Nur'un İlk Kapısı
— 102 —

Onüçüncü Ders

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَث۪يرًا

Ey serab-ı gururu, şarab-ı tahur zanneden Said-i hodfüruş! Hikmet, hayr-ı kesîr olduğunu işittin. Fakat yanlış yola gitmiştin. Şu kitab-ı kâinatın hikmetini, maânîsinde aramadın. Gittin, nukuşunda taharri ettin. Hikmet-i kudsiye-i Kur'aniye ile hikmet-i felsefe-i insanın farklarını görmek istersen şu temsile güzel bak:

Bir zaman dindar, san'atkâr bir hâkim Kur'an'ı acib bir tarzda yazmış. Bazı hurufatını elmas ve zümrüt ile, bir kısmını altın ve gümüş ile, bir kısmını daha kıymetdar cevherler ile yazıp öyle müzeyyen ve münakkaş etmişti ki; o Kur'anı, kıraatını bilen ve bilmeyen herkes temaşa edip istihsan ederdi. Fakat

— 103 —

o Kur'an'ın manasındaki zînet ve güzellik, zahirî zînetinden milyon mertebe daha âlî, daha gâlî; belki nisbet kabul etmez derecededir. O hâkim, şu musanna' ve murassa' Kur'an-ı Hakîm'i, bir ecnebi feylesofa ve bir müslüman âlime gösterdi. Ve emretti ki: "Herbiriniz buna dair birer eser yazınız." Herbiri, o Kur'ana dair birer kitab te'lif etti. Fakat feylesofun kitabı, yalnız hurufun nakışlarından ve münasebetlerinden ve vaziyetlerinden ve cevherlerinin hâsiyetlerinden ve tarifatından bahseder. Manasına hiç ilişmez. Zira o ecnebi adam, Arabça okumasını hiç bilmez. Hattâ o müzeyyen Kur'an'ın kitab olduğunu bilmiyor. Ve ona münakkaş bir antika nazarıyla bakıyor. Lâkin o ecnebi feylesof, her ne kadar Arabça bilmiyor, fakat iyi bir mühendistir, güzel bir musavvirdir, mahir bir kimyagerdir, sarraf bir cevhercidir.

Amma müslüman âlim ise; ona baktığı vakit, o Kitab-ı Mübin'dir, Kur'an-ı Hakîm'dir anladı. Tezyinat-ı zahirîsine ehemmiyet vermedi. Hurufunun nakışlarıyla iştigal etmedi. Belki öyle bir şey ile meşgul oldu ki; ötekinin mes'elelerinden milyon mertebe daha âlî ve daha gâlî, daha latîf, daha şerif, daha nâfi', daha câmi'. Çünki o müslüman âlim, o Kur'an'ın perde-i nukuşu altında olan hakaik-i kudsiyesinden

— 104 —

ve envâr u esrarından bahsederek bir güzel tefsir yazdı.

Sonra, ikisi de eserlerini hâkime takdim ettiler. Hâkim, evvel feylesofun eserine baktı gördü ki: O hodpesent, tabiatperest adam çok çalışmış; fakat hiç hikmetini ve manasını anlamamış. Belki karıştırmış. Ona karşı hürmetsizlik belki edebsizlik etmiş. Manasız nukuş zannederek, kıymetsizlik ile tahkir etmiş. Hâkim dahi eserini başına vurdu. O feylesofu huzurundan çıkardı.

Sonra öteki âlimin eserine baktı gördü ki: Gayet güzel nâfi' bir tefsirdir ve hakîmane ve mürşidane bir te'liftir. Âferin! dedi. İşte âlim ve hakîm buna derler. Öteki, haddinden tecavüz etmiş bir san'atkârdır. Eğer temsili fehmettin ise, bak hakikatı gör:

Amma o müzeyyen Kur'an ise, şu musanna' kâinattır. O hâkim ise, Hakîm-i Ezelî'dir. O iki adam ise, birisi yani ecnebisi, ilm-i felsefedir ve hükemasıdır. Diğeri, Kur'an ve tilmizleridir. Kur'an-ı Hakîm, şu Kur'an-ı azîm-i kâinatın bir müfessiridir, bir tercümanıdır.

Evet Furkan-ı Hakîmdir ki; şu sahaif-i kâinatta kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi

— 105 —

beşere ders verir. Mevcudata, mana-yı harfiyle bakar. "Ne güzel yapılmış, ne güzel delalet ediyor" der. Kâinatın hakikî güzelliğini gösterir.

İlm-i hikmet dedikleri felsefe ise; sahaif-i kâinatın hurufunun tezyinat ve münasebatına dalmış, sersemleşmiş. Hurufata, mana-yı harfiyle bakmak lâzım gelirken, mana-yı ismiyle bakmış. "Ne güzel yapılmış" diyecek yerde, "Ne güzeldir" deyip çirkinleştirmiş. Kâinatı tahkir edip, kendisine müşteki etmiştir.

وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ

Ey Said! Saadet istersen, tevekkül et. Fakat tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki müsebbebatı ve netaicini Hâlıktan istemektir.

Esbaba teşebbüs, bir nevi dua-yı fiilîdir. Vesait ise, perde-i dest-i kudrettir.

Evet tevekkül etsen, dünyada istirahatın, âhirette istifaden kat'îdir. Mütevekkil ile sözü anlamayan gayr-ı mütevekkilin misalleri şu hikâyeye benzer ki:

İki adam, bellerine ve başlarına ağır yükler

— 106 —

yükletip bir sefineye bilet alıp girdiler. Birisi, girer girmez yükünü gemiye bıraktı. Üstünde oturdu, nezaret etti. Diğeri hem ahmak, hem mağrur, yükünü yere bırakmadı. Ona denildi: "Şu ağır yükünü gemiye bırak, rahat et." O dedi: "Yok, ben kuvvetliyim. Yükümü hem belimde, hem başımda muhafaza ederim." Ona denildi: "Bizi ve seni kaldıran şu gemi daha kuvvetlidir, daha güzel muhafaza eder. Hem gittikçe kuvvetten düşen belin ve akılsız başın, şu gittikçe ağırlaşan yüklere tâkat getiremiyecek. Hem dahi gemi kaptanı seni böyle görse, ya "Divanedir." der, seni tardeder; ya "Haindir." der, "Gemimizi ittiham ediyor ve bizimle istihza ediyor, hapsediniz." der. Seni hapsettirir. Hem herkese de maskara olursun. Çünki za'fiyetini gösteren tekebbürün ile, aczini gösteren gururun ile, riyayı gösteren tasannuun ile kendini mudhike yaparsın. Herkes sana gülecek."

O bîçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. "Oh! Allah senden razı olsun! Zahmetten ve hapisten ve maskaralıktan kurtuldum." dedi.