Risale-i Nur'dan
On sekiz sene sükûttan sonra mecburiyet tahtında bu istida mahkemeye ve sureti Ankara'ya makamata verilmişken tekrar vermeye mecbur olduğum iddianameye karşı itiraznamemdir.
Malûm olsun ki Kastamonu'da üç defa menzilimi taharri etmek için gelen iki müddeiumuma ve iki taharri komiserine ve üçüncüde polis müdürüne ve altı yedi komiser ve polislere ve Isparta'da müddeiumumun suallerine karşı dedim ve ehemmiyetli bir kısmının sureti Kastamonu zabıtası ve adliyesi elinde kalan ayn-ı hakikat küçük bir müdafaanın hülâsasıdır. Şöyle ki:
Onlara dedim: Ben, on sekiz yirmi senedir münzevi yaşıyorum. Hem Kastamonu'da sekiz senedir karakol karşısında ve sair yerlerde dahi yirmi senedir daima tarassud ve nezaret altında kaç defa menzilimi taharri ettikleri halde, dünya ile ve siyaset ile hiçbir tereşşuh, hiçbir emare görülmedi. Eğer bir karışık halim olsaydı, oranın adliye ve zabıtası bilmedi veyahut bildi, aldırmadı ise elbette benden ziyade onlar mes'uldürler. Eğer yoksa bütün dünyada kendi âhireti ile meşgul olan münzevilere ilişilmediği halde, neden bana lüzumsuz, vatan ve millet zararına bu derece ilişiyorsunuz?
Biz Risale-i Nur şakirdleri, Risale-i Nur'u değil dünya cereyanlarına belki kâinata da âlet edemeyiz. Hem Kur'an bizi siyasetten şiddetle
menetmiş. Evet, Risale-i Nur'un vazifesi ise hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatleri gayet kat'î ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli bürhanlar ile Kur'an'a hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur'u hiçbir şeye âlet edemeyiz.
Evvela: Kur'an'ın elmas gibi hakikatlerini, ehl-i gaflet nazarında propaganda-i siyaset tevehhümüyle cam parçalarına indirmemek ve o kıymettar hakikatlere ihanet etmemektir.
Sâniyen: Risale-i Nur'un esas mesleği olan şefkat, hak ve hakikat ve vicdan, bizleri şiddetle siyasetten ve idareye ilişmekten menetmiş. Çünkü tokada ve belaya müstahak ve küfr-ü mutlaka düşmüş bir iki dinsize müteallik yedi sekiz çoluk çocuk, hasta, ihtiyar masumlar bulunur. Musibet ve bela gelse o bîçareler dahi yanarlar. Bunun için neticenin de husulü meşkuk olduğu halde, siyaset yoluyla idare ve asayişin zararına hayat-ı içtimaiyeye karışmaktan şiddetle menedilmişiz.
Sâlisen: Bu vatanın ve bu milletin hayat-ı içtimaiyesi bu acib zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esas lâzım ve zarurîdir: Hürmet, merhamet, haramdan çekinmek, emniyet, serseriliği bırakıp itaat etmektir. Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı zaman, bu beş esası kuvvetli ve kudsî bir surette tesbit ve tahkim ederek, asayişin temel taşını muhafaza ettiğine delil ise bu yirmi sene zarfında Risale-i Nur'un, yüz bin adamı vatan ve millete zararsız bir uzv-u nâfi' haline getirmesidir. Isparta ve Kastamonu vilayetleri buna şahittir.
Demek Risale-i Nur'un ekseriyet-i mutlaka eczalarına ilişenler, herhalde bilerek veya bilmeyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyanet ederler. Risale-i Nur'un yüz otuz risalelerinin bu vatana yüz otuz büyük faydasını ve hasenesini, vehham ehl-i gafletin sathî nazarlarına kusurlu tevehhüm edilen iki üç risalenin mevhum zararları çürütemez. Onları bunlar ile çürüten, gayet derecede insafsız bir zalimdir.
Amma benim ehemmiyetsiz şahsımın kusurları ise bilmecburiye istemeyerek derim ki:
On sekiz (şimdi yirmi iki) sene müddetinde gurbette haps-i münferid hükmünde, yalnız ve münzevi olarak hayat geçiren (1) ve bu müddet zarfında ihtiyarıyla bir defa çarşıya ve mecma-ı nâs büyük camilere gitmeyen (2) ve çok tazyik ve sıkıntı verildiği halde, bütün emsali menfîlere muhalif olarak istirahati için bir tek defa hükûmete
müracaat etmeyen (3) ve yirmi sene zarfında hiçbir gazeteyi okumayan (4) ve dinlemeyen (5) ve merak etmeyen (6) ve tam iki senedir {(Hâşiye): Şimdi yedi seneden geçti.} Kastamonu'da bütün dostların şehadetiyle, küre-i arz yüzündeki boğuşmaları ve harpleri ve sulh olmuş ve olmamış ve daha kimler harp ettiklerini bilmeyen (7) ve merak etmeyen (8) ve sormayan (9) ve üç sene yakınında konuşan radyoyu üç defadan başka dinlemeyen (10) ve hayat-ı ebediyeyi imha eden ve hayat-ı dünyeviyeyi dahi elem içinde eleme, azap içinde azaba çeviren küfr-ü mutlaka karşı galibane Risale-i Nur ile mukabele ettiğine onun ile imanlarını kurtaran yüz bin şahidin şehadetiyle ispat eden (11) ve Kur'an'dan tereşşuh eden Risale-i Nur ile ölümü yüz bin adam hakkında idam-ı ebedîden terhis tezkeresine çeviren (12) bir adama bu derece ilişmek ve meyus etmek ve onu ağlatmakla, o masum yüz binler kardeşlerini ağlatmak, hangi kanun var? Hangi maslahat var? Adalet namına emsalsiz bir gadir olmaz mı? Ve kanun hesabına, emsalsiz bir kanunsuzluk değil mi?
Eğer bu taharrilerde bazı vazifedar memurların itiraz ettikleri gibi derseniz ki: Sen ve bir iki risalen rejime ve usûlümüze muhalif gidiyor?
Evvelen: Bu yeni usûlünüzün münzevilerin çilehanelerine girmeye hiçbir hakkı yok.
Sâniyen: Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabul etmemek ayrıdır ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır. Ehl-i hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. İdare ve asayişe ilişmeyen şiddetli muhalifler, her hükûmette bulunur. Hattâ Hazret-i Ömer radıyallahu anhın taht-ı hâkimiyetindeki Hristiyanlar, kanun-u şeriatı ve Kur'an'ı inkâr ettikleri halde onlara ilişmiyordu.
Hürriyet-i fikir ve serbestiyet-i vicdan düsturu ile Risale-i Nur'un bir kısım şakirdleri, idareye dokunmamak şartıyla rejim ve usûlünüzü ilmen kabul etmezse ve muhalif amel etse hattâ rejimin sahibine adâvet etse onlara kanunen ilişilmez. Risaleler ise o gibi risalelere mahrem demişiz, neşrini menetmişiz. Hattâ bu defa bu hâdiseye sebebiyet veren risale Kastamonu'da sekiz sene zarfında bir veya iki defa bir tek nüsha birisi bana getirdi. Aynı günde kaybettirdik.
Malûmdur ki bir mektupta kusur olsa yalnız o kusurlu kelimeler sansür edilir, mütebâkisine izin verilir. Eskişehir Mahkemesinde dört
ay tetkikat neticesinde, yüz risalede medar-ı tenkit yalnız on beş kelime bulmaları kat'î ispat eder ki Risale-i Nur'a ilişilmez, onun hedefi dünya değil, herkes bu zamanda ona muhtaçtır.
Eğer dinsizliği bir nevi siyaset zannedip bu hâdisede bazıların dedikleri gibi derseniz: "Bu risalelerin ile medeniyetimizi, keyfimizi bozuyorsun."
Ben de derim: "Dinsiz bir millet yaşamaz." dünyaca umumî bir düsturdur ve bilhassa küfr-ü mutlak olsa cehennemden daha ziyade elîm bir azabı dünyada dahi verdiği, Risale-i Nur'dan Gençlik Rehberi gayet kat'î bir surette ispat etmiş. O risale, taharride elinize geçen risaleler içinde ve Miftahu'l-İman risalesinin âhirinde bir kısım nüshalarında vardır.
Bir Müslüman el-iyazü billah, eğer irtidad etse küfr-ü mutlaka düşer; bir derece yaşatan küfr-ü meşkukta kalmaz. Ecnebi dinsizleri gibi olamaz. Ve lezzet-i hayat noktasında, mazi ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünkü geçmiş ve gelecek mevcudatın ölümleri ve ebedî müfarakatları, onun dalaleti cihetiyle, onun kalbine mütemadiyen hadsiz karanlıkları ve elemleri yağdırıyorlar. Eğer iman gelse, kalbe girse birden o hadsiz dostlar diriliyorlar. "Biz ölmemişiz, mahvolmamışız." lisan-ı hal ile diyerek o cehennemî haleti, cennet lezzetine çevrilir.
Madem hakikat budur, size ihtar ediyorum: Kur'an'a dayanan Risale-i Nur ile mübareze etmeyiniz. O mağlup olmaz, bu memlekete yazık olur. {(Hâşiye): Dört defa mübareze zamanında gelen dehşetli zelzeleler "Yazık olur." hükmünü ispat ettiler.} O başka yere gider, yine tenvir eder. Hem eğer başımdaki saçlarımın adedince başlarım bulunsa her gün biri kesilse hakikat-i Kur'aniyeye feda olan bu başı, zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem ve bu hizmet-i imaniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem, diye üç kısım taharricilere söylediğim gibi size de söylüyorum.
Yirmi seneden beri bir münzevinin elbette ifadedeki kusuruna bakılmaz. Risale-i Nur'u müdafaa ettiği için saded haricine çıktın denilmez. Madem Eskişehir Mahkemesi, mahrem ve gayr-ı mahrem yüz risaleleri dört ay tetkikten sonra yalnız bir iki risalede hafif bir cezaya temas edecek bir iki maddeden başka bulmamış ve biz dahi o cezayı muzaaf bir surette çektik.
Ve madem bir sene evvel Risale-i Nur'un bütün eczaları Isparta hükûmetinin eline geçti. Birkaç ay tahkikten sonra, sahiplerine iade edilmiş.
Ve madem cezadan sonra Kastamonu'da sekiz sene zarfında şiddetli taharriyatta zabıtayı ve adliyeyi alâkadar edecek bir tereşşuh bulunmamış.
Ve madem bu son taharride, hiç bulunmayacak ve neşredilmeyecek bir tarzda kaç sene evvel odun yığınları altına saklanmış olduğu göründü, heyet-i zabıtaca tahakkuk etti.
Ve madem Kastamonu'da polis müdürü ve adliyesi o saklanmış zararsız kitaplarımı bana iade etmek üzere kat'î söz verdikleri halde, ikinci gün birden Isparta'dan tevkif emri geldiğinden, daha o emanetlerimi almadan sevk edildim.
Elbette ve elbette bu mezkûr beş hakikate binaen, Denizli Adliyesi ve müddeiumumîsi benim çok ehemmiyetli bu hukukumu nazar-ı dikkate almaları, vazifelerinin muktezasıdır. Ve hukuk-u umumiyeyi müdafaa eden müddeiumumîden, Risale-i Nur münasebetiyle ehemmiyetli bir hukuk-u âmme hükmüne geçen bu şahsî hukukumu da müdafaa edeceğine ümitvarım, bekliyorum.
Yirmi iki seneden beri hayat-ı içtimaiyeden çekilen ve şimdiki kanunları ve tarz-ı müdafaayı bilmeyen ve Eskişehir Mahkemesinde cerh edilmez yüz sahifelik müdafaatını, bu yeni mahkemeye karşı da aynen takdim eden ve o zamana kadarki kusurlarının cezasını çeken ve ondan sonra Kastamonu'da mütemadiyen tarassud altında ve haps-i münferid tarzında yaşayan Yeni Said, sükût ile sözü Eski Said'e bırakıyor. O da diyor ki:
Yeni Said dünyadan yüzünü çevirdiği için ehl-i dünya ile konuşmayı, müdafaatı; mecburiyet-i kat'iye olmadan yapmıyor ve lüzum görmüyor. Fakat bu meselede çok masum rençber adamlar bize az bir münasebetle tevkif edilerek iş zamanında, çoluk çocuklarına nafaka tedarik edemediklerinden, şiddetle rikkatime dokundu. Derinden derine beni ağlattırdı. Kasem ederim, eğer mümkün olsaydı onların bütün zahmetlerini kendime alırdım. Zaten bir kusur varsa benimdir. Onlar masumdurlar.
İşte bu elîm halet için Yeni Said'in sükûtuna rağmen ben diyorum: Madem Isparta'da müddeiumumînin yüzer lüzumsuz suallerine bîçare Yeni Said cevap veriyor. Ben de dokuz sene evvel, başta Kaya Şükrü
olarak dâhiliye vekaletinden ve şimdiki adliye vekaletinden hukukumuzu müdafaa niyetiyle üç sual sormak bir hakkımdır:
Birincisi: Risale-i Nur'un talebesi olmayan ve yanında yalnız âdi bir mektubumuz bulunan Eğirdirli bir adamın bir jandarma çavuşuyla vukuatsız bir münakaşa-i lisaniyesi bahanesiyle, beni ve yüz yirmi adamı tevkif ile dört ay tetkikten sonra, on beş bîçareden başka bütün beraet kazanmakla, masumiyetleri tahakkuk eden yüzden ziyade adamlara binler lira zarar vermek, hangi kanun iledir? Ve imkânatı vukuat yerinde istimal etmek, adaletin hangi düsturu iledir?
İkinci Sual: وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى ferman-ı esasıyla ile bir kardeşin hatasıyla, diğer öz kardeşi mes'ul olmadığı halde, yanlış mana verilmemek için neşrini kat'iyen menettiğimiz (1) ve sekiz sene zarfında, bir veya iki defa elime geçen (2) ve aynı vakitte kaybettirilen (3) ve yirmi beş sene evvel aslı yazılan (4) ve ehemmiyetli noktalarda imanı şüphelerden (5) ve manaları anlaşılmayan bir kısım müteşabih hadîsleri inkârdan kurtaran (6) bir küçük risalenin bizden uzak bir yerde, (7) bilmediğimiz bir adamda (8) bulunması ile ve yanlış mana verilmesiyle (9) bizleri bu ramazan-ı şerifte ve otuz-kırk masum rençber ve esnafları, hattâ âdi ve eski bir mektup ve on sene evvel bize bir dostluk münasebetiyle tevkif edip perişan etmek ve maddeten ve manen onlara ve vatana ve millete lüzumsuz bir evham yüzünden, binler zarar vermek, hangi adalet kanunuyladır? Adliyenin hangi madde-i kanuniyesiyledir? Ayağımızı yanlış atmamak için o kanunları bilmek talep ederiz.
Evet, {(Hâşiye): "Evet" kelimesinden ta "Üçüncü Sual"e kadar bu makam dikkatle okunsun.} tevkifimizin bir sebebinin hakikati şudur ki: Bir kısım hadîslerin manası ve tevili bilinmemesinden "Akıl kabul etmiyor." diye inkâr edenlere karşı avamın imanını kurtarmak fikriyle, çok zaman evvel Dârülhikmeti'l-İslâmiyede iken ve daha evvel aslı yazılan Beşinci Şuâ, farz-ı muhal olarak, dünya ve siyasete baksa ve bu zamanda yazılsa da madem gizlidir (1) ve neşredilmiyor (2) ve taharriyatta bizde bulunmadı (3) ve gaybî haberleri doğrudur (4) ve imanî şüpheleri izale eder (5) ve asayişe dokunmuyor (6) ve mübareze etmiyor (7) ve yalnız ihbar eder (8) ve şahısları tayin etmiyor (9) ve ilmî bir hakikati, küllî bir surette beyan eder. (10)
Elbette o hakikat-i hadîsiye bu zamanda dahi bir kısım şahıslara mutabık çıksa ve münakaşaya sebep olmamak için tam mahrem tutulsa (11) adalet cihetinde hiçbir vecihle bir suç teşkil etmez. (12)
Hem bir şeyi reddetmek ayrıdır ve ilmen kabul etmemek veya amel etmemek bütün bütün ayrıdır. (13) O risale, yakın bir istikbalde gelecek bir rejimi ilmen kabul etmiyor (14) diye bir suç olduğuna, dünyada adliyelerin bir kanunu bulunmasına ihtimal vermiyoruz.
Elhasıl: Hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren ve lezzetini imha eden küfr-ü mutlakı otuz seneden beri köküyle kesen (1) ve tabiiyyunun dehşetli bir fikr-i küfrîlerini öldürmeye muvaffak olan (2) ve bu milletin iki hayatının saadet düsturlarını hârika hüccetleriyle parlak bir surette ispat eden (3) ve Kur'an'ın hakikat-i arşiyesine dayanan (4) Risale-i Nur, böyle küçük bir risalenin bir iki maddesiyle değil belki bin kusuru dahi olsa onun binler büyük haseneleri onları affettirir diye dava ediyoruz ve ispatına dahi hazırız.
Üçüncü Sual: Bir mektubun yirmi kelimesinde beş kelime kusurlu görülse o beş sansür edilir. Mütebâkisine izin vermek bir düstur iken, Eskişehir Mahkemesinin dört ay tetkikten sonra, yüz bin kelime içinde zahirî nazarda zararlı tevehhüm edilen yalnız on beş kelimeden başka bulunmamasıyla ve şimdiye kadar yüz binler adamın ıslahına vesile olmasıyla, vatana ve millete bin büyük menfaati tahakkuk eden Risale-i Nur'a, küçük bir hizmet eden veya kendi imanını kurtardığı için bir risalesini yazan ve hatta Abdullah Çavuş gibi on beş sene evvel yalnız şahsıma yemek pişirmek gibi rıza-yı İlahî için hizmet eden bîçareleri bu iş mevsiminde taht-ı tevkife almak, hükûmet-i cumhuriyenin hangi prensibiyle kabil-i tevfik olabilir? Ve hangi kanunu, müsaade etmeye imkânı var?
Madem cumhuriyet prensipleri hürriyet-i vicdan kanunu ile dinsizlere ilişmiyor, elbette mümkün olduğu kadar dünyaya karışmayan ve ehl-i dünya ile mübareze etmeyen ve âhiretine ve imanına ve vatana dahi nâfi' bir tarzda çalışan dindarlara da ilişmemek gerektir, elzemdir. Bin seneden beri bu milletin gıda veya ilaç gibi bir hâcet-i zaruriyesi olan takvayı ve salahati, bu mazhar-ı enbiya olan Asya'da hükmeden ehl-i siyaset yasak etmez ve edemez biliyoruz.
Vatan ve millet ve asayişin menfaati hesabına bunu da hatırlatmak bir vazife-i vataniyem olması cihetiyle derim: Böyle bize ve Risale-i Nur'a
az bir münasebetle taht-ı tevkife almak, gücendirmek yüzünden vatana ve asayişe dindarane menfaati ve anarşiliğe karşı kuvvetli bir set teşkil eden yüz binler adamları idare aleyhine fikren çevirmeye yol açar ve anarşiliğe meydan verir.
Evet, Risale-i Nur ile imanlarını kurtaran ve millete zararsız ve tam menfaattar vaziyete girenler yüz binden çok ziyadedir. Hükûmet-i cumhuriyenin belki her büyük dairesinde ve milletin her tabakasında faydalı ve müstakimane bir surette bulunuyorlar. Bunları gücendirmek değil belki himaye etmek elzemdir.
Şekvamızı dinlemeyen ve bizi söyletmeyen ve bahanelerle sıkıştıran bir kısım resmî adamlar, vatan aleyhinde anarşiliğe meydan açıyorlar diye kuvvetli bir vehim hatırımıza geliyor.
Hem maslahat-ı hükûmet namına derim: Madem Beşinci Şuâ'yı mahkemeler tetkik edip ilişmemişler, bize verdiler. Elbette onu, yeniden resmiyete koyup dedikodulara meydan açmamak, idarece zarurîdir. Biz o risaleyi, eskiden beri gizlediğimiz gibi hükûmet ve mahkeme dahi onu medar-ı sual ve cevap etmemeli.
Çünkü kuvvetlidir, reddedilmez. (1) Kable'l-vuku haber vermiş, doğru çıkmış. (2) Hem hedefi dünya değil, olsa olsa ölmüş gitmiş bir şahsa müteaddid manalarından bir manası muvafık geliyor. (3) Onun dostluğu taassubuyla o gaybî ihbarı ve manayı, resmiyete koymamayı ve bizi onunla muaheze etmekle daha ziyade teşhirine yol açmamayı, vatan ve millet ve asayiş ve idare hesabına ihtar etmeye vicdanım beni mecbur eyledi.
