Sikke-i Tasdîk-i Gaybî
— 139 —

Sekizinci Lem'a

Gavs-ı A'zam'ın Hizbü'l-Kur'ana dair keramet-i gaybiyesidir.

{(Haşiye): Üstadımızın şahsına sarihan işaret eden bu gibi gaybî keramet ve işaratın neşrini Üstadımız Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri arzu etmiyor. Fakat bizler düşündük ki; bu gibi delalet derecesinde olan gaybî işaretlerin ehl-i imanca bilinmesine, bu zamanda kat'î lüzum ve ihtiyaç var. Buna binaen neşrediyoruz. Naşirler}

Şu risale içindeki imzalar ile gösterildiği gibi, hizmet-i Kur'aniyedeki arkadaşlarıma iştirakim var. Bir kısmı benim imzam iledir. Bir kısmı onların tasvib ve istihracıyla ve tasdikleriyle olduğundan, bana ait haddimden fazla hisseyi onların hatırı için sükût ile kabul ettim. Yoksa bu risalenin başında söylediğim gibi, bunda öyle bir hisse-i şerefe hakkım yoktur. On sene mukaddem, o kaside-i gaybiyeyi gördükçe bana manevî bir ihtar gibi "Dikkat et!" diye kalbime geliyordu. O hatırayı iki cihetle dinlemiyordum:

Birincisi:

Benim gibi ehemmiyetli ömrü şan ve şeref perdesi altında hubb-u câh zehiriyle zehirlenip öldüğü için, yeniden bu suretle nefs-i emmareye diğer bir şeref kapısı açmak istememekti.

İkinci cihet:

Bu muannid zamanda, bedihî davaları ve zahirî hüccetleri kabul etmeyenlere karşı, böyle işarat-ı gaybiye nev'inden hodfüruşane bir tarzda izhar etmek hoşuma gitmemekti.

En nihayet esaretimin sekizinci senesinde, en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda gayet kuvvetli bir teselli ve teşvike muhtaç olduğumuzdan bana ihtar edildi ki: "Bunu, tahdis-i nimet ve bir şükr-ü manevî nev'inden izhar et. Hem korkma, kanaat verecek derecede kuvvetlidir."

Bu izharda en mühim maksadım, esrar-ı Kur'aniyeye ait olan risalelerin makbuliyetine Gavs-ı A'zam'ın imza

— 140 —

basması nev'inden olduğudur. İkinci maksadım; o kudsî üstadımın kerametini izhar etmekle, keramat-ı evliyayı inkâr eden mülhidleri iskât edip, hizmet-i Kur'aniyeye fütur verecek çok esbaba maruz ve çok avaika hedef olan arkadaşlarımın kuvve-i maneviyesini takviye ve şevklerini tezyid ve füturlarını izale etmek idi.

Benim için bir nevi hodfüruşluk nev'inden olduğu için ehemmiyetli zarardır. Fakat o zararımı, o kudsî üstadım ve arkadaşlarım hatırı için kabul ettim. Şu "Keramet-i Gavsiye Risalesi" tedricen istihrac edildiği için, birkaç parça ve tetimmelere inkısam etti. Gittikçe birbirini tenvir ve teyid ettikçe vuzuh peyda ediyor. İşaretin bazısında zaaf varsa da, sair arkadaşlarının ittifakından aldığı kuvvet, o zaafı izale eder.

ŞÂYAN-I HAYRET BİR TEFE'ÜL VE MÜHİM BİR İHBAR-I GAYBÎ

Sabri, Süleyman, Bekir, Galib ve Tevfik'in fıkrasıdır. Hem Hüsrev, Hâfız Ali ve Re'fet ve Asım'ın ve Kuleönü'nden Mustafaların fıkrasıdır.

Latîf ve müjdeli bir tefe'ül: Üstad, Galib ve Süleyman, Ümmi Sinan divanında mesleğimize ve Sözler'e dair tefe'ül edildi, şu beyitler çıktı. Baktık, «Sözler» lafzı, bütün divanında yalnız bu kafiyelerde görünüyor. Demek Sözler, «hak söz» hem «nur söz» oluyor.

DERİM Kİ YARDIMCIM ALLAH,

ŞEFAATÇİM RESULULLAH.

Kİ BÜRHANIM KİTABULLAH,

BUDUR BENDEKİ HAK SÖZ.

SENİN KAPINDA KUL ÇOKTUR,

HESABI, HADDİ HİÇ YOKTUR,

VELÂKİN BİR DAHİ YOKTUR,

SİNAN-I ÜMMİ GİBİ NUR SÖZ.

— 141 —

MÜHİM BİR İHBAR-I GAYBÎ

[Şeyh-i Geylanî'nin kendinden sekizyüz sene sonra, gayb-aşina gözüyle haber verdiği bir hâdise-i Kur'aniyedir.]

Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın hizmetindeki kudsiyete, kerametkârane sekizyüz küsur sene evvel «Gavs-ı A'zam» unvanıyla bihakkın iştihar eden Kutb-u A'zam Şeyh-i Geylanî,

نَظَرْتُ بِعَيْنِ الْفِكْرِ ف۪ى حَانِ حَضْرَت۪ى.. حَب۪يبًا تَجَلّٰى لِلْقُلُوبِ فَجَنَّتِ

fıkrasıyla başlayan kasidesinin âhirinde "Mecmuatü'l-Ahzab"ın birinci cildinin beşyüzaltmışikinci sahifesinde, beş satırla şu zamanda hizmet-i Kur'aniyedeki heyete ve başında bulunan Üstadımıza beş vecihle bakıyor ve gösteriyor. İşte o beş satır şudur:

تَوَسَّلْ بِنَا ف۪ى كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ٭ اَغ۪يثُكَ فِى الْاَشْيَٓاءِ دَهْرًا بِهِمَّت۪ى
اَنَا لِمُر۪يد۪ى حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ٭ وَاَحْرُسُهُ ف۪ى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ
مُر۪يد۪ى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ٭ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ ف۪ى اَىِّ بَلْدَةٍ
فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ ٭ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ
وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ٭ تَع۪يشُ سَع۪يدًا صَادِقًا بِمُحَبَّت۪ى

Beşinci satırdan sonra gelen hâtime-i kaside:

وَ جَدّ۪ى رَسُولُ اللّٰهِ اَعْن۪ى مُحَمَّدًا ٭ اَنَا عَبْدُ الْقَادِرِ دَامَ عِزّ۪ى وَ رِفْعَت۪ى

İşte evvelki beş satırda, beş vecihle ve beş tevafukla şimdi hizmet-i Kur'aniyenin başında bulunanı gösteriyor.

Birinci vecih:

Âhirdeki satırda تَع۪يشُ سَع۪يدًا ismini sarahatle haber vermekle beraber, maişet hususunda izzet ve saadetle geçineceğini haber veriyor. Evet hocamız, küçüklüğünden beri fakr-ı haliyle istiğna-yı tam ile beraber, maişet hususunda en mes'ud bir zâttır.

— 142 —
İkinci vecih:

Aynı satırın başında وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ fıkrasıyla o müridine diyor ki: "Vaktin Abdülkadirîsi ol." Bu قَادِرِى kelimatı, hesab-ı ebcedî ile üçyüz yirmibeş (325) eder. Üstadımızın lakabı "Nursî" olduğu cihetle, "Nursî"nin makam-ı ebcedîsi üçyüz yirmialtı (326) ediyor. Bir tek fark var. O tek eliftir. Bin manasında "elf"e remzeder. Demek bin üçyüz yirmibeşde (1325) Şeyh-i Geylanî'ye mensub bir zât, Şeyh-i Geylanî tarzında hakikat-i Kur'aniyeyi müdafaa etmeye çalışacak. Hakikaten Üstadımız, bin üçyüz yirmialtı (1326) senesinde -Hürriyetin ikinci senesi- mücahede-i maneviyeye atılmıştır.

Üçüncü vecih:

Onun iki ismi var: «Said", "Bedîüzzaman.» Bu iki ismin mecmuunun makam-ı ebcedîsi "Ez-zaman"daki şedde sayılmazsa üçyüz yirmidokuz (329) ediyor. İki "dal" bir sayılsa üçyüzyirmibeş (325). Aynen كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ deki muhatab o olmasına işaret ediyor, belki delalet ediyor. Eğer "Ez-zaman"daki okunmayan elif-lâm sayılsa, kaideten قَادِرِى ye dahi bir elif-lâm dâhil olmak lâzım gelir. Çünki tarif için, muzafünileyh kalktıktan sonra elif-lâm lâzım gelir, o halde dahi müsavi olurlar.

Dördüncü vecih:

Bu beş satırda Hazret-i Şeyh, istikbalde bir müridine teminat veriyor. قُلْ وَلَا تَخَفْ «Korkma, sözlerini söyle» diyor. Sen şark ve garba gideceksin; çok fitnelere ve şerlere girip, umumunda esbab-ı âdiyenin fevkinde bir tarz ile kurtularak mahfuz kalacaksın. Evet, bu hizmet-i Kur'aniye içindeki zât, hakikaten esaretle şarka gitti. Ve yine acib bir esaretle Asya'nın garbında ondokuz sene kaldı. Hazret-i Şeyh'in dediği gibi, çok şehirleri gezdi. Mücahedesi Sözler'ledir.

— 143 —

قُلْ وَلَا تَخَفْ hükmüyle, çekinmeyerek Hazret-i Şeyh'in dediği gibi yapmış. Yirmi sene zarfında yirmi fitne ve mehalik-i azîmeye düştüğü halde, bir hıfz-ı gaybî ile Hazret-i Şeyh'in dediği gibi mahfuz kalmış. Hem fevkalme'mul, bir gurbet diyarında fevkalâde inayete mazhariyeti o dereceye gelmiş ki, bir risale sırf o inayatın ta'dadında yazılmıştır. Hazret-i Gavs'ın dediği gibi, biz onun etrafında مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ fıkrasının mealini gözümüzle görüyoruz.

Beşinci vecih:

Üstadımız kendisi söylüyor ki: "Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî Tarîkatında ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan namıyla bir zâttan istimdad ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak «Yâ Gavs-ı Geylanî» derdim. Çocukluk itibariyle elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, "Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur." Acibdir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fatiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât-ı Risalet'ten (A.S.M.) sonra Şeyh-i Geylanî'ye hediye ediliyordu. Ben üç-dört cihetle Nakşî iken, Kàdirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarîkatla iştigale, ilmin meşguliyeti mani' oluyordu.

Sonra bir inayet-i İlahiye imdadıma yetişip gafleti dağıttığı bir zamanda, Hazret-i Şeyh'in "Fütuhu'l-Gayb" namındaki kitabı hüsn-ü tesadüfle elime geçmiş. Yirmisekizinci Mektub'da beyan edildiği gibi, Hazret-i Şeyh'in himmet ve irşadıyla Eski Said (R.A.) Yeni Said'e inkılab etmiş. O Fütuhu'l-Gayb'ın tefe'ülünde en evvel şu fıkra çıktı:

اَنْتَ ف۪ى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَب۪يبًا يُدَاو۪ى قَلْبَكَ

Yani, "Ey bîçare! Sen Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye'de bir a'zâ olmak cihetiyle güya bir hekimsin, ehl-i İslâmın manevî hastalıklarını tedavi ediyorsun. Halbuki en ziyade hasta sensin. Sen evvel kendine tabib ara, şifa bul; sonra başkasının şifasına çalış." İşte o vakit, o tefe'ül sırrıyla, maddî hastalığım gibi manevî hastalığımı da kat'iyyen

— 144 —

anladım. O şeyhime dedim: «Sen tabibim ol.» Elhak o tabibim oldu. Fakat pek şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. "Fütuhu'l-Gayb" kitabında «Yâ gulam!» tabir ettiği bir talebesine pek müdhiş ameliyat-ı cerrahiye yapıyor. Ben kendimi o gulam yerine vaz'ettim. Fakat pek şiddetli hitab ediyordu. "Eyyühe'l-münafık" "Ey dinini dünyaya satan riyakâr" diye diye yarısını ancak okuyabildim. Sonra o risaleyi terkettim. Bir hafta bakamadım. Fakat ameliyat-ı cerrahiyenin arkasından bir lezzet geldi; iştiyak ile o mübarek eseri acı tiryak gibi veya sulfato gibi içtim. Elhamdülillah kabahatlerimi anladım, yaralarımı hissettim, gurur bir derece kırıldı." Hocamızın sözü bitti.

İşte hocamızın bu macera-yı hayatiyesi gösteriyor ki, Hazret-i Şeyh'in müteveccih olduğu ve ehemmiyetle bahsettiği ve istikbalde gelecek müridi bu olmak için kuvvetli bir ihtimaldir. Hazret-i Şeyh'in vefatından sonra hayatta oldukları gibi tasarrufu ehl-i velayetçe kabul edilen üç evliya-yı azîmenin en a'zamı, o Hazret-i Gavs-ı Geylanî'dir. Ve demiş:

اَفَلَتْ شُمُوسُ الْاَوَّل۪ينَ وَ شَمْسُنَا ٭ اَبَدًا عَلٰى فَلَكِ الْعُلٰى لَا تَغْرُبُ

fıkrasıyla ba'de'l-memat dua ve himmetiyle müridlerinin arkasında ve önünde bulunmasıyla, böyle hârika keramet-i acibe ile meşhur bir zât, elbette böyle bir zamanda kıymetdar bir hizmet-i Kur'aniye bir müridinin vasıtasıyla olacağını onun görmesi ve göstermesi şe'nindendir. Hazret-i Şeyh'in bahsettiği ehemmiyetli müridi ve talebesi ve himayegerdesi olan şahıs; binden sonra, ondördüncü asırda geleceğine bir îmadır.

Süleyman, Sabri, Zekâi, Asım, Re'fet, Ali, Ahmed Hüsrev, Mustafa Efendi (R.H.), Rüşdü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib (R.H.), Zühdü, Bekir Bey, Lütfü (R.H.), Mustafa, Mustafa, Mes'ud, Mustafa Çavuş (R.H.), Hâfız Ahmed (R.H.), Hacı Hâfız (R.H.), Mehmed Efendi (R.H.), Ali Rıza.
— 145 —

ŞEYH-İ GEYLANÎ'NİN FIKRASIYLA KERAMETKÂRANE VERDİĞİ HABER-İ GAYBÎNİN TETİMMESİDİR.

اَنَا لِمُر۪يد۪ى fıkrasında مُر۪يد۪ى «Molla Said» kelimesine tam tevafuk ediyor. Yalnız bir elif fark var. Elif ise, kaide-i Sarfiyece «elfün» okunur. Elfün ise, bindir. Demek bin ikiyüz doksandörtte (1294) dünyaya gelecek bir müridi, bu مُر۪يد۪ى lafzında muraddır. Çünki لِمُر۪يد۪ى de lâm sayılsa ikiyüz doksandört (294) eder ki, bir tek fark ile Said'in tarih-i veladetine tevafuk eder. Esas arabî sayılsa fark yoktur. Lâmsız مُر۪يد۪ى ise ikiyüz altmışdört (264) eder. "Molla Said" dahi ikiyüz altmış beş (265) eder. "Molla"daki elif, bine işaret olduğu için mütebâkisi ikiyüzaltmışdört (264) kalır.

Elhasıl:

Şu zamanda dellâl-ı Kur'an ve hâdim-i Furkan olan o adamın iki ismi ve iki lakabı var. «El-Kürdî» lakabı ile "Molla Said" ismi, اَنَا لِمُر۪يد۪ى fıkrasında zahir görünüyor. «Nursî» lakabıyla «Bedîüzzaman Said» ismi كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ fıkrasında aşikâr görünüyor. Hattâ hizmet-i Kur'aniyede en mühim bir arkadaşı ve hâlis bir talebesi olan Hulusi Bey'e

لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَع۪يشُ سَع۪يدًا صَادِقًا بِمُحَبَّت۪ى

fıkrasında işaret olduğu gibi, diğer bir kısım talebelerine işaretler var.

