Âsâr-ı Bedîiye
— 437 —
نطقلر

Nutuklar

— 438 —
İFADE-İ MERAM

Kader bana Türkçeyi az vermiş. Hattı hiç vermemiş. Dilim, kalbimin lisanını iyi anlamıyor ki; iyi tercümanlık etsin.

Hem de derin yerden çıkarıyor manayı... Bazı hakikat parçalanır. Sizin fehim ve dikkatiniz bana yardım etsin.

Bedîüzzaman
— 439 —
NUTUK - 1

Bedîüzzaman-ı Kürdî'nin ilân-ı hürriyetin üçüncü gününde irticalen ve sonra Selânik'te Meydan-ı Hürriyette tekrar ettiği nutkun suretidir.

{(*) Not: Bu nutuk; Hürriyet ilânının (II. Meşrutiyetin) üçüncü gününde 27 Temmuz 1908 tarihine nutuk olarak İstanbul'da;

Ve bir hafta sonra da Selânik'te irad edildiği gibi;

02 Ekim 1908 - 08 Ekim 1908 tarihleri arasında 11, 12, 24 ve cilt 2 sayılı Misbah Gazetesi'nde neşredilmiş ve sonra;

"Kütübhane-i İçtihad" sahibi Ahmed Ramiz tarafından "Nutuk" diye derlenen Bedîüzzaman Hazretlerinin sair bazı makaleleri ile birlikte 1910 tarihinde İstanbul İkbal-i Millet matbaasında tab' ettirilmiştir.

Biz, ayrı ayrı zamanda neşredilmiş bu Nutuk'un, ya da Makalenin her iki nüshalarını da yeniden karşılaştırdıktan sonra dercettik.

Bu nutkun Misbah Gazetesiyle olan farkları dipnotlarda siyah yazı ile verilmiştir.

"Misbah" gazetesi 2 Ekim 1908 nüshasında, bu nutkun ilk bölümünün başında şöyle bir tarif koymuştur:

"İstanbul'umuzca Kürd Hoca denmekle maruf, fâzıl-ı şehir Bedîüzzaman-ı Kürdî Molla Said Hazretlerini inkılab-ı mes'ud ibtidalarında Dersaadet ve Selanik'te kerraren irad edip bilhâssa gazetemize ihda eylediği nutk-ı irticalidir."

Bu tariften başka "Misbah" gazetesi, nutkun baştarafını kısaca ve hülâsaten alıp geçmiş. Biz ise "Nutuk" kitabındaki metni asıl aldık. -Naşir-}

Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır, Amma Hazmı Sakîl

Birinci tecrübe, birinci inşa', birinci nutuk olduğundan noksan ve iğlakı tabiîdir. Mazur tutarsanız, teşekkür ederim. Tutmazsanız mazursunuz. Zira hürriyet var.

Kaplan postuna benzeyen elbisem gibi, üslûb-u beyanım da zamanın modasına muhaliftir. Zira alaturka terzilik bilmiyorum, tâ bu maânîye iyi libas keseyim ve düğme yapayım.

Reca ediyorum, nutkumu hayal-hanenize girmekten yasak etmeyiniz. Benim gibi hem hayalden kapı açın, tâ ki kalbe girsin. Zira hamiyet ve diyanet ve gayretinizle iş var, müzakere edecekler. Kalbin karanlık köşelerinden ışık yakacaklar!..

— 440 —
HÜRRİYETE HİTAB

Ey hürriyet-i şer'î! Öyle müdhiş amma güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun; benim gibi bir Kürdü tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet zindan-ı esarette kalacaktık. Seni ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum.

Eğer aynü'l-hayat-ı şeriatı menba-ı hayat yapsan ve o cennette neşvünema bulsan, bu millet-i mazlume de eski zamana nisbeten bin derece terakki edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse, ağraz-ı şahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedar etmezse!..

"El-azametü lillah vel-minnetü lehû" ki; bizi kabr-i vahşet ve istibdaddan ihraç ve cennet-i ittihad ve muhabbet-i milliyeye davet etti.

Ya Rab! Ne saadetli bir kıyamet, ne güzel bir haşir ki, "vel-ba'sü ba'de'l-mevt" hakikatının küçük bir misalini bu zaman bize tasvir ediyor. Şöyle ki:

Asya'nın ve Rumeli'nin köşelerinde medfun olan medeniyet-i kadîme hayata başlamış; ve menfaatini mazarrat-ı umumiyede arayan ve istibdadı arzu edenler يَا لَيْتَن۪ى كُنْتُ تُرَابًا demeye başladılar.

Yeni hükûmet-i meşrutamız mu'cize gibi doğduğu için, inşâallah bir seneye kadar

تَكَلَّمَ فِى الْمَهْدِ صَبِيًّا

nin sırrına mazhar olacağız!..

Mütevekkilane, sabûrane tuttuğumuz otuz sene Ramazan-ı sükûtun sevabıdır ki, azabsız cennet-i terakki ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet-i milletin beraat-i istihlali olan Kanun-u Şer'î-i Esasi, hâzin-i Cennet gibi bizi oralara duhûle davet ediyor.

Ey mazlum ihvan-ı vatan!.. Gidelim dâhil olalım!

Birinci kapısı: İttihad-ı kulûb.

İkincisi: Muhabbet-i milliye.

Üçüncüsü: Maarif.

— 441 —

Dördüncüsü: Sa'y-i insanî.

Beşincisi: Terk-i sefahettir.

Ötekilerini sizin zihninize havale ediyorum. Zira davete icabet vâcibdir.

Bu inkılab-ı azîmin fatihası mu'cize gibi başladığı için bir fâl-i hayırdır ki, hâtimesi de pek güzel olacaktır. Şöyle ki:

Bu inkılab, fikr-i beşerin ağır zincirlerini parça parça ve istidad-ı terakkiye karşı sedleri zîr ü zeber ederek, hükûmeti varta-i mevtten tahlis ve bu millet-i mazlumede cevher-i insaniyeti izhar ve âzade olarak kâ'be-i kemalâta doğru gönderdiği gibi; hâtimesi de, yani otuz sene kadar rengârenk sefahat ve hevesât ve israfât ve lezaiz-i nâmeşruâ gibi seyyiat-ı medeniyet, devlet-i medeniyeti, (hükûmet-i müstebide gibi) inkıraza sevkeden umûrlar maddeten zararını ihsas edeceğinden o muzlim ve kesif olan sehab, arzu-yu umumî ile münkeşif olduğundan, şems-i şeriat ve ma'kesi olan kamer-i medeniyet berrak ve saf cevv-i âsumanda {(*) Misbah'da "cevv-i siyasâtda" tarzındadır.} Asya'yı ve Rumeli'ni tenvir ve mutazammın olduğu istidad-ı kemalin tohumları tenmiye ve hürriyetin yağmuru ile neşvünema bularak rengârenk elvan ile tezyin edeceğini bu fâl-i hayır bize müjde veriyor. Mu'cize-i Peygamberîdir (A.S.M.) ve bu millet-i mazlumeye bir inayet-i İlahîyedir ve cem'iyet-i milliyenin niyet-i hâlisesinin kerametidir ki, {(**) Misbah'da "eseridir ki" ifadesiyledir.} bu maden-i saadet ve hürriyet olan ittihad-ı kulûb ve muhabbet-i millî elimize meccanen geçti. Milel-i saire milyonlarla cevahir-i nüfus feda etmekle kazandılar. Ölmüş olan hissiyat ve âmâl ve müyulat-ı âliye-i milliyemiz ve ahlâk-ı hasene-i İslâmiyemizi bu küre-i arz denilen (cezbe tutmuş mevlevî gibi) meczub cevvalin sımahında tanin-endaz ve umum milleti sürur ile bir garib ihtizaza getiren sadâ-yı hürriyet ve adalet, nefh-i sûr-u İsrafil gibi hayatlandırıyor.

Sakın ey ihvan-ı vatan! Sefahetlerle ve dinde lâübaliliklerle tekrar öldürmeyiniz. Ve bütün efkâr-ı fasideye, ahlâk-ı rezileye ve desais-i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı; bu şeriat-ı garra üzerine müesses olan Kanun-u Esasî Azrail hükmüne geçti, onları öldürdü.

— 442 —

Ey hamiyetli ihvan-ı vatan! İsrafat ve hilaf-ı şeriat ve lezaiz-i nâmeşruâ ile tekrar ihya etmeyiniz! Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihad-ı millet ve meşrutiyet ile rahm-ı madere geçtik, neşvünema bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkiden inşâallah mu'cize-i Peygamberî (A.S.M.) ile, şimendifer-i Kanun-u Şer'î-i Esasiyeye {(1) Misbah'da "kanun-u şer'î-i esasî şimendiferine" ifadesiyledir.} amelen ve burak-ı meşveret-i şer'iyeye fikren bineceğiz. Bu vahşet-engiz sahra-yı kebiri bir zaman-ı kasirde tekemmül-ü mebadi cihetiyle tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz. Zira onlar öküz arabasına binmişler, yola gitmişler. Biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebadiye bineceğiz, geçeceğiz. Belki câmi'-i ahlâk-ı hasene olan hakikat-i İslâmiye ve istidad-ı fıtrî ve feyz-i imanın ve şiddet-i cû'un hazma verdiği teshil yardımıyla fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiş idik.

Talebeliğin bana verdiği vazife ile hürriyetin ferman-ı mezuniyetiyle ihtar ediyorum:

Ey ebna-yı vatan! Hürriyeti sû'-i tefsir etmeyiniz, tâ elimizden kaçmasın. Ve müteaffin olan eski esareti başka kabda bize içirmekle bizi boğmasın. {(HAŞİYE) Evet daha dehşetli bir istibdad ile, pek acı ve zehirli bir esareti bize içirdiler. -Müellif-} Zira hürriyet, müraat-ı ahkâm ve âdâb-ı şeriatla ve ahlâk-ı hasene ile tahakkuk ve neşvünema bulur. Sadr-ı evvelin, yani Sahabe-i Kiramın o zamanda âlemde vahşet ve cebr-i istibdad hükümferma olduğu halde, hürriyet ve adalet ve müsavatları bu müddeaya bürhan-ı bahirdir. Yoksa hürriyeti sefahet, lezaiz-i nâmeşrua, israfat, tecavüzat, heva-i nefse ittiba'da serbestiyet ile tefsir, amel etmek; bir padişahın esaretinden çıkmakla, nefsin esaret-i rezilesinin altına girdiklerinden milletin çocukluk istidadını ve sefih olduğunu gösterdiğinden; paralanmış olan eski esarete {(2) Misbah Gazetesinde "esarete kesb-i istihkakdır" şeklindedir.} lâyık ve hürriyete adem-i liyakat gösterir. Zira sefih mahcurdur. Geniş, müşa'şa olan yeni hürriyet-i şer'iyeye adem-i liyakat, -zira çocuğa geniş olmaz- ve şanlı olan ittihad-ı millî, {(3) Misbah'da "ittihad ve milleti" ifadesiyledir.} bozulmuş ve müteaffin

— 443 —

olan halat ile fena bir hastalığa hedef edecektir. Zira ehl-i takva {(1) Misbah'da "ehl-i kemal ve vicdanın" ifadesiyledir.} ve vicdanın tefsiri böyle değil. Mezhebi de muhalif olacaktır. Biz Millet-i Osmaniye erkeğiz. Kamet-i merdane-i istidad-ı millîmizde kadınların libası gibi süslü sefahat ve hevesat ve israfat yakışmıyor. Binaenaleyh aldanmayalım

خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرَ

kaidesini düsturu'l-amel yapalım.

Şöyle ki: Ecnebiyede terakkiyat-ı medeniyeye yardım edecek noktaları (fünun ve sanayi gibi) {(2) Misbah'da "fünun ve ulûm ve sanayii alalım" tarzındadır.} maalmemnuniye alacağız. Amma medeniyetin zünub ve mesavîsi olarak bazı âdât ve ahlâk-ı seyyie ki, ecnebilerde (onlarda) mehasin-i kesîre-i medeniyesiyle muhat olduğu için çirkinliği o kadar göstermiyor. Biz ise aldığımız vakit sû'-i tali' cihetiyle, sû'-i intihab vasıtasıyla müşkilü't-tahsil mehasin-i medeniyeti terk, çocuk gibi heva ve hevese muvafık zünub-u medeniyeti kesbettiğimizden, muhannes veya mütereccile gibi {(HAŞİYE) Kadınlaşmış erkek... Erkekleşmiş kadın... -Müellif-} oluruz. Yani karı erkek gibi giyinse maskara olur. Erkek, karı süsüyle süslense muhannesliktir, yakışmaz. Merd-i valâhimmet, zîb ü zîverle muzahref cilveli hanım gibi olmamalı.

Elhasıl: Zünub ve mesavî-i medeniyeti, (adet ve ahlâk-ı seyyieyi) hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i şeriatla yasak edeceğiz. Tâ ki, medeniyetimizin gençliği ve şebabiyeti, zülâl-i aynü'l-hayat-ı şeriatla muhafaza olsun. Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki; onlar Avrupa'dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mabihil-bekası olan âdât-ı milliyeyi muhafaza ettiler. Bizim âdât-ı milliyemiz İslâmiyet'te neşvünema bulduğu için, iki cihetle sarılmak zarurîdir.

Ey hamiyetli ebna-yı vatan! Cem'iyet-i millî {(3) Misbah Gazetesinde "cem'iyet-i ahrar" olarak geçer.} ruhlarını feda etmekle saadetimize yol açtılar. Biz de, bazı sefahat ve lezaizimizi terk ile onlara yardım edeceğiz. Zira o sofra-yı nimete beraber oturuyoruz. Efkâr-ı faside sahibi, yani hürriyet altında istibdadı ve mezalimi arzu

— 444 —

edenler, mevt-i ebedîye mazhar olan zaman-ı mazinin cevfinde medfun olan istibdadatı veyahut seyl-i huruşan-ı zaman içinde yuvarlanmış olan mezalimi, bir daha temaşa etmemek için, tarih-i hayat-ı hürriyetin beyanıyla, mazi ve hal meyanında delinmez bir sedd-i âhenîn çekmek istiyorum.