Ramazan-ı şeriften bir gün evvel, gizli zındık düşmanlarım tarafından verildiğine kuvvetli ihtimal verdiğimiz, doktorun tasdikiyle bir zehirin hastalığıyla hararetim kırk dereceden geçmeye başlamış iken Kastamonu'da adliye müddeiumumîleri ve taharri komiserleri, menzilimi taharri etmeye geldiler. Ben o dakikadan sonra başıma gelen dehşetli taarruzu, bir hiss-i kable'l-vuku ile anlayarak ve "Şiddetli zehirli hastalığım dahi ölüme gidiyor." diye Isparta vilayetinde kıymettar kardeşlerimin kucaklarında teslim-i ruh edip o mübarek toprakta defnolmamı, kalben niyaz ettim. Hizbü'l-Ekberü'l-Kur'an'ı açtım. Birden bu âyet-i kerîme
karşıma çıktı. "Bana bak!" dedi. Ben de baktım, üç kuvvetli emare ile mana-yı işarî bana ve bize teselli veriyor. Şimdi başımıza gelen bu musibeti bir cihette hiçe indirdi ve Isparta'ya mevkufen beşinci nefyimi, o kalbî duamın kabul olmasına delil eyledi.
Birinci emare: (Şeddeler sayılır) hesab-ı ebcedî ile bin üç yüz altmış iki (1362), bu sene Arabî aynı tarihine tevafuk edip manasıyla der: "Sabreyle! Başına gelen kaza-yı Rabbaniyeye teslim ol! Sen inayet gözü altındasın, merak etme! Gecelerde tesbihat ve tahmidata devam eyle!"
Tahlil: Üç ر , altı yüz (600); dört ن , iki yüz (200); bir س bir م , yüz (100); bir ص , bir ف , bir م , iki yüz on (210); dört ك , bir ع , yüz elli (150); üç ح , bir و , bir ى , kırk (40); bir ل , dokuz ب , bir د , bir و , dört "elif", altmış iki (62) eder. Yekûnü bin üç yüz altmış iki (1362) ederek bu senenin aynı tarihine ve başımıza gelen musibetin aynı dakikasına tam tamına tevafuku, kuvvetli bir emaredir.
Üçüncü emarenin beyanına şimdilik lüzum olmadığından yazdırılmadı.
Risale-i Nur'daki şefkat, vicdan, hakikat, hak, bizi siyasetten menetmiş. Çünkü masumlar dahi belaya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz. Bazı zatlar bunun izahını istediler. Ben de dedim:
Şimdiki fırtınalı asırda gaddar medeniyetten neş'et eden hodgâmlık ve asabiyet-i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdadat-ı askeriye ve dalaletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdat meydan almış ki ehl-i hak dahi ya eşedd-i zulmü yapacak veya sükût edecek.Çünkü eğer ehl-i hak kendi hakkını kuvvet-i maddiye ile müdafaa etse ya eşedd-i zulüm ile tarafgirlik bahanesiyle çok bîçareleri yakacak, o halette o da ezlem zalim olacak veyahut mağlup kalacak. Çünkü mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir iki adamın hatasıyla yirmi otuz adamı, âdi bahanelerle vurur, perişan eder.
Eğer ehl-i hak, adalet ve hak yolunda yalnız vuranı vursa o vakit otuz zayiata mukabil yalnız biri kazanır, mağlup vaziyetinde kalır.
Eğer mukabele-i bi'l-misil kaide-i zalimanesiyle, o ehl-i hak dahi bir ikinin hatasıyla yirmi otuz bîçareleri ezseler o vakit hak namına dehşetli bir haksızlık ederler.
İşte Kur'an'ın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın hakiki hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik.
Hem madem her şey geçici ve fânidir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor; elbette biz, sabır ve şükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zor ile icbar ile sükûtumuzu bozdurmak ise insafa, adalete, gayret-i vataniyeye ve hamiyet-i milliyeye bütün bütün zıttır, muhaliftir.
Hülâsa-i kelâm: Ehl-i hükûmetin ve ehl-i siyasetin ve ehl-i idare ve inzibatın ve adliye ve zabıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur.
Olsa olsa dünyada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr-ü mutlak ve dehşetli bir taun-u beşerî ve maddiyyunluktan gelen zındıkanın taassubuyla, bir kısım gizli zındıklar şeytanetle bazı resmî memurları aldatarak evhamlandırıp aleyhimize sevk etmek var.
Biz de deriz: Değil böyle birkaç vehhamı, belki dünyayı aleyhimize sevk etseler Kur'an'ın kuvvetiyle, Allah'ın inayetiyle yine kaçmayız. O irtidadkâr küfr-ü mutlaka, o zındıkaya teslim-i silah etmeyiz!
Bu hâdise tesiriyle ben kendimi masum kardeşlerime rıza-yı kalp ile feda etmeye kat'î azm u cezmettiğim ve çaresini fikren aradığım vakitte, Celcelutiye'yi okudum. Birden hatıra geldi ki İmam-ı Ali radıyallahu anh: "Yâ Rab! Eman ver!" diye dua etmiş; inşâallah, o duanın sırrıyla selâmete çıkarsınız.
Evet Hazret-i Ali radıyallahu anh, Kaside-i Celcelutiye'de iki suretle Risale-i Nur'dan haber verdiği gibi Âyetü'l-Kübra Risalesi'ne işareten وَ بِالْاٰيَةِ الْكُبْرٰى اَمِنّ۪ى مِنَ الْفَجَتْ der ve bu işarette îma eder ki: Âyetü'l-Kübra yüzünden ehemmiyetli bir musibet Risale-i Nur talebelerine gelecek ve Âyetü'l-Kübra hakkı için o fecet ve musibetten şakirdlerine eman ver diye niyaz eder, o risaleyi ve menbaını şefaatçi yapar. Evet, Âyetü'l-Kübra Risalesi'nin tabı bahanesiyle gelen musibet, aynen o remz-i gaybîyi tasdik etti.
Hem o kasidede Risale-i Nur'un mühim eczalarına tertibiyle işaretlerin hâtimesinde, mukabil sahifede der:
Yani "İşte Risale-i Nur'un sözleri harfleri ki onlara işaretler eyledik. Sen onların hâssalarını topla ve manalarını tahkik eyle. Bütün hayır ve saadet, onlarla tamam olur." der. "Harflerin manalarını tahkik et." karinesiyle manayı ifade etmeyen hecaî harfler murad olmadığına belki "kelimeler" manasındaki "Sözler" namıyla risaleler muraddır.
Resmî bir ciddi hasbihalimi ve ehemmiyetli şekvalarımı, Denizli Mahkemesinin reislerine ve müddeiumumîsine sorgu hâkimlerine takdim ediyorum.
Efendiler! Yirmi seneden beri hayat-ı içtimaiyeyi -âhiret hesabına olmadan- alâkası ve düşünmesi beni incittiğinden bilemiyorum. İfadedeki kusurlarıma bakmayınız, affediniz.
Ben dokuz sene evvel dünyaca bir büyük adamın evhamına uğradım. Yüz risalelerimi tetkikten sonra yalnız bir risalemin bir iki meselesiyle bir sene ceza verdiler. Ben de hem o cezayı hem sekiz sene bir haps-i münferid hükmünde bir odada, karakol karşısında, yalnız vakit geçirdim. Tâ ki ehl-i siyasetin evhamına dokunacak bir halim bulunmasın. Kastamonu hükûmeti ve adliyesi ve zabıtası beni tasdik eder. Ve o cezadan sonra çok defa menzilimi taharrilerde karışık bir halim görünmedi ve bulunmadı. Eğer bulunsa idi ve Kastamonu hükûmeti bilmedi veya aldırmadı, benden ziyade onlar mes'ul olur. Madem hükûmet prensibi Cumhuriyetin serbestiyet-i vicdan düsturuyla dinsizlere, sefahetçilere ilişmiyor, elbette mümkün olduğu kadar dünyaya ve siyasete karışmayan dindarlara da o prensip hükmüyle ilişmez ve ilişmemeli.
Kastamonu'da sekiz sene nezaret ve tarassud altındaki hayatım, zabıta ve adliyenin tasdikiyle sabittir ki şimdi bana ilişenler, hükûmet-i Cumhuriyenin prensibiyle ve kanunuyla değil belki evham ve garaz
yüzünden habbeyi kubbeler yaptılar. Evet vehim ve inat ile bir habbeyi bir dağ gibi gösterdiklerinin çok emarelerinden iki üçünü müsaadenizle beyan ediyorum:
Birisi: On beş sene evvel bana hizmet eden ve Eskişehir Mahkemesinde beraetinden sonra daha hayatından dahi haberim olmayan bazı zatları ve hiç görmediğim ve bir mektupta çabuk Kur'an okumuş ve imanî risaleleri yazıyor diye hoşuma gitmiş, ben de mâşâallah bârekellah dediğim on iki on üç yaşlarında tahmin ettiğim bazı çocukları ve Eskişehir Mahkemesinde bahsi geçen fakat ehemmiyet verilmeyen bir kısım eski mektuplarım yüzünden bazı rençber ve esnafları, ellerine kelepçe vurup benim şimdiki mevhum suçumun şerikleri olarak taht-ı tevkife alınmalarıdır.
İkincisi: Kastamonu adliyesi ve zabıtası gayet dikkatli bir aramada bütün kitaplarımı ve mektuplarımı ve gizli eşyamı aldıkları halde beni değil tevkif belki kitaplarımı ve eşyamı taahhüdlerine binaen bana iade edeceklerini beklerken birden Isparta müddeiumumîsinin tevkif iş'arı üzerine adliyedeki emanetlerimi almadan sevk edildim. Isparta'da gayr-ı mevkuf olarak bir sual-cevap beklerken en müthiş bir cani gibi tecrid-i mutlak içinde gayet âdi bir bahane ile yani bir jandarmanın akşam namazımı yol üstünde câminin dışında kazaya kalmamak için müsaade etmesi bahanesiyle öyle bir sıkıntı o müddeiumumun emriyle verildi ki ifadeye gittiğim vakit hem benim hem masum bîçare arkadaşlarıma ve yolda şimendifer içinde kelepçe vurmalarıdır.
O risale ile isim müşabeheti bulunan ve sırf imanî olan Yedinci Şuâ eski harflerle tabedilmesi sebebiyle o Yedinci'yi bu Beşinci Şuâ tevehhüm edip, yirmi senelik Risale-i Nur eczalarını ve on beş seneden beri yazılan ve ele geçen mektupları, ne mürur-u zamanı ve ne de af kanunları ve ne de Eskişehir Mahkemesinin tebrie ve tahliye ve tasfiyesini nazara almayarak öyle lüzumsuz ve manasız sualler ve verdikleri yanlış manalarla Isparta Müddeiumumîsi muahazeye çalıştı. Ezcümle:
Yirmi sene evvel bir rivayete binaen demiştim: "Dehşetli Süfyan İstanbul'da ölecek. Dikilitaş'ta şeytan bağıracak ve dünyaya işittirecek. Yani radyo ile öldü diye ilan edecek." İşte bu cümledeki "diye" kelimesini müddeiumumî okumadı ve itiraz etti: "Sen öldü diyorsun." Dedi. Ben de dedim: "diye" kelimesi var. Sonra sustu. Daha çok emareler var ki bana karşı bir habbeyi evham ve garaz yüzünden yüz kubbe yapılmış.
Hattâ en acibi şudur ki: Hiçbir şey bulamadıklarından Eskişehir Mahkemesinden beraet kazandığımız tarîkatçılık ve cemiyetçilik ve dinî hissiyatı âlet etmek, emniyet-i dâhiliyeye zarar vermek ihtimali ve imkânı gibi eski nakaratı tazelemek ve yüz elli sahifelik müdafaatım ile gayet kat'î reddedilen o asılsız bahaneler ile bizi muahaze etmeleridir.
Ben bütün bu asılsız bahanelere karşı derim: Eğer bu sekiz sene bana dikkatle bakan ve ilişmeyen Kastamonu hükûmetini ve dokuz sene evvel bir iki risalenin bir iki meselesiyle yalnız bir sene ceza verebilen, başkasına ilişmeyen Eskişehir Mahkemesini ve bir sene evvel Risale-i Nur'un bütün eczalarını üç ay tetkikten sonra aynen iade eden Isparta adliyesini ittiham edebilirlerse ve şimdi benim münasebetimle tevkif olunanların münasebetleri derecesinde benimle ve Risale-i Nur ile münasebetleri bulunan ve bu milletin ruhen en mübarek ve bir cihette ve keyfiyetçe ekseriyet teşkil eden o hadsiz ve zararsız mütedeyyin zatları mahkemeye sokabilirlerse o vehham muterizler, Risale-i Nur'un bu yeni meselesini muannid ve hakkımda evhamlı Isparta müddeiumumîsi gibi inceden inceye tetkike çalışıp o yirmi sene mahsulünü birden bu senenin mahsulüdür, hiç af kanununa rastgelmemiş diye bizleri onun ile itham ederek mahkemeye verebilirler. Yoksa koca milletin hatırı olan adalet ve hak ve kanunu -bazı şahısların hatırı için- kırmakla en ziyade bîtaraf ve hiç tesirat-ı hariciye altına girmeyen ve padişahları âdi adamlar sırasında önünde diz çöktüren mahiyet-i adalet, onları dairesinin haricine atacak.
Ben Denizli Mahkemesine teslim olmuşum. Onu hakkımda bir adalet dairesi bilmek ve görmek, Hâlık'ımın rahmetinden beklerim. Madem şimdi hayatım Denizli Mahkemesiyle alâkadardır. Elbette sıhhatim dahi ona bakar. Ben hastalığım için şefkatli bir hekim istedim, bekledim. Gelmeden burada doktorların heyetine yazdığım istirhamnameyi, şimdi benim bir resmî merciim mahkemenin hâkimlerine suretini takdim ediyorum.
Siz hekim olmak haysiyetiyle, şefkat etmek sizin meslekçe ehemmiyetli bir seciyeniz olması (1) ve hakikat-i mevti ve ölüm mahiyetini her taifeden ziyade sizin bilmenizin lüzumu (2) ve küçük bir kâinat hükmünde olan insanın teşrihatındaki hikmet-i Rabbaniye her meslekten ziyade mesleğinizde medar-ı nazar bulunması (3) nokta-i nazarda müddeiumumîden evvel bizimle alâkanız var.
Çünkü bu meselemizde bütün vatanı alâkadar edecek olan Risale-i Nur'a bir nevi taarruz var. Risale-i Nur ise İsm-i Hakîm ve İsm-i Rahîm'e mazhar olduğu gibi, en ehemmiyetli bir esası da şefkat olduğundan büyük bir manevî doktordur. Ve her gün nev-i beşerde otuz bin cenaze ile ölüm haktır diye imza edilen hakikat-i mevtin tılsımını ve dehşetli ölümün sevimli muammasını açarak sırr-ı Kur'an ile ölümü yüz binler adam hakkında idam-ı ebedî mahiyetinden çıkarıp terhis tezkeresine çeviren ve ehl-i iman hakkında ölüm terhis tezkeresi olduğunu o derece kat'î ispat etmiş ve hakiki teselli vermiş ki yirmi seneye yakındır zındıklara, maddiyyunlara, tabiiyyunlara meydan okuduğu halde hiçbir feylesof hiçbir meselesini cerh edememiş olan Risale-i Nur'u müdafaaya mecbur olduğumdan ve sıhhatim birkaç vecihte muhtel olmasından nazar-ı şefkatinizi ciddi bir surette rica ediyorum.
Çünkü ben on sekiz senedir bir içtimaî hastalık sebebiyle haps-i münferid hükmünde münzevi ve yalnız yaşamışım. Ve yirmi senedir yine içtimaî bir manevî rahatsızlık cihetiyle hiçbir gazeteyi ne okudum ve ne dinledim ve ne de merak ettim. Ve yine ehemmiyetli bir maraz-ı içtimaî cihetiyle şimdi iki sene ve iki aydır zemin yüzündeki harblerden ve hâdiselerden hiçbir haber almadım ve merak etmedim ve sormadım. Halbuki ben Risale-i Nur itibarıyla binler adam kadar alâkadarım.
Sâniyen: Gerçi ben on sekiz sene haps-i münferid hükmünde yalnız bir odada yaşamışım fakat menzilim bu haps-i münferid gibi dar, rutubetli, ufunetli, manzarasız, güneşsiz değildi. Teneffüs ederdim, bir iki dostumla görüşürdüm. Hem şimdi ihtiyarım, yetmiş yaşındayım. Hem zayıfım, iyi bir hizmetçiye ihtiyacım var. Hem kırk elli senelik bir kulunç illetine müptelayım, soğuğa dayanamıyorum. Bu geçen bütün ramazanda yalnız iki ekmek yiyebildim. Onun için benim sıhhatimin muhafazası, bu ağır şerait altında vazifenize ve himmetinize bakar. Benim ehemmiyetsiz şahsım itibarıyla sıhhatim dahi ehemmiyetsizdir. Fakat madem zararsız bir surette hem vatana hem millete hem idareye hem asayişe hem inzibata büyük faydaları tahakkuk eden ve yüz bin adamlar onunla imanlarını tehlikelerden kurtaran ve yüz otuz risale binler nüshalarıyla naşir-i efkârı bulunan ve dünya cereyanlarından hiçbir cereyanla alâkası bulunmayan ve siyasetten bi'l-külliye tecerrüd eden ve asılsız bir evham yüzünden bir seneden beri aleyhine hücum planı çevrilen imanî ve Kur'anî ve sırf uhrevî bir taife-i azîmenin müdafaası ve evhamın zararından kurtulması benim sıhhatim ile ve itidal-i demimle bağlanmış.
Elbette siz, binler masum şakirdlerin hayır dualarını kazanmak niyetiyle sıhhatimin şeraitine ciddiyetle bakarsınız. Tevkif altına alınmış bir müttehem adamın sıhhati ne ehemmiyeti var diye yalnız resmî baksanız, hekimlikteki hikmet ve şefkat ve insaniyet incinecekler. Benim de şimdiki insanlardan ümidim kesilecek.
Efendiler! Hâkimler! Çok geniş Risale-i Nur'a ait Isparta müddeiumumîsinin hem mükerrer hem intizamsız hem muhtelif hem çok suallerine karşı benim de Risale-i Nur'u müdafaa mecburiyetiyle böyle intizamsız ve parça parça ve bazen mükerrer ifadelerime nazar-ı müsamaha ile bakmanızı rica ederim. Risale-i Nur'un kıymetini gösteren bazı hususi, mahrem risaleler ki Keramat-ı Aleviye ve Keramat-ı Gavsiye ve İşarat-ı Kur'aniye risaleleridir. Elinize geçmek ve geçmiş ihtimaliyle derim:
Bu mahkemenin Risale-i Nur'a itiraz ve tenkit değil, onu müdafaa etmek bir vazifesi olduğunu iddia ediyorum. Evet vahdet-i mesele cihetiyle o mezkûr üç mahrem risaleler yüzer işaretleriyle Risale-i Nur'u tasdik ve hakkaniyetine imza basıyorlar. Bir davada bu kadar emareler şehadet ettikleri halde, o dava çürütülmez. Risale-i Nur'un arkasında otuz üç âyât-ı Kur'aniye işaratı ve Hazret-i İmam-ı Ali radıyallahu anhın üç keramat-ı gaybiye ile ihbaratı ve Gavs-ı A'zam'ın sarahate yakın şehadatı vardır. Ona hücum, bunlara hücumdur. Evet madem ölüm öldürülmemiş ve kabir kapısı kapanmıyor ve hayat-ı dünyeviye süratle hiçliğe gidiyor. Elbette Risale-i Nur gibi kudsî ve kat'î bir esere eşedd-i ihtiyaç vardır.
Hapisteki kardeşlerime yazdığım bir mektuptur.
Sorgu hâkimi beni isticvab için çağırdığı gün, ben kardeşlerimi nasıl müdafaa edeyim diye düşünürken İmam-ı Gazalî'nin "Hizbü'l-Masûn"unu açtım. Birden bu gelen âyetler nazarıma göründü:
Baktım ki: Birinci âyet -şeddeler sayılsa ve meddeler sayılmazsa اٰمَنُوا deki "vav" dahi meddedir- makam-ı cifrî ve ebcedîsi bin üç yüz altmış iki (1362) eder ki tam tamına bu senenin Hicrî aynı tarihine ve bizim mü'min kardeşlerimizi müdafaaya azmettiğimiz aynı zamanına hem manası hem makamı tevafuk ediyor. Elhamdülillah dedim, benim müdafaama ihtiyaç bırakmıyor.