Risale-i Nur talebeleri namına
Rüşdü, Hüsrev
— 146 —

SAİD KENDİ SÖYLÜYOR:

Hazret-i Şeyh-i Geylanî, hizmet-i Kur'aniyeye nazar-ı dikkati celbetmek ve o hizmet-i Kur'aniye âhirzamanda dağ gibi büyük bir hâdise olduğuna işaret için, kerametkârane şu hizmette istidad ve liyakatımın pek fevkinde bulunması ve fedakâr, çalışkan kardeşlerimle çalıştığımıza fazilet noktasından değil, belki sebkatiyet noktasından ismimi bir derece göstermesi beni epey zamandır düşündürüyordu. Acaba bunun izharında manevî bir zarar bana terettüb eder, bir gurur, bir hodfüruşluk getirir diye sekiz-on senedir tevakkuf ettim. Bugünlerde izhara bir ihtar hissettim.

Hem kalbime geldi ki: Hazret-i Şeyh bana bir pâye vermedi. Belki Said isminde bir müridim mühim bir hizmette bulunacak, fitne ve belalardan izn-i İlahî ile ve Şeyh'in duasıyla ve himmetiyle mahfuz kalacak.

Hem uzak yerde taşlar görünmez, dağlar görünür. Demek sekiz yüz sene bir mesafede görünen, hizmet-i Kur'aniyenin şâhikasıdır; yoksa Said gibi karıncalar değil. Madem bu keramet-i Gavsiyeyi ilân ve izharından, Kur'an şakirdlerinin ve hizmetkârlarının şevki artıyor, elbette arkalarında Şeyh-i Geylanî gibi kahramanlar kahramanı zâtlar himmet ve dualarıyla ve izn-i İlahî ile himaye ettiklerini bilseler, şevk ve gayretleri daha artar.

Elhasıl:

Bunu, kardeşlerimi fazla şevke ve ziyade gayrete getirmek için izhar ettim. Eğer kusur etmiş isem, Cenab-ı Hak afvetsin.

اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ

.........

فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ى

fıkrasında dahi Hazret-i Şeyh'in (R.A.) muhatabı şübhesiz Bedîüzzaman Molla Said'dir (R.A.).

Elhasıl:

Şu acib kasidesinin âhirindeki şu beş beyitte beş kelime, medar-ı nazar-ı Şeyh ve mahall-i hitab-ı Gavsî'dir. Ve o beş kelime ise,

لِمُر۪يد۪ى وَ مُر۪يد۪ى وَ مُنْشِدًا وَ قَادِر۪ى وَ سَع۪يدًا

lafızlarıdır.

— 147 —

Said'in dahi iki lakabı olan «Nursî", "El-Kürdî";>iki ismi "Molla Said", "Bedîüzzaman» bu beş kelimede bulunur. Hazret-i Gavs'ın medar-ı teveccüh ve hitabı olan şu beş kelimesinde, aşikâr bir surette, mezkûr iki isim ve lakab, ilm-i cifir kaidesinde makam-ı ebced ile görünmesi şübhe bırakmıyor ki, Hazret-i Şeyh kasidesinin âhirinde onunla konuşuyor, ona teselli verip teşci' ediyor. وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ sırrıyla muvaffakıyetine teminat veriyor.

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ ٭ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ى fıkrasında, نَظْم۪ى kelimesi, makam-ı ebcedîsi bin (1000) olup; رِسَالَةُ النُّورِ iki farkla, رَسَٓائِلُ كِتَابِ النُّورِ un (iki medde sayılmazsa ve şedde de lâm sayılsa) makam-ı ebcedîsi yine bindir. Demek

فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ

fıkrasının meal-i gaybîsi şudur ki:

يَا مُؤَلِّفَ رِسَالَةِ النُّورِ جَاهِدْ بِهَا فَقُلْ وَلَا تَخَفْ

yani "Korkma, sözlerini söyle, neşrine çalış."

وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ

Amma فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ fıkrasında şâyan-ı hayret bir tevafuk var ki: İlm-i Cifir kaidesiyle makam-ı ebcedîsi bin üçyüz otuziki (1332) eder. Şu halde

يَا مُنْشِدًا نَظْم۪ى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ

meal-i gaybîsi «Yâ Risaletü'n-Nur ve Sözler sahibi! Bana bak. Gafil davranma! Bin üçyüz otuzikide mücahedeye başla; Sözleri korkma yaz, söyle!» Filhakika Said (R.A.) Hürriyetten sonra az bir zamanda mücahedesinde tevakkuf etmiş ise, bin üçyüz otuzikide İşaratü'l-İ'caz'ı te'lif ile beraber Eski Said'den sıyrılmak niyet edip, Yeni Said suretinde bütün kuvvetiyle mücahede-i maneviyeye başlayıp, iki-üç sene sonra

— 148 —

da Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye'de bir-iki sene Hazret-i Gavs-ı Geylanî'nin şu vasiyetini ve emrini imtisal ederek envâr-ı Kur'aniyeyi neşretmiş. Lillahilhamd, şimdiye kadar devam ediyor.

Bu şâyan-ı hayret fıkrada cây-ı dikkat şu nokta var ki; Hazret-i Gavs, doğrudan doğruya altıncı asırdan şu asrımıza bakıyor. O altıncı asrın âhirlerinde Hülâgu felâketi gibi feci', dehşetli meşhur fitnenin çok elîm ve feci' ve kuburdaki emvatı ağlattıracak derecede dehşetli bir nev'i, şu ondördüncü asırda bulunuyor. Bu iki asır birbirine tevafuk ediyor ki, Hazret-i Şeyh ondan buna bakıyor.

Risale-i Nur talebeleri namına
Re'fet, Hüsrev, Hâfız Ali, Sabri
— 149 —

ŞU KERAMET-İ GAVSİYE MÜNASEBETİYLE ÜÇ NOKTA BEYAN EDİLECEK:

Birinci Nokta:

Hazret-i Gavs'ın kasidesinin başında bu beş satırdan evvel, acib, pek garib, çok beliğ, nazdarane tahdis-i nimet suretinde bir dava-yı iftiharkârane ifade eden iki sahifelik kasidesindeki hârika davasına delil olarak bir keramet-i bahireyi âdeta mu'cizeye yakın bir hârikayı göstermek lâzım geliyordu. İşte o akılları hayrette bırakan mertebeye lâyık olduğunu gösterir bir keramet izhar etti ki; sekizyüz sene bir mesafede Cenab-ı Hakk'ın izniyle, i'lamıyla zamanımızı tafsilatıyla görür tarzında, bizim gibi âciz, zaîf talebelerine ders verip teşvik eder. İşte Hazret-i Gavs'ın davasına bu ihbar-ı gaybîsi en bahir bürhan olduğu gibi, Risale-i Nur'un eczalarının hakkaniyet ve ulviyetine bir hüccet-i kàtıa hükmündedir. Evet Hazret-i Şeyh, bu kasidesiyle Sözler'in hakkaniyetini imza ediyor.

İkinci Nokta:

Ehl-i tarîkat ve hakikatça müttefekun aleyh bir esas var ki: Tarîk-ı Hak'ta sülûk eden bir insan, nefs-i emmaresinin enaniyetini ve serkeşliğini kırmak için lâzım gelir ki; nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar ede ede tâ fena fi'ş-şeyh hükmüne gelir. "Ben" dediği vakit, şeyhinin hissiyatiyle konuşur ve hâkeza.. tâ fena fi'r-resul, fena fillaha kadar gider. Meselâ: Nasılki gayet fedakâr ve sadık bir hizmetkâr, bir yaver, efendisinin hissiyatıyla güya kendisi kendisinin efendisidir ve padişahıdır gibi konuşur. "Ben böyle istiyorum" der; yani "Benim seyyidim, üstadım, sultanım böyle istiyor." Çünki kendini unutmuş, yalnız onu düşünüyor. "Böyle emrediyor" der. Öyle de Gavs-ı Geylanî, o hârika kasidesinin tazammun ettiği ezvak-ı fevkalâde, Hazret-i Şeyh'in sırr-ı azîm-i Ehl-i Beyt'in irsiyetiyle Âl-i Beyt'in şahs-ı manevîsinin makamı noktasında ve Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın verasetiyle Hakikat-i Muhammediyyesinde (A.S.M.) kendini gördüğü gibi, fena-yı mutlak ile Cenab-ı Hakk'ın tecelli-i zâtîsine mazhariyet noktasında, kasidesinde o sözleri söylemiş. Onun gibi olmayan ve o makama yetişmeyen onu söyleyemez; söylese mes'uldür.

— 150 —

Hazret-i Şeyh veraset-i mutlaka noktasında, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın kadem-i mübarekini omuzunda gördüğü için, kendi kademini evliyanın omuzuna o sırdan bırakıyor. Kasidesinde zahir görünen temeddüh ve iftihar değil, belki tahdis-i nimet ve âlî bir şükürdür. Yalnız bu kadar var ki, muhibbiyet makamı olan makam-ı niyazdan, mahbubiyet makamı olan nazdarlık makamına çıkmış. Yani tarîk-ı acz ve fakrdan, meşreb-i aşk ve istiğraka girmiş. Ve kendine olan niam-ı azîme-i İlahiyeyi yâdedip, bihakkın müftehirane şükretmiştir.

Üçüncü Nokta:

Keramet, mu'cize gibi Cenab-ı Hakk'ın fiilidir, hediyesidir, ihsanıdır ve ikramıdır; beşerin fiili değildir. O keramete mazhar olan zât ise bazan biliyor, bazan bilmiyor -vukuundan sonra bilir-. Keramete mazhariyetini kable'l-vuku' bilen ve ikram-ı İlahîye ihtiyarıyla tevfik-i hareket eden kısım, eğer enaniyetten bütün bütün tecerrüd etmiş ise ve Hazret-i Gavs gibi kudsiyet kesbetmiş ise, Cenab-ı Hakk'ın izniyle, o kerametin her tarafını bilerek kendisi sahib çıkar, bilir ve bildirir. Fakat bununla beraber, madem o keramet ikramdır; bütün tafsilatıyla keramet sahibine de meşhud olmak lâzım değildir. Bu sırra binaen Hazret-i Şeyh i'lam-ı Rabbanî ve izn-i İlahî ile bu asrı görmüş ve hizmet-i Kur'aniyenin etrafında bizleri müşahede edip nazar-ı şefkatiyle bakmış. O beş satır, sırf bir keramet ve intak-ı bilhak ve bir ikram-ı İlahî ve veraset-i Nebeviye itibariyle zuhur ettiğinden; mu'cizevari, kudret-i beşer fevkinde bir şekil almış. Sun'î, irade-i Şeyh ile olduğu değildir. Çünki intaktır. Ruh-u kudsîsi hissetmiş, görmüş. İrade ve ihtiyar yetişemiyor. Akıl ise ruhun harekâtını ihata edemez. Lisan, ne kadar aklın dekaik-ı tasavvuratının tercümesinde âciz ise, ihtiyar dahi ruhun dekaik-ı harekâtının derkinde o derece âcizdir.

Hazret-i Gavs, o derece yüksek bir mertebeye mâlik ve o derece hârika bir keramete mazhardır ki, kâfirlerin bir kısmı demiş: «Biz İslâmiyeti kabul edemiyoruz; fakat Abdülkadir-i Geylanî'yi de inkâr edemiyoruz.» Hem evliyayı inkâr eden Vehhabî'nin müfrit kısmı dahi, Hazret-i Şeyh'i inkâr edemiyorlar. Evliya onun derece-i celaletine yetişmediği, bütün ehl-i tarîkatça teslim edilmiştir.

İşte böyle güneş gibi bir mu'cize-i Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), yüksek ve sönmez bir bârika-i İslâmiyet olan bir zât-ı

— 151 —

nuranînin gayb-aşina nazarıyla asrımızı görüp, böyle bir keramet izharıyla teselli verip teşci' etmek şe'nindendir. Acaba hiç mümkün müdür ki; «Sultanü'l-Evliya» makamını ihraz etmiş ve hamiyet-i İslâmiye ile zamanındaki padişahları titretmiş ve kuvve-i kudsiye ile mazi ve müstakbeli hazır gibi izn-i İlahî ile görmüş ve mematında dahi hayatındaki gibi daimî tasarrufu bulunduğu tasdik edilmiş olan bir kahraman-ı velayet, bu asrımıza ve bu asır içindeki kemal-i acz ve zaaf ile Kur'anın hizmetinde çalışan ve insafsız düşmanların hücumuna maruz ve teselli ve temine muhtaç bîçare Kur'anın hâdimlerine ve talebelerine lâkayd kalabilir mi? Hiç mümkün müdür ki, bizimle münasebetdar olmasın? Sekiz, dokuz, belki onbeş kuvvetli delilden kat'-ı nazar, edna bir işaret kelâmında bulunsa, bize baktığına delalet eder; hafî bir işaret etse kâfidir. Çünki makam iktiza ediyor, mutabık-ı mukteza-yı haldir ve münasebet kavîdir.

Ey benimle beraber Hazret-i Şeyh'in teveccüh ve duasına mazhar kardeşlerim! Şu üstadımız, bizi istikbalde adem zulümatı içinde düşünüp bizimle meşgul olurken, biz o mazide mevcud ve nur perdeleri içinde üstadımızı ve üstadımızın üstadı ve ceddi olan Fahrü'l-Âlemîn Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin teveccühlerinden gaflet etmek, onlara istinad etmemek lâyık mıdır? Madem onlar bizi düşünüyorlar; biz de bütün kuvvet ve ruhumuzla onlara itimad edip ve emirlerine bilâ kayd u şart itaat etmeliyiz.

Ehl-i dünyanın telsiz telgraf ve telefonları şarktan garba gittiği gibi, işte ehl-i hakikatın da maziden, dokuzyüz sene mesafe-i azîmeden müstakbele böyle manevî telefonları işleyebilir ve manevî teleskopları görebilir. Malûmdur ki zaîf emareler içtima' ettikçe kuvvet bulur, delil hükmüne geçer. İncecik ipler, içtima' ettikçe kopmaz halat olur. Küllî umumî kayıdlar, içtima' ettikçe hususiyet peyda edip taayyün eder. Bu sırra binaen, Hazret-i Şeyh'in bu beş satırında sekiz-dokuz kuvvetli işaretin içtimaında hiç şekk ve şübhe bırakmadı ki; Hazret-i Şeyh, şimdiki Kur'an-ı Hakîm'in şakirdlerine biiznillah üstadlık ediyor, bihavlillah şefkati altında himaye ediyor.

— 152 —

Cem'-i kutbiyet ve ferdiyet ve gavsiyet

İle üç sütun üzerine durur

Râyet-i ulviyet-i şeyh-i hakkanîdir hitab-ı Abdülkadir

İlham-ı Huda, kitab-ı Abdülkadir

Bâzü'l-eşheb ferd-i ferîd-i deveran

Gavs-ı A'zam Cenab-ı Abdülkadir.

Said Nursî

RİSALE-İ NUR ŞAKİRDLERİNİN BİR FIKRASIDIR

وَكُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا ٭ تَعِيشُ سَع۪يدًا صَادِقًا بِمُحَبَّت۪ى
İlm-i cifir ile manası:

«Ey Said! Sen, zamanın Abdülkadir'i ol, ihlas-ı tâmmı kazan, fakrınla beraber maişetini düşünme, nâstan minnet alma, ismin "Said" olduğu gibi maişette de mes'ud olacaksın! Muhabbetimde sadık olduğundan ve ihlasa çalıştığından, Hulusi gibi muhlis talebeler ve yardımcılar ve Süleyman, Bekir gibi sadık hizmetkârlar ve Sabri gibi tam takdir edici ve ciddî müştak talebeler size verilmiş.» Evet lillahilhamd, Gavs'ın sarahat derecesinde ihbar ettiği hal vuku' bulmuştur. Gavs-ı A'zam, «Said» namıyla tesmiye ettiği müridinin tarihçe-i hayatında en mühim noktaları beyan etmekle beraber, İlm-i Cifir esrarıyla sekiz-dokuz cihette Said'in başına parmağını basıyor. Beyitlerin mana-yı zahirîsi ile maânî-i cifriyesi birbirine çok yakın olmakla, dokuz vecihteki işaretler birbirini teyid ettiğinden sarahat derecesine çıkmış.