Şöyle ki: Bu inkılab-ı azîm doğurduğu hürriyeti, meşveret-i şer'iyenin terbiyesine verse, bu milletin eski satvet ve kuvvetini ihya edecektir. Eğer veba ve ağraz-ı şahsiyeye müsadif olsa; istibdad-ı mutlaka dönecek. Hürriyet tam zamanında doğdu. Ahval ve ilcaat-ı zaman tam terbiyesine hizmet ister. Sun'î ve ihtiyarî değil, tâ ki çok külfete muhtaç olsun. Eski zaman gibi belki bu kadar tazyikatın tesiriyle me'yusiyet ve mahv olmak şanından olmayan hamiyet-i İslâmiye, o kadar galeyana gelmiş ki; güya hürriyet rahm-ı maderde tekemmül yaşına kadar gelmiş. Kadem-nihade-i saha-i vücud olduğu anda hükümfermalığını ilân ve hiçbir müsademata karşı tezelzüle ve delinmeğe uğramayacak bir sedd-i âhenîn gibi veyahut taht-ı Belkıs gibi beş hakaik-i sabite üzerine teessüs edecek!..

Birinci Hakikat: (Hal-i içtimadır) Mecmu'da bir kuvvet bulunur, hiçbir ferd o kuvvete mâlik olamaz. Bir kalın şerit ile eczasından ince bir telin kuvveti gibi veyahut efkâr-ı umumiyeyi mutazammın yeni hükûmetimiz ve eski hükûmetlerimiz gibi... {(*) Misbah Gazetesinde "yeni hükûmetimizle, eski hükûmetimiz bu şeritle onun cüz'î teline benzer" ifadesiyledir.}

Ey millet! Biz şimdi kalın şeridiz. Her kim muhalefet ve hodserane ile bunu zaîf etse, umumun hakkına afvolunamaz bir cinayettir.

İkinci Hakikat: Zaman-ı salifte, yani galebe-i vahşet vaktinde âlemde hükümferma; vahşetin mahsulü ve tedenni ve inkırazın mahkûmu olan kuvvet ve cebrin saltanatı idi. Bunlar yani kuvvet ve cebir herhangi devletin deveran-ı demi yerine girmiş ise, o devleti kendi gibi ömr-ü tabiîyle kayd ve ecel-i inkırazın pençesine vermiş. Ve öyle devletlerin sahaif-i tarihiyeleri (satırları) baykuşların âşiyanı gibi satırları inkırazlarını çağırıyorlar, bağırıyorlar.

Ve tasallut-u medeniyetin {(1) Misbah'da "şimdiki zamanda yani galebe-i medeniyet zamanında" ifadesiyle,} zamanında âlemin hükümranı, ilim

— 445 —

ve marifettir. Müvellidi medeniyet ve şanı tezeyyüd ve ömrü ebedî olduğundan, herhangi devletin hayat ve müdebbiri olmuş ise, o hükûmeti {(2) Misbah Gazetesinde "o devleti" ifadesiyledir.} kendi gibi kayd-ı ömr-ü tabiîden ve ecel-i inkırazdan tahlis ve küre-i arz kadar yaşamasına istidad vermiş. Kitab-ı Avrupa sahaifi bunu alenen gösteriyor. Bu hakikata misal isterseniz, eski hükûmetimize ve yeni hükûmetimize bakınız.

Eğer denilse: Şimdiye kadar bu hükûmet-i zaîfeyi {(3) Misbah'da "eski hükûmeti" tarzındadır.} âdi adamlar idare edebilirdi. Amma bu kadar metin ve dehşetli, kaviyyen emel ettiğimiz yeni hükûmeti (yeni devleti) omuzunda taşıyacak hârika ve dâhî adamlar {(4) Misbah'da "ve dâhî de" tarzındadır.} lâzımken, Asya ve Rumeli tarlası acaba öyle mahsulât verecek mi?

Buna cevab: Eğer başka inkılablar başa gelmezse, evet!..

Ve Üçüncü Hakikat'a dikkat et. Şöyle ki: Bu zaman-ı mazide insan istidad-ı gayr-ı mütenahiye mâlik iken, o kadar dar ve mahdud daire içinde hareket ediyordu ki; güya insan iken hayvan gibi yaşadığından, efkâr ve ahlâkı o daire nisbetinde tedenni etmiş ve mahsur kalmış idi. Şimdi bu şer'î hürriyet-i âdilane yaşasa, fikr-i beşerin ağır zincirlerini paralamakla ve istidad-ı terakkiye karşı sedleri herc ü merc {(5) Misbah'da "zîr ü zeber" tarzındadır.} ederek o küçük daireyi dünya kadar tevsi' edebilir. Hattâ benim gibi bir köylü âdi adam, süreyya kadar ulvî olan idare-i umumîyi nazara alacak. Âmâl ve müyulatın filizlerini orada bağlayacak. Ve herbir fiil ve tavrının orada bir ihtizaz ile zîmedhal bulunacağından, himmeti Süreyya kadar teali ve ahlâkı o derece tekemmül ve efkârı memalik-i Osmaniye kadar tevessü' edeceğinden; Eflatunları ve İbn-i Sina'ları ve Bismark'ları ve Dekart'ları ve Taftazanî'leri inşâallah geri bırakacak. Bu kuvvetli Asya ve Rumeli tarlası çok şübban-ı vatan mahsulü vereceğinden {(1) Misbah'da "vereceğine" tarzındadır.} kaviyyen ümidvarız.

Lâsiyyema şu memalik-i Osmaniye umum enbiyanın mahall-i zuhuru

— 446 —

ve düvel-i mütemeddine-i salifenin mehd-i teşekkülü ve şems-i İslâmiyetin maşrık-ı tulû'u olduğundan, insanların fıtratlarında (bu üç şeyi) ektikleri, istidadat-ı kemal bu hürriyetin yağmuru ile neşvünema bulsa, herkesin istidadı ve fikr-i münevveri şecere-i tûbâ gibi dal, budakları her tarafa açacaktır. Ve şarkı garba nisbeti, seheri guruba nisbeti gibi edecektir. Eğer sûs-ü ataletle ve sümûm-u ağraz ile kurutulmazsa...

Dördüncü Hakikat: Şeriat-ı garra Kelâm-ı Ezelî'den geldiğinden ebede gidecektir. Zira şecere-i meylü'l-istikmal, âlemin dalı olan insandaki meylü't-terakkinin muhassal ve semeresi olan istidadının telahuk-u efkârla hasıl olan netaici teşerrüb ve tagaddi ile büyümesi nisbetinde, şeriat-ı garra aynen maddî zîhayat gibi tevessü' ve intibak edeceğinden ezelden gelip ebede gideceğine bürhan-ı bahirdir. {(2) Misbah'da "delil-i kat'îdir" tarzında.} Asr-ı Saadet, sadr-ı evvelin hürriyet ve adalet ve müsavatı -bâhusus o zamanda- delil-i kat'îdir ki, {(3) Misbah'da "bürhan-ı bahirdir" tarzında.} şeriat-ı garra müsavatı, adaleti ve hürriyet-i hakkı cemi' revabıt ve levazımatıyla câmi'dir.

İmam-ı Ömer (R.A.) ve İmam-ı Ali (R.A.) ve Salahaddin-i Eyyübî-i Kürdî (R.H.) âsârı bu müddeaya delil-i alenîdir. Buna binaen kat'iyyen hükmediyorum: Şimdiye kadar noksaniyatimiz ve tedenniyâtımız ve sû'-i ahvalimiz dört sebebden gelmiş:

1- Şeriat-ı garranın adem-i müraat-ı ahkâmından.

2- Bazı müdahinlerin keyfemayeşâ sû'-i tefsirinden.

3- Zahirperest âlim-i cahil veyahut cahil-i âlimin taassubat-ı nâ-bemahallinden.

4- Sû'-i tali' cihetiyle, sû'-i intihab tarîkıyla müşkilü't-tahsil, Avrupa mehasinini terk ederek, çocuk gibi heva ve hevese muvafık zünub ve mesavî-i medeniyeti tuti gibi takliddir ki, bu netice-i seyyie zuhur ediyor. Memurîn hakkıyla vazifesini îfa etse, memur olmayan ilcaat-ı zamana muvafık sa'yetse, sefahete vakit bulmayacaktır. {(1) Misbah'da "bu bir mizan-ı ta'dildir" cümlesi de vardır.} Bu iki kısmın herhangisinden bir ferd, sefahete inhimak gösterdi ise, bu

— 447 —

heyet-i içtimaiye içinde muzır bir mikrop suretine giriyor.

Beşinci Hakikat: Zaman-ı sâbıkta (salifde) revabıt-ı içtima' ve levazım-ı taayyüş {(2) Misbah'da "revabıt-ı içtimaiye ve levazım-ı taayyüşiye ve fevaid-i medeniye" ifadesiyledir.} ve fevaid-i medeniyet o kadar tekessür ve teşa'ub etmediğinden, bazı kalil adamların fikri, devletin idaresine yarı kâfi gibi idi. Amma bu zamanda revabıt-ı içtima' o kadar tekessür {(3) Misbah Gazetesinde: "revabıt-ı içtimaiye o kadar iştibak-ı levazım-ı taayyüşüye" ifadesiyledir.} ve levazım-ı taayyüş o derece taaddüd ve semerat-ı medeniyet o kadar tefennün etmiş ki, ancak yalnız kalb-i millet hükmünde olan meclis-i meb'usan ve fikr-i ümmet makamında olan meşveret-i şer'î ve seyf ve kuvvet-i medeniyet menzilinde bulunan hürriyet-i efkâr o devleti taşıyabilir. Ve idare ve terbiye edebilir. Bu hakikata misal; eski hükûmet-i müstebide ve yeni hükûmet-i meşrutadır.

Üçüncü Hakikat'ın bana verdiği vazife ile ve hürriyetin ferman-ı mezuniyetiyle "üç şey" ihtar ediyorum:

Birinci: {(4) Misbah'da "Birincisi" ibaresiyledir.} Bir cisim birden zerrattan tahallül, yeni zerrattan teşekkül eylemesi muhal olacağından, cism-i devletin birden memurîni ref' ve yenilerini ikame eylemesi muhal olmasa da, müteazzirdir. Binaenaleyh istidadı habîs ve kabil-i ıslah olmayan adamları zâten cism-i devlet def'-i tabiî ile ifraz edecektir. Amma kabil-i ıslah olanlar, zâten güneş daha garbdan tulû' etmediğinden tövbenin kapısı açıktır. Bunların tecrübelerinden istifade etmeli. Bunların yerini dolduracak kırk sene lâzım. Yoksa umum aleyhinde itale-i lisan ve terzil etmek, bu şanlı olan ittihad-ı milleti -bozulmuş olan bazı efkâr ve ahlâklarına binaen- bir hastalığa hedef edecektir.

İkinci (İkincisi): Ben Kürdistan dağlarında büyümüş idim. Merkez-i hilafeti güzel tahayyül ediyordum. Vaktâ, bundan yedi-sekiz ay mukaddem Dersaadet'e (İstanbul'a) geldim. Gördüm ki: İstanbul tevahhuş ve tenafür-ü kulûb sebebiyle medenî libasını giymiş vahşi bir adama benzerdi. Şimdi ittihad-ı millî ve (muhabbet-i milliye sebebiyle) medenî adam, fakat yarı medenî ve yarı vahşi libasında bize arz-ı dîdar ediyor. Evvel Kürdistanda fenalığın sebebi, Kürdistan uzvu hastalanmış

— 448 —

zannediyordum. Vaktâ ki, hasta olan İstanbul'u gördüm. Nabzını tuttum. Teşrih ettim. Anladım ki, kalbteki hastalıktır, her tarafa sirayet eder. Tedavisine çalıştım, bir divanelikle taltif edildim.

Hem de gördüm ki; medeniyet-i hakikiyeyi teşkil eyleyen İslâmiyet, maddî cihetinde medeniyet-i hazıradan pek geri kalmış. Güya İslâmiyet sû'-i ahlâkımızdan darılmış mazi tarafına dönüp gidiyor, zaman-ı saadete bizi şikayet edecektir. Bunun en büyük sebebi; istibdaddan sonra, mürşid-i umumî olan üç büyük şubenin -ki "cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif" veyahut

عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَ حُسْنُكَ وَاحِدٌ وَ كُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ

beytinin mâsadakı olan ehl-i medrese ve ehl-i mekteb ve ehl-i tekyenin tebayün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşaribidir.

Bu tebayün-ü efkâr, ahlâk-ı İslâmiyenin esasını sarsmış ve ittihad-ı milleti çatallaştırmış ve terakkiyat-ı medeniyeden geri bırakmıştır. Zira biri ifrat ile diğerini tekfir ve tadlil ediyor.. Ve öteki tefrit ile onu {(*) Misbah'da "berikini" şeklinde.} techil ve gayr-ı mutemed addediyor.

Bunun çaresi, tevhid ile tevahhüd; ve efkârlarının mabeyninde {(**) Misbah'da "ve efkârlarına itidal noktasında akd-ı musafaha eylemeli" ifadesiyledir.} teyid-i münasebet ile musalaha... Tâ itidal noktasında musafaha ile birleşmekle, aheng-i terakkiyi ihlâl etmesinler.

Üçüncüsü: Ben vaizleri (vaizlerin bazısını) dinledim. Nasihatları bana tesir etmedi. Düşündüm, kasavet-i kalbimden başka üç sebeb buldum:

Birincisi: Zaman-ı hazırayı zaman-ı salifeye kıyas ederek yalnız tasvir-i müddeayı parlak, mübalağalı gösteriyorlar. Tesir ettirmek için isbat-ı müddea ve ikna-i müteharri-i hakikat lâzım iken ihmal ediyorlar.

İkincisi: Bir şeyi tergib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil edeceklerinden, muvazene-i şeriatı (iyice) muhafaza etmiyorlar.

— 449 —

Üçüncüsü: Belâgatın muktezası olan mukteza-yı hale mutabık, yani ilcaat-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete münasib söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar.

Hasıl-ı kelâm: Büyük vaizlerimiz hem âlim-i muhakkik olmalı, tâ isbat ve ikna' etsin. Hem hakîm-i müdakkik olmalı, tâ muvazene-i şeriatı bozmasın. Hem beliğ-i mukni' olmalı, tâ mukteza-yı hal ve ilcaat-ı zamana mutabık söz söylesin ve mizan-ı şeriatla tartsın ve böyle olması da şarttır.

Yaşasın şeriat-ı garra!.. Yaşasın adalet-i İlahî!.. {(*) Misbah'da "yaşasın uhuvvet-i vatan" cümlesi de vardır.} Yaşasın ittihad-ı millî!.. Ölsün ihtilaf!.. Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağraz-ı şahsiye ve fikr-i intikam!.. Yaşasın şecaat-i mücessem (mücesseme) askerler!.. Yaşasın satvet-i müşahhas ordularımız!.. Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cem'iyet-i ahrar!.. Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halife-i Peygamber!..

Kürdistan dağ ağacının meyvesi, hazmı sakîldir.. Dikkatlice çiğneyiniz, ta hazmolsun... Yoksa helâl etmeyeceğim.

Eğer siz de -iki gazeteci nasıl sözümü tahrif etmiş- öyle okursanız, Allah imdad eyleye. İrticalen söylemişim, lâkin her bir kelimede bir maksadım var. Dikkat ediniz, tâ ki:

وَ كَمْ مِنْ عَٓائِبٍ قَوْلًا صَح۪يحًا ٭ وَ اٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّق۪يمِ

ye mâsadak olmayasınız vesselâm.

— 450 —
NUTUK - 2
PRENS SABAHADDİN BEYİN SÛ'-İ TELAKKİ OLUNAN GÜZEL FİKRİNE CEVAP

{(*) Kütübhane-i İçtihad sahibi Ahmed Ramiz'in neşrettiği "Nutuk-1" isimli eserden alınan bu nutuk, elyazma ve Hazret-i Üstad'ın tashihinden geçmiş bir nüsha ile karşılaştırılmştır. -Naşir-}

Hayat ittihaddadır. Benim gibi bir bedevinin fikri, fıtrat-ı asliyeye daha yakın olduğu için muhakemesi de tabiî olduğundan, sun'îden daha mükemmel olacaktır. Şöyle ki:

Efrad mabeyninde muhabbet-i millî, zerrat mabeynindeki cazibe-i cüz'iyeleri gibi, bir muhassal teşkil ile, cihetü'l-vahdetimiz olan usûl-ü merkeziyeyi intac edeceğinden ittihad ve muhabbet-i millî revabıtını tahkim eylemekle; zülâl-i medeniyet o mecârîde seyelan ederek şu anasır-ı muhtelifeyi bir seviyeye getirdiğinden, aheng-i terakki hoş bir nağme ile ecnebilerin sımah-ı hâssasında tanin-endaz edecektir.

Hem de her kavmin mâbihi'l-bekası olan âdât-ı milliye ve lisan-ı kavmiyeye ve istidad-ı efkâra muvafık, hükûmet teşebbüsata başlamalı... Tâ ki makine-yi terakkiyat-ı medeniyetin buharı hükmünde olan müsabakayı intac edecek bir hiss-i rekabet peyda olabilsin. Yoksa bu revabıt ve mecârîyi fekk edecek adem-i merkeziyet fikri; veyahut onun ammizadesi unsura mahsus siyasî kulüpler -zaten merkezden nefret var- istibdad ciheti ile ve şiddet-i ihtilaf-ı unsur ve mezheb sebebiyle birden bire kuvve-i anilmerkeziyeye inkılab edeceğinden, tevsi'-i mezuniyet kabına vahşetin galeyanıyla sığmayacağından; Osmanlılık ve meşrutiyet perdesini birden feveran ile yırtacak bir muhtariyete; ve sonra istiklaliyete; ve sonra tavaif-i mülûk suretini giydiğinden hiss-i rekabet daiyesiyle vahşetin ve adem-i müsavatın mahsulü olan fikr-i istila yardımıyla bir mücadele-i keşmekeş intac edeceğinden, öyle bir zenb-i azîm olur ki; hürriyetteki hasene-i uzmaya menafi'-i umumî mizanıyla tartılsa muvazi, belki ağır gelecektir.

— 451 —

Seviye-i irfanı -bir mütemeddin devlet, Alman gibi libas-ı siyaseti- kamet-i istidadımıza ya kısa veya uzun olacaktır. Zira seviyemiz bir değildir. Tıbbın eski bir düsturudur ki; her illet, zıdd-ı tabiatıyla tedavi olunur. Binaenaleyh, mizac-ı ittihad-ı millete ârız, semûm-u istibdad ile istidad ve meyl-i iftirak marazı izale veya tevkif lâzım iken; adem-i merkeziyet fikriyle veyahut onun kardeşi oğlu gayr-ı mahlut siyasî kulüpler sirayetine yardım ve önüne menfezler, kapılar açmak, muhalif-i kaide-i hikmet ve tıb olduğundan, bir deha-yı mücessemin ki; fatiha-yı zaferi istihsal, hasene-i uzma-yı Hürriyet ve ittihad-ı millî iken; böyle bir iftirakın zenb-i azîmiyle hâtime çekmek, onüç asır evvel ölmüş asabiyet-i cahiliyeyi ihya ile fitneyi ikaz etmek; ve Asya'nın mahall-i saadetimiz olan sema-yı müstakbeldeki cinanı cehenneme döndürmek, hamiyet ve ulüvv-ü cenablarına yakıştıramıyorum. Onun tevili güzel, fikren taakkul edebiliriz. Amma istidadımızla amelen tatbik edemeyiz. Tatbikine çok zaman lâzım. Biz ki, ekseriz, muvahhidiz. Tevhidle mükellef olduğumuz gibi, ittihadı tesis edecek muhabbet-i milliye ile de muvazzafız. Eğer unsur lâzım ise, unsur için bize İslâmiyet kâfidir.

— 452 —
NUTUK - 3
İSTANBUL'DA BULUNAN KÜRDLERE EDİLEN TELKİNAT

Ruhumu misafireten bir hammal cesedine gönderdim. Ve hammal lisanıyla hammallara hitaben beyan-ı hal ettim. Kusurumu müstear hammallığıma bağışlamalı.

Ey hammallar! Sizin kalbinizde bu fikri ekiyorum. Zira kalbiniz hâlî ve bozulmamıştır.

اَتَان۪ي هَوَاهَا قَبْلَ اَنْ اَعْرَفَ الْهَوٰى ٭ فَصَادَفَ قَلْبًا خَالِيًا فَتَمَكَّنَا

beytinin ruhu sizden tecelli edecek. Kulak istemem, kalble dinleyiniz!..

Gayet kıymettar üç cevherimiz var: Şeriat, namus, gayret lisanıyla muhafazasını bizden istiyorlar.

Birincisi:

İslâmiyet ki, milyonlarla şühedanın kan bahasıdır.

İkincisi:

İnsaniyet ki, insanı umum âleme sultan eden odur.

Üçüncüsü:

Milliyetimiz ki, o âsâr ile hayy olan dâhî seleflerimizle bir rabıta-i ittihadımızdır.

Bundan maada; bizim üç düşmanımız var, bizi mahvediyor:

Birincisi:

Fakr!.. Yalnız burada Kürdlerden kırkbin hammal buna canlı delillerdir.

İkincisi:

Cehil!.. Bu kırkbinden kırk nefer mürebbi-yi efkârî olan gazeteyi bu zaman-ı terakkide okuyamamasıyla müsbettir.

— 453 —
Üçüncüsü:

Keşmekeştir. Şimdi dörtyüz bin cesur muharib bir kuvve-i cesîmeye mâlik olduğumuz halde, ihtilaf-ı dâhilîden dolayı mahvoluyor.

Şimdi bize üç elmas kılıç lâzımdır. Tâ ki, üç cevherimizi muhafaza ve üç düşmanımızı da mahvetsin.

Birincisi:

İttihad-ı millî...

İkincisi:

Sa'yi insanî...

Üçüncüsü:

Muhabbet-i millîdir kî; bu ittihadla o kuvve-i cesîmeyi hükûmetin eline vermekle harice sarfettiğinden; kendimizi müstehakk-ı adalet; ve ona bedel hükûmetten adalet ve müterakim hukukumuzu isteyeceğiz. Altıyüz seneden beri bayrak-ı tevhidi umum âleme karşı i'la eden ve istibdada şiddet-i itaat; ve terk-i âdât-ı milliye ile ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize kuvvet ve cesaretimizi peşkeş ve hediye edelim.

Ona bedel: Onların akıl ve marifetinden istifade edeceğiz. Ve asaletimizi de göstereceğiz.

Elhasıl: Türkler, bizim aklımız... Biz de onların kuvveti... Mecmuumuz bir iyi insan oluruz. Hodserane yapmayacağız. Bu azmimizle başka unsurlara ders-i ibret vereceğiz. İyi evlad böyle olur. Hem de istibdad zamanında bir batman itaat etmişsek, şimdi on batman itaat ve ittihad lâzımdır. Zira, şimdi sırf menfaati göreceğiz. Çünkü hükûmet-i meşruta, hakikî hükûmet-i meşruâdır.

Elhasıl: İttifakta kuvvet var, ittihadda hayat var. Uhuvvette saadet var. İtaat-ı hükûmette selâmet var. Hablü'l-metin-i ittihada ve şerit-i muhabbete sarılmak zarurîdir.

-Said-
— 454 —
NUTUK - 4
HERKES VAZİFESİNİ BİLMELİ, SÛ'-İ İSTİMAL ETMEMELİ!

Gazeteler iki vazife-i mühimmeyi deruhde etmiştir. Çünkü iki rütbeye mazhar olmuş...

Birincisi: Dellâlü'l-mehasin ve'l-meayib...

İkincisi: Hatib-i umumî ve yahut mürebbi-i efkâr...

Evvelki unvan iktiza ediyorki: Hâkimiyet-i millet ve hakk-ı tefettüşün seyf-i kàtı'ı olan lisan-ı matbuattaki tesiratı muhafaza etsin.

İkinci unvan iktiza ediyor ki: Efkârı terbiye ve talim etsin, sathi etmesin.

Halbuki; şimdi aksü'l-amel yapıyor. Zira bu kadar kesret ve karmakarışıklık bu tesiratı inkısama vermekle kuvvetini kaybetmiş ve efkârı âdeta sathî etmiş; ve ehl-i sa'yin vaktini de imate ediyor. Hem de gazete sahibi zemin bulmak için fikr-i intikamın maden-i habîsi olan şahsiyatı karıştırıyor.. Veyahut on para kazanmak için ahlâk-ı İslâmiyeyi esasıyla sarsan istihzaât ve terzilât ve müstehcenât ile ezhan-ı şûrede ahlâk-ı rezilenin tohumunu ekiyorlar.. Veyahut devletin en mühim, en nazik ve en hafî noktaları avamın ezhanına arz ediyorlar ki, bizi bu hale düşüren malayanilik ve mâfevkinin vazifesine karışmak gibi seyyiata meydan veriyorlar. Bu gazetelere ya tensîkât veya taksim-i a'mal kaidesinin icrası lâzımdır.

Ciddi gazetelerin âyinelerinde; iki aylık çocuğun ağzına ekmek doldurmakla çarçabuk büyük olmak için öldüren seksen yaşındaki acuzenin suret-i kabihi, içinde görünüyor.

Ve mizah gazetelerin paslı mir'atlarında, üçüncü arkadaşın müşairâne vaktinde kafiye-i ث yi bulmak için اِمْرَ أَت۪ى طَالِقٌ ثَلَاثًا Arkadaşları demişler: مَا ذَنْبُ الْفَق۪يرَةِ؟ قَالَ ض۪يقُ الْقَافِيَةِ Bu paslı muzahref âyine

— 455 —

içinde bunun suretini görüyoruz.

Ey gazeteciler!.. Hedef-i maksadımız olan ittihadı, sizin cerbeze ile yaptığınız mugalatalar ile inhilal-i anasırı netice vermekte olduğundan; bizim delil-i hayatımız olan mukaddemat-ı ittihadı akîm bırakıyorsunuz.

Hasıl-ı kelâm: Evvel "Haydar Ağalık" vardı. Şimdi siz de "Haydo" yaptınız. Halbuki; bize lâzım "Haydar"dır. O elmas kılınca benzeyen lisan-ı matbuata itidal ile saykal vurun. Tâ ki ifrat ve tefrit ile pas tutmasın.

NUTUK - 5
NİYAZİ BEY'E

Ey zamanın Rüstem-i Zâl'i!..

Âlem-i misalin misal-i musağğarı olan âlem-i hayâlde senin misalini ziyaret ediyoruz. Zira şimdi herbir mehasin lafız gibi; senin misalin mana gibi içinde görünmekle, aklın göz bebeğinden birden irtisam ediyor. Selânik'e geldim. Senin hakiki suretini mecazî misalinle görüştürmek için sû'-i tali', hased veyahut nazar değmemek için iki misal-i zirvekârın cem'ine müsaade etmedi. Sizin tesis ettiğiniz bünyan-ı saadeti tahkim etmek için teşekkür-i fiilî olarak Kürdistana gitmek niyetindeyim.

— 456 —
NUTUK - 6
KÜRDİSTAN ULEMA VE MEŞAYİH VE RÜESA VE EFRADINA MEŞRUTİYETE DAİR TELKİNATDIR

Ey verese-i enbiya ulema ve meşayih-i ekrad!.. Merkezde olduğum için size tenbih ediyorum ki; bu zaman-ı âhirde fikr-i istibdadın sehab-ı muzlimi, şems-i İslâmiyetin ulvîyet ve hüsn-ü hakikisini enzardan setr etmişti. Hatta âdetâ İslâmiyet, ecnebilerin nazarında mâni-i terakki ve adalet ve hürriyet gibi imiş... Hâşâ sümme hâşâ!...

Zira sadr-ı evvelin (bâhusus o zamanda) hürriyet ve müsavat ve adaletleri bürhan-ı bahirdir ki; şeriat-ı garra, (ibadetteki müsavat bunu teyid ediyor) hürriyet-i hakkı ve adalet ve müsavat-ı hukukun cemi'-i revabıt ve levazımatıyla câmi'dir. Zira şeriat, Kelâm-ı Ezelîden geldiğinden ebede gidecektir. Nasıl enbiyalar vahiy ile kavaidi tesis ve müçtehidîn, içtihad ile ahkâmı istinbat... Siz de ilcaat-ı zamana o ahkâm-ı âdileyi tevfik ve tatbik ediniz!..

Ey şecaat-nihâd rüesa-yı Ekrad!.. Şimdiye kadar padişaha iktida ettiniz ki; milletin vahşetinden dolayı tedenni ve inkırazın mahkûmu olan kuvvet ve cebri millette istimal lüzum gördünüz. Şimdi de padişah yine size imamdır. İktida ediniz ki; o ömr-ü ebediye mazhar olan marifet ve adaleti ile milletini idare edecek... Siz de öyle yapınız. Tâ ki, necat bulasınız. Kuvvet ve cebr yerine akıl ve adaleti istimal ediniz!.. Tahvif yerinde muhabbeti ikame ediniz, tâ riyasetiniz berdevam olsun.

Mâhasıl: Efendimiz o kadar haşmetli ağalık kürkünü milletine bağışladı, siz de o eski ve köhnelenmiş ağalık abâsını bir hulle-yi adalete tebdil ediniz.

Ey bağlı arslanlar gibi efrad-ı Ekrad!.. Şimdiye kadar iki cihetle esir idiniz. Biri hükûmet-i müstebidenin tekâlif-i zalimanesiyle... Diğeri bazı zalimlerin gasp u garet tecavüzatıyla... Şimdi bu inkılab-ı azîmden sonra âzadesiniz. Herbiriniz âleminizde hükûmet-i meşruta-i meşru'anın tekâlif-i âdilânesine itaat; ve hukuk-u gayra men'-i tecavüz şartıyla birer padişah gibisiniz!.. Bu saltanat-ı şahsiyeyi muhafaza, teşebbüs-ü şahsî ile ellerinizden geldiği kadar bu ittihad-ı millete

— 457 —

ve meşrutiyete her cihetle hizmet ediniz!.. Zira bizim, belki umum millet-i İslâmın ve mutlak Osmanlıların necat ve hayatı bu ittihad-ı milletle kaimdir.

Ey umum Ekrad!.. Gözünüzü açınız, sabah geldi. Ve müteyakkız olunuz. Sizin ihtilaf ve vahşetinizden efkâr-ı faside sahibi istifâde etmesin. Bu şanlı olan ittihad-ı milleti fena bir hastalığa hedef etmesinler. Zira o vakit bütün millet ve İslâmiyet size davacı olacaktır.

Zaman size sille vurmakla o ihtilaf ve keşmekeşi atacaktır... Namusunuzu isterseniz, tokat yemeden atınız!.. Bunu da muhakkak bilin; her tarafa hücum eden medeniyete karşı vahşetinizi muhafaza edemezsiniz. Bu "vahşet" lafzından darılmayınız. Zira evvel nefsime söylüyorum... Hem de kabahat hükûmetindir. İstediğim nokta, Kürtlük namus ve haysiyetini muhafaza; ve yiğit, kahraman Arnavutlara meşrutiyet ve adalete hizmet ile iktida ediniz. Bu hal-i hazır, saadetimize herkesten ziyade hizmet edecektir. Çünkü herkesten ziyade istibdattan biz zarar görmüşüz. Güya bizden darılmıştılar. Mazi tarafına bizi sevk ediyorlardı. Beşaret ediyorum ki, yakın zamanda umum Kürdistanda medaris-i münderiseyi ihya ve olmayan yerlerde de medaris tesis edilecektir vesselâm.

— 458 —
NUTUK - 7

Benim gibi bir asabî ve sinirli; ve hakikatı hiçbirşeye feda etmeyen, gayet insafsızlığa karşı sözlerindeki şiddet ve ifratı ile muaheze ederseniz, insafsızlığa bir insafsızlık daha ilâve edersiniz.

Ruh-u kulüp ittihad-ı kulûbdedir. Ve mizac-ı hayat-ı hükûmet, kulüplerin imtizacındadır. Perişan ve tabakat-ı ağraz içinde yeni uyanmış bizim efkâr-ı umumiyemize peşkeş ettiğim o derece hasnâ bir hakikatı kıymet-nâşinaslıkla o kadar çirkin bir tevil libasını giydirmişler ki; hamiyet ve gayretin emr-i kat'îsiyle endam ve a'zâ-yı seb'asını, perde-i nezaketi yırtmakla göstermeğe mecburum. Herbir uzvu bir hakikat içinde gösteriyorum.

Birinci Hakikat: Bir adam bir dereceye çıksa ki; bir pencerede âlemi temaşa etse, kameti kısa olduğu halde o seviyeye gelmek için tetavül ve uzun olduğu halde tekavvüs ettiği gibi; bir adam kıymet ve istidadı mazhar olduğu rütbe ve hâkimiyetinin madûnunda olsa, tefritten teberrisini göstermek için tekebbür ve mâfevkinde olsa, ifrattan tenezzüh ve bir seviyeye gelmek ve ulviyetini izhar için tevazu' edecektir.

İkinci Hakikat: Beşerin âmâl ve ağrazı gayr-ı mahdud olduğundan, bu dar ve mahdud dünya istiab edemediğinden; her bir emirde ağraz-ı kesîre tezahüm ederek tehasüd ve keşmekeşi intac; ve cidal-i hayatın müsabaka meydanına yol açıyor. Âhiret geniş olduğu için, o gayr-ı mahdud âmâli istiab eylediğinden; umûr-u uhreviyede (ki birisi de hukukullah tabir olunan menafi'-i umumiyedir) yerleştirilmesi için müzahamet yoktur. Buna mikyas; gayet kıymettar ve kemal-i hakikî ve Süreyya kadar ulvî olan zülâl-i velayet gibi umûrlarda hased yoktur ve gayet dûn-kıymet ve emr-i itibarî ve serab ve sera nisbetinde olan rütbelerde ve seriü'z-zeval hüsün ve kuvvette hased gayet çoktur.

Üçüncü Hakikat: İbadet ve camideki müsavat üssülesas-ı meslek edilse, umûr-u uhreviyeden olan hamiyet-i millî kuvvetiyle ve teşebbüs-ü şahsî yardımıyla cüz'i muhabbetler öyle bir cazibe-i umumîyeyi teşkil eder ki; Kürd gibi bir kitle-i azîmeyi küre gibi tedvir edecektir. Lâkin haysiyet-i itibariyeyi ele almak; ve o müsavat-ı asliyeyi

— 459 —

ihlâl etse; mikropların yuvası gibi ağraz ve enaniyetler intişara başlayacaktır. Ki tiryak yine o müsavattır. Zira herkesin bir enesi var.

Ne nesil iledir, ne sâl iledir

Ne câh iledir, ne mal iledir

Beyim ululuk, kemal iledir.

beyti bu hakikata şahiddir.

Dördüncü Hakikat: Bir hasta, hekime karşı üç halde bulunur:

Birincisi: Gözünü kapar hiç bir şey söylemez, hekim de hiç ehemmiyet vermez. Kâh zehir, kâh ilacı verir. İstibdatta milletin hali gibi...

İkincisi: Hasta hekime teşhis-i illete yardım ve verdiği ilacı hüsn-ü istimal ve hayatına lâzım olanı taleb ediyor. Tabib de hastanın gözü açık olduğu için ihtiyat ve dikkate mecbur oluyor. Benim kulüplerde arzu ettiğim meslek gibi...

Üçüncüsü: Hasta âdeta hekimini yalnız reçeteci gibi tanıyor ve hasta iken, hekimfuruşluk zevkiyle ilaçları kendisi almak ve terkib ve istimal etmek maharetsizliği için اِثْمُهُ اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِ sırrına mazhar olur. Zira halâvet-i hâkimiyetle sarhoş olur. Şimdi veya ileride kulüplerin mesleği gibi...

Elfezleke: Millet hastadır. Hükûmet de hekimdir. En fena zamanda teslim-i nefs ettiğimiz halde, en menfaatli zamanda ittiham ve hod-serane etmek; menfaat-i umumiyeyi hedef-i maksad edenin kârı değildir. Kuvvet kanunda olsun. Yoksa istibdad münkasım olmuş olur.

Beşinci Hakikat: İstibdadın maden ve menbiti olan şeref ve haysiyet ve itibarî rütbeden istimdad ve milleti istihdam ve hâtır ve tahakküm ve taraftarı rabıta etmektir ki; vahşetin ağalığı budur. Ümmü'l-ağavat olan Yıldız'da ebu'l-ağavat olan Sultan Hamid bu ağalıktan vazgeçti. Nerede kaldı başka sivrisinekler!..

Amma hürriyet ve medeniyetin ağalığı nefsine ve kemaline istinad ve iktidarını istimal ve millete hizmet etmektir ki سَيِّدُ الْقَوْمِ خَاِدُمهُمْ buna düstur-u tatbikdir. Şediden hamiyeti dava eden, o takviyesine çalıştığı hamiyetten şüphelidir.

— 460 —

Altıncı Hakikat: Bazı kulüpler, netice-i ittihad-ı millet olduğundan tabiî kulüptür ve muhkemdir. Bizim arslan Kürdlerin ihtilafı için; kulübümüz sun'î ve mukaddime-i ittihad olduğundan; gayet ihtiyat ve hulus-u niyet ve fedakârlık (hatta ruhunu, nerede kaldı enaniyetler) ve maharet ve itidal-i dem'e muhtaçtır. Zira az bir ifrat ile çok a'sab ve hissiyat heyecana geliyor, hususan büyüklerden... Ve böyle esaslarda az bir yanlış, kesr-i adedî gibi; füruatta bir yekûn-u azîm seyyiatı teşkil edecektir. Hem de o kadar geniş daire, ahrara efkâr-ı umumiyeden başka serpuş olamadığından, riyaset-i şahsiyenin kat'iyyen aleyhindeyim. Reisimiz ancak hükûmettir.

Yedinci Hakikat: Kulüp ki, efkâr-ı umumiyenin ma'kes ve mevcûdiyet-i kavmiyenin mir'at ve mihrakıdır. Biz -ki güya akıl ve marifetimiz, kuvvet ve cesaretimizde mündemiç ve münteşirdir.- mevcudiyetimiz ve efkâr-ı umumiyemizin kıymetini rakibimiz ile muvazene ederek tenzil edeceğiz. Bize lâzım Türklerle -ki; güya mazlumiyetle zayi' olan eski şanlı kuvvetleri akıl ve marifetlerine inzimam etmiştir- ittihad edeceğiz. Onlar bizi müdafaa etsin. Zira onlara çok ücret vermişiz.

Yahu bu güzel hakaikı eğer fehmetmişsen; bak ne pis teville rağbet-i umumiyeye karşı sed çekmişler. Şöyle: Güya ben Kürdlerin ve ittifakında başkasının beyliğini intac edeceğim gibi kelimat-ı lâya'kılâne ile ve kat'iyyen bir madde-i rekabet mabeynimizde olmayan zâtlara hased ve garaz ve kendim için usandığım şöhretten ve çirkin gördüğüm riyaseti istiyorum gibi hodperestâne ile kıymet-i zâtiyelerini gösterdiler.

Ben şimdiye kadar hilaf ile vifakı yapmak fikrindeydim. Enaniyete karşı gelmek, daha ziyade kabarmak havfıyla ve

اِنَّ لِلْبَاطِلِ صَوْلَةً ثُمَّ تَضْمَحِلُّ

emeliyle hakikatı sükût içinde sakladım... Ve şimdi tam görünmeyen ve müstakbel tarlasında mazarrat ile sünbüllenen ağrazın, zürrâ'ının boynunu zamanın sillesine havale eyledim.

مَنْ لَمْ يُوَدِّبْهُ الْاَبَوَانُ اَدَّبَهُ الزَّمَانُ

Eğer daiye-i teferrüd, ihtilaf, hodfuruşluk, meylü'l-ağalık, milleti istihdam, aldanmak ve aldatmak, sun'î Kürtlük muktezasından gösterilse;

— 461 —

şahid olunuz, o Kürtlükten istifamı veriyorum... Ve cesaret ve sadakat ve diyanetin unvanı olan tabiî Kürtlükle iftihar ediyorum. Nasıl ki, zaman-ı istibdatta bu tabiî Kürtlük için tımarhaneye düştüm. Divanelerin hekimine dedim: "Eğer müdahene, temelluk, tazarru'-u sinnurî, tabasbus-u kelbî, menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye feda etmek aklın muktezasından addedilmek lâzım gelirse; şahid olunuz, ben o akıldan istifamı veriyorum ve divanelikle iftihar ediyorum."

Ey Kürdler!.. Tımarhaneyi kabul ettim, Kürdlüğü lekedar etmemek için irade-i padişahı ve maaş ve ihsan-ı şahaneyi kabul etmedim.

{(HAŞİYE) Not: Medar-ı ibret ve hayrettir ki: 1324 senesinde Hürriyetin üçüncü gününde İstanbul'da hem sonra Selânik'te Meydan-ı Hürriyette binler siyasîlere karşı dava ettiği ve bütün kuvvetiyle şeriatı istediği; ve hürriyeti ve meşrutiyeti şeriata hizmetkâr yaptığı halde; sonra 31 Mart'ta Hareket Ordusu gayet dehşet ve şiddetle şeriat isteyenleri mes'ul ettikleri zamanda, Divan-ı Harb-i Örfî'de Said'in bu münteşir nutuklarından tam beraet verildiği halde; şimdi ise, siyaseti otuz seneden beri (*) bıraktığı ve o nutuklarına nisbeten siyasete pek az teması için yirmi yedi sene dinsizlik hesabına işkenceler, gaddarane azab ve ceza verenler, elbette din namına zulüm etmiş engizisyondan daha zalim olduklarını isbat eder. -Said-i Nursî-

(*) Bu beyanı Üstad Hazretleri 1951 yılında buraya kaydetmiştir. -Naşir-}

Muvaffakıyet, niyet-i hâlisenin refikidir. مَنْ كَانَ لِلّٰهِ كَانَ للّٰهُ لَهُ vesselâm... Mâ temme'l-kelâm.

مَا تَمَّ الْكَلَامُ