Sonra hatırıma geldi ki: "Netice ne olacak?" diye merak ettim. Gördüm: اَللّٰهُ حَف۪يظٌ عَلَيْهِمْ ٭ طُوبٰى لَهُمْ deki iki cümle, tenvin sayılmak şartıyla, makam-ı cifrîsi aynen bin üç yüz altmış iki (eğer bir medde sayılmasa) ve bin üç yüz altmış üç eder (eğer o medde dahi sayılsa) tam tamına hıfz-ı İlahiyeye pek çok muhtaç olduğumuz bu zamana ve bu senenin ve gelecek senenin Hicrî aynı tarihine tevafuk ederek, bir seneden beri büyük bir dairede ve geniş bir sahada aleyhimize ihzar edilen dehşetli bir hücum karşısında mahfuziyetimize teminat ile teselli veriyor.
Risale-i Nur'un bu hâdisede daha parlak fütuhatı memurîn dairelerinde bulunmasından şimdiki muvakkat tevakkuf bizi meyus etmez ve etmemeli. Ve Âyetü'l-Kübra'nın tabı sebebiyle müsaderesi, onun parlak makamına ve nazar-ı dikkati her taraftan ona celbetmesine bir ilanname telakki ediyorum.
مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ en güzel bir düstur-u tesellidir. Bu teslimiyetle beraber, gayet kuvvetli bir tesanüde ve birbirinin kusuruna bakmamaya ve Risale-i Nur'a karşı alâkayı gevşetmek değil belki daha ziyade kuvvetleştirmeye şiddetle ihtiyacımız var.
Ben görüyorum, bize hücum edenler en ziyade tesanüdümüzü bozmak istiyorlar ve en ziyade bana karşı ihanet derecesinde hürmeti kırmaya çalışıyorlar. Güya Risale-i Nur'a karşı hürmet, benden ileri geliyor. Beni kırmakla o kırılır diye divaneliklerinden zannediyorlar.
Hem şiddetli bir surette konuşmaktan beni menediyorlar. Tâ ki hakikat-i mesele anlaşılmasın ve Risale-i Nur sussun. O bedbahtlar bilmiyorlar ki benim zayıf dilimin susmasıyla, etrafta binler kardeşlerimin kuvvetli dilleri ve Risale-i Nur'un memlekette intişar eden binler nüshalarının parlak lisanları konuşuyorlar ve susmazlar ve susturulmazlar.
Biz onların bütün tazyik ve sıkıntı vermelerine karşı iman-ı tahkikî kuvvetiyle ve sırrıyla kabre iman ile girmek ve şirket-i maneviye ile her birimiz yüzer lisanla dua ve tesbihat ve a'mal-i saliha yapmak olan iki kudsî ve cihan-değer kıymetli ve medar-ı sürur kazancımızla mukabele edip geçmiş zahmetlerin sevaplarını ve manevî lezzetlerini ve gelecek meşakkatlerin hazırda yokluğunu düşünerek yalnız hazır saatteki musibete karşı sabır içinde şükretmeliyiz.
Madem ben sizin elemlerinizle de müteellim ve sizden pek çok ziyade tazyike maruz olduğum halde sabır ve tahammül ediyorum. Elbette sizler benim tesellilerime ihtiyacınız çok olmaz diye çok teselli yazmıyorum.
Emniyet dairesindeki heyet-i zabıtaya bir maruzatımdır.
Efendiler! Benim başıma evham yüzünden gelen hâdise ile heyet-i zabıta emniyet-i dâhiliye cihetiyle çok alâkadardır diye size de bir hakikati beyan edeceğim. Çünkü hem Kastamonu'da, hem Ankara'da, hem Isparta'da taharri memurları ve komiserler, bizim esrarımızı anlamak için çok temas ettiler. Kastamonu zabıtası bildi ki biz zabıta vazifesine endişe vermek değil belki yardım ediyoruz. Ve Isparta zabıtası dahi müteaddid temasında bizi ve Risale-i Nur'u ve şakirdlerini asayiş ve inzibat cihetinde yardımcı ve dost görmeye başladılar. Hattâ en mahrem esrarımızı -ki Isparta müddeiumumîsi dinlemesinden telaş ettiği halde- bilâ-tereddüt Isparta zabıtasına verecektim ve benimle gelecek sivil komiserler ile gönderecektim. Fakat beni kelepçelediler, onlar da gelmediler, ben de gönderemedim.
Evet gerçi şahsım itibarıyla ehemmiyetsizim ve kıymetim yok fakat kırk senedir memleketin çok yerleriyle alâkadar olmuşum. O yerlerde ciddi dostlarım ve hakiki kardeşlerim ve Risale-i Nur dersinde arkadaşlarım kesretle varlar. Eğer onların vaziyeti inzibat ve asayiş lehinde olmasa idi, elbette şimdiye kadar bir vukuatları görünecekti. Halbuki hem Eskişehir Mahkemesinde hem bu defada vukuata binaen değil belki imkâna bina edilmiş. Yani yapmış diye ilişmiyorlar belki yapabilir diye evham yüzünden ilişiyorlar.
İşte buranın zabıtasına en mahrem esrarımı bilâ-perva içine alan müdafaatımı isterlerse takdim edeceğim. Çünkü ekser vilayetlere Risale-i Nur ve şakirdleri girmişler. Herhalde Denizli'ye eğer girmemişse girecek.
Böyle hasbî, fahrî bir tarzda fenalığı, ahlâksızlığı, anarşiliği, serseriliği izaleye ciddi çalışan ve tesiratını Kastamonu'da ve Isparta havalisinde gösteren yılmaz, geri çekilmez bir inzibat kuvvetini buranın emniyet dairesi nazara alıp, asayiş lehinde istimal etmek varken bu kuvvete endişeli ve müttehem nazarıyla baksa birkaç cihette zarardır diye arz ediyorum.
Ben buranın adliyesine karşı, ehemmiyetsiz şahsım değil belki memlekete zararsız bir surette menfaatli ve kıymetli Risale-i Nur ve şakirdlerini nazara alıp müdafaa ettiğim halde; "Sen kendini müdafaa et." diye beni acib bir cani tarzında her şeyden ve konuşmaktan tecrid ve haps-i münferide ve sıhhatime ve ihtiyarlığıma tam dokunacak bir şekilde soktular.
Sonra doktorları hastalığım haysiyetiyle istedim, onlara hitaben derdimi yazdım. Birkaç gün tehirden sonra bir doktor geldi. Öyle bir acele ile baktı ki güya müttehem ve vatana muzır bir şahsiyetin sıhhati ne ehemmiyeti var diye manasını fehmettim. Daha onlara hitaben yazdığım istirhamnameyi vermedim.
Şimdi en son size de müracaat ediyorum. Bu gurbette hiç dost bulmayan ve herkes ona müttehem nazarıyla bakan bir adamın derdini de dinlemek gerektir. Bir vazife ile bir sivil polis gönderebilirsiniz tâ ki hakikat-i hali anlasın, size haber versin. Ve Isparta ve Denizli adliyelerine karşı müdafaatımın suretini size getirsin ve zabıta ile Risale-i Nur şakirdlerinin ortasına anlaşmamazlık girmesin.
Müddeiumumî Bey!
Yirmi senedir hayat-ı içtimaiyeyi ve bilhassa böyle resmî ve ince ve siyasî hayatı terk etmişim. O hallere karşı alması lâzım gelen vaziyeti bilemiyorum ve düşünemiyorum ve düşünmesi beni cidden incitiyor. Fakat mecburiyetle Isparta'da insafsız bir zatın intizamsız ve mükerrer ve lüzumsuz pek çok suallerine verdiğim cevapların hâtimesi ve hülâsası ve sorgu hâkiminin zaptına geçen ve ayrıca size verilmiş olan bu intizamsız müdafaatım ve istidamda belki saded haricinde ve lüzumsuz ve tekrar ve intizamsızlık ve aleyhime dönecek şiddetli tabirler ve bilemediğim yeni kanunlara muhalif ifadeler bulunabilir. Fakat madem hakikat üzere gidiyor, hakikatin hatırı için o kusurlara bakmamak gerektir. O istida da üç dört belki dokuz esas üzerine gidiyor.
Birincisi: Madem hükûmet-i cumhuriye, cumhuriyetteki hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmiyor. Elbette dindarlara ve takvacılara da ilişmemek gerektir. Ve madem dinsiz bir millet yaşamaz ve Asya din noktasında Avrupa'ya benzemez ve İslâmiyet hayat-ı şahsiye ve uhreviye cihetinde Hristiyanlığa uymaz ve dinsiz bir Müslüman başka dinsizler gibi olmaz. Ve bu bin seneden beri dünyayı diyanetiyle ışıklandıran ve bütün dünyanın tehacümüne karşı, salabet-i diniyesini kahramanane muhafaza eden bu vatandaki milletin bir ihtiyac-ı fıtrîsi hükmüne geçen diyanet, salahat ve bilhassa iman hakikatlerinin öğrenmesi yerlerine hiçbir terakkiyat, hiçbir medeniyet tutamaz ve o ihtiyacı onlara unutturamaz.
Elbette bu vatandaki millete hükmeden bir hükûmet, Risale-i Nur'a adalet ve kanun ve asayiş cihetinde ilişmez ve iliştirmemeli.
İkinci Esas: Madem bir şeyi reddetmek başkadır ve o şeyi kalben kabul etmemek daha başkadır ve onunla amel etmemek bütün bütün başkadır. Ve her hükûmette şiddetli muhalifler bulunur ve Mecusi hâkimiyeti altında Müslümanlar ve hükûmet-i İslâmiye-i Ömeriyede
Yahudiler, Hristiyanlar bulunmuş. Ve asayişe ve idareye ilişmeyenin hürriyet-i şahsiyesi her hükûmette vardır, ilişilmez ve hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz.
Ve madem asayişe ve idareye ve siyasete ilişmek isteyen herhalde hiç şüphesiz gazetelerle ve dünya hâdisatı ile alâkadar olacak, tâ kendine yardım eden cereyanları, vaziyetleri, hâdisatı bilsin, tâ yanlış ayağını atmasın.
Ve Risale-i Nur ise şakirdlerini o derece menetmiş ki bütün yakın dostlarım biliyorlar ki yirmi senedir değil gazeteleri okumak, belki sormasını ve merak etmesini ve düşünmesini bana terk ettirmiş. Ve iki sene ve iki aydır {(*): Yedi sene aynı hal devam etti, hiç sormadı.} kat'iyen dünya harplerinden ve vaziyetlerinden hiçbir haber almamak derecede beni hayat-ı içtimaiyeden çekmiş.
Elbette ve elbette, hikmet-i hükûmet ve kanun-u siyaset ve düstur-u adalet bana ve benim gibi kardeşlerime ilişmez ve ilişen herhalde ya evhamdan ya garazından veya inadından ilişir.
Üçüncüsü: Bir müddeiumumî yanlış bir mana ile Beşinci Şuâ'ya dair suallerinde kanun hesabına değil belki bir ölmüş şahsın dostluğu taassubu hesabına manasız ve lüzumsuz itirazları sebebiyle bu gelecek uzunca tafsilatı vermeye mecbur oldum.
Evvela: Bu Beşinci Şuâ'yı biz mahrem tutuyoruz, (1) neşretmiyoruz (2). Hem bütün taharrilerde bende bulunmadı (3). Hem sekiz senede bir iki defa, bir iki saat elime geçti (4). Hem maksadı yalnız avamın imanlarını şüphelerden ve müteşabih hadîsleri inkârdan kurtarmaktır. Dünya cihetine üçüncü, dördüncü derecede, dolayısıyla bakar. (5) Hem verdiği gaybî haberler doğrudur (6). Hem ehl-i siyaset ve dünya ile mübareze etmez, yalnız ihbar eder (7). Hem şahısları tayin etmiyor (8). Küllî bir surette, bir hakikat-i hadîsiyeyi beyan eder. Fakat bir zaman sonra o küllî hakikati bu asırdaki dehşetli bir şahsa tam tatbik etmişler. Onun için bu senelerde yeni telif edilmiş zannıyla itiraz ettiler. Hem o risalenin aslı, Dârülhikmet'ten de daha eskidir. Yalnız bir zaman sonra tanzim edildi, Risale-i Nur'a girdi. Şöyle ki:
Hürriyetten evvel İstanbul'a geldim. O zaman Japonya'nın baş kumandanı, İslâm ulemasından dinî bazı sualler sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular. Hem çok şeyleri o münasebetle sual ettiler.
Ezcümle: Bir hadîste "Âhir zamanın dehşetli bir şahsı sabah kalkar, alnında هٰذَا كَافِر cümlesi yazılmış bulunur." hadîs vardır diye benden sual ettiler. Dedim: "Bir acib şahıs, bu milletin başına geçer ve sabah kalkar başına şapka giyer ve giydirir." Bu cevaptan bunu sordular: "Acaba o zaman onu giyen kâfir olmaz mı?" Dedim: "Şapka başa gelecek, secdeye gitme, diyecek. Fakat baştaki hakiki iman o şapkayı da secdeye getirecek, Müslüman edecek. İnşâallah."
Sonra dediler: "Aynı şahıs bir su içecek, onun eli delinecek ve bu hâdise ile Süfyan olduğu bilinecek?" Ben de cevaben dedim: "Bir darb-ı mesel var ki çok israflı adama "Eli deliktir." denilir. Yani elinde mal durmuyor, akıyor, zayi oluyor, deniliyor. İşte o dehşetli adam bir su olan rakıya müptela ve onunla hasta olacak ve kendisi hadsiz israfata girecek, başkalarını da alıştıracak."
Sonra birisi sordu ki: "O Süfyan, öldüğü zaman İstanbul'da Dikili Taş'ta şeytan bütün dünyaya bağıracak ki filan öldü." O vakit ben dedim: "Telgrafla haber verilecek." Fakat bir zaman sonra radyo çıkmış, işittim. Eski cevabım tam değilmiş, bildim. Dârülhikmet'te iken dedim: "Şeytan gibi radyo ile dünyaya işittirecek."
Sonra Sedd-i Zülkarneyn ve Ye'cüc ve Me'cüc ve dabbetü'l-arz ve Deccal ve nüzul-ü İsa (as) hakkında sualler sorulmuştu. Ben de cevap vermiştim. Hattâ eski risalelerimde onlar kısmen yazılmışlar.
Bir zaman sonra Mustafa Kemal'in iki defa şifre ile ve Van'ın eski valisi ve benim dostum Tahsin Bey'in vasıtasıyla beni -neşredilen Hutuvat-ı Sitte'ye mükâfaten- celbetti, gittim. Şeyh Sünûsî o Kürtçe lisanı bilmediğinden beni onun yerinde üç yüz lira maaşla vilayat-ı şarkiyeye vaiz-i umumî hem mebus hem diyanet riyaseti dairesinde Dârülhikmet azalarıyla beraber eski vazifem ile memnun etmek ve benim Van'da temelini attığım Medresetü'z-Zehra ve şark dârülfünunuma Sultan Reşad'ın verdiği on dokuz bin altın lirayı yüz elli bin banknota iblağ ederek -iki yüz mebus içinde yüz altmış üç mebusun imzasıyla- kabul edildiği halde; ben Beşinci Şuâ aslının verdiği haberin bir kısmını, orada bir adamda gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım. Ve bu adamla başa çıkılmaz, mukabele edilmez diye dünyayı ve siyaseti ve hayat-ı içtimaiyeyi terk edip yalnız imanı kurtarmak yolunda vaktimi sarf ettim. Yalnız bazı zalim ve insafsız memurlar, bana dünyaya bakacak iki üç risaleleri yazdırdılar.
Sonra bazı zatlar, âhir zaman hâdisatını haber veren müteşabih hadîsleri sual etmek münasebetiyle, o eski risalenin aslını tanzim ettim. Risale-i Nur'un Beşinci Şuâı namını aldı. Risale-i Nur'un numaraları, telif tertibiyle değil. Mesela, Otuz Üçüncü Mektup, Birinci Mektup'tan daha evvel telif edilmiş ve bu Beşinci Şuâ'nın aslı gibi Risale-i Nur'un bir kısım eczaları, Risale-i Nur'dan evvel telif edilmiş. Her ne ise...
Bu makamda bir müddeiumumînin, Mustafa Kemal'e dostluğu taassubuyla, kanunsuz ve lüzumsuz ve yanlış itiraz ve sualleri beni bu saded harici izahatı vermeye mecbur eyledi. Ben onun, adliye kanunu namına tamamen şahsî ve kanunsuz bir sözünü misal olarak beyan ederim.
O dedi: "Beşinci Şuâ'da sen hiç kalben nedamet etmedin mi ki onu rakıdan ve şaraptan su tulumbası gibi tabirlerle tezyif etmişsin?"
Ben bu bütün bütün manasız ve yanlış dostluk taassubuna mukabil derim: Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez, yalnız bir hissesi olabilir. Nasıl ki ordunun ganimeti, malları, erzakları bir kumandana verilse zulümdür, dehşetli bir haksızlıktır.
Evet nasıl o insafsız, o çok kusurlu adamı sevmemekle beni ittiham etti, âdeta vatan haini yaptı. Ben de onu, orduyu sevmemekle ittiham ediyorum. Çünkü bütün şerefi ve manevî ganimeti o dostuna verip orduyu şerefsiz bırakıyor. Hakikat ise müsbet şeyler, haseneler, iyilikler cemaate, orduya tevzi edilir ve menfî tahribat ve kusurlar başa verilir.
Çünkü bir şeyin vücudu, bütün şeraitin ve erkânının vücudu ile olur ki kumandan yalnız bir şarttır. Ve o şeyin ademi ve bozulması ise bir şartın ademi ile ve bir rüknün bozulması ile mahvolur, bozulur. O fenalık başa, reise verilebilir. İyilikler ve haseneler, ekseriyetle müsbet ve vücudîdir. Başlar sahip çıkamazlar. Fenalıklar ve kusurlar, ademîdir ve tahribîdir. Reisler mes'ul olurlar.
Hak ve hakikat böyle iken nasıl ki bir aşiret fütuhat yapsa "Âferin Hasan Ağa!", eğer mağlup olsa "Tuh!" diye aşiret tezyif edilir, bütün bütün hakikatin aksine hükmedilir. Aynen öyle de beni ittiham eden o müddeî bütün bütün hak ve hakikatin aksine bir hatasıyla, güya adliye namına hükmetti.
Aynen bunun hatası gibi: Eski harb-i umumîden biraz evvel, ben Van'da iken bazı müttaki zatlar yanıma geldiler. Dediler ki: "Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor, gel bize iştirak et. Biz bu münafık reislere itaat etmeyeceğiz."
Ben de dedim: "O fenalıklar, o dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsustur. Ordu onun ile mes'ul olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliyalar var. Ben bu orduya karşı kılınç çekemem ve size iştirak etmem."
O zatlar benden ayrıldılar, kılınç çektiler, neticesiz Bitlis hâdisesi vücuda geldi. Az bir zaman sonra, harb-i umumî patladı. O ordu, din-i İslâm namına iştirak etti, cihada girdi. O ordudan yüz bin şehitler evliya mertebesine çıkıp beni o davamda tasdik edip kanlarıyla velayet fermanlarını imzaladılar. Her ne ise...
Biraz uzun söylemeye mecbur oldum. Çünkü hiçbir hissiyatla ve haricî tesiratla müteessir olmamak mahiyetinin kat'î bir hâssası bulunan adalet hakikati namına, böyle cüz'î ve hata hissiyatla ve tarafgirlik ile bize ve Risale-i Nur'a karşı müzeyyifane hareket eden müddeiumumînin acib vaziyeti, beni bu uzun ifadeye sevk etti.
Dördüncü Esas: Eskişehir Mahkemesi, yüz risaleyi ve mektupları dört ay tetkikten sonra yalnız yüz yirmide on beş adama altışar ay ceza ve bana da yüz risaleden yalnız bir iki risalede on beş kelime ile bir sene ceza verebildi. Tarîkatçılık ve cemiyetçilik ve şapka meselelerinde beraet ettirdiler. Biz dahi o cezayı çektik. Ondan sonra Kastamonu'da çok defa taharrilerde hiçbir ilişiğimizi bulmadılar. Ve kaç sene evvel Isparta'da mahrem ve gayr-ı mahrem Risale-i Nur'un bütün eczaları bilâ-istisna hükûmetin eline geçti. Üç ay tetkikten sonra umumu sahiplerine iade edildi.
