Risale-i Nur

Nimet-i İslâm
— 599 —
yenir  Bu iki alâmetin biri olmaz ve zebih sırasında diri olduğu bilinmez ise, yenilmez. 

Vahşet gösteren ve saldıran eti yenen ehlî hayvanın iztirarî zekâta mâruz olması, tabiî olduğu gibi, ülfet ve istinas etmiş olan eti yenen vahşî hayvanın dahi, aksi olarak, ihtiyarî zekât ile, zebh edilmesi, lâzımdır.

ETİ YENMEYEN HAYVANLAR:

Ehlî hayvanlardan, at, katır, himar yenilmediği gibi, ehlî ve gayrî ehlî olanlardan kedi, köpek, kurt, çakal, şahin, doğan, çaylak, papağan, gibi yırtıcı ve et yiyici, vuhuş, ve yırtıcı kuşlar ve leylek, akbaba, kartal, ve karga,  gibi leş ve pislik yiyici kuşlar dahi yenilmez. Fare, köstebek, kirpi, gelincik, kertenkele, yılan, kurbağa, kaplumbağa, salyangoz, solucan, velhasıl, kurtlara ve bütün böceklere dahi şâmil olan haşerat ve sinek ve arı kelebek, yenilmez.
Serçe ve güvercin ve hüdhüd (v. s.) kuşların yenilmesi, helâl ve avlaması câizdir.  "Kendilerine nelerin helâl kılındığını senden sorarlar, de ki: Size güzel şeyler helâl kılındı. "(Maide: 4) Yine güzel şeylerin helâl kılınıp, pis şeylerin haram kılındığı Ârâf sûresinin şu âyeti ile bildirilmiştir.
﴿ وَ جُلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَا تِ وَ يُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَباٰ ءِثَ ﴾

Suda yaşayan hayvanların yenilmeyenleri, balık cinsi olmayanlarıdır.

— 600 —

UDHİYE:

Umniye vezninde udhiye ve kariye vezninde dahiye, İydi adha (Kurban Bayramı) günlerinde kesilen, hayvanın ünvanıdır ki biz ona, (Kurban) tâbir ederiz.

Zebayih, bunun dahi umumî ismi olmakla, udhiyenin burada zikri, lâzım gelmiştir.

Kurban kesmeğe, tadhiye denir ki, ibadet niyyetiyle, vakti mahsusunda, buna tahsis edilen hayvanı tezkiyeden, yani zebh, yahut nahr etmekten ibarettir.

Tadhiyenin: Sıfatı, şartı, sebebi, vakti, rüknü, hükmü vardır.

Tadhiyenin sıfatı: Vücubdur. Hadîs-i şerifte: "Hali vakti yerinde olup da kurban kesmeyen bize yaklaşmasın." buyurulmuştur ki, bu gibi vâid, ancak vâcibin terkine lâhik olur.

Vâcip olan - kanın akıtılması - dır. Kurbanı diri olarak, tesadduk etmekle, - eğer kesilmiyecekse - vâcip ifâ edilmez.

Kanı akıtıldıktan sonra, etini tesadduk etmek, müstahaptır. Edilmese dahi, olur.

Tadhiyenin şartı - yâni vücubunun şartı -: İslâm, hürriyet, ikamet, sahibini şer'an zengin saydıracak servettir.

Müslim olmayana, hür olmayana, mukîm olmayana tadhiye, vâcip olmadığı gibi, sadaka-i fıtır nisâbına malik  olmayana dahi, vâcip değildir.

İkamet, şehirde ve köyde ve kırda mukîm olmağa şâmildir ki, misafir olmamak demektir. Nisâba mâlik olmayanların, tadhiyesi, tetavvu olduğu gibi, Mekkî olmayan huccac, misafir olmakla, onların tadhiyesi dahi, tetavvudur. Kıran ve temettuun kanı, vâciptir. (Nitekim, kitab-ul-hacta geçmiştir.)

Tadhiyenin vâcip olmasında, erkeklik şartı olmadığından, nisâba malik olan hür kadına dahi, kendi parasiyle kurban kesmek vâciptir.

— 601 —

Tadhiyenin sebebi: Vakittir. Vakit tekerrür ettikçe, tadhiye vücûbü dahi, tekerrür eder.

Tadhiyenin vakti: Kurban günleridir ki, zilhiccenin, onuncu, on birinci, on ikinci günleridir. Efdâl olan, ilk günüdür.  Şehirlerde, Bayram namazından sonra ve köylerde ve göçebelikte, fecrin tulûundan sonradır. Çünkü, onların bayram namazı yoktur. Kurbanı, gece kesmek mekrûhdur.

Tadhiyenin rüknü: (Zekâtı câiz) olan hayvanı, tezkiyeden ibarettir.

Kurban olmak üzere zekâtı (yâni zebh ve nahrı) câiz olan hayvan üç nevidir: Deve, sığır, koyun.

Bunların hem erkeği, hem dişisi kurban olur.  Ganemde, keçi dahidahildir.

Tavuk ve horoz ve vahşî, hayvanlar, tadhiye edilemez.

Devenin ancak beş seneliği ve sığırın - inek, öküz, manda - iki seneliği ve ganemin bir seneliği, tadhiye olunur.

Koyunun, gösterişli olan altı aylığı dahi, kâfi olur.

Bir koç veya teke, ne kadar yaşlı ve cesametli olursa olsun, bir kişiden ziyadeye, kurban olamaz.

Bir deve veya sığır, yedi kişiye kadar, iştirak kabul eder.  Bunun şartı: Şerikler hep ehlî kurbet olmak ve ancak kurban kasdiyle birleşmiş bulunmaktır.

(Ehli kurbet olmak), ehli islâm olmak, demektir. Çünkü, (kurbet) taattir. Taat dahi, islâmiledir. İçlerinde, müslim olmayan, yahut kurbandan başka maksadı olan: Meselâ, et almak veya ticaret etmek kasdiyle iştirak eyleyen olursa niyyet bölünme kabul etmeyeceği cihetle, hiç birininki kabul olmaz.

İştirakin satın almadan önce olması evlâdır. Bir hür müslimin kurban etmek üzere satın aldığı, bir deve veya sığıra, ehli kurbetten altı kimse, sonradan dahi iştirâk edebilir.

Tadhiyenin hükmü: Dünyada, vücûb ahdinden kurtulmak ve ukbada, - hakkın fadli ve keremi ile - sevaba ermektir.

Kurbanlık hayvanın, keçi ve erkek veya dişi olmasında beis olmadığı

— 602 —
gibi, boynuzlu veya boynuzsuz, yahut boynuzu biraz kırık veya erkek hayvanın enenmiş - yâni buruk - olmasında dahi, beis yoktur. 

Kurbanın âtîdeki, ayıplardan ârî ve salim olması lâzımdır. Körlük, bir gözlülük, dişsizlik, kulaksızlık, sürüye yetişemeyecek veya kesim yerine yürüyemeyecek derecede topallık veya hastalık, kemiklerinin içinde iliği kalmamış derecede zayıflık, kulağının veya kuyruğunun ekser kısmı, yahut meme başları kopukluk.

Bu sayılan ayıplardan biri kendisinde bulunan hayvan, kurban olamaz.

Kurban, ayıpsız olarak satın alınıp ta, zikrolunan ayıplardan biriyle, müşteri nezdinde - sonradan - ayıplanmış olduğu takdirde, zengin olan onun yerine diğerini alıp, kurban eder. Fakir ise, o kurban yeter.

Fakire, udhiye vâcib olmadığından, iştira sırasında dahi, ayıplı bulunan kurban bile, ona kifayet eder.

Kurban edilecek hayvan, öldüğü sûrette dahi, zengine diğerini almak lâzım olup, fakire lâzım olmaz.

Kurban, fakirin iştirası ile - teayyün edeceğinden -, gâib veya çalınmış olduktan, ve yerine diğeri alınıp kesildikten sonra, meydana çıkarsa, fakir onu dahi keser. Zengine, kestiği kurban kâfidir. 
Kurbanlık hayvan nezr ile  veya tadhiye için, iştira sebebiyle belli olmakta iken, tadhiye günleri, kurban edilmeyerek geçtiği takdirde, kurban mevcut ise, aynen ve yok olmuş ise, bedelen tesadduk olunur. Hüküm, gelecek seneye intikal etmez 
— 603 —

Tadhiye eden kimse, udhiyesinin etinden, hem yer ve hem yedirir. Yedirdiği kimse, fakir dahi, olmayabilir. Kurban eti, kavrulup ilerisi için saklanabilirse de, lâyık olan, tesadduk dahi etmek ve tesadduk edilen miktar, üçte birden az, olmamaktır. Zira, infakta bulunanlar hakkında bolluk olmak üzere, dağıtmayıp alıkoymak dahi, mendup olur.

Kurbanı - elinden gelirse ki  mendup olan da bulur - kendi eliyle kesmektir. 

Elinden gelmiyorsa, yanında bulunarak, başkasına kestirir.Kurbanı ehli kitaba kestirmek, mekrûhtur.

Kurbanın postu tesadduk olunur. Yahut ondan kalbur veya dağarcık yahut sofra veya seccade, yahut kürk ittihaz edilir. Keçi, tulum çıkarılarak, ondan kırba veya kova yapılır.  Yahut, post alıkonularak, intifa olunacak başka bir şey ile mübadele edilir. Satılıp, parası alınmaz, yahut yenecek veya içilecek bir şey ile değiştirilmez.
Kurbanın gerek eti ve gerek postu, satılıp parası alınır ve yahut - demirbaş olmayan - bir şey ile mübadele olunursa, semeni tesadduk edilir. 

O paradan, kasap ücreti dahi verilmez.

Kurbanın - zebhten önce - tüyünü kırpmak mekruhtur. Eğer kırpmış ise, onu tesaduk eder. Kurban edildikten sonra, derisinin yününü yolup veya kırpıp, kullanabilir. Kurbanlık hayvanın sütünden dahi, intifa mekruh olur.

İki kimse, hatâ edip her biri diğerinin koyununu, kurban etse, kesilen hayvan, kesenin kurbanı olmak üzere, câiz ve ödeme gayri lâzım olup,  mevcut olduğuna göre, onların her biri - kesilen koyununu - alır. Yenilmiş ise, aralarında helâllaşırlar.

Eğer "benimki daha büyük yahut semiz idi" diye cimrilik ederlerse, her biri diğerine onun kıymetini ödemek ve - aldıktan sonra - tesadduk etmek lâzım gelir.

— 604 —
AKİKA MESELESİ:

Akîka ki islâmî adı (nesîke) dir. Doğan çocuğun, yedinci günü, başı tiraş edilerek, kesilen kurbandır. Doğan çocuğun başındaki ana tüyü demek olan, akika o kurbana isim olmuştur.

﴿ وَاِذَا بُشِّرَ اَحَدُهُمْ بِالْاُنْثٰى ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ ﴾

"Onlardan biri kız çocuğu ile müjdelenince yüzü gölgelenir, utanır ve üzülür." (Nahl: , 58) âyet-i kerimesi, delîl olduğu üzere, cahiliyye arapları kız çocuğu istemedikleri, ve hattâ bâzıları - onları diri olarak - gömdükleri için, akîkayı erkek çocuğa yaparlar ve çocuğun başını, tıraş edip, akîkanın kanını, çocuğun başına sürerlerdi.

Peygamberimiz (Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimiz hazretleri, bu câhiliyye âdetini, kurbanı - şükren lillâhi teâlâ - kız çocuğa dahi, teşmil ve çocuğun başına, kan sürmeği, safran sürmeğe ve tüyleri ağırlığınca, tesadduk etmeğe tebdîl yolu ile tâdil, ve akîka lâfzını, onda akla gelen - ukûk mânâsına mebni,  Nesîkeye tahvîl buyurdular.  Bundan dolayı hadis-i şerifte "Nesîke deyin, akîka demeyin." buyurulmuştur.

Hanefî fıkhının, kaynak kitaplarında, akîka bahsi görülemez. Hindiyye fetvalarının kerahet kitabi ebvabının, yirmi ikincisinde, şu kadarcık mezkûrdur: Oğlan ve kız çocuğuna akîka - ki doğumunun yedinci günü bir şat yâni koyun, veya keçi kesip ziyafet etmek ve çocuğun saçını tiraş eylemektir - mübahtır, ne sünnet ve ne de vâciptir. İmam Muhammed, akîka hakkında: "İsteyen yapar, isteyen yapmaz" demiştir ki, bu söz, ibahayı ifade eder. Artık, onun sünnet olduğu teslim edilemez. Cami-i sagirde: "Ne oğlan ve ne kız çocuğa akîka edilmez" denilmekle, onun kerahetine işâret olunmuştur. Bedayiin (uhdiye kitabında) böyle zikredilmiştir.

Hâmidiyye tenkîhinin, zebayihinde Siracı Vehhactan olan nakilde dahi,

— 605 —

Akîka meselesi, tetavvudur. Dileyen yapar, dileyen yapmaz denilmekle beraber, Nebiyy-i Ekrem (Sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem) efendimiz hazretlerinin, Hazret-i Haseneynden nesîke olarak, birer koç, kurban ettikleri dahi, zikrolunmuştur.

Şâfiiyye ulemasına âit kitaplardan, Mizan-ı Şârânîde mübeyyen olduğuna göre, Akîka kurbanı, imam Malik ve Şafii kavlinde, müstahap ve imam Hanîfe mezhebinde, müstahap değil, mübah olup, İmam Ahmet bin Hanbel hazretlerinden, iki rivayetin meşhur olanında sünnet ve diğerinde vâciptir. Eimme-i selâse, çocuk, erkek olursa erkeğin mirası ve şehadeti, iki kat olduğu gibi,  onun akîkası da, iki şat ve kız olursa, bir şat olmasına kaillerdir. İmam Malik kavlince, erkek çocuğa dahi akîka, kız çocuğunda olduğu gibi, bir şattır. İmam Şâfii ve Ahmette, çocuğun selâmetini, tefeülen - akîka - kemikleri kırılmayıp, büyük büyük parçalar halinde, pişirilmek müstahap olup, diğerlerinin kavlince - aksi olarak - çocuğun, tevazuunun tezayüdüne ve beşeriyyet ateşinin köreltilmesine tefeülen, akîkanın pişirilmesinde, kemikleri kırılmak, müstahap olur.

Câmi-i sagir, hadîslerinden anlaşıldığına göre, çocuğun nesîkesi, velâdetinin yedinci, yahut on dördüncü veya yirmi birinci günü, zebh olunur.

Hâmidiyye tenkîhinde, şöyle zikrolunmuştur: Doğumundan bulûğuna değin, nesîke vaktidir. Doğumun yedinci günü değildir. (Nesîke), sabahleyin gündüzün ön kısmında, kerahet vakti çıktıktan sonra, kesilir, kemiği kırılmayarak pişirilir.  Sonra tesadduk olunur. Yenir ve yedirilir. Budu ebeye verilir. Çocukluğunda, akîka kurbanı kesilmeyen kimse, kendisi için kesebilir.
— 607 —

KİTAB-UN-NİKÂH VET-TALAK

(EVLENME VE BOŞANMA)

Hamden lillâhi teâlâ, Nimet-i İslâmın ikinci kısmını teşkil eden ibadat nevileri, hitama ermiş olduğundan, sıra münakehata gelmiştir.

Bu bab'a başlangıç olacak, kitab-un-nikâh (el-vücûhül-milâh fî füsûlün-nikâh) namiyle ayrılıp,  - Talâk mesaili ile beraber, cümlesi bu kitaba üçüncü kısım teşkil etmiştir.

Kitabın bu kısmı da; nikâh, talâk ve rida olmak üzere üç bölüme ayrılmıştır.

Nafaka mesaili, kitabı nikâhın iddet mesailinin sonuna münasibi veçhile, derc ve tefrik edilmiştir. Kitabı eymân dahi, telhis edilmekle, bâbı îlâya basamak olmuştur.. Kitabı ridadan evvel, daî "oğulluk" dan ve lâkit (bırakılmış çocuk) tan bahsolunmuştur.

Kitab-ut-taharenin başında gösterilen taksimata göre, fıkıhça (münakehat) namı, müfarakata dahi şâmil olmakla, kitabın umumî ünvanı, (Münakehat ve Müfarakat) olmuştur. Muvaffakiyet yalnız Allahtandır.İnsan nevine dahi, şâmil olmak üzere, (cinsi hayvan da) fıtrat icabı

— 608 —
olan, yemek, içmek gibi sifad ve zivac dahi  tabiat muktezası olmakla, hayvanın mümtaz nevi bulunan, insanın yiyeceği ve içeceği gibi menakihi dahi, imtiyazlı olarak, mukaddes şeriatimiz sayesinde, sünneti râşide üzere buluna gelmiştir ki, o da, bir takım kadınların bir takım erkeklere tahsis ve inhisarından ibaret olan nikâhlanmak yoludur. Bu ana yoldan sapmak, insaniyyet muhitinden çıkarak, hayvanlık rezailinin bataklıklarına sapmaktır.

"Çünkü zina gerçekten kötülük, zayiat ve çirkin bir yoldur" (Nisâ: 22)

Nikâh, vahy dili ile, medh edilmiştir. Esteizü billâhi teâlâ: "Kadınlardan hoşunuza gidenleri nikâhlayınız." (Nisâ: 4) kavl-i kerîmiyle mendup olduğu gibi, hadîs-i şerifle de tergip vardır: "Nikâhlanıp çoğalınız ki, ben kıyamet gününde ümmetlere sizin çokluğunuzla iftihar ederim." Diğer bir hadîs-i şerifte dahi, "Benim fıtretimi seven, benim sünnetime salik olsun. Sünnetim cümlesinden biri de, nikâhtır" buyurulmuştur. Süneni İbni Mâcede "Nikâh benim sünnetimdir. Benim sünnetimi işlemeyen benden değildir."  dahi ilâve edilmiştir.
Keşfül-gummede mezkûr olan ehadis-i şerifenin birinde: "Kötüleriniz bekârlarınızdır" buyurulmuş olduğu gibi, aleyhisselâm efendimiz hazretlerinin çok kere: "Evlinin iki rekât namazı, bekârın seksen iki rekâtından hayırlıdır" diye buyurmuştur ki: Saad İbni Ebi Vakkas radiyallahu anhu "Resulullah sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem, Osman bin Maz'ûn hakkında tebettülü (evlenmemeği) red buyurdu, eğer ona evlenmemeye izin vereydi, biz ise ihtisa ederdik" der imiş. 
Sahihaynde  Hazret-i Enes radiyallahu teâlâ anhu rivayeti ile zikr olunmuştur ki, üç kişi hane-i saadetten, Hazret-iSeyyid-ül Kâinat efendimizin, nafile taatini tahkik ederek, onlardan biri, bütün gece kaim, ve diğer biri, bütün gün saim, ve biri dahi, kadından uzlet ederek, hiç teehhül
— 609 —

etmemek üzere, ibadata mülâzim olmağa, azm eylemişti. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretleri, onlara hitaben: "Benim haşyetim ve ittikam sizden ziyadedir. Bununla beraber, ben gece kaim olduğum gibi, naim dahi olurum, gündüzleri dahi, saim ve gayr-i saim bulunurum, kadınları da tezevvüç ederim, benden yüz çeviren benden olamaz..." buyurmuşlardır.

Evlenmeden maksat, yalnız cinsî ihtiyacı teminden ibaret olmayıp, belki insan, kendisine bir eş seçmekle menzilini tedbir etmek ve o yüzden, din ve namusunu, hıfz ve emniyete almaktır.

Hadis-i şerifte: "Dünya hep metadır (yâni kendisiyle biraz zaman, temettü olunmak üzere, mahlûktur,) metaının da hayırlısı, iyi kadındır ki, zevci kendisine nazar ederse, kadın onu mesrur eder ve zevcinin emrine itaat eyler ve gaybubetinde, onu kendi nefsince ve zevcinin malınca hıfz ve siyanet eyler" buyurulmuştur. Diğer bir hadiste: "Kişi evlendiği vakit, dininin yarısını istikmal etmiş olur, artık geri kalan yarısında dahi, Cenab-ı Haktan ittika üzere olsun," diye varit olmuştur.

Zevceden matlûp zürriyyet olduğundan, hadis-i şerifte: "Kadının zevcine sevgili olanını ve çok çocuk doğuranını, tezevvüç edin İd, ben kıyamet gününde, enbiyaya sizinle mükâsir ve mübâhî bulunacağım," buyrulmuştur.

Ahlâkî kıymeti bulunmayan güzel yüzün, o derece makbuliyyeti olmayacağını bildirmiş olarak; yetişmesi iyi olmayan, güzel kadından tahzir buyurduğu gibi, tenasül için, - mezari-i saliha ve erham-i tahire - ihtiyarını, emir ve tenbih buyurmuşlardır.

Evli kimse, nefsini haramdan hıfz ile beraber, iyalin infakı ve evlâdın terbiyesi işlerine kaim olmuş olur ki, bunlar taat cümlesinden olan, kisb ve kâre ve hüsnü muaşeret için, ahlâkın tehzibine mütevakkıf, şeylerdir.

Hazret-i İmam-ı Âzamm mezhebinde, ev ve iyâl işleriyle iştigal etmek, nafile ibadet için, bir kenara çekilip, inzivada bulunmaktan, efdâldir. Fıkıh kitaplarında dahi, münakehat, farzı ayn olan ibadatı, takip etmekte ve muâmelâta, ve hattâ vakf, cihat, ve itâk bahislerine tekaddüm eylemektedir.

TEADDÜDÜ ZEVCAT VE TALÂK:

İslâm şerîatinde, gerek talâk ve gerek zevcenin teaddüdü meseleleri, hafifletici sebepler cümlesinden olarak (zorluk ve umumî külfet) ahkâmındandır. Esbahın kavaidi fenninde, "güçlük kolaylığı getirir" aslına

— 610 —
ferî olarak, denilmiştir ki; zevcenin teaddüdü, erkekler için kolaylık olduğu gibi, kadınlar için dahi, - çoklukları hasebiyle - kolaylıktır. Dörtten ziyade olmaması kasmde,  kadınlar arasında adi ve müsavatta, güçlük olmamak içindir. Talâkın meşruiyyeti dahi, hiffet (sıkletten kurtulmak) tır. Çünkü, münaferet husulünde, zevciyyet üzere, bekada meşakkat vardır.
İzdivaç, tabiat iktizası olduğu gibi, bu bapta, teaddüt ve tenevvua meyl etmek dahi, yine tabiat muktezasıdır.  İnsanların, hayvani hal ve duygularını, tahdit ve takip edegelmekte olan, ilâhî şerayi ve kanunlar, beşer nevine bir lûtf ve merhamet olmak üzere, hem teaddüde ve talâka, cevaz ve mesağ göstermiştir ki, öteden beri, Nebîlerin ümmetleri, şeriatlerinin usulü veçhile, biri lûtf ve inayet, diğeri rahmet olan, bu iki nimetten müstefit olagelmişlerdir. İslâmdan önceki devirlerde, gerek zevcenin teaddüdü, gerek zevcenin tatlîki hususları, belli bir sınıra tâbi olmayarak, hükmünü icra etmekteyken, islâmın nurlu şeriati, pek mühim olan işbu iki meselenin, ikisini dahi sınırlandırarak, talâkın cevazını üçe, ve zevcenin teaddüdü müsaadesini dörde, indirmiştir.

Üç talâktan sonra, zevciyyetin iadesi hakkı, nefislerin çekineceği bir hal ile meşrut kılınmış olduğu gibi, dörtten ziyade zevcesi olanlara dahi, - asri saadette - onlardan yalnız dördünü ihtiyar etmeleri hakkında, emir verilmiştir.

Talâka terettüp edecek, pişmanlığın telâfisi maslahatınca, talâkta belli bir adedin meşrû kılınması, makul olduğu gibi, neslin çoğalması mesalihince zevcelerin teaddüdü dahi, makuldür. Ekmeğin büyüğü, hamurun çoğundan olmak tabii, ve milletler arasında, nüfusun matlup derecede çoğalması, kat'î ve zaruridir.

Bununla beraber, talâk olsun, zevcenin teaddüdü olsun, dini İslâma, vâcip olmadığı gibi, mendup dahi değildir. Belki, ihtiyacı olan için sadece bir müsaadeden ibarettir.

Talâk, âtîyen mübeyyen olduğu üzere, ehli islâm şeriatinde, öz helâl (halis mübah) dahi değildir. Hadîs-i şerifte "Cenâb-ı Hakca en sevimsiz olan helâl, talâktır" buyurulmuştur. Teaddüdü zevce hakkında dahi, Cenab-ı Hak: "Hoşunuza giden kadınlardan ikişer, üçer ve dörder tane

— 611 —

nikâhlayınız" âyetiyle izin vermekle beraber "Eğer adâlet yapamamaktan korkarsanız o zaman bir tanedir." (Nisâ: 4). diye, birden ziyade zevceleri olanların nafaka ve - zevciyette nevbet - adaletiyle, mükellef bulunduklarını - bildirmek için - evleviyyet birde, olacağına, irşat buyurmuştur.

İş, icaba mebni ve ilâç, illete göre olacağından, insan, hakikî ve sahih hâcet ile muhtaç olduğu şeye, mezun olmak, ondan menedilmekten, ehaktır, iş daraldığı vakit, genişler, kaidesi, şer'î olduğu gibi, hem de tabiidir. Zevcenin teaddüdüne, itiraz edenler bile fiilen bir kadınla, kani ve razı olamamaktadırlar. Talâka itiraz edenler de, onu - içten - temennidedirler. Onlarca, firaşın teaddüdü, vâki, fakat nesil ve zürriyyet zâyidir.Nesil, zayi edilmediği takdirde ise, anne mağdur ve metrestir. 

İşte ehli İslâmın, bu hususta onlardan farkı, firaş teaddüdünün dahi, meşruiyyet dairesinde olması, ve nesil ve zürriyyetin, yine meşruiyyet veçhile, ziyadeleşmesidir.

Dini islâmda erkekler, müteaddit zevce ittihazına memur olmadıkları gibi, kadınlar dahi, iştirak ortak kabulüne, mecbur değillerdir. Bundan dolayı, karı koca arasında ayrılık vukua geldiği de olur. Bundan da kadınların, ehli islâm şeriatinde - sanıldığı veçhile - esir gibi olmadıkları anlaşılır ki, kadınlar kocalarından, talâk isteyebilmek hakkını da, hâiz bulunuyorlar demektir.

Keşki, müteaddit zevce idaresine muktedir erler olsa da, ensâlin yetişme yeri olan, bir çok kadınlar, evlerde muattal kalarak,  kocamasalar! Kız tevellüdatı, erkekten çok olmakla beraber, kadınların, âdet ve gebelik gibi, ârızalara maruz bulunmaları, ve (iyas) yaşına  varıp, nesilden kesilmeleri dahi, bu meseleler için erkeklere hak vermektedir.
— 612 —

KİTAB-UN-NİKÂH

(EVLENME)

Dini islâmda, izdivacın iki yolu vardır ki, biri teserrî ve diğeri istinkâhtır. Üçüncü bir yol yoktur. Bu da, müsliminin hür olanları içindir. Teserrî, - mülke binâ edilmiş olduğu için - mala malik olamayan memlûklerin, hür olmayanları izdivaçları, ikinci tarika münhasır kalır.  Yani ancak nikâh yolu ile olur.

Teserrî: "Sürriye" ittihaz etmek yâni, odalık cariye edinmektir. Hür müslim, kendinin müstakillen memlûkü olan cariyenin rakabesi, zımnında, mütâsına dahi, malik bulunur.

Kudretli olan hür, dilediği kadar, teserrî edebileceği gibi, dört zevce dahi, istinkâh eyleyebilir.

Teserrî, istinkâha muhtaç değildir.  Ve bu erkeğe mahsustur. Kadın, kendi kölesine nefsini teslîm edemez, ve âzât etmedikçe, ona varamaz.

İstinkâh: Nikâhlamaktır.

Nikâh: Kasden, milki müt'ayı ifade eden bir akiddir.

(Kasden) tâbiri, teserri için, cariye satın almağa, şâmil olmamak içindir ki, onda asıl maksat, milki rakabe ve bunda, milki müt'adır.

Milki rakabe, zata malikiyyettir. (Milki müt'a)  kadının menfaati mahsusasına malikiyyettir ki, nikâhı memnû olmayan kadından, erkeğin
— 613 —
istifadesi, helâl olmaktır.  O istifadeye, istimtâ' (faydalanmak), tâbir olunur.

Bu bapta akid: Tarafların izdivaç hususunu, iltizam ve teahhüt etmeleridir ki, icab ve kabul ile, olur.

İcâb: Mezkûr iltizama dair, başlanan sözdür.

Kabul: Ona dair, başlanan sözü müteakip, söylenen sözdür.

Taraflar: Zevc ile zevceden veya onların velî veya vekillerinden ibaret olup, birbirine muhatap olanlardır ki onlara (akıdeyn) dahi denir.

Nikâhın; sebebi, rüknü, şartı, hükmü, sıfatı vardır.

Nikâhın sebebi: İnsan nevinin, ekmel vech üzere bekasının, ona müteallik olmasıdır.

Âlemin umranının sebebi olan, âdem oğlunun tenasülünün intizamı, tenakühunun intizamı nisbetindedir. 

Çünkü şerîatte her hükmün bir sebebi vardır. Neslin sıhhatinin korunması da şeriatin bir kanunudur.

Nikâhın rüknü: İcap ve kabuldür. Tarafeynden biri, nefsimi yahut müvekkilemi ve yahut kızımı, sana tezviç ettim, deyip diğerinin dahi; ben de tezevvüç eyledim, yahut nefsim veya müvekkilim ve yahut oğlum için kabul ettim, demesi gibi.

İcap veya kabul, tezviç veya nikâh lâfzına münhasır olmayıp, hibe ve temlik ve tesadduk gibi aynen temlike mevzu, her lâfız ile nikâh münakit olur. 
— 614 —
Aktin, bir zamana muzaf olmaması ve meşiyyetullaha,  veya olmayan bir şartla, muallak  bulunmaması ve kullanılan siyganın, muzari-i müstakbel, olmaması lâzımdır.
Nikâhta, muhayyerlik câri olamaz. (Gelecek faslın evveline bakınız). Rehn ve vedîa gibi, mülk ifade etmeyen, ve icare yahut iare ve yahut vasiyyet misilli, ya aslen veya halen, ayniyette temlik mevzuu olmayan, elfaz ve tâhirat ile, nikâh münakit olmaz. 

İcap veya kabul kelimesi bulunmaksızın, ita veya kabzimehir misilli, bir fiil ile, teatiyen dahi nikâh münakit olmaz.

Hazırın, kitabetiyle dahi, nikâh münakit olmayıp, - toplantıda hazır olmayanın - kitabeti ve mealine, şahitlerin ittilâı ile, münakit olur.

İcap ve kabul sırasında, mehir tesmiyesi, nikâhın rüknü yahut sıhhatinin şartı değildir.  "Mahalle imamının (akdettim) demesine de hacet yoktur".  Eğer mehrin tesmiyesi, icabı vasıl olunursa, kabulün ona göre olması lâzım gelir. 
Nikâhın şartı: Zevc ve zevce, şerî mânîden hâlî bulunmak ve âkidler, yekdiğerinin; icap ve kabulünü, işitir olmak ve akit sırasında, onların icap ve kabule dair olan sözlerini işitici, hür ve mükellef iki müslim şahit ve yahut - o sıfat üzere - bir müslim ile iki müslime hazır bulunmaktır. Velev ki, şahitler tarafeynin usul veya füruundan olsunlar. 
— 615 —

Ehli kitaptan olan, yâni Musevî ve İsevî dininde bulunan kadını, müslimin tezvirinde, şahitlerin islâmı şart olmayıp, ehli kitaptan iki kişinin bulunması dahi, kâfidir. Velev ki, onlar kadının kendi milletinden, olmasınlar.

(Allahü teâlânın ve Resûlünün yahut meleklerinin, şahadetiyle nikâh etmek, sahih olamaz).

Zevcin şer'î mânii, hür olduğuna göre, dört ve hür olmadığına göre, iki menkuhası olmak yahut kendisi, gayr-i müslim yahut mürted veya dinsiz bulunmaktır.

(Ricâl iddetiyle, iddetli bulunmak dahi, zevc için, şer'î mânîdir. Ricalin iddeti bahsine bakınız).

Zevcenin, şer'î mânii, başkasına nikâhlı yahut henüz iddetli  ve yahut müşrike (putperest veya ateşperest), olmaktır. Aharın memlûkesi olmak veya Yahudî ve Nasâra dininde bulunmak, mânî değildir.
İrtidat,  kadın için dahi, nikâhın akdine mânidir.

Arada nesep veya süt yoluyla yakın karâbet veya musaharet olmak ve kendi zevci hakkında zevce üç talâk ile mutallâka bulunmak dahi, iki taraf için, şer'î mânidir. (Muharremat faslına bakınız.)

Kadın, bâliğ ve âkil hürre olduğuna göre, onun, ve küçük ve o hükümde bulunanlar hakkında, mezkûr sıfat üzere olan - müslim velînin rızası - nikâhın sıhhatine, ve zevcte kefaet  nikâhın lüzumunda,  şarttır.

Lâkin, bu bapta rızanın şart kılınması mânâsı, sureti ûlâda, velinin, baliğ hürre üzerine, cebri veliliği olamamak demektir. Yoksa, rızanın yokluğunda, ikrah, nikâhın sıhhatine mâni değildir.

Sagir ve sagîrenin - bilvelâye - nikâhı sahih olmakla zevceynde, ve mümeyyiz olan sabinin vekâleti sahih olmakla, akdin başlangıcında, bülûğ şart değildir. 
— 616 —

Asıl olsun olmasın, akidde temyiz şarttır. Mecnunun ve mümeyyiz olmayan sabînin, mübaşeretiyle, nikâh münakit olmaz.

Bülûğ ve hürriyet, başkası için değil de  kendi nefsi için, akde mübaşir olanda, nifazın şartıdır.  Mümeyyiz sabînin ve memlûkün akdi, velî ve mevlânın icazetine, mevkuftur. 

Nikâhın hükmü: Helâliyyet, musaheret hürmeti, verasettir.

Zevceyn aralarında zevciyyet kaim oldukça, şer'an kendisinde mezûniyyet olan vech üzere, yekdiğerinden müstemti olurlar.  İşte, helâliyyet budur. Buna (hill) dahi denir.
Zevcin usul ve fürûu, zevceye ve zevcenin usul ve fürûu, zevce mahrem olup, artık onlarla nikâhlanamazlar ki, musaheret hürmeti de budur.  Bir kimse, yetişmiş üvey kızını veya kayın validesini, başka his ile okşayıp öpse, zevcesi kendisine haram olmak, ve bir kadın yetişmiş üvey oğlu veya kayın pederi ile, böyle bir muamelede bulunsa, zevci kendisine haram olmak dahi, musaheret hürmeti muktezasıdır. (Muharremat faslına bakınız).

Zevceynden birinin vefatında, diğeri ona farîza takdiri veçhile vâris olur. İşte veraset de budur.

Bunlar, hep sahih akde göredir ki, vâki olan nikâh - isticmâ şurûtu ile - sahih oldukça, zevce hakkında, diğer akde mâni olmak ve zevce,

— 617 —

zevcin nef'i için, nefsini tutmak ve binaenaleyh, evden ancak, zevcin izni ile çıkabilmek ve mehir ve nafaka zevce ait olmak dahi, nikâhın hükümlerindendir. Âtiyen tafsil olunur.

Nikâhın sıfatı: İndet-tevekan (arzunun şiddeti halinde), vâcip ve belki farz, ve itidal halinde, sünneti müekkede, ve havf ve cevr halinde mekrûh, cevrde şüphesi olmadığı surette, haram olmaktır.

Vâcip olan, mehire malik ve nafakaya kaadir olmak ve cevr edici olmamak şarttır.

İtidal hali: "Zinâda vâki olacak derecede, tevekan üzere, olmamak ile beraber, mehîre ve nafakaya kudret" ile müfesser, ve onda dahi cevr etmemek için, nefsinden emin bulunmak şartı, muteberdir.

Nikâh akdi:

Nikâhın akdi, cuma günü olmak ve mescit içinde icra olunmak menduptur.  İki bayram arasında dahi, nikâh ve zifaf kerahetsiz câizdir.
Rüknünde zikredildiği üzere, nikâhta muhayyerlik cari olmayacağından, görme hiyarı,  ve kusurlardan salim olma hiyarı  müddetle mukayyet olmak hiyan  ve vasıf hiyarı  muteber olamaz. Taraflardan biri veya ikisi, akitte bunlardan birini ileri sürseler dahi nikâh câiz ve şart hükümsüz olur. Binaenaleyh, Zevceynden biri diğerinin, körlükten ve çolaklıktan ve kötürümlükten salim olmasını veya, şu veçhile güzel veya hünerli bulunmasını, ve zevc zevcenin bekâretini, şart kılsa da, hilâfı zuhur eylese, muhayyerlik kalmaz.  Nikâh sübut bulmuş olur.
— 618 —

NİKÂHTA VEKÂLET VE FUZULÎ MÜDAHİLİN AKDİ:

İzdivaç edecek hür bâliğ ile, hürre-i baliga nikâhlarının akdini, şâhitler huzurunda - kendilerinin hazır bulunmalariyle - icrâ edebilecekleri gibi, - vekâletle -dahi icra edebilirler ki, birinin bizzat kendi ve diğerinin vekili yahut her ikisinin de vekili, akdi yapmış olur.

Memlûkün ve bâliğ olmayanın akidleri, icazete mütevakkıf olmakla, onların bu bapta tevkili, yâni kendi taraflarından vekil tâyin etmeleri dahi, sahih ve semeredar olmaz. Vekilin ancak, âkil ve mümeyyiz olması şart olduğundan, memlûk ve matuh ve mümeyyiz sabi, vekil olabilir.

Tevkîl - ki bir kimse kendi işini (konumuza nazaran, nikâh akdi hususunu) başkasına tefviz edip, onu bu işde, kendi yerine ikame eylemektir - şahide muhtaç değildir.

İnkâr korkusuna mebni, işhad olunmaktır.

Tevkilde işhad olmadığındandır ki, zevce zevcine hitaben, "sen beni, her ne zaman tatlik edersen, yine kendi nefsine beni tezvice, seni vekil ettim" deyip, zevc dahi, kabul etmekle, vekâlet münakit olarak zevc onu, bir talâkı bâyin ile tatlik ettikten sonra, şahitler huzurunda: "Ben boşamış olduğum zevcem falanı kendime nikâh ettim." demekle nikâh salih ve ona izdivaç muamelesi etmek kendisine câiz ve helâl olmuş olur.

Vekilde şart olan akıl ve temyizdir. Bülûğ, hürriyyet, erkeklik şart değildir. Vekil velev ki, bâliğ olmamış köle veya kadın olsun onun, şahitler huzurunda olan ibaresiyle nikâh münakit olduğu gibi, fazla sözlerle de münakit olur.

Kişinin kendi fiiline şehadeti, makbul olmadığından, vekil hem âkit ve hem şahit olamaz ise de, müvekkilin huzurunda, mükellef müvekkil dahi hazır olursa, bir şahit daha bulunmak, kâfi olur. 

Fuzuli: Ne asîl ve ne vekil ne de velî, olmayandır. İzni şer'î olmaksızın, mütesarrıf - işe müdahil- olduğu için, onun akdi, icazete mütevakkıf bulunur. İcazet vereni, ya asîl veya velî olur. (Velî, bu bapta Mevlâya da şâmildir. Vilâyet ve nikâhı rakîk baplarına bakınız.)

— 619 —

İcazetten evvel, zevciyyet ve helâliyyet hâsıl olamadığı gibi, vefat vukuunda, terekeden mehir veya miras istemeye de, hakkı olmaz.

İcazetten sonra, âkit lâzım olarak, feshi muhtemel olamaz. Buna binaen bir hurre-i baliğa, nefsini, şahitler huzurunda filân zâtın gıyabında, ona tezviç - icap - edip, fuzuli bir kimse dahi, o zat için kabul eylemekle, o zat vâkıf olarak, vâki akdi icaze eylese, nikâh münakit ve lâzım olmakla, zevce pişman olarak cayamadığı gibi, zevc dahi, icazetine nâdim olup, mezkûr akdi feshedemez (ettiremez).

Kezalik, bâliğ olmayan hürreyi, fuzulî bir kimse, velîsine danışmayarak, mehri misliyle, küf'ü ve münasibi bir zata, şahitler huzurunda tezviç edip, velîsi dahi vâkıf olarak, mucîz olursa, nikâh münakit ve nâfiz olur.  Küçük hürrün dahi hükmü, böyledir.

Mevlânın icazetine nazaran, hür olmayanın nikâh edilmesi dahi, velînin icazetine nazaran, sagir ve sagîrenin nikâh edilmesi gibidir. (Rakîk nikâh babına takınız).

Hür bir kimse, baliğa kızını kendisine danışmayarak, şahitler huzurunda, münasip talibine tezviç edip, mehir tesmiye eylemese, ondan sonra - mehir tesmiye etmeksizin - filân zâta tezviç eylediğini, kızına söyleyip, o dahi reddetmeyerek, sükût eylese, mezkûr akit nâfiz ve o kız, o zatın nikâhlısı olur.  Ve mehr-i misil lâzım gelir.
Fuzuli nikâhın nâfiz olması, mucizin icazetiyle olabileceğinden, bir kimse, birinin memlûke cariyesini, ona danışmayarak, şu kadar kuruş mehir tesmiyesiyle, şahitler huzurunda tezevvüç edip, cariyenin sahibi vakıf oldukta, kabul etmese, nikâh münakit olmaz. 

Kezalik, bir kimse fuzuli olarak, dilsiz bir zatın küçük kızını, şahitler huzurunda mehri misliyle birine tezviç edip, kızın dilsiz bulunan babası, akdi anladıkta kabul etmeyip, işareti malûmesiyle reddeylese, nikâh münakit olmaz.

İcazet-i tâlik, icazet olmadığından, bir kimse hemşiresi baliğa hürreyi,

— 620 —

ona danışmayarak, şahitler huzurunda, münasip tâlibine tezviç edip, ondan sonra hemşiresine söyledikte, hemşiresi: "Eğer validem razı olursa, ben de icazet verdim" demiş olmakla, icazet vermiş olmaz.

Binaenaleyh, ondan sonraki reddi ile, mezkûr akit, merdut ve münfesih olur.

Fuzuli, bir taraftan olduğu gibi, iki taraftan da olabilir, ve o halde, akit her iki tarafın, icazetine mütevakkıf bulunur.

Bir kimse, iki tarafın da velîsi veya vekîli olarak yahut bir taraftan asil ve diğer taraftan velî, yahut bir taraftan velî ve bir taraftan vekil, yahut hem vekîl ve hem asîl bulunarak, nikâhın iki tarafını da, deruhte edebilir:

Meselâ, peder kendi küçük oğlu için, kendi velâyeti altında bulunan, sagîre biraderzadesini, şahitler huzurunda, akd ve tezviç eder olduğu gibi, efendi yahut hanım dahi, memlûke cariyesini, kendi memlûkü kölesine, şahitler huzurunda, tezviç eyler ki, bu iki surette iki tarafın veliyyi akit mübaşiri, olmuş olur.

Erkeğin tezvice tevkil ettiği kimseyi, kadın dahi tezvice tevkil etmiş bulunmak suretinde, bir şahıs iki tarafın da vekili olmuş olur.

Velâyet kendisine âit olan amcazade, amcasının bâliğa olmayan küçük kızını, nefsine tezviç etmek sûretinde, kendi tarafından asîl ve kız tarafından velî, bulunmuş olur.

Amcazade, velâyeti altında bulunan küçük kızı, müvekkiline tezviç etmek takdirinde, bir taraftan velî ve bir taraftan vekîl olmuş olur.

Bir kimse, nefsine tezviç için, vekili olduğu kadını, kendisine akdetmek sûretinde, kendi tarafından asîl ve zevce tarafından vekîl bulunmuş olur.

Müvekkilin, üzerine aldığı işi, bizzat yapabilmeğe muktedir olması, tevkilin sıhhatinde şart olduğu ve binanealeyh, mümeyyiz olmayan sabi ile mecnunun tevkili, sahih olmadığı gibi, mümeyyiz sabinin dahi, menfaat ile mazarrat arasında, mütereddit tasarrufattan olan, bu baptaki tevkili, velinin reyi inzimam etmedikçe, nâfiz olamaz.

Bir kimse vekil olduğu hususta, müvekkilinden mezun olmadıkça, başkasını tevkil edemez olduğundan, tezviç vekili olan kimse için, başkasını tevkil etmek yoktur. Meğer ki, müvekkil "reyince amel et" diye, ona zımnen olsun, mezuniyyet vermiş ola.

Mezun olmayarak, tevkil etmiş olmak takdirinde dahi, ikinci vekil tezviç işini, birinci vekil huzurunda icra ederse câiz olur.

Bir kadın nefsini tezvice birini tevkil ettikten sonra, - kendisi - tezevvüç eylese, vekil bunu bilsin, bilmesin vekâletten çıkmış olur. Ama, kadın onu tevkilden sonra, vekâletten çıkarsa, vekil kendisinin, azl ve ihraç olunduğunu bilmedikçe, vekâletten çıkmış olmaz: Müvekkilesini tezviç ederse, nikâh câiz olur.

— 621 —

MUHARREMAT (NİKÂH DÜŞMEYENLER):

  Muharremat:

İstinkâh ve tezevvüçleri haram olan kadınlar demektir ki, muvakkaten haram olanlara dahi, şâmil olmak üzere, türlü tahrim sebepleri itibariyle tâdat olunacaktır.

Haram olması sebepleri şunlardır: Neseb, sıhriyyet, rıdâ', cemî, diğer cemi, gayrin hakkının taallûku, şirk, milk ve talâkat.

Zikrolunan tahrim sebeplerinin, bir takımı müebbet ve bir takımı muvakkattir: Nesep ve sıhriyyet ve rıdâ' sebebiyle olan hürmet, müebbettir. Bunların madâsından hâsıl olan hürmet, onların bekasiyle, muvakkattir. Nitekim, beyanlarından anlaşılmaktadır.

Nesep sebebiyle nikâhı haram olan kadınlar, şunlardır: Ümmehât, benât, ehavât, ammât, hâlât, benatüleh, benatüluht.

1 - Ümmehât: Analardır. Kişiye, kendi anası haram olduğu gibi, anasının anası ve babasının anası dahi haramdır. 
2 - Benât: Kızlardır. Kişiye kendi kızı ve kızının kızı ve oğlunun kızı haramdır. 
3 - Ehavât: Kız kardeşler. Ana baba bir kız kardeş, haram olduğu gibi, babadan kız kardeş yahut anadan kız kardeş dahi haramdır. 

4 - Ammât: Halalardır: Kişiye, li-ebeveyn olan halası, yâni (babasının ana baba bir hemşiresi) haram olduğu gibi, li-eb halası ve li-üm hafası

— 622 —

dahi, haramdır. Babasının ve ecdadının halaları dahi, böyledir. Anasının ve ecdadının halaları dahi, bu hükme tâbidir.

5 - Hâlât: Teyzelerdir. Kişiye, anasının ana baba bir kardeşi haram olduğu gibi, yalnız babadan teyzesi ve yalnız anadan teyzesi dahi, haramdır. Âbâ ve ümmehatının teyzeleri dahi öyledir.

6 - Benâtül-eh: Kardeş kızlarıdır. Ana baba bir olan biraderinin kızları - haram olduğu gibi, li-eb yahut li-üm kardeşlerinin kızları -dahi haramdır.

7 - Benâtül-uht: Kız kardeş kızlarıdır. Kişiye, li-ebeveyn olan hemşiresinin kızları - haram olduğu gibi, li-eb yahut li-üm olan hemşiresinin kızları -dahi, haramdır.

Sıhriyyet sebebiyle nikâhı haram olan kadınlar, dört kısımdır:

Birincisi: Kayın validelerdir. Kişiye halîlesinin  anası haram olduğu gibi, anasının anası - ve babasının anası -dahi haramdır. 
İkincisi: Üvey kızlardır. Kişiye, mukarenette bulunduğu zevcesinin  kızları  - oğullarının kızları - haramdır.
Üçüncüsü: Gelin hanımlardır.  Kişiye kendi oğlunun halîlesi haram olduğu gibi, oğlunun oğlu - ve kızının oğlu - nın halîlesi dahi haramdır.  Oğulluğunun  halîlesi haram olmaz. 
— 623 —
Dördüncüsü: Üvey analardır. Kişiye babasının halîlesi - ki kendinin üvey anasıdır - haram olduğu gibi, ceddinin, yâni gerek baba babasının ve gerek ana babasının...halîlesi dahi haramdır. Müzniyesi  bile, haramdır.
Müsaheret (sıhriyet) hürmeti - ki, nikâh hürmetinde zikrolunan dört hürmettir - sahih nikâhın semeresi  olmakla beraber, rıdâ ve zinâ ile dahi sabit olur. Kişiye, zevcesinin kızı ve zevcesinin anası haram olduğu gibi zevcesinin süt kızı ve zevcesinin süt anası dahi haramdır.  Zinâ ettiği kadının kızı ve anası ve süt kızı ve süt anası dahi, haramdır.
Rıdâ (süt) sebebiyle, nikâhları haram olan kadınlar: Nesebî ve sıhrî karabet sebebiyle - nikâhı haram bulunan - kadınlardır ki, kişiye neseben olan analar ve kızlar ve hemşireler - haram olduğu gibi, rıdâan olan analar ve kızlar ve hemşireler -dahi haramdır.  Kezalik, sıhriyyet sebebiyle, kayın valideler haram olduğu gibi, süt kayın valide ve süt üvey kız ve süt evlât halîlesi ve süt baba halîlesi dahi, haramdır.

Cemi sebebiyle, muharremattan olanlar, iki nevidir: Biri yekdiğerine ecnebi olanların cem'i ve diğeri -zevat-ul-erhamın- cemîdir.

Ecnebilerin, yâni birbirlerine yabancı bulunan kadınların cemî sebebiyle, kişiye dört kadından ziyadesi, ve abdı memlûk olduğuna göre,

— 624 —
velev mükâtip veya müdebbir gibi, satılamayacak köle olsun,  iki kadından ziyadesini - ceman - tezevvüç etmek, câiz olmaz.
Zevcenin teaddüdü câiz olmakla beraber, zevcenin adedi - mezkûr vech üzere - mahduttur. Serârî (odalıklar) için, had yoktur.  Hür müslim olan kimse, dörtten ve hür olmayanlar, ikiden ziyade zevce, cemi edemiyeceklerinden,  bir hür kimse, arka arkaya, beş kadın tezevvüç ederse, evvelki dördün nikâhı câiz ve sahih ve beşincininki gayr-i câizdir. Eğer onları, - birden - nikâhlarsa, hiç birinin nikâhı sahih olmaz.

Hür olmayan kimsenin, üç kadın tezevvücü dahi, bu hükümdedir.

(Bunlar adeden olan cemin hürmetidir. Bundan sonrakiler, nevi itibariyle, olan cemin hürmetidir.)

Zevil-erhâmın cemi sebebiyle, kişiye iki bacıyı nikâh ile, ve onlar, kendi memlûkesi bulunduğuna göre, - istifraşında - cemi etmesi câiz olmaz. Hemşireler, gerek neseben kardeş ve gerek rıdâan kardeş olsunlar.

Asıl budur ki, hangi iki kadının biri erkek, farz olundukta birbirlerine nikâh düşmez olursa, onları nikâh veya teserrî yoluyla cemetmek câiz olmaz. 

Binaenaleyh neseben ve rıdaan olan iki bacıyı, nikâhta veya - mülkü yemin ile - istifraşta cemî câiz olmadığı gibi, bir kadını neseben

— 625 —
veya ridâan olan halası yahut teyzesi ile dahi, o veçhile cemi etmek câiz olmaz.  İstinkâh suretinde, onların ikisi ceman nikâh edilmiş ise, ikisinin de nikâhları fâsit olup, birer birer nikâhlanmış olduğuna göre, evvelkinin nikâhı sahih ve ikincisinin nikâhı gayr-i sahih olur. Bunlardan birinci sûrette zevc, onların her ikisinden ve ikinci surette, yalnız ikincisinden tefrik olunur. 

Kardeş olan iki cariyeye malik bulunan kimse, onlardan hangisini isterse istifraş eder. Birini istifraş ettikten sonra, diğerini artık, istifraş edemez.

Kezalik, istifraş ettiği cariyesinin, bacısını veya teyze yahut halasını temellük eyleyen kimse, evvelkini kocaya vererek yahut azat eyleyerek veya satmak veyahut hibe etmek ile milkinden çıkararak  nefsine haram kılmadıkça  ikinciyi istifraş edemez.

Eğer onların ikisini de istifraş etmiş bulunursa, hiç birinin istifraşı kendisine helâl olamaz. Meğer ki, onlardan birini, zikrolunan tariklerin biriyle, nefsine tahrim etmiş ola.

Birisinin memlûke cariyesini, tezevvüç eden kimse, o cariyenin bacısını satın alıncaya kadar, ona -dahil- olmamış bulunmak sûretinde dahi aldığı cariye ile cima edemez. Çünkü, nikâhlısının firaşı, nefsi nikâh ile ona sabit olur olduğundan, onun hemşiresini, istifraş edecek olursa, onları firaşta cemeylemiş bulunur. Müstefrişenin hemşiresini, tezevvüç etmek sûretinde nikâh sahih olur. Ve nikâhlısı ile münasebette bulunmamış dahi olsa, müstefrişeyi artık istifraş edemez. Mezkûr yolların biriyle, nefsine tahrim etmedikçe, nikâhlı ile cinsî münasebette bulunamaz. Eğer cariye, müstefrişe değil idiyse, onu istihdam ve nikâhlısına dahil olur. 

Muharreme ile beraber nikâhlanan bir kadının tezevvücü helâldir. Meselâ, mahrem yahut evli veya müşrike bulunmak gibi, nikâhı helâl olmayan

— 626 —

kadın ile beraber, bir kadını nikâhlamak câizdir. Helâl olan kadının nikâhı sahih, ve helâl olmayan kadının nikâhı bâtıl olur. Mehr-i müsemmanın tamamı, nikâhı câiz olanındır.

Diğer cemi sebebiyle, muharemattan olanlar dahi, şu ki: Hürre ile beraber, birinin memlûke cariyesini nikâhlamak  ve yahut hürre üzerine, cariye tezevvüç eylemek, câiz değildir. 
Onları, bir akidde cemetmiş olmak takdirinde, hürrenin nikâhı sahih ve cariyenin nikâhı bâtıl olduğu gibi, hürre üzerine nikâhlanan, cariyenin nikâhı dahi, bâtıldır.  Eğer evvelâ cariyeyi nikâhlayıp, sonra da, hürreyi nikâhlar ise, ikisinin de nikâhı sahih olur.
Müslime veya kitabiyye olan -gayr-i hür - cariyeyi tezevvüç etmek câiz ve fakat, hürre - nikâhlamağa iktidar halinde - mekruhtur. 
Gayrin hakkının taallûkuna mebni, muharremattan olanlar: Başkasına nikâhlı bulunanlar veyahut onun vefatına veya talâk vukuuna mebni, henüz iddet içinde olanlardır  ki, bu gibileri nikâhlayanların nikâhları bâtıldır.

Bir kadın, başka diyarda bulunan zevcinin, vefatının şuyuu yahut onu boşadığı haberinin kendisine - mevsukan - vâsıl olması üzerine, nefsini - İddetin ifasından sonra - diğer birine tezviç edebilir ise de, evvelki zevcin - salimen - zuhur ve vürudunda boşamadığı iddiasında, ikinci nikâhın fesadı tebeyyün etmekle, ondan tefrik olunarak, - akdi yenilenmeksizin - evvelki zevcin olur. (Nikâhı fâsit babına bakınız).

— 627 —

Şirk sebebiyle muharremattan olanlar mecusiyye (ateşperest) ve veseniyye (putperest) olan kadınlardır. Onların hürresi ve cariyesi müslimlere helâl değildir.

Güneşe ve yıldızlara tapanlar, ve beğendikleri - türlü suretlere - tapanlar, ve muattıla ve zenadıka ve bâtıniyye  ve ibâhiyyeden bulunanlar ve - islâm olduğu iddiasında bulunduğu halde - itikadı kendisini ikfar eden, her ehli mezhep, puta tapanlarla birdir.

Müşrikenin, milki, yemini ile dahi- istifraşı - müslimlere helâl olmaz.

Kitabiyye, gerek harbiyye ve gerek zımmiyye olsun,  gerekse hürre veya cariye bulunsun, müslim için, onu tezevvüç etmek veya milki yemin ile, - istifraş - eylemek câizdir.  Şu kadar ki, din ihtilâfı, - rikk gibi - mânîi irstir.  Müslimin sülbundan doğan çocuk müs-limdir.
— 628 —
Kitabiyye tezevvüç eden müslim, onu kiliseye ve sinagoga gitmekten ve evde şarap kullanmaktan, menedebilir. Âdetten veya lohusalık-tan ve Cünüplükten dolayı, gusletmek için, ona cebredemez. 

(Onları, örtü altına almaktan bahse lüzum yoktur. Çünkü, onlar islâm bilâdında, mestûre bulunmak gerektir. Mesturiyyete dâir yazılan bahsi, hukuku zevceyn faslında okuyunuz.)

Ebeveynden biri kitabiyye ve diğeri mecûsi olanın hükmü, ehli kitap hükmüdür. 

Müslimin tezevvüç ettiği kitabiyye, mecûsi olsa, nikâhı münfesih ve - muvakaa - sı haram olur.

Müslimin tezevvüç ettiği kitabiyye, Yahudi iken Nasrânî veyahut Nasrâni iken Yahudi olsa, nikâh fâsit olmaz.

Müslime üzerine kitabiyye, ve aksi, kitabiyye üzerine, müslime tezevvüç etmek, câiz olur. 
Müslimenin, hiç bir gayr-i müslime, ve hattâ itikadı kendisini mükeffir olan, müslimi zahire, tezvici câiz olmadığı gibi,  irtidat etmiş yâni İslâm dininden dönmüş olan kimseye dahi, ne mürtedde, ve ne müslime, ve ne asıl dini kâfire olanı, tezviç câiz olmaz.

Mürtedde olan kadın dahi, hiç kimseye tezviç olunmaz.

Veseniyye ve mecusiyyenin, mürtedden başka, her kâfire tezvici câiz olur.

Ehli zimmet - mezhepleri muhtelif -dahi olsalar, onların biri birlerine, nikâhı câizdir.

Mülk sebebiyle muharremattan olanlar: Memâlîke (köle bulunanlara) göre, kendi hanımlarıdır ki, bir hürre kadın kendi memlûkü bulunan köleye - nikâhsız olarak - nefsini teslim edemediği gibi, - köleyi âzat etmedikçe - onunla tezevvüç dahi edemez.

Müstakillen sahibi bulunduğu köleye, varamadığı gibi, başkası ile müştereken, sahip olduğu köleye dahi, varamaz.

— 629 —

Nikâh üzerine, milki yemin varit olmak, yâni Zevceynden biri diğerine, yahut onun bir hissesine (yarısına, dörtte birine...) irsen veya hibe suretiyle malik oluvermek ile dahi nikâh bâtıl olur.

Bir kimse, kendi memlûkesi olan câriyesini  - âzat etmeden - tezevvüç ederse, o nikâh bâtıldır. Yâni, mehrin vücûbü, talâkın vukuu irsin husulü gibi, nikâha müterettip olan şeyler, ona terettüp etmez ve azaddan sonra, o nikâh bâki olmaz.

Kişi kendi cariyesini azat etmiş olmadıkça nikâhsız istifraş edebilir ki, teserrî yoludur.

Nikâhın lüzumu azadlıya göredir. Lâkin zamanımızda teserrî edecek kimseye, evlâ olan, itaktan evvel dahi, nikâh etmektir ki, câriye aslen hürre olmak, yahut azadlı bulunmak ihtimaline mebni haram şüphesinden, ihtiyat edilmiş olur. 

Talâk sebebiyle muharremattan olanlar: Mebtûte, nikâh hakkından münkati bulunanlardır ki, zevcleri tarafından, nikâh hakları kesilmiş olmakla, onlara - hürmeti galîza - ile haram olmuş bulunan kadınlardır. Zevcinden üç talâk ile mutallâka olan hürre, hulle görmedikçe, yâni diğer zevc kendisine duhul etmedikçe, evvelki zevcine helâl olmaz.

(Hürre olmayan zevce hakkında iki talâk, hürre hakkındaki üç talâk gibidir. Kitabı talâka bakınız.)

Hürre olmayan menkuhamn, iki talâktan sonra, zevcine - hullesiz - nikâh edilmesi, helâl olmadığı gibi, milki yemin ile - vikâ' - olunması da, helâl olmaz.

Talâkın müntehası, hurre hakkında üç, ve câriye hakkında iki, olduğundan, bir kimse hurre olan zevcesini, ya defaten veya müteferrikan üç talâk ile tatlik ettikten sonra, o kadın, İddetin ifasından sonra sahih nikâh ile diğer zevce varıp, ve ona medhule olup (ondan sonra, talâk ile veya vefat ile) zevcinden ayrılarak, iddeti münkaziyye olmadıkça - o kimseye - nikâhlanmaz. Başkasının memlûkesini tezevvüç etmiş olan kimse dahi, onu defaten iki talâk ile veya iki kerre tatlik ettikten sonra alabilmek, velev ki, o cariyeyi sonradan kendisi iştirâ ve âzât dahi etmiş bulunsun, ancak onun zikrolunduğu veçh üzere, diğer zevce varıp ayrılması ile câiz olur.

— 630 —
Muvakkat nikâh bâtıldır: Müddetin uzun ve kısa olmasında ve malûm veya meçhul bulunmasında, fark dahi yoktur. 

(Nikâhı müt'a) dahi, bâtıl olan, muvakkat nikâh cümlesindendir: Muharremattan olmayan kadın ile, şahitler huzurunda "şu kadar müddet, şu mal mukabilinde, seninle istimta edeyim" diye, ya asaleten veya vekâleten, icap ve kabulde bulunmaktır.

Bâtıl nikâh, helâliyyet ifâde etmez ve ona talâk, ilâ, zıhâr  vâki olmaz, ve onunla, mütezevviç olanlar, yekdiğere vâris olamaz. 
Nehariyyât tezevvücünde beis yoktur (Nehariyyat): Gündüzlük kadın mânâsına olan, nehariyyenin cemidir. Yalnız gündüzleri beraber bulunmak üzere, tezevvüç câizdir. 

Hac ve umre ihramı, nikâhı mânî olmadığından, muhrim olan kimse, ihram halinde - duhul etmemek üzere - tezevvüç edebilir, ve ihramda bulunan kadını dahi, alabilir. Muhrim bulunan velî dahi, velâyeti altında olan kızı, birine tezviç edebilir.

— 631 —

VİLÂYET:

Vilâyet: Başkası üzerine, onun muvafakati olsun olmasın, sözünü geçirmek, yâni hükmünü infaz etmektir.

Vilâyet sahibine, veli denir. Cemi, evliya gelir. Müennesi veliyyedir. Sıbyan ve mecnunların kimse üzerine vilâyetleri olmamakla, velî: Bâliğ ve âkil ve vâristir. 

Vilâyet, karâbet ile olduğu gibi, mülk ve velâ ve imamet ile dahi. olacağından, vilâyetin sebepleri dörttür, karabet, mülk, velâ, imamet.

Bunlardan üç evvelkilerin müsebbibi (vilâyeti hassa) ve dördüncününkü (vilâyeti âmme) dir. Hassa olanı, akvadır.

Vesayet (vasîlik): Bu bapta sebebi vilâyet değildir. Meğer ki, vasî hem de velî ola. 

Erkeğe ve kadına şâmil olmak üzere, küçük, bunak, delinin emvali emri evliyaya müfevvez olduğu gibi, bunların ve - faslı mahsus ile mübeyyen - rakîkin, nikâh emri dahi, onlara müfevvezdir.

Evliya: Âtiyen anlaşılacağı üzere: Akraba, mevali, kadı, yahut validir.Fısk, vilâyete mânî değildir.

Bu bapta kavlini tenfiz: Velî vilâyeti altında olanı - ki ona mevliy ve müennesine mevliye tâbir olunur - dilediğine tezviç edebilmek ve vilâyeti hassa ashabının, asabe kısmından olduğuna göre, hem de rizası olmayan, akdi feshe kaadir olabilmektir.

Karâbet sebebiyle velî: Tertibi irs üzere, asabedir. Gerek nesebiyye ve gerek sebebiyye olsun. 
— 632 —
En yakın veli; oğul,  sonra oğulun oğlu, sonra baba,  sonra babanın babası, sonra, ana bir kardeşten mâdâ olan biraderler, sonra onların oğullan, sonra ana bir amcadan mada olan amcalar, sonra onların oğullan, sonra bu yol üzere baba amcaları, onların oğulları, ced amcaları, onların oğullarıdır.

(Kul cinsi hakkında, nesebiyye asabesi mukaddem olmakla, onlar hakkında, bunlardan sonra vilâyet, sebebiyye asabesinin, yâni mevlel-atâkanındır ki, köle ve cariyenin, mûtik veya mûtikası kim ise, velîsi odur, "bunda, erkek ve kadın müsavidir", ondan sonra vilâyet, onun asabesinindir.)

Asabe mevcut olmadığı takdirde, vilâyet vâlidesinindir. Sonra ana baba bir hemşirenin, sonra baba bir hemşirenin, sonra veledi ümmün yâni erkeği dişisi müsavi olmak üzere, ana bir kardeş veya hemşirenin, sonra onların çocuklarının, sonra diğer erham sahiplerinin;  halaların, sonra dayıların, sonra teyzelerin, sonra amca kızlarınındır.
Bunlardan sonra vilâyeti nikâh, mevlel-muvâlâtındır  ve daha sonra tezvici sigâre mezun olan hâkimlerdir.

Milk sebebiyle velî: Köle ve câriyenin, efendisi ve hanımıdır. Bunlar, köle ve cariyelerini, azattan evvel, dilediklerine tezviç edebilirler. (Nikâhı rakîk faslına bakınız.)

Velâ' sebebiyle veli: Mevlel-müvâlât ile mevlel-atâkadır. 
— 633 —
İmâmet sebebiyle velî: Vilâyeti âmme sahipleridir. Hâkim mezun olduğuna göre, nikâhı muhtacı velî olanı, - bilvilâye - inkâh ve tezviç eder. 
Kendi nefsi hakkında, hâkim dahi tâbi olduğundan, sagîreyi kendine tezviç edecek olursa - velîsiz - nikâh etmiş olur ki, sahih olmaz. Hak, onun âmiri olan, velinindir. O da, kendi nefsi hakkında, tâbîdir. 
Vesayet, bu bapta vilâyet sebebi olmadığı gibi, sagîr ve sagîre, yalnız kendilerini infak ve idare eder bir kimsenin kucağında, (bucağında) bulunmuş olmakla dahi o kimse, onları tezvice malik olamaz: Meselâ mültekit Lâkitin velîsi değildir. 
Velî, âkil ve bâliğ ve vâris olacağından, delilerin, bunakların, çocukların, memlûklerin kimse üzerine, vilâyetleri olmadığı gibi küffarın dahi, müslimler üzerine ve kezalik, müslimlerin küffar üzerine, vilâyetleri yoktur.  (Ve lâkin, bir müslim şahitler huzurunda, bir kitabiyyeyi, kitabi velîsinin mübâşeretiyle, tezevvüç edebilir.)
Sagîr ve sagîrenin, ve rakîk ve rakîkanın, ve mecnun ve mecnunenin ve keza, mâtuh ve mâtûhenin, nikâhlarında velî, şarttır.  Velînin izni olmadıkça, bunların nikâhında, talâk ve tevarüs gibi, doğru ahkâm, terettüp etmez.
Velî, baba yahut baba babası olup ta, kötü seçim sahibi olduğu mârûf olmadığına göre, mevliy ve mevliyyesini, gabn-ı fâhiş ile  ve küf'ünün gayriye dahi, tezviç edebilir: Nikâh sahih ve lâzım olur.
— 634 —

(Sagir ve sagîre için, bülûğ sırasında nikâhı fesh etmek muhayyerliği de olmaz. Oğlunun tezvici suretinde, mecnune ve mâtûhenin dahi iyileştikten sonra fesh hakkı olamaz.)

Eğer baba yahut büyük baba tama' ve sefehi ve lâübaliliği cihetiyle kendisinden - kötü seçme - mârûf ise, o nikâh, (yâni gabnı fâhiş ile veya küfünün gayriye olan nikâhı) sahih olmadığı gibi, sarhoş olup ta, kızını sarhoş yahut şerir veya infaktan âciz fakir bir kimseye, tezviç etmiş olmak sûretinde dahi, kendisinin kötü seçimi zahir olmuş olmakla, zan olunan şefkati, ona tearuz edemeyerek, nikâh sahih olmaz.

Velî, baba yahut büyük baba olmadığına göre, velev ki valide yahut hâkim olsun, o nikâh esasen sahih olmayıp, eğer akid, mehr-i misil ile ve küfüne vâkî olur ise, sahih, ve lâkin sagir ve sagire için, - bülûğa erdiğinde - hâkime nikâhı fesh ettirmek, muhayyerliği sabit olur.

Rakîk olan sagir ve sagire için, efendi ve hanım, hür olan sagir ve sagire hakkında, baba ve babası gibidir ki, onlar - âzât edildikten sonra - baliğ olmakla kendileri için, (bülûğ muhayyerliği sabit olmaz. Mecnunenin oğlu dahi, ona göre öyledir ki, - iyileştikten sonra - kendisi için, muhayyerlik kalmaz.)

Rakîka hakkında, azatlık hiyârı, bülûğ hiyârından mugnî olduğu gibi, mecnune hakkında dahi, oğul ve babaya mukaddem olduğundan, babanın tezvicinde, sabit olmayan muhayyerlik, ona mukaddem olanda, evleviyyetle sabit olamaz.

Kız ve oğlanın küçüklüğünde velîsinin nikâha, vilâyet icbarı olduğu gibi, büyüklüğünde dahi, mecnûn veya mâtûh bulunmasında nikâha, vilâyet icbarı olur.

En yakın velînin sefer mesafesi uzakta olması dolayısiyle münasip fırsatı kaçırmamak için ikinci velinin yaptığı nikâh akdi sahihtir. En yakın velinin dönüp gelmesi ile o akit bâtıl olmaz.

En yakın velînin imtinaı - yâni küf' münâsibi huzurunda, kızı mehri misliyle, ona tezviç etmemesi - sûretinde vilâyet, uzak olan velîye ve hattâ hâkime veya nâibine, intikal eder.

Sagîrenin vilâyetle inkâhı takdirinde, kocanın erkek işine salih olmadıkça, kızın hemen kocasına teslimi lâzım gelmez. Bu hususta itibar, yaşa değil, takatedir.

— 635 —

BÜLÛĞ HİYÂRI VE AZATLIK HİYÂRI:

Velinin, nikâhlamak hakkı olduğu gibi, peder ve pederin pederinden mâdâ olan velinin,  nikâhlamakta, sagir ve sagire için, bülûğ hiyârı, ve malikinin nikâhlamasında, memlûke için, azatlık hiyârı dahi vardır.
Kadınlar, erkeklerin velâyeti altında olduğu, ve diğer tâbir ile, nikâh bir nevi milk,  demek bulunduğu için, baliganın nikâhı, kendi rızasına muallâk kılınmış, ve bâliğ olmayan için dahi, âtîdeki vech üzere hiyâr hakkı verilmiştir ki, onun bülûğa ermemiş sabiye dahi, şümulü olmuştur. Câriyenin, azatlık hiyârı, bülûğ hiyârının da yerine kaim olur.
Bülûğ hiyârı: Bülûğ sebebiyle, nikâhı fesh ettirmeğe, muhayyer olmak demektir ki, sagir yahut sagire baba ve ceddinin gayrisi tarafından - vilâyetle - edilen akde vâkıf olduklarına göre, bülûğ sırasında, ve haberleri olmadığına göre bâliğ olduktan sonra haberdar olduklarında, nikâhlılarını istemezlerse, taraflar huzurunda, hâkimin hükmü ile, nikâhı feshedebilirler.  İşte bu hiyâra, bülûğ hiyârı denildiği gibi, (idrâk hiyârı) dahi denilir. Mezkûr, hiyar, talâk değildir. 

Mezkûr hiyâra ehil olan küçükler, mezkûr hakkın kendilerine teveccüh ettiğinde, nefisleri ihtiyar edip, feshi istediklerine, hemen işhat etmek

— 636 —

lâzımdır. Ondan sonra rızaya delil olmadıkça, hâkime müracaat gecikmiş olabilir.

Kızın bülûğü ânında, nikâhı bilip kendi ihtiyâriyle sükût etmekle, hiyârı, bâtıl olur. Meselenin hükmünü bilmemesi, onun için özür sayılmaz. Eğer, nikâhtan haberi yok idiyse, nikâhlı olduğunu bilip sükût edinceye kadar hiyârı bâkî bulunur.

Oğlanın bülûğa erip sükût etmesiyle - ve meclisten kıyamı ile - hiyârı bâtıl olmayıp, bütün ömrünce, onun için hiyârı bâki olur. Delâleten olsun, onun rızasına bakılır. Eğer rızasını söylerse yahut muvakaa veya mehr-i muacceli teslim yahut iltizamı nafaka, etmek gibi, rızasına delâlet edecek şeyi, işlerse, hiyârı kalmamış olur. Nikâhtan mâdâya cehl, onun hakkında dahi, özür değildir.

Fesihten evvel, vefat vukuunda, aralarında tevarüs cereyan eder. Fesihten sonra, irs sebebi kalmaz.

Sagîr ve sagîreyi nikâhlayan velî, baba olduğu yahut baba babası bulunduğu surette - sûü ihtiyâr ile - mârûf olmamak ve akdin icrası anında sarhoş bulunmamak şartiyle, nikâh nâfiz ve lâzım olup, bülûğ hiyârı dahi olmaz. 

Eğer tamamdan veya sefehinden nâşî, - süû ihtiyâr ile - mârûf ve yahut akd ederken, sarhoş bulunursa, sagîreyi küfünün gayriye veya mehri mislinden aza, ve sagîri, mehri mislinden çoğa, tezviç ve ilkâh etmesi sahih olmaz.

Hiyârı itk ki ona azatlık hiyârı dahi denir: Azat sebebiyle câriyenin, nikâhı fesh etmek muhayyerliği demektir. Efendisi yahut hanımı tarafından, birine tezviç ve inkâh edilmiş olan, memlûke, azat olunduğunda, zevcini istemezse, ondan ayrılabilir. İşte hiyârı itk, budur.

Bunda hâkimin hükmüne hacet olmayarak, câriye kendinin azat edildiğini bildikten sonra, "ben nefsimi ihtiyar ettim" demesi kâfidir. 
— 637 —
Bu bapta, cariyenin azatlığa yahut nikâha bilgisizliği özür olduğu gibi, meselenin hükmüne, cehli dahi özürdür. 

Erkek köle için, hiyârı itk yoktur.

Vilâyet, bülûğ ile ve memlûkeye göre, azat ile münkati olacağından, âkil olan, hurre-i bâliğa ve azatlı baliğa, bakir dahi olsa, nikâha cebr olunamaz.  Kendinin rızası lâzımdır. O da, seyyibin söylemesiyle, ve bakirenin, söylemekte sıkıldığı, en yakın velîsine karşı red etmeyerek sükût etmesiyle, malûm olur.

İstihza etmeyerek gülmek, ve sessiz ağlamak dahi, rıza sayılır.

Azatlığa dahi şâmil olmak üzere, hürre-i mükellefenin velîsi olmadığına göre, - alel-itlâk  - Nikâhı ittifakla, ve velisi olup ta, hazır veya razı olmadığına göre, - zahiri rivayette - sahih ve nâfizdir. 

Hürre-i mükellefe nefsini - velînin izni olmaksızın - küfünün gayriye tezviç etmiş olursa, asabeden bulunan velî için, itiraz hakkı vardır ki, o velî, hâkime nikâhı feshettirebilir. Nitekim, beyanı gelecektir.

Mezkûr nikâhın esasen, câiz olmaması - rivayetin zahirine muhalif olarak - bilâhare, fetvâ olmuştur. Muhtar olan da budur.

— 638 —

KEFAET:

Kefâ ve kefâet, müsavat ve mümaselet mânasına, isimdir.

Kifa; mükâfat misilli mastardır. Nazîr mânasına, isim dahi olur bu mânada (Küf'ü) lâfzı şayidir ki, cüzü veznindedir. 

Kefaet, kadının erkekte arayacağı şeydir. Ve nikâhın lüzumu için muteberdir. Erkek, dilediği kadını, kendisine firaş edinebilir ve firaşın hakîr olmasından dolayı, onun şerefi haleldar olmaz. Halbuki, şerefli bir kadın, kendisinin kadr ve kıymetiyle gayr-i mütenasip, bir erkeğe, firaş olmaktan soyca arlanabilir.

Binaenaleyh, zevç ile zevce arasında, altı hususta müsavat aranır.  Ve yahut o hususlarda, zevcten aşağı bulunur.

Onlardan, nesep Arap kavminde aranır. Araplar, bu hususa çok dikkat ve itina ederler.

İslâm ve hürriyetçe; kefaet, evlenmede esastır. Bu iki hususta kefaet - asıl cihetinden - muteber olmakla, binefsihi, müslim veya mutak olan, pederi dahi müslim veya mutak olana, küf'ü olamaz. Yalnız babası müslim veya hür olan dahi, ebeveyni müslim veya hür olana, küf'ü olamaz.

Neseb, ced ile tam olduğundan, baba ve ceddi müslim veya hür olan ced beced müslim ve hür gibidir.

Hirfet ve diyanet ve mâl, hususlarında kefaet aramak dahi, umûmidir.

Âlî sanaat erbabı, ile hasis sanaat erbabı yekdiğerine küfüv olamaz. Ashâbı vazaif, hirfet ehlinden mâdûddur.

— 639 —
Fâsık olan kimse,  gerek fıskını ilân edici olsun ki ona "fâsıkı mücâhir" tâbir olunur, gerek olmasın, sâliha bir kıza ve hattâ, sulâhâdan olan bir kimsenin kızına, küf'ü olamaz.
Malen kefaette, zevcin mehr-i muacceli îtâya, ve hirfet ehli olmadığına göre, hem de zevcenin, bir aylık nafakasına ve hirfet ehli olduğuna göre, her günün nafakasına, iktidarı kâfidir. 
Bunlara malik ve muktedir olan erkek, emvali azîmeye malik olan kadına küfüvdür. Bunlara malik olmayan erkek, hiç bir kadına küf'ü değildir. 

Kefaetin itibarı, akdin iptidasındaki duruma göredir. Mal gibi, zevale maruz olabilenin, sonradan zevali zarar vermez.

Fakir düşen kimsenin, sonradanki acz ve iftıkarına mebni, zevcesi kendinden tefrik olunmadığı gibi, tezevvücü anında küf'ü olup ta, sonradan fücûre düşenin nikâhı dahi, fesh olunmaz.

Mezkûr altı husus dışında, kefaet aranmayacağından, beldeye ve gençliğe ve güzelliğe itibar olunmaz. Köylü erkek, şehirli kıza, ve ihtiyar kimse genç kıza, ve çirkin koca çok güzel kadına, küfüdür.

Kefaet dâvâsı ve nikâha itiraz hakkı, asabeden olan velilerindir. 
Hürre-i mükellefenin nefsini - velînin izni olmaksızın - küfün gayriye tezvirinde, nikâha sıhhatinin takdiri üzere, velî mûteriz olarak - çocuk olmadıkça -  onu, hâkime feshettirebilir. Nikâhın teceddüdü ile, itiraz hakkı dahi, teceddüd eder.
— 640 —

İtiraz hakkı, evvelce razı olmamağa mütevakkıftır. Hürre-i mükellefeyi, velîler kendi rizası ve rizalariyle, küf'ü olmayan bir kimseye, bilmeyerek tezviç etmiş olup ta, o kimsenin küf'ü olmadığı tebeyyün etmek suretinde, onların kusur edip, araştırmadan verdikleri itiraz hakları olamaz.

Meğer ki, akid vaktinde, kefaeti şart kılmış olalar. Yahut zevc, kendinin onlara küf'ü olduğunu söylemiş olması üzerine, aktedilmiş olup ta, küf'ü olmadığı sonradan, zahir olmuş ola. O halde, velîlerin itiraza hakları olur.

Velîlerin rızâsı, ya sarahaten veya delâleten, olur. Gelen ağırlığı kabul etmek yahut velîme veya zifaf tertibinde bulunmak, delâleten rızâdır. Sükût rıza değildir.

Vilâyet, tecezzî etmeyen sebeple sâbit ve mütecezzî olmayan bir haktır. Her velî için kemali veçhile sabit olmakla, velîlerden bir takımının rızası, cümlesinin rızası gibidir. Daha yakın ve daha kuvvetli olmadıkça, biri diğerinin rızasını, bozamaz.

Nefsini, mehri mislinden daha aza nikâhlayan, hürre-i baliganın dahi velîsi, mûteriz olabilip, ya zevc onu itmam eder veyahut - ârın defi için -hâkim onların arasını tefrik eder. Hâkimin tefriki, velînin talebi üzerine, zevcin huzurunda olur. 

Duhul vâki olmamış ise, mehir dahi yoktur. Eğer velinin tefrikinden evvel, zevc - duhulden mukaddem - tatlik ederse, onda mehir ahkâmı cereyan eder ki, mehr-i müsemmanın yarısı lâzım gelir.

Tefrikten evvel, Zevceynden birinin vefatı, vuku bulmak dahi, böyledir ki, mehr-i müsemmanın tamamı lâzım gelir.Bunlarda, velînin itmam talebine hakkı olamaz.İşbu tefrik, talâk değil, fesihtir. (Talâk kitabına bakınız).

— 641 —

MEHİR:

Mehir - ki zevcenin sahih akid ile, müstehak olduğu malden ibarettir. Zevce, hürre olduğuna göre, mehri kendisine, ve başkasının memlûkesi olduğuna göre, mevlâsına, yâni efendisine yahut hanımına âit olur.

Mehir, nikâhın şartı yahut rüknü değil, belki hükmü yâni terettüp eden eseridir. Akid sırasında, mehir tesmiye olunmamış ve hattâ (mehir olmamak üzere) diye, şart dermeyan edilmiş bile olsa, akid sahih ve akdin sıhhatiyle beraber, şerîatın hakkı olan bir mehir gerekir ki, ona mehr-i misil denir. Tesmiye edilmiş olursa, ona mehr-i müsemma denir.

MEHR-İ MİSİL VE MÜSEMMA:

Mehr-i misil, zevcenin - tesmiyesiz - kaderi mârûfunca, müstahak olduğu mehirdir ki, - akidle vâcip olduğu için - asıl olan odur. 

Mehr-i müsemma, tarafların rızasına mebni, onun makamına kaim olandır ki, evvelden tâyin ve tesmiye olunduğu için, isimlenen mehir demektir.

Mehr-i misilde muteber olan, zevcenin baba tarafı akrabasından, bekâret, yaş, güzellik, ahlâk, çağ, akıl, ilim; edep, mâl gibi mergup evsafça, kendisine emsal olanların mehridir. Eğer babası cihetinden emsali yok ise beldesi ve asr ve zamanı ehlinden bulunan ecanibi akranının mehirlerine bakılır.  Validesi cihetinden, emsâl itibar olunmaz. Meğer ki, valide dahi, peder kavminden ola: Amca kızı gibi.

Mehr-i müsemmâ, akid sırasında veya daha evvel yahut sonra, tesmiye ve tâyin olunan miktar, ne ise, odur.

— 642 —
Mehirde şart olan, on dirhem gümüşten veya onun kıymetinden daha az olmamaktır. Ondan az olan tesmiyede, itmamı emr olunur. 

Mehir, nukud ve esmandan olduğu gibi, urûz ve emvalden dahi olur.

Mehir olacak malın intifaı mübah olmak lâzımdır. Köle ve cariye ve at ve esvap gibi her malın mehir olması sahihtir. 
Tesmiye olunan köle muayyen olduğuna göre, onun aynı verilmek lâzım gelir. Aynen edâ müteazzir olmadıkça, kıymetiyle kazâ olunamaz. 

Bir köle veya bir cariye yahut bir at diye, müphem bir cinsi muayyen tesmiyesinde zevc onun, orta hallisiyle kıymeti arasında muhayyer bulunur: Müsemma - cinsi malûm - olduğuna nazaran, onun aynı ve vasfı meçhul bulunduğuna göre, kıymeti lâzım gelip, - akd ile vâcip - iki şeyin biri olmakla, zevcin itasında tahyir husule gelir.

Tesmiye olunan malın cinsi malûm olmak cihetiyle vasfının meçhûliyyeti bu bapta zarar vermez. Amma bir hayvan yahut bir kat elbise denilip te, hayvanın ne cins olduğu ve elbisenin ne nevi bulunduğu tâyin olunmazsa, tesmiye sahih olmayıp, mehr-i misil lâzım geldiği gibi, intifaı mübah olmayan bir mâl tesmiye olunmak ve şu pekmez diye gösterilen şey, şarap çıkmak ve şu köle diye söylenen şahs hür olmak sûretlerinde dahi, mehr-i misil, lâzım gelir. 
— 643 —

Bir müslim bir müslimeyi tezevvüç edip te, nikâh akdinde helâl olan ve olmayan malı tesmiye etmek ve meselâ, zevcenin mehri, sahih miktarda - intifaı mübah - mal ile, birkaç şişe şarap olmak üzere diye, söylemek suretinde haram olan mai iptal olunur: Mehri mislini itmam lâzım olmaz. Çünkü, hamırda, müslimin için menfaat yoktur. Amma menfaat olan bir şeyi ilâveten söyler de, ahdine vefa etmezse, kadının mihri misli ekser olduğuna göre, tesmiye olunan miktarı, ona iblâğ etmek lâzım gelir.

Müddeti malûme, yazlık evinde sâkin olmak, dâbbe veya arabasına binmek veya yük yükletmek, tarlasında ziraat etmek misilli, menafi üzerine dahi, tezevvüç câiz ve tesmiye sahihtir.

Karşılığında ücret alınması câiz olan, her menfaatin, mehir tesmiyesi câizdir.

Ancak, hür zevc, zevcenin kendisine hizmet etmek üzere, tezevvüçte, mehr-i misil lâzım gelir.Şığar da dahi, mehr-i misil lâzımdır.

(Şığar) muşağare mânâsınadır ki, iki kimse yekdiğerine kızlarını yahut kız kardeşlerini her biri diğerinin mehri olmak üzere - bedelsiz -tezevvüç eylemektir. 

MEHR-İ MUACCEL VE MEHR-İ MÜECCEL:

Mehr-i müsemmâ, nasın örfünde, ikiye ayrılıp, âdet: Bir kısmı peşin ve bir kısmı son vaktinde verilmek üzere, cari olmuştur. Peşin verilene (mehr-i muaccel) denir ki, tâcil edilip evvelce verilmiş olan mehir demektir.  Son vaktinde verilene (mehr-i müeccel) denilir ki, ecel vakti
— 644 —
demek olan (son vakit) ile tecil edilmiş bulunan mehir demektir.  Bunların tamamı, bir mehr-i müsemmâdır. İndel-itlâk mütebadir olan mehr-i müecceldir.
Mehr-i müsemmâ ikiye inkisam etmek suretinde eşler arasında nikâh kaim iken, zevce mehr-i müeccelini zevcinden almağa kaadir olamamak ki, alacağını zamanından evvel istemek kabilinden olur. Zevc dilerse verir (onu vermekle, zevcesini boşamış olmaz). Fakat mehr-i muaccelini almağa kaadirdir.  Onu almadıkça, nefsini zevcine temkin ve teslim etmeyebilir. 
Mehr-i müeccel, vakti gayette verilmek lâzım gelir. Ondan sonraya da tecil olunmaz. 

Mehrin hepsini müeccel kılmak dahi sahih olmakla, şu kadar kuruş mehir (müeccel) tesmiyesiyle, vâki olan tezevvüçte, mehr-i muaccel tesmiye olunmasa, vakti gayette onu, örf ve âdete mebni, istemeğe hak olmaz.

Mehr-i muaccel ve müeccel akidde tâyin olunduğuna göre, tamamen zevcenin hakkıdır. Ona mukabil, zevcin bir şey istemeğe hakkı yoktur. Tezevvüçten erkek için maksat, teehhüldür. Mala ulaşmak vesilesi değildir. Ancak örf ve âdet dahi riâyeti icap ettirmekle, mehr-i muaccel, akdin icrasına tehir clunmayarak, ağırlık namiyle, zevc tarafından evvelce verilip, zevce canibinden alınmış bulunmak sûretinde, ona mukabil, kızın çeyizi meyanında zevce müteallik bâzı eşya olmak, mûtad bulunduğundan, zevcesi kendisine çeyizsiz gönderilen kimse, - zifaftan sonra razı olup sükût etmedikçe - istemeğe hakkı olur, denilmiştir.

İster ölüm yoluyla, ister talâkla eşlerin ayrılması zarurî ve çaresiz olduğundan, vefat suretiyle, ayrılışta mutlaka, yâni duhul veya halvet

— 645 —
gerek vâki olsun gerek olmasın, mehr-i misil veya müsemmanın, tamamı lâzım gelir. Zevc vefat etmiş ise, zevce, terekesinden onu alır.  Zevce vefat etmiş ise, zevcin onu zevcenin veresesine vermesi, lâzım gelir.
Talâk suretiyle ayrılışta, duhul veya halvet vuku bulup bulmadığına bakılır: Onlardan biri vâki olmuş ise, mehr-i müsemmanın tamamı ve vâki olmamış ise, yarısı lâzım gelir.  Mehr-i müsemmâ, olmadığı takdirde duhul veya halvet vâki olduğuna göre, mehr-i misil verilir. Onlardan biri vâki olmadığına göre, mutallâkaya - müt'a - itâ olunur. 

Bu bapta müt'a: Kadın kisvesinden, bir car ve bir entari ve bir baş örtüsünden ibaret, üç parça eşyadır.Onları, kıymet olarak itâ halinde dahi, zevce kabule mecbur olur.

Müt'a, - müftabih kavl üzere - nafaka gibi tarafların hallerine göre olur ki, tarafeyn zengin olduğuna göre, müt'ânın âlâsı, ve fakir olduğuna göre, ednâsı ve orta halli bulunduğuna göre vustası verilir. Fakir zevcin vereceği kıymet, beş dirhem gümüş değerinden aşağı, ve zengin kocanın vereceği kıymet, yarım mehr-i misilden fazla olmaz.

Nefsini, - duhul ve halvetten evvel - bülûğ hiyârı ile ihtiyar etmiş olan yeni bülûğa ermişin, mehri olmaz.

— 646 —

DÜHUL VE HALVET:

Mehr-i misil olsun, mehr-i müsemma olsun, bizce onun mûcibi sahih akiddir. Duhul, onun müekkedidir.

Mehir, üç mânânın biriyle, teekküd eder: Duhul, sahih halvet, vefat.

Bu mânâların biri hâsıl olmazdan evvel mehir, vücubü sabit ve şu kadar ki, - sukûtu muhtemel - olup, akidde sıhhat olmadığına göre, - duhulden evvel - vefat dahi vuku bulsa, tamamen, ve akidde sıhhat olup ta, - duhulden evvel - talâk vukuuunda yarım olarak, sâkıt olur.

Zikrolunan üç mânâdan biri hâsıl olduktan sonra, zevce ve onun vefatı sûretinde, hak sahibi - kimse tenzil veya hibe yahut ibra - etmedikçe, mehirden bir şey sâkıt olmaz.

Duhul: Zevcin zevcesine mukarenetidir. 

Dâr-ı İslâmda - milki yemini olmadan - bir erkeğin bir kadına mukareneti, ikiden hâli olmayıp, - velev min cihetin olsun - meşrû ise, mehri ve gayr-i meşru ise, haddi (ukubeti) mûcip olur.

Meşrû surette, nikâh şartlarını câmi olmayarak, fâsid veya mevkuf oluverir ise, had sâkıt olur. Mehrin de misil ve müsemmasından en azı lâzım gelir. Nitekim, babında beyan olunur.

Sahih nikâh ile olan, sahih halvet dahi, duhul hükmündedir.

Halvet: Zevc ile zevce izinleri olmadıkça üçüncü bir kimsenin kendilerini göremiyeceğini sandıkları bir yerde yalnız bulunmalarından ibarettir.

Halvetin sıhhati: Zevceynde - vikâ' ve mukarenete - mânî bir hal bulunmamaktır. Mânî, gerek hissi olsun: Hastalık, küçüklük, çelimsizlik gibi. 
Gerek şer'î olsun: Farz olan namaz, farz olan oruç,  Alelitlâk ihram, âdet, lohusalık gibi. 
— 647 —
Yanlarında, erkek ve kadından bir kimse bulunmak, velev ki, bulunan kimse, âmâ veya uyur yahut sabî olsun,  halvete mânî olduğu gibi, hiç kimse bulunmamak suretinde, zevceynin birinde zikrolunan mânilerden biri, bulunmak dahi halvetin sıhhatine mânîdir.İnniniyyet, halvetin sıhhatine mânî değildir.
Mücerret halveti sahiha  guslü ve şiddetle korunmayı,  ve kızlığı hürmeti ve mebtûte - o kimseye zevce olmaktan kesilen  - hakkında, zevci evvele helâliyyeti ve ric'atı  ve mirâsı, mûcip olmaz ise de, nesebin sübutünü ve İddetin lüzumunu ve nafaka itâsını ve mehrin teekküdünü, mûcip olur.
Vefat: Gerek eceli mevûdu ile ve gerek katl veya intihar  tarikiyle olsun ve duhul veya halvet, gerek vâki olsun ve gerek olmasın, mehr-i misil veya müsemmadan, hiç bir şey sâkıt olmamak üzere, onu zevcin zimmetinde, mukarrer kılar. 

İntihar sûretinde, zevce başkasının memlûkesi dahi olsa hüküm böyledir. (Cariyenin mâliki, ona âid olan mehirden mahrum olmaz).

Eğer cariyeyi, zevci kendine dahil olmadan - mükellef - maliki  katl ederse, mehir sâkıt olur. Bu sûrette, malik teslimden evvel, satmış
— 648 —
olduğu şeyi itlâf eden, satıcı gibi mübeddeli menettiği için bedelin de men'i ile,  cezalandırılır.
Bir kız, birisine yalnız namzet ve nişanlı olmakla, ona zevce olmayacağından, nişan yahut ağırlık (mehr-i muaccel) namiyle verilen şey, kızın - akidden önce - vefatında, mevcut ise aynen ve istihlâk edilmiş ise, mislen veya kıymeten, istirdat olunabilir.  Akidden evvel zevcin vefâtı sûretinde, istirdat hakkı veresenindir. 
Hediyye namiyle verilmiş olmak suretinde, hibe edilen şey, mevcut ise, istirdat olunabilir. Hâlik yahut müstehlek ise, istirdat olunmaz.Nişandan sonra, cayıldığı takdirde dahi, hüküm yine böyledir. 
Kimsenin vilâyeti altında olmayan hürre-i mükellefe  hakkında, gerek velînin ve gerek yabancı birinin "kendim için, şu kadar para verilmedikçe, nikâh ettirmem" demeğe hakkı olamaz.Bu yolda alınan şey, rüşvettir, istirdat olunur. 

Amma, zevcin tezvicin tervici için, vasıta olana vaad ettiği şey, onun çalışması karşılığı demek olmakla, bu hususta, o vasıtaya verdiği ücreti zevc istirdat edemez. (Vaadler, aynen yerine getirilmekle lâzım olur.)

— 649 —

MEHİRDE MUVAZAA, TASARRUF VE TEKRAR:

Akidler, sırren bir miktar, veya mehrin cinsi üzerine, ve aşikâr olarak  ondan ziyade bir miktar, veya başka bir mehir cinsi üzerine, nikâhı akdetmiş olmak sûretinde, taraflar muvazaada, yâni zahirin süm'a  olduğunda, müttefik olmadıkça, akdin zahiri muteber olur. Meğer ki aksi ispat oluna.
İmhardan sonra (mehrin tâyininden sonra), geri alınmamak üzere  tesmiye olunan mehir, zevcenin milki olmakla, onda tasarruf hakkı dahi, zevcenindir.

Zevc kendisine dahil olsun olmasın, zevce-i mükellefe mehrini kocasına - rızâsiyle - bağışlayabilir. Ve bu bapta velîlerden hiç birinin, ne babasının ve ne gayrisinin, itiraza hakkı olamaz. Ölen kocasına dahi, bağışlayabilir. Mehrini, zevcinin veresesine dahi, hibe etse, olur.

Mehir, zevcenin hakkı, ve memlûkeye göre, mevlânın hakkı olduğundan, mevlâ dahi, mükâtip olmayan cariyesinin mehrini, zevcine hibe edebilir. Baba, vilâyeti altındaki - sagire - kızının mehrini kimseye bağışlayamaz.

Zevce mehrini zevcine - bir şart ile - hibe etmiş olduğuna göre, şart yerine getirilirse, mehir hibe edilmiş olur. Şart mevcut olmadıkça, mehir - olduğu gibi - zevceye âit bulunur.  Zevce mehrinde bir miktar tenzilât dahi yapabilir.

Bunlar, zevcin kabulüne tevakkuf etmez. Şu kadar ki, onun reddiyle merdût olur.

— 650 —
Zevcede tenzil hakkı olduğu gibi, zevciyyet kaim olmak şartiyle, zevcte dahi, tezyit hakkı vardır. Zevceyn arasında nikâh kaim iken zevcin mehire muayyen miktar ettiği ziyade, zevcenin, ve teakkûl edemeyen sagire olduğuna göre, velîsinin, derhal kabulü ile muteber olup, zevcin vefatında, zevce o ziyadeye dahi, hak kazanmış bulunur. 

Aradan zevciyyet zâil olduktan sonra, mehire yapılan zam, muteber olmaz.

Tezyit bir şart ile meşrut olduğuna göre, - şart mevcut olmadıkça -ziyade lâzım olamaz.

Mehrin ziyadesi dahi, mehrin aslı gibi, duhul, halvet, vefattan ibaret bulunan, üç mânânın biriyle teekküd eder. Bu meaniden biri bulunmayarak, ayrılış vâki olur, yani zevce duhul ve halvetten önce tatlik olunursa, ziyade bâtıl olup, asıl müsemma yarıya iner ki, ancak mehrin aslının nısfı verilir. Tezyit edilmiş olunandan bir şey verilmez. 
Marazı mevt, alacaklıların hakkını ve vârislerin hakkını korumak için, hacri mucip olduğundan, gerek zevcenin hibe cevazı ve gerek zevcin mehri tezyit edebilmesi, sıhhat hali ile mukayyeddir. Fakat mehr-i misil ile tezevvüçten, mariz mahcûr değildir. 
Babında açıklanmış olduğu üzere, talâkı ric'îde zevceye ricat kâfi olmakla akdin yenilenmesine lüzum olmadığı gibi, mehrin tecdidinin şart kılınmasına dahi lüzum yoktur. Binaenaleyh, ric'î olarak mutallâkaya müracaatte, mehrin tekrarına hacet yoktur. 
Talâkı bainde, akid tecdit edileceğinden, mehr-i müsemmasını vermeden tekrar olarak, tezevvüç ve tesmiye vuku bulursa, zevce, neticede her ikisini de almağa hak kazanır.  İkinci tezevvüçte, zevceyn yekdiğerini ibra etseler, zevc ikinci mehirden kurtulmuş olabilir.
— 651 —

Talâk vuku bulmaksızın, nikâhın tecdidinde - ki ihtiyat zannı ile olan işbu tecdit, lüzumsuzdur - zâit dahi olsa, muteber olmaz. İkinci akit ile, mehrin tezyidi maksut olmadıkça, bir şey vâcib olmayıp, eğer mehrin tezyidi maksadiyle, bir akit daha, edilmiş bulunursa, o halde ikinci mehir muteber olur.

Vefatta, ve duhulden ve o hükümden olan halveti sahihadan sonraki talâkta, tamam mehr-i misil veya müsemmanın, ve duhul ve halvet olmaksızın, talâkta, mehr-i müsemmanın yarısının yahut müt'anın lüzumu, sahih akde göredir. Fâsid akid ve diğer tâbirle fâsid nikâh ipka olunamayacağından, onun mufarekatında, eğer duhul vâki olmamış ise, halveti sahiha vukubulmuş bile olsa, mehire dâir hiç bir şey lâzım gelmeyip, duhul vâki olmuş bulunduğuna göre, mehir - müsemmâ değil ise - bâligan mâ belâğ, mehr-i misil, ve mehir - müsemma ise - ondan ekser olmayan, mehr-i misil, itâ olunur. Yâni, onlardan hangisi az ise, o verilir. Verilen onun mehri değil, ukru - bud'unun diyeti - dur. 
— 652 —

FÂSİD NİKÂH YAHUT FÂSİD AKİD VE AHKÂMI:

Nikâh akdinin fesadı, şartlarını câmi olmaması iledir. Meselâ, şahitsiz olan, yahut bir şahit huzurunda akdolunan ve yahut yalnız, akde vekil olanların (kendi fiilleri demek olan akde, şehadetleri makbul olmamakla) yalnız onların huzurunda edilen nikâh, fâsid olduğu gibi, muharremat faslında zikrolunan tahrim sebeplerinden biri - ki, mânîi şer'îdir - mevcut iken olunan akid dahi, fâsiddir:  Neseben veya rıdaan yakın mahremini almak, zevceynin biri diğerine malik olmak, hürre üzerine başkasının memlûkesini nikâhlamak, menkuhası üzerine onun hemşiresi veya halası misilli yakınını tezevvüç etmek, gayrin iddetlisini ve dört zevcesi olana göre, onların birini boşama iddetinde, beşinci bir kadını nikâhlamak gibi.
Fâsid nikâhın hükmü: Zevceyn, zevciyyet üzere ipka olunmayıp, kendileri ayrılmazlarsa, araları şer'ân tefrik edilmek  ve duhul vukubulmuş olmadıkça, mehir ve iddet lâzım olmayıp ve bunlar, - bilfiil muvakaanın - gayriye terettüp etmeyip, eğer duhul vaki olmuş ise, mehir - müsemmâ - olduğuna göre, kadına ondan ve mehr-i misilden en azı, verilmek ve mehir, müsemma olmadığına göre - baligan mâ belâğ - mehr-i misil lâzım gelmek ve duhul ve halvete, iddet terettüp etmek  ve duhulden mücerret olan, fâsid nikâh ile, musaheret hürmeti sabit olmamak ve o akit, her iki taraf için mirası mucip olmadığı gibi, diğer akde dahi mânî olmamaktır. Nitekim, verilecek misallerden anlaşılacaktır.
— 653 —

Fâsid nikâhta, gerek zevceynin kendi müfarekatları, gerek hâkim tarafından tefrik olunmaları, talâk değildir. Zevceynin kendi ayrılışları mütarekedir. O mütarekeyi onlar - duhulden evvel ve sonra - yapabilirler. Her biri diğerinin gıyabında dahi, müfarekat ve mütareke edebilir. etmedikleri sûrette, ikisinin müvacehesinde, hâkim tefriki, hükmeder.

Bu takdirde, vukua gelen tefrik veya müfarekat, talâk olmadığından, talâk adedine mahsup olmayıp, mahâl hürmeti bulunmadığına göre talâkın adedi, sahih akdin icrasından sonra vâkî olacak, tatlikten iptida eder.

Fâsid akid, duhulü intaç etmiş ise, o duhul helâl olmamak, ve tâzîri mûcip olmak ile beraber, nikâhın vukuu şüphesine mebni had - ki dünyevî cezâdır - ondan sakıt, ve mezkûr vech üzere, mehir ve iddet lâzım ve gebelik vukuunda, nesep sâbit, olur. Duhul vuku bulmamışsa, bunların hiç birine yer yoktur. Akdin fesadına mebni, bu bapta mehir, yalnız akd ile değil, kadının bud'undan faydalanmış olmakla lâzım olur.

Fâsid nikâhın halvetin sahihası, sahih nikâhın halveti sahihası gibidir ki, bu hususta, halveti sahiha, mehir hakkında duhul makamına kaim olmaz.

Duhulün vukuundan sonra olan tefrikte dahi, kadın iddetli olsa da, talâk mahalli olamaz. Binaenaleyh, zevcin ona üç talâk ikamın da hükmü yoktur. Çünkü, nikâh mahalli olanını ondan sonra, - hullesiz -tezevvüç edebilir. Nitekim, talâk kitabında zikrolunacaktır.

Fâsid nikâhın zikrolunan hükmü mucibince, sahih nikâh ahkâmı onda câri olmadığından, akidlerinin fesadı tebeyyün eden, Zevceynden birinin, ya duhulden evvel veya duhulden sonra, vefatı vukuunda diğerinin zevciyyetinden dolayı, miras talebine hakkı olmadığı  gibi, - duhul ve devâîsinden evvel - tefrik vuku bulmak sûretinde, musaheret hürmeti dahi, sabit olamayacağından, zevc fâsit menkuhasının, anasını istinkâh edebilir. Duhulden sonra olan tefrikte, istinkâh edemez.

Sahih nikâh ile menkûhası olduğu, - zevci dâhilinin - tatliki üzerine, nefsini iddeti içinde, diğer zevce - fâsiden - akd ve tezviç eden kadın, iddetinin sonunda nefsini sahih nikâh ile, üçüncü bir zata, tezviç edebilir. İkinci zevc, gelip onu alamaz.

— 654 —

Kezalik, zevcinin vefatının şüyûu üzerine, nefsini iddetini temamladıktan sonra başkasına tezviç eden kadının, eski kocası zuhur ettikte, ikinci zevcin, nikâhının fesadı tebeyyün etmekle, kadın ondan tefrik olunur: Duhul vâki olmuş ise, kadın tefrikten sonra, iddet bekler, gebelik var ise, çocuğun nesebi, babasından sabit olur. Evvelki zevc boşamadığına göre kadın onun zevcesidir. Zevcesini, nikâhı fâsit olan ikinci zevcin, kendisine duhulünden evvel, bulmuş olursa - iddetsiz - ve duhulden sonra bulmuş olursa, hâkimin tefrikinden itibaren başlayan iddetinin, inkızasından sonra, akdin tecdidi olmaksızın, ona izdivaç muamelesi eder.

Kezalik, bir kimse başka beldede iken, kendisine zevcesinin vefatı haber verilerek, onun orada bulunan hemşiresini şu kadar kuruş mehir tesmiyesiyle tezevvüç ve ona duhul ettikten sonra, zevcesi sağ zuhur etse, hemşiresinin nikâhı fâsit olduğu tebeyyün etmekle, ayrılarak ona mehr-i misil ve müsemmasından az olanını itâ ve iddeti münkazi oluncaya kadar sabr edip, ondan sonra eski zevcesiyle, izdivaç muamelesi eder.

Nikâhı kendisine helâl olan kızın velîsi, onu bülûğundan sonra, kendinin izni olmayarak, nefsine tezviç etmiş olmak sûretinde, nikâh sahih olmadığı gibi, mahcur sabî, velînin izni olmaksızın, bir kadın tezevvüç edip, veli onu reddetmek sûretinde dahi, nikâh sahih olmamakla, zevceye - duhulsüz - mehir lâzım olmaz.

Âtîdeki bapta açıklanmış olduğu üzere, icazete mevkuf olan nikâh dahi, mehir hususunda, fâsid nikâh gibidir. Meselâ: Tezvice vekil olan kimse, müvekkilinin tâyin ettiği mehir miktarına, kendiliğinden ziyade ettikte, müvekkil red ve icaze arasında muhtar iken, vâki ziyadeye duhulden sonra vâkıf olsa, muhayyerliği bâkî olmakla, akdi feshetmek sûretinde, zevceye kendi tesmiye ettiği mehir ile, onun mehri mislinden hangisi az ise, onu verir. Duhulden evvel, reddetmiş olduğuna göre, zevce ondan mehir namına bir şey almağa kaadir olamaz.

— 655 —

NİKÂH-I RAKÎK:

Rakîkin, nikâhının infazı mevlâsının iznine mevkuftur. Ve mükâtip sınıfından mâdâsı hakkında, Mevlânanın nikâh üzerine, vilâyet icbarı vardır.Bu babı mesaili, şu iki aslın şerhleri ve ferilerinden ibarettir.

Rakîk - ki, ona merkûk dahi denir - sahibi ve memlûkiyyet olandır. Müennesine rakîka denir.Zevceyi, kendi vârisi öldürmek dahi, böyledir.

Mevlâ, rakîkin malikidir ki, vilâyet faslında geçen, efendi ve hanımdan ibarettir.

(Rakîk) in cemi, ettiba vezninde erikka dır. Envai vardır: Kendisine hiç azat taâllûk etmeyenine kınn ve azadı mevlâsının ölümüne muâllâk olanına müdebbir ve azadı, bir bedel vermesine tâlik kılınmış olanına mükateb ve kısmen azat olup, hürriyetini ikmal için, çalıştırılanına müstes'â denir. Efendisinden çocuk getirdiği sabit olan cariyeye ümm-ü veled tâbir olunur.

Müdebbirden itibaren, olanlar satılamaz ve hibe edilemez olduklarından, o gibi temellük levazımına mâruz olabilenler, ancak kınn bulunanlardır.

Rikk ve memlûkiyyet, usulde mukarrer olduğu üzere, mâle malikiyyete münafidir.  Malın gayriye malikiyyete münafi değildir: Rakîk ele ve hayata ve kana, malik olduğu gibi, nikâha dahi maliktir. 
— 656 —

Bunlara nazaran, rakik aslî hürriyet üzere ibka olunmuş demektir.

Onun, mevlâsından izni olmadan, nikâhı münakit olur.  Şu kadar ki, rekabesine, taâllûk edecek mehrin vücubu sebebiyle, kendi maliyyeti noksan bulacağından, nikâhının infazı, mevlâsının iznine muhtaç olur. 

Rikk dünyevî kerametlere ehliyyette, halin kemâline dahi münafi olmakla rakik, hür ve gayr-i hür, iki zevceden ziyadesini, bir arada tezevvüç, edemez.

Rakîkin tezevvüç ettiği kadın hürre olduğuna göre, onun mehri kendine ve cariye olduğuna göre, mehir cariyenin mevlâsına, âit olur. Cariyenin sahibi, cariyesini kendi kölesine nikâhlamışsa, o halde mehire de lüzum kalmaz. 

Mehir malûm olduğu üzere, maldır, rakîk ise, mala malik olmadığından, onun tezevvücünde, zevcesinin mehri, nafakası gibi, kendi rekabesine muallâk, borç olur.

Tezevvüç eden rakik, vefat ederse, tezevvüce gerek izinli ve gerek izinsiz, ve zevcesine gerek dahil ve gerek gayr-i dahil bulunsun, zevcenin nafakası, aharda olduğu gibi, sakit olur ki, zevcin vefatında, zevceye iddet nafakası yoktur. Mehir, dahi, istifa mahalli bulunmamaktan dolayı, sakıt bulunur. 

Vefat etmediği sûrette, mehir ve nafaka, evce sakıt olmamakla, mevlânın izniyle tezevvüç etmiş olduğuna göre, nikâh nâfiz olduğundan, duhul vukubulmuş ise, mehir ve nafaka, rakîkin boynuna borç olur.

Gayette, ve hacet zamanında olanları mevlânın vermesi veyahut rakîki satıp, ve satılamayan sınıftan olduğuna göre, çalıştırıp ödemesi, lâzım gelir.Nafaka teceddüd ettikçe, rakîkin satışı da, tekerrür eder. Onu, o ayıbıyla

— 657 —
alan,  zimmetinde nafaka borcu toplandıkça, satmağa mecbur tutulur.

Mehir için, rakîk bir defadan ziyade satılmayıp, rakîkin bedeli, rekabesindeki mehire vefâ etmediği takdirde, bâkisi itkinden sonra kendinden talep olunur.

Akdin butlanı sûretinde, duhul dahi vâkî olmamış ise, ayrılma halinde,  mehir ne zevce için sabit ve ne zevcin rekabesine müterettip olmaz,  duhul vaki olmuş ise, köle mehr-i misil veya müsemma ile - itikten sonra, mütâlep olur.
İzinsiz tezevvüç eden cariye olup ta, mevlâsını akdini icaze etmediği halde - medhul biha olmuş ise fâsid nikâh hükmünde,  ayrılma sırasında, kendinin mehri misli,veyahut mehr-i misil ile mehr-i müsemmadan az olan, kendisine verilir. 

İcaze: Caiz gördüm razı oldum, izin verdim gibi, söz sarahati ile, olduğu gibi, delâleten ve fiilen dahi olur.

Delâleten icabet: İstihzasız güzel, doğru, ne âlâ etmiş gibi, bir şey söylemektir.

Fiilen icazet: Tamamen yahut kısmen, mehire sevk etmek çevirmek gibi şeylerdir.

— 658 —
Sükût, icaze değildir. 
Köle veya cariyenin - mevlâsının izni olmaksızın - olan nikâhta, nifazın imtinaı, mevlânın hakkının taallûkuna mebni olup, mânî gidince memnu avdet etmek kaidesince, akdini icaze etmediği rakik veya rakîkayı, mevlâ azat etmekle, akit nafiz olur. 

Azadın vukuu, mevlânın îtakiyle olduğu gibi, müdebbir köle veya câriye hakkında, mevlânın vefatiyle de olur.

Milkiyyet vilâyeti sebebiyle, mevlâ memlûkünü, nikâha cebr edebilir ki, köle veya câriyenin rizalan olmasa bile (cariyede itik hiyarı olmak üzere) mevlânın onlar hakkındaki akdi, nafiz olur. 
Bundan, rakîkin mükatep sınıfı müstesnadır ki, onlar borçlu hür gibi olduklarından, mükâtep bulunan rakîk ve rakîkanın akdi, kendi rızasına bağlı bulunur. 

İtik hiyârı, malûm olduğu üzere câriye içindir. Kölede itik hiyârı olmaz. Cariyenin, itik hiyârı, sükût ile bâtıl olmayıp, nikâhı ihtiyar ettiğine dâir olan kavl yahut fiil ile, bâtıl olur. Bilerek - meclisten kıyam -etmekle dahi, bâtıl olur. Câriyenin, itik hiyârı hakkında cehaleti özürsüzdür. Hattâ, kendisinin azat olunduğunu bilse de muhayyerliğini bilmese, azat edildiğini öğrendiği meclisten kıyam etmiş bile olsa muhayyerliği bâtıl olmaz. İtik hiyârı ile olan ayrılma, hâkimin hükmüne dahi muhtaç bulunmaz.

Gerek mevlânanın cebri ile ve gerek rızası ile, evlenmiş olan köle ve

— 659 —
câriyenin, rakabesi mevlâsına, ve evli cariyenin müt'ası, münhasıran kocasına, âit olur. 

Rakabe ve ondaki tasarruf, yine mevlâya ait olmakla, evli köle ve câriyesini, mevlâ istihdam, ve itâk ve temellük levâzımına elverişli olabileni, satar ve hibe edebilir.

Akit sırasında, hür koca kendi sulbünden gelecek, çocuğun hürriyetini şart kılmış olmadıkça, câriyeden gelen çocuk dahi, köle yahut câriye olmak üzere, mevlâya âit olur. 

Müt'â ancak kocaya âit olmakla, evli câriyeyi mevlâsı artık, istifraş edemez. Ve ona zevcinden mâdâ kimse - talâk îka' - dahi eyleyemez. Çünkü talâk, ancak nikâh sahibine âittir.

Müdebbireye ve ümm-ü velede dahi şâmil olmak üzere, câriyesini başkasına tezviç eden kimse tebevvüeyi yâni, her şekil ve surette onu istihdam ve istimal etmemeği vâdetmek şöyle dursun, akit esnasında, şart bile kılsa, tebevvüe vâcip olmaz.

Binaenaleyh, câriyesini, yine yanında bulundurup, istihdam edebilir. Zevc, fırsat buldukça, zevcesiyle birleşir. Lâkin, zevc üzerine, nafakanın (taân ve kisve ve meskenin) lüzumu, ancak efendisinin tebevvüü ile olur.

Câriyesi üzerinde, mevlâsının hakkı bâki olduğu için, - tebevvüden sonra - ondan rücû etmesi de sahihtir. 

O halde, nafaka zevcten sakıt olur.

Kendisini istihdam etmeyerek câriye gelip mevlâsına hizmet etse, ve yahut mevlâ onu gündüzün, istihdam eyletip, geceleri zevcinin evine gönderse, tebevvüe bâki olduğu için, nafaka zevçten sakıt olmaz. (Câriye mahreminin, lüzum ve sukûtu mesaili, duhul ve halvet mesaili müntehasında geçmiştir.)

— 660 —

NİKÂH-I KÜFFAR: (KAFİRLERİN NİKÂHI)

Kâfirlerin nikâhları sözü müşriklerin ve ehli kitabın nikâhlarına şâmildir.

Ehli islâm arasında câiz olan nikâh, ehli küfür arasında dahi câiz ve sahihtir.  Sonradan ihtida etseler, yine o nikâh üzere, bulunurlar. 

Müslimler arasında câiz olmayan nikâh iki nevi olup, ya kişi kendi mahremini nikâhlamak gibi, mahal hürmetine mebni câiz olmaz olur,veyahut akit, şahitsiz olmak yahut nikâhlanan kadın henüz iddet içinde bulunmak gibi, şartın bulunmamasına mebni, gayr-i câiz bulunur.

Küffar kendi dinleri üzere, kalıp, islâm hükümlerini talip olmadıkça, halleri üzere metrûk olmakta, zikrolunan iki suret, müsavidir. 
Dinleri üzere kalmayıp, müslim olmak yahut islâmî hükümleri talip bulunmak takdirinde, iki suret arasında, şu fark vardır ki, birinci surette, zevceynin arası tefrik olunur  ve ikinci surette, onları, o nikâh üzere mukarrer kılınır.

İslâmi hükümleri talep hususunda, zevceynin birlikte, talep ve terafuu. tefrik için şarttır. Müslim olmak hususunda, Zevceynden yalnız birinin islâm olması, kâfidir.

— 661 —
Sayd ve Zebâyih kitabında geçtiği ve muharremat faslında dahi açıklanmış olduğa üzere, dinî mübîni İslâma karşı, milleti vahide, sayılan küfür envai, nikâh ve zebayih babında, ehli kitap ve ehli şirkten ibaret olmak üzere, ikiye ayrılıp, ehli kitap ile ehli islâm arasında - erkek müslim olmak şartiyle - gayr-i sahih, ve ehli şirk ile ehli islâm arasında izdivaç - kat'iyyen - gayr-i sahih olduğu gibi, müslimenin, ne müşrik ve ne kitabî, bir gayr-i müslim veya dinsiz ile, izdivacı dahi, ne iptidaen, ne de ipkaen câiz değildir. 
Buna binaen, ehli şirk olan Zevceynden biri müslim - muhtedî -oldukta, diğerine islâm arz olunur.  Eğer o dahi, müslim olursa, aralarındaki nikâh - zevce zevcin mahremi olmadığına göre - bâki bulunur. İslâmı kabulden imtinaı halinde  ise, araları tefrik olunur.

İslâmı beyan sırasında sahih olanın, arz esnasında imtinaı dahi sahih olduğundan, temyiz sahibi olmak şartiyle, sabî ve sabiyyenin dahi bu hususta hükmü birdir. Mâtuh dahi, mümeyyiz sabî hükmündedir. Gayr-i mümeyyiz sabînin, temyiz edebilecek yaşa, yani dinleri teakkûl edebilecek vakte gelmesine intizar olunur. Mecnunun ifakatine intizar olunmayarak, ebeveynine arzı islâm olunur. Onlardan biri islâmı kabul ederse, mecnun ona tâbi olarak müslim sayılıp, nikâh - mahalli hürmet olmadıkça - olduğu hal üzere kalır. Hiç biri, islâmı kabul eylemezse, araları tefrik olunur. Mecnunun eğer anası ve babası yok ise, hâkim, onun tarafından müslim veya zimmî bir vâsî ikame ederek, firkati ona hükmeyler.

Ehli kitaptan olan zevcin, zevcesi müslim oldukta dahi, meselenin hükmü budur ki, zevcenin islâmı sûretinde, gayr-i müslim zevc dahi, müslim olursa, nikâhın tecdidine hacet olmayarak, onlar nikâhları üzere, ibka

— 662 —
olunurlar. Zevc müslim olmadığı ve kendisine hâkim tarafından arz olunan islâmı da kabul etmediği sûrette, araları tefrik olunur. 

Tefrikten evvel vefat vuku bulursa, mehir vâcip, ve küfür mâniası dolayısiyle, tevarüs sâkıt olur.

Ayırmak, hâkimin fiili olup, hükme muhtaç olan firkatte, tarafların huzuru şart olmakla, kocası başka beldede iken şerefi islâm ile müşerref olan, gayr-i müslimenin zevci hazır olup, kendisine İslâm arz olunmadan araları tefrik olunamaz.

Firkat, sırf islâm ile değil, arzdan sonra islâmdan ibâ (çekinmek) ile olacağından, gayr-i müslime zevcenin, islâmı üzerine, gayr-i müslim zevc ibâ etmeksizin (meselâ bir gün sonra müslim olmakla) aralarındaki zevciyyet zâil olmaz. 

Arz halinde, zevcin islâmdan imtinaı, talâkı bâindir. Hem, talâk adedi onunla eksilmiş olur ve hem de zevc ondan sonra, müslim dahi olsa, ric'ate sahip olmayıp, zevciyyetin onlar arasına avdeti, yeni nikâha muhtaç bulunur.

Mümeyyiz sabînin, ve mecnuna göre ebeveynden birinin imtinaı suretinde, hâkimin tefriki dahi, talâktır.

Kitabiyye olmayan zevcenin, islâmdan imtinaı, talâk değildir. Çünkü, kadın tarafından talâk olmaz. Hâkim nikâhı fesheder.Kitabiyye olan kadının zevci müslim olmak sûretinde, nikâh bâki

— 663 —
olur.  Velev ki, mecûsiyye veya veseniyye iken, zevcin islâmı üzerine Yahudi veya nasrani olmak gibi ehli kitaptan olsun.
İslâmın arzı hususu, dâr-ı İslâmda mümkün olabileceğinden, zevceyn ehli şirkten olduklarına göre, onlardan her hangi birinin, ve ehli kitaptan olduklarına göre, zevcesinin islâmı, ehli İslâmın vilâyet altında olmayan, dâr-ı harpte vukubulmuş olursa, diğerine islâmı arz etmek - ikisi beraberce burada bulunmadıkları için -  mümkün olmamakla, onun küfür üzere bekası takdirinde, aralarında firkat, vukuu, kadın gebe ise, doğurmak ve gebe olmayıp ta, - âdet gören kadınlardan - olduğuna göre, üç âdet görmek ve - âdet görmemekte ise - üç ay geçmek zamanına, gecikir. Bu müddet geçmedikçe, onlar yekdiğerinden ayrılmış olmayıp, o zaman güzeran ederse, diğeri islâmdan - arzdan sonra - imtina etmiş sayılır ki, ayrılmak şartı olan - müddet geçmesi - firkat sebebi olan, imtina makamına ikame olunmuş demektir. 

Zimmî olmayan küffâra göre, zevceyn arasında dareynin tebâyünü, zıddiyet ve firkat sebebidir. Çünkü, dâr-ı harp ehli, bize mukabil ölü hükmündedir. Diri ile ölü arasında ise, zevciyyet kalmaz.

(Dareynin tebâyünü) iki dârın tebâyünü demek ise de, murat dâr-ı harp ehlinden olan Zevceynden birinin (zevcin) orada ve diğerinin (zevcenin) burada - rücû çaresi olmaksızın - bulunmasıdır: Gerek seby ve istirkak olunarak,  dâr-ı İslâma ithâl edilmek veyahut, müslim veya zımmî olarak kendisi çıkıp gelmek tarikiyle, gerek kendi istek ve arzusu ile buraya, geldikten sonra, ihtida veya İslâmın zimmetini, kabul ederek kalıp, bir daha dârı harbe dönmemek üzere, dâr-ı İslâma yerleşmek suretiyle, olsun.

Birinci surette, o kadın teserri veyahut azat edilerek, tezevvüç olunmak câiz olduğu gibi, ikinci sûrette dahi, gebe bulunmadığına göre, iddetsiz

— 664 —

bâyin olduğundan hemen, ve gebe bulunduğuna göre, (iddet için değil, rahmi gayrin hakkı ile meşgul bulunduğu için) doğumdan sonra, tezevvüç olunmak câiz ve helâl olur.

Amma, dâr-ı İslâma aman ile gelen ve kendi din ve tabiiyyetinde kalan evli kadın, burada - rücu etmek üzere - bulunduğu için, zevcinden muvakkaten cûdâ olmakla, kocasından ayrılmış demek olmadığı gibi, gerek isteyerek ve gerek istemeyerek, dâr-ı İslâma - beraber - gelmiş veya getirilmiş ve rücû etmek kayt ve şartiyle burada kalmış bulunan, zevceyn dahi, yekdiğerinden mufarık olmadıkları için, zevceyi zevcinden ayırıp almak câiz olmaz.

Zevceyn arasında ayrılmayı icap ettiren, seby değil, belki hakikaten ve hükmen dâreynin tebâyünüdür.

Dâreynin hakikaten tebayünü: Zevceynin şahıslarının uzak bulunmaları, yâni birbirlerinden ayrı düşmeleridir.

Hükmen tebayünü: Onlardan birinin dahil bulunduğu dâr-ı İslâmda - rücû tariki üzere - bulunmayıp, belki - karar tariki üzere - bulunmakta olmasıdır. Hattâ, dârımıza aman ile giren harbî hükmen kendi darında, demek olduğundan, onun zevcesi, kendisinden bâin düşmez. Meğer ki, kendisi zimmeti kabul etmiş ola.

Müslimin, kitabiyye ile izdivacı câiz ise de, müslim zevcenin - irtidat ile - kitabiyye olması, kitabiyye zevcenin, müşrike veya dinsiz olması misilli, gayr-i câizdir ki, o halde, onların zevciyyeti kalmaz.

İrtidat: İslâm dininden dönmektir. Hangi dine dönerse dönsün, isterse dinsiz olsun, dönen erkek ise (mürted) ve kadın ise (mürtedde) diye isimlendirilir. 

Mürtedin hükmü, katl ve mürteddenin hükmü, İslâma gelinceye değin hapis olunmak ve mürted evli ve mürtedde kocalı ise, aralarındaki nikâh derhal bâtıl olmaktır.

Zevceynden birinin - neuzü billâhi teâlâ - irtidadı, âcilen fesihtir ki talâk sayısı eksilmiş ve hâkimin hükmüne mütevakkıf olmaz.Zevce - medhûl biha - olduğuna göre, irtidat eden, gerek o, ve gerek

— 665 —
zevc olsun, mehr-i müsemmanın tamamı veya mehr-i misil ve iddet nafakası lâzım olur. 

Hükmen olsun - medhûl biha - olmadığına göre, eğer irtidat, zevcte vâkî olmuş ise, yarım mehr-i müsemma veya müt'â lâzım gelir. İrtidat, eğer zevcede vâkî olmuş ise, mehir hakkı sâkıt olup, iddet olmadığı için, nafaka da, lâzım gelmez.

Zevceyn ikisi, bir anda mürted olup ondan sonra, yine bir anda, müslim olurlar ise, aralarındaki nikâh bâki olur. Eğer biri, diğerinden evvel müslim olmuş olursa, nikâh fâsit olup, kadın bâin düşer  ve islâmda, geç kalan zevce olduğuna göre, - duhulden evvel  - ise, mehir lâzım gelmeyip, zevc olduğuna göre, yarım mehir veya müt'â lâzım olur. 

Mürtedin zikrolunan hükmü mucibince, dini islâmda nikâh, iyman üzerine müessis olmakla, iymam ihlâl eden şeyler, hem de nikâhı mühildir. Dini zarûretlerden olan yâni, dini mübince, sübûtu kat'î surette malûm bulunan hususlardan birini, meselâ emri âhireti ve namaz ve oruç...gibi, farzları inkâr veya bunlardan birini istihfaf etmek, ve mushaf ve kâbe ve şeriat ve mescit misilli dinî muhteremattan birini hakîr görmek, küfürü mucip olduğu gibi, - bilâ zaruretin - küfür alâmeti olan şeyi kullanmak ve kefere ile, el tutuşup, onların âdetleri ve âyinleri üzere, hora tepmek ve "sin, kaf" maddesiyle din ve îymana sövmek dahi fetva kitaplarında, müslimden suduru küfür, ve tecdidi iymanı ve tecdidi nikâhı mucip olan, şeylerden olmak üzere, mezkûrdur.

(Ben şer'a gitmem), (Ben fetvâ bilmem), (Benim şeriat ile işim yoktur, ben işimi kanun ile görürüm), sen müslüman değil misin? diyene cevaben - yanılmış olmayarak - "Değilim" demek, Ali Efendi fetâvâsında ve: Helâlinden ye, diyene: "Bana haram daha sevgilidir", sen Allahtan korkmaz mısın? diyene, cevaben "Ben müslim değilim, Allahtan dahi korkmam", kendisine: Beş vakit namazı edâ eyle, belki bu marazdan halâs olursun, denilen hasta: "Ben böyle hasta iken, ne namaz kılarım.

— 666 —

ne Tanrıya minnet ederim, bugünden sonra, şeytanlara minnet ederim zevcinden talâk isteyen kadın, emeline nail olamamak üzerine "Allahu teâlâ şanuhû sağlıkla, tatlîki erkeklere tahsis etmeyeydi, ne fena etmiş" demek, Behçetül-fetâvâda o cümleden olmak üzere, tasrih olunmuştur.

Mürtede, hiç bir kadın, ve mürteddeye, hiç bir erkek, inkâh ve tezviç olunmaz. Nitekim, muharremat faslında zikrolunmuştur.

Çocuk, rikkiyyet hususunca valideye  ve din hususunca ebeveynin hayırlısına tâbidir.  Kitabiyye ile evlenen, müslimin sulbünden gelen erkek ve kız evlât, hep müslim oldukları gibi, Zevceynden birinin islâmı suretinde dahi, arada küçük çocuk mevcut,  ve yahut diğerine islâm arz olunmadan veya arz olunduktan sonra, çocuk doğarsa, hükmen olsun, - dârın ittihadı - şartiyle, müslime tâbi olur. 
Çocuğun, müslim olan ebeveyninin biriyle beraber, dâr-ı İslâmda ve yahut dâr-ı harpte bulunması, dârın - hakikaten - ittihadıdır. Yalnızca dâr-ı İslâmda bulunması da, dârın hükmen ittihadıdır. Çünkü, onun müslim olarak, dâr-ı harpte kalan babası yahut validesi, hükmen, dâr-ı İslâm ehlindendir. Amma çocuk, dâr-ı harpte olup ta, burada kalan babası müslim olursa, çocuk ona tâbi olamaz. Çünkü, müslim olarak dâr-ı İslâmda bulunan vâlidi, dâr-ı harp ehlinden kılmak mümkün olmadığı gibi, dâr-ı harp, ehli islâm hükmünde olmamak hasebiyle, oradaki çocuğu, buradaki vâlidine tâbi kılmak dahi, mümkün olamaz. 

Çocuk, dînen ebeveyninin hayırlısına tâbi olmak kaidesinde, ehli kitap ile ehli şirk arasında, doğan çocuk kitâbidir. Müslim için onun zebîhasını yemek ve kız olduğuna göre, onu tezevvüç etmek câiz olur.

Yahudi ile Nasrânî arasında doğan çocuk, Yahudidir. 
— 667 —

KASM:

Erkekler evlenmiş oldukları kadınlar ile, iyi geçinmeğe memur olmakla beraber, hür olanlara göre dördü, ve erikkaya göre ikiyi tecavüz etmemek üzere, müteaddit zevce, tezevvücüne de mezundurlar.

Müteaddit zevce edinmeğe müptelâ olanlar,  onlar arasında adalet etmekle mükelleftirler.
İşte kasm: Nikâhlıları arasında adâlet ve müsavat icrasından ibarettir. Birden ziyade karısı olanlar hakkında, bu da başka bir vâciptir: .  Zevc onları sohbet ve muvanesette bulundurabilmek için, beraberce beytutette,"  müsavi tutar. Aralarında müsavat üzere, birer veya ikişer...gün veya gece, tâyin ederek, her biriyle - nöbetleşe - beraber bulunup, ünsiyet eder. Hiç birinin nöbetini, diğerine geçirmez.

Nöbet müddet ve miktarını ve nöbetin başlangıcını tâyin vazifesi, kocaya aittir.

Zevcelerden biri, kendi nöbetini ortağına bırakabilir. Bıraktıktan sonra, yine isteyebilir. Zevc, onlardan birinin nöbetinde, izni olmadıkça diğerine gidemez. Meğer ki, hastalığı cihetiyle, iyadetine gitmiş olsun. Marazı şiddetlenirse, iyi oluncaya kadar kalabilir.

Onlardan birinin nöbetinde, zevc hastalanıp kalırsa - iyileştikten sonra - diğerinin nöbetinde dahi, o kadar kalmak lâzım gelir. Zevc, eğer onların bulunmadığı bir evde, hastalanmış ise, her zevcesini kendi nöbetinde yanına çağırır.

Kasm işinde, zevcenin bâkiri ve seyyibi, eskisi ve yenisi, genci ve ihtiyarı, müslimesi ve kitabiyyesi, âdetlisi ve lohusası, sıhhatlisi ve hastası müsavidir.Zevcin bu hususta, hiç bir veçhile, itirazı makbul olmaz. .

— 668 —

Müsaferette kasm yoktur. Zevc dilediği zevcesiyle müsaferet eder. Münasip olan, kurrâ atmaktır. Hasta zevc, iyileştikten sonra, yine nöbetine müsavat üzere riayette bulunur. Diğerlerinin: "müsaferet ettiğin ile bulunduğun müddet kadar, şimdi bizimle bulunmalısın" demeğe hakları olmaz.

Seferî olmadığı zamanda, zevc, nöbet tertibinden evvel, zevcelerinden birinin yanında, bir çok müddet bulunmuş olur da, diğeri dâva ederse, hâkim bundan böyle müsavata riayet etmesini, zevce emr ve tenbih eder. Müsavata riâyette bulunmayan zevc hapisten gayri sûretle, tâzir olunur.

Kasm: Nikâhlılar arasında, müsavat icrasından ibaret olmakla, serârî (odalıklar) arasında, kasm lâzım değildir.  Menkuhaların biri başkasının memlûkesi bulunmak sûretinde, hürre ile onun arasındaki nöbet dahi, müsavat üzere değildir.

Nikâhı rakîk faslında mezkûr olduğu ve usulde mukarrer bulunduğu üzere Rikkiyyet, helâliyyet ve onun ferîleri gibi, keramatı dünyeviyyeye ehliyette, halin kemâline münafîdir: Hill hususunda, rakîk kâmilül-hâl olmadığından, ikiden ziyade zevce alamadığı, ve hürre üzerine, câriye nikâhlanamadığı gibi, hillin ferilerinde dahi, rik ehli kâmilül-hal olamadıklarından, câriyenin iddeti iki âdet veya mukadderin yarısıdır. Talâkı ikidir. Kasmda, cariyenin hürre ile hakkı, üçte birdir. Üçte iki de hürrenindir.

Kasm, zikrolunduğu üzere, elde olan işlerde, vâciptir. Muhabbet gibi, elde olmayan işlerde, ve neşâtı mutevakkıf bulunan hususatta, kasme riâyet vâcip değildir.  Zevce, hükmen vâcip olan, zevcesiyle zevciyyeti müddetinde bir kerre - muvakaa - etmektir.
— 669 —

ZEVCENİN HUKUKU:

Zevcesine hüsnü muamele ve muaşeret etmek, zevc üzerine, ve zevcin şer'â muvafık olan emirlerine itaat eylemek zevce üzerine, vâciptir. "Onlara hayır dileyin. "(Nisa: 19) kavl-i kerîmiyle "Onlarla iyi geçinin." hadîs-i şerifi, kocalar üzerindeki vücûbe delîl olduğu gibi kadınlar üzerindeki vücûbe dahi, âtîdeki hadîs delildir ki, "Bir kimsenin bir kimseye, secde etmesini emredici olaydım, kocasına secde etmesini, kadına emrederdim" buyurulmuştur.

Zevc, zevceyi "Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler." (Nisa: 34) kavl-i kerîminin gösterdiği ricalin şânı veçhile, himaye ve infak eder. Zevce dahi, onun malına mukayyet ve menziline mülâzım olup, izni olmadıkça, bir yere çıkmaz ve zevcinin malından, ondan izinsiz, kimseye bir şey vermez.

Nûr sûresinin otuzuncu âyetindeki emri celil ile, her müslim ve müslime, gözlerini ve avret mahallini, haramdan hıfz ile, memur ve memuredir. İffet ve mesturiyyeti muhafaza, farzı ayndır. (Fes-sâlihâtü kanitâtün)kavl-i kerîmince, kadının salihası kanitesidir ki, zevcine mutî olanı, âsî ve hâin olmayanıdır.

Kitabın mukaddemesinde geçen ve meâli "Dünya hep metâdır, metâın da hayırlısı saliha kadındır ki, zevci kendisine nazar ederse, kadın onu mesrur eder ve zevcinin emrine itaat eyler ve gaybubetinde onu kendi nefsince ve zevcinin malını hıfz ve siyanet eyler." hâdîsi şerifi hükmünce, insan ancak, saliha kadın ile evlenirse bahtiyar olur. Ve diğer bir hadîs-i şerif mealince dahi, "Saliha kadın ve salih mesken ve salih binek, kişinin bahtiyarlığından, ve kötü kadın ve kötü mesken ve kötü binek, kişinin bedbahtlığındandır."

Zevcin zevce üzerindeki vilâyeti, tedîbiyyedir: Zevcesinin münasip görmediği, tavr ve sözünü, zevc terk ettirebilir, rızası olmadıkça, malı hakkında tasarruf ve mücadele edemez.

Zevc, zevcesini, zevciyyet muâmelesinden başka bir şeye, cebr edemez.

(Taharet) halinde, onu cebr edebildiği gibi, kendi nefsi için tezeyyüne

— 670 —
ve "müslime olduğuna göre  Hayiz ve nifastan ve Cünüplükten temizlenmeğe dahi, cebreder.
Zevc, zevcesini, bunlar için tâzir  edebildiği gibi, namazı terk etmesi üzerine dahi, tâzir eder.  Namazın gayri olan, ferâizin terki dahi, namaz gibidir.

Sarımsak veya çiğ soğan yemek ve tütün içmek gibi, kokusundan ezâ duyduğu şeyi yememesini ve kullanmamasını dahi, zevcesine emredebilir.

TESETTÜR VE KADIN:

Kadınların mesturiyyetleri, kendilerini siyanet ve haklarında, şeref ve siyadettir.  Onun zıddı, iptizal ve mehanettir.  Çünkü, inas, zükûrun tecavüz yeridir. Tecavüze mâruz olmak kadar zillet olamaz. Kadının izzeti, iffetindedir. İffetinin mertebesi de, göreceği tecavüzden, tebaüdü nisbetindedir. Bu tebâüd için dahi, ihticaptan eslem yol yoktur.

İhticap ve mesturiyyetin nevi ikidir: Biri hane içinde ihticaptır ki, kadın kısmı evi içinde, zevcinin ve mahremlerinin gayriyye, aralarına katılıp görünmemektir. Diğeri, hane dışında ihticaptır ki, kimseye görünmemek üzere, yüzünü ve baştan ayağa kadar, bütün endamını ve hattâ elbisesini, örtmek ve gizlemektir. Bunun zıddına (tekeşşüf) ve bunun ifratına (tebezzül) tâbir olunur.

Kadınlar, tekeşşüften ve tebezzülden, ve ricalin iştahlı gözlerine dar

— 671 —

örtülerle, arzı endam etmekten memnûdurlar. Yüzlerini ve ellerini ve hattâ ayaklarını, namazda açık bulundurabilirler. Ve lâkin, zaruret olmadıkça, mahrem olmayana bunları dahi gösteremezler. Sokakta yüz açmak ve elbisesinin kolunu veya eteğini, örtüden çıkarmak, şer'în emrine muhaliftir. İhticap, emri Kur'anîdir. Onda tehavünün vebali, büyüktür. (Yüz namahrem değildir) tâbiri, salât hakkında olmaktan gayride galattır.

Setr-i avret, erkekte ve kadında, eskidir. Arap kadınları, dîni mübînden evvel hattâ sadri islâmda, endamını setr ederek, erkeğe muhalit olup, başlannda bir örtü bulunur, ve fakat bir çoğunda, kayıtsızlıkla, yaka açığı ve kol bileziği görünür ve örtü içinde olanlar bile, yürüyüp yere ayak vurdukça, bacaklanndaki hâlhâllerin mevcudiyyeti, ihsas olunur idi.

Sûre-i celîle-i ahzap ile nâzil, hicap âyetinde, bunlar nehiy ve kadınlar erkekle ihtilâttan men olunarak - örtü altında - siyanet kılındılar. Ziynetleri cümlesinden olan elbiselerini dahi, erkekten örtmeğe memur olarak, bürgü ve çarşaflar içinde bulundular ve yüzlerine peçe çekip, yalnız gözlerini açık bulundurdular.

Kılıklar, zaman ve mekâna göre tebeddül edebildiyse de, ehli islâm kadınlarının, ihticap kıyafetleri - hakka hamdolsun - zail olmadı. Hattâ, müslimine tebaiyyette bulunan, gayr-i müslim nisvanı bile, - bâzı yerlerde görülen bakayanın delâletiyle anlaşıldığı üzere. mestur ve muhtecip oldular.  Ancak, nisâ tâifesinin - her vakit için tabiî hal olan - erkeğe izharı mehasin etmek, ricalin müsamahaları ile, onları iptizal vartasına kadar,ilerletir oldu: Sokaklarda peçeler açılmakta, sağrılar gerilmekte, kulaklarla beraber yüzler, bileklerle beraber eller, dirseklerle beraber kolların elbisesi ve süsleri gösterilmektedir ki, bu ahval, onların hesabına dindar erkekleri hicaba düşürmektedir.

Evlerin erzakı gibi, elbise ve zinetlerini dahi, götürüp, kendilerini beğendirmek suretiyle, hariçten tedariki, vezaifi ricalden olarak erkekler için ehem ve âsan iken, kadınların çarşıya çıkıp, âğyâr ile ülfet ve hiç olmaz ise, zaruretsiz alış veriş sohbeti etmek, hoş görülüyor. Erkeklerin geceliklerini dahi, kendilerine kadınların alıp getirmeleri, âr olsa da ağır gelmiyor. Fesubhânallahilazîm!

— 672 —

NAFAKA:

Nikâhlı kadının nafakası yâni, boğazı ve giyimi ve meskeni, kendisi yaşlı veya gayr-i müslime, ve kocası küçük ve fakir dahi olsa, zevcine vâciptir. Şu şartla ki, menkuha - maslahatı ricale - elverişli yaşta buluna, ve hastalığı cihetiyle, zevcine - medhul biha olamayarak - babası evinde kalmış olmaya, ve mehr-i muaccelini almış olduğu halde, zevcine karşı isyan ve îrâz üzere bulunmaya,  ve başkasının memlûkesi olduğuna göre, tebevvüe edilmiş. yâni maliki onu her sûretle istihdam ve istimalden elini kesmiş ola -. 
Bu gösterilen şartları haiz olmayan zevce, nafakadan sakıttır. (Sürriyyenin nafakası, milk sebebi ile,  vâcip olduğundan, burada ondan bahse, ve zikrolunan şartları ahze, hâcet yoktur.)
Zevcenin nafakası, ücrete benzer bir karşılıktır ki, kocasının nef'î için, nefsini tutmuş olmasına bedel bir bağışlamadır.  Sıla olduğundandır ki, iltizam edilmiyerek, zaman geçerse, sukut eder. Hapsi nefsin mukabili olduğundandır ki, zevcenin itaatsizliği ile sakıt olduğu gibi, magsube veya mahbus olmasiyle dahi, sâkıt olur. 

Üzerine farz olan hac için, zevcenin mahremiyle müsaferetine, zevci mânî olamayacağından, hacce gittiğinde, gidip gelinceye kadar, nafakası, zevcine âit olmaz. Zevcini beraber götürmesi sûretinde, gittiği hac nâfile

— 673 —

dahi olsa onu yine zevci infak eder. Şu kadar ki, yol masrafını çekmez.

Nafaka, zevceynin haline göre olur: Zengin zevcenin, zengin kocası agniya nafakasiyle,  ve fakir zevcenin, fakir zevci fukara nafakasiyle, mükelleftir.

Zevceynin fakir ve gınaca, muhtelif durumda bulunmaları sûretinde, zevc, mutavassıt nafaka ile, mükellef olur: Zengin zevcenin, fakir kocası zevcesini, fakirenin üst derecesiyle, ve zenginin alt derecesi ile infak etmek lâzım gelir ise de, fakir zevc kendi çalışmasiyle muhatap olup, zevcenin ziyadece talebi üzerinde, fazlası bolluk haline muâllâk, borç olur. Fakir zevcenin, zengin kocası, kendi yediğinden, zevcesine yedirmek, ona vâcip değil, mendûp olur.

Zevc zevcesini infaktan aczini izhar etmekle veyahut nafakasız bırakıp dışarı gitmekle, araları tefrik olunmaz. Hâkim nafaka takdir eder. Takdirinden sonra, zevceye - ödünç almak - için, izin dahi verir. Zevc hazır ve mütemerrit ise, hâkim onun malına müracaat eyler.

Nafaka takdiri, zevceynin - mütefavit - hallerine göre, tenkisi veya tezyidi kabil olur.

Zenginin meskeni, fukara süknasına benzemeyeceğinden, mesken işi dahi zevceynin hallerine göre, olmak lâzım gelir.

Zevc zevcesini, kendi istediği mahalde, ve şu kadar ki, komşuları salihinden bulunan, bir evde iskân eder.  Komşusuz hane, şer'î mesken olamaz.

Zevce kendi meskeninde, zevcinin ebeveyni ile beraber bulunmak istemeyebilir. Ancak haftadan haftaya onların - gece yatmamak üzere -gelmelerini ve onlar gelemedikleri takdirde, her hafta ziyareti ebeveynden, zevcesini menedemez.

Ebeveynden mâdâ olan akrabalarını ziyarete, zevcenin seneden seneye hakkı olur.

— 674 —
Yabancıları ziyaret ve iyadetten, ve düğünlere ve derneklere gitmekten zevc, zevcesini mene haklıdır. 
Ziyaret gününün gayride, ebeveyninin bile, ziyafetine yollamayabilir. Zevcenin kisbe haceti olmaz. Kendisi ebe veya gasile (ölü yıkayıcı) dahi olsa, ve teayyünü cihetiyle, para almaması bile, lâzım gelse,  zevc hakkının, kifaye olan farzlara tekaddümü olduğundan, çıkmasını menetmeğe, hakkı vardır. 
Dîni meseleleri öğrenmek için, zevcesinin, ilim meclisine gitmesine - kendisi talim edemediği takdirde - bâzı bâzı izin verir. 

Süslenmeği ve güzel koku sürmeği terk ettiği, ve içeride setr-i avret eylediği takdirde, kadınlar ve hususiyle lohusa bulunanlar, hamama gidebilirler.

Babası müzmin hasta olup ta, bakacak kimsesi bulunmayan zevce, gidip babasına - kâfir dahi olsa - bakabilir. Zevcin bunu mene hakkı olamaz. Şu kadar ki, orada oldukça - hac müddeti gibi - nafakasını zevc vermeyebilir.

Taamın hariçten tedariki, erkeğe ve dahilde hazırlanması, kadına âittir. Ev içinde - taşra âdetince - el değirmeninde un öğütmekten ve ekmek yapıp yemekten, ve - bizim usulümüzce - yemek pişirmekten imtina eden kadın, eğer kendisi hizmet eder zümreden değil veya âciz ve alîl ise, zevc üzerine lâzım olan, hazır yemek tedariki ve yahut yemek hazırlayacak bir kimsenin istihdamıdır. Eğer kadın, bu hizmetleri yapabilir cinsten olup hizmete kudretli ise, hazır yemek tedariki veya onun için adam istihdamı, kocaya lâzım olmayıp, onun bu hususta yapacağı şey, zevceye cebr etmek değil, katık vermemektir.

Evin dahilî işleri için, zevcenin zevcten ücret istemesi, câiz olamaz. Çünkü, o hizmetler, zevceye diyaneten lâzımdır.  Resulü Ekrem (Sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem) efendimiz hazretleri, Hazret-i Ali ile Hazret-i Fatime (Radiyallahu teâlâ anhuma) arasında, geçinme işlerini taksim buyurup, haricî işleri Hazret-i Aliye ve dahilî işleri Hazret-i Fatimeye
— 675 —

âit, kılmışlardı ki, Hazret-i Fatime, üstelik bütün kadınların seyyidesidir.

Öğütmek âletinin ve mutfak edevatının tedariki ve döşemeden süpürgeye kadar, ev levazımının ihzarı ve beden ve elbisenin tanzifi için, su ve sabun gibi, şeylerin ve baş tarağının dahi satın alınması, hep zevc üzerine vaciptir. Her altı ayda hacetin teceddüdüne mebni, zevceye, yazlık ve kışlık kisve dahi almak lâzımdır.

Kına ve sürme gibi, süs malzemesinin satın alınması, zevce vâcip olmadığı gibi, yemiş parası ve - müptelâsı olup terkinden mütezarrir dahi olsa - kahve ve tütün parası dahi, zevc üzerine lâzım değildir.

Valide çocuğunu emzirmek için cebr olunamaz. Baba süt anası tutar. Valideye çocuğunu emzirmek, şer'ân değil, diyaneten vâciptir. Meğer ki, çocuk kendi anasının memesinden mâdâsını almaz ola. O halde, hukûkan dahi vâcip olur.

Emzirme üzerine, vâlidenin zevcinden ücret talebine hakkı olamaz. Meğer ki, iddeti sona ermiş mutallâka olmakla, nafakası zevcine âit olmaya. O halde, teberruan emziren olmazsa, validenin, ücret istemeğe hakkı olur. Nitekim zevc bir zevcesini, diğer zevcesinden olan, çocuğunu emzirmek için, kiralayabilir.

Hür olan baba, hür olan küçük fakir çocuğunu, oğlan ise, kazanma çağına kadar, ve kız ise. kocaya gidinceye kadar, infak etmek, ona vâciptir. Ve keza, kisipten âciz bulunan büyük çocuğunu, peder infak eder.

Baba hür olmadığına göre, çocuğun annesi, hürre veya mükâtebe ise, çocuğun nafakası ona, ve câriye ise, memlûk çocuğun nafakası - babası gerek hür ve gerek köle olsun - onun malikine aittir.

Hür olan çocuk, fakir olmadığına göre, nafakası kendinin malı hazırına âit olup, eğer malı gayip ise, babaya âittir.

Hür olanlara göre, müzmin hastalık yahut körlük veya çolaklık yahut akılsızlık gibi, âciz sebeplerine mebni, iktisap edemeyen, büyümüş çocuğun nafakası, babasına vâcip olduğu gibi, ya ilim tahsili ile meşguliyyetinden veya küçük işler ile iştigale utanır zümreden bulunmaktan nâşî, kazanamayan büyük çocuğun, ve umumiyyetle, koca sahibi olmayan, kız evlâdın dahi nafakası, babaya âittir.

Bu bapta pedere başkası müşarik olmaz. Meğer ki, baba dilenerek dahi kazanmağa kaadir olamayan - darlık içinde - olup ta, validesi bolluk içinde ola. O halde, nafaka babaya borç olmak üzere, çocuğu validenin infak etmesini hâkim valideye emreder. Validede dahi, infak iktidarı yok ise, ebeveyn ölmüş sayılarak, çocuğun nafakası - rücû etmeyerek -başkasına âit olur. 
— 676 —
Din ihtilâfı çocuğun infakını ve zevciyyeti iskât etmez.  Çocuğun infâkında, babaya, ve zevcenin infâkında kocaya, kimse müşarik olmadığı gibi, ebeveynin infâkı ve sahih tâbiri ile anasının babası dahidahil olmak üzere - infakı - usul hususunda dahi, yesar ehli olan evlâda, hiç kimse müşarik olmaz. Kız ve erkek evlât, bu bapta miras hissesi üzere değil, - alesseviye - olmak üzere, muhtaç olan büyüklerini, infâk ederler. Usulden mââdâ olan ve fakir ve kisipten âciz bulunan ekarıbı, vakit ve halleri yerinde olanlar, irsî hisseleri nisbetinde, infâk eylerler.

Nesep ve zevciyyet, nafaka sebeplerinden olduğu gibi, milk dahi infak sebeplerindendir: Memlûkün nafakası, malikindir. Malik yahut memlük, gerek büyük ve gerek küçük olsun, ve erkek yahut dişi bulunsun.

Malik eğer infaktan imtina ederse, memlûkün nafakası, kazanmağa kudretli yâni bedeni sıhhatli erkek olmak ve mahallî beyi bulunmak şartiyle kendi kazanandadır. Sanat bilmez olması, mânî değildir. Nefsini icar edebilir. Eğer kazanmağa kaadir değil ise, - ki, fitne korkusundan güzel câriye öyle sayılır - malikine onun satılması emrolunur. Malik imtina ederse, hâkim satar. Müdebbir ve ümm-ü veled gibi, mahalli beyi değil - yâni satılması gayr-i câiz - ise, malik infak ile ilzam olunur.

Efendisinin infak etmediği memlûk, kisbe kaadir yahut kisbe mezun olmadığına göre, onun malından rızâsı olmayarak, kifâyet miktarı alır ve yer. Kisbe kaadir ve mezun olduğuna göre, alıp yiyemez.

Efendisi onun idaresini, dar tutmak suretinde dahi, efendisinin rızası olmayarak, malım alıp yemek, memlûke câiz olamaz.

Magsup memlûkün nafakası - malikine red ve iade edinceye kadar -gasıp üzerindedir. Gasıp, hâkimden nafaka veya satmak emrini istese de, hâkim ona icabet eylemez. Ve lâkin, hâkim memlûkün ziyamdan korkarsa, onu satar ve parasını, maliki için, saklar.

Memlûkün nafakasının, beytulmâle âidiyyeti kendi âzâdından ve infak edicisi bulunmamasından sonradır.

Memlûkün infakına yahut satılmasına icbar istihkak ehline mahsûs olmakla, sahibi hayvanını infaka, ancak diyaneten memûrdur  ki, hayvanın tâzibinden ve emvalin zıyaa uğramasından, nehiy buyurulmuştur.
— 677 —

KİTAB-UT-TALÂK (BOŞANMA)

"Evlenin, boşanmayın. Çünkü sık sık evlenip boşananları Allah sevmez." - Hadîs-i Şerîf -

Evlenmenin yolu iki olduğu gibi, ayrılmanın yolu dahi ikidir: Biri talâk ve diğeri fesihtir. İkisinin de neticesi, eşlerin birbirinden ayrı düşmesi olmakla beraber, talâk başka ve fesih de başkadır.

Talâkın adedi vardır ki, - talâk vuku buldukça - eksilir, ve adet ve iddet bâki kaldıkça, mutallâka dahi tatlik olunabilir. (Gayr-i medhulenin iddeti olmadığından, bu sözün ona şümulü yoktur.)

Feshin ise adedi, talâk adedinin tenkısına, tesiri olmadığı gibi, intaç ettiği ayrılma, zevceyi zevcinden büsbütün cüdâ etmekle, ona zevcin talâk vermesi dahi, mümkün olamaz.

Zevcin ikâı, ve tevfiz sûretinde zevcenin ihtiyarı gibi, hâkimin hükmüne muhtaç olmayan ve tavaşîlik ve inniyyet misilli, hâkimin hükmüne muhtaç bulunan sebepler neticesindeki ayrılmalar, talâk kısmındandır.

Bülûğ hiyârı ve kefaetin mevcut olmaması gibi, hâkimin hükmüne muhtaç olan, ve itk hiyârı ve nikâhın fesadında - duhulden evvel - mütareke misilli hâkimin hükmüne muhtaç olmayan, sebepler neticesindeki ayrılıklar, fesih kısmındandır. 

Fesih nevinden olan ayırma yahut ayrılmalar, nikâh faslında geçmiştir. Talâk nevinden olan ayırmalar yahut ayrılmalar kalmıştır ki, bu kitabın akdi, işte onlar içindir.

— 678 —

Talâk: Nikâh düğümünü çözmektir ki, nikâh bağını, (lâfzı mahsus) ile hâlen veya mâlen, kaldırmaktan ibarettir.

Netif sahibi demiştir ki, talâk olmayan firkat, on altı vech üzeredir.

Birincisi: Bu ki, bir kimse kayın vâlidesini - bilerek, bilmeyerek - nikâhlayıp dahil olsa, zevcesi kendisine haram olur ki, bu talâk değildir.

İkincisi bu ki, kayın validesini şüphe-i milke mebni vatî eyleyen kimsenin zevcesi, kendisine haram olur, bu da, talâk değildir.

Üçüncüsü bu ki, kayın validesini şehvet ve şüphe-i nikâh ile takbil veya muânaka yahut beşeresi beşeresine temas veya tenasül yerine nazar eylese zevcesi kendisine haram olur ki, bu da talâk değildir.

Dördüncüsü bu ki, kayın validesine - o şeylerden birini - şüphe-i milke mebni yapsa, zevcesi kendisine haram olur ki, bu da talâk değildir.

Beşincisi bu ki, o şeylerden birini, öveyi kızına şüphe-i milk veya şüphe-i nikâha mebni yapsa, zevcesi kendisine haram olur, bu da talâk değildir.

Altıncısı bu ki, onlardan birini şüphe-i nikâha veya şüphe-i milke mebni öveyi anasına yapsa, o kadın babasına haram olur ki, bu da talâk değildir.

Yedincisi bu ki, onlardan birini oğlunun zevcesine, şüphe-i nikâh veya şüphe-i milke mebni yapsa, oğlunun karısı oğluna haram olur ki, bu da talâk değildir.

Sekizincisi bu ki, tezevvüç edilmiş cariye, gerek sırf memlûke ve gerek müdebbire veya mükâtebe yahut ümm-ü veled olsun, azat edildikte, nefsini ihtiyar ederse, firkat vâki olur, bu da talâk değildir.

Dokuzuncusu bu ki, sabiyyeyi pederinin gayri olan velisi tezviç etmiş olmak suretinde, sabiyye hiyârı bülûğ ile, nefsini ihtiyar edip, hâkimin hükmü ile, zevcinden tefrik olunmakla firkat vâkî olur, bu da talâk değildir.

Onuncusu bu ki, bir kadın kureyşî yahut arabî olmak üzere, bir erkeğe tezviç olunup, zevc âzâtlılardan zuhur etmekle, kadın nefsini ihtiyar ettikte hâkimin tefriki ile firkat vâkî olur, bu da talâk değildir.

On birincisi bu ki, kadın islâmdan irtidat ederse, nikâh bâtıl olur, bu da talâk değildir.

On ikincisi, bu ki, zevc ihtida edip, müşrike zevcesi imtina ederse, beyinlerinde firkat vâkî olur, bu da talâk değildir.

On üçüncüsü bu ki, müslimin tezevvücü altında bulunan kitabiyye, mecusî olsa firkat vaki olur, talâk olmaz.

On dördüncüsü bu ki, Zevceynden biri diğerine ve hattâ onun bir hissesine malik olsa nikâh fâsit olur, bu da talâk değildir.

On beşincisi bu ki, bir kimsenin büyük karısı, küçük karısını müddeti rıdaında emzirse, ikisi dahi haram olur, bu da talâk değildir.

On altıncısı bu ki, dört zevce-i radîası olan bir kimsenin zevcelerini bir kadın emzirse, cümlesi ona bilâ talâk haram olur.

Amma liân, iylâ, muhalâa, innîn firkati, fukahâ indinde, hep talâktır. On birincide irtidat hükmünü zevceye hasrı ittifâkî, vâkî olmuştur. Zevcin irtidadı dahi, fesihtir.

— 679 —
Mezkûr kaldırmağa tatlik  ve onu îyka eden zevce mutallik ve tatlik olunan zevceye mutallâka denilir.

(Lâfzı mahsus), talâkı ifade eden tâbirdir. Onunla, fesihten korunulmuştur. (Filhâl) kaydi, talâkı bâine göre olup, (filmâl) kaydi, talâkı ricîye nazarandır ki, İddetin hitama ermesinden veyahut bir talâka, iki talâk daha, munzam olduktan sonra, demektir. Nitekim, talâk hükmünü, ifadeden bellidir.

Talâkın aksamı olduğu gibi; sebebi, şartı, rüknü, hükmü, sıfatı, mehashri dahi, vardır.

Talâkın sebebi: Ahlâk ve tabiatin uymaması halinde, kurtulmaya hacettir.

Talâkın şartı: Zevcin, mükellef ve müstaykaz olması, yâni akil ve baliğ ve ayık bulunması ve zevcenin, sahih nikâh ile menkuha veyahut mahalli talâk olmağa salih, mutedde, bulunmasıdır. 
Talâkın rüknü: Anlaşılır söz, yâni kaydi kaldırmağa delâlet eden ve istisnadan hâli bulunan, tâbiri mahsustur. 

Talâkın hükmü: Ric'îye göre, İddetin temamlanmış olması ile müeccel ve bâine göre, bilâ tecil, firkatin vukuudur, adedinin tamam olmasında, firkatin husulü, hürmeti galîzadır. İleride beyan olunacaktır.

Talâkın sıfatı: Hacet olmadıkça, memnuiyyettir. Âyet-i kerimede: "Eğer size itaat ediyorlarsa, artık boşamakiçinyol aramayın." (Nisa: 34) ve hadîs-i şerifte: "Allahın en sevmediği helâl talâktır." buyurulmuştur.

— 680 —
"Eğer onlardan hoşlanmıyorsanız, sabredin. Hoşlanmadığınız bir şeyi Allah çok hayırlı kılmış olabilir." (Nisa: 19) vaadi celîlince, insan kerih gördüğü zevcesine, sabır yüzünden iyi neticelere, nailiyyet gibi, çok hayırlara mazhar olmak dahi, vardır. 
Talâkın mehâsini: Dînî ve dünyevî mekruhlardan, onunla halâs olunması  ve ricalin elinde bulunması ve müteaddit olmasıdır. 
— 681 —
Talâkın şahide ihtiyacı yoktur.  Tatlîkte kullanılan söz, mânâyı ifadede sarih oldukça, talâkın niyyete dahi, ihtiyacı olmaz. Çünkü "Bir zahire göre hükmederiz, gizli niyyetleri ise ancak Allah bilir."

Aksamına gelince, talâkta şu kısımlar görülür: Sünniy, bıd'î, bâin, ric'î, müfsah, mekniy.

Bunlar tedahül edici kısımlardır: Talâk, sıfatı itibariyle (sünniy ve bıd'î) ve hükmü itibariyle (bâin ve ric'iy) ve kullanılan söz itibariyle (müfsah ve mekniy) yahut (sarîh ve kinâye) olur.

— 682 —

TALAKI SÜNNİY VE BID'Î:

Sünniy sünnete ve bıd'î bidate mensuptur. Bu bapta sünnetin mânâsı, itâbı mûcip olmayandır. Sevabı mucip olan demek değildir. Çünkü, talâk aslında ibadet değildir ki, ona sevap terettüp etsin. Eğer nefis, onu bidiyyen tatlike dâî iken; o nefsini menederek, talâkı, vakti sünnete tehir ederse, masiyetten korunma, sevabiyle musap olur.

Bid'at: Sünnetin hilafıdır. (Günahı mucip bir masiyet, demektir.) Zevceye, hacet halinde bir talâk îkaı kâfi iken, ziyadesinin iykaı, bid'attir.

Talâkta bid'at: Adeden olduğu gibi zamanen dahi, olur. Çünkü, talâk, - haddi zatında - matlup olmadığından, iykaının rağbetin teceddüdü zamanına tehiri, müstahsendir ki, o da; - vatî den - hâlî olan tuhur zamanıdır. Âdetli olmak zamanı, nefret zamanı olduğu gibi - vâtî - den hâlî olmayan, tuhur zamanı dahi, rağbetin sönük olduğu zamandır. Buna binaen, - medhul biha - olan zevceyi, âdet zamanında veya - vatî - edilen, tuhur zamanında tatlik etmek dahi, bid'attir.  Sünniy dahi, mukabil olan, bıd'î gibi ya adet cihetinden veya
— 683 —

vakit cihetinden yahut her ikisi yönünden (sünnî) olmak itibariyle, birbirinden mütemeyyiz olmakla, talâkın sünnî ve bid'iye taksiminden şu üç kısım hâsıl olmaktadır: Ahsen talâkı sünnî, hasen talâkı sünnî, talâkı bıd'î.

Sünniyyi ahsen: O talâkı rec'îdir ki,  medhul biha olan zevceye, içinde vatî vuku bulmayan tuhur halinde, birden ziyade olmayarak verilip, iddet bitinceye kadar, bir daha tekrar edilmemiş olur.  (Beis yok ise, iddet içinde ric'at efdâldir.)
Sünniyyi hasen: Şol talâk-ı ric'îdir ki, medhul biha olan zevceye içinde vatî vuku bulmayan tuhur halinde, bir kere iyka olunduktan sonra, iddet bitinceye değin, tuhurlara ve - hayiz sahibi - olmadığına göre, aylara tevzian vatîsiz birer daha iyka edilerek, memlûke hakkında iki ve hürre hakkında üç, olan talâk adedi, müteferrikan tamamlanmış olur. 
Talakı bıd'î: Şol talâktır ki, talâkı sünnînin, zikrolunan iki kısmına da muhalif olarak, zevceye ya âdetli halinde  veya vatî olunduğu tuhur içinde, birden ziyade olmamak üzere, yahut bir tuhurda ya müteferrikan veya defaten - birden ziyade - olarak iyka edilmiş olur. 
Âdet yönünden bid'atin iykadan sonra def'i ve tedariki mümkün olamaz. Vakit yönünden bid'atin, tedariki mümkün olmakla medhul biha zevcenin  vakit itibariyle bıd'î ric'î olarak tatlîkinde bidatin
— 684 —

def'i için, ona müracaat etmek, kocaya vâciptir. (Ondan sonra, dilerse ikinci tuhurda; vatîsiz onu tatlik eder.)

Talâkı bid'î, menhî olmakla beraber, vâkidir. Fiil-i şer'îde, vârit olan nehiy, onu iptal, ve meşruiyyetten ihraç etmez. Meğer ki kabîhi lâîne) olduğuna delîl kaim ola. 

Talâkın adedi:

Zevcenin hürre veya memlûke olmasına göredir: Hürrenin talâkı üçtür. Zevci gerek hür ve gerek köle olsun. Memlûkenin talâkı ikidir. Zevci gerek hür ve gerek köle bulunsun. (Babı kasme bakınız.)

Bir hürre, zevcinden gerek defaten ve gerek müteferrikan üç talâk ile ve memlûke, iki talâk ile, mutallâka olduktan sonra, diğer kocaya, medhule zevce olmadıkça, evvelki kocasına helâl olmaz. (Kitab-un nikâhın muharremat faslına ve âtîdeki beynunet bahsine bakınız.)

Talâkın itibarı:
Hür olsun olmasın, her âkil ve bâliğ olan zevcin, mahcur veya mariz dahi olsa,  bîdâr olarak verdiği talâk, gerek sünnî ve gerek bıd'î olsun, muteberdir. Zevce - medhule - olsun olmasın, onunla boş düşer. Meğer ki, - cehren ve müttasılân - inşaallah diye, istisna etmiş ola. O halde, talâk vâki olmaz. Nitekim, âtide beyan olunur.
Talâkın hezli, ciddî olmasına, ve sarhoş iken verilmesi, ayık iken verilmiş bulunmasına, müsavidir. Yâni, hezl ve lâtife tarziyle verilen talâk ciddî, sarhoşun verdiği  talâk dahi, vâkîdir.

Hatâ edenin, yâni maksudu talâk değil iken, yamlarak zevcesine talâk veren zevcin, ve mükrehin yâni ikrah ve icbar görenin, talâkı dahi, vâkî ve mûteberdir.

— 685 —
Sabînin  ve bunağın ve delinin  ve nâimin ve baygının ve hastalıkla veya musibetle - kendinde olmayanın -  ve kölenin zevcesi hakkında mevlânın ve sabînin zevcesi hakkında velînin talâkı, vâkî değildir.
Boşama, sözle olduğu gibi, yazılı da olur.  Vekîl ve elçi vasıtasiyle dahi, edilebilir. Dilsizin işareti malûmesi, tatlik için dahi mûteberdir.

Talâk, itlâk halinde ve keza vekâlette ve tefvizde, rec'îye münhasırdır.

TALÂKI REC'Î VE BÂİN YAHUT SARİH VE KİNAYE:

Bir kimse zevcesinin tatlîkini, mücerret niyyet etmek ve kalbinden geçirmek ve mehrini vermek ile, onu boşamış olmayıp, tatlik, onun tâbiri mahsusu irat etmekle, olur. 

Tatlîkte istimal olunan sözler, o mânâda ya sarih veya gayr-i sarih olup; sarih olanına müfsah dahi, denildiği gibi, gayr-i sarih olanına kinaye

— 686 —

veya mekniy dahi denilir, ye işte talâkın, sarih ve kinaye olması, tâbirinin sarih veya gayr-i sarih bulunmasından ibaret olup, hükmü itibariyle dahi talâk (rec'î ve bâin) kısımlarına taksim olunur.

ELFÂZ-I SAHİHA VE ONLARIN HÜKMÜ:

Talâk kelimesinin müştemil olduğu harflerden teşekkül etmiş olan ve Arapçada, zevce boşamaktan başka bir mânâda kullanılmayan kelimeler, talâka âit sarih elfâzdır.

Arabîde: Enti tâlik, enti mutâllâka, tallaktüki ve Türkçede, Sen benden boş ol, ben seni boşadım, sen boşsun benden, gibi ki, mezkûr tâbirler, talâk mânâsına mevzu ve onu ifadede sarih olmakla, niyyete ve karineye muhtaç olmayarak, mânâsı makamına kaim olur. Bir haysiyyetteki, nazar ve itibar, onun mânâsına değil, lâfız ve ibarenin kendisine taâllûk eder. Nitekim, az çok, meşakkat sebebi olan sefer, meşakkatin kendisi makamına kaim olarak, meşakkate terettüp edecek ahkâm, meşakkat olmasa dahi, nefsi sefere terettüp eyler. Binaenaleyh, zevcesine hitaben,  onların birini söyleyen  kimsenin ağzından o lâfız hataen dahi çıkmış bulunsa ve mânâ ve muktezası, kendinin malûm ve maksudu olsun obuasın, zevcesi, kazaen boş düşer. 
— 687 —

Zevcin: "Ben onu korkutmak için söylemiştim" demesi, evvelce işhat etmiş olmadıkça, mahkemece tasdik olunmaz.

ELFÂZ-I KİNAİYYE VE ONLARIN HÜKMÜ:

Talâk için istimal edilmek üzere tâyin edilmemiş olduğu halde, o mânâda kullanılan, ve fakat başka mânâyı da muhtemel bulunan kelimeler, talâkın kinayeli lâfizlarındandır.

Ehline lâyık ol, yuların boynundadır, babanın evine git, benden git muradına er, örtün, başını ört, sen azadsın, kendine koca ara, cehenneme kadar yolun açıktır, sen bana leş gibisin, senin kocan değilim, sen benim karım değilsin, sen benden bainsin, ben senden ayrıldım, gibi ki, bunlar talâk mânâsını ifadede sarih olmayıp, ona ve diğer mânâya dahi muhtemel olmakla, onlarla talâkın vukuu, zevcin niyyetine ve yahut - talâk müzakeresi - gibi karineye delâlet eder.

Maksud ve meramını anlatmış olmak hasebiyle, sözde asl olan sarahattir. Arabîde (tatlik) talâk mânâsında sarih, ve (itlâk) o mânâda kinaye olduğu gibi, Türkçemizde dahi, (boşamak) lâfzı sarih ve (bırakmak) lâfzı kinayedir. Ancak, itlâk lâfzı, o mânâda mütearef olmadığı için, niyyete muhtaçtır. (Bırakmak) ve (terketmek) lâfızları ise, talâk mânâsında, mütearef olduğundan - niyyetsiz - talâkı bâyini mûciptir.

Bir kimse, zevcesinin babasına: "Ben senin kızını istemem, kime isterse varsın" demekle, talâkı niyyet etmiş olmadıkça, zevcesini tatlik etmiş olmaz.

Kezalik, bir kimse zevcesinin, mesireye gitme talebi üzerine: "Ben seni ip ile bağlamadım, boşsun git" deyip, bununla talâk murad etmediğini, söylese tasdik olunur.

Kezalik, bir kimse zevcesine, yükünden boş ol, deyip muradı, doğum yap halâs ol, demek olsa talâk vâki olmaz.

Kezalik, zevcesine, istediğin yere gidersin, bana karı olmazsın, demekten başka bir şey söylememiş olan kimse, mücerret bu söz ile, zevcesini boşamış olmaz.

"Sana dört yol açıktır" demekle, niyyet dahi etse, talâk vâki olmaz. Eğer "Hangi yolu istersen onu tut" cümlesini dahi, ilâve eder ve niyyet eylerse, talâkı bâin vâki olur.

Bir kimse, zevcesiyle çekişip ona "var yıkıl git" demekle talâk murad etmedikçe, onu tatlîk etmiş olmaz. "Artık ben seni istemem, babanın evine git" demek dahi böyledir.

"Cehenneme git"dahi, böyledir.

— 688 —

Kezalik, bir kimse zevcesiyle çekişip, zevci ona: "Senin muradın nedir?" dedikte: "Muradım seni boşamaktır" dese ve lâkin boşamasa, zevcesini, o sözle boşamış olmaz.

"Senin işin, kendi elindedir" tâbiri, Arabîde tefvizdir ki, talâk hakkını zevceye terk etmektir. Zevci tarafından, o tâbire muhatap olan zevce, o mecliste başka şey ile meşgul olmayarak, talâkı ihtiyar ve nefsini tatlik ederse, zevcinden boş düşer ve illâ düşmez. Nitekim, beyan olunur.

Ona anlaşılması kolay olan "İraden elinde olsun" tâbiri, bizce boşama elfazındandır. Binaenaleyh, zevcesine talâkın müzakeresi esnasında "İraden elinde olsun" diyen kimsenin zevcesi - niyyetsiz - mübane olur. 

(Şart olsun) tâbiri dahi, talâkın vukuu için böyledir ki, Arabîde şart, talâkı incaz değil, talik ise de, Türkçede tenciz dahi olur ki, Behçede: "Şart olsun demek, avretim boş olsun mânâsında mütearef olan, belde ehlinden biri, zevcesine öyle demekle, onu boşamış olur" diye mezkûrdur.

Kezalik, "Başına gün doğsun" demek, ben seni boşadım, mânâsında mütearef olan, belde ahalisinden biri zevcesine öyle söylemekle, onu sarîhan boşamış olur.

(Senden geçtim) tâbiri müfarekat ettim, mânâsında mütearef olan belde ehlinden bir kimse zevcesine, talâk niyyetiyle, böyle söylese zevcesi ondan bâin düşer.

Nikâhı nefy etmek dahi, - niyyet ile - talâktır. Binaenaleyh, zevcesi için, talâk niyyetiyle "aramızda nikâh yoktur" diyen kimsenin zevcesi bâin olur.

Niyyetsiz, nikâhı nefy etmek talâk değildir: Evli olana "Evli misin?" diye, sorulan suale (değilim) diye cevap vermek - niyyetsiz - talâk olmadığı gibi, zevcesinin, ben sana zevce olmam, demesi üzerine, öyleyse, benim zevcem yoktur, demek dahi niyyet olmadıkça talâk değildir.

Bir kimse zevcesine: Anam yahut kızım veya kardeşim, demekle talâk

— 689 —
vâki olmayıp,  eğer talâk murad ederek "şimdiden sonra, anam yahut kız kardeşim ol" derse, onu bâinen boşamış olur.

TALÂKI REC'İ VE ONUN HÜKMÜ:

Kelâmda asl olan, sarih olduğu gibi, talâkta asl olan dahi, rec'î olmaktır. Medhul biha zevcesine, talâkın sarih elfâzının biriyle, hitapta bulunan kimse, bir şeyi niyyet etsin etmesin, onu bir talâkı rec'î ile boşamış olur.

Talâkı baini, yahut birden ziyadesini, niyyet etmiş olsa da, sözle ifade etmiş olmadıkça, hükmü olmaz.

(Talâkı rec'î): Zevcenin iddeti baki oldukça, zevcin ric'atine, hakkı olan, talâktır. Rec'î veya ric'î telâffuzu müsavidir.

KAVLÎ VE FİİLÎ RİCÂT:

Ricât: İddetin bakasınca, mevcut olan nikâhı, idameden ibarettir. Kavlî ve fiilî olmak üzere, iki türlüdür.

(Ricâtı kavliye): Zevce-i mutallâka, gerek hazır ve gerek gâib veya nâim olsun, zevc "ben zevceme müracaat ettim" demekledir.

Ricâtı fiilîye: Zevç, zevcesini okşamak veya öpmek yahut vatî gibi, ona zevc muâmelesi, etmekledir. 

Mutallâka-i rec'iyyenin, iddetini geçirmekte olduğu evine, zevc girebileceği

— 690 —
cihetle, fiilî müracaat mümkün ise de,  sözle müracaatten evvel, fiilen ricât, mekrûhtur.

Müracaatin gerek kavlîsi ve gerek fiilîsi, zevcenin ve - sagire olduğuna göre - velîsinin rızasına ve şahit ikamesine muhtaç değildir. Ricât şahitsiz, sahih olduğu gibi, kadının rızası ve hattâ malûmatı olmayarak dahi, sahihtir. Lâkin ricât edecek kocaya mensup olan, kavli ricâtını kadına bildirmek ve ricât fiilen olsa bile, onun husulüne iki âdil kimseyi, işhat eylemektir.

Ric'âtin derhal yapılmış olması lâzımdır.  Gelecek zamana izafesi ve bir şarta tâlik edilmesi, doğru değildir.

Ricât, evvelki talâkları imha ve iskat etmez: Evvelce iki talâk vermiş olduğu zevcesine, üçüncü bir rec'î boşamada bulunan kimsenin, ondan hakkı ve helâliyyeti zâil olur. Verdiği talâkı rec'î birden ibaret ise, rücûdan sonra, hürre hakkında iki ve hür olmayan hakkında, bir talâk hakkı olmak üzere, zevcesinin nikâhı bâki bulunur.

Talâkı rec'î talâkın adedini azaltır. Ancak, nikâh hükmünü büsbütün refi ve izale etmez ki, talâkın adedi nihayet bulunmuş  ve yahut iddet müddeti bitmiş olmadıkça, zevc zevciyyeti bilâ ivaz iâde edebilir.  Nikâhın yenilenmesine ve yeni mehir şart kılınmasına lüzum kalmaz. 

İddetin inkizasından evvel, zevcin mutallâka-i reciyyesine malikiyyeti ve ricat hakkı zâil olmamakla, aralarındaki zevciyyet kâim sayılır. Ve p müddet içinde, Zevceynden biri vefat ederse, diğeri ona varis olur. Zevcin tatliki, kendinin gerek sıhhat veya hastalığında olsun ve gerek zevcenin rızası veya adem-i rızası ile vukuâ gelmiş bulunsun.

— 691 —

Talâkı rec'î ile talâkı bâin arasında, on dört veçhile fark vardır:

1 - Nikâhın yenilenmesine muhtaç olmaz.

2 - Mehri tezyide muhtaç olmaz.

3 - Şahit ikamesine muhtaç olmaz.

4 - Kadının rızasına muhtaç olmaz.

5 - Zevce, sagire ise velisinin rızasına muhtaç olmaz.

6 - Zevc ona zıhar ederse, muzahir olur. 
7 - İylâ ederse, müvlî olur. 
8 - Zevcesini kazf ederse, lian lâzım gelir. 

9 - Zevce iddette oldukça, Zevceynden birinin vefatında diğeri ona vâris olur.

10 - Zevcenin iddeti içinde, zevci vefat etse iddeti, vefat iddeti olur. 
11 - Zevce, talâkı rec'î iddeti içinde, süslenmeği terk etmek yoktur. 

12 - Mezkûr iddette zevc ve zevce bir evde kalabilir. (Ricât vuku bulmadıkça, aralarında bir perde bulundurulur.)

13 - İddeti içinde, azat edilen câriyenin, talâkı rec'î ise, iddeti, hürre iddeti olur. 
14 - Talâkı rec'î nikâhı imha etmez, ona gevşeklik verir. Talâkı bain, nikâhı yıkar. Ve zikrolunan vecihlerin hepsinde, talâkı rec'îye muhalif bulunur.  İşte talâkı rec'înin hükmü budur.

Talâkın rec'î olabilmesi için, şunlar şarttır:

Evvelâ, zevce medhule olmak, ikincisi, talâk sarih söz ile olmak, üçüncüsü, ivaza makrun olmamak, dördüncüsü onda üç adedi,  ne sarahaten ve ne de delâleten bulunmamak, beşincisi sarih olan sözde, ayrılmayı ifâde eder, bir sıfat ile sıfatlanmamak.
— 692 —
Mezkûr şartlara binaen, zevceye duhulden evvel verilen, talâk bain olduğu gibi, duhulden sonra dahi, niyyet ederek, "sen benden bainsin" gibi sarih söz ile talâk olmayan, yahut mal mukabilinde verilen veyahut "üç talâk ile mutallâka ol" veyahut "sen şöylece mutallâkasın" diye, parmaklariyle, üçe işaret olunan, yahut "sen benden talâkı bâin, kat'î ile en fena ve fâhiş talâk ile" veyahut "talâkı arîz veya uzun talâk yahut büyük talâk ile boşsun." gibi, sıfatlar ile tavsif olunan, talâk, sarih lâfız ile olduğu için bâin vâki olur. 

TALÂK-I BÂİN VE ONUN HÜKMÜ:

Kinayeli sözlerle verilen talâk, bâin olduğu gibi, o sûretlerde, sarih elfâz ile, olan talâk dahi bâindir. 
Bu iki suret arasındaki fark, birinde niyyet...lâzım ve diğerinde gayr-i lâzım olmasındadır. Sarih bâinin, niyyete ve karineye ihtiyacı yoktur. Talâkı bâin: Zevcenin iddeti bâki olsa da, zevcin ric'ata hakkı olmayan talâktır. 
Talâkı bâin vermeğe (ibane) ve o zevceye (mübane) denir ki, İbane ayırmak ve mübane, ayrılmış demektir.  Aslı masdar olan beynunet ayrılmaktır. Onun âtîdeki veçhile, târif ve taksiminden, talâkı bâînin hükmü meydana çıkar.
— 693 —

BÜYÜK VE KÜÇÜK BEYNUNET (AYRILIK):

Beynunet: Zevceyn arasında, zevcin nedameti, ve iddet içinde müracaatı zâil olmamak üzere, vâki olan  ayrılıktır.
Bain olarak verilen talâk, bir veya iki  ise, o ayrılış beynuneti sugra'dır ki, zevcesinin rızası ve iki şahit ikamesi ile, akit tecdit olunabilir. Talâkı rec'îde olduğu gibi, bunda yalnız zevcin rızası ve nedameti üzerine müracaati, kâfi olmaz.
Verilen talâk üç veya üçüncü ise, rec'î dahi olsa, bu firkat, beynuneti kübra'dır ki, hem milki ve hem halliyyeti derhal, izale edicidir. Ona beynuneti galîza dahi denir. Bunda tarafların rızası olsa da, hûlle olmadıkça, akit tecdit dahi olmaz. 
(Hûlle): Hürreye göre üç, ve hürre olmayana göre iki, talâk ile mutallâka olan zevce, velev ki, kendisine verilen talâkın cümlesi, rec'î olsun, İddetin tamamlanmasından sonra, şer'î nikâhı sahih ile,  başka bir erkeğe varıp, onun kendisine duhulünden sonra, ya vefatı veya talâkı vuku bularak, ondan dahi iddet çıkarmış olmaktır.

Hûlleden sonra, o mutallâka yeni akit ile, evvelki zevcine yeniden zevce olabilir. İkinci zevcin şu fiiline (tahlîl) ve kendisine (muhallil) tâbir olunur ki, o evvelki kocadan hâsıl olan (hürmeti galîza) yı hedm ve iskat etmiş olduğu gibi, (hürmeti hafîfe) nin yâni üç talâkın aşağısı olan, talâkların dahi, hâdimidir (o talâkların dahi hükmü iskat edicidir). Zevcinden bir veya iki talâk ile, mutallâka olan kadın, iddetinin bitmesinden

— 694 —

sonra, diğer zevce varıp, medhule olduktan sonra, ondan ayrılmış ve iddetini çıkarmış bulunursa, evvelki zevcinin nikâhına - onun kendisini üç talâk ile tatlîke hakkı olmak üzere - avdet edebilir.

İkinci koca, muhallil olabilmek için, zevceye fiilen dahil olmuş bulunmak lâzımdır ki, eşlerin talâk haklarını kötüye kullanmamaları için bu, bir şer'î zecirdir. Duhulden evvel boşar veya vefat ederse, kadın evvelki zevcine helâl olmaz.

Bu bapta, yalnız halveti sahiha, kâfi olmadığı gibi, hürmeti galiza ile mutallâka olan zevce, gayrin memlûkesi olduğuna göre, diğer kocaya nikâhlanmayarak, mevlâsı tarafından - milki yemin ile - istifraş edilmiş olmak dahi, kâfi değildir. Müslime olmayan zevceye göre, iddet müddetinin inkizası şartiyle, muhallilin ehli kitap olması da câizdir.

Beynunet, kübrâ olsun, sugrâ olsun, talâkı bâinin hükmü: Zevcin zevce üzerinde olan, malikiyyet ve helâliyyet hakkı - kübraya göre, her ikisi beraber, ve sugrâya göre, yalnız helâliyyeti - zail olmak, ve aralarındaki zevciyyetten - iddetten ve ona müteferrî nafakadan başka - eser, kalmamaktır. Ondan sonra, zevcenin yanına varmak kocaya, ve zevcine nefsini temkin ve teslim etmek kadına, câiz olmaz.

Talâkı bâinin iddetinde bile, zevce zevcinden tesettür eder ve onların ikisi, bir yerde bulunmaz. Ve beynûnet, sugrâ olduğuna göre, nikâh yenilenmeden ve kübrâ olduğuna göre, hulle olmadan, birleşmeleri câiz olmaz. İddet bâki olsa da, zevcin müracaati, fâide vermez. İddetin beka ve ademi bekasınca fark, adedi hitam bulmuş olmayan, talâkı rec'îde zahir olur ki, o İddetin devamı, ricâti mümkün kılmakta iken, inkizasiyle beynunet, hâsıl olur.

Bâin olan iddette, Zevceynden birinin vefatı vukubulsa, diğeri ona vâris olamaz. Meğer ki, Firak-ı firar ola. (Talâkı firarın hükmü, talâkı marîz babında mezkûrdur).

Beynûnet, talâkı bâinin hükmü olduğu gibi, İddetin inkizasında, talâkı rec'înin dahi hükmüdür ki, talâkı rec'î, İddetin inkizasiyle, talâk bâindir. Nitekim, zevceye duhulden evvel talâk, sarih lâfız ile dahi olsa, bâin olur. Gayr-i medhûlenin iddeti olmamakla, kendisi artık, mahalli talâk dahi, olmaz. Binaenaleyh, onu üç talâk ile boşamak, ancak defaten mümkün olur. Nitekim beyan olunacaktır.

— 695 —

Âtîde zikrolunacak, iylâ ve lianın, intaç ettiği talâk dahi, muhalâa neticesi gibi, talâkı bâindir.

Zevcenin, yahut başka birinin - Allah korusun - din ve imanına sövmek ve küfür kelimelerinden birini söylemek dahi, firkat ve beynuneti muciptir ki, tecdidi iman ve tecdidi nikâh lâzım gelir. 
— 696 —

BOŞAMA:

Zevceyi boşamak, ancak zevcin hakkıdır.  Akit sırasında, zevcenin icap ve şart koşmasına binaen boşama hakkı ona dahi âit olmak üzere, zevc akdi kabul etmiş olmadıkça,  ve yahut zevc zevcesine, talâkı tefvîz etmedikçe, zevce talâkta (yâni boşamada) bulunamaz.
Talâk lâfzını, zevcesine izafe ve ilhak eden kimse,  onu sâdece bir talâk ile boşamış olur. Birden ziyadesini, söyler, yahut parmakları ile işaret eyler ve yahut sözünün tahammülüne göre, onu niyyet eylerse, o dahi, vâki olur ki, sözün icap ve muhtemelidir.
Şer'an üçten ziyade talâk olmadığı cihetle, zevcesine dört, yahut beş veya bin talâk veren kimse dahi, onu üç talâk ile boşamış olur. 
Zevc, talâkı selâseyi mahalline,  birer birer iyka edebildiği gibi, birden (defaten) dahi iyka edebilir. Medhule olarak mutallâkası olan kadına, onun mütallik kocası - iddet ve âdet bâki oldukça - bir veya iki talâk daha iyka edebilir.

Beynuneti kübrada, iddet olsa da, âdet kalmadığından ve medhule olmayarak, mutallâka olan zevce - iddetsiz - bâin düşmekle, mahalli talâk olmadığından, evvelkisine bir talâk daha, iyka olunamadiğı gibi, ikincisine dahi defaten olmadıkça, birden ziyade talâk, iyka olunamaz.

Talâk bölünemeyeceği ve bölünemeyen şeyin, bâzısını zikretmek tamamını zikretmek gibi olacağı cihetle, zevcesine yarım yahut üçte bir veya dörtte bir talâk veren kimse, onu boşamış olur.

— 697 —
Müteaddit zevcesi olup ta, onlardan - tâyin etmeyerek - birini tatlik eden kimseye, tâyin muhayyerliği lâzım gelir. 

Zeynep boş olsun, diyecek iken, Nefise boş olsun diyen kimsenin zevcelerinden, tesmiye ettiği kadın boş düşer.

Avuçta kıl bitmediği halde zevcesine: "Sen benim avucumun kılı kadar boş ol" diyen, ve içinde balık bulunmayan havuzu göstererek: "Sen bu havuzdaki balıklar sayısınca, benden boş ol" diye, talâk veren kimse, adet - lâğv - olmakla, karısına, bir talâkı rec'î vermiş olur. "Bedenimdeki kıllar adedince boş ol" derse, talâkı selâse vermiş olur.  Denizdeki balıklar ve gökteki yıldızlar kadar... , demek dahi, böyledir. 
— 698 —

TALAKIN TEFVİZİ:

Tatlik hakkını, zevc vekile itâ ve elçiye tevdî edebileceği gibi, zevcesinin kendisine ve sagîrenin velîsine dahi, verebilir ki, işte bu tefvizdir.

Tefvîz: Talâkı zevceye temliktir. Tatlik hakkını sana verdim, istersen benden boş ol, demektir. Zevce, o mecliste başka fiile teşebbüs etmeden,  kendini tatlik ederse, boş olur. Tatlik etmeyip, reddederse, boş olmadığı gibi, o meclisten kalkar veyahut talâktan îrazına delîl olmak üzere, başka bir işle iştigal ederse, muhayyerliği bâtıl olarak, nefsini ondan sonra tatlik dahi, edemez.

Tefvîz, filan zamana kadar, diye vakit tayin olunmadıkça, meclisle mukayyeddir ki, huzurda meclisi hitabe ve gaipte ilim meclisine, maksurdur.

Vuku bulacak talâkın, bâin veya rec'î olması zevcin tâbirine tâbidir: "Nefsini ihtiyar et" yahut "senin işin kendi elinde olsun" gibi aslında kinâye olan tâbirler, niyyet ile talâkı bâini ve "nefsini tatlik et" diye, sarîhan tefvîz, niyyetsiz talâkı rec'îyi, intaç eder.

Tevkilde ve inşada olduğu gibi, tefvizde dahi, talâk, mutlak olarak söylendiğinde rec'iye münhasırdır.

Sarahatle, talâkı bâin, veya talâkı rec'îyi -emir ve tefvîz eden zevcin zevcesi, emrin aksini ederek, bâin yerine rec'îyi ve rec'î yerine bâini ihtiyar ve icrâ ederse, talâk zevcin emri veçhile vâki olup, zevcenin vasıfta olan, noksan ve ziyadesine, itibar olunmaz.

Zevcenin zevce muhalefeti, talâkın adedinde olduğuna göre, eğer ekseriyette ise, cevabım lâğv ve iptâl eder. Ekalliyyette olur ise, lâğv ve iptal etmez: Meselâ, zevci ona, bir talâk tefvîz ettiği halde, o kendisini üç talâk ile tatlik etse, hiç biri vâki olmaz. Amma, zevci ona üç talâk tefvîz ettiği halde, o kendisini bir talâk ile, tatlik edebilir.

(Tefvîz), temlik demek olduğundan, zevcesine, talâkı tefvîz eden zevc ondan rücû eyleyemez. 
— 699 —
Zevcenin kendinden gayrisinin (meselâ ortağının) tatlîki, zevci tarafından kendisine verilmiş olursa, o temlik değil, başka birisine söylemek gibi, tevkîldir.  Ondan zevcin rücuu, sahih olduğu gibi zevcenin tatlik hakkı dahi, meclisle mukayyet olmaz. 

Tefvîz, dileğin ilâvesiyle "ne zaman dilersen", diye, söylemiş olursa, o dahi meclis ile mukayyet olmayıp, zevce ne vakit isterse, nefsini tatlik edebilir.

Nitekim, kadın nefsini bir kimseye tezviç ederken "ne vakit istersem kendimi senden boşamak üzere..." diye, icap edip, zevc dahi bu veçhile kabulde bulunsa, nikâh sahih ve talâk emri, zevceye âit bulunur. 

"Sen ne vakit istersen, yahut istediğin vakit, benden boşsun" demek dahi, dileğin ilâvesi ile, olunan tefvîz gibidir. Ve bu surette, zevce: "Ben talâk istemem" diye, red dahi etse, hakkı merdut olmaz. Ve meclisle mukayyet olmayarak, ne vakit dilerse, nefsini bir talâkı rec'î ile, tatlik edebilir.

"Nerede istersen" diye, tahyirde zevce o mecliste talâkı irade etmedikçe, mutallâka olmaz. Ve o meclisten sonra, onun iradesi de kalmaz. Çünkü, (nerede) kelimesi ve onun (haysü) ve (eyne) gibi, Arapçası, mekâna mevzu olup, talâkın ise mekâna taâlluku olmadığından, onlar şart edatları mânâsında, mecaz kılınmıştır ki, eğer istersen, demektir.

— 700 —

Talâkın zamana izafesi sahihtir. Zevcesine: "yarından itibaren boş ol" yahut, "yarınki gün benden boşsun" diyen kimsenin zevcesi, ertesi gün; fecrin tulûu ile mutallâka olur (1).

Bir seneye, yahut ay başına kadar, ve yahut hasta olduğun veya doğurduğun zaman, Mekkeye girdiğimiz gün, gibi tâbirler dahi, talâkı zamana, izafe etmektir.

Talâkı mekâna izafe etmek, sahih olmadığından, zevcesine: "Sen evde, ovada, gölgede, güneşte boş ol" demek, talâkı derhal tenciz ve icra eylemektir.

Tencîz: Talikin zıddıdır ki, talâkı bir şeye muâllak ve bir zamana muzaf kılmayarak, hemen iyka ve icrâ eylemektir. Tencîzen verilen talâka (müneccez) ve talikan vâki olacak talâka (muâllak) denir.

Tâlik: Malûm olduğu üzere, bir cümlenin mazmununun hasılını, diğer cümlenin mazmununun hailine, merbut kılmaktır ki, mevzuumuza nazaran, zevcenin talâkının vukuunu, onun yahut diğerinin, bir fiil veya sözüne yahut haline veyahut bir hâdiseye rapt eylemektir.

( 1) İkindiye kadar, nikâhın bekâsını iddia ve diyaneten her iki surette, ve kazaen, yalnız ikinci surette, musaddak olabilir.

— 701 —

TALÂKIN TÂLİKİ: (ŞARTA BAĞLI BOŞAMA)

Talâk, şifahî olsun, tahrirî olsun müneccez olduğu gibi, muallâk dahi olur ki, ona "şart etmek" tâbir olunur. Müneccez olanı - derhal - vâki olup, muallâk bulunanı; şartının husulünde vukua gelir.

Tâlika şart denildiği gibi (talâk ile yemin) dahi  denir.  Şart tesmiyesi, sarahaten veya delâleten - şart edatı - istimal olunduğundandır. Yemin tesmiyesi, kuvveti ifade ettiğindendir. 
Talikin sıhhatinin şartı: Fiilin medlulü olan şartın, vücudun hatarı üzerine yok olmasıdır ki, varlığı ve yokluğu câiz olup, ne vücudu mümtenî ve ne de fiilen mevcut olmamaktır. Çünkü, muhale tâlik, hükümsüzdür. Muhakkaka tâlik ise, tencîzdir:  Balık kavağa çıkarsa...diye şart etmek, talâkı muhale tâlik demek olduğundan, lâğvdır ve hükümsüzdür. Cenâb-ı Hakkın kulu isemdiye, şart demek, talâkı muhakkakolan, bir şeye raptetmek demek olduğu için, hemen tenciz ve icrâ eylemektir.

Tâlikin lüzumunun şartı: Ya malikiyyet veya ona izafettir. Kişi, nikâhlı zevcesini tâlikan tatlîk edebildiği gibi, hükmen nikâhlısı demek

— 702 —
olan, iddetlisini dahi, tâlikan, bir daha tatlîk edebilir ki, malikiyyeti henüz bakîdir. Ama ne hakikaten ve ne hükmen menkuhası olmayan bir yabancı kadına, talik ile talâk verse de bilâhare o kadını nikâhlayıp o şart vâki olsa, talâk, vâki olmaz. 

Milke izafet suretiyle, talâkı tatlik, dahi caiz ve milkin husulü ile talâk vâki olur. Gerek: Alacağım kadın boş olsun demek gibi, muayyen olmayan hakkında olsun ve gerek bir kadına hitaben veya ondan ihbar tarikiyle: Eğer ben seni tezevvüç edersem, boş ol. Yahut: Ben filânı tezevvüç edersem, boş olsun, demek gibi, bir muayyen şahıs için, söylenmiş bulunsun.

Muayyen olmayan hakkında, şartın mânâsı kâfi, ve muayyen olan hakkında, - edatı - şart lâzımdır: "Alacağım zevce boş olsun" demekte, - tezevvüç ile - talâk vâki olur.

(Tezevvüç edeceğim her kadın, boş olsun) diyen kimse için, çare: Fuzulî olarak tezviç olunup, o dahi zevcenin mehr-i muaccelini yollamak, fiilen icazede bulunmaktır. 

Şarta tâlik olunan talâk, şart hâsıl olmadıkça, vâki olmaz. Şartın husulü üzerine, vuku bulacak talâk dahi, baini ifade etmedikçe, rec'îdir, meselâ "Bundan böyle rakı içersem zevcem boş olsun" (yahut şart olsun) diyen kimse, rakı içmedikçe, onun zevcesi boş olmadığı gibi, rakı içmek takdirinde dahi, ancak bir talâkı rec'î ile, mutallâka olur.

Boşamak, murat ederek "İçersem helâlim haram olsun" yahut "Müslimlerin helâli bana haram olsun" demiş, yahut "Zevcem talâkı bâin ile benden boş olsun" diye, sarahaten talâkı bâine, tâlik etmiş olursa, - şartın husulü takdirinde - bir bâin, vâki olur.

— 703 —

(Adet olmadıkça, iki surette de birden ziyade, talâk vâki olmaz.)

Talâkını iki şeye tâlik etmiş olan kimsenin zevcesi, şartların ikincisi dahi, tahakkuk ettiğinde, mutallâka olur. Zevcesine meselâ "Eğer senin üzerine evlenip te, seni boşar isem, aldığım kadın benden boş olsun" demiş olan kimsenin talâkı, ancak ikinci fiilinde vâki olacağından, karısının üzerine evlenip, onu tatlik etmez ise, aldığı kadın da boş düşmez.

(Talâkı muâllâk), şartının husulünde vâki olur. Şartın husulü, gerek fiilen nikâh mevcut olsun, gerek hükmen mevcut bulunsun. 

Bir şarta muallâk bulunan talâk şartının, bir kerre husulünde vâki olmakla, yemin yerini bulmuş olur (yâni şart tahakkuk etmiş olur), velev ki, milki nikâhın büsbütün zevalinden, yâni o kadın zevcinin incâz olunan talâkı, iddetinden bile çıktıktan, sonra husule gelmiş olsun.

Milkin bekası, yeminin çözülmesi için değil, talâkı muallâkın vukuu için şarttır şart. Milkde tahakkuk ederse,  yemin çözülmüş ve talâk vukua gelmiş olur. Şart, milkte tahakkuk etmezse, yemin münhal olursa da, talâk vâki olmaz.
Talâkın vukuu için, zevcin - talik ânında - talâka ehliyeti, ve zevcenin - şartın mevcudiyyeti hususunda - talâka mahalliyyeti lâzımdır. Mecnûnun tatliki ve tâliki muteber olmadığı gibi, tencîzen mutallâka ve iddeti munkaziyye olan kadın dahi, talâka mahal değildir. Buna binaen zevcesine: Filân işi işlersen, - yahut - ben işlersem, üç talâk ile boş ol, diyen kimse, hem o fiilin işlenmesini, hem de üç talâkın vuku bulmamasını, murat suretinde, çare: Zevcesine bir talâk verip, iddeti çıktıktan sonra, o işi işlemek ve sonra, onu tezviç eylemektir Yeminin inhilâlinden sonraki izdivaçta, onun tesiri kalmaz.  Meğer ki, tekrar veyahut (her ne zaman daima gibi) mefhum ile, şart edilmiş ola. 
— 704 —
Şart tekrar edilirse, ona muallâk olan talâk dahi, tekerrür edeceği gibi (küllema) kelimesi dahi, - umum - ifade ve iktiza etmekle, zevcesine: "Sen her ne zaman filân işi işlersen, benden boş ol" demiş olan kimsenin yemini (şartı), ancak üç talâktan sonra, çözülmüş olur. Kadın diğer zevce vardıktan sonra, evvelki zevci ile evlenmek takdirinde, o fiilde bulunmakla, artık talâk vâki olmaz. Meğer ki, (küllema) kelimesi, tezevvüç fiiline, dahil ola: "Her ne zaman seni tezevvüç edersem, sen boş ol" demek gibi ki, bu yolda şart edilmiş olursa, talâk, her tezevvüçte vâki olur. O halde, diğer zevce varmanın dahi, fâidesi olmaz. 
Tâlik geri alınmaz ve onu milkin zevali iptâl etmez.  Binaenaleyh, zevcenin talâkını bir şeye tâlik eden kimse, ondan cayamadığı gibi, talâkın tencizi ile, kendinin - nikâhı milkini - izale eylemek suretinde, yemin - şart - yerine gelmeyerek, ikinci bir nikâh hâsıl olur ise, onda dahi şartın hükmü bâki, ve husulünde, ona muallâk olan talâk vâki olur.

Tâliki, ancak zeval-i hill, iptâl eyler ki, o da, talikten sonra, zevceye beynûneti kübrâ iyka eylemekle, olur. Bundan dolayı, zevcesinin talâkını, - meselâ eve girmeye - tâlik etmiş olan kimse, şartın husulünden evvel, onu üç talâk ile - tencîzen - tatlîk eylerse, helâliyyet zail olmakla, tâlîkin dahi hükmü kalmayarak tahlilden - yâni zevce diğer zevce varıp ayrıldıktan - sonraki zevciyyetinde, oraya dahil olmakla, bir şey lâzım gelmez.

Talâkı, nefret ve muhabbet misilli, örtülü, gizli şeylere talikte şart, ihbar ile tahakkuk eder. Meselâ "Beni sevmiyor isen, benden boş ol" deyen kimsenin zevcesi onu sevmediğini söylemekle, boş düşer.

Âdet halinde olan kadının talâkım, âdetine tâlikte, kendi hakkında kendi sözü, tasdik olunur. Âdetliyim dediğini, kocası tasdik etmese dahi, talâk vâki olur.

Âdetinden kesilmiş olan kadının, âdetliyim demesine itibar olunmadığı gibi, bu bapta bir kadının, diğer bir kadın (meselâ, zevcenin kendi ortağı) hakkındaki, ihbarına dahi, itibar olunmaz.

— 705 —

İki karısı olan kimse, onları zikr ve tâyin etmeyerek, eğer filân işi işlersem, zevcem boş olsun, demiş ve işi yapmış olursa, onun iki zevcesi dahi boş olmayıp talâk onlardan yalnız birine vâki olmakla, o kimseye tâyin etmek, lâzım gelir. Hangisini dilerse talâkı ona sarf ve tahsis eder.

Amma, onları zikr ve tâyin eyleyerek, talik-i talâk ettiği işi işlerse zevcelerinin ikisi de boş düşer.

TALÎKLE ALÂKALI BAZI MESELELER:

1 - (Mesele) zevcesiyle çekişip: Eğer ben seni bugün üç talâk ile tatlik etmezsem, benden üç talâk boş ol, diyen kimse için, çare nedir? Cevabı: O gün, o kimse zevcesine: Bana şu kadar kuruş vermek üzere seni üç talâk ile, tatlik ettim, deyip, zevce onu kabul etmemektir.

2 - (Mesele) filân işi işlemezsem, zevcem, boş olsun, diyen kimse, zaman tâyin etmiş olmadıkça, o fiili işlememekle, yeis zamanından (yânihâli ihtizara gelmezden) evvel, onun zevcesi boş olmaz.

3 - (Mesele) İddia olunan borç, benim borcum değildir, eğer borcum ise, zevcem boş olsun, diyen kimsenin aleyhinde iddia olunan borcu sabit olursa, zevcesi mutallâka olur.

4 - (Mesele), (Şart olsun) demek, talâk mânâsında mutearef olmakla "Filân fiili işlersem, şart olsun" diyen kimse, zevcesinin talâkını, o işi işlemeğe tâlik etmiş olur. Onu işlemedikçe, zevcesi boş düşmez.

5 - (Mesele) şarta muallâk olan talâk, şartının husulü ile, vâki olarak, yemin münhal olmakla sonraki, izdivaca, onun tesiri olmayacağından bir kimse zevcesine "Madem ki, nikâhımdasın, üzerine tezevvüç yahut teserrî edersem, benden boş ol" dedikten sonra, tezevvüç yahut teserrî edip, zevcesi boş düşerek, şart yerine gelmiş olmakla, onu ikinci tezevvücünde üzerine, tekrar tezevvüç veya teserrî etse, tekrar boş düşmez.

6 - (Mesele) tütün içersem şart olsun, diyen kimsenin zevcesi vefat edip, başka bir kadın tezevvüç etmesi ve tütün içmesi suretinde, mezkûr şarta binaen o kadın boş düşmez. 
— 706 —

7 - Zeyd, Amre: Filân fiili işlerse, zevcesi Hind üç talâk ile boş olmak üzere, üç parmağı ile işâret edip, Amr dahi o işi işlememekle, ol veçhile teahhüt eyleyip, lâkin talâka müteallik söz söylese, o fiili işlemekle zevcesi boş düşmez.

8 - Birkaç kimse, bir yerde iken, içlerinden biri, her kim şöyle derse, veya şu işi işlerse, zevcesi boş olsun deyip sonra, o sözü kendisi söyler veya o işi kendisi işlerse, onun zevcesi boş olur. Çünkü, her kim lâfzı, ona dahi şâmil olduğu halde, o kimse kendisini ihraç ve istisna etmemiştir. Diğerleri o şartı, kail ve mûciz olmadıkları cihetle, onlara bir şey, terettüp etmez.

9 - Zeyd Amr'e: Filân işi işlersen avretin boş olsun mu? dedikte, Amr sükût edip, bir şey demese, sonra, o fiili işlese, avreti boş olmaz. 
10 - (Dediğim olsun mu?) demek (avretin boş olsun mu?) mânâsında bilinen belde ahalisinden Zeyd Amre "Filân işi işlersen dediğim olsun mu?)dedikte, Amr dahi"olsun" deyip sonra Amr, o işi işlese talâk mânâsı murad etmiş olmadıkça, zevcesi boş olmaz. 

11 - Filân işi işlersem, üç talâk üzerime olsun, deyip te, o fiili işleyen kimsenin zevcesi, üç talâk ile mutallâka olur mu? Cevabı: Böyle demek örflerinde, avretim üç talâk ile boş olsun, demek ise, olur.

12 - (Küllemâ mefhumu, üzerime olsun) demek, avretim boş olsun mânâsında mütearef olan belde ahalisinden Zeyd: "Eğer Amr ile bir daha konuşursam, küllemâ mefhumu üzerime olsun" der ve Amr ile kelâm ederse zevcesi boş olur.

13 - Lâkin, küllemâ mefhumu, Arabide olduğu gibi, ikinci nikâha ve diğer tezevvüce tesir icra etmez.

14 - Zina etmemeği şart eden kimse, müt'â nikâhı ile vikâda, bulunursa, zevcesi boş düşmüş olur.

15Zeyd Amri dövmek istedikte, Amr: Ben kendimi sana dövdürmem, eğer döversen, zevcem mutallâka olsun, dedikten sonra, Zeydi dövme fiilinden sözle nehy edip, fiilen menetmeğe kaadir iken, menetmemekle, Zeyd Amri dövse, Amrın zevcesi mutallâka olur.

İylâ babında dahi, tâlika dâir bâzı meseleler zikrolunmuştur.

— 707 —

MUHALÂA:

Talâkın tâlikinin, bir nevi de muhalâadır ki, milki nikâhı, zevcenin kabulüne tâlikan izaledir. 

Muhalâanın: Rüknü, sebebi, şartı, sıfatı, hükmü vardır. Muhalâanın rüknü, icab ile kabuldür.

Muhalâanın sebebi, karı koca arasında olan hilâf ve şikaktır. Muhalâa, nüşûz neticesidir.

Nüşûz: Eşler arasında matlup olan güzel geçinmenin zıddıdır. Kadının nüşûzü: Zevcine isyan ve muhalefettir.

Erkeğin nüşûzü: Zevcesine bakmamak ve cefâ etmektir.

Tatlîki, mal almağa, yahut zimmetini, mehir borcundan ibraya tâlik etmek, mürüvvet değildir.

Nüşûz zevc tarafından ise, zevceden bir şey almak tahrimen mekruh olup, nüşûz zevceden olduğuna göre, zevcin aldığı, kendi verdiğinden ziyade olmamak üzere, mekruh değildir. Kendi verdiğinden fazla almak mübahtır. 

Muhalâanın şartı, nikâhın sıhhati ile beraber, zevcin talâka ehliyyeti, ve zevcenin, ona mahalliyyetidir. (Reşide ve mânâya vâkıf ve vermeğe istekli olması, şarttır.)

(Muhalâanın sıfatı), mezkûr olduğu üzere, icabında müsamaha edip mahzur görmemek ve zevc canibinde yeminli olmak ve zevce canibinde müvazaa ve mübadele sayılmaktır.

— 708 —

Muhalâanın hükmü, talâkı bâin vukuu, ve o nikâha mütaallik hukukun sukûtudur.

Talâk-ı muâllâk: Önce rec'î iken, bundan hâsıl olan talâkı bâindir.

Muhalâa, zevc canibinde. yemini bittalâk - ve diğer tâbir ile, talâkı zevcenin kabulüne tâlik, demek olduğundan, mucip kendisi olduğuna göre zevcenin kabulünden evvel dahi, ondan rücû edemez, ve onu fesh ve zevceyi kabulden men eyleyemez, ve mezkûr tâlik, zevcin meclisine maksur olmayıp, zevcenin kabulünden evvel, zevc, o meclisten kıyam etmekle, onun tâliki bâtıl olmaz. Muhalâasını zevc, bir şarta tâlik eder ve bir vakte muzaf edebilir. Meselâ, filân yere gidersem, yahut yarından veya ay başından itibaren, seninle muhaliim, diyebilir. Oraya gittikten, ve söylenen vakit geldikten sonra, kabul kadına âit bulunur. Ondan evvelki kabule, itibar yoktur.

Muhalâa, zevce canibinde, muâvaza, yâni nefsinin ivazı mukabilinde, temlik demek olduğundan, icap, onun tarafından vuku bulduğuna göre, zevcin kabulünden evvel, o, bu muâvazadan rücû edebilir. Ve zevcin icabı sûretinde, zevcenin kabulü, meclise maksûr olup, - kabulden evvel -meclisten kıyamı ile, muhalâa, bâtıl olduğu gibi, zevcenin icabında, zevcin, - kabulden evvel - kıyamı ile de bâtıl olur.

Muhalâa, bu söz ile ve onun müştakı ile olduğu gibi, mübaree ve bey'u şera lâfızları ile dahi olur. 

Muhalâa, gerçi - indelitlâk - ivaz mukabili olan - talâk - mânasına mahmuldür. Hattâ, muhalâayı, diğerine emir ve onu bu hususta tevkil eden kimsenin memuru - ivazsız - icra ederse, sahih değildir. Ve lâkin mal üzerine olan, talâktan da ibaret değildir. Muhalâanın malîsi olduğu gibi, malî olmayanı da, olur.

(Her halde mehir ve geçmişe âit mukadder nafaka gibi, zevciyyet hukukunu iskat etmesi cihetiyle, ivazdan hali değil, demektir.)

Zevcin zevceye: "Benden aldığın mehr-i muacceli geri vermek veyahut düğün masrafımı ödemek ve zevciyyet hukukundan bir şey istememek şartiyle boş ol" demesi, muhalâa olduğu gibi "Biribirimizden: Bir şey istememek şartiyle benden boş ol" demesi dahi muhalâadır. Zevcenin derhal kabulü ile, bir talâkı bain vaki, ve zevciyyet hukuku sakıt olur.

— 709 —

Kezalik zevce "Ben senden bir şey istemem, beni boşa" yahut "nefsimi senden mehrim ve nafakam mukabili satın aldım, beni boşa" deyip ve zevc kabul edip, boşamak dahi, muhalâadır ki, zevciyyet hukuku, sâkıt olur.

Mal üzerine edilen tâlik böyle olmayıp, meselâ zevc, tatlîki isteğinde bulunan zevcesine "Bana bin kuruş verirsen benden boş ol" demiş oldukta, talâkı, mal tediyesine tâlik etmiş olmakla, kadın parayı vermekle, bir talâkı bâin vaki olur. Bunda kabul zevceye tevakkuf etmediği gibi, kadının, mehir ve nafaka istemek, hakkı sâkıt olur. Muhalâada ise, talâkın vukuu, zevcenin o anda kabulüne bağlıdır.

Bir de, muhalâa hukukun iskatını mutazammin olmakla, ondan mehir talebine, ve takdir olunmuş geçmişe ait nafakası var ise, kadın için, onu istemeğe, mahal olmaz. (Mübaree suretinde, mehirden zevcin zevceye geçmişi var ise, o da, onu isteyemez.)

İddet ve çocuk nafakası - indel-muhalâa - tasrih olunmadıkça, sâkıt olmaz. Sükna hakkı, tasrih olunsa da, sâkıt olmaz. Çünkü, şer'î haktır.

Tediye veya ibra olunmayan sair hukuk, sâkıt olmadığı gibi, muhalâanın vâki olduğu nikâha müteallik olmayan, zevciyyet hukuku dahi sâkıt olmaz. Meselâ, evvelce ibane edip te, sonradan yeni mehri ile nikâhladığı kadını ikinci nikâhta, mehri üzerine, kendisi ile muhalâa ederse, zevc ilk mehirden değil, ancak ikinci mehirden berî olur.

Mehr-i müsemması olmayan, gayr-i medhule menkuha hakkında, müt'â dahi, mehir gibidir ki, muhalâanın vâki olduğu nikâhta, sâkıt ve onun gayride gayr-i sâkıttır.

Muhalâada - tasrihi takdirinde - iddet nafakası dahi sâkıt olacağından, zevciyle kendi, mehri ve iddet nafakası üzerine muhalâa eden, gebe kadın, doğuruncaya kadar, bir şey talep edemez. Doğumdan sonra, hadâne müddetince, çocuğun nafakası sâkıt olmadığı gibi, muhalâa sırasında, kadın hâmile değil zan olunarak, iddeti hayziyle olmak itikadına mebni, iddet nafakası üzerine muhalâa edilip, gebelik zuhur ettikte, onun doğumuna kadar olan iddetinin nafakası dahi sâkıt olmaz.

Müddet tâyin olunmak şartiyle, çocuk nafakası üzerine, muhalâa dahi sahihtir. Binaenaleyh, gebe olan kadın, zevcinden kendi mehri ve nafakası ve veledinin nafakası üzerine muhalâa edip, doğuracağı çocuğu, yedi sene tamamına kadar, kendi malından yedirip giydireceğini tâyin eylese, geçim sıkıntısına düşmedikçe, o müddette çocuğun babasından bir şey talebine hakkı olamaz. Ve muhalâa kadın için, bir muâvaza demek olduğundan, o müddetten evvel çocuk vefat etse, onun kalan nafakası için, babası yâni kadının zevci muhalli, kendisine rücû edebilir. Nitekim, zevce

— 710 —

geçim sıkıntısında olup, çocuğu infaka kaadir olamamak ve çocuğun malı bulunmamak suretinde, babasına müracaatte haklı olur.

Muhalâa sözden ibaret olmadığından, zevcenin talâk istemesi üzerine: "Eğer beni ibra edersen, boş ol" diyen kimsenin zevcesi "Seni hukukumdan ibra ettim" demekle bainen boş olup, zevcinin zimmetini, zevciyyete müteallik hukuktan ibra etmiş olur. Lâkin, mezkûr ibra, kadının sair hukukuna müteallik dâvasına, ve meselâ benim bir samur kürkümü, gasben almıştın, onu isterim, demesine mâni olmaz.

Muhalâa, ikrahen vâki olduğuna göre, ikrah, zevcenin mal vermesi, veya zevcin zimmetini, mahirden ibra etmesi için, vukubulmuş ise, ikrah talâka mâni olmadığından talâk vâki olur ise de, malın lüzumu ve ibranın slhhati, rızaya mutevakkıf olduğundan, zevceye itâ veya ibra lâzım olmaz.Sagîrenin, muhalâası dahi böyledir ki, talâk malsız vâki olur.

Eğer ikrâh, zevcin muhalâaten veyahut mal üzerine, boşanmak için, vukubulmuş ise, hem talâk vâki ve hem itâ lâzım olur. Çünkü, kadın onu kendisine âit olacak ayrılma mukabilinde, kendi arzusu ile iltizam etmiştir. İbrâ dahi böyledir.

Muhalâa, feshi kabil olmadığından, onun bedeli, zevce elinde harcanır. Veya ona, müstahak zuhur ederse; mislen veya kıymeten, zevcenin onu ödemesi lâzım gelir.

Mehir olması câiz olan şeyin, muhalâa bedeli veya talâk olması da câizdir.

Muhalâa bedelinin ve talâkın tacili, sahih olduğu gibi, yakın veya uzak bir müddete tecili dahi sahihtir. Talâk, yahut onun kinayatından olan hulû, rakı, şarap gibi bir mal veya mütevakkim olmayan şey mukabilinde olursa, meccanen bir talâkı rec'î veya bâin olur. 

Dimağda olmayan maraz, tasarrufa mâni olmadığından, zevcenin marazı mevtte dahi, muhalâası, sahih ve ancak mal üzerine muhalâa olunduğuna göre, teberrû demek olduğu için, onun bedeli sülüsten muteberdir. İddet içinde vefatı vukuunda, zevcinin hisse-i irsiyyesinden, ve muhalâa bedeli ve sülüsten, hangisi az ise, o itâ olunur. (Talâkı marîza bakınız.)

Zevce o marazdan şifa bulur ise, zikrolunan bedelin temamı zevcine verilir.

— 711 —

TALÂKI FUZÛLÎ:

Fuzûli hükmünde, ve kavlen veya fiilen icazette, talâk dahi nikâh gibidir: Fuzûli boşama dahi, icazete mevkuf olup, zevc icaze ederse, vâki, ve icâze etmezse gayri vâki olur. 

İcazenin tevakkufunda, tâlik dahi tenciz gibidir. Tencîzi füzûlide, talâk, zevcin icazeti ânında vâki olduğu gibi, tâliki füzûlide dahi, - icâzetten sonra - şartın husulünde* vâki olur.

"Talâk, nikâhı elinde bulundurana âittir." hükmünce, tatlîk hakkı münhasıran, mükellef zevcindir. Bir kadının zevci, memlûk kul olsa da, onu ancak o tatlîk etmedikçe ve efendisi füzûlen, tatlîk etmiş olduğuna göre, onun tatlîkini, köle icaze eylemedikçe, kadın mutallâka olmaz. 

Füzuli, kitabı nikâhta da tarif olunduğu üzere, vekil değildir. Kendi zevcesini tatlîk edemeyen bunak, başkasının zevcesini tatlika vekil olabilir.

TALÂK-I MARİZ:
Hastalık dimağda olmadıkça, kavli tasarrufata mâni olmadığından,  hastanın talâkı vâki ve sahihtir.

Malına hakkı taallûk eden, yâni ikisi de hür ve - dinleri bir - olmakla, yekdiğere vâris olabilen, Zevceynden marîz zevcin, marazı mevtinde

— 712 —
bile  zevcesine verdiği talâkı rec'î sıhhat halindeki talâkı rec'îye müsavi olup,  mevtinden sonra iddet bâki oldukça, irse mâni olmadığı gibi,  zevcin marazı mevtinde, zevcenin talep ve muvafakati olmayarak, ika ettiği talâkı bain dahi, iddet devâmınca irse mâni değildir. 

Gerçi talâkı bain - hükmünde mübeyyen olduğu üzere - zevceynin irsine mânidir. Ve lâkin, marazı mevtte verilen, talâkı rec'î olmak kâfi iken, onun bâin olarak ika edilmesi, zevceyi mirastan mahrum etmek maksadına, haml olunarak o zevc, - firardan ismi fâil siygasiyle - "farr" tesmiye olunur. Ve - iddeti bâki - olan, yâni henüz iddeti bitmemiş bulunan zevce-i mutallâkası ona, mirasçı edilir. Zevc, talâkı bain ikaı ile, kendi hakkını, kendisi iskat etmiş olduğundan, o müddet içinde, ondan evvel, zevcesinin vefatı takdirinde; ona varis olamaz.

Eğer zevce kendinin emir ve talebi veya muhalâası veyahut tefvîz suretinde, kendi ihtiyarı ile, ibane edilmiş olursa, hakkının iptaline kendisi çalışmış olmakla, tevrîs olunmaz.

Zevce, maraz halinde, hiyârı bülûğ, ve itk ile nefsini ihtiyar etmek veyahut kocasının oğlunu takbil veya onun gayr-i meşru talebine mutavaat misilli, mâsiyyette bulunmak suretiyle, firkat sebebine mübaşeret eylemiş olur ise, o dahi - bilmufarâka - fârre sayılarak, iddetinin inkızasından evvel vefat ettiğinde, zevci ona varis olur.

— 713 —

İSTİSNA:

İstisna, kendi edatiyle ifade edildiği gibi, bir işi meşiyyetullâha tâlik ile dahi olur ki, "inşaallah" demeğe dahi fukaha indinde (istisna) tâbir olunur. 
Bu istisna kalbe (yâni niyyete) müteallik şeylerde tevfik talebine mahmul ise de, söze müteallik şeylerde, hükmü iptal eder. Gerek ibadet olsun: Nezr ve iytak gibi. Ve gerek muamele olsun: Talâk ve ikrar gibi. 
Yeminine, inşaallah kaydını müttasılan ilâve eyleyen kimse, yemin etmiş olmadığı gibi,  zevcesine "Sen mutallâkasın" yahut "Ben seni boşadım" diyen kimse dahi, cebren ve muttasılan inşaallah derse, talâk vâki olmaz. Bunda kasd ve mânâyı bilmek şart değildir. 
(Cehren) kaydı, kasden mesmû olmak içindir. 

(Müttasılan) kaydı, infisalden sonra olan istisna, rücû demek olup, bunda ise, sahih rücû olmadığındandır. Teneffüs veya öksürük için olan inkita', hükmen ittisâl demek olduğundan, mâni değildir.

Himar ve cidar gibi meşiyyete malik olmayanın veyahut cin ve melek

— 714 —

gibi, meşiyyetlerini bilmek mümkün, olmayanın, meşiyyetlerine tâlik dahi, inşaallah demek gibidir.

Teşrik tarikiyle "inşaallah ve şâe filân" demekle dahi filân dilese de, bir şey vâki olmaz.

(Babam olmasa, hüsnün olmasa, beni sever olmasan, ben seni sever olmasam; sen mütallâkasın) demekle dahi, talâk vâki olmaz.

Zevcesine üç talâk verip te, birini istisna ve ihraç eylemekte, meselâ biri müstesna olmak üzere, sen üç talâk ile mütallâkasın, demekle (iki) ve ikisini istisna etmekte (bir talâk vâki olur. Üçünü de istisna suretinde hepsinden istisna bâtıl olmakla, üç talâk vâki olur.

— 715 —

İYLÂ:

İylâ (if'âl babındandır) yemin mânâsınadır, zevceye yaklaşmamak üzere edilen yemine, ıstılah olmuştur. 

İylânın: Sebebi, şartı, rüknü, hükmü vardır, bunlar âtîdeki ifadelerden anlaşılacaktır.

Bu bapta, asl olan "Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler, dört ay bekleyebilirler." (Bakara: 226) âyet-i kerimesidir.

Câhiliyye Arapları kadınlar hakkında, tehakkümât cümlesinden olarak, darıldıkları zevcelerine, senelerce uzak durup, takarrup etmezler ve etmeyeceklerine, yemin ederlerdi.

Kadınlar bundan mutezarrir ve gönülleri incinmiş olmalariyle, şer'î munîr onları, himayeten mezkûr yemine bir hudut tâyin buyurmuş, ve o haddin tecavüzünü, talâk saymıştır. Şöyle ki:

Zevcesine takarrup etmemek üzere yemin eden kimse, zevcesi hürre olduğuna göre, dört, ve gayr-i hürre olduğuna göre, iki, aydan ziyade işi uzatmamak lâzım gelip, bu müddet içinde, yeminini bozar ise mesele yok, keffaret eder. Ve nikâhına halel gelmez. Yemininde sebat ederek, zikr olunan müddet, takarrup etmeksizin geçer ise, bir talâkı bâin, vâki olur.

İylâ eden kocaya (muvlî) tâbir olunur ki, zevcesine takarruptan, nefsini, müekkeden menetmiş olan kimse demektir. İylâ olunan zevceye dahi (muvlâ) denilir.

Mezkûr menetme, - yemini billâh - ile olduğu gibi - yemini bittalâk ve "yemini bilitâk", yahut hac nezri veya itâk misilli, nefs için, külfeti mucip ve meşakkatli olan şeye, takarrubu tâlik ile dahi, olur. Muvlî olan zevcin iylâda sebat etmesi mümkün olduğu gibi, sebat ve ısrar etmeyip, ondan rücû eylemesi dahi, mümkündür.

— 716 —
Bu baptaki rücûa, mezkûr âyet-i kerimedeki (fâû) kavl-i kerîminden alınarak, fey tâbir olunur. 

Sebat olunduğu surette, zikredildiği üzere, bir talâkı bain, vâki olarak arada, zevciyyet kalmaz olur.

(Fey) suretinde, ya keffaret veya ceza lâzım gelerek,  zevciyyete, halel gelmemiş olur.Sebat sûretinde yemin; fey sûretinde iylâ sâkıt bulunur. 
Keffaret: Yemin keffaretidir ki, on fakiri, keffaret niyyeti ile doyurmak (savmda geçmiştir), veya giydirmek, yahut tahrîri rakabe (kul azat) etmektir. Ve bunlardan âciz olan  üç gün arka arkaya oruç tutmaktır. 
Ceza: Muallâk olan şey, her ne ise, o, vâki ve lâzım olmaktır. Talâk. İtak, hac, yüz rekât namaz gibi.  İşte iylânın hükmü budur.

İylânın şartı: Zevcin talâka ehliyeti, ve zevcenin ona mahalliyetidir.

Sabînin ve delinin iylâsı sahih olmayıp, kölenin iylâsı, sahihtir. Çünkü, kölenin talâka ve - maldan başka - keffarete ehliyeti vardır.Zevcenin, talâka mahalliyyeti, menkuha olması iledir.

Ecnebi olan kadına - tezevvücüne izafe etmedikçe - iylâ vâki olmadığı gibi, odalık câriye hakkında dahi, iylâ vâki olmaz.

— 717 —

Müddetinden eksik olmamak dahi, iylâda şarttır.

İylânin sebebi, karı koca arasında kavga ve güzelce geçinememektir.

İylânın rüknü, takarrup etmemeğe yemin,veyahut takarrubu, külfeti mucip, bir şeye tâlik etmektir.

Yeminsiz iylâ olmadığı gibi, iki rekât namaz gibi, külfeti mucip olmayan  bir şeye, takarrubu tâlik dahi, iylâ değildir.

Müddetinden az olan, bir zaman için edilen yemin veya talik dahi, iylâ değildir.

İylânın müddeti: Hürre olan zevce hakkında - arka arkaya - dört, ve hürre olmayan zevce hakkında iki, kamerî ay, yahut otuz gün hesabiyledir. (Gurre olursa, hilâl ve gurre olmazsa, gün itibar olunur.)

Mezkûr müddetten azı, âdi yemindir ki, nakzına, keffaret lâzım gelir ise de, müddetinin - mukarenetsiz - güzeran olmasına, talâk terettüp etmez. 

Hürre olan zevcesine "Sana doksan gün takarrup etmem" diye, yemin eden kimse, yemininde sebat etmekle, zevcesi kendinden mübane olmadığı gibi, "Bundan böyle sana takarrup etmeyeyim, melekler ve yer ve gök şahit olsun, eğer edersem, mahremimle zina etmiş olayım" demekle dahi, iylâ münakit olmaz. Binaenaleyh, takarrup etmeyerek, dört ay geçmekle, zevce bain düşmez. Takarrup etmiş olmak sûretinde, keffaret dahi lâzım gelmez, çünkü, yemin değildir.

İylâda; söz, sarih ve gayr-i sarih olabildiği gibi, müddet dahi musarrah ve gayr-i musarrah olabilir: Helâli tahrim, yemin olmakla, zevcesine "Sen bana haramsın" yahut "Sen bana haram ol" diyen kimse, tahrim murat ederse, iylâ etmiş olur. İylâ etmek istememiş olduğuna göre, zevcesini, bainen boşamış olur. 

Çocuğun sütten kesilmesine, dört aydan eksik zaman olmayan kadına, zevcinin "Çocuğu sütten kesinceye kadar yemin olsun ki, sana takar rüp etmem" demesi müddeti - gayr-i musarrah - iylâdır.

— 718 —
İylâ, müebbet dahi olur: Vallahi ben sana, ebeden takarrüp etmem, demek gibi.  Bunda, o anda zevcenin âdetli olmaması, şarttır.

Muvakkat iylâ, fey vuku bulmadığına göre, bir talâkı bâin ile nihayet bulursa da, (müebbet iylâ), onunla nihayet bulmayıp, ikinci ve üçüncü nikâha dahi, sirayet eder. Şöyle ki:

Zevcesine "Sana ebeden takarrüp etmem" diye, yemin eden kimse, yemininde sebat ederek, aradan dört ay - takarrüpsüz - geçmekle, zevcesi kendisinden, talâkı bâin ile, boş düştüğü gibi, ikinci ve üçüncü nikâhlarda dahi, tezevvüç vakitlerinden itibaren, dörder ay - mukarenetsiz -güzeran olur ise, birer talâkı bain daha vâki olur.

Zevcenin, diğer kocadan sonra, avdeti takdirinde, iylâ kalmayıp, ancak yeminin hanis olmasından dolayı, fey'e yâni - mukarenete - keffaret lâzım gelir.

İylâdan fey - yâni rücû etmek - mukarenet ile olur.  Meğer ki, kendinde veya zevcede olan, bir mânîa mebni, mukarenet, vuku bulmamış ola. O halde, zevc "Ben sana rücû ettim" yahut "Ben iylâmı iptâl eyledim, sözümü geri aldım" demek gibi, şifaen fey eder. Mâniin zevalinde, fiilen fey etmek lâzım gelir.  Her halde, yemin için keffaret edilir.

Gerek iylâ ve gerek fey, rızaya mütevakkıf olmayıp ikrahla dahi, sahih olan umurdandır.

Müteaddit zevcesi olan kimsenin, bütün karıları hakkındaki yemini, keffareti vahide ile, sâkıt olur. Çünkü, keffaretin lüzumu, Allahın adına karşı olan hürmetsizlikten dolayıdır. O da, müteaddit değildir.

— 719 —

KİTAB-ÜL-EYMAN:

(YEMİN)

Eytam, yetimin cem'i olduğu gibi, eyman da yeminin cem'idir.

Yeminin tarifinden evvel, muradiflerini bilmeliyiz ki, lâfzından iştikak vâki olmadığı cihetle, onların kendilerine ihtiyaç vardır: Kasem ve halif, yenlinin muradifleridir.

Kasem, if'âl babından kullanılır. (Lâ uksimu) âyet-i kerimesinde olduğu gibi.

Halif, hanın fethi velâmın kesri iledir. Hanın kesri ve lâmın sukunu ile Half dahi, söylenir. İkinci baptan tasrif olunur. Ve muteaddisinde tahlif ve ihlâf ve İstihlâf, denilir.

Yemin, tâlika dahi şâmil olmak üzere,  şöyle tarif olunur: Haberin, iki taraftan birini - muksemun bih - ile takviyedir. 

Muksemun bih: Cenâb-ı Hakkın, ismi zat veya sıfatı, ve yemini - billâhın gayriye göre, cezanın şarta tâlikidir.

Yemin edene halif ve edilene mahlûfun aleyh tâbir olunur. Muksemun bihe, Mahlûfun bih dahi denir.

YEMİNİN KISIMLARI:

Yemin, üç kısımdır: Yemin-i gamus, yemin-i lâğv, yemin-i munakide.

Yemin-i gamus ki, ona yemin-i facire ve yemin-i sabir ve yemin-i sabire dahi  denir: Yalan yere amden, edilen yemindir, kebaireden (büyük günahlardandır) dir.

Yemin-i lâğv: Zanne mebni, vaki hilâfına edilen yemindir. Meselâ: (Filâna olan borcumu verdim, onun bende alacağı yoktur) diye, edilen

— 720 —
yemin, vakıa mutabık ise, sadıktır. Mutabık değilse, ve mutabık olmadığı yemin edenin malûmu ise, o yemin (yemin-i gamus) ve malûmu değil ise, (yemin-i lâğv) dır. 
Yemin-i münakide: İşleme ve terk etme üzerine olan azmi, tekit için edilen yemindir ki, - bilhassa - istikbale ait hususatta olur. Keffaret dahi, yalnız bu kısım yemine âit bulunur. 

Âyeti kerimde "Yeminlerinizi koruyun" (Mâide: 89) buyurulmuştur.

Yeminin, münakid ve mûcibi keffaret olması için, yemin edilen hususata, sebat ve ademi sebat imkânı, ve yemin edenin, âkil, bâliğ ve islâmı şarttır.

(Yeminin muktezası üzere sebata - birr - ve ademi sebata - hins -diyeceğiz.) Bunların ismi failleri (bârr) ve (hânis) tir. 
Mecnunun ve - mümeyyiz bile olsa - sabînin yemini, sahih olmaz. İslâm üzere olmayanın dahi, yeminine itibar olunmaz. 

Gayr-i müslimin, küfür halinde ettiği yeminde, islâm halinde iken hânis olsa, keffaret lâzım gelmez.

Yemin, irtidat ile de, bâtıl olur. Sonra müslim olsa da, hükmü o butlana tesir etmez.

Yeminin hükmü: Aslen birrin ve hülfen keffaretin, vücubüdür.

İslâm olmayanın, keffarete ehliyeti dahi, olamaz. Çünkü, keffaret malûm olduğu üzere, haddi zatında, ibadettir. Onun ukûbet olması, sebebine,

— 721 —
nazarandır.  Ve "Çünkü onların yeminleri yoktur." (Tevbe 12) buyurulmuştur. 

Hâlifte hürriyet şart değildir. Memlûkün yemini dahi, sahihtir. Şu kadar ki, mal ile keffaret, ona derhal lâzım olmayıp, oruç ile keffaret lâzım gelir.

Hâlifte, isteklik - ademi ikrâh - dahi, şart değildir. Mükrehin dahi, yemini sahihtir.

Yeminin akdinde, arzu ve ikrah, müsavi olduğu gibi, nakizde dahi müsavidir.Bunlarda, ciddî ve şaka dahi, arzu ve ikrah gibidir.

İn'ikadda, yeminin istisnadan hâli olması, mahlûfun aleyhin mümkün bulunması gibi şarttır: Meselâ: "Ben ölmeyeceğim" yahut "Yarın güneş doğmayacak" misilli yeminler gamus ve akdine "İnşaallah" ilâve olunan yeminler hükümsüz sayılır.

Yemini mün'akid de: Mürsel, muvakkat, fevr isimleriyle üç türlü olabilir.

Mürsel ki, ona mutlak dahi, denir: Bir vakit ile mukayyet olmayandır. Gerek nefyen ve gerek isbaten, olsun.

"Filâncayı alırım, diye, edilen yemin, mürseli ispattır. Filâncayı almam" diye, edilen yemin, mürseli menfîdir.

Evvelkinde, hâlif ve mahlûfun aleyh, kaim oldukça, "Hins" olmaz. Hanisiyyet, onlardan birinin helâkinde hâsıl olur. Yok olan hâlif ise, - indelmevt - keffareti vasiyyet etmek, ve yok olan mahlûfun aleyh ise, onun mevtinde hâlif, keffareti ifa etmek, lâzım gelir. Nitekim, "filân işi işlerim" diye, yemin eden kimse, onu işlememek sûretinde, ancak ömürünün sonunda, hânis olur.

İkincide, onu almadıkça, ebediyyen hânis olmaz. Alır ise, hânis olur. Ve keffaret lâzım gelir. Yemin, ikinci defa olarak inikat, etmez.

— 722 —

Muvakkat: Bir vakit ile mukayyet olandır. Bugün yahut bir hafta veya bu sene, filân işi işlerim, diye edilen yemin, o gün...geçmedikçe hânis olmaz. İşlemem diye, nefy ile edilen yemin, o gün...zarfında, bir kerre işlemekle hânis olur. Ve keffaret lâzım gelir.

Fevr: Bir kelâma cevap olmak gibi, bir sebebe bina olunan yemindir ki, halin delâletiyle tekayyüt edip, ondan sonraya da şâmil olmaz. Meselâ, sokağa çıkmak üzere, hazırlanan yahut çocuğunu dövmek üzere, değnek hazırlayan kadına, zevcinin (eğer sokağa çıkarsan) yahut "çocuğu döğersen" mutallâkasın, demesi, talâk ile olan - yemini fevr - dir ki, ettiği tâlik, o çıkmağa ve o dövmeğe âit olur. Kezâlik, bir kimse yemekte olduğu sabah yahut akşam taamına - ki, evvelkisine (gadâ) ve ikincisine (aşâ) ve onları, tenavüle (tegaddi) ve (teaşşî) tâbir olunur - yanında bulunarak - beraber tenavül için - çağırdığı zâtın "ben tegaddi yahut teaşşî etmem" diye, ettiği yemin, halin delâleti ile, o taama maksur olur ki, kelâmı iptidaen değil, cevaben vâki olduğu için, taam sahibinin kelâmı, o hazır olan taam ile mukayyet olduğu gibi, ona cevap olarak vâki olan kelâmı dahi, onunla mukayyet olarak, çağırmakta olduğunun, şu taamı yemem, mealinde bulunur ve gidip, kendi evinde taam etmekle, hânis olmaz. 

Yeminin sebebi: Maksadının tahkik ve tekidini iradedir.

Yeminin rüknü: Onda müstamel olan, elfazdır ki, esma ve sıfatı ilâhiyyeye ve tealika şâmildir.

Yeminin edatı şu harflerdir: Ve, be, te. 

Bunlar, mukadder dahi olur. Harfi cerlerden ise, medhulleri mecrur olmak, yeminin inikadı için, şart değildir.

Marifetnamede geçtiği gibi:

"Vallahi güzel etmiş, billâhi güzel etmiş, tallâhi güzel etmiş."

Yemin: Vallâhi, billâhi, tallâhi, verrahmân, velhak misilli Cenab-ı Hakkın, esma-i hüsnasından biri ile, olduğu gibi izzeti, celâli, kibriyası,

— 723 —
azameti, kudreti misilli zâtî sıfatı ve rıza gadap gibi fiilî sıfatı  ile dahi, olur.

(Bir madde için, "Vallahi, billahi, tallahi" diye, müteaddid olan yeminin keffareti de müteaddid olur.)

Cenab-ı Hakkın gayriye yemin, nehy olunmuştur: Meselâ, Kâbeye yemin edilmez. Kâbenin rabbine diye, edilebilir.

Kur'andan yahut Peygamber (aleyhisselâm) dan veya kıbleden berâet (uzak olayım diyerek) edilen yemin, imân ve islâmdan baraet ile, edilen yemin gibi, muteberdir. (Şöyle veya böyle yapar ise, kâfir olduğu) dahi, yemindir. 

Kasem, yemin yahut şehadet ederim, demek dahi, yemindir. Bunlarda, (billâhi) kaydına yâni (uksimü billâhi) (ahlifü billâhi), (eşhedü billâhi), "Allaha kasem ederim" gibi Allah kelimesini ilâveye bile, hacet yoktur.

Le amrullahi, ve ahdullâhi, ve mîsâkallâhu ve eymullâhi tâbirleri dahi kasem elfazındandır.

Sadece (nezrim olsun) demek ve helâl olan şeyi, nefsine haram etmek,  ve "anam helâlim olsun" gibi, müebbet olan bir haramı, şarta talikan helâl edinmek dahi, kasemden  sayılır.
Bir ibadeti, nezretmiş ise, onu işlemek  ve nezrini itlâk etmiş ise, nakzında, yemin keffareti etmek lâzım, gelir. Hanis olmaktan evvel keffaret yoktur.
— 724 —
Keffaret, malûm olmuştur. Malı olan kimsenin, sarf mahalli, müsliminin fukarasıdır. (Kitab-us-savma bakınız). 

Masiyet üzerine edilen yeminin bozulup kerafet edilmesi, vâciptir.

Fiilî feraiz ve terki maasi üzerine edilen, yeminin birri ve hıfzı vâciptir.

Bir müslimi, mağdur gibi, terki evlâ olan, şeyler üzerine, edilen yeminin keffareti edilmek üzere, hinsi (hânis olmak), efdâldir.

Yeminde, sözlere ve nâsın örf ve istimaline bakılır. Meselâ, şu ağaçtan yemem, diye edilen yemin, gösterilen ağaç meyvalı olduğuna göre, meyvasına, ve meyvalı olmadığına göre, parasına masruf olur.

Şu asmadan yememeğe yemin eden, onun tabii olan mahsulünü, yemekle hânis olup, asmanın kendinden yemekle, hânis olmadığı gibi, sirke ve pekmez misilli ondan imal edilenleri yemekle dahi, hânis olmaz.

Şu koyundan ve şu sığırdan yememeğe edilen yemin, onun kendi mekülüne masruf olup, sütünü içmek ve kuzusunu ve buzağısını yemekle, hânis olmaz.

Et yememeğe yemin eden, balık yemekle hânis olmaz.

Zevcesine, benim iznim yahut malûmatım olmadıkça, çıkma diyen kimse, her çıkış için, izni ve ilmi, şart kılmıştır.

Benim iznim oluncaya kadar çıkma demiş olmak sureti, böyle değildir ki, onda her çıkış için, izin şart kılınmamıştır.

Çıkmağa hazırlanmış olan zevceye, çıkmama üzerine edilen yemin, fevrîdir ki, sadece o çıkışa masruftur.

Zevcesiyle inatlaşıp, sen bana lâkırdı etmedikçe, ben seninle lâkırdı etmem, diye yemin, yahut şart eden kimsenin, zevcesi, ben de sen söylemeden, sana söz söylemem, diye yemin ettikde, zevcin yemini yerine gelmiş olmakla, zevcesine ondan sonra, ettiği kelâm onun yeminine dokunmaz.

Cariyesini kimseye satmamak ve bağışlamamak üzere, yemin eden kimse, yarısını satmakla ve diğer yarısını hibe etmekle, hânis olmaz.

— 725 —

Bir kimse akan suda yıkanmakta bulunan zevcesine (Sen bu sudan çıkarsan, benden boş ol) demiş olursa, ne yapmak lâzım gelir? Cevabı: Kadın sudan çıkar ve bir sey lâzım gelmez.. Çünkü kadının bulunduğu su, ondan akıp gitmekte olmasiyle, mahlûfun aleyh değildir.

Fıkıhta, tâlik ve yemin birleştiği için, bunlar kitabımızın eyman babında geçirilmiştir. Bâzı kitaplarda, bu gibi meseleler için, (Kitâb-ül-hiyel) ismiyle, hususî bap açılmıştır. (Hiyel), gerçi hilelin cem'idir. Ve lâkin, (hile) lisanımızda kullanılan mânâda değil, çare mânâsınadır. (Hile-i şerriyye) şerî olan çâre demektir. Ve illâ, şeriati garranın sahası, hud'a hastalıklarından muarrâdır. Subutu nesep babında, "Nesebin ispatı için, ihtiyal bile olunur" tâbirinin dahi mânâsı, budur ki, çare aranır, demektir.

Mesele: Zevcesine "Eğer sana bundan böyle takarrüp edersem, sen üç talâk ile boş ol" demiş olan kimse, müebbet iylâ etmiş olduğundan, fey ederse, zevcesine beynuneti kübrâ iyka eylemiş olur. Fey etmeyip aradan dört ay geçerse, beynûneti sugra iyka eylemiş olur.

Bu beynuneti sugra, iki mislinin ona inzimamı ile, kübra olabilir. Çünkü, iylâ müddetsiz olmak cihetiyle, müebbet demek olduğundan, ilk beynunetten sonra edilen nikâh tecdidinde, dört ay mürur edip, bilâmâni - mukarenette - bulunmazsa, zevce yine bâin düşer. İkinci defa nikâhın tecdidinde dört ay bilâmâni mukarenet vuku bulmazsa, müebbet iylâ, bu üçüncü nikâha dahi, sirayet etmekle, bir talâkı bain daha vâki olarak, beynuneti kübrâ olur.

Mesele: Bir kimse, iki zevcesi var iken, üçüncü bir zevce daha tezevvüç edip, üçüncüye "Eğer ben eski zevcelerime takarrüp edersem, benden üç talâk boş ol" dese, onlardan birine - mukarenette - bulunmakla, üçüncü zevcesi üç talâk ile mutallâka olur. Eğer onlardan hiç biri ile - mukarenette - bulunmayarak, aradan dört ay geçerse, haklarında iylâ vâki olarak, o iki - eski zevce - bain düşer. Üçüncü zevceye, hakkında muallâk olan talâkı selâse, vâki olmaz.

— 726 —

ZIHAR:

Hisâr vezninde olan (zihâr) muzahere gibi, mufaale babından masdar olarak: Zevc zevcesini, valide, kayın valide, bacı ve süt bacı gibi, kendisinin ebediyyen mahremi  bulunan, bir kadının - bakmak câiz olmayan - mevziine benzetmek mânâsında, ıstılahtır.  Bu, cahiliyye talâkından olup, meşhur olan tâbiri "Sen bana annemin zahrı (arkası) gibisin." olduğu için, "Zıhar" diye mârûf olmuştur.  Meselâ: Bir müslim kendi zevcesini, mahremi bulunan kadınlardan birinin bakması haram olan bir yerine, benzeterek "Sen bana anamın arkası yahut karnı gibisin" demek, zıhardır.

Bu teşbihi eden kocaya, (müzahir) ve o zevceye (müzaher minha) tâbir olunur.

Zıharın: Hükmü, şartı, rüknü vardır.

Zıharın hükmü: Keffaret ile zail olacak hürmettir. (Teşbih erkânından sonraki ifadeye bakınız).

Bu bapta asıl, sûre-i mücadeledeki "İçinizde karılarını analarının yerine koyanlar" (Mücadele: 2) âyeti celîlesidir.

Zıharın şartı, rüknünde münderiçtir. Rüknü, âtîdeki ifadelerden anlaşılacaktır.

— 727 —

Mezkûr, teşbihin müşebbih ve müşebbeh ve müşebbehün-bih ve teşbih edatından ibaret, dört rüknü vardır.

Müşebbih: Zevcdir. Zevcenin zıharı, hükümsüzdür. 
Müzahir zevcin, âkil ve bâliğ ve müslim olması, şarttır. Sabinin ve mecnunun ve mâtûhun ve medhuşun ve baygının ve uyuyanın talâkı muteber olmadığı gibi, zıharı dahi muteber değildir. Zimmî boşamaya ehil olabilirse de zihara olamaz. Çünkü, keffaret ehli değildir. 

Sarhoşun, mükrehin, muhtiin ve malûm işaretiyle dilsizin, zıharı muteberdir.

Müşebbeh: Zevcedir. Yahut rees ve rakabe gibi, onun küllüne itlâk olunur uzvu  veyahut, nısıf ve rubu gibi, cüzü şâyidir.
Zevce: Menkuha veya mutedde bulunmak şartiyle, kitabiye, yahut sagire veya mecnûne ve gayr-i medhule, olabilir. 
Milki yemin ile - mevtue - cariye  hakkında, zıhar olmadığı gibi, mahalli talâk olmayan, ecnebiye hakkında dahi, zıhar olmaz.

Müşebbehün-bih: Gerek nesep ve gerek rıdâ' veya musaheret sebebiyle zevcin mahremi olan kadının, karnı ve sırtı ve uyluğu gibi, bakılması câiz olmayan yeridir.

Saç ve baş ve yüz el ve ayak, zıhar mevzileri, değildir. Binaenaleyh, zevcenin yüzünü validesinin yahut kızının yüzüne yahut yüzündeki beni, validesinin veya hemşiresinin benine yahut elini eline teşbih ile, zıhar edilmiş - dolayısiyle keffaret lâzım gelmiş - olmaz. 
— 728 —

Teşbih edatı: Teşbihe delâlet eden, sözdür. O da, ya sarih veya kinaye olur.

(Sen bana, - benden, benimle beraber - bence anamın yahut ananın arkası gibisin), (Ben sana müzahirim), (Sana zıhar ettim) tâbirleri sarihtir.

(Sen bana anam gibisin), (Sen bana anam gibi haramsın) tâbirleri kinayedir.

Tabiratı kinaiye, talâkta olduğu gibi, niyyete muhtaçtır. Sarih tâbiratın, niyyete ihtiyacı yoktur.

(Sen bana anam gibisin) demekle, zevc zevcesine, ikram veya zıhar yahut talâk niyyet ederse, niyyeti sahih ve gönlündeki vâki olur. Eğer bir şeyi niyyet etmez veyahut teşbih edatını kaldırarak, (sen ananısın, yahut sen benim anamsın) derse, kelâmı lâğv ve hükümsüz olup, sözün, âdiyen mânâsı, olan, hürmet ve ikram teayyün eder: Sen bana ana gibi muhteremsin, demiş olur. 

(Sen bana anam gibi haramsın) demekle, zıhara yahut talâka dâir, niyet ettiği mânâ, sarihtir. Bunda, tahrim lâfzının ziyade edilmesi, hürmet mânâsını almağa mânidir. Zevc, onunla bir şey kasdetmemiş olduğu takdirde, en aşağı olan mânâ, zıhardan başka bir şey olamaz.

(Sen bana anamın arkası gibisin) tâbiri, bu bapta sarih olduğu için, onunla, zıhardan başka bir şey sabit olmaz. Zıhar niyyeti olmasa dahi, sabit olan, odur.

Teşbihsiz zıhar olmadığı gibi, zıhar olan teşbih dahi, helâli harama, teşbih etmektir. Onun aksi, zıhar değildir. Binaenaleyh, zevc kendi mehareminden birinin, kapalı bir yerini görüp, zevcesine (onun örtülü mevzii, senin mestur mevziine benzer) demekle, zıhar etmiş olmaz.

Mezkûr teşbih ki, murad bu bapta zikrolunan veçhile, muteber olan teşbihtir. Cahiliyet örfünde, ebedî ayrılığı intaç etmiş olan, bir talâk

— 729 —
iken, şer'î mühir, onu keffaret ile zail ve muvakkat hürmeti, meydana getiren bir hüküm kılmıştır. 

Binaenaleyh, zevcesine zıhar eden kimse, keffaret ile mükellef olup, keffaret etmedikçe, o zevceye mukarenet etmek, yahut okşamak ve öpmek gibi, mukareneti davet eden, mukaddematta bulunmak, câiz olamaz. Eğer, keffaretten evvel, bu gibi hallerde bulunursa, tevbe ve istiğfar eylemek ve bir daha, böyle etmemek üzere, sebat eylemek lâzım gelir. Bundan dolayı, başkaca keffaret lâzım olmaz.

Zevce, zıharda bulunan kocasından, zevciyyet muamelesi için, keffaret talebinde, haklı olduğu gibi,  keffaretten evvel, kendisine yaklaşmaktan onu menetmekte, haklıdır.

Murafaa (duruşma) esnasında, hâkim zevcenin zararını izale için, zevci ya keffaret etmek veyahut boşamak üzere tazir eder. Eğer zevc, "Keffaret ettim" derse, yalancılık ile mârûf olmadıkça, hâkim onu tasdik eyler.

Zıharda nikâh bâkidir. Zıhar ile hâsıl olan hürmet, keffaretten başka bir tarik ile zâil değildir. Hattâ, müzaher zevceyi, kocası keffaretten evvel, tatlik ve ibane etmek, zıhara sakıt (vâki olan hürmeti zâil) kılmak iddetten veya diğer kocadan sonra, tezevvüç eylemek takdirinde bile, keffaret etmedikçe ona mukarenet, kendisine haram olur.

Zevc zıharını, bir vakit ile takyit etmiş bulunur ise, o vaktin geçmesiyle, zıhar sakıt olur: Zevcesine, meselâ "Bir seneye kadar sen bana anamın arkası gibisin" demiş olan kimse, bir sene içinde, keffaretten evvel ona mukarenet etmesi, kendisine haram olup, bir seneden sonra, vaktin geçmiş olması sebebiyle, keffaretin lüzumu dahi sakıt olduğundan, zevcesine - keffaretsiz - takarrüp edebilir.

Meşiyyetullaha tâlik, zıharı iptal eder.

Müteaddit zevcesi olan kimse, onların hepsine birden, zıhar etse, her biri için, başka başka keffaret lâzım olur.

— 730 —

Bir zevcesine, tekrar tekrar zıhar eden zevc dahi, müteaddit keffaretler ile mükellef olup, tekrardan tekit kasdettiğini, söylerse, meclis müteaddit olmadığına göre, sözü tasdik olunur.

Zıhar keffareti, iftar keffareti gibidir ki, keffaret niyyeti ile tahriri rakabe etmek ve ondan âciz ise, iki ay arka arkaya oruç tutmak ve ona da kadir değilse, altmış fakiri - akşamlı sabahlı - doyurmak veyahut onlardan, her birine ya aynen veya kıymeten, birer sadaka-i fıtır miktarını vermektir. (Kitabı savmın, keffaret faslına bakınız.)

Zıhar eden koca, memlûk olduğuna göre, ona oruçtan başka bir yol ile, keffaret etmek mümkün olamaz.

Tahrir ve oruç hakkındaki nass "temas etmeden önce" (Mücadele: 3) kaydiyle mukayyet ve doyurma hakkındaki nass, o kayitten mutlak bulunduğundan, mutlak, itlâki ve mukayyet, takyidi üzere câri olmak aslınca, siyam esnasında vâki olan mukarenet veya onun mukaddematı, keffaretin yeni baştan iadesini mucip olur.  İt'âm esnasında vâki olan, mukarenet ve devaisi ise mucip olmaz.
— 731 —

LİÂN:

İslâm dininde, zina ukubeti mucip, bir haram olduğundan, onun bir kimseye, isnadı dahi caiz değildir.

Zina isnat etmeğe (kazf) tâbir olunur ki, onun da ukûbet-i şer'iyyesi (dinî cezası) vardır.

Zinânın ukubetine (zinâ haddi) denilir. Kazfin ukubetine (haddi kazf) tâbir olunur.

Kazf edene (kazif) ve edilene (makzuf) denir.  İsnat olunan hususa (makzufünbih) denilir.

Yabancı hakkında, haddi mucip olan, kazf, zevceyn hakkında, liânı mucip olur.

Liân dahi, âtîde beyan olunduğu üzere, ayrılığı mûcip olduğundan, fıkıh kitaplarında, talâkın nevileri sırasına geçmiştir.

Liân (İnân vezninde), mufaale babından, masdar olduğundan mulâane mânâsınadır ki, lanetleşmek demektir. (Telâun) ve (iltiân) dahi, denir: Beşincisi, lânet ve gadap olmak üzere,  yeminler ile tekit olunan, dört şehadettir. Sıfatı, âtiyen zikrolunur.

Liânın sebebi: Zevcin zevceye, kazf etmiş olmasıdır.

Liânın rüknü: Zikrolunduğu üzere, lian ve yemin ile müekket, şehadetlerdir.

Liânın ehli: Edayi şehadete ehil olanlardır. Binaenaleyh, zevceynin ikisi veya birisi, kazfda mahdut, yahut rakîk,veyahut gayr-i müslim, veya

— 732 —
dilsiz, yahut sabî, veya mecnun bulunur ise, aralarında liân cereyan etmez. Körlük ve sağırlık ve fâsıklık, mânî değildir. 
(Hindiyyede der ki, liân şehadetin mânâsına mebni, sâkıt oldukta nazar olunur: Eğer o mânâ, zevc canibinde ise,  ona hadd vurulur. zevce canibinde ise, ne hadd olunur, ne de liân olunur.)

Liânın hükmü: Tefrikten evvel dahi olsa, mülâaneden sonra, mukarenet ve mukaddematı, kocaya haram olmak ve aralarının tefriki, hâkime, vâcip bulunmaktır.

Bu bapta asl, sûre-i nûrdaki, âyâtı celîledir ki: "Kendi karılarına zina isnat edip de kendilerinden başka şâhitleri olmayanların şahitliği"(Nûr: 6)

Müslim ve hür ve âkil ve bâliğ ve nâtık olan,  bir zevc bu sıfatları hâiz olan, ve zinâdan ve onun töhmetinden afîf ve ârî bulunan, 
— 733 —
kendi zevcesine, dâr-ı İslâm içre, ve sarîhan zinâ isnat etmek,veyahut bu çocuk benden veya babasından değildir, diye ya kendinin veya kadının çocuğundan, nesebi nefy eylemek takdirinde, zevce hâkim huzurunda, hak talep eder, ve kazifte sabit olan zevc,  kazf ettiğini, ispattan âciz olur, ise,  liân lâzım gelir ki, zevceynin ikisine dahi, hâkim liân verir. Zevc zevcesine, hâkim huzurunda - sıfatı âtîyyesi - veçhile, liân ettiklerinde, hâkim aralarını tefrik eder.

Vâki olan firkat, bir talâkı bâindir. Vâki liân dahi, zevc hakkında kazf haddi, ve zevce hakkında zinâ haddi, makamına kaimdir.

Töhmetlerin şüyuu dahi, vukuu gibi mezmum olduğundan, kadın hakkında, efdâl olan, zevcinin bu beyinsizliğini setr edip, dâvâ eylememektir.  Dâvâ etmek takdirinde dahi, hâkim, ona işi örtbas etmesini emir ve tavsiye eder.

Zevce dâvada sebat edip, zevc kazfi ikrar etmemek, ve zevcenin beyyinesi bulunmamak takdirinde, liân sakıt olur.

Kocanın kazfi, ya kendi ikrarı veya zevcenin ispatı ile, sabit olmak suretinde, liân etmesi lâzım olup, imtinaı takdirinde, liân edinceye kadar onu, hâkim hapseder: Ya liân edip kurtulur veyahut nefsini tekzip eyleyip, kazf haddi ile hadlenir. 

Zevc eğer liân ederse hadden kurtulup, liân lüzumu zevceye müteveccih olur. Hâkim zevceye liân'ı emredip, zevce imtina eylerse, onu dahi ya liân edinceye kadar veyahut zevcini tasdik eyleyinceye kadar, hapseder.

Zevce eğer liân ederse, artık biribirine bakacak yüz, bırakmamış olduklarından, zevc boşamasa bile, hâkim onları ayırır.

Zevce, bu bapta zevcini tasdik etmek takdirinde, liân kendisinden mündefî olup, onun o tasdiki - an kasdin - ikrar demek olmadığından, dört defa dahi olsa,  kendisine zinâ haddi lâzım gelmez. 
— 734 —

Çocuktan nesebi selbi tarikiyle, kazfi zevcenin tasdiki takdirinde, neseb, çocuğun hakkı olmak hasebiyle, ondan sâkıt olmaz (nesebin iptalinde, onlar tasdik olunmaz.)

Mürafaa sonunda, karı koca her ikisi, mülâaneden imtina edecek olurlar ise, şerîn hükmüne inkıyad etmemelerinden dolayı, hâkim onların ikisini dahi, hapseder.

Liân - vücuptan sonra - talâkı bâin ile sâkıt olur.  (Sükût eden geri gelmez) kaidesince, ondan sonraki evlenmede, liân hakkı artık avdet etmez.
Zevcenin zinâsı veya irtidadı, yahut şüpheli münasebette bulunmuş olması, ve kazf şahidinin ölmesi veya ortadan yok olması  ile dahi, liân sâkıt olur. Şahidin sonradan, âmâ veya fâsık ve (katl olunmadıkça) mürted olması ile, liân sâkıt olmaz.

LİÂNIN SIFATI:

Liânın sıfatı (sureti): Kitap ve sünnetten olan, nassı şerinin, nâtık olduğu veçhiledir ki, hâkim karı kocayı - yüz yüze getirerek - iltianı, evvelâ kocaya emreder. Zevc dahi: "Eşhedü billâh ki, ben buna zinâ isnat etmekte sadıklardanım" der.  Ve bunu dört defa söyler. Beşincisinde: "Eğer ben yalancılardan isem. ." diye, kendisine Allahın lânetini okur. Sonra, hâkim zevceye hitaben: Sen dahi, iltiân et, diye, emretmekle, zevce dahi: "Eşhedü billâh ki, bu bana zinâ isnat etmekte yalancılardandır..."der ve bunu dört defa söyler. Beşincisinde: "Eğer o sadıklardan ise,"diye, kendisine Allahın gadabını okur.

Zevceyn, bu suretle mülâane ettiklerinde, hâkim, zevce ayrılmayı emreder. O dahi, boşama ile, ondan ayrılır. Eğer zevc, boşamaktan imtina ederse, hâkim kendilerini ayırır.

— 735 —

Zevceyn, liândan, vaz geçtikten sonra, aralarını tefrik etmemesini talep etseler, hâkim onlara icabet etmez.

Kendilerinin ayrılmağa rızaları olmasa bile: "Ben sizin aranızı tefrik ettim" diye, ayrılmağı hükmeder ki, zevciyyet bir talâkı bâin ile, kesilmiş, olur. 

Hâkim yanılıp ta, liân kelimelerinin, ekserinden sonra dahi tefrik etse, hükmü sahih olur. Eğer liân kelimelerinin azından, yâni bir veya ikisinden sonra, tefrik ederse, sahih olmaz.

Liân kendi nezdinde olan hâkim, onları tefrik etmeden mâzûl veya merhum olursa, ikinci hâkim, liânı yeniden icra eder.

Zevceynin ayrılmaları, yalnız liân ile değil, hâkimin hükmü ile olacağından, liândan sonra ve tefrikten evvel, zevciyyet kaim olmakla, zevcin zevceye talâkı vâki, ve iylâ ve zıharı sahih olur. Ve vefat vukuunda, tevarüs câri bulunur.

Şu kadar ki, zevcin ona takarrubu, yahut bunun mukaddemat ve devaisinde bulunması câiz olmaz.  Meğer ki, nefsini tekzip etmiş ola. O halde, nikâh yenilenmeksizin takarrubu dahi helâl olur.

Zeyd, zevcesi afîfe Hinde, bire zâniye diye, kazf eylemekle, Hind Zeydi, mucibiyle mutalebe edip, liân şartları mevcut olmakla, liân teklif olundukta, Zeyd nefsini tekzip etmeyip, liândan iba etmekle, veçhi şerî üzere iltiân ettiklerinde, hâkim Hindi Zeydden tefrik eylese, Hind Zeydden mübâne olur mu? Cevabı Olur. Bu sûrette, Hindin iddeti munkaziyye oluncaya kadar, nafakası Zeyd üzerine lâzım olur mu? Cevabı: Olur.

— 736 —

İNANET, CİBAB VEYA HISA SEBEBİYLE MÜFARAKAT:

İnanet: İnniniyyettir. İnnin, erkeklik uzvu - kudretsiz olarak - mevcut olandır. Nâdir olarak yaradılıştan, ve en çok ihtiyarlıktan ileri gelir.

Cibab: Mecbubiyettir. Mecbub: Tenasül uzvu, kesik olandır. Hisâe: Hasîliktir. Hasî: Husyeleri kopuk (yok) olandır.

Evvelki, ak ağalık ve ikincisi ile üçüncüsü, tavâşîliktir ki, bunlar, kadına yaklaşmaya mâni olan hallerden, ve erkeğin ayıplarındandır.

Kadının dahi, tenasül mevziinde, ona yaklaşmaya mâni, çatıklık, yahut ur gibi ayıplar olabilir ki, öylesi, tenasül uzvunun fena teşekkülünden ibarettir. '

Kasm babının sonlarında geçtiği üzere, zevciyyette, kocaya şer'ân vâcip olan, zevcesine - bir kerre olsun - muvakaa etmektir. Ondan sonra, zevcenin - bu husustan dolayı - zevcinde husumet hakkı olmaz ise de, kendinden mâni olmayan, ve zevcinin bu baptaki mâniine - nikâhtan sonra - rızası bulunmayan kadının muhayyerliği, ve husumet hakkı olur ki. dilerse dâva ederek, zevcinden, hâkimin hükmü ile, ayrılabilir.

Onun bu baptaki hiyarı, ihmal üzerindedir: Zevcini - bilâ rıza - innin, yahut mecbub veya hasî, bulup da, bir zaman dâvâ etmeyen veyahut dâvâ edip de, bir müddet dâvayı terk eyleyen, zevcenin dâva hakkı, sâkıt olmaz.

Kendinde, o gibi ayıp olan kadının, bir şey demeğe hakkı olmadığı gibi, her ikisi ayıpsız olmak hasebiyle fiilen karı koca olduklarından sonra, kocada hâdis olan, ananet sebebiyle dahi, zevcenin muhayyerliğe, kazaen hakkı olamaz.

Kocasının ayıbına nikâhtan evvel bilgisi veya nikâhtan sonra rızası olan kadının dahi, muhayyerliği bulunamaz.

Kendinde kusur olmayıp, zevcinin ayıbına dahi, nikâh vaktinde bilgisi ve nikâhtan sonra onu işittiği halde, rızası olmayan kadının zevci, innin olduğuna, ve kadını kendiliğinden bırakmadığına göre, kendisi hürre ve

— 737 —

bâliğa ise, hâkime müracaatle dâvâ edebilir. Hürre olmayanın hiyâr hakkı, mevlâsına âit olur ve henüz gayr-i baliğa bulunanın bülûğuna intizar olunur. Hâkim, ona dokunmuş olup olmadığını kocasından sorar.

Zevc, kendinin dokunmadığını, ikrar ederse, hâkim onu imhal (yâni murafaa vaktinden itibaren, kamerî bir sene kendisini, tecil) eder.

Hâkimden başkasının teciline itibar olunmaz. O müddet içinde - ki, mutedil iklimler ahalisine göre, dört mevsimin insanların bünyelerince, tesirâtı görülmüş ve tam bir tecrübe hâsıl edilmiş olur - zevc bir defa olsun, vâsıl oldu ise, ne âlâ, vâsıl olamamış ise, kendinin tatlikinden imtinaı, ve zevcenin ayrılma talebinde ısrarı  üzerine, hâkim onları ayırır ve bu suretle zevceyn arasında bir talâkı bain, vukua gelmiş olur.

(Kadın, tam mehrini alır ve iddet bekler. Aralarında tevarüs cereyan etmez.)

Eğer zevc murafaa esnasında, inanetini ikrar etmeyip, birleştiğini iddia ederse, kadın bâkire olmadığına göre söz - yeminle - zevcindir.

Zevcin iddiasına karşı, zevce kendinin bekâretini iddia eylerse, muayene ettirilir.

Bakan kadın (bir olmak kâfi ve iki olmak ihtiyattır): Bâkire değil derse, söz yine - yeminle - zevcindir.

Zevc yemin ederse, kadının hakkı kalmaz olur. Yemine yanaşmazsa eski minval üzere, bir sene tecil olunur.

Bakan kadın, zevcenin bâkir bulunduğunu söylerse, söz - yeminsiz - zevcenindir.

Kadın, bâkire olmayıp da, bekâretinin, başka sebep ile, meselâ parmağı ile izalesini iddia suretinde dahi, zevc - yemini ile - tasdik olunur.

Husûmetin iptidasındaki yeminden nükûlde, zevc tecil ve intihadaki nükûlde, zevce tahyir edilir, demektir.

Tecil müddetinde, ramazan günleri ve zevcin hac zamanı ve gıybeti, zevcenin âdet günleri, hepsi hesaba dahil edilir.

Gerek zevc ve gerek zevcenin, az çok, hastalık müddeti ve bilhassa, zevcenin, hac ve bulunmadığı zamanı, hesap olunmaz.

— 738 —

Husûmet sırasında, zevc, küçük yani çocuk veya marîz, yahut ihramlı ise, tecilin başlama zamanı, bülûğdan ve ifakattan ve ihlâlden sonra olur.

Hâkimin tecili, innin ve o hükümde olan, hasî hakkındadır. Mecbûb sagir olsa dahi, tehirde fâide olmadığı için, mütalebe hakkı olan, zevcesinin dâvâsı üzerine, hâkim onu tecil etmeyip, derhal aralarını tefrik eder.

Gerek mecbubta ve gerek innin ve hasîyde, tefrikten sonra olan, ikinci evlenme için, hiyâr hakkı kalmaz.

— 739 —

İDDET:

Sayı mânâsına olan adetten alınan, iddet: Kadının kocasından ayrıldıktan sonra, başkasına varamayıp,  malûm olan müddet beklemesidir.
O müddeti beklemeğe (itidad) ve o beklemekte olan kadına (mutedde) denilir. 

İddetin: Mucibi, nevî, rüknü, mahzuru vardır.

İddet: Çocuk yatağının, gebelikten beri olduğu, bilinmek ve eşlerin haysiyyet ve itibarı gözetilmek  için konulmuştur.

İddetin mucibi: Ya dühulün husulü veya halvet, yahut vefatın vukuudur.

Zevcin vefatında; zevce, hakikaten ve hükmen (medhule) olmasa, ve vefat eden zevc, yahut onun zevcesi veya her ikisi, küçük yaşta, bulunmuş olsa bile, akdin sahih olması şartiyle, ona iddet lâzım olduğu gibi, tatlîk ve tefrik sûretinde dahi, zevce fâsiden menkuha bile olsa, duhulün vukuu veya halvetin husulü şartiyle, ona iddet lâzım olur.

Zevcin meyyiten mufarakatinde, İddetin lüzumu için, şart olan: Akdin sahih olmasıdır. (Fakat zinâ için, iddet olmaz.) 
Ölmeden ayrılıkta, ayrılık gerek talâk ve gerek fesih ve tefrik suretiyle olsun, İddetin lüzumu için şart olan: Duhul veya halvettir. 
İşte buna binaen, iddet şöyle tarif olunur: Ölüm ile yahut duhül veya halvet ile, müekked olan,  milk-i nikâhın,  veya muteber firaşın zevali,  ve bir de şüpheli takarrub sebebiyle, kadına  lâzım gelen tarabbus ve intizar  ve tevakkuftur.
— 740 —
Nikâh, menkuhalara ve firaş, ümm-ü veledlere  ve şüpheli takarrublara (hataen zifafa),  göredir.

İDDETİN NEVİLERİ:

Tarabbus müddeti: Yâni iddet müddetinin, ne suretle sona erecek diye, bekleme müddeti: Kurû ve eşhür ve doğurmak ve ebadi eceleyn, ile olmak üzere, mütenevvi olduğundan, iddette dahi bir kaç nevi hâsıl olmuştur. (Bunlar aşağıda izah olunur.)

Kurû, hayiz mânâsına olan (kure) nin cemîdir.

Eşhur, ay mânâsına olan (şehr) in cemidir. Murad, kamerî aylardır.

Hamlin vaz'ı; çocuk doğurmaktır.

Eb'ad-i eceleyn: Talâk ve vefat iddetlerinin, en uzunu demektir.

Kurû ile iddet: Hayiz görüp de,  kocasından bain veya rec'î talâk, yahut fesih tarikiyle, ayrılmış olan ve gebe bulunmayan - medhüle veya o hükümde - olanlar, hakkındadır  ki, o kadın müslimin nikâhında kitabiye dahi olsa,  hürre olduğuna göre, tam üç hayiz  ve hürre olmadığına göre,  tam iki hayiz görmedikçe, başka kocaya, varamaz.
— 741 —

Bidiyyen (yâni sünnet hilâfı olarak), tatlik olunduğuna göre, tatlik edildiği hayız hesaba dahil olmaz.

Hürre - beyan olunduğu üzere, - üçüncü ve hürre olmayan, ikinci hayizden pâk olmakla,  iddet sona erer. Ondan sonra, diğer kocaya nikâh akdolunabilir.

Talâkı rec'î ile mutallâkaya göre, zevcinin ricat hakkından kesilmesi dahi, İddetin inkizası ahkâmındandır.

(Talâkı rec'îden olan iddet içinde, âzâd edilen cariyenin iddeti, hürre iddetine münkalip olur. 

Cariye-i mutedde, eğer talâktan kesilmiş ve yahut zevci vefat etmiş ise, iddeti hürre iddetine inkilâp etmez.)

Hayiz sahibi iken, hayzi büsbütün kesilmiş olan kadın dahi, iyas sinnine ermedikçe, eşhur ile iddet tutmayıp, hayiz ile mutedde olur. Ve bu suretle, iddet müddeti, çok uzayabilir.

Eşhür ile iddet: İki nevidir. Biri sagire yahut âyise  hakkında, âdete bedeldir ki. küçük veya ihtiyar olmasına mebni, hayiz sahibi olmayan, ve baliga olup da, hayiz görmemiş bulunan, gayr-i hâmil medhule kadın, mutallâka oldukta, her ay bir âdet makamına kaim olmak üzere, hürre ise üç, ve gayr-i hürre ise bir buçuk, ay iddet bekler.

Mebdei: Ayın evveli olursa, hilâl ve evveli olmazsa, otuz gün olarak hesap olunur.

İddet esnasında hayiz gören, murahika iddetini hayiz ile yeniden başlatır. Eşhurün hitamından sonra görülen hayzi, yeniden başlatmayı mucip olmaz.

Temiz halinin imtidadı ile, hayiz beklerken sinni iyasa eren dahi, o sinne erişmesinden itibaren, eşhur ile iddet bekler.

— 742 —
Diğeri: Zevcinin vefatı üzerine ayrılışta, gebelik olmadığına göre, akdi sahih olan hürre hakkında  dört ay ve on gün hürre olmayan hakkında, iki ay ve beş gün, iddet terettüp etmektir.

Ümm-ü veled olmayan cariyeye, iddet yoktur. Yâni bir kimse, veledi kendinden sabit olmayan, odalık cariyesini, azatlı ve azatsız olsun - iddetsiz olarak - başkasına tezviç edebilir. Ümm-ü veledi dahi, itaktan evvel, - bilâ iddet - tezviç eder.

Ümm-ü velede iddet, efendisinin vefatında yahut azat oldukta, lâzım olur.

Efendisi, vefat, yahut kendisini azat etmiş olan, gayr-i hâmil ümm-ü veledin, iddeti, ve şüphe ile olan yahut fâsid bulunan, nikâh ile - takarrüb edilmiş - olan, gayr-i hâmil kadının vefat ve firkat suretlerindeki iddeti dahi, - hayiz sahibi olduğuna göre, - kurû ile ve olmadığına göre, eşhur ile hesap olunur. 
Doğurmak ile iddet: Gebeler içindir ki, zevcinden gebe olarak, ayrılan kadın, doğurmadıkça diğer kocaya gidemez. Zevci gerek ölmüş,  gerek kendisini boşamış ve yahut aralarında fesih ve tefrik veya mütareke vâki olmuş  olsun ve kendisini, gerek hürre veya memlûke, yahut müdebbire veya mükâtebe veya ümm-ü veled veya müstesaat  ve müslime veya kitabiye bulunsun, ve karnındaki çocuk, gerek nesebi sabit veya gayr-i sabit olsun.
— 743 —

Haml ile mûtedde olan kadın için, doğumdan başka iddet olmayıp, kadıncağız, zevcinin talâk veya vefatından bir gün veya bir saat sonra dahi, doğurmuş olsa, iddeti sona ermiş olur. Doğurduğu çocuk, birden ziyade ise, müddetin hitama ermesi, son çocuğun doğması iledir.

Mutallâka-i rec'iyye, çocuğun ekserinin zuhuru ile, zevcinden bâin düşer.

Hılkiyyeti vâzıh ve aşikâr olanın - düştüğü -dahi, doğumu gibidir. Bâinen boşamış, ve iddet esnasında vefat etmiş, bulunan kimsenin medhule mutallâkası hakkındadır ki, o mutallâka, talâk, yahut vefat iddetlerinden hangisi - daha uzun - ise, onunla mutedde olur.

Tarafeyn indinde, meselenin hükmü, işte budur ki, talâk iddeti olan, meselâ: Üç hayiz munkazî olup da, vefat iddeti munkazî olmazsa, vefat iddetinin inkizasına intizar olunmak, lâzım gelir. Mevt iddeti munkazî olup da, talâk iddeti munkazî olmazsa, talâk iddetinin inkizası beklenir. 

Vâki olan boşama, rec'î olduğuna göre, gerek sıhhatte ve gerek maraz halinde, ika edilmiş olsun, nikâhın hükmü bâki olmakla, zevcin iddet esnasında vefat etmesiyle, talâkın iddeti münhedim olarak, kadına - ittifakla - vefat iddeti teayyün eder ki, vefat gününden itibaren, dört ay ve on gün, bekler. Çünkü, nikâh mevt ile zâil olmuştur.

— 744 —
İddetin nevileri, bunlardır ki, zikrolundu. Hülâsası, ahvalin ve zevatın ihtilâfı ile, muhtelif olmaktır: Medhule ve o hükümde olan kadın, her ne sûretle olursa olsun, zevcinin hayatında ayrılmışsa, - hayiz sahibi - hürre olduğuna göre, üç ve hayiz sahibi memlûke olduğuna göre, iki hayiz ile mutedde olur. Hayiz sahibi olmayan hürre, üç ve hayiz sahibi olmayan memlûke, bir buçuk ay ile mutedde olur. Medhule olsun olmasın, sahih akd ile menkuhası bulunduğu, zevcinin vefatiyle ondan ayrı düşen, kadın ve kız, hürre ise, dört ay ve on gün, ve gayr-i hürre ise, iki ay beş gün, ile mutedde olur. Bunlar hâmile olmayan hakkındadır. Hâmilenin iddeti, ancak doğum iledir. Talâkı fâr ile mutallik olan kimsenin, medhule zevce-i mutallâkası, iddet esnasında, zevci vefat etmek takdirinde, zikrolunduğu üzere - eb'adi eceleyn - ile mûtedde olur. 
İddetin başlangıcı, ayrılığın vuku bulduğu zamandır ki, zevcin talâkını veya vefatını, ve fesih veya mütareke ile firakını, müteakip mutedde olması lâzım gelen zevce, iddet beklemeğe başlamış olur. 

İddet sebebi olan, talâkı, yahut vefatı, kadının bilmesi lâzım değildir. Kadın kendisinin mutallâka olduğunu, yahut zevcinin vefat ettiğini, bilmese bile, muayyen müddetin geçmesiyle, iddeti son bulmuş olur. Hattâ, talâk veya vefat haberi, kendisine İddetin inkizasından sonra, vâsıl olan kadına başkası ile evlenmek artık helâldir. Vâki talâkın, zevc tarafından ikrar veya inkârı müsavidir.

Zevcesini boşayıp ondan sonra, talâkı inkâr eyleyen kimsenin, aleyhine beyyine ikame olunarak - ayrılmağa - hâkimin hükmü lâyık olmak suretinde, iddia, şevvalde ve hüküm, muharremde vâki olsa, iddet hüküm vaktinden değil, talâk vaktinden muteber olur.

İddetin rüknü: Hurumatın lüzumudur ki, muteddenin diğer kocaya tezevvücü ona ve tezevvüç edene, ve iddet evinden çıkması kendisine haram olmak, ve hemşiresini, yahut hala veya teyzesini tezevvüç etmek, onun zevcine haram olmaktır.

— 745 —

İddeti içinde, zevcenin dört zevce tezevvüç edememesi ve mutedde hürre olduğuna göre, onun üzerine, zevcinin, başkasına memlûkesini tezevvüç eylememesi dahi, hurumat cümlesindendir.

İddet, boşayan zevcin gayrisi için, nikâh mânâsından ise de, onun nikâhına, mâni değildir. Ve onun, iddet ve adet üzere, talâkı ika etmesi dahi, sahihtir. Bu da, nafaka gibi, iddet hükümleri cümlesindendir.

Mutallâka, iddetinin sona erdiğini söylemek, ve mutallik kocası, onu tekzip etmek suretinde, zevcenin sözü - eğer müddet ona mütehammil ise - yeminle kabul olunur.  Eğer müddet ona, mütehammil değil ise, kabul olunmaz. 

İddetin mahzuru: Mûtedde, iddet menzilinden çıkmak, ve talâkı baine göre, tetayyüp ve tezeyyün etmektir. Nitekim, Hidad faslında mezkûrdur.

İddet evi ve diğer tâbir ile iddet menzili: Zevceynin aralarında zevciyyet kaim iken, oturdukları evdir.

İddet müddetinde, kadın oraya mülâzim olup, zaruret olmadıkça, harice çıkamadığı gibi, şer'î hakkı olduğu için, kendisi oradan ihraç dahi olunamaz. (Talâkı rec'î ve bain ahkâmına, ve hidad faslına bakınız.)

Ehlî kitap, İddetin vücubünü mutekid olduklarına göre, onların zimmî olanlarının, kendi mutallâka ve muhalefetlerine dâir iddet - ittifakla - lâzımdır.

(Harbînin mutallâkası olan kadına - harbiyyeye - bilittifak - iddet yoktur.)

İddetin vücubünü mutekid olmadıklarına göre, onların mutallâka veya muhallefesi, gebe değil ise, imam indinde iddet dahi lâzım değildir.

Binaenaleyh, onu bir müslim veya gayr-i müslim- derhal - tezevvüç edebilir.

— 746 —

Gebe ise, - ittifakla - doğurma iddeti lâzım olduğu gibi, müslimin zevciyyetinden mutallâka veya muhallefe olan, zimmî kitabiyyeye dahi- gebe olsun olmasın, ve onlar iddeti mutekid bulunsun veya bulunmasın - iddet ittifakla lâzımdır. Çünkü, müslim onu, mûtekiddir.

Dâreynin tebayünü ile, zevcinden müfarik olan mesbiyye, gebe olmadıkça, ona iddet lâzım değildir. Çünkü, iddet - vâcip olduğuna göre, - ibad hakkında vâcip olup, harbî bundan hariçtir.

(Mesbiyye, düşman memleketlerinden sürülüp getirilen kadın demektir.)

İslâm dinini veya ehli İslâmın zimmetini, kabul ederek, dâr-ı İslâma gelen ve yahut mesbiyye olarak gelip, burada müslime veya zimmiye olan kadın dahi böyledir ki, ona da iddet lâzım olmaz. Meğer ki, gebe ola. O halde, doğurmadıkça tezevvüç olunamaz.

İDDETEYNİN TEDAHÜLÜ:

Mutedde olan kadın, bir şüpheye mebni, muvakaa edildikte, sebep teceddüd ettiği için, bir iddet daha lâzım gelmekle, iki iddet tedahül etmiş (birbirinin içine girmiş) olur, şöyle ki: Bir kimse kendinin bainen mutallâkasını, rec'îyyen mutallâkası gibi, iddet esnasında kendisine helâl olur, zanniyle - muvakaa - eylese, yahut iddet beklemekte olan meptutesini (yâni üç talâk ile boşadığı zevcesini), -hullesiz- tezevvüç ve ona dahil olduktan sonra, nikâhın fesadına mebni, araları tefrik olunsa ve yahut bir mutedde - hataen - bir kimse ile zifaf olsa, yahut zevcinin vefatından veya tatlik etmesinden dolayı, henüz mutedde bulunan kadını, bir kimse - fâsiden - tezevvüç edip, takarrup ettikten sonra, aralan tefrik edilse - ki işte bunlar "şüphe ile vika edilme" nevileridir - kezalik, bir kimse kendinin muteddesini şer'î nikâh ile tezevvüç edip - duhulden sonra ve hattâ, duhulden ve halvetten evvel -  yine tatlik eylese, ikinci olarak lâzım gelen iddet, evvelki ile tedahül edip, kadının gördüğü hayiz, iddetlerin ikisine de mahsup olur:
— 747 —

İkinci iddet, kendi sebebinden başlayarak, evvelkinin müddeti tamamladıktan sonra, ikincinin noksanı itmam olunur. Meselâ, ikinci takarrüp - ki, şüphe ile muvakaadır - üç hayiz ile itidad halinde bulunan kadının, bir hayiz gördüğünden sonra, vukubulsa ona ikinci defa, müstakil üç hayiz dahi görmek lâzım gelmeyip, gördüğü ilk hayiz kendinin, birinci iddetine âit olduğu gibi, ondan sonra göreceği iki hayiz dahi, ona ait olarak, birinci iddet, onlarla hitam bulmuş olmakla beraber, o iki hayiz, hem de ikinci iddetine mahsup olarak, onun yalnız bir hayiz ile, itmam olunması lâzım gelir.

Eğer, ikinci - muvakaa - hayiz görmeden vuku bulmuş ise, ona üç hayizden başka bir şey lâzım gelmez ki, o üç hayiz, altı hayiz makamına kaim olur.

Eşhur ile olan iddet dahi öyledir ki, ayise olan mutallâka, iddeti arasında - şüphe ile mevtue oldukta - iddetler tedahül etmekle, ikinci iddetini, - geçen hesap veçhile - eşhur ile itmam eder.

Vefat üzerine, mutedde olan kadın, eşhur ile itidadı esnasında - şüphe ile mevtua - olur ve kendisi hayiz sahibi dahi, bulunur ise, gördüğü hayizi üçe iblâğ ve ikmal eder. Eğer eşhur esnasında kan görmediyse, tam üç hayiz görmek lâzım gelir.

Gerek talâk veya fesih muteddesi ve gerek vefat muteddesi, gebe değil iken, iddet esnasındaki - şüphe ile - mevtue olmak sebebiyle gebe olsa, biri kurû veya eşhur ile, ve diğeri doğuma mebni olmak üzere, iki iddet lâzım geleceğinden, bunlar tedahül etmekle, kadıncağızın iddeti, ancak doğum ile munkaziye olur. Meğer ki, zevcin vefatından sonra hâdis olan gebeliğin, zinâdan ileri geldiği tebeyyün etmiş ola.

Zinâ için iddet olmadığından, o halde kadın ancak, vefat iddetiyle mutedde olur.

Nitekim, sabî zevcin vefatından sonra, hâmil olan kadın, zevcinin vefatında hâmile olmadığı için, - icmaan - vefat iddeti ile mutedde olur.

İDDET NAFAKASI:

Nafaka, kitabı nikâhın sonunda zikrolunduğu üzere: Taam ve giyim ve süknadan (mesken) ibaret olmak üzere, tarif olunur ise de, İddete âit olan nafakadan - müddet ekseriyetle mümted olmadığı için - giyim sâkıttır.

— 748 —

(Çocuk olduğuna göre, hadane hakkı için, babına bakılsın.)

Zevcenin nafakası, erkeğin nezdinde, hapsi nefs etmiş olmasının mukabili (karşılığı) olmak üzere, zevc üzerine vâcip olduğu cihetten, ivaza benzer,  bir sıla olduğu gibi, iddet nafakasında dahi, zikrolunan - hapsi nefs - mânâsı melhuzdur. Onun için nafaka İddetin lâzimesinden olmuştur.
Her firkat - ki, iddeti mûcip ve zevce canibesinden taksîratsızdır - nafakayı mûciptir. 

Duhulden evvel mutallâka olan zevceye, iddet lâzım olmadığı gibi, nafaka dahi, lâzım değildir.

İddetin, nafakayı mucip olmasından (vefat iddeti) ile (masiyet firkati)iddeti müstesnadır ki, şerî sahih nikâh ile, menkuha olanın  zevci vefat etmek suretinde, kendisi medhule olsun olmasın, ona iddet lâzım ve nafaka gayri lâzımdır. Çünkü, bu ihtibas, mahzâ şer'î bir haktır. Hattâ, zevcenin medhule olup olmaması, müsavi olmuştur.
Mâsiyet firkatinde dahi, mâsiyet zevce canibinde vuku bulduğuna ve meselâ, irtidat veya zevcin oğlunu takbil etmiş bulunduğuna göre, onun medhulesine, iddet lâzım olmakla beraber, hakkını iskata, kendisi sebep olduğu için, nafaka sâkıttır. 

Vefat muteddesi gebe dahi olsa, ona terekeden ayrıca nafaka takdir olunmaz. (Ümm-ü veled olan cariyenin, terekeden nasibi olmadığı cihetle, efendisi müteveffa olup, kendisi hâmile bulunmak sûretinde, ona terekeden, takdir olunur.)

— 749 —

İddet nafakası, İddetin sonuna değin, devam eder. Hattâ, eşhur ile iddet beklemekte olan murahika, iddet esnasında kan görmekle, kendisine İddetin istinafı lâzım geldikte, yeni iddetinin sonuna kadar, kendisi nafaka alır.

Tuhurun uzaması ile, hayiz beklerken sinni iyasa eren mutedde dahi iyasa ulaştıktan sonra, eşhur ile edeceği İddetin nihayetine değin nafaka alır.

Nafaka, zevcenin hakkı olmak hasebiyle, hâkim tarafından takdir olunmayarak, ve bu hususta zevcenin talep ve murafaası vaki olmayarak, iddet müddeti geçerse, sâkıt olur.

Muteddeye rıza ile yahut hâkimin hükmü ile takdir edilmiş olan nafaka, iddet müddetinin geçmiş olmasiyle, sâkıt olmaz.

— 750 —

HİDAD VEYA İHDAD:

Hidad veya İhdad (if'al babından):

Tezeyyün ve tetayyüp (süslenip koku sürünmek) ten içtinaptır.

Zevci vefat eden, yahut talâkı bâin ile, zevcinden mutallâka olan, muteddeye, müslime ve mükellefe olmak şartiyle, hidad vâciptir.

Hidadın vücubünde, nikâhın sıhhati dahi şart olup, gayr-i müslime ve gayr-i mükellefe olan, muteddeye hidad lâzım olmadığı gibi, nikâhı fâsid bulunan muteddeye dahi, hidad lâzım değildir.

Başkasının memlûkesi olup, sahih nikâh ile menkuha, iken, zikrolunduğu üzere, mutedde olan cariye dahi, nikâh nimetinin kendisinden zevaline mebni, vücuben ihdad eder:

Süslenemez, siyah renkli dahi olsa, ipekli elbise giyemez, sık tarak ile başını tarayamaz, eline kına ve emsalini koyamaz, özrü olmadıkça, gözüne sürme çekemez.

Ayrıldığı zevci, kendisine hidadta bulunmamasını emr ve tenbih dahi etse, hakkı şer'î olduğu için, mutedde onu terkedemez.

Duhulden evvel mutallâka olana, iddet olmadığı gibi, hidad dahi yoktur.

Talâkı rec'î ile mutallâka olan dahi, iddet müddetinde, hidad ile mükellef değildir. Kendisine zevcinin dönüşü memul oldukça, tezeyyün etmek, ona mendup bile, olur.

Mükellefe olmak şartiyle - mutlak surette - mutedde olan,  iddet beklediği evine müdavim olacağından,  gece ve gündüz dışarı çıkamaz.

Mutallâka ise. havayicini zevci görür. Muhallefe olup da, kimsesi yok ise. haceti için çıkar. Geceleri başka yerde kalmayıp, evine gelir.

— 751 —

Mutedde olan kadın, ne muteddesi olursa olsun, başkasına menkuha olamadığı gibi, mahtube (yani nişanlı) dahi, olamaz ki, başka bir kimse, onun tezevvücüne talip olmak, haram olur.

Vefat muteddesi olana: "Ben evlenmek istiyorum" gibi sarahat veçhile olmayarak haber göndermek câiz olur.

BAZI MESELELER VE HAL TARZLARI:

Nasrânî Hindin zevci, müslim Zeyd vefat etse. Hinde iddet lâzım mı? Cevabı: Lâzımdır.

Vefat iddeti (yahut talâk iddeti), vefat vukuu (yahut talâk vukuu), vâki olduğu anından mı, ve yahut vefat veya talâk haberinin vâsıl olduğu zamandan mı, itibar olunur? Cevabı: Vefat (veya talâk) ın vukuu zamanından itibar olunur.

Hindin zevci Zeyd, başka diyarda iken, Amr Hindi - her nasıl ise bilmeyerek  - tezevvüç edip dahil olduktan sonra, Zeyd gelip Hindi Amrdan tefrik ettirse, Hinde Amrdan iddet lâzım olur mu? Cevabı: Olur.

Hindin zevci Zeyd, başka diyarda iken, Zeydin vefatı şâyi olmakla, İddetin inkizasından sonra, nefsini Amre tezviç edip, Amr dahi Hindle cima ettikten sonra, Zeyd sağ salim gelip, Hindi tefrik ettirdikten sonra, Hindin iddeti munkaziye olmadan, Zeyd Hinde takarrüp eylemek câiz olur mu Cevabı: Olmaz.

Bu meselede, erkek dahi iddet beklemiş olur.

— 752 —

RİCALİN (ERKEKLERİN) İDDETİ:

Erkekler dahi; âtideki veçh üzere, bazı hallerde iddet bekler. 

1 - Dört zevcesi olan kimse, birini boşadıkta onun iddeti çıkmadan diğerini tezevvüç edemez.

2 - Mutallâkasının hemşiresini veya teyzesini yahut halasını almak murad eden kimse, onun iddeti çıkmadıkça, onların hiç biriyle evlenemez(vefat müstesnadır).

3 - Hürre üzerine câriye ile evlenecek kimse, hürreyi tatlik dahietse, onun iddeti bâki oldukça, gayrin memlûkesi olan cariyeyi kendisine nikâhlayamaz. 

4 - Mutedde olan kadın, iddeti munkaziyye olmadıkça, diğer zevce varamadığı gibi, ona rağbet eden diğer zevc dahi, onu tezevvüç edemeyip kadının iddetinin sona ermesini bekler.

5 - Zevcesini üç talâk ile tatlik etmiş bulunan kimse, onu tezevvüç etmek isterse, iddetinin sona ermesinden sonra, hulle vukuuna intizar etmek lâzım gelir.

6 - Cariye satın alan kimse, bir hayiz veya bir ay beklemedikçe, onu istifraş edemez ki, buna - istibra - tâbir olunur.

Birinin, gebe bulunan cariyesini tezevvüç eden kimse, o cariye doğurmadıkça, ona takarrüp eyleyemez. 
8 - Harbî olan - zatüzzevç - bir kadın, müslime olarak bize muhaceret etmek suretinde, hâmil olmadıkça, - tarabbüs - lâzım değil ise de, gebe olduğuna göre, doğurmadıkça onu tezevvüç, helâl olamaz. Alacak, kimse, o müddeti beklemek zorundadır. 
— 753 —

9-Dâr-ı harpten - sebiy olunmuş - yâni cebren sürülerek getirilmiş olan kadın dahi, bir hayiz görmedikçe, ve - hayiz görmeyenlerden ise - bir ay geçmedikçe, ona takarrup olunamaz.

10- Mükâtep olan câriye azat olmadıkça, onun nikâhı, ve kitabet bedelini ödemekten aczini izhar etmedikçe, onun istifraşı kendi mevlâsına helâl olmaz.

11 - Mürteddenin ve keza, ve seniyyenin ve mecusiyyenin, nikâhı için, İslâmına intizar olunur.

12 - Zinâda iddet olmadığı için, gebe bulunan zâniyeyi tezevvüçte beis yok ise de, doğuruncaya kadar, ona takarrup etmek helâl olamaz.

(Gebeliği, zinâdan olmayan gebe, mutedde olduğu için, onun - doğumu olmadan - nikâhı sahih olmayıp, zâniyyenin gebeliği evlenenin kendisinden ise, hamlinin vaz'ına, hacet olmaz.)

Hayiz, yahut nifas üzere olan kadının nikâhına mâni yok ise de, o haller, ona yaklaşmaya mâni olduğundan, temiz haline intizar edilmek, lâzım gelir.

— 754 —

HADÂNE:

Hadâne: (Kucağa almak ve kuluçka olmak, demektir ki) besleyip büyütmek üzere, yanında bulundurmak mânâsını, tezammun etmektedir. Sahibine (hâdine) tâbir olunur ki, valideye ve sâir ehli hadâneye, şâmildir.

Çocuğun nafakası - valideyni arasında, zevciyyet gerek kaim olsun, gerek olmasın - babaya ve hadânesi anaya âittir.

Evlâdın, mâlî menafiine, baba daha kaadir olduğu için, çocukların mâlî işleri ricale - (babalara) ve bedenî menafii - bu işe valide daha iyi bakabildiği için, - onların bedenî işleri, nisâya - analara âit ve muhtastır.

Pederler, infaka mecbur, ve valideler, hadâneye gayr-i mecburdur.

Hadâne erbabı tertip üzere, şunlardır: Anne, anne anne, baba anne, ana baba bir hemşire, anabir hemşire, baba bir hemşire, ana baba bir teyze, ana bir teyze, baba bir teyze, ana bir hala, ana baba bir hala, baba bir hala. 
Çocuğun erkek ise, yedi ve kız ise, dokuz yaşına kadar, hadâne hakkı kendi annesi var ise onundur.  Yok ise, ve yahut hakkı sakıt olmuş ise, sırasiyle diğer hadâne erbâbınındır. Erkek çocuk, kadınlardan müstağni oluncaya kadar, - ki, kavli müfti ile yedi yaş ile takdir
— 755 —
olunmuştur -  ona, annesinin hadânesi ehaktır. Ondan sonra babasına verilir.  Kız çocuk, rivayetin zahirinde, bâliğ oluncaya kadar, - ki, kavli müftâ bih üzere dokuz yaş ile takdir olunmuştur -  ona, annesi ve büyük anası, ehaktır.  Bülûğdan sonra, kız dahi, hıfz ve sıyanete muhtaçtır ki, onda da ana baba akvâ ve ehdâdır.

Gerek erkek ve gerek kız çocuk için, hadâne sinninden sonra ve bülûğdan evvel, ebeveyninden birini tercih etmekte, muhayyerlik yoktur. Annesinden ayrılacak yaşa vâsıl oldukta, çocuğu - muhayyirlik olmadan - baba alır.

Çocuğun menfaati itibariyle, anne hadâne hakkına malik olabilmek için, hür ve âkil ve emin, ve hıfz ve sıyanete kaadir, ve ecnebi zevcten hâlî olmak şarttır.

Mezkûr şartları hâiz olan valide, gayr-i müslime dahi olsa ve hattâ mecusiyye dahi bulunsa, çocuğa ehaktır. Çünkü şefkat, dinin ihtilâfı ile muhtelif olur şey, değildir. Şu kadar ki, müslim çocuk, dini teakkul edip de, küfre ülfet etmekten korkulursa, hadâne hakkı müddetinden evvel, dahi, gayr-i müslim annesinden alınabilir.

Zikrolunan şartlara binaen, cariye azat olunmadıkça, çocuğa ehak değildir. 

Lâkin çocuk, rakîk ise, mevlâya âit olduğu için, annesi ona ehak olamaz.

— 756 —

Âkile olmayan ananın, hadâne hakkı da, olmaz.

Ebe ve ölü yıkayıcı ve hamam ustası gibi, evde ve dışarıda, birçok iş ve meşguliyetleri olup da, çocuk hakkında emniyetli olmayan valide, hadâne hakkından, sâkıttır.

Mürtedde olup da, haps olunmaktan, ve facire olup da, kendi havasiyle ve hattâ, şuna buna hanendelik etmekle meşgul bulunmaktan, ve yahut çocuğu, ona buğz edenler arasında bulundurmakta olduğundan nâşi, veledini idareye ve siyanete kaadir sayılmayan, ana hadâne hakkından sâkıttır.

Çocuğun mahremi olmadan, yabancı bir kimseye varan, anne dahi hadâne hakkından sâkıttır. 

Validenin vardığı koca, çocuğa amca olmak gibi, yabancı değilse, hakkında hadâneye mâni olmadığı gibi, "mâni gidince memnû avdet etmek" kaidesince, yabancıya varmış olmak suretinde dahi, ondan ayrılmasiyle, -sâkıt olmuş olan- hadâne hakkı, avdet eder.

Daha musir - dar elli - iken, çocuğu meccanen hadâneden imtina eyleyen valide dahi, meccanen bakıcı bulunmak suretinde, hadâne hakkından sukut eder. Lâkin, çocuk babasının yanında iken, annesinden esirgenmez: Annesi her zaman gelip onu görebilir.

Valideden sonra, yâni onun, ya vefatına, yahut kabulden imtinaına,  veya hakkını iskatına,  mebni, hadâne hakkı anne annesinindir. Ondan sonra, baba annesinindir.

Hâdine, gerek çocuğun kendi annesi olsun, gerek onun gayri, hadâne erbabından biri bulunsun, hadâne hakkının sübut veya sukutuna, mütaâllik ahkâmda, müsavidirler. Birinde, mer'î bulunan şartlar, diğerinde daha mer'î ve muteberdir. Hadâne için, hiç birine cebir olunamaz. Meğer ki, çocuk başka meme, almamak ve yahut ne pederde, ve ne sabînin malında emzirme ücreti için, kudret olmamak suretiyle, hadâneye teayyün etmiş ola. O halde, cebir olunur. (Kitab-us-savmın, mübah kılan özürleri faslındaki ridâ bahsine bakınız.)

— 757 —
Çocuğun annesi, babasına nikâhlı, yahut rec'î mutedde olmadıkça,  hadâne ücretine müstahak olur. Ve bu ücret, ridâ ücretinden ve çocuk nafakasından başkadır.  Peder onu, bir meskende bulundurur. Ve hizmetçi lâzımsa, onu da tutar.

Rida kitabında mezkûr olduğu üzere, menkuhanın ve hattâ rec'î muteddenin, kendi çocuğunu hadâne ve emzirmek için, ücret istemeğe hakkı yok ise de, bir kimsenin zevcesi, o kimsenin diğer zevcesinden olan çocuğuna bakmak için, menkuhası olduğu halde dahi, ücret hakkı olur.

Çocuklu olsun, olmasın mehr-i muaccelini, almış olan nikâhlı, zevci yanından, ve mutedde iddet evinden, ayrılmadığı gibi, çocuklu olan mutedde, iddeti bittikten sonra dahi, çocuğu alıp - sefer mesafesi - olan mahalle, nakledemez.  Meğer ki, köyden şehre intikal etmiş ve yahut kendisinin nikâhlandığı, vatanına avdet eylemiş ola.

Bu istisna dahi, valideye muhtastır. Validenin gayri olan, hâdine, pederin izni olmadıkça, çocuğu bir yere nakledemez.

Hadâne hakkı bâki olan annenin, rızası olmadıkça, baba dahi çocuğu, anasının bulunduğu beldeden başka yere götüremez. 

Valide başka kocaya varmak, ve hadâne hakkı intikal edecek, kimse bulunmamak takdirinde, çocuk babaya kaldığında, validenin hakkı, avdet edinceye kadar, baba onu, sefer mesafesine kadar, nakledebilir.

Hadânede olan çocuğu, hâdine pederine, ve çocuk pederde kalmış olduğuna göre, peder, validesine göndermek, mecburiyyeti yoktur. Gelip görmekten menedilemez.

— 758 —

NESEBİN SÜBUTU VE İSTİLÂD:

Neseb: Ebeveyn cihetinden olan, iştiraktir.

Çocuğun nesebi, onu doğuran anadan şüphesiz sabittir.  Babadan sabit olmayabilir. 

Nesebin sübutü için, üç mertebe vardır: (3) Bu mertebeler,ileride aksamı firaş, olarak anlatılmıştır.}

Birincisi: Sahih nikâhtır. Fâsid nikâh dahi, doğum olduğu takdirde ona mülhaktır.

Bunun hükmü, neseb dîvetsiz  sâbit olmak, ve yalnız nefy ile müntefî olmayıp, sahih nikâha göre, liân ile müntefî olabilmektir. (Liân babına bakınız.)

İkincisi: İstilâddır ki, cariyeyi, âtîdeki beyan veçhile, ümm-ü veled kılmaktır.

Bunun hükmü, neseb dîvetsiz sabit, ve yalnız nefy ile müntefî olmaktır. 
Üçüncüsü: İstîlâdın olmamasıdır ki, teserrî suretinde, cariye ümm-ü veled olmamaktır.Bunun hükmü, neseb dîvetsiz sabit olmamaktır. 
— 759 —
Gebelik müddetinin en azı, altı aydır. Çoğu dokuz aydır. Gebelik müddetinin, en çoğu iki senedir ki, cenin döl yatağında, ondan ziyade kalmaz. 

Bunlar, nesebin tâyini, için tahdit edilmiş müddetlerdir. Neseb, zinâ ile sabit olamaz. Veled, firaş sahibinindir. Zâni mahrumdur.

(Firaş): Kadının, bir şahs için, doğurmağa, müteayyen olmasıdır. Onun sahibi: Zevc veya mevlâdır.

Zevcenin firaşiyeti, akd ile sabit olur. Onda - muvakaa - şart değil, içtima imkânı kâfidir.

Sürriyyenin (odalığın) firaşiyyeti, ancak onun - istifraşi - ile sabit olabilir ki, mevlâsı onu mukir bulunmuş olur.

Zinâ ile nesep sabit olmadığı gibi, - firaştan - altı aydan az zamanda hâsıl olacak çocuğun dahi, nesebi sabit olamaz. Zevciyyet hükmen olsun kaim iken, hamlin gecikmesine de, bir şey denilemez. Çocuğun zayi olmasından sakınmak gerektiğinden nesebin isbatı için çareler bile aranır. 
Bir kimse, bir kadın tezevvüç etse, ve tezevvüçten altı aydan daha az müddette, çocuk doğsa, neseb sabit olmaz. Eğer altı ay tamamında veya daha ziyade müddette doğar ise, neseb sâbit olur. 

Kadın iki çocuk doğurmak takdirinde, bunların birini nikâh vaktinden itibaren altı aydan bir gün evvel, ve diğerini bir gün sonra, doğursa, doğan çocukların hiç birinin nesebi, sabit olmaz.

— 760 —

Asl olan budur ki, mufarakatında, kendisine iddet lâzım olmayan kadının, doğurduğu çocuğun nesebi, zevcinden sabit olmaz. Meğer ki, doğum altı aydan az müddette vuku bulmakla çocuğun, ondan olduğu yakinen biline.

Kendisine iddet lâzım olan kadının doğurduğu çocuğun nesebi, zevcten sabit olur. Meğer ki, doğum, iki seneden fazla müddette vâki olarak, çocuğun ondan olmadığı, yakinen malûm ola.

İmdi: Duhulden evvel zevcesini boşayan kimsenin mutallâkası, talâk vaktinden itibaren altı aydan ekalde, çocuk doğursa, çocuğun nesebi o kimseden sabit olur. 
Duhulden sonra zevcesini boşamış olan kimsenin mutallâkası, iki seneye kadar dahi, bir çocuk doğursa, çocuğun nesebi, ondan sabit olur. 

Vefat suretinde, zevc gerek duhulden evvel ve gerek duhulden sonra vefat etsin (iddet lâzım olmakla) onun vefatı vaktinden itibaren, iki seneye kadar, "zevcesi çocuk getirir ise, neseb ondan sabit olur. İki seneden fazla da getirir ise, neseb sabit olmaz.

Bunlar, kadının iddetinin bittiğini, kendisi ikrar etmediğine göredir. 
Kadın, gerek talâk iddetinin ve gerek vefat iddetinin sona erdiğini ikrar etmiş, ve müddet dahi, onu mütehammil bulunmuş olduğuna göre, çocuk, ikrar vaktinden itibaren, altı aydan önce doğmuş olursa, neseb sabit olur. Ve illâ olmaz. 

Menkuha, velev ki, kendi zinâsından hâmile olarak, tezevvüç edilmiş

— 761 —
olsun, tezevvücünden altı ay geçtikten sonra doğurursa, neseb zevcinden sabit olur.  Zevc, onu kendinden nefy ve selb edemez.Meğer ki, şartınca liân vâki ola. 

Altı ay tamamlanmadan doğan çocuğun nesebi zevcden, ancak onun iddiasiyle sabit olur. Eğer zevc çocuk benden değil, zinâdandır, derse, neseb meslûb olur.

Fâsid nikâh ile menkuhanın hükmü dahi, sahih nikâh menkuhasının hükmüdür  Aralarında bu baptaki fark: Sahih nikâhta mebde, akid vakti ve fâsid nikâhta mebde, duhul vakti olmasındadır.
Zevciyyet arada kaim iken,  mebdeden itibaren, altı ay tamamında, doğan çocuk - nesebi sabit - olduğu gibi, ondan fazla da, velev ki, on sene sonra, doğan çocuğun dahi, nesebi sabittir.

Ahar diyarda iken, vefatı şâyi olan kimsenin zevcesi, iddetinin inkızasında, diğer zevce varıp, mutâd müddeti olan dokuz ayda, çocuk doğurduktan, velev ki, her sene bir çocuk doğurarak, birkaç çocuk ve senelerden sonra, asıl kocası zuhur etmekle, ikinci zevcin nikâhının fesadı tebeyyün edip, araları tefrik olunur. Ve kadın evvelki zevcinin olur. Çocukların nesebi, ikinci zevce hükmolunur.

İstilâd: Sahibinin, cariyeye çocuk doğurtması demektir ki, murad cariyeyi istifraş ile, ondan gelen çocuğun, kendi sülbünden olduğunu ikrar eylemektir. Gerek doğrudan doğruya kendi memlûkesi olsun ve gerek

— 762 —

başkasının memlûkesi ve kendi nikâhlısı iken, onu bilâhare satın almış bulunsun.İstilâd edilmiş olan cariyeye ümm-ü veled tâbir olunur.

Çocuk, firaş sahibinin olmak kaidesince, neseb, istilâd ile de, sabit olur. Çünkü firaş: Kavî, mutavassıt, zaif olmak üzere üç mertebedir.

Kavî firaş: Menkuhanın firaşıdır. Onun hükmü, nesebin sübutünün birinci mertebesinde, mübeyyen olmak üzere, neseb dîvetsiz sabit olmak ve yalnız nefy ile, müntefî olmamaktır. 
Mutavassıt firaş: Ümm-ü veledin firaşıdır. Onun hükmü, nesebin sübutünün ikinci mertebesinde mezkûr olduğu üzere, nesep divesiz sabit, ve mücerred nefy ile müntefî (meslûb) olmaktır. (Nesebin bilâ dîve sübûtü, kendisine cariyenin - istifraşı. helâl olmak kaydiyle mukayyeddir. Eğer - vat'ı - helâl olmazsa, neseb dîvesiz sabit olamaz. Kitabete bağlanan ümm-ü veled ve iki kişi arasında müşterek iken, onların ikisince - müstevled - olan cariye gibi). 

Zaif firaş: Gayr-i müstevlede firaştır ki, henüz istilâd olunmamış olan, cariyenin firaşı demektir. Bunun hükmü, nesep sübutünün üçüncü mertebesinde mezkûr olduğu üzere, dîvet olmadıkça, neseb sabit olamamaktır.

Divet: Çocuk bendendir, diye - doğarken olsun - ikrar ve itiraftan ibarettir ki, - hasmın mevcudiyyeti. indinde, iddia demek olur.

Zaîf firaş, - diveden sonra - mutavassıt firaş olmakla, ondan sonra, nesebin sübutü, mezkûr olduğu üzere, mânî hürmet (haramlık) olmadıkça, divete muhtaç olmaz.

Müstevled ve diğer tâbir ile Ümm-ü veled olan cariye, azatlı sayılarak, satılamaz ve hibe edilemez. Efendisinin vefatında, müdebbir gibi, âzat olur.

Bunun müdebbir ile farkı budur ki, müdebbir malın sülüsünden azat olmakla, terekeye borç taâllûk etmiş ise, efendisinin borcu için, müdebbir,

— 763 —

kendinin tamam kıymeti için saay eder, ve yalnız varisin hakkı taâllûk etmiş ise, kıymetinin sülüsanı için, sâî olur. Ümm-ü veled ise, bütün maldan - bilâ siâye - azat olur. Azat olmakla beraber artık nikâhlı zevce gibi miras alamaz.

Ümm-ü veledin, efendisinden hâsıl ettiği çocuk, hürdür. Mevlâsının izni ile, başkasına menkûha olduğuna göre, zevcin sulbünden çocuk - nikâhı rakîk babında beyanı geçtiği üzere, - mevlânın memlûküdür.

Bu kadar ki, anası gibi azat edilmeğe mahkûm olduğundan, mevlâ onu satamaz. Ve mevlânın vefatında, o çocuk anasına tâbi olarak, âzat olur.

Ümm-ü veledlik neseb itibariyle olup, neseb ise, zinâ ile sâbit olamayacağından, bir kimsenin zinâ ettiği cariye, veledi zinayı doğurduktan sonra, onun satın alınmış milki olmakla, ümm-ü veledi, olmaz.

Cariye onun, müzniyesi olduktan sonra, memlûkesi olup, sonra doğurmak, buna muhaliftir ki, bu sûrette, onun diveti ile cariye ümm-ü veledi, olur.

Cariyesinin ümm-ü veled olduğunu, marazı mevtinde ikrar eden kimsenin, cariyesi, hâmile yahut çocuklu ise,  efendisinin vefatında, bütün malından, ve çocuksuz ise, sülüs malından âzat olur. 
— 764 —

DÂÎ:

Daî: Oğulluk ve edinilmiş evlâd demektir. Fakat çocuk, firaş sahibinin olup, firaş ise izdivaç  ile, hâsıl olabileceğinden, evlâtlık edinilen çocuk demek olan daî, çocuk değildir.  Yâni, bir kimse, nesebi başkasından sabit olan bir çocuğu, kendisine evlât edinmekle, o çocuk, onun kendi çocuğu olmuş olmaz.
Nafakası ve hadâne ücreti, ona âit olmadığı gibi, çocuk erkek olduğuna göre, onun mutallâka veya muhallefesini,  ve kız olduğuna göre de,  kendisini tezevvüç etmek, dahi haram olmaz. Onlar yâni evlâtlık çocuk ile babalık, yekdiğerine sıhr olabilirler, amma vâris olamazlar.
Nesebi bilinmeyen, yâni nesebi, bir kimseden sabit ve malûm olmayan bir şahsı, yaşı onun babası olmağa, müsait bulunan bir kimse "Bu benim oğlumdur" diye, ikrar ederse, o şahıs, gerek tasdik etsin ve gerek tasdik etmesin, nesebi ondan sabit ve aralarında irsi câri olur. 

Malûm olduğu üzere (daî), süt veledinin gayridir. (Süt evlât) dahi, miras hususunda, (daî) gibidir. Hürmet hususunda ise, sûlbî çocuğu gibidir. Nitekim, kitabı rıdâda zikrolunmuştur. (Daî), veled olmadığı gibi, (lâkit) dahi, veled değildir.

— 765 —

LAKİT:

Sokağa veya mâbet, yahut mâbet kapısı gibi, yerlere bırakılmış olup ta, bir kimsenin, oradan alıp sevabına baktığı, çocuktur.Çocuğun atılmasına sebep, ya fakr ve zarûret veyahut töhmettir.

Ona, aslında atılmış denir. Alındıktan sonra, ismi lâkit olur ki, yerde bulunup alınmış çocuk demektir. Nitekim, yerde bulunan şeye, lukata tâbir olur. Lakîti ve lukatayı, alana (Lâkit), yahut (mültakit) namı verilir.  Lakiti, alıp koruyan sevap kazanır, atıp ziyaa uğratan günahkâr olur.

Ziyaa uğraması korkusu ile, lâkîti almak görmeyerek kuyuya düşecek olanı, o muhataradan kurtarmak gibi farz, ziyaa uğramak ve helâk olmak, korkusu yok ise, menduptur. (Lakit) hürdür. Meğer ki, köleliği ispat oluna.

(Lakîtin nafakası, ve keza devası, ve veliyyü emrinin tezvicinde mehri, ve veraset ve cinayeti; beytül-mâle (hazineye) âittir.

(Mültakit), onu infak ederse teberrû etmiş olur. Meğer ki, sonra kendisine rücû etmek üzere, hâkimin emriyle, infak etmiş ola.

Eğer biri gelip, nesebini iddia ederse, (Erkeğe kız demek gibi) yalanı sabit olmadıkça, mücerred dâvâsiyle, nesebi ondan sabit olur.

İddiada bulunan, köle dahi olsa, veled hürdür. Hür olmayandan nesebinin sübûtü, hürriyetine mâni olmaz: Meğer ki, köleliğine beyyine ikame oluna.

Müdde-i zimmî dahi olsa, veled müslimdir. Edyanı teakkul edince, elinden alınır. Gayr-i müslimden nesebinin sübûtü, onun islâmına mâni olmaz. Meğer ki, zimmîler mahallesinde bulunup alınmış ola. 
— 766 —

(Lakît) ile beraber bulunan mal, lakit olan çocuğundur. Bulan onu çocuğa - hâkimin emriyle - sarf ve infak eder.Lakîta hediye olunan şeyi mültakıt ahz ve kabz eder.

Hakkında mahzâ nefi, olmak hasebiyle mültakıt, lakîti bir sanata verebilir. Tezviç ve inkah ve malını satma ve kiralama gibi, tasarruflar, yapamaz. Yâni nâfiz olmaz. Çocuk nefsini, icar edebilir (yâni ecîr) olabilir.

— 767 —

KİTABÜR-RIDÂ (EMİŞME)

Rıdâ' ve Rıdâa, meme emmek demektir. Irdâ', emzirmektir. İrtidâ' onun mutâvaidir, (Müteaddî dahi olur), Emzirene, murdi' ve murdia denir. Radi, süt emen çocuktur (süt kuzusuna, hamli radi' denir.)

Bir de, (rıdâ'), murâdaadan olunca, iki çocuk, bir memeden süt emmek demektir. Onlar, her biri diğerinin radîidir (süt kardeşidir)

İkinci baptan fatım, çocuğu sütten kesmektir. Kesilmeğe, fitâm denir. Çocuğu sütten kesen kadına, fâtıma denilir. Fatim, sütten kesilmiş olan, çocuktur. Ayırmak mânâsına olan fasl dahi, fatm mânâsına geldiğinden (fıtâm) a, o vezinde (fısâl) dahi denir.

(Zâti leben), memesinde süt olan, kadındır.

(Zâir), süt anne demektir.

Şer'îde (Rıdâ): Kendisine tahrim taâllûk eden (massı mahsustan) ibarettir ki, "sedyi âdemiyyeyi"  (vakti mahsusunda) emmek demektir.

Massın hususiyyeti, murdîin insan olmasından, ve vaktin hususiyyeti, radîin, rıdâ' müddetinde bulunmasından ibarettir.

(Bir kimse, kendi zevcesinin memesini emmekle, bir şey lâzım gelmez. Meğer ki, zevc "râdî" ola.)

Rıdâ' müddeti; doğum vaktinden itibaren indel-imam, iki buçuk ve İndel-imameyn, iki senedir. 

Hayvan sütüyle, rıdâ hükmü sabit olmadığı gibi, çocuğun iki veya iki buçuk yaşından sonra, emdiği insan sütü ile dahi, rıdâ hükmü sabit olmaz.

Ridâın hükmü: Nazarın helâl ve nikâhın haram olmasıdır. (Rıdâ irsi mûcip değildir.)

— 768 —

Rıdâ müddetinde, bir çocuk zâtı leben olan, herhangi kadından, ona süt verilirse, hem o kadın ile, ve hem onun meharimi ile, o çocuk arasında, ve o memenin - kaç olursa olsun - radîleri arasında, mezkûr hüküm, hâsıl olur.

İrdâın azlığına, ya çokluğuna dair hakkında olan, âyet-i kerimede  ve hadîs-i şerifte,  bir kayd ve şart olmadığından, azı dahi muhrimdir. 

Halîl: Mideye vüsulü, malûm olandır.

Memeden emmek şart değildir. Emzikten dahi, emilir.

Emmek bile şart olmayıp, (vücur ve süut) dahi, bu bapta massa mülhaktır ki, sütü bir vasıta ile, çocuğun ağzından akıtmak veya burnundan salmak dahi, rıdâ hükmünü intaç eder. Maksut, sütün mideye vüsulüdür.

Zâtı leben olmayan kadının memesi, çocuğun ağzına girmekle, rıdâ hâsıl olmaz.

Rıdâ müddeti içinde bulunan çocuğun, sütten kesilmesi, ve taam ile doyurulur bulunması, rıdâ hürmetinin husulüne mânî olmaz.

Nitekim, çocuk iki yaşından sonra, sütten kesilmemiş bile olsa, onu irdâ eden kadının, süt evlâdı olmaz. 

Hadis-i şerifte: "Ridâ ile, neseple haram olanların hepsi haram olur."buyurulmuş olduğundan, neseben nikâhı haram olan, rıdâan dahi, nikâhı haram olur. (Muharremata bakınız.)

— 769 —
Mezkûr hürmet, ana canibinde sabit olduğu gibi, baba canibinde dahi sabit olup, radîa olana, hem rıdâ olan ana ve babası, hem de onların gerek nesep, ve gerek rıdâ cihetinden olan, usul ve fürûu, haram olur: Mürdiânın kendisi, radîin validesi olduğu gibi, süt hâsıl ettiği kocası dahi, radîin babasıdır. Onun pederi, dedesi ve validesi, ninesidir. Hattâ, murdia o kocasından, yahut diğer kocasından, bu irdâdan evvel veya sonra, çocuk doğursa, yahut bir radi emzirse,veyahut o süt babasının, bu kadından gayriden, bu irdâdan evvel veya sonra, bir çocuğu olsa veyahut, bir kadın onun sütünden, bir radi emzirse, - hepsi - mezkûr radîin biraderleri ve hemşireleri olur.  Onların evlâdı dahi, onun biraderzade ve hemşirezadeleridir. O babanın biraderi emenin amcası, ve hemşiresi, halasıdır. Süt annenin biraderi dahi, emenin dayısı, ve hemşiresi teyzesidir.
Rıdâ'da, musaheret hürmeti dahi sabit olur: Kişi süt oğlunun, mutallâka veya muhallefe olan zevcesi, ve süt anaya, kızının kocası, haramdır. 

Bir kimse, zevcesinin süt kızını, şehvetle mess etse, hürmet hâsıl, yani zevcesi kendisine haram olur.

Zinâ ile olan süt ile, nikâh ile olan süt arasında fark yoktur: Musaheret hürmeti, zinâdan hâsıl olan rıdâ'da dahi, sâbit olur. Meselâ, bir kimsenin zinâsından çocuk doğuran kadın, o süt ile bir kız çocuğu emzirse, ne o kimseye, ve ne onun usul ve fürûundan birine, o kızı nikâhlamak, câiz olmaz.

(Süt, aşağı akar, yukarı akmaz) tâbiri, şer'î değildir. Bir memenin, rıdâ müddeti içinde olan iki radîi arasında, ihtilâfı zaman, ve ihtilâfı ebdahi olsa, helâliyyet yoktur. İrdâ olunmuş bir kız ile onun murdîâsınınoğlu arasında, helâliyyet olmadığı gibi, oğlunun oğluarasında dahi,

— 770 —

helâliyyet yoktur. Oğul, mutlaktır. Onu irdâdan evvel veya sonra olana, evvellik ve sonralık dahi, senelerce olmağa şâmildir.

Birkaç kızı olan bir kadın ile, birkaç oğlu bulunan diğer bir kadın, yekdiğerinin birer çocuğunu emzirseler, kız anasından süt emmiş olan oğlan için, o kızlardan hiç birini almak, câiz olmaz ki, onlar, onun rıdâan hemşireleridir. Oğlan anasından süt emmiş bulunan kız için dahi, o oğlanlardan hiç birine varmak, câiz olamaz ki, onlar, onun süt biraderleridir.

Memede, iştirak etmeyen oğlanlar ile kızlar arasında, izdivaç cereyan edebilir ki, süt biraderin hemşiresi alınır.

Kezalik, yekdiğere yabancı iki kadın, her biri diğerinin, malûm evlâdını, irdâ' etmiş olduklarından sonra, onlardan biri, bir erkek, ve diğeri bir kız çocuk doğurup, bu çocuklar, bir memeden süt emseler, yâni ne erkek çocuk, , kız çocuğun anasından ve ne kız çocuk, erkek çocuğun anasırdan aslâ, süt emmese, bu iki çocuk arasında, izdivaç câiz olur ki, oğlan kendi süt kardeşlerinin hemşiresini, almış olur.

Murdianın ve zevcinin, nesebiyye ve rıdâiyye yakınının karâbeti ashabı, radi için, akrabadır. Nitekim, zikrolundu.Radîin akrabası, emzirene ve zevcine, akraba değillerdir.

Bundan dolayı, zâti leben bir kadının, rıdâ' müddetinde irdâ etmiş olduğu, radîin neseben hemşiresini, murdianın kardeşi, tezevvüç edebilir.

Bir kimseye, neseben olan biraderinin - baba bir hemşiresi - helâl olduğu gibi, ridâan olan biraderinin hemşiresi dahi, helâl olur.

Rıdâ'da, nesebden fazla, bâzı istisnalar, daha vardır ki, bir kimseye süt biraderinin veya süt hemşiresinin anası ile, süt oğlunun veya süt kızının, hemşiresi helâldir. Halbuki, insana neseben olan biraderinin veya hemşiresinin validesi - ya kendi validesi veya üvey validesi olduğu için -haramdır. Kezalik, insana neseben olan oğlunun ve kızının hemşiresi - sülbî olduğuna göre, kendi kızı ve sülbî olmadığına göre, üvey kızı demek olduğu için - haramdır. 
— 771 —

Rıdâ, zamanın ihtilâfı ile muhtelif olmadığı gibi, mekân ihtilâfı ile de muhtelif olmaz: Dâr-ı harpte vukubulmuş olan rıdâ', dâr-ı İslâmda vâki olan rıdâa müsavidir.

Rıdâın muharrim olması, murdianın bilinmesi iledir. Bir kızı, bir köy kadınlarının en çoğu emzirmiş olduğu halde, bilinebilmesine emare olmadığına ve ispat edilmediğine göre, o köy ahalisinden olana, onu tezevvüç câiz olur.

Rıdâın hücceti, ayni mal hüccetidir. Yani rıdâ dahi mâl gibi, ya ikrar ile veya beyyine ile, sabit olur. 
Bu bapta dahi, şehadetin nisâp ve şartları muteberdir.  Yalnız kadınların veya yalnız bir erkeğin şehadeti, rıdâ hürmetinin sübutü için kâfi olmaz ise de, mahalli ihtiyattır.

Talâka şehadette olduğu gibi, bunun dahi ispatı, kadının dâvasına mütevakkıf değildir.

Zevceyn arasında talâkı bain vukuu, mektum oldukta, bilenler - sırf Allah rızası için - müdde-i ve şahit oldukları gibi,  rıdâ vukuunu bilenler dahi, - hasbeten şehadet - yoluyla müdde-i ve şahit olurlar.
Fâsid nikâh babında beyanı geçtiği üzere, zevceyn arasında ridâ sabit olursa, araları tefrik edilir.  Lâkin, kulun hakkını mütezammin olduğu için, ayırma ancak, hâkimin hükmü ile olur.

Kadınlara vâcip olan, her çocuğu - zaruretsiz - emzirmemektir. Çocuk emziren kadın, emzirdiği çocuğu bellemek ve ihtiyat olarak, kaydetmek, ve yakınlarına söylemek gerektir.

Zevcinden izinsiz çocuk emzirmek, kadına mekruhtur. Meğer ki, açlıktan ölmesi korkusu ola. O zaman vacip bile olur.

— 772 —

Rıdâ müddetinde, bir radîa, kaç kadın süt verirse, cümlesi için, rıdâ hürmeti sabit olur. İki kadının, birbirine karışmış olan sütleri, bir radîa, içırilirse, onların ikisinden de, hürmeti hâsıl olur. Cins cinse galip olmayacağından, bunda galebeye ve müsavata bakılmaz.

Suya ve ilâca ve hayvan sütüne katılmış olan, sütün galibine itibar olunur. Müsavisi dahi muteber olur.

Taam ile karışık olan süt, galip ve gayr-i matbuh dahi olsa, - çorba gibi içilse de - nikâhı muharriri olmaz.

Bir kadının sütü, peynir, yoğurt veya ayran yapılıp verilse, rıdâ hükmü, sabit olmaz.

Süt, aşağıdan hükna ile, gözüne ve kulağına ve ihlîle ve baş yarığına, akıtmakla, muharrim olmadığı gibi erkeğin ve hunsâyi müşkilin  ve koyunun ve keçinin ve ineğin...sütü dahi, muharrim değildir.  Meyyiteden gelen süt, muharrimdir.

Dokuz yaşında olmayan bakirenin memesinden gelen süt, muharrim olmaz.

Zâti leben olarak, zevcinden boşanıp, - iddetten sonra - diğer zevce varmış ve ondan çocuk doğurmuş olan, kadının sütü, ikinci zevcindendir.Eğer zevci saniden çocuk getirmemiş ise, süt evvelki zevcindir.

Tahrim hususunda, rıdâ müddeti - imameyn kavli üzere - iki sene olmak, müftâ bih olduğu gibi,  murdia ücreti için, müddetin iki seneden ibaret olduğu da, icmâ ile sabittir.  Murdia ücreti babaya lâzımdır.
— 773 —

Valideye çocuğu emzirmek kazaen değil, diyaneten vâciptir. Meğer ki, irdâ için, valide müteayyen ola.

Müteayyen olsun olmasın, zevciyyet kaim oldukça, ve hâttâ rec'îyyen mutallâka bulundukça, valide veledini irda için, validden ücret talebi câiz olamaz. (Hadâne bahsine bakınız).İki seneden ziyade irdâ etmek dahi, vâcip değildir.

İki buçuk yaşından sonra, çocuğu irdâ, mübah bile olmaz. Çünkü, süt insandan bir cüzdür. Onunla - zarûretsiz - intifa haramdır. 

Radi için, irdâ üç derece itibar olunabilir ki, en azı bir buçuk sene, evsatı, iki sene, âlâsı, iki buçuk senedir. Bir buçuk yaşından aşağı olmamak üzere, iki seneden az irdâ eden, haksızlık etmiş olmadığı gibi, iki seneden ziyade emziren dahi, yarım seneyi geçmedikçe, hakkı tecavüz eylemiş olmaz.

Peder için cariyesini ırdâa cebretmek vardır ki, onun sütü ve menafii kendi memlûkudur. Çocuğa zararı olmadığı halde, iki seneden evvel, sütten kesmek için, cariyeye cebretmek dahi vardır.

Hürre zevce böyle değildir ki, onu veledi irdâ için, cebr etmeğe zevcin hakkı olmadığı gibi, kendi rızasiyle çocuğu irdâ etmek sûretinde, iki seneden evvel, sütten kesmeye dahi onu cebr etmeğe hakkı yoktur 
— 774 —

FETVA KİTAPLARINDAN ALINAN BAZI MÜHİM MESELELER:

1- Fücurdan çocuk getirmiş olan kadını veya (cariyeyi) kiralayıp çocuğa süt verdirmekte, beis yoktur.Lâkin, lâ beis'in terki, evlâdır.

Behçetül-fetâvâda, mezkûr olduğu üzere, gayr-i müslim süt ana, tutmak dahi, - müslir e göre - böyledir.

2 - - Bir hanım sütü ile zevcinin memlûkü bulunan veled-i radiîirdâ etmekle, onu âzat etmiş olmaz.

3 - Ağlayan çocuğu susturmak ve oyalamak için, zâti leben olmayan bir kadın, memesini çocuğun ağzına sokmak ve çocuk onu emmekile, süt gelmedikçe, rıdâ sabit olmaz.

4 - Âyise - sinni iyâsa varmış - olan, zâtı leben olmayan bir kadın, memesini radîin ağzına sokup, süt gelirse, rıdâ hükmü sabit olur.

5 - Dokuz yaşında olan bâkirenin, memelerine süt gelip, o süt ile bir radî veled emzirse, rıdâ hükmü sabit olur.

6 - Rıdâ müddetini mütecaviz, bir kimse, zevcesinin sütünü emmekle, zevcesi ona haram olmadığı gibi, zevce zevcinin kardeşini ırdâ etmekle, zevcinden boş düşmez.

7 - On iki yaşında olan erkek çocuk, bir kadının sütünü emse, o kadının kızını alabilir.

8 - Yedi yaşında olan kız çocuk, bir kadının sütünü emse, o kadının zevci, onu tezevvüç edebilir.

9 - Zâtı leben olan bir kadın, üç yaşında bulunan bir erkek çocuğu ve henüz rıdâ müddetinde olan bir kız çocuğu emzirse, o erkek çocuk o kızı alabilir.

10 - Bir kimse, süt hemşiresinin kızını alamadığı gibi, süt hemşiresinin, süt kızını dahi alamaz.

11 - Süt hemşiresinin anasını tezevvüç câizdir.

12 - Anasının süt hemşiresini tezevvüç câiz değildir.

— 775 —

13 - Oğlunun süt anasını tezevvüç câiz olur.

14 - Süt, babasının, medhule zevce-i mutallâkasın], tezevvüç câiz olmaz.

15 - Müteveffa süt babasının, medhule zevcesini tezevvüç edemez.

16 -Ümm-ü veledinin, süt kızını tezevvüç câiz olamaz.

İ7 - Müzniyesinin kızını, tezevvüç câiz olmadığı gibi, süt kızını dahi tezevvüç câiz olmaz.

18 - Süt kayın valide, tezevvüç olunamaz.

19 - İki süt hemşireyi, bir kimse nikâhla cemedemez. Ve keza, milki - yemin ile, istifraş, dahi olamaz.

20 - Duhulden evvel, vefat eden sagîre zevcenin kocası, onun sütanasını alamaz.

21 - Süt oğlunun, mutallaka veya muhallefe zevcesini tezevvüç, câiz olamaz.

22 - Amcazade ile izdivaç câiz ve sahih olduğu gibi, amcasının sütkızını tezevvüç dahi, câizdir.

23 - Hemşiresinin ırdâ ettiği kızı tezevvüç etmek câiz olamaz.

24 - Bir kadından birlikte süt emdiği kızın, diğer hemşireleriyle dahi, izdivaç haram olur.

25 - Süt anasının oğlunun kızını tezevvüç edemez.

26 - Bir kadın kendi ortağının çocuğunu ırdâ etmekle, ortağının diğer kocasından olan, oğluna o kadının kızı haram olmaz.

27 - Biraderinin süt anasını ve süt hemşiresini, tezevvüç câiz olur.

28 - Süt babasının müstefreşesi olup ta, azat etmiş olduğu cariyeyi tezevvüç câiz olmaz.

29 - Bir murdiadan süt emmiş bulunan oğlan ile kız, yekdiğeriyle izdivaç edemez. Velev ki, ırdâ muhtelif ve ayrı ayrı zamanlarda olsun.

30 - Anne annesini ırdâ etmiş bulunan kadını tezevvüç câiz olamaz.

31 - Hemşiresinin kızını ırda eden, kadının kızını tezevvüç câiz olmaz.

32 - Süt anasının hemşiresini tezevvüç câiz olmaz.

33 - Oğlunun süt anasının kızını tezevvüç câizdir.

34 - Süt kardeşinin süt kızını tezevvüç câiz değildir.

— 776 —

35 - Süt kardeşinin kızını tezevvüç câiz olmaz.

36 - Birader veya hemşiresinin süt kızını dahi, tezevvüç edemez.

37 - Süt oğlunun veya süt kızının, hemşiresini, tezevvüç edebilir.

38 - Süt kızının veya süt oğlunun kızını tezevvüç edemez.

39 - Bir kadını, süt babasının başka karısından olan oğlu, tezevvüç edemez.

40 - Bir kadını, süt anasının süt kendinden olmayan başka zevcinin kardeşi tezevvüç edebilir.

41 - Bir kimse, kendinin süt kızını alamadığı gibi, medhule zevcesinin, kendinden evvel süt vermiş olduğu kızı dahi alamaz.

42 - Anasının veya hemşiresinin ırdâ etmiş olduğu çocuğun hemşiresini ve süt hemşiresini, alabilir.