Risale-i Nur

Nimet-i İslâm
— 291 —
30 - Bir rekâtta, iki sûrenin arasını bir veya müteaddit sûre atlayarak cem eylemek. 
31 - Güzel kokulu şeyi, kasden koklamak. 

32 - Elbisesiyle bir veya iki kere rüzgârlanmak.

33- Yelpazeyle, bir veya iki kere rüzgârlanmak. Çünkü, bu amel az dahi olsa, huşûa münafidir. 

34- Secdede ve secdenin gayride, elinin, yahut ayağının parmaklarını, kıbleden tahvil etmek. (Namazın sünnetlerinin on beşincisine bakınız).

35 - Ellerini rükûda dizlerine, celsede ve kadede uylukları üzerineve kıyam halinde  sağ eli sol el üzerine, koymayı terk etmek.

36 - Esnemek.

Çünkü, esnemek rehavettendir. Eğer galip gelirse, yâni esnemek kuvvetlice olursa musâllî, dudağını dişiyle tutmak, ve o suretle mâni olmak mümkün olamazsa,  kıyamda sağ elinin tersini, yahut yenini  ve kıyamın gayride sol elini  ağzına koymak tarikiyle olsun, onu men
— 292 —
ve imsak eder. Şu mealdeki, Peygamberimizin kavli şerifine binaen ki, "Cenab-ı Hak, aksırığı sever.  Esnemeği kerih görür,  esneyen kimse, kaadir olduğu kadar onu reddetsin hah hah, demesin" diğer rivayette: "Elini ağzına kosun" buyurulmuştur.
37- Gözlerini yummak. Meğer ki, bir maslahata mebni ola. 
Çünkü, göz yummak, mendup olan yere bakmayı kaybettirir.  Her uzvun, hattâ gözün dahi, ibadetten hazzı vardır. Huşuu giderici ve dikkati dağıtıcı  olan şeyi, görmek sebebiyle bazan gözü yummak, bakmaktan evlâ olur.

38 - Gözlerini göğe "yahut tavana" kaldırmak.

39 - Gerinmek.

40 - Namaza münafî, amel-i kalilde bulunmak. 

41 - Özürsüz bit tutmak.

42 - Biti öldürmek.

— 293 —
Eğer karınca ve pire gibi, ısırmakla musâllîyi rahatsız ve meşgul etmekte ise, tutulması mekruh  olmayıp, kanından ihtiraz olunur. 
43 - Ağzını, burnunu örtülü bulundurmak. 
44 - Ağzında erimez bir şey bulundurmak ki, mesnun olan kıraete mâni, yahut hatırı işgal edici olur: Para gibi. 

45 - Sıcak, yahut soğuk veya arzın huşunet zarureti, olmadığı halde secdeyi sarığın veya sargının dolamı üzerine etmek.

Bu da, dolamın alın üzerinde bulunduğuna göredir ki, secdeye mâni olmayan bir hail demektir. Amma, dolam başta olup ta, musâllî onun üzerine secde ederek, cephesi yere değmez ise, namazı sahih olmaz.

(Salâtın mütemmimatından olan, amel-i kalilde, kerahet olmamakla secdenin temkini için, bir elle, sarığın tesviye ve ref'inin cevazı, ve secdenin aslına mâni olan şeyin izalesinin vücubü, zikr olunmuştur. Faslın mukaddemesine ve üçüncü mekruha müracaat ediniz).

46- Burunda bir özür yok iken, secdeyi yalnız alın üzerine etmek.

Çünkü, secdede burunun alına ilâvesi namazın vâciplerindendir. Beşinci vâcibe bakınız. Bunun aksi, yâni secdeyi yalnız buruna etmek, - Alında özür olmadıkça - sahih değildir. (Farzlara bakınız: 17, 18).

47- Yol üzerinde namaz kılmak. 
— 294 —
48 - Hamamda namaz kılmak. 

49 - Ayak yolunda namaz kılmak.

50 - Mezarlıkta ve emsali yerlerde namaz kılmak. (Emsali, hadîste zikredilmiş olanlardır).

Çünkü, şâri-i muhterem, sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, yedi yerde namaz kılmaktan nehy etmişlerdir: Mezbelede, Meczerede, Makberede, Kariatüt-tarikte, Hamamda, Maâtın-ı ibilde, Kâbenin üzerinde.

(Mezbele: Gübrelik, Meczare: Mezbaha,  Makbereden, mekaabiri enbiyâ aleyhimüsselâm, müstesnadır ki, onlarda namaz kılmak, kerahetsiz câizdir,  Kaariatüt-tarik: İşlek yoldur, Maâtın-ı ibil: Gerçi, develerin pek sıcak zamanlarda, bir kere su içirilip, ikinci defa, bir daha sulanmak üzere havuz kurbünde çöktükleri yerlerdir, ve lâkin, burada mutlaka, develerin çöktüğü yer maksuttur ki, develerin - alelıtlak - çöküp oturdukları yerlerdir. 
51- Sahibinin rızası olmayarak, başkasının yerinde namaz kılmak.  Başkasının - ekili olmayan - yerinde, yahut yol üzerinde, namaz kılmak
— 295 —
ihtilâcında bulunan kimse, eğer yerin sahibi müslim ise, orada  ve müslim değil ise, yol üzerinde  kılar.
52 - Necasetin yalanında, namaz kılmak. 
53 - Müdafaa-i ahbeseyn = küçük ve büyük su dökme sıkıntısı halinde, namaz kılmak.  "Bu tâbir için, elli sekizincinin sonuna bakınız."
54 - Rih "gaz" sıkıntısı var iken namaz kılmak. (Bunlar velev ki, namaz içinde hâdis olmuş olsun. 
55 - Necaseti gayr-i mânia ile namaz kılmak. 
Musâllînin; gerek elbisesinde ve gerek beden veya mekânında olsun.  Lâkin bu üç halde, - maal-kerahe edâ - kazâdan evlâdır. 
56- Namazı, kirli iş elbisesi içinde kılmak. 
57- Tezellül ve tadara kasdiyle değil de, tekasülen,  başı açık olarak namaz kılmak. (On beşinci mekruhun hamişine bak.)

(Kerahet varlığı veya yokluğu, erkeğe göredir. Hurrenin namazda başı açık bulunması, namazı müfsiddir).

Başında kalensivesi  düşen kimseye, efdâl olan onu başına almaktır. Meğer ki tekvîre (dolamaya) ve amel-i kesîre muhtaç ola.

58- Kendinin müştehî olduğu taam hazır iken, namaza durmak.

— 296 —
Musâllîye mübah olup, yemesini arzu ettiği taam demektir.  Amma, gayrin malı olup ta, sahibi dahi, onu yemeğe mezun kılmamışsa, namaz mekruh olmayıp, zahir olan: O kimseye ondan uzak durmak lüzumudur. Kendisine mübah olup ta, sevmediği yemeğin hazır olması dahi keraheti mucip değildir.

Ebî Dâvud süneninde, namazın ne yemek için ve ne de başka bir şey için, tehir olunamıyacağına dair mezkûr olan hadîs, sahîhayn sahiplerinin, rivayet-kerdeleri olan, "Yemek hazır olur, namaz vakti de girerse yemekten başlar ve yemeğini yiyip bitirmeden namaz için acele etmez."hadîs-i şerifinin sarahatine mebni, namazı vaktinden tehir etmeğe mahmuldür.

Hadîs-i sahîhaynde, yemeğin namaza takdimi, musâllînin fikri, onunla meşgul olarak, huşuu zail olmamak için, emrolunmuştur. Nitekim, (Yemek hazır olunca ve abdest sıkıştırınca namaz yoktur) dahi buyurulmuştur. 

59 - Ziynet gibi hatırını meşgul eden, şeylerin karşısında namaz kılmak.

60 - Lehv ve luub gibi, huşuu ihlâl eyleyen şeyler huzurunda namaz kılmak. 
Buna mebnidir ki, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretleri, namaza koşarak gelmeği dahi nehy buyurmuşlardır. 

61 - Okuduğu âyetleri el ile saymak.

62 - Rükû ve sücud tesbihlerini, el ile saymak. 

63 - İmam tamamiyle mihrabın içinde kaim olmak.

Tenzihi olan, kerahet, imamın hali, cemaate şüpheli olabileceği içindir.  İmamın kıyamı, mihrabın dışında olup ta, sücudü mihrap içinde
— 297 —
vâki olursa,  kerahet kalmaz. Nitekim, imamın mihrab derununa sokulması, cemaat sıkışıklığından ileri gelmişse, yine kerahet yoktur.

64 - İmam bir arşın miktarı yüksek, bir mahalde yalnızca bulunmak.

65 - İmam bir arşın miktarı alçak, bir mahalde yalnızca bulunmak.Eğer bir kimse, imam ile beraber bulunursa kerahet olmaz.

66 - Açığı bulunan safın arkasından namaza durmak. 
67 - Zî-ruh sureti üzerine secde etmek. 
68 - Zî-ruh suretli elbise içinde namaz kılmak. 

69 - Musâllînin, başının üstünde, yahut arka cihetinde ve, yahutön veya yan taraflarına (sağında veya solunda) zî-ruh sureti bulunmak,

Kerahet cihetiyle eşeddi, musâllînin önünde, sonra üstünde sonra sağında, sonra solunda ve sonra arkasında bulunmaktır. 
Meğer ki, âzasının tafsilâtlı sureti mütebeyyen olmayıp, yerde iken, ayakta duran dikkat etmedikçe, göremeyecek derecede küçük olan; para üzerindeki sûret gibi. 
— 298 —
Yahut büyük ise de, başı kesik buluna.  Yahut zî-ruhun gayri suret ola. 

(Zî-ruh suretinin, gerek tasvirin hürmet ve ittihazınca, ve gerek namazdaki kerahetince, menkûş veya mensuc olan ile mahkûk, yahut menhut bulunanı arasında, fark yoktur).

Başkasının evinde, zî-ruh sureti gören kimseye, onu mahv ve tağyir etmek câiz olur. 
70- Musâllinin önünde, içinde kor olan  tandır bulunmak.
71- Musâllînin önünde, içinde kor bulunan ocak olmak.  Mum, kandil  ve fanus bulunmak, kavl-i sahihte mekrûh değildir.  Çünkü, tapmaya benzemez. 
— 299 —
72 - Musâllînin önünde, uyur kimseler  bulunmak. 

73 - Alnından, kendine zarar vermeyen toz toprağı silmek.

74 - Terini silmek. Çünkü, bu işler bir nevi abestir.  Eğer, kendine zarar veriyor ise, silebilir. (Müellif, bunları âtîdeki fasılda tekrar eder).
75- Namazda, Fâtiha vücuben müteayyen olmakla o, ve muayyen olan sünnet,  müstesna olup, ondan başka bir sûre tâyin ederek diğerini okumamak. 

Çünkü, bunda bakiyi mehcur etmek vardır. Meğer ki, kendine kolaylık olmak, yahut Nebiy aleyhisselâmın kıraeti ile, teberrük etmek için, sûre tâyin eylemiş olsun. O halde kerahet olmaz ve Nebiy Aleyhis-salâtü vesselâmın kıraetlerine mutabeat, müstahap olur.

76- İmam muktediyi (fethe) mecbur etmek.

(Nitekim, muktedi fethi tacil etmek dahi mekruhtur. Müfsidattan elli ikincinin son hâmişine bakınız).

77- Önünden geçilmesi muhtemel olan yerde, musâllî sütre kullanmayı terk etmek.

(Müellif, burada sütre ittihazı faslını akd etmiş ise de, biz şimdilik onu tehir ederek, Hâşiyede ve Dürr-ü Muhtârda ve haşiyelerinde görülen mekruhları ziyade edeceğiz):

— 300 —

78 - Secdeye varır iken, ellerini - özürsüz olarak - dizlerinden evvel yere indirmek ve kalkar iken, dizlerini ellerinden evvel kaldırmak.

79 - Rükûda başını yukarı dikmek, yahut aşağı eğmek.

80 - Besmeleyi ve âmini "ve kezâ senâyı ve teavvüzü" cehr etmek.

81 - Rukû, yahut sücud tesbihlerini terk, yahut üçten eksik etmek.

82 - Rükûa varır iken, yahut rükûdan kalkarken, el kaldırmak 
83 - İstirahat celsesi yapmak. 
84 - Farz olan namazda, - özürsüz olarak - duvara, yahut bastonadayanıp durmak. 
85 - Hail (perde) olmaksızın, insanın yüzüne doğru, namaz kılmak. 
86 - Kucağına - ihtiyaç olmaksızın - çocuk alıp, namaza durmak. 
87 - Gasb edilmiş elbise ile, namaz kılmak. 

88 - Zaruret olmaksızın, ipek elbise ile namaz kılmak.

(Erkeğe, ipeğin hürmeti ve namazda keraheti, giyilmesindedir. İstimalinde değildir. İpek seccadede, kerahet yoktur).

89 - İmam, son cemaatin gayride, mihraptan başka yere durmak.

90 - Musâllî, camide kendisi için, bir yer tâyin ederek, namazı daima, orada kılmak.

— 301 —

MUSALLİ İÇİN, MEKRUH OLMAYAN ŞEYLER:

Musâllîye belini bağlamak  mekruh olmaz. Çünkü, bunda avret mahallini, setr ve siyanet etmek ve ibadet için kendisine çeki düzen vermek vardır. Hattâ, bir kabâ içinde  beli bağlı olmayarak, namaz kılmak günahtır. 
Musâllînin boynunda kılıç ve benzeri takılı bulunmak,  hareketi kendisini meşgul etmiyorsa, mekruh olmaz. Eğer, hareketi, onu meşgul kılıyorsa, harp halinin gayride, mekruh olur.

Cepken giyenler, kollarını geçirmeyerek, namaza durmak, mekruh olmaz.

Mushafa, yahut kılıca karşı, namaz kılmak mekruh olmaz.

Musâllînin önünde - ona yüzü dönük olmamak üzere - adam bulunmak mekrûh olmaz. 
Muma, kandile veya fanusa karşı, namaz kılmak mekrûh olmaz. 
Üzerine secde edilmedikçe, Zî-ruh sureti bulunan, yaygı üzerinde namaz kılmak, mekrûh olmaz. 
Namazda yılan öldürmek, mekrûh olmaz. 
— 302 —

Namaza nazaran, yılanın (cemi-i envâı) birdir. Akrep öldürmek dahi, yılan öldürmek gibidir.

Elbisesi, rükûda cesedine yapışıp, âzası belli olmamak için, musâllî az amelle, onu silkelemekte ve elbisesini, topraktan sakınmakta beis yoktur. 
Musâllî, alnına yapışan toprağı, yahut nebatı namazdan fâriğ olduktan sonra, silebildiği gibi,  kendisine zarar vermekte ve namazın huşuundan onu meşgul kılmakta ise, namazdan fariğ olmadan dahi onu silmekte - ter silmek gibi - beis yoktur.

Musâllî, yüzünü çevirmeyerek, gözünün ucu ile, bakmakta beis yoktur.

Hâcet olmadıkça, evlâ olan onu dahi terk etmektir. Çünkü, namazın âdâbına muhaliftir.

Yer, secde edilemeyecek kadar pek ve sert olursa, namazı yatak ve yaygı üzerinde kılmakta beis yoktur.

Efdâl olan - bilâ hail - yer üzerinde, yahut hasır ve ot gibi, yerden biten şey üzerinde kılmaktır.

Sıcaktan ve soğuktan ve zararlı sertlikten sakınmak için, bez parçası koyup,  meselâ mendil yayıp, onun üzerine, secde etmekte beis yoktur.
Nâfilenin iki rekâtında, sûreyi tekrar etmekte, yâni ilk rekâtta okuduğunu, ikinci rekâtta dahi, okumakta beis yoktur. 
— 303 —

SÜTRE İTTİHAZI VE MUSÂLLİNİN ÖNÜNDEN GEÇENİ DEFETMESİ:

Sütre ki, örtünme ve sakınma mânasına olarak, musâllî önünden gelip geçene, - siper olmak üzere - ittihaz ettiği şeydir. Bir arşın ve daha ziyade yükseklikte olur. 
Namaz kılacak kimse, önünden geçilmesi muhtemel olan mevzide, sütre ittihaz etmek müstahaptır  ki, kendisine ya bir sütunu veya bir ağacı ve yahut diktiği değneği ve koyduğu sandalyeyi, siper edinir. "Bir okla da olsa sütre kullanın" buyurulmuştur. Önünden geçen olmasa bile, musâllî, onun gerisinden nazarını çekmekle dikkatini dağıtmamış ve gözünü ona dikmekle düşüncesini toplamış olur.
Yer sert olduğuna göre, yanında olan şeyi (meselâ baston veya şemsiyeyi) - dikmiş te düşmüş gibi - uzunluğuna yere bırakır. 
Sütre olmak üzere, dikecek veya koyacak, bir şey bulmayan, musâllî önüne bir hat çeker - ki, maksut, kuvve-i mütehayyile, yayılmamak için rapt ve musâllîde hatıra cem olmuş olmaktır.  Onu - önüne dikilmiş
— 304 —
bir değnek gibi, uzunlamasına çizer ki, o halde çizgi, sütreye benzetmiş olur. Ve yahut genişliğine, hilâl gibi, kavisli bir hat çeker. 
Cemaatle kılınan namazda, imamın süt resi, arkasında bulunanlar için dahi sütredir. 

Sünnet olan: Sütreye yakın durmaktır. Ve pek doğrusuna durmayıp, onu iki kaşlarından birinin (efdâl olan sağ kaşının) hizasına almaktır.

Musâllî sütre ittihaz etsin, etmesin, ona müstahab olan, önünden geçeni defi, teşebbüsünde olmamaktır. Baş, yahut göz veya el ile işaret ederek, yahut (Sübhanallah) diyerek, def'e ruhsat verilmiştir. İşaretle tesbihi cemetmek mekruhtur. 
Erkek kısmı, geçeni def ve ikaz için, cehren kıraet edebilir. Kadın, cehre bedel, tasfîk eder. 

Musâllînin, önünden geçilmekle namazı fâsid olmayıp, kasden geçen mükellefin âsim olacağı, namazı ifsad etmeyen şeyler, faslında zikr olunmuştur. İbni Âbidin merhumun beyanına göre, Kâbeyi tavaf edenler musâllî sayılmakla, mutaf kenarında, namaz kılanların önünde sütreye hacet olmadığı gibi, Kâbe içinde ve makam-ı İbrahimde dahi musâllînin önünden, mürur eden menolunmaz.

— 305 —

NAMAZIN BOZULMASINI VEYA TEHİRİNİ GEREKTİREN ŞEYLER:

Başlanmış bir namazı bozmak, haram ise de, şer'i ârizaya mebni. bazan câiz ve bazan vâcib olur. 
Melhufun istigaasesi üzerine, igaaseye kadir olan musâllî, namazı - farz dahi olsa - katetmek vâcib olur.  Sonra yeni baştan başlar.

(Melhuf: Bir müteaddî tasallut etmek, yahut suya düşmek ve yahut hayvan saldırmak gibi, kendisine yeter ve kaygu olan bir şey, isabeti ile, başı sıkılan kimsedir. İstigaase: Feryat edip, yardıma çağırmaktır. İgase: Yardıma koşup kurtarmaktır.)

Davara kurt ve sair canavar gelmek halinde ve âmâ olan, yahut tehlikeye agâh olmayan kimsenin kuyu v. s. bir tehlikeye düşmek korkusunda dahi, namazı kesmek, vâcib olur. Nitekim, ebe alacağı çocuğun veya anasının helâkinden veya bir uzvunun telefinden - zannigalip ile - havf üzere olduğu vakit, namazda ise namazı kesmek, değil ise namazı vaktinden tehir eylemek (yâni kazâya bırakmak) vâcib olur.

Mezkûr korku üzere - zannı galip olmadığı takdirde dahi- ebe namazı sonraya bırakarak, çocukla meşgul olmakta, mazerete mebni beis yoktur. 
Kırda bulunan kimse dahi, hırsızlardan veya yol kesenlerden, yahut canavar ve sel tehlikesinden  havf üzere oldukta, namazını vaktinden sonraya tehir edebilir. 
— 306 —
Musâllî, nâfile namazda olup ta, ebeveyninden biri,  onun namazda olduğunu, bilerek nida ederse, icabet etmemekte beis olmaz.  Eğer namazda olduğunu, bilmeyerek çağırırsa, vücuben icabet eder. 

Musâllî, farz namazında olup ta, ebeveyninden birinin, - bilâ istigaase - yalnız nidası sebebiyle, salâtı katetmek câiz olmaz. Çünkü onun cevazı, zarûretendir.