Madem hakikat budur: Beni ve Risale-i Nur'un şakirdlerini ittiham eden ve o gibi kanun namına kanunsuz ve garaz ve hissiyatla bizi muaheze edenler, bizden evvel hem Eskişehir Mahkemesini hem Kastamonu hükûmetini ve zabıtasını hem Isparta Adliyesini ittiham edip onları -varsa- suçumuza tam teşrik ediyorlar.
Çünkü bir suçumuz olsa idi, bu üç hükûmetin yakınında çok zaman tecessüsüyle görmedi veya aldırmadı; bizden ziyade onlar suçlu olurlar. Halbuki dünyaya karışmak arzusu bizde bulunsaydı, böyle sinek vızıltısı gibi değil, top güllesi gibi ses ve patlak verecekti.
Divan-ı Harb-i Örfîde ve Mustafa Kemal'e hiddetine karşı divan-ı riyasette, şiddetli ve dokunaklı müdafaa eden bir adam, on sekiz sene zarfında kimseye sezdirmeden dünya entrikalarını çeviriyor diye onu ittiham eden, elbette bir garazla eder. Biz Denizli müddeiumumîsinden ümit ederiz ki bizi böylelerin ağrazından kurtarsın, hakikat-i adaleti göstersin.
Beşinci Esas: Risale-i Nur şakirdlerinin, mümkün olduğu kadar siyasete ve idare işine ve hükûmetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir. Çünkü hâlisane hizmet-i Kur'aniye, onlara her şeye bedel kâfi geliyor.
Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde hiç kimse istiklaliyetini ve ihlasını muhafaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, kendi dünyevî maksadına âlet edecek, o hizmetin kudsiyetini bozacak.
Hem maddî mübarezede şu asrın bir düsturu olan eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdat ile birinin hatasıyla onun masum çok taraftarlarını ezmek lâzım gelecek. Yoksa mağlup düşecek.
Hem dünya için dinini bırakan veya âlet edenlerin nazarlarında, Kur'an'ın hiçbir şeye âlet olamayan kudsî hakikatleri bir propaganda-i siyasette âlet olmuş tevehhüm edilecek.
Hem milletin her tabakası; muvafıkı muhalifi, memuru âmîsi o hakikatlerde hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirdleri, tam bîtaraf kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak ve hiç karışmamak lâzım gelmiş.
Altıncı Esas: Bu meselede benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale-i Nur'a hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur'an'a bağlanmış ve Kur'an dahi arş-ı a'zamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın, o kuvvetli ipleri çözsün. Hem bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuz üç âyât-ı Kur'aniyenin işaratıyla ve İmam-ı Ali radıyallahu anhın üç keramet-i gaybiyesi ile ve Gavs-ı A'zam'ın (ks) kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale-i Nur; bizim âdi ve şahsî kusurumuzdan mes'ul olmaz ve olamaz ve olmamalı. Yoksa bu memlekete hem maddî hem manevî telafi edilmeyecek derecede zarar olacak.
{(Haşiye) : Bu istida, Kastamonu zelzelesinden yirmi gün evvel yazılmıştı. Risale-i Nur bereketiyle her vilayetten ziyade âfâttan mahfuz kalmıştı. Şimdi âfât başladı, davamızı tasdik etti.}
Bazı zındıkların şeytanetiyle Risale-i Nur'a karşı çevrilen planlar ve hücumlar inşâallah bozulacaklar, onun şakirdleri başkalara kıyas edilmez, dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenab-ı Hakk'ın inayetiyle mağlup edilmezler.
Eğer maddî müdafaadan Kur'an menetmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta
bulunan o şakirdler, Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi cüz'î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar. Allah etmesin, eğer mecburiyet-i kat'iye derecesinde onlara zulmedilse ve Risale-i Nur'a hücum olsa elbette hükûmeti iğfal eden zındıklar ve münafıklar bin derece pişman olacaklar.
Elhasıl: Madem biz ehl-i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz, onlar da bizim âhiretimize ve imanî hizmetimize ilişmesinler.
Denizli'nin insaflı müddeiumumîsinin iddianamesine karşı evvelen beş altı esas olarak Müddeiumumî Bey'e evvelce yazılan bir küçük müdafaayı bir itirazname ve sâniyen mahkemenin elinde bulunan Eskişehir müddeiumumîsinin iddianamesine mukabil verilen eski itirazname ve müdafaayı ve sâlisen küçük müdafaadaki beş altı esasa, üç dört esası bir itirazname olarak iddia makamına, ağır ceza mahkemesine takdim ediyorum..
Birinci esas: İddianamede başka yerlerdeki sathî tahkikata binaen bize bir cemiyet-i siyasiye noktasında bakmış. Buna cevabımız:
Evvela: Bütün benim ile arkadaşlık eden zatların şehadetiyle on dokuz seneden beri hiçbir gazeteyi okumayan ve dinlemeyen ve sormayan ve bu iki sene beş aydır harb-i umumîden hiçbir haber almayan ve merak etmeyen ve bilmeyen bir adamın elbette siyasetle hiçbir alâkası yoktur ve siyasî cemiyetlerle hiçbir münasebeti olmaz.
Ve sâniyen: Risale-i Nur'un yüz otuz parçaları meydandadır. İçinde imanî hakikatlerden başka bir hedef, bir maksad-ı dünyevî olmadığını Eskişehir Mahkemesi -yalnız bir iki risaleden başka- ilişmemesi ve koca Kastamonu zabıtasının sekiz sene zarfında daimî tarassudla beraber iki hizmetçimden başka yalnız üç adamdan başka bir bahane ile müttehem bulmaması kat'î bir hüccettir ki: Risale-i Nur şakirdleri hiçbir vecihle siyasî cemiyet değiller.
Eğer iddianamedeki cemiyetten maksadı, imanî ve uhrevî bir cemaat ise ona cevaben deriz ki: Eğer dârülfünun talebelerine ve her nevi esnafa birer cemiyet namı verilse bize de o neviden bir cemiyet namı verilebilir.
Eğer dinî hissiyatla emniyet-i dâhiliyeyi ihlâl edecek bir cemaat namı veriliyorsa, buna mukabil deriz: Yirmi sene zarfında bu fırtınalı zamanda Risale-i Nur'un yüz risalelerinden binler nüshalarını binler adam kemal-i merakla okudukları halde hiçbir yerde hiçbir vukuat ile emniyet-i dâhiliyeye ilişmemeleri ve ilişmeleri ne hükûmetçe ve ne de mahkemece kaydedilmemesi bu ittihamı çürütüyor.
Eğer hissiyat-ı diniyeyi kuvvetlendirmesinden istikbalde emniyet-i dâhiliyeye zarar verebilir diye bir cemiyet namı verilmiş ise buna mukabil deriz:
Evvelen: Başta Diyanet Riyaseti, bütün vaizler aynı hizmeti görüyorlar.
Sâniyen: Risale-i Nur şakirdleri değil emniyete ve asayişe zarar vermek, belki bütün kuvvet ve kanaatleriyle milleti anarşilikten muhafaza ve emniyet ve asayişi temin etmek için çalıştıklarına delil ise birinci esasta beyan edilmiş.
Evet, biz bir cemaatiz. Hedefimiz ve programımız evvela kendimizi, sonra milletimizi idam-ı ebedîden ve daimî haps-i münferidden kurtarmak ve vatandaşlarımızı anarşilikten ve serserilikten muhafaza etmek ve iki hayatımızı imhaya vesile olan zındıkaya karşı Risale-i Nur'un çelik gibi hakikatleriyle kendimizi muhafaza olduğuna hüccet ise: Risale-i Nur'un zındıkaya karşı manevî bir müdafaanamesi hükmünde olan Denizli Hapsinin Meyvesi namında ve Risale-i Nur'un kısa bir hülâsası ve esas mesleğini beyan eden risaleciktir ki bir nüshası müddeiumumîliğe verilmiş.
İkinci Esas: Risalelerde bazı dokunaklı cümleler var diye başka yerlerin nâkıs ve sathî tahkikatlarına binaen bizi ittiham ediyorlar. Buna mukabil deriz:
Madem maksadımız iman ve âhirettir, ehl-i dünya ile mübareze değil. Ve madem o pek cüz'î ve yalnız bir iki risaleye mahsus ilişmek kasdî değil belki maksadımıza yürürken onlara çarpmışız. Elbette bir garaz-ı siyasî manasında olamaz. Ve madem imkânat başkadır, vukuat başkadır. Hakkımızda asayişe zarar yapmış değil "Yapabilir." diye ittiham ediyor. Herkesin bir adamı öldürebilir diye ittihamı gibi
manasız bir ittihamdır. Ve madem yirmi sene müddetinde yirmi binler adamda ve binler nüshalar ve mektuplarda hem Eskişehir hem Kastamonu hem Isparta şiddetli tetkik ve taharrilerde hakiki bir suç teşkil edecek maddeleri bulamadılar. Ve Eskişehir Mahkemesi bir şey bulmadığından mecburiyetle bir lastikli kanun maddesinden bizi mes'ul ettiği gibi; bütün dinî dersini vereni dahi mes'ul eder bir tarzda, yüz adamdan on beş adama altışar ay ceza verebildi. Acaba bizim gibi bir adamın sizden olsa bir senede yirmi mahrem mektupları bu tarzda tetkik edilse onu mes'ul ve mahcup edecek yirmi cümle bulunmaz mı? Halbuki bizde yirmi bin adamdan yirmi bin nüsha ve mektuplarda hakiki mes'ul edecek yirmi cümle bulamadıklarından gösteriyor ki:
Risale-i Nur'un hedefi doğrudan doğruya âhirettir. Dünya ile alışverişi yoktur.
Üçüncü Esas: Denizli Mahkemesinin insaflı müddeiumumîsinin başka yerlerde insafsız ve sathî zabıtnamelerine binaen iddianamede kaydettiği maddeler ve tarihsiz mektuplar hem yirmi ve on beş ve on sene zarfındaki muhaberelerden ve kat'î cevabı üçüncü esasta ve istidamın ikinci sualinde bulunan Beşinci Şuâ'dan o yüz otuz risalelerin yalnız dört beş risalelerinden ve Eskişehir Mahkemesinin tetkikinden geçen ve cezasını çektiren ve af kanunları gören mektuplar ve risalelerde ittihamımıza medar bazı bahaneler var.
Acaba 31 Mart hâdisesinde Bab-ı Seraskerîde ve Şeyhülislâm ve ulemayı dinlemeyen sekiz taburu bir nutuk ile itaate getiren bir adam, sekiz sene zarfında -zabıtnamelere göre- çalışmış, yalnız Kastamonu'da beş adamı iğfal edebilmiş denilebilir mi? İşte mahrem ve gayr-ı mahrem bütün evrak ve kitaplarımı odunlar yığını altından çıkarıp üç ay tetkikten sonra yalnız Feyzi, Emin, Hilmi, Tevfik ve Sadık'tan başka kimseyi o koca Kastamonu'da bulmadılar. Bu beş zat ise lillah için bana şahsî hizmet münasebetiyle gönderilmişler. Eğer o sathî zabıtnameler gibi yapsa idim, beş değil belki beş yüz, belki beş bin adamları kandırabilirdim.
O zabıtnamelerde ne kadar yanlışlar bulunduğuna bir iki numuneyi beyan ediyorum:
Zaman-ı Saadetten şimdiye kadar cari bir âdet-i İslâmiyeye ittibaen Risale-i Nur'un hususi menbaları olan yüzer âyât-ı meşhureyi büyük bir en'am gibi bir Hizb-i Kur'anî yaptığımızı "Dinde tahrifat yapıyor." diye muaheze etmişler.
Hem Eskişehir Mahkemesinde medar-ı nazar olup ehemmiyet verilmeyen "Lâdinî zamanında Latin harflerinin kabulü tarihine tevafukla inkar-ı haşre bir emaredir." diye bizi bugün yazılmış gibi mes'ul etmek istiyor.
Hem bir sene cezasını çektiğim ve mahrem tutulan ve zabıtnamede kaydedildiği gibi odun yığınları altından çıkarılan Tesettür Risalesi'yle bu sene yazılmış ve neşredilmiş gibi bizi ittiham etmek ister. Hem Ankara'da hükûmetin riyasetinde bulunan birisine (Mustafa Kemal'e) söylediğim itirazlara ve ağır sözlere mukabele etmeyip sükût eden ve o öldükten sonra, onun yanlışını gösteren bir hakikat-i hadîsiyeyi beyandaki fıtrî ve lüzumlu ve mahrem tenkitlerim, medar-ı mes'uliyet yapılmış. Ölmüş ve hükûmetten alâkası kesilmiş bir şahsın hatırı nerede? Hükûmetin ve milletin bir hatırası ve Cenab-ı Hakk'ın bir tecelli-i hâkimiyeti olan adalet kanunları nerede?
Hem biz hükûmet-i cumhuriye esaslarından en ziyade kendimize medar-ı istinad ve onun ile kendimizi müdafaa ettiğimiz hürriyet-i vicdan esası, bizim aleyhimizde medar-ı mes'uliyet tutulmuş; güya biz hürriyet-i vicdan esasına muarız gidiyoruz.
Hem medeniyetin seyyiatını ve kusurlarını tenkit etmesinden hatır ve hayalime gelmeyen bir şeyi zabıtnamelerde isnad ediyor: Güya ben radyoyu {(Hâşiye): Radyo gibi azîm bir nimet-i İlahiyeye karşı azîm bir şükür olmak için: "Radyo Kur'an'ı okuyup bütün rûy-i zemin yüzündeki insanlara dinlettirip küre-i havanın bir hâfız-ı Kur'an olmasıdır." demiştim.} ve tayyareyi ve şimendiferi kullanılmasını kabul etmiyorum, diye terakkiyat-ı hazıra aleyhinde bulunduğumla mes'ul ediyor.
İşte bu numunelerine kıyasen ne kadar hilaf-ı adalet bir muamele olduğunu, inşâallah insaflı ve adaletli olan Denizli müddeiumumîsi ve mahkemesi göstererek, o zabıtnamelerin evhamlarına ehemmiyet vermeyecekler.
Hem en acibi budur ki; başka mahkemenin müddeiumumîsi benden sordu: "Mahrem Beşinci Şuâ'da demişsin: "Ordu, dizginini o dehşetli şahsın elinden kurtaracak." Muradın, orduyu hükûmete karşı itaatsizliğe sevketmektir." Ben de dedim: "Maksadım; o kumandan ya ölecek veya tebdil edilecek, ordu onun tahakkümünden kurtulacak demektir. Acaba hem gayet mahrem, sekiz senede yalnız iki defa elime geçen ve aynı zamanda kaybedilen, hem âhirzamana ait bir hadîsin manasını küllî bir surette beyan eden, hem aslı eskide te'lif edilen bir risale, hem
bir tek nefer görmediği halde nasıl sebeb-i ittiham olur?" Maatteessüf, o insafsızların o acib ittihamı iddianameye girmiş.
Hem en garibi şudur ki bir yerde demişim: "Cenab-ı Hakk'ın büyük nimetleri olan tayyare ve şimendifer ve radyoyu, büyük şükür ile mukabele lâzım iken; beşer şükür etmedi, tayyarelerle başlarına bombalar yağdı. Ve radyo öyle büyük bir nimet-i İlahiyedir ki ona mukabil şükür ise o radyo milyonlar dilli bir küllî hâfız-ı Kur'an olup bütün zemin yüzündeki insanlara Kur'an'ı dinlettirsin." Ve Yirminci Söz'de Kur'an'ın medeniyet hârikalarından gaybî haber verdiğini beyan ederken, bir âyetin işareti olarak, kâfirler şimendiferle âlem-i İslâm'ı mağlup ederler demişim. İslâm'ı bu hârikalara teşvik ettiğim halde bir sebeb-i ittihamım olarak "Şimendifer ve tayyare ve radyo gibi terakkiyat-ı hazıra aleyhindedir." diye iddianamenin âhirinde beni evvelki müddeiumumînin garazlarına binaen ittiham eder.
Hem hiçbir münasebeti olmadığı halde, bir adam Risale-i Nur'un ikinci bir ismi olan Risaletü'n-Nur tabirinden "Kur'an'ın nurundan bir risalettir, bir ilhamdır." demiş. İddianamede başka yerin verdikleri yanlış mana ile güya "Risale-i Nur bir resuldür." diye benim için bir sebeb-i ittiham tutulmuş.
Hem müdafaatımda yirmi yerde kat'î bir surette hüccetlerle ispat etmişiz ki bütün dünyaya karşı da olsa dini ve Kur'an'ı ve Risale-i Nur'u âlet edemeyiz ve edilmez ve biz onların bir hakikatini dünya saltanatına değiştirmeyiz ve bilfiil öyleyiz. Ve bu davanın emareleri yirmi senede binlerdir.
Madem öyledir, ben ve biz bütün kuvvetimizle deriz:
Efendiler!
Size kat'î haber veriyorum ki: Buradaki zatların, bizimle ve Risale-i Nur'la münasebeti olmayan veya az bulunanlardan başka, istediğiniz kadar hakiki kardeşlerim ve hakikat yolunda hakikatli arkadaşlarım var. Biz Risale-i Nur'un keşfiyat-ı kat'iyesiyle iki kere iki dört eder derecesinde sarsılmaz bir kanaatle bilmişiz ki ölüm bizim için sırr-ı Kur'an ile idam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiş. Ve bize muhalif ve dalalette gidenler için o kat'î ölüm ya idam-ı ebedîdir (eğer âhirete kat'î imanı yoksa) veya ebedî ve karanlıklı haps-i münferiddir (eğer âhirete inansa ve sefahet ve dalalette gitmiş ise). Acaba dünyada bu meseleden daha büyük daha ehemmiyetli bir mesele-i insaniye var mı ki bu, ona âlet olsun? Sizden soruyorum! Madem yoktur ve olamaz, neden bizimle uğraşıyorsunuz? Biz en ağır cezanıza karşı kendimiz, âlem-i nura gitmek için bir terhis tezkeresini alıyoruz diye kemal-i metanetle bekliyoruz.
Fakat bizi reddedip dalalet hesabına mahkûm edenleri, sizi bu mecliste gördüğümüz gibi idam-ı ebedî ile ve haps-i münferidle mahkûm ve pek yakın bir zamanda o dehşetli cezayı çekeceklerini müşahede derecesinde biliyoruz belki görüyoruz; onlara insaniyet damarıyla cidden acıyoruz.
Bu kat'î ve ehemmiyetli hakikati ispat etmeye ve en mütemerridleri dahi ilzam etmeye hazırım! Değil vukufsuz, garazkâr, maneviyatta behresiz ehl-i vukufa karşı belki en büyük âlim ve feylesoflarınıza karşı gündüz gibi ispat etmezsem, her cezaya razıyım!
İşte yalnız bir numune olarak iki cuma gününde mahpuslar için telif edilen ve Risale-i Nur'un umdelerini ve hülâsa ve esaslarını beyan ederek Risale-i Nur'un bir müdafaanamesi hükmüne geçen Meyve Risalesi'ni ibraz ediyorum ve Ankara makamatına vermek için yeni harflerle yazdırmaya müşkülatlar içinde gizli çalışıyoruz. İşte onu okuyunuz, tam dikkat ediniz, eğer kalbiniz (nefsinize karışmam) beni tasdik etmezse bana şimdiki tecrid-i mutlak içinde her hakaret ve işkenceyi de yapsanız, sükût edeceğim!
Elhasıl: Ya Risale-i Nur'u tam serbest bırakınız veyahut bu kuvvetli ve zedelenmez hakikati elinizden gelirse kırınız! Ben şimdiye kadar sizi ve dünyanızı düşünmüyordum ve düşünmeyecektim fakat mecbur
ettiniz; belki de sizi ikaz etmek lâzım idi ki kader-i İlahî bizi bu yola sevk etti. Biz de مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düstur-u kudsîyi kendimize rehber edip her bir sıkıntılarınızı sabır ile karşılayacağız diye azmettik.
İddianameye karşı itiraznamenin tetimmesidir.
Bu itirazımda muhatabım Denizli Mahkemesi ve müddeiumimîsi değil belki başta Isparta ve İnebolu müddeiumumîleri olarak yanlış ve nâkıs zabıtnameleriyle buradaki acib iddianameyi aleyhimize verdiren garazkâr ve vehham memurlardır.
Evvelen: Asl u faslı olmayan ve hatırıma gelmeyen bir siyasî cemiyet namını masum ve siyasetle hiç alâkaları olmayan Risale-i Nur talebelerine takıp ve o daire içine giren ve iman ve âhiretinden başka hiçbir maksatları bulunmayan bîçareleri o cemiyetin nâşiri ya faal bir rüknü veya mensubu veya Risale-i Nur'u okumuş veya okutmuş veya yazmış diye suçlu sayıp mahkemeye vermek ne kadar adaletin mahiyetinden uzak olduğunun kat'î bir hücceti şudur ki:
Kur'an aleyhinde yazılan, Doktor Duzi'nin ve sair zındıkların o muzır eserlerini okuyanlara, hürriyet-i fikir ve hürriyet-i ilmiye düsturuyla bir suç sayılmadığı halde; hakikat-i Kur'aniyeyi ve imaniyeyi öğrenmeye gayet muhtaç ve müştak olanlara güneş gibi bildiren Risale-i Nur'u okumak veya yazmak bir suç sayılmış. Ve hem yüz risale içinde yanlış mana verilmemek için mahrem tuttuğumuz ve neşrine izin vermediğimiz iki üç risalede yalnız birkaç cümlelerini bahane gösterip ittiham etmiş.
Halbuki o risaleleri biri müstesna Eskişehir Mahkemesi tetkik etmiş, icabına bakmış. Ve müstesnası ise hem istidamda ve hem itiraznamemde gayet kat'î cevabı verildiği ve "Elimizde nur var, siyaset topuzu yok." diye Eskişehir Mahkemesinde yirmi vecihle kat'î ispat
edildiği halde, o insafsız müddeîler, üç mahrem ve neşrolmayan risalelerin üç dört cümlelerini bütün Risale-i Nur'a teşmil eder gibi Risale-i Nur'u okuyan veya yazanı suçlu ve beni de hükûmet ile mübareze eder diye ittiham etmişler.
Ben ve bana yakın ve benim ile görüşen bütün dostlarımı işhad ve kasemle temin ederim ki: Bu on seneden ziyadedir ki iki reisten ve bir mebustan ve Kastamonu Valisinden başka, hükûmetin erkânını, vükelasını, kumandanları, memurları, mebusları kimler olduğunu kat'î bilmiyorum ve bilmeyi de merak etmemişim.
Acaba hiç imkânı var mı ki bir adam mübareze ettiği adamları tanımasın ve bilmeye merak etmesin? Dost mu, düşman mı karşısındakini tanımasına ehemmiyet vermesin? Bu hallerden anlaşılıyor ki bi'l-iltizam herhalde beni mahkûm etmek için gayet asılsız bahaneleri icad ederler.
Madem keyfiyet böyledir, ben de buranın mahkemesine değil belki o insafsızlara derim: Ben, sizin bana vereceğiniz en ağır cezanıza da beş para vermem ve hiç ehemmiyeti yok. Çünkü ben kabir kapısında, yetmiş yaşındayım. Böyle mazlum ve masum bir iki sene hayatı, şehadet mertebesiyle değiştirmek, benim için büyük saadettir. Risale-i Nur'un binler hüccetleriyle kat'î imanım var ki ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir. Eğer idam da olsa bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saadetin ve rahmetin anahtarı olur.
Fakat siz ey zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle sebepsiz meşgul eden insafsızlar! Kat'î biliniz ve titreyiniz ki siz idam-ı ebedî ile ve ebedî haps-i münferid ile mahkûm oluyorsunuz. İntikamımız sizden pek çok ve muzaaf bir surette alınıyor görüyoruz. Hattâ size acıyoruz.
Evet, bu şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm hakikati elbette hayattan ziyade bir istediği var. Ve onun idamından kurtulmak çaresi, insanların her meselesinin fevkinde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac-ı zarurî ve kat'îsidir. Acaba bu çareyi kendine bulan Risale-i Nur şakirdlerini ve o çareyi binler hüccetler ile bulduran Risale-i Nur'u, âdi bahaneler ile ittiham edenler ne kadar kendileri hakikat ve adalet nazarında müttehem oluyor, divaneler de anlar.
Bu insafsızları aldatan ve hiçbir münasebeti olmayan bir siyasî cemiyet vehmini veren üç maddedir:
Birincisi: Eskiden beri benim talebelerim benim ile kardeş gibi şiddetli alâkadar olmaları, bir cemiyet vehmini vermiş.
İkincisi: Risale-i Nur'un bazı şakirdleri, her yerde bulunan ve cumhuriyet kanunları müsaade eden ve ilişmeyen ve cemaat-i İslâmiye heyetleri gibi hareket etmelerinden bir cemiyet zannedilmiş. Halbuki o mahdud üç dört şakirdin niyetleri cemiyet memiyet değil belki sırf hizmet-i imaniyede hâlis bir kardeşlik ve uhrevî bir tesanüddür.
Üçüncüsü: O insafsızlar kendilerini dalalet ve dünya-perestlikte bildiklerinden ve hükûmetin bazı kanunlarını kendilerine müsait bulduklarından fikren diyorlar ki: "Herhalde Said ve arkadaşları bizlere ve hükûmetin, bizim medenice nâmeşru hevesatımıza müsait kanunlarına muhaliftirler. Öyle ise muhalif bir cemiyet-i siyasiyedirler."
Ben de derim: Hey bedbahtlar! Dünya ebedî olsaydı ve insan içinde daimî kalsa idi ve insanî vazifeler yalnız siyaset bulunsaydı belki bu iftiranızda bir mana bulunabilirdi. Hem eğer ben siyaset ile işe girseydim, yüz risalede on cümle değil belki bin cümleyi siyasetvari, mübarezekârane bulacaktınız. Hem farz-ı muhal olarak eğer biz dahi sizin gibi bütün kuvvetimizle dünya maksatlarına ve keyiflerine ve siyasetlerine çalışıyoruz diye -ki şeytan da bunu inandırmaya çalışamıyor ve kimseye kabul ettiremez- haydi böyle de olsa madem bu yirmi senede hiçbir vukuatımız gösterilmiyor. Ve hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz ve her bir hükûmette şiddetli muhalifler bulunur. Elbette yine adliye kanunu ile bizleri mes'ul etmezsiniz. Son sözüm:
Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış ve resmen zapta geçmemiş ve müdafaatımda dahi yazılmamış bir eski hatırayı ve latîf bir vakıa-i müdafaayı beyan ediyorum.
Orada benden sordular ki: Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?
Ben de dedim: Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden, ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki
tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman şimdiki gibi hâlî bir türbe kubbesinde inzivada idim, bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyu ile yerdim. İşitenler benden soruyordular, ben de derdim: Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. O cumhuriyet-perverliklerine hürmeten tanelerini karıncalara verirdim.
Sonra dediler: Sen selef-i salihîne muhalefet ediyorsun?
Cevaben diyordum: Hulefa-i Raşidîn her biri hem halife hem reis-i cumhur idi. Sıddık-ı Ekber (ra) Aşere-i Mübeşşere'ye ve sahabe-i kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat manasız isim ve resim değil belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan mana-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.
İşte ey müddeiumumî ve mahkeme azaları! Elli seneden beri bende olan bir fikrin aksiyle beni ittiham ediyorsunuz. Eğer laik cumhuriyet soruyorsanız ben biliyorum ki laik manası, bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükûmet telakki ederim.
On senedir (şimdi yirmi sene oluyor ki) hayat-ı siyasiye ve içtimaiyeden çekilmişim. Hükûmet-i cumhuriye ne hal kesbettiğini bilmiyorum. El-iyazü billah, eğer dinsizlik hesabına, imanına ve âhiretine çalışanları mes'ul edecek kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmiş ise bunu size bilâ-perva ilan ve ihtar ederim ki:
Bin canım olsa imana ve âhiretime feda etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız! Benim son sözüm حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ olarak siz beni idam ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukabil derim:
Ben Risale-i Nur'un keşf-i kat'îsiyle idam olmuyorum, belki terhis edilip nur âlemine ve saadet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalalet hesabına bizi ezen bedbahtlar! İdam-ı ebedî ile ve daimî haps-i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördüğümden tamamıyla intikamımı sizden alarak kemal-i rahat-ı kalp ile teslim-i ruh etmeye hazırım!
Efendiler!
Çok emarelerle kat'î kanaatim gelmiş ki hükûmet hesabına "hissiyat-ı diniyeyi âlet ederek emniyet-i dâhiliyeyi ihlâl etmek" için bize hücum edilmiyor. Belki bu yalancı perde altında, zındıka hesabına, bizim imanımız için ve imana ve emniyete hizmetimiz için bize hücum edildiğine çok hüccetlerden bir hücceti şudur ki:
Yirmi sene zarfında, Risale-i Nur'un yirmi bin nüshalarını ve parçalarını yirmi bin adamlar okuyup kabul ettikleri halde, Risale-i Nur'un şakirdleri tarafından emniyetin ihlâline dair hiçbir vukuat olmamış ve hükûmet kaydetmemiş ve eski ve yeni iki mahkeme bulmamış. Halbuki böyle kesretli ve kuvvetli propaganda, yirmi günde vukuatlar ile kendini gösterecekti. Demek, hürriyet-i vicdan prensibine zıt olarak bütün dindar nasihatçilere şâmil, lastikli bir kanunun 163'üncü maddesi sahte bir maskedir. Zındıklar, bazı erkân-ı hükûmeti iğfal ederek, adliyeyi şaşırtıp bizi herhalde ezmek istiyorlar.
Madem hakikat budur, biz de bütün kuvvetimizle deriz: Ey dinini dünyaya satan ve küfr-ü mutlaka düşen bedbahtlar! Elinizden ne gelirse yapınız. Dünyanız başınızı yesin ve yiyecek! Yüzer milyon kahraman başlar feda oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi feda olsun! Her ceza ve idamınıza hazırız! Hapsin harici bu vaziyette, yüz derece dâhilinden daha fenadır. Bize karşı gelen böyle bir istibdad-ı mutlak altında hiçbir hürriyet -ne hürriyet-i ilmiye ne hürriyet-i vicdan ne hürriyet-i diniye- olmamasından ehl-i namus ve diyanet ve taraftar-ı hürriyet olanlara ya ölmek veya hapse girmekten başka çaresi kalmaz. Biz de اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ diyerek Rabb'imize dayanıyoruz.
Mahkeme Reisi Ali Rıza Beyefendi!
Hukukumu müdafaa etmek için ehemmiyetli bir talebim ve bir ricam var. Ben yeni harfleri bilmiyorum ve eski yazım da pek nâkıstır hem beni başkalarla görüştürmüyorlar, âdeta tecrid-i mutlak içindeyim. Hattâ iddianame, on beş dakikadan sonra benden alındı. Hem avukat tutmak iktidarım yok. Hattâ size takdim ettiğim müdafaatımı, çok zahmetle, bir kısmını gizli olarak ancak yeni harf ile bir suretini alabildim. Hem Risale-i Nur'un bir nevi müdafaanamesi ve mesleğinin hülâsası olan Meyve Risalesi'nin bir suretini müddeiumuma vermek için ve bir iki suretini Ankara makamatına göndermek için yazdırmıştım. Birden onları elimden aldılar, daha vermediler. Halbuki Eskişehir Adliyesi, bize bir makineyi hapse gönderdi. Biz müdafaatımızı onda, yeni harfle bir iki nüshayı yazdık hem o mahkeme dahi yazdı.
İşte ehemmiyetli talebim: Ya bize bir makineyi siz veriniz veya bize müsaade ediniz, biz celbedeceğiz. Tâ ki hem müdafaatımı hem Risale-i Nur'un müdafaanamesi hükmündeki risaleyi yeni harfle iki üç suretini alıp hem Adliye Vekaletine hem Heyet-i Vekileye hem Meclis-i Mebusana hem Şûra-yı Devlete göndereceğiz. Çünkü iddianamede bütün esas, Risale-i Nur'dur ve Risale-i Nur'a ait dava ve itiraz, cüz'î bir hâdise ve şahsî bir mesele değil ki çok ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve memleketi ve hükûmeti ciddi alâkadar edecek ve dolayısıyla âlem-i İslâm'ın nazar-ı dikkatini ehemmiyetli bir surette celbedecek bir küllî hâdise hükmünde ve umumî bir meseledir.
Evet, Risale-i Nur'a perde altında hücum eden, ecnebi parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan âlem-i İslâm'ın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliğe âlet ederek perde altında küfr-ü mutlakı yerleştirenlerdir ki hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp der: "Risale-i Nur ve şakirdleri, dini siyasete âlet eder, emniyete zarar ihtimali var."
Hey bedbahtlar! Risale-i Nur'un gerçi siyasetle alâkası yoktur fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için küfr-ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esasıyla bozar, reddeder. Emniyeti, asayişi, hürriyeti, adaleti temin ettiğine yüzer hüccetlerden biri, bu müdafaanamesi hükmündeki Meyve Risalesi'dir. Bunu âlî bir heyet-i ilmiye
ve içtimaiye tetkik etsinler, eğer beni tasdik etmezlerse ben her cezaya ve işkenceli idama razıyım!
Reis Beyefendi!
Kararnamede üç madde esas tutulmuş:
Birisi: Cemiyettir. Ben buradaki bütün Risale-i Nur şakirdlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanlarını aynıyla işhad ediyorum, onlardan sorunuz ki ben hiçbirisine dememişim: "Bir cemiyet-i siyasiye veya cemiyet-i nakşiye teşkil edeceğiz."
Daima dediğim budur: Biz imanımızı kurtarmaya çalışacağız. Umum ehl-i iman dâhil oldukları ve üç yüz milyondan ziyade efradı bulunan bir mukaddes cemaat-i İslâmiyeden başka mabeynimizde medar-ı bahis olmadığını ve Kur'an'da "hizbullah" namı verilen ve umum ehl-i imanın uhuvveti cihetiyle kendimizi, Kur'an'a hizmetimiz için hizbü'l-Kur'an, hizbullah dairesinde bulmuşuz. Eğer kararnamede bu mana murad ise bütün ruhumuzla, kemal-i iftiharla itiraf ederiz. Eğer başka manalar murad ise onlardan haberimiz yoktur!
İkinci Madde: Kararnamenin itirafıyla, Kastamonu zabıtasının rapor ve tasdikiyle, hiç neşrolunmayacak tarzda odun ve kömür yığınları altında ve mıhlı sandıklarda bulunan ve Eskişehir Mahkemesinin tetkikinden ve tenkidinden geçen ve bir hafif cezayı çektiren ve kat'iyen mahrem tutulan Tesettür Risalesi ve Hücumat-ı Sitte ve Zeyli Risalesi gibi kitaplardan bazı cümlelerine yanlış mana vererek dokuz sene evvelki zamana bizi götürüp cezasını çektiğimiz suç ile mes'ul etmek istiyor.
Üçüncü Madde: Kararnamede kaç yerinde: "Devletin emniyetini ihlâl edebilir veya yapabilir." gibi tabirlerle imkânat, vukuat yerinde istimal edilmiş. Herkes mümkündür ki bir katl yapsın, bu imkân ile mes'ul olabilir mi?
Eski Said'in matbu "Lemaat" başındaki acib imzası az tağyir ile şimdiki halime ve yetmişinci sene-i ömrüme tam muvafık gelmesi cihetiyle yazdım. Münasip görseniz hem müdafaatın hem Meyve'nin hem küçük mektupların âhirinde imza yerinde yazarsınız.
Yıkılmış bir mezarım ki yığılmıştır içinde Said'den altmış dokuz emvat bâ-âsam âlâma
Yetmişinci olmuştur o mezara bir mezar taş, beraber ağlıyor hüsran-ı İslâm'a
Ümidim var ki istikbal semavatı zemin-i Asya, bâhem olur teslim yed-i beyza-i İslâm'a
Zira yemin-i yümn-ü imandır, verir emn-ü eman ü emniyeti enama.
Risale-i Nur'un kerametlerindendir ki: Üstadımız (radıyallahu anh) "Ey mülhidler ve ey zındıklar! Risale-i Nur'a ilişmeyiniz. Eğer ilişseniz, yakından sizi bekleyen belalar, sel gibi başınıza yağacaktır." diye on seneden beri kerratla söylüyordu.
Bu hususta şahit olduğumuz felaketlerden birincisi: Dört sene evvel Erzincan'da vukua gelen hareket-i arz olmuştur. O vakitler münafıklar, desiselerle Isparta mıntıkasında Sava ve Kuleönü ve civarı köylerdeki Risale-i Nur talebelerine iliştiler. Otuz kırk kadar Risale-i Nur
talebesini "Camiye gitmiyorsunuz, takke giyiyorsunuz, tarîkat dersi veriyorsunuz." diye mahkemeye sevk etmişlerdi. Cenab-ı Hak, İzmir civarı ve Azerîleri ve civarındaki halkı dehşetler içinde bırakan zelzele belaların ref'ine bir vesile olan Risale-i Nur'un ehemmiyetini ve def'-i bela için bir vesile olduğunu gösterdi. Zelzeleden bir hafta sonra mahkemeye sevk edilen olan o kardeşlerimizin hepsi beraet ettirilerek kurtulmuşlardı.
İkincisi: Yine vakit vakit Risale-i Nur talebelerinin arkalarında koşmakta devam eden mülhidler, hatt-ı Kur'an ile çocuk okuttuklarını bahane ederek Isparta'da müteveffa Mehmed Zühdü (rahmetullahi aleyh) ile Sava karyesinden Hâfız Mehmed (rahmetullahi aleyh) ismindeki iki Risale-i Nur talebesine hücum etmişler. Çocuklar, bu iki kardeşimizin evlerinden alınan Risale-i Nur eczalarıyla birlikte mahkemeye sevk edilmiş. Merhum Mehmed Zühdü, para cezasıyla mahkûm edilmek istenilmiş. Neticede, merkezi Erbaa ve Tokat'ta vukua gelen ikinci bir korkunç zelzele ile, Risale-i Nur'un ehemmiyetini gösterip şakirdlerine o sırada Cenab-ı Hak yardım ederek Üstadlarının verdiği haberin sıhhatini tasdik etmek için o iki kardeşimizi beraet ettirmiş ve alınan bütün Risale-i Nur eczalarını kendilerine iade ettirmiştir.
Üçüncüsü ise: İçinde bulunduğumuz Denizli Hapishanesindeki musibetin başımıza gelmesine sebep olan o münafıklar; rumi bin üç yüz elli dokuz senesinde tekrar başta Üstadımız olduğu halde, bize ve Risale-i Nur'a hücum ettiler. Bir kısmımızı Isparta'dan topladılar, bir kısmını Çivril'den Isparta'ya getirdiler, sevgili Üstadımızı da yalnız olarak Kastamonu'dan Isparta'ya sevk ettiler. Daha başka vilayetlerden de arkadaşlarımız Isparta'ya getirilmişti. Ehl-i garazın iğfaline kapılan Isparta Adliyesi, Risale-i Nur'un gayesi haricinde bulunan cephelerde, bizce manası olmayan ithamlar altında bizi sıkıyordu. Bilhassa kıymettar Üstadımızı daha çok tazyik ettikleri vakit, Üstadımıza lüzumlu lüzumsuz birçok sualler açan Isparta müddeiumumîsinin "Bu belalar dediğin nedir?" diye olan sualine cevaben: Evet, demiş; zındıklar eğer Risale-i Nur'a ve şakirdlerine ilişseler yakından bekleyen belaların hareket-i arz suretiyle geleceğini söylemişti.
Daha sonra bizi Denizli'ye sevk ettiler. Kastamonu, İstanbul, Ankara dâhil olmak üzere on vilayetten adliyelere sevk edilen yüzü mütecaviz Risale-i Nur talebelerinin bir kısmı bırakılmış, yetmiş kişiden ibaret bir diğer kısmı da Denizli'de "Medrese-i Yusufiye"de bulunduruluyordu. Bizim bütün müracaatlarımıza sudan cevap veriliyor, sevgili
Üstadımız daha çok tazyik ve sıkıntı içerisinde yaşattırılıyor; ufunetli, rutubetli, zulmetli bir yerde bütün bütün konuşmaktan ve temastan menedilmek suretiyle haps-i münferidde işkenceli azap çektiriliyordu.
İşte bu sıralarda Denizli zindanının bu dehşetli ızdıraplarını geçirmekte idik. Allah'tan başka hiçbir istinadgâhları bulunmayan bu bîçarelerin bir kısmı Kastamonu'dan, diğer bir kısmı İnebolu'dan, diğer bir kısmı da İstanbul'dan henüz gelmemişlerdi. Şu vatanın her köşesinde hak ve hakikat için çırpınan ve saf kalpleriyle necatları için Rabb-i Rahîm'lerine iltica eden pek çok masumların semavatı delip geçen ve arşü'r-Rahman'a dayanan âhları boşa gitmedi. Allahu Zülcelal Hazretleri, o mübarek Üstadımızın Isparta'da söylediği gibi masumları cennete götüren, zalimleri cehenneme yuvarlayan dehşetli bir diğer zelzeleyi gönderdi. Risale-i Nur bir vesile-i def'-i bela olduğunu gösterdi. Çok haneler harap oldu, çok insanlar enkaz altında ezildi, çokları sokak ortalarında kaldı.
