanıma rastgelip -şiddetle alâkadar oldular ve meftun olduğum

— 190 —

vücudum, belki mahlûkatın vücutlarını ademe gidiyor diye- elîm bir endişe verirken yine bu Âyet-i Hasbiyeye müracaat ettim. Dedi: "Mânâma dikkat et ve iman dürbünüyle bak!" Ben de baktım ve iman gözüyle gördüm ki, bu zerrecik vücudum her mü'minin vücudu gibi hadsiz bir vücudun ayinesı ve nihayetsiz bir inbisat ile hadsiz vücutları kazanmasına bir vesile ve kendinden daha kıymettar bâki, müteaddit vücutları meyve veren bir kelime-i hikmet bulunduğunu ve mensubiyet cihetiyle bir an yaşaması ebedî bir vücud kadar kıymettar olduğunu ilmelyakin ile bildim. Çünkü, şuur-u iman ile bu vücudum Vâcibü'l-Vücud'un eseri ve san'atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşi evhamdan hadsiz karanlıklardan ve hadsiz müfârakat ve firakların elemlerinden kurtulup mevcudata, hususan zihayatlara taalluk eden ef'âl ve esma-i İlâhiye adedince uhuvvet rabıtalarıyla münasebet peyda eylediğim bütün sevdiğim mevcudata muvakkat bir firak içinde dâimi bir visâl var olduğunu bildim.

İşte iman ile ve imandaki intisab ile, her mü'min gibi bu vücudum dahi hadsiz vücutların firaksız envarını kazanır. Kendisi gitse de, onlar arkada kaldığından, kendisi kalmış gibi memnun olur.

Hulâsa; ölüm firak değil, visaldir, tebdil-i mekândır. Bâki bir meyveyi sünbül vermektir.

Beşinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Yine bir vakit hayatım çok ağır şerait ile sarsıldı. Ve nazar-ı dikkatimi ömre ve hayata çevirdi; gördüm ki, ömrüm koşarak gidiyor; âhire yakınlaşmış hayatım dahi tazyikat altında sönmeye yüz tutmuş. Halbuki «Hayy» ismine dair risalede izah edilen hayatın mühim vazifeleri ve büyük meziyetleri ve kıymettar faideleri, böyle çabuk sönmeye değil, belki uzun yaşamaya lâyıktır diye müteellimane düşündüm. Yine üstadım olan

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ

âyetine müracaat ettim. Dedi: "Sana hayatı veren Hayy-ı Kayyûma göre hayata bak!" Ben de baktım, gördüm ki: Hayatımın bana bakması bir ise, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm'a bakması yüzdür. Ve bana ait neticesi bir ise, Hâlıkıma ait bindir. Şu halde, marzi-i İlahi dairesinde bir an yaşaması kâfidir, uzun zaman istemez.

Bu hakikat dört mesele ile beyan ediliyor. Ölü olmayanlar veyahut diri olmak isteyenler hayatın mahiyetini ve hakikatını ve hakiki hukukunu o dört mesele içinde arasınlar, bulsunlar ve dirilsinler.

— 191 —

Bu hakikatın hülasası şudur ki: Hayat Zât-ı Hayy-ı Kayyûma baktıkça ve iman dahi hayata hayat ve ruh oldukça, hem beka bulur, hem bâki meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısa ve uzunluğuna bakılmaz.

Altıncı Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye: Müfarakat-ı umumiye hengâmı olan harab-ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisatı içinde müfârakat-ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassasiyet-i fevkalâde ile fıtratımdaki cemâl-perestlik ve güzellik sevdası ve kemâlata meftuniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda daimi tahribatçı olan zeval ve fena ve mütemadi tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir surette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu fevkalade bir şuur ve teessürle gördüm. Fıtratımdaki aşk-ı mecâzi bu hale karşı şiddetli galeyan ve isyan ettiği zamanda bir medar-ı teselli bulmak için yine bu Âyet-i Hasbiye'ye müracaat ettim.

Dedi: "Beni oku ve dikkatle mânâma bak!"

Ben de, Sûre-i Nur'daki

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

ilâ âhir... Âyetinin rasathanesine girip imanın dürbünüyle Âyet-i Hasbiye'nin en uzak tabakalarına ve şuur-u imani hurdebini ile en ince esrarına baktım, gördüm: Nasıl ki, ayineler, şişeler, şeffaf şeyler, hatta kabarcıklar güneş ziyasının gizli ve çeşit çeşit cemâlini ve o ziyanın elvan-ı seb'a denilen yedi renginin mütenevvi güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüt ve teharrükleriyle ve ayrı ayrı kabiliyetleriyle ve inkısaratlariyle o cemal ve o güzellikleri tazeleşdiriyorlar ve inkisaratlariyle güneşin ve ziyasının ve elvan-ı seb'asının gizli güzelliklerini güzel olarak izhar ediyorlar.

Aynen öyle de: Şems-i Ezel ve Ebed olan Cemil-i Zülcelâl'in cemâl-i kudsisine ve nihayetsiz güzel olan Esma-i Hüsnasının sermedi güzelliklerine ayinedarlık edip cilvelerinin tazelenmesi için bu güzel masnûlar, bu tatlı mahlûklar ve bu cemâlli mevcudat hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemâller, kendilerinin malı olmadığını, belki tezahür etmek isteyen sermedi ve mukaddes bir cemâlin ve dâimi tecelli eden ve görünmek isteyen mucerret ve münezzeh bir hüsnün işaretleri ve alâmetleri ve lem'aları ve cilveleri olduğun, Risale-i Nur pek çok kuvvetli delilleri

— 192 —

ile tafsilen izah edilmiş. Burada o burhanlardan üç tanesi kısaca gayet makul bir surette zikredilmiştir, diye beyana başlar.

Bu risaleyi gören herbir zevk-i selim ashabı hayrette kalmakla beraber, kendilerinin istifadelerinden başka, gayrılarının da istifadelerine çalışmayı lüzumlu buluyorlar.

Hususan ikinci burhanda beş nokta beyan ediliyor. Aklı çürük, kalbi bozuk olmayan herhalde takdir, tahsin ve tasvip ile "Maşaallah fetebarekallah" diyecek. Fakir ve hakir görülen vücudunu teâli ettirecek harika bir mucize olduğunu derk ve tasdik edecek.

Hafız Hüseyin

Beşinci Şua

Risale-i Nur'un şuâlarının telifinden otuz beş sene evvel tab edilmiş olan Muhakemât-ı Bedîiyye'ye tetimme olmak üzere bir kısım müsveddesi yazılmış olan ve eşrât-ı sâatten bahseden bu Şuâ, ihtiva ettiği hakikatleriyle çok münkirlerin ağızlarını tıkamakta ve çok mülhidlerin kulaklarını çınlatmakta ve bir kısım ehl-i inkârın asırlardan beri İslâmın mazisine istihkârâne gönderdikleri nazarlarına mukabil, mazi-i İslâma hayretkârâne baktırmakta ve 1300 seneden beri her asırda yaşamış milyonlarla Müslümanların lisanlarında ve meclislerinde mütemadiyen medar-ı bahs olmuş eşrât-ı sâaten haber veren ihbârât-ı gaybiyeyi bu zamanda tebellür ettirerek istihsankârâne göstermekte ve çok insanların eğrilmiş akidelerini düzeltmekte ve istikbal hadisâtını hakikatııyla ve gayet ciddi ve latif bir üslup ile ve gayet doğru olarak hem pek ciddi bir surette ihbar etmekte ve yalnız, yanlış telakki edilmek ihtimalinden dolayı herkese gösterilmesine müsaade edilmeyerek mahrem tutulmakta olan gayet feyyaz bir risaledir.

Bu Şuâ فَقَدْ جَاءَ اَشْرَاطُهَا âyetinin bir nüktesi olmakla, beraber, akide-i müslimini vikâye ve şübehattan muhafaza için bu zamanda yazılmış olup, âhirzamanda vukua gelecek hadisata dair rivayet edilen hadislerin bir kısmının, -müteşâbihât-ı Kur'âniye gibi- derin mânâları bulunduğundan,bu gibi hadislerle ihbar edilen hadisat

— 193 —

vukûa geldikten sonra

وَمَا يَعْلَمُ تَاْوِيلَهُ اِلَّا اللّٰهُ وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ

âyetinin beşaretiyle ilimde rüsuh sahibi olanlar te'vil ile anlarlar ve izhar ederler. O vakit mânâ-yı hadisin ihbar ettiği vak'a bilinebilir. Ve maksat ne olduğu anlaşılabilir.

Bu Şuâ bir mukaddime ile yirmi üç meseledir.
Mukaddime beş noktadır.

Birinci Nokta: İman ve sırr-ı teklif, ihtiyar dairesinde bir imtihan ve bir tecrübe olduğu için perdeli ve derin ve dakik ve tecrübeye muhtaç olan nazari meseleler, sırr-ı teklif bozulmamak; hem bir seviyede olmayan Ebu Bekir'lerle Ebu Cehil'ler birbirinden ayrılmak için elbette bedihi olamaz.

İkinci Nokta: Peygamber Aleyhissalatü Vesselâma bildirilen umur-u gaybiyenin bir kısmı tafsil iledir. Peygamber-i Zişan Aleyhissalâtü Vesselâm onlara karışamaz, Kur'ân ve hadis-i kudsiler gibi aynen tebliğ eder. Diğer kısmı icmal iledir. Tafsilât ve tasviratı Peygamber-i Zişana (A.S.M.) aittir. Hem hakaik-i imaniyeye girmeyen cüz'i hâdisât-ı istikbaliye nazar-ı Nübüvvette ehemmiyetli değildir.

Üçüncü Nokta: İki nüktedir.

~Birincisi:>Avam nazarında hakikat telâkki edilen ve vâkıaya mutabık zuhur etmeyen ve teşbihler ve temsiller suretinde vürud eden hamele-i arş ve hamele-i arz gibi hadislere dâirdir.

~İkincisi:>Bir cihette hususi bulunduğu halde külli ve âmm telakki edilen (meselâ; "Bir zaman gelecek, 'Allah, Allah' diyenler kalmayacak" diye varid olan) hadisler hakkındadır.

Dördüncü Nokta: Çok hikmetler ve maslahatlar için Rahmânir-rahîm'in gizlediği mevt ve ecel muayyen olsa idi, yarı ömr-ü beşer gaflet-i mutlaka içinde ve daha sonraki ömrü dehşet-i mutlaka içinde geçecek idi. Hem başa gelen musibetlerin vakitleri muayyen olsa idi daha o musibetler gelmeden, gelip geçinceye kadar elem ve ızdıraplarını çektirecekti. Hem muayyen olmayan dünyanın eceli ve bilcümle mahlukatın mevtleri muayyen olsa idi, kurûn-u ulâ ve vustâ büsbütün

— 194 —

gaflet içinde, kurûn-u uhrâ mezbahaya gider gibi pek dehşetli bir endişe ve pek müthiş bir elem içinde kalacaktı.

İşte zîşuur ve zevi'l-idrakin bu dehşetlerden kurtulması, hem dünya ve ukbâyı imar etmeleri, hem havf ve recâ ortasında hayatlarını idame etmeleri gibi daha bir çok hikmetler ve maslahatlar için rahmet-i İlâhiye mevt ve eceli ve musibetlerin vakitlerini gizli bırakmıştır.

Hem izn-i Rabbâni ile gaipten haber veren bir kısım ehl-i keşf

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

yasağına karşı hürmetsizlik etmemek için, keşfen müşahede ettikleri hadisat-ı istikbâliyeyi perdeli ve bir derece müphem olarak işaretlerle ihbar etmişler, hattâ kütüb-ü semâviye Peygamberimizden (A.S.M.) bahsettiği halde, bir derece perdeli olduğu için bir kısım ehl-i kitap te'vil edip, iman etmemişler.

Fakat itikadât-ı imaniye böyle değildir. İtikadât-ı imaneyeye giren mesâil-i imaniyeyi tasrih ile tekrar ile ihbar etmek, hikmet-i teklifin muktezasından bulunduğu içindir ki, Kur'ân ve Tercüman-ı Zîşanı (A.S.M.) umur-u uhreviyeyi vâzıhan ve tekrar ile bildirmişlerdir.

Beşinci Nokta: Deccal asırlarına ait harikalardır. Peygamber-i Zişan (A.S.M.) Efendimiz ferman etmişler ki: "Deccal kırk günde dünyayı gezecek." Bu haber ile, deccal asrında tayyare ve şimendifer gibi süratli nakil vasıtalarının çıkacağını.. ve yine ferman etmişler ki: "Deccal öldüğü zaman şeytan İstanbul'da Dikilitaş'ta 'öldü' diye bağıracak, bütün dünya işitecek." Bu ihbar-ı Nebevi ile o zamanda radyo gibi ses nakleden gayet süratli nakil vasıtalarının keşfedileceği bildirilmiş.

Hem yine ferman etmişler ki: Deccalın yırtıcı rejiminin ve teşkil ettiği komitesinin ve kurduğu hükûmetinin ve şahs-ı mânevîsinin dehşetli icraâtının, İsevîlerde zuhur edecek hakiki bir dinin hakikat-ı Kur'ân'a iktida edip ittihad etmesiyle ve Hazret-i İsa (A.S.) ın nüzul etmesiyle parçalanıp, mahvolacağını ihbar etmişler. Hem her iki deccalın asırlarındaki hadisât-ı acibeler, onların bahisleriyle alakadar olmasından onlardan südur edecek zannedilmiş. Hem bir kısım râvilerin yanlış ve hatâ içtihadları metn-i hadise karışmakla hadis zannedilerek, zuhur eden bir kısım vukuât-ı süfyaniye rivâyât-ı hadise

— 195 —

muhalif gibi görünmüş. Hem her iki deccalın evsafları ayrı ayrı iken rivayetlerde iltibas olmuş. Hem büyük mehdinin vasıfları sabık mehdilere işaret eden rivayetlerle mutabık çıkmamasından o hadisler müteşabih hükmüne geçmiş olmasından ibarettir.

İkinci Makam

Bu makamın ihtiva ettiği yirmi üç mesele, istikbalden haber veren hadislere âittir. Bu hadislerin mânâları kısmen tefsir, kısmen te'vil, kısmen tabir edilmekle anlaşılır.

Yirmi üç meseleden Birincisi: Bu risale yazıldıktan hayli zaman sonra tevilini göstermiştir. "Süfyan bir su içecek, eli delinecek." Yani, bir nevi su olan rakı içecek ve çok israfâta girecek.

İkincisi: Âhirzamanın dehşetli bir şahsı sabah kalkar, alnında "Hâzâ kâfir" yazılmış bulunur.

Üçüncüsü: Âhirzamanın müstebid hâkimleri, hususan deccalın yalancı cennet ve cehennemleri bulunur.

Dördüncüsü: " Âhirzamanda 'Allah, Allah' diyecek kalmaz." Bu hadis-i şerif iki surette tevil edilmiştir.

Beşincisi: Âhirzamanda deccal gibi bir kısım şahıslar ulûhiyet dâvâ edecekler ve kendilerine secde ettirecekler.

Altıncısı: Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse nefsine hakim olamaz. Bütün ümmet emr-i Peygamberi (A.S.M.) ile bin üçyüz seneden beri

مِنْ فِتْنَةِ الدَّجَّالِ وَ مِنْ فِتْنَةِ اٰخِرِ الزَّمَانِ

diyerek duâ etmişler.

Yedincisi: Süfyan büyük bir âlim olacak, ilmi ile dalâlete düşecek ve çok âlimler ona tabi olacak.

Sekizincisi: Deccalın dehşetli mânevî fitnesi İslâmlar içinde olacak ve o fitneden bütün ümmet istiâze edecek ve etmiş olacak.

Dokuzuncusu: Süfyanın vukûatı ve istikbale âit hadisâtı Şam'ın etrafında ve Arabistan'da tasavvur edilmesi. Ravilerin yanlış tevillerinin sebebi olduğu izah edilmiş.

— 196 —

Onuncusu: Eşhas-ı âhirzamanın tahribatçı olmalarıyla fevkalâde iktidarlarından bahsedilmiş.

On birincisi: " Âhirzamanda bir erkek kırk kadına nezaret edecek" denilmiş. Bu hadis-i şerifin bir kısım tevili Rusya'da görülmüş.

On ikincisi: Deccalın birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür, denilmiş. Bu, deccalın, altı ayı gündüz, altı ayı gece olan, yani bir günü bir sene olan kutb-u şimâliden çıkacağına, hem bir senede yapılacak icrââtı bir günde yapacağına işaret edilmiş.

On üçüncüsü: İsâ'nın (A.S.) deccalı öldüreceği haberi verilmiş.

On dördüncüsü: Deccalın mühim bir kuvveti Yahudilerdir, deccala seve seve tabi olurlar. Bu rivayetin bir parça tevili Rusya'da çıkmış.

On beşincisi: Rivayet-i hadiste bir kısım tafsilâtı bulunan ve Kur'ân'da icmâlen bahsi geçen Ye'cüc ve Me'cüc hakkında olup, bu hadis müteşâbih olan hadislerden sayılmasıyla mânâsı hem tevil, hem tabir ile bilindiği ve onlar acâib-i seb'a-i âlemden olan Sedd-i Çin'e yakın, mukaddesâtı tanımayan anarşist Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız ve Tatar kabileleri olduğu bildirilmiş.

On altıncısı: İsâ Aleyhisselâm, fevkalâde büyük ve minareden daha yüksek bir azamet ve heykelde bulunan deccalı öldürdüğü vakit, kendisi deccala nisbeten çok küçük bulunmasıdır. Bu hadis-i şerifin meâli, deccalın şahs-ı mânevîsi ile hakiki din-i İsevi'nin şahs-ı mânevîsi olarak tefsir edilmiş.

On yedincisi: Deccalın çıktığı gün bütün dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer, fevkalâde bir eşeği vardır.

On sekizincisi: " Ümmetim istikametle giderse ona bir gün var. Eğer istikametten ayrılsa ona yarım gün var" diye varid olan ve çok medar-ı bahs olmuş olan bu hadis-i şerife âhiret günlerinin bir günü dünyanın bin senesi olması cihetiyle İslâmiyetin yeryüzünde bin sene galibâne devam edeceğiyle mânâ verilmiştir. Ki, beş yüz sene Abbâsilerin sonuna kadar, beş yüz sene de Osmanlıların sonuna kadar devam etmekle bin sene tamam olmuş. Hem Abbâsilerin, hem Osmanlıların siyâsiyyûnları istikameti tam muhafaza edemedikleri

— 197 —

için, her ikisi de beş yüz sene sonunda kendi vefatlarıyla bu hadis-i şerifin meâlini tasdik etmişlerdir, diye tefsir edilmiş.

