İlmihal (Ö. Nasuhi Bilmen)
— 493 —

DOKUZUNCU KİTAP

İSLAM AHLAKINA AİTTİR
— 494 —

İÇİNDEKİLER

-Ahlâkın mahiyeti, nevileri ve ahlâk ilmînin kısımları

-Ahlâkın ehemmiyeti ve güzelleştirilmesinin mümkün olması

-Vazifelerin mahiyetleri ve nevileri

-İlâhi vazifeler, şahsî vazifeler, ailevî vazifeler, sosyal vazifeler

-Müslümanlıkta adabı muaşeret

-Güzel ve çirkin huylar

— 495 —

AHLÂKIN MAHİYETİ, NEVİLERİ VE AHLÂK İLMİNİN KISIMLARI

1- Ahlâk lâfzı, hulk lâfzının çoğuludur. Hulk, insanın ruhundaki «huy» dediğimiz bir meleke, bir özellik demektir. Böyle bir meleke, ya hayırlı bir netice verir veya hayırsız, gayrimeşru bir netice verir. Bu itibar ile ahlâkî melekeler, güzel ve çirkin diye iki kısma ayrılır. Şöyle ki: Güzel melekelere ve bunların güzel semerelerine, neticelerine "ahlâk-ı hasene, ahlâk-ı hamide = güzel huylar" adı verilir. Bilâkis çirkin melekelere ve bunların çirkin mahsullerine de "ahlâk-ı kabiha = çirkin huylar", "ahlâk-ı zemime, mesaviy-i ahlâk, rezaili ahlâk = kötü ahlâk" denilir.

Mesela edep, tevazu, kerem, cömertlik birer güzel meleke eseridir. Edepsizlik, kibir, cimrilik de birer çirkin meleke neticesidir.

İşte bütün bu melekelerden, bu neticelerden bahseden ilme de «ahlâk ilmi» denilmektedir.

Ahlâk ilmi, "nazarî ahlâk", "amelî ahlâk" kısımlarına ayrılır. Nazarî ahlâk, ahlâkî esaslara, kanunlara ait görüşleri, fikirleri gösterir; amelî ahlâk ise, ahlâkî vazifelerin nelerden ibaret olduğunu bildirir.

İnsanlar, hayatlarındaki tatbikat itibariyle nazarî ahlâktan çok amelî ahlâka muhtaçtırlar. Biz de bu eserimizde bu amelî kısmından biraz bahsedeceğiz.

Yalnız şunu arzedelim ki felsefecilerin bir takımı, ahlâk müesseselerini hazza, zevke, maddî bir menfaate, kalbin duygularına veya vazife ve kemal esasına dayandırmak istemişlerdir. Halbuki bunların hiç biri ahlâk için kâfi bir dayanak olamaz. Bunlara dayanan ahlâk müesseseleri, insanların bu husustaki ihtiyaçlarını tatmin edemez. Ancak hakîkî bir dine dayanan ve bu sebeple ilâhî bir mahiyete sahip olan bir ahlâk müessesesidir ki, insanların ruhlarını tatmine, yükselmelerini temine yeterli olur. İşte ALLAH'a hamdolsun bizler, İslâm dini sayesinde böyle yüksek bir ahlâk müessesesine nail bulunmaktayız.

AHLÂKIN EHEMMİYETİ VE GÜZELLEŞTİRİLMESİNİN MÜMKÜN OLMASI

3- Müslümanlık; ahlâka pek büyük bir kıymet, bir ehemmiyet vermiştir. Zaten müslümanlık; bir ahlâk, bir fazilet, bir hikmet dinidir. Hattâ Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: "

بُعِثْتُ لِاُتَمِّمَ مَكَارِمَ الْاَخْلَاقِ
— 496 —

"Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" buyurmuştur. {(*): Muvatta; Husnul-Huluk:8; No:1723; 2/404; Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra; Şehâdât: No:21379; 15/252}

İslam dininde insanların manevî kıymetleri, sahip oldukları ahlâk ile ölçülüdür. Bir hadîs-i şerîfte:

اَحْسَنُكُمْ إِيمَانًا اَحْسَنُكُمْ خُلُقًا

"Sizin imanca en güzeliniz, ahlâkça en güzel olanınızdır" {(*): İbn-i Hıbban; No:361; 2/76} diye buyurulmuştur. Diğer bir hadîs-i şerifte:

اَحَبُّ عِبَادِ اللّٰهَ اِلَى اللّٰهِ اَحْسَنُكُمْ خُلُقًا

"ALLAH Teâlâ'ya kullarının en sevgilisi, ahlâkça en güzel olanıdır. {(*): A. b. Hanbel; No:2728; 2/189} meâlindedir. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz:

اَللَّهُمَّ اِنِّى اَسْأَلُكَ الصِّحَّةَ وَالْعَافِيَةَ وَحُسْنَ الْخُلُقِ

"Yarabbi! Ben senden sıhhat, afiyet ve güzel ahlâk dilerim" {(*): Heysemi, Mecmeu'z-Zevaid; 10/173} diye dua buyururdu.

4- İnsanların ahlâkı değişebilir. Çirkin huyları güzel huylara değiştirmeye «tehzibi ahlâk» denir.

Bu değiştirme, her halde mümkündür. Mümkün olmasaydı, Nebiyyi Zişan Efendimiz: " حَسِّنُوا أَخْلَاقَكُمْ = Ahlâkınızı güzelleştiriniz" diye emretmezdi.

Nefisleriyle mücadele eden bir nice zatların ne güzel huylar kazandıkları daima görülmektedir. Riyazet, terbiye; hayvanlara, otlara, çiçeklere, hatta taşlara tesir edip dururken insanlara tesir etmez mi? "Huy canın altındadır, can çıkmadıkça huy çıkmaz" sözü her yönüyle doğru değildir. Gerçi bazı huyları değiştirmek güçtür. Fakat imkansız değildir. Tedavi sayesinde bazı hastalıklar, tesirsiz bir hale geldiği gibi, terbiye ve mücadele sayesinde de bazı huylar, hiç olmazsa tesirini gösteremez bir hale gelir, güzel huyların karşısında siner, kalır.

VAZİFELERİN MAHİYETLERİ VE NEVİLERİ

5- Vazife, yapılması dinen mecburî olan veya tavsiye buyurulan herhangi bir hayır, bir kemal, bir güzel şey demektir. Bu tarife göre vazifeler, iki nevidir. Bir nevi; dince mecburi olan vazifelerdir ki, bunları yapmamak mutlaka mes'ûliyeti, azabı gerektirir. Namaz, oruç, zekât gibi. Diğer nevi; dinen

— 497 —

mutlaka mecbur olmamakla beraber teşvik edilip tavsiye buyurulan ahlâkî, tercih etmeye bağlı vazifelerdir ki, bunlara riayet edilmesi, bir meziyyettir, bir kemaldir, insanın sevaba ve övgüye nâil olmasına bir vesiledir. Yapılmaması ise, bir eksiklik olmakla beraber, mutlaka bir sorguyu, bir azabı gerektirmez. Nafile kılınan namazlar, fakirlere verilen sadakalar, insanlara karşı yapılan güzel, nazikâne muameleler gibi.

6- İnsanlara ait bütün vazifeler, İslâm dininin çerçevesi içinde bulunmaktadır. Bunlardan yapılması dinen mecburi olan vazifeleri, kitabımızın ibadetlere ait kısmında yazmış bulunuyoruz. Bu ahlâk kısmında ise, en fazla ahlâkî ve tercihe bağlı vazifelerden bahsedeceğiz.

7- Vazifeler, diğer bir bakımdan başka bir taksime tabi bulunmaktadır.

Şöyle ki vazifeler, ya sadece ALLAH Teâlâ için yapılır, veya insanın kendi şahsına veya ailesine karşı yapılır, veyahut topluma karşı yapılır. Bu itibar ile de vazifeler, ilâhî, şahsî, ailevî ve sosyal nevilerine ayrılır.

İLÂHÎ VAZİFELER

8- Her akıllı ve büluğ çağına ermiş olan kimse, ALLAH Teâlâ Hazretlerini bilip ona kullukta bulunmakla mükelleftir. Bir insan için bu kulluktan daha büyük bir nimet, bir şeref olamaz. Biz evvelâ büyük yaratanımızın varlığını, birliğini, kudret ve azametini, mukaddes emirlerini ve yasaklarını bilir, tasdik ederiz. Bunlar bizim birer itikadî vazifelerimizdir. Sonra da namaz, oruç, zekât, hac gibi sırf bedenî veya sırf malî veya hem bedenî hem malî olan ibadetler ile mükellef bulunduğumuzu bilir, bunları seve seve yaparız, bunlardan feyiz alır, büyük zevkler duyarız. Bunlar da bizim birer amelî vazifelerimizdir.

9- İslâm yurdunu muhafaza ve müdafaa da ilâhi bir vazife demektir. Cihad, İslâm vatanını müdafaa, bazen farzı kifaye, bazen de farzı ayın olur. Kat'î bir zaruret bulunmadığı halde İslâm ordusuna katılmakla cihada, İslâm vatanını muhafazaya gönüllü olarak iştirak etmek, ilâhî, vatani bir ahlâk vazifesidir.

Dine, İslâm varlığına hizmetten daha büyük ne olabilir? Bir hadis-i şerifte:

جَاهِدُوا الْمُشْرِكِينَ بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ وَاَلْسِنَتِكُمْ

"Müşrikler ile mallarınızla, nefislerinizle ve dillerinizle cihad ediniz." {(*): Ebu Davud; Cihad:18; No:2504; 2/13, Nesâi; Cihad:1; No:3096; 6/7, A. b. Hanbel; No:11837; 3/124} diye buyurulmuştur. Bu sebeple ALLAH yolunda cihad, beden ile olacağı gibi para ile, dil ile de olabilir.

— 498 —

Bir hadis-i şerifte de: "

اَبْوَابُ الْجَنَّةِ تَحْتَ ظِلَالِ السُّيُوفِ

"Şüphe yok ki cennetin kapıları kılıçların gölgeleri altındadır" {(*): Buhari; Cihad:111; No:2804; 3/1082, Müslim; İmare:41; No:1902; 3/1511, Ebu Davud; Cihad:89; No:2631; 2/48} diye buyurulmuştur.

İşte bütün bunlar müslümanlıkta askerliğin, dine, vatana hizmetin ne kadar kıymetli olduğunu göstermeğe kâfidir. Ne mutlu İslâm erlerine, İslâm kahraman mücahidlerine!

10- Nefis ile mücadele de en büyük bir cihaddır. Bu sebeple en mühim ilâhî bir vazifedir. Nefsini

İslâmiyetin verdiği bir terbiye dairesinde korumayan kimse, ne kendisine ne de yurduna hakkıyla hizmet edemez. Yüksek fedakârlıklar, yüksek bir İslâm terbiyesi sayesinde meydana gelir. Buna tarihi hâdiseler şahittir. Bunun içindir ki, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz bir gazadan döndükten sonra Ashab-ı Kiram'ına hitaben: "Biz küçük bir cihaddan büyük bir cihada dönmüş bulunmaktayız." {(*): Aclûni, Keşfu'l-Hafa; No:1362; 1/424} buyurarak nefis ile olan mücadeleye işaret buyurmuşlardı.

11- Bir takım nafile ibadetler de birer ilâhi vazifedir. Meselâ biz ALLAH Teâlâ'nın rızasını kazanmak için nafile namaz kılar, oruçlar tutarız, kalblerimizin nurlanması için vakit vakit Kur'an-ı Kerim okuruz, imanımızın nurunu artırmak için ezeli mabudumuzun, mukaddes isimlerini zikrederiz, uyanık bir ruha sahip olmak için yüce yaratıcımızın büyüklüğünü, eseri olan kainattaki yüksekliği düşünür, tefekküre dalarız. İşte bütün bunlar birer ilâhî vazifedir.

ŞAHSİ VAZİFELER

12- İnsanlar, kendilerine karşı da bir takım vazifeler ile mükelleftirler. Bu vazifelerin bir kısmı bedenlerine, bir kısmı da ruhlarına aittir. Başlıcaları şunlardır:

1. Beden Terbiyesi: Öyle ki her insan için maddi ve manevi temizliğe dikkat ederek zinde bir vücuda sahip olmak lâzımdır. Bir hadis-i şerifte: "Kuvvetli olan bir mümin, zayıf olan bir müminden hayırlıdır" {(*): Müslim; Kader:8; No:2664; 4/2052 - İbn-i Mace; Zühd:54; No:4168; 2/1395} buyurulmuştur.

2. Sağlığı korumak: Sağlık büyük bir nimettir. Bu sebeple sağlığa zararlı şeylerden kaçınmak ve lüzum görüldükçe tedaviye ehemmiyet vermek lâzımdır. Bir hadis-i şerife göre: Ölümden başka hiç bir hastalık yoktur ki tedavisi mümkün olmasın, yeter ki ilâcı elde edilsin." {(*): Buhari; Tıp:7; No:5363; 5/2153, Müslim; Selam:29; No:2215; 4/1735, Tirmizi; Tıp:5; No:2041; 4/385}

— 499 —

3. Zararlı perhiz ve rejimlerden kaçınmak: Müslümanlıkta ruhbanlık yoktur. Geceli ve gündüzlü aç durmak, helâl şeylerden nefsini büsbütün men etmek caiz değildir.

İslâmiyetin emrettiği ibadetler, az yeme ve içmeler, normal bir halde olup hayatın gelişmesine pek fazla elverişlidir. Bunların aksine olan hareketler ise, hayata tesir edeceği, tembelliğe sebep olacağı için caiz olamaz. Bir hadis-i şerifte:

"Nefsin senin metiyyen = bineğindir, artık ona merhamet ile muamele yap." {(*): Elimizdeki mevcut kaynak eserlerde böyle bir hadis-i şerif bulunamamıştır.} buyurulmuştur.

4. Vücudu harap edecek şeylerden sakınmak: Müslümanlıkta içki haramdır. Herhangi bir uzvu kesin bir gerekçe bulunmaksızın kesmek haramdır. İntihar denilen cinayet de haramdır. Çünkü bunlar Hak Teâlâ'nın insana bir atiyyesi-ihsanı, bir emaneti olan hayata suikast demektir. Bu sebeple bu gibi haram olan şeylerden kaçınmak şahsî bir vazifedir. Aksi takdirde insan birçok pişmanlıklardan, azaplardan kurtulamaz.

5. İradeyi kuvvetlendirmek: İnsan sağlam-güçlü bir irade sahibi olmalıdır. Faydalı şeyleri bilip yapmalı, faydasız şeyleri de sadece onu bunu taklit etmek hevesiyle yapmamalıdır. İnsan bir kanaata, bir seciyeye sahip bulunmalı, hakkı kabul etmeli, haksız zararlı bir şeyi de herhangi bir menfaat ve başka birşey düşüncesiyle geçerli kılmaya çalışmamalıdır. Böyle bir hafiflik insana yakışmaz.

6. Aklı, zihni ilim ve irfan nurlarıyla aydınlatmak, kalbde faydalı, yüksek duyguları uyandırmak: Müslümanlıkta ilim ve marifet tahsil ederek aklı ve zihni nurlandırmak pek mühim bir vazifedir. İnsan akıllıca yaşamalı, daima hakikat arkasından koşmalıdır. Yanlış fikirlerden, aldatıcı sözlerden, yaldızlı muhakemelerden, zararlı törelerden, batıl inançlardan, adi duygulardan kaçınmalıdır. Bir hadis-i şerifte:

قِوَامُ الْمَرْءِ عَقْلُهُ وَلَا دِينَ لِمَنْ لَا عَقْلَ لَهُ

"İnsanın dayanacağı şey aklıdır, aklı olmayanın dini de yoktur." {(*):.Beyhaki, Şuabul İman; No: 4644; 4/157, Deylemi, Firdevs; No:4629; 3/217} buyrulmuştur.

AİLEVÎ VAZİFELER

13- Aile hayatı, bir toplumun başlangıcıdır. Müslümanlıkta aile teşkilâtı pek önemlidir. Aile fertleri, başlıca karı ile kocadan ve bunların çocuklarından ibarettir. Bunların karşılıklı vazifeleri ise, şunlardır:

— 500 —

1. Kocanın başlıca vazifeleri: Hanımı ile güzel geçinmek, onu himaye etmek, onun nafakasını temin ederek, kendisine sadakattan ayrılmamaktır. Bir hadis-i şerifte:

خِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ لِنِسَائِهِمْ

"Sizin hayırlılarınız, kadınları hakkında hayırlı olanlarınızdır." {(*):Tirmizi; Raza':11; No:1165;2/386. İbn-i Mace; Nikah:50; No:1978; 1/636. Ebu Ya'la Müsned; No:5900; 5/258. İbn-i Ebi Şeybe; Edep:2; No:5; 6/88.} buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte de:

مَا أَكْرَمَ النِّسَاءَ اِلَّا الْكَرِيمُ وَلَا اَهَانَهُنَّ اِلَّا اللَّئِيمُ

"Kadınlara ancak kerim olanlar ikram, kötü olanlar da ihanet eder." {(*):Aclûni, Keşfu'l-Hafa; No: 1234; 1/386.} buyurulmuştur.

2. Kadınların başlıca vazifeleri: Kocasının meşru emirlerini tutmak, onun namusunu, haysiyyetini koruyup haline kanaat etmek israftan kaçınmak, ev hanımı olacak bir vaziyette bulunmaktır. Mes'ud bir halde yaşamanın birinci yolu budur.

3. Çocukların babalarına, analarına karşı başlıca vazifeleri: Onlara hürmet ve itaat etmektir, kendilerinin hayatlarına vesile olan, kendilerini senelerce bir muhabbet ve şefkatla kucaklarında beslemiş bulunan babalarına, analarına karşı "of" demeleri bile caiz değildir. Babasına, anasına bakmayan, onların meşru emirlerini dinlemeyen, onların îhtiyaçlı zamanlarında yardımlarına koşmayan bir çocuk hayırlı evlât olmak şerefinden mahrum kalır, toplumun fertleri arasında kıymetli bir uzuv sayılamaz, Hak Teâlâ'nın azabına müstehak olur.

Babalar hürmet, analar da yardım etmek bakımından önceliklidir. Bununla beraber ananın hakkı, babaya göre iki kattır. Bir hadis-i şerifte:

اَلْجنَّةُ تَحْتَ أَقْدَامِ اْلأُمَّهَاتِ

"Cennet anaların ayakları altındadır" buyurulmuştur. {(*):Aclûni, Keşfu'l-Hafa; No: 1078; 1/335. Nesâi; Cihad:6; No:3104; 6/11: Beyhaki, Şuabu'l-İman; No: 7832; 6/178.}

Hayırlı çocuklar, yalnız babalarına değil, belki onlardan sonra onların dostlarına, kabirlerine de hürmette kusur etmezler. Çünkü bu hürmet de babaya, anaya hürmet kısmındandır.

— 501 —

4. Babaların ve anaların çocuklarına karşı başlıca vazifeleri: Dünyaya gelmelerine sebeb oldukları bu yavrularını güçleri yettiği ölçüde beslemek, terbiye etmek, okutup bir kazanç yoluna sevketmektir.

Baba ile ana, çocuklarına karşı eşit derecede davranmalı, çocukları bakıp okşamak hususunda eşit tutmalıdır ki, aralarında bir gücenme, bir rekabet duygusu meydana gelmesin.

Ana ile baba, çocuklarına merhamet ile muamele yapmalı, kendilerini isyana sevk etmeyecek tarzda terbiyeye çalışmalı ve kendilerine karşı güzel bir fazilet örneği halinde bulunmalıdırlar. Dokuz yaşına giren çocuklarını kendi yataklarından ayırmalı, on üç yaşına girdikleri halde namaz kılmayan çocuklarını hafifçe dövmeli, on altı yaşına giren çocuklarını da mahzur yok ise, evlendirmeye çalışmalıdır. Salih çocuklar, Hakk'ın birer kıymetli ihsanı demektir.

5. Kardeşlerin başlıca vazifeleri: Birbirini sevmek, birbirine yardım edip hürmet ve şefkatta bulunmaktır. Kardeşlerin aralarında pek kuvvetli bir bağlılık vardır. Bunu daima korumalıdır. Hele büyük kardeşler, baba ve ana yerindedirler. Bunlara karşı büyük bir saygı göstermelidir.

Maddî bir menfaat yüzünden birbirine düşman kesilen kardeşler, iyi ruhlu kimseler sayılmaya layık olamazlar. Birbirine tutkun olan kardeşler, hayatta daima muvaffak olurlar.

Şunu da ilâve edelim ki hizmetçiler de aile efradından sayılırlar. Bunlara karşı da lütuf ile, gönül alıcı muamelede bulunmalıdır, kendilerine güçleri yetmeyecek işleri yüklememelidir.

Hizmetçiler de insanlık bakımından efendilerine müsavidirler. Bunların da mümkün mertebe terbiyelerine, güzelce yaşamalarına bakmalıdır, kusurlarını affederek kendilerini güzel bir tarzda ıslaha çalışmalıdır.

SOSYAL VAZÎFELER

14- Malûmdur ki, insanlar yaratılış itibarıyla medenîdirler, toplu bir halde yaşamak ihtiyacındadırlar. Bunun için aralarında karşılıklı bir takım vazifeler bulunur, bunlara riayet edilmedikçe toplum hayatı devam edemez, hiç bir işte intizam bulunamaz. Bunların başlıcaları şunlardır:

1. Toplum fertlerinin hayatına riayet: Her insan yaşamak hakkına sahiptir. Hiçbir kimsenin hayatına haksız yere kasdedilemez. İslam dininde bir insanı haksız yere öldüren, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Bilâkis bir insanın yaşamasına yardım eden, bütün insanları yaşatmış gibi sayılır.

2. Fertlerin hürriyetlerine riayet: ALLAH Teâlâ, insanları esasen hür olarak yaratmıştır. Hiçbir kimse gayrimeşru bir sebeple esir edilmez. Şu kadar var ki, hürriyetlerin dairesi muayyendir, her insan her istediğini yapmak selâhiyetine sahip olamaz. O zaman toplumun hürriyeti mahvolur gider.

— 502 —

Herhangi bir sebeple esarete düşmüş kimseleri hürriyetlerine kavuşturmak ise, müslümanlıkta büyük bir hayır sayılmaktadır.

3. Fertlerin vicdanlarına riayet: Vicdan, ilâhi bir kuvvettir, ruhun bir hususiyetidir. İnsan bozulmayan bir vicdan sayesinde iyi şeyler ile kötü şeylerin aralarını ayırmaya gücü yetebilir. Vicdanların kıymetleri dışarıdaki eserlerinden anlaşılır. Fena harekette bulunan bir insanın iyi bir vicdana sahip olduğunu iddiaya hakkı olamaz.

Müslümanlık, bütün insanların hidayetini, saadetini arzu eder, temiz vicdanlara büyük kıymet verir. Kirli vicdan sahiplerinin de hallerine acır, kendilerini irşada çalışır. Fakat hiç bir kimsenin vicdanına başkalarının musallat olmasına cevaz vermez, insanlar, birbirini hayır dileyici bir tarzda uyandırmaya, ıslaha çalışırlar. Birbirinin vicdanına tahakküm edemezler. Vicdanları görüp gözeten, ancak ALLAH Teâlâ'dır. Herkesi vicdanındaki duygularından dolayı taltif veya azap edecek olan ancak Hak Teâlâ'dır. Yalnız şunu da ilâve edelim ki, fena vicdanları ıslâh için yapılacak hikmetli ihtarları, tavsiyeleri vicdanlara birer tecavüz mahiyetinde saymak doğru değildir.

4. Fertlerin ilmî kanaatlerine riayet: Müslümanlıkta onun bunun fikrine, ilmi kanaatine tecavüz edilmesi caiz değildir. Şu kadar var ki, herhangi fikrin veya kanaatin doğru olup olmadığına dair yine ilmî bir tarzda mütâlaa yürütülebilir. Çünkü bir hakkın ortaya çıkması, ancak bu sayede mümkün olur, bir batılın hayırsızlığından toplumun kurtulabilmesi de yine bu sayede mümkün bulunur.

5. Fertlerin namus ve haysiyetlerine riayet: İslâm dininde herkesin namusu, haysiyeti tecavüzden korunmuştur. Böyle bir tecavüz ağır bir cezayı gerektiricidir. Bunun içindir ki, müslümanlıkta gıybet, iftira, alay etmek, sövüp saymak kesinlikle haramdır. Başkalarının namusuna, haysiyetine hürmet etmeyen kimse, namus ve haysiyet duygusundan mahrum, toplumun mukaddesatına musallat bir canavar demektir.

6. Fertlerin mülkiyet haklarına riayet: Müslümanlıkta herhangi bir kimsenin mülküne, tasarruf hakkına tecavüz etmek haramdır. Herkesin kazancı kendisine aittir. Herkesin meşru malları tecavüzden korunmuştur. Toplumun ilerlemesi, medenî bir halde yaşayabilmesi, ancak bu korunma sayesinde mümkün olur. Bir toplumu teşkil eden fertlerin servet ve meslek itibariyle farklı derecelerde bulunmaları, hikmet ve toplumun maslahatı menfaatı gereğidir. Herkes hakkın kısmetine razı olmalıdır, herkes meşru şekilde çalışıp servet sahibi olmalıdır. Temiz bir toplum hayatının başka şekilde devamına imkân yoktur.

— 503 —

MÜSLÜMANLIKTA ÂDABI MUÂŞERET

15- İslâm dini, insanların muaşeretine, yani, birbiriyle görüşüp konuşmalarına, medenî toplu bir halde yaşamalarına büyük bir ehemmiyet vermiştir.

Müslümanların muaşeretlerinde samimiyet, tevazu, sadelik zorakilikten uzak, karşılıklı yardımlaşma, nezaket, hürmet, muhabbet, hayır severlik bir esastır.

16- Müslümanlıkta halk ile muâşeretin çeşitli safhaları, mertebeleri vardır. Bir kısmı şunlardır:

1. Herkese karşı tatlı dilli, güler yüzlü, açık kalpli olmak. Bir müslüman, daima güler yüzlü bulunur, hiç bir kimseyi dökülü bir çehre ile karşılamaz. Bir hadis-i şerifte:

إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ السَّهْلَ اَلطَّلْقَ الْوَجْهِ

"Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ mülayim huylu, açık yüzlü kimseyi sever" {(*): Deylemi, Firdevs; No:574; 1/156} buyurulmuştur.

2. Herkes ile güzelce görüşmek, halka eziyet vermekten kaçınmak. Bir hadis-i şerifte:

اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ

"Müslüman odur ki; dilinden, elinden müslümanlar selâmette bulunur." {(*): Buhari; İman:3; No:10; 1/13, Müslim; İman:14; No:40; 1/65, Ebu Davud; Cihad:2; No:2481; 2/6, Tirmizi; İman:12; No:2627; 5/17, A. b. Hanbel; No:2835; 2/194} buyurulmuştur.

3. Halkın eziyetlerine katlanmak, kötülüğe karşı iyilikle muamelede bulunmak: Bir hadis-i şerifte:

إِنْ أَرَدْتَ أَنْ تَسْبِقَ الصِّدِّيقِينَ فَصِلْ مَنْ قَطَعَكَ وَأَعْطِ مَنْ حَرَمَكَ وَاعْفُ عَمَّنْ ظَلَمَكَ

"Sıddıkların mertebelerini geçmek istersen: Senden kesilene sen bağlan (yani sana gelmeyene sen git, sıla-i rahim yap); senden esirgeyene sen esirgeme, ver; sana zulmedeni de sen affet." {(*): Deylemi, Firdevs: No:8529; 5/392} Buyrulmuştur.

4. Dargınlığa hemen son vermek: Müslümanlar, aralarında bir dargınlık yüz gösterirse hemen barışırlar, birbirini üç günden fazla terketmezler.

— 504 —

Müslümanların gönüllerinde düşmanlık, kîn duyguları yaşayamaz. Bir hadis-i şerifte:

لَا يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أَنْ يَهْجُرَ أَخَاهُ فَوْقَ ثَلَاثٍ

"Bir müslüman için helâl olmaz ki, kardeşini üç günden fazla terkede." {(*): Buhari; Edep:62; No:5725; 5/2255, Müslim; Bir vessıla vel edep:7; No:2559; 4/1983, Ebu Davud; Edep:55; No:4910; 2/695, Tirmizi; Bir Vessıla:24; No:1935; 4/329} buyurulmuştur.

5. Araları düzeltmeye gayret: Bir müslüman, iki din kardeşi arasında her nasılsa bir dargınlık yüz göstermiş olduğunu görünce, aralarını bulmaya, o dargınlığı giderecek çare aramaya çalışır. Bir hadis-i şerif:

أَفْضَلُ الصَّدَقَةِ إِصْلَاحُ ذَاتِ الْبَيْنِ

"Sadakanın en faziletlisi, dargın kimselerin aralarını bulup islâh etmektir." {(*): Müsnedi Abd bin Humeyd; No:335; 1/135} meâlindedir.

6. İnsanların kusurlarını araştırmamak, ifşa etmemek, bilâkis örtmeye çalışmak: Müslümanlar, kimsenin ayıplarını araştırmazlar, kimsenin şahsına ait kusurlarını meydana çıkarıp teşhîr etmeye çalışmazlar. Bunun aksine hareket, dinen yasaktır. Bir hadis-i şerifte:

لَا يَسْتُرُ عَبْدٌ عَبْدًا إِلَّا سَتَرَهُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

"Bir kul, bir kulun kusurunu örterse ALLAH Teâlâ'da onun günahını kıyamet gününde örter" {(*): A. b. Hanbel; No:8809; 2/388} buyurulmuştur.

7. Dostları arkalarından müdafaa etmek: Bir müslüman, lüzum görüldükçe dostlarını, dindaşlarını arkalarından müdafaa eder, onların haklarındaki yanlış fikirleri düzeltmeye çalışır. Bir hadis-i şerifte:

اَللّٰهُ فِى عَوْنِ الْعَبْدِ مَا دَامَ الْعَبْدُ فِى عَوْنِ اَخِيهِ

"Bir kul kardeşine yardımda bulundukça kendisine de ALLAH Teâlâ daima yardım eder." {(*): Müslim: Zikir ve'd-Dua:11; No:2699; 4/2074} buyurulmuştur.

8. İnsanların kalplerini kötü zandan korumak için töhmetli yerlerden uzak bulunmak: Bunun aksine hareket, bir çok kimselerin günaha girmesine sebep olur, insanlar arasında dedikoduya, dargınlığa meydan verir. Bir hadis-i şerifte:

اِتَّقُوا مَوَاضِعَ التُّهَمِ
— 505 —

"Töhmet yerlerinden kaçınınız" {(*): Suyuti, Şerhu Süneni İbn-i Mâce; No:2559; 1/184} buyurulmuştur.

9. Farklı halk sınıflarıyla, mevkilerine göre sohbette, münasebette bulunmak: Meselâ: Herkese kabiliyetine göre hitap etmeli, bir âlimden, bir zahidden, bir zenginden beklenilen vasıfları bir câhilden, bir fasıktan, bir fakirden beklememelidir.

10. İhtiyarlara hürmet, çocuklara, düşkünlere merhamet ve şefkat göstermek: Müslümanlıkta büyüklere karşı saygı, küçüklere karşı sevgi bir esastır. Bu esas, aile arasında bir kat daha ehemmiyetli bulunur. Meselâ anaya, babaya pek fazla hürmet lâzımdır. Bunları adlarıyla çağırmak edebe aykırıdır. Bir kadının kocasını adıyla çağırması da edebe aykırı olduğundan mekruhtur.

Bir hadis-i şerif şu mealdedir:

مَا وَقَّرَ شَابٌّ شَيْخًا اِلَّا قَيَّضَ اللّٰهُ لَهُ فِى شَيْبَتِهِ مَنْ يُوَقِّرُهُ

"Bir genç, bir ihtiyara sadece yaşından dolayı hürmet etti mi, ALLAH Teâlâ da ona bir mükâfat olmak üzere ihtiyarlığı çağında hürmet edecek bir kimseyi mutlaka yaratır" {(*): Tenzihul-Kemal; No:6971; 32/98}

Bu mübarek hadis, ihtiyarlara saygı gösteren gençlerin sevap kazanacaklarını, çok yaşayacaklarını müjdelemektedir. Artık ihtiyarlara saygısızlık yapan bazı gençler, bunu biraz düşünmelidirler.

