Nur'un İlk Kapısı
— 43 —

Altıncı Ders

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ﴾
﴿ مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ ﴾

Ey za'fıyla beraber mağrur ve işlemediği şeyle müftehir bîçare Said! Senin fahr ve gurura hiç hakkın yok. Çünki senin nefsinde, kusur ve şerden başka yoktur. Eğer hayır olsa, o hayır da, cüz'-i ihtiyarın gibi cüz'îdir. Lâkin deme ki şerrim de cüz'îdir. Hâyır sen, o cüz'-i ihtiyarın ile bir şerr-i küllîyi işleyebilirsin. Çünki sen işlediğin bir kusur ile, senin maksuduna müteveccih olan sair esbabın semerat-ı sa'ylerini hükümden ıskat ederek bir hasaret-i külliyeye sebeb ve bir hacalet-i daimîye müstehak olursun. Hakikat böyle iken, şeytanın bir cihette şakirdi olan nefsin, kaziyenin aksine olarak hayrı küllî, şerri cüz'î tasavvur eder, firavunlaşırsın. Bilir misin misalin neye benzer?

— 44 —

Mağrur ahmak bir adam, bir gemi ile ticaret eden bir cemaata şerik olur. O cemaatın herbiri bir kısım sermaye verip, gemide bir vazifeyi deruhde eder. Herkes kendi vazifesini îfa eder. Yalnız o mağrur, hareket-i sefineye medar olan vazifesini terkederek, geminin garkına sebebiyet verir. O cemaatin hepsi bin lira zarar ederler. Ona denildi: Hak olan odur ki; bütün hasareti sen çekeceksin. Çünki bizim sa'yimizi de heba ettin.

O dedi: Yok kabul etmem. Belki bu hasaret taksim edilerek hissem mikdarınca çekebilirim.

Sonra ikinci seferde, o dahi onlar gibi vazifesini îfa etti. Bin lira kâr ettiler. Dediler ki: Hasaret vazifeye bakar. Kâr, re'sü'l-male bakar. Öyle ise, re'sü'l-mal nisbetinde taksim edelim.

O mağrur dedi ki: Yok, belki bütün kâr benimdir. Çünki çendan evvelce hasaret sana raci'dir demiştiniz, ben kabul etmemiştim. Öyle ise, bütün kâr da bana olmalı.

O vakit ona denildi: Ey cahil nâdan! Bir şeyin vücudu, bütün ecza ve şeraitinin vücuduna tevakkuf eder. Öyle ise vücudun semeresi, bütün esbab-ı vücuda

— 45 —

verilir. Kâr ise, vücudun semeresidir. Hasaret ise, ademin semeresidir. Halbuki bir şeyin ademi, bir cüz'-i vâhidin ademiyle veya bir şartın fıkdanıyla oluyor. Öyle ise ademin semeresi, in'idamın sebebine verilecektir.

Elhasıl: Ya Said, -aslahakellah- senin fahre ve gurura hakkın yoktur. Çünki:

Evvelen: Şer, senden; hayır ise, gayrıdandır.

Sâniyen: Şerrin küllî, hayrın cüz'îdir.

Sâlisen: Sen amel-i hayrın ücretini, amelden evvel almışsın. Belki bütün hasenatın seni, insan-ı müslim yapan Mün'imin in'amına karşı, öşr-i mi'şar-ı öşrüne de, yani onda birin onda birinin onda birine de mukabil gelmez. Öyle ise, daha gururun nedendir? Fahrın ne içindir? İşte bu sırdandır ki; Cennet'e girmek, mahz-ı fazıldır. O dehşetli Cehennem, ceza-yı amel ve ayn-ı adildir. Çünki beşer bir şerr-i cüz'î ile, bir cinayet-i külliye-i daimeyi işleyebilir.

Râbian: Hayır o vakit hayır olur ki ALLAH için ola... Eğer ALLAH için olsa, o vakit kat'î onun izniyledir. Tevfik onundur. Minnet onadır. Senin hakkın şükürdür, fahr değildir.

— 46 —

Çünki fahr, irae yani gösteriş ve riya iledir. Riya ise, hayrı şer eder. Şer ile iftihar edersen et. İşte bu hakikatı bilmediğindendir ki; nefsinden mağrur, gayriye de gururlu oldun.

Hem sen, bir cemaatin hasenatını tutuyorsun. O hasenatı, müteneffiz bir şahsa vermekle, tefer'una vasıta ve vesile oluyorsun. Belki ALLAH'ın malını ve ef'alini, esbaba ve tağutlara taksim ediyorsun.

Hem şu cehildendir ki; nefsin ile sana âidiyeti olan seyyiatı kadere vererek mes'uliyetten kaçıyorsun.

Hem nass ile sabit olan Fâtır'ın sırf feyz-i fazlından olan hasenatı kendi nefsine veriyorsun. Tâ işlemediğin şeylerle medholunasın. Şu edeb-i Kur'an ile edeblen. Kur'an-ı Kerim diyor ki:

﴿ مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ ﴾

Malına sahib ol. Başkasının malını gasbetme.

Hem Kur'an-ı Kerim diyor ki:

﴿ مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَا وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَا ﴾
— 47 —

Madem ki hasene on misline çıkar. Seyyie, nefsinde birde münhasır kalır. Sen de haseneden neş'et eden muhabbeti, muhsinden muhsinin müteallikatına teşmil et. Uyûbundan iğmaz-ı ayn et. Seyyieden neş'et eden adaveti, müsi'den, müsi'in akaribine veya sair güzel sıfatlarına tecavüz ettirme. Bu edeb-i aliyye-i âdile-i Kur'aniye ile edeblen! Kur'an'ın edebiyle edeblenmeyen, zamanın sillesiyle te'dib olunacağı muhakkaktır.