Henüz memleketlerinin hapishanelerinde bulunan kardeşlerimizden Kastamonu'dan Mehmed Feyzi ve Sadık ve Emin ve İnebolu'dan Ahmed Nazif, Denizli Hapishanesine sevk edildiklerinde şu malûmatı verdiler:
"Zelzele tam gece saat sekizde başladı. Bütün arkadaşlar لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ zikrine devam ediyorduk. Zelzele bütün şiddetiyle devam etmekte idi. O sırada hatırımıza geldi: Aşkla ve bir manevî sâikle üç beş defa Risale-i Nur'u şefaatçi ederek Cenab-ı Hak'tan halâs istedik. Elhamdülillah, derhal sakin oldu.
Kastamonu'da ise o gece kaleden kopan çok büyük bir taş, aşağıya yuvarlanarak bir haneyi ezmiş, tekrar kalkarak bitişiğindeki hanenin üzerinden aşmış, diğer bir hanenin üzerine düşerek onu da ezmiş. Çok hanelerde yarıklar, çıkıklıklar olmuş, birkaç ev çökmüş, hükûmet binası yarılmış, daha bunun gibi hasarat ve zayiat olmuş. Fakat zelzele her gün olmak suretiyle bir müddet devam etmiş. Tosya'da bin beş yüz ev harap olmuş, ölü ve yaralı miktarı çok fazla imiş. Kargı, Osmancık tamamen, Lâdik ve sair mahallerde zayiat fazla miktarda imiş. İnebolu'da bir minarenin alemi eğrilmiş, ufak tefek çatlaklıklar olmuş, hasarat ve zayiat olmamış."
Üçüncü olan bu hareket-i arzdan sonra, yine Risale-i Nur'a ve talebelerine ve müellifine hücum eden ehl-i garazın sözünü dinleyen adliye, aynı tarzda bizi sıkmakta devam ediyordu. Zındıka taraftarları, mübarek Üstadımızın ihbarı olan ve Risale-i Nur'un büyük kerametlerinden olup zelzele eliyle gelen beliyyelere ehemmiyet vermek istemiyorlardı. Risale-i Nur'un İlahî ve Kur'anî hakikatlerine karşı cephe alan bu zümre-i münafıkînin başına bir dördüncü tokat daha geldi.
Garibi şu ki biz şubatın üçüncü günü mahkemeye çağrılmıştık. Izdırap ve elemleri içinde yüreklerimizi ağlatan hastalıklı haliyle kendisinden sorulan suallere cevap vermek için altmış beş kadar talebesinin önünde ayağa kalkan o mübarek Üstadımızın cevapları arasında "O zındıkların dünyaları başlarını yesin ve yiyecek!" kelimeleri, tekrar tekrar heyet-i hâkimenin yüzlerine karşı ağzından dökülüyordu.
Birkaç defa da mahkemeye gidip geldikten sonra, 7 Şubat 944 tarihli İstanbul'da münteşir "Hemşehri" ismindeki bir gazete elime geçti. Gazete okumaya ve radyo dinlemeye hevesli olmadığım halde "Yirminci asrın medenileriyiz." diyerek bugünkü terakkiyat-ı beşeriyeyi kendilerinden bilen, Allah'ı unutan, âhirete inanmayan insanların başlarına Cenab-ı Hakk'ın, motorlu vasıtalar eliyle nasıl ateşler yağdırdığını, o münkirlerin dünkü cennet hayatlarının bugünde cehennemî hâlât içinde nasıl geçmekte olduğunu bilmek ve Risale-i Nur'un bereketiyle Anadolu'yu bu dehşetli ateş yağmurundan nasıl muhafaza etmekte olduğunu görmek ve şükretmek haletinden gelen bir merak ile bazı bu gibi havadisleri sorardım ve dinlerdim.
İşte bu gazetenin de harp boğuşmalarına ait resimlerine bakıyordum. Nazarıma çarpan büyük yazı ile yazılmış bir sütunda, Anadolu'nun yirmi bir vilayetini sarsan ve şubatın birinci gününün gecesinde sabaha karşı herkes uykuda iken vukua gelen ve pek çok zayiata mal olan dehşetli bir zelzeleyi haber veriyordu. Derhal, şubatın üçünde mahkemede sevgili Üstadımızın heyet-i hâkimeye "Zındıkların dünyaları başlarını yesin ve yiyecek!" diye tekrar tekrar söylediği sözleri hatırladım. "Eyvah!" dedim "Risale-i Nur ıslah eder, ifsad etmez; imar eder, harap etmez; mesud eder, perişan etmez." diye söylerken "Aksiyle karşılayarak bizi ve Risale-i Nur'u ittiham etmek, Hâlık'ın hoşuna gitmiyor." dedim.
İşte merkezi Gerede, Bolu ve Düzce olan bu kanlı zelzele, Risale-i Nur'un dördüncü bir kerameti idi. Bu gazete şu malûmatı veriyor: Ankara, Bolu, Zonguldak, Çankırı ve İzmit vilayetlerinde fazla kayıplar
varmış. Gerede'de iki bin ev yıkılmış, yıkılmayan evler de oturulmayacak derecede harap olmuş, binden fazla ölü varmış. Düzce'de zarar çokmuş, ölü ve yaralıların miktarı belli değilmiş. Ankara'da yüz üç ölü ve bir o kadar da yaralı varmış. Bine yakın ev yıkılmış. Debbağhane'de iki ev çökmüş, bazı köylerde sarsıntıyı müteakip yangınlar olmuş. İlk sarsıntı çok kuvvetli olmuş, sarsıntıyı yer altından gelen birtakım gürültüler takip etmiş. Bolu'da ve diğer yerlerin köylerinden bir hafta geçtiği halde henüz malûmat alınamıyormuş. Düzce'de iki yüz beş ev yıkılmış, on bir ölü varmış. Bolu ile telgraf ve telefon hatları kesilmiş, zelzele mıntıkasında şiddetli bir kar fırtınası hüküm sürüyormuş. İzmit'te zelzele olurken şimşekler çakmış, şehir birkaç saniye aydınlık içinde kalmış. Birçok yerlerde halk çırılçıplak sokaklara fırlamış. Dünyanın bütün rasathaneleri bu büyük Anadolu zelzelesini kaydetmiş. Bir İngiliz rasathanesi sarsıntının çok harap edici olduğunu bildirmiştir. Sinop'ta aynı günde çok korkunç bir fırtına olmuş, gök gürültüleri ve şimşeklerle gittikçe şiddetini artırmıştır.
Daha sonra başka bir gazetede, tamamlayıcı ve hayret verici şu malûmatları gördüm: Zelzeleden evvel kediler, köpekler üçer beşer olarak toplanmışlar, sessiz olarak düşünceli, hüzünlü gibi alık alık birbirine bakarak bir müddet beraber oturmuşlar, sonra dağılmışlar. Gerek zelzele olurken ve gerekse olmadan evvel veya olduktan sonra da bu hayvanlardan hiçbiri görülmemiş, kasabalardan uzaklaşarak kırlara gitmişler. Bir garibi de şudur ki: Bu hayvanlar isyanımızdan mütevellid olarak başımıza gelecek felaketleri lisan-ı halleriyle haber verdiklerini yazıyorlar da biz anlamıyoruz diyerek taaccüb ediyorlar.
İşte Bedîüzzaman'ın uzun senelerden beri "Zındıklar Risale-i Nur'a dokunmasınlar ve şakirdlerine ilişmesinler. Eğer dokunurlar ve ilişirlerse yakından bekleyen felaketler, onları yüz defa pişman edecek." diye Risale-i Nur ile haber verdiği yüzler hâdisat içinde işte zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört hakikatli felaket daha...
Cenab-ı Hak bize ve Risale-i Nur'a taarruz edenlerin kalplerine iman ve başlarına hakikati görecek akıl ihsan etsin. Bizi bu zindanlardan, onları da bu felaketlerden kurtarsın, âmin!
Evet, ben de Hüsrev'in zelzele hakkında tafsilen yazdığı keramet-i Nuriyeyi tasdik ederim ve kanaatim de o merkezdedir. Çünkü Risale-i Nur'a ve şakirdlerine dört defa şiddetli taarruzların aynı zamanında dört defa dehşetli zelzelenin hücumu tam tamına tevafukları tesadüfî olmadığı gibi; Risale-i Nur'un iki merkez-i intişarı olan Isparta ve Kastamonu'nun sair yerlere nisbeten âfattan mahfuz kalmaları ve Sure-i Ve'l-Asr işaretiyle, âhir zamanın en büyük bir hasaret-i insaniyesi olan bu Harb-i Umumîden çare-i necat ise iman ve amel-i salih olmasından, Risale-i Nur'un Anadolu'nun her tarafında iman-ı tahkikîyi neşri zamanına Anadolu'nun fevkalâde olarak bu hasaret-i azîme-i harbiyeden kurtulması zamanına tam tamına tevafuku dahi tesadüfî olamaz.
Hem Risale-i Nur'un hizmetine zarar veren veya hizmette kusur edenlere aynı zamanında gelen şefkat veya hiddet tokatlarının yüzer vukuatları tam tamına tevafukları tesadüfî olmadığı gibi, Risale-i Nur'a hüsn-ü hizmet edenlerin hemen hemen bilâ-istisna maişette vüs'at ve bereket ve kalbinde meserret ve rahat görmelerinin binler hâdiseleri dahi tesadüfî olamaz.
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelen şimdi tam tahakkuk etti ki zelzele, Risale-i Nur ile alâkadardır. Hüsrev'in müdafaatımda yazılan dört zelzele meselesini tasdik eden bu geceki dört defa şiddetli zelzele, bana ve Nurlara ve bu memlekete kat'î bir sû-i kasd eseri olarak hükûmet içerisinde hizmetçime bağırarak tahkirkârane ihanet ve şetmedip "Git ona söyle." diyen ve kaymakamın emr-i cebriyle "Hasta da olsa buraya getiriniz." bekçilere ve jandarmalara emir veren ve Afyon'un perde altındaki büyük memura
(valisine) dayanan bir bedbaht, hem Nur şakirdlerinin şevklerine hem Nurların burada yazılmasına hem bana ehemmiyetli sıkıntı vermesi aynı vakitte, böyle burada görülmeyen bu şiddetli zelzelenin gelmesi gösteriyor ki Risale-i Nur bir vesile-i def'-i beladır; tatile uğradıkça belalar fırsat bulup gelir.
Efendiler!
Her hükûmetin adliyesi kanunundan başka bir istinadgâhı yoktur. Ve onun adliyesi her merkezde aynı kanun ile amel eder. Ve yüz cinayeti bulunan bir adamın dahi müdafaaya hakkı var, o hakkından menedilemez. Ve bu memlekette madem Kur'an serbesttir, Kur'an'ın hakikatlerini küfre karşı müdafaa etmek vazifesi yasak edilmedi biliyordum.
Halbuki bu altı aydır beni konuşmaktan ve görüşmekten kanunsuz olarak menettiler. Ve Eskişehir Hapsinde adliye malûmatı altında müdafaattan başka on risale daha telif ettim ve müteaddid nüshalar yazıldığı halde bize kanun cihetinde ilişmediler. Burada ise yeni harf bilmediğimden mecburiyetle eski yazı ile müdafaatımı yazdım. Benim yazım pek nâkıs, herkes okuyamaz diye başkalara yazdırdım.
Risale-i Nur'un meselesi hem hükûmeti hem âlem-i İslâm'ı tam alâkadar edecek bir umumî hâdise hükmünde bulunmasıyla hem benim ve arkadaşlarımın meselenin vahdeti haysiyetiyle, bir müdafaaname ve Risale-i Nurun mahiyetini gösteren o hakikatleri cerh edilmez diye ispat eden onun bir nevi müdafaanamesi hükmünde bulunan Meyve Risalesini, her birinden üç dört nüsha yazdırmıştım tâ ki hem burada adliyeye ve Ankara makamatına vereyim. Birden onları kanunsuz olarak evrak-ı muzırra gibi elimden aldılar daha vermediler.
Sonra çok yalvardım, bize bir makineye müsaade ediniz tâ hakkımızı müdafaa edeceğiz. Kanunsuz olarak müsaade etmediler.
Ben mecburiyetle temas edemediğim arkadaşlar vasıtasıyla yeni hurufla üç nüsha yazdırdım. Biri Ankara Ağır Ceza Mahkemesine ki
evraklarımız ve kitaplarımız oraya gönderilmiş, birisi de Reis-i Cumhura, diğer biri de Diyanet İşleri Riyasetine göndermek için hazırladık. Fakat makine ve serbestiyet verilmediği için el yazısı müşevveş ve noksan ve okunmaz diye onların okunmasına yardım etmek fikriyle iki alâkadar memurlara söyledik, bize müsaade yüzü gösterdiler.
Madem kitaplarımız eski harfle Ankara'ya mahkemeye gönderildi. Biz dahi yeni harfle, eski harfle iki müdafaa göndereceğiz diye hapishane müdürüne verdik. O da sabahleyin dedi: "Eski harfle yasaktır, ben daha bunları size vermem." diye kanunsuz müsadere etti. Ben dedim: "Bütün buradaki arkadaşlarımın müdafaası hükmündedir. Çünkü mesele birdir. Her birinin elinde hakkını müdafaa etmek için bulunmak kanunen haklarıdır. Hem madem altı aydan sonra şimdi makineye müsaade ettiniz, tashihli nüshalardan bir nüshayı makine ile makamata verilmek için yazana veriniz ve bir nüshayı da bana veriniz ki onunla tashih edeyim." diye çok ısrar ettim. Yalnız bir nüsha bana verdi. Ötekileri müsadere etti, vermedi.
Halbuki kendi itirafıyla ayn-ı hakikat olduğunu söyledi. Reis-i Cumhura ve Ağır Ceza Mahkemesine ve Meclis-i Mebusan Riyasetine ayn-ı hakikat bir müdafaaname risalesinin müsadere etmek için dünyada hiçbir kanun olamaz ve ihtimal vermiyorum. Hem aynı meselede müşterek adamların ellerinde o müşterek müdafaaname bulunmasının yasak olması hiçbir hükûmetin kanununda yoktur ve olmaz, biliyorum. Biz böyle hilaf-ı kanun meselelere hedef olmuşuz, şimdiye kadar sabrettik, sabrımız kalmadı.
Risale-i Nur'un hukukunu müdafaa etmek için ehemmiyetli bir talebim ve bir ricam var. Risale-i Nur umum âlem-i İslâm'a taalluk edecek hakaiki câmi' olduğundan muhakkik ulemadan ve feylesoflardan ehl-i vukuf bir heyet-i ilmiyeyi teşkil edip gayet mahremler mahdud bir iki risale hariç olarak bütün risalelerimi tetkik için Denizli Ağır Ceza Mahkemesi, Ankara Ağır Ceza Mahkemesine sevk etmiştir.
Bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti otuz üç âyât-ı Kur'aniyenin işaretiyle ve İmam-ı Ali'nin (radıyallahu anh) üç keramat-ı gaybiyesiyle ve Gavs-ı A'zam'ın (ks) kat'î ihbariyle tahakkuk etmiş olan Risale-i Nur'a ait dava ve itiraz, cüz'î bir hâdise ve şahsî bir mesele değil ki ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve memleketi ve hükûmeti ciddi alâkadar edecek, dolayısıyla âlem-i İslâm'ın nazar-ı dikkatini ehemmiyetli bir surette celbedecek bir küllî hâdise hükmünde umumî bir meseledir.
Evet, Risale-i Nur'a perde altında hücum edenler ecnebi parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan âlem-i İslâm'ın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliğe âlet ederek perde altında küfr-ü mutlakı yerleştirenlerdir ki hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp ve der: Risale-i Nur ve şakirdleri dini siyasete âlet eder. Emniyete zarar ihtimali var.
Risale-i Nur'un gerçi siyasetle alâkası yoktur fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için küfr-ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdad-ı mutlakı esasiyle bozar, reddeder. Emniyeti, asayişi, hürriyeti, adaleti temin ettiğine yüzer hüccetlerden bu müdafaanamesi hükmündeki Meyve Risalesini takdim ediyorum.
* * *
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Bize ihbar edene ve yazana zarar gelmemek için şimdilik ehl-i vukufun ittifakla kararlarını size göndermeyeceğim. Bu ehl-i vukufun, bütün kuvvetiyle bizi kurtarmak ve ehl-i dalalet ve bid'iyyatın şerrinden muhafaza etmek için çalışmışlar. İsnad edilen bütün suçlardan tebrie ediyorlar. Ve Risale-i Nur'dan tam ders aldıklarından ihsas edip Risale-i Nur'un ilmî ve imanî kısmını ekseriyet-i mutlaka ile vâkıfane yazıldığını ve Said ise hem samimi hem ciddi kanaatlerini beyan ederek ondaki kuvvet ve iktidar; isnad edildiği gibi tarîkat icadı ve cemiyet kurmak veya hükûmet ile mübareze etmek de değildir, belki yalnız Kur'an'ın hakikatlerini muhtaçlara bildirmek kuvvet ve iktidarıdır diye müttefikan karar vermişler.
Ve gayr-ı ilmî tabir ettikleri mahremler risalelere karşı demişler ki: "Bazen cezbeye ve şuurun heyecanına ve ihtilal-i ruhîye kapılmasına, bu eserler ile mes'ul olmamak lâzım geliyor." manasını ifham ediyorlar.
Ve "Eski Said" "Yeni Said" tabirinde, iki şahsiyet ve ikincisinde fevkalâde bir kuvvet-i imaniye ve ilim ve hakaik-i Kur'aniye manasını,
feylesofların hatırı için "Bir nevi cezbe ve ihtilal-i dimağiye ihtimali var." diye hem bizi şiddetli tabiratın mes'uliyetinden kurtarmak hem muarızlarımızı okşamak için "Sem' u basar cihetinde halüsinasyon hastalığı ihtimali nazar-ı dikkate alınabilir." demişler.
Onların bu ihtimalini esasıyla çürüten, ellerine geçen ve bütün akılları geri bırakan Nur Risaleleri ve bütün avukatlara hayret veren Müdafaa ve Meyve Risaleleri kâfi ve vâfi bir cevaptır. Ben çok şükrediyorum ki bir hadîs-i şerifin mazhariyeti bu ihtimal ile bana verilmiş.
Hem o ehl-i vukuf, bütün kardeşlerimizi ve beni tam tebrie edip derler: "Şakirdleri Said'in âlimane ve vâkıfane eserlerine iman ve âhiretleri için bağlanmışlar; hiçbir cihette hükûmete karşı bir sû-i kasdlarına dair bir sarahat ve bir emare, ne muhaberelerinde ve ne de kitap ve risalelerinde bulmadık." diye o heyet ittifakla karar verip bir Necati (feylesof), bir Yusuf Ziya (âlim), biri de Yusuf (feylesof) namlarında imza etmişler.
Latîf bir tevafuktur ki biz bu hapse kendimiz hakkında bir medrese-i Yusufiye ve Meyve Risalesi onun meyvesidir dediğimizden bu iki Yusuf dahi perde altında "Biz dahi o Medrese-i Yusufiyedeki derse hissedarız." lisan-ı halleriyle ifade etmeleridir.
Hem cezbeye latîf bir delilleridir ki: "Otuz Üçüncü Söz'ün ve otuz üç pencereli Otuz Üçüncü Mektup" gibi tabirleri hem kendi kedisinin "Yâ Rahîm! Yâ Rahîm!" tesbihini işitmesi hem kendini bir mezar taşı görmesi, cezbe ve halüsinasyon hastalık ihtimaline delil göstermeleridir.
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Madem biz, çok emarelerle inayet altındayız ve madem gayet çok ve insafsız düşmanlara karşı Risale-i Nur mağlup olmadı, Maarif Vekili'ni ve Halk Fırkasını bir derece susturdu ve madem bu kadar geniş sahada ve meselemizi pek ziyade i'zam ile hükûmeti telaşa düşürenler, her halde iftiralarını ve yalanlarını bir derece setretmeye
bahaneler ile çalışacaklar. Elbette bize lâzım olan: Kemal-i teslimiyetle sabır ve temkinde bulunmak ve bilhassa inkisar-ı hayale düşmemek ve bazen ümidin hilaf-ı zuhuruyla meyus olmamak ve muvakkat fırtınalar ile sarsılmamak!
Evet gerçi inkisar-ı hayal, ehl-i dünyada kuvve-i maneviyelerini ve şevklerini kırar, perişan eder fakat meşakkat ve mücahede ve sıkıntıların altında inayet ve rahmetin iltifatlarını gören Risale-i Nur şakirdlerinde inkisar-ı hayal ise gayretlerini ve ileri atılmasını ve ciddiyetlerini takviye etmek lâzım geliyor.
Kırk sene evvel ehl-i siyaset, bana bir cinnet-i muvakkate isnad ederek beni tımarhaneye sevk ettiler. Ben onlara dedim: "Sizin akıllılık dediğinizin çoğunu ben akılsızlık biliyorum, o çeşit akıldan istifa ediyorum
kaidesini sizlerde görüyorum." demiştim.
Şimdi dahi ben kardeşlerimi şiddetli bir mes'uliyetten kurtarmak fikriyle bana mahrem risaleler cihetinde ara sıra bir cezbe, bir cinnet-i muvakkate isnad edenlere aynı sözleri tekrarla beraber iki cihetle memnunum:
Birisi: Hadîs-i sahihte vardır ki: "Bir adam kemal-i imanı kazandığına, avam-ı nâsın akıllarının tavrı haricindeki yüksek hallerini mecnunluk, divanelik saymaları, onun kemal-i imanına ve tam itikadına delâlet eder." diye ferman ediyor.
İkinci cihet: Ben, bu hapisteki kardeşlerimin selâmetleri, necatları ve zulümden kurtulmaları için değil yalnız bir divanelik isnadı, belki kemal-i fahir ve ferahla tamam aklımı ve hayatımı feda etmesini kabul ediyorum.
Hattâ siz münasip görürseniz, o üç zatlara benim tarafımdan bir teşekkürname yazılsın ve onları manevî kazançlarımıza teşrik ettiğimiz bildirilsin.
Ben, muhterem ehl-i vukufun raporunu hakkımızda adalet ve hakkaniyet noktasında onlara bütün ruhumla teşekkür ediyorum. Onların yüz risaleden fazla kitapları kısa bir zamanda tetkik etmeleri cihetiyle elbette bazı noksanları bulunur. Ben de o zatların raporlarına bir yardım niyetiyle bir kaç noktasını izah edeceğim. Onları tenkit etmiyorum. Belki tetkiklerine yardım ediyorum. Hattâ bana verdikleri cezbe ve ara sıra ihtilal-i ruhîyi kemal-i memnuniyetle kabul ediyorum.
Fakat bu kadar var ki onların tasdikiyle de gayet vâkıfane ilmî eserler ki yüz yirmi yedi risaledir. Bunları en meşhur ulemalar ve âkıllar hayretler ve takdirler ile karşılıyorlar. Değil bir meczub belki en meşhur muhakkik âlimler, fikren o dereceye yetişemiyorlar. Demek ne benim ve ne de başkasının değil belki Kur'an-ı Azîmüşşan'ın hakikatleridirler. Biz de kaleme almışız.
Fakat şahsım hakkındaki cezbe ve ihtilal-i ruhîyi bu noktadan kabul ediyorum: Çünkü ben, şimdiki insanların çoklarını divane görüyorum. Benim aklım onların akıllarının cinsinden değildir. Ya ben divaneyim ya onlar divanedirler. Elbette onlar çokluk olmasından cinnet-i muvakkate ve ara sıra meczubiyet, benim hakkım oluyor.
Bununla beraber yüksek ehl-i vukufun insaflı raporları gelinceye kadar bizim medar-ı ittihamımız olan, hissiyat-ı diniyeyi âlet edip emniyet-i dâhiliyeyi ihlâl etmek teşviki ve cemiyet kurmak ve tarîkat gütmek esaslarını reddettikleri ve risalelerde ve mektuplarda buna dair hiçbir emare bulunmadığını müttefikan karar vermeleri, cumhuriyet hükûmetinin adliyesinin bu ilmî heyetinin dünyaca yüksek kıymetlerini ve hakikati hiç bir şeye feda etmediklerini gösterdiğinden ruh-u canımızla onlara hem teşekkür hem dua ediyoruz.
Meşihat ve adliyenin yanması münasebetiyle bir sözüme yanlış mana verilmiş. Şöyle ki:
Bundan on dokuz sene evvel haksız bir surette İstanbul'a menfî olarak perişan bir surette gönderildiğim vakit -bir zaman Meşihat'taki Dârülhikmet'te bulunduğumdan- Meşihat'ı sordum, ne haldedir? Dediler, büyük kızların lisesi olmuş. Ben de hiddet ettim, bir beddua
ettim. Hem dedim: "Yâ Rabbi Meşihat'ı kurtar." O gece kısmen yandı. Ben de o münasebetle dedim: "Bazen ateş temizlik yapıyor. Bu fakir millete beş milyon zarar veren adliyenin yanması da belki inşâallah bir temizliktir. O zarar telafi edilir." dediğim halde zararımıza bir rıza manası verilmiş.
Hem bundan otuz sene evvel matbu Lemaat namındaki eserimde manevî bir meclis-i ruhanîde rüya gibi bir vakıada ruhanîler benden sual sormuşlar, ben de cevap vermiş idim. Ezcümle: " Eski Harb-i Umumî'de mağlubiyetinizin hikmeti nedir?" Ben de bir cevap vermişim.
Yirmi sene o hâdiseden sonra aynen öyle bir halde ben soruyorum: "Neden bizim hükûmet galip tarafını tutmadı tâ ki Arabistan'ı, Hindistan'ı, Afrika'yı kurtarsın?" Bana o rüya gibi vakıada cevap verdiler ki: "Senin eskiden verdiğin cevabın sana cevaptır. Yani eğer galip tarafı tutulsa idi şimdi Avrupa'ya pek yakın olan bu civarda kolayca tatbik edilen yeni icadlar Haremeyn-i Şerifeyn gibi yerlerde dahi müşkülatlar içinde tatbike çalışmak ihtimaline binaen kader-i İlahî mağlubiyetimize fetva verdiği gibi galip tarafını tutturmadı." diye gayet müteessirane yazıldığı halde zararımıza, mağlubiyetimize bir rıza gösterir gibi bir ibare zannedilmiş.
Bir de cifir ve ebced hesapları, değil yalnız Muhyiddin-i Arab gibi dâhî muhakkiklerin belki ekser edibler ve ulemaların hususan ehl-i keşfin mabeyninde cari bir medar-ı istihrac-ı esrardır. Kur'an-ı Azîmüşşan'ın sureleri başındaki mukattaat-ı hurufun bu hesap ile münasebeti bulunduğunu bu hadîs-i şerif ispat ediyor:
Bir zaman Yahudi ulemasından bir kısmı Peygamber aleyhissalâtü vesselâma demişler "Senin ümmetin müddeti azdır ki الٓمٓ işaret ediyor." Peygamber aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş ki " كٓهٰيٰعٓصٓ عسٓقٓ حٰمٓ gibi daha çok var." Onlar bu cevaptan sonra susmuşlar. Demek, işarat-ı Kur'aniyenin cifir ile münasebeti var.
Madem Kur'an'ın işaratı çok tarzlarda, çok cihetlerle oluyor ve var ve muhakkaktır. Ve belâgat noktasında işaratıyla çok hakaiki ve ahkâmı ifade ediyor. Hadsiz tefsirler ve muhtelif on iki mezhep onun işaratını nazara almışlar. Elbette muntazam kaideleri bulunan ve riyazî hesap nevinde işarat ile gaybî haberleri, onun i'cazının yüksek makamına yakışır. Ve Risale-i Nur'un mahrem cüzleri o işaratı kaydetmesiyle hem Kur'ana hizmet hem Risale-i Nur, Kur'an'ın bir hakikati
ve manevî bir mu'cizesi olduğunu ispat etmek cihetiyle ehl-i vukufun takdirine lâyıktır.
Hem bir davaya bin emare hükmünde bin işaret bulunsa o dava sarahat-i kat'iye derecesinde sübut bulunduğu cihetinde o istihraçlara Risale-i Nur'un verdiği ehemmiyet ihtilal-i ruhî değil belki tam bir inkişafat-ı ruhiye eseri olabilir.
Bir de cezbeye bir emare kendini bir mezar taşı gördüğüm, beyan edilmiş. Ben bu muhterem zatların bu acelelik ile hükümlerine otuz sene evvel söylediğim bu fıkrayı tekrar ediyorum:
Yıkılmış bir mezarım ki yığılmıştır içinde Said'den altmış dokuz emvat bâ-âsam âlâma
Yetmişinci olmuştur o mezara bir mezar taş, beraber ağlıyor hüsran-ı İslâm'a
Ümidim var ki istikbal semavatı zemin-i Asya, bâhem olur teslim yed-i beyza-i İslâm'a
Zira yemin-i yümn-ü imandır, temin eder emn-ü eman-u emniyeti enâma.
Hem cezbeye bir emare olarak kedisinin "Yâ Rahîm" dediğini işitmesini beyan etmişler. Buna cevaben latîf bir vakıa beyan ediyorum: Bir vakit "Kedilere ne için mübarek denilmiş, halbuki insana karşı sadakati yok bir canavar görünüyorlar?" dediğimin gecesinde, kedi yavrusundan birisi yastığıma gelip ağzını kulağıma yapıştırdı "Yâ Rahîm Yâ Rahîm" deyip taifesine karşı tahkirimi yüzüme vurdu. Manen, biz her iyiliği Rahîm'den biliyoruz, it gibi esbaba perestiş etmiyoruz, onun için bize mübarek, onlara pis denilmiş diye hatırıma geldi. Sabahleyin bana hizmet eden Hâfız Tevfik, Süleyman, Abdullah Çavuş, merhum Hâfız Ahmed, ve merhum Mustafa Çavuş daha başkaları yanıma geldiler. Vakıayı söyledim, Abdurrahîm namını alan bir yaşındaki o kediyi okşadım. Onlar aynen benim gibi "Yâ Rahîm Yâ Rahîm"i Abdurrahîm'den işittiler. Sonra başka kedilere baktık, onların da mırmırları dikkatle dinlenilse "Yâ Rahîm"dir. Fakat Abdurrahîm gibi safi değildirler.
Yalnız bir noktada Risale-i Nur'a bir haksızlık olduğu cihetle hatırlatmak lâzımdır. Şöyle ki:
Muhterem ehl-i vukufun yüz yirmi yedi ilmî risaleleri tam takdir ile ve vâkıfane olduğunu beyan ettikleri yerde, yalnız üç küçük
mahrem risaleleri gayr-ı ilmî ve şaşırtıcı ve normal olmadığı bir halde olmasına mukabil tutmaları, Risale-i Nur'un yüz yirmi yedi risalesini -onlarca musaddak- yüksek kıymetlerine ve binler hakikatlerine karşı üç ve dört risalenin -onlarca şaşırtıcı- üç dört meseleleri mukabil tutulmaz, diye o zatlara hatırlatıyorum.
Hem bir kardeşimizin bir hadîsin hükmüyle ve Mevlana Hâlid'in (ks) hayatı dört cihetle bu bîçare Said'in hayatıyla tevafuk etmesiyle "Risale-i Nur dahi Mevlana Hâlid (ks) gibi müceddiddir." diye beyanı, benim benliğime ve şahsıma verilmiş. Halbuki ben bütün arkadaşlarımı işhad ediyorum ki ben, benlik peşinde koşmuyorum ve reddediyorum ve bana, şahsıma karşı ziyade hüsn-ü zan edenleri menedip hatırlarını çok defa kırıyorum.
Muhterem ehl-i vukufun raporunda medar-ı nazar ve itiraz edilmiş "Risale-i Nur'un şakirdleri ehl-i cennet olacakları ve imanla kabre girecekleri..." cümlesine "Aşere-i Mübeşşere'den başka şahsıyla, ismiyle bu fazilete kimse yetişemez." diye bir nevi itiraza karşı deriz:
Bu meselede şahıs ismiyle tayin edilmemiş. Yalnız kuvvetli işaretler ile اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ى نَع۪يمٍ gibi âyetlerin "İman ve amel-i salih sahipleri ehl-i cennettir." dedikleri misillü Risale-i Nur'un, şeytanları dahi susturan iman-ı tahkikî dersini alan şakirdleri, iman ile kabre gireceklerine kuvvetli emareler ile hüküm edilse elbette medar-ı itiraz olamaz.
Hem o zatlar acelelik cihetiyle, Risale-i Nura ait kerametleri bana isnad oluyor diye medar-ı tenkit ederek demişler: "Bir veli keramet dava etmez."
Elcevap: O pek çok hâdiseler, kerametler değil belki ikramlardır. İkram ise izharları bir şükürdür. Hem onlar benim değil. Ve benim hiç bir cihetle o kerametlere liyakatim olmadığını bütün kardeşlerime mükerreren söylemiş ve yazmışım. Belki binden ziyade o vakıalar, Kur'an'ın bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur'un makbuliyetine dair, Kur'an'ın i'caz-ı manevîsinden tereşşuh etmiş Risale-i Nur'un ikram nevinden kerametleridir. Benim ne haddim var ki onlara sahip çıkayım.
Ankara ehl-i vukufun ittifakla bizi şimdiye kadar suçlu vehmini veren emniyeti ihlâl (1), cemiyet kurmak (2), tarîkat gütmek (3), hükûmete ve siyasete ilişmek (4) maddelerinden tebrie etmeleri ve masumiyetimize karar vermeleri, insaflarını ve hakperestliklerini gösterdiklerinden onların az zamanda beş sandık, iki çuval kitap ve mektup ve evrakın tetkikinde aleyhimizde toplanan, çok evham ve ağır şerait içinde benim şahsımın aleyhindeki bazı tenkitleri, beni müteessir etmiyor. Bilakis kalben memnun oluyorum. Çünkü bilmediğim ve düşünemediğim bazı kusurlarımla Risale-i Nur'a ve iman hizmetine zarar olan bir kısım şeyleri öğrendim. Fakat evvelce takdim edilen teşekkürnamede kısmen izah ettiğimiz gibi şimdi raporu gördükten sonra, sekiz dokuz yerde acelelik sebebiyle sehivler ve iltibaslar ve anlamamazlıklar ve yanlışlıklar düşmüş. Ben bu zatları tenkit değil belki onların bu meselede kazanacakları hayrat ve hasenatlarına yardım fikriyle o sehivlerin sahihini beyan edeceğiz:
Birincisi: Onlar ittifakla, yüzde doksan risaleler gayet takdir ile beraber derler: "Bunlarda müellif hem samimi hem hasbî hem ilim ve hakikat ve din esaslarından ayrılmamıştır. Bu doksan kitapta dini âlet etmek veya cemiyet teşkil etmek ile emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadığı sarihtir. Ve şakirdleri birbiriyle ve Said ile muhabere mektupları da bu nevidendir." deyip muhakkikane karar verdikleri yerde, şahsımın bir kusurunu böyle beyan için diyorlar "Said bazen bu âyetin yüz hikmetinden beşi beyan olunacak der ve bu ise ilim vakarına yakışmaz. Hem bazen bu risale dört buçuk saatte yazıldı der ve bu söz ise kendini medhe ve muhatabını hayrete düşürmek mahiyetinde bir küçüklüktür."
Elcevap: Ben kusuru ve küçüklüğü nefsime memnuniyetle kabul etmek ile beraber derim:
Bu çeşit sözlerimin sebebi kendimi beğendirmek değil, hâşâ! Belki Risale-i Nur, Kur'an'ın bütün nükte ve hikmetlerini ihata edemez ancak yüzde dördünü beşini beyan edebilir, diye Kur'an'ın vüs'at-i manadaki i'caz-ı manevîsine ihtar ve işarettir.
Ve dört veya altı veya on iki saatte telif edildi demekle, Risale-i Nur doğrudan doğruya Kur'an'ın şakirdidir ve onun hazır malını hazinesinden çabuk çıkarır satar, demekle kendini medih değil belki Risale-i Nur'un
makbuliyetine bir emare ve bu kıymetli malda müflis bir hizmetkârı olduğunu göstermek niyetiyle, başka kitaplardan veya diğer fikirlerden ve kendi tefekkürlerinden olmadığını bildirmektir.
Evet yirmi seneden beri Kur'an'dan ve Risale-i Nur'dan başka hiçbir kitabı yanında bulundurmayan ve okumayan ve hiçbir gazete ve mecmuaları bilmeyen ve istemeyen bir adam, o niyetle öyle söyleyebilir.
İkinci Sehiv: "Hazret-i Ali'nin (ra) kasidesinde يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَان ebced hesabıyla 1350'de Said-i Kürdî gelecektir, çıkıyor." Bir mahrem risaleden almışlar.
Elcevap: Hülâgu'dan ve Latin hurufundan ve İslâm Deccalı'ndan ve bir kısım ulemaların yanlışlarından kat'î haber veren İmam-ı Ali (radıyallahu anhü) o cümle ile bîçare Said'e diyor: "Sen o zamana yetişeceksin. Cenab-ı Hak'tan muhafazanı niyaz eyle." denilmiş. Yoksa hâşâ kendime bir paye vermek hiç hatırıma gelmemiş.
Ve hem o sahife raporlarında: "Deccal'ın mühim kuvveti Yahudi'dir. Mançur, Moğol ve Kırgız; anarşist ve sosyalisttir."
Halbuki o sehivdir. Sahihi: Deccal'ın mühim bir kuvveti Yahudidir, yani komiteleridir. Ve Ye'cüc Me'cüc ise Çin ve Maçin'de bulunan anarşistler ve sosyalistlerin müfritleri olan komünistlerdendir, denilmiş.
Üçüncü Sehiv: Yanlış mana vermekle raporda, Said bazen kerametler yazar "Yazmak istemezdim, bana yazdırıldı." hem bazen "Bu cevap manevî canibden geldi ve hakikat âleminden bildirildi." hem bazen kudsî bir müjde veriyor "Her yüz senede bir müceddid gelir." fikriyle kendisinin zamanın müceddidi olduğu fikrini uyandırıyor, demişler.
Elcevap: Hâşâ bin defa hâşâ! Benim haddim değil ki o kerametleri benliğime mal edeyim. Belki benim pek çok kusurlarımla beraber, Risale-i Nur ile iman hizmetinde çalışmamıza bir ikram-ı İlahî ve o hizmetin makbuliyetine dair bir emare göstermek ve "Ne ile yaşıyor, nasıl geçiniyor?" diyenlere karşı da bereket-i İlahiye bu hizmetimizi dünya maişetine âlet etmeye mecbur etmiyor, demektir.
Hem bu yazdığımız hakikatler benim fikrim malı değil belki herkesin kalbinin bir köşesinde bulunan bir lümme-i Rahmaniye ve melek-i ilham ve bir tarafında bir lümme-i Şeytanî ve vesveseci bulunduğuna ehl-i hakikat ve diyanetin hükümlerine binaen, benim kalbimde dahi herkes gibi bazen ihtiyarım haricinde ve fikrimin fevkinde hatırıma bir hakikat hutur eder, yani Kur'an'dan ve manevî bir canibden bir nevi ilham hükmünde bir güzel nükte ifham edilir, demektir.
Ve hiç hatırıma gelmiyor ki "Yeni Said" zamanında ve nefsin şerrinden ve benliğinden çok korkan ve belasını çeken şahsıma böyle bir mevki verdiğimi veya vermek istediğimi tahattur etmiyorum. Belki Risale-i Nur'da ispat edilmiş ki: Bu zaman cemaat zamanıdır, şahs-ı manevî hükmeder. Eski zamanda dalalet bir şahıstan geldiği cihetle karşısına bir dâhî-i hidayet çıkardı. Şimdi ise cemaat şeklinde bir şahs-ı manevî olmasından onun karşısında ancak bir şahs-ı manevî mukabele edebilir.
Yalnız eskiden beri ehl-i hakikat mabeyninde cari ve üstadına karşı fart-ı muhabbetten gelen fevka'l-had hüsn-ü zanları ta'dil etmek ve nimet-i İlahiyeye karşı küfran ve inkâr etmemek niyetiyle, müceddidlik vazifesi olabilir fakat benim değil Risale-i Nur'undur. Belki bu zamana bakan Kur'an'ın bir cilve-i hakikatidir, Risale-i Nur onu temsil eder. Ben neci oluyorum ki kendime dava edeyim?