Bir dirhem gümüş değerinde olan şey, - başkasının dahi olsa - çalınmak korkusu üzerine, namazı - farz bile olsa - bozmak câiz olur. Çünkü, o miktar şey, maldır.  Çalınacak şey, başkasının olmak takdirinde dahi, namazı kesmekte tecavüzü önlemek ve münkeri nehyeylemek meziyyeti vardır.

Kadın namazda iken, ateş üzerindeki çömleğinin kaynayıp taşmasından ve çocuğunun ağlayıp haykırmak gibi şeyler ile ızdırap çekmesinden korkarak, namazı katetmek, câiz olur.

Bir kâfir, kendisine arzı islâm (din telkin) etmeği, musâllîden istemekle, namazı kateylemek musâllîye câiz olur. 
Geçmiş namazların kazâsı - alel-Fevr - vâcib ise de, - iyal için çalışmak gibi - özre mebni, onu tehir etmek dahi, câiz olur. 
— 307 —

NAMAZI TERKEDENİN HÜKMÜ:

Namazın farziyyetini ikrar ile beraber, onu tembelliğinden dolayı terk eden, fasıktır.  Diğer mezheplerde olduğu gibi, hadden yahut küfren. katl olunmayıp, sadece darp ve haps olunur. Ve mühmel bırakılmıyarak, icabına göre nush, yahut unf edilir. Ya musâllî olur ve yahut hapiste ölür.

Suyütî'nin Câmi-i Sağirinde kütüb-ü sitte ashabından, imam Buhâri ile imam Neseîden mâdâsının remziyle mezkûr, Hazret-i Câbirden mervi hadiste:

"Küfür ve şirk ile insan arasında sadece namaz vardır." buyurulmuştur. Yani insan onu terkederse aradaki fark ortadan kalkmış olur.

İyazen billâhi teâlâ, namazı inkâren veya istihfafen, terk eden mürted muamelesi görür.

VİTİR NAMAZI:

Bu babın mesaili, vitrin mânasına, şerî sıfatına, hükmüne, kemiyyet ve keyfiyyetine mütealliktir.

Vitir, "ve" nin, feth ve kesriyle okunmak câiz olup, çift mânâsına olan (şefin) zıddıdır ki, tek demektir. Beş vakit namazın zikri sırasında, geçtiği üzere, altıncı bir namazımız vardır ki, yatsı namazından sonra kılınır. Tek rekâtlı olduğu için, vitir tesmiye olunur.

Vitir, kavli esah üzere, vâciptir. Ve bu son kavl, Hazret-i İmamındır. Kendilerinden, onun sünnet olduğu dahi, rivayet olunmuştur ki, o imameynin kavlidir. Farz olduğu dahi, rivayet olunmuştur. 
Meşayih, bu rivayatın arasını cem ve tevkif ederek: "amelen farzdır ki, terk olunmaz. İtikaaden vâciptir  ki, münkiri ikfar olunmaz. Delîlen sünnettir ki, vitrin sübutu, sünneti seniyyeiledir" dediler. 

Vitirin, hükmü, bu namaz özürsüz, kaiden ve râkiben kılınmamak, ve

— 308 —
yatsının iadesine mebni, iade olunmamak,  ve kemiyyeten akşam namazı gibi, olduğu için, birinci kadeyi unutup doğrulan, yahut doğrulmağa yaklaşan kimse, kuuda avdet etmemek  ve onun bütün rekâtlarında, kıraet farz olmaktır.

Vitirin, kemiyyeti, akşam namazı gibi, bir selâm ile üç rekâttan ibaret olmasıdır.

Vitirin keyfiyeti, her rekâtında fâtiha ve sûre, yahut âyât okunmak ve üçüncü rekâtında fazla olarak, rükûdan evvel, kunut edilmektir.

İkinci rekâtında vücuben oturulup, yalnız tahiyyat okunur.

Üçüncü rekâtta, subhaneke okunmaz. Zîra başka bir namazın iptidası değildir. Fatiha kıraetinden ve ona zamm-i sûre veya âyât ettikten sonra. Allahu ekber  diye el kaldırılır  ve yana salıverilmeyerek bağlanıp, kunut edilir, sonra rükûa varılır.

Üçüncü rekâtta kunutu unutup ta, rükûda yahut, rükûdan başını kaldırdıkta, hatırlayan kimse, "ikinci surette ittifaken ve birinci surette alessahih" ne rükûda, ne de rükûdan sonra, kunut etmeyip, vitirin hitamında, sehv için secde eder.

Kunutu sehven, rükûdan sonra eden kimse, rükûu iade etmeyip.  kunut, asıl mahallinden zâil olarak, vâcip gecikmiş olduğu için, sehiv secdesi eder. 
— 309 —
Kunut, ibadet, taat, ubudiyyeti ikrar, sükûn, salât, kıyam ve kıyamın uzaması mânâlarına olup, mânâlarının cümlesinden biri de, vitirde olan duâdır. Ve o, İbni Mes'ûd radiyallahü teâlâ anhü hazretlerinden mervî olan elfâz ile,  âtîdeki veçhiledir.
اَللّٰهُمَّ إِنَّا نَسْتَعِينُكَ وَ نَسْتَغْفِرُكَ وَ نَسْتَهْدِيكَ * وَ نُؤْمِنُ بِكَ وَ نَتُوبُ اِلَيْكَ * وَ نَتَوَكَّلُ عَلَيْكَ * وَ نُثْنِى عَلَيْكَ اْلخَيْرَ كُلَّهُ نَشْكُرُكَ وَ لَا نَكْفُرُكَ * وَ نَخْلَعُ وَ نَتْرُكُ مَنْ يَفْجُرُكَ *
اَللّٰهُمَّ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَلَكَ نُصَلّ۪ى وَنَسْجُدُ * وَاِلَيْكَ نَسْعٰى وَنَحْفِدُ * نَرْجُو رَحْمَتَكَ وَنَخْشٰى عَذَابَكَ * اِنَّ عَذَابَكَ بِ الْكُفَّارِ مُلْحِقٌ *

Kanit: Onu okuyandır. Duâ, terceme ile beraberdir:

(Allahümme) ya Allah (innâ nesteînüke) muhakkak ki, biz, taatin üzerine senden iane isteriz (ve nestehdîke) ve senden seni razı edecek şeye hidayet isteriz,  (ve nestagfirüke) ve senden mağfiret isteriz ki, ayb ve zenbimizi setredip, bizi uyûb ve zünubümüzle rüsvay etmeyesin (ve netübuileyke) ve sana tevbe ederiz. Tevbe: Günahtan dönmektir. Şer'an tevbe: Geçen günaha nedamet edip,  ondan derhal kesilmek  ve bir daha işlememeğe - tâzimen li-emrillâh - azm eylemektir.
— 310 —
Eğer kul hakkı teâllûk etmiş ise, onun müsamaha ve razı olması lâzımdır.  (Ve nü'minü bike) ve sana iman ederiz, yâni kalblerimizle itikat ederek tasdik eder ve lisanımızla dahi söyleyerek, sana ve senin canibinden gelen şeye -ki, Peygamberlere ve kitaplara ve meleklere ve âhiret gününe ve hayır ve şerrin mukadderiyyetine demektir - inandık deriz  (ve netevekkelü aleyke) menfaatimizi celb ve mazarratımızı defi edebilmekten aczimiz cihetiyle, umurumuzu tefviz ederek, sana itimat eyleriz, (ve nüsnî aleykel-hayre küllehû) ve mahzı fazl ve kereminden in'am ve ihsan eyle diğin camîi nimetlerini itiraf ederek seni sena ve bütün hayr ile yad ederiz, (neşkürüke) in'am ettiğin, cevarih ve âzânın hepsini. - mâ hulika lehine - sarf ederek sana şükr ederiz. Sen münezzeh ve müteâlisin, ve hamd-ü senâ sana mahsustur. Biz sana ihsa-i senâ edemeyiz, sen, kendini ettiğin sena vechilesin, (ve lâ nekfuruke) bizim üzerimize olan, hiç bir nimetini inkâr etmeyiz ve onu senin gayriye izafe eylemeyiz. (ve nahlau) ve küfrü ve seni razi etmeyecek olan her şeyin râbıtasını, boyunlarımızdan çıkarıp atarız ve izale ederiz. (ve netrükü men yefcürüke) ve senin nimetini inkâr ve gayre perestişler ile sana fücur edeni terk ve ondan müfarakat eyleriz.
(Allahümme iyyâke nâbudu) Yâ Allah biz ancak sana ibadet ederiz, (ve leke nüsâlli  ve nescüdü)  ve namazı ancak sana kılarız ve secdeyi sana ederiz, (veileyke nes'â ve nahfidü) ve bizi sana takrîb edecek vesaile şitaban  ve ibadeti tahsil emrine kemal-i neşat ile koşarız,  (nercû rahmeteke) hizmetine kıyam ve taatinde amel ve ihtimam
— 311 —
ile beraber,  rahmet ve ihsanının devam ve izdiyâdını ve ataiâzîmini emel ederiz, sen ise, kerîmsin, kendinden umanı, haib etmezsin, (ve nahşa azabeke) nehy ettiğin şeylerden içtinab ile beraber, azâbından havf ederiz, mekrinden  emin olmayız. Biz beynel-havf ver-recâyız.  İmdi nîmet-i îmânı bize inâm ile beraber, erkân ile amelde bulunmağa dahi bizi muvaffak buyurman sebebiyle, biz dahi- kâzibînin tamaı veçhile - bilâamel, mücerred kalb ve lisan ile, ümidde kalmayıp, emri şerifine imtisal edici olarak, itikad eder ve deriz ki: (İnne azabekel-cidde) senin hak azabın,  (bil-küffâri mülhik) küffara lâhiktir. 

Bundan sonra evlâ olan;

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِهِ وَ سَلِّمْ

Yahut;

وَ صَلَّى اللّٰهُ عَلَى النَّبِىِّ وَعَلَى اٰلِهِ وَ سَلِّمْ

deyip, Hz. Hasan b. Ali (R.A.) efendimizin kunutunu dahi okumaktır. Hz. Hasan (R.A.) efendimiz, "bana Resulullah birkaç kelime talim buyurdu, ben onları vitir kunutunda okurum," demiştir.

— 312 —
اَللّٰهُمَّ اهْدِنِي فيِمَنْ هَدَيْتَ، وَعَافِنِي فيِمَنْ عَافَيْتَ، وَتَوَلَّنِي فيِمَنْ تَوَلَّيْتَ، وَبَارِكْ لِي فِيمَاأَعْطَيْتَ، وَقِنِي شَرَّمَا قَضَيْتَ، فَإِنَّكَ تَقْضِي وَلَا يُقْضَى عَلَيْكَ، وَإِنَّهُ لَايَذِلُّ مَنْ وَالَيْتَ، وَلَايَعِزُّ مَنْ عَادَيْتَ، تَبَارَكْتَ رَبَّناَ وَتَعَالَيْتَ

Kunutta bulunan musâllî, bundan sonra dahi salâvat okur.

Kunutû okuyamayan kimse (Rabbenâ âtinâ ilh. .) okur, yahut üç kere: Allahüme igfirli ve yahut üç kere: Yâ rabbi, der.

Cemaatle vitir, yalnız ramazan ayında kılınır.  Ve onda, o vakit cemaat evlâdır. Müsliminin icmaı, bunun üzerinedir. Cemaatle kılmayan kimse için, ehab ve evlâ olan, onu gecenin sonunda (sahur vaktinde) kılmaktır. Çünkü, o vakitte cemaat bulunmaz. Vitri, ramazanı şerifte, cemaatle kılmak, gecenin ahirinde münferiden kılmaktan efdâldir. 
Cemaat halinde, kunûtü hem imam ve hem cemaat gizli okur.  Muktedî, kunûtü kıraetten fariğ olmadan yahut, kunûte henüz başlamadan, imam kunût edip, rükûa varmış olmak suretinde - imam ile beraber - rükûun edâsını fevt etmek korkusu var ise, kunût ile iştigal etmeyip, imama mütabeat eyler.  Eğer imama rükûda yetişememekten korkmuyorsa, kunût eyler. 
— 313 —

İmam kunûtü terk ederse, muktedi, imama müşarik olabilmek kendisine mümkün ise - imkân hasebiyle - iki vâcib arasım cemetmiş olmak için kunût eyler. Eğer yetişmek kendisine mümkün olmayacak ise, imamına mutabeat eder ki, o evlâdır.

Vitirin üçüncü rekâtı rükûunda, imama yetişen kimse ki, mesbuktur. Kunûte, hükmen yetişmiş olmakla, geçmişi kazâ ederken, kunût eylemez.

Nitekim, vitirde bir veya iki rekât ile mesbuk olan kimse, üçüncü rekâtta imam ile beraber kunût etmiş bulunmak cihetiyle, geçmişi kazâda - bil-icma - bir kere daha kunut etmez.  Çünkü, iki defa kunût meşrû olmamıştır.
İmam kunûtu okuduktan sonra, zikr olunan duâya şürû eder ve onu cehr eylerse, imam Ebû Yûsuf: Cemaat dahi, mütabeat edip, onu okurlar, demiştir. 
Mezkûr duada rivayet, mezkûr minval üzere, ifrad iken, İbnül-humâmın beyanı veçhile fuhakaca imam hakkında varid olup, kunuta has olmayarak "bifazlike" kelimesi dahi ziya edilmiştir.  O zaman duâ şöyle başlamış olur:
اَللّٰهُمَّ اهْدِنَا بِفَضْلِكَ فِيمَنْ هَدَيْتَ

Duanın mânâsı budur: "Yâ Allah hidayet etmiş olduğun kimseler içinde yâni, onlarla beraber beni dahi, hidayetle ve afva mazhar kıldığın kimselerle

— 314 —

beraber, beni de afiyetle ve velâyetinde yâni, nazarı inayetine aldığın zevat ile beraber, bana da medetkâr ol, îta ve ihsan buyurduğun şeyleri, hakkımda mübarek ve müteyemmen kıl, hükm ve takdir buyurduğun şeyin, şerrini defi ile beni vikaye et, sen dilediğin veçhile hükmedersin, sana kimse, hükmedemez. (Çünkü sen mâliki vahidsin, mülkte sana şerik yoktur, biz de senin, müvalâtını isteriz), şüphe yok ki, senin müvalât ve izazına mazhar olan kişi zelil olmaz ve müadat ve izlâl ettiklerin ise, aziz olamaz, mütebârik ve müteâlîsin rabbımız!"

Uyumadan vitri kılıp ta, sonra teheccüd eden kimse, vitri iade etmez. Hadîs-i şerifte: "Bir gecede iki vitir olmaz," buyurulmuştur.

Vitrin takdîm ve tehiri mesaili için, müstahap vakitler faslının sonuna bakılsın.

NEVAFİLİN BEYANINA DAİR:

Nevafil: Nafilenin cem'idir. Nafile ve nefl: Farz ve vâcib olmayan ibadettir  ki, ziyade mânâsından alınmıştır.  Farzdan ve vâcipten fazla olan namazlar demektir. Ona tetavvu'da denir ki, kişinin vâcib olmayarak, tav'an kıldığı namazdır.

Sünnetler bu cümleden olduğu halde, fasl-ı sünen, denilmeyip, fasl-ı nevafil denilmesi, nefel tabirinizi, daha şümullü olmasındandır. Çünkü, her sünnet nefeldir. Her nefel sünnet değildir.

Nevafilin, revatip ve regaip nevi vardır. Revatip: Müekked ve gayr-i müekked olarak, farzlardan evvel yahut sonra kılınmakta olan sünnetlerdir..  Regaip: Duhâ ve teheccüd gibi, sair nevafildir.

MÜEKKED SÜNNETLER:

Bunların bir kısmı ikişer ve bir kısmı dörder rekâttır, İki rekâtlılar şunlardır: Sabah namazından evvel,

— 315 —

Öğle namazından sonra, Akşam namazından sonra Yatsı namazından sonra, Dört rekâttılar şunlardır:

Öğle namazının farzından evvel Cumadan evvel Cumadan sonra,

GAYRİ MÜEKKED SÜNNETLER:

Ki, ona süneni mendube yahut müstahabbe dahi denir,  şunlardır: İkindi namazından evvel, Yatsı namazından evvel,
Bunlar dörder rekâttır.  Öğlenin ve yatsının ikişer rekâttan ibaret olan, son sünnetlerini, onlara ikişer rekât daha zam ederek, dörder kılmak dahi süneni mendubedendir.  Akşam namazının sünneti müekkedesi olan iki rekâttan sonra, altı rekât namaz kılmak dahi, sünneti mendube, yâni gayr-i müekkededir.
Süneni müekkedenin en kuvvetlisi, ittifakla sabah namazının sünnetidir. Zira, onun hakkında çok muraggabat varid olmuştur.  Vücubü bile mervidir. Ve demişlerdir ki, Fetvâ mercii olan âlime, nasın hacetine mebni, sair sünnetleri terk etmek câiz olur, sabah namazının sünnetini terk etmek, câiz olmaz.

Fecrin sünnetinde efdâl olan, onu vaktin evvelinde kıraeti uzatmadan kılmaktır. Efendimiz hazretleri, gâh sûre-i kâfirûn ve ihlâs ile, gâh sûre-i bakaranın sonu ile kılarlardı. Elem neşrah ve elem tere sûreleriyle kılınması dahi müstahsendir.

— 316 —

Sabah namazının sünnetinden sonra en efdal olan sünnet muhtelifünfih olmak üzere, akşam namazının sünneti olup, bunda kıraeti uzatmak müstahaptır. Zîra, Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, onun ilk rekâtında (elif lâm mîm tenzîlün) sûresini ve ikinci rekâtında sûre-i Mülkü okudukları olmuştur.

Akşamın sünnetinden sonra, efdâl sünnet öğlenin son sünnetidir. Ondan sonra, yatsının son sünneti ve daha sonra, öğlenin ilk sünnetidir. 
Mendup sünnetler içinde, ikindinin sünneti, yatsının ilk sünnetinden efdâldir. 
Akşamın sünneti müekkedesinden sonra, sünneti mendube olarak zikr olunan, altı rekât (salâtı evvabîn) diye mârûf olan namazdır.  Tesmiyesinin veçhi, şu mealdeki, hadîs-i şeriftir; "Her kim akşamdan sonra, altı rekât kılarsa, evvâbin'den yazılır" buyurulmuştur. Evvâb: Bir günahta bulunduğu vakit, derhal tevbeye mübaderet eyleyendir. İbni Ömer radiyallahü teâlâ anhüma hazretlerinden, mervi olduğu üzere, Rasulullah (S.A.) efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki: "Akşamdan sonra, konuşmadan, altı rekât namaz kılanın, elli senelik günahı mağfur olur".  Ammâr bin Yâser hazretlerinden mervidir ki, Efendimiz hazretleri: "Akşamdan sonra altı rekât namaz kılanın günahı, deniz köpüğü gibi, (çok) dahi olsa, mağfur olur." buyurmuşlar ve konuşmadan evvel. kaydiyle takyit dahi etmemişlerdir. 
— 317 —
Revatipte, efdâl olan, onları regaip gibi, evde kılmaktır. Süneni ebî Dâvûdda mezkûr, hadîs-i şerifte: "kişinin evindeki namazı, benim şu mescidimdeki namazından efdâldir, feraîz müstesnadır" buyurulmuştur. Münyetül-musâllîde: "Mescidde tetavvû hasen, evde ahsendir," diye mezkûr olup, fâkih ebû Cafer, dahi bu veçhile ifta etmiş, ve meğer ki, evine avdetinde, sünnet kılmağı unutup, başka şeyle meşgul olmaktan korkmuş ola, demiştir. 
Dört rekâtlı sünneti müekkedelerin yâni, öğlenin ilk sünneti ile cumanın ilk ve son sünnetlerinin, kade-i ulâsında, musallî teşehhüdde iktisar eder yâni, yalnız tahiyyat okur,  ve üçüncü rekât kıyamında sübhaneke okumaz. 

Bunlar, bir selâmiledir ki, dördüncü rekâtın sonunda, kade-i ahîrenin icrasiyle, tahiyyat ve salâvat okunarak, selâm verilir.

Mendûb dört rekâtlılar, böyle olmayıp, onların kade-i ulâsında, musâllî tahiyyattan sonra salâvat ve üçüncü rekâta kıyamında, sübhaneke okur.

Sünnetlerin, müekked olanları, vakit dahilinde ve sabah namazınınki o günün zevalinden evvel, farziyle beraber, kazâ olunmak ve gayr-i müekked

— 318 —

olanlarına, şürû vukubulmadıkça, kazâ terettüp etmemek meseleleri, idrakül-farîza babındadır.

Farz ile sünnet arasında, konuşmak (gerek ilk sünnet, gerek son sünnet olsun) sünneti iskât etmez. Ve lâkin, sünnetin sevabını azaltır. Alâ kavlin, sünnet sakıt olmakla, iâde olunur. Tahrîmeye münafî olan her amel dahi, böyledir, yâni konuşmak gibidir. 
İki rekâttan ziyade, meselâ dört rekât nafile kılan kimse, yalnız son. rekâtta otursa, kıyas muktezası, namazını ifsat eder.  Ve lâkin, o namaz istihsanen sahihtir. 

İki rekât üzerine, edilecek kuud, sehven kalmış ise, o noksan, sehiv secdesi ile tamamlanır. Üçüncü rekâta kıyamdan sonra, tezekkûr olunur. sa, secdeye varılmış olmadıkça, kuuda avdet vâcib olur.

Eğer musâllî, iki rekâttan ziyade kılmak istediği nafilenin, yalnız üçüncü rekâtında oturup selâm verirse, o namazın sıhhatinde ihtilâf olunmuştur. Hülâsada, musahhah olan fesaddır. 

Mekrûh vakitler müstesna olmak üzere, gece ve gündüz istenildiği kadar nevafil kılınabilir, ikide bir ve yahut dörtte bir, selâm verilir.

— 319 —
Gündüz nevafilinde dört  ve gece nevafilinde sekiz rekâttan ziyadesini, bir selâm ile kılmak, mekrûhtur. 

Gece ve gündüz nevafilinde - indel-imam - efdâl olan, dörtte bir selâm vermektir. İndel-imameyn, gündüz nevafilinde efdâl olan, imam Ebû Hanîfe hazretlerinin dedikleri gibi olup, gece nevafilinde ise, efdâl olan, ikişer ikişer kılmaktır. Ve, "Gece namazı ikişer ikişerdir"hadîs-i şerifine binaen, bu bapta fetva dahi, imameyn kavliiledir.

Gecenin ve husûsiyle, son sülüsünün nevafili, gündüz nevafilinden efdâldir. Çünkü, nefse daha meşakkatlidir. Hadîs-i şerifte ise, "İbadetin efdâli zahmetli olanıdır." buyurulmuştur.

Gece namazı, nefse çok meşakkatli olmakla beraber, riyadan dahi çok uzaktır. Hem de gece ortası, tecellî ve arz-ı ihsan zamanıdır. Cenab-ı Hak gece kaim olan ibadının salihlerini

﴿ تَتَجَافٰى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ ﴾
diye sitayişle buyurmuştur. 
Gece ve gündüz namazda kıyamın uzunluğu, secdenin çokluğundan ehaptır.  Hadîs-i şerifte (efdâlüs-salâti tûlül-kunût) buyurulmuştur.
— 320 —
Uzun kunt uzun kıyam demektir. Hem de kıyamın uzunluğu ile, kıraeti Kur'ân artmış olur. Rükû ve sücudun çoğalmasıyla tesbihat çoğalır, kıraet ise, tesbihten efdâldir. 

TAHİYYET-İ MESCİT, SALÂTI - DUHA İHYÂ-İ LEYÂLİYE vs. DAİR:

 
İki rekât namaz ile,  mescide tahiyyet etmek,  mesnûndur ki kerahet evkatının gayride,  mescide dahil olan kimse oturmadan  onu kılar, oturulmuş olmakla, o namaz geçmiş olmayıp, yine kılınırsa da, oturmadan kılınmak, efdâl olur. Farzın edâsı, onun yerine kaim olur. Ve keza, her namaz ki, mescide giren, onu camiye girişinde, tahiyyet-i mescid niyyeti etmeyerek kılmış ola, o dahi, onun yerine kaim olur. 

Bir günde bir mescide giriş, tekerrür ederse, bir tahiyyet namazı kifayet eder.

(O kimse muhayyerdir. Dilerse onu, ilk girişinde ve dilerse son girişinde kılar).

— 321 —

Mescide girme sırasında, salâvatı şerîfe kıraetinden sonra:

اَللّٰهُمَّ فْتَحْ لِى أَبْوَابَ رَحْمَتِكَ

(Allahümmeftah ebvabe rahmetike) "Allahım rahmetinin kapılarını aç!" demek ve çıkış esnasında

اَللّٰهُمَّ إِنِّى أَسْأَلُكَ مِنْ فَضْلِكَ

( Allahümme innî es'elüke min fadlike) "Allahım ben senin keremim dilerim" demek emri Nebiye mebni, menduptur.

Dürr-ü Muhtârın mekrûhatında mezkûrdur ki, camiin, sirkat korkusu olmadıkça, kapısını kilitlemek, mekrûh olduğu gibi, kapısı birden ziyade olan cami-i şerifi, yol ittihaz etmek dahi mekrûhtur. Ve bunu - bilâ özür - itiyad eden, fasiktir. Eğer, özür ve iztirara mebni ise, câiz olup, o kimse günde bir defa, tahiyyeti mescid kılar.

ABDEST ŞÜKÜR NAMAZI
Abdesti veya guslü müteakip, yaşlığı kurumadan,  iki rekât namaz kılmak menduptur. 

Mescide girdiği esnada kılınan farz (veya sünnet) ile, tahiyyet-i mescid sevabı dahi, hasıl olduğu gibi, abdesti müteakip kılınan farz (veya sünnet) ile de, bu fazilet hasıl olur.

DUHA NAMAZI

Duhâ yâni kuşluk vakti, dört ve daha ziyade rekât namaz kılmak, menduptur.

(Buna, duha namazı tâbir olunur. Seçilen vakti, gündüzün dörtte birinin geçtiği, zamandır).

Dürr-ü Muhtârda, ekalli iki ve ekseri on iki ve evsatı sekiz olmak üzere, mezkûr olup, efdâl olanı, evsatıdır, denilmiştir.

TEHECCÜT NAMAZI
Gece namazı  dahi menduptur ki, geceleyin ve husûsiyle, gecenin sonunda kılınır.  Ekalli iki ve ekseri on iki ve evsatı sekiz rekâttır  Faziletine hadd-u hasr olamaz.

Hak celle ve âlâ, müteheccidîn haklarında "Onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez." (Secde: 17) buyurmuştur. Sahihi müslimde dahi mezkûrdur ki, sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri "salâtı leyle, mülâzemet ediniz, zira sizden evvelki Salihlerin âdet ve mûtâdlarıdır, ve rabbinize size yaklaştırıcıdır ve seyyiatin keffaretine

— 322 —

ve nefsi günahtan alıkoymaya sebep olur." buyurmuşlardır.

İSTİHARE NAMAZI
Salât-ıistihâre dahi menduptur.  Bunun beyanını, sünnet-i seniyye, açıklamıştır. Hazret-i Câbir (R.A.) demiştir ki, Hazret-i Rasûl (S.A.) bize Kur'ândan sûre talim eder oldukları gibi, bütün umurumuzda, istihare talim eyleyip, derlerdi ki: "Sizin biriniz, bir iş yapmak istediği vakit, iki rekât namaz kılsın,  sonra şöyle desin:"
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْتَخِيرُكَ بِعِلْمِكَ، وَأَسْتَقْدِرُكَ بِقُدْرَتِكَ، وَأَسْأَلُكَ مِنْ فَضْلِكَ الْعَظِيمِ، فَإِنَّكَ تَقْدِرُ وَلَا أَقْدِرُ، وَتَعْلَمُ وَلَا أَعْلَمُ، وَأَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ، اَللّٰهُمَّ إِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ - وَيُسَمِّي حَاجَتَهُ- خَيْرٌ ليِ فيِ دِينِي وَمَعَاشِي وَعَاقِبَةِ أَمْرِي -أَوْ قَالَ: عَاجِلِهِ وَاٰجِلِهِ- فَاقْدُرْهُ ليِ وَيَسِّرْهُ ليِ ثُمَّ بَارِكْ ليِ فِيهِ، وَإِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هَذَا الْأَمْرَ شَرٌّ ليِ فيِ دِينيِ وَمَعَاشِي وَعَاقِبَةِ أَمْرِي -أَوْ قَالَ عَاجِلِهِ وَاٰجِلِهِ- فَاصْرِفْهُ عَنيِّ، وَاصْرِفْنيِ عَنْهُ، وَاقْدُرْ لِيَ الْخَيْرَ حَيْثُ كَانَ، ثُمَّ أَرْضِنيِ بِهِ

Ve ondan sonra hacetini söylesin.

Bunu, imam müslimden mâdâ, muhaddisîn rivayet eylediler. Bu duâya hamd ve salâvatla başlamak müstahaptır. İstihare zamanında kalbinin münşerih olduğu şeyle âmil olur. 
— 323 —
Hacta ve cihadda ve bütün hayır envaında istihare, fiilin kendine degil, vaktin tâyini için yapılır. 

HACET NAMAZI:

Salât-ı hacet dahi menduptur. O da, iki rekâttır.  Abdullah İbni ubey (R.A.) hazretlerinden mervîdir ki, Hazret-iResûl-i Ekrem efendimiz: Bir kimsenin, Hak celle ve âlâya, yahut beni, âdemden birine,  bir haceti olduğunda, güzelce abdest alsın,  sonra iki rekât namaz kılsın, sonra Hak teâlâya senâ ve Rasûlüne salât getirerek şöyle desin buyurmuşlardır:
اَ إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلَامَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ لَا تَدَعْ لِى ذَنْبًا إِلَّا غَفَرْتَهُ وَلَا هَمًّا إِلَّا فَرَّجْتَهُ وَلَا حَاجَةً هِىَ لَكَ رِضًا إِلَّا قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
Bunu okur, sonra dünya ve âhiret işlerinden dilediğini ister.  Şu dahi namazdan sonra olan hacet talebi duâlarındandır: . 
— 324 —
اَللّٰهُمَّ إِنّ۪ي أَسْأَلُكَ وَأَتَوَجَّهُ إِلَيْكَ بِنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَبِيِّ الرَّحْمَةِ يَا مُحَمَّدْ إِنّ۪ي تَوَجَّهْتُ بِكَ إِلٰى رَبّ۪ي ف۪ي حٰاجَت۪ي هٰذِه۪ لِتُقْضٰى ل۪ي اَللّٰهُمَّ شَفِّعْهُ فِيَّ

(Müellifi merhum, namazın mekruhlarında, tesbih namazı malûmdur, deyip geçmiş ve bu bapta, onu zikretmemiş olduğundan, biz onu burada zikredeceğiz):

TESBİH NAMAZI
Ashabı sünen, Hazret-i İkrimeden  ve o dahi, Hazret-i İbn-i Abbastan rivayet etmişlerdir ki, Hazret-iResûl-i Ekrem (S.A.) muhterem amcaları, Abbas bin Abdulmuttalip hazretlerine buyurmuşlar: Yâ amcam, sana on hasleti haber vermekle ikram etmiş olayım ki, onu işlediğin vakit günahının evveli ve âhiri, yenisi ve eskisi, hatası ve teammüdîsi, küçüğü ve büyüğü, gizlisi ve alenîsi, mağfur olsun, dört rekât namaz kılarsın, her rekâtında sûre-i fatihayı ve diğer bir sûreyi okursun, ve kıraetten evvel 15 kere (Sübhanallahi vel-hamdülillahi ve lâilâhe illallahü vallahü ekber) dersin, kıraetten sonra dahi, on kere ayni tesbihi edip rükûa varırsın, rükûda olduğun halde dahi, onları on kere ve rükûdan doğrulduğunda dahi on kere ve secdeye vardığında on kere, ve iki secde arasında on kere, ve ikinci secdede dahi, onları onar kere okursun ki, mecmuu, her rekât için yetmiş beştir. Bunu rekâtların dördünde dahi yaparsın dört rekâtın mecmuu tesbihleri üç yüz eder.  Rükû ve sücudun, asıl tesbihleri, başkaca ve evvelce okunur. Muktedir olursan, bu namazı her gün kıl, her gün kılamazsan ayda bir kerre kıl, onu da yapamazsan yılda bir kerre kıl. Onu da yapamazsan ömründe bir kerre kıl. 

Tesbih namazı, kendisine rağbet olunur. Onu her zaman itiyat etmek ve ondan tegafül ve tekâsül etmemek müstahaptır. Onu kılan, rükûda üç kere (sübhane rabbiyel-azîm) ve sücudda üç kere (sübhane rabbiyelâlâ) demekten başlar ve ondan sonra mezkûr tesbihleri okur.

GECELERİ İHYA
Ramazanı şerifin son onundaki geceleri ihya etmek  menduptur.
— 325 —
Hazret-i Âyişe (radiyallahü teâlâ anhâ) dan mervî olduğu üzere, Hazret-iResûl-i Ekrem efendimiz, ramazanın son on günü dahil oldukta, leyli ihya ve ehlini ikaz ve ibadette cehd ederlerdi. Maksat, leyle-i kadri ihyadır. (Kadir gecesini ramazanın son onanda arayınız) hadîsi müttefekü-aleyhtir! O mübarek gecedeki amel, ondan hâlî olan, bin aydaki amelden hayırlıdır. Hadîs-i şerifte: Leyle-i kadirde, îmanen ve ihtisaben kaim olanın günahlarının geçeni ve geleceği mağfur olur, buyurulmuştur. (İhtisaben demek, sevabını, indallah gözetmek kasdiyle demektir). 

İki bayram gecelerini, yâni ramazan ve kurban bayramlarının ilk gecelerini, ihya etmek menduptur. Hadîs-i şerifte

"Bayram gecesini ihya edenin kalbini, Allah, kalblerin öldüğü gün ihyâ eder." buyurulmuştur. 

Seherlerde istiğfarı çoğaltmak müstahaptır: Cenab-ı Hak, seherlerde istiğfar edenleri zâriyat sûresinin on sekizinci âyet-i kerimesinde şöyle methedilmiştir:

﴿ وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ ﴾
(zariyat 18)

Seyyidül-istiğfâr dahi şudur:

اَللّٰهُمَّ أَنْتَ رَبِّى لَا إِلٰهَ اِلَّا أَنْتَ خَلَقْتَنِى وَ أَنَا عَبْدُكَ وَ أَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَ وَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ أَبُوءُلَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَىَّ وَ أَبُوءُ بِذَنْبِى فَاغْفِرْلِى ذُنُوبِى فَإِنَّهُ لَا يَغْفِرُالذُّنُوبَ اِلَّا أَنْتَ بِرَحْمَتِكَ يَااَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

Bayram gecelerinde duâ müstecaptır. (Şabanın nısfı, gecesinin ihyasına âit ehadisi okuyunuz).

— 326 —
Zilhiccenin ilk on gününü ve gecelerini  ihyâ etmek menduptur. Hadis-i şerifte
"Cenab-ı Hakka ibadet etmek için, Allah katında zilhiccenin on gününden daha sevimli günler yoktur," buyurulmuştur. Onlardan her bir günün orucu, sene orucuna ve her bir gecenin kıyamı leyle-i kadrin kıyamına muâdil tutulur demektir. Ve diğer hadîste: "Arefe orucu  biri geçmiş ve biri gelecek iki seneye keffarettir. Aşure (muharremin onu) günü orucu  geçmiş bir seneye keffarettir." buyurulmuştur. 
HAYIR NAMAZI
Şaban ayının nısfı gecesini, ihya etmek menduptur.  O mübarek gece, senenin zenblerini ve cuma gecesi, haftanın zenblerini ve kadir gecesi, ömrün zenblerini mükeffir (örtücü) dür. Hem de, o mübarek gecede: Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğacaklar ve huccacın adedi takdir olunur. Hak celle ve âlâ, onun hakkında
﴿ فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ اَمْرٍ حَكِيمٍۜ ﴾

"Bütün hikmetli işler o gecede tefrik olunur." (Dühan: 4) buyurmuştur. O mübarek gecede, Cenab-ı Hak, hayrı yağmur gibi yağdırır.

Beş gece vardır ki, onlarda duâ merdud olmaz: Cuma gecesi, Recebin ilk gecesi, Şabanın nısfı gecesi, ramazan bayramı gecesi ve kurban bayramı gecesi.

Bir hadîs-i şerifte: "Beş geceyi ihya edene, cennet vâcib olur": Terviye gecesi,  arefe gecesi, îd-i fıtır gecesi, îd-i adhâ gecesi, şabamn nısfı gecesi buyurulmuştur. Efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki; "Şabanın nısfı gecesi kaim, gündüzünü saim olun. Zira, o gece güneş battıktan sonra, emri hak nâzil olup fecre kadar, mağfiret dileyen yok mu ki affedeyim. Rızık isteyen yok mu ki rızık vereyim." diye nida edilir. Ve yine
— 327 —
efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki, Şabanın nısfı gecesi ve iki bayram gecesi kaim olanın kalbi ölmez. 
Kıyamın mânâsı, gecenin ekser kısmında, âlâ kavlin, bir saatinde taatte müştegil olmaktır. Kur'ân yahut, hadis okur ve yahut bunları dinler, yahut tesbih eder veya Nebiy aleyhissalâtü ves selâma, salât ve selâm getirir. 
İbni Abbas radiyallahü teâlâ anhümâ hazretlerinden mervidir ki, kıyam-ı leyl, iki bayram gecesini ihya etmekte olduğu gibi, yatsı namazını cemaatle kılmak ve sabah namazında dahi, cemaat azminde olmaktır, buyurdular. Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki, "yatsıyı cemaatle kılan, bütün geceyi kaim olmuş gibidir. ".  Bunu, imam müslim rivayet etmiştir.
REGAİB GECESİ
Müellif aleyhirrahme, leyle-i recebi yalnız duânın red olunmayacağı beş gece arasında zik^reyledi. İhyâ-i ulûmun, senelerin tekerrürü ile mütekerrir olan nevafil kısmında, salât-ı receb ve salât-ı şaban zikr edilmiş olduğu gibi, fazileti olan gece ve gündüzlerin beyanım hâvi olan fasılda, recebin ilk ve nısıf ve yirmi yedinci geceleri ve mîraç gecesi namazı dahi mezkûrdur. Bunlardan, nevafil faslındaki namaz, Recep ayının ilk cuma gecesine âittir ki, bizim (leyle-i regaip) dediğimiz gecedir.  Mezkûr namaz, miraç gecesi namazı gibi, kemiyyetçe on iki rekâttır. Onun keyfiyeti, ihyada genişçe açıklanmıştır.
— 328 —

Yolculuğa çıkarken ve yolculuktan dönüşte ve bir menzile konuşta, hemen iki rekât namaz kılmak dahi, - vakit, kerahet olmamak şartiyle - menduptur.

İstiğfar namazı dahi menduptur ki, vakî olan masiyetine mebni, güzelce abdest alınıp, iki rekât namaz kılınarak, istiğfar edilir.

Müellif der ki, zikrolunan gecelerden birinin ihyası için, mesacidde ve mesacidin gayride, içtima etmek mekruh olup,  çünkü, o içtimai, Nebiy aleyhissalâtü ves selâm ve Sahâbe-i kirâm, yapmadılar.
İçtimadan mütebadir olan mânâ - alâ sebîlit-tedâi - olmaktır. Nevafilde - tedâîsiz olan - iktidanın, kerahetsizliğini müellif, Vitir babının sonunda zikretmiştir. 

OTURARAK KILINAN NAFİLE NAMAZI:

Nafile namazı, kıyama kaadir iken, oturarak kılmak, kerahetsiz câiz olur.  Ve lâkin, özürsüz olarak kılana, yarı ecir vardır. Çünkü hadis-i şerifte öyle buyurulmuştur.

Âcizin ve özürlünün oturması, kendi aczi ve özrü ile mukayyed olup, kadirin ise salât-ı nâfileye göre, kıyam mevziinde kuûdü, teşehhüddeki gibidir.

Bâzıları, Peygamberimiz efendimizin, âhiri ömürlerinde kıldıkları nevafilde - muhtebî - bulunur oldukları ve bir de muhtebî olarak oturanın âzâsı, kıbleye teveccühü cihetiyle, ekser olacağı beyaniyle, muhtebî olarak, oturmak efdal olduğunu söylemişlerdir.

(Muhtebî, ihtibadan ismi faildir. İhtiba: Kaynakları üzerine oturup, dizlerini dikerek kollariyle kuşaklamaktır).

Kıyama kaadir olan kimse, kaimen başladığı nafile namazı,  gerek
— 329 —
birinci ve gerek ikinci rekâtlarda, oturarak itmam etmek - alel-esah kerahetsiz olmak üzere - câiz olur.  (Oturarak başladığı nevafili, kaimen itmam eylemek, dahi böyledir).
Aleyhissalâtü ves selâm efendimiz hazretleri, salât-ı tetavvua başlarlar, sonra kıyamdan kuuda ve kuuddan kıyama intikal buyururlardı.  Mîrâcüd-dirâyede: Oturarak kılınan her tetavvuda, "sünneti seniyyeye muvafakat için, böyle yapmak müstehap olur" demiştir.
Kalkıp doğrulsa ve kıraet etmeyerek, rükûa varsa olur. Doğrulmayarak kalkıp.  Rükû ederse, olmaz. Çünkü, o rükû, ne kaimen rükûdur, ne de kaiden rükûdur.

BİNEK ÜZERİNDE NAMAZ:

Şehir dışında,  hayvan üzerinde nafile kılmak, câizdir.  Hayvan hangi cihete gidecek ise, o cihete müteveccihen râkib, iftitah edip. namazını îmâ ile kılar.  Zâhir-i rivâyette, iftitah tekbîri için, hayvanı durdurmaktan âciz olmak ve kıbleyi istikbal etmek, şart değildir. (Şartların mütaâllikatı faslına bakınız). Hayvan yürütmek, az emekle olursa, zarar etmez. 
— 330 —

Süneni müekkede ve hattâ, fecir sünneti için dahi, binek üzerinde îmâ câiz olur.

Râkiben başladığı nafileyi, eğer ayağını büküp, kolayca inivermekte - ameli kesîr hâsıl olmamışsa - inince bina ve itmam eder.

Nazilen yâni, yerde olduğu halde başladığı nafileyi, zahiri rivayette râkiben bina ve itmam eyleyemez. 
Dâbbe üzerinde, fazla pislik bulunmak,  namazın sıhhatine mâni olmaz, velev ki, eğerde ve üzengilerde olsun. 

Nafile kılana, yorgunluk gelmesi halinde, baston, duvar ve yardımcı misilli, bir şeye dayanıp durmak, kerahetsiz câiz olur. Çünkü, yorgunluk bir özürdür.

Eğer müteneffil, özürsüz dayanırsa, isaeti edeb ettiği için, tenzîhen mekruh olur.

YÜRÜYEREK NAMAZ:

Yürümekte olanın, kezâ sabinin yâni, yüzmekte olanın namazı, ittifakan sahih olmaz. Çünkü, gerek yürümek, gerek yüzmek, namaza münafîdir. Namaz erkânının ise, münafatla edası sahih olmaz. Müellif, talîl meselesinde "mekân değişikliği" demekle iktifa etmiştir.

— 331 —

FARZ VE VACİPLERİN BİNEK ÜZERİNDE KILINMASI:

Binek üzerinde, şehir harici olmak şartiyle, ancak nafile kılınır. Farz olan namazları ve salâtı vitir ve nezr ve iki bayram ve nafile olarak baş lanıp ta  ifsad edildiğinden dolayı, kazâ olunan namaz gibi, vâcib bulunan namazları ve cenaze namazını, binek üzerinde kılmak ve yerde okuduğu âyetin secdesini binek üzerinde edâ etmek câiz olmaz.  Meğer ki, bir zarurete mebni ola. 

Zarûret sebebiyle, farzın dabbe üzerinde kılınması

﴿ فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَالًا اَوْ رُكْبَانًۚا ﴾
kavl-i kerîmiyle mansus olup,  vâcib dahi, farza mülhaktır.
Zaruret; inmek takdirinde, refikleri durmazsa,  nefsi veya dabbsi, yahut elbisesi hakkında, hırsız korkusu ve yahut nefsi veya dabbesi hakkında canavar korkusu ve yağmur sebebiyle yerin yüzü gaip ve mülevves olacak derecede, çamur olması ve üzerine serilecek şeyi, itlâf eylemesi gibi şeylerdir.

Yerin yalnız yaşlığı, binek üzerinde namaz kılmağı mübah eylemez. (Dabbesi olmayan dahi, çamurda namaz kaimen ima ile kılar).

Hayvan serkeş olmak ve serkeş olmasa bile binen, âciz bulunmak cihetiyle indikten sonra, onu bindirecek kimse bulunmamak dahi özürdür.

— 332 —

Özür zevaliyle, kılınan namaz iade olunmaz.

Nüzül ve rukûb sebebiyle hastalığı, ziyadeleşecek veya iyiliği gecikecek olan hasta dahi, farzı binek üzerinde, kılmak câiz olur.

Mümkün olursa hayvanı, kıbleye müteveccih olarak durdurur. Mümkün olmazsa durdurmayıp, müteveccih olduğu cihete doğru ima eder.

(Bu, hastaya mahsus değildir. Belki, farz ve ona mülhak olan vacip namazı, hayvan üzerinde kılmanın - alelitlâk hükmü - balçık mekân için dahi budur. Âcizin kıblesi, kaadir bulunduğu cihettir).

İnince, binmeğe kaadir olmayan kimse, yardımcı bulmak meselesi, gayrin kudretiyle kaadir olmak meselesidir ki, o imam indinde âciz ve imameyn indinde kaadir sayılır. Mahremsiz ve kocasız, inmeğe kaadir olmayan kadın gibi ki, o dahi gayrin kudretiyle, kaadir demektir.

(Bu bapta, kavli imameyn, muraccah olduğu, bâbül-cumada mezkûrdur).

Mahfe içinde bulunan iki arkadaşın biri indiği vakit, diğeri yahut arada olan çocuk, kendi makamına kaim olmamak dahi, 'namazı dabbe üzerinde kılmağı, câiz kılan hallerdendir.

Dabbeye yüklenmiş olan mahmel içinde, namaz kılmak dahi, hükümce dabbe üzerinde, namaz kılmak gibidir. Dabbe gerek gidici, gerek durucu olsun.

Eğer hayvan durdurularak, mahmel, altından bir destekle, yere yerleştirilirse, arz hükmünde olur ve artık ondan kılınan farz namaz, rükû ve sücud ile ancak, kaimen sahih olur. Kaiden olmaz. Eğer kıyam yahut nüzul, mümkün olmazsa, kaiden kılar.

— 333 —

SEFİNE (GEMİ) İÇİNDE NAMAZ KILMAYA DAİR:

  Bu faslın mâkabline münasebeti: Sefinenin dabbeye müşabehetidir.  Zira, gemi deniz bineği, hayvan ise kara bineğidir. Buna binaen, dabbe üzerinde namazda olduğu gibi, sefine içinde namazda da kıyam sakıt olur. Sefinenin, içinde - istikrar üzere oturulduğu için - arza dahi müşabeheti vardır. Binaenaleyh, bunda rükû ve sücud ve kıbleye yönelme vardır.

Hayvan üzerindeki namaz ile sefine içindeki namazın, birkaç farkı vardır ki, hayvan üzerinde - özür olmadıkça - ancak nafile kılınabilir Gemide ise, farz dahi kılınır. Hayvan üzerinde bulunanlar, cemaat olamazlar. (İktidanın sıhhatinin şartlarına bakınız). Gemidekiler, cemaat olurlar: Hayvan üzerinde, rükû ve sücud sakıt olur. Gemide ise, îmâ câiz olmayıp, kaiden olsun, rükû ve sücud olunur. Hayvan üzerinde - zaruri olarak - kıbleye yönelme dahi sâkıt ve gemide, bâkî olur. Hayvan üzeri, temiz olmayabilir, gemide ise, mekânın temizliği aranır

Geminin içinde namaz kılmak meselesi, gemi gitmekte veya demir atmış olup, ortada durmakta veya sahile bağlı bulunmakta, yahut sahil boyu gitmekte iken, olmak itibariyle muhtelif hükümler, şöyledir:

Farz ve vâcib olan namazı  gemi giderken, baş dönmek ve ayakta duramamak gibi, bir özür olmadığı  halde, îmâ ile değil de rükû ve sücud ederek, kaiden kılmak imam Ebû Hanîfe hazretleri indinde, kerahetsiz
— 334 —
sahihtir.  Çünkü, kıyamda galip olan, baş dönmektir. Galip ise. mutahakkak gibidir,  İmam Ebû Yûsuf ve imam Muhammed hazretleri: Gemi giderken, namazı kaiden kılmak - özür sabit olmadıkça - sahih olamaz, demişlerdir. 

Kaimen kılmak - şüphe-i hilaftan uzak olduğu için - bilâ özür kaiden kılmaktan efdâldir.

Sefinede îmâ ile namaz kılmak, rükû ve sücuda kaadir olan kimse için, ittifaka, câiz olamaz. Çünkü, ne mariz olduğu gibi hakikaten, ve ne de dabbe üzerinde olduğu gibi hükmen îmâyı mübah kılan bir özür yoktur.

Deniz ortasında veya nehirde, ipler ve demirlerle bağlı olan sefine eğer yel ve dalga, onu şediden tahrik etmekte ise, yürüyen gemi gibidir. Ve eğer dalgalar onu şiddetli sarsmıyorsa  sahilde duran gemi gibidir.

Sahilde bağlı duran sefinede, kıyama kudret var iken, kaiden farz" kılmak, ittifaka, caiz olmaz. Çünkü, cevazı iktiza eden şey, yoktur. Kaimen kılmanın cevazı bile, - alelitlâk olmayıp - belki, sefine, kısmen karada olmak, yahut sahile çıkmak mümkün olmamak kaydiyle mukayyeddir ki. sefine o halde, serîr menzilesinde olmakla, onun içinde kaimen kılınan namaz sahih olur. Ve illâ, yâni sefinenin, hiç bir kısmı karada değil ise, onun içinde kılınan namaz, kaimen dahi olsa, sahile çıkıp kılmak

— 335 —
mümkün oldukça, kavli muhtar üzere, sahih olmaz.  Çünkü, bu halde sefine, dabbe menzilesindedir. Eğer, nefsi veya mâli için - bilâ zarar - sefineden sahile huruç, mümkün olmaz ise, o halde, - harece mebni - sefine dahilinde namaz, kaimen kılınır.

Bundan, sahilde geçip giden gemideki namazın hükmü dahi, anlaşılır ki, karaya çıkıp kılmak mümkün olmadığı halde, sefine dahilinde kılınmasıdır.

Gemi yürürken namaz kılan kimse, namazın iftitahında, istikbal farizasına kadir olduğu için, kıbleye karşı durur. Gemi döndükçe, o dahi namaz arasında, kıbleye müteveccihen döner, tâ ki, namazını kıbleye yönelmiş olarak tamamlar. Eğer istikbali kıbleyi, terk ederse, cümlenin kavlince, namazı kâfi olmaz.