11. Hayır sever olmak, yardımlaşma ve dayanışmada bulunmak: Şöyle ki, müslümanlar, herkesin hakkında hayır diler, herkese karşı yardımda bulunmaktan bir zevk duyarlar. Müslümanların meşru' bir sahada birbirine yardım etmesi, aracılık yapması aralarındaki din kardeşliği icabıdır. Kendisi hakkında hayırlı görüp istediği bir şeyi başkaları hakkında da istemeyen kimse, İslâm muaşeretinin temiz esaslarına riâyet etmemiş olur. Bir hadis-i şerifte:

لَا يُؤْمِنُ اَحَدُكُمْ حَتّٰى يُحِبَّ لِاَخِيهِ اَوْ قَالَ لِجَارِهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ

"Sizden, biri kendisi için sevip istediği bir şeyi, kardeşi veya komşusu için de sevip istemedikçe hakkıyla mü'min olamaz." {(*): Buhari; İman:6; No:13; 1/14} buyurulmuştur.

12. "Selâm vermek: Şöyle ki, müslümanlar arasında selâm vermek bir sünnettir, bir dostluk, bir hayırseverlik alâmetidir. Selâm almak da bir farzdır. Bir hadis-i şerifte:

لَا تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ حَتّٰى تُؤْمِنُوا وَلَا تُؤْمِنُوا حَتّٰى تَحَابُّوا اَوَ لَا اَدُلُّكُمْ عَلٰى شَيْءٍ اِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ اَفْشُوا السَّلَامَ بَيْنَكُمْ
— 506 —

"Siz îman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de îman etmiş olamazsınız, yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeye delâlet edeyim mi? Aranızda selâmı yayınız, yani, birbirinizi selâmlayınız." {(*): Müslim; İman:22; No:54; 1/74; İbn-i Hıbban; İman:236; 1/471} buyurulmuştur.

Selâm vermenin bazı âdabı vardır. Mesela, bir meclise girilirken konuşulmadan evvel اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ = Esselâmü aleyküm" dîye selâm verilir. Boş bir yere giren müslüman " اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلٰى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحِينَ =Esselâmü âleyna ve ala ibâdillâhissâlihîn" der.

Gençler ihtiyarlara, binitli olanlar yayalara, yürüyenler oturanlara, arkadan gelenler önden gidenlere selâm verirler. Bir cemaate verilen selâma içlerinden birisi " وَعَلَيْكُمُ لسَّلَامُ = Ve aleykümüsselâm" diye karşılıkta bulununca, diğerlerinden selâm vazifesi düşer. Hiç birisi böyle bir mukabelede bulunmazsa hepsi de günaha girer.

Bir meclisten ayrılırken de selâm ile ayrılmak daha faziletlidir.

Kendisine selâm verilen kimsenin daha güzel bir karşılıkta bulunması için: " وَعَلَيْكُمُ السَّلَامُ Ve aleykümüsselâmü ve rahmetül'lâhi ve berekâtüh" demesi, yerine göre pek güzeldir.

Bir kimsenin selâmını getirip tebliğ edene " عَلَيْكَ وَعَلَيْهِ السَّلَامُ = aleyke ve aleyhisselâm" diye karşılık verilir. Bir mektupla selâm yazılmış olunca, ya dili ile veya yazılacak mektupta yazı ile " وَعَلَيْكَ السَّلَامُ = ve aleykesselâm" denilir.

Selâmı iade etmekten (almaktan) hakikaten veya hükmen âciz olan kimseye selâm vermek mekruhtur. Bu sebeple yemek yiyen veya Kur'an okuyan veya hutbe dinleyen veya namaz kılan bir kimseye selâm vermemelidir. Verilirse, alınması mutlaka lâzım gelmez. Fâsıklığını ilân etmekten çekinmeyen kimselere de selâm vermek mekruhtur.

Kısacası selâm verip almak, bir dostluk nişanesidir, muhabbete vesiledir. Fakat selâm verirken rükûya gidercesine eğilmek mekruhtur. Hattâ bazı alimlere göre selâm verirken rükûya yakın bir halde eğilmek, secde etmek gibidir. Yaratılmışlara tazim için yapılacak bir secde ise, îmana aykırıdır.

13. Musâfaha = El tutuşmada bulunmak: Şöyle ki, iki müslüman bir araya gelince birbirinin elini tutar. Salât-ü selâm okur, birbirinin hatırını sorarlar. Bu da sevgi, dostluk nişanesidir. Bir hadis-i şerifte:

مَا مِنْ مُسْلِمَيْنِ يَلْتَقِيَانِ فَيُصَافِحَانِ اِلَّا غُفِرَ لَهُمَا قَبْلَ اَنْ يَتَفَرَّقَا
— 507 —

"Birbirine rastlayan iki müslüman, müsâfahada bulundu mu, daha birbirinden ayrılmadan mağfiret olunurlar." {(*): Ebu Davud; Edep:153; No:5212; 2/775, Tirmizi; İstizan ve Edep:31; No:2727; 5/74 - İbn-i Mace; Edep:15; No:3703; 2/1220} buyurulmuştur.

14. Teşmit-i Âtıs = Aksırana karşı hayır ve bereketle dua etmek: Şöyle ki bir müslüman aksırınca: " اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ = Elhamdülillah" der, yanındaki müslüman kardeşi de " يَرْحَمُكُمُ اللّٰهُ yerhamükümüllah = ALLAH size rahmet etsin" diye dua eder, aksıran şahıs da: " يَهْدِينَا وَيَهْدِيكُمُ اللّٰهُ = yehdinâ ve yehdikümüllâh = ALLAH Teâlâ bizleri de sizleri de hidayette daim buyursun" diye karşılıkta bulunur.

15. Meclislerde temiz ve adaba riayetkar bir halde bulunmak: Şöyle ki müslümanlar meclislerde yıkanmış, temiz ve hattâ abdestli bir halde toplanırlar, görünümleri temiz, elbiseleri temiz bulunur. Meclislerde bilgili veya yaşlı zatlar üste geçirilir, lüzum görülmedikçe söze atılmayıp söylenilen faydalı şeyleri dinlerler, meclise sonradan gelenlere yer verirler, birbirine karşı güler yüzlü- tatlı dilli bulunurlar.

Müslümanlar, kendi kendilerine meclisin üst başına geçmezler, kendilerine hürmet için kalkarak yerlerini vermek isteyenlerin hemen yerlerine geçip oturmazlar, rızaları olmadıkça iki kimsenin arasına sokulup oturmak istemezler, bir meclisteki üç müslümandan ikisi başbaşa verip gizlice konuşmazlar, üçüncü arkadaşlarının üzülmesine, yanlış zanna düşmesine meydan vermezler.

Müslümanlar, bulundukları meclisten arkadaşlarından müsaade alarak ayrılırlar. Ve meclisten kısa bir süre için ayrılan arkadaşlarının yerine hemen geçip oturmazlar.

16. Dostları ziyaret: Müslümanlar münasip zamanlarda gidip din kardeşlerini, büyüklerini veya yakınlarını ziyaret ederler. Bu ziyaret de bir muhabbet ve vefa nişanesidir. Şu kadar var ki ziyaret, usandıracak derecede pek sık olmamalıdır. Ziyarete gelenlere mümkün olduğu kadar ikram edilmesi lâzımdır. Bir hadis-i şerifte: " اِذَا أَتَاكُمُ الزَّائِرُ فَاَكْرِمُوهُ " "Sizi ziyarete gelenlere ikram ediniz." {(*): Taberani el-Mu'cemu'l-Kebir; No:422; 17/161} buyurulmuştur.

17. Ziyafetlere icabet: Bir müslüman, din kardeşinin dâvetine icabet eder. Ziyafetinde bulunur. Bu şekilde aralarındaki muhabbet ve mürüvvet artmış olur. Bir hadis-i şerifte:

— 508 —
اِذَا دَعَا اَحُدُكُمْ اَخَاهُ فَلْيُجِبْ عُرْسًا كَانَ اَوْ نَحْوَهُ

"Sizden birinizi kardeşi düğün yemeğine veya öyle bir şeye davet edince, icabet etsin." {(*): Ebu Davud; Et'ime:1; No:3738; 2/367} buyurulmuştur. Yeter ki ziyafette haram bir şey bulunmasın. Çünkü bir müslüman, gayrımeşru eğlenceler, içkiler bulunduğunu bildiği bir ziyafete gidemez. Ancak gittiği takdirde men etmeye gücü olursa veya kendisine hürmeten o haram şeyin terk edileceğini bilirse, o zaman gidebilir.

Ziyafette misafirlere ağırlık verecek kimseleri bulundurmamalıdır. Misafirler gitmek isteyince ev sahibi ısrar etmeksizin biraz daha oturmalarını dilemelidir. Herhalükarda merasim, sade, tabiî, külfetten beri bulunmalıdır.

18. Hürmet için ayağa kalkmak: Müslümanlar yanlarına gelen din kardeşleri için ayağa kalkabilirler. Bu bir hürmet alametidir. Mescitte bulunan veya Kur'an okuyan bir müslümanın tazim edilmeye layık bir zat için ayağa kalkması mekruh değildir. Bir meclise gelenler için ayağa kalkılması âdet olan yerlerde ayağa kalkmak, uygun bir davranıştır. Çünkü aksi takdirde düşmanlığa, dargınlığa sebebiyet verilmiş olabilir.

19. Değerli zatların ellerini öpmek: Müslümanlar, âlimlerin, takva sahibi kimselerin, âdil hâkimlerin ellerini bereketlenmek için öperler, kendileri ile müsâfahada bulunurlar, bunda bir sakınca yoktur. Bunlardan başka büyüklerin ellerini müslümanlıklarına tazim ve ikram için öpmek de caizdir. Fakat dünyalık bir gaye için öpmek mekruhtur. Bir de bir müslümanın başkası ile karşılaştığı zaman kendi elini öpmesi tahrimen mekruhtur. Alimlerin ve diğer büyüklerin huzurlarında yerleri öpmek de haramdır. Bunu yapanlar ve buna razı olanlar günaha girmiş olurlar. Bu bir nevi putlara yapılan ibadetleri andırır. Bir müslüman için asla caiz değildir.

20. Komşuluk haklarına riayet etmek: Şöyle ki müslümanlıkta komşuluğun büyük ehemmiyeti vardır. Bir hadis-i şerifte:

اِلْتَمِسُوا الْجَارَ قَبْلَ شِرَاءِ الدَّارِ وَالرَّفِيقَ قَبْلَ الطَّرِيقِ

"Ev almadan evvel komşu, yola çıkmadan evvel arkadaş araştırınız" {(*):. Aclûni, Keşful Hafa; No: 531; 1/179. Taberani el-Mu'cemu'l-Kebir; No:4379; 4/268.} buyurulmuştur.

Komşulara ikram bir sünnettir. Bir müslüman, komşusuna fazla riayet eder, güler yüz gösterir, lüzumuna göre ödünç verir, bir kederi olunca teselli verir, taziyede bulunur, komşusuna eziyet verecek şeylerden sakınır, evlerinin akıntı suları ile, çerçöpleriyle komşularına zarar vermez. Gece ve gündüz yüksek perdeden devam eden çalgılarının, radyolarının sesleriyle komşularını rahatsız edenler, komşularının huzurlarını, hastalarını, okur-yazarlarını düşünmeyenler, komşuluk haklarına riayet etmemiş, en mühim sosyal bir vazifeyi ayaklar altına almış bulunurlar.

Bir hadis-i şerifte:

مَا آمَنَ بِاللّٰهِ مَنْ لَا يَأْمَنُ جَارُهُ بَوَائِقَهُ

"Kötülüklerinden komşusu emin olmayan kimse, ALLAH'a -layıkıyla- iman etmiş olmaz" {(*): Buhari; Edep:29; No:5670; 5/2240. Hakim el-Müstedrek; 4/165. A. b. Hanbel; No:3663; 1/387. No:2818; 2/288. Tayalisi, Müsned; No:1437; 2/676.} buyurulmuştur.

Kısacası insan komşularının muhabbetini, övgüsünü kazanmalıdır. Hazreti Ömer (R.A) demiştir ki: "Komşusu, yakını ve yol arkadaşı tarafından övülen kimsenin güzel hal sahibi olduğundan şüphe etmeyiniz."

21. Hastaları ziyarette bulunmak: Müslümanlar, hasta olan dostlarını, komşularını münasip zamanlarda gidip ziyaret eder. Afiyetlerine duada bulunurlar. Bu da sevgiyi kuvvetlendirmeye, kalbleri hoş etmeye hizmet eden bir vazifedir. Bununla beraber bunun bir takım âdabı vardır. Mesela bu ziyaret, pek sık yapılmamalıdır, hastanın yanında çok oturulmamalıdır, canını sıkacak sözler söylememelidir.

Bir hadis-i şerifte:

خَمْسٌ تَجِبُ لِلْمُسْلِمِ عَلٰى أَخِيهِ رَدُّ السَّلَامِ وَتَشْمِيتُ الْعَاطِسِ وَإِجَابَةُ الدَّعْوَةِ وَعِيَادَةُ الْمَرِيضِ وَاتِّبَاعُ الْجَنَائِزِ

"Beş şey vardır ki, kardeşine karşı müslümana vacip olur. Bunlar da: Verilen selâmı almak, aksırana hayır ile dua etmek, davete icabet, hastayı ziyaret ve cenazelere katılmaktır." {(*):Ebu Davud; Edep:98; No:5030; 2/726. Buhari; Edep:124; No:5868; 5/2297. Tirmizi; Edep:1; No:2745; 4/338. A. b. Hanbel; No: 18034; 4/284.} diye buyurulmuştur.

22. Cenazelere katılmak: Bu da mühim, sevabı çok olan bir kardeşlik vazifesidir. Müslümanlar, vefat eden din kardeşlerinin cenazelerini kabirlerine kadar hüzünlü, düşünceli bir halde götürür, rahmet toprağına emanet ederler, haklarında rahmetle duada bulunurlar. Bir hadis-i şerifte:

مَنْ صَلّٰى عَلٰى جَنَازَةٍ فَلَهُ قِيرَاطٌ فَاِنْ شَهِدَ فَلَهُ قِيرَاطَانِ اَلْقِيرَاطُ مِثْلَ اُحُدٍ

"Bir cenaze üzerine namaz kılana bir kırat, defninde hazır bulunana da iki kırat sevap vardır. Bir kırat ise, Uhud dağı kadardır." {(*):İbni Mace; Cenaiz:34; No:1540; 1/492. Nesei; Cenaiz:79; No: 1997; 4/77. A. b. Hanbel; No: 7306; 2/246.} buyurulmuştur.

— 510 —

23. Müslümanların kabirlerini ziyaret etmek: Müslümanlar kendi aralarından âhirete gitmiş olan zatların, bilhassa büyük âlimlerin, salihlerin kabirlerini vakit vakit ziyaret eder, kendilerini rahmetle anarlar. Bu da bir vefa ve kıymet bilmek vazifesidir. Bununla beraber bir hadis-i şerifte beyan olunduğu üzere: «Kabirleri ziyaret, ölümü hatırlatır, uyanmaya vesile olur.» {(*): Tirmizi; Cenaiz:60; No:1056; 2/330, Nesâi; Dahaya:36; No:4430; 7/234, A. b. Hanbel; No:22496; 5/358} Bu sebeple kabirleri hürmetle, ibretle ziyaret etmeli, insanlığın acıklı akıbetini düşünerek gâfilane bir halde yaşamaktan kaçınmalıdır.

GÜZEL VE ÇİRKİN HUYLAR

16- إِتِّقَا = İttika: ALLAH Teâlâ'dan korkmak, haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmaktır. Böyle bir hale «takva» da denir. Sahibine de «mütteki» denilir. Mütteki olan bir şahıs, emîn, itimada lâyık bir insan demektir ki, kendisinden hiç bir kimseye zarar gelmez.

İslam dininde insanlar, esasen birbirine müsavi olup üstünlükleri ancak takva itibarıyladır. Kur'an-ı Kerim'de:

اِنَّ أَكْرَمَكُمِ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقَاكُمْ

"Şüphe yok ki, ALLAH katında en üstün-değerli olanınız, en fazla mutteki olanınızdır." {(*): Hucurat sûresi:13} diye buyurulmuştur.

İttikanın zıddı fısktır, fücurdur. Yani doğru yoldan çıkmak, Hak Teâlâ'ya âsi olmak, haramdan, şüpheli şeylerden kaçınmamaktır. Böyle bir halin neticesi ise, felâkettir, azaptır.

17- أَدَبٌ = Edep: Güzel terbiye, güzel huylar ile vasıflanmak ve utanılacak şeylerden insanı koruyan bir meleke demektir.

Edep, insan için en büyük bir şereftir. Edebin zıddı isaet'dir ki, kötülükten, terbiyeye ve fazilete aykırı hareketten ibarettir.

Edep insanın ziynetidir. Edep, insanı nefsinin arzu ve isteklerine uymaktan korur, kurtarır.

أَدَبُ الْمَرْءِ خَيْرٌ مِنْ ذَهَبِهِ

"İnsanın edebi, altınından hayırlıdır" denilmiştir. Edebten mahrum bir insan, bir toplum için zararlı mikroplardan daha tehlikeli bir yaratıktır.

— 511 —

18- إِحْسَانٌ = İhsan: Bağışlama, iyilik etme, bahşiş verme, hayır adına yapılması münasip olanı yapma demektir. İhsan, adaletin üstünde bir fazilettir. Bir âyet-i kerimede:

وَاَحْسِنُوا إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

"İhsan ediniz, şüphe yok ki ALLAH Teâlâ ihsan edenleri sever." {(*): Bakara sûresi:195} buyurulmuştur. Diğer bir âyet-i celîlede:

وَاَحْسِنُ كَمَا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ

"ALLAH Teâlâ sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et." {(*): Kasas sûresi:77} mealindedir.

19- إِخْلَاصٌ = İhlâs: Herhangi bir işi güzel bir niyetle saf bir kalp ile yapmak, o işe başka bir şey karıştırmamaktır. Böyle bir hale «hulûs» da denir. Yapılan vazifelerin kıymetleri, ihlâsa göre artar. İhlasın zıddı, riyadır. Bir vazifeyi sadece bir gösteriş için veya maddî bir fayda için yapmaktır.

Riyakâr bir insan, temiz ruhlu bir insan değildir, yaptığı amellerin mükâfatını Hak'dan dilemeye yüzü olamaz. Bir hadis-i şerifte:

إِنَّ اللّٰهَ لَا يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلَّا مَا كَانَ لَهُ خَالِصًا وَابْتُغِيَ بِهِ وَجْهُهُ

"Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ sadece kendisi için ve kendisinin rızası istenilerek yapılan amelden başkasını kabul buyurmaz" {(*): Nesâi; Cihad:24; No:3140; 6/25} buyurulmuştur.

20- إِسْتِقَامَةٌ = İstikamet: Her işte itidal üzere bulunmak, adaletten, doğruluktan ayrılmayıp diyanet ve akıl dairesinde yürümek demektir. Dinî ve dünyevî vazifelerini olduğu gibi yapmaya çalışan bir müslüman, tam istikamet üzere olan bir insandır. Böyle bir insan ise, toplumun en kıymetli bir ferdi sayılır.

İstikametin zıddı, "hıyanet"tir ki, doğruluğu bırakıp emanete, ahde riayet etmemek, verilen sözde durmamak, insanların haklarına tecavüzden çekinmemek demektir.

Bir âyeti kerimede Resul-ü Ekrem Efendimize hitaben

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
— 512 —

"Emrolunduğun gibi istikamette bulun" {(*): Hûd sûresi:112} buyurulmuştur ki, bu istikametin ne kadar lâzım ve mühim olduğunu göstermeğe kâfidir.

21- إِطَاعَةٌ = İtaat: Âmirlerin meşru emirlerini dinleyip ona göre yürümektir. ALLAH Teâlâ'nın buyurduklarını dinleyip tutmak bir itaattır. İnsanın saadeti de bu itaata bağlıdır. Bunun zıddı, isyandır. Hak Teâlâ'nın yüksek emirlerini dinlemeyen bir insan, günahkâr, hayırsız bir kimsedir ki, kendisini tehlikeye atmış olur. Artık böyle bir şahıstan insanlık ne bekleyebilir!

Kur'an-ı Mübin'de şöyle buyurulmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اَطِيعُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُوا الرَّسُولَ وَاُولِى اْلأَمْرِ مِنْكُمْ

"ALLAH'a itaat ediniz, ALLAH'ın Peygamberine ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz." {(*): Nisa sûresi:59}

22- إِعْتِمَادٌ = İtimad: Güvenme, emniyet, bir şeye kalben güvenip dayanmak demektir. Halkın itimadını kazanmak bir muvaffakiyet eseridir. İktisadî ve sosyal hayatın devamı, itimadın varlığına bağlıdır. Bu sebeple insan güzel, dosdoğru hareketleriyle herkesin itimadını kazanmaya çalışmalıdır; itimada aykırı olan şey, hiyanettir, suistimaldir ki neticesi pek korkunçtur.

23- إِقْتِصَادٌ = İktisad: Her hususta itidal üzere bulunmak, lüzumundan fazla ve noksan harcamalardan kaçınmaktır. İnsan, iktisada riayet sayesinde rahat yaşar. Bir hadis-i şerifte:

مَا عَالَ مَنِ اقْتَصَدَ

"İktisada riayet eden fakir olamaz." {(*): A. b. Hanbel: No:4257; 1/447} buyurulmuştur.

İktisadın zıddı, israftır, taktir (kısma)dır. İsraf, yemek, içmek ve giyinip gezmek gibi hususlarda malum olan dereceyi aşmaktır ki haramdır, fertlerin ve toplumların yıkılmasına sebeptir. Bunun içindir ki Kur'an-ı Hakim'de:

اِنَّ اللّٰهَ لا َيُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ

"Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ israf edenleri sevmez" {(*): A'raf Suresi: 31} buyurulmuştur. Taktir de, yemek içmekte ve diğer hususlarda lüzumundan fazla kısmaktır ki bu da uygun değildir.

— 513 —

24- أُلْفَةٌ = Ülfet: Münasip kimseler ile güzel bir şekilde görüşüp konuşmak demektir. İnsanlar, daima toplumdan uzak bir halde yaşayamazlar. Birbirleriyle görüşmek mecburiyetindedirler. Güzel ahlâk sahibi olan bir kimse, herkes ile güzel görüşür, herkesin sevgisini kazanır. Bu hale «ünsiyet» de denir. Zıddı uzlet, nefret, inzivadır ki, kimse ile görüşmeyip kendi başına bir yerde yaşamak, herkesten uzaklaşmaktır. Herkes ile görüşmek uygun olmadığı gibi, herkesten kaçınmak da uygun olmaz. Bir hadis-i şerifte:

اَلْمُؤْمِنُ يَأْلِفُ وَيُؤْلَفُ وَلَا خَيْرَ فِيمَنْ لَا يَأْلِفُ وَلَا يُؤْلَفُ وَخَيْرُ النَّاسِ اَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ

"Mümin, ülfet eder ve ülfet olunur. Ülfet etmeyen, ülfet olunmayan kimse de ise, hayır yoktur. İnsanların hayırlısı da insanlara en faydalı olanıdır." {(*): Taberani, el-Mu'cemü'l-Evsat: No:5783; 6/368} buyurulmuştur.

25- أَمْنِيَّةٌ = Emniyet: Bir şeye itimat etmek mânasına geldiği gibi, insanda doğruluktan ileri gelen yüksek bir meleke mânasına da gelir. İnsanların sırlarını ve emanet bıraktıkları mallarını güzelce saklamak da bir emniyet halidir. Emniyetin zıddı, hıyanettir, suistimaldir, sözde durmamaktır.

Fertleri arasında emniyet bulunmayan bir toplum, geleceğinden emin olamaz. Emniyeti suistimal, münafıklık alâmetidir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثٌ إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا اُؤْتُمِنَ خَانَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ

"Münafığın alâmeti üçtür: Söyleyince yalan söyler, vaad edince döner, emanet edilince hıyanette bulunur." {(*): Buhari; Şehadet:28; No:2536; 2/952; Müslim; İman:25; No:59; 1/78; Tirmizi; İman:14; No:2631; 5/19; Nesai; İman:20; No:5023; 8/117}

26- إِنْصَافٌ = İnsaf: Adalet dairesinde hareket ve hakikati itiraf demektir: İnsaf, ciddi ve seciyeli bir insanın nişanesidir. Bunun zıddı, zulümdür, gadirdir, hakkı inkârdır. Bir hadis-i şerifte:

اَلْإِنْصَافُ نِصْفُ الدِّينِ

"İnsaf, dinin yarısıdır." {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} buyurulmuştur. Çünkü hakikî bir din, itiraf edilmesi lâzım gelen sabit şeyler ile yapılması icap eden faideli şeylerin bir toplamıdır. İnsaflı olan bir kimse ise, dinin yarısını teşkil eden o sabit şeyleri

— 514 —

mutlaka itiraf eder. Bunun için kendisindeki insaf, dinin âdeta yarısı bulunmuş olur.

27- بَشَاشَةٌ = Beşaşet: Güler yüzlü, hoş halli olmaktır. Beşaşet, ruhta safiyetin, neşenin yüzde parıltısı demektir. Zıddı, ubusettir ki, yüz ekşiliğinden ibarettir. İnsan daima beşuş olmalı, hiç bir kimseye karşı çatık kaşlı bulunmamalıdır. Beşaşet bir sadaka, bir ihsan sayılır. Bir hadis-i şerifte:

إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ السَّهْلَ الطَّلَقَ

"Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ, yumuşak huylu, açık yüzlü kulunu sever." {(*): Deylemi, Firdevs: No:574; 1/156} buyurulmuştur.

28- تَأْدِيبٌ = Te'dib: Terbiye etmek, edepli, töreli bir halde yetiştirmek demektir. Zıddı terbiyeyi terk ve ihmal etmektir. Te'dib vazifesinde asla müsamaha etmemelidir. Kendi çocuklarını güzelce te'dibe çalışmak, her aile reisi için yapılması gerekli bir vazifedir. Bu husustaki dikkatsizliğin zararları, yalnız bir ferde, bir aileye değil, koca bir topluma aittir.

مَنْ لَمْ يُؤَدِّبْهُ اْلأَبْوَانِ يُؤَدِّبْهُ الْمَلَوَانُ وَمَنْ لَمْ يُؤَدِّبْهُ الْمَلَوَانُ يُؤَدِّبْهُ النِّيرَانُ

"Baba ile ananın tedip etmediğini, gece ile gündüz, yani zaman tedip eder. Gece ile gündüzün tedip etmediğini de, cehennem te'dip eder." {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} buyurulmuştur.

29- تَأَنِّي = Teenni: Bir işte acele etmeyip bir düşünce dairesinde hareket etmektir. Böyle bir harekete «teüde» de denir. Vakti gelip çatmış olan hayırlı bir işte teenniye mahal yoktur. Fakat henüz vakti gelmeyen bir iş hakkında acele hareket etmek de mahrumiyete sebep olacağından doğru değildir.

Teenninin zıddı, isti'caldir, yani bir şeyi vaktinden evvel elde etmeye koşmaktır. Bir hadis-i şerifte:

اَلتَّأَنِّى مِنَ الرَّحْمٰنِ وَالْعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ

"Teenni Rahman'dan, acele ise, şeytandandır." {(*): Beyhaki Süneni Kübra; Âdap:15; No:20851; 15/70; Heysemi, Mecmeu'z-Zevaid; 8/19;} buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerif de şu mealdedir:

اَلتَّؤُدَةُ فِى كُلِّ شَيْءٍ خَيْرٌ اِلَّا فِى عَمَلِ اْلآخِرَةِ

"Her işte teenni hayırlıdır, âhiret işi müstesna." {(*): Ebu Dâvud; Edep:11; No:4810; 2/670; Hâkim el-Müstedrek; İman: 1/63}

— 515 —

30- تَعْظِيمٌ = Ta'zim: Hürmet, riayet, bir zat hakkında büyük sayıldığına delâlet edecek şekilde güzel muamelede bulunmak demektir. Zıddı, tahkirdir, yani bir kimseye karşı kıymetini düşürecek tarzda muamele yapmak demektir ki, asla caiz değildir.

İlim, edep, yaş itibariyle bizden büyük olanlara hallerine göre saygı göstermek, bizden genç olanlar hakkında da sevgi ile muamelede bulunmak bizim için insanî bir vazifedir. Bir hadis-i şerifte:

مَنْ لَمْ يُوَقِّرْ كَبِيرَنَا وَلَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا فَلَيْسَ مِنَّا

"Bizim büyüklerimize tazim, küçüklerimize merhamet etmeyen bizden değildir." {(*): A. b. Hanbel; No:2325; 1/257; İbn-i Hıbban; 2/211} buyurulmuştur.

31- تَفَأُّلٌ = Tefe'ül: Bir şeyi uğur saymak, bir hâdiseyi bir hayır başlangıcı görmektir. Bu, güzel bir zan meselesi olduğundan övülmüştür. Zıddı, teşe'üm, tetayyürdür ki, bu da bir şeyi uğursuz görmek, nefsin kendisinden nefret duyduğu bir hâdiseyi, meselâ bir kuşun ötüşünü veya bir tarafa uçuşunu bir uğursuzluğa alâmet saymak demektir. Bu ise, bir kötü zan, fena kuruntu eseri olduğundan caiz değildir.

İnsan için herhangi bir hâdiseden bir uğursuzluk hükmü çıkararak kendisini ümitsizlik veya kötü kuruntu içinde bırakmak doğru değildir. Bazı günlere, vakitlere uğursuzluk isnat edilmesi de uygun görülemez.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

يُعْجِبُنِى الْفَأْلُ الْكَلِمَةُ الْحَسَنَةُ الْكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ

"Fe'l, yani güzel söz, temiz konuşma hoşuma gider." {(*): Buhari; Tıb:54; No:5440; 5/2178; Müslim; Selam:34; No:2224; 4/1746} buyurmuştur.

İnsan hayırlı söz söylemeli, fena kötü-uğursuz konuşmalardan dilini sakındırmalıdır.

32- تَفَكُّرٌ = Tefekkür: Düşünmek, bir mesele hakkında fikri harekete getirmek demektir. Büyük Yaratanımızın kudretine şahitlik yapan varlıkları tefekküre dalmak bir ibadettir. Maddî ve manevî bir çok keşifler, yükselişler, tamamen tefekkür neticesidir.

Tefekkürün zıddı gaflettir, düşünmekden mahrumiyettir ki, insana asla yakışmaz. Bir hadis-i şerîfte:

تَفَكَّرُوا فِى خَلْقِ اللّٰهِ وَلَا تَفَكَّرُوا فِى اللّٰهِ فَتُهْلِكُوا
— 516 —

"ALLAH Teâlâ'nın yaratmış, olduğu şeyler hakkında tefekküre dalınız, fakat ALLAH Teâlâ'nın zatında tefekküre dalmayınız, sonra helak olursunuz." {(*): Taberani, el-Mucemul-Evsat; No:6315; 7/172; Heysemi, Mecmeu'z-Zevaid; 1/181} buyurulmuştur.

33- تواضع = Tevazu': Alçak gönüllü olmak, hak ettiği mertebenin aşağısına kendiliğinden razı olarak, o şekilde muamelede bulunmaktır. Zıddı tekebbürdür, tecebbürdür, gururdur. Bunlar, kendisini büyük görmek, kendisini lâyık olduğu mertebenin, üstünde göstermeye çalışmak, fani şeylere güvenerek ona buna karşı çalım satmaktır ki, pek kötü bir huydur. Bir hadis-i şerif:

مَنِ اقْتَصَدَ اَغْنَاهُ اللّٰهُ وَمَنْ بَذَرَ اَفْقَرَهُ اللّٰهُ وَمَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ وَمَنْ تَجَبَّرَ قَصَمَهُ اللّٰهُ

"ALLAH Teâlâ, iktisatlı olanı zengin eder, israf edeni de fakir düşürür, tevazu göstereni yükseltir, kibirlenen kimseyi de kırar geçirir." {(*): Heysemi, Mecmeuz-Zevâid; 10/253} mealindedir.

34- تَوَكُّلٌ = Tevekkül: Hakk'a güvenmek, sebeplere sarıldıktan sonra muvaffakiyeti Hakk'tan beklemek ve insanların güçleri yetişemediği şeyleri ALLAH Teâlâ'ya bırakıp ümitsizlik ve kederden beri olmaktır. Tevekkülden mahrumiyet, büyük bir noksanlıktır. Bir mümin bilir ki herhangi bir hâdisenin meydana gelmesi için sadece sebeplerin var olması kâfi değildir. Yaratanımızın dilemediği bir hâdise hiç bir vakit meydana gelemez. Ve Yaratanımızın dilediği bir şeye de hiç bir kuvvet mani olamaz. Bununla beraber tevekkül, sebeplere sarılmaya mani değildir. ALLAH Teâlâ, bir çok hâdiseleri birer sebebe bağlamıştır. Bu husustaki ilâhi kanuna riayet lâzımdır, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, devesini bir şeye bağlamaksızın dışarıda bırakıp huzurlarına giren Amr b. Ümeyye' (R.A)a: " قَيِّدْ وَتَوَكُلْ = Deveni bağla ve tevekkül eyle" {(*): Beyhaki, Şuabü'l-İman; No:1211; 2/80} diye tenbih buyurmuştur.

35- ثَبَاتٌ = Sebat: Sözde durmak, ahde vefa etmek, bir meslekte, bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak demektir. "Sabit olanlar, nâbit olurlar = bir işte sebat edenler neticeye ulaşırlar" sözü meşhurdur. Sebat, muvaffakiyetin bir şartıdır. Bununla beraber hayırlı ve doğru-gerçek olan şeylerde sebat göstermek bir fazilettir. Faydasız, batıl şeylerde sebat göstermek ise, aklın zafiyetine, insafın yokluğuna delâlet edeceği için büyük bir kusurdur.

— 517 —

36- جُودٌ = Cûd: Cömertlik, insanlara ihtiyaçlarını bildirmelerine meydan vermeksizin lütufta, ihsanda bulunmak halidir. Verilmesi lâyık olan şeyleri münasip olan yerlere kolaylıkla-içtenlikle vermek, melekesinden ibaret olan «seha» da bu kısımdandır.

Cûd ve seha, insana lâyık bir meziyettir. Bunların zıtları ise, his-set, tama', cimriliktir ki, insanlara asla yakışmaz. Bir hadis-i şerifte:

طَعَامُ السَّخِيِّ شِفَاءٌ وَطَعَامُ الْبَخِيلِ دَاءٌ

"Cömert kimsenin yemeği şifadır, cimri kimsenin yemeği de hastalıktır." {(*): Deylemi, Firdevs; No:3954; 2/455} buyurulmuştur.

37- حَزْمٌ = Hazm: Basiretle yürümek, ihtiyatlı bir tarzda davranmak, neticesi bilinmeyen şeylere hemen atılmamaktır. Zıddı, ihtiyatsızlıktır. Hazm'a riayet edenler, pişmanlığa düşmezler. Bununla beraber hazm, bazen kötü bir kuruntudan ileri gelir. Bu sebeple hazm diye kuruntuya düşmemek lâzımdır. Bunun içindir ki bir hadis-i şerifte: " اَلْحَزْمُ سُوءُ الظَّنِّ = Hazm kötü bir düşüncedir." {(*): Zehebi, Mizanül'itidal; No:9404; 7/138} buyurulmuştur.

38- حُسْنُ ظَنٍّ = Hüsnü zan: Güzel sanma, bir kimsenin veya bir hâdisenin iyiliği hakkındaki vicdanî kanaat demektir. Zıddı, suizandır. İnsan, suizanda toleranslı-ölçülü davranmalı, hiç bir kimse hakkında da yok yere suizanda bulunmamalıdır.

Gerçi herhangi bir kimse hakkında körü körüne "pek iyi bir zattır" diye hükmetmek, hüsnü zannı suistimal etmek olacağından kötüdür. Onun bunun hallerini araştırmak, kusurlarını bilmeye çalışmak arzusu da tecessüs (bak. Madde: 16/6) denilen ve suizandan kaynaklanan gayriahlâkî bir hareket olduğu için haramdır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "Şüphe yok ki zannın bazısı bir günahtır." {(*): Hucurat Suresi:12} buyurulmuştur.

39- حِفْظُ لِسَانٍ = Hıfzu lisan: Dili lüzumsuz sözlerden koruyup ihtiyaç miktarından fazla söz söylememek halidir ki, pek güzeldir. Zıddı, «mâlayani» denilen faydasız şeyler ile uğraşmak, ağza her geleni söylemektir. Akıllı kimseler, çok kere sükût ederler. Lüzum görülmedikçe söz söylemek istemezler.

— 518 —

Sükût pek güzeldir. Yeter ki bir hakkın zayi olmasına, bir hakikatın yanlış anlaşılmasına sebep olmasın.

Aleyhisselâtü Vesselam Efendimiz:

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا اَوْ لِيَصْمُتْ

"Her kim ALLAH'a ve âhiret gününe inanmakta ise, hayır söylesin veya sussun." {(*): Buhari; Edep:31; No:5672; 5/2240, Müslim; İman:19; No:47; 1/68, Ebu Davud; Edep:123; No:5154; 2/760} buyurmuştur.

40- حَقٌّ = Hak: ALLAH Teâlâ'nın bir mübarek ismidir. Her sabit, doğru olan şeye de hak denir ki zıddı batıldır. Herkesin meşru olan salâhiyetine, iktidarına, bir şey üzerindeki malikiyetine de hak denilmiştir ki, çoğulu "hukuk"tur.

Her hak karşılığında bir vazife vardır. Meselâ bir insan hayat hakkına, şeref ve haysiyet hakkına sahiptir. Bunlara kimsenin tecavüzü caiz değildir. Bu sebeple o insan da bu hak karşılığında başkalarının hayat hakkına, şeref ve haysiyet hakkına riayetle vazifelidir. Bunlara da kendisi tecavüz edemez. Böyle bir tecavüz haramdır, cezayı gerektirmektedir, dünyanın intizamına manidir.

Hak, daima haktır. Hakka kuvvet ve başka bir şey galip gelemez. Geçici olarak yok olan bir hak, bir gün dünyada, dünyada olmasa bile, yarın âhirette ortaya çıkacaktır.

41- حِكْمَةٌ = Hikmet: İlim ve amelin birleşmesinden meydana gelen yüksek bir sıfattır. Bilmeyen veya bilgisi ile amel etmeyen bir kimse, hakîm unvanını alamaz. Her şeyin hakikatına bilgi edinmeye de hikmet denir. Adaba, ahlâka, vaazlara ait edebi sözlere, fıkralara da hikmet denilir.

Hakîm olan zatta, zekâ, hafıza, güzel düşünce, kolaylıkla öğrenme, safî zihin, güzel anlayış, hafızasındakileri hatırlayıp kullanma özellikleri bulunur. Bir âyet-i kerimede:

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا

"Kendisine hikmet verilmiş olan kimseye muhakkak bir çok hayır verilmiş olur." {(*): Bakara sûresi:269} buyurulmuştur. Bir hadis-i şerif de şu mealdedir:

اَلْحِكْمَةُ ضَالَّةُ الْمُؤْمِنِ فَأَيْنَمَا وَجَدَهَا أَخَذَهَا

"Hikmet müminin yitiğidir. Bu sebeple onu nerede bulursa alır." {(*): Deylemi, Firdevs; No:2770; 2/152.}

— 519 —

42- حِلْمٌ = Hilm: Şiddete tahammül, gazap (kızgınlık) ateşini söndürmek, nefsini heyecandan korumak demektir ki, yerinde gösterilmek şartı ile büyük bir fazilettir. Zıddı hiddettir, düşünmeden bir işe başlamaktır ki, bu da öfkeden, titizlikten, hoşa gitmeyen bir hâdiseden dolayı gazap kuvvetinin parlamasından ibarettir.

Gazap, darılma halleri, kalp kanının kaynaması zamanında kişinin kendisinde meydana gelen bir değişmedir ki, haksız yere olunca bir kusur sayılır, pişmanlığa sebep olur. Fakat akla tabi ve haksızlığa karşı olan bir gazap, güzeldir. Çünkü mukaddes şeyler, bu sayede müdafaa edilebilir.

Hilm, ilim ve hikmetle beraber olmalıdır. Bir hadis-i şerifte:

مَا جُمِعَ شَيْءٌ اِلٰى شَيْءٍ أَفْضَلُ مِنْ عِلْمٍ اِلٰى حِلْمٍ

"Hiçbir şey, diğer bir şey ile ilim ile hilmden daha faziletli olarak toplanmış değildir." {(*): Musannef İbn-i Ebi Şeybe; Edep.43; No:5; 6/126. Darimi; Mukaddime:48; No:576;1/152. Deylemi, Firdevs; No.6371; 4/120.} buyurulmuştur.

43- حَمِيَّةٌ = Hamiyet: Mukaddes şeyleri, milletin haklarını korumak ve namusu, haysiyeti töhmet altında kalmaktan korumak hususlarında gösterilen bir gayret ve özen göstermek hususiyetidir. Bu pek güzel bir haslettir. Fakat batıl fikirleri, inançları korumak yolunda gösterilen gayrete «Hamiyet-i cahilâne» denir ki bu pek kötüdür.

44- حَيَاءٌ = Haya: Utanma, hicab, ar, namus manâlarına gelir. Çirkin şeylerden nefsin darlanması, edebe aykırı bir hadisenin meydana gelmesinden dolayı kalbin bir rikkat (incelik) ve ızdırap içinde kalması demektir ki, eseri hemen yüzde belirmeye başlar.

Haya, pek güzel bir haslettir. Zıddı, "vekahat"dır ki, utanmazlıktan, batılı hak suretinde görüp çekinmeksizin işlemekten ibarettir.

Hayasızlık, insanı insanlıktan çıkarır, hayvanlardan aşağı bir hale düşürür. Bir hadis-i şerifte:

اَلْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الْإِيمَانِ

"Haya, imandan bir bölümdür." {(*): Buhari; İman:14; No: 24; 1/17. Müslim; İman:12; No. 35; 1/65. Ebu Davud; Edep:7; No:4795; 2/667. İbni Hıbban; İman:4; No:167; 1/386. Nesâi; İman:16; No:5004; 8/110. İbni Mace; Mukaddime:9; No:57; 1/22. A. b. Hanbel; No: 9417; 2/443.} buyrulmuştur. Diğer bir hadis-i şerifde:

— 520 —
مَنْ لَا يَسْتَحْيِى مِنَ النَّاسِ لَا يَسْتَحْيِي مِنَ اللّٰهِ

"İnsanlardan utanmayan, ALLAH Teâlâ'dan da utanmaz." {(*):Taberani el-Mu'cemu'l-Evsat; No:7155. 8/78.} mealindedir.

45- خُشُوعٌ = Huşu: Tevazu göstermek, hakka boyun eğmek, korku ve sevgi ile beraber edepli bir vaziyet almak demektir. Zıddı gaflet, kibirlenmek kalb huzurundan mahrumiyettir. Bir ibadetin kıymeti huşulu olması nisbetinde artar. Haşyet de tazimle karışık, kalbe ait bir korku demektir. ALLAH korkusuna «haşyetullah» denir.

Kalbinde haşyetullah bulunmayan bir kimseden her türlü fenalık meydana gelebilir. Bir hadis-i şerifte:

رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللّٰهِ

"Hikmetin başı ALLAH korkusudur." {(*): Beyhaki, Şuabu'l-İman; No: 744; 1/470. Deylemi, Firdevs; No:3258; 2/270.} buyurulmuştur.

ALLAH Teâlâ'nın kudretini, azametini düşünen her mütefekkir müminin kalbinde ALLAH korkusu parlar, kendisini daima iyiliğe sevkeder durur.

46- خَيْرٌ = Hayır: İyilik demektir. Her meşru olan mal ve menfaat da bir hayırdır, Cenab-ı Hakk'ın bir ihsanıdır. ALLAH Teâlâ'nın rızasını kazanmaya vesile olan her güzel amel, bir hayırdır, asıl «hayr-ı ahlâkî = hayır ahlakı» da bundan ibarettir.

Hayrın zıddı, şerdir. Hakka, tabiata uygun olmayan ve fena bir neticeyi doğuran her şey, bir şerden ibarettir.

Herkesin hakkında iyilik dilemeye «hayırhahlık» denir ki, ruhun tertemiz olmasından ileri gelir. Bütün hayır müesseseleri, hayırhahlığın bir eseridir. Başkasının fenalığını istemek de «bedhahlık» denilen ruhî bir hastalıktır ki, sahibinin kötü bir kimse olduğuna bir alâmettir.

İşte «hased» denilen pek kötü bir huy, bu bedhahlıktan başka değildir...

Evet... Başkasının hakkı ile nail olduğu nimetlerden huzursuz olup da o nimetlerin yok olmasını istemek bir hasedden ibarettir. Bu pek fena bir haslet olduğu için bundan pek sakınmalıdır. Bir hadis-i şerifte:

إِيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ

"Hasedden kaçınınız. Çünkü ateş kuru odunları yakıp bitirdiği gibi, hased de güzel âmelleri yer bitirir." {(*): Ebu Davud; Edeb:52; No:4903; 2/693} buyurulmuştur.

— 521 —

Şerre âlet olan bir nimetin yok olmasını istemek hased sayılmaz. Aynı şekilde başkasının nail olduğu bir nimetin aynısına nail olmak arzusu da hased değildir. Bu arzuya «Gıbta» ve «Münafese» denir ki bazı hallerde caizdir. Yüksek bir âlimin bilgisine, faziletine gıpta edilmesi gibi.

47- دُوستلوقْ = Dostluk: İki veya daha fazla kimse arasında meydana gelen samimî bir sevgi ve bağlılık demektir. ALLAH için olan dostluk devam eder, dünya için olan dostluk da kayıp giden bir yıldız gibi parlar parlamaz, söner gider.

Dostluğun zıddı düşmanlıktır, adavettir, garezkârlıktır. Bütün müslümanlar birbirinin dostudur, çünkü aralarında ebedî olan bir din kardeşliği vardır.

Peygamberi Zişan (S.A.V) Efendimiz, ALLAH'ın rahmetine nail olmuş olan ümmetine söyle emretmiştir:

لَا تَبَاغَضُوا وَلَا تَحَاسَدُوا وَلَا تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللّٰهِ إِخْوَانًا وَلَا يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أَنْ يَهْجُرَ أَخَاهُ فَوْقَ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ

"Birbirinize buğz etmeyiniz, haset etmeyiniz, arka çevirmeyiniz, ey ALLAH'ın kulları!.. Kardeş olunuz, bir müslümana helâl olmaz ki kardeşini üç günden fazla terk ede." {(*): Buhari; Edeb:57; No:5718; 5/2253}

Başkasının bir kederinden dolayı sevinmek de bir düşmanlık eseri olduğundan caiz değildir. Buna «Şematet» denir. Bir hadîs-i şerifte:

لَا تُظْهِرِ الشَّمَاتَةَ لِأَخِيكَ فَيَرْحَمَهُ اللّٰهُ وَيَبْتَلِيكَ

"Kardeşin için şematet ortaya koyma, sonra ALLAH Teâlâ ona merhamet eder de, seni o belaya düşürür." {(*): Tirmizi; Sıfatü'l-Kıyame:54; No:2506; 4/662} buyurulmuştur.

48- دِيانة = Diyanet: Dindarlık, dinin mukaddes hükümlerine riayet, gereğince hareket etmektir. Zıddı, dinsizlik, dinin hükümlerine riayetsizliktir ki, bütün fenalıkların en büyük kaynağıdır.

İnsanların kurtuluşu, temiz bir halde yaşayışı, saadete ermesi ancak diyanet sayesindedir. Diyanet, yaratılış gereğidir, gerek ferdler için ve gerek toplumlar için zarurîdir. Bu sebeple diyanete sımsıkı sarılmalıdır. Bu, insanlığın menfaat ve selâmeti bakımından son derece lâzımdır.

49- ذِكْرٌ = Zikr: Anmak, hatırlamak manasınadır. ALLAH Teâlâ'nın mukaddes isimlerini anmak, yapılması gerekli bir vazifedir, en yüce bir zikirdir.

— 522 —

Hak Teâlâ hazretlerini zikretmek, ya büyüklüğünü düşünmekle olur. Bundan heybet ve saygı gösterme meydana gelir. Ya kudretini düşünmekle olur. Bundan korku ve hüzün doğar. Veya nimetlerini anmakla olur, bundan şükür ve hamd meydana gelir. Veya pek emsalsiz olan şaheserlerini tefekkür ile olur, bundan da ibret ve uyanma yüz gösterir.

Zikrin zıddı, nisyandır, Hakk'ı unutmaktır. ALLAH'ü Azimüşşan'ın mübarek isimleri ile kulluk lisanını süslememektir. Bu pek acınacak bir gaflet eseridir. Bir âyet-i kerimede:

وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَثِيرًا لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

"ALLAH Teâlâ'yı çok zikrediniz ki felah bulabilesiniz." {(*): Cuma sûresi: 10} buyurulmuştur. Bir hadîs-i şerifte:

أَفْضَلُ الذِّكْرَ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَأَفْضَلُ الدُّعَاءِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ

Zikrin en faziletlisi "Lâilâhe illallâh"dır, duanın en faziletlisi de "Elhamdülillâh"dır." {(*): Tirmizi; Dua:9; No:3383; 5/462} diye buyurulmuştur.

50- رِضَاءٌ = Rıza: Hoşnut olmak, muvafakat göstermek, herhangi bir hükmü veya hâdiseyi kalben hoş görüp kabul etmektir. Zıddı muhalefettir, reddir, itirazdır.

ALLAH Teâlâ'nın her hükmüne, her takdirine razı olmak bir kulluk vazifesidir. Hak bir şeye razı olmamak bir ahmaklık alâmeti olduğu gibi bâtıl bir şeye razı olmak da bir tuğyan, bir isyan eseridir.

Bir hadis-i şerifte:

إِذَا أَحَبَّ اللّٰهُ عَبْدًا اِبْتِلَاهُ لِيَسْمَعَ تَضَرُّعَهُ

"ALLAH Teâlâ bir kulu severse imtihan eder, bazı sıkıntılara mübtelâ kılar, ta ki duasını, niyazını işitsin" {(*): Taberani, el-Mu'cemü'l-Evsat; No:1267; 2/144} buyurulmuştur.

51- رِفْقٌ = Rıfk: Yavaşlık, yumuşaklık, nezaket ve gönül alıcı muamele, neticesi güzel olan bir şeye güzelce boyun eğme manasınadır. Zıddı da unftur, huşunettir, gılzettir ki, sertlik göstermekten, katı yürekli olmaktan, nezakete muhalif muamelede bulunmaktan ibarettir. İnsan, rıfk sayesinde en müşkül neticeleri elde edebilir. Huşunetle muamele yüzünden de elde edilmesi pek yakın olan şeyleri, imkansız bir hale getirmiş olur. Bir hadis-i şerifte:

— 523 —
إِنَّ اللّٰهَ رَفِيقٌ يُحِبُّ الرِّفْقَ وَيُعْطِى عَلَيْهِ مَا لَا يُعْطِى عَلٰى عُنْفٍ

"Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ Refîk'tir, rıfkı sever ve unf üzerine vermediğini rıfk üzerine verir." {(*): Müslim; Edep:23; No:2993; 4/2003; Ebu Davut; Edep:11; No:4807; 2/670; İbn-i Mace; Edep:9; No:3688; 2/1216; A. b. Hanbel: No:904; 1/112} buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerif de:

مَنْ حَرُمَ الرِّفْقَ حَرُمَ الْخَيْرَ

"Rıfktan mahrum olan, hayırdan mahrum bulunur." {(*): Müslim; Edep:23;No:2992; 4/2003; A. b. Hanbel: No:18767; 4/366} mealindedir.

52- سَعْىٌ = Sa'y: Çalışmak, bir maksadın meydana gelmesi için elden gelen gayreti sarfetmektir. Zıddı, atalet, bataet, meskenet (tembellik)tir ki, İslâm ruhuna asla uygun değildir. İnsan, meşru şeyleri elde etmek için muntazaman bir say ve gayret sahibi olmalıdır. Bütün yükselme- ilerlemeler, sa'y ve gayretin birer neticesidir. Kur'an-ı Kerim'de:

وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعٰى

"İnsan için çalıştığı şeyden başkası yoktur." {(*): Necm sûresi:39} buyurulmuştur.

53- سَتْرُ عُيُوب = Setri uyub: Onun bunun ayıplarını, kusurlarını örtmek, görmemezlikten gelmek, başkalarına ifşa etmemek (yaymamak) demektir. Zıddı, ifşayı uyub (ayıpları yaymak)dır.

Başkalarının kusurlarını arkalarından söylemek gıybettir. Hattâ bir kimsenin arkasından boyuna, elbisesine, yiyip içmesine, gezip yürümesine dair bir noksanını dil ile, göz ile veya el ile işaret ederek göstermek de bir gıybettir. Çünkü bunları haber alınca, müteessir olacağı (üzüleceği) şüphesizdir.

Başkalarına, yapmadıkları kusurları isnat etmek (yüklemek, atmak)da iftiradır, bühtandır. Bunlar,

İslâm terbiyesine aykırıdır, kesinlikle haramdır. Bir hadis-i şerifte:

طُوبٰى لِمَنْ شَغَلَهُ عَيْبُهُ عَنْ عُيُوبِ النَّاسِ

"Ne mutlu o kimseye ki kendi kusuru, kendisini başkalarının kusurlarını görmekten meşgul kılmıştır." {(*): Deylemi, Firdevs: No:3929; 2/447; Ebu Nuaym, Hilyetül Evliya: 3/203} buyurulmuştur.

Bu sebeple insan, kendi kusurunu görüp onu düzeltmeye çalışmalıdır. Şu kadar var ki, gayrimeşru şeyleri hiç çekinmeksizin yapıp duran fasık kimselerin

— 524 —

bu çirkin hallerini arkalarından söylemek, gıybet sayılmaz. Bu söyleyiş ile fena haller kötülenmiş, başkaları bundan korunmuş olur. Bir islam toplumuna karşı lâübalice bir vaziyet alarak gayri ahlâkî şeyleri açıkça yapıp duran kimselerin bu rezilliklerini söylemek, kamuoyunun güzel bir tepkisi demektir. Yeter ki bu söyleyiş, şahsî bir kızgınlık neticesi olmasın.

Gıybetin mesuliyetinden kurtulmak için mümkün ise, gıybet edilen kimseden helâllik istemeli, özür dilemelidir. Bazı alimlere göre yapılmış olan bir gıybetten dolayı pişman olup tevbe-istiğfarda bulunmak kâfidir. Durumu haber verip gıybet edilen kimseden helâllik dilemek bir üzüntüye, bir dargınlığa sebeb olabilir. Şu kadar var ki o kimse bu gıybetten haberdar olmuş ise, o halde kendisinden özür dileyerek helallik istemesi lâzımdır.

İki dargın kimsenin özür dilemek için müsafahada bulunması helalleşmek sayılır.

54- شَجَاعَةٌ = Şecaat: Yiğitlik, bahadırlık, kalb metaneti, lüzumu halinde tehlikelere atılabilmek hususiyeti demektir. Zıddı, cebanettir, korkaklıktır. Hak yolunda mukaddes şeyleri müdafaa uğrunda gösterilen şecaat, pek kıymetli bir haslettir.

55- شَفْقَةٌ = Şefkat: Acıyıp esirgeme, korku ile karışık, merhametten ileri gelen ruhî bir haldir ki, başkalarının başına gelen veya gelmesi muhtemel bulunan hoş olmayan bir hal karşısında ortaya çıkar. Zıddı, rahmet ve rikkat (incelik) duygusundan mahrumiyettir ki pek fena bir haslettir.

Şefkat temiz, saf kalblerin bir özelliğidir. İslam dininde ALLAH Teâlâ'nın emirlerine tazim, yarattıklarına da şefkat büyük bir esastır.

56- شُكْرٌ = Şükür: Görülen iyiliğe karşı söz ile, iş ile memnuniyet ve kıymetbilirlik göstermektir.

Görülen bir iyiliği övgü ile anmak da bir şükürdür. Zıddı küfran-ı ni'met (nimeti inkar etmek, nankörlük yapmak)tır. Biz, her dakika binlerce nimetlerine nail olduğumuz ALLAH Teâlâ'ya şükür etmeye borçlu bulunduğumuz gibi, iyiliğini gördüğümüz şahıslara karşı da teşekküre borçluyuz. Bir hadis-i şerifte:

مَنْ لَا يَشْكُرُ النَّاسَ لَا يَشْكُرُ اللّٰهَ

"İnsanlara şükretmeyen, ALLAH Teâlâ'ya da şükretmez." buyurulmuştur. {(*): Tirmizi; Bîrr ve sıla:35; No:1954; 4/339; Ebu Davud; Edep:12; No:4811; 2/671; A. b. Hanbel; No:11306; 3/73}

57- شَهْوَةٌ = Şehvet: İstek, tabiata uygun olan bir şeyi istemek için nefsin hareketi, hayat sahiplerinin birbirine karşı olan tabiî meyilleri demektir. Meşru

— 525 —

bir şey hakkındaki normal bir şehvet, bir meyil, iyidir. Meşru olmayan bir şey hakkındaki şehvet ise, hayvanca bir hal olduğundan pek kötüdür, pek zararlıdır, bundan kaçınmak lâzımdır.

Heva, boş yere arzu ve nefsin bir lezzetten dolayı bir şeye meşru bir sebep olmaksızın meyletmesi demektir. Heves de bir şey hakkında gösterilen noksan ve olgunlaşmamış bir aşktan, sevdadan başka değildir. Şüphe yok ki bunların ikisi de kötüdür. İnsanın feyzine, şerefine manidir. Peygamber (S.A.V)

Efendimiz

اَللَّهُمَّ جَنِّبْنِى مُنْكَرَاتِ الْاَخْلَاقِ وَلْاَهْوَاءِ

Ya Rabbi! Beni ahlâkın çirkin olanlarından ve hevalardan uzak bulundur." {(*): İbn-i Hıbban; Rekâik: No:960; 3/240} diye dua ederdi.

58- صَبْرٌ = Sabr: Acıya katlanmak, tabiata uygun gelmeyen hallere telâş göstermeksizin dayanmaktır. Zıddı, ceza, sabırsızlıktır. İnsan yaşadıkça bir takım acı hâdiseler karşısında kalır, işte bunlara karşı sabretmek lâzımdır. Bir âyet-i kerime'de de:

اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرِينَ

"Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ, sabredenlerle beraberdir." {(*): Bakara Sûresi; 153} buyurulmuştur. Sabrın sonu selâmettir, muvaffakiyettir. Sabır acıdır, fakat meyvesi tatlıdır.

Sabırsızlık ruhun zâfiyetinden ileri gelir. Şu kadar var ki, meşru olmayan şeyler hakkında sabır caiz değildir. Bunlara karşı kalben bir acı duyulması ve mümkün ise, mücadele yapılması icap eder. Giderilmesi mümkün olan kötülüklere veya ihtiyaçlara katlanmak sabır değil, bir acizliktir, bir miskinliktir. Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz:

اَللَّهُمَّ اِنِّى اَعُوذُ بِكَ مِنَ الْعَجْزِ وَالْكَسَلِ

"İlâhi! Ben sana acizlikten ve tembellikten sığınırım." {(*): Buhâri; Davât:37; No:6006; 5/2341; Müslim; Zikir:15; No:2706; 4/2079} diye dua buyururdu.

59- صِدْقٌ، صَدَاقَةٌ = Sıdk, sadakat: Hakikata uygun olan doğru söz, sıdktır. Artniyet şaibe

(leke)sinden beri ve her yönüyle halis olan bir dostluk da sadâkattır. Herhangi bir doğruluğa da sadâkat denir. Sıdkın zıddı, kizb = yalandır. Sadâkatin zıddı da hıyanettir, istikametten mahrumiyettir.

İnsanlara sıdk ve sadâkat yakışır. Yalancı bir kimseyi ne ALLAH Teâlâ sever, ne de başkaları. Yalan haramdır. Yalancı bir kimsenin insanlık bakımından hiç bir kıymeti olamaz.

— 526 —

Söylediği yalan sözleriyle halkı aldatan, yaptığı hileler, aldatmalar ile ötekini berikini kandırmaya çalışan kimse, pek büyük bir günahkârdır. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur ki:

مَنْ غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا وَالْمَكْرُ وَالْخِدَاعُ فِى النَّارِ

"Bize hıyanet eden, bizden değildir. Mekr ve Hud'a (hile - tuzak) denilen şeyleri yapanlar cehennemdedirler." {(*): İbn-i Hıbban; Birr: No:567; 2/326, Taberani, el-Mu'cemü'l-Kebir; No:10234}

Kısacası, insanın sözü de, özü de doğru olmalıdır. Doğru olmayanlar için saâdet kapıları kapalıdır. İslamiyet gibi hikmet ve hakikat esasları üzerine kurulmuş bir dinde doğruluğa aykırı bir şey, asla yer bulamaz.

60- صَلَاحٌ = Salâh: İyi hal, her hayrı bulunduran faziletlerin toplanmasından meydana gelen yüksek bir sıfattır. Zıddı fesattır, fücurdur. Bir millet, kendi fertlerinin salâhına çalışmalıdır, çalışmazsa fesat erbabının elinde esir olur. Bir müslüman, dinî ve dünyevî vazifelerini bilip güzelce tatbik etmedikçe, iyi hal sahibi olamaz.

61- صِلَةُ الرَّحْمِ = Sıla-i rahim: Akrabayı arayıp sormak, akrabanın kusurlarını affetmek, muhtaç olanlarına yardımda bulunmaktır. Akraba ile görüşmek, sohbette bulunmak, kendilerine selâm veya hediye göndermek, sıla-i rahim sayılır. Yakın olan akrabayı mümkün ise, bulundukları beldelere gidip görmek, uzak akraba ile de mektuplaşmak lâzımdır. Zıddı kat'i rahimdir ki akrabayı unutup terketmektir. Böyle bir hareket müslümanlığın tavsiye ettiği ailevî, sosyal vazifelere aykırıdır. Bir hadis-i şerif:

صِلَةُ الرَّحْمِ تَزِيدُ فِى الْعُمْرِ

"Sıla-i rahim, ömrü uzatır, artırır." {(*): Heysemi, Mecmeu'z-Zevâid; 1/194;} meâlindedir.

62- صَلَابَةٌ = Salâbet: Metanet, mukaddes şeyleri korumak hususunda insanın sahip olduğu kalp kuvveti demektir. Zıddı lâubalilik, inanç gevşekliğidir.

Salâbet, pek kıymetli bir haslettir. Bazen salâbet yerinde «taassub» tabiri de kullanılır. Taassub, esasen âdetlerde, törelerde, maddî ve manevî diğer hususlarda fazla sebat ve taraftarlık göstermek demektir. Bu sebeple iki türlüdür. Biri, meşru taassubtur ki, akla uygun âdetlere, inançlara karşı gösterilen sebattır. Bu pek güzeldir. Diğeri ise, batıl, faydasız töreler, modalar, fikirler ve yapılıp yapılmamasında dinî bir mahzur bulunmayan hususlar hakkında gösterilen taassubtur ki, bu pek kötüdür. Ne yazık ki bir takım kimseler bu ikinci kısma

— 527 —

dahil bir çok esassız şeylere dört elleriyle sarıldıkları halde, mukaddes şeylere, dinî emir ve yasaklara sarılan kimselere bir kusur olmak üzere taassub isnat etmekten kendilerini alamazlar. Bu bir tersine görüş neticesidir. Bundan kaçınılmalıdır. Hakkı hak, batılı da batıl görmeye çalışmalıdır.

63- ظَرَافَةٌ = Zarafet: İncelik, kibarlık, zekâya uygun, hoş gelen sözler ile, işler ile vasıflanma melekesi demektir. Zıddı, kabalık denilen bir halettir ki, ruhlar üzerinde pek fena tesir yapacağı için kötüdür. Tabi zarafetler, esasen haddi aşmamak şartı ile güzeldir. Fakat her işte, her sözde bir zarafet göstermeye çalışmak, ağır başlılığa da, ciddiyete de aykırıdır, hafiflikten ibarettir. Bu sebeple bu hususta orta halden ayrılmamalıdır.

64- عَدْلٌ، عَدَالَةٌ = Adl, adalet: Hakka yönelmek haksızlıktan kaçınmak, her hakkı hak sahibine vermeye çalışmaktır. Zıddı zulümdür, gadrdır, insafsızlıktır.

Dünyanın bütün nizam ve intizamı adalete bağlıdır. ALLAH Teâlâ Hazretleri bize adaletle emrediyor. Bu sebeple insan, her hareketini bir ölçü, bir adalet dairesinde yapmaya çalışmalıdır. Vazifesinde adalete riayet etmeyen bir insan, kendisine de vatanına da, bütün insanlığa da fenalık etmiş olur. Herhangi bir hakkın zayi olmasına veya tehirine sebebiyet vermek bir zulümdür. Herhangi kimseden haksız yere bir şey almak zulümdür. Herhangi insana veya hayvana haksız yere eziyet vermek de bir zulümdür. Zulmün neticesi ise, azaptır, felâkettir. Bir hadis-i şerifte:

اِتَّقُ دَعْوَةَ الْمَظْلُومِ فَاِنَّهُ لَيْسَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ اللّٰهِ حِجَابٌ

"Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü o beddua ile Hak Teâlâ arasında perde yoktur." {(*): Buhari; Zekat:62; No:1452; 2/544 - Müslim; İman:7; No:19; 1/50 - Ebu Davud; Zekat:5; No:1584; 1/498} buyurulmuştur.

65- عَزْمٌ = Azm: Bir işe kesin bir şekilde niyet etmek, bir işi yapmaya kalbi bağlayarak yönelmektir. Zıddı, tereddüt ve ihmaldir. Meşru gayeler uğrunda azimli olmak bir meziyettir. Bir âyet-i kerîme şu mealdedir:

فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلَ عَلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

"Azm edince de ALLAH'a tevekkül et, artık tereddüt etme. Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ, tevekkül edenleri sever." {(*): Ali İmran Suresi:159}

— 528 —

66- عَشْقٌ = Aşk: Fazla sevgiden, ilgiden, birşey hakkında kalbin pek fazla alâka ve cazibe göstermesinden ibarettir. İnsanlar, maddeten veya manen güzel, lezzetli buldukları şeylere karşı kalblerinde bir meyil duyarlar. Bu meyil, ölçülü olursa «muhabbet",>pek kuvvetli olursa "aşk» adını alır. İnsanlar, hoşlarına gitmeyen şeylere karşı da bir «nefret» duyarlar. Bu nefret ölçülü olunca «buğz",>pek kuvvetli olunca da "makt» adıyla anılır.

Mukaddes şeylere karşı olan meylin bir aşk derecesinde bulunması pek güzeldir. Fakat fani varlıklara, güzelliklere karşı aşk derecesinde olan meyil, kalbin zafiyetinden, düşüncenin noksanlığından ileri geldiği için kötüdür.

Mukaddes şeyler hakkındaki aşka: «aşk-ı hakikî", "aşk-ı rahmani» denir. Fani, nefsani şeyler hakkındaki aşka da «aşk-ı mecazî", "aşk-ı himarî» denilir. Bu sebeple bu ikinci kısımdan kaçınmak her mütefekkir, yüksek himmetli insan için bir vazifedir.

67- عِصْمَةٌ = İsmet: Masumluk, günahlardan kaçınmak melekesine sahip olmak, Hak Teâlâ'nın korkusuyla bütün çirkin şeylerden berî bulunmak demektir. Fena şeylerden uzak bir durumda bulunmak da ALLAH Teâlâ'nın bir koruması olduğundan bir ismet sayılır.

İsmetin zıddı, mücrimlik, günahkârlık halidir. İnsanın asıl güzelliği, şerefi, sahip olduğu ismet sayesindedir.

68- عِفَّةٌ = İffet: Namus, haramlardan kaçınmak, nefsi hayvanî arzulardan menetmek melekesi demektir. Zıddı fuhuştur. Namusa aykırı harekettir.

Ruhların temizliği iffet iledir. İffetsiz bir şahıs, zehirli mikroplardan daha zararlı bir yaratıktır, kendisinden mutlaka uzaklaşmak lâzımdır. Nebiyyi Zişân Efendimiz (S.A.V):

اَللَّهُمَّ اِنِّى اَسْأَلُكَ الْعِفَّةَ فِى دُنْيَايَ وَدِينِي وَاَهْلِى وَمَالِى

"Yarabbi. Ben senden, dünyam, dinim, ehlim ve malım hakkında iffet dilerim." {(*): Ebu Davud; Edep:109; No:5074; 2/739. A. b. Hanbel; No:4770; 2/25} diye dua buyurmuştur.

69- عفو = Afv: Bağışlamak, suçtan geçmek, günahkâr kimse hakkında müstehak olduğu cezayı bir lûtuf olarak terketmek manasınadır. «Safh» da bir meseleden dolayı göz yummak, başa kakmamaktır ki af ile beraber kullanılır.

Af ve safhın zıddı, intikamdır, cezalandırmaktır. İntikam ki, acı çıkarmak, fena bir muameleye karşı kalbini rahatlatmak için diğer bir fena muamelede bulunmaktan ibarettir, bazı şartlar dairesinde caiz olabilir. Fakat af ile muamele

— 529 —

yapmak şüphe yok ki daha iyidir. Affın zevki, intikamın zevkinden daha fazladır. Bir hadîs-i şerifte:

مَا زَادَ اللّٰهُ عَبْدًا بِعَفْوٍ إِلَّا عِزًّا

"ALLAH Teâlâ, bir kula af sebebiyle izzetten başka birşey arttırmaz." {(*): Müslim; Birr:19; No:2588; 4/2001} buyurulmuştur.

Bir şahsa karşı kalben tutulan bir buğz ve öfke ve zarar vermek arzusuna da «kin» denilir ki, bu da çok kere insanlığa layık olmaz. Yalnız mukaddes şeylere düşman olanlara karşı kalpte ebedî bir kin ve düşmanlık beslenmesi icabeder.

70- عَهِدْ =Ahd: Söz vermektir. Riayet edilmesi lazım gelen mukavele(sözleşme)ye de ahd denir. Ahde riayet, yapılması gerekli bir vazifedir. Ahde vefa etmemek bir zulümdür. İnsanlar ahidlerinde, sözlerinde durmalıdırlar, bunlardan mesuldürler. Verilen bir sözde meşru bir sebep olmaksızın durmamak, insanın kıymetini ayaklar altına alacak derecede bir noksanlıktır. Bir hadis-i şerîfte:

إِنَّ حُسْنَ الْعَهْدِ مِنَ الْإِيمَانِ

"Ahdin güzelliği, yani ahde lâyıkıyla riayet edilmesi imandandır." {(*): Buhari; Edep:23; No:5658; 5/2237} buyurulmuştur.

71- فَضْلٌ، فَضِيلَةٌ = Fazl, fazilet: Üstünlüğe, kerem ve ihsana, ilim ve marifete «fazl» denir. İlim ve irfan itibariyle olan yüksek dereceye ve ahlâkî vazifelere riayet melekesine de «fazilet» denilir. Fazlın zıddı, kötülük, cimrilik-pintilik, cehalettir. Faziletin zıddı da rezalet, adilik-alçaklıktır. Faziletin çoğulu «fezail"dir.>Hikmet, adalet, şecaat ve iffet sıfatlarına "fezail-i asliye» adı verilmiştir ki, bunlardan bir çok faziletler, doğar. İnsan fazl ile, fazilet ile vasıflanmalıdır, insanın şerefi ancak bu sayede temin edilmiş olur.

72- فُتُوَّةٌ = Fütuvvet: Yiğitlik, insanın şerefi, kerem ve seha (cömertlik), dostların kusurlarına karşı bağışlama ile muamele demektir. Zıddı korkaklık, zillet, cimrilik, öfkedir. Fütuvvet, sahibini dine ve mürüvvete aykırı hallerden korur, fedakârlığa, yardımseverliğe sevkeder. Bu sebeple fütüvvetle vasıflanmaya çalışmalıdır.

73- فَرَاسَةٌ = Feraset: Zihin uyanıklığı, bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti, bir insanın ahlâkını, kabiliyetini yüzünden anlamak melekesi demektir.

— 530 —

Feraset, iki türlüdür. Biri, bir nevi ilham eseridir ki, sebebi bilinmeksizin meydana gelir. Diğeri, bir kazanma eseridir ki, muhtelif tabiatlara vakıf olmak sebebiyle meydana gelir.

Ferasetin zıddı, ahmaklıktır, zekâdan mahrumiyettir. Ferasetli kimselerin huzurlarında uyanık bulunmalı, edebe, fazilete aykırı şeylerden kaçınmalıdır. "Müminin ferasetinden sakınınız. Çünkü o, Allah'ın nuruyla bakar." {(*): Tirmizi;Tefsir.(Hıcr); No:3138;5/88. Taberani el-Mu'cemu'l-Kebir: No:7497; 8/102} buyurulmuştur.

74- قَدِرْدَانْلِقْ = Kadirdanlık: Herkesin mertebesini bilip hakkında ona göre muamele yapmaktır. Zıddı kadirnâşinaslıktır. Sosyal hayatta kadirdanlığın büyük bir ehemmiyeti vardır. Kadir bilen milletler arasında ilim ve hüner sahipleri çoğalır, kadir bilmeyen milletler de bilgiden, marifetten mahrum kalırlar. Bir hadis-i şerifte:

أَنْزِلُوا النَّاسَ مَنَازِلَهُمْ

"İnsanları mertebelerine indiriniz, yani herkese mevkiine göre muamele yapınız." {(*): Ebu Davud; Edep:23; No:4842; 2/677. Müslim; Mukaddime; 1/6} buyurulmuştur.

75- قَنَاعَةٌ = Kanaat: Kısmete razı olmak, yemek, içmek, gibi hususlarda iktisad, ölçülü olma dairesinde hareket etmektir. Zıddı israftır, saçıp savurmaktır, ihtirastır, aç gözlülük ile âdi bir hırstan ibarettir.

Kanaati yanlış anlamamalıdır. Kanaat, mutlaka az ile yetinip tembellik içinde yaşamak değildir. Bilakis hırslı hareketlerden kaçınmak, başkalarının nimetlerine göz dikmeyip hakkına razı olmak, bir gönül huzuruyla yaşamaktır. Birçok hırsızlıklar, cinayetler kanaatsizliğin bir neticesidir. Bir hadîs-i şerifte:

اَلْقَنَاعَةُ كَنْیزٌ لَا يَفْنٰى

"Kanaat, tükenmez bir hazinedir." {(*): Beyhaki; Kitabü'z-Zühd; No:104; 1/88} buyurulmuştur.

Gerçekten kanaatli bir kimse, işini yoluna koyar, başkalarına muhtaç olmaz, hazinelere sahipmiş gibi müreffeh, şerefli bir halde yaşar. Diğer bir hadîs-i şerifte:

عَزَّ مَنْ قَنَعَ وَذَلَّ مَنْ طَمَعَ

"Kanaat eden azîz, aç gözlü olan da zelil olur." {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} mealindedir.

— 531 —

Herhangi bir hususta belli miktarı geçmek bir «israf» tır. Bir şeyi boş yere dağıtmak, lâyık olmayan yerlere sarfetmek bir saçıp savurmadır. Bir şeyin elde edilmesini adice, cimrilikle karışık bir tarzda isteyip durmak da bir "tama"dır ki bunlar mutlaka kötü hasletlerdir. "Hırs"a gelince, bu da bir şey hakkında gösterilen fazla bir rağbet ve meyilden ibarettir ki, iki türlü olur. Biri, âdi şeyler hakkındaki hırstır ki kötüdür, kalbin fakirliğinden, zafiyetinden ileri gelir. Diğeri ise, yüksek, güzel şeyler hakkındaki hırstır ki, iyidir. Ruhun yüksek bir iradesine, yüceliğine delâlet eder.

76- كَرَمٌ = Kerem: Cömertlik, şan ve şeref, kıymetli şeyleri kolaylıkla, gönül hoşnutluğu ile vermek demektir. Zıddı, cimriliktir. Kerem, yüksek fıtratta yaratılmış insanlara mahsus bir meziyettir.

77- لُطْفٌ = Lûtuf: İyilik, güzellik, yumuşaklıkla, okşayışla muamele demektir ki, insanlık nişanesidir. Zıddı zulümdür, kaba, sert muameledir ki, insanlığa yakışmaz.

Yaratılanlar hakkında gösterilen lütuf ve kerem, yaratanın muvaffak kılmasına, yardımına kavuşmaya bir vesiledir.

78- لَطِيفَةٌ، مِزَاحٌ = Lâtife, mizah: Şaka ve hoş nükteli söz demektir. Zıddı, ciddiyettir. Sırf bir eğlence, bir iltifat olmak için yapılan ve hiç bir kimsenin hatırına dokunmayan latifeler caizdir. Yeter ki lâtif olsun, lüzumundan fazla olmasın.

Latifenin çokluğu, gülmeyi artırır, kalbi öldürür, heybeti giderir, düşmanlığa sebep olur. Bir hadis-i şerîfte şöyle buyurulmuştur:

اِنَّ الرَّجُلَ لَيَتَكَلَّمُ بِالْكَلِمَةِ يَضْحَكُ بِهَا جُلَسَائُهُ يَهْوِي بِهَا مِنْ أَبْعَدَ مِنَ الثُّرَيَّا

"İnsan bir söz söylerken bununla yanında bulunanlar gülüşür de, kendisi Süreyya yıldızından daha uzağa uçar gider." {(*): İbn-i Hıbban; No:5716; 13/24} Yani şeref ve heybeti kaybolur. Bu sebeple o gibi latifelerden çekinmelidir.

79- مُبَاهَاةٌ = Mübahat: Övünme, iftihar etme, maddî veya manevî bazı sebepler, vasıflardan dolayı iftiharda bulunmak demektir. Takdire lâyık, yüce şeylere mensup olmaktan dolayı mübahatta bulunmak caizdir. Fakat herhangi fani bir varlıktan dolayı mübahatta bulunmak, kendisini görmek, asla caiz değildir. Böyle bir hale «ucb", "gurur", "cahilane tefahur» denilir ki pek kötüdür.

Bir hadîs-i şerifte:

— 532 —
ثَلَاثٌ مُهْلِكَاتٌ شُحٌّ مُطَاعٌ وَهَوًى مُتَّبَعٌ وَاِعْجَابُ الْمَرْءِ بِنَفْسِهِ

"Üç şey helak edicidir: Fazla cimrilik, uyulmuş heva, insanın kendisini görüp beğenmesi." {(*): Taberani, el-Mu'cemü'l-Evsat; No:5448; 6/214} buyurulmuştur.

80- مَتَانَةٌ = Metanet: Esasen sağlamlık, dayanıklık manâsınadır. Istılâhda: "İnsanın fikrinde sabit, azminde kuvvetli, inancında köklülük sahibi olması demektir. Zıddı zaafiyettir, gevşekliktir. Hak uğrunda metanet göstermek kıymetli bir tabiat işidir.

81- مدحٌ = Medh: Övmek, irade ile yapılan güzel işlerden dolayı dil ile yapılan övme demektir.

Zıddı zemdir, yani birinin aleyhinde fena sözler söylemek, onun kötü hallerini meydana koymaktır.

Medhe lâyık kimseleri medhetmek, toplum arasında faziletin, olgunluğun artmasına sebep olabileceği için güzeldir. Fakat medhe lâyık olmayanları medhetmek, hakikata muhalif, tabiata aykırı, başkalarını aldatmaya sebep olacağı için pek kötüdür. Bir hadis-i şerifte:

إِذَا رَأَيْتُمُ الْمَدَّاحِينَ فَاحْثُوا فِى وُجُوهِهِمُ التُّرَابَ

"Onu bunu medhedip duranları görünce yüzlerine toprak saçınız." {(*): A. b. Hanbel; No:5651; 2/94} buyurulmuştur. Gerçekten şahsî bir menfaat düşüncesiyle lâyık olmayanları medhe kalkışanlar, böyle bir muameleye müstahaktırlar. Herhangi bir kimseyi haksız yere kötülemek de haramdır.

82- مُدَارَاةٌ، مُمَاشَاةٌ = Müdara, Mümaşat: Yüze gülmek, dıştan dostluk göstermek, insanlara karşı güzel muamelede bulunmak, başkalarının fikirlerine uyarcasına hareket etmek ve barış, iyilik üzere durmaktır. Meşru şekilde yapılan mudara güzeldir, muvaffak olmaya bir sebeptir. Bir hadis-i şerifte:

مُدَارَاةُ النَّاسِ صَدَقَةٌ

"İnsanlara mudara bir sadakadır." {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerif de:

أُمِرْتُ بِمُدَارَاةِ النَّاسِ كَمَا أُمِرْتُ بِالْفَرَائِضِ

"Ben farzlar ile emrolunduğum gibi insanlara mudara ile de emrolundum." {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} meâlindedir.

— 533 —

Fakat güzel bir akıbet düşüncesiyle olmaksızın herhangi bir kimsenin sadece mevkiinden veya servetinden dolayı yüzüne gülmek, kendisine müdarada bulunmak pek kötüdür. Böyle bir hale yaltaklanmak, dalkavukluk, yağcılık denir ki, insanlığa asla yakışmaz, dinen yasak, aklen kötüdür.

83- مَحَبَّةٌ = Muhabbet: Sevgi, dostluk ve kendisinden lezzet duyduğu şeye ruhun meyletmesi demektir. Zıddı buğzdur, düşmanlıktır.

Muhabbetler, iki türlüdür. Biri tabii ve yaratılıştan olan muhabbettir, insanın evlâdına karşı olan sevgisi gibi. Diğeri kazanılmakladır. İnsanın kendisinde olgunluk gördüğü bir insanı sevmesi gibi.

Muhabbetler diğer bir bakımdan da iki türlüdür. Biri sebebi yok olan muhabbetlerdir. Bir kimseyi sadece dünyalığından dolayı sevmek ki, o dünyalık aradan kalkınca muhabbet de aradan kalkar. Diğeri, sebebi yok olmayan muhabbetlerdir. Herhangi bir şahsı sadece ALLAH için sevmek gibi. Bu türlü muhabbetler devam eder, işte ahlâkça bir fazilet sayılan muhabbetlerden maksad da bu türlü sevgilerdir. Bir hadis-i şerifte:

أَحَبُّ اْلأَعْمَالِ إِلَى اللّٰهِ الْحُبُّ فِي اللّٰهِ وَالْبُغْضُ فِي اللّٰهِ

"ALLAH Teâlâ'ya amellerin en sevgilisi, ALLAH için muhabbet, ALLAH için buğzdur." {(*): A. b. Hanbel; No:20796; 5/146} buyurulmuştur. Bu sebeple insan, ALLAH Teâlâ'nın sevdiği şeyleri sevmeli, sevmediği şeyleri de sevmemelidir.

84- مَرْحَمَةٌ، رَحْمٌ = Merhamet, Rahm: Esirgemek, acımak, şefkat göstermek, çaresiz kimselerin hallerine kalben acıyarak kendilerine yardımda bulunmak demektir. Merhamet, temiz ruhların bir süsüdür. Yalnız insanlara değil, hayvanlara da merhamet etmelidir. Bir hadis-i şerifte:

إِرْحَمُوا مَنْ فِي اْلأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ

"Yerde olanlara merhamet ediniz ki, size de gökte olanlar merhamet etsinler." {(*): Beyhaki, Şuabü'l-İman; Salat:75; No:11048; 7/476} buyurulmuştur.

85- مُرُوَّةٌ = Mürüvvet: Erkeklik, insanlığa uygun olan şeyi yapmak, güzel görünen şeyleri alıp kötülenmeye sebep olan hallerden kaçınmak demektir. Zıddı namertliktir. Açıkça yapılmasından utanılacak bir şeyi gizlice de yapmamak bir mürüvvet eseridir. Görülen bir iyiliği unutmamak ve fırsat düşünce karşılığında iyilik yapmak da bir mürüvvet eseridir.

— 534 —

86- مُشَاوَرَةٌ = Müşavere: Danışma, bir hususun hayırlı olup olmadığını anlamak için münasip görülen kimse ile fikir alışverişinde bulunmak demektir. Zıddı kendi bildiğine gitmek, kendi başına iş yapmaktır.

Müşavere bir sünnettir, insan, müşavere neticesinde aydınlanır, hatırına gelmeyen şeyleri hatırlar, ihtiyatlı bir tarzda hareket etmiş olur. Hodrey olan, yani yalnız kendi görüş ve fikriyle iş gören kimse ise, çok kere pişmanlık çeker. Bir hadis-i şerif:

مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ

"İstişare eden zarar görmemiştir." {(*): Acluni, Keşfül Hafa; No:2216; 2/188} meâlindedir. Şu kadar var ki kendisiyle müşavere edilecek şahıs, doğru sözlü, tecrübeli, kararsızlıktan, gururdan beri, düşünceden, kederden uzak bulunmalı ve kanaatini olduğu gibi söylemekten çekinmemelidir.

87- مُعَاوَنَةٌ، تَعَاوُنٌ = Muavenet, taavün: İnsanların birbirine yardımda, hizmette bulunmaları demektir. İnsanlar, daima birbirinin yardımına muhtaçtırlar. İnsan, elinden gelen yardımı akrabasından, dostlarından, vatandaşlarından esirgememelidir. Şu kadar var ki yardımlar, meşru hususlarda olmalıdır. Meşru olmayan hususlardaki yardımlar birer günahtır, birer zarardır. Netekim Kur'an-ı Kerim'de:

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ

"Birbirinize ihsan ve takva üzere yardım ediniz, günah ve düşmanlık üzere yardım etmeyiniz." {(*): Maide Suresi: 2} diye buyurulmuştur.

88- منَّة = Minnet: İyilik etmek manasına geldiği gibi, yapılan iyilikleri birer birer sayarak başa kakmak manasına da gelir. Bu ikinci manaya olan minnet, fena bir haslettir, yapılan iyilikleri mahveder. Nitekim bir âyet-i kerîmede:

يَا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰى

"Ey müminler sadakalarınızı minnetle, eziyet vermekle iptal etmeyiniz." {(*): Bakara Sûresi; 264} buyurulmuştur. Ancak iyilik edilen kimse nankör olursa o halde ona karşı minnet etmek, uyanmasına, nankörlüğe son vermesine belki sebep olur diye caiz görülebilir.

— 535 —

89- نَامُوسٌ = Namus: Irz, iffet, edep, haya, emniyet ve istikamet gibi faziletlerin tamamından oluşan pek kıymetli bir haslettir. Şeriata, kanuna da namus denir. Cibril-i Emin'e «Namus-u ekber» denilmiştir. Namusun zıddı iffetten, istikametten mahrum bulunmaktır.

Namus, sabit bir hakikattır, onun bunun anlayışına tabi değildir. İslâm ahlâkına, adabına aykırı olan herhangi bir şeyin namus vasfıyla ilgisi yoktur. Bu sebeple o gibi şeylerden kaçınmak lâzımdır.

90- نِفَاقٌ = Nifak: İki yüzlü olmak, dil ile imanlı veya dost görünüp kalpte kafirliği veya düşmanlığı gizlemek manasınadır. Böyle bir insana «münafık» ve «ikiyüzlü» denir. Bir hadîs-i şerifte

ذُو الْوَجْهَيْنِ لَا يَكُونُ عِنْدَ اللّٰهِ وَجِيهًا

"İki yüzlü olan kimse ALLAH katında bir mevki sahibi olamaz." {(*): Buhâri; Ahkam:27; No:6757; 6/2626} buyurulmuştur. Bu sebeple insan, samimî olmalı, dili kalbine, sözü özüne uygun bulunmalıdır.

91- نَمِيمَةٌ = Nemime: Söz götürme, koğuculuk yapma, bir kimse aleyhine söylenen sözleri bir fitne-fesat maksadıyla kendisine ulaştırma demektir ki, pek kötü bir huydur. Bu yüzden nice dostların arası açılır, nice düşmanlıklar yüz gösterir. Bir hadîs-i şerifte: "Nemmam, koğucu olan, cennete giremez." {(*): Tirmizi; Birr:79; No:2026; 4/375} buyurulmuştur. Yani öyle bir müslüman, azaba müstahak olur, doğrudan doğruya cennete girmeye lâyık olmaz. Ne büyük tehdid!... Böyle çirkin bir hasletten ALLAH Teâlâ'ya sığınırız.

92- وَعْدٌ = Va'd: Söz vermek, söz verilen şey, bir kimsenin yapacağına dair söz vermiş olduğu husus demektir. İnsan, lüzum görülmedikçe bir şeyi vadetmemeli, vadedeceği takdirde "İnşALLAH" demelidir. Çünkü daha sonra vadini yerine getiremezse, mesul bir durumda kalmış olur.

Bir hadîs-i şerifte: " اَلْوَعْدُ دَيْنٌ "Va'd borçtur" buyurulmuştur. Bu sebeple va'di yerine getirmek, bir insanlık vazifesidir.

93- وَفَاءٌ = Vefa: Verilen sözü yerine getirmek, borcu ödemek, dince ve akılca lâzım gelen şeyi yerine getirip mesûliyetinden çıkmak demektir. Bu pek şerefli bir vazifedir. Zıddı olan "hulf" yani sözde durmamak, ahde riayet

— 536 —

etmemek ise, haramdır. Eski dostluğu muhafaza etmeye de «vefakârlık» denir. İnsan, vefalı olmalı, dostlarını, eski hukuku unutmamalıdır.

94- وَقَارٌ = Vakar: Ağırbaşlı olmak, yapılacak işlerde dikkatli ve ihtiyatlı olmaktır. Zıddı, şiddettir, hafifliktir. Samimî olan vakar, insanın kıymetini yükseltir. Bunun alâmeti, dışarıda ve tenhada müsavi bir hal üzere bulunmaktır. Hafiflik ise, insanın şerefini yok eder.

Vakar, bir kibirlilik hali değildir. Bilakis tefekkürden, şerefi muhafaza duygusundan, ilim ile hilmin kuvvetinden ileri gelir. Hafiflik ise, anlayışsızlık ve az akıllılık nişanesidir. Lüzumsuz yere öteye beriye bakıp durmak veya gidip gelmek, bazı uzuvları oynatmak, her söze bir ehemmiyetle kulak vermek, lüzumsuz sualler sormak, sualde ve cevapta acele davranmak, elbiseye, endama lüzumundan fazla çeki düzen vermek, bunların hepsi bir hafiflik eseridir. Bu sebeple insan, bu gibi hafiflik sayılacak şeylerden kendisini korumalıdır.

95- هِمَّةٌ = Himmet: Yüksek bir irade, kalbin bütün ruhanî kuvvetleriyle ALLAH Teâlâ'ya ve diğer mukaddes gayelere yönelmesi demektir. Zıddı, adi karakterli, basit şeylere rağbet göstermesidir. İnsan himmetine göre yükselir, "himmetin yüksekliği imandandır", yüksek gayelere yetişmek arzusu, büyük bir himmetin nişanesidir.

Daima mirat-ı ulviyyata nasb-ı dikkat et, Gözlerinden in'ikas-ı nur-i himmet parlasın.

(Daima yükseklerde bulunan aynaya gözlerini dikmeye bak ki, Gözlerinden himmet nurunun yansıması parlasın.)

96- يُسْرٌ = Yüsr: Kolaylık, zenginlik, bir şeyin yapılması veya yapılmaması hususundaki kolaylık demektir. Zıddı, usrdur, çetinliktir. Müslümanlıkta kolaylık, bir esastır. Resul-ü Ekrem, (S.A.V) Efendimiz:

بَشِّرُوا وَلَا تُنَفِّرُوا وَيَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا

"Müjdeleyiniz, nefret vermeyiniz. Kolaylık gösteriniz, güçleştirmeyiniz." {(*): Buhari; İlim:11; No:69; 1/38 - Müslim; Cihad ve Siyer:3; No:1732; 3/1358} diye emretmiştir.

Bu sebeple insanların kalplerini sevindirmek, insanların nefretine sebep olacak şeylerden kaçınmak, insanlara her işte kolaylık göstermek bir esastır.

Bir hadîs-i şerif de:

اَلدِّينُ يُسْرٌ وَلَنْ يُغَالِبَ الدِّينَ اَحَدٌ اِلَّا غَلَبَهُ
— 537 —

"Din kolaylıktan ibarettir, din ile galebe yarışına çıkan herhangi bir kimseye din, mutlaka galip gelir." {(*): Buhari; İlim:28; No:39; 1/23 - Nesai; İman:28; No:5034; 8/122} mealindedir.

Artık mukaddes İslâm dininin bütün beşeriyet için rahmet olan bu mübarek mahiyetini güzelce bilmeli, onun her yönüyle tatbiki mümkün ve kolay olan emirlerine, hükümlerine hakkıyla riayet etmeli, onun gösterdiği açık, geniş, nuranî yolu takibe çalışmalıdır. İnsan, ancak bu sayede selâmete, hidayete, saadete kavuşur. Bizleri böyle yüce bir dine nail etmiş olan Ezeli Mabudumuza, Kerîm yaratıcımıza ne kadar şükredecek olsak, yine kulluk vazifemizin yüzbinde birini yerine getirmiş olamayız. Ancak onun ezelî, ebedî olan dergâh-ı izzetine sığınarak kusurlarımızın, günahlarımızın bizlere bağışlanmasını hazîn bir kalp ile, aciz bir dil ile istirham eder, aflarına, keremlerine nail olmayı, şu aciz, günahkar yalvarma-yakarmalarımızla niyaz eyleriz.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِهِ وَصِحْبِهِ اَجْمَعِينَ

"Bütün hamdü senalar alemlerin Rabbi ALLAH Teâlâ'ya mahsustur. Salat ve selam Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'e, O'nun âli ve ashabı, hepsinin üzerine olsun!"

— 538 —

MÜZNİBANE BİR NİYAZ

1. Afvet ilâhi! Sen beni muhtacı rahmetim,

2. Gelmekteyim huzuruna yaklaştı rıhletim.

3. Geçmektedir vatanda garibane günlerim,

4. Ben şimdi öz evimde giriftarı gurbetim.

5. Erdir beni visaline Ma'bud-i Akdesim,

6. Döndüm hilâle kalmadı hicrana tâkatim.

7. Mahveyledi hayatımı gafletle rüzgâr,

8. Geçti bütün heva ile ömri muvakkatim.

9. Andıkça seyyiatımı, muzlim hayatımı,

10. Yakmaktadır derûnümü ahı nedametim.

11. Ben müznibim, bu belli, fakat bir muvahhidim,

12. Bir dilfikâr bende-i şahı risaletim.

13. Lütfen beni bağışla habib-i nezihine,

14. Lâhûtî bir saadete dönsün şekavetim.

15. Olsun ilâhî! Bir ebedî feyze cilvegâh,

16. Zikrinle son nefeste lisan-ı sadakatim.

17. Nurunla ruşen eyle karanlık mezarımı,

18. Dönsün riyaz-i cennete hâki mezelletim.

— 539 —

GÜNAHKARÂNE BİR YALVARIŞ

1. Ey ALLAH'ım! Sen beni affet, rahmetine muhtacım.

2. Yolculuğum (ölümüm) yaklaştı huzuruna gelmekteyim.

3. Vatanda günlerim garibane geçmektedir.

4. Ben şimdi öz evimde gurbete tutulmuşum.

5. Ey Mukaddes Ma'bud'um! Sana kavuşmayı bana nasip eyle.

6. Hilale döndüm (iki büklüm oldum) ayrılığa gücüm takatim kalmadı.

7. Gafletle geçen zaman hayatımı mahveyledi

8. Geçici ömrüm tamamen heva-i heves ile geçip gitti.

9. Günahlarımı, kapkaranlık hayatımı hatırladıkça,

10. İçimi pişmanlık "aaah"larım yakmaktadır.

11. Ben günahkarım. Bu belli! Fakat ALLAH'ın birliğine inanan bir kimseyim.

12. Ben, Rasüllerin şahı Hazret-i Muhammed (S.A.V)'in bağrı yanık bir kölesiyim.

13. Lütfen beni tertemiz habibine bağışla ki

14. Bedbahtlığım, kötü halim Rabbani bir saadete dönsün

15. Ey ALLAH'ım! Bir ebedi feyze görünme yeri olsun

16. Dosdoğru dilim, seni son nefeste zikretmekle

17. Karanlık mezarımı nurunla apaydınlık eyle

18. Yattığım toprak cennet bahçelerine dönsün.

— 540 —
Ömer Nasuhi Bilmen'e ait bir şiir.

"AH MİNELMEVT = AH ÖLÜM"

Ey zair-i kabrim bana şefkatle nigâh et

Yâd eyleyip ahvâl-i sefîlanemi âh et

İm'ân ile bak tercûme-i hâlimi söyler

Kabrimde temevvüc eden otlar ve çiçekler

Sevdaya sabâvette giriftâr idi gönlüm

Müstağrak-ı feyz-i ruh dildâr idi gönlüm

Her şâm-ı seher nâlezen olmakta idim ben

Eylerdi serşeğim feveran didelerimden

Hep mihnet ve matemle güzer etti hayatım

Afâka şererpaş idi berk-ı nağmâtım

Ahir ben o sevda ile bimâr-ı gam oldum

Düştüm yere illetle varaklar gibi soldum

Kuşlar oluyor şimdi mezarımdan navâzen

Yok kimse beni bir saran efrad-ı beşerden

Etbâh için insanı eder sanki nasihat

Kabrimde ziyâpâş olan envâr-ı sükûnet

Pek dalma ki dünya evi girdab-ı gamdır

Nev-i beşerin girdiği yer hâk-i ademdir...

NOT: Bu şiir kitabın aslında bulunmamaktadır. Tarafımızdan ilave edilmiştir.