Âyet ve Hadis Fihristleri
— 273 —

Lem'alar

(Lem'alar sh: 5)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

فَنَادٰى فِى الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ى كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ

Karanlıklar içinde niyaz etti: 'Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.' (Enbiyâ Sûresi, 21:87)

اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ

Rabbine şöyle niyaz etmişti: 'Bana gerçekten zarar dokundu. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.' (Enbiyâ Sûresi, 21:83)

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ

Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi Odur. (Tevbe Sûresi, 9:129)

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)

لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظ۪يمِ

Havl ve kuvvet, ancak herşeyden yüce ve nihayetsiz azamet sahibi olan Allah'a aittir. (Ayrıca bk. Buhârî, Meğâzî: 38; Müslim, Zikr: 44-46)

بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى ٭ يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى

Bâkî kalan ancak sensin, ey Bâkî. Bâkî kalan ancak sensin, ey Bâkî.

لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَ شِفَٓاءٌ

[Kur'ân] iman edenler için bir hidayet rehberi ve bir şifadır. (Fussilet Sûresi, 41:44)

— 275 —

Birinci Lem'a

Bu Lem'a, 1932'de Barla'da telif edilmiştir.

(Lem'alar sh: 6)

لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ى كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ

Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum. (Enbiyâ Sûresi, 21:87)

(Lem'alar sh: 7)

لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ى كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ

Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum. (Enbiyâ Sûresi, 21:87)

لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ

Senden başka ilâh yoktur

سُبْحَانَكَ

Sen her noksandan münezzehsin.

اِنّ۪ى كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ

Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.

لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ى كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ

Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum. (Enbiyâ Sûresi, 21:87)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

(Lem'alar sh: 8)

İkinci Lem'a

Bu Lem'a, 1932'de Barla'da telif edilmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
— 276 —

(Eyyub'u da hatırla ki,) Rabbine şöyle niyaz etmişti: 'Bana gerçekten zarar dokundu. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.' (Enbiyâ Sûresi, 21:83)

رَبِّ اِنّ۪ى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ

Ey Rabbim! Bana gerçekten zarar dokundu. Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin.

(Lem'alar sh: 9)

بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ

Kazandıkları günahlar, kalblerini kaplayıp karartmıştır. (Mutaffifîn Sûresi, 83:14)

مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ ف۪ى مُلْكِه۪ كَيْفَ يَشَٓاءُ

Mülkün mâliki, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.

(Lem'alar sh: 10)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ

Küfür ve dalâletten başka her türlü hal için Allah'a hamd olsun. (Feyzü'l-Kadir, 1:368, 662. Ayrıca bk. Tirmizî, Deavât: 45; İbni Mâce, Mukaddime: 23; Dua: 2.)

(Lem'alar sh: 14)

Üçüncü Lem'a

Bu Lem'a, 1932'de Barla'da telif edilmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Herşey helâk olup gidicidir -Ona bakan yüzü müstesnâ. Hüküm sadece Ona aittir; siz de Ona döndürüleceksiniz. (Kasas Sûresi, 28:88)

يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى ٭ يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى

Bâkî kalan ancak Sensin, ey Bâkî. Bâkî kalan ancak Sensin, ey Bâkî.

(Lem'alar sh: 15)

يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى

Bâkî kalan ancak Sensin, ey Bâkî.

يَا بَاقِى

"Madem sen bâkisin, yeter; herşeye bedelsin. Madem sen varsın, herşey var."

— 277 —

(Lem'alar sh: 16)

يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى

Bâkî kalan ancak Sensin, ey Bâkî.

سِنَةُ الْفِرَاقِ سَنَةٌ وَ سَنَةُ الْوِصَالِ سِنَةٌ

"Firakın bir saniyesi, bir sene kadar uzundur ve visalin bir senesi, bir saniye kadar kısadır."

(Lem'alar sh: 17)

اَرْضُ الْفَلَاتِ مَعَ الْاَعْدَاءِ فِنْجَانٌ سَمُّ الْخِيَاطِ مَعَ الْاَحْبَابِ مَيْدَانٌ

Düşmanla beraber sahrâ, bir fincan kadar dar; ahbapla beraber iğne deliği, bir meydan kadar geniştir. (bk. İbnü'l-Cevzî, el-Müdhiş: 1:385; el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ: 2:246)

(Lem'alar sh: 18)

يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى

Bâkî kalan ancak Sensin, ey Bâkî.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme. (Bakara Sûresi, 2:286)

قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ

İçlerinden söze başlayan biri, 'Bu halde ne kadar kaldık?' diye sordu. 'Bir gün, yahut daha da az' dediler. (Kehf Sûresi, 18:19)

وَلَبِثُوا ف۪ى كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِن۪ينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا

Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar, buna dokuz yıl daha kattılar. (Kehf Sûresi, 18:25)

وَاِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ

Rabbinin katında bir gün, sizin hesabınıza göre bin yıl gibidir. (Hac Sûresi, 22:47)

(Lem'alar sh: 19)

Dördüncü Lem'a

Bu Lem'a, 1932'de Barla'da telif edilmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

— 278 —
لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُفٌ رَح۪يمٌ ٭ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ

Size, kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü'minlere çok şefkatli, çok merhametlidir. Ey Peygamber, eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur. (Tevbe Sûresi, 9:128-129)

قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى

De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir. (Şûrâ Sûresi, 42:23)

(Lem'alar sh: 21)

اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى

Sadece Âl-i Beytime muhabbet ve sevgi..

"Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vazife-i risaletin icrasına mukabil ücret istemez; yalnız Âl-i Beytine meveddeti istiyor."

اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْ

Allah katında en şerefliniz, en ziyade takvâ sahibi olanınızdır. (Hucurât Sûresi, 49:13)

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى اِبْرَاه۪يمَ وَ عَلٰى اٰلِ اِبْرَاه۪يمَ اِنَّكَ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ

Allahım! Tıpkı İbrahim'e ve İbrahim'in âline salât ettiğin gibi, Efendimiz Muhammed'e ve Efendimiz Muhammed'in âline de salât et. Muhakkak ki Sen her türlü hamd ve övgüye nihayetsiz derecede lâyıksın ve şan ve şerefin herşeyden nihayetsiz derecede yüksektir. (bk. Buhârî, Enbiya 10; Müslim, Salât: 65-66)

لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى

De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir. (Şûrâ Sûresi, 42:23)

(Lem'alar sh: 23)

مَنْ كُنْتُ مَوْلَاهُ فَعَلِىٌّ مَوْلَاهُ

Ben kimin efendisiysem, Ali de onun efendisidir. (Tirmizî, Menâkıb: 19; İbni Mâce, Mukaddime: 11; Müsned, 1:84, 118, 119, 152, 331, 4:281, 368, 370, 382, 5:347, 366, 419; el-Kettânî, Nazmu'l-Mütenâsir fi'l-Ehâdîsi'l-Mütevâtir, s. 24; el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 6:218; İbni Hibbân, Sahih, 9:42; Hâkim, el-Müstedrek, 2:130, 3:134)

— 279 —
لَا لِحُبِّ عَلِىٍّ بَلْ لِبُغْضِ عُمَرَ

Sebep, Hz. Ali'ye duyulan sevgi değil; Hz. Ömer'e duyulan kindir.

(Lem'alar sh: 26)

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ

Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur. (Tevbe Sûresi, 9:129)

(Lem'alar sh: 27)

Beşinci Lem'a

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)

Altıncı Lem'a

لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظ۪يمِ

Yüce ve büyük olan Allah'ın kudret ve gücünden başka kudret ve güç yoktur.

(Lem'alar sh: 28)

Yedinci Lem'a

Bu Lem'a, 1932'de Barla'da telif edilmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَ مُحَلِّق۪ينَ رُؤُسَكُمْ وَ مُقَصِّر۪ينَ لَا تَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَر۪يبًا ٭ هُوَ الَّذ۪ٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ وَ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا ٭ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَ رِضْوَانًا س۪يمَاهُمْ ف۪ى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ وَ مَثَلُهُمْ فِى الْاِنْج۪يلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرَةً وَ اَجْرًا عَظ۪يمًا
— 280 —

And olsun ki Allah, Resulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu tasdik etti. İnşaallah hepiniz emniyet içinde ve saçlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak Mescid-i Harama gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir; onun için, Mekke'nin fethinden önce size yakın bir fetih daha ihsan etti.

-Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen Odur. Buna şahit olarak Allah yeter.

-Muhammed Allah'ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise pek merhametlidirler. Sen onların çokca rükû ve secde ettiklerini görürsün. Onlar Allah'ın lûtfunu ve rızasını ararlar. Yüzlerinde ise secde izi vardır. Onların Tevrat'taki vasıfları budur. İncil'deki vasıfları ise şöyledir: Onlar filizini çıkarmış, sonra git gide kuvvet bulmuş, kalınlaşmış ve gövdesi üzerinde yükselmiş bir ekine benzer ki, ekincilerin pek hoşuna gider. Allah'ın onları böylece çoğaltıp kuvvetlendirmesi, kâfirleri öfkeye boğmak içindir. Onlardan iman eden ve güzel işler yapanlara Allah mağfiret ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir. (Fetih Sûresi, 48:27-29)

(Lem'alar sh: 29)

لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا

And olsun ki Allah, Resulünün gördüğü rüyanın hak olduğunu tasdik etti. (Fetih Sûresi, 48:27)

فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَر۪يبًا

Bundan önce size yakın bir fetih daha ihsan etti. (Fetih Sûresi, 48:27)

لَا تَخَافُونَ

Emniyetle, korkusuzca. "Sizler emniyet-i mutlaka içinde Kâbe'yi tavaf edeceksiniz."

(Lem'alar sh: 30)

هُوَ الَّذ۪ٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَ د۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪

Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen O'dur. (Fetih Sûresi, 48:28)

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا
— 281 —

Muhammed Allah'ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise pek merhametlidirler. Sen onların çokca rükû ve secde ettiklerini görürsün. (Fetih Sûresi, 48:29)

وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ

Onunla beraber olanlar. (Fetih Sûresi, 48:29)

اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ

Kâfirlere karşı şiddetli. (Fetih Sûresi, 48:29)

(Lem'alar sh: 31)

رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ

Kendi aralarında merhametli." Fetih Sûresi, 48:29

تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَ رِضْوَانًا

Sen onların rükû ve secde ettiklerini görürsün. Onlar Allah'ın lûtfunu ve rızasını ararlar. (bk. Fetih Sûresi, 48: 29)

ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ

Onların Tevrat'taki vasıfları budur. (Fetih Sûresi, 48: 29)

مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ

Onların Tevrat'taki vasıfları... (Fetih Sûresi, 48: 29)

(Lem'alar sh: 32)

وَ مَثَلُهُمْ فِى الْاِنْج۪يلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْاَهُ فَاٰزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰى عَلٰى سُوقِه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ

İncil'deki vasıfları ise şöyledir: Onlar filizini çıkarmış, sonra git gide kuvvet bulmuş, kalınlaşmış ve gövdesi üzerinde yükselmiş bir ekine benzer ki, ekincilerin pek hoşuna gider. Allah'ın onları böylece çoğaltıp kuvvetlendirmesi, kâfirleri öfkeye boğmak içindir. (Fetih Sûresi, 48:29)

مَعَهُ قَض۪يبٌ مِنْ حَد۪يدٍ وَاُمَّتُهُ كَذٰلِكَ

Onun demirden bir asâsı, yani kılıcı olacak ve onunla savaşacak. Ümmeti de onun gibi olacak. (İncil ayeti; Nebhânî, Hüccetullah ale'l-Âlemîn: 99:114)

قَض۪يبِ حَد۪يدٍ

Demirden bir asâ, yani kılınç.

مَغْفِرَةً

Bir mağfiret. (Fetih Sûresi, 48:29)

— 282 —

(Lem'alar sh: 33)

مَغْفِرَةً

Bir mağfiret. (Fetih Sûresi, 48:29)

لِيَغْفِرَلَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ

Tâ ki, Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın. (Fetih Sûresi, 48:2)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

وَلَهَدَيْنَاهُمْ صِرَاطًا مُسْتَق۪يمًا وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَ الرَّسُولَ فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَ الصِّدّ۪يق۪ينَ وَ الشُّهَدَٓاءِ وَ الصَّالِح۪ينَ وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا

Muhakkak onları doğru yola ilettik. Her kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın kendilerine pek büyük nimetler bağışladığı peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salih kimselerle beraberdirler. Ne güzel arkadaştır onlar! (Nisâ Sûresi, 4:68-69)

(Lem'alar sh: 34)

مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَ الصِّدّ۪يق۪ينَ وَ الشُّهَدَٓاءِ وَ الصَّالِح۪ينَ وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا

Peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salih kimseler -ne güzel arkadaştır onlar! (Nisâ Sûresi, 4:69)

مِنَ النَّبِيّ۪ينَ

Peygamberlerden. (Nisâ Sûresi, 4:69)

وَالصِّدّ۪يق۪ينَ

Sıddıklar. (Nisâ Sûresi, 4:69)

وَالشُّهَدَٓاءِ

Şehitler. (Nisâ Sûresi, 4:69)

وَالصَّالِح۪ينَ

Salihler. (Nisâ Sûresi, 4:69)

وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا

Ve bunların arkadaşlıkları ne güzeldir. (Nisâ Sûresi, 4:69)

— 283 —

(Lem'alar sh: 35)

اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْد۪ى ثَلَاثُونَ سَنَةً

Hilâfet benden sonra otuz sene devam edecek. (el-Münâviî, Feyzü'l-Kadîr: c.3 s.509; İbnu Abdilber, et-Temhîd: c.8 s.67. Ayrıca bk.: Tirmizî, Fiten: 48; Müsned, 5:220, 221; el-Elbânî, Sahîhu Câmiu's-Sağîr, no: 3336)

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme. (Bakara Sûresi, 2:286)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ

Kendilerine in'âmda bulunduğun kimselerin yolu. (Fâtiha Sûresi, 1:7)

فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَ الصِّدّ۪يق۪ينَ وَ الشُّهَدَٓاءِ وَ الصَّالِح۪ينَ وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا

İşte onlar, Allah'ın kendilerine pek büyük nimetler bağışladığı peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salih kimselerle beraberdirler. Ne güzel arkadaştır onlar! (Nisâ Sûresi, 4:69)

(Lem'alar sh: 36)

وَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

İman eden ve güzel işler yapanlar. (Bakara Sûresi, 2:82)

اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:31)

وَالصِّدّ۪يق۪ينَ

Sıddıklar. (Nisâ Sûresi, 4:69)

وَالشُّهَدَٓاءِ

Şehitler. (Nisâ Sûresi, 4:69)

وَالصَّالِح۪ينَ

Salihler. (Nisâ Sûresi, 4:69)

وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا
— 284 —

Ve bunların arkadaşlıkları ne güzeldir. (Nisâ Sûresi, 4:69)

(Lem'alar sh: 37)

اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْد۪ى ثَلَاثُونَ سَنَةً

Hilâfet benden sonra otuz sene sürecek (Müsned, 5:220, 221)

اِنَّ ابْن۪ى حَسَنٌ هٰذَا سَيِّدٌ سَيُصْلِحُ اللّٰهُ بِهِ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظ۪يمَتَيْنِ

Şu benim oğlum Hasan, seyyiddir. Allah onun vasıtasıyla Müslümanların iki büyük ordusunu barıştıracaktır. (Buharî, Fiten: 20; Tirmizî, Menâkıb: 25; Nesâî, Cum'a: 27; Müsned, 5:38, 44,49, 51)

وَ حَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا

Ve bunların arkadaşlıkları ne güzeldir. (Nisâ Sûresi, 4:69)

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme. (Bakara Sûresi, 2:286)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

(Lem'alar sh: 38)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

الٓمٓ

Elif, Lâm, Mîm. "Surelerin başlarındaki huruf-u mukattaa İlahî bir şifredir. Hâs abdine, onlarla bazı işaret-i gaybiye veriyor. O şifrenin miftahı, o Abd-i Hâstadır, hem Onun veresesindedir."

الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan

(Lem'alar sh: 39)

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme. (Bakara Sûresi, 2:286)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

— 285 —

Sekizinci Lem'a

Keramet-i Gavsiye Risalesidir. Sikke-i Tasdik-i Gaybî mecmuasında ve teksir Osmanlıca Lem'alar mecmuasında neşredilmiştir.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 54)

Osmanlıca Sekizinci Lem'a - Keramet-i Gavsiye Risalesi

Sekizinci Lem'a, 1933'te, Barla'da telif edilmiştir. Gavs-ı A'zam Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin Risale-i Nur'dan ve Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinden haber veren kasidesidir. Kaynakları, Mecmuat-ül Ahzab'ın "Şazelî" cildinin 560 sahifesindedir.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 57)

نَظَرْتُ بِعَيْنِ الْفِكْرِ فِى حَانِ حَضْرَتِى ٭ حَبِيبًا تَجَلّٰى لِلْقُلُوبِ فَجَنَّتِ

Huzur ânımda fikren gittim, kalplerde tecelli eden ve bütün zamanları dahi kaplayacak bir sevgili gördüm.

١ تَوَسَّلْ بِنَا فِى كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ٭ ٢ اَغِيثُكَ فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتِى ٣ اَنَا لِمُرِيدِى حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ٭ ٤ وَاَحْرُسُهُ فِى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ ٥ مُرِيدِى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ٭ ٦ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فِى اَىِّ بَلْدَةٍ ٧ فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ ٭ ٨ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ ٩ وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ للّٰه‌ِ مُخْلِصًا ٭ ٠١ تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى

1-Âhirzamanın fitnelerine yetişip düştüğün zaman, benim dua ve himmetimi kendine vesile ve şefaatçi yap.

2- Allah'ın izniyle ve kuvvetiyle senin imdadına yetişeceğim.

3- Benim müridim korunmaktadır ve ona korku yoktur.

4- o fitne ve belâ asrının her şer ve fitnesinden, Allah'ın izniyle ve havl-i kuvvetiyle onun koruyucusuyum.

5-Doğuda, batıda ve.

6- hangi beldede olursa olsun,

7-Ey benim şiirimi, meslek ve meşrebimi ve mücahedelerimi dile getiren müridim, "Sözler"ini söylemekten korkma.

8- Muhakkak ki sen, inâyet gözüyle gözetilip korunmaktasın.

9- Zamanın Abdülkâdir'i ol.

10- Muhabbetimde sâdık olduğundan ve ihlâsa çalıştığından, geçiminde dahi ismin gibi mes'ud olasın.

وَ جَدِّى رَسُولُ اللّٰه‌ِ اَعْنِى مُحَمَّدًا ٭ اَنَا عَبْدُ الْقَادِرِ دَامَ عِزِّى وَ رِفْعَتِى
— 286 —

Ben Abdülkadir-i Geylâni'yim. Ceddim Allah'ın Resûlu Muhammed-i Arabidir. Şeref ve hükümranlığım mânen devam edecek.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 58)

تَعِيشُ سَعِيدًا

Geçiminde mesud olacaksın.

وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ

"Vaktin Abdülkadirî'si ol."

قَادِرِى

Kâdirî (Abdülkâdir Geylanî)

قُلْ وَلَا تَخَفْ

"Korkma, sözlerini söyle"

مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ

Sen, inâyet gözüyle gözetilip korunmaktasın.

اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ

"Ey biçare! Sen Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiyede bir âzâ olmak cihetiyle güya bir hekimsin, ehl-i İslâmın mânevi hastalıklarını tedavi ediyorsun. Halbuki, en ziyade hasta sensin. Sen, evvel kendine tabib ara, şifa bul; sonra başkasının şifasına çalış."

اَفَلَتْ شُمُوسُ الْاَوَّلِينَ وَ شَمْسُنَا ٭ اَبَدًا عَلٰى فَلَكِ الْعُلٰى لَا تَغْرُبُ

Bizden öncekilerin güneşleri battı, bizim güneşimiz ise ebediyete kadar batmayacaktır.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 62)

اَنَا لِمُرِيدِى

Ben müridime...

مُرِيدِى

Müridim.

لِمُرِيدِى

Müridime.

كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ

"Vaktin Abdülkadirî'si ol."

للّٰه‌ِ مُخْلِصًا تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى

Muhabbetimde sadık olduğundan ve ihlâsa çalıştığından, geçiminde dahi ismin gibi mes'ud olasın.

— 287 —

(Osmanlıca Lem'alar sh: 63)

اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ

Ameller niyetlere göredir. (Buharî, Bed'ü'l-Vahy: 1, Îmân: 41, Nikâh: 5, Talâk: 11, Menâkıbu'l-Ensâr: 45, Itk: 6, Eymân: 33, Hıyel: 1; Müslim, İmâre: 155; Ebu Davud, Talâk: 11; Tirmizî, Fedâilü'l-Cihâd: 16; Nesâî, Tahâra: 59, Talâk: 24, Eymân: 19; İbn-i Mâce, Zühd: 26; Müsned, 1:25, 43)

وَكُنْ قَادِرَىَّ الْوَقْتِ ِللّٰه‌ِ مُخْلِصًا ٭ تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى

Zamanın Abdülkadirî'si ol. Muhabbetimde sâdık olduğundan ve ihlâsa çalıştığından, geçiminde dahi ismin gibi mes'ud olasın.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 64)

مُخْلِصًا

Muhlis olarak.. "Hulûsi Beye tevâfukla işaret ediyor."

قَادِرِىَّ الْوَقْتِ

Zamanın Abdülkadirî'si.

صادقًا

Sâdıkça, sâdık olarak.

"Hârika bir sadâkatle mümtaz dördüncü arkadaşı olan Süleyman'a dört fark ile tevâfuk cihetiyle işaret ediyor."

صادقًا

Sâdıkça, sâdık olarak.

"Hizmet-i sâdıkanede mümtaz olan Bekir Ağa'ya Bekir Bey ünvânıyla bir fark ile işaret eder." "Süleyman üç fark ile "Said"e dahil olduğu gibi, Abdullah (bilhassa İslamköy'lü ve Atabey'li Abdullahlar) isminde birkaç mühim kardeşlerimiz ve Mes'ud ile beraber "Said"in içindedirler."

صَادِقًا بِمُحَبَّتِى

Muhabbetimde sâdık olduğundan ..

"Nasıl ki, sâdık iki kardeşimize işaret ediyor, öyle de بِمُحَبَّتِى kelimesiyle de Said'in birinci ve en mühim talebesi ve "İşarat-ül İ'caz" ın te'lifinde muhatab, müsevvid, mübeyyiz olan şehid merhum Molla Habîb'e (r.a.) imadan halî değildir."

(Osmanlıca Lem'alar sh: 65)

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰه‌ُ

Gaybı Allah'tan başka hiç kimse bilmez. (Neml Sûresi, 27: 65 den iktibasen)

— 288 —
فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى

Ey benim nazmımı, meslek ve meşrebimi ve makalâtımı söyleyen...

لِمُرِيدِى

Müridim için

وَمُرِيدِى

Müridime...,

وَ مُنْشِدًا

Ve söyleyen okuyan.

وَقَادِيرِّىٌ

Kadirî (Abdülkadiri Geylânî (k.s.)

وَسَعِيدًا

Mesud...

وَالْعَاقِبَ لِالْمُتَّقِينَ

Âkibet ise, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlarındır. (A'râf Sûresi, 7:128, Hûd Sûresi, 11:49, Kasas Sûresi, 28:89)

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰه‌ُ

Gaybı Allah'tan başka hiç kimse bilmez. (Neml Sûresi, 27:65 den iktibasen)

وَاللّٰه‌ُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

En doğrusunu Allah bilir.

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى

Ey benim nazmımı, meslek ve meşrebimi ve makalâtımı söyleyen...

نَظْمِى

Nazmımı (Risalelerdeki diziliş)

رِسَالَةُ النُّورِ

Nur'un Risalesi.

رَسَائِلُ كِتَابِ النُّورِ

Nur kitapları, risaleleri, Risale-i Nur Külliyatının parçaları.

— 289 —

(Osmanlıca Lem'alar sh: 66)

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ

Ey benim nazmımı, meslek ve meşrebimi ve makalâtımı söyleyen, onları söyle, korkma!...

يَا مُؤَلِّفَ رِسَالَةِ النُّورِ جَاهِدْ بِهَا فَقُلْ وَلَا تَخَفْ

"Yâ Risaletü'n-Nur ve Sözler sahibi! Bana bak. Gafil davranma! (Bin üçyüz otuz ikide mücahedeye başla.) Sözleri korkma yaz, söyle."

وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰه‌ِ

Gerçek bilgi Allah katındadır.

فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ

Onu söyle! Korkma!

يَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ

Ey benim nazmımı okuyan (Risaletü'n-Nur'un müellifi,) mücahede et, korkma sözlerini söyle!

(Osmanlıca Lem'alar sh: 71)

وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ ِللّٰه‌ِ مُخْلِصًا ٭ تَعِيشُ سَعِيدًا صَادِقًا بِمُحَبَّتِى

Vaktin Abdülkadir'i ol, lillâh için ihlâs-ı etemmi kazan. Muhabbetimde sadık ve çalışmanda muhlis isen, maişetinde de mes'ud olursun.

İlm-i cifirle mânâsı:

"Ey Said! Sen, zamanın Abdülkadiri ol, ihlâs-ı tâmmı kazan, fakrınla beraber maişetini düşünme, nâstan minnet alma; ismin 'Said' olduğu gibi maişette de mes'ud olacaksın. Muhabbetimde sadık olduğundan ve ihlâsa çalıştığından, Hulusî gibi muhlis talebeler ve yardımcılar ve Süleyman, Bekir gibi sadık hizmetkârlar ve Sabri gibi tam takdir edici ve ciddi müştak talebeler size verilmiş."

اَنَا لِمُرِيدِى حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ٭ وَاَحْرُسُهُ فِى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ

Ben müridimin muhafızıyım korktuğu şeylerden. Korurum havl ve izn-i İlâhî ile onu her fitne ve şerden.

İlm-i cifirle mânâsı:

"On dördüncü asırda 'el-Kürdî' lakabıyla yâdedilen Molla Said, benim müridimdir. O fitne ve belâ asrının her şer ve fitnesinden, Allah'ın izniyle ve havl-i kuvvetiyle onun muhafızıyım."

(Osmanlıca Lem'alar sh: 72)

مُرِيدِى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ٭ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فِى اَىِّ بَلْدَةٍ
— 290 —

Müridim şark ve garbın ne zaman neresinde bulunsa; hangi beldeye seyr ü seyahate mecbur olsa havl ve kuvvet-i Rabbanî ile ona imdat ve istimdat ederim.

İlm-i cifirle mânâsı:

"O Gavs'ın müridi olan Said el-Kürdî, Rusya'da esaretle Asya'nın şark-ı şimalîsinde ve ehl-i bid'anın eliyle Asya'nın garbına nefyolunarak kaldığı miktarca ve Sibirya taraflarından firar edip fevkalâde çok bilâdı seyr ü seyahat etmeye mecbur olduğu zaman, Allah'ın izniyle, havl ve kuvvet-i Rabbânî ile ona imdat etmişim ve istimdadına yetişmişim."

فَيَا مُنْشِدًا نَظْمِى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ ٭ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ

Benim nazmımı, yani meslek ve meşrebimi ve mücahedatımı gösteren makalâtımı söyle, korkma! Muhakkak ki sen inayet-i İlâhiyenin hıfzındasın.

İlm-i cifirle mânâsı:

"Bediüzzaman Molla Said" namıyla yâd olunan ve evrad-ı muntazamasını okuyan müridine der ki: "Benim nazmımı, yani meslek ve meşrebimi ve mücahedatımı gösteren makalâtımı söyle. Yani, nazmımdan murad, senin risalelerin ve Sözlerin ve Mektubatındır."

فَقُلْهُ وَ لَا تَخَفْ

"Bin üç yüz otuz ikide o Sözler ile mücahedeye başla. Sen inayet-i İlâhiyenin hıfzındasın."

مُنْشِدًا

Okuyan, söyleyen..

نَظْمِى

Söylediklerimi, şiir şeklinde söylediklerimi.

فَقُلْهُ وَ لَا تَخَفْ

Onu söyle korkma.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 73)

اَنَا لِمُرِيدِى حَافِظًا

Allah'ın izniyle ve havl-i kuvvetiyle müridimin muhafızıyım.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 74)

وَاَحْرُسُهُ فِى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ

O fitne ve belâ asrının her şer ve fitnesinden, Allah'ın izniyle ve havl-i kuvvetiyle onun muhafızıyım.

مُرِيدِى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ٭ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ فِى اَىِّ بَلْدَةٍ

Doğuda, batıda ve hangi beldede olursa olsun, Allah'ın izniyle ve kuvvetiyle müridimin imdadına yetişirim.

— 291 —
اِذَا مَا كَانَ مُرِيدِى اَسِيرًا فِى شَرْقٍ

Müridim, şarkta (doğuda, Rusya'da) esarette olduğu zaman...

(Osmanlıca Lem'alar sh: 75)

مَا كَانَ مُرِيدِى اَسِيرًا فِى شَرْقٍ

Batıda iken.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 76)

تَعِيشُ سَعِيدًا

Geçiminde de mes'ud olacaksın.

صَادِقًا بِمُحَبَّتِى

Benim muhabbetimde de sâdık olacaksın.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 77)

"Şeyh Sa'di-i Şirâzî'nin Bostan'ından"

نِگَرْ تَا گُلِسْتَان مَعْنَا شُگُفْت بَرُو هِيچْ بُلْبُلْ چُنِينْ خُوشْ نَگُفْت عَجَبْ گَرْ بِمِيرَدْ چُنِينْ بُلْبُلى كِه اَزْ اُسْتُخَوانَشْ نَرُويَدْ گُلِى

Meâli: Yani, "Gel, bak, güller bağı şeklinde hakikat gülleri açılmış. Böyle hakikat bahçesinde hiçbir bülbül, böyle şirin, hoş nağme etmemiştir. Nasıl oluyor ki, böyle bir bülbül öldükten sonra onun kemiklerinden güller açılmasın."

(Osmanlıca Lem'alar sh: 78)

بِسْمِ اللّٰه‌ِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

فَمُرِيدِى اِذَا دَعَانِى بِشَرْقٍ اَوْ بِغَرْبٍ اَوْ غَارٍ فِى بَحْرِ طَامِى اَغِثْهُ

"Garpta beni çağırdığı vakit onun imdadına yetişeceğim." Müridim, şarkta veya garpta, yahut mağarada, ya da çoşkun denizde beni çağırdığı zaman onun imdadına yetişeceğim.

فَمُرِيدِى

Müridim

اِذَا

...ı zaman.

دَعَانِى بِغَرْبٍ

Batıda beni çağırdı.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 79)

Mecmuatü'l-Ahzab'ın ikinci cildinin 379'uncu sahifesinde Hazret-i Gavs'ın "Virdü'l-İşâ" namındaki münâcâtında şu fıkra var.

— 292 —
اِلٰى سَاحِلِ السَّلَامَةِ هُوَ السَّعِيدُ الْمُقَرَّبُ

Kurtuluşa eren ve başkasını da selâmet sahiline ulaştıran kimse, Allah'ın kendine yakın kıldığı mutlu (sâîd) kimsedir.

وَ ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ وَ الْمُعَذَّبُ

Helâk olanlar ise, Allah'ın hayırdan uzaklaştırdığı azaba atılacak olan bedbaht (şakî) kimselerdir.

فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعِيدٌ

O gün onlardan bedbaht (şakî) da, mutlu (saîd) olan da vardır. (Hûd Sûresi, 11:105)

فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ

Onlardan bedbaht (şakî) olan.

فَالْوَاصِلُ

"Sözleriyle selâmete isal edici" Kurtuluşa eren ve başkasını da selâmet sahiline ulaştıran

اَلْمُقَرَّب

Allah'ın kendine yakın kıldığı mutlu (saîd) kimse

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

Allah'a hamd olsun ki bu Rabbimin fazlındandır.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 80)

تَعِيشُ سَعِيدًا

İzzetli ve mes'ud yaşarsın.

ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ

Helâk olanlar ise, Allah'ın hayırdan uzaklaştırdığı azaba atılacak olan bedbaht (şakî) kimselerdir.

فَالْوَاصِلُ اِلٰى سَاحِلِ السَّلَامَةِ

Kurtuluşa eren ve başkasını da selâmet sahiline ulaştıran kimse, Allah'ın kendine yakın kıldığı mutlu (sâîd) kimsedir.

ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ وَ الْمُعَذَّبُ

Helâk olanlar ise, Allah'ın hayırdan uzaklaştırdığı azaba atılacak olan bedbaht (şakî) kimselerdir.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 81)

وِرْدُ الْعِشَاءِ
— 293 —

İ'şa (yatsı vakti) virdi.

Bu münacat ve dua, Şeyh Ahmed Ziyaeddin-i Gümüşhanevî'nin üç ciltlik bir duâ mecmuası olan Mecmuat-ul Ahzab eserinde geçmektedir. Bu vird, Hz. Abdulkadir-i Geylani'ye aittir. Mecmuatü'l-Ahzab'ın ikinci cildindedir.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 83)

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰه‌ُ

Gaybı hiç kimse bilemez; onu ancak Allah bilir. (Neml Sûresi, 27:65)

عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُ عَلٰى غَيْبِهِ اَحَدًا اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ

Görünmeyen âlemleri bilen Odur. O hiç kimseyi gaybdan açıkça haberdar etmez. Ancak peygamberlerden bildirmek istediği müstesnâdır. (Cin Sûresi, 72:26-27)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 84)

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فِى كِتَابٍ مُبِينٍ

Yaş ve kuru ne varsa ap açık bir kitapta yazılmıştır. (En'âm Sûresi, 6:59)

فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَعِيدٌ

O gün insanlardan şakîler ve saidler vardır. (Hûd Sûresi, 11:105)

فَاسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ

Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. (Hûd Sûresi, 11:112)

اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ

Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.

اِستَقِمْ

Dosdoğru ol.

شَيَّبَتْنِى سُورَةِ هُودٍ

Sure-i Hud beni ihtiyarlattı. (Tirmizî, Tefsîru Sûre 56:6.)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 85)

وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ

Rabbinin nimetini de yâd et. (Duhâ Sûresi, 93:11)

اِسْتَقِمْ كَمَا اُمِرْتَ

Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.

اِنَّ حِزْبَ اللّٰه‌ِ هُمُ الْغَالِبُونَ
— 294 —

Şüphesiz Allah'a tâbi olan topluluk gerçek galiplerin tâ kendisidir. (Mâide Sûresi, 5:56)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 86)

تَوَسَّلْ بِنَا فِى كُلِّ هَوْلٍ وَ شِدَّةٍ ٭ اَغِيثُكَ فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتِى

Âhirzamanın fitnelerine yetişip düştüğün zaman, benim dua ve himmetimi kendine vesile ve şefaatçi yap. Her zaman her yerde, herşeyden himmetimle seni koruyacağım.

تَوَسَّلْ بِنَا فِى كُلِّ هَوْلٍ وَ شِدَّةٍ

Her korku ve şiddet zamanında benim dua ve himmetimle bana yönel, beni vesile ve şefaatçi yap!

اَغِيثُكَ فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتِى

Her zaman, her yerde, her şeyden, himmetimle seni koruyacağım.

اَغِيثُكَ يَا سَعِيد فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتِى

Ey Said! Her zaman, her yerde, her şeyden, himmetimle seni koruyacağım.

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰه‌ُ

Gaybı hiç kimse bilemez; onu ancak Allah bilir. (Neml Sûresi, 27:65)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 90)

تَوَسَّلْ بِنَا فِى كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ٭ اَغِيثُكَ فِى الْاَشْيَاءِ دَهْرًا بِهِمَّتِى

İlm-i cifirle mânâsı: "Yâ Said! Âhirzamanın fitnelerine yetişip düştüğün zaman, benim dua ve himmetimi kendine vesile ve şefaatçi yap. İnşaallah, senin herşeyinde ve her işinde uzun bir zamanda, yani tufûliyet zamanından, tâ ihtiyarlığın vaktinde işkenceli esaretine kadar, yani bin iki yüz doksan dörtten, tâ bin üç yüz kırk beş, belki altmış dörde, daha ziyade bir zamana kadar Allah'ın izniyle ve kuvvetiyle senin imdadına yetişeceğim."

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

Ey Rabbimiz! Unutur veya hatâya düşer de bir kusur işlediysek bizi onunla hesaba çekme. (Bakara Sûresi, 2:286)

لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ اِلٰى قِيَامِ السَّاعَةِ

Ümmetimden bir taife kıyamet gününe kadar galibâne hak üzerine olacaktır. (Bu hadis-i şerif, hadîs kaynaklarında bu lâfızlarla rivayet edildiği gibi, aynı mânâyı ifade eden farklı lâfızlarla da rivayet edilmiştir. Buharî, İ'tisam: 10; Müslim, İman: 247, İmâre: 170, 173, 174; Ebu Davud, Fiten: 1; Tirmizî, Fiten: 27, 51; İbni Mâce, Mukaddime: 1, Fiten: 9; Müsned, 5:34, 269, 278, 279; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:449-450, 550.)

— 295 —

(Osmanlıca Lem'alar sh: 91)

فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ

Muhakkak ki, sen inayet-i İlâhiyenin hıfzındasın.

فَاِنَّكَ يَا سَعِيدُ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ

Ey Said! Muhakkak ki sen inayet-i İlâhiyenin hıfzındasın.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 92)

وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ ِللّٰه‌ِ

Allah için, vaktin Abdülkadir'i ol.

وَكُنْ يَا سَعِيد كُرْدِى

Ey Said-i Kürdî ol!

وَكُنْ يَا مُرِيدِى قَادِرِىَّ الْوَقْتِ ِللّٰه‌ِ

Ey talebem, vaktin Abdülkadirîsi ol!

(Osmanlıca Lem'alar sh: 93)

وَكُنْ يَا سَعِيدِ كُرْدِى قَادِرِىَّ الْوَقْتِ

Ya Said-i Kürdî, vaktin Abdülkadir'i ol.

وَكُنْ يَا نُورْسِى قَادِرِىَّ الْوَقْتِ ِللّٰه‌ِ

Ya Nursî Allah için vaktin Abdülkadir'i ol

اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ

Allah'a hamd olsun. (Fâtiha Sûresi, 1:2.)

هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

Bu, Rabbimin fazlındandır. (Neml Sûresi, 27:40.)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 94)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan yüce olan Allah'ın adıyla.

وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)

"Ashab-ı Kütüb-i Sitte'den İmâm-ı Hâkim Müstedrekinde ve Ebû Dâvûd Kitâb-ı Sünen'de, Beyhakî Şuâb-ı Îmânda tahrîc buyurdukları:

اِنَّ اللّٰه‌َ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا
— 296 —

Yani, "Her yüz senede Cenâb-ı Hak bir müceddid-i dîn gönderiyor." (Hakîm, Müstedrek, 4:522; Münavi, Feyzü'l-Kadir, 2:281, hadis no: 1845.)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 116)

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ وَ عَلٰى غَايَةِ وُسْعَةِ رَحْمَتِهِ فِى سُرْعَةِ فَعَّالِيَّةِ قُدْرَتِهِ الْجَوُّ الشَّاهِدُ بِكَلِمَاتِ السَّحَابِ وَالرِّيَاحِ وَالرُّعُودِ وَالْبُرُوقِ وَالْاَمْطَارِ

Bulutlar, rüzgârlar, gök gürültüleri, şimşekler, yağmurlar kelimatının şahadetiyle vahdet içindeki vücub-u vücuduna ve nihayet derecede sür'atli faaliyet-i kudreti içindeki gayet derecedeki vüs'at-i rahmetine cevv-i semanın delâlet ettiği Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur.

وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ

Gök gürültüsü hamd ederek tesbih eder. (Ra'd Sûresi: 13.)

اَللّٰهُمَّ اَسْقِنَا غَيْثًا مُغِيثًا

Allah'ım, rahmetinle bereketlenmiş olan yağmurdan bize içir.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 118)

اَللّٰهُمَّ اَسْقِنَا غَيْثًا مُغِيثًا

Allah'ım, rahmetinle bereketlenmiş olan yağmurdan bize içir.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 119)

Osmanlıca Dokuzuncu Lem'a

Bu Lem'a, 1932'de Barla'da telif edilmiştir.

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh yüce olan Allah'ın adıyla.

وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰه‌ِ وَ بَرَكَاتُهُ

Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi, üzerinize olsun.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 120)

دَادِ حَقْ رَا قَابِلِيَّتْ شَرْطْ نِسْتْ

Allah vergisi için kabiliyet şart değildir.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 123)

لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُو

Ondan başka hiçbir mevcut yoktur.

حَقَائِقُ الْاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ
— 297 —

Varlıkların sabit birer hakikati vardır. (Ömer en-Nesefî, el-Akâid, 1)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 124)

هَمَه اَزْ اُوستْ ، هَمَه اوست

Yâni, "Her şey O değil, belki herşey Ondandır."

حَقَائِقُ الْاَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ

Varlıkların sabit birer hakikati vardır. (Ömer en-Nesefî, el-Akâid, 1)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 125)

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰه‌ُ

Gaybı yalnız Allah bilir. (Neml Sûresi, 27:65; Tirmizi, Sevâbü'l-Kur'ân: 7; Dârimî, Fedâilü'l-Kur'ân: 21)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 126)

اِنَّ مَثَلَ عِيسٰى عِندَ اللّٰه‌ِ كَمَثَلِ اٰدَمَ

Allah katında Îsâ'nın misali Âdem'in misali gibidir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:59)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 127)

اِنَّ مَثَلَ عِيسٰى عِندَ اللّٰه‌ِ كَمَثَلِ اٰدَمَ

Allah katında Îsâ'nın misali Âdem'in misali gibidir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:59)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 130)

لَا مَوْجُودَ اِلَّا هُو

Ondan başka hiçbir mevcut yoktur.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 131)

لَا مُشَاحَةَ فِى التَّمْثِيلِ

Temsilde tartışma olmaz.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 133)

اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَ ارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ

Allah'ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona ittiba etmekle bizi rızıklandır.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)

— 298 —

(Lem'alar sh: 40)

Onuncu Lem'a-Şefkat Tokatları Risalesi

Bu Lem'a, 1932'de Barla'da telif edilmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَع۪يدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاللّٰهُ رَؤُفٌ بِالْعِبَادِ

Herkes hayır olarak ne işlemiş, kötülük olarak ne işlemişse, kıyamet gününde hepsini önünde hazır bulur. O zaman ister ki, işlediği kötülüklerle kendisi arasında büyük bir mesafe bulunsun. Allah, sizi kendisinden gelecek bir azaptan sakındırıyor. Çünkü Allah kullarına çok şefkatlidir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:30)

(Lem'alar sh: 47)

اَلظُّلْمُ لَا يَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُ

Zulüm devam etmez, küfür devam eder. (El-Münâvî, Feyzu'l-Kadîr: 2:107)

(Lem'alar sh: 48)

اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُؤْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ

Dünya mü'minin zindanı, kâfirin Cennetidir. (Müslim, Zühd: 1; Tirmizî, Zühd: 16; İbni Mâce, Zühd: 3; Müsned, 2:197, 323, 389, 485)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin. (Bakara Sûresi, 2:32)

(Lem'alar sh: 49)

Onbirinci Lem'a - Mirkat-üs Sünne Risalesi

Bu Lem'a, 1933'de Barla'da telif edilmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُفٌ رَح۪يمٌ
— 299 —

Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü'minlere çok şefkatli, çok merhametlidir. (Tevbe Sûresi, 9:128)

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ

Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur. (Tevbe Sûresi, 9:129)

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:31)

مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَه۪يدٍ

"Fesad-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir." (Müsnedü'l-Firdevs, 4:198; Cem'ü'l-Fevaid, 1:29; Feyzü'l-Kadîr, hadis no: 9:171; Fethu'l-Kebir, 3:353.)

(Lem'alar sh: 51)

اَلْمَوْتُ حَقٌّ

Ölüm gerçektir. (bk. Ahmed b. Muhammed, Kitâbü Usûli'd-Dîn 1:213; el-Kınnevcî, Katfü's-semer fî Beyânî Akîdeti Ehli'l-eser: 1:121)

فَاِنْ تَوَلَّوْا

Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa. (Tevbe Sûresi, 9:129)

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ

Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur. (Tevbe Sûresi, 9:129)

(Lem'alar sh: 52)

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:31)

(Lem'alar sh: 53)

كُلُّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ وَكُلُّ ضَلَالَةٍ فِى النَّارِ

Her bid'at dalâlettir ve her dalâlet Cehennem ateşindedir. (Müslim, Cum'a: 43; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Nesâî, Î'deyn: 22; İbn-i Mâce, Mukaddime: 6, 7; Dârimî, Mukaddime: 16, 23; Müsned, 3:310, 371, 4:126, 127)

— 300 —
اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ

Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim. (Mâide Sûresi, 5:3)

(Lem'alar sh: 54)

اَدَّبَن۪ى رَبّ۪ى فَاَحْسَنَ تَاْدِيب۪ى

"Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş." (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, 1:70; Münavi, Feyzü'l-Kadîr, 1:224.)

ب۪ى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ

Edepsiz, Allah'ın lütfundan mahrum kalır.

(Lem'alar sh: 55)

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ

Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. (Tevbe Sûresi, 9:129)

لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ

Size kendi içinizden öyle bir peygamber geldi ki... (Tevbe Sûresi, 9:128)

فَاِنْ تَوَلَّوْا

Eğer (senden) yüz çevirecek olurlarsa. (Tevbe Sûresi, 9:129)

(Lem'alar sh: 56)

اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ

Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim. (Mâide Sûresi, 5:3)

اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا اِتِّبَاعَ السُّنَّةِ السَّنِيَّةِ

Allahım bize Sünnet-i Seniyyeye ittiba etmeyi nasip et.

رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ

Ey Rabbimiz! Biz indirdiğin kitaba inandık ve peygambere uyduk. Sen de bizi, Senin birliğine ve peygamberinin doğruluğuna şahitlik edenlerle beraber yaz. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:53)

(Lem'alar sh: 57)

قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ى يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ

De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:31)

(Lem'alar sh: 58)

اَلْاِنْسَانُ عَب۪يدُ الْاِحْسَانِ
— 301 —

İnsan iyilik ve ihsanın kölesidir. (Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ: 4:121; el-Beyhakî, Şuabü'l-îman: 1:381; Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd 4:276, 7:346; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl 1:149)

(Lem'alar sh: 60)

وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ

Hiç şüphesiz Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin. (Kalem Sûresi, 68:4)

خُلُقُهُ الْقُرْاٰنْ

Onun ahlâkı Kur'andır. (Müslim, Salâtü'l-Müsâfirîn: 139; Ebû Dâvud, Tatavvu': 26; Nesâi, Tetavvu': 2; Müsned, 6:54, 91, 163, 188, 216; el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 5:170; İbni Hibban, Sahih, 1:345, 4:112.)

فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ

Emrolunduğun gibi dos doğru ol. (Hûd Sûresi, 11:112)

اَلْعَارِفُ تَكْف۪يهِ الْاِشَارَةُ

Arif olana bir işaret yeter.

(Lem'alar sh: 61)

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى جَامِعِ مَكَارِمِ الْاَخْلَاقِ وَ مَظْهَرِ سِرِّ ﴿وَ اِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ﴾

Allahım! "Şüphesiz sen pek büyük bir ahlâk üzeresin" sırrına mazhar olarak en üstün meziyetleri kendisinde toplayan ve "Ümmetimin fesadı zamanında benim sünnetime yapışana yüz şehid ecri vardır" buyuran Zâta salât et.

اَلَّذ۪ى قَالَ : مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَه۪يدٍ ٭ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى هَدٰينَا لِهٰذَا وَ مَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْ لَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَائَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

Dediler: Bizi buna eriştiren Allah'a hamd olsun; yoksa Allah hidayet etmeseydi, biz kendiliğimizden buna erişemezdik. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirdiler. (A'râf Sûresi, 7:43)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti her şeyi kuşatan Sensin. (Bakara Sûresi, 2:32)

— 302 —

(Lem'alar sh: 62)

Onikinci Lem'a

Bu Lem'a, 1934'de Barla'da telif edilmiştir.

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ عَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Selâm, Allah'ın rahmeti ve bereketi sizin ve kardeşlerinizin üzerine olsun.

وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ

Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen nice canlı vardır. Onları da sizi de rızıklandıran Allahtır. (Ankebût Sûresi, 29:60)

اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ

Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan, ancak Allah'tır. (Zâriyat Sûresi, 51:58)

(Lem'alar sh: 64)

اَللّٰهُ الَّذ۪ى خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّ

O Allah ki, yedi göğü yarattı ve yeryüzünü de onlar gibi yarattı. (Talâk Sûresi, 65:12)

(Lem'alar sh: 66)

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ

Yedi gök ve yer ve içindekiler Onu tesbih eder. (İsrâ Sûresi, 17:44)

ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

Sonra iradesini semâya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O herşeyi hakkıyla bilendir. (Bakara Sûresi, 2:29)

(Lem'alar sh: 67)

اَلسَّمَٓاءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ

Yani: "Sema, emvacı karardade olmuş bir denizdir." (Müsned, 2:370; Tirmizî, 58. Surenin tefsiri: 1; Heysemî, Mecmaü'z-Zevaid, 8:132.)

— 303 —

(Lem'alar sh: 68)

فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ

Gökleri yedi kat olarak tanzim etti. (Bakara Sûresi, 2:29)

(Lem'alar sh: 69)

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى شَمْسِ سَمَٓاءِ الرِّسَالَةِ وَ قَمَرِ فَلَكِ النُّبُوَّةِ وَ عَلٰٓى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ نُجُومِ الْهُدٰى لِمَنِ اهْتَدٰى

Allahım! Risalet semâsının güneşi ve nübüvvet feleğinin ayı olan Zât ile, doğru yola erişenlerin hidayet yıldızları olan âl ve ashabına salât et.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

اَللّٰهُمَّ يَا رَبَّ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ زَيِّنْ قُلُوبَ كَاتِبِ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ وَ رُفَقَٓائِهِ بِنُجُومِ حَقَٓائِقِ الْقُرْاٰنِ وَ الْا۪يمَانِ اٰم۪ينَ

Ey göklerin ve yerin Rabbi olan Allahım! Bu risalenin kâtibi ile arkadaşlarının kalblerini Kur'ân hakikatlerinin yıldızlarıyla süslendir. Âmin.

(Lem'alar sh: 70)

Onüçüncü Lem'a

Bu Lem'a, 1929-1934 yılları arasında Barla'da telif edilmiştir.

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığınırım.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ٭ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

De ki: Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da, ey Rabbim, Sana sığınırım. (Mü'minûn Sûresi, 23:97-98)

اَلتَّخْرِيبُ اَسْهَلْ

Tahrip çok kolaydır, daha kolaydır.

— 304 —

(Lem'alar sh: 71)

وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ

Gerçek iyi sonuç takvâ sahiplerinindir. (A'râf Sûresi, 7:128)

(Lem'alar sh: 73)

اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَع۪يفًا

Muhakkak ki şeytanın tuzağı pek zayıftır. (Nisâ Sûresi, 4:76)

(Lem'alar sh: 74)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

فَاسْتَعِذْ

Sığın. (A'râf Sûresi, 7:200; Nahl Sûresi, 16:98; Mü'min Sûresi, 40:56; Fussilet Sûresi, 41:36)

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığınırım.

هَرْچِه بَادْ اٰبَادْ

Her ne olursa olsun.

(Lem'alar sh: 75)

اِنَّ الْاِمْكَانَ الذَّاتِىَّ لَا يُنَافِى الْيَق۪ينَ اْلعِلْمِىَّ

İmkân-ı zatî, yakîn-î ilmîye aykırı değildir. (bk. el-Gazâlî, el-Menhûl: s.122; el-Müceddidî, Kavâidü'l-fıkh: s.11, 143)

لَا عِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِىءِ عَنْ دَل۪يلٍ

Yani: "Bir emareden gelmeyen bir ihtimal-i zâtî ise, bir imkân-ı zihnî olmaz ki, şübhe verip, ehemmiyeti olsun."

(Lem'alar sh: 76)

وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ

Başa gelen ister hayır olsun ister şer olsun kadere her yönüyle inanmak.

(Lem'alar sh: 78)

اَلْعَدَمُ لَا يُثْبَتُ

Yokluk ispat edilemez.

(Lem'alar sh: 79)

إِيمَانِ بِالْاٰ خِرَةِ

Ahirete iman...

— 305 —

(Lem'alar sh: 83)

تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ

Neredeyse öfkeden parçalanacak! (Mülk Sûresi, 67:8)

(Lem'alar sh: 85)

اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِ

Hak daima üstün gelir; ona karşı galebe edilmez. (Keşfü'l-Hafa, 1:127, hadis no: 362.)

(Lem'alar sh: 86)

وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ

Gerçek sonuç takvâ sahiplerinindir. (A'râf Sûresi, 7:128)

اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِ

Hak daima üstün gelir; hakka galebe edilmez.

فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَٓاءُ وَ الْاَرْضُ

Gök ve yer onlara ağlamadı. (Duhân Sûresi, 44:29)

(Lem'alar sh: 88)

وَ عَيْنُ الرِّضَا عَنْ كُلِّ عَيْبٍ كَل۪يلَةٌ

Kabullenen ve rıza gözüyle bakan hiçbir kusur göremez. (İbni Asâkir, Târîhu Dimaşk: 33:219; 36:319; el-Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn: 3:36; el-Kalkaşendî, Subhu'l-a'şâ: 9:196)

وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ى اِنَّ النَّفْسَ َلَامَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪ى

Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder -ancak Rabbim merhamet ederse o başka. (Yûsuf Sûresi, 12:53)

(Lem'alar sh: 89)

اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

Kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığınırım.

اَسْتَع۪يذُ بِاللّٰهِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Allah'a sığınırım.. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla..

قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ٭ مَلِكِ النَّاسِ ٭ اِلٰهِ النَّاسِ ٭ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ ٭ الَّذ۪ى يُوَسْوِسُ ف۪ى صُدُورِ النَّاسِ ٭ مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ ٭

De ki: Sığınırım insanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlâhına; insanların kalbine sinsice vesvese verenin şerrinden; cinlerden ve insanlardan olan şeytanların şerrinden. (Nâs Sûresi, 114:1-6)

— 306 —
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin. (Bakara Sûresi, 2:32)

وَ قُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ٭ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

De ki: Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da, yâ Rabbi, Sana sığınırım. (Mü'minûn Sûresi, 23:97-98)

(Lem'alar sh: 90)

Ondördüncü Lem'a

Bu Lem'a, 1934'de Barla'da telif edilmiştir.

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan yüce olan Allah'ın adıyla.

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ

Öküz ve balık üzerindedir.

عَلَى الثَّوْرِ

Öküz üzerinde

عَلَى الْحُوتِ

Balık üzerinde

(Lem'alar sh: 92)

وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ

Gerçek ilim ancak Allah katındadır.

اَلْاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ
— 307 —

Dünya, öküz ve balığın üzerindedir. (bk. Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve't-terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid: 8:131; İbnü'l-Cevzî, el-Muntazam: 1:172)

عَلَى السَّيْفِ وَ الْقَلَمِ

Kılıç ve kalem üzerinde.

(Lem'alar sh: 93)

اَلْاَرْضُ عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ

Dünya, öküz ve balığın üzerindedir. (bk. Hâkim, el-Müstedrek: 4:636; el-Münzirî, et-Terğib ve't-terhîb: 4:257; el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid: 8:131; İbnü'l-Cevzî, el-Muntazam: 1:172)

عَلَى الثَّوْرِ

Öküz üzerinde

عَلَى الْحُوتِ

Balık üzerinde

(Lem'alar sh: 94)

عَلَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ

Öküz ve balık üzerindedir.

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

Doğrusunu ancak Allah bilir.

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme. (Bakara Sûresi, 2:286)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin. (Bakara Sûresi, 2:32)

لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يرًا

Tâ ki, ey Peygamber ailesi, Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapsın. (Ahzâb Sûresi, 33:33)

(Lem'alar sh: 95)

اِنّ۪ٓى اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

Onun ve neslinin, kovulmuş şeytanın şerrinden korunması için Sana sığındım. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:36)

— 308 —
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓى اٰلِهِ الطَّيِّب۪ينَ الطَّاهِر۪ينَ الْاَبْرَارِ وَعَلٰٓى اَصْحَابِهِ الْمُجَاهِد۪ينَ الْمُكْرَم۪ينَ الْاَخْيَارِ اٰم۪ينَ

Allahım! Efendimiz Muhammed'e, onun iyi ve temiz ve iyilik sahibi olan nesline ve mücahid ve ikrama mazhar ve hayırlı zâtlar olan Ashabına salât et. Âmin.

(Lem'alar sh: 96)

Ondördüncü Lem'anın İkinci Makamı

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا اْلَمَلَؤُا اِنّ۪ٓى اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَر۪يمٌ ٭ اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَ اِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Belkıs, 'Ey kavmimin ileri gelenleri,' dedi. 'Bana mühim bir mektup bırakıldı. Bu mektup Süleyman'dan geliyor ve Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlıyor. (Neml Sûresi, 27:29-30)

(Lem'alar sh: 97)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى

En yüce meseller Allah'ındır. (Nahl Sûresi, 16:60)

(Lem'alar sh: 98)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

(Lem'alar sh: 99)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

اِيَّاكَ نَعْبُدُ

Ancak Sana kulluk ederiz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)

اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ

Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)

(Lem'alar sh: 100)

وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ
— 309 —

Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da Onun âyetlerindendir. (Rum Sûresi, 30:22)

اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ

Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım dileriz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ

Muhakkak ki Allah, insanı Rahmân suretinde yaratmıştır. (Buharî, İsti'zân: 1; Müslim, Birr: 115, Cennet: 28; Müsned, 2:244, 251, 315, 323, 434, 463, 519)

"Cenab-ı hak hakkında suret muhal olmasından suretten murad, sirettir, ahlâktır ve sıfattır."

(Lem'alar sh: 101)

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَىْءٌ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ

Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür. (Şûrâ Sûresi, 42:11)

وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

Göklerde ve yerde tecellî eden en yüce sıfatlar Onundur. Onun kudreti herşeye galiptir; Onun hikmeti herşeyi kuşatır. (Rum Sûresi, 30:27)

اَللّٰهُمَّ يَا رَحْمٰنُ يَا رَح۪يمُ بِحَقِّ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ اِرْحَمْنَا كَمَا يَل۪يقُ بِرَح۪يمِيَّتِكَ وَ فَهِّمْنَٓا اَسْرَارَ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ كَمَا يَل۪يقُ بِرَحْمَانِيَّتِكَ اٰم۪ينَ

Ey Rahmân ve Rahîm olan Allahım! "Bismillâhirrahmânirrahîm"in hakkı için, Rahîmiyetine yaraşır şekilde bize merhamet et ve Rahmâniyetine yaraşır şekilde, bize "Bismillâhirrahmânirrahîm"in sırlarını anlamayı temin et.

(Lem'alar sh: 102)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ كَمَا يَل۪يقُ بِرَحْمَتِكَ وَ بِحُرْمَتِهِ وَ عَلٰٓى اٰلِهِ وَ اَصْحَابِهِ اَجْمَع۪ينَ وَ ارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْن۪ينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ اٰم۪ينَ
— 310 —

Allahım! "Bismillâhirrahmânirrahîm"in sırlarının hakkı için, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Zâta ve bütün âl ve ashabına, Senin rahmetine ve Onun hürmetine yaraşır bir şekilde salât ve selâm et. Bize de, Senden gayrı, Senin mahlûkatından hiç kimsenin merhametine muhtaç olmayacağımız bir rahmetle merhamet et.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32

(Lem'alar sh: 103)

Onbeşinci Lem'a

Risale-i Nur Külliyatının Sözler, Mektubat ve Ondördüncü Lem'aya kadar olan kısmının fihristesidir. Her kısmın fihristesi, yani Sözler kısmının fihristesi, Sözler Mecmuasında bulunduğundan, Mektubat ve Lem'aların da kendilerine ait fihristeleri o mecmuaların âhirlerine ilhak edildiğinden burada yazılmadı.

Onaltıncı Lem'a

Bu Lem'a, 1934'de Barla'da telif edilmiştir.

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

(Lem'alar sh: 106)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ
— 311 —

Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

(Lem'alar sh: 107)

حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ى عَيْنٍ حَمِئَةٍ

Nihayet gün batısına vardı ve güneşin hararetli ve çamurlu bir çeşmede gurub ettiğini gördü. (Kehf Sûresi, 18:86)

تَغْرُبُ ف۪ى عَيْنٍ حَمِئَةٍ

Hararetli ve çamurlu bir çeşmede gurup etti.

(Lem'alar sh: 108)

عَيْنٍ

Çeşme, pınar, göz..

ف۪ى عَيْنٍ حَمِئَةٍ

Hararetli ve çamurlu bir çeşmede .. (Kehf Sûresi, 18:86)

(Lem'alar sh: 110)

بِاسْمِهِ

Allah'ın adıyla.

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

(Lem'alar sh: 111)

وَ يَعْلَمُ مَا فِى الْاَرْحَامِ

Rahimlerde olanı da O bilir. (Lokman Sûresi, 31:34)

(Lem'alar sh: 112)

اَلْبَاقِى هوَ الْبَاقِى

Bâkî olan sadece Odur.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

— 312 —

(Lem'alar sh: 113)

Onyedinci Lem'a

Bu Lem'a, 1933'de Barla'da telif edilmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

(Lem'alar sh: 118)

وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ى ضَلَالٍ

Kâfirlerin duası ancak boşa gider. (Ra'd Sûresi, 13:14)

(Lem'alar sh: 120)

اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ

Biz Allah'ın kullarıyız; dönüşümüz de ancak Onadır. (Bakara Sûresi, 2:156)

هَدٰينَا اللّٰهُ وَ اِيَّاكُمْ اِلَى الصِّرَاطِ الْمُسْتَق۪يمِ

Allah bizi de, sizi de sırat-ı müstakime eriştirsin.

(Lem'alar sh: 121)

وَ الْعَدَمُ الْمُطْلَقُ لَا يُثْبِتُ اِلَّا بِمُشْكِلَاتٍ عَظ۪يمَةٍ

Mutlak yokluk, ancak pek büyük güçlüklerle ispat edilebilir. (İbni Kayyim el-Cevzî, es-Savâiku'l-Mürsele 4:1310; İbni Kayyim el-Cevzî, er-Rûh fi'l-Kelâm 1:198)

(Lem'alar sh: 122)

اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ

Hırs, hasaret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir. (bk. İbni Kays, Kura'd-Dayf 4:301; el-Meydânî, Mecmeu'l-Emsâl 1:24)

(Lem'alar sh: 125)

اَلْمُسْتَر۪يحُ الْعَاطِلُ شَاكٍ مِنْ عُمْرِهِ وَ السَّاعِىُ الْعَامِلُ شَاكِرٌ

Atâlet içinde istirahat eden, ömründen şikâyetçidir. Çalışan ve iş gören ise haline şükreder.

(Lem'alar sh: 126)

وَ اَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ

Rabbin balarısına ilham etti. (Nahl Sûresi, 16:68)

وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ

Rahmeti herşeyi kaplamıştır. (A'râf Sûresi, 7:156)

وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
— 313 —

Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)

اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

Birşeyin olmasını murad ettiği zaman Onun işi sadece 'Ol' demektir; o da oluverir. (Yâsin Sûresi, 36:82)

فَسُبْحَانَ الَّذ۪ى بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Şânı ne yücedir Onun ki, herşeyin iç yüzü Onun elindedir. Siz de Ona döneceksiniz. (Yâsin Sûresi, 36:83)

(Lem'alar sh: 127)

اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ

Namazı dos doğru kılın. (Bakara Sûresi, 2:43, 83, 110; Nisâ Sûresi, 4:77,103; En'âm Sûresi, 6:72; Yûnus Sûresi, 10:87: Hac Sûresi, 22:78: Nûr Sûresi, 24:56; Rum Sûresi, 30:31; Mücadele Sûresi, 58:13; Müzemmil Sûresi, 73:20)

(Lem'alar sh: 129)

قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ

De ki: Ey mülkün hakiki sahibi olan Allahım... (Âl-i İmrân Sûresi, 3:26)

كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ

Her gelecek şey yakındır. (İbn-i Mâce, Mukaddime:7; Dârimî, Mukaddime 23)

(Lem'alar sh: 130)

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَر۪يكَ لَكَ اٰخِرُ الْكَلَامِ فِى الدُّنْيَا وَ اَوَّلُ الْكَلَامِ فِى الْاٰخِرَةِ وَ فِى الْقَبْرِ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ

Senden başka ilâh yoktur. Sen birsin. Senin hiçbir şerikin yoktur. Dünyada son, âhirette ve kabirde ilk söz: Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur; yine şehadet ederim ki Muhammed (a.s.m.) Allah'ın Resulüdür.

اِنَّ لِلّٰهِ اَنْ يَخْتَبِرَ عَبْدَهُ وَ لَيْسَ لِلْعَبْدِ اَنْ يَخْتَبِرَ رَبَّهُ

"Cenab-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: Sen böyle yapsan sana böyle yaparım, göreyim seni yapabilir misin? diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenab-ı Hakk'ı tecrübe etsin ve desin: Ben böyle işlesem, sen böyle işler misin? diye tecrübevari bir surette Cenab-ı Hakk'ın rububiyetine karşı imtihan tarzı sû'-i edebdir, ubudiyete münafîdir." (Maverdî, Edebü'd-Dünyâ ve'd-Dîn s. 12; Ma'mer b. Râşid, el-Câmi' 11:113; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ 4:12; İbnü'l-Cevzî, Telbîsü İblîs 1:344; İbni Hacer, el-İsâbe 4:764)

— 314 —
وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ

Peygambere düşen, ancak tebliğ etmekten ibarettir. (Nûr Sûresi, 24:54)

اِنَّكَ لَا تَهْد۪ى مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ى مَنْ يَشَٓاءُ

Sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidayet verir. (Kasas Sûresi, 28:56)

(Lem'alar sh: 132)

طُوبٰى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ

"Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez." (Buhârî, et-Tarihu'l-Kebîr 3:338; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr 5:71; Beyhâkî, es-Sünenü'l-Kübrâ 4:182)

هَلَكَ النَّاسُ اِلَّا الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّا الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰى خَطَرٍ عَظ۪يمٍ

İnsanlar helâk oldu -âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu -ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu -ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar. (bk. Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ 2:415; Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn 3:414,4:179, 362)

(Lem'alar sh: 133)

وَ مَا اَنَا بِالْبَاغ۪ى عَلَى الْحُبِّ رِشْوَةً ضَع۪يفٌ هَوًى يُبْغٰى عَلَيْهِ ثَوَابٌ

"Ben muhabbet üzerine bir rüşvet, bir ücret, bir mukabele, bir mükâfat istemiyorum. Çünki mukabilinde bir mükâfat, bir sevab istenilen muhabbet zaîftir, devamsızdır." bk. İbni Kays, Kura'd-Dayf 1:95, 207; ez-Zehebî, Târihu'l-İslâm 103.

وَلَا تَاْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ

Üzerine Allah'ın adı zikredilmeyen şeylerden yemeyin! (En'âm Sûresi, 6:121)

(Lem'alar sh: 137)

فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ٭ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ

Kim zerre kadar bir iyilik yaparsa karşılığını görür. Kim zerre kadar bir kötülük işlerse o da onun karşılığını görür. (Zilzal Sûresi, 99:7-8)

— 315 —

(Lem'alar sh: 138)

فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ

Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun? (Mülk Sûresi, 67:3)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

Onsekizinci Lem'a

Bu Lem'a, 1934'te Isparta'da telif edilmiştir. "Hazreti Esedullahü'l-Galib Ali İbni Ebu Talib (r.a.) ve kerremallahu vechehû Kaside-i Ercüze-i meşhuresi..

Mecmuatü'l-Ahzab'ın beş yüz seksen ikinci sahifesinden, beş yüz doksan yedinci sahifesine kadar o Ercüzedir."

Teksir Lem'alar ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî mecmuasında neşredilmiştir.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 282)

Osmanlıca Onsekizinci Lem'a - Birinci Keramet-i Aleviye Risalesi

Bu Lem'a, 1934 sonunda Isparta'da telif edilmiştir.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 284)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

فِى عِلْمِ تِسْعِينَ حِسَابِ الْفَارِسِى ٭ مِن بَعْدِ قَرْنٍ تَاسِعِ الْمَعَاصِى
سَتَظْهُرُ الْفُرْسُ عَلَى الْاَعْرَابِ ٭ تَقْتُلُهُمْ كَقَتْلَةِ الدَّوَابِ
تَكُونُ مَبْدَاُ فِتَنِ عَوَابِسِ ٭ مُظْلِمَةٌ كَظُلْمَةِ الْحَنَادِسِ

Yani, "Dokuz karn sonra فُرْسْ yani akvam-ı Şarkiye, Arap üzerine hücum edecek, galebe edip hayvan gibi Arabı kesecek. Öyle müthiş fitneler, karanlıklı musibetler ki, en karanlıklı gecelerden daha ziyade karanlık olacak."

— 316 —

(Osmanlıca Lem'alar sh: 285)

فَكُلُّ مَعْنًا مِنْ عُلُومٍ فَاخِرَةٍ ٭ مِنْ مَبْدَاِ الدُّنْيَا لِيَوْمِ الْاٰخِرَةِ
قَدْ صَارَ كَشْفًا عِنْدَنَا عَيَانًا ٭ فَكُلُّ ذِى شَكٍّ غَدَا مُهَانًا

yani "Evvel-i dünyadan kıyamete kadar ulum ve esrar-ı mühimme bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş, kim ne isterse sorsun, sözümüze şüphe edenler zelil olur."

(Osmanlıca Lem'alar sh: 286)

اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا
٭ بِتَّ بِهَا الْاَمِيرُ وَ الْفَقِيرَا

Yani, "On dördüncü asr-ı Muhammedîde (a.s.m.) bin üç yüz kırk dokuz (1349) ve Rûmice bin üç yüz kırk yedide (1341) Arabî hurufunu terk edip, ecnebî ve acemî hurufuna İslâm içinde başlanacak. Hem umum, hem fakir ve zengin emir ve işçi, çoluk ve çocuk gece dersleri ile o hurufu cebren öğrenecekler." Çünkü bir nüshada بَاتَ dir. بَاتَ ise gece çalışmasıdır. بِتَّ ise kat'i ve cebri ifade ediyor. اَحْرُفُ عُجْمٍ fıkrasındaki عُجْمٍ ise o zamanın ıstılahınca Arabın gayri, Lâtince ve Frengî huruf demektir.

Sonra diyor:

فَمَنْ اَرَادَ اللّٰه‌ُ اَنْ يُعِينَهُ اَتْحَفَهُ بِهٰذِهِ السَّكِينَةِ

Yani, "Kim inayet-i İlâhiyeye mazhar ise Hz. Cebrail'in tabiri ile bu Sekine-i Kudsiye olan İsm-i Âzamı Cenâb-ı Hak ona hediye eder. Onunla o zamanın şer ve fitnelerinden kurtarır."

Bu sözden dört sahife evvel yine demiş:

(Osmanlıca Lem'alar sh: 287)

فَكُلُّ مَنْ لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ ٭ كَانَ لَهُ فِى الْجِيدِ كَالْقِلَادَةِ

Yani, "Kim saadete mazhar ise... said ise... şaki değilse... o İsm-i Âzam onun boynunda mübarek bir gerdanlık hükmünde bir nüsha olur."

ثُمَّ اعْلَمُوا مَعَاشِرَ الْاِخْوَانِ ٭ اَنَّ غُوَاتَ اٰخِرِ الزَّمَانِ
هُمْ عُلَمَاءُ ذَوَّقُوا اَفْوَاهَهُمْ ٭ ثُمَّ انْثَنُوْا وَاتَّبَعُوا اَهْوَائَهُمْ

Yani, "O bid'alar ve acemî ve ecnebî hurufunun intişarı zamanı olan o âhirzamanın fena adamları bir kısım ulemaü's-su'dur ki; hırs sebebiyle batınlarını haramla doldurmak için bid'alara yardım ve fetva verenlerdir."

Sonra bir kısım ülemaü's-su'u tokatlamak için de birisiyle konuşuyor. Der:

— 317 —
فَاسْئَلْ لِمَوْلَاكَ الْعَظِيمِ الشَّانِ ٭ يَامُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ
بِاَنْ يَقِيكَ شَرَّ تِلْكَ الْفِتْنَةِ ٭ وَشَرَّ كُلِّ كُرْبَةٍ وَمِحْنَةٍ

yani, "Ey o zamana yetişen ve âlimlerden olan insan! Cenâb-ı Haktan o fitnenin şerrinden muhafaza için sana ders verdiğim İsm-i Âzam ile dua et."

فَاِنَّمَا نَحْنُ عَلَى التَّحْقِيقِ ٭ غَوْثٌ لِكُلِّ كُرْبَةٍ وَضِيقٍ

yani "Biz Âl-i Beyt'ten her kürbet ve şiddet zamanında birer Gavs çıkıp imdat ediyoruz."

(Osmanlıca Lem'alar sh: 288)

يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ

Ey o zamana yetişen ve âlimlerden olan insan! "Sana verdiğim ders ile hıfz duasını et."

(Osmanlıca Lem'alar sh: 289)

نَحْنُ عَلَى التَّحْقِيقِ غَوْثٌ لِكُلِّ كُرْبَةٍ

Biz Al-i Beyt'ten, her kürbet ve şiddet zamanında birer Gavs çıkıp imdat ederiz.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 290)

فَمَنْ اَرَادَ اللّٰه‌ُ اَنْ يُعِينَهُ

Allah (c.c.) kime yardım etmeyi dilerse, kim inâyet-i İlâhiyeye mazhar ise..

٭ اَتْحَفَهُ بِهٰذِهِ السَّكِينَةِ

Bu sekine-i kudsiye olan ism-i Azamı Cenab-ı Hak ona ihsan eder.

تَعِيشُ سَعِيدًا

Said olarak, mesud yaşar.

سَعِيدًا

Saîd olarak, mes'ud olarak.

يُعِينَهُ

Ona yardım eder.

اَلسَّكِينَةِ

Sekine..

اَتْحَفَهُ بِهٰذِهِ السَّكِينَةِ

Bu Sekine-i Kudsiye olan ism-i Azamı Cenab-ı Hak ona ihsan eder.

— 318 —
فَكُلُّ مَنْ لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ كَانَ لَهُ فِى الْجِيدِ كَالْقِلَادَةِ

Yani, "Kim saadete mazhar ise... said ise... şaki değilse... o İsm-i Âzam onun boynunda mübarek bir gerdanlık hükmünde bir nüsha olur."

السَّعَادَةُ

Saadet, mesudiyet..

الْقِلَادَةِ

Gerdanlık.

يُعِينَهُ

Ona yardım eder.

اَلسَّكِينَةِ

Sekine..

يَا مدْرِكًا

Ey idrak eden, erişen.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 291)

فَكُلُّ مَنْ لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ ٭ كَانَ لَهُ فِى الْجِيدِ كَالْقِلَادَةِ

Yani, "Kim saadete mazhar ise... said ise... şaki değilse... o İsm-i Âzam onun boynunda mübarek bir gerdanlık hükmünde bir nüsha olur."

لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ

Saadete mazhar ise.

يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ

Ey o zamana yetişen ve âlimlerden olan insan!

(Osmanlıca Lem'alar sh: 292)

اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَ عَلِىٌّ بَابُهَا

Ben ilmin şehriyim. Ali ise, onun kapısıdır. (Tirmizî, Menâkıb: 20; el-Hakim, el-Müstedrek, 3:126)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 293)

يَا اَيُّهَا الْاِخْوَان

Ey kardeşler!

(Osmanlıca Lem'alar sh: 294)

يَا اَيُّهَا الْاِخْوَان

Ey kardeşler!

— 319 —
اِنِ اسْتَقَامَتْ اُمَّتِى فَلَهُمْ يَوْمٌ وَ اِلَّا فَنِصْفُ يَوْمٍ

Eğer ümmetim istikamet üzere olursa ömrü (İslâmiyet'in hâkimiyeti) bir tam gündür (bin sene), aksi halde ancak yarım gündür (beş yüz yıl). (bk. İbni Kesir, 1:13; Mu'cemü't-Taberânî, el-Kebîr, 22:573, 576)

يَوْمٌ

Bir gün.

اِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ ِممَّا تَعُدُّونَ

Lâkin Rabbinin katında bir gün, sizin hesabınıza göre bin yıl gibidir. (Hac Sûresi, 22:47)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 295)

يَاْتِى اللّٰه‌ُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ

Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı sever. (Mâide Sûresi, 5:54)

فَلَهُمْ يَوْمٌ

Onlar için bir gündür.

(Lem'alar sh: 139)

Ondokuzuncu Lem'a - İktisad Risalesi

Bu Lem'a, 1934 sonlarında Isparta'da telif edilmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

كُلُوا وَ اشْرَبُوا وَ لَا تُسْرِفُوا

Yiyin, için, fakat israf etmeyin. (A'râf Sûresi, 7:31)

(Lem'alar sh: 141)

"İktisad eden, maişetçe aile belasını çekmez" mealinde

لَا يَعُولُ مَنِ اقْتَصَدَ

hadîs-i şerifi sırrıyla:

İktisad eden, maişetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez." (Müsned, 1:447; el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 5:454, no: 7939; el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, 3:36, 6:49, 56, 57)

(Lem'alar sh: 142)

اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ

Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır. (Zâriyat Sûresi, 51:58)

— 320 —
وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِى الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا

Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a ait olmasın. (Hûd Sûresi, 11:6)

اِنَّ الضَّرُورَةَ تُقَدَّرُ بِقَدْرِهَا

Zaruretler zaruret miktarınca sınırlandırılır.

"Haram maldan, mecburiyetle zaruret derecesini alabilir; fazlasını alamaz. Evet muztar adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki, ölmeyecek kadar yiyebilir."

(Lem'alar sh: 144)

لَا اِسْرَافَ فِى الْخَيْرِ كَمَا لَا خَيْرَ فِى الْاِسْرَافِ

Hayırda ve ihsanda (fakat müstehak olanlara) israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur.

(Lem'alar sh: 145)

اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ

Hırs, hasaret ve muvaffakıyetsizliğin sebebidir.

(Lem'alar sh: 146)

اَلْقَنَاعَةُ كَنْزٌ لَا يَفْنٰى

Kanaat, tükenmez bir hazinedir. (bk. et-Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat: 7:84; el-Beyhakî, ez-Zühd: 2:88; el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ: 2:133)

عَزَّ مَنْ قَنَعَ ذَلَّ مَنْ طَمَعَ

Kanaat eden aziz olur; tamah eden zillete düşer. (bk. İbnü'l-Esîr, en-Nihâye fî Ğarîbi'l-Hadîs: 4:114; ez-Zebîdî, Tâcü'l-Arûs: 22:90)

(Lem'alar sh: 147)

كُلُوا وَ اشْرَبُوا وَ لَا تُسْرِفُوا

Yiyin, için, fakat israf etmeyin. (A'râf Sûresi, 7:31)

جَمَعْتُ الطِّبَّ فِى الْبَيْتَيْنِ جَمْعًا وَ حُسْنُ الْقَوْلِ ف۪ى قَصْرِ الْكَلَامِ
فَقَلِّلْ اِنْ اَكَلْتَ وَ بَعْدَ اَكْلٍ تَجَنَّبْ وَ الشِّفَٓاءُ فِى الْاِنْهِضَامِ
وَ لَيْسَ عَلَى النُّفُوسِ اَشَدُّ حَالًا مِنْ اِدْخَالِ الطَّعَامِ عَلَى الطَّعَامِ

"Yani: "İlm-i Tıbb'ı iki satırla topluyorum. Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört-beş saat kadar daha yeme. Şifa, hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin mikdarı ye. Nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir."

— 321 —

(Haşiye) Yani, vücuda en muzır, dört beş saat fasıla vermeden yemek yemek, veyahut telezzüz için mütenevvi yemekleri birbiri üstüne mideye doldurmaktır."

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin. (Bakara Sûresi, 2:32)

(Lem'alar sh: 148)

Yirminci Lem'a - İhlas Risaleleleri

Bu risale 1934'te Barla'da telif edilmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ فَاعْبُدِ اللّٰهَ مُخْلِصًا لَهُ الدّ۪ينَ ٭ اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُ

Muhakkak ki Biz sana kitabı hak ile indirdik. İbadetini ihlâs ile Ona yönelterek sadece Allah'a kulluk et. Bilin ki, şirkten ve riyadan uzak hâlis din Allah'a mahsustur. (Zümer Sûresi, 39:2-3)

هَلَكَ النَّاسُ اِلَّا الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّا الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰى خَطَرٍ عَظ۪يمٍ

İnsanlar helâk oldu -âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu -ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu -ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar. (bk. Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ 2:415; Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn 3:414)

(Lem'alar sh: 149)

اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ

Benim mükâfâtımı vermek ancak Allah'a aittir. (Yûnus Sûresi, 10:72; Hûd Sûresi, 11:29; Sebe Sûresi, 34:47)

(Lem'alar sh: 150)

وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ

Peygambere düşen, ancak tebliğ etmekten ibarettir. (Nûr Sûresi, 24:54)

وَ يُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ

Kendileri ihtiyaç halinde olsalar bile başkalarını kendi nefislerine tercih ederler. (Haşir Sûresi, 59:9)

— 322 —
مَنْ طَلَبَ وَ جَدَّ وَجَدَ

Kim taleb eder ve ciddi isterse, isteğine ulaşır..

(Lem'alar sh: 154)

وَ قَالَ نِسْوَةٌ فِى الْمَد۪ينَةِ

Şehirdeki kadınlar dedi ki.. (Yûsuf Sûresi, 12:30)

قَالَ

Dedi..

قَالَتِ الْاَعْرَابُ

Bedevîler dedi ki.. (Hucurât Sûresi, 49:14)

قَالَتْ

Dedi(ler, kadınlar.)

وَ قَالَ نِسْوَةٌ

Kadınlar dedi ki.. (Yûsuf Sûresi, 12:30)

وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ

İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider. (Enfâl Sûresi, 8:46)

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى

Birbirinizle iyilik ve takvâda yardımlaşın. (Mâide Sûresi, 5:2)

(Lem'alar sh: 155)

وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا

Onlar boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan geçip giderler. (Furkan Sûresi, 25:72)

(Lem'alar sh: 158)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

(Lem'alar sh: 159)

Yirmibirinci Lem'a - İhlas Risaleleleri

Bu risale 1934'te Barla'da telif edilmiştir

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

— 323 —
وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ

İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider. (Enfâl Sûresi, 8:46)

وَ قُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ

Allah için kıyamda bulunup Ona kulluk edin. (Bakara Sûresi, 2:238)

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ٭ وَ قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا

Nefsini günahlardan arındıran, kurtuluşa ermiştir. Nefsini günaha daldıran ise hüsrana düşmüştür. (Şems Sûresi, 91:9-10)

وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ى ثَمَنًا قَل۪يلًا

Benim âyetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi, 2:41)

(Lem'alar sh: 160)

وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ى ثَمَنًا قَل۪يلًا

Benim âyetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi, 2:41)

اِنَّ النَّفْسَ َلَامَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪ى

Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder -ancak Rabbim rahmet ederse o müstesna. (Yûsuf Sûresi, 12:53)

(Lem'alar sh: 162)

وَ يُؤْثِرُونَ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ

Başkalarını kendi nefislerine tercih ederler. (Haşir Sûresi, 59:9)

(Lem'alar sh: 163)

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ

Her nefis ölümü tadıcıdır. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:185)

اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ

Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler. (Zümer Sûresi, 39:30)

اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ

"-ev kema kal- yani "Lezzetleri tahrib edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!"

(Lem'alar sh: 164)

وَلَا تَشْتَرُوا بِاٰيَات۪ى ثَمَنًا قَل۪يلًا
— 324 —

Benim âyetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi, 2:41)

(Lem'alar sh: 166)

اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سُورَةِ الْاِخْلَاصِ اِجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِص۪ينَ الْمُخْلَص۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ

Allahım! İhlâs Sûresinin hakkı için, bizi ihlâs sahibi olan ve ihlâsa eriştirilen kullarından eyle. Âmin, âmin.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin. (Bakara Sûresi, 2:32)

(Lem'alar sh: 167)

يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَٓاءِ بِدِمَٓاءِ الشُّهَدَٓاءِ

-ev kema kal- Yani: "Mahşerde ülema-i hakikatın sarfettikleri mürekkeb, şehidlerin kanıyla müvazene edilir; o kıymette olur." (İbni Hacer, 4:427; Müsnedü'l-Firdevs, 5:519; Gazalî, İhyau Ulûmiddin, 1:6; Münavi, Feyzü'l-Kadîr, 6:466; Aclûni, Keşfü'l-Hafa, 2:561; Süyutî, Camiü's-Sağir, no: 10026.)

مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّت۪ى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّت۪ى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَه۪يدٍ

-ev kema kal- Yani: "Bid'aların ve dalaletlerin istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyeye ve hakikat-ı Kur'aniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir." (Müsnedü'l-Firdevs, 4:198; Cem'ü'l-Fevaid, 1:29; Feyzü'l-Kadîr, h. No: 9171; Fethu'l-Kebir, 3:253; Münzirî, Tergip ve Terhip, 1:41; Taberanî, Mecmeu'l-Kebir, 1394; Ali bin Hüsamüddin, Müntehabatü Ken-zü'l-Ummal, 1:100; Heysemî, Mecmaü'z-Zevaid, 7:282.)

(Lem'alar sh: 168)

Yirmiikinci Lem'a

Bu Lem'a, 1934'te Isparta'da telif edilmiştir.

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِه۪ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا
— 325 —

Allah'a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah emrini mutlaka gerçekleştirir. Allah herşeye bir ölçü takdir etmiştir. (Talâk Sûresi, 65:3)

(Lem'alar sh: 169)

اَلْمَوْتُ حَقٌّ

Ölüm haktır.

(Lem'alar sh: 175)

رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ٭ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ

Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da, yâ Rabbi, Sana sığınırım. (Mü'minûn Sûresi, 23:97-98)

اَللّٰهُمَّ يَا حَافِظُ يَا حَف۪يظُ يَا خَيْرَ الْحَافِظ۪ينَ اِحْفَظْن۪ى وَ احْفَظْ رُفَقَائ۪ى مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَ الشَّيْطَانِ وَ مِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَ الْاِنْسَانِ وَ مِنْ شَرِّ اَهْلِ الضَّلَالَةِ وَ اَهْلِ الطُّغْيَانِ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ

Ey muhafaza edici olan ve koruyucuların en hayırlısı olan Allahım! Beni ve arkadaşlarımı nefsin ve şeytanın şerrinden, insanların ve cinlerin şerrinden, ehl-i dalâlet ve tuğyanın şerrinden muhafaza et. Âmin, âmin, âmin.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

(Lem'alar sh: 176)

Yirmiüçüncü Lem'a - Tabiat Risalesi

Bu Lem'a Arabî olarak önce Ankara'da 1921'de sonra da Barla'da 1933'te Türkçe olarak telif edilmiştir

(Lem'alar sh: 177)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِى اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

Peygamberleri onlara dedi ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah hakkında şüphe olur mu? (İbrahim Sûresi, 14:10)

(Lem'alar sh: 179)

اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ
— 326 —

"Bir mevcudun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudur edebilir."

(Lem'alar sh: 186)

اَفِى اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah hakkında şüphe olur mu? (İbrahim Sûresi, 14:10)

(Lem'alar sh: 188)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الْاِيمَانِ

Bize ihsan ettiği iman nimeti sebebiyle Allah'a hamd olsun.

(Lem'alar sh: 191)

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ

Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. (Lokman Sûresi, 31:28)

وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ

Kıyametin gerçekleşmesi göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır. (Nahl Sûresi, 16:77)

وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

O herşeye hakkıyla kadirdir. (Rum Sûresi, 30:50)

(Lem'alar sh: 193)

وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ

Kıyametin gerçekleşmesi göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır. (Nahl Sûresi, 16:77)

(Lem'alar sh: 194)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى د۪ينِ الْاِسْلَامِ وَ كَمَالِ الْا۪يمَانِ

Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle Allah'a hamd olsun!

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin. (Bakara Sûresi, 2:32)

(Lem'alar sh: 195)

Yirmidördüncü Lem'a - Tesettür Risalesi

Bu Lem'a, 1934'te Isparta'da telif edilmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

— 327 —
يَٓا اَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ ِلَازْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّ

Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü'minlerin hanımlarına söyle, (evlerinden çıktıklarında) dış örtülerini üzerlerine alsınlar. (Ahzâb Sûresi, 33:59)

(Lem'alar sh: 198)

تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنّ۪ى اُبَاه۪ى بِكُمُ الْاُمَمَ

"İzdivaç ediniz; çoğalınız. Ben kıyamette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim." (Aclûni, Keşfü'l-Hafa, 1:318; Münavi, Feyzü'l-Kadîr, 3:269, hadis no: 3366.)

(Lem'alar sh: 199)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.

(Lem'alar sh: 204)

اَلْبَاقِى هوَ الْبَاقِى

Bâkî olan yalnız Allah'tır.

(Lem'alar sh: 205)

Yirmibeşinci Lem'a - Hastalar Risalesi

Bu Lem'a, 1934'te Isparta'da telif edilmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ

O kimseler ki, başlarına bir musibet geldiğinde 'Biz Allah'ın kullarıyız; dönüşümüz de ancak Onadır' derler. (Bakara Sûresi, 2:156)

وَالَّذ۪ى هُوَ يُطْعِمُن۪ى وَيَسْق۪ينِ ٭ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ

Beni yediren ve içiren Odur. Hastalandığımda bana şifa veren de Odur. (Şuarâ Sûresi, 26:79-80)

(Lem'alar sh: 209)

اِنَّمَا الْاَشْيَاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا

"Herşey zıddıyla bilinir."

(Lem'alar sh: 211)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كلِّ حَالِ
— 328 —

Her türlü hâl için Allah'a hamd olsun

(Lem'alar sh: 212)

قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ى لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ

"Eğer duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var" (Furkan Sûresi, 25:77)

(Lem'alar sh: 213)

اَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً َالْاَنْبِيَٓاءُ ثُمَّ الْاَوْلِيَٓاءُ َالْاَمْثَلُ فَالْاَمْثَلُ

"En ziyade musibet ve meşakkate giriftar olanlar, insanların en iyisi, en kâmilleridir." İnsanların en çok belâ ve musibete maruz kalanları peygamberlerdir. Sonra evliyalar, sonra da derecelerine göre diğer salih insanlar gelir. (Kenzü'l-Ummal, 3:326/6780; Münavi, Feyzü'l-Kadîr, 1:519, no: 1056; Hâkim, Müstedrek, 3:343; Buharî, Merda: 3; Tirmizî, Züht: 57; İbni Mâce, Fiten: 23; Darimî, Rikak: 67; Müsned, 1:172, 174, 180, 185, 6:369.)

(Lem'alar sh: 214)

اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى ٭ اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰى

Şüphesiz ki insan, kendisini ihtiyaçtan uzak görünce azgınlaşıverir. (Alâk Sûresi, 96:6-7)

(Lem'alar sh: 216)

لِكُلِّ مُص۪يبَةٍ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ

O kimseler ki, başlarına bir musibet geldiğinde 'Biz Allah'ın kullarıyız; dönüşümüz de ancak Onadır' derler. (Bakara Sûresi, 2:156)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

Dediler: Bizi buna eriştiren Allah'a hamd olsun; yoksa Allah hidayet etmeseydi, biz kendiliğimizden buna erişemezdik. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirdiler. (A'râf Sûresi, 7:43)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ طِبِّ الْقُلُوبِ وَ دَوَٓائِهَا وَ عَافِيَةِ الْاَبْدَانِ وَ شِفَٓائِهَا وَ نُورِ الْاَبْصَارِ وَ ضِيَٓائِهَا وَ عَلٰٓى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ وَ سَلِّمْ
— 329 —

Allah'ım! Kalblerin derman ve devâsı, bedenlerin âfiyet ve şifası, gözlerin nur ve ziyası olan Efendimiz Muhammed'e ve âl ve ashabına salât ve selâm eyle.

(Lem'alar sh: 221)

وَهُوَ لِكُلِّ دَٓاءٍ دَوَٓاءٌ

"Bu kitab her derde dermandır." (Müslim, 4:1729; Feyzü'l-Kadîr, hadis no: 7306.)

Yirmibeşinci Lem'anın Zeyli

Onyedinci Mektub olup, Mektubat Mecmûasına idhal edildiğinden buraya dercedilmedi.

(Lem'alar sh: 222)

Yirmialtıncı Lem'a

Yirmi Altıncı Lem'a'nın çoğu Ricaları Isparta'da olmak üzere 1934'te telif edilmiştir.

(Lem'alar sh: 223)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

كٓهٰيٰعٓصٓ ٭ ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا ٭ اِذْ نَادٰى رَبَّهُ نِدَٓاءً خَفِيًّا ٭ قَالَ رَبِّ اِنّ۪ى وَهَنَ الْعَظْمُ مِنّ۪ى وَاشْتَعَلَ الرَّاْسُ شَيْبًا وَلَمْ اَكُنْ بِدُعَٓائِكَ رَبِّ شَقِيًّا

Kâf hâ yâ ayn sâd. Bu âyetler, kulu Zekeriya'ya Rabbinin rahmetini zikirdir. Hani o Rabbine gizlice niyaz ederek demişti ki: Ey Rabbim, artık benim kemiklerim yıprandı, başım ihtiyarlıkla tutuşup saçlarım aklandı. Sana ettiğim dualarımda da, ey Rabbim, ben hiç mahrum kalmadım. (Meryem Sûresi, 19:1-4)

(Lem'alar sh: 224)

اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ

Bir şeye sebep olan, onu işleyen gibidir. "Hayrın yolunu gösteren, onu işleyen gibidir" (Feyzü'l- Kadîr, c.3, s. 537, hadîs no: 4250; Keşfü'l-Hafâ, c. 1, s. 399.)

(Lem'alar sh: 226)

كُنْ فَيَكُونْ

"Ol!" der, (o şey de) hemen oluverir.

— 330 —

(Lem'alar sh: 231)

كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ

Her nefis ölümü tadıcıdır. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:185)

(Lem'alar sh: 232)

وَ بَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا

İman edenleri müjdele... (Bakara Sûresi, 2:25)

لَيْتَ الشَّبَابَ يَعُودُ يَوْمًا فَاُخْبِرَهُ بِمَا فَعَلَ الْمَش۪يبُ

"Keşki gençliğim bir gün dönseydi, ihtiyarlık benim başıma ne kadar hazîn haller getirdiğini ona şekva edip söyleyecektim."

(Lem'alar sh: 233)

حُبُّ الدُّنْيَا رَاْسُ كُلِّ خَط۪يئَةٍ

Dünya sevgisi bütün hataların başıdır. (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 1099; Süyûtî, ed-Dürerü'l-Müntesire, 97; İsfehânî, Hılyetü'l-Evliyâ, 6:388; el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 3:368, no: 3662)

(Lem'alar sh: 234)

يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ ش۪يبًا

Çocukları ihtiyarlatan bir gün... (Müzzemmil Sûresi, 73:17)

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)

غَر۪يبَمْ ب۪ى كَسَمْ ضَع۪يفَمْ نَاتُوَانَمْ َالْاَمَانْ گُويَمْ عَفُوْ جُويَمْ مَدَدْ خَواهَمْ زِدَرْگَاهَتْ اِلٰه۪ى

Garibim, kimsesizim, zayıfım, güçsüzüm, imdât derim.. Affını, yardımını dilerim dergâhından, ey Allah'ım!

(Lem'alar sh: 235)

وَ لَوْلَا الشُّيُوخُ الرُّكَّعُ لَصُبَّ عَلَيْكُمُ الْبَلَٓاءُ صَبًّا

Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belalar sel gibi üzerinize dökülecekti...

(Haşiye): Hadîsin tamamı:

وَلَوْلَا الْبَهَٓائِمُ الرُّتَّعُ وَالصُّبْيَانُ الرُّضَّعُ

ilâ âhir... -ev kema kal-

ve eğer otlayan hayvanlar ve süt emen bebekler olmasaydı..." (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:163; el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 5:344, no: 7523; el-Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 3:345.)

— 331 —

(Lem'alar sh: 236)

اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَر۪يمًا ٭ وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ى صَغ۪يرًا

Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın 'Öf' bile deme, onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevazu kanadını ger ve de ki: 'Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur.' (İsrâ Sûresi, 17:23-24)

(Lem'alar sh: 240)

كُنْ فَيَكُونْ

"Ol!" der, (o şey de) hemen oluverir.

(Lem'alar sh: 241)

اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ

Yani Allah'tan başka bütün çağırdığınız ve ibadet ettiğiniz şeyler toplansalar, bir sineği halkedemezler.

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ

Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. (Lokman Sûresi, 31:28)

(Lem'alar sh: 242)

لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ

Ondan başka ilâh yoktur. (Bakara Sûresi 163; Al-i İmrân Sûresi: 2)

(Lem'alar sh: 243)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالِ

Her türlü hâl için Allah'a hamd olsun

(Lem'alar sh: 244)

كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Herşey helâk olup gidicidir -O'nun yüzü (Yani, Allah'ın zâtı ve herşeyin Allah'a bakan yüzü) müstesnâ. Hüküm Ona aittir; siz de Ona döndürüleceksiniz. (Kasas Sûresi, 28:88)

(Lem'alar sh: 245)

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
— 332 —

Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur. (Tevbe Sûresi, 9:129)

كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ

Herşey helâk olup gidicidir -O'nun yüzü (Yani, Allah'ın zâtı ve herşeyin Allah'a bakan yüzü) müstesnâ. (Kasas Sûresi, 28:88)

يَا بَاقِى أَنْتَ الْبَاقِى

Bâkî kalan ancak sensin, ey Bâkî.

(Lem'alar sh: 248)

لَوْلَا مُفَارَقَةُ الْاَحْبَابِ مَا وَجَدَتْ لَهَا الْمَنَايَا اِلٰٓى اَرْوَاحِنَا سُبُلًا

"Eğer dostlardan müfarakat olmasaydı, ölüm ruhlarımıza yol bulamazdı ki gelsin alsın."

لِدُوا لِلْمَوْتِ وَابْنُوا لِلْخَرَابِ

"Ölmek için tevellüd edip dünyaya gelirsiniz, harab olmak için binalar yapıyorsunuz." (Keşfü'l-Hafa, 2:140, hadis no: 2041; Feyzü'l-Kadîr, 5:483, no: 8053; Mecmeu'z-Zevaid, 1:94.)

(Lem'alar sh: 249)

سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ٭ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ يُحْي۪ى وَ يُم۪يتُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ı tesbih eder. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır. Göklerin ve yerin mülkü Ona aittir. Hayatı da, ölümü de O verir. Onun kudreti herşeye yeter. (Hadid Sûresi, 57:1-2)

(Lem'alar sh: 251)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْا۪يمَانِ الْمُصَوِّرِ مَا يُتَوَهَّمُ اَجَانِبَ اَعْدَٓاءً اَمْوَاتًا مُوَحِّش۪ينَ اَيْتَامًا بَاك۪ينَ ؛ اَوِدَّٓاءَ اِخْوَانًا اَحْيَٓاءً مُونِس۪ينَ مُرَخَّص۪ينَ مَسْرُور۪ينَ ذَاكِر۪ينَ مُسَبِّح۪ينَ

"O şiddetli haletin tesirinden gelen gaflet ile, kâinatın mevcudatı bir kısmı düşman ve ecnebi bir kısmı müdhiş cenazeler, diğer kısmı ise, kimsesizlikten ağlayan yetimler suretinde; gafil nefsime tevehhüm ile gösterilen bu korkunç levhayı, nur-u iman ile aynelyakîn gördüm ki: O ecnebi, düşman görünenler birer dost kardeştirler. Ve o müdhiş cenazeler ise; kısmen hayatdar ve ünsiyetkâr ve kısmen vazifeden terhis edilenlerdir. Ve o ağlayan yetimlerin vaveylâları ise zikir ve tesbihin zemzemeleri olduğunu nur-u iman ile gördüğümden, o hadsiz nimetlerin menbaı olan

— 333 —

imanı bana veren Hâlık-ı Zülcelal'e hadsiz hamdediyorum. Ve bu dünyada, bu dünya kadar büyük hususî dünyamdaki bütün mevcudatı, hamd ve tesbihat-ı İlahiyede tasavvur ve niyetim ile istimal etmek bir hakkım olduğu nokta-i nazarından, bütün o mevcudatın her birisinin ve umumunun lisan-ı halleriyle beraber

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى نُورِ الْاِيمَانِ

deriz."

İman nurunu nasib eden Allah'a hamdolsun

(Lem'alar sh: 252)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْا۪يمَانِ الْمُصَوِّرِ للِدَّارَيْنِ مَمْلُوؤَتَيْنِ مِنَ النِّعْمَةِ وَ الرَّحْمَةِ لِكُلِّ مُؤْمِنٍ حَقًّا يَسْتَف۪يدُ مِنْهُمَا بِحَوَاسِّهِ الْكَث۪يرَةِ الْمُنْكَشِفَةِ بِاِذْنِ خَالِقِهِ

"Dünya ve âhireti nimet ve rahmetle doldurmuş bir surette, hakikî mü'minlerin nur-u iman ve İslâmiyetle inkişaf ve inbisat etmiş bütün hassalarının elleriyle o iki muazzam sofradan istifadeyi temin eden ve gösteren nur-u iman nimetinin mukabiline, o imanı bana veren Hâlıkıma, bütün zerrat-ı vücudumla dünya ve âhiret dolusu hamd ve şükür, elimden gelse yaparım."

(Lem'alar sh: 253)

خَيْرُ شَبَابِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِكُهُولِكُمْ وَشَرُّ كُهُولِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِشَبَابِكُمْ

"Gençlerinizin en iyisi, temkinde ve sefahetlerden çekilmekte ihtiyarlara benzeyenlerdir. Ve ihtiyarlarınızın en fenası, sefahette ve başını gaflete sokmakta gençlere benzeyenlerdir." (Kenzü'l-Ummal, 15:776, hadis no: 43058; Ali Mâverdî, Edebü'd-Dünya ve'd-Din, s. 27; İmam-ı Gazalî, İhya-i Ulûmi'd-Din, 1:142; Feyzü'l-Kadîr, 3:487)

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)

(Lem'alar sh: 254)

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)

كَافْ ، نُونْ

İkisinin birleşimiyle كنْ oluyor ki, Cenab-ı Hak "ol" dediği anda oluyor.

(Lem'alar sh: 255)

حَسْبُنَا

Vekilimiz, dayanağımız bize yeter.

— 334 —
نَا

Biz, bizim.

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)

(Lem'alar sh: 256)

حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ

Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)

(Lem'alar sh: 257)

اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

Allah göklerin ve yerin nurudur. (Nûr Sûresi, 24:35)

(Lem'alar sh: 260)

وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ

Öfkelerini yutanlar ve insanları affedenler... (Âl-i İmrân Sûresi, 3:134)

(Lem'alar sh: 264)

عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ

Bakarsınız, sizin hoşlanmadığınız birşey, hakkınızda hayırlı olur. (Bakara Sûresi, 2:216)

(Lem'alar sh: 266)

اَلْخَيْرُ فِى مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ

Hayır, Allah'ın ihtiyar etmiş olduğu şeydedir.

عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ

Bakarsınız, sizin hoşlanmadığınız birşey, hakkınızda hayırlı olur. (Bakara Sûresi, 2:216)

Yirmialtıncı Lem'anın Zeyli

Yirmibirinci Mektub olup, Mektubat Mecmuasına idhal edildiğinden buraya dercedilmedi.

Yirmiyedinci Lem'a

Eskişehir Mahkeme Müdafaası olup, teksir Lem'alar mecmuasında ve kısmen de Tarihçe-i Hayat'ta neşredilmiştir.

— 335 —

(Osmanlıca Lem'alar sh: 499)

Osmanlıca Yirmiyedinci Lem'a

Bu Lem'a, Eskişehir Hapishanesinde yazılmıştır. 1935-36 görülen Eskişehir Mahkemesi Müdafaalarıdır.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 515)

اَعُوذُ بِاللّٰه‌ِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَ السِّيَاسَةِ

Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah'a sığınırım.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 515)

لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ ٭

Erkeğe iki kız hissesi vardır. (Nisâ Sûresi, 4:176)

فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ

Annenin hakkı yine altıda birdir. (Nisâ Sûresi, 4:11)

بِسْمِ اللّٰه‌ِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

(Osmanlıca Lem'alar sh: 541)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 542)

فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ

Annenin hakkı yine altıda birdir. (Nisâ Sûresi, 4:11)

لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ

Erkeğe iki kız hissesi vardır. (Nisâ Sûresi, 4:176)

يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ ِلَازْوَاجِكَ

Ey Peygamber, hanımlarına de ki: ... (Ahzâb Sûresi, 33:28)

فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ

O zaman hoşunuza gideni... nikâh edebilirsiniz. (Nisâ Sûresi, 4:3)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 547)

لَا تَقْرَبُوا الصَّلَاةَ

Namaza yaklaşmayın.. (Nisâ Sûresi, 4:43)

وَاَنْتُمْ سُكَارَا

İçkili olduğunuz zaman.. (Nisâ Sûresi, 4:43)

— 336 —
لِكُلِّ مُصِيبَةٍ اِنَّا ِللّٰه‌ِ وَ اِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ

Herbir musibet için (sözümüz:) "Biz Allah'ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz. (Bakara Sûresi, 2:156)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 554)

لِكُلِّ مُصِيبَةٍ اِنَّا ِللّٰه‌ِ وَ اِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ

Herbir musibet için (sözümüz:) "Biz Allah'ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz. (Bakara Sûresi, 2:156)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 561)

حَسْبُنَا اللّٰه‌ُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ

Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰه‌ُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

Ey Peygamber, eğer insanlar senden yüz çevirirse, sen de ki: 'Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur. (Tevbe Sûresi, 9:129)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 567)

لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ

Erkeğe iki kız hissesi vardır. (Nisâ Sûresi, 4:176)

فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ

Annenin hakkı yine altıda birdir. (Nisâ Sûresi, 4:11)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 571)

وَ اُفَوِّضُ اَمْرِى اِلَى اللّٰه‌ِ اِنَّ اللّٰه‌َ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ

Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz ki Allah kullarını hakkıyla görür. (Mü'min Sûresi, 40:44)

(Lem'alar sh: 268)

Yirmisekizinci Lem'a

Bu Lem'a, 1935 te Eskişehir Hapishanesinde te'lif edilmiştir.

[Bazı kısımları buraya dercedilen bu risalenin tamamı, teksir Lem'alar mecmuasında neşredilmiştir. Osmanlıca Lem'alardaki Arabi metinler ve me'hazler, bu Lem'anın sonundadır.]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

— 337 —
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ ٭ مَا اُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا اُرِيدُ اَنْ يُطْعِمُونِ ٭ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ

Cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rızık istemiyorum; Beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır. (Zâriyat Sûresi, 51:56-58)

(Lem'alar sh: 269)

لَمْ يَلِدْ وَ لَمْ يُولَدْ

O doğurmamış ve doğurulmamıştır. (İhlâs Sûresi, 112:3)

(Lem'alar sh: 270)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ

Veya onlar gündüz uykusunda iken... (A'râf Sûresi, 7:4)

قَٓائِلُونَ

Gündüz uykusunda iken, öğle sıcağında uyurlarken..

(Lem'alar sh: 271)

اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ

Sana milyonlar salât ve milyonlar selâm olsun, ey Allah'ın Resulü.

(Lem'alar sh: 272)

اَلصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ

Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun ey Allah'ın Resulü.

اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ بِعَدَدِ الْجِنِّ
وَ الْاِنْسِ وَ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَ النُّجُومِ

Cinler ve insanlar sayısınca, melekler ve yıldızlar adedince milyonlar salât ve selam insin sana, ey Allah'ın Resûlü.

فَيَكْف۪يكَ اَنَّ اللّٰهَ صَلّٰى بِنَفْسِهِ وَ اَمْلَاكَهُ صَلَّتْ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَتْ

Allah'ın bizzat sana salât etmesi yeter. Onun melekleri de Peygambere salât ve selâm ederler.

(Lem'alar sh: 273)

قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

Sen Allah de; sonra da bırak onları, daldıkları batakta oyalanadursunlar. (En'âm Sûresi, 6:91)

— 338 —
مَا للِتُّرَابِ وَ لِرَبِّ الْاَرْبَابِ

Rabbü'l-Erbâb olan Allah'ı anlatmak, topraktan halk olunan insanın haddine mi düşmüştür?

سُبْحَانَ مَنْ تَقَدَّسَ عَنِ الْاَشْبَاهِ ذَاتُهُ وَتَنَزَّهَتْ عَنْ مُشَابَهَةِ الْاَمْثَالِ صِفَاتُهُ وَشَهِدَ عَلٰى رُبُوبِيَّتِهِ اٰيَاتُهُ جَلَّ جَلَالُهُ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ

Zâtında şebihten mukaddes ve sıfâtında misillerin benzemesinden münezzeh olan, âyetleri Onun rububiyetine delâlet eden, celâli nihayet derecede yüce olan ve Ondan başka hiçbir ilâh bulunmayan Zâtı her türlü kusurdan tenzih ederiz.

(Lem'alar sh: 274)

قَالَ مُحْيِى الدّ۪ينِ : تَحْرُمُ مُطَالَعَةُ كُتُبِنَا عَلٰى مَنْ لَيْسَ مِنَّا

Muhyiddin-i Arabî dedi: "Bizden olmayan ve makamımızı bilmeyen, kitablarımızı okumasın, zarar görür."

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ

Her gelecek şey yakındır. (İbn-i Mâce, Mukaddime:7; Dârimî, Mukaddime 23)

(Lem'alar sh: 275)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

اِنَّ النَّفْسَ َلَامَّارَةٌ بِالسُّوءِ

Meali: "Nefis daima kötü şeylere sevkeder." (Yûsuf Sûresi, 12:53)

اَعْدٰى عَدُوِّكَ نَفْسُكَ الَّتِى بَيْنَ جَنْبَيْكَ

"Senin en zararlı düşmanın nefsindir." (Keşfü'l-Hafa, 1:143; Gazalî, İhya-i Ulûmiddin, 3:4)

مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ

Hevâ ve heveslerini kendisine mâbud edinen kimse... (Furkan Sûresi, 25:43)

(Lem'alar sh: 276)

اَللّٰهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ

Allahım! Bizi nefsin, şeytanın, cinin ve insanın şerrinden muhafaza et.

— 339 —
خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًا

Orada ebedî olarak kalacaklardır. (Nisâ Sûresi, 4:169)

خَالِد۪ينَ

Ebedî kalıcılar... (Nisâ Sûresi, 4:169)

(Lem'alar sh: 279)

مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِىِّ وَ مَنِ اهْتَدٰى

Dos doğru yolun yolcusu olan ve hidâyete eren kimmiş. (Tâhâ Sûresi, 20:135)

(Lem'alar sh: 280)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

لَا يَسَّمَّعُونَ اِلَى اْلَمَیَلِا الْاَعْلٰى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ ٭ دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ ٭ اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ ٭ وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ

Onlar yüce âlemlerdeki melekleri dinleyemezler; her taraftan taşlanıp kovulurlar. Âhirette ise onlar için daimî bir azap vardır. Kulak hırsızlığı yapıp birşeyler dinleyenleri ise, delip geçen yakıcı bir yıldız takip eder. (Sâffât Sûresi, 37:8-10)

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ

And olsun ki, dünya semâsını Biz kandillerle süsledik ve onları şeytanlar için birer taş yaptık. (Mülk Sûresi, 67:5)

(Lem'alar sh: 281)

وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ

And olsun ki, dünya semâsını Biz kandillerle süsledik ve onları şeytanlar için birer taş yaptık. (Mülk Sûresi, 67:5)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 580)

Osmanlıca Yirmisekizinci Lem'a

İkinci Keramet-i Aleviye Risalesi

Bu Lem'a, 1935 te Eskişehir Hapishanesinde te'lif edilmiştir. İmam-ı Ali Radıyallahu Anhünün Celcelûtiye Kasidesindedir. Me'hazi Mecmuat-ül Ahzab "Şazelî" cildinde bulunmaktadır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

— 340 —
اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا

Lâtin harfleri tamim edilip, umuma öğretilip yazdırılacak.

عُجْمٍ

"yani hecevâri terkipsiz ve vefklerde rakamvâri, şekilsiz harflerdir ki "Latinî hurufudur." Lâdini zamanında taammüm eder."

(Osmanlıca Lem'alar sh: 581)

تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً

Sirâcü'n-Nur gizliden ve açıktan yanıp parlıyor.

تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ

Sirâc-üs-Sürc gizliden gizliye yanıp yayılıyor; Sirâcü's-Sürc (Kandiller Kandili), gizliden gizliye yanıp aydınlanıyor.

تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ

Sirâc-üs-Nûr yanıp parlıyor.

اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا وَ بَهْجَةً ٭ مَدَى الدَّهْرِ وَ الْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ

"Ya Rab! Benim yıldızımı nur eyle. Âhirzamana kadar bedi' bir surette ışıklandır, şûlelendir..."

(Osmanlıca Lem'alar sh: 583)

اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا

Yâ Rab! Nur isminle ve cemâlinle parlat yıldızımı.

اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ

Yâ Rab! İsminle parlat yıldızımı.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 583)

تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ

Sirâc-üs-Nûr yanıp parlıyor.

اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا وَ بَهْجَةً

"Ya Rab! Benim yıldızımı nur eyle."

مَدَى الدَّهْرِ وَ الْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ

Âhirzamana kadar bedi' bir surette ışıklandır, şûlelendir..."

اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا

Yâ Rab! Nur isminle ve cemâlinle parlat yıldızımı.

اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ
— 341 —

Yâ Rab! İsminle parlat yıldızımı.

اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا

Yâ Rab! Nur isminle ve cemâlinle parlat yıldızımı.

تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً

Sirâcü'n-Nur gizliden ve açıktan yanıp parlıyor. Sirâcü'n-Nur, yani Risale-i Nur (âhirzamanda) perde altında, gizlice tenevvür edip parlar.

بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَشَرَنْطَخٍ بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ

"Rauf ve Rahîm'den, İsm-i Âzam'ın tesiri altında Celâl ve Kibriya'nın azametli nurundan iktibas ederek dalâlet ve ilhad ateşini söndürecek."

(Osmanlıca Lem'alar sh: 584)

بِهَالٍ اَهِيلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ ٭ طَهِىٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ

Kendisine bütün yaratıkların ibadet ettiği Ma'bud, varlığında hiçbir şüphe bulunmayan ve varlıkların dayandıkları hakikat, Zâtının sıfât, isim ve fiillerinin tecellisi olan Hak, sıfatlarının ve isimlerinin tecellisinde güzelliğin sonsuz mertebeleri bulunan ve bu kâinat bütün güzellikleriyle Onun güzelliğinin bir aynası olan Cemîl, yarattığı varlıkları çok seven ve onlara da Kendisini her vesileyle sevdiren Vedûd, duâ ve ihtiyaçlara cevap veren Mucîb olan Zâtın yardımıyla insanlara kendisini sevdirecektir.

تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً

Sirâcü's-Sürc (Kandiller Kandili), gizliden gizliye yanıp aydınlanıyor.

بِنُورِ جَلَالٍ بَازِخٍ وَشَرَنْطَخٍ ٭ بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ بِهِ النَّارُ اُخْمِدَتْ

"Mânâsı şudur; Risale-i Nur, âhirzamanda perde altında gizlice tenevvür edip, Nurlu isim

وَشَرَنْطَخٍ ٭ بِقُدُّوسِ بَرْكُوتٍ

yani Rauf ve Rahîm'den, İsm-i Âzam'ın tesiri altında Celâl ve Kibriya'nın azametli nurundan iktibas ederek dalâlet ve ilhad ateşini söndürecek."

(Osmanlıca Lem'alar sh: 585)

تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً

Sirâcü'n-Nur gizliden ve açıktan yanıp parlıyor.

— 342 —
اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا

Yâ Rab! Nur isminle ve cemâlinle parlat yıldızımı.

وَصَلِّ اِلٰهِى

İlâhi Ona salât eyle.

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ

Ey kadri yüce olan ismin taşıyıcısı!

(Osmanlıca Lem'alar sh: 586)

وَصَلِّ اِلٰهِى

İlâhi Ona salât eyle.

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ

Ey ismin taşıyıcısı!

(Osmanlıca Lem'alar sh: 587)

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ

Ey kadri yüce olan ismin taşıyıcısı!

لَا تَخْشَ

Korkma!

الْاِسْمُ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ

Kadri yüce olan isim.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 588)

الْاِسْمُ الْمُعَظَّمُ قَدْرُهُ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ

Kadri yüce olan muazzam, ulu isim... (Esma-i Sitte olan Otuzuncu Lem'a)

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ

Ey kadri yüce olan ismin taşıyıcısı!

تَوَقّٰى بِهِ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ

İsm-i Azamın bereketiyle herbir tehlikeden selâmetle kurtulacaksın.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 589)

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى

Ey öyle bir ismi taşıyan!

فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَ حَارِبْ وَلَا تَخَفْ

Savaş ve korkma!, Harbet ve çekinme!

— 343 —

(Osmanlıca Lem'alar sh: 590)

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى

Ey öyle bir ismi taşıyan!

فَلَا حَيَّةٌ تَخْشٰى

Ne bir yılandan korkar

وَخَاصِمْ مَنْ تَشَاءُ

Dilediğin düşmanla mücadele et! Dilediğin gibi mücadele et.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 591)

يَا مُرِيدِى كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ

Ey mürîdim (Said)! Zamanın Abdülkâdirîsi ol! ..

للّٰه‌ِ مُخْلِصًا تَعِيشُ سَعِيدًا

İhlâs-ı tâmmı kazan ki, maîşette dahi (ismin gibi) mes'ud olasın.

فَقُلْ وَلَا تَخَفْ

Sözlerini söyle ve korkma!

وَيَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ

Ey o zamana yetişen ve âlimlerden olan insan!

وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ

Harbet, çekinme!

وَ دُسْ كُلَّ اَرْضٍ

Her yere git, ayak bas! Arza ayak bastığın zaman.

بِالْوُحُوشِ تَعَمَرَّتْ

Vahşîlerle dolu, vahşilerle şenleniyor.

فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ

Savaş, korkma! Harbet, çekinme!

دُسْ كُلَّ اَرْضٍ بِالْوُحُوشِ تَعَمَّرَتْ

Vahşîlerle dolu her yere git! Arz vahşilerle şenleniyor.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 592)

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ

Ey kadri yüce olan ismin taşıyıcısı!

— 344 —
وَلَا تَخْشَ مِنْ بَاْسِ الْمُلُوكِ وَلَوْ طَغَتْ ٭ وَلَا تَخْشَ بَأْسًا لِلْمُلُوكِ وَلَوْ حَوَتْ

Meliklerin, reislerin tecavüzünden ve tevkifinden ve ihatasından korkma. Hakimler, padişahlar, reislerin sana karşı hücumlarından ve esaretlerinden ve yakalamalarından korkma.

لَا تَخْشَ

Korkma!

لَا تَخَفْ ، لَا تَهْرَبْ ، وَخَاصِمْ مَنْ تَشَاءُ

Korkma, ve (sözlerini söylemekten) kaçma! Dilediğinle dilediğin şekilde mücadele et!

(Osmanlıca Lem'alar sh: 593)

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ

Ey ismin taşıyıcısı.

تَوَقّٰى بِهِ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ

Bütün zararlı işlerden muhafaza olundu. İsm-i azamın bereketiyle herbir tehlikeden selâmetle kurtulacaksın.

بِهِ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ

Bütün işlerden muhafaza olundu. Onun bereketiyle her işten selâmete çıkacaksın.

الْاِسْمُ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ

Kadri yüce olan ismin taşıyıcısı!

حَامِلَ الْاِسْمِ

İsmin taşıyıcısı!

(Osmanlıca Lem'alar sh: 594)

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ

Ey ismin taşıyıcısı

بَدَاْتُ بِبِسْمِ اللّٰه‌ِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ

Hazine-i esrar olan Bismillah ile başladım. Ruhum, onunla, içinde gizli olan sırları keşfetti.

اَقِدْ كَوْكَبِى بِا لْاِسْمِ نُورًا

Yâ Rab! Nur isminle ve cemâlinle parlat yıldızımı.

— 345 —
فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ

Ey kadri yüce olan ismin taşıyıcısı!

(Osmanlıca Lem'alar sh: 595)

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ

Ey kadri yüce olan ismin taşıyıcısı!

اَقْبِلْ وَلَا تَهْرَبْ

Karşıla, kaçma!

يَا سَعِيدَ النُورْسِى

Ey Said Nursî.

وَلَا عَقْرَبٌ تَرٰى

Ne, gördüğün bir akrep...!

(Osmanlıca Lem'alar sh: 596)

وَلَا اَسَدٌ يَاْتِى اِلَيْكَ بِهَمْهَمَتْ

Sana kükreyerek gelen ne de bir arslan.

يَامُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ

Ey o zamana yetişen ve (âlimlerden olan insan!)

لَا تَخْشَ‌ لَا تَخْشَ‌ لَا تَخْشَ‌

Korkma! Korkma! Korkma!

(Osmanlıca Lem'alar sh: 597)

لَا تَخْشَ مِنْ سَيْفٍ وَلَا طَعْنِ خَنْچَرٍ

Ne bir kılıç ve ne de bir hançerin yaralamasından kork!

مِنْ سَيْفٍ وَلَا طَعْنِ خَنْچَرٍ

Kılıçtan ve hançer yaralamasından..

وَ لَا تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَ لَا شَرٌّ اَسْهَمَتْ

Ne bir mızrak ve ne de seni hedef alan bir tehlike ve kötülükten kork!

وَ لَا شَرٌّ اَسْهَمَتْ

Seni hedef alan bir tehlike ve kötülük.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 598)

وَ لَا تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَ لَا شَرٌّ اَسْهَمَتْ

Ne bir mızrak ve ne de seni hedef alan bir tehlike ve kötülükten kork!

— 346 —
رُمْحٍ وَ لَا شَرٌّ اَسْهَمَتْ

Mızrak ve gelecek tehlike ve kötülük.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 599)

اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَ عَلِىٌّ بَابُهَا

Ben ilmin şehriyim, Ali ise onun kapısıdır. (Tirmizî, Menâkıb: 20; el-Hakim, el-Müstedrek, 3:126)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 600)

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ

Ey kadri yüce olan ismin taşıyıcısı!

لَاتَخْشَ

Korkma!

(Osmanlıca Lem'alar sh: 601)

اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰه‌

Gerçek Allah katındadır, ancak O bilir.

وَاللّٰه‌ُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى مَنْ قَالَ: اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَ عَلِىٌّ بَابُهَا وَعَلٰى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ اٰمِينَ وَ الْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Allah'ım, salât ve selâm "Ben ilmin şehriyim. Ali ise onun kapısıdır" diyen Zâtın ve Onun bütün âl ve ashabının üzerine olsun. Âmin. Bütün hamd, övgü ve senâlar Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 602)

Sinekler Bahsi (Risalesi)

يَا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰه‌ِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ

"Cenâb-ı Haktan başka, bütün esbab ve ulûhiyetleri ehl-i dalâlet tarafından dâvâ edilen âliheler içtimâ etse, bir sineği halk edemezler. Yani, sineğin hilkati öyle bir mûcize-i Rabbâniyedir ve bir âyet-i tekvîniyedir ki, bütün esbab toplansa, onun mislini yapamazlar, o âyet-i Rabbâniyeye muâraza edemezler, taklidini yapamazlar"

— 347 —

Ey insanlar, size bir misal getirildi. Şimdi onu dinleyin: Sizin Allah'ı bırakıp da taptıklarınızın hepsi bir araya gelse de, aslâ bir sinek bile yaratamazlar. Sinek onlardan birşey kapacak olsa, onu da geri alamazlar. İsteyen de âciz, istenen de... (Hac Sûresi, 22:73)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 604)

حَتّٰى يَقْتَصُّ الْجَمَّاءُ مِنَ الْقَرْنَاءِ

"Boynuzsuz olan hayvanın kısâsı kıyâmette boynuzludan alınır."

(Osmanlıca Lem'alar sh: 606)

سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ

San'atına, akılların hayran olduğu Allah, her türlü kusur ve noksandan münezzehtir.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 607)

وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَا يَسْتَنْقِذُوهُ

Sinek onlardan birşey kapacak olsa, onu da geri alamazlar. (Hac Sûresi, 22:73)

يَا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ

Ey insanlar, size bir misal getirildi... (Hac Sûresi, 22:73)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 608)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

اِنمَّاَ اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

Bir şeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece 'Ol' demektir; o da oluverir. (Yâsin Sûresi, 36:82)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 612)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا

De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, hattâ bir o kadarını daha getirip ilâve etsek, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi. (Kehf Sûresi, 18:109)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 614)

اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰه‌ِ

Gerçek ilim Allah katındadır. (Mülk Sûresi, 67:26)

— 348 —
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰه‌

Gaybı yalnız Allah bilir. (Neml Sûresi, 27:65; Tirmizi, Sevâbü'l-Kur'ân: 7; Dârimî, Fedâilü'l-Kur'ân: 21)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 615)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَاْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ

Biz demiri de indirdik ki, onda hem kuvvet ve şiddet, hem de insanlar için faydalar vardır. (Hadîd Sûresi, 57:25)

اَنْزَلْنَا

İndirdik.

اَخْرَجْنَا

Çıkardık.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 616)

وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَاْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ

Biz demiri de indirdik ki, onda hem kuvvet ve şiddet, hem de insanlar için faydalar vardır. (Hadîd Sûresi, 57:25)

وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ

Demiri de onun için yumuşattık. (Sebe Sûresi, 34:10)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 617)

فِيهِ بَاْسٌ شَدِيدٌ

Onda kuvvet ve şiddet vardır. (Hadid Sûresi, 57:25)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 618)

يُخْرِجُ الْخَبْاَ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ

Göklerde ve yerdeki bütün gizlilikleri meydana çıkarır... (Neml Sûresi, 27:25)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 619)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ يَخْلُقُكُمْ فِى بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ فِى ظُلُمَاتٍ ثَلَاثٍ
— 349 —

Sizin için erkekli dişili sekiz çift ehlî hayvan indirdi. Annelerinizin karnında sizi üç karanlık içinde, bir yaratılıştan diğerine çevirerek yaratıyor. (Zümer Sûresi, 39:6)

وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ

Demiri indirdik. (Zümer Sûresi, 39:6)

وَخَلَقَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ

Sizin için erkekli dişili sekiz çift ehlî hayvan yarattı.

وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ اَزْوَاجٍ

Sizin için erkekli dişili sekiz çift ehlî hayvan indirdi. (Zümer Sûresi, 39:6)

اَنْزَلْنَا

İndirdik.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 620)

وَاَنْزَلْنَا ، وَاَنْزَلَ

Ve indirdik.. Ve indirdi..

اَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ

Demiri indirdik. (Zümer Sûresi, 39:6)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 621)

وَاَنْزَلَ لَكُمْ مِنَ الْاَنْعَامِ ثَمَانِيَةَ

Sizin için sekiz hayvan indirdi. (Zümer Sûresi, 39:6)

اَنْزَلَ

İndirdi.

وَ فِى السَّمَاءِ رِزْقُكُمْ

Gökte rızkınız vardır (Zâriyat Sûresi, 51:22)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 631)

فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا... اَخَذْنَاهُمْ

"Onlara ihtar ettiğimiz ders ve nasihatı unuttukları ve amel etmedikleri vakit, onları tutup musîbet altına aldık." (En'âm Sûresi, 6:44)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 632)

نَصَرَ نَصَرُوا نَصَرَتْ

"Yardım etti" fiilinin müfred, tesniye cemi, müzekker ve müennes olarak çekimi.

— 350 —
اٰمَنْتُ بِاللّٰه‌ِ وَ مَلٰئِكَتِهِ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ

Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe iman ettim.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 637)

مَنْ دَقَّ دُقَّ

Kim bir kapıyı çalarsa onun da kapısı çalınır.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ مَا اُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا اُرِيدُ اَنْ يُطْعِمُونِ اِنَّ اللّٰه‌َ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ

Cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım. Ben onlardan bir rızık istemiyorum; Beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır. (Zâriyat Sûresi, 51:56-58)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 639)

لَمْ يَلِدْ وَ لَمْ يُولَدْ

O doğurmamış ve doğurulmamıştır. (İhlâs Sûresi, 112:3)

(Lem'alar sh: 284)

Yirmidokuzuncu Lem'a

Bu Lem'a'nın tamamı Osmanlıca Lem'alardadır. Biz me'haz olarak onu kaynak aldık.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 660)

Osmanlıca Yirmidokuzuncu Lem'a

Bu Lem'a Eskişehir hapishanesinde, 1935-36 yılında Arapça olarak te'lif edilmiştir.

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 661)

بِسْمِ اللّٰه‌ِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla..

اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ٭
وَ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
— 351 —

Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, medih ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Efendimiz Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile âline ve ashâbına ise salât ve selâm olsun.

لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ ٭ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُون

Tâ ki tefekkür edin. (Bakara Sûresi, 2:219).. Tâ ki tefekkür etsinler. (Nahl Sûresi, 16:44)

اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِى اَنْفُسِهِمْ مَا خَلَقَ اللّٰه‌ُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضَ

Onlar kendi üzerlerindeki İlâhî san'at mucizelerini hiç düşünmezler mi? Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri Allah, ancak hak ve hikmetle yaratmıştır.... (Rum Sûresi, 30:8)

لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ

Tefekkür eden bir topluluk için deliller vardır.

تَفَكُّرُ سَاعَةٍ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ سَنَةٍ

Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır. (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 1:310; Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn, 4:409 (Kitâbu't-Tefekkür); el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, 1:78)

(Osmanlıca Lem'alar sh: 664)

الباب الوّل

Birinci Bâb

فِى سُبْحَانَ اللّٰه‌ِ ٭ وَ هُوَ ثَلَاثَةُ فُصُولٍ

Sübhânallâh hakkındadır. (Ve o, üç fasıldır.)

اَلْفَصْلُ الْاَوَّلُ
بِسْمِ اللّٰه‌ِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
فَسُبْحَانَكَ يَا مَنْ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ السَّمَاءُ بِكَلِمَاتِ نُجُومِهَا وَ شُمُوسِهَا وَ اَقْمَارِهَا بِرُمُوزِ حِكَمِهَا ٭
و يُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ ﴿الْجَوُّ﴾ بِكَلِمَاتِ سَحَابَاتِهِ وَ رُعُودِهَا وَ بُرُوقِهَا وَ اَمْطَارِهَا بِاِشَارَاتِ فَوَائِدِهَا ٭
وَ يُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ رَأْسُ الْاَرْضِ بِكَلِمَاتِ مَعَادِنِهَا وَ نَبَاتَاتِهَا وَ اَشْجَارِهَا وَ حَيْوَانَاتِهَا بِدَلَالَاتِ اِنْتِظَامَاتِهَا ٭
— 352 —
وَ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ النَّبَاتَاتُ وَ الْاَشْجَارُ بِكَلِمَاتِ اَوْرَاقِهَا وَ اَزْهَارِهَا وَ ثَمَرَاتِهَا بِتَصْرِيحَاتِ مَنَافِعِهَا ٭
وَ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ الْاَزْهَارُ وَ الْاَثْمَارُ بِكَلِمَاتِ بُذُورِهَا وَ اَجْنِحَتِهَا وَ نُوَاتَاتِهَا بِعَجَائِبِ صَنْعَتِهَا ٭
وَ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ النُّوَاتَاتُ وَ الْبُذُورُ بِاَلْسِنَةِ سَنَابِلِهَا وَ كَلِمَاتِ حَبَّاتِهَا بِالْمُشَاهَدَةِ ٭
وَ يُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ كُلُّ نَبَاتٍ بِغَايَةِ الْوُضُوحِ وَ الظُّهُورِ عِنْدَ اِنْكِشَافِ اَكْمَامِهَا وَ تَبَسُّمِ بَنَاتِهَا بِاَفْوَاهِ مُزَيَّنَاتِ اَزَاهِيرِهَا وَ مُنْتَظَمَاتِ سَنَابِلِهَا بِكَلِمَاتِ مَوْزُونَاتِ بُذُورِهَا وَ مَنْظُومَاتِ حَبَّاتِهَا بِلِسَانِ نِظَامِهَا فِى مِيزَانِهَا فِى تَنْظِيمِهَا فِى تَوْزِينِهَا فِى صَنْعَتِهَا فِى صِبْغَتِهَا فِى زِينَتِهَا فِى نُقُوشِهَا فِى رَوَائِحِهَا (١) فِى طُعُومِهَا فِى اَلْوَانِهَا فِى اَشْكَالِهَا كَمَا تَصِفُ تَجَلِّيَاتِ صِفَاتِكَ وَ تُعَرِّفُ جَلَوَاتِ
اَسْمَائِكَ وَ تُفَسِّرُ تَوَدُّدَكَ وَ تَعَرُّفَكَ بِمَا يَتَقَطَّرُ مِنْ ظَرَافَةِ عُيُونِ اَزَاهِيرِهَا وَ مِنْ طَرَاوَةِ اَسْنَانِ سَنَابِلِهَا مِنْ رَشَحَاتِ لَمَعَاتِ جَلَوَاتِ تَوَدُّدِكَ وَ تَعَرُّفِكَ اِلٰى عِبَادِكَ ٭
سُبْحَانَكَ يَا وَدُودُ يَا مَعْرُوفُ مَا اَحْسَنَ صُنْعَكَ وَ مَا اَزْيَنَهُ وَ مَا اَبْيَنَهُ وَ مَا اَتْقَنَهُ ٭
سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ جَمِيعُ الْاَشْجَارِ بِكَمَالِ الصَّرَاحَةِ وَ الْبَيَانِ عِنْدَ اِنْفِتَاحِ
اَكْمَامِهَا وَ اِنْكِشَافِ اَزْهَارِهَا وَ تَزَايُدِ اَوْرَاقِهَا وَ تَكَامُلِ اَثْمَارِهَا وَ رَقْصِ بَنَاتِهَا عَلٰى
وَ اَثْمَارِهَا
اَيَادِ اَغْصَانِهَا حَامِدَةً بِاَفْوَاهِ اَوْرَاقِهَا الْخَضِرَةِ بِكَرَمِكَ، وَ اَزْهَارِهَا الْمُتَبَسِّمَةِ بِلُطْفِكَ،

1 : On iki perde perde üstünde, bürhân bürhân içinde, delîl delîl içinde bir çiçekten muhtelif negamât ve mütenevvi' lemaât ile Nakkâş-ı Ezelî'yi kalbe gösteriyor ve aklın gözüne baktırıyor.

— 353 —
الضَّاحِكَةِ بِرَحْمَتِكَ بِاَلْسِنَةِ نِظَامِهَا فِى مِيزَانِهَا فِى تَنْظِيمِهَا فِى تَوْزِينِهَا فِى صَنْعَتِهَا فِى صِبْغَتِهَا فِى زِينَتِهَا فِى نُقُوشِهَا فِى طُعُومِهَا فِى رَوَائِحِهَا فِى اَلْوَانِهَا فِى اَشْكَالِهَا فِى اِخْتِلَافِ لُحُومِهَا فِى كَثْرَةِ تَنَوُّعِهَا فِى عَجَائِبِ خِلْقَتِهَا ﴿٢﴾
كَمَا تَصِفُ صِفَاتِكَ وَ تُعَرِّفُ اَسْمَائَكَ وَ تُفَسِّرُ تَحَبُّبَكَ وَ تَعَهُّدَكَ لِمَصْنُوعَاتِكَ بِمَا يَتَرَشَّحُ مِنْ شِفَاهِ ثِمَارِهَا مِنْ قَطَرَاتِ رَشَحَاتِ لَمَعَاتِ جَلَوَاتِ تَحَبُّبِكَ وَ تَعَهُّدِكَ لِمَخْلُوقَاتِكَ ٭ حَتّٰى كَاَنَّ الشَّجَرَ الْمُزَهَّرَةَ قَصِيدَةٌ مَنْظُومَةٌ مُحَرَّرَةٌ لِتُنْشِدَ لِلصَّانِعِ الْمَدَائِحَ الْمُبَهَّرَةَ ٭ اَوْ فَتَحَتْ بِكَثْرَةٍ عُيُونَهَا الْمُبَصَّرَةَ لِتَنْظُرَ لِلْفَاطِرِ الْعَجَائِبَ الْمُنَشَّرَةَ ٭ اَوْ زَيَّنَتْ لِعِيدِهَا اَعْضَائَهَا الْمُخَضَّرَةَ لِيَشْهَدَ سُلْطَانُهَا اٰثَارَهَا الْمُنَوَّرَةَ ٭ وَ تُشْهِرَ فِى الْمَشْهَرِ مُرَصَّعَاتِ الْجَوْهَرِ ٭ وَ تُعْلِنَ لِلْبَشَرِ حِكْمَةَ خَلْقِ الشَّجَرِ ٭
سُبْحَانَكَ مَا اَحْسَنَ اِحْسَانَكَ مَا اَبْيَنَ تِبْيَانَكَ مَا اَبْهَرَ بُرْهَانَكَ وَ مَا اَظْهَرَهُ وَ مَا اَنْوَرَهُ ٭
سُبْحَانَكَ مَا اَعْجَبَ صَنْعَتَكَ ٭ تَلَئْلُا الضِّيَاءِ بِدَلَالَةِ حِكَمِهَا مِنْ تَنْوِيرِكَ تَشْهِيرِكَ ٭ تَمَوُّجُ الْاِعْصَارِ بِسِرِّ وَظَائِفِهَا ﴿خُصُوصًا فِى نَقْلِ الْكَلِمَاتِ﴾ مِنْ تَصْرِيفِكَ تَوْظِيفِكَ ٭ تَفَجُّرُ الْاَنْهَارِ بِاِشَارَةِ فَوَائِدِهَا مِنْ تَدْخِيرِكَ تَسْخِيرِكَ ٭ وَتَزَيُّنُ الْاَحْجَارِ وَ الْحَدِيدِ بِرُمُوزِ خَوَاصِّهَا وَ مَنَافِعِهَا ﴿خُصُوصًا فِى نَقْلِ الْاَصْوَاتِ وَ الْمُخَابَرَاتِ﴾ مِنْ تَدْبِيرِكَ تَصْوِيرِكَ ٭ تَبَسُّمُ الْاَزْهَارِ بِعَجَائِبِ حِكَمِهَا مِنْ تَحْسِينِكَ تَزْيِينِكَ ٭ تَبَرُّجُ الْاَثْمَارِ بِدَلَالَةِ فَوَائِدِهَا مِنْ اِنْعَامِكَ اِكْرَامِكَ ٭ تَسَجُّعُ الْاَطْيَارِ بِاِشَارَةِ اِنْتِظَامِ شَرَائِطِ

2 : Bu on beş delîl delîl içinde, bürhân bürhân içinde Sâni'-i Zülcelâl'e işâret eder.

— 354 —
حَيَاتِهَا بِاِنْطَاقِكَ اِرْفَاقِكَ ٭ تَهَزُّجُ الْاَمْطَارِ بِشَهَادَةِ فَوَائِدِهَا مِنْ تَنْزِيلِكَ تَفْضِيلِكَ ٭ تَحَرُّكُ الْاَقْمَارِ بِشَهَادَةِ حِكَمِ حَرَكَاتِهَا مِنْ تَقْدِيرِكَ تَدْبِيرِكَ تَدْوِيرِكَ تَنْوِيرِكَ ٭
سُبْحَانَكَ مَا اَنْوَرَ بُرْهَانَكَ مَا اَبْهَرَ سُلْطَانَكَ

Birinci Fasıl

Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

Her türlü naks ve kusûrdan seni tenzîh ederim ey o Zât-ı Zülcelâl ki, Semâ, yıldızlarının ve güneşlerinin ve aylarının kelimeleriyle, hikmetlerinin remizleriyle senin hamdinle tesbîh eder.

Dünyâ semâsı, bulutlarının ve gök gürültülerinin ve şimşeklerinin ve yağmurlarının kelimeleriyle, fâidelerinin işâretleriyle senin hamdinle tesbîh eder.

Yeryüzü, ma'denlerinin ve bitkilerinin ve ağaçlarının ve hayvânlarının kelimeleriyle, intizâmâtının delâletiyle senin hamdinle tesbîh eder.

Nebâtât ve ağaçlar, yapraklarının ve çiçeklerinin ve meyvelerinin kelimeleriyle, menfaatlerinin tasrîhâtıyla senin hamdinle tesbîh eder.

Çiçekler ve meyveler, tohumlarının ve kanatlarının ve çekirdeklerinin kelimeleriyle, san'atlarının acâibiyle senin hamdinle tesbîh eder.

Çekirdekler ve tohumlar, bilmüşâhede sünbüllerinin lisânıyla ve dânelerinin kelimeleriyle senin hamdinle tesbîh eder.

Ve her bir nebât, tomurcuklarının inkişâfı ve çiçeklerinin müzeyyenâtının ve sünbüllerinin muntazamâtının ağızlarıyla kızlarının tebessümü ânında gâyet vuzûh ve zuhûr ile, tohumlarının mevzûnâtının ve habbelerin manzûmâtının kelimeleriyle, şekilleri içindeki renkleri içindeki tadları içindeki kokuları içindeki nakışları içindeki zînetleri içindeki boyaları içindeki san'atları içindeki ölçüleri içindeki tanzîmleri içindeki mîzânları içindeki nizâmlarının lisânıyla senin hamdinle tesbîh eder.

Çiçeklerinin zarâfet-i uyûnundan ve sünbüllerinin tarâvet-i esnânından takattur eden şeyle, Senin kullarına olan teveddüdünün ve tearrüfünün cilvelerinin reşehât-ı lemeâtından Senin tecelliyât-ı sıfâtını vasfettiği, celevât-ı esmânı ta'rîf ettiği ve teveddüdünü ve tearrüfünü tefsîr ettiği gibi.

Her türlü nakıs ve kusûrdan seni tenzîh ederim ey Vedûd, ey Ma'rûf! San'atın ne kadar güzeldir ve o ne kadar süslüdür ve o ne kadar açıktır ve o ne kadar sağlamdır.

Her türlü nakıs ve kusûrdan seni tenzîh ederim ey o Zât-ı Zülcelâl ki, bütün ağaçlar, tomurcuklarının açması, çiçeklerinin inkişâfı, yapraklarının tezâyüdü, meyvelerin olgunlaşması ve dallarının

— 355 —

ellerinde kızlarının raksetmesi ânında, kereminle yeşil olan yapraklarının ve lütfunla tebessüm eden çiçeklerinin ve rahmetinle gülen meyvelerinin ağızlarıyla, acâib-i hilkatlerinin içindeki kesret-i tenevvü'lerinin içindeki etlerinin ihtilâfı içindeki şekillerinin içindeki renklerinin içindeki kokularının içindeki tadlarının içindeki nakışlarının içindeki zînetlerinin içindeki boyalarının içindeki tevzînlerinin içindeki tanzîmlerinin içindeki mîzânlarının içindeki nizâmlarının lisânlarıyla hamdederek kemâl-i sarâhat ve beyânla Senin hamdinle tesbîh eder.

Meyvelerinin ağızlarından tereşşüh eden şeyle, Senin mahlûkâtına olan tehabbüb ve teahhüdünün cilvelerinin reşehât-ı lemeâtının katarâtından Senin sıfâtını vasfettiği, esmânı ta'rîf ettiği ve masnûâtına olan tehabbüb ve teahhüdünü tefsîr ettiği gibi. Hattâ sanki o çiçek açmış olan ağaç, Sâniine medâyih-i bâhire inşâd etmek için yazılmış manzûm bir kasîdedir. Yâhûd o Fâtırın neşrolunan acâibine bakmak için çoklukla bakar gözlerini açmıştır. Yâhûd yeşillenmiş a'zâlarını kendi bayramı için süslemiş ki, sultânı O'nun münevver eserlerini müşâhede etsin ve meşherde mürassaât-ı cevheri teşhîr etsin ve ağacın hikmet-i hilkatini beşere i'lân etsin.

Sen her türlü nakıs ve kusûrdan münezzehsin. İhsânın ne kadar güzel, beyânın ne kadar âşikâr, bürhânın ne kadar bâhir, ne kadar zâhir ve ne kadar nûrludur. Sen her türlü nakıs ve kusûrdan münezzehsin. San'atın ne kadar acâibdir.

Hikmetlerinin delâletiyle ışığın parlaması senin tenvîrin ve teşhîrindendir. Vazîfelerinin sırrıyla kasırganın dalgalanması hususan kelimelerin naklinde Senin tasrîfin ve tavzîfindendir. Fâidelerinin işâretiyle nehirlerin fışkırması Senin tedhîrin ve teshîrindendir. Hâssalarının ve menfaatlerinin remizleriyle taşların ve demir süslenmesi ve muhabere naklinde hususan seslerin Senin tedbîrin ve tasfîrindendir. Hikmetlerinin acâibliği ile çiçeklerin tebessümü Senin tahsînin ve tezyînindendir. Fâidelerinin delâleti ile meyvelerin süslenmesi Senin in'âmın ve ikrâmındandır. Şerâit-i hayâtlarındaki intizâmın işâretiyle kuşların cıvıltısı senin konuşturman ve fâidelendirmendendir. Fâidelerinin şehâdetiyle yağmurların sesi Senin tenzîlin ve tafdîlindendir. Harekâtındaki hikmetlerin şehâdetiyle ayların hareketi Senin takdîrin, tedbîrin, tedvîrin ve tenvîrindendir.

Sen her türlü naks ve kusûrdan münezzehsin! Bürhânın ne kadar nûrludur. Saltanatın ne kadar âşikârdır.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 667)

اَلْفَصْلُ الثَّانِى
— 356 —
سُبْحَانَكَ لَا اُحْصِى ثَنَاءً علَيْكَ اَنْتَ كَمَا اَثْنَيْتَ عَلٰى نَفْسِكَ فِى فُرْقَانِكَ ٭ وَ اَثْنٰى عَلَيْكَ حَبِيبُكَ بِاِذْنِكَ ٭ وَ اَثْنَيْتَ عَلَيْكَ بِجَمِيعِ مَصْنُوعَاتِكَ بِاِنْطَاقِكَ ٭
سُبْحَانَكَ مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ بِمُعْجِزَاتِ جَمِيعِ مَصْنُوعَاتِكَ وَ بِتَوْصِيفَاتِ جَمِيعِ مَخْلُوقَاتِكَ وَ بِتَعْرِيفَاتِ جَمِيعِ مَوْجُودَاتِكَ ٭
سُبحَانَكَ مَا ذَكَرْنَاكَ حَقَّ ذِكْرِكَ يَا مَذْكُورُ بِاَلْسِنَةِ جَمِيعِ مَخْلُوقَاتِكَ وَ بِاَنْفُسِ جَمِيعِ كَلِمَاتِ كِتَابِ كَائِنَاتِكَ وَ بِتَحِيَّاتِ جَمِيعِ ذَوِى الْحَيَاةِ مِنْ مَخْلُوقَاتِكَ لَكَ وَ بِمَوْزُونَاتِ جَمِيعِ الْاَوْرَاقِ الْمُهْتَزَّةِ الذَّاكِرَةِ فِى جَمِيعِ اَشْجَارِكَ وَ نَبَاتَاتِكَ ٭
سُبْحَانَكَ مَا شَكَرْنَاكَ حَقَّ شُكْرِكَ يَا مَشْكُورُ بِاَثْنِيَةِ جَمِيعِ اِحْسَانَاتِكَ عَلٰى اِحْسَانِكَ عَلٰى رُؤُسِ الْاَشْهَادِ وَ بِاِعْلَانَاتِ جَمِيعِ نِعَمِكَ عَلٰى اِنْعَامِكَ فِى سُوقِ الْكَائِنَاتِ وَ بِمَنْظُومَاتِ جَمِيعِ ثَمَرَاتِ رَحْمَتِكَ وَ نِعْمَتِكَ لَدٰى اَنْظَارِ الْمَخْلُوقَاتِ وَ بِتَحْمِيدَاتِ جَمِيعِ مَوْزُونَاتِ اَزَاهِيرِكَ وَ عَنَاقِيدِكَ الْمُنَظَّمَةِ فِى خُيُوطِ الْاَشْجَارِ وَ النَّبَاتَاتِ ٭
سُبْحَانَكَ مَا اَعْظَمَ شَأْنَكَ وَ مَا اَزْيَنَ بُرْهَانَكَ وَ مَا اَظْهَرَهُ وَ مَا اَبْهَرَهُ ٭
سُبْحَانَكَ مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودَ جَمِيعِ الْمَلٰئِكَةِ وَ جَمِيعِ ذَوِى الْحَيَاةِ وَ جَمِيعِ الْعَنَاصِرِ وَ الْمَخْلُوقَاتِ بِكَمَالِ الْاِطَاعَةِ وَ الْاِمْتِثَالِ وَ الْاِنْتِظَامِ وَ الْاِتِّفَاقِ وَ الْاِشْتِيَاقِ ٭
سُبْحَانَكَ مَا سَبَّحْنَاكَ حَقَّ تَسْبِيحِكَ يَا مَنْ ﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَ الْاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾ سُبْحَانَكَ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ السَّمَاءُ وَ الْاَرْضُ
— 357 —
بِجَمِيعِ تَسْبِيحَاتِ جَمِيعِ مَصْنُوعَاتِكَ وَ بِجَمِيعِ تَحْمِيدَاتِ جَمِيعِ مَخْلُوقَاتِكَ لَكَ ٭
سُبْحَانَكَ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ الْاَرْضُ وَ السَّمَاءُ بِجَمِيعِ تَسْبِيحَاتِ جَمِيعِ اَنْبِيَائِكَ وَ اَوْلِيَائِكَ وَ مَلٰئِكَتِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتُكَ وَ تَسْلِيمَاتُكَ ٭
سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ الْكَائِنَاتُ بِجَمِيعِ تَسْبِيحَاتِ حَبِيبِكَ الْاَكْرَمِ صَلَّى اللّٰه‌ُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ و بِجَمِيعِ تَحْمِيدَاتِ رَسُولِكَ الْاَعْظَمِ لَكَ عَلَيْهِ وَ عَلٰى اٰلِهِ اَفْضَلُ صَلَوَاتِكَ وَ اَتَمُّ تَسْلِيمَاتِكَ ٭
سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ هٰذِهِ الْكَائِنَاتُ بِاَصْدِيَةِ تَسْبِيحَاتِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ لَكَ اِذْ هُوَ الَّذِى تَتَمَوَّجُ اَصْدِيَةُ تَسْبِيحَاتِهِ لَكَ عَلٰى اَمْوَاجِ الْاَعْصَارِ وَ اَفْوَاجِ الْاَجْيَالِ ٭
اَللّٰهُمَّ فَاَبِّدْ عَلٰى صَفَحَاتِ اْلكَائِنَاتِ وَ اَوْرَاقِ الْاَوْقَاتِ اِلٰى قِيَامِ اْلعَرَصَاتِ اَصْدِيَةَ تَسْبِيحَاتِ مُحَمَّدٍ علَيْهِ الصَّلَوَاتُ وَ التَّسْلِيمَاتُ ٭
سُبحَانَكَ يَا مَنْ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ الدُّنْيَا بِاٰثَارِ شَرِيعَةِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ ٭ اَللّٰهُمَّ فَزَيِّنِ الدُّنْيَا بِاٰثَارِ دِيَانَةِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ اِلٰى يَوْمِ الْقِيَامِ ٭
سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ الْاَرْضُ سَاجِدَةً تَحْتَ عَرْشِ عَظَمَةِ قُدْرَتِكَ بِلِسَانِ مُحَمَّدِهَا عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ ٭
اَللّٰهُمَّ فَاَنْطِقِ الْاَرْضَ بِاَقْطَارِهَا بِلِسَانِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ اِلٰى يَوْمِ الْبَعْثِ وَ الْقِيَامِ ٭
سُبْحَانَكَ يَا مَنْ تُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ جَمِيعُ الْمُؤْمِنِينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ فِى جَمِيعِ الْاَمْكِنَةِ وَ الْاَوْقَاتِ بِلِسَانِ مُحَمَّدِهِمْ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ ٭
اَللّٰهُمَّ فَاَنْطِقِ الْمُؤْمِنِينَ وَ الْمُؤْمِنَاتِ اِلٰى يَوْمِ الْقِيَامِ بِاَصْدِيَةِ تَسْبِيحَاتِ مُحَمَّدٍ لَكَ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ ٭
— 358 —

İkinci Fasıl

Sen her türlü nakıs ve kusûrdan münezzehsin. Seni senâ etmeyi saymakla bitiremem. Sen Furkân'ında kendi zâtını senâ ettiğin gibi ve Senin izninle Habîbinin Seni senâ ettiği gibi ve Senin intâkınla bütün masnûâtın Seni senâ ettiği gibisin.

Sen her türlü nakıs ve kusûrdan münezzehsin. Senin ma'rîfetinin hakkıyla Seni tanıyamadık, ey bütün masnûâtının mu'cizâtıyla ve bütün mahlûkâtının tavsîfâtıyla ve bütün mevcûdâtının ta'rîfâtıyla Ma'rûf olan!

Sen her türlü naks ve kusûrdan münezzehsin. Senin zikrinin hakkıyla Seni zikredemedik, ey bütün mahlûkâtının lisânlarıyla ve kitâb-ı kâinâtının bütün kelimelerinin nefisleriyle ve mahlûkâtından bütün zevi'l-hayâtın Sana olan tahiyyeleriyle ve bütün ağaçların ve nebâtlarındaki ihtizâz eden, zikreden bütün yaprakların mevzûnâtıyla mezkûr olan!

Sen her türlü nakıs ve kusûrdan münezzehsin. Senin şükrünün hakkıyla Sana şükredemedik, ey şâhidlerin gözü önünde bütün ihsânâtının ihsânına olan senâlarıyla ve kâinât çarşısında bütün ni'metlerinin senin in'âmını i'lân etmesiyle ve mahlûkâtın enzârı önünde rahmetinin ve ni'metinin bütün semerâtının manzûmâtıyla ve ağaçların ve nebâtların dizilişindeki munazzam çiçeklerin ve salkımlarının bütün mevzûnâtının tahmîdâtıyla Meşkûr olan!

Sen münezzehsin. Şânın ne büyük, bürhânın ne süslü, ne kadar zâhir ve ne kadar bâhirdir.

Sen münezzehsin. Senin ibâdetinin hakkıyla sana ibâdet edemedik, ey bütün melâikenin ve bütün zevi'l-hayâtın ve bütün anâsır ve mahlûkâtın kemâl-i itâat ve imtisâl ve intizâm ve ittifâk ve iştiyâkla ma'bûdu olan!

Sen münezzehsin. Senin tesbîhinin hakkıyla Seni tesbîh edemedik, ey "Kendisini yedi gök ile yerin ve bunlarda bulunan herkesin tesbîh ettiği ve kendisine hamd ile tesbîh etmeyen hiçbir şeyin olmadığı" (İsrâ Sûresi, 17:44) zât!

Sen münezzehsin. Gök ve yer, bütün masnûâtının bütün tesbîhâtıyla ve bütün mahlûkâtının Sana olan bütün tahmîdâtıyla, Senin hamdinle tesbîh eder.

Sen münezzehsin. Yer ve gök, bütün peygamberlerinin ve velîlerininin ve meleklerinin -salât ve selâmın onlar üzerine olsun- bütün tesbîhâtıyla Senin hamdinle tesbîh eder.

Sen münezzehsin. Kâinât, Habîb-i Ekreminin (asm) bütün tesbîhâtıyla ve Resûl-i A'zamının Sana olan bütün tahmîdâtıyla- efdal-i salavâtın ve etemm-i teslîmâtın O'nun üzerine ve âlinin üzerine olsun- Senin hamdinle tesbîh eder.

Sen münezzehsin. Ey O Zât-ı Zülcelâl ki, Bu kâinât, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sana olan tesbîhâtının sadâlarıyla Senin hamdinle tesbîh eder. Zîrâ Sana olan tesbîhâtının sadâlarının asırların dalgaları ve nesillerin bölükleri üzerinde dalgalandığı Zât O'dur. Allâhım, Muhammed Aleyhissâlâtü Ve't-Teslîmât'ın

— 359 —

tesbîhât sadâlarını, kıyâmet gününe kadar kâinâtın sahîfelerinde ve zamânın yapraklarında devâm ettir.

Sen münezzehsin ey o Zât-ı Zülcelâl ki, dünyâ Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın âsâr-ı şerîatiyle Senin hamdinle tesbîh eder. Allâhım, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın âsâr-ı diyânetiyle dünyâyı kıyâmet gününe kadar süsle.

Sen münezzehsin ey o Zât-ı Zülcelâl ki, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın lisânıyla arz senin azamet-i kudretinin arşı altında secde ederek Senin hamdinle tesbîh eder. Allâhım, arzı kıyâmet ve diriliş gününe kadar Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın lisânıyla, bütün aktârıyla konuştur.

Sen münezzehsin ey o Zât-ı Zülcelâl ki, bütün mekânlarda ve zamânlarda bütün mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, Muhammedlerinin -Aleyhissalâtü Vesselâm- lisânıyla Senin hamdinle tesbîh eder. Allâhım, mü'min erkekleri ve mü'min kadınları, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sana olan tesbîhâtınının sadâlarıyla kıyâmet gününe kadar konuştur.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 670)

اَلْفَصْلُ الثَّالِثُ
ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللّٰه‌ِ الْوَاحِدِ الْاَحَدِ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ الْاَضْدَادِ وَ الْاَنْدَادِ وَ الشُّرَكَاءِ ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللّٰه‌ِ الْقَدِيرِ الْاَزَلِىِّ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ الْمُعِينِ وَ الْوُزَرَاءِ ٭
ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللّٰه‌ِ الْقَدِيمِ الْاَزَلِىِّ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنْ مُشَابَهَةِ الْمُحْدَثَاتِ الزَّائِلَاتِ ٭
ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللّٰه‌ِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الْمُمْتَنِعُ نَظِيرُهُ الْمُمْكِنُ كُلُّ مَاسِوَاهُ الْمُتَقَدِّسُ الْمُتَنَزِّهُ عَنْ لَوَازِمِ مَاهِيَّاتِ الْمُمْكِنَاتِ ٭
ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللّٰه‌ِ الَّذِى لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ وَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ الْمُتَقَدِّسُ الْمُتَنَزِّهُ عَمَّا تَتَصَوَّرُهُ الْاَوْهَامُ الْقَاصِرَةُ الْخَاطِئَةُ ٭
ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللّٰه‌ِ الَّذِى لَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ وَ هُوَ الْعزِيزُ الْحَكِيمُ الْمُتَقَدِّسُ الْمُتَنَزِّهُ عَمَّا تَصِفُهُ الْعَقَائِدُ النَّاقِصَةُ الْبَاطِلَةُ ٭
— 360 —
ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللّٰه‌ِ الْقَدِيرِ الْمُطْلَقِ الْغَنِىِّ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ الْعَجْزِ وَ الْاِحْتِيَاجِ ٭
ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللّٰه‌ِ الْكَامِلِ الْمُطْلَقِ فِى ذَاتِهِ وَ صِفَاتِهِ وَ اَفْعَالِهِ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ الْقُصُورِ وَ النُّقْصَانِ بِشَهَادَاتِ كَمَالَاتِ الْكَائِنَاتِ ٭ اِذْ مَجْمُوعُ مَا فِى الْكَائِنَاتِ مِنَ الْكَمَالِ وَ الْجَمَالِ ظِلٌّ ضَعِيفٌ بِالنِّسْبَةِ اِلٰى كَمَالِهِ سُبْحَانَهُ بِالْحَدْسِ الصَّادِقِ وَ بِالْبُرْهَانِ الْقَاطِعِ وَ بِالدَّلِيلِ الْوَاضِحِ ٭ اِذِ التَّنْوِيرُ لَا يَكُونُ اِلَّا مِنَ النُّورَانِىِّ وَ بِدَوَامِ تَجَلِّى الْجَمَالِ وَ الْكَمَالِ مَعَ تَفَانِى الْمَرَايَا وَ سَيَّالِيَّةِ الْمَظَاهِرِ وَ بِاِجْمَاعِ وَ اِتِّفَاقِ جَمَاعَاةٍ كَثِيرَةٍ مِنَ الْاَعَاظِمِ الْمُخْتَلِفِينَ فِى الْمَشَارِبِ وَ الْكَشْفِيَّاتِ الْمُتَّفِقِينَ عَلٰى ظِلِّيَّةِ كَمَالَاتِ الْكَائِنَاتِ لَانْوَارِ كَمَالِ الذَّاتِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ ٭
— 672 —
ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللّٰه‌ِ الْاَزَلِىِّ الْاَبَدِىِّ السَّرْمَدِىِّ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ التَّغَيُّرِ وَ التَّبَدُّلِ اللَّازِمَيْنِ لِلْمُحْدَثَاتِ الْمُتَجَدِّدَاتِ الْمُتَكَامِلَاتِ ٭
ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللّٰه‌ِ خَالِقِ الْكَوْنِ وَ الْمَكَانِ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ التَّحَيُّزِ وَ التَّجَزِّى اللَّازِمَيْنِ لِلْمَادِّيَّاتِ وَ اْلمُمْكِنَاتِ الْكَثِيفَاتِ الْكَثِيرَاتِ الْمُقَيَّدَاتِ الْمَحْدُودَاتِ ٭
ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللّٰه‌ِ الْقَدِيمِ الْبَاقِى الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ الْحُدُوثِ وَ الزَّوَالِ ٭
ذُو الْجَلَالِ سُبْحَانَ اللّٰه‌ِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ الْمُتَقَدِّسِ الْمُتَنَزِّهِ عَنِ الْوَلَدِ وَ الْوَالِدِ وَ عَنِ الْحُلُولِ وَ الْاِتِّحَادِ وَ عَنِ الْحَصْرِ وَ التَّحْدِيدِ وَ عَمَّا لَا يَلِيقُ بِجَنَابِهِ وَ مَا لَا يُنَاسِبُ وُجُوبَ وُجُودِهِ وَ عَمَّا لَا يُوَافِقُ اَزَلِيَّتَهُ وَ اَبَدِيَّتَهُ جَلَّ جَلَالُهُ وَ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ٭
٭ ٭ ٭
— 361 —

Üçüncü Fasıl

Vâhid-i Ehad olan ve zıtlardan ve benzerlerden ve şerîklerden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.

Kadîr-i Ezelî olan ve yardımcılarından ve vezîrlerden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.

Kadîm-i Ezelî olan ve sonradan vücûda gelen ve zâil olup gidici olanlardan mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.

Vâcibü'l-Vücûd ve nazîri mümteni' ve kendisinden başka her şey mümkini'l-vücûd olan ve mümkinâtın mâhiyetlerinin levâzımından mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.

Celâl sâhibi ve münezzehtir O Allâh ki, "Kendisinin benzeri hiçbir şey yoktur ve O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir." (Şûra Sûresi, 42:11) Hatâlı ve kâsır evhâmın tasavvur ettiklerinden mukaddes ve berîdir.

Celâl sâhibi ve münezzehtir O Allâh ki, "Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O'nundur. Ve O Azîzdir, Hakîm'dir." (Rum Sûresi, 30:27) Bâtıl ve nâkıs akîdelerin vasfettiklerinden mukaddes ve berîdir.

Kadîr-i Mutlak ve hiçbir şeye muhtâc olmayan ve acz ve ihtiyâctan mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.

Kâinâtın kemâlâtının şehâdetiyle, Zâtında ve sıfâtında ve efâlinde Kâmil-i Mutlak olan ve kusûr ve noksândan mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir. Çünki kâinâtta kemâl ve cemâlden ne varsa hepsi, hads-i sâdıkla ve kat'î bürhânla ve vâzıh delîlle sâbîttir ki, O münezzeh olan Zâtın kemâline nisbeten zaîf bir gölgedir. Zîrâ tenvîr ancak nûrânîden olur. Âyînelerin fânîliği ve mazharların seyyâletiyle berâber cemâl ve kemâlin tecellîsinin devâmıyla ve eâzımdan, meşreblerde ve keşfiyâtta muhtelif ve kâinâttaki kemâlâtın, Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd'un envâr-ı kemâlinin gölgesi olduğunda müttefik bir çok cemâatin icmâ' ve ittifâkıyla da sâbittir.

Ezelî, ebedî ve sermedî olan ve sonradan vücûda gelip teceddüd ve tekâmül edenlerin lâzımı olan tagayyür ve tebeddülden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.

Hâlık-ı kevn ve mekân olan ve kesîf, kesîr, mukayyed ve mahdûd olan mâddiyât ve mümkinâtın lâzımı olan tahayyüz ve tecezzîden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.

Kadîm-i Bâkî olan ve hudûs ve zevâlden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.

Vâcibü'l-Vücûd olan çocuk ve babadan, çözülüp dağılmaktan ve birleşmekten, hasr ve tahdîd edilmekten, cenâbına yakışmayan ve vücûb-ı vücûduna münâsib olmayan ve ezeliyetine ve ebediyetine muvâfık olmayan şeylerden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir. O'nun celâli ne yücedir ve O'ndan başka ilâh yoktur.

— 362 —

(Osmanlıca Lem'alar sh: 672)

اَلْبَابُ الثَّانِى

(3)

İkinci Bâb

فِى اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ
Elhamdülillâh hakkındadır.
فِى هٰذَا الْبَابِ تِسْعَةُ نُقَطٍ

Bu bâbda [Dokuz Nokta] vardır.

اَلنُّقْطَةُ الْاُولٰى
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلٰى نِعْمَةِ الْاِيمَانِ الْمُزِيلِ عَنَّا ظُلُمَاتِ الْجِهَاتِ السِّتَّةِ ٭
اِذْ جِهَةُ الْمَاضِى فِى حُكْمِ يَمِينِنَا مُظْلِمَةٌ وَ مُوحِشَةٌ بِكَوْنِهَا مَزَارًا اَكْبَرَ ٭ وَ بِنِعْمَةِ الْاِيمَانِ تَزُولُ تِلْكَ الظُّلْمَةُ وَ تَنْكَشِفُ الْمَزَارُ الْاَكْبَرُ عَنْ مَجْلِسٍ مُنَوَّرٍ ٭
وَ يَسَارُنَا الَّذِى هُوَ الْجِهَةُ الْمُسْتَقْبَلَةُ، مُظْلِمَةٌ وَ مُوحِشَةٌ بِكَوْنِهَا قَبْرًا عَظِيمًا لَنَا ٭ وَ بِنِعْمَةِ الْاِيمَانِ تَنْكَشِفُ عَنْ جِنَانٍ مُزَيَّنَةٍ فِيهَا ضِيَافَاتٌ رَحْمَانِيَّةٌ ٭
وَ جِهَةُ الْفَوْقِ وَ هُوَ عَالَمُ السَّمٰوَاتِ مُوحِشَةٌ مُدْهِشَةٌ بِنَظَرِ الْفَلْسَفَةِ ٭ فَبِنِعْمَةِ الْاِيمَانِ تَتَكَشَّفُ تِلْكَ الْجِهَةُ عَنْ مَصَابِيحَ مُتَبَسِّمَةٍ مُسَخَّرَةٍ بِاَمْرِ مَنْ زَيَّنَ وَجْهَ السَّمَاءِ بِهَا يُسْتَأْنَسُ بِهَا وَ لَا يُتَوَحَّشُ مِنْهَا ٭
وَ جِهَةُ التَّحْتِ وَ هِىَ عَالَمُ الْاَرْضِ مُوحِشَةٌ بِوَضْعِيَّتِهَا فِى نَفْسِهَا بِنَظَرِ الْفَلْسَفَةِ الضَّالَّةِ ٭ فَبِنِعْمَةِ الْاِيمَانِ تَتَكَشَّفُ عَنْ سَفِينَةٍ رَبَّانِيَّةٍ مُسَخَّرَةٍ وَ مُتَجَهِّزَةٍ وَ مَشْحُونَةٍ بِاَنْوَاعِ اللَّذَائِذِ و

3 Risâle-i Nûr'un fikirden sonra en mühim bir esâsı şükür olduğundan ve şükür ve hamdin ekser merâtib ve hakîkatleri Risâle-i Nûr'un eczâlarında îzâh ile beyân edildiğinden burada onlara iktifâen gâyet muhtasar bir sûrette îmân ni'metine mukâbil olan hamdin birkaç mertebeleri zikredildi. Îmân ni'metinin mertebelerine göre de hamdin mertebeleri var. Said Nursi

— 363 —
الْمَطْعُومَاتِ؛ قَدْ اَرْكَبَهَا صَانِعُهَا نَوْعَ الْبَشَرِ وَ جِنْسَ الْحَيْوَانِ لِلسَّيَاحَةِ فِى اَطْرَافِ مَمْلَكَةِ الرَّحْمٰنِ ٭
وَ جِهَةُ الْاَمَامِ الَّذِى يَتَوَجَّهُ اِلٰى تِلْكَ الْجِهَةِ كُلُّ ذَوِى الْحَيَاةِ مُسْرِعَةً قَافِلَةً خَلْفَ قَافِلَةٍ، تَغِيبُ تِلْكَ الْقَوَافِلُ فِى ظُلُمَاتِ الْعَدَمِ بِلَا رُجُوعٍ ٭ وَ بِنِعْمَةِ الْاِيمَانِ تَتَكَشَّفُ تِلْكَ السَّيَاحَةُ عَنْ اِنْتِقَالِ ذَوِى الْحَيَاةِ مِنْ دَارِ الْفَنَاءِ اِلٰى دَارِ الْبَقَاءِ؛ وَ مِنْ مَكَانِ الْخِدْمَةِ اِلٰى مَوْضِعِ اَخْذِ الْاُجْرَةِ، وَ مِنْ مَحَلِّ الزَّحْمَةِ اِلٰى مَقَامِ الرَّحْمَةِ وَ الْاِسْتِرَاحَةِ. وَ اَمَّا سُرْعَةُ ذَوِى الْحَيَاةِ فِى اَمْوَاجِ الْمَوْتِ فَلَيْسَتْ سُقُوطًا وَ مُصِيبَةً بَلْ هِىَ صُعُودٌ بِاِشْتِيَاقٍ وَ تَسَارُعٌ اِلٰى سَعَادَاتِهِمْ ٭
وَ جِهَةُ الْخَلْفِ اَيْضًا مُظْلِمَةٌ مُوحِشَةٌ فَكُلُّ ذِى شُعُورٍ يَتَحَيَّرُ مُتَرَدِّدًا وَ مُسْتَفْسِرًا بیِ ﴿مِنْ اَيْنَ؟ اِلٰى اَيْنَ؟﴾ فَِلَانَّ الْغَفْلَةَ لَا تُعْطِى لَهُ جَوَابًا، يَصِيرُ التَّرَدُّدُ وَ التَّحَيُّرُ ظُلُمَاتٍ فِى رُوحِهِ ٭ فَبِنِعْمَةِ الْاِيمَانِ تَنْكَشِفُ تِلْكَ الْجِهَةُ عَنْ مَبْدَاِ الْاِنْسَانِ وَ وَظِيفَتِهِ. وَ بِاَنَّ السُّلْطَانَ الْاَزَلِىَّ اَرْسَلَهُمْ مُوَظَّفِينَ اِلٰى دَارِ الْاِمْتِحَانِ ٭
فَمِنْ هٰذِهِ الْحَقِيقَةِ يَكُونُ ﴿الْحَمْدُ﴾ عَلٰى نِعْمَةِ الْاِيمَانِ الْمُزِيلِ لِلظُّلُمَاتِ عَنْ هٰذِهِ الْجِهَاتِ السِّتَّةِ اَيْضًا نِعْمَةً عَظِيمَةً تَسْتَلْزِمُ ﴿الْحَمْدَ). اِذْ بیِ ﴿الْحَمْدِ﴾ يُفْهَمُ دَرَجَةُ هٰذِهِ النِّعْمَةِ وَ لَذَّتُهَا. فَالْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلَى ﴿الْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ﴾ فِى تَسَلْسُلٍ يَتَسَلْسَلُ فِى دَوْرٍ دَائِرٍ بِلَا نِهَايَةٍ ٭

Birinci Nokta

Altı cihetin karanlıklarını bize izâle eden îmân ni'metinden dolayı hamd Allâh'a mahsûstur.

Zîrâ sağ tarafımız hükmünde olan mâzî ciheti, en büyük mezâr olması cihetiyle karanlıklı ve korkunçtur. Fakat îmân ni'metiyle o mezâr-ı ekber nûrâni bir meclis olarak gözükür. Müstakbel ciheti olan sol tarafımız ise, bizim için büyük bir kabir olmasından dolayı karanlıklı ve korkunçtur.

— 364 —

Fakat îmân ni'metiyle, içinde rahmânî ziyâfetler bulunan süslü bahçeler şeklinde gözükür.

Semâvât âlemi olan üst cihet ise, felsefe nazarıyla korkunç ve müdhiştir.

Fakat îmân ni'metiyle, bu cihet, semânın yüzünü kendileriyle tezyîn eden zâtın emriyle mütebessim ve musahhar lambalar şeklinde gözükür ki onlara ünsiyet edilir ve onlardan dehşete düşülmez.

Arz âlemi olan alt cihet ise, dalâletteki felsefe nazarıyla bakıldığı zamân, kendisinde bulunan vaz'iyetiyle korkunç gözükür.

Fakat îmân ni'metiyle, musahhar ve çeşit çeşit lezzetler ve mat'ûmat ile yüklü rabbânî bir sefîne şeklinde gözükür ki, Rahmânın memleketi etrâfında seyâhat etmeleri için, Sânii, nev'-i beşer ve cins-i hayvânî ona bindirmiştir.

Bir de ön cihet vardır ki, bütün zîhayât sür'atle kâfile kâfile bu cihete yönelir. Bu kâfileler adem zulümâtında bir daha dönmeksizin kaybolup gider.

Fakat îmân ni'metiyle, bu seyâhat, zîhayâtların fenâ yurdundan bekâ yurduna ve hizmet yerinden ücret alma yerine ve zahmet mahallinden rahmet ve istirâhat makâmına intikâli şeklinde gözükür. Ammâ ölüm dalgaları içinde zîhayâtların sür'ati ise, sukût ve musîbet değildir. Belki saâdetlerine doğru, bir iştiyâk ve bir sür'atle suûddur.

Arka cihet de aynı şekilde karanlık ve korkunçtur. Her biri tereddüd ederek ve "Nereden? Nereye?" diye suâl ederek hayret içinde kalır. Çünki gaflet, ona bir cevâb veremez o tereddüd ve o tehayyür, rûhunda karalıklara dönüşür.

Fakat îmân ni'metiyle, bu cihet, insânın mebdei ve vazîfesi şeklinde gözükür. Çünki sultân-ı Ezelî onları dâr-ı imtihâna vazîfeli olarak göndermiştir.

Bu hakîkatten dolayı, bu altı cihette bulunan karanlıkları izâle eden îmân ni'metine edilen hamd dahi büyük bir ni'met olduğundan hamd etmeyi istilzâm eder. Zîrâ bu ni'metin derecesi ve lezzeti hamd ile anlaşılır.

Nihâyetsiz bir dâirenin devrinde teselsül eden bir silsile içindeki elhamdülillâh'dan dolayı hamd Allâh'a mahsûstur.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 675)

اَلنُّقْطَةُ الثَّانِيَةُ
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلٰى نِعْمَةِ الْاِيمَانِ الْمُنَوِّرِ لَنَا الْجِهَاتِ السِّتَّ. فَكَمَا اَنَّ الْاِيمَانَ بِاِزَالَتِهِ لِظُلُمَاتِ الْجِهَاتِ السِّتِّ نِعْمَةٌ عَظِيمَةٌَ مِنْ جِهَةِ دَفْعِ الْبَلَايَا كَذٰلِكَ اَنَّ الْاِيمَانَ لِتَنْوِيرِهِ لِلْجِهَاتِ السِّتَّةِ نِعْمَةٌ عَظِيمَةٌ اُخْرٰى مِنْ جِهَةِ جَلْبِ الْمَنَافِعِ.. فَالْاِنْسَانُ لِعَلَاقَتِهِ
— 365 —
بِجَامِعِيَّةِ فِطْرَتِهِ بِمَا فِى الْجِهَاتِ السِّتَّةِ مِنَ الْمَوْجُودَاتِ.
وَ بِنِعْمَةِ الْاِيمَانِ يُمْكِنُ لِْلِانْسَانِ اِسْتِفَادَةٌ مِنْ جَمِيعِ الْجِهَاتِ السِّتَّةِ فَاَيْنَمَا يَتَوَجَّهُ فَبِسِرِّ ﴿اَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللّٰه‌ِ﴾ يَتَنَوَّرُ لَهُ تِلْكَ الْجِهَةُ بِمَسَافَتِهَا الطَّوِيلَةِ بِلَا حَدٍّ.. حَتّٰى كَاَنَّ الْاِنْسَانَ الْمُؤْمِنَ لَهُ عُمْرٌ مَعْنَوِىٌّ يَمْتَدُّ مِنْ اَوَّلِ الدُّنْيَا اِلٰى اٰخِرِهَا، يَسْتَمِدُّ ذٰلِكَ الْعُمْرُ مِنْ نُورِ حَيَاةٍ مُمْتَدَّةٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ. وَ حَتّٰى اَنَّ الْاِنْسَانَ بِسِرِّ تَنْوِيرِ الْاِيمَانِ لِجِهَاتِهِ يَخْرُجُ عَنْ مَضِيقِ الزَّمَانِ الْحَاضِرِ وَ الْمَكَانِ الضَّيِّقِ اِلٰى سَاحَةِ وُسْعَةِ الْعَالَمِ وَ يَصِيرُ الْعَالَمُ كَبَيْتِهِ.. وَ الْمَاضِى وَ الْمُسْتَقْبَلُ زَمَانًا حَاضِرًا لِرُوحِهِ وَ قَلْبِهِ وَ هٰكَذَا فَقِسْ...

İkinci Nokta

Cihât-ı sitteyi bize tenvîr eden îmân ni'metinden dolayı hamd Allâh'a mahsûstur. Çünki îmân cihât-ı sittenin zulümâtını izâle etmekle, def'-i belâ cihetinden büyük bir ni'met olduğu gibi, aynen böyle, cihât-ı sitteyi tenvîr etmesi sebebiyle celb-i menâfi' cihetinden îmân yine büyük bir ni'mettir. İnsân, fıtratının câmiiyeti sebebiyle cihât-ı sittede bulunan mevcûdâtla alâkasından ve nereye yönelirse yönelsin insânın îmân ni'metiyle bütün cihât-ı sitteden istifâdesi mümkün olur.

Bundan dolayı "o hâlde nerede (yüzünüzü kıbleye) dönerseniz, artık orada Allâh'ın râzı olduğu cihet vardır" (Bakara Sûresi, 2:115) âyetinin sırrıyla, hadsiz uzunluktaki mesâfesiyle bu cihet ona tenevvür eder. Hattâ sanki mü'min insânın, dünyânın evvelinden sonuna kadar uzanan ma'nevî bir ömrü vardır. Bu ömür, ezelden ebede kadar uzanan hayât nûrundan yardım ister.

Ve hattâ insân, kendi cihetlerin îmânın tenvîri sırrıyla, hâzır zamânın darlığı ve dar mekândan âlemin geniş sâhasına çıkar ve âlem kendi evi gibi olur. Mâzî ve müstakbel ise rûhuna ve kalbine hâzır zamân gibi gelir. Ve hâkezâ kıyâs et.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 676)

اَلنُّقْطَةُ الثَّالِثَةُ
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلَى الْاِيمَانِ الْحَاوِى لِنُقْطَتَىِ الْاِسْتِنَادِ وَ الْاِسْتِمْدَادِ.
— 366 —
نَعَمْ بِسِرِّ غَايَةِ عَجْزِ الْبَشَرِ وَ كَثْرَةِ اَعْدَائِهِ يَحْتَاجُ الْبَشَرُ اَشَدَّ اِحْتِيَاجٍ اِلٰى نُقْطَةِ اِسْتِنَادٍ يَلْتَجِأُ اِلَيْهِ لِدَفْعِ اَعْدَائِهِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ وَ بِغَايَةِ فَقْرِ الْاِنْسَانِ مَعَ غَايَةِ كَثْرَةِ حَاجَاتِهِ وَ اٰمَالِهِ يَحْتَاجُ اَشَدَّ اِحْتِيَاجٍ اِلٰى نُقْطَةِ اِسْتِمْدَادٍ يَسْتَمِدُّ مِنْهَا،
وَ يَسْئَلُ حَاجَاتِهِ بِهَا فَالْاِيمَانُ بِاللّٰه‌ِ هِىَ نُقْطَةُ اِسْتِنَادٍ لِفِطْرَةِ الْبَشَرِ. وَ الْاِيمَانُ بِالْاٰخِرَةِ هُوَ نُقْطَةُ اِسْتِمْدَادٍ لِوِجْدَانِهِ ٭ فَمَنْ لَمْ يَعْرِفْ هٰذَيْنِ النُّقْطَتَيْنِ يَتَوَحَّشُ عَلَيْهِ قَلْبُهُ وَ رُوحُهُ وَ يُعَذِّبُهُ وِجْدَانُهُ دَائِمًا. وَ مَنِ اسْتَنَدَ بِالْاِيمَانِ اِلَى النُّقْطَةِ الْاُولٰى وَاستَمَدَّ مِنَ النُّقْطَةِ الثَّانِيَةِ اَحَسَّ مِنْ اَعْمَاقِ رُوحِهِ لَذَائِذًا مَعْنَوِيَّةً وَ اُنْسِيَّةً مُسَلِّيَةً وَ اِعْتِمَادًا يَطْمَئِنُّ بِهَا وِجْدَانُهُ ٭

Üçüncü Nokta

İstinâd ve istimdâd noktalarını hâvî olan îmândan dolayı hamd Allâh'a mahsûstur.

Evet, beşerin gâyet aczi ve düşmanlarının çokluğu sırrıyla, hadsiz düşmanlarını def' etmek için beşer şiddetli bir şekilde bir nokta-i istinâda muhtacdır ki ona ilticâ etsin. İhtiyaclarının ve emellerinin gâyet kesretiyle berâber insânın gâyet fakrı sebebiyle, bir nokta-i istimdâda şiddetli bir şekilde muhtâc olur ki, ondan yardım istesin ve ihtiyâclarını onunla taleb etsin.

Allâh'a îmân, fıtrat-ı beşer için bir nokta-i istinâddır. Âhirete îmân ise, O'nun vicdânı için bir nokta-i istimdâddır. Kim bu iki noktayı bilmezse, O'nun kalbi ve rûhu tevahhuş eder ve vicdânı onu dâimâ muazzeb kılar. Kim îmân ile birinci noktaya istinâd eder ve ikinci noktadan istimdâd ederse, ma'nevî lezzetler ve tesellî verici bir ünsiyet ve vicdânının mutmain olacağı bir i'timâd hisseder.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 676)

اَلنُّقْطَةُ الرَّابِعَةُ
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلٰى نُورِ الْاِيمَانِ الْمُزِيلِ لِْلٰالَامِ عَنِ اللَّذَائِذِ الْمَشْرُوعَةِ بِاِرَائَةِ دَوَرَانِ الْاَمْثَالِ، وَ الْمُدِيمِ لِلنِّعَمِ بِاِرَائَةِ شَجَرَةِ الْاِنْعَامِ وَ الْمُزِيلِ اٰلَامَ الْفِرَاقِ بِاِرَائَةِ لَذَّةِ تَجَدُّدِ الْاَمْثَالِ. يَعْنِى اَنَّ فِى كُلِّ لَذَّةٍ اٰلَامًا تَنْشَأُ مِنْ زَوَالِهَا.. فَبِنُورِ الْاِيمَانِ يَزُولُ الزَّوَالُ وَ يَنْقَلِبُ اِلٰى تَجَدُّدِ الْاَمْثَالِ، وَ فِى التَّجَدُّدِ لَذَّةٌ اُخْرٰى ٭
— 367 —
فَكَمَا اَنَّ الثَّمَرَةَ اِذَا لَمْ تُعْرَفْ شَجَرَتُهَا تَنْحَصِرُ النِّعْمَةُ فِى تِلْكَ الثَّمَرَةِ، فَتَزُولُ بِاَكْلِهَا وَ تُورِثُ تَاَسُّفًا عَلٰى فَقْدِهَا. وَ اِذَا عُرِفَتْ شَجَرَتُهَا وَ شُوهِدَتْ، يَزُولُ الْاَلَمُ فِى زَوَالِهَا لِبَقَاءِ شَجَرَتِهَا الْحَاضِرَةِ، وَ تَبْدِيلِ الثَّمَرَةِ الْفَانِيَةِ بِاَمْثَالِهَا ٭
وَ كَذَا اِنَّ مِنْ اَشَدِّ حَالَاتِ رُوحِ الْبَشَرِ هِىَ التَّاَلُّمَاتُ النَّاشِئَةُ مِنَ الْفِرَاقَاتِ. فَبِنُورِ الْاِيمَانِ تَفْتَرِقُ الْفِرَاقَاتُ وَ تَنْعَدِمُ بَلْ تَنْقَلِبُ بِتَجَدُّدِ الْاَمْثَالِ الَّذِى فِيهِ لَذَّةٌ اُخرٰى اِذْ ﴿كُلُّ جَدِيدٍ لَذِيذٌ).

Dördüncü Nokta

Emsâlinin deverânını göstermekle meşrû' lezzetlerden hâsıl olan elemleri izâle eden ve in'âmın ağacını göstermekle ni'metleri devâm ettiren ve emsâlin teceddüdündeki lezzeti göstermekle firâk elemini izâle eden îmân nûrundan dolayı hamd Allâh'a mahsûstur. Yani her lezzet içinde, zevâlinden neş'et eden elemler vardır. İşte îmân nûruyla o zevâl izâle olur. Ve emsâlin teceddüdüne inkılâb eder. Teceddüdde başka bir lezzet de vardır. Nasıl ki meyve, eğer ağacı bilinmezse, ni'met bu meyvede münhasır kalır ve yenmesiyle zail olur. Kaybolmasından dolayı bir teessüf îrâs eder. Fakat ağacı bilinir ve görülürse, hâzır olan o ağacın bekâsı ve o fânî meyvenin emsâliyle tebdîlinden dolayı O'nun zevâlindeki elem zail olur.

Ve kezâ rûh-ı beşerin en şiddetli hâli, ayrılıklardan neş'et eden elemlerdir. İşte o ayrılıklar îmân nûruyla dağılır, belki içinde başka bir lezzet bulunan emsâlin teceddüdü ile inkılâb eder. Zîrâ her yeni lezzetlidir.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 677)

اَلنُّقْطَةُ الْخَامِسَةُ
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلٰى نُورِ الْاِيمَانِ الَّذِى يُصَوِّرُ مَا يُتَوَهَّمُ اَعْدَاءً وَ اَجَانِبَ وَ اَمْوَاتًا مُوحِشِينَ وَ اَيْتَامًا بَاكِينَ مِنَ الْمَوْجُودَاتِ اَحْبَابًا وَ اِخْوَانًا وَ اَحْيَاءً مُونِسِينَ وَ عِبَادًا مُسَبِّحِينَ ذَاكِرِينَ ٭
يَعْنِى اَنَّ نَظَرَ الْغَفْلَةِ يَرٰى مَوْجُودَاتِ الْعَالَمِ مُضِرِّينَ كَالْاَعْدَاءِ وَ يَتَوَحَّشُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ، وَ يَرَى الْاَشْيَاءَ كَالْاَجَانِبِ.. اِذْ فِى نَظَرِ الضَّلَالَةِ تَنْقَطِعُ عَلَاقَةُ الْاُخُوَّةِ فِى كُلِّ الْاَزْمِنَةِ الْمَاضِيَةِ وَ الْاِسْتِقْبَالِيَّةِ وَ مَا اُخُوَّتُهُ وَ عَلَاقَتُهُ اِلَّا فِى زَمَانٍ حَاضِرٍ صَغِيرٍ قَلِيلٍ؛ فَاُخُوَّةُ اَهْلِ الضَّلَالَةِ كَدَقِيقَةٍ فِى اُلُوفِ سَنَةٍ مِنَ الْاَجْنَبِيَّةِ.. وَ اُخُوَّةُ اَهْلِ الْاِيمَانِ تَمْتَدُّ مِنْ مَبْدَاِ الْمَاضِى اِلٰى مُنْتَهَى الْاِسْتِقْبَالِ ٭
— 368 —
وَ اِنَّ نَظَرَ الضَّلَالَةِ يَرٰى اَجْرَامَ الْكَائِنَاتِ اَمْوَاتًا مُوحِشِينَ.. وَ نَظَرَ الْاِيمَانِ يُشَاهِدُ اُولٰئِكَ الْاَجْرَامَ اَحْيَاءً مُونِسِينَ يَتَكَلَّمُ كُلُّ جِرْمٍ بِلِسَانِ حَالِهِ بِتَسْبِيحَاتِ فَاطِرِهِ؛ فَلَهَا رُوحٌ وَ حَيَاةٌ مِنْ هٰذِهِ الْجِهَةِ. فَلَا تَكُونُ مُوحِشًا مُدْهِشًا، بَلْ اَنِيسًا مُونِسًا ٭ وَ اِنَّ نَظَرَ الضَّلَالَةِ يَرٰى ذَوِى الْحَيَاةِ الْعَاجِزِينَ عَنْ مَطَالِبِهِمْ لَيْسَ لَهُمْ حَامٍ مُتَوَدِّدٌ وَ صَاحِبٌ مُتَعَهِّدٌ؛ كَاَنَّهَا اَيْتَامٌ يَبْكُونَ مِنْ عَجْزِهِمْ وَ حُزْنِهِمْ وَ يَاْسِهِمْ ٭
وَ نَظَر الْاِيمَانِ يَقُولُ اِنَّ ذَوِى الْحَيَاةِ لَيْسُوا اَيْتَامًا بَاكِينَ، بَلْ هُمْ عِبَادٌ مُكَلَّفُونَ وَ مَأْمُورُونَ مُوَظَّفُونَ وَ ذَاكِرُونَ مُسَبِّحُونَ ٭

Beşinci Nokta

Mevcûdâttan düşman ve ecnebî ve korkunç ölüler ve ağlayan yetîmler tevehhüm edilen şeyleri, dost ve kardeş ve mûnis hayâtdârlar ve tesbîh edici ve zikredici kullar şeklinde gösteren îmân nûrundan dolayı hamd Allâh'a mahsûstur.

Yani gaflet nazarı, âlemin mevcûdâtını düşman gibi muzır görür ve her şeyden tevahhuş eder. Ve eşyâyı ecnebîler gibi görür. Zîrâ dalâlet nazarında, bütün mâzî ve istikbâl zamânlarındaki kardeşlik alâkası kesilir. O'nun kardeşliği ve alâkası ancak hâzır ve küçük ve az bir zamân içindedir. Bu yüzden, ehl-i dalâletin ecnebîler ile olan uhuvveti, binler sene içinde bir dakîka gibidir. Ehl-i îmânın uhuvveti ise, mâzînin mebdeinden istikbâlin nihâyetine kadar uzanır.

Hem dalâlet nazarı kâinâtın ecrâmını korkunç ölüler şeklinde görür. Îmân nazarı ise, o ecrâmı, her bir cirmin lisân-ı hâliyle ve fâtırının tesbîhâtıyla konuştuğu mûnis hayâtdârlar olarak müşâhede eder. Bu cihetten bakılınca onlarda bir rûh ve bir hayât vardır. Bundan dolayı korkunç ve dehşet verici olmazlar, enîs ve mûnis olurlar.

Dalâlet nazarı matlablarından âciz olan hayât sâhiblerini, kendileri için muhabbet eden bir hâmî ve onlara sâhib çıkmayı taahhüd eden bir sâhib olmadığını görür. Sanki onlar aczlerinden ve hüzünlerinden ve yeislerinden ağlayan yetîmlerdir. Fakat îmân nazarı der ki; Zevi'l-hayât ağlayan yetîmler değildir. Belki onlar mükellef ibâd ve muvazzaf me'mûrlar ve tesbîh edici zâkirlerdir.

— 369 —

(Osmanlıca Lem'alar sh: 678)

اَلنُّقْطَةُ السَّادِسَةُ
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلٰى نُورِ الْاِيمَانِ الْمُصَوِّرِ لِلدَّارَيْنِ كَسُفْرَتَيْنِ مَمْلُوئَتَيْنِ مِنَ النِّعَمِ يَسْتَفِيدُ مِنْهُمَا الْمُؤْمِنُ بِيَدِ الْاِيمَانِ بِاَنْوَاعِ حَوَاسِّهِ الظَّاهِرَةِ وَ الْبَاطِنَةِ وَ اَقْسَامِ لَطَائِفِهِ الْمَعْنَوِيَّةِ وَ الرُّوحِيَّةِ الْمُنْكَشِفَةِ بِضِيَاءِ الْاِيمَانِ ٭ نَعَمْ فِى نَظَرِ الضَّلَالَةِ تَتَصَاغَرُ دَائِرَةُ اِسْتِفَادَةِ ذَوِى الْحَيَاةِ اِلٰى دَائِرَةِ لَذَائِذِهِ الْمَادِّيَّةِ الْمُنْغَصَّةِ بِزَوَالِهَا ٭ وَ بِنُورِ الْاِيمَانِ تَتَوَسَّعُ دَائِرَةُ الْاِسْتِفَادَةِ اِلٰى دَائِرَةٍ تُحِيطُ بِالسَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ بَلْ بِالدُّنْيَا وَ الْاٰخِرَةِ. فَالْمُؤْمِنُ يَرَى الشَّمْسَ كَسِرَاجٍ فِى بَيْتِهِ وَ رَفِيقًا فِى وَظِيفَتِهِ وَ اَنِيسًا فِى سَفَرِهِ؛ وَ تَكُونُ الشَّمْسُ نِعْمَةً مِنْ نِعَمِهِ وَ مَنْ تَكُونُ الشَّمْسُ نِعْمَةً لَهُ، تَكُونُ دَائِرَةُ اِسْتِفَادَتِهِ وَ سُفْرَةُ نِعْمَتِهِ اَوْسَعَ مِنَ السَّمٰوَاتِ ٭
فَالْقُرْاٰنُ الْمُعْجِرُ الْبَيَانِ بِاَمْثَالِ ﴿وَ سَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَ الْقَمَرَ وَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى الْبَرِّ وَ الْبَحْرِ﴾ يُشِيرُ بِبَلَاغَتِهِ اِلٰى هٰذِهِ الْاِحْسَانَاتِ الْخَارِقَةِ النَّاشِئَةِ مِنَ الْاِيمَانِ ٭

Altıncı Nokta

Dünyâ ve âhireti ni'metlerle dolu iki sofra olarak gösteren îmân nûrundan dolayı hamd Allâh'a mahsûstur. Mü'min olan, îmân eliyle ve çeşit çeşit zâhirî ve bâtınî duygularıyla ve îmânın ziyâsıyla inkişâf eden kısım kısım ma'nevî ve rûhî letâifiyle o iki sofradan istifâde eder. Evet, dalâlet nazarında zevi'l-hayâtın dâire-i istifâdesi, zevâliyle bulanmış mâddî lezâizi dâiresine doğru küçülür. Îmân nûruyla ise, istifâde dâiresi, semâvât ve arzı belki dünyâ ve âhireti ihâta eden bir dâireye doğru tevessü' eder. Mü'min olan kimse, güneşi evinde bir lamba ve vazîfesinde refîk ve yolculuğunda bir enîs olarak görür. Ve güneş O'nun ni'metlerinden bir ni'met olur. Güneş ise kime ni'met olursa, O'nun dâire-i istifâdesi ve ni'metinin sofrası semâvâttan daha geniş olur.

Evet, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân "Güneşi ve ayı size musahhar kıldı" (İbrahim Sûresi, 14:33) ve "Yeryüzünde olanları size musahhar kıldı" (Hac Sûresi, 22:65) emsâli âyetleriyle, îmândan neş'et eden bu hârika ihsânâta belâgatiyle işâret eder.

— 370 —

(Osmanlıca Lem'alar sh: 679)

اَلنُّقْطَةُ السَّابِعَةُ
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلَى اللّٰه‌ِ فَوُجُودُ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ نِعْمَةٌ لَيْسَتْ فَوْقَهُ نِعْمَةٌ لِكُلِّ اَحَدٍ وَ لِكُلِّ مَوْجُودٍ.. وَ هٰذِهِ النِّعْمَةُ تَتَضَمَّنُ اَنْوَاعَ نِعَمٍ لَا نِهَايَةَ لَهَا وَ اَجْنَاسَ اِحْسَانَاتٍ لَا غَايَةَ لَهَا وَ اَصْنَافَ عَطِيَّاتٍ لَا حَدَّ لَهَا. قَدْ اُشِيرَ اِلٰى قِسْمٍ مِنْهَا فِى اَجْزَاءِ ﴿رِسَالَةِ النُّورِ﴾ وَ بِالْخَاصَّةِ فِى الْمَوْقِفِ الثَّالِثِ مِنَ الرِّسَالَةِ الثَّانِيَةِ وَ الثَّلَاثِينَ. وَ كُلُّ الرَّسَائِلِ الْبَاحِثَةِ عَنِ الْاِيمَانِ بِاللّٰه‌ِ مِنْ اَجْزَاءِ رِسَالَةِ النُّورِ تَكْشِفُ الْحِجَابَ عَنْ وَجْهِ هٰذِهِ النِّعْمَةِ، فَاِكْتِفَاءً بِهَا نَقْتَصِرُ هُنَا ٭
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلٰى رَحْمَانِيَّتِهِ تَعَالٰى اَلَّذِى تَتَضَمَّنُ نِعَمًا بِعَدَدِ مَنْ تَعَلَّقَ بِهِ الرَّحْمَةُ مِنْ ذَوِى الْحَيَاةِ.. اِذْ فِى فِطْرَةِ الْاِنْسَانِ بِسِرِّ جَامِعِيَّتِهِ عَلَاقَاتٌ بِكُلِّ ذَوِى الْحَيَاةِ تَحْصُلُ لَهُ سَعَادَةٌ مَعْنَوِيَّةٌ بِسَبَبِ سَعَادَاتِهِمْ.. وَ فِى فِطْرَتِهِ تَاَثُّرٌ بِاٰلَامِهِمْ، فَالنِّعْمَةُ عَلَيْهِمْ تَكُونُ نَوْعَ نِعْمَةٍ لِذٰلِكَ الْاِنْسَانِ ٭
وَ الْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلٰى رَحِيمِيَّتِهِ تَعَالٰى بِعَدَدِ الْاَطْفَالِ الْمُنْعَمِ عَلَيْهِمْ بِشَفَقَاتِ وَالِدَاتِهِمْ. اِذْ كَمَا اَنَّ كُلَّ مَنْ لَهُ فِطْرَةٌ سَلِيمَةٌ يَتَاَلَّمُ وَ يَتَوَجَّعُ مِنْ بُكَاءِ طِفْلٍ جَائِعٍ لَا وَالِدَةَ لَهَا كَذٰلِكَ يَتَنَعَّمُ بِتَعَطُّفِ الْوَالِدَاتِ عَلٰى اَطْفَالِهَا ٭
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلٰى حَكِيمِيَّتِهِ تَعَالٰى بِعَدَدِ دَقَائِقِ جَمِيعِ اَنْوَاعِ حِكْمَتِهِ فِى الْكَائِنَاتِ اِذْ كَمَا تَتَنَعَّمُ نَفْسُ الْاِنْسَانِ بِجَلَوَاتِ رَحْمَانِيَّتِهِ وَ يَتَنَعَّمُ قَلْبُ الْاِنْسَانِ بِتَجَلِّيَاتِ رَحِيمِيَّتِهِ كَذٰلِكَ يَتَلَذَّذُ عَقْلُ الْاِنْسَانِ بِلَطَائِفِ حِكْمَتِهِ ٭
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلٰى حَفِيظِيَّتِهِ تَعَالٰى بِعَدَدِ تَجِلِّيَاتِ اِسْمِهِ ﴿الْوَارِثِ﴾ وَ بِعَدَدِ جَمِيعِ مَا بَقِىَ بَعْدَ فَوَاتِ اُصُولِهَا وَ اٰبَائِهَا وَ صَوَاحِبِهَا وَ بِعَدَدِ مَوْجُودَاتِ دَارِ الْاٰخِرَةِ وَ بِعَدَدِ اٰمَالِ الْبَشَرِ الْمَحْفُوظَةِ ِلَاجْلِ الْمُكَافَاةِ الْاُخْرَوِيَّةِ. اِذْ دَوَامُ النِّعْمَةِ اَعْظَمُ نِعْمَةً مِنْ نَفْسِ النِّعْمَةِ؛ وَ بَقَاءُ اللَّذَّةِ لَذَّةٌ اَعْلٰى لَذَّةً مِنْ نَفْسِ اللَّذَّةِ؛ وَ الْخُلُودُ فِى الْجَنَّةِ نِعْمَةٌ فَوْقَ نَفْسِ الْجَنَّةِ. وَ هٰكَذَا...
— 371 —
فَحَفِيظِيَّتُهُ تَعَالٰى تَتَضَمَّنُ نِعَمًا اَكْثَرَ وَ اَزْيَدَ وَ اَعْلٰى مِنْ جَمِيعِ النِّعَمِ عَلَى الْمَوْجُودَاتِ فِى جَمِيعِ الْكَائِنَاتِ وَ هٰكَذَا فَقِسْ عَلٰى اِسْمِ ﴿الرَّحْمٰنِ وَ الرَّحِيمِ وَ الْحَكِيمِ و الْحَفِيظِ﴾ سَائِرَ اَسْمَائِهِ الْحُسْنٰى ٭
فَالْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلٰى كُلِّ اِسْمٍ مِنْ اَسْمَائِهِ تَعَالٰى حَمْدًا بِلَا نِهَايَةٍ لِمَا اَنَّ فِى كُلِّ اِسْمٍ مِنْهَا نِعَمًا بِلَا نِهَايَةٍ ٭
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلَى الْقُرْاٰنِ الَّذِى هُوَ تَرْجُمَانٌ لِكُلِّ مَا مَضٰى مِنْ جَمِيعِ الْاِنْعَامَاتِ الَّتِى يَتْلُوهَا وَ يَقْرَؤُهَا لَا نِهَايَةَ لَهَا حَمْدًا بِلَا نِهَايَةٍ ٭
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلٰى مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ حَمْدًا بِلَا نِهَايَةٍ.. اِذْ هُوَ الْوَسِيلَةُ لِْلِايمَانِ الَّذِى فِيهِ جَمِيعُ الْمَفَاتِيحِ لِجَمِيعِ خَزَائِنِ النِّعَمِ الَّتِى اَشَرْنَا اِلَيْهَا فِى هٰذَا الْبَابِ الثَّانِى اٰنِفًا ٭
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلٰى نِعْمَةِ الْاِسْلَامِيَّةِ الَّتِى هِىَ مَرْضِيَّاتُ رَبِّ الْعَالَمِينَ، وَ فِهْرِسْتَةٌ ِلَانْوَاعِ نِعَمِهِ الْمَادِّيَّةِ وَ الْمَعْنَوِيَّةِ حَمْدًا بِلَا نِهَايَةٍ.

Yedinci Nokta

Allâh'dan dolayı hamd Allâh'a mahsûstur. Vâcibü'l-Vücûdun vücûdu öyle bir ni'mettir ki, her bir ferd bir mevcûd için O'nun fevkınde bir ni'met yoktur. Bu ni'met, nihâyeti olmayan çeşit çeşit ni'metleri ve sonu olmayan ihsânât cinslerini ve hudûdu olmayan atiyyelerin sınıflarını tazammun eder.

Bunlardan bir kısmına Risâle-i Nûr eczâlarında hâssaten Otuzikinci Risâlenin Üçüncü Mevkıfında işâret edilmiştir. Allâh'a îmândan bahseden Risâle-i Nûr eczâlarının bütün risâleleri bu ni'metin yüzünden o hicâbı kaldırır. Ona iktifâ ederek burada kısa kesiyoruz.

Allâh-ü teâlânın rahmâniyetinden dolayı zevi'l-hayâttan rahmetin taalluk ettiği kimseler adedince ni'metleri tazammun eden, hamd Allâh'a mahsûstur. Çünki câmiiyeti sırrıyla insân fıtratında

— 372 —

bütün zevi'l-hayâtla alâkalar vardır. Onların saâdetleri sebebiyle kendisinde ma'nevî bir saâdet hâsıl olur. Ve O'nun fıtratında, onların elemlerinden dolayı bir teessür vardır. Onlara verilen ni'met, bu insân için bir nev'î ni'met olur.

Allâh-ü teâlânın rahîmiyetinden dolayı vâlidelerinin şefkatleriyle kendilerine ni'met verilen çocuklar adedince, hamd Allâh'a mahsûstur. Çünki fıtrat-ı selîme sâhibi olan herkes, vâlidesi olmayan aç bir çocuğun ağlamasından dolayı teellüm ve teveccu' ettiği gibi, vâlidelerin çocuklarına olan taattufundan dolayı da aynen öyle tena'um eder.

Allâh-ü teâlânın hakîmiyetinden dolayı kâinâttaki bütün envâ'-ı hikmetinin dakîkaları adedince hamd Allâh'a mahsûstur. Zîrâ O'nun rahmâniyetinin cilveleriyle insânın nefsi tena'um ettiği ve rahîmiyetinin tecelliyâtıyla insânın kalbi tena'um ettiği gibi, aynen öyle de O'nun hikmetinin letâifiyle de insânın aklı telezzüz eder.

Hak teâlânın hafîziyetinden dolayı "Vâris" isminin tecelliyâtı adedince ve usûlünün ve babalarının ve sâhiblerinin zevâlinden sonra geriye kalan bütün şeyler adedince ve âhiret yurdunun mevcûdâtı adedince ve uhrevî mükâfat sebebiyle muhâfaza olunan âmâl-i beşer adedince hamd Allâh'a mahsûstur. Çünki ni'metin devâmı, ni'metin kendisinden daha büyük bir ni'mettir. Lezzetin bekâsı, lezzetin kendisinden lezzet cihetiyle daha yüksek bir lezzettir. Cennetteki devâmlılık, cennetin kendisinin fevkınde bir ni'mettir. Ve hâkezâ.

Hak teâlânın hafîziyeti, bütün kâinâttaki mevcûdât üzerine, bütün ni'metlerinden daha çok ve daha ziyâde ve daha yüksek ni'metleri tazammun eder.

Ve hâkezâ "Rahmân, Rahîm, Hakîm ve Hafîz" isimlerini sâir Esmâ-yı hüsnâ ile kıyâs et.

Hak teâlânın isimlerinden her bir isim sebebiyle hamd, nihâyetsiz bir hamd ile Allâh'a mahsûstur. Çünki onlardan her bir isimde nihâyetsiz ni'metler vardır.

Nihâyetsiz in'âmâtın hepsinden geçmişte kalanlarının tamâmına bir tercümân olan Kur'ân'dan dolayı hamd nihâyetsiz bir hamd ile Allâh'a mahsûstur.

Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan dolayı hamd nihâyetsiz bir hamd ile Allâh'a mahsûstur. Çünki o, daha önce bu ikinci bâbda işâret ettiğimiz bütün ni'metlerin hazînelerinin bütün anahtarları içinde olan îmâna vesîledir.

Rabbi'l-Âlemînin marzıyâtı olan ve mâddî ve ma'nevî çeşit çeşit ni'metlerine bir fihriste olan İslâmiyet ni'metinden dolayı hamd, nihâyetsiz bir hamd ile Allâh'a mahsûstur.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 681)

— 373 —
اَلنُّقْطَةُ الثَّامِنَةُ
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ الَّذِى يَحْمَدُ لَهُ وَ يُثْنِى عَلَيْهِ بِاِظْهَارِ اَوْصَافِ جَمَالِهِ وَ كَمَالِهِ - هٰذَا الْكِتَابُ الْكَبِيرُ الْمُسَمّٰى بِی ﴿الْكَائِنَاتِ﴾ بِجَمِيعِ اَبْوَابِهِ و فُصُولِهَا، وَ بِجَمِيعِ صَحَائِفِهِ وَ سُطُورِهَا، وَ بِجَمِيعِ كَلِمَاتِهِ وَ حُرُوفِهَا كُلٌّ بِقَدَرِ نِسْبَتِهِ يَحْمَدُهُ تَعَالٰى وَ يُسَبِّحُهُ بِاِظْهَارِ بَوَارِقِ اَوْصَافِ جَلَالِ نَقَّاشِهِ الْاَحَدِ الصَّمَدِ بِمَظْهَرِيَّةِ كُلٍّ بِقَدَرِ نِسْبَتِهِ ِلَاضْوَاءِ اَوْصَافِ جَمَالِ كَاتِبِهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ٭ وَ بِمَظْهَرِيَّةِ كُلٍّ بِقَدَرِ نِسْبَتِهِ ِلَانْوَارِ اَوْصَافِ كَمَالِ مُنْشِئِهَا وَ مُنْشِدِهَا الْقَدِيرِ الْعَلِيمِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ ٭ وَ بِمِرْاٰتِيَّةِ كُلٍّ بِقَدَرِ نِسْبَتِهِ ِلَاشِعَّةِ تَجَلِّيَاتِ اَسْمَاءِ مَنْ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى جَلَّ جَلَالُهُ وَ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ٭

Sekizinci Nokta

Hamd O Allâh'a mahsûstur ki, "Kâinât" diye isimlendirilen şu kitâb-ı kebîr, O'nun evsâf-ı cemâlini ve kemâlini izhâr edecek bütün bâbları ve fasılları ile ve bütün sahîfeleri ve satırları ile ve bütün kelimeleri ve harfleri ile O'na hamd eder ve O'na senâda bulunur.

Her birisi, Ehad ve Samed olan Nakkâşının evsâf-ı celâlinin parlaklığını izhâr ederek her birinin, Rahmân ve Rahîm olan Kâtibinin evsâf-ı cemâlinin ziyâsına kendi nisbeti mikdârınca mazhariyeti ile ve her birinin, Kadîr-i Alîm ve Azîz-i Hakîm olan münşî ve münşîdinin evsâf-ı kemâlinin envârına kendi nisbeti mikdârınca mazhariyeti ile ve her birinin, Esmâ-yı Hüsnânın sâhibi olan zâtın tecelliyât-ı esmâsının şuâ'larına kendi nisbeti mikdârınca âyinedârlığı ile kendi nisbeti mikdârınca O'na hamd eder ve O'nu tesbîh eder O'nun celâli ne yücedir ve O'ndan başka ilâh yoktur.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 682)

اَلنُّقْطَةُ التَّاسِعَةُ
اَلْحَمْدُ - مِنَ اللّٰه‌ِ بِاللّٰه‌ِ عَلَى اللّٰه‌ِ للّٰه‌ِ - بِعَدَدِ ضَرْبِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ مِنْ اَوَّلِ الدُّنْيَا اِلٰى اٰخِرِ الْخِلْقَةِ فِى عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ الْاَزْمِنَةِ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ ٭
اَلْحَمْدُ للّٰه‌ِ عَلَى ﴿الْحَمْدُ للّٰه‌ِ﴾ بِدَوْرٍ دَائِرٍ فِى تَسَلْسُلٍ ﴿٤﴾ يَتَسَلْسَلُ اِلٰى مَا لَا يَتَنَاهٰى ٭

4 : Devir ve teselsül, mümkünât dâiresinde muhâldirler. Çünki ikisi de nihâyetsizliği iktizâ ettiklerinden ve mümkünât dâiresi mütenâhî olduğundan mümkünât dâiresinde gayr-i mütenâhî olan yerleşmez. Fakat dâire-i vücûba tealluk eden hamd ise o gayr-i mütenâhîdir. Devir ve teselsül ile gayr-i mütenâhî bir dâireye girer yerleşir.

— 374 —
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ عَلٰى نِعْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَ الْاِيمَانِ عَلَىَّ وَ عَلٰى اِخْوَانِى بِعَدَدِ ضَرْبِ ذَرَّاتِ وُجُودِى فِى عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ عُمْرِى فِى الدُّنْيَا وَ بَقَائِى وَ بَقَائِهِمْ فِى الْاٰخِرَةِ ٭

Dokuzuncu Nokta

O'nun celâli ne yücedir ve O'ndan başka ilâh yoktur. Dünyânın evvelinden hilkatin âhirine kadar bütün zerrât-ı kâinâtın, ezelden ebede kadar bütün zamânların dakîkalarının âşireleriyle darbı adedince hamd Allâh'dan gelir, Allâh ile olur, Allâh'dan dolayı olur Allâh'a mahsûstur.

"Elhamdülillâh"dan dolayı, sonsuza doğru teselsül eden (Hâşiye) bir teselsüldeki dâirenin devri kadar hamd Allâh'a mahsûstur.

Bana ve kardeşlerime olan Kur'ân ve îmân ni'metinden dolayı, zerrât-ı vücûdumun, dünyâdaki ömrümün dakîkalarının âşireleriyle ve âhirette benim ve kardeşlerimin bekâlarıyla darbı adedince hamd Allâh'a mahsûstur.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 684, yeniyazı sh: 285)

اَلْبَابُ الثَّالِثُ

Üçüncü Bâb

فِى مَرَاتِبِ اَللّٰه‌ُ اَكْبَرُ
Allahü Ekber hakkındadır.
اَلْمَرْتَبَةُ الْاُولٰى
وَ قُلِ الْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ الَّذِى لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَ لَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِى الْمُلْكِ وَ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِىٌّ مِنَ الذُّلِّ وَ كَبِّرْهُ تَكْبِيرًا ٭
لَبَّيْكَ وَ سَعْدَيْكَ جَلَّ جَلَالُهُ ٭ اَللّٰه‌ُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَ عِلْمًا اِذْ هُوَ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ الَّذِى صَنَعَ الْاِنْسَانَ بِقُدْرَتِهِ كَالْكَائِنَاتِ وَ كَتَبَ الْكَائِنَاتِ بِقَلَمِ قَدَرِهِ كَمَا كَتَبَ الْاِنْسَانَ بِذٰلِكَ الْقَلَمِ اِذْ ذَاكَ الْعَالَمُ الْكَبِيرُ
— 375 —
كَهٰذَا الْعَالَمِ الصَّغِيرِ مَصْنُوعُ قُدْرَتِهِ مَكْتُوبُ قَدَرِهِ اِبْدَاعُهُ لِذَاكَ صَيَّرَهُ مَسْجِدًا اِيجَادُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ سَاجِدًا اِنْشَائُهُ لِذَاكَ صَيَّرَ ذَاكَ مُلْكًا بِنَائُهُ لِهٰذَا صَيَّرَهُ مَمْلُوكًا صَنْعَتُهُ فِى ذَاكَ تَظَاهَرَتْ كِتَابًا صِبْغَتُهُ فِى هٰذَا تَزَاهَرَتْ خِطَابًا قُدْرَتُهُ فِى ذَاكَ تُظْهِرُ حِشْمَتَهُ رَحْمَتُهُ فِى هٰذَا تَنْظِمُ نِعْمَتَهُ حِشْمَتُهُ فِى ذَاكَ تَشْهَدُ هُوَ الْوَاحِدُ نِعْمَتُهُ فِى هٰذَا تُعْلِنُ هُوَ الْاَحَدُ سِكَّتُهُ فِى ذَاكَ فِى الْكُلِّ وَ الْاَجْزَاءِ سُكُونًا حَرَكَةً خَاتَمُهُ فِى هٰذَا فِى الْجِسْمِ وَ الْاَعْضَاءِ حُجَيْرَةً ذَرَّةً ٭
فَانْظُرْ اِلٰى اٰثَارِهِ الْمُتَّسِقَةِ كَيْفَ تَرٰى كَالْفَلَقِ سَخَاوَةً مُطْلَقَةً مَعَ اِنْتِظَامٍ مُطْلَقٍ فِى سُرْعَةٍ مُطْلَقَةٍ مَعَ اِتِّزَانٍ مُطْلَقٍ فِى سُهُولَةٍ مُطْلَقَةٍ مَعَ اِتِّقَانٍ مُطْلَقٍ فِى وُسْعَةٍ مُطْلَقَةٍ مَعَ حُسْنِ صُنْعٍ مُطْلَقٍ فِى بُعْدَةٍ مُطْلَقَةٍ مَعَ اِتِّفَاقٍ مُطْلَقٍ فِى خِلْطَةٍ مُطْلَقَةٍ مَعَ اِمْتِيَازٍ مُطْلَقٍ فِى رُخْصَةٍ مُطْلَقَةٍ مَعَ غُلُوٍّ مُطْلَقٍ ٭ فَهٰذِهِ الْكَيْفِيَّةُ الْمَشْهُودَةُ شَاهِدَةٌ لِلْعَاقِلِ الْمُحَقِّقِ مُجْبِرَةٌ لِْلَاحْمَقِ الْمُنَافِقِ عَلٰى قَبُولِ الصَّنْعَةِ وَ الْوَحْدَةِ لِلْحَقِّ ذِى الْقُدْرَةِ الْمُطْلَقَةِ وَ هُوَ الْعَلِيمُ الْمُطْلَقُ ٭ وَ فِى الْوَحْدَةِ سُهُولَةٌ مُطْلَقَةٌ وَ فِى الْكَثْرَةِ وَ الشِّرْكَةِ صُعُوبَةٌ مُنْغَلِقَةٌ ٭ اِنْ اُسْنِدَ كُلُّ الْاَشْيَاءِ لِلْوَاحِدِ فَالْكَائِنَاتُ كَالنَّخْلَةِ وَ النَّخْلَةُ كَالثَّمَرَةِ سُهُولَةً فِى الْاِبْتِدَاعِ ٭ اِنْ اُسْنِدَ لِلْكَثْرَةِ فَالنَّخْلَةُ كَالْكَائِنَاتِ وَ الثَّمَرَةُ كَالشَّجَرَاتِ صُعُوبَةً فِى الْاِمْتِنَاعِ ٭
اِذِ الْوَاحِدُ بِالْفِعْلِ الْوَاحِدِ يُحَصِّلُ نَتِيجَةً وَ وَضْعِيَّةً لِلْكَثِيرِ بِلَا كُلْفَةٍ وَ لَا مُبَاشَرَةٍ ٭ لَوْ اُحِيلَتْ تِلْكَ الْوَضْعِيَّةُ وَ النَّتِيجَةُ اِلَى الْكَثْرَةِ لَا يُمْكِنُ اَنْ تَصِلَ اِلَيْهَا اِلَّا بِتَكَلُّفَاتٍ وَ مُبَاشَرَاتٍ وَ مُشَاجَرَاتٍ ٭ كَالْاَمِيرِ مَعَ النَّفَرَاتِ وَ الْبَانِى مَعَ الْحَجَرَاتِ وَ الْاَرْضِ مَعَ النُّجُومِ وَ السَّيَّارَاتِ وَ الْفَوَّارَةِ مَعَ الْقَطَرَاتِ وَ نُقْطَةِ الْمَرْكَزِ مَعَ النُّقَطِ فِى الدَّائِرَةِ بِسِرِّ اَنَّ فِى الْوَحْدَةِ يَقُومُ الْاِنْتِسَابُ مَقَامَ قُدْرَةٍ غَيْرَ مَحْدُودَةٍ ٭ وَ لَايَضْطَرُّ السَّبَبُ لِحَمْلِ مَنَابِعِ قُوَّتِهِ وَ يَتَعَاظَمُ الْاَثَرُ بِالنِّسْبَةِ اِلَى الْمُسْنَدِ اِلَيْهِ ٭ وَ فِى الشِّرْكَةِ يَضْطَرُّ كُلُّ سَبَبٍ لِحَمْلِ مَنَابِعِ قُوَّتِهِ فَيَتَصَاغَرُ الْاَثَرُ بِنِسْبَةِ جِرْمِهِ وَ مِنْ هُنَا غَلَبَتِ النَّمْلَةُ وَ الذُّبَابَةُ عَلَى الْجَبَابِرَةِ وَ حَمَلَتِ النُّوَاةُ الصَّغِيرَةُ شَجَرَةً عَظِيمَةً ٭
— 376 —
وَ بِسِرِّ اَنَّ فِى اِسْنَادِ كُلِّ الْاَشْيَاءِ اِلَى الْوَاحِدِ لَا يَكُونُ الْاِيجَادُ مِنَ الْعَدَمِ الْمُطْلَقِ بَلْ يَكُونُ الْاِيجَادُ عَيْنَ نَقْلِ الْمَوْجُودِ الْعِلْمِىِّ اِلَى الْوُجُودِ الْخَارِجِىِّ كَنَقْلِ الصُّورَةِ الْمُتَمَثِّلَةِ فِى الْمِرْاٰةِ اِلَى الصَّحِيفَةِ الْفُطُوغْرَفِيَّةِ لِتَثْبِيتِ وُجُودٍ خَارِجِىٍّ لَهَا بِكَمَالِ السُّهُولَةِ اَوْ اِظْهَارِ الْخَطِّ الْمَكْتُوبِ بِمِدَادٍ لَا يُرٰى بِوَاسِطَةِ مَادَّةٍ مُظْهِرَةٍ لِلْكِتَابَةِ الْمَسْتُورَةِ ٭
وَ فِى اِسْنَادِ الْاَشْيَاءِ اِلَى الْاَسْبَابِ وَ الْكَثْرَةِ يَلْزَمُ الْاِيجَادُ مِنَ الْعَدَمِ الْمُطْلَقِ.. وَ هُوَ اِنْ لَمْ يَكُنْ مُحَالًا يَكُونُ اَصْعَبَ الْاَشْيَاءِ ٭ فَالسُّهُولَةُ فِى الْوَحْدَةِ وَاصِلَةٌ اِلٰى دَرَجَةِ الْوُجُوبِ ٭ وَ الصُّعُوبَةُ فِى الْكَثْرَةِ وَاصِلَةٌ اِلٰى دَرَجَةِ الْاِمْتِنَاعِ ٭ وَ بِحِكْمَةِ اَنَّ فِى الْوَحْدَةِ يُمْكِنُ الْاِبْدَاعُ وَ اِيجَادُ الْاَيْسِ مِنَ اللَّيْسِ

(5)

يَعْنِى اِبْدَاعُ الْمَوْجُودِ مِنَ الْعَدَمِ الصِّرْفِ بِلَا مُدَّةٍ وَ لَا مَادَّةٍ.. وَ اِفْرَاغُ الذَّرَّاتِ فِى الْقَالِبِ الْعِلْمِىِّ بِلَا كُلْفَةٍ وَ لَا خِلْطَةٍ ٭

5 الْاَيْسُ Mevcûd demektir. اَللَّيْسُ Adem-i sırf demektir.

— 377 —
وَ فِى الشِّرْكَةِ وَ الْكَثْرَةِ لَا يُمْكِنُ الْاِبْدَاعُ مِنَ الْعَدَمِ بِاِتِّفَاقِ كُلِّ اَهْلِ الْعَقْلِ فَلَا بُدَّ لِوُجُودِ ذِى حَيَاةٍ جَمْعُ ذَرَّاتٍ مُنْتَشِرَةٍ فِى الْاَرْضِ وَ الْعَنَاصِرِ.. وَ بِعَدَمِ الْقَالِبِ الْعِلْمِىِّ يَلْزَمُ لِمُحَافَظَةِ الذَّرَّاتِ فِى جِسْمِ ذِى الْحَيَاةِ وُجُودُ عِلْمٍ كُلِّىٍّ وَ اِرَادَةٍ مُطْلَقَةٍ فِى كُلِّ ذَرَّةٍ ٭ وَ مَعَ ذٰلِكَ اَنَّ الشُّرَكَاءَ مُسْتَغْنِيَةٌ عَنْهَا وَ مُمْتَنِعَةٌ بِالذَّاتِ بِخَمْسَةِ وُجُوهٍ مُتَدَاخِلَةٍ ٭ وَ الشُّرَكَاءُ الْمُسْتَغْنِيَةُ عَنْهَا وَ الْمُمْتَنِعَةُ بِالذَّاتِ وَ تَحَكُّمِيَّةٌ مَحْضَةٌ لَا اَمَارَةَ عَلَيْهَا وَ لَا اِشَارَةَ اِلَيْهَا فِى شَيْءٍ مِنَ الْمَوْجُودَاتِ اِذْ خِلْقَةُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ تَسْتَلْزِمُ قُدْرَةً كَامِلَةً غَيْرَ مُتَنَاهِيَةٍ بِالضَّرُورَةِ فَاسْتُغْنِىَ عَنِ الشُّرَكَاءِ وَ اِلَّا لَزِمَ تَحْدِيدُ وَ انْتِهَاءُ قُدْرَةٍ كَامِلَةٍ غَيْرِ مُتَنَاهِيَةٍ فِى وَقْتِ عَدَمِ التَّنَاهِى بِقُوَّةٍ مُتَنَاهِيَةٍ بِلَا ضَرُورَةٍ مَعَ الضَّرُورَةِ فِى عَكْسِهِ وَ هُوَ مُحَالٌ فِى خَمْسَةِ اَوْجُهٍ فَامْتَنَعَتِ الشُّرَكَاءُ مَعَ اَنَّ الشُّرَكَاءَ الْمُمْتَنِعَةَ بِتِلْكَ الْوُجُوهِ لَا اِشَارَةَ اِلٰى وُجُودِهَا وَ لَا اَمَارَةَ عَلٰى تَحَقُّقِهَا فِى شَيْءٍ مِنَ الْمَوْجُودَاتِ فَقَدِ اسْتَفْسَرْنَا هٰذِهِ الْمَسْئَلَةَ ﴿فِى الْمَوْقِفِ الْاَوَّلِ﴾ مِنَ الرِّسَالَةِ الثَّانِيَةِ وَ الثَّلَاثِينَ مِنَ الذَّرَّاتِ اِلَى السَّيَّارَاتِ..﴿وَ فِى الْمَوْقِفِ الثَّانِى﴾ مِنَ السَّمٰوَاتِ اِلَى التَّشَخُّصَاتِ الْوَجْهِيَّةِ فَاَعْطَتْ جَمِيعُهَا جَوَابَ رَدِّ الشِّرْكِ بِاِرَائَةِ سِكَّةِ التَّوْحِيدِ فَكَمَا لَا شُرَكَاءَ لَهُ كَذٰلِكَ لَا مُعِينَ وَ لَا وُزَرَاءَ لَهُ ٭
وَ مَا الْاَسْبَابُ اِلَّا حِجَابٌ رَقِيقٌ عَلٰى تَصَرُّفِ الْقُدْرَةِ الْاَزَلِيَّةِ لَيْسَ لَهَا تَاْثِيرٌ اِيجَادِىٌّ فِى نَفْسِ الْاَمْرِ ٭ اِذْ اَشْرَفُ الْاَسْبَابِ وَ اَوْسَعُهَا اِخْتِيَارًا هُوَ الْاِنْسَانُ مَعَ اَنَّهُ لَيْسَ فِى يَدِهِ مِنْ اَظْهَرِ اَفْعَالِهِ الْاِخْتِيَارِيَّةِ كَالْاَكْلِ وَ الْكَلَامِ وَ الْفِكْرِ مِنْ مِاٰتِ اَجْزَاءٍ اِلَّا جُزْءٌ وَاحِدٌ مَشْكُوكٌ فَاِذَا كَانَ السَّبَبُ الْاَشْرَفُ وَ الْاَوْسَعُ اِخْتِيَارًا مَغْلُولَ الْاَيْدِى عَنِ التَّصَرُّفِ الْحَقِيقِىِّ كَمَا تَرَى فَكَيْفَ يُمْكِنُ اَنْ تَكُونَ الْبَهِيمَاتُ وَ الْجَمَادَاتُ شَرِيكًا فِى الْاِيجَادِ وَ الرُّبُوبِيَّةِ لِخَالِقِ الْاَرْضِ وَ السَّمٰوَاتِ ٭
— 378 —
فَكَمَا لَا يُمْكِنُ اَنْ يَكُونَ الظَّرْفُ الَّذِى وَضَعَ السُّلْطَانُ فِيهِ الْهَدِيَّةَ اَوِ الْمَنْدِيلُ الَّذِى لَفَّ فِيهِ الْعَطِيَّةَ اَوِ النَّفَرُ الَّذِى اَرْسَلَ عَلٰى يَدِهِ النِّعْمَةَ اِلَيْكَ شُرَكَاءَ للِسُّلْطَانِ فِى سَلْطَنَتِهِ كَذٰلِكَ لَا يُمْكِنُ اَنْ يَكُونَ الْاَسْبَابُ الْمُرْسَلَةُ عَلٰى اَيْدِيهِمُ النِّعَمُ اِلَيْنَا وَ الظُّرُوفُ الَّتِى هِىَ صَنَادِيقُ للِنِّعَمِ الْمُدَّخَرَةِ لَنَا وَ الْاَسْبَابُ الَّتِى اِلْتَفَّتْ عَلٰى عَطَايَا اِلٰهِيَّةٍ مُهْدَاتٍ اِلَيْنَا شُرَكَاءَ اَعْوَانًا اَوْ وَسَائِطَ مُؤَثِّرَةً ٭

Birinci Mertebe

"Ve de ki: 'Hamd o Allâh'a mahsûstur ki, çocuk edinmemiştir; hem mülkte kendisine hiçbir ortak olmamıştır; âcizlikten dolayı O'nun için hiçbir yardımcı da olmamıştır. Artık O'nu tekbîr getirerek yücelt!" (İsrâ Sûresi, 17:111). Lebbeyk ve sa'deyk..

Celâli ne yücedir o Allâh ki, kudret ve ilim cihetiyle her şeyden en büyüktür. Zîrâ o öyle bir Hâlık ve Bârî ve Musavvirdir ki, kudretiyle insânı kâinât gibi yapmış ve insânı kader kalemiyle yazdığı gibi kâinâtı da bu kalemle yazmıştır. Çünki bu büyük âlem, bu küçük âlem gibi, O'nun kudretinin masnûu ve kaderinin mektûbudur. O'nun bu büyük âlemi ibdâ' etmesi, onu bir mescid hâline getirmiştir. Bu küçük âlemi îcâd etmesi, onu bir secde eden hâline getirmiştir. Bu büyük âlemi inşâ etmesi, onu bir mülk hâline getirmiştir. Bu küçük âlemi binâ etmesi, onu bir memlûk hâline getirmiştir. O'nun şu büyük âlemdeki san'atı, bir kitâb şeklinde tezâhür etmiştir. Bu küçük âlemdeki sıbgası, bir hitâb şeklinde çiçek vermiştir. O'nun şu büyük âlemdeki kudreti, O'nun haşmetini gösterir. Bu küçük âlemdeki rahmeti, ni'metini tanzîm eder. O'nun şu büyük âlemdeki haşmeti, O'nun vahdâniyetine şehâdet eder. Bu küçük âlemdeki ni'meti, O'nun ehadiyetini i'lân eder. O'nun şu büyük âlemde bulunan küll ve cüz'lerdeki mührü, sükûn ve hareket şeklindedir. Bu küçük âlemde bulunan cisim ve a'zâlardaki mührü, hüceyre ve zerre şeklindedir.

Şimdi O'nun toplu hâldeki eserlerine bak. Nasıl sabâhın aydınlığı gibi mutlak bir intizâm ile berâber mutlak bir sehâvet göreceksin. Mutlak bir ittizân ile berâber mutlak bir sür'at içinde (göreceksin), mutlak bir ittikân ile berâber mutlak bir kolaylık içinde (göreceksin). Mutlak bir hüsn-i san'at ile berâber mutlak bir vüs'at içinde (göreceksin). Mutlak bir ittifâk ile berâber mutlak bir uzaklık içinde (göreceksin). Mutlak bir imtiyâz ile berâber mutlak bir karışıklık içinde (göreceksin). Mutlak bir kıymetlilik ile berâber mutlak bir kolaylık içinde (göreceksin). İşte bu görünen keyfiyet, ehl-i

— 379 —

tahkîk olan akıl sâhibi için bir şâhiddir. Münâfık olan ahmağı, mutlak kudret sâhibi olan Hakk'ın san'atını ve vahdetini kabûle mecbûr bırakır. O, mutlak ilim sâhibidir.

Hem vahdette mutlak bir kolaylık vardır. Kesret ve şirkte ise kilitlenmiş bir zorluk vardır. Eğer bütün eşyâ tek zâta isnâd edilse, yoktan îcâd etmekdeki kolaylık cihetiyle kâinât hurmâ ağacı gibidir, hurmâ ağacı da meyve gibidir. Eğer kesrete isnâd edilse, yoktan îcâd etmekdeki zorluk cihetiyle hurmâ ağacı kâinât gibidir, meyve ise ağaçlar gibidir. Zîrâ tek zât tek fiil ile pek çok eşyâya âid bir netîceyi ve bir vaz'iyeti külfetsiz ve mübâşeretsiz te'mîn edebilir. Eğer şu vaz'iyet ve netîce kesrete havâle edilse, tekellüfler, mübâşereler ve çekişmeler olmadan onlara ulaşmak mümkün olmaz. Askerlerle berâber kumandan gibi, taşlarla berâber usta gibi, yıldızlarla berâber yer gibi, damlalarla berâber fıskıye gibi, dâiredeki noktalarla berâber merkez noktası gibi.

Şu sırdandır ki, vahdette intisâb, hudûdsuz kudret makâmına geçer. Hem sebeb kuvvetinin menba'larını taşımaya mecbûr olmaz. Ve eser o isnâd edilen şeye nisbet etmekle büyür. Şirket ise her sebeb kendi kuvvetinin menba'larını taşımaya mecbûrdur. Eser de kendi cirmi nisbetinde küçülür. Buradan hareketle karınca ve sinek cebbârlara karşı galebe etti. Ve küçük çekirdek koca bir ağacı taşıdı.

Yine şu sırdandır ki, bütün eşyânın tek zâta isnâd edilmesinde îcâd etmek mutlak ademden olmaz. Bi'l-akis îcâd etmek, tıpkı âyînede temessül eden sûretin, kendisine bir vücûd-ı hâricînin verilmesi için kemâl-i sühûletle fotoğraf kâğıdına nakledilmesi gibi veyâ görünmez bir mürekkeb ile yazılmış bir hattın, gizli yazıyı ortaya çıkaran bir mâdde vâsıtasıyla izhâr edilmesi gibi, ilmen mevcûd olanı vücûd-ı hâricîye çıkarmakdır.

Eşyânın esbâba ve kesrete isnâdında ise îcâd etmek adem-i mutlaktan olması gerekir. O ise eğer muhâl olmazsa, en zor şeylerden biri olur. Demek vahdetteki sühûlet vücûb derecesine varmaktadır. Kesretteki suûbet ise imtinâ' derecesine varmaktadır.

Yine şu hikmettendir ki, Vahdette, ibdâ' ve îcâd "el-Eysi min el-leysi" yani mevcûdu müddetsiz ve mâddesiz olarak adem-i sırftan ibdâ' ve zerrâtı külfetsiz ve karışıksız olarak ilmî kalıba dökmek mümkün olur. Şirk ve kesrette ise, bütün ehl-i aklın ittifâkıyla ademden ibdâ' mümkün olmaz. Çünki bir zîhayâtın vücûdu için yeryüzü ve unsurlarda yayılmış olan zerrâtın toplanması gerekir. Ve ilmî kalıbın olmaması sebebiyle, o zîhayâtın cismindeki zerrelerin muhâfazası için, her zerrede küllî bir ilim ve mutlak bir irâde lâzım olur.

Bununla berâber, şerîkler, kendilerine ihtiyâc duyulmayan, zâtları mümteni' ve sırf tahakkümî olan şeylerdir. Mevcûdâttan hiçbir şeyde onlara ne bir emâre vardır, ne de kendilerine bir işâret vardır. Zîrâ semâvât ve arzın hilkati, bizzarûre gayr-i mütenâhî bir kudret-i kâmile îcâb ettirir. Bu yüzden şerîklere ihtiyâc duyulmamıştır.

— 380 —

Yoksa gayr-i mütenâhî bir kudret-i kâmilenin, hiçbir zarûret olmadan, zarûret bunun aksinde iken, nihâyetsiz olma vaktinde, mütenâhî başka bir kuvvetle sınırlandırılması ve sona erdirilmesi gerekir. O ise beş vecihle muhâldir. İşte şerîkler mümteni' oldular. Zâten mevcûdâttan hiçbir şeyde, ne şu vecihlerle mümteni' olan şerîklerin vücûtlarına bir işâret vardır, ne de tahakkuklarına bir emâre vardır.

Bu mes'eleyi Otuzikinci Risâlenin Birinci Mevkıfında zerrâttan seyyârâta kadar ve İkinci Mevkıfda semâvâttan teşehhusât-ı vechiyeye kadar îzâh ettik. Hepsi de sikke-i tevhîdi göstererek şirki reddeden cevâbı verdiler.

O'nun şerîkleri olmadığı gibi, böylece O'nun ne muîni vardır ne de vezîrleri vardır. Esbâb ise, kudret-i ezeliyenin tasarrufu üzerine ancak ince bir perdedir. Esbâbın en şerefli ve ihtiyârı en geniş olanı insânın kendisidir; bununla berâber, yemek, söz söylemek ve düşünmek gibi en zâhir ef'âl-i ihtiyâriyesinin yüzlerce cüz'ünden elinde sâdece meşkûk tek bir cüz' vardır. Eğer ihtiyârı en şerefli ve en geniş olan sebeb, böyle gördüğün gibi tasarruf-ı hakîkîden elleri bağlanmış ise, îcâd ve rubûbiyette semâvât ve arzın hâlıkına hayvânât ve cemâdâtın şerîk olmaları nasıl mümkün olabilir. Nasıl ki pâdişâhın içine hediye koyduğu zarf veyâ içine hediye sardığı mendîl veyâ eliyle sana ni'met gönderdiği nefer o pâdişâha saltanatında şerîkler olması mümkün değildir. Öyle de elleriyle bize ni'metler gönderilmiş olan sebeblerin ve bizim için iddihâr edilmiş olan ni'metlere bizzât sandukçalar olan zarfların ve bize hediye edilmiş olan atâyâ-yı ilâhiyeye sarılan esbâbın yardımcı şerîkler veyâ müessir vâsıtalar olması mümkün değildir.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 689, yeniyazı sh: 290)

اَلْمَرْتَبَةُ الثَّانِيَةُ
جَلَّ جَلَالُهُ اَللّٰه‌ُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَ عِلْمًا اِذْ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ الصَّانِعُ الْحَكِيمُ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ الَّذِى هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتُ الْاَرْضِيَّةُ وَ الْاَجْرَامُ الْعُلْوِيَّةُ فِى بُسْتَانِ الْكَائِنَاتِ مُعْجِزَاتُ قُدْرَةِ خَلَّاقٍ عَلِيمٍ بِالْبَدَاهَةِ ٭ وَ هٰذِهِ النَّبَاتَاتُ الْمُتَلَوِّنَةُ الْمُتَزَيِّنَةُ الْمَنْثُورَةُ وَ هٰذِهِ الْحَيْوَانَاتُ الْمُتَنَوِّعَةُ الْمُتَبَرِّجَةُ الْمَنْشُورَةُ فِى حَدِيقَةِ الْاَرْضِ خَوَارِقُ صَنْعَةِ صَانِعٍ حَكِيمٍ بِالضَّرُورَةِ وَ هٰذِهِ الْاَزْهَارُ الْمُتَبَسِّمَةُ وَ الْاَثْمَارُ الْمُتَزَيِّنَةُ فِى جِنَانِ هٰذِهِ الْحَدِيقَةِ هَدَايَاءُ رَحْمَةِ رَحْمٰنٍ رَحِيمٍ بِالْمُشَاهَدَةِ تَشْهَدُ هَاتِيكَ وَ تُنَادِى تَاكَ وَ تُعْلِنُ هٰذِهِ بِاَنَّ خَلَّاقَ هَاتِيكَ وَ مُصَوِّرَ تَاكَ وَ وَاهِبَ هٰذِهِ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ قَدْ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ رَحْمَةً وَ عِلْمًا تَتَسَاوٰى بِالنِّسْبَةِ اِلٰى قُدْرَتِهِ الذَّرَّاتُ وَ النُّجُومُ وَ الْقَلِيلُ وَ الْكَثِيرُ وَ الصَّغِيرُ وَ الْكَبِيرُ وَ الْمُتَنَاهِى وَ غَيْرُ اْلمُتَنَاهِى وَ كُلُّ الْوُقُوعَاتِ الْمَاضِيَّةِ وَ غَرَائِبِهَا مُعْجِزَاتُ صَنْعَةِ صَانِعٍ حَكِيمٍ تَشْهَدُ عَلٰى اَنَّ ذٰلِكَ الصَّانِعَ قَدِيرٌ عَلٰى كُلِّ الْاِمْكَانَاتِ الْاِسْتِقْبَالِيَّةِ وَ عَجَائِبِهَا اِذْ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ وَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ ٭
— 381 —
فَسُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَدِيقَةَ اَرْضِهِ مَشْهَرَ صَنْعَتِهِ مَحْشَرَ فِطْرَتِهِ مَظْهَرَ قُدْرَتِهِ مَدَارَ حِكْمَتِهِ مَزْهَرَ رَحْمَتِهِ مَزْرَعَ جَنَّتِهِ مَمَرَّ الْمَخْلُوقَاتِ مَسِيلَ الْمَوْجُودَاتِ مَكِيلَ الْمَصْنُوعَاتِ فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ مُنَقَّشُ الطُّيُورَاتِ مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ مُزَهَّرُ النَّبَاتَاتِ مُعْجِزَاتُ عِلْمِهِ خَوَارِقُ صُنْعِهِ هَدَايَاءُ جُودِهِ بَرَاهِينُ لُطْفِهِ ٭
تَبَسُّمُ الْاَزْهَارِ مِنْ زِينَةِ الْاَثْمَارِ تَسَجُّعُ الْاَطْيَارِ فِى نَسْمَةِ الْاَسْحَارِ تَهَزُّجُ الْاَمْطَارِ عَلٰى خُدُودِ الْاَزْهَارِ تَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلَى الْاَطْفَالِ الصِّغَارِ تَعَرُّفُ وَدُودٍ تَوَدُّدُ رَحْمٰنٍ تَرَحُّمُ حَنَّانٍ تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَ الْاِنْسَانِ وَ الرُّوحِ وَ الْحَيْوَانِ وَ الْمَلَكِ وَ الْجَانِّ ٭
وَ الْبُذُورُ وَ الْاَثْمَارُ وَ الْحُبُوبُ وَ الْاَزْهَارُ مُعْجِزَاتُ الْحِكْمَةِ خَوَارِقُ الصَّنْعَةِ هَدَايَاءُ الرَّحْمَةِ بَرَاهِينُ الْوَحْدَةِ شَوَاهِدُ لُطْفِهِ فِى دَارِ الْاٰخِرَةِ شَوَاهِدُ صَادِقَةٌ بِاَنَّ خَلَّاقَهَا عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ قَدْ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ بِالرَّحْمَةِ وَ الْعِلْمِ وَ الْخَلْقِ وَ التَّدْبِيرِ وَ الصُّنْعِ وَ التَّصْوِيرِ ٭ فَالشَّمْسُ كَالْبُذْرَةِ وَ النَّجْمُ كَالزُّهْرَةِ وَ الْاَرْضُ كَالْحَبَّةِ لَا تَثْقُلُ عَلَيْهِ بِالْخَلْقِ وَ التَّدْبِيرِ وَ الصُّنْعِ وَ التَّصْوِيرِ ٭ فَالْبُذُورُ وَ الْاَثْمَارُ مَرَايَاءُ الْوَحْدَةِ فِى اَقْطَارِ الْكَثْرَةِ اِشَارَاتُ الْقَدَرِ رُمُوزَاتُ الْقُدْرَةِ بِاَنَّ تِلْكَ الْكَثْرَةَ مِنْ مَنْبَعِ الْوَحْدَةِ تَصْدُرُ شَاهِدَةً لِوَحْدَةِ الْفَاطِرِ فِى الصُّنْعِ وَ التَّصْوِيرِ ثُمَّ اِلَى الْوَحْدَةِ تَنْتَهِى ذَاكِرَةً لِحِكْمَةِ الصَّانِعِ فِى الْخَلْقِ وَ التَّدْبِيرِ ٭ وَ تَلْوِيحَاتُ الْحِكْمَةِ بِاَنَّ خَالِقَ الْكُلِّ بِكُلِّيَّةِ النَّظَرِ اِلَى الْجُزْئِىِّ يَنْظُرُ ثُمَّ اِلٰى جُزْئِهِ اِذْ اِنْ كَانَ ثَمَرًا فَهُوَ الْمَقْصُودُ الْاَظْهَرُ مِنْ خَلْقِ هٰذَا الشَّجَرِ ٭
— 382 —
فَالْبَشَرُ ثَمَرٌ لِهٰذِهِ الْكَائِنَاتِ فَهُوَ الْمَقْصُودُ الْاَظْهَرُ لِخَالِقِ الْمَوْجُودَاتِ وَ الْقَلْبُ كَالنُّوَاةِ فَهُوَ الْمِرْاٰةُ الْاَنْوَرُ لِصَانِعِ الْمَخْلُوقَاتِ ٭ وَ مِنْ هٰذِهِ الْحِكْمَةِ فَالْاِنْسَانُ الْاَصْغَرُ فِى هٰذِهِ الْكَائِنَاتِ هُوَ الْمَدَارُ الْاَظْهَرُ للِنَّشْرِ وَ الْمَحْشَرِ فِى هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ وَ التَّخْرِيبِ وَ التَّبْدِيلِ وَ التَّحْوِيلِ وَ التَّجْدِيدِ لِهٰذِهِ الْكَائِنَاتِ ٭
اَللّٰه‌ُ اَكْبَرُ يَا كَبِيرُ اَنْتَ الَّذِى لَا تَهْدِى الْعُقُولُ لِكُنْهِ عَظَمَتِهِ ٭ كِه: لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَنْد هَرْشَىْ دَمَادَمْ جُويَدَنْد يَا حَقّ سَرَاسَرْ گُويَدَنْد يَا حَىّ ٭

İkinci Mertebe

Celâli ne yücedir o Allâh ki, kudret ve ilim cihetiyle her şeyden en büyüktür. Zîrâ o öyle Hallâk-ı Alîm, Sâni'-i Hakîm, Rahmânü'r-Rahîmdir ki, kâinât bostânındaki şu mevcûdât-ı arziye ve ecrâm-ı ulviye bilbedâhe o Hallâk-ı Alîmin mu'cizât-ı kudretidir.

Ve yeryüzü bahçesindeki rengârenk, süslenen, serilmiş şu bitkiler ve çeşit çeşit, açılıp saçılan, yayılmış şu hayvânlar bizzarûre O Sâni'-i Hakîmin havârik-ı san'atıdır ve bu bağın bahçelerindeki tebüssüm eden çiçekler ve süslenen meyveler, bilmüşâhede O Rahmân-ı Rahîm'in hedâyâ-yı rahmetidir. O şehâdet ediyor, şu nidâ ediyor ve bu i'lân ediyor ki, O'nun hallâkı, şunun Musavviri ve bunun Vâhibi her şeye kâdirdir. Her şeye alîmdir. Rahmet ve ilim cihetiyle her şeyi kaplamıştır. Kudretine nisbeten zerreler ve yıldızlar, az ve çok, küçük ve büyük, sonu olan ve sonu olmayan müsâvîdir. Ve mâzînin bütün vukûât ve garâibi o Sâni'-i Hakîm'in mu'cizât-ı san'atıdır ki, istikbâlin bütün imkânât ve acâibine bu Sâniin hakkıyla kâdir olduğuna şehâdet eder. Zîrâ O, Hallâk-ı Alîm ve Azîz-i Hakîmdir.

— 383 —

Her türlü noksânlıktan ve kusûrdan münezzehtir O Zât ki, yeryüzü bahçesini san'atının meşheri, yarattıklarının mahşeri, kudretinin mazharı, hikmetinin medârı, rahmetinin çiçekliği, cennetinin tarlası, mahlûkâtın geçit yeri, mevcûdâtın akacak yeri, masnûâtın ölçeği yapmıştır. İşte müzeyyen hayvânât, münakkaş kuşlar, meyveli ağaçlar, çiçekli bitkiler O'nun ilminin mu'cizeleridir. San'atının hârikalarıdır. Cömertliğinin hediyeleridir. Lütfunun bürhânlarıdır.

Meyvelerin zînetinden dolayı çiçeklerin tebessümü, seherin nesîminde kuşların cıvıltısı, çiçeklerin yapraklarındaki yağmur damlalarının nağmeli sesi, vâlidelerin küçük çocuklara olan merhameti.. Cin ve insâna, rûh ve hayvâna, melek ve câna bir Vedûd'ün tanıttırması, bir Rahmân'ın sevdirmesi, bir Hannân'ın merhameti, Bir Mennân'ın tahannünüdür.

Tohumlar ve meyveler, dâneler ve çiçekler, birer hikmet mu'cizesi, birer san'at hârikası, birer rahmet hediyesi, birer vahdet bürhânı, dâr-ı âhiretteki lütfunun birer şâhididir. Birer şâhid-i sâdıktırlar. Çünki kendilerinin Hallâkı her şeye kadîr ve her şeye alîmdir. Rahmet ve ilimle, halk ve tedbîrle, sun' ve tasvîrle her şeyi kaplamıştır. Bu yüzden güneş tohum gibidir, yıldız çiçek gibidir, yer dâne gibidir. Yaratmak ve tedbîr, sun' ve tasvîr O'na ağır gelmez.

Tohumlar ve meyveler, kesretin aktârında vahdetin âyîneleri, kaderin işâretleri, kudretin remizleridir. Çünki bu kesret vahdetin menbaındandır. Fâtırın sun' ve tasvîrdeki vahdetine şehâdet ederek sudûr eder. Sonra Sâni'in halk ve tedbîrdeki hikmetini zikrederek vahdette nihâyet bulur.

Hem hikmetin telvîhâtıdır. Çünki Hâlık-ı kül küllî nazarla cüz'iye bakarken orada cüz'üne (de bakar). Zîrâ bir meyve olsa, bu ağacın halk edilmesinden en zâhir bir maksad işte odur. Beşer de şu kâinât için bir meyvedir. Mevcûdâtın Hâlıkı için en zâhir maksûd da O'dur.

Kalb ise çekirdek gibidir, mahlûkâtın Sânii için en parlak âyîne odur. İşte şu hikmettendir ki, bu mevcûdâttaki neşir ve haşre ve bu kâinâtın tahrîb, tebdîl, tahvîl ve tecdîdine en zâhir medâr, ancak bu kâinâttaki o küçücük insândır.

Allâh en büyüktür. Ey büyük olan! Azametinin künhüne akılların erişemediği Zât ancak Sensin.

Çünki her şey berâber (hareketleri ve sesleriyle mûsîka-i zikriye tarzında) Lâ ilâhe illâ hû derler. Sürekli "yâ Hak" ararlar, hepsi "yâ Hay" derler.

— 384 —

(Osmanlıca Lem'alar sh: 691, yeniyazı sh: 292)

اَلْمَرْتَبَةُ الثَّالِثَةُ

(6)

﴿اِيضَاحُهَا فِى رَاْسِ الْمَوْقِفِ الثَّالِثِ مِنَ الرِّسَالَةِ الثَّانِيَةِ وَ ثَلَاثِينَ﴾
اَللّٰه‌ُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَ عِلْمًا اِذْ هُوَ الْقَدِيرُ الْمُقَدِّرُ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ الْمُصَوِّرُ الْكَرِيمُ اللَّطِيفُ الْمُزَيِّنُ الْمُنْعِمُ الْوَدُودُ الْمُتَعَرِّفُ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ الْمُتَحَنِّنُ الْجَمِيلُ ذُو الْجَمَالِ وَ الْكَمَالِ الْمُطْلَقِ النَّقَّاشُ الْاَزَلِىُّ الَّذِى مَاحَقَائِقُ هٰذِهِ الْكَائِنَاتِ كُلًّا وَ اَجْزَاءً وَ صَحَائِفَ وَ طَبَقَاتٍ وَ مَا حَقَائِقُ هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ كُلِّيًّا وَ جُزْئِيًّا وَ وُجُودًا وَ بَقَاءً اِلَّا وَ هِىَ خُطُوطُ قَلَمِ قَضَائِهِ وَ قَدَرِهِ بِتَنْظِيمٍ وَ تَقْدِيرٍ وَ عِلْمٍ وَ حِكْمَةٍ وَ اِلَّا نُقُوشُ پَرْكَارِ عِلْمِهِ وَ حِكْمَتِهِ بِصُنْعٍ وَ تَصْوِيرٍ وَ اِلَّا تَزْيِينَاتُ يَدِ بَيْضَاءِ صُنْعِهِ وَ تَصْوِيرِهِ وَ تَزْيِينِهِ وَ تَنْوِيرِهِ بِلُطْفٍ وَ كَرَمٍ وَ اِلَّا اَزَاهِيرُ لَطَائِفِ لُطْفِهِ وَ كَرَمِهِ وَ تَعَرُّفِهِ وَ تَوَدُّدِهِ بِرَحْمَةٍ وَ نِعْمَةٍ وَ اِلَّا ثَمَرَاتُ فَيَّاضِ عَيْنِ رَحْمَتِهِ وَ نِعْمَتِهِ وَ تَرَحُّمِهِ وَ تَحَنُّنِهِ بِجَمَالٍ وَ كَمَالٍ وَ اِلَّا لَمَعَاتُ جَمَالٍ سَرْمَدِىٍّ وَ كَمَالٍ دَيْمُومِىٍّ بِشَهَادَةِ تَفَانِيَةِ الْمَرَايَا وَ سَيَّالِيَّةِ الْمَظَاهِرِ مَعَ دَوَامِ تَجَلِّى الْجَمَالِ عَلٰى مَرِّ الْفُصُولِ وَ الْعُصُورِ وَ الْاَدْوَارِ وَ مَعَ دَوَامِ الْاِنْعَامِ عَلٰى مَرِّ الْاَنَامِ وَ الْاَيَّامِ وَ الْاَعْوَامِ

6 Bu üçüncü mertebe, cüz'î bir çiçeği ve güzel bir kadını nazara alıyor. Koca bahâr bir çiçektir. Cennet dahi bir çiçek gibidir, bu mertebenin mazharlarıdırlar ve âlem güzel ve büyük bir insândır ve hûrîler nev'i ve rûhânîler tâifesi ve hayvânlar cinsi ve insân sınıfı herbiri ma'nen güzel bir insân hükmündedirler. Bu mertebenin gösterdiği esmâyı safahâtıyla gösteriyorlar .

— 385 —
نَعَمْ تَفَانِى الْمِرْاٰةِ زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ التَّجَلِّى الدَّائِمِ مَعَ الْفَيْضِ الْمُلَازِمِ مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ مِنْ اَبْهَرِ الْبَوَاهِرِ عَلٰى اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ اَنَّ الْكَمَالَ الزَّاهِرَ لَيْسَا مُلْكَ الْمَظَاهِرِ مِنْ اَفْصَحِ تِبْيَانٍ مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ لِْلِاحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ لِلْبَاقِى الْوَدُودِ ٭
نَعَمْ فَالْاَثَرُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْبَدَاهَةِ عَلَى الْفِعْلِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْفِعْلُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالضَّرُورَةِ عَلَى الْاِسْمِ الْمُكَمَّلِ وَ الْفَاعِلِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْاِسْمُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِلَا رَيْبٍ عَلَى الْوَصْفِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الْوَصْفُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِلَا شَكٍّ عَلَى الشَّاْنِ الْمُكَمَّلِ ثُمَّ الشَّاْنُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْيَقِينِ عَلٰى كَمَالِ الذَّاتِ بِمَا يَلِيقُ بِالذَّاتِ وَ هُوَ الْحَقُّ الْيَقِينُ ٭

Üçüncü Mertebe

Kudret ve ilim cihetiyle Allâh her şeyden en büyüktür. Zîrâ O öyle bir Kadîr, Mukaddir, Alîm, Hakîm, Musavvir, Kerîm, Latîf, Müzeyyin, Mün'im, Vedûd, Mütearrif, Rahmân, Rahîm, Mütehannin, Cemîl-i Zülcelâl, Kemâl-i Mutlak ve Nakkâş-ı Ezelîdir ki, Kül ve cüz', sahâif ve tabakât olarak bu kâinâtın hakîkati ve küllîlik ve cüz'îlik, vücûd ve bekâ i'tibâriyle bu mevcûdâtın hakîkati,

Ancak O'nun kazâ ve kader kaleminin, tanzîm ve takdîr, ilim ve hikmetle çizdiği hatlarıdır.

Ve ancak O'nun ilim ve hikmet pergelinin sun' ve tasvîr ile yaptığı nakışlarıdır.

Ve ancak O'nun sun' ve tasvîri, tezyîn ve tenvîrinin yed-i beyzâsının lütuf ve keremle işlediği tezyînâtıdır.

Ve ancak O'nun lütuf ve keremi, tearrüf ve teveddüdünün latîfelerinin rahmet ve ni'metle açmış çiçekleridir.

Ve ancak O'nun ayn-ı rahmet ve ni'meti, terahhum ve tahannününün feyzinin cemâl ve kemâl ile çıkmış semereleridir.

Hem mevsimler, asırlar ve devirlerin geçmesine rağmen cemâlin tecellîsinin devâm etmesiyle berâber ve mahlûkâtın ve günlerin ve senelerin geçmesine rağmen in'âmın devâm etmesiyle berâber, âyînelerin fânîliği ve mazharların seyyâliyetinin şehâdetiyle ancak dâimî bir cemâlin ve bâkî bir kemâlin lemeâtıdır.

Evet dâimî tecellî ile berâber, sürekli feyiz ile berâber, âyînelerin fânîliği, mevcûdâtın zevâli, o görünen cemâlin, o parlayan kemâlin mazharların mülkü olmadığını zâhirlerin en zâhiri, âşikârların en âşikârı olarak gösterir. O mücerred cemâlin, o yenilenen ihsânın, o vâcibü'l-vücûdun, o Bâkî-i Vedûd'ün en fasîh beyânı ve en vâzıh bürhânıdır.

Evet mükemmel eser bilbedâhe mükemmel fiile delâlet eder. Sonra mükemmel fiil, bizzarûre mükemmel isme ve mükemmel fâile delâlet eder. Sonra mükemmel isim, bilâşübhe mükemmel sıfata delâlet eder. Sonra mükemmel vasıf, bilâşek mükemmel şe'ne delâlet eder. Sonra mükemmel şe'n, O Zâta lâyık bir sûrette, ki o da hakka'l-yakîndir bilyakîn o Zâtın kemâline delâlet eder.

— 386 —

(Osmanlıca Lem'alar sh: 693, yeniyazı sh: 293)

اَلْمَرْتَبَةُ الرَّابِعَةُ
جَلَّ جَلَالُهُ اَللّٰه‌ُ اَكْبَرُ اِذْ هُوَ الْعَدْلُ الْعَادِلُ الْحَكَمُ الْحَاكِمُ الْحَكِيمُ الْاَزَلِىُّ الَّذِى اَسَّسَ بُنْيَانَ شَجَرَةِ هٰذِهِ الْكَائِنَاتِ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ بِاُصُولِ مَشِيئَتِهِ وَ حِكْمَتِهِ وَ فَصَّلَهَا بِدَسَاتِيرِ قَضَائِهِ وَ قَدَرِهِ وَ نَظَّمَهَا بِقَوَانِينِ عَادَتِهِ وَ سُنَّتِهِ وَ زَيَّنَهَا بِنَوَامِيسِ عِنَايَتِهِ وَ رَحْمَتِهِ وَ نَوَّرَهَا بِجَلَوَاتِ اَسْمَائِهِ وَ صِفَاتِهِ بِشَهَادَاتِ اِنْتِظَامَاتِ مَصْنُوعَاتِهِ وَ تَزَيُّنَاتِ مَوْجُودَاتِهِ وَ تَشَابُهِهَا وَ تَنَاسُبِهَا وَ تَجَاوُبِهَا وَ تَعَاوُنِهَا وَ تَعَانُقِهَا وَ اِتِّقَانِ الصَّنْعَةِ الشُّعُورِيَّةِ فِى كُلِّ شَيْءٍ عَلٰى مِقْدَارِ قَامَةِ قَابِلِيَّتِهِ الْمُقَدَّرَةِ بِتَقْدِيرِ الْقَدَرِ فَالْحِكْمَةُ الْعَامَّةُ فِى تَنْظِيمَاتِهَا وَ الْعِنَايَةُ التَّامَّةُ فِى تَزْيِينَاتِهَا وَ الرَّحْمَةُ الْوَاسِعَةُ فِى تَلْطِيفَاتِهَا وَ الْاَرْزَاقُ وَ الْاِعَاشَةُ الشَّامِلَةُ فِى تَرْبِيَتِهَا وَ الْحَيَاةُ الْعَجِيبَةُ الصَّنْعَةِ بِمَظْهَرِيَّتِهَا للِشُّؤُنِ الذَّاتِيَّةِ لِفَاطِرِهَا وَ الْمَحَاسِنُ الْقَصْدِيَّةُ فِى تَحْسِينَاتِهَا وَ دَوَامُ تَجَلِّى الْجَمَالِ الْمُنْعَكِسِ مَعَ زَوَالِهَا وَ الْعِشْقُ الصَّادِقُ فِى قَلْبِهَا لِمَعْبُودِهَا وَ الْاِنْجِذَابُ الظَّاهِرُ فِى جَذْبَتِهَا وَ اِتِّفَاقُ كُلِّ كُمَّلِهَا عَلٰى وَحْدَةِ فَاطِرِهَا وَ التَّصَرُّفُ لِمَصَالِحَ فِى اَجْزَائِهَا وَ التَّدْبِيرُ الْحَكِيمُ لِنَبَاتَاتِهَا وَ التَّرْبِيَةُ الْكَرِيمَةُ لِحَيْوَانَاتِهَا وَ الْاِنْتِظَامُ الْمُكَمَّلُ فِى تَغَيُّرَاتِ اَرْكَانِهَا وَ الْغَايَاتُ الْجَسِيمَةُ فِى اِنْتِظَامِ كُلِّيَّتِهَا وَ الْحُدُوثُ دَفْعَةً مَعَ غَايَةِ كَمَالِ حُسْنِ صَنْعَتِهَا بِلَا اِحْتِيَاجٍ اِلٰى مُدَّةٍ وَ مَادَّةٍ وَ التَّشَخُّصَاتُ الْحَكِيمَةُ مَعَ عَدَمِ تَحْدِيدِ تَرَدُّدِ اِمْكَانَاتِهَا وَ قَضَاءُ حَاجَاتِهَا عَلٰى غَايَةِ كَثْرَتِهَا وَ تَنَوُّعِهَا فِى اَوْقَاتِهَا اللَّائِقَةِ الْمُنَاسِبَةِ مِنْ حَيْثُ لَايَحْتَسِبُ وَ مِنْ حَيْثُ لَايُشْعَرُ مَعَ قَصْرِ اَيْدِيهَا مِنْ اَصْغَرِ مَطَالِبِهَا وَ الْقُوَّةُ الْمُطْلَقَةُ فِى مَعْدَنِ ضَعْفِهَا وَ الْقُدْرَةُ الْمُطْلَقَةُ فِى مَنْبَعِ عَجْزِهَا وَ الْحَيَاةُ الظَّاهِرَةُ فِى جُمُودِهَا وَ الشُّعُورُ الْمُحِيطُ فِى جَهْلِهَا وَ الْاِنْتِظَامُ الْمُكَمَّلُ فِى تَغَيُّرَاتِهَا الْمُسْتَلْزِمُ لِوُجُودِ الْمُغَيِّرِ الْغَيْرِ الْمُتَغَيِّرِ وَ الْاِتِّفَاقُ فِى تَسْبِيحَاتِهَا كَالدَّوَائِرِ الْمُتَدَاخِلَةِ الْمُتَّحِدَةِ الْمَرْكَزِ وَ الْمَقْبُولِيَّةُ فِى دَعَوَاتِهَا الثَّلَاثِ بِلِسَانِ اِسْتِعْدَادِهَا وَ بِلِسَانِ اِحْتِيَاجَاتِهَا الْفِطْرِيَّةِ وَ بِلِسَانِ اِضْطِرَارِهَا وَ الْمُنَاجَاةُ وَ الشُّهُودَاتُ وَ الْفُيُوضَاتُ فِى عِبَادَاتِهَا وَ الْاِنْتِظَامُ فِى قَدَرَيْهَا وَ الْاِطْمِئْنَانُ بِذِكْرِ فَاطِرِهَا وَ كَوْنُ الْعِبَادَةِ فِيهَا خَيْطَ الْوُصْلَةِ بَيْنَ مُنْتَهٰيهَا وَ مَبْدَئِهَا وَ سَبَبَ ظُهُورِ كَمَالِهَا وَ لِتَحَقُّقِ مَقَاصِدِ صَانِعِهَا.
— 387 —
وَ هٰكَذَا بِسَائِرِ شُؤُنَاتِهَا وَ اَحْوَالِهَا وَ كَيْفِيَّاتِهَا شَاهِدَاتٌ بِاَنَّهَا كُلَّهَا بِتَدْبِيرِ مُدَبِّرٍ حَكِيمٍ وَاحِدٍ وَ فِى تَرْبِيَةِ مُرَبٍّ كَرِيمٍ اَحَدٍ صَمَدٍ وَ كُلَّهَا خُدَّامُ سَيِّدٍ وَاحِدٍ وَ تَحْتَ تَصَرُّفِ مُتَصَرِّفٍ وَاحِدٍ وَ مَصْدَرُهُمْ قُدْرَةُ الْوَاحِدِ الَّذِى تَظَاهَرَتْ وَ تَكَاثَرَتْ خَوَاتِيمُ وَحْدَتِهِ عَلٰى كُلِّ مَكْتُوبٍ مِنْ مَكْتُوبَاتِهِ فِى كُلِّ صَفْحَةٍ مِنْ صَفَحَاتِ مَوْجُودَاتِهِ ٭
نَعَمْ فَكُلُّ زَهْرَةٍ وَ ثَمَرٍ وَ كُلُّ نَبَاتٍ وَ شَجَرٍ بَلْ كُلُّ حَيْوَانٍ وَ حَجَرٍ بَلْ كُلُّ ذَرَّةٍ وَ مَدَرٍ فِى كُلِّ وَادٍ وَ جَبَلٍ وَ كُلِّ بَادٍ وَ قَفَرٍ خَاتَمٌ بَيِّنُ النَّقْشِ وَ الْاَثَرِ يُظْهِرُ لِدِقَّةِ النَّظَرِ بِاَنَّ ذَا ذَاكَ الْاَثَرِ هُوَ كَاتِبُ ذَاكَ الْمَكَانِ بِالْعِبَرِ فَهُوَ كَاتِبُ ظَهْرِ الْبَرِّ وَ بَطْنِ الْبَحْرِ فَهُوَ نَقَّاشُ الشَّمْسِ وَ الْقَمَرِ فِى صَحِيفَةِ السَّمٰوَاتِ ذَاتِ الْعِبَرِ جَلَّ جَلَالُ نَقَّاشِهَا اَللّٰه‌ُ اَكْبَرُ ٭
كِه لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ٭ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ عَالَمْ

Dördüncü Mertebe

Celâli ne yücedir o Allâh ki, en büyüktür. Zîrâ o öyle Adl-i Âdil, Hakem-i Hâkim, Hakîm-i Ezelîdir ki, şu kâinât şeceresinin binâsını, meşîet ve hikmetinin usûlü ile altı günde te'sîs etmiş ve onu kazâ ve kaderinin düstûrlarıyla tafsîl etmiş ve âdet ve sünnetinin

— 388 —

kânûnlarıyla onu tanzîm etmiş ve inâyet ve rahmetinin namûslarıyla onu tezyîn etmiş ve masnûâtının intizâmâtı, mevcûdâtının tezeyyünâtı, teşâbühü, tenâsübü, tecâvübü, teâvünü ve teânukunun ve her şeyde o şeyin kâmet-i kâbiliyetinin mikdârına göre kaderin takdîri ile takdîr edilmiş şuûrlu itkân-ı san'atın şehâdetleriyle onu esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvîr etmiştir. O'nun tanzîmâtındaki hikmet-i âmme, tezyînâtındaki inâyet-i tâmme, taltîfâtındaki rahmet-i vâsia, terbiyesindeki erzâk ve iâşe-i şâmile, Fâtır'ının şuûn-ı zâtiyesine mazhariyetiyle san'atı acîb olan hayât, tahsînâtındaki mehâsin-i kasdiye, zevâliyle berâber in'ikâs eden cemâlin tecellîsinin devâm etmesi, kalbinde ma'bûduna olan sâdık aşk, cezbesinde zâhir olan incizâb, bütün kâmillerinin, O'nun Fâtır'ının vahdeti üzerine ittifâkları, eczâsındaki maslahatlar için tasarruf, nebâtâtı için hikmetli tedbîr, hayvânâtı için keremli terbiye, erkânının tagayyürâtındaki mükemmel intizâm, külliyetinin intizâmındaki cesîm gâyeler, zamâna ve mâddeye ihtiyâc duymadan hüsn-i san'atının gâyet kemâliyle berâber def'aten îcâd edilmesi, imkânâtının tereddüdünün adem-i tahdîdiyle berâber hikmetli teşahhusât, en küçük matlablarına karşı ellerinin kısalığıyla berâber, ihtiyâclarının, gâyet kesretli ve mütenevvi' olmasına rağmen beklenmedik bir yerden ve hissedilmedik bir yerden lâyık ve münâsib vakitte kazâ edilmesi, za'fının ma'denindeki kuvvet-i mutlaka, aczinin menbaındaki kudret-i mutlaka, cümûdundaki zâhir hayât, cehlindeki muhît şuûr tagayyürsüz olan tağyîr edicinin vücûdunu istilzâm eden tagayyürâtındaki mükemmel intizâm, merkezi bir olan mütedâhil dâireler gibi tesbîhâtındaki ittifâk, isti'dâdının lisânıyla, fıtrî ihtiyâclarının lisânıyla, ızdırârının lisânıyla yaptığı üç nev'î duâlarının makbûliyeti, ibâdetlerindeki münâcât ve şühûdât ve füyûzât, kaderindeki intizâm, fâtırının zikriyle hâsıl olan itmi'nân, ondaki ibâdetin, O'nun nihâyeti ile mebdei arasında vuslat ipi oluşu ve kemâlinin zuhûruna sebeb oluşu ve Sâniinin maksadlarının tahakkuk etmesi.

Ve hâkezâ sâir şuûnâtı ve ahvâli ve keyfiyâtı şâhiddirler ki, bütün bunlar bir tek Müdebbir-i Hakîm'in tedbîriyledir ve bir Mürebbî-i Kerîm'in, bir Ehad-i Samed'in terbiyesindedir. Ve bunların hepsi bir tek Seyyidin hademeleridir ve bir tek Mutasarrıf'ın tasarrufu altındadır. Ve masdarları öyle bir Vâhidin kudretidir ki, mevcûdâtının sahîfelerinden her bir sahîfede bulunan mektûbâtından her bir mektûb üzerindeki vahdetinin hâtemleri tezâhür ve tekâsür etmiştir.

Evet, her bir vâdî ve dağdaki ve her bir ova ve sahrâdaki her bir çiçek ve meyve, her bir nebât ve ağaç, belki her bir hayvân ve taş, belki her bir zerre ve toprak nakış ile eser arasında bir hâtemdir. Nazarı dikkatli olanlara gösterir ki, bu eserin sâhibi, aynı zamânda o ibârelerdeki bu mekânın kâtibidir. Karanın sırtının ve denizin batnının kâtibi de O'dur. İbârelerle dolu semâvâtın sahîfesindeki şems ve kameri nakış eden de O'dur. Onları nakşedenin celâli ne yücedir. Allâh en büyüktür. Çünki âlem

— 389 —

berâber (hareketleri ve sesleriyle mûsîka-i zikriye tarzında) Lâ ilâhe illâ hû der.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 695, yeniyazı sh: 296)

اَلْمَرْتَبَةُ الْخَامِسَةُ

(7)

اَللّٰه‌ُ اَكْبَرُ اِذْ هُوَ الْخَلَّاقُ الْقَدِيرُ الْمُصَوِّرُ الْبَصِيرُ الَّذِى هٰذِهِ الْاَجْرَامُ الْعُلْوِيَّةُ وَ الْكَوَاكِبُ الدُّرِّيَّةُ نَيِّرَاتُ بَرَاهِينِ اُلُوهِيَّتِهِ وَ عَظَمَتِهِ وَ شُعَاعَاتُ شَوَاهِدِ رُبُوبِيَّتِهِ وَ عِزَّتِهِ تَشْهَدُ وَ تُنَادِى عَلٰى شَعْشَعَةِ سَلْطَنَةِ رُبُوبِيَّتِهِ وَ تُنَادِى عَلٰى وُسْعَةِ حُكْمِهِ وَ حِكْمَتِهِ وَ عَلٰى حِشْمَةِ عَظَمَةِ قُدْرَتِهِ فَاسْتَمِعْ اِلٰى اٰيَةِ ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُوا اِلَى السَّمَاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَ زَيَّنَّاهَا﴾ الخ.. ثُمَّ انْظُرْ اِلٰى وَجْهِ السَّمَاءِ كَيْفَ تَرٰى سُكُوتًا فِى سُكُونَةٍ حَرَكَةً فِى حِكْمَةٍ تَلَئْلأً فِى حِشْمَةٍ تَبَسُّمًا فِى زِينَةٍ مَعَ اِنْتِظَامِ الْخِلْقَةِ مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِ تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا لِتَبْدِيلِ الْمَوَاسِمِ تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا لِتَنْوِيرِ الْمَعَالِمِ تَلَئْلأُ نُجُومِهَا لِتَزْيِينِ الْعَوَالِمِ تُعْلِنُ ِلَاهْلِ النُّهٰى سَلْطَنَةً بِلَا اِنْتِهَاءٍ لِتَدْبِيرِ هٰذَا الْعَالَمِ ٭
فَذٰلِكَ الْخَلَّاقُ الْقَدِيرُ عَلِيمٌ بِكُلِّ شَيْءٍ وَ مُرِيدٌ بِاِرَادَةٍ شَامِلَةٍ مَاشَاءَ كَانَ وَ مَا لَمْ يَشَاْ لَمْ يَكُنْ وَ هُوَ قَدِيرٌ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ بِقُدْرَةٍ مُطْلَقَةٍ مُحِيطَةٍ ذَاتِيَّةٍ وَ كَمَا لَا يُمْكِنُ وَ لَا يُتَصَوَّرُ وُجُودُ هٰذِهِ الشَّمْسِ فِى هٰذَا الْيَوْمِ بِلَا ضِيَاءٍ وَ لَا حَرَارَةٍ كَذٰلِكَ لَا يُمْكِنُ وَ لَا يُتَصَوَّرُ وُجُودُ اِلٰهٍ خَالِقٍ للِسَّمٰوَاتِ بِلَا عِلْمٍ مُحِيطٍ وَ بِلَا قُدْرَةٍ مُطْلَقَةٍ فَهُوَ بِالضَّرُورَةِ عَلِيمٌ بِكُلِّ شَيْءٍ بِعِلْمٍ مُحِيطٍ لَازِمٍ ذَاتِىٍّ للِذَّاتِ يَلْزَمُ تَعَلُّقُ ذٰلِكَ الْعِلْمِ بِكُلِّ الْاَشْيَاءِ لَا يُمْكِنُ اَنْ يَنْفَكَّ عَنْهُ شَيْءٌ بِسِرِّ الْحُضُورِ وَ الشُّهُودِ وَ النُّفُوذِ وَ الْاِحَاطَةِ النُّورَانِيَّةِ فَمَا يُشَاهَدُ فِى جَمِيعِ الْمَوْجُودَاتِ مِنَ الْاِنْتِظَامَاتِ الْمَوْزُونَةِ وَ الْاِتِّزَانَاتِ الْمَنْظُومَةِ وَ الْحِكَمِ الْعَامَّةِ وَ الْعِنَايَاتِ التَّامَّةِ وَ الْاَقْدَارِ الْمُنْتَظَمَةِ وَ الْاَقْضِيَةِ الْمُثْمِرَةِ وَ الْاٰجَالِ الْمُعَيَّنَةِ وَ الْاَرْزَاقِ الْمُقَنَّنَةِ وَ الْاِتِّقَانَاتِ الْمُفَنَّنَةِ وَ الْاِهْتِمَامَاتِ الْمُزَيَّنَةِ وَ غَايَةِ كَمَالِ الْاِمْتِيَازِ وَ الْاِتِّزَانِ وَ الْاِنْتِظَامِ وَ الْاِتِّقَانِ وَ السُّهُولَةِ الْمُطْلَقَةِ شَاهِدَاتٌ عَلٰى اِحَاطَةِ عِلْمِ عَلَّامِ الْغُيُوبِ بِكُلِّ شَيْءٍ وَ اَنَّ اٰيَةَ ﴿اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَ هُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ﴾ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّ الْوُجُودَ فِى الشَّيْءِ يَسْتَلْزِمُ الْعِلْمَ بِهِ وَ نُورَ الْوُجُودِ فِى الْاَشْيَاءِ يَسْتَلْزِمُ نُورَ الْعِلْمِ فِيهَا فَنِسْبَةُ دَلَالَةِ حُسْنِ صَنْعَةِ الْاِنْسَانِ عَلٰى شُعُورِهِ اِلٰى نِسْبَةِ دَلَالَةِ خِلْقَةِ الْاِنْسَانِ عَلٰى عِلْمِ خَالِقِهِ كَنِسْبَةِ لُمَيْعَةِ نُجَيْمَةِ الذُّبَيْبَةِ فِى اللَّيْلَةِ الدَّهْمَاءِ اِلٰى شَعْشَعَةِ الشَّمْسِ فِى نِصْفِ النَّهَارِ عَلٰى وَجْهِ الْغَبْرَاءِ ٭

7 - Otuzikinci Sözün Birinci Mevkıfının Zeylinde ve Yirminci Mektubun İkinci Makamında izah edilmiştir.

— 390 —
وَ كَمَا اَنَّهُ عَلِيمٌ بِكُلِّ شَيْءٍ فَهُوَ مُرِيدٌ لِكُلِّ شَيْءٍ لَا يُمْكِنُ اَنْ يَتَحَقَّقَ شَيْءٌ بِدُونِ مَشِيَّتِهِ وَ كَمَا اَنَّ الْقُدْرَةَ تُؤَثِّرُ وَ اَنَّ الْعِلْمَ يُمَيِّزُ كَذٰلِكَ اَنَّ الْاِرَادَةَ تُخَصِّصُ. ثُمَّ يَتَحَقَّقُ وُجُودُ الْاَشْيَاءِ فَالشَّوَاهِدُ عَلٰى وُجُودِ اِرَادَتِهِ تَعَالٰى وَ اِخْتِيَارِهِ سُبْحَانَهُ بِعَدَدِ كَيْفِيَّاتِ الْاَشْيَاءِ وَ اَحْوَالِهَا وَ شُؤُنَاتِهَا نَعَمْ فَتَنْظِيمُ الْمَوْجُودَاتِ وَ تَخْصِيصُهَا بِصِفَاتِهَا مِنْ بَيْنِ الْاِمْكَانَاتِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ وَ مِنْ بَيْنِ الطُّرُقِ الْعَقِيمَةِ وَ مِنْ بَيْنِ الْاِحْتِمَالَاتِ الْمُشَوَّشَةِ وَ تَحْتَ اَيْدِى السُّيُولِ الْمُتَشَاكِسَةِ بِهٰذَا النِّظَامِ الْاَدَقِّ الْاَرَقِّ وَ تَوْزِينُهَا بِهٰذَا الْمِيزَانِ الْحَسَّاسِ الْجَسَّاسِ الْمَشْهُودَيْنِ ٭
وَ اَنَّ خَلْقَ الْمَوْجُودَاتِ الْمُخْتَلِفَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ الْحَيَوِيَّةِ مِنَ الْبَسَائِطِ الْجَامِدَةِ كَالْاِنْسَانِ بِجِهَازَاتِهِ مِنَ النُّطْفَةِ وَ الطَّيْرِ بِجَوَارِحِهِ مِنَ الْبَيْضَةِ وَ الشَّجَرِ بِاَعْضَائِهِ الْمُتَنَوِّعَةِ مِنَ النُّوَاةِ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّ تَخَصُّصَ كُلِّ شَيْءٍ وَ تَعَيُّنَهُ بِاِرَادَتِهِ وَ اِخْتِيَارِهِ وَ مَشِيَّتِهِ سُبْحَانَهُ ٭
— 391 —
فَكَمَا اَنَّ تَوَافُقَ الْاَشْيَاءِ مِنْ جِنْسٍ وَ الْاَفْرَادِ مِنْ نَوْعٍ فِى اَسَاسَاتِ الْاَعْضَاءِ يَدُلُّ بِالضَّرُورَةِ عَلٰى اَنَّ صَانِعَهَا وَاحِدٌ اَحَدٌ كَذٰلِكَ اَنَّ تَمَايُزَهَا فِى التَّشَخُّصَاتِ الْحَكِيمَةِ الْمُشْتَمِلَةِ عَلٰى عَلَامَاتٍ فَارِقَةٍ مُنْتَظَمَةٍ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّ ذٰلِكَ الصَّانِعَ الْوَاحِدَ الْاَحَدَ هُوَ فَاعِلٌ مُخْتَارٌ مُرِيدٌ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ وَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ جَلَّ جَلَالُهُ ٭
وَ كَمَا اَنَّ ذٰلِكَ الْخَلَّاقَ الْعَلِيمَ الْمُرِيدَ عَلِيمٌ بِكُلِّ شَيْءٍ وَ مُرِيدٌ لِكُلِّ شَيْءٍ لَهُ عِلْمٌ مُحِيطٌ وَ اِرَادَةٌ شَامِلَةٌ وَ اِخْتِيَارٌ تَامٌّ كَذٰلِكَ لَهُ قُدْرَةٌ كَامِلَةٌ ضَرُورِيَّةٌ ذَاتِيَةٌ نَاشِئَةٌ مِنَ الذَّاتِ وَ لَازِمَةٌ للِذَّاتِ فَمُحَالٌ تَدَاخُلُ ضِدِّهَا وَ اِلَّا لَزِمَ جَمْعُ ضِدَّيْنِ الْمُحَالُ بِالْاِتِّفَاقِ ٭
فَلَا مَرَاتِبَ فِى تِلْكَ الْقُدْرَةِ فَتَتَسَاوٰى بِالنِّسْبَةِ اِلَيْهَا الذَّرَّاتُ وَ النُّجُومُ وَ الْقَلِيلُ وَ الْكَثِيرُ وَ الصَّغِيرُ وَ الْكَبِيرُ وَ الْجُزْئِىُّ وَ الْكُلِّىُّ وَ الْجُزْءُ وَ الْكُلُّ وَ الْاِنْسَانُ وَ الْعَالَمُ وَ النُّوَاةُ وَ الشَّجَرُ بِسِرِّ النُّورَانِيَّةِ وَ الشَّفَّافِيَّةِ وَ الْمُقَابَلَةِ وَ الْمُوَازَنَةِ وَ الْاِنْتِظَامِ وَ الْاِمْتِثَالِ بِشَهَادَةِ الْاِنْتِظَامِ الْمُطْلَقِ وَ الْاِتِّزَانِ الْمُطْلَقِ وَ الْاِمْتِيَازِ الْمُطْلَقِ فِى السُّرْعَةِ وَ السُّهُولَةِ وَ الْكَثْرَةِ الْمُطْلَقَاتِ بِسِرِّ اِمْدَادِ الْوَاحِدِيَّةِ وَ يُسْرِ الْوَحْدَةِ وَ تَجَلِّى الْاَحَدِيَّةِ وَ بِحِكْمَةِ الْوُجُوبِ وَ التَّجَرُّدِ وَ مُبَايَنَةِ الْمَاهِيَّةِ وَ بِسِرِّ عَدَمِ التَّقَيُّدِ وَ عَدَمِ التَّحَيُّزِ وَ عَدَمِ التَّجَزِّى وَ بِحِكْمَةِ اِنْقِلَابِ الْعَوَائِقِ وَ الْمَوَانِعِ اِلَى الْوَسَائِلِ فِى التَّسْهِيلِ اِنْ اُحْتِيجَ اِلَيْهِ وَ الْحَالُ اَنَّهُ لَا اِحْتِيَاجَ كَاَعْصَابِ الْاِنْسَانِ وَ الْخُطُوطِ الْحَدِيدِيَّةِ لِنَقْلِ السَّيَّالَاتِ اللَّطِيفَةِ بِحِكْمَةِ اَنَّ الذَّرَّةَ وَ الْجُزْءَ وَ الْجُزْئِىَّ وَ الْقَلِيلَ وَ الصَّغِيرَ وَ الْاِنْسَانَ وَ النُّوَاةَ لَيْسَتْ بِاَقَلَّ جَزَالَةً مِنَ النَّجْمِ وَ النَّوْعِ وَ الْكُلِّ وَ الْكُلِّىِّ وَ الْكَثِيرِ وَ الْكَبِيرِ وَ الْعَالَمِ وَ الشَّجَرِ فَمَنْ خَلَقَ هٰؤُلَاءِ لَا يُسْتَبْعَدُ مِنْهُ خَلْقُ هٰذِهِ اِذِ الْمُحَاطَاتُ كَالْاَمْثِلَةِ الْمَكْتُوبَةِ الْمُصَغَّرَةِ اَوْ كَالنُّقَطِ الْمَحْلُوبَةِ الْمُعَصَّرَةِ فَلَا بُدَّ بِالضَّرُورَةِ اَنْ يَكُونَ الْمُحِيطُ فِى قَبْضَةِ تَصَرُّفِ خَالِقِ الْمُحَاطِ لِيُدْرِجَ مِثَالَ الْمُحِيطِ فِى الْمُحَاطَاتِ بِدَسَاتِيرِ عِلْمِهِ وَ اَنْ يَعْصُرَهَا مِنْهُ بِمَوَازِينِ حِكْمَتِهِ فَالْقُدْرَةُ الَّتِى اَبْرَزَتْ هَاتِيكَ الْجُزْئِيَّاتِ لَا يَتَعَسَّرُ عَلَيْهَا اِبْرَازُ تَاكَ الْكُلِّيَّاتِ فَكَمَا اَنَّ نُسْخَةَ قُرْاٰنِ الْحِكْمَةِ الْمَكْتُوبَةِ عَلَى الْجَوْهَرِ الْفَرْدِ بِذَرَّاتِ الْاَثِيرِ لَيْسَتْ بِاَقَلَّ جَزَالَةً مِنْ نُسْخَةِ قُرْاٰنِ الْعَظَمَةِ الْمَكْتُوبَةِ عَلٰى صَحَائِفِ السَّمٰوَاتِ بِمِدَادِ النُّجُومِ وَ الشُّمُوسِ كَذٰلِكَ لَيْسَتْ خِلْقَةُ نَحْلَةٍ وَ نَمْلَةٍ بِاَقَلَّ جَزَالَةً مِنْ خِلْقَةِ النَّخْلَةِ وَ الْفِيلِ وَ لَا صَنْعَةُ وَرْدِ الزَّهْرَةِ بِاَقَلَّ جَزَالَةً مِنْ صَنْعَةِ دُرِّىِّ نَجْمِ الزُّهْرَةِ وَ هٰكَذَا فَقِسْ ٭
— 392 —
فَكَمَا اَنَّ غَايَةَ كَمَالِ السُّهُولَةِ فِى اِيجَادِ الْاَشْيَاءِ اَوْقَعَتْ اَهْلَ الضَّلَالَةِ فِى اِلْتِبَاسِ التَّشْكِيلِ بِالتَّشَكُّلِ الْمُسْتَلْزِمِ لِلْمُحَالَاتِ الْخُرَافِيَّةِ الَّتِى تَمُجُّهَا الْعُقُولُ بَلْ تَتَنَفَّرُ عَنْهَا الْاَوْهَامُ كَذٰلِكَ اَثْبَتَتْ بِالْقَطْعِ وَ الضَّرُورَةِ ِلَاهْلِ الْحَقِّ وَ الْحَقِيقَةِ تَسَاوِىَ السَّيَّارَاتِ مَعَ الذَّرَّاتِ بِالنِّسْبَةِ اِلٰى قُدْرَةِ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ جَلَّ جَلَالُهُ وَ عَظُمَ شَأْنُهُ وَ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ٭

Beşinci Mertebe

Allâh en büyüktür. Zîrâ o öyle Hallâk, Kadîr, Musavvir, Basîrdir ki, şu ecrâm-ı ulviye ve inci gibi yıldızlar O'nun ulûhiyet ve azametinin bürhânlarının birer nûru ve rubûbiyet ve izzetinin şâhidlerinin birer şuâıdır. Saltanat-ı rubûbiyetinin şa'şaası üzerine

— 393 —

şâhidlik eder ve nidâ eder. Hakimiyet ve hikmetinin vüs'atini ve azamet-i kudretinin haşmetini nidâ eder.

Şimdi âyet-i kerîmeye kulak ver: "Üstlerindeki göğe hiç bakmadılar mı ki, onu nasıl binâ etmişiz ve onu süslemişiz?" (Kâf Sûresi, 50:6).

Sonra semânın yüzüne bak ki, nasıl bir sükûnet içinde bir sükût, bir hikmet içinde bir hareket, bir haşmet içinde bir parlaklık, bir zînet içinde bir tebessümü, intizâm-ı hilkat ve ittizân-ı san'atla berâber göreceksin.

Mevsimlerin tebdîli için lambasının parlaması, meâlimin tenvîri için kandîlinin tehelhülü, âlemlerin süslendirilmesi için yıldızların parlaması, bu âlemin tedbîri için nihâyetsiz bir saltanatın olduğunu ehl-i fikre i'lân eder.

İşte bu Hallâk-ı Kadîr her şeyi hakkıyla bilendir. Her şeye şâmil bir irâde ile irâde eder. Dilediği olur, dilemediği olmaz. Mutlak ve muhît ve zâtî kudretiyle O, her şeye kadîrdir. Bu gündeki şu güneşin ziyâsız ve harâretsiz vücûdu mümkün olmadığı ve tasavvur edilmediği gibi, aynen öyle de semâvâtı, ilm-i muhîtsiz ve kudret-i mutlakasız yaratan bir ilâhın vücûdu mümkün olmaz ve tasavvur edilmez. Demek o, bizzarûre, muhît ve zât için lâzım-ı zâtî olan bir ilimle her şeyi hakkıyla bilendir. Bu ilmin her şeye taalluku lâzımdır. Huzûr ve şühûd ve nüfûz ve nûrânî ihâta sırrıyla hiçbir şeyin ondan ayrılması mümkün olmaz.

Mevcûdâtın hepsinde müşâhede edilen ölçülü intizâmlar, intizâmlı ittizânât, umûmî hikmetler, inâyât-ı tâmme, muntazam kaderler, müsmir kazâlar, muayyen eceller, mukannen rızıklar, müfennen itkânât, müzeyyen ihtimâmât, imtiyâz ve ittizân ve intizâm ve itkânın gâyet kemâli ve mutlak sühûlet, Allâmü'l-Guyûbun ilminin her şeyi ihâtasına şâhiddirler. "(Hiç) yaratan bilmez mi? Çünki o, Latîf'dir, Habîr'dir." (Mülk Sûresi, 67:14) Âyeti delâlet eder ki, bir şeydeki vücûd onu bilmeyi istilzâm eder. Ve eşyâdaki nûr-ı vücûd, ondaki nûr-ı ilmi istilzâm eder.

İnsânın hüsn-i san'atının O'nun şuûruna olan delâletinin nisbeti, hilkat-i insânın O'nun ilm-i hâlıkına olan delâletinin nisbeti yanında, karanlık gecedeki yıldız böceğinin ışıkcığının, gündüzün ortasında yeryüzünde parlayan güneşin şa'şaasına olan nisbeti gibidir.

Hem o her şeyi hakkıyla bilen olduğu gibi, her şeyi irâde eden de O'dur. O'nun dilemesi olmadan bir şeyin tahakkuk etmesi mümkün olmaz. Hem kudret te'sîr ettiği ve ilim temyîz ettiği gibi, irâde de tahsîs eder sonra eşyânın vücûdu tahakkuk eder.

Sübhânehû ve Teâlâ'nın irâde ve ihtiyârının varlığına şâhidler, eşyânın keyfiyâtı ve ahvâli ve şüûnâtı adedincedir.

Evet hadsiz imkânât arasından ve akîm yollar arasından ve müşevveş ihtimâller arasından ve karışık sellerin elleri altında bu en dakîk ve en rakîk nizâmla mevcûdâtın tanzîmi ve sıfatlarıyla tahsîsi ve bu görülen hassâs ve cessâs mîzânla tevzîni, ve basît ve

— 394 —

câmid şeylerden muhtelif ve muntazam zîhayât mevcûdâtın halkedilmesi -insânın bütün cihâzâtıyla nutfeden, kuşun bütün a'zâlarıyla yumurtadan, ağacın mütenevvi' a'zâlarıyla tohumdan olması gibi- her şeyin tahassus ve taayyünu o sübhânehûnun irâde ve ihtiyâr ve meşîeti ile olduğuna delâlet eder. Bir cinsten olan eşyânın ve bir nev'den olan efrâdın a'zâ-yı esâsiye de tevâfuk etmeleri, onların sâniinin vâhid ve ehad olduğuna bizzarûre delâlet ettiği gibi, muntazam alâmet-i fârikalara müştemil hikmetli teşahhusâttaki temâyüzleri de, bu sâni'-i Vâhid-i Ehad'in, dilediğini yapan ve dilediği gibi hüküm veren o Fâil-i Muhtâr ve Mürîd olduğuna öyle delâlet eder. O'nun Celâli ne yücedir.

Hem bu Hallâk-ı Alîm ve Mürîd, her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyi irâde eden ve ilm-i muhît ve irâde-i şâmile ve ihtiyâr-ı tâm sâhibi olduğu gibi, zâtın lâzımı olan ve zâttan neş'et eden zâtî ve zarûrî bir kudret-i kâmileye öyle sâhibdir. Zıddının müdâhalesi muhâldir. Yoksa bi'littifâk muhâl olan iki zıddın cem'î lâzım gelir.

Şu kudrette merâtib de bulunmaz. Nûrâniyet, şeffâfiyet, mukâbele, muvâzene, intizâm ve imtisâl sırrıyla, sür'at ve sühûlet ve kesret-i mutlakât içindeki intizâm-ı mutlak ve ittizân-ı mutlak ve imtiyâz-ı mutlakın şehâdetiyle, imdâd-ı vâhidiyet ve yüsr-i vahdet ve tecellî-i ehadiyet sırrıyla, vücûb ve tecerrüd ve mübâyenet-i mâhiyet hikmetiyle, adem-i tekayyüd ve adem-i tehayyüz ve adem-i tecezzî sırrıyla, hâl şu ki, hiç ihtiyâc yok, eğer ona ihtiyâc olsa, avâik ve mevâniin -insânın a'sâbı ve seyyâlât-ı latîfeyi nakil için olan demir hatlar gibi- teshîlde bulunan vesîlelere inkılâb etmesi hikmetiyle, cezâlet cihetiyle zerre yıldızdan, cüz' nev'den ve küllden, cüz'î küllîden, az çoktan, küçük büyükten, insân âlemden ve tohum ağaçtan daha az olmadığı hikmetiyle, ona nisbeten zerreler ve yıldızlar, az ve çok, küçük ve büyük, cüz'î ve küllî, cüz' ve kül, insân ve âlem, tohum ve ağaç müsâvîdirler.

Onları kim yarattıysa, bunları da O'nun yaratması istib'âd olunmaz. Zîrâ o ihâta olunanlar küçültülmüş mektûb misâlleri gibidir. Yâhûd sağılmış ve süzülmüş noktalar gibidir. Hem ihâta eden şeyin, bizzarûre, o ihâta olunan şeyin hâlıkının kabza-i tasarrufunda olması gerekir. Tâ ki, ihâta edenin misâli, O'nun ilminin desâtiriyle o ihâta olunanlarda derc edilsin ve O'nun hikmetinin mîzânlarıyla onları ondan süzsün. İşte şu cüz'iyâtı ibrâz eden öyle bir kudrettir ki, bu külliyâtı ibrâz etmek ona zor gelmez.

Hem cevher-i ferd üzerine esîr zerrâtıyla yazılmış Kur'ân-ı hikmet nüshası, semâvât sahîfeleri üzerine yıldızlar ve güneşler mürekkebiyle yazılmış Kur'ân-ı azamet nüshasından cezâlet cihetiyle daha az olmadığı gibi, aynen öyle de ne bir arı ve bir karıncanın hilkati, hurmâ ağacı ve fîlin hilkatinden cezâlet cihetiyle daha azdır. Ne de çiçeğin gülünün san'atı, Zühre yıldızının parlamasının san'atından cezâlet cihetiyle daha azdır. Ve hâkezâ kıyâs et.

Hem îcâd-ı eşyâdaki kemâl-i sühûletin gâyet derecede olması, ehl-i dalâleti, akılların kendisini reddettiği, hattâ evhâmın ondan

— 395 —

ürktüğü hurâfe muhâlâtı istilzâm eden teşekkül ile teşkîli iltibâs etmeye düşürdüğü gibi, aynen öyle de, ehl-i hak ve hakîkate, Hâlık-ı kâinâtın kudretine nisbeten seyyârâtın zerrât ile müsâvî olduğunu kat'î ve zarûrî bir şekilde isbât ettirmiştir.

O'nun celâli ne yücedir ve şânı ne büyüktür ve O'ndan başka ilâh yoktur.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 700, yeniyazı sh: 300)

اَلْمَرْتَبَةُ السَّادِسَةُ

(8)

جَلَّ جَلَالُهُ وَ عَظُمَ شَأْنُهُ اَللّٰه‌ُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَ عِلْمًا اِذْ هُوَ الْعَادِلُ الْحَكِيمُ الْقَادِرُ الْعَلِيمُ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ السُّلْطَانُ الْاَزَلِىُّ الَّذِى هٰذِهِ الْعَوَالِمُ كُلُّهَا فِى تَصَرُّفِ قَبْضَتَىْ نِظَامِهِ وَ مِيزَانِهِ وَ تَنْظِيمِهِ وَ تَوْزِينِهِ وَ عَدْلِهِ وَ حِكْمَتِهِ وَ عِلْمِهِ وَ قُدْرَتِهِ وَ مَظْهَرُ سِرِّ وَاحِدِيَّتِهِ وَ اَحَدِيَّتِهِ بِالْحَدْسِ الشُّهُودِىِّ بَلْ بِالْمُشَاهَدَةِ اِذْ لَا خَارِجَ فِى الْكَوْنِ مِنْ دَائِرَةِ النِّظَامِ وَ الْمِيزَانِ وَ التَّنْظِيمِ وَ التَّوْزِينِ وَ هُمَا بَابَانِ مِنَ الْاِمَامِ الْمُبِينِ وَ الْكِتَابِ الْمُبِينِ وَ هُمَا عُنْوَانَانِ لِعِلْمِ الْعَلِيمِ الْحَكِيمِ وَ اَمْرِهِ وَ قُدْرَةِ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ وَ اِرَادَتِهِ فَذٰلِكَ النِّظَامُ مَعَ ذٰلِكَ الْمِيزَانِ فِى ذٰلِكَ الْكِتَابِ مَعَ ذٰلِكَ الْاِمَامِ بُرْهَانَانِ نَيِّرَانِ لِمَنْ لَهُ فِى رَاْسِهِ اِذْعَانٌ وَ فِى وَجْهِهِ الْعَيْنَانِ اَنْ لَا شَيْءَ مِنَ الْاَشْيَاءِ فِى الْكَوْنِ وَ الزَّمَانِ يَخْرُجُ مِنْ قَبْضَةِ تَصَرُّفِ رَحْمٰنٍ وَ تَنْظِيمِ حَنَّانٍ وَ تَزْيِينِ مَنَّانٍ وَ تَوْزِينِ دَيَّانٍ ٭
اَلْحَاصِلُ: اَنَّ تَجَلِّى الْاِسْمِ الْاَوَّلِ وَ الْاٰخِرِ فِى الْخَلَّاقِيَّةِ النَّاظِرَيْنِ اِلَى الْمَبْدَاِ وَ الْمُنْتَهٰى وَ الْاَصْلِ وَ النَّسْلِ وَ الْمَاضِى وَ الْمُسْتَقْبَلِ وَ الْاَمْرِ وَ الْعِلْمِ الْمُشِيرَانِ اِلَى الْاِمَامِ الْمُبِينِ وَ تَجَلِّى الْاِسْمِ الظَّاهِرِ وَ الْبَاطِنِ عَلَى الْاَشْيَاءِ فِى ضِمْنِ الْخَلَّاقِيَّةِ يُشِيرَانِ اِلَى الْكِتَابِ الْمُبِينِ ٭

8 Bu mertebe-i sâdise, sâir mertebeler gibi yazılsa idi pek çok uzun olacaktı. Çünki (İmâm-ı Mübîn) ve (Kitâb-ı Mübîn) kısa ifâde ile beyân edilmez. Otuzuncu Söz'de bir nebze zikredildiğinden burada kitâbeten kısa kesip, derste îzâhât verildi.

— 396 —
فَالْكَائِنَاتُ كَشَجَرَةٍ عَظِيمَةٍ وَ كُلُّ عَالَمٍ مِنْهَا اَيْضًا كَالشَّجَرَةِ فَنُمَثِّلُ شَجَرَةً جُزْئِيَّةً لِخِلْقَةِ الْكَائِنَاتِ وَ اَنْوَاعِهَا وَ عَوَالِمِهَا وَ هٰذِهِ الشَّجَرَةُ الْجُزْئِيَّةُ لَهَا اَصْلٌ وَ مَبْدَاٌ وَ هُوَ النُّوَاةُ الَّتِى تَنْبُتُ عَلَيْهَا وَ كَذَا لَهَا نَسْلٌ يُدِيمُ وَظِيفَتَهَا بَعْدَ مَوْتِهَا وَ هُوَ النُّوَاةُ فِى ثَمَرَاتِهَا فَالْمَبْدَاُ وَ الْمُنْتَهٰى مَظْهَرَانِ لِتَجَلِّى الْاِسْمِ الْاَوَّلِ وَ الْاٰخِرِ فَكَاَنَّ الْمَبْدَاَ وَ النُّوَاةَ الْاَصْلِيَّةَ بِكَمَالِ الْاِنْتِظَامِ وَ الْحِكْمَةِ فِهْرِسْتَةٌ وَ تَعْرِفَةٌ مُرَكَّبَةٌ مِنْ مَجْمُوعِ دَسَاتِيرِ تَشَكُّلِ الشَّجَرَةِ وَ النُّوَاتَاتُ فِى ثَمَرَاتِهَا الَّتِى فِى نِهَايَاتِهَا مَظْهَرٌ لِتَجَلِّى الْاِسْمِ الْاٰخِرِ فَتِلْكَ النُّوَاتَاتُ فِى الثَّمَرَاتِ بِكَمَالِ الْحِكْمَةِ كَاَنَّهَا صُنَيْدِقَاتٌ صَغِيرَةٌ اُودِعَتْ فِيهَا فِهْرِسْتَةٌ وَ تَعْرِفَةٌ لِتَشَكُّلِ مَا يُشَابِهُ تِلْكَ الشَّجَرَةَ وَ كَاَنَّهَا كُتِبَ فِيهَا بِقَلَمِ الْقَدَرِ دَسَاتِيرُ تَشَكُّلِ شَجَرَاتٍ اٰتِيَةٍ وَ ظَاهِرُ الشَّجَرَةِ مَظْهَرٌ لِتَجَلِّى الْاِسْمِ الظَّاهِرِ فَظَاهِرُهَا بِكَمَالِ الْاِنْتِظَامِ وَ التَّزْيِينِ وَ الْحِكْمَةِ كَاَنَّهَا حُلَّةٌ مُنْتَظَمَةٌ مُزَيَّنَةٌ مُرَصَّعَةٌ قَدْ قُدَّتْ عَلٰى مِقْدَارِ قَامَتِهَا بِكَمَالِ الْحِكْمَةِ وَ الْعِنَايَةِ وَ بَاطِنُ تِلْكَ الشَّجَرَةِ مَظْهَرٌ لِتَجَلِّى الْاِسْمِ الْبَاطِنِ فَبِكَمَالِ الْاِنْتِظَامِ وَ التَّدْبِيرِ الْمُحَيِّرِ لِلْعُقُولِ وَ تَوْزِيعِ مَوَادِّ الْحَيَاةِ اِلَى الْاَعْضَاءِ الْمُخْتَلِفَةِ بِكَماَلِ الْاِنْتِظَامِ كَاَنَّ بَاطِنَ تِلْكَ الشَّجَرَةِ مَاكِينَةٌ خَارِقَةٌ فِى غَايَةِ الْاِنْتِظَامِ وَ الْاِتِّزَانِ ٭
— 397 —
فَكَمَا اَنَّ اَوَّلَهَا تَعْرِفَةٌ عَجِيبَةٌ وَ اٰخِرَهَا فِهْرِسْتَةٌ خَارِقَةٌ تُشِيرَانِ اِلَى الْاِمَامِ الْمُبِينِ.. كَذٰلِكَ اِنَّ ظَاهِرَهَا كَحُلَّةٍ عَجِيبَةِ الصَّنْعَةِ وَ بَاطِنَهَا كَمَاكِينَةٍ فِى غَايَةِ الْاِنْتِظَامِ تُشِيرَانِ اِلَى الْكِتَابِ الْمُبِينِ.. فَكَمَا اَنَّ الْقُوَّاتِ الْحَافِظَاتِ فِى الْاِنْسَانِ تُشِيرُ اِلَى اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ وَ تَدُلُّ عَلَيْهِ كَذٰلِكَ اَنَّ النُّوَاتَاتِ الْاَصْلِيَّةَ وَ الثَّمَرَاتِ تُشِيرَانِ فِى كُلِّ شَجَرَةٍ اِلَى الْاِمَامِ الْمُبِينِ وَالظَّاهِرُ وَ الْبَاطِنُ يَرْمُزَانِ اِلَى الْكِتَابِ الْمُبِينِ فَقِسْ عَلٰى هٰذِهِ الشَّجَرَةِ الْجُزْئِيَّةِ شَجَرَةَ الْاَرْضِ بِمَاضِيهَا وَ مُسْتَقْبَلِهَا وَ شَجَرَةَ الْكَائِنَاتِ بِاَوَائِلِهَا وَ اٰتِيهَا وَ شَجَرَةَ الْاِنْسَانِ بِاَجْدَادِهَا وَ اَنْسَالِهَا وَ هٰكَذَا جَلَّ جَلَالُ خَالِقِهَا وَ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يَا كَبِيرُ اَنْتَ الَّذِى لَا تَهْدِى الْعُقُولُ لِوَصْفِ عَظَمَتِهِ وَ لَا تَصِلُ الْاَفْكَارُ اِلٰى كُنْهِ جَبَرُوتِهِ ٭

Altıncı Mertebe

O'nun celâli ne yücedir, şânı ne büyüktür. Allâh ilim ve kudret cihetiyle en büyüktür. Zîrâ O öyle Âdil-i Hakîm ve Kâdir-i Alîm ve Vâhid-i Ehad ve Sultân-ı Ezelîdir ki, bu âlemlerin hepsi O'nun nizâm ve mîzânının, tanzîm ve tevzîninin, adl ve hikmetinin, ilim ve kudretinin kabza-i tasarrufundadır. Ve şühûd derecesinde olan hads ile belki bilmüşâhede O'nun vâhidiyet ve ehadiyet sırrının mazharıdır. Çünki kâinâtta nizâm ve mîzân, tanzîm ve tevzîn dâiresinden hâric hiçbir şey yoktur. Ve onlar İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübînden iki bâbdır. Hem onlar O Alîm-i Hakîm'in ilim ve emrine ve O Azîz-i Rahîm'in kudret ve irâdesine iki ünvândır. Ve şu imâm ile berâber şu kitâbda bulunan şu mîzânlı nizâm, başında iz'ân ve yüzündeki iki göz bulunan kimse için, kâinât ve zamân içindeki eşyâlardan, bir Rahmân'ın kabza-i tasarrufundan ve bir Hannân'ın tanzîminden ve bir Mennân'ın tezyîninden ve bir Deyyân'ın tevzîninden hâric kalan hiçbir şey olmadığına iki parlak bürhândırlar.

Elhâsıl: Mebde' ve müntehâya, asıl ve nesle, mâzî ve müstakbele, emir ve ilme bakan ism-i Evvel ve Âhir'in hallâkıyetteki tecellîsi İmâm-ı Mübîne işâret etmektedir. İsm-i Zâhir ve Bâtın'ın hallâkıyet zımnında eşyâ üzerine tecellîsi ise Kitâb-ı Mübîne işâret eder.

Zîrâ kâinât büyük bir ağaç gibidir. O'nun her bir âlemi de yine ağaç gibidir. Bu yüzden cüz'î bir ağacı, kâinât ve envâı ve âlemlerinin hilkati için misâl verebiliriz. İşte şu cüz'î ağacın bir aslı ve bir mebdei vardır ki, o da, üzerinde neş'et ettiği çekirdektir. Ve kezâ O'nun ölümünden sonra vazîfesini devâm ettiren bir nesli vardır ki, o dahi O'nun meyvesindeki çekirdektir.

İşte mebde' ve müntehâ, ism-i Evvel ve Âhir'in tecellîsine mazhardırlar. Sanki o mebde' ve o aslî çekirdek, intizâm ve hikmetle, o ağacın teşekkül düstûrlarının mecmûundan mürekkeb bir fihriste

— 398 —

ve ta'rîfedir. Nihâyetlerinde olan meyvelerindeki çekirdekler, ism-i Âhir'in tecellîsine mazhardırlar. Kemâl-i hikmetle meyvelerde bulunan bu çekirdekler, sanki bu ağacın benzerinin teşekkülü için kendisine bir fihriste ve bir ta'rîfe tevdî' edilmiş küçük sandukçalardır. Ve sanki gelecek ağaçların teşekkülünün düstûrları onlarda kalem-i kaderle yazılmıştır.

Ağacın zâhiri ise, ism-i Zâhir'in tecellîsine mazhardır. Kemâl-i intizâm ve tezyîn ve hikmetle olan zâhiri, sanki O'nun kâmetine göre kemâl-i hikmet ve inâyetle takdîr edilmiş muntazam, müzeyyen ve murassa' bir hulledir.

O ağacın bâtını ise, ism-i Bâtın'ın tecellîsine mazhardır. Kemâl-i intizâmla ve akılları hayrette bırakan tedbîr ile ve hayâtî mâddeleri muhtelif a'zâlar kemâl-i intizâmla tevzî' etmekle, sanki bu ağacın bâtını, gâyet intizâm ve ittizân içinde hârika bir makinedir.

Hem nasıl O'nun evveli acîb bir ta'rîfe ve âhiri hârika bir ta'rîfedir, İmâm-ı Mübîne işâret ederler, öyle de acîb san'atlı bir hulle olarak O'nun zâhiri ve gâyet intizâm içinde bir makine olarak bâtını Kitâb-ı Mübîne işâret ederler.

Hem nasıl insândaki kuvve-i hâfızalar levh-i mahfûza işâret eder ve ona delâlet eder, öyle de her bir ağaçtaki aslî çekirdekler ve meyveler İmâm-ı Mübîne işâret eder. Zâhir ve bâtını ise Kitâb-ı Mübîni gösterir. İşte bu cüz'î ağaca, mâzîsi ve müstakbeliyle şecere-i arzı, evâili ve âtîsiyle şecere-i kâinâtı, ecdâdı ve nesilleriyle şecere-i insânı kıyâs et. Ve hâkezâ.

O'nun hâlıkının celâli ne yücedir. Ve O'ndan başka ilâh yoktur.

Ey Kebîr! Sen öyle bir zâtsın ki, azametini tavsîf etmek için akıllar yol bulamaz ve fikirler ceberûtunun künhüne erişemez.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 703, yeniyazı sh: 302)

اَلْمَرْتَبَةُ السَّابِعَةُ
جَلَّ جَلَالُهُ اَللّٰه‌ُ اَكْبَرُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ قُدْرَةً وَ عِلْمًا اِذْ هُوَ الْخَلَّاقُ الْفَتَّاحُ ﴿٩﴾ الْفَعَّالُ الْعَلَّامُ الْوَهَّابُ الْفَيَّاضُ شَمْسُ الْاَزَلِ الَّذِى هٰذِهِ الْكَائِنَاتُ بِاَنْوَاعِهَا وَ مَوْجُودَاتِهَا ظِلَالُ اَنْوَارِهِ وَ اٰثَارُ اَفْعَالِهِ وَ اَلْوَانُ نُقُوشِ اَنْوَاعِ تَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِهِ وَ خُطُوطُ قَلَمِ قَضَائِهِ وَ قَدَرِهِ وَ مَرَايَا تَجَلِّيَاتِ صِفَاتِهِ وَ جَمَالِهِ وَ جَلَالهِ وَ كَمَالِهِ بِاِجْمَاعِ الشَّاهِدِ الْاَزَلِىِّ بِجَمِيعِ كُتُبِهِ وَ صُحُفِهِ وَ اٰيَاتِهِ التَّكْوِينِيَّةِ وَ الْقُرْاٰنِيَّةِ وَ بِاِجْمَاعِ الْاَرْضِ

9 Bu esmâ-yı mübârekenin dûrbînleriyle, mevcûdâttaki cilveleri altında ef'âl-i İlâhiyeye ve âsârına bakmakla, Müsemmâ-yı Zülcelâl'e intikâl edilir.

— 399 —
مَعَ الْعَالَمِ بِاِفْتِقَارَاتِهَا وَ اِحْتِيَاجَاتِهَا فِى ذَاتِهَا وَ ذَرَّاتِهَا مَعَ تَظَاهُرِ الْغِنَاءِ الْمُطْلَقِ وَ الثَّرْوَةِ الْمُطْلَقَةِ عَلَيْهَا وَ بِاِجْمَاعِ كُلِّ اَهْلِ الشُّهُودِ مِنْ ذَوِى الْاَرْوَاحِ النَّيِّرَةِ وَ الْقُلُوبِ الْمُنَوَّرَةِ وَ الْعُقُولِ النُّورَانِيَّةِ مِنَ الْاَنْبِيَاءِ وَ الْاَوْلِيَاءِ وَ الْاَصْفِيَاءِ بِجَمِيعِ تَحْقِيقَاتِهِمْ وَ كُشُوفَاتِهِمْ وَ فُيُوضَاتِهِمْ وَ مُنَاجَاتِهِمْ قَدْ اِتَّفَقَ الْكُلُّ مِنْهُمْ وَ مِنَ الْاَرْضِ وَ الْاَجْرَامِ الْعُلْوِيَّةِ وَ السُّفْلِيَّةِ بِمَا لَا يُحَدُّ مِنْ شَهَادَاتِهِمُ الْقَطْعِيَّةِ وَ تَصْدِيقَاتِهِمُ الْيَقِينِيَّةِ بِقَبُولِ شَهَادَاتِ الْاٰيَاتِ التَّكْوِينِيَّةِ وَ الْقُرْاٰنِيَّةِ؛ وَ شَهَادَاتِ الصُّحُفِ وَ الْكُتُبِ السَّمَاوِيَّةِ الَّتِى هِىَ شَهَادَةُ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ عَلٰى اَنَّ هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ اٰثَارُ قُدْرَتِهِ وَ مَكْتُوبَاتُ قَدَرِهِ وَ مَرَايَا اَسْمَائِهِ وَ تَمَثُّلَاتُ اَنْوَارِهِ جَلَّ جَلَالُهُ وَ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ٭

Yedinci Mertebe

Celâli ne yücedir O Allâh ki, kudret ve ilim cihetiyle her şeyden en büyüktür. Zîrâ o öyle Hallâk, Fettâh, Fa'âl, Allâm, Vehhâb, Feyyâz ve Şems-i Ezelîdir ki, şu kâinât, envâı ve mevcûdâtı ile berâber, O'nun envârının gölgeleri, ef'âlinin eserleri, esmâsının envâı tecelliyâtının elvân-ı nukûşu, O'nun kazâ ve kader kaleminin hatları ve O'nun sıfât ve cemâl ve kemâlinin tecelliyâtının âyîneleridir. Bütün kitâbları ve suhufuyla ve tekvînî ve Kur'ânî âyetleriyle Şâhid-i Ezelîn'in icmâı, üzerinde tezâhür eden gınâ-yı mutlak ve servet-i mutlaka ile berâber zâtında ve zerrâtındaki iftikârâtı ve ihtiyâcâtıyla arzın âlemle berâber icmâı, ervâh-ı neyyire ve kulûb-i münevvere ve ukûl-ı nûrâniye sâhiblerinden olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâdan bütün ehl-i şühûdun bütün tahkîkâtları ve keşfiyâtları ve füyûzâtları ve münâcâtlarının icmâı ile, onların ve arz ve ecrâm-ı ulviyenin ve süfliyenin hepsi Vâcibü'l-Vücûd ile berâber ittifâk etmişlerdir ki, bu mevcûdât O'nun kudretinin âsârı, kaderinin mektûbâtı, esmâsının âyîneleri ve envârının temessülâtıdır. O'nun celâli ne yücedir ve O'ndan başka ilâh yoktur.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 704)

اَلْبَابُ الرَّابِعُ
— 400 —

Dördüncü Bâb

Lâ ilâhe illallah hakkındadır.

İki Fasıl'dır.

Birinci Fasıl

Hazret-i Hızır'ın (a.s.) meşhûr ve mühim bir virdi mebde' ve esâs olarak ma'rifetullâhta ve tevhîdin merâtibinde altmış üç mertebeye işâret ediyor. O altmış üç mertebenin herbirisi iki cümledir. لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ vahdâniyeti isbât ettiği gibi هُوَ ile başlayan isimler, Vücûd-u Vâcibi isbât ediyor. Âdetâ birinci cümle vahdâniyeti gösterdiği zamân bir suâl-i mukadder hâtıra geliyor. "O vâhid kimdir? Nasıl bileceğiz?" diye vâki' olan suâle, meselâ هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ ile cevâb veriyor. Yani kâinâtı dolduran âsâr-ı şefkat ve merhamet Onundur. O Rahmân'ı tanıttırıyor ve hâkezâ... Kıyâs et.

بِسْمِ اللّٰه‌ِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
اَللّٰهُمَّ اِنِّى اُقَدِّمُ اِلَيْكَ بَيْنَ يَدَىْ كُلِّ نِعْمَةٍ وَ رَحْمَةٍ وَ حِكْمَةٍ وَ عِنَايَةٍ وَ بَيْنَ يَدَىْ كُلِّ حَيَاةٍ وَ مَمَاةٍ وَ حَيْوَانٍ وَ نَبَاتٍ وَ بَيْنَ يَدَىْ كُلِّ زُهْرَةٍ وَ ثَمَرَةٍ وَ حَبَّةٍ وَ بُذْرَةٍ، وَ بَيْنَ يَدَىْ كُلِّ صَنْعَةٍ وَ صِبْغَةٍ وَ نِظَامٍ وَ مِيزَانٍ، وَ بَيْنَ يَدَىْ كُلِّ تَنْظِيمٍ وَ تَوْزِينٍ وَ تَمْيِيزٍ فِى كُلِّ الْمَوْجُودَاتِ وَ ذَرَّاتِهَا شَهَادَةً

(10) Bu şehâdetlerde iki hüküm var. Birisi vahdâniyeti gösterir.

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ dır. Diğeri o vâhidin vücûdunu isbât eder ki هُوَ ile başlayan isimlerdir. Herbir هُوَ geldiği vakit bir suâl-i mukaddere cevâbdır.

Gûyâ deniliyor ki; "O İlâh-ı vâhidi nasıl tanıyacağız?"

Cevâb veriyor ki; Meselâ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ bunda diyor ki: "Bu mevcûdâtın derdlerini görüp dinleyen birisi var ki, istediklerini yapıyor." Böyle âsâr-ı ef'âl-i İlâhiyeyi ve o ef'âl; Semî', Basîr gibi isimleri isbât eder. O isimler mevsûfların vücûdunu gösterirler. İşte bütün bu cümleler bu tarzdadırlar. Âsâr ile ef'âli, ef'âl ile esmâyı, esmâ ile Vücûd-ı Vâcib'i isbât ederler.

— 401 —
نَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْبَاقِى الدَّيْمُومُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْحَكِيمُ الْغَفَّارُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْاَوَّلُ وَ الْاٰخِرُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الظَّاهِرُ وَ الْبَاطِنُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْغَفُورُ الشَّكُورُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْخَلَّاقُ الْقَدِيرُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمُصَوِّرُ الْبَصِيرُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْجَوَّادُ الْكَرِيمُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمُحْيِى الْعَلِيمُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمُغْنِى الْكَرِيمُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمُدَبِّرُ الْحَكِيمُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمُرَبِّى الرَّحِيمُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْعَلِىُّ الْقَوِىُّ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْوَلِىُّ الْغَنِىُّ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الشَّهِيدُ الرَّقِيبُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْقَرِيبُ الْمُجِيبُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْفَتَّاحُ الْعَلِيمُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْخَلَّاقُ الْحَكِيمُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْاَحَدُ الصَّمَدُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْبَاقِى الْاَمْجَدُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْوَدُودُ الْمَجِيدُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْفَعَّالُ لِمَا يُرِيدُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ اْلمَلِكُ الْوَارِثُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْبَاقِى الْبَاعِثُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ اللَّطِيفُ الْمُدَبِّرُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ السَّيِّدُ الدَّيَّانُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْحَنَّانُ ﴿١١﴾ الْمَنَّانُ ﴿٢١﴾
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ السُّبُّوحُ الْقُدُّوسُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْعَدْلُ الْحَكَمُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْفَرْدُ الصَّمَدُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ النُّورُ الْهَادِى

11 الْحَنَّانُ Rahmetlerin en latîf cilvesini gösterendir.

12 الْمَنَّانُ Ni'met verici demektir.

— 402 —
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمَعْرُوفُ لِكُلِّ الْعَارِفِينَ ﴿٣١﴾
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمَعْبُودُ الْحَقُّ لِكُلِّ الْعَابِدِينَ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمَشْكُورُ لِكُلِّ الشَّاكِرِينَ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمَذْكُورُ لِكُلِّ الذَّاكِرِينَ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمَحْمُودُ لِكُلِّ الْحَامِدِينَ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمَوْجُودُ لِكُلِّ الطَّالِبِينَ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمَوْصُوفُ لِكُلِّ الْمُوَحِّدِينَ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمَحْبُوبُ الْحَقُّ لِكُلِّ الْمُحِبِّينَ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمَرْغُوبُ لِكُلِّ الْمُرِيدِينَ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمَقْصُودُ لِكُلِّ الْمُنِيبِينَ ﴿٤١﴾
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمُقْصُودُ لِكُلِّ الْجَنَانِ ﴿٥١﴾
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمُوجِدُ لِكُلِّ الْاَنَامِ ﴿٦١﴾
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمَوْجُودُ فِى كُلِّ زَمَانٍ

13 هُوَ الْمَعْرُوفُ لِكُلِّ الْعَارِفِينَ fıkrasından sonraki fıkraların meâli şudur ki: "O İlâh-ı Vâhid'i tanımak istiyorsan bak bütün nev'-i beşerde gelen âriflerin ayrı ayrı yollarla delîlleriyle tanıdıkları bir Ma'rûf var. İşte o Ma'rûf O'dur. O İlâh-ı Vâhid'in böyle had ve hesâba gelmez ehl-i ma'rifetin had ve hesâba gelmez ayrı ayrı tarzlarda tanıdıkları bir Zâtın vücûdu güneş gibi zâhir olur. Hem nev'-i beşerdeki had ve hesâba gelmez âbidlerin bir tek Ma'bûda ibâdet etmeleri ve o ibâdete karşı mukâbele-i ma'neviye görmeleri ve münâcât ve füyûzâta mazhar olmaları güneş gibi o Ma'bûdun vücûdunu muzâaf tevâtürlerle güneş gibi gösteriyorlar ve hâkezâ." Öteki fıkraları kıyâs et.

14 مُنِيبِ Kâinatdan yüzünü çeviren ve Baki-i Hakikiye müteveccih olan kimse.

15 جَنَانِ Kalb.

16 الَانَامِ Mahlûkat.

— 403 —
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمَعْبُودُ فِى كُلِّ مَكَانٍ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمَذْكُورُ بِكُلِّ لِسَانٍ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمَشْكُورُ بِكُلِّ اِحْسَانٍ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭ هُوَ الْمُنْعِمُ بِلَا اِمْتِنَانٍ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ اِيمَانًا بِاللّٰه‌ِ ﴿٧١﴾

17 اِيمَانًا بِاللّٰه‌ِ Bu kelime ile Allaha iman ediyorum.

٭ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ اَمَانًا مِنَ اللّٰه‌ِ ﴿٨١﴾

18 اَمَانًا مِنَ اللّٰه‌ Bana azabdan emniyetim için bir vesikadır.

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ اَمَانَةً عِنْدَ اللّٰه‌ِ ٭ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ حَقًّا حَقًّا
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ اِذْعَانًا وَ صِدْقًا ٭ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ تَعَبُّدًا وَ رِقًّا
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْمُبِينُ ٭ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰه‌ِ صَادِقُ الْوَعْدِ الْاَمِينُ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

Allâhım, her bir ni'met ve rahmet ve hikmet ve inâyetin önünde, her bir hayât ve memât ve hayvân ve nebâtın önünde, her bir çiçek ve meyve ve çekirdek ve tohum önünde, her san'at ve sıbgat ve nizâm ve mîzânın önünde ve bütün mevcûdât ve zerrâtında bulunan her bir tanzîm ve tevzîn ve temyîzin önünde sana şöyle bir şehâdeti takdîm ediyorum: Şehâdet ederiz ki,

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Hay ve Kayyûm olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Bâkî ve Zevâlsiz olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Azîz ve Cebbâr olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Hakîm ve Gaffâr olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Evvel ve Âhir olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Zâhir ve Bâtın olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Semî' ve Basîr olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Latîf ve Habîr olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Gafûr ve Şekûr olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Hallâk ve Kadîr olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Musavvir ve Basîr olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Cevâd ve Kerîm olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Muhyî ve Alîm olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Muğnî ve Kerîm olan ancak O'dur.

— 404 —

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Müdebbir ve Hakîm olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Mürebbî ve Rahîm olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Azîz ve Hakîm olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Aliyy ve Kaviyy olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Veliyy ve Ganiyy olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Şehîd ve Rakîb olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur. Garîb ve Mücîb olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Fettâh ve Alîm olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Hallâk ve Hakîm olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Rezzâk ve Kuvvet sâhibi Metîn olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Ehad ve Samed olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Bâkî ve Emced olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Vedûd ve Mecîd olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Dilediğini yapan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Melik ve Vâris olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Bâkî ve Bâis olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Bârî ve Musavvir olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Latîf ve Müdebbir olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Seyyid ve Deyyân olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Hannân ve Mennân olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Sübbûh ve Kuddûs olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Adl ve Hakem olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Ferd ve Samed olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Nûr ve Hâdî olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her ârifin Ma'rûf'u olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her âbidin hak Ma'bûd'u olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her şâkirin Meşkûr'u olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her zâkirin Mezkûr'u olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her hâmidin Mahmûd'u olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her tâlibin Mevcûd'u olan ancak O'dur.

— 405 —

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her muvahhidin Mevsûf'u olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her muhibbin hak Mahbûb'u olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her mürîdin Mergûb'u olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her münîbin Maksûd'u ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her kalbin Maksûd'u ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her mahlûkun Mûcid'i ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her zamânda Mevcûd olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her mekânda Ma'bûd olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her lisânla Mezkûr olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her ihsânla Meşkûr olan ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Minnetsiz in'âm eden ancak O'dur.

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Allâh'a îmân ile

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Allâh'dan emân ile

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Allâh katında emânetle

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Hak ve Hak ile

Allâh'dan başka ilâh yoktur; İz'ân ve Sıdk ile

Allâh'dan başka ilâh yoktur; Kulluk ve kölelik ile

Melik ve Hak ve Mübîn olan Allâh'dan başka ilâh yoktur;

Muhammed Allâh'ın resûlü ve va'dinde sâdık ve emîndir.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 710)

Dördüncü Bâb'ın İkinci Faslı

Ekser aktâbın ve bilhâssa Gavs-ı Geylânî'nin her sabâh virdlerinin fâtihası hükmünde beş altı satır temcîd ve ta'zîm, benim için uzun bir silsile-i tefekkürün çekirdeği hükmüne geçip, doksan dokuz mertebe-i ma'rifet ve tevhîde işâret nev'inden bir sünbül-i ma'nevî vermiş. O doksan dokuz mertebesinden yetmiş dokuz mertebesi burada zikredildi. O işârâtın herbir fıkrasında iki cihetle Zât-ı Akdes'e bakar. Biri, hâzır ve meşhûd vaz'iyetiyle şehâdet eder, ma'nâsıyla للّٰه‌ِ شَهِيدٌ ta'bîriyle ifâde ediliyor ve emsâllerinin birbiri arkasından gelip geçmesinden tezâhür eden silsilenin işâretine عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ diye delâlet eder ma'nâsında ifâde edilmiştir. İşte

بِسْمِ اللّٰه‌ِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
— 406 —
اَصْبَحْنَا ﴿٩١﴾ وَ اَصْبَحَ الْمُلْكُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْكِبْرِيَاءُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ

19 اَصْبَحْنَا Biz sabâha girdik. Bu sabâhın mülkü de Allâh'a şâhiddir. Bu bâbda iki nükte var.

Birinci Nükte şudur ki: Her şey hâl-i hâzır vücûduyla Cenâb-ı Hakk'ın vücûduna ve vahdetine şehâdet ettikleri gibi muntazaman tebeddül edip arkalarındaki emsâllerine yer vermek için gitmesiyle bir teceddüd sûreti altında azîm bir silsileyi göstermekle Cenâb-ı Hakk'ın vücûb ve vahdâniyetine delîl demektir.

Elhâsıl: شَهِيدٌ fıkrasıyla hâl-i hâzır vücûdunu ve دَلِيلٌ cümlesiyle de gelip geçen emsâllerinin terkîbinden teşekkül eden silsilesini gösterir.

İkinci Nükte: Kâide-i nahviye ile الْاٰلَاءُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدَةٌ demek lâzım gelirken, للّٰه‌ِ شَهِيدٌ deniliyor. Çünki herbir اٰلَاء tek başıyla bir şâhiddir. شَهِيدٌ müzekker lafzıyla herbir ferd şehâdet eder ma'nâsını ifâde ediyor. Eğer شَهِيدَةٌ dese idi, cemâatin ma'nâsını ifâde ederdi. Meselâ: وَالرُّبُوبِيَّةُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ deniliyor. Çünki, rubûbiyetten murâd Cenâb-ı Hakk'ın rubûbiyetiyle ettiği terbiyeler ve tedbîrler şehâdet ediyor demektir. Nefs-i rubûbiyet görünmüyor. Fakat onun eseri olan terbiyeler ve tedbîrler görünüyor ki görünen şeyleri şâhid yapmak için شَهِيدٌ denilmiş. Eğer شَهِيدَةٌ denilse idi, doğrudan doğruya rubûbiyete râci' olurdu.

ا اِنَّ رَحْمَتَ اللّٰه‌ِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَ âyetinin dahi رَحْمَتَ müennes iken قَرِيبَةٌ denmeyip قَرِيبٌ denmesinin nüktesi, güneş hükmündeki âlî, küllî rahmetin yakınlığını ifâde etmekten ziyâde, o güneşin şuâ'ları olan husûsî ihsânlar murâd edildiğinden herbir muhsine yakın bir ihsân görülür. İhsân lafzı ise müzekkerdir. Onun hakkı قَرِيبٌ dür.

Hem Cenâb-ı Hakk'ın muhsinlere rahmetiyle karîb olduğunu ifâde içindir ki قَرِيبَةٌ denilmedi.

— 407 —
وَ الْعَظَمَةُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْهَيْبَةُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْقُوَّةُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْقُدْرَةُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْاٰلَاءُ ﴿٠٢﴾ للّٰه‌ِ شَهِيدٌ ﴿١٢﴾
٭ وَ الْاِنْعَامُ الدَّائِمُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْبَهَاءُ ﴿٢٢﴾ للّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْجَمَالُ السَّرْمَدُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْجَلَالُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْكَمَالُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْعَظَمُوتُ ﴿٣٢﴾ للّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْجَبَرُوتُ ﴿٤٢﴾
عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الرُّبُوبِيَّةُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْاُلُوهِيَّةُ الْمُطْلَقَةُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ السَّلْطَنَةُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ جُنُودُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْاَقْضِيَةُ ﴿٥٢﴾ حكيمڭ وجودينه شهادت ايتدكلرى گبى.
ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ التَّقْدِيرُ ﴿٦٢﴾

20 الْاٰلَاءُ Ni'met.

21 Bunun emsâlinde شَهِيدَةٌ lâzım gelirken müzekker lafzı bulunması, اِنَّ رَحْمَتَ اللّٰه‌ِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَ deki قَرِيبَةٌ yerine قَرِيبٌ deki nükte içindir. Bazı yerde cemâat gelse de كلِّ واحد murâd olduğundan müzekker lafzı olan شَهِيدٌ zikredilmiştir.

22 اَلْبَهَاءُ Hüsün demektir.

23 وَالْعَظَمُوتُ Mübâlağalı azamet.

24 اَلْجَبَرُوتُ Azamûtun daha bâtını ve daha dâimîsi

25 الْاَ قْضِيَةُ ة Hâl-i hâzır ve cüz'iyâtın mahsûs ve muntazam mikdârları Fâtır-ı Hakîm'in vücûduna şehâdet ettikleri gibi..

26 اَلتَّقْدِيرُ Küllî şeylerin ve cüz'iyâtın zevâliyle başka bir takdîrin ve muntazam bir mikdârın tezâhürü yine o Fâtır-ı Hakîm'in vücûduna delâlet eder. Âdetâ hayâttaki intizâmât-ı kazâiye şehâdet ve hayât ve mevtin münâvebeleri içinde tecellî-i kader ve muntazamâne takdîr, ihyâ ve imâteye delâlet ediyor, demektir. Meselâ terbiye: Vücûdunu şerâiti dâhilinde idâre etmek ve tedbîr onu değiştirmek olup herbiri ayrı ayrı delâlet eder. Sair fıkralar buna kıyas edilsin..

— 408 —
عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ التَّرْبِيَةُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ التَّدْبِيرُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ التَّصْوِيرُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ التَّنْظِيمُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ التَّزْيِينُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ التَّوْزِينُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْاِتِّقَانُ ﴿٧٢﴾ للّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْجُودُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْخَلْقُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْاِيجَادُ الدَّائِمُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْحُكْمُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْاَمْرُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْمَحَاسِنُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ اللَّطَائِفُ ﴿٨٢﴾ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْمَحَامِدُ ﴿٩٢﴾ للّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْمَدَائِحُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْعِبَادَاتُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْكَمَالَاتُ ﴿٠٣﴾ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ التَّحِيَّاتُ ﴿١٣﴾

27 الْاِتِّقَانُ Ehemmiyetli ve san'atlı yapılmasıdır.

28 Görünen mehâsinin zevâliyle ma'nevî ve misâlî sûretlerinin letâifi irâde edilmiştir. Veyâhûd o gelip geçen silsilenin mehâsini murâddır.

29 مَحَامِدْ Hâzır hamdleri murâd edip, medâih-i dâimiye ve sâbit senâlardır ki, gûyâ hâzır hamdlerin mâzî ve müstakbeli ihâta eden silsile-i emsâlinden tezâhür eden senâlardır.

30 Kemâlât; ma'bûdiyeti iktizâ eden kemâlât demektir. Yani âbidler ibâdetleriyle gitse de ma'bûdiyeti istilzâm eden kemâlât bâkîdirler. Bütün gelen silsileleri geçenlerin yerlerine ibâdete sevk eder.

31 وَ التَّحِيَّاتُ Yani bütün zîhayâtlar âsâr-ı hayâtlarını muntazaman murâd-ı İlâhî dâiresinde gösterdikleri cihetle Sâni'-i Zülcelâllerinin san'atını alkışlıyorlar. Nasıl ki bir zât hârika bir makine yapsa o makinenin başında bir fonoğraf bir fotoğraf gibi ayrı ayrı kendi kendine işler, konuşur, yazar, muhâbere eder cihâzât bulunsa, o adamın istediği tarzda işlese, netîcelerini güzelce verse, o makineye bakan nasılki o zâtı mâşâallâhlarla ve bârekallâhlarla alkışlar, ma'nevî hediyeler verir. Aynen o makine de ondan maksûd olan netîceleri, eserleri mükemmel izhâr etmekle o cihâzâtın lisân-ı hâliyle san'atkârını takdîrler ve tahsînlerle ve ma'nen mâşâallâhlarla tebrîk edip alkışlar ve tahiyyeler ve hediyeler verir. İşte bütün zîhayâtın herbirisi başında pek çok muhtelif fonoğraflar ve fotoğraflar ve telgraf ve telefon makineleri gibi çok makineler var. Onlar hilkatlerindeki netâici ve maksadları nihâyet derecede mükemmel gösterdiklerinden hayâtlarının tezâhürâtıyla tahiyyât ta'bîr edilen ma'nevî alkışlar hediyeler, tebrîkler ve tahsînlerle Sâni'-i Zülcelâl'in tesbîhâtını hem kemâlât-ı san'atını i'lân ediyorlar, demektir. Biz ise اَلتَّحِيَّا تُ demekle kendi lisânımızla o tahiyyâtları yâd edip kendi hesâbımıza dergâh-ı İlâhîyeye takdîm ederiz. Zâten lisân o makinelerden birisidir ve ondan matlûb netîcelerden birincisi bu tercümânlıktır.

— 409 —
ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْبَرَكَاتُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الصَّلَوَاتُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الطَّيِّبَاتُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْمَخْلُوقَاتُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْخَوَارِقُ الْمَاضِيَةُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْمَوْجُودَاتُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْمُعْجِزَاتُ الْاٰتِيَةُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ السَّمٰوَاتُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْعَرْشُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الشُّمُوسُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْاَقْمَارُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ النُّجُومُ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ السَّيَّارَاتُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْجَوُّ بِتَصَرُّفَاتِهِ وَ اَمْطَارِهِ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْاَرْضُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
يعنى ﴿وَ الْقُدْرَةُ الظَّاهِرَةُ فِى الْاَرْضِ، وَ الْحِكْمَةُ الْبَاهِرَةُ فِيهَا، وَالصَّنْعَةُ الْمُكَمَّلَةُ فِيهَا، وَ الصِّبْغَةُ الْمُتَزَيِّنَةُ فِيهَا، وَ النِّعْمَةُ الْمُتَنَوِّعَةُ فِيهَا، وَ الرَّحْمَةُ الْوَاسِعَةُ فِيهَا - عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ﴾
وَ الْقُرْاٰنُ بِاُلُوفِ اٰيَاتِهِ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ مُحَمَّدٌ بِاٰلَافِ مُعْجِزَاتِهِ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْبِحَارُ بِعَجَائِبِهَا وَ غَرَائِبِهَا ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ النَّبَاتَاتُ بِاَوْرَاقِهَا بِاَزْهَارِهَا بِاَثْمَارِهَا عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
يعنى ﴿فَالنَّبَاتَاتُ الْمُتَزَيِّنَاتُ الْمُتَزَهِّرَاتُ الْمُثْمِرَاتُ الْمُسَبِّحَاتُ بِاَوْرَاقِهَا وَ الْحَامِدَاتُ بِاَزْهَارِهَا وَ الْمُكَبِّرَاتُ بِاَثْمَارِهَا - عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ﴾
— 410 —
وَ الْاَشْجَارُ بِاَوْرَاقِهَا الْمُسَبِّحَاتِ وَ اَزْهَارِهَا الْحَامِدَاتِ وَ اَثْمَارِهَا الْمُكَبِّرَاتِ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْحَيْوَانَاتُ الْمُكَبِّرَاتُ وَ الْحُوَيْنَاتُ الْمُسَبِّحَاتُ وَ الطُّوَيْرَاتُ الْحَامِدَاتُ وَ الطُّيُورَاتُ الصَّافَّةُ الْمُهَلِّلَاتُ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الْاِنسُ وَ الْجِنُّ بِعِبَادَاتِهِمْ وَ صَلَوَاتِهِمْ فِى مَسْجِدِ الْكَائِنَاتِ ِللّٰه‌ِ شَهِيدٌ ٭ وَ الْمَلَكُ وَ الرُّوحُ فِى مَسْجِدِ الْعَالَمِ بِتَسْبِيحَاتِهِمْ وَ عِبَادَاتِهِمْ عَلَى اللّٰه‌ِ دَلِيلٌ
وَ الصَّنْعَة ُ ِللّٰه‌ِ فَالْمَدْحُ للّٰه‌ِ ٭
وَ الصِّبْغَة ُ ِللّٰه‌ِ فَالثَّنَاءُ للّٰه‌ِ ٭
وَ النِّعْمَةُ للّٰه‌ِ فَالشُّكْرُ للّٰه‌ِ ٭
وَ الرَّحْمَةُ للّٰه‌ِ فَالْحَمْدُ للّٰه‌ِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ٭

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

Biz sabâha girdik. Mülk Allâh'a şâhid ve Kibriyâ Allâh'a delîldir.

Azamet Allâh'a şâhid ve heybet Allâh'a delîldir.

Kuvvet Allâh'a şâhid ve Kudret Allâh'a delîldir.

Ni'metler Allâh'a şâhid ve dâimî in'âmlar Allâh'a delîldir.

Güzellik Allâh'a şâhid ve Cemâl-i sermedî Allâh'a delîldir.

Celâl Allâh'a şâhid ve Kemâl Allâh'a delîldir.

Azamût Allâh'a şâhid ve Ceberût Allâh'a delîldir.

Rubûbiyet Allâh'a şâhid ve Ulûhiyet-i Mutlaka Allâh'a delîldir.

Saltanat Allâh'a şâhid ve Göklerin ve yerin orduları Allâh'a delîldir.

Kazâlar Allâh'a şâhid ve Takdîr Allâh'a delîldir.

Terbiye Allâh'a şâhid ve Tedbîr Allâh'a delîldir.

Tasvîr Allâh'a şâhid ve Tanzîm Allâh'a delîldir.

Tezyîn Allâh'a şâhid ve Tevzîn Allâh'a delîldir.

İtkân Allâh'a şâhid ve Vücûd Allâh'a delîldir.

Halk Allâh'a şâhid ve Dâimî Îcâd Allâh'a delîldir.

Hüküm Allâh'a şâhid ve Emir Allâh'a delîldir.

Mehâsin Allâh'a şâhid ve Letâif Allâh'a delîldir.

Mehâmid Allâh'a şâhid ve Medâih Allâh'a delîldir.

İbâdât Allâh'a şâhid ve Kemâlât Allâh'a delîldir.

Tahiyyât Allâh'a şâhid ve Berekât Allâh'a delîldir.

Salavât Allâh'a şâhid ve Tayyibât Allâh'a delîldir.

— 411 —

Mahlûkât Allâh'a şâhid ve Geçmiş hârikalar Allâh'a delîldir.

Mevcûdât Allâh'a şâhid ve Gelecek mu'cizeler Allâh'a delîldir.

Gökler Allâh'a şâhid ve Arş Allâh'a delîldir.

Güneşler Allâh'a şâhid ve Aylar Allâh'a delîldir.

Yıldızlar Allâh'a şâhid ve Seyyâreler Allâh'a delîldir.

Cev, tasarrûfâtı ve yağmurlarıyla Allâh'a şâhid ve yer Allâh'a delîldir. Yani, yerde zâhir olan kudret ve onda bâhir olan hikmet ve ondaki mükemmel san'at ve ondaki müzeyyen renk ve ondaki mütenevvi' ni'met ve ondaki vâsi' rahmet Allâh'a delîldir.

Binler âyâtıyla Kur'ân Allâh'a şâhid ve binler mu'cizâtıyla Muhammed (asm) Allâh'a delîldir.

Acâibi ve garâibiyle denizler Allâh'a şâhid ve yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle nebâtât Allâh'a delîldir. Yani, yapraklarıyla tesbîh eden, çiçekleriyle hamd eden, meyveleriyle tekbîr getiren o süslü, çiçekli ve meyveli nebâtât Allâh'a delîldir.

Tesbîh eden yaprakları ve hamd eden çiçekleri ve tekbîr getiren meyveleriyle ağaçlar Allâh'a şâhid ve tekbîr getiren hayvânât ve tesbîh eden huveynât ve hamd eden kuşçuklar ve saf tutup tehlîl eden kuşlar Allâh'a delîldir.

Kâinât mescidindeki ibâdetleri ve salâvâtlarıyla ins ve cin Allâh'a şâhid ve tesbîhâtları ve ibâdetleriyle âlem mescidindeki melek ve rûh Allâh'a delîldir.

San'at Allâh'ındır; öyleyse medih Allâh'a âiddir.

Sıbgat Allâh'ındır; öyleyse Senâ Allâh'a âiddir.

Ni'met Allâh'ındır; öyleyse Şükür Allâh'a âiddir.

Rahmet Allâh'ındır; öyleyse Hamd âlemlerin Rabbi olan Allâh'a âiddir.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 717)

اَلْبَابُ الْخَامِسُ

Beşinci Bâb

فِى مَرَاتِبِ ﴿حَسْبُنَا اللّٰه‌ُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ﴾

Hasbünallahü ve ni'mel vekil hakkındadır.

İki makâmdır.
وَ هُوَ خَمْسَةُ نُكْتَةٍ

Hasbünallâhü ve ni'me'l vekîl'in mertebeleri hakkındadır.

Beş nüktedir. (32)

32 Ben on üç sene evvel yüksek bir yer olan Yûşa' Tepesi'nden dünyâya baktım. Birbiri içindeki mevcûdât tabakâtına ve mehâsinine herkes gibi meftûn idim. Âdetâ şedîd bir muhabbetle alâkadârdım. Hâlbuki, pek zâhir bir sûrette fenâ ve zevâlde yuvarlanmalarını aklen müşâhede ettim. Dehşetli bir elem ve firâk ve hadsiz firâklardan gelen bir zulmet hissettim.

Birden حَسْبُنَا اللّٰه‌ُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ âyeti otuz üç mertebesiyle imdâdıma yetişti. Ben de gelecek tarzda remizli okuyordum. Mağrible yatsı ortasında devâm ettiğim yedi cümle-i mübârekenin herbirisi birer lem'a olarak Otuzbirinci Mektûb'un Lemeât'ına girecekti. Beş cümlesi girdi. Bu ikisi kalmıştı. Onun için Dördüncü, Beşinci Lem'a'ların yerleri açık kalmıştı. Biri حَسْبُنَا اللّٰه‌ُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ diğeri لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰه‌ِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ in merâtibine dâir olacaktı. Bu iki mübârek kelâmın merâtibi ilimden ziyâde fikir ve zikir olduğundan Beşinci Bâb olarak Arabî zikredildi.

— 412 —
اَلنُّكْتَةُ الْاُولٰى
هٰذَا الْكَلَامُ دَوَاءٌ مُجَرَّبٌ لِمَرَضِ الْعَجْزِ الْبَشَرِىِّ وَ سَقَمِ الْفَقْرِ الْاِنْسَانِىِّ
حَسْبُنَا اللّٰه‌ُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ
اِذْ هُوَ الْمُوجِدُ الْمَوْجُودُ الْبَاقِى فَلَا بَأْسَ بِزَوَالِ الْمَوْجُودَاتِ لِدَوَامِ الْوُجُودِ ﴿٣٣﴾ الْمَحْبُوبِ بِبَقَاءِ مُوجِدِهِ الْوَاجِبِ الْوُجُودِ ٭ وَ هُوَ الصَّانِعُ الْفَاطِرُ الْبَاقِى فَلَا حُزْنَ عَلٰى زَوَالِ الْمَصْنُوعِ لِبَقَاءِ مَدَارِ الْمُحَبَّةِ فِى صَانِعِهِ ٭ وَ هُوَ الْمَلِكُ الْمَالِكُ الْبَاقِى فَلَا تَاَسُّفَ عَلٰى زَوَالِ الْمُلْكِ الْمُتَجَدِّدِ فِى زَوَالٍ وَ ذَهَابٍ ٭ ٭

33 Bir zamân bu cümle-i mübârekenin çok envârını ve makâmâtını gördüm. Beni çok zulümâttan ve vartalardan kurtardı. Ben o ahvâl ve makâmâta işâret için gâyet muhtasar birer fıkra bazen birer kelime ile kendi tahatturum için işâretler koymuştum. O baştaki fıkra ise herkes gibi benim de bir mahbûbum olan koca dünyânın zevâlini ve fenâsını ve içindeki zîhayâtların ölümünü düşündüğümden bu çok elîm ve derin derdlerime merhem olarak حَسْبُنَا اللّٰه‌ُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ i buldum. Baştaki cümleler bu sırra göre gidiyorlar.

— 413 —
وَ هُوَ الشَّاهِدُ الْعَالِمُ الْبَاقِى فَلَا تَحَسُّرَ عَلٰى غَيْبُوبَةِ الْمَحْبُوبَاتِ مِنَ الدُّنْيَا لِبَقَائِهَا فِى دَائِرَةِ عِلْمِ شَاهِدِهَا وَ فِى نَظَرِهِ ٭ وَهُوَ الصَّاحِبُ الْفَاطِرُ الْبَاقِى فَلَا كَدَرَ عَلٰى زَوَالِ الْمُسْتَحْسَنَاتِ لِدَوَامِ مَنْشَاِ مَحَاسِنِهَا فِى اَسْمَاءِ فَاطِرِهَا ٭ وَهُوَ الْوَارِثُ الْبَاعِثُ الْبَاقِى فَلَا تَلَهُّفَ عَلٰى فِرَاقِ الْاَحْبَابِ لِبَقَاءِ مَنْ يَرِثُهُمْ وَ يَبْعَثُهُمْ ٭ وَهُوَ الْجَمِيلُ الْجَلِيلُ الْبَاقِى فَلَا تَحَزُّنَ عَلٰى زَوَالِ الْجَمِيلَاتِ الَّتِى هِىَ مَرَايَا لِْلَاسْمَاءِ الْجَمِيلَاتِ لِبَقَاءِ الْاَسْمَاءِ بِجَمَالِهَا بَعْدَ زَوَالِ الْمَرَايَا ٭ وَهُوَ الْمَعْبُودُ الْمَحْبُوبُ الْبَاقِى فَلَا تَاَلُّمَ مِنْ زَوَالِ الْمَحْبُوبَاتِ الْمَجَازِيَّةِ لِبَقَاءِ الْمَحْبُوبِ الْحَقِيقِىِّ ٭ وَهُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ الْوَدُودُ الرَّؤُفُ الْبَاقِى فَلَا غَمَّ وَ لَا مَاْيُوسِيَّةَ وَ لَا اَهَمِّيَّةَ مِنْ زَوَالِ الْمُنْعِمِينَ الْمُشْفِقِينَ الظَّاهِرِينَ لِبَقَاءِ مَنْ وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ وَ شَفْقَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ ٭ وَهُوَ الْجَمِيلُ اللَّطِيفُ الْعَطُوفُ الْبَاقِى فَلَا حِرْقَةَ وَ لَا عِبْرَةَ بِزَوَالِ اللَّطِيفَاتِ الْمُشْفِقَاتِ لِبَقَاءِ مَنْ يَقُومُ مَقَامَ كُلِّهَا، وَ لَا يَقُومُ الْكُلُّ مَقَامَ تَجَلٍّ وَاحِدٍ مِنْ تَجَلِّيَاتِهِ، فَبَقَائُهُ بِهٰذِهِ الْاَوْصَافِ يَقُومُ مَقَامَ كُلِّ مَا فَنٰى وَ زَالَ مِنْ اَنْوَاعِ مَحْبُوبَاتِ كُلِّ اَحَدٍ مِنَ الدُّنْيَا
حَسْبُنَا اللّٰه‌ُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ
نَعَمْ حَسْبِى مِنْ بَقَاءِ الدُّنْيَا وَ مَا فِيهَا بَقَاءُ مَالِكِهَا وَ صَانِعِهَا وَ فَاطِرِهَا

Birinci Nükte

Bu kelâm, acz-i beşerî marazına ve fakr-ı insânî hastalığına mücerreb bir devâdır. "Allâh bize yeter. Ve (O) ne güzel vekîldir."

— 414 —

Zîrâ O, Mûcid, Mevcûd-ı Bâkîdir. Bu yüzden mevcûdâtın zevâlinde bir beis yoktur. Çünki Vâcibü'l-Vücûd olan Mûcidinin bekâsıyla, mahbûbun vücûdu dâimîdir.

O, Sâni' ve Fâtır-ı Bâkîdir. Bu yüzden masnûâtın zevâline üzülmek yoktur. Çünki Sâni'indeki medâr-ı muhabbet bâkîdir.

O, Melik ve Mâlik-i Bâkîdir. Bu yüzden zevâl ve gidişlerde yenilenen mülkün zevâline teessüf yoktur.

O, Şâhid ve Âlim-i Bâkîdir. Sevilen şeylerin dünyâdan kaybolup gitmelerine tahassür yoktur. Bu yüzden Çünki onlar, onları Görenin dâire-i ilminde ve nazarında bâkîdir.

O, Sâhib ve Fâtır-ı Bâkîdir. Bu yüzden güzel şeylerin zevâline keder yoktur. Çünki onların güzelliklerinin menşei, onların Fâtır'ının isimlerinde dâimîdir.

O, Vâris ve Bâis-i Bâkîdir. Bu yüzden ahbâbın firâkına mahzûn olmak yoktur. Çünki onlara Vâris olan ve onları tekrâr Diriltecek olan Bâkîdir.

O, Cemîl ve Celîl-i Bâkîdir. Bu yüzden güzel isimlerin âyîneleri olan güzel şeylerin zevâline üzülmek yoktur.

Çünki âyinelerin zevâlinden sonra isimler güzellikleriyle berâber bâkîdir.

O, Ma'bûd ve Mahbûb-ı Bâkîdir. Bu yüzden mecâzî mahbûbların zevâlinden elem çekmek yoktur. Çünki Mahbûb-ı Hakîkî Bâkîdir.

O, Rahmân, Rahîm, Vedûd ve Raûf-ı Bâkîdir. Bu yüzden zâhirî ni'met verici ve şefkat edicilerin zevâlinden ne gam vardır, ne yeise düşmek vardır, ne de ehemmiyet vermek vardır. Çünki rahmeti ve şefkati her şeyi kaplamış olan Zât Bâkîdir.

O, Cemîl, Latîf ve Atûf-ı Bâkîdir. Bu yüzden lütfedicilerin ve şefkat edicilerin zevâline yanmak ve ehemmiyet vermek yoktur. Çünki onların hepsinin yerine geçen ve bütün bunlar, O'nun tecelliyâtından bir tek tecellînin yerine geçemeyen Zât Bâkîdir. O'nun bu sıfatlarla bâkî oluşu, dünyâdan her bir ferdin fenâ ve zevâl bulan her nev'î mahbûbâtının yerine geçer Allâh bize yeter Ve (O) ne güzel vekîldir.

Evet, dünyâ ve içindekilerin bekâsı için, O'nun Mâlikinin ve Sâni'inin ve Fâtır'ının bekâsı bana yeter.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 719)

اَلنُّكْتَةُ الثَّانِيَةُ
حَسْبِى ﴿٤٣﴾ مِنَ الْبَقَاءِ اِنَّ اللّٰه‌َ هُوَ اِلٰهِىَ الْبَاقِى وَخَالِقِىَ ﴿٥٣﴾

34 Nasıl ki âfâkın ve dünyânın fenâ ve zevâlinin arkasında Bâkî-i Zülcelâl'in bâkî esmâsının cilvelerini gördüm. Tâm tesellî buldum. Öyle de şahsıma baktım, şahsımdaki müteaddid muhtelif tabaka-i mevcûdât-ı nefsiye ve meftûn olduğum sıfât ve hakâik-i şahsiye gâyet sür'atle zevâl ve fenâya koştuklarından insânın fıtratındaki aşk-ı bekâ sırrıyla o fânîlerde bir bekâ aradım. Hâlıkımın bâkî cilve-i esmâsını gördüm. Herbir sıfatımın zevâlinde ona temessül eden bir ismin cilvesini bâkî gördüm. Ve kat'iyen anladım ki: Fıtrat-ı insâniyedeki aşk-ı bekâ, muhabbet-i İlâhiyeden teşa'ub eden bir muhabbettir. İnsân mahbûbunu yanlış bir sûrette arıyor. Âyînede temessül edeni sevmek ve aramak lâzım iken, âyîneyi veyâ âyînenin zîneti hükmüne geçen temessülün keyfiyetini sevmeğe başlıyor. هُوَ yerine اَنَا ye perestiş ediyor. Zevâlinden sonra yanlışını anlıyor. İşte kalb ve mâhiyet-i insâniye zîşuûr bir âyînedir. Onda temessül edeni şuûr ile hisseder, aşk-ı bekâ ile sever.

35 Şu ve gelecek altı kelimedeki ى harfleri mütekellim zamîri olup kendini gösteriyor.

— 415 —
الْبَاقِى وَ مُوجِدِىَ الْبَاقِى وَ فَاطِرِىَ الْبَاقِى وَ مَالِكِىَ الْبَاقِى وَ شَاهِدِىَ الْبَاقِى وَ مَعْبُودِىَ الْبَاقِى وَ بَاعِثِىَ الْبَاقِى ٭ فَلَا بَاْسَ وَ لَا حُزْنَ وَ لَا تَاَسُّفَ وَ لَا تَحَسُّرَ عَلٰى زَوَالِ وُجُودِى لِبَقَاءِ مُوجِدِى، وَ اِيجَادِهِ بِاَسْمَائِهِ ٭ وَ مَا فِى شَخْصِى مِنْ صِفَةٍ اِلَّا وَ هِىَ مِنْ شُعَاعِ اِسْمٍ مِنْ اَسْمَائِهِ الْبَاقِيَةِ؛ فَزَوَالُ تِلْكَ الصِّفَةِ وَ فَنَائُهَا لَيْسَ اِعْدَامًا لَهَا، ِلَانَّهَا مَوْجُودٌ فِى دَائِرَةِ الْعِلْمِ وَ بَاقٍ وَ مَشْهُودٌ لِخَالِقِهَا ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْبَقَاءِ وَ لَذَّتِهِ عِلْمِى وَ اِذْعَانِى وَ شُعُورِى وَ اِيمَانِى بِاَنَّهُ اِلٰهِىَ الْبَاقِى الْمُتَمَثِّلُ شُعَاعُ اِسْمِهِ الْبَاقِى فِى مِرْاٰةِ مَاهِيَّتِى؛ وَ مَا حَقِيقَةُ مَاهِيَّتِى اِلَّا ظِلٌّ لِذٰلِكَ الْاِسْمِ ٭ فَبِسِرِّ تَمَثُّلِهِ فِى مِرْاٰةِ حَقِيقَتِى صَارَتْ نَفْسُ حَقِيقَتِى مَحْبُوبَةً، لَا لِذَاتِهَا بَلْ بِسِرِّ مَا فِيهَا. وَ بَقَاءُ مَا تَمَثَّلَ فِيهَا نَوْعُ بَقَاءٍ لَهَا ٭

İkinci Nükte

Allâh'ın, Bâkî olan İlâhım ve Bâkî olan Hâlıkım ve bâkî olan Mûcidim ve Bâkî olan Fâtırım ve Bâkî olan Mâlikim ve Bâkî olan Şâhidim ve Bâkî olan Ma'bûdum ve Bâkî olan Bâisim olması, bekâm için bana yeter. Bu yüzden vücûdumun zevâlinde beis yok, hüzün yok, teessüf yok, tahassür yoktur, benim şahsımda bulunan her bir sıfat, ancak O'nun bâkî isimlerinden bir ismin şuâıdır. Bu sıfatın zevâli ve fenâsı, O'nun için i'dâm değildir. Çünki o, ilim dâiresinde mevcûddur ve Hâlıkına bâkî ve meşhûddur.

— 416 —

Ve kezâ, O'nun, Bâkî olan ve mâhiyetimin âyînesinde Bâkî isminin şuâı temessül eden ilâhım olduğuna ve Benim mâhiyetimin hakîkati, ancak bu ismin gölgesi olduğuna dâir ilmim ve iz'ânım ve şuûrum ve îmânım, bekâ ve lezzeti için bana yeter. O ismin, benim hakîkatimin âyînesinde temessülü sırrıyla, hakîkatim kendisi mahbûb oldu. Zâtından dolayı mahbûb değil, belki onda olan ve onda temessül eden şeylerin bekâsı, O'nun için bir çeşit bekâ olması sırrıyladır.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 720)

النُّكْتَةُ الثَّالِثَةُ

(36)

حَسْبُنَا اللّٰه‌ُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ
اِذْ هُوَ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى مَا هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتُ السَّيَّالَاتُ اِلَّا مَظَاهِرُ لِتَجَدُّدِ تَجَلِّيَاتِ اِيجَادِهِ وَ وُجُودِهِ؛ بِهِ وَ بِالْاِنْتِسَابِ اِلَيْهِ وَ بِمَعْرِفَتِهِ اَنْوَارُ الْوُجُودِ بِلَا حَدٍّ ٭ وَ بِدُونِهِ ظُلُمَاتُ الْعَدَمَاتِ وَ اٰلَامُ الْفِرَاقَاتِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَاتِ ٭ وَ مَا هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتُ السَّيَّالَةُ اِلَّا وَ هِىَ مَرَايَا وَ هِىَ مُتَجَدِّدَةٌ بِتَبَدُّلِ التَّعَيُّنَاتِ الْاِعْتِبَارِيَّةِ فِى فَنَائِهَا وَ زَوَالِهَا وَ بَقَائِهَا بِسِتَّةِ وُجُوهٍ ٭

36 Kâinâtın en mühim muammâsı, mütemâdiyen mevt ve hayât, zevâl ve fenâ içindeki fa'âliyet-i dâimenin tılsımını keşfeden Yirmidördüncü Mektûb'da Beş Remiz ve Beş İşâretle îzâh edilen mühim bir hakîkatin merâtibine gâyet icmâlli işâretler nev'inden eskiden beri tahatturla tefekkür ediyordum. Fenâ ve zevâl ve adem ise, başka başka vücûdların ünvânları olduğunu ve kesretli vücûdları semere verdiğini ve zevâle giden bir şey kendine bedel çok vücûdları bıraktığını gösterir bir nüktedir. Bir zîhayâtın mevti ve zevâli birçok vücûdları meyve verip, o meyveleri arkasında bırakır, sonra gider. Evet, bir fânî çok cihetlerle bâkî kalır. Bir dâne çürümekle ölür. Fakat yüz dâneyi câmi' bir sünbülü yerinde bırakır. İşte bu sırra binâen mevtten ve ademden ürkmek ve zevâlden teessüf etmek yerinde değildir.

— 417 —
حَسْبُنَا اللّٰه‌ُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ
َالْاَوَّلُ: بَقَاءُ مَعَانِيهَا الْجَمِيلَةِ وَ هُوِيَّاتِهَا الْمِثَالِيَّةِ ٭
وَ الثَّانِى: بَقَاءُ صُوَرِهَا فِى الْاَلْوَاحِ الْمِثَالِيَّةِ ٭
وَ الثَّالِثُ: بَقَاءُ ثَمَرَاتِهَا الْاُخْرَوِيَّةِ ٭
وَ الرَّابِعُ: بَقَاءُ تَسْبِيحَاتِهَا الرَّبَّانِيَّةِ الْمُتَمَثِّلَةِ لَهَا اَلَّتِى هِىَ نَوْعُ وُجُودٍ لَهَا ٭
وَ الْخَامِسُ: بَقَائُهَا فِى الْمَشَاهِدِ الْعِلْمِيَّةِ وَ الْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ ٭
وَ السَّادِسُ: بَقَاءُ اَرْوَاحِهَا اِنْ كَانَتْ مِنْ ذَوِى الْاَرْوَاحِ ﴿٧٣﴾
وَ مَا وَظِيفَتُهَا فِى كَيْفِيَّاتِهَا الْمُتَخَالِفَةِ فِى مَوْتِهَا وَ فَنَائِهَا وَ زَوَالِهَا وَ عَدَمِهَا وَ ظُهُورِهَا وَ اِنْطِفَائِهَا اِلَّا اِظْهَارُ الْمُقْتَضِيَاتِ ِلَاسْمَاءٍ اِلٰهِيَّةٍ فَمِنْ سِرِّ هٰذِهِ الْوَظِيفَةِ صَارَتِ الْمَوْجُودَاتُ كَسَيْلٍ فِى غَايَةِ السُّرْعَةِ تَتَمَوَّجُ مَوْتًا وَ حَيَاةً وَ وُجُودًا وَ عَدَمًا ٭ وَ مِنْ هٰذِهِ الْوَظِيفَةِ تَتَظَاهَرُ الْفَعَّالِيَّةُ الدَّائِمَةُ وَ الْخَلَّاقِيَّةُ الْمُسْتَمِرَّةُ ٭ فَلَا بُدَّ لِى وَ لِكُلِّ اَحَدٍ اَنْ يَقُولَ:

37:

كَمَا بُرْهِنَ عَلٰى بَقَائِهَا بِالْقَطْعِ بِالضَّرُورَةِ بِبَرَاهِينٍ بَاهِرَةٍ فِى الرِّسَالَةِ التَّاسِعَةِ وَ الْعِشْرِينَ وَ اِنْ لَمْ يَكُنْ مِنْ ذَوِى الْاَرْوَاحِ فَبَقَاءُ قَوَانِينِ حَقِيقَتِهَا وَ نَوَامِيسِ مَاهِيَّتِهَا وَ دَسَاتِيرِ تَشَكُّلِهَا فَاِنَّ ذٰلِكَ الْقَانُونَ وَ النَّامُوسَ وَ الدُّسْتُورَ رُوحٌ اَمْرِىٌّ لِذٰلِكَ الْفَرْدِ وَ لِنَوْعِهِ كَمَا اَنَّ شَجَرَةَ التِّينِيَّةِ تَمُوتُ وَ تَنْعَدِمُ وَ تَبْقٰى رُوحُهَا الْاَمْرِىُّ الَّذِى هُوَ قَوَانِينُ تَشَكُّلِهِ وَ يَدُومُ فِى نُوَاتِهِ الَّتِى كَذَرَّةٍ فَذٰلِكَ الرُّوحُ الْاَمْرِىُّ لَايَمُوتُ بَلْ تَتَجَدَّدُ عَلَيْهِ الصُّوَرُ بَلْ تَدُومُ مَاهِيَّةُ ذِى اْلحَيَاةِ اِذْ مَاهِيَّتُهَا ظِلٌّ ِلِاسْمٍ مِنَ الْاَسْمَاءِ الْحُسْنَى الْبَاقِيَةِ فَتَبْقٰى تِلْكَ الْمَاهِيَّةُ تَحْتَ شُعَاعِ الْاِسْمِ الْبَاقِى وَ تَبْقٰى هُوِيَّتُهُ اَيْضًا فِى كَثِيرٍ مِنَ الْاَلْوَاحِ الْمِثَالِيَّةِ فَلَا يَكُونُ الْعَدَمُ اِلَّا عِنْوَانًا ِلِانْتِقَالِ وُجُودٍ زَائِلٍ اِلٰى وُجُودَاتٍ دَائِمَةٍ.

Tercümesi: Yirmidokuzuncu Risâlede kat'iyetle ve zarûretle ve bâhir bürhânlarla O'nun bekâsı isbât edildiği gibi, eğer zîrûhlardan değilse, o zamân kavânîn-i hakîkatlerinin ve hilkatlerinin ve nevâmîs-i mâhiyetlerinin ve desâtîr-i teşekküllerinin bekâsıdır. Çünki bu kânûn ve nâmûs ve düstûr, bu ferd ve nev' için bir rûh-ı emrîdir. Nasıl ki, incir ağacı ölür ve yok olur; O'nun kavânîn-i teşekkülü olan rûh-ı emrîsi ise bâkî kalır ve bir zerre gibi olan çekirdeklerinde devâm eder. İşte bu rûh-ı emrî ölmüyor, belki O'nun üzerinde sûretler yenileniyor, belki zîhayâtın mâhiyeti devâm ediyor. Zîrâ O'nun mâhiyeti, bâkî olan esmâ-yı hüsnâdan bir ismin bir gölgesidir ki, şu mâhiyet, o bâkî ismin şuâı altında bekâ bulur ve O'nun hüviyeti yine bir çok misâlî levhalarda bâkî kalır. Öyleyse adem, ancak zâil bir vücûdun dâimî vücûdlara intikâli için bir ünvândır.

— 418 —
يعنِى؛ حَسْبِى مِنَ الْوُجُودِ اَنِّى اَثَرٌ مِنْ اٰثَارِ وَاجِبِ الْوُجُودِ ٭ كَفَانِى اٰنٌ سَيَّالٌ مِنْ هٰذَا الْوُجُودِ الْمُنَوَّرِ الْمَظْهَرِ مِنْ مَلَايِينَ سَنَةٍ مِنَ الْوُجُودِ الْمُزَوَّرِ الْاَبْتَرِ ٭ نَعَمْ بِسِرِّ الْاِنْتِسَابِ الْاِيمَانِىِّ تَقُومُ دَقِيقَةٌ مِنَ الْوُجُودِ؛ مَقَامَ اُلُوفِ سَنَةٍ بِلَا اِنْتِسَابٍ اِيمَانِىٍّ، بَلْ تِلْكَ الدَّقِيقَةُ اَتَمُّ وَ اَوْسَعُ بِمَرَاتِبَ مِنْ تِلْكَ الْاٰلَافِ سَنَةٍ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْوُجُودِ وَ قِيْمَتِهِ اَنِّى صَنْعَةُ مَنْ هُوَ فِى السَّمَاءِ عَظَمَتُهُ وَ فِى الْاَرْضِ اٰيَاتُهُ وَ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْوُجُودِ وَ كَمَالِهِ اَنِّى مَصْنُوعُ مَنْ زَيَّنَ وَ نَوَّرَ السَّمَاءَ بِمَصَابِيحَ وَ زَيَّنَ وَ بَهَّرَ الْاَرْضَ بِاَزَاهِيرَ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْفَخْرِ وَ الشَّرَفِ اَنِّى مَخْلُوقٌ وَ مَمْلُوكٌ وَ عَبْدٌ لِمَنْ هٰذِهِ الْكَائِنَاتُ بِجَمِيعِ كَمَالَاتِهَا وَ مَحَاسِنِهَا ظِلٌّ ضَعِيفٌ بِالنِّسْبَةِ اِلٰى كَمَالِهِ وَ جَمَالِهِ، وَ مِنْ اٰيَاتِ كَمَالِهِ وَ اِشَارَاتِ جَمَالِهِ ٭
— 419 —
وَ كَذَا حَسْبِى مِنْ كُلِّ شَيْءٍ مَنْ يَدَّخِرُ مَا لَا يُعَدُّ وَ لَا يُحْصٰى مِنْ نِعَمِهِ فِى صُنَيْدِقَاتٍ لَطِيفَةٍ هِىَ بَيْنَ ﴿الْكَافِ وَ النُّونِ﴾ فَيَدَّخِرُ بِقُدْرَتِهِ مَلَايِينَ قِنْطَارٍ فِى قَبْضَةٍ وَاحِدَةٍ فِيهَا صُنَيْدِقَاتٌ لَطِيفَةٌ تُسَمّٰى بُذُورًا وَ نُوَاةً ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مِنْ كُلِّ ذِى جَمَالٍ وَ ذِى اِحْسَانٍ اَلْجَمِيلُ الرَّحِيمُ الَّذِى مَا هٰذِهِ الْمَصْنُوعَاتُ الْجَمِيلَاتُ اِلَّا مَرَايَا مُتَفَانِيَةٌ لِتَجَدُّدِ اَنْوَارِ جَمَالِهِ بِمَرِّ الْفُصُولِ وَ الْعُصُورِ وَ الدُّهُورِ ٭ وَ هٰذِهِ النِّعَمُ الْمُتَوَاتِرَةُ وَ الْاَثْمَارُ الْمُتَعَاقِبَةُ فِى الرَّبِيعِ وَ الصَّيْفِ مَظَاهِرُ لِتَجَدُّدِ مَرَاتِبِ اِنْعَامِهِ الدَّائِمِ عَلٰى مَرِّ الْاَنَامِ وَ الْاَيَّامِ وَ الْاَعْوَامِ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْحَيَاةِ وَ مَاهِيَّتِهَا اَنِّى خَرِيطَةٌ وَ فِهْرِسْتَةٌ وَ فَذْلَكَةٌ وَ مِيزَانٌ وَ مِقْيَاسٌ لِجَلَوَاتِ اَسْمَاءِ خَالِقِ الْمَوْتِ وَ الْحَيَاتِ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْحَيَاةِ وَ وَظِيفَتِهَا كَوْنِى كَكَلِمَةٍ مَكْتُوبَةٍ بِقَلَمِ الْقُدْرَةِ وَ مُفْهِمَةٍ دَالَّةٍ عَلٰى اَسْمَاءِ الْقَدِيرِ الْمُطْلَقِ الْحَىِّ الْقَيُّومِ بِمَظْهَرِيَّةِ حَيَاتِى لِلشُّئُونِ الذَّاتِيَّةِ لِفَاطِرِىَ الَّذِى لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مِن الْحَيَاةِ وَ حُقُوقِهَا اِعْلَانِى وَ تَشْهِيرِى بَيْنَ اِخْوَانِىَ الْمَخْلُوقَاتِ وَ اِعْلَانِى وَ اِظْهَارِى لِنَظَرِ شُهُودِ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ بِتَزَيُّنِى بِجَلَوَاتِ اَسْمَاءِ خَالِقِىَ الَّذِى زَيَّنَنِى بِمُرَصَّعَاتِ حُلَّةِ وُجُودِى وَ خِلْعَةِ فِطْرَتِى وَ قِلَادَةِ حَيَاتِىَ الْمُنْتَظَمَةِ الَّتِى فِيهَا مُزَيَّنَاتُ هَدَايَا رَحْمَتِهِ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مِنْ حُقُوقِ حَيَاتِى فَهْمِى لِتَحِيَّاتِ ذَوِى الْحَيَاةِ لِوَاهِبِ الْحَيَاةِ وَ شُهُودِى لَهَا وَ شَهَادَاتِى عَلَيْهَا ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مِنْ حُقُوقِ حَيَاتِى تَبَرُّجِى وَ تَزَيُّنِى بِمُرَصَّعَاتِ جَوَاهِرِ اِحْسَانِهِ بِشُعُورٍ اِيمَانِىٍّ لِلْعَرْضِ لِنَظَرِ شُهُودِ سُلْطَانِىَ الْاَزَلِىِّ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْحَيَاةِ وَ لَذَّتِهَا عِلْمِى وَ اِذْعَانِى وَ شُعُورِى وَ اِيمَانِى، بِاَنِّى عَبْدُهُ وَ مَصْنُوعُهُ وَ مَخْلُوقُهُ وَ فَقِيرُهُ وَ مُحْتَاجٌ اِلَيْهِ؛ وَ هُوَ خَالِقِى رَحِيمٌ بِى، كَرِيمٌ لَطِيفٌ مُنْعِمٌ عَلَىَّ، يُرَبِّينِى كَمَا يَلِيقُ بِحِكْمَتِهِ وَ رَحْمَتِهِ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْحَيَاةِ وَ قِيْمَتِهَا مِقْيَاسِيَّتِى بِاَمْثَالِ عَجْزِىَ الْمُطْلَقِ وَ فَقْرِىَ الْمُطْلَقِ وَ ضَعْفِىَ الْمُطْلَقِ لِمَرَاتِبِ قُدْرَةِ الْقَدِيرِ الْمُطْلَقِ وَ دَرَجَاتِ رَحْمَةِ الرَّحِيمِ الْمُطْلَقِ وَ طَبَقَاتِ قُوَّةِ الْقَوِىِّ الْمُطْلَقِ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى بِمَعْكَسِيَّتِى بِجُزْئِيَّاتِ صِفَاتِى مِنَ الْعِلْمِ وَ الْاِرَادَةِ وَ الْقُدْرَةِ الْجُزْئِيَّةِ لِفَهْمِ الصِّفَاتِ الْمُحِيطَةِ لِخَالِقِى فَاَفْهَمُ عِلْمَهُ الْمُحِيطَ بِمِيزَانِ عِلْمِىَ الْجُزْئِىِّ ٭
وَ هٰكَذَا حَسْبِى مِنَ الْكَمَالِ؛ عِلْمِى بِاَنَّ اِلٰهِى هُوَ الْكَامِلُ الْمُطْلَقُ فكُلُّ مَا فِى الْكَوْنِ مِنَ الْكَمَالِ مِنْ اٰيَاتِ كَمَالِهِ وَ اِشَارَاتٌ اِلٰى كَمَالِهِ ٭
— 420 —
وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْكَمَالِ فِى نَفْسِى، َالْاِيمَانُ بِاللّٰه‌ِ اِذِ الْاِيمَانُ لِلْبَشَرِ مَنْبَعٌ لِكُلِّ كَمَالَاتِهِ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مِنْ كُلِّ شَيْءٍ لَانْوَاعِ حَاجَاتِىَ الْمَطْلُوبَةِ بِاَنْوَاعِ اَلْسِنَةِ جِهَازَاتِىَ الْمُخْتَلِفَةِ، اِلٰهِى وَ رَبِّى وَ خَالِقِى وَ مُصَوِّرِىَ الَّذِى لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنَى الَّذِى هُوَ يُطْعِمُنِى وَ يَسْقِينِى وَ يُرَبِّينِى وَ يُدَبِّرُنِى وَ يُكَلِّمُنِى ٭ جَلَّ جَلَالُهُ وَ عَمَّ نَوَالُهُ ٭

Üçüncü Nükte

Allâh bize yeter Ve (O) ne güzel vekîldir. Zîrâ O öyle bir Vâcibü'l-Vücûddur ki, bu mevcûdât-ı seyyâle ancak O'nun îcâd ve vücûdunun tecelliyâtındaki teceddüde birer mazhardırlar. Onunla ve ona intisâbla ve O'nun ma'rifetiyle hadsiz envâr-ı vücûd hâsıl olur. O olmadığı zamân ise, adem zulümâtı ve firâk elemleri zuhûr eder.

Bu mevcûdât-ı seyyâle ancak birer âyînedir. Ve fenâları ve zevâlleri ve bekâlarında i'tibârî teayyünâtın değişmesiyle altı cihetle yenilenmektedir.

Birincisi: Güzel ma'nalarının ve misâlî hüviyetlerinin bâkî kalması.

İkincisi: Sûretlerinin misâlı levhalarda bâkî kalması.

Üçüncüsü: Uhrevî semerelerinin bekâsı.

Dördüncüsü: O'nun için bir nev'î vücûd olan ve kendisini temsîl eden Rabbânî tesbîhâtının bekâsı.

Beşincisi: İlmî meşhedler ve sermedî manzaralarda bekâsı.

Altıncısı: Eğer zîrûhlardan ise rûhlarının bekâsı. Zîrâ mevtlerinde, fenâlarında, zevâllerinde, ademlerinde, zuhûrlarında ve sönüp gitmelerindeki muhtelif keyfiyâtında olan vazîfeleri, ancak esmâ-yı ilâhiyenin mukteziyâtını izhâr etmektir.

Bu vazîfenin sırrından dolayıdır ki, mevcûdât, mevt ve hayât, vücûd ve ademle dalgalanan gâyet sür'atte bir sel gibi olmuştur. Yine bu vazîfeden dolayı, dâîmî fa'âliyet ve müstemir hallâkıyet

— 421 —

tezâhür eder. Öyleyse hem benim hem her bir ferdin "Allâh bize yeter. Ve (O) ne güzel vekîldir." demesi gerekir.

Yani, Vâcibü'l-Vücûdun eserlerinden bir eser olmam, vücûd olarak bana yeter. Müzevver ve akîm olan vücûdun milyonlarca senesine karşı, münevver ve mazhar olan vücûdun bir ân-ı seyyâlesi bana kâfîdir.

Evet, intisâb-ı îmânî sırrıyla vücûdun bir dakîkası, intisâb-ı îmânîsiz binlerce senenin yerine geçebilir.

Belki şu dakîka, merâtib i'tibâriyle şu binlerce seneden daha etem ve daha geniştir.

Kezâ, semâda azameti ve arzda âyetleri olan ve gökleri ve yeri altı günde yaratan Zâtın san'atı olmam, vücûd ve kıymeti i'tibâriyle bana yeter.

Kezâ, semâyı kandîllerle süsleyip nûrlandıran ve yeryüzünü çiçeklerle süsleyip güzelleştiren zâtın masnûu olmam, vücûd ve kemâli i'tibâriyle bana yeter.

Kezâ, bu kâinât bütün kemâlâtı ve mehâsiniyle O'nun kemâli ve cemâline nisbetle zaîf bir gölge ve O'nun âyât-ı kemâli ve işârât-ı cemâli olan zâtın mahlûku ve memlûkü ve abdi olmam, fahır ve şeref olarak bana yeter.

Kezâ, sayısız ve saymakla bitmez ni'metlerin kâf ve nûn arasındaki latîf sandukçalarda iddihâr eden ve milyonlar kantarı, içinde tohumlar ve çekirdekler denilen latîf sandukçalar bulunan bir tek avuç içinde depolayan Zât, her şey için bana yeter.

Kezâ, bütün cemâl ve ihsân sâhiblerine karşı, bana O Cemîl ve Rahîm olan Zât yeter ki, bu güzel masnûât, mevsimlerin ve asırların ve dehirlerin geçmesiyle O'nun envâr-ı cemâlinin yenilenmesi için birer fânî âyînelerden başka bir şey değildir. Ve bu bahâr ve yaz mevsiminde yenilenen ni'metler ve birbirini ta'kîb eden meyveler, mahlûkâtın ve günlerin ve senelerin geçmesi üzerine O'nun dâimî in'âmındaki mertebelerin yenilenmesi için birer mazhardır.

Kezâ, Hâlık-ı mevt ve hayâtın esmâsının cilvelerine bir harîta ve bir fihriste ve bir fezleke ve bir mîzân ve bir mikyâs olmam, hayât ve mâhiyeti i'tibâriyle bana yeter.

Kezâ, Esmâ-yı Hüsnânın sâhibi olan Fâtırımın şuûnât-ı zâtiyesine hayâtımın mazhariyetiyle, kalem-i kudretle yazılmış ve o Kadîr-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûmun esmâsını anlatıp gösteren bir kelime olmam, hayât ve vazîfesi i'tibâriyle bana yeter.

Kezâ, beni, içinde hedâyâ-yı rahmetinin müzeyyenâtı bulunan vücûd hullemin ve fıtrat kaftanımın ve muntazam hayâtımın gerdânlığının murassaâtıyla süsleyen Hâlıkımın esmâsının cilveleriyle süslenmekle kardeşlerim olan mahlûkât arasında i'lânım ve teşhîrim ve Hâlık-ı kâinâtın nazar-ı şühûduna i'lânım ve izhârım, hayât ve hukûku i'tibâriyle bana yeter.

Kezâ, zîhayâtların vâhib-i Hayât'a olan tahiyyelerini fehmetmem ve onlara şâhid olup onlara şâhidlik etmem, hukûk-ı hayâtım i'tibâriyle bana yeter.

— 422 —

Kezâ, Sultân-ı Ezelîmin nazar-ı şühûduna arz olunmak için, îmânî bir şuûrla O'nun cevâhir-i ihsânının murassaâtıyla teberrüc ve tezyînim hukûk-ı hayâtım için bana yeter.

Kezâ, O'nun abdi ve masnûu ve mahlûku ve muhtâc olanı olduğuma ve O'na muhtâc bulunduğuma ve O'nun, hikmetine ve rahmetine lâyık bir şekilde terbiye eden Rahîm, Kerîm, Latîf ve bana ni'met verici ola Hâlıkım olduğuna dâir ilmim ve iz'ânım ve şuûrum ve îmânım, hayât ve lezzeti i'tibâriyle bana yeter.

Kezâ, mutlak olan aczimin ve mutlak olan fakrimin ve mutlak olan za'fımın emsâliyle o Kadîr-i Mutlak'ın merâtib-i kudretine ve o Rahîm-i Mutlak'ın derecât-ı rahmetine ve o Kaviyy-i Mutlak'ın tabakât-ı kuvvetine mikyâsiyetim, hayât ve kıymeti i'tibâriyle bana yeter.

Kezâ, Hâlıkımın muhît sıfatlarını anlamak için cüz'î ilim, irâde ve kudret sıfatlarımın cüz'iyetiyle ma'kesiyetim bana yeter. Böylece cüz'î ilmimin mîzânıyla O'nun muhît ilmini fehmederim.

Kezâ, Kâmil-i Mutlak ancak benim ilâhım olduğuna ve kâinâtta kemâlâttan ne varsa, O'nun kemâlinin âyetlerinden ve O'nun kemâline birer işâret olduğuna dâir ilmim kemâl olarak bana yeter.

Kezâ, nefsimde kemâlât olarak îmân-ı billâh bana yeter. Zîrâ îmân, beşer için bütün kemâlâtına bir menba'dır.

Kezâ, Esmâ-yı Hüsnânın sâhibi olan, beni yediren ve beni içiren ve beni terbiye eden ve beni tedbîr eden ve benimle konuşan ve celâli yüce olan ve lütuf ve ihsânı her şeyi kuşatan İlâhım ve Rabbim ve Hâlıkım ve Müsavvirim, muhtelif cihâzâtımın çeşitli lisânlarıyla istenilen envâ'-ı ihtiyâcâtıma âid her şey için bana yeter.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 725)

اَلنُّكْتَةُ الرَّابِعَةُ
حَسْبِى لِكُلِّ مَطَالِبِى مَنْ فَتَحَ صُورَتِى وَ صُورَةَ اَمْثَالِى مِنْ ذَوِى الْحَيَاةِ فِى الْمَاءِ بِلَطِيفِ صُنْعِهِ وَ لَطِيفِ قُدْرَتِهِ وَ لَطِيفِ حِكْمَتِهِ وَ لَطِيفِ رُبُوبِيَّتِهِ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى لِكُلِّ مَقَاصِدِى مَنْ اَنْشَاَنِى وَ شَقَّ سَمْعِى وَ بَصَرِى وَ اَدْرَجَ فِى جِسْمِى لِسَانًا وَ جَنَانًا وَ اَوْدَعَ فِيهِمَا وَ فِى جِهَازَاتِى مَوَازِينَ حَسَّاسَةً لَا تُعَدُّ لِوَزْنِ مُدَّخَرَاتِ اَنْوَاعِ خَزَائِنِ رَحْمَتِهِ ٭ وَ كَذَا اَدْمَجَ فِى لِسَانِى وَ جَنَانِى وَ فِطْرَتِى اٰلَاتٍ جَسَّاسَةً لَا تُحْصٰى لِفَهْمِ اَنْوَاعِ كُنُوزِ اَسْمَائِهِ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مَنْ اَدْرَجَ فِى شَخْصِىَ الصَّغِيرِ الْحَقِيرِ وَ اَدْمَجَ فِى وُجُودِىَ الضَّعِيفِ الْفَقِيرِ هٰذِهِ الْاَعْضَاءَ وَ الْاٰلَاتِ وَ هٰذِهِ الْجَوَارِحَ وَ الْجِهَازَاتِ وَ هٰذِهِ الْحَوَاسَّ وَ الْحِسِّيَّاتِ وَ هٰذِهِ اللَّطَائِفَ وَ الْمَعْنَوِيَّاتِ، ِلِاحْسَاسِ جَمِيعِ اَنْوَاعِ نِعَمِهِ وَ ِلِاذَاقَةِ اَكْثَرِ تَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِهِ بِجَلِيلِ اُلُوهِيَّتِهِ وَ جَمِيلِ رَحْمَتِهِ وَ بِكَبِيرِ رُبُوبِيَّتِهِ وَ كَرِيمِ رَأْفَتِهِ وَ بِعَظِيمِ قُدْرَتِهِ وَ لَطِيفِ حِكْمَتِهِ ٭
— 423 —

Dördüncü Nükte

Benim sûretimi ve zîhayâtlardan olan emsâlimin sûretini, latîf san'atıyla ve latîf kudreti ve hikmetiyle ve latîf rubûbiyeti ile su içinde açan Zât, bütün metâlibim için bana yeter.

Kezâ, beni inşâ eden, kulağımı ve gözümü açan, cismimde bir lisân ve bir kalb derc eden, onda ve cihâzâtımda, rahmetinin çeşit çeşit hazînelerinin müddeharâtını tartmak için sayısız hassâs mîzânlar yerleştiren ve kezâ lisânımda ve kalbimde ve fıtratımda, esmâsının çeşit çeşit defînelerini anlamak için saymakla bitmez hassâs âletler derc eden zât, bütün maksadlarım için bana yeter.

Kezâ, bütün envâ'-i ni'metini ihsâs etmek ve ekser tecelliyât-ı esmâsını tattırmak için, bu a'zâ ve âlâtı ve bu cevârih ve cihâzâtı ve bu havâs ve hissiyâtı ve bu letâif ve ma'neviyâtı, celîl ulûhiyeti ve cemîl rahmetiyle ve kebîr rubûbiyeti ve kerîm re'fetiyle ve azîm kudreti ve latîf hikmetiyle, benim küçük ve hakîr şahsımda derc eden ve zaîf ve fakîr vücûdumda derc eden Zât bana yeter.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 726)

اَلنُّكْتَةُ الْخَامِسَةُ
لَا بُدَّ لِى وَ لِكُلِّ اَحَدٍ اَنْ يَقُولَ حَالًا وَ قَالًا وَ مُتَشَكِّرًا وَ مُفْتَخِرًا:
حَسْبِى مَنْ خَلَقَنِى وَ اَخْرَجَنِى مِنْ ظُلْمَةِ الْعَدَمِ وَ اَنْعَمَ عَلَىَّ بِنُورِ الْوُجُودِ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مَنْ جَعَلَنِى حَيًّا فَاَنْعَمَ عَلَىَّ نِعْمَةَ الْحَيَاةِ الَّتِى تُعْطِى لِصَاحِبِهَا كُلَّ شَيْءٍ وَ تُمِدُّ يَدَ صَاحِبِهَا اِلٰى كُلِّ شَيْءٍ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مَنْ جَعَلَنِى اِنْسَانًا فَاَنْعَمَ علَىَّ بِنِعْمَةِ الْاِنْسَانِيَّةِ الَّتِى صَيَّرَتِ الْاِنْسَانَ عَالَمًا صَغِيرًا اَكْبَرَ مَعْنًا مِنَ الْعَالَمِ الْكَبِيرِ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مَنْ جَعَلَنِى مُؤْمِنًا فَاَنْعَمَ عَلَىَّ نِعْمَةَ الْاِيمَانِ الَّذِى يُصَيِّرُ الدُّنْيَا وَ الْاٰخِرَةَ كَسُفْرَتَيْنِ مَمْلُوءَتَيْنِ مِنَ النِّعَمِ يُقَدِّمُهُمَا اِلَى الْمُؤْمِنِ بِيَدِ الْاِيمَانِ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مَنْ جَعَلَنِى مِنْ اُمَّةِ حَبِيبِهِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ فَاَنْعَمَ عَلَىَّ بِمَا فِى الْاِيمَانِ مِنَ الْمُحَبَّةِ وَ الْمَحْبُوبِيَّةِ الْاِلٰهِيَّةِ الَّتِى هِىَ مِنْ اَعْلٰى مَرَاتِبِ الْكَمَالَاتِ الْبَشَرِيَّةِ وَ بِتِلْكَ الْمُحَبَّةِ الْاِيمَانِيَّةِ تَمْتَدُّ اَيَادِى اِسْتِفَادَةِ الْمُؤْمِنِ اِلٰى مَا لَا يَتَنَاهٰى مِنْ مُشْتَمِلَاتِ دَائِرَةِ الْاِمْكَانِ وَ الْوُجُوبِ ٭
— 424 —
وَ كَذَا حَسْبِى مَنْ فَضَّلَنِى جِنْسًا وَ نَوْعًا وَ دِينًا وَ اِيمَانًا عَلٰى كَثِيرٍ مِنْ مَخْلُوقَاتِهِ فَلَمْ يَجْعَلْنِى جَامِدًا وَ لَا حَيْوَانًا وَ لَا ضَالًّا فَلَهُ الْحَمْدُ وَ لَهُ الشُكْرُ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مَنْ جَعَلَنِى مَظْهَرًا جَامِعًا لِتَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِهِ وَ اَنْعَمَ علَىَّ بِنِعْمَةٍ لَا تَسَعُهَا الْكَائِنَاتُ بِسِرِّ حَدِيثِ ﴿لَا يَسَعُنِى اَرْضِى وَ لَا سَمَائِى وَ يَسَعُنِى قَلْبُ عَبْدِىَ الْمُؤْمِنِ﴾ يَعْنِى اَنَّ الْمَاهِيَّةَ الْاِنْسَانِيَّةَ مَظْهَرٌ جَامِعٌ لِجَمِيعِ تَجَلِّيَاتِ الْاَسْمَاءِ الْمُتَجَلِّيَةِ فِى جَمِيعِ الْكَائِنَاتِ ٭
وَ كَذَا حَسْبِى مَنِ اشْتَرٰى مُلْكَهُ الَّذِى عِنْدِى مِنِّى لِيَحْفَظَهُ لِى ثُمَّ يُعِيدَهُ اِلَىَّ وَ اَعْطَانَا ثَمَنَهُ الْجَنَّةَ ٭ فَلَهُ الشُّكْرُ وَلَهُ الْحَمْدُ بِعَدَدِ ضَرْبِ ذَرَّاتِ وُجُودِى فِى ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ ٭
حَسْبِى رَبِّى جَلَّ اللّٰه‌ُ ٭ نُورُ مُحَمَّدْ صَلَّى اللّٰه‌ُ ٭ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭
حَسْبِى رَبِّى جَلَّ اللّٰه‌ُ ٭ سِرُّ قَلْبِى ذِكْرُ اللّٰه‌ِ ٭ ذِكْرُ اَحْمَدْ صَلَّى اللّٰه‌ُ ٭
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ ٭

Beşinci Nükte

— 425 —

Benim her bir ferdin, hâl ve kâl ile ve teşekkür ve iftihârla şöyle dememiz gerekir.

Beni yaratan ve beni adem zulmetinden çıkararak bana vücûd nûrunu in'âm eden Zât bana yeter.

Kezâ, beni hayât sâhibi kılarak, sâhibine her şeyi veren ve sâhibinin elini her şeye uzatan hayât ni'metini bana in'âm eden Zât bana yeter.

Kezâ, beni insân yaparak, insânı, âlem-i kebîrden ma'nen daha büyük olan küçük bir âlem hâline getiren insâniyet ni'metini bana in'âm eden Zât bana yeter.

Kezâ, beni mü'min kılarak, dünyâ ve âhireti ni'metlerle dolu iki sofra hâline getirip îmân eliyle mü'mine onları takdîm eden îmân ni'metini bana in'âm eden Zât bana yeter.

Kezâ, beni habîbi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ümmetinden kılarak, îmânda bulunan ve kemâlât-ı beşeriyenin en yüksek merâtibinden olan muhabbet ve mahbûbiyet-i ilâhiyeyi bana in'âm eden Zât bana yeter ki, bu muhabbet-i îmâniye ile, mü'minin istifâde elleri imkân ve vücûb dâiresinin nihâyetsiz müştemilâtına kadar uzanır.

Kezâ, cins ve nev'î ve dîn ve îmân cihetiyle beni mahlûkâtının bir çoğundan üstün kılıp beni ne câmid, ne hayvân ne de dalâlette giden yapmayan Zât bana yeter ki, hamd de O'na mahsûstur, şükür de O'na mahsûstur.

Kezâ, "Beni ne yerim ne de göğüm içine sığdırabilir; fakat beni mü'min kulumun kalbi içine sığdırabilir" meâlindeki hadîsin sırrıyla, beni esmâsının tecelliyâtına câmi' bir mazhar yaparak kâinâtın içine sığdıramadığı bir ni'meti bana in'âm eden Zât bana yeter. Yani, mâhiyet-i insâniye, bütün kâinâtta tecellî eden esmânın bütün tecelliyâtına mazhar ve câmi'dir.

Kezâ, bende bulunan mülkünü benim için muhâfaza edip sonra onu bana iâde etmek için benden satın alan ve karşılığında bize cenneti veren Zât bana yeter. Vücûdumun zerrelerinin zerrât-ı kâinâtla darbı adedince şükür de Ona mahsûstur. Hamd de O'na mahsûsdur.

Hasbî Rabbî Cellallâh Nûr-u Muhammed Sallallâh. Lâ ilâhe illallâh.

Hasbî Rabbî Cellallâh Sırr-u kalbî zikrullâh. Zikr-u Ahmed Sallallâh.

Lâ ilâhe illallâh.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 728)

اَلْبَابُ السَّادِسُ

(38)

38 Çok risâlelerde beyân etmişiz ki: İnsânın fıtratında hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr bulunmakla berâber hadsiz a'dâsı ve nihâyetsiz metâlibi vardır. İnsân bu acz ve fakrından fıtraten bir Kadîr-i Rahîm'e ilticâya muhtâcdır. Nasıl ki حَسْبُنَا اللّٰه‌ُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ birinci cümlesi acze merhem ve bütün a'dâsına karşı bir melce' gösterir. وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ cümlesinde de fakrına da ve o bütün metâlibine de bir vesîleyi gösterdiği gibi لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰه‌ِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ dahi başka bir sûrette aynen حَسْبُنَا اللّٰه‌ُ gibi acz ve fakr-ı beşerînin ilâcı وَ لَا حَوْلَ kelimesi a'dâsına karşı nokta-i istinâdı kendi kuvvetinden teberrî etmekle kuvvet-i İlâhiyeye ilticâ وَلَا قُوَّةَ kelimesiyle metâlibine ve hâcâtına vesîle-i mutlak tevekkül ile kudret-i İlâhiyeye i'timâd etmektir. Bu لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ cümlesinin pek çok merâtibini kendimde tecrübe ile hissettim. O mertebelere birer kısa kelime ile işâretler koymuşum. O işâretler vâsıtasıyla o merâtibi mülâhaza ediyorum. Bu bâbda kısmen o mertebeleri remzeden kelimeler aynen zikredilecektir.

— 426 —

Altıncı Bâb

فِى لَا حَوْلَ وَ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰه‌ِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ

Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l aliyyi'l azîm hakkındadır.

وَ هٰذِهِ الْكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ الْمُبَارَكَةُ خَامِسَةٌ مِنَ الْخَمْسَةِ الْبَاقِيَاتِ الصَّالِحَاتِ الْمَشْهُورَاتِ الَّتِى هِىَ ﴿سُبْحَانَ اللّٰه‌ِ وَ الْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ وَ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ وَ اللّٰه‌ُ اَكْبَرُ وَ لَا حَوْلَ وَ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰه‌ِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ﴾

Bu mübârek kelime-i tayyibe, "Subhanallah" ve "Elhamdulillah" ve "Lâ ilahe illallah" ve "Allahuekber" ve "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l aliyyi'l azîm" olan meşhûr "bâkiyât-ı sâlihât" tan [bâkî kalıcı beş sâlih amel] beşinci olanıdır.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 729)

اِلٰهِى وَ سِيِّدِى وَ مَالِكِى لِى فَقْرٌ بِلَا نِهَايَةٍ مَعَ اَنَّ حَاجَاتِى وَ مَطَالِبِى لَا تُعَدُّ وَ لَا تُحْصٰى وَ تَقْصُرُ يَدِى عَنْ اَدْنٰى مَطَالِبِى فَلَا حَوْلَ وَ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِكَ يَا رَبِّىَ الرَّحِيمِ وَ يَا خَالِقِىَ الْكَرِيمِ يَا حَسِيبُ يَا وَكِيلُ يَا كَافِى ٭
— 427 —
اِلٰهِى اِخْتِيَارِى كَشَعْرَةٍ ضَعِيفَةٍ وَ اٰمَالِى لَا تُحْصٰى فَاَعْجِزُ دَائِمًا عَمَّا لَا اَسْتَغْنِى عَنْهَا اَبَدًا؛ فَلَا حَوْلَ وَ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِكَ يَا غَنِىُّ ياَ كَرِيمُ يَا كَفِيلُ ياَ وَكِيلُ ياَ حَسِيبُ يَا كَافِى ٭
اِلٰهِى وَ سَيِّدِى وَ مَالِكِى اِقْتِدَارِى كَذَرَّةٍ ضَعِيفَةٍ مَعَ اَنَّ الْاَعْدَاءَ وَ الْعِلَلَ وَ الْاَوْهَامَ وَ الْاَهْوَالَ وَ الْاٰلَامَ وَ الْاَسْقَامَ وَ الظُّلُمَاتِ وَ الضَّلَالَ وَ الْاَسْفَارَ الطِّوَالَ مَا لَا تُحْصٰى فَلَا حَوْلَ عَنْهَا وَ لَا قُوَّةَ عَلٰى مُقَابَلَتِهَا اِلَّا بِكَ يَا قَوِىُّ يَا قَدِيرُ يَا قَرِيبُ يَا مُجِيبُ يا حَفِيظُ يَا وَكِيلُ ٭
اِلٰهِى حَيَاتِى كَشُعْلَةٍ تَنْطَفِى كَاَمْثَالِى وَ اَمَانِى وَ اٰمَالِى لَا تُحْصٰى فَلَا حَوْلَ عَنْ طَلَبِ تِلْكَ الْاٰمَالِ وَ لَا قُوَّةَ عَلٰى تَحْصِيلِهَا اِلَّا بِكَ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَسِيبُ يَا كَافِى يَا وَكِيلُ يَا وَافِى ٭
اِلٰهِى عُمْرِى كَدَقِىقَةٍ تَنْقَضِى كَاَقْرَانِى مَعَ اَنَّ مَقَاصِدِى وَ مَطَالِبِى لَا تُعَدُّ وَ لَا تُحْصٰى فَلَا حَوْلَ عَنْهَا وَ لَا قُوَّةَ عَلَيْهَا اِلَّا بِكَ يَا اَزَلِىُّ يَا اَبَدِىُّ يَا حَسِيبُ يَا كَافِى يَا وَكِيلُ يَا وَافِى ٭
— 428 —
اِلٰهِى شُعُورِى كَلَمْعَةٍ تَزُولُ مَعَ اَنَّ مَا يَلْزَمُ مُحَافَظَتُهُ مِنْ اَنْوَارِ مَعْرِفَتِكَ وَ مَا يَلْزَمُ التَّحَفُّظُ مِنْهُ مِنَ الظُّلُمَاتِ وَ الضَّلَالَاتِ لَا تُعَدُّ وَ لَا تُحْصٰى فَلَا حَوْلَ عَنْ تِلْكَ الظُّلُمَاتِ وَ الضَّلَالَاتِ وَ لَا قُوَّةَ عَلٰى هَاتِيكَ الْاَنْوَارِ وَ الْهِدَايَاتِ اِلَّا بِكَ يَا عَلِيمُ يَا خَبِيرُ يَا حَسِيبُ يَا كَافِى يَا حَفِيظُ يَا وَكِيلُ ٭
اِلٰهِى لِى نَفْسٌ هَلُوعٌ وَ قَلْبٌ جَزُوعٌ وَ صَبْرٌ ضَعِيفٌ وَ جِسْمٌ نَحِيفٌ وَ بَدَنٌ عَلِيلٌ ذَلِيلٌ مَعَ اَنَّ الْمَحْمُولَ عَلَىَّ مِنَ الْاَحْمَالِ الْمَادِّيَّةِ وَ الْمَعْنَوِيَّةِ ثَقِيلٌ ثَقِيلٌ فَلَا حَوْلَ عَنْ تِلْكَ الْاَحْمَالِ وَ لَا قُوَّةَ عَلٰى حَمْلِهَا اِلَّا بِكَ يَا رَبِّىَ الرَّحِيمُ يَا خَالِقِىَ الْكَرِيمُ يَا حَسِيبُ يَا كَافِى يَا وَكِيلُ يَا وَافِى ٭
اِلٰهِى لِى مِنَ الزَّمَانِ اٰنٌ يَسِيلُ فِى سَيْلٍ وَاسِعٍ سَرِيعِ الْجَرَيَانِ وَ لِى مِنَ الْمَكَانِ مِقْدَارُ الْقَبْرِ مَعَ عَلَاقَتِى بِسَائِرِ الْاَمْكِنَةِ وَ الْاَزْمِنَةِ فَلَا حَوْلَ عَنِ الْعَلَاقَةِ عَنْهَا وَ لَا قُوَّةَ عَلَى الْوُصُولِ اِلٰى مَافِيهَا اِلَّا بِكَ يَا رَبَّ الْاَمْكِنَةِ وَ الْاَكْوَانِ وَ يَا رَبَّ الدُّهُورِ وَ الْاَزْمَانِ يَا حَسِيبُ يَا كَافِى يَا كَفِيلُ يَا وَافِى ٭
اِلٰهِى لِى عَجْزٌ بِلَا نِهَايَةٍ وَ ضَعْفٌ بِلَا غَايَةٍ مَعَ اَنَّ اَعْدَائِى وَ مَا يُؤْلِمُنِى وَ مَا اَخَافُ مِنْهُ وَ مَا يُهَدِّدُنِى مِنَ الْبَلَايَا وَ الْاٰفَاتِ مَا لَا تُحْصٰى فَلَا حَوْلَ عَنْ هَجَمَاتِهَا وَ لَا قُوَّةَ عَلٰى دَفْعِهَا اِلَّا بِكَ يَا قَوِىُّ يَا قَدِيرُ يَا قَرِيبُ يَا رَقِيبُ يَا كَفِيلُ يَا وَكِيلُ ياَ حَفِيظُ يَا كَافِى ٭

Ey İlâhım ve Seyyidim ve Mâlikim,

Benim nihâyetsiz fakrım vardır. Bununla berâber hâcâtım ve metâlibim sayısız ve saymakla bitmez. Benim elim ise, metâlibimin en ednâsına ulaşmaz. Havl ve kuvvet ancak Sendedir, ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! Ey Hasîb, ey Vekîl, ey Kâfî!

İlâhî, ihtiyârım zaîf bir kıl gibi; emellerim ise saymakla bitmez. Hiçbir zamân kendilerinden müstağnî kalamayacağım şeylerden ise dâimâ âcizim.

Havl ve Kuvvet ancak Sendedir, ey Ganî, ey Kerîm, ey Kefîl, ey Hasîb, ey Kâfî!

Ey İlâhım ve Seyyidim ve Mâlikim,

— 429 —

Benim iktidârım zaîf bir zerre gibidir. Bununla berâber düşmanlar, illetler, evhâmlar, korkular, elemler, hastalıklar, zulmetler, dalâletler ve uzun seferler saymakla bitmez. Onlara karşı havl ve onlara mukâbele etmeye kuvvet ancak sendedir, ey Kavî, ey Kadîr, ey Karîb, ey Mücîb, ey Hafîz, ey Vekîl!

Ey ilâhım! Emsâlim gibi, hayâtım da sönecek olan bir şu'le gibidir. Arzûlarım ve emellerim ise saymakla bitmez. Bu emelleri taleb etmeye karşı havl ve onları tahsîl etmeye kuvvet ancak sendedir.

Ey Hay, ey Kayyûm, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Vekîl, ey Vâfî!

Ey ilâhım! Akrânım gibi, ömrüm de tükenecek bir dakîka gibidir. Bununla berâber maksadlarım ve metâlibim sayısızdır ve saymakla bitmez. Onlara karşı havl ve onlara yetecek kuvvet ancak Sendedir, ey Ezelî olan, ey Ebedî olan, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Vekîl, ey Vâfî!

Ey ilâhım! Şuûrum, sönüp gidecek olan bir lem'a gibidir. Bununla berâber envâr-ı ma'rifetinden olup muhâfaza edilmesi gereken şeyler ve zulümât ve dalâletten olup kendisinden muhâfaza olunulması gereken şeyler sayısızdır ve saymakla bitmez. Bu zulümât ve dalâlete karşı havl ve bu envâr ve hidâyât üzerine kuvvet ancak sendedir, ey Alîm olan, ey Habîr olan, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Hafîz, ey Vekîl!

Ey ilâhım! Benim sabırsız bir nefsim, feryâd eden bir kalbim, zaîf bir sabrım, nahîf bir cismim, alîl ve zelîl bir bedenim vardır. Bununla berâber mâddî ve ma'nevî yüklerden üzerime yüklenen ağırdır ağır. Bu yüklere karşı havl ve onları taşımaya kuvvet ancak sendedir, ey Rabb-i Rahîmim, ey Hâlık-ı Kerîmim, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Vekîl, ey Vâfî.

Ey ilâhım! Zamândan bana âid olan, akışı sür'atli olan geniş bir selde akıp giden bir ândır. Mekândan bana âid olan ise kabir kadardır. Bununla berâber sâir mekânlarla ve zamânlarla alâkam vardır. Onlara olan alâkaya karşı havl ve onlarda bulunanlara ulaşmaya kuvvet ancak Sendedir, ey mekânların ve kevnlerin Rabbi, ey dehirlerin ve zamânların Rabbi, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Kefîl, ey Vâfî!

Ey ilâhım! Benim nihâyetsiz bir aczim, hadsiz bir za'fım vardır. Bununla berâber düşmanlarım ve bana elem verenler ve kendisinden korktuğum şeyler ve beni tehdîd eden belâlar ve âfetler saymakla bitmez. Onların hücûmlarına karşı havl ve onları def' edecek kuvvet ancak Sendedir, ey Kavî, ey Kadîr, ey Karîb, ey Rakîb, ey Kefîl, ey Vekîl, ey Hafîz, ey Kâfî!

— 430 —
اِلٰهِى لِى فَقْرٌ بِلَا غَايَةٍ وَ فَاقَةٌ بِلَا نِهَايَةٍ مَعَ اَنَّ حَاجَاتِى وَ مَطَالِبِى وَ وَظَائِفِى مَا لَا تُحْصٰى فَلَا حَوْلَ عَنْهَا وَ لَا قُوَّةَ عَلَيْهَا اِلَّا بِكَ يَا غَنِىُّ يَا كَرِيمُ يَا مُغْنِى يَا رَحِيمُ ٭
اِلٰهِى تَبَرَّأْتُ اِلَيْكَ مِنْ حَوْلِى وَ قُوَّتِى وَ الْتَجَأْتُ اِلٰى حَوْلِكَ وَ قُوَّتِكَ فَلَا تَكِلْنِى اِلٰى حَوْلِى و قُوَّتِى وَارْحَمْ عَجْزِى و ضَعْفِى وَ فَقْرِى وَ فَاقَتِى فَقَدْ ضَاقَ صَدْرِى وَ ضَاعَ عُمْرِى وَ فَنٰى صَبْرِى وَ تَاهَ فِكْرِى وَ اَنْتَ الْعَالِمُ بِسِرِّى وَ جَهْرِى وَ اَنْتَ الْمَالِكُ لِنَفْعِى وَ ضَرِّى وَ اَنْتَ الْقَادِرُ عَلٰى تَفْرِيجِ كُرْبِى وَ تَيْسِيرِ عُسْرِى فَفَرِّجْ كُلَّ كُرْبَتِى وَ يَسِّرْ عَلَىَّ وَ عَلٰى اِخْوَانِى كُلَّ عَسِيرٍ ٭
اِلٰهِى لَا حَوْلَ عَنِ الزَّمَانِ الْاٰتِى وَ عَنْ اَهْوَالِهِ مَعَ سَوْقٍ اِلَيْهِ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى الْمَاضِى وَ لَذَائِذِهِ مَعَ عَلَاقَةٍ بِهِ اِلَّا بِكَ يَا اَزَلِىُّ يَا اَبَدِىُّ ٭
اِلٰهِى لَا حَوْلَ عَنِ الزَّوَالِ الَّذِى اَخَافُ وَ لَا اَخْلِصُ مِنْهُ وَ لَا قُوَّةَ عَلٰى اِعَادَةِ مَا فَاتَ مِنْ حَيَاتِىَ الَّتِى اَتَحَسَّرُهَا وَ لَا اَصِلُ اِلَيْهَا اِلَّا بِكَ يَا سَرْمَدِىُّ يَا بَاقِى ٭
اِلٰهِى لَا حَوْلَ عَنْ ظُلْمَةِ الْعَدَمِ وَ لَا قُوَّةَ عَلٰى نُورِ الْوُجُودِ اِلَّا بِكَ يَا مُوجِدُ يَا مَوْجُودُ يَا قَدِيمُ ٭
اِلٰهِى لَا حَوْلَ عَنِ الْمَضَارِّ اللَّاحِقَةِ بِالْحَيَاةِ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى الْمَسَارِّ اللَّازِمَةِ لِلْحَيَاةِ اِلَّا بِكَ يَا مُدَبِّرُ يَا حَكِيمُ ٭
— 431 —
اِلٰهِى لَا حَوْلَ عَنِ الْاٰلَامِ الْهَاجِمَةِ عَلٰى ذِى الشُّعُورِ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى اللَّذَائِذِ الْمَطْلُوبَةِ لِذِى الْحِسِّ اِلَّا بِكَ يَا مُرَبِّى يَا كَرِيمُ ٭
اِلٰهِى لَا حَوْلَ عَنِ الْمَسَاوِى الْعَارِضَةِ لِذَوِى الْعُقُولِ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى الْمَحَاسِنِ الْمُزَيِّنَةِ لِذَوِى الْهِمَمِ اِلَّا بِكَ يَا مُحْسِنُ يَا كَرِيمُ ٭
اِلٰهِى لَا حَوْلَ عَنِ النِّقَمِ ِلَاهْلِ الْعِصْيَانِ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى النِّعَمِ ِلَاهْلِ الطَّاعَاتِ اِلَّا بِكَ يَا غَفُورُ يَا مُنْعِمُ ٭
اِلٰهِى لَا حَوْلَ عَنِ الْاَحْزَانِ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى الْاَفْرَاحِ اِلَّا بِكَ فَاِنَّكَ اَنْتَ الَّذِى اَضْحَكَ وَ اَبْكٰى يَا جَمِيلُ يَا جَلِيلُ ٭
اِلٰهِى لَا حَوْلَ عَنِ الْعِلَلِ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى الْعَافِيَةِ اِلَّا بِكَ يَا شَافِى يَا مُعَافِى ٭
اِلٰهِى لَا حَوْلَ عَنِ الْاٰلَامِ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى الْاٰمَالِ اِلَّا بِكَ يَا مُنْجِى يَا مُغِيثُ ٭
اِلٰهِى لَا حَوْلَ عَنِ الظُّلُمَاتِ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى الْاَنْوَارِ اِلَّا بِكَ يَا نُورُ يَا هَادِى ٭
اِلٰهِى لَا حَوْلَ عَنِ الشُّرُورِ مُطْلَقًا وَ لَا قُوَّةَ عَلَى الْخَيْرَاتِ اَصْلًا اِلَّا بِكَ يَا مَنْ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ بِعِبَادِهِ بَصِيرٌ وَ بِحَوَايِجِ مَخْلُوقَاتِهِ خَبِيرٌ ٭
اِلٰهِى لَا حَوْلَ عَنِ الْمَعَاصِى اِلَّا بِعِصْمَتِكَ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى الطَّاعَةِ اِلَّا بِتَوْفِيقِكَ يَا مُوَفِّقُ يَا مُعِينُ ٭

Ey ilâhım! Benim hadsiz bir fakrım, nihâyetsiz bir ihtiyâcım vardır. Bununla berâber hâcâtım ve metâlibim ve vazîfelerim saymakla bitmez. Onlara karşı havl ve onlara yetecek kuvvet ancak Sendedir, ey Ganî, ey Kerîm, ey Muğnî, ey Rahîm!

Ey ilâhım! Kendi havl ve kuvvetimden kurtuldum Sana yöneldim ve Senin havl ve kuvvetine sığındım. Beni kendi havl ve kuvvetime bırakma. Aczime ve za'fıma ve fakrıma ve ihtiyâcıma merhamet et. Göğsüm daraldı, ömrüm zâyi' oldu, sabrım bitti, fikrim helâk oldu. Gizlimi de açığımı da bilen ancak Sensin. Bana fâide verene de zarar verene de mâlik olan ancak Sensin. Üzüntümü ferahlatmaya ve zorluklarımı kolaylaştırmaya kâdir olan ancak Sensin. Bütün üzüntülerimi ferahlat, bana ve kardeşlerime bütün zorlukları kolaylaştır.

Ey ilâhım! Ona sevk olunmakla berâber zamâna karşı ve korkularına karşı havl ve kendisiyle alâkalı olmakla berâber mâzî ve lezzetlerine karşı kuvvet ancak Sendedir, ey Ezelî, ey Ebedî!

Ey ilâhım! Korktuğum ve kendisinden kurtulamadığım zevâle karşı havl ve hayâtımdan hasretini çektiğim ve kendisine ulaşamadığım geçmiş şeyleri iâde edecek kuvvet ancak Sendedir, ey Sermedî, ey Bâkî!

Ey ilâhım! Adem zulmetine karşı havl ve vücûd nûruna kuvvet ancak Sendedir, ey Mûcid, ey Mevcûd, ey Kadîm!

— 432 —

Ey ilâhım! Hayâta katılan zararlara karşı havl ve hayâta lâzım olan sevinçlere kuvvet ancak Sendedir, ey Müdebbir, ey Hakîm!

Ey ilâhım! Zîşuûrlara hücûm eden elemlere karşı havl ve his sâhibleri için matlûb olan lezzetlere kuvvet ancak Sendedir, ey Mürebbî ey Kerîm!

Ey ilâhım! Akıl sâhiblerine ârız olan kötülüklere karşı havl ve himmet sâhibleri için tezyîn edici olan mehâsine kuvvet ancak Sendedir, ey Muhsin, ey Kerîm!

İlâhî! Ehl-i isyâna gelen nikmetlere karşı havl ve ehl-i tâate gelen ni'metlere kuvvet ancak Sendedir, ey Gafûr, ey Mün'im!

İlâhî! Hüzünlere karşı havl ve sevinçlere eriştirecek kuvvet ancak Sendedir. Çünki güldüren ve ağlatan ancak Sensin, ey Cemîl, ey Celîl!

İlâhî! Hastalıklara karşı havl ve âfiyete eriştirecek kuvvet ancak Sendedir, ey Şâfî, ey Muâfî!

İlâhî! Elemlere karşı havl ve emellere eriştirecek kuvvet ancak Sendedir, ey Müncî, ey Mugîs!

İlâhî! Zulmetlere karşı havl ve nûrlara eriştirecek kuvvet ancak Sendedir. ey Nûr, ey Hâdî!

İlâhî! Mutlak sûrette şerlere karşı havl ve aslen hayırlara eriştirecek kuvvet ancak Sendedir, ey hayır elinde olan ve her şeye gücü yeten ve kullarını hakkıyla gören ve mahlûkâtının ihtiyâclarından haberdâr olan Zât!

İlâhî! Ma'siyetlere karşı havl ancak Senin ismetinledir, tâate eriştirecek kuvvet ancak Senin tevfîkinledir, ey Muvaffık, ey Muîn!

— 433 —
اِلٰهِى لِى عَلَاقَاتٌ شَدِيدَةٌ مَعَ نَوْعِىَ الْاِنْسَانِىِّ وَ جِنْسِىَ الْحَيْوَانِىِّ مَعَ اَنَّ اٰيَةَ ﴿كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ﴾ تُهَدِّدُنِى و تُطْفِئُ اٰمَالِىَ الْمُتَعَلِّقَةَ بِنَوْعِى وَ جِنْسِى وَ تَنْعِى عَلَىَّ بِمَوْتِهَا فَلَا حَوْلَ عَنْ ذَاكَ الْحُزْنِ الْاَلِيمِ النَّاشِى مِنْ ذٰلِكَ الْمَوْتِ وَ النَّعْىِ وَ لَا قُوَّةَ عَلٰى تَسَلٍّ َيْمَلأُ مَحَلَّ مَا زَالَ عَنْ قَلْبِى وَ رُوحِى اِلَّا بِكَ فَاَنْتَ الَّذِى تَكْفِى عَنْ كُلِّ شَيْءٍ وَ لَا يَكْفِى عَنْكَ كُلُّ شَيْءٍ ٭
اِلٰهِى لِى عَلَاقَاتٌ شَدِيدَةٌ مَعَ دُنْيَاىَ الَّتِى كَبَيْتِى وَ مَنْزِلِى مَعَ اَنَّ اٰيَةَ ﴿كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍ وَ يَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَ الْاِكْرَامِ﴾ تُعْلِنُ خَرَابِيَّةَ بَيْتِى هٰذَا وَ زَوَالَ مَحْبُوبَاتِىَ الَّتِى سَاكَنْتُهُمْ فِى ذٰلِكَ الْبَيْتِ الْمُنْهَدِمِ وَ لَا حَوْلَ عَنْ هٰذِهِ الْمُصِيبَةِ الْهَائِلَةِ؛ وَ عَنِ الْفِرَاقَاتِ مِنَ الْاَحْبَابِ الْاٰفِلَةِ وَ لَا قُوَّةَ عَلٰى مَا يُسَلِّينِى عَنْهَا وَ يَقُومُ مَقَامَهُمَا
اِلَّا بِكَ يَا مَنْ يُقُومُ جِلْوَةٌ مِنْ تَجَلِّيَاتِ رَحْمَتِهِ مَقَامَ كُلِّ مَا فَارَقَنِى ٭
اِلٰهِى لِى عَلَاقَاتٌ ﴿٩٣﴾ بِجَامِعِيَّةِ مَاهِيَّتِى وَ غَايَةِ كَثْرَةِ جِهَازَاتِىَ الَّتِى اَنْعَمْتَهَا عَلَىَّ وَ اِحْتِيَاجَاتٌ شَدِيدَةٌ اِلَى الْكَائِنَاتِ وَ اَنْوَاعِهَا مَعَ اَنَّ اٰيَةَ ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ تُهَدِّدُنِى وَ تَقْطَعُ عَلَاقَاتِىَ الْكَثِيرَةَ مِنَ الْاَشْيَاءِ وَ بِاِنْقِطَاعِ كُلِّ عَلَاقَةٍ يَتَوَلَّدُ جَرْحٌ وَ اَلَمٌ مَعْنَوىٌّ فِى رُوحِى وَ لَا حَوْلَ عَنْ تِلْكَ الْجُرُوحَاتِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ وَ لَا قُوَّةَ عَلٰى اَدْوِيَتِهَا اِلَّا بِكَ يَا مَنْ يَكْفِى لِكُلِّ شَيْءٍ وَ لَا يَكْفِى عَنْ شَيْءٍ وَاحِدٍ مِنْ تَوَجُّهِ رَحْمَتِهِ كُلُّ الْاَشْيَاءِ وَ يَا مَنْ اِذَا كَانَ لِشَيْءٍ كَانَ لَهُ كُلُّ شَيْءٍ، وَ مَنْ لَمْ تَكُنْ لَهُ لَا يَكُونُ لَهُ شَيْءٌ مِنَ الْاَشْيَاءِ ٭

39 Bu لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ ye dâir mertebelerde hakîkatlerine yalnız işâretler edildi. Bürhânlar ve delîller zikredilmedi. Çünki geçmiş bâblarda zikredilen yüzler ve belki binler vahdâniyet bürhânları ve rubûbiyet delîlleri umûmiyetle لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ nin hakîkatlerine delîllerdir. Onun için ayrı ayrı delîller zikredilmedi.

— 434 —
اِلٰهِى لِى عَلَاقَاتٌ شَدِيدَةٌ وَ اِبْتِلَاءٌ وَ مَفْتُونِيَّةٌ مَعَ شَخْصِيَّتِىَ الْجِسْمَانِيَّةِ حَتّٰى كَاَنَّ جِسْمِى عَمُودٌ فِى نَظَرِىَ الظَّاهِرِىِّ لِسَقْفِ جَمِيعِ اٰمَالِى وَ مَطَالِبِى وَ فِىَّ عِشْقٌ شَدِيدٌ لِلْبَقَاءِ مَعَ اَنَّ جِسْمِى لَيْسَ مِنْ حَدِيدٍ وَ لَا حَجَرٍ لِيَدُومَ فِى الْجُمْلَةِ بَلْ مِنْ لَحْمٍ وَ دَمٍ وَ عَظْمٍ عَلٰى جَنَاحِ التَّفَرُّقِ فِى كُلِّ اٰنٍ وَ مَعَ اَنَّ حَيَاتِى كَجِسْمِى مَحْدُودَةُ الطَّرَفَيْنِ سَتُخْتَمُ بِخَاتَمِ الْمَوْتِ عَنْ قَرِيبٍ مَعَ اَنِّى قَدْ اِشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا مِنِّى وَ قَدْ ضَرَبَ السَّقْمُ ظَهْرِى وَ صَدْرِى فَاَنَا فِى قَلَقٍ وَ ضَجَرٍ وَ اِضْطِرَابٍ وَ تَاَلُّمٍ وَ تَحَزُّنٍ شَدِيدٍ مِنْ هٰذِهِ الْكَيْفِيَّةِ ٭ فَلَا حَوْلَ عَنْ هٰذِهِ الْحَالَةِ الْهَائِلَةِ وَ لَا قُوَّةَ عَلٰى مَا يُسَلِّينِى عَمَّا يَحْزُنُنِى وَ عَلٰى مَا يُعَوِّضُنِى مَا يَضِيعُ مِنِّى وَ عَلٰى مَا يَقُومُ مَقَامَ مَا يَفُوتُ مِنِّى اِلَّا بِكَ يَا رَبِّىَ الْبَاقِى، وَ الْبَاقِى بِبَقَائِهِ وَ اِبْقَائِهِ مَنْ تَمَسَّكَ بِاسْمٍ مِنْ اَسْمَائِهِ الْبَاقِيَةِ ٭

İlâhî! Benim insânî olan nev'imle şiddetli bir alâkam vardır. Bununla berâber "Her nefis ölümü tadıcıdır" (Âl-i İmrân Sûresi, 3:185) âyeti beni tehdîd ediyor ve nev'imle cinsimle alâkalı emellerimi söndürüyor ve onların ölümlerini bana haber veriyor. Bu mevt ve haberden neş'et eden bu hüzn-i elîme karşı havl ve kalb ve rûhumdan zâil olanların yerini dolduracak olan tesellîyi verecek kuvvet ancak Sendedir. Çünki her şeye karşı kâfî gelen fakat her şey kendisine kâfî gelemeyen Zât ancak Sensin.

İlâhî! Benim, evim ve menzilim gibi olan dünyamla şiddetli bir alâkam vardır. Bununla berâber "O'nun üzerindeki herkes fânîdir. Celâl ve ikrâm sâhibi Rabbinin zâtı ise bâkî kalır" (Rahmân Sûresi, 55:27) âyeti, benim bu evimin harâb olacağını ve bu yıkılacak olan evde kendileriyle berâber oturduğum mahbûblarımın zevâl bulacağını i'lân ediyor. Bu korkunç musîbete karşı ve göçüp giden ahbâbdan ayrılıklara bile karşı havl ve bunlara karşı bana tesellî verecek ve onların yerine geçecek kuvvet ancak Sendedir, ey tecelliyât-ı rahmetinden bir cilve, benden ayrılan her şeyin yerine geçebilen Zât!

İlâhî! Mâhiyetimin câmiiyeti ve bana in'âm ettiğin cihâzâtımın gâyet kesreti i'tibâriyle alâkalarım ve kâinâta ve envâına şiddetli ihtiyâclarım vardır. Bunlar berâber "O'nun zâtından başka her şey helâk olucudur. Hüküm O'nundur ve ancak O'na döndürüleceksiniz." (Kasas Sûresi, 28:88) Âyeti beni tehdîd eder ve eşyâlarla olan pek çok alâkamı keser. Ve her bir alâkanın kesilmesiyle, rûhumda bir yara ve ma'nevî bir elem oluşur. İşte bu hadsiz yaralara karşı havl ve onları tedâvî edecek kuvvet ancak Sendedir, ey her şeye kâfî gelen ve bütün eşyâ, teveccüh-i rahmetinden bir tek şeye kâfî gelemeyen Zât, ey bir şey için olduğunda her şey o şey için olan ve o şey için olmadığında o şey için hiçbir şey olmayan Zât!

İlâhî! Cismânî şahsiyetimle şiddetli alâkam ve ibtilâ ve meftûniyetim var. Öyle ki, sanki cismim, zâhirî nazarımda bütün âmâl ve metâlibimin tavanına bir direktir. Bende bekâya karşı şiddetli aşk var. Bununla berâber cismim ne demir ne de taştandır ki filcümle devâm etsin. Bi'lakis her ân dağılmak üzere bulunan et ve kan ve kemiktendir. Yine bununla berâber hayâtım cismim gibi iki tarafı sınırlıdır, yakın bir zamânda mevtin hâtemiyle mühürlenecektir. Bununla berâber ihtiyârlıktan başım beyâz âlev aldı. Hastalık sırtımı ve göğsümü darbelemiştir. Bu hâlden dolayı ben

— 435 —

üzüntü, sıkıntı, ızdırâb, teellüm ve şiddetli hüzün içindeyim. Bu korkunç hâle karşı havl ve beni üzen şeylere karşı beni tesellî edecek ve benden kaybolan şeyleri telâfî edecek ve benden geçip giden şeylerin yerine geçebilecek kuvvet ancak Sendedir, ey Bâkî olan ve bâkî isimlerinden bir isme yapışan kimse, kendisinin bekâsı ve ibkâsı ile bâkî olan Rabbim!

اِلٰهِى لِى وَ لِكُلِّ ذِى حَيَاةٍ خَوْفٌ شَدِيدٌ مِنَ الْمَوْتِ وَ الزَّوَالِ اللَّذَيْنِ لَا مَفَرَّ مِنْهُمَا وَ لِىَ مُحَبَّةٌ شَدِيدَةٌ لِلْحَيَاةِ وَ الْعُمْرِ اللَّذَيْنِ لَا دَوَامَ لَهُمَا؛ مَعَ اَنَّ تَسَارُعَ الْمَوْتِ اِلٰى اَجْسَامِنَا بِهُجُومِ الْاٰجَالِ لَا يُبْقِى لِى وَ لَا ِلَاحَدٍ اَمَلًا مِنَ الْاٰمَالِ الدُّنْيَوِيَّةِ اِلَّا وَ يَقْطَعُهَا وَ لَا لَذَّةً اِلَّا وَ يَهْدِمُهَا، فَلَا حَوْلَ عَنْ تِلْكَ الْبَلِيَّةِ الْهَائِلَةِ وَ لَا قُوَّةَ عَلٰى مَا يُسَلِّينَا عَنْهَا اِلَّا بِكَ يَا خَالِقَ الْمَوْتِ وَ الْحَيٰوةِ وَ يَا مَنْ لَهُ الْحَيَاةُ السَّرْمَدِيَّةُ الَّذِى مَنْ تَمَسَّكَ بِهِ وَ تَوَجَّهَ اِلَيْهِ وَ يَعْرِفُهُ وَ يُحِبُّهُ يَدُومُ حَيَاتُهُ وَ يَكُونُ الْمَوْتُ لَهُ تَجَدُّدَ حَيَاةٍ وَ تَبْدِيلَ مَكَانٍ فَاِذًا فَلَا حُزْنَ لَهُ وَ لَا اَلَمَ عَلَيْهِ بِسِرِّ ﴿اَلَا اِنَّ اَوْلِيَاءَ اللّٰه‌ِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَ لَا هُمْ يَحْزَنُونَ) ٭
اِلٰهِى لِى ِلَاجْلِ نَوْعِى وَ جِنْسِى عَلَاقَاتٌ بِتَاَلُّمَاتٍ وَ تَمَنِّيَاتٍ بِالسَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ وَ بِاَحْوَالِهَا فَلَا قُوَّةَ لِى بِوَجْهٍ مِنَ الْوُجُوهِ عَلٰى اِسْمَاعِ اَمْرِى لَهُمَا وَ تَبْلِيغِ اَمَلِى لِتِلْكَ الْاَجْرَامِ.. وَ لَا حَوْلَ عَنْ هٰذَا الْاِبْتِلَاءِ وَ الْعَلَاقَةِ اِلَّا بِكَ يَا رَبَّ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ وَ يَا مَنْ سَخَّرَ هُمَا لِعِبَادِهِ الصَّالِحِينَ ٭
اِلٰهِى لِى وَ لِكُلِّ ذِى عَقْلٍ عَلَاقَاتٌ مَعَ الْاَزْمِنَةِ الْمَاضِيَةِ وَ الْاَوْقَاتِ الْاِسْتِقْبَالِيَّةِ مَعَ اَنَّهُ اِنَّنَا قَدْ اِنْحَبَسْنَا فِى زَمَانٍ حَاضِرٍ ضَيِّقٍ لَا يَصِلُ اَيْدِينَا اِلٰى اَدْنٰى زَمَانٍ مَاضٍ وَ مُسْتَقْبَلٍ لِجَلْبٍ مِنْ ذَاكَ مَا يُفَرِّحُنَا، اَوْ لِدَفْعٍ
مِنْ هٰذَا مَا يُحْزِنُنَا.. فَلَا حَوْلَ عَنْ هٰذِهِ الْحَالَةِ وَ لَا قُوَّةَ عَلٰى تَحْوِيلِهَا اِلٰى اَحْسَنِ الْحَالِ اِلَّا بِكَ يَا رَبَّ الدُّهُورِ وَ الْاَزْمَانِ ٭
— 436 —
اِلٰهِى لِى فِى فِطْرَتِى وَ لِكُلِّ اَحَدٍ فِى فِطْرَتِهِمْ اٰمَالٌ اَبَدِيَّةٌ وَ مَطَالِبُ سَرْمَدِيَّةٌ تَمْتَدُّ اِلٰى اَبَدِ الْاٰبَادِ ٭ اِذْ قَدْ اَوْدَعْتَ فِى فِطْرَتِنَا اِسْتِعْدَادًا عَجِيبًا جَامِعًا، فِيهِ اِحْتِيَاجٌ وَ مُحَبَّةٌ لَا يُشْبِعُهُمَا الدُّنْيَا وَ مَا فِيهَا، وَ لَا يَرْضٰى ذٰلِكَ الْاِحْتِيَاجُ وَ تِلْكَ الْمُحَبَّةُ اِلَّا بِالْجَنَّةِ الْبَاقِيَةِ وَ لَا يَطْمَئِنُّ ذٰلِكَ الْاِسْتِعْدَادُ اِلَّا بِدَارِ السَّعَادَةِ الْاَبَدِيَّةِ ياَ رَبَّ الدُّنْيَا وَ الْاٰخِرَةِ وَ يَا رَبَّ الْجَنَّةِ وَ دَارِ الْقَرَارِ ﴿٠٤﴾

40 لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ nin merâtibindeki yirmi mertebe başta yazılacaktı. Âhirde yazacağım diye te'hîr etmiştim. Âhire geldiğimiz vakit şimdilik teehhür etti. Çünki îzâh ile olsa çok uzun olurdu. Kendime mahsûs yalnız işâretlerle yazılsa idi, istifade az olurdu. Başka vakte ta'lîk edildi.

İlâhî Benim ve bütün zîhayâtın, kendilerinden kaçış olmayan ölüm ve zevâle karşı şiddetli bir korkumuz var. Ve benim, devâmları olmayan ömür ve hayâta karşı şiddetli bir muhabbetim var. Bununla berâber ecellerin bizim cisimlerimize hücûmuyla mevtin sür'ati, ne bende başka birinde, kesip attığı hâric dünyevî emellerden ne hiçbir emel ve tahrîb ettiği hâric ne de bir lezzet bırakır. Bu korkunç belâya karşı havl ve buna karşı bizi tesellî edecek kuvvet ancak Sendedir, ey Hâlık-ı mevt ve hayât! Ey hayât-ı sermediye sâhibi olan ve kendisine temessük eden ve kendisine yönelenin ve kendisini tanıyan ve kendisini sevenin hayâtının devâm ettiği ve

— 437 —

ölümün ona teceddüd-i hayât ve tebdîl-i mekân olduğu zât! Öyle ise "Dikkat edin! Şübhesiz Allâh'ın Velî (kul)larına hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun (da) olmayacaklardır" sırrıyla, ona ne hüzün vardır ve ona ne de elem vardır.

İlâhî! Nev'im ve cinsimden dolayı benim göklerde ve yerde olan teellümât ve temenniyât ile ve onların ahvâli ile alâkalarım var. Fakat hiçbir cihetle onlara emrimi dinletecek ve emelimi bu cirimlere teblîğ edecek kuvvet bende yok. Bu belâlara ve alâkalara karşı havl ancak Sendedir, ey Göklerin ve yerin Rabbi ve ey onları sâlih kullarına teshîr eden Zât!

İlâhî! Benim ve bütün akıl sâhiblerinin, geçmiş zamânlar ve gelecek vakitlerle alâkalarımız var. Bununla berâber biz daracık bir zamân-ı hâzırda hapsolunduk; mâzî ve müstakbel zamânın en ednâsına bile ellerimiz yetişmez ki, bizi sevindirecek bir şeyi bundan celb edelim yâhûd bizi üzecek bir şeyi bundan def' edelim.

Bu hâle karşı havl ve o hâlin en güzel hâle tahvîline yetecek kuvvet ancak Sendedir, ey asırların ve zamânların Rabbi!

İlâhî! Benim fıtratımda ve her bir ferdin fıtratlarında, ebedü'l-âbâda uzanan ebedî emeller ve sermedî matlablar var. Çünki fıtratımıza öyle acîb ve câmi' bir isti'dâd tevdî' etmişsin ki, onda, dünyâ ve içindekilerin kendilerini doyuramayacağı bir ihtiyâc ve bir muhabbet vardır. Bu ihtiyâc ve bu muhabbet bâkî cennetten başka hiçbir şeye râzı olmaz ve bu isti'dâd saâdet-i ebediye yurdundan başka hiçbir şeyle tatmîn olmaz, ey dünyâ ve âhiretin Rabbi! Ve ey Cennetin ve dâr-ı karârın Rabbi!

"Seni (her türlü noksânlıktan) tenzîh ederiz; senin bize öğrettiklerinden başka bizim için bir ilim yoktur. Şübhe yok ki Alîm, Hakîm ancak sensin." (Bakara Sûresi, 2:32.)

"Bizi buna (bu mükâfâta vesîle olan amellere) hidâyet eden Allâh'a hamd olsun; eğer Allâh bizi hidâyete erdirmeseydi, doğru yolu bulamazdık. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri (bize) hakkı getirmişlerdir." (A'râf Sûresi, 7:43.)

Allâhım, ümmetimin hasenâtı adedince, Efendimiz Muhammed'e ve âl ve ashâbına salât ve selâm et. Âmîn.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsûstur.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 737)

اَلْبَابُ السَّابِعُ

Yedinci Bâb

Neşhedü en Lâ ilâhe illallahü ve enne Muhammeden resulullah hakkındadır.

مَقَامَانِ
İki makamdır
اَلْمَقَامُ الْاَوَّلُ
— 438 —
فِى شَهَادَةِ نَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ وَ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰه‌ِ
اَللّٰهُمَّ يَا رَبَّ مُحَمَّدٍ الْمُخْتَارِ ٭ وَ يَا رَبَّ الْجَنَّةِ وَ النَّارِ ٭ وَ يَا رَبَّ النَّبِيِّينَ وَ الْاَخْيَارِ ٭ يَا رَبَّ الصِّدِّيقِينَ وَ الْاَبْرَارِ ٭ يَا رَبَّ الصِّغَارِ وَ الْكِبَارِ ٭ يَا رَبَّ الْحُبُوبِ وَ الْاَثْمَارِ ٭ يَا رَبَّ الْاَنْهَارِ وَ الْاَشْجَارِ ٭ يَا رَبَّ الصَّحَارٰى وَ الْقِفَارِ ٭ يَا رَبَّ الْعَبِيدِ وَ الْاَحْرَارِ ٭ يَا رَبَّ اللَّيْلِ وَ النَّهَارِ اَمْسَيْنَا وَ اَصْبَحْنَا نُشْهِدُكَ وَ نُشْهِدُ جَمِيعَ صِفَاتِكَ الْمُتَقَدِّسَةِ وَ نُشْهِدُ جَمِيعَ اَسْمَائِكَ الْحُسْنٰى ٭ وَ نُشْهِدُ جَمِيعَ مَلٰئِكَتِكَ الْعُلْيَا ٭ وَ نُشْهِدُ جَمِيعَ مَخْلُوقَاتِكَ الشَّتّٰى ٭ وَ نُشْهِدُ جَمِيعَ اَنْبِيَائِكَ الْعُظْمٰى ٭ وَ جَمِيعَ اَوْلِيَائِكَ الْكُبْرٰى ٭ وَ جَمِيعَ اَصْفِيَائِكَ الْعُلْيَا ٭ وَ نُشْهِدُ جَمِيعَ اٰيَاتِكَ التَّكْوِينِيَّةِ الَّتِى لَا تُعَدُّ وَ لَا تُحْصٰى ٭
وَ نُشْهِدُ جَمِيعَ مَصْنُوعَاتِكَ الْمُزَيَّنَاتِ الْمَوْزُونَاتِ الْمَنْظُومَاتِ الْمُتَمَاثِلَاتِ ٭ وَ نُشْهِدُ جَمِيعَ ذَزَّاتِ الْكَائِنَاتِ الْعَاجِزَاتِ الْجَامِدَاتِ الْجَاهِلَاتِ وَ الْحَامِلَةِ بِحَوْلِكَ وَ طَوْلِكَ وَ اَمْرِكَ وَ اِذْنِكَ عَجَائِبَ الْوَظَائِفِ الْمُنْتَظَمَاتِ ٭ وَ نُشْهِدُ جَمِيعَ مُرَكَّبَاتِ الذَّرَّاتِ الْغَيْرِ الْمَحْدُودَاتِ الْمُتَنَوِّعَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ الْمُتْقَنَاتِ الْمَصْنُوعَاتِ مِنَ الْبَسَائِطِ الْجَامِدَاتِ ٭ وَ نُشْهِدُ جَمِيعَ تَرَكُّبَاتِ الْمَوْجُودَاتِ النَّامِيَاتِ الْمُخْتَلِطَةِ مَوَادُّ حَيَاتِهَا فِى غَايَةِ الْاِخْتِلَاطِ وَ الْمُتَمَيِّزَةِ دَفْعَةً فِى غَايِةِ الْاِمْتِيَازِ ٭ وَ نُشْهِدُ حَبِيبَكَ الْاَكْرَمَ سُلْطَانَ الْاَنْبِيَاءِ وَ الْاَوْلِيَاءِ اَفْضَلَ الْمَخْلُوقَاتِ ذَا الْمُعْجِزَاتِ الْبَاهِرَةِ عَلَيْهِ وَ عَلٰى اٰلِهِ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ وَ التَّسْلِيمَاتِ ٭ وَ نُشْهِدُ فُرْقَانَكَ الْحَكِيمَ ذَا الْاٰيَاتِ الْبَيِّنَاتِ وَ الْبَرَاهِينِ النَّيِّرَاتِ وَ الدَّلَائِلِ الْوَاضِحَاتِ وَ الْاَنْوَارِ السَّاطِعَاتِ بِاَنَّا كُلَّنَا نَشْهَدُ بِاَنَّكَ اَنْتَ اللّٰه‌ُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الْفَرْدُ الصَّمَدُ الْحَىُّ الْقَيُّومُ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ الْقَدِيرُ الْمُرِيدُ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ الْعَدْلُ الْحَكَمُ الْمُقْتَدِرُ الْمُتَكَلِّمُ لَكَ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى ٭ وَ كَذَا نَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَرِيكَ لَكَ وَ اَنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ ٭
— 439 —
وَ كَذَا نَشْهَدُ بِكُلِّ مَا مَرَّ وَ مَعَ كُلِّ مَا مَرَّ بِاَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَ نَبِيُّكَ وَ صَفِيُّكَ وَ خَلِيلُكَ ٭ وَ جَمَالُ مُلْكِكَ ٭ وَ مَلِيكُ صُنْعِكَ ٭ وَ عَيْنُ عِنَايَتِكَ ٭ وَ شَمْسُ هِدَايَتِكَ ٭ وَ لِسَانُ مَحَبَّتِكَ ٭ وَ مِثَالُ رَحْمَتِكَ ٭ وَ نُورُ خَلْقِكَ ٭ وَ شَرَفُ مَوْجُودَاتِكَ ﴿١٤﴾
٭ وَ كَشَّافُ طِلْسِمِ كَائِنَاتِكَ ٭ وَ دَلَّالُ سَلْطَنَةِ رُبُوبِيَّتِكَ ٭ وَ مُعَرِّفُ كُنُوزِ اَسْمَائِكَ ٭ وَ مُعَلِّمُ اَوَامِرِكَ لِعِبَادِكَ ٭ وَ مُفَسِّرُ اٰيَاتِ كِتَابِ كَائِنَاتِكَ ٭ وَ مَدَارُ شُهُودِكَ وَ اِشْهَادِكَ ٭ وَ مِرْاٰةُ مُحَبَّتِكَ لِجَمَالِكَ وَ اَسْمَائِكَ وَ مُحَبَّتِكَ لِصَنْعَتِكَ وَ مَصْنُوعَاتِكَ وَ لِمَحَاسِنِ مَخْلُوقَاتِكَ ٭ وَ حَبِيبُكَ وَ رَسُولُكَ الَّذِى اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ ٭ وَ لِبَيَانِ مَحَاسِنِ كَمَالَاتِ سَلْطَنَةِ رُبُوبِيَّتِكَ بِحِكْمَةِ صَنْعَةِ صِبْغَةِ نُقُوشِ قَصْرِ الْعَالَمِينَ ٭ وَ لِتَعْرِيفِ كُنُوزِ اَسْمَائِكَ بِاِشَارَاتِ حِكَمِيَّاتِ كَلِمَاتِ اٰيَاتِ سُطُورِ كِتَابِ الْعَالَمِينَ ٭ وَ لِبَيَانِ مَرْضِيَّاتِكَ
يَا رَبَّ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرَضِينَ ٭ عَلَيْهِ وَ عَلٰى اٰلِهِ وَ اَصْحَابِهِ وَ اِخْوَانِهِ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ سَلَامٍ فِى كُلِّ اٰنٍ وَ زَمَانٍ ٭

41 Bu ikinci şehâdette herbir kelime nübüvvet-i Ahmediyenin(asm) birer hak bürhânına îmâ ettiği ve birer vazîfe-i nübüvvete ve birer makâmât-ı Muhammediyeye(asm) işâret ettiği gibi birinci şehâdette herbir fıkra dahi küllî çok berâhîn-i vahdâniyete delâlet ettiğinden gûyâ herbiri hem benim şâhidim hem benimle şehâdet eder ve ben onların lisân-ı hâl ile şehâdetlerini lisân-ı kâle niyetimle kalb edip berâber şehâdet getiriyoruz demektir.

— 440 —
اَللّٰهُمَّ يَا حَفِيظُ يَا حَافِظُ يَا خَيْرَ الْحَافِظِينَ نَسْتَوْدِعُ حِفْظَكَ وَ حِمَايَتَكَ وَ رَحْمَتَكَ هٰذِهِ الشَّهَادَاتِ الَّتِى اَنْعَمْتَهَا عَلَيْنَا فَاحْفَظْهَا اِلٰى يَوْمِ الْحَشْرِ وَ الْمِيزَانِ اٰمِينَ وَ الْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ٭

Birinci Makâm

"Şehâdet ederiz ki Allâh'dan başka ilâh yoktur ve Muhammed (asm) Allâh'ın Resûlüdür" cümlesinin şehâdeti hakkındadır.

Allâhım! Ey seçilmiş olan Muhammed'in (asm) Rabbi, Ey cennetin ve cehennemin Rabbi, Ey peygamberlerin ve hayırlı kimselerin Rabbi, Ey sıddîkların ve ebrârın Rabbi, Ey küçüklerin ve büyüklerin Rabbi, Ey habbelerin ve meyvelerin Rabbi, Ey nehirlerin ve ağaçların Rabbi, Ey sahrâların ve ovaların Rabbi, Ey kölelerin ve hürlerin Rabbi, Ey gecenin ve gündüzün Rabbi.

Akşamladık ve sabâhladık, Seni şâhid tutarız; Senin bütün mukaddes sıfatlarını şâhid tutarız; Senin bütün esmâ-yı hüsnânı şâhid tutarız; Senin bütün yüce meleklerini şâhid tutarız; Senin çeşitli mahlûkâtının hepsini şâhid tutarız; Senin büyük peygamberlerinin hepsini ve Senin büyük velîlerinin hepsini ve Senin yüksek asfiyânın hepsini şâhid tutarız; Senin sayısız ve saymakla bitmez tekvînî âyetlerinin hepsini şâhid tutarız; Senin müzeyyen, mevzûn, manzûm, mütemâsil masnûâtının hepsini şâhid tutarız; Senin âciz, câmid, câhil olan fakat havl ve tavlinle ve emir ve izninle acîb ve muntazam vazîfeleri taşıyan kâinât zerrelerinin hepsini şâhid tutarız; basît ve câmid şeylerden olan zerrâtın, mütenevvi', muntazam, sağlam ve san'atlı hadsiz mürekkebâtının hepsini şâhid tutarız; hayât mâddeleri gâyet ihtilât içinde karışık olan ve gâyet imtiyâz içinde def'aten birbirinden ayrılan nâmî mevcûdâtın terekkübâtının hepsini şâhid tutarız; enbiyâ ve evliyânın sultânı, mahlûkâtın en efdali ve apaçık mu'cizelerin sâhibi olan Habîb-i Ekrem'ini -salavât ve teslîmâtın en üstünü O'nun ve âlinin üzerine olsun- şâhid tutarız; apaçık âyetler ve nûrlu bürhânlar ve vâzıh delîller ve parlak nûrlar sâhibi olan Furkân-ı Hakîm'ini şâhid tutarız:

Bizim hepimiz şehâdet ederiz ki, sen ancak Vâcibü'l-Vücûd, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Hay, Kayyûm, Alîm, Hakîm, Kadîr, Mürîd, Semî', Basîr, Rahmân, Rahîm, Adl, Hakem, Muktedir ve Mütekellim olan Allâh'sın ve bütün güzel isimler Senindir.

Yine şehâdet ederiz ki, tek başına senden başka ilâh yoktur. Senin şerîkin yoktur. Ve sen her şeye hakkıyla kadîrsin ve her şeyi hakkıyla bilensin.

Yine yukarıda geçenlerin hepsi ile ve yukarıda geçenlerin hepsiyle berâber şehâdet ederiz ki, Muhammed (asm) Senin kulun, peygamberin, seçkin kulun, halîlin, mülkünün cemâli, san'atının melîki, inâyetinin gözü, hidâyetinin güneşi, muhabbetinin lisânı, rahmetinin misâli, mahlûkâtının nûru, mevcûdâtının şerefi,

— 441 —

kâinâtının tılsımının keşşâfı, saltanat-ı rubûbiyetinin dellâlı, isimlerinin hazînelerinin ta'rîf edicisi, kullarına Senin emirlerinin ta'lîm edicisi, kitâb-ı kâinâtın âyetlerinin müfessiri, Senin medâr-ı şühûdun ve işhâdın, kendi cemâline ve esmâna olan muhabbetinin ve san'atına ve masnûâtına ve mahlûkâtının mehâsinine olan muhabbetinin âyînesi, âlemlere rahmet olarak ve âlemler sarâyının nakışlarındaki boya san'atının hikmetiyle saltanat-ı rubûbiyetindeki mehâsin-i kemâlâtı beyân etmek ve âlemler kitâbının satırlarındaki âyetlerin kelimelerindeki hikmetlerin işâretleriyle Senin isimlerinin hazînelerini ta'rîf etmek ve marziyâtını beyân etmek için gönderdiğin habîbin ve resûlündür, ey göklerin ve yerlerin Rabbi! Ona ve âline ve ashâbına ve ihvânına, her anda ve zamânda milyonlar salât ve selâm olsun.

Ey Hafîz, ey Hâfız, ey Hayru'l-Hâfızîn olan Allâhım, bize ihsân ettiğin bu şehâdetleri Senin hıfzına, Senin himâyene ve Senin rahmetine tevdî' ediyoruz. Haşir ve mîzân gününe kadar onları hıfz eyle. Âmîn Hamd âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsûstur.

(Osmanlıca Lem'alar sh: 740)

اَلْمَقَامُ الثَّانِى
اَلْحَمْدُ ِللّٰه‌ِ الَّذِى ﴿٢٤﴾ دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ وَ دَلَّ النَّاسَ عَلٰى اَوْصَافِ جَلَالِهِ وَ جَمَالِهِ وَ كَمَالِهِ وَ شَهِدَ علٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ فَرْدٌ صَمَدٌ اَلشَّاهِدُ الصَّادِقُ الْمُصَدَّقُ وَ الْبُرْهَانُ النَّاطِقُ الْمُحَقَّقُ سَيِّدُ الْاَنْبِيَاءِ وَ الْمُرْسَلِينَ ٭ اَلْحَاوِى لِسِرِّ اِجْمَاعِهِمْ وَ تَصْدِيقِهِمْ وَ مُعْجِزَاتِهِمْ ٭ وَ اِمَامُ الْاَوْلِيَاءِ وَ الصِّدِّيقِينَ ٭ اَلْحَاوِى لِسِرِّ اِتِّفَاقِهِمْ وَ تَحْقِيقِهِمْ وَ كَرَامَاتِهِمْ ٭ ذُو الْاِرْهَاصَاتِ الْخَارِقَةِ وَ الْمُعْجِزَاتِ الْبَاهِرَةِ وَ الْبَرَاهِينِ الْقَاطِعَةِ الْوَاضِحَةِ ٭ ذُو الْاَخْلَاقِ الْعَالِيَةِ فِى ذَاتِهِ ٭ وَ الْخِصَالِ الْغَالِيَةِ فِى وَظِيفَتِهِ ٭ وَ السَّجَايَا السَّامِيَةِ فِى شَرِيعَتِهِ ٭ مَهْبَطُ الْوَحْىِ الرَّبَّانِىِّ بِاِجْمَاعِ الْمُنْزِلِ بِتَوْفِيقٍ لَهُ ٭ وَ الْمُنْزَلُِ بِاِعْجَازِهِ ٭ وَ الْمُنْزَلِ عَلَيْهِ بِقُوَّةِ اِيمَانِهِ ٭ وَ الْمُنْزَلِ اِلَيْهِمْ بِكُشُوفِهِمْ وَ تَحْقِيقَاتِهِمْ ٭ سَيَّارُ عَالَمِ الْغَيْبِ وَ الْمَلَكُوتِ ٭ مُشَاهِدُ الْاَرْوَاحِ وَ مُصَاحِبُ الْمَلٰئِكَةِ مُرْشِدُ الْجِنِّ وَ الْاِنْسِ ٭ وَ اَنْوَرُ ثَمَرَاتِ شَجَرَةِ الْخِلْقَةِ ٭ سِرَاجُ الْحَقِّ ٭ بُرْهَانُ الْحَقِيقَةِ ٭ لِسَانُ الْمُحَبَّةِ ٭ مِثَالُ الرَّحْمَةِ ٭ كَاشِفُ طِلْسِمِ الْكَائِنَاتِ ٭ حَلَّالُ مُعَمَّاءِ الْخِلْقَةِ ٭دَلَّالُ سَلْطَنَةِ الرُّبُوبِيَّةِ ٭ مَدَارُ ظُهُورِ مَقَاصِدِ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ فِى خَلْقِ الْمَوْجُودَاتِ ٭ وَ وَاسِطَةُ تَظَاهُرِ كَمَالَاتِ الْكَائِنَاتِ اَلْمُرْمِزُ بِشَخْصِيَّتِهِ الْمَعْنَوِيَّةِ اِلٰى اَنَّهُ نُصْبَ عَيْنِ فَاطِرِ الْكَوْنِ فِى خَلْقِ الْكَائِنَاتِ ﴿يَعْنِى اَنَّ الصَّانِعَ نَظَرَ اِلَيْهِ وَ خَلَقَ ِلَاجْلِهِ وَ ِلَامْثَالِهِ هٰذَا الْعَالَمَ﴾ ٭ ذُو الدِّينِ وَ الشَّرِيعَةِ وَ الْاِسْلَامِيَّةِ الَّتِى هِىَ بِدَسَاتِيرِهَا اَنْمُوذَجُ دَسَاتِيرِ السَّعَادَةِ فِى الدَّارَيْنِ ٭ كَاَنَّ ذٰلِكَ الدِّينَ فِهْرِسْتَةٌ اُخْرِجَتْ مِنْ كِتَابِ الْكَائِنَاتِ ٭ فَكَاَنَّ الْقُرْاٰنَ الْمُنْزَلَ عَلَيْهِ قِرَائَةٌ لِاٰيَاتِ الْكَائِنَاتِ اَلْمُشِيرُ دِينُهُ الْحَقُّ اِلٰى اَنَّهُ نِظَامُ نَاظِمِ الْكَوْنِ ٭ فَنَاظِمُ هٰذِهِ الْكَائِنَاتِ بِهٰذَا النِّظَامِ الْاَتَمِّ الْاَكْمَلِ هُوَ نَاظِمُ ذٰلِكَ الدِّينِ الْجَامِعِ بِهٰذَا النَّظْمِ الْاَحْسَنِ الْاَجْمَلِ سَيِّدُنَا نَحْنُ مَعَاشِرَ بَنِى اٰدَمَ وَ مُهْدِينَا اِلَى الْاِيمَانِ نَحْنُ مَعَاشِرَ الْمُؤْمِنِينَ مُحَمَّدٌ ابْنُ عَبْدِ اللّٰه‌ اِبْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ عَلَيْهِ وَ عَلٰى اٰلِهِ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ وَ اَتَمُّ التَّسْلِيمَاتِ مَادَامَتِ الْاَرْضُ وَ السَّمٰوَاتُ ٭ فَاِنَّ ذٰلِكَ الشَّاهِدَ يَشْهَدُ عَنِ الْغَيْبِ فِى عَالَمِ الشَّهَادَةِ عَلٰى رُؤُسِ الْاَشْهَادِ بِطَوْرِ الْمُشَاهِدِ ٭

42 Bu makâmın îzâhı Ondokuzuncu Mektûb olan Mu'cizât-ı Ahmediye(asm) risâlesinin âhirindedir. Şu makâmın herbir kaydı herbir kelimesi risâlet-i Ahmediyenin(asm) birer delîline işâret eder ve Kur'ân-ı Hakîm'in Kelâmullâh olduğuna dâir olan bürhânlara îmâ eder. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile Kur'ân, her ikisi vahdâniyet-i İlâhiyeye birer gâyet parlak delîl olarak burada zikredilmişlerdir.

— 442 —
نَعَمْ يُشَاهَدُ اَنَّهُ يُشَاهِدُ ثُمَّ يَشْهَدُ مُنَادِيًا ِلَاجْيَالِ الْبَشَرِ خَلْفَ الْاَعْصَارِ وَ الْاَقْطَارِ بِاَعْلٰى صَوْتِهِ ٭
— 443 —
نَعَمْ فَهٰذَا صَدَاءُ صَوْتِهِ يُسْمَعُ مِنْ اَعْمَاقِ الْمَاضِى اِلٰى شَوَاهِقِ الْاِسْتِقْبَالِ وَ بِجَمِيعِ قُوَّتِهِ ٭ نَعَمْ فَقَدْ اِسْتَوْلٰى عَلٰى نِصْفِ الْاَرْضِ ٭ وَ اِنْصَبَغَ بِصِبْغَتِهِ السَّمَاوِيَّةِ خُمْسُ بَنِى اٰدَمَ ٭ وَ دَامَتْ سَلْطَنَتُهُ الْمَعْنَوِيَّةُ اَلْفًا وَ ثَلٰثَمِاَةٍ وَ خَمْسِينَ سَنَةً فِى كُلِّ زَمَانٍ يَحْكُمُ ظَاهِرًا وَ بَاطِنًا عَلٰى ثَلٰثَمِاَةٍ وَ خَمْسِينَ مَلَايِينَ مِنْ رَعِيَّتِهِ الصَّادِقَةِ الْمُطِيعَةِ بِاِنْقِيَادِ نُفُوسِهِمْ وَ قُلُوبِهِمْ وَ اَرْوَاحِهِمْ وَ عُقُولِهِمْ ِلَاوَامِرِ سَيِّدِهِمْ وَ سُلْطَانِهِمْ ٭ وَ بِغَايَةِ جِدِّيَّتِهِ بِشَهَادَاتِ قُوَّةِ دَسَاتِيرِهِ الْمُسَمَّرَةِ عَلٰى صُخُورِ الدُّهُورِ وَ عَلٰى جِبَاهِ الْاَقْطَارِ ٭ وَ بِغَايَةِ وُثُوقِهِ بِشَهَادَةِ زُهْدِهِ وَ اِسْتِغْنَائِهِ عَنِ الدُّنْيَا ٭ وَ بِغَايَةِ اِطْمِئْنَانِهِ وَ وُثُوقِهِ بِشَهَادَةِ سِيَرِهِ وَ بِغَايَةِ قُوَّةِ اِيمَانِهِ بِشَهَادَةِ اَنَّهُ اَعْبَدُ وَ اَتْقٰى مِنَ الْكُلِّ بِاِتِّفَاقِ الْكُلِّ شَهَادَةً جَازِمَةً مُكَرَّرَةً بیِ ﴿فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ﴾ اَلَّذِى دَلَّ علٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ وَ صَرَّحَ بِاَوْصَافِ جَلَالِهِ وَ جَمَالِهِ وَ كَمَالِهِ وَ شَهِدَ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ اَحَدٌ فَرْدٌ صَمَدٌ اَلْفُرْقَانُ الْحَكِيمُ اَلْحَاوِى لِسِرِّ اِجْمَاعِ كُلِّ كُتُبِ الْاَنْبِيَاءِ وَ الْاَوْلِيَاءِ وَ الْمُوَحِّدِينَ الْمُخْتَلِفِينَ فِى الْمَشَارِبِ وَ الْمَسَالِكِ الْمُتَّفِقَةِ قُلُوبُ هٰؤُلَاءِ وَ عُقُولُ اُولٰئِكَ بِحَقَائِقِ كُتُبِهِمْ عَلٰى تَصْدِيقِ اَسَاسَاتِ الْقُرْاٰنِ الْمُنَوَّرِ جِهَاتُهُ السِّتُّ ٭ اِذْ عَلٰى ظَهْرِهِ سِكَّةُ الْاِعْجَازِ ٭ وَ فِى بَطْنِهِ حَقَائِقُ الْاِيمَانِ ٭ وَ تَحْتَهُ بَرَاهِينُ الْاِذْعَانِ ٭ وَ هَدَفُهُ سَعَادَةُ الدَّارَيْنِ ٭ وَ نُقْطَةُ اِسْتِنَادِهِ مَحْضُ الْوَحْىِ الرَّبَّانِىِّ بِاِجْمَاعِ الْمُنْزِلِ بِاٰيَاتِهِ ٭ وَ الْمُنْزَلِ بِاِعْجَازِهِ ٭
— 444 —
وَ الْمُنْزَلِ عَلَيْهِ بِقُوَّةِ اِيمَانِهِ وَ اَمْنِيَّتِهِ
[ (٤): نسخه: و اُمِّيَّتِهِ
٭ وَ كَمَالِ تَسْلِيمِيَّتِهِ وَ صَفْوَتِهِ ٭ وَ وَضْعِيَّتِهِ الْمَعْلُومَةِ عِنْدَ نُزُولِهِ ٭ مَجْمَعُ الْحَقَائِقِ بِالْيَقِينِ ٭ وَ مَنْبَعُ اَنْوَارِ الْاِيمَانِ بِالْبَدَاهَةِ ٭ مُوصِلٌ اِلَى السَّعَادَاتِ بِالْيَقِينِ ٭ ذُو الْاَثْمَارِ الْكَامِلِينَ بِالْمُشَاهَدَةِ ٭ مُقْبُولُ الْمَلَكِ وَ الْاِنْسِ وَ الْجَانِّ بِالْحَدْسِ الصَّادِقِ مِنْ تَفَارِيقِ الْاَمَارَاتِ ٭ اَلْمُؤَيَّدُ بِالدَّلَائِلِ الْعَقْلِيَّةِ بِاِتِّفَاقِ الْعُقَلَاءِ الْكَامِلِينَ ٭ وَ الْمُصَدَّقُ بِالْفِطْرَةِ السَّلِيمَةِ بِشَهَادَةِ اِطْمِئْنَانِ الْوِجْدَانِ بِهِ ٭ اَلْمُعْجِزَةُ الْاَبَدِيَّةُ بِالْمُشَاهَدَةِ ٭ ذُو الْبَصَرِ الْمُطْلَقِ يَرَى الْاَشْيَاءَ بِكَمَالِ الْوُضُوحِ ٭ يَرَى الْغَائِبَ الْبَعِيدَ كَالْحَاضِرِ الْقَرِيبِ ٭ ذُو الْاِنْبِسَاطِ الْمُطْلَقِ يُعَلِّمُ اْلَمَلأَ الْاَعْلٰى مِنَ الْمُقَرَّبِينَ بِدَرْسٍ وَ يُعَلِّمُ اَطْفَالَ الْبَشَرِ بِعَيْنِ تِلْكَ الدَّرْسِ وَ يَشْمِلُ تَعْلِيمُهُ وَ تَعْلِيمَاتُهُ طَبَقَاتِ ذَوِى الشُّعُورِ مِنْ اَعْلَى الْاَعَالِى اِلٰى اَبْسَطِ الْبَسَائِطِ ٭ لِسَانُ الْغَيْبِ فِى عَالَمِ الشَّهَادَةِ شَهَادَةً جَازِمَةً مُكَرَّرَةً بیِ ﴿لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ﴾ وَ ﴿فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه‌ُ﴾

İkinci Makâm

Hamd, Allâh'a mahsûstur. O'nun Vücûb-ı Vücûduna öyle bir Zât delâlet eder, insânlara O'nun evsâf-ı Celâlini ve Cemâlini ve kemâlini öyle bir Zât gösterir.

Ve O'nun Vâhid ve Ferd ve Samed olduğuna öyle bir Zât şâhidlik eder ki, o, tasdîk olunmuş Şâhid-i Sâdık ve tahkîk olunmuş Bürhân-ı Nâtıktır. Enbiyâ ve mürselînin efendisidir ki, onların icmâ'larının ve tasdîklerinin ve mu'cizelerinin sırrını hâvîdir. Evliyâ ve sıddîkînin imâmıdır ki, onların ittifâklarının ve tahkîklerinin ve kerâmetlerinin sırrını hâvîdir.

Hârika irhâsât ve bâhir mu'cizât ve kat'î ve vâzıh bürhânlar sâhibidir.

Zâtında ahlâk-ı âliye, vazîfesinde hısâl-i gâliye ve şerîatinde secâyâ-yı sâmiye sâhibidir.

Vahyi indiren Zât-ı Zülcelâl'in ona tevfîki ile ve indirilen vahyin îcâzıyla ve kendisine vahiy indirilen Zâtın Ona kuvvet-i îmânı ile ve kendilerine vahiy indirilenlerin keşfiyâtları ve tahkîkâtlarıyla berâber icmâıyla, vahy-i Rabbânînin indiği yerdir.

Âlem-i gayb ve melekûtün seyyârıdır.

Ervâhı müşâhede ve melâikeye arkadaşlık eden ve cin ve insin Mürşidi olandır. Şecere-i hilkatin meyvelerinin en münevveridir.

— 445 —

Hakkın sirâcı, hakîkatin bürhânı, muhabbetin lisânı, rahmetin misâli, kâinât tılsımının keşşâfı, muamma-yı hilkatin halledicisi, saltanat-ı rubûbiyetin dellâlıdır.

Hâlık-ı kâinâtın, mevcûdâtın hilkatindeki makâsıdının medâr-ı zuhûrudur. Kâinâtın kemâlâtının vâsıta-i tezâhürüdür.

Ma'nevî şahsiyetiyle, Fâtır-ı Kâinât'a kâinâtın hilkatinde nasbü'l-ayn olduğunu remzeden (yani Sâni' ona bakmış ve O'nun ve emsâlinin hürmetine bu âlemi yaratmış)dır.

Düstûrlarıyla, her iki dünyâdaki saâdetin düstûrlarına enmûzec olan dîn ve şerîat ve islâmiyetin sâhibidir. Sanki bu dîn kitâb-ı kâinâttan çıkarılmış bir fihristedir. Kendisine indirilmiş olan Kur'ân ise, sanki kâinâtın âyâtını okumaktır. Hak dîni, kendisinin, kâinât Nâzımının nizâmı olduğuna işâret edendir. Çünki bu kâinâtı, bu nizâm-ı etemm ve ekmel ile tanzîm eden kim ise, bu nazm-ı ahsen ve ecmeli câmi' olan bu dîni tanzîm eden de Odur.

Yer ve gökler devâm ettiği müddetçe salavâtın en efdali ve teslîmâtın en etemmi, biz Ademoğulları topluluğunun efendisi ve biz mü'minler topluluğunun îmâna hidâyet edicisi olan Abdullâh İbn-i Abdülmuttalib oğlu Muhammed'in üzerine olsun.

Çünki bu Şâhid, âlem-i şehâdette bütün şâhidlerin gözü önünde gaybe dâir, müşâhid tavrıyla şehâdet eder. Evet görülüyor ki, kendisi görür, sonra asırların ve aktârın arkasında en yüksek sadâsı ile beşer tâifelerine seslenerek şâhidlik eder.

Evet, bu O'nun, mâzînin derinliklerinden istikbâlin yüksek tepelerine kadar bütün kuvvetiyle işitilen sesinin sadâsıdır. Evet, o ses yerin yarısını istîlâ etti; benî-âdem'in beşte biri O'nun semâvî boyasıyla boyandı. Ma'nevî saltanatı 1350 sene devâm etti; her zamânda sâdık ve mutî' raiyetinden 350 milyon kişi üzerinde, seyyidlerinin ve sultânlarının emirlerine nefislerinin ve kalblerinin ve rûhlarının ve akıllarının inkıyâdıyla zâhiren ve bâtınen hükmediyor.

Asırların kayaları üzerine ve aktârın meydânlarına çivilenmiş kuvvet-i düstûrlarının şehâdetiyle gâyet ciddiyetiyle zühdünün ve dünyâdan istiğnâsının şehâdetiyle gâyet vüsûku ile seyrinin şehâdetiyle gâyet itmi'nânı ve vüsûku ile herkesin ittifâkıyla herkesten daha fazla ibâdet eden ve daha fazla takvâ sâhibi oluşunun şehâdetiyle gâyet derecedeki kuvvet-i îmânı ile, "Gerçekten şunu bil ki, Allâh'dan başka ilâh yoktur" ile öyle kat'î ve mükerrer şehâdet eder ki, Furkân-ı Hakîm o Zât-ı Zülcelâl'in vücûb-ı vücûduna delâlet eder. O'nun celâlinin ve cemâlinin ve kemâlinin evsâfını tasrîh eder. Öyle bir Furkân-ı Hakîm ki, meşreblerde ve mesleklerde muhtelif, kalbleri ve akılları müttefik olan enbiyânın ve evliyânın ve muvahhidînin bütün kitâblarının sırr-ı icmâını hâvîdir. Çünki o kitâbların hakâiki, altı ciheti münevver olan Kur'ân'ın esâsâtını tasdîk ederler. Zîrâ Kur'ân'ın üstünde sikke-i i'câz, içinde hakâik-ı îmân, altında berâhîn-i iz'ân vardır. Hedefi saâdet-i dâreyndir. Nokta-i istinâdı ise, Onu indiren Zâtın, âyetleriyle, indirilen

— 446 —

Kur'ân'ın, i'câzıyla, kendisine Kur'ân indirilen Zât'ın, ona kuvvet-i îmânı ve emniyetiyle ümmîliğiyle ve kemâl-i teslîmiyeti ve safvetiyle ve nüzûlü sırasında ma'lûm vaz'iyetiyle berâber icmâıyla mahz-ı vahy-i Rabbânîdir. O, bilyakîn mecma'-i hakâiktir. Bilbedâhe envâr-ı îmânın menbaıdır. Bilyakîn saâdetlere îsâl bilmüşâhede, kâmil meyveler sâhibidir. Farklı farklı emârelerden olan hads-i sâdık ile, meleklerin ve ins ve cinnin makbûlüdür. Âkıl ve kâmil olanların ittifâkıyla, aklî delîllerle müeyyeddir. Vicdânın ona itmi'nânının şehâdetiyle, fıtrat-ı selîme ile musaddaktır. Bilmüşâhede ebedî mu'cizedir. Basar-ı mutlak sâhibidir ki, eşyâyı kemâl-i vuzûh ile görür. Gaybı ve uzağı, hâzır ve yakîn gibi görür. Mutlak inbisât sâhibidir ki, mukarrabînden olan mele-i a'lâya bir dersi öğretir, etfâl-i beşere de bu dersin aynısını öğretir. Ta'lîmi ve ta'lîmâtı, yükseklerin en yükseğinden, basitlerin en basitine kadar zîşuûrun tabakâtına şâmil olur. "O'ndan başka ilâh yoktur" ve "Şunu bil ki, Allâh'dan başka ilâh yoktur" şeklindeki kat'î ve mükerrer bir şehâdetle, âlem-i şehâdette gaybın lisânıdır.

(Lem'alar sh: 304)

Otuzuncu Lem'a

Bu Lem'a, 1935-36 yıllarında Eskişehir Hapishanesinde te'lif edilmiştir.

Otuzuncu Lem'anın Birinci Nüktesi

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ

Yeri de döşeyip düzenledik. Biz ne güzel donatıcıyız! (Zâriyat Sûresi, 51:48)

(Lem'alar sh: 307)

اَلنَّظَافَةُ مِنَ الْا۪يمَانِ

"Temizlik îmândandır." Bu hususta bir çok hadis rivâyet edilmiştir. (Müslim, Tahâret: 1; Dârimî, Vudû': 2; Müsned, 5:342, 344; el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 291)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى دِينِ الْاِسْلَامِ وَ كَمَالِ الْاِيمَانِ

Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle Allah'a hamd olsun.

اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ

Muhakkak ki Allah çok tevbe edenleri ve temiz olanları sever. (Bakara Sûresi, 2:222)

— 447 —

(Lem'alar sh: 308)

Otuzuncu Lem'anın İkinci Nüktesi

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. Herşeyi Biz ancak belirli bir miktarla indiririz. (Hicr Sûresi, 15:21)

(Lem'alar sh: 310)

وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْم۪يزَانَ ٭ اَلَّا تَطْغَوْا فِى الْم۪يزَانِ ٭ وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ

Gökyüzünü yükseltip nizam ve ölçü verdi. Tâ ki ölçüde sınırı aşmayasınız! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yerine getirin ve âhiretteki mizanınızı ziyana düşürmeyin! (Rahmân Sûresi, 55:7-9)

(Lem'alar sh: 311)

Otuzuncu Lem'anın Üçüncü Nüktesi

اُدْعُ اِلٰى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ

Rabbinin yoluna hikmetle çağır. (Nahl Sûresi, 16:125)

(Lem'alar sh: 316)

كُلُوا وَ اشْرَبُوا وَ لَا تُسْرِفُوا

Yiyin, için, fakat israf etmeyin. (A'râf Sûresi, 7:31)

(Lem'alar sh: 317)

عَلَيْهِ وَعَلٰٓى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ الْاَيَّامِ وَذَرَّاتِ الْاَنَامِ

Günlerin âşireleri ve mahlûkatın zerreleri sayısınca Ona ve âl ve ashabına salât ve selâm olsun.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

(Lem'alar sh: 318)

Otuzuncu Lem'anın Dördüncü Nüktesi

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ
— 448 —

De ki: O Allah birdir. (İhlâs Sûresi, 112:1)

(Lem'alar sh: 325)

لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا

Eğer göklerde ve yerde Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harap olup giderdi. (Enbiyâ Sûresi, 21:22)

فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ

Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun? (Mülk Sûresi, 67:3)

(Lem'alar sh: 327)

لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ

Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. (Haşir Sûresi, 59:22)

اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ

Bir şeye sebep olan, onu işleyen gibidir. ["Hayrın yolunu gösteren, onu işleyen gibidir" (Feyzü'l- Kadîr, c.3, s. 537, hadîs no: 4250; Keşfü'l-Hafâ, c. 1, s. 399.)

(Lem'alar sh: 328)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

(Lem'alar sh: 329)

Otuzuncu Lem'anın Beşinci Nüktesi

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kadirdir. (Rum Sûresi, 30:50)

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ لَا تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ

Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O Hayy ve Kayyûmdur. Onu ne uyuklama ve ne de uyku tutmaz, gafletin hiçbir çeşidi hiçbir zaman Ona ârız olamaz. (Bakara Sûresi, 2:255)

— 449 —

(Lem'alar sh: 332)

وَهُوَ الَّذ۪ى يُحْي۪ى وَ يُمِيتُ وَلَهُ اخْتِلَافُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ

Dirilten de, öldüren de ancak Odur. Geceyle gündüzü değiştirmek de ancak Onun eseridir. (Mü'minûn Sûresi, 23:80)

هُوَ الَّذ۪ى يُحْي۪ى وَ يُم۪يتُ فَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

Dirilten de, öldüren de ancak Odur. O birşeyin olmasını dilediği zaman Onun işi sadece 'Ol' demektir; o da oluverir. (Mü'min Sûresi, 40:68)

فَيُحْي۪ى بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا

Yeryüzünü ölümünün ardından diriltir. (Rum Sûresi, 30:24)

(Lem'alar sh: 333)

هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ

Rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Odur. (Zâriyat Sûresi, 51:58)

وَ اِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ

Hastalandığımda bana şifa veren ancak Odur. (Şuarâ Sûresi, 26:80)

وَهُوَ الَّذ۪ى يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا

İnsanlar ümitsizliğe düştüklerinde yağmuru indiren ancak Odur. (Şûrâ Sûresi, 42:28)

هُوَ الَّذ۪ى

..öyle ki, Odur. (Şûrâ Sûresi, 42:28)

هُوَ الرَّزَّاقُ

.. Rızık verici ancak Odur. (Zâriyat Sûresi, 51:58)

(Lem'alar sh: 339)

يَا حَىُّ قَبْلَ كُلِّ حَىٍّ ٭ يَا حَىُّ بَعْدَ كُلِّ حَىٍّ ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى لَيْسَ كَمِثْلِهِ حَىٌّ ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى لَا يُشْبِهُهُ شَيْءٌ ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى لَا يَحْتَاجُ اِلٰى حَىٍّ ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى لَا يُشَارِكُهُ حَىٌّ ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى يُم۪يتُ كُلَّ حَىٍّ ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى يَرْزُقُ كُلَّ حَىٍّ ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى يُحْيِى الْمَوْتٰى ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى لَا يَمُوتُ ٭ سُبْحَانَكَ يَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ اٰم۪ينَ
— 450 —

Ey her zîhayattan önce var olan Hayy.. Ey her zîhayattan sonra bâkî olan Hayy..

Ey kendisine benzer hiçbir şey bulunmayan Hayy.. Ey kendisi gibi hiç hayat sahibi bulunmayan Hayy..

Ey hiçbir şeriki bulunmayan Hayy.. Ey hiçbir hayat sahibine hiçbir vecihle muhtaç olmayan Hayy..

Ey bütün canlılara ölümü veren Hayy.. Ey bütün canlıları rızıklandıran Hayy..

Ey ölüleri dirilten Hayy.. Ey kendisine asla ölüm ârız olmayan Hayy..

Sen aczden ve şerikten münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman, el-aman, bizi azap ateşinden ve Cehennemden kurtar. Âmin.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

(Lem'alar sh: 340)

Otuzuncu Lem'anın Altıncı Nüktesi

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ

Herşeyin hüküm ve tasarrufu Onun elindedir. (Yâsin Sûresi, 36:83)

لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ

Göklerin ve yerin tedbir ve tasarrufu Ona aittir. (Zümer Sûresi, 39:63)

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ

Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. (Hicr Sûresi, 15:21)

مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا

Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. (Hûd Sûresi, 11:56)

(Lem'alar sh: 341)

لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌ

"Yani, ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef'âlinde nazîri yoktur, misli olmaz, şebîhi yoktur, şerîki olmaz."

— 451 —

(Lem'alar sh: 344)

لَا تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ

Onu ne uyuklama ve ne de uyku tutmaz, gafletin hiçbir çeşidi hiçbir zaman Ona ârız olamaz. (Bakara Sûresi, 2:255)

مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا

Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. (Hûd Sûresi, 11:56)

لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ

Göklerin ve yerin tedbir ve tasarrufu Ona aittir. (Zümer Sûresi, 39:63)

(Lem'alar sh: 346)

اَللّٰهُ الَّذ۪ى رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا

O Allah ki, gökleri, gördüğünüz gibi direksiz yükseltti. (Ra'd Sûresi, 13:2)

وَ اِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ

Bütün işler sadece Ona döndürülür. (Hûd Sûresi, 11:123)

(Lem'alar sh: 347)

كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ى شَاْنٍ

O her an bir tasarruftadır. (Rahmân Sûresi, 55:29)

فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُ

O dilediğini hakkıyla yapandır. (Burûc Sûresi, 85:16)

يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ

O dilediğini dilediği şekilde yaratır. (Rum Sûresi, 30:54)

بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ

Herşeyin hüküm ve tasarrufu Onun elindedir. (Yâsin Sûresi, 36:83)

فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا

Bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. (Rum Sûresi, 30:50)

يُحْي۪ى وَ يُم۪يتُ

Diriltir ve öldürür.

(Lem'alar sh: 353)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى رَحْمٰنِيَّتِهِ وَعَلٰى حَكِيمِيَّتِهِ
— 452 —

Hamd Allah'a mahsusutur. Ve Onun Rahmaniyetine ve Hakîmiyetine..

(Lem'alar sh: 356)

عَلَيْهِ وَ عَلٰٓى اٰلِهِ الصَّلَاةُ و السَّلَامُ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ
يَٓا اَللّٰهُ يَا رَحْمٰنُ يَا رَح۪يمُ يَا فَرْدُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَكَمُ يَا عَدْلُ يَا قُدُّوسُ
نَسْئَلُكَ بِحَقِّ فُرْقَانِكَ الْحَك۪يمِ وَ بِحُرْمَةِ حَب۪يبِكَ الْاَكْرَمِ وَ بِحَقِّ اَسْمَٓائِكَ الْحُسْنٰى وَ بِحُرْمَةِ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ اِحْفَظْنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَ الشَّيْطَانِ وَ مِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَ الْاِنْسَانِ اٰم۪ينَ

Ümmetinin hasenatı adedince Ona ve âline salât ve selâm olsun. Ya Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ Ferd, yâ Hayy, yâ Kayyûm, yâ Hakem, yâ Adl, yâ Kuddûs!

Furkan-ı Hakîminin hakkı için ve Habib-i Ekreminin hürmetine, Esmâ-i Hüsnânın hakkı için ve İsm-i Âzamın hürmetine Senden niyaz edip istiyoruz: Bizi nefsin ve şeytanın ve cin ve insanın şerrinden muhafaza buyur. Âmin.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

(Lem'alar sh: 357)

Otuzbirinci Lem'a

Şualara inkısam etmiş olup, Şuaların onbeşi te'lif edilmiş, bir kısmı henüz te'lif edilmemiştir. "Şualar" namı altında müstakil bir mecmua halinde neşredilecektir.

Otuzikinci Lem'a

Eski Said'in en son te'lifi ve yirmi gün Ramazanda te'lif edilen, kendi kendine manzum gelen "Lemaat" risalesidir. "Sözler" Mecmuasında neşredilmiştir.

Otuzüçüncü Lem'a

Yeni Said'in en evvel hakikattan şuhud derecesinde kalbine zahir olan ve Arabî ibaresinde Katre, Habbe, Şemme, Zerre, Hubab, Zühre, Şu'le ve onların zeyillerinden ibarettir. "Risale-i Nur Külliyatından Mesnevî-i Nuriye" ismi altında intişar etmiştir.

— 453 —

(Lem'alar sh: 358)

Münacat

Bu Münacat Risalesi, 1931 yılında Kastamonu'da te'lif edilmiştir.

(Lem'alar sh: 370)

سُبْحَانَكَ يَا مَنْ جَعَلَ مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَىٍّ

Ey su ile herşeyi canlandıran Zât-ı Akdes, Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim.

(Lem'alar sh: 373)

سُبْحَانَهُ وَ تَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَب۪يرًا

Allah, onların söyledikleri şeylerden pek münezzehtir ve pek büyük bir yücelikle yücedir. (İsrâ Sûresi, 17:43)

(Lem'alar sh: 374)

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

Duâları ise şu sözlerle sona erer: 'Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." (Yûnus Sûresi, 10:10)

(Lem'alar sh: 445)

Sekizinci Lem'anın Fihristesinden Bir Parça

فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ

Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. (Hûd Sûresi, 11:112)

فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَع۪يدٌ

O gün onlardan bedbaht (şakî) da, mutlu (saîd) olan da vardır. (Hûd Sûresi, 11:105)

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰه‌ُ

Gaybı Allah'tan başka hiç kimse bilmez. (bk. Neml Sûresi, 27: 65)

(Lem'alar sh: 447)

Yirmisekizinci Lem'anın Fihristesinden Bir Parça

اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْط۪يرًا

Lâtin harfleri tamim edilip, umuma öğretilip yazdırılacak.

— 454 —
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ٭ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ

Sirâcü'n-Nur gizliden gizliye yanıp yayılıyor; Sirâcü's-Sürc (Kandiller Kandili), gizliden gizliye yanıp aydınlanıyor.

اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً مَدَى الدَّهْرِ وَالْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ

"Ya Rab! Benim yıldızımı nur eyle. Âhirzamana kadar bedi' bir surette ışıklandır, şûlelendir..."

(Lem'alar sh: 448)

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذ۪ى جَلَّ قَدْرُهُ

Ey kadri yüce olan ismin taşıyıcısı!

فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ

Savaş ve korkma!, Harbet ve çekinme!

يَا مُر۪يد۪ى كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَع۪يشُ سَع۪يدًا

Ey mürîdim (Said)! Zamanın Abdülkâdirîsi ol! .. İhlâs-ı tâmmı kazan ki, maîşette dahi (ismin gibi) mes'ud olasın.

(Lem'alar sh: 449)

وَيَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ

Ey o zamana yetişen ve âlimlerden olan insan!

فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذ۪ى

Ey kadri yüce olan ismin taşıyıcısı!

لَا تَخْشَ

Korkma!

وَاقْبِلْ وَلَا تَهْرَبْ

Karşıla, kaçma!