On dokuzuncusu: Âhirzaman alâmetlerinden olup, Âl-i Beyt-i Nebevî'den çıkacak olan Hazret-i Mehdi (R.A.) hakkında ayrı ayrı rivayetler var. Bu rivâyâtın te'vili ile beraber büyük Mehdi'nin dört ehemmiyetli vazifesini ve daha evvel gelip geçen küçük Mehdiler büyük Mehdinin bir kısım vazifelerini bir cihette icra ettiklerini ve Al-i Beyt kadar Şeriat-ı Muhammediye'yi (A.S.M.) ve hakâik-ı Kur'âniyeyi ve sünnet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) ihyâ ve ilân ve icrâ eden hiçbir nesil olmadığı gibi, büyük Mehdinin Al-i Beyt'e mensup kumandanların başında İslâmiyetin kemal-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya gösterecek, âhirzamanda gelen başkumandanları olduğunu bildirmektedir.

Yirmincisi: Güneşin mağripten çıkacağı ihbar edilmiş. Hem zeminden zuhur edecek dâbbetü'l-arz garib tabir ile tefsir edilmiştir.

Bu geçen yirmi meseleye ilâve edilmiş üç meseleden;

Birincisi: Hem Hazret-i İsa (A.S.), hem her iki deccala 'Mesih' namı verilmesinin ve bütün rivayetlerde مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ denilmesinin hikmeti izah edilmiş.

İkinci Mesele: " Her iki deccalın harika icraatlarından ve fevkalâde iktidarlarından ve heybetlerinden ve bir kısım bedbaht insanların onlara bir nevi ulûhiyet isnat etmelerinden bahsedilmesinin sebebi nedir?" sualine dört vecihle verilen cevaptan;

~Birinci Vecih:>Haksız olarak muhabbet-i âmmeye mazhar olan o şahısların nefret-i ammeye lâyık oldukları;

~İkinci Vecih:>Her iki deccalın istibdat ve zulümde en büyük bir şiddet ve dehşetle hareket edecekleri, hem öyle bir zulüm ki, bir adamın yüzünden yüz köyü birden harap ve binler masumu tecziye ve tehcir ile perişan edecekleri beyan edilmiş.

~Üçüncü Cihet:>Her iki deccal gizli zındıka ve komünist komitesinin muâvenetini ve kadın hürriyeti perdesi altındaki bir komitenin

— 198 —

yardımı ve daha başka aldatmak suretiyle elde edecekleri komitelerin müzâharetlerini kazanarak yapacakları gayet kolay olan tahripkârâne icraâtlarıyla şahıslarında harika bir iktidar görünmesinin sırları izah edilmiş.

~Dördüncü cihet:>İstidraca mazhar olan deccalın bütün bütün münkir olduğunu ve bu inkâr-ı mutlakdan çıkan bir cür'et ve cesaretle mukaddesata hücum edeceğini ve yapacağı tahribatın fevkalâde bir iktidar ve bir dehâ eseri zannedileceğini ihbar edip, kahraman ve mücahid bir ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur-u iman ve meş'ale-i Kur'ân'la hakikat-ı hali göreceğini ve o çok dehşetli tahribatı tamire çalışacağını tebşir eder.

Üçüncü Mesele: Medar-ı ibret üç hadisedir.

~Birincisi:>Hazret-i Ömer'in (R.A.) deccalın suretine karşı gösterdiği hiddet ve adavete mukabil, deccalın Hazret-i Ömer'i (R.A.) senâkârane medh etmesidir.

~İkincisi:>İslâm deccalı kendisiyle alâkadar zannettiği ve içerisinde

لَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ فِى اَحْسَنِ تَقْوِيمٍ

âyeti bulunmasından وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ sûresinin mânâsını tekrar tekrar soracağını, halbuki bu sûrenin komşusu olan İkrâ sûresinde اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى cümlesi mânâsıyla o deccalın harekâtına ve cifrî makamıyla o deccalın tam tarihine baktığını ve insan ism-i umumiyesiyle de şahsından haber verdiğini ihbar etmesidir.

~Üçüncü hadise:>"İslâm deccalı Horasan taraflarından zuhur edecek" denilmiş. Bu rivayet, tefsir ile anlaşılmakla beraber, hem bu rivayet zamanında Türklerin vatanı Horasan olduğunu haber verir. Hem de medar-ı şükran bir kerameti ihbar eder ki, o İslâm deccalı İslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı yedi yüz sene müddet zarfında İslâmiyetin ve Kur'ân'ın elinde şerefşiâr, bârikaasâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü muvakkaten istimal edeceğini ve fakat tam muvaffak olamayarak, geri çekileceğini ve kahraman ordu, dizginlerini onun elinden kurtaracağını rivayetler haber veriyor diye beşaret verir.

Hüsrev
— 199 —

Altıncı Şua

Bu risale, namazdaki teşehhüdde bulunan

اَلتَّحِيَّاتُ اَلْمُبَارَكَاتُ اَلصَّلَوَاتُ اَلطَّيِّبَاتُ

ilâ âhir.. kelimelerinin hem mühim bir nevi tefsiri ve hem onun iki noktasına gelen iki mühim suale gayet güzel ve mühim bir cevaptır.

Birinci sual: " Teşehhüdün mübarek kelimatları Mi'rac Gecesinde Cenab-ı Hak ile Resûlünün bir mükâlemeleri olduğu halde namazda okunmasının sırr-ı hikmeti nedir" demelerine karşı, her mü'minin namazı onun bir nevi mi'racı hükmünde olduğunu ve o huzura lâyık olan kelimeler ise Mi'rac-ı Ekber'de söylenen kelimeler olduğundan onları namazda zikretmekle o kudsi sohbet tahattur edileceğini ve o tahatturla o kudsi kelimelerin mânâları cüz'iyetten külliyete çıktığını ve Resul-i Ekrem (A.S.M.) Cenab-ı Hakka karşı selâm yerine اَلتَّحِيَّاتُ ِللّٰهِ demesini ve Cenab-ı Hak tarafından Resul-i Ekrem'e (a.s.m.)

اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ

demesi gelecek ümmetinin herbiri her günde lâakal on defa olsun

اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ

demelerine âmirâne iş'âr olduğunu ve Resul-i Ekrem (A.S.M.) o selâma karşı

اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَ عَلٰى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحِينَ

demesi, muazzam ümmetinin selâm-i İlâhiyi temsil eden İslâmiyete mazhar olmasını ve mü'minler ortasında

اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ ٭ وَ عَلَيْكَ السَّلَامُ

demelerini râciyâne, dâiyâne Cenab-ı Haktan istediğini ifade ve ihtar olduğunu ve o sohbette Cibril-i Emin tarafından şehadet getirildiğinden bütün ümmet kıyamete kadar böyle şehadet edeceğini mübeşşirâne işaret edip, müjde verir.

İkinci sual: Teşehhüd âhirinde;

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى اِبْرَاهِيمَ
— 200 —

deki teşbih, teşbihlerin kaidesine uygun gelmiyor. Çünkü Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, İbrahim Aleyhisselâmdan daha ziyade rahmete mazhardır. "Bunun sırrı nedir? Hem bu salâvatın teşehhüde tahsisinin hikmeti nedir? Hem aynı duâyı eski zamandan beri bütün ümmet her namazda tekrar etmelerinin sırr-ı hikmeti nedir?" suallerine karşı üç cihetle gayet mühim ve nurânî bir cevap verir.

~Birinci cihet:>Gerçi Hazret-i İbrahim (A.S.) Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) yetişmiyorsa da, fakat Onun âli enbiyâ olduğunu ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın âli ise evliyâ olduğunu, evliyâ ise enbiyâya yetişmediğini ve âl hakkında bu duanın parlak bir surette kabul olduğunu ve Âl-i Muhammed'den (A.S.M.) yalnız iki zâtın, yani Hasan ve Hüseyin'in (R.Anhüma) nesillerinden gelen ve

عُلَمَاءُ اُمَّتِى كَاَنْبِيَاءِ بَنِى اِسْرَائِيلَ

hadisine mazhar olan ve ekser tarîklerin reisleri bulunan büyük zâtlar hakkındaki bu dâimî duânın makbul meyveleri olduklarını gösterir.

~İkinci cihet:>Bu tarzdaki salavâtın vech-i tahsisi ve hikmeti ise, insanın en mükemmeli ve en nurânisi olan enbiya ve evliyâ kâfile-i kübrâsının açtıkları yolda ve şaşırmaları mümkün olmayan o cemaat-ı azimeye o sırat-ı müstakimde iltihak ve refakat ettiğini tahattur etmekle şübehât-ı şeytâniyeden kurtulacağını ve bu kafilenin, bu kâinat sahibinin en mükemmel masnûu ve makbul dostları olduklarına şâhid, dâima mu'cizeler ile onlara muâvenet-i gaybiye gelmesi ve muârızlarına her vakit musibet-i semâviye inmesi olduğunu ve Fatiha'da

صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ

o kafile-i nûrâniyeye baktığı gibi

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَ لَا الضَّالِّينَ

muarızlarına baktığını parlak bir surette gösterir.

~Üçüncü cihet:>Verilmesi va'dolunan Makam-ı Mahmud gibi birşeyin mükerreren duâ ile istenilmesi ise, istenilen Makam-ı Mahmud olduğuna göre, o bir uç olup, onun istenilmesiyle âlem-i bekâ ve haşirden sonra Cennet gibi mühim şeylerin verilmesine sebeb olduğunu ve o bekâ aleminin gelmesiyle haşr-i ekberde Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma verilecek Makam-ı Mahmud'un umum ümmete şefaat-ı kübrâ olacağına bir işaret ve bir müjde olduğunu ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ümmetinin saadetiyle pek

— 201 —

alâkadar olduğundan, ümmetinin, salavât ve rahmet duâlarına çok ihtiyaç gösterdiğini parlak bir surette beyan eder.

Bu risale, ehl-i imanın muttaki kısmına Mi'rac-i asğar olan namazda Cenab-ı Hakka yakışır bir tarzı gösterdiğinden, her vakit mütâlaa edip o tarzı bulmaya gayret etmeleri lâzım olduğunu bildirir büyük bir hazine-i esrardır.

Küçük Ali

Yedinci Şua

Âyetü'l-Kübrâ ve Asâ-yı Musa ve otuz üç mertebeli bir mirkat-ı hakikat namlarını alan ve Risale-i Nur hakikatlarının bir hülâsası ve bir fihristesi ve şu Kur'ân-ı mücessem-i kâinatın gayet parlak tevhid burhanlarının bir küçük mecmuası, hem âlem-i şehadet künûzünün gayet büyük bir dürbünü ve bir projektörü, hem âlem-i gaybın âlem-i şehadette gayet mükemmel bir rasathânesi hem Nakkaş-ı Ezelinin kâinat içinde esmâ ve sıfatının mazhar-ı etemmi halkettiği, hem küçüklüğü ve hakaretiyle beraber mahlûkat üstünde en yüksek bir mevki ve en mümtaz bir makam verdiği, hem bütün kâinatı istiâb edecek bir kabiliyette olarak yarattığı şu acz-i mutlak ve fakr-ı mutlak içinde çırpınan biçare insanın vazife-i fıtriye-i hakikiyesini öğreten ve kemâlâta ulaştıran bir mecmua-ı hakâikı. Hem dalâlet ve zulümât içinde yakîn-i imâniyi kazandıran bir vesile-i hidayeti; hem kulûb-u ehl-i imanı nur-u imanla dolduran bir hazâin-i nimeti; hem kulûb-u ehl-i kemali şükûfe-i gûnâ-gûn ile süsleyip tezyin eden bî-nazir bir keşşâf-ı hadâiki olan bu kıymettar risale kıymet ve ehemmiyetini gösteren bir ifade-i meramla başlayarak bir Mukaddeme ve iki makama inkısam etmiştir. Mukaddemesi dört mesele-i mühimmedir. Birinci Makamı Âyetü'l-Kübrâ'nın Arapça tefsiridir. İkinci Makamı Birinci Makamın burhanlarının ve tercümesinin ve meâlinin beyanıdır.

— 202 —
Mukaddeme
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

âyetini tefsir eder. İns ve cinnin dünyaya gelmelerindeki hikmet ve gayenin üssü'l-esası Hâlık-ı Zülcemâl'i bilmek ve Ona ubûdiyet edip, mühabbet etmek olduğunu beyanla, yakîn-i imanîyi sarsan iki vartayı (Dört Mesele) içinde izah eder.

Birinci Vartanın Birinci Meselesi: Nefiy ve ispat mesâilini, ikincisi imanın mâhiyeti ile küfrün mahiyetini ve itikâdât-ı küfriyenin iki kısım olduğunu ve ikincisinin de iki kısım olduğunu ve bu ikinci kısmın da nefy meselesinin iki kısma ayrıldığını, pek inceliklerle ve çok güzelliklerle iknâ eder bir surette izah eder.

İkinci Vartanın Birinci Meselesi: Azamet-i Kibriyâ ve nihayetsizlik cihetiyle gelen cehl ve gurur içindeki dalâletin gayr-ı mâkuliyetini ve imandaki mâkuliyeti; hem Azamet-i Kibriyâ'nın imanda hadsiz mertebeler bulunmasına sebep, hem bir vesile-i ihticab olduğunu; ikinci meselesi, imânî mesâilin fevkalâde azametini çok kolay kabul ettiren burhanları zikreder.

~Birinci Makam:>تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ ilâ âhir. Âyet-i Kübrâ'nın Arapça olarak tefsiri olup, ikinci makamın mertebelerinin nihayetlerine kısmen dercedilmiş olmakla müstakil yazılmamıştır.

~İkinci Makam:>İki Bâb'a ayrılan otuz üç mertebedir.

Birinci Bab

Vâcibü'l-Vücud'un vücûduna delâlet eden on dokuz mertebedeki berahin-i ulûhiyeti gösterir.

Birinci Mertebede, semâvâttaki burhanlardan, ikincide; cevv-i âsumânda, üçüncüde; küre-i arzda, dördüncüde; deniz ve nehirlerde, beşincide; dağ ve sahralarda, altıncıda; üç büyük külli hakikatı gösteren eşcar ve nebatâtta, yedincide; üç muazzam hakikat müşahede edilen hayvanât ve tuyûr âleminde, sekizincide; hak olduklarına dair dokuz hüccet serdedilen enbiyaların meclislerinde, dokuzuncuda; hadsiz muhakkiklerin dershanelerinde, onuncuda; milyonlar mürşidlerin

— 203 —

zikirhanelerinde, on birincide; bînihaye melâikelerin lisanında, on ikincide ve on üçüncüde; âlem-i berhaza giden hadsiz ukul-ü müstakime ve kulûb-u münevvere ashabının ittifakında, on dört ve on beşincide; beş hakikatle sübût ve hakikatı ifade edilen vahiylerde ve vahiyden farklı olup mahiyeti ve neticesi dört nurdan terekküp ettiği izah edilen sadık ilhamlarda, on altıncıda; Muhammed-i Arabi'nin (A.S.M.) kıymet ve hakkâniyetini ve ihbârâtının doğruluğunu gösteren hadsiz delillerden dokuz külli delilinde ve dokuzuncu delilin aldatmaz ve aldanmaz üç icmâ'ında, on yedincide; Kelâmullah olan Kur'ân'ın azametine şehadet eden altı noktasında, Onsekizincide; kainatın heyet-i mecmuasında görülen azametine münasip iki büyük hakikatında, on dokuzuncuda; Esmâ-yı Hüsnâ'da zahir ve bariz görülen iki büyük hakikatla, pek geniş bir surette berahin-i ulûhiyyeti izah eder.

İkinci Bab

Berahin-i vahdâniyete dâir üç menzil olup, herbir menzil üç-dört hakikatı muhtevidir.

Birinci Menzil: Kâinatı baştan başa istilâ eden dört hakikattır.

~Birincisi:>Şirk ve küfrü reddeden Ulûhiyet-i mutlaka hakikatıdır.

~İkinci hakikat:>Şirk ve küfrü tardeden Rubûbiyet-i mutlaka hakikatıdır.

~Üçüncü hakikat:>Hiçden vücud veren ve şirkin imkânsızlığını gösteren kemalât hakikatıdır.

~Dördüncü hakikat:>Şirkin vücudunu hiçlik ve yokluk vadilerine atan hakimiyet-i mutlaka hakikatıdır.

İkinci Menzil: Azamet-i Kibriya ve âsâr-ı İlâhiye menzili olup, beş hakikat-ı muhitadır.

~Birincisi:>Şirki kökünden kesip, imha eden azamet-i kibriyâ hakikatıdır.

~İkincisi:>Hikmet ve irade, mazharların adem-i kabiliyetlerinden başka tahdit altına alınmayan ve berâhin-i vahdâniyetin hadsiz nüktelerinden

— 204 —

üç âyetin üç nüktesiyle ispat ve izah edilen ef'âl-i Rabbâniye-i muhîta hakikatıdır.

~Üçüncüsü:>Mevcudatın icatlarında görülen bu sürat içindeki kesret ve bu mükemmel intizam içindeki suhûlet ve bu hüsn-ü san'at içindeki imtiyaz; ve bu mebzuliyet içindeki kıymettarlık hakikat-ı mutlakasıdır ki, ehemmiyetine binâen on üç basamakta on üç sırrına işaret edilecek iken iki kuvvetli mücbir mani sebebiyle birinci ve ikinci sırlarından başka yazılmamıştır.

Birinci sırrı: Zati olan birşeye zıddiyetinin müdahalesinin muhaliyetidir.

İkinci sır: Nuraniyet ve şeffafiyet ve itaat sırlarının izahıdır.

~Dördüncüsü:>Saniin vahdaniyetini ilân eden zuhur ve vücud-u eşyada görülen cihet-il vahdet hakîkatıdır.

~Beşincisi:>Kâinatın mecmuunda ve herbir mevcudunda müşahede edilen intizam-ı ekmel hakîkatıdır.

Bu beşinci hakikattan sonra âhirzamanda gelen mütekkeliminden ve ilm-i Kelâm ulemasından bir zâtın hakâik-ı imaniyeyi delâil-i akliye ile hem kemal-i vuzuh ile ispat edeceğine dair ehl-i keşfin ihbârâtını, hem "Bütün tarikatların müntehâsı hakâik-i imaniyenin inkişafıdır" diyen Müceddid-i Elf-i Sâni Ahmed-i Farukî'nin (R.A.) bu kelâmını, hem

تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ

hadis-i şerifinin meâilini ifade ve ispat eden üç hakikat-ı mühimme derc edilmiştir.

Üçüncü Menzil: Bu menzil Tevhid hakikatlarından dört hakikat-ı muazzama-i muhita ile ışıklandırılmıştır.

~Birincisi:>Bütün mevcudatı hadsiz muntazam suretler ile basit bir maddeden açan fettâhiyet hakikatıdır.

~İkincisi;>zemin yüzünü rahmetin had ve hesaba gelmeyen hediyeleriyle dolduran Rahmâniyet hakikatıdır.

~Üçüncüsü;>gayet muazzam ve pek süratli ecram-ı semâviyeden tut, gayet karıştırıcı unsurlara varıncaya kadar herşeyde hükmünü yürüten müdebbiriyet ve idare hakikatıdır.

— 205 —

~Dördüncüsü;>zeminin yüzünü istilâ eden zîhayata ve denizlerin içlerini dolduran zîruha ve semâvâtın yüzünü şenlendiren tuyûra varıncaya kadar bütün mahlûkatın rızıklarını basit bir kuru topraktan veren ve herbirine şefkat edip, merhamet eden Rahimiyet ve Rezzâkıyet hakikatıdır.

{(Haşiye): Bu azametli risale baştan nihayete kadar âlem-i gaybdan gelen ve âlem-i şehâdete uğrayan ve âlem-i âhirete gitmekte olan şu insan kütlesinin herbir ferdinin şu dünya misafirhanesinde muvakkaten oturtulmuş bir âhiret yolcusu ve âlem-i ebediyeye gidecek bir seyyah olduğunu izah etmekle beraber, herbir seyyahın bizzat cism-i mânevîsinin elinden tutarak otuz üç mertebede zikrettiği berâhin-i ulûhiyet ve delâil-i vahdaniyette gezdire gezdire ve tefeyyüz ettire ettire öyle bir iman-ı tahkîkî sahibi eyler ki, bütün ehl-i küfür dünyası küfür ve dalâlet fabrikasından çıkmış bir tek bomba olup patlasa, Lillahi'l-hamd ve'l-minneh, o mü'minin imanından zerre kadar birşeyin eksildiği görülmez. Belki de Ashâb-ı Kehf'in kendilerini dinlerinden çıkarmak için çalışan padişahlarına dedikleri gibi; "Ey melik, âgâh ol! Ne yaparsan yap, senin icbar ve ısrarınla biz ne söylersek siz inanmayınız. Bizler dinlerimizi tebdil ediciler değiliz" dedirtir.

Hüsrev

Sevgili üstadıma ve mübarek kardeşlerime bir i'tizârım var. Hakkıma isabet eden bu ehemmiyetli ve kıymetli Risale ile diğer azametli risaleleri cehlim ve istidatsızlığım neticesi lâyık oldukları gibi yazamadığımdan, her vakit ellerinden öpüp, hayır duasına el açtığım sevgili üstadım veyahut mübarek kardeşlerim nasıl münasip görürlerse öylece tebdil edebilirler. (Haşiye)

Kusurlu Kardeşiniz

Hüsrev

(Haşiye): Gayet güzel ve münasip gördük ve yazdık. Bin bârekallah.}

Sekizinci Şua

Bu Şuâ, İmam-ı Ali'nin (R.A.) Kaside-i Celcelûtiye'sinde üçüncü bir kerameti olarak Risale-i Nur'un en nâmdar risalelerini sekiz remiz ile gösterdiğine dairdir.

Birinci Remiz: Risale-i Nur'u tasrih eden

تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً

fıkrasından sonra Süryâni lisanıyla Esmâ-i Hüsnâ'dan istimdâd

— 206 —

ve suver-i Kur'âniye ile münâcâtında tam otuz üç sûre ile Risale-i Nur'un mebdeî ve çekirdeği olan Otuz Üç Söz'ün adedine garip ve manidar işaret ettiğini ve yirmi dokuzuncu mertebede وَالشَّمْسُ كُوِّرَتْ ile kıyamet ve haşri ispat eden ve harika hüccetleriyle iştihar eden ve gözle görünen bir kerametle meydana çıkan Yirmi Dokuzuncu Söz'e makam ve mânâ itibariyle kuvvetli bir tarzda ve hiçbir itiraza ve vesveseye meydan bırakmayarak parmak bastığını..

Hem otuzuncu mertebede وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا kısmıyle, Otuzuncu Söz nâmındaki Hazret-i İmam-ı Ali'nin (R.A.) meslek ve ahvâl-i ruhiyesinin rûhu olan ahkâm-ı Kur'âniyeyi ve kudret-i Rabbâniyeyi ispat ve maddiyyûnları susturan Zerrât Risalesine kuvvetli bir müşâbehet-i mânâ ile işaretini ispat eder.

Hem Otuz Birinci Mertebede وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى cümlesiyle sarahata yakın bir tarzda Mirac-ı Ahmedîyi (A.S.M.) delail-i akliye ile gayet makul ve kat'i bir surette ispat eden Otuz Birinci Söz'e hem sûre-i

اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ

den iktibas ederek Otuz Birinci Mertebenin akabinde tekrar edilen

وَ بِاقْتَرَبَتْ لِىَ الْاُمُورُ تَقَرَّبَتْ

fıkrasiyle Otuz Birinci Sözün zeyli olan Şakk-ı Kamer risalesine sarahata yakın işaretini gösterir.

Hem Otuz İkinci Mertebede

وَ بِسُوَرِ الْقُرْاٰنِ حِزْبًا وَ اٰيَةً

kısmıyla zerreden şemse kadar âlem-i asğar ve âlem-i ekberden şirki tard edip tesis-i ahkâm-ı Kur'âniyeyi ve rabıta-i din-i Muhammediyi (A.S.M.) bina eden ve kuvvetli bir i'câz-ı Kur'ânî olan Otuz İkinci Söze işaretini ispat eder.

Hem Otuz Üçüncü Mertebede

وَ اَسْئَلُكَ يَا مَوْلَاىَ بِفَضْلِكَ الَّذِى عَلٰى كُلِّ مَا اَنْزَلْتَ كُتْبًا تَفَضَّلَتْ

kelamıyla Otuz Üç adet Mektubat'a işaret eder.

— 207 —

İkinci Remiz: Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.) Mektubat'a işaretten sonra Lem'alara işareti içinde Şuâlar'a da bakarak

وَ بِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ

deyip Kur'ân'ın Âyetü'l-Kübrası olan

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

âyetinin hakîkat-ı ve kübrâsını tefsir-i ekberini gösteren tevhid ve vahdaniyyet-i İlâhiyeyi kat'i burhanlarıyla ilân eden ve bütün Risale-i Nur'u mârifet ayinesinde gösterip o cihette Risale-i Nur'un fihriste-i ekberi olan ve ehl-i dünya ve ehl-i fennin son ve en yüksek bildikleri ve buldukları ve çok müşkilat içinde ve dâr bir mevkide eflâkı seyreden dürbünlerine mukabil çok geniş mevkilerde müşkilatsız az bir tefekkürle seyr-i eflak ettiren bir mânevî dürbîn-i Kur'âniyye ve her yerde su çıkarıp içiren Âsâ -yı Mûsa namını alan ve Âyetü'l-Kübra risalesi olan Yedinci Şuâ'ya işaretini ispat edip gösterir. Hem onuncu mertebe -i tâdâdında kıyamet ve leyle-i Beraete bakan

وَبِسُورَةِ الدُّخَانِ فِيهَا سِرًّا قَدْ اُحْكِمَتْ

deyip mânâ-yı işarisiyle bu zamanın dumanlı karanlıklarını izâle eden ve leyle-i Beraet'in bir kandili hükmünde olan Onuncu Söze işaretini gösterir.

Hem On dokuzuncu sûre olan Suretü'n-Nur'a bakıp

بِسِرِّ حَوَامِيمِ الْكِتَابِ جَمِيعِهَا عَلَيْكَ بِفَضْلِ النُّورِ يَا نُورُ اُقْسِمَتْ

fıkrasıyla Risalet-i Muhammediyeye (A.S.M.) dair olan On Dokuzuncu Söze ve Mucizat-ı Ahmediyeyi (A.S.M.) yakinen, belki bilmüşâhede sikke-i icaziyle gösteren On Dokuzuncu Mektub'a, Sûre-i Nur'daki âyet-i nurun Zât-ı Muhammediye ile (A.S.M.) hususiyeti münasebetiyle o mertebelerde o risalelere baktığını gösterir.

Üçüncü Remiz:
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ٭ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ
بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَ شَرَنْطَخٍ ٭ بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ
— 208 —

fıkralarıyla Risale-i Nur'un üç mühim sırrını beyan ile Risale-i Nur'un başında mührünü gösterir.

Dördüncü Remiz: Yirmi beşinci mertebede

بِتَمْلِيخِ اٰيَاتٍ شَمُوخٍ تَشَمَّخَتْ

deyip, âyât-ı Kur'âniyenin i'câzlarını beyan ve Kur'ân'ın kırk vecihle mu'cize olduğunu ispat eden Yirmi Beşinci Söz'e işaretini, hem yirmi altı ve yirmi yedide

اَبَاذِيخَ بَيْذُوخٍ وَ ذَيْمُوخٍ بَعْدَهَا

deyip Yirmi Yedinci Söz'ü ve Sahabeler hakkındaki mühim zeylini irade ettiğini ve işaretini gösterir.

Beşinci Remiz:
بَدَئْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ

der. Sözler'in fatihası olan Birinci Söz namındaki Bismillah risalesine, hem

بِوَاحِ الْوَحَا بِالْفَتْحِ وَالنَّصْرِ اَسْرَعَتْ

fıkrasıyla fütuhât-ı İslâmiyeden gaybi haber veren ve bir kısım esrar-ı huruf-u Kur'âniyeyi beyan eden «Rumuzât-ı Semâniyye» namındaki sekiz küçük risalelere işaretini ispat eder.

Altıncı Remiz: On iki Süryani isimlerine, bidâyette iştihar ve intişar eden ve On İki Söz namında on iki küçük risalelere, sâir sarih ve kat'i işaret ve delil ve emare ve karinelerin delâletiyle bu süryani isimlerin bu küçük risalelere işaretini gösterir.

Yedinci Remiz:
وَ بِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ وَ بِحَقِّ فَقَجٍ مَعَ مَخْمَةٍ يَا اِلٰهَنَا وَ بِاَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى اَجِرْنِى مِنَ الشَّتَتْ

cümlesiyle Otuzuncu Lem'a olan altı Nükte-i Esmâ risalesine; hem

حُرُوفٌ لِبَهْرَامٍ عَلَتْ وَ تَشَامَخَتْ

kelimesiyle Otuz Birinci Lem'a'nın birinci Şuâı olan ve otuz üç âyât-ı Kur'âniyenin Risale-i Nur'a işaretini

— 209 —

ispat eden ve birer mu'cize-i Kur'âniye hükmünde bulunan risaleye işaretlerini gösterip, ispat eder.

Sekizinci Remiz: Evvelâ iki sual-cevap ile mühim bir hakikatı beyan eder. Şöyle ki: Bütün kıymettâr kitaplar içinde Risale-i Nur'un Kur'ân'ın işârât ve iltifatına ve evliyâ-i izâm 'ın takdir ve tebşir ve tahsisine vech-i ihtisasını ; Hem Risale-i Nur'un bilfiil harikulâde olarak bu asr-ı zulmet ve vahşet ve dehşette düşmanlarına karşı mukavemeti ve resâneti ve mü'minlere karşı şefkat ve himayeti ve talebelerine iksir-i nûr ve veraset-i nübüvvetle harika bir surette hakikat tedrisi ve ilim ihdâsı ve Muhyi ismine mazhariyetle ölü kalblerin dirilmesi Risale-i Nur'un bir kerameti ve bizlere ve ehl-i imana bir ikram-ı İlahi ve bir in'âm-ı Rabbanî olduğundan izharı tahdis-i nimet olduğunu delilleriyle ispat ve beyan edip, hususi kanâatinden tevellüd eden çok emareler ve karinelerden üçünü zikirle keramet-i Aleviyeyi tasdik ve temhir edip, hâtime verir.

Otuz Birinci Mektup'un Otuz Birinci Lem'a'sının
Otuzbir meselesinden Birinci Meselesi:
اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْدِى ثَلَاثُونَ سَنَةً

hadis-i şerifinin ihbar-ı gaybi nev'inden tarihçe musaddak beş lem'a-i i'câziyesini beyan etmekle, Lisânü'l-Ğayb ve Habib-i Rabbi'l-Âlemin ve Seyyidi'l-Murselin ve Fahrü'l-Âlemin'in kısacık bir kelâmında beş lem'a-i i'câzı bir mirsad- ı tefekkür olarak göstermekle, sâir cevâmiü'l-kelîm olan hadislere nazarı çeviren mu'ciznümâ bir meseledir.

رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا بِحَقِّ فُرْقَانِكَ الْحَكِيمِ وَ بِحُرْمَةِ حَبِيبِكَ الْاَكْرَمِ وَ بِحَقِّ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى وَ بِحُرْمَةِ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَ بِحَقِّ رِسَالَهٔ‌ِ النُّورِ يَا اِلٰهَنَا يَا رَبَّنَا يَا خَالِقَنَا فَاعْفُ عَنَّا كَمَا يَلِيقُ بِعَفْوِكَ بِكَرَمِكَ يَا اَكْرَمَ الْاَكْرَمِينَ وَيَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ اٰمِين
Hafız Ali
(Rahmetullâhi Aleyh
Rahmeten Vâsiaten)
— 210 —

Dokuzuncu Şua

بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
فَسُبْحَانَ اللّٰهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ ٭ وَلَهُ اْلحَمْدُ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ

ilâ âhir.. âyetine, otuz sene evvel başlanıp, görülen lüzum üzerine ve haşri inkâr eden ehl-i dalâlet ve ilhadın çoğalmasıyla ve tevfik-i Rabbâni ile otuz sene sonra semavi âyât-ı kübrânın âyâtından birinci âyet olan

فَانْظُرْ اِلٰى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى اْلمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

ferman-ı İlâhinin iki parlak ve çok kuvvetli hüccetleri ve tefsirleri bulunanOnuncu ve Yirmi Dokuzuncu Söz'lerle münkirleri susturdu. Hem o iki risale iman-ı haşrînin hücum edilmez iki metin kal'ası olduğunu mukaddemesiyle te'yid etmekle beraber, iki noktadan birinci noktada dört delil ile iman-ı haşrînin vücudiyle Cenneti tebşir eder. Ve yine iman-ı haşrîyi inkâr edenlerle Cehennemin vücudunun hakkaniyetini bildirir.

İkinci Nokta: Hakikat-ı haşriyenin hadsiz burhanlarından ve sâir erkân-ı imâniyeden gelen şehadetlerin hülâsasından çıkan bir burhanı gayet muhtasar bir surette beyan etmekle, bütün enbiyâ ve asfiyâ ve evliyâlarla ve kütüb-ü mukaddese ile hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn suretinde dâr-ı âhiretin vücudunu ve beka-i ruhun kat'iyetini ve mahz-ı hak ve hakikat olduğunu izah eder ve güneş gibi izhar eder. Bu Dokuzuncu Şuâ haşrin ispatında o kadar harika ve kat'i ve kuvvetlidir ki, en muannidi dahi tasdike mecbur eder ve etmiş ve ediyor ve edecek inşaallah.

Risale-i Nur Şakirdlerinden
Tâhirî ve Abdullah Çavuş
— 211 —

Onuncu Şua

Fihriste risalesinin ikinci kısmıdır

Risale-i Nur'un umum fihristesi iki risalede cem olunmuştur. Bunlardan birincisi "On Beşinci Lem'a" dır ki; Risale-i Nur'un Sözler'i, Mektubat'ı ve On Beşinci Lem'a'ya kadar olan risalelerin fihristeleri olup, bu lem'ada toplanmıştır. On Beşinci Lem'a'dan itibaren Lem'alar ve Şuâlar'ın fihristeleri ise bu Onuncu Şuâ'dadır.

On Beşinci Lem'a namındaki Risale-i Nur'un birinci kısım fihristesini Üstadımız Risale-i Nur eczalarının mevzularına ve kısmen gayelerine işaret ederek telif etmişler. Âdeta hülasa edilen haplar nev'inden büyük bir eczahanedeki ilâçların listesini gösteren bir fihrist olarak yazmışlardır.

İkinci kısım fihristte ise yine Onuncu Şuâ namıyla Risale-i Nur'un Isparta havalisindeki has şakirdleri tarafından kaleme alınmış ve herbir Nur şakirdi kendi ayinelerinin kabiliyet ve renklerine göre o risalelerden tecelli eden envârını satırlara aksettirmeye çalışmışlardır. Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsinin birer ferdi bulunan bu kahraman, fedakâr, mümtaz nur şakirdleri bu Fihriste ile nesl-i âtî için en kıymettar eserlerden birisini bırakmışlardır.

Bu Fihriste Risalesi gayet ehemmiyetlidir. Çünkü çeşit çeşit mânevî marazlara müptelâ bu asır insanlarına lûtfedilen ve kevser-i Kur'ânîden akan muslukların adedi ve eczahâne-i Kur'âniyedeki tiryak ve panzehir dolaplarının sayısı yüz otuza bâlîğ olmaktadır. Herbir dolapta çok kavanozlar vardır. Yani herbir Risale bir ecza dolabı ve o risalelerdeki "nokta, nükte, işaret, reşha, pencere, basamak, hakikat, mevkıf ve meseleler" diye verilen isimler, o çok muhtaç olduğumuz ilâç kavanozlarıdır.

Hakikate susamış ve bu zamanın dalâlet tehlikelerinden kurtulmak isteyen ve hikmet-i Kur'âniyeye muhalif olan felsefe ile yaralanan ve nefis ve şeytanın türlü türlü iğfâlâtlarına kapılmış mânevî hastalar, bu eczahanede kendi hastalıklarına en münasip ilacı almak için ya bütün eczahâne-i Kur'âniyenin dolaplarını ve o dolapların içlerindeki kavanozları birer birer arayacaklar, bulacaklar; veyahut

— 212 —

eczahane-i Kur'âniyedeki bütün dolapların numaralarını ve her dolabın içindeki kavanoz âdetlerini ve o kavanozların içindeki tiryak ve macun ve panzehirleri gösteren bir listesini elde edecekler. İşte bu çok kıymettâr Fihriste'nin gördüğü vazîfelerden birisi de budur.

On Birinci Şua

Denizli hapishanesinin bir meyvesi ve bir hatırası ve o hapsin beş gününün mahsulü olan bu risale on bir meseleyi ihtiva edip, bu parlak meseleler imanı dalâlet karanlıklarından kurtarıp ahlâkı tam düzeltmekte ve herbir mesele bir kitabın hakikatlarını tazammun etmektedir.

Birinci mesele: Mahpuslara gayet büyük bir teselli verip, farz namazlarını kılmakla ve diğer günahlardan tevbe etmekle o hapis, hapse sebebiyet veren hatalara bir keffâret olup, o hataları affettirmesi ve hapsin hikmeti olan terbiyeyi alması ve hapislerin hapishanede geçen bütün saatlerinin ibadet hükmüne geçmesi hakikatını bildirmekle tam teselli verir.

İkinci mesele: Bu dünyanın fani olduğunu ve bütün zîhayatın kafile kafile arkasında kabre sevkedildiklerini ve bu sevkiyatın ya idam-ı ebedi veyahut saadet âlemine giden bir terhis tezkeresi olduğunu gayet parlak misallerle Medrese-i Yusufiye'deki mahpuslara ispat ettiği gibi, bütün âlem-i İslâma da ilân edip, ispat etmiştir.

Üçüncü mesele: Üstadımız, Eskişehir hapsi Medrese-i Yusufiyesinin penceresinden, bir cumhuriyet bayramında oturup bakarken karşısındaki lise mektebinin kızlarının gülerek raksettiklerini görmüş, o zaman mânevî bir sinema ile o rakseden kızların elli sene sonraki vaziyetlerini müşâhede ederek, onlardan kırk-ellisinin elli sene sonra kabirde toprak olarak azap çektiklerini ve on tanesinin yetmiş-seksen yaşında çirkinleşerek, gençliklerinde iffetlerini muhafaza etmediklerinden herkesin nefret nazarlarını kendi üzerlerine çektiklerini Üstadımız görür, onların o acınacak hallerine gözlerinden yaşlar akıtarak ağlar ve bu ağlayışını bir kısım hapis arkadaşları merak edip sorarlar. Üstadımız da gayet açık deliller ve kuvvetli misallerle ehl-i dalâlet ve sefahetin şimdiki şu gayr-ı meşrû keyiflerini ve eğlencelerini, elli sene sonraki istikbal hadisâtını gösteren bir

— 213 —

sinema bulunsa, onların bu gülmelerine ve bu gayr-ı meşrû keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklarını izah etmiş. Ve karşısına çıkan ve sefahet ve dalâleti tervic eden insî ve bir şeytan gibi olan şahs-ı mânevîyi çok cihetlerle ilzam ederek başını dağıtmış. Bu hususu merak edenler bu üçüncü meseleyi dikkatle okumalıdırlar.

Dördüncü mesele: Bu meselenin Gençlik Rehberinde gayet güzel izahı var. Bazı talebeler siyaseti perde ederek, Üstadımızın yüksek fikirlerinden istifade etmek için dediler: "Küre-i arzı herc ü merc eden ve İslâm mukadderâtıyla alâkadar olan harb-ı umumiden, aylar seneler geçtiği halde, senin merak edip alâkadar olmadığının sebebi nedir?

Üstadımız onlara gayet parlak deliller ve misallerle izah etmiş ve demiş: "Ömür sermayesi pek azdır. Lüzumlu işler ise pek çoktur. Birbiri içinde mütedahil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dairesinden ve ceset ve hane dairesinden, mahalle ve şehir dâiresinden ve vatan ve memleket dairesinden ve küre-i arz ve nev'i beşer dairesinden tut, tâ zîhayat ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Herbir dairede herbir insanın bir nevi vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dairede en büyük ve ehemmiyetli ve daimi bir vazifenin olduğunu, en büyük dairede ise en küçük bir vazifenin muvakkat ve ara sıra bulunabildiğini bu kıyas ile küçüklük ve büyüklük mâkûsen mütenasip vazifeler bulunabildiğini o talebelere daha birçok misallerle izah ederek merak edilecek şeyin yalnız âhirete ve imana ve Allah'a hizmet yolunda olduğunu bildirmiştir. Daha fazla merak edenler Dördüncü Mesele'ye mürâcaat edebilirler.

Beşinci mesele: Gençlik Rehberi'nde izah edilmiştir. Gençlik, hiç şüphe yok ki, gidecek. Yaz güze ve kışa, gündüz akşama ve geceye dönmesi gibi, gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişeceğini ve o fani ve geçici gençliğini iffetle istikamet dâiresinde hayrata sarfetse onunla ebedi ve baki bir gençliği kazanacağını bütün semâvi fermanların müjde verdiklerini aksi takdirde sefahet ve dalâlette giden gençlik, âhiret mesuliyetini ve kabir azabını ve o gençliğin zevalinden gelen teessüfleri ve günahları ve dünyevî mücâzatları çektireceğini; ve ayn-ı lezzet içinde ziyade elemler ve belalar bulunduğunu aklı başşında her gence tasdik ettirecek derecede ayne'l-yakîn gösterip, tasdik ettirir.

— 214 —

Altıncı mesele: Risale-i Nur'un her tarafında kat'i ve hadsiz hüccetleri bulunan iman-ı billâh rüknünü, lise talebelerinden bir kısmı, Üstadımızın yanına gelerek soruyorlar: "Bize Hâlıkımızı tanıttır" diyorlar. Üstadımız da o talebelere; "Sizin okuduğunuz her fen, kendi lisan-ı mahsusiyle mütemadiyen Allah'tan bahsediyor, size Hâlık'ı tanıttırıyor. Siz muallimleri değil, onları dinleyiniz" diyerek, aklî ve kat'î bir çok misal ve delilleri ele alarak gayet hârika bir şekilde o mektep talebelerine izah etmiştir ki, herkesin bu bahsi mutlaka iştiyakla okumaları hâzım ve zaruridir.

Yedinci mesele: Kastamonu'da lise talebelerinin "Hâlıkımızı bize tanıttır" diye suallerine karşı Üstadımız, sâbık Altıncı Meselede mekteb-i fünunun dilleriyle verdiği dersi Denizli hapsindeki mahpuslar okumalarıyla o hapisler tam bir kanaat-ı imaniye aldıklarını Üstadımıza bildirmişler ve "âhiretimizi de tam öğrenelim ki, nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarıp, daha böyle hapislere girmeyelim" demelerine karşı Üstadımız, gayet mufassal olarak Risale-i Nur'dan derin hakikatları hülâsa ederek Altıncı Meselede "Hâlıkımızı arzdan ve semâvâttan sorduk. Onlar, fenlerin dilleriyle Hâlıkımızı güneş gibi tanıttırdılar. Aynen şimdi de âhiretimizi, başta o bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden (A.S.M.), sonra Kur'ân'ımızdan ve mukaddes kitaplardan ve melâikelerden, sonra kâinattan sorup, herbirisinden aldığı mânevî cevaplarla tam bir dersi o hapislere, bu Yedinci Meselede gayet güzel olarak bildirilmiş ve tam izah etmiştir.

Sekizinci mesele: Bu meselenin üssü'l-esası âhirete imandır. Bu meseleyi, Üstadımız, daire daire içinde gayet güzel misallerle izah etmiş ki, buna karşı hiçbir dinsizin ve hiçbir feylesofun itirazına meydan bırakmamıştır. Hülâsa olarak gayet kısa işaretlerle bu hakikatların hakikatını şu Fihriste'ye bir nebzecik yazıyoruz.

~Bu meselenin birinci meyvesi:>İnsan sâir hayvanâta muhalif olarak hanesiyle alakadar olduğu gibi dünya ile de alakadardır. Akaribiyle münasebettâr olduğu gibi nev-i beşer ile de ciddî ve fıtrî olarak münâsebattârdır. Dünyada muvakkat bekasını arzuladığı gibi bir dâr-ı ebedîde bekasını aşk derecesinde arzular. Ve midesinin gıda ihtiyacını temin etmeye çalıştığı gibi dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdaları, akıl ve kalb ve ruh ve insaniyet mideleri için tedarik etmeye fıtraten mecburdur. Ve öyle arzuları ve

— 215 —

matlubları var ki, ebedi saadetten başka hiçbir şey onları tatmin etmiyor.

~İkinci meyvesi ve hayat-ı şahsiyeye bakan bir faidesi:>Her insanın her zaman düşündüğü en ehemmiyetli endişesi, mezaristana giren kendi dostları ve akrabaları gibi kendisinin de o idamhâneye girmesi keyfiyetidir. Bir tek dostu için ruhunu feda eden o biçare insanın binler, belki milyonlar, belki milyarlar dostlarının ebedî bir müfarakat içinde idam olduklarını tevehhüm edip, Cehennem azabından beter bir elemi düşünürken, birden âhirete iman geldi, o insanın gözünü açtırdı ve perdeyi gözünden kaldırdı, baktırdı: O da o imanla baktı. O dostlarını ebedî ölümlerden ve çürümelerden kurtulmuş, mesrûrâne ve nûranî bir âlemde onu bekliyorlar vaziyetinde müşahede etti. Ve Cennet lezzetinden haber veren bir lezzet-i ruhâniyyeyi o müşahede ile aldı.

~Üçüncü faidesi:>İnsanın sâir zîhayatlar üstündeki tefevvuku ve yüksek seciyeleri ve cem'iyetli istidatları ve küllî ubudiyetleri ve geniş vücudî dâireleri itibariyle üstünlüğüdür. Halbuki o insan hem mâdum, hem ölü, hem karanlık olan geçmiş ve gelecek zamanların ortasında sıkışmış ve gayet kısa bir zaman olan hazır zamanın mikyasıyla, ölçüsüyle; hamiyeti, muhabbeti, kardeşleği ve insaniyeti gibi seciyeler alır.

Meselâ, eskiden tanımadığı ve ayrıldıktan sonra da hiç göremeyeceği babasını, kardeşini, karısını, vatanını, milletini sever, hizmet eder. Ve bu hususta tam sadâkate ve ihlâsa nâdiren muvaffak olabilir. Ve o nisbette kemâlatı ve seciyeleri küçülür. Değil hayvanların en ulvisi, belki akıl cihetiyle baş aşağı en biçaresi ve en aşağısı olmak gibi bir vaziyete düşeceği sırada âhirete iman imdadına yetişir. Mezar gibi dar zamanını, geçmiş ve gelecek zamanları içine alan pek geniş zamana çevirir. Ve dünya kadar, belki ezelden ebede kadar bir dâire-i vücud gösterir. Babasını dâr-ı saadette ve âlem-i ervahta dahi pederlik münasebetiyle ve kardeşini tâ ebede kadar uhuvvetini düşünmesiyle ve karısını Cennette dahi en güzel bir refika-i hayatı olduğunu bilmesi haysiyetiyle sever ve onlara merhamet eder, hürmet eder, yardım eder.

~Dördüncü faidesi:>İnsanın hayat-ı içtimâiyesine bakar. Nev-i insanın dörtten birini teşkil eden çocuklar, âhirete iman ile insanca yaşayabilirler ve insaniyetin istidatlarını taşıyabilirler.

— 216 —

Yoksa o çocuklar elim endişeler içinde, kendilerini uyutturmak ve unutturmak için oyuncaklarıyla, haylaz bir hayatla yaşayacak. Çünkü, her vakit etrafında onun gibi çocukların ölmeleriyle O çocuğun ileride uzun arzuları taşıyan küçük dimağında ve zaif kalbinde ve mukavemetsiz ruhunda öylebir tesir yapar ki; hayatı ve aklı o biçâreye âlet-i azap ve işkence edeceği zamanda, ahirete iman dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında saklandığı o endişeler yerinde, bir sevinç ve bir genişlik hissederek der: "Bu kardeşim veya arkadaşım öldü. Cennetin bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyif eder, gezer. Ve vâlidem öldü, fakat rahmet-i İlâhiyeye gitti, yine beni Cennette kucağına alıp sevecek. Ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim" diye insaniyete lâyık bir tarzda yaşayabilir.

Hem insanın bir rub'unu teşkil eden ihtiyarlar; yakında hayatlarının sönmesine ve toprağa girmelerine ve güzel ve sevimli dünyalarının kapanmasına karşı teselliyi, ancak ve ancak ahirete îmanda bulabilirler. Yoksa o merhametli muhterem babalar ve fedakâr şefkatli analar, öyle bir vâleylâ-i rûhî ve öyle bir dağdağa-i kalbi çekeceklerdi ki, dünya onlara me'yusane bir zindan ve hayat onlara işkenceli bir azap olacaktı. Fakat ahirete iman onlara der: "Merak etmeyiniz. Sizin ebedi bir gençliğiniz var, gelecek ve gayet parlak bir hayat ve nihayetsiz bir ömür sizi bekliyor.Ve zâyi ettiğiniz evlâd ve akrabalarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz diye iman-ı âhiret onlara öyle bir teselli ve inşirah verir ki; herbirinin başına yüzer ihtiyarlık toplansa onları me'yus etmez.

Hem nev-i insanın üçden birisini teşkil eden gençler, galeyanda olan hevesatlarına mağlub ve her vakit başlarına alamadıkları cür'etkâr akıllariyle âhirete îmanı kaybetseler ve Cehennem azabını tahattur etmezlerse, hayat-ı içtimâiyede, ehl-i namusun malı ve ırzı ve zaiflerin ve ihtiyarların rahatı ve haysiyeti bozulur. Bazan, bir dakika lezzet için mesud bir hanenin saadetini mahveder. Canavar bir hayvan hükmüne geçer. Eğer iman-ı âhiret onun imdadına gelse, çabuk aklını başına alır. "Gerçi hükümet hafiyeleri beni görmüyorlar, fakat Cehennem gibi bir zindanı bulunan bir Padişah-ı Zülcelâl'in melâikeleri beni görüyorlar, fenalıklarımı kaydediyorlar. Ben başıboş değilim, vazifedar bir yolcuyum. Ben de onlar gibi ihtiyar ve zayıf olacağım" der, birden, zulmen tecavüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat ve bir merhamet beslemeye başlar.

— 217 —

Hülâsa; bu hakikatların hayat-ı içtimâiyeye âit bir nümunesi şudur ki: Eğer iman-ı âhiret bir şehirde ve o büyük aile efradında hükmetmezse; güzel ahlâkın esasları olan ihlâs, samimiyet, fazilet, hamiyet, fedakârlık, rızâ-yı ilâhi, sevâb-ı uhrevi yerine; garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannû, riyâ, rüşvet, aldatmak gibi haller meydan alır. Zâhiri âsâyiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet mânâları hükmeder; o hayat-ı şehriye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kaviler zulme, ihtiyarlar ağlamaya başlarlar.

Buna kıyâsen, memleket dahi bir hânedir ve vatan dahi bir millî ailenin hânesidir. Eğer iman-ı âhiret bu geniş hânelerde hükmetse, birden samimi hürmet ve ciddi merhamet ve rüşvetsiz hamiyyet ve muavenet ve hilesiz hizmet ve muaşeret ve riyâsız ihsan ve fazilet ve enâniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişâfa başlarlar. Çocuklara der: "Cennet var, haylazlığı bırak." Kur'ân dersiyle temkin verir. Gençlere der: "Cehennem var sarhoşluğu bırak." Akıllarını başlarına getirir. Zâlime der: "Şiddetli azap var, tokat yiyeceksin." Adalete başını eğdirir. İhtiyarlara der: "Senin elinden çıkmış bütün saadetlerinden çok yüksek ve daimi bir uhrevi saadet ve taze bir gençlik seni bekliyorlar. Onları kazanmaya çalış" deyip ağlamasını gülmeye çevirir. Bunlara kıyâsen cüz'i ve külli herbir tâifede hüsn-ü tesirini gösterir, ışıklandırır.

Dokuzuncu mesele: Üstadımızın mânen ruhuna gelen iman hakkında bir sualin cevabıdır. Şöyle ki: "Neden cüz'i bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr eden kâfir oluyor ve kabul etmeyen Müslüman olmaz. Halbuki, Allah'a ve âhirete iman güneş gibidir, o karanlığı izale etmesi lâzımdır. Hem neden bir rükün ve hakikat-ı imâniyeyi inkâr eden mürted olur, küfr-u mutlaka düşer ve kabul etmeyen İslâmiyetten çıkar?

Halbuki, sâir erkân-ı imaniyeye imanı varsa onu küfr-ü mutlaktan kurtarmak lâzım geliyor" suallerinin cevaplarını Üstadımız

اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ

ilâ âhir.. âyetine müracaatla, gayet muhtasar, fakat şümullû bir şekilde "Üç Nokta"da beyan etmiştir.

— 218 —

Onuncu mesele: Tekrarât-ı Kur'âniyenin bir hikmetini beyanla ehl-i dalâletin ufûnetli ve zehirli evhamlarını izale eden bu küçücük, nurlu çiçeği. Üstadımız gayet hasta, perişan ve gıdasız bir halde iken iki gün içinde Ramazan'da mecburiyetle gayet mücmel ve kısa bir cümlede, pek çok hakîkatleri ve müteaddit hüccetleri dercetmişlerdir. Şöyle ki:

Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân'ın, her asırda, her tabakaya hitap ederek taze nazil olmuş gibi bir hususiyeti olduğunu ve bilhassa çok tekrar ile الظَّالِمِينَ ٭ الظَّالِمِين deyip zalimleri tehditleri ve o zalimlerin zulümlerinin cezası olan musibet-i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyanı ile, bu asrın emsalsiz zulümlerine kavm-i Âd ve Nemrud ve Firâvun'un başlarına gelen azaplar ile baktırıyor. Ve mazlum ehl-i imana, İbrahim ve Musâ Aleyhimesselâmlar gibi enbiyânın necâtlarıyla tesellî veriyor.

Kur'ân-ı Azîmüşşan'ın elbette her harfinde on bazan yüz ve bazan bin ve binler sevap bulunması ve bütün cin ve ins toplansa onun mislini getirememesi ve bütün beni-âdemle ve kâinatla tam yerinde konuşması ve her zaman milyonlar hâfızların kalblerinde zevk ile yazılması ve çok tekrar ile beraber usandırmaması ve çok iltibas yerleri ve birbirine benzeyen cümleleri olduğu halde bütün Kur'ân hâfızı çocukların nazik ve basit kafalarında mükemmel yerleşmesi ve hastaların ve az sözden müteessir olanların ve sekeratta olanların kulaklarına mâ-î zemzem misillü hoş gelmesi gibi Kur'ân-ı Azimüşşân çok cihetlerle kudsi imtiyazları kazanır. Ve Sâni-i Kâinatın mu'cizat-ı Kudretini ve mânidâr sutûr-u hikmetini ders vermekle Lütf-u irşadda güzel bir i'caz gösterir. Ve iki cihanın saadetlerini kendi şakirdlerine kazandırır. Tekrarı iktiza eden dua ve dâvet, zikir ve tevhid kitabı dahi olduğunu bildirmek sırrıyla güzel, tatlı tekrarıyla bir tek cümlede ve bir tek kıssada ayrı ayrı çok mânâları, ayrı ayrı muhataplarına tefhim etmekte ve cüz'i ve âdi bir hâdisede en cüz'i ve ehemmiyetsiz şeyler dahi nazar-ı merhametinde ve dâire-i tebdir ve iradesinde bulunmasını bildirmek sırrıyla tesis-i İslâmiyette ve tedvin-i şeriatta sahabelerin cüz'i hadiseleri dahi nazar-ı ehemmiyette olmasından; hem küllî düsturların bulunması, hem umumî olan İslâmiyetin ve şeriatın tesisinde o cüz'i hadiseler, çekirdekler hükmünde çok ehemmiyetli meyveleri verdikleri cihetinde de bir nev'i i'câzını gösterir. Evet, ihtiyacın tekrarı ile ve tekrarın lüzumu haysiyetiyle, yirmi sene zarfında pek çok mükerrer suallere cevap

— 219 —

olarak ayrı ayrı çok tabakalara ders veren ve koca kâinatı parça parça edip kıyâmette şeklini değiştirerek, dünyayı kaldırıp onun yerine azametli âhireti kuracak olan ve zerrattan yıldızlara kadar bütün cüz'iyat ve külliyatın bir tek zâtın elinde ve tasarrufunda bulunduğunu ispat eden kâinâtı ve arzı ve semavatı ve anasırı kızdıran ve hiddete getiren nev-i beşerin zulümlerine mukabil kâinatın netice-i hilkati hesabına azab-ı İlâhiyi ve hiddet-i rabbaniyeyi gösteren hadsiz ve nihayetsiz ve dehşetli ve geniş bir inkılâbın tesisinde, binler netice kuvvetinde bazı cümleleri ve hadsiz delillerin neticesi olan bir kısım âyetleri tekrar etmek, değil bir kusur, belki gayet kuvvetli bir i'câz ve gayet yüksek bir belâğat ve mukteza-yı hâle gayet mutâbık bir fesâhattir.

Biz burada, bu kıymetli meselenin başından bazı yerlerine işaretle ehemmiyetini göstermek istedik. Fakat tamamiyle göstermeye imkân omadığı için, tam görmek isteyenler bahçenin içine girsin ve yalnız bu kadarla kalmasın. Bu meselenin hatimesinin iki haşiyesini ve nûrun kahramanı Hüsrev'in mektubunu da okusun.

On birinci mesele: Meyve'nin On Birinci Meselesinin bir meyvesi Cennet ve biri saadet-i ebediye ve biri rü'yetullahtır. Bu şecere-i kudsiyenin hadsiz küllî ve cüz'i meyvelerinden yüzer nümunelerini Risale-i Nur'da gayet parlak bir şekilde Üstadımız beyan etmiştir. Bu meseledeki beyanatın fihristesinin yalnız hangi mevzûa âit olduğunu kısaca bildirmek istedik. Merak edenler Sirâcü'n-Nûra ve Meyve'nin on birinci meselesine dikkatle baksınlar.

Bu mesele, meleklere iman meyvesinin bir cüz'üdür. Üstadımız diyorlar ki:

"Birgün duada, 'Yâ Rabbî! Cebrâil, Mikâil ve İsrâfil ve Azrâil hürmetlerine ve şefaatlerine, beni cin ve insin şerlerinden muhafaz eyle' dediğim zaman, herkesi titreten ve dehşet veren Azrâil nâmını zikr ettiğimde gayet tesellidâr ve sevimli bir hâlet hissettim. Elhamdülillâh dedim ve Azrâil'i cidden sevmeye başladım. Çünkü İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun ruhudur. Onu ziya'dan ve fenâdan ve başıboşluktan muhafaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele teslim etmek derin bir sevinç verdiğini kat'i hissettim. Ve o anda insanın amelini yazan melekler hatırıma geldi. Baktım, aynen bu meyve gibi çok tatlı meyveleri var. Her insan kıymetli fiilini bâkileştirmek için iştiyakla kitâbet ve şiir, hattâ sinema ile hıfzına çalışır.

— 220 —

Hususan, o fiillerin Cennette bâki meyveleri bulunsa, daha ziyade merak eder. Kirâmen Kâtibin insanın omuzlarında durup onları yazması, ebedi manzaralarda göstermek için muhafaza etmesi ve sahiplerine daimi mükâfat kazandırması bana o kadar şirin geldi ki, tarif edemem" diye, Üstadımızın şu meseledeki derin görüşlerinin kudsiyetini göstermek için ellerine Fihriste anahtarını takdim ediyoruz.

Emirdağ
Nur Talebeleri

Her asırda, her devirde imana ve Kur'ân'a ve İslâmiyete hizmet eden nurânî, mübarek şahsiyetler gelmişler. Bunların karşısına Nemrudlardan, Firavunlardan, Ebu Cehillerden birer tanesi çıkmış, musallat olmuşlar. Vazife-i diniyelerine set çekmeye çalışmışlar. Bu asırda da Nur'ların ve şakirdleri nin takip ettikleri kudsi hizmet-i imaniye ve Kur'âniyeye mason, komünist ve zındıka güruhları sistemli bir şekilde gayet dessâsâne hilelerle bütün maddî ve mânevî kuvvetlerini ortaya dökerek çalışmışlar. Risale-i Nur'un müellifi olan ve mübarek ve iman ve Kur'ân abidesi olan Üstadımızı, talebeleriyle birlikte hapislere, zindanlara, menfâlara atarak, onlara, hiçbir asırda emsali görülmemiş işkenceleri, hatta vahşi ve canavarca zulümleri hiç çekinmeyerek yapagelmişler. Üstadımıza -hayatına son vermek için defalarca zehirler vermişler. İhtilâttan men ederek, şahsî nüfuzunu kırmak için çeşitli yalan ve iftiralarla, bir çok kulp takmakla hükûmeti iğfal ederek, hem Üstadımızı, hem Nur talebelerini zindanlara sokturmuşlar. Ellerindeki risaleleri mahzenlere attırmışlar. {(Haşiye): Hapishaneden çıktıktan sonra bir-kaç defa beraat verildiği halde Risaleler, hâlâ mahzenlerde tutulmaktadır.} Hattâ hapishane içerisinde bile rahat bırakmamışlar. Hususi planlarla içlerine hafiyeler bırakılarak Üstaddan ve Risale-i Nur'dan soğutmaya çalışmışlar. Bilhassa Afyon hapsinde, Üstadımızı kışın en şiddetli günlerinde gayr-ı muntazam bir odada, taban tahtalarının birbirinden bir-iki santim ayrılıklı olan ve pencereleri de tam kavuşmadığı için açık kalan yerlerinde camların bir buçuk-iki milim buz tutmasıyla beraber, bazen de yağan karlar, tipi ve yağmurlar içeriye dolan bir odada birkaç gün sobasız, mangalsız ve bazı zamanlarda da gıdasız bırakıldığı gibi zehir de verilerek ölümü beklenilmiştir. Gayet ihtiyar zayıf ve hasta olan mübarek Üstadın yanına hiçbir talebesi ve hizmetçileri bırakılmamış, saklı ve gizli olarak yanına

— 221 —

çıkan talebeleri ve hizmetçileri dövülmüş, işkencelerin en vahşisi tatbik edilmiş, öyle bir ân gelmiş ki, mübarek Üstadın mahkemeye vereceği müdâfaaları talebeleri tarafından yazılmasına izin verilmemiş, gizli olarak yazmak isteyen talebeler de müdür tarafından hakarete uğramışlardır.

Bu işkencelerin ve bu zulüm ve hile prensiplerinin karşısında Kur'ân'ın hakiki hâdimleri olan Nur'un kıymettâr talebeleri, hiç çekinmeyerek, Üstadlarının takip ettiği iman ve Kur'ân yolunda, rızâ-yı İlâhi uğrunda çalışmışlar. İşte bu ağır şerâit altında Denizli Medrese-i Yusufiyesinde Meyve Risalesi; Afyon Medrese-i Yusufiyesinde de El-Hüccetü'z-Zehra gibi mühim risaleler yazılmıştır. Ehl-i imana, bilhassa bu risaleleri okumaları tavsiye olunur.

On Beşinci Şua

El-Hüccetü'z-Zehra'nın kısaca fihristesi

İman hakikatlerinden bir cihette mahrum kalan hapislerin imanlarını kurtarmak için Üstad Hazretleri, Eskişehir'de Otuzuncu Lem'a ve İkinci Şuâ gibi beş-altı mühim risaleleri; Denizli'de Meyve Risalesini; Afyon Medrese-i Yusufiyesinde de el-Hüccetü'z-Zehra'yı telif etmişlerdir. Bu risale zahiren küçük, hakikaten pek büyük ve çok kuvvetli ve pek geniş olmakla beraber iki makamdır.

Birinci Makamı: Üç kısımdır.

Birinci kısım: Dehşetli bir şekilde Allah'ı ve âhireti inkâr eden ve unutan cereyanların nâşir-i efkârı olan gazeteleri okuyan biçare gençlerin ve ihtiyarların ve Medrese-i Yusufiyede bulunan hapislerin îman-ı Billahtan mevcudiyet ve vahdâniyet-i İlahiyeye dair gayet kat'i ve kuvvetli derslere pek ziyade ihtiyaçları olduğundan, her sabah namazından sonra okunan ve bir rivayette İsm-i Âzam mertebesini taşıyan, tehlil ve tevhid-i âzam olan

— 222 —
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَ لَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَ يُمِيتُ وَ هُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ اِلَيْهِ الْمَصِيرُ

şu kudsî tevhidin on bir kelimesi olup, herbir kelimesinde bir bürhan-ı Vücub-u Vücud ve Vahdet-i Rabbaniye; hem on bir müjde gayet parlak, güneş gibi tafsilâtıyla gösterilmektedir.

İkinci kısım: Bu kısım da birinci kısım tarzında yazılmıştır ki, Fâtiha-i Şerife denizinden bir katre ve güneşin elvân-ı seb'asından bir tek lem'a olarak muhtasar bir şekilde beyan olunmaktadır. نَعْبُدُ nûn'undaki seyahat-ı hayaliye ve Rümuzât-ı Semâniye'de ve İşârâtü'l-İ'câz tefsirinde ve Nûr eczâlarında bu kudsî hazinenin pek çok tatlı ve gayet güzel nükteleri yazıldığı gibi, Hüccetü'z-Zehrâ'nın ikinci kısmını teşkil eden bu risalede yalnız imanın rükünlerine ve hüccetlerine

اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ رَبِّ اْلعَالَمِينَ

ilâ âhir.. âyetinin sekiz kelimesi ile ve herbir kelimesinde bahr-i umman kadar mânâ ve hüccet taşıyan ve küfrün ve dalâletin ejderlerinden imanı kurtaran ve ehl-i imana ebedi saadeti kazandıran gayet hayattâr bir tiryâk ve ebedî ve sönmez bir nûr-u dâimi olarak yazılmıştır.

Üçüncü kısım: Namazdaki Fatiha'nın mânevî emriyle ve

اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه

hakikatının feyziyle İkinci Kısım yazıldığı gibi, namaz içindeki teşehhüdde dahi

وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰه

cümlesinin delâletiyle ve mânevî ihtarıyla ve Sûre-i Feth'in âhirinde

هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَدِينِ اْلحَقِّ

ilâ âhir.. olan ve beş mucize-i gaybiyeyi gösteren büyük âyetin nuruyla Üçüncü Kısım yazılmıştır. Bu kısmın tafsilâtı ve senetli hüccetleri Zülfikâr Mecmuasında ve Arabi Hızbü'n-Nûriyye'de mevcuttur. Bu risale dahi yalnız muhtasar üç işaretle, nev-i beşerin Üstad-ı Âzamı (A.S.M.) ve en büyük Peygamberi (A.S. M.) ve kâinatın Fahr -i Âlemi (A.S.M.)

لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ
— 223 —

hitabına mazhar ve hakikat-ı Muhammediyesi (A.S.M.), sebeb-i hilkat-i âlem olan Peygamberimiz Efendimizden (A.S.M.) bahisle yazılmıştır.

İkinci Makamı: Fatiha'nın âhirinde ehl-i hidâyet ve istikamet ile ehl-i dalâlet ve tuğyânın muvazenesine işaret eden ve Risale-i Nur'un bütün muvazenelerinin menbaı olan âyetin bir hakikatını ve Sûre-i Nur'dan

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ

ilâ âhir..ve

اَوْ كَظُلُمَاتٍ فِى بَحْرٍ لُجِّىٍّ

ilâ âhir.. âyetiyle beraber o muvazeneyi نَعْبُدُ mucizesinin beyanında dünya seyyâhı Halıkını aramak, bulmak, tanımak için kâinatın bütün envâından ve mevcudâtından otuz üç yol ile ilme'l-yakîn ve ayne'l-yakîn ile Âyetü'l -Kübrâ risalesinde kat'i ve gayet parlak burhanlarla Hâlıkını bulduğu gibi, o ayn-ı hakikat ve bir temsil mânâsında olan seyâhat-ı hayâliye ile girdiği pek çok âlemler ve tabakalardan üç tabakasının kuvve-i akliye cihetinde bir misali, gayet muhtasar beyan edilmiştir.

اَللّٰهُ اَكْبَرُ cümlesinin otuz üç mertebesinden üç mertebeyi beyan eden bu gelecek Arabi fıkranın bir nevi tercümesi içinde kısa işaretlerle ulema-yı ilm-i kelâmı ve akîde ulemâsını pek çok meşgul eden "ilim ve irâde ve kudret-i İlâhiye"nin kâinattaki cilveleriyle, onları ayne'l-yakîn imanla tasdik ve onlarla Vâcibü'l-Vücud'un mevcudiyetini ve vahdâniyetini bedâhetle ve ilme'l-yakîn ile tasdik edip, tam iman etmeğe yol açan bu Arabi fıkradır.

وَقُلِ اْلحَمْدُ ِللّٰهِ الَّذِى لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِى الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِىٌّ مِنَ الذُّلِّ وَ كَبِّرْهُ تَكْبِيرًا ٭ اَللّٰهُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَ عِلْمًا اِذْ هُوَ الْعَلِيمُ بِكُلِّ شَيْءٍ

ilâ âhir...

Emirdağ
Nur Talebeleri
— 225 —

Mesnevî-i Nuriye

— 227 —
Risale-i Nur'un Arabî
Mesnevî-i Şerîfinin Fihristesidir

Risale-i Nur'un bir nev'i çekirdeği ve fidanlığı hükmündeki bu muazzam Mesnevî-i Nûriye on risaleden ibarettir. İçlerinden Katre, Hubâb, Habbe gibi risalelerin ikişer zeyilleri vardır. Bu çok kıymetli ve hârika mecmuanın başında hem Türkçe, hem Arapça bir mukaddeme var. Bu Mesnevî-i Arabî'nin hangi sâiklerle telif edildiğini ve mârifetullaha nasıl bir pencere açtığını ve âdetâ bu mecmûa bir Âsâ-yı Mûsâ gibi nereye vurmuş ise su çıkardığını gayet beliğ ve sade bir üslûp ile beyan etmiştir. Bu mühim mecmuanın misilsiz kıymetini bir derece olsun beyan etmek fikriyle mukaddemesini aynen dercediyoruz.

Risale-i Nur'un bir nevi Arabî Mesnevî-i Şerifi hükmünde olan bu mecmuanın Mukaddemesi "Beş Nokta"dır.
Birinci Nokta

Kırk elli sene evvel Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için, hakikat-ül hakaika karşı ehl-i tarîkat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarîkat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünki aklı, fikri hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralı idi; tedavi lâzımdı. Sonra hem kalben, hem aklen hakikata giden bazı büyük ehl-i hakikatın arkasında gitmek istedi. Baktı, onların herbirinin ayrı cazibedar bir hassası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Râbbanî de ona gaybî bir tarzda «Tevhid-i kıble et!» demiş; yani «Yalnız bir üstadın arkasından git!» O çok yaralı Eski Said'in kalbine geldi ki:

«Üstad-ı hakikî Kur'an'dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur.» diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu gayet garib bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübehatıyla onu manevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil; belki İmam-ı Gazalî (R.A.), Mevlâna Celaleddin (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi kalb, ruh, akıl gözleri açık olarak, ehl-i istiğrakın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, Kur'an'ın dersiyle, irşadıyla hakikata bir yol bulmuş, girmiş.

— 228 —

Hattâ

وَ فِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ

hakikatına mazhar olduğunu, Yeni Said'in Risale-i Nur'uyla göstermiş.

İkinci Nokta

Mevlâna Celaleddin (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) ve İmam-ı Gazalî (R.A.) gibi, akıl ve kalb ittifakıyla gittiği için, her şeyden evvel kalb ve ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamdan kurtulmasını te'mine çalışıp, lillahilhamd Eski Said Yeni Said'e inkılab etmiş. Aslı Farisî sonra Türkçe olan Mesnevî-i Şerif gibi o da Arabça bir nevi Mesnevî hükmünde Katre, Hubab, Habbe, Zühre, Zerre, Şemme, Şu'le, Lem'alar, Reşhalar, Lâsiyyemalar ve sâir dersleri ve Türkçede o vakit Nokta ve Lemaat'ı gayet kısa bir surette yazmış; fırsat buldukça da tab'etmiş. Yarım asra yakın o mesleği Risale-i Nur suretinde, fakat dâhilî nefs ve şeytanla mücadeleye bedel, hariçte muhtaç mütehayyirlere ve dalalette giden ehl-i felsefeye karşı Risale-i Nur, geniş ve küllî Mesnevîler hükmüne geçti.