Ancak kıbleye yönelme lüzumu (mütaâllikatı şurut) faslında mübeyyen olduğu üzere, kudret kaydi ile mukayyed olup, - indel-imkân bile - istikbalin özre mebni sâkıt olduğu vardır: Düşmandan havf üzere olanın namazında olduğu gibi. İmkânsızlık halinde, onun sukutu evleviyyettedir. 
— 336 —

TERAVİH NAMAZI:

  Teravih kılmak, rical ve nisaya sünneti ayni müekkededir.  Onda, cemaat olmak sünneti kifayedir.
Teravih vaktin sünnetidir.  Savmın sünneti değildir. Binaen âlâ hâzâ oruç tutmayan hasta ve yolcuya, teravih kılmak sünnet olduğu gibi, gündüzün sonunda, ehli salât olana  dahi, o akşam teravih kılmak, mesnun olur.
Teravihte cemaat, sünneti kifaye olduğundan, bir takım kimseler onu, mescidde cemaat olarak kılıp, sair kimseler,  evlerinde münferid olarak kılsalar, sünneti terk etmiş olmazlar. 

Teravihi cemaat olarak, evinde kılan kimse, sahih olan budur ki, iki faziletin birine nail olmuştur: Cemaat bir fazilettir. Mescitte cemaat ise, diğer bir fazilettir. Teravih, evde cemaatle kılan,

— 337 —
faziletin birini işlemiş, ve ötekini terk etmiştir. Cemaat meşru olan, her namazda elbette, mescit efdâldir. Çünkü, onda cemaatin teksiri, ve şiarı İslâmın, izharı vardır. 

Teravihin vakti, yatsı namazından sonra, fecrin tulûuna kadar olan zamandır.

Teravih, yatsıya tâbî olduğundan  vitri, teravihten evvel veya sonra kılmak, sahih olup sonra kılmak, efdâldir. Evvel kılmak dahi. sahih olmakla, teravihin bir miktarı, cemaatle kendisini fevt eden kimse, imam vitire kaim oluverirse, vitri beraberce kılıp,  ondan sonra, teravihten kalanı kılar. Onun bir miktarını unutup, vitirden sonra hatırlayan, münferit dahi böyle yapar.
Alâ kavlin, teravih vakti yatsıdan sonra ve vitirden evveldir. Ve bu kavl, müraccahtır. 
Teravihi, gecenin üçte birinden evvelceye, yahut gecenin yarısından evvelceye kadar, tehir etmek müstahaptır. Gece yarısından sonra, teravih kılmakta ihtilâf olunmuştur: Bâzılar, mekruh olur, zîra teravih, yatsıya tâbidir, yatsının, sünneti gibi olmuştur, dediler. Bazılar, mekruh olmaz, zîra gece namazının, haddi zâtinde  efdâli, gecenin âhirinde kılınanıdır, dediler. Ales'sahih, mekruh olmaz.  Ve lâkin güzel olan, kaçırma korkusuna mebni, o kadar geciktirmemektir.
— 338 —

TERAVİHİN KEMİYYET VE KEYFİYYETİ:

Teravih, - ashabın icmaı ile - yirmi rekâttır. 
Ve mütevares olduğu veçhile, on selâmiledir. Yâni her iki rekâtta selâm verilir.  Selâm vermeyerek, rekâtları, birbirine vasl ile kılıp, sonunda, selâm vermiş olmak suretinde, musâllî her iki rekâtta, kuud eylemiş olur ise, esah olan budur ki.  eğer amden vasletmiş ise, mekruh olup  teravih sahih, ve tamamı yerine kaim olur. Ve eğer iki rekâtta bir, oturmayarak vasleder ve yalnız her dört rekâtta bir, oturursa, o dört rekât, bir
— 339 —

selâm menzilesinde kalarak, her kıldığı dördü, iki kılmış olur. Yalnız yirminci rekâtında oturmuş olursa, yalnız iki rekât kılmış olur.

Teravih kılmakta, her tervihadan sonra, o miktar oturmak, müstahap olup, son tervîha ile, vitir arasında dahi istihsanen, yine o miktar oturulur. Seleften mütevares olan budur.  Oturmakta tesbih ve kıraet ve sükût, yahut ayrı ayrı salât arasında, teravih kılanlar, muhayyer bulunur. 
Ramazanı şerifte, - ales-sahih - bir kere olmak üzere, Kur'ânı kerimi teravihte, hatm etmek mesnundur.  Her rekâtta, imam on ve daha ziyade, âyet okur. 
Eğer ramazanda hatm ile teravih kılmakta cemaat usanç gösterirse, muhtar olan kavle göre, imam tenfire sebep olmayacak miktarı okur.  Zara cemaatin çoğaltılması kıraetin uzatılmasından efdâldir. 
Kıraette, fatihadan sonra üç âyetten veya o miktarda olan bir âyetten, yahut iki mütevassıt âyetten daha az okumak vâcibin terkine mebni,  mekruh olur.

Cemaate usancı mucip olsa bile, imam teravihin her teşehhüdünde, salâvatı - şerife okumayı, terk etmez. Çünkü, peygamber üzerine salât

— 340 —
bizce, sünneti müekkededir. Bâzı müçtehitlerin kavlince, farzdır ki, onsuz olmaz. 
İmam, teravihte, tez tez okumaktan ve tertîli terk eylemekten (yâni tilâvetin hakkını vermemekten) ve tadili erkânı terkten ve bunlardan başka, teavvüzü terk ve tesmiyeyi terk ve her tervîhadan sonra istirahatı terk gibi haşyeti olmayanların yaptıkları şeylerden, hazer eder. Çünkü, bunlar ayniyle tenbelliktir. Cemaatte melâl olsa da, imam bu bapta onlara - muhtar üzere - iltifat etmez.  Ve kezâ, her şefaın iptidasında, süphanekeyi terk eylemez.  Rükû ve sücud tesbihlerini dahi. terk (veya üçten eksik) etmez. Çünkü, rükû ve sücud tesbihleri - bâzılar indinde - farzdır,  bizce sünneti müekkededir. Salâvatı şerîfeden sonraki duayı (yâni, onun uzuncasını), cemaat melâl ederse okumaz. Büsbütün terk de etmeyip - sünnetin tahsîli için - kısaca okur.
Teravih vakti kaçırılırsa, kazâ olunmaz.  Ne münferiden ve ne de cemaatle - aslâ - kazâ olunmaz.Eğer kazâ ederse, teravih değil, müstahap nafile, olmuş olur.

Yatsı farzında, cemaati terk edenlere, teravihte cemaat olmak yoktur. Çünkü, o farza tâbidir.

Teravihi imam ile kılmayan, vitiri imamla kılabilir. Nitekim, teravihi bir imam ile, vitiri diğer bir imamla kılabilir.

Muktedî için teravihte oturup ta, imam rükûa giderken, kalkmak mekruh olur.

Uyku bastırmasiyle, o halde teravih kılmak dahi mekruhtur. Ve bu kerahetin, teraviha ihtisası olmayıp, hangi namaz olursa olsun, onu uyuyarak kılmakta tehavün (yâni önemsememek) vardır.

— 341 —

KABE İÇİNDE VE KÂBE ÜSTÜNDE NAMAZ:

Kâbenin, - gerek içinde, gerek üstünde - her tarafı kıbledir. Çünkü, Kâbe - malûm olan binadan ibaret olmayıp - onun yerinin ve se mâya doğru üstündeki havasının adıdır. Üstünde, siper ittihazına dahi hacet yoktur. Kâbe içinde, namaz kılmak, Hazret-iResûl-i Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimize vâkî olmuş  ve Kâbe fevkinde namaz kılmak - zahirde olan hürmetsizliğe binaen - edebe mugayir görülmüştür.
Kâbenin gerek içinde, gerek üstünde, cemaatle namaz kılmak suretinde her taraf kıble olmakla, yalnız bir tarafa, yönelerek saflar teşkili, lâbüd olmayıp, her nasıl durulsa olur, ve imamın bulunduğu cihetin gayride, onu tekaddüm ve teehhür dahi aranmayıp, arkası imamın yüzüne gelmeyen muktedînin iktidası, her nasıl dursa, sıhhat bulur: Gerek kendi veçhi imamın zahrına, yahut yanına gelsin, gerekse kendi zahrı imamın yanına veya arkasına gelsin,veyahut kendi yanı imamın yüzüne veya kendisi, imamın müteveccih olduğu cihetin gayriye teveccüh etmiş bulunduğu halde, yanı, imamın yanına gelmiş olsun,  ve yahut imam ile yüz yüze gelmiş bulunsun. Bu yedi suretin hepsinde, iktida sahih olur. Şu kadar ki, arada bir örtü olmaksızın imam ile yüz yüze gelmek, suret perestliğe müşabehetinden dolayı mekruhtur.

Eğer muktedi, kendi arkasını, imamın yüzüne getirirse, imamına kendi cihetinde, tekaddüm etmiş olmak hasebiyle, iktidası sahih olmaz.

— 342 —
Kâbe kapısı açık olduğu halde, Kâbe içinde bulunan imama,  Kâbeye yönelmiş bulunmak şartiyle, Kâbe dışından iktida etmek, sahih olur.
Çünkü, imamın dahilde bulunması, sair mescitlere nazaran, mihrapta bulunması gibidir. Kâbe kapısının açık olması kaydi, dahi ittifakîdir. Kapı kapalı olduğu halde, tebliğ işitilirse, iktidanın sıhhatine mâni yoktur. 

İmam ve cemaat, Kâbe dışında halka olmak, yâni Kâbe-i Mükerremenin etrafını, dışından tamamen ihata ile, cemaat teşkil ederek, namaza durmak dahi, cümle cemaat hakkında sahih olup, yalnız imamın cihetinde yâni, imamın sırasında, duvara imamdan yakın olanın, iktidası, imamına tekaddüm etmiş olması cihetiyle, sahih olmaz. Amma, imamın cihetinde olmayarak, duvara imamdan daha yakın bulunanın, iktidası sahih olur. Zîra tekaddüm ve teehhür, ancak imam ile muktedînin, teveccüh ettikleri canibin birleşmesi halindedir.

SALÂTI MİSAFİR: (YOLCULUKTA NAMAZ)

Bu bap, misafirin ve seferin tarifelerine ve bunların ahkâmına ve sefer halinde kılınacak namazların, infirat, iktida, eda ve kazâ: Suretlerine göre olan, hükmüne ve müsaferet mukabili olan ikamete ve ikamet menziline dairdir.

Misafir, yolcudur. Mukabiline mukîm tâbir olunur. Sefer ve müsaferet, yolculuktur. Mukabili hazar ve ikamettir. 

Sefer, lûgatte mutlak mesafe katetmektir ki, müddet ile mukadder değildir. Şerîatte, mahsus ve muayyen mesafenin kat'îdir ki, müddet ile

— 343 —
mukadderdir. Sefer müddetinin en azı: Mutedil gidişle, üç günlük, yâni on sekiz saatlik mesafedir. 

Mutedil gidiş ki, seