Makaleler Kısmı (2)
(*): 1908-1909 ve sonra 1920'lerde siyasî ve dinî gazetelerde neşredilen Bedîüzzaman Said-i Nursî Hazretlerinin elde edilmiş makaleleridir. -Naşir-
{(*) Not: Hazret-i Üstadın 19 Eylül 1324 - 02 Ekim 1908'de Misbah Gazetesinde neşredilmiş "Hürriyete Hitab" nutkundan sonra gazetelerde neşredilmiş makalelerin birincisi, her ne kadar Şûra-yı Ümmet Gazetesi 6 Teşrin-i Sâni 1324 - 19 Kasım 1908 tarih ve 46. sayılı nüshasında neşredilmiş olan, "...Hamidiye Alaylarına Dair Beyan-ı Hakikat" makalesi ise de; fakat 1908'in ilk yarısı içerisinde (tahminen Mart başlarında) merhum Sultan İkinci Abdülhamid'e dilekçe olarak arz edilip, bilâhare Şark ve Kürdistan Gazetesi sayı: 1, 19 Teşrin-i Sâni 1324 - 02 Aralık 1908 de neşredilen yazısını birinci makale olarak dercediyoruz. -Naşir-}
Millet-i Osmaniye meyanında mühim bir unsur teşkil eden Kürdistan ahalisinin ahvali hükûmetçe malûm ise de, hizmet-i mukaddese-i ilmiyeye dair bâzı metalibatı arz etmeğe müsaade dilerim.
Şu cihan-ı medeniyette ve şu asr-ı terakki ve müsabakatta sair ihvan gibi yekaheng-i terakki olmak için, himmet-i hükûmetle Kürdistanın kasaba ve kurasında mekatib tesis ve inşa' buyurulmuş olduğu ayn-ı şükranla meşhud ise de;
-Bundan yalnız lisan-ı Türkîye aşina etfal istifade ediyor.
-Lisana aşina olmayan evlâd-ı Ekrad yalnız medaris-i ilmiyeyi maden-i kemalat bilmeleri ve mekatib muallimlerinin lisan-ı mahalliye adem-i vukufiyetleri cihetiyle maariften mahrum kalmaktadır. Bu ise; vahşeti, keşmekeşi, dolayısıyla garbın şematetini davet ediyor.
-Hem de ahalinin vahşet ve taklid, hal-i ibtidaisinde kalmaları cihetiyle evham ve şükûkun tesiratına hedef oluyor.
-Eskiden beri herbir vecihle Ekradın madûnunda bulunanlar, bu gün onların hal-i tevakkufta kalmalarından istifade ediliyor.
Bu ise ehl-i hamiyeti düşündürüyor. Ve bu üç nokta Kürtler için müstakbelde bir darbe-i müthişe hazırlıyor gibi ehl-i basireti dağdar etmiştir.
Bunun çaresi: Numune-i imtisal ve sebeb-i teşvik ve tergib olmak için, Kürdistanın nukàt-ı muhtelifesinden;
Biri: Ertuşî aşairi merkezi olan Beytüşşebab cihetinde...
Diğeri: Motkân, Belkân, Sason vasatında...
Biri de: Sipkan ve Hayderan vasatında olan nefs-i Van'da:
"Medrese" nam-ı me'lufuyla ulûm-u diniye ve fünun-u lâzıme ile beraber, -hiç olmazsa, ellişer talebe bulunmak ve oraca medar-ı maişetleri hükûmet-i seniyece tesvid edilmek üzere- üç dârü't-talim tesis edilmelidir.
Bazı medarisin dahi ihyası, maddî ve manevî Kürdistanın hayat-ı istikbaliyesini temin eden esbab-ı mühimmesindendir. Bununla maarifin temeli teessüs eder. Ve bu mebde-i teessüsten ittihad takarrur edecek; ihtilaf-ı dâhilîden dolayı mahvolan kuvve-i cesîmeyi hükûmetin eline vermekle, harice sarf ettirmek için hakkıyla müstehakk-ı adalet ve kabil-i medeniyet oldukları gibi, cevher-i fıtrîlerini göstereceklerdir.
Türkçeyi iyi bilmez ve san'at-ı inşayı öğrenmemiş ve yeni uyanmış bir Kürd'ün ifade-i meramındaki kusuru afvedilsin. Hem de havassa hitab eder, işaret kâfidir.
Hamidiye denilen asakir-i milliye-i Kürdî intizam ister, lağvı kabul etmez. Zira intizam, zararı def' ve büyük menfaatini temin edecektir. Ve mevt ve mahvın kardeşi olan lağv -ki zararı zararla def'dir- muhalif-i kaide-i usûldür. Hem de o maden-i hamiyet ve mazhar-ı şecaat olan hayat-ı Kürdîyi tesis eden, ittihadın temeli ve büyük rabıtası "Hamidiye Alayları"dır. Alayların hal-i hazırı, askerlikten evvelki hallerine veya "Hamidiye" olmayanlara ve binnisbe bir derece medenî ehl-i kuraya nisbeten gösterdikleri ziyade istidad-ı temeddünî cihetiyle, cennet-i medeniyet ve nerdiban-ı terakkinin onlar için birinci kapı basamağı ve mevcudiyet-i kavmiyeyi gösterir olan askerlik unvan-ı mübecceli "Kürd" gibi şedidü'ş-şekime ve meyyal-i maâlî ve meşrutiyetle yeni uyanmış ve efkâr-ı umumiyenin dürbünü ile müstakbelde keşfedeceği maadin-i hayat-ı milliyeyi; ve öteden beri Hükûmet-i Osmaniye ile rabıta-i lâyenfekki olan sadâkatı tahkim ve tesis eden askerlik unvanı, başka bir kavm, kolaylıkla çıkarmayacaklardır. Nerede kaldı, o arslan Kürd'ler!..
Ve o cennet-i medeniyet kapısı olan askerlik cihetiyle bostan-ı maarife karşı açılmış ve "mekteb-i aşair" denilen küçücük bir pencerenin kapatılmasıyla, ziya-yı hakikatla tenevvür eden ve o menazır-ı behîceyi seyreden ve o meyvelerden lezzet-i hakikiye-i daimiyeyi duyan bîçare etfal-i Ekradın neşatlarını söndürmekle, zulmet-i me'yusiyete düştükleri için, büyük bir unsur-u sadıkın esas-ı sadakatlarını sarsmıştır. Bundan ibret alınız; pencerenin kapatılmasıyla böyle olursa, kapının seddiyle neler olmaz?..
Hem de vahşet ve ihtilaf ve aşairlik ve hükûmetsizlik netaic-i zaruriyesi olan fenâlıkları, Kürdlere sebeb-i kemal olan askerlik mürafakatiyle illet-i tardiye gibi illet yapmak; bir büyük âlimin işlediği bir kabahat ile ilmi tezyif ve muzır bilmek gibidir. Şimdiye kadar "Hamidî" o zaîf hükûmet-i sâbıkanın hudud-u mühimmini muhafaza ve düşman-ı vatanın tepesine bir "asâ-yı tehdid" idi.. Ve muhakkak olan, çok mazarrat-ı adîdeye karşı bir sedd-i âhenîn teşkil etmişlerdi. Hâkimiyet-i milleti temin eden efkâr-ı umumiyenin düşman-ı bîemanı o gebermiş olan "istibdad"ı ibka ve ilka-yı ihtilaf ile efkâr-ı umumiyeyi tefrika ile imha ve efkâr-ı umumiyeyi tenvir ve taskil eden maarifi ifna ve imdad-ı cehalet ile itfa ettiğinden; şimdi dişleri dökülmüş olan eski hükûmet büyük bir kabahat işlemiş ki; keffareti, kaç seneye kadar yeni hükûmet-i âdile bizi ihmal ve müsamaha etmektedir. Tâ ki, kâfil-i hayat-ı millî ve muhafaza-i hukukî olan efkâr-ı umumiyeyi tevlid eden ittihadı ve o efkâr-ı umumiyenin dürbünü ve seyf-i kàtı'ı ve menar-ı rehberi olan maarifi tesis etmeye muvaffak olalım. Sonra ıslah-ı hal etmez isek dünya kadar bizi muahaze etsinler; kabahat, hükûmet-i zalimenindir. Bizim de olsa, Güneş garbdan tulû' etmediğinden tövbenin kapısı açıktır. Hem de medenî ve özürsüz ve ahlâk ve hayat-ı hükûmeti esasıyla sarsan sair ehl-i kabahat afv olunsa, biz özr-ü cehalet için bittab' afva daha ziyade müstehak ve muhtacız.
Kürd'leri başka unsura -kıyas-ı hâdi' ile- kıyas ile, tatbik-i ahkâm ve terbiye etmek hatadır. Bir çocuk ne kadar zeki olsa, elifbayı okumadan ulûm-u âliye dersi verilmez.
Hülasa: Ehvenü'ş-şerri ihtiyar, bir adalet-i izâfiyedir. "Ücâletü'r-râkib" gibi yapılsın. Tâ ki, adalet-i hakikiyeye istidad peyda edilsin. Vesselâm.
Ey Kürd Milleti!
İttifakda kuvvet, ittihadda hayat, kardeşlikte asr-ı saadet ve hükûmette selâmet vardır. İttihadın ipini (zincirini) ve muhabbetin şeridini iyi tutun ki, sizi beladan halâs etsin. Size bir şey söyleyeceğim, kulağınızı iyi verin. Biliniz ki; bizim üç cevherimiz vardır, ki bunlar muhafazalarını bizden istemektedirler.
Birincisi: İslâmiyettir ki, milyonlarla şüheda onun bahasına kanlarını vermişlerdir.
İkincisi: İnsaniyettir ki, biz aklî hizmetlerle civanmerdânelik ve insanlığımızı halkın nazarında dünyaya göstermemiz lâzımdır.
Üçüncüsü: Milliyetimizdir ki, bize meziyet vermiştir. Eskiler bu iyilik ve meziyetiyle yaşamaktadırlar. Biz de milliyetimizin korunması yolunda çalışmalıyız ki, kabirlerinde yatanların ruhlarını şâd edelim.
Bundan başka: Bizim üç düşmanımız vardır ki, bizi harab etmektedir. Bu düşmanlardan;
Birincisi: Fakirliktir. İstanbul'un kırk bin hammalı bunun delilidir.
İkincisi: Cehalet ve okumamazlıktır. Bizde binde birinin gazeteleri okuyamaması onun delilidir.
Üçüncüsü: Düşmanlık ve ihtilaftır ki, bu adavet kuvvetimizi tüketmektedir. Bizi de terbiyeye müstehak eyler. Hükûmet de insafsızlığından bize zulüm ediyordu.
Bunu işittikten sonra biliniz ki, tek çaremiz şudur: Biz üç elmas kılıncı elimize almalıyız. Tâ ki o üç cevherimizi elimizden etmemeli... Ve o her üç düşmanımızı üzerimize saldırtmamalı. İşte o kılınç: Adalet, maarif ve okumadır.
İkinci kılınç: Millî ittifak ve muhabbettir.
Üçüncüsü: Her insanın kendi işini kendisinin yapmasıdır. Ve sefiller gibi halkın himmet ve yardımına muntazır olmamak ve vasiyetlere sırtı dayamamaktır.
Ve sonuç olarak: Okuma, okuma, okuma!.. Ve elele verme, elele verme, elele verme!..
On beş senedir ki düşündüğüm ihtiyacat arasında iki noktayı hedef-i maksad etmiştim. Bu ikiden maada Kürdistan'ın istikbalini temin edecek vesaiti görmedim.
Birincisi: İttihad-ı milli.
İkincisi: Ulûm-u diniye ile beraber, fünun-u lâzıme-i medeniyeyi tamim etmektir ki, esası ve medresesi aşiret alaylarıdır. Bu sırra istinaden bilâ-perva diyorum:
Aşairde asker olmayanları da onlar gibi asakir-i milliye yapmalı; tâ ki şuâ-i elektrikiye gibi olan askerlik, o aşair-i muhtelife-i mütecavire meyanında bir münasebet-i kimyeviye gibi peyda ederek imtizac-ı efkâr ve irsal ile onların cevherlerini ve kıymet-i hakikiyelerini izhar etsin. Ziya-i maarif ve Kürdlerin hararetli kuvvetlerini tevlid edebilsin. Zira bedevilik, asabîlik, hükûmetsizlik, netice-i zulm-ü hükûmet olan fakr u zaruret ilcaatıyla, ağraz tesadüm eder. Sadâ-yı mevt gibi daima merkeze şikayetler aks-endaz olduğundan, hükûmetin lütfuna bedel sillesine istihkak ve rakiplerin de şematet li-a'dâ aks-i sadâsı gibi ehl-i hamiyetin kafalarında nara vurarak kuvve-i maneviyelerini me'yusiyet darbesiyle mağlub ve ehl-i basireti dağdar ediyor.
Hem de dört yüz bin (400.000) kahraman ve muharib bir kuvve-i cesîmeye mâlik iken ihtilaf-ı dâhilîden mahvolduğu gibi, ihtilaftan tevellüd eden şurişle merhamet-i pederaneye bedel buğz-u zalimaneyi davet ediyor. Hem de medeniyetin ruh-u hayatı olan fünun ve maarif-i cedidesinden Kürdler nefret etmişler:
1- Zahiren ecanibten geldiğinden,
2- Bazı mesail-i fenniye, bazı hikâyat-ı İslâmiye ve bazı teşebbühat ile -ki avam-ı nâs sathî olarak akide ve hakikat telakki etmişlerdir- müsademat ve münakazatlarından,
3- Ve her kemalin madeni bildikleri medarisin usûlüne muhalefetten,
4- Ve bazı ehl-i mektebe, İslâmiyeti yalnız zevahir ve taklidî olarak bir akide-i tıflâne ile fünunumuza kesbettiği meleke-i feylesofaneye karşı muhakeme ve mukabele etmekle vâdi-i evham ve şükûka düştüklerinden Kürdler maarif-i cedideden gayet ürküyorlar.
Bunun çare-i yegânesi, aşiret alaylılık ve askerlik bâb-ı âlîsi ile mekatib ve maarifi içlerine idhal ve maden-i saadetleri olan medaris-i münderiseyi ihya ile ulûm-u diniye ile beraber fünun-u lâzıme-i medeniyeyi Kürd uleması tedris etmektir.
Hülâsatü'l-kelâm: Her milletin, lâsiyyema Kürdlerin hablü'lmetini ve unsur-u hayatı olan ittihad, eğer bir kasr olsa, aşiret alayları ve her unvana galebe çalan askerlik esaslı ve uzun bir temel ve muhkem bir tavan olacaktır. Ve o kasr-ı ittihad ve ittifakı ziyalandıran veyahut o hayat-ı akvamın deveran-ı dem yerine geçen havagazı menbaı gibi olan maarife aşiret alayları gayet müşa'şa bir medrese-i fünun ve cesîm bir fabrika-i sanayi olacaktır. Üstad-ı hükûmet, alayların istidadına göre iyi bir ders-i intizam verse, feni'me'l-matlub, vesselâm.
Ey meb'usan-ı ahali, hukukullah tabir olunan menafi'-i umumiyeyi bostan-ı medeniyette Meb'us-u İlahî'nin aynü'l-hayat şeriatıyla iska ediniz, tâ ki medeniyetimiz bu hayat ile gençliğini ebedileştirsin ve adalet-i İlahiye de hakkıyla tezahür etsin. Zira adalet-i İlahiye arş-ı şeriatta tecelli ediyor. Oradan nâzil olan ahkâmı düsturu'l-amel yapınız; tâ ki hukukullahta izinsiz tasarruf lâzım gelmesin. Sahib-i hakkın izni olmasa tasarruf caiz olmaz. İnsanlar hür oldular, lâkin yine ibadullahtırlar.
İstibdat denilen dîv-i derendenin yaarında hanım-ı hatime-i edyan, sükût ile ibka edilmiş idi. Şimdi elbette, taht-ı medeniyette oturan ve efkâr-ı umumî denilen süleyman-ı meşrutiyetin engüşt-i mübarekine, her hâsiyet-i teshire mâlik nigin-i şeriat-ı garra lâyık görülecek. Evet bunu lâyık görünüz, fiilen de tebrik ve inkıyad ediniz. Bırakmayınız, meşrutiyetin yed-i âdilanesine yakışan o seyfullah-ı beyzaya istibdadın pis pençesi ilişsin ve ağrazına vesile ederek o mübareki lekedar etmesin.
Milyonlarca dâhîlerin nusus-u kàtıadan istihracıyla şecere-i tûbâ gibi teşaub etmiş ve siyaseten ve maslahaten hangisinin hangi meselesine temessük caiz bulunmuş
sırrını tefsir eylemiş olan mezahib-i erbaadan o define-i bîpâyan ve bîintiha, o cevahir ile memludur. Ya o şeriat-ı garradan ahkâm-ı âdile ve hakaik-i ulviyeyi düstur olmak üzere tanzim için hamele-i şeriatın
efkâr-ı umumiyesine müracaat ediniz. Tâ ki, meşrutiyetteki hakaikı ve Kanun-u Esasîdeki ahkâmı daha mükemmel, daha vâzıh şeriat-ı garradan istihrac ve tanzim etsinler. Nasıl ki az himmetle Mecelle-i Ahkâmı tanzim ettiler. Zira hablü'l-metin-i hayatımız olan ittihad-ı umumî bununla tahakkuk edecek ve kuvvet bulacaktır.
Şimdiye kadar şems-i İslâmiyet sehab-ı muzlim-i istibdad ile ve onun neticesi olan sû'-i ahlâk ve za'f-ı diyanetle mestur ve münkesif ve makes olan kamer-i medeniyet, haylulet-i cehalet ve vahşet ile münhasif olduğundan, hâşâ, din-i İslâm müsaid-i istibdad ve atalet olduğuna dair bazıları için bir zann-ı bâtıl hasıl olmuştur.
bir şeriatta esas olsa, acaba ne senedle, ne suretle mani-i terakki olur.
Siz de meşrutiyeti meşruiyet unvanı ile tavsif ve telakki ve telkin ediniz, tâ ki o bâtılı tekzib edesiniz. Yoksa başka vicdanî dinlere kıyasen şeriatı siyasetten tecrid ile o zann-ı bâtılı tasdik etmeyiniz. Zira dinimiz nasıl ki manevî ve vicdanî ve uhrevî ve naklîdir, maddî ve siyasî ve aklî ve maaşı tanzim ve temin ediyor. Bazı Avrupa muhakkikleri demişlerdir ki: "Bazı aktardaki insanların daire-i medeniyete duhûllerine vasıta-i yegâne, İslâmiyettir." Müslümanların lahm u demlerine karışmış olan din-i İslâm, onların hissiyat ve efkârında müessir ve vicdanlarında sultan-ı muta olduğundan şimdi esas-ı terakkiyi metin bir esasa istinad ettirmek için efkâr ve ezhan meyanında seyyale-i elektrikiye gibi cereyan eden mesail-i diniye ile vicdanlarıyla muhabere ve neşredilsin.
Hem de etfalin talimi kasrî ve cebrîdir. Etfale benzeyen akvamın terbiye ve talimleri de cebrî gibi olacaktır. Bu zaman-ı hürriyette kasır, şevk ve muhabbet olacaktır. Ve o şevk-i hakikiyi tevlid eden, vicdanlarından çıkan sadâ-yı diyanettir. Ve onu tehyic eden hâsiyet, ruhanî manyetizmaya mâlik olan şeriat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) emr-i nafiziyle olacaktır. Kürdistan, Arabistan, Arnavutluk'ta gezenler, bu müddeada tereddüt etmezler. Onların ezhanını ruhanî manyetizma ile manyetizmalandırmak ancak şeriat namıyla olacaktır. Marazımızı teşrih edelim, ona göre deva arayalım. Marazımız atalet, cehalet ve muhalefet-i şeriatla hasıl olan sû'-i ahlâk ve onların neticeleri
olan fakr u zaruret ve irtikâb-ı hile ve başka nam ile sirkat-ı âlenidir. Âlem-i medeniyet, bu seyyiatın izalesini bizden istiyorlar. Diyaneti zaîfleştirmekle tedavi, parmaktaki cerihanın tedavisi için göz çıkarmağa benzer. Zira milletin kalb hastalığı za'f-ı diyanettir.
Hülâsatü'l-hülâsa: Meşrutiyet, seyf-i elmas-ı şeriatı elde tutmak zaruridir; tâ ki üç şecere-i zakkumu esasıyla kessin, o üç define-i cevahiri veyahut şecere-i tûbâyı muhafaza etsin.
Birinci şecere-i zakkum, Avrupa'nın hakkımızda zann-ı fasidi ve onun semeresi olan hiss-i nefret ve merhametsizlik ve şematettir. Zira İslâmiyetin mani-i terakki ve müsaid-i istibdat olduğunu hataen zannetmişler idi.
İkinci şecere-i zakkum, maden-i ahlâk-ı seyyie ve medeniyetin en büyük seyyiesi olan dinsizliktir. Bu şecere-i zakkumun zemin-i şûresi budur ki, eğer her kemale muhit olan din-i İslâmî yalnız vicdana sıkıştırılsa, din bir tarafta kalır ve hamele-i şeriat tebaiyet hükmüyle geri kalarak gitgide inhitat ederek o şecere-i zakkum müsait zemin bulacaktır. Zira herkes tebeî ve sathî nazarıyla dine nazar ederek dikkatsizlik ve taassup ile dine karışmış olan bazı hikâyat-ı İslâmiye ve teşbihat-ı İsrailiyat ki, bazı avam-ı nâs onları akide ve hakikat ve İslâmiyetten telakki etmişlerdir. Onlar da avam gibi akide ve hakikat zannedeceklerinden, fünunlarla muhakeme ettikleri vakit kalb hastalığı mesabesinde olan za'f-ı akideye mübtela olacaklardır.
Üçüncü şecere-i zakkum, nifak ile anâsır-ı İslâmiyeyi tefrikaya ve efradın kalblerini teşettüte ve efkâr-ı umumiyeyi çatallaştırmağa ve hükûmeti izmihlale verecektir. Zira en âmi ve cebîn, en has ve cesur gibi hiss-i diyanetle mütehassis, din namıyla ne telkin olunsa ruhunu feda eder. Hubb-u vatan ve sırf hubb-u millet ve saadet-i dünyevî olan hissiyatlar ancak binden bir tane, hakkıyla mütehassis oluyor. Ve muhtessler de hubb-u vatan ve millet içinde diyanet ve şevket-i İslâmî ve şerayi'-i dinî mülahazasıyla mütehassis oluyor. Demek din vasıtasıyla olmazsa, şahs-ı manevî olan hükûmet, avam-ı nâs nazarında münafık veya mürted gibi olacak ve hayatımız olan ittihad ve ruhu hükûmet olan itaat, "ehven min beyti'l-ankebut" olacaktır. Bir asker hiss-i hakiki-i vicdaniyattan ârî farzedilse, kâr û zararda ne fedakârlık gösterecek?!
Eğer şeriat tecessüm ve temessül etse idi, istibdadı şeytan gibi tel'in edecekti. Şeriatı bertaraf bırakmayınız; tâ istibdat pis eliyle vücudunu lekedar etmesin. Meşruiyet zemininde neş'et eden;
Birinci şecere-i tûbâ, ittihad-ı umumîdir. Zira avam ve havass hiss-i dinle mütesaviyen mütehassistirler. Eğer din namıyla olmasa, bîçare avam mazi tarafa dönüp gidecekler, zaman-ı saadete sizi şekva edeceklerdir.
İkinci şecere-i tûbâ, ceyd-i şebabete mazhar olan medeniyetimizdir. Zira şeriat, mehasin-i medeniyete emr ile beraber, medeniyeti inkıraza sevk eden ve ihtiyarlatmakta olan sefahet ve israfat ve maişetteki müthiş müsavatsızlıktan nehyediyor.
Üçüncü şecere-i tûbâ, ikbal-i istikbalimizi temin eden diyanet-i kâmilemizdir. Zira meşrutiyette şeriat, esas-ı evvel-i medeniyetimizin deveran-ı demi yerine geçmiş olan şeriat-ı Ahmedîyi teneffüs ve terakkiyat-ı efkâr ile onun mülevves olan hikâyat ve İsrailiyat ve teşbihattan tasfiye edileceğinden, küre-i arzın deveran-ı demi yerine geçecektir. Veyahut şems-i İslâmiyet sema-i siyasette sehab-ı muzlimden halâs olduğundan, kamer-i medeniyeti tenvir ve Asya tarlasının çiçeklerini tenmiye ve tezyin edecektir. Zira din esası olduğu halde, hamele-i şeriat, dâhî ve siyasî adamlar olacaklar ve İslâmiyeti o hikâye-i İsrailiyattan tecrid edecek ve sileceklerdir.
"Yeni dünya"nın en meşhur feylesofu demiş ki: "İslâmiyet çıktığı zaman ateş-i cevval gibi, odun parçalarına benzer sair edyan ve efkârı bel'etti. On iki asırda iki yüz milyonun rehber-i hayatı olmuş ve o hakaik-i ulviye müsademat-ı âleme karşı hâsiyetini ve hakikatını muhafaza etmekle şimdi mir'at-ı mücella gibi Muhammed-i Arabî'yi nazarımızda tecessüm ettiriyor."
Elhasıl: Bir hazine-i cevahire mâlik olduğumuz halde, Avrupa'ya ahkâmda izhar-ı fakr, ahlâkta dilencilik etmek din-i İslâma büyük bir hıyanettir ve hayat-ı millete kast etmektir. Dünya için din feda olmaz, berahin-i akliye üzerine müesses olan din-i İslâm, başka dine kıyas olunmaz.
Evet Avrupa'dan ahz u iktibasa muhtacız. İhtiyacımız idare-i mülk ve tanzim-i kuva-yı harbiye-i bahriyeden ve fünun ve sanayiden işimize yarayanlarıdır (dinimizin emri ile). Avrupa da bizden yalnız adaleti ister ve medeniyeti bekler, tâ muvazenesi bozulmasın. Bu iki esasa şeriatımız, müessis ve külliyeti ile nazırdır. Za'f-ı diyanetle uhuvvet ve hürriyet ve medeniyet, bataklık ve müteaffin sulardan zehirlenmiş çiçek ve meyvelere benzer. Acaba Şeyheyn ve Ömereyn ve Harun ve Me'mun ve Endülüs'teki Emeviler, za'f-ı dinle mi terakki ettiler? Zaman-ı salifte âlemde hükümferma olan istibdadın pederi vahşet olduğu halde, sadr-ı evvelin hürriyet ve adalet ve müsavatları bürhan-ı bahirdir ki, şeriat-ı garra, hürriyet-i hakkı ve adaleti ve ibadetteki müsavatıyla îma olunan müsavat-ı hukuku cemi'-i revabıt ve levazımatıyla câmidir. Buna binaen kat'iyen hükmediyorum, şimdiye kadar noksaniyetimiz ve tedenniyatımız ve sû'-i ahlâkımız dört sebebten gelmiş:
Birincisi: Şeriat-ı garranın adem-i müraat-ı ahkâmından ve bazı hakaik-i şer'iyeyi başka unvanla gösterdiğinden, avamı tenfir ile itaat-ı vicdaniyelerini sarsmaktır. Devr-i inhitatımızdan beri güya fevka'ş-şeriat bazı nizamatı neşr etmek (şeriattan izin almadan) tedennimizin en büyük sebebidir.
İkincisi: Bazı müdahinlerin keyfemayeşa sû'-i tefsir etmek, hâşâ, İslâmiyeti istibdada müsait ve medeniyete mani gibi göstermektir.
Üçüncüsü: Zahirperest dinin cahil dostları, taassubat-ı nâbemahall ile bazı teşbihatı hakikat olarak telakki ve telkin ederek ve bunu iyilik belleyip dine hıyanet etmesidir.
Dördüncüsü: Müşkilü't-tahsil mehasin-i medeniyeti terk ile çocuk gibi heva ve hevese muvafık zünub-u mesavî-i medeniyeti tuti gibi taklit etmeleridir.
Ey vükela-i ümmet, şeriat namıyla meydana çıksanız, icma-ı ümmetin bir küçük dili olacaksınız. Hem de şeriat-ı garranın nidasıyla bütün ezhanı manyetizmalandıracak ruhen ve vicdanen evamiriniz telakki olunacaktır. Siz ehl-i teşrih değilsiniz; ehl-i tercih ü tatbik-i ahkâm-ı ilcaat-ı zamane olacaksınız. Ve böyle esaslarda az bir ihmal ve inhiraf, kesr-i adedî gibi füruatta bir yekûn-u azim-i seyyiat teşkil edecektir. Şimdi tam görünmese, müstakbel tarlasında ebucehilkarpuzu gibi mazarrat ile sünbüllenecektir. Ehven-i şerri ihtiyar, adalet-i izafiyedir. Ücâletü'r-râkib gibi yapılmasın, ta adalet-i hakikiyeye istidat peyda olsun.
Ey meb'uslar, iyi muvazene ediniz, tâ ki
beyti size handezen-i istihfaf olmasın. Elhasıl, adalet ne unvanla olsa, adalettir. Lâkin ihtilaf-ı unvanın büyük bir tesiri var. Hatta mantıkta: "Bir şey-i vâhid bir unvanla zarurî olduğu halde, başka unvanda nazarîdir." Ve salât, ibadet unvanıyla -kıbleye müteveccih olduğu halde- sahih ve karindir; ve lu'b unvanıyla veyahut kıbleye teveccüh olunmasa bâtıl ve haramdır; namaz, sureten o namazdır.
Binaenaleyh, meşrutiyet ve kanun-u esasî denilen adalet ve meşveret, bu unvan ile beraber o unvan-ı muhteşem ve müessir ve adalet-i mahzayı mutazammın ve nokta-i istidadımızı temin eden ve meşrutiyeti bir esas-ı metine isnad ettiren ve evham ve şükûk sahibini varta-i hayretten kurtaran ve istikbal ve âhiretimizi tekeffül eden ve menafi'-i umumî olan hukukullahı izinsiz tasarrufundan sizi tahlis eden ve hayat-ı milliyemizi muhafaza eden ve umum ezhanı manyetizmalandıran
ve ecanibe karşı kemalimizi ve metanetimizi ve mevcudiyetimizi gösteren ve sizi muahaze-i dünyevî ve uhrevîden kurtaran ve maksad ve neticede ittihad-ı umumiyi tesis eden ve o ittihadın ruhu olan efkâr-ı umumiyeyi tevlid eden ve çürük mesavî-i medeniyeti hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten yasak eden ve bizi Avrupa dilenciliğinden kurtaran ve geri kaldığımız uzun mesafe-i terakkiden sırr-ı i'caza binaen zaman-ı kasirde tayyettiren ve Turan ve Ariyanı ve Sami tevhid ederek, zamanıyla bize bir büyük kıymet veren ve şahs-ı manevî-i hükûmeti müslüman gösteren ve kanun-u esasinin ruhu ve On Birinci Madde'yi muhafaza eden ve Avrupa'nın eski zann-ı fasidlerini tekzib eden ve Muhammed hâtem-i enbiya ve şeriatın ebedi olduğunu tasdik ettiren ve muharrib-i medeniyet olan dinsizliğe karşı sed çeken, tebayün-ü efkâr ve zalâm-ı teşettüt-ü ârâyı, safa-i nuranisiyle ortadan kaldıran ve umum ulema ve vaizleri ittihad-ı saadet-i millete ve icraat-ı hükûmet-i meşrutaya hâdim eden ve adalet-i mahz ve merhametli olduğundan, anâsır-ı gayr-ı müslimeyi daha ziyade telif ve rabteden -evet, evet daha ziyade rabteden; zira onların itminanı nokta-i diyanete istinad ettirmekledir.- ve en cebîn ve âmî bir adamı en cesur ve has adam gibi hiss-i hakiki-i terakki ve fedakârlık ve hubb-u vatanla mütehassis eden ve hêdim-i medeniyet olan sefahet ve israfat ve havaic-i gayr-ı zaruriyeden bizi halâs eyleyen ve muhafaza-i âhiretle beraber imar-ı dünya etmekle sa'ye neşat veren ve hayat-ı medeniyet olan ahlâk-ı hasene ve hissiyat-ı ulviyenin düsturlarını ders veren ve her birinizi elli bin kişinin tekadi-i hakkından tebrie eden ve sizi icma-ı ümmete küçük bir misal-i meşru gösteren ve sırr-ı niyete binaen âmâlinizi ibadet gibi telakki ettiren ve üç yüz milyonun hayat-ı maneviyesine kasd-ı cinayetten sizi tahlis eden ol şeriat-ı garra unvanıyla gösterseniz, bu kadar fevaidi tahsil ile beraber acaba ne gibi şeyi kaybedeceksiniz.
Eğer denilse: Acaba medeniyetin revabıtı ve fünundaki hakaikı şeriat-ı garradan nasıl çıkarılacak ve tatbik?..
Ben derim: Ulema-yı dinin efkâr-ı umumiyelerine müracaat ediniz ve ezhan-ı nekkada havale ediniz.
Fahr olmasın derim ki, o külliyetten cüz'iyetim cihetiyle iddia ediyorum ki benden sual ediniz; medeniyetin mehasin-i hakikiyesini şeriat-ı garrada daha ekmelini göstereceğim ve fünundaki hakaik-i yakîniyenin
hiçbir nusus-u kàtıa-i İslâmiyeye muhalif olmadığını isbat edeceğim. Muhalefet ancak fünunun bazı nazariyat veyahut faraziyattadır ki, gençlerimiz tuti taklidi gibi, yakîn zannetmişler. Ve nususun bazı zevahir-i gayr-ı murad meyanında vuku bulur.
Ey meb'uslar, Mecelletü'l-Ahkâm bir hüsn-ü misaldir. İslâmiyet sizden çok büyük şeyler bekliyor. Peygamber de zaman-ı saadette elini kaldırmış gibi size nida ediyor.
Hem de kuvvet kanunda olsun. Yoksa istibdad münkasım olmuş olur. Kanunun kuvveti, mukanninin kuvvetiyledir.
kanun-u İlahîdeki kuvvet ve akaid-i hakka cihetiyledir ki, bir zaman-ı kasirde şark ve garbı adalete mazhar ve istila etti. Şeriatın büyüğüne itaat istibdadın gayrıdır. Zira şeriatta tefevvuk eden en büyük bir adama esaret-i nefisten tahallüs ve hürriyet-i şer'iyeden tekemmül için hiss-i ihtiram ve muhabbetle itaat, hibr ve havf üzere müesses ve tenebbüh-ü efkâr cihetiyle şimdiki zamanda istidadı kalmayan istibdadın gayrıdır. Mesalik ve edillede ihtilaf, maksad ve neticede ittihaddır. Kuvve-i dafia ve cazibe gibi bir kıyasta bulunmalı, tâ muvazene bozulmasın. Sırf ittihad taklidi intac ediyor.
Hürriyet-i mutlakanın meydanı olan Kürdistan dağlarında büyümüş ve âdât u âdâb ve nezaket namıyla hiçbir kayd altına girmemiş ve hürriyetini hiçbir şeye ve lezzete feda etmemiş ve hatta zaman-ı istibdatta hürriyetin unvanı ve en müsait bir zemini olan divaneliği kabul etmiş ve âlem-i gaybtan gelen bir sadâ-yı manevî vicdanında tanin-endaz olarak kalbindeki İslâmiyeti tehyic ve gayretini temvic ederek bu hararetli hissiyatının aks-i sadâsı gibi izhar eylemiş bir adamın asabiyetinden neş'et eden ifrat ve tefritini onun hulus-u niyetine ve ihtiyarlığına bağışlamak mukteza-yı mürüvvet ve insaniyettir.
Yaşasın adalet-i İlahî! Ebedî olsun şeriat-ı Ahmedi! Pâyidar olsun meşruta-i meşrua!
Ben Kürd olduğum için Kürdlere dair bir-iki söz söyleyeceğim. Şöyle ki:
Bizim Kürdler maarifi kılıçlarının hutut-u cevherinden öğrenmişler. Maarif-i cedideden dört sebeb için ürküyorlar:
Birincisi: Bazı mesail-i fenniyeye, bazı avamların takliden veya hataen akide ve hakikat ve İslâmiyet telakki ettikleri bazı hikâyat ve teşbihat ve İsrailiyatın muhalefetidir.
İkincisi: Bazı ehl-i fen ve ehl-i mektebe nazar-ı sathî ve taklidî olarak zevahir-i dini tahsil ile bir akide-i tıflâneyi fünunlarda kesbettiği meleke-i feylesofaneye mukabele ve muhakeme etmekle, varta-i evham ve şükûka düştükleridir.
Üçüncüsü: Maden-i her kemal bildikleri medarisin ahvaline muhalefet ve mübayenettir.
Dördüncüsü: Zahiren o fünunun bilâd-ı ecnebiyeden gelmesidir.
Bunun çaresi, şecaatlerini okşayan Hamidiye Alaylarının askerlik münasebetiyle mekatibi "medrese" nam-ı me'lufuyla ulûm-u diniye ile beraber, fünun-u lâzıme-i medeniyeyi Kürd ulemasının Kürdlerin istidadına göre tedris etmesidir ve Kürdistan'da medaris-i münderiseyi ihya ve onlarca en mühim olan talebe tayinatını Maarif ve Evkaf'tan vermektir.
Bu fikir, on beş sene hususi mesleğimdi; efkâr-ı umumiyeye arz ediyorum, tâ ki meslek-i umumi olsun, zira vakti gelmiş.
Birincisi: Avrupa'dan mehasin-i medeniyetin iktibasına muhtacız. Halbuki medeniyetin mehasiniyle beraber mesavîsi de, terakki ve en garib ve aldatıcı bir surete girmiş. Bu seyyiatın en fenası ve medeniyetin muharribi ve bâr-ı girânı, sefahet ve havaic-i gayr-ı zarurîde israfât ve maişetteki müthiş müsavatsızlıktır. Binaenaleyh, mehasinle beraber seyyiat da medeniyetimiz içine sokulmamak için, bize öyle bir kanun-u hâkim ve mümeyyiz lâzım ki; heva ve hevese galebe etsin. Zira bizde çocukluk tabiatı var.
İkincisi: Nasılki Kürdlerin asabiyetlerinden bir hâkim reis, Avrupa'ya müdahene için frenk libası giyse, Kürd'ler o hâkime itaate bedel ihanet edeceklerdir. Şayet tanısalar ki Kürd'dür; libas-ı millîsini tebdil ettiği için, "millete hakaret etmiş" derler. Bunun gibi bu zaman-ı meşrutiyetteki hâkim, şahs-ı mütehakkim değil, belki kanun-u mümeyyizdir. Bu kanunu libas-ı millî ile göstermek lâzımdır. Yoksa asabiyet-i maneviye, karşısına çıkacaktır.
Üçüncüsü: Anasır-ı gayr-ı müslimenin; adalet ve müsavat ve hürriyetin devamına itminanları tam olamaz. Meğer bu müsavat ve adalet, metin bir nokta-i istinada rabt edile... O da lâyetegayyer ve vicdanın hâkimi nokta-i diyanet ve şeriattır. Demek bu adaletin mukteza-yı diyanet olduğunu göstersek, tamamen mutmain olacaklar, hiç ürkmeyecekler. (Lâübalilerin zannı gibi!..) Zira ittifak hüdâdadır, hevada değil. Olsa da muvakkattır. Zira heva, akrebin yuvası gibi ağraz ve enaniyetin menşe-i intişarıdır.
Dördüncüsü: Hadîdü'l-mizaç bir âlimin hiddetinden neş'et eden seyyiatı, illet-i tardiyeye binaen ilmi de lekedar edebilir; meğer
bir salih âlim gösterilse ve o seyyiatın menşei hiddet olduğu isbat olunsa!.. Binaenaleyh, istibdadın ve zaman-ı mazinin seyyiatı din ve şeriatı lekedar etmemek için, meşrutiyeti şeriat libasıyla göstermek ve tatbik etmek zaruridir. Hulefa-i Raşidînin ve Ömer Bin Abdülaziz'in zamanlarını taklid edebiliriz.
Eğer denilse ki: Onlardaki safvet ve ahlâk-ı hasene bizde yoktur ki taklid mümkün ola?
Ben de derim: Meyl-i terakkinin ikazıyla bizdeki tenebbüh-ü efkâr ve telahuk-u efkârdan hasıl olan tekemmül-ü mebadi ve ihata-i medeniyet bu safvet ve ahlâkın yerini tutar. Düvel-i ecnebiyenin adaleti bu cevabı isbat eder.
Medeniyet-i İslâmiyenin medeniyet-i hazıradan farkı, yalnız menahî ve rezail ve esaret-i nefisten men'dir. Hem de kamet-i merdane-i istidad-ı millîmize kadınların libası gibi süslü sefahet ve hevesat yakışmıyor. Zira bir erkek bir kadının kametinde istihsan ettiği libası giyse rezil olur.. ve bilakis!..
Elhasıl: Çürük olan mesavî-i medeniyeti hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i şeriat ile yasak edeceğiz. Tâ ki medeniyetimiz, bu âb-ı hayat-ı şeriat ile gençliğini ebedileştirsin. Eğer medeniyet-i İslâmiye bir cism-i nâmî olsa; şeriat, deveran-ı demi ve diyanet de hararet-i gariziyesi olacaktır. Hem de şeriat-ı garra Kelâm-ı Ezelîden geldiğinden ebede gidecektir.
Maruf umum enbiyanın memalik-i Osmaniyeden zuhuru, kader-i İlahiyenin bir işaret ve remzidir ki; bu insanların makine-i tekemmülatlarının buharı diyanettir.. Ve bu Asya ve Rumeli çiçekleri ziya-yı diyanetle neşvünema bulacaktır. Binâenaleyh, herbir mü'min i'lâ-yı kelimetullahla mükelleftir ve bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. Ve a'da-yı terakkiye karşı herkes cihada mükelleftir ve en büyük düşman, gayr-ı mahsûs ve dâhilî düşmandır. O da üç büyük düşmandır:
Birincisi: Fakr,
İkincisi: Cehl,
Üçüncüsü: İhtilaftır.
Bu üç düşmana cihad etmek dinen mükellefiz.
Üç elmas kılıncı elde etmek lâzımdır:
Birincisi: Muhabbeti millî,
İkincisi: İttihad,
Üçüncüsü: Maarifdir.
Cihad-ı hariciyeyi İslâmiyetin hakaik-i ulviyesinin berahin-i kàtıasının elmas kılınçlarına havale edeceğiz. Bu zamanın cihadı, muhabbet ve tahabbübledir. Tahvif ile değildir. وَلَا تَجَسَّسُوا Nass-ı celilin muhalefetiyle, hafiye havfıyla kimse hakkıyla iktidarını sarf edemezdi.
Ve âyetin nısf-ı âhiri وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا ya gazeteler muhalefet ederek, eski hafiyeler gibi herkesin fikrine bir ızdırab ve tereddüd ilka etmiştir. Amma vâesefâ! İfrata müstaid olanlar tefrite de kabil oluyor.
Ey ulema! Size hitab ediyorum, şöyleki: Her zamanda ulemalar ümera-yı müstebideye takliden, her bir âlim kendi fikrini herkese kabul ettirmekle, bir nev'i istibdad gibi yapıyordu. Şimdi meşrutiyettir. Hâkim şahs-ı mütehakkim değil, belki meşveretin ruhu olan efkâr-ı ammedir. Siz de ilimde bir nev'i meşrutiyeti takip ediniz. Zira istibdad, hasılat-ı terakkiyi istihlâk ile insanları mazi tarafına döndürüyor.. İstibdad, istikbale istidbar ediyor. Katre katre su, müteferrik kalsa kuruyor. Tecemmu' etse, bir havz-ı âb-ı hayat oluyor.
Bunu da ilâveten söylüyorum ki: Sırf maneviyat, atlamaya benzer. Teavün-ü kuvvet tesirsizdir. Bir ve bin ikisi birdir... Amma maneviyatın mebadisi maddiyattan olduğundan; büyük taşı kaldırmaya benzer, teavün ve tedavül-i efkâra muhtaçtır. Böyle makamlarda
denilir. Avrupa bu sırra ve sırr-ı taksim-i a'mal esasına binaen o hârikulâde terakkiyatı ve maarifi tesis eylemişler.
Hem de efkâr-ı âmmenin meşverette feveranı olsa, hâr u haşâk makamında olan bazı akaid-i bâtıla ve fırak-ı dâllenin bid'atları ki,
umum ehl-i İslâmı dağdar-ı teessüf etmiş.. Ve daha çok seyyiatın sahiblerinin taassub veya dikkatsizlikle hasıl olan cehl-i mürekkebin menşe-i galatlarının beyaniyle izale ederek, sâfi ve berrak hakaik-i İslâmiyeyi bütün efkâr ve kulûbe icra ve isale edecektir.
Nutk-u sâbıktaki "ihtiyar"lığına bağışlamak hatâdır. Sevâbı, ihtiyarsızlığına bağışlamaktır.
İfade-i Meram: Şimdiki Şark'ta medeniyetin müessisi ve bize bir ders-i ibret vermiş olan Japonların medeniyet-i cismaniyelerine hayat vermek için, taharri-i din ederek bazı sualler sormuşlar idi. Ve ben de kendim gibi bir cevap vermiş idim. Ben bu cevabın kuvvetini tecrübe için, (ki bu mazi ve istikbal ortasında açılan büyük selli dere ve uçurum üzerinden atlıyacak mı? yoksa sair zaif ve kuvvetsiz ve hakikatsız ve ihtiyarlanmış olan âdât ve efkâr gibi mazi tarafında mı kalacak? bilmek için;) bu cevabı şimdiki efkâr-ı umumiyeye peşkeş ve hediye ediyorum. Ve rağbet-i umumiyeyi celb ile bizim gibi nevresidenin sa'yine neşat vermek için bir hizmet niyetindeyim. Şu bintü'l-fikri ve zâde-i tabiat ve semere-i fuad, şimdiki daire-i vâsia-i hürriyetle mütenasib geniş ve haşmetli efkâr-ı umumiyenin rağbetine yakışacak -üslûb cihetiyle- bir şey değil ise de, lâkin dört cihetiyle antika olduğundan ve antikalık, guluvv-u kıymetin yerini tutmakla; itibar-ı umumiyenin rağbetine istihkakı ümid ediyorum.
Birinci antikalık ciheti: Dağ meyvesidir. Zira Kürdistan dağlarında şu zamanda sudur eden sözler, kurûn-u ûlâ sözlerini andırıyor. Güya biz kurûn-u ûlâdan bu tarafa hareket etmemişiz. Çünkü hürriyet-i mutlakalarımızı şimdiye kadar olan medeniyet-i zelilane ve nâmeşru' ve sefihaneye feda etmek reva görmedik.
İkincisi: Tabiîliktir. Yani benim tabiatıma muvafıktır. Zira, benim gibi bir bedevinin fikri fıtrat-ı asliyeye daha yakın olduğundan, muhakemesi de tabiî ve hadisü'l-ahddır. Sun'î ne kadar mükemmel olursa, tabiî yerini tutmaz. Hem de kelâm, tabiî gibi olduğundan; mütekellimin mizac-ı hissiyatını andırır.. ve okunduğu vakit, madenî benim gibi bir Kürd olduğunu nazar-ı hayale karşı tecessüm ettirir ve zihinde maneviyatın resmini doğru nakşeder.
Üçüncüsü: Üslûb-u garibimdir ki, sür'at ve kesret ve ülfet ile sathilenen ezhanı dikkate imale eder. Zira, garib olan ahlâk ve hissiyatımla mütenasib olan elbisem; maânîler dahi istihsan ederek, elbisem gibi bir üslûb-u beyanı giydirmek benden istediler. Ben de hatırlarını kırmadım. Amma alaturka terziliği iyi bilmiyorum.
Dördüncüsü: Bu cevap gençtir, ihtiyardır. Bedevidir, medenîdir. Hürr-ü mutlakdır, hürr-ü mukayyeddir. Yaşı dahi hürriyetten iki mah daha yaşlıdır. Güya altı ay zarfında elli sene, belki daha çok tayy-ı zaman ederek yaşamış. Zira veladeti vaktinde tercüman-ı efkâr olan gazeteyi, şimdi bir gazete ile muvazene olsa, mabeynlerinden asırlar geçmiş zan olunacak. Hem de bedavetteki hürriyet-i mutlakanın ve medeniyetteki hürriyet-i mahdudenin izdivacından tevellüd etmiş. Güya: Dîk-i arş, marifet-i Sâniden tarîk-i ilham ile sadâsını işitmiş bir dîkü's-sabah gibi bu inkılab-ı azîmin sabah-ı infilâkına ezhan-ı naimeyi sayahıyla ikaz ediyordu.
Bu cevabın mebde' ve meadi, yani mevzu ve gayenin celaleti; ve sâilin ehemmiyeti sair kusurları setredeceğini ümit ediyorum. Bintü'l-fikrin cihazı üslûb-u garibdir ve mehr-i muacceli de dikkattir. Ve hem de birinci tecrübe, birinci inşa, birinci te'lif olduğundan noksanı ve iğlakı tabiîdir. Hem de uzun cümlelerle söylemişim, tâ ki hakikatin sureti parçalanmasın ve hakikatin etrafında daire çekmekle mahsur bırakmaktır. Eğer tutmadım, elinize vermedim; siz dikkatinizle tutunuz.
Zaman-ı salifte, şuara divanlarından hüsnünü; bir çok ulema, dibace-i te'liflerinden Hulefa-i Raşidinin mesleğinden olmayan bir şahs-ı hâkime mehasin-i milleti gasben ona vermek ve ondan neş'et ettiği gibi ıtra'lı medihle istibdada kuvvet vermişlerdi. Ve mesavî-i istibdadı dahi nâ-kabil-i def' gördüklerinden, zaman ve feleği hedef ederek şikayat ve itirazâtın oklarını -daima manası tesiriyle malûm ve lafzı meçhul olan- istibdada atarlardı. Meşrutiyet-i şer'iye altında olan adalet-i mahz ancak Eflatun-u İlahînin mehasin-i hakikiye-i medeniyetin misal-i müşahhası göstermek istediği medine-i fâzılasında ihtimal verebilirlerdi.
Ben isem, o def'i muhal gördükleri istibdadı yıkmakla ve muhal-i âdi gördükleri medine-i fâzılanın esasını atmakla meşgul olan bir ehl-i asrın efradı olduğumdan, o âdete muhalefet ettim.
Birinci suali maalcevap icmalen müddea gibi vaz' ediyorum. Sonraki tafsilat o müddeayı müntic
gibidir. Şöyle ki:
Demişler: "Vücud-u Sânia delil-i vâzıh nedir?"
Cevap: Delil-i nuranî ve hayat-ı ateşîn ve âlemin aynı olan Muhammed (A.S.M.) ve kalb-i hidayetin lisanı ki Muhammed (A.S.M.) in lisanıdır.
Meali: Nurefşan nazarına karşı hayal, hakikatı setredemez; hak olan mesleği tesvilata, tedlisata muhtaç değildir. Bu kelâm iki fırka-i dâllenin reddine işarettir. Şimdi bed' edeceğim cevaba... (Mâba'di var)
Biz Kalû Belâ'dan Cem'iyet-i Muhammedî'de (Aleyhissalâtü Vesselâm) dâhiliz. Cihetü'l-vahdet-i ittihadımız tevhiddir. Peyman ve yeminimiz imandır. Mademki muvahhidiz, müttehidiz. "Molla Ahmed Cezerî-i Kürdî, Kürdçe olarak buyurmuş ki:
Herbir mü'min i'lâ-yı kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. Zira ecnebiler fünun ve sanayi' silâhıyla bizi istibdad-ı manevîleri altında eziyorlar. Biz de, fen ve san'at silâhıyla i'lâ-yı kelimetullahın en müdhiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilaf-ı efkârla cihad edeceğiz.
Amma cihad-ı haricîyi şeriat-ı garranın berahin-i kàtıasının elmas kılınçlarına havale edeceğiz. Zira medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir.
Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur. Cumhuriyet {(*) Evet o zaman meşrutiyet, şimdi o kelime yerine cumhuriyet konulmuş. -Müellif-} ki, adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. Onüç asır evvel şeriat-ı garra teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa'ya dilencilik etmek, din-i İslâma büyük bir cinayettir ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdad tevzi' olunmuş olur.
hâkim ve âmir-i vicdanî olmalı. O da marifet-i tam ve medeniyet-i âmm veyahut din-i İslâm namıyla olmalı. Yoksa istibdad daima hükümferma olacaktır.
İttifak hüdadadır, hevada ve heveste değil.
İnsanlar hür oldular, amma yine abdullahtırlar. Herşey hür oldu, şeriat da hürdür, meşrutiyet de. Mesail-i şeriatı rüşvet vermeyeceğiz. Başkasının kusuru, insanın kusuruna sened ve özür olamaz.
Yeis, mani'-i herkemaldir. {(*) Volkan'da "her kemaldir" kelimesinden sonra: "havale etmek menba-ı her zillettir" cümlesi vardır.} "Neme lâzım, başkası düşünsün" istibdadın yadigârıdır. Bu cümlelerin mabeynini rabtedecek olan mukaddematı, Türkçe bilmediğim için mütaliînin fikirlerine havale ediyorum.
Ey meb'usan! Uzunluğu ile beraber gayet mûcez bir tek cümle söyleyeceğim. Dikkat ediniz, Zira itnabında îcaz var. Şöyle ki:
Meşrutiyet ve kanun-u esasî denilen adalet ve meşveret ve kanunda cem'-i kuvvet!.. Bu unvan ile beraber, asıl mâlik-i hakikî, sahib-i unvan-ı muhteşem ve müessir ve adalet-i mahzayı mutazammın, nokta-i istinadımızı temin eden ve meşrutiyeti bir esas-ı metine istinad ettiren, evham ve şükûk sahibini varta-i hayretten kurtaran, istikbal ve âhiretimizi tekeffül eden, menafi'-i umumiye olan hukukullahı izinsiz tasarruftan sizi tahlis eden, hayat-ı milliyemizi muhafaza eden, umum ezhanı manyetizmalandıran, ecanibe karşı metanetimizi, kemalimizi, mevcudiyetimizi gösteren, sizi muahaze-i dünyeviye ve uhreviyeden kurtaran maksad ve neticede ittihad-ı umumîyi tesis eden, o ittihadın ruhu olan efkâr-ı âmmeyi tevlid eden, çürük mesavî-i medeniyeti hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten yasak eden, bizi Avrupa dilenciliğinden kurtaran; geri kaldığımız uzun mesafe-i terakkiden -sırr-ı i'caza binaen- bizi bir zaman-ı kasîrede tayyettiren ve Arab ve Turan ve İran ve Sâmileri tevhid ederek az zamanıyla bize bir büyük kıymet veren, şahs-ı manevî-i hükûmeti Müslüman gösteren, kanun-u esasînin ruhu ve Onbirinci Madde'yi muhafaza ile sizi hins-ı yeminden kurtaran, Avrupa'nın eski zann-ı fasidini tekzib eden, Muhammedin (Aleyhissalâtü Vesselâm) hâtemü'l-enbiya ve şeriatın ebedî olduğunu tasdik ettiren, muharrib-i medeniyet olan dinsizliğe karşı sed çeken, zulmet-i tebayün-ü efkâr ve teşettüt-ü ârâyı safa-yı nuranîsi ile ortadan kaldıran, umum ulema ve vaizleri ittihad ve saadet-i millete ve icraat-ı hükûmet-i meşruta-i meşruâya hâdim eden; adalet-i mahzası merhametli olduğundan anasır-ı gayr-ı müslimeyi daha ziyade te'lif ve rabteden, en cebîn ve
âmî adamı en cesur ve has adam gibi hiss-i hakikî-i terakki ve fedakârlık ve hubb-u vatanla mütehassis eden ve hêdim-i medeniyet olan sefahet, israfât ve havaic-i gayr-ı zaruriyeden bizi halâs eyleyen, muhafaza-i âhiretle beraber imar-ı dünya etmekle sa'ye neşat veren, hayat-ı medeniyet olan ahlâk-ı hasene ve hissiyat-ı ulviyenin düsturlarını öğreten, herbirinizi ey meb'uslar ellibin kişinin tekadi-i hakkından tebrie eden ve sizi icma-ı ümmete küçük bir misal-i meşru' gösteren ve hüsn-ü niyete binaen a'malinizi ibadet gibi ettiren, üçyüz milyon Müslümanın hayat-ı maneviyesine sû'-i kasd ve cinayetten sizi tahlis eden ol şeriat-ı garra unvanıyla gösterseniz ve hükümlerinize me'haz edinseniz ve düsturlarını tatbik etseniz; acaba bu kadar fevaidiyle beraber ne gibi bir şey kaybedeceksiniz? Vesselâm...
Şeriat-ı garra, Kelâm-ı Ezelîden geldiğinden ebede gidecektir. Nefs-i emmarenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz, İslâmiyete istinad iledir. O hablül-metine temessük iledir. Ve haklı hürriyetten {(1) Volkan'da "Ve hürriyet-i haktan" ifadesiyledir.} hakkıyla istifade etmek, imandan istimdad iledir. Zira Sâni'-i Âlem'e hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubudiyete tenezzül etmemesi gerektir. Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir. Ve ahlâk-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya ile muvazzaftır.
Ey evliya-i umûr! Tevfik isterseniz, kavanin-i âdâtullaha tevfik-i hareket ediniz! Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız. Zira maruf umum enbiyanın memalik-i İslâmiye ve Osmaniyeden zuhuru, kader-i İlahînin {(2) Volkan'da "Kudret-i İlahiyenin" ifadesiyledir.} bir işaret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının makine-i tekemmülatının buharı diyanettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, ziya-yı İslâmiyet ile neşvünema bulacaktır.
Dünya için din feda olunmaz. Gebermiş istibdadı muhafaza için, vaktiyle mesail-i şeriat rüşvet verilirdi. Dinin {(3) Volkan'da "bunun" ifadesiyledir.} mes'eleleri terk ve feda edilmesinden, zarardan başka ne faydası görüldü?. Milletin kalb hastalığı za'f-ı diyanettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir.
Bizim cemaatimizin meşrebi: Muhabbete muhabbet ve husumete husumettir. Yani beyne'l-İslâm muhabbete imdad ve husumet askerini {(4) Volkan'da "ve husumet ceyşini" ifadesiyledir.} bozmaktır.
Mesleğimiz ise, ahlâk-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) ile tahalluk ve Sünnet-i Peygamberîyi ihya etmektir. Ve rehberimiz şeriat-ı garra, kılıncımız da berahin-i kàtıa ve maksadımız i'lâ-yı kelimetullahtır. Cemaatimize {(1) Volkan'da "cem'iyetimize" kelimesiyledir.} her bir mü'min manen müntesibdir. Sureten intisab ise, Sünnet-i Nebeviyeyi kendi âleminde ihyaya azm-i kat'î iledir. En evvel mürşid-i umumî olan ulema ve meşayih ve talebeyi, şeriat namına ittihada davet ederiz.
Gazeteci denilen huteba-i umumî, iki kıyas-ı fasidle milleti bataklığa düşürtmüştür.
Birincisi: Vilayatı, İstanbul'a kıyas ederek... Halbuki elifbayı okumayan çocuklara felsefe dersi verilse sathî olur.
İkincisi: İstanbul'u Avrupa'ya kıyas etmişler. Halbuki bir erkek, kadının kametinde istihsan ettiği bir libası giyse maskara {(2) Volkan'da "muhannes" ifadesiyledir.} ve rezil olur.
{(3) Volkan'da "ve rezil olur"dan sonra şu cümleler yazılıdır.
Hatime: Benim perişan sözlerimin mabeynlerini rabt edecek mukaddemat-ı matviyeyi itnabdan." ihtirazen hayalimde hıfz ile zikretmedim. Ve bu müşevveş sözlerimi temaşa edenler misafireten ve tenezzülen ruhlarını bir "Kürd evi" ıtlakına şâyan olan cesedime göndersin de hazinetü'l-hayalimi teftiş ile matlubatı çıkarsın. Yani leylamı benim gözlerimle temaşa etsin. Yaşasın şeriat-ı garrâ!..
-Bedîüzzaman Said-i Kürdî-}
Bedîüzzaman-ı Kürdî'nin fihriste-i makasıdı ve efkârının programıdır.
Ey şu müşevveş sözlerimi temaşa eden zât! Gayet dikkat ve muhakeme ile mütalaa et. Yoksa sathi nazardan hasıl olan sû'-i tefehhüm zannınızı helâl etmem. Sen de okuma!.. {(*) Volkan'da "sen anla da okuma" tarzındadır.}
İfadatım zekilere hitaptır. İşaret kâfidir. Benim mekteb-i edebim Kürdistan'ın yüksek dağları olduğundan, kusurumu ümmilik ve acemiliğime bağışlamak mukteza-yı mürüvvettir.
Ben ki; İslâmiyete, maarif-i İslâmiyeye, ulemaya, talebeliğe ve Osmanlılığa ve hilafete ve ittihad-ı Muhammediyeye ve Kürdlüğe intisabım cihetiyle şu sıfatlardan neş'et eden devair-i mütekatı'a gibi cem'iyetlerin mültekası olduğumdan ve her bir heyet-i içtimaiyenin cism-i nâmî gibi tenbihe muhtaç olan ukdetü'l-hayatiyesinde mündemiç istidadatı fiile çıkarmasının muharriki ve mûkızı meylü't-terakki olduğundan, o ukde-i hayatı mütenebbih etmek ve meylü't-terakkiyi faaliyete sevk etmek için herbir heyete mahsus birer fikrim vardır.
Âlem-i İslâmiyetin ukde-i hayatiyetisini tenbih ve temin ve meylü't-terakkisini faal etmek için; adalet ve meşveretten ibaret olan meşrutiyetin me'haz ve menbaını, ezel ve ebed şanında olan kanun-u İlahînin şârihi olan mezahib-i erbaayı ittihaz etmektir. Zira milyonlarla dâhilerin ecr-i âhiret için istinbat ettikleri bahr-i umman gibi mesail-i şer'iyeye
kanaat etmeyip; Avrupa'ya ahkâm ve ahlâkta dilencilik ve izhar-ı fakr etmek, din-i İslâm'a büyük bir cinayettir. Meşrutiyette hâkim, kânun olduğundan bu kânun, libas-ı milliye-i İslâmiyeyi giymeli. Tâ ki, asabiyet-i maneviye onun riyasetine karşı cevab-ı red vermesin. Meşrutiyette şeriat-ı garra hükümferma olduğu halde, üç şecere-i zakkumu kökünden ihraç edecek. Ve üç şecere-i tûbâ zemin-i meşrutiyette neşvünema bulacak ve dal budaklar saçacaktır.
Zakkum şecereleri: Dinsizlik, iftirak ve nifak ve zünub ve mesavî-yi medeniyet ve hakkımızda şematetli olan zann-ı fasid-i ecanibdir.
Ve tûbâ şecereleri: Ruhanî manyetizma ile ittihad-ı âmme ve inbisat-ı şeriat cihetiyle terakki ve tenzih-i din ve nokta-i metin-i dine istinad, meşrutiyet sebebiyle ikbal-i istikbalimizdir. Hem de anasır-ı gayr-ı müslime, meşrutiyetin devamına mutmain olacaktır.
Cemi' kuvvetimle derim ki: Hiçbir hakikî mehasin-i medeniyet yoktur ki; İslâmiyet sarahaten veya zımnen veya iznen onu veya daha ahsenini mütekeffil olmasın. Ammâ vâesefâ ki; çabuk {(*) Volkan'da "çocuk aldatıcı" ifadesiyledir.} aldatıcı mesavî-i medeniyeti çocuk tabiatlı bâzı ehl-i heva ve heves mehasin zannederek tuti gibi en evvel onu taklid ettiler.
Hem de meşrutiyet, şeriatın abd-i memlûküdür. Ondan gasbolunmaz. Dikkat isterim ki; şeriat ile hiç münasebeti olmayan o müthiş istibdad-ı zalimane sırf milleti aldatmakla bir münasebet-i mevhumeye istinad ile ol kadar dâhil ve haric mühacemata karşı bu kadar zaman kendini muhafaza ettiğinden, şimdi asl-ı şeriatla münasebet-i hakikiyesi olan meşrutiyetin bekası bu kuvvet-i âlîye istinad etmek zarurîdir.
Maarif-i İslâmiye ordusunun fırkaları olan ehl-i medrese ve ehl-i tekye ve ehl-i mektebin ifrat ve tefrit ile birbirlerini tadlil ve techil ile hasıl olan ve ahlâk-ı İslâmiyeyi esasıyla sarsan ve aheng-i terakkiyi ihlâl eden tebayün-ü efkârlarını ve tehalüf-ü meşariblerini izale; ve efkârı tevhid, meşaribi takrib zarurîdir.
Nasıl ki; cesîm bir fabrika-yı muntazamanın ve bir kasrın odalarının kapıları birbirine açılıyor, bir maksada hizmet eder.
Kezalik, mektep ve medrese ve tekye, teyid-i münasebet ile o kasr-ı âlî-i İslâmiyenin birer açık kapılı odası gibi olmak ve salonu da hükûmet olmak zarurîdir. Tâ herbiri diğerinin noksanını tekmil ile kaide-i taksimü'l-mesaî tatbik edilsin.
Teyid-i münasebet şöyledir ki: Mekatib-i âliyede hakaik-i İslâmiyeyi berahin ile okutmak ve medreselerde fünun-u lâzıme-i medeniye, -eski hükemanın bataklığına bedel- tedris olunmak ve tekyelerde de mütebahhirîn ulema bulunmaktır.
Devlet-i ilmiyede meşrutiyet-i ilmiyeyi tesis etmektir. Tâ ki, efkâr-ı umumiye-i ilmiye feveran ile, ağraz ve enaniyet ve evham ve şübehatı bel' etsin. Zira herbir âlim, kendi fikrini herkese kabul ettirmekle taklid yolunu açmak ve taharri-i hakikatın yolunu seddetmekle bir nev'i istibdad-ı ilmiye yapıyor.
Elhasıl: İstibdad gerek idarede gerek ilimde olsun, semerat-ı sa'yi istihlâkla istikbale istidbar ediyor. İdarede kuvvet kanunda olmalı. Ve ilimde de kuvvet hakta olmalı. Yoksa istibdad hükümferma olur.
Talebelik san'at-ı mütenevviasında taksimü'l-mesai kaidesini medresede tatbik etmekle beraber, içtimaât ile münazara ve müdavele-i efkârdan feveran eden bir nev'i efkâr-ı umumiyeyi üstad-ı manevî ittihaz etmektir. Tâ ki talebelikte ukdetü'l-hayatiye tenebbüh ve meylü't-terakki faaliyete ve meylü't-teceddüd zuhura başlasın.
Elhasıl: Nasıl ki, devlette efkâr-ı amme hâkimdir. Müftüsü de efkâr-ı umumiye-i ulema olmalı. Ve üstad ve muallimi de efkâr-ı âmme-i talebe olmalıdır. Tâ ki, meşrutiyet mütesaviyen ve mütenasiben cereyan etsin. Şeriatta icma-ı ümmet hüccet-i kat'î olduğundan efkâr-ı âmmenin kıymet ve mevkiini gösterir.
Mürşid-i umumî olan vaiz ve hatipler hem âlim-i muhakkik olmalıdır, tâ bürhan ile ikna' eylesin. Zira tasvir ve tezyin-i müddea, müteharri-i hakikata karşı faidesizdir. Ve hem de hakîm-i müdakkik olmalıdırlar, tâ ki bir şeyi tergib veya terhib ile, ondan daha mühim şeyi tenzil ve tahfif edip muvazene-i şeriatı bozmasınlar. Ve hem de beliğ-i hakîm olmalıdırlar. Tâ ki, mukteza-yı hale mutabık ve ilcaat-ı zamana muvafık ve teşhis-i illete münasib söz söylesinler.
Osmanlılığın meylü't-terakkisini faal etmektir. Şöyle ki: Bu devletin mâbihi'l-hayatı ve dini, Din-i İslâm olduğundan; her bir Osmanlı i'lâ-yı şevket-i İslâmiyeye mükellef ve her bir mü'min i'lâ-yı kelimetullaha muvazzaftır. Ve bu zamanda i'lâ'nın en büyük sebebi maddeten terakki olduğundan; ve terakkinin en müthiş düşmanı olan cehalet ve zaruret ve ihtilafa; seyfü'l-marifet ve sa'y-i insanî ve ittihad ile din namına ittihad edeceğiz. Amma a'da-yı haricî, medenî olduklarından fikren galebe çalmak lâzımdır. O cihadı da berahin-i şeriata havale edeceğiz.
Hilafete dair bir rü'yadır. Âlem-i manada padişahı gördüm. Dedim: "Sen zekatü'l-ömrü Ömer-i Sâni'nin mesleğinde sarfet!.. Tâ ki, meşrutiyet riyasetine lâzım ve biatın manası olan teveccüh-ü umumiyeyi kazanasın."
Padişah dedi: Ben O'nun yolunda gideyim. Siz de ol zaman ehlini taklid edebiliyor musunuz?.. Bir de sizde, onlardaki kuvvet-i İslâmiyet ve safvet ve ahlâk!..
Ben dedim: Bizdeki tenebbüh-ü efkâr-ı umumî ve tekemmül-ü mebadi ve vesait ve ihata-i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla; hem o noktaları istihsal, hem de netice-i matlub olan terakkiyi intac edebiliyor. {(*) Volkan'da "edebilir" ifadesiyledir.} Düvel-i ecnebiyenin adaleti bunu isbat eder.
O dedi: Nasıl yapacağım?
Dedim: "İstibdad, kalb-i memalik olan İstanbul'da kan bırakmadığından hüsn-ü niyeti göster. Pür-şefkat ile meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi; menfur olmuş Yıldızı mahbub-u kulûb etmek için, eski zebanîler yerine melaike-i rahmet gibi muhakkikîn-i ulemayı doldurmak ve Yıldızı dârülfünun gibi etmek ve ulûm-u İslâmiyeyi ihya etmek ve Meşihat-ı İslâmiyeyi ve Hilafeti, mevki-i hakikisine is'ad etmek ve milletin kalb hastalığı olan za'f-ı diyanet ve baş hastalığı olan cehaleti, servet ve iktidarınla tedavi etmekle, Yıldızı Süreyya kadar i'lâ et. Tâ Hanedan-ı Osmanî ol burc-u hilafette pertevnisâr-ı adalet olabilsin. Hem de havaic-i zaruriyeye iktisad et. Tâ alıştırılmış olan israfa iktidarı olmayan bîçare millet de iktida etsin. Madem ki, imamsın..."
Birden uyandım, gördüm ki; asıl bu âlem-i yakaza rü'yadır. Asıl uyanmak ve hakikat o rü'ya imiş.
İleride tavaif-i mülûk temelleri hükmünde olan anasır-ı muhtelife kulüplerinin ittihadının temeli ve nokta-i istinadımızın esası olan "İttihad-ı Muhammedî"den anasır-ı gayr-ı müslime tevahhuş etmesinler. Zira mesleğimiz sırf ahlâkî ve dinî olduğundan, onlara faide-i azîmeden başka zarar vermez. {(*) Volkan'da "zarar vermez" cümlesinden sonra, "hem de muvazene-i devleti muhafaza eden milliyetimiz İslâmiyetten başka yoktur" cümlesi de vardır.} Bizi kendilerine kıyas etmesinler. Zira milliyetleri çoktan vicdanî olan dinlerine galebe çalmış... Hem de onları medenî biliriz. Medenîlere ikna' ile, muhabbetle galebe çalınır.
Bâhusus en vahşi zamanlarda bu kadar edyan ve akvam-ı muhtelife ferman-ı لَٓا اِكْرَاهَ فِى الدّ۪ينِ ile medeniyet-i İslâmiyede masûn kalmışlardır. Ne vakit cem'iyetimizden tevahhuş etseler, meşrutiyete adem-i kabiliyetlerini ve vatana hıyanetlerini ve meşrutiyeti muvakkat ve gayr-ı meşru' istediklerini göstermiş olurlar.
Hem de ecnebiler bu cem'iyet-i ahlâkiye ve mürşidaneyi istihsan etmeleri gerektir. Zira eski zamanda ecnebiler vahşi olduklarından İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) onların vahşetine karşı taassub ve husumet göstermeğe mecbur idi. Şimdi onların medenîleşmeleri ile o
mahzur zâil olmuştur. Zira din noktasında medenîlere galebe ikna iledir. Ve mezheb ve dinin ulviyetini ve mahbubiyetini fiilen göstermek iledir. Söz anlamayan bedeviler gibi icbar ve husumetle değildir. Amma vâesefâ ki, İslâmiyet ve hamiyet namını taşıyan bazı zevzek ve lâübalilerin "kamerin menfaati, ayyaşlar mehtâbında işret etmeğe münhasır; ve şemsin faidesi bataklıkta mevadd-ı hasise taaffün etmeğe münhasırdır." diyen eblehler işret ve taaffünü mania' olmak için şems ve kamerin men'-i tulûuna kalkışmaları gibi; en mukaddes ve ulvî olan şeriat-ı garra ve onun hâdimi ve en hakikatlı ve uhrevî olan İttihad-ı Muhammedîyi kendi cem'iyet-i dünyeviyelerine kıyasen ağraz-ı faside ve metalib-i süfliyeye vasıta etmek gibi bir emr-i muhale ihtimal veriyorlar. Ve şems-i hakikate püf-püf ediyorlar. Heyhat nerede Süreyya süpürge olur? Veya üzüm salkımı gibi yenilir? Cihan arslanları silsile-i şeriata bağlı olduğundan, tilkinin onu koparmağa kalkışması sırf mecnunanedir.
Cem'iyetimizin meşrebi, beyne'l-İslâm muhabbetin manasına muhabbet ve husumetin medlûlüne husumettir. Ve mesleği: "Ahlâk-ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya etmektir. Ve rehberi şeriat-ı garra ve seyfi berahin-i kàtıa ve maksadı i'lâ-yı kelimetullah'dır...."
Kürdlerin ihtilafından zayi' olan kuvve-i cesîmelerinden istifade etmek için, ittihad-ı millî ile efkâr-ı umumiyelerini izhar etmek ve maarif ile o efkârı terakki ettirmektir. Tâ ki, meylü't-terakkileri faaliyete ve ukde-i hayatiyeleri tenvire {(*) Volkan'da "tenebbühe başlasın" ifadesiyledir.} başlasın. Halbuki maarif-i cedideden dört sebebten tevahhuş ediyorlar. İstizah olunca izah edeceğim. Bâhusus şimdiki bazı gençlerimizin dinlerindeki lâübaliyane hareketleri daha ziyade milleti tevhiş ediyor. Bu gibi lâübaliler meşrutiyete hizmet değil, bilakis meşrutiyete ve millete büyük bir darbe vurarak tarîk-i terakkiyi sedde sebeb oluyorlar.
Kürdistan'a maarif-i cedidenin idhaline çare-i yegâne: Hamidiye alaylarında askerlik münasebetiyle; mekatibte medrese nam-ı me'lufuyla ulûm-u diniye ile beraber fünun-u lâzıme-i medeniyeyi; aşair-i mezkûrenin
üç muhtelif nukàtında talebenin tayinatının teminiyle beraber üç dârü'l-ilim küşâd ve bunlardan neş'et eden Kürd uleması da, ihya olacak medaris-i münderisede Kürdlerin istidadlarına göre tedris-i fünun etmektir.
Kader bana Türkçeyi az vermiş. Hattı hiç vermemiş. Dikkatinizle bana yardım edin.
Şöyle ki: Zahiren hariçten cereyan eden maarif-i cedidenin bir mecrası da, bir kısım ehl-i medrese olmalı. Tâ gıll u gıştan tasaffi etsin.
Zira bulanıklığıyla başka mecradan taaffün ede gelmiş ve atalet bataklığından neş'et eden ve istibdad semûmu ile teneffüs eden ve zulüm tazyiki ile ezilen efkâra bu müteaffin su, bazı aksü'l-amel yaptığından, misfat-ı şeriat ile süzdürmek zarurîdir. Bu da ehl-i medresenin dûş-u himmetine muhavveldir.
Tarîk-i Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) şübhe ve hileden münezzeh olduğundan; şübhe ve hileyi îma eden gizlemekten de müstağnidir. Hem de o derece azîm ve geniş ve muhit bir hakikat, bâhusus bu zaman ehline karşı hiçbir cihetle saklanmaz. Bahr-i umman nasıl bir destide saklanacak?
Tekraren söylüyorum ki: İttihad-ı İslâm hakikatında olan İttihad-ı Muhammedî'nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) cihet-i vahdeti tevhid-i İlahîdir. Peyman ve yemini de imandır. {(*) Volkan'da "imandır" kelimesinden sonra: "Encümen ve cem'iyetleri, mesacid ve medaris ve zevaya'dır" ifadesi vardır.} Müntesibîni umum mü'minlerdir. Nizamnamesi Sünnet-i Ahmediye'dir (Aleyhissalâtü Vesselâm). Kanunu, evamir ve nevahi-i şer'iyedir. Bu ittihad, âdetten değil, ibadettir.
İhfa, havf, riyadandır. Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır. İttihadın hedef ve maksadı; o kadar uzun, münşaib, muhit merakiz ve maabid-i İslâmiyeyi birbirine rabtettiren bir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut olanları ikaz ve tarîk-i terakkiye bir hâhiş ve emr-i vicdanî ile sevketmektir.
Bu ittihadın meşrebi, muhabbettir. Husumeti ise, cehalet ve zaruret ve nifakadır. Gayr-ı müslimler emin olsunlar ki; bu ittihadımız, bu üç sıfata hücumdur. Gayr-ı müslime karşı hareketimiz ikna'dır. Zira onları medenî biliriz. Ve İslâmiyeti mahbub ve ulvî göstermektir. Zira onları munsıf zannediyoruz. Lâübaliler iyi bilsinler ki, dinsizlikle kendilerini hiçbir ecnebiye sevdiremezler. Zira mesleksizliklerini göstermiş olurlar. Mesleksizlik, anarşilik sevilmez. Ve bu ittihada tahkik ile dâhil olanlar, onları taklid edip çıkmazlar. İttihad-ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm)
olan İttihad-ı İslâmın efkâr ve meslek ve hakikatını efkâr-ı umumiyeye {(*) Volkan'da "enzar-ı umumiyeye" lafzıyladır.} arz ederiz. Kimin bir itirazı varsa etsin, cevaba hazırız.
İttihad-ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) cemaatine {(*) Volkan'da "cemi'yetine" kelimesiyledir.} isnad ettikleri dokuz evham-ı fasideyi reddedeceğim.
Böyle nâzik bir zamanda din mes'elelerini ortaya atmak münasib görülmüyor.
Elcevab: Biz dini severiz; dünyayı da yine din için severiz.
Sâniyen: Madem ki meşrutiyette hâkimiyet millettedir. Mevcudiyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milliyetimiz de yalnız İslâmiyet'tir. Zira Arab, Türk, Kürd, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli ve hakikatlı revabıt ve milliyetleri, İslâmiyet'ten başka bir şey değildir. Nasılki az ihmal ile tavaif-i mülûk temelleri atılmakta ve onüç asır evvel ölmüş olan asabiyet-i cahiliyeyi ihya ile fitne ikaz olunmaktadır. Ve oldu, gördük...
Bu unvan tahsisiyle, müntesib olmayanları vehim ve telaşa düşürüyor?
Elcevab: Evvel de söylemiştim. Ya mütalaa olunmamış veya sû'-i tefehhüme uğramış olduğundan tekrarına mecbur oldum. Şöyle ki:
İttihad-ı İslâm olan İttihad-ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) dediğimiz vakit, umum mü'minlerin mabeyninde bilkuvve veya
bilfiil sabit olan ittihad muraddır. Yoksa İstanbul ve Anadolu'daki cemaat {(1) Volkan'da "İstanbul ile Volkan idarehanesi murad değildir" ifadesiyledir.} murad değildir. Amma bir katre su da, sudur. Bu unvandan tahsis çıkmaz. Tarif-i hakikîsi {(2) Volkan'da "tasrif-i hendesesi şöyledir" şeklindedir.} şöyledir:
Esas temeli; şarktan garba, cenubdan şimale mümted ve merkezi Haremeyn-i Şerifeyn, cihet-i vahdeti tevhid-i İlahî.. peyman ve yemini iman.. nizamnamesi, Sünnet-i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm).. kanunnamesi, evamir ve nevahi-i şer'iye.. kulüp ve encümenleri, umum medaris, mesacid ve zevaya.. o cemaatin (cem'iyetin) ilelebed ve muhalled naşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiye ve her vakit naşir-i efkârı başta Kur'an ve tefsirleri {(HAŞİYE) Ve bu zamanda bir tefsiri, Risale-i Nur. -Müellif-} ve i'lâ-yı kelimetullahı hedef-i maksad eden umum dinî ve müstakim ceraiddir. Müntesibîni, umum mü'minlerdir. {(3) Volkan'da "kalû belâ'dan beri müntesiptirler" cümlesi de vardır.} Reisi de Fahr-i Âlem'dir (Aleyhissalâtü Vesselâm).
Şimdi istediğimiz nokta, mü'minlerin teveccühleri ve teyakkuzlarıdır. Teveccüh-ü umumînin tesiri inkâr edilmez. İttihadın hedef-i maksadı i'lâ-yı kelimetullah ve mesleği de kendi nefsiyle cihad-ı ekber ve başkalarını irşaddır. Bu mübarek heyetin {(4) Yine Volkan'da "cem'iyetin" kelimesiyledir.} yüzde doksan dokuz himmeti siyaset değildir. Siyasetin gayrı olan hüsn-ü ahlâk ve istikamet ve saire gibi makasıd-ı meşruâya masruftur. Zira bu vazifeye müteveccih olan cem'iyetler pek az, kıymet ve ehemmiyeti ise pek çoktur. Ancak yüzde biri, siyasiyyunu irşad tarîkiyle siyasete taalluk edecektir. Kılınçları, berahin-i kat'iyyedir. {(5) Volkan'da "Berahin-i kàtıa" ifadesiyledir.} Meşrebleri de muhabbet olduğu gibi, beyne'l-mü'minîn uhuvvet çekirdeğinde mündemiç olan muhabbete şecere-i tûbâ gibi neşvünema vermektir.
Volkan'a mensub cem'iyetin, tefrikadan ve başkalarına tevlid-i ye'sinden başka ne faidesi var?
Elcevab: Bu tefrik değil, tevhiddir. Ye's değil, ümiddir. O hakikat-i uzma ki, nısf-ı küre-i arzda meknuz uruk-u zeheb gibi bir köşesini keşf ile tecelli etmiş yeni bir meş'aledir. Bahr-i umman bir destide sığışmadığı gibi, İttihad-ı Muhammedî de Volkan idaresinde veya İstanbul'da sıkışıp kalmayacaktır. Belki şimdiki kuvveden fiile çıkmış bir parça İttihad-ı Muhammedî kar'u'l-asâ gibi ikazdan ibarettir. Hem de o derece uzun ve müteselsil ve merakiz-i İslâmiyeyi birbirine rabt eden silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut umum mü'minleri i'lâ-i kelimetullahın bu zamanda en büyük vasıtası olan maddeten ve manen terakkiyata bir şevk ve emr-i vicdanî ile sevk etmektir. Zira istibdad ve tahakkümden tahallüs, hâhiş ve şevk-i vicdanî ile sevk olur. Halbuki binde bir tane münevverü'l-fikirdir, vicdanen mütehassis oluyor. Hiss-i din olsa, ehass-ı havass ve en âmî hiss-i din ile mütesaviyen tarîk-i terakkide münevverü'l-fikir gibidirler. Hem de tenvir-i fikre sebeb olan marifet-i âmm veya medeniyet-i tâmm bizde olmadığı için, nuru'n-nur olan din-i İslâmı menâr etmeliyiz, tâ aheng-i terakki muhtell olmasın.
İçimizdeki gayr-ı müslimler ürkecekler veya bahane tutacaklar?
Elcevab: Bahane tutmak çocukluktur veya hainliktir. Ürkmek ise, cehalet veya tecâhüldür. Zira gayr-ı müslimler kurûn-u vustâda vahşi oldukları zamanlarda ferman-ı لَٓا اِكْرَاهَ ile, bu kadar edyan ve akvam-ı muhtelife medeniyet-i İslâmiyede masûn kaldıklarından, İslâmiyetin ulüvv-ü cenabı ve gayr-ı müslimlerin tevehhüm ettikleri mahzurun ademi güneş gibi tezahür ediyor. Hem de gayr-ı müslimlerin selâmeti, vatanın saadeti iledir. Ve meşrutiyetin devamı, ruhu, nokta-i istinadı ve mürşidi, şeriat ve milliyetimiz olan İslâmiyyet olduğundan; gayr-ı müslimler bu ittihaddan ürkmek değil, takdis ve ünsiyet etmek lâzımdır.
Ecnebilerin bundan tevahhuş etmek ihtimali var?
Elcevab: Bu ihtimale ihtimal verenler mütevahhiştir. Zira merkez-i taassublarında İslâmiyet'in ulviyetine dair konferanslarla {(*) Bismark ve Mister Karlayl gibilerin malûm beyanatlarına işaret eder. -Müellif-} takdis etmeleri bu ihtimali reddeder. Hem de düşmanlarımız onlar değil; asıl bizi bu kadar düşüren i'lâ-yı kelimetullah'a mani olan cehalet ve neticesi olan muhalefet-i şeriattır... Ve zaruret ve onun semeresi olan sû'-i ahlâk ve harekâttır... Ve ihtilaf ve onun mahsulü olan ağraz ve nifaktır ki, ittihadımız bu üç insafsız düşmana hücumdur.
Amma ecnebilerin vahşi oldukları kurûn-u vustâda; İslâmiyet, vahşete karşı husumet ve taassuba mecbur olduğu halde, adaleti ve itidalini muhafaza etmiş. Hiçbir vakit engizisyon gibi etmemiş. Ve bu zaman-ı medeniyette ecnebiler medenî ve kuvvetli olduklarından, o zararlı {(**) Volkan'da "o mahzur olan" kelimesiyledir.} olan husumet ve taassub zâil olmuştur. Zira din nokta-i nazarından medenîlere galebe çalmak ikna' iledir, icbar ile değildir. Ve İslâmiyeti, mahbub ve ulvî olduğunu -evamirine imtisalen- ef'al ve ahlâk ile göstermek iledir. İcbar ve husumet, vahşilerin vahşetine karşıdır.
Bazıları; "Sünnet-i Nebeviyeyi hedef-i maksad eden İttihad-ı İslâm, hürriyeti tahdid eder ve levazım-ı medeniyete münafîdir" diyorlar?!
Elcevab: Asıl mü'min, hakkıyla hürdür. Sâni'-i Âlem'e abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Demek imana ne kadar kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur.
Amma hürriyet-i mutlaka ise, vahşet-i mutlakadır, belki hayvanlıktır. Tahdid-i hürriyet dahi insaniyet nokta-i nazarından zarurîdir.
Sâniyen: Çocukluk tabiatı ile, heva ve heves ile zünub ve mesavî-i medeniyet mehasin zan olunuyor. Halbuki medeniyetin hiçbir hakiki
mehasini yoktur ki, İslâmiyette sarahaten veya zımnen veya iznen o veya daha ahseni bulunmasın.
Sâlisen: Bazı sefih ve lâübaliler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmarenin esaret-i rezilesi altına girmek istiyorlar.
Elhasıl: Şeriat dairesinden hariç olan hürriyet, ya istibdad veya esaret-i nefis veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettir. Böyle lâübaliler ve zındıklar iyi bilsinler ki, dinsizlikle ve sefahetle sahib-i vicdan hiçbir ecnebiye kendilerini sevdiremezler ve benzetemezler. Zira mesleksiz ve sefih sevilmez. Ve bir kadına yakışır -istihsan ettiği- libası erkek giyse maskara olur. {(1) Volkan'da "erkek giyse müsteskal olur" ifadesiyledir.}
İttihad-ı İslâm cemaati, {(2) Volkan'da "Bu cem'iyet" şeklindedir.} sair cem'iyet-i diniye ile şakku'l-asâdır. Rekabet ve münaferatı intac eder?!
Elcevab: Evvelâ umûr-u uhreviyede hased ve müzahamet ve münakaşa olmadığından; bu cem'iyetlerden hangisi münakaşaya, rekabete kalkışsa, ibadette riya ve nifak etmiş gibidir?!.
Sâniyen: Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden cemaatlerin iki şart ile umumunu tebrik {(3) Volkan'da "takdis" kelimesiyledir.} ve onlarla ittihad ederiz.
Birinci şart: Hürriyet-i şer'iyeyi {(4) Volkan'da "meşrutay-i meşruayı" şeklindedir.} ve asayişi muhafaza etmektir.
İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cem'iyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeğe çalışmamak. Birinde hata bulunsa, müfti-i ümmet cem'iyet-i ulemaya havale etmektir.
Sâlisen: İ'lâ-yı kelimetullahı hedef-i maksad eden cemaat, {(5) Volkan'da "cem'iyet" kelimesiyledir.} hiçbir garaza vasıta olamaz. İsterse de muvaffak olamaz. Zira nifaktır. Hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda olunmaz. Nasıl Süreyya süpürge
olur veya üzüm salkımı gibi yenilir? Şems-i hakikata "püf, püf" eden, divaneliğini ilân eder.
Ey dinî cerideler! Maksadımız: Dinî cemaatler maksadda ittihad etmelidirler. Mesalikte ve meşreblerde ittihad mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir. Zira taklid yolunu açar ve "Neme lâzım, başkası düşünsün" sözünü de söylettirir.
Asıl ittihad-ı İslâm {(1) Volkan'da "asıl ittihad-ı Muhammedînin.." şeklinde.} olan buradaki cemaate, manen gibi sureten de intisab edenlerin ekserîsi avam, bir kısmı da meçhulü'l-hal olduğundan, fitne ve ihtilafı {(2) Volkan'da "bir esas-ı metine adem-i istinadı ima ediyor" cümlesi.} îma ediyor?..
Elcevab: Belki ağraza adem-i müsaadesine binaendir ki, evail-i İslâm'a müşabehetidir. Hem de madem maksadı, ittihad ve i'lâ-yı kelimetullahtır. Teşebbüsât ve harekâtı da ibadettir. İbadet câmiinde şah ve geda birdir. Müsavat hakikî düsturdur. İmtiyaz yoktur. Zira en ekrem, en müttakidir. Ve en müttaki, en mütevazidir. Binaenaleyh, manen asıl hakikat-i ittihada intisabıyla beraber, sureten onun numunesi olan bu uhrevî ve sırf dinî cemaate {(3) Volkan'da "ön cem'iyete" kelimesiyledir.} intisab ile teşerrüf edecek, yoksa şeref vermeyecektir. Bir katre, bahr-i ummanı tezyid edemez. Hem de bir günah-ı kebire ile imandan çıkmadığı gibi, şems garbdan tulû' etmediğinden tevbenin kapısı da açıktır. Bir desti müteneccis su, bir denizi tencis etmediği gibi; kendi de temizlendiğinden, şimdi bu numune-i ittihada intisab eden adama şartımız olan Sünnet-i Nebeviyeyi (Aleyhissalâtü Vesselâm) ihya ve evamirine imtisal ve nevahiden içtinab ve asayişe ilişmemek {(4) Volkan'da "ve muhafaza-i meşrutâ-i meşruaya" ifadesiyledir.} elinden gelse azm-i kat'î ile... Dâhil olan bazı meçhulü'l-hal olanlar bu hakikat-i âliyeyi lekedar edemez. Zira kendi lekedar olsa da imanı mukaddestir. Bu unvan-ı mukaddese böyle bahane ile leke sürmek; İslâmiyet'in kıymet ve ulviyetini bilmemekle beraber, kendini ahmaku'n-nâs ilân etmektir.
Numune-i ittihad olan cemaatimize {(5) Volkan'da "cem'iyetimize" kelimesiyledir.} -sair cem'iyât-ı dünyeviyeye kıyasen- leke sürmeyi, ta'riz etmeyi cemi'-i kuvvetimizle reddederiz. İstifsar tarîkiyle bir itirazları olursa cevaba hazırız. İşte meydan...
Benim dâhil olduğum cemaat burada tafsil ettiğim ittihad-ı İslâmdır. {(*) Volkan'da "cemaat ve ittihad-ı İslâm" yerine "cem'iyet" ifadesiyledir.} Yoksa mu'terizlerin bâtıl tevehhüm ettikleri cem'iyet-i mütehayyele değildir. Bu dinî heyet {(**) Volkan'da: "Bu cem'iyetin efradı" şeklindedir.} efradı, şarkta olsa, garbda olsa, cenubda olsa, şimalde olsa beraberiz.
Cem'iyetlerde teşebbüsat-ı hafiye olduğu halde, İttihad-ı Muhammedînin izhar-ı serairi neden lüzum görülmüş?..
Elcevab: İslâmiyet aşikârdır. Hem de kuvve-i ittisâiyesi tazyik olunsa âleme zelzele verecek. Hem de ihfa, hile ve şüpheyi davet ettiğinden, hile ve şübheden münezzeh olan hakikat, hafâdan da müstağnidir. Hem de, müesses iken bazı köşelerden tecelli ediyor. Hem de bidayet-i İslâmda kırk oldu, saklanmadı; nasıl üçyüz milyondan sonra gizlenecek? Hem de bir şeyi akıl görür kabul eder, fikir uğraşır teslim eder bir hakikat, hafâ perdesini kabul etmez.
Yüzbin defa cemi' mü'minlerin lisanıyla insanların adedi kadar deriz: Yaşasın şeriat-ı garra-yı Ahmedî (A.S.M.)
{(*) Volkan'ın iki sayısında devam eden bu makale bilâhare Hazret-i Üstad'ın sair makalelerinde yaptığı gibi bazı tasarruflarına uğramamıştır. Biz ise onun Volkan'daki ilk aslını derc ediyoruz.}
Lisanım fikrime iyice tercümanlık edemiyor. Muhakemenizle bu perişan sözlere bir intizam veriniz.
SUAL: Asl-ı İttihad-ı Muhammedînin numunesi ve bir şu'lesi olan buradaki ittihad ne edecektir?
Elcevap: Manevî ve irşad tarîkiyle ikaz edecek ve aktar-ı erbaaya yayılmış olan silsile-i müteselsile-i nuraniyeyi ihtizaza getirecek ve beynel mü'minîn muhabbet ve uhuvveti kuvveden fiile çıkaracak.. Müteferrik ve tavaif-i mülûk temelleri olan cem'iyetleri tevhid edecek ve vasıta-i terakki olan hubb-u din, hubb-u vatan gibi ve hedef-i maksad olan i'lâ-yı kelimetullahı menfaat-i dünyeviye gibi, hamiyet-i İslâmiye ile hamiyet-i milliye gibi herkesi müteveccih kılacak!.. Zira vasıta-i terakkimiz tarîkde, maksadda ve hiss-i hamiyette müsennadır, daha muhkemdir.
Amma vâesefâ ki, istifade tarîkini bilmedik. Bu "müsenna"nın bir katı çözülse nısf-ı kuvvet gibidir. Hem de: "Yürüyüşünü terk ile başkasının yürüyüşünü öğrenmedi" meseline mâsadak olacağız. Hem de: Lahm ve demlerine karışmış olan hissiyat-ı diniyenin yerini başka bir şey tutamaz. Meğer birden vücud, tamamıyla birden inkılab edebilsin.
SUAL: Bu cem'iyet-i Muhammedî sair cem'iyetler gibi hiss-i tarafdarı ve rekabeti ve münakaşayı uyandıracak. Bâhusus askere sirayet ile neticesi iyi çıkmaz.?
Elcevab: İttihad-ı Muhammedî, sair cem'iyâtın akran ve emsali değildir. Belki umumun pederi ve mürşididir; o yıldızlara, bu şems ziya verecek ve her dairenin mâfevkinde... Ve sair devaire muhittir. Zira manen livaü'l-hamd-i Muhammedî (A.S.M.) altına girmeyen mü'min yoktur. Lâsiyyema asakir-i muvahhidin, cem'iyetin hedef-i maksadı olan muhabbet ve uhuvvete ve i'lâ-yı kelimetullaha tamamıyla mazhardırlar. Asıl İttihad-ı Muhammedînin saff-ı evvelini umum asakir-i muvahhidin teşkil eyler.
Biz bu İttihad-ı Muhammedî ile isteriz ki; umum millet de asker gibi müttehid ve yek-vücud olsun. Ve o muhabbet ve uhuvveti kuvveden fiile çıkarsınlar. Ve müdafi ve muhafız-ı hukuk ve hallal-i müşkilât, efkâr-ı âmmeyi tevlid ve tehzib etsin. Zira katre katre su müteferrik kalsa, kurur hebaya gider, ittihad ile bir havz-ı âb-ı hayat olur.
Ey ümmet-i Muhammed! Bu İttihad-ı Muhammedî'nin sadâsı umum mü'minlere bir "Arş!" emridir. Mübareze-i hayat meydanında, tarîk-i terakkide parlak müstakbel tarafına asker gibi sizi sevk ediyor.
SUAL: Anasır-ı gayrı müslimeyi de, ittihad-ı İsevî ve Musevîye teşebbüslerine teşviktir. Bu ise taassubla ve iftirakla meşrutiyete darbe olmaz mı?!
Elcevab: Zarar yoktur, onlar da yapsınlar ve hem de çokdan yapmışlar. Şimdi bir Nebiyy-i Zîşanın ismine isnad ile bir cem'iyet çıksa; ya o Nebinin ihtiramı tasdik ve tebcil ve muhabbeti izhar içindir, bu ise husumeti davet etmez. Veyahut ona mensup ayinleri icra etmektir. Bu ise ferman-ı لَٓا اِكْرَهَ فِى الدّ۪ينِ ile hürriyet-i mezhebiye teessüs ettiğinden, münakaşaya mahall olmaz. Eğer siyasiyat ve maddiyata karışmaya vesile addedecekler ise, buna muvaffak olamazlar. Zira onların dinleri sırf vicdanî olduğundan, siyaset ve maddiyata münasebeti az ve hem de çoktan kesilmiş ve hem de muhtaç değillerdir. Zira, milliyet ve menfaat onların terakkiyatına muharrik-i kâfidir. Biz ise, saadet-i dünyeviye ve uhreviye ile bu ittihada eşedd-i ihtiyaçla muhtacız. Çünkü milliyetimiz İslâmiyetten başka yoktur. Kavmiyet nazara alınsa, tavaif-i mülûk gibi olur. Ve vicdanımıza dinden başka âmir ve müşevvik yoktur. Hem de menba-ı istidadımız ve
nokta-i istinadımız bu ittihad-ı diniyedir.
SUAL: Böyle nazik bir zamanda hissiyat-ı diniyeyi heyecana getirmekle, teskin ve ta'dili güç olur?
Elcevab: Dinde hükümferma olan hak ve adalet, hissiyatı ta'dil ve tahdid eder. Sair hissiyata kıyas olunmaz. Hem de bu heyecanın hararetiyle imtizac-ı kimyevî-i anâsır gibi, bize lâzım olan "ziya-yı maarif" hararetli kuvvet ve şevki tevlid edecektir. Hem de terakkiyat ve medeniyete lâzım olan hissiyat-ı ulviyede en bedevi adam, en münevverü'l-fikir gibi İslâmiyet namıyla tarîk-i terakkide şevk-i vicdanî ile sevk edecektir. Hem de bu sadâ-yı dinî bu merkez-i hilafetten sudûr etmekle, etrafa aks-endaz olmaz ise, istibdad her unsurda merkezden iftirak meylini ekdiğinden; bu meyilden istifade ederek, bazı sahib-i zuhur mütemehhidlik veya müceddidlik namıyla başka taraflarda bu sadâyı çıkaracak ve bu devlet-i İslâmiyeyi tefrikaya düşürecek ve bu ism-i mübareki de tenzil ve tahdîd edecektir.. Hem de intizam-ı idareye şiddet-i ihtiyacımızdan yüz derece veya daha ziyade tehzib-i ahlâka muhtacız. Bu da iksir-i diyanetledir.
Zira, umum enbiyanın memalik-i Osmaniyeden zuhuru, kaza ve kader-i İlahînin bir işareti ve remzidir ki; bu memleket insanlarının tekemmülatı ve tehzib-i ahlâkı, hiss-i dinin mâyesiyle olacaktır. Hem de şeriatla münasebet-i vehmîden başka irtibatı olmayan istibdad, o kadar zamanda o derece dâhil ve haric mühacemata karşı kendini muhafaza ettiğinden, şimdi şeriatın has abd-i memlûkü ve münasebet-ı hakikî ile merbut olan meşrutiyet-i meşruâ bu kuvvet-i azîme-i şer'iyeye isnad ve istimdad etmek zarurîdir.
SUAL: Eğer Cem'iyet-i Muhammediye siyasete karışırsa hükûmetin ruhu olan itaat muhtell olur?
Elcevab: Evvela: Cem'iyetin hedef-i maksadı siyaset değil. Zira ekser meb'usan, ulema ve müttaki olduklarından, siyaset ciheti onlara muhavveldir.
Saniyen: Hükûmet hükûmet-i İslâmiye olduğundan, İttihad-ı Muhammedî'nin kanunnamesi olan evamir ve nevahi-i şer'iyeyi takib etmesi zarurîdir. Şayet etmezlerse ikaz edilecektir. Lâkin tagallüb ve kuvvet ile icbar değildir... İhtar ediyorum ki; İttihad-ı Muhammedî
dediğimiz cem'iyet, bazı zevattan ibaret bir cem'iyet değildir ki; o efradın teferrukuyla veya sû'-i istimaliyle leke gelsin. Zira, şemsin küçük bir misaline ma'kes olan bir cam parçası kırılsa; veyahut göz yummakla nehar leyle tahvil edilse, bütün âyinelerde mütecelli olan ziya-yı şems mürtefi olmadığı gibi; buradaki resmî cem'iyet teferruk etse ve hasbe'z-zaman tebeddüle uğrasa, yine şems-i hakikat-i ittihad-ı Muhammedînin tecelliyatına sekte getiremez. Zira İttihad-ı Muhammedî hakikaten her mü'mini muhittir. Lâkin bâzı zevat-ı ma'dude, nısf-ı küre-i arzda kurulmuş o cesîm fabrika-i İslâmiyetin çarklarını temizlik ve harekâtını tesri' etmek için başkalarını davet ve istimdad ile hademe gibi hizmet ettirecektir ki, bunların en birincisi ulema ve meşayih ve talebe ve hutebâdırlar.
SUAL: Şimdiye kadar bu fikre neden teşebbüs olunmadı?
Elcevab: Zaten istibdad herkesin şevkini kırıp atalete sevk ediyordu. Şimdi ise, madem ki meşrutiyette efkâr-ı âmme hâkimdir, o efkârın eczası da her ferdin fikr-i mahsusudur, her ferd de hareket etmek lâzımdır. Tâ cereyan-ı umumî muhtell olmasın. Binaenaleyh, yalnız saadet-i vatan ve selâmet-i hükûmet olan makâsıd, farz-ı kifaye gibi telakki olunduğundan; herkes: "Neme lâzım, başkası düşünsün" gibi cevab-ı miskinâneye ve başkasına havale ve itimad etmek gibi tevekkül-ü âcizâneye müsait bir zemin olur.
Amma hubb-u din ve i'lâ-yı kelimetullah herkese farz-ı ayn olduğundan, herkes kendini mükellef bildiğinden,
na'ra-yı merdanesiyle teşmir-i sak ederek, zincir-i âtaleti kırmak ve perde-i sefaleti yırtmakla meydan-ı terakkiye atılacaktır. Şimdiye kadar ihtilaf-ı efkârımızdan istibdad istifade etti.. Kezalik, ihtilaf-ı İslâmdan Avrupa da istifade ederek istibdad-ı manevîleri altında bizi ezdi. Şimdi evvelen biz müttefik olalım. Tâ ki dest-i vifakı bizdeki gayr'i müslimlere de uzatabilelim. Ve Avrupa'nın istibdad-ı manevîsi de meşrutiyet-i maneviyeye inkılab edebilsin.
İhtar-ı mühim: İttihad-ı Muhammedî hedef-i maksadımızdır ve o noktaya çalışacağız. Şimdiki resmî İttihad-ı Muhammedî ki onun bir katresidir, o ittihad-ı Muhammedîye bir mukaddemedir. Herkes san'atına ve hedef-i maksadına mensub olabilir. Binaenaleyh, teberrük
ve taakkul için hedef-i maksadımız olan "İttihad-ı Muhammedî" unvan-ı mübarekini taşıyoruz. Asıl İttihad-ı Muhammedî'nin tarif ve hendesesi şöyledir ki: Esası, aktar-ı âleme mümted bir silsile-i nuranî ile bağlıdır. Merkezi Haremeyn-i Şerifeyndir. Ve cihetü'l-vahdeti, tevhid-i İlâhidir. Ve peyman ve yemini, imandır. Ve nizamnamesi, sünen-i Ahmediyedir. Ve kanunnamesi, evamir ve nevahi-i şer'iyedir. Ve kulüp ve encümenleri, umum medaris ve mesacid ve zevâyadır. Ve cem'iyetin ilel-ebed ve daimi nâşir-i efkârı umum kütüb-ü İslâmiyedir. Ve muvakkat nâşir-i efkârı, i'lâ-yı kelimetullahı hedef-i maksad eden umum ceraiddir. Ve müntesibîni, umum mü'minlerdir. Saff-ı evveli, guzât ve şüheda teşkil eder, kalû belâ'dan beri müntesibdirler. Defter-i esmaları, levh-i mahfuzdur. Böyle bir İttihad-ı Muhammedî cem'iyeti, reisi ve seyyidi, Fahr-i Âlemdir (A.S.M.). Hem de her ferdin de her cem'iyet-i diniyenin de reisi yine O'dur, hem de Reis-i Âlemdir.
"Ben İttihad-ı Muhammedî efradındanım" dediğim vakit, muradım bu ittihaddır. Hem de bu ittihadı hedef-i maksad eden adamlardanım, demek istiyorum. Mesleğimiz muhabbettir, muhabbeti neşretmektir. Biz husumet edenlere muhalifiz. Hem de şimdiki resmî bir cem'iyeti teşkil ediyoruz. Bütün müteferrik cem'iyat-ı İslâmiyeyi tevhid etmek için!.. Yoksa, fazla bir fırkayı çıkarmak değildir. Hâşâ ve kellâ!...
Tefrika ika' edenden değilim. İtiraz ve evham-ı fasideyi sonra red ve ilân edeceğim.
{(*) Bu makale Volkan'ın üç sayısında devam etmiştir.}
VEHİM: Sen bu hakaiki çok tekrar ediyorsun, hem de aynı ibare ile?..
İrşâd: Evvelâ: Hakikat olduğu için tekrar ediyorum. Hakikat da ziya gibi usandırmaz. Hem de üç dört makale yazdım. Muterizler tecahül ettiler. Gözlerine sokmak istiyorum. Çocuklara tekrar lâzımdır. Hem de bir meslek takib ettiğimi gösteriyorum. Bir mesleği takib edenler tekrara mecbur olurlar. Hem de birşeyin esası atılsa, mükerreren irca'-ı nazar lâzımdır. Mesleksiz olanlardır ki, her yola sapıyorlar. Bizim tarîkımız birdir. Lâkin Türkçe elfazında pek zengin değilim. Bazı usandırıcı elfazı tekrar ediyorum.
VEHİM: Siz cem'iyetinize "İttihad-ı Muhammedî" unvanını vermişsiniz. Bundan sureten müntesib olmayanlar evhama düşüyorlar. Başka bir unvana tebdil etseniz ne olur?..
İrşâd: İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) ikidir:
Biri: Aksa'l-makasıddır ki, umum mü'minler iman ile dâhildir.
Diğeri: Onun tezahür ve tecellisine bilfiil hizmet eden cem'iyettir ki, mukaddemesidir. Buna resmen intisab, şeriat-ı Ahmediyenin ahkâm-ı münifesine müraata azm-i kat'î iledir. Bu azm ve tevbeye karşı taannüd edenler evhama düşüyorlar. Hem de bu cem'iyetten maksad, İttihad-ı Muhammedîyi tecelli ettirmektir. Ve o hakikat-i sabite ve sâkineyi {(**) Volkan'da "sâkite" kelimesiyledir.} ihtizaza getirmektir. Bu cem'iyete gayet cazibedar ve cellâb bir unvan lâzımdır ki, nur-u iman ile münevver olan muvahhidini cezb edebilsin. Sair cem'iyetlerde müsemma ismini arıyor. Bunda ise, isim müsemmasını arıyor.
Hem de "Kur'an" lafzı her âyete ve lafz-ı "âlem" her nev'e ve "su" lafzı her katreye ıtlakları gibi, cemi'-i mü'minîne muhit olan "İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.)" unvanı herbir cem'iyet-i İslâmiyeye ıtlak olunabilir. Nasıl ki, umum mü'min, Muhammedîdir. Her ferd-i mü'min de Muhammedîdir. Biz de Muhammedîyiz, Ahmedîyiz. (A.S.M.)
VEHİM: Böyle cem'iyet ve fırkaların teşkilatı, hükûmetin zaîflemiş olan itaati ve icraâtını haleldar edecek. Zira temeddün-ü hakikiye elan mazhar olamamışız. Ve vahşet ve cehaletten de husumet ve taassub çıkıyor?..
İrşâd: Bu cem'iyete intisaba şart olan evamir-i şer'iyeye imtisal ve nevahiden içtinab ve muhafaza-i meşruta-i meşruaya azm-i kat'i ile cehd edenler, hükûmetin itaatine iyi bir menba' ve icraâtına güzel bir mecra teşkil ederler. Zira, evamir-i şer'iye ile mukayyeddirler. Bâzı cem'iyetlerin efradı gibi fevzâvî ve anarşistliğe ve hodserane muamelâta ve tahakkümâta temayül edemezler. Hem de bu cem'iyette hükûmet haric kalamaz.
VEHİM: Bu cem'iyete istihsanen intisab edenler ne ile muvazzaf olurlar?..
İrşâd: İki vazifesi vardır.
Birincisi: Kendi nefsi ile cihad-ı ekberde bulunmak, yani şeriat-ı garraya ittiba' ve sünen-i Ahmediyeyi ihyaya azm-i kat'î ile teşebbüs etmektir.
İkincisi: Sair mü'minleri uhuvvet ve muhabbete davet.. ve sâkin ve sabit olan uhuvvet-i diniyeyi ihtizaza getirerek tezyid ve izhar etmektir. Bu cem'iyete resmen intisab, yalnız defter-i mahsusasına kaydettirmekle değildir. Belki rabt-ı kalb ve istihsan ve teveccüh iledir. Zira bu ittihad ruhanî ve manevîdir. Surî ve cismanî değildir.
VEHİM: Bu mukaddeme olan cem'iyet, maksad olan hakikat-i İttihad-ı Muhammediyeye (A.S.M.) bir numune ve ma'kes ve hüsn-ü misal olmak lâzımgelir. {(*) Volkan'da "lâzım idi" ifadesiyledir} Halbuki sizin perişan halinizi temaşa edenler o hakikat-i ulviyenin şu'lesini
göremiyorlar?..
İrşâd: Evet şems-i hakikat-i ittihada karşı şimdiki cem'iyet, o madenden çıkmış elmas parçasıdır. Daha saykal vurulmamıştır ki, onun misali içinde görünsün. İnşâallah bir seneye kadar ulemanın himmetiyle aktar-ı cihanda tele'lü' edecek. Şayet bu parça kırılsa da, daha büyük ve müşa'şa binlerce parça ve ma'kes bulunacaktır. Efradı ne kadar müteferrik olsa müctemi' gibidir. Zira bu cem'iyetin nizamâtı şeriatla müesses ve münasebatı ruhanî olduğundan, cemi' dünya onlara nisbeten bir meclis-i vâhid gibidir. Sair cem'iyetler gibi sureten içtima' ve müdavele-i efkâr ile ve nizamât namıyla bid'atları icad etmeyecektir. Lâkin hademelerin hidematına ait bazı nizamat-ı mahsusası olabilir.
Hem de bu cem'iyetin aktardaki erkânı mabeynindeki münasebat-ı ruhanîyeyi nazar-ı aklî ile görebilseniz, mir'at-ı mücella gibi o hakikat-i ulvîyenin misali size aksedecektir. Münasebatı teşkil eden o nuranî silsilelerden turuk-u aliyye-i meşayihîn silsilelerini bir misal olarak gösteriyorum.
VEHİM: Şimdiki zamanda terakkiyata ve saadet-i dünyeviyeye sarf-ı himmet lâzım iken, böyle taassub ve teşettütü intac eden dîn meselesi meşrutiyette esas tutulsa bazı mahaziri intac eder?!.
İrşâd: Dünyada tedennimizin sebebi, dinimize riayetsizliktendir. Hem de intizam-ı idareden ziyade tezhib-i ahlâka muhtacız. Mühezzib-i ahlâk da dindir. Dünya için din ihmal olunmaz. Biz vatanı Din ve Haremeyn için severiz. Dünyayı da din için imar edeceğiz.
Madem ki meşrutiyette hâkimiyet-i milletdir. Mevcûdîyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milliyetimiz ise, yalnız İslâmiyettir. Zira anasır-ı İslâmiyenin revabıt ve milliyetleri, İslâmiyetten başka Hazret-i Nuh (A.S.) evlâdlığıdır. Nasıl ki az bir ihmal ile tavaif-i mülûk temelleri atıldı... Ve onüç asır evvel İslâmiyetin darbesiyle ölen asabiyet-i cahiliye ve kavmiyeyi ihyaya başlamasıyla fitne ikaza başladı.
VEHİM: Bu cem'iyet, tefrika verir ve ye'si intac ve vehmi tevlid eder?
İrşâd: Bu tefrika değil, müteferrik cem'iyetleri tevhid etmektir. Yeis vermez, ümid-i hayat ve ittihad verir. Şöyle ki: O hakikat-i uzma ki, nısf-ı küre-i arzda meknun urûk-u zeheb gibi bir köşe ile tecelli etmiş yeni bir şu'le, o hakikatın tamamen keşfine bir beşarettir. Hem de kuvveden fiile çıkmış bu parça (İttihad-ı Muhammedî) (A.S.M.) kar'u'l-asâ gibi mü'minleri ikaz ile şevk-i vicdaniyle tarîk-i terakkide Kâ'be-i kemalâta doğru sevk edecektir. Zira bu zamanda i'lâ-i kelimetullahın en büyük sebebi maddeten ve manen terakki etmektir. Çünkü ecnebiler terakki ile bize galebe çaldılar. Biz de muhalefet-i şeriat ve sû'-i ahlâkımızla onlara yardım ettik.
Şimdi bize lâzım; o silsile-i müteselsile-i nuranîyi -ki merakiz-i İslâmiyeyi birbirine rabt etmiş, o silsilelerin sükûn ve sükûnetleriyle gaflet ettik, anlayamadık, istifade edemedik. Onları- ihtizaza getirmektir. Ve uhuvvet çekirdeğinde mündemiç olan muhabbete şecere-i tûba gibi neşvünema vermektir. Ve hamiyet-i İslâmiyeyi galeyana getirmekle imtizac ve ittihad-ı anasırın husulüyle kuvvet ve marifeti tevlid etmektir. {(*) Volkan'da "etmektir" kelimesinden sonra şu cümle vardır: "sadedden çıktık, ne yapayım şimdi hayalime geldi.. Şöyle ki âmir.."}
Hem âmir ve hâkim vicdanî olmalı. Yoksa daima istibdadın taht-ı tahakkümünde bulunacağız. Âmir-i vicdanî de tenevvür-ü fikre tevakkuf eder. Tenevvür-ü fikir ise, umumda ya marifet-i âmm veya medeniyet-i tâm veya İslâmiyetin hissiyle olacaktır. Halbuki binden on tane medeniyet veya marifetle münevverü'l-fikirdir. Bu ise, aheng-i terakkiyi ihlâl eder. Aheng-i ıttıradî için nure'n-nur olan Din-i İslâmı menar ve rehber etmeliyiz. Tâ herkes de münevverü'l-fikir gibi olsun. Zira, hiss-i dîn ile en âmî, en münevverü'l-fikir gibi mütehassistir. Fikri münevver olmasa da kalbi münevverdir. Hissiyat güzel olursa, efkâr da müstakim olur.
VEHİM: İçimizde gayr-ı müslimler bahane tutacaklar veya ürkecekler?
İrşâd: Bahane tutmak çocukluktur. Ürkmek ise, cehalettir. Zira gayr-ı müslimlerin saadeti vatanın selâmeti iledir. Ve meşrutiyetin devamı ve ruhu ve nokta-i istinadı ve mürşidi, şeriat ve milliyetimiz olan İslâmiyet olduğundan, gayr-ı müslimler bu ittihaddan ürkmek değil, takdis ve ünsiyet etmek lâzımdır.
VEHİM: Ecnebiler bundan tevahhuş etmek ihtimaldir?
İrşâd: Bu ihtimale ihtimal verenler tevahhuş ediyor. Zira merkez-i taassublarında İslâmiyetin ulviyetine dair konferanslarla takdis etmeleri bu ihtimali reddeder. Feylesof-u şehir Mister Carlyle>Amerika'dan yüksek bir sadâ ile bütün Avrupa'ya İslâmiyetin kudsiyetini işittirmiş. Hem de düşmanlarımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Tabiî Avrupa'da bundan istifade ile bizi istibdad-ı manevîleri altına aldılar. Bu ittihadımızla bu üç düşman-ı bîinsafa -ve başta ihtilaf olarak- hücum edeceğiz. Amma ecnebilere düşman nazarıyla değil, belki saadetimizi ve i'lâ-i kelimetullaha bu zamanda vasıta olan terakki ve madeniyete bizi teşvik ve icbar ettiklerinden dost ve hâdim nazarıyla bakacağız. Hem de ecnebiler medeniyetleriyle beraber kuvvetli olduklarından taassub ve husumete mahall kalmamış. Zira, din nokta-i nazarından medenîlere galebe çalmak ikna' iledir, icbar ile değildir. Ve İslâmiyeti mahbub ve ulvî olduğunu ef'al ve ahlâkımızla göstermek ve maddeten terakki etmekledir. İcbar ve husumet, söz anlamayan veya anlamak istemeyen vahşilerin vahşetine karşıdır.
VEHİM: Meşrutiyetin bir rüknü hürriyet-i tammedir. Halbuki Sünnet-i Nebeviyeyi hedef-i maksad eden ittihad-ı Muhammedî (A.S.M.) hürriyeti tahdîd eder. Ve medeniyetin çok levazımına münafîdir?!.
İrşâd: Hürriyeti tahdid ile tahkik ve tekmil eder. Ve medeniyetin aldatıcı zünub ve mesavîsini hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten Seyf-i şeriatla yasak eder. Zira asıl hür, mü'mindir. Dinsiz daima istibdad altındadır. Çünkü Sâni'-i Âleme hakkıyla abd ve hizmetkâr olan, başkasının istibdadına tezellüle tenezzül etmemek gerektir.
Ve tahdid-i hürriyet, insaniyet nokta-i nazarından zarurîdir. Amma hürriyet-i mutlaka, vahşet-i mutlakadır. Belki hayvanlıktır. İnkıyad-ı vicdan ile, ahkâm-ı şer'î ile takyid-i hürriyetde tekemmüldür, münafî değil... Amma levazım-ı medeniyet dediğiniz bâzı zünub ve mesavî-i medeniyeti çocukluk tabiatıyla, heva ve heves ile aldatıcı mehasin zannedersiniz!.. Halbuki asel-i müsemmem gibi aldatıcıdır. Medeniyetin hiçbir mehasin-i hakikiyesi yoktur ki, şeriatta sarahaten ve istilzamen veya iznen o veya daha ahseni bulunmasın.
Hem de bazı lâübaliler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emarenin istibdad ve esaret-i rezilesinin altına girmek istiyorlar.
Elhasıl: Şeriat dairesinden hariç olan hürriyet, ya başka kalıpta istibdad veya esaret-i nefs veya vahşet-i hayvaniyedir. Böyle lâübaliler iyi bilsinler ki; diyanetsizlikle, sefahetle sahib-i vicdan hiçbir ecnebiye kendilerini sevdiremezler, benzettiremezler. Zira mesleksiz ve sefih sevilmez...Ve erkeğe karı libası yakışmaz.
VEHİM: Bu cem'iyet, sair cem'iyat-ı diniye ile şakku'l-asadır. Rekabet ve nefreti intac eder?
İrşâd: Evvelâ: Umûr-u uhreviyede hased ve müzahamet ve münakaşat olmadığından; bu cem'iyetlerden hangisi münakaşa ve rekabete kalkışsa, ibadette riya ve nifak etmiş gibidir.
Saniyen: Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden cem'iyetlerin -iki şart ile- umumunu takdis ve onlarla ittihad ederiz.
Birinci Şart: Meşruta-i meşrua'yı muhafaza etmektir.
İkinci Şart: Muhabbet üzerine hareket etmek ve başka cem'iyet-i İslâmiyeye leke sürmekle kendine kıymet vermeğe çalışmamak... Birinde hata bulunsa, müfti-i ümmet olan cem'iyet-i ulemanın efkâr-ı umumiyelerine havale etmek... Hem de cem'iyetin kuvvetiyle hâkim-i mütehakkim olmamaktır. Zira tahakkümat-ı siyasiyenin lezzeti ile herkes sermest oluyor. Vazgeçmek istemiyor.
Sâlisen: İ'lâ-i kelimetullaha müteveccih olan bir cem'iyet-i diniye hiçbir garaza vasıta olamaz. İsterse de muvaffak olmaz. Hak ve hakikatın
hatırı âlîdir, hiçbirşeye feda olunmaz. Şeriat vasıta-i garaz olamaz. Nasıl Süreyya süpürge olur?. Veya üzüm salkımı gibi yenilir?.. Şems-i İslâmiyeye "püf püf" eden cinnetini ilân eder.
Ey dinî cem'iyetler!..Maksadımız, müteferrik cem'iyetler maksadda ittihad etmeleridir. Mesalikte ittihad mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir. Zira taklid yolunu açar. Ve "neme lâzım, başkası düşünsün," sözünü de söylettirir. Mezahib-i erbaanın ihtilafı bu sırrı îma eder. İslâmiyete hizmet isteriz. Ne yolda olursa olsun!
VEHİM: Asıl İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) nin numunesi ve mukaddemesi olan buradaki resmî cem'iyete intisab-ı manevî gibi sureten intisab edenler, ekseri avam ve bir kısmı da meçhulü'l-hal olduğundan bir esas-ı metine adem-i istinad îma eder?..
İrşâd: Büyük İttihad-ı Muhammedîde her mü'min dâhildir. Onun numunesi ve mukaddemesi olan şimdiki İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) ağraza adem-i müsaadesine binaendir ki, evail-i İslâma bir müşabeheti peyda ediyor.
Hem de madem ki, maksad-ı İttihad, i'lâ-i kelimetullahdır. Teşebbüsât ve harekâtı da ibadettir. İbadet ve câmide Sultan ve derviş ve geda birdir. Müsavat-ı hakikî düsturdur. Takvadan başka imtiyaz yoktur. Zira en ekrem, en müttakidir. Ve en müttaki en mütevazidir. Demek manen gibi sureten de bu cem'iyete intisab ile teşerrüf edecek, şeref vermeyecektir. Bir katre bahr-i ummanı tezyid edemez. Bahr-i umman bir testide sığışmadığı gibi; İttihad-ı Muhammedî İstanbul'da sığışmayacaktır. Nerede kaldı bu resmî cem'iyette?!.
Amma meçhulü'l-hal adamların intisabı, bu hakikat-i âliyeyi lekedar edemez. Zira kendi lekedar olsa, imanı mukaddestir. Rabıta da imandır. Bu unvan-ı mukaddese böyle bahane ile leke sürmek, İslâmiyetin kıymet ve ulviyetini bilmemekle beraber, kendini echelü'n-nas ilân etmektir. Zira bir günah-ı kebire ile imandan çıkmadığı gibi, şems garbdan tulû' etmediğinden tevbe kapısı, meçhulü'l-hal dedikleri adamlara açıktır. Ve bir testi müteneccis su, bir denizi tencis etmediği gibi, kendi de temizleniyor. Bu mukaddeme-i İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) olan cem'iyetimize sair cem'iyat-ı dünyeviyeye kıyasen leke sürmeyi, ta'riz etmeyi cemi'-i kuvvetimizle reddederiz. Mu'terizîne ihtar ederiz ki, zamanın sille-i bîemanesine kendilerini müstehak etmesinler.
VEHİM: Cem'iyetlerde teşebbüsat-ı hafiye olduğu halde, İttihad-ı Muhammedî'nin izhar-ı serairi ve teşebbüsât-ı alenîyesine neden lüzum görülmüş?
İrşâd: İslâmiyet âşikâredir. Hem de kuvve-i ittisâiyesi tazyik olunsa, âleme zelzele verecek. Hem de ihfa ile, hile ve şüpheyi davet ettiğinden, hile ve şüpheden münezzeh olan hakikat-i bahire perde-i hafâdan da müstağnidir. Hem de bu zamanda hile, terk-i hile ve doğruluktur. Hem de başka cem'iyete kıyas olunmaz. Zira onlar teessüse başlıyor. Bu ise, müesses iken bâzı köşelerde tecelli ediyor. Ve nısf-ı küre-i arzda meknuz o hakikat-i uzma üstünde olan tabakat-ı evham ve şükûkun altından çıkmak vakti gelmiş ki, o hakikat harekete başlamış. Bazı köşelerden o hakikatın bazı tarafları lemean ediyor. Hem de bidayet-i İslâmda kırk oldu, saklanmadı. Nasıl üçyüz milyondan sonra gizlenecek?..
VEHİM: Şeriat isteyenlere bâzı müzebzib olanlar, mürteci diyorlar?
İrşad: Bizi de onlara dinsiz ve anarşist demeğe mecbur ederler. Bunlara deriz: Meşrutiyeti safsata ve hile ile muhafaza edemediniz. Belki muallak bıraktınız. Bizim maksadımız, meşrutiyeti şeriat kuvvetiyle muhafaza ve kökleştirmektir. Zerre kadar insafları olsa idi, onların o fevzavî mesleğinde olmayan her adama, mürteci' demezlerdi. Zira mesleklerinden irticaâ kadar çok meratip ve menazil vardır. "Londra'da olmayan elbette Çin'dedir; cerbezeli ve safsatalı olmayan elbette ebleh ve gabîdîr," diyenlerin hezeyanları gibi hezeyan ediyor. Çünkü Londra ve Çin'de değil, fakat İstanbul ve Haremeyndedir. Cerbezeli olmayan ebleh değil, belki sahib-i hikmettir. Anarşist ve farmason olmayan mürteci' değil, belki şeriat-ı garrayı takib ediyor.
VEHİM: Sen Selânik'te İttihad ve Terakki ile ittifak etmiştin, neden ayrıldın?..
İrşâd: Ben ayrılmadım, onların bazıları ayrıldılar. Niyazi Bey, Enver Bey gibi adamlarla şimdi de müttefikim. Lâkin bazılar bizden ayrıldılar. Bataklık yoluna saptılar. Hamiyetlerinde şüphem yoktur.. Fakat mukabillerinde garaz hissettiler. Onlar da tabiî garaza ittiba'
ettiler. Şimdi İttihad-ı Muhammedî unvanı altına girmek ve ahalinin tenvir-i efkârına hizmet etmek için şeriat onları davet eder. Fikrimce birçok ehl-i hamiyet inkılabımızı kanlı zannettiğinden; ağraz-ı nefsaniyeden kin ve husumet ve inad gibi manevî silâhları tedârik etmişti. Şimdi inkılab kansız olduğundan ve bazı ehl-i garazın onların ağrazını uyandırdıklarından; o manevî silâhlar ki, meşrutiyetin istihsaline sebeb iken, şimdi ahlâk-ı rezile ve fikr-i intikama tahavvül ile meşrutiyet aleyhine müdhiş bir silâh olmuş. Ben hamiyetli ve dindar adamlarla daima beraberim. Ben Selânik'te Meydan-ı Hürriyette okuduğum nutuk ile i'lân ettiğim mesleğimi şimdi de onu takib ediyorum ki i'lâ-i şevket-i İslâmiye ve i'lâ-i kelimetullahın vasıtası olan meşruta-i meşru'ayı şeriat dairesinde idamesine çalışıyorum.
VEHİM: Volkan'a nedir bu kadar münasebet?.. İttihad-ı Muhammedî bununla ne hizmet görecek?..
İrşâd: Din nasihattan ibarettir. Nasihatta tesir lâzım... Tesir de hamiyet-i İslâmiyenin heyecanı ve vicdanların ihtisasına vâbestedir. Biz de cazibedar olan unvan-ı İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) ile herkesin vicdanına karşı bir pencere açıyoruz. Volkan gibi ceraid-i diniye ile nesayih-i diniyeyi o mütehassis ve müteheyyic vicdanlara yağdırmak istiyoruz. Bu teşebbüsata mani' olanlara deriz ki: Şems ve Kamerin ziya ve nurundan tevellüd eden bâzı mazarrat-ı cüz'iye için tulû'larına muhalefete kalkışan mecnunlar gibi; şeriat-ı garra ve ma'kesi olan İttihad-ı Muhammedî bazı cüz'î ağrazların karışmasıyla tecellilerine mani' oluyorsunuz. Bir mazarrat-ı cüz'î için menfaat-i umumiye-i âlem ihmal olunmaz.
VEHİM: Sen imzanı Bedîüzzaman yazıyorsun. Lakab medhi îma eder?..
İrşâd: Medih için değildir. Kusurlarımın sened-i özrünü bu unvan ile ibraz ediyorum. Zira "bedi" garib demektir. Benim ahlâkım suretim gibi, üslûb-u beyanım elbisem gibi garibdir, muhâliftir. Görenekle revacda olan muhakemat ve esâlibi, üslûb ve muhakematıma mikyas ve mihenk-i itibar yapmamağa bu unvanın lisan-ı haliyle rica ediyorum. Hem de murad bedi, acib demektir.
ye mâsadak oldum.
Bir Misali: Bir senedir İstanbul'a geldim. Yüz senenin inkılabatını gördüm.
Cemi' mü'minlerin lisanıyla, insanların adedi kadar deriz:
Edibler edebli olmalıdırlar. Hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalıdırlar. Matbuât nizamnamesini vicdanlarındaki hiss-i diyanet tanzim etsin. Zira bu inkılab-ı şer'iye gösterdi ki; umum vicdanlarda hükümferma, nure'n-nur olan hamiyet-i İslâmiyedir. Hem de anlaşıldı ki, İttihad-ı Muhammedî umum askere ve umum ehl-i İslâma şâmildir. Hariç kimse yoktur.
Şu gelecek makaleler Otuzbir Mart hâdisesinde isyan eden sekiz tabur askeri itaate getiren ve musibeti yüzden bire indiren iki derstir.
Volkan No:107 4 Nisan 1325 17 Nisan 1909
Serbestî Sayı: 111
Mizan Sayı: 128 2 Nisan 1325 15 Nisan 1909
Ey şanlı asakir-i muvahhidîn! Ve ey bu millet-i mazlumeyi ve mukaddes İslâmiyet'i iki defa {(1) Serbestî Gazetesinde "defa" kelimesi yoktur.} büyük vartadan tahlis eden muhteşem kahramanlar!..
Cemal ve kemaliniz, intizam ve inzibattır. Bunu da {(2) Serbestî'de "bunu da hakkıyla" cümlesi yerine "nasılki" kelimesi vardır.} hakkıyla en müşevveş zamanda gösterdiniz. Ve hayatınız, kuvvetiniz itaattir. {(3) Serbestî'de "kuvvet ve hayatınız, hatta hayat-ı İslâm da itaattir" ifadesiyle.} Bu meziyet-i mukaddeseyi en ufak âmirinize karşı bile irae eylediniz. Otuz milyon Osmanlı, üçyüz milyon İslâm'ın namusu artık sizin itaatinize bağlıdır. Sancak {(4) Mizan'da "ve râyet-i tevhid-i İlahî sizin için yed-i şecaatınızda" ifadesiyle.} ve tevhid-i İlahî sizin yed-i şecaatınızdadır. Sizin o mübarek elinizin kuvveti de itaattir. Sizin zabitleriniz, müşfik pederlerinizdir. Kur'an, hadîs ve hikmet ve tecrübe ile sabittir ki: Haklı âmire itaat farzdır.
Malûmunuzdur ki, otuzüç milyon nüfus yüz sene zarfında böyle iki inkılabı yapamadı. Sizin o itaatten neş'et eden hakikî kuvvetiniz,
umum millet-i İslâmiyeyi {(*) Volkan ve Mizan Gazetelerinde "umum milleti ve İslâmiyeti" şeklindedir.} medyun-u şükran etti. Bu şerefi hakkıyla teyid etmek, zabitlerinize itaatledir. İslâmiyet'in namusu da o itaattedir. Biliyorum ki, müşfik pederleriniz olan zabitlerinizi mes'ul etmemek için işe karıştırmadınız. Şimdi ise zabitlerinizin âğuş-u şefkatlerine atılınız. Şeriat-ı garra böyle emrediyor. Zira zabitler ulü'l-emirdirler. Vatan, millet menfaatinde, hususan nizam-ı askerîde ulü'l-emre itaat farzdır. Şeriat-ı Muhammedînin (Aleyhissalâtü Vesselâm) muhafazası da itaat iledir.
{(**) Volkan ve Mizan Gazetesinde şu alttaki izahat da mevcuddur: "Kanun-u Esasiyi, şeriata istinad ile umumumuz kabul ettik. İtaatte bulunan bin kişi, itaatsiz ve intizamsız yüzbin kişiye galebe eder. Bu iki inkılab bunu isbat etti. Zira, umum millet yapamadı, siz yaptınız!.. Eğer itaatinizde düşmanlar biraz zaaf görse; büyük cesaret alır, hududları tecavüz eder. Eğer siz âmirlerinize itaate daha ziyade kuvvet vermezseniz, şeriata karşı mes'ul olursunuz. Resul-i Ekrem (A.S.M.) Asr-ı Saadette olduğu gibi, şimdi de Harem-i Şerif'den elini kaldırmış gibi, size itaati emrediyor. Zira, şeriatın bekası ve tealisi askerin itaatiyledir."
Bedîüzzaman Said-i Kürdî"}
Volkan No: 110 7 Nisan 1325 20 Nisan 1909
Mizan Sayı: 129 4 Nisan 1325 17 Nisan 1909
Ey asakir-i muvahhidîn! Fahr-i Âlem'in (Aleyhissalâtü Vesselâm) fermanını size tebliğ ediyorum ki, şeriat dairesinde ulü'l-emre itaat farzdır. Ulü'l-emriniz {(1) Volkan ve Mizan Gazetelerinde "ulü'l-emriniz ve üstadınız" şeklindedir.} zabitlerinizdir. Askerlik ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Çarkların biri intizam ve itaatte serkeşlik etmekle, bütün fabrika herc ü merc olur.
Sizin o muntazam ve kuvvetli fabrika-i askeriyeniz, otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon nüfus-u İslâmiyenin nokta-i istinadı {(2) Mizan'da "medar-ı istinadı" tarzındadır.} ve maden-i istimdadıdır.
Siz iki müdhiş istibdadı kansız ve def'aten öldürmekle; hârikulâde olduğundan, şeriat-ı garranın iki mu'cize-i garrasını izhar ettiğinizden; zaîfü'l-akideye hamiyet-i İslâmiyenin kuvveti ve şeriatın kudsiyetini iki bürhan ile izhar eylediniz. Bu iki inkılabın pahasına binler şehid {(3) Mizan'da "bahâ yetişmez" ifadesiyledir.} verse idik, ucuz sayacaktık. Lâkin itaatinizden binde bir cüz'ü feda olunsa, bize pek çok pahalı düşer. Zira itaatiniz ukde-i hayatiye veya hararet-i gariziye gibi tenakusu mevti intac eder.
Tarih-i âlem serapa şehadet ediyor ki, asker neferâtının siyasete müdahaleleri; devletçe, milletçe müdhiş zararları intac etmiştir. Elbette hamiyet-i İslâmiyeniz; böyle sizi, uhdenizde olan hayat-ı İslâmiyeye zarar verecek noktalardan men'edecektir. Siyaseti {(4) Volkan'da "siyasâtı" Mizan'da ise "siyasiyatı" kelimeleriyledir.} düşünenler, sizin kuvve-i müfekkireniz hükmünde olan zabitleriniz ve ulü'l-emirlerinizdir.
Bazan zarar zannettiğiniz şey, siyaseten büyük zararı def' ettiği için ayn-ı maslahat olduğundan, zabitleriniz tecrübeleri hasebiyle görüyor ve size emir veriyor. Sizde de tereddüd caiz değildir. Ef'al-i hususiye-i nâmeşruâ, san'attaki maharet ve hazakatine münafî değildir ve san'atı menfur etmez. Nasılki bir tabib-i hâzık ve bir mühendis-i mahir, nâmeşru' harekâtı için, onların tıb ve hendeselerinden mani-i istifade olamaz. Kezalik, fenn-i harbde tecrübeli ve o san'atta mahir ve hamiyet-i İslâmiye ile münevverü'l-fikir zabitlerinizin bazılarının cüz'î nâmeşru' harekâtı için, itaate halel vermeyiniz. {(1) Mizan'da "halel vermeyiniz" cümlesinden sonra "bu ittihad-ı şer'î'" kelimeleri de vardır.} Zira fenn-i harb, mühim bir san'attır. Hem de sizin kıyamınız; şeriat-ı garra, -yed-i beyza-i Musa (A.S.) gibi- sair sebeb-i tefrika ve teşettüt-ü efkâr olan cem'iyetleri bel' etti. Sahirleri de secdeye mecbur eyledi. Harekâtınız bu inkılabda ilâç gibi idi ki, fazla olsa zehire münkalib olur. Ve hayat-ı İslâmiyeyi fena bir hastalığa hedef eder. Hem de himmetinizle {(2) Mizan'da "hamiyetiniz ile" şeklindedir.} bizdeki istibdad şimdilik mahvoldu. Lâkin {(3) Mizan'da cümle şöyledir: "lâkin Avrupa'nın enzar-ı tedkiki altındayız. İstikrar ve idame-i meşrutiyet ile nihayet derecede ihtiyat ve itidal lâzımdır."} nihayet derecede ihtiyat ve itidal lâzımdır.
Yaşasın Şeriat-ı Garra!.. Yaşasın askerler.
Şimdi cem'iyetimiz bir hükûmet-i meşruta-i meşruâdır. Hükûmet içinde hükûmetin zararı görüldü. Seviye-i irfan bir olmadığından fırkalarda husumet, taassub ve tarafdarlık intac eder. {(4) Volkan'da "eder" kelimesinden sonra "hem de avam, cahil fırkaya dâhil olduğu halde bir maddî kuvveti intac eder" cümlesi de vardır.} Tabiî o kuvveti istimal ile siyasete karışacak ve umumî idarede {(1) Mizan'da "beşeriyete hoş görünecek" cümlesi "idare" kelimesinden sonra mevcuttur.} herkesçe lezzetli
olan tahakkümatı yapacak sahib-i ağraza müsaid bir zemin olur. Binaenaleyh bizdeki fırkaların şimdiki hal ile devamı gayet muzırdır. Lâkin bir şirkette veya münevverü'l-fikir ve bîtaraf mabeyninde tenkidat-ı siyasetten veya ehl-i ilim mabeyninde nasihat ve irşaddan nâfi' olabilir. Şimdi hükûmet-i meşruamız asıl büyük cem'iyettir.
İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) istila etti ve umumun hakkıdır. Tahsisi kabul etmez. {(2) Volkan'da "etmez" kelimesinden sonra "mahsus bir anı elde edemez" cümlesi de vardır.} Bu isim şakayı kabul etmez. O cevher-i azîmin cüz'î bir tecellisiyle seyyale-i berkiye gibi bütün İslâmı ihtizaza ve âlemi zelzeleye getirdi. Tabiat-ı istidad-ı âlem, şimdi tamamen tecellisine tahammül edemez. Tedric lâzımdır. Şimdi bu cevher-i âlîyi mukaddes bir yerde hıfz etmeliyiz. Bunun bir mukaddemesi olarak mahsus fırkalar "Hâdim-i şeriat" unvanını taşıyabilirler.
İttihad-ı İslâm {(3) Volkan'da "İttihad-ı Muhammedî Cem'iyeti" ifadesiyledir} Cem'iyeti a'zâsından
{(*) Not: İkdam Gazetesi, Üstad Bedîüzzaman ve iki arkadaşının Şerif Paşa'yı müştereken protesto eden yazılarının başına uzunca bir tarif koymuştur. Biz sadece Üstadın ve arkadaşlarının müşterek protesto yazısını veriyoruz. -Naşir-}
Evvelki günkü gazeteler, Paris'de Şerif Paşa ile Ermeni heyet-i murahhasası reisi Bogos Nubar Paşa arasında Kürdistan ve Ermenistan hakkında bir itilaf akd edildiğini yazarak, Kürd efkâr-ı umumiyesinden istizahatta bulunuyorlardı.
Dörtbuçuk asırdan beri vahdet-i İslâmiyenin fedakar ve cesur hâdim ve taraftarları olarak yaşamış ve dinî an'anesine sadakati gaye-i hayat bilmiş olan Kürdler; henüz beşyüz bine karib şühedasının kanı kurumadan, şişlere geçirilen yetimlerinin, gözleri oyulan ihtiyarlarının hatıralarını teessürlerle anarken; İslâmiyetin zararına olarak, tarihî ve hayatî düşmanlarıyla itilaf akdetmek suretiyle; salabet-i diniyeleri hilafında iftirak-cûyane âmâl takib edemezler. Binaenaleyh, Kürd vicdan-ı millîsinin bu tarz tahassüsüne mugayir hareket eden zevatı da tanımazlar. Ve yegâne emelleri de; vahdet-i dinî ve millîlerini muhafaza olduğundan, keyfiyatın izahına delalet buyurulmasını muhterem gazetenizden istirham ediyoruz.
Sâdât-ı Berzenciye'den Dava Vekili Ahmet Arif
Hizan Sâdât-ı Kiramından İhtiyat Binbaşısı Muhammed Sıdık
Ulema-i Ekrad'dan Said-i Kürdî
"... Bu hususda en ziyade söz söylemek salahiyetine haiz bulunan ve Kürdlerin salabet-i diniye, necabet-i ırkıye ve celadet-i İslâmiyesini bihakkın temsil eden ve "Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye" a'zâsından Kürd eşraf ve mütehayyizanından bulunan fâzıl-ı şehir Bedîüzzaman Said-i Kürdî Efendi Hazretleri buyuruyorlar ki:
Bogos Nubar ile Şerif Paşa arasında akdedilen mukaveleye en müskit ve beliğ cevap, vilayat-ı şarkiyede Kürd aşairi rüesası tarafından çekilen telgraflardır. Kürdler câmia-i İslâmiyeden ayrılmaya asla tahammül edemezler. Bunun aksini iddia edenler, mutlaka makasıd-ı mahsusa tahtında hareket eden ve Kürdlük namına söz söylemeye salahiyettar olmayan beş on kişiden ibarettir.
Kürdler, İslâmiyet nam ve şerefini i'lâ için beşyüz bin (500.000) kişi feda etmişler ve makam-ı hilafete olan sadakatlerini, îsar ettikleri kan ile bir kat daha teyid eylemişlerdir.
Ma'hud muhtıranın esbab-ı tanzimine gelince: Ermeniler Vilayat-ı Şarkiye'de ekall-i kalil derecesinde bulundukları için; asla bir ekseriyet teminine ve ne kemiyeten, ne de keyfiyeten Şarkî Anadolu'da iddia-yı temellüke muvaffak olamayacaklarını son zamanlarda anladılar. Maksadlarına Kürdler namına hareket ettiğini iddia eden Şerif Paşayı âlet etmeyi müsait ve muvafık buldular. Bu suretle Kürd ve Ermeni davası ortada kalmayacak ve Şarkî Anadoludaki iftirak âmâli mevki-i fiile çıkmış olacaktı.
İşte, bu gaye ile o ma'hud beyanname müştereken imzalandı ve konferansa takdim olundu. Ermeniler'in maksadı Kürdleri aldatmaktan başka bir şey olamaz. Çünkü ileride Kürdlerin kemiyeten hal-i ekseriyette bulunduklarını inkâr edemeseler bile, keyfiyeten, yani ilmen, irfanen kendilerinden dûn oldukları bahanesiyle, Kürdleri bir millet-i tabi'a haline getirecekleri muhakkaktır. Buna ise, aklı başında
olan hiçbir Kürd taraftar değillerdir. Zaten Kürdler bu beyannameye yalnız sözle değil, bilfiil muhalif olduklarını isbat ediyorlar. Kürdlük davası pek manasız bir iddiadır. Çünkü herşeyden evvel Müslümandırlar. Hem de salabet-i diniyeyi taassub derecesine îsal eden hakiki müslümanlardan. Binaenaleyh, Ermenilerle aynı ırktan bulunup bulunmadıkları meselesi, onları bir dakika bile işgal etmez.
İslâm, uhuvvet-i İslâmiyeye münafî olan kavmiyet davasını men' eder.
Esasen bu, tarihe ait bir şeydir. Kürdlerin asıl ve nesebleri ne olursa olsun, İslâmdan iftiraka vicdan-ı millîleri asla müsaid değildir. Bununla beraber, Kürdlerin Arap kavm-i necibi ile ırken alâkadar bulunduğu hakaik-i tarihiyedendir.
{(*) Kürdlerin, Yemenli Arap kabilelerinden "Kahtan" kabilesinin bir kolundan olduğu, Arap nesebcilerinin icmaı olduğunu; büyük âlim Hama'lı merhum Said Havva "el-Esasü fis-Sünnet" kitabı cilt: 3, sh: 1239'da kaydetmiştir. -Naşir-}
İslâmiyet, herhangi bir ırkın diğer bir unsur-u İslâm aleyhine olarak menfî surette intibah hasıl etmesini kabul edemez. Binaenaleyh, Kürdleri Müslümanlıktan ayırmak isteyenler, esasat-ı İslâmiyeye muhalif hareket ediyorlar. Fakat bunlar da kimlerdir? Bir iki kulüpte toplanan beş on kişiden ibaret!.. Hakiki Kürdler kimseyi kendilerine vekil-i müdafi' olarak kabul etmiyorlar. Onların vekili ve Kürdlük namına söz söyleyecek ancak Meclis-i Meb'usan-ı Osmaniye'deki meb'uslar olabilir.
Kürdistan'a verilecek muhtariyetten bahsediliyor... Kürdler, ecnebi himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense, ölümü tercih ediyorlar. Eğer Kürdlerin serbestî-i inkişafını düşünmek lâzım gelirse; bunu Bogos Nubar ile Şerif Paşa değil, Devlet-i Âlîye düşünür.
Hülâsa: Kürdler bu hususta kimsenin tavassut ve müdahalesine muhtaç değildirler. Seyyid Abdülkadir Efendinin beyanat-ı malûmesine gelince; bu hususta şimdilik bir şey söyleyemem. Bununla beraber, bu beyanatın tahrif edilip edilmediğini bilemiyorum.
Böylece, eski gazetelerden elde edilebilmiş Üstadın makaleleri şimdilik bu kadar... Şu kayd edilmiş 20 adet makalelerinden başka, bir iki küçük ve kitaba geçmiş bazı makalelerin birer zeyli olarak bulunmuş olan o parçaları da hesaba katsak, makalelerin adedi 22 olmuş olur. Şayet 1919 - 1922 arası Sebilür-reşad'da neşredildikten sonra, «Sünuhat» kitabı içine alınan ve kitablaşan «Rü'yada Bir Hitabe» ve «Kur'an'ın Hâkimiyet-i Mutlakası» serlevhalı makaleler, zeylsiz üstteki makaleler topluluğuna dâhil edilse, yine mecmuu 22 adet olur.