Üçüncü Nokta

O Yeni Said'in münazarasıyla, nefis ve şeytanın tam mağlub edilmesi ve susturulması gibi, Risale-i Nur dahi yaralanmış tâlib-i hakikatı kısa bir zamanda tedavi ettiği gibi, ehl-i ilhad ve dalaleti de tam ilzam ve iskât ediyor. Demek bu Arabî Mesnevî Mecmuası, Risale-i Nur'un bir nevi çekirdeği ve fidanlığı hükmündedir. Bu Mecmuanın yalnız dâhilî nefis ve şeytanla mücadelesi, nefs-i emmarenin ve şeytan-ı cinnî ve insînin şübehatından tamamıyla kurtarıyor. Ve o mâlûmat ise, meşhûdat hükmünde ve ilmelyakîn ise, aynelyakîn derecesinde bir itminan ve bir kanaat veriyor.

Dördüncü Nokta

Eski Said ilm-i hikmet ve ilm-i hakikatın çok derin mes'eleleriyle meşgul olması ve büyük ülemalarla derin mes'eleler üzerinde münazarası ve medresenin yüksek derslerini gören eski talebelerinin fehimlerinin derecesine göre yazması ve Eski Said'in de terakkiyat-ı fikriye ve kalbiyesinde, yalnız kendisi anlayacak bir surette, gayet kısa cümlelerle ve gayet muhtasar bir ifade ile uzun hakikatlara kısa kelimelerle işaretler nev'inde o mecmuayı yazdığı için, bir kısmını en müdakkik âlimler de zorla anlayabilir. Eğer tam izah olsa idi, Risale-i Nur'un

— 229 —

mühim bir vazifesini görecekti. Demek o fidanlık Mesnevî, turuk-u hafiye gibi enfüsî ve dâhilî cihetinde çalışmış; kalb ve ruh içinde yol açmaya muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risale-i Nur, hem enfüsî, hem ekseri cihetinde turuk-u cehriye gibi afakî ve haricî daireye bakıp marifetullaha geniş ve her yerde yol açmış. Âdeta Musa Aleyhisselâm'ın asâsı gibi nereye vurmuş ise su çıkarmış... Hem Risale-i Nur, hükemâ ve ülemanın mesleğinde gitmeyip, Kur'an'ın bir i'caz-ı mânevîsiyle, her şeyde bir pencere-i mârifet açmış;bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur'an'a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlub olmayıp galebe etmiş.

Beşinci Nokta

Eski Said'in Yeni Said'e inkılâb etmesi zamanında, yüzer ilimlerle alâkadar binler hakikatlar, ayrı ayrı birer risaleye mevzu olacak kıymette iken, o Said te'lif ederken, mes'elelerin başında "İ'lem, İ'lem, İ'lem" lerle, her bir hakikatı -ki, bir risale olacak derecede ehemmiyetli iken- birkaç satırda, bazan bir sahifede, bazan bir-iki satırda zikrediyorlar. Âdeta her bir "İ'lem", bir risalenin şifresidir.

Hem "İ'lem" ler, birbirine bakmayarak muhtelif ilimlerin ve hakikatların fihristeleri hükmünde yazıldığından, o mecmuayı okuyanlar, bu noktaları nazara alıp itiraz etmesinler.

Yine bu mühim mecmuanın cümle-i mukaddemâtından olan bir "İ'lem" de:

"Bu Risale, bazı âyât-ı Kur'âniyenin şuhudî bir nevi tefsiridir. Ve ondaki meseleler Kur'ân-ı Hakimin bahçesinden koparılmış çiçeklerdir. Bu Risalenin ibaresindeki icmal ve îcâz ve fehmindeki zâhiri müşkilât sana tevahhuş vermesin. Tekrar tekrar mütalâa et, tâ ki

لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ

emsâli tekrârât-ı Kur'âniyenin sırrı sana açılsın.

"Ey Kâri'! Bu mecmuadaki tevhidin burhanları ve mazharları birbirine ihtiyaç bırakmıyor zannetme. Çünkü, ben herbir bürhana herbir makam-ı mahsusta ihtiyaç hissettim. Harekât-ı cihadiyem beni öyle bir mevkie ilcâ ediyordu ki, o mevkide, o anda bir kapı açmaya mecbur kalıyordum. Çünkü o dehşetli anda diğer açık kapılara

— 230 —

dönmek müyesser olmuyordu. Hem bir seyahat-ı acîbede rastgeldiğim nurlara delâlet etmek için değil, belki hatırlamak için işâretler koydum. Bazan büyük bir nûra bir işaret koyuyordum.. ilâ âhir" diye ne kadar güzel bir mukaddemeyi ve bir hülâsayı, bu mecmua âdeta şifre gibi bir anahtarı kâri'lerine takdim ediyor.

Said Nursî

Bu Mesnevî-i Arabî'deki risâlelerin isimleri "Reşahat, Katre, Hubab, Habbe" şeklinde gidiyor. Eğer Katre Risalesinin âhirinde merhum Şeyh Safvet Efendi'nin yazdığı gibi, her bir risâleye bir takriz yazılsa idi, o merhumun "Bu bir katre değil bir bahrdır" dediği gibi biz de derdik:

"O bir lem'a değil bir şemstir. O bir reşha değil, bir bahrdır. O bir zehre değil, bir cinandır. O bir hubab değil bir ummandır."

Risale-i Nur'un Mesnevî-i Arabîye'sinin Birinci Risalesi

El-Lemeât

Tevhide dair olup Risale-i Nur'daki Yirmi İkinci Söz'ün esası ve bir cihette Arapçasıdır. On Dört Lem'a ile tevhidin en ince hakikatlerini, en mufassal bir surette

وَ فِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ

hakikatına mazhar edecek bir silsile-i delâil ve şehadeti ibraz eden çok kıymettar ve hava, su, ekmek gibi herkesin muhtaç olduğu bir risaledir.

Nur'un Mesnevî-i Arabîsinin başında dercedilen El-Lâsiyyemât, El-Lemeât, Er-Reşehât isimlerindeki üç risale, âhirdeki risaleler gibi müteferrik meselelerden bâhis değildir. Aynı mevzu üzerinde gidiyorlar.

— 231 —
İkinci Risalesi

Er-Reşehât

Bu Reşhalar Risalesi, imanın en mühim üç erkânından nübüvvetin hakikatını ve Nübüvvet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) gayet kat'i ve parlak bürhanlarla ispat ediyor. Şems nasıl ziya vermemesi mümkün değildir; aynen öyle de ulûhiyet de risâletsiz mümkün olmadığını ispat ediyor ve nübüvvetin hakikatını güneş gibi gösteriyor. Kâinatı mücessem bir Kur'ân-ı kebir olarak temsil edip, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm onun âyetü'l-kübrası olduğunu, gözünde perde ve kalbinde pas olmayanlara irâe ediyor.

Bu hârika risale On Bir Reşha'dır. On Birinci Reşhada, yirmi bir mu'cizat-ı Ahmediyeye (A.S.M.) işaret eden bir salâvat-ı şerifeyi o Nebiy-yi Zişan Aleyhissalâtü Vesselâm Efedimize getiriyor.

On Birinci Reşhadan sonra uzun bir "İ'lem" de, nübüvvet-i Ahmediyeye (A.S.M.) -başka bir tarzda- görülmemiş delilleri gösteriyor.

Bu Risalenin Türkçesi Risale-i Nur'daki On Dokuzuncu Sözdedir.

Mesnevî'nin başındaki bu üç risale Üstadımız "Eski Said"in eserlerinden olmayıp, Üstadımızın tabiriyle, "Yeni Said"in eserleridir. Üstadımızın eski eserlerinden Risale-i Nur'a girenler olduğu gibi. Üstadımızın Risale-i Nur'u te'lifi zamanında yazdığı Arapça eserleri de, bu sûrette Mesnevî-i Arabîye'ye idhal olunmuştur.

Üçüncü Risalesi

El-Lasiyyemât

İman-ı haşre dair olan bu risale Risale-i Nur'daki Onuncu Söz'ün esası olup Barla'da, Üstadımız -bir bahar gününde- rahmet-i İlâhiyenin âsârını bağ ve bahçelerde müşâhedesinden ve ihtiyarsız olarak

— 232 —
فَانْظُرْ اِلٰى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

âyet-i kerimesini kırk defaya yakın okumasından sonra tulû etmiş gayet kıymettar ve bu zamanda çok lüzumlu ve inkâr-ı haşir mefkûresini köküyle kesip İbn-i Sina gibi acip bir dâhinin "Haşir bir mesele-i nakliyedir, akıl bu yolda gidemez" dediği haşri en basit fehme de kabul ettiren ve haşrin binler nümunlerini arz yüzünde gösteren ve haşri iktiza eden pek çok esma-i İlâhiyeden tut, ta mâhiyet-i insaniyede dahi haşri ispat eden bir risaledir.

Bir kaide-i hasenenin tezâhürü olarak, her risalenin başında olduğu gibi bu risalenin başında da Cenab-ı Hakka tahmidat ve nebiy-yi Zîşana Salât-ü Selâm vardır. İman-ı billâh, iman-ı bin-nebiyy, iman-ı bil-haşir ve şühûd-u kâinat mabeyninde bir irtibat-ı tamme ve telâzum-u kat'iye olduğundan, bu risale kısaca olarak Tevhid ve risalet hakikatlarından bahsederek esas mesele olan mesele-i haşriyeye "Lâsiyyemâ"larla geçmiştir. Risale-i Nur'un Yirmi Sekizinci Söz'ünün İkinci Makamı olan bu risale, yirmi senedir Üstadımızın eline yeni geçmiştir.

Dördüncü Risalesi

Katre

Bu Katre Risalesi, bir mukaddeme, bir hâtime ve dört babtan ibarettir. Mukaddemede Üstadımız, kırk sene ömründe, te'lif eylediği seneye nispetle otuz senelik ilim seyrinde, dört kelime ile dört kelâm tahsil ettiğini ve bu dört kelimenin biri mânâ-yı harfi, ikincisi mânâ-yı ismi, üçüncüsü niyet, dördüncüsü nazar olduğunu; dört kelam ise biri "Ben kendi kendime mâlik değilim", ikincisi "El-mevtü hakkun", üçüncüsü "Rabbî vâhidun", dördüncüsü "Ene'nin bir nokta-i sevda ve bir vâhid-i kıyâsi" olduğunu söylüyor. Bu Risale اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakikatını, Birinci Bab olarak, kâinat erkânından herbir rükün elli beş külli ve gayet zâhir lisanla ispat ediyor.

— 233 —
Katre'nin hatimesi

Müteferrik ve kısa, fakat çok lüzumlu ve mühim hakikatlardan bahseder. Başında yeis, ucub, gurur, sû-i zan gibi nefsin dört hastalığını, sonra dört hakikatı ve daha sonra da Katre de zikredilen Birinci Bab'daki Lâ ilâhe illâllah hakikatını ve devamı olarak Bâb-ı sanide Sübhânallah; Bâb-ı Sâliste Elhamdülillah; Bâb-ı râbi'de Allahüekber mertebelerini beyan ettikten sonra, Nokta ve Nükte başlıklarıyla mevzu itibariyle birbirinde farklı "İ'lem"lere geçer.

Zeyl-ül Katre

"Remz"ler ve "İ'lem"ler ünvanı altında, herbirisi bir risaleye mevzu olacak kıymette hakikatlardan ibarettir. Başında salât ü selâmdan sonra birinci "İ'lem", namazda evvel vakte riâyet etmenin ve hayalen Kâbe'ye müteveccih olmanın faziletini ve evham ve vesvese-i şetaniyeyi nasıl müzmahil ettiğini ve musallinin bütün letâif ve havassının nasıl feyizlendiğini beyan eder.

Bu geçen risaleler aynı zamanda erkân-ı imaniyeden bahsetmekle hem iman, hem ilim, hem marifetullah, hem zikir olduğundan okuması dahi bir nevi ibadettir.

Mesnevî-i Nuriyenin Beşinci Risalesi

el-Hubab

Biri Türkçe, diğeri Arapça iki zeyli olan bu çok mühim risale, Üstadımızın "Hutuvat-ı Sitte"yi neşri münasebetiyle taltif için Ankara'ya çağrıldığında, Ankara'da İslâm ordusunun Yunan'a galebesinden neş'e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içine gayet müthiş bir zındıka fikri girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüğü hengâmda te'lif ettiği iki eserden birisidir.

Bu risalenin başında bulunan salât ü selâm çok ehemmiyetlidir. Bu Mesnevî-i Nuriye'nin fevkalâde olan ve hiçbir eserde rastlanmayan bir hususiyeti de bir parmağın hareketiyle birkaç makineyi birden çalıştırmak gibi gayet belâgatlı bir beyan tarzına sahip oluşudur.

— 234 —

Sâbıkan zikredildiği gibi, bu muazzam mecmuada hem zikir, hem iman, hem tefekkür, hem ilmi bir arada bulmak daima mümkündür. Meselâ, salât ü selâmı yalnız zikir olarak dercetmiyor. Aynı zamanda onda bir iman inkişafı, aynı zamanda bir ilim, aynı zamanda mü'min-i musalliyi evham ve şübehattan kurtaran hakikatleri serdederek lâakal üç mânâ mertebesini beyan ediyor.

Bu hârika risale mühim bir "İ'lem"inde, medeni mü'min ile medeni kâfirin suret ve siret ve zâhir ve bâtın farklarını gayet beliğ bir tarzda beyan ediyor. Ve neticede bu farkı körlere de göstermek için diyor ki: "Eğer istersen hayâlinle Nurşin karyesindeki Seydânın meclisine git bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melâikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris'e git ve en büyük localarına gir, göreceksin ki, akrepler insan libası giymişler ve ifritler adam suretini almışlar ilâ âhir" diyerek daha başka cihetteki farklarını Lemeat ve Sünuhat'a havale eder.

Başka bir "İ'lem"de, Risale-i Nur'da Yirmi Yedinci Söz namını alan İctihad Risalesi'ni dört sayfada hülasa ediyor.

Hubab'ın Birinci Zeyli

Fârisi bir münâcatla başlar. Bu münâcatın Türkçesi Yedinci Rica'da ve On Yedinci Söz'ün zeylinde vardır.

Üstadımız hiç Farisî tahsil etmediği hâlde o kadar mükemmel Farisî bir lisan ile te'lif edilmiştir ki, o zamanki Afgan Sefiri bu eseri takdir hisleri içerisinde Afganistan'a göndermiştir. Bu Fârisî münacatın akabinde: "Ey Mücahidin-i İslâm!" başlığı altında Türkçe olarak meb'usana on maddelik bir hitap vardır. Bu hitabın tesiriyle Meclis-i Mebusan'da küçük bir oda olan mescid, büyük bir salona tebdil edilmiştir.

Hubab'ın İkinci Zeyli de çok mühim hakikatları ihtiva etmektedir.

— 235 —
Risale-i Nur'un Mesnevîsinin Altıncı Risalesi

El-Habbe

İki zeyli vardır. Bu risalenin birinci "İ'lem"i, hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) âlemin hem sebeb-i hilkati, hem çekirdeği, hem meyvesi, hem netice-i hilkat-i âlem olduğunu gayet edibâne bir üslup ile beyan ediyor. Diyor ki: "Eğer âlemi bir kitab-ı kebir olarak görsen, kâtibinin kaleminin mürekkebi nur-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Eğer âlemi bir şecere suretinde görsen, evvelâ çekirdeği, sonra meyvesi yine Nur-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Eğer âlemi bir zihayat libasını giymiş görsen, Onun ruhu Nur-u Muhammedi Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Eğer âlemi bir gül bahçesi olarak görsen onun andelib-i Zişanı yine Nur-u Muhammedi Aleyhissalâtü Vesselâmdır."

Risalenin sonunda gayet güzel bir tazarrû ve niyaz ve istiğfar vardır.

Habbenin Birinci Zeyli'nin âhirlerinde,

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ٭ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

mertebelerinin Yirmidokuzuncu Lem'a-i Arabiyeye nisbeten kısa ve gayet güzel beyanları mündericdir.

Habbe'nin ikinci zeylinde, gayet mühim bir risale olan hem Arapça, hem Türkçe olarak kesretle intişar eden Âsâ-yı Mûsâ mecmuasında Yirmi Üçüncü Lem'a nâmındaki Tabiat Risalesi'nin muhtasar kısa Arapçası da vardır.

Bu risale, Ankara'da te'lif edildiği zaman bir matbaada tab' edilmiştir. İnsanların ağzından çıkan dehşetli üç kelimenin butlanını ispat ederek tabiat bataklığında boğulanları kurtarıyor.

— 236 —
Mesnevî-i Nuriyenin Yedinci Risalesi

Ez-Zühre

Uzun bir hakikatın yalnız ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuâını irae etmek maksadıyla yazılan bu çok mühim risale, gayet ehemmiyetli hakikatleri ihtiva ettiğinden en mümtaz Nur şakirdleri nin musırrâne talepleri üzerine -ekserisi Arapça bilmeyen o şakirdleri n istifadelerine medar olmak için -kısmen izahlı, kısmen kısa bir meâli Üstadımız tarafından Türkçeye çevirilmiş ve On Yedinci Lem'a namıyla on Beş Nota olarak Risale-i Nur Külliyatının Lem'alar kısmına ilhak edilmiştir.

Zühre şöyle bir hakikatla başlar: Dünyadaki her zihayat mâlikinin ismiyle, nâmıyla, hesabıyla çalışan muvazzaf bir asker gibidir. Kim kendi kendine malik zannetse o kimse haliktir.

Sonra, uzun ve muhit bir salât-ü selâmı müteakip herbiri bir risalenin güya hülâsası ve çekirdeği mâhiyetindeki şumüllü "İ'lem"lere geçer. "İ'lem"lerin birisinde, Kur'ân tilmizi ile felsefe tilmizini içtimai ve şahsi cihetlerden mukayese ederek felsefenin sakim ve muzır kısmının batıl hükümlerini çürütür. Son "İ'lem"i de, gayet güzel ve hazin bir mânacat ihtiva etmektedir. Daha fazla malumatı Türkçe olan «Notalar» Risalesi'ne havâle ederiz.

Bu Mesnevî-i Nuriyenin fihristesinde, o kıymettar hârika risalelerdeki yüzer hakikatlerden yalnız bir ikisini nâkıs fehmimizle ve kasır ifademizle göstermeye çalıştık. Yoksa gösterdiğimiz misaller, o hârika-i ilm ü irfanın ne en canlı noktaları olabilir ve ne de en kıymetli cevherleri olabilir. Belki o şemsin cüz'i bir şuâı ve o bahrın küçük bir katresidir.

— 237 —
Risale-i Nur Mesnevîsinin Sekizinci Risalesi

Ez-Zerre

Şeytanın ve ehl-i ilhadının bazı vesveselerini tard eden müteferrik meselelerden bahseden harika ve fevkalâde bir risale olup, iki kısımdan ibarettir.

İman ve ahlâkıyatı ve vesveselerin izâlesini ve insandaki teşehhusat-ı vechiyenin hikmetini beyan eden "İ'lem"ler bu risalenin münderecatındandır.

Bir "İ'lem"inde:

وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ

âyetinde zikredilen semâvat ve arzın hilkati ve beşerin lisan ve renklerin ihtilafı Cenab-ı Hâlık-ı Zülcelâlin âyetlerinden olduğunun hakikatını gayet güzel bir tarzda beyan ediyor. Diyor ki: "Bütün beşerin esâsat-ı âzada ittifakı, Saniin vahdetine; teşehhusat-ı vechiyede temâyüzü Saniin muhtar ve hakim olduğuna gayet bahir ve zahir delildir" der ve ispat eder. Beşerin birbirinden teşehhusça farklarının hikmetini ve diğer mahlûkatta bu temayüzün ferden ferdâ olmayıp nevi nevi oluşu hikmetin öyle iktiza ettiğini izah ediyor.

Başka bir "İ'lem" de şeytan-ı insî ve cinnînin bakaranın batınen gayet mükemmel, zâhiren miskin oluşu hakkındaki bir vesvesesini tardeder ve der ki:

"Ey şeytan-ı cinniye üstad olan şeytan-ı insî! Eğer herşey, herşeyi maslahat miktarıyla ve lâyık vecihle yapan Kadir-i Ezelinin san'atı olmasa idi, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı ve daha hâzık olması lâzım gelirdi" diye insi ve cinni şeytanların vesveseleri yüzlerine çarparak bakaranın, yani ineğin dahilinin mutlak olduğunun ve haricinin mukayyed oluşunun hikmetini aklen ve ilmen gayet mukni bir surette beyan eder.

— 238 —
Ahlâka dair bir "İ'lem"inde der ki:

"Ey fâsık! Bil ki medeniyet-i sefihe öyle müthiş bir riyayı ibraz etmiş ve meydana çıkarmış ki, ehl-i medeniyetin ondan kurtulması mümkün değildir. Çünkü, ehl-i medeniyet o riyaya şan ve şeref nâmını vermiş. İnsanı şahıslara karşı riyâkarlığa bedel unsurlara ve milletlere ve devletlere karşı riyakârlığa teşvik etmiş ve tarihi onlara müşevvik ve alkışçı ve cerideleri de, yani gazeteleri de dellâl yapmış. Ölümü unutturup güya unsurları içinde bir hayatları var diye zaman-ı cahiliyetteki gaddar zalimlerin desiseleri nev'inden bir desise ile beşeri tasannu ve riyâkârlığa sevk etmiştir." Ne kadar okunsa okunmaya lâyık olan bu risale dahi bir istiğfar ve Hazret-i Mevlânâ'nın bir beytiyle nihayet bulmuştur.

Mesnevî-i Nuriyenin Dokuzuncu Risalesi

Eş-Şemme

Kâinatın mecmûundan ta zerreye kadar mütenazilen herbir mevcudun, pek çok Esma-i İlâhiyeden «Allah, Rab, Mâlik, Müdebbir, Mürebbi, Mutasarrıf ve Nâzım» isimlerine şehadet ettiklerini ispat eder. Başka bir "İ'lem"inde, hiçbir kimsenin Sani-i âlemden şikâyete hakkı olmadığını gösterir. Diğer bir "İ'lem"inde Kur'ân-ı Hakimin ilk ve ekserî muhatabı olan cumhur-u avâmın fehimlerini nasıl okşadığını ve onların idraklerine nasıl müraat ettiğini uzun bir hakikatle beyan eder. Hem tayy-ı zaman ve bast-ı zaman ve ene'nin mahiyeti ve iki vechi gibi pek çok ince hakaiki beyan eden müteferrik mevzulardan müteşekkil bir kıymettar risâledir.

Bu risale:

Meded ey kafile-i sâlâr-ı rusül huz biyedi,

Sensin ey Nûr-u kerem cümlemizin mu'temedi.

İntisâbım sanadır; işte dilimde senedi.

Lâilâhe illâllah Muhammedün Resûlullah.

diye bir manzum kıt'adan sonra uzun ve muhit bir istiğfar ve duaya geçerek hitâma erer.

— 239 —
Mesnevî-i Nuriyenin

Onuncu Risalesi

Diğerlerine nisbetle büyük olan bu risalede, Sözler'den bazılarının hülâsalariyle, müteferrik ve muhtelif mevzulardan ibaret "İ'lem"ler vardır.

Birinci "İ'lem"inde

وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ

âyet-i kerimesinin tefsirini, semâvata çıkmak isteyen şeytanların recm edilmelerini "Yedi Basamak" ile beyan eder.

Birinci basamağında, semâdaki sükûnet ve sükûta ve intizama işaretle der ki:

"Semâ ehli, arz ehli gibi hayırların ve şerlerin karışmasından ve zıtların içtimaından meydana gelen münakaşa ve ihtilâfat ve tezebzüb içinde değillerdir. Belki onlar, kendilerine Hâlıkları tarafından emredilen şeyleri kemâl-i itaatla yapan mutilerdir."

Şeytanların recmedilmelerini beyan ve isbattan sonra başka bir "İ'lem" de Üstadımız Kur'ân'dan istifade ettiği dört tariki dört hatve ile gayet veciz bir tarzda izah eder. Risale-i Nur'un Sözler kısmında mufassal izahı bulunan bu "İ'lem" çok mühimdir.

Diğer bir "İ'lem"inde, ubûdiyetin mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, netice-i ni'met-i sâbıka olduğunu beyandan sonra çok hakikatlı ve geniş mânâdaki "İ'lem"lere geçerek. Nurun İlk Kapısı'nda ve Küçük Sözler'de bir derece mealleri bulunan hakikatlerin izahiyle bu kıymetdar ve mühim risale hitâma erer.

Bu kıymettâr risalenin münderecatından şems gibi nurlu kamer gibi parlak bir misali şudur: Kur'ân-ı Hakim kâinattaki insana râci ve menfaatli olan eşyâyı ihtar için zikrediyor. Yoksa Kur'ân-ı Hakimin o beyanatı yalnız o faidesine inhisar etmiyor. Çünkü, insan kendisiyle alâkası olan ve faidesi dokunan bir zerreye, kendisi ile alâkası olmayan bir şemsden ziyade ehemmiyet verir. Meselâ:

— 240 —
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ ٭ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ

yani, kamerin küre-i arz etrafında devrinin Cenab-ı hak tarafından takdir edilmesinin pek çok hikmetlerinden bir hikmeti de beşerin günlerini, aylarını, senelerini hesap etmesi, bilmesidir. Yoksa kamerin takdiri, bizce çok lüzumu bulunan bu faidesine inhisar etmez. Halık-ı Zülcelâl'in esmâsına ayinedarlık eden binler hikmetleri daha var.

Bu kıymettar risalenin âhirinde, altı katrede i'câz-ı Kur'ânı hülâsa eden küçük, fakat o nispette şümullü bir risale vardır.

Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın risaletinin hakkaniyetine bir delil de Kur'ân-ı Muciz-ül-Beyan'dır. Kur'ân-ı Hakimin kırka yakın vech-i i'câzı, Lemeat ve İşârâtü'l-İ'câz tefsirinde beyan edildiğinden onlara havale ederek birinci katre nihayet bulur.

İkinci Katrede: Yirmi Beşinci Söz'de zikredilen "Kur'ân Nedir?" diye olan tarifin kısa bir Arapçası vardır.

Üçüncü Katre: Altı Nokta'dır. Üçüncü Noktasında, nasıl ki insan muhtelif hâcat-ı cismâniyeye muhtelif vakitlerde muhtaçtır. Meselâ, havaya her an, hararete, suya her vakit, gıdaya her gün, ziyaya her hafta muhtaçtır. Öyle de, hâcat-ı mâneviye-i insaniye de muhteliftir. Bir kısmına her an muhtaçtır, Lâfzullah gibi. Bir kısmına her vakit muhtaçtır, Bismillah gibi. Bir kısmına her saat muhtaçtır, "Lâilâhe illâllah" gibi. Ve hâkezâ, kıyas et.

Dördüncü Katre: Altı Nükte'dir. Beşinci Nüktesinde çok âyet-i kerime bulunmasından ve orası da izah makamı olmadığından mu'cizat-ı Kur'âniyeye havâle edilerek o nükte tayyedilmiştir. Bazan bir harf-i Kur'ânide, Kur'ân'ın i'câzını ispat eden bu risale ve arkadaşları olan İşârâtü'l-İ'câz ve Mucizât-ı Kur'âniye risaleleri Kur'ân-ı Hakimin birer elmas kılıncıdırlar.

Altıncı Katre: Belâgat-ı Kur'âniyenin bir sırrını keşfederek ediplerin

اُنْظُرْ اِلٰى مَنْ قَالَ

yani "Kim söylemiş?" demelerine mukabil

اُنْظُرْ اِلٰى مَنْ قَالَ وَ لِمَنْ قَالَ وَ لِمَا قَالَ وَ فِيمَا قَالَ

diyerek i'câz-ı Kur'âniyeyi parlattırıyor. Bu altıncı Katre, belâgat-ı Kur'âniye için mühim bir anahtardır.

— 241 —

Bu Katre risalesinden sonra ed-Dersu'l-Hamis namında Risale-i Nur'daki On Birinci Söz'ün hülâsası olan, Üstadımızın eski talebelerine verdiği ders vardır. Çok ince mânâları beyan eden bu küçük risale ile Mesnevî-i Arabiyye-i Nûriye'nin Onuncu Risalesi de bir dua ile hitâma erer.

اَللّٰهُمَّ اخْتِمْ لَنَا بِالسَّعَادَةِ وَالشَّهَادَةِ وَالْكَرَامَةِ وَالْبُشْرٰى اٰمِينَ اٰمِينَ اٰمِينَ

İ'tizar

Fihristesi hitama eren Risale-i Nur'un Arabî Mesnevî-i Şerifî hayatın hayatı ve gayesi ve en yüksek hakikat olan imanı, taklitten tahkike, tahkikten ilmelyakîn mertebesine, ilmelyakîn mertebesinden aynelyakîn derecesine ve daha sonra da hakkalyakîne ulaştıran muazzam ve muhteşem ve pek çok risaleleri tazammun eden muhit ve harika bir eserdir.

Bu eserin hakiki kıymetini tebarüz ettirecek en hakiki fihristi yine onun aziz ve muhterem müellifi Üstadımız yapabilirdi. Bizim çok kısa anlayışımız ve zayıf idrâkimiz ve kasır fehmimiz ve Arapçaya olan vukufsuzluğumuz, ulema-i mütebahhirinin, katresine bahr dedikleri bu emsalsiz eserin fihristesini kâri'lere pek noksan olarak takdim etmemizin âmilleri olmuştur.

Muhterem kâri'! Bu fihristeye bakıp da tılsım-ı kâinatın keşşafı, eşyanın miftahı, hikmet-i hilkatin dellalı olan bu mânevî hazine hükmündeki mecmuayı da o mizan ile tartma. Çünkü, bizdeki acz ve noksanlık o mecmuanın kıymetiyle mebsuten değil, makusen mütenasiptir. Güneşin bir zerre cam parçasındaki timsaline bakıp da "Güneş de bu kadardır" deme. Çünkü, o zerre, kabiliyeti kadar o güneşten feyiz alır. Sen ise ayinenin büyüklüğü nisbetinde o mânevî şemsten feyiz alacaksın.

Hem bu mecmuada bulunan yüzlerce "İ'lem"lerden yalnız pek az bir kısmının pek cüz'i bir mânâsı yalnız işâret için zikredilmiş. Yoksa herbir risale, hattâ herbir "İ'lem" için bu Mesnevî fihristinin mecmuu kadar bir fihrist yapmak lâzım gelirdi. Buna da ne bizim iktidar-ı ilmimiz ve ne de makam ve ne de zaman müsait değildir.

— 242 —
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا
رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا بِاَحْسَنِ قَبُولٍ هٰذِهِ الْفِهْرِسْتَةَ النَّاقِصَةَ بِحُرْمَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ وَ اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ اٰمِينَ وَالْحَمْدُ ِللّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Mustafa Gül ve Tahir Mutlu

Bu risalede tekerrür eden «fihrist» kelimesi, telaffuz edildiği gibi «fihriste» olarak yazılmıştır. Arzu eden «Fihrist» suretinde düzeltebilir. Bin bârekallâh.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
يَا اَللّٰهُ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحِيمُ يَا فَرْدُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَكَمُ يَا عَدْلُ يَا قُدُّوسُ

İsm-i Âzam hakkına ve Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan hürmetine ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm şerefine bu mecmuayı bastıranları bir kalem ile beş yüz nüsha yazan Hüsrev'i ve mübarek yardımcılarını ve Nurcu arkadaşlarını Cennetü'l -Firdevs'te saâdet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmin! Ve hizmet-i imaniye ve Kur'âniyede dâima muvaffak eyle, âmin! Ve defter-i hasenâtlarına, Fihrist Risalesi'nin her bir harfine mukabil bin hasene yazdır, âmin! Ve nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlâs ihsan eyle, âmin!

Yâ Erhame'r-Rahimîn! Umum Risale-i Nur şakirdleri ni iki cihanda mes'ûd eyle, âmin! İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza eyle, âmin! Ve bu âciz ve biçare Said'in kusurâtını affeyle, âmin!

Umum Nur Şakirdleri namına
Said Nursî
— 243 —

RİSALE-İ NUR'UN EHEMMİYETLİ VE KAHRAMAN ŞAKİRDİ BİR KARDEŞİMİZİN TAKRİZİDİR

بِسْمِ اللّٰهِ الرّحْمٰنِ الرّحِيمِ
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ ٭ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyân'ın i'câz-ı mânevîsinden süzülen Risale-i Nur, şu dehşetli, görülmemiş asrın bid'akâr savletlerine karşı bir sedd-i Kur'ânî ve bir seyf-i imanî hâsiyetiyle, muannid küfr-u mutlakın mülevves teressübâtını yok ederek, zulümât ile dolu kalblere nûr ve imân aşıladığı, bedâhet derecesinde âşikâr olmakla beraber şu asırda ve tâ be-kıyâmet Kur'ân-ı Hakim'in elinde durer-i bâr-i seyf-i semâvidir.

Evet; o, âfâk-ı beşeriyete rûhaniyât ve melekûta inciler yağdırıyor ve o seyf-i muallâ öyle semâvi bir kılınçtır ki, Hâlık-ı kâinatın mevcudattaki esmâsının tecelliyatını inkâr eden, dumanlı, sarhoş, zehirlenmiş kafaları mânen uçuruyor.

RİSALE-İ NUR

Ey nûr-u dürer-i bâr-ı semâvî

Tılsım-küşa esrâr-ı semâvî

Tullâbına derman-ı tedâvî

Ev mahz-ı becâ, mansur-u İlâhi

Sensin bize bir nur-u İlâhi

Ey Lütf-u muallâ-yı keramet

Ey mahz-ı kerem, mahz-ı hidayet

Ey sahil-güzâr-ı selâmet

Ey mahz-ı becâ mansur-u İlâhi

Sensin bize bir nur-u İlâhi

Ey âyet-i Kur'ân ile müeyyed

Haydar ediyor hep seni te'yid

Ey Gavs ile Hakkâ ki müekked

— 244 —

Ey mahz-ı becâ mansur-u İlâhi

Sensin bize bir nur-u İlâhi

Şâfi-i necâtdâr-ı âmân'sın

Sehnâme-i irfan-ı zamansın

Billûr-u hikem-şâh-ı beyânsın

Ey mahz-ı becâ mansur-u İlâhi

Sensin bize bir nur-u İlâhi

Ey kenz-i keramet-i muallâ

Ey lem'a-i Kur'ân-ı mücellâ

Esmâ-i Hudâ sende tecellâ

Ey mahz-ı becâ mansur-u İlâhi

Sensin bize bir nur-u İlâhi

Ey maden-i pürnûr-u şefaat

Sensin bize dâreynde saâdet

Tüllâbına berât-ı müebbed

Ey mahz-ı becâ mansur-u İlâhi

Sensin bize bir nur-u İlâhi

Ey kân-ı kerem-i nûr-u cemâlin

Seyrangâh-ı ervah-ı kemâlin

Seyrab ediyor ruhları halin

Ey mahz-ı becâ mansur-u İlâhi

Sensin bize bir nur-u İlâhi

Bu ilham-ı semâvi olan ve kâinat âleminin tılsımlarının keşşafı olmak haysiyetiyle, esmâ-i İlâhiye'nin tecelliyatını ve sıfât-ı Rabbâninin cilvelerini keşfederek, Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyân'ın esrar-ı kudsisini halleden ve mu'cizât-ı Ahmediyenin (A.S.M.) ve ehâdis-i Nebeviyenin (A.S.M.) hikmetlerini şerheden Risale-i Nur, ins ve cin âlemlerine ve şu muzlim, dehşet-engiz asrın sakinlerine bir hediye-i Rahman, bir mucize-i Kur'ân, gönüllerde canân bir hutbe-i şâh-ı beyândır.

— 245 —

Şems-i Kur'ân'ın Risale-i Nur'un hakikat-ı menşurundaki lemeâtının elvânıyla hakâikının inkışafı, beşerin pek muhtaç olduğu, hastalığı halindeki kalb, ruh ve bütün letâifine bir tiryak hasiyetini taşıması itibariyle, sureten teâli ufuklarını araştıran zümrelere de bir âfitâb-ı feyyâz-ı semâvidir.

Risale-i Nur'un semâ-i mücellâsındaki hakikat yıldızlarını temâşa eden bahtiyarlar onun hizmet-i pâkinde, dâire-i kudsiyesinde muti sadık, fedakâr bir peyk haysiyetiyle bütün mevcudiyetlerini ona feda ediyorlar.

Fehm-i kasırânem ve idrak-ı âcizânemle Risale-i Nur'un medhini yapacak kudrette olmadığımı müdrikim. Nasıl yapabilirim ki, onun hakikatlarını medheden Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyandır. Haydar-ı Kerrâr-ı Şâh-ı Cihan'dır. Hazret-i Bâzü'l-Eşheb Gavsü's-Sekaleyn-i Âsumân'dır.

Ey nûr! Sana canân ile canım da fedadır

Firdevs-i muallâ diye ansak da sezâdır

Ey lutf-u Hudâ; zemzeme-i berk-i güzinin

Şâkirdine bir nûr; kâfire bir seyf-i Hudâ'dır.

Risale-i Nur madem ki Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyân'ın i'câz-ı mânevîsinden süzüldü; elbette semâvidir. Öyleyse deriz:

Ey ilham-ı kudsî! Güneş mücellâ cisimlerde ma'kes bulur. Öyleyse, nüzulgâhın olan kalbler de senin gibi eşsizdir. Elbette sen verâset-i Nebeviyenin ayinedarlığına mazhar bir âyine-i mücellâdan in'ikas ettin.

Âlem-i İslâmın asırlardır beklediği, inşaallah elli sene sonra gelecek olan Mehdi-i Muntazır'ın değil, belki Müceddid-i Ekberin bir irtisamını senin sath-ı mücellanda görüyoruz. Sen öyle bir makam-ı Münevverden nev-i beşere ve afak-ı İslâmiyete tulû ettin ki, ey tuhfe-i İlâhi, senin güzel kokuların yetiştiğin hadîkanın misilsizliğine şahittir. Rayiha-i tayyibenin hâsiyeti âit olduğu çiçeği işmam eder. Mânâ işaretiyle parmağını ona uzatır. İşte sen de yetiştiğin bir kalb bahçesini seni görenlere temâşâ ettiriyorsun ki, şu dehşetli asırda, ey Risale-i Nur; bir vâris-i Peygamberîsin, bir dellâl-ı Kur'ân'sın, bir hâdim-i imansın. Bir vekîl-i Nebiyy-i Zî-şânsın.

— 246 —

Madem ki, âhirzamandaki o beklenilen zâtın üç vazifesinden en mühim, en kudsî, en azametli vazifesi imanı kurtarmaktır. O vazife ise Risale-i Nur ile tamamen yapılmıştır. Bu dâvânın şâhitleri milyonlardır.

Güneş harâretiyle, ziyasıyla, elvân-ı seb'asıyla güneştir. Biz bu güneşi gördük, gündüze erdik. Öyleyse, o ileride gelecek zâtın o iki vazifesi, güneşin, bulunduğumuz arz-ı medarımıza gelişiyle olacaktır. Geçmiş asırlardaki müceddidler de bu en mühim vazife ile müstahdem olmakla beraber, onlar imanın ve mârifetin neticelerinden, meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederek imanı kuvvetlendirmeye uğraşmışlardı. Fakat onların zamanında imanın esâsâtına ve köklerine hücum yoktu. Ve erkân-ı imaniye sarsılmıyordu. Şimdi ise imanın köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatli bir surette taarruz var. Bu küllî tahribatı Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyân'ın mucize-i maneviyesinden tereşşuh eden Risale-i Nur tamamıyla önlediğinden ve hakâik-ı imâniyenin esaslarını kalblere yerleştirdiğinden, o beklenilen zâtın o mühim vazifesinin yapılmış olduğunu körler bile görmektedirler. O intizar edilen Zâtın nâşir-i efkârı Risale-i Nur olacak.

Tevafukat-ı latîfe Risale-i Nur'un silsile-i kerâmâtından olduğu cihetle, Beşinci Şuâ'nın On Dokuzuncu Meselesinde o Âl-i Beyt'ten olan Seyyid Zât-ı Muntazır'ın cümle-i vezâifinden olarak, 1. Siyaset âleminde, 2. Diyânet âleminde, 3. Saltanat âleminde, 4. Cihad âleminde olmak üzere icrâ ettiği vazife daireleri Risale-i Nur'un tarihçe-i hayatıyla tam müşâbeheti ve iltibassız tevafukâtı çok ehemmiyetlidir. Demek Nur Risaleleri o gelecek Zâtın bir müjdecisi, bir talebesidir. Çabuk gelen bir neferidir. Biz de o hayat-ı mübarekin dört ayrı safâhatında aynen bu daireleri müşâhede ediyoruz.

1. Siyaset âlemindeki safhayı mukaddeme-i meşrûtiyette İstanbul'a bir talebesinin gelmesiyle harb-i umuminin nihayetine kadar olan devrede aynen görüyoruz.

2. Diyanet âlemindeki tevafuk ise; İ'tilâf devletlerinin İstanbul'u işgali hengâmında ve en mağrur devrelerinde o şâkirdin "Hutuvat-ı Sitte" eseriyle o mağrur galiplerin hayasız yüzlerine -tehlike yüzde yüz olduğu halde- tükürüp, mânen tokatlaması üzerine o zamanki Ankara hükûmeti Risale-i Nur'un o şakirdini Ankara'ya dâvet etmişti. Orada dehşetli bir şahısta, Beşinci Şuâ'da beyan edilen işaretleri görerek, bütün bütün siyeseti ve dünyayı terkederek Van'da

— 247 —

bir mağarada hayat-ı mübarekelerini ibadete hasrettikleri devreye aynen intibak ve tevafuk etmektedir.

3. Saltanat âlemindeki vazifeye gelince: Meşhur Şeyh Said hadisesinden sonra garba, menfaya gönderilerek Rahmet-i İlâhiye ile Risale-i Nur'un telifine zemin hazırlayıp, Risale-i Nur kemâl-i haşmetle envârını rûy-i zemine yaymaya başladığı zamandır ki, Hakâik-i imaniyenin ve Kur'ân'ın görülmemiş bir surette taarruza uğradığı bir devrede Risale-i Nur, hayrette kalmış, yollarını şaşırmış, imanları tezelzüle uğramış Müslümanlar için bir âb-ı hayat misaliyle, Hızır gibi, onların imdatlarına yetişmiş, onları hayretten kurtarmış; dehşetten sürura çıkarmış ve Risale-i Nur yüzbinler ve milyonlar gönülde «Üstadım, Üstadım» denilerek milyonlar kalblerde kurulan mânevî tahta oturmuş ve böylece Risale-i Nur kalblerin bir sultanı olmuştur. İşte bu safhada üçüncü vazifeye aynen tevafuk ederek, o hakikatı imzalamaktadırlar.

Kıymettâr bir mazrufun zarfının da kıymetli olması mazrufuna âit olmakla beraber, nasıl ki, muhteşem, münakkaş, müzeyyen bir sarayın ihtişamı nakışlarının güzelliği, tezyinatının müstesnâ oluşu bizzat mimarının ve ustasının maharet-i sanatın, liyakatını, iktidarını, zevk-i selimini irâe ederek lisan-ı beliğane ile, hüşyar olanlara gösterdiği gibi aynen öyle de; Risale-i Nur'un misilsiz, hakîmane, nazirsiz, beliğane, görülmemiş edibâne Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyân'ın i'câzkâr hakaikını, letâif-i esrarını, Kur'ân'ın icâzına tam muvafık bir surette tavsifat-ı şâhâne ve üslûb-u mümtazânesi ile en büyük üdebâyı, hukemâyı hayran ve şuarâ-yı benâmı haddelgaye istihsan ile huzur-u mânevîsinde serfürû ettirerek, en muannid dinsizleri, zındık feylesofları iskât ile dize getirmesi, teslime mecbur etmesi Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsinin derece-i kemâlinin en kavi ve müstesnâ delilidir.

Silsile-i tevafukâtın halkâ-i nurâniyesinden olarak muntazır olunan gelecek o Zât-ı Ekmel'in bidayet-i hâlinde süfyâniler elinde esaretini, Selef keşfen beyan etmektedirler ki, Risale-i Nur tercümanının otuz küsur senelik esaret hayatını aynen göstermektedir. Demek Tercüman-ı Nur, ileride gelecek o Zâtın bir müjdecisi, bir talebesidir.

Ehl-i kalbin latif keşiflerinden birisi de; «O beklenilen Zât bir kitap yazacak. Geçmişte hiç kimse ona benzer bir kitap yazmamış olacak» denilmektedir. El-hak, Risale-i Nur bunun güneş

— 248 —

gibi delilidir. Evet, onun şakirdleri kat'iyen iman ediyorlar ki, şimdiye kadar böyle eser görülmemiştir. Ve tâ bekıyâmet yazılmayacaktır.

Ehl-i keşf; «O nurun tercümanı olan Zât-ı Nurani, mescûni'n-nisâ, yani müteehhil olmayacak, ihtiyar yaşında olacak» diye bahsediyorlar. Bu tevafukun herhalde başka vecihle izah ve teviline lüzum yoktur. Mâziden, yani bulundukları zamandan istikbâle nazar eden ve bu zaman-ı hali tarassut eden ehl-i keşfin keşfe müstenid daha çok beyanları vardır. Kısa keserek sözü onlara bırakıyoruz. İşte, Risale-i Nur'u yalnız ben methetmiyorum. Onu Hazret-i Kur'ân methediyor. Hazret-i Ali (R.A.) methediyor. Gavs-ı Âzam (R.A.) medhediyor. Hazret-i Murtaza (R.A.) Celcelûtiye'sinde Risale-i Nur'a "bedî" diyor. Şu halde elbette ki, o Bediüzzaman'dır, fahru'd-devrân'dır.

Risale-i Nur'un bütün hakikatlarını Risale-i Nur'un Tercüman-ı Pâk'ının bütün hayatları boyunca âdeta bir program hükmünde bütün o esasât-ı Kur'âniyeye tam bir intibak ile meşreb-i Pâk-i Muhammed'in (A.S.M.) nümune ve tecessüm etmiş misâli halinde o Nur Tercümanı, has Nur şakirdleri yle sünen-i Peygamberiyi (A.S.M.) görülmemiş zulümkâr bir asrın eşedd-i zulmüne ve işkencesine maruz kalarak,

تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ رَسُولِ اللّٰهِ

hadisinin mazhar-ı ekmeli halinde rû-nûma (gösterici) olmuş. Ve tereşşuhât-ı Kur'âniye olan telifâtla ve gerekse ef'âl ve harekâtlarıyla eşedd-i küfre karşı tam mukabele ve mücahede ederek, celâdet-i Haydarâneleriyle ve hârika şecaatleri ile, ellerinde, Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyân'ın elmas kılıncı olan Risale-i Nuruyla küfr-ü mutlakı her yerde takip etmişler ve müthiş bir cemiyetin iman ve Kur'ân'a olan azgınca tecâvüzâtını önlemişler. Ve milyonlar insanların Risale-i Nur'la imamlarının takviyesine ömürlerini vakfetmişlerdir.

Birinci Şuâ hakikatlarında beyan edilen âyât-ı Kur'âniyenin bir kısım remizleri ve bazı işârât-ı Resûlullahın (A.S.M.) Risale-i Nur üzerinde toplanması; Hazret-i Ali'nin (R.A.) ve Gavs-ı Âzam'ın (R.A.) sarâhatli ve beşaretli haberlerinin ictimâı; erbâb-ı kalb ve ukûlde kat'iyen şüphe bırakmıyor ki ümmetin intizar ettiği zât geldiği zaman bir asır evvel yazılan bu Risale-i Nur'u kendine program ve nâşir-i efkâr yapacak.

— 249 —

Hem Risale-i Nur'un bu asırda ihsânı, rahmet-i İlahiyenin ezeli tecelliyâtının bir neticesidir. Her aklı olan ve kalbi tefessüh etmemiş olan anlar ki, o eserde bu kadar harikaların ictimaı tesâdüfi olmayıp, ancak dünyayı kaplayan ve ilim ve fenden gelen görülmemiş mütecaviz bir küfr-ü mutlakın ve dalâletin tahribâtını önlemek içindir ki o eser bu asırda ihsan edilmiştir.

Tarih ve içtimâiyat ilimlerine âşinâ olanlar bilirler ki, küre-i zemin böyle dehşetli bir asır yaşamamıştır. Madem ki tahribat çok dehşetlidir, şu halde o tahribatı önleyecek bir nurun gönderilmesi de rahmet-i İlâhiyenin muktezâsıdır ki, onunla o müthiş küfür ve dalâlet seli seddolunabilsin.

El-hak, Risale-i Nur tesis ettiği istihkâmat-ı Kur'âniye ile öyle bir sedd-i nurâni vücuda getirmiştir ki, zaman ve zemin boyunca beşerin bütün maddi ve mânevî ihtiyacatına kâfi ve vâfidir.

Bu izâhât ile anlaşılır ki, bu kadar ehemmiyetli vezâif-i kudsiye, ancak o âhirzamanda beklenilen Zâtın gelmesine bir zemin hazırlamak için Risale-i Nur, o zâttan bir asır evvel gelmiş olan bir müjdeci, bir liste, bir kudsi program, bir tâlimât mecmuasıdır.

— 250 —

KASİDE-İ NUR

RİSALE-İ NUR'A GEL

Eyyühel-ihvân, gel; envâra gel, imana gel! Feth-i nusretle açılmış râyet-i Kur'ân'a gel.

Bak hidayet şemsinin envârına bir göz açıp Külliyât-ı Nûr'u gör, ihsâna bak, Rahmân'a gel.

Perde-i zulumâtı yırtmış, arzı Pür-nûr eylemiş, Cephe-i envâra gel, tılsım keş-i sultana gel.

Münkeşif sathında esrar, mün'akis bahrinde nûr Ey saâdet dâisi, âyine-i Furkân'a gel.

Etme Kur'ân'ın ziyasından sakın kat-ı nazar Sofra-i rahman açık, ikrâma gel, ihsana gel.

İştiyakın nûr için âsârı doldurmuş iken Ebkem-ü lâl olma ey nûr bekleyen, iz'âna gel.

Ahd ü misakı ferâmuş eylemek lâyık değil.

Dâvet-i rahman budur, gel.. Ahd ile peymana gel.

Fehmine, idrakine asrın, bu nûr eyler hitâb Kal'a-i emân budur, emâna gel, fermâna gel.

At nikâb-ı gafleti, seyret bu nur-u satveti Secde-i rahmana gel, Firdevsi gör seyrâna gel.

— 251 —

İttihad-ı Ahmedi'dir (A.S.M.) çare-i emânımız bizim

Ey ehl-i Hak, gel! Hızb-ü Kur'ân-ı Azimüşşâna gel.

Savlet-i âdâya karşı kal'a-i Kur'ân'a gir.

Âşıkâne halka-i imana gel; merdâne gel.

Bir hakâik bahrinin şehnâme-i irfanı bu

Derde derman bekleyen; meydana gel, ummana gel.

Görmek istersen hakâik şemsinin elvânını Ey delâil bekleyen! İz'ân budur; bürhana gel.

Cennet-i Adn'in, muallânın bu tûbâ Kevseri Bâğ-ı Rıdvan isteyen! İn'âm budur, rıdvâna gel.

Münceli esmâ-i Hak sadrinde ol nur-u bahrinin Ey tecelli bekleyen! İmâna gel, irfana gel.

Elhamdülillâh, nuriyle esrara olduk âşinâ Ey fakirâ, nûra erdin, secde-i şükrâna gel.

Hayatını nura vakfeden
Muhammed
— 252 —

Bir Nur talebesinin takrizidir.

EY RİSALE-İ NUR!

Senden doluyor vicdanlara hep hazz u sürur

Senden doğuyor kalblere her mânâ-yı huzur

Misbah-ı müeyyede kıldı seni Zât-ı Şekûr.

Nur-u ezelin mişkâtısın ey Risale-i Nur!

Burc-u ebedin mirsâdısın ey Risale-i Nur!

Bu asırda ümmete bir ihsan-ı Hudâsın

Sen bu hüviyetle, evet, mahz-ı hüdâsın

Hak yola dâî ve dalâletten cüdâsın

Nur-u ezelin mişkâtısın ey Risale-i Nur!

Burc-u ebedin mirsâdısın ey Risale-i Nur!

Mizacısın pür-nur "İnnâ a'taynâ" mağzının

Hem dahî miftahısın "İnnâ fetahnâ" remzinin

"Ve'd-duhâ"sısın gümansız Nübüvvet şemsinin

Nur-u ezelin mişkâtısın ey Risale-i Nur!

Burc-u ebedin mirsâdısın ey Risale-i Nur!

Dense sezâdır ki, sana: Mir'ât-ı hakâik

Vechinde celî nice bin hikmetli dekâik

Rüşd menbai nutkundaki mânâ-yı rekâik

— 253 —

Nur-u ezelin mişkâtısın ey Risale-i Nur!

Burc-u ebedin mirsâdısın ey Risale-i Nur!

Ey dürre-i kenz-i kemâl, rûyinde safâ var

Ey şu'le-i şems-i cemâl, sadrinde şifâ var

Elbette ki fasıka berkinde cefa var

Nur-u ezelin mişkâtısın ey Risale-i Nur!

Burc-u ebedin mirsâdısın ey Risale-i Nur!

Şehbâl açarak seb'a semâvâtı gezersin

Bu kevn-ü mekândan nice esrarı süzersin

Şakirdlerini, dönerek irfanla bezersin

Nur-u ezelin mişkâtısın ey Risale-i Nur!

Burc-u ebedin mirsâdısın ey Risale-i Nur!

Sihr ibtâlına lem-i asâ, sende göründü

Hem nefes-i feyz-i Mesîhâ, sende göründü

Bir cilve-i halk-ı azîmâ, sende göründü

Nur-u ezelin mişkâtısın ey Risale-i Nur!

Burc-u ebedin mirsâdısın ey Risale-i Nur!

Cümle âyât-ı güzîn mâl olmuş sana

Onun için ehl-i İslâm ehil ve âl olmuş sana

Lütf-u Rabbâni meğer hoşça hal olmuş sana

Nur-u ezelin mişkâtısın ey Risale-i Nur!

Burc-u ebedin mirsâdısın ey Risale-i Nur!

— 254 —

Revk-i hüsnün fürûğu arş-ı âlâdan mıdır?

Bu tecellî sana Sinâ-yı senâdan mıdır?

Füyuzun yoksa ol sırr-ı "ev-ednâ"dan mıdır?

Nur-u ezelin mişkâtısın ey Risale-i Nur!

Burc-u ebedin mirsâdısın ey Risale-i Nur!

Yâ Rab! Bu hakîr Fehmi'yi hem-bezm-i visal et

Zümre-i nûra koy da onu hüsn-ü hisâl et

Cümlemizi ol Hazret-i Üstad'a Bilâl et

Nur-u ezelin mişkâtısın ey Risale-i Nur!

Burc-u ebedin mirsâdısın ey Risale-i Nur!

Abdurrahman Fehmi