Risale-i Nur

Şâfiî İlmihali
— 424 —

- Onları getir, dedi.

O adam da onları getirdi. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V) onları aldı: Kim bunları satın alır, dedi. Adamın biri: ben bir dirhem ile satın alırım dedi. Peygamber (S.A.V.) iki veya üç kere, kim arttırır dedi. Bunun üzerine birisi: Ben iki dirheme satın alırım dedi, bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) kendisine verdi."

7) Akit kesinleşmeden evvel alıcıyı veya satıcıyı kandırarak yapılan akdi bozdurup, alıcıya o cinsten bir şey satmak veya satıcıdan satılan şeyi satın almak.

8) Bir hayvan ile sütten kesilmemiş yavrusunu, boğazlamaktan başka her hangi bir suretle biribirinden ayırmak caiz değildir.

Zina, içki ve kumar gibi meşru olmayan bir yolla mal kazanmış bir kimse ile alış veriş yapmak haramdır. Avam tabakası arasında vâde farkı hakkında çeşitli sözler dolaşmaktadır. Haramdır, diyenler olduğu gibi helâldır, diyen de vardır. Bunun için bunu kısaca açıklamak isterim, şöyle ki: Alış veriş peşin olursa normal olarak kâr etmek tabiî olduğu gibi, vâdeli olursa da insaf dairesinde kâr etmek yine tabiîdir. Her tarihte bu tip alış veriş olmuştur.

Neylûl Evtarın kayd ettiğine göre Cumhur-u ulema bu görüştedir. Peygamber (S.A.V.)'in bir satış içinde iki satışı men etmesi meselesine gelince, onun manâsı şudur: Bir kimse birisine şunu peşin olarak bine, vâdeli olarak iki bine sana sattım, dese, müşteri de kabul ederse, bu akit caiz değildir. Çünkü bedel belli değildir. Yani bedel bin mi ikibin mi, bilinmiyor. Ama satıcı ile alıcı hem binden hem iki binden, hem peşin hem vâdeliden söz ederler, sonra mesele iki bin ve vâdeli satış üzerine anlaşma yapıp akitte bulunsalar caizdir.

Halkı müslüman veya ehli kitap olan bir beldede kesilen hayvanın durumu belli olmazsa; yani müslüman ve ehli kitap tarafından mı yoksa başkası tarafından mı kesilmiş diye şüphe edilirse asıl olan, helal olduğundan onu yemekte beis yoktur.

Peygamber (S.A.V.) şartlı satışı yasaklamıştır. Yalnız bu

— 425 —

satış mutlak olarak yasak değildir. Bu tip satış üç türlüdür:

1 - Alıcıya veya satıcıya zarar verecek şekilde satış için bir şart ileri sürmek, yani: "vakfetmek veya başkasına hibe etmek şartıyla şu binayı sana sattım" gibi şartlı satış, batıldır.

2 - "Şunu kabz etmen veya ondan faydalanman şartıyla sana sattım." gibi aklın gereği olan bir şartı ileri sürmesi halinde akit sahih ve fakat şart batıldır.

3 - Alıcıya ve satıcıya zarar vermeyen ve akdın muktezası olmayan, fakat her iki tarafa veya birisine fayda veren bir şart ileri sürmek. "Şu binayı bu para ile üç gün muhayyer kalmak şartıyla sana sattım" gibi. Böyle bir satış sahih olduğu gibi, şart da sahihtir.

RİBA

Riba, akit yapıldığı zaman şeriat ölçüsüne göre eşit olmayan veya eşitlikleri bilinmeyen veya ivazlardan birisi veya her ikisi hazır olmayan ribevi şeylerin üzerine yapılan akittir.

Riba'nın haram olduğu, hem Kur'an-ı Kerim, hem ehadisi Nebeviyye ile sabit olmuştur. Cenabi Hak şöyle buyuruyor:

"Allah, satışı mübah, ribayı yasak kılmıştır."

Allah'ın Resûlü de şöyle buyuruyor: "Allah'ın Resûlü, riba yiyeni, yedireni, kâtibini ve şahidini lanetlemiştir."

Şafii mezhebine göre alış-veriş yapmak suretiyle riba ancak yiyecek ile nakdeynde, yani altın ve gümüşte cari olur. Başka şeylerde cari olmaz. Bunun için yiyecek ile nakdeynin alış verişlerinde ribadan kurtulmak gayesiyle İslâmın gösterdiği yolu izlemek gerekir. Şöyle ki; yiyecek ile nakdeyn birbiriyle satılırsa, şayet birbiriyle satılan iki şeyin cinsleri bir ise, mesela; buğday buğdayla satılırsa helâl olabilmesi için üç şartın bulunması gerekir:

1 - Birbiriyle müsavi olması.

2 - Her ikisinin peşin olması.

— 426 —

3 - Her ikisinin aynı anda kabz edilmesi. Ama cinsleri ayrı ayrı olursa, mesela buğday arpa ile satılırsa iki şartın bulunması gerekmektedir;

1 - Her ikisinin peşin olması.

2 - Her ikisinin aynı anda kabzedilmesi.

Riba üç çeşittir.

A) Riba El-Fazl; altın ve gümüş gibi tartılan veya buğday, arpa gibi ölçülen bir cinsi, kendi cinsi mukabilinde peşin olarak ziyadesiyle satmaktır. Gümüş, altın, buğday ve arpa gibi bir şeyin kendi cinsiyle satılabilmesi için üç şart vardır:

a) Temasül (miktarları müsavi olmak)

b) Hulûl (her ikisi peşin olmak)

c) Takabuz (her ikisi aynı anda kabz olunmak)

Bir ölçek buğday, bir ölçek buğday mukabilinde veya yirmi gram altın, yirmi gram altın mukabilinde bu üç şart ile satılabilir.

Mesela, güzel tohumluktur diye on kilo buğdayın başka bir buğday mukabilinde on bir kilosu ile satılması caiz olmadığı gibi güzel işlenmiş veya âsari âtikadır diye yirmi gram altın otuz gram altın mukabilinde satılamaz. Ama bir cins başka bir cins ile, meselâ gümüşün, altınla, buğdayın arpa ile satılabilmesi için iki şart vardır.

1) Peşin olmak.

2) Her ikisinin aynı anda teslim olunması. Fakat müsavi olmaları şart değildir. Bunun için bir yiyecek, yiyecek olmayan bir şey ile satılırsa, peşin olsun, vâdeli olsun satılmasında bir sakınca yoktur. Şöyle ki: buğday demirle satılırsa buğday her ne kadar rebevî ise demir rebevî olmadığı için bu satışa hiçbir şekline haramdır denilmez. Kezalik bir hayvan iki hayvan ile satılırsa, hayvanlar ölçülen ve tartılan şeylerden olmadıklarından onlarda eşitlik aranmaz, dolayısıyla bu alış-veriş caizdir.

Bir kimse buğday gibi bir yiyeceği vâde ile satıp zamanı geldiğinde alacağı para yerine bir yiyecek alırsa caizdir. Çünkü

— 427 —

bu misalde yiyecek, yiyecek ile satılmamıştır ki, Riba En-nesie cari olsun. Belki para yiyecek ile değiştirilmiştir.()

Saman, mat'umât-yiyecek-ile nukud-altın ve gümüş- nevinden olmadığından, içinde buğday veya arpa taneleri bulunsa da eşit olmaksızın birbiriyle satılabilir. Çünkü içinde bulunan habbeler kasd edilmez. Bir kimse birisine, bağımda veya evimde ne varsa senin için helaldır, dese, istediği kadar ondan yiyebilir. Ama ondan bir şey satamaz, başkasına hibe edemez.

B) Riba-El Yed'dir. Derhal teslim ve tesellüm olmadığı halde ribevi şeyleri birbiri mukabilinde satmaktır.

C) Riba El-Nesie'dir. Rebevî şeyleri veresiye olarak birbiri mukabilinde satmaktır. Meselâ, on dirhem gümüşü on dirhem gümüş ile veresiye olarak veya bir ölçek buğdayı bilahare harman zamanında verilecek bir ölçek buğdaya satmaktır. Ancak karz-ı hasen olarak muhtaç olan bir kimseye bilahare mislini almak üzere vermek sünnet olup, büyük bir fazilettir.

Riba'nın bütün çeşitleri haram olup en büyük günahlardandır.

HİYAR MESELESİ

Hiyar, Hiyar el-meclis, Hiyar el-şart ve Hiyar el-ayb olmak üzere üç çeşittir.

1 - Hiyar el-meclis

Alıcı ile satıcının akid yaptıktan sonra birlikte kaldıkları müddetçe, yapılan alış verişi bozmak hususunda serbest olma hakkına sahip olmaktır. Ancak henüz birbirinden ayrılmadıkları halde "Biz alış verişi kesinlikle kabul ettik" dedikleri takdirde alış verişin durumu kesinleşir. Şayet onlardan birisi; "Benim tarafımdan alış veriş işi kesinleşmiştir" dese kendisi için hiyar kalmaz, diğeri için hiyar devam eder. Şayet alıcı ile satıcı alış veriş yaptıktan sonra günlerce beraber kalsalar yine hiyar devam eder. Örfen ayrılış vaki olduğu takdirde hiyar hakkı ortadan kalkar.

— 428 —

Alıcı ile satıcı küçük bir vapurda veya küçük bir evde birlikte uzun bir süre kalırlarsa hiyar el-meclis devam eder. Fakat birisinin evin veya vapurun üstüne çıkması halinde hiyar sona erer.

Şayet onlardan biri zorla meclisten çıkarılırsa, hiyar devam eder. Kendi isteğiyle fakat unutarak çıkarsa hiyar sona erer. Ayrılış hususunda ihtilaf olur da (şahit olmadığı takdirde) ayrılışı inkar eden kimsenin sözü muteberdir.

2 - Hiyar el-şart

Yani riba ile selem hariç diğer alış verişlerde üç günden fazla olmamak şartıyla muayyen bir müddet içinde alıcı ile satıcıdan birisi veya her ikisi için yapılan akdi fesh etme yetkisini şart koşmaktır. Hiyar kimi için şart koşulmuş ise satılık şeyin mülkiyeti onundur. Yani o müddette telef olursa kesesinden gider. Süt gibi şeyler de kendisine aittir. Her ikisi için şart koşulmuş ise bekletilir; Şayet alış veriş işi kesinleşirse müşterinindir. Yoksa satıcınındır. Akdin feshi veya infazı, onları ifade eden "Bu alış verişi fesh ettim veya kabullendim" gibi her hangi bir söz ile olduğu gibi onu satmak veya icare etmekle de olur. Fakat sadece satışa çıkarmak veya onu satmak için birisini vekil olarak tayin etmekle olmaz.

Hiyar el-şartın birkaç şartı vardır:

1 - Üç günden fazla olmamak. Şayet üç günden fazla olursa satış akdi batıldır.

2 - Satılan şeyin hiyar süresinde bozulmaması gerekir. Ancak bir günde dayanabilen, bir şey için üç gün şart koşulursa satış akdi batıl olur.

3 - Koşulan üç günlük şartın arka arkaya olması.

4 - Şart koşulan sürenin belli olması; (birkaç saat muhayyerliğimiz vardır.) şeklinde şart koşarlarsa, satış akdi batıldır.

Bir kimse; "falan adamın üç gün zarfında görüşünü almak şartıyla şunu satın aldım" derse satış akdi sahihtir.

3 - Hiyarul-ayb.

Bir kimse, satın aldığı şeyin eski bir aybı ortaya çıkarsa,

— 429 —

arzu ettiği takdirde onu geri çevirebilir. Bu yetkiyi veren ayıptan maksad, satılık şeyin değerini veya kendisini eksilten kusurdur. Bu kusur, ister akit öncesi veya sonrası, isterse de teslimden evvel meydana gelmiş olsun, arasında fark yoktur. Ama teslim aldıktan sonra ayıp meydana gelmiş ise geri çeviremez. Bir kimse bir şey satın alır sonra onun daha önceden ayıplı olduğu anlaşılırsa geri çevirmek hususunda muhayyerdir. Ama teslim aldıktan sonra ayıplanırsa geri çeviremez.

Bir kimse, hiçbir kusurdan sorumlu olmamak şartiyle bir şey satarsa bilmediği iç ayıplardan sorumlu değildir. Fakat bildiği iç kusur ile dış ayıplardan sorumludur. Yani müşteri o yüzden geri çevirebilir. Bir kimse, bir akit ile satın aldığı iki şeyden birisinin kusurlu olursa yalnız kusurluyu değil, her ikisini çevirmesi gerekmektedir. Ama iki kişinin müşterek malını satın alıp bilahare kusurlu çıkarsa isterse her ikisinin hissesini çevirir, isterse de birisininkini çevirir.

Bir kimse, satın aldığı kusurlu bir şeyi başkasına sattıktan sonra kusurunun farkına varılır ve ikinci müşteri onu geri çevirirse o da ilk satıcıya geri çevirebilir.

Satın aldığı şeyi, kusurlu olduğundan dolayı geri çevirmek isterse aybına muttali olduğu gibi ara vermeden çevirmesi lazımdır. Mazereti olmadan geciktirirse artık geri çeviremez. Yalnız yemek esnasında muttali olmuşsa yemek yeyinceye kadar, gece vakti kusurunu anlamışsa gündüze kadar tehir edebilir. Satılan şeyin kusuruna muttali olduğunda iki şahit bulabilirse onların huzurunda akdi fesh etmesi gerekir. Satın aldığı şeyin aybına muttali olduktan sonra hiçbir suretle onu kullanamaz, ondan istifade edemez. Kullandığı takdirde geri çeviremez. Şayet müşterinin yanında başka bir kusurla ayıplanmışsa müşteri artık zorla geri çeviremez. Ya satıcı eski aybın veya müşteri yeni aybın bedelini verecektir. Aybın eski ve yeni oluşu hususunda müşteri ile satıcının anlaşmazlıkları olursa, satıcının sözü yemin etmek suretiyle muteberdir. Bir kimse bir şey satın alır ve bu esnada helak olur, ondan sonra kusurlu olduğunu fark ederse; O satın alınmış ve helâk olmuş olan bir defa kusursuz olarak değerlendirilir, bir de kusurlu değerlendirilir ve aradaki farkı satıcıdan alır. Fakat başkasına satmış ise geri dönmedikçe bir hak iddiasında bulunamaz.

— 430 —

Alış verişte başkasını aldatıp aybını gizlemek veya pahalıya satmak haramdır. Peygamber (S.A.V.) "Bizi aldatan bizden değildir." buyuruyor.

Bir kimse, içinde bina veya ağaç bulunan bir tarla için; "şu tarlayı sana sattım" dese kabul vaki olduğu takdirde, tarla satıldığı gibi içindekilerde satılmış olur. Yalnız buğday ve arpa gibi bir defa toplanan şeyden söz edilmediği takdirde menkul şeyler gibi satışa giremez. Ama tarla, içindeki ekinle birlikte satılırsa satışı caizdir.

Satılan tarlanın ekininin satıcıya ait olması, müşterinin tarlayı teslim almasına mani değildir. Bu takdirde ekinin tarlada kaldığı süre için bir ücretin tahakkuku gerekmez.

Bir tarla, içinde bulunan tohumla beraber satıldığı takdirde yapılan satış batıldır. Çünkü tohum görülmemektedir, görülmeyen şey de satılamaz. Yalnız olarak tarlada satışı caiz olmadığı gibi başkasıyla beraber de olsa caiz değildir.

Bir tarla satılacak olursa içinde bulunan tabii taşlar da onunla beraber satılmış olur. Fakat içinde gömülmüş taşlar satışa girmez. Alıcı bunu bilmezse özürlü sayılmaz. Satıcının bu tip taşları tarladan alması gerekir.

Bir bahçe satılacak olursa tarla, içindeki ağaç ve duvarlar satışa girer.

Bir ev satıldığında da arsa ve içinde bulunan bina ve sabit olan eşya satışa girer fakat divan, koltuk, vitrin ve sair menkul şeyler satışa girmez.

SELEM

Selem, satılması istenilen şeyi görmeden vasfını, şemailini beyan ederek üzerine para verip akdetmektir. Bu muamele, alış veriş usulüne aykırı olduğu halde, erbabı mesalih için İslâm dini müsaade etmiştir.

Selemin rükünleri:

1 - Siğadır. Bu da müslimin icabı "sana şu kadar parayı

— 431 —

şu kadar buğday üzerine selem verdim." ve müslemü ileyhin "kabul ettim" demesidir.

2 - Alıcı ve satıcıdır. Bunların şartları mükellef ve muhtar - kendi rızası ile olmak - ve üzerine haciz konulmamış olmak.

3 - Sermayedir. Bunun şartlarını şöyle sıralayabiliriz;

a - Kendisinden istifade edilecek bir şey olmak.

b - Temiz olmak.

c - Onda tasarruf etme yetkisine sahip olmak.

d - Teslim edilebilecek bir durumda olmak.

e - Akit anında hazır olmazsa miktarının bilinmesi.

f - Akit meclisinde teslim edilmesi. Şayet teslimden önce alıcı ile satıcı biribirinden ayrılırlarsa akit bâtıl olur.

4 - Müslemüfih. Bunun da şartları vardır:

1) Hazır olmaması,

2) Akit yapılan mahalde müslemüfihin teslim edilmesi, (Taşıması masraflı olmazsa),

3) Taşıması masraflı olursa, üzerine akit yapılan şeyin teslim edileceği yerin beyan edilmesi,

Üzerine para verilen şey, peşin de olabilir vadeli de olabilir. Vadeli olursa hem alıcı hem satıcı tarafından zamanının bilinmesi lazımdır.

4) Selem'in vadesi geldiği zaman satıcının onu teslim edecek bir kudrette olması, meselâ; bir kimse hurma bulamıyacağını bildiği halde onun üzerine selem akdini icra ederse, yapılan akit fâsittir. Ancak normal olarak mevsiminde bulunan bir şey üzerine SELEM akdi yapılır.

Bir kimse buğday gibi her yerde bulunan bir şey üzerine para verir, fakat vadesi geldiği zaman, kuraklık geldiğinden hiçbir yerde buğday bulamazsa, isterse akdini fesh edip parasını geri alır, isterse bulununcaya kadar bekler.

5) Müslemü fihin ölçü veya tartı ile veya sayıyla miktarının bilinmesi,

— 432 —

6) Evsafının bilinmesi,

7) Bu vasıflarını her ikisinin ve iki adil şahidin bildikleri bir lisan ile zikir edilmesidir.

Bir kimse başkasıyla selem akdini icra ederek parasını vermeyip bir başkasına havale ederse, parası aynı mecliste teslim edilse de caiz değildir.

Müslemü ileyh, yani satıcının teslim aldığı parayı müslime, yani müşteriye geri verip emanet ederse caizdir. Semen para olabileceği gibi menfaat de olabilir. Mesela bir miktar buğday üzerine bedel olarak evinde bir seneye kadar oturma hakkını verirse caizdir.

Tarafeynin rızasıyla selem akdini bozarlarsa, teslim edilen semen olduğu gibi kalıyorsa onu geri alacak, yoksa bedelini verecektir.

Müslemü fihin hazır olması caiz değildir. Bunun için bir kimse "şu elbise üzerine bu parayı selem olarak veriyorum" dese selem olarak mün'âkid olmadığı gibi normal olarak akit de değildir.

Bir kimse başkasının zimmetinde bulunan para için; "sendeki parayı falan şey üzerine selem olarak verdim" derse, borçlu olan da kabul ederse bu akit batıldır.

Hayvanlar üzerine selem vermek caizdir. Deve, at, katır ve merkeb gibi hayvanlar üzerine selem akdi icra edilirse, erkeklik, dişilik, yaş, renk ve cins; kuşta icra olursa büyüklüğü, küçüklüğü ve cinsi; elbisede olursa kalınlığı, inceliği, yumuşaklık ve sertliği beyan edilmelidir.

Bir kimse bir san'atkara, mesela kunduracıya "Benim için şu çeşit deriden bu kadar para ile şu nolu bir ayakkabı yap" dese, o da aynı şekilde kabul ederse bu hususta böyle bir selem akdi caizdir. Hulasa, selem muamelesinde ihtilafa vesile olacak herhangi bir vasıf ihmal edilmemeli, her şey belirtilmelidir.

Bir kimse bir mütahitle anlaşıp bir daire üzerine para yatırırsa şayet dairenin yeri, irtifaı, demirin durumu, çimento ile kum nisbeti ve binalada nazarı-itibare alınan diğer şeyleri dile getirmişlerse böyle bir muamele caizdir, yoksa caiz değildir.

— 433 —

Maalesef bugün bu tip alış-veriş çokça yapıldığı halde durum belirtilmeden anlaşma yapılmakta ve sonra tartışmaya ve anlaşmazlıklara vesile olmaktadır.

Ölçü ve tartıyla mazbut olup mütefavit olmayan bal, peynir, sirke, hurma, üzüm, pekmez ve şeker gibi şeylerin üzerine para verip selem akdini yapmak caizdir.

Müslemün fihi (üzerine para verilen mal) değiştirmek veya teslim edilmesi gereken zamanda bedelini para olarak vermek caiz değildir. Tarafeyn bunu yapmak isterlerse bir çaresi vardır. Selem akdini fesh etmek ve müslemü ileyhin zimmetinde bulunan paranın yerine değiştirilmesi istenen şeyi almaktır.

Vadesi gelmeden önce zimmetinde olan müslemün fihi teslim etmek isterse teslim edebilir. Onda bir mahzur yoktur. Ancak müslim (sermaye sahibi) için melhuz bir fayda olursa teslim almaya mecbur değildir. Meselâ, memlekette hırsızlık yaygın bir halde olup mal emniyeti yoksa vadesi gelmeden önce müslemün fihi teslim almağa mecbur değildir.

Selem, bu zamanda sermaye sahipleri için, cahiliyet devrindeki ribadan daha zararlı olduğu, kat kat kâr temin ettiği için tehlikeli bir hal almıştır. O, nice evleri söndürmüş, nice yuvaları dağıtmıştır. Onunla alış veriş yapan kimsenin müslüman olduğunu unutmamalı, biraz da vicdanının sesini dinlemelidir. Elle tutulan eşya üzerine selem akdi cari olduğu gibi menfaat üzerine de selem akdi caizdir. Kuran-ı Kerim, öğretmek üzere selem akdi gibi.

KARZ (ÖDÜNÇ)

Karz, bilahare almak üzere bir kimseye yardım etmek gayesiyle altın, gümüş, buğday ve arpa gibi bir şeyi kendisine temlik etmektir.

Karz vermek sünnet-i müekkededir. Yalnız ödünç isteyen kimsenin mâsiyette harcayacağı biliniyorsa ona vermek haramdır.

Alış verişin rükünleri karz'ın da rükünleridir. Selem ne gibi

— 434 —

şeylerde cari ise karz da orada caridir. Binaenaleyh mazbut olmayıp tefavütü bulunan şeyleri, meselâ misk, anber ve ûd ile karışımından ibaret olan ned adlı kokuyu karz etmek caiz değildir. Ancak mütefavit olduğundan, ekmekte, selem caiz olmadığı halde karz caizdir. Şiddetli ihtiyaca binaen komşular arasında ekmek, gerek sayı ve gerekse tartı itibariyle ödünç alınıp verilebilir.

Yukarda beyan edildiği gibi karz, bir kimseye yardım etmek gayesiyle bilahare mislini almak üzere bir şeyi temlik etmektir. Menfaat için verilen karz ise haram olup ribadır. Allah'ın Resûlü şöyle buyuruyor:

"Menfaatı celb eden her karz ribadır."

Yalnız, bir kimse ödünç verdiği para veya başka bir şeyin tamamını veya bir miktarını borçlusuna hibe edebildiği gibi, ödünç alan da aralarında bir şart koşulmadığı takdirde ödünç aldığı kimseye bir hediye verebilir. Ve vermek de sünnettir.

Karz için yapılan akid esnasında koşulan menfaat şartı, ödünç verenin lehinde koşulmuş ise akdi ifsad eder. Ödünç alanın lehinde koşulmuş ise akd'i ifsad etmez fakat yerine getirilmesi de gerekmez.

Bir kimsenin bir kimseye, meselâ, her ay kendisine şu kadar kâr vermek üzere bir miktar para ödünç vermesi caiz değildir. Çünkü bu, ribadır, ödünç sahibi, ödünç verdiği yerde alacağını isteyebildiği gibi, başka yerlerde de isteyebilir. Fakat oraya götürülmesi masraflı ise istenmesi caiz değildir.

REHİN

Rehin, bir hak karşılığında bir şeyi hapsetmektir. Yani ipotek vermektir. Kur'an-ı Kerim ve sünnet-i seniyye ile sabit olmuştur. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Eğer seferde olup yazıcı (kâtip) bulamadığınız takdirde, borçludan alınmış rehinler kâfidir." (El-Bakara: 283)

Buhari ile Müslim de şöyle rivayet etmişler:

— 435 —

"Resûlüllah (S.A.V.), efradı ailesi için otuz sa' arpa karşılığında zırhını, Ebu Eş-Şahm diye adlanıdırılan bir yahudiye ipotek etti."

Rehnin rükünleri dörttür:

1) Sığa, (şunu, şu borcun karşılığında ipotek ettim.) şeklindeki sözdür.

2) Âkid. (Rahin ve mürtehin. Yani ipotek eden ile alan kimseler) dir.

Merhûnun birkaç şartı vardır.

1 - Ayn olması. Binaenaleyh alınmamış olan borç ile bir aynın menfaatı - mesela evde oturmak hakkı - merhûn olamaz.

2 - Satılması mümkün olan bir şey olması. Vakıf gibi bir şey merhûn olamaz. Koyun ve inek gibi bir hayvanın yavrusu bulunsa tek yavruyu veya anneyi rehin etmek caizdir. Yalnız borcu kapatmak için onu satmak gerekirse her ikisinin birlikte satılması gerekir.

3 - Borcun vâdesi gelmeden evvel bozulmayacak bir şey olması. Binaenaleyh beş aylık bir borç için yaş üzüm gibi kısa bir zamanda bozulan bir şey rehin edilemez.

4 - Teslim edilmesi mümkün olan bir şey olması. Havada uçmakta olan bir kuş rehin olamaz.

5 - Aynın miktarı ve eşkâlinin malum olması. Yalnız rahinin mülkü olması gerekmez, çünkü herhangi bir kimsenin malını rehin etmek gayesiyle iğreti olarak alıp izniyle onu rehin etmek caizdir.

Bir kimse rehin etmek için malını birisine iğreti olarak verirse, vâdesi geldiğinde rehinden kurtarmak için rahini zorlayabilir. Şayet iğreti olarak verilmiş olan böyle bir merhûn telef olursa, rahin sorumlu olmadığı gibi mürtehin de sorumlu değildir.

4) Merhûnu bih. (Karşılığında ipotek yapılmış olan haktır.)

Merhûn bihinin şartları şunlardır:

1 - Deyn; yani borç olması, gasp edilmiş şey, ariyet, emanet ve ortağın elinde bulunan müşterek malı rehin etmek caiz değildir.

— 436 —

2 - Bu deynin sabit olması, ilerde sabit olacak bir borç için rehin etmek caiz değildir. Mesela ilerde birisinden alacağı bir borç için her hangi bir şeyi rehin etmek sahih değildir.

3 - Lazım olması, mühayyerlik süresince her hangi bir borç için rehin etmek sahih değildir.

4 - Miktarı ile vasfının malum olması.

5 - Sabit olmasının bilinmesi. Birisine borçlu olduğunu tahmin ettiğinden ona rehin etmek sahih değildir.

Bir kimse borçlu olduğunu zan eder de borcunu eda etmeğe kalkışır bilahare borçlu olmadığı ortaya çıkarsa verdiğini geri alabilir.

Rahin olan kimse, mürtehinin izni olmadan mülkü izale edecek hiçbir tasarrufta bulunamaz. Yalnız merhûn köle olursa rahinin maddî durumu müsait olduğu takdirde onu hürriyete kavuşturabilir.

Rahin, merhûne binmek ve onda oturmak gibi zarar vermeyecek bir şekilde tasarruf edebilir. Fakat merhûn olan arsa üzerine bina etmek veya onu ağaçlandırmak caiz değildir. Yaptığı takdirde bina yıkılmaz, ağaç sökülmez, ancak borcun vâdesi gelince binayı yıkmadan veya ağacı sökmeden borcun kapatılması mümkün değilse o zaman gereği yapılır.

Merhûn olan nesne adil bir kimsenin yanında bulundurulması şart koşulursa caizdir. O adil vefat eder veya fasık olursa uygun gördükleri bir kimseye bırakabilirler.

Rahin olan kimse. borcunu kapatamadığı takdirde mürtehinin izniyle merhunu satıp borcunu kapatır. Şayet mürtehin izin vermezse hakim kendisine; "Ya izin vereceksin veya borcunu af edeceksin" diyecektir. Mürtehin satılmasını ister fakat rahin satmazsa, hakim kendisine; "Ya satacaksın veya borcunu başka bir yerden kapatacaksın" diyecektir. Tutumunda ısrar ederse hakim onu satar. Mürtehin rahinin izniyle satarsa, şayet onun huzurunda olursa sahihtir, yoksa sahih değildir.

Bir adilin satışını şart koşarlarsa caizdir. Bu takdirde rahine baş vurmak gerekmez. Sattığı takdirde mürtehine teslim

— 437 —

etmeden evvel para telef olursa, rahinin kesesinden gider. Mürtehin merhûnun telef olduğunu iddia ederse yemin ile sözü kabul edilir. Ama rahine geri verdim demekle şahitsiz sözü müteber değildir.

Bir kimse koyun gibi bir şey rehin ederse ve rehin halinde iken kuzularsa, yavrusu rehin sayılmaz. Yalnız satılması gerekiyorsa birlikte satılması icap eder.

Merhûn olan şey telef olursa rehin batıl olur. Fakat her hangi bir kimse tarafından itlaf edilirse onun değeri mütliften alınır ve rehin olarak mürtehine teslim edilir.

Rehin, mürtehinin feshiyle ve borçtan beraat etmekle irtihan - ipotek - işine son verilir. Bir kimse malik olduğu bir şeyin yarısını bir borç için rehin eder, kalanını başka bir borcu için rehin olarak verirse, sonra da her hangi bir yolla o borçlardan birisinden kurtulursa onun hissesi rehin olmaktan çıkmış olur.

Rahin ile mürtehin, rehnin aslında veya miktarında ihtilaf ederlerse bakılır, rehin şayet teberru rehni ise rahinin sözü kabul edilir. Yoksa rehin şart koşulmasa her ikisi yemin edecek sonra hem rehin hem alış veriş fesh edilecektir.

Merhûn (İpotek) her ne kadar mürtehinin elinde olsa da, kâr ve kazancı esas mal sahibi olan rahin'e aittir. Binaenaleyh zamanımızda mer'î olan ipotek usulü haram olup, İslâm şeriatına muhaliftir. Çünkü merhun (ipotek) olan şeyin menfaatı, rehin'e ait olmayıp mürtehin'e aittir. Meselâ, birisinin birisinde elli bin lira alacağı var; verecekli olan kimsenin (meselâ) evi ipotek ediliyor, fakat ev sahibi (verecekli olan kimse) evden istifade etmesi icap ederken alacaklı ondan istifade ediyor, ister içinde bizzat kendisi otursun ister kiraya versin. Dinimizce bu muamele caiz değildir ve bir nevi riba (faiz) dir. Rehin akdinde râhin'e zarar verecek herhangi bir şart koşulsa. meselâ borç için satılmayacak veya vâdesi geldikten sonra iki ay kadar bekletilir, (borç kapatılmazsa o zaman satılır.) gibi bir şart koşulursa akit fasit olur. Ama rehnin gereği - mürtehinin izni olmaksızın satılmamak şartıyla - gibi bir şart olursa bunda beis yoktur.

Âkid'in baliğ ve akil olması şarttır. Baliğ veya akil olmayan

— 438 —

kimsenin rehin akdini yapması caiz değildir, fasittir. Akil ve baliğ olmayan kimse için velisi tarafından akid yapılır.

Bir velinin vesayeti altındaki çocuğun malını rehin edebilmesi için çocuk için maslahatın bulunması ve ihtiyata riayet edilmesi gerekmektedir. Buna birkaç misal verelim;

a) Çocuk için iki yüz bin lira değerindeki bir şeyi yüz bin lira vâde ile satın almak ve yüz bin lira değerindeki bir şeyi de onun karşılığında malından rehin etmek gibi.

b) Çocuğun, malının telef olacağından korkarak vâde ile kendisine bir gayrı menkul satın almak ve malını ona mukabil rehin etmek gibi.

c) Nafaka gibi zaruri ihtiyacını karşılamak için bir şeyler satın alıp ve malından bir şey rehin etmek gibi.

Çocuğun malını vâde ile satabilmek için birkaç şart vardır.

1 - Vâdeli satış parasının, peşin parasından daha fazla olması.

2 - Parası vâde ile satılan emsalinin parasından az olmaması.

3 - Müşterinin zengin ve güvenilir bir kimse olması.

4 - Vâde süresi örfen çok uzun sayılmaması.

5 - İşi sağlama bağlamak için müşteriden rehin almak.

6 - Bu muamele için şahit tutmak.

Veli olan kimsenin çocuğun malındaki tasarrufu maslahata bağlı olduğundan hiçbir surette onun malını başkasına ödünç veremez, kendisi de malından ödünç alamaz. Ancak zaman tehlikeli olup malının çalınması veya gasp edilmesi kuvvetle muhtemel olduğu takdirde korumak için onu ödünç alabilir, başkasına da verebilir.

Merhûn'un, ayn (Gözle görülebilen ve elle tutulabilen şeydir) olması şarttır. Borç, ayn olmadığından, her hangi kimseden alacağı olursa, alacağını almadan onu rehn etmek caiz değildir. Ortak malı satmak caiz olduğu gibi ortak ortağından izin almadan onu rehn etmek de caizdir.

— 439 —

Rahin (mal sahibi) borcunu tamamen kapatmayınca, rehin olarak bıraktığı şeyi satış ve vakıf gibi mülkünü izale edecek hiçbir tasarrufda bulunamaz. Amma ev ise onda oturabilir, at ve katır ise ona binebilir, tarla ise onu sürer, fakat tarlanın üzerinde bina yapamaz, ağaçlandıramaz. Rahin, borcunu kapatmadığı takdirde merhûn mürtehinin izniyle satılır ve borcu verilir. Şayet mal sahibi borcun vadesi geldiğinde merhûnu satmazsa hakim kendisine "Ya borcunu vereceksin veya merhûnu satacaksın" deyip bunlardan birini yapması için kendisine zor kullanır.

HACR

Hacr, lügatta men etmek anlamındadır. Şeriatta ise, bir kimseyi malında tasarruf etmekten men etmektir.

Hacr, hadisi şerif ile sâbit omuştur. Resûlüllah (S.A.V.) Muaz'ın malına hacr koydu, sonra malını satıp hak sahipleri arasında dağıttı. (Dârekutnî rivayet etmiştir.)

Hacr'in birkaç kısmı vardır:

1 - Müflisin hacrıdır ki: Bir kimsenin malından fazla peşin borcu bulunup da hak sahiplerinin müracatları üzerine, hakimin, malı üzerine hacr koymasıdır. Alacaklıların haciz için istekleri olmazsa haciz konulamaz. Malına hacr konulduğunda henüz vâdesi gelmemiş olan borçlar ileri alınmazlar. Hacr konulduktan sonra mal kazanırsa ona da el konulur. Müflis bizzat hacr talebinde bulunduğu takdirde yine üzerine hacr konulur.

Bir kimsenin borcu malından az veya fazla olur, fakat vadesi gelmemiş veya borcu ile malı müsavi olur, ama çalışmasıyla masrafını çıkarabiliyorsa, malı üzerine hacr konulamaz.

Malı üzerine hacr konulmuş olan kimsenin alış-veriş yapması caiz değildir. Ancak zimmetinde olmak üzere bir şey alır veya satarsa caizdir.

Müflisin nikâh kıyması, kabullenmesi, boşaması caizdir.

Hacr konulduktan sonra hâkim, müflisin malını satıp hak sahipleri arasında borçları nisbetine göre dağıtır. Satış, hem

— 440 —

müflisin hem borç sahiplerinin huzurunda yapılmalıdır. Dağıttıktan sonra geriye kalmış borcu da müflisin durumu iyileşinceye kadar tehir edilir. Evi, atı, arabası varsa o da borç için satılır. Yalnız durumuna uygun bir kat elbise ve kış için bir palto bırakılır. Bazı ulemanın dediklerine göre âlimin kitapları da bırakılır, satılmaz. Sanatkarın, sanatıyla ilgili aletler de satılmaz.

2) Delinin hacridir.

3) Çocuğun hacridir. Çocuk ve deli olan kimselerin hacri şer'îdir. Yani hâkim, hacr koymadan mahcurdurlar. Deli kendine gelince, çocuk reşid olarak baliğ olunca hacrleri kendiliğinden kalkar. Reşid'in manası, mütedeyyin olup fıskını icap ettirecek gayri meşrû işte bulunmadığı ve İslâm'ın farzlarını eda ettiği gibi, malını kumar gibi haram şeylere vermeyen demektir.

Üzerine haciz bulunan kimsenin malı ve sair işlerini çeviren velisidir. Çocuğun velisi, varsa babası, yoksa dedesi, o da yoksa kadı'dır. Anne veli olamaz. Ancak çocuğun velisi olmadığı ve emin bir hakim bulunmadığı takdirde zarurete binaen anne, onun işini tedvir edebildiği gibi emin olan herhangi bir akrabası da tedvir edebilir. Veli, kendi arzusuna göre değil, çocuğun maslahatına göre hareket eder. İhtiyaç veya iyi bir kazanç olmazsa tarla ve bağını satamaz. Maslahatına göre malını vâde ile satabilir. Şüf'a davasını açabilir, malının zekâtını verir, normal olarak yemek ve elbisesi için harcama yapar. Büluğ, onbeş yaşını tamamlamak veya meninin çıkmasıyla veyahutta aybaşının gelmesiyle olur. Annesi ile babası müslüman olmayan çocuğun etek traşının gelmesi büluğuna alâmettir. Veli, çocuk ve deli için nikah kabul eder, fakat onların zevcelerini boşayamaz.

Reşit olup olmadığını anlamak için çocuk denemeye tabi tutulur; şayet çocuğun babası tüccar ise eşyayı pazarlıkla, çiftçi ise ekini ekmek ve işçilerin ücretini vermekle denenir. Kız ise kadınla ilgili şeylerde denenecektir. Yalnız eşyanın pazarlığı bittikten sonra akid veli tarafından yapılacaktır. Şayet çocuk sefih olarak bâliğ olursa hacrı (göz altında tutulması) devam edecektir.

Sefihlikten dolayı mahcuru aleyh (göz altında tutulmuş) olan kimsenin velisinin izni olmaksızın alış veriş yapması, hediye

— 441 —

vermesi ve evlenmesi caiz değildir. Şayet bir şey satın alır veya borçlanır ve elinde telef olursa ne şimdilik ne de üzerinden hacır kalktıktan sonra bedelini vermeğe mecbur değildir. Velisinin izniyle evlenmesi caizdir. Fakat mali işlerde hiçbir tasarrufu caiz değildir. Sefih olan kimse, hac farizasını eda etmek için ihrama girerse, velisi kâfi miktarda kendisine masraf verecektir. Fakat nafile için ihrama girmişse yol masrafı ev masrafından fazla olduğu takdirde kendisine masraf vermez.

Bir çocuğun velisi ve vasisi bulunmadığı gibi emin bir hakimde bulunmazsa akrabasından emin bir kimse varsa o, onun işini tedvir etmelidir.

Bir çocuğun malı tehlikeye düştüğü takdirde, rüşvet vermek veya bir kısmından vaz geçmekle kurtuluşu mümkün ise onu yapmakta bir sakınca yoktur. Yani çocuğun maslahatı için velinin, çocuğun malından böyle bir şey vermesi mesuliyet gerektirmez.

Çocuk baliğ olduktan sonra velisinin gereği olmadığı halde malını sattığını iddia ederse velisinin yemin etmek suretiyle sözü kabul edilir. Fakat vasi veya hakim tarafından tayin edilmiş olan kayyimin, yersiz olarak malını sattığını iddia ederse yersiz olarak satmadıklarına dair iki şahit ile davasını çürütürlerse dava düşer. Yoksa müddainin sözü yeminle kabul edilir. Vasi ve hakim tarafından tayin edilmiş olan kayyim şahitlerin şehadetiyle çocuğun ihtiyacını veya satışta çocuğun büyük kazancının olacağını mahkemede isbat edemezlerse gayrimenkul mallarını satamazlar.

Zekât ile masraf Mahcuru aleyhin malını bitirip yemesin diye velinin malını çalıştırması ve onunla ticaret yapması gerekir. Veli olan kimse normal olarak mahcuru aleyhi için harcasın kendisine yedirsin giydirsin, her hangi bir kimsenin malını itlaf ederse onun bedelini kendisinin (mahcuru aleyhin) malından versin. Çalışabilirse veya sanât ve ticaret gibi bir şeyle uğraşabilirse onu işsiz bırakmasın, yapabileceği bir işe versin. Tabii olarak kazanç kendisinindir.

— 442 —
SULH

Sulh, lügatta; münazaaya son vermektir. İstilahta ise akit ve anlaşma yoluyla barış sağlamaktır.

Sulh iki kısımdır:

1) İtirafa dayanan sulhdur. Bu çeşit sulh, müddeadan başka bir ayın üzerine cari olursa sulh kelimesiyle bir alış veriş yapılmış olur. Meselâ: Zeyd, Amr'ın elinde bulunan bir ev üzerine dava açar, Amr da müddeinin haklı olduğunu kabul ederse; fakat sulh müddeabih üzerine değil, de bir tarla üzerine sulh aktedilebiliyor. Böyle bir durumda alış verişin bütün ahkâmı burada cari olur. Yani satılan şeyde şüfa hakkı, ayıplı olursa geri çevrilmesi, teslim almadan önce satışın caiz olmadığı gibi hükümler burada caridir.

Menfaat üzerine cair olursa, sulh kelimesiyle bir icare akdi yapılmış olur. İcarenin ahkâmı ne ise bu sulhta da caridir. Meselâ Zeyd, Amr'in elinde bulunan tarla üzerine dava açıyor. Amr bu davayı kabul ediyor, fakat yerine on senelik bir müddet evinde oturmak üzerine anlaşma yapıp barışı sağlıyorlar.

Müddea bir kısmı üzerine sulh cari olursa, müddeanın bir kısmı hibe edilmiş olur. Hibenin ahkamı ne ise burada caridir.

Sulh'un akd edilebilmesi için münazaanın bulunması icab eder. Münazaa etmeden birisi birisine (senin şu evin için benimle şu miktar üzerine sulh et) der, o da sulh ederse fasittir.

Vâdeli on lira için peşin beş lira üzerine sulh edilirse caiz değildir. Fakat peşin on lira için vadeli beş lira üzerine sulh edilirse caizdir. Manası da, beş liradan fedakârlık yapılmış sayılır.

2) İnkâra dayanan sulhdur. Bu sulh da fasittir.

İnkara dayanan sulhün batıl olduğunu kayd ettik. Yalnız bu Şafii mezhebine göredir. Diğer üç mezhebe göre ise itirafa dayanan sulhün caiz olduğu gibi inkâra dayanan sulh de caizdir.

— 443 —

Bir kimse bir evin kendisine ait olduğunu iddia edip, "Şu ev benimdir." dese ve üçüncü bir şahıs, yani müddea aleyhten başka bir kimse müddeiye: "Müddea aleyh, seninle sulh etmek için beni vekil etti ve haklı olduğunu itiraf ediyor" diyerek sulh ederse yapılan sulh caizdir. Yalnız müddea aleyh sulh neticesinde aldığı şey kendisi için haramdır.

Bu meselede üçüncü şahıs kendi nefsi için sulh ederek müddeiye para verir ve evi kendine alırsa caizdir. Bu takdirde evi satın almış olur.

Umumi bir yolda, gelen gidenlere zarar verecek bir şekilde tasarruf etmek caiz değildir. Bu husus için hiçbir sûrette sulh yapılamaz. Fakat umumi olmayan bir yolda ortakların izniyle bir ortak tasarruf edebilir. Bu izin, ister bedava olsun ister mal mukabilinde olsun. Kapısı yerine, duvarı, çıkmaz sokağın üzerinde olan kimsenin sakakta hakkı yoktur. O sokakta ortak sayılmaz. Fakat kapısı o sokağa açılan kimse, oraya ortak sayılır. Bununla beraber ortakların izni olmadan ikinci kapı açmağa hakkı yoktur. O yolda hakkı olan kimse, eski kapısını kapatsa da sokağın başından daha uzak bir yerde kapı açmağa hakkı yoktur. Fakat eski kapısını kapatmak şartiyle sokak başına daha yakın bir yerde kapı açarsa caizdir. Çünkü kendi isteğiyle hakkından vazgeçmiş oluyor.

Umumi veya çıkmaz bir yola doğru pencere açmakta beis yoktur. Çünkü duvar kendisine aittir. Onda istediği şekilde tasarruf edebilir.

İki bina arasında bir duvar bulunup birisine ait olsa, sahibinden izin almadan ötekinin üzerine direk koyması caiz değildir. Para mukabilinde izin alırsa icardır. Bedava ise iâredir. Sahibi istediği anda dönebilir. Döndüğü takdirde direk sahibi, isterse icar bedelini verir ve olduğu gibi bırakır, isterse de duvar sahibine; "ben icarını vermem yıkarsan yık, fakat bu kadar ziyanım vardır, onu bana ver." der. Duvar sahibi bu hususta muhayyerdir.

Başkasının duvarında delik açmak veya kazık çakmak caiz değildir. Fakat her hangi bir kimsenin duvarına dayanmak-da ve onun gölgesinde oturmakda beis yoktur.

— 444 —

Bir kimse başkasına ait bir tarlanın içinden su geçirmek veya başkasının avlusuna kar atmak için para mukabilinde sulh ederse caizdir.

İki bina arasındaki bir duvarın kime ait olduğuna dair bir emmare bulunmaz veya şahitlerin şehadetiyle durum bilinmezse duvar müşterek sayılır.

Müşterek bir duvarda ortaktan izin almadan pencere açmak veya kazık çakmak caiz değildir. Fakat izinsiz ona bir şey dayandırmakta beis yoktur.

Müşterek bir duvar yıkılırsa, inşası hususunda anlaşma olmazsa, onu inşa etmek maksadiyle ortaklardan biri diğerini zorlayamaz.

ZAMÂN VE KEFALET

Zamân, bir kimsenin zimmetinde bulunan hakkı veya zimmetinde hak bulunan kimsenin getirilmesini iltizam etmekdir. Kefalet de, bir adamın şahsına kefil olmaktır.

Zamânın dört şartı vardır:

1 - Zâmin olacak kimsenin reşid, baliğ ve akîl olması,

2 - Mahcurun aleyh olmaması. Çocuk, deli ve sefih olan kimse zâmin veya kefil olamaz.

3 - Zâmin'in mazmunûnlehi tanımasıdır ama mazmunûnlehin kabul ve rızası şart değildir.

4 - "Zâmin" veya "kefil oldum" gibi iltizamı ifade edecek bir söz söylemektir.

Mazmun olan şeyin sabit olması gerekir. Henüz sabit olmamış olan şeyi zamin olmak caiz değildir. Herhangi bir alış verişte, verilen para veya satılan şeyin gasp veya hırsızlık malı olduğu konusunda alıcı veya vericinin şüphesi olur, bir üçüncü kişi; "şayet bu para veya satılan şey gasp veya hırsızlık malı çıkarsa ben zâminim" derse caizdir. Bu zamanın adı, "zaman-ı el derke" dir.

— 445 —

Birisinin zimmetinde mal bulunsa veya kul hakkından dolayı cezaya müstehak ise, onu teslim etmek için kefil olmak caizdir. Ama Allah hakkından dolayı onu teslim etmek için kefalet caiz değildir.

Bir kimse teslim etmek üzere birisine kefil olursa, teslim yeri tayin edildiği takdirde, ayni yerde teslim edilmesi gerekir. Yoksa, akd edildiği yer teslim yeri kabul edilir. Mekfülunanh bizzat gelip teslim olursa, kefil olan kimse kefaletten kurtulmuş olur.

Birisi, "ben bu şahsı getirir veya bu malı öderim" dese zâmin veya kefil olmaz. Çünkü bu ancak bir vaaddır. İltizamı ifade etmez.

"Falan adamdan senin alacağını zimmetime geçirdim" veya "ben onu yüklendim" veyahutta "ben kefilim" gibi iltizami (bağlayıcı) ifade eden bir söz söylemek lazımdır.

Zaman ve kefaletin ta'likı caiz değildir.

Hak sahibi, yani mazmununleh, mazmununanh ve mekfüluanh'dan hakkını isteyebildiği gibi, zâmin ve kefilden de isteyebilir. Hak sahibi, asili af ederse zâmin ve kefil de af edilmiş sayılır. Fakat zâmin ve kefili af ederse asili af etmiş sayılmaz.

Bir kimse zâmin olmadığı ve izin almadığı halde başkasının borcunu öderse borçludan bir şey isteyemez. Ama geri almak şartiyle borcunu vereceğim der, borçlu da kabul ederse vereceği borcu geri istirdat edecektir.

Bir müteğallibe birisini alıp fidye istiyor, o da kendini kurtarmak için bir dostuna: "Bir adam benden şu kadar para istiyor, istediğini kendisine ver beni kurtar" deyip, o da istenilen miktarı verirse, parayı veren adam, parasını kurtarılmış adamdan isteyecektir.

Alacaklı olan kimse zamini veya kefili af ederse esas borçlunun af edilmesini gerektirmez. Kefil olan kimse alacaklı ile sulh ederek borçtan az bir miktar üzerine anlaşma yapıp borcunu öderse verdiğinden fazla isteyemez.

Bir kimsenin birisinden alacağı olursa bunun üzerine iki kişi gelip kendisine: "Falan adamdan alacağına biz zâminiz"

— 446 —

demeleri halinde, "Tetimme" kitabına göre alacaklı olan kimse her birisinden de hakkını isteyebilir.

Hak sahibi, hakkını hem zâminden, hem esas borçludan taleb edebilir. Zâminden taleb ederse, zâmin de onu mazmunun anhden taleb edebilir. Yalnız kendisinden istenilmeden önce o, esas asilden isteyemez.

Zâmin mazmununah'ın izniyle zâmin olduğu takdirde hak sahibinin hakkını ödeyecek olursa, onu mazmununahden geri alacaktır.

Kefil olan kimse mekfulubihi getirmezse haps edilecektir. Yalnız kefil onun nerde olduğunu bilmezse mesul değildir. Kefil olurken onu getirmediğim takdirde kendisinden istediğiniz parayı ben veririm derse kefalet batıl olur. Şayet kefil ölürse yapacak bir şey yoktur.

Vadesi gelmiş bir borcu ilerde vermek üzere zâmin olmak caiz olduğu gibi vâdeli bir borcu peşin olarak vermek için zâmin olmak da caizdir. Hemen vermek de icap etmez. Zâmin, mazmûnânhin izniyle zâmin olmuş ve izniyle borcunu kapatmışsa verdiği şeyi ondan geri alabilir. Fakat izni olmadan zâmin olmuş veya borcunu kapatmış ise ondan istirdad etmeğe hakkı yoktur. Mazmun anh afv edilirse artık zâmin'den bir şey istenemez.

VEKÂLET

Vekâlet, bir kimsenin işini başkasına bırakıp oku yerine tayin etmesidir. Vekâlet fakihlerin ittifakıyla caizdir.

Vekâlet, icab ve kabul ile munakit olur. Binaenaleyh, bir kimse başkasına, "Şu işte seni vekil tayin ettim", der vekil de "kabul ettim" diye cevap verirse vekâlet mun'âkit olur.

Vekil ve müvekkil olabilmenin şartı, baliğ ve akil olmakdır. Binaenâleyh, deli ve baygın olan kimseler ne vekil, ne de müvekkil olamazlar. Yalnız eve girmek hususunda çocuğun başkasına vereceği izin müteberdir.

— 447 —

Â'ma olan kimse, görmeğe dayanan alış veriş gibi muamelelerde tasarruf etme yetkisine sahip olmasa da, başkasını tevkil edebilir.

Vekilin vekaletten haberdar olması şart değildir. Binaenaleyh bir kimse zeydin vekili olduğunu bilmeden malında tasarruf eder sonra kendisine o iş için vekalet verildiğini öğrenirse yaptığı tasarruf sahihtir.

Vekalet şifahen münâkit olduğu gibi yazıyla ve haber göndermekle de münakit olur.

Bir kimse zeydi vekil olarak tayin ederse, ama zeyd vekaleti kabul etmeyip redd ederse vekalet batıl olur. Fakat bir kimse birisinin yemek yemesi için izin verir o da red eder bilahare yemek yemeye gönlü olursa yiyebilir ve ikinci bir izne ihtiyaç yoktur.

Bir kimse birisine "Seni vekil ettim, yalnız ay başına kadar alış veriş yapma ondan sonra yap" dese vekalet caizdir.

Kadın erkekten daha ziyade hissi hareket ettiğinden kendisine boşama yetkisi kendisine verilmemiştir, verilmiş olsaydı, İslâm dininin sevmediği boşanma olayları çok vâki olacaktı. Ancak boşamak için vekil olabilir. Yani herhangi bir kimsenin vekaletini alıp eşini boşayabilir.

İhramda olan kimsenin nikâh kıyması caiz olmadığından, ne başkasına vekâlet verebilir ne de başkasına vekil olabilir.

Müvekkelü fihin şartları:

l) Müvekkil'in malı veya ihtisası olması. Binaenaleyh bir kimsenin malik olmadığı bir şeyi satması veya henüz evlenmediği bir kadını boşaması için başkasına vekâlet vermesi caiz değildir.

2) Vekâlete kabil olmasıdır. Yani, başkası tarafından yapılması caiz olan bir şey olmasıdır. Namaz ve oruç gibi bedeni ibadetlerde başkasını vekil tayin etmek caiz değildir. Fakat zekât gibi mali ibadet ile, hac ve umre gibi mali ve bedeni ibadetler için vekil tayin etmek caizdir.

3) Bazı yönlerden malum olması, binaenaleyh az olsun,

— 448 —

çok olsun veya bütün işlerimde seni vekil ettim derse vekalet batıldır.

Hangi şeyde vekalet vermek caizdir? Hangisinde caiz değildir? Kim vekalet verebilir, kim veremez, gibi konuları kavrayabilmek için şu kurala dikkat edilmelidir:

Bir kimse birşeyde tasarruf edebilirse onda başkasına vekalet verebilir. Bir şeyde tasarruf yetkisine sahip olmazsa onda başkasına vekalet veremez. Yalnız bu kuralın istisnaları vardır. Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

1 - Bir kimse kapalı bir evde kendisine ait bazı eşyaları bulunur, onları almak için de kapısını kırmaktan başka çaresi olmazsa, kendisi bizzat o kapıyı kırabilir. Ama onu kırmak için başkasını vekil edemez. Yalnız hasta veya yaşlı olursa ya da itibarlı bir kimse olduğundan kapı kırmak gibi şeyler kendisine yakışmazsa onu kırmak ve eşyasını almak için bir vekil tayin etmesi mümkündür.

2 - Kendisine hacz konulmuş bir sefih evlenmek için velisinden izin almışsa kendisi bizzat evlenme akdini yapabilir. Ancak başkasını vekil tayin edemez.

3 - Vekil müvekkilden izin almadan gücü yettiği ve kendisine uygun düştüğü takdirde ikinci bir vekil tayin edemez.

4 - A'mâ alış veriş gibi şeyleri bizzat yapamaz fakat yerine bir vekil tayin edebilir, yeter ki bu vekil de a'mâ, çocuk ve deli olmasın. Yani vekalet şartlarına haiz olsun.

5 - Kadın kendi kendini boşayamaz ama başkasını boşamak için vekil olabilir.

Vekâlet, mecburi bir akit değildir. İstenildiği zaman hem vekil hem müvekkil tarafından vekâlet akdi fesh edilebilir. Vekil veya müvekkil ölür veya delirirse vekâlet akdi münfesih olur. Sözü kabul edilir.

Bir husus için vekil olarak tayin edilen kimsenin, o hususun bazı yönlerini bilmesi lazımdır. Birisi Zeyde "Bana ait her şey için seni vekil olarak tayin ettim" derse caiz değildir.

Vekil olan kimse normal olarak tasarruf edip müvekkili

— 449 —

mağdur etmeyecek bir şekilde davranacaktır. Bunun için müvekkilin izni olmaksızın vekil olan kimse o memlekette oranın parasından başka bir para veya vade ile malını satamaz. Böyle yaptığı takdirde zâmin olur. Müvekkil, kendisine vâde ile satış yapmasına müsaade ettiği takdirde, şayet zamanı belirtmişse ne ala, yoksa o hususta örfe göre hareket edilir.

Vekil, müvekkilin malını kendi nefsine satamaz. Fakat babasına ve baliğ oğluna satabilir.

Vekil olan kimse, müvekkilinin izni olmadan ikinci bir vekil tayin edemez. Ancak kendisine yakışmayan veya gücü yetmeyen şeyler hususunda izinsiz emin bir vekil tayin edebilir. Vekil, olan kimse başkasını tevkil etmek için vekalet izni alarak bir vekil tayin etmişse ikinci vekil, onun vekili olduğundan istediği zamanda onu vekaletten alabilir. Müvekkil, belli bir zaman veya mekan veyahut vekalet için bir şahıs tayin etmişse mutlaka ona riayet etmek icap eder.

Vekil emindir. Kusur ve ihmalı olmadan herhangi bir şeyin telefinden sorumlu değildir.

Akdin ahkâmı, müvekkile değil vekile taalluk eder. Müvekkil yok gibidir.

Vekil ile müvekkilden birisi delirir veya bayılır veya ölürse vekalet akdi münfesih olur.

Vekil olan kimse, vekil olduğunu unutur veya bir maksad için vekaleti inkar ederse vekaleti kalkmaz, devam eder. Vekaletin temelinde veya sıfatında ihtilaf vaki olursa, müvekkil yemin ile musaddak olur.

Bir kimse, borcunu ödemek için bir vekil tayin ederse bilahare vekil "Ben borcunu ödedim" der, fakat sahibi inkar ederse şahidleri olmadığı takdirde hak sahibi yemin ile musaddak olur.

Vekalet ile ilgili birkaç mesele;

1 - Bir kimse bir şey satın almak üzere bir vekil tayin ederse o şeyin vasfını beyan etmesi gerekir. Meselâ bir inek satın almak için vekil tayin etmiş ise ineğin vasfını, yani yerli mi yoksa meselâ Hollanda ineği mi olduğunu beyan etmesi gerekir.

— 450 —

2 - Müvekkil muayyen bir şeyi satın almak için bir vekil tayin etmiş ise vekil ondan başkasını satın alamaz.

3 - Vekil olan kimse müvekkilin satılık eşyasını kendine satamadığı gibi velisi bulunduğu çocuk, deli ve sefih için de satamaz. Ama akil ve baliğ olan oğluna satabilir.

4 - Müvekkil, vekile istediğin şekilde şunu satabilirsin, dediği takdirde, memlekette yürürlükte olan para ile satabildiği gibi yabancı bir para ile de satabilir. Fakat ğabn-ı fahiş veya vâde ile satamaz.

HAVALE

Havale kelimesi lügatta nakletmektir. Istılahta ise bir borcu bir zimmetten diğer bir zimmete nakletmek için yapılan akittir.

Havalenin altı rüknü vardır:

1 - Mühil - havale eden,

2 - Mühal - muhtal - havale edilen,

3 - Mühal aleyh - kendisine havale edilen - ,

4 - Mihilin mühalü eleyten alacağı,

5 - Mühalin mühilden alacağı,

6 - Sığa, yani icap ve kabuldür.

Şartları da altıdır;

1 - Mühilin rızası.

2 - Mühalin rızası. Şayet mühal havaleyi kabul etmezse muteber değildir. Ama mühal aleyhin rızası şart değildir. Çünkü alacaklı alacağını bizzat alabildiği gibi başkasına da aldırabilir.

3 - Alınacak borçların malum olmaları miktar ve vasfı bilinmezse caiz değildir.

4 - Havale edilen borcun verilmesi gereken bir şey olması, hiyar müddetinde müşterinin vereceğini başkasına havale etmesi (hiyarın devam etmesi şartıyla) caiz değildir.

— 451 —

5 - Her iki alınacak borcun denk olmaları. Yani her ikisi on Reşad altını veya her ikisi on bin Türk lirası ve her ikisinin vâdesi bir olması.

6 - Mühil ile mühal aleyhin borçları değiştirilmesi caiz olan şeylerden olması, binaenaleyh selemin borcunu havale etmek caizdir.

Havale için bir misal:

Meselâ; Zeydin bin lira Amr'den, Amr'in de o kadar Halit'ten alacağı vardır ve her iki borcun da vâdesi meselâ Hicri 1400 Ramazan ayının başıdır. Bunun üzerine Amr, Zeyd'i Halid'e havale ediyor. Bu yolla Amr Zeyd'in borcundan kurtulduğu gibi Halit de Amr'in, borcundan kurtulmuş olur. Yalnız Halid'in zimmeti Zeyd'in borcu ile meşgul olur.

Havalenin caiz olabilmesi için mühil (borcunu başkasının zimmetine tahvil eden) ile mühtal (mühilden alacaklı olan)'ın rızaları şattır. Mühtal aleyh (borcu zimmetine nakl edilmiş olan kimse)'nin rızası ise şart değildir. Borçlu olmayan kimseye borcu havale etmek caiz değildir. Mühil ile mühtal'ın havale edilen borcun miktar ve keyfiyyetini bilmeleri lazımdır. Mühilin zimmetinde bulunan ile mühtalüaleyhin, borçların cinsi, miktarı ve ödeme zamanlarının bir olması lazımdır. Havale ile mühil, mühtalın borcundan, mühal aleyh de mühilin borcundan berat etmiş olur. Mühtalın hakkı, mühal aleyhin zimmetine intikal etmiş olur. Havale akdi yapıldıktan sonra mühtal-aleyh müflis çıkarsa mühtal için dönüş hakkı yoktur. Bir kimse bir kadınla evlenip onu yani evlendiği kadının sıdakını (mihrini) bir borçlusuna havale eder ve o kadın hakkını almadan boşanırsa havale devam eder. Yalnız dühuldan evvel boşama vaki olursa boşanan zevce, mühalü aleyhten aldığının yarısını eski kocasına iade edecektir.

— 452 —
ARİYET

Ariyet, başkasının ihtiyacını karşılamak gayesiyle muvakkaten bir şeyi kullanmağa vermektir. Sadrı İslâmda vacib idi. Sonra nesh oldu. Yalnız hava çok sıcak veya çok soğuk olursa, çıplak olan kimseye elbise, denize veya kuyuya düşmüş bir kimseyi kurtarmak için çalışan kimseye şerit (ip), ölmek üzere bulunan ve eti yenilen hayvanı kesmek için bıçağı kasaba ariyet olarak vermek vacibdir. İhramda olan kimseye avı kesmek için bıçak vermek gibi gayrı meşrû işler için ariyet vermek haramdır.

Komşular birbirine her zaman muhtaç olduklarından, İslâm dini, ariyete çok itina göstermiştir. Cenab-ı Hak buyuruyor:

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى

"İyilik ve takvada birbirinize yardım ediniz."

(El-Maide: 2)

İmkân olduğu halde ariyet isteyen kimseyi boş çevirmek büyük bir vebaldır. Kur'an-ı Kerim buyuruyor:

فَوَيْلٌ لِلْمُصَلّ۪ينَ اَلَّذ۪ينَ هُمْ عَنْ صَلَاتِهِمْ سَاهُونَ اَلَّذ۪ينَ هُمْ يُرَآؤُ۫نَ وَيَمْنَعُونَ الْمَاعُونَ

Namazdan gafil olanların haline yazıklar olsun. Onlar, gösteriş yapan ve maûnu (komşuların birbirine muhtaç oldukları şeyi) esirgeyenlerdir."

(El-Maûn: 4, 5, 6, 7)

Ariyetin dört rüknü vardır:

1 - Muîr. Bunun da iki şartı vardır.

a) Menfaata malik olmasıdır. Binaenaleyh, bir kimsenin

— 453 —

başkasından aldığı ariyeti başkasına ariyet olarak vermesi caiz değildir.

b) Teberrû'a ehil olmasıdır. Çocuk, deli, mahcurünaleyh olan kimsenin ariyet vermesi caiz değildir.

2 - Müstaîr. Bunun da iki şartı vardır.

a) Teberrû'a ehil olması. Çocuğa, deliye, mahcurü aleyh olan kimseye ariyet vermek caiz değildir.

b) Muayyen olması: İki kişiden birine ariyet vermek sahih değildir.

3 - Müsteâr. (Ariyet olarak verilen şey) Bunun da üç şartı vardır:

a) Ondan istifade edildiği halde aynının baki kalması: Binaenaleyh, yemekleri ariyet olarak vermek caiz değildir. Çünkü yendikten sonra yemeğin aynı kalmaz.

b) Menfaatın kuvvetli olması. Sadece bakmak ve evde bulundurmak için gümüş ve altını ariyet vermek caiz değildir. Fakat süslenmek için caizdir.

c) Cins ve nevinin belli olmasıdır. Hem üzerinde bina yapılmaya hem ziraata elverişli olan bir tarla, ariyet olarak verilecek olursa, faydalanma cihetinin beyan edilmesi lazımdır. Yoksa ariyet caiz değildir.

4 - Siğadır. (Kullanmağa izin verildiğine delâlet eden kelimedir)

Müstear olan şeyin sadece menfaat olması icab etmez. Meselâ, sütünden faydalanmak için bir koyun veya keçi ariyet olarak verilebilir.

Ariyetin geri çevrilmesi için yapılan masraf müsteir'e aittir.

Ariyet, semavi bir afetle veya müsteîr'in veya başkasının fiiliyle telef olursa, müsteîr, mislini veya kıymetini ödemekle mükelleftir. Fakat kullanılışta telef olursa, meselâ, ariyet olarak giydiği elbise, üzerinde yıpransa veya muharebede

— 454 —

kullanmak üzere ariyet olarak giydiği elbise, üzerinde yıpransa veya muharebede kullanmak üzere ariyet olarak verilen kılıç muharebede kırılsa, mislini veya kıymetini ödemekle mükellef değildir.

Müsteir vefat ederse âriyetin acele olarak sahibine iade edilmesi icabeder.

Mu'ir, istediği zaman iğreti olan şeyi geri alabildiği gibi müste'ir de onu iade edebilir. Ancak bir ölünün defni için âriyet olarak bir yer veren kimse, o ölü çürümedikçe verdiği yeri geri alamaz. Çürüyünceye kadar beklemek mecburiyetindedir.

Bir kimse tarlasını bina yapmak veya ağaçlandırmak üzere müddet belirtmeden birisine âriye olarak verirse bakılır: Meccanen istediği zaman evin yıkılmasını veya ağaçların sökülmesini şart koşmuşsa mesele malumdur. Yoksa, müsteir karşılıksız ağaçları söker veya binayı yıkarsa, yine iş halledilmiş olur. Müste'ir bunu yapmadığı takdirde ya mü'îr ücret mukabilinde ev ve ağaçları bırakır veya müste'ir'in zararını vermek şartiyle evi yıktırır ve ağaçları söktürür. Münazaa halinde mü'îr ortaya istediği zaman girebildiği halde müste'ir izinsiz giremez. Yalnız sulamak ve temizlemek için girebilir.

Tarlasını ekmek için birisine veren kimse, henüz hasad mevsimi gelmeden önce dönmek istediği dakdirde, o andan itibaren tarlası kiraya müstehak olur. Fakat ekini söktürmeye selahiyeti yoktur.

Hem mu'îr, hem mü'te'ir, istedikleri zaman a'riye akdini feshedip iğreti şeyi geri iade edebilirler. Bir kimse tarlasını ekmek için birisine ariyeten verip de henüz hasad mevsimi gelmeden önce dönerse o zamandan itibaren ücrete müstahak olur, fakat söktüremez.

Bir şey emanet olarak başkasına verilirse bunun için süre belirtilsin, belirtilmesin hem muir, hem de müste'ir istedikleri zaman geri çevirebilirler. Ancak istisnaları vardır. Meselâ bir kimse eşyasını taşımak için kayığını birisine emanet olarak verirse deniz ortasında iken müir iğreti olarak verdiği kayığı geri alamaz. Fakat denize açılmadan önce geri alabilir.

Yine bir kimse namaz kılmak için seccadesini birisine verirse namazın ortasında iken verilen emanet geri alınmaz.

— 455 —

Bir kimse emanet olarak birisinden bir kitap alıp, kitapta matbaa veya hat hatası bulursa, müirin izni olmadan kitabı tashih edemez.

Bir kimse birisine bir miktar para verip şu dükkanda otur ve kendine ticaret yap, derse para hibe sayılır, dükkanda emanettir.

İKRAR

İkrar, lügatta isbatlamaktır. Istılahta ise ikrarda bulunan kimsenin, zimmetinde başkasının hakkı bulunduğunu itiraf etmesidir.

Ancak, baliğ ve aklı başında olan kimsenin ikrarı muteberdir. Deli ile çocuğun itirafı nazarı itibare alınmaz. Bir kimse, ihtilam ile baliğ olduğunu iddia ederse, yaşı müsaid olduğu takdirde yemin etmeden sözü kabul edilir; ikrarı da sahihtir.

Ölüm döşeğinde bulunan kimse, varis olsun olmasın her hangi bir kimsenin hakkı zimmetinde bulunduğunu itiraf ederse, kabul edilir. Henüz sıhhatta iken birisinin, ölüm döşeğinde iken de başka birisinin hakkını itiraf ederse ikisinin arasında fark gözetilmez ve birincisi öne alınmaz.

Bir kimse; "Falan adamın bende bir şeyi vardır." derse, sonra o şey nedir, diye sorulduğu halde onu beyan etmezse beyan edinceye kadar hapsedilir.

Bir kimse; "Falan adamın bende veya yanımda bin lirası vardır." derse, sonra o emaneti, kendisine verdim veya telef oldu diye iddia ederse sözü kabul edilir.

Bir kimse; "Ben çocuk iken falan adamın şu kadar malını çaldım veya itlaf ettim", şeklinde itiraf ederse, itiraf ettiği mikdarı kendisine vermesi gerekir.

Bir kimse ölmüş bir zat için bir şey itiraf ederse itirafı makbuldür. Bunun için itiraf ettiği mikdarı varislerine vermesi gerekir.

Bir kimse ölüm döşeğinde iken varislerinden birisine şu şeyi hibe edip teslim ettiğini itiraf ederse ikrarı muteberdir.

— 456 —

Mülk edinmek insana has bir şeydir. Hayvan her hangi bir şeye malik olamaz. Bunun için bir kimse, "Şu hayvanın bu kadar hakkı zimmetimde vardır" derse, sözü manasızdır. Bir kimse, "Zeydin benden şu kadar alacağı vardır" derse, Zeyd de inkar ederse, itiraf edilen mal elinde kalır. Şayet Zeyd "yanıldım, o doğru söylüyordu" derse yine o şeye sahip olur. Bir kimse birisine "alacağımı Zeyd'e ver" derse o da "peki" şeklinde cevap verirse bu, itiraf sayılmış olur.

Bir kimse, "şu evim veya elbisem Zeyd'indir" dese sözü manasızdır. Çünkü "evim" deyip kendine isnad ettikten sonra "Zeyd'indir" demesi anlamsızdır.

Bir kimse, "falana ait zimmetimde bir şey vardır." derse, bu, mal sayılabilecek her hangi bir şey ile tefsir edilebilir. Ama domuz ve tezek gibi mal sayılmayan bir şeyle izah edilirse muteber değildir.

Bir kadın birisine işaret ederek; "Şu kocamdır" diyerek itiraf eder, adamda inkar ederse hakkı sakit olur. Öyleki sonra dönüp evlilik iddiasında bulunsa muteber değildir.

ŞÜF'A

Şüf'a, eski ortağa, sabit olan mecburi bir istimlâk hakkıdır.

Şüf'anın üç rüknü vardır.

1 - Alandır. Bunun şartı ortak olmasıdır. Binaenaleyh, komşu için şüf'a hakkı yoktur. Hanefi mezhebine göre ortak için şüf'a hakkı sabit olduğu gibi komşu için de sabittir.

2 - Kendisinden alınandır. Bunun şartı, ortaklığı alandan sonra olmasıdır. Binaenaleyh, iki kişi bir anda ortaklaşarak bir şey satın alırlarsa, hiç birisi için şüf'a hakkı yoktur. Yani bu iki ortaktan birisi ortaklığının hissesini Şüğa yolu ile olamaz. Yine bir kimse, birisinin tarlasından bir hisse alırsa, sonra satıcı, kalanın hepsini veya bir kısmını başka bir kimseye satarsa ilk müşteri için şüf'a hakkı yoktur.

— 457 —

3 - Alınandır. Bunun da üç şartı vardır:

a) Gayri menkul olması,

b) Bedel mukabilinde istimlâk edilmesi,

c) Taksim edildiği takdirde faydasız bir hale gelmemesidir. Bunun için, bir tek gözlü değirmende şüf'a hakkı cari olmaz.

Şüf'a için hâkimin hükmü şart değildir. Yalnız şefiîn, istimlâkine delâlet edecek bir söz söylemesi gerekir. Ne ile satılmış ise şefî'de onunla istimlâk eder.

Müşterek bir maldan bir hisse üç güne kadar muhayyer olmak şartıyla satılırsa alış-veriş kesinleşmeyince ortak olan kimse şüf'a davası açamaz.

Müşteri satın aldığı hissede bir ayıp gördüğünden geri çevirirse Şefii olan kimse aybını kabul etmek suretiyle onu almak isterse Şefiin dilediği yerine getirilir.

Hissedarlardan birisi müşterek olan tarladaki hissesini ortaklardan birisine sattığı takdirde diğer ortak şüf'a davasını açacak olursa satılmış olan şeyin tümünü alamaz, ancak kendisine düşen payı alabilir.

Şefii olan kimsenin almak istediği şeyi temellük edebilmek için; "Şunu aldım veya temellük ettim" gibi bir söz söylemesi ve parasını teslim etmesi veya müşterinin paranın Şefiin zimmetinde kalmasını kabullenmesi gerekir.

İki kişi arasında müşterek olan tarlanın bir hissesini alan kimse zaman geçmeden hemen aldığını ağaçlandırır veya üzerine inşaat yaparsa, sonra Şefii bunlardan haberi olmadığı halde şüf'a yolu ile temellük ederse, müşterinin kesesinden gitmek üzere bina yıkılacak ve ağaç sökülecektir. Fakat inşaat ve ağaçlardan haberdar olduğu halde şüf'a ile alırsa meccanen bina yıkılmaz, ağaçta sökülmez.

İki şefiiden birisi şüf'a hakkından vazgeçerse diğeri ya hepsini alacak veya hepsini terk edecektir.

Şefii hakkının bir kısmını kullanmazsa tamamen şüf'a hakkı düşer.

— 458 —

İki şefiiden birisi hazır, diğeri hazır olmazsa hazır olan kimse meşfuun tamamını alabilir, hazır olmayan kimse geldiğinde isterse kendisiyle ortak olur.

Şüf'a işi gecikmeğe gelmez. Şefii satış işini duyduğu gibi normal olarak işi aceleye getirsin. Namazda veya hamamda ve yemekte olursa işini tamamlasın, gece olursa sabahı beklesin, hasta olursa veya düşmandan korktuğu için dışarı çıkamazsa şüf'a işini yürütmek için bir vekil tayin etsin.

MUSAKAT, MUHABERE VE MUZARAÂ

Musakat, meyveyi bölmek üzere bağ veya hurma ağaçlarını sulayıp hizmet etmek için bir işçiye vermek üzere yapılan akittir.

Musakat muamelesine hem naklen hem aklen delil Resûlüllah (S.A.V.)'ın Hayber arazisini devletleştirdikten sonra, hurmalıklarını işletmek için Hayber ahalisine vermesidir.

Akli delil ise bağ ve bahçe sahibi bağ ve bahçelerinin işletmesini bilmeyebilirler. Bilenin de bağı ve bahçesi olmayabilir. Bunun için musakat muamelesine ihtiyaç vardır.

Alış veriş yapmaya yetkili olan kimse bu muamelenin akdini yapabilir.

Musakat, kavli cedid'e göre, yalnız hurma ve bağda caiz ise de, kavli kadime göre bütün ağaçlarda caizdir.

Musakat'ın beş rüknü vardır:

1 - Siğa,

2 - İş yeri, (ki bağ ile hurmalıktır.) Bunların belli olmaları şarttır. Belirtmeden her hangi bir bağ veya hurmalık üzerine akd yapmak caiz değildir.

3 - Mal sahibi ile işçi.

4 - Sulamak, su mecralarını ve yabani otları temizlemek gibi bir iş yapmak.

İşçi, her sene tekrar edilen şeyleri yapmakla mükelleftir.

— 459 —

Bunlar sulamak, su mecrasını temizlemek, otları temizlemek, bağı budamak, ağaçlara destek yapmak, meyveleri korumak ve kurutmak gibi işleri yapmaktır. Fakat her sene tekerrür etmeyen duvar yapmak ve yeni su mecralarını kazmak ise kendisine ait değildir.

5 - İşçi için iş mukabilinde hurmalıktan veya bağdan elde edilen mahsulün, meselâ yarısı veya üçte birisini tayin edip şart koşmaktır.

İşçi, işi bırakıp kaçtığı takdirde şayet mal sahibi teberrü edip işi tamamlarsa işçinin hakkı yine bakidir. Yoksa hakim, o işi tamamlamak için bir işçi tutar ve onun malından öder.

Musakat müddetinde ağaçların büyüyüp mahsul vermeleri muhtemel ise, küçük ağaçların üzerine musakat akdini yapmak da caizdir.

İşçi, musakat işini bitirmeden vefat edip varis bırakırsa varis kendiliğinden yerine geçer ve musakat işini tamamlayacaktır. Bizzat çalışması gerekmez, başkasını da çalıştırabilir. İşçinin hiyaneti sabit olursa ücreti kendisine ait olmak üzere bir murakıp tayin edilip yanında bulundurulur.

MUHABERE; tohum, işçiye veya motor sahibine ait olmak şartıyla mahsûlu bölmek üzere araziyi işletmeye vermektir.

MUZARAÂ; tohum, toprak sahibine ait olmak şartiyle mahsûlü bölmek üzere araziyi bir işçiye işletmek için vermektir. Her ikisi de mütemede göre caiz değildir. Bir kavle göre caizdir ve bir çok kimse bununla amel ediyor. Caiz olmadığı halde muhabere veya muzaraa akdi yapılırsa, muhaberede mahsûl ve zekât işçiye, muzaraâda da toprak sahibine aittir. Muhaberede işçi arazinin icare bedelini, muzaraâda da arazi sahibi işçinin ücretül mislini verecektir.

İCARE

İcare, lüğatta ücret anlamını ifade etmektedir. İstılahda ise, menfaat üzerine yapılan akittir. İcare, - alış verişte olduğu gibi - icab ve kabûl ile mün'akit olur.

— 460 —

Menfaat hem zaman, hem çalışma yerini tayin etmekle zaptı, mümkün ise onlardan birisiyle zapt edilir. Meselâ bir at kiraya verilmek istense ya çalışma yeri belirtilecek (Bu atı buradan Ankara'ya kadar beş bin lira karşılığında sana kiraya verdim, gibi) veya çalışma süresi belirtilecektir. (Bu atı onbeş saat, beş bin karşılığında sana kiraya verdim, gibi.) Ama çalışma yerinin zaptı mümkün olmadığı takdirde zamanla onu zapt etmek lazımdır. Meselâ, Kur'an-ı Kerim'in öğretimi mesafe ile takdiri mümkün olmadığından zaman ile takdir etmek gereklidir. Meselâ Zeydin oğlu Halid'e Kur'an-ı Kerim'in öğretimi mesafe ile takdiri mümkün olmadığından zaman ile takdir etmek gereklidir. Meselâ Zeydin oğlu Halid'e Kur'an-ı Kerim'i öğretmek için Amr'ı bir sene müddet isticar etmesi gibi.

İcare iki kısımdır. Biri icare-i bil'ayn ki, muayyen bir şey "bir tarla veya at gibi" bir şey icar etmektir. Diğeri de icare-i fiz-zimmettir ki, meselâ; belli vasıflara haiz olan bir şey icar etmektir.

Bir kimse, birisine "şu işi yapmak için seni isticar ettim" dese, o da kabûl ederse icarei bil'ayn sayılır. "Şu kumaşı şu miktarla dikmek için sana teslim ettim" dese, icarei fil-zimmet sayılır.

İcarede ücretin miktarının belli olması şarttır. Binaenaleyh, birisi "şu atı, kendisine vereceğin yem karşılığında sana icar ettim" veya "şu evi muhtaç olduğu tamiri yapmak mukabilinde sana icar ettim" dese caiz değildir.

İcarede menfaatın değeri olması icab eder, bunun için meselâ, bir tellâlın bir tek kelimesi üzerine icare akdi yapılamaz. Ama satılık şeyi ilan ederek alıcı ile satıcı arasında gidip gelmesine karşılık tellalı isticar etmek sahihtir.

Yine altın, gümüş ve mücevherat ziynet için; köpek av için icar edilemez.

İsticar edilen şeyden istifade edilmeye elverişli olması da gerekir. Binaenaleyh eşyayı korumak için bir a'manın isticar edilmesi caiz olmadığı gibi bir tarlanın suyu bulunmaz ve normal olarak yağan yağmur kendisine kâfi gelmezse ziraat için icar edilmesi de caiz değildir.

— 461 —

Hac, umre ve zekât dağıtımı hariç, niyeti vacip olan namaz, oruç ve imamet gibi ibadetler için isticar etmek sahih değildir. Çünkü Allah için olması icab eden böyle bir ibadet, para mukabilinde yapılırsa ibadet vasfını kaybeder.

Kur'an-ı Kerim'i okutmak, muayyen kimselere dini dersleri vermek, ezan okumak, meyyiti techiz etmek gibi farz-ı kifaye olan ve niyeti vacib olmayan şeyler için isticar etmek caizdir. Ancak, bir memlekette Kur'an-ı Kerimi öğretecek veya dini kitapların dersini verebilecek bir tek şahıstan başka bir kimse bulunmazsa, kendisine farz-ı ayn olduğundan para mukabilinde okutması caiz değildir. Meselâ Avrupa, Amerika ve beşinci kıtânın bir çok yerinde bir çok zaman Kur'an-ı Kerim'i öğretecek kimse ya hiç yok, veya bir şahıstan başka kimse yoktur. Böyle bir halde Kur'an-ı Kerim'i ücretsiz okutmak gerekir. Yalnız şunu ifade etmek isterim. Muayyen kimselere Kur'an-ı Kerim'i ve dini meseleleri ücret mukabilinde öğretmek caizdir.

Hayatta olan kimse, Kur'an-ı Kerim okur veya onu dinlerse Kur'an-ı Kerim'in bereketinden ve oraya nazil olan rahmetten faydalandığı gibi vefat eden kimsenin mezarı başında Kur'an-ı Kerim okunsa veya Kur'an-ı Kerim okunurken kalbte hatırlanırsa veya dua edilirse bereket ve nazil olan rahmetten faydalanır. Bunun için ücretli Kur'an-i Kerim okunsa caizdir. Yalnız, bazı yerlerde Kur'an-ı Kerim, bir veya birkaç sefer hatm edilip ondan sonra her hangi birisinden alınan ücret karşılığında şahsına veya ölülerine bağışlandığı vaki olmaktadır. Bu ise, katiyen caiz değildir. Böyle bir ücret almak haramdır. Veren için de sevap yoktur.

Kur'an-ı Kerim'i tilavet etmek, büyük bir fazilettir. Kur'an-ı Kerim ve Ehadis-i Şerife buna büyük yer vermişlerdir. Hadis-i şerifte sabit olduğu gibi Kur'an-ı Kerim'den okunan her harfin mükafatı on hasenedir. Bunun için ahiret ve Allah'ın rızasını göz önünde bulunduran kimse, her gün Kur'an-ı Kerim'i okumayı, günlük bir vazife olarak telakki etmektedir. Tilâvet, tesbih, tehlil, tekbir vesair zikirlerden efdaldır. Tilavete başlamadan önce, evvelce beyan edildiği gibi abdest alınıp huşû ve sükun ile temiz bir yere oturularak kıbleye doğru dönülür. Ağız misvaklanır, sonra euzü besmele çekilir. Kur'an-ı Kerim tilavet edilirken sesin

— 462 —

güzelleştirilmesi için ehemmiyet gösterilir. Hadis-i şerifin beyan ettiği vechile Kur'an okurken ağlamalı veya ağlamak için çalışmalıdır. Secde ayeti gelince secde edilmelidir. Kur'an-ı Kerim'e bakarak tilavet etmek, ezbere okumaktan daha efdaldir. Tilâvet, para mukabilinde değil, Allah rızası için yapılmalıdır. Kur'an-ı Kerim hatmedildiğinde Hatim duasını yapmak müstehab'dır. Cemaat halinde Kur'an-ı Kerim okumakta hiçbir mani yoktur.

Bir ev kiraya verilirse, anahtarı kiracıya teslim etmek lazımdır. İcar edilen evin tamire ihtiyacı olsa ev sahibine aittir.

Mal, müste'cirin kusuru olmadan elinde telef olursa, zamin olmaz. Fakat kusur işler; mesela kiraladığı bineğe vurur veya ağır yük yükler ve ölürse zamin olur.

Bir kimse, bir binek kiralar ve her hangi bir sebep ile telef olursa zamin olamaz. Yalnız çalışması gereken bir zamanda ahıra kor, ahır üzerine çöker ve ölürse zamin olur.

Bir kiracı, kiraladığı bineğe ağır yük yükler veya vurur ve bu sebeble ölürse zamin olur. İmamı Gazali diyorki: Bir kimse, bir işçiyi bir aylık müddet için ücretle tutarsa caizdir. Yalnız işçi, yahudi ise cumartesi, hıristiyan ise pazar, müslüman ise cuma günleri hariç tutulur. Çünkü bunlar örfen istirahat günleridirler.

Yurt içinde veya dışında bir müslümanın, müslüman olmayan bir kimsenin yanında işçi olarak çalışması caizdir. Hazreti Ali (R.A.), bir yahudi için ücretle kuyudan su çekti; her bir kova mukabilinde birer hurma aldı; kırk küsur kova çekti.

Binaenaleyh Avrupa'ya çalışmak üzere giden işçilerimizin gitmelerinde hiçbir sakınca yoktur. Bilakis İslam'ın ahlaki ve güzel meziyetleri gösterilip tebliğ vazifesi eda edilirse İslâm'a büyük hizmet yapılmış olacaktır. Yalnız akidesi zaif olan ve iradesine hakim olmayan kimsenin Avrupa'ya gittiği takdirde akidesi bozulup riddet edeceğinden veya orada fuhuş çok yaygın olduğundan uygun olmayan işlere düşeceğinden korkuyorsa oraya gitmesi caiz değildir.

İcare sebebiyle elinde bir şey bulunan kimse, ya müstecirdir veya işçidir. Müstecir olan kimse emin olarak kabul edilir. Binaenaleyh elinde helâk olan veya kayıp olan şeyden sorumlu

— 463 —

değildir. Meselâ bir kimse bir binek veya bir elbise kiralar ve telef olursa, bedelini vermekle mükellef değildir. Fakat kendisi itlaf eder veya normal olarak kullanmaz ve bu sebeble helâk olursa zamin olur.

İşçi olan kimseye gelince o da, kasıt olmadığı takdirde elinde bir şey helâk olursa yine sorumlu tutulmaz.

Bir kimse ücret mükebilinde fırında ekmek pişirir ve fazla ateş yaktığından ekmek yanarsa ekmeğin parasını verecektir. Ama normal olarak fırına odun attığı halde ekmek yanarsa mesul değildir. Yine çarşıyı korumak için bir bekçi ücret mukabilinde tayin edilir ve normal görevini yaptığı halde bir şey çalınırsa mesul değildir.

İcare akdi aşağıda zikr edilen şeylerden biriyle münfesih olur.

1 - Kiraya verilmiş şeyin helâk olması. Meselâ bir ev bir seneye kadar kiraya verilir ve bu esnada ev yıkılırsa, kira akdi kalan süre için münfesih olur. Fakat geçen sürenin ücreti ise ücretülmisli ne kadar ise o verilecektir.

Yalnız helâk değil, menfaatını azaltacak kadar ayıplanmış ise o zaman müstecir muhayyerdir. Ancak müayyen olmayan bir şey isticar edilmiş ise, meselâ Ankara'dan Kayseri'ye gitmek için muayyen olmayan bir at isticar edilmiş ise, yolda at ayıplandığı takdirde mucir bu atı başka bir at ile değiştirmek zorundadır.

2 - İsticar edilmiş şeyi müstecire teslim etmeyip hapsetmekle akit münfesih olur.

3 - İsticar edilmiş olan şeyin ayıplanması. Yukarda beyan ettiğimiz gibi müstecir fesh etmek hususunda muhayyerdir.

Bir kimse, tarlasını icareye verir, müste'cir de onu eker, fakat ekin her hangi bir afetle telef olursa, ne icare fesh olunur, ne de parasından bir şey tenzil edilir.

Bir kimse, arabasını veya atını kiraya verir, sonra araba bozulur veya at ölürse icare münfesih olur. Ancak yola çıkıldığı takdirde kaç kilometre katedilmiş ise hesap edilir ve ücreti verilir.

— 464 —
CE'ALET

Ce'alet, lügatte yapılan iş karşılığında tayin edilen ücrettir. Istılahta ise, yapılacak muayyen veya meçhul olan iş mukabilinde belli bir ücret taahhüd etmektir.

Ce'aletin dört rüknü vardır:

1 - Sığadır. "Benim falan eşyamı getiren kimse için şu kadar para olsun" gibi bedel karşılığında çalışmaya izin veren bir sözdür. Ce'alet işini, iltizam eden kimsenin söz ile kabul etmesi gerekmez.

2 - İşveren ile işçidir. Bunların şartları; Akıl ve baliğ ile alış verişte yetki sahibi olmalarıdır. Binaenaleyh çocuk, deli ve sefih olan kimselerin ce'alet akdini yapmaları caiz değildir. Bunlar bir şey yapsalar da ücrete müstahak değillerdir.

3 - İşdir. Bu işe külfetin bulunması şarttır.

4 - Ücrettir. Bunun satılık şeyin, veya semen olan şeyin şartlarına haiz olması gerekir.

Bir kimse Zeyd dese ki; "Sen bu işi yaparsan şu kadar para vereceğim". Sonra da Amr bu işi yaparsa onlardan hiç birisi o ücrete müstahak değildir.

Bir kimse dese ki; "Şu işimi yapan kimseye bir at veya bir elbise vereceğim", ücret belirtmediğinden ce'alet akdi fasittir.

Herhangi bir şey için satış akdi mümkün olmazsa günaha girmemek için onun yolu ce'alettir. Meselâ; Şafii mezhebine göre tezeğin satılması caiz değildir. Bu mezhebe göre onu satan kimse günahkardır. Bu işi çözebilmek için tezeğe muhtaç olan kimse, sahibine şöyle diyecek; "Bana şu kadar tezek getirirsen şu kadar para vereceğim."

Ce'alet ile icare arasında birkaç yönden fark vardır.

1 - İcarede alış verişte olduğu gibi icap ve kabul lazımdır. Fakat ce'alet böyle değildir. Kendisi için iş görülen ve ücreti

— 465 —

taahhüd eden kimsenin yapılacak iş için izin verdiğine delalet eden bir söz söylemesi kafidir.

2 - İcare'de müste'cirin malum olması lazımdır. Fakat ce'alet böyle değildir. Meselâ birisi "falan eşyamı getiren kimse için şu kadar para olsun" veya bir kimse, "benim falan eşyamı bana getirene şu kadar para vereceğim" şeklinde söz söylerse ce'alet tekevvün etmiş bulunuyor. İş yapan kimse, o paraya müstahak olur.

3 - Ce'alette kendisi için ücret taahhüd edilen işin tahakkuk edilmesi lazımdır. İcarede ise üzerine akid yapılan menfaatın tahakkuku şart değildir. Mesela bir kimse, evini başkasına icar ederse evi mü'tecire teslim edildikten sonra içinde oturmazsa da ev sahibi ücrete müstahak olur.

Bir kimse, izin almadan birisine ait bir şeyi getirirse veya sadece Zeyd'e izin verildiği halde Amr o şeyi getirirse ğasp sayılır ve onun sahibi ücrete müstehak değildir.

İcarede olduğu gibi ce'alette de ücretin muayyen olması gerekir.

Bir kimse, "benim malımı Ankara'dan getiren kimse için şu kadar para vardır" dese, sonra birisi Ankara'dan daha yakın bir yerden onu getirirse Ankara ile o yerin mesafesi tesbit edilir ve yakınlığı nisbetinde taahhüt edilen ücretten düşürülür.

Birisi muayyen bir kimseye "benim malımı bana getirirsen sana şu kadar para vereceğim" şeklinde dese, o muayyen adam da Zeyd'e "bana yardım edersen bana verilecek paranın dörtte birini sana vereceğim" dese, Zeyd ona yardım ettiği takdirde dörtte birine müstehak olur. Ce'alette mâlik ile işçi, iş olmadan evvel istedikleri zaman akdi feshedebilirler. Yalnız işçinin çalışması nisbetinde ücrete müstehak olur. Kezalik, iş olmadan evvel teahhüd edilen para eksiltilir veya artırılır.

İHYA-ÜL MEVAT

Arazi beş çeşide ayrılmaktadır;

1 - Öşür arizisidir. Müslümanlar tarafından fethedilip

— 466 —

mülkiyeti mücahidlere temlik edilmiş veya ehalisi üzerinde müslüman olmuş olan arazi veya devlet. Mali iken, bedelli veya bedelsiz müslüman halka verilmiş arazidir.

2 - Miri arazidir. Fethedilmiş yerlerin arazisi olup, devletin giderlerini karşılamak üzere devletin elinde bulunan arazidir.

3 - Haracî arazidir. Fethedilen yerlerin arazisi olup, amme menfaati için müslüman yönetici tarafından vakfedilmiştir.

4 - Ölü arazidir. Köyün harimi olmamakla beraber asla ihya edilmemiş veya cahiliyette ihya edilmiş olan arazidir.

5 - Her hangi bir hayır müessesesi veya her hangi bir şahıs veya kurum için Allah'ın rızasını elde etmek gayesiyle vakf edilmiş arazidir.

Ölü arazi, kimsenin mülkü veya bir köyün harimi olmayan arazidir. Köyün harimi demek, köy halkının şiddetle muhtaç olduğu, toplantı yeri, koşu meydanı, çöplük, su mecarları, ve mer'a gibi yerlerdir.

Müslüman olan kimse, hükümetten izin almadan da hiç işlenmemiş böyle bir ölü araziyi ihya edip temellük edebilir.

Yalnız, hükümet maslahata binaen bir ölü arazi'ye el koysa, hiçbir kimse onu temellük edemez.

İşlenmiş arazi kimin ise mülkiyeti de onundur. Sahibi bilinmeyip fakat emarelerden sahibinin müslüman olduğu anlaşılıyorsa, kayb olmuş bir mal sayılır. Bu takdirde hükümdar, ya sahibi çıkıncaya kadar onu elinde tutar veya satıp parasını kendisi için saklar veyahutta hazineye devr eder, sahibi çıktığı takdirde ona iade eder.

Müslümanlara ait olan bir köy yıkılıp muattal kalır ve sahibinin kim olduğu bilinmezse, hükümdar isterse her hangi bir kimseye veya bir çok kimselere devr edebilir.

Arafat, Mina ve Müzdelife hariç, Harem'in her tarafı ihya edilip temlik edilebilir.

Hükümet, ölü bir araziyi bir kimseye devr ederse caizdir. Çünkü Peygamber (S.A.V.) Beni El-Nadir malından Zübeyr'e bir tarla temlik etmişti.

— 467 —

İhya edilen arazi, şayet ev yapılmak isteniyorsa ihyası, duvar çekmek, (bir kısmı da olsa) üstünü kapatmak, kapı, pencere takmak, onu tarla edinmek istiyorsa onu düzeltmek, etrafına duvar çekmek ve toprak yükseltmekle olur.

Hükümdarın, her vatandaş gibi ölü araziyi kendi şahsı için ihya etmesi caiz değildir. Fakat memleketin menfaatı için kamulaştırabilir.

Herkes mülkünde istediği şekilde tasarruf edebilir. Meselâ, başkasının evine bakan bir duvar sahibinin, bu duvarında pencere açmasında beis yoktur.

Petrol, zift, mumya, değirmen taşlığı, altın ve gümüş gibi mâdenler asla devlet tarafından kimseye temlik edilemezler. Bunlar âmme hakkıdır.

Bir kimsenin tarlasında petrol, zift, altın ve gümüş gibi bir mâden çıkarsa onundur. (Mecmu: C/14S.446).

Bir kimse, camiin muayyen bir yerinde oturup, ders veya fetva verir veya daima orada namaz kılarsa, o yer üzerinde mükteseb bir hakkı olamaz.

Caminin bir yerinde oturmuş olan bir kimseyi kaldırıp yerine oturmak veya vakıf olan bir medresenin bir odasında yerleşen bir talebeyi çıkarmak caiz değildir.

Suyun çeşitleri vardır.

1 - Çıkartılmasında ve akıtılmasında kimsenin rolü olma-yan Fırat ve Dicle ırmakları gibi. Bu gibi sulardan yararlanmada herkes eşittir, herkes ondan istifade edebilir. Ondan abdest alır, içer, hayvanlarına içirir.

Arazilerini sulamak isterlerse onlara kafi gelirse ne ala, yoksa üstten aşağıya doğru arazi sulanır. Böyle bir suyun üzerine değirmen kurmak caizdir.

2 - Hiç kimsenin malı olmayan bir araziden çıkar. Yalnız insanlar tarafından çıkartılmış ve akıtılmış sudur. Ölü araziden ve herkesin menfaati için çıkartılmış ise, suyu yine müşterektir. Ama çıkartan kimse kendi nefsi için çıkartmış ise kendisine aittir.

— 468 —

3 - Mülk bir arazide çıkan veya çıkartılan sudur. Bunun mülkiyeti arazinin sahibi kim ise ona aittir. Onunla başkasının arazisini sulamak mecburiyetinde değildir. Fakat başka su bulunmadığı takdirde başkasının hayvanlarına su vermek zorundadır.

Dere ve dağlardan akan su veya orada bulunan pınar temellük edilemez, onda herkesin hakkı vardır. Yani herkes ondan istifade edebilir.

Bir köy halkı, arazisini böyle bir su ile sulamak isterse, sıra ile sulayacaklardır. Yani önce suya en yakın arazi, sonra onu takip eden araziler sıra ile sulanacaktır. Ancak arazi sahipleri aralarındaki anlaşma ve nöbetleşme usulü ile, suyu, gün veya saatlere ayırmak sûretiyle taksim edebilirler.

Küfür diyarında bulunan arazi, şayet ihya edilmiş bir arazi ise, kafirlerin diğer malları gibi hiçbir surette dokunulması caiz değildir. İhya edilmemiş arazinin müslüman olmayan kimseler tarafından ihya edilmesi caiz olduğu gibi müslümanlar tarafından da ihya edilmesi de caizdir.

Müslüman olmayan bir ülke, müslümanların eline geçerse onların mabedlerine dokunmak caiz değildir.

Kafirlerin müslüman bir ülkeye girip ellerine geçirmeleri halinde ğasp edilen yerler, İslâm diyarı olmaktan çıkmaz, kısacası burası İslâm diyarıdır. (El-Envar C.1, Sah.421).

Bir kimse çevresi, meskun olan evini hamam veya değirmene veya benzeri bir şeye çevirirse ondan sorumlu tutulmaz. Yeter ki, komşularını rahatsız etmemek için gereken tedbiri almak hususunda elden geleni yapmış olsun. Ama komşulara zarar verecek şekilde tasarruf ederse elbette menedile-cektir.

Gelen gidenlere zarar vermemek şartiyle cadde ve sokakların bir kenarında oturmak ve alış-veriş yapmakta beis yoktur.

Bir kimse, kurulan pazarın belli bir yerinde oturup alış-veriş yapmayı itiyad haline getirmiş ise veya idareciler tarafından tahsis edilmiş ise başkanın orada oturması caiz değildir. Va'z

— 469 —

ediyor ise yine durum böyledir. Yani başkasının orada oturması caiz değildir. Ama bir kimse caminin bir yerinde namaz kılarsa ikinci namazda onun orada bir hakkı yoktur.

Camide, caminin avlusunda alış-veriş yapmak caiz değildir. Onu yapan kimse menedilecektir.

Bir kimse, caminin bir yerinde namaz kılmak için oturduğu takdirde namaz kılıncaya kadar orası onun hakkıdır. Hatta abdesti bozulduğundan dışarıya çıkarsa hakkı bakidir.

ŞİRKET

Şirket, lüğatta karışmaktır. Istılahta ise birden ziyade kimsenin bir şeyde ortak olmaları için akid yapmalarıdır.

Şirketin çeşitleri vardır:

1 - Şirket-i ebdan : Terzi, marangoz, simsar ve hammal gibi bedenen çalışan kimselerin ter döküp çalışmak suretiyle elde ettikleri mahsulde ortak olmak için yapılan akittir.

2 - Şirket-i müfâvada : Ortakların elde ettikleri mahsulde ve ortaya çıkan ziyanda ortak olmak için yapılan akittir.

3 - Şirket-i vücuh : Birden ziyade kimsenin sermayeleri olmadığı halde kendi itibar ve şerefleriyle veresiye mal alıp satmaları ve kazancı aralarında bölmek için yaptıkları akidtir.

4 - Şirket-i inan : Ticaret yapmak gayesiyle birkaç kişinin bir malda ortak olma yolunda yaptıkları akidtir.

Şirket-i inan hariç bütün şirketler bâtıldır. Ancak hanefi mezhebine göre caizdir.

Sahih olan şirket-i inan'ın dört rüknü vardır:

1 - Ortaklardır. Bunların şartları tevkil ve tevekkülün şartları gibidir.

2 - Sığadır. Yani ticaret yapmağa izni bildiren sözdür. Alış-veriş yapmaya sana izin verdim, gibi.

3 - Çalışmadır. Yani ticaret için mesai sarf etmektir.

— 470 —

4 - Üzerine akit yapılan sermayedir.

Şirketin sahih olabilmesi için aşağıdaki şartların bulunması lazımdır:

1 - Ortakların birbirine tasarruf iznini vermesi; sadece "Ortak olduk" demek kafi gelmez.

2 - Her ortağın akil ve baliğ olması.

3 - Esas sermayenin para gibi, yani ölçülen veya tartılan bir şey olması veyahut hayvan gibi mütekavvim olan bir şey üzerine ortaklığın akdedilmesi.

4 - Sermayenin karıştırılması.

Bu şartlar, birden ziyade kişilerin ortaya koydukları sermaye üzerine yaptıkları şirket akdi içindir. Ama birkaç kişi, veraset ve hibe yolu ile veya müşterek almak suretiyle bir şeyde ortak olsalar, bir birine izin verdikleri takdirde şirket meydana gelmiş olur. Şirkette ortaklar tarafından konulan sermaye'nin eşit olması icab etmez. Her birisi ortağına zarar vermemek şartiyle tasarruf edebilir. İzin almadan ne veresiye, ne de o memlekette yürürlükte olmayan para ile müşterek malı satamaz.

Aynı zamanda izin almadan bulunduğu yerden başka yere götüremez. Her ortak, istediği zaman şirketi feshedebilir.

Ortaklardan birisi ölür yada delirirse şirket münfesih olur. Kazanç veya ziyan her birisinin koyduğu sermayeye göredir.

Ortak, emin sayılır. "Şu kadar ziyan ettim", "bu kadar masraf oldu" veya "helak oldu" dese sözü makbuldür.

Ortaklardan birisi fazla çalıştığı için kendisine fazla bir şey şart koşulursa, şart batıldır.

Ortak vekil gibidir. Diğer ortağın veya ortakların izni olmadan müşterek malı vâde, yabancı para ve Gabn-ı fahiş ile satamaz. Böyle bir satış yaptığı takdirde ortağın hissesindeki satış batıldır. Ayrıca parasını almadan sattığı şeyi müşteriye teslim etmek, satın aldığı şeyi teslim almadan parasını vermek caiz değildir.

Ortaklardan birisi bir süre hastalanıp işe gidemez, veya

— 471 —

mazeretsiz işi bırakırsa diğer ortak çalıştığından çalışma ücretini isteyemez. Şayet yangın veya yağmacılık gibi bir olayla malın telef olduğunu iddia ederse bakılır. Eğer bu olay biliniyorsa yine yemin ile sözü makbuldür, aksi takdirde şahitlerin şehadetiyle sözü makbul olabilir.

Ortak olan kimse; "Ben bunu kendim için aldım veya ortaklık için aldım" dese, yine sözü yemin ile geçerlidir.

Ortak olan kimse bir şey satar ve diğer ortağın izni olmadığı halde "Sattığım şey şirket malından", olduğunu ileriye sürerse sözü geçersizdir.

Bir kimse avcılık yapmak üzere köpeğini veya tuzağını birisine vererek ortaklık yaparlarsa bu akit fasittir. Avcılıktan bir şey elde edilirse avcınındır.

KİRAZ (MÜDAREBE)

Kiraz, lügatta kesme mânasını ifade eder. İstilahta ise, bir taraftan sermaye, diğer bir taraftan çalışma olmak üzere bir nevi ortaklıktır. Buna mudaraba da denir.

Kiraz iki kısımdır:

Biri mutlak kirazdır ki: Zaman, mekân veya bir nevi ticaret veya muayyen bir kimse alış veriş yapmakla mukayyed olmayandır.

Diğeri, muayyen zaman ve mekân veya bir nevi ticaret veya muayyen bir kimse ile alış veriş yapmak ile mukayyed olan kirazdır.

Kirazın üç rükünleri vardır:

1 - Sermayeci - sermaye veren -,

2 - Sermayeyi çalıştıran,

3 - Sığa - icap ve kabul -,

Bu üç rükün tahakkuk etmedikçe kiraz da tahakkuk etmez.

— 472 —

Kirazın şartları ise şunlardır:

1 - Hem sermayeci hem sermayeyi çalıştıran kimsenin ehil olmaları. Binaenaleyh deli, çocuk ve mükreh olan kimselerin kiraz akdini yapmaları caiz değildir. A'mâ olan kimse alış-veriş yapamazsa da kiraz akdini yapabilir. Yalnız sermayeyi çalıştıran kimse olursa, ehil bir kimseyi vekil olarak tayin etmek suretiyle bu muameleyi yürütmesi mümkündür.

2 - Sermayeyi çalıştıran kimsenin işinde hür olması, yani muayyen bir şeyi veya çok az bulunan bir şeyi satın alması veya muayyen bir kimse ile alış veriş yapmasının kendisine şart koşulmamasıdır.

3 - Kirazın belli bir süreye bağlanmaması. Binaenaleyh bir sermayeci, birisine bir seneye kadar çalıştırmak ve kazanç yarı yarıya olmak üzere, "Sana bu sermayeyi veriyorum," dese, beriki de kabul ederse, kiraz akdi sahih değildir. Hanefi ile Hanbeli mezheplerinde belli bir süreye bağlamak caizdir.

Kazancın iki şartı vardır:

1 - Kazancın, sermayeci ile sermayeyi çalıştıran kimseye has olması. Onlardan başka bir kimse için kazançtan bir hisse tahsis etmek caiz değildir.

2 - Kazanç nisbetinin belli olması. Sermayenin birkaç şartı vardır.

a - Altın ve gümüş olması. Şafii mezhebinde durum böyledir. (Buna göre, bu zamanda altın ve gümüş para olmadığına göre piyasadaki kiraz muamelesinden hiç birisinin caiz olmaması gerekir. Bunun da ne kadar zor olduğu malumdur.) İmamı Şafii hayatta olsaydı mutlaka buna fetva verecekti.

b - Sermayenin mikdarı ile cinsinin malum olması.

c - Muayyen olması. Buna göre kiraz sermayesi için iki keseden birisinin üzerine kiraz akdini yapmak caiz değildir.

Sermayeyi çalıştıran kimsenin şu hususlara dikkat etmesi lazımdır:

1 - Normal olarak alış-veriş yapması, yani kazanmak umudu ile tasarruf etmesi.

— 473 —

2 - Satın aldığı şeyin ayıplı olması halinde geri çevirmesi. Yalnız kusurlu olmakla beraber kazanç sağlayacağı biliniyorsa, onu geri çevirmek zorunda değildir.

3 - Sermayecinin izni olmadan kiraza ait malları bulunduğu yerden başka bir yere götürmemesi, sermayeyi çalıştıran kimsenin kazanç getirecek mübah olan her alış-verişi yapması caizdir.

Çok nadir bulunan bir şeyin alıp satılması, âkitte şart koşulursa kiraz akdi fasittir.

Sermayeyi çalıştıran kimse, sermayeciden izin de alsa, elinde bulunan sermayeyi çalıştırmak üzere başka birisini ortak edemez. Fakat sermayeci, çalıştırmak üzere iki kişiye sermaye verebilir.

Herhangi bir sebeple kiraz muamelesi fesade giderse, yapılan tasarruf sahih olup bütün kazanç sermayeciye ait olduğundan, sermayeyi çalıştıran kimse ücretülmisle müstahaktır.

Parayı çalıştırna kimse, normal olarak ticaret yapar. Gabnı-fahiş ile alış veriş yapmaya yetkisi yoktur.

Kiraz için sermayeden fazla bir şey satın almak caiz değildir.

Sermaye sahibinden izin almadan kiraz maliyle yola çıkılmaz. Sermayeyi çalıştıran kimse, taksim yapıldığında kendisine düşen kazanç hissesine malik olur.

Alış veriş yaparken ziyan olursa kazançtan düşürülür.

Hem sermayeci hem sermayeyi çalıştıran kimse istedikleri zamanda kiraz muamelesini feshedebilirler. O zaman sermayeyi çılıştıran kişi, ticaret eşyasını satıp paraya çevirerek sermayeciye verecektir. Sermaye sahibi, henüz kazanç belli olmadan bir miktar geri alırsa sermaye o kadar eksilir. Kazanç belli olduktan sonra geri alınan şey kazanç ile sermayeden sayılır. Meselâ, sermaye yüz, kâr da yirmidir. Yirmi geri alırsa kazanç altıda biridir. Öyle ise geri alınanın altıda biri kazançtan, kalanı da sermayeden sayılacak; yani sermaye seksen üç ve üçte birine inmiş oluyor. Onlardan birisi vefat eder veya akli muvazenesi zail olursa akit münfesih olur.

— 474 —
GASP

Gasp, lüğatta bir şeyi zulmen almaktır. Istılahta ise haksız yere başkasının hakkını istila etmektir. Gasp, haram olup büyük günahlardan sayılır.

Gasp edilen şeyin mağsup sayılabilmesi için onu bir yerden başka bir yere götürmek şart değildir. Binaenaleyh bir kimse, birisinin bineğine biner veya döşeğine oturup bir başka yere götürmezse de gasıp sayılır. Bir kimse, birisinin evine girip onu çıkarır, veya istila etmek gayesiyle onu çıkarmadan onunla birlikte oturursa, evin yarısını gasp etmiş sayılır. Yalnız bu iki meselede eve giren kimse, güçsüz olup istila edecek bir durumu olmazsa yaptığı iş gasp sayılmaz.

Gasıp'in yapması gereken şey, bir an evvel gasp ettiği şeyi sahibine iade etmektir. İade etmeden evvel telef olursa zâmin olur. Gasp edilmiş olan şey icari sahih olan bir şey ise kullanılmamış bile olsa ğasibin elinde kaldığı müddetin Ecr-i mislini ödemekle mükelleftir.

Bir kimse, birisinin elindeki malını itlaf ederse, elinden almadığı halde zâmin olur.

Bir kimse, birisine ait bir çuvalın ağzını açar ve içindeki şey dökülürse zamin olur. Bir kimse, gasıbtan bir şey alır ve yanında telef olursa zâmin olur.

Gasbedilen şey, misli, yani ölçülen veya tartılan şey ise mislini iade edecektir. Mütakavvim, yani sayılan veya metreye vurulan bir şey ise, ğasb edildiği andan itibaren telef olduğu zamana kadar en yüksek fiatı nazarı itibare alınmak suretiyle bedelini hak sahibine verecektir.

Bir kimse, başkasının içkisini döker veya İslâmın yasakladığı başka bir şeyi itlaf ederse zamin olmaz. Ancak zimminin içkisini dökmek caiz değildir. Çalgı aletleri, dinen yasak olduğundan onları kırıp parçalayan kimse, zamin olmaz. Yalnız

— 475 —

parçalarından faydalanılmayacak bir hale getirmek doğru değildir. Ğasıp ile mağsubuminh, eski mi, yeni mi diye bir aybin tekevvünü hususunda ihtilafa düşerlerse mağsubuminh musaddaktır. Bir kimse, bir tarlayı ğasp edip toprağını başka yere götürürse, tekrar onu yerine iade etmesi icab eder.

Bir kimse, zeytin yağını ğaspedip kaynatır ve bu yüzden eksilirse, onu iade etmekle beraber eksilttiği miktarı eklemekle de mükelleftir.

Bir kimse, şire (üzüm suyu) ğasp eder, sonra sirkeye dönerse asahha göre sirke malikinindir. Fiatı şireden eksik olduğu takdirde onun eksikliğini telafi edecektir.

Birinin ğasp ettiği içki sirkeye dönerse, o sirke haliyle mağsubminhe verilecektir.

Bir kimse, birisinden bir tarla ğasp eder ve onu ağaçlandırsa, malik isterse onu söker.

Bir kimse, bir kumaş ğasp edip onu boyadığı halde fiatı artmazsa bir hak iddia edemez. Eksilirse de onu telefi etmekle mükelleftir. Artarsa, arttığı kadar onda hissesi vardır. Gaspettiği şey başka bir şeye karıştığında ayrılması mümkünse ayırmak gerekir; mümkün değilse telef olmuş gibi olur. Yani mütekavvim ise kıymetini, misli ise mislini verecektir.

Bir kimse, bir direk gaspedip binaya yerleştirirse onu çıkarmak icabeder.

Bir kimse satın almak gayesiyle bir şey alıp bakmak isterken elinde telef olursa, şayet olay mal sahibinin huzurunda olmuş ise zamin olmaz, yoksa zamin olur.

Bir kimse içinde pekmez ve yağ bulunan bir tuluğun ağzını açar ve bu sebeble dökülürse zamin olur.

Bir kimse kendi tarlasında veya evinde ateş yakar ve bunun neticesinde bir kıvılcım başkasının tarlasına sıçrayıp ekinini veya başka bir şeyi yakarsa rüzgar normal olduğu takdirde zamin olmaz.

Bir kimse tarlasını sulamak gayesiyle kanal açar ve bu sebeple su her hangi bir delikten akarak başkasının ekinini veya

— 476 —

evini bozarsa sulama işi normal olduğu takdirde zamin olmaz.

Bir kimse başkasının ahırını açıp hayvanlarının çıkması için seslenir ve bu sebeble de hayvanlar dışarı çıkıp kaybolurlarsa zamin olur. Yoksa sadece kapıyı açmakla yetinirse zamin olmaz.

Herhangi bir kimsenin atları ahırdan çıkıp sağa sola dağılırlar ve ahıra çevrilmeleri zor olursa gece olsun, gündüz olsun itlaf ettikleri şeyden sorumlu değildir.

Bir kimse bir hayvan bulur ve onu bir müddet önünde sürer, bilahare onu terk ederse, sahibi bilinsin bilinmesin onun uhdesine girer, kaybolması halinde zamin olur.

Bir kimsenin evine başkasının koçu gelirse, onu korumak zorunda olmadığı gibi sahibine haber vermek zorunda da değildir. Ama başkasının elbisesi evine veya balkonuna düşerse onu sahibine iade etmek zorundadır.

Bir kimsenin saldırgan bir köpeği bulunsa onu bağlamak veya haps etmek zorundadır. Onu serbest bıraktığı takdirde her hangi bir şey itlaf ederse zamin olur. Ama saldırgan olmadığından onu serbest bırakır ve tevafukan bir şey itlaf ederse sorumlu değildir.

Bir kimse tarlasını zehirli bir ilaç ile ilaçladıktan sonra başkasının hayvanı o tarlaya girip otlar ve zehirlenerek ölürse zamin olmaz.

Bir kimse kıtlık hüküm sürdüğü bir sırada birisinin buğdayını itlaf eder ve kıtlık gittikten sonra mislini sahibine iade ederse mesuliyetten kurtulmuş olur.

Bir kimse birisinden bir şey gasp eder ve onunla ticaret yaparsa bakılır, şayet ayniyle alış-veriş yapmış ise yapılan alış-veriş batıldır. Onun yerine bedel olarak aldığı şeye de sahip olamaz. Ama zimmet ile alış-veriş yaparsa, yani, alış-veriş yaparken gasp ettiği şeye işaret etmeden yaparsa ticaret batıl değil, sahihtir. Kazanç da kendisinindir.

Bir kimse iyi görünen bir zatın yemeğini yer, sonra yediği şeyin haram olduğunu anlarsa Allah'ın indinde mesul değildir. Ama malının tümü veya çoğunun haram olduğunu bildiği halde yerse kıyamette sorumlu olacaktır.

— 477 —
VAKIF

Vakıf, baki kalmakla beraber, kendisinden istifade edilebilen bir malı mübah bir yöne hasr etmektir. Vakıf, ayet ve hadis ile sabit olmuştur. Ebu Talha (R.A.)'nın Büreyha adlı çok güzel ve çok sevdiği bir bahçesi vardı.

لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتّٰى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ

Ali İmrân 92

Ayeti celilesi nazil olunca, Allah yolunda vakf etti. Resûlüllah (S.A.V) buyuruyor:

اِذَا مَاتَ ابْنُ اٰدَمَ اِنْقَطَعَ عَمَلُهُ اِلَّا مِنْ ثَلَاتٍ صَدَقَةٌ جَارِيَةٌ اَوْ عِلْمٌ يَنْتَفِعُ بِهِ اَوْ وَلَدٌ صَالِحٌ يَدْعُو لَهُ

"İnsanoğlu vefat ettiğinde bütün ameli kesilir (sonu gelir). Ancak üç şey müstesnadır. Bunlar; cari (devam eden) sadaka, kendisinden faydalanılan ilim, kendisine dua eden salih bir evlat."

Hz. Ömer (R.A.) Heyber arazisinden kendisine bir hisse düştü. Bunun üzerine Peygambere "Bu araziye ne yapmamı emr ediryorsun." dedi. Peygamber (S.A.V.) aslını vakf edip teberru edersin. Bunun üzerine Hz. Ömer satılmamak, hibe edilmemek ve miras olarak intikal etmemek üzere onu teberru etti. (Buhari ve Müslim)

Vakfın dört rüknü vardır:

1) Vakıf (Vakfeden şahıs)

2) Vakf edilen şey (Mevkuf)

3) Mevkufunaleyh (kendisi için vakf edilen)

— 478 —

4) Vakıf sığası.

Vakf eden kimsenin sözünün muteber ve teberrua ehil olması icab eder. Binaenaleyh, delinin ve çocuğun vakfı caiz değildir.

Mevkufun da bağ, bahçe, tarla gibi, kendisi kalmakla beraber gelir sağlayan bir şeyin olması lazım gelir. Bunun için yemek ve güzel kokulu şeyleri vakf etmek caiz değildir. Ancak sadaka olarak verilir.

Mevkufunaleyhin, malik olabilecek bir şey olması gerekir. Binaenaleyh hayvana, henüz dünyaya gelmemiş bir cenine ve vefat eden bir kimseye vakf etmek sahih değildir. Bunun için mezara yapılan vakıf fasittir. Fakat mezarın yanına gelen fakirler için bir vakıf yapılırsa caizdir. Mevkufunaelyhin canlı olması şart değildir. Bunun için cami ve medrese gibi hayır müesseselerine de vakf etmek sahihtir.

Yukardaki tariften de anlaşıldığı gibi mevkufunaleyhin masiyete vesile olacak bir şey olmaması gerekir. Bunun için kilise gibi ma'siyet yerleri için vakıfta bulunmak caiz değildir.

Bir kimse, kendi sülalesine bir şey vakfederse sahihtir. Vakfın şartları ne ise, onlara riayet etmek gerekli olup muhalefet etmek caiz değildir.

Vâkif (vakfeden), bir mütevelli tayin etmemiş ise, İslâm hükümeti, vakıfla ilgili işleri yürütecektir. Ama mütevelli tayin etmiş ise mütevellinin vâkifın şartlarına riayet ederek nezaret etmesi gerekir.

Muayyen bir zaman için vakıf yapmak, caiz değildir. Muayyen bir kimseye vakıf yapılırsa bunu mevkuf-un aleyhin kabül etmesi lazımdır.

Vakıf malı hiçbir sûrette ne satılır, ne de değiştirilir. Yalnız caminin hasır ve sergilerinden istifade edilmeyecek bir duruma gelirlerse, satılıp yerine başka şey alınabilir.

Bir kimse faydalanmak şartiyle bir şey vakf ederse sahih değildir. Binaenaleyh bir kimse hayatta olduğu müddetçe oturmak şartiyle evini vakf ederse yapılan vakıf sahih değildir. Ancak Hanefi ulemasından imam Ebu Yusuf'a göre caizdir.

— 479 —

Bir kimse tarlasını fakirlere vakf ederse, sonra kendisi de fakir bir hale gelirse, o da diğer fakirler gibi tarladan istifade edebilir.

Bir kimse bir kuyu vakf eder veya bir cami inşa edip vakf ederse o da herkes gibi kuyudan istifade ederek su içip, onunla yemek pişirebilir, camide de namaz kılar.

Umumi bir hayır cihetine vakf etmek caizdir. Binaenaleyh ilim tahsilini yapan, ölüleri yıkayıp kefeleyen ve kabir kazanlara vakf etmek sahihtir.

Bir kimse, tarlasında ölülerin defni için müsaade eder ve içinde bir çok ölü defn edilirse vakıf etmiş sayılmaz. Ancak "Ben bu tarlayı ölülerin defni için vakf ettim" dediği takdirde vakf etmiş sayılır.

Bir kimse, şu sergi cami için olsun, dese, bu söz ile onu vakf etmiş sayılmaz. Bu ancak bir temliktir. Bunun caminin imam, kayyımı veya sorumlusu kim ise onu kabul etmesi ve kabz etmesi lazımdır.

Bir kimse caminin ihtiyacını karşılamak için cami bakıcısına bir şey verirse, harcamadan evvel isterse onu geri alabilir.

Caminin arsasında değeri olmayan ot bulunsa, onu caminin arsasından atmakta bir sakınca yoktur. Ama değeri varsa onu atmak veya her hangi bir kimseye bedava vermek caiz değildir. Onu satmak ve parasıyla caminin ihtiyacını karşılamak lazımdır.

Bir cami yıkılır ve tamiri umulmuyorsa, vakfının geliri ile camiye harcanması gerekir. Vakıf malı gereksiz bir yere harcansa harcayan kimse zamin olur.

HİBE

Hibe, karşılıksız olarak bir şeyi başkasına vermektir. Hibe, bir çok ayet ve hadiselerle sabit olmuştur. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

— 480 —
وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى

"İyilik ve Takva üzerine yardımlaşınız." (Elmaide: 2)

Resûlüllah (S.A.V.)'ta şöyle buyuruyor:

تَهَادُوا تَحَابُّوا

"Birbirinize hediye veriniz. Sevişmenize vesile olur."

Hibenin dört rüknü vardır:

1 - Hibe edenle kendisine hibe edilen kimseler. Bunların şartları alıcı ile satıcının şartları gibidir. Yani, akil, baliğ ve Mahcurualeyhi olmaması gerekir. Binaenaleyh çocuk, deli ve Muhcurualeyhi olan kimse malından kimseye bir şey hibe edemez. Çocuğa veya deliye bir şey hibe edildiğinde velisi kim ise o, onun yerine kabul edecektir. Hibe eden bizzat veli ise kendisi hem icap, hem kabul edecektir.

2 - Sığadır. Yani, hibe edenin icabı ile kendisine hibe edilenin kabulüdür.

3 - Hibe edilen şeydir. Satılması caiz olan her şeyin hibe edilmesi de caizdir. Satılması caiz olmayan şeyin hibe edilmesi de caiz değildir.

4 - Hibe edilen şeyin teslim alınmasıdır. Yani, menkul olduğu takdirde mutlaka teslim alınması gerekir. Gayr-ı menkul olursa bulunduğu yere yetişecek kadar bir zamanın geçmesi ve tahliye edilmesi gerekir.

Hibe, iki çeşittir:

1) Sevaba nail olmak gayesiyle muhtaç olan kimseye bir şey takdim etmektir ki, bunun adı sadakadır.

Mâverdi: yapılan ihsan (yardımların) yedi çeşidi hibe şümulüne girer demektedir.

1 - Akrabaya verilen şey: Çünkü bundan maksad, sıla-i rahim'dir.

2 - Düşmana verilen şey: Çünkü bundan maksad, düşmanlığı ortadan kaldırmaktır.

— 481 —

3 - Zenginin fakire verdiği şey: Zira bundan maksad, fakire yardım sağlamaktır.

4 - Ulemâ ile sulahâ'ya verilen şey: Zira bundan maksad, fakire yardım sağlamaktır.

5 - Çocuk ile deliye verilen şey.

6 - Dostlara verilen şey.

7 - İyilik yapan kimseye iyilik edip mukabelede bulunarak verilen şey.

2) Sevaba nail olmak gayesiyle değil, başkasına ikram olsun diye kendisine götürülen şeydir ki, bunun adı hediyedir. Hediyede icab ve kabul, yani, verdim aldım, demek icab etmez.

Satılması caiz olan şeyin hibe edilmesi de caizdir. Satılması caiz olmayan şeyin hibe edilmesi caiz değildir.

Alacaklı olan bir kimse borçlusuna, "alacağımı sana hibe ettim" dese onu ibra etmiş olur.

Hibede icab, (sana verdim) lazım geldiği gibi, kabz etmek için de izin vermek lazımdır.

Bir peder, çocuklarına bir şey vermek isterse adil davranması sünnettir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:

اِتَّقُوا اللّٰهَ وَاعْدِلُوا بَيْنَ اَوْلَادِكُمْ

"Allah'dan korkunuz. Çocuklarınız arasında adaletli davranınız." (Buhari)

Bir peder oğluna veya kızına bir şey hibe ederse, elinde kaldığı müddetçe geri alabilir. Ama oğul onu birisine satmış veya hibe etmiş, bilahare satınalmış ise, el değiştirdiğinden peder onu geri alamaz.

— 482 —
LUKATA

Lukata, her hangi bir kimseye ait olmayan bir yerde bulunup, sahibinin kim olduğu bilinmeyen ve kendi kendini muhafaza edemeyen maldır.

Kendine güvenip hiyanet etmeyeceğini bilen kimsenin, böyle yitik bir şeyi bulduğu takdirde, muhafaza etmek gayesiyle alıp bir seneye kadar tarif etmesi sünnettir. Yoksa kendi kendine güvenemeyen bir kimsenin böyle bir yitiği alması mekrûhtur. Fasık, mürted ve kâfir, bir şey bulsalar kendilerinden alınıp bir âdile teslim edilecektir. Ve bir seneye kadar tarif edilecektir. Sahibi çıkmazsa onu bulan fasık veya kâfir ise kendisine verilecektir.

Zeyd bin Halid El Cüheni'den (R.A.) rivayet olunmaktadır:

"Resûlüllah (S.A.V.)'a altın ve gümüşün yitiğinden soruldu. Dedi ki: Cüzdan ve kesesini bir seneye kadar tanıt. Bilinmezse (sahibi) onu harca ve senin yanında emanet olarak kalsın. Birgün sahibi gelirse kendisine ver, yoksa senindir. Suali soran kimse bu defa deve yitiğini ona sordu. Bunun üzerine buyurdu ki: Ondan ne istiyorsun, onu bırak, onun ayakkabısı ve su tuluğu onunla birliktedir. Suya gider ve ağaç yer, sahibi onu buluncaya kadar. Davarı sorduğunda dedi ki: Onu al, o ya senin, ya kardeşinin veya kurdundur." (Buhari, Müslim)

Lukatanın üç rüknü vardır:

1) Almak.

2) Alınan.

3) Alan.

Remli'ye göre, bir şey görüldüğü yerde bırakıldığı takdirde zayi olma ihtimali kuvvetli olursa kendine güvenen kimsenin, alıp bir seneye kadar tarif etmesi vacibdir.

Hadisten de anlaşıldığı gibi deve, ceylan, güvercin gibi kendini yırtıcı hayvanlardan koruyabilen ehli hayvanları gören

— 483 —

kimsenin muhafaza etmek gayesiyle de olsa alması caiz değildir. Ancak tehlikeli bir durumları olursa caizdir. Fakat keçi, koyun, buzağı gibi kendini muhafaza edemeyen hayvanları iltikat etmek caizdir.

Lukatanın belli başlı şartları:

1 - Elden düşmek veya gaflet sebebiyle kaybolmuş olması. Şayet rüzgar birisinin evine bir şey sürüklemiş veya birisi kaçarken bir başkasının evinde bir şey düşürmüş ise, söz konusu kayıp mal bir yıl tarif edilse de temellük edilemez. O, daima emanettir.

2 - Ölü bir arazide veya bir camiide veya umumi bir caddede bulunması. Şayet her hangi bir kimsenin tarlasında bulunsa temellük gayesiyle alınamaz, o arazi kimin elinde ise ona verilecektir.

3 - İslâm diyarında veya içinde müslüman bulunan Dar-ı Harb'te bulunması, aksi takdirde ğanimettir, beşte biri humusa müstehak olan kimselere verilmek üzere, Beytülmala, kalanı ise bulana verilecektir.

Lukata üzerine terettüp eden hükümler dörttür:

1 - Onu korumak için alınmış ise emanettir. Sahibi bulunmadığı takdirde bir sene sonra temellük etmek gayesiyle alınmış ise bir seneye kadar emanettir. Emanetin ahkamı üzerine terettüp eder. Hiyanet için alınmış ise gasıp sayılır. Bu takdirde ancak hakime teslim etmekle yakasını kurtarabilir.

2 - Onu tanımak ve bir seneye kadar tanıtmak. Tanıtma çarşılarda, halkın toplandığı yerde ve camiilerin kapıları önünde olacaktır. Ancak camiinin içinde lukatanın tanıtımı yapılamaz. Lukatayı tanıtan kimsenin akıllı ve güvenilir bir kimse olması gerekir, yoksa tanıtımı müteber değildir. Lukata bir iki tane üzüm olup mal sayılmayacak bir şey olursa tanıtmak gerekmez. Onu yemek caizdir. Ama mal olmakla beraber çok sayılmıyorsa sahibi ondan vaz geçmiştir zannedilinceye kadar tanıtılır. Değerli bir mal ise bir seneye kadar tanıtılır.

3 - Bir sene sonra sahibi çıkmazsa istense temellük edilecektir.

— 484 —

4 - Temellük ettikten sonra sahibi çıkarsa kendisine verilecektir.

Lukatayı alan kimse, münasib bir sûrette ilân eder. Değeri olan bir şeyi günde bir iki sefer, sonra haftada bir iki sefer, sonra ayda bir iki sefer ilân eder. Bu, bir sene tamam oluncaya kadar devam eder. Sonra isterse onu temellük eder, isterse de yanında emanet olarak muhafaza eder. Fakat pek değerli bir şey değilse, onun sahibinin tahminen ondan vaz geçtiği bir zamana kadar ilân edilir. Sonra temlik edilir.

İlânda, cinsi, yani gümüş mü, altın mı, vasfı, (meselâ elbise yerli mi, Suriye malı mı, Avrupa malı mı gibi) ve zarfı beyan edilir. Fakat miktar beyan edilmez.

Onu mal edinmek gayesiyle almış ise, ilân ücreti kendisine aittir. Yoksa mal sahibine aittir. Onu temlik ettikten sonra veya temellük edip harcadıktan sonra sahibi çıkarsa, hala duruyorsa onu yoksa onun bedelini vermeğe mecburdur.

Mekke Hareminde görülen şey, sadece muhafaza edilmek için alınır.

Sahipsiz bir çocuğu bir yerde bulunan kimse, mutlaka onu almağa mecburdur. Birkaç kişi onu görmüşler ise onu almak farz-ı kifayedir. Onu gördüğüne dair şahit tutması lazımdır.

Ekin tarlalarında veya bağ ve bahçelerde ekin veya meyveler olgunlaşıp toplandıktan sonra, başaklarının ve meyvelerinin toplanmalarına müsaade edilirse, toplanmaları caizdir.

VASİYET

Vasiyet, bir kimsenin kendisine ait bir hakkı öldükten sonra her hangi bir cihete verilmesi için tavsiye etmesidir. Vasiyet, Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye ile sabit olmuştur.

Vasiyet; vacip, sünnet, mübah, haram ve mekruh olmak üzere beş kısımdır.

Vacip olan vasiyet şöyledir: Birisinin yanında emanet veya zimmetinde borç bulunsa, onu hasta olmazsa da vasiyet

— 485 —

etmesi gerekir. Çünkü ölümün ne zaman geleceği belli değildir. Hasta olmadan ölmek mümkündür.

Sünnet olan vasiyet de şöyledir: Fakir, miskin ve borçlulara vasiyet etmek gibi.

Mübah olan vasiyet de, durumu müsait olan kimselere vasiyet etmek gibidir.

Haram olan vasiyet de bulduğunu gayrı meşru yollarda harcayan kimseye vasiyet etmek gibi.

Mekruh olan vasiyet ise, malın üçten fazlasını veya variste vasiyet etmek gibidir.

Rükünleri; vasiyet eden, kendisine vasiyet edilen, vasiyet edilen şey ve vasiyet olmak üzere, dörttür.

Vasiyet edenin mükellef, ihtiyar sahibi ve teberrû'a ehil olması şart'tır. Çocuk, deli ve baygın olan kimselerin vasiyetleri sahih değildir.

Kendisine vasiyet edilen yerin masiyet yeri olmaması ve temellük edebilecek bir vasıfda bulunması lazımdır. Kilise, saz ve bar gibi İslâmın kabul etmeyip, yasakladığı yerlere ve hayvanlara vasiyet etmek caiz değildir. Ancak hayvanın yemini sağlamak maksadıyla vasiyet edilirse caizdir.

Her hangi bir varise bir şey vasiyet etmek, diğer varislerin, ölümünden sonra kabûl etmemeleri halinde caiz olmadığı gibi hisseleri miktarınca vasiyet etmek de caiz değildir. Çünkü İslâm dini varislerin hissesi ne ise onu belirtmiştir. Aksini söylemek batıl olduğu gibi, belirttiği gibi ise söylemek te fuzulidir.

Vasiyet edilen şeyin de mübah olması, yani dinen ondan faydalanmanın caiz olması lazımdır. Binaenaleyh, malla vasiyet etmek caiz olduğu gibi, köpek, tezek gibi dinen mal sayılmayan fakat faydası olan şeyleri de vasiyet etmek caizdir.

Tehlikeli, yani çoğunlukla ölüme vesile olan bir hastalıkda bulunan bir kimse, malın üçte birinden fazla bir şeyi teberru veya vakf ederse vasiyeti gibidir. Zira böyle bir kimsenin ancak malın üçte birisinde yetkisi vardır.

Bir kimse tehlikeli bir hastalıkta bulunduğu için sülüsten

— 486 —

fazla miktarda yaptığı teberru red edilir, ancak ölmezse ve iyileşirse teberru infaz edilir.

Bir kimse, malının bir kısmını akrabalarına vasiyet ederse varisleri vasiyete girmezler. Varis olmayan akrabaların erkek ve dişisi arasında fark yoktur. Yani mirasda olduğu gibi, erkeğe iki hisse, dişiye bir hisse verilmeyip müsavi tutulurlar. Meyyite sadaka fayda verir. Yalnız, imamı Nevevî, imamı Şafii'den naklettiğine göre; meyyit için okunan Kur'an-ı Kerim'in mükâfatı ölüye fayda vermez. (Feth-el-Vehhab. C. 3, sh. 286)

İmam-ı Remli ise diyor ki: Tilâvet mezarın yanıda olur veya akabinde meyyit için dua edilir ve sevabın kendisi için hasıl olacağını niyet ederse ölüye fayda verir. (Büceyremi; C. 3, Sh. 386)

Bermavi'ye göre, bir kimse vefat edip de alamadığı alacağının sevabı kendisine ait olmakla beraber varisleri de onu alabilirler.

Vasiyeti infaz etmek, borcu kapatmak ve çocuk ve deli gibi kimselerin işlerini çevirmek için bir vasi tayin etmek sünnettir. İbni Mes'ud (R.A.) vasi tayini için şöyle yazdı:

وَصِيَّتِى اِلَى اللّٰهِ تَعَالَى وَاِلَى الزُّبَيْرِ وَابْنِهِ عَبْدُ اللّٰهِ

"Vasiyetimi Allah Teâlaya, Zübeyre ve oğlu Abdul-lah'a bırakıyorum."

Bütün servetini içine alacak derecede borçlu olan veya malı olmayan kimsenin vasiyeti caiz değildir.

Cami, hastahane, medrese ve köprü gibi dine ve cemiyete faydası dokunan her hangi bir şey için vasiyet edilse caizdir.

Din ve millet ayrılığı vasiyetin sıhhatına mani değildir; binaenaleyh bir Hiristiyana veya bir Yahudiye veya vatandaş olmayan bir kimseye bir şey vasiyet etmek caizdir.

Vasiyet, dille yapılabildiği gibi yazı ile de yapılabilir.

Muayyen olmayan bir kimse için veya fakirler gibi bir zümre için vasiyet ederse ölümüyle vasiyet işi tamam olmuş

— 487 —

olur. Yani onun için kabul, şart değildir. Fakat muayyen bir kimse için vasiyet etmiş ise vasiyet işi ölüm ile tamam olmaz. Kendisi için vasiyet edilmiş kişinin kabulü şarttır. Red ettiğ takdirde vasiyet edilmemiş gibi olur. Henüz Mûsi (vasiyet eden), hayatta iken Musalehin (kendisine vasiyet edilenin) kabul veya reddi muteber değildir. Musaleh daha önce ölürse vasiyet ortadan kalkmış olur.

Bir kimse, bir davarın Zeyd'e verilmesini vasiyet ederse, iri bir davar verebildiği gibi, vücudu küçük bir davar da verebilir. Fakat oğlak verilse caiz değildir.

Bir kimse, bir evin sadece menfaatını birisi için vasiyet ederse caizdir. Bir kimse, mali durumu müsaid ve hiçbir engel olmadığı halde hacca gitmeden vefat ederse, vasiyet etmezse de birisinin bedel olarak yerine gönderilmesi gerekir. Çünkü hac farizesi zimmetinde sabit olmuş oluyor.

Bir kimse, hac farizesini eda etmiş, ancak nafile için yerine bedel olarak gönderilmesini vasiyet ederse caizdir. Mekke ve Medine'den söz etmemiş ise, memleketinden gönderilmesi gerekir. Yoksa vasiyet ettiği yerden gönderilecektir. Bir kimse, bir şey vasiyet eder ve ölümünden önce dönerse vasiyet etmemiş gibi olur. Musî'nin yaptığı vasiyeti infaz etmek için birisini görevlendirip tayin etmesi sünnettir.

EMANET

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Allah, emaneti ehline vermenizi emr ediyor."

Resûlüllah (S.A.V.) de şöyle buyuruyor:

"Sana emaneti bırakana emaneti eda et. Sana hiyanet edene, hiyanet etme."

Emanetin dört rüknü vardır:

1) Emanet. (Emanet edilen şey)

2) Akit siğası.

— 488 —

3) Emanet sahibi.

4) Emanetçi.

Emanet sahibi ile emanetçinin baliğ ve akıllı olmaları şarttır. Binaenaleyh bir kimse bir deliden veya bir çocuktan bir emanet alırsa, hangi sûretle olursa olsun telef olduğu takdirde zâmin olur. Mislini veya beledini vermeğe mecburdur. Fakat bir mümeyyiz çocuğa emanet bırakılır ve telef olursa çocuk zâmin olmaz. Ama kendisi bizzat itlaf ederse zâmin olur.

Bir çocuk bir çocuğa bir şey emanet olarak bırakırsa, telef veya itlaf edildiği takdirde zâmin olur.

Emanetin (müteneccis de olsa) muhterem olması şarttır. Muhterem olmayan, çalgı aleti gibi haram olan bir şey emanet edilemez. Telef olursa emanetçi zâmin olmaz.

Akit siğası; emanet sahibinin "bunu sana emanet ediyorum" gibi bir söz söylemesi, emanetçinin de red etmemesi şarttır.

Emanetçi; emaneti muhafaza edemeyeceğini bilirse kabûl etmesi haramdır. Yoksa kabul etmesi sünnettir. Ondan başka kimse yoksa ve kabûl etmediği takdirde zayî olacaksa kabullenmesi vaciptir.

Emanet sahibi ile emanetçilerden birisi vefat eder veya delirir veya bayılır veya emanet sahibi iadesini taleb eder veya emanetçi red ederse, emanetin hükmü yürürlükten kalkar.

Emanetçi, münasip bir şekilde emaneti uygun bir yerde muhafaza ettiği halde kayıp olur veya çalınırsa zâmin olmaz. Fakat emanete uygun olmayan bir yerde bırakır veya izin almadan başka bir yere nakl ederse zâmin olur.

Emanetçi, sefere çıkar veya tehlikeli bir hastalığa maruz olursa emaneti sahibinie iade etmelidir. Bu mümkün olmazsa güvenilir bir kimseye iki şahit huzurunda teslim eder. Böyle yapmadığı takdirde mal sahibi "ben teslim almadım" diye iddia ederse zâmin olur.

Bir emanetçinin, emaneti korumak için gerekeni yapması lâzımdır. Meselâ, emanet yün ve elbise gibi bir şey olursa onu

— 489 —

havalandırmak, ilaçlandırmak, hayvan olursa ona yem vermek lâzımdır. Bunları yapmadığı takdirde zâmin olur.

Emanet sahibi kendisine yem gibi lüzumlu şeyleri vermiş ise ne âla, yoksa kendisine müracaat eder. Ya lüzumlu şeyleri tedarik edecek veya emaneti kendisine iade edecektir.

Bir kimse, evde muhafaza etmek üzere birisine para verir, sonra üzerinde bırakır ve yanında telef olursa zâmin olur.

Emanetçi, emanetin bilinen umumi bir yangın gibi bir sebepten dolayı telef olduğunu iddia ederse yemin ettirmeden sözü kabul edilir. Böyle bir sebep bilinmiyorsa sebebin mevcut olduğuna dair iki şahit istenir kendisinden. Sonra bu sebeple telef olduğuna dair yemin eder.

Hz. Ömer (R.A.) şöyle buyuruyor: "Kişinin yakışıklı olması, sizin hoşunuza gitmesin; emâneti sahibine geri veren ve halkın ırzından yüz çeviren kimse mükemmel insandır."

Bir kimse hamama girip soyunma odasında soyunur ve eşyasını hamamcıya teslim etmeden yıkanma yerine girip yıkanır ve bu sırada eşyası çalınsa hamamcı sorumlu tutulmaz. Ancak hiyaneti sabit olursa durum değişir.

Emanetçi olan kimsenin yolculuk yapmak istediğinde yanında bulunan emaneti sahibine geri vermesi lazımdır. Aksi takdirde telef olursa zâmin olur.

Emanetçi, emanet sahibinin izni olmadan emaneti bir yerden başka bir yere götüremez, yalnız memlekette anarşi gibi anormallik bulunur ve emaneti sahibine iade etmek mümkün olmazsa gideceği yere beraber götürebilir.

Bir kimse birisine emanet olarak bir sandık bırakır ve üzerine oturmamasını tavsiye ettiği halde emanetçi oturur ve içindeki eşya kırılırsa zâmin olur.

Bir kimse bir emanet alır ve evde muhafaza etmesi icap ettiği ve imkan olduğu halde evde muhafaza etmez, üzerinde bulundurur ve bu sebeble kaybolursa zâmin olur.

Müteğallibe olan bir kimse emanetçide bulunan bir emaneti zor ile alıp götürürse emanetçi mesul değildir. Fakat

— 490 —

müteğallibe onu zorlar o da emaneti kendisine teslim ederse, emanet sahibi isterse hakkını ondan talep edebilir.

— 491 —

FERÂİZ

Feraiz, lüğatta takdir olunan şey manâsına gelen fariza'nın cemi'dir. Istılahta ise ölüden kalan mirasın varislere dağılış şeklini beyan eden ilimdir. Cahiliyette tevarüs, zülm ve haksızlığa dayanarak kadın ve çocuk gibi kimseler mirastan mahrum bırakılırdı.

İslâm'ın ilk günlerinde ise anlaşmaya bağlı idi. Yani iki kişi bir biriyle anlaşma yapıp, "Bir birimize varis olacağız," diye karar verdiklerinde anlaşmaları makbul olurdu. Sonra bu hüküm neshedilip iş İslâm ve hicrete dayandırıldı. Bilahare vasiyete bağlandı. Daha sonra da miras ayetleri nazil oldu ve önceki hüküm kaldırıldı.

Miras, İslâm'a göre taksim edilmezse varise intikal eden mal haramdır. Ondan verilen sadaka ve yapılan hac gibi ibadetler hiçbir surette kabul olunmazlar. Allah'ın Resûlü şöyle buyuruyor: "Feraiz ilmini öğreniniz, o dininizdendir ve ilmin yarısıdır. O, ümmetimden ilk alınacak ilimdir." Yani yürürlükten kaldırılan ilk ilim, ilmi ferâizdir.

Ölüden kalan mirastan önce techiz, tekfin ve defin masrafı çıkarılır; sonra borcu ödenir; sonra kalan malın üçte birisinden vasiyeti infaz edilir, sonra da kalanı varisler arasında ilerde açıklanacağı gibi taksim edilir.

VARİS OLMANIN DÖRT SEBEBİ VARDIR

Varis olmanın dört sebebi vardır:

1 - Akrabalık,

2 - Nikâh,

3 - Velâ (yani birisi bir köle azad eder, sonra kölenin karâbet

— 492 —

yönünden varisi olmadığından onu azad eden kimse ona varis olur.)

4 - İslâm'dır. Yani varisi olmayan kimsenin malı Beytülmale intikal eder.

İRS'E MANİ HALLER

İrse mani haller üçtür:

1 - Kölelik: Köle olan kimse, mülk edinme vasfına haiz olmadığından ne kendisi başkasına, ne de başkası kendisine varis olamaz.

2 - Katl: Bir kimse, bir kimseyi öldürürse akrabalık derecesi ne olursa olsun ona varis olamaz.

3 - Din ayrılığı: Dinleri bir olmayan kimseler birbirine varis olamazlar. Binaenaleyh İslâm'ın tüm hükümlerini veya bir kısmını red eden kimse, müslüman olan kimsenin mirasından mahrum olduğu gibi, öldüğü takdirde hiçbir müslüman da ona varis olamaz. Buna göre İslâm'ın tümüne veya bir kısmına inanmayan bir evlat müslüman olan babasına veya annesine varis olamaz, bu zamanda nice komünist ve mason evlat var ki, dinen mirastan hakkı olmadığı halde kendisine miras bırakılmaktadır.

ERKEKLERDEN ON SINIF VARİSTİR:

1 - Oğul,

2 - Oğulun oğlu,

3 - Baba,

4 - Babanın babası,

5 - Kardeş,

6 - Kardeşin oğlu,

7 - Amca,

8 - Amcanın oğlu,

— 493 —

9 - Koca,

10 - Mu'tik (bir köleyi azad eden kimse)

KADINLARDAN DA YEDİ SINIF VARİSTİR:

1 - Kız,

2 - Oğulun kızı,

3 - Anne,

4 - Nine,

5 - Kız kardeş,

6 - Zevce

7 - Mu'tika (bir köleyi azad eden kadın)

Bir kadın vefat eder, yukarda zikredilen erkekleri terkederse yalnız baba, oğul ve koca varis olur, kalanlar ise mahrumdurlar:

rübü südüs kalan

------------------------- 12

koca baba oğul

3 2 7

Bir erkek vefat edip yukarda zikr edilen kadınları terk ederse sadece kız, oğulun kızı, anne, anne ve baba bir kız kardeş ve karı varis olur:

Nısıf südüs südüs kalan sümün

--------------------------------------------------------- 24

Kız oğlun kızı anne anne ve baba bir kız kardeş karı

12 4 4 1 3

Mevcut vârisler hisselerini aldıktan sonra bir şey artar ve Beytülmal İslâm ölçüsüne göre tedvir ediliyor ise ona devredilecektir. Yoksa karı ve koca hariç Zevilfarz'a (farz nisbetine göre) dağıtılacaktır. Yoksa Zevilrahm'a verilecektir.

— 494 —
KUR'AN-I KERİM'DE BELİRTİLMİŞ PAYLAR

1 - Nısıf (yarı)

2 - Rübü (dörtte bir)

3 - Sümün (sekizde bir)

4 - Sülüsan (üçte iki)

5 - Sülüs (üçte bir)

6 - Südüs (altıda bir)

Nısıf beş kişinindir:

1 - Koca,

2 - Kız,

3 - Oğlunun kızı,

4 - Anne baba bir kız kardeş,

5 - Baba bir kız kardeş.

Rübü' (dörtte bir) iki kişinin'dir:

1 - Koca,

2 - Karı.

Sümün (sekizde bir) bir kişinindir:

1 - Karı.

Sülüs (üçte bir) iki kişinindir:

1 - Anne,

2 - Anne bir, birden fazla kardeş.

Südüs (altıda bir) yedi kişinindir:

1 - Baba,

2 - Dede,

3 - Nine,

4 - Oğul'un kızı,

— 495 —

5 - Baba bir kız kardeş,

6 - Nine,

7 - Anne bir kardeş.

Şimdi teker teker bunları açıklıyacağız. Şöyle ki:

Kocanın mirasta iki hali vardır:

1 - Ölünün oğlu veya kızı veya oğlunun oğlu veya kızı ile beraber olmazsa mirasın yarısına müstahak olur.

Baba koca

------------------------------- 4

K. nısıf

2 - Ölünün oğlu veya kızı veya oğlunun oğlu ve kızı ile beraber olursa mirasın dörtte birine müstahak olur.

Oğul koca

------------------------------- 4

K. rübü

3 1

Karının da iki hali vardır:

1 - Ölünün oğlu veya kızı veya torunu bulunmazsa mirasın dörtte biri kendisine verilir.

K. rübü

------------------------------- 4

Oğul karı

2 - Yukarda zikredilenlerden biri bulunmazsa sekizde biri kendisine verilir.

K. sümün

------------------------------- 8

Oğul karı

7 1

— 496 —

Kızın üç hali vardır:

1 - Ölünün oğlu olmayıp diğer varislerle beraber bir kızı bulunsa mirâsın nısfını alır.

K. nısıf sümün

------------------------------------- 8

Oğlunun oğlu kızı karı

3 4 1

2 - Ölünün oğlu olmayıp iki veya daha fazla kızı bulunsa mirâsın üçte ikisini alır.

K. sülüsan rübü

------------------------------------------- 12

Amca iki kız koca

1 8 3

3 - Ölünün bir veya birkaç kızı, oğlu ile beraber bulunsa, iki kız bir oğlan gibi sayılır.

Oğul kız koca

-------------------------------------------- 4

2 1 1

Oğlunun kızı veya oğlunun oğlunun kızının üç hali vardır:

1 - Ölenin ne oğlu, ne de oğlunun oğlu, ne de kızı bulunmayıp oğlunun bir kızı bulunsa mirasın yarısını alır.

K. nısıf

--------------------------------- 2

Amca oğlunun kızı

1 1

— 497 —

2 - Ölenin ne oğlu, ne oğlunun oğlu ne de kızı bulunmayıp da oğlunun iki veya daha fazla kızı bulunsa mirasın üçte ikisini alacaklar.

K. sülüsan

----------------------------------------- 3

Amca oğlunun kızı oğlunun kızı

1 1 1

3 - Ölenin bir kızı ile beraber bir veya fazla oğlunun kızı bulunsa südürs alır.

K. südürs nısıf

------------------------------------------ 6

Öz erkek kardeş oğlunun kızı kızı

2 1 3

Ölünün oğlunun kızı, onun iki veya daha fazla kızlarıyla beraber bulunsa sâkıt olur. Ancak erkek kardeş veya müsâvi derecede amcası oğlu ile beraber bulunursa ikili-birli asabe olurlar.

Anne baba bir kız kardeşin dört hali vardır:

1 - Anne baba bir kız kardeş ve ölünün ne oğlu ne oğlunun oğlu, ne de oğlunun kızı bulunmazsa mirâsın yarısını alır.

K. nısıf rübü

------------------------------------- 4

Amca kız kardeş karı

1 2 1

2 - Aynı halde iki veya daha fazla kız kardeş bulunsa, mirâsın üçte ikisini alır.

K. sülüsân rübü

---------------------------------------------------- 12

Amca kız kardeş kız kardeş karı

1 4 4 3

— 498 —

3 - Anne, baba bir erkek kardeşle birlikte bulunursa ikili birli asabe olurlar.

K. rübü

----------------------------------------------- 4

öz erkek kardeş kız kardeş karı

2 1 1

4 - Ölünün kızı veya oğlunun veya oğlunun oğlunun kızı ile birlikte bulunursa kız kardeş asabe olur ve kalanı alır.

K. nısıf rübü

------------------------------------- 4

kız kardeş kız koca

1 2 1

Şayet anne baba bir kız kardeş, ölünün babasıyla veya dedesiyle beraber olursa sâkıt olur.

Baba bir kız kardeşin beş hali vardır:

1 - Anne baba bir kız kardeş olmaz ve baba bir kız kardeş bulunsa mirasın yarısını alır.

K. nısıf rübü

------------------------------------------- 4

Amca baba bir kız kardeş karı

1 2 1

2 - Anne baba bir kız kardeş olmaz ve iki veya daha fazla baba bir, iki kız kardeş bulunsa, mirasın üçte ikisini alırlar.

— 499 —

K. sülüsan rübü

------------------------------------------------ 12

Amca kız kardeş kız kardeş karı

1 4 4 3

3 - Baba bir kız kardeş, anne baba bir kız kardeşle beraber bulunsa, altıda bir alır.

K. Südüs nısıf

--------------------------------------------------------- 6

Amca baba bir kız k. anne ve baba bir kız k.

2 1 3

4 - Baba bir kız kardeş, ölünün kızı veya oğlunun kızıyla beraber bulunsa asabe olur.

K. nısıf

------------------------------------ 2

baba bir kız kardeş kız

1 1

5 - Bu hallerde baba bir kız kardeş, baba bir kardeşle birlikte kalırsa ikili birli asabe olur. Amma baba bir kız kardeş, birden fazla olan anne baba bir kız kardeşle beraber bulunsa sâkit olur. Baba bir kız kardeş, ölünün oğlu ve oğlunun oğlu ile baba ve dedesiyle sâkıt olur.

Baba'nın üç hali vardır:

1 - Ölünün oğlu veya oğlunun oğlu ile beraber bulunsa südüs alır.

— 500 —

K. südüs

--------------------------- 6

Oğul baba

5 1

2 - Ölünün kızı veya oğlunun kızı veya oğlunun oğlunun kızı ile beraber bulunsa südüs alır; sonra kalanı da asabe yolu ile alır.

K. südüs nısıf rübü

--------------------------------------------- 12

Baba kızı koca

2-1 6 3

3 - Yukarda zikredilen hallerden biri olmazsa baba asabe olur ve sadece kalanı alır.

K. rübü

---------------------------- 4

Baba karı

3 1

DEDE

Dede aynen baba gibidir. Yalnız aşağıdaki hususlarda aralarında fark vardır:

1 - Baba'nın annesi, baba ile varis olmadığı halde dede ile varis olur.

2 - Kardeş ve kız kardeşler, baba ile beraber oldukları halde sakıt olur. Fakat dede ile beraber olsalar mirası bölüşeceklerdir.

— 501 —

3 - Karı veya koca anne ve baba ile beraber olsalar, karı ve koca paylarını aldıktan sonra anne kalanın üçte birisini alır. Ama baba yerine dede bulunsa, kalanın üçte birini değil, tüm malın üçte birisini alır.

ANNE

Anne'nin üç hali vardır:

1 - Ölünün oğlu veya kızı veya oğlunun oğlu veya ölünün birden fazla kardeşleriyle beraber olmazsa, mirasın üçte birini alır.

2 - Yukardakilerden birisiyle beraber bulunduğu takdirde altıda birini alır.

südüs K.

--------------------------- 6

Oğul Anne

5 1

3 - Koca veya karı, anne ve baba ile beraber bulunsa koca veya karının hissesini aldıktan sonra kalanın üçte birini alır.

K. sülüsü mabaka rübü

-------------------------------------- 4

Baba Anne karı

2 1 1

NİNE

Nine için südüs vardır. Nineden maksat, annenin annesi veya hiçbir erkek araya girmeden uzak annenin ve babanın annesi veyahutta hiçbir erkek araya girmeden uzak annesidir.

— 502 —

Hülasa nine, ölüye ittisalınde araya sahih olmayan dede girmeyen büyük annedir. Veyahut sade dişiden sade erkekler vasıtasıyla ölüye ittisal eden annedir.

ANNE BİR KARDEŞ

Anne bir kardeşin, kız olsun erkek olsun iki haleti vardır:

1 - Bir ise altıda bir hisse alır.

2 - Birkaç kişi ise, müsavi olarak mirasın üçte biri onlara taksim edilir. Anne bir kardeş, şayet ölünün oğlu veya kızı veya oğlunun oğlu ... veya ölünün baba veya dedesi bulunsa sâkıt olur.

nısıf südüs nısıf

------------------------------------------- 7

Anne baba bir kız k. anne bir kız k. koca

3 1 3

ASABE

Yukarda adı geçen ve payları belli varislere Zevilfarz (pay sahipleri) denilir. Baba tarafından akraba olup pay sahipleri hisselerini aldıktan sonra mirasın kalanını alanlara da Asabe denir. Asabe üç sınıftır:

1 - Asabe binefsihi (müstakil asabe),

2 - Asabe bilğayr (başkasıyla bulunduğu için asabedir).

3 - Asabe maalğayr (başkasıyla bulunduğu cihetle asabedir.)

Asabe binnefs, kendisiyle ölü arasına kadın girmeyen kimsedir. Oğul ve oğlunun oğlu .. baba ve babasının babası ..

— 503 —

kardeş ve kardeşin oğlu ve amca ve amcanın oğlu ..

K. südüs sümün

---------------------------------------- 24

oğul baba karı

17 4 3

K. nısıf

--------------------------------------- 2

baba koca

1 1

K. nısıf

--------------------------------------- 2

Er.kardeş koca

1 1

K. rübü

---------------------------------------- 4

Amca karı

3 1

Asabe bilğayr, muayyen pay sahibi olduğu halde asabe binefsihi ile beraber bulunduğu için asabe olan kimsedir. Kız, oğlun kızı ve kız kardeşin erkek kardeşleriyle beraber bulundukları zaman gibi.

oğul kız

---------------------------------- 3

2 1

— 504 —

kalan nısıf

----------------------------------- 6

kız kardeş Er. kardeş koca

1 2 3

Asabe maelgayr, kız kardeşin ölünün kızıyla beraber bulunduğu zamandır.

K. nısıf

---------------------------- 2

kız kardeş kız

1 1

HACB

Hacb, varislerden birisinin, ölünün bir akrabasını tamamen mirastan mahrum etmesi veya hissesini eksiltmesidir. Erkeklerden baba, oğul, oğul ile hacb edilir. Dede, ölüye daha yakın bir baba ile hacbedilir. Anne baba bir olan kardeş, ancak baba oğul ve oğulun oğlu ile hacbedilir. Baba bir olan kardeş, bunlarla hacbedildiği gibi anne baba bir olan kardeş ile de hacbedilir. Anne bir olan kardeş dört kişiyle hacbedilir; baba, dede, evlat - erkek olsun kadın olsun - ve oğlunun evladı, evlat - erkek olsun kadın olsun - ve oğlunun oğlu. Anne baba bir olan kardeşin oğlunu altı kişi hacb eder; baba, dede, oğul, ve onun oğulu. Anne baba bir kardeş ve baba bir kardeştir. Baba bir olan kardeş oğlunun oğlu adı geçenlerle hacb edildiği gibi, anne baba bir olan kardeş, oğlu ile de hacb edilir. Anne baba bir olan amca, yukarda adı geçen ile hacbedildiği gibi, baba bir olan kardeş oğlu ile de hacb edilir. Baba bir olan amca da serdedilenlerle hacbedilmesiyle birlikte anne baba bir olan amca ile de hacbedilir. Anne baba bir olan amca oğlu, yukarda kaydedilen

— 505 —

kişilerle hacbedildiği gibi baba bir olan amca ile de hacbedilir. Baba bir olan amca oğlu ise, yukarda zikredilenlerle hacb edildiği gibi anne baba bir olan amca oğlu ile de hacbedilir.

Kadınlardan ise kız, anne ve karı asla Hacbelhirman tamamen mahrum edilemezler ile hacbedilemezler. Oğulun kızını, oğul ve birden fazla kız hacbeder. Ancak kardeşi veya amcası oğlu, beraberinde olursa birden fazla kız onu hacbedemez. Anne tarafından nine, anne ile hacbedilir. Baba tarafından olursa anne onu hacbettiği gibi, baba da onu hacbeder. Anne tarafından olan ninelerin yakını, uzağını hacbeder. Baba tarafından olan ninelerin de durumu böyledir. Anne tarafından yakın nine, baba tarafından olan uzak nine'yi hacbeder. Fakat baba tarafından olan yakın nine, anne tarafından olan uzak nine'yi hacbetmez.

Anne baba bir olan kız kardeş, erkek kardeş gibidir. Erkek kardeş kiminle hacbediliyorsa kız kardeş de onunla hacbedilir. Anne baba bir olan birden fazla kız kardeş, baba bir kız kardeşi hacbeder.

Ölünün kız ve oğulları veya kardeş ve kız kardeşleri bir araya gelseler, erkek için iki pay, dişi için bir pay vardır. Bu hüküm Kur'an-ı Kerim'le sabit olmuştur. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Bir erkek için iki dişinin payı vardır."

Oğul ile oğulun oğlu, bir arada bulunsalar oğulun oğlu sâkıt olur. Fakat kız ile oğulun oğlu bir arada bulunsa, kız payını (mirasın yarısını) aldıktan sonra oğulun oğlu, kalanı alır. Ölünün iki kızıyla oğlunun oğlu beraber bulunsalar, kızlar, mirasın üçte ikisini aldıktan sonra kalanı toruna verilecektir. Baba, oğul veya oğlunun oğlu ile beraber olursa südüs alır. Fakat beraberinde ne meyyitin oğlu ne de oğlunun oğlu bulunmaz, kızı bulunsa önce südüsü alır, sonra kız mirasın yarısını aldıktan sonra kalanı alır.

Anne baba bir olan kardeşler veya baba bir kardeşler, ölünün çocukları gibidirler. Yani erkek ve dişi bir arada bulunsalar erkeğe iki, dişiye bir pay verilecektir. Yalnız Müşerreke meselesinde böyle değildir. Müşerake meselesi şöyledir:

— 506 —

Nısıf südüs sülüs

---------------------------------------------------- 6x3=18

Koca anne anne bir iki k. anne baba bir k.

9 3 4 2

Görüldüğü gibi bu meselede anne baba bir kardeş, anne bir iki kardeşe ortak olacaktır. Bu meselede anne baba bir kardeş yerine baba bir kardeş olursa sâkıt olacaktır.

Anne baba bir erkek kardeş, baba bir kardeşini hacbeder. Fakat anne baba bir kız kardeş, baba bir erkek kardeş ile birlikte bulunsa mirasın yarısını alır, kalanı da erkek kardeşine kalır. Anne baba bir kız kardeş ile beraber baba bir kız kardeş bulunsa, üvey kız kardeş, altıda bir alır.

Dede, anne baba bir kardeşlerle beraber bulunsa meselelerinde zevil farz olmadığı takdirde mirasın üçte birini (kendisi için daha iyi ise) alır.

sülüs

---------------------------------- 3x3=9

dede Er.kardeş Er.kardeş Er. kardeş

3 2 2 2

Bölüşmek kendisi için daha iyi ise onlarla bölüşecektir.

dede Er. kardeş

------------------------------- 2

1 1

Zevilfarz varsa üç hasletten hangisi kendisi için daha karlı ise onundur.

1 - Südüs,

2 - Zevilhisse, hissesini aldıktan sonra kalanın sülüsü,

3 - Kardeşlerle eşit olarak bölüşmek.

Zevilhisse, hisselerini aldıktan sonra bir şey kalmadığı

— 507 —

takdirde dede için südüs takdir edilir ve mesele avliyye olur.

Südüs südüs rübü sülüsan sakıt sakıt

----------------------------------------------------------15

dede anne koca kız kız kardeş kardeş

2 2 3 4 4

zevilhisse paylarını aldıktan sonra yalnız südüs kalırsa dede onu alır ve kardeşler sakıt olur.

südüs südüs sülüsan

---------------------------------------------------------- 12

dede anne kız kız kardeş kardeş

2 2 4 4 sakıt S.

Dede ile beraber anne baba bir kardeş ve baba bir kardeş olsalar, önce her iki kardeş hesaba katılacak; dede payını aldıktan sonra anne baba bir erkek kardeş, baba bir kardeşini hacbedip kalan malın hepsini alacaktır. Yoksa anne baba bir kardeş erkek değil ve tek dişi ise mirasın yarısına; iki veya daha fazla olursa da üçte ikisine kadar alacaklar. Dede, kız kardeşlerle beraber olursa kardeş gibidir. Onunla birlikte onlar için hisse takdir edilemez.

Südüs Asabe Asabe Asabe

----------------------------------------------------- 26

Anne dede kız kardeş kız kardeş

4 10 5 5

Yalnız Ekderiye meselesinde kız kardeş için nısıf, dede için südüs takdir edilir. Zevilhisse paylarını aldıktan sonra, dede ile kız kardeş, paylarını karıştırarak ikili birli olarak aralarında bölüşecekler.

— 508 —

nısıf südüs südüs nısıf 9x3=27

--------------------------------------------------

kız kardeş dede anne koca

4 8 6 9

MİRAS MESELESİNE AİT HESAPLAR

Varisler asabe olup hepsi erkek veya dişi iseler, miras aralarında eşit olarak taksim edilecektir. Bir kısmı erkek, bir kısım dişi ise erkek iki, dişi de bir pay alacaktır. Meselenin aslı da adedlerine göre olacaktır.

-------------------------------------------------

oğul kız kız kız 5

2 1 1 1

Görüldüğü gibi burada iki sayılan bir oğul ve üç kız bulunduğu için mesele beşten kabul ediliyor. Oğlana iki hisse ve her bir kıza birer hisse verilir.

Daha önce açıklandığı gibi belirli paylar altıdır. Nısıf, rübü, sümün, sülüsan, sülüs ve südüsdür.

Bir meselede bir tek pay ve mütemasil iki pay sahibi bulunsa, meselenin mahracı, payın mahracıdır. Yani nısıf ise, mesela iki; rübü ise mesela dört; sümün ise, sekiz; sülüsan veya sülüs ise, üç; südüs ise altıdır.

nısıf K.

------------------------------ 2

kız er.kardeş

1 1

— 509 —

K. rübü

------------------------------------ 4

oğul koca

3 1

sümün

--------------------------------------- 8

kız oğul oğul oğul karı

1 2 2 2 1

K. sülüsan

--------------------------------------- 3

Baba kız kız

1 1 1

K. sülüs

-------------------------------------------3

Er.kardeş anne

2 1

K. südüs

----------------------------------------- 6

oğul baba

5 1

Bir meselede iki ayrı pay bulunsa, fakat biri diğerine kabili

— 510 —

taksim ise, rübü ve nısıf gibi ona tedahül denir. O zaman en büyük aded mahraç kabul edilir.

K. nısıf K.

-----------------------------------------

Amca kız kardeş karı 4

1 2 1

Yoksa biri diğerine kabili taksim olmayıp her biri üçüncü bir aded ile taksimi kabil ise tevafuk ve üçüncü adede de vıfk denir. O takdirde birisinin yarısı diğerine çarpılacaktır. Meselâ:

oğul karı anne

Burada sümün ile südüs vardır. Aralarında ikide tevafuk bulunduğundan birisinin mahracı, mesela südüsün mahracı olan altının yarısı, sümünün mahracı olan sekize veya sümünün mahracı olan sekizin yarısı olan dört, südüsün mahracı olan altıya çarpılacak ve mesele yirmi dört olacaktır. Karı için sümün olan üçtür. Anne için südüs olan dörttür. Kalan on yedi de oğlan içindir.

Bir meselede iki aded bulunsa birden başka bir aded ile taksimi kabil değilse Tebayün vardır. O zaman mütebayın adedlerden biri diğerine çarpılır, elde edilen miktar meselenin mahracıdır. Şu misala bak:

K. rübü sülüs

-------------------------------------------- 12

Anne baba bir k. karı anne

5 3 4

— 511 —
AVLİYE VE REDDİYE

Paylar, meselenin mahracına müsavi olursa, Adile, fazla olursa Avliyye denir. Aşağıdaki misale göz atalım:

nısıf sülüsan

----------------------------------------------- 8

Zevc kız kardeş kız kardeş

3 2 2

Görüldüğü gibi zevc için nısıf, kız kardeşler için sülüsan vardır. Meselenin aslı, her ne kadar altı ise avl yolu ile yediye yükseliyor. Avl olan asıllar üçtür; altı, on ve yirmi dörttür. Altı, yedi, sekiz, dokuz ve ona yükselir. On ise oniki, onbeş ve onyediye kadar yükselir. Yirmi dört de, yirmi yediye yükselir. Aşağıdaki misallere bak:

sülüsan nısıf südüs

--------------------------------------------------- 8

kız kardeş kız kardeş koca anne

2 2 3 1

sülüsan südüs rübü

------------------------------------------------13

kız kardeş kız kardeş anne karı

4 4 2 3

Paylar mahracından eksik olursa buna Reddiye denir. Mesela, vefat eden kişi yalnız iki kız bırakırsa mesele üçtür. Üçte ikisini aldıktan sonra sülüs artar.

— 512 —

Feraiz kitabının başında beyan ettiğimiz gibi Beytülmal, İslâma göre tedvir ediliyorsa, hisse sahipleri paylarını aldıktan sonra asabe olmadığı takdirde artan şey Beytülmale devredilecektir. Yoksa karı ile koca müstesna varislerin hisseleri nisbetine göre tekrar onlara reddedilecektir. Mesela meyyit, iki kız bıraksa miras re'sen ikiye; üç kız ise, mal üçe bölünecek... Bir kız ve bir anne bırakırsa esas mesele altıdır. Fakat redd yolu ile dörde indirilecektir.

südüs nısıf

----------------------------------

Anne kız 6

1 3 4 - reddiye

südüs ...................sülüsan

------------------------------------

anne kız kız kız 18

3 4 4 4 15 reddiye

Reddiye'nin tashihi şöyledir:

Karı ve koca olmaz ve varisler bir cinsten olursa hem pay hem red yönünden bütün miras mevcut olanlarındır. Ve mesele onların sayısına göredir.

kız kız kız 3

---------------------------------

1 1 1

Aynı cinsten olmazsa mesele paylarının mahracıdır.

— 513 —

nısıf südüs

--------------------------------------

kız anne 6

3 1 4 reddiye

Koca veya karı varsa onun payını verdikten sonra kalan asıldır. Bu takdirde tam çıkarsa ne ala. Aşağıdaki misalde bunu görmekteyiz:

koca kız kız kız 6

-------------------------------------------

1 1 1 1 4 reddiye

Görüldüğü gibi koca payını aldıktan sonra üç kalır. Kızların sayısı da üçtür. Yoksa kesirli çıkarsa kendilerine red olunacak olanların meselesi, Adedi Rüustan itibar olunacak, Adedi Rüus ile kendilerine red olunmayacak olanların mahreci arasında tevafuk varsa Vufku, yoksa tümü mahraca çarpılacaktır. Meselâ bir kadın vefat edip bir koca ile altı kız bırakırsa mesele şöyle olacaktır:

Koca'ya dörtte biri verilecek, kalan üç hisse de kendilerine red olunacak, olanların da sayıları altıdır. Altı ile üç arasında sülüste müvafakat vardır. Altının vüfku olan iki, kendilerine red olunmayacak kocanın meselesi olan dörde çarpılacak ve her bir kız için birer hisse, koca için de iki hisse verilecektir.

MESELELERİN TASHİHİ

Meselenin mahreci bilinir ve mirasta varislerin paylarına göre bölünse ne ala; Şu misale bak:

asabe rübü

---------------------------------------------

kardeş kardeş kardeş karı 4

1 1 1 1

— 514 —

Yoksa bir meselede bir tek gurup bulunuyorsa, sayı ile paylar arasında mukayese yapılacak; şayet aralarında tebayün varsa sayı, meselenin aslına çarpılacaktır.

rübü

-------------------------------------11

kardeş kardeş karı

Karının hissesi dörtte birdir, kalan ise üç hissedir, üç de ikiye bölünmüyor. Üç ile iki arasında tebayün vardır. Varislerin sayısı olan iki, meselenin aslı olan dörde çarpılır; mesele sekiz olur. Zevceye iki ve her kardeşe üçer hisse verilir.

Şayet sayı ile paylar arasında tevafuk varsa sayının vufku, meselenin aslına çarpılır.

Asabe ............................. sülüs

-----------------------------------------------------------

Amca amca amca amca anne 3x2=6

1 1 1 1 1

Anne için bir pay, kalan da iki paydır. Paylar ile amcaların sayıları arasında nısıf ile müvafakat vardır. İki üçe çarpılır; Mesele altı olur. Anneye iki, her bir amca için birer hisse verilir.

Payları bölünmeyen meselede iki gurup bulunuyorsa, önce her gurup ayrı ayrı ele alınır; ve gurup ile payları arasındaki münasebet tesbit edilir. Aralarında tevafuk varsa vıfka indirilir, yoksa terk edilir. Sonra paylar arasında temasül varsa iki sayıdan birisi meselenin aslına çarpılır, yoksa tevafuk varsa onların vıfkından birisi diğerine çarpılır. Sonra elde edilen şey, meselenin aslına çarpılır. Tebayün varsa biri diğerine çarpılır. Sonra elde edilen miktar meselenin aslına çarpılır.

Meselede iki gurup bulunuyorsa, Adedi Rüusun sayıları

— 515 —

ile payları birbiriyle mukayese edilecektir; aralarında tevafuk varsa sayı, vıfka red edilecektir. Yoksa olduğu gibi terk edilecektir. Sonra sayılar birbiriyle mukayese edilecektir. Aralarında temasül varsa, onlardan biri meselenin aslına çarpılacaktır. Tedahul varsa en büyüğü ona çarpılacak, tevafuk varsa vıfklardan birisi diğerinin tümüne çarpılacak ve elde edilen miktar meselenin aslına; çarpılacaktır tebayün varsa biri diğerine çarpılacak ve elde edilen miktar da meseleye çarpılır; böylece kesirsiz olarak varislere taksimi mümkün olacaktır.

Meselede üç gurup ve daha fazla bulunuyorsa buna kıyas edilecektir.

Her gurubun pay miktarını öğrenmek istersen, meselenin aslından kendisine düşen payını madruba çarp; hasıl olan miktar onun payıdır.

Temasülün misali:

südüs................. sülüsan ................. K.

------------------------------------------------------------

cedde cedde cedde uht lieb üht lieb üht lieb amca

1 1 1 4 4 4 3

3x6=18

Tedahulun misali:

K. sülüsan .................. südüs

--------------------------------------------------

Amca baba bir üç kız kardeş altı cedde 6x6=36

6 24 6

Tevafukun misali:

südüs K. 6

-------------------------------------------------

Dört cedde altı amca 6x12=72

12 60

— 516 —

Tebayünün misali:

südüs K.

--------------------------------------------------

üç cedde yedi amca 6x21=126

21 105

MÜNASAHA

Miras, taksim edilmeden önce varislerden birisi ölür ve ikinci ölünün varisleri evvelki ölünün varislerinden başka bir kimse olmaz ve taksimde değişiklik olmazsa ikinci ölü yokmuş gibi kabul edilecektir. Mesela, birisi ölüp dört oğul bırakır ve taksimden önce onlardan birisi ölürse, miras dört hisse değil, üç hisse olarak kabul edilecektir.

İkinci ölünün varisleri, önceki ölünün varislerinden başka varis varsa veya mirasta değişiklik vaki olursa, önce ilk ölünün meselesi, sonra ikinci ölünün meselesi tashih edilecektir. Ondan sonra bakılır; önceki ölüden ikinci ölüye intikal eden pay meselesine kesirsiz olarak taksim edilirse zaten mesele kolaydır. Aşağıdaki misale bak:

nısıf sülüsan

--------------------------------------------------7

koca kız kardeş kız kardeş

3 2 2

K. nısıf

---------------------------------------------

kız kardeş kız 2

1 1

Yoksa ikinci ölünün meselesi ile payı arasında tevafuk

— 517 —

varsa meselenin vufku, ilk meseleye çarpılacaktır.

südüs nısıf südüs südüs

----------------------------------------------------------

iki cedde uht lehüma uht lehü uht liümm 2x6=12

6 18 6

südüs sülüsan südüs

-------------------------------------------------

uht liümm uht lieb uht lieb cedde 6

1 2 2 1

Aralarında tevafuk bulunmayıp tebayün varsa, ikinci ölünün meselesinin tümü önceki ölünün meselesinin tümüne çarpılır.

sümün K.

-----------------------------------------------------

karı oğul oğul oğul kız 8x8=144

18 36 36 36

südüs K.............................

-------------------------------------------

anne kardeş kardeş kardeş

3 5 5 5

Şayet üçüncü kişi ölürse, ilk iki mesele bir tek mesele kabul edilecektir ve aynı şekilde devam edilecektir.

— 519 —
FEY' VE GANİMET

Fey'g savaşsız olarak gayrı müslimlerden elde edilen menkul ve ğayri menkuldur. Cizye ve onlardan alınan gümrük, korkudan kaçıp geriye bıraktıkları mal; öldürülen mürteddin kalan terkiyesiyle varissiz olarak ölen zimmînin terikesi gibi.

Fey', beş bölüme ayrılır; birinci bölüm de beşe taksim edilir ve beş cihette harcanır.

Birinci bölüm, vatan ve milleti korumak için gerekli şeyleri temin etmek; fakih, müfessir, mühaddis, imam, müezzin, ve Kur'an müallimlerinin ihtiyacını karşılamak gibi, amme maslahatı için harcanır.

İkinci bölüm, Beni Haşim ve Beni Muttalip denilen âli beyt için harcanır. Bu hususta zengin, fakir arasında fark yoktur. Yalnız mirasta olduğu gibi erkeğe iki, dişiye bir hisse verilecektir.

Üçüncü bölüm, babası olmayan fakir olan yetim çocuklar için harcanır.

Dördüncü ve beşinci bölümler de fakir ve yolda kalmış olan kimselere verilir. Kalan dört bölüm ise, maaşlı olan askerler içindir. Yalnız cihad edemeyecek olan A'ma, topal, çocuk, ve deli gibi kimselerin ismi asker kadrosuna alınmayacaktır. Kadroya alınmış olan kimseler bölüklere ayrılacak, her bölük için birer baş tayin edilecek, o baş da onların durumlarını araştırıp aile efradının kaç kişi ve ihtiyacının ne olduğunu tesbit edecek ve her aile için kafi gelecek miktar tahsis edecektir.

Bir asker delilir veya hasta olursa yine maaşı kendisine verilecektir. Vefat ettiği takdirde çocuklarına ve hanımına verilecektir. Yalnız çocukları muhtaç olmazsa veya hanımı başkasıyle evlense, o zaman maaşları kesilecektir.

Yalnız bina, tarla, bağ ve bahçe gibi gayrı menkul şeyler

— 520 —

beytülmalın elinde kalacak ve onlardan elde edilen mahsul aynı minval üzere mezkur cihetlere verilecektir.

Ganimet ise savaş yolu ile Gayrı müslimlerden elde edilen mal ve eşyadır. Bu da beş bölüme ayrılır. Birinci bölümü fey'in birinci bölümü gibidir. Yani yukarda açıklanan beş cihete verilir. Kalan dört bölüm ise, menkul ve gayrı menkul ne varsa mücahitlere tevzi edilir.

Bilfiil cihada katılan kimse mücahit sayıldığı gibi, mücahitlerin hastalarını tedavi eden, yemeklerini hazırlayan ve mücahitleri talim eden kimse de mücahidtir.

Bir kimse, savaş esnasında şehit düşerse veya ölürse bir şeye müstehak olmadığı için vârislerine bir şey verilmez. Kadın, çocuk ve zimmi cihade katılırlarsa mahrum bırakılmayacak; devlet onlara da uygun bir şey takdir edecektir. Yalnız bu, mücahidlerin paylarından az olacaktır. Mücâhidlerin hisseleri eşit değildir. At, araba, tank ve uçakla savaşanların hisseleri diğerlerinin hisselerinden bir kat fazladır.

— 521 —

NİKÂH

Nikâh, "enkâhtü" (evlendirdim) gibi bir sözle cinsi mukarenetin mübah kılınmasını tazammum eden bir akittir. Hem Kur'an-ı Kerim, hem Hadisi Nebevi ile sabit olmuştur. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Hoşunuza giden kadınlarla evleniniz." (Nisa: ayet:3)

Resûlüllah (S.A.V.) da şöyle buyuruyor:

تَنَاكَحُوا تَكْثُرُوا

"Evleniniz çoğalırsınız."

Evlenmeye muhtaç olup masraf ve mehir gibi lüzumlu olan şeylerin tedarikini yapabilen kimsenin ibadetle meşgul olsun olmasın evlenmesi sünnettir.

يَا مَعْشَرَ الشَّبَابِ مَنِ اسْتَطَاعَ مِنْكُمْ الْبَاءَةَ فَلْيَتَزَوَّجْ فَاِنَّهُ اَغَضُّ لِلْبَصَرِ وَاَحْصَنُ لِلْفَرْجِ وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَعَلَيْهِ بِالصَّوْمِ فَاِنَّهُ لَهُ وِجَاءٌ

Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor ki:

"Ey gençler topluluğu: Sizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü evlenmek gerçekten harama bakmayı engelleyici, namus için en koruyucu bir vesiledir. Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun. Çünkü oruç, onun için şehvet kırıcıdır."

Fıkıh ilminin yazarları nikah bölümünün baş tarafında Peygamber (S.A.V.)'e has olan halleri - özellikleri - yazdıklarından biz de kısaca onları dile getirmek istiyoruz.

— 522 —

Peygamber'e has özellikler dört çeşittir:

1 - Kendisine vacip olan şeyler: Duha - kuşluk - namazı, vitir namazı, Teheccüd namazı, Kurban, misvaklamak ve istişare gibi şeyler.

2 - Kendisine haram olan şeyler: Zekât ile sadaka almak, yazı öğrenmek, şiir söylemek, içinde gizlediği şeyin tersini göstermek ve kefili olmadığı halde borçlu olarak ölen kimsenin cenaze namazını kılmak.

3 - Başkası için yasak olduğu halde kendisi için mübah olan şeyler: Gece iftarını açmadan ikinci ve üçüncü günlerde oruca devam etmek. Kendi nefsi için veya çocuğu için olan şahitliği ve dört kadından fazla kadını bir arada bulundurmak, izin almadan evli olmayan kadını istediği kimseyle evlendirmek gibi şeyler.

4 - Kendisine yapılan ikramlar. Bunlar da çoktur.

Evlendiği kadının başkasına ebediyen haram olması, zevcelerinin diğer kadınlardan üstün olması, mükafat ve cezalarının kat kat olması, nübüvvetinin daha önceki peygamberlerin nübüvvetlerinden evvel kendisine verilmiş olması, isminin arş, gök ve cennetin üzerine yazılması, bütün mahlukatın kendisi için yaratılmış olması, nübüvvet mührünün omuzları arasında bulunması. Şefâat-ı uzma sahibi olması gibi meziyyetler, peygamberlerin sonuncusu olması, ümmetinin diğer ümmetlerden üstün olması, ön taraftan gördüğü gibi arka taraftanda görmesi ve gözleri uyuduğu halde kalbinin uyumaması gibi özellikleri.

Evlenmek fıtratın gereği ve peygamberin sünnetidir. Ancak yaşlı veya cinsi iktidarı zayıf olan kimse ile durumu müsait olmayan kimsenin evlenmesi mekrûhdur.

Bakire, mütedeyyine, güzel, iyi bir soya mensup ve yakın bir akrabadan olmayan bir kadınla evlenmek sünnettir. Resûlüllah (S.A.V.) şöyle buyuruyor:

تُنْكَحُ الْمَرْاَةُ لِاَرْبَعٍ لِمَالِهَا وَلِجَمَالِهَا وَلِحَسَبِهَا وَلِدِينِهَا فَاظْفَرْ بِذَاتِ الدِّيْنِ تَرِبَتْ يَدَاكَ
— 523 —

"Kadın dört şey için nikâhlanır: Malı için, güzelliği için, soyu için, dini için. Sen dindarı tercih et." (Buhari, Müslim)

Başkasına bakmak dört kısımdır:

1 - Erkeğin kadına bakması.

Bakmanın haram olması için birkaç şart vardır.

a) Bakanın baliğ veya mürahık olması. Şayet bakan kimse çocuk olursa bakması haram olmadığı gibi baktırmak da haram değildir. Fakat murahık olan kimsenin, mükellef olmadığından, bakması haram olmazsa da baktırmak ve buna yol açmak haramdır.

b) Erkek olması, düz, yani tenasül aleti olmayan kimsenin kadının diz ile göbeğinin arasına bakması haramdır. Başka yerlere bakması haram değildir. Yaşlı, tenasül aleti kesik ve erkeklik gücünden mahrum olanlarla genç ve kudreti olan kimseler arasında fark yoktur.

c) Bakılan kadının küçük yaşta değil, arzu edilecek bir yaşta olması. Şayet beş altı yaşında olursa ona bakmak haram değildir. Küçük çocuğu temizlemek için avretine bakmak haram değildir.

d) Yabancı olması, muharremattan olan bir kadının sadece diz ile göbeğinin arasına bakmak haramdır.

e) Bakışın kasıtlı olmasıdır. Birbirine rastgelmek suretiyle meydana gelen bakış haram değildir. Meselâ her hangi bir kimse normal olarak yürürken gözüne ilişen kadınlara olan ilk bakışından sorumlu değildir. İkinci bakış ise sorumluluğu gerektiriyor.

2 - Erkeğin erkeğe bakmasıdır. Bu bakış haram değildir. Ancak diz ile göbeğin arası avret olduğundan oraya bakmak haramdır.

3 - Kadının kadına bakması, erkeğin erkeğe bakması gibidir. Yani sadece diz ile göbek arası avrettir.

4 - Kadının erkeğe bakmasıdır. Bu hususta ihtilaf vardır. Bazı alimlere göre erkeğin kadına nisbetle sadece diz ile göbeğin

— 524 —

arası avret olup bakılması haramdır. Vücudunun kalan kısmına bakmak haram değildir. Bazılarına göre de erkeğin kadına bakması haram olduğu gibi kadının da erkeğe bakması haramdır.

Kadının koku, saçı ve benzeri organ ve parçalar yerinde iken bakılması haram olduğu gibi yerinden kopup ayrılsalar da yine onlara bakmak haramdır.

Nereye bakmak haram ise oraya dokunmak da haramdır. Bunun için muharrematın diz ile göbeğin arasına bakmak haram olduğu gibi, ellemekte haramdır.

Zevc ile zevce müstesna on yaş ve daha fazla olanların bir yatakta yatmaları caiz değildir. Bunun için evdeki çocuklar on yaşına gelince mutlaka yataklarını ayırmak gerekir.

Birbiriyle evlenmek isteyen erkek ve kadının birbirinin yüzlerine bakmaları sünnetleri. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor ki:

اِذَا اُلْقِىَ فِى قَلْبِ امْرِىٍٔ خِطْبَةُ امْرَاَةٍ فَلَا بَاْسَ اَنْ يَنْظُرَ اِلَيْهَا.

"Bir kimsenin kalbine bir kadınla nişanlanmak arzusu doğarsa, ona bakmasında beis yoktur." (Ebu Dâvud)

Birbirine mahrem olmayan erkek ile kadının birbirine bakmaları haramdır. Ancak şahitlik veya alış veriş veya hastalık olur da ayni cinsten doktor bulunmazsa, lüzum ettiği kadar bakmakta beis yoktur.

Gayri müslim bir kadının müslüman bir kadına bakmasına da meydan vermemek lazımdır.

Mahrem olmayana bakmak haram olduğu gibi, onunla tokalaşmak da haramdır. Hatta vebali daha fazladır.

Nikâhlı ve "iddetli" olmayan bir kadınla evlenme teklifinde bulunmak caiz olduğu gibi, ric'î olmayıp, iddetli bir kadınla evlenmek için işaret etmek de caizdir.

Nişanlı bulunan bir kadınla evlenmek için teklifte bulunmak ve eski nişanlıların aralarını bozmağa çalışmak haramdır.

Bir kadınla evlenmek hususunda kendisiyle istişare edilen

— 525 —

kimsenin, kadın hakkında bildiği her şeyi olduğu gibi söylemesi vacip olup, gıybetten sayılmaz.

İslam dininde başkasının kusurunu söylemek gıybet olup haramdır. Kur'an-ı Kerim şiddetle onu yasaklamaktadır. İnsan olan kimsenin bu kötü silahı kullanmaması gerekir. Ancak ciddi bir maslahat varsa onu kullanmakta beis yoktur. "El-Envar" isimli fıkıh kitabı bu hususta şöyle diyor:

Gıybet bazı sebeblerden dolayı mübahtır.

1 - Kötülük yapan kimseyi sakındırmak.

2 - Zalimin zulmünü hakime söyleyip şikayet etmek.

3 - Kötülüğü ortadan kaldırmak için, başkasının yardımını elde edebilmek gayesiyle kötülük yapanın gayr-ı meşru işini söylemek.

4 - İhtilaflı bir meselede hasmının durumunu şeri kıstaslarla ölçmek için müftüye o durumu anlatmak.

5 - Alenen günah işleyen kimsenin kusurunu söz konusu etmek.

6 - Topal, âma ve kısa gibi kusuru bildiren kelimeler lakap haline gelmiş ise ve kişi onunla biliniyor ise onu söylemek.

7 - Dini meselelerde İslâma uygun bir şekilde ravi ve yazarları tenkit gerekir ise tenkit etmek.

Bir vali veya bir memurun durumu ufak tefek mesele için değil, ciddi bir şey varsa onu yüksek makamlara şikayet edip durumunu bildirmek caizdir. (El-envar C. 2, sah.44)

Hülasa, evlenmek üzere tanıdığı bir kadın hakkında bilgi isteyen birisine söz konusu kızın kusur ve özelliklerini saptırmadan söylemek zorunda olduğu gibi, bir baba kızına talip olan birisini, tanımak gayesiyle bir başkasına müracaat ettiğinde, başvurulan kişi, tanıdığı erkeğin hususiyetlerini saklamadan, hakkında ne biliyorsa onu söylemesi lazımdır.

Akitten önce hutbe okumak sünnet olduğu gibi, evlenmek için yapılan teklifden evvel de hutbe okumak sünnettir. Hutbede Allah'a hamd edilir, Peygamber'e Salatü Selâm getirilir, takva

— 526 —

tavsiye edilir, sonra; "Ci'tüküm hatiben likerimetiküm" (Kerimenizi filanca için istemeğe geldim) denilir.

Veli hamdele, salvele ve tavsiyeden sonra (Enkahtüke binti veyahut uhti der," yani kızını evlendiriyorsa "Enkahtüke binti" bacısını evlendiriyorsa "Enkahtüke uhti" der, sonra koca olacak kimse hamd ve salvele ve tavsiye getirir, sonra kabulü ifade eden sözü söylerse beis yoktur. Ancak akidle ilgisi olmayan bir söz araya girerse, az da olsa akid sahih değildir.

İbnu Mesud, Peygamber (S.A.V.)'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Sizden biriniz nikah veya başka bir şey için hutbe - konuşma - okumak isterse şöyle desin: İnnelhamde lillahi, nahmedühü ve nesteinühü ve nestağfirühü ve neuzu billahi min şürur-i enfüsine ve seyyiat-i âmalina, men yehdihillahu fela mudilla lehü ve men yudlil fela hadiye lehü ve eşhedü ellailahe illellahü, vâhdehü la şerike lehü ve enne Muhammeden abdühu ve resulühü (S.A.V.) ve alâ alihi ve sahbihi."

يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ى خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَث۪يرًا وَنِسَآءً وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ى تَسَآءَ لُونَ بِه۪ وَالْاَرْحَامَ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَق۪يبًا
يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَقُولُوا قَوْلًا سَد۪يدًا. يُصْلِحْ لَكُمْ اَعْمَالَكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ فَازَ فَوْزًا عَظ۪يمًا
يَآ اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ حَقَّ تُقَاتِه۪ وَلَا تَمُوتُنَّ اِلَّا وَاَنْتُمْ مُسْلِمُونَ
— 527 —

Bu hutbeye - konuşmaya - "Hutbet-el-Hace" ihtiyaç hutbesi denilir:

Kızın babası ve dedesi, Veliyyi Mucbir ise de kızı, fasık ve İslâma muhalif olan kimse ile evlendirmemelidir.

Tâbiî'nin büyüklerinden Said bin Müseyyeb, Abdulmelik oğlu Velid için kızını isteyen Abdulmelik'i zulüm ve fıskından dolayı reddettiği gibi, her müminin de fasık ve mübtedi bir kimsenin kızına talip olduğunda, makamı ne kadar yüksek olursa olsun, reddetmelidir. Yoksa emanete hiyanet ettiğinden Allah'ın indinde sorumlu olacağını bilmelidir. Fakat Hz. Şuayb (S.A.V.)'in kızı için Hz. Musa'ya, Hz. Ömer'in de Peygamberlerden önce Hafsa için Osman ve Ebubekir'e teklifte bulunduğu gibi, ilim ve takva sahibi bir kimse olursa sıhriyet münasebetini kurmak için teklif etmek sünnettir. ()

NİKÂH'IN RÜKÜNLERİ

Nikâh'ın beş rüknü vardır.

1. Koca,

2. Karı,

3. Veli,

4. İki şahit,

5. Akit sığasıdır.

Akit sığası için tezvic veya inkâh veya bunların manalarını ifade eden bir kelime şarttır. Kinaye ile nikâhı akd etmek, kabul de "nikâhı kabul ettim" yerine sadece "kabul ettim" demek caiz değildir.

Sığanın birkaç şartı vardır.

1 - İcap ile kabul arasında fasıla uzun olmayacak.

2 - Arasına yabancı bir söz girmeyecek. Yalnız akdin muktezası, maslahat veya sünnetlerinden bir şey girerse sakınca yoktur.

— 528 —

3 - İcap ve kabul birbirine tevafuk edecek. İcapta Zeynebten söz edildiği halde, kabulde Hindten söz edilirse, batıldır.

4 - Kabul, icaptan sonra olacak.

5 - Hem icap, hem kabul, nikah, tezviç veya bunların manasını ifade eden tercümesine havi olacak.

6 - Şahitler hem icabı, hem kabulü işitecekler.

7 - İcap ve kabul bitinceye kadar onlara ters düşen bir şeyin meydana gelmemesi.

8 - İcap ve kabul kesin olup muallak olmayacaklar. Meselâ birisi "falan adam buraya gelmiş ise kızımı seninle evlendirdim" denilse caiz değildir.

9 - Geçici olarak olmayacak. Binaenaleyh "Bir kimse kızımı bir seneye kadar seninle evlendirdim" dese, caiz değildir.

10 - Nikâhın gayesini ihlal eden bir şart olmayacak.

Nikâh El-Şiğar (iki kadının tenasül uzuvları yani, her birinin namusu diğerinin namusuna mehir olmak üzere nikâhlarını akd etmek) caiz değildir. Fakat iki kişi, kızlarını veya hemşirelerini (kız kardeşlerini) mübadele şeklinde birbirine verip, nikâhı akd ederken mehir olacağından bahsetmezlerse veya her birisi için ayrı ayrı bir miktar malı mehir olarak tayin ederlerse (bu zamanda bir çok yerde bu adet cari olduğu gibi) beis yoktur. Hatta İbni Hacer diyor ki: Birisi birisine "kızını bana vermek üzere kızımla seni evlendirdim" "öteki de: "Kızımı sana vermek üzere senin kızının nikâhını kabûl ettim" dese, caizdir.

Koca için dört şart aranır:

A) İhramda olmaması: Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:

"İhramda olan ne evlenebilir, ne de evlendirebilir."

B) Muhtar olması: Zor kullanmak sûretiyle bir erkeği evlendirmek caiz değildir.

C) Muayyen olması: Binaenaleyh, bir kimse "kızımı ikinizden birisiyle evlendirdim" dese ve her ikisi de kabul etseler, nikâh sahih değildir.

— 529 —

D) Kadınla evlenmek için şer'î bir maniin bulunmaması: Binaenaleyh, beşinci bir kadınla akdi nikâh edilse sahih değildir.

Zevce olacak için de üç şart vardır:

a - İhramda olmaması.

b - Muayyen olması.

c - Nikâh ve iddet gibi bir maniden hali olması.

Velinin de sekiz şartı vardır:

1 - Muayyen olması.

2 - İhramda olmaması.

3 - Erkek olması.

4 - Mükellef, yani akil ve baliğ olması.

5 - Adil olması.

6 - Sefih olduğundan dolayı mahcurünaleyh olmaması.

7 - Dinlerinin bir olması. (Gayri müslim bir veli, müslü-man bir kızı evlendiremez)

8 - Şuuru yerinde olması.

Şahitlerin altı şartı vardır:

a - Müslüman olmaları.

b - Erkek olmaları.

c - Hür olmaları.

d - Adalet sahibi olmaları.

e - İşiten kimseler olmaları.

f - Kör olmaları.

Bir görüşe göre nikâhda körün şehadeti kabûl olunur.

Şahitlerin zahiri adaletleri kâfi geleceğinden, hakikatleri bilinmese ve zahiri görünüşe göre adil iki şahit huzurunda nikâh akd edilse kâfidir. Fakat müslüman olup olmadıkları kati olarak bilinmeyen iki kişinin huzurunda nikâh akd edilse caiz değildir.

Nikâh akd edildikten sonra, karı koca her ikisi veya yalnız

— 530 —

koca, velinin veya her iki şahidin veya birisinin fasık veya gayri mükellef olduğunu itiraf etseler nikâh batıl olduğundan fesh edilir. Bu hal duhuldan sonra olursa mehrin tamamı, yoksa yarısı kadına verilir. Yalnız kadın böyle bir iddiada bulunsa kocaya yemin ettirilir, yemin ettiği takdirde kadının sözüne itibar edilmez. Şahitlerin "biz fasık idik" demelerine de bakılmaz.

Karı koca üç talâk ile birbirinden boşandıktan sonra, veli yahut şahitlere fısk veya nikâhı bozacak başka bir şeyi isnad etseler nazarı itibara alınmaz.

Zevceliğe namzet olan bakirenin velisi, babası - veya dedesi ise mücbir veli olduklarından, vekâlet ve muvafakatını almadan aşağıda mezkur olan beş şart dahilinde onun nikâhını kıyabilirler:

1 - Veli ile zevce arasında düşmanlığın bulunmaması.

2 - Zevce ile koca arasında düşmanlığın bulunmaması.

3 - Hali vakti yerinde olan birisiyle evlendirmesi. Yani mehrini verebilecek birisiyle evlendirmelidir. Şayet mehrini veremeyecek bir kimse ile evlendirirse veli mecbür de olsa nikah sahih değildir.

4 - Mehri misl ile evlendirmesi.

5 - Onu denk bir kimse ile evlendirmeli.

6 - Âma veya yaşlı bir kimse ile evlendirmemelidir. Çünkü böyle bir kimse ile evlendirdiği takdirde yaşayışında zarar görecektir.

Zevce bakire olmazsa, veya bakire olur da velisi babası veya dedesi olmazsa onun muvafakatını almak şarttır. İki şahit huzurunda muvafakatının alınması sünnettir. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: "Dul kadının; velisinin kendisinden izin almaya hakkı vardır." Bakire ise babası onu evlendirebilir. Dul, küçük olursa baliğe oluncaya kadar evlendirilemez.

Veli (oğul müstesna) , Önce baba, sonra dede, sonra ana ve baba bir olan erkek kardeş, sonra baba bir olan er kardeş, sonra ana baba bir, kardeşin oğlu, sonra baba bir olan er kardeşin oğlu, sonra amca oğulları, ayni minval üzere sonra

— 531 —

hakim, olmazsa dinin kabul ettiği şekilde olmazsa da halkın kabul ettikleri bir hakem. Oğul-oğul olarak - nikahta veli olamaz. Ama oğul hakim olursa hakim olarak başka veli olmadığı takdirde annesini evlendirebilir.

Birinci sıradaki yakın veli fasık olursa veya başka bir mani olursa, velayet işi sonraki veliye intikal eder.

Bir kadının yakın veya uzak bir velisi bulunmadığı takdirde müslüman yönetici veya onun yerine bakan kimse onu evlendirecektir. Yalnız büluğ çağına ermeden önce onu evlendiremeyeceği gibi büluğ çağına erdiği halde izni olmadan veya denk olmayan kimse ile de evlendiremez.

Hükümdar, bir kadının velisiz olduğunu ve evlenmeğe manî bir hali bulunmadığını biliyorsa, ondan şahit istemeden onu evlendirebilir. Fakat durumunu bilmezse, ondan evliliğe mani bir hali bulunmadığına dair iki şahit isteyecektir. Ve şahitlerin şehadetine göre hareket edecektir.

Denk bir kimse bir kadına talip olduğu ve istenen kadın da arzu ettiği halde velisi onu evlendirmekten imtina ederse, sorumlu sayılır ve dolayısıyla veli olmaktan düşer. Kezalik denk ve uygun bir kimse bir kadına talip olursa, kadın da onu arzu ettiği halde veli İslâmın kabul etmediği az veya çok başlık talebinde bulunursa veli olmaktan düşer. Maalesef bugün doğu ve güneydoğu illerinde başlık bir musibet haline gelmiştir. Kadın satılık bir eşya gibi pazarlık ediyor ve para ile satılıyor.

— 532 —
KARI KOCA OLMAĞA NAMZET OLANLARIN BİRBİRİNE DENK OLMALARI

Erkek, istedikten sonra, kendisine denk olan bir kadınla evlenebileceği gibi, kendisine denk olmayıp aşağı olan bir kadınla da evlenebilir. Fakat kadının rızası olmazsa mucbir de olsa velisi kendisine denk olmayanla evlendiremez.

Denk olmanın beş hasleti vardır:

1 - Delilik, cüzzam gibi insana nefret veren hastalıktan salim olmak.

2 - Hür olmak. Kölelik bir kimseye veya babasına veya dedesine isabet etmiş ise, ondan salim olana denk değildir.

3 - Soy. Meselâ Kureyşi olmayan, Kureyşiye denk değildir.

4 - Salih olmak. Salih olmayan kimse salih olana denk değildir. Binaenaleyh salih ve alim olan bir kimsenin kızı fasık ve mübtedi olan kimsenin oğlu ile denk değildir.

5 - Sanat ve ticaret. Meselâ çöpçü ve çoban, terziye ve tüccara denk değildir. Bir veli, kadına denk olmayan bir kimse ile rızası olmadan onu evlendirmesi caiz değildir. Evlendirirse nikâhı fesh edebilir.

Denk olma meselesini şart koşmaktan gaye, kurulacak yuvayı sağlam esaslara dayandırıp onu yıkılmaktan korumaktır. Çünkü tabii olarak bir tüccarın kızı bir çöpçünün oğlundan kendini üstün göreceği gibi evlilik bağıyla birbiriyle bağlandıkları takdirde, zaman zaman o üstünlüğünü dile getirip kocasını tezyif edecek ve gereksiz şeyler yüzünden birbiriyle münakaşa edeceklerdir. Netice ya düşmanca hayatları sürüp gidecek veya boşanıp yuvaları yıkılacaktır. Evet denk olma şartı bunun içindir. Yoksa tüccar çöpçüden Allah'ın nezdinde daha üstün olduğu için bu şart koşulmamıştır. Allah'ın nezdinde en kıymetli insan mümin ve muttaki olan kimsedir.

— 533 —

Bazı alimlerin dediklerine göre yaşlı olan bir kimse genç bir kadına denk değildir. İmam-ı Gazali ile İmam-ı Harameyn diyorlar ki: "Zalim ve müteğallibe olan kimselere mensup olmak bir değer ifade etmez."

MEHİR

Mehir, nikâh'ı akdetmek neticesinde koca tarafından zevceye verilmesi lazım olan maldan ibarettir.

Mehir meselesi çok mühimdir. Kur'an-ı Kerim ile Sünnet-i Seniye üzerinde önemle durmaktadır. Bununla beraber bugün müslümanlar nikahı akd ederken ondan söz ediyorsa da, kimse ona gerektiği kadar ehemmiyet vermemektedir. Hatta evlenen bir çok kimse mehirin adını bile duymamışlardır. Dolayısıyla böyle bir haktan haberleri yoktur. Bunun için kadınlara bu hakları tanıtılmalı ve mehrin ne demek olduğu belirtilmelidir. Peygamber (S.A.V.) bir hadiste şöyle buyurmaktadır: "Bir kimse az olsun, çok olsun mehir üzerine bir kadınla evlenir ve hakkını ödemek niyetinde olmayıp onu aldatır ve ödemeden ölürse kıyamet günü zani olarak Allah'a mülaki olur." (Taberani)

Tarafeyn, aralarında mehir olarak bir miktar üzerine anlaşma yapıp kararlaştırdıktan sonra nikahı akd ederken cemaat huzurunda daha fazla göstermeleri halinde Şafii mezhebine göre üzerine akit yapılan şey muteberdir.

Baliğe ve akîle olan bir kadın velisine: "Onbin üzerine nikahımızı akd et" dediği halde veli, beş bin üzerine akd ederse nikah mehri misil ile mün'akit olmuş olur.

MEHRİ MİSİL NE DEMEKTİR

Kız kardeş, kardeşinin kızı ve amcası kızı gibi, emsal için verilen mehir demektir. Bu hususta yaş, görüş, bekaret ve benzeri şeyler mehrimisil için nazarı itibare alınır. Bunun için bir dul kadın kardeşi de olsa bakire için ölçü olamaz.

— 534 —

Bir kimse şüphe ile, yani zevcesi olduğu zanniyle yabancı bir kadınla münasebette bulunursa, kadına mehrimisil vermek icap eder. Kezalike "nikâhı fasit" bir kadınla evlenir ve münasebette bulunursa kendisine mehrimisil vermek gerekir.

Bir kimse bir kadınla evlenir ve münasebet olmadan evvel birbirinden boşansalar, kadın mehrin yarısına müstahaktır.

Mehir nikâhın şartı yahut rüknü değil, üzerine terettüb eden bir eserdir. Bunun için akit esnasında ondan söz edilmese de nikâh sahihdir. Cenab-ı Hak buyuruyor:

"Kadınların mehirlerini veriniz." (Nisa:4)

Mehir, mücerred akit veya cinsi münasbetin vuku bulmasıyla vacip olur. İster akit esnasında tesmiye edilsin, ister edilmesin. Yalnız akitte tesmiye edilmesi ve gümüşten on dirhemden aşağı ve beş yüz dirhemden yukarı olmaması sünnettir. Fakat daha az veya çok olsa da caizdir.

Bir kadın, mehrini almadan ondan tasarruf etmesi, yani satması, hibe veya vakf etmesi caiz değildir.

Bir kadın, istediğinden aşağı ve aynı zamanda onun gibi akrabaların mehrinden az bir mehirle evlendirilse, tesmiye edilen eksik mehirle değil, mehrülmisil ile nikâhı sahihdir.

Akitte mehir beyan edilse ne âla, edilmezse nikâh mehrülmisil ile akd olmuş olur.

Koca karısının mehrini vermekten aciz kaldığı takdirde şayet zevce sabrederse ne âla, sabr etmezse nikahı beş şart ile fesh edebilir.

1 - Akıllı olması.

2 - Baliğe olması, deli veya çocuk olursa fesih yetkisi kendisine değil,, velisine aittir.

3 - Zifaftan önce olması. İhtiyariyle kocasına zifaf imkanını verirse fesih hakkı düşer.

4 - Mehir verme aczi ya kendi itirafiyle veya hakimin huzurunda, şahitlerin şehadetinin sübûtiyle. Aksi takdirde fesih hakkına sahip değildir.

— 535 —

5 - Mehir vermekten aciz kalma işini mahkemeye intikal ettirmek. Binaenaleyh kadın veya veli, tek başına kocanın mehir vermekten aciz olması, kesinlik kazansa bile fesih hakkını kullanamaz.

Bir kadının nikâhı akd edilirse, cinsi mukarenet olmadan evvel bir ayıp ile nikâh fesh edilir veya kadın mürted olursa mehirden hiçbir şeye müstahak değildir. Fakat talâk vaki olur veya koca mürted olursa mehrülmislin yarısı vacip olur.

NİKÂHI FESH ETMEK

Birbiriyle evlenenlerden birisinde delilik veya cüzzamlık gibi bulaşıcı bir hastalık görülse öteki için muhayyerlik hakkı vardır. İsterse nikahı fesh eder. Hatta evlendikten sonra birisinde böyle bir hastalık meydana gelirse diğeri yine muhayyerdir. Yalnız duhuldan sonra ünnet - erkeklik gücünün olmaması - meydane gelirse kadının muhayyerliği yoktur. Muhayyerlik meselesi fevridir. Yani hastalığının bulunduğunu öğrendiği gibi durumu mahkemeye intikal ettirecektir. Zamanında işi mahkemeye intikal ettirmezse muhayyerlik hakkını kaybeder.

Ünnet meselesini mutlaka mahkemeye götürmek gerekir. Yani erkeğin aczi anlaşılınca kadın hakime baş vuracaktır. Ünnet ya zevcin ikrarıyla veya ikrarına şahitlik yapan şahitlerle, yada zevc'in yeminden imtina etmesi halinde kadının yeminiyle sabit olur. Sabit olduktan sonra hakim aciz olan kimseye bir senelik bir müddet tanıyacaktır, bu müddet içerisinde durumu düzelirse ne ala, düzelmezse kadın yeniden işi hakime intikal ettirecektir. Sonra nikahı feshedecektir.

— 536 —
KADINLARIN HARAM VE HELAL OLANLARI

Neslin bekası ve dünya hayatının devamı için İslâm dini evlenmeyi meşrû kılmıştır. Yalnız rastgele herkes istediği kadınla evlenemez. Kendisiyle evlenmenin helal olduğu kadınlar olduğu gibi haram olan kadınlar da vardır.

Haram olan kadınlar da iki kısımdır:

1 - Müebbeden haram olanlar.

2 - Muvakkatan haram olanlar.

Müebbeden haram olan kadınlar, neseb, rada (süt) veya sıhriyet yakınlığı olan kadınlardır. Bunlar nesep cihetiyle, anneler, nineler, kızlar, kızların kızları, hemşireler, halalar, teyzelerdir. Bunlar aynı zamanda rada, yani, süt cihetiyle de haramdırlar.

Resûl-i Ekrem (S.A.V.) buyuruyor ki:

"Neseple haram olanlar süt yolu ile de haramdırlar."

Yalnız bir kadın, süt verdiği çocuğun babasına ve kardeşlerine haram değildir.

Sıhrıyet, yani evlenmek akrabalığıyla haram olanlar da şunlardır: Kayın valide, yani zevcenin annesi, ninesi, (hem ana hem baba cihetiyle) üvey kızlar, üvey analar ve gelinler, yani oğlunun veya torunun zevceleri.

Neseb ve rada sebebiyle haram olan kadınlar için iki kaide vardır. Birincisi akraba kadınlar haramdır. Ancak amca, hala ve teyze çocukları müstesna ikincisi usul, furu ve usulun ilk furuu.

Muvakkaten haram kadınlar:

1 - Başkasının nikâhı veya iddeti altında bulunan kadınlar:

2 - Üç talâk ile boşanmış olan zevcesi. Çünkü böyle bir

— 537 —

kadın ancak başkasiyle evlendikten sonra eski kocasıyla evlenebilir.

3 - Dört kadınla evli olan için dörtten fazla olan kadınlar.

4 - Zevcenin nesep veya rada'la kız kardeşi, hala ve teyzesi.

5 - Putperest veya muattile (yani hiçbir dinin saliki olmayan kadınlar) Fakat semavi kitaplardan birisine inanan kitabiyye yani yahudi veya nasrani olan kadınla evlenmek mekrûh olmakla beraber sahihdir. Yalnız kitabiyye olan kadın, israiliyye olursa, onunla evlenebilmek için uzak babalarının mensûb olduğu dini nesh eden Bi'seti Nebeviden evvel o dine intisab etmiş olduğunun bilinmesi veya Peygamber Efendimizin Peygamber olarak gönderilmesinden sonra ona intisab ettiğinin bilinmemesi biliniyorsa, onunla evlenmek caiz değildir.

Kitabiyye olan kadın israiliyye değil, mensûb olduğu dini nesh eden Bi'seti Nebeviyyeden evvel onun uzak babalarının o dine intisab ettiği kati olarak bilinmesi şarttır. Bilinmezse onunla evlenmek caiz değildir. Bu minval üzere Şafii mezhebine göre bu günkü Avrupa ve Amerika hıristiyan kadınlarıyla evlenmek caiz değildir.

Hıristiyan veya Yahudi bir kadınla evli olan kimse Hayız, Nifas, Cenabet ve necasetten yıkanması için ona emretmeli; domuz etini yemekten de men'etmelidir.

Cinsî mukarenet olmadan evvel kadın veya kocadan biri mürted olursa nikâh feshedilir. Cinsî mukarrenetten sonra irtidad vaki olursa, iddet müddetinde beklenir. Bu müddet içerisinde tekrar İslâmiyete dönerlerse nikâh devam eder, yoksa münfesih olur.

Müslüman olmayan bir karı-koca İslâm dinine girerlerse, birbirine mahrem olmadıktan sonra eski nikâhları ne olursa olsun devam eder. Koca, İslâm dinine girer de kadın küfürde kalırsa, kadının durumuna bakılır. Şayet kitabiyye ise yine nikâh devam eder. Aksi takdirde iddet müddetinde beklenir, müslüman olmazsa nikâhları fesh olur.

Bir Hristiyan ihtida eder ve nikâhı altında bulunan kadın

— 538 —

putperest, mason ve komünist gibi batıl bir inanca mensup olursa, evlilik hayatının devamı için iddet esnasında kadının da ihtida etmesi gerekir. Aksi takdirde nikâhları ortadan kalkar.

VELİME

Baba olan kimsenin en büyük görevi evladını İslâmın emrettiği şekilde yetiştirip kendisine güzel bir terbiye vermek, sağ eline Kur'an-ı Kerim, sol eline Peygamber (S.A.V.)'in Sünneti Seniyyesini vermek ve dünyada sıkıntı çekmemesi için onu bir meslek sahibi kılmaktır. Zamanımızda hayat şartları değişmiştir. Geçen zamanlara benzememektedir. Bu ağır şartlar altında evladı maddeten ve manen kalkındırmak gerekir, aksi takdirde bu ağır şartlar altında ezilecektir. Ayrıca babanın durumu müsait olması halinde evladının iffetini muhafaza edip onu mütedeyyin ve İslâm kültürünü almış bir kadınla evlendirmesi gerekir. Yoksa - bazı alimlerin dediklerine göre - evladın işlediği günahlarda baba da ortak olacaktır. Bunun için tarih boyunca müslüman anne ve babalar sadece çocukları besleyip büyütmekle yetinmemişler, belki onları evlendirip kendilerine yuva kurmak için çalışmışlar, onlar için şenlik yapmayı adet haline getirmişlerdir. Hatta İslâmiyette evlenme münasebetiyle yemek tertip edip komşu, mahalle veya köy halkını davet etmek sünnettir. Resûlüllah (S.A.V.) bazı kadınlarıyla evlenmesi münasebetiyle yemek tertip ettiği gibi, evlenen Abdurrahman bin Avf'a: "Bir şat (keçi veya koyun)la da olsa yemek tertip et" diye emir buyurdu.

Evlenme münasebetiyle tertip edilen yemeğe vaki olan davete icabet etmek vacibtir. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:

اِذَا دُعِىَ اَحَدُكُمْ اِلَى الْوَلِيمَةِ فَلْيَاْتِهَا

"Sizden biriniz, evlenme münasebetiyle yapılan yemeğe davet edilirse icabet etsin." Böyle bir yemekten fakir ve muhtaç olan kimseleri mahrum bırakmak doğru bir şey değildir. Resûlü Ekrem (S.A.V.) bir hadisinde şöyle buyuruyor:

— 539 —
شَرُّ الطَّعَامِ طَعَامُ الْوَلِيمَةِ يُدْعَى اِلَيْهَا الْاَغْنِيَاءُ وَيُتْرَكُ الْفُقَرَاءُ وَمَنْ لَمْ يُجِبَّ الدَّعْوَةَ فَقَدْ عَصَى اللّٰهَ وَرَسُولَهُ

"En kötü yemek, zenginlerin çağrılıp fakirlerin çağrılmadığı (evlenme münasebetiyle yapılan) velime yemeğidir. Davete icabet etmeyen, Allah ve Resûlüne asi olmuştur." (Müslim)

Davete icabet etmenin vacip olmasının sekiz şartı vardır:

1 - Çağıran ve çağırılanın müslüman olmaları.

2 - Muayyen kimselerin çağrılmaması. Bütün mahalle veya komşular veyahut köy halkının tamamı çağrılmış olmalı.

3 - Bizzat yemek sahibi veya vekili tarafından davetin vaki olması. Meselâ gelmek isteyen gelsin diye umumi bir davet yapılırsa icabet etmek vacip değildir.

4 - Yapılan yemek bir günden fazla devam ederse, birinci günde davetin vaki olması. İkinci ve üçüncü günlerde vaki olan davete icabet etmek vacip değildir.

5 - Korku için davetin vaki olmaması.

6 - Hastalık veya başka bir mazeretin bulunmaması.

7 - Yemek mahallinde onu rahatsız edecek zalim ve ahlaksız bir kimsenin bulunmaması.

8 - İslamın kabul etmediği gayri meşrû bir şeyin bulunmamasıdır. Ancak oraya gitmesiyle gayri meşrû olan şeyin izale edileceğini biliyorsa icabet etmesi lazımdır.

YEMEĞİN ADABI

Yemekten ve içmekten önce - cünüp ve hayızlı olan kimse de dahil - her kesin besmele çekmesi sünnettir. Besmelenin azı Bismillah, tamamı Bismillahirrahmanirrahim'dir. Bununla beraber bir cemaat için Sünnet-i Kifâyedir. Onlardan birisi söylerse kafidir. Yemeğin başında besmeleyi unutan kimse,

— 540 —

hatırladığında şöyle der: "Bismillahi evvelehü ve ahirehü." Yemekten sonra da "Elhamdü lillah" demek sünnettir. Cemaate hatırlatmak gayesiyle besmele ile hamdeleyi açıkça söylemek müstehabtır. El ile yemek yenilecek ise elleri yıkamak; yemek esnasında dini sohbetlerde blunmak ve kabın dibinde az bir şey varsa onu iyice silmek sünnettir.

Her müslüman, gerektiği zaman misafiri barındırıp ona ikram etmeli ve ondan önce yemeği bırakmamalıdır. Yaslanarak veya yatarak yemek yemek, kendi önüne değil, başkasının önüne el uzatmak ve kabın üstüne eğilmek mekruhtur. Başkasının evinde yemek yiyen kimsenin şu duayı okuması sünnettir:

اكل طعامكم الٔابرار وافطر عندكم الصاءمون وصلت عليكم الملاءكة وذكركم اللّه فيهم عنده

Yemekten sonra İhlası Şerif ile Kureyş suresini okumak ve el ile ağzı yıkamak sünnettir.

MEVLÛT

Evlenme gibi münasebetlerde bir çok kimse mevlid okutup ziyafet tertip ediyor. Öyle ki bu İslâmın bir çok ülkelerinde adet haline gelmiştir. Onu yapmayan kınanıp kötülenir. Yapılan bu işin İslâmda yeri nedir şeklinde sık sık sorulmaktadır. Bu soruya cevabımız şöyledir: Mevlid ne farz, ne de sünnettir. Bu adet Peygamber (S.A.V.)'in vefatından sonra icat edilmiştir. Hangi tarihte icad edildiğine dair kesin bir vesika yoktur. İ'anetüttâlibin (C.3, S.364)'te Sahavi'den naklettiğine göre Peygamber (S.A.V.)'den üç asır sonra icad edilmiştir. İbnücevziye göre de Mevlid, hicri tarihine göre yedinci asırda Erbil meliki Elmuzaffer Ebu Said tarafından icad edilmiştir. İmamı Suyuti de "Elhâvifi lilfetâva" adlı kitabında (C. 1, S. 189) aynı kanaatı yürütmektedir. Aynı kitap, Maliki olan eş-Şeyh Tacüddin Ömer bin Ali el-lahmi'-nin "Mevlid okutmak caiz olmayan bir bidaattir" şeklinde sözünü naklederken kendisinin bu kanaatta olmadığını beyan etmekte ve İbni Haceri'l-Askalâni

— 541 —

gibi zevatın sözlerine dayanarak mevlidi okutmanın iyi bir şey olduğunu açıklamaktadır.

İbni Haceri'l-Askalâni, "Mevlidin hükmü nedir?" diye sorulan bir suali şöyle cevablandırdı: "Mevlid işi bidattır. Bunu Selef-i sâlihinden hiçbir kimse yapmamıştır. Hicretten üç asır sonra meydana gelmiştir. Bununla beraber mevlid işinin iyi tarafları vardır. İyi tarafları yapılırsa bidati hasene sayılır, yoksa bidati seyyie'dir."

Sonra şöyle devam ediyor: "Mevlidin meşruiyetine dair iyi bir vesika buldum." Buhari ve Müslim'de sabit olmuştur ki Peygamber (S.A.V.) Medine'ye geldiğinde yahudilerin aşure gününde oruç tuttuklarını gördü. Onlara orucun sebebini sorunca şöyle dediler: "Bugün Allah'ın, Firavnı denizde boğup Musa'yı kurtardığı bir gündür. Biz Allah'a şükrederek onu oruç tutuyoruz. Bunun üzerine Peygamber (S.A.V.) Biz Musa'ya sizden daha yakınız.." Bundan anlaşılıyor ki, böyle bir günde Allah'a şükretmek tam yerindedir. Yalnız Mevlidin, Peygamberin doğduğu günde olması için dikkat etmek lazımdır. Sair günlere teşmil edip mevlid merasimini icra etmek manasızdır.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, zamansız olarak halkın okuttukları Mevlidin pek ehemmiyeti yoktur. Mevlid, erkek ile kadınların bir araya gelmesine vesile olacak veya içki içilmesine yol açacak ise onu tertip eden kimsenin Allah'ın indinde mesul olacağı gibi oraya giden kimse de mesuldür.

KARI KOCANIN İRTİDADLARI

Karı ile kocadan birisi veya her ikisi riddet ederse üzerine birkaç soru terettüp eder.

1 - Aralarındaki nikâh fesh edilir mi edilmez mi?

2 - Nikâh fesh edilirse üç talâk gider mi, gitmez mi?

3 - Mürted olan kimse ötekisine varis olur mu olmaz mı?

4 - Mehrin durumu nasıl olacak?

5 - Mürteddin cezası nedir?

— 542 —

6 - İrtidade sebebiyet veren söz ve fiiller nelerdir?

Şimdi bu altı sualin cevabını teker teker açıklayalım:

a - Karı-kocanın her ikisi veya birisi mürted olursa, - ya zifaftan önce veya zifaftan sonra olacaktır. - Zifaftan önce olursa hemen riddet anında nikâh münfesih olur. İddette söz konusu değildir.

Zifaftan sonra olursa nikâh hemen aynı anda münfesih olmaz ama, askıya alınır. Şayet iddet bitmeden önce mürted olan kimse, İslâma dönerse nikâh devam eder. Yoksa riddet anından itibaren nikâh ortadan kalkar. Bunun için iddet bitmeden önce bu halde bulunan karı-kocanın arasında münasebet kesik olup, zevciyet ile ilgili ne varsa askıda tutulacaktır. Münasebet ve talâk gibi haklar kalkar.

b - Birinci cevaptan anlaşıldığı gibi üç talâk gitmez, nikâh münfesih olur. Talâkın sayılarını eksiltmez. Yani iddet bittikten ve nikâh kalktıktan sonra İslâma dönüş olduğu takdirde, yeni bir nikâh ile bir araya gelebilirler.

c - Mürted olan kimse başkasına varis olmadığı gibi başkası da kendisine varis olamaz. Mürted olduğu andan itibaren mal ve mülkü askıya alınır. Mürted olarak ölürse servet olarak neyi varsa Beytülmale-hazineye-devredilir. Ama İslâm'a dönerse mal ve mülkü kendisine bırakılır. Riddet esnasında malı askıya alındığı için alış-verişi de batıldır.

d - Kadın zifaftan önce riddet etmiş ise iddet beklemeden nikâh münfesih olup hiçbir şey hak etmez, ama koca zifaftan önce riddet ederse kadın mehrin yarısına mustahaktır. Ama zifaftan sonra riddet meydana gelirse mutlaka kadın mehre müstehaktır.

e - Zaman geçirmeden ve bir süre tanımadan mürted olan kimsenin İslâma dönmesi için teklif yapılır. Şüphesi varsa izale edilir, yani onu irtidade sevk eden şek ve şüphesi varsa bilen kimselerin vasıtasiyle def edilir. İslâma dönmezse idam edilecektir. İslâm dini kesin olarak mürtedde hayat hakkı tanımaz. Gayrı müslim olan kimse İslâma girip girmemek hususunda serbesttir, ama İslâma giren kimsenin İslâmdan dönüşü

— 543 —

hususunda serbest değildir. İslâma dönüş, Kelime-i Şehadetin her iki şıkkını söylemekle mümkündür.

f - Söz olsun, iş olsun, niyyet olsun İslâm'a ters düşen her şey riddete vesile olur. Söz için misal: "İsa (A.S.) Allah'ın oğludur." "melekler Allah'ın kızlarıdır." "Peygamber (S.A.V.) veya falan adam gaybı bilir." "Allah zulm ediyor." "Allah'ın gücü bana yetmez." "İnsanlar Allah'ı icad etmişler." Müslüman bir kimseye "kafir" demek İslâmın veya Kur'an-ı Kerim'in zamanı geçmiştir, gibi söz söylemek.

İş için misal

Allah'tan başka bir mahluka secde etmek, Kur'an-ı Kerim'i pisliklerin içine atmak, Kur'an-ı Kerim'i veya dini bir kitabı ayak altına almak.

Niyet için misal: Yarın İslâm'ı terk için azmetmek gibi.

RADÂ (Emzirme)

Kur'an-ı Kerim emzirmenin neseb gibi insanları birbirine bağlayıp, tarafların birbiriyle evlenmelerine mani olup sebeblerden biri olduğunu açıkça beyan ediyor.

Emzirmenin hükmü, dokuz yaşına varmış canlı bir kadının sütünü emmekle sabit olur. Binaenaleyh iki çocuk, bir koyunun veya bir ineğin sütünü emseler, birbirine kardeş olmadıkları gibi ölmüş bir kadının sütünü emseler de birbirine kardeş olmazlar.

Fıkıh kitapları her ne kadar emmek tabirini kullanıyorlarsa da, emmek şart değildir. Bir kadının sütü sağılıp bir çocuğa içirilse yine emmek gibi sayılır. Yalnız sütün ağız yoluyla verilmesi şarttır. Binaenaleyh, şırınga velev maksat da içeri zerk edilse emzirmek hükmüne geçmez.

Emzirmenin sabit olabilmesi için iki rükün vardır:

1) Emen çocuğun ay hesabiyle iki yaşını doldurmamış olması. Binaenaleyh iki yaşını tamamlamış olan bir çocuk, bir kadının sütünü emerse, emzirme hükmü cari olmaz.

— 544 —

2) Emzirmenin beş sefer olması ve her defasında çocuğun kendi ihtiyariyle emmekten vaz geçmesi. Oynayarak birkaç sefer memeyi ağzına koyup çıkarırsa veyahut bir memeden diğer bir memeye intikal ederse bir defa sayılır.

Dört defa mı, beş defa mı süt emdiğinde şüphe edilirse azı kabûl edilir ve hükmü sabit olmaz.

Birisinin dört karısı bulunsa, üç kadın birer sefer, bir kadın da iki sefer bir çocuğa süt verirlerse, kocaları kendisine baba olacağından emzirmenin hükmü sabit olur ve bununla kadınları da kendisine haram olurlar. (Emen erkek çocuk olursa)

Bir erkek çocuğu bir kadının sütünü emse o kadına evlat olduğu gibi kocasına da evlat olur. Bunun için o kadının bütün kız çocukları, hemşiresi, hala ve teyzesi o çocuğa haram olurlar ve abdestleri de birbirinden bozulmaz, fakat o erkek çocuğun kardeşleri böyle değildirler.

Emzirme, yalnız emziren kadının veya çocuğun anasının sözü ile sabit olamaz. O ancak iki erkek, veya bir erkek ile iki kadın veya dört kadının şehadetiyle sabit olur.

KAN VERME VE SATMANIN HÜKMÜ

Yukarda beyan edildiği gibi iki yaşını tamamlamamış olan bebek, canlı bir kadının sütünü emdiği takdirde hükmü sabit olur. Aksi takdirde iki yaşını aşan kimse, canlı bir kadının sütünü emse de hiçbir tesiri yoktur. Kan ise böyle değildir. Küçük büyük her hangi bir kimseye kan verilirse hiçbir tesiri yoktur. Süt gibi evlenmeye mani bir sebeb teşkil etmemekle beraber akraba olmağa bir vesile de değildir. Bir kimsenin kan gurubu ile bir hastanın kan gurubu bir olursa ve hayatını kurtarmak için başka verecek biri olmadığı takdirde kan vermeğe mecburdur. Kan satmak hiçbir surette caiz değildir.

Yalnız parasız verecek kimse olmazsa hasta olan kimsenin satın almasında beis yoktur. Bir kimsenin, kan verdiği hasta veya onun akrabasının pazarlıksız verdiği şeyi kabul etmesinde sakınca yoktur.

— 545 —
KARI İLE KOCANIN KARŞILIKLI HAKLARI

Nikah mevzuunun başında açıkladığımız gibi evlenmek sünnetir. Bir kadınla evlenmek caiz olduğu gibi adaletten ayrılmamak şartiyle birden fazlasıyla, dörde kadar evlenmek de caizdir. Yalnız zaruret olmadan birden fazlasıyla evlenmek makbul iş sayılmaz. Çünkü kadınlar arasında adalete riayet kolay bir iş değildir. Ama zevce hasta olur ve âkire (çocuk getirmeyen) olmak gibi bir zaruret varsa, hakkı gözetmekle beraber ihtiyaç nisbetine göre ikinci ve üçüncüsü ile evlenmekte beis yoktur.

Birden fazla kadınla evli olan kimse, her kadının yanında bir veya ikişer veya üçer gece gecelemeğe mecburdur. Daha fazla kalması caiz değildir. Peygamber (S.A.V.): "Kişi iki kadınla evli olur ve aralarında adeletli olmazsa kıyamet günü bir tarafı eğik olarak gelecektir." buyuruyor. Zevceleri bir odada bulundurmak ve yanlarında yatmak caiz değildir. Ama bir evde birkaç oda bulunur ve her odanın kapısı ve kilidi varsa aynı evde, ayrı ayrı odalarda oturmalarında beis yoktur. Birisinin evinde oturup diğer kumaları oraya davet etmesi caiz değildir. Yalnız ikinci defa evlenen kimse, ilk evlendiğinde bakire için yedi, dul için üç gün ayıracaktır.

Ondan sonra onlarla birlikte adilane bir şekilde yaşamalıdır. Yalnız sevgi hususunda adalet yapmak mümkün değildir. Zira o insanın elinde değildir. Bunun için bir kimse evlendiği kadınlardan birisini diğerinden fazla severse sorumlu olmayacaktır. Peygamber (S.A.V.) dahi Hz. Aişeyi ötekilerden daha fazla sevdiğinden sorumlu tutulmaması için Allah'a yalvarıp şöyle buyurmuştur: "Allahım gücüm yeten hususta taksimatım budur, gücüm yetmeyen hususta beni sorumlu tutma." Bundan anlaşılıyor ki, Peygamber (S.A.V.) Hz. Aişe (R.A.) gibi bazı hanımlarını fazla seviyordu.

Daha önce açıkladığımız gibi iki ve daha fazla kadınla evli olan kimsenin adalet ve eşitliğe riayet etmesi gerekir.

— 546 —

Kadın, İslâmın kabul ettiği hususlarda kocasına itaat etmekle mükelleftir. Kocasının izni olmaksızın yola çıkması caiz olmadığı gibi mahalle veya şehri gezmesi de caiz değildir. Kadın İslâm dininde değerli bir varlıktır. Onu tezyif edip zulmetmek caiz değildir.

Maalesef İslâmın kadına yüklemediği bir çok vazife kendisine yüklenmektedir. Cahiliyyette olduğu gibi hala İslâmı bilmeyen cahillerin zulmünden kurtulamamaktadır.

Kocasına itaat etmeyen kadına önce va'z ve nasihat edilir; yola gelmezse bir müddet terkedilir. Yine yola gelmezse hafifçe dövülür.

Şayet bir kadına zulmedilip hakkına tecavüz edilirse mahkemeye baş vurup durumu beyan etmesi ve gereğinin yapılması için kendi kendini savunması tabii bir hakkı'dır.

HUL'

Hul' (kocaya verilmek üzere) bedel mukabilinde koca ile karı arasındaki zevciyet münasebetini izale etmektir.

Hul'un beş rüknü vardır.

1 - Bedeli veren.

2 - Bedel.

3 - Zevce.

4 - Akit sığası.

5 - Koca.

Kocanın hul' edebilmesi için, karısını boşayabilecek niteliği sahip olması şarttır. Binaenaleyh çocuk, deli ve hul' için kendisine bir baskı ve zorlamanın olmaması lazımdır.

Bedeli veren şahsın zevce olması şart değildir. Bir kimse yabancı da olsa birisine, "hanımını hul' edecek olursan sana şu kadar para vereceğim" der o da "bu kadarla hul' ettim" derse hul' hasıl olmuş olur.

Bedel, peşin olabileceği gibi vadeli de olur.

— 547 —

Sığada icap ve kabul şarttır.

Hul' hakkında ihtilaf vardır. Kimi talâktır. Bir defa söylense bir talâk gider, iki defa söylerse iki, üç defa söylense üç talâk gider. Kimi, "nikâhı fesh etmekten ibarettir. Talâkın sayılarını eksiltmez. Kaç defa hul etse de istediği zaman yeni bir nikâh ile onunla evlenebilir." diyor. Şafiî mezhebinde mutemed olan da budur. Bunun için bir kimse üç talâkını, bir şeye talik ederse, meselâ "babanın evine gidersen üç talâk ile benden boşsun" dese, bu işin altından çıkmak için hanımını bir bedel mukabilinde hul eder. Sonra kadın bu arada babasının evine gider, sonra iddette de olsa, yeni bir nikâh ile onunla evlenir.

İslâm dini yıkıcı değil, yapıcı olduğundan kurulmuş yuvanın bozulmasını istemiyor ve talâkı - boşamayı - sevmiyor, Peygamber (S.A.V.) şöyle buyuruyor: "Cenab-ı Allah'ın en sevmediği şey talâktır."

Ama Cenab-ı Allah talâkı sevmediği halde onun kapısını açtı; eğer onun kapısını açmasaydı bir arada yaşamak istemeyen karı-koca ölüme kadar birlikte yaşamak zorunda kalacaktır. Böylece nice gayrı meşru işler, nice kin ve adavetler terettüp edecekti. Birbirine buğz eden karı kocanın aynı evde ve bir arada yaşamalarının ne kadar işkenceli bir hayat olduğunu ve bir çok fuhûşa davetiye çıkardığını Hıristiyan aleminden sormak lazımdır. İşte insanları yaratan ve maslahatlarını bilen Allah talâka müsaade etti ve olur olmaz şeyler için talâkın vaki olmaması için hissi daha gelip olan kadına değil, istikbalini ve evlenmek için harcadığı malı düşünen ve aklı hissiyatına galip olan erkeğe bıraktı.

— 548 —

TALÂK

Talâk, sözlükte serbest olmaktır. İstılahta ise nikâh düğümünü çözmektir. Nikâh düğümünü çözen kocaya mutallık (boşayan), kadına da mutallaka (boşanan) denir.

Talâk, sarih ve kinaye olmak üzere ikiye ayrılır.

Sarih talâk, boşamadan başka bir manaya gelmeyen sözdür. Bu da üç kelimedir. Talâk, firak ve serah'dır. Bu kelimelerin manasını bilen kimse, zevcesi hakkında kullanırsa, niyet etmese de boşanır. Her lisanda talâk manasını açıkça ifade eden "boşama" kelimesi gibi kelimeler yine sarihdir.

Kinaye ise, boşama manasında açık olmayıp o manaya geldiği gibi başka manaya da gelendir. (Enti haliyyetün) "sen benden halisin", "bettetün" (aramız kesiktir) "bainün" (ayrısın), "hablüki ala ğaribiki" (yuların omuzundadır), yani serbestsin, çünkü boşsun. "A'zibî" (benden uzaklaş), "Ağribi" (benden garip ol) gibi kelimeler kinaî kelimelerdir.

Kinayeye gelen bir kelime kullanan kimsenin, gayesi zevcesini boşamak ise, boşanır. Yoksa boşanmaz. Meselâ bir kimse "a'zibî" (benden uzaklaş) derse, gayesi, seni boşadım ise zevcesi boşanır. Yoksa, ben senden kızdım onun için benden uzaklaş, manasını kast ediyorsa boşanmaz.

Ne talâk zihar için, ne de zihar talâk için kinaye olmaz. Bunun için birisi: "Enti aleyye kezahri ümmi" (sen benim için anamın sırtı gibisin) dese, zihar etmiş olur. İlerde açıklanacağı gibi ziharda bulunan kimsenin keffaret vermesi gerekir.

Bir kimse, "enti aleyye haramün" (sen bana haramsın) derse, talâkı (boşamayı) kast ederse boşanır. Ziharı, yani sen benim anamın sırtı gibi haramsın diye kast ederse zihar olur.

— 549 —

"Enti ke ümmi" (sen benim anam gibisin), kelimesi ise talâk için kinayedir.

Kinayede niyetin, sözün başından sonuna kadar devam etmesi icabeder. Sözün başında veya sonunda niyet olmazsa boşama sayılmaz.

Konuşabilen kimsenin boşamaya işaret etmesi fuzulidir. Talâk sayılmaz. Fakat konuşamayan dilsiz kimsenin işareti talâk sayılır. Birisi, "tallaktü zevceti" (hanımımı boşadım) cümlesini yazar, boşamak için niyet getirmezse manasız kalır. Yoksa, boşanır.

Hanımını boşayan kimsenin ne dediğini bilmesi ve iradesi yerinde iken boşamayı ifade eden sözü söylemesi gerekir, bunun için birisi uykuda iken "hanımımı boşadım" dese bir şey icap etmez.

Birisi latife olsun diye zevcesine hitaben "seni boşadım" dese, boşanır. Çünkü talâk'ın şakası olmaz. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:

"Üç şey vardır ki ciddileri de ciddi, şakaları da ciddi sayılır. Talâk, nikâh ve ric'at" (kadını bir veya iki talâk ile boşadıktan sonra tekrar nikâh altına geri almak)'tır.

Talâk kelimesinin manasını bilmeyen bir kimse kullanırsa talâk vaki olmaz. Meselâ Arapça bilmeyen ve talâkın neyi ifade ettiğini bilmeyen bir kimse karısına "Entı talıkun" dese karısı boşanmaz.

Silah tehdidiyle birisine zevcesini boşatmak muteber değildir. Ancak kendisinin de boşanmak arzusunda olduğuna dair bir delil varsa, o zaman vaki olur. Meselâ: Silah tehdidiyle birisinden bir talâk söylenmesi istendiği halde, üç talâk söylerse, üç talâkı vaki olur. Boşatmak için zor kullanan kimsenin kuvvetli olması gerekir. Yoksa zor kullanacak bir durumda olmayan kimsenin tehdidi neticesinde talâk vaki olursa muteberdir.

Bilerek sarhoşluk veren bir şeyi içip sarhoş olan kimsenin talâkı, vaki olur. Fakat birşeyin şerbet olduğunu zannederek içip sarhoş olur ve hanımını boşarsa, boşanmaz.

Birisi, "tallaktüki" (seni boşadım) deyip bir veya iki veya

— 550 —

üç talâk kast ederse, kast ettiği kadar vaki olur. Bir talâk ile seni boşadım dese bir talâk vaki olur.

Birisi, "seni boşadım, seni boşadım, seni boşadım" deyip üç defa tekrar ederek bu kelimeleri söylerken ara verirse üç talâk gider. Yoksa, gayesi te'kid ise bir talâk gider. Gaye, ayrı ayrı talâk ise üç talâk gider.

Birisi, "birden üçe kadar benden boşsun" dese Beğeviye göre her üç talâk da gider. Cumhura göre ise iki talâk vaki olur.

Henüz kendisiyle cinsi mukarenette bulunmamış zevcesine "sen boşsun" diye bir defa söylerse boşanır. İddeli olmadığından ric'at etmek de mümkün değildir. Yalnız zevc'i ahere varmadan tekrar onunla evlenmesi caizdir. Fakat bu sefer üç talâk'a değil, iki talâk'a sahiptir.

Boşanma işini zevceye tevdi etmek caizdir. Zevcesi kendini boşamak isterse tehir etmeden boşar. Tehir ettiği takdirde kendisine verilen yetki elinden gider ve artık kendini boşayamaz.

Zevcesini boşayıp boşamadığı hususunda tereddüt eden kimsenin talâkı vaki sayılmaz. Sayı hususunda böyle bir tereddüd olursa azı kabûl edilir.

Birisi, "seni boşadım" deyip bir veya iki veya üç parmağıyla işaret ederse parmağın değeri yoktur." Ne kadar niyet etmiş ise o kadar vaki olur.

TALÂKIN RÜKÜNLERİ

Talâkın - boşamanın - beş rüknü vardır:

1 - Mutallık - boşayan - dır. Bunun da birkaç şartı vardır:

Birincisi, baliğ olması,

İkincisi, akıllı olması. Binaenaleyh çocuk ile delinin talâkı vaki olmaz. Yalnız sarhoş olan kimsenin - bilerek sekir veren şey içip sarhoş olursa - aklı olmazsa da talâkı vaki olur.

— 551 —

Üçüncüsü, Boşayan kimsenin isteğiyle boşaması. Binaenaleyh bir kimseye zor ile hanımı kendisine boşattırılırsa boşanmaz. Zor yapmaktan maksad öldürme, el kesme, işkence yapma, hapse atmak, malını almak ve sürgün etmek gibi şeylerle tehdid yapmaktır. Yalnız tehdid eden kimsenin tehdidini gerçekleştirebilecek bir durumda olması gerekir. Yoksa tehdidin manası yoktur ve geçersizdir. Israr, azarlama, veya tevbih karşısında hanım boşanırsa boşanmış olur.

2 - Talâk için boşamayı ifade eden söz veya yazı gibi bir şeyin meydana gelmesi. Söz, sarih ve kinaye olmak üzere iki kısımdır. Sarih olan kısım boşamadan başka bir manaya gelmeyendir. (Tallaktuki) gibi. Kinaye ise boşama manasında açık olmayıp başka manaya da gelen sözdür. Azıbi (uzaklaş) gibi.

3 - Mutallaka (boşanan kadın) dır. Bunun da şartı boşayan kimsenin zevcesi olmasıdır. Yabancı bir kadını veya üç talâk ile boşadığı kadını boşamanın anlamı yoktur.

4 - Talâkı kasd etmek, bir kimse rüyada veya baygın iken hamına "sen boşsun" dese hanımı boşanmaz.

SÜNNİ VE BİD'İ TALÂK

Sünni ve Bid'i olmak üzere iki çeşit talâk vardır. Sünni talâk, tuhur halinde ve münasebet vaki olmadan evvel vaki olan talâktır. Bid'i talâk ise hayız halinde veya içinde münasebet bulunmuş tuhur halinde vaki olmuş olan talâktır. Bid'i talâk, her ne kadar vâki oluyorsa da haramdır.

Ara vermeden üç talâk ile kadını boşamak caizdir.

Bir kimse, def'aten üç talâk söylerse dört mezhebe göre üç talâk vaki olur. Elhaccâc, İbnu teymiyye, zahiriye ve bazı Şiilere göre üç talâkı def'aten söyleyen kimsenin bir talâkı gider. Belgeleri, Müslimin, İbnu Abbas'tan rivayet ettiği şu hadistir: "Peygamber (S.A.V.) ile Hz. Ebubekir devri boyunca ve Ömer'in hilafetinden iki sene geçinceye kadar üç talâk var idi. Sonra Ömer (R.A) dedi ki: Daha önce aceleye getirilmeyen şeyi halk aceleye getirmeye başladı. Biz de onu kabul

— 552 —

etsek, ve kabul etti." Ama gerçekte bu hadis onlar için bir belge teşkil etmez. Peygamber (S.A.V.), Ebu Bekir ve Ömer devrinin ilk iki yılında def'aten söylenen üç talâkın bir olarak kabul edildiğini Hz. Ömer'in de onu üç olarak kabul ettiğini ifade etmiyor. Bilakis (tercemeden de anlaşıldığı gibi) hadis açıkça ifade ediyor ki: Halk, daha önce talâk hususunu aceleye getirmiyor, ve üç talâk ile değil bir talâk ile zevceyi boşayıp evlilik hayatının devam etmesi için kapıyı açık bırakıyordu. Fakat Hz. Ömer'in zamanında halk, talâk işini aceleye bindirip bir tek talâk ile değil, üç talâk ile zevceyi boşamağa başladı. Hz. Ömer de onu üç olarak kabul etti.

TALÂKI BİR ŞEYE TA'LİK ETMEK

Bir kimse, talâkı bir şeyin husuluna talik ederse o şey vaki olmadan önce talâk vaki olmaz. Meselâ birisi karısına "Babanın evine gidersen üç talâk ile boşsun" dese gitmeden önce talâk vaki olmaz ve münasebette bulunmakta da beis yoktur. Fakat gittiği takdirde üç talâkı gider. Bu talikten geri dönmek mümkün değildir. Ondan kurtulmak için yegane çare hul'dur. Yani bir şey mukabilinde zevcenin nikâhını fesh etmektir. Ondan sonra o kadın babasının evine gider. Bilahare iddet beklemeden de ikinci defa yeniden evlenmek ve nikâhı akdetmektir. Bu nikâh önceki nikâhtan başka bir şey olduğundan kadının babasının evine gitmesinde hiçbir beis yoktur.

Bir kimse, "Sen falan ayda boşsun" dese, o ayın tam başında boş sayılır.

Bir kimse, "Sen bu işi yaparsan boşsun" dese, kadın o işi yaptığı takdirde boşanır. Ancak bir talâk kasd etmiş ise bir, iki talâk kasd etmiş ise iki, üç talâk kasd etmiş ise üç talâk gider.

Bir kimse, "falan adamla konuşsan üç talâk ile boşsun" dese kadın, o adam uykuda veya ölü iken kendisiyle konuşsa boşanmaz. Fakat sarhoş iken onunla konuşsa boşanır. Kendisine bir mektup yazar veya bir elçi gönderir veya kendisine işaretle bir şeyler ifade etmeğe kalkışırsa talâk vaki olmaz.

Bir kimse, zevcesine "her hangi bir erkekle konuşursan

— 553 —

boşsun" dese, sonra kadın babasıyla veya kardeşiyle konuşsa bakılır; şayet gaye ecnebi bir erkekle konuşmayı men etmek ise bir şey icabetmez, yoksa boşanır.

Bir kimse karısına "falan adamı görürsen boşsun" dese, ister ölü ister diri olarak onu gördüğü takdirde boşanır. Şayet vücudu kapalı olarak onu görürsen boşanmaz. Fakat ta'likini unutarak onu bizzat veya rüyada veya aynada veya resimde görürse boşanmaz.

Bir kimse zevcesine "falan yere gidecek olursan üç talâk ile boşsun" dese; bilahare oraya giderse; şayet kocanın sözünü hatırlayarak gitmişse, zaten talâk vaki olmuş olur. Yoksa unutmuş veya zorla götürülmüşse boşanmaz.

Bir kimse, "falan adam evime gelirse karım benden boş olsun" dese, sonra o adam taşınarak evine getirilirse talâk vaki olmaz.

Bir kimse, "falan adamın yemeğini yiyecek olursam karım benden boş olsun" der, sonra dediğini unutup yerse, boşanmaz. Durum böyle olmakla beraber bilgisine inandığı kimseye sorulduğunda, "senin talâkın vaki olmuştur" şeklinde cevap alması üzerine bu sefer de o kimsenin yemeğini bilerek yerse, fetvanın yanlışlığı ve sonradan yapılan hareketin amden de olsa, ona (yanlış fetvaya) dayanması dolayısiyle yine talâk vaki olmaz. ()

Bir kimse, "kardeşimi bu evden çıkarmazsam karım benden boş olsun." dese; sonra çıkarır ve birkaç gün sonra kardeşi tekrar eve dönerse, talâkı vaki olmaz. Çünkü dediği yerine gelmişti.

Bir kimse, zevcesine "falan adamla konuşmuşsan, aramızda üç talâk vardır." dese, bu sözle talâk vaki olmaz.

Bir kimse, zevcesine "Seni öldürmezsem boşsun" dese, hayatından ümid kesilinceye kadar koca karı hayatı devam eder; ondan sonra, yani hayattan ümid kesilince boşanır.

Bir kimse, "Ben falan şeyi yapsam boşsun" dese, sonra unutarak veya zorlanarak o işi yaparsa talâk vaki olmaz.

— 554 —

Bir kimse, meselâ Zeydin İstanbul'a geldiğini zanneder, ve buna istinaden "Zeyd İstanbul'a gelmediği takdirde benim karım benden boş olsun" dese, sonra Zeyd'in İstanbul'a gelmediği ortaya çıkarsa zevcesi boşanmaz. Çünkü inancına göre Zeyd İstanbul'a gelmişti ve talâkı bu inanca göre talik etmişti.

Bir kimse, zevcesine "İznim olmadan babanın evine gidersen benden boşsun" dese, izinsiz gittiği takdirde boşanır. Fakat bir defa izin alıp babasının evine giderse, artık talâkın hükmü kalkar. Kadın izin almadan babasının evine giderse bir şey icab etmez.

Bir kimse, karısına "Benim iznim olmadan dışarıya çıkarsan benden boşsun" dese; sonra şifahen izin vermeyip, kolundan tutup çıkarırsa, boşanmaz. Ama talâkın hükmü bakidir. Çünkü fiil izin sayılmaz.

Bir kimse, babasının evine giden karısı için "Karımı evime getiren olduğu takdirde o benden boş olsun" dese, sonra kiralanan bir merkeb ve sahibiyle beraber eve gelirse boşanmaz.

Bir kimse, "Zeydin bu işi yapmasını bıraksam karım üç talâk ile boş olsun" diye yemin eder ve haberi olmadan Zeyd o işi yaparsa veya Zeyd'e gücü yetmezse talâkı vaki olmaz.

TALÂK-I RİC'İ VE TALÂK-I BAİN

İki çeşit talâk vardır; Biri Talâk-ı Bain, diğeri Talâk-ı Ric'idir. Talâk-ı bain, üç talâk ile zevceyi boşamaktır. Üç talâk ile meydana gelen beynunete, Beynuneti Kübra denilir. Böyle bir hal vaki olursa kadını boşayanın tekrar onunla evlenmesi caiz değildir. Ancak boşanan kadın başka bir kocaya varır ve o koca da vefat eder veya anlaşmazlık neticesinde o da onu boşarsa tekrar eski kocasiyle evlenebilir.

Yalnız bir kimse hanımını bir veya iki talâk ile boşayıp iddet esnasında ricat etmeden iddet bitinceye kadar onu kendi haline bırakırsa, bu talâk her ne kadar ric'i de olsa ricât hakkını kullanmadığı için Talâkı baine dönüşür ve Beynunet-i Suğra

— 555 —

meydana gelir. Beynunet-i Kübradan farkı boşananların yeni bir nikâh ile birbiriyle evlenebilmesidir.

Üç talâk ile zevcesini boşayan kimsenin, boşanan zevcesiyle tekrar evlenebilmesi için, meşhur hülle işine baş vurması haramdır. Allah'ın lanetine uğrar. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:

لَعَنَ اللّٰهُ المُحَلِّلَ وَالْمُصَلَّلَ لَهُ

"Hülleyi yapan ve yaptırana Allah lanet eder."

Dinsiz ve din düşmanları zaman zaman yazılarında ve oynattıkları piyeslerde "hülle" meselesini ortaya atıp İslâm'ın lanetlediği bu işi İslâm'a mal ettikleri gibi, İslâm'a büyük hizmet verip, İslâm bayrağını üç kıta üzerine dalgalandıran ecdad ve büyüklerimizi bununla lekelemeğe kalkışıyorlar. Hatta zaman zaman milletin hizmetinde olması gereken TRT'yi di bu iftiraya vasıta kılmağa muvaffak oluyorlar.

Talâk-ı ric'i ise; bir veya iki talâk ile zevceyi boşamaktır. Böyle bir hal olursa, iddet bitmeden evvel, koca ric'at edebilir. Yani zevcesini tekrar nikâhı altına döndürebilir.

Ric'at fiil ile hasıl olmaz. (Race'tüki) "seni geri çevirdim" gibi bir söz ile olması gerekir. Ric'at etmeden evvel münasebette bulunmak, ona bakmak ve istimta etmek caiz değildir.

İddet, sahih bir nikâh için lazım olduğu gibi, fasid nikâh için de lazımdır. Yalnız fasid nikâhtan dolayı iddet bekleyen kadın, iddete sebebiyet veren kişiyle evlenecekse, iddet esnasında onunla evlenmekte beis yoktur. Bir kimse, zevcesi olduğu zannına kapılarak bir kadınla bulunsa, o kadının iddet beklemesi lazımdır.

İDDET

İddet, cinsi mukarenetten kalacak eserlerin ortadan kalkması için beklenmesi gereken zamandır.

İddet iki kısımdır:

Birincisi: Hayatta olan bir kimsenin boşaması veya fesh etmesinden ötürü kadının beklemesi gereken zamandır. Bu

— 556 —

müddet zarfında kadın evlenemez. Cinsi mukarenet veya meninin duhulundan sonra rahm'in boşluğu katı da olsa boşanan kadın beklemekle mükelleftir. Halvet (erkek ve kadının yalnız kalmaları) için iddet yoktur.

Boşanan veya nikâhı feshedilen kadın, hamile olursa, doğum yapmakla iddeti bitmiş olur. Kadın, hamile olmayıp adet sahibi ise, yani normal olarak kendisine adet geliyorsa, iddeti üç kur'dur. (Üç sefer adet görüp temiz olmaktır)

Bir kadın, temiz iken boşansa üçüncü adet kendisine gelince iddeti bitmiş olur. Adet halinde iken boşansa, dördüncü adet kendisine gelince iddeti biter.

Müstehaza (hastalıktan dolayı devamlı sûrette kendisinden kan akan kadın) ise, eski adetini hatırlıyorsa, eski adetine göre hareket eder. Hatırlamıyorsa ve kanın kuvvetli ve zayıfını görmüyor ise üç ay geçmekle iddeti biter. Yine kadın Sinn-i Ye'se (Adet göremiyecek bir yaşa) ermiş ise iddeti üç aydır.

İkincisi: Kocanın vefatından dolayı kadının beklemesi gereken zamandır. Bu halette de, kadın hamile olursa doğum yapmakla iddet'i sona erer. Hamile olmazsa iddeti dört ay on gündür.

Bir kimse, ortadan kayp olur ve izine rastlanmaz ise, ölümü tahakkuk etmedikçe zevcesi başkasıyla evlenemez. Kavl'ı kadime göre kadın, dört sene bekler, haber gelmediği takdirde malum olan iddet müddetini bekler ve evlenir.

Bir kadın, kocası vefat ederse dört ay on gün yas tutar ve bu müddet içinde ziynet eşyasını takıp süslenemez.

ZEVCE VE AKRABALAR'IN NAFAKALARI

Bir kimse, küçük de olsa bir kadınla evlenirse, evlendiği kadının nafakasını, yani yiyeceğini, içeceğini ve giyeceğini vermekle mükelleftir.

Kısaca nafakanın durumunu çeşitleriyle birlikte açıklamak istiyorum:

a - Yiyecek. Yiyeceğin durumu, kocanın durumuna göre

— 557 —

ayarlanır. Kadının durumuna, babasının zenginliğine veya fakirliğine bakılmaz. Zengin olan koca içinde yaşadığı memleketin zenginleri hanımlarına nasıl yemek yediriyorlar ise, o da öyle yedirecektir. Fakir olan kimse de memleketin fakirleri gibi hanımına yemek yedirecektir.

b - Katık; Yani kocanın durumuna göre et, zeytin yağı, peynir, üzüm ve hurma gibi katıkları alıp kendisine vermek gerekir.

c - Yemek ve içmek için gereken tencere, tepsi, tava ve benzeri kaplardır.

d - Elbisedir. Elbise de mevsimlere göre değişir. Yaz için iç çamaşır, gömlek, baş örtüsü ve ayakkabı gibi şeyler gerekiyor ise, kış mevsiminde bunlara ilaveten pamukluk (Bu zamanda pamukluk yerine ceket, manto gibi şeyler geçerlidir.) gerekmektedir.

e - Sergidir. Bu da adete ve duruma göre değişir. Bu zamanda durumu müsait olan kimsenin hanım için halı alması lazım gelir.

f - Yatak, sedir ve karyola gibi şeyler.

g - Kömür, gaz ve odun gibi şeylerdir.

h - Temizlik için gereken sabun, deterjan, tarak ve benzeri şeylerdir.

ı - Kendisine uygun bir meskendir.

i - Çamaşır makinesi gibi kendisine yardımcı olacak şeyler. Eskiden hizmetçi lazım gelirdi, bu zamanda onun yerine bunu almak daha uygundur. Uzun malumat almak için Envara bakılsın. Ancak kadın naşize (kocasından izin almadan evden çıkan ve itaat etmeyen) olursa, naşizeliği devam ettiği müddetçe kadının nafakası sakıt olur.

Nafakada kocanın maddi durumu nazar-ı itibara alınır. Bir zenginin vereceği nafaka ile bir fakirin vereceği nafaka arasında fark vardır.

Zevcenin nafakasını vermekten aciz olan kimsenin zevcesi, hakime başvurabilir. Kocasının fakir ve nafakasını vermekten

— 558 —

aciz olduğunu söyler. Hakim de fakirliğini isbat etmek için kocaya üç gün müddet verir. Bu müddette fakirliğini isbat ederse, dördüncü günde hakim bizzat veya kadın, hakim'in izniyle nikâhını fesh eder. Şayet hakim bulunmazsa bir hakem tayin edilir ve ayni muamele icra edilir.

Günlük nafakasından fazla bir şey elde eden herkes, muhtaç olan usul ve fürû'nun nafakasını ve bütün ihtiyaçlarını karşılamakla mükelleftir. Günlük nafakasından maâda bir şey elde edemiyorsa mazur sayılır.

Bir kimse, iş sahasını bulduğu halde çalışmazsa, maddi durumu müsait olan fer'î, nafakasını vermeğe mecburdur. Fakat iş sahası bulunduğu halde çalışmazsa maddi durumu müsait olan aslı, nafakasını vermeğe mecbur değildir.

İLA

Bir kimse, muayyen bir zaman zikretmeden ve dört aydan fazla bir zaman tayin edip "Allaha yemin ederim ki karımla münasebette bulunmam" şeklinde bir yemin etse, ila etmiş olur. Bu takdirde dört aya kadar kendisine müsaade edilir. Ondan sonra kadın isterse hakime baş vurur. Hakim de erkeğe karısına dönmesi için teklifte bulunur. Dönerse yemin kefaretini verecektir. Böylece mesele halledilmiş olur. Yoksa hakim, kendisine "Boşanma emri verecek, onu da yapmazsa, hakim ona niyabeten karısını boşayacaktır.

Bir kimse, karısına "Allah'a yemin ederim ki, dört aya kadar seninle münasebetim olmayacak, dört ay bitince yine dört aya kadar seninle münasebetim olmayacaktır" dese, ila etmiş sayılmaz.

Bir kimse karısına: "Allaha yemin ederim beş aya kadar münasebette bulunmam," bu süre geçince; "Bir seneye kadar yine seninle münasebette bulunmam" dese, iki ila meydana gelmiş olur, her birisinin ayrı bir hükmü vardır.

Bir kimse karısına: "Allah'a yemin ederim beş aya kadar sana yaklaşmam" şeklinde bir söz söylerse kinayedir. Gayesi ila ise iladır, yoksa değildir.

— 559 —

Bir kadın kocasına: "Zevciyet hakkından vaz geçtim diğer hanımla her zamanda oturup kalkabilirsin" derse, geçici olarak hakkı düşer, ama istediği zamanda hakkını isteyebilir.

İFTİRA VE LİÂN

İnsan için en büyük ayıplardan biri zinadır. Bunun için her hangi bir kimse, daha önce zinası sabit olmamış bir akil ve baliğ kimseye: "Sen zanisin veya zina ettin" ve dört adil şahidle isbat etmezse, dinen kazf ve iftira cezasına müstehak olur. Kazfın cezası seksen değnektir. Hatta üç kişi, birisinin bir kadınla zina ettiğini görseler şehadetleri makbul olmadığı gibi, zinayı onlara isnad ettikleri takdirde cezaya müstahak olurlar. Fakat akîl ve balîğ olmayan veya daha önce zinası sabit olup cezaya çarpılmış bir kimseye zina suçu isnad eden kimse, dört şahit ile onu ispat etmediği takdirde sadece Ta'zir cezasına müstehak olur.

Bir kimsenin "sen fasıksın" veya "habissin" veya bir kadına "sen hiçbir kimse için yok demezsin" demesi, kinaye sayılır ve niyetine göre hareket edilir. Gayesi zina ile suçlamak ise kendisinden ispat istenecektir. İspat edemediği takdirde Kazif cezasına müstehak olur. Fakat gayesi zina ile suçlamak değilse bir şey icab etmez.

Bir kimse başkasına "sen orospu çocuğusun" veya bir kadına "sen kahpesin" dese, sarahaten onları zina ile suçlamış olur. Yalnız birinci misalda anne hayatta olduğu takdirde kendisi davayı yürütecektir. Yoksa onun varisi.

Bir kadın birisine "sen zanisin" dese, o da "seninle zina ettim" diye cevaplandırırsa bu adam zina suçunu kabul ettiği gibi kadını da kazfetmiş olur. Yalnız bir kimse karısına zina suçunu isnad ederse başkasına olan isnattan farklıdır. Dört şahitle isbat etmezse liane gidilecektir. (Lianın durumu ilerde açıklanacaktır.)

Bir kimse karısının zina ettiğini bilir veya zannederse onu kazfedebilir. Bu durumda karısı bir çocuk doğurur ve o kadınla

— 560 —

henüz münasebeti olmadığı veya münasebetten altı ay geçmediği için çocuk kendisine ait değildir ve onu nefyetmekle mükelleftir.

Karısını zina ile kazfeden kimse, kazif cezasına çarpılmaması için Liân yapması gerekir. Liân şöyledir: Hakim huzurunda "Eşhedü billah karıma isnad ettiğim zina meselesinde doğru söyler ve doğru söyleyenlerdenim. Ve bu hususta yalancı değilim." Dört defa bu sözü tekrar ettikten sonra beşinci defada şöyle der: "Karıma isnad ettiğim zina hususunda yalan söyleyenlerden isem Allah'ın laneti üzerimde olsun." Kocanın bu şehadeti bittikten sonra sıra kadına gelir. O da dört kere şöyle der: "Eşhedü billah, kocam bana isnad ettiği zina meselesinde yalan söyleyenlerdendir." Beşinci defada da şöyle diyecek: "O doğru söyleyenlerden ise Allah'ın gazabı üzerime olsun." Liân bu şekilde karşılıklı ceryan ettikten sonra hem koca ve hem de karı için ceza ortadan kalkar. Koca bu liân'dan imtina ederse Kazif cezasına, kadın imtina ederse zinâ cezasına müstehak olur. Yalnız bu liandan sonra ebedi bir ayrılık terettüb eder. Artık hiçbir suretle birbiriyle evlenemezler.

Lian mutlaka hâkimin huzurunda ve onun emriyle olacaktır. İlk önce kocanın, sonra da kadının lianı teklif edilir. Lianın cuma günü ikindi namazından sonra olması sünnettir. Bu olay Mekke'de cari olursa Rükn ile Makam arasında, Medine'de olursa Minber'in yanında, Beyt-i Makdis'te olursa Sahra'nın yanında, başka bir yerde olursa camide icra edilmesi sünnettir. Yalnız kadın hayız ve nifas halinde olduğu takdirde kapının yanında durmalıdır.

ZİHAR

Zihar, bir kimsenin karısının Anne, kız ve kız kardeş gibi ebediyyen haram olan bir kadının tümüne veya bir cüzüne benzetilmesidir. Bu teşbihi yapan zevce müzâhır, karısına da müzaherüminha denilir. Müzâhır olan kimsenin akıl, bâliğ, müslüman ve erkek olması gerektiği gibi muzaharminhanın da zevce olması gerekir. Ziharın sarihi olduğu gibi kinayesi de vardır.

— 561 —

Sarihi, "Sen bana veya bence annemin veya kızımın arkası gibisin veya sen, annemin arkası gibisin." Mutemede göre bir kimse, karısını, annesinin veya kızının eline ve göğsüne veya karnına benzetse de böyledir.

Kinayesi ise, "Sen, bence annem veya kızım gibisin" veya "Sen annemsin" gibi kelimelerdir. Şayet ziharı kasdederse zihârdır. Yoksa sen onlar gibi değerlisin diye kasd ederse zihar sayılmaz.

Bir kimse, kendi zevcesinin bir cüzünü anne veya diğer muharramattan birisinin cüzüne benzetirse yine zihar sayılır.

Bir kimse, kendi zevcesine "Sen annemsin" dese, zihar değil, talâk kinayesi sayılır.

Talâk, zihar sayılmadığı gibi zihar da talâk sayılmaz. Zihar olayları bu memlekette pek vaki olmaz. Müekkatan zihar sahih olduğu gibi müebbeden de sahihtir.

Ziharda bulunan kimseye keffaret lazım gelir. Keffaret vermeden önce münasebet ve öncüleri haramdır. Keffaret için niyet lazımdır.

ZİHARIN KEFFARETİ

Ziharın keffareti üç hasletten biridir:

Müzahirin, normal ve müslüman bir köle veya bir cariyeyi hürriyete kavuşturmağa gücü yeterse, keffaret niyetiyle onu azad eder. Buna gücü yetmezse ara vermeden iki kameri ay oruç tutar. Şayet ellibeş gün oruç tutar ve bir gün ara verirse, yeniden iki ay oruç tutmağa mecburdur. Yaşlı veya hasta olduğundan buna gücü yetmezse altmış fakir veya miskine fitre cinsinden birer müd verecektir. Altmış günde altmış müd bir fakire verirse kafi gelmez.

Bu keffaretin Haşimi ve Muttalibi olan kimselere verilmesi caiz olmadığı gibi, nafakası müzahire olan kimseye de verilemez. Bu kefareti fakir ve miskinlere verip temlik etmek gerekir. Evinde veya lokantada sabah ve akşam yemeğini yedirmek kafi

— 562 —

gelmez. Süt, et, ekmek veya bunların parasını vermek kafi gelmez.

Yemek yerine altmış fakir ve miskine elbise giydirmekde caizdir.

Otuz kişiye yemek vermek, kalana da elbise giydirmek caiz değildir.

HİZANE

Hizane, mümeyyiz olmayan çocuk veya çocuk hükmünde olan deli ve kötürümü gözetleyip terbiye etmektir.

Anne, doğum yaptıktan üç gün sonra çocuğuna süt vermeğe mecbur değildir. İsterse çocuğunu emzirir, isterse de emzirmez. Anne emzirmek istemediği taktirde görev çocuğun velisine düşer, çocuğu için bir mürebbiye arayıp ona vermekle mükelleftir. Tabii olarak masraf da kendisine (veliye) aittir. Ancak mürebbiye bulamaz veya ücreti verecek bir durumda olmazsa o zaman çocuğun annesi ona bakmaya mecburdur.

Çocuk bakım işi, aslında kadın işidir. Çünkü fıtratı buna daha müsaittir. Çocuğun annesiyle babası talâk ile birbirinden ayrılmışlarsa, annesi başkasıyla evlenmediği takdirde ona bırakılır. Şayet annesi ölmüşse, anne annesine, sonra sıra ile baba tarafından gelen annelere, sonra kız kardeşine, sonra teyzesine, sonra kardeşlerin kızlarına, sonra halasına verilir. Bunlardan hiç biri olmazsa babasına, ölmüşse dedesine teslim edilmelidir. Bakıma daha ehil olan kimse, bakmaktan imtina ederse bakım görevi onu takip eden kimseye devredilir. Çocuk temyiz çağına gelince muhayyerdir. Annesi ile babasından istediği kimsenin yanında kalır. Babası olmazsa annesi ile dedesi arasında muhayyerdir. Şayet birisini tercih eder, sonra ondan vazgeçip diğerini tercih ederse, dileği yerine getirilir. Şayet erkek çocuk babasını isterse münasip zamanda annesini ziyaret etmekten menedilemez. Çocuğun annesi de istediği zamanda çocuğunu ziyaret edebilir; onu men etmek caiz değildir. Haftada bir iki defa ziyaret normal sayılır. Çocuk hasta olursa annesinin ona bakıp hizmet etmesi daha uygundur. Annesinin evi

— 563 —

daha uygunsa evine götürmesine müsaade etmelidir. Yetişkin kız çocuğun en yakın akrabası amcası oğlu olursa ona teslim edilmez. Yalnız yetişkin bir kızı ve kızkardeşi varsa onlarla beraber oturup kalkmak şartiyle ona verilir.

Her müslüman, muhtaç olan usul ve fürûun nafaka ve bütün ihtiyaçlarını karşılamakla mükellef olduğu gibi terbiye, ilim, sanat ve ticaret gibi din ve dünya için lazım olan şeyleri öğretmekle de mükelleftir. Ayrıca her müslüman, aile efradına ve tasarrufu altında bulunan hayvanların bütün ihtiyaçlarını karşılayıp onlara bakmağa mecburdur.

— 565 —
KATİL VE YARALAMA

Yüce İslâm dininde yılan, akrep, bit, fare ve sinek gibi insan sıhhatına veya malına zarar veren hayvanat hariç, hiçbir canlı mahluka eziyet vermek caiz değildir. Fakat maalesef cehalet ve kasvetin etkisi altında kalmak veya hata etmek neticesinde değil, hayvanları öldürmekle meydana gelen katil olayları, bu zamanda olduğu gibi geçmiş zamanda da çok vaki olmuştur. İslâm dini, bu büyük cinayeti ihmal edip cezasız bırakmaz; bırakmak da onun yüce adâletine yakışmaz.

Katil olayları bir çeşit olmadığı için müeyyideleri de bir değildir. İslâm'a göre katil üçe ayrılır:

1 - Amd

2 - Şibhülamd

3 - Hata

1 - Amd'den vaki olan katil şöyledir: Bir adamın normal olarak tabanca, tüfek, kılıç ve kama gibi öldürücü bir alet ile haksız yere başkasını bilerek öldürmek veya onu zehirlemek, veya boğmak veya denize atmak gibi, kişinin ölümüne vesiyle olacak bir şey yapmasıdır. Böyle bir cinayet işleyen kimsenin cezası kesinlikle kısastır. Kur'an-ı Kerim'de beyan buyurulduğu gibi kısasta hayat vardır. Bir memlekette kısas kanunu tatbik edilecek olursa, şübhesiz katil olayları yüzde bire inecektir. Çünkü katil cinayetini işlemek isteyen kimse, dini de olmazsa, kendi kendine düşünüp; "Şu adamı öldürdüğüm takdirde kesinlikle ben de öldürüleceğim. Öyle ise en iyisi bu işi yapmamaktır." diyecek ve katilden vazgeçecektir. Böylece hem kendi hayatı, hem öldürmek istediği kimsenin hayatı kurtulmuş olacaktır. Fakat kısas kanunu tatbik edilmez; hapis gibi bir ceza uygulanır, merhamet veya siyasetin etkisinde kalınarak ara sıra böyle

— 566 —

canileri affetmek gibi bir harekette bulunmak, batıl cinayetlerinin çoğalmasına vesiyle olur. İnsanları yaratan Allah, onların ıslâhı için hangi müeyyidenin daha uygun olacağını bilir. Ayrıca katle sebebiyet verecek bir şey yapmak da kısası gerektirir. Meselâ iki kişinin "falân adam filân adamı öldürdü" diye şahitlik yapmaları üzerine şer'î mahkeme, kâtil olarak bilinen kimseye karşı kısas cezasını tatbik ettikten sonra şahitlik yaparak, "biz yalan söyledik, o adam kâtil değildi" diye bir itirafta bulunsalar, o zaman onların idamı da gerekir.

Birkaç kişi, beraberce birisini öldürseler kısas cezası birisine değil, hepsine tatbik edilecektir. Katil (öldürme işi) ne ile olmuş ise kısas da aynen onunla tatbik edilecektir. Ancak katil sihir ve livata gibi İslâm'ın yasakladığı bir şey ile olmuşsa o zaman kâtilin idamı normal bir şekilde icra edilir.

Maktulün tüm vârisleri veya bir kısmı "amden katil cinayetini işleyen kimseyi öldürmeyip diyet alacağız" deseler, kısas hakkı sâkıt olur. Hattâ verese ittifakla "biz katili affettik onu ne öldürür ne de diyet alırız" deseler zimmetinde hiçbir şey kalmaz. Böyle bir halde kâtilin yapacağı şey, sadece Allah'a yalvarıp tevbe etmektir.

Bir kimze Zeydi tutar, Amr da gelip onu öldürürse, kâtilin (Amr'ın) cezası idam, onu tutanın da cezası hakimin uygun gördüğü hapistir. Yani hâkimin takdirine bağlıdır. Bir kimse Zeyd'i öldürmek için birisini zorlar ve o da onu öldürürse, kısas, hem zorlayan hem de zorlanan kimsenin hakkında tatbik edilecektir.

2 - Şibhü'l-amd; Değnek, kamçı ve tokat gibi normal olarak öldürücü olmayan bir şey ile birisini vurup öldürmektir. Kâtil, öldürme gayesinde olmadığı ve öldürücü bir âlet de kullanmadığı için hakkında kısas kanunu tatbik edilmez. Ancak diyet gerekir. Diyet, 100 deveden ibarettir. Şayet deve de bulunmazsa - bu zamanda olduğu gibi, - hadiste de vârid olduğu üzere diyet, 1000 Dinar altın veya 12.000 dirhemdir. Kavl-i cedide göre 100 devenin kıymeti takdir edilip verilecektir.

3 - Hata; Tavşan, keklik veya bir hedefe, meselâ tüfek sıkmak veya kılıcın keskin olmıyan bir tarafı ile birisine vurmak

— 567 —

isterken keskin tarafı ile vurup birisini öldürmektir. Yani adamı kastetmemek veya öldürücü olmıyan bir şeyle adamı kastetmek isterken öldürücü bir şeyle ona vurmaktır. Hatanın da cezası kısas değil, diyet'tir. Yukarda beyan edildiği gibi şübhü'l-amd ile hatanın cezası kısas değil, katil cinayeti kastedilmediği için diyettir. Yalnız her iki diyet bir tutulmaz. Şibhü'l-amd'ın diyeti 30 Hikka (3 yaşında deve), 30 Ceze'a (4 yaşında deve) ve 40 hamile deve olmak üzere 100 devedir. Bulunmazsa bedeli verilecektir. Hatanın diyeti ise 20 Bintü Mehâd (1 yaşında deve), 20 Bintü Lebûn (iki yaşında deve), 20 İbnü Lebûn (iki yaşında erkek deve), 20 Hikka ve 20 Ceza'a olmak üzere 100 devedir. Her ikisinde de diyet sadece kâtile yüklenmez, asabesi de kendisine yardım edecektir. Bazı ulemânın beyanlarına göre asabe katilin babası, dedesi, oğlu, erkek kardeşi, amcası ve amcası oğludur. Yalnız bunlardan bâliğ, âkil ve durumu müsait olmıyan kimse bu diyet ile mükellef değildir. Kendisi diyetin yarısını yüklenecektir. Durumu müsait olmazsa Beytülmâl ona yardım edecektir. Şayet akrabası olmaz, Beytülmâl de düzenli olmazsa, bütün diyet kâtile yüklenecektir. Şibhü'l-amd ile hatanın diyeti def'aten değil, üç taksit halinde üç sene zarfında ödenecektir.

Kısas bütün varislerin hakkıdır. Bunun için varislerden birisi hazır olmaz, çocuk veya deli olursa, çocuk, baliğ oluncaya, deli de iyileşinceye kadar kısas tatbik edilmez. Ancak bu müddet içerisinde katil haps edilir. Tabiatiyle kısas devletin müsaadesi olmadan uygulanmaz. Onu uygulamak için birisine yetki verecekler; şayet anlaşamazlarsa aralarında kurâ çekecekler. Onlardan birisi diğerlerinden izin almadan kısası icra ederse günahkâr olur. Fakat hakkında kısas tatbik edilmez. Şayet devletin izni olmadan kısas uygulansa uygulayana tazir cezası verilecektir.

Kısas ile diyetin vücubu için bazı şartlar vardır:

1 - Kâtilin, maktulün babası olmaması: Bir kimse, oğlunu ölürse hakkında kısas cezası uygulanmaz. Çünkü baba, oğlunun hayatına sebeb olduğundan oğlunun onun helakine vesiyle olması uygun değildir.

2 - Katilin mükellef (akil ve baliğ) olması: Binaenaleyh çocuk ile deli hakkında kısas cezası uygulanmaz. Fakat sarhoş

— 568 —

olan, aklı normal değilse de sorumluluktan kurtulamaz. Öldürdüğü taktirde hakkında kısas tatbik edilir.

3 - Denk olması: Binaenaleyh bir müslüman bir Zimmi'yi öldürdürürse, kendisi için kısas tatbik edilemez. Fakat günahkâr olur ve kendisine (açıklanacağı üzere) diyet terettüp eder. Ama bir zimmi bir müslümanı öldürürse hakkında kısas cezası tatbik edilecektir.

4 - Maktûlün müslüman olması veya diyet için zimmî veya kendisine eman (güvence) verilmiş bir gayrı müslim olması: Binaenaleyh Kâfiri Harbi (savaşılan kâfir) ile İslâmdan irtidad etmiş olan kimse, bir müslüman tarafından öldürülürse, ne kısas ne diyet vacip olur.

Zanii-muhsan (evlendiği halde zina etmiş olan kimse) bir zimmi tarafından öldürülürse o da öldürülecektir. Ama onun gibi olmayan müslüman bir kimse tarafından öldürülürse kısas hükmü tatbik edilmeyecektir.

Fakir veya seviyesi düşük olan bir kimse, zengin ve halk arasında mevki sahibi olan bir kimseyi öldürdüğünde hakkında kısas tatbik edileceği gibi; zengin kişi, bir fakiri veya mevkii yüksek olan bir kimse, seviyesi düşük olan kimseyi öldürse, yine hakkında kısas tatbik edilecektir.

Bir kimse, birkaç kişi öldürdüğü takdirde ilk maktül için öldürülecek, diğer maktüllerin varislerine diyet verilecektir.

Bir kimse, bir müslümanı yaralar, bilahare o yaralı mürted olur ve irtidad halinde iken yaranın etkisi altında kalarak ölürse; kanı heder olur, bir şey icap etmez.

Bir kimse, bir mürteddi yaralar, bilahare o mürted İslâm'a döner ve müslüman iken ölürse, yine yaralayana bir ceza uygulanmaz.

Bir kimse, birisinin el, ayak, kulak, göz, dudak, dil, hısya ve diş gibi bir uzvunu keser veya oyar ve çekerse aynen kısas tatbik edilecektir.

Katil üç kısım olduğu gibi başkasının el, ayak, göz ve diş gibi uzuvlarını itlaf etmek de üç kısımdır.

— 569 —

Amden yapılırsa kısas tatbik edilir, Şibhü'l-amd ve hataen itlaf vaki olursa kısas değil diyet lazım gelir. Bu diyet cinayet işleyen kimsenin asabesine yüklenir. Fakat bu sefer taksitler halinde değil, def'aten ve peşin olarak ödenecektir.

Caninin yara açmak veya kemik kırmak gibi, işlediğinin aynısını kendisine uygulamak mümkün değilse, kısasa yeltenmek caiz değildir. Ancak diyet ödetmek icabeder.

Bir kimse, birisinin sağ elini keserse onun da sağ eli kesilecektir. Sol elini keserse onun da sol eli kesilecektir. Aksini yapmak caiz değildir. Hatta bir kimse, bir adamın eğri olan sağ elini keserse onun da sağ eli kesilecek; sakat olan sağ ayağını keserse onun da aynen sağ ayağı kesilecektir. Ama mefluç bir el keserse onun yerine sağ el kesilmez, diyet lazım gelir. Fıkıh kitablarında beyan edildiğine göre baş ve yüz yaraları on çeşittir. Sadece muvazzıha denilen yarada kısas tatbik edilir. Diğerlerinin zabtı mümkün olmadığından, kısas değil diyet gerekir. Muvazzıha, kemiği gösterecek kadar açılan yaradır.

Muvazzıha, (yüz ve baştaki kemiği gösteren yara) ile Haşime (baş ve yüzdeki kemiği kıran yara) nın diyetleri beşer devedir. Deve bulunmazsa beş deve kıymetidir.

Munakkıla (kemiği bir yerden başka bir yere nakleden yara) nın diyeti onbeş devedir.

Me'mune (beyin torbasına kadar ulaşan yara) nın diyeti tam diyetin üçte biridir. Baş ve yüzdeki başka yaralarda hükümet vardır. Yani münasip bir şekilde ehli vukuf tarafından takdir edilir. Ehli vukufun takdiri şöyle olur: Yara alan kimse, bir köle farzedilir; yaralı ve yarasız olarak kıymeti tahmin edilir; aradaki farkın, kıymetin kaçta biri nisbetinde olduğu tesbit edilir. Şayet kıymetin altıda biri ise hükümet de diyetin altıda biridir, yedide bir ise hükümet te diyetin yedide biridir...

Göğüs ve karın gibi yerlerde meydana gelen yara, içeriye kadar nüfuz etmişse diyeti, tam diyetin üçte biridir. Kulak ile gözün diyeti, tam diyetin yarısıdır. Burun ile dilin diyetleri tam birer diyettir. Dudak, el ve ayağın diyetleri yarımşar diyettir. Parmağın diyeti on devedir. Kadının her bir memesi yarımşar diyettir. Erkeğinki ise hükümettir. Yani ehlivukuf tarafından takdir

— 570 —

edilecektir. Tenasül aletiyle iki hısyenin diyetleri tam diyettir. Aklın diyeti de tam diyettir. Yahudi ile Hıristiyanın diyeti, müslümanın üçte biri nisbetindedir. Mecusinin diyeti de müslümanın onda birinin üçte ikisidir.

Bir kimse, başkasına, aklını izale veya konuşma kabiliyetini veya duyularından birisini ibtal eden bir darbe indirirse diyet lazım gelir. Diyeti takdir edilmemiş başka şeyler için hükümet vardır.

Katil cinayetini işleyen hamile kadın hakkında hemen ceza tatbik edilmez. Doğum yapmasına ve çocuğun süt ihtiyacını karşılamak için çare bulununcaya kadar bekletilir, sonra kısas tatbik edilir. Birisi, damın kenarında bulunan mümeyyiz bir çocuğa bağırır, çocuk da korkudan düşüp ölürse, bağırışıyla çocuğun ölümüne sebebiyyet verdiğinden kendisine diyet düşer. Fakat yerde olan çocuğa, veya damın kenarında bulunan bir baliğe bağırır o da düşüp ölürse diyet lazım gelmez.

Bir kimse, birisini kovalar, o da kendini denize veya bir kuyuya atarsa, bir şey lazım gelmez. Fakat karanlık ve kovalanan kimse ama olduğundan denize veya kuyuya düşerse diyet lazım gelir.

Yüzmeye alıştırmak için bir çocuk birisine teslim edilir ve alıştırılırken boğulursa diyet lazım gelir.

Bir kimse, izinsiz olarak başkasının mülkünde veya amme maslahatı için fakat dar bir sokakta veyahut geniş bir caddede fakat kendi menfaatına bir kuyu kazar ve birisi ona düşüp ölürse diyet lazım gelir. Bir hayvan da içine düşüp ölürse kıymeti ödenecektir. Fakat kendi mülkünde kuyu kazar ve yukarda zikredilen olaylardan birisi meydana gelirse sorumlu değildir. Yalnız mülkünde de olsa ağzını açık bırakır ve bir a'ma ona düşüp ölürse diyeti lazım gelir.

Bir kimse, bir duvar inşa eder ve bu inşaat normal olduğu halde yıkılır ve birisi altında kalıp ölürse zâmin değildir. Fakat normal değil, maili inhidam olarak bina edilmiş ise zamindir.

Bir kimse, karpuz ve kavun gibi şeylerin kabuğunu yola atar, gelen gidenlerden biri ona basıp kayar ve düşüp ölürse zamin olur.

— 571 —

GAYRI MÜSLİMLERİN DURUMU VE CİZYE

Allah, (C.C.) İslâmın hakim olduğu ülkelerde yaşayan gayrı müslim olan kimseleri müslüman kimseler gibi himayesi altına alıp şefkat ve merhamet ile canlarını mallarını koruyup, düşmanların tecavüzünden de muhafaza edip, kendilerine iyilik ve ihsan edilmesini de emir buyurur. Cenab-ı Allah şöyle buyurur: "Din için sizinle savaş etmeyen ve yurtlarınızdan sizleri çıkarmayan kimselere iyilik ve ihsan etmenizden onlara karşı adaletli davranmanızdan Allah (C.C.) sizleri men et-mez. Şüphesiz Allah adil davrananları sever."(Mumtehine, 8)

Peygamber (S.A.V.) de şöyle buyurur: "Üç çeşit komşu vardır; Bir hakkı olan komşu, iki hakkı olan komşu ve üç hakkı olan komşu. Bir hakkı olan komşu, müslüman olmayan komşudur. İki hakkı olan komşu, müslüman olan komşudur. Biri İslâmlığın, diğeri de komşuluğun hakkıdır. Üç hakkı olan komşu ise, müslüman ve akraba olan kimsedir. Bir hak İslâmın, diğer hak komşuluğun, öteki ise akrabalık hakkıdır." (Bezzar)

Görüldüğü gibi müslüman olmayan kimse muhterem olup hakkına tecavüz etmek şöyle dursun, kendisine yardım edip iyilik etmek ve kalbini rencide edecek söz ve davranışlardan son derece uzak kalmak gerekir. Cenab-ı Allah şöyle buyurur: "Ehli kitapla ancak en güzel yoldan mücadele edin" (Ankebut: 46)

İslâm dini hakimiyeti altında yaşayan gayr-i müslimlere büyük hak ve geniş bir hürriyet veriyor, şöyle ki:

1 - İnanç ve ibadetlerinde hürdürler, diledikleri gibi ibadet edebilirler. Mabedlerine dokunulmaz. Peygamber (S.A.V.) bu hususta şöyle buyuruyor: "Onları ibadetleriyle başbaşa bırakınız."

— 572 —

2 - Dinimiz, domuz eti gibi haram olan bir şeyi, kendilerince helal ise onlara yasaklamamızı caiz görmez.

3 - Evlenmek, boşanmak ve nafaka gibi ehvali şahsiye meselerinde serbesttirler.

4 - İslâm dini akıl ve mantık çerçevesi dahilinde onlara münazara hakkını veriyor. Münazara ederken onları rencide edecek söz ve davranışlardan sakınmak gerekir.

5 - Onların ziyaretlerine gitmek ve hastalarının halini sormak mübahtır.

6 - Müslümanlarla alış-veriş yapmak mübah olduğu gibi gayrı müslimlerle yapmak da mübahtır.

7 - Kurban kesilirse müslüman komşulara ikram etmek sünnet olduğu gibi, gayrı müslim komşulara da ikram etmek sünnettir.

8 - Onlara hediye vermek mübahtır. Yalnız İslâm dini muhtaç olan kimselerin ihtiyacını karşılamak için maddi durumu iyi olan müslümanları mallarından belirli bir nisbette zekât vermekle mükellef kıldığı gibi, İslâm hakimiyeti altında yaşamayı kabullenen gayrı müslimleri de cizye denen bir miktar vergi vermekle mükellef kılmıştır. Bu, senede bir defa verilir.

Cizye verme hususunda bütün zimmiler müsavidir. Cizyenin durumu zaman ve mekana göre ayarlanır. Eskiden zenginden dört dinar, orta halliden iki dinar, daha aşağı olan kimselerden bir dinar alınırdı.

Cizyenin beş rüknü vardır.

1 - Akid siğası: Devlet başkanı veya onun vekili, gayrı müslimlerin ileri gelenlerine der ki: "İslâm devletinin hükümlerine itaat etmek şartiyle devlete şu kadar para vermek üzere İslâm diyarında kalmanıza müsaade ettim."

Müslüman olmayan kimselerin İslâm ahkâmına itâat etmekle mükellef oldukları şeyler; insan haklariyle ilgili müâmelât, cinayet, zina, ve hırsızlık gibi kendilerinde de yasak olan şeylerdir. Onlara göre mübah olan içki gibi şeylere devlet müdahale edemez.

2 - Âkit (âkit sığasını söyleyen): Yukarda beyan edildiği

— 573 —

gibi âkid, ya halifedir veya halifenin tayin ettiği kimsedir.

3 - Mâ'kudüleh.

4 - Mekke, Medine ve çevreleri hariç, İslâm diyarının her hangi bir yerinde gayrı müslim ikametine müsaade edildiği takdirde caizdir.

5 - Maldır: İslâm devletine verilecek malın ne kadar olacağının belirtilmesi gerekir. Kadın, çocuk ve deli olan kimselerden cizye alınmaz. Bir gayrı müslimin Mekke'ye girmesine müsaade edilmez. Cizyenin azı her yıl bir miskaldir. Daha fazlası anlaşmaya bağlıdır. Zimmilere hiçbir suretle hakaret edilmez.

İslâm devleti, zimmîlerin haklarını müdafaa etmekle yükümlüdür. Halkı, kendiliklerinden müslüman olmuş olan Medine ve Yemen gibi şehirler ile Bağdad, Kufe, Basra, Kahire ve Fustat gibi inşa ettiğimiz beldelerde zimmîlerin kilise, yapmalarına müsaade edilmez.

Müslüman olmayan kimselerin müslümanlardan ayrılmaları için elbiseleri üzerine Zünnar bağlamaları emredilir.

Bir gayrı müslim, Kur'an veya Peygamber (S.A.V.) veyahut İslâmın aleyhinde bulunup zemmederlerse bakılır; akid esnasında bunların aleyhinde konuşmamak şartı varsa onlarla yapılmış olan zimmet akdi bozulmuş olur. Yoksa akid yerindedir. Şayet erkekler akdi bozarlarsa çocuk ile kadınlarınki bakidir.

Ehli zimmet için mübah veya ibadet sayılan domuz yemek, içki içmek, çan çalmak ve Bayram yapmak gibi şeylerden men'edilmezler. ()

Gayri müslimlerin binaları, müslümanların binalarından yüksek olamıyacağı gibi seviyesinden de aşağı olacaktır. Biribirinden tanınmaları için zünnarı kuşatmaları da gerekir.

İslâm hakimiyeti altında yaşamayan gayrı müslimlerin geçici olarak pasaport veya anlaşmaya dayanarak nüfus cüzdanıyla müslüman bir ülkeye girmesinde bir sakınca yoktur. İslâmın hak bir din olduğunu anlayabilmesi için kendisine karşı iyi davranmak ve yardımcı olmak gerekir. Kur'an-ı Kerim şöyle

— 574 —

buyuruyor: "Müşriklerden biri aman dileyerek sana gelirse ona aman ver ki Allah'ın sözünü dinleyebilsin." (Tevbe: 6)

İslâm toprağına girdikten sonra canı, malı ve her şeyi korunacaktır. Ancak İslâm hududunu aşarsa gereği ne ise yapılacaktır.

DÂR-I İSLÂM İLE DAR-I HARB

Dâr-ı İslâm, Müslümanların fethettikleri veya ahâlisi kendiliklerinden müslüman olmuş bir ülkedir. Bu iki şekilden birisiyle İslâmın hükmü altına giren bir ülke artık hiçbir surette Dâr-ı Harbe dönemez; ebediyyen Dâr-ı İslâm kalır.()Buna binaen Endülüs, Filistin, ve gaddar, insan kassabı olan Rus ve Çin istilasına uğramış İslâm diyarı, böyle kaldığı müddetçe bütün müslümanlar Allah'ın indinde sorumludur.

Dâr-ı harb ise hiçbir zamanda İslâm hakimiyeti altına girmeyen ülkedir. Hanefi ulemasından İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed'e göre ise Dâr-ı harb ile Dâr-ı İslâm'ın durumu değişiktir. Onlara göre Dâr-ı İslâm, içinde İslâm ehkâmı tatbik edilen yerdir. Dâr-ı harb de bunun aksidir. Yani içinde İslâm ehkamı tatbik edilmeyen yerdir. Onlara göre Dâr-ı İslâm Dâr-ı Harb'e dönebilir.

İmam-ı A'zam'a göre ise Dâr-ı Harbe komşu olup içinde İslâm ahkâmı icra edilmeyen ve içinde ne müslüman ne de zimmî olan kimse, emin olarak kalmayan ülke, Dâr-ı Harb'e döner. Bu kavle göre ancak Endülüs, Bulgaristan ve Yunanistan gibi yerler Dâr-ı İslâm'dan çıkıp Dâr-ı Harbe dönmüş olur.

ZİNA VE KAZF

Zina, bütün semavi dinlerde büyük bir günah sayıldığı gibi İslâm dininde de büyük bir günahtır. Gayrı meşru olarak Kubul'de münasebette bulunmak zina olduğu gibi dübürde de

— 575 —

münasebet zinadır. Zina, nizam ve neslin fesadına vesiyle ve büyük bir ar'dır. Bunun için İslâm devleti böyle bir cinayet işleyen kimse için ağır bir müeyyide va'zetmiştir. Şöyle ki: Mükellef ve sahih bir nikâh yolu ile bir def'a da olsa münasebette bulunmuş olan bir kimse, zina ederse cezası recmdir. Yani ölünceye kadar taşlarla taşlanmaktır. Evli olmayan kimsenin cezası ise yüz değnek ve en az yüz kırk dört km. uzak bir mesafeye bir yıl sürgün edilmektir. Bu cezaları herkes uygulayamaz. Ancak müslüman bir hükümet tarafından uygulanabilir.

Zina suçu, zâninin ikrarıyla veya adil ve dört erkek şahidin şehadetiyle sabit olur. Bu dört şahidin, âdil olmaları icabettiği gibi gözleriyle erkeğin tenasül aletini kadının fercinde görmeleri de icap eder. Yoksa bir erkek ve bir kadının bir yatakta çıplak olarak beraber yattıklarını görmeleri kafi gelmez. Dört değil; üç veya iki kişinin şehadetleri muteber olmadığı gibi, kazif cezasına da müstahaktırlar. İki erkek ile iki kadın veya üç erkek ile bir kadın şahidlik yapsalar yine şehadetleri nazarı itibara alınmaz ve cezaya çarpılırlar. Kazfin cezası seksen değnektir. Bu cezayı tatbik etmekten gaye müslümanların namusunu lekelemekten korumaktır.

Bir erkeğin, bir kadını öpmek veya ona sarılmak, veyahut bir hayvanla münasebette bulunmak haddi gerektirmez. Ancak fasık ve tazire müstahak olur. Ta'zir, hapis ile olabildiği gibi hakimin münasip gördüğü bir mikdar kamçı vurmak ile de olur.

Bir kimse, bir kadına "Sen kahpesin" veya "fahişesin" veyahut birisine "Sen piçsin" dese yine kazf cezasına müstahaktır.

Bir kimse, ahmak ve zalim gibi bir kelime ile birisini sebbederse günahkâr olur. Sebbedilen kimsenin de karşılık vermeğe hakkı vardır. Fakat kazf cezasını gerektiren bir kelime ile sebbedilirse, karşılık vermek caiz değildir. Yoksa mükabelede bulunsa her ikisine kazf cezası uygulanır.

HIRSIZLIK VE CEZASI

Hırsızlık, çok çirkin bir iştir. Başkasının ter dökmek suretiyle

— 576 —

elde ettiği malını çalmak, büyük bir hiyanet, vicdana sığmayan bir cinayettir. Bu menfur cinayet, her zamanda bulunabildiği için Hak din, onu işleyen kimse için ağır bir müeyyide koydu. Bir daha bu cinayet işlenmesin diye el gibi değerli bir uzvun kesilmesini emrediyor. Fakat rastgele ve gelişi güzel el kesilmez. Bunun birtakım şartları vardır:

1 - Çalınan şeyin, miskalın dörtte biri veya değerinde olması: Bir miskal yaklaşık olarak dört gramdır. Binaenaleyh bir gram altın veya değerinden aşağı olan bir şey çalan kimsenin eli kesilmez.

Bir kimse, birisine ait bir çuvalı deler ve içinden bir gram altın değerinde bir şey dökülüp heder olursa eli kesilir. Bir kimse, birisinin cebini yırtar ve ondan bir gram altın düşerse yine eli kesilecektir.

2 - Çalınan malın başkasının olması: Binaenaleyh başkasında bulunan kendi mağsup malını çalan kimse için böyle bir ceza söz konusu değildir. Kezalik başkasıyla ortak olan kimse, müşterek maldan bir şey çalarsa eli kesilmez.

3 - Şüpheden hali olması: Bir kimse, babasının, dedesinin, oğlunun malını, veya Beytülmalda hakkı bulunan bir fakir, ondan bir şey çalarsa ceza tatbik edilmez. Yine yiyecek bir şey bulamayıp hayatını kurtarmak gayesiyle bir şey çalıp yiyen kimsenin eli kesilmez.

Malın muhafaza edilmesi gereken bir yerden çalınması el kesmeyi gerektirir: Meselâ ticaret eşyası ise, dükkanda veya evde, hayvan ise ahırda, para ise cepte veya sandıkta veyahut münasip görülen bir yerde olması gerekir. Binaenaleyh bağ ve bahçeden bir şey veya çobanı yanında olmayıp sahrada bulunan deve ve sığır gibi hayvanları çalıp götüren kimsenin günaha girmesiyle beraber eli kesilmez. Bir kimse sahrada veya camide yatıp uykuya dalar ve onun cebinden bir şey çalınsa çalanın eli kesilir.

5 - Hırsızlık yapan kimsenin mükellef olması: Binaenaleyh deli ile çocuğun hırsızlık yapmaları halinde elleri kesilmez.

Hırsızlık cinayetini işleyen kimsenin eli mafsaldan kesilir.

— 577 —

Kesildikten sonra tekrar bu cinayeti irtikap ederse sol ayağı kesilir, üçüncü defada sol eli, dördüncü defada sağ eli kesilir.

İÇKİ İÇMENİN CEZASI

İçki içmek, en büyük günahlardan biridir. Peygamber (S.A.V.) içkiyi Ümmülhabâis (kötülüklerin anası) ile vasıflandırmıştır. İçkinin yasaklanışı, ayet ve hadis ile sabit olmuştur. İçki içen kişi lanetlendiği gibi içkiyi yapan, satan, alan, içiren ve taşıyan da lanetlenmiştir. Çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır.

İçki günahını temizleyen, had'tir. Sadece tevbe ile iş bitmez. Tevbe ile beraber had cezası tatbik edildiği takdirde mümin olan kimse, günahından temizlenir. Ancak haddi tatbik edecek Devlet-i İslâmiye olmazsa, tevbeden başka çare kalmaz. Haddi kırk değnektir. Halife isterse seksene kadar çıkarabilir. Sarhoş iken had cezası uygulanmaz. Çoğu sekir verenin azı da haramdır.

Çocuk, deli, zimmi, harbi ve zorla kendisine içki içirilmiş kimseye had cezası tatbik edilmez. Bir kimse, kapta olan şeyin su olduğunu tahmin edip içer, sonra içki olduğu anlaşılırsa kasıd olmadığından günahkâr sayılmaz.

Bir kimse, boğazında bir lokma düğümlenip kalır ve onu yutabilmek için içkiden başka bir şey bulamazsa zarurete binaen onu içebilir.

Had uygulanırken yüz, baş ve tehlikeli yerlere değneğin isabet etmemesi için dikkat etmek lazımdır. Ceza aralıksız uygulanır.

İçki, haram olduğu gibi afyon ve esrar gibi vücudu uyuşturan her şey de haramdır. Yalnız bunların cezaları had değil, tazirdir. Yani hakim uygun gördüğü cezayı verecektir. İçki ve uyuşturucu maddeleri yapan kimsenin cezası had değil tazir'dir.

Ta'zir'in manası, Cenab-ı Allah ve Peygamber (S.A.V.) tarafından müeyyidesi açıklanmamış içki yapmak ve kumar oynamak gibi bir günah için hakim tarafından takdir edilen cezadır. Ta'zir cezası, hapis etmek olabileceği gibi, değnek vurmak ve sürgün etmek de olabilir. Baba, henüz büluğ çağına ermemiş oğulunu veya kızını ta'zir edebileceği gibi, muallim de

— 578 —

baliğ olmamış talebesini ta'zir edebilir. Yalnız ta'zir cezası değnek vurmak olursa, kırk değnekten aşağı olması gerekir. Halife, tazir cezasını günahların çeşit ve durumlarına göre bir talimat ile belirtebilir.

— 579 —

HİLAFET VE ONA KARŞI GELMEK

İlahi emirleri yerine getirip yasak olan şeyleri men'etmek, zülüm ve anarşinin doğuşuna meydan vermemek ve hak ile adaleti ayakta tutmak için bir baş lazımdır. İslâm dini, buna büyük bir ehemmiyet vermiştir. Bunun için Peygamber (S.A.V.), vefat ettiğinde, sahabeler önce bir Halife tayin etmek için harekete geçtiler. Bu işi sağlama bağladıktan sonra Peygamber'in mübarek cenazesini defnettiler. İslâm da dininde buna "Halife, İmam ve Emir El-müminin" denilir. İslâmda bir kimsenin Halife olabilmesi için aşağıda zikredilen şartlara haiz olması gerekir:

1 - Müslüman olmak; Yahudi, Hıristiyan ve Mürted gibi müslüman olmayan bir kimse'nin reis olması müteber değildir.

2 - Mükellef olmak; Çocuk, mürahik ve deli olan kimse, müslümanlar için reis olamaz.

3 - Erkek olmak: Kadın, zaif, gebelik, doğum, hayiz ve nifas gibi hallere ma'ruz kaldığından vazifenin gereğini yapamayacağından Halife tayin edilemez. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: "Başına bir kadın reis tayin eden bir toplum felah bulamaz."

4 - Duyuları salim olmak'tır.

5 - Müctehid olmak. Çünkü Peygamber (S.A.V.)'in irtihalından sonra vahiy gelmeyeceğine göre müctehid olmazsa Kur'an ve Sünnette yer almamış yeni olayların hükümlerini kim belirtecektir.

6 - Cesur olmak.

7 - İleri görüşlü olmak. Yani müslümanları tedvir edebilecek kadar yeterli olmak.

8 - Adil olmak. Yani Allahın emirlerine imtisal edip, nehiylerinden sakınmak.

İslâma göre halifenin tayini şu üç yoldan birisiyle olur.

1 - Müslüman, mükellef, adil (büyük günahlardan ictinap

— 580 —

edip küçük günahlarda israr etmeyen), kendini lekeleyecek şeylerden koruyan ve şahsî menfaatını ön planda tutmayan; bilgili, şahsiyetli ve müslüman halkın ileri gelenlerinin tayini.

2 - Âdil halifenin, henüz vefat etmeden önce âdil ve layık bir kimse'yi tayin etmesiyle: (Hazreti Ebu Bekir El-Sıddık (R.A.) Ömer'i (R.A.) halife olarak tayin ettiği gibi).

3 - Hilafetin şartlarına haiz bir kimsenin zor kullanmak suretiyle olur.

Müslüman Halifeye halkın itaat etmesi lazımdır. Peygamber (S.A.V.) "Başınıza geçen kimse, Habeşî bir köle de olsa dinleyin ve ona itaat ediniz." buyurmaktadır. Ancak Halifenin emri, Allah'ın emrine ters düştüğünde ona itaat edilmez. Bir zamanda müslümanlar için iki halife tayin edilemez. İki veya daha ziyade halife tayin edilmişse, ilk halife muteberdir. Halifeye karşı gelen kimse, ister mürted, ister asi olsun, yola getirmek için ne gerekirse onu yapmak lazımdır. Hz. Ebu Bekir es-Sıddık (R.A.)'ın, mürtedlerle savaşıp isyanı bastırdığı gibi. Halife, önce zeki ve tecrübeli bir kimseyi âsilere gönderip nasihat ettirir. Gaye ve isteklerini sordurur. Zulüm ve haksızlıktan söz edip şikayet ediyorlarsa araştırılır; böyle bir şey varsa halife, haksızlığı ortadan kaldırmak için söz verir ve onları önlemek için de ciddi bir tedbir alıp böyle bir şeyin tekrarına meydan vermeyecektir. Meşru olmayan bir şeyi ileriye sürer ve isyana devam ederlerse, onlara karşı harbin açılacağını haber verir. Akabinde halife, onlara karşı hücuma geçer. Onları zararsız bir hale getirinceye kadar savaşa devam eder.

Halkın malını almadan ve kimseyi öldürmeden isyan çıkarıp çevreye korku salan kimseler için hapis cezası uygulanacaktır. Fakat asi cemaat kuvvetli olup halkın malını alır veya vatandaşları öldürürse bakılır; şayet halkın malını almış ise, sağ el ve sol ayakları kesilir. Tekrar bu işe devam ederlerse, kalan el ve ayakları da kesilir. Fakat başkasını hem öldürmüş, hem de malını almışlarsa hem öldürülür, hem de üç güne kadar ağaca bağlanıp asılırlar. Onlara yardım eden kimseler için hapis ve sürgün cezası uygulanır.

— 581 —
RİDDET

Riddet, baliğ, akil ve muhtar olan bir kimsenin söz veya fiil veya itikat ile İslâmın tümünü veya kesin olarak kabul ettiği bir hükmü red etmektir. Binaenaleyh, bir kimse, Allah'ı inkâr eder veya bir Peygamber'i yalanlar veya her hangi bir mahluka secde eder veya küfür hususunda tereddüd ederse mürted olup İslâmiyet ile ilgisi kesilir. Böyle bir halde bulunan kimseye baş vurulup yeniden İslâma dönmesi için teklif edilir. Riddet hususunda israr ederse cezası idamdır. Resûlü Ekrem (S.A.V.) buyuruyor:

مَنْ بَدَّلَ دِينَهُ فَاقْتُلُوهُ

"Dinini değiştiren kimseyi öldürünüz." (Buhari)

İslâma dönerse yapılacak bir şey yoktur.

Bir kimse Kur'an-ı Kerim'in bir ayetini inkar edip küçümserse mürted olur. Meselâ İslâm dini kesin olarak faiz, zina, ve içki gibi şeyleri yasaklayıp namaz, oruç, zekât, hac ve kadının örtünmesini emretmiştir. Bunun hilafını söylemek, yani hilafını kabul etmek ve bunları red etmek İslâmdan dönüş sayılır ve irtidad meydana gelir.

Bir kimse Kur'an-ı Kerim'i veya Peygamberin hadisini ayak altına alır veya yastık olarak kullanırsa kafir olur.

İtikat ile irtidad için birkaç misal; Allahın varlığını, Peygamber (S.A.V.)'in nübüvvetini, ahireti, Cennet ve Cehennemi ve zaruriyat-ı diniyyelerden birisini inkar etmek veya hakkında şüpheye düşmek. Beş vakit namazın farziyetini ve bir namazın bir rekatını veya bir secdesini kabul etmemek. Yalnız vesvese ile insan kafir olmaz. Meselâ bir kimse Allahın varlığını inkar etmezse sadece onun varlığı ve yokluğu meselesi kalbinden geçse irtidad sayılmaz.

Fiil ile irtidad put, ay, güneş ve deniz gibi bir mahluka secde etmek, küfre vesiyle olur. Ancak zorlama ile olursa durum değişir. Başkasına saygı göstermek için baş eğmek mekruhtur.

— 582 —

Söz ile irtidad için birkaç misal: İslâma inanan bir kimseye yahudi, hıristiyan, kafir, dinsiz ve mürted gibi kelimelerle hitap etmek veya vasıflandırmak. Allahın isimlerinden birisiyle alay etmek, Allah'tan, Kur'an'dan ve İslâm'dan beri olduğunu söylemek. Şeriati inkar etmek. Çünkü şeriatı inkar etmek İslâmı inkar etmek demektir. Yalnız bir müctehidin sözünü inkar etmek irtidad değildir. Meselâ abdestin niyyetini veya hayvanı keserken Allah'ın adını söylemenin vacip olmadığını söylemek küfür sayılmaz.

Riddet ettikten sonra alış veriş, hibe ve rehin gibi gecikmeye gelmeyen şeylerde tasarruf batıldır. Gecikmeyi kabul eden vasiyyet gibi şeylerde ise tasarrufu bekletilir. Şayet İslâmiyete dönerse infaz edilir. Yoksa makbul değildir. İslâma dönmediği takdirde bütün malı Beytülmala aittir.

İslâma dönmeyen mürted hakkında idam cezasını tatbik edecek bir hükümet olmazsa (şimdiki gibi) iddet bittikten sonra zevcesi boş sayılır.

FARZ'I AYN VE FARZ'I KİFAYE

Farz iki kısımdır:

Birincisi farz'ı ayindir.

Farz'ı ayin, akıl, baliğ ve özrü olmayan herkese farz olandır. Beş vakit namaz gibi.

İkincisi farz'ı kifayedir.

Farz'ı kifaye, mükellef olan kimselerin bazıları tarafından eda edilmesi kifayet edendir. Bir çok nevileri vardır. Bir kısmını aşağıya alıyoruz:

1 - Halk'ın inancını şüphelerden korumak için çalışmak,

2 - Tefsir, hadis ve fıkıh gibi dini bilgileri okumak ve okutmak, Fıkıh kitapları, her yüz kırk dört kilometrelik bir mesafede, İslâm ahkâmını, helal ve haramını bilip fetva verebilecek bir alim'in bulunması gerekir, diye kayd etmişlerdir.

— 583 —

3 - Marufu emredip münkeri men etmek.

4 - Kâbe'yi her sene ziyaret ile ihya etmek.

5 - Fakirlerin ihtiyaçları zekât ile karşılanmazsa, durumu müsait olan kimseler tarafından karşılamak.

6 - Demircilik, marangozluk ve terzilik gibi halkın muhtaç olduğu sanatları öğrenmek.

7 - Cihad etmektir. Kâfirler, müslüman bir beldeyi istilâ ederlerse, o beldenin ahalisine ve o çevre müslümanlarına düşen görev müstevlilerle mücahede etmektir. Böyle bir hal olmazsa, İslâm devletinin hududunu muhafaza etmek ve İslâmı red ettikleri gibi, İslâmın yayılmasına mani olan küfür kuvvetiyle çarpışmak için yeteri kadar müslümanların silaha sarılmaları mecburi olup farz-ı kifayedir.

Yukarda beyan edildiği gibi farzı ayn, akıl, baliğ ve özrü olmayan herkese farz olandır. Bu da abdest almak, gusletmek, namaz kılmak, ve oruç tutmak gibi şartlar dahilinde her mükellefi ilgilendiren ibadetlerdir. Ayrıca bir kimse ticaret ile meşgul ise alış verişin usul ve hükümlerini ve ticaretin helal ve haramını, yani ekseriyetle sık sık karşılaştığı meseleleri, durumu müsait ise kendisine farz olduğundan haccın ahkam, rükün, şart, vacip, sünnet ve onda yasak olan şeyleri, nisaba malik ise zekâtın ahkamını öğrenmekle mükelleftir.

— 585 —

BOĞAZLAMAK

İslâm dini, zararı olmayıp faydası bulunan bir takım hayvanların etini insan için mübah kılmıştır. Bunlar da iki kısımdır.

Birincisi: Boğazlama ameliyesine tabi olmayandır ki, bunlar balık ve çekirgedir.

İkincisi: Boğazlama ameliyesine tabi olandır. Bu da şer'an iki nevidir.

Birincisi: Hayvanı, usulü dairesinde, bıçak gibi bir alet ile boğazlamaktır.

İkincisi: Ok veya öğretilmiş köpek ve doğan gibi yırtıcı hayvanlarla eti yenen hayvanı yaralayıp öldürmektir.

Boğazlamanın dört rüknü vardır:

Birinci rükün: Boğazlayandır. Bunun da iki şartı vardır.

A) Müslüman veya kitabî (Yahudi ve Hıristiyan) olmasıdır. Erkek ile kadın arasında bu hususta fark yoktur. Yalnız her Yahudi veya Hıristiyanın kestiği mübah sayılmaz. Nikâh bahsinde beyan edilmişti ki, kitabiye olan kadın İsrailiye olursa onunla evlenebilmek için onun uzak babası, mensup olduğu dini nesheden bi'setten evvel o dine mensup olduğunun bilinmesi veya durumun belli olmaması şarttır. İsrailiyye olmazsa, mensup olduğu dini nesh eden bi'setten evvel o dine intisabı, kati olarak bilinmesi gerekir. Buna göre Şafii mezhebinde Avrupa, Amerika ve Türkiye Hıristiyanlarının kadınlarıyla evlenmek caiz değildir." Boğazlama da tam onun gibidir; nikahı caiz olan yahudi ve hıristiyanın boğazlaması da caizdir. Nikâhı caiz olmayanın boğazlaması da caiz değildir.

Mecusi, putperest, beş vakit namaz ve guslün farziyeti gibi İslâmın bedihi bir hükmünü red edip kabul etmeyen ve mürted olan kimselerin kestikleri hayvanın eti yenilmez. Çocuğun, sarhoşun ve delinin kesmeleri caizdir.

— 586 —

B) Kesilen hayvan av olursa ihramda olmamasıdır. İhramda olan bir kimse, bir av boğazlayıp keserse kestiği yenmez, haramdır.

İkinci rükün, kesmekle eti mübah olan ve devam edebilecek bir hayata sahip bulunan hayvandır. Bunun da birkaç şartı vardır:

a - Hayvan olması. Hayvan olmayan için boğazlama tasavvur edilemez.

b - Eti yenen hayvan olması. Eşek, katır ve benzeri hayvanlar, boğazlanmakla mübah olmazlar.

c - Kesilmeden ölüsü mübah olmayan hayvan olması. Binaenaleyh, balık ve çekirge için boğazlama yoktur.

d - Hayat-ı müstakirreye sahip olması. (Bir müddet yaşayabilecek bir hayata sahip olması) Ancak hasta olan hayvan için böyle bir şart yoktur.

Yırtıcı bir hayvan meselâ bir koyunu yaralarsa bakılır, şayet onda hayat-ı mustakirre varsa boğazlanır ve eti yenilir, yoksa kesilmez, eti haramdır. Yine ev gibi bir şey üstüne yıkılır bunun sonucunda da yaralanır veya ezilirse yine durum değişmez.

Ele geçmesi kolay olan bir hayvanı, boğazından boğazlamadan mübah olamaz. Fakat ele geçmesi zor olup tavahhuş eden hayvanı, öğretilmiş bir köpek veya ateşli olmayan bir silah ile öldürmek, boğazlamak hükmüne geçer.

Deve ve öküz gibi ehli bir hayvan bir kuyuya düşer ve onu boğzlamak mümkün olmazsa yine ateşli olmayan bir silah ile onu öldürmek, boğazlamak gibidir.

Üçüncü rükün: Boğazlama ameliyyesinde kullanılan bıçak, kılıç gibi keskin bir alettir. Bu alete de; demir, kurşun, bakır, altın, gümüş, züccaciye ve tunç gibi şeylerden olmalıdır. Diş, tırnak ve kemik gibi şeylerle kesim olmaz. Alet keskin olmayıp kuvvetle yüklenerek kesme işi yapılsa caiz değildir.

Bir hayvan kesilmeden vurulur veya boğulursa eti haramdır.

— 587 —

Her hangi bir hayvanı (ehli olsun vahşi olsun) ateşli bir silah ile öldürmek, caiz değildir, eti haramdır. Ama bu gün maalesef her yerde avcılar av tüfeğiyle öldürdükleri hayvanların etlerini yemektedirler.

Dördüncü rükün: Boğazlamaktır.

Şer'an boğazlama, kesici bir alet ile hayat-ı müstakirre sahibi ve ele geçmesi kolay olan bir hayvanın, nefes ve yemek borularını kesmek sûretiyle hayatına son vermektir.

Boğazlamanın muteber olabilmesi için yedi şart vardır:

1 - Boğazlamayı kast etmek, Binaenaleyh, bir hayvan gelip bir bıçağa çarpılıp kesilirse boğazlama sayılmaz.

2 - Kesmek, bir kuşun başını koparmak caiz olmayıp boğazlama sayılmaz.

3 - Nefes ve yemek borularının her ikisini kesmek. Yalnız birisini kesmekle veya bu borulardan başka bir şey kesmekle yetinirse boğazlama sayılmadığından haramdır.

4 - Yardımcısız olmak.

5 - Ele geçmesi kolay olmayıp vahşi veya vahşileşmiş olan bir hayvanı bilinen tarzda boğazlamak icab etmez. Ateşli bir alet hariç, her hangi bir alet ile öldürülse eti mübah olur.

6 - Boğazlama aletinin kemik, tırnak gibi bir şey olmaması.

7 - Hayvanda hayat-ı müstakirrenin bulunması. Binaenaleyh, bir kurt bir hayvanı yaralar veya bir hayvan yüksek bir yerden düşer ve hareketsiz bir hale gelir, sonra kesilirse eti mübah olmaz. Fakat bir iki güne kadar ölmeyeceği biliniyorsa kesildiği taktirde eti mübah olur.

Hayat-ı müstakirrenin iki alameti vardır: Biri hayvanın kuvvetli hareket etmesi, diğeri kanının fışkırarak akmasıdır. Mutemede göre tek kuvvetli hereketin bulunması da kâfidir. Yalnız bir hayvan hasta olur, hastalık neticesinde hareketsiz bir hale gelirse onu kesmek caizdir.

Öldürücü bir bitki yiyip ölüm derecesine gelen hayvan kesilirse

— 588 —

haram olur. Hayat-ı müstakirrenin bulunup bulunmadığında şüphe ederse kesmekle helal olamaz.

Birisi bir hayvanı keser, diğeri aynı anda karnını deşerse eti haramdır. Zira ölümü sadece kesmekle değil, karnı deşilmekle de meydana geliyor.

Hayvanı boğazlarken "Bismillah" deyip Salavat-ı Şerife getirmek, kesilen hayvan davar olursa onu sol yanı üzerine Kıbleye doğru yatırmak ve sağ ayağını serbest bırakmak, kesilmesi istenen hayvanın gözü önünde bıçağın bilenmemesi, başka bir hayvanın yanında kesilmemesi sünnettir.

AVLANMAK

Avlanmak, ok veya öğretilmiş köpek ve doğan gibi yırtıcı bir hayvan ile eti yenen hayvanı öldürmektir. Diş, tırnak veya kemikle av öldürülürse helal olmaz.

Av avlamak, Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye ile sabit olmuştur.

Avlamak ile elde edilen hayvanın etinin yenilebilmesi için dokuz şart vardır:

1 - Avcının bulunması: Avcı bulunmaz, avcılık yapan hayvan, kendi kendine gidip bir avı öldürürse helâl olmaz.

Boğazlayan kimsenin iki şartı olduğu gibi avcının da iki şartı vardır:

a) Avcının müslüman veya Kitabî olması.

b) İhramda olmamasıdır.

2 - Av'ın, eti yenilen bir hayvan olması. Eti yenilmeyen, fil gibi bir hayvan avlanmakla helâl olmaz.

3 - Yaralayıcı bir âlet atmak, yahut avcı olan hayvanı göndermek.

4 - Yaranın olması. Avı, kesici bir âletle değil, taş ve okun enlemesiyle yara yapmadan avı öldürür veya av tuzaklarda boğulur veya ok ona değdikten sonra bir dağdan düşüp ölürse helâl değildir. Fakat havada iken ok ona değer ve yere düşer ölürse helâl olur.

— 589 —

5 - Yaranın öldürücü olması, avın aldığı yara hafif olursa ele geçirilince kesilmesi gerekir.

6 - Köpek veya doğan gibi bir hayvan ile avcılık yapılırsa öğretilmiş olması. Yani avcı, "git" dediği zaman gider, "gitme" dediği zaman gitmez, avı yakaladığı zaman onu ne yer, ne de bırakır. Ayrıca bu durumun tekerrür etmesi gerekir. Bu şartlar dahilinde av ölse de helâldir. Yok eğer köpek ve doğan öğretilmemiş ise, yakaladığı avı öldürürse helâl olmaz. Ancak hayatta iken avcı köpek veya doğanın elinden alır keserse, mübah olur.

Köpek veya doğan gibi bir hayvanın öğretilmiş olduğu sanılır, sonra bir avı yakalar ve yerse haram olur.

Köpek ile avcılık yapan kimsenin, köpeğin ağzının değdiği yeri, bir sefer toprak ile olmak üzere yedi defa yıkamak icab eder.

Öğretilmiş köpek, bir avı yakalayarak üstüne çöker öldürürse mübah olur.

7 - Bir alet ile avcılık yapıldığı takdirde, ok, hançer gibi kesici bir alet ile olmalıdır. Taş, değnek veya ateşli bir silah ile öldürülen avın helal olup olmadığı hususunda ihtilaf vardır. Fakat bir taş veya değnek veya ateşli bir silah ile avın ayağına veya kanadına isabet edip diri olarak yakalayarak boğazlarsa mübah olur.

Bir kimse okunu ava atar onu ikiye bölerse, helâl olur.

8 - Avın vahşi veya ehli olup vahşileşmiş bir hayvan olmasıdır. Ehli bir hayvana ok veya köpeği saldırtıp onu öldürtmekle helâl olmaz. Ancak kuyuya veya bir çukura düşer ve onu çıkarmak veya olduğu yerde boğazlamak mümkün olmazsa, kama gibi keskin bir alet ile onu öldürmek mübah olur.

9 - Avın kayb olmamasıdır. Bir kimse, avı hançer ile yaralarsa, sonra göz önünden kayb olur veyahut köpek ile avın her ikisi kaybolur sonra avın ölmüş olduğunu görürse haramdır.

— 590 —
ETİ YENİLİP YENİLMEYEN HAYVANLAR

Koyun, keçi, deve, sığır, manda, at, devekuşu, tavşan, ceylan, tilki, tavuk, ördek, kaz, güvercin, kirpi, balık, çekirge gibi tab'an iğrenç olmayan hayvanların etleri mübah olup yenilebilir. Azı dişleriyle kapıp parçalayan ve kendi kendini savunabilen kurt, ayı, kaplan, maymun, pars, fil, köpek, domuz, kedi, keler gibi hayvanların eti haramdır.

Tırnaklarıyla kapan ve tab'an menfûr olan kartal, çaylak, akbaba, alaca, karga, atmaca, şahin ve yarasa gibi kuşların da eti haramdır.

Fare, akrep, yılan, kaplumbağa, yengeç, pire, bit, sinek ve benzeri haşaratın eti de haramdır.

Sadece denizde yaşayabilen bütün hayvanların eti mübah olup yenilebilir. Kurbağa ve yengeç gibi hem denizde hem karada yaşayabilen hayvanların eti haramdır.

Bir tavuk, pisliği yiye yiye etinin tadı değişirse eti haram olduğu gibi, kuzu gibi bir hayvan da köpeğin sütünü emer ve onunla beslenirse haramdır.

Bir hayvan kesilir, karnında bir yavru çıkarsa, şayet canlı ise onu kesmek lazımdır. Anası kesildiğinde ölmüş ise o da şer'an kesilmiş sayıldığından eti mübah olur. Annesini kesmeden evvel ölmüş ise haramdır.

Eti yenilen canlı bir hayvandan bir parça et kesilirse leş hükmünde olup haramdır.

— 591 —

KURBAN

UDHİYE (KURBAN)

Udhiye, (Kurban) Allah Tealaya yaklaşmak için kurban bayramının günlerinde kesilen hayvandır.

Kurban, Sünnet-i Müekkededir. Ayet ve hadisle sabit olmuştur. Cenab-ı Hak buyuruyor:

فَصَلِّ لِرَبِّكَ وَانْحَرْ

Resûlü Ekrem (S.A.V.) hakkında vaciptir. Tirmizi şöyle rivayet etmiştir:

"Ben kurbanı kesmekle emrolundum. Fakat sizin için sünnettir."

KURBAN KESMENİN ŞARTLARI

Kurban kesmenin dört şartı vardır:

1 - Kesilen kurbanın deve, sığır, manda, koyun veya keçi olmasıdır. Ceylan ve tavuk gibi hayvanlar kurban olamazlar. Kesilirse sadaka sayılır.

Koyunun kurban olabilmesi için en az bir yaşını bitirmiş veya altı yedi aylık olduğu halde süt dişini atmış olmasıdır. Keçi, sığır, manda ise en az iki yaşını, deve de beş yaşını bitirmelidir.

2 - Eti azaltan ayıplardan hali olmasıdır. Kör, topal, uyuz, çok az otlayan, çok zayıf ve hasta, kulağı, kuyruğu, memesi, dili, (hepsi veya bir kısmı) kesik olan, dişleri (hepsi veya çoğu) dökülmüş olan hayvan kurban olamaz.

Hastalığı az, gece görmeyen, kulağı yarılmış veya delinmiş, boynuzu olmayan veya kırık olan, yaratılışça memesi olmayan hayvanın kurban olmasında beis yoktur.

3 - Zamandır. Kurban kesiminin ilk vakti, kurban bayramının

— 592 —

birinci günü, güneş çıktıktan sonra, hafif iki rek'at namaz kılınıp kısa iki hutbe okunacak kadar bir zaman geçtikten sonra başlar, bayramın dördüncü günü, güneşin batışına kadar devam eder. Gece vaktinde kurban kesmek caiz ise de mekrûhdur.

Vakitten evvel veya sonra kurban kesilirse, bu kurban değil, sadakadır. Şayet kurban kesmeyi nezr etmiş bir kimse böyle yaparsa, tekrar vaktinde kesmesi gerekir.

4 - Niyettir. Niyetin kurbanın kesileceği zamanda getirilmesi mecburî olmayıp ondan evvel de getirilirse kâfidir.

Koyun ve keçi ancak bir kişi için kesilir. İki kişi için kesilirse sadaka sayılır. Deve ve sığır yedi kişi için kesilebilir.

Bir kimse, yanında bulunan bir deve veya bir koyun için, "bu kurbandır" veyahut "bana va'd olsun ki bunu kurban edeceğim" dese, onu nezir (adak) etmiş olur. Artık nezredilen bu hayvanı ne değiştirebilir, ne de satabilir. Onu kesmekle mükellef olduğu gibi, etinden yiyemez ve zengin olanlara da veremez. Ancak fakirlere verebilir. Bayram gününden evvel çalınır veya kaybolursa kusuru olmadıktan sonra bir şey icab etmez. Kendisi itlâf ederse değeriyle onun gibi bir hayvan alıp kesmesi gerekir. Kesilmesi gereken zamandaki değeri fazla ise, değerini fakirlere dağıtır. Onun gibi bir hayvan daha fazla tutsa onu alıp fakirlere dağıtır.

Bir kimse, izin almadan başkasının nezr etmiş olduğu kurbanını keserse, kurban yerini bulmuş olur.

Kurban kesen kimsenin, kestiği kurbandan yemesi sünnettir. Kurbanın etini veya derisini satmak, kasabın ücretini ondan vermek, zenginlere temlik etmek, bütün etini yemek, bulunduğu köy veya şehirden başka yere götürüp fakirlere dağıtmak caiz değildir. Kasap fakir olduğu için ona temlik etmek, zengine yedirmek ve kurban etinin tamamını bir fakire vermek caizdir.

Teberrük için birkaç lokma müstesna, adak olmayan, kurbanın bütün etini dağıtmak daha efdaldır. Tayin ile adanmış olan kurbanın yavrusunun da kesilmesi lazımdır.

Vasiyet etmemiş bir meyyit için kurban kesilemez. Ancak

— 593 —

sadaka olarak kesilebilir. Adanmış da olsa, kurban edilecek hayvanın sütü içilebilir.

Kurban sahibi, kesmesini biliyorsa, bizzat kesmesi daha efdaldır. Bilmezse, bilen bir kimseyi tevkil edip kestirir.

Kurban kesen kimse şöyle der:

اَللَّهُمَّ هٰذَا مِنْكَ وَاِلَيْكَ فَتَقَبَّلْ مِنِّى كَمَا تَقَبَّلْتَ مِنْ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَاِبْرَاهِيمَ خَلِيلِكَ بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰهُ اَكْبَرُ
AKİKA

Akika, lügatta, yeni doğan çocuğun başındaki tüydür. Şeriatta ise yeni doğan çocuk için kesilen kurbandır. Akika, sünnet-i müekkededir. Resûlullah (S.A.V.) şöyle buyuruyor:

اَلْغُلَامُ مُرْتَهِنٌ بِعَقِيقَتِهِ تُذْبَحُ عَنْهُ يَوْمَ السَّابِعِ وَيُحْلَقُ رَاْسُهُ وَيُسَمَّى

"Çocuk, akika kurbanı verilinceye kadar rehindir; yedinci günde akika kurbanı kesilir saçı traş edilir ve kendisine isim verilir."

Çocuk doğduğu günde akika kesilemezse, büluğ çağına erinceye kadar bu sünnet eda edilebilir. Akika kesilmeden evvel çocuk vefat ederse yine akikanın kesilmesi sünnettir.

Vakit hariç, kurban için koşulan şartlar akika için de şarttır. Doğan çocuğun erkek olması halinde iki kurban kesilmesi daha efdaldır.

Kurban, pişirilmeden, akika ise pişirildikten sonra dağıtılırsa daha efdaldır. Çocuğun sıhhat ve selametine tefeül için, akika kemiklerinin kırılmamasına dikkat etmek sünnettir.

Doğum gününün yedinci gününde çocuğa güzel isim vermek ve ayni günde akika kesildikten sonra saçını tıraş edip

— 594 —

ağırlığı kadar altın, mümkün değilse gümüş tasadduk etmek, sağ kulağında ezan, solunda kamet getirmek sünnettir.

Çocuğa Abdullah, Abdurrahman, Muhammed, Ahmed gibi güzel isim vermek sünnettir. Kötü isim takmak mekruh olup cahiliyet adetlerindendir.

NEZİR (ADAK)

Nezir, lügatta hayr olsun şerr olsun bir şeyi vad etmektir. Şeriatta ise vacib olmayan bir şeyi iltizam edip kabullenmektir.

Nezir, hem ayet hem hadisle sabit olmuştur. Cenab-ı Hak Hac sûresinde buyuruyor:

وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ

"Adaklarını ifa etsinler."

Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyorlar:

"Bir kimse, Allah'a itaat etmeyi nezr ederse itaat etsin. Bir kimse de Allah'a karşı gelmeyi nezr ederse Allah'a karşı gelmesin." (Buhari)

Nezir'in üç rüknü vardır:

1 - Nezr eden. Bunun da dört şartı vardır:

a) Mükellef olmak. Çocuk ve deli olan kimseler mükellef olmadıklarından nezirleri muteber değildir. Bilerek kendini sarhoş eden kimsenin şuuru yerinde olmadığı halde bir şey nezr ederse nezri munakid olur.

b) Müslüman olmak. Müslüman olmayan kimsenin, iyilik ve ibadete ehil olmadığından ettiği nezir yersiz düşer.

c) Muhtar olmak. Bir şeyi nezr etmek için bir kimseye, zor kullanılıp kendisine nezr ettirilirse, nezri sahih değildir. Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor:

— 595 —

"Benim ümmetim üzerinden yanılma, unutma ve zor kullanmak sûretiyle yaptırılan şeyin günahı kaldırılmıştır."

d) Nezr edilen şeyde tasarruf sahibi olmak. Malı hacz edilmiş olan kimsenin malının bir kısmını veya hepsini nezret-mesi caiz değildir.

2 - Sığadır. Nezirde sadece niyet kâfi gelmez.

Nezrin sahih olabilmesi için vacip olmayan hayırlı bir işin iltizamını ihsas eden bir lafzın bulunması şarttır.

Nezir iki kısımdır. Birisi Nezr El-Lecac'dır, ki nezr eden kimsenin kendini bir şeyden menetmesi (Zeyd ile konuşsam üç gün oruç tutmak benim üzerime nezr olsun, demek gibi) veya bir şeyi yapmak için nefsini teşvik etmek, "Hacca gitmesem Allah için bir ay oruç tutmak üzerime and olsun" demek gibi, veya bir haberi tekid etmek için "dediğim söz doğru olmazsa on gün oruç tutmak nezrim olsun" demek gibi yapılan nezirdir. Nezr el-Lecacta bulunan kimse racih kavle göre muhayyerdir. İsterse yeminin kefaretini versin isterse iltizam ettiği şeyi yapsın.

Diğeri nezr El-Teberrür'dür. Bu da iki kısımdır:

Birincisi: Bir nimetin husule gelmesi veya bir belanın def'î gibi bir şarta bağlanan nezirdir. "Oğlum şu yolculuktan gelirse, beş gün oruç tutmak benim üzerime nezr olsun" gibi. Bu kısımda şart hasıl olursa nezrin icabını yerine getirmek lazımdır.

İkincisi: Hiçbir şarta bağlı olmayan nezirdir. "Allah için üç gün oruç tutmak benim üzerime and olsun" gibi.

3 - Menzûr (nezr edilen şey) dir. Bunun da üç şartı vardır:

Birincisi: Dinen vacip olmaması. Çünkü dinen vacip olan şeyi (öğle namazı gibi) nezr etmek manasızdır. Çünkü Şari onun yapılmasını emretmiştir. Nezir yeni bir şey getirmemiştir.

İkincisi: Haram olmamasıdır. Bir kimse haram bir şey (içki içmek gibi) nezr ederse, nezri fasittir. Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor: "Masiyette nezir yoktur."

Üçüncüsü: Mübah olmasıdır. Yemek ve yememek gibi mübah bir şey nezreden kimseye hiçbir şey icab etmez. Ancak muhalefet ettiği takdirde kefareti yemin terettüb eder.

— 596 —

Bir kimse bir koyunu kesmeği nezretse tasadduktan söz etmezse de o kesmek zorundadır.

Bir kimse birkaç gün oruç tutmayı nezr ederse tehir etmeden tutmak sünnettir. Ara vermeden birkaç gün oruç tutmayı nezr ederse, ara vermeden tutmalıdır. Hayız ve nifas araya girse zarar vermez. Yani hayız ve nifas bittikten sonra nezrine devam edecektir.

Bir kimse nafile orucuna başlar, sonra tamamlamasını nezr ederse, tamamlaması icab eder.

Bir kimse muayyen bir beldenin fakirlerine tasadduk etmeyi nezrederse, o beldenin fakirlerine tasadduk etmesi taayyün eder. Fakat muayyen bir beldede oruç tutmayı nezr ederse, başka bir beldede orucu tutabilir.

Mescid El-Haram, Mescidi Nebevi ve Mescid-i Aksa müstesna, muayyen bir mescidde namaz kılmayı nezr ederse, her hangi bir camide kılabilir.

Bir kimse Mescid-i Aksa'da bir namaz kılmayı nezr ederse, ondan daha efdal olan Mescid-i Nebevi'de veya Mescid El-Haram'da kılabilir. Yine Mescid-i Nebevi'de bir namaz kılmayı nezr ederse Mescid El-Haram'da kılabilir.

YEMİN

Yemin, lüğatta sağ ve kuvvet manasını ifade etmektedir. İstilahda ise geçmişe veya geleceğe ait olan ve sabit olmayan, müsbet olsun menfi olsun bir şeyi tekit etmek için Allah'ın zatına veya sıfatlarından birisine and içmektir.

Yemin, ancak Allah'ın zatıyla veya sıfatlarından birisiyle münakid olur. Peygamber (S.A.V.)'e Kâbe ve Cebrail gibi mukaddes bir varlık da olsa hiçbir sûrette mahluka yemin edilemez. Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:

اِنَّ اللّٰهَ يَنْهَاكُمْ اَنْ تَحْلِفُوا بِاٰبَآئِكُمْ فَمَنْ كَانَ حَالِفًا فَلْيَحْلِف بِاللّٰهِ اَوْ لِيَصْمُتْ
— 597 —

"Allah, ecdadlarınızla yemin etmeyi nehy eder. Bir kimse yemin etmek isterse Allah'a yemin etsin veyahut sussun." (Buhari, Müslim)

Bir kimse, Allah'a saygı gösterdiği gibi, bir mahluka saygı gösterip yemin ederse kâfir olur. Resûlullah (S.A.V.) buyuruyor:

مَنْ حَلَفَ بِغَيْرِ اللّٰهِ فَقَدْ كَفَرَ

"Bir kimse, Allah'dan başka bir şeye yemin ederse kâfir olur." (Hakim rivayet etmiştir.)

Evliyaya, ziyarete yemin etmek asla caiz değildir.

Bir kimse "şu bana ahd olsun" veya "yemin ederim şunu yapacağım" dese yemin etmiş sayılmaz. Bir kimse de "bunu yapsam yahudi olayım" dese, gayesi kendisini o işten uzaklaştırmak ise, yemin sayılmadığı gibi kâfir de olmaz, ama günahkâr olur. Tevbe etmesi lazımdır. Gayesi bunu yaptığı takdirde yahudiliği kabul etmek ise, ister yapsın ister yapmasın kâfir olur. Yeniden Tecdid-i İmam etmesi icab eder.

Akil, baliğ olmayan veya uyku halinde olan bir kimse yemin ederse, yemini muteber değildir.

Bir kimse haram bir şeyi yapmak veya farz olan bir şeyi terk etmek için yemin ederse günahkâr olur, yeminini bozmakla mükelleftir. Sünnet olan bir şeyi terk etmek veya mekrûh olan bir şeyi yapmak için yemin ederse, yeminini bozmak sünnettir. Mübah bir şeyi yapmak veya yapmamak için yemin ederse, yeminini bozmaması sünnettir.

Bir kimse bir şeyi yapmamak için yemin ederse sonra unutup yaparsa, yemini bozulmaz.

Bir kimse Zeyd'in bir işi yapmadığı halde, yaptığını veya yaptığı halde yapmadığını bilir ve bu bilgiye dayanarak yemin ederse, günahkâr olmadığı gibi, kefaret vermek de icab etmez.

Yemini kast edmeden, dili kayıp "Vallahi" dese, ettiği yemin, yemin-i lağv'dir. Günahkâr sayılmaz. Cenab-ı Hak buyuruyor:

— 598 —
لَايُؤٰاخِذُكُمُ اللّٰهُ بِاللَّغْوِ ف۪ٓى اَيْمَانِكُمْ

"Allah, lağv ile ettiğiniz yeminlerinizde sizi muahaze etmez." Bakara 225

Bir kimse bir evde kalmayacağına dair yemin ederse, ayni anda evden çıkmak için eşyasını çıkarmakla meşgul olması icab eder. Eşyası yok ise beklemeden çıkması gerekir. Aksi taktirde yemini bozulmuş sayılır.

Birisi birisine "Ben seninle birlikte bu evde kalmayacağım" diye yemin ederse, onlardan birinin çıkması gerekir.

Bir kimse muayyen bir elmayı yememek için yemin eder, sonra o elma başka elmalara karışır ve o elmaları yer, yalnız birisini bırakırsa yemini bozulmuş sayılmaz.

Bir kimse, "ben konuşmayacağım" diye yemin eder sonra Kur'an-ı Kerim okur veya zikir ederse, yemini bozulmuş sayılmaz.

Bir kimse, "falan ile konuşmayacağım" diye yemin eder ve sonra kendisine bir mektup yazar veya birisiyle selâm gönderirse veya eliyle kendisine işaret ederse yemini bozulmuş sayılmaz.

Bir kimse, "ben alış veriş yapmayacağım" veya "bu nikâh'ı akd etmeyeceğim" diye yemin eder, sonra vekili yaparsa bir şey terettüb etmez.

Yeminini bozan kimseye dört şeyden birisi terettüb eder.

1 - Müslüman bir köle azat etmek.

2 - Veya o mahalde halkın çoğunun yediğinden, on fakirin her birisine bir avuç mikdarı vermek.

3 - Veya on fakiri giydirmek.

4 - Bunlardan hiç birisine gücü yetmediği taktirde üç gün yemin keffareti için ourç tutmaktır.

— 599 —
DAVA VE ŞAHİTLİK

Dava, lügatta istek ve temenni manasını ifade eder. İstilahda ise, birinin hakkının diğer bir kimsede olduğunu iddia etmektir. Şahitlik de bilgiye dayanan ifadedir.

Her davacının davasına evet hayır denilmez. İleriye sürülen davanın yürütülmesi için, davacı davasını destekleyen iki şahit getirmekle, iki şahit olmazsa bir şahit getirmek ve yemin içmekle mükelleftir. Bu da olmadığı takdirde davalı, kendisinde böyle bir hakkın olmadığına dair yemin eder. Ve bununla dava ortadan kalkar.

Resûlüllah (S.A.V.) buyuruyor:

"Sade dava ile halkın isteği verilseydi, bir çok kimseler (haksız yere) bir çoklarının kan ve mallarını isteyeceklerdi. Bu böyle olmaz. Davacı için şahitler, davalı için yemin gerekir." (Beyhaki)

Bir şey birisinin elinde bulunsa, bu malın kendisine ait olduğuna dair iki şahidin bulunduğu gibi, başkası da zilyed'in hakkı olmadığına, belki kendisine ait olduğuna iki şahit getirse, her iki tarafın şahitleri hükümsüz olup olduğu gibi kalır. Yani mal zilyed'in elinde kalacaktır. Mal birisinin elinde bulunup, iki kişi bu malın hakkında dava açarlar, her birisi bu malın kendisine ait olduğunu iddia eder ve iki şahit getirirse, yine her iki tarafın şahitleri hükümsüz kalırlar. Bir kavle göre, o zaman mal ikisinin arasında bölünecek. Başka bir kavle göre, kur'a çekilecek, kime düşerse ona verilecek. Diğer bir kavle göre barışıncaya kadar olduğu gibi bırakılacaktır.

Bir kimse her hangi bir şey hakkında dava açarsa, cinsini, çeşidini, miktarını, ufak veya küçük meselâ, para olursa gümüş veya altın, Hamidi veya Reşadi, yüz veya ikiyüz olduğunu beyan etmelidir. Yoksa davaya bakılmaz.

Bir kimse, bir kimseye dava açarsa, davalı imtina etmediği takdirde, davanın isbatı için çalışacak, isbat etmeden evvel

— 600 —

o malından bir şey alması caiz değildir. Fakat imtina eden bir kimseye dava açar kendisinde hakkı bulunduğunu kesin olarak bildiği halde şahitleri bulunmuyor veya bu hakkı itiraf ettiği halde vermiyorsa, her hangi bir çare ile gizlice de olsa hakkı kadar davalının malından alırsa beis yoktur.

Davayı isbat etmek için getirilen her şahidin ifadesi dinlenmez. Kişinin şahit olabilmesi için şu dört vasfa haiz olması gerekir:

1 - Müslüman olmak.

2 - Mükellef, (baliğ ve akıl) olmak.

3 - Adil ve mürüvvet sahibi olmak.

4 - Hür olmak.

Adaletin manası, katil, içki, kumar ve hırsızlık gibi büyük günahlardan sakınmak ve küçük günahlara devam etmemektir.

Tavla, iskambil gibi şeyler kumara vesile oldukları için karşılıksız da olsalar onlarla oynamak haramdır. Onlarla oynayan kimsenin şahitliği makbul değildir.

Satranç ve dama oynamak haram olmayıp mekrûhdur. Çalgı aleti olmaksızın zalimi veya muayyen bir kadını medh etmeden şiir ve türkü söylemek caizdir. Kudum ve kaval çalmakta beis yoktur.

Ramazan-ı Şerif'in hilâli için bir şahit kâfidir. İki veya daha fazla şahide ihtiyaç yoktur.

Zina için dört şahit lazımdır. Aşağı olsa muteber değildir.

Alış veriş gibi mali şeyler için iki şahit gerekir.

Doğum ve hayız gibi kadınlara ait olan şeyler için dört kadın lazımdır.

Bir şey hakkında malumatı olan kimsenin, ifadeye çağrıldığı takdirde, ifade vermesi gerekir.

— 601 —
MALİ İTLAF

İnsan olsun hayvan olsun her hangi bir şey saldırırsa, savunmaya geçip şerrini def' etmek caizdir. Söz söylemek veya bağırmak veya imdat istemek ile onun def'i mümkün ise ona başvurulur. Başka bir şeye tevessül etmek caiz değildir. Bununla def'i mümkün değilse, öldürücü olmayan bir darbe ile def'i mümkün ise onunla def' edilir, öldürmek son çaredir. Böylesi savunmada katil olsa mes'ûl değildir.

Bir kimse, diğer bir kimsenin malını her ne sûretle olursa olsun, bilerek veya bilmeyerek (hatta birisinin ayağı kayıp düşmek sûretiyle) başkasına ait bir malı itlâf ederse zamin olur.

Baliğ olmayan bir çocuk bir kimsenin malını itlâf etse, kendi malından zamin olur. Babasının malından olmaz. Malı yoksa ilerde durumu müsait olursa ondan alınır.

Bir kimse, zulme uğrarsa, zalime zulüm etmeğe salahiyeti yoktur. Meselâ biri, diğerinin malını itlâf ederse, malı itlâf edilmiş olan kimsenin mukabelei bilmisil olarak zalimin malını itlâf etmeye hakkı yoktur. Ancak ondan hakkını almağa yetkilidir.

Bir kimse başkasının bahçesinin suyunu haksız yere tutar, bahçesinin kurumasına sebebiyet verirse zamin olur.

Bir hayvan bir kimsenin malını itlâf ederse, sahibi veya çobanı onunla birlikte olduğu halde men etmemiş ise mes'ûl olup zamin olur. Sahibi beraber olmazsa, vakit gündüz ise mes'ûldür. Yoksa mesûl değildir.

Bir memlekette hayvanları gece ve gündüz çayırlara götürülüp otlatırsalar, her hangi bir şey itlâf ettiği takdirde sahibi veya çobanı mes'ûldur. Hayvan sahibi beraberinde bulunduğu gibi eşya sahibi de eşyasının yanında bulunur ve eşyasını hayvandan muhafaza etmezse hayvan sahibi mes'ûl değildir.

Bir kimse, hayvanını köyde veya şehirde serbest bırakır, bir şey itlâf ederse mesûldür. Ama sahibinin elinden veya evden kaçar haramdır.

— 602 —

Mürüvvet'in manası, bir kimsenin içinde bulunduğu zaman ve çevrede, onun gibi kimselerin ahlakıyla mütehallık olmaktır.

Güldürücü sözler söylemek, zevcesini halkın huzurunda öpmek, bir memlekette adet ve sünnet olmayan elbiseleri giyip gezmek haram değilse de mürüvveti iskat eder. Böyle şeyler yapan kimsenin şehadeti muteber değildir.

Baş açık gezmek, kısa kollu gömlek giymek (erkekler için) haram değildir. Çünkü ne baş ne de kol avret değildir. Ancak adet olmayan yerlerde kendisine yakışmayan bir kimsenin baş açık gezmesi ve kısa kollu gömlek giymesi halinde mürüvveti sakıt olur.

Bir kimse kendi mülkünde hayvanını bağlamış ise bir şey itlâf ederse zamin olmaz. Ama yolda kapısının önünde bağlar, bir şey itlâf ederse mes'ûldür.

At veya arabasıyla çarşıya gider, bir şey itlâf ederse, izdiham olduğu takdirde zamin olur yoksa olmaz.

Bir kimsenin muzır bir kedisi veya köpeği bulunursa, gece olsun gündüz olsun her hangi bir şey itlâf ederse sahibi mes'ûldür. Çoban yatıp da davarları sahipsiz bırakır, kayb olur veya bir şey itlâf ederse mes'ûldür.

TRAFİK KAZALARI

Her hangi bir yere gitmek için vasıtaya binmek tabiidir. Eskiden deve gibi bineklere binildiği gibi, gemiye de biniliyordu. Çağımızda ise bunlarla birlikte, hava, kara ve demiryolları vasıtalarına da binilmektedir.

Bir at, binicisini veya çekenini mağlup edip bir şey itlaf ederse, bedelini vermek icab etmez. İki atçı birbirine çarpışıp ölürlerse, çarpışma müşterek bir fiil olduğundan her birisinin kan bedelinin yarısı sakıt olur. İki çocuk da birbirine çarpsalar yine böyledir.

Bir kimse bir çocuğu sert bir ata bindirir sonra çocuk attan düşüp vefat ederse bindiren kan bedelini vermekle mükelleftir.

— 603 —

İki gemi birbirine çarpışıp batarlarsa, her birisi diğerinin gemi bedelinin yarısını verecektir. Tabii ki bedel, geminin durumuna göre değişir. Kaptanlar da yolcularla birlikte vefat ederlerse, her kaptan ailesi (baba tarafından bulunan varisleri) ile birlikte öbür geminin kaptanının kan bedelinin yarısını ve yolcularının tam kan bedelini verecektir. Ayrıca geminin içinde bulunan malların bedelinin yarısını verecektir. Araba da gemi gibidir. İhmal etmeden arabının freni patlar ve tutulması mümkün olmazsa her hangi bir kaza olursa şoför mes'ûl değildir.

Freni patlak olan bir arabayı kullanan kimse, meydana gelen kazadan sorumlu tutulur. Bir şoför, arabasını normal şekilde sürerken istemiyerek bir arabaya veya başka bir şeye çarparsa zamin olur.

Bir şoför sarhoş olup arabasını başka bir arabaya çarpar da, diğer araba şoförü arabasını kurtarmak için imkân bulamazsa sarhoş şoför mes'ûldür.

Bir kimse yolu, amme menfaatı için sular da, hayvan veyahut bir insan oradan geçip kayar ve her hangi bir şey olursa mes'ûl değildir. Fakat kendi menfaati için sularsa her hangi bir kaza olduğu takdirde mes'ûl olur.

— 605 —

İMAM ŞAFİİ

Şark vilayetleri hariç Türkiye'deki müslümanların çoğu Hanefi mezhebine mensup bulunmaktadır. Bununla birlikte Türkiye'deki Şafii müslümanların sayısı da az sayılmayacak kadar çoktur. Buna rağmen İmamı Şafiiyle ilgili olarak çok az şey bilinmektedir. Hayatı ve mezhebiyle ilgili Türkçe kitaplar bir ikiyi geçmemektedir.

Allah'ın izniyle yazdığımız ve müslümanların istifadesine arzettiğimiz Büyük Şafi İlmihali, müslümanların takdirine mazhar oldu. Ancak çeşitli vesilelerle İmamı Şafii'nin hayatıyla ilgili olarak yeterli bilgiye sahip olamamış müslümanların bazı arzularıyla karşılaştım. Bu büyük imamın hayatı ve mezhebi hakkında bazı bilgiler vermemizi ve mezhebinin genel hususiyetlerini kitaba ilave etmemizi arzu ettiler. Biz de mevzubahis arzuyu makul karşılayarak kısaca İmamı Şafii'nin hayatı ve mezhebi hakkında genel hatlarıyla bazı malumatları kitabımıza müstakil bir bahis olarak ilave ettik.

İMAM ŞAFİİ (Muhammed bin İdris)

(150-204)

Ekseri rivayetler İmam Şafii'nin Hicri 150 tarihinde Filistin'in Gazze vilayetinde dünyaya geldiğini ifade etmektedirler. İmamı Azam'ın (R.A.) vefat ettiği gece dünyaya geldiği rivayet edilmekle birlikte bu rivayet, ilim ehli tarafından pek ciddiye alınmamaktadır.

İmam Şafii, Kureyş kabilesine mensup olup, nesebi Resulûllah'ın dedesi Haşim'in kardeşi Muttalip oğullarına dayanır.

Tarihçilerin kaydettiklerine göre Muttalip oğulları Cahiliyede olsun, İslamiyet'te olsun Haşimi oğullarını desteklemişlerdir. Bu da Resûlüllah'ın ganimet taksiminde Haşim oğullarına olduğu gibi Muttalip oğullarına da hisse ayırmasına vesile olmuştur.

— 606 —

O dönemlerde Resûlullahla akrabalıkları olan başka müslümanlar, Muttalip oğullarına yaptığı gibi, niçin kendilerine de ganimetten hisse ayırmadığı sorulmuş. Resûlullah Efendimiz, Muttalip oğullarının hem Cahiliyede, hem de İslamiyette kendisinden ayrılmadıkları gerçeğini hatırlatmıştır.

Şafii'nin annesi ise Yemenli olup Ezd kabilesine mensuptur.

Şafii'nin babası Şafii (R.A.) daha beşikteyken vefat etmesi dolayısıyla Şafii'nin ilk ailevi terbiyesi annesi vasıtasıyla olmuştur.

Şafii (R.A.), ilim tahsiline hususen annesinin isteği üzerine on yaşında başladığını ifade etmektedir. Mekke'de yakın akrabaları arasında ilim tahsilinin daha uygun olacağı düşünülmüştür.

İmam Şafii, ailece soylu bir nesebe sahip olmakla birlikte fakir bir ailenin çocuğu olarak hayata gözlerini açmıştır. Ancak içinde bulunduğu muhit ve sahip olduğu meziyetler onun yüksek idealler peşinde koşmasına imkan hazırlamıştır.

Şafii'nin (R.A.) İlim tahsiline ciddi olarak Mekke'de başlamış olmasına rağmen Kur'an-ı Kerim'i Gazze'de hıfzetmiştir. Mekke'de ise Kur'an-ı Kerim'in bir sonraki halkası olan Hadis ilmiyle iştiğal etmiştir.

Hadisleri ezberlemekle yetinmeyen İmam Şafii bunları yazmak, böylece zihninde muhakemesini arttırmak yolunu takipten de geri kalmıyordu. İfade edildiğine göre İmam Şafii bazı kimselere müracaat ederek kullanılmış kağıt isterdi. Kendisine verilen bu kullanılmış kağıtların diğer yüzlerine hadis yazardı.

İslamiyetin kısa bir zaman içinde büyük bölgelere yayılması dolayısıyla Arapça lisanında dışardan gelme bazı ilaveler oldu. Lisan belli ölçülerde safiyetini kaybetti. İlim tahsili için arapçanın ehemmiyetini müdrik bulunan İmam Şafii dış tesirlere uğramamış araplardan lisanını öğrenmek gayesiyle çöle gitti. Arapçayı en güzel bir şekilde konuşan Huzeyl kabilesine iltihak etti. Bunu kendi ifadesiyle nakledelim: "Mekke'den çıktım. Çölde Huzeyl kabilesinin yanına gittim. Bu kabilenin yaşayış biçimi ve

— 607 —

dilini öğrendim. Bu kabile dil bakımından arapların en fasihi idi. Onlarla birlikte gezdik. Böylece Mekke'ye döndüğümde bir çok rivayet ve edebiyat bilgilerine sahip olmuştum."

Öylesine bir noktaya geliyor ki, bir edebiyat tarihçisi olan El-Asmai, Huzeyl kabilesinin şiirlerinin Kureyşli Muhammed bin İdris (İmam Şafii) sayesinde sıhhatli bir şekilde kendilerine intikal ettiğini ifade etmesine yol açmıştır.

İmam Şafii'nin çöldeki bu yaşayışı sadece dil ve edebiyat tahsiline munhasır değildi. Bir taraftan insanların çeşitli adet ve göreneklerini öğrenmek, bunların insan davranışına tesirini iyice kavramak için okçuluk gibi bazı sahalara da alaka duymuştur. Hatta okçuluğu konusunda epey iltifatlar da görmüştür. Ancak biricik gayesi ilim tahsil etmekti. O, Kur'an ve Sünneti tahsile kendisini adamıştı.

Kısa bir müddet sonra Mekke'de temayüz ederek, parmakla gösterilir bir makama yükseldi. Mekkeli bir çok alim zat, İmam Şafii'nin daha çocuk yaşta tebarüz eden bu kabiliyetini görmüş, onu himayelerine almışlardı.

Belli bir müddet sonra Şafii'nin Mekke'den alacağı bir şey kalmamıştı. Onun ilim ihtiyacını karşılamak için Mekke kafi gelmiyordu. Etrafında ve İslam aleminde isim yapmış alimlere gitmek, onlardan ders almak için bariz bir takım niyetleri vardı.

Medine'de ikamet eden İmam Malik o zamanlar yüksek ilmiyle şöhret bulmuş büyük bir müctehid ve imamdı. Herkes onun ilim ve faziletinden söz ediyordu. İmam Şafii İmam Malik'ten ders almak üzere hazırlığını yapmıştı. Mekke valisinin Medine valisine hitaben yazdığı bir mektupla yola koyuldu. Ancak daha yola koyulmadan önce salabetini duyduğu İmam Malik karşısında mahcup olmamak için bu büyük alimin meşhur kitabı olan "El-Muvatta"ı defalarca okudu, hatta ezberlediği rivayet edilmektedir.

İmam Şafii'nin, İmam Malik'le karşılaşmasını tarihçiler kendi ağzından uzun uzadıya naklediyorlar. Medine valisinin İmam Malik'e gitmek konusunda telaşlı olduğu belirtilen bu rivayetlerde nihayet İmam Şafii'nin İmam Malik tarafından kabul edildiğini naklediyorlar. Bu buluşma tahakkuk ettiğinde İmam Şafii (20) yaşında bulunmaktaydı.

— 608 —

İmam Şafii, İmam Malik'in yanında ilk önce yukarda adı geçen El-Muvatta kitabını okumakla işe başladı. İmam Malik, İmam Şafii'nin kabiliyet ve ilim iştiyakını keşfetmişti. İmam Malik tabii olarak öğrencisinin ilim tahsiline önem vermiştir. İmam Şafii de hocasının üstün meziyetlerini bildiği için ondan vefatına kadar ayrılmamıştır. Ancak bu ara yakın çevreye ve çöle giderek halkla münasebetini derinleştirmenin gelecek çalışmaları için büyük faydalar sağlıyacağını biliyordu.

İmam Şafii, biricik gayesi olan ilim tahsilini sürdürürken maddi bir çok engellerle karşı karşıya geliyordu. Ancak bu maddi engeller ve zorluklar onun bu yüksek idealinden vazgeçmesine yetmiyordu. Hatta daha büyük bir iştiyak ve hırsla çalışmaya sevkediyordu. Ancak bir müddet sonra Beytül-maldan Muttalip oğullarına verilen hisseden o da nasibini almaya başladı. Tabiatıyla bu da kafi gelmiyordu. Yaşı ilerlemiş, ihtiyaçları da mükellefiyetleri muvacehesinde fazlalaşmıştı. İmam Malik'in vefatından sonra "Hicaza gelen Yemen valisi, yapılan tavsiyeler üzerine İmam Şafii'yi yanına almış, böylece ilk resmi görevini almış oldu. Ancak yol parasına bile malik değildi. Evini rehin vererek yol masrafını karşıladı.

İmamı Şafii'nin aldığı bu ilk görev onun şimdiye kadar edindiği tecrübe ve ilmini tatbike imkan veriyordu. Fıkıh konusundaki farazi malumatını artık tatbikata koymak ve bunun neticelerini görmek mümkün olacaktı onun için. İlk vazifesi bilindiği üzere Yemen'in Necran adındaki bölgesinde idi. Necran halkı işlerini görmek için, diğer insanlarda görüldüğü gibi, bir takım yollara başvurmaktan geri kalmıyorlardı. Dalkavukluğa varan davranış ve hareketlerle vali ve kadıları tesir sahalarına almak için çalışıyorlardı. İmam Şafii, ilim ve tecrübelerinin tabii neticelerini almak için karşısına çıkartılan bu manialarla karşılaşınca yılmadı. Halkın bu haksız isteklerine boyun eğmedi, onlara hak namına taviz vermedi. Kendisi bunu şu şekilde beyan etmektedir:

"Necran'a vali olarak tayin edildim. El-Haris bin Abdilme-dan ve Sakif kabilesinin azatları orada bulunuyorlardı. Buraya gelince daha önceki valiye yaptıkları gibi bana da dalkavukluk yapmak istediler. Ancak benden yüz bulmadılar."

— 609 —

İmam Şafii'nin kurduğu bu düzen maalesef uzun süre devam edemedi. Menfaatlerine dokunulmuş bazı insanlar siyasi durumun bu tür ithamlara tanıdığı fırsattan yararlanarak, İmam Şafii'yi Bağdat yönetimine jurnal ettiler. Bu hareketin sebebi de yukarda ifade ettiğimiz gibi İmam Şafii'nin haksızca bazı isteklere cevap vermemesi ve yapılan zulümleri önlemekteki kararlı davranışlarıydı.

Abbasi yönetiminin Ali oğullarına karşı takındığı siyasi durum nazarı itibare İmam Şafii Alioğullarına taraf olmakla suçlandı.

Alevilikle suçlanan İmam Şafii kısa bir müddet sonra Bağdat'a celbedildi. Zamanın halifesi Harun Reşid, Necran'da baş gösteren bir ayaklanmanın zanlısı olarak karşısına çıkarılan İmam Şafii hakkında hemen karara varmamak ferasetini gösterdi. Fevri bir kararla bu mümtaz şahsiyetin görevini ifa edemeden ayrılması pekala mümkündü. Ancak takdiri ilahi İmam Şafii'nin böyle bir durumla karşı karşıya kalmasını dilemedi. Alevilik ve Rafizilik ithamıyla karşı karşıya bulunan İmam Şafii kendisine isnad edilen bu suça rağmen, Ali oğullarına karşı beslediği muhabbetten vazgeçecek değildi. Hatta bu muhabbetini bir şiirinde şu şekilde ifade ediyor: "Eğer Muhammed'in Âli Beyt'ini sevmem rafizilikse/İns ve cin şahit olsun ki, ben rafiziyim.

Tarihçilerin ifadesine göre eli kelepçeli olarak hicri 184 yılında Halifenin huzuruna getirilen 34 yaşındaki İmam Şafii, kendisi gibi İmam Malik'in yanında ilim tahsil eden ve İmam Azam'ın en önde gelen iki talebesinden birisi olan İmam Muhammed'in şehadetiyle katledilmekten kurtulmuştur.

O sırada Bağdat kadısı olan İmam Muhammed'in, İmam Şafii hakkında serdettiği şehadetin Halife Harun Reşid nezdinde itibar gördüğü muhakkaktır. Bu şehadetin ayrıca iki ilim adamı arasında yararlı münasebetin başlamasına vesile de olduğu akıldan çıkarılmamalıdır.

İlim adamlarının kendi aralarında kurmaları gereken münasebete çok iyi bir misal olan bu hadise bugün maalesef tahakkuk imkanı bulmaktan uzak gözükmektedir.

— 610 —

İmam Şafii kendisini ilmi araştırmalarından alıkoyan valilik meşgalesinden böylece kurtulduktan sonra kendisini artık yeniden ilmi tetebbularına verebilirdi. Önünde halledilmesi gereken daha bir çok mesele olduğunu biliyordu. Fıkıh ilmi henüz tedvin edilmemiş, diğer İslami ilimlerden ayrı bir saha olarak ciddi bir ayırıma tabii tutulamamıştı. Giderek çoğalan meseleler karşısında yeni bir takım çalışmaların yapılması mecburiyeti çözüm bekleyen bir sürü konuyla anlaşılabiliyordu.

İmam Şafii'yi himayesine alan İmam Muhammed, bu mümtaz şahsiyetin Irak ehlinin fıkhını öğrenmesi için önüne kapıları açmış oluyordu. Medine ehlinin meydana getirdiği fıkıh ekolünün başında hususuyitlerini öğrenmişti. Şimdi de Irak ehlinin Fıkhi konulara bakışlarını öğreniyordu. Bu konuda ilk hocası ve muallimi bu fıkhın öncüsü durumundaki İmam Muhammed'in kendisi oldu. Daha sonra Şafii mezhebinin önemli alimlerinden olan İbni Hacer bu durumu şöyle izah ediyor: "Medine'de fıkhı Malik bin Enes temsil ediyordu. Şafii onun yanına gidip derslerine devam etmiştir. Irak'ta da fıkhı İmam Azam temsil ediyordu. Şafii Ebu Hanifenin öğrencisi Muhammed bin El-Hasan'dan bizzat ders aldı. Böylece o, hem re'y ehlinin, hem de hadis ehlinin ilmini kendisinde birleştirdi. Bu ilmin kaide ve metodlarını tesbit edebilecek kadar yüksek bir mevkie geldi. Böylece o hakkıyla imamlık mertebesine ulaştı."

İmam Şafii Irak ehlinden ve dolayısıyla İmam Muhammed'den öğrendiklerinin bir deve yükü kadar çok olduğunu ifade etmektedir.

Irak'ta kaldığı bu süre içinde fıkıh bilgisini arttıran İmam Şafii bu bilgilerini daha da ileriye götürmek için münakaşalardan ve ilmi tartışmalardan kaçınmıyordu. Ancak bunun İslamın arzu ettiği edep dairesi içinde sürdürülmesi gerektiğini hiçbir zaman unutmadı. Hocası İmam Muhammed karşısında ilmi tartışmalardan kaçınır, kendisini bu mevzuda teşvik edenlere iltifat etmezdi. Hatta İmam Muhammed bile ilmi tartışmaları teşvik ediyordu, ancak İmam Şafii hocasının karşısında bu tartışmalarda bulunmaktan ictinap ederdi. Bunun muhtemelen lüzumsuz münakaşaları meneden İmam Malik'in verdiği ilim terbiyesiyle yakın alakası vardır.

— 611 —

İmam Şafii'nin Bağdat'ta kaldığı müddetin takriben iki sene olduğunu ifade etmektedirler. Ancak neticeye baktığımızda bu iki yılın çok bereketli olduğu sonucuna varıyoruz. İmam Şafii bu iki yıllık müddet içinde Medine ehlinin fıkhıyla Irak ehlinin fıkıh metodları arasında bir mukayese imkanı bulduğuna göre, mevzubahis zamanı çok iyi değerlendirmiş olacaktır. İki metod yaptığı kıyas ve tahliller neticesinde kendine ait metodu da böylece inkişaf ediyordu. Bazı zamanlarda mutabakat sağladığı meselelerle karşılaşıyor, bazen de ihtilaf ettiği meseleler zuhûr ediyordu. Ancak her halü karda bu durum kendisine faydalar sağlıyordu. Kısacası İmam Muhammed'ten ders alması, yani Irak fıkhını ve onun metodunu öğrenmesi İmam Malik'in fıkıh metodunu ve meydana getirdiği prensipleri daha sıhhatli mütalaasına imkan veriyordu. İmam Malik'in Fıkıh metodunu bilmesi de kendisine Irak ehlinin fıkıh metodunu kritik etme imkanı veriyordu. Bu tür mukayese ve muameleler neticesinde kendine ait hususiyetleri olan mezhebinin ana hatları ortaya çıkıyordu. İmam Malik'e muhalefet ettiği mevzuları içine alan kitabının akabinde, Irak ehlinin fıkhını kritik eden bir risale de yazmaktan geri kalmadı.

İmam Şafii'nin bu hususiyetlerinin fevkinde ve belki de en önemli hususiyetlerinden birisi doğrudan doğruya fıkıh ilminin kendisi için bazı prensipler ihdas etmiş olmasıdır. Bugün Usul-ü Fıkıh dediğimiz ilmin umumi prensiplerini çok sıhhatli esaslar üzerine inşa eden İmam Şafii'dir. İctihad ve müctehidle ilgili olarak daha önce varolan umumi prensiplerle iktifa etmemiş, mesele ile ilgili olarak daha ayrıntılı prensipler ortaya koymuştur.

İmam Şafii Bağdat'tan iki senelik ikameti sonrasında Mekke'ye döndü. Mekke'de etrafa yayılmış şöhreti dolayısıyla kendisinden ilim tahsil etmek isteyen talebelere, onların bilmedikleri bir çok şeyler öğretmeye başladı.

İmam Şafii'nin Mekke'deki ikameti ve tedrisatı uzun bir süre devam etti. Ancak Bağdat'ın siyasi merkez olması, dolaylı yollardan ilim sahibi insanların da Bağdat'a gitmesi neticesini doğuruyordu. Büyük fakih, muhaddis ve ilim adamları Bağdat'ta toplanmışlardı. İmam Şafii gibi büyük bir insanın Bağdat'taki ilim

— 612 —

meclislerinden habersiz kalması mümkün değildir. Uzun yıllar sonra yeniden Bağdat'ın yolunu tuttu.

Bağdat'ta büyük bir alakayla karşılandı. İmam Malik'in fıkhını, yani Medine ehlinin fıkhını bilen ve Ebu Hanife'nin talebesi İmam Muhammed'den, Hanefi mezhebinin inceliklerini öğrenmiş bulunan İmam Şafii'nin onlara söyleyeceği ve öğreteceği bir çok şeyin olması gerekirdi. Bağdattaki bu ikametinde kendisiyle Mekke'de görüşen ve hak mezheplerden dördüncüsünün kurucusu olacak Ahmed bin Hanbel ondan ders okumaya başladı. Bilgisinden ve tecrübelerinden istifade eden sadece Ahmed bin Hanbel değildi. O zamanda temayüz etmiş bir çok ilim adamı İmam Şafii'nin derslerine katılmakta gecikmediler.

İmam Şafii'ye alakayı çoğaltan biricik husus onu Medine ve Irak ehlinin fıkhını bilmesi değildi, o bu mezhep ve metodların dışında kendine mahsus metodlar ve prensipler edinmiş ve bunları çok sağlam bir muhakemeyle ortaya koyabilmişti. İmam Şafii'nin bugüne intikal eden meşhur eserleri Bağdat'ta yazılmıştır. Tabiatıyla eserlerinin tedvininde kabiliyet sahibi öğrencilerinin gayretleri de önemli bir yer tutmaktadır.

Ancak İmam Şafii'nin Bağdattaki bu ikameti uzun sürmemiştir. Kısa fasılalarla Bağdat-Mekke arasında mekik dokuduğu dikkat çekmektedir. Raviler Bağdat'ta ikamet etmesi için bütün şartaların varolduğuna kanaat getirmelerine rağmen, onun Bağdat'ta fazla kalamaması konusunda bazı farklı yorumlar ileri sürmüşlerdir. Buna göre İmam Şafii'nin Bağdat'tan ayrılması tamamiyle siyasi ve idari durumlar dolayısıyladır. Yani Harun Er-Reşid vefat etmiş yerine de ilkönce Emin, daha sonra da hilafet makamına El-Me'mun oturmuştur. Bilindiği üzere bu zat idarecilik konusunda İran mahreçli davranışlarda bulunmuştur. Şiirlere fazlaca önem vermiş, idaresini onların eline teslim etmiştir. Bu ise İmam Şafii'nin huzur içinde ilim tedrisine imkan bırakmamıştır.

El-Me'mun'un Mutezile mezhebine ilgisi ve onlara müteveccih icraatı İmam Şafii'yi rahatsız etmiştir. Yani idari konularda Şiilere meyli, ilmi konularda da Mutezileye yakınlığı ve bu konuda baskılara ve zora başvurmaktan kaçınmaması İmam

— 613 —

Şafii'nin El-Me'mun idaresinden kaçmasına sebep olmuştur. Rivayet edildiğine göre El-Me'mun tarafından kendisine Kadılık teklifinde bulunulmuş olmasına rağmen İmam Şafii bu teklifi geri çevirmiş ve Mısır'a gitmek üzere hazırlıklarına başlamıştır.

Mısır'da valilik yapan ve Kureyşî olan Abdillah bin Abbas'ın İmam Şafii'nin Mısır'a gelişinde tesiri olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca daha önce tanışmış bulunduğu ve İmam Malik'in talebesi olan bir çok zat da Mısır'da ikamet etmekle idiler. Dolayısıyla Onun Bağdat yerine Kahireyi seçmiş olması yanlış bir karar değildi, ilmi tetebbularını burada layıkıyla sürdürebilirdi.

İmam Şafii'nin Mısır'daki ikameti, Şafii mezhebinin meydana gelmesi ve etrafa yayılması hususunda bariz ettikleri olmuştur. Kısacası mezhebiyle ilgili son çalışmalarını burada tamamlamış ve henüz genç sayılabilecek bir yaşta iken, yani elli dört yaşındayken vefat etmiştir. Maliki mezhebine mensup bir meczup tarafından öldürüldüğü şeklindeki zayıf bir rivayete rağmen, onun basur illetinden vefat ettiği biçimindeki rivayet daha sahihtir. Allah ondan razı olsun.

Şahsiyeti.

İmam Şafii'nin, hayatını kısa hatlarıyla ortaya koyduktan sonra, şimdi onun ilmi şahsiyeti, yaşadığı asır ve mezhebinin hususiyetleri hakkında biraz bilgi verelim.

Bilindiği gibi İmam Şafii'nin yaşadığı asır ilim tedvininde hayli mesafeler katedilen bir asırdır. Lüzumsuz münakaşa ve tartışmalar henüz baş göstermemişti. Müslümanlar siyasi bir takım ihtilafların dışında İslam ahkamına sıkı sıkıya bağlı bir hayat sürmekte idiler. Kur'an ve Sünnete bağlı ve hayatlarını bu iki esasa göre düzenleyen ve takva sahibi insanlar çoğunlukta idi. Bazı menfi idarecilere ve insanlara rağmen hakikat ortadaydı. İlim tahsil etmek, İslamın özüne vakıf olmak için engeller henüz önemli bir yer tutmamaktaydı. Ayrıca İslam dünyası genişlemiş, ilim tahsili için zemin hazırlanmıştı. Tabiinin bir kısmı hayatta idi. Resûlullahın hadisleri tedvin ediliyor, ayıklanıyor, zayıf olanlar ortaya çıkarılıyor böylece Resûlullahın sünneti sağlam bir şekle kavuşturuluyordu.

— 614 —

İmam Şafii'nin ilim tahsiline başladığı devrin hususiyetlerini böylece özetledikten sonra bu fazilet ve ilim sahibi imamın hususiyetlerine bir göz atalım. Allah ondan razı olsun, İmam Şafii üstün bir kavrayış ve zekaya sahip idi. Karşılaştığı her hangi bir meseleyi ilmi bakımdan tahlile müsait kabiliyet ve mizacı, onun en çok üzerinde durulması gereken hususiyetleridir. Zamanında yaşamış bir çok ilim adamı İmam Şafii'nin bu hususiyetini itiraf etmiş, İmam Şafii'den önce bu metodun bilinmediğini ifade etmişlerdir.

İmam Şafii'nin fıkıh ilmine getirdiği en büyük yenilik, İslam hukukuna metodik bazı prensipler kazandırmış olmasıdır. Mesela Muhammed b. Abdillah b. El-Hakem, İmam Şafiiyle ilgili olarak şöyle demektedir: "Şafii olmasaydı ben, bir kimseyi nasıl reddedeceğimi bilemezdim. Bildiklerimi hep onun sayesinde öğrendim. Bana kıyası öğreten o rahmetlidir. O, sünnete bağlı, her türlü fazilete, keskin ve açık bir dile, sağlam bir kafa ile üstün bir akla sahipti."

İmam Şafii'nin üzerinde durulması gereken önemli hususiyetlerinden bir diğeri de, Kur'ani bütün ilimlere ehemmiyet vermesidir.

İmam Şafii'nin Kur'ani bütün ilimlere ehemmiyet vermesi, bu ilimlerin meydana getirilmesinde kendisine vazifeler yüklemiştir. Onun içindir ki, o, bir taraftan fıkıh ilmini tahsil ederken Hadis ilmini de ihmal etmiyordu. Tabiinin bir kısmı henüz hayatta olduğu için onlardan hadis öğreniyordu. Aynı şekilde Kur'an-ı Kerim'in tefsirine de ehemmiyet veriyordu.

Bu mümtaz ilim adamı ilim çalışmalarına devam ederken karşısına çıkan engelleri de aşmasını bilmiştir. Bilindiği üzere Irak zamanın ilim merkezi olduğu kadar siyasi merkezi idi de. Siyasi bazı gelişmeler oluyor ve bu gelişmeler dolayısıyla günümüzde müşahede edildiği gibi müfrit bazı görüş ve kanaatler etrafı kasıp kavuruyordu. İmam Şafii bu görüşlerin tehlikeleri karşısında ilim çalışmalarının inkitaa uğrayacağını biliyor ve bunlar karşısında yapılacak şeyin imkan dahilinde bu münakaşalara bulaşmamak olduğunu biliyordu. Hayatını anlattığımız bölümde de müşahede edildiği gibi, İmam Şafii bunlardan kurtulmak için bir çok ülemanın sığındığı ve ikinci bir ilim merkezi olan Mısır'a gitmiştir.

— 615 —

Yukarda da beyan etmeye çalıştığımız gibi İmam Şafii'nin yetiştiği asır, her türlü ilmin geliştiği bir asırdır. Hadis, Fıkıh, edebiyat, tefsir, Kelam ve felsefe gibi sahalarda ilk kitaplar yazılmış, bu konuda ilmi münakaşalar oldukça cezbedici bir hal almıştı. İlim tedvininin ilk döneminde olunduğu için herkes kendi fikir ve metodunun sıhhatli olduğu noktasından yola çıkarak münazara ve münakaşalarda bulunuyor idi. Tabiatıyla bu durum münazara ve cedel gibi muhakemenin tevsiinde tesiri olan iki yolun ehemmiyet kazanmasına vesile olmuştur. İmam Şafii'nin hayatını inceleyen bazı muasır ilim adamları, İmam Şafii'nin fıkıh metodunda bunlardan istifade ettiği şeklinde bazı görüşler bulunmaktadır. Ancak bilinmesi gereken önemli bir husus vardır ki, o da İmam Şafii'nin bütün metodunu Kur'an ve Sünnetten aldığıdır. O bu konuda katiyetle taviz vermemiştir. Bilindiği üzere İmam Şafii nasslara istinad ettirilmeyen hiçbir ictihada önem vermemekte idi.

İmam Şafii, ihlas sahibi büyük bir zat idi. Onun ihlası hakikatın ortaya konulması hususunda hiçbir engeli kabul etmiyordu. Bütün hayatı boyunca hakikat mücadelesi vermiş, bu konuda hiçbir tavize yanaşmamıştır.

Ezber kabiliyeti, konuşma ve delil getirme gücü onun sadece fıkıh alanında değil daha bir çok sahada mümtaz bir şahsiyet olmasını sağlamıştır. Daha önce de naklettiğimiz gibi İmam Malik'in Muvattasını ezberlemiş ve İmam Malik'in huzuruna bu şekilde çıkmıştır. Aynı şekilde Huzeyl kabilesinin seçkin şairlerinin şiirlerini hafızasına nakletmiştir.

İmam Şafii'nin 54 yıllık kısa hayatı bütünüyle ilim tahsiliyle geçmiş, zamanını boşa geçirmemiştir. İnsanlara nasıl muamele edilmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Herkese aklına göre hitabedilmesi gerektiğini bilen ve tatbik eden ender insanlardandı.

Öğrencilerini sıkmadan, sıkıştırmadan, gerçeği olduğu gibi kavramaları için her türlü yola başvurmaktan geri kalmazdı.

Şafii'nin üstün bir konuşma kabiliyeti olduğu da bilinmektedir. Zaten henüz telifatın başladığı bir asırda konuşma daha ehemmiyetli bir yere sahip bulunmaktaydı. Tedrisat daha

— 616 —

çok dil vasıtasıyla yapıldığı için, konuşma lisanının çok ileri derecede iyi olması gerekiyordu. İmam Şafii'nin de konuşma lisanı bunun için çok düzgün ve anlamayı kolaylaştıran bir üslupta idi.

İmam Şafii, Resûlüllahın sünnetine sıkı sıkıya bağlı idi. Diğer büyük imamlar gibi Nasslar karşısında kendi ictihadından vazgeçtiği gibi, nasslara dayandırmayan ictihadlara da ehemmiyet vermezdi. Rivayet edildiğine göre ictihadlarının öncesinde nassı ortaya koyar sonra da kendi kanaatini söylerdi. Kendi mezhebinin bu olduğunu israrla ifade ederdi.

Allah kendisinden razı olsun.

Mezhebi

İmam Şafii'nin bir insan ve büyük bir müctehid olarak vasıflarını ortaya koyduktan sonra Şafii mezhebinin umumi hususiyetini ifade etmeye çalışalım.

Diğer mezheplerde de görüldüğü gibi Şafii mezhebinin de temel kaynakları da dört ana başlık altında toplanmaktadır. Bunlar da Kur'an, Sünnet, İcma ve Kıyastır. İmam Şafii buna ilaveten Sahabelerin sözlerine ve davranışlarına hususi bir önem vermektedir.

İmam Şafii'nin en önemli telifatından olan El-Üm kitabında bu husus şu şekilde ifade edilmektedir: "İlim çeşitli bölümlere ayrılmaktadır. Bunlardan birincisi, Kitap ve sıhhati sabit olan Sünnettir. İkincisi, hakkında Kitap ve Sünnette her hangi bir hükmün bulunmadığı İcma'dır. Üçüncüsü, Resûlüllahın Sahabilerinden bir bölümünün söylemiş olduğu sözlerdir. Ancak bu diğer sahabelerin onlara muhalif olanların bulunduğunu bilmemiz şartına bağlıdır. Dördüncü, sıraya oturtulan kaynak ise Sahabelerin ihtilafa düştükleri sözlerdir. Beşincisi ise Kıyastır. Bu da Kitap ve Sünnette varolandan başka bir şeye dayandırılamaz."

Görüldüğü gibi İmam Şafii'nin temel kaynağı hususen Kur'an ve Sünnettir. Diğer tali kaynaklar ise, söz konusu bu iki

— 617 —

kaynağa yakınlıklarıyla ilgili olarak belli bir sıralamaya tabi tutulmuşlardır. Kısacası aslolan Kur'an ve Sünnetin kendileridir. Sahabelerin sözlerine verilen önem ise, bu insanların Kur'an ve Sünnetin dışında herhangi bir davranış biçimi tasvip edemiyeceklerinden dolayıdır. Fakat dikkat edilecek olursa, Sahabelere atfedilen ve fıkhın alanına giren önem, Kur'an ve Sünnetle olan ilgileri dolayısıyladır. Öyleyse bu bize Şafii fıkhının her türlü ilmin Kitabı ve Sünnete dayandırılması gerektiği görüşünü vermektedir.

Burada üzerinde durulması gereken önemli bir husus vardır, o da İmma Şafii'nin Kur'an ile Sünneti bir arada zikretmesidir. Bir başka ifadeyle Fıkha kaynak olmaları bakımından aynı sıralamaya tabi tutmaktadır bu iki kaynağı. Oysa İmam Şafii'den önce ve sonra yaşamış bir çok müctehid, Kur'an ile Sünneti ayrı ayrı değerlendirmekte idiler. Ancak Şafii bunları bir şık içinde zikretmektedir. Bu, Şafii'nin Kur'an'a, Sünnete nazaran bir farklılık atfettiğinden dolayı değildir. Kur'an tevatüren intikal etmiş olduğu gibi Sünnet gibi Resulullahın değil, Allah'ın kelamıdır. Ayrıca ibadet maksadıyla da okunabilmektedir. Oysa Sünnetin çoğunluğu tevatüren gelme-diği gibi ibadet maksadıyla da okunamaz.

Şafii'nin hadiseye bakışı, Sünnetin Kur'an-ı Kerim'i tefsir etmesiyle yakından ilgilidir. Umumi prensipler vazeden Kur'an'ın Allah'ın kelamı ve Resûlüllahın en büyük mucizesi olması, Kur'an'ın farklı bir mertebede mütalaa edilmesini gerektiriyorsa da, Şafii Fıkhın alanına giren yanıyla Kur'an ve Sünneti bir tutmaktadır. Kur'an'ın mücmelen ifade ettiği şeyi açıklayan, sahasını genişleten bir hususiyete sahip olması dolayısıyla eşit tutulmaktadır. Bu umumi manada Kur'an'ın Sünnete göre daha üst seviyede mütalaasını engellememektedir. Ancak bu Akaidi konularda böyle değildir.

İmam Şafii'den sonraki bir çok alim de İmam Şafii'nin ortaya koyduğu bu hususu nazarı itibare alarak Hüküm istinbadında sadece Kur'an'a dayanmak yeterli değildir, demişlerdir.

İmam Şafii'nin Sünnetle ilgili görüşleri ve Sünneti çeşitli değerlendirmelere karşı savunması ise, Sünnete verdiği değerle yakından ilgilidir.

— 618 —

Şafii'nin Kur'an ve Sünnetten sonra icma'ı ikinci mertebeye koyduğunu görmekteyiz. İcma'ı iki ana bölümde incelemeye tabi tutan Şafii (R.A.) bunları şöyle sıralamaktadır:

1 - Nass'lar üzerindeki icma,

2 - Alimler arası tartışma konusu olan bazı hükümler üzerindeki icmalardır.

Şafii'nin, Sahabelerin sözlerini değerlendirmeyle ilgili olarak bazı değişik rivayetler bulunmaktadır. Bu rivayetlere göre İmam Şafii Sahabilerin sözlerini kaynak kabul ettiği biçimindeki görüşünden vazgeçtiğidir. Buna rağmen, daha önce de beyan ettiğimiz gibi İmam Şafii Sahabelerin sözlerine Kur'an ve Sünnetle ilgileri dolayısıyla bir değer atfetmiştir. Kur'an'ı en iyi anlayan ve yaşayan Sahabeler olması onların farklı bir mertebeye konulmalarında müessir olduğu şüphesizdir.

İmam Şafii'nin bilgi kaynağı olarak kabul ettiği diğer nass Kıyastır. İmam Şafii'nin kıyasla ilgili görüşleri ise belli bir takım prensiplere kavuşturulmuş olarak hüküm istinbadında hususi bir önemi haizdir.

Burada hususen zikredilmesi gereken husus, İmam Şafii'nin Usul-i Fıkıhla ilgili görüşlerinin, kendisinden önceki müctehidlerde görülmeyen belli bir serahete kavuşturulmuş olmasıdır. Fıkıh ilminin belli bir takım prensiplerle ortaya konulmasını müstakil bir ilim dalı olarak ortaya koyan İmam Şafii'dir. Allah kendisinden razı olsun.

Şafii mezhebinin yayılması ise diğer mezheplerin yayılması olayından pek farklı bir biçimde cereyan etmemiştir. Mısır, Kafkasya, Azerbaycan, Hindistan, Filipin, Seylan, Malezya, Suriye, İran ve diğer mücavir ülkelerde önemli sayıda müntesibi bulunmaktadır.

Şafii mezhebini benimseyen, bu mezhebin ortaya koyduğu umumi prensiplere bağlı olan bir çok alim ve müctehid yetişmiştir. İslam hukukunun meydana getirilmesinde dikkate değer çabaları olan bu zevatın, diğer mezhep imam, müctehid ve alimleriyle birlikte bize büyük bir miras bıraktıklarını unutma-mamız gerekir. Allah hepsinden razı olsun.