Dördüncü Sehiv: Isparta'ya yağmur yağdırması, yazı bahara çevirmesi kerametidir, şakirdleri tarafından denilmiş.
Elcevap: Yağdırmak, çevirmek değil belki Risale-i Nur bereketiyle yağdı ve döndü denilmiş.
Bir inayettir ki ehl-i vukuf, beş sandık yüz otuz risalelerde beş ay tetkikte on beş itiraz ve zahirî yanlış bulmuşlar. Ve onların beş yaprak raporlarında on beş yanlışları ve sehivleri, mahkemede ispat edilmiş.
31 Mayıs 944 Çarşamba günü mahkemede bir saat devam eden müddeiumumun okuduğu iddianamesine karşı, iki dakikada hazırlanan ve okunan bir mukabeledir:
Efendiler! Yirmi sene bir mazlumiyet hayatında, yüz kitaplarında en mahrem mektup ve risalelerinde, asabiyetle bi'l-iltizam onu mahkûm etmek fikriyle yalnız sekiz dokuz sehivli bahanelerden başka bulmamaları gösteriyor ki Risale-i Nur mahkûm olamaz. Kim var ki yirmi sene mazlumiyet hayatında bin yanlışı olmasın? Bu mahkeme yalnız bu hazır zamanı değil belki iki istikbalin dehşetli tenkit ve itirazlarını nazara almalı, öylece muhakeme etsin.
Reis Beyefendi!
Ankara makamatına ve reis-i cumhura istida suretinde gönderdiğim müdafaanamemi ve Başvekaletin de bunu ehemmiyetle kabul ettiklerini gösteren cevabî mektubunu rabten sunuyorum, takdim ederim. Makam-ı iddianın aleyhimizde beyan ettiği asılsız, ittihamkârane evhamın kat'î cevapları bu müdafaatımda vardır. Sair yerlerin garazkârane ve sathî zabıtnamelerine bina edilen buranın ehl-i vukuf raporunda hilaf-ı vaki ve mantıksız çok sözler vardır ki onlara karşı da bu itiraznamem takdim edilmişti. Ezcümle:
Size evvelce arz ettiğim gibi Eskişehir Mahkemesine, 163 üncü madde ile beni mahkûm etmek istedikleri zaman demiştim: Hükûmet-i Cumhuriyenin iki yüz mebusu içinde aynı rakam 163 mebusun imzalarıyla Van'daki dârülfünunuma (medreseme) yüz elli bin banknot tahsisat kabul etmeleri ve onun ile hükûmet-i Cumhuriyenin bana karşı teveccühü, bu 163 üncü maddeyi hakkımda hükümden ıskat ediyor, dediğim halde o ehl-i vukuf "163 mebus Said aleyhinde takibat yapmışlar." diye tahrif etmiş.
İşte makam-ı iddia da bu ehl-i vukufun böyle bütün bütün asılsız ittihamlarına binaen bizi mes'ul tutuyor. Halbuki meclisinizin kararıyla, en yüksek heyet-i ilmiye ve fenniyenin tetkikine ve tahkikine havale edilen Risale-i Nur'un bütün eczaları tetkikten sonra bi'l-ittifak, hakkımızda verdiği kararda: "Said'in ve Risale-i Nur şakirdlerinin yazılarında dini, mukaddesatı âlet edip devletin emniyetini ihlâle teşvik veya bir cemiyet kurmak ve hükûmete karşı bir sû-i maksadı bulunmak kasdında olduğunu gösterir bir sarahat ve emare olmadığını ve Said'in şakirdleri, muhaberelerinde hükûmete karşı kötü bir kasd beslemek, bir cemiyet kurmak veya tarîkat gütmek fikriyle hareket etmedikleri anlaşılmaktadır." diye müttefikan karar vermişler.
Hem ehl-i vukuf "Said Nursî'nin yüzde doksan risalesi hem samimi hem hasbî hem ilim ve hakikat ve din esaslarından hiçbir cihetle ayrılmamışlar; bunlarda dini âlet etmek veya cemiyet teşkil etmekle emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadığı sarîhtir. Şakirdlerin birbiriyle ve Said Nursî'yle muhabere mektupları da bu nevidendirler. Beş on mahrem ve şekvalı ve gayr-ı ilmî olan risalelerden başka bütün
risaleleri her biri bir âyetin tefsiri ve bir hadîs-i şerifin hakikati namına yazılmışlardır. Din, iman, Allah, peygamber, âhiret akidelerini ve ibarelerini açıkça anlatmak için temsiller ile yazılmış ve ilmî görüşleri ve ihtiyarlara ve gençlere ahlâkî öğütler ve hayat tecrübesinden alınmış ibretli vak'aları ve faydalı menkıbeleri ihtiva eden mevcudun yüzde doksanını teşkil eden risalelerdir. Hükûmete ve idareye ve asayişe ilişecek hiçbir ciheti yoktur." diye müttefikan karar vermişlerdir.
İşte makam-ı iddia, bu yüksek ehl-i vukufun raporuna bakmayarak eski ve müşevveş ve nâkıs rapora binaen acib tarzlarda bizi ittiham etmesinden hakikaten fevka'l-had müteessir bulunmaktayız. Bu insaflı mahkemenin müsellem insaflarına elbette yakıştırmayız.
Hattâ temsilde hata olmasın bir Bektaşî'ye: "Ne için namaz kılmıyorsun?" demişler. O da: "Kur'an'da لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ var." demiş. Ona demişler: "Bunun arkasını, yani وَ اَنْتُمْ سُكَارٰى yı da oku." denildiğinde "Ben hâfız değilim." demiş olması kabîlinden, Risale-i Nur'un bir cümlesini tutup o cümleyi ta'dil ve neticeyi beyan eden âhirini almayarak aleyhimizde verilmektedir. Takdim edeceğim müdafaanamemde, o iddianameye karşı mukayese edildiğinde bunun otuz kırk misali görülecektir. Bu numunelerden latîf bir vakıayı beyan ediyorum:
Eskişehir Mahkemesinde makam-ı iddianın nasılsa bir sehiv neticesi, Risale-i Nur'un iman derslerine "Halkları ifsad ediyor." gibi bir tabir ve sonradan o tabirden vazgeçtiği halde, Risale-i Nur şakirdlerinden Abdürrezzak namında bir zat mahkemeden bir sene sonra demiş:
"Hey bedbaht! Otuz üç âyât-ı Kur'aniye işaratının takdirine mazhar ve İmam-ı Ali'nin (ra) üç kerametinin ihbar-ı gaybîsiyle ve Gavs-ı A'zam'ın (ks) kuvvetli bir tarzda ihbarıyla kıymet-i diniyesi tahakkuk eden ve bu yirmi sene zarfında idareye hiçbir zararı dokunmayan ve hiç kimseye hiçbir zarar vermemesi ile beraber binler vatan evladını tenvir ve irşad eden ve imanlarını kuvvetlendiren ve ahlâklarını düzelten Risale-i Nur'un irşadlarına "ifsad" diyorsun. Allah'tan korkmuyorsun, dilin kurusun!" demiş.
Şimdi bu şakirdin haklı olarak bu sözünü makam-ı iddia gördüğü halde "Said, etrafına fesat saçmış." tabirini insafınıza ve vicdanınıza havale ediyorum.
Makam-ı iddia, Risale-i Nur'un içtimaî derslerine ilişmek fikriyle "Dinin tahtı ve makamı vicdandır, hükme kanuna bağlanmaz. Eskiden bağlanmasıyla içtimaî keşmekeşler olmuştur." dedi.
Ben de derim ki: "Din yalnız iman değil belki amel-i salih dahi dinin ikinci cüzüdür. Acaba katl, zina, sirkat, kumar, şarap gibi hayat-ı içtimaiyeyi zehirlendiren pek çok büyük günahları işleyenleri onlardan men'etmek, yalnız hapis korkusu ve hükûmetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü kâfi gelir mi? O halde her hanede, belki herkesin yanında daima bir polis, bir hafiye bulunmak lâzım gelir ki serkeş nefisler kendilerini o pisliklerden çeksinler. İşte Risale-i Nur amel-i salih noktasında, iman canibinden, herkesin başında her vakit bir manevî yasakçıyı bulundurur. Cehennem hapsini ve gazab-ı İlahîyi hatırına getirmekle fenalıktan kolayca kurtarır."
Hem makam-ı iddia bir risalenin güzel ve fevkalâde kerametkârane bir tevafukunu imza etmeleriyle "bir cemiyet efradı" diye manasız bir emare beyan etmiş. Acaba esnafların ve hancıların defterlerinde bulunan bu nevi imzalara cemiyet namı verilir mi? Eskişehir'de aynı böyle bir vehim oldu. Cevap verdiğim ve Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesi'ni gösterdiğim zaman taaccüble karşıladılar. Eğer mabeynimizde dünyevî bir cemiyet olsaydı, bu derece benim yüzümden zarar görenler, elbette kemal-i nefretle benden kaçacak idiler.
Demek nasıl ben ve biz, İmam-ı Gazalî ile irtibatımız var, kopmuyor çünkü uhrevîdir, dünyaya bakmıyor. Aynen öyle de bu masum ve safi ve hâlis dindarlar, benim gibi bir bîçareye iman derslerinin hatırı için bir kuvvetli alâka göstermişler. Ondan bu asılsız, mevhum bir cemiyet-i siyasiye vehmini vermiş. Son sözüm:
Efendiler, Reis Bey, dikkat ediniz! Risale-i Nur'u ve şakirdlerini mahkûm etmek, doğrudan doğruya küfr-ü mutlak hesabına, hakikat-i Kur'aniye ve hakaik-i imaniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle; bin üç yüz seneden beri her senede üç yüz milyon onda yürümüş ve üç yüz milyar Müslümanların hakikate ve saadet-i dâreyne giden cadde-i kübralarını kapatmaya çalışmaktır ve onların nefretlerini ve itirazlarını kendinize celbetmektir. Çünkü o caddede gelip gidenler, gelmiş geçmişlere dualar ve hasenatlarıyla yardım ediyorlar. Hem bu mübarek vatanın başına bir kıyamet kopmaya vesile olmaktır.
Acaba mahkeme-i kübrada, bu üç yüz milyar davacıların karşısında sizden sorulsa ki: "Doktor Duzi'nin, baştan nihayete kadar serâpa İslâmiyet'iniz ve vatanınız ve dininiz aleyhinde ve Frenkçe 'Tarih-i İslâm' namındaki eseri gibi zındıkların kütüphanelerinizdeki eserlerine, kitaplarına ve serbest okumalarına ve o kitapların şakirdleri kanununuzca cemiyet şeklini almalarıyla beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarşistlik veya pek eski ifsad komitecilik veya menfî Turancılık gibi siyasetinize ilişen cemiyetlerine ilişmiyordunuz? Neden hiçbir siyasetle alâkaları olmayan ve yalnız iman ve Kur'an cadde-i kübrasında giden ve kendilerini ve vatandaşlarını idam-ı ebedîden ve haps-i münferidden kurtarmak için Kur'an'ın hakiki tefsiri olan Risale-i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyasî cemiyetle münasebeti olmayan o hâlis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cemiyet namı verip ilişmişsiniz. Onları pek acib bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz." dedikleri zaman ne cevap vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz.
Ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle, vatana ve millete zararlı bir surette meşgul eyleyen muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar, istibdad-ı mutlaka "cumhuriyet" namı vermekle, irtidad-ı mutlakı "rejim" altına almakla sefahet-i mutlaka "medeniyet" ismi vermekle, cebr-i keyfî-i küfrîye "kanun" ismini takmakla hem sizi
iğfal hem hükûmeti işgal hem bizi perişan ederek, hâkimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar.
Ey efendiler! Dört senede dört defa dehşetli zelzeleler, tam tamına dört defa Risale-i Nur şakirdlerine şiddetli bir surette taarruz ve zulüm zamanlarında tevafuku ve her bir zelzele dahi tam taarruz zamanında gelmesi ve hücumun durmasıyla zelzelenin durması işaretiyle, şimdiki mahkûmiyetimiz ile gelen semavî ve arzî belalardan siz mes'ulsünüz!
Efendiler! Şimdiki hayat-ı içtimaiyeyi bilmediğimden, makam-ı iddianın gidişatına göre sizce musammem mahkûmiyetimize bir bahane olmak için pek musırrane ileri sürdüğünüz cemiyetçilik ittihamına karşı pek çok kat'î cevaplarımızı Ankara ehl-i vukufunun dahi müttefikan tasdikleriyle beraber, bu derece bu noktada ısrarınıza çok hayret ve taaccübde bulunurken kalbime bu mana geldi:
Madem hayat-ı içtimaiyenin bir temel taşı ve fıtrat-ı beşeriyenin bir hâcet-i zaruriyesi ve aile hayatından tâ kabile ve millet ve İslâmiyet ve insaniyet hayatına kadar en lüzumlu ve kuvvetli rabıta ve her insanın kâinatta gördüğü ve tek başına mukabele edemediği medar-ı zarar ve hayret ve insanî ve İslâmî vazifelerin îfasına mani, maddî ve manevî esbabın tehacümatına karşı bir nokta-i istinad ve medar-ı teselli olan dostluk ve kardeşane cemaat ve toplanmak ve samimane uhrevî cemiyet ve uhuvvet hem siyasî cephesi olmadığı halde ve bilhassa hem dünya hem din hem âhiret saadetlerine kat'î vesile olarak iman ve Kur'an dersinde hâlis bir dostluk ve hakikat yolunda bir arkadaşlık ve vatanına ve milletine zararlı şeylere karşı bir tesanüd taşıyan Risale-i Nur şakirdlerinin pek çok takdir ve tahsine şâyan ders-i imanda toplanmalarına "cemiyet-i siyasiye" namını verenler, elbette ve herhalde ya gayet fena bir surette aldanmış veya gayet gaddar bir anarşisttir ki
hem insaniyete vahşiyane düşmanlık eder hem İslâmiyet'e nemrudane adâvet eder hem hayat-ı içtimaiyeye anarşiliğin en bozuk ve mütereddi tavrıyla husumet eder ve bu vatana ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye ve dinî mukaddesata karşı mürtedane, mütemerridane, anûdane mücadele eder. Veya ecnebi hesabına bu milletin can damarını kesmeye ve bozmaya çalışan el-hannas bir zındıktır ki hükûmeti iğfal ve adliyeyi şaşırtır, tâ o şeytanlara, firavunlara, anarşistlere karşı şimdiye kadar istimal ettiğimiz manevî silahlarımızı kardeşlerimize ve vatanımıza çevirsin veya kırdırsın.
Efendiler! Otuz kırk seneden beri ecnebi hesabına ve küfür ve ilhad namına bu milleti ifsad ve bu vatanı parçalamak fikriyle, Kur'an hakikatine ve iman hakikatlerine her vesile ile hücum eden ve çok şekillere giren bir gizli ifsad komitesine karşı, bu meselemizde kendilerine perde yaptıkları insafsız ve dikkatsiz memurlara ve bu mahkemeyi şaşırtan onların Müslüman kisvesindeki propagandacılarına hitaben fakat sizin huzurunuzda zahiren sizin ile birkaç söz konuşacağıma müsaade ediniz.
Büyük memurlardan birkaç zat benden sordular ki: "Mustafa Kemal seni üç yüz lira maaş verip Kürdistan'a ve Vilayat-ı Şarkiyeye, Şeyh Sünûsî yerine vaiz-i umumî yapmak teklifini neden kabul etmedin? Eğer kabul etseydin ihtilal yüzünden kesilen yüz bin adamın hayatlarını kurtarmaya sebep olurdun!" dediler.
Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüz bin vatandaşa, her birisine milyonlar sene uhrevî hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur, o zayiatın yerine binler derece iş görmüş.
Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tabi olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi. Hattâ ben, hapiste muhterem kardeşlerime demiştim: Eğer Ankara'ya gönderilen Risale-i Nur'un şiddetli tokatları için beni idama mahkûm eden zatlar, Risale-i Nur ile imanlarını kurtarıp idam-ı ebedîden necat bulsalar siz şahit olunuz, ben onları da ruh u canımla helâl ediyorum!
Beraetimizden sonra Denizli'de beni tarassudla taciz edenlere ve büyük âmirlerine ve polis müdürüyle müfettişlere dedim: Risale-i Nur'un kabil-i inkâr olmayan bir kerametidir ki yirmi sene mazlumiyet hayatımda, yüzer risale ve mektuplarımda ve binler şakirdlerde hiçbir cereyan, hiçbir cemiyet ile ve dâhilî ve haricî hiçbir komite ile hiçbir vesika, hiçbir alâka, dokuz ay tetkikatta bulunmamasıdır. Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki bu hârika vaziyeti versin. Bir tek adamın birkaç senedeki mahrem esrarı meydana çıksa elbette onu mes'ul ve mahcup edecek yirmi madde bulunacak.
Madem hakikat budur ya diyeceksiniz ki: "Pek hârika ve mağlup olmaz bir deha bu işi çeviriyor." veya diyeceksiniz: "Gayet inayetkârane bir hıfz-ı İlahîdir." Elbette böyle bir deha ile mübareze etmek hatadır, millete ve vatana büyük bir zarardır. Ve böyle bir hıfz-ı İlahî ve inayet-i Rabbaniyeye karşı gelmek, firavunane bir temerrüddür.
Eğer deseniz: "Seni serbest bıraksak ve tarassud ve nezaret etmesek derslerinle ve gizli esrarınla hayat-ı içtimaiyemizi bulandırabilirsin."
Ben de derim: Benim derslerim, bilâ-istisna bütünü hükûmetin ve adliyenin eline geçmiş; bir gün cezayı mûcib bir madde bulunmamış. Kırk elli bin nüsha risale, o derslerden milletin ellerinde dikkat ve merakla gezdiği halde, menfaatten başka hiçbir zararı hiçbir kimseye olmadığı hem eski mahkemenin hem yeni mahkemenin mûcib-i mes'uliyet bir madde bulamamaları cihetiyle yenisi, ittifakla beraetimize ve eskisi, dünyaca bir büyüğün hatırı için yüz otuz risaleden beş on kelime bahane edip yalnız kanaat-i vicdaniye ile yüz yirmi mevkuf kardeşlerimden yalnız on beş adama altışar ay ceza verebilmesi kat'î bir hüccettir ki bana ve Risale-i Nur'a ilişmeniz, manasız
bir tevehhümle çirkin bir zulümdür. Hem daha yeni dersim yok ve bir sırrım gizli kalmadı ki nezaretle ta'diline çalışsanız.
Ben şimdi hürriyetime çok muhtacım. Yirmi seneden beri lüzumsuz ve haksız ve faydasız tarassudlar artık yeter! Benim sabrım tükendi. İhtiyarlık zafiyetinden, şimdiye kadar yapmadığım bedduayı yapmak ihtimali var. "Mazlumun âhı, tâ arşa kadar gider." diye bir kuvvetli hakikattir.
Sonra o zalim, dünyaca büyük makamlarda bulunan bedbahtlar dediler: "Sen yirmi senedir bir tek defa takkemizi başına koymadın, eski ve yeni mahkemelerin huzurunda başını açmadın, eski kıyafetin ile bulundun. Halbuki on yedi milyon bu kıyafete girdi."
Ben de dedim: " On yedi milyon değil belki yedi milyon da değil belki rızasıyla ve kalben kabulüyle ancak yedi bin Avrupa-perest sarhoşların kıyafetlerine ruhsat-ı şer'iye ve cebr-i kanunî cihetiyle girmektense; azîmet-i şer'iye ve takva cihetiyle, yedi milyar zatların kıyafetlerine girmek, benim gibi yirmi beş seneden beri hayat-ı içtimaiyeyi terk eden adama 'İnat ediyor, bize muhaliftir.' denilmez. Haydi inat dahi olsa madem Mustafa Kemal o inadı kıramadı ve iki mahkeme kırmadı ve üç vilayetin hükûmetleri onu bozmadı; siz neci oluyorsunuz ki beyhude hem milletin hem hükûmetin zararına, o inadın kırılmasına çabalıyorsunuz! Haydi siyasî muhalif de olsa madem tasdikiniz ile yirmi senedir dünya ile alâkasını kesen ve manen yirmi seneden beri ölmüş bir adam, yeniden dirilip faydasız kendine çok zararlı olarak hayat-ı siyasiyeye girerek sizin ile uğraşmaz; bu halde onun muhalefetinden tevehhüm etmek, divaneliktir. Divanelerle ciddi konuşmak dahi bir divanelik olmasından, sizin gibilerle konuşmayı terk ediyorum. Ne yaparsanız minnet çekmem!" dediğim, onları hem kızdırdı hem susturdu. Son sözüm: