Risale-i Nur

Rumuzat-ı Semaniye
— 4 —

Risale-i Nur Külliyatından

Yirmi Dokuzuncu Mektub'un İkinci Makamı

Müellifi
Bedîüzzaman
Said Nursî
— 5 —

YİRMİ DOKUZUNCU MEKTUB'UN

İKİNCİ MAKAMI
Nüket-i i'caziyeye me'haz olacak bir fihriste-i Kur'aniyedir.

Sual: En mühim hakaik-i Kur'aniye ve imaniye ile meşgul olduğun halde, neden onu muvakkaten bırakıp en ziyade manadan uzak olan huruf-u hecaiyenin adetlerinden, tevafuklarından bahsediyorsun?

Elcevap: Çünkü bu meş'um zamanda Kur'an'ın bir temel taşı olan hurufuna hücum ediliyor ve onların tebdiline çalışıyorlar.

— 6 —

Bu risalenin sebeb-i telifi: Kur'an'ın tercümesini Kur'an yerinde camilerde okutmak olan dehşetli sû-i kasdına karşı bir nevi mukabeledir.

Onun için ziyade tafsilat ve lüzumsuz bahisler girmiş. Fakat o mücahidane ve heyecanlı mukabelede kıymettar bir gaybî anahtarı hissedip meczubane araştırmak içinde lüzumsuz tafsilat ve zayıf ve pek ince emareler dahi girmiş.

Kalbime geldi ki Yirmi Dokuzuncu Mektub'un gayet ehemmiyetli ve lüzumlu ve parlak ve îcazlı olan Birinci Makam'ı, bu İkinci Makam'ın bütün kusuratını ve israfatını affettirir.

Ben de kemal-i sürurla şükrettim, o kusurlarımı unuttum.

— 7 —

Yirmi Dokuzuncu Mektub'un

ÜÇÜNCÜ KISMI
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın iki yüz aksam-ı i'caziyesinden nakşî bir kısmını gösterecek bir tarzda Kur'an-ı Azîmüşşan'ı,

-Hâfız Osman hattıyla taayyün eden

-Ve Âyet-i Müdâyene mikyas tutulan sahifeleri

-Ve Sure-i İhlas vâhid-i kıyasî tutulan satırları muhafaza etmekle beraber, o nakş-ı i'cazı göstermek tarzında bir Kur'an yazmaya dair mühim bir niyetimi;

-Hizmet-i Kur'an'daki kardeşlerimin nazarlarına arz edip meşveret etmek

-Ve onların fikirlerini istimzaç etmek

-Ve beni ikaz etmek için şu kısmı yazdım, onlara müracaat ediyorum.

— 8 —
Şu Üçüncü Kısım, Dokuz Mesele'dir.

BİRİNCİ MESELE

Kur'an-ı Azîmüşşan'ın enva-ı i'cazı kırka bâliğ olduğu, İ'caz-ı Kur'an namındaki Yirmi Beşinci Söz'de bürhanlarıyla ispat edilmiş. Bazı envaı tafsilen, bir kısmı icmalen muannidlere karşı dahi gösterilmiş.

Hem Kur'an'ın i'cazı, tabakat-ı insaniyede kırk tabakaya karşı ayrı ayrı i'cazını gösterdiği, On Dokuzuncu Mektub'un On Sekizinci İşareti'nde beyan edilmiş ve o tabakatın on kısmının ayrı ayrı hisse-i i'caziyelerini ispat etmiş.

Sair otuz tabaka-i âher, ehl-i velayetin muhtelif meşrepler ashabına ve ulûm-u mütenevvianın ayrı ayrı ashablarına ayrı ayrı i'cazını gösterdiğini, onların ilmelyakîn, aynelyakîn, hakkalyakîn derecesinde Kur'an hak Kelâmullah olduğunu iman-ı tahkikîleri göstermişler. Demek her biri, ayrı ayrı bir tarzda bir vech-i i'cazını görmüşler.

Evet, ehl-i marifet bir velinin fehmettiği i'caz ile, ehl-i aşk bir velinin müşahede ettiği cemal-i i'caz bir olmadığı gibi; muhtelif meşaribe göre cemal-i i'cazın cilveleri değişir. Bir ilm-i usûlü'd-din allâmesinin ve bir imamının gördüğü vech-i i'caz ile, füruat-ı şeriattaki bir müçtehidin gördüğü vech-i i'caz bir değil ve hâkeza...

Bunların tafsilen ayrı ayrı vücuh-u i'cazını göstermek elimden gelmiyor. Havsalam dardır, ihata edemiyor; nazarım kısadır, göremiyor. Onun için yalnız on tabaka beyan edilmiş, mütebâkisi icmalen işaret edilmiş.

Şimdi o tabakalardan iki tabaka, Mu'cizat-ı Ahmediye risalesinde çok izaha muhtaç iken, o vakit pek noksan kalmıştı.

Birinci Tabaka:" Kulaklı tabaka" tabir ettiğimiz âmî avam yalnız kulak ile Kur'an'ı dinler, kulak vasıtasıyla i'cazını anlar.

— 9 —

Yani der: "Bu işittiğim Kur'an, başka kitaplara benzemez. Ya bütününün altında olacak veya bütününün fevkinde olacak. Umumun altındaki şık ise kimse diyemez ve dememiş, şeytan dahi diyemez. Öyle ise, umumun fevkindedir."

İşte bu kadar icmal ile On Sekizinci İşaret'te yazılmıştı. Sonra onu izah için Yirmi Altıncı Mektub'un "Hüccetü'l-Kur'an Alâ Hizbi'ş-Şeytan" namındaki Birinci Mebhası, o tabakanın i'cazdaki fehmini tasvir ve ispat eder.

İkinci Tabaka:" Gözlü tabakası"dır. Yani, âmî avamdan veyahut aklı gözüne inmiş maddiyyunlar tabakasına karşı, Kur'an'ın göz ile görünecek bir işaret-i i'caziyesi bulunduğu, On Sekizinci İşaret'te dava edilmiş. Ve o davayı tenvir ve ispat etmek için, çok izaha lüzum vardı. Şimdi anladığımız mühim bir hikmet-i Rabbaniye cihetiyle o izah verilmedi. Pek cüz'î birkaç cüz'iyatına işaret edilmişti. Şimdi o hikmetin sırrı anlaşıldı ve tehiri daha evlâ olduğuna kat'î kanaatimiz geldi.

Şimdi o tabakanın fehmini ve zevkini teshil etmek için, kırk vücuh-u i'cazdan göz ile görülen bir vechini ve o vechin on cüzünden bir cüzünü Kur'an'ın nakş-ı hattında göstermeyi niyet ettik. Vakt-i merhunu geldiğini telakki ediyoruz.

O sair vücuh-u i'caziye ise, bir kısmı Yirmi Beşinci Söz'de kısmen tafsilen, kısmen icmalen beyan edilmiş. Bir kısmı sair Sözlerde müteferrik parçaları zikredilmiş. Bir kısmı Arabî risalelerimde onlara işaret edilmiş.

Ve bilhassa nazm-ı Kur'an'daki i'caz-ı belâgatı kim görmek isterse, İşaratü'l-İ'caz namındaki Arabiyyü'l-ibare olan tefsire baksın. Baştan aşağıya kadar o i'cazı tahlil edip, ilmî bir surette göstermiştir.

Hakaik-i Kur'aniyenin hakkaniyet cihetinden gelen i'caz-ı manevîyi kim görmek isterse, Risaletü'n-Nur ve Mektubatü'n-Nur eczalarına baksın. Onlar o i'caz-ı manevînin unvanlarıdır, onlarda gayet parlak o i'caz görünür.

***
— 10 —

İKİNCİ MESELE

Sözler namında yazılan risaleler, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın bir nevi tefsir-i hakikisi olduğu ve o tefsirin telifinde merci ve me'haz ve hakiki üstad ve tam rehber, sırf âyât-ı Kur'aniye olduğu ve fakir ve âciz bu müellifin hissesi onda sırf bir tercüman olduğu ve doğrudan doğruya o risaleler, Kur'an'ın hakaiki ve o hakaikin bürhanları olduğu ve Kur'an'ın elinde bir kılınç hükmünde olarak o kale-i kudsiyeye gelen tehacümata karşı duran ve manen Kur'an'ın manası ve lâyenfek ondan gelmiş manevî bir cüzü olduğunu ve bütün kuvvetleriyle o Kur'an'a bakar ve işaret eder ve onu hedef ittihaz ederler.

Ve âyâtından gelen sünuhat ve ilhamat olduğunu ve müellifinin iktidar ve ihtiyarının pek fevkinde bir tarzda olduklarını mükerreren ispat edip beyan ettiğimiz halde...

Kur'an namına ve Kur'an hesabına rekabetkârane bunlara bakmak ve onlardaki i'caz-ı Kur'an'dan in'ikas eden cilveleri Kur'an'ın hakiki i'caziyle muvazene etmek ve rekabetkârane onların sukutunu ve kesadını ve çürüklüğünü arzu etmek, elbette Kur'an'a sadakat değildir. Çünkü Kur'an'ın elindeki kılıncı Kur'an'a çevirmek ve Kur'an'ın sadık hizmetkârını Kur'an'a karşı mübareze vaziyetini vermek ve Kur'an'dan gelen ve Kur'an'ın nurundan ve mizan-ı i'cazında bulunan nurlarını, Kur'an'a karşı muvazene etmek elbette bir hıyanettir ve bir cinayettir. Sakın dikkat ediniz ki nefs-i emmare bu cihette sizi aldatmasın.

Hem Kur'an-ı Azîmüşşan'ın güneşini, âyinelerdeki küçücük cilveleriyle muvazene edip, kıymetini tenzil etmek ve cidden iltizam ve muhabbete lâyık olan o nurlara, Kur'an hesabına bir nevi adâvetkârane ve tenkitkârane bakmakla onların feyizlerinden mahrum kalmak gibi bir divaneliktir.

— 11 —

Acaba ehadîs-i şerife, Kur'an'ı tefsir ederken Kur'an ile muvazene edilebilir mi?

Hakiki bir tefsirdeki âyâtın güzel hakikatleri, hakaik-i Kur'aniye ile muvazene edilebilir mi?

Halbuki risaleler ise doğrudan doğruya üstadı, menbaı, manası ve neticesi hakaik-i imaniye ve Kur'aniyedir ve o hakaikin bürhanlarıdır.

Madem hakikat budur, o risalelerde tezahür eden tevafukat-ı gaybiye, doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîm'in bir nevi cilve-i i'cazıdır. Çünkü o risaleler, i'caz-ı manevîsinin numuneleridir ve onlardaki tevafukat-ı gaybiye, o i'caz-ı manevîsinin tecessüm etmiş bir nakşıdır, denilebilir. Çünkü o hakaikin mevzuniyeti ve intizamı ve güzelliğidir ki öyle muntazam libas-ı üslubu giyer, çıkar.

***
— 12 —

ÜÇÜNCÜ MESELE

Kaç sene evvel Mu'cizat-ı Ahmediye içindeki i'caz-ı Kur'an'ı beyanda, aklı gözüne inmiş tabakasına karşı göz ile görünecek bir nakş-ı i'cazı kalp aradı. O zaman berk-i hâtıf gibi bir sahife-i Kur'aniyede mükerrer Lafzullah muntazam bir kavis suretinde göründü. O cihette Lafzullah'taki müteaddid emarat-ı i'caziyeyi yazmak lâzım iken bana unutturuldu, yüzüm başka cihetlere çevrildi. Yalnız karşı karşıya ve bir sahife arkasındaki sahifelerde böyle Lafzullah'ın tekraratı manidar bir nisbet-i adediye ile göründü. Hem bazı kelimat-ı Kur'aniye yapraklar arasında birbirine bakması ve muvazi gelmesi gibi birkaç cüz'iyata işaret edildi. Halbuki o cüz'iyat, o meseleye hiçbir cihetle kâfi gelmiyordu.

Bir zaman sonra Lafz-ı Kur'an ile Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmda tevafukat-ı gaybiye tabir ettiğimiz bir vaziyet-i hârikulâde gördük. İ'caz-ı Kur'an'a ait Yirmi Beşinci Söz olan risalede Kur'an lafzı o işareti verdi. Resul-i Ekrem'in mu'cizatında «Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm» kelimesi aynen o işareti veriyordu.

İman-ı billaha dair olan sair müteaddid risalelerde Lafzullah o işareti vermedi. Çünkü Lafzullah nadir zikrediliyordu. Onun yerinde Cenab-ı Hak kelimesi, Sâni'-i Hakîm, Hâlık-ı Rahîm gibi sair esma-i hüsna ile tabir edilmiş. Lafzullah o erkân-ı imaniyenin en a'zamı olan iman-ı billah, risalelerin içinde en çoğuna, en mühimlerine sahip olduğu halde; i'caz-ı Ahmediye ile i'caz-ı Kur'aniyenin işaretleri gibi parlak işaret vermemiş.

Şimdi kat'iyen gördük ki o işaret ise Kur'an-ı Azîmüşşan, o kadar parlak göstermiştir ki hiçbir cihette ihtiyaç kalmamış ki başka yerde tezahür için cilvesi görünsün.

Evet, Kur'an-ı Azîmüşşan'da Lafzullah çok nuranî ve kesretle çok manidar ve vüs'atle çok nükteleri var. Ve hikmetle tekrar

— 13 —

edilmiş ki akıl anlasa «Sübhanallah",>kalp derk etse "Bârekellah» ve göz görse «Mâşâallah» diyecektir.

Amma Lafz-ı Kur'an ve Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ise Kur'an'da pek azdır ve o kısım da tevafuktan ziyade başka sırlara medardırlar. Onun için kanaatimiz geldi ki Kur'an'dan tereşşuh eden ve Kur'an'dan gelen risalelerde, Lafz-ı Kur'an ve Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm o işarete Kur'an hesabına mazhar edildi ve Lafzullah, Kur'an merkezinde bırakıldı.

***
— 14 —

DÖRDÜNCÜ MESELE

Bu Hâfız Osman hattıyla yazılan aynı Kur'an'ı tetkik ettik. Başta Lafzullah olarak gayet manidar tevafukat-ı gaybiyeyi gördük. Ben kendi Kur'an'ımda o tevafukata birer birer işaret koydum.

Dikkat ettik ki satır ve âyetler ortasındaki fâsılalar intizamsız olduğu için tevafukatı kısmen bozmuş. Onunla beraber bize kanaat geldi ki tevafuk matlubdur. Çünkü tekerrür eden kelimat üstünde, tekerrürden gelen kusuru izale edecek bir ziynet ve bir güzelliktir.

Ve anladık ki sahife ve satırları değiştirmemekle beraber tekellüfsüz o tevafukat-ı matlube bir derece gösterilebilir ve onu göstermekle hatt-ı Kur'anîye bir zevk, bir şevk uyandıracak ve göz ile görünecek on emarat-ı i'caziyeden bir emare izhar edilecek niyetiyle, hizmet-i Kur'aniyedeki arkadaşlarımı meşveret ve muavenete davet ederek bu meseleyi nazarlarına arz ediyorum.

***
— 15 —

BEŞİNCİ MESELE

Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'da tevafukatın

{(Hâşiye): Tevafukat ise ittifaka işarettir. İttifak ise ittihada emaredir. İttihad ise vahdete alâmettir. Vahdet ise tevhidi gösterir. Tevhid ise Kur'an'ın dört esasından en büyük esasıdır.}

envaı var. Tevafukat-ı nakş-ı lafzîden başka tevafukat-ı maneviyesi var. Hem çok manidar ve çok vardır.

Tevafukat-ı lafziyesi ise üç tarzdadır:

Biri: Tek bir sahifede,

İkincisi: Karşıki sahifede,

Üçüncüsü: Yapraklar arasında bir tevafuktur.

Birinci tarzı: Kur'an'ın i'caz-ı manevîsinin unvanları olan risalelerde cilvesi in'ikas etmiş, görünüyor.

İkinci kısım: Bir zat-ı mübareğin yazdığı bir Kur'an'ı gördüm ki karşı karşıya sahifelerin tevafukatı kırmızı hat ile gösterilmiş. Demek o nevi de bir derece beyan edilmiş.

Üçüncü tarzı ise: Kur'an, kelâm-ı ezelî olduğundan ve kelime-i vâhid hükmünde bulunduğundan ve âyâtı birbirine bakmasından ve birbirini tefsir ve tekmil etmesinden anlaşılıyor ki: Bir sahifede kelimeler birbirine baktığı ve bir intizam-ı tevafukkârane gösterdiği gibi, Kur'an'ın mecmuunda aynı hal vardır.

Filcümle bazı numuneleri ve tereşşuhatı gördük ve bize kanaat-i kat'iye verdi ki o tereşşuhatın safi bir menbaı var.

Mesela: İki gün evvel Sure-i Nahl ve Sure-i İsra'yı okudum. Sure-i İsra'da iki yüz seksen beşinci (285) sahifede üç قُرْاٰنْ kelimesini gördüm. İkisi tam muvazi, birbirine bakar. Üçüncüsü,

— 16 —

terazinin dili gibi üstünde ve satırın başında durmuş. Merak ettim, tevafuk matlub iken neden bu dil nizama girmemiş? Birden hatıra geldi ki:

"Buradaki قُرْاٰنْ kelimelerinin vazifeleri yalnız bu sahifede değil, güzellikleri ve nizamları başka sahifelere de bakabilir."

Baktım ki başta ve dördüncü satırdaki قُرْاٰنْ kelimesi, üç sahife sonra وَقُرْاٰنَ الْفَجْرِ kelimesine bakmakla beraber, o قُرْاٰنَ الْفَجْرِ arkasındaki ف۪ى هٰذَا الْقُرْاٰنِ kelimesinin zahr ve batnı hükmüne geçip kâğıt bıçakla kesilip çıkarılsa iki gözlü bir kelime olur.

Sonra muvazeneden çıkan اِذَا قَرَاْتَ الْقُرْاٰنَ kelimesine baktım. Sekiz sahife yukarıda Sure-i Nahl'de aynen

فَاِذَا قَرَاْتَ الْقُرْاٰنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ

gördüm. Aynı satır, aynı vaziyet, pek manidar bir tarzda gördüm. Elhamdülillah anladım. Bârekellah ne kadar güzel, mâşâallah ne kadar latîf vazifeleri var, dedim.

***
— 17 —

ALTINCI MESELE

Kur'an-ı Hakîm'in i'cazının envalarının perde altında kalması ve bilhassa göz ile görünecek nev'i herkese görünmesi lâzım gelirken gizli kalması ve ileri gitmemesi beş sebep ve hikmetten ileri geliyor:

Birinci Sebep: Din ve iman ve teklif, bir tecrübe-i İlahiye ve bir imtihan-ı Rabbanîdir ki ervah-ı âliyeyi ervah-ı safileden, ulvi fıtratları süflî fıtratlardan ve yüksek istidatları bozuk istidatlardan birbirinden tefrik ve terbiye etmek için bir müsabakadır. Perdeli olmazsa müsabaka olmaz. Perdeli ve nazarî bir surette kalmak içindir ki o i'cazlar perdeli kalmışlar.

Yoksa herkes gözüyle görse idi, imanı kazanmaktaki müsabaka ve mücahede-i maneviye zembereği dururdu, terakkiyat olamazdı. Ebu Cehil de Ebubekiri's-Sıddık gibi tasdik edecekti.

Onun için Kur'an-ı Hakîm akla kapı açar, "Haydi git, bul!" diyor. Fakat aklın elindeki ihtiyarı almıyor, ister istemez mecbur etmiyor.

İkinci Sebep: Umum mu'cizat için değil, yalnız şimdiki meselemize taalluk eden iki yüz eczadan bir cüz olan ve sanat-ı bedîiyede dâhil olan lafzî tevafukatı ileri sürmemesi ve gizli kalmasının sebebi şudur ki:

Kur'an-ı Hakîm bir maide-i semaviyedir. Ruhların gıdalarını, kulûb ve ukûlün erzaklarını câmi'dir. O gıdaların kapları ve zarfları hükmünde olan elfazdaki ziynet ve sanata nazar-ı dikkati celbetmek, o hakaike karşı bir gaflet perdesi olur, zarar olur. Onun içindir ki Kur'an-ı Hakîm, lafzî ve fenn-i bedîa ait mezayayı idame ettirmiyor; kafiyeyi değiştirir, sanatı fıtrî bir tarzda bırakıyor, kasdı işmam edecek ve nazar-ı dikkati celbedecek bir tarz vermiyor; tâ manadan zihni müşevveş etmesin ve hayal dahi kalbi aldatmasın.

— 18 —

Evet, ulema-i ilm-i belâgatın mabeyninde en kuvvetli bir kaideleri ve düstur-u esasîleri biri şudur ki:

Fenn-i maanî ve fenn-i beyana ait mezaya ve nükteler kasdî olmalı, irade ile emare üstünde bulunmalı, tâ belâgat üstünde bulunsun.

Fenn-i bedîa ait olan cinaslar ve sanat-ı lafziye gibi fenn-i bedî' nakışları şart-ı makbuliyeti, adem-i kasddır. Yani fıtrî bir tarzda olmalı; yoksa tasannu, tasalluf ve teassüf ve tekellüf olur, belâgatı kırar.

İşte bu düstura binaendir ki belâgatta derece-i i'caz sahibi olan Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan sanat-ı bedîiyede fıtrî bir tarzda gidiyor. Manadan zihni çevirecek bir surette musırrane idame etmiyor.

Şu tevafukat ise o da fenn-i bedîa ait bir sanat-ı lafziye hükmüne geçtiği için, Kur'an-ı Hakîm Lafzullah müstesna olarak sair tevafukatta çok ileri gitmemiş. Fıtrî ve latîf ve manidar bir tarzda bırakmış.

Lafzullah ise birkaç cihette ayn-ı belâgat ve mahz-ı hikmet bir surette sırlara câmi' vaziyetleri var.

Üçüncü Sebep: Gözle görünecek lafzî, nakşî mezayalar, mananın hüsnünden ve cemalinden ve intizamından ileri gelmezse kabil-i taklittir; kolayca onun naziri kasden yapılabilir. Halbuki i'caz, taklit edilmeyecek bir tarzda olacak.

Hattâ bu tevafukat-ı gaybiye tabir ettiğimiz sanat-ı bedîa, i'cazın ecza-yı hakikiyesinden değil belki bir nevi i'cazın vazifesini gördüğü için i'cazın eczası içine dâhil olmuştur. Çünkü i'caz gösteriyor ki Kur'an kelâmullahtır, beşerin değildir.

Şu tevafukat-ı gaybiye dahi madem tesadüf işi olamıyor ve fikr-i beşerin düşünüşü değildir. O da delâlet eder ki o kelâm gaybdandır, beşerin değildir.

Eğer tevafukata kasd girse o delâlet hâssası kaybolur; i'cazdan olmadığı gibi, onun işini de göremiyor, soğuk bir şey olur.

— 19 —

İşte bu sırra binaendir ki risalelerde Kur'an'ın fıtrî, ulvi tevafukatından in'ikas eden cilvelerini üç dört sene sonra gördük ve hiçbir kasd ve şuurumuz taalluk etmediğine kanaatimiz geldikten sonra, onu Kur'an'ın bir keramet-i i'caziyesi diye ilan ettik ve ispat ettik.

Kanaatımız geldi ki Kur'an-ı Hakîm, kendi i'caz-ı manevîsinin tercümanları ve bürhanları ve unvanları olan risaleleri o keramet-i i'caziyeye mazhar etmiş, âdeta tevkil etmiş.

Bilhassa Kur'an'da az tekerrür eden Lafz-ı Kur'an ile Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm, âyineleri olan Sözler'de tevafukat-ı gaybiyeye mazhar etmiş ve kendi merkezinde Lafzullah birçok esrar-ı i'caziye ile beraber o tevafukatı göstermiş. Biz de inşâallah Lafzullah'ın tevafukatını göze görünecek bir tarzda bir Kur'an'ı yazacağız. {(Hâşiye): Lillahilhamd, öyle bir Kur'an'ı Hüsrev yazdı.} Sair tevafukatı kısmen işaret edeceğiz.

Dördüncü Sebep: Kur'an-ı Hakîm madem umum beşerin umum tabakatının mürşidi ve muallimidir. Küçük bir kutudan tâ büyük bir sandığa kadar ayrı ayrı şekillerde yazılıyor, elbette bir kayıt altına alınmayacaktır. Eğer tevafukatı bir esas-ı mühim tutulsa idi, o tevafukatı muhafaza ettirmek için bir tarz-ı hat kayıt altına alınması lâzım gelirdi ve binler cilveleri muhtelif muzaaf surette kaybolurdu.

Beşinci Sebep şudur ki: Tevafukat müteşabih olur, iltibasa sebeptir. Hıfzı işkâl eder. Halbuki Kur'an'ın hıfzı ve hâfızlık ehemmiyetle matlubdur. Onun için şu nevi tevafukatı çok ileri sürmemiş.

***
— 20 —

YEDİNCİ MESELE

Kur'an-ı Hakîm'i yeni bir tarzda yazmaktaki niyetimin sebepleri üçtür:

Birincisi: Hutut-u Kur'aniyenin muhafazasına hizmettir. Çünkü gördüm ki Sözler'de tevafukatın zuhuruyla, fütura düşen müstensihlerin şevkini yeniledi, gayrete geldiler. Yeni bir heves uyandı, kendine yazan tekrar yazmaya başladı.

Hem yüzler adamlar Sözler'e ve dolayısıyla hakaik-i Kur'aniyeye karşı imanları kuvvetlendi. Hattâ bir kısım dinsizler dahi o tevafukatı görüp inkâr edemedikleri için ikrara mecbur oldular. Hattâ bunlardan birisi demiş: "Bunları ikrar etmem fakat inkâr da edemem. Çünkü gözümle görüyorum." demiş.

Madem Kur'an'ın âyineleri olan Sözler'de bu hal iki mühim faydayı veriyor. O iki faydayı vermesiyle emniyetimiz geldi ki bir inayet-i İlahiyedir ve içinde bir işaret var. O âyinelerdeki cilveler, Kur'an'ın malı olduğu gibi ve Kur'an'dan geldiğini ve Kur'an'ın hesabına geçtiğini ve hakaikinin güzelliği namına bulunduğunu göstermek için, o tevafukatın menba-ı nuranisinin bir kısmını göstermek suretinde mevcud ve matbu Hâfız Osman hattıylaki Kur'an'ın sahife ve satırlarını muhafaza etmek şartıyla yeni bir Kur'an'ı yazdırmayı niyet ettik.

Evet, Hâfız Osman hattıylaki matbu Kur'an'da, ne gibi mezaya görünse kâtiplerin, müstensihlerin hüneri olamaz, doğrudan doğruya Kur'an'ın mezayasıdır.

Çünkü en büyük âyet olan Âyet-i Müdâyene o Mushaf'ın sahifelerinde vâhid-i kıyasî ittihaz edilip ona göre sahifeler taayyün etmiş ve onlarda çok mezaya tezahür etmiş. Ezcümle: Bütün sahaifin âhirinde güzel ve muvafık hâtimelerle âyet tamam oluyor.

— 21 —

Hem o Mushaf'ın satırları için vâhid-i kıyasî, en kısa sure olan Sure-i Kevser ile Sure-i İhlas esas tutulmuş.

Madem hat, Kur'an'ın âyet ve suresinin mikyasıyla olmuştur, o hat'ta ne kadar mezaya olsa, doğrudan doğruya Kur'an'a aittir.

İkinci Sebep: Kur'an-ı Hakîm'in maânî ve hakaikinde, esrar ve işarat olduğu gibi elfaz ve hurufunda dahi çok esrar ve mezaya bulunduğuna bir zemin ihzar etmek için, Lafzullah'ın binde bir sırrına işaret edecek bir tarzı yazmak ve bizden sonra gelenler inşâallah daha büyük esrarları o anahtar ile açacak temennisidir. Ve nazar-ı dikkati Kur'an'ın hattına çevirmek ve hakaikine ehemmiyet ile baktırmak niyetidir.

Üçüncü Sebep: Elhamdülillah Kur'an-ı Hakîm'in dersiyle, irşadıyla, ilhamıyla, feyziyle ve yalnız onun talimiyle ve imlasıyla yazılan altmış risaleyi menba-ı aslîsine rabtedip ve onlar kimin malı olduğunu ve neye hizmet ettiklerini ve neyin bürhanları olduklarını ve onların mezayaları nereden geldiklerini göstermek için öyle bir Kur'an'ı yazıp hâşiyelerinde âyetlerin hakaikleri hangi risalelerde beyan edildiğini şifre nevinde rakamlarla işaret etmek, âdeta hâşiyesinde dilsiz bir tefsir, şifreli bir şerh, rakamlı bir hâşiye, sükût ile bir beyanı yazmak ve o Sözler kataratını o denize dökmek azmidir. Ve Sözler vasıtasıyla harekete gelen enzarı, Kur'an'a çevirmektir.

***
— 22 —

SEKİZİNCİ MESELE

Şu mesele-i mühimme benim gibi müşevveş, perişan, hastalıklı, kalemsiz, yarım ümmi bir adamın işi olamaz. Benim kahraman arkadaşlarım ve hizmet-i Kur'an'da azimkâr kardeşlerim, bana nurani kalemleriyle ve münevver kalpleriyle yardım etmeli ve fikirlerini de bu husus hakkında bildirmeli.

Mesele şimdi pek uzun olmamak için, yalnız Mushaf'ı üç nevi mürekkeb ile,

Lafzullah kırmızı

sair tevafukat başka renkli mürekkeple

âyetleri siyah mürekkeple yazdırmak emelindeyim.

Lafzullah'taki tevafukata kendi Kur'an'ımda işaretler yapmışım. Benim nüsha-i Kur'aniyemin matbaası nevinden birkaç nüsha daha lâzımdır ki aynen onlara da işaret yapılsın.

Birisi Isparta'da

birisi Atabey'de

birisi İslâm karyesinde

ikisi de benim bulunduğum yerde lâzımdır ki

ona göre her bir müstensihe üçer cüz verilip yazılacaktır.

Lafzullah'ın tam tevafukatına işaret koymuşum. Müstesna kalanlar ise, bir kısmının başka vazifeleri olduğu için tevafukata girmiyor. Çünkü başka yere bakıyor. Veyahut o kelimatın mecmuundan manidar bir kelime çıktığından, yeri değiştirilmiyor. Ve bir kısmı ise, matbaanın ve müstensihin satırda ve âyetlerin fâsılalarında intizamsızlığından ve bu tevafukatı hissedememesinden mevcud tevafuku bozmuşlar. Öyleler ise sıraya girmeli,

— 23 —

hattâ mümkün ise sahifede iki veya üç sıra ile muvazene takip edilsin.

Hem Lafzullah'ın tekrarındaki nisbet-i adediyesi pek hayret verici bir tarzdadır. Ezcümle:

Sure-i El-Bakara'da Lafzullah iki yüz seksen iki (282), âyetleri iki yüz seksen altıdır (286). Dört adet farkları var. Dört yerde Lafzullah yerinde dört Hüve var. Demek Lafzullah'ın adedi, âyetleriyle tam tevafuk ediyor.

Hem Sure-i Âl-i İmran'da Lafzullah iki yüz dokuz (209), âyetleri iki yüzdür (200). Demek âyetten dokuz fazla kalır, El-Bakara'daki noksanı tekmil eder. İki surenin âyetleriyle Lafzullah'ın adedi tam tevafuktadır. Zehraveyn nam-ı âlîsiyle tabir edilen iki sure-i muazzamada Lafzullah'ın tekrar ve tevafuku, azîm bir nükteyi gösterir.

Sure-i En'am'ın âyetleri yüz altmış beş (165), Lafzullah seksen üç (83). Demek nısfiyet, o nisbetle bir tevafuktur, nısfiyetle bir münasebet-i adediyedir.

Ve hâkeza... Buna benzer çok manidar sırlar Lafzullah'ın tekrarında vardır. Mesela:

Sure-i Nisa, Maide, En'am âyetlerinin mecmuu dört yüz elli altı (456), Lafza-i Celal de dört yüz elli iki (452) olduğundan, makamat-ı hitabiyede tam tevafuk ve o tevafuk da mühim bir nükte-i i'caziyedir.

Hem Mekkî olan Sure-i En'am'ın âyeti yüz altmış beştir (165). Lafzullah'ın tekerrürü onun yarısı olarak güzel, manidar bir nisbet-i adediyeyi ve tevafuk-u nısfî gösteriyor ve Lafzullah'ın tekrarında pek çok daha bunlar gibi i'cazî nükteler vardır.

Hem her bir sahifede tekerrür eden Lafzullah, karşıki sahifesine veyahut arkasına veyahut daha arka sahifesine tevafuka, nisbet-i adediye cihetinde tevafuku çok manidardır. Bazen misil, bazen nısfı olur. Nadiren sülüs nisbetiyle bakıyor. Hem buna dair kendi nüshamda işaretler yapmışım.

— 24 —

Hem Lafzullah her sahifede ekseriyetle ya beş, ya altı, ya yedi, ya dokuz, ya on bir adette gayet manidar olarak tekerrür ediyor. Hususan Medine'de nâzil olan surelerde daha kesretle ve manidar bir tarzda nazar-ı dikkati kendine celbeder. Çok şuâ-ı i'cazı taşıyan âyetin fezlekelerinde ve hâtimelerinde parlıyorlar. Yirmi Beşinci Söz'ün Üçüncü Şule'sinde o fezlekelerin on adet lemaat-ı i'caziyesine işaret edilmişler.

***
— 25 —
Mühim Bir Mesele-i Kur'aniye ve Esalib-i Kur'aniyenin Tenevvüündeki Hikmetli Bir Nükte

Bir zaman Kur'an-ı Azîmüşşan'ı okuduğum vakit Mekkî sureler bana çok kuvvetli, îcazlı ve i'cazlı geliyordu. Medine sureleri ni okuduğum vakit, bana çok izahlı ve vüs'atli ve tafsilli geliyordu. Hayret ediyordum.

Hem bakıyordum ki Mekkîlerde ekseriyetle Lafzullah az tekerrür ediyor. Onun yerinde Rab, Rahman isimleri zikrediliyor.

Kur'an'ın irşadıyla ve dersiyle anladım ki:

Mekkî sureler, bidayet-i vahiyde oldukları ve saff-ı evvel muhatapları ve muarızları ümmi müşrikler olduğunu ve en ziyade erkân-ı imaniyenin ispatına dair geldikleri için elbette îcazlı olacaklar. Tâ ki mebde-i vahiyde, o ağır halet-i kudsiyeye mazhar olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm tahammül edip zabtetsin.

Hem gayet ulvi ve kuvvetli bir tarzda vahdaniyeti ispat edecek bir tarzda, müşriklerin kafalarını dağıtacak bir şiddet bulunacaktır.

Hem müşrikler şirk sebebiyle Allah'ı tanımadıkları için, Allah'ın icraat-ı rububiyesi ve niam-ı Rahmaniyesiyle kendini onlara bildirmek için ekseriyetle Rab ve Rahman lafzının zikri daha ziyade mutabık ve mukteza-yı hal olarak belâgat-ı Kur'aniye iktiza etmiştir.

Amma Medine'de nâzil olan sureler ise, çünkü Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm gittikçe tekemmül etmiş, hitabat-ı ezeliyeye mazhariyete tahammüle alışmış ve müşriklere bildirmiş

— 26 —

ki sizi terbiye eden Rabb'iniz ve sizi nimetleriyle besleyen Rahmanu'r-Rahîm ise Allah'tır.

Hem Medine'de en ziyade muhatap ve muarızı, Allah'ı tanıyan Ehl-i Kitap olduklarından, hem erkân-ı imaniye suver-i Mekkiye ile ispat edildiğinden, ihtiyaç ise füruata ve sair hakaike daha ziyade göründüğünden, elbette ekseriyet itibarıyla Medine surelerinde daha ziyade Lafzullah cilveger olup tekerrür edecek ve îcazlı icmalin cemalinden vuzuhlu, tafsilli hüsnüne mazhar olacak ve usûl-ü dinin erkânıyla beraber füruat-ı şeriatı ve sair hayat-ı içtimaiyeyi terbiye eden tafsilli kudsî düsturların beyanı, o Medine surelerinde daha ziyade görünecektir.

***
— 27 —

DOKUZUNCU MESELE

Ey ihvan! Madem Cenab-ı Hak, kemal-i rahmetiyle bizi Kur'an-ı Hakîm'e hizmetkâr kabul ettiğini gösterir bir tarzda bizi muvaffak ediyor. Biz de merhametine ve inayet ve tevfikine istinad edip o merkez-i nuraninin etrafında mütesanid bir daire-i muhita olmaya çalışmalıyız. Ve hatt-ı Kur'an'ın ref'ine çalışanları susturmalıyız ve Kur'an'ı unutturmaya niyet edenlerin niyetlerini onlara unutturmalıyız.

Evvelen: Her birimiz evladı varsa lâekall bir veledini, yoksa müstaid başka bir çocuğa Kur'an'ı öğretmeliyiz. Kendi öğretmese de, öğretmek için himaye ve teşvik vasıtasıyla birisini yetiştirmeli.

Sâniyen: Kardeşlerimizde Arabî hattı varsa -çok güzel olmak şart değil- tayin ettiğimiz tarzda bir iki cüz yazmaya gayret etmek; Arabî hattı olmayanlar onlara, o yazanlara ciddi muavenet etmek lâzım gelir.

Sâlisen: Bize fikirleriyle, kalpleriyle yardım etsinler. Buldukları mezaya-yı Kur'aniyeyi bize bildirsinler. Çünkü umum ihvan namına bu mühim mesele ortaya konuluyor. Bir iki şahsın haddi değil bunu çevirebilsin.

Hem Selef-i Salihîn, Kur'an'ın hâşiyelerinde hiçbir şeyin konulmasına müsaade etmiyordular. Sonra müteahhirîn-i ulema, Kur'an'a ait bazı şeylerin hâşiye yerinde yazılmasına fetva verdiler. Sonra muhtasar tefsir Arapça olsun, Türkçe olsun Kur'an'ın sahifesinin etrafında yazılmasını kabul ettiler.

Ben seleflerin içtinabından korkuyorum, cesaret edemiyorum. Sizin reyiniz inzimam ederse, Kur'an'ın i'caz-ı zahirî ve manevîsine medar bazı işaretlerle hâşiyesinde herhangi risalede izah ve ispat edildiğine işaret olunacaktır.

— 28 —
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مَظْهَرِ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ
وَحَب۪يبِكَ الْاَكْرَمِ وَعَلٰى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ وَسَلِّمْ
— 29 —

Yirmi Dokuzuncu Mektub'un

DÖRDÜNCÜ KISMI
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Bu kısım, Üç Nükte'dir.
Lafzullah'ta ve Lafz-ı Kur'an'da ve Lafz-ı Resul'de yüzer i'cazî nüktelerinden Üç Nükte beyan edilecektir.
Tenbih

Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın en ziyade münteşir nüshalarının sahifeleri, en uzun âyet olan Âyet-i Müdâyene vâhid-i kıyas ve mikyas olmuştur. Ve o ölçüye binaen sahifeler tanzim edilmiş. Ve satırlar için vâhid-i kıyas ve mikyas ve ölçü Sure-i İhlas olmuştur. Onun için bu kısım mushaflarda tezahür eden meziyetler ve mehasin, doğrudan doğruya Kur'an'ın i'cazına aittir ve Kur'an'ın malıdır.

Bu mehasinin envaı çoktur. Bir nev'i, tevafukattır. Tevafukatın da envaı çoktur. Bir sahife içindeki tevafukat ve karşı karşıya sahifelerdeki tevafukat ve mecmu-u Kur'an'daki tevafukattır. Bunların da hem manevî hem lafzî hem hükmî aksamları var.

— 30 —

Biz, o çok envadan ve çok efraddan yalnız bir sahifedeki tevafukatı tafsilen yeni bir Kur'an'ı yazdırmakla göstereceğiz. Sair envaa icmalî işaretler edeceğiz. Ve tevafukat-ı gaybiyeye mazhar, mu'cizekâr ve parlak ve şüphesiz olarak iki bin sekiz yüz altı (2806) Lafza-i Celal'deki tevafukat, hârikadır. Ve o tevafukatla beraber âyetlerin münasebet-i adediyesi bazen surenin âyetleriyle bazen bir sahife karşıki veya arkadaki sahifenin adediyle manidar ve medar-ı dikkat nisbet-i adediyeyi gösteriyor.

Lafz-ı Celal'den sonra en mühim, Lafz-ı Kur'an ve Lafz-ı Resul'deki mu'cizane ve hârika tevafukattır. Bu tevafukatın bir sahifedeki nev'i ise hakaik-i Kur'aniyenin tefsiri olan Risaletü'n-Nur'da zahiren görülmüş ve gözlere de gösterilmiştir. Ve mecmu-u Kur'an'da tevafukat-ı acibeyi iki üç nükte ile bir derece beyan edeceğiz.

— 31 —

BİRİNCİ NÜKTE

Kur'an'daki قُرْاٰنْ kelimesinde pek çok sırlarından bir sırrı şudur ki:

Latîf bir tevafuktur ki Kur'an'daki قُرْاٰنْ tevafukatı mu'cize-i mi'raca işaret eden Sure-i İsra'da ve Şakk-ı Kamer'i beyan eden Sure-i Kamer'de o silsile-i tevafukatın altısından dört silsilesinin esaslarını buldum. Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmin en büyük mu'cizesi Kur'an ve Mi'rac ve Şakk-ı Kamer olduğundan Mi'rac, Şakk-ı Kamer ortasında bir cilve-i i'cazı Lafz-ı Kur'an ile bana ihsas etti. O üç mu'cize-i azîme birbirine merbut olduğunu bir hatıra verdi.

Kur'an'da altmış dokuz قُرْاٰنْ kelimesi gördük. Altmış yedi tam ve manidar tevafuktadır. İkisi, Suretü'l-Kıyamet'te iki قُرْاٰنْ lafzı kıraat manasında olduğundan tevafuka girmemişler. Bu adem-i tevafuk manidar bir işarettir ve bir tevafuktur.

Benim matbu nüsha-i Kur'aniyem Kur'an'ın hatt-ı hakikisine yakın olduğunu anlıyoruz. Başka nüshalarda, gördüğümüz tevafukat tam görülmezse; o nüshalar müstensih veya matbaanın kusuruyla hatt-ı hakikîsinden uzaklaşmışlar ki matlub tevafuku göstermemişler. قُرْاٰنْ kelimesi, Sözler'de bir keramet-i i'caziye-i basariye gösterdiği gibi Kur'an-ı Azîmüşşan'daki dahi keramet değil aynı bir şule-i i'caziyeyi göstermeye dair bir nüktedir. Sözler'de bir sahifede tevafukat suretinde kendini göstermiş. قُرْاٰنْ ise mecmu-u Kur'an bir sahife-i vâhide hükmünde öyle hârika bir tevafuku

— 32 —

var, zerre miktar insafı olan dikkat etse itiraf edecek ki bu, sun'-u beşer olamaz ve tesadüfün işi değildir. Şöyle ki:

Sure-i İsra'da sahife iki yüz seksen beşte (285) üç قُرْاٰنْ kelimesi var. Biri dördüncü satırda, ikincisi on birinci satırda, üçüncüsü sekizinci satırda.

Birinci ile ikinci tam muvazi, terazinin iki gözü gibi; üçüncüsü satır nihayetinde terazinin dili mesabesinde vaziyet almış. Her birisi bir silsile-i tevafukat teşkil ediyor.

Birinci Silsile

Sahife iki yüz seksen beşte (285)

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا ف۪ى هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِيَذَّكَّرُوا

âyeti, sahife iki yüz seksen dokuzdaki (289)

اِلٰى غَسَقِ الَّيْلِ وَقُرْاٰنَ الْفَجْرِ اِنَّ قُرْاٰنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا

âyetine bakar. Bununla beraber sahife iki yüz doksanda (290)

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ ف۪ى هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ

âyetine bakar. Sahife dört yüz yetmiş altıda (476)

كِتَابٌ فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ

âyetine bakar. Sahife beş yüz on yedide (517)

قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ

âyetine bakar, gider. Sahife beş yüz yirmi dokuzda (529)

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

âyetine bakar.

— 33 —

Sahife beş yüz yetmiş birde (571)

اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا

âyetine bakar. Sahife beş yüz doksanda (590)

بَلْ هُوَ قُرْاٰنٌ مَج۪يدٌ ف۪ى لَوْحٍ مَحْفُوظٍ

âyeti o silsile-i nuraniyeyi çeker. O uzun mesafede birbirine bakar. Sonra yukarı tarafında iki yüz altmış birde (261)

الٓرٰ تِلْكَ اٰيَاتُ الْكِتَابِ وَقُرْاٰنٍ مُب۪ينٍ

âyetine bakar. Sonra sahife iki yüz elli ikide (252)

وَلَوْ اَنَّ قُرْاٰنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ اَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْاَرْضُ

âyetine bakar.

İkinci Silsile

Yine Sure-i İsra'da sahife iki yüz seksen beşte (285)

وَاِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِى الْقُرْاٰنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ نُفُورًا

âyeti yine sahife-i vâhide hükmünde olan mecmu-u Kur'an bir silsile-i Kur'aniye teşkil ediyor.

Sahife dört yüz altmışta (460)

قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا غَيْرَ ذ۪ى عِوَجٍ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ

âyetine bakar. Yalnız matbaanın kusuruyla şu silsile az bir inhiraf ile yine

قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا

den bir satır evvel

وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ى هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ

âyetine bakar.

— 34 —

Sonra sahife beş yüz yirmi sekiz (528) on birinci satırda

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

âyetine bakar. Sonra arkadaki sahife iki yüz otuz dörtte (234)

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ قُرْءٰنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

âyetine bakar. Sahife yüz yetmiş beşte (175)

وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ

âyetine bakar. Sahife yüz yirmi üçte (123)

ح۪ينَ يُنَزَّلُ الْقُرْاٰنُ تُبْدَ لَكُمْ

âyetine bakarlar.

Üçüncü Silsile

Yine Sure-i İsra'nın sahife iki yüz seksen beşte (285)

وَاِذَا قَرَاْتَ الْقُرْاٰنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَ بَيْنَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ حِجَابًا مَسْتُورًا

âyeti, sahife iki yüz yetmiş yedide (277)

فَاِذَا قَرَاْتَ الْقُرْاٰنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ

âyetine tam manidar baktığı gibi, sahife yirmi yedide (27)

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذ۪ٓى اُنْزِلَ ف۪يهِ الْقُرْاٰنُ

âyetine bakar.

Hem Sure-i Zuhruf'ta sahife dört yüz seksen sekizde (488)

اِنَّا جَعَلْنَاهُ قُرْءٰنًا عَرَبِيًّا

âyetine bakar.

— 35 —

Hem sahife beş yüz yirmi sekizde (528) sekizinci satırda

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

âyetine bakar. Sonra beş yüz otuzuncu (530) sahifede

اَلرَّحْمٰنُ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ

âyetine bakarlar.

Dördüncü Silsile-i Nuraniye daha görünüyor

O da Sure-i Âl-i İmran'da; kırk dokuzuncu (49) sahifede

مِنْ قَبْلُ هُدًى لِلنَّاسِ وَاَنْزَلَ الْفُرْقَانَ

âyeti, üç yüz yetmiş altıncı (376) sahifede

وَاِنَّكَ لَتُلَقَّى الْقُرْاٰنَ مِنْ لَدُنْ حَك۪يمٍ عَل۪يمٍ

âyetine bakar. Dört yüz otuz dokuzuncu (439) sahifede

يٰسٓ وَالْقُرْاٰنِ الْحَك۪يمِ

âyetine bakar. Sonra beş yüz kırk yedinci (547) sahifede

لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ

âyetine tam muvazi bakar. İki yüz on ikinci (212) sahifede

وَمَا كَانَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ اَنْ يُفْتَرٰى مِنْ دُونِ اللّٰهِ
وَلٰكِنْ تَصْد۪يقَ الَّذ۪ى بَيْنَ يَدَيْهِ

âyetine tam bakarlar.

— 36 —

Beşinci Silsile

Yine Sure-i İsra'da iki yüz seksen dokuzuncu (289) sahifede

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

âyetinden başlar, dört yüz sekseninci (480) sahifede

وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰنًا اَعْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ

âyetine bakarlar. Sonra dört yüz seksen ikinci (482) sahifede

وَكَذٰلِكَ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا

âyetine bakar. Sonra beş yüz yirmi dokuzuncu (529) sahifede

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ

âyetine bakarlar. Yirmi yedinci (27) sahifede

وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدٰى وَالْفُرْقَانِ

âyetine bakarlar.

Altıncı Silsile

Sure-i Hicr, sahife iki yüz altmış altıda (266)

اَلَّذ۪ينَ جَعَلُوا الْقُرْاٰنَ عِض۪ينَ

âyeti, sahife iki yüz doksan dokuzda (299)

وَلَقَدْ صَرَّفْنَا ف۪ى هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِلنَّاسِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ

âyetine bakar.

— 37 —

Sahife üç yüz on dokuzda (319)

فَتَعَالَى اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْاٰنِ مِنْ قَبْلِ اَنْ يُقْضٰى۪ اِلَيْكَ وَحْيُهُ وَقُلْ رَبِّ زِدْن۪ى عِلْمًا

âyetine, hem sahife üç yüz doksan beşte (395)

اِنَّ الَّذ۪ى فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لَرَٓادُّكَ اِلٰى مَعَادٍ

âyetine, hem sahife beş yüz beşte (505)

نَفَرًا مِنَ الْجِنِّ يَسْتَمِعُونَ الْقُرْاٰنَ

âyetine, sahife beş yüz otuz altıda (536)

اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَر۪يمٌ ف۪ى كِتَابٍ مَكْنُونٍ

âyetine bakarlar.

Yedinci Silsile

Hem Sure-i İsra'da sahife iki yüz doksanda (290)

قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَاْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا

âyeti, karşı sahifenin arkasındaki sahife iki yüz doksan ikide (292)

وَقُرْاٰنًا فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَاَهُ

âyetine bakar. Fakat o, aynı satır başında, bu nihayetindedir. Tevafukları matlub iken müstensih bozmuş. Hem sahife üç yüz yetmiş altıda (376)

طٰسٓ تِلْكَ اٰيَاتُ الْقُرْاٰنِ وَكِتَابٍ مُب۪ينٍ

âyetine bakar.

— 38 —

Hem onunla beraber sahife iki yüz seksen ikide (282)

اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْد۪ى لِلَّت۪ى هِىَ اَقْوَمُ

Hem sahife iki yüz dokuzda (209)

قَالَ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ائْتِ بِقُرْاٰنٍ غَيْرِ هٰذَا

Hem sahife yüz yirmi dokuzda (129)

وَاُوحِىَ اِلَىَّ هٰذَا الْقُرْاٰنُ لِاُنْذِرَكُمْ بِه۪

âyetine tam bakarlar. Hem sahife dört yüz elli ikide (452)

صٓ وَالْقُرْاٰنِ ذِى الذِّكْرِ

âyetine bakar.

***
— 39 —

Silsile Harici Küçük Tevafukat

Silsile Harici - 1

Hem Sure-i Yâsin'de sahife dört yüz kırk üçte (443)

وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغ۪ى لَهُ اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْاٰنٌ مُب۪ينٌ

âyeti, sahife beş yüz yetmiş sekizde (578)

اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ تَنْز۪يلًا

hem sahife üç yüz seksen ikide (382)

اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَقُصُّ عَلٰى بَن۪ٓى اِسْرَٓاء۪يلَ اَكْثَرَ الَّذ۪ى هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ

âyeti, hem sahife üç yüz on sekizde (318)

وَكَذٰلِكَ اَنْزَلْنَاهُ قُرْاٰنًا عَرَبِيًّا

âyetine, hem sahife iki yüz üçte (203)

وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا فِى التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ وَالْقُرْاٰنِ

âyetine bakar. Hem sahife üç yüz altmış birde (361)

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً

âyetine tam bakar.

— 40 —
Silsile Harici - 2

Hem sahife iki yüz seksen yedide (287)

فِى الْقُرْاٰنِ وَنُخَوِّفُهُمْ فَمَا يَز۪يدُهُمْ اِلَّا طُغْيَانًا كَب۪يرًا

âyeti, sahife doksanda (90)

اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَ

âyetine, hem Sure-i Neml'de sahife üç yüz seksen dörtte (384)

وَاَنْ اَتْلُوَا الْقُرْاٰنَ فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ى لِنَفْسِه۪

âyeti, sahife beş yüz yetmiş üçte (573)

اَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْاٰنَ تَرْت۪يلًا

âyetine manidar bakar.

Silsile Harici - 3

Sure-i Hicr'de sahife iki yüz altmış beşte (265)

وَلَقَدْ اٰتَيْنَاكَ سَبْعًا مِنَ الْمَثَان۪ى وَالْقُرْاٰنَ الْعَظ۪يمَ

âyeti, sahife iki yüz on dörtte (214)

وَمَا تَتْلُوا مِنْهُ مِنْ قُرْاٰنٍ وَلَا تَعْمَلُونَ مِنْ عَمَلٍ اِلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا

âyetine bakar. Hem sahife üç yüz altmış birde (361)

يَا رَبِّ اِنَّ قَوْمِى اتَّخَذُوا هٰذَا الْقُرْاٰنَ مَهْجُورًا

âyetine tam bakar.

— 41 —

Sure-i Rum'da sahife dört yüz dokuzda (409)

وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ى هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ

âyeti, sahife dört yüz otuzda (430)

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَنْ نُؤْمِنَ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَلَا بِالَّذ۪ى بَيْنَ يَدَيْهِ

âyetine bakar.

Silsile Harici - 4

Sure-i Müzzemmil'de sahife beş yüz yetmiş dörtte (574)

فَاقْرَؤُا مَا تَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْاٰنِ

âyeti, sahife beş yüz seksen dokuzda (589)

وَاِذَا قُرِئَ عَلَيْهِمُ الْقُرْاٰنُ لَا يَسْجُدُونَ

âyetine tam bakar.

Silsile Harici - 5

Sure-i Bakara'da sahife yedide

وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

âyeti, sahife üç yüz on birde (311)

طٰهٰ * مَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ لِتَشْقٰى

âyetine bakar. Hem sahife beş yüz sekizde (508)

اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْاٰنَ اَمْ عَلٰى قُلُوبٍ اَقْفَالُهَا

âyetine bakar.

— 42 —
Silsile Harici - 6

Hem Sure-i Yusuf'un başında sahife iki yüz otuz dörtte (234)

بِمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ هٰذَا الْقُرْاٰنَ

âyeti, sahife üç yüz elli sekizde (358)

تَبَارَكَ الَّذ۪ى نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِه۪ لِيَكُونَ لِلْعَالَم۪ينَ نَذ۪يرًا

âyetine tam bakar.

Silsile Harici - 7

Sahife dört yüz altmışda (460)

وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ ف۪ى هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ

âyeti, sahife dört yüz yetmiş sekizde (478)

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهٰذَا الْقُرْاٰنِ

âyetine bakıyor. O da sahife dört yüz doksanda (490)

وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ عَلٰى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظ۪يمٍ

âyetine bakar. Sonra sahife beş yüz on dokuzda (519)

فَذَكِّرْ بِالْقُرْاٰنِ مَنْ يَخَافُ وَع۪يدِ

âyetine bakar.

***
— 43 —

Birinci Silsile-i Kur'aniye Sahife Numarası: 285, 289, 290, 476, 517, 529, 571, 590, 261, 252

İkinci Silsile-i Kur'aniye Satır 11, Sahife Numarası: 285, 460, 528, 234, 175, 123

Üçüncü Silsile-i Kur'aniye Satır 8, Sahife Numarası: 285, 277, 27, 488, 528, 530

Dördüncü Silsile-i Kur'aniye Satır 6, Sahife Numarası: 49, 376, 439, 547, 212

Beşinci Silsile-i Kur'aniye Satır 9, Sahife Numarası: 289, 480, 482, 529, 27

Altıncı Silsile-i Kur'aniye Satır 1, Sahife Numarası: 266, 299, 319, 395, 505, 536

Yedinci Silsile-i Kur'aniye Satır 2, Sahife Numarası: 290, 292, 376, 282, 209, 129, 452

— 44 —
Silsile Harici Küçük Tevafukat

1 Kur'an Satır 14, Sahife Numarası: 443, 578, 382, 318, 203, 361,

2 Kur'an Satır 5, Sahife Numarası: 287, 90, 384, 573

3 Kur'an Satır 12, Sahife Numarası: 265, 214, 361, 409, 430

4 Kur'an Satır 3, Sahife Numarası: 574, 589

5 Kur'an Satır 7, Sahife Numarası: 7, 311, 508

6 Kur'an Satır 13, Sahife Numarası: 234, 358

7 Kur'an Satır 10, Sahife Numarası: 460, 478, 490, 519

***
— 45 —

İKİNCİ NÜKTE

Kur'an-ı Hakîm'de Lafz-ı Resul'ün zikir ve tekrarındaki esrarın bir ikisine işaret eder. Şöyle ki:

Nasıl ki Kur'an'da Lafz-ı Kur'an, Sure-i İsra ile Sure-i Kamer'den başlayan silsile-i tevafuk -birinci nüktede beyan edildiği vecihle- bir lem'a-i i'caziyeyi gösteriyor. Öyle de Lafz-ı Resul, Sure-i Muhammed ve Sure-i Fetih'te مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ dan başlayan o kelime ile bize ihtar edilen altı silsile-i tevafuk çok manidar bir surette bir sahife-i vâhide hükmünde olan mecmu-u Kur'an'da o altı silsile uzanmış birbirine bakıyor.

Nasıl ki âyât-ı Kur'aniyedeki hakaikin hakiki tefsirleri olan Risaletü'n-Nur eczaları içinde Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesi, Lafz-ı Resul-i Ekrem yüzer defa tekrar edildiği halde pek nadir istisna ile gayet parlak bir tevafuku göstermekle menba-ı mu'cizat olan zat-ı risaletin bir unvanı olan Resul-i Ekrem kelimesi dahi o zat-ı nuraniden istifade edip mu'cizane bir keramete mazhar olmuştur.

Öyle de, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın ferman ve bürhan-ı risaleti olan Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'da Lafz-ı Resul tekrarının ve o lafzı tekrar eden âyetlerde mu'cizane surî ve manevî tevafukat var. Lafız birbirine baktığı gibi âyetler manaca birbirini o kadar kuvvetle ispat eder, tekmil eder. Dikkat eden kat'iyen anlar ki tesadüf işi olmadığı gibi fikr-i beşerin düşünüşü dahi olamaz.

İşte şu numune için Sure-i Muhammed ve Sure-i Fetih'ten başlayan ve risalet-i Muhammediyeyi gösteren silsilelerin birincisi Sure-i Fetih'teki مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ dan başlar. Yirmi dokuz

— 46 —

âyette Lafz-ı Resul zikredilmiş. Birbiri üstünde bir satırda düşer. Yalnız hattın adem-i intizamından bazılarında az inhiraf eder. Âyetler dahi o kadar manidar birbirine bakar ki dikkat eden hayret eder.

Birinci Silsile:

Birinci Satırda
Sahife No

514

مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ

475

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ مِنْهُمْ مَنْ قَصَصْنَا عَلَيْكَ

422

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُب۪ينًا

421

وَمَنْ يَقْنُتْ مِنْكُنَّ لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتَعْمَلْ صَالِحًا نُؤْتِهَٓا اَجْرَهَا مَرَّتَيْنِ وَاَعْتَدْنَا لَهَا

399

وَلَمَّا جَٓاءَتْ رُسُلُنَٓا اِبْرٰه۪يمَ بِالْبُشْرٰى

358

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاِذَا كَانُوا مَعَهُ عَلٰٓى اَمْرٍ جَامِعٍ لَمْ يَذْهَبُوا حَتّٰى يَسْتَأْذِنُوهُ
— 47 —

356

قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ

323

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا نُوح۪ٓى اِلَيْهِ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنَا۬ فَاعْبُدُونِ

292

وَبِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَ وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًا

256

قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ اِنْ نَحْنُ اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَمُنُّ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪

182

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ وَاصْبِرُوا

181

وَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَىْءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِى الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِ

196

وَاللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اَحَقُّ اَنْ يُرْضُوهُ اِنْ كَانُوا مُؤْمِن۪ينَ ﴿٦٢﴾

187

كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِك۪ينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ رَسُولِه۪

125

يَوْمَ يَجْمَعُ اللّٰهُ الرُّسُلَ فَيَقُولُ مَاذَٓا اُجِبْتُمْ قَالُوا لَا عِلْمَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ ﴿١١١﴾
— 48 —

124

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ قَالُوا حَسْبُنَا مَا وَجَدْنَا عَلَيْهِ اٰبَٓاءَنَا اَوَلَوْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬هُمْ لَا يَعْلَمُونَ شَيْئًا وَلَا يَهْتَدُونَ ﴿١٠٤﴾

121

وَاِذَا سَمِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَف۪يضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ

90

مَنْ يُطِعِ الرَّسُولَ فَقَدْ اَطَاعَ اللّٰهَ وَمَنْ تَوَلّٰى فَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَف۪يظًا ﴿٨٠﴾

62

وَكَيْفَ تَكْفُرُونَ وَاَنْتُمْ تُتْلٰى عَلَيْكُمْ اٰيَاتُ اللّٰهِ وَف۪يكُمْ رَسُولُهُ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِىَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ﴿١٠١﴾

56

رَبَّنَٓا اٰمَنَّا بِمَٓا اَنْزَلْتَ وَاتَّبَعْنَا الرَّسُولَ فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِد۪ينَ ﴿٥٣﴾

41

تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍ مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَرَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجَاتٍ

522

كَذٰلِكَ مَٓا اَتَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ رَسُولٍ اِلَّا قَالُوا سَاحِرٌ اَوْ مَجْنُونٌ ﴿٥٢﴾
اَتَوَاصَوْا بِه۪ بَلْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ ﴿٤٢﴾
— 49 —

539

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ٓ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصِّدّ۪يقُونَ وَالشُّهَدَٓاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْ لَهُمْ اَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْ

540

لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْم۪يزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ

543

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا نَاجَيْتُمُ الرَّسُولَ فَقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَىْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَةً ذٰلِكَ خَيْرٌ لَكُمْ وَاَطْهَرُ فَاِنْ لَمْ تَجِدُوا فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿٠١﴾

545

ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ شَٓاقُّوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَمَنْ يُشَٓاقِّ اللّٰهَ فَاِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ﴿٤﴾

551

وَاِذْ قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَن۪ٓى اِسْرَٓاء۪يلَ اِنّ۪ى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَىَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْت۪ى مِنْ بَعْدِى اسْمُهُٓ أَحْمَدُ

554

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا يَسْتَغْفِرْ لَكُمْ رَسُولُ اللّٰهِ لَوَّوْا رُؤُ۫سَهُمْ وَرَاَيْتَهُمْ يَصُدُّونَ وَهُمْ مُسْتَكْبِرُونَ ﴿٥﴾

566

فَعَصَوْا رَسُولَ رَبِّهِمْ فَاَخَذَهُمْ اَخْذَةً رَابِيَةً ﴿١٠﴾
— 50 —

İkinci Silsile:

On Dördüncü Satırda
Sahife No

513

هُوَ الَّذ۪ٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا ﴿٢٨﴾

495

وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَٓاءَهُمْ رَسُولٌ كَر۪يمٌ ﴿ 17﴾

491

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مُوسٰى بِاٰيَاتِنَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ وَمَلَا۬ئِه۪ فَقَالَ اِنّ۪ى رَسُولُ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٤٦﴾

487

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلَّا وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَٓائِ حِجَابٍ اَوْ يُرْسِلَ رَسُولًا فَيُوحِىَ بِاِذْنِه۪ مَا يَشَٓاءُ اِنَّهُ عَلِىٌّ حَك۪يمٌ ﴿٥١﴾

290

قُلْ لَوْ كَانَ فِى الْاَرْضِ مَلٰٓئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنّ۪ينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَلَكًا رَسُولًا ﴿٩٥﴾

201

وَصَلَوَاتِ الرَّسُولِ اَلَٓا اِنَّهَا قُرْبَةٌ لَهُمْ سَيُدْخِلُهُمُ اللّٰهُ ف۪ى رَحْمَتِه۪ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿٩٩﴾

189

ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا
— 51 —

187

اَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِاِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُ۫كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍ اَتَخْشَوْنَهُمْ فَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشَوْهُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٣﴾

154

وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ

199

وَاِذَٓا اُنْزِلَتْ سُورَةٌ اَنْ اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَجَاهِدُوا مَعَ رَسُولِهِ اسْتَأْذَنَكَ اُو۬لُوا الطَّوْلِ مِنْهُمْ وَقَالُوا ذَرْنَا نَكُنْ مَعَ الْقَاعِد۪ينَ ﴿٨٦﴾

194

وَمَا مَنَعَهُمْ اَنْ تُقْبَلَ مِنْهُمْ نَفَقَاتُهُمْ اِلَّٓا اَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَبِرَسُولِه۪ وَلَا يَاْتُونَ الصَّلٰوةَ اِلَّا وَهُمْ كُسَالٰى وَلَا يُنْفِقُونَ اِلَّا وَهُمْ كَارِهُونَ ﴿٥٤﴾

142

اَللّٰهُ اَعْلَمُ حَيْثُ يَجْعَلُ رِسَالَتَهُ

118

لَقَدْ اَخَذْنَا م۪يثَاقَ بَن۪ٓى اِسْرَٓاء۪يلَ وَاَرْسَلْنَٓا اِلَيْهِمْ رُسُلًا كُلَّمَا جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوٰٓى اَنْفُسُهُمْ فَر۪يقًا كَذَّبُوا وَفَر۪يقًا يَقْتُلُونَ ﴿٧٠﴾

86

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاُو۬لِى الْاَمْرِ
— 52 —
مِنْكُمْ فَاِنْ تَنَازَعْتُمْ ف۪ى شَىْءٍ فَرُدُّوهُ اِلَى اللّٰهِ وَالرَّسُولِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَاْو۪يلًا ﴿٥٩﴾

78

وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا ف۪يهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ﴿١٤﴾

510

اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًا ﴿٨﴾

517

وَأَصْحَابُ الْاَيْكَةِ وَقَوْمُ تُبَّعٍ كُلٌّ كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ وَع۪يدِ ﴿١٤﴾ اَفَعَي۪ينَا بِالْخَلْقِ الْاَوَّلِ بَلْ هُمْ ف۪ى لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَد۪يدٍ ﴿١٥﴾

543

اِنَّ الَّذ۪ينَ يُحَٓادُّونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُٓ اُو۬لٰٓئِكَ فِى الْاَذَلّ۪ينَ ﴿٢٠﴾ كَتَبَ اللّٰهُ لَاَغْلِبَنَّ اَنَا۬وَرُسُل۪ى اِنَّ اللّٰهَ قَوِىٌّ عَز۪يزٌ ﴿٢١﴾

550

وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِقَوْمِه۪ يَا قَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَن۪ى وَقَدْ تَعْلَمُونَ اَنّ۪ى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ فَلَمَّا زَاغُٓوا اَزَاغَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْفَاسِق۪ينَ ﴿٤﴾

594

فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللّٰهِ نَاقَةَ اللّٰهِ وَسُقْيٰيهَا ﴿١٣﴾

514

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَغُضُّونَ اَصْوَاتَهُمْ عِنْدَ رَسُولِ اللّٰهِ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ امْتَحَنَ اللّٰهُ قُلُوبَهُمْ لِلتَّقْوٰى لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ عَظ۪يمٌ ﴿٣﴾
— 53 —

Üçüncü Silsile:

On Birinci Satırda
Sahife No

513

لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ اٰمِن۪ينَ

495

اَنّٰى لَهُمُ الذِّكْرٰى وَقَدْ جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مُب۪ينٌ ﴿١٣﴾

376

يَا مُوسٰى لَا تَخَفْ اِنّ۪ى لَا يَخَافُ لَدَىَّ الْمُرْسَلُونَ ﴿١٠﴾

373

اِنّ۪ى لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌ ﴿١٧٨﴾ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِ ﴿١٧٩﴾

361

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ اِنَّ قَوْمِى اتَّخَذُوا هٰذَا الْقُرْاٰنَ مَهْجُورًا ﴿٣٠﴾

355

اِنَّمَا كَانَ قَوْلَ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذَا دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اَنْ يَقُولُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ﴿٥١﴾

340

وَجَاهِدُوا فِى اللّٰهِ حَقَّ جِهَادِه۪ هُوَ اجْتَبٰيكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِى الدّ۪ينِ مِنْ حَرَجٍ مِلَّةَ اَب۪يكُمْ اِبْرٰه۪يمَ هُوَ سَمّٰيكُمُ الْمُسْلِم۪ينَ مِنْ قَبْلُ وَف۪ى هٰذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَه۪يدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللّٰهِ هُوَ مَوْلٰيكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ ﴿٧٨﴾
— 54 —

313

فَاْتِيَاهُ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَاَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓى اِسْرَٓاء۪يلَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْ قَدْ جِئْنَاكَ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكَ وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى ﴿٤٧﴾

290

قُلْ سُبْحَانَ رَبّ۪ى هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَرًا رَسُولًا ﴿٩٣﴾

255

قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِى اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُمْ مِنْ ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى

206

لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ ﴿١٢٨﴾

199

وَلَا تُصَلِّ عَلٰٓى اَحَدٍ مِنْهُمْ مَاتَ اَبَدًا وَلَا تَقُمْ عَلٰى قَبْرِه۪ اِنَّهُمْ كَفَرُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَمَاتُوا وَهُمْ فَاسِقُونَ ﴿٨٤﴾

169

قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنّ۪ى رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ جَم۪يعًا ۨالَّذ۪ى لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ يُحْي۪ى وَيُم۪يتُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ النَّبِىِّ الْاُمِّىِّ الَّذ۪ى يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَكَلِمَاتِه۪ وَاتَّبِعُوهُ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ ﴿١٥٨﴾

116

اِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا الَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ ﴿٥٥﴾
— 55 —

78

تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَذٰلِكَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ ﴿٠٢﴾

72

وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَجْتَب۪ى مِنْ رُسُلِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ اَجْرٌ عَظ۪يمٌ ﴿١٧٩﴾

46

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاِنْ تُبْتُمْ فَلَكُمْ رُؤُ۫سُ اَمْوَالِكُمْ لَاتَظْلِمُونَ وَلَا تُظْلَمُونَ ﴿٢٧٩﴾

540

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَاٰمِنُوا بِرَسُولِه۪ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِه۪ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿٢٨﴾

541

ذٰلِكَ لِتُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَتِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ وَلِلْكَافِر۪ينَ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿٤﴾

545

لِلْفُقَرَٓاءِ الْمُهَاجِر۪ينَ الَّذ۪ينَ اُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاَمْوَالِهِمْ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا وَيَنْصُرُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ ﴿٨﴾
— 56 —

Dördüncü Silsile:

Yedinci Satırda
Sahife No

511

بَلْ ظَنَنْتُمْ اَنْ لَنْ يَنْقَلِبَ الرَّسُولُ وَالْمُؤْمِنُونَ اِلٰٓى اَهْل۪يهِمْ اَبَدًا وَزُيِّنَ ذٰلِكَ ف۪ى قُلُوبِكُمْ وَظَنَنْتُمْ ظَنَّ السَّوْءِ وَكُنْتُمْ قَوْمًا بُورًا ﴿١٢﴾

474

اَلَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِالْكِتَابِ وَبِمَٓا اَرْسَلْنَا بِه۪ رُسُلَنَا فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ ﴿٧٠﴾

465

وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَٓا اَلَمْ يَاْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ اٰيَاتِ رَبِّكُمْ وَيُنْذِرُونَكُمْ لِقَٓاءَ يَوْمِكُمْ هٰذَا

397

وَاِنْ تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ اُمَمٌ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ ﴿١٨﴾

355

وَاِذَا دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ ﴿٤٨﴾

337

وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِىٍّ اِلَّٓا اِذَا تَمَنّٰٓى اَلْقَى الشَّيْطَانُ ف۪ٓى اُمْنِيَّتِه۪ فَيَنْسَخُ اللّٰهُ مَا يُلْقِى الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ ﴿٥٢﴾

305

قَالَ اِنَّمَٓا اَنَا ۬رَسُولُ رَبِّكِ لِاَهَبَ لَكِ غُلَامًا زَكِيًّا ﴿١٩﴾
— 57 —

253

وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلًا مِنْ قَبْلِكَ وَجَعَلْنَا لَهُمْ اَزْوَاجًا وَذُرِّيَّةً وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَأْتِىَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِ لِكُلِّ اَجَلٍ كِتَابٌ ﴿٣٨﴾

213

وَلِكُلِّ اُمَّةٍ رَسُولٌ فَاِذَا جَٓاءَ رَسُولُهُمْ قُضِىَ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ وَهُمْ لَايُظْلَمُونَ ﴿٤٧﴾

200

وَقَعَدَ الَّذ۪ينَ كَذَبُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ سَيُص۪يبُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿٩٠﴾

196

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ لَيَقُولُنَّ اِنَّمَا كُنَّا نَخُوضُ وَنَلْعَبُ قُلْ اَبِاللّٰهِ وَاٰيَاتِه۪ وَرَسُولِه۪ كُنْتُمْ تَسْتَهْزِؤُ۫نَ ﴿٦٥﴾

190

قَاتِلُوا الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَلَا يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَلَا يَد۪ينُونَ د۪ينَ الْحَقِّ

178

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَوَلَّوْا عَنْهُ وَاَنْتُمْ تَسْمَعُونَ ﴿٢٠﴾

123

مَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ ﴿٩٩﴾

108

وَقَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ى مَعَكُمْ لَئِنْ اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ وَاٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ وَاٰمَنْتُمْ بِرُسُل۪ى وَعَزَّرْتُمُوهُمْ
— 58 —

103

رُسُلًا مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزًا حَك۪يمًا ﴿١٦٥﴾

99

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪ى نَزَّلَ عَلٰى رَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪ٓى اَنْزَلَ مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَع۪يدًا ﴿١٣٦﴾

90

وَاِذَا جَٓاءَهُمْ اَمْرٌ مِنَ الْاَمْنِ اَوِالْخَوْفِ اَذَاعُوا بِه۪ وَلَوْ رَدُّوهُ اِلَى الرَّسُولِ وَاِلٰٓى اُو۬لِى الْاَمْرِ مِنْهُمْ لَعَلِمَهُ الَّذ۪ينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ مِنْهُمْ

60

كَيْفَ يَهْدِى اللّٰهُ قَوْمًا كَفَرُوا بَعْدَ ا۪يمَانِهِمْ وَشَهِدُٓوا اَنَّ الرَّسُولَ حَقٌّ وَجَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ ﴿٨٦﴾

516

قَالَتِ الْاَعْرَابُ اٰمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلٰكِنْ قُولُٓوا اَسْلَمْنَا وَلَمَّا يَدْخُلِ الْا۪يمَانُ ف۪ى قُلُوبِكُمْ وَاِنْ تُط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَايَلِتْكُمْ مِنْ اَعْمَالِكُمْ شَيْئًا اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿١٤﴾

554

يَقُولُونَ لَئِنْ رَجَعْنَٓا اِلَى الْمَد۪ينَةِ لَيُخْرِجَنَّ الْاَعَزُّ مِنْهَا الْاَذَلَّ وَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِه۪ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَلٰكِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ ﴿8
— 59 —

Beşinci Silsile:

Altıncı Satırda
Sahife No

509

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَلَا تُبْطِلُٓوا اَعْمَالَكُمْ ﴿٢٢﴾

494

اَمْ يَحْسَبُونَ اَنَّا لَا نَسْمَعُ سِرَّهُمْ وَنَجْوٰيهُمْ بَلٰى وَرُسُلُنَا لَدَيْهِمْ يَكْتُبُونَ ﴿٧٠﴾

436

وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالزُّبُرِ وَبِالْكِتَابِ الْمُن۪يرِ ﴿٢٥﴾

421

وَاَقِمْنَ الصَّلٰوةَ وَاٰت۪ينَ الزَّكٰوةَ وَاَطِعْنَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يرًا ﴿٣٣﴾

362

وَقَوْمَ نُوحٍ لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ اَغْرَقْنَاهُمْ وَجَعَلْنَاهُمْ لِلنَّاسِ اٰيَةً وَاَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ عَذَابًا اَل۪يمًا ﴿٣٧﴾

355

وَيَقُولُونَ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالرَّسُولِ وَاَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلّٰى فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَمَٓا اُو۬لٰٓئِكَ بِالْمُؤْمِن۪يَن ﴿٤٧﴾
— 60 —

205

مَا كَانَ لِأَهْلِ الْمَد۪ينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئًا يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلًا اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿١٢٠﴾

186

وَاَذَانٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْاَكْبَرِ اَنَّ اللّٰهَ بَر۪ٓىءٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ وَرَسُولُهُ فَاِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِى اللّٰهِ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ ﴿٣﴾

157

قَالَ يَا قَوْمِ لَيْسَ ب۪ى ضَلَالَةٌ وَلٰكِنّ۪ى رَسُولٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ﴿٦١﴾

122

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاحْذَرُوا فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ ﴿٩٢﴾

112

اِنَّمَا جَزٰٓؤُا الَّذ۪ينَ يُحَارِبُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَيَسْعَوْنَ فِى الْاَرْضِ فَسَادًا اَنْ يُقَتَّلُٓوا اَوْ يُصَلَّبُٓوا اَوْ تُقَطَّعَ اَيْد۪يهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ مِنْ خِلَافٍ اَوْ يُنْفَوْا مِنَ الْاَرْضِ ذٰلِكَ لَهُمْ خِزْىٌ فِى الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِى الْاٰخِرَةِ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ ﴿٣٣﴾
— 61 —

73

اَلَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ عَهِدَ اِلَيْنَٓا اَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتّٰى يَأْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَاْكُلُهُ النَّارُ قُلْ قَدْ جَٓاءَكُمْ رُسُلٌ مِنْ قَبْل۪ى بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذ۪ى قُلْتُمْ فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿١٨٣﴾

537

اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَاَنْفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُمْ مُسْتَخْلَف۪ينَ ف۪يهِ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَاَنْفَقُوا لَهُمْ اَجْرٌ كَب۪يرٌ ﴿٧﴾

542

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ نُهُوا عَنِ النَّجْوٰى ثُمَّ يَعُودُونَ لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَيَتَنَاجَوْنَ بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَاِذَا جَٓاؤُ۫كَ حَيَّوْكَ بِمَا لَمْ يُحَيِّكَ بِهِ اللّٰهُ وَيَقُولُونَ ف۪ٓى اَنْفُسِهِمْ لَوْلَا يُعَذِّبُنَا اللّٰهُ بِمَا نَقُولُ حَسْبُهُمْ جَهَنَّمُ يَصْلَوْنَهَا فَبِئْسَ الْمَص۪يرُ ﴿٨﴾

545

مَٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ مِنْ اَهْلِ الْقُرٰى فَلِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِى الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاك۪ينِ وَابْنِ السَّب۪يلِ كَىْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْاَغْنِيَٓاءِ مِنْكُمْ وَمَٓا اٰتٰيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهٰيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ ﴿٧﴾

551

هُوَ الَّذ۪ٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ ﴿٩﴾
— 62 —

Altıncı Silsile:

Dördüncü Satırda
Sahife No

509

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ وَشَٓاقُّوا الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمُ الْهُدٰى لَنْ يَضُرُّوا اللّٰهَ شَيْئًا وَسَيُحْبِطُ اَعْمَالَهُمْ ﴿٢١﴾

477

اِذْ جَٓاءَتْهُمُ الرُّسُلُ مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّا اللّٰهَ قَالُوا لَوْشَٓاءَ رَبُّنَا لَاَنْزَلَ مَلٰٓئِكَةً فَاِنَّا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ كَافِرُونَ ﴿٠٣﴾

372

اِنّ۪ى لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌ ﴿٠٣٢﴾ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِ ﴿٠٣٣﴾

343

فَاَرْسَلْنَا ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُ اَفَلَا تَتَّقُونَ ﴿٢١﴾

270

وَلَقَدْ بَعَثْنَا ف۪ى كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولًا اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُمْ مَنْ هَدَى اللّٰهُ وَمِنْهُمْ مَنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُ فَس۪يرُوا فِى الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّب۪ينَ ﴿٢٥﴾

299

وَمَا نُرْسِلُ الْمُرْسَل۪ينَ اِلَّا مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ
— 63 —

385

اِنَّا رَٓادُّوهُ اِلَيْكِ وَجَاعِلُوهُ مِنَ الْمُرْسَل۪ينَ ﴿٧﴾

260

رَبَّنَٓا اَخِّرْنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍ نُجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرُّسُلَ اَوَلَمْ تَكُونُٓوا اَقْسَمْتُمْ مِنْ قَبْلُ مَا لَكُمْ مِنْ زَوَالٍ ﴿٤٣﴾

199

فَرِحَ الْمُخَلَّفُونَ بِمَقْعَدِهِمْ خِلَافَ رَسُولِ اللّٰهِ وَكَرِهُٓوا اَنْ يُجَاهِدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ وَقَالُوا لَا تَنْفِرُوا فِى الْحَرِّ قُلْ نَارُجَهَنَّمَ اَشَدُّ حَرًّا لَوْ كَانُوا يَفْقَهُونَ ﴿٨١﴾

198

وَمَا نَقَمُٓوا اِلَّٓا اَنْ اَغْنٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ مِنْ فَضْلِه۪ فَاِنْ يَتُوبُوا يَكُ خَيْرًا لَهُمْ

179

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَخُونُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُٓوا اَمَانَاتِكُمْ وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ ﴿٢٧﴾

176

يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْاَنْفَالِ قُلِ الْاَنْفَالُ لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١﴾

134

وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه۪ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةً حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ ﴿٦١﴾
— 64 —

112

وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اِنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ فِى الْاَرْضِ لَمُسْرِفُونَ ﴿٣٢﴾

104

عَلَى اللّٰهِ اِلَّا الْحَقَّ اِنَّمَا الْمَس۪يحُ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ رَسُولُ اللّٰهِ وَكَلِمَتُهُ اَلْقٰيهَٓا اِلٰى مَرْيَمَ وَرُوحٌ مِنْهُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪

103

وَرُسُلًا قَدْ قَصَصْنَاهُمْ عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُ وَرُسُلًا لَمْ نَقْصُصْهُمْ عَلَيْكَ وَكَلَّمَ اللّٰهُ مُوسٰى تَكْل۪يمًا ﴿١٦٤﴾

102

وَقَوْلِهِمْ اِنَّا قَتَلْنَا الْمَس۪يحَ ع۪يسَى ابْنَ مَرْيَمَ رَسُولَ اللّٰهِ وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلٰكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ

101

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَيُر۪يدُونَ اَنْ يُفَرِّقُوا بَيْنَ اللّٰهِ وَرُسُلِه۪ وَيَقُولُونَ نُؤْمِنُ بِبَعْضٍ وَنَكْفُرُ بِبَعْضٍ وَيُر۪يدُونَ اَنْ يَتَّخِذُوا بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلًا ﴿١٥٠﴾

96

وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَب۪يلِ الْمُؤْمِن۪ينَ نُوَلِّه۪ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِه۪ جَهَنَّمَ وَسَٓاءَتْ مَص۪يرًا ﴿١١٥﴾

16

اَمْ تُر۪يدُونَ اَنْ تَسْئَلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُئِلَ مُوسٰى مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْا۪يمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ ﴿١٠٨﴾
— 65 —

515

وَاعْلَمُٓوا اَنَّ ف۪يكُمْ رَسُولَ اللّٰهِ لَوْ يُط۪يعُكُمْ ف۪ى كَث۪يرٍ مِنَ الْاَمْرِ لَعَنِتُّمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ حَبَّبَ اِلَيْكُمُ الْا۪يمَانَ وَزَيَّنَهُ ف۪ى قُلُوبِكُمْ وَكَرَّهَ اِلَيْكُمُ الْكُفْرَ وَالْفُسُوقَ وَالْعِصْيَانَ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الرَّاشِدُونَ ﴿٧﴾

545

وَمَٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ مِنْهُمْ فَمَٓا اَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ ﴿٦﴾

556

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاِنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ ﴿١٢﴾
— 66 —

Yedinci Silsile:

Beşinci Satırda
Sahife No

512

وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ يُدْخِلْهُ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ وَمَنْ يَتَوَلَّ يُعَذِّبْهُ عَذَابًا اَل۪يمًا ﴿١٧﴾

426

يَوْمَ تُقَلَّبُ وُجُوهُهُمْ فِى النَّارِ يَقُولُونَ يَالَيْتَنَٓا اَطَعْنَا اللّٰهَ وَاَطَعْنَا الرَّسُولَا ﴿٦٦﴾

440

قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ اِنَّٓا اِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ ﴿١٦﴾ وَمَا عَلَيْنَٓا اِلَّا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ ﴿١٧﴾

358

لَا تَجْعَلُوا دُعَٓاءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَٓاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضًا قَدْ يَعْلَمُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنْكُمْ لِوَاذًا فَلْيَحْذَرِ الَّذ۪ينَ يُخَالِفُونَ عَنْ اَمْرِه۪ٓ اَنْ تُص۪يبَهُمْ فِتْنَةٌ اَوْ يُص۪يبَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ ﴿٥٢﴾

343

فَاَرْسَلْنَا ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ اَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ اِلٰهٍ غَيْرُهُ اَفَلَا تَتَّقُونَ ﴿٢١﴾

340

اَللّٰهُ يَصْطَف۪ى مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلًا وَمِنَ النَّاسِ اِنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ ﴿٦٤﴾

279

وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْهُمْ فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُ وَهُمْ ظَالِمُونَ ﴿٠٠٢﴾
— 67 —

188

اَمْ حَسِبْتُمْ اَنْ تُتْرَكُوا وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ جَاهَدُوا مِنْكُمْ وَلَمْ يَتَّخِذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَلَا رَسُولِه۪ وَلَا الْمُؤْمِن۪ينَ وَل۪يجَةً وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿١٦﴾

186

وَاَذَانٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى النَّاسِ يَوْمَ الْحَجِّ الْاَكْبَرِ اَنَّ اللّٰهَ بَر۪ٓىءٌ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ وَرَسُولُهُ فَاِنْ تُبْتُمْ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّكُمْ غَيْرُ مُعْجِزِى اللّٰهِ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِعَذَابٍ اَل۪يمٍ ﴿٣﴾

176

يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْاَنْفَالِ قُلِ الْاَنْفَالُ لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَصْلِحُوا ذَاتَ بَيْنِكُمْ وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ۪ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١﴾

169

اَلَّذ۪ينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِىَّ الْاُمِّىَّ الَّذ۪ى يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِنْدَهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ وَالْاِنْج۪يلِ يَاْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهٰيهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَٓائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ اِصْرَهُمْ وَالْاَغْلَالَ الَّت۪ى كَانَتْ عَلَيْهِمْ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِه۪ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذ۪ٓى اُنْزِلَ مَعَهُٓ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ ﴿١٥٧﴾
— 68 —

122

وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ وَاحْذَرُوا فَاِنْ تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُٓوا اَنَّمَا عَلٰى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ ﴿٩٢﴾

118

يَٓا اَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ ﴿٦٧﴾

110

يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلٰى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ اَنْ تَقُولُوا مَا جَٓاءَنَا مِنْ بَش۪يرٍ وَلَا نَذ۪يرٍ فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَش۪يرٌ وَنَذ۪يرٌ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ ﴿١٩﴾

109

يَٓا أَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ كَث۪يرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ مِنَ الْكِتَابِ وَيَعْفُوا عَنْ كَث۪يرٍ قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌ ﴿١٥﴾

99

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪ى نَزَّلَ عَلٰى رَسُولِه۪ وَالْكِتَابِ الَّذ۪ٓى اَنْزَلَ مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَع۪يدًا ﴿١٣٦﴾
— 69 —

88

وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَف۪يقًا ﴿٦٩﴾

87

وَاِذَا ق۪يلَ لَهُمْ تَعَالَوْا اِلٰى مَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ وَاِلَى الرَّسُولِ رَاَيْتَ الْمُنَافِق۪ينَ يَصُدُّونَ عَنْكَ صُدُودًا ﴿٦١﴾

73

اَلَّذ۪ينَ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ عَهِدَ اِلَيْنَٓا اَلَّا نُؤْمِنَ لِرَسُولٍ حَتّٰى يَاْتِيَنَا بِقُرْبَانٍ تَاْكُلُهُ النَّارُ قُلْ قَدْ جَٓاءَكُمْ رُسُلٌ مِنْ قَبْل۪ى بِالْبَيِّنَاتِ وَبِالَّذ۪ى قُلْتُمْ فَلِمَ قَتَلْتُمُوهُمْ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ﴿١٨٣﴾

67

وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِى اللّٰهُ الشَّاكِر۪ينَ ﴿١٤٤﴾

53

قُلْ اَط۪يعُوا اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْكَافِر۪ينَ ﴿٣٢﴾

543

ءَاَشْفَقْتُمْ اَنْ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَىْ نَجْوٰيكُمْ صَدَقَاتٍ فَاِذْ لَمْ تَفْعَلُوا وَتَابَ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَاللّٰهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ ﴿١٣﴾
— 70 —

545

وَمَٓا اَفَٓاءَ اللّٰهُ عَلٰى رَسُولِه۪ مِنْهُمْ فَمَٓا اَوْجَفْتُمْ عَلَيْهِ مِنْ خَيْلٍ وَلَا رِكَابٍ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يُسَلِّطُ رُسُلَهُ عَلٰى مَنْ يَشَٓاءُ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ ﴿٦﴾

552

هُوَ الَّذ۪ى بَعَثَ فِى الْاُمِّيّ۪نَ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِه۪ وَيُزَكّ۪يهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلُ لَف۪ى ضَلَالٍ مُب۪ينٍ ﴿٢﴾
— 71 —

Sekizinci Silsile:

Dokuzuncu Satırda
Sahife No

511

وَمَنْ لَمْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ فَاِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ سَع۪يرًا ﴿٠٢﴾

418

وَاِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذ۪ينَ ف۪ى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُٓ اِلَّا غُرُورًا ﴿٠١﴾

440

وَجَٓاءَ مِنْ اَقْصَا الْمَد۪ينَةِ رَجُلٌ يَسْعٰى قَالَ يَا قَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَل۪ينَ ﴿١٠﴾

371

اِنّ۪ى لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌ ﴿١٢٥﴾ فَاتَّقُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُونِ ﴿١٢٦﴾

361

وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلٰى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِى اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَب۪يلًا ﴿٢٧﴾

345

اَمْ لَمْ يَعْرِفُوا رَسُولَهُمْ فَهُمْ لَهُ مُنْكِرُونَ ﴿٦٩﴾

344

يَٓا اَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَاعْمَلُوا صَالِحًا اِنّ۪ى بِمَا تَعْمَلُونَ عَل۪يمٌ ﴿٥١﴾

260

فَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ مُخْلِفَ وَعْدِه۪ رُسُلَهُ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ ذُو انْتِقَامٍ ﴿٤٧﴾
— 72 —

255

اَلَمْ يَاْ تِكُمْ نَبَؤُا الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ قَوْمِ نُوحٍ وَعَادٍ وَثَمُودَ وَالَّذ۪ينَ مِنْ بَعْدِهِمْ لَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا اللّٰهُ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَرَدُّٓوا اَيْدِيَهُمْ ف۪ٓى اَفْوَاهِهِمْ وَقَالُٓوا اِنَّا كَفَرْنَا بِمَٓا اُرْسِلْتُمْ بِه۪ وَاِنَّا لَف۪ى شَكٍّ مِمَّا تَدْعُونَنَٓا اِلَيْهِ مُر۪يبٍ ﴿٩﴾

252

وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَاَمْلَيْتُ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثُمَّ اَخَذْتُهُمْ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ ﴿٣٢﴾

227

وَتِلْكَ عَادٌ جَحَدُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَعَصَوْا رُسُلَهُ وَاتَّبَعُٓوا اَمْرَ كُلِّ جَبَّارٍ عَن۪يدٍ ﴿٥٩﴾

219

ثُمَّ نُنَجّ۪ى رُسُلَنَا وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كَذٰلِكَ حَقًّا عَلَيْنَا نُنْجِ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٠٣﴾

200

لَيْسَ عَلَى الضُّعَفَٓاءِ وَلَا عَلَى الْمَرْضٰى وَلَا عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يَجِدُونَ مَا يُنْفِقُونَ حَرَجٌ اِذَا نَصَحُوا لِلّٰهِ وَرَسُولِه۪ مَا عَلَى الْمُحْسِن۪ينَ مِنْ سَب۪يلٍ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ ﴿٩١﴾

195

وَلَوْ اَنَّهُمْ رَضُوا مَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ سَيُؤْت۪ينَا اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ وَرَسُولُهُٓ اِنَّٓا اِلَى اللّٰهِ رَاغِبُونَ ﴿٥٩﴾
— 73 —

153

يَا بَن۪ٓى اٰدَمَ اِمَّا يَاْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ اٰيَات۪ى فَمَنِ اتَّقٰى وَاَصْلَحَ فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ﴿٣٥﴾

48

اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ ﴿٢٨٥﴾

14

مَنْ كَانَ عَدُوًّا لِلّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَرُسُلِه۪ وَجِبْر۪يلَ وَم۪يكَالَ فَاِنَّ اللّٰهَ عَدُوٌّ لِلْكَافِر۪ينَ ﴿٩٨﴾

513

اِذْ جَعَلَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ى قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَك۪ينَتَهُ عَلٰى رَسُولِه۪ وَعَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ وَاَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوٰى وَكَانُٓوا اَحَقَّ بِهَا وَأَهْلَهَا وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَل۪يمًا ﴿٢٦﴾

516

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِه۪ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ ﴿١٥﴾

539

سَابِقُٓوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اُعِدَّتْ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ ﴿٢١﴾
— 74 —

542

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا تَنَاجَيْتُمْ فَلَا تَتَنَاجَوْا بِالْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَمَعْصِيَتِ الرَّسُولِ وَتَنَاجَوْا بِالْبِرِّ وَالتَّقْوٰى وَاتَّقُوا اللّٰهَ الَّذ۪ٓى اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ ﴿٩﴾

553

اِذَا جَٓاءَكَ الْمُنَافِقُونَ قَالُوا نَشْهَدُ اِنَّكَ لَرَسُولُ اللّٰهِ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ اِنَّكَ لَرَسُولُهُ وَاللّٰهُ يَشْهَدُ اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ لَكَاذِبُونَ ﴿١﴾

572

اِلَّا بَلَاغًا مِنَ اللّٰهِ وَرِسَالَاتِه۪ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ فَاِنَّ لَهُ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَ۪ا اَبَدًا ﴿٢٣﴾
— 75 —

İhtar

Lafz-ı Resul'deki nükte-i azîmenin beyanında yüz altmış âyet yazıldı. İşbu âyetlerin hâsiyeti pek azîm olmakla beraber mana cihetiyle birbirini ispat ve tekmil ettiğinden çok manidar olduğu için muhtelif âyâtı hıfzetmek veya okumak arzusunda bulunanlara bir hizb-i Kur'anî olduğu gibi... قُرْاٰنْ kelimesindeki nükte-i azîmenin beyanında altmış dokuz âyât-ı azîmenin derece-i belâgatı pek fevkalâde ve kuvvet-i cezaleti pek ulvidir. Bu da ikinci bir hizb-i Kur'anî olarak ihvana tavsiye edilir.

Yalnız قُرْاٰنْ kelimesi yedi silsile-i Kur'an'da mevcud olup umum o kelimeyi tutmuş. Hariç iki kalmış. O iki de kıraat manasında olduğundan o huruc, nükteye kuvvet vermiştir.

Resul lafzı ise o kelime ile en ziyade münasebettar sureler içinde Sure-i Muhammed ile Sure-i Fetih olduğundan, o iki sureden çıkan silsilelere hasrettiğimizden hariç kalan Resul lafzı şimdilik dercedilmemiştir. Vakit müsaade etse bundaki esrar yazılacaktır inşâallah.

***
— 76 —
Birinci Silsile
Birinci Satırda
514 رَسُولُ
475 اَرْسَلْنَا، رُسُلًا
422 رَسُولُهُ
421 رَسُولِه۪
399 رُسُلُنَا
358 رَسُولِه۪
356 الرَّسُولَ
323 اَرْسَلْنَا، رَسُولٍ
292 اَرْسَلْنَاكَ
256 رُسُلُهُمْ
182 رَسُولَهُ
181 لِلرَّسُولِ
196 رَسُولُهُ
187 رَسُولِه۪
125 الرُّسُلَ
124 الرَّسُولِ
121 الرَّسُولِ
90 الرَّسُولَ، اَرْسَلْنَاكَ
62 رَسُولُهُ
56 الرَّسُولَ
41 الرُّسُلُ
522 رَسُولٍ
539 رُسُلِه۪
540 اَرْسَلْنَا، رُسُلَنَا
543 الرَّسُولَ
545 رَسُولَهُ
551 رَسُولُ
554 رَسُولُ
566 رَسُولَ
— 77 —
İkinci Silsile
On Dördüncü Satırda
513 اَرْسَلَ، رَسُولَهُ
495 رَسُولٌ
491 اَرْسَلْنَا، رَسُولُ
487 يُرْسِلَ رَسُولًا
290 رَسُولًا
201 الرَّسُولِ
189 رَسُولِه۪
187 الرَّسُولِ
154 رُسُلُ
199 رَسُولِه۪
194 بِرَسُولِه۪
142 رِسَالَتَهُ
118 اَرْسَلْنَا، رُسُلًا، رَسُولٌ
86 الرَّسُولِ
78 رَسُولَهُ
517 الرُّسُلَ
543 رَسُولَهُ
550 رَسُولُ
594 رَسُولُ
514 رَسُولِ
— 78 —
Üçüncü Silsile
On Birinci Satırda
513 رَسُولَهُ
495 رَسُولٌ
376 الْمُرْسَلُونَ
373 رَسُولٌ
361 الرَّسُولُ
355 رَسُولِه۪
340 الرَّسُولُ
313 رَسُولَا، فَاَرْسِلْ
290 رَسُولًا
255 رُسُلُهُمْ
206 رَسُولٌ
199 رَسُولِه۪
169 رَسُولُ
116 رَسُولُهُ
78 رَسُولَهُ
72 رُسُلِه۪
46 رَسُولِه۪
540 بِرَسُولِه۪
541 رَسُولِه۪
545 رَسُولَهُ
— 79 —
Dördüncü Silsile
Yedinci Satırda
511 الرَّسُولُ
474 اَرْسَلْنَا، رُسُلَنَا
465 رُسُلٌ
397 الرَّسُولِ
355 رَسُولِه۪
337 اَرْسَلْنَا، رَسُولٍ
305 رَسُولُ
253 اَرْسَلْنَا رُسُلًا
213 رَسُولٌ، رَسُولُهُمْ
200 رَسُولَهُ
196 رَسُولِه۪
190 رَسُولُهُ
178 رَسُولَهُ
123 الرَّسُولِ
108 بِرُسُل۪ى
103 الرُّسُلِ
99 رُسُلِه۪
90 الرَّسُولِ
60 الرَّسُولَ
516 رَسُولَهُ
554 لِرَسُولِه۪
— 80 —
Beşinci Silsile
Altıncı Satırda
509 الرَّسُولَ
494 رُسُلُنَا
436 رُسُلُهُمْ
421 رَسُولَهُ
362 الرُّسُلَ
355 بِالرَّسُولِ
205 رَسُولِ
186 رَسُولُهُ
157 رَسُولٌ
122 رَسُولِنَا
112 رَسُولَهُ
73 رُسُلٌ
537 رَسُولِه۪
542 الرَّسُولِ
545 رَسُولِه۪، لِلرَّسُولِ
551 اَرْسَلَ رَسُولَهُ
— 81 —
Altıncı Silsile
Dördüncü Satırda
509 الرَّسُولَ
477 الرُّسُلُ
372 رَسُولٌ
343 فَاَرْسَلْنَا
270 رَسُولًا
299 نُرْسِلُ الْمُرْسَل۪ينَ
385 الْمُرْسَل۪ينَ
260 الرُّسُلَ
199 رَسُولِ
198 رَسُولُهُ
179 الرَّسُولَ
176 الرَّسُولِ
134 رُسُلُنَا
112 رُسُلُنَا
104 رُسُلِه۪
103 رُسُلًا
102 رَسُولَ
101 رُسُلِه۪، رُسُلِه۪
96 الرَّسُولَ
16 رَسُولَكُمْ
515 رَسُولَ
545 رَسُولِه۪
556 الرَّسُولَ، رَسُولِنَا
— 82 —
Yedinci Silsile
Beşinci Satırda
512 رَسُولَهُ
426 الرَّسُولَا
440 لَمُرْسَلُونَ
358 الرَّسُولِ
343 رَسُولًا
340 رُسُلًا
279 رَسُولٌ
188 رَسُولِه۪
186 رَسُولِه۪
176 رَسُولَهُ
169 الرَّسُولَ
122 الرَّسُولَ
118 الرَّسُولُ
110 رَسُولُنَا، الرُّسُلِ
109 رَسُولُنَا
99 رَسُولِه۪، رَسُولِه۪
88 الرَّسُولَ
87 الرَّسُولِ
73 لِرَسُولٍ
67 رَسُولٌ، الرُّسُلُ
53 الرَّسُولَ
543 رَسُولَهُ
545 رُسُلَهُ
552 رَسُولًا
— 83 —
Sekizinci Silsile
Dokuzuncu Satırda
511 رَسُولِه۪
418 رَسُولُهُ
440 الْمُرْسَل۪ينَ
371 رَسُولٌ
361 الرَّسُولِ
345 رَسُولَهُمْ
344 الرُّسُلُ
260 رُسُلَهُ
255 رُسُلُهُمْ
252 بِرُسُلٍ
227 رُسُلَهُ
219 رُسُلَنَا
200 رَسُولِه۪
195 رَسُولُهُ
153 رُسُلٌ
48 رُسُلِه۪، رُسُلِه۪
14 رُسُلِه۪
513 رَسُولِه۪
516 رَسُولِه۪
539 رُسُلِه۪
542 الرَّسُولِ
553 لَرَسُولُ
572 رَسُولَهُ
— 84 —

Birinci Silsile-i Lafz-ı Resul

Satır 1, Sahife No: 514, 475, 422, 421, 399, 358, 356, 323, 292, 256, 182, 181, 196, 187, 125, 124, 121, 90, 62, 56, 41, 522, 539, 540, 543, 545, 551, 554, 566.

İkinci Silsile-i Lafz-ı Resul

Satır 14, Sahife No: 513, 495, 491, 487, 290, 201, 189, 187, 154, 199, 194, 142, 118, 86, 78, 517, 543, 550, 594, 514.

Üçüncü Silsile-i Lafz-ı Resul

Satır 11, Sahife No: 513, 495, 376, 373, 361, 355, 340, 313, 290, 255, 206, 199, 169, 116, 78, 72, 46, 540, 541, 545.

Dördüncü Silsile-i Lafz-ı Resul

Satır 7, Sahife No: 511, 474, 465, 397, 355, 337, 305, 253, 213, 200, 196, 190, 178, 123, 108, 103, 99, 90, 60, 516, 554.

Beşinci Silsile-i Lafz-ı Resul

Satır 6, Sahife No: 509, 494, 436, 421, 362, 355, 205, 186, 157, 122, 112, 73, 537, 542, 545, 551.

Altıncı Silsile-i Lafz-ı Resul

Satır 4, Sahife No: 509, 477, 372, 343, 270, 299, 385, 260, 199, 198, 179, 176, 134, 112, 104, 103, 102, 101, 96, 16, 515, 545, 556.

Yedinci Silsile-i Lafz-ı Resul

Satır 5, Sahife No: 512, 426, 440, 358, 343, 340, 279, 188, 186, 176, 169, 122, 118, 110, 109, 99, 88, 87, 73, 67, 53, 543, 545, 552.

Sekizinci Silsile-i Lafz-ı Resul

Satır 9, Sahife No: 511, 418, 440, 371, 361, 345, 344, 260, 255, 252, 227, 219, 200, 195, 153, 48, 14, 513, 516, 539, 542, 553, 572.

— 85 —

ÜÇÜNCÜ NÜKTE

Dört Nükte'dir.

Birinci Nükte

Lafzullah, mecmu-u Kur'an'da iki bin sekiz yüz altı (2806) defa zikredilmiştir.

Bismillah'takiler de beraber

Lafz-ı Rahman yüz elli dokuz (159) defa

Lafz-ı Rahîm iki yüz yirmi (220)

Lafz-ı Gafur altmış bir (61)

Lafz-ı Rab sekiz yüz altmış dört (864)

Lafz-ı Hakîm seksen altı (86)

Lafz-ı Alîm yüz yirmi altı (126)

Lafz-ı Kadîr otuz bir (31) لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ 'daki هُوَ yirmi altı (26) defa zikredilmiştir.

{(Hâşiye): Kur'an'daki âyâtın mecmu-u adedi altı bin altı yüz altmış altı (6666) olması ve şu sahifede mezkûr esma-i hüsnanın adedi altı defa (altmışta altı var), altı rakamıyla alâkadar bulunması, ehemmiyetli bir sırra işaret ediyor. Şimdilik mühmel kaldı.}

Lafzullah adedinde çok esrar ve nükteler var. Ezcümle:

Lafzullah ve Rab'den sonra en ziyade zikredilen Rahman, Rahîm ve Gafur ve Hakîm ile beraber Lafzullah, Kur'an âyetlerinin nısfıdır.

Hem Lafzullah ve Allah lafzı yerinde zikredilen Lafz-ı Rab ile beraber, yine nısfıdır. Çendan Rab lafzı sekiz yüz altmış dört (864)

— 86 —

defa zikredilmiştir. Fakat dikkat edilse, beş yüz küsuru Allah lafzı yerinde zikredilmiş, iki yüz küsuru öyle değildir.

Hem Allah, Rahman, Rahîm, Alîm ve لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ 'daki هُوَ adediyle beraber yine nısfıdır. Fark yalnız dörttür. هُوَ yerinde Kadîr ile beraber yine mecmu-u âyâtın nısfıdır. Fark dokuzdur.

Lafz-ı Celal'in mecmuundaki nükteler çoktur. Yalnız şimdilik bu nükte ile iktifa ediyoruz.

İkinci Nükte

Sureler itibarıyladır. Onun dahi çok nükteleri var. Bir intizam, bir kasd ve bir iradeyi gösterir bir tarzda tevafukatı vardır.

Sure-i Bakara'da, âyâtın adediyle Lafz-ı Celal'ın adedi birdir. Fark dörttür ki Allah lafzı yerinde dört Hüve lafzı var. Mesela, لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ 'daki هُوَ gibi. Onunla muvafakat tamam olur.

Âl-i İmran'da yine âyâtıyla Lafz-ı Celal tevafuktadır, müsavidirler. Yalnız Lafz-ı Celal iki yüz dokuzdur (209), âyet ikiyüzdür (200). Fark dokuzdur. Böyle meziyat-ı kelâmiyede ve belâgat nüktelerinde küçük farklar zarar vermez, takribî tevafukat kâfidir.

Sure-i Nisa, Maide, En'am üçünün mecmu-u âyetleri, mecmuundaki Lafz-ı Celal'in adedine tevafuktadır. Âyetlerin adedi dört yüz altmış dört (464), Lafz-ı Celal'ın adedi dört yüz altmış bir (461); Bismillah'taki Lafzullah ile beraber tam tevafuktadır.

Hem mesela, baştaki beş surenin Lafz-ı Celal adedi; Sure-i A'raf, Enfal, Tevbe, Yunus, Hûd'daki Lafz-ı Celal adedinin iki mislidir. Demek bu âhirdeki beş, evvelki beşin nısfıdır.

Sonra gelen Sure-i Yusuf, Ra'd, İbrahim, Hicr, Nahl surelerindeki Lafz-ı Celal adedi, o nısfın nısfıdır.

— 87 —

Sonra Sure-i İsra, Kehf, Meryem, Tâhâ, Enbiya, Hacc {(Hâşiye): Bu beşer taksimat üzere bir sır inkişaf etmişti. Hiçbirimizin haberi olmadan şurada altı sure kaydolmuş. Şüphemiz kalmadı ki; gaybdan, ihtiyarımızın haricinde altıncısı girmiş; tâ bu nısfiyet sırr-ı mühimmi kaybolmasın.} o nısfın nısfının nısfıdır.

Sonra gelen beşer beşer, takriben o nisbetle gidiyor; yalnız bazı küsuratla fark var. Öyle farklar, böyle makam-ı hitabîde zarar vermez. Mesela: Bir kısım yüz yirmi bir (121), bir kısmı yüz yirmi beş (125), bir kısmı yüz elli dört (154), bir kısmı yüz elli dokuzdur (159).

Sonra Sure-i Zuhruf'tan başlayan beş sure; o nısıf, nısf-ı nısfın nısfına iniyor.

Sure-i Necm'den başlayan beş; o nısıf, nısf-ı nısf-ı nısfın nısfıdır, fakat takribîdir. Küçük küsuratın farkları, böyle makamat-ı hitabiyede zarar vermez.

Sonra gelen küçük beşler içinde, üç beşlerin yalnız üçer adet Lafz-ı Celal'i var.

İşte bu vaziyet gösteriyor ki Lafz-ı Celal'in adedine tesadüf karışmamış, bir hikmet ve intizam ile adetleri tayin edilmiş.

Lafzullah'ın Üçüncü Nüktesi

Sahifeler nisbetine bakar. Şöyle ki:

Bir sahifede olan Lafz-ı Celal adedi, o sahifenin sağ yüzü ve o yüze karşıki sahifeye ve bazen soldaki karşıki sahife ve karşının arka yüzüne bakar.

Ben kendi nüsha-i Kur'aniyemde bu tevafuku tetkik ettim. Ekseriyetle gayet güzel bir nisbet-i adediye ile bir tevafuk gördüm. Nüshama da işaretler koydum. Çok defa müsavi olur. Bazen nısf veyahut sülüs oluyor. Herhalde bir hikmet ve intizamı ihsas eder bir vaziyeti vardır.

— 88 —

Dördüncü Nükte

Sahife-i vâhiddeki tevafukattır. Kardeşlerimle üç dört ayrı ayrı nüshaları mukabele ettik. Umumunda tevafukat matlub olduğuna kanaatimiz geldi. Yalnız, matbaa müstensihleri başka maksatları takip ettiklerinden, bir derece tevafukatta intizamsızlık düşmüş. Tanzim edilse pek nadir istisna ile, mecmu-u Kur'an'da iki bin sekiz yüz altı (2806) Lafz-ı Celal'in adedinde tevafukat görünecektir. Ve bunda bir şule-i i'caz parlıyor. Çünkü fikr-i beşer, bu pek geniş sahifeyi ihata edemez ve karışamaz. Tesadüfün ise bu manidar ve hikmettar vaziyete eli ulaşamaz.

Dördüncü Nükte'yi bir derece göstermek için, yeni bir Mushaf yazdırıyoruz ki en münteşir Mushafların aynı sahife, aynı satırlarını muhafaza etmekle beraber, sanatkârların lâkaytlığı tesiriyle adem-i intizama maruz kalan yerleri tanzim edip tevafukatın hakiki intizamı inşâallah gösterilecektir... Ve gösterildi.

اَللّٰهُمَّ يَا مُنْزِلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ مَا دَارَ الْقَمَرَانِ
وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَنْزَلْتَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنَ وَعَلٰى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ
***
— 89 —

RUMUZAT-I SEMANİYE

— 90 —

* Dehşetli bir esaret ve tazyikat içinde...

* Gayet ciddi ve ehemmiyetli hakaik-i imaniyenin dersiyle iştigal yorgunluğunu izale etmek hikmetiyle...

* Ve yalnızlık ve sıkıntılık ve hastalık sebebiyle...

Rahmet-i İlahiye tarafından ihsan olunan bir~fakihe-i ilmiye ve medar-ı teneffüs bulunan bir~ilim tatlısı olan tevafukata, Yeni Said çok vaktini sarf etmiş. Hattâ israf etmiş diye itiraz ettim.

Birden tevafukatın çok ehemmiyetli neticeleri ve kerametleri hatıra geldi. İtirazımı geri aldım.

Said Nursî
— 91 —
Yirmi Dokuzuncu Mektub'un
SEKİZİNCİ KISMI
Şu kısım, Sekiz Remiz'dir.
Latîf ve Yüksek ve Şüphesiz Bir Tevafuk
— 92 —
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

BİRİNCİ REMİZ

Beş Remiz'dir.

Birinci Remiz

İşaratü'l-İ'caz tefsirinde, tevafuk suretinde latîf bir işaret-i i'caziyeyi gördük.
O işareti beyandan evvel bir
Mukaddime

Kudsî bir şeyin zarfı ve kılıfı ârızî bir kudsiyet aldığına binaen ve tevafukta bir işaret-i kudsiye gördüğümüzden, tevafuk nazarımızda bir kudsiyet kesbetmiştir.

Hem tevafuk, alâmet-i tevfik olduğu için nazarımızda mübarek olmuştur.

Hem tevafuk, ittifaka işaret, ittifak ise ittihada emare, ittihad ise vahdete alâmet, vahdet ise tevhide delâlet, tevhid ise Kur'an'ın dört esasından en mühim bir esası olduğundan, tevafuk nazarımızda yüksek bir meymenet almıştır.

Hem tevafuk, şevki tezyid ve kelâmı tezyin ettiğinden, nazarımızda güzelleşmiştir.

***

Ve İşaratü'l-İ'caz tefsiri Eski Harb-i Umumî'nin birinci senesinde cephe-i harpte ateş içinde, müracaat edilecek bir kitap olmadığı halde, âni bir surette âyât-ı Kur'aniyeden tereşşuh eden nüktelere dair yazılmıştır.

O zaman her vakit şehit olmaya hazırlandığımızdan ve şehadeti beklediğimizden o tefsir inşâallah gayet hâlis bir niyetle yazılmıştır. Onun için böyle bir keramete mazhar olmaya lâyıktır.

Eski Harb-i Umumî'nin beşinci senesinde tab' edilmiştir.

— 93 —
Şimdi matbu İşaratü'l-İ'caz'daki tevafukat-ı harfiye suretinde tezahür eden latîf bir işaret-i i'caziye şudur ki:

Bir sahifenin satırları başındaki eliflere baktım, on dört adet çıktı. Birden karşıki sahifenin satırları başındaki elifleri saydım, aynen on dört adet çıktı. Satırların aşağı başındaki ت lere baktım, birbirine muvafık altışar çıktı. Dedim:

«Bu mübarek tefsir, Sözler'in>büyük bir kardeşi olduğundan Sözler'deki kelimat tevafuku olduğu gibi, bunda da daha ince bir tevafuk işareti lâzım geliyor.» fikriyle tetkik ettim.

Yüz yirmi sahifeden ibaret hemen umumiyetle her bir sahife ya karşıki sahifeye veya arka sahifeye veya arkaya karşı sahifeye, ya tam tevafuktadır veyahut latîf bir münasebet-i adediyeyi gösterir. Hattâ bir sahifede tevafuk yoktu. Baktım, o tevafuksuz, sahife rakamına tam tevafuk ediyor.

Bu tevafukat-ı umumiyenin en latîf bir ciheti şudur ki: On üç elif bulunan tevafuk, bütün kitapta yedi defadır. Yedi elif olan tevafuk ise on üçtür.

On dört elifli tevafuk sekiz defadır, sekiz elifli tevafuk ise on dörttür.

Dokuz elifli tevafuk yine on ikidir, hem bir cihette on dörttür.

On elifli tevafuk ise on birdir. On bir ise on beştir. On iki yine on beştir. On beş, beştir. Beş yine beştir. Altı yine beştir.

Demek muhtelif rakamlar tevafukattan beş kısmı beş oluyor. Bu beş dahi beş defadır. Bu mübarek beşte latîf ve mübarek bir tevafuk çıkıyor. Ve hâkeza çok cihetlerle latîf bir intizamı gösterir.

Elbette intizam kat'iyen tesadüf işi olamaz. Çünkü elif, dörtten on sekize kadar bulunuyor. Demek on dört ihtimalden bir ihtimal ile tesadüf eder.

— 94 —

ت , ikiden on ikiye kadardır. Demek on ihtimalden bir ihtimal ile tesadüf eder.

Tesadüf olsa olsa beşte bir, dörtte bir, haydi üçte bir olsun, tesadüf zannedilir. Halbuki on adetten sekiz hakiki tevafuk, onda on olarak latîf bir nisbet-i adediye ile tevafuk ise tesadüf işi kat'iyen olamaz.

Hem çok kitaplara baktım, pek nadir tevafuk ediyor. O da bir intizam ve ıttırad tahtında ve bu tefsir gibi umum sahifelerinde bedî' bir tarzda bulunmaz. Ve hiçbir cihette tesadüf işi olamaz.

Tefsirin bütün sahifelerinde yalnız elif ve ت nin tevafukatına işaret ettim. Daha başka sırları var olduğunu kat'iyen kanaatimiz geldi.

Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın tefsiri, elbette i'cazının cilvesine âyine olur.

İkinci Remiz

Matbu tefsirin diğer bir latîf tevafuku:

Kur'an lafzı, bütün bu cüz-ü tefsirde yüz seksen bir (181) adet bulduk. Doksan dokuz adedi tevafuk etmiş. Otuz dokuz adedi tevafuktan çıkmış. Ondan çoğu diğer sahifelerin tevafukuna girmiş. Kırk iki sahifede tek tük bulunduğu için, elbette tevafuk olamaz. Fakat sahifelerin arkasında diğer Lafz-ı Kur'an ile kısmen tevafuk ediyor.

— 95 —
Tenbih

İşaratü'l-İ'caz tefsiri; Eski Harb-i Umumî'nin birinci senesinde, cephe-i harpte, me'hazsiz ve kitap mevcud olmadığı halde telif edilmiştir. Harp zamanının zaruretinden başka, dört sebebe binaen gayet muhtasar ve îcazlı bir tarzda yazılmış; Fatiha ve nısf-ı evvel daha mücmel, daha muhtasar kalmıştır.

Evvela: O zaman izaha müsaade etmiyordu. Eski Said, îcazlı ve kısa tabiratla ifade-i meram ediyordu.

Sâniyen: Gayet zeki olan kendi talebelerinin derece-i fehimlerini düşünüyordu, başkaların anlamalarını düşünmüyordu.

Sâlisen: Eski Said, en dakik ve en ince olan nazm-ı Kur'an'daki îcazlı olan i'cazı beyan ettiği için kısa ve ince düşmüştür.

Fakat şimdi ise Yeni Said nazarıyla mütalaa ettim. Elhak, Eski Said'in bütün hatîatıyla beraber şu tefsirdeki tetkikat-ı âliyesi, onun bir şaheseridir. Yazıldığı vakit daima şehit olmaya hazırlandığı için hâlis bir niyet ile ve belâgatın kanunlarına ve ulûm-u Arabiyenin düsturlarına tatbik ederek yazdığı için hiçbirini cerh edemedim. Belki Cenab-ı Hak, bu eseri ona keffaret-i zünub yapacak ve bu tefsiri de tam anlayacak adamları yetiştirecek inşâallah.

Eğer Birinci Harb-i Umumî gibi maniler olmasaydı tefsirin şu birinci cildi, i'caz vücuhundan olan i'caz-ı nazmîyi beyan ettiği gibi diğer cüzler ve mektublar da müteferrik hakaik-i tefsiriyeyi içine alsaydı, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'a güzel bir tefsir-i câmi' olurdu. Belki inşâallah şu cüz-ü tefsir ve altmış altı adet, belki yüz otuz adet "Sözler" ve "Mektubat" risaleleriyle beraber me'haz olursa ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i Kur'anî yazsın, inşâallah.

— 96 —

Üçüncü Remiz

İşaratü'l-İ'caz âyinesinde temessül eden bir cilve-i i'caza dairdir.

Madem Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'da Lafzullah kudsî tevafukat-ı hârika ile beraber çok mühim nükteleri var. Nasıl ki kısmen göstermişiz ve işaret etmişiz. Elbette me'hazı münhasıran âyât-ı Kur'aniye olan İşaratü'l-İ'caz tefsirinde Lafzullah'ın dört harfi olan elif ve ل ve (sakin elif) ve ه ve Lafzullah'ın başında yemin için istimal edilen üç harf olan و ve ب ve ت، وَاللّٰهِ ve تَاللّٰه ve بِاللّٰهِ gibi nükteleri vardır diye düşündüm. Acele ile teftiş ettim ve kusurlu ve noksaniyetli bulduğum münasebatı kaydediyorum. Tâ ki inşâallah başka bir zata me'haz olur, ben bulmadığım sırları o bulur.

Mesela, Lafzullah'ın başındaki elif, matbu tefsirin satırları başında bin yüz doksan (1190) adettir. Bin adet tam tevafuktadır. Mütebâkisi de latîf münasebat-ı adediye ile zımnî bir nevi tevafuk vardır. Yüz yirmi sahife tefsir ve yedi sahife hâtimesinde, yetmiş yedi tam tevafuk var. On beş dahi bir latîf nükte için birer adet fark ile mesela on bir ile on zımnî tevafuk var. Mütebâkisi ise başka nükteler için tevafuka girmemişler.

Mesela, âhirdeki iki sahifede hem elif hem ت tevafuktan çıktılar. Tâ ikisi darb vasıtasıyla tefsirin intiha adedine tevafuk edip göstersin.

Mesela, Lafzullah'taki (sakin elif) yüz on yedidir. Yetmiş yedisi tam tevafuktur. Mütebâkisi sair arkadaşlarıyla veya sahife rakamıyla tevafuk ediyor. Yirmi yedi defa iki gelmiş. Yirmi bir adedi tevafuktur. Mütebâkisi başka nükteler için tevafuka girmemiştir. Üç adet ile yirmi yedi defa zikredilmiş. Yirmi beş tevafuktur. İki adet başka nükteler için tevafuka girmemiştir.

— 97 —

ل doksan beş sahifede vardır. Ondan da yetmiş tevafuk var. On üç adedi tevafuksuz. Otuz dört defa iki gelmiş. Altı tevafuksuz, mütebâkisi tevafuklu. On beş defa üç gelmiş. On tevafuklu, beş tevafuksuz.

ه de yetmiş dokuz tevafuk var. On iki sıfır, yirmi sekiz tevafuksuz. Kırk beş defa bir gelmiş, üçü tevafuksuz, mütebâki tevafuk. Yirmi üç defa üç gelmiş, sekiz tevafuksuz, mütebâki tevafuk. Otuz defa iki gelmiş, üçü tevafuksuz, mütebâki tevafuk. Sekiz defa dört gelmiş, dördü yine tevafuksuz, dördü tevafuklu. Yalnız bir defa sekiz, bir defa altı gelmiş.

ب yüz iki sahifede var. Mütebâki sahifelerde yoktur. Mevcuddan yetmiş tam tevafuk var. Mütebâkisi başka nükteleri var. Otuz dört defa iki gelmiştir. Dördü tevafuksuz, mütebâkisi tevafuklu. Kırk bir defa bir gelmiş. Üçü tevafuksuz, mütebâki tevafuk.

ت doksan dokuz sahifede ehemmiyetli bulunmuş, başka sahifelerde bulunmaz veyahut ehemmiyetsizdir. O doksan dokuzdan altmış adedi birbirine tam tevafukta. Mütebâkisi ya elif ile veya sahife rakamıyla tevafuk ediyor veya bir latîf nükteyi gösteriyor.

ت nin latîf münasebatından bir numune: Altı ت on beştir. Beş ت yirmi ikidir. İki ت dörttür. Üç ت dörttür. Dört ت on ikidir. Dokuz ت on ikidir. On bir ت ikidir. Yedi ت yedidir. Sekiz ت on dokuzdur.

و yüz on üç sahifede elli üç tam tevafuk, sekiz defa yedi ve sekiz olarak geliyor. Tâ ki sahife rakamı gibi başka tevafuku göstermek için yediden sekize atlıyor ve sekizden yediye iniyor. Demek altmış bir tevafuk var. Mütebâkisi arkadaşlarıyla, sahife rakamıyla latîf tevafukatı var. Yirmi dört defa altı geliyor. On beş kendi kendine tevafuk ediyor. Dokuzu başka tevafukla, diğer nüktelere hizmeti vardır. Yirmi altı defa beş geliyor. Yirmisi kendi kendine tevafuk ediyor. Altısı başkaları ile tevafuk edip başka hizmetleri görüyor.

— 98 —

Dördüncü Remiz

و tevafukatının bir sırr-ı acibi:
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ اَيُّهَا الْاِخْوَانَ الصَّادِق۪ينَ الصِّدّ۪يق۪ينَ الْمُصَدِّق۪ينَ

Aziz kardeşlerim!

İnsan ara sıra yemişlere muhtaç oluyor. Kut ile beraber tefekküh de lâzım olduğu gibi, ilm-i belâgatta kut ve gıda hükmünde olan fenn-i meâni ve beyanın belâgat nüktelerinin fakihesi dahi fenn-i bedî'ın mezayasıdır. Çendan sanat-ı bedîa lafza ve surete aittir fakat ehl-i belâgatça kelâmın ziyneti, fakihesi, yemişi hükmündedir. Kur'an-ı Hakîm ve ehadîs-i Nebeviyede çok bulunuyor. Demek güzeldir. Onun için güzel kelâmlar içinde bulunuyor. Hem çok defa hakaike hizmet ediyor ve manaların muntazam ve mevzun olduğunu gösteriyor.

Madem Cenab-ı Hakk'ın esma-i hüsnasından bir ismi, Bedî'dir. Onun cilvesine mazhariyet, bir sırrı işmam ediyor.

Hem bir zat-ı azîmin iltifatının zarfı ve iltifat ile verilen hediyeye sarılan bir parça bez, çendan zatında ehemmiyetsiz cüz'î bir şey olarak görünse de fakat o iltifat-ı şahanenin ve işarat-ı mülûkânenin unvanı ve zarfı olduğu cihetinde çok kıymettardır. On paralık ise de, on lira kıymetindedir.

Madem Sultan-ı Ezel ve Ebed'in bir işaret-i hususiyesini "Yedi İnayet" namıyla bir mektubda yazdığımız gibi yedi işarat ve o yedi inayetin içinde ve o yedi inayetten tevafuk kısmından bir iltifat-ı hususiye hissettik. O iltifatın zarfı ve gılafı olan tevafukun envaına ne kadar cüz'î olursa olsun o işaretin hesabına ehemmiyetle bir hakikat-i ilmiye gibi ehemmiyet vermeye kendimizi mecbur biliyoruz. Biz onun için İşaratü'l-İ'caz tefsirindeki tevafukat-ı harfiyeye ehemmiyet veriyoruz.

***
— 99 —

Bir defa acele ile baktım. Elif ve ت nin, en muannid bir adamı dahi susturacak bir derecede bir intizam, bir ıttıradı göründü. Tesadüfe havale edilse yüz yirmide ancak yirmide zahiren tesadüfe verilebilir. Mütebâkisi kasdı ve iradeyi ihsas ediyor bir tarzdadır.

Hattâ en âhirki yaprakta elif on beş gelmiş, tevafuksuz. Karşısındaki ت sekiz gelmiş, onun da tevafuku yok. Halbuki tevafuktan çıkanlar, kısmen kitabın sahifelerindeki rakamı işaret ediyordular.

Dedim: "Acaba kitabın başından âhirine kadar elif ile ت ekseriyetle tevafukla muntazaman geliyor. Hâtimesinde خِتَامُهُ مِسْكٌ lâzım gelirken ikisi de tevafuktan çıkmış."

Dikkat ettim, canım sıkıldı. ت yi elifin başına vurdum, "Ne için böyle karıştırarak yoldan çıktınız?"

Birden o darbımdan yüz yirmi adet gösterdiler. Parmaklarıyla işaret eder gibi "İşte senin tefsir kitabının nihayeti yüz yirmi adettir. Bizim vazifemiz onu göstermektir." خِتَامُهُ مِسْكٌ sırrına mazhar oldular.

İkinci defa tekrar acele ile tefsire baktım. Dedim: Acaba elif, Allah'ın evvelki harfidir. ت ekseriyetle ve hususan vakf halinde ه ye kalbolduğu için Lafzullah'ın âhir harfi hükmündedir. Hem huruf-u kasemiye olduğu cihetle, Lafzullah'ın önünde تَاللّٰهِ، تَاللّٰهِ gibi zikredilir. Bu iki huruf gibi bütün kitapta devam eden yoktur. Yalnız en büyük huruf-u kasemiye olan و Lafzullah'ın önünde kasem vaktinde ekseriyetle zikredilir. Bu kitapta ekseriyet-i mutlaka ile devam ediyor. Bir intizam ve bir kasd ve iradeyi işmam edecek çok münasebatını şu tefsirde gördük. و ın tevafukatına kısmen tefsirin bir köşesinde işaretler koydum. Sizdeki tefsiri ona bakarak kaydediniz.

— 100 —

Ben bu و , elif, ت deki latîf ince intizamı gördükten sonra acaba başka kitaplarda bu sırrın bu tarzına mazhariyetleri var mı diye baktım. Halebî gibi Arabî ve şerh ve mübarek bir kitabın satırları yirmi iki, hem elifleri ve ت leri çoktur. Üç yüz elli sahife içinde, üç yüz otuz sahifeye kadar baktım. Elif tevafukatı karşı sahifeye on dört taneden başka yok. Arka sahifeyi de ilâve etsek, on dört de olmaz. Mecmuu yirmi sekiz olur. Haydi kırk ve haydi yüz olsun farz etsek yine hiç tefsire benzemiyor. Çünkü tefsirde yüzde ancak yirmi, zahiren hariç kalıyor.

Sonra dedim: Kendim eskiden yazdığım Arabî risalelerim var. Biri Türkçe olarak on iki küçük Arabî risalelerime baktım. On iki risalede on iki tam tevafuk buldum. İki yüz yetmiş sekiz (278) sahifeden ibaret olan risalelerden seksen sekiz sahifesi Türkçe, mütebâkisi Arapça olduğu halde tetkik ettim. On iki kadar sahife tevafukatı ve arka sahife, ya o kadar veyahut daha bir parça fazladır. Olsa olsa yirmi otuz tevafuk bulundu. Halbuki onların bazı sahifeleri yirmi satırdır.

Hem elif, ت tefsir gibi devam etmiyor, ıttırad ve intizamı yok. Hem hurufatta küçük adetler oluyor. İki, üç, dört gibi adede iniyor. Küçük adetlerde tevafuk çok olmak lâzım gelirken pek az var.

Tefsirin elif, و ve ت lerinde adet çok olduğu halde tevafukatı pek az lâzım gelirken pek çok olduğu cihetle şekk ve şüphe bırakmadı ki bir iltifat-ı has ve bir işaret-i hususiye ve bir inayet-i mahsusanın lemaatı ve emaratı ve tereşşuhatıdır.

Madem neşemizi açıyor ve hizmet-i Kur'aniyede şevkimizi ziyadeleştiriyor ve itimadımızı teyid ediyor ve menfaatli meyveler veriyor, elbette hakikattir ve min indillahtır. {(Hâşiye): İşaretin mahiyeti gizli olur, sarîh bir suret onda aranılmaz. İşaretlerin cüzleri daha ziyade gizlenir. Bir işaretin yüz eczasından bir cüzü, gayet hassas bir dikkatle hissedilir.

İşte bu sırra binaen, beyan ettiğimiz ince tevafukattan ve münasebattan sarahat-i kat'iye istemek gayet insafsızlıktır. Hem de gayet acele ile bakıldığından, hatamız bulunsa da ıslah edilmeli.}

— 101 —
İhtar

و , elif, ت tevafukatı bazen bir yaprak atlar. Bazen de başka tevafuk içine karışır. Mesela: Otuz altıncı sahifede elif dokuz, bir yaprak sonra elif dokuza bakar. O iki dokuz ortasında elifin iki altı tevafuku var. Bazen zelzele lafzı gibi, o iki tevafuk birbirine karışır. Hem bazen ت، و a tevafuk eder. و dahi onlara tevafuk için yolunu değiştiriyor.

İ'tizar: Bu küçük ve ince meselede ziyade tafsil ve ehemmiyet verdiğimden kusurumu affetmek, ruhları sıkılmamak için kardeşlerimden rica ediyorum. {(Hâşiye): Hakikaten uzun konuştun, belki israf ettin. Böyle ince şeyleri, senden başka kim vakit ve ihtiyaç bulur ki tetkik etsin.}

— 102 —

Beşinci Remiz

Hâtime

Kur'an'da Lafzullah'ın hurufatının tevafukatı adetlerinin birbirine tevafuklarını, zerre miktar insafı bulunan tesadüfe veremez. Ezcümle:

Başındaki elif yetmiş yedi tam tevafuku olduğu gibi, sakin elif dahi aynen yetmiş yedi

{(Hâşiye): Ehemmiyetli yetmişler, yetmiş yedi senedeki Said'in yaşını gösterdiği gibi "Nur telifi o tarihte tamam olur." diye remzeder.

(Hâşiyenin Hâşiyesi): Bu yetmiş yedide bu mübarek harflerin tevafukatı, otuz sekiz sene evvel telif edilen İşaratü'l-İ'caz, bu tevafukla güya işaret eder ki "Müellif, yetmiş yedide vazife-i telifiyesi tam olur."

Hakikaten Hüccetüzzehra son telifi ve yetmiş yedi senesinin mahsul-ü hayatı olduğunu tasdik ediyoruz.

Nur Şakirdleri namına hizmetinde bulunan Zübeyr}

tam tevafuk ediyor. Hem ب nin yetmiş tam tevafukuna ve ل ın yetmiş tevafukuna ve م in yetmiş tevafukuna ve ه nin yetmiş küsur tevafukuna mutabakatı, beş defa yetmiş birbiriyle tevafuku bilbedahe kör tesadüfün işi olamadığı gibi ت nin altmış adet tevafuku, و ın dahi aynen altmış tevafukuna ve ن un altmış küsur tevafukuna mutabakatı tesadüf işi olamaz.

Hem ت nin beşer tevafukunun adedinin yirmi defa olduğu, و ın dahi beşer adet tevafukunun aynı yirmi olmasına mutabakatı kör tesadüfün işi diyenler elbette kördürler. ل otuz dört defa iki gelmesi

ve ه otuz defa iki gelmesi

— 103 —

ve sakin elifin ikişer ve üçer adetleri her bir kısmı yirmi yedi defa gelmesi

hem sakin elif ve ه her birinin üçer adetleri yirmi küsur gelmesi

ve ه ve ب her biri kırk küsur defa bir tek gelmesi ve her birinden yalnız üç adet tevafuksuz kalması ن un ikişer tevafuku yirmi altı defa olup aynen yirmi altı defa olarak üçer tevafukuna tevafuku ve م in yirmi iki defa üçer tevafukuna bir derece muvafık gelmesi...

Elbette ve her halde şuursuz ve kör tesadüfün işi değildir. Belki alâmet-i makbuliyet olarak bir inayet-i hâssanın tanzimi ve müdahalesiyle oluyor. Ve hâkeza... Mezkûr tevafuk adedindeki tevafukat-ı latîfe gibi çok münasebetleri var.

Zannederim, bu hurufat münasebatındaki sırra dair israf ettim, fazla söyledim. Kardeşlerime bir derece usanç verdim. Belki lisan-ı halleri

لَاخَيْرَ فِى الْاِسْرَافِ

der. Ben de derim ki:

İhtiyarsız bir niyet-i hayr ile israfa girdim. Onun için İmam-ı A'zam gibi derim:

كَمَا لَاخَيْرَ فِى الْاِسْرَافِ لَا اِسْرَافَ فِى الْخَيْرِ

İnşâallah böyle hayırlı işte israf yoktur. İsraf olsa da affedilir.

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْ اَعْمَالَنَا مُوَافِقَةً لِمَرْضَاتِكَ وَوَفِّقْنَا لِاتِّبَاعِ سُنَّةِ نَبِيِّكَ
عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ اَفْضَلُ الصَّلَاةِ
وَاَتَمُّ التَّسْل۪يمَاتِ اٰم۪ينَ
***
— 104 —

Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmının

İKİNCİ REMZİ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Kenzü'l-Arş Duası'nın Feyzinden Gelen Bir Nükte-i Kur'aniye

Lafzullah'ın içindeki hurufatı ile ve yemin için Lafzullah'ın başında bulunan و،ب،ت harfleri Kur'an'ın bir tefsiri olan İşaratü'l-İ'caz'da hârikulâde bir sırr-ı tevafuku göstermeleri, bu hurufatın Kur'an'ın içinde mu'cizane vaziyetlerinden neş'et ettiğini gördük. Adetlerinin küsuratı {(Hâşiye): Evet, böyle galebe-i zan kâfi olduğu makamat-ı hitabiyede ve mezaya-yı bedîiyede ve letaif-i belâgatta ve münasebat-ı tevafukiyede ve büyük adetlerde küsuratın ve küçük adetlerin farkları, bir sebeb-i fârık teşkil etmediğinden, küsuratın farklarına fârık nazarıyla bakmadık ve bakılmaz.} başka bir münasebet gösterdiğinden şimdilik ondan kat'-ı nazar ile yalnız küllî adetlerindeki münasebat-ı tevafukiyeyi işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Lafzullah'ın en mühim harfi olan baştaki elif, umum Kur'an'da çok sırlara medar olarak 40 bin gelmesi ve yine Lafzullah'ın eliften sonra lâm-elif yani لا , meşhur bir adet olan 19 bin {(Hâşiye): بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ aded-i hurufatıyla altı ism-i a'zamın aded-i hurufatı on dokuzdur.}

— 105 —

gelip Lafzullah'ın âhiri olan ه yine aynen 19 bin olarak ikisinin muvafık gelmesi...

Hem yalnız ل hesab-ı ebcedle otuz olduğuna göre ona muvafık olarak Kur'an'da 30 bin gelmesi...

Ve و bir hesapça 23 bin diğer bir cihette 20 bindir. Hem ى nin hem م in hem لا nın hem ه nin 19 veya 20 bin adetlerine ve Kur'an'daki yekûnlerine muvafık gelmesi...

Ve Lafzullah'ın başındaki elif-lâm-ı tarif yani ال 70 bin olup {(*): elif 40 bin ل 30 bin} Kur'an kelimatının mecmu-u adedi olan 70 bine muvafık gelmesi...

Hem ب ve ت iki kardeş gibi bir derece fark ile ب 11 bin, ت 10 bin muvafık gelmesi...

Ve âhir-i huruf-u hecadan olan ve nidada İsmullah'ın evvelinde bulunan ى yirmi bin dokuz yüz (20900), bir cihette 19 bin küsur olmakla hem لا nın, hem ه nin, hem و ın adetlerine ve Kur'an'daki 19 binlik yekûnlerine muvafık gelmesi...

Ve Lafzullah'ın mecmu-u Kur'an'da iki bin sekiz yüz (2800) ve لا sı 19 bin ve ه si yine 19 bin, mecmuu 40 bin olup baştaki elifin 40 bin adedine muvafık gelmesi...

— 106 —

Hem Lafzullah'ın hurufatından başka harflerin Kur'an'da adetleri çok latîf münasebat-ı tevafukiyeyi göstermeleri, ezcümle:

Ebced hesabıyla ج üç olup ve Kur'an'da üç bin olarak makamına muvafık gelmesi, ح hecada ج in kardeşi olduğundan ج gibi yine üç bin ve د ebcedde ج in arkadaşı olduğundan yine üç bin olup, üçü birbirine muvafık gelmesi...

Hem ebced hesabıyla yüksek makamda bulunan ث،ذ،خ،غ،ض hem ص her biri Kur'an'da ikişer bin gelip birbirine muvafık gelmesi...

Ve ص ın güzel ve hafif bir şekli olan س , üç dişine münasebettar üç bin üç yüz otuz (3330) olup latîf sırları îma eder bir surette gelmesi...

Ve ط ve ظ iki kardeş gibi ظ، ط dan daha hafif olduğundan bin iki yüz, ظ onun kız kardeşi gibi nısfı olarak altı yüz gelmesi...

ف ebced hesabıyla seksen olmasına göre Kur'an'da iki sıfır zammıyla muvafık olarak sekiz bin gelmesi...

ع، ك her biri dokuz bin gelerek birbirine muvafık gelmesi...

قُرْاٰنْ kelimesinde en birinci harf olan ق altı bin gelip Kur'an'ın mecmu-u âyâtının altı bin adedine tevafuk etmesi, bazı münasebetler için muvafık gelmesi...

ب، م ye nisbeten usûl-ü sarfiyece birbirine kalp ve makamına geçen iki ب kadar ve ebcedî makamının yarısı kadar 20 bin gelmesi...

— 107 —

Ve ن ebcedî makamı olan ellinin yarısı hükmünde olan 26 bin gelmesi...

Elbette ve her halde Kur'an'ın hurufatında dahi bir cilve-i i'cazın bulunmasına işaret...

Ve o hurufatta hârikulâde muntazam çok nükteler ve sırların bulunduğuna delâlet...

Ve huruf-u Kur'aniyenin her biri ondan on bine kadar sevap meyveleri vermesine liyakatine ve kabiliyetine şehadet...

Ve huruf-u Kur'aniyenin tebdiline çalışanların nihayet derecede belâhet ve hasaretlerine kat'î delâlet ettiğini ehl-i dikkat tereddüd etmez, görür.

Ehl-i ilhadın kör oldukları için görmemeleri, İmam-ı Busayrî'nin

قَدْ يُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ
وَيُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ

düsturuyla "Gözlerindeki hastalıklar ile güneşin ziyasını göremezler ve dillerindeki hastalıklarla âb-ı hayat olan şu tatlı suyun lezzetini ve zevkini hissedip tadamazlar."

اَللّٰهُمَّ وَفِّقْنَا لِفَهْمِ اَسْرَارِ الْقُرْاٰنِ عَلٰى وَفْقِ مَا فِى اللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ
وَمُوَافِقًا لِفَهْمِ نَبِيِّكَ الْاَكْرَمِ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِه۪ وَ اَصْحَابِه۪ اَفْضَلُ صَلَاةٍ وَاَزْكٰى سَلَامٍ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
***
— 108 —

İKİNCİ REMZ'İN MÜHİM BİR ZEYLİ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
[On dakika zarfında hasıl olan bir nükte]
Kenzü'l-Arş Duası'nın Feyzinden Gelen İkinci ve Yeni ve Ayrı Bir Nükte-i Tevafukiyedir.

Nasıl ki Sure-i Kevser'in hurufatı, ebcedî makamı üç bin adet olmakla:

Hem Sure-i Yâsin'ın üç bin adet hurufuna

hem Sure-i Furkan'ın üç bin adet hurufuna

hem Sure-i Fâtır'ın üç bin adet hurufuna

hem Sure-i Sebe'in üç bin adet hurufuna

hem Sure-i Ve's-sâffât'ın üç bin adet hurufuna

hem Sure-i Sâd'ın üç bin adet hurufuna

hem Sure-i Ra'd'ın üç bin adet hurufuna

hem Sure-i Er-Rum'un üç bin adet hurufuna

hem Sure-i Zuhruf'un üç bin adet hurufuna

hem Sure-i Şûra'nın üç bin adet hurufuna

hem Sure-i İbrahim'in üç bin adet hurufuna tevafuku ve o on bir surenin birbiriyle muvafakatı ve mutabakatı bilbedahe tesadüf işi olamaz.

— 109 —

Aynen öyle de Sure-i Kevser'in en kısa sure olmakla beraber hurufunun makam-ı ebcedîsi olan üç bin adet ile;

En uzun sure olan El-Bakara örfî kelimatının üç bin adedine...

Hem Sure-i Âl-i İmran kelimatının üç bin adedine...

Hem Sure-i Nisa kelimatının üç bin adedine muvafakatı...

Elbette kör tesadüfün işi değil ve rastgele şuursuz ittifakî bir vaziyet olamaz.

Bu tevafukatta küçük küsurat, münasebat-ı tevafukiyeyi bozmadığından nazara almadık.

Hem en kısa sure olan Sure-i Kevser'den bahsettiğimiz münasebetiyle Sure-i اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ ف۪ى لَيْلَةِ الْقَدْرِ 'in {(Hâşiye): اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ suresinin hurufatı tekerrürde terakkiyatı muntazamdır. Şöyle ki: ذ،ط،ع،ش،س،خ،ج birbiriyle müttefik birerdir. ح iki. ق،ب،و üçer, birbiriyle müttefik. tenvin ف،د dörder, birbiriyle müttefiktir. ه beş. ى،ت yedişer, birbiriyle müttefik. ن sekiz. sakin elif م dokuz, birbiriyle müttefik. و on, ن (tenvin) ile on bir, (hemze) on iki.

İşte bir'den on ikiye kadar muntazaman terakkisi, şu hurufat tesadüfe tabi olmadığına letafetli bir işarettir. اِنَّا اَنْزَلْنَاهُ nün makam-ı ebcedîsi, dokuz bin yedi yüz ondur (9710).

Surenin hurufatı işaretli olduğuna işaret eden, Leyle-i Kadr'in üç defa tekerrürüyle yirmi yedi huruf olup, Ramazan'ın yirmi yedinci gecesindeki Leyle-i Kadr'in tevafuk sırrıyla kat'î işaretidir.

Sair işaratı, inşâallah başka vakitte meşiet-i İlahiye taalluk etse yazılacaktır.} bir tek tevafukundan bahsedeceğiz. Şöyle ki:

Sure-i Kadr'ın yüz yirmi hurufu var. Gayr-ı melfuz hemze sayılmazsa yüz on dörttür. En evvel nâzil olan Sure-i Alak

— 110 —

küsuratından kat'-ı nazar nısf-ı evvelin hurufatı ve tam surenin kelimat-ı nahviyesi yüz küsur olmakla; Sure-i Duha, Sure-i Elem Neşrah Leke ve Sure-i Zilzal ve Sure-i Tekâsür ve Sure-i El-Maun ve Sure-i El-Alak'ın nısf-ı evveli ve Sure-i Vettîn ve Sure-i El-Karia ve Sure-i Hümeze'nin her birinin yüz aded-i hurufuna tevafuku ve o on surenin küsuratından kat'-ı nazar birbiriyle manidar muvafakatı tesadüfî olamaz.

Aynen öyle de: Sure-i El-Kadr'in mütevafıkları olan o on surelerin her biri yüz adet hurufu ise, kelimat noktasında da Sure-i Fecr, Sure-i Abese, Sure-i El-Mürselât, Sure-i El-Buruc, Sure-i El-Mutaffifîn, Sure-i El-İnşikak, Sure-i En-Naziat, Sure-i Nebe', Sure-i Münafikûn ve Sure-i Cumua'nın her birinin yüz küsur örfî aded-i kelimatına yüzlükte manidar tevafukları tesadüfî olmadığı gibi...

Evvelki huruf cihetinde de on adet sure-i mütevafıkanın ve kelimat cihetinde son on adet suver-i mütevafıkanın küsurattan kat'-ı nazar tevafuklarıyla beraber o iki kabile olan onar adet sureler müttefikan âyet nokta-i nazarında Sure-i İsra, Sure-i Kehf, Sure-i Tâhâ, Sure-i Yusuf, Sure-i Hûd, Sure-i Yunus, Sure-i Nahl, Sure-i Enbiya, Sure-i Mü'minûn, Sure-i Tevbe, Sure-i Maide her birinin yüz küsur adet âyetlerine manidar tevafukları elbette bir hikmeti var. Ve her halde şuursuz, hikmetsiz tesadüfün işi değildir.

{(Hâşiye): Elhasıl: Sure-i Kadr harfleri ve Sure-i Alak'ın kelimat-ı nahviyesi ve en evvel nâzil olan nısf-ı evvelin hurufatı yüz küsur hurufuyla, on surenin hurufatına manidar tevafuk ediyor. Ve diğer on surenin kelimatına manidar tevafuk ediyor, hem uzun diğer on surenin âyâtına gayet manidar tevafuk ediyor. Demek bu otuz sureden her birisi yirmi dokuz sureye tevafuk ediyor. Demek bu küçük tevafuk-u Kur'aniyede dokuz yüz tevafuk var. Küsurattan kat'-ı nazar edilmiş. Çünkü münasebat-ı tevafukiyeyi bozmaz. Bu tarzdaki tevafuka hiç mümkün müdür ki tesadüf içine karışsın? Hem hiç mümkün müdür ki mühim hikmetleri bulunmasın?}

Küsuratlarının farkları cüz'îdir.

Mesela: Tenvirü'l-Mikbas tefsirinin gösterdiği adede binaen Sure-i Yunus'un kesri dokuz, Kehf'ın on, İsra'nın on bir, Hûd'un on iki, Mü'minûn'un on dokuz, Maide yirmi, Alak'ın nısf-ı evveli

— 111 —

yirmi bir, El-Kadr yirmi iki, Nahl yirmi sekiz, Tevbe otuz, Tîn elli, El-Karia elli iki ve hâkeza... İşte böyle kesirlerin küçücük farkları, münasebat-ı tevafukiyeyi elbette bozmaz.

Hem Sure-i Kadr yüz on dört (114) harfiyle, yüz on üç (113) surelerin adedine bir fark ile tevafuku manidardır. Güya benden başka yüz on iki (112) sure ile bir de küçük bir Kur'an olan Fatiha geleceğine bir îmadır.

Bu surelerin âyât cihetindeki tevafukatta bir letafeti şudur ki:

ألف isminin ebcedî makamı olan yüz on bir (111) ki üç eliftir yani ااا Hem Sure-i İsra, hem Sure-i Yusuf, hem bir kavle göre Sure-i Kehf aynen yüz on bir (111) olması ve o üç eliften ikisi bir çizgi üstüne konulsa, bu suret olur الل ki Lafzullah'tır.

Sure-i Kevser ve Kadr ve Alak bahsi münasebetiyle Sure-i İhlas'ın bu nevi tevafukatta bir küçük nüktesini beyan etmek münasiptir. Şöyle ki:

İhlas'ın ebcedî makam-ı hurufîsi bin üçtür (1003). Küsurdan kat'-ı nazar Sure-i Nur, Sure-i Hacc, Enfal, Nahl ve İsra ve Kehf ve Enbiya ve Mü'minûn ve Zümer ve Yusuf ve Hûd ve Yunus ve Neml ve Şuara ve Tâhâ surelerinin her birinin bin küsur kelimat adetlerine tevafukuyla beraber;

Huruf cihetinde Sure-i Sebe' ve El-Hàkka ve Mümtehine ve İnsan ve Tûr ve Secde ve ve'z-Zariyat ve Rahman ve Tahrim ve Talak ve Duhan surelerinin her birinin bin adet küsur hurufuna manidar tevafuku elbette bir sülüs-ü Kur'an addedilen Sure-i İhlas'ın hikmettar bir nüktesidir ve bir sırr-ı azîmi var ve şuursuz ve hikmetsiz tesadüfün işi değildir.

Mezkûr surelerin küsuratı çendan bir kısmı büyükçedir, fakat Tenvirü'l-Mikbas tefsirine göre birbirine yakındırlar. Mesela; Sure-i Tûr ve Secde ve Mümtehine ve Sebe'in kesirleri beş yüzde müttefiktirler, yalnız küçük farkları var.

***
— 112 —

Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmı'nın

ÜÇÜNCÜ REMZİ
Bu Remiz çok ehemmiyetlidir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Kenzü'l-Arş Duası'nın Feyzinden Gelen Üçüncü Nükte-i İ'caziye

Mukaddime

Şu Nükte, İki Kısım'dır.

Birinci Kısım, şimdiki sünuhat ve tahkikatıma bina edilmiş, Sure-i Alak'a aittir.

İkinci Kısım, Tefsir-i İbn-i Abbas'tan ahzedilen ve surelerin kelimat ve hurufatını hesap eden beyne'l-ulema mevsuk allâme-i Firuz Âbâdî olan Sahib-i Kamus'un meşhur tefsirine istinaden ve eski mahfuzatıma itimaden suver-i Kur'aniyenin mabeynindeki tevafukatla işaret edilen bazı sırlara dairdir. Şu tefsir ve eski mahfuzatım ekseriyetle huruf-u melfuzaya ve kelimat-ı örfiyeye bakarlar.

Birinci Kısım

Sure-i Alak'ta hurufatın vaziyetindeki letaif çoktur. Biz yalnız tevafukatla münasebettar dört letafetlerine işaret edeceğiz:

— 113 —

Birinci Letafet: En evvel nâzil olan bu surede, hemzenin kırk beş defa tekerrürü ile ل ın kırk beş defa tekerrürüne tevafukla beraber, kırk bir surenin başına parmağını basıyor.

ب on altı defa tekerrürüyle ى nin on altı defa tekerrürüne tevafuk edip, ى on dört surelerin başına işaret edip ب başka sırları gösterir.

ت on dört defa tekerrürüyle ر nın on dört adedine tevafuk ile vücudlarını hissettiğim ve şimdilik teşhis edemediğim, Kur'an ile münasebettar sırlara işaret ediyorlar.

ق sekiz tekerrürüyle sekiz surenin başına işaret ettiği gibi, س in sekiz adedine tevafuk etmekle beraber, س dahi sekiz surenin başına parmak basıyor ve mühim sırlara medardır.

ط üç adet tekerrürüyle yine üç surenin başına işaret etmekle beraber, ص ın üç adedine ve خ nın üç adedine tevafuk ediyor.

ن (tenvin) ile beraber yirmi dokuz tekerrürüyle medde denilen (sakin elif) in yirmi dokuz adedine tevafuk noktasında çok esrara medardır.

و ebcedî makamı altı adedi ve tekerrüründeki altı adedine ve د ın altı adedine tevafukla vav-ı kasem ile başlayan on iki sureye işaret etmekle beraber, makam-ı ebcedi altı olduğundan tekerrürü dahi altı olsa otuz altı olur. Vav-ı kasem ile başlayan on altı surelerin başlarına otuz altıdan iki tanesi müstesna otuz altı vav-ı kasemiyeyi tevafuk ile göstermesi mühim esrara medar olduğunu gösterir.

ع on iki, م on üç adedine bir fark ile bir münasebet-i tevafukiye ile şimdilik bilmediğim bazı sırları gösterir.

— 114 —

ذ yedi, ه nin yedi adedine tevafuk etmekle ikinci ve üçüncü letafetlerde beyan edilen esbaba binaen elbette bunlar dahi öteki harfler gibi bazı esrara medardırlar.

غ iki, ف iki, ج iki birbirine tevafukla makam-ı ebcedî noktasında bin veya iki bin yüz altmış altı (1166 - 2166) gelecek veya geçmiş tarihindeki hâdisata îmadan hâlî değildir.

ك on defa tekerrürüyle makam-ı ebcedî noktasında iki yüz olmakla fütuhat-ı Kur'aniyenin en müterakki tarihi olan 200 tarihine ve fütuhat-ı Kur'aniyenin durmasıyla tedafüî vaziyetine girmesi zamanı olan 1200 tarihine işaret etmesi, bu esrarlı surenin şe'nindendir.

Bu surenin hurufunda bir letafet daha var. Şöyle ki: Muntazaman terakki ediyor.

Mesela: ز bir; ف،غ،ج ikişer; ط،ص،خ üçer; و،د altışar; ه ،ذ yedişer; س،ق sekizer; ك on; ع on iki; م on üç; ر،ت on dörderdir. ب،ى on altışar; ن tenvin ile (sakin elif) yirmi dokuzar; hemze, ل kırk beşerdir.

İkinci Letafet: Sure-i El-Alak Hazret-i İbn-i Abbas radıyallahu anhümadan nakl-i sahih ile sabittir ki en evvel Hazret-i Cebrail aleyhisselâm

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ

suresini getirmiş. Bir rivayette tâ اَرَاَيْتَ kelimesine kadar en evvel nâzil olan odur. Bir vakit sonra Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm namaz kılarken Ebu Cehil taarruz ettiği hengâmda اَرَاَيْتَ kelimesinden nihayete kadar nâzil olmuş. Demek en evvel nâzil olan, şu surenin اِلٰى رَبِّكَ الرُّجْعٰى kelimesine kadardır ve o da yüz yirmi dokuz (129) harftir. Bir

— 115 —

cihette yüz yirmi birdir (121). Şedde sayılmazsa yüz on dokuzdur (119). Yalnız melfuz yüz on dört (114) oluyor. Demek en evvel nâzil olan bu nısf-ı evvel, yüz on dört (114) adet Kur'an surelerine işaret ediyor.

Şu surede ظ،ض،ش،ث dan başka bütün huruf-u heca mevcuddur. Şu sure en evvel nâzil olduğu için ve اِقْرَاْ ile «Kur'an'ı oku» demekle şu sure, Kur'an'ın bir nevi fihristesi hükmünde olduğuna delâlet eder. Madem bu sure en evveldir ve fihriste hükmündedir. Elbette hurufatıyla ve kelimatıyla Kur'an'ın surelerine bakacak ve haber verecek.

Mesela, yüz on dört (114) nahvî kelimatıyla ve hem en evvel nâzil olan nısf-ı evvel hurufatıyla bir cihette umum suver-i Kur'aniyenin adedine tevafuk ve bir cihetle suhuf-u enbiyanın adedine tevafukla mühim esrara medardır.

Şu surenin birinci letafetinde zikredilen mükerrer hurufat adediyle gayet manidar, gelecek suver-i Kur'aniyeyi haber veriyor. Ezcümle:

Kur'an'ın kırk bir suresinin başı eliftir, yani hemzedir. Sure-i

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ 'de hemze çendan kırk beş sayıldı. Fakat âhirdeki وَاسْجُدْ وَاقْتَرِبْ kelimelerinde ve بِاسْمِ 'de ve بِالْقَلَمِ 'deki hemzeler hiçbir kıraatta okunmadıklarından sayılmazlar. Şu halde bu en evvel nâzil olan suredeki kırk bir hemze, kırk bir surenin başlarına kırk bir işaret parmaklarıyla gösterir, haber verir ve geleceklerine müjde verir.

ى on altı defa tekerrür etmiş. Fakat اَلَّذ۪ى ve اَرَاَيْتَ her biri üçer defa tekerrür ettiğinden ikişer sayılsalar on dört ى kalır. Bu on dört ى ile Kur'an'ın surelerinden on dört surenin başlarında bulunan ى lere tevafukla parmak basıyor ve

— 116 —

gösteriyor. Ve on iki yerde (yâ-i nidaiye) ile başlayan surelere nazar-ı dikkati celb ettiriyor.

Hemze ile ل ın ال suretinde beraber zikredilmeleri şu surede on dört tekerrürü var.

م in dahi on üç tekerrürü vardır. Kur'an sureleri içinde on üç surenin başında elif-lâm ism-i hecaileriyle bulunmakla beraber, Sure-i اَلَمْ تَرَ كَيْفَ 'de çendan ism-i hecaisiyle bulunmaz. Fakat öteki surelerin aynı şeklinde الم yazıldığından on dört sure olur. Şu Sure-i Alak aynen Fatiha gibi on dört لا den on dört parmaklarıyla o şifre-misal on dört surelerin başlarına işaret ediyor ve gösteriyor.

Hem م siz beş الٓرٰ yerine م li altı حٰمٓ gelse, on beş surede م dahi ism-i hecaisiyle zikredilmiş olur.

Şu suremizde on üç م ve Besmele'nin üç mim'iyle on altı م olur.

اَلَمْ تَرَ كَيْفَ dahi o on beş sureye ilâve edilse o da on altı sure olur. Demek suremizdeki م ler, suver-i Kur'aniyedeki on altı şifreli ve م li surelerin başlarına tevafuk sırrıyla parmak basıyor.

س nin sekiz tekerrürü var. Surelerin Yâsin ile beraber {(Hâşiye): Yâsin'deki س ism-i hecaisiyle zikredildiğinden başında س olan surelerden sayılır.} başlarında س ile başlayan yalnız sekiz tane sure var. Bu sekiz o sekize tevafuk sırrıyla sekiz parmak ile sekiz sureyi gösteriyor.

ق sekiz defa tekerrür etmiş. Kur'an sureleri içinde yalnız sekiz sure ق ile başlamış. Demek şu sure sekiz ق larıyla o sekiz sureleri gösterip geleceklerine müjde veriyor.

Şu surede ط üç defa tekerrür etmiş. Suver-i Kur'aniyede ط ile başlayan dört sure var: طٰهٰ , iki طٰسٓمٓ ve طٰسٓ dir.

— 117 —

Halbuki iki طٰسٓمٓ bir tarzda olmakla bir sayıldığı için yalnız üç sure vardır ki ط ile başlıyor denilebilir. Şu suremizdeki üç ط onlara tevafuk sırrıyla sair arkadaşları gibi kasdî bir işaret eder, tesadüfî olamaz.

و ın tekerrürü altı, makam-ı ebcedîsi dahi altı, mecmuu on iki olmakla suver-i Kur'aniye içinde yalnız on altı sure var ki و ile başlıyor. İki وَيْل 'den başka vav-ı kasemiyedir.

وَالسَّمَٓاءِ iki defa tekerrür ettiğinden bir sayılsa, hem bir tek sure bir mühim sır için müstesna kalmak cihetiyle, on iki sure, vav-ı kasemiye ile başlıyor. Demek şu sure, on iki surenin başlarındaki و ile tevafuk sırrıyla kasdî işaret eder denilebilir. Hem و ın ebcedî makamı altı olduğundan bu makamın altılık noktasında altı defa tekerrür ettiğinden otuz altı adet olur.

و ile başlayan surelerin başlarında on altı surenin و larıyla beraber o surelerin bir kısmının başlarında yine vav-ı kasemiye yirmi defa tekerrür eder.

Mesela وَالشَّمْسِ suresinde birbiri arkasında altı vav-ı kasemiye geliyor. Demek şu sure-i اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ otuz altı parmak ile on altı surelerin başlarında bulunan otuz altı vav'a tevafuk ettiğine binaen ve sair arkadaşlarının surelerinin başlarına işaret ettiklerine istinaden ve şu sure ise Kur'an'a bir nevi fihriste olduğuna itimaden bilâ-tereddüt deriz ki: Bu و lar ile o و ları gösteriyor ve işaret ediyor.

Üçüncü Letafet: Sure-i El-Alak'ın şedde ve medde ve tenvin ile beraber hurufatı üç yüz yirmi sekizdir (328). Madem Kur'an Allâmü'l-guyub'un kelâmıdır ve madem

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ
— 118 —

işaretiyle Kitab-ı Mübin'in bir nüshası olan Kur'an'da hâdisat-ı âleme işaret vardır. Hem madem en evvel nâzil olan şu sure mecmu-u Kur'an'ın bir nevi fihristesidir. Hem madem Kur'an'ın intişarına ve fütuhatına ve Kur'an'a ait hâdisata dair âyât-ı kesîre vardır. Elbette Sure-i El-Alak, hurufatıyla dahi Kur'an ile alâkadar olan mühim hâdisattan haber verir. Öyle ise şu surenin üç yüz yirmi sekiz (328) adediyle 1328 tarihine tevafuk noktasında ve işarat-ı Kur'aniye cihetinde, âlem-i İslâm'ın başına gelen müthiş hâdisatın başlangıcı olan 1328 tarihine {(Hâşiye): Besmele'de şeddeli ر bir sayılmak itibarıyla, اِقْرَاْ ile beraber ebcedî makamı bin küsur adet olduğundan ve her şeyde besmele bulunduğundan bu makamdaki üç yüz adedimiz, binden sonraki üç yüzdür.

Evet بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ in makam-ı ebcedîsi dokuz yüz doksan dokuzdur (999), hurufu on dokuzdur. Çünkü بِسْمِ اللّٰهِ kaide-i sarfiyece bir müteallak ister. Makam itibarıyla o müteallak taayyün eder. Kur'an-ı Hakîm'de müteallakı اِقْرَاْ lafzıdır. Yani اِقْرَاْ بِسْمِ اللّٰهِ yani "Allah'ın namıyla oku." Sure-i El-Alak'ta o müteallak zahire çıkmış, surenin başına girmiş.

İşte bu hesapla şeddeli harfler birer sayılsa, çünkü tekellümde birdir. O vakit: اَلرَّحْمٰنْ Bir ر iki yüz; ن،م doksan; ح , iki (elif) ondur. Cem'an yekûnü üç yüzdür (300). اَلرَّح۪يمِ

'in ر sı iki yüz; م،ى elli; (elif) bir; ح sekiz: İki yüz elli dokuz (259).

Demek اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ beş yüz elli dokuz (559) eder.

اَللّٰهْ lafzı, lâm-ı müşeddede bir sayıldığından ل otuz, ه beş, iki (elif) otuz yedi: Beş yüz doksan altı (596).

بِسْمِ o da yüz iki: Altı yüz doksan sekiz (698).

Müteallak olan اِقْرَاْ üç yüz iki: Mecmuu 1000 adettir.

Eğer Bismillah'taki hemze-i Allah sayılmazsa, 999 eder.

Madem her bir suver-i Kur'aniyede Bismillah zikrediliyor ve madem her mübarek şeyde besmele ile emredilmiş ve madem şu surede اِقْرَاْ lafzı zahire çıkmış ve madem her bir âyât-ı Kur'aniye mübarektir, manen besmele ister ve ona istinad eder.

Elbette üç yüz elli bir (351), üç yüz kırk iki (342) gibi adetler bu surette bin üç yüzdür (1300) ve "Binden sonraki adettir." denilir.

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

} gayet manidar nazar-ı dikkati celbetmek için gösteriyor.

— 119 —

Şu surenin kelimat-ı nahviyesi yüz on dört (114) olmakla suver-i Kur'aniye'nin adedine tevafukuna binaen ve bu sure ise Kur'an'a fihriste olduğuna istinaden deriz ki:

Kelimat-ı nahviyesiyle hem Kur'an'ın umum surelerine işaret ediyor, hem bir hesapla umum suhuf ve kütüb-ü enbiyaya (aleyhimüsselâm) îma ediyor.

Eğer şu suremizde tenvin sayılmazsa hurufatı üç yüz yirmi iki (322) olur. Şu adet ile 1322'de hürriyet hâdiseleri gibi mühim hâdisatın hazırlanması ve 1324'te tezahür etmesi tarihine tevafukuna binaen ve Kur'an ile alâkadar hâdisata sair âyetlerin işaretlerine istinaden denilir ki hurufatıyla aynı tarihi göstermekle nazar-ı dikkati celb eder.

Âhirde gayr-ı melfuz iki (elif), tenvinler ile beraber sayılsa 1331 tarihindeki {(Hâşiye): Bu ayrı ayrı adetlerin işaret ettikleri vukuata bazı hurufatın sayılmasıyla ve bazı sayılmamasıyla derin manidar münasebetleri var.

Mesela: Gayr-ı melfuz ve mahfî tenvin, zahiren ve aşikâre huruf gibi hesaba girmekle, gizli diplomatların gizli planlarını Harb-i Umumî meydanına aşikâre çıkarmasına münasebettar olduğu gibi, öteki adetlerin de böyle dakik münasebetleri vardır.} Harb-i Umumî'nin dehşetine nazar-ı dikkati tevafukla kasden işaret etmek, bu esrarlı surenin şe'nindendir.

— 120 —

Besmele sayılmazsa üç yüz on iki (312) adediyle 1312 tarihinde dâhilî komitelerin hürriyet bahanesiyle hilafet-i İslâmiyeyi parçalamak gibi hâdisatın hazırlanma tarihine tevafukuna binaen ve Allâmü'l-guyub'un en evvel bir fihriste-i Kur'aniye olarak nâzil ettiği şu surenin manidar hurufatının vaziyetlerine istinaden deriz ki; o tevafuk tesadüfî değil, kasdî bir işarettir.

Eğer okunmayan gayr-ı melfuz hemzeler çıkarılsa aded-i hurufatı üç yüz on yedi (317) olmakla 317 tarihindeki, Balkan'ın Kur'an ve İslâm aleyhinde müthiş ve meş'um ittifaklarının hazırlanması tarihine tevafukuna binaen, bu sure -Hâlık-ı Zülcelal'in Kur'an'dan en evvel nâzil ettiği bu sure- her şeye bakabilir bir kelâm-ı ezelî olduğuna istinaden, o gibi hâdisata kasdî îma eder denilebilir.

Tenvini saymayan mezhebe göre, üç yüz yirmi beş (325) adediyle Kur'an ve İslâm ile münasebettar en mühim hâdisat-ı hilafet olan hanedan-ı Osmaniyedeki hal' ve nasb ile hasıl olan hilafet tarihine {(Hâşiye): Hem اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى cümlesiyle mu'cizane ve kat'î bir tarzda bu hazır zamanın en ehemmiyetli bir aktörüne işaret ediyor.} tevafuk noktasında elbette işaret etmekten hâlî değildir.

Şeddeleri huruf saymayan mezhebe göre, 1306 tarihindeki vakıalara şöyle bir kelâm, şöyle bir tarihe, şöyle bir tevafuku kasdî bir işarettir denilebilir.

Meddeyi saymayan mezhebe göre, 1303'teki hâdisata tevafukla îmadan hâlî değildir.

Besmele hariç ve medde sayılmazsa 1288 tarihindeki vukuat ile ve 1293'te tezahür eden hâdisatın istihzaratı tarihine tevafukla elbette kasdî bir işarettir.

— 121 —

Dördüncü Letafet: Sure-i اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ nasıl ki hurufatıyla sair suver-i Kur'aniyeye işaret ediyor. Öyle de kelimatıyla da çok esrara işaret ile beraber, suver-i Kur'aniyenin bir kısmına dahi manidar işaret ediyor.

Mesela: Şu surede Lafz-ı رَبّ üç defa, اَلْاِنْسَان dahi üç defa, اَرَاَيْتَ yine üç defa tekerrürüyle dokuz mühim suver-i Kur'aniyenin başlarına parmak basıyor.

Mesela: Üç رَبِّكَ : اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ

suresine

Ve سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ suresine

Ve كٓهٰيٰعٓصٓ ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ surelerine işaret ettiği gibi; اَلْاِنْسَان 'ın üç defası:

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ى خَلَقَكُمْ

Ve

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ

Ve

هَلْ اَتٰى عَلَى الْاِنْسَانِ ح۪ينٌ مِنَ الدَّهْرِ

surelerine parmak basmakla işaret ettiği misillü;

Üç اَرَاَيْتَ dahi:

اَرَاَيْتَ الَّذ۪ى يُكَذِّبُ بِالدّ۪ينِ

ve اَلَمْ تَرَ كَيْفَ

Ve اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ surelerinin başlarına istifham ile işaret ediyor.

— 122 —

Şu surede altı kelime ikişer defa zikriyle, Fatiha-i Şerife'nin altı kelimesinin ikişer defa tekerrürüne tevafukla, mühim esrara medardırlar.

Bu surede اِقْرَاْ iki, خَلَقَ iki, عَلَّمَ iki, يَعْلَمُ iki, نَاصِيَة iki, نَدْعُ، يَدْعُ ile iki.

İşte bu altı ikiler sırsız ve hikmetsiz değiller.

Hem şu surede medde, şedde, tenvin, besmele dâhil olmakla beraber, El-Alak'ın üç yüz yirmi sekiz (328) hurufatı bulunduğundan on üç surenin aded-i kelimatı olan üç yüz adedinde tevafuk etmekle beraber, dört surenin hurufatıyla ve her biri üç yüz hurufatıyla tevafuk noktasında mühim işaretler ediyor. 300 tarihinden 351'e kadar hâdisat-ı İslâmiyeye şu surenin işaret ettiğine şahit olarak, on yedi sureyi tevafuk sırrıyla şahit gösteriyor ve işaretini teyid ediyor. O şahit sureler de şunlardır:

Tenvirü'l-Mikbas tefsirine göre: El-Furkan kelimatı üç yüz yetmiş (370), Vakıa üç yüz yetmiş sekiz (378), Rahman üç yüz elli bir (351), Kamer üç yüz kırk üç (343), Necm üç yüz (300), Tûr üç yüz on iki (312), Zariyat üç yüz altmış (360), Kaf üç yüz doksan (390), Hucurat üç yüz kırk üç (343), Duhan üç yüz kırk altı (346), Mümtehine üç yüz sekiz (308), Mülk üç yüz otuz beş (335), Kalem üç yüz (300).

Ve hurufat itibarıyla İnfitar üç yüz elli dokuz (359), {(Hâşiye): اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ (Besmele bindir.) Üç yüz elli dokuz (359) hurufuyla beşerin başına semadan atom bombası inmesine ve kalbine anarşi mikrobu girmesine remzeder.} Gaşiye üç yüz seksen bir (381), Beled üç yüz yirmi (320), Leyl üç yüz yirmi (320), her biri üç yüz küsur harftir.

Şu surelerin kelimatlarının ve harflerinin adedi, tefsir-i İbn-i Abbas'a istinaden Tenvirü'l-Mikbas namındaki meşhur tefsirin tahkikatına binaendir ki o tefsir hem Hazret-i İbn-i Abbas'a (ra) hem rivayete istinad ettiği için onun tahkikatı muteberdir.

— 123 —

Çendan bazı yerde kelimat-ı nahviyeyi kısmen sayar, bazen sırf kelimat-ı örfiyeye bina etmiştir.

Madem rivayete istinad eder, onu tenkit edemeyiz. Fakat bazen matbaa yanlışları vardır. Hem hurufatta kısmen şedde ve tenvin ve gayr-ı melfuz hemze-i vaslı nadiren sayar, dâhil eder. Ekseriyetle yalnız melfuz hurufatı hesap etmiştir.

Onun için bazı tahkikatımız ona muhalif çıkıyor. Bir hikmeti vardır ki iki suretle gidiyor diye ilişmiyorum.

***
— 124 —

Üçüncü Nükte-i Kenzü'l-Arşiye'nin İkinci Kısmı

Suver-i Kur'aniyenin tevafuk anahtarıyla açılan sırları çoktur. Ve ondan neş'et eden letaif-i belâgat ve mezaya-yı i'caziye de kesretlidir. Numune için bir kaç misal zikredeceğiz.

Birinci Misal: El-Bakara âyâtı iki yüz seksen altı (286), birinci mertebedeki örfî kelimatı Tenvirü'l-Mikbas hesabıyla üç bin yüzdür (3100) ve bizce üç bin dokuz yüzdür (3900). Âyâtı itibarıyla medar-ı ihtilaf olabilen ve münasebat-ı tevafukiyeyi kırmayan kesirlerden kat'-ı nazar edip yalnız küllî yekûnlerini nazara alıyoruz. İşte bu noktaya binaen El-Bakara âyâtı iki yüz adedinde on altı sureye tevafuk ediyor. Gösterdiği ve işaret ettiği sırlara on altı şahid-i müeyyid gösteriyor. O surelerden dört surenin âyetleriyle iki yüzde tevafuk ediyor ve on surenin kelimatlarına iki yüzde muvafakat ediyor ve iki surenin hurufatıyla ittifak ediyor. Ve bu sırr-ı tevafukla 200 tarihine ve 1200 tarihindeki hâdisata işaret noktasında on yedi sure bi'l-ittifak beraberdir. Ve bu on yedi surenin tevafukatı iki yüz seksen sekiz (288) adet tevafuk envaları oluyor. Elbette bu derece kesretli enva-ı tevafukat hikmetsiz değiller.

El-Bakara'nın kelimat-ı örfiyesi üç bin dokuz yüz (3900) olmak cihetiyle yine acibdir ki âyât cihetiyle nasıl on altı sureye ittifak ediyor, kelimat cihetiyle de yine on altı sure ile üç bin adedine tevafuk ediyor. Dört surenin kelimatıyla üç binde müttefiktir. On iki surenin hurufatıyla üç binde ittihad ediyor.

Elhasıl: Sure-i El-Bakara âyât ve kelimatı itibarıyla otuz iki sure ile tevafuk etmekle Kur'an'ın mecmu-u surelerinin bir sülüsüyle ittihad etmek, elbette mühim hikmetler içindir ve mühim sırlara işaretleri vardır.

— 125 —

İkinci Misal: Sure-i Kehf'ın âyâtı gayet manidar yüz on birdir (111), kelimatı bin beş yüz altmış yedidir (1567). -Mezkûr tefsirin hesabına binaendir.- Âyâtı itibarıyla yirmi dokuz sure ile tevafuk ettiği Kenzü'l-Arş'ın musahhah ikinci nüktesinde beyan edildiğinden ona havale edip yalnız kelimat itibarıyla tevafukata işaret edeceğiz. Şöyle ki:

Âyâtı ile yirmi dokuz sureye tevafuk ettiği gibi, kelimatıyla dahi otuz dokuz sure ile bin adedinde tevafuk ediyor. O surelerden on altısının kelimatıyla ve yirmi üç surenin hurufatlarıyla yine tevafuk ediyor. Demek Kur'an-ı Hakîm'in nısfında olan Sure-i Kehf, umum surelerin takriben nısfıyla ittihad ediyor ve bu ittihadda mühim hikmetler var. Şimdilik bilmiyoruz, bildirilse bildireceğiz.

Üçüncü Misal: Sure-i Kehf'in kelimat cihetinde muvafıklarından olan Sure-i Ahzab bin iki yüz seksen iki (1282) adediyle manidar bir işareti var. Şöyle ki:

Eski zamanda nasıl küffarın kabileleri Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâma karşı ittifak edip, her bir hizb bir cihetten hücum etmek için niyet etmişlerdi. Öyle de 1282'de aynen küffar devletleri, ahzab gibi ittifak niyetiyle Rus devletini 1293'te âlem-i İslâmiyet'e saldırttılar. Şimdiye kadar müteselsil hâdisat-ı elîmeye sebebiyet verdiler. İşte Sure-i Ahzab'ın bu işaretine ve 1200'den sonra Kur'an aleyhinde ve İslâm aleyhinde müthiş hâdisata ve vukuatına birer birer işaret eden çok sureler onu teyid edip nazar-ı dikkati celb ediyorlar.

Mesela: Tenvirü'l-Mikbas tefsirine binaen nasıl ki Sure-i Ahzab 1282'ye nazar-ı dikkati celb ettiriyor, Sure-i Zümer 1192'ye nazarı çeviriyor. Sure-i Hacc 1291'de zelzeleli kıyamet-nümun hâdisatına ve Rus'un dehşetli hücuma hazırlandığı vakte nazar-ı dikkati celb ediyor. Sure-i Enbiya 1138 hâdisatına işaret ediyor. Sure-i Şuara 1267'den öteki muvafıklarının şehadetiyle haber

— 126 —

veriyor. Sure-i Ez-Zariyat 1280 tarihinden sonraki fırtınalı vukuata hurufatıyla haber veriyor ve muvafıklarını şahit gösteriyor. Sure-i Neml 1149 tarihindeki vukuata baktırıyor. Ve Sure-i El-Kalem 1256 vukuatına işaret ediyor. Sure-i El-Müddessir 1010 tarihine yani elf-i sânînin başında başlayan hâdisat-ı İslâmiyeye قُمْ فَاَنْذِرْ fermanıyla evvel-i vahiydeki emri tekrar eder gibi bir surette şiddetli , ehl-i İslâm'ı teyakkuza davet ediyor. Ve hâkeza...

Bu üç misal gibi belki üç yüz misal var.

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ * وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِ كِتَابِه۪
***
— 127 —

Mühim Bir İhtar

Kur'an-ı Azîmüşşan'ın kelimatı ve âyâtı delâlet ettikleri hakaikte çok vücuh-u i'caziye ve o kelimatın terkibatındaki nazımda çok mezaya-yı i'caziye bulunduğu Yirmi Beşinci Söz'de gayet kat'î bir surette gösterilmiştir. Madem âyât ve kelimatın hakaikinde i'caz nükteleri vaz' edilmiştir, elbette o kelimat ve âyâtı teşkil eden hurufatında dahi işarat-ı i'caziye vardır. Nasıl ki masnu olan mürekkebatın zerratı, mürekkebat gibi Sâni'-i zülcelal'in vahdaniyetine ve sıfâtına delâlet ediyorlar ve mu'cizat-ı kudreti olduğunu gösteriyorlar. Nasıl ki Yirmi İkinci ve Otuzuncu ve Otuz İkinci Söz'lerde beyan edilmiştir.

Aynen öyle de, mürekkebat-ı kelimat-ı Kur'aniyenin zerratı hükmünde olan hurufatın dahi gayet manidar vaziyetleri var ve çok işarat-ı i'caziyeye medardırlar. Mana cihetiyle kelimatın gösterdiği envar-ı hakaik şüphesiz olduğu gibi, manadan kat'-ı nazar kelimatın vaziyetlerinde ve adetlerinde ve hurufatın vaziyet ve adetlerinde çok esrar var olması dahi şüphesizdir.

Fakat hurufat ve kelimatın adetleri, mezahibe göre ihtilaf ediyor. Çünkü kelimat-ı nahviye itibarıyla olsa başka bir tarzda oluyor. Kelimat-ı örfiye olsa daha başka bir suret olur.

Hurufatta dahi kıraatlar itibarıyla bir derece tefavüt bulunduğu gibi, şedde ve tenvin ve gayr-ı melfuz hemze-i vasl bir mezhebe göre sayılıyor.

İbn-i Abbas'a (ra) istinaden bazı surelerde aynen sayılmış, bazı surelerde yalnız medar-ı sevap olan huruf-u melfuz sayılmıştır. Bazı da tenvin hiç sayılmıyor.

Şu ihtilafatın elbette bir hikmeti var. Çünkü Hazret-i İbn-i Abbas'a (ra) istinad ediliyor. Hazret-i İbn-i Abbas (ra) dahi kendi içtihadıyla değil, ekser mesail-i tefsiriyesinde olduğu gibi, rivayete istinad ediyor. Madem rivayete istinad edilmiş; bazı surelerde bir tarzda gitmiş, diğer surelerde başka bir mikyas ile bir

— 128 —

hikmete binaen hareket edilmiştir. Ona ilişilmez, öylece kabul edilir.

Benim eski mahfuzatım ise, beyne'l-ulema tedavül eden rivayete binaendir. Kendim çok çalıştım ki bir tek mikyas ile bütün surelerin kelimat ve hurufatını sayayım, muvaffak olamadım. Ehl-i dalalet zulmü beni rahat bırakmadı.

Hem Tenvirü'l-Mikbas tefsiri gibi sair eserler hangi mikyas üzerine gidiyorlar teşhis edemedim. Bazı surelerde bir mikyas görüyorum, diğer surelerde değişiyor.

İşte bu hakikata binaendir ki medar-ı ihtilaf olan küsurattan kat'-ı nazar ettim. Yalnız müttefekun aleyh olan büyük yekûnleri esas tuttum.

Yalnız şu üçüncü nüktenin ikinci kısmında o muteber tefsirin tahkikatına bina edip küsuratı zikrederek bazı işarata medar kabul etmişim. Çünkü rivayete istinad ettiği için elbette o işarata medar olabilir. Kısm-ı evvelin âhirinde ve ikinci kısımda kelimat ve hurufatın kesirleri yazılmış ve o kesirlerle vukuata işaret edilmiş diye yazmışız.

Mesela: Sure-i Rahman'ın üç yüz elli bir (351) adedi bu sene-i Arabiyeyi gösterdiğinden otuz bir defa {(Hâşiye): Bu işarete otuz bin defa "Bârekellah". Çünkü İkinci Harb-i Umumî, beşerin şükürsüzlük ve küfran-ı nimetten çıktı.}

فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

âyetini hatıra getiriyor. Bu adet üç mikyas ile kırktan elli bire tefavüt ediyor. Demek on bir sene zarfındaki hâdisata ehemmiyetle baktırıyor. Er-Rahman ile beraber ikinci kısmında yazılan surelerin kesirlerinde dahi tefavüt, olsa olsa on ile yirmi ortasında olur. Demek her biri yirmi sene zarfındaki vukuat ile alâkadardır.

Her bir mikyas bir kısım vukuata işaret eder. En zahirîsi rivayete istinad edilen tefsir-i Tenvirü'l-Mikbas'ta yazılan adettir. Bizim yazdığımız liste de onunla muvafakat ediyor.

— 129 —

Kur'an-ı Hakîm, bana kendinden başka bir üstadı reva görmediği içindir ki bu sekiz sene içerisinde yalnız bir defa o meşhur tefsiri üstad kabul ettim, yanlışa düştüm.

Demek ki Kur'an-ı Hakîm bana kâfi, vâfi, şâfî bir üstaddır. Evet, o yeter.

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
رَبَّنَا وَفِّقْنَا لِفَهْمِ اَسْرَارِ كِتَابِكَ وَوَفِّقْنَا لِبَيَانِ اِعْجَازِه۪ كَمَا تُحِبُّ وَتَرْضٰى
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ ۨ الَّذ۪ى بَلَّغَ اِلَيْنَا كَلَامَكَ
وَفَسَّرَهُ لَنَا عَلٰى مُرَادِكَ وَعَلٰى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ وَسَلِّمْ اٰم۪ينَ
وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
***
— 130 —

Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmı'nın

DÖRDÜNCÜ REMZİ
Mahrem olan sırr-ı
اِنَّٓا اَعْطَيْنَا
'ya dairdir.
Şimdilik buraya dercedilmedi.
***
— 131 —

Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmı'nın

BEŞİNCİ REMZİ
اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ
sırrına dairdir.

İhtar: Nasıl ki risalelerde kelime tevafukatı Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın Lafza-i Celal tevafukatına bir basamak ve Lafz-ı Kur'an ve Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm o sırrın anahtarları oldular.

Öyle de İşaratü'l-İ'caz'daki tevafukat-ı harfiye, maksud-u bizzat değildir. Belki Sure-i اِنَّٓا اَعْطَيْنَا sırrına bir basamaktı.

Şimdi matbu Onuncu Söz'ün tevafukatı dahi Sure-i اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ sırrına yetişmek için bir basamaktı. Fakat o basamak fikirlerde tam yerleşmediği için, o sır da tam açılmadı. Yalnız göründü ve der-akab kapandı.

Demek o iki risalenin tevafukat-ı harfiyesine ciddi ehemmiyet, o iki sure-i kudsiyenin sırlarının ehemmiyetinden gelmiştir. Ben de şimdi bu hikmeti anladım. Ehemmiyetsiz zannettiğim münasebat-ı tevafukiye ehemmiyetli olabilir. Çünkü gayet mühim sırlara hizmet ederler.

— 132 —

Birinci Makam

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ
Suresi'nin çok esrar-ı mühimmesinden tevafukatla münasebettar bir sırrından bahseder.

Mukaddime

Evvela: Münasebat-ı tevafukiye, eğer taaddüd etse ve ayrı ayrı cihetten bir hâdiseye muvafık gelse, hem bilhassa makama mutabık, hem bilhassa kelâmın manasına muvafık ve müeyyid olsa o muvafakat, o vakit işaret derecesine çıkar ve o tevafukla "Şu âyet işaret eder.">denilebilir.

Evet muzaaf münasebet, işarettir. Muzaaf işaret, delâlettir.

İşte sair remizlerde beyan edilen sair surelerin tevafukatı gibi şu Sure-i Nasr'ın bir hâdiseye dair tevafukat-ı harfiyesi dahi hem müteaddiddir, hem surenin manasına müeyyiddir, hem makama mutabıktır, hem işaret ettiği aynı hâdiseye Sure-i Kevser ve Fatiha ve Alak gibi sureler ve âyet-i اِنَّٓا فَتَحْنَالَكَ gibi âyetler aynı hâdiseye tevafukla işaret ediyorlar. Ve böyle bir işaret ise delâlet derecesinde kuvvetlidir denilebilir.

Sâniyen: Madem şu kudsî sure, Allâmü'l-guyub'un kelâmıdır.

Ve madem sebeb-i nüzulü, feth-i Mekke ve nusret-i İlahiyedir.

— 133 —

Ve madem sebeb-i nüzul ne kadar has olursa olsun, mana-yı maksud küllî hükmüne geçip Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâma ihsan edilen bütün fütuhat ve nusretlerine şâmildir.

Ve madem bu mana-yı maksudun cüz'iyatına işaretle müjde vermek, mu'ciz bir kelâmın şe'nindendir.

Ve madem bir rivayette Hazret-i Ebu Bekri's-Sıddık (radıyallahu anh) gibi bir Sıddık-i âlîşan ve bir rivayette Hazret-i Abbas (radıyallahu anh) şu sureden sahabelerin fevkinde işarî bir mana-yı âher fehmedip herkesin süruruna mukabil ağlamışlar. Evet, bu sure nâzil olduğu vakit sahabeler müjde ve beşaret-i İlahiyeye karşı kemal-i süruru hissettikleri vakit, Hazret-i Ebu Bekri's-Sıddık ve Hazret-i Abbas (radıyallahu anhüma) ağlamışlar. Demişler ki:

-Şu surenin âhiri ve bu surenin iki hakikatine muvafık-

اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَت۪ى وَرَض۪يتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ د۪ينًا

âyeti vefat-ı Peygamberîye işaret eder, onun için ağlıyorum.

Hem madem beliğ, âlî bir kelâmın i'caz-ı Kur'an risalesinde beyan edildiği gibi, o kelâmın hurufatı ve hey'atı dahi o kelâmın manasına kuvvet verip teyid etmekle o kelâmın derece-i ulviyeti ve belâgatı ziyadeleşir.

Ve madem şu surede müteaddid vecihle harfleri tevafuk münasebetiyle fütuhat-ı Ahmediye'ye (asm) ve nusret-i Muhammediyeye (asm) parmak basar bir tarzda işaret eder.

Elbette bu mezkûr altı esaslara göre, bahsedeceğimiz işarat-ı gaybiye ve tevafukat-ı harfiye, yalnız münasebat-ı belâgatiye ve letaif-i kelâmiye değildir. Belki lemaat-ı belâgat ve reşehat-ı fesahat olmakla beraber işarat-ı Kur'aniye ve ihbarat-ı gaybiye nevindendir. Ezcümle:

Hazret-i Ebu Bekri's-Sıddık (ra) ve Hazret-i Abbas'ı (ra) ağlatan وَاسْتَغْفِرْهُ cümlesiyle işaret edilen vefat-ı Nebeviyeyi şu

— 134 —

surenin başından وَاسْتَغْفِرْهُ 'nun vav'ına kadar altmış üç harf {(Hâşiye): Yalnız النَّاسَ ve الفَتْحُ 'deki okunmayan hemze-i vasl sayılmayacak. Sayılsa sene-i vefat ve sene-i veladet dâhil olacak.} olarak ömr-ü Nebevînin nihayetine işaret etmekle beraber

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ

ile işaret edilen en mühim üç vezaif-i nübüvvetin hurufatı yirmi bir olmakla, o zamanda yirmi bir sene o vazife-i nübüvveti îfa ettiğine ve iki sene kaldığına îma edip Sıddık'ın (ra) ağlamasına gizli bir sebep olmuştur.

Ve şu surenin yüz beş (105) harfi, fütuhat-ı Ahmediye ve Kur'aniyenin yüz beş (105) sene nihayetinde şark ve garbı tutacağına işaret ve فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ makam-ı ebcedîsiyle dört yüz yirmi sekizde (428) ve yalnız رَبِّكَ makam-ı ebcedîsiyle iki yüz yirmi ikide (222) terakkiyat-ı maddiye ve maneviye tarihine işaret etmekle beraber اَلنَّاسَ يَدْخُلُونَ ف۪ى د۪ينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا cümlesiyle bin iki yüz yirmi ikiye (1222) kadar galibane o fütuhat ve nusret devam edeceğine tevafukla işaret eder.

Mukaddime nihayet buldu, şimdi maksada giriyoruz.

— 135 —

Maksat

Üç Bab'dır.

Birinci Bab

Sekiz Mesele'dir.

Birinci Mesele: Bu birinci bab, şu kudsî surenin letaif-i kesîresinden yalnız tevafukla münasebettar bir kısım mezayasından bahseder. Tevafuk letafetine medar olmak için kudsî ve nurani hurufatın vaziyetlerini bilmek lâzımdır. Şöyle ki:

Besmele'siz (hemze) on, (medde) sekiz, ن sekiz, (tenvin) ile beraber on, و yedi, ل altı, ب altı, ف beş, ت dört, ى dört, ر dört, ه dört, ح üç, س üç, د üç, ج iki, ك iki, (tenvin) iki, ص bir, ذ bir, خ bir, غ bir, م bir.

Besmele ile (hemze) on üç, (medde) on, ن dokuz, (tenvin) ile on bir, ل sekiz, ر sekiz, و yedi, ب yedi, ى beş, ه beş, ح beş, ف beş, س dört, م dört, ت dört, د üç, ج iki, ك iki, (tenvin) iki, ذ bir, خ bir, غ bir.

İşte bu kudsî surenin nurani hurufatının vaziyeti şudur ve şu vaziyetin letaif-i kesîresinden bir letafet-i tevafukiyesi budur ki:

Hurufatı Besmele ile beraber beş kısım olup, beşler kısmı dört olup diğer üç kısm-ı âher üç olarak üçer manidar tevafuku var. Bir kısım dahi ikişer manidar tevafukları var.

Evet ح،ه،ى،ف beşer, beşte manidar tevafuk ediyorlar. ت،م،س dörder. Üçü, dörtte manidar tevafuk ediyorlar.

— 136 —

Tenvin ،ك،ج , ikişer tevafuk ediyorlar. غ،خ،ذ birde ittifak ediyorlar. Hem iki kardeş olan ر،ل sekizerdir, sekizde ittifak ediyorlar, feth-i Mekke'ye parmak basıyorlar. ب،و yedişer, yedide ittifak ediyorlar. Sulh-u Hudeybiye'nin neticesinde galibane hacc-ı Peygamberî (asm) gibi feth-i Mekke mukaddematına işaret eder. Altı ile on iki müstesna, bir'den on üçe kadar, hurufatı muntazaman terakki ediyor. Meşhur on üç adet, bu surede dahi sırrını göstereceğini îma ediyor.

Şu surenin hurufatı seksen altı olup, fütuhat-ı Ahmediyenin (asm) bir nokta-i kemaline işaretle beraber, Besmele ile 105'te fütuhatın bir derece tevakkuf ve kemaline ve hurufat-ı melfuzası Besmele'siz 81'deki hâdisat-ı nusrete ve Besmele'siz kelimatı Besmele hurufatına muvafık olup on dokuz (19) olarak Beytü'l-Makdis'ten sonraki fütuhat-ı Ömeriyeye işaret ediyor.

Besmele'siz surenin hurufatı ه،ر،ى،ت dördü dörder, د،س،ح üçü üçer, ك،ج ikisi ikişer, م،غ،خ،ذ dördü birer olarak tevafuk etmekle beraber -dokuzuncu müstesna olarak- bir'den on üçe kadar muntazaman terakki etmeleri gösteriyor ki bu mukaddes hurufat tesadüfe tabi değiller, hikmet dairesinde mevki alıyorlar.

İkinci Mesele: Fütuhat-ı Muhammediye ve nusret-i Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâma) işaret eden اِذَا جَٓاءَ Suresi elbette fütuhat içinde mühimlerinden olan feth-i Şam ve feth-i Beytü'l-Makdis ve feth-i Irak ve feth-i İstanbul gibi hâdisat-ı azîme-i İslâmiyeye işaret eder.

Evet اِذَا جَٓاءَ cümlesi نَصْرُ 'deki ن nusrete beşaret için dâhil olarak 757'deki feth-i İstanbul'un mukaddimesi olan Süleyman Paşa'nın muhasara-i meşhuresine Sure-i Kevser'in

— 137 —

اَلْكَوْثَرَ kelimesiyle işaret ettiği gibi, tevafukla işaret eder. Ve اِذَا جَٓاءَ 'den sonra melfuz hurufun vav-ı وَرَاَيْتَ 'ye kadar netice-i fethe işaret olarak vav-ı وَرَاَيْتَ dâhil olmakla beraber 857'deki İstanbul'un fethine Sure-i Kevser gibi كَ الْكَوْثَرَ ف ile tevafukla işaret ettiği gibi, onu tasdikan ve teyiden birbirine şahit olarak müttefikan gösteriyorlar.

Hem

اَلنَّاسَ يَدْخُلُونَ ف۪ى د۪ينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا

bin iki yüz yirmi iki (1222) makam-ı ebcedî adediyle Sure-i Kevser ve Sure-i Fatiha ve âyet-i

اِنَّا فَتَحْنَالَكَ فَتْحًا مُبِينًا

gibi müteaddid sadık şahitlerin şehadetlerine istinaden ve işaretlerine binaen bu sure o adet ile fütuhat-ı Kur'aniyenin devamı ve insanların fevc fevc İslâmiyet'e dâhil olmaları tâ 1222'ye kadar istimrarına ve ondan sonra tevakkufuna işaret ediyor.

Şöyle her tarafta teeyyüd eden bir işaret, elbette delâlet belki sarahat derecesine çıkıyor.

Şu sure nasıl ki Besmele ile اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ sekiz kelimatıyla ve نَصْرُ اللّٰهِ kelimesinin sekiz hurufuyla ve نَصْرُ اللّٰهِ 'deki ر nın sekiz tekerrürüyle ve نَصْرُ اللّٰهِ 'deki ل ın yine sekiz tekerrürüyle şu surenin sarahatiyle beşaret verdiği feth-i Mekke'deki nusret-i İlahiyenin tarihi olan sekizinci sene-i hicriyesine tevafuk sırrıyla beşaretvari işaret ediyor.

Öyle de اِذَا 'dan وَاسْتَغْفِرْهُ 'ye kadar on dört kelimatıyla وَالْفَتْحُ 'deki ف nin beş, ح nın beş ve ت nin dört tekerrürleriyle hasıl olan on dört adediyle, hem

اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ
— 138 —

cümlesinin on dört hurufuyla, hem

نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ

fıkrasının on dört harfiyle on dördüncü sene-i hicriyesindeki feth-i Şam'da ihsan edilen nusret-i hârika tarihine tevafuk sırrıyla işarî beşaret veriyor.

Üçüncü Mesele: Devlet-i İslâmiyenin en mühimmi ve hilafet-i İslâmiyenin en devamlısı olan Osmanlı Devleti olduğundan, küçük surelerden bir iki tanesi o devletin safahatına bir vecihte baktığı gibi, bir iki sure-i âher dahi işarî tarzda yine bakıyorlar. اِنَّٓا اَعْطَيْنَا sırrında, hem اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ

'ın mukaddimesinde beyan edildiği vecihle, tevafukat cihetindeki işaret ise kelimat manasındaki remizleri teyiden gösterdikleri gibi, Sure-i

وَالسَّمَٓاءِ ذَاتِ الْبُرُوجِ

başka bir nevi tevafukat ile şimendifer vasıtasıyla âlem-i İslâm'ın mağlubiyetine ve ecnebinin tasallutuna işaret ettiği gibi, kudsî kelimatında Osmanlı Devleti'nin mağlubiyet devresini ve bilhassa Sultan Abdülaziz, Sultan Abdülmecid zamanlarına ve sonraki komitelerin fitnekârane, mü'minlere verdiği teşevvüşe ve o fitnenin cezası olarak harîk-ı kebir gibi yangınlara ve Kur'an'a bir nevi tahrifkârane taarruza ve Kur'an'ın hıfz-ı İlahî ile mahfuz ve galib vaziyetine işaret eder. {(Hâşiye): Bu Sure-i Nasr'ın işarat-ı gaybiyesi çoktur. Ve üç kısma ve bablara taksim edip o işarat-ı gaybiye-i i'caziyeyi yazacaktım. Fakat maatteessüf birinci babın sekiz meselesinden üç meseleyi yazdım, perde kapandı, mütebâki kaldı.

Bu remzin bâki kısmı çok ehemmiyetlidir, fakat bir hikmet için yazdırılmadı.}

لَايَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِ كِتَابِه۪
— 139 —
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا رَبَّنَا وَفِّقْنَا لِفَهْمِ اَسْرَارِ كِتَابِكَ وَوَفِّقْنَا لِبَيَانِ اِعْجَازِه۪ كَمَا تُحِبُّ وَتَرْضٰى
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ ۨ الَّذ۪ى بَلَّغَ اِلَيْنَا كَلَامَكَ وَفَسَّرَهُ لَنَا عَلٰى مُرَادِكَ وَعَلٰى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ اٰم۪ينَ
وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
اَللّٰهُمَّ وَفِّقِ الْكَاتِبَ وَرُفَقَائَهُ لِكَمَالِ خِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَلِفَهْمِ تَمَامِ اِعْجَازِ الْقُرْاٰنِ وَاجْعَلِ الْقُرْاٰنَ شَافِعًا مُشَفِّعًا يَوْمَ الْحَشْرِ وَالْم۪يزَانِ اٰم۪ينَ
***
— 140 —

Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmı'nın

ALTINCI REMZİ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ

Sure-i Kevser'in hurufu, kırk altı, Besmele ile altmış beş, huruf-u hecaiyeden mevcudu on yedidir. Nüzul-ü vahyin havz-ı ekberi ve ekser enbiyanın meşhur kevseri olan Kudüs-ü Şerif'in fetih tarihi olan on yedi adediyle tevafuk etmek sırrıyla işaret eder. Besmele ile on dokuz.

Mevcudu olmayan on ikidir. Besmele ile dokuz.

Tekerrürsüz olan harfleri on, tekerrür eden sekizdir.

Besmele ile Kevser'in kelimatı on dörttür. Bir cennet-i dünyeviye ve bir kevser-i İslâmiyet olan Şam'ın fethine tevafuk sırrıyla işaret eder.

Nahvî kelimatı yirmi yedi, (hemze elif) tekerrürü sekiz, Besmele ile on iki, ن tekerrürü yedi, Besmele ile sekizdir. Çok meşhur sekizler ile beraber havz-ı kevser-i Kur'anî olan Mekke-i Mükerreme'nin fethine tevafuk sırrıyla îma edip (elif) ve ن , اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ 'den اِنَّا فَتَحْنَالَكَ 'nin başına baktırıyor.

(Sakin elif) üç, Besmele ile beş; ى bir, Besmele ile iki; ك dört; ل beş, Besmele ile dokuz; و üç; ر dört, Besmele ile altı; ب üç, Besmele ile dört. ح bir, ه bir, Besmele ile ikişer.

— 141 —

İşte şu Sure-i Kevser'in vaziyet-i hurufatında çok esrar ve işarat ve letaif var. Yalnız burada tevafuka münasebettar üç letaifine işaret edeceğiz.

Birinci Letafet

ع،ش،س،ث،ف،ط،ص birer; م،ح،ه،ى ikişer; (sakin elif), و،ب üçer. Bu üç üçler surenin üç âyetlerinin adedine tevafukla beraber kendi ebcedî adetlerinin mecmuu olan dokuzda tevafuk ediyor.

Besmele ile ب،ر،ك dörder. Besmele ile dört adet âyetlere tevafuk cihetiyle işareti var. ل ve Besmele ile (sakin elif) beş, Besmele ile ر altı, ن yedi, (hemze) sekiz, Besmele ile ل dokuz.

İşte bir'den dokuza kadar tekerrürde terakki, o kudsî hurufatın intizamına bir intizam daha katar.

İkinci Letafet

Besmele ile aded-i huruf altmış beştir. Bu iki rakam, hurufa inkılab etse هُوَ olur. İhlas'ın başındaki هُوَ اللّٰهُ ile هُوَ الَّذ۪ٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ 'deki هُوَ 'ye manidar bakmakla beraber, altmış beş sene-i veladetle sene-i vefat dâhil olmak veya Arabî seneler itibarıyla Sahibü'l-havzı ve'l-Kevser olan Zat'ın ömrüne tevafuk etmekle beraber, Besmele'siz Sure-i Kevser'in aded-i hurufu Sure-i Kevser'in vakt-i nüzulüne tevafuk sırrıyla işaret eder.

— 142 —

Sure-i Kevser'de mevcud huruf-u hecaiye on dokuzdur. On dokuz adet ile Besmele'nin on dokuz hurufuna tevafuk sırrıyla, âlem-i esma dâhil olmak şartıyla on dokuz bin âlemin kudsî haritası olan Kur'an'ın havz-ı kevserinden on dokuz cetvel ile on dokuz bin âleme neşr-i âb-ı hayat ettiğine Sure-i Kevser on dokuz parmak ile şehadet edip işaret ediyor gibi bir tevafuk gösterir.

Tekerrürsüz harfleri ondur. On adet ile şu Sure-i Kevser kelimatının on adedine tevafuk etmekle beraber, o iki mütevafık, nahvî kelimatının yirmi adedine tevafuk sırrıyla yirmi sene bilâ-fâsıla nüzul-ü Kur'an zamanına telvihten hâlî değildir. Ve tekerrür eden harfleri sekizdir. Sekiz adediyle besmele ile tekerrürsüzlerin sekiz adedine tevafuk ile beraber, elif ve ن un dahi sekiz adetlerine tevafuk etmekle havz-ı Kevser'in sekiz dairelerinden sekiz cennete açılan sekiz kapısına tevafuk nevinden şimdi tutamadığım çok işaretler var.

Ve tekerrür eden harfler on ikidir. On iki adet ile Besmele ile elifin on iki adedine ve surede mevcud olmayan harflerin on iki adedine tevafuk münasebetiyle, meşhur ve Kur'an ile münasebettar çok on ikilere remzeder.

Üçüncü Letafet

Besmele'siz Sure-i Kevser'de hecai hurufat içinde ikişer kardeş sayılan harflerden her bir iki kardeşten en güzelini ve en manidarını almış, öteki kardeşini bırakmış.

Mesela, iki kardeş olan ز،ر den ر var, ز yok. ش،س 'dan ش var, س yok. ض،ص dan ص var, ض yok. ظ،ط dan ط var, ظ yok. غ،ع dan ع var, غ yok. ق،ف dan ف var, ق yok. ن،م dan ن var, م yok; gibi zarif ve muntazam ve manidar bir intihab var.

— 143 —

Hem Kur'an'ın bir misal-i musağğarı olan Kevser'de tekerrür eden hurufat, surelerin başlarına bâhusus mukattaat-ı hurufla başlayan surelerin başlarına, Fatiha misillü hafî işaretleri var. Fakat Fatiha-i Şerife'nin işâratı sarahate yakındır.

Mesela:

اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ

âyeti doğrudan doğruya Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma hitap edip Kevser'i ihsan ettiğine delâlet etmekle, elbette o muhatabın medar-ı imtiyazı olan has isimlerine îmaen اَعْطَيْنَاكَ 'deki ى،ط ; طٰهٰ ve يٰسٓ 'e işaretle Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın meşhur iki ismini ve iki surenin başlarına ve isimlerine işaret ediyor.

Hem Kevser'de elif tekerrürü on ikidir. اَللّٰهْ lafzının aslı اَلْاِلٰهْ olmak cihetiyle elifin Kevser'de tekerrürü on üç olmakla; yedi الٓمٓ altı الٓرٰ 'nın mecmu-u adedi olan on üçe tevafukla o surelerin başlarının başlarına küçücük fihristecik nevinden işaretleri var deriz. Çünkü elifin ism-i sarîhi o surelerde zikretmesiyle ve Fatiha-i Şerife'de on üç yine on üç sureye sarahate yakın işaret etmekle Kur'an Fatiha'da, Fatiha Kevser'de dâhil olmak sırrıyla Kevser'in bir manası Kur'an olmak cihetiyle deriz ki:

Kevser'de elifin on üç defa tekerrürü, Fatiha'da on üç defa ال tekerrürü gibi nısf-ı Kur'anı teşkil eden o on üç surenin isimlerine işaret ederek başlarına parmak basıyor.

Bu münasebetle Fatiha'nın şu letafetini bir derece izah için deriz ki:

Madem Kur'an, Fatiha'da icmalen münderic olduğunu ehl-i tahkik zevk-i şuhudî ile hükmetmişler.

Ve madem Kur'an'da Fatiha'nın bir ismi "Seb'ul-mesanî ve'l-Kur'anu'l-azîm"dir.

— 144 —

Ve madem surelerin başında mukattaat-ı hurufla başlayan mühim sureler, الٓمٓ ler ve الٓرٰ lar ve حٰمٓ lerdir.

Ve madem Fatiha-i Şerife'de on üç ال lafzı tekerrür ediyor. {(Hâşiye): اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ 'da لِلّٰهِ lafzında hemze, hatten ve lafzen tayyedildiği için oradaki ال sayılmaz.} yani لام ،ألف zikredilmiş.

Ve madem o meşhur surelerin başında mukattaat-ı huruftan on üç defa لام،ألف ism-i hecaisiyle okunuyor ve ال suretiyle yazılıyor.

Ve madem Fatiha müteaddid vecihler ile o meşhur الٓمٓ ler ve الٓرٰ lar ve حٰمٓ lere bakıyor.

Ve madem o meşhur surelerde on beş defa م ism-i hecaisiyle zikredilmiş ve on üç defa ال ism-i hecaileri ile tekrar edilir. Ve Fatiha'da dahi on beş م tekerrür ediyor ve o surelerdeki on beş م e tevafuk ediyor. Ve Fatiha'da on üç defa ال tekerrür etmekle o surelerdeki on üç defa ال adetlerine tevafuk ediyor.

Elbette bütün bu tevafuk Fatiha'da o surelere karşı olan on üç ال den on üç işaret parmakları hükmünde olan on üç ال tekrar edilmiştir. Şimdi yine Kevser'e dönüyoruz.

Kevser kelimesi kudsî, câmi', küllî, nurani bir kelimedir. Bir mana-yı lügavîsi, hayr-ı kesîrdir. Ve o küllînin misalleri çoktur. Başta maddî ve uhrevî havz-ı Kevser'den ve manevî ve ehl-i dünyaya âb-ı hayat neşreden en mühim havz-ı Kevser olan Kur'an'dan tut tâ sahib-i havz-ı Kevser'e verilen hayr-ı kesîr ıtlakına mâsadak olan bütün hedâyâ-yı Rahmaniye ve fütuhat-ı Rabbaniyeden tâ feth-i Mekke ve feth-i Beytü'l-Makdis ve feth-i Şam, hattâ feth-i İstanbul'a kadar manaları var.

— 145 —

Evet madem sâbıkan geçtiği gibi Sure-i Kevser fütuhat-ı Muhammediyeyi (asm) ihtar eder ve kelimatıyla ve hurufatıyla feth-i Mekke ve feth-i Beytü'l-Makdis ve Şam fütuhatına işaret eder.

Elbette, altı yüz seneye karib mühim bir merkez-i hilafet-i İslâmiye ve menba-ı neşr-i ahkâm-ı Kur'aniye ve Kur'an-ı Hakîm'in muazzam ordusunun merkezi olarak Kur'an bayrağını dört yüz sene kadar kâinata karşı galibane tutan İstanbul'un tarih-i fethi, Kur'an'da بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ işaretiyle müjde verdiği gibi sekiz yüz elli yedi (857) teşkil eden

كَ الْكَوْثَرَ ف

ebcedî makamı sekiz yüz elli yedi (857) olarak aynen بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ gibi İstanbul'un İslâm eline geçmesi olan 857 tarihine tevafuk etmekle işaret ediyor.

Çünkü Kevser kime verilmiş ve ne için verilmiş sırrıyla Kevser'in evvelindeki اَعْطَيْنَاكَ kime verildiği için ondan ك i alır. Ne için verildiğine delâlet eden فَصَلِّ 'den neticeye işaret için ف yi alır. كَ الْكَوْثَرَ ف olur. Mecmuu sekiz yüz elli yedi (857) adediyle İstanbul'un fethine müjde veriyor ve fütuhat-ı Muhammediyeye (asm) dâhil olarak en muhteşem cevami-i İslâmiyeye merkez olup küre-i arzda kılınan salât-ı kübranın bir mescid-i ekberi olduğuna elbette îma eder.

Hem 757'de İstanbul İslâm'ın eline geçmesine namzet olarak yol açılmış, muhasara ile Fatiha'sı okunmuş. {(Hâşiye): Evet, 757'nin âhirlerinde ve 58'in evvellerinde Sultan Orhan zamanında Süleyman Paşa kumandasında "Erler" tabir edilen kırk kahramanın şahit olmasıyla İstanbul hükûmet-i İslâmiye akdi altına girmiş ve fatihası o tarihte okunmuştur. Süleyman Paşa hem muhasara etti, hem Rumeli'ye geçti. Latîf tevafuktur ki İstanbul'un fatihası 757 ve 58'de okundu ve 857'de اِنَّا فَتَحْنَالَكَ sırrına mazhar oldu.}

— 146 —

Demek اَلْكَوْثَرْ namzetliğini ve akd-i İslâmiyet'e girmesine 757'de اَلْكَوْثَرْ aded-i ebcedîsi îmaen ifade ediyor ve 857'de كَ الْكَوْثَرَ ف sarahate yakın bir surette delâlet ediyor. Evet madem Sure-i Kevser, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma ihsan edilen fütuhat-ı azîmeye delâlet ediyor. Elbette اَلْكَوْثَرْ İstanbul'a dahi bakıyor.

Evet madem yirmi sekiz huruf-u hecaiyeden Kevser'de mevcud olan on yedi harfi dahi اَلْكَوْثَرْ 'in birinci âyeti olan

اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ

aded-i hurufu olan on yedi adede tevafuk etmekle beraber, mecma-ı enbiya ve nüzul-ü vahyin havz-ı kevseri olan Beytü'l-Makdis'in fetih tarihinin on yedi adedine tevafuk ediyor.

Elbette fütuhat-ı Muhammediyeyi (asm) ihtar eden اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ 'de bu tevafuk rastgele değil, belki kudsî bir işaret için rast getirilmiştir.

Aynen şu birinci âyet, medde ve şeddeyi saymayan mezhebe göre aded-i hurufu on dört olarak Besmele ile Kevser kelimatının on dört adedine tevafuk etmekle beraber fütuhat-ı İslâmiyenin en mühimmi olan feth-i Şam tarihi olan 14 senesine tevafuk ediyor. Elbette bu tevafuk ittifakî değil, belki tevfik edilmiştir.

Madem كَ الْكَوْثَرَ ف sekiz yüz elli yedi (857) makam-ı ebcedî ile dünyevî bir kevser-i İslâmiye olan İstanbul'un fethine îma eder.

Elbette sekiz adet hurufatıyla zemzeme-i Kur'an'ın menbaı ve o havz-ı kevser-i İlahînin bir havzı ve en evvel âb-ı zemzeme-i Kur'an ondan nebean ettiği olan Mekke-i Mükerreme'nin

— 147 —

sekizdeki fethine, tekerrürsüz harflerin sekiz adediyle ve mütekerrirlerin yine sekiz tekerrürüyle ve elifin sekiz tekerrürüyle ve ن un sekiz tekerrürüyle beraber kendi sekiz harfiyle tarih-i feth-i Mekke olan sekiz senesine bi'l-ittifak tevafukları, şu fütuhatçı surede ittifakî tesadüfî değildir, belki tevfik edilerek kudsî bir işaret için rast getirilmiştir.

يَا رَبِّ بِسِرِّ سُورَةِ الْكَوْثَرِ وَبِحُرْمَةِ صَاحِبِ الْكَوْثَرِ اَسْقِنَا وَ رُفَقَائَنَا مِنْ مَاءِ الْكَوْثَرِ ف۪ى يَوْمِ الْمَحْشَرِ اٰم۪ينَ
***
— 148 —

İhtar ve İ'tizar

Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmı'nın Altıncı Remzi unutulduğundan, hem kısa surelerden bir nebze münasebat-ı tevafukiyeden bahsedildiğinden en kısa sure olan şu Sure-i Kevser'e işaret olmakla beraber bahis açılmamış olduğundan bilmecburiye cismen, kalben, fikren müşevveş, hastalıklı ve kısa bir zamanda acele ile bu remiz yazıldı.

Elbette tabirat ve tafsilat cihetinde benim kusurlarım çok vardır. Lüzumsuz tabirat içine girmiş. Fakat hatıra nasıl gelmiş öyle yazıldı. Tanzim ve tashihi lüzum varsa başkası yapsın.

— 149 —

Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmı'nın

YEDİNCİ REMZİ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
وَاَحْصٰى كُلَّ شَىْءٍ عَدَدًا
Bu Remiz, Üç Parça'dır.

Birinci Parçası

Mühim Bir Mukaddime

Çok mühim letaif-i i'caziye ve mezaya-yı kudsiye-i Kur'aniyenin kelimatının her birinin lâekall on sevabı bulunan hurufatının adetlerinde ve vaziyetlerinde ve tevafukatında bulunduğundan takribî bir liste yazdım tâ bir nevi me'haz olsun.

Surelerin âyâtı tahkikî bir surette ve kelimat ve hurufatı takribî bir tarzda yazıldı.

Eski mahfuzatımla yeniden kısmen tahkikî ve kısmen de takribî bir mikyas ile şu gelecek fihriste yazıldı.

Sonra İbn-i Abbas tefsirinden muktebes olan Tefsirü'l-Mikbas'taki adetler ile mukabele ettik, çok yerlerde muhalif çıktık. Ezcümle:

— 150 —

Sure-i Sebe'in hurufatı, bin beş yüz (1500) diye tefsir yazmış. Halbuki tahkikatımızda, üç bin beş yüzdür (3500). Hem Sure-i Kasas'ta kelimatı dört yüz kırk (440) yazmış. Tahkikatımızda bin dört yüz kırk (1440). Sure-i El-Alak hurufatını yüz yazmış. Tahkikatımızda yalnız melfuzu iki yüzden geçer. Ve hâkeza... Çok yerlerde muhalif çıktık.

Sonra anladık ki matbaa hatası olmakla beraber, bazen Mekkî surelerde Medenî âyetler girmiş. İhtimaldir ki o tefsir surenin Mekkî âyetlerini nazara alıp kelimatı yazmış ki vakıa muhalif görünüyor. Bazen kelimat-ı nahviyeyi dahi saymış. Bazen hurufat-ı gayr-ı melfuz ve şedde ve tenvin dâhil etmiş, bazen etmemiş. Her ne ise... Bu zata kaç yerde tahkikatı bırakıp ona muvafakata mecbur oldum.

Fehme takrib için iki mikyas yaptım. O iki mikyas ile bir derece surelerin kelimatı ve hurufun adetleri takribî bir surette, az bir zamanda anlaşılabilir.

Birinci mikyas: Kelimat için tam bir sahife takriben yüzden yüz elli kelimeye kadar çıkar. Yalnız Sure-i El-Bakara müstesnadır. Çünkü kırk sahifeden fazla olduğu halde kelimatı, üç bin dokuz yüz (3900) yazılmış. Mikyasımızla beş bin küsur olmalı idi. Fakat o tefsire ittibaa mecbur oldum. Kavî bir ihtimaldir ki o surede kelimat değil belki kelâmlar ve cümleler hükmündeki kelimeleri irade etmiş. Onun için mikyasımı onda tatbik etmedim. Sair surelerde bu mikyas ile sırr-ı tevafukun medarı olan küllî adetler anlaşılır. Kesirlerin ihtilafı meselemize zarar vermez.

İkinci mikyas: Hurufat için yaptım, takribî her bir tam sahife beş yüzden altı yüze kadardır. Bu mikyas ile surelerin takribî aded-i hurufu anlaşılır. İnşâallah tevfik-i İlahî refik olsa her bir surenin hem kelimatını, hem de hurufatını ikişer tarzda bir derece tahkikî bir surette yazmasını niyet ediyorum. Hem kelimat-ı nahviye hem kelimat-ı örfiyeyi hem huruf-u melfuza hem şedde, tenvin, gayr-ı melfuza ile beraber ayrı ayrı yazılacak.

— 151 —

Fakat halim müsaadesiz, vakit dar, ben de yalnızım. Hâfızam kuvvetini kaybetmiş. Böyle pek geniş hesabî ve adedî mesailde elbette çok yorgunluk verir, çok da kusurat düşebilir. Hattâ bu gelen listeyi Hâfız Tevfik şahittir ki bir günde dokuz saatte mezkûr iki mikyas ile ve eski mahfuzatımla yazmıştım. Halbuki bu listenin tahkikî bir surette çıkması, on günden fazla bir zamana muhtaçtır.

— 152 —

Ben şimdi hem hasta hem yalnız hem bundan başka nüsha yok ki mukabele edeyim. Hem yeniden telif eder gibi o geniş hesapları düşünmeye halim müsâid değil.~"İnşâallah çok tashihe muhtaç değil.'' diye rakamlarıyla uğraşamadım.

Sure - Âyât - Kelimat - Hurufat El-Bakara - 286 - 3900 - 25500

Âl-i İmran - 200 - 3460 - 14525

En-Nisa - 176 - 3940 - 16030

El-Maide - 120 - 2800 - 10600

El-En'am - 165 - 3050 - 12422

El-A'râf - 206 - 3625 - 14310

El-Enfal - 75 - 1130 - 5294

Et-Tevbe - 129 - 2467 - 10000

Yunus - 109 - 1802 - 6567

Hûd - 123 - 1625 - 6905

Yusuf - 111 - 1776 - 7196

Er-Ra'd - 43 - 855 - 3506

İbrahim - 52 - 831 - 3434

El-Hicr - 99 - 654 - 2770

En-Nahl - 128 - 1841 - 6707

El-İsra - 111 - 1533 - 6400

— 153 —

El-Kehf - 111 (Besmele'siz) - 1567 - 6460

Meryem - 98 - 967 - 3302

Tâhâ - 135 - 1301 - 5042

El-Enbiya - 112 - 1138 - 4168

El-Hacc - 78 - 1291 - 5135

El-Mü'minûn - 118 - 1140 - 4800

En-Nur - 64 - 1516 - 5980

El-Furkan - 77 - 1072 - 3763 (Medde ve şedde ve tenvin hurufatta dâhildir)

Eş-Şuara - 227 - 1267 - 5540

En-Neml - 93 - 1149 - 4767

El-Kasas - 88 - 1441 - 5880

El-Ankebut - 69 - 980 - 4145

Er-Rum - 60 - 819 - 3530

Lokman - 34 - 548 - 2110

Es-Secde - 30 - 338 - 1518

El-Ahzab - 73 - 1282 - 5700

Sebe' - 54 - 883 - 3512

— 154 —

Fâtır - 45 - 797 - 3130 (Şedde, medde ve tenvin beraber)

Yâsin - 83 - 729 - 3000

Es-Sâffât - 182 - 860 - 3829

Sâd - 88 - 732 - 3066

Ez-Zümer - 75 - 1192 - 4000

El-Mü'min - 85 - 1199 - 4960

Fussilet - 54 - 890 - 3900

Eş-Şûra - 53 - 886 - 3588

Ez-Zuhruf - 89 - 833 - 3400

Ed-Duhan - 59 - 346 - 1431

El-Câsiye - 37 - 644 - 2042 (Şedde, medde, tenvin dâhil)

El-Ahkaf - 35 - 644 - 2600

Sure-i Muhammed - 38 - 604 - 2354

El-Fetih - 29 - 560 - 2400

El-Hucurat - 18 - 343 - 1476

Kaf - 45 - 395 - 1490

Ez-Zariyat - 60 - 360 - 1287

— 155 —

Et-Tûr - 49 - 312 - 1500

En-Necm - 62 - 300 - 1405

El-Kamer - 55 - 342 - 1403

Er-Rahman - 78 - 351 - 1636

El-Vakıa - 96 - 378 - 1903

El-Hadîd - 29 - 544 - 2476

El-Mücadele - 22 - 473 - 1992

El-Haşr - 24 - 475 - 1712

El-Mümtehine - 13 - 348 - 1510

Es-Saff - 14 - 221 - 926

El-Cumua - 11 - 180 - 784

El-Münafıkûn - 11 - 180 - 776

Et-Tegabün - 18 - 241 - 1070

Et-Talak - 12 - 247 - 1170

Et-Tahrim - 12 - 249 - 1060

El-Mülk - 30 - 335 - 1313

El-Kalem - 52 - 300 - 1256

El-Hàkka - 52 - 256 - 1080

— 156 —

El-Meâric - 44 - 216 - 861

Nuh - 28 - 224 - 829

El-Cinn - 28 - 285 - 970

El-Müzzemmil - 20 - 285 (Kısmen kelimat-ı nahviyedir) - 838

El-Müddessir - 56 - 255 - 1010

El-Kıyame - 40 - 154 - 629

El-İnsan - 31 - 240 - 1054

El-Mürselât - 50 - 181 - 816

En-Nebe' - 40 - 130 - 690

En-Naziat - 46 - 173 - 953

Abese - 42 - 133 - 533

Et-Tekvir - 29 - 104 - 533

El-İnfitar - 19 - 80 - 359

El-Mutaffifîn - 36 - 169 - 730

El-İnşikak - 25 - 109 - 470

El-Buruc - 22 - 109 - 438

Et-Târık - 17 - 61 - 239

El-A'lâ - 19 - 72 - 284

— 157 —

El-Gâşiye - 26 - 92 - 381

El-Fecr - 30 - 139 - 597

El-Beled - 20 - 82 (Kısmen nahviye) - 320

Eş-Şems - 15 - 54 - 247

El-Leyl - 21 - 71 - 320

Ed-Duha - 11 - 40 - 152

El-İnşirah - 8 - 27 - 123

Et-Tîn - 8 - 34 - 150

El-Alak - 19 - 72 (Bir cihette 112, Kelimat-ı nahviye 114) - 264 (Yalnız melfuz harfleri, 303 Umum harfleri)

El-Kadr - 5 - 30 - 121

El-Beyyine - 8 - 95 - 295 (Besmele ile beraber 314)

Ez-Zilzal - 8 - 35 - 150 Huruf-u melfuza (165 Gayr-ı melfuza ile)

El-Âdiyât - 11 - 40 - 149

El-Karia - 11 - 36 - 152

— 158 —

Et-Tekâsür - 8 - 28 - 120

El-Asr - 3 - 14 - 68

El-Hümeze - 9 - 33 - 161 (Besmele ve şedde beraber)

El-Fîl - 5 - 23 - 95 Huruf-u melfuza ile (120 Besmele ile gayr-ı melfuza)

Kureyş - 4 - 17 - 73 (Besmele'siz, şeddesiz)

El-Maun - 7 - 25 - 111 (Hemze-i vasl dâhil fakat Besmele'siz, şeddesiz)

El-Kevser - 3 - 10 - 45

El-Kâfirûn - 6 - 26 - 96 (Melfuzu)

En-Nasr - 3 - 19 - 82

Tebbet - 5 - 23 - 77 (Tenvin ve şedde ile 85)

El-İhlas - 4 - 15 - 47

El-Felak - 5 - 23 - 69

En-Nâs - 6 - 20 - 79

— 159 —

Bu liste çendan bir derece takribîdir. Fakat kesirlerin ihtilafına bakmayan tevafuk esrarına me'haz olabilir.

Sure-i El-Bakara kelimatı Tefsirü'l-Mikbas üç bin üç yüz (3300) yazmış. Biz üç bin dokuz yüz (3900) yazmışız. Halbuki zahire göre her ikimiz de noksan bırakmışız. Fakat hakikat itibarıyla her birimiz bir cihette haklıyız. Çünkü kelimat-ı örfiyenin iki mertebesi var:

Bir mertebesi: O kelime bir derece maksud bir manayı, bir hükmü ifade eder. Âdeta ilm-i nahivce nâkıs cümle hükmündedir.

İkinci mertebesi: Genişlikçe evvelki mertebeden aşağı fakat kelimat-ı nahviyeden yukarıdır.

İşte İbn-i Abbas (ra) ve rivayete istinad eden o meşhur tefsir, Sure-i El-Bakara'da birinci mertebe nokta-i nazarında hesap etmiş ve buna işareten kelimat yerine kelâmları demiş. Sair surelerin ekserisinde ikinci mertebe ile hesap ettiği görünüyor. Benim eski mahfuzatım, bu tarzdaki tefsirlere ve rivayete istinad etmiş.

Şimdi ise El-Bakara suresinin nahvî cümlelerini saydım. Onlar üç binden geçti. Demek birinci mertebedeki kelimat-ı örfiye üç bin küsur oluyor. Hem ikinci mertebe ile birinci mertebe ortasında saydım, üç bin dokuz yüz küsur oldu.

Hakikat-i hal böyle olduğu için, matbaa ve müstensihlerin sehiv ve hatalarından başka, o tefsiri esas kabul etmek lâzım gelir.

Fakat beş altı mühim yerlerde ve on ve on beş cüz'î ve kesirli yerlerde ona muhalefet etmeye mecbur oldum. Çünkü tahkikatımla anladım ki matbaa ve müstensihler sehiv etmişler. Her ne ise...

Bu listeyi yazmaya mecbur oldum. Çünkü tevafukat anahtarıyla açılan her bir mezaya-yı i'caziye ve esrar-ı Kur'aniyeyi kuvve-i hâfıza vasıtasıyla mecmu-u Kur'an'dan çıkarmak benim gibi hâfız olmayan ve kuvve-i hâfızası eski kuvvetini zayi eden

— 160 —

bir adama çok müşkül olduğundan, kolaylık için bu fihristeyi yazdım.

Fakat acele, bir günde yazıldığından takribî olmuş. İnşâallah bir zaman fedakâr kardeşlerim muavenetiyle tahkikî bir surette yazılacaktır.

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
وَاعْفُ عَنَّا اِنْ زِدْنَا اَوْ نَقَصْنَا وَلَا تَجْعَلْ نُقْصَانَنَا زِيَادَةً ف۪ى ذُنُوبِنَا
وَلَا زِيَادَتَنَا نُقْصَانًا ف۪ى حَسَنَاتِنَا وَكَمِّلْ نُقْصَانَنَا
بِمَز۪يدِ رَحْمَتِكَ اٰم۪ينَ
Said Nursî
***
— 161 —

Yedinci Remzin İkinci Parçası

Kur'an'da İsm-i Celal'in Tevafukat Cetveli
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Mukaddime

Lafza-i Celal, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyanda iki bin sekiz yüz altı (2806) defa zikredilerek tekrar edilmiş. Lafz-ı Rab dahi yedi yüz küsur tekrar edilmiş.

Evvela: Usûl-ü şeriattandır ki Kur'an kelimatı ve harfleri, Kur'an'dan olmak cihetiyle her birinin on sevaptan tut tâ binler sevaba kadar uhrevî meyveler verir. Gafletle okunsa dahi sevabını verir. Fakat sair zikir ve tesbihler hurufatının hususi sevapları Kur'an'ın hurufatına benzemiyor, gafletle okunsa çokların nazarında semere vermiyor.

İşte bu kaide-i şer'iyeye binaen, iki bin sekiz yüz (2800) defa اَللّٰهْ، اَللّٰهْ، اَللّٰهْ Kur'an kelimatı olmak cihetiyle söyleyen ve zikreden insan, ne kadar feyizli sevaba mazhar olacağı kıyas edilsin.

Evet, insan bir virdi alsa Kur'an'dan almalı. Bir zikretse Kur'an'ın tayin ettiği adet ile ders almalı. Mesela سُبْحَانَ اللّٰهِ dediği vakit, Kur'an'ın kelâmı olarak dese hem sevab-ı Kur'anî, hem fazilet-i zikriye alır. لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ Kur'an'ın âyeti cihetiyle dese

— 162 —

hem kıraattır, hem zikirdir. Gaflet gelse zarar vermez. O niyet olmazsa zarar vardır, yani sevabı noksanlaşır.

Sâniyen: Lafzullah'ın çok mühim esrar-ı i'caziyesinden, yalnız bize bir vâsıta-i teşvik olarak ihsan edilen tevafuk kaidesiyle münasebettar üç lem'a-i tevafukatı beyan edilecek. Şöyle ki:

Lafza-i Celal, i'caz-ı Kur'anînin kırk vechinden göz ile görünecek bir vechinin on cüzünden üç cüz, Lafzullah ve Lafz-ı Rab tevafukatıyla tecelli ediyor.

Birinci cüz: Yeni yazdığımız ve inşâallah yakında tab' edeceğimiz Kur'an-ı Azîmüşşan'da bütün Lafza-i Celal ve Lafz-ı Rab gayet nadir istisna ile manidar tevafukla muntazaman sıra ile birbirlerine bakmalarıdır. Hattâ müteaddid yerlerde ehl-i kalp ve ehl-i hakikat demişler:

«Bu tarz yazı, Levh-i Mahfuz'un yazısına benzer ve ona yakındır.» diye hükmetmişler.

Yalnız her şeyin bidayeti, acemilik cihetiyle mükemmel olmuyor. Bu ise birden yazdırıldı, elbette tam tekellüfsüz mükemmel bir suret verdirilmedi. Hal ve zaman müsaadesiz, sürat ve acemilik dolayısıyla fıtrî o sırr-ı tevafuk tamam gösterilemedi. İnşâallah sonra tekmil ettirilecektir.

İkinci Lafza-i Celal'in sırr-ı tevafuku şudur ki: Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Dördüncü Kısmı'nda ve ayrı bir listede ispat ve beyan edildiği gibi, Lafza-i Celal ve kısmen Lafz-ı Rab ile beraber surelerin âyetleriyle gayet latîf bir münasebet-i adediye ile bir nevi tevafuk var. Ezcümle: Sure-i El-Bakara'nın âyetiyle Lafz-ı Celal'ın adedi tevafuk ediyor. Sure-i Âl-i İmran hâkeza. Sonra acib bir nisbet-i adediye ile tâ nihayete kadar nısf-ı nısfa ve yarının yarısının yarısına ve hâkeza bir münasebetle gidiyor.

Üçüncü sırr-ı tevafuk: Şimdi yazdığımız listede tezahür eder, inşâallah.

— 163 —

Ben Mu'cizat-ı Ahmediye'yi yazdığım zamanda Ramazan-ı Şerif'te okuduğum nüsha-i Kur'an'ıma dikkat ettim. Sahifelerdeki Lafza-i Celal başka sahifelerde münasebeti nazar-ı dikkatimi celbetti. O zaman kısmen işaretler vaz' ettim. Lafz-ı Rab bazı yerde Lafza-i Celal ile beraber tevafuka medar olduğunu o zaman bilmemiştim. Şimdiki yazdığımız Kur'an'da Lafz-ı Rab, Lafzullah ile beraber kırmızı yazıldı. Noksan kalan sırr-ı tevafuk tekemmül etti.

Zaten suver-i Mekkiyede Lafz-ı Rab dahi Lafzullah yerindedir. Bazı surelerde ikisi beraber hükmederler.

Sâlisen: Ben yeniden cüz be-cüz tetkik ettim. Her cüzün içindeki o iki kelime-i mübarekenin münasebat-ı adediyesi ehl-i insafa kanaat verir ki bunların bu vaziyet-i adediyesi, bu nevi tevafukatı tesadüfî değildir. Bir irade-i gaybiye tahtında vaziyet almışlar.

Madem ümmetin elinde en ziyade münteşir âyet-i berkenar denilen mushaf-ı şerifin satırların mikyası, en kısa sure olan Sure-i Kevser ve Sure-i İhlas olduğu gibi; sahifelerin mikyası dahi en uzun âyet olan Âyet-i Müdâyene olduğundan, şimdi sahaif-i Kur'aniyede tezahür eden lemaat-ı i'caziye ve esrar-ı tevafukiye doğrudan doğruya Kur'an'a aittir. Beşere ait olamaz.

Râbian: Şu listede o münteşir berkenar Kur'an'ın sahifelerinin numaralarını da yazıp altında Lafza-i Celal'in tekerrür adedini yazarak tâ her sahifenin mukabilinde veya mukabilinin arkasında veya arkasının mukabilindeki sırr-ı tevafuku anlaşılsın. Eğer Lafz-ı Rab beraber ise bir ر işareti konulacak.

Hâmisen: İşaratü'l-İ'caz ve Onuncu Söz ve Yirmi Sekizinci Mektub ve Yirmi Dokuzuncu Söz risalelerinde Lafzullah'a işaret eden elif harfinin gösterdiği sırlar, Kur'an-ı Azîmüşşan'da Lafzullah'ın

— 164 —

tevafuk sırlarından tereşşuh ettiğini ve ondan geldiğini ve ona işaret ettiğini ve onun anlaşılmasına basamak olduğuna şimdi kat'î kanaatimiz gelmiştir.

Sâdisen: Kur'an-ı Hakîm'in satırlar başı, her kâtip ve her matbaa için serbest kalmak hususunda ve ümmete her tarzda Kur'an'ı yazmaya mezun olmak cihetiyle sırlara medar edilmemiş. Onun için İşaratü'l-İ'caz'da ve Onuncu Söz'de satırlar başındaki elifler tevafukatı, Kur'an'daki Lafzullah'a bakar. Kur'an'ın satırlarının başlarına bakamıyor. Çünkü Kur'an'ın satırlarının başları sırra medar olsaydı tahdid edilirdi. Ümmet yazı hususunda serbest kalamazdı.

Sâbian: İsm-i Celal ve İsm-i Rab ekseriyet-i mutlaka ile ve şüphe bırakmayacak bir tarzda mühim bir tevafuk göstermeleriyle beraber tam tamına tevafuk etmemesi bir kaç sebepten ileri gelmiştir:

Birinci sebep: Bazen sahifenin âyetlerine bakar. Bazen sahifenin rakamına ve kısmen cüzün adedine bakar.

Mesela: Birinci cüzde birinci sahifede bir İsm-i Celal, sekizinci cüzde sekiz adet İsm-i Celal, onuncu cüzün başında on adet İsm-i Celal, on birinci cüzün başında dahi on bir adet İsm-i Celal var.

İkinci sebep: İsm-i Celal'ın tevafukat-ı zahiriyeden başka sırları vardır ki o sırlara binaen bazen münasebet-i nısfiye ile tevafuk ediyor. Bazen de bir sahifede bir yaprağa mukabil oluyor. Bazen birer fark ile muntazaman iner veya terakki eder.

Mesela: On sekizinci cüzde on, dokuz, sekiz, sonra on, on bir, on iki geliyor. Bu zahiren tevafuk noksandır fakat birer fark ile başka bir letafeti katmakla o noksanı telafi eder. Hem bazen İsm-i Celal, İsm-i Rab ile beraber sırr-ı tevafuka bakıyorlar. Bazen tevafukları ayrı ayrıdır.

— 165 —
Bu cetveli dahi sâbık cetvel gibi, tashih etmeye halim müsaade etmedi. İnşâallah, tashihe çok muhtaç değil.
Birinci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

1 - 1(İki Besmele'deki Lafzullahlar dâhil 3) - 2 (Fatiha sahifesinde bir adet Rab lafzı, Elif-lam-mim sahifesinde bir adet Rab lafzı) - 3

2 - 5 - 0 - 0

3 - 6 - 1 - 0

4 - 5 - 1 - 0

5 - 0 - 2 - 0

6 - 0 - 1 - 0

7 - 1 - 1 - 0

8 - 3(Bir adet Rab lafzı ile 4) - 1 - 0

9 - 4 - 3 - 0

10 - 7 - 2 - 0

11 - 6 - 0 - 0

12 - 2 - 0 - 0

13 - 6 - 0 - 0

14 - 8 - 0 - 0

15 - 4 - 1 - 0

16 - 8 - 1 - 0

17 - 7 - 0 - 0

18 - 3 - 2 - 0

19 - 1(İki İlah lafzı ile 3) - 5 - 0

20 - 8 - 3 - 0

— 166 —
İkinci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

21 - 5(Bir adet Rab lafzı ile 6) - 1 - 0

22 - 4(İki adet Rab lafzı ile 6) - 2 - 0

23 - 6 - 1 - 1

24 - 8 - 0 - 0

25 - 7 - 0 - 0

26 - 2(Bir adet Rab lafzı ile 3) - 1 - 0

27 - 3 - 0 - 0

28 - 7 - 0 - 0

29 - 9 - 0 - 0

30 - 6(Üç adet Rab lafzı ile 9) - 3 - 0

31 - 10 - 0 - 0

32 - 9 - 0 - 0

33 - 7 - 0 - 0

34 - 9 - 0 - 0

35 - 13 - 0 - 0

36 - 8 - 0 - 0

37 - 5 - 0 - 0

38 - 10 - 0 - 0

39 - 7(Bir adet Rab lafzı ile 8) - 1 - 0

40 - 9(Bir adet Rab lafzı ile 10) - 1 - 0

— 167 —
Üçüncü Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

41 - 7 (La ilahe illa hu'daki hüve ile 8) - 0 - 0

42 - 7 (Bir cihette 8) - 2 - 0

43 - 8 - 2 - 0

44 - 6 - 0 - 0

45 - 6 - 1 - 0

46 - 7 - 2 - 0

47 - 6 - 1 - 0

48 - 7 - 6 - 0

49 - 7 - 3 - 1

50 - 8 (Bir Rab lafzı ile 9) - 1 - 0

51 - 7 (İki hüve lafzı ile 9) - 1 - 0

52 - 7 - 0 - 0

53 - 12 - 3 - 0

54 - 5 (Altı adet Rab lafzı ile 11) - 6 - 0

55 - 8 (Beş adet Rab lafzı ile 13) - 5 - 0

56 - 6 (İki adet Rab lafzı ile 8) - 2 - 0

57 - 8 - 0 - 0

58 - 8 - 1 - 0

59 - 7 - 0 - 0

60 - 5 (Bir adet Rab lafzı ile 6) - 1 - 0

— 168 —
Dördüncü Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

61 - 9 - 0 - 0 (Cây-ı dikkat: Dördüncü cüzün başında üç 9, üçüncü cüzün başında üç 8, ikinci cüzün başında -Rab lafzı ile- üç 6 gelmesi başka bir letafet gösteriyor.)

62 - 9 - 0 - 0

63 - 9 - 0 - 0

64 - 5 - 0 - 0

65 - 10 - 2 - 0

66 - 5 - 2 - 0

67 - 9 - 1 - 0

68 - 5 - 0 - 0

69 - 11 - 0 - 0

70 - 12 - 0 - 0

71 - 9 - 1 - 0

72 - 13 - 0 - 0

73 - 4 - 0 - 0

74 - 4 - 6 - 0

75 - 9 - 3 - 0

76 - 4 (Besmele ile 5) - 1 - 1

77 - 4 - 0 - 0

78 - 5 - 0 - 0

79 - 6 - 0 - 0

80 - 1 - 0 - 0

— 169 —
Beşinci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

81 - 6 - 0 - 0

82 - 8 - 0 - 0

83 - 8 - 0 - 0

84 - 7 - 0 - 0

85 - 9 - 0 - 0

86 - 10 - 0 - 0

87 - 6 - 1 - 0

88 - 8 - 0 - 0

89 - 7 - 2 - 0

90 - 11 - 0 - 0

91 - 8 - 0 - 0

92 - 7 - 0 - 0

93 - 12 - 0 - 0

94 - 5 - 0 - 0

95 - 12 - 0 - 0

96 - 6 - 0 - 0

97 - 9 - 0 - 0

98 - 13 - 0 - 0

99 - 9 - 0 - 0

100 - 12 - 0 - 0

— 170 —
Altıncı Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

101 - 8 - 0 - 0

102 - 7 - 0 - 0

103 - 10 - 1 - 0

104 - 8 - 1 - 0

105 - 8 - 1 - 1

106 - 6 - 0 - 0

107 - 8 - 0 - 0

108 - 7 - 0 - 0

109 - 7 - 0 - 0

110 - 7 - 0 - 0

111 - 3 - 3 - 0

112 - 3 - 0 - 0

113 - 9 - 0 - 0

114 - 5 - 0 - 0

115 - 9 - 0 - 0

116 - 11 - 0 - 0

117 - 7 - 1 - 0

118 - 3 - 4 - 0

119 - 11 - 2 - 0

120 - 2 - 0 - 0

— 171 —
Yedinci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

121 - 8 - 2 - 0

122 - 8 - 0 - 0

123 - 12 - 0 - 0

124 - 7 - 0 - 0

125 - 3 - 1 - 0

126 - 8 - 3 - 0

127 - 3 - 2 - 1

128 - 3 - 1 - 0

129 - 4 - 2 - 0

130 - 4 - 2 - 0

131 - 5 - 2 - 0

132 - 5 - 3 - 0

133 - 5 (İki Rab lafzı ve bir lafzı ile 8) - 2 - 0

134 - 2 - 0 - 0

135 - 4 - 1 - 0

136 - 2 - 6 - 0

137 - 2 - 1 - 0

138 - 6 - 0 - 0

139 - 3 - 0 - 0

140 - 6 - 4 - 0

— 172 —
Sekizinci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

141 - 4 (Dört adet Rab lafzı ile 8) - 4 - 0

142 - 5 - 1 - 0

143 - 3 - 5 - 0

144 - 5 - 2 - 0

145 - 4 - 0 - 0

146 - 4 - 1 - 0

147 - 4 - 3 - 0

148 - 2 - 2 - 0

149 - 3 - 9 - 0

150 - 1 - 1 - 1

151 - 0 - 2 - 0

152 - 5 - 2 - 0

153 - 5 - 1 - 0

154 - 2 - 2 - 0

155 - 5 - 3 - 0

156 - 3 - 4 - 0

157 - 3 - 5 - 0

158 - 6 - 4 - 0

159 - 1 - 3 - 0

160 - 3 - 1 - 0

— 173 —
Dokuzuncu Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

161 - 4 - 4 - 0

162 - 3 - 1 - 0

163 - 1 - 1 - 0

164 - 2 - 6 - 0

165 - 1 - 2 - 0

166 - 1 - 5 - 0

167 - 0 - 1 - 0

168 - 0 - 6 - 0

169 - 3 (Bir hüve lafzı ile 4) - 0 - 0

170 - 0 - 0 - 0

171 - 2 - 3 - 0

172 - 1 - 2 - 0

173 - 4 - 1 - 0

174 - 4 - 1 - 0

175 - 2 - 4 - 0

176 - 7 - 3 - 1

177 - 7 - 2 - 0

178 - 11 - 0 - 0

179 - 9 - 0 - 0

180 - 6 - 0 - 0

— 174 —
Onuncu Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

181 - 10 - 0 - 0

182 - 12 - 0 - 0

183 - 8 - 1 - 0

184 - 11 - 0 - 0

185 - 9 - 0 - 0

186 - 9 - 0 - 0

187 - 4 - 0 - 0

188 - 16 - 0 - 0

189 - 6 - 1 - 0

190 - 10 - 0 - 0

191 - 7 - 0 - 0

192 - 10 - 0 - 0

193 - 9 - 0 - 0

194 - 5 - 0 - 0

195 - 11 - 0 - 0

196 - 8 - 0 - 0

197 - 6 - 0 - 0

198 - 8 - 0 - 0

199 - 9 - 0 - 0

200 - 5 - 0 - 0

— 175 —
On Birinci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

201 - 11 - 0 - 0

202 - 9 - 0 - 0

203 - 9 - 0 - 0

204 - 7 - 0 - 0

205 - 7 - 0 - 0

206 - 3 - 1 - 0

207 - 6 - 3 - 1

208 - 3 - 2 - 0

209 - 6 - 3 - 0

210 - 3 - 0 - 0

211 - 5 - 2 - 0

212 - 5 - 2 - 0

213 - 4 (Bir Rab lafzı ile 5) - 1 - 0

214 - 8 - 2 - 0

215 - 8 - 0 - 0

216 - 3 - 0 - 0

217 - 5 - 4 - 0

218 - 1 (Üç Rab lafzı ile 4) - 3 - 0

219 - 4 (Bir lafzı ile 5) - 1 - 0

220 - 5 - 2 - 1

— 176 —
On İkinci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

221 - 2 - 0 - 0

222 - 5 - 4 - 0

223 - 2 - 2 - 0

224 - 7 - 2 - 0

225 - 2 - 3 - 0

226 - 1 (Bir İlah lafzı ile 2) - 2 - 0

227 - 3 - 8 - 0

228 - 3 - 3 - 0

229 - 3 - 2 - 0

230 - 3 - 2 - 0

231 - 1 - 3 - 0

232 - 1 - 5 - 0

233 - 2 - 3 - 0

234 - 2 - 4 - 1

235 - 0 - 2 - 0

236 - 3 - 0 - 0

237 - 1 (İki Rab lafzı ile 3) - 2 - 0

238 - 2 - 3 - 0

239 - 5 - 3 - 0

240 - 2 - 2 - 0

— 177 —
On Üçüncü Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

241 - 0 - 2 - 0

242 - 6 - 0 - 0

243 - 3 - 0 - 0

244 - 7 - 0 - 0

245 - 9 - 0 - 0

246 - 2 - 4 - 0

247 - 4 - 0 - 0

248 - 2 - 3 - 1

249 - 5 - 3 - 0

250 - 6 - 2 - 0

251 - 8 - 4 - 0

252 - 7 - 1 - 1

253 - 6 - 0 - 0

254 - 6 - 1 - 1

255 - 4 - 2 - 0

256 - 5 - 2 - 0

257 - 7 - 1 - 0

258 - 7 - 1 - 0

259 - 4 - 9 - 0

260 - 6 (Bir İlah lafzı ile 7) - 1 - 0

— 178 —
On Dördüncü Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

261 - 1 - 0 - 1

262 - 0 - 2 - 0

263 - 0 - 2 - 0

264 - 1 - 1 - 0

265 - 0 - 1 - 0

266 - 3 - 3 - 1

267 - 1 - 1 - 0

268 - 6 - 1 - 0

269 - 3 - 2 - 0

270 - 7 - 1 - 0

271 - 7 - 3 - 0

272 - 6 - 0 - 0

273 - 7 - 2 - 0

274 - 10 - 0 - 0

275 - 4 - 1 - 0

276 - 7 - 0 - 0

277 - 6 - 2 - 0

278 - 7 - 2 - 0

279 - 9 - 0 - 0

280 - 3 - 5 - 0

— 179 —
On Beşinci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

281 - 1 - 0 - 1

282 - 0 - 3 - 0

283 - 1 - 6 - 0

284 - 1 - 3 - 0

285 - 1 - 3 - 0

286 - 0 - 4 - 0

287 - 0 - 3 - 0

288 - 0 - 0 - 0

289 - 0 - 4 - 0

290 - 3 - 2 - 0

291 - 2 - 2 - 0

292 - 5 - 2 - 2

293 - 1 - 4 - 0

294 - 3 - 2 - 0

295 - 3 - 5 - 0

296 - 0 - 2 - 0

297 - 6 - 5 - 0

298 - 0 - 4 - 0

299 - 0 - 3 - 0

300 - 1 - 0 - 0

— 180 —
Mülahazat

Her bir cüzde ayrı ayrı letafet-i tevafukiye görünüyor. Ve bazen cüzlerin başı birbirine bakıyor.

Mesela: Beşinci cüzün ikinci sahifesi sekiz, altıncı cüzün başı yine sekiz, yedinci cüzün başı yine sekiz, sekizinci cüzün başı yine sekiz.

Bazen bir cüzün nihayet sahifesi diğer cüzün baş sahifelerine bakıyor.

Mesela: Onuncu cüzün âhir yaprağında bir dokuz var. On Birinci cüzün ikinci sahifesindeki dokuza bakıyor. Ve hâkeza... Zahirî tevafuksuz, hakikatte sırlı ve gizli tevafuku var.

Her bir cüzün kendine mahsus bir letafet-i tevafukiyesi var, demiştik. Ezcümle:

Onuncu cüzün başı, cüze muvafık on adet İsm-i Celal geliyor. İki sahife sonradaki on adede tevafuk ediyor. O iki on ortasında on iki ile sekiz düşüyor. O da iki on eder. Çünkü yaprak yaprağa bakıyor. Sonra ondan biri iner. İki dokuz gelir. Sonra on altıdan sonra bir altı ile bir on gelir. Çünkü bir sahife bir yaprağa bakar. Sonra iki on ortasında bir yedi var. Sonra dokuz ile beşten sonra on bir geliyor.

Berkenar mushafların bazı sahifeleri sık yazılmış, kelimatı çok. Bazı seyrek, kelimatı az olduğu cihetle bir sahifede bulunması lâzım gelen İsm-i Celal diğer sahifeye geçmiş. Onun için deriz ki:

On birden biri arkasındaki sekize gelse dokuz olur. Birer yaprak fâsıla ile iki dokuza muvafık olur. Sonra iki sekiz ortasında bir altı bulunuyor.

Hem mesela: On Birinci cüzün başında on bir gelip cüzün adedini haber veriyor. Sonra iki dokuz geliyor. Sonra iki yedi sonra latîf bir tarzda üç, altı, yine üç, altı geliyor. Sonra üç, beş, beş, beş geliyor. Sonra sekiz, sekiz geliyor. Sonra üç, beş geliyor. Sonra İsm-i Rab ile beraber dört, sonra dört, İsm-i Rab ile olsa beş, âhirde yine beş.

— 181 —

Hem mesela: On ikinci cüzde tevafuksuz bir tek var. Mesela iki iki ortasında bir beş. Bazen bir sahife yaprağa baktığı cihetle iki ile beş, yedi; iki iki ortasında bir yedi, sonra yine iki, sonra üç, üç, üç, üç, sonra bir, bir, sonra iki, iki, sonra üç, ve İsm-i Rab ile yine üç, sonra iki iki ortasında bir beş geliyor.

İsm-i Celal'ın tevafukat-ı adediyesi hem muntazamdır hem manidardır. Fakat bir parça dikkat ister. Çünkü risalelerde görünen tevafuk gibi daima sahife sahifeye bakmıyor. Bazen sahife mukabiline değil belki arkasına veya arkasının mukabiline bakar. Bazen bir yaprak atlar. Bazen bir sahife iki sahifenin mecmuuna bakar.

Mesela: Otuz beşinci sahifede on üç adet Lafza-i Celal gelir. Arkasında sekiz sonra beş geliyor. Demek o on üç adet, bu iki rakama birden bakar ki o da on üç ediyor. Ve hâkeza...

Hem bazen bir sahife iki sahifenin mecmuuna bakmakla beraber aynı surette iki adet gelir. Her biri onun bir cüzünü gösterir.

Mesela: Sure-i Tevbe'de yüz seksen sekizinci sahifede on altı Lafza-i Celal geliyor. Arkasında altı geliyor. Altının arkasında on geliyor. Beraber yukarıdan okunsa on altı olur, tevafuk eder.

Sure-i Ahzab'da yine dört yüz yirmi ikinci sahifede on altı İsm-i Celal geliyor. Zahirî tevafuku yok. Halbuki bir sahife daha evvel on gelir. Ve mukabilinde altı var. Terkib edilse on altı olur, tevafuk eder.

Hem bazen İsm-i Rab ile beraber tevafuk eder.

Bazen sahife sahifeye değil yaprak yaprağa bakar.

Hem bazen sahife rakamına bakar. Dokuz rakamı çok defa sahife rakamına baktığı için tevafuktan çıktığını hissettim.

Elhasıl: Bazı esrar-ı gaybiye için tevafukat şeklini değiştiriyor.

Lafza-i Celal'in en latîf ve cazibedar ve manidar bir tevafuku şudur ki: Başta Fatiha sahifesiyle beraber yüz elli bir sahifede elli bir defa yedi ile sekiz geliyor.

***
— 182 —
On Altıncı Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

301 - 0 - 3 - 0

302 - 0 - 2 - 0

303 - 0 (Bir İlah lafzı ile 1) - 8 - 0

304 - 1 - 8 - 1

305 - 0 - 3 - 1

306 - 3 - 2 - 1

307 - 2 - 3 - 2

308 - 1 - 3 - 2

309 - 1 - 4 - 2

310 - 1 - 0 - 7

311 - 2 - 1 - 3

312 - 1 - 1 - 0

313 - 0 - 5 - 0

314 - 1 - 2 - 0

315 - 1 - 3 - 0

316 - 0 - 3 - 0

317 - 1 - 1 - 1

318 - 0 - 1 - 2

319 - 1 - 4 - 0

320 - 0 - 6 - 0

— 183 —
On Yedinci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

321 - 1 - 2 - 1

322 - 2 - 1 - 0

323 - 0 (İki İlah lafzı ile 2) - 0 - 1

324 - 0 - 1 - 2

325 - 1 - 4 - 0

326 - 2 - 0 - 0

327 - 0 - 0 - 0

328 - 0 (Bir İlah lafzı ile 1) - 3 - 0

329 - 1 - 1 - 0

330 - 0 (Bir İlah lafzı ile 1) - 2 - 1

331 - 3 - 1 - 1

332 - 10 - 0 - 0

333 - 7 - 1 - 0

334 - 3 - 1 - 0

335 - 11 (Bir İlah lafzı ile 12) - 0 - 0

336 - 7 - 1 - 0

337 - 5 - 2 - 0

338 - 14 - 0 - 0

339 - 8 - 1 - 0

340 - 8 - 1 - 0

— 184 —
On Sekizinci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

341 - 2 - 0 - 1

342 - 2 - 1 - 0

343 - 3 - 2 - 0

344 - 0 - 4 - 0

345 - 0 - 2 - 0

346 - 3 - 3 - 0

347 - 2 - 5 - 0

348 - 2 - 6 - 0

349 - 10 - 0 - 1

350 - 9 - 0 - 0

351 - 8 - 0 - 0

352 - 4 - 0 - 0

353 - 10 - 0 - 0

354 - 11 - 0 - 0

355 - 13 - 0 - 0

356 - 4 - 0 - 0

357 - 5 - 0 - 0

358 - 8 - 0 - 1

359 - 0 - 0 - 0

360 - 1 - 2 - 0

— 185 —
On Dokuzuncu Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

361 - 0 - 3 - 1

362 - 1 - 0 - 0

363 - 1 - 3 - 0

364 - 0 - 3 - 4

365 - 5 - 3 - 0

366 - 1 - 4 - 2

367 - 0 - 6 - 0

368 - 0 - 4 - 0

369 - 0 - 4 - 0

370 - 5 - 3 - 0

371 - 2 - 4 - 0

372 - 2 - 3 - 0

373 - 2 - 5 - 0

374 - 0 - 3 - 0

375 - 2 - 0 - 0

376 - 3 - 1 - 1

377 - 1 - 1 - 0

378 - 4 - 1 - 1

379 - 3 - 4 - 0

380 - 4 - 0 - 0

— 186 —
Yirminci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

381 - 7 - 0 - 0

382 - 2 - 2 - 0

383 - 3 - 1 - 0

384 - 2 - 2 - 1

385 - 1 - 0 - 0

386 - 0 - 3 - 0

387 - 2 - 2 - 0

388 - 1 - 3 - 0

389 - 0 - 1 - 0

390 - 3 - 2 - 0

391 - 1 - 2 - 0

392 - 3 - 3 - 0

393 - 9 - 0 - 0

394 - 5 - 0 - 0

395 - 7 - 3 - 1

396 - 5 - 1 - 0

397 - 10 - 0 - 0

398 - 3 - 2 - 0

399 - 1 - 0 - 0

400 - 6 - 0 - 0

— 187 —
Yirmi Birinci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

401 - 3 - 1 - 0

402 - 6 - 1 - 0

403 - 7 - 0 - 1

404 - 6 - 1 - 0

405 - 1 - 0 - 0

406 - 3 - 0 - 0

407 - 5 - 2 - 0

408 - 3 - 0 - 0

409 - 4 - 0 - 0

410 - 4 - 1 - 1

411 - 6 - 0 - 0

412 - 13 - 0 - 0

413 - 10 - 1 - 0

414 - 2 - 4 - 1

415 - 0 - 4 - 0

416 - 0 - 2 - 0

417 - 11 - 1 - 1

418 - 6 - 0 - 0

419 - 10 - 0 - 0

420 - 10 - 0 - 0

— 188 —
Yirmi İkinci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

421 - 7 - 0 - 0

422 - 16 - 0 - 0

423 - 6 - 0 - 0

424 - 7 - 0 - 0

425 - 8 - 0 - 0

426 - 10 - 2 - 0

427 - 2 - 2 - 1

428 - 1 - 1 - 0

429 - 1 - 4 - 0

430 - 2 - 3 - 0

431 - 1 - 2 - 0

432 - 2 - 1 - 0

433 - 6 - 1 - 1

434 - 9 - 0 - 0

435 - 5 - 2 - 0

436 - 5 - 0 - 0

437 - 4 - 2 - 0

438 - 6 - 1 - 0

439 - 3 - 0 - 2

440 - 0 - 3 - 2

— 189 —
Yirmi Üçüncü Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

441 - 0 - 0 - 0

442 - 2 - 2 - 1

443 - 0 - 1 - 0

444 - 1 - 0 - 0

445 - 2 (Bir İlah lafzı ile 3) - 2 - 1

446 - 2 - 1 - 0

447 - 2 - 1 - 0

448 - 3 - 4 - 0

449 - 1 - 2 - 0

450 - 2 - 1 - 0

451 - 4 - 3 - 0

452 - 1 - 2 - 1

453 - 2 - 1 - 0

454 - 0 - 3 - 0

455 - 0 - 1 - 0

456 - 1 - 3 - 0

457 - 9 - 0 - 1

458 - 4 - 5 - 0

459 - 8 - 2 - 0

460 - 9 - 3 - 0

— 190 —
Yirmi Dördüncü Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

461 - 10 - 1 - 0

462 - 6 - 0 - 0

463 - 4 (İki Rab lafzı ile 6) - 2 - 0

464 - 8 - 0 - 0

465 - 2 - 3 - 0

466 - 4 - 5 - 1

467 - 6 - 2 - 0

468 - 6 - 0 - 0

469 - 6 - 5 - 0

470 - 5 (Bir İlah lafzı ile 6) - 0 - 0

471 - 6 - 1 - 0

472 - 3 - 1 - 0

473 - 9 - 7 - 0

474 - 4 - 0 - 0

475 - 6 - 0 - 0

476 - 1 (Bir lafzı İlah ile 2) - 1 - 2

477 - 3 - 1 - 0

478 - 3 - 2 - 0

479 - 4 (İki Rab lafzı ile 6) - 2 - 0

480 - 0 - 3 - 0

Yirmi dördüncü cüzde bir cihetle dokuz defa altı rakamı geliyor. Demek cüzün yarısı manidar altı rakamıyla gösteriliyor. Yirmi dördüncü cüzün bu dokuz defa altısı birbirini takip eden sahife rakamındaki dokuz defa altıya tevafuk ediyor.

— 191 —
Yirmi Beşinci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

481 - 1 - 3 - 0

482 - 8 - 2 - 1

483 - 4 - 3 - 0

484 - 4 - 2 - 0

485 - 7 - 0 - 0

486 - 3 - 2 - 0

487 - 5 - 1 - 0

488 - 3 - 0 - 1

489 - 0 - 2 - 3

490 - 0 - 2 - 1

491 - 0 - 2 - 2

492 - 0 - 1 - 0

493 - 2 - 2 - 0

494 - 1 (İki İlah lafzı ile 3) - 4 - 1

495 - 2 - 5 - 1

496 - 1 - 3 - 0

497 - 1 - 1 - 0

498 - 8 - 1 - 1

499 - 4 - 2 - 0

500 - 5 - 1 - 0

— 192 —
Yirmi Altıncı Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

501 - 6 - 3 - 1

502 - 4 - 1 - 0

503 - 2 - 1 - 0

504 - 4 - 1 - 0

505 - 3 - 1 - 0

506 - 9 - 2 - 1

507 - 4 - 2 - 0

508 - 6 - 0 - 0

509 - 9 - 0 - 0

510 - 11 - 0 - 1

511 - 10 - 0 - 0

512 - 9 - 0 - 0

513 - 7 ("Hüvellezi ersele resulehu"deki hüve lafzı ile sekizdir.) - 0 - 0

514 - 9 - 0 - 1

515 - 8 - 0 - 0

516 - 14 - 0 - 0

517 - 1 - 0 - 1

518 - 1 - 1 - 1

519 - 1 - 1 - 1

520 - 0 - 3 - 0

— 193 —
Yirmi Yedinci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

521 - 2 - 2 - 0

522 - 2 - 1 - 1

523 - 1 - 3 - 0

524 - 2 - 3 - 0

525 - 4 - 2 - 1

526 - 1 - 3 - 0

527 - 3 - 2 - 1

528 - 0 - 1 - 0

529 - 0 - 0 - 0

530 - 1 - 2 - 2

531 - 0 - 14 - 0

532 - 0 - 14 - 0

533 - 1 - 6 - 1

534 - 0 - 0 - 0

535 - 0 - 1 - 0

536 - 2 - 2 - 1

537 - 10 - 1 - 0

538 - 5 - 0 - 0

539 - 8 - 2 - 0

540 - 8 - 0 - 0

— 194 —
Yirmi Sekizinci Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

541 - 13 - 0 - 1

542 - 10 - 0 - 0

543 - 13 - 0 - 0

544 - 10 - 0 - 1

545 - 13 - 0 - 0

546 - 3 - 3 - 0

547 - 9 (Dört mühim hüve lafzı ile 13 yahut iki defa La ilahe illa hu deki hüve lafzı ile 11) - 0 - 1

548 - 6 (Bir cihette 10) - 4 - 1

549 - 12 - 0 - 0

550 - 11 - 0 - 1

551 - 11 - 0 - 0

552 - 8 - 0 - 1

553 - 11 - 0 - 1

554 - 9 (Bir cihette 10) - 1 - 0

555 - 10 (Bir cihette 11) - 1 - 1

556 - 11 - 0 - 0

557 - 14 - 1 - 1

558 - 12 (Bir cihette 13) - 1 - 0

559 - 9 (Bir cihette 10) - 1 - 1

560 - 5 (Bir cihette 9) - 4 - 0

— 195 —
Yirmi Dokuzuncu Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

561 - 2 - 2 - 2

562 - 1 - 0 - 2

563 - 2 - 2 - 2

564 - 0 - 5 - 0

565 - 1 - 3 - 1

566 - 1 - 2 - 0

567 - 2 - 2 - 1

568 - 0 - 2 - 0

569 - 3 - 3 - 1

570 - 5 - 3 - 0

571 - 5 - 4 - 1

572 - 6 - 4 - 0

573 - 1 - 3 - 1

574 - 8 - 3 - 1

575 - 2 - 1 - 0

576 - 2 - 1 - 1

577 - 1 - 2 - 1

578 - 3 - 4 - 0

579 - 3 - 1 - 1

580 - 0 - 0 - 0

— 196 —
Otuzuncu Cüz

Sahife Numarası - Allah lafzı- Rab lafzı - Rahman lafzı

581 - 1 - 0 - 1

582 - 1 - 3 - 3

583 - 1 - 5 (Bazı nüshalarda 3) - 0

584 - 1 - 0 - 1

585 - 1 - 0 - 1

586 - 3 - 2 - 1

587 - 1 - 2 - 1

588 - 1 - 3 - 1

589 - 4 - 1 - 1

590 - 2 - 1 - 1

591 - 3 - 2 - 2

592 - 2 - 3 - 1

593 - 1 - 5 - 1

594 - 3 - 1 - 1

595 - 2 - 2 - 2

596 - 2 - 3 - 2

597 - 3 - 3 - 1

598 - 5 - 3 - 2

599 - 2 - 3 - 2

600 - 2 - 0 - 2

601 - 4 - 1 - 3

602 - 3 - 2 - 3

603 - 5 - 1 - 3

604 - 5 - 2 - 3

— 197 —
Mülahazat

İsm-i Celal ve İsm-i Rab tevafukatı yalnız bir cihetle değil, belki müteaddid vücuhu var. Hem tevafukat içinde latîf nükteler var. Ezcümle:

Yirmi Sekizinci cüzde İsmullah beş defa on bir, beş defa on, beş defa on üç geliyor. Beş defa on üç altmış beş olup ism-i هُوَ olmakla beraber sırr-ı tevafukta ve bilhassa اِنَّٓا اَعْطَيْنَا sırrında on beş defa on üç adedi o sırrın keşfine medar olduğu gibi; İsm-i Celal'ın Kur'an'daki sırr-ı tevafukuna bir basamak ve bir mukaddime olan Onuncu Söz'deki elif tevafukatının medarı olan (dört, beş, üç, altı) adetleri her biri o risalenin mecmuunda on üç defa gelmesi bu tevafuka manidar bir letafet daha katarlar.

{(Hâşiye): Onuncu Söz'ün elif tevafukatı ile yirmi sekizinci cüzün Lafzullah tevafukatına zarif bir tevafuku şudur ki: Onuncu Söz'ün beş adedi on üç defa tekerrür edip altmış beş هُوَ olur. Yirmi sekizinci cüzde Lafzullah'ın on üç adedi beş defa tekerrür ettiğinden yine altmış beş olup لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der.}

Hem ezcümle: Dördüncü cüz başında üç dokuz tevafuk edip sonra iki beş ortasında bir on, iki beş ortasında bir dokuz, on bir, on iki ve dokuz ve on üç, dört, dört, dokuz, dört, dört, beş, altı ki Lafz-ı هُوَ yi teşkil ediyor. Edna bir dikkatle bu cüzdeki Lafza-i Celal ne kadar muntazam bir vaziyet aldığı görülür.

Üçüncü cüz başında üç defa sekiz, sonra iki defa altı, bir defa yedi, bir defa altı, yine iki yedi, iki defa dokuz, yine bir yedi, on iki, on bir, on üç, üç defa sekiz, bir yedi ve bir altı.

İşte bu cüzde, tevafuk gayet muntazamdır. İki muvafık ortasında bir sahife ya iki sahife fâsıla olsa zarar vermez. Ezcümle:

Cüz-i evvelde birinci sahife pek kısa olduğundan ondaki bir İsm-i Celal ikinci sahifeye zammı münasip bulunmakla altı veyahut beş. Altı ve beş âdeta ikisi هُوَ lafzını gösteriyor.

— 198 —

Sonra iki sıfırdan sonra Rab ismi zammedilse yine iki defa dört, sonra yedi ile altı ve iki ile altı, yine yedi ve dört geliyor. Ortada iki kalmak üzere her iki tarafında dört, yedi, altı gelmekle daha latîf oluyor. Sonra sekiz ile yedi, üç, üç ve yine sekiz geliyor.

Şu birinci cüzdeki İsm-i Rab nadir gelmiş, fakat gelen miktar gayet latîf bir tevafuktadır. Mesela başta dört defa bir, sonra dört defa iki ve bir defa beş tekerrür vardır.

Hem mesela: İkinci cüzde dahi İsm-i Rab, İsm-i Celal ile beraber üç defa altı geliyor. Sonra iki defa sekiz, sonra iki defa yedi ortasında iki üç, sonra üç dokuz ortasında bir on ve iki dokuz ortasında bir yedi, dokuz ile sekiz arasında sırlı adet olan on üç, sonra bir defa beş ve iki misli olan on ve o iki on ortasında bir sekiz geliyor.

Şu halde mukaddimede beyan ettiğimiz gibi, bir iki sahife bazen iki muvafık ortasına girebilir. Bu kaideye binaen bu ikinci cüzde tevafuksuz yalnız on üç adedi kalır. Zaten onun sırrı ona kâfidir, tevafuk yerini tutuyor.

En âhirki cüz olan otuzuncu cüzdeki İsm-i Rab gayet latîf bir tarzda tevafuk ediyor. Mesela: İki defa üç, iki defa iki, bir üç, iki defa bir, yine bir defa iki ve üç ve bir defa beşten sonra bir ve iki ve dört defa üç sonra bir ve iki yine bir ve iki.

Yine o cüzde İsm-i Celal adetleri bütün tevafukta. Yalnız bir defa üç, zahirî tevafuksuz görünüyor. Başta dört defa bir, âhirde İsm-i Rab zammıyla dört defa beş geliyor.

— 199 —
Birinci Cüz

Sahife - Âyet - Allah lafzı

4 - 5 - 5

8 - 4 - 4 (Bir Rab lafzı ile beraber)

10 - 7 - 7

14 - 8 - 8

15 - 4 - 4

17 - 7 - 7

İkinci Cüz

Sahife - Âyet - Allah lafzı

25 - 7 - 7

30 - 6 - 6

Üçüncü Cüz

Sahife - Âyet - Allah lafzı

46 - 7 - 7

49 - 9 - 9 (İki defa La ilahe illa hu ile)

51 - 7 - 7

52 - 7 - 7

57 - 9 - 9 (Bir İlah lafzı ile beraber)

— 200 —
Dördüncü Cüz

Sahife - Âyet - Allah lafzı

61 - 9 - 9

65 - 10 - 10

68 - 5 - 5

76 - 6 - 6 (Bir Rab lafzı ile beraber)

Beşinci Cüz

Sahife - Âyet - Allah lafzı

84 - 7 - 7

87 - 6 - 6

Altıncı Cüz

Sahife - Âyet - Allah lafzı

102 - 7 - 7

117 - 7 - 7

— 201 —
Sekizinci Cüz

Sahife - Âyet - Allah lafzı

146 - 4 - 4

158 - 6 - 6

On Birinci Cüz

Sahife - Âyet - Allah lafzı

207 - 6 - 6

209 - 6 - 6

214 - 8 - 8

On Üçüncü Cüz

Sahife - Âyet - Allah lafzı

242 - 6 - 6

245 - 9 - 9

254 - 6 - 6

— 202 —
On Dördüncü Cüz

Sahife - Âyet - Allah lafzı

270 - 8 - 8 (Bir Rab lafzı ile beraber)

On Sekizinci Cüz

Sahife - Âyet - Allah lafzı

349 - 10 - 10

352 - 4 - 4

Yirmi İkinci Cüz

Sahife - Âyet - Allah lafzı

425 - 8 - 8

438 - 6 - 6

Yirmi Altıncı Cüz

Sahife - Âyet - Allah lafzı

509 - 9 - 9

— 203 —
Yirmi Sekizinci Cüz

Sahife - Âyet - Allah lafzı

555 - 10 - 10

560 - 5 - 5

— 204 —

Yedinci Remzin Üçüncü Parçası

İki küçük kısımdır.

Birinci Kısım

Matbu Onuncu Söz'ün latîf tevafukat-ı harfiyesindendir ki ekseriyet-i mutlaka ile ya üç elif ki Lafzullah olur. Veya beş altı ile tevafuk ediyor ki Lafz-ı هُوَ olur. Hem otuz beşinci sahifede beşinci hakikatte iki beş üç beşte tevafuk ediyor. Hem başta cilt olan iki sahife ile beraber altmış beş oluyor. Yine Lafz-ı هُوَ oluyor. Sure-i Kevser'in hurufatı gibi...

Hem Sure-i Kevser'in hurufatına tevafuk ediyor, hem en âhirdeki iki beyaz sahifeyi saymak cihetiyle altmış yedi olup baştaki âyetin melfuz altmış yedi hurufuna tevafuk ediyor.

Eğer âyette medde sayılmazsa beyaz sahifeye lüzum olmadığı gibi beyaz satırlara da lüzum kalmaz. Tam tamına sahife yirmi iki satır yazılı olmak üzere, âyetin hurufat-ı melfuzasına tevafuk eder. Yalnız on üç satır beyaz dâhil olacak. On üç adet tekrar kendi sırrını gösterdi.

Eğer medde Lafzullah'ın meddesinden başka sayılmazsa ve şedde sayılsa tam tamına kitabın âhirdeki altmış üç sahifesine tevafuk ediyor. Eğer şedde ve yedi medde sayılmazsa hemze-i vasl sayılsa, tam tamına altmış üç sahifesine tevafuk ediyor.

Hem sahifenin satırları yirmi iki olmak itibarıyla yarısından ziyade yazılı bulunan sahifelerin hakiki ve itibârî satırlarına bu baştaki ismin iki satır ilâvesiyle 1342'de mebde-i telifine ve inkâr-ı haşre emare olan lâdinî siyasetinin ilanı ve Latinî

— 205 —

hurufunun resmen kabulü tarihine bir tek fark ve bir ق ile اَلْاٰخِرَةُ حَقٌّ makam-ı ebcedîsiyle hattâ şu risalenin sırf hakiki satırlarına başta el yazısı ile yazılan isim ve tenbihe ait yedi satır ilâvesiyle müellifin veladet tarihine tevafuk ediyor.

Hem Onuncu Söz'ün latîf tevafukat-ı elifiyesindendir ki beş rakamı risalenin mecmuunda on üç defa olmakla altmış beş olup yine Lafz-ı هُوَ teşkil etmekle beraber, bir sure-i âhiret olan Kevser'in hurufatına tevafuk ediyor. Hem risaledeki altı rakamı on üç defa olduğundan bu beş ile altı on üçte tevafuk ediyor. Bu iki mütevafıklar, risaledeki üçlerin onuncu, ikinci, üçüncü suret ve hakikat kelimelerindeki elif sayılmazsa en baştaki iki sahifenin iki üçleri ikişere iner. Yine on üç defa olup o iki mütevafıkla o adette tevafuk ediyor. Bu üç mütevafık, o mezkûr elifler sayılsa dört rakamı da mecmu-u risalede on üç defa olup bu üç mütevafık o dört rakamıyla on üçte yine tevafuk ediyor.

Elhasıl: Beşler on üç, altışar yine on üç, üçer yine on üç, dörder on üç.

Bu muzaaf tevafukları tesadüfî zannedenler, zannederiz ki insan suretinde kör bir şey olmalı ki kör tesadüfe bu hikmetli işi havale ediyor.

Bu mübarek beş ile altı, mukaddes هُوَ lafzının harfleridir ve o kudsiyetten aldıkları feyz ile İşaratü'l-İ'caz'da yine hârikulâde vaziyetler gösterdiler. Ve bu risalede beşlerin elifleri altmış beş olmakla Sure-i Kevser'in Besmele ile beraber aded-i hurufuna tevafuk ile Kevser gibi هُوَ olur.

Altının elifleri yetmiş sekizdir. İki altı tevafuka girmemiş, bir altı on üçüncü sahifede "Onuncu Suret" elifi sayılsa yedi olur. Demek gayr-ı mütevafıkın sukutu ile beraber altı, yediye çıkmakla elifleri altmış yedi olup Sure-i İhlas'ın Besmele ile hurufatına tevafuk ediyor. Aynı Sure-i İhlas gibi Lafzullah'a makam-ı ebcedî cihetiyle tevafuk ediyor.

— 206 —

Demek nasıl ki Sure-i İhlas لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, Lafzullah'ı gösterir. Sure-i İhlas gibi altı cümlesine tevafuk eden altının elifleri لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diye Allah'a işaret eder.

Hem nasıl ki Sure-i Kevser لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der, هُوَ yi gösterir. Öyle de beşin elifleri dahi لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der, هُوَ yi gösterir.

***
— 207 —
Hâtime

Kanâatimiz geldi ki ehl-i ilhadın haşr-i cismanîyi resmen inkâr etmek istedikleri hengâmda, iktidar ve ihtiyarımızın haricinde Onuncu Söz yazdırıldı. Şimdi mürur-u zamanla her vakit mütalaası lâzım gelen Onuncu Söz'e bir lâkaytlık gelmekle beraber, haşr-i cismanî yine bir şiddetli taarruza maruz bulunduğunu îma edip bizi ikaz eden şiddetli bir surette inayet-i İlahiye nazar-ı dikkati Onuncu Söz'e bu garib tevafuklarla tekrar celb etti. Bu risalede tevafuka medar olan bu beş, altı, dört, üç rakamlarının her birinin yekûnü on üçte tevafuk etmeleri, Onuncu Söz'ün on üçüncü sahifesine bilhassa nazar-ı dikkati celb ettiriyor. O dört ile beş dokuz, üç ile altı dokuz olmakla yine Dokuzuncu Hakikat'a nazar-ı dikkati celb ettiriyor.

Evet on üçüncü sahifedeki "Onuncu Suret" temsil ettiği "Dokuzuncu Hakîkat", Onuncu Söz'ün en kuvvetli, en parlak, en mülzim bürhanlarından olduğundan, ihvanıma bu hakikati ezber edinceye kadar mütalaa etmelerini tavsiye ediyorum.

Şu risalenin medar-ı tevafuku olan üç, altı, beş, dört rakamlarının her birinin yekûnü on üç olması, bir sure-i âhiret olan Sure-i Kevser'in sırrına dair Altıncı Remiz'de on beş defa tekerrür eden on üç adedine tevafuk etmesi bir işarettir ki Haşir Risalesi Sure-i Kevser'e tam bakar ve oradan emir alır.

Âhirdeki dört, altı, üç, beş şu rakamların tevafuksuz gelmelerinin sebebi, bu rakamlar âhirde her biri on üç olduğunu göstermek için bilmecburiye birer birer kendi mütevafıkıyla değil, belki on üçteki arkadaşlarıyla birleşmeye mecbur oldular. Hem altı ile arkasındaki üç, kitabın hâtimesindeki altmış üç rakamına tevafuk etmek için tevafuktan çıkmışlar.

Kitabın başında en evvel dört rakamı dördüncü sahifede geldiği için âhirde en evvel o imza ediyor. Beş öteki arkadaşlarından

— 208 —

sonra işe giriştiği için o arkadaşlarından sonra on üç senedini imza ediyor.

Bu risalede elif tevafukatı bir kısım risalelerimizde âsârı görünen geniş bir sırdan ileri geldiğine kuvvetli bir delil, İşaratü'l-İ'caz'da acib ve garib tevafukat-ı harfiye ve elifiyesidir. Ve pek zahir bir bürhanı dahi Yirmi Sekizinci Mektub'un İnâyât-ı Seb'a'sında yirmi sekiz elif fâsılasız gelmesi ve o mektubun numara ve isim adedini göstermesi ve iki sahifenin birinci satırı müstesna olup bütün satırları başında elif olarak birbirine muvafık olmasıdır.

Nasıl ki risalelerde kelime tevafukatı Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın Lafza-i Celal tevafukatına bir basamaktı ve Lafz-ı Kur'an ve Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm o sırrın anahtarları oldular.

Öyle de İşaratü'l-İ'caz'daki tevafukat-ı harfiye maksud-u bizzat değildi, belki Sure-i اِنَّا اَعْطَيْنَا sırrına bir basamaktı.

Şimdi, bu Onuncu Söz'ün tevafukatı dahi, Sure-i اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ sırrına yetişmek için bir basamaktı. Fakat o basamak fikirlerde tam yerleşmediği için o sır da tam açılmadı. Yalnız göründü ve der-akab kapandı.

Demek o iki risalenin tevafukat-ı harfiyesine ciddi ehemmiyet, o iki sure-i kudsiyenin sırlarının ehemmiyetinden gelmiştir.

Ben de şimdi bu hikmeti anladım. Ve ehemmiyetsiz zannettiğim münasebat-ı tevafukiye ehemmiyetli olabilirler, çünkü gayet mühim sırlara hizmet ederler.

***
— 209 —

Yedinci Remzin Üçüncü Parçasının İkinci Küçük Kısmı

Aziz, sıddık, hakikatli âhiret kardeşim ve ciddi ve kuvvetli arkadaşım!

Kur'an-ı Hakîm'in baş hâşiyelerinde, âyât-ı Kur'aniyenin adedi altı bin altı yüz altmış altı (6666) olmakla, envar-ı Kur'aniye ve hakikat-i Furkaniye eyyam-ı şer'iye ile altı bin altı yüz altmış altı (6666) sene kadar küre-i arzda hükmü cereyan edeceğine işaret ettiğine dair sualinize o vakit zihnim başka yere müteveccih olduğu için izahlı bir cevap veremedim. Sonra bana ihtar edildi ki: Âsım'ın suali ehemmiyetlidir, cevap ver. Ben de o ihtara binaen, üç esasla bir parça izah edeceğim:

Birinci Esas: Nasıl ki nur-u Muhammedî ve hakikat-i Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm, divan-ı nübüvvetin hem fatihası hem hâtimesidir. Bütün enbiya, onun asl-ı nurundan istifaza ve hakikat-i dininin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları o nur-u Ahmedî (asm) cephe-i Âdem'den tâ Zat-ı Mübarek'ine müteselsilen tezahür edip neşr-i nur ederek intikal ede ede tâ zuhur-u etemle kendinde cilveger olmuştur.

Hem mahiyet-i kudsiye-i Ahmediye, Risale-i Mi'rac'da kat'î bir surette ispat edildiği gibi şu şecere-i kâinatın hem çekirdek-i aslîsi hem en âhir ve en mükemmel meyvesi olmuş. Öyle de hakikat-i Kur'aniye, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar hakikat-i Muhammediye (asm) ile beraber müteselsilen enbiyaların suhuf ve kütüblerinde nurlarını neşrederek gele gele tâ nüsha-i kübrası ve mazhar-ı etemmi olan Kur'an-ı Azîmüşşan suretinde cilveger olmuştur.

Bütün enbiyanın usûl-ü dinleri ve esas-ı şeriatları, hülâsa-i kitapları Kur'an'da bulunduğuna, ehl-i tahkik ve ehl-i hakikat ittifak etmişler. Bu sırra binaen, fetret-i mutlakanın zamanı

— 210 —

ihraç edildikten sonra, rivayet-i meşhure ile zaman-ı Âdem'den tâ kıyamete kadar, eyyam-ı şer'iye ile tabir edilen yedi bin (7000) seneden fetret-i mutlakanın zamanı tarh edildikten sonra altı bin altı yüz altmış altı (6666) sene kadar din-i İslâm'ın sırrını neşreden hakikat-i Kur'aniye küre-i arzda ayrı ayrı perdeler altında neşr-i envar edeceğine, âyâtın adedi işaret ediyor, demektir.

İkinci Esas: Malûmdur ki küre-i arzın mihveri üstündeki hareketiyle gece gündüzler ve medar-ı senevîsi üstündeki hareketiyle seneler hasıl oluyor. Güneşle beraber her bir seyyarenin belki sevabitin ve Şemsü'ş-şümus'un dahi her birinin mihveri üstünde eyyam-ı mahsusalarını gösteren bir hareketi ve medarı üzerinde deveranı dahi bir nevi seneleri gösteriyor.

Hâlık-ı arz ve semavat'ın hitabat-ı ezeliyesinde o eyyam ve seneleri dahi irae ettiğine delili şudur ki: Furkan-ı Hakîm'de

ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ ف۪ى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ *
تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ

gibi âyetler ispat ediyor.

Evet, kış günlerinde ve şimal taraflarında gurûb ve tulû mabeyninde dört saat günden ve bu yerlerde kışta sekiz dokuz saatten ibaret eyyamlardan tut tâ güneşin mihveri üstünde bir aya yakın yevminden, hattâ kozmoğrafyanın rivayetine göre tâ "Rabbü'ş-Şi'ra" tabiriyle Kur'an'da namı ilan edilen ve şemsimizden büyük "Şi'ra" namında diğer bir şemsin belki bin seneden ibaret olan gününden tâ Şemsü'ş-şümus'un mihveri üstündeki elli bin seneden ibaret bir tek yevmine kadar eyyam-ı Rabbaniye vardır.

İşte semavat ve arzın Rabb'i, o Şemsü'ş-şümus ve Şi'ra'nın Hâlık'ı hitap ettiği vakit, o semavat ve arzın ecramına ve

— 211 —

âlemlerine bakan kudsî kelâmında o eyyamları zikreder ve zikretmesi gayet yerindedir.

Madem eyyamın lisan-ı şer'îde böyle ıtlakatı vardır. İlm-i tabakatü'l-arz ve coğrafya ve tarih-i beşeriyet ulemasınca nev-i beşerin yedi bin sene değil belki yüz binler sene geçirdiğini teslim de etsek, Âdem'den kıyamete kadar ömr-ü beşer yedi bin senedir olan rivayet-i meşhurenin sıhhatine ve beyan ettiğimiz altı bin altı yüz altmış altı (6666) sene nur-u Kur'an hüküm-ferma olduğuna münafî olamaz, cerh edemez. Çünkü eyyam-ı şer'iyenin dört saatten elli bin seneye kadar hükmü ve şümulü var. Fakat nefsü'l-emirdeki eyyamın hakikati o rivayet-i meşhurede hangisi olduğu şimdilik bu dakikada kalbime inkişaf ettirilmedi. Demek o sırrın inkişafı münasip değil.

Üçüncü esas: لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Şu meselede şimdilik delilini gösteremeyeceğim bir müddeayı beyan ediyorum. Şöyle ki:

Şu dünyanın bir ömrü ve şu dünyadaki küre-i arzın dahi ondan kısa diğer bir ömrü ve küre-i arzda yaşayan nev-i insanın daha kısa bir ömrü vardır. Bu birbiri içinde üç nevi mahlukatın ömürleri, saatin içindeki dakika, saniye, saatleri sayan çarkların nisbeti gibidir. Nev-i insanın ömrü, küre-i arzın iki hareketiyle hasıl olan malûm eyyam ile olduğu gibi; zîhayatın vücuduna mazhar olduğu zamandan itibaren küre-i arzın ömrü ise merkez-i irtibatı olan şemsin hareket-i mihveriyesiyle hasıl olan eyyam ile olması hikmet-i Rabbaniyeden uzak değildir. Ve dünyanın ömrü ise Şemsü'ş-şümus'un hareket-i mihveriyesi ile hasıl olan eyyam iledir.

Şu halde nev-i insanın ömrü yedi bin sene eyyam-ı malûme-i arziye ile olsa küre-i arzın hayata menşe olduğu zamandan harabiyetine kadar eyyam-ı şemsiye ile iki yüz bin seneden geçer. Ve Şemsü's-şümus'a tabi ve âlem-i bekadan ayrılıp küremize bakan dünyaların ömrü -Şemsü's-şümus'un işarat-ı Kur'aniye ile her bir günü elli bin sene olmasıyla- yedi bin sene o eyyam ile

— 212 —

yüz yirmi altı milyar sene yaşarlar. {(Hâşiye): Bu hesap Şamlı Hâfız, Kuleönü'nden Mustafa ve arkadaşı Hâfız Mustafa'nın şehadetiyle bir dakika zarfında ezber yapılmıştır. (Sene 360 gün hesabına göredir, kusur varsa bakılmamak gerektir.} Demek eyyam-ı şer'iye tabir ettiğimiz eyyam-ı Kur'aniyede bunlar dâhil olabilirler.

Evet semavat ve arzın Hâlık'ı, semavat ve arza bakan bir kelâmıyla, semavat ve arzın sebeb-i hilkati ve çekirdek-i aslîsi ve en mükemmel âhir meyvesi olan bir zata hitabında, o eyyamları istimal etmek, Kur'an'ın ulviyetine ve muhatabının kemaline yakışır ve ayn-ı belâgattır...

وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِ كِتَابِه۪
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
Said Nursî
***
— 213 —

Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmı'nın

SEKİZİNCİ REMZİ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın âyâtında ve kelimatında ve maânîsinde ve nazmında müteaddid vücuh-u i'caziye ve esrar-ı kudsiye bulunduğu gibi, hurufatında dahi çok lemaat-ı i'caziye bulunur. Hattâ hurufunun vaziyetlerinde çok işarat-ı âliye var. Hattâ tekerrür adetlerinin tevafukatlarında çok münasebat-ı latîfe var.

İşte o denizden bir katre hükmünde, medar-ı bahsimiz olan tevafukat meselesine münasebeti bulunan huruf-u Kur'aniyenin tevafukat-ı adediyesinden bir iki cüz'î misali, numune için göstereceğiz. Yani âyât ve kelimat ve hakaik ve nazmında bulunan esrardan değil, belki yalnız hurufatın vaziyetlerinde ve o vaziyetin vücuh-u kesîresinden yalnız tekerrür eden hurufatın adetlerinin tevafukatından çıkan münasebat-ı adediyeye dair ve bunun dahi vücuh-u kesîresinden yalnız mecmu-u Kur'an'da yirmi dokuz huruf-u hecaiyenin yekûn adetlerindeki manidar bir kısım tevafukatına Yedinci Remiz'de işaret edildi. Sekizinci Remiz'de bir numune için dört kısa sure olan Sure-i İhlas ve Muavvizeteyn ve Fatiha'nın hurufatının meselemiz olan tevafukata temas eden cihetini, kısmen işaret edeceğiz.

Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın surelerinde bulunan bin letafetinden bir letafeti numune olarak şudur ki:

Sure-i İhlas'ta elif beş, و beş, د beş olarak birbirine tevafuku ve Lafzullah'ın beş harfine muvafakatı ve ه dört ve م dört ve ن dört, (tenvin) dahi ن olarak birbirine tevafuku ve

— 214 —

surenin dört âyetine muvafakatı, hem üçü ل ın on iki adedine mutabakatı ve (sakin elif) iki ve ك iki ve ح iki olarak birbirine muvafakatı ve iki defa Lafzullah ve iki kere اَحَد adedine tevafuku elbette Sure-i İhlas'ın kudsî ve nurani harflerinin intizamına bir letafet daha katarlar.

Sure-i İhlas'ta

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

makam-ı ebcedîsi bin yüz yirmi üçtür (1123), eğer şeddeli iki ر her biri iki ر sayılsa ve sâkıt hemzeler sayılmazsa. Eğer bir ل bir ر olsa yedi yüz seksen üç (783) olur. Birinci hesapta Sure-i İhlas'ın adedine bin üçte (1003) -kesirden kat'-ı nazar- muvafıktır. Bu iki muvafık, bin Besmele ism-i a'zam hükmünü verdiğine îma ve Sure-i İhlas'ın hatme-i hâssası olan bin adedine işaret ve bin esma-i İlahiyeye telvih ve bin İhlas-ı Şerif de ism-i a'zam hâsiyetini verdiğine remzeder. Hattâ çoklar ayn-ı ism-i a'zam demişler. Yani ism-i a'zamın mufassal bir suretidir. Üç adet ise hadîsin rivayetiyle üç İhlas bir hatme-i Kur'aniye hükmünde olduğuna binaen ekser umûr-u mübarekede Sure-i İhlas'ın üçer defa tekrar edilmesini îma etmekten hâlî değildir. Şu Sure-i İhlas'ın bin üç (1003) adedi, üç defa tekerrür sırrıyla üç bin dokuz (3009) olmakla, muhakkikînce Kur'an'ın esrarını câmi' olan Sure-i Kevser'in üç bin adedine tevafuk etmesiyle mühim sırları ihtar eder.

Sure-i İhlas'ın en latîf bir nükte-i tevafukiyesi şudur ki: Kur'an'ın üç esasından en mühim esası olan tevhidi ilan hususunda en câmi' bir tarzda olduğuna îmaen Besmele ile Sure-i İhlas'ın aded-i hurufu olan altmış yedi, Lafzullah'ın altmış yedi aded-i ebcedîsine tevafuk etmekle beraber Lafzullah'ta (sakin elif) كُفُوًا 'de tenvin sayılmazsa her biri altmış altı olup, âyât-ı Kur'aniye'nin dört mertebe altı adetlerine iki mertebe ile tevafuk etmek ile Sure-i İhlas'ın câmiiyeti ve Lafzullah'ın ism-i câmi' ve ism-i a'zam olduğunu îmadan hâlî değildir.

— 215 —

Sure-i İhlas altı cümle olup üçü müsbet üçü menfîdir. Lemaat'ta beyan edildiği gibi, altı mertebe-i tevhidi ispat ve altı enva-ı şirki nefyetmekle beraber İ'caz-ı Kur'an Risalesinin Birinci Şulesinin Birinci Şuâ'ında beyan edildiği üzere, bu altı cümle her biri umumuna hem delil hem netice olduğundan Sure-i İhlas'ta tevhide dair berahin silsilesi ile müdellel otuz Sure-i İhlas kadar içinde otuz emsali münderic olduğuna binaen şu Sure-i İhlas ne kadar safi ve hâlis bir bahr-i tevhid olduğunu îma eder.

Sure-i El-Felak: Elif altı, ق altı, ل altı olarak birbirine tevafuku ve Besmele ile altı adet âyetlerine muvafakatı... س üç, د üç, ف üç birbirine tevafuku ve evvelki üçler ile nısfiyet cihetinde muvafakatı ve birbirine merbut şu üç surenin adedine mutabakatı ve م beş olup beş âyetine muvafakatı şu surenin celalli hurufatına bir cemal daha katarlar.

Sure-i Felak aded-i hurufatı doksan dokuz olmakla doksan dokuz esma-i hüsnanın adedine tevafuk sırrıyla, bütün esma-i hüsna ile bir istiaze-i câmia hükmünde olduğunu îma eder.

El-Felak'ın hurufatının ebcedî makamı olan on bin iki yüz (10200) küsur olmakla Fatiha-i Şerife'nin dahi hurufatının ebcedî makamı olan on bin iki yüz on iki (10212) adedine tevafuk etmesiyle, her bir sure umum sureler ile münasebettar olduğunu îma eder.

Sure-i En-Nâs: Harflerinin birer adet fark ile muntazaman bir'den on ikiye kadar terakki etmesi; mesela ق bir, ه iki, ح üç, ى dört, ر beş, {(Hâşiye): شَرِّ deki ر bir olmak cihetiyledir.} Besmele'deki م ler beraber altı âyetin adedine

— 216 —

muvafık olarak م altı, و yedi, (sakin elif) sekiz, ن dokuz, {(Hâşiye): اَلْخَنَّاسِ daki nun ن bir sayılsa, اَلْجِنَّةِ deki iki sayılsa dokuz olur. Yoksa (sakin elif) gibi sekiz veya س gibi on olur.} س on, (elif) on bir, ل on iki {(Hâşiye): اَلَّذ۪ى de lâm bir sayılsa on ikidir, iki sayılsa on üç olur.} gelmesi ve Sure-i İhlas'ın on iki ل ına muvafakatı, ateşîn hurufatına bir ışık daha katarlar.

Kur'an'ın âhirki suresi olan Sure-i En-Nâs'ın aded-i hurufatı yüz dört (104) olmakla, yüz dört (104) suhuf ve kütüb-ü enbiyanın adedine tevafuk etmekle, Kur'an-ı Hakîm, umum suhuf-u enbiyanın esaslarını câmi' olduğuna gizli bir îmadır.

Ebcedî hesabıyla şu surenin aded-i hurufatı beş bin beş yüz elliden (5550) bir noksandır. Şu adet Sure-i El-Felak ile Fatiha'nın nısfı olmakla beraber, îma ettiği sırları şimdilik izah edemiyoruz.

Fatiha-i Şerife: Hurufatının ebcedî hesabı olan on iki bin iki yüz on iki (12212) adedi ise mecmu-u Kur'an'da hem ب hem ت 11 bin adetlerine tevafuk etmesiyle beraber, başka sırları gösteren küsurattan sarf-ı nazar edilmiştir. Fatiha'nın on bin huruf-u adedini yedi adet âyetine darb etmesiyle mecmu-u kelimat-ı Kur'aniye adedi olan 70 bine muvafık gelmesiyle ehl-i hakikat indinde muhakkak ve hadîsçe musaddak olan "Fatiha, Kur'an kadardır." ve "Kur'an, Fatiha'da mündericdir." ve bu indirac sırrına binaen "Fatiha, Tenzil'de

'Es-seb'ul-mesanî ve'l-Kur'anu'l-azîm' namıyla teşhir edilmiş." diye olan meşhur hükmün ispatını îma ve ihtar eder.

Suver-i Kur'aniye'nin başlarında olan mukattaat-ı huruf, gayet manidar ve esrarlı bir şifre-i İlahiye olduğu gibi, Fatiha hurufatı belki Kur'an'ın umum hurufatı dahi kudsî ve ayrı ayrı

— 217 —

mütenevvi binler İlahî şifreler olduğunu Yedinci, Sekizinci Remiz'lerde işaret edilen sırlar ve tevafuklar teyid ediyorlar.

Fatiha-i Şerife'nin hurufatı yüz otuz ve kelimatı bir hesap ile otuz altı ve bir vecihle otuz olarak otuz cüz Kur'an'a fihriste cihetiyle Kur'an Fatiha'da bulunduğuna îma eder.

Besmele, Şafiî mezhebince her surenin bir âyeti olduğu gibi, Fatiha'nın da bir âyetidir. Hanefîce Besmele Fatiha'nın cüzü değil. Bahsimizde iki mezhebe riayet edeceğiz. Harflerin adedi şudur:

Besmele ile: "Hemze" denilen müteharrik (elif) on sekizdir, (sakin elif) on üçtür, ل yirmi üçtür, م on beştir, ر sekizdir, ع altıdır, ن on bir, ى on altı, ه beş, ب beş, ح beş, د dört, و dört, ت üç, ك üç, س üç, ص iki, ض iki, ط iki, غ iki, ق bir, ذ bir.

Besmele'siz: Fatiha'da "hemze" denilen (elif) on dört, (sakin elif) on birdir. ل on dokuz, م on iki, ن on, ر altı, ع altı, ى on beş, ه dört, ب dört, د dört, و dört, ح üç, ك üç, ت üç, س iki, ص iki, ض iki, ط iki, غ iki, ق bir, ذ birdir.

Fatiha'da Besmele ile «hemze» olan (elif) on sekiz olup 18 bin âlemin adedine tevafuk işaretiyle, her bir harfi her bir âlemin anahtarı olduğuna îma etmekten hâlî değildir. Ve (hemze) ile (sakin elif) بِسْمِ 'deki gizli hemze sayılmamak şartıyla otuzdur. Otuz cüz Kur'an'a remz eder. (Hemze), Besmele'siz on dört olmak haysiyetiyle şu سَبْعُ الْمَثَان۪ى 'nin yedi adet âyeti müsennâ olarak

— 218 —

iki defasına işaretle iki defa nüzulüne ve namazda tekerrürüne îma eder.

(Sakin elif) on üç, ل yirmi üç olup Fatiha'nın bir hesapla otuz altı kelimelerine tevafuk işaretiyle, beş farz namaz ve revatibinde ve revatib hükmündeki iki rekat teheccüd namazında yirmi dört saatte otuz altı defa Fatiha'nın tekerrürüne îma eder. Besmele'siz ل ile ا ikisi otuz olup ل ın ebcedî makamı olan otuza muvafakatla ve Besmele'siz Fatiha'nın otuz kelimatına mutabakatla beraber otuz cüz Kur'an'ın adedine ve yalnız ل , Besmele'nin on dokuz hurufuna tevafuk işaretiyle otuz cüz Kur'an'ın esasları bu "Es-seb'ul-mesanî ve'l-Kur'anu'l-azîm" namıyla müştehir olan Fatiha'da münderic ve dâhil olduğunu îma eder. Hem ل ın yirmi üç adedi, nüzul-ü vahyin yirmi üç senesine remzeder.

ب beş, ه beş, ح beş olup hem birbirine hem beş farza ve beş erkân-ı İslâmiyeye ve Lafzullah gibi Fatiha'nın ekser kelimelerinin beşer harflerine ve Fatiha'da beş esma-i hüsnanın adedine muvafakatla beraber, üç beşler birbirine muvafık ve otuz cüz Kur'an'a remz eden on beş م ve on beş ى nin her birinin adetlerine tevafuk işaretiyle o mütevafıkların mecmuu kırk beş olduğundan ömr-ü Nebevînin kırk beşinci senesinde birinci defa Fatiha'nın nüzulüne îma etmek o kudsî harflerin şe'nindendir.

Ve د dört, و dört olup hem birbirine hem د ın ebcedî makamına tevafukla beraber, mecmuu sekiz defa tekerrür eden ر ya muvafakatla besmele ile beraber, Hanefî mezhebince Fatiha'nın sekiz âyetine ر gibi işaret edip dörder rekat namazda dört Fatiha vücubunu ve dörtlükle iştihar eden çok mühim dörtlere îma ederler.

ت üç, ك üç, س üç olup birbirine tevafukla beraber, ت üç defasıyla bin iki yüz (1200) sene kadar Kur'an'ın galibane vaziyetine işaret ve ondan sonra âlem-i küfrün galebesine îma etmekle beraber, bin iki yüz (1200) sene kadar Kur'an'ın galibane

— 219 —

fütuhatı devamına ve ondan sonra tedafü vaziyetine girmesine işaret eden

اِنَّا فَتَحْنَالَكَ فَتْحًا مُب۪ينًا

âyetine Fatiha'nın şu ت 'si üç adedi ile tevafuk ederek aynı işareti veriyor.

ك in ebcedî makamı yirmi olup üç tekerrürü üç sayılsa yirmi üç olur. Nüzul-ü vahyin yirmi üç senesine tevafuk ediyor. س ebcedî makamı altmış olup üç tekerrürü üç sayılsa medar-ı vahiy olan zat-ı nebevînin ömrüne tevafukla beraber çok sırları îmadan hâlî değildir.

Besmele'siz س iki, ص iki, ض iki, ط iki, غ iki olup birbirine tevafukla beraber; Fatiha Besmele ile beraber iki defa Lafzullah, iki kere رحمٰن , iki kere رحيم , iki kere اِيَّاكَ , iki kere صِرَاطْ , iki عَلَيْهِمْ müsennâ olarak سَبْعُ الْمَثَان۪ى 'de ikişer adetlerine muvafakat işaretiyle Fatiha'nın iki defa nüzulünü ve Kur'an'ın hem evvelinde hem âhirinde iki kere vücub-u tilavetini ve her umûr-u hayriyenin hem başında hem âhirinde iki kere sünnet kıraatını îma ederler.

ع altı, Besmele'siz ر nın altı adedine muvafakatla beraber, altı rükn-ü imanî gibi İslâm ıstılahatında mühim çok altıları îma eder.

Fatiha harflerinin latîf tevafukat ve zarif işaretlerinden başka çok letaif-i bedîiyeleri var. Ezcümle:

Sure-i En-Nâs gibi harfleri birer adet farkla bir'den on dokuza kadar terakki ediyorlar.

Mesela ق bir, غ iki, ك üç, و dört, ه beş, ع altı, ر sekiz, Besmele'siz ن on, (sakin elif) on bir, Besmele'siz م

— 220 —

on iki, Besmele dâhil olsa (sakin elif) on üç, Besmele'siz (hemze) on dört, ى on beş, Besmele ile ى on altı, بِسْمِ 'deki gizli hemze sayılmazsa (hemze) on yedi, sayılsa on sekiz, Besmele'siz ل on dokuzdur. Altı ism-i a'zam adediyle

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

'in adedine tevafuk eder.

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا *
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ بِحُرْمَةِ سَبْعَ الْمَثَان۪ى اِجْعَلْ فَاتِحَةَ اَعْمَالِنَا مِفْتَاحَ الْفَاتِحَةِ اَعْن۪ى
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ وَاجْعَلْ خَاتِمَةَ اُمُورِنَا فَاتِحَةَ الْفَاتِحَةِ اَعْن۪ى
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ* وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى خَاتَمِ الْاَنْبِيَاءِ وَفَاتِحَتِهِمْ
وَعَلٰى اٰلِه۪ وَاَصْحَابِه۪ ذَوِى الْفُتُوحَاتِ الْمَادِّيَّةِ وَالْمَعْنَوِيَّةِ *
رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا بِسِرِّ سُورَةِ الْفَاتِحَةِ *
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ الْفَاتِحَةِ وَسِرِّ ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا﴾ وَسِرِّ ﴿اِنَّا فَتَحْنَا﴾ اِفْتَحْ لِمُسْتَنْسِخِ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ وَرُفَقَائِهِ اَبْوَابَ رَحْمَتِكَ وَعِنَايَتِكَ وَكَرَمِكَ وَجَنَّتِكَ اٰم۪ينَ
س ع
***
— 221 —

Ben, bu nüshanın tashihinden tesemmüm hastalığıyla çok yoruldum.

Ehl-i vukufun: "Nurların Remizler kısmını cezbe halinde yazmış." demelerine bir derece hak verdim.

Fakat Kur'an'ın tercümesini Kur'an yerinde camilerde hâfızlara okutmak planını işiten bîçare Said, bu israflı tafsilata manen mecbur oldum.

Said Nursî
— 222 —

Yirmi Sekizinci Mektub'un Yedinci Meselesindeki Mahremce Bir Suale Cevap

(Makam münasebetiyle buraya alınmıştır.)

Şu sırr-ı inayet eskiden mahremce yazılmış, On Dördüncü Söz'ün âhirine ilhak edilmişti. Her nasılsa ekser müstensihler unutup yazmamışlardı. Demek münasip ve lâyık mevkii burası imiş ki gizli kalmış.

Benden sual ediyorsun: "Neden senin Kur'an'dan yazdığın Sözler'de bir kuvvet, bir tesir var ki müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nadiren bulunur. Bazen bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitap kadar tesir bulunuyor?"

Elcevap: -Güzel bir cevaptır- Şeref, i'caz-ı Kur'an'a ait olduğundan ve bana ait olmadığından bilâ-perva derim: Ekseriyet itibarıyla öyledir. Çünkü yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir, teslim değil imandır, marifet değil şehadettir şuhuddur, taklit değil tahkiktir, iltizam değil iz'andır, tasavvuf değil hakikattir, dava değil dava içinde bürhandır.

Şu sırrın hikmeti budur ki: Eski zamanda, esasat-ı imaniye mahfuzdu, teslim kavî idi. Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa beyanatları makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda dalalet-i fenniye, elini esasata ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devayı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zat-ı Zülcelal, Kur'an-ı Kerîm'in en parlak mazhar-ı i'cazından olan temsilatından bir şulesini; acz ve zaafıma, fakr u ihtiyacıma merhameten hizmet-i Kur'an'a ait yazılarıma ihsan etti.

— 223 —

Felillahi'l-hamd sırr-ı temsil dürbünüyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi.

Hem sırr-ı temsil cihetü'l-vahdetiyle, en dağınık meseleler toplattırıldı.

Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike kolaylıkla yetiştirildi.

Hem sırr-ı temsil penceresiyle; hakaik-i gaybiyeye, esasat-ı İslâmiyeye şuhuda yakın bir yakîn-i imaniye hasıl oldu. Akıl ile beraber vehm ü hayal, hattâ nefis ve heva teslime mecbur olduğu gibi şeytan dahi teslim-i silaha mecbur oldu.

Elhasıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve tesir bulunsa ancak temsilat-ı Kur'aniyenin lemaatındandır. Benim hissem, yalnız şiddet-i ihtiyacımla taleptir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, deva Kur'an'ındır.

Yedinci Mesele'nin Hâtimesidir

Sekiz inayet-i İlahiye suretinde gelen işarat-ı gaybiyeye dair gelen veya gelmek ihtimali olan evhamı izale etmek ve bir sırr-ı azîm-i inayeti beyan etmeye dairdir.

Şu Hâtime dört nüktedir:

Birinci Nükte

Yirmi Sekizinci Mektub'un Yedinci Mesele'sinde yedi sekiz küllî ve manevî inayat-ı İlahiyeden hissettiğimiz bir işaret-i gaybiyeyi "Sekizinci İnayet" namıyla "tevafukat" tabiri altındaki nakışta o işaratın cilvesini gördüğümüzü iddia etmiştik. Ve iddia ediyoruz ki: Bu yedi sekiz küllî inayatlar, o derece kuvvetli ve kat'îdirler ki her birisi tek başıyla o işarat-ı gaybiyeyi ispat eder. Farz-ı muhal olarak bir kısmı zayıf görülse hattâ inkâr edilse o işarat-ı gaybiyenin kat'iyetine halel vermez. O sekiz inayatı inkâr edemeyen, o işaratı inkâr edemez.

— 224 —

Fakat tabakat-ı nâs muhtelif olduğu hem kesretli tabaka olan tabaka-i avam gözüne daha ziyade itimat ettiği için; o sekiz inayatın içinde en kuvvetlisi değil belki en zahirîsi tevafukat olduğundan -çendan ötekiler daha kuvvetli fakat bu daha umumî olduğu için- ona gelen evhamı def'etmek maksadıyla bir muvazene nevinden, bir hakikati beyan etmeye mecbur kaldım. Şöyle ki:

O zahirî inayet hakkında demiştik: Yazdığımız risalelerde, "Kur'an" kelimesi ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm kelimesinde öyle bir derece tevafukat görünüyor; hiçbir şüphe bırakmıyor ki bir kasd ile tanzim edilip muvazi bir vaziyet verilir. Kasd ve irade ise bizlerin olmadığına delilimiz, üç dört sene sonra muttali olduğumuzdur. Öyle ise bu kasd ve irade, bir inayet eseri olarak gaybîdir. Sırf i'caz-ı Kur'an ve i'caz-ı Ahmediyeyi teyid suretinde o iki kelimede tevafuk suretinde o garib vaziyet verilmiştir.

Bu iki kelimenin mübarekiyeti, i'caz-ı Kur'an ve i'caz-ı Ahmediyeye bir hâtem-i tasdik olmakla beraber; sair misil kelimeleri dahi ekseriyet-i azîme ile tevafuka mazhar etmişler. Fakat onlar, birer sahifeye mahsus. Şu iki kelime, bir iki risalenin umumunda ve ekser risalelerde görünüyor. Fakat mükerrer demişiz: Bu tevafukun aslı, sair kitaplarda da çok bulunabilir; amma kasd ve irade-i âliyeyi gösterecek bu derece garabette değildir.

Şimdi bu davamızı çürütmek kabil olmadığı halde, zahir nazarlarda çürümüş gibi görmekte bir iki cihet olabilir:

Birisi: "Sizler düşünüp öyle bir tevafuku rast getirmişsiniz." diyebilirler. "Böyle bir şey yapmak kasd ile olsa rahat ve kolay bir şeydir."

Buna karşı deriz ki: Bir davada iki şahid-i sadık kâfidir. Bu davamızdaki kasd ve irademiz taalluk etmeyerek, üç dört sene sonra muttali olduğumuza yüz şahid-i sadık bulunabilir.

Bu münasebetle bir nokta söyleyeceğim: Bu keramet-i i'caziye, Kur'an-ı Hakîm belâgat cihetinde derece-i i'cazda olduğu nevinden değildir. Çünkü i'caz-ı Kur'an'da, kudret-i beşer o yolda giderek o dereceye yetişemiyor. Şu keramet-i i'caziye ise kudret-i beşerle olamıyor; kudret, o işe karışamıyor. Karışsa sun'î olur, bozulur.

— 225 —
İkinci Nükte

Mübarek bir zatın kıymettar bir tefsir-i şerifinde bazı kardeşlerim o mübarek tefsiri görmüşler, güzel tevafukatı müşahede etmişler. Hatırlarına şu gelmiş: "Öyle ise Sözler'deki tevafuk bir işaret-i hâssayı göstermiyor. Madem tefsirlerde bulunuyor, elbette sair şerh nevinden de olan kitaplarda çok bulunabilir."

Elcevap: Sözler'i ona kıyas etmek, kıyas-ı maalfârıktır. Beş farkı var.

O mübarek tefsirde tevafukatı, hulus-u niyete terettüp eden bir muvaffakıyet ve ilham-ı âmm nevinden olur. Sözler'de yani «Kur'an» ve Lafz-ı Resul-i Ekrem kelimesindeki tevafukat o neviden değildir.

Birinci fark: O mübarek tefsir, bir sahifeye mahsus olarak bazı mebahis tevafuk ediyor. Sözler'de ise Lafz-ı Kur'an ve Lafz-ı Resul-i Ekrem bütün iki kitapta hattâ on altı sahife içinde yüz defa Lafz-ı Kur'an zikredilmiş, yalnız üç adet müstesna kalmış. Hattâ On Sekizinci İşaret'in bir yaprağında on dört «Kur'an» kelimesi var. Yedisi bir sahifenin ortasında bir sırada dizilmiş. Diğer yedisi arkasında aynı mevzû'da bir istikamette görünüyor. Bunun gibi garib ve kasdı ve iradeyi gösteren çok sahifeler var. Halbuki o mübarek tefsirde Lafz-ı Resulullah yine hâssasını gösterir, nısf-ı ekser tevafuk ediyor, fakat nısf-ı ekall müstesna kalıyor. Risalelerin sair tevafukatı ise ekseriyet-i mutlaka ile emsali birbirine bakıyor. Tefsirde Lafzullah ile Lafz-ı Kur'an ve Lafz-ı Resul-i Ekrem'den (asm) başka kesretli emsalde nısf-ı ekall tevafuk ediyor.

İkinci fark: O mübarek tefsirin sahibi, şu zamanın hakikat-i dini himaye eden ricallerden olduğunu tahminimle beraber, tefsiriyle de dine büyük hizmeti var. Fakat mesmuatıma ve tahkikatıma nazaran on beş sene kemal-i dikkat ile o tefsirin telifine çalışmış. Hem benim gibi ümmi değil, hattı güzel, kendi yazıyor. Kur'an-ı Hakîm'in kelimatında Lafzullah'ta gayet güzel ve şirin

— 226 —

tevafukat elbette nazarından kaçmamış. Nazarından kaçsa da istihsan-ı fikrîden hariç kalmamış. Madem göz gördüğü latîf bir tevafuku ve fikren istihsan ettiği Kur'anî vaziyeti elbette yazdığı vakit onu bozmamış, bozmamaya gayr-ı şuurî olarak meyletmiş. Bununla beraber kemal-i dikkatle tab'ı başında bulunarak gayet güzel bir surette satırlar da kayıt altında olmayarak kemal-i ihtimamla tab' edilmiş. Bunda Lafzullah, Lafz-ı Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem hâsiyetlerine binaen ekseriyetle tevafukları güzel, fakat müstesnaları da çoktur. Bazen yarısından ziyade müstesna kalır. Sair tevafukat bazen yedi sekizde bir iki bulunur. Bazen onda bir bulunur. Sekiz satırda

{(Hâşiye): Evet işte ben, Süleyman, Tevfik, Hüseyin, Abdullah Çavuş gözümüzle gördük ki: Bir kitabın küçük sahifesinde kısa satırlarında on يَشَاءُ kelimesi bulunduğu halde hiçbirisi birine muvazi gelmemiş. Hem yine diğer bir kitapta kısa yedi satırlarda beş لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ bulunduğu halde hiçbirisi birisine Sözler'deki muvazenet nevinden muvazi gelmiyor. Demek Sözler'deki tevafukat tek bir sahifede dikkat edilse bir işaret-i gaybiyeyi işmam ediyor.

Haydi sahifeyi bıraksak bütün bir risalede o nevi tevafukatın vücudu o işareti ihsas ediyor.

Haydi bunu da bıraksak Lafz-ı Resul-i Ekrem (asm) ve Lafz-ı Kur'an iki risalenin umumunda nadir olarak müstensihin dikkatsizliğiyle müstesna kalandan başka bütün birbirine muvazi gelmesi, işaret-i gaybiyeyi pek zahir gösterir.

Haydi bu da görülmezse, Yirmi Sekizinci Mektub'un Yedinci Meselesi'ndeki yedi inayet-i külliye öyle kat'î bir işaret-i gaybiyeyi gösterir ki zerre kadar insafı olan kabulünde tereddüt etmez.

Elhasıl: Nasıl ki ince iplerin birleştirilmesiyle kalın bir ip olur, çabuk kopmaz. O ipler dahi çoğu birleştirilse kalın bir halat olur, kimse eliyle koparamadığı gibi... Sözler'in sahifelerinde görünen ince işaretler hatları, bütün risalelerdeki tevafukata iltihak edip kuvvetleşmiş. Hususan Resul-i Ekrem (asm) kelimesinde ve Lafz-ı Kur'an ibaresinde parlayan zahir işarata istinad edip teeyyüd etmiş. Bilhassa o mezkûr yedi inayet-i külliyeden feveran eden işarata iltihak ettikten sonra bütün bütün kör olmayan görür. Demek bir sahifedeki işaratı inkâr etmek, istinad ettiği bütün öteki işaretleri inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü bir sahife, bir tereşşuhtur. Bir büyük menbaa işaret eder. Vesselâm.}

bir kelime on defa tekerrür ettiği halde tevafuk etmemiştir ve hâkeza...

— 227 —

Şu âciz, müflis, fakirin hizmet ettiği risaleler ise, bütün arkadaşlarım ve kardeşlerim şahittirler ki ben kendim yazmıyorum. Hem bir cilt tefsir kadar tetkikata muhtaç ve iki yüz sahifeden ibaret olan i'caz-ı Kur'an namındaki risale, mühim bir sebebe binaen günde iki üç saatte kırk sahife yazmak suretiyle bir kaç günde telif edildi. Demek yirmi saat zarfında yazılmıştır. Halbuki o tefsirin bir cildi bir senede yazılmıştır. Mu'cizat-ı Ahmediye'ye (asm) dair risale ise bütün arkadaşlarımın şehadetiyle telif vaktinin mecmuu on iki saatten ibarettir. Hem telif vaktinde sair kitaplara nakil için müracaat edilmemiştir.

Şu halde o iki risalede ayrı ayrı sekiz müstensihin risalelerinde Lafz-ı Kur'an ile Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm yirmi dörtten biri ya iki, nihayet üç dört müstesna kalıp sairleri kasd ve iradeyi gösterecek bir derece tevafuk etmesi kudretimizle ve sun'umuzla ve kendi kendine tesadüfle olmadığını insafı olan belki şuuru bulunan kabul etmek gerektir.

Üçüncü fark: O mübarek tefsir, şerhtir. Âyâtın manalarını ve terkibat-ı nahviyelerini tahlil ve tefsir eder. Bir kelimeyi bir makamda çok tekrar etmeye mecbur olur. Kesretli kelimat her halde bir sahifede tevafuk eder. Fakat tevafuk eğer tam ise ilhamî bir muvaffakıyettir. Noksan ise yalnız müstahsen bir muvaffakıyettir.

Sözler ve risaleler ise metindirler, şerh ve tefsir değil ki bir makamda bir kelimeyi çok tekrara mecbur olsun. Hem tevafuk geldiği vakit, ekseriyet-i mutlaka ile tevafuk ediyor. Bundan hissettik ki Lafz-ı Kur'an ile Lafz-ı Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm'daki tevafukatın şuâıdır. O iki risaleye ve bir kısım Sözler'e in'ikas etmiş.

{(Hâşiye): On Dokuzuncu Mektub'un On Sekizinci İşareti'nde bir nüshada, bir sahifede dokuz قرآن tevafuk suretinde bulunduğu halde birbirine hat çektik, mecmuunda محمّد lafzı çıktı. O sahifenin mukabilindeki sahifede sekiz قرآن tevafukla beraber, hat çektik, mecmuunda Lafz-ı اللّٰه çıktı. Tevafukta böyle bedî' şeyler çok var.

Bu hâşiyenin mealini gözümüzle gördük.

Bekir, Galib, Tevfik, Süleyman, Said Nursî}

— 228 —

Dördüncü fark: O tefsir-i mübarekin sahifeleri uzundur. Yirmi, yirmi beş satır var. Bazen olur bir kelimeyi yirmi defa tekrar etmiş. Uzun sahifelerde kesretli emsalin içinde nâkıs tevafuku zahir nazara göre tesadüf edilebilir. Halbuki risaleler on iki, on üç satırlı olduğu halde bir kelime kesretli değil, bir kaç defa tekrar ediyor. Ekseriyet-i mutlaka ile beşte dördü tevafuk eder. Yalnız bir saatte yazılan bir risalede bir sahifede "şükür" kelimesi on beş defa mukteza-yı makam olarak yerinde tekrar etmiş. Fakat umumu bilâ-istisna üç kısma inkısam edip beşer beşer, birer sırada kemal-i tevafukla sıralanmış. Diğer cihette

{(Hâşiye): Sonra yedi beşe indi, çünkü iki kelime ayrı tevafuk eder. Beraber bulunsa çok seyrek görünür, sun'î zannedilir. Baktık beş kere beş tevafuk oluyor. Beş adedi, benim indimde ehemmiyetli sırrı var.}

yedi defa tam bir sırada muvazi gelip bazı nüshada ortasında, diğer nüshada satır başlarında dizilmiş. İşte bu vaziyet bizde şüphe bırakmadı ki bir işaret-i hâssa var.

Beşinci fark: O tefsir-i şerifte Lafzullah ve Resulullah kelimesinde başka bir ıttırad altında değil, bir neskle gitmiyor, manidar görünmüyor. Bazı yedi, sekiz, dokuz emsal varken birbirine bakmıyor. Halbuki risalelerde manidar bir surette, tevafukta bir ıttırad görünüyor. Demek Sözler'deki tevafukatın başka bir hususiyeti var ki öyle oluyor.

Üçüncü Nükte

İşaret-i hâssa, işaret-i âmme münasebetiyle bir sırr-ı dakik-i rububiyet ve Rahmaniyete işaret edeceğiz:

Bir kardeşimin güzel bir sözü var. O sözü, bu meseleye mevzu edeceğim. Sözü de şudur ki: Bir gün güzel bir tevafukatı ona gösterdim, dedi: Güzel! Zaten her hakikat güzeldir. Fakat bu Sözler'deki tevafukat ve muvaffakıyet daha güzeldir.

Ben de dedim: Evet, her şey hakikaten güzeldir ya bizzat güzeldir veya neticeleri itibarıyla güzeldir. Ve bu güzellik, rububiyet-i âmmeye ve şümul-ü rahmete ve tecelli-i âmmeye bakar. Dediğin

— 229 —

gibi bu muvaffakıyetteki işaret-i gaybiye daha güzeldir. Çünkü bu, rahmet-i hâssaya ve rububiyet-i hâssaya ve tecelli-i hâssaya bakar bir surettedir. Bunu bir temsil ile fehme takrib edeceğiz. Şöyle ki:

Bir padişahın umumî saltanatı ve kanunu ile merhamet-i şahanesi umum efrad-ı millete teşmil edilebilir. Her fert, doğrudan doğruya o padişahın lütfuna, saltanatına mazhardır. O suret-i umumiyede, efradın çok münasebat-ı hususiyesi vardır.

İkinci cihet, padişahın ihsanat-ı hususiyesidir ve evamir-i hâssasıdır ki umumî kanunun fevkinde, bir ferde ihsan eder, iltifat eder, emir verir.

İşte bu temsil gibi Zat-ı Vâcibü'l-vücud ve Hâlık-ı Hakîm ve Rahîm'in umumî rububiyet ve şümul-ü rahmeti noktasında her şey hissedardır. Her şeyin hissesine isabet eden cihette, hususi onunla münasebettardır. Hem kudret ve irade ve ilm-i muhitiyle her şeye tasarrufatı, her şeyin en cüz'î işlerine müdahalesi, rububiyeti vardır. Her şey, her şe'ninde ona muhtaçtır. Onun ilim ve hikmetiyle işleri görülür, tanzim edilir. Ne tabiatın haddi var ki o daire-i tasarruf-u rububiyetinde saklansın ve tesir sahibi olup müdahale etsin ve ne de tesadüfün hakkı var ki o hassas mizan-ı hikmet dairesindeki işlerine karışsın. Risalelerde yirmi yerde kat'î hüccetlerle tesadüfü ve tabiatı nefyetmişiz ve Kur'an kılıncıyla idam etmişiz, müdahalelerini muhal göstermişiz.

Fakat rububiyet-i âmmedeki daire-i esbab-ı zahiriyede, ehl-i gafletin nazarında hikmeti ve sebebi bilinmeyen işlerde, tesadüf namını vermişler. Ve hikmetleri ihata edilmeyen bazı ef'al-i İlahiyenin kanunlarını -tabiat perdesi altında gizlenmiş- görememişler, tabiata müracaat etmişler.

İkincisi, hususi rububiyetidir ve has iltifat ve imdad-ı Rahmanîsidir ki umumî kanunların tazyikatı altında tahammül edemeyen fertlerin imdadına Rahmanu'r-Rahîm isimleri imdada yetişirler. Hususi bir surette muavenet ederler, o tazyikattan kurtarırlar. Onun için her zîhayat, hususan insan, her anda ondan istimdad eder ve meded alabilir.

— 230 —

İşte bu hususi rububiyetindeki ihsanatı, ehl-i gaflete karşı da tesadüf altına gizlenmez ve tabiata havale edilmez.

İşte bu sırra binaendir ki İ'caz-ı Kur'an ve Mu'cizat-ı Ahmediye'deki işarat-ı gaybiyeyi, hususi bir işaret telakki ve itikad etmişiz. Ve bir imdad-ı hususi ve muannidlere karşı kendini gösterecek bir inayet-i hâssa olduğunu yakîn ettik. Ve sırf lillah için ilan ettik. Kusur etmişsek Allah affetsin, âmin!

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
***
— 231 —

RUMUZAT-I SEMANİYE FİHRİSTİ

Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmı

"Sekiz Remiz"dir, yani sekiz küçük risaledir. Şu remizlerin esası, ilm-i cifrin mühim bir düsturu ve ulûm-u hafiyenin mühim bir anahtarı ve bir kısım esrar-ı gaybiye-i Kur'aniyenin mühim bir miftahı olan tevafuktur.

Bu tevafuk anahtarıyla küçük surelerin çok mühim esrar-ı i'caziyeleri göründüğü ve gösterildiği gibi, Gavs-ı A'zam'ın mühim bir kerametini dahi izhar ettiğinden tevafukun ehemmiyeti ziyadeleşti. Evet kudsî bir şeyin zarf ve gılafı o kudsî şeyden ârızî bir kudsiyet aldığına binaen, tevafukta gördüğümüz işaret-i kudsiye ile tevafuk, nazarımızda bir kudsiyet kesbetmiştir. Hem tevafuk alâmet-i tevfik olduğu cihetle, nazarımızda mübarek olmuştur. Hem tevafuk ittifaka işaret, ittifak ise ittihada emare, ittihad ise vahdete alâmet, vahdet ise tevhide delalet, tevhid ise Kur'an'ın dört esasından en mühim esası olduğundan; tevafuk, nazarımızda yüksek bir meymenet almıştır. Hem tevafuk, şevki tezyid ve kelâmı tezyin ettiğinden nazarımızda güzelleşmiştir. Bunun içindir ki, sekiz remiz tevafuk esası üzerine yazıldı.

— 232 —
Birinci Remiz yani Birinci Risale

Birinci Harb-i Umumî'nin birinci senesinde cephe-i harpte ateş içinde, müracaat edilecek kitaplar olmadığı halde, âni bir surette âyât-ı Kur'aniyeden tereşşuh eden nüktelere dair İşaratü'l-İ'caz namındaki matbu tefsirde Lafzullah'ın muhtasarı olan elif ve Lafzullah'ın hurufatı ve kasem vaktinde "vallahi, billahi, tallahi" denildiği vakit huruf-u kasemiye olan ت ،ب ،و nin o tefsirdeki acib tevafukatıdır ki, o hurufatın tevafukatı dikkat edenlere de şüphe bırakmıyor ki, bir kasd ve irade ile tanzim ediliyor. Numune için dört misal:

Birincisi: 120 sahifeden ibaret olan o cüz-ü evvel bulunan tefsirde satırlar başındaki 13 elifli sahifelerde tevafukat mecmuu 7 defadır ve 7 elifle olan tevafuk ise 13 defadır. 14 elifli sahifelerin tevafuku ise 8 defadır. 8 elifle olan

{(Haşiye): İşaratü'l-İ'caz'ın tevafukat-ı latîfesindendir ki 86, 87'nci mukabil iki sahifede قُرْاٰنْ kelimesi dört ve iki كَلَامُ اللّٰهِ kelimeleri içinde sırr-ı tevafukla yedi defa اَلْقُرْاٰنُ كَلَامُ اللّٰهِ cümlesini gösterip o iki sahifenin davasını bir işaret-i gaybiyle tasdik ediyor.}

tevafuk ise 14 defadır. 10 elifli sahife tevafuku 11 defadır. 11 elifli tevafuk 15 defadır. 12 yine 15'tir. 15 elifli dahi 5'tir. 5 elifli dahi 5'tir. 6 elifli yine 5'tir. Demek muhtelif rakamla 5 kısım tevafuk 5 defa 5 olur. Dikkat edilse bu tevafukatta kasdî bir intizam vardır, tesadüf işi olamaz.

İkincisi: O matbu tefsirde satırların başında ve nihayetlerinde bulunan elif ve sakin elif ve ب ve م ve ه ve ت ve و ve ن gibi hurufatın tevafuk yekûnlerinin acib tevafukları pek hayretlidir. Şöyle ki:

— 233 —

100 küsur sahifede elif tevafukatı 70 ve satır nihayetindeki sakin elif yine 70, hem ب nin tevafukatı yine 70 ve ل ın yine 70 ve م in yine 70 ve ه nin yine 70 tevafukuna tevafukları, 5 defa 70 yekûn tevafuklar birbiriyle tevafuku ve ت nin 60 tevafuku و ın dahi aynen 60 tevafukuna ve ن un 60 küsur tevafukuna tevafukları bilbedahe kör tesadüfün işi olamaz. Alâmet-i makbuliyet olarak bir işaret-i gaybiye nevinden bir inayet cilvesiyle tanzim edildiğine ehl-i insaf ve ehl-i dikkat tereddüt etmezler.

İkinci Misal: Tefsirin 81'inci ve 82'nci sahifelerinde satırların baş ve nihayetlerindeki 7 huruf her iki sahifede tam tevafuk ediyor. Âdeta bütün hurufatı bir kasd ile tanzim edilmiştir gösteriyor.

Hem İşaratü'l-İ'caz'ın manidar ve gaybî bir işaret tazammun eden tevafukat-ı acibesindendir ki; 82. sahifede biri müstesna hilaf-ı âdet olarak birbirine tevafuk eden 9 "cumhur" kelimesi gelmesiyle, 9 sene sonra Cumhuriyet Hükûmeti çıkacağına sırr-ı tevafukla işaret ettiğini ve o sahifede mütevafık «Kur'an» kelimesinin 8 olmasıyla, o hükûmetin düsturlarına muvakkaten mağlup ve 83. sahifede yine mütevafık 8 «Kur'an» kelimesine karşı 2 "cumhuriyet" kelimesi tevafuksuz olarak kalması, desatir-i Kur'aniyenin hâkim olacağına sırr-ı tevafukla bir işaret-i gaybiye olduğunu o hârika İşaratü'l-İ'caz'ın kerametinden uzak değildir.

Üçüncü Misal: Tefsirin 112'nci sahifesinde و tevafukunu bozdu, 5'ten 7'ye atladı. Dikkat ettik, gördük ki; o mütekabil iki sahifede 5 defa 12 rakamı ile tevafukat var. Bu و ın 5 ile 7'si 12 edip 12'ler rakamı 6 defa olarak, makam-ı ebcedîsi olan 6 olduğundan و kasdî tanzimin bir anahtarı olduğunu gördük.

Dördüncü Misal: 15 sene evvel tab' edilen İşaratü'l-İ'caz tefsirini tefe'ül gibi açtık. Acaba Risale-i Nur eczalarından tereşşuhatı

— 234 —

görünen sırr-ı tevafuk onların büyük bir kardeşi olan bu tefsirde bulunabilir mi diye beraber baktık. 77'nci sahife açıldı. Mu'cizat-ı Ahmediye mebhasi idi. Satırlar başındaki elifleri saydık. İki taraf 14'er. Birbiriyle muvafık. Satırların nihayetlerindeki ت leri saydık. Altışar olarak birbiriyle muvafık. 14 iki 7'nin mecmuu olmak cihetiyle sahife rakamında iki 7 suretini gördük. "aleyhisselâm" "aleyhisselâm" cümleleri birbirine tevafuk ediyor gördüğümüzden şüphemiz kalmadı ki, tefsir dahi Risale-i Nur eczaları gibi sırr-ı tevafuktan ve cilve-i inayetten hissesi vardır.

İkinci Remiz yani İkinci Risale

Kenzü'l-Arş Duası'nın feyzinden gelen birinci nükte-i Kur'aniyedir ki, o remizde huruf-u heca Kur'an-ı Azîmüşşan'da yekûnlerinin tevafukat-ı hârikasını gösteriyor.

Şu Remiz, Sekizinci Kısmın âhirinde aynen yazıldığından burada yazdırılmadı.

İkinci Remzin mühim bir zeyli

Yine Kenzü'l-Arş Duası'nın feyzinden gelen ikinci nükte-i tevafukiyedir. Bu nükteden numune için üç misal:

Birincisi: Suver-i Kur'aniyenin aded-i hurufatı 3000'de tevafukatı pek hârika ve mu'cizanedir.

Mesela: En kısa sure olan Sure-i Kevser'in hurufatı ebcedî makamı 3000 olmakla; hem Sure-i Yâsin'in 3000 aded-i hurufuna, hem Sure-i Furkan'ın 3000, hem Sure-i Fâtır'ın 3000, hem Sure-i Ve's-sâffât'ın 3000, hem Sure-i Sad'ın 3000, hem Ra'd'ın 3000, hem Er-Rum'un 3000, hem Ez-Zuhruf'un 3000, hem Sure-i Şûra'nın 3000, hem İbrahim'in 3000, bu surelerin 3000 hurufatına tevafuku ve 11 surenin bu 3000'de birbiriyle muvafakatı ve

— 235 —

mutabakatı bilbedahe tesadüf işi olamaz. Belki i'caz-ı Kur'an'ın bir şu'lesidir ki, hurufata serpilmesidir ve yaldızlamasıdır.

Hem en kısa sure olan Sure-i Kevser hurufunun makam-ı ebcedîsi olan 3000 adediyle, en uzun sure olan El-Bakara'nın örfî yani kelâm hükmündeki kelimatının 3000 adedine ve Âl-i İmran'ın hakiki kelimatının 3000 adedine ve Sure-i Nisa kelimatının 3000 adedine tevafuku elbette kör tesadüfün işi değil ve rastgele ve şuursuz ve ittifakî bir vaziyet olamaz. Belki sırr-ı i'cazın bir cilvesinin şuaı ile bir intizamdır. Böyle büyük tevafukatta küçük küsurat münasebat-ı tevafukiyeyi bozmadığından nazara alınmadı.

İkinci Misal: Sure-i

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ ف۪ى لَيْلَةِ الْقَدْرِ

'in i'cazkâr bir tevafukundan bahistir. Şöyle ki:

Sure-i Kadr'in 120 harfi var. Gayr-ı melfuz hemze sayılmazsa, 114 suver-i Kur'aniyeye tevafukla işaret eden 114'tür. İşte bu adetle اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ kendiyle beraber 10 surenin hurufatının adetlerine ve 10 surenin kelimatının adetlerine ve 10 surenin âyetlerinin adetlerine tevafuku, her halde şuursuz, hikmetsiz tesadüfün işi olamaz. Belki manevî ve lafzî bir i'caz-ı Kur'anînin bir şuaı hurufata aksedip tanzim ile yaldızlanmış.

Evet اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ ile beraber Duha, Elem Neşrah Leke, Zilzal, Tekâsür, El-Maun, en evvel nâzil olan nısf-ı evvel-i Alak, Ve't-tîn, El-Karia ve Hümeze olan 10 surenin -tevafuku bozmayan küçük küsurattan kat'-ı nazar- 100 adedinde tevafukları olduğu gibi; yine Sure-i اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ El-Fecr, Abese, El-Mürselât, El-Buruc, El-Mutaffifîn, El-İnşikak, En-Naziat, En-Nebe', El-Münafıkûn, Cumua olan 10 surenin 100 küsur aded-i kelimatına yüzlükte manidar tevafuk etmekle beraber; yine اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ hurufatı Sure-i İsra, Kehf, Tâhâ, Yusuf, Hud, Yunus, Nahl, Enbiya, Mü'minûn,

— 236 —

Tevbe, Maide olan 10 surenin her birinin 100 küsur adet âyetlerine manidar tevafukları ve bu surelerin de bu tevafuk-u acibe zımnında birbiriyle tevafukları içinde binler tevafuk bulunduğu halde hiç mümkün olur mu ki, tesadüf içine girebilsin? Hiç mümkün müdür ki, bu ittifakın uçlarında mühim nükteler, işaretler bulunmasın?

Üçüncü Misal: Sure-i İhlas'ın ebcedî makam-ı hurufîsi 1003'tür. Böyle büyük yekûndeki tevafuka zarar vermeyen küçük küsurattan kat'-ı nazar Sure-i Nur, Hacc, Enfal, Nahl, İsra, Kehf, Enbiya, Mü'minûn, Zümer, Yunus, Yusuf, Neml, Şuara, Tâhâ olan 14 surelerin her birinin 1000 küsur kelimat adetlerine tevafuku ile beraber; huruf cihetinde Sure-i Sebe', El-Hàkka, Mümtahine, Sure-i İnsan, Tûr, Secde, Ez-Zariyat, Rahman, Tahrim, Talak, Duhan surelerinin her birinin 1000 küsur aded-i huruflarına manidar tevafuk, elbette bir sülüs-ü Kur'an addedilen Sure-i İhlas'ın hikmettar bir nüktesidir. Ve bu tevafukun bir sırr-ı azîmi var ve şuursuz, hikmetsiz tesadüfün işi değildir. Belki şuaat-ı i'caziyenin in'ikasıdır.

Üçüncü Remiz olan Üçüncü Nükte-i Kenziye ve Üçüncü Risale

En evvel nâzil olan Sure-i El-Alak'ın sırr-ı tevafukuna dair dört letafet-i i'caziyesine işaret ediyor. Her letafetten küçücük bir numune:

Birincisi: Şöyle ki: En evvel nâzil olan şu sure, suver-i Kur'aniyenin bir fihristesi hükmünde olduğunu sırr-ı tevafukla gösteriyor. Şöyle ki:

Bu surede hemze 45 defa tekrar ile ل ın 45 defa tekrarına tevafukla beraber, 41 surenin başlarına parmağını basıyor ve başlarındaki elifi gösteriyor. ى 16 defa tekerrürüyle ب nin 16 defa tekerrürüne tevafukla beraber, 14 surelerin başlarındaki ى ye

— 237 —

parmağını basıp işaret ediyor. Lisan-ı mana ile "Benden sonra bunlar gelecekler." diye ifade ediyor. ق 8 tekerrürü ile س in 8 tekerrürüne {(Haşiye): Yâsin'deki س ism-i hecasıyla bulunmasından başı sin'li sayılmış.} tevafuk etmekle beraber, her birisi sekizer surenin başlarına işaret edip "Onların fihristeleriyiz." diye ifade ediyorlar. ط 3 tekerrürü ile ص ın 3 adedine tevafuku ile beraber, 3 surenin başına bakıyor ve haber veriyor. و 6 tekerrürü ile kendi makam-ı ebcedîsi olan 6 adedine tevafukla beraber, vav-ı kasemiye ile başlayan 12 surenin başlarına işaret edip gösterdiği gibi, tekerrürü makam-ı ebcedîsine darbedilse 36 olup و ile başlayan 16 surenin başlarında 36 vav-ı kasemiyeyi tevafukla göstermesi mühim esrara medar olduğunu gösterir ve bir intizam-ı gaybî tahtında olduğunu ispat eder. Ve Sure-i El-Alak en evvel gelmiş ve umum surelerden haber vermiş ifade ediyor.

Üçüncü letafetinden küçük bir numune: Şu Sure-i El-Alak'ın hurufatı 328 adediyle makam-ı ebcedîsi 999 olan

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

ile beraber 1327 edip 1327'de müthiş hâdisatın başlangıcı olan o tarihe gayet manidar nazar-ı dikkati celbetmek suretinde tevafuku elbette tesadüfî olamaz. Çünkü madem Allâmü'l-Guyub'un kelâmıdır,

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ

işaret olunan Kitab-ı Mübin'in bir nüshası olan Kur'an'da hâdisat-ı âleme işaretler vardır ve kısmen göstermişiz.

Hem madem en evvel nâzil olan şu sure, mecmu-u Kur'an'ın bir nevi fihristesidir. Hem madem Kur'an'ın intişar ve fütuhatına ve Kur'an'a ait hâdisata dair âyât-ı kesîre vardır. Elbette Sure-i El-Alak hurufatının verdiği bu gibi haberler kasdîdir, tesadüften münezzehtir.

— 238 —

Dördüncü letafetten küçük bir numune: Sure-i El-Kehf'in âyâtı 111'dir. Kelimatı, Tefsirü'l-Mikbas hesabına göre 1564'tür. Âyâtı itibarıyla 29 sureye tevafuk ettiği gibi, kelimatıyla dahi 39 sure ile yalnız 1000 adedinde tevafuk ediyor. O surelerin on altısının kelimatıyla ve 23 surenin hurufatıyla tevafuk ederek Kur'an-ı Hakîm'in tam nısfında olan Sure-i El-Kehf mecmu-u suver-i Kur'aniyenin takriben nısfı ile ittihad etmesi, i'caz-ı Kur'anînin şuaıyla tanzim edildiğini gösterir.

Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmı'nın Dördüncü Remzi olan Dördüncü Risale

Sure-i El-Kevser'in mühim ve mahrem bir sırrına dairdir. Ehass-ı havastan başka kendini kimseye gösteremiyor. Onun için onun mebahisinden numunelerini yazmaya lüzum yoktur. Yalnız bu kadar var ki; Sure-i

اِنَّٓا اَعْطَيْنَا

maani-i meşhuresinden başka, yalnız hurufatıyla gösterdiği nükteler ve verdiği haberler 20 sahife kadardır. Tek başıyla kat'î ve parlak bir mu'cize-i Ahmediye olduğunu gösteriyor. O sırr-ı mahremin âhirinde bir vakit ehl-i ilhadı hiddetle düşündüğüm bir sırada kendi kendine gelen Arabî ve şiire benzer bazı merak-âver fıkralar var. En nihayetinde istikbale ait ihbarat-ı gaybiyeye dair bir mesele-i ilmiye ve itikadiye beyan edilir. İcmalen hülâsası şudur ki:

Hâdisat-ı maziyeye işaret eden ihbarat-ı gaybiye-i Kur'aniye, sarahat gibi kat'îdir. Kabil-i tebdil ve tağyir olamaz. Fakat bize nisbeten istikbal-i dünyeviyede gelecek hâdisata dair sarahat değil belki yalnız hafî işarat-ı gaybiye-i Furkaniye meşiet-i İlahiye ile ta'dil ve nim-tebeddül eder. Çünkü meşiet-i İlahiye hâkim-i mutlaktır, mahkûm olamaz. Her hâdisenin gizli bazı şeraiti bulunabilir ki, sarahatsiz olan işarat-ı Kur'aniye o şeraite göre remzen ihbar eder. Şerait bulunmazsa tebeddülü, o işarî ve ihtimalli olan ihbarat-ı Kur'aniyeyi cerh etmez. Hem

— 239 —

Levhü'l-Mahfuz'un hâdisat-ı zamaniye dairesinde bir nüshası olan ve Levh-i Mahv-İspat tabir edilen kabil-i tebdil bir sahife-i kaderiye vardır ki, bazı esbabla değiştirilebilir. Nasıl ki hadîs-i sahihte vârid olmuş ki: Bazen bela nâzil olur, karşısına sadaka gibi bir hasene-i mühimme çıkar mukabele eder. Bela ref' olur. O kader dahi tahavvül eder. Hattâ ecel-i mübremden ayrı olan ecel-i muallak geldiği halde, bir vesile ile teehhür ettiğini bir kısım ehl-i tahkik hükmetmişler. Hattâ Gavs-ı Geylanî birisinin ecel-i mübremi hususunda dahi meşiet-i İlahiyeden istimdad ve niyaz ile tehirine vesile olduğunu, ehl-i keşf haber vermişler.

İşte bu sırrın bir sırrı ve gaybın sırrı resullerden başkasına açılmadığının bir hikmeti şudur ki:

Tâ herkes, her vakit, her şey için Cenab-ı Hakk'a müracaatında mecburiyetini hissedip iltica etsin. İstesin, yalvarsın. Eğer kat'iyetle kendine veya başkasının başına geleni bilse, ne yalvarır, ne rica eder, ne de iltica eder. Herkesin muhtaç olduğu güneşin çıkması gibi âdi görür, Allah'ı unutur.

İşte bu ince sır ve hikmet içindir ki,

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

düsturuyla gayb kapısı yakîniyet ve kat'iyet suretinde resullerden başkasına açılmaz. Açılsa da sâbıkan beyan ettiğimiz gibi, bir ihtimal-i tebdil var.

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

düsturu daimî ve küllîdir. Evet gaybı o bilir, o bildirir. Hem o yasağa karşı edeple itaat etmek içindir ki, resullerin ittibaı ile gayba muttali olan ehl-i keşf tasrih etmeyip işaret ve remiz ile haber veriyorlar.

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِ كِتَابِه۪ * وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ * لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
— 240 —
Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmından Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Remizlerin Fihristesidir.

İhtar: Rumuzat-ı Semaniye'ye dair bahsimiz, fihristenin kaidesine bir derece muhalif olarak az uzun gitmesinin sebebi ise, Rumuzat-ı Semaniye'nin küçücük risaleleri her biri mevzu ve makamlarına nisbeten birer küçük fihriste olmasıdır. Evet, fihristenin fihristesinden istifade az olur.

Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmından Beşinci Remzi olan Beşinci Risale
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Sure-i

اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ

esrarından iki üç sırrı tevafuk anahtarıyla açılmaya dairdir. Burada numune için birkaç nükte yazılacak.

Birincisi: Tevafukun 10 adetten ziyade çeşit çeşit envaı var. Eğer tevafuk ayrı ayrı cihetten bir hâdiseye baksa ve tevafuk etse ve makama mutabık ve münasip ve kelâmın manasına muvafık ve müeyyid olsa o tevafuk o vakit işaret derecesine çıkar. O tevafukla şu âyet şu hâdiseye işaret eder denilebilir.

İşte bu kaideye binaen Sure-i Nasr'ın sırr-ı tevafukla işareten haber verdiği hâdiselere aynen Sure-i Kevser dahi o hâdiseye tevafukla parmağını uzatmış gösteriyor ve Fatiha Suresi kezalik o iki surenin gösterdiği hâdiseye bakıyor, gösteriyor. Ve Sure-i Alak yine o hâdiseye işaret eylediği ve

اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ

gibi âyetler

— 241 —

aynı hâdiseye tetabukla işaret ediyor. Elbette böyle bir işaret sarih bir delalet hükmündedir.

İkincisi: Madem Sure-i Nasr, Allâmü'l-Guyub'un kelâmıdır ve madem sebeb-i nüzulü feth-i Mekke'dir ve nusret-i İslâmiyedir. Ve madem sebeb-i nüzul ne kadar has olursa olsun mana-yı maksud kaideten âmm hükmüne geçip Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâma ihsan edilen umum fütuhat ve nusretlerine şamildir. Ve madem bu mana-yı maksudun cüz'iyatına işaretle müjde vermek, i'cazlı bir kelâmın şe'nindendir. Ve madem bu surenin nüzulü vaktinde sahabeler müjde-i İlahiye ile mesrur oldukları halde, Ebu Bekri's-Sıddık ve Abbas radıyallahü anhüma vefat-ı Nebevîyi mana-yı işarîsinden fehim ile ağlamışlar. Hem madem âlî bir kelâmın hurufatı ve hey'atı o kelâmın manasına kuvvet vererek teyid etmekle o kelâmın derece-i ulviyet ve mezaya-yı belâgatı ziyadeleşir. Ve madem şu Sure-i Nasr, müteaddid vecihle harfleri tevafuk münasebetiyle fütuhat-ı Muhammediye aleyhissalâtü vesselâma ve nusret-i Ahmediye aleyhissalâtü vesselâma parmak basar bir tarzda işaret verir.

Elbette şu mezkûr esaslara göre bu risalede ve sair rumuz-u Kur'aniye risalelerinde bahsedilen işarat-ı gaybiye ve tevafukat-ı harfiye yalnız münasebat-ı belâgat ve letaif-i kelâmiye değillerdir. Belki o tevafukat lemaat-ı belâgat ve reşehat-ı fesahat olmakla beraber işarat-ı Kur'aniye ve ihbarat-ı gaybiye nevindendir.

Ezcümle: Sıddık'ı ve Abbas'ı ağlatan şu sure وَاسْتَغْفِرْهُ 'nün و ına kadar 63 harf olarak ömr-ü Nebevînin nihayetine tevafukla işaret etmekle beraber, فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ

cümleleriyle işaret edilen üç mühim vezaif-i nübüvveti manasıyla gösterdiği gibi; 21 harfle o zaman 21 sene o vazifeyi îfa ettiğine ve iki sene kaldığına îma ederek Sıddık'ın ağlamasına gizli bir sebep olmuştur. Ve surenin 105 harfiyle fütuhat-ı Ahmediyenin (asm) 105 sene zarfında şark ve garbı tutacağına işareten,

— 242 —

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ makam-ı ebcediyle 428 senesinde terakkiyat-ı maddiye ve maneviyenin derece-i kemallerine işaret etmekle beraber

اَلنَّاسَ يَدْخُلُونَ ف۪ى د۪ينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا

cümlesinin makam-ı ebcedîsi olan 1222'ye kadar o fütuhat-ı Kur'aniye ve nusret-i diniye devam edeceğine ve ondan sonra bir derece tevakkuf ve tedenni başlayacağına tevafukla işaret eder.

Hem ezcümle şu surede hurufatın tekraratının adetleri manidardır. Şu Sure-i Nasr'ın mevzuu olan fetih ve nusretin cüz'iyatına işaretleri vardır.

Mesela: İki kardeş olan ل،ر 8'er tekerrürüyle feth-i Mekke'ye parmak basıyor. و،ب yedişer tekerrürüyle yedinci senesindeki Sulh-u Hudeybiye'nin neticesinde feth-i Mekke mukaddimesi olan galibane hacc-ı Peygamberîye işaret ettikleri gibi, sair hurufatıyla meşhur fütuhat-ı Ahmediyeye (asm) Sure-i Kevser ve El-Alak'a muvafık olarak işaretleri var.

Ezcümle: Besmele ile beraber

اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ

8 kelimatıyla ve نَصْرُ اللّٰهِ kelimesinin 8 harfiyle ve نَصْرُ اللّٰهِ 'daki ر nın 8 tekerrürüyle ve ل ın yine 8 tekerrürüyle bu surenin sarahatle beşaret verdiği feth-i Mekke'deki nusret-i İlahiyenin tarihi olan sekizinci sene-i hicriyeye tevafuk sırrıyla işaret ettiği gibi; اِذَا 'dan tâ وَاسْتَغْفِرْهُ 'ya kadar 14 kelimatıyla وَالْفَتْحُ 'daki ح،ت،ف nın 14 adetleriyle ve اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ cümlesinin 14 harfiyle, نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ fıkrasının 14 hurufuyla on dördüncü sene-i hicriyesindeki feth-i Şam'da ihsan edilen nusret-i hârika tarihine tevafuk sırrıyla işarî beşaret eder.

— 243 —

Ve hâkeza bu surenin bu nevi tevafukatı ve mezaya-yı i'caziyesi çoktur. Fakat maatteessüf bu Beşinci Risale-i Remziye üç bab olarak niyet edilmiş iken, bazı ahval-i ruhiye sebebiyle yalnız birinci babın sekiz meselesinden üç mesele yazıldı. Perde indi, mütebâkisi kaldı.

Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmı'nın Altıncı Remzi
اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ

'in çok esrarından tevafuk sırrıyla münasebettar birkaç sırrına dairdir. O esrar sarihan gösteriyor ki, اِنَّٓا اَعْطَيْنَا tek başıyla bir mu'cizedir. Numune için letafetlerinden iki üç küçük nüktelerine işaret etmek münasiptir.

Birisi: Sure-i Kevser'de mevcud hurufatın tekerrürleri bir'den dokuza kadar yani birer, ikişer, üçer, dörder tâ dokuza kadar muntazaman bulunmasıyla beraber, 28 huruf-u hecaîden mevcud olan 19 harfin içinde ikişer kardeş olan ikişer harften en güzelini ve lisana en hafifini almasıdır. Şöyle ki: ز،ر den ر var, ز yok. ش،س dan ش var, س yok. ض،ص dan ص var, ض yok. ظ،ط dan ط var, ظ yok. غ،ع dan ع var, غ yok. ق،ف dan ف var, ق yok. م،ن den ن var, م yok gibi zarif ve muntazam ve manidar bir intihab olduğu gibi, mecmu-u hurufu Besmele ile altmış beş olup هُوَ 'yi ifade eder. Besmele'siz hurufu vakt-i nüzulüne işaret ediyor.

İkincisi: Şu Sure-i Kevser'e dair remizde on üç defa 13 rakamıyla beyan edilen sırrın hülâsası şudur ki:

— 244 —

Nasıl ki Fatiha-i Şerife 13 ال ile 13 meşhur suver-i Kur'aniye olan yedi الٓمٓ , altı الٓرٰ 'nın mecmu-u adedine tevafukla 13 ال ler ile o 13 surenin başlarına işaret edip parmaklarını bastığı gibi ve Fatiha'da bulunan 15 م ile الٓمٓ ve حٰمٓ ler ve bir الٓمٓرٰ ile beraber 15 surenin başına işaret edip mimlerine parmağını bastığı misillü Kur'an Fatiha'da, Fatiha Sure-i Kevser'de münderic olduğunun sırrıyla Sure-i Kevser dahi 13 elif ile Fatiha'nın 13 ال i gibi 13 parmakla 13 meşhur surelerin başlarına parmağını basıyor ve kendi de küçük bir Kur'an olduğunu gösteriyor.

Üçüncüsü: Kevser kelimesi kudsî, câmi', küllî, nuranî bir kelime olduğundan, mana-yı lügavîsi olan hayr-ı kesîrden ve uhrevî bir havz-ı Kevser'den ve manevî bir havz-ı Kevser olan Kur'an'dan tut tâ hayr-ı kesîr ıtlakına mâsadak olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma i'ta edilen bütün hedaya-yı Rahmaniye ve fütuhat-ı Rabbaniye, tâ feth-i Mekke ve feth-i Beytü'l-Makdis ve feth-i Şam ve feth-i İstanbul'a kadar manaları olduğu gibi, o manalara da işaratı var.

Mesela: Âb-ı zemzeme-i Kur'aniyenin menbaı ve havz-ı Kevser'i olan Mekke-i Mükerreme'nin sekizinci senesindeki tarih-i fethine, tekerrürsüz harflerin 8 adediyle ve mütekerrirlerin yine 8 adediyle ve elifin 8 tekerrürüyle ve ن un 8 tekerrürüyle ve feth-i İstanbul'a işaret eden كَ الْكَوْثَرَ ف 8 harfleriyle tevafuk sırrıyla ve beş defa sekizlerin ittifakıyla tevafuku, şu fütuhatçı sure-i nuraniyede elbette tesadüfî olamaz. Belki tevfik edilen kudsî bir işarettir.

Dördüncüsü: Madem اَلْكَوْثَرَ bir küllîdir, bir ferdi de İstanbul'dur. Ve madem bu sure fütuhat-ı İslâmiyeye ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma ihsan edilen atiye-i İlahiyeyi haber veriyor. Ve madem اَلْكَوْثَرَ 'in makam-ı ebcedîsi 757

— 245 —

olup, Sultan Orhan zamanında Süleyman Paşa kumandasında "Erler" tabir edilen 40 kahramanın şahid olmasıyla İstanbul'u hükûmet-i İslâmiye akdi altına girmeye ve fatihasını o tarihte 757'de muhasara ile okumuştur. Ve madem "Kevser" kime verildiğini ifade etmek için اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ 'deki ك ve ne için verildiğine delalet eden فَصَلِّ 'deki ف zammıyla 857 adedi ile Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın vekili olan Sultan Fatih'in eliyle daire-i İslâmiyet'e ve bir mescid-i ekber ve bir mahall-i salât-ı kübra olarak 857'nin tarihine tevafuk ediyor. Elbette bu sure, şu kevser-i hilafet-i İslâmiyeye sarahate yakın işaret eder denilebilir.

يَا رَبِّ بِسِرِّ سُورَةِ الْكَوْثَرِ وَبِحُرْمَةِ صَاحِبِ الْكَوْثَرِ اَسْقِنَا وَرُفَقَائِنَا مِنْ مَاءِ الْكَوْثَرِ ف۪ى يَوْمِ الْمَحْشَرِ اٰم۪ينَ
Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmı'nın Yedinci Remzi

Şimdi fihristede İkinci Remiz olarak beyan ettiğimiz Kenzü'l-Arş Duası'nın Birinci Nüktesi evvelce Yedinci Remiz sayılmıştı. Şimdi ise İkinci Remiz namıyla beyanı geçmiş ve Sekizinci Remz'in âhirinde hemen aynı yazılacaktır. Bu Yedinci Remiz ise üç parçadır:

BİRİNCİSİ: Rumuzat-ı Kur'aniyenin bir cetveli hükmünde bir remizdir ki, o remiz Kur'an-ı Hakîm'deki bütün surelerin âyât ve kelimat ve hurufatın adetlerini beyan edip o cetvelin telifinden murad, Kur'an'daki hurufat ve âyât ve kelimat letaifinin beyanına zemin ihzar etmektir. Şu cetvelin telifi pek hârikadır. Başta müsevvid Şamlı Hâfız olarak yakın dostlar biliyorlar ki, bağlardaki köşkte bir günde kitapsız 8 saat zarfında telif edildi.

— 246 —

Sonra da işittik ki, Tefsirü'l-Mikbas namında, Sahib-i Kamus'un telifgerdesi bir tefsir o cetvelin meali gibi bahsetmiş. Buldurduk, getirip mukabele ettik. Yalnız 17 yerde muhalif çıktık. Bazı arkadaşlarla tedkik ettik. 15 yerde biz haklı çıktık, matbaa ve müstensihlerin sehvi olarak o kazanamadı. 2 yerde o kazandı. Halbuki böyle bir eser 8 saat değil, belki 8 gün, belki 8 hafta lâzım. Çendan bir derece takribîdir, fakat letaif-i tevafukiyeye ve mezaya-yı muvafakata kâfi geldiğinden, ikinci defa daha tahkikî bir cetvel yapmak için bir fırsat bulamadık. Bu cetvelin letaifinin numune için Birinci Remz'in Zeyli olan İkinci Nükte-i Kenziye-i Arşiye'de beyan edilen mu'cizane letaif kâfi görülerek burada ihtisar ettik.

İKİNCİ PARÇASI: Kur'an-ı Kerîm'de 2806 Lafza-i Celal'in ve 700 küsur ism-i Rabb'in tekerrüründeki letaife dair bir cetveldir. O da üç kısımdır:

Birinci kısmı, Lafza-i Celal'in her sahifede adetleri birbirine müvazi gelmesine dairdir. Lillahi'l-hamd öyle bir Kur'an yazdırdık, inşâallah tab' da edeceğiz ki bazı nükteler için pek nadir olarak müstesna kalmış yüzde üç dört adetten başka 2806 Lafza-i Celal tevafuk edip, bazen bir tek sahifede 12 Lafza-i Celal ve 10 ve 9 olarak bir hatt-ı müstakim ile sıralanıp tevafuk ederek Levh-i Mahfuz'daki hatt-ı Kur'anîye ehl-i keşf nazarında kendini benzetmiştir.

İkincisi, Lafza-i Celal, surelerin âyâtıyla tevafukudur.

Ezcümle: Suretü'l-Bakara'nın âyâtıyla Lafza-i Celal tevafuk ettiği gibi, Sure-i Âl-i İmran dahi yine Lafza-i Celal ile âyetleri tam tevafuktadır. Sonra acib bir nisbet-i adediye ile surelerin beşer beşer kısım olup nısıf nısıf nısıf gibi bir nisbetle Lafza-i Celal muntazaman bulunuyor.

Üçüncüsü, Lafza-i Celal sahifelerde karşı karşıya veya karşısının arkasına tevafukuna dairdir ki, yazdığımız yeni Kur'an'ın sahifeleri başında işaretlerle kaydedilmiştir. Bu tevafukat hem latîf, hem muntazamdır. Bu üçüncünün çok letaifi var.

— 247 —

Ezcümle: Birinci Cüz'ün birinci sahifesinde İsm-i Celal 1, Sekizinci Cüz'ün başında 8 İsm-i Celal, Onuncu Cüz'ün başında 10 adet İsm-i Celal, On Birinci Cüz'ün başında 11 İsm-i Celal. Hem 151 sahifelerde elli bir 7-8 gelmesidir. Hem Dördüncü Cüz'ün başında üç 9, Üçüncü Cüz'ün başında üç 8, İkinci Cüz'ün başında Lafz-ı Rab ile üç 6 geldiği gibi, Üçüncü Cüz'de bütün sahifeleri üç sahife müstesna olarak güzelce tevafuk ediyor. Yirmi Sekizinci Cüz'ün 20 sahifelerinde 5 defa onar, 5 defa on birer, 5 defa on üçer, yalnız bir tek İsm-i Rab ve İsmullah yerinde gelen 4 mühim هُوَ zammıyla latîf ve muntazam bir vaziyet vardır. Hem ezcümle sırr-ı tevafukat-ı Kur'aniyenin bir müjdecisi ve bir basamağı olan matbu Onuncu Söz'ün Lafzullah'ın muhtasarı olan elifin tevafukat-ı acibesine medar olan 3, 4, 5, 6 rakamları Onuncu Söz'de her birinin tevafukatı tam on üçer defa gelmesi ve birbiriyle o surette tevafuk etmeleri ve beşin 13 defası 65 olup, rakam harfe çevrilse هُوَ olduğu gibi, Yirmi Sekizinci Cüz'de dahi 13 Lafzullah'ın tevafukatı 5 defa olup yine 65 olarak Lafz-ı هُوَ 'yi ifade edip, dikkat edenlere لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ dedirtip bir letafet daha katar.

ÜÇÜNCÜ PARÇA: İki küçük kısımdır. Birisi haşre ve âhirete dair pek çok âyetlerin parlak bir tefsiri ve gayet kuvvetli bir bürhanı olan Onuncu Söz'ün tevafukatına dairdir ki, bir sure-i âhiret olan Sure-i Kevser'in bir sırrından tereşşuh edip Sure-i Nasr'ın bir sırrına vesile olmuştur.

Ezcümle: Onuncu Söz'ün başındaki âyetin hurufatı o risalenin sahifelerini tevafukla gösterdiği gibi; hakiki ve itibarî satırları inkâr-ı haşrin emareleri zamanı olan vakt-i telifini ve yalnız hakiki satırları müellifin mebde-i hayatı gibi sırları tevafukla gösteriyor. Ve medar-ı tevafukatı 3, 4, 5, 6 rakamları her birisi 13 defa gelmesiyle mühim bir sırr-ı اِنَّٓا اَعْطَيْنَا 'yı açan 13 defa 13 rakamına tevafuku pek latîf ve manidardır. Ve fakir müellifinin

— 248 —

eski hayatını bırakıp Yeni Said suretine girdiği 13 sene müruruna tam tevafuk ediyor.

İkinci küçük kısım: Yeni yazdığımız Kur'an'ın başındaki haşiyelerinde âyât-ı Kur'aniyenin adedi 6666 olmakla envar-ı Kur'aniye ve hakikat-ı Furkaniye eyyam-ı şer'iye ile 6666 sene kadar küre-i arzda hükmü cereyan edeceğine işaret ediyor dediğimize dair, kardeşim Âsım Bey'in sualine ve istizahına karşı verilen cevaptır. O cevap fihristenin ihtisarını bozmadığına ve kısalığına ve ehemmiyetine binaen dercedilmesi münasip görülmüş. O cevabın üç esası vardır:

Birinci Esas: Nasıl ki nur-u Muhammedî aleyhissalâtü vesselâm ve hakikat-ı Ahmediye aleyhisselâm divan-ı nübüvvetin hem fatihası, hem hâtimesidir. Ve bütün enbiya onun asl-ı nurundan istifade etmeleri ve hakikat-ı diniyenin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve nur-u Ahmedî (asm) cephe-i Âdem'den tâ Zât-ı Mübarekine müteselsilen tezahür edip neşr-i nur ederek intikal ede ede tâ zuhur-u etemle kendinde cilveger olmuş. Hem mahiyet-i kudsiye-i Ahmediye (asm) Risale-i Mi'rac'da kat'î bir surette ispat edildiği gibi şu şecere-i kâinatın hem çekirdek-i aslîsi, hem en âhir ve en mükemmel meyvesi olmuş. Öyle de hakikat-ı Kur'aniye zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar hakikat-ı Muhammediye aleyhissalâtü vesselâm ile müteselsilen enbiyaların suhuf ve kütüblerinde nurlarını neşrederek gele gele tâ nüsha-i kübrası ve mazhar-ı etemmi olan Kur'an-ı Azîmüşşan suretinde cilveger olmuştur. Ve bütün enbiyanın usûl-ü dinleri ve esas-ı şeriatları ve hülâsa-i kitapları Kur'an'da bulunduğunu, ehl-i tahkik ve ehl-i hakikat ittifak etmişler. Bu sırra binaen fetret-i mutlakanın zamanı ihraç edildikten sonra rivayet-i meşhure ile zaman-ı Âdem'den tâ kıyamete kadar eyyam-ı şer'iye ile tabir edilen 7000 seneden fetret-i mutlakanın zamanını tarhtan sonra 6666 sene kadar din-i İslâm'ın sırrını neşreden hakikat-ı Kur'aniye küre-i arzda ayrı ayrı perde altında neşr-i envar edeceğine âyâtın adedi işaret ediyor demektir.

İkinci Esas: Malûmdur ki küre-i arzın mihveri üstündeki hareketiyle gece ve gündüzler ve medar-ı senevî üstündeki

— 249 —

hareketiyle seneler hasıl oluyor. Güneşle beraber her bir seyyarenin belki de sevabitin ve Şemsü'ş-şümus'un dahi her birinin mihveri üstünde eyyam-ı mahsusalarını gösteren bir hareketi ve medarı üzerinde deveranı dahi bir nevi seneleri gösteriyor. Ve Hâlık-ı Arz ve Semavat'ın hitabat-ı ezeliyesinde o eyyam ve seneleri dahi irae ettiğine delili şudur ki: Furkan-ı Hakîm'de

ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ ف۪ى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ * تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ

âyetler işaret ediyorlar.

Evet kış günlerinde şimal taraflarında gurûb ve tulû mabeyninde 4 saatlik günden ve bu iklimde kışta 8-9 saatlikten ibaret olan eyyamlardan tut tâ güneşin mihveri üstünde bir aya yakın mahsus gününden tut, hattâ kozmoğrafyanın rivayetine göre, Rabbü'ş-Şi'ra tabiriyle Kur'an'da namı ilan edilen ve şemsimizden büyük Şi'ra namında diğer bir şemsin belki 1000 seneden ibaret olan gününden dahi tut, git tâ Şemsü'ş-şümus'un mihveri üstündeki 50 bin seneden ibaret olan bir tek yevmine kadar eyyam-ı Rabbaniye var. İşte semavat ve arzın Rabbi, o Şemsü'ş-Şümus ve Şi'ra'nın hâlıkı hitap ettiği vakit, o semavat ve arzın ecramına ve âlemlerine bakan kudsî kelâmında o eyyamları zikreder ve etmesi gayet yerindedir.

Madem eyyamın lisan-ı şer'îde böyle ıtlakatı vardır. İlm-i tabakatü'l-arz ve coğrafya ve tarih-i beşeriyet ulemasınca nev-i beşerin 7000 sene değil, belki yüzbinler sene geçirdiğini teslim de etsek, Âdem'den (as) kıyamete kadar ömr-ü beşer 7000 senedir olan rivayet-i meşhurenin sıhhatine ve beyan ettiğimiz 6666 sene nur-u Kur'an hüküm-ferma olduğuna münafî olamaz ve cerh edemez. Çünkü eyyam-ı şer'iyenin 4 saatten 50 bin seneye kadar hükmü ve şümulü var. Fakat nefsü'l-emirdeki eyyamın hakikati o rivayet-i meşhurede hangisi olduğunu, şimdilik bu dakikada kalbime inkişaf ettirilmedi. Demek o sırrın inkişafı münasip değil.

— 250 —
Üçüncü Esas:
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ

Şu meselede şimdiden delilini gösteremeyeceğim bir müddeayı beyan ediyorum. Şöyle ki:

Şu dünyamızın bir ömrü ve şu dünyadaki küre-i arzın dahi ondan kısa diğer bir ömrü ve küre-i arzda yaşayan nev-i insanın daha kısa bir ömrü vardır. Bu birbiri içinde üç nevi mahlukatın saatin içindeki dakika, saniye, saatleri sayan çarkların nisbeti gibidir. Nev-i insanın ömrü küre-i arzın iki hareketiyle hasıl olan malûm yevmler ile olduğu gibi, zîhayatın vücuduna mazhar olduğu zamanından itibaren küre-i arzın ömrü ise merkez-i irtibatı olan güneşin mihveri üstündeki hareketiyle hasıl olan eyyam ile olması ism-i Hakîm ile münasip düşüyor. Ve dünyanın ömrü ise merkez-i irtibatı olan Şemsü'ş-şümus'un hareket-i mihveriyesiyle hasıl olan eyyam ile olması hikmet-i Rabbaniyeden uzak değildir.

Şu halde nev-i insanın ömrü 7000 sene eyyam-ı malûme-i arziye ile olsa, küre-i arzın hayata menşe olduğu zamandan harabına kadar eyyam-ı şemsiye ile 200 bin seneden geçer. Ve Şemsü'ş-şümus'a tâbi' ve âlem-i bekadan ayrılıp küremize bakan dünyaların ömrü Şemsü'ş-şümus'un işarat-ı Kur'aniye ile her günü 50 bin senelik olmasına binaen 7000 sene o eyyam ile 126 milyar sene yaşarlar. Demek eyyam-ı şer'iye tabir ettiğimiz eyyam-ı Kur'aniyede bunlar dâhil olabilir.

Evet semavat ve arzın Hâlık'ı, semavat ve arza bakan bir kelâmıyla, semavat ve arzın sebeb-i hilkati ve çekirdek-i aslîsi ve en mükemmel âhir meyvesi olan Habib-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma karşı hitabında o eyyamları istimal etmek, Kur'an'ın ulviyetine ve muhatabın kemaline yakışır ve ayn-ı belâgattır.

وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِ كِتَابِه۪
— 251 —
Yirmi Dokuzuncu Mektub'un Sekizinci Kısmı'nın Sekizinci Remzi olan Sekizinci Risale

Dört küçük surenin gayet muhtasar olarak hurufatlarına ait letaif-i tevafukiye ve işarat-ı gaybiyeye dairdir.

Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın hakaikinde ve maanisinde ve âyâtında ve kelimatında ve nazmında müteaddid vücuh-u i'caziye ve esrar-ı kudsiye bulunduğu misillü, hurufatında dahi çok lemaat-ı i'caziye bulunuyor. Hattâ hurufunun vaziyetlerinde çok işarat-ı âliye ve tekerrür-ü adetlerinin çok münasebat-ı latîfe-i tevafukiye vardır. Hattâ denilebilir ki; huruf-u Kur'aniye nasıl ki her bir harfin sevabı 10'dan 1000'e kadar hasenat meyvelerini veriyor. Öyle de her bir harf çok işarat meyvelerini veriyor, çok maanileri ifade ediyor. Âdeta Kur'an hurufatı, muazzam ve mütenevvi İlahî şifrelerdir.

Ezcümle: Sure-i İhlas'ın makam-ı ebcedîsi 1003 olmakla hem 1003 Sure-i İhlas bir hatme-i hâssa-i İhlasiyeye ve hem mufassal bir ism-i a'zam olduğuna, hem üç defa tekerrürüyle küçük bir hatme-i Kur'aniye olmasına, hem üçer defa tekerrürünün efdaliyet-i azîmesine, hem

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

'in müşedded ر iki ر sayılmak şartıyla bir cihette makam-ı ebcedîsine tevafuk sırrıyla 1000 Besmele 1000 İhlas gibi ism-i a'zamın mufassalı olduğuna işaret ettiği gibi, hurufatıyla çok esrara bakar. Hem Kur'an'ın dört esasından en büyüğü olan tevhidi, altı cümlesiyle tevhidin altı mertebesini ispat {(Haşiye): Bu kudsî mesele, Zülfikar'da izahatı var.} ve altı enva-ı şirki reddederek her bir cümlesi öteki cümlelere hem netice, hem mukaddime olduğu cihetle, Sure-i İhlas içinde 30 Sure-i İhlas kadar müteselsil bürhanlarla müdellel 30 sure münderic olduğundan, bu küçük sure ne kadar muazzam bir bahr-i tevhid olduğunu gösteriyor. Hurufatının latîf münasebetini buna kıyas

— 252 —

ediniz ki; içinde elif 5, و 5, د 5 olarak birbirine tevafuku ve Lafzullah'ın 5 harfine ve mecmu-u hurufu 67 olup Lafzullah'ın makam-ı ebcedîsine tevafuk etmekle, makam-ı ebcedîsiyle dahi "Allah" dediği gibi; ه 4, م 4, ن tenvin ile 4 olarak birbirine tevafuku ve surenin 4 âyetine tevafuku, letafetini ve intizamını gösteriyor.

Suretü'l-Felak hurufatının intizamı çok işaretli olduğunu gösteriyor. Ezcümle: Elif 6, ق 6, ل 6 olarak birbirine tevafuku, Besmele ile 6 adet âyetlerine muvafakatı, 6666 olan âyât-ı Kur'aniyenin 4 altılarına gizli îma etmek bu sırlı surenin şe'nindendir. س 3, د 3, ف 3 birbirine tevafuku ve surenin hurufatı 99 olmakla 99 esma-i hüsnanın adedine tevafuk sırrıyla bütün esma-i hüsna ile bir istiaze-i câmia hükmünde olduğunu îma etmekle beraber, hurufatın ebcedî makamı olan 10200 küsur olmakla Fatiha-i Şerife hurufatının makam-ı ebcedîsi olan 10212 adedine tevafuk etmesiyle her bir sure umum surelerle münasebetdar olduğunu îma etmesi, intizamını ve işaretli olduğunu gösteriyor.

Suretü'n-Nas hurufatı tekerrür noktasında gayet muntazam 1'den 12'ye kadar terakki ediyor. Mesela: ق 1, ه 2, ح 3, ى 4, ر 5, م 6, و 7, ن 9, س 10, Elif 11, ل Sure-i İhlas'ın lâmı gibi 12 olması muntazam bir letafeti gösteriyor. Kur'an'ın şu en âhir suresinin hurufatı 104 olmakla, suhuf ve kütüb-ü enbiyanın 104 adedine tevafuku; Kur'an-ı Hakîm suhuf ve kütüb-ü enbiyanın esaslarını câmi' olduğuna en âhirki surenin hurufatıyla gizli bir îma ettiğini gösteriyor.

Fatiha-i Şerife hurufatının ebcedî hesabı olan 10212 adedi mecmu-u Kur'an'da ب nin 10 bin, hem ت nin 10 bin aded-i tekerrürlerine tevafuku, hem Fatiha'nın o 10 bin adedi 7 adet

— 253 —

âyetine darbedilmesiyle mecmu-u kelimat-ı Kur'aniye adedi olan 70 bine muvafık gelmesiyle, ehl-i hakikat indinde muhakkak ve hadîsçe musaddak olan "Fatiha Kur'an kadardır ve Kur'an Fatiha'da mündericdir ve

اَلسَّبْعُ الْمَثَان۪ى وَالْقُرْاٰنُ الْعَظ۪يمُ

Fatiha'dır." diye olan meşhur hükmün ispatını îma edip ihtar eder. Suver-i Kur'aniyenin başlarında olan mukattaat-ı huruf gayet manidar ve esrarlı bir şifre-i İlahiye olduğu gibi, Fatiha hurufu belki Kur'an'ın umum hurufatı kudsî ve ayrı ayrı mütenevvi binler İlahî şifreler olduğunu Rumuzat-ı Semaniye ile dikkat edenler hissedebiliyor. Ve bilhassa Fatiha-i Şerife'nin hurufu daha zahir ve nuranî bir şifre olduğunu ehl-i keşif görmüşler ve emareleri de vardır.

Ezcümle: Besmele ile Fatiha'da hemze 18, Besmele'nin makam-ı ebcedîsine inzimam ile 18 bin âlemin adedine tevafuk sırrıyla her bir elifi bir âlemin anahtarına îmadan hâlî olamadığı gibi, hemze ile sakin elif 30 olarak 30 cüz Kur'an içimizde münderic olduğu ve Besmele'siz hemze 14 olmakla şu Seb'ul-mesanî'nin müsenna olan 7 adet âyâtını göstererek 2 defa nüzulüne ve namazda tekerrürünü îma ettiği gibi, sakin elif 13, ل 23 olup Fatiha'nın bir hesap ile 36 kelimelerine tevafuk sırrıyla 5 farz namazda revatibinde ve revatib hükmündeki 2 rekat teheccüd namazında 24 saat zarfında 36 defa Fatiha'nın tekerrürüne îma etmek, bu kudsî şifre-i İlahiyenin şe'ninden olduğu gibi, Besmele'siz ل ile elif ikisi 30 olup lâm'ın ebcedî makamı olan otuza tevafuk ederek Besmele'siz Fatiha'nın 30 kelimatına mutabakat ve 30 cüz Kur'an'ın adedine muvafakat sırrıyla, 30 cüz Kur'an'ın esasları Fatiha'da bulunduğuna bu kudsî şifre-i İlahiyenin işaratından olmakla beraber, ل ın 23 adedi nüzul-ü vahyin 23 senesine tevafuku elbette böyle kudsî bir şifrenin işaratıdır denilebilir. İşte Fatiha'da ال lafzı bu vazifeyi gördüğü

— 254 —

gibi, 13 ال ile Altıncı Remz'in fihristesinde beyan edildiği gibi 13 ال ile en meşhur suver-i Kur'aniyenin ال ile başlayan 13 surenin başına tevafukla işarî mu'cizane ifade ediyor ki, "Kur'an bendedir, ben onun fihristesiyim."

Fatiha'daki ب 5, ه 5, ح 5. Hem birbirine, hem 5 farza hem 5 erkân-ı İslâmiyeye ve Lafzullah gibi Fatiha'nın ekser kelimelerinin beşer harflerine ve Fatiha'da 5 esma-i hüsnanın adedine tevafukları hem د 4, و 4 dört rekat namazda dört Fatiha vücubunu ve dörtlükle iştihar eden çok mühim İslâmî dörtleri îma etmek ت 3, ك 3, س 3 olmakla ت 3 defasıyla 1200 adet ederek Kur'an'ın 1200 sene kadar galibane vaziyetine ve sonra tedafü vaziyetine,

اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًا

âyetinin makam-ı ebcediyle verdiği habere tevafuk sırrıyla işaret etmek bu kudsî şifre-i İlahiyenin şe'nindendir. ك in 3 tekerrürü makam-ı ebcedîsine zammedilse 23 olup nüzul-ü vahyin 23 senesine tevafukla îma etmek, س ebcedî makamı 60 olup 3 tekerrürü 3 olarak zammedilse mehbit-i vahiy olan Zât-ı Nebeviyenin ömrüne tevafukla îma etmesi sair işaratın teyidiyle elbette kabul edilir. Besmele'siz س 2, ص 2, ض 2, ط 2, غ 2 olarak birbirine tevafukla beraber Fatiha'da Besmele ile beraber 2 defa Lafzullah, 2 kere Rahman, 2 kere Rahîm, 2 kere اِيَّاكَ , 2 صِرَاط , 2 عَلَيْهِمْ ikişer adedine ve Seb'ul-mesanî'nin manasının teyidiyle beraber Fatiha'nın 2 defa nüzulünü ve Kur'an'ın hem evvelinde hem âhirinde 2 kere vücub-u tilavetini ve her umûr-u hayriyenin hem başında hem âhirinde 2 kere sünnet-i kıraatını îma etmek, bu kudsî ve parlak şifre-i İlahiyenin şe'nindendir.

— 255 —

İşte Fatiha'nın binler esrarından yalnız hurufatına ait 1000 esrarından böyle numune olursa, o Fatiha ne kadar muazzam bir hazine-i esrar olduğunu kıyas edebilirsin. Ve ümmet-i Muhammediye bütün namazlarında Fatiha okumasının hikmetini fehmet.

اَللّٰهُمَّ بِحُرْمَةِ فَاتِحَةَ اِجْعَلْ فَاتِحَةَ اَعْمَالِنَا مِفْتَاحَ الْفَاتِحَةِ اَعْن۪ى بِسْمِ اللّٰهِ وَاجْعَلْ خَاتِمَةَ اُمُورِنَا فَاتِحَةَ الْفَاتِحَةِ اَعْن۪ى اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

Kenzü'l-Arş'ın Birinci Nükte-i Kur'aniyesi, gayet muazzam hakaikinin küçük bir fihristesi olduğundan aynen dercedildi.

Şöyle ki: Bir rivayette ism-i a'zam olan اللّٰه ın en mühim harfi olan baştaki elif umum Kur'an'da çok sırlara medar olarak 40 bin gelmesi ve İsmullah'ın eliften sonra لا suretindeki lâm-elif 19 bin olan meşhur adedi göstermesi ve İsmullah'ın âhirinde olan ه yine mecmu-u Kur'an'da 19 bin olarak ikisinin muvafık gelmesi ve yalnız ل hesab-ı ebcedle 30 olduğuna göre ona muvafık olarak Kur'an'da 30 bin gelmesi ve yemin vaktinde İsmullah'ın başında bulunan و bir hesapça 23 bin, diğer bir cihette 20 bin olarak hem ى nin hem م in hem لا nın hem ه nin 19 bin adetlerine ve Kur'an'daki yekünlerine muvafık gelmesi ve İsmullah'ın başındaki elif-lâm-ı tarif yani ال 70 bin olup Kur'an kelimatının mecmu-u adedi olan 70 bin adedine muvafık gelmesi, hem İsmullah'ın kasem vaktinde başında bulunan ب ve ت iki kardeş gibi ب 11 bin, ت 10 bin olarak muvafık gelmesi, hem âhir-i huruf-u heca ve nida

— 256 —

vaktinde "Yâ Allah" denildiği vakit İsmullah'ın başında bulunan ى 20900, bir cihette 19 bin küsur olmakla hem لا nın, hem ه nin, hem و ın adetlerine ve Kur'an'daki 19 binlik yekûnlerine muvafık gelmesi ve Lafzullah mecmu-u Kur'an'da 2000 küsur ve لا sı 19 bin ve ه si yine 19 bin, mecmuu 40 bin olup baştaki elifin 40 bin adedine muvafık gelmesi, hem İsmullah'ın hurufatından başka olan ج makam-ı ebcedi 3, Kur'an'da 3000 gelmesi, ح hecada ج in kardeşi gibi yine 3000 gelmesi, د ebcedde ج in kardeşi olup yine 3000 olarak birbirine muvafık gelmesi, hem ebcedi itibarıyla yüksek makamda bulunan ve fesahatça bir derece ağır olan ث، ذ، غ، خ، ض hem ص her biri Kur'an'da ikişer bin gelip birbirine muvafık gelmesi ve ص ın güzel ve hafif bir şekli olan س üç dişine münasebetdar 3330 olup latîf sırları îma edecek bir surette gelmesi ve ط، ظ iki kardeş gibi ط، ظ dan daha hafif olduğundan 1200, ظ onun kız kardeşi gibi nısfı olarak 600 gelmesi, ف ebced hesabıyla 80 olmasına göre, Kur'an'da iki sıfır zammıyla muvafık olarak 8000 gelmesi, ك، ع her biri 9000 gelerek manidar birbirine muvafık gelmesi, قُرْاٰنْ kelimesinde en birinci harfi olan ق 6000 olarak Kur'an'ın mecmu-u âyâtının adedine muvafık gelmesi, م ilm-i sarfça ب yerine geçmesiyle iki ب kadar ve م in makam-ı ebcedîsinin yarısı kadar 20 bin gelmesi ve ن ebcedî makamı olan 50'nin yarısı hükmünde olan 26 bin gelmesi gibi tevafukat-ı muntazama 19 defa "gelmesi" kelimesi gelmesiyle hâtime verilen muntazam tevafukat elbette ve elbette ve her halde Kur'an'ın hurufatında dahi mühim bir cilve-i i'cazın

— 257 —

bulunmasına işaret ve hem o hurufatta hârikulâde muntazam çok nükteler ve sırların bulunduğuna delalet, hem huruf-u Kur'aniyenin her biri 10 adetten 10 bine kadar sevap meyveleri vermesine liyakatine ve kabiliyetine şehadet, hem huruf-u Kur'aniyenin tebdiline çalışanların nihayet derecede belâhet ve hasaretlerine kat'î delalet, hem huruf-u Kur'aniye aynen kelimatı gibi kasdî bir intizam ve manidar bir vaziyete tâbi' olduğuna kat'î şehadet ettiğini aklı olan kabul etmeye ve kalbinde gözü olanları görmeye mecbur eder. Görmeyen kördür, kabul etmeyen kalpsizdir.

قَدْ يُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ
وَيُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ

düsturuyla gözlerindeki hastalıklarla bu hakikat güneşinin ziyasını görmez ve dillerindeki marazla âb-ı hayat olan şu tatlı suyun lezzetini hissedip tatmazlar.

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
***
— 258 —

Muhteviyat

YİRMİ DOKUZUNCU MEKTUB'UN İKİNCİ MAKAMI

YİRMİ DOKUZUNCU MEKTUB'UN ÜÇÜNCÜ KISMI 7

BİRİNCİ MESELE 8

İKİNCİ MESELE 10

ÜÇÜNCÜ MESELE 12

DÖRDÜNCÜ MESELE 14

BEŞİNCİ MESELE 15

ALTINCI MESELE 17

Birinci Sebep 17

İkinci Sebep 17

Üçüncü Sebep 18

Dördüncü Sebep 18

Beşinci Sebep 19

YEDİNCİ MESELE 20

Birinci Sebep 20

İkinci Sebep 21

Üçüncü Sebep 21

SEKİZİNCİ MESELE 22

Mühim bir mesele-i Kur'aniye ve bir nükte 25

Dokuzuncu mesele 27

— 259 —

YİRMİ DOKUZUNCU MEKTUB'UN DÖRDÜNCÜ KISMI 29

BİRİNCİ NÜKTE 31

Birinci Silsile 32

İkinci Silsile 33

Üçüncü Silsile 34

Dördüncü Silsile 35

Beşinci Silsile 36

Altıncı Silsile 37

Yedinci Silsile 38

Silsile Harici Küçük Tevafukat 39

İKİNCİ NÜKTE 45

Birinci Silsile 46

İkinci Silsile 50

Üçüncü Silsile 53

Dördüncü Silsile 56

Beşinci Silsile 59

Altıncı Silsile 62

Yedinci Silsile 66

Sekizinci Silsile 71

İhtar 75

ÜÇÜNCÜ NÜKTE 85

Birinci Nükte 85

İkinci Nükte 86

Üçüncü Nükte 87

Dördüncü Nükte 88

— 260 —
RUMUZAT-I SEMANİYE

YİRMİ DOKUZUNCU MEKTUB'UN SEKİZİNCİ KISMI 89

Birinci remiz 92

Birinci Remiz 92

İkinci Remiz 94

Üçüncü Remiz 96

Dördüncü Remiz 98

Beşinci Remiz 102

İKİNCİ REMİZ 104

İkinci Remzin Mühim Bir Zeyli 108

ÜÇÜNCÜ REMİZ 112

Mukaddime 112

Birinci Kısım 112

Birinci Letafet 113

İkinci Letafet 114

Üçüncü Letafet 117

Dördüncü Letafet 121

İkinci Kısım 124

Birinci Misal 124

İkinci Misal 125

Üçüncü Misal 125

Mühim Bir İhtar 127

DÖRDÜNCÜ REMİZ 131

BEŞİNCİ REMİZ 131

Birinci Makam 132

Mukaddime 132

Maksat 135

Birinci Bab 135

Birinci Mesele 135

İkinci Mesele 136

Üçüncü Mesele 138

— 261 —

ALTINCI REMİZ 140

Birinci Letafet 141

İkinci Letafet 141

Üçüncü Letafet 142

İhtar ve İ'tizar 148

YEDİNCİ REMİZ 149

Birinci Parça 149

İkinci Parça 161

Üçüncü Parça 204

Birinci Kısım 204

İkinci Kısım 209

SEKİZİNCİ REMİZ 213

Yirmi Sekizinci Mektub'un Yedinci Meselesindeki Mahremce Bir Suale Cevap 222

RUMUZAT-I SEMANİYE FİHRİSTİ 231

MUHTEVİYAT 258