SEKİZİNCİ KİTAP
İÇİNDEKİLER
Bazı dinî tabirler
Her müslüman için öğretim ve öğrenimin lüzûmu
Vaaz ve nasihatin ehemmiyeti
Mukaddesata hürmet ve tâzim
Diyanet ve muâmelât "beşeri münasebetler" hususunda sözleri kabul edilecek kimseler
Müslümanlıkta aile ve akrabalık münasebetleri
Müslümanlıkta kazancın ehemmiyeti. Muhtelif kazanç yollarının üstünlük dereceleri
Alış-verişin çeşitleri ve kazanç miktarı, ihtikârın "kara borsacılığın" mahiyyeti ve hükmü
Fâizin mahiyyeti ve çeşitleri
Borç alma-verme meselesi
Müslümanlıkta yapılmaları caiz olup olmayan şeyler, yiyip-içme miktarı ve bunların âdâbı, giyilmeleri, kullanılmaları lâzım ve caiz olup olmayan şeyler
Lukata "kayıp eşya"ların mahiyyeti ve hükmü
Müslümanlıkta eğlencelerin, müsabakaların hükmü
Müslümanlıkta insanların hayatça ve organca korunma altında olmaları
Hayvanlara merhamet ile muamelenin lüzumu. Müslümanlıkta maddî ve manevî temizlik
Mübarek dinimizde: "Helâl, haram, mübah, mekruh, müstahsen (dinimizin güzel gördüğü şey) veya gayr-i müstahsen" olan şeylerin bir kısmı, fıkıh kitaplarımızda:
كِتَابُ الْكَرَاهِيِّةَ وَالْاِسْتِحْسَانِ = Kitabü'l-kerâhiye ve'l-istihsan."
كِتَابُ الْحَضَرِ وَالْاِبَاحَةِ = Kitabü'l-hazar ve'l-ibâha."
كِتَابُ الْاَطْعِمَةِ وَالْاَشْرِبَةِ = Kitabü'l-et'ime ve'l-eşribe."
كِتَابُ الزُّهْدِ وَالْوَرَعِ = Kitabü'z-zühd ve'l-vera", gibi ünvanlar altında yazılı bulunmaktadır. İşte ilmihalimizin bu sekizinci kitabı, bu kısma ait bazı meseleleri içine almaktadır.
BAZI DÎNÎ TABİRLER
1- İstihsan: Lugatta bir şeyi güzel saymak, güzel sanmaktır. Usulü fıkıh ıstılahınca:"Açık kıyası bırakıp insanların ihtiyacına daha uygun olanı almaktır."Diğer bir ifade ile "Kolaylık için güç olanı terketmek, herkesin başına gelebilecek şeylerde -dini bir müsadeye dayalı- kolaylık tarafını arayıp tercih etmek" demektir. Burada istihsandan maksat, pek lüzumlu, pek güzel bir kısım dinî meseleleri beyandan ibarettir.
Dinimizin güzel gördüğü, müstehap saydığı şeylerden her birine" müstahsen" denir. Aksine de "gayri müstahsen" denilir.
2- Kerahiyet: Lugatta zahmet, meşakkat, şiddet ve bir şeyi fena görmek manasındadır. Şer'an "terkedilmesi daha iyi olan bir şeyin terkedilmeyip yapılması" demektir ki, buna «kerahet» de denir. Taharet: 25.Madde'ye müracaat.
3- Hazar: Lugatta menetmek demektir. Mahzur yerinde kullanılır ki yasak edilmiş manâsındadır. Şer'an yapılması yasak olan şeylerden ibarettir. Çoğulu "Mahzurat"tır.
4- İbâha: Mübah kılmak, yani, bir şeyin yapılmasını da, yapılmamasını da caiz görmektir. Bir şeyin yapılmasına verilen izin, bir ibahadır. Bir yiyecekten bir kimsenin yemesine yetkili şahsın verdiği izine de «ibaha» denir. Mubah tabiri için Taharet: 23. Maddeye müracaat.
5- Zühd: Bir şeye rağbet etmemek, bir şeyden kaçınmak manasınadır. Dünyaya meyletmeyip, ibadet ve itaatla fazla meşgul olmak demektir.
6- Vera: Harama düşmek korkusuyla şüpheli şeylerden kaçınmak demektir. Buna «Takva", "îttika» da denir. Vera ve takva sahibine de «Müteverri, Müttaki» denir.
7- Met'umât: Tadılan, yenilen şeyler demektir. Her yenilen şeye «taam» denir, çoğulu "et'ime"dir.
8- Meşrubat: İçilen sıvı şeylerdir. Lügatta her içilen sıvıya «Şarab» denir. Çoğulu "eşribe"dir.
Istılahda ise, şarap, sarhoşluk veren herhangi bir sıvıdan ibarettir. «Hamr» denilen içkiye de «Şarap» denilegelmiştir.
Helâl, haram, mubah, mekruh tabirleri için de, Taharet: 22-28. maddeye müracat!...
HER MÜSLÜMAN İÇİN ÖĞRETİM VE ÖĞRENİMİN LÜZUMU
9- İlim tahsil etmek, esasen her müslüman erkek ve kadın için bir vazifedir. Şöyle ki, her müslüman için mükellef olduğu dinî vazifeleri yapabilecek, hak ile batılı, helâl ile haramı ayırt edebilecek miktar bilgi sahibi olmak farz olan bir vazifedir. Çünkü hadis-i şerifte:
"İlim öğrenmek her müslüman kadın ve erkek üzerine farzdır." buyurulmuştur. {(*): İbn-i Mace: Mukaddime: 17}
Başkalarına muhtaç oldukları şeyleri öğretmek için ilim tahsil etmek de bir sünnettir, bir ibadettir. Bundan fazlasını bir kemal "dini olgunluk", bir zînet olmak üzere tahsil etmek de mubahtır. Başkalarına karşı öğünmek, kibirlenmek ve başkaları ile mücadele etmek, tartışmak için ilim tahsil etmek ise, mekruhtur.
10- İlim tahsil etmek, esasen gerek fertler için ve gerek toplum için lâzımdır. Bu bir zarurettir. Bu zaruret miktarı ilim tahsili, bir İslâm toplumunun bütün fertlerinin yapması gerekli olan dini bir vazifedir. Şu kadar var ki ilimlerin bir kısmı, her fert için mutlaka lâzım olduğundan bu kısmın tahsili bir farzı ayındır, bununla her fert mükelleftir. Bir kısmı ise, her fert için değil, toplum hayatı için vazgeçilmez olduğundan bunun tahsili de bir farzı kifayedir. Tıp, matematik, harp ilimleri gibi. Bu ilimleri herkes tahsil edemez. Bunlar ile toplumun bazı fertleri meşgul olabilirler. Bu halde bunları bir kısım fertler tahsil edince farz olan bu vazife yerine getirilmiş olur. Fakat bunlar ile İslâm toplumunu teşkil eden fertlerin hiç biri meşgul olmazsa, o toplumun bütün fertleri ALLAH katında mesul olurlar.
11- İslâm dininde ilim, pek kıymetli bir şeydir. İlim, bir nurdur, bir hayattır, bir toplumun yaşamasına, yükselmesine sebeptir. Cehalet ise, bir karanlıktır, bir ölümdür, bir felâkettir.
Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz Lokman Hekim'in oğluna şöyle bir öğüt vermiş olduğunu hikâye buyurmuştur:
"Oğulcağızım! Alimlerin meclislerine devam et, hikmet sahibi kimselerin sözlerini dinle. Çünkü ALLAH Teâlâ, yer yüzünü ince yağmur ile dirilttiği gibi, ölü bir kalbi de şüphe yok ki hikmet nuru ile diriltir." {(*): Muvatta; İlim:1; No:1940; 1/478. Taberani, el-Mu'cemul Kebir; No: 7810; 8/199. Deylemi, Firdevs; No:4550; 3/196.}
12- Müslümanlıkta her meslek erbabı için o meslekle alakalı dinî meseleleri bilmek bir vecibedir, mühim bir vazifedir. Meselâ, ticaretle uğraşacak kimseler için bu hususta dinen caiz, helâl olup olmayan şeyleri ilk evvel öğrenmek lâzımdır. Taki muamelelerinde gayrimeşru birşey bulunmasın.
13- Müslüman hanımlar, abdest, namaz, oruç gibi dinî hususlara ait bir kısım meseleleri ya kocaları, mahremleri, vasıtalarıyla öğrenirler veya kocalarının
rızalarıyla arasıra bir ilim meclisine giderek öğrenmeye çalışırlar. Fakat kocalarının rızaları olmadıkça bir ilim meclisine çıkıp gidemezler. Şu kadar var ki, bir kadına dinî bir meseleyi öğretmek vazifesi yüz gösterdiği takdirde bakılır: Eğer kocası bu meseleyi çözer veya ehlinden öğrenip kendisine bildirirse, maksat hasıl olmuş olur. Fakat kocası bunu halledemez ve sorup öğrenmekten de çekinir ise, kadın, o meseleyi gidip ehlinden öğrenmek selâhiyetine sahip bulunur. Yeter ki İslâm âdabına uygun bir tarzda hareket etsin.
14- İlim sahasında hakka yardım için, bir hakkın açıklanmasına yardım için, ilmî bilgilerin artmasını temin için yapılan ilmi tartışmalar, münazaralar caizdir. Bunlar ibadetten sayılır. Fakat bir müslümanı kahretmek, mahcup etmek ve üstünlük taslamak için bir mala, bir alakaya nail olmak için yapılacak tartışmalar, tenkitler haramdır, ahlâka muhaliftir.
15- İlim sahasında "Mira" ve "mücadele" denilen şey, asla caiz değildir. "Mira" başkasının ifadelerinin lâfzında veya mânasında görülen bir noksandan dolayı hemen itiraz etmektir, bu itiraz, kendini görmekten, kendisini göstermekten ileri gelir. Bu sebeple söylenilen bir sözü hemen düzeltmeye kalkışmamalıdır. Ancak dini bir fayda için olursa o takdirde yumuşaklıkla nezaketle hareket edilmelidir. Bir hadîs-i şerîfte:
"Kul, haklı olduğu halde bile mirayı = faydasız tartışmayı terk etmedikçe, imanın hakikatini tamamlamış olmaz." buyurulmuşlur. {(*):.Beyhaki, Şuabu'l-İman; No: 5244-5245. 4/317.}
Hak bir şeyde, bile bile inatçı olmak ve kibirlilik göstermek de asla caiz değildir. Öyle bir hal, riyadan, kinden, hased ile hırs ve açgözlülükten ileri gelir ki, insan için pek büyük bir eksikliktir. اَلحقُّ أَحقُّ اَنْ يتَّبع = Hak, kabul edilmeye daha lâyıktır."
MÜSLÜMANLIKTA VAAZ VE NASİHATİN EHEMMİYETİ
16- İslâm dininde vaaz ve nasihat pek mühim bir vazifedir, bir farzı kifayedir. Kürsülerde, minberlerde halka karşı öğüt maksadıyla yapılan vaazlar birer sünnettir, peygamberimizin yoludur. Şer'i şerife uygun, ihtiyac karşılayacak şekilde, hikmetli bir tarzda okunan hutbelerden, yapılan vaazlardan herkes istifade eder. Bunlar birer «tezkir» dir. «Tezkir» = vazifeleri hatırlatmak ise, müminler için pek faydalıdır.
17- Nasihat: Esâsen hayır istemek demektir. Bir hadîs-i şerifte:
"Şüphe yok ki din, ALLAH için, ALLAH'ın kitabı için, Peygamberi için, müslümanların imamları için ve hepsi için hayır istemekten ibarettir" diye buyurulmuştur. {(*): Müslim; İman:23; No:55; 1/74. Tirmizi; Birr ve sıla:17; No:1932;3/372. Darimi; Rikak:4; No:2754; 2/402. Ebu Davud; Edep:67; No.4944; 2/704. Nesâi; Bey'at:31; No:4199; 7/157.}
Gerçekten ALLAH'ü Teâlâ'nın dinine hizmet için çalışmak, başkalarının hidayetine dini yaşantısına selâmet ve saadetine hizmet için çalışmak ne büyük bir hayırseverliktir, ne yüce bir harekettir!. Bunun içindir ki bir hadîs-i şerifte:
"ALLAH Teâlâ'nın bir kimseyi senin ellerinle-vasıtanla hidayete erdirmesi, senin için güneşin üzerine doğduğu ve battığı şeylerin tamamından daha hayırlıdır" buyurulmuştur. {(*): Hakim el-Müstedrek; 3/598. Taberani el-Mu'cemu'l-Kebir; No:994; 1/332.}
18- Nasihat, gerçekten bir hayır dilemektir, pek övülmüş bir hizmettir. Fakat sâdece reislik sevdasıyla veya bir mala veya insanların alaka ve takdirine nail olmak maksadıyla yapılan vaazlar, okunan hutbeler, sahipleri için birer vebaldir, güzel niyetle yapılmadığı için ALLAH Tealâ katında değeri yoktur.
19- ALLAH rızası için yapılıp bir hayırseverlik eseri olan bir nasihati kabul etmemek, kendimizden üstün olan kimselerin meşru emirlerine, tavsiyelerine itaattan kaçınmak ise, "temerrüd = inatçılık, dik başlılık" denilen fena bir haslettir ki, hasetten, kendini görmekten, nefsin arzu ve isteklerine uymaktan ileri gelir.
20- Müslümanlıkta ma'ruf ile emretmek, münkerden men etmek de bir öğütten, bir hayır dilemekten ibaret olup, pek mühim bir vazifedir. Müslümanlar, bu vazifeyi lâyıkıyla yerine getirmek suretiyle başka milletlerden ayrılmış, Kur'an-ı Kerim'de övülmüşlerdir.
21- Maruf, tabiata uygun, şer'an güzel görülmüş olan şeydir. Münker de bilâkis tabiata aykırı, şer'an çirkin bulunan şeydir. Bu sebeple her müslüman, kendi dindaşları hakkında ve bütün insanlık hakkında hayır ister, maruf ile emretmeyi ve tavsiyede bulunmayı, münkerden men etmeyi dinî bir vazife bilir. Şu kadar var ki, bu vazifenin dereceleri vardır. Şöyle ki, bu irşat vazifesi, yapılmasında bir fenalığın meydana gelmesi muhtemel değilse, fiilen yapılır, muhtemel ise, söz ile yapılır, bu da tehlikeli ise, yalnız kalben yapılır, yani marufun yapılması, münkerin terkedilmesi için kalben dua edilir.
22- Bir müslüman, yapacağı emir ve men etmenin zararsız kabul edilebileceğini kuvvetli zannı ile bilirse, bu vazifenin yapılması kendisine gerekli olur, bunu terkedemez. Fakat bu yüzden bir engelle karşılaşacağını, meselâ
kendisinin dövülüp sövüleceğini yine kuvvetli zannıyla bilirse, bunu terketmesi daha faziletli olur. Kabul edilmemekle beraber böyle bir mahzur meydana gelmeyeceğini bildiği takdirde de serbesttir. Dilerse bu vazifeyi yapar, dilerse yapmaz. Şu kadar var ki, yapması daha faziletlidir. Bu uğurda bazı sıkıntılara katlanmak ise, bir cihaddır.
23- Bir şahsın emir veya men ettiği şey, hakka ve maslahata uygun ise, kabul edilmelidir. Hatta kendisi sözüyle amel etmese bile. Bununla beraber bir emretme veya nehyetmenin ruhlara tesir edebilmesi için, bu vazifeyi yerine getirmeye çalışan kişi, şu beş vasfa sahip olmalıdır:
1. Bilgi sahibi bulunmalıdır. Çünkü bilgisiz kimse, bu irşat vazifesini güzelce yapamaz.
2. Söylediği şey ile kendisi de amel etmelidir. Aksi takdirde
= Niçin yapmadığınız şeyi söylersiniz!" {(*): Saf suresi: 2} azarlamasına maruz kalır.
3. Bütün sözleriyle ALLAH Tealâ'nın rızasını, müslümanların yükselmelerini gözetmelidir. Bunu gaye bilmelidir.
4. Muhatapları hakkında şefkat göstermeli, irşat vazifesini merhametle, yumuşaklıkla yapmalıdır.
5. Sabır ile, güzel ahlak ile vasıflanmış olmalı, hiddetten, şiddetten kaçınmalıdır.
Şunu da ilâve edelim ki, avamdan bulunan kimselerin ilim ve irfan ile şöhret bulmuş zatlara emir ve men etmede bulunmaları uygun değildir. Böyle bir hareket, edepsizlik sayılır, kendi haklarında bilmeksizin bir zarara sebep olabilir.
MUKADDESATA HÜRMET VE TAZİM
24- ALLAH Teâlâ'ya mensûb olan, dinen pak, nezih "tertemiz", manevî bir büyüklüğe sahip bulunan şeylere" mukaddesat = kutsal şeyler" denir.
ALLAH Tealâ Hazretleri, mukaddes olduğu gibi, onun bütün mübarek isimleri de mukaddestir. Hattâ bir ism-i celîli de "Kuddûs"dür.
Yine ALLAH Tealâ'nın kitapları, peygamberleri, velîleri birer kudsiyete sahiptirler. İslâm ibadetleri birer mukaddes vazifedir. İslâm mabetleri de birer mukaddes, mübarek yerlerdir.
25- Biz müslümanlar, bütün mukaddesata son derece hürmet ve tazim ile mükellefiz. Mukaddesata hürmet ve tazim etmeyen kimse, ruhu sönmeye başlamış, yüksek duygulardan mahrum kalmış, gafil bir şahıs demektir, insanî kıymetini kaybetmiş bulunur.
26- Mukaddesata karşı yapılacak hürmet ve tazim'in şekli, mukaddesatın hüviyet ve mahiyetine göre değişir. Biz burada bunların bir kısmına işaret edeceğiz. Şöyle ki:
27- Herhangi mukaddes bir ibadete veya hayırlı bir işe başlayacağımız zaman Besmeleyi şerifeyi, mabudumuzun mukaddes ismini okumamız lâzımdır. Bir hadisi şerifte:
"Herhangi ehemmiyetli bir iş, "Bismillah" ile başlanılmazsa, eksik kalır, hayırlı bir neticeye eremez" {(*): A. b. Hanbel: No;8495; 2/359; Darakutni; Salat: No:2; 1/229} buyurulmuştur.
28- Biz mukaddes mabudumuzun mübarek isimlerini zikrederken «Teâlâ» gibi «Celle celâlühü» gibi bir tabir kullanırız. Meselâ: «ALLAH Teâlâ» der, «Hak celle ve alâ» deriz, veya «Rabbimiz Celle celâlühü hazretleri» deriz. Bunlar birer İslâm terbiyesi gereğidir.
29- Büyük Peygamberimizin yüksek isimlerinden biri zikredilince salât-ü selâm okuruz. Meselâ, «Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi vesellem» deriz. Ve mübarek isimlerinden birini yazdığımız, zaman «Aleyhissalâtü vesselâm» veya «sallâllahü aleyhi vesellem» gibi bir ifade yazarız veya dilimizle okuruz.
Diğer peygamberlerin mübarek isimlerinide «Selâm» ile zikr ederiz. Meselâ, «Adem aleyhisselâm", "İbrahim aleyhisselâm» deriz. İki olursa «Aleyhimesselâm",>daha fazla olunca "Aleyhimüsselâm» denilir.
30- Şânı yüce Peygamberlerden başkaları salât-ü selâm ile tek başına anılmaz. Ancak Peygamberler ile zikr edilince selât-ü selâma iştirak ettirilebilirler. Meselâ «Ebubekr aleyhisselât-ü vesselam» veya yalnız, «aleyhisselâm» demeyiz, yine, ALLAH Tealâ Hazretleri «Ashabı kirama salât-ü selâm buyursun» demeyiz, bilakis «ALLAH Tealâ Hazreti Muhammed'e ve onun âl ve ashabına salât ve selâm buyursun» diye dua ederiz.
Peygamberler ile onlara tâbi olan ashabı kiramın aralarını ayırmak ve tâzîmdeki farka işaret için bu husus, İslâmi âdâb olarak bütün ümmet arasında kabul edilmiştir.
31- İsimleri yalnızca zikr edilen ashabı güzîn hakkında "Radıyallâhü anhüm = ALLAH onlardan râzı olsun" deriz. Bir olunca "Radıyallahü anh = ALLAH ondan razı olsun", iki olunca da "Radıyallahü anhüma = ALLAH o ikisinden razı olsun" denilir.
Diğer ulema hakkında "Rahmetullahi aleyh, Rahmetullahi aleyhima, Rahmetullahi aleyhim = ALLAH'ın rahmeti onun, o ikisinin, onların üzerine olsun" denilir.
Evliyâ-i Kiramdan tanınmış şahıslar hakkında da, "Kaddesellahu Esrarehu, Esrarehüma, Esrarehüm = ALLAH'ü teâla onun sırrını, o ikisinin sırrını, onların sırrını {(*): Ruh gibi insan bedenine konulmuş olan bir latîfedir ki, temâşâ (seyretme) mahallidir Bak; Cürcâni; Ta'rifat:79} mukaddes eylesin"denilebilir. Bütün bunlar İslâm âdabı icablarındandır.
32- Bütün Ashab-ı Kiramı, din büyüklerini hayır ile anmak hepsine karşı hürmet ve muhabbet göstermek, hiç birinin hakkında dil uzatmamak lâzımdır. Onların aralarında geçen bazı olayları ileri sürerek haklarında hürmete aykırı sözlerde bulunmak, hiç bir müslümana yakışmaz, ve asla caiz olmaz.
33- Kur'an-ı Âzîm'î okumaya "Euzü" ile "Besmeleyi şerife" ile başlanır. Rabbimizin bu mukaddes kitabından hakkıyla istifade edebilmek için mutlaka zatı ulûhiyetine sığınmamız, kendisinden yardım dilememiz lâzımdır.
34- Bir Mushaf-ı Şerîf ele alınarak okunacağı zaman, abdestli bulunmak lâzımdır. Bu esnada kıbleye yönelmeli, toplu, hürmetli bir vaziyet almalıdır. Abdestsiz olan bir kimse, Mushaf-ı şerifi kılıfsız olarak eline alamaz. Kudsî bir kitabı ancak temiz, nezih olan eller tutabilir.
35- Kur'an-ı Azîm, temiz yerlerde, avret mahalleri örtülü ve Kur'anı dinleyecek vaziyette bulunan kimselerin yanlarında açıkça okunabilir. Kirli-pis yerlerde veya avret mahalleri açık veya başka bir işle meşgul kimselerin yanlarında âşikâre okunamaz, mekruhtur.
Dışarıda bulunup okunan Kur'an-ı Kerîme karşı hürmetli bir vaziyet almayacak kimselerin işitecekleri şekilde alenen Kur'an okunması da uygun değildir. Bu hal, Kur'an-ı Kerîm hakkında hâşâ ihaneti ve halk hakkında manevî mesuliyeti gerektireceğinden buna sebebiyet vermemelidir.
36- Hattat olan zat, yazacağı bir Mushaf-ı şerif kağıtlarını yüksekçe tutup pek ince olmayan bir kalemle ve tertemiz bir mürekkep ile beyaz kâğıt üzerine yazmalı, satırlarını seyrekçe bırakmalıdır. Mushaf nüshalarını pek küçük kağıt parçalarında ince kalemler ile yazmak, tenzihen mekruhtur. Bu mübarek nüshaların altın ile veya gümüş ile süslenilmesi, tazimi gösterdiğinden caiz görülmüştür.
37- Mushaf-ı şerifi, Haceri Esvedi, Kâbe-i Muazzama'nın eşiğini tazim için öpmek caizdir. Buna «diyanet öpmesi» denir. Nitekim mübarek bir şahsın elini öpmeye de «tehıyye öpmesi» denilir.
"İmam Şafiîye göre ekmeği öpmek, mubah veya hasen "güzel" olan bir bidattır. Bu öpmek, Hanefîlerce de mubah, görülebilir."
38- Mushaf-ı Şerîf ile, diğer dinî bir kitap ile veya taşında Kur'an-ı Kerim'den birşey yazılı bir yüzük parmakta iken -kesin bir zaruret bulunmadıkça- helaya girilemez, hürmete aykırıdır. Bunları helaya girmeden evvel çıkarmalı, temiz bir yere bırakmalıdır.
39- Bir Mushaf-ı Şerîf, okunmayacak bir hale gelince, temiz bez içine konup ayak basılmayacak temiz bir yere gömülmelidir. Bu, Kur'ân'a ihanet değil, bir ikramdır. Bununla beraber tam üzerine toprak atılmaması için orada bir lâhid "Bak. Namaz kitabı Madde: 600" veya tahtalardan bir tavan yapılmalıdır. Bu gibi mushafları yakmak caiz değildir.
Diğer dinî kitaplar ise, yıpranmış olunca, hem gömülebilir, hem de akar suya bırakılabilir, hem de içlerindeki mukaddes isimler silindikten sonra yakılabilir. Bu gibi kitap kâğıtlarına birşey sarmak, dine, ilme karşı hıyâneti ifade edeceğinden caiz olamaz.
Aynı şekilde, içlerinde Cenabı Hakk'ın veya Resul-ü Ekrem'in isimleri yazılı kâğıt parçalarına da bu isimler silinmeksizin bir şey sarılması mekruhtur.
40- Mabetlere karşı hürmette bulunmak da yapılması gerekli dini bir vazifedir.
Bir Camii şerife, bir mescide hürmetle girilir, içinde tazimli bir şekilde oturulur, lâubali hareketlerden, lüzumsuz sözlerden kaçınılır, "Namaz kitabı Madde:490 ve devamına" müracaat!..
41- Kur'an-ı Azîme, din ve imana, Peygamberlerden herhangi birine ve Peygamberimiz (S.A.V)'in, bir sünnetine, bir hadîs-i şerife, bir İslâm mabedine -haşa- sövmek, ihanette bulunmak veya bunlardan birini hafife almak "el-iyazu billâh = bundan ALLAH'a sığınırız" kafirliktir, derhal tevbe ve istiğfar edip imanı ve nikâhı tazelemek icap eder.
Bir şahsın sarhoş bir halde böyle çirkin bir işte bulunması, kafir olmasını gerektirmez. Çünkü kafirlik, itikat-imanla alakalıdır. Aklın gitmesi ile beraber tahakkuk etmez. Böyle bir şahsa lâzımdır ki tevbe ve istiğfar etsin, sarhoşluk verici şeyleri kullanmaya son versin, böyle haram bir şeye devam etmesin.
42- İnsan, aslında en güzel şekilde yaratılmış mükemmel, muhterem bir varlıktır. Hiç bir kimseye sövülmesi caiz değildir. Bilhassa ağza sövülmesi büyük bir günahtır, «tazîr» {(*): Hakkında belli bir ceza bulunmayan suçlardan dolayı şekli ve miktarı kadı(hâkim) tarafından tâyin ve tatbik edilen cezadır.} cezasını ve tevbe-istiğfar etmesini gerektirir. Hattâ bazı fıkıh alimlerine göre bir mü'minin ağzına sövülmesi kâfir olmasını gerektirir. Çünkü mü'minin ağzı iman ve Kur'an yeridir, onun ağzına söven, -haşa- Kur'an'a sövmüş gibi olur. Bu sebeple imanını ve nikâhını yenilemesi lâzım gelir.
43- Kur'an-ı Kerim'i veya herhangi bir din kitabını kasten temiz olmayan bir yere atmak, Kur'an âyetlerini, kelimelerini sihir büyü gibi bir maksatla temiz olmayan şeyler ile yazmak ve yine bu maksatla tazime aykırı sözler söylemek kafirliği gerektirir. Bu sebeple bu gibi şeylerden son derece kaçınmak lâzımdır.
44- Sihir = Büyü; bedenlere, ruhlara, gönüllere tesir eden, insanı hasta bırakan, öldüren, karı ile kocanın arasını açan, bir takım dökümlerden, yazılardan, dualar ile
efsunlardan ibarettir ki bütün müçtehid alimlerce kesinlikle haramdır. Böyle bir şey, fâsık kimselerin ellerinde meydana gelebilir. Hattâ bazı müctehitlere göre sihri öğrenip başkalarına öğreten kimseler, dinden çıkmış olurlar, öldürülmeleri lâzım gelir. Şu kadar var ki, caiz olmasına inanmaksızın sadece kendisini fenalığından korumak için sihir yapmayı öğrenen kimse, dinden çıkmış olmaz.
45- "Büyücüler, şeytanlar, her istediklerini yaparlar" diye itikat edilmesi de kafir olmaya sebep olur.
Sihrin bir hakikati var mıdır, yoksa bir sanattan, bir göz bağcılıktan ibaret midir? Diğer üç mezhep imamına göre, sihrin bir hakikati vardır. Bazı sihirler, Cenab-ı Hakkın dilemesiyle tesir eder. Fakat İmam-ı A'zam'dan rivayet edildiğine göre sihrin ne hakikati vardır, ne de cisimler üzerinde bir tesiri. Bazı hâdiseler, bir tesadüf eseri olabilir. Bununla beraber sihrin çeşitleri vardır. Bir çeşit sadece bir sanattan başka bir şey değildir. Bir fevkalâdeliği yoktur.
46- Sihirbazların tövbeleri bazı müctehitlere göre kabul olunur. Bazılarına göre kabul olunmaz. Mutlaka dünyada ceza görmeleri lâzım gelir. Çünkü bu, bir zındıklıktır.
47- Kehanette bulunmak, yani gayptan haber vermek iddiasına kalkışmak, yıldızlardan bir takım hükümler çıkarmak, «remil atmak» {(*): Kum toprak, kül, kağıt gibi şeylerde bulunan bir takım çizgi nokta ve şekillere dayanılarak bakılan bir çeşit fal.} da haramdır. İslam dini, bu gibi şeyleri kesinlikle menetmiştir. Bunlar ile vakitlerini zayi etmek, münevver, mütefekkir insanlara asla yakışmaz.
DİYANET VE MUAMELÂT HUSUSUNDA SÖZLERİ KABUL EDİLİP EDİLMEYECEK KİMSELER
48- Diyanet-i mahzada, yani yalnız ALLAH Teâlâ ile kulu arasındaki bir ibadet hususunda âdil olan kimselerin sözleri kabul edilir. Fâsıkların, gayrimüslimlerin sözleri kabul edilmez.
Meselâ, mevcut bir suyun temiz olmadığını bir âdil müslüman, haber verip de başka su bulunmasa, teyemmüm caiz olur. Fakat bunu fâsık veya hali bilinmeyen veya gayrimüslim bir kimse haber verirse, araştırmak lâzım gelir. Yani o suyun hakikaten temiz olup olmadığı araştırılır, kuvvetli zanna göre amel olunur. Şöyle ki: Eğer bu haber verenin doğru söylediği hakkında kuvvetli zan meydana gelirse, yalnız teyemmüm yapılır, yalan söylediği hakkında kuvvetli zan meydana gelirse bu su ile abdest alınır, ihtiyaten teyemmüm de yapılır.
49- Bir suyun temiz olduğunu bir âdil, temiz olmadığını da diğer bir âdil müslüman haber verse, bunun temiz olduğuna hükmedilir. Çünkü suda asıl olan temiz olmaktır. Fakat ölü bir hayvanın boğazlanmış olduğunu bir âdil,
boğazlanmamış olduğunu da diğer bir âdil kimse haber verse, bu hususta en kuvvetli kanaate göre amel olunur.
50- Bir gayrimüslimin müslüman olmuş olduğunu bir müslüman haber verse, üzerine cenaze namazı kılınması caiz olur.
51- Alım-satım ve benzerleri gibi muamelelere gelince bunlarda adalet şart değildir. Fâsıkların, gayrimüslimlerin sözleri de kabul edilir. Hattâ bunların bu muameleler esnasında meydana gelen helal ve harama ait sözleri de makbuldür.
Meselâ bir gayrimüslim, yanında bulunan bir et hakkında, "Ben bunu bir müslümandan veya bir ehli kitabtan aldım" dese, o eti bir müslümanın yemesi helâl olur. Bilâkis "bir Mecusiden aldım" dese, helâl olmaz.
Muamelât denilen işler, pek geniş, pek umumîdir. Bu yüzden bu hususta gayrimüslimlerin de sözlerini kabul etmek, sosyal bir zarurettir.
MÜSLÜMANLIKTA AİLE VE AKRABALIK MÜNASEBETLERİ
52- Müslümanların arasında bir din kardeşliği vardır. Bu umumî dinî yakınlıktır, en kuvvetli bir bağdır. Bu sebeple müslümanlar, herhangi ırka, herhangi yurda mensup olurlarsa olsunlar, birbirine bağlıdırlar, birbirini severler, birbiri hakkında hayır isterler. Nitekim bir âyeti kerîmede: " اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ = Müslümanlar şüphe yok ki kardeşlerdir." {(*): Hucurat suresi: 10} buyurulmuştur.
Bundan başka müslümanlar arasında farklı derecelerde bir neseb, bir süt, bir hısımlık yakınlığı da vardır. Bu bakımdan da aralarında bir takım vazifeler, haklar, hükümler cereyan eder, bunlara riayet edilmesi dinen lâzım gelir.
53- Müslümanların artmaları, kuvvetlenmeleri, yurtlarını, varlıklarını müdafa edebilmeleri, aralarında aile teşkilâtının gelişmesine bağlıdır. Bunun için aile teşkil etmek ve bu ailenin devamına çalışmak müslümanlıkta mühim bir vazifedir.
Şöyle ki aile yuvası kurmaya güç ve imkanına sahip, kendisinde şiddetli bir evlenme arzusu mevcut olan bir müslüman için evlenip aile sahibi olmak, vacip veya farzdır. Nefsi arzuları normal bir halde bulunan bir müslüman için de bir sünneti müekkededir. Bir hadis-i şerifte:
"Evleniniz, çoğalınız, evlât sahibi olunuz, çünkü ben kıyamette sizinle ümmetlere karşı iftiharda bulunurum" {(*):. Abdurrezzak Musannef; No:10391; 6/173. Şafii Ümm; Nafakat; 5/213} buyurulmuştur.
Fakat aile hukukuna riayet edilemeyeceği, meselâ, alınacak kadına zulüm ve kötülük yapılacağı bilindiği takdirde, evlenmek haramdır. Çünkü bu halde aile hayatından beklenilen faydalar meydana gelemez.
54- Talak-boşama hâdisesine gelince, bu bir yönden meşru ise de diğer bir yönden yasaklanmıştır, mahzurdan uzak değildir. Şöyle ki aile hayatından beklenilen şeyler meydana gelmediği veya iffet veya uyum bakımından bir fenalık yüz gösterdiği takdirde talak, meşrudur, tavsiye edilmiştir. Fakat böyle bir ihtiyaç zaruret bulunmadıkça, talak hoş karşılanmamıştır, güzel değildir. Nitekim bir hadîs-i şerifte:
"Talak, ALLAH katında helâl şeylerin en sevimsizidir" buyurulmuştur. {(*):. Ebu Davud; Talak:3 No:2178; 1/661: İbn-i Mace; Talak:1; No:2018; 1/650. Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra; Talak; No:15268; 11/193}
Bu sebeple aile hayatını yaşatmaya çalışmalı, lüzumsuz yere ayrılma, boşanma hâdiselerine meydan vermemelidir, bunun mesuliyetinden çekinmelidir.
55- Her müslüman için aile hayatı ile alakalı dinî meseleleri kâfi derecede bilip bunlara riayet etmek de bir vazifedir. Kimlerin birbiriyle evlenip evlenemeyeceğini, kimlerin arasında mahremiyet mevcut olup olmadığını bilmek icab eder.
56- Nikâh denilen evlenme muamelesi, müslümanlarca karı ile koca olacak kimseler veya bunların velîleri veya vekilleri arasında ve en az iki müslüman erkeğin veya bir müslüman erkek ile iki müslüman kadının huzurlarında, "Ben seninle evlendim," "ben de kabul eyledim" veya "ben falancanın kızı falancayı velisi veya vekili bulunduğum falanca için eş olarak kabul ettim" "ben de falancayı velisi veya vekili bulunduğun falancaya velisi veya vekili olmam hasebi ile evlendirdim" gibi bir icap ve kabul ile akit yapılır. Ve kadına «mehir» adıyla emsaline göre bir miktar mal verilmesi de lâzım gelir. Bu mehir, iki tarafın rızasıyla evvelce de tayin edilebilir. Kadın bu mehrini sonra kocasına bağışlayabilir.
57- Babalar, dedeler, analar, nineler, erkek ve kız kardeşler, amcalar, dayılar, halalar, teyzeler arasında bir neseb yakınlığı, bir ebedî mahremiyet vardır. Bunların arasında nikâh asla caiz değildir. Meselâ bir kimse, hiç bir vakit ne anasını, ne kızını, ne de halasını nikâh ile alamaz.
Yine bir kimse, kendi kardeşinin kızını veya torununu da alamaz. Fakat bir kimse, halasının veya teyzesinin kızını alabilir. Ve iki kardeş çocukları da
birbirleri ile evlenebilirler. Bunlar arasında bir yakınlık var ise de, bir mahremiyet yoktur.
58- Süt itibariyle sabit olan mahremiyet de nesebce sabit olan mahremiyet gibidir. Bu sebeple bir kimse ile süt babası, süt anası, süt dedesi, süt ninesi, süt kardeşi, süt kardeş evlâdı, süt halası, süt teyzesi arasında ebedî bir mahremiyet vardır. Bunlar birbirleri ile evlenemezler.
Bununla beraber bu mahremiyetin sabit olması için çocuk, sütü en fazla iki buçuk yaşına kadar - hatta bir kere olsa bile- emmiş veya içmiş bulunmalıdır. Bu müddetten sonra emilen veya içilen bir süt ile süt evlatlığı, süt kardeşliği sabit olamaz. Bu müddet, İmam-ı A'zam'a göredir. İmameyn'e göre süt müddeti iki senedir.
59- Kadın ile kocasının bir kısım akrabası ile kendileri arasında «sıhriyet = hısımlık» itibariyle bir yakınlık meydana gelmiş olur ki, bu da bir mahremiyet meydana getirir, nikâhın caiz olmasına mani olur. Şöyle ki; bir kimse, kendi hanımının anasını, ninesini, başka kocasından olan kızını veya torununu asla nikâh edemez. Hatta aralarındaki evlilik bitmiş olsa bile. Şayet bunlardan birine gayrimeşru olarak yaklaşacak olsa veya bunların bir uzvunu -sıcaklığı duymaya mani bir engel bulunmaksızın- şehvetle tutsa veya öpse, karısı kendisine ebediyen haram olur. Buna «Hürmeti musahare» denir.
60- Bir kadın da kendi kocasının babasıyla veya başka hanımından olan oğlu ile, torunu ile asla evlenemez. Bunların arasında da ebedî bir mahremiyyet vardır. Şayet aralarında gayrimeşru bir ilişki veya şehvetle bir temas meydana gelse, kocasına ebediyyen haram olur.
61- Bir erkekle kendi karısının kız kardeşi, halası veya teyzesi arasında geçici bir mahremiyet vardır. O erkek, evlilik devam ettikçe bunlardan birini alamaz. Fakat bu evlilik tamamen bittikten, meselâ kadın öldükten veya boşanıp iddeti bittikten sonra alabilir. {(*): ÖNEMLİ NOT: Kocası ölen bir kadının kendi evinde dışarıya çıkmadan bekleyeceği bir süredir ki, bu süre 4 ay 10 gündür. (Bakara suresi: 234) Kocasından boşanan bir kadın ise üç ay hali (hayız müddeti) iddet bekler. (Bakara suresi: 228) İddet bekleyen bir kadının evlenmesi kesinlikle haramdır.}
62- Bir kimse, üvey anasıyla veya kendi oğlunun veya torununun karısı ile asla evlenemez. Hatta evlilik sona ermiş olsa bile. Bunlar arasında da «hürmet-i musahere» vardır. Şayet bir kimse, oğlunun veya torununun veya babasının hanımına gayrimeşru yakınlıkta veya şehvetle temasta bulunsa; bu kadın kocasına ebediyyen haram olmuş olur.
63- Hürmet-i musahere, gayrimeşru ilişkiyle de sabit olur. Şöyle ki, bir kimse, kendisine gayrimeşru bir şekilde cinsel ilişkide bulunmuş veya bir uzvunu engelsiz şehvetle tutmuş veya öpmüş veya cinsel organına şehvetle bakmış olduğu bir kadının neseb veya süt itibarıyla anasını, ninesini, kızını,
torununu asla alamaz. Bunlar ile aralarında ebedî bir mahremiyyet bulunmuş olur. Bu, yapmış olduğu gayrimeşru hareketin bir nevi cezasıdır, neticesidir.
64- Bir müslüman, başkasının nikâhında veya iddetinde bulunan bir kadını alamaz. Aynı şekilde bir müslüman, ehli kitap olan bir yahudi veya hıristiyan kadını nikâh edebilirse de, müşrik olan bir kadını, meselâ bir mecusi kadını asla nikâh edemez. Ancak kadın, bu şirkini terk ederse, o zaman nikah edebilir.
Bir müslüman kadını ise, hiç bir gayrimüslim ile evlenemez. Bu, dinen kesin bir şekilde haramdır. Böyle bir hal, İslâm şerefine, İslâm menfaatine ve bir müslüman kadının şahsi selâmet ve saadetine aykırıdır.
65- Müslümanların münasebetlerinde karşılıklı bir hürmet, bir nezaket vardır. Bir müslüman, başkasının evine rızası olmadıkça giremez, başkasının evinin içine izni olmadıkça dışarıdan bakamaz, sözleriyle kimseyi rahatsız edemez. Bunun dışında olarak erkekler, göbekleri altından itibaren diz kapakları altına kadar olan uzuvları müstesna olmak üzere birbirlerinin bütün uzuvlarına bakabilirler.
66- Kadınların birbirlerine veya kendi kocaları olmayan erkeklere bakmaları da erkeklerin birbirine bakmaları gibidir. Bu sebeple bir müslüman kadın, diğer bir kadının veya bir erkeğin göbeği altından diz kapakları altına kadar olan kısmına bakamaz, diğer uzuvlarına bakabilir. Yeter ki bir şehvet, yani kalben bir arzu ve meyil korkusu bulunmasın.
67- Bir erkek, yabancı veya yakını olup nikâhı ebediyyen haram olmayan bir kadının ahlâkî bir mahzur bulunmadığı takdirde yalnız yüzüne, ellerine bakabilir. Ebediyyen mahremi olan bir kadının meselâ anasının veya kızının veya teyzesinin ise, yüzüne, başına, göğsüne, kulaklarına, baldırlarına bakabilir ve bu uzuvları tutabilir. Yeter ki iki taraftan hiç birinde şehvet korkusu bulunmasın.
68- Erkek ile hanımı arasında her yönüyle özel bir durum "helal olmak" mevcut olduğundan biri diğerinin bütün vücuduna bakabilir. Şehvetle olup olmaması müsavidir. Şu kadar var ki, cinsel organlarına bakmamaları daha iyidir, edebe uygundur.
69- Bir doktor, tedavisinde bulunduğu bir kadının hastalıklı olan herhangi mahrem bir uzvuna zaruret miktarı bakabilir. Şu kadar var ki, tedavisini bir kadına tarif ederek havale etmesi daha uygundur. Çünkü cinsin cinse bakması daha hafiftir.
MÜSLÜMANLIKTA KESB = KAZANCIN EHEMMİYETİ
70- Müslümanlıkta kesb, yani kazanç sahasına atılmak, esasen ilim gibi bütün müslümanlara ait, pek ehemmiyetli bir vazifedir. Hattâ bir hadis-i şerifte:
"Kazanç aramak müslüman olan her erkek ve kadın için bir farzdır." {(*): Beyhaki es-Sünenü'l-Kübra; İcara; No:11908; 9/56 (Benzeri)} buyurulmuştur. Çünkü herhangi bir müslüman, mükellef olduğu vazifeleri ancak kazanç sayesinde yerine getirebilir. Bu vazifelerin yapılması kuvvet ile sıhhate bağlıdır. Kuvvet ve sıhhat ise, gıdaya ve diğer hususlara bağlıdır. Gıda ve diğer hususlar ise, ancak kazanç vasıtasıyla elde edilebilir. Bu sebeple kazanç meydanına atılmak da mühim bir vazifedir, bir farzdır. Şöyle ki:
71- Herhangi bir müslüman için kendi nefsini ve nafakaları üzerine lâzım gelen kimseleri geçindirmeye ve borçlarını ödemeye yetecek miktar helâlinden kazançta bulunmak bir farzdır. Nitekim bir hadîs-i şerifte:
"Her müslüman üzerine helâli aramak vaciptir." {(*): Taberani; el-Mu'cemü'l-Evsat: No:8606; 9/278} buyurulmuştur.
72- Fakirlere yardım, gariplere iyilik yapmak için yeterli miktardan fazla kazanç, övülmüştür, güzel görülmüştür. Böyle bir kazanç nafile ibadetten daha faziletlidir. Çünkü bunun faydası başkalarına da dokunmaktadır.
73- Geniş bir imkana sahip olmak, daha fazla nimetlenmek için daha çok miktarda kazanmak, mubahtır. Bir hadîsi şerif de:
"Salih insan için salih mal ne güzeldir." {(*): Beyhaki Şüabu'l-İman: No:1248; 2/91} meâlindedir.
74- Halka karşı kibirlenmek ve övünmek için yapılan kazanç haramdır. Hatta helâl bir yolda yapılmış olsa, bile. İnsanlara karşı servetiyle, mevkii ile çalım satan kimseler, yarın ahirette Hak Tealâ Hazretleri'nin gazabına uğrayacaklardır.
MUHTELİF KAZANÇ YOLLARININ ÜSTÜNLÜK DERECELERİ
75- Başka başka kazanç yolları vardır. Bunların en faziletlisi, evvelâ cihat yoludur. Sonra ticarettir, sonra ziraattır. Bazı alimlere göre ziraat, ticaretten daha faziletlidir. Daha sonra da sanattır. Şöyle ki:
76- Müslümanlar için icap ettiğinde cihat meydanına atılıp İslâmiyeti yükseltmeye, İslâm yurdunu, İslâm varlığını müdafaaya çalışmak bir farzdır. Bu farzın dâiresi, lüzumuna göre genişler, eli silâh tutan müslümanların bir kısmına ve yeterli olmazsa, hepsine yönelen farz bir vazife olur. Bu uğurda
düşman ile çarpışan, düşmanı tepeleyen İslâm mücahidleri gazi, hayatlarını feda edenler de şehit ünvanını alırlar.
Şehitlere ölü denilmesi doğru değildir. Onlar ebedî bir hayata sahiptirler. Onlar, ALLAH Tealâ'nın manevî huzurunda rızıklandırılıp dururlar. Bu sebeple şehitlik büyük bir mertebedir.
İşte bu cihad neticesinde müslümanların galip gelip ganimet malları elde etmeleri, en faziletli bir kazançtır. Çünkü bununla düşman kahredilmiş, din ile dünya birleştirilmiş olur. Bu mallar, velîyyülemr tarafından bir orana göre mücahidlere taksim edilir. Bu malları mücahidlerin kendi kendilerine almaları, intizama engel, başka mücahidlerin ve beytülmalın hukukuna aykırı olduğu için helâl değildir.
77- Müslümanlıkta ticaret de pek kıymetli bir kazanç yoludur. Ticaret, toplumların refahına, yükselmesine sebeptir. Bir hadîs-i şerifte:
"Rızkın onda dokuzu ticarettedir" {(*): Deylemi Firdevs: No:2879; 2/176} buyurulmuştur. Diğer bir hadîs-i şerifte de:
"Doğru muameleli, müslüman bir tacir Peygamberler ile, sıddıklar ile, şehidler ile haşr olur." {(*): Tirmizi; Büyü':4; No:1209; 3/515; İbn-i Mace; Ticarat:1; No:2139; 2/724; Darimi; Büyû':8; No:2539; 2/322} buyurulmuştur.
78- Müslümanlıkta ziraat da pek mühim bir kazanç yoludur. Bunun faydası pek umumîdir. Ekincilik, insanlıkla beraber doğmuştur. Bununla ilk uğraşan zat, Hazreti Âdem Aleyhisselâmdır. Bir hadîs-i şerifte:
"Rızkınızı yerin altında gizli bulunan şeylerde arayınız." {(*): Beyhaki; Şüabü'l-İman: No:1233; 2/87} buyurulmuştur. Bu yüksek emir, ziraata da, madenciliğe de şâmildir.
79- Müslümanlıkta sanat da pek makbul bir kazanç yoludur. Bir çok sanatlar vardır. Bunların bir kısmı, toplum hayatı için pek lâzımdır. İnsan, kendisine en faydalı, en güzel sanatlardan birini seçmelidir. Bir hadîs-i şerif:
اَلْحِرْفَةُ أَمَانٌ مِنَ الْفَقَرٍ "Sanat, fakirlikten emandır." {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} mealindedir.
80- Müslümanlarca tese'ül = dilenme esasen bir kazanç yolu değildir. Az çok kazanmaya gücü olan her müslüman için dilenmek haramdır. Bir müslüman, yüksek himmet sahibi bulunur, onun ruhu, dilenciliğe tenezzül etmez. Şu kadar var ki, kazanmaktan tamamen âciz olan bir kimse için dilenmesi lâzım gelir. Böyle âciz bir kimse, dilenmeyi bırakıp da açlıktan ölecek olsa, günaha girmiş olur. Çünkü kendisini tehlikeye atmış, bir nevi intihar etmiş bulunur. Böyle bir halde dilenmek ise, hayatın dayanılması mümkün olmayan ihtiyaçlarından ileri geldiği için bir zillet sayılmaz. Bir hadîs-i şerifte:
اَلسُّؤَالُ آخِرُ كَسْبِ الْعَبْدِ Dilenme, kulun en son kazancıdır" {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} diye buyurulmuştur.
81- Bir fakir, dilenmekten de âciz bir durumda bulunursa, halinden haberdar olan herhangi bir müslüman için ona bizzat veya bir aracı ile yemek yedirmek, onun hayatını kurtarmak yapılması gerekli bir vazife olur. Bu vazife yapılmazsa, bu hali bilen müslümanlar günahta ortak olurlar.
Şunu da ilave edelim ki, bir günlük nafakası olan bir fakir için dilenmek helâl değildir.
ALIŞ VERİŞİN NEVİLERİ VE KAZANÇ MİKTARI
82- Bey' = Satış muamelesi, "Malı mala değişmek" demektir. Bir kimse, elindeki bir malını aza-çoğa satabilir mi?. Bu mesele etraflıca açıklanmaya muhtaçtır. Şöyle ki, satış muamelesi başlıca şu dört kısma ayrılır:
1. Bir malı sermayesine = kaça mâl olmuş ise, ona satmaktır. Buna, «Tevliye» denir. Bu, caizdir. Bir satıcı, bazen elindeki bir malını hiç kâr gözetmeksizin aldığı fiyata satar. Bu, kendi hakkıdır. Ancak bu hususta riayet edilecek şey, sermaye miktarını doğru söylemektir. Aksi takdirde satıcı ALLAH katında mesul olur. Alıcı da alış muamelesini dilerse bozdurur, dilerse fazla bedeli geri alabilir.
2. Bir malı sermayesinden noksana satmaktır. Buna da «Vazi'a» denir. Bu hususta da sermayeyi doğru söylemek lazımdır. Fakat burada alıcıya düşen ahlâki bir vazife vardır. Şöyle ki, eğer fakir bir kimse, bir zaruret dolayısıyla bir malını böyle noksanına satıyorsa, onun zararına meydan vermemeli, o malı mümkün olduğu kadar değeriyle satın almalıdır. Bu, bir yardımlaşma, bir sadaka mahiyetinde olmuş olur.
3. Bir malı, sermayesini ve lüzumlu masraflarını söyleyerek onlardan bir miktar fazlasıyla satmaktır. Buna da «Murabaha» denilir. Sermayenin ve zarurî masrafların yekûnunu tam bir sıhhat üzere tayin eden bir tüccar, elindeki bir malı
az çok bir kâr ile satabilir. Bu, caizdir. Şu kadar var ki alıcının o mala olan ihtiyacından istifadeye kalkışmamalı, insaf dairesini aşmamalıdır. Aksi takdirde böyle bir muamele, mekruh olmaktan, uhrevî mesuliyetten uzak olmaz.
4. Bir malı sermayesini söylemeksizin az çok bedel karşılığında satmaktadır. Buna da «Müsaveme» denilir. Böyle bir satış da caizdir. Hattâ yalan söylemek ve sermayenin miktarını tayin hususunda hataya düşmek tehlikesinden salim olduğu için daha güzel görülmüştür. Şu kadar var ki, satıcı, alıcıyı aldatır, onun piyasayı bilmediğinden istifade ederek o malın başka bir yerde bulunmadığını ve pek kıymetli olduğunu söyleyerek onu «Gabn-ı fahiş» ile satarsa, bu hareketi helâl olmaz, kendisi ALLAH katında mesul olur, alıcı da böyle bir «tağrir» den = aldatıştan dolayı o malı geri verebilir.
Gabn-ı fahiş: Eşya ve ticaret malları gibi bir şeyi kıymetinden yüzde yirmi, ve bir hayvanı yüzde on, gelir getiren bir mülkü de yüzde beş fazlasıyla veya daha fazlasıyla satmak suretiyle gerçekleşir. Fakat tağrir = aldatış bulunmayınca böyle bir muamele zorla bozulamaz.
İHTİKÂRIN MAHİYYETİ VE HÜKÜMLERİ
83- İhtikâr, lügatta: "Bir şeyi azalıp kıymetlensin diye saklamak" manasındadır. Istılahta: "İnsanların ve ehli hayvanların yiyeceklerine, içeceklerine ait şeyleri ahâlisine zarar verecek bir beldede satın alıp kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar bekletmektir." Böyle yapan kimseye de «Muhtekir» denir.
İhtikârın kırk gün ile kayıtlanması, dünyaca yapılacak ceza itibarıyladır, yoksa ihtikâra bir gün bile meydan veren kimse, günahkâr olup ahiret azabına müstehak olur.
84- Bir beldeye dışardan gelecek şeyleri beldeye getirilerek serbest satılmasına meydan vermeyip, belde dışında karşılayarak satın almak da bir nevi ihtikârdır.
85- İhtikâr, İmam-ı A'zam'a göre -tarifinden de anlaşıldığı üzere- yalnız yenilecek ve içilecek maddelerde olur. Fakat İmam Muhammed'e göre elbiselik mallarda da olur. İmam Ebu Yusuf'a göre ise, topluma zarar veren herhangi bir maddede olabilir. Altın, gümüş, demir ve benzerleri gibi.
86- İhtikârın hükümlerine gelince topluma zarar veren bir ihtikâr, tahrimen mekruhtur, ALLAH Teâlâ katında mesuliyeti gerektirir.
İhtikârın sonu iflâstır. Muhtekir, kendi alçak menfaati için toplumu zarara, sıkıntıya sokuyor, neticede toplumun hayatına kastetmiş oluyor. Bu yüzden veliyyülemir veya yetkili olan hakim, muhtekirin şahsî ve ailevî ihtiyaçlarını karşılayacak miktardan fazla olan ihtikâr mallarını satmasına hükmedebilir. Şayet satmaz da muhalefette bulunursa, münasip göreceği şekilde cezalandırır ve o malları, o muhtekir adına satabilir.
87- İhtikâr yapıldığında veliyyülemr, eşyaya kıymet takdir edebilir. Şöyle ki, veliyyülemir veya yetkili olan hâkim, ticaret mallarına bir zaruret görülmedikçe kıymet takdir edemez. Bu durumda «tes'ir = narh>(fiyat) belirlemek» mekruhtur. Çünkü ticaretin gelişmesine engel olabilir. Bir hadîs-i şerifte: "Fiyat koyucu ancak nimetleri azçok veren ve rızıklandırıcı olan ALLAH Teâlâdır" {(*): Ebu Davud; Buyu:51; No:3451; 2/293, Tirmizi; Buyu:43; No:1314; 3/605, İbn-i Mace; Ticarât:27; No:2200; 2/741} buyurulmuştur. Fakat bu malların sahipleri haddi aşar, bunları fahiş bir fiyatla, yani en az iki kat fiyatla satmaya başlarsa, veliyyülemir veya hâkim, bilir kişi ile istişare ederek kıymetleri takdir ve tayin edebilir. Bunda bir sakınca yoktur. Hattâ İmam Malik'e göre kıtlık yıllarında fiyatları tesbit etmek, vali bulunan zat üzerine bir vazife olur, hatta fiyatlarda fahiş bir fazlalık bulunmasa bile.
88- Bir kimse, kendi arazisinin mahsullerini bekletmekle muhtekir sayılmaz. Çünkü bu, kendisine ait bir hakdır, buna toplumun hakları alakalı olmaz. Bir kimse, kendi arazisini ekmeyebilir. Bu sebeple mahsullerini de satmayabilir. Şu kadar var ki pahalılık ve kıtlık zamanını beklediğinden dolayı günaha girer. Zira müslümaların hakkında fena bir niyette bulunmuş olur.
89- Başka bir beldeden kendi beldesine getirtmiş olduğu bir malı bekleten kimse, İmam-ı A'zam'a göre muhtekir sayılmaz. Çünkü toplumun hakkı, bulundukları beldeden ve o belde etrafından toplanılan mallarla alakalı olur. Bununla beraber bu getirtilen malları satmak müstehaptır. Bunları bekletmek mekruh olmaktan uzak olamaz.
İmam Ebu Yusuf'a göre bu kimse de muhtekir sayılır, hakkında muhtekir muamelesi uygulanır. İmam Muhammed'e göre ise, âdet üzere dışarıdan getirtilen maddeleri bekletmek mekruhtur. Fakat âdete aykırı olarak pek uzak yerlerden getirtilen maddeleri bekletmek mekruh değildir. Çünkü bunlara toplumun hakkı alakalı olmaz.
Kısacası ihtikârda hayır yoktur. Bu şefkat ve merhamet duygularına mâni, insanlığın hayırseverlik hususiyetine aykırı olduğundan bundan kaçınmalıdır.
RİBÂNIN MAHİYETİ VE NEVİLERİ
90- Ribâ "Faiz", lugatta fazlalık manasınadır. Şer'an alış-verişte akit yapanlardan birine verilmesi şart koşulup, karşılığı bulunmayan fazla bir miktardan ibarettir. On dirhem gümüşü, on bir dirhem gümüş karşılığında satmak gibi.
91- Ribâ, altın ve gümüş gibi "mevzunat"tan olan, yani tartılan şeyler ile buğday, arpa, hurma, tuz, kuru üzüm gibi "mekilât"tan bulunan, yani ölçü ile alınıp verilen şeylerde olur.
"Ribâ, Malikîler'e göre yalnız altın ve gümüş ile geçimi temin edip "kût = erzak" denilen şeylerde olur. Şafiîler'e göre de yalnız altın ve gümüş ile yiyeceklerden olan şeylerde olur."
92- Riba, iki nevidir: «Riba-i fazl," "Riba-i nesie.»
"Riba-i fazl," tartılan veya ölçülen bir cins eşyanın, kendi cinsi karşılığında peşin olarak fazlasıyla satılması halinde meydana gelir.
Bu sebeple altın, gümüş, bakır, buğday, arpa ve tuz gibi bir şey, kendi cinsiyle derhal değiştirilecek olsa, miktarlarının eşit olması icap eder. Birinin miktarı biraz fazla olunca, bu bir ribâ olmuş olur ki haramdır. ALLAH katında cezası pek büyüktür. Hatta aynı cinsten olan bu iki kısım eşyadan bir kısmı sanat itibariyle daha kıymetli veya bir kısmı daha iyi, diğeri daha düşük bulunsa bile.
Altın ile gümüş, sanat itibarıyla veya sikke halinde bulunmakla veznî olmaktan çıkmış olmaz. Çünkü bunların veznî = tartılır şeylerden olmaları, nassı şer'i "Hadis-i şerif" ile sabittir. Meselâ on miskal "yaklaşık 45 gram" altın, yine on miskal altın karşılığında peşin olarak satılabilir. Fakat on bir miskal karşılığında satılamaz. Bu bir miskal, fazla olduğundan ribâ olmuş olur.
Aynı şekilde on kile "20 teneke" buğday, on kile buğday karşılığında peşin olarak satılabilir.
Fakat dokuz veya on bir kile buğday karşılığında satılamaz. Fazla miktar, ribâdır.
93- Riba-i fazldan kurtulmak için, bir cinsten olan, faizli işlem olabilecek mallardan her birini ya tamamen veya kısmen kendi cinsinden başkasıyla değiştirmelidir.
Meselâ on miskal altın, yüz dirhem gümüş karşılığında ve on kile buğday on beş kile arpa karşılığında peşin olarak değiştirilebilir. Yine on miskal altın, dokuz miskal altın ile şu kadar dirhem gümüş karşılığında ve on kile buğday da beş kile buğday ile şu kadar kile arpa karşılığında peşin olarak değiştirilebilir.
94- "Riba-i nesie"ye gelince, bu da tartılan veya ölçülen şeyleri birbiri karşılığında veresiye olarak değiştirmektir, hatta miktarları eşit olsa, bile, bu da haramdır.
Meselâ on dirhem "yaklaşık 32 gram" gümüş veya bu ağırlıktaki bir gümüş para, yine on dirhem gümüş veya gümüş sikke karşılığında veresiye olarak satılamaz. Çünkü bunların cinsleri ve miktarları birdir. Biri peşin, diğeri veresiyedir. Bu şekilde aralarında bir fark vardır. Bu sebeple bu, bir ribâdır, bir günahtır.
Aynı şekilde elden verilen bir kile buğday ile daha sonra harman zamanında verilecek bir kile buğday satın alınamaz. Bunlar, kalitesi yüksek ve düşük olmak itibariyle farklı bulunsunlar bulunmasınlar, müsavidir. Çünkü cinsleri, miktarları birdir. Böyle olmakla beraber biri peşin diğeri veresiyedir. Veresiye ise, peşine karşılık olamaz. Arada bir fazlalık bulunmuş olur.
95- Mevzunattan yani tartılan şeyler, cinsleri farklı olsa da, birbiriyle veresiye olarak değiştirilemez. Meselâ, şu kadar kilo demir karşılığında, o kadar
kilo bakır veresiye olarak satılamaz. Çünkü bunlar, vezni "tartılan" olmak itibariyle birdirler.
Aynı şekilde şu kadar kile buğday, o kadar kile arpa veya tuz karşılığında veresiye olarak satılamaz. Zira bunlar da keyli "yani ölçü ile alınıp verilen şeylerden" olmakta birdirler.
Bu esastan yalnız nakitler müstesnadır. Şöyle ki, nakit paralar karşılığında nakit cinsinden olmamak üzere tartılan ve ölçülen şeyler peşin olarak alınabileceği gibi, veresiye olarak da alınabilir. Çünkü alış veriş hakkında buna ihtiyaç vardır.
İSTİKRAZ "BORÇ ALMA-VERME" MESELELERİ
96- «İstikraz» borç alıp verme muamelesi, yalnız misliyatta, {(*): Çarşı ve pazarda aynı fiyatta kendi gibisi bulunan şeydir, standart olan mallar.} yani altın ve gümüş gibi mevzunat "yani tartılan şeyler" ile, buğday, arpa gibi me'kilât'ta, yani "ölçü ile alınıp verilen" ve yumurta, ceviz gibi taneleri arasında kıymetlerini değiştirecek derecede farklılık bulunmayan adediyatta, yani "sayılarak alınıp verilen şeylerde" geçerli olur. Hayvan ve el örgüsü, el dokuması gibi kıyemîyâtta {(*): Çarşı ve pazarda dengi bulunmayan yahut bulunsa da fiyatça farklı olan şeydir. Standart olmayan mallar. Yazma kitaplar, el yapısı kaplar, kullanılmış arabalar, eski paralar gibi, nâdir eşya halini almış "misliyyattan" olan şeyler de kıyemiyyattan sayılır.} olmaz.
97- Gerek altından, gümüşten ve benzeri madenlerden olan nakit paralar ve gerek diğer tartılan veya ölçülen şeyler, daha sonra yalnız misil "denk, aynı"ları alınmak üzere borç olarak alınıp verilebilir. Buna, «karz-ı hasen» denir ki, sosyal bir yardım olduğundan büyük bir sevaptır. Fakat bunun karşılığında fazla bir şey verilmesi şart edilmiş olursa bu, bir faiz meselesi olur ki, bu da riba hükmündedir. Mukriz'in, yani borç verenin bir veya birden fazla ortaklardan ibaret olması arasında fark yoktur.
98- Borç alınan şeyler, daha sonra kendi misilleriyle ödenir. Meselâ, borç alınan bir altın akçe, yine bir altın akçe ile ve bir miktar buğday yine o miktar buğday ile fazla bir şey verilmeksizin ödenir. Şu kadar var ki borç alınan akçe meselâ, kağıt para, daha sonra bulunmasa veya geçmez bir hale gelse - fetva verilen görüşe göre- son geçerli olduğu tarihteki kıymeti ile ödenmek lâzım gelir.
99- Bir kimse, borç verdiği para ve başka bir şeyin tamamını veya bir miktarını borçlusuna bağışlayabilir. Borç alan da aralarında bir şart bulunmaksızın kendisine borçlu olduğu kimseye hediye verebilir.
Kısacası borç alma-vermelerde iki taraftan birine şart koşulan bir menfaat helâl değilse de, şart koşulmayan bir menfaat helâldir. Bu sebeple bir borçlu,
borcunu ödemekle beraber kendiliğinden şu kadar kuruş da bir âdet neticesi olmaksızın fazla verse bu, helâl olur.
100- Bir kimsenin bir parayı başka bir yerde bulunan bir şahsa ödemek suretiyle borç alması mekruhtur. Fakat böyle bir parayı aralarında bir şart bulunmaksızın borç verenin izniyle başka bir yerde bulunan bir şahsa götürüp vermesi mekruh değildir. Hattâ böyle bir şart ve âdet bulunmaksızın biraz da fazla bir şey vermesinde bir haramlık yoktur. Bu, bir hibe olmuş olur.
101- Bir kimsenin bir şahsa, meselâ bir tüccara her ay veya her sene kendisine şu kadar meblâğ vermek üzere bir miktar para vermesi caiz değildir. O meblâğ, bir ribâ olmuş olur. Fakat muayyen miktar parayı muayyen bir işte kullanıp elde edilecek kârından kendisine muayyen bir miktarının, meselâ üçte birinin veya yarısının verilmesi şartıyla vermesi caizdir. Çünkü bu, şirket "ortaklık" muamelesi demektir. Bu halde o kimsenin zarara da sermayesi nisbetinde ortak olması lâzım gelir.
102- Komşular arasında ekmekler, gerek sayı ve gerek tartı itibarıyla borç alınıp verilebilir. Bu hususta teamül "gelenek" mevcut olup, müsamaha geçerlidir. Bu, İmam Muhammed'in görüşüdür. Fetva da bu şekildedir.
103- Faizin dinen haram kılınmasında bir çok hikmetler vardır. Bir kere muhtaç bir kimseye verilen bir paradan, daha sonra fazla bir şey alınması, sosyal yardım vazifesine aykırıdır. Sonra bir paranın bu şekilde artırılması, çok kere şahsın iktisadî faaliyetini azaltır, kendisini tembelliğe sevk edebilir. Bununla beraber borç alınan paradan borç alanın bir kazanç elde edip etmeyeceği mııhakkak değildir, bilakis muhtemeldir. Çok kere alınan borç paralar lüzumsuz yere sarf edilerek karşılığında bir çok zararlara katlanmak lâzım gelir. Rehin verilen nice kıymetli malların bu yüzden hiç pahasına elden çıktığı daima görülür. Halbuki verilecek fazla miktar, kesinleşmiş muayyen bir maldır. Bu sebeple muhtemel, düşünülen bir kazanç, kesinleşmiş bir mala karşılık olamaz.
Esasen katî bir lüzum görülmedikçe borç almamalıdır. Borç huzuru, rahatı kaçırır, hürriyeti kısıtlar. Borç verecek bir halde bulunanlar da ellerinden gelen yardımı muhtaçlardan esirgememelidirler, sadece ALLAH rızası için, karz-ı hesen suretiyle borç verip mükâfatını ALLAH Tealâ'dan beklemelidir. Yerine sarf edilen bir borç para, sadakadan daha faziletlidir. Bununla beraber borç alacaklar da emin, sözünde durur, ilk fırsatta borçlarını vermeye azimli olmalıdırlar. Bu gibi vasıflardan mahrumiyet, yardım vazifesini bozmaktadır.
MÜSLÜMANLIKTA YAPILMALARI CAİZ OLMAYAN ŞEYLER
104- Ferdlerin ve toplumun selâmetine, iffet ve temizliğine, saadetine muhalif olan şeyler, İslâm dininde yasaktır, haramdır. Bunların yapılması dünyevî veya uhrevî mesuliyeti gerektirmektedir. Bunlara «günah, masiyet, ism» denir.
105- Günah olan şeyleri bizzat yapmak caiz değildir. O gibi şeylere razı olmak ve bir zorlama olmadıkça yardım etmek de caiz değildir.
Meselâ bir kimse, bir şey çalamaz. Bu haramdır, cezayı gerektirir. Bir şeyin çalınmasına razı da olamaz, yardım da edemez. Bu da haramdır, yasaktır.
106- Günah olan şeylere razı olmak veya yardım etmek yerine göre ya haram veya mekruh olur. Bu, şer'i şerifte bir asıldır. Buna binlerce mesele, dayanabilir.
Meselâ bir şahıs, herhangi bir haksızlığı geçerli kılmak için bir kimseden bir mal alamaz. Bu, rüşvettir, haramdır. Bu sebeple bir haksızlığı geçerli kılmak için bir mal da veremez ve böyle bir malın verilmesine vasıta da olamaz. Bunlar da haramdır, yasaktır. Çünkü böyle alınması yasak olan bir şeyin, verilmesi de, verilmesine delâlet edilmesi de haramdır, yasaktır. Nitekim bir hadîs-i şerif:
"ALLAH Teâlâ rüşvet alana da, rüşvet verene de, bunların arasında rüşvete vasıta olana da lanet buyursun." {(*): Deylemi, Firdevs; No:5438; 3/463} mealindedir.
107- Bir kimse, kendisine miras bırakan şahsın gayrimeşru bir sebeple elde etmiş olduğu bir malından miras hissesi almamalıdır. Daha iyi olan budur. Bu, bir vera "sakınma" ve zühd "terk etmek" faziletidir. O hisseyi almak, meşru olmayan bir harekete razı olmak demektir.
Bu sebeple insan, helâl ve meşru olan hisse ile yetinmeli, o mal asıl sahibi malûm ise, ona geri verilmelidir. Malûm değilse fakirlere sadaka olarak dağıtılmalıdır. Çünkü böyle haram bir maldan kurtulmanın çaresi, sahibine geri vermek imkansız olunca, sadaka olarak vermektir.
108- Alacağı bir gıda maddesini gayrimeşru bir hale getireceği veya alacağı genç bir köleye fena muamelede bulunacağı veya satın alacağı silâhı fitneye âlet edeceği anlaşılan bir kimseye bunları satmamalıdır. Bu satış, tenzihen de olsa, mekruh olmaktan uzak değildir.
YENİLMELERİ VE İÇİLMELERİ HELÂL OLUP OLMAYAN ŞEYLER
109- Eşyada yenilip ve içilmek itibarıyla asıl olan mübah olmaktır. Bütün eşya, esasen insanların istifadeleri için yaratılmıştır. Bu sebeple aslında temiz olan, akla ve sıhhate zararlı olmayan bir kısım hayvan etleri, buğday, arpa, pirinç gibi hububat denilen şeyler, sebzeler, meyveler, sıvılar helâldir. Bunlar yenilip içilebilirler.
Fakat bazı şeyleri yeyip içmek, insanlara zararlı, hikmet ve maslahata aykırı olduğu için müslümanlıkta haram kılınmıştır.
110- Hayvanlardan tabiatıyla pis olanların, dişleri ile veya tırnakları ile kendilerini müdafaa edip başkalarına saldıranların etleri haramdır. "Yedinci kitaba müracaat!"
111- Bitkilerden insanı öldüren veya aklını gideren, vücudu zehirleyen veya herhangi bir şekilde sıhhate zararlı olan şeyleri yemek haramdır. Meselâ afyon, haşhaş, esrar gibi sarhoşluk veren, aklı bozan şeyleri yemek caiz değildir. Bunlardan sarhoş olanlar hakkında -İslâm ahkâmına göre- tazir cezası lâzım gelir. Tazir ise, yetkili hakim tarafından yapılacak hapis, dövme, azarlama, ikaz gibi cezalardır.
112- Sıvılardan vücuda zararlı olanları, insana sarhoşluk verenleri içmek haramdır. Çünkü sarhoşluk veren bir sıvının azı da, çoğu da müçtehidlerin çoğuna göre haramdır. Nitekim bir hadîs-i şerifte:
"Çoğu sarhoşluk veren bir şeyin azı da haramdır." {(*): Ebu Davud; Eşribe: 5; No:3681; 2/352, Tirmizi; Eşribe:3; No:1865; 4/292, Nesâi; Eşribe:25; No:5607; 8/300, İbn-i Mace; Eşribe:10; No:3393; 2/1125, A. b. Hanbel; No:5616; 2/91} buyurulmuştur.
Bu gibi sıvıların içilmelerindeki zararlar, herkesçe malûmdur. Bu haram içeceklerin toplum bünyesinde açtığı yaralar pek acıklıdır. Bunların uhrevî mesuliyetleri ise, pek şiddetlidir. Hele «hamr = şarap» denilen içkinin bir damlasını bile içmek, icma ile haram olup şer'an had {(*): Bizzat ALLAH Teâlâ tarafından belirlenmiş, miktarı belli cezalar. Şarap içene kâdı tarafından 80 sopa vurulur.} denilen cezayı gerektirmekdir. Kısacası bu pek zararlı olan şeylerden kaçınmalıdır. Bunlardan kaçınmak, gerek fertlerin ve gerek toplumun selameti için pek lâzımdır.
113- Temiz içecekler, sadece bozulmakla haram olmaz. Ancak vücuda zararlı bir hale gelmiş olursa, o zaman haram olur. Etler ise, kokunca, yiyilmeleri haram olur. Süt, tereyağı, zeytinyağı kokmakla haram olmaz. Yiyeceklere gelince, bozulup keskinleşince temizliğini kaybetmiş ve bu sebeple yenilmesi haram olmuş olur.
114- Hamamların pis sularını ve benzeri şeyleri sebze bahçelerine akıtmak mekruhtur. Fakat bu gibi pis sular ile sulanan bahçelerin sebzelerini yemek haram değildir. Bir çok fıkıh alimlerine göre mekruh da değildir.
İnsan pisliğini satmak mekruhtur. Fakat başka maddeler ile karıştırılmış olan pisliğini ve herhangi bir hayvan gübresini satmak mekruh değildir.
115- Temiz olmayan şeyleri, meselâ bozulup temizliğini kaybeden kokmuş etleri ve benzeri şeyleri, etleri yenilen hayvanlara yedirmek caiz değildir.
116- İçine temiz olmayan bir şey düşen veya akıtılan, dinen az kabul edilen bir sıvı, temizliğini kaybederek içilmesi haram olur. Dinen çok kabul
edilen bir sıvı da içine düşen temiz olmayan bir şey ile rengini veya tadını veya kokusunu kaybedince temizlikten çıkmış, içilmesi haram olmuş olur. "İkinci kitaba müracaat."
117- Yukarıda haram oldukları yazılan şeylerden her biri li aynihi "bizzat kendisi" haramdır. Bir de li gayrihi "başka bir sebeple" haram olan şeyler vardır ki onlar da başkalarına ait olan mallardır. Şöyle ki, bir kimse için başkasının bir malını rızası olmaksızın haksız yere almak, meselâ yiyeceğini veya suyunu yiyip içmek haramdır. Aksi takdirde mal hürriyeti kalmaz. İnsanların toplum halinde mülkiyet ve tasarruf haklarına sahip olarak yaşamalarına imkân bulunmaz.
118- Bir baba, muhtaç olmadıkça tabiatı kötü olan evlâdının malını kendi kendine alıp yiyemez. Fakat bir ihtiyaç bulunmasa da iyi olan evlâdının malını alıp yiyebilir. Bir hadîs-i şerifte:
"Sen de, senin malın da babanındır" {(*): Neylü'l-Evtar; Nafakât:1; No:3; 6/321} diye buyurulmuştur.
119- Tedavi için temiz olan ilaçları yiyip, içmek, kullanmak caizdir. Hattâ Peygamber (S.A.V) Efendimiz:
"Ey ALLAH'ın kulları! Tedavîde bulununuz. Çünkü ALLAH Tealâ bir hastalık yaratmamıştır ki, illâ onun için bir deva, bir ilâç da yaratmıştır. Yalnız bir hastalık müstesna ki, o da ihtiyarlıktır." {(*): Ebu Dâvud; Tıp:1; No:2855; 2/396; A. b. Hanbel; No:17987; 4/278; El-Mu'cemü'l- Kebir; No:483; 1/184} diye buyurmuştur.
Bu sebeple bir çok hastalıklar, tedavi sebebiyle yok olur. İlahi kanun böyle olmalıdır. Bununla beraber şifayı tedaviden değil, ALLAH Tealâ'dan bilmelidir.
120- Helâl, temiz olmayan şeyler ile tedavide bulunmak, esasen caiz değildir. Şu kadar var ki, bazı fıkıh alimlerine göre, başka bir ilâç bulunmadığı takdirde müslüman, âdil bir doktorun göstereceği lüzum üzerine caiz olabilir.
Şöyle ki bir hastalığın veya bir hastalığa sürükleyecek bir zafiyetin tedavisi için mubah bir ilâç bulunmazsa, böyle bir doktorun "şifa ümidi vardır" diye tavsiyesi üzerine li aynihi "bizzat kendisi" haram bir şey ile zaruret miktarı tedavi caiz olur.
Fakat sadece görünürde bir menfaat düşüncesiyle, meselâ, yalnız kilo almak arzusu ile böyle bir ilâcı kullanmak caiz değildir. Bunda tedavi mahiyeti yoktur. Bunun haram olduğunda ittifak vardır.
Görülen lüzum üzerine bir uzvunda ameliyat yapılacak bir kimseye aklını giderecek temiz bir ilâç içirilmesinde de bir sakınca görülmemektedir.
YİYİP İÇME MİKTARI VE BUNLARIN ÂDABI
121- Ölmeyecek miktar yiyip içmek farzdır, ki insan bu sayede oruç tutmaya ve ayakta namaz kılmaya gücü olur. Hattâ insan, kendisini ölümden kurtaracak miktar helâl bir şey bulamazsa haram olan bir şeyden o miktar yiyip içebilir. Meselâ böyle bir kimse, kendi kendine ölmüş bir hayvanın etinden yiyebilir. Yine boğazında kalan bir lokmayı gidermek için başka su bulamayınca kâfi miktar sarhoşluk veren bir sıvıdan içebilir. Fakat fazlasını yiyip içemez. Çünkü zaruretler, kendi miktarlarıyla takdir olunur.
122- Bir insan için kuvvetini artırmak için doyuncaya kadar yiyip içmek mubahtır. Bundan fazla yiyip içmek ise, haramdır. Bunun ölçüsü mideyi bozacağına kuvvetli zan oluşacak miktardır.
Bununla beraber misafirlerine riayet için veya ertesi gün tutacağı oruca kuvvetli bulunmak için biraz fazla yiyip içmekte bir sakınca yoktur.
123- Misafir için veya her birinden bir miktar yemek suretiyle ihtiyaca kâfi gıda alabilmek için sofrada çeşitli yiyecek bulunmasında bir sakınca yoktur. Bununla beraber haddinden fazlası, israf sayılacağından uygun olamaz.
Sofrada çeşitli meyvelerin bulunmasında da bir sakınca yoktur. Fakat terki daha iyidir. Birden fazla, çeşitli şeyler mideyi bozabilir.
Kısacası mubah olan şeyleri bir ihtiyaç bulunmaksızın çoğaltmak da israf sayılır, bundan kaçınmalıdır. Sofra üzerine lüzumundan fazla ekmek koymak gibi.
124- Ayakta su içmekte bir sakınca görülmeyebilir. Fakat yürürken su içilmesi, zararlı olduğundan uygun değildir. Suyu bir nefeste içmek de sıhhî bakımdan uygun görülmemektedir.
125- Farz olan ibadetleri eda için zayıf düşecek derecede yiyip içmeyi azaltmak suretiyle perhizde bulunmak caiz değildir. Fakat normal bir şekilde yapılacak bir perhiz mubahtır.
126- Yiyip içmenin adabına gelince, yemekten evvel ve sonra eller yıkanmalıdır. Bir hadîs-i şerîf: "Yemekten evvel el yıkamak bir hasenedir, yemekten sonra ise, iki hasenedir, iki kat sevabdır." {(*): Deylemi, Firdevs; No:7241; 4/426} meâlindedir.
127- Cünüp olan erkekler ve kadınlar için ellerini ve ağızlarını yıkamadan yiyip içmek mekruhtur.
Âdet gören kadınlar için de yemekten evvel ağızlarını yıkamak daha iyidir.
128- Yemeklerin evvelinde "Besmele-i şerife"yi okumalı, sonunda da "Elhamdülillah" demelidir. Bu nimeti bize veren, bu nimetten istifade kuvvetini
bize ihsan buyuran Kerîm ve Rahîm olan ALLAH'ımızı bu vesile ile de tazim etmelidir. Yemeğin evvelinde besmele unutulursa sonunda: "Bismillâhi âlâ evvelihi ve âhirihi = yemeğin evveline de sonuna da bismillah " denilmelidir.
129- Yemeğe başlarken besmeleyi sofra başında bulunanların işitebilecekleri bir tarzda okumalıdır. Bu, bir telkin etme, bir hatırlatma demektir. Fakat yemek sonunda işitilecek bir ses ile "Elhamdülillah" denilmesi uygun değildir. Ancak sofrada bulunanların hepsi de yemeklerini bitirmiş olurlarsa, o zaman denilebilir.
130- Yemeklere az bir tuz ile başlamak, tuz ile bitirmek faydalıdır, sünnettir. Ekmek parçalarına hürmet etmeli, bunların üzerine tuzluk ve benzeri şeyleri koymamalıdır. Bunlara parmakları, ağzı, bıçakları silip atmamalıdır. Yemekler de pek sıcak olarak yenilmemelidir, koklanmamalıdır, yemeklere ve sulara üflenmemelidir. Bunlar adaba aykırıdır.
131- Yemek esnasında sükut edilmesi mekruhtur. Yemek yerken sâlih zatların menkıbeleri anlatılmalıdır, güzel bir şekilde konuşulmalıdır. Hele misafirlerin yanında ev sahibinin fazla sükut etmesi hiç uygun değildir. Ev sahibi, misafirlerin yanından ayrılmamalı, onların yanlarında hizmetçisine darılmamalı ve misafirlerine bizzat hizmet etmek güzelliğini de esirgememelidir. Yemek arasında misafirlerine ısrar etmeksizin "buyurunuz" demeyi de unutmamalıdır. Bu, bir müstahaptır.
132- Ev sahibi kendilerine ziyafet verdiği zatlar ile beraber onlara ağırlık verecek kimseleri bulundurmamalıdır. Misafirler de ev sahibinin rızası malûm olmadıkça, başkalarını ziyafete beraberlerinde getirmemelidirler. Ve ziyafetten sonra ev sahibinden müsaade istemedikçe ve "ALLAH'a ısmarladık" veya "ALLAH'a emanet olunuz" gibi bir duada bulunmaksızın çıkıp gitmemelidirler.
GİYİLMELERİ, KULLANILMALARI LAZIM VE CAİZ OLUP OLMAYAN ŞEYLER
133- Her müslüman için avret mahallerini örtecek kendisini sıcaktan, soğuktan koruyacak miktar elbise giymek farzdır. Bu elbisenin etekleri, erkeklerde bacaklarının yarısına kadar, kadınlarda ayaklarının yüzlerine kadar uzamalı, kolları da parmak uçlarına kadar uzun bulunmalıdır.
Erkeklerin elbisesi, kırmızı veya sarı renkte olmamalı, siyah veya beyaz renkte olmalıdır. Bu renkler, müstehabdır, yeşil renk de sünnete uygundur.
134- Elbise, ne fevkalâde değerli, ne de son derece adi olmalı, bilakis orta bir halde bulunmalıdır. Çünkü her şeyin orta halde bulunması hayırlıdır. Bununla beraber ALLAH Tealâ'nın verdiği nimeti göstermek için bir zinet olmak üzere kâfi miktardan fazla elbise edinmek müstehaptır. Peygamber (S.A.V) Efendimiz:
"ALLAH Tealâ sana inam ettiği gibi, sen de kendine in'am et" {(*): Beyhaki Şuabu'l-İman; No:6198; 5/162} buyurmuştur. Diğer bir hadîs-i şerifte de:
"Şüphe yok ki ALLAH Tealâ nimetinin eserini kulunun üzerinde görmeyi sever." {(*): Beyhaki Şuabu'l-İman; No: 6196-6200; 5/162} buyurulmuştur.
135- Cuma günlerinde, bayramlarda, cemiyetlerde süslenmek için güzel elbise giyinmek mubahtır. Fakat böyle elbise ile devamlı süslenip durmak uygun değildir. Bu, bir gurur eseri olur ve çok kere muhtaç olanların kinine sebep olur. Kibirlenmek ve böbürlenmek için elbise giyinmek ise, mekruhtur.
136- Kibirlenmek maksadıyla yapılan her şey mekruhtur. İnsanlığa yakışmaz. Bu sebeple başkalarına karşı böbürlenmek, zorba tavrı takınmak maksadıyla pek kıymetli elbiseler giyilmesi veya pek yüksek binalar yaptırılması mekruh olmaktan uzak olamaz. Hele böyle bir hareket, israf derecesine varırsa, harama dönmüş olur. Akıllı olan kimse, sadece bir gurur için, sadece bir gösteriş için israfa düşmez, parasını lüzumsuz şeylere sarfederek iktisada, ihtiyata muhalefette bulunmaz. Başkalarına kötü örnek olarak toplum hayatında gedikler açılmasına sebebiyet vermez.
137- Fakirlerin veya orta halli kimselerin, fazla zenginleri taklit ederek israfa düşmeleri caiz değildir. Bu, pek acınacak bir haldir. Bir zengin için giyinilmesi mubah olan bir elbise, bir fakir hakkında mekruh, hattâ haram olabilir. Herkes haline, servetine göre hareket etmeli, mukadderata razı olmalı, meşru şekilde hayatını tanzime çalışmalıdır.
138- İpek kumaşlardan elbise giyinmek, kadınlar için caizdir, erkekler için caiz değildir. Beden ile ipek elbise arasında başka bir giysi bulunsun bulunmasın, müsavidir. Fakat yalnız uzatmaları ipek olan veya üzerinde dört parmak eninde ipek işlemeler, saçaklar, kenarlar bulunan kumaşlardan elbise giyinmek erkekler için de caizdir. Bir de erkeklerin harb halinde kalın ipekli elbise giyinmeleri, İmameyn'e göre caizdir. Bu gibi elbiseler, mücahidleri düşmana karşı heybetli gösterir ve kılıç darbelerine karşı dayanıklı bulunur.
139- Erkekler için ipek kumaşlar, ipek takkeler mekruhtur. Erkek çocuklara da ipekli, altın sırmalı kumaşlar giydirmek mekruh olmaktan uzak değildir. Fakat bir erkek, ağrıyan gözüne ipekli bir mendil bağlıyabilir. Bunda bir sakınca yoktur.
482
140- İpekli eşyadan, başka şekilde istifade etmek caizdir. Meselâ ibrişimden dokunmuş bir seccade üzerinde namaz kılınabilir, bunda bir mekruhluk yoktur. Aynı şekilde ev içini ipekli kumaşlar ile bezemek de caizdir. Yeter ki bir böbürlenme-övünme için olmasın.
Yüzleri ipek kumaştan yapılan minderler üzerinde oturmak, yataklarda yatmak da İmam-ı A'zam'a göre helâldir.
141- Üzerinde "MâşâALLAH"veya "Elmülkü lillâh" gibi bir ibare işlenmiş bulunan bir seccadeyi veya herhangi bir döşemeyi yere sermek mekruhtur. Hatta harflerin araları açılmış, bazı harflerin üzerlerine örgü örülmüş olsa bile. Çünkü tek tek harflere de hürmet lâzımdır. Harflerdeki bitişikliği gidermekle mekruhluk yok olmaz.
142- Altın ile, gümüş ile ve benzeri mücevherat ile kadınların süslenmeleri caizdir. Erkekler ise, zinet maksadıyla olmaksızın gümüşten halkalı mühür kullanabilirler. Ve zinet için de olsa, gümüşlü kemer, altın yaldızlı, işlemeli kılıç kuşanabilirler. Fakat altından, demirden, tunçtan, şişeden, taştan halkalı mühür kullanamazlar. Bu haramdır.
Mühürde itibar kaşa değil, halkayadır. Kaşı taştan, akikten yakuttan ve benzeri şeylerden olabilir. Şu kadar var ki, bir ihtiyaç görülmedikçe mühür kullanılmaması daha faziletlidir.
143- Sadece bir zinet için evde altın ve gümüş kaplar, tablalar benzeri şeyler bulundurmak caizdir. Fakat altın veya gümüş kaplardan yemek yenilmesi, su içilmesi, yağlanılması, güzel kokulu bir şey sürülmesi erkeklere de, kadınlara da mekruhtur.
Gümüş veya altın kaşık ile yemek yenilmesi de böyledir. Gümüş veya altın kalem, hokka kullanmak da mekruh olmaktan uzak değildir. Şu kadar var ki, altın veya gümüş kaptaki bir yemeği ve benzeri başka bir kaba naklettikten sonra yemekte, içmekte, kullanmakta bir mekruhluk yoktur. Aynı şekilde gümüşle süslü kaplardan su içilmesi de mekruh değildir. Yeter ki, gümüşlü tarafı ağıza alınmasın.
144- Kalaysız bakır, tunç kaplardan yemek yenilmesi mekruhtur. En iyisi toprak cinsinden olan kaplardır. Şişeden, billurdan, akikten yapılmış kapların kullanılmasında da bir mekruhluk yoktur. Bunların temizlenmesi kolaydır. Bunlar sıhhî bakımdan madenî kaplara tercih edilmiştir.
145- Sallanan bir dişi gümüş bir tel ile bağlamak caizdir. Fakat altın bir tel ile bağlamak, İmam-ı A'zam'a göre caiz değildir. İmam Muhammed'e göre ise, her ikisi ile de bağlamak caizdir, bunda bir sakınca yoktur. Bir görüşe göre İmam Ebu Yusuf'un içtihadı da böyledir.
Aynı şekilde çıkan bir dişi yerine iade ederek, gümüş veya altın bir tel ile bağlamak, İmam-ı A'zam'dan bir rivayete göre mekruhtur. Bu diş, ölünün dişi hükmündedir. Bunun yerine besmele ile boğazlanmış bir koyun dişi gümüş bir tel ile bağlanabilir. Bunun yerine gümüşten bir diş de edinilebilir.
Fakat İmam Ebu Yusuf'a göre çıkan bir dişi yerine iade ederek gümüş veya altın bir tel ile bağlamakta veya onun yerine gümüşten bir diş edinilmesinde bir sakınca yoktur. İmam-ı A'zam'ın da dişin iade edilmesi görüşünde olduğu İmam Ebu Yusuf'tan rivayet edilmiştir. İmam Muhammed'e göre ise, çıkan dişin yerine gümüşten de, altından da diş yaptırılabilir.
Düşmüş veya kesilmiş bir burun yerine, altından burun yapılabilir. Fena koku yapacağı için gümüşten yapılmaz.
146- Nazar değmesin diye çocukların elbisesine boncuk işlenmesi, nazarlıklar takılması caiz değildir. Bunlar cahiliyyet devrine âit bir âdettir. Fakat ekin tarlalarında, bostanlarda birer değnek üzerine hayvan kafası takılmasında bir mahzur yoktur. Bunlar, hem birer korkuluktur, bazı zararlı kuşların, hayvanların buralara gelip sokulmalarına mâni olur, hem de göz değmemesine bir sebep olabilir. Çünkü «isabet-i ayn» denilen göz değmesi çok kere vakidir. İnsana da, hayvana da, mala da isabet edebilir. Bu sebeple tarlaya, bostana bakacak kimselerin gözleri ilk evvel bu yüksek korkuluklara dokunur. Artık ondan sonra ekinlere vesaireye dokunmasında bir zarar kalmayabilir.
147- Nazardan ALLAH Tealâ'ya sığınmalıdır. Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz buyurmuştur ki:
"Kendisinin veya kardeşinin bir şeyi bir kimsenin hoşuna gidince bereketle dua etsin. Çünkü göz deymesi haktır." {(*): A. b. Hanbel; No:15273; 3/447}
Bereketle dua ise, şöyle yapılır:
"TebarekALLAH'ü ahsenü'l-halikine. ALLAH'ümme barik fîhi." {(*): Heysemi, Mecmau'z-Zevaid; 5/109}
"Yapıp yaratanların en güzelini yapan ALLAH ne yücedir! "Ne güzel yaratmış!" Ey ALLAH'ım ona bereket ihsan eyle."
Bizlerce MaşaALLAH, Tebarekâllah = ALLAH'ın dilediği oldu, ALLAH bereketli kılsın" denilmesi yaygındır.
Bir hadîs-i şerifte de:
"Her kim hoşuna giden bir şeyi görünce:
= MaşaALLAH. Lâ kuvvete illa billah = MaşaALLAH kuvvet yalnız ALLAH'ındır" {(*): Kehf sûresi: 39} derse ona göz zarar vermez." {(*): Heysemi, Mecmau'z-Zevaid; 5/109} diye buyurulmuştur.
LUKATA (KAYIP EŞYA)LARIN MAHİYETİ VE HÜKÜMLERİ
148- Bir yerde bulunup sahibi bilinmeyen kayıp bir mala «lukata» denir. Bunu o yerden alıp kaldırmaya «İltikat",>bunu alıp kaldıran kimseye de "Mültekit» denilir.
Başkalarının rızaları olmaksızın mallarını ellerinden haksız yere almak haram olduğu gibi, lûkataları da alıp benimsemek haramdır.
149- Bir kimse, bir yerde bir lukata, meselâ bir miktar para veya eşya bulsa, bunu sahibine vermek üzere oradan alıp kaldırabilir. Fakat kendisine mal edinmek için alıp kaldıramaz. Bu, bir gasp sayılır.
150- Lûkataları alıp kaldırmak hususunda şu gibi hükümler vardır:
1. Görüldüğü yerde bırakıldığı takdirde zayi olmasından korkulmayan bir lukatayı alıp kaldırmak mübahtır.
2. Terkedildiği takdirde zayi olması ihtimali bulunan bir lukatayı alıp sahibi için saklamak mendubtur.
3. Zayi olacağından korkulan bir lukatayı alıp saklamak vacibtir.
4. Herhangi bir lukatayı sahibine vermeyip kendisine mal edinmek maksadı ile almak haramdır.
151- Bir kimse, bir lukatayı bulunca, bunu sahibine vermek üzere aldığına başkalarını şahid tutar, sonra sahibi ortaya çıkar da kendisine ait olduğunu isbat edince, ona teslim eder. Sahibine verilmek üzere başkalarını şahit tutarak alınıp saklanılan bir lukata, mültekit "bulanın" yanında bir kusuru olmaksızın zayi olsa, sahibine bedelini ödemesi icap etmez.
152- Lûkataları hükümete teslim etmek de caiz olabilir. Hele zimmî "gayrimüslim vatandaş"lara ait olduğu anlaşılan lukatalar, devlet hazinesine konmalıdır. Sahipleri ortaya çıkarsa, kendilerine aynen ve satılmışlar ise, bedelen iade edilir. Ortaya çıkmazsa, toplum menfaatine sarf olunur,
153- Mültekit, kendisindeki lukatayı münasib bir şekilde ilân eder ve lukatanın kıymetine göre münasib bir müddet bekler. Sahibi ortaya çıkmazsa, fakirlere sadaka olarak verir, kendisi fakir ise, bundan istifade edebilir. Fakat daha sonra sahibi ortaya çıkarsa, bedelini borçlu olur (öder).
Sahibinin aramayacağı belli olan pek kıymetsiz şeylerde ise, bir müddet beklemeye lüzum yoktur. Bir kuruş, bir meyve, bir âdi mendil gibi.
154- Yollarda, bahçelerde, ağaçların altlarında bulunan başaklar, meyveler hakkında da lukata hükümleri geçerlidir. Bununla beraber bu hususta tafsilât vardır. Şöyle ki:
Yazın şehirlerde ağaçların altlarına dökülen meyveler, sahipleri tarafından açıkça veya âdet üzere delâleten serbest edilmiş ise, alınıp yenilebilir, yoksa yenilemez, haramdır.
Şehirlerde bahçe ve bostan içinde bulunan meyveler, ceviz ve benzeri şeyler bozulmayıp kalabilecek şeylerden ise, sahiplerinin açıkça izinleri bulunmadıkça alınamaz. Çabuk bozulacak şeylerden ise, tercih edilen görüşe göre açıkça veya âdet üzere men edilmemiş olunca, alınıp yenilebilir. Diğer bir görüşe göre de sahiplerinin rızaları bilinmedikçe alınıp yenilemez.
Bu vaziyet köylerde olunca bakılır: Eğer meyveler bozulmayıp kalabilecek şeylerden ise, sahiplerinin izinleri bilinmedikçe alınıp yenilemez. Fakat bozulacak şeylerden ise, tercih edilen görüşe göre men edildiği açıkça belli olmadıkça alınıp yenilebilir.
Ağaç üzerinde bulunan meyvalara gelince bunlar, her nerede bulunurlarsa bulunsun sahiplerinin izinleri olmadıkça, daha faziletli olan alınıp yenilmemesidir. Ancak pek bol olup da yenilmeleri sahiplerine ağır gelmezse, o halde o meyvalardan bir miktar alınıp, orada yenilebilir. Fakat toplanıp başka bir yere götürülemez, bu caiz değildir.
155- Akar ırmak suları üzerinde bulunan meyvaları çok olsa da, toplayıp yemek caizdir. Çünkü bunlar, bu halde bırakılırsa, çabuk bozulurlar, bunları toplamaya delâleten izin vardır. Fakat böyle bir su üzerinde bulunan ağaçlara gelince bakılır. Eğer sudan çıkarılacakları zaman kıymetli bulunmayacak şeyler ise, alınmaları helâl olur. Fakat kıymetli bulunacak şeyler ise, helâl olmaz, haklarında lukata "kayıp eşya" muamelesi yapılır.
156- Bahçelerin, bostanların içinde, duvarların dibinde değil de, başka yerlerde dağınık veya toplu olarak bulunan meyvalar hakkında da lukata hükmü geçerli olur. Bunlar malûm ise, sahibine, değilse fakirlere verilir. Bunları bulan fakir değilse, bunlardan istifade edemez.
157- Yollara dökülmüş olan ağaç yaprakları, eğer dut yaprakları gibi kendisiyle istifade olunacak şeyler ise, bunları, onun-bunun toplayıp alması caiz değildir. Aksi takdirde kıymetini sahibine borçlu olurlar. Fakat istifade olunmayacak şeyler ise, toplanıp alınabilirler, ödenmeleri lâzım gelmez.
158- Ekin tarlalarında veya karpuz, hıyar bostanlarında ekinler alındıktan ve karpuzlar, hıyarlar toplandıktan sonra başkalarının toplamalarına âdeten izin verilmiş olan başak ve benzeri döküntülerini onun-bunun toplamaları caizdir.
159- Sünnet veya düğün cemiyetlerinde şeker veya para serpmekte bir sakınca yoktur. Bu serpilen şeyleri hazır bulunanlar, alıp toplayabilirler ve bunları almak için avuçlarını veya eleklerini açan kimselerin avuçlarına veya
eteklerine düşen şeyler kendilerine ait olur. Bu sebeple bunları başkaları alamazlar. Alırlarsa, kendilerinden geri alınabilirler.
MÜSLÜMANLIKTA EĞLENCELERİN, MÜSABAKALARIN HÜKMÜ
160- İslam dininde meşrû eğlenceler, mübahtır. Lehv ve leab denilen bir takım zararlı, faydasız eğlenceler ise, caiz değildir. Bunların bir kısmı haramdır, bir kısmı da tahrimen mekruhtur. Bunlar, aslında boş şeylerdir. İnsanın hayatı ise, pek kıymetlidir, daima faydalı şeylere sarf edilmelidir. Zararlı, faydasız şeylere sarf edilmesi, doğru olamaz.
Meselâ kumar oyunu haramdır. Çünkü bunun zararı herkesçe malûmdur. Kumar yüzünden ferah bulmuş kimse gösterilemez, fakat kumar yüzünden mahvolmuş, perişan olmuş, kederler, elemler içinde kalmış binlerce kimseler, aileler gösterilebilir.
Tavla, satranç gibi oyunlar da tahrimen mekruhtur. Bunlar, kıymetli vakitlerin ziyanına sebep ve kumara sevkedeceği için iyi şeyler değildir. Yalnız İmam Şafiî Hazretleri ve bir rivayete göre İmam Ebu Yusuf Hazretleri de satrancın mübah olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu mübahlık, satrancın kumar yoluyla oynanmadığı ve bir farz-vâcib vazifenin yapılmasına mâni olmadığı takdirdedir. Yoksa ittifakla haramdır.
161- Bir hadis-i şerife göre:
"Müslümanın her oyunu haramdır, yalnız üç oyun müstesna; bunlar, ailesi ile eğlencesinden, atını terbiye ve eğitmesinden ve ok atma oyunundan ibarettir." {(*): Fethu'l-Bâri; İsti'zan:52; No:6301; 12/366}
Bunlar meşru, faydalı birer eğlencedir. Aile ile eğlence, aile hayatının bir sevgi ve neşe içinde devamına yardım eder. Binek hayvanlarını eğitip ve yetiştirmek ile silâh oyunları da cihad bakımından pek lüzumlu olup İslâm yurdunun müdafaasına hizmet eder. Bu sebeple bunlar, bu kıymetli gayelerinden dolayı caiz bulunmuştur.
162- Eğlence maksadı ile ve kumar şeklinde değil de, harb için idman yapmak ve kuvvet kazanmak maksadıyla yapılan bir kısım müsabakalar, caizdir. Bunlar ile birer meşru gaye takib edilebileceği için bunlar, lehv ve leab "boş eğlence" sınıfından sayılmaz. Bunlar birer spordur, cihad için hazırlıktır. Güreşler, silâh atmalar, piyade ve at, deve gibi binek hayvanlarıyla süvari olarak yapılan yarışlar bu kısmındandır. Bu müsabakalarda bulunanlara bahşiş olarak bir para, bir hediye verilmesi de caizdir. Bunlar, cihad sebeplerini temin etmek için bir teşvik mahiyetindedir.
MÜSLÜMANLIKTA İNSANLARIN HAYATÇA VE ORGANCA KORUNMA ALTINDA OLMALARI
163- İnsanların bizzat kendileri ve uzuvları hayatta olduğu gibi, öldükten sonra da her türlü saldırıdan korunmuş, hürmet edilmeye lâyıktır. Bu sebeple herhangi bir insanın hayatına haksız yere kastedilmesi haramdır, bir cinayettir. Aynı şekilde bir insanın herhangi bir uzvunu, kendi hayatına ait bir zaruret bulunmaksızın haksız yere kesmek, yaralamak da haramdır, bir suçtur. Nitekim bir insanı hadım yapmak, haksız yere dövmek de caiz değildir.
164- İnsan, muhterem yaratılmış bir varlık olduğundan onun âzasından hiç biriyle koparılarak faydalanılamaz. Onun herhangi bir parçası: meselâ saçları, tırnakları veya çıkmış dişleri satılamaz, bunları gömmek lâzım gelir. Bu sebeple bir kadının saçları alınıp başka bir kadının saçlarına ilâve edilemez. Böyle bir hareket insanın şerefine bir tecavüzdür, bir çeşit sahtekârlıktan ibarettir ve diğer bir insanın bir parçasıyla faydalanmak mahiyetindedir. Hattâ bir kadın, kendi saçlarına kendisinin dökülmüş olan saçlarını da ilâve edemez, bu mekruh olmaktan uzak değildir. Fakat başka temiz bir yaratığın saçlarını ilâve edebilir.
165- Yiyecek bir şey bulamayıp mecbur bir hale gelen bir insan, kendi vücudundan bir parça et koparıp yiyemez. Başka birisinin uzuvlarından birini de müsaadesiyle kesip yiyemez. Böyle bir emir ve müsaade sahih değildir. Fakat böyle zor durumda kalan bir kimse, bulacağı bir ölüden, hayatını kurtarabilecek miktarda yer, eğer yemez de ölürse, günaha girmiş olur. Nitekim oruç tutan bir kimse de ölünceye kadar bir şey yemezse günahkâr olur. Yine yenilecek bir şey bulunduğu halde yemeyip açlıktan ölen kimse de günahkar olur.
166- Henüz ana rahminde bulunan bir cenîni düşürmek de caiz değildir, çirkin bir iştir, bir nevi cinayettir. Şu kadar var ki henüz hayat bulmamış bir cenîn, geçerli bir zaruret sebebi ile, tıbbî bir gerekçe neticesinde düşürülebilir.
Bir de gebe bulunan bir kadın, vücudunun sıhhati için ilâç içebilir. Bunun tesiri ile vaki olacak düşükten dolayı mesul olmaz.
167- Çocuk olmasın diye "azil"de bulunmak, yani meniyi cinsel organı dışarısına akıtmak uygun değildir. Hanımının rızası olmadıkça caiz olmaz. Ancak bir hastalıktan veya bir fitne fesattan korkulursa, o zaman caiz olur. Kısacası müslümanların nüfusunu azaltacak şeylere kalkışmak doğru görülemez.
168- Bir müslüman için intihar, kendi kendini öldürmek ahirette büyük azapları gerektiren bir cinayet olduğu gibi, kendi ölümünü temenni etmek de caiz değildir. Bir kızgınlık veya geçim sıkıntısı yüzünden ölümü temenni etmek mekruhtur. Bir hadîs-i şerifte buyurulmuştur ki:
"Sizden biri kendisine gelen bir zarardan, bir felâketten dolayı ölümünü mutlaka temenni edecek ise, "Ya Rabbi! Benim hakkımda hayat hayırlı ise, beni yaşat ve eğer ölüm hayırlı ise, beni öldür." diye dua etsin." {(*): Buhari; Mezra:19; No:5347; 5/2146 - Müslim; Zikir, dua, tövbe, istiğfar:4; No:2680; 4/2064 - Ebu Davud; Cenaiz:13; No:3108; 2/205}
169- Bazı hayatî zaruretlerden dolayı insanlar üzerinde ameliyat yapmak caizdir. Meselâ içinde taş bulunan bir mesaneyi usulü dairesinde yarmak veya bütün vücuda yayılacak bir hastalıktan dolayı bir uzvu kesmek caizdir, bunda bir sakınca yoktur.
170- Ölen bir kadının rahminde diri bir çocuk bulunsa, bu çocuğu kurtarmak için o kadının karnını sol tarafından yarmak lâzım gelir.
Aynı şekilde bir çocuk, anasının karnında enine bir vaziyet alıp çıkarılması için parça parça edilmesinden başka bir yol bulunmazsa, bu vaziyet ise, anası için bir tehlike teşkil etse bakılır. Eğer çocuk canlı değilse parça parça edilerek çıkarılır. Canlı ise, bu şekilde çıkarılması caiz görülmemiştir. Çünkü bir hayat sahibini kurtarmak için diğer masum bir hayat sahibini parçalamak lâzım gelecektir. {(*): ÖNEMLİ NOT: Bu gibi hususlarda günün tıbbi, teknolojik gelişmelerine göre hareket edilmelidir. Sezeryanla doğum gibi.}
171- İnsanlara faydalı, maddi-manevi temizliğe sebep olduğundan dolayı «Hitan=sünnet» ameliyesi, çok eski zamanlardan beri bir sünnet bulunmuştur.
Malûm olduğu üzere erkek çocukların sünnet edilmelerine «hitan» denir. Bu, bir İslâm alâmetidir. Bunun müstehap olan vakti çocuğun yedinci yaşından on ikinci yaşına kadardır. Daha evvel de sünnet yapılması caizdir.
Buluğ çağına eren bir kimse, sünnet edilmemiş ise, ya bizzat kendisi veya yapabilirse hanımı tarafından sünnet edilir. Bu mümkün olmayınca bir sünnetçiye müracaat olunur.
172- Müslüman olan bir gayrimüslimin ihtiyarlığı sebebi ile sünnete tahammül edemeyeceği işin ehli tarafından haber verilirse bu sünnetten istisna edilebilir. Çünkü bir özür sebebi ile vacibin bile terki caizdir. O halde sünnetin terki öncelikle olur.
HAYVANLARA MERHAMET İLE MUAMELENİN LÜZUMU
173- İslâm dininde bütün yaratılmışlara şefkatle muamele yapılması, bir vazifedir. Bilhassa hayvanlara zulüm edilmeyip iyi bakılması lâzımdır. Hayvanları pek fazla yormamalıdır, dövmemelidir. Hayvanlara zulmün cezası ağırdır. Çünkü hayvanların Hak Tealâ'dan başka yardımcısı, müdafaa edeni yoktur.
"ALLAH Tealâ'dan başka yardımcısı bulunmayanlara zulm edenler hakkında ise, Hak Tealâ'nın gazabı pek şiddetli olacaktır." diye buyurulmuştur.
174- Hayvanların riayet edilecek hakları vardır. Mesela ehli hayvanların yiyeceklerini, içeceklerini vaktinde vermek, tımarlarına bakmak, haklarında yumuşaklık ile, merhamet ile muamelede bulunmak lâzımdır. Her cins başka bir hizmet için yaratılmıştır. Buna muhalefet etmemelidir.
Meselâ, sığır hayvanları, arabalara koşulmak, tarlalarda çalıştırılmak için yaratılmıştır, bunlara binilmemeli, bunların sırtlarına merkepler gibi yük yükletilmemelidir.
175- Zararlı olmayan serçe, hüdhüd gibi küçük kuşları, hayvanları boş yere öldürmemelidir. Hiç bir hayvanın yüzüne vurmamalıdır. Ve yüzünü dağlamamalıdır. Hiç bir hayvanı nişan almak için hedef tutmamalıdır, kuşların yuvalarına geceleyin gitmemelidir. Geceler onlar için bir emniyet, bir yerleşme zamanıdır.
176- Zararlarını gidermek için yılan, akrep, fare, çaylak, kara karga, kudurmuş köpek gibi hayvanlar öldürülür. Bununla beraber hiç bir hayvanı ne kadar zararlı olursa olsun, ateşe atmak suretiyle öldürmek caiz değildir.
177- "Öldürülecek bir yılanın veya akrebin eşi, intikam alır" diye söylenilen sözlerin aslı yoktur. Bunların intikamından korkmak, fazla bir korkaklık eseridir, erkeklere yakışmaz.
MÜSLÜMANLIKTA MADDÎ VE MANEVÎ TEMİZLİK
178- İslâm dini, gerek maddî ve gerek manevî, ruhî taharet ve temizliğe büyük bir ehemmiyet vermiştir. Bu iki kısım temizlik arasında büyük bir ilgi vardır. Bunlardan biri diğerinden ayrılamaz. Hattâ bunlardan her biri bir bakımdan maddî ise, diğer bir bakımdan da manevîdir. Abdest gibi.
179- Müslümanlıkta maddî şeyler ile kirlenen bir vücudu bir elbiseyi, bir mekânı temizlemek bir vazife olduğu gibi, günah denilen manevî fenalıklarla kirlenmiş olan bir ruhu temizlemek de bir vazifedir.
180- Başlıca maddî temizlikler şunlardır:
1. Müslümanlıkta her ne sebeple kirlenen bir vücudu, bir elbiseyi, bir yeri ve benzeri şeyleri su ile temizlemek bir esastır. Bu temizlik işi, temizlenecek şeyin haline göre farz, sünnet veya müstehaptır.
2. Müslümanlıkta namaz kılabilmek için abdest almak ve icab edince gusl etmek farz olan bir temizlik vazifesidir.
3. Müslümanlar için yüzde, kulakta, burunda, tırnaklarda saç ve sakalda bulunan kirleri gidermek, saçları tarayıp bağlamak, insanların nefretine meydan vermemek, sünnet olan bir temizlik vazifesidir.
4. Her müslüman için haftada bir kere olsun vücudunu yıkamak müstehaptır. En faziletli olan Cuma gününde yıkanmaktır. Çünkü Cuma müslümanların bir bayramıdır, bir toplantı zamanıdır, o günde her yönüyle temiz olmak pek güzeldir.
5. Müslümanlar için uzanan tırnakları ve fazla uzanan bıyıkları kesmek müstehaptır. Sakalda sünnet olan bir tutam miktarıdır. Ondan fazlasını kesmekte bir sakınca yoktur.
6. Kol altındaki ve kasıklardaki tüyleri yolmak veya tıraş etmek müstehaptır. Bunlar haftada veya onbeş günde bir temizlenmelidir. Kırk gün kadar hali üzerine bırakmak tahrimen mekruhtur.
7. Erkeklerin veya kadınların temizlenmek için kendilerine mahsus hamamlara gitmelerinde bir sakınca yoktur. Umumî bir ihtiyaçtan dolayı bu, caiz görülmüştür. Yeterki avret mahallerini örtsünler. Erkeklerin kendi aralarında, kadınların da kendi aralarında peştemal bağlamayarak açık bir halde yıkanmaları haramdır. Hattâ bir kimse, yalnız başına bir yerde yıkanacağı zaman bile peştemal bağlamalıdır. Edebe uygun olan budur. Tenha bir mahalde peştemalı sıkmak veya temizlik yapmak için az bir müddet peştemalsız durmak caiz olabilir.
8. Hamamda vücudun baştan göbeğe ve dizlerden topuklara kadar olan kısmını tellak "keseci"ye oğdurmakta bir sakınca yoktur. Fakat bazı alimlere göre bir zaruret bulunmadıkça, bu oğdurmak mekruhtur. Göbek ile dizler arasındaki kısmı oğdurmak ise, caiz görülemez. Ayakları oğdurmak da mürüvvete aykırıdır. İhtiyacından dolayı bu hizmeti gören bir şahsı o kadar aşağılamamalıdır.
181- Başlıca manevî temizlikler de şunlardır:
1. Kalbleri güzel ahlak ile, güzel ameller-emeller ile temizlemeye, süslemeye, nurlandırmaya çalışmalıdır. Manevî temizlik, bunlar ile ortaya çıkar.
2. Günahlar ile kirlenen ruhları, kalbleri tövbe ile, istiğfar ile temizlemeğe çalışmalıdır. Malumdur ki, günahlar kebair "büyük" ve sağair "küçük" diye iki kısımdır. Kebâirin, yani büyük günahların başlıcaları şunlardır: ALLAH Tealâ'yı inkâr etmek, ALLAH Tealâ'ya şirk (ortak) koşmak, kesin olarak sabit olan bir dinî hükme inanmamak ki, bu üçü -El'iyazübillâh = Bundan ALLAH'a sığınırız- kafirliktir. ALLAH'ın rahmetinden ümidini kesmek, ALLAH'ın azabından, gazabından emin olmak, günah üzerine ısrar etmek, yani herhangi bir günahı daima işleyip durmak, namazı orucu terketmek ALLAH yolunda cihaddan kaçınmak, anaya, babaya asi olmak, yalan yere şahitlik ve yemin etmek, bir kimseyi haksız yere öldürmek, bir kimsenin bir uzvunu haksız yere kesmek veya sakat bir hale koymak, faiz alıp vermek ve hırsızlık yapmak, rüşvet almak, yetimlerin mallarını yemek, zina ve livata denilen rezaletleri işlemek, iffetli kadınlara fuhuş isnad etmek. İşte bunlar, dereceleri farklı birer büyük günahtır, Diğer bir çok günahlar da birer küçük günahtır.
3. Günahların bir kısmı, yalnız ALLAH Teala'nın hakkına aittir. Diğer bir kısmı da insanların haklarıyla alakalıdır. Birinci kısımda insan, kalben pişman olup ALLAH Tealâ'dan af ve rahmet dilemeli, bir daha öyle bir günahda bulunmamaya kesinlikle karar vermelidir. Ve o günah, kafir olmayı gerektirecek bir mahiyette ise, hemen tecdid-i iman (imanı tazelemek), tecdid-i nikâh (nikahı tazelemek)de bulunmalıdır. Namaz gibi, oruç gibi kazası lâzım gelen bir ibadetin terkinden ibaret ise, hemen bunu kazaya çalışmalıdır.
Günahların insanlarla alakalı kısmında ise, yine kalben bir pişmanlık duyarak hem ALLAH Tealâ'dan af dilemeli, hem de hakkına tecavüz edilen kimseden, mümkün ise, helâllik istemelidir, kendisini razı etmeye ve tecavüz edilen hakkı ödemeye çalışmalıdır. Ruhların «Seyyiât» denilen günah kirlerinden temizlemesi, ancak bu sayede mümkün olabilir.
182- Görülüyor ki, mukaddes İslâm dini hem maddî, hem de manevî temizlikleri birer dinî hükme bağlamış, bunları sadece insanların keyiflerine bırakmamıştır. Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz de: اَلنَّظَافَةُ مِنَ الْإِيمَانِ Nezafet imandandır." {(*): İbni Hıbban; No:5459; 7/410} mealindeki bir hadîs-i şerîfiyle temizliğe bir kutsallık vermiş, onun ehemmiyetini göstermiştir. Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmuştur:
"Şüphe yok ki ALLAH Tealâ temizdir, temizi sever, naziftir, nezafeti sever, kerîmdir, keremi sever, cömerttir, cömertliği sever. Artık evlerinizin çevresini temiz tutunuz, yahudilere benzemeye çalışmayınız." {(*): Tirmizi Edeb:41; No:2799; 5/ 111}
183- Malûmdur ki ALLAH Tealâ bizleri bir imtihan için yaratıp bu dünyaya getirmiş, bir takım vazifeler ile mükellef tutmuştur. Bizim maddi-manevi temizliğimiz, saadetimiz ancak bu vazifelere riayetle gerçekleşir. Bu vazifeleri yapmayanlar, yaratıcımızın mukaddes emirlerine muhalefet etmiş olurlar. Böyle bir kimsenin kıymeti alçalmış, kalbi kararmış, ruhu kirlenmiş, kendisi azaba müstehak olmuş olur. Artık bu halde yapılacak şey tövbedir, istiğfardır, hayatın gayesine göre harekettir. Kirlenen bir ruhun temizliği ancak bunlar ile mümkündür.
184- İnsan, tertemiz günahsız bir halde dünyaya getirilmiştir. Artık kirli, günahkâr bir halde ahirete gitmekten sıkılmalıdır. İnsan bir kere düşünmelidir, kendi yaratıcısının, mabudunun mukaddes emirlerine karşı nasıl isyan edebilir? İnsanın ruhu böyle bir isyandan dolayı sızlamalı değil midir? İnsan, kudret ve
azametinin sonu olmayan büyük yaratanından korkmalı, O'nun, her an nail olduğu nimetlerini düşünerek utanmalı değil midir?
Bununla beraber insan, insanlık hali, günahdan uzak kalamıyor. Yeter ki bu günahtan dolayı kalbi sızlasın, ruhunda pişmanlık duysun, hemen ALLAH'ına yönelsin, günahının affedilmesini dilesin, daha tövbe imkânları elde iken günahtan kurtulmaya çalışsın.
ALLAH Tealâ Hazreteri:
"Ey müminler! Hepiniz ALLAH'a tevbe ediniz ki, kurtulabilesiniz" {(*): Nur suresi: 31} buyuruyor. Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz de:
"Günahından tövbe eden günah işlememiş kimse gibidir." {(*): İbni Mace; Zühd:30; No: 4250; 2/1419} buyurmuştur.
Artık bizim vazifemiz, günahlarımızdan dolayı, için için yanıp yakılarak hakka yürümektir. Ve seyyid-i istiğfar denilen şu mübarek cümle ile Hak Tealâ Hazretlerinden -tevbe ve istiğfar edici olarak- af ve mağfiretler dilemektir.
"Estağfirullah. el-azim ellezi la ilahe illa hü el-hayye'l-kayyüme ve etübü ileyh."
"Hayy, Kayyüm ve Yüce olan ALLAH'tan mağfiret dilerim ve Ona tevbe ederim. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur."
"Yarabbi! Bizi uyandır, bizim dualarımızı, tövbelerimizi kabul buyur, Amîn. Ve'l-hamdüleke ya rabbe'l-âlemîn. (Bütün hamd-ü senalar sana mahsustur, ey âlemlerin Rabbi!)"