اَنَا لِمُر۪يد۪ى حَافِظًا مَا يَخَافُهُ ٭ وَاَحْرُسُهُ ف۪ى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ
İlm-i cifir ile manası:

"Ondördüncü asırda "El-Kürdî" lakabıyla yâdedilen Molla Said, benim müridimdir. O fitne ve bela asrının her şer ve fitnesinden, Allah'ın izniyle ve havl-i kuvvetiyle onun muhafızıyım."

— 153 —

Evet Hürriyetten yirmi-otuz sene sonraya kadar, yirmi fitne-i azîme içinde fevkalâde bir surette Gavs'ın o müridi mahfuz kalmıştır. Korktuğu şer ve mehalikten bir hıfz-ı gaybî ile kurtulmuştur.

مُر۪يد۪ى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ٭ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ ف۪ى اَىِّ بَلْدَةٍ

İlm-i cifir ile manası:

«O Gavs'ın müridi olan Saidü'l-Kürdî, Rusya'da esaretle Asya'nın şark-ı şimalîsinde ve ehl-i bid'anın eliyle Asya'nın garbına nefyolunarak kaldığı mikdarca ve Sibirya taraflarından firar edip fevkalâde çok bilâdı seyr ü seyahat etmeğe mecbur olduğu zaman, Allah'ın izniyle, havl ve kuvvet-i Rabbanî ile ona imdad etmişim ve istimdadına yetişmişim.» Evet Hazret-i Gavs'ın müridi unvanıyla irade ettiği Said (R.A.), üç sene esaretle Asya'nın şark-ı şimalîsinde mehalik içinde mahfuz kalıp, üç-dört aylık mesafeyi firar suretiyle kat'ederek çok şehirleri gezip Gavs'ın dediği gibi mahfuz kalmıştır.

فَيَا مُنْشِدًا نَظْم۪ى فَقُلْهُ وَلَا تَخَفْ ٭ فَاِنَّكَ مَحْرُوسٌ بِعَيْنِ الْعِنَايَةِ
İlm-i Cifirle manası:

Bedîüzzaman Molla Said namıyla yâdolunan ve evrad-ı muntazamasını okuyan müridine der ki: "Benim nazmımı, yani meslek ve meşrebimi ve mücahedatımı gösteren makalâtımı söyle. Yani nazmımdan murad, senin Risalelerin ve Sözlerin ve Mektubatındır. فَقُلْهُ وَ لَا تَخَفْ Bin üçyüz otuzikide (1332) o Sözler ile mücahedeye başla. Sen inayet-i İlahiyenin hıfzındasın."

Evet مُنْشِدًا İlm-i Cifirle "Molla Said"i gösterdiği gibi; نَظْم۪ى , ظ ile Risaletü'n-Nur'u gösterir ve م۪ى ile hem Mektubat'ı hem كَلِمَاتُ سَع۪يدِ الْكُرْد۪ى gösterir. "Kelimat" Sözler demektir.

— 154 —

فَقُلْهُ وَ لَا تَخَفْ bin üçyüz otuzikiyi (1332) gösterir. O tarih, mebde-i cihadıdır. O tarihte İşaratü'l-İ'caz Tefsirinin neşriyle mücahedeye başlamış.

KERAMET-İ GAYBİYE-İ GAVSİYE'NİN İŞARATINI TEYİD EDEN ÜÇ REMİZ:

Birinci Remiz:

اَنَا لِمُر۪يد۪ى حَافِظًا İlm-i Cifir itibariyle, makam-ı ebcedî hesabıyla, bin üçyüz otuzaltıyı (1336) gösterir. Demek Hazret-i Gavs, bu tarihte istikbalde gelecek müridini emr-i İlahî ile muhafaza edecek diyor. Evet bu bîçare Said dahi diyor: Nev'-i beşere gelen en büyük bir musibet Harb-i Umumî hengâmında, çok tehlikelere maruz kaldım. Hazret-i Gavs'ın gösterdiği arabî tarihte veya az evvel, hârika bir surette kurtuldum. Hattâ bir defa, bir dakikada üç gülle öldürecek yere mukabil bana isabet ettiği halde tesir etmediler. Bitlis'in sukutunda, bir mikdar talebelerimle Rus askerlerinin bir taburu içine düştük. Bizi sardılar, her tarafta el ele ateş edildi. Dört tanesi müstesna, bütün arkadaşlarım şehid olduktan sonra, taburun dört sıralarını yardık; yine onların içinde bir yere girdik. Onlar üstümüzde, etrafımızda sesimizi, öksürüğümüzü işittikleri halde bizi görmüyordular. Otuz saat, o halde çamur içinde, ben yaralı iken hıfz-ı İlahî ile istirahat-i kalb içinde muhafaza edildim.

Bunun gibi müteaddid tehlikede Hazret-i Gavs'ın gösterdiği tarih-i arabî itibariyle, hakikaten bir hıfz-ı İlahî içinde bulunduğumu hissediyordum. Demek Cenab-ı Hak o kudsî üstadımı, bir melaike-i sıyanet gibi bana muhafız kılmış.

İşte bu اَنَا لِمُر۪يد۪ى حَافِظًا fıkrası, bu fakirin mühim sergüzeştlerine işaret ettiği gibi, bu fakirin etrafında hizmet-i Kur'aniye işinde

— 155 —

toplanan arkadaşlarından dokuz talebesini "Hâfız" ismiyle işaret ediyor.

وَاَحْرُسُهُ ف۪ى كُلِّ شَرٍّ وَ فِتْنَةٍ

fıkrasında iki hüküm var. Biri şerden, diğeri fitnedendir. Demek ikincisi

اَحْرُسُهُ ف۪ى كُلِّ فِتْنَةٍ

ve bu cümle كُلِّ deki şedde sayılmazsa bin üçyüz kırkdört (1344) eder. Evet, bu tarihten şimdiye kadar çok fitne-i mühimmeden, bir himayet-i gaybî ile mahfuz kaldığımı "tahdîsen linni'me" ilân ediyorum.

İkinci Remiz:

مُر۪يد۪ى اِذَا مَا كَانَ شَرْقًا وَ مَغْرِبًا ٭ اَغِثْهُ اِذَا مَا سَارَ ف۪ى اَىِّ بَلْدَةٍ

fıkrasında bahsettiği ve konuştuğu müridi ise, şarka esareten gittiği tarihi gösterdiği gibi, garba nefy olduğu tarihi de gösterir. Şöyle ki:

Şu fıkranın hakikî tabiri

اِذَا مَا كَانَ مُر۪يد۪ى اَس۪يرًا ف۪ى شَرْقٍ

oluyor. Demek zaman-ı esaret

مَا كَانَ مُر۪يد۪ى اَس۪يرًا ف۪ى شَرْقٍ

de çıkıyor. Ve bin üçyüz otuzyedi (1337) ediyor. İşte bu fakir, o tarih-i arabîde Rus esaretinde, tek başımla Petrograd'dan bir ay şimal-i şark tarafından firar edip, çok enva'-ı mehalik varken, Rusça bilmediğim halde, bir muhafaza-i gaybiye altında pek çok bilâdı seyr ü seyahat ettim. Tâ Varşova, Avusturya tarîkiyle İstanbul'a gelip uzun bir daire-i arzda seyahat ettim. Hazret-i Gavs'ın dediği gibi, o esaret-i şarkıye ve o seyr-i bilâd-ı kesîre içinde izn-i İlahî ile istigaseme meded görüyordum. Demek izn-i İlahî ile Hazret-i Gavs, melek gibi bu vazifeyi duasıyla yapmış.

Amma مَا كَانَ مَغْرِبًا kaydı, tarih-i arabî olarak bin üçyüz ellibir (1351)

— 156 —

meşhur Rumi tarihiyle iki sene fark var. İşte -Hazret-i Gavs'ın dediği gibi- bu fakir, tarih-i Arabî ile bin üçyüz ellibirde (1351), şeair-i İslâm içinde mühim tahavvülât zamanında bütün kuvvetimle şeairin muhafazasına hizmetle mükellef olduğum halde, o manevî herc ü mercdeki fırtınalar bizi sarsmadı.

Hem مَغْرِبًا kelimesi, âhirdeki tenvin ile beraber bin ikiyüz doksaniki (1292) eder ki, bu fakirin dünyaya gelmesinden bir sene evvel veyahut rahm-ı maderdeki tarihe işaretle beraber, كَانَ مَغْرِبًا bin üçyüz ondört (1314) eder. Bin üçyüz ondört senelerinde mevzu-u bahis olan müridi, mühim vartadan kurtulmasına Gavs (R.A.) işaret ediyor, onun imdadına yetiştim diyor. Hayatta olan eski talebelerim biliyorlar ki; bin üçyüz ondört, bin üçyüz onbeş-onaltı senelerinde, Van kal'ası ki, iki minare yüksekliğinde sırf dağ gibi bir taştan ibarettir, eskiden kalma oda gibi bir in kapısına gidiyorduk. Ayağımdan kunduralar kaydı, iki ayağım birden kaydı. Tehlike yüzde yüz... Başkaca nokta-i istinad kalmadığı halde, büyük bir istinada basmış gibi üç metrelik bir kavisle o mağaranın kapısına atılmışım. Hem ben, hem beraberimdeki orada hazır arkadaşlarım, ecel gelmediği için sırf bir hıfz-ı İlahî, hârika bir imdad-ı gaybî telakki ettik.

İşte Hazret-i Gavs, madem bu kasidesinde sergüzeşt-i hayatımın mühim noktalarına işaret ediyor; elbette bu acib ve en tehlikeli bir sergüzeşt-i hayatıma şu cümlesiyle işaret ediyor denilebilir.

Elhasıl:

Hazret-i Gavs'ın mezkûr kelimatları, bu fakirin tarih-i hayatımda geçen en mühim noktaları manasıyla ifade ettikleri gibi, hesab-ı ebced makamıyla mühim noktaların tarih-i vukularına tevafukları, elbette tesadüfî ve tesadüf işi olamaz. Sair işaratın kuvveti, kat'iyyeti, tesadüfü muhal derecesine getirmiştir. Madem bu beş satır kasidesi, bir keramettir; keramet ise mu'cize gibi Cenab-ı Hak tarafındandır, intak-ı bilhak nev'indendir, daha beyan etmediğimiz çok esrarı hâvidir, ihtiyar-ı beşer yetişemez.

.........

Said Nursî
— 157 —

LATÎF BİR TEFE'ÜL

Şeyh Sa'dî-i Şirazî'nin "Bostan"ından Sözler hakkında ben, Hâfız Hâlid, Galib, Süleyman niyet edip açtık. Tefe'ül bu çıktı:

نِگَرْ تَا گُلِسْتَان مَعْنَا شُگُفْت ٭ بَرُو ه۪يچْ بُلْبُلْ چُن۪ينْ خُوشْ نَگُفْت
عَجَبْ گَرْ بِم۪يرَدْ چُنِينْ بُلْبُلِى ٭ كِه اَزْ اُسْتُخَوانَشْ نَرُويَدْ گُل۪ى
Meali:

Yani "Gel, bak, güller bağı şeklinde hakikat gülleri açılmış. Böyle hakikat bahçesinde hiçbir bülbül, böyle şirin, hoş nağme etmemiştir. Nasıl oluyor ki, böyle bir bülbül öldükten sonra onun kemiklerinden güller açılmasın."

Bu meal, maksadımıza o kadar yakındır ki tabire lüzum yoktur. Yalnız gülistanımız; ebedî Kur'an cennetindendir, ondan gelmiştir.

Mehmed Tevfik, Galib, Süleyman, Hâfız Hâlid, Said (R.A.)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Gavs, meşhur kasidesinde -sarahat derecesinde- bizlerden, yani hizbü'l-Kur'an'dan haber verdiği gibi, daha birkaç yerde yine işarî bir tarzda haber veriyor. Ezcümle, o kasidenin arkasında "Mecmuatü'l-Ahzab"ın 563'üncü sahifesinde, yine o malûm müridinden bahsediyor ve beytinde diyor ki:

فَمُر۪يد۪ى اِذَا دَعَان۪ى بِشَرْقٍ اَوْ بِغَرْبٍ اَوْ غَارٍ فِى بَحْرِ طَام۪ى اَغِثْهُ

"Garbda beni çağırdığı vakit, onun imdadına yetişeceğim." Evet doğrudur. Arabî tarih ile bin üçyüz otuzdokuzda (1339) müdhiş bir buhran-ı ruhî ve dehşetli bir heyecan-ı kalbî ve dağdağalı bir

— 158 —

teşevvüş-ü fikrî geçirdiğim sıralarda, pek şiddetli bir surette Hazret-i Gavs'tan istimdad eyledim. Bir-iki yerde bahsettiğim gibi, Fütuhu'l-Gayb kitabı ile ve dua ve himmetiyle imdadıma yetişti ve o buhranı geçirdim. İşte o müridi ise, bîçare Saidü'l-Kürdî olduğunu meşhur kasidesinde kat'î gösterdiği gibi, bu kasidede de فَمُر۪يد۪ى den murad odur. Çünki دَعَان۪ى بِغَرْبٍ ebced hesabıyla bin üçyüz otuzdokuz (1339) eder. O zaman memleketime nisbeten garb sayılan İstanbul'da idim. دَعَان۪ى بِغَرْبٍ makam-ı ebcedîsi zaman-ı istimdadıma tevafuk ediyor. Hesabda اِذَا lafzı dâhil olmaz. Çünki اِذَا zamanı gösteriyor, دَعَان۪ى بِغَرْبٍ cümlesi o mübhem zamanı tayin ediyor.

Hem ezcümle, "Mecmuatü'l-Ahzab"ın ikinci cildinin 379'uncu sahifesinde Hazret-i Gavs'ın "Virdü'l-İşâ" namındaki münacatında şu fıkra var: فَالْوَاصِلُ

{(Haşiye): فَالْوَاصِلُ kelimesi müteaddî olmak cihetiyle, Sözleriyle selâmete îsal edici demektir.}

اِلٰى سَاحِلِ السَّلَامَةِ هُوَ السَّع۪يدُ الْمُقَرَّبُ

{(Haşiye-1): اَلْمُقَرَّبُ müşedded râ bir sayılsa, Üstadımızın lakabı olan "En-Nursî" kelimesinin aynıdır. Yalnız atf için "vav" var. Tam tevafukla, mukarrebden murad Nurslu olduğunu gösteriyor.

اَلْمُقَرَّبُ de şeddeli râ iki sayılsa "Bedîüzzaman Nursî" ya-i muhaffefle aynıdır. Yalnız iki fark var. İki hemze-i vasl sayılsa, tam tamına tevafukla اَلْمُقَرَّبُ doğrudan doğruya ona işaret ediyor. Şamlı Tevfik, Süleyman, Ali}

وَ ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ وَ الْمُعَذَّبُ

İşte Gavs'ın şu fıkrası, فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَع۪يدٌ âyetinin bir nevi tefsiridir. Şu küllî âyetin bir kısım efradını, altıncı asır ve ondördüncü asırda âyetin külliyetinde dâhil bir kısım efrad-ı mahsusayı irae ettiğine müteaddid emareler var. Âyetin külliyetinde

— 159 —

{(Haşiye): Âyetin külliyetinde saadet noktasında mazhariyetine mâsadak olmak için milyarlar dereceden yalnız bir derece murad olduğumuzu anlasak, ebede kadar şükretsek o nimetlerin hakkını eda edemeyiz. Hazret-i Gavs'ın işaretinden anlaşılıyor ki, o muhit âyetin denizinden bir katre kadar hissemiz var.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ى

}

tevafuk sırrıyla

فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ kelimesinde bu zamanın en büyük şakîlerinden üçüne cifirce tevafuk etmesi, o küllî âyette bunlar dahi kasden murad olduklarına emaredir, belki işarettir. İşte Hazret-i Gavs bu âyetteki bu emareden, bu zamana bakmış. Mezkûr fıkrasını küllî âyete bir nevi hususî tefsir yaparak, kasidesinde kerametkârane bahsettiği fitne-i âhirzaman içindeki şakirdlerini görüp, o zamanın şakîlerinin şerrinden muhafaza edildiği ve burada münacatında dahi o kasidenin mealine bakıyor.

Şu fıkra-i Gavsiyede bir îma var. Buradaki «Said» lafzında, meşhur kasidesindeki تَع۪يشُ سَع۪يدًا kelimesine hafî bir işaret olduğu gibi; ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ fıkrasıyla kendisinden sonra vuku'bulan ve ulûm-u İslâmiyeyi mahvetmek niyetiyle kütübhaneleri Dicle ve Fırat nehrine atan Hülâgu felâketini haber vermekle beraber; Hülâgu gibi ulûm-u İslâmiyeye perde çeken şakîleri dahi, mezkûr âyete istinaden haber veriyor.

Evet فَالْوَاصِلُ اِلٰى سَاحِلِ السَّلَامَةِ fıkrasıyla Hizbü'l-Kur'ana işaret ettiği gibi,

ذُو الْهَلَاكِ هُوَ الشَّقِىُّ الْمُبَعَّدُ وَ الْمُعَذَّبُ

fıkrasıyla ulûm-u İslâmiyeyi imha niyetiyle Hülâgu ve vüzerası gibi davranan bazı malûm insanların isimleri ilm-i cifirce dahi mezkûr âyetin işaretine istinaden tam tevafuk ediyor, gösteriyor.

Malûmdur ki tevafuk, ilm-i cifrin anahtarlarından mühim bir anahtardır. Eğer bir tevafuk ise, delalet denilmez; fakat hafî bir îma olur. Eğer iki cihet ile aynı mes'eleye tevafuk gelse,

— 160 —

îmadan remiz derecesine çıkar. Eğer iki-üç cihetle aynı mes'eleye gelse işaret olur. Eğer maânî-i elfaz, işarat-ı harfiyeye münasib gelse ve işaretle bahsedilen insanların ahvali o manaya mutabık ve muvafık olsa, o işaret o vakit delalet derecesine çıkar. Eğer altı-yedi vecihle tevafukla beraber, mana-yı kelimat işaret-i harfiyeye muvafık gelse ve mukteza-yı hale de mutabık olsa, o delalet o vakit sarahat derecesine çıkar.>İşte bu düstura binaen, Şeyh-i Geylanî o meşhur kasidesinde sarahat derecesinde Hizbü'l-Kur'andan bahsettiği gibi, وِرْدُ الْعِشَاءِ münacatında dahi mezkûr âyete istinaden Hizbü'l-Kur'anın bir hâdimini tasrihen ve arkadaşlarını da işaret derecesinde haber veriyor.

Gavs-ı A'zam'ın istikbalden haber verdiği nev'inden, meşhur Şeyhülislâm Ahmed-i Camî dahi İmam-ı Rabbanî (R.A.) olan Ahmed-i Farukî'den haber verdiği gibi, Celaleddin-i Rumî Nakşibendîlerden haber vermiş. Daha bu nevi'den çok evliyalar, vakıa mutabık haber vermişler. Fakat onların bir kısmı sarahata yakın haber vermişler, diğer bir kısmı haberleri çendan bir derece mübhem, mutlaktır; fakat bahsettikleri zâtlar makam sahibi ve büyük olduklarından, büyüklükleri ve taayyünleri cihetiyle o mübhem ihbar-ı gaybîyi bil'istihkak kendilerine almışlar. Meselâ: Ahmed-i Camî (K.S.) demiş ki: "Her dörtyüz sene başında mühim bir Ahmed gelir. Bin tarihi başındaki Ahmed en mühimmidir." Yani o elfin müceddididir. İşte böyle mutlak bir surette söylediği halde, İmam-ı Rabbanî'nin (K.S.) büyüklüğü ve teşahhusu, o haber-i gaybîyi kat'iyyen kendine almış. Hazret-i Mevlâna Celaleddin-i Rumî de (K.S.) Nakşibendî'den mübhem bir surette bahsetmiş; fakat Nakşîlerin büyüklüğü ve yüksekliği ve teşahhusları, o haberi de bil'istihkak kendilerine almışlar.

İşte bu kerametkârane ihbar-ı gaybî nev'inden Gavs-ı A'zam (K.S.) dahi, Hizbü'l-Kur'andan -işarî bir surette- haber verdiği gibi; Hizbü'l-Kur'anın bir hâdimi olan bu bîçare Said'i (R.A.) iki yerde sarahaten haber veriyor. Mübhem ve mutlak bırakmadığının sırrı budur ki: Bu bîçare Said, makam sahibi olmamış iken ve büyük değil iken ve mutlak tabiri teşhis edecek bir teşahhus yokken, lütf-u İlahî ile büyük bir makamın hizmetinde bulunmasıdır. Âdeta

— 161 —

bir nefer iken, müşiriyet makamı hizmetinde bulunmasıdır. İşte küçüklüğü ve ehemmiyetsizliği içindir ki, Hazret-i Gavs öteki evliyaya muhalif olarak yalnız işaretle kalmayıp -sarahat derecesinde- parmağını onun başına basıyor.

Sergüzeşt-i hayatımda geçen ve çoğunu gizlediğim çok hârika vakıalar vardı. Kendimi hiçbir vecihle keramete lâyık görmediğim için onları bazan tesadüfe, bazan da başka esbaba isnad ediyordum. Şimdi kanaatım geliyor ki, o hârikalar, Gavs-ı A'zam'ın bir silsile-i kerametini teşkil ederler. Demek onun duasıyla, himmetiyle, ona kerameten ve bize ikram nev'inden, bir nevi inayet-i İlahiyeye mazhar olmuşuz.

Ezcümle:

Ben menfî olarak İstanbul'a getirildiğim vakit, bir zaman Meşihat-ı İslâmiye dairesinde bulunan Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye'deki hizmet-i Kur'aniyeye çalıştığım için, o alâkadarlık cihetinde "Meşihat dairesi ne haldedir?" diye sordum. Eyvah! Öyle bir cevab aldım ki; ruhum, kalbim ve fikrim titrediler ve ağladılar. Sorduğum adam dedi ki: "Yüzer sene envâr-ı şeriatın mazharı olmuş olan o daire, şimdi büyük kızların lisesi ve mel'abegâhıdır." İşte o vakit öyle bir halet-i ruhiyeye giriftar oldum ki, dünya başıma yıkılmış gibi oldu. Kuvvetim yok, kerametim yok, kemal-i me'yusiyetle âh vâh diyerek dergâh-ı İlahiyeye müteveccih oldum. Ve bizim gibi kalbleri yanan çok zâtların hararetli âhları, benim âhıma iltihak ettiler. Hatırıma gelmiyor ki, acaba Şeyh-i Geylanî'nin duasını ve himmetini, duamıza yardım için istedim mi, istemedim mi bilmiyorum. Fakat her halde o eskiden beri nurlar yeri olmuş bir yeri zulmetten kurtarmak için, bizim gibilerin âhlarını ateşlendiren onun duasıdır ve himmetidir. İşte o gece Meşihat kısmen yandı. Herkes vâ-esefâ dedi. Ben ve benim gibi yananlar, Elhamdülillah dedik. Zannederim ki, bu fakir millete ikiyüz milyon zarar veren adliye dairesindeki yangında böyle bir mana var. İnşâallah bu da bir ikaz ve intibahı verecektir. Ateş bazan sudan ziyade temizlik yapar.

Hakikatlı bir latîfe:

Sultan Süleyman-ı Kanunî, kesretli kırk çeşme sularını İstanbul'a getirdiği vakit, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi ona demiş: "Hilaf-ı şeriat kanunları Avrupa'dan getirdiğin cihetle, İstanbul'a öyle bir bok sıçtın ki; o getirdiğin suların cümlesi üzerinden akıp geçse, yüz senede temizleyemez."

— 162 —
Sual:

Gavs-ı A'zam gibi büyük veliler, bazı evkatta, mazi ve müstakbeli hazır gibi müşahede ederler. Neden maziye ait cihette sarahat suretinde haber veriyorlar da, istikbalden hafî remizlerle, gizli işaretlerle bahsediyorlar?

Elcevab:
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

âyetiyle

عَالِمُ الْغَيْبِ فَلَا يُظْهِرُعَلٰى غَيْبِه۪ٓ اَحَدًا ٭ اِلَّا مَنِ ارْتَضٰى مِنْ رَسُولٍ

âyeti ifade ettikleri kudsî yasağa karşı ubudiyetkârane bir hüsn-ü edeb takınmak için tasrihten işaret mesleğine girmişler. Tâ ki işaretler ile, remz ile anlaşılsın ki, ihtiyarsız niyetsiz bir surette talim-i İlahî ile olmuştur. Çünki istikbalî olan gaybiyat, niyet ve ihtiyar ile verilmediği gibi niyet ile de müdahale etmek, o yasağa karşı adem-i itaatı işmam ediyor.

HAZRET-İ GAVS'IN KERAMET-İ GAYBİYESİNİ TEYİD EDEN BİR ÂYETİN İŞARATINDAKİ BİR NÜKTE-İ İ'CAZİYEDİR

Kur'andan tereşşuh eden o Sözler ve risaleler, Kur'an-ı Hakîm'in bir nevi müstakim tefsiri ve hakaik-i imaniyenin istikametli ve kuvvetli delilleri olduğundan; o risaleler ve Sözler'e gelen şeref ve takdir ve tahsin, Kur'ana ve hakaik-i imana aittir. Madem öyledir bilâ-perva derim ki:

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ

sırrıyla, Kur'anda elbette bu istikametli tefsirinin istikametine işaret var. Evet var. Kur'an o tefsirine hususî bakıyor. Çünki âyât-ı mühimmeden Sure-i Hud'daki

{(Haşiye): Hattâ Resul-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) ferman etmiş ki:

شَيَّبَتْن۪ى سُورَةُ هُودٍ

yani Sure-i Hud'daki

فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ

âyeti beni ihtiyarlattırdı. Çünki ehemmiyeti azîmdir. İstikamet-i tammeyi emrediyor.}

فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَ سَع۪يدٌ

âyeti bulunan sahifenin karşısında

— 163 —
فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ

âyeti, fâ-yı atf hariç olarak

اِسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ

makam-ı ebcedîsi bin üçyüzikidir (1302). Demek اِستَقِمْ deki emr-i has içinde bulunan hitab-ı âmmın hadsiz müstakim efradları içinde, o bin üçyüz iki (1302) tarihinde bir ferdin bir cihette istikamet emrinin imtisali bir hususiyet kazanacak. Demek ondördüncü asırda Kur'andan iktibas edip, istikametsiz sakîm yollar içinde sırat-ı müstakimi gösterecek âsârı neşreden bir adamı, o hadsiz efrad içinde dâhil ediyor. Hem o istikametin bir hususiyeti var ki, tarihiyle işaret ediyor. Halbuki, o asırda şahsen istikamette mümtaz bir hususiyet kesbetmek çok uzaktır. Demek, şahsî istikamet değil. Öyle ise, o adamın teşebbüsüyle neşredilen esrar-ı Kur'aniye, o asırda istikamette imtiyaz kesbedecek. O adam şahsen gayr-ı müstakim olduğu halde, müstakimler içine idhali, o imtiyaza remzeder.

Madem hakikat budur, ben kat'î bir surette itiraf ediyorum ki; hayatım istikametsiz gitmiş, kalbim sekametten kurtulmamış, o kudsî emrin imtisalinden belki yüz derece uzağım. Fakat

وَ اَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ

sırrıyla o nimete bir şükür olarak derim ki: O bin üçyüz iki (1302) tarihi ise, -arabî tarih itibariyle olsa- Kur'an okumağa başladığım aynı tarihe tevafuk eder. Ve rumi tarihi hesabıyla, ilme başladığım tarihe tevafuk eder. Öyle ise o îma edilen ferd olabiliriz. Halbuki şahsen bütün hayatı sakîm ve istikametsiz olan bir ferde istikametle îma edilse ve gayr-ı müstakim iken müstakimler içine idhal edilse, elbette o ferdin mazhar olacağı âsârın istikametine îmadır. Ve o âsârın istikameti, o tarihte başlayıp dalalet yolları ve zulümat tarîkleri içinde sırat-ı müstakimi gösterecek

اِسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ

emrini imtisal edecek demektir. Evet lillahilhamd Risale-i Nur eczaları, Kur'anın bu mu'cizane îma-i gaybîsini bilfiil göstermiş, meydandadır.

— 164 —

Şu âyetin gizli îmasını اِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ âyeti teyid ediyor. Çünki اِنَّ deki şeddeli nun bir sayılsa tam evvelki âyete tevafuk ile, Hizbü'l-Kur'anın faaliyetine vasıta olan bir hâdiminin Kur'an okumağa başladığı bin üçyüz iki (1302) tarihine, iki fark ile tevafuk etmekle beraber, şeddeli nun iki nun sayılsa, bin üçyüz elli (1350) eder ki, bu tarihte Kur'andan muktebes olan Risale-i Nur etrafında toplanan, bütün kuvvetleriyle Kur'anın hizmetlerine çalışan Hizbü'l-Kur'anın faaliyeti ve dalalet ve zındıkaya manen galebe ettikleri bir zamana tevafuku ise, istikbalde tam galebelerine bir îma-i gaybîdir.

Sual:

Sen bu zamanın hâdisatına, fitne-i âhirzaman diyorsun. Halbuki hadîste vârid olmuş ki: "Âhirzamanda Allah Allah denilmeyecek; sonra kıyamet kopacak."

Elcevab:

Evvelâ: Fitne-i âhirzamanın müddeti uzundur, biz bir faslındayız.

Sâniyen:

Yerde Allah Allah denilmeyecekten murad; Allah'a iman kalkacak demek değildir.

{(Haşiye-1): Çünki hadîste vardır ki,

لَا تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّت۪ى ظَاهِر۪ينَ عَلَى الْحَقِّ اِلٰى قِيَامِ السَّاعَةِ

Bu hadîs, diğer hadîsi takyid ediyor.}

Belki Allah'ın namını değiştirecekler demektir. Nasılki yerde Allah Allah denilmezse kıyamet-i kübra kopacak. Bir memlekette de Allah Allah denilmezse, bir nevi kıyamet kopmasına işarettir.

{(Haşiye-2): Yedi sene evvel yazılan bu işaret-i gaybiye aynen vukua geldi. Herkes gördü. Evet bu geçen zelzele, kıyametin zelzele-i kübrasından haber verir gibi sarstı; fakat akılları başlarına gelmedi.}

تَوَسَّلْ بِنَا ف۪ى كُلِّ هَوْلٍ وَشِدَّةٍ ٭ اَغ۪يثُكَ فِى الْاَشْيَٓاءِ دَهْرًا بِهِمَّت۪ى
İlm-i Cifirle manası:

"Yâ Said! Âhirzamanın fitnelerine yetişip

— 165 —

düştüğün zaman, benim dua ve himmetimi kendine vesile ve şefaatçi yap. İnşâallah senin herşeyinde ve her işinde uzun bir zamanda, yani tufuliyet zamanından tâ ihtiyarlığın vaktinde işkenceli esaretine kadar.. yani, bin ikiyüz doksandörtten>(1294) tâ bin üçyüz kırkbeş (1345), belki altmışdörde (1364), daha ziyade bir zamana kadar Allah'ın izniyle ve kuvvetiyle senin imdadına yetişeceğim."

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
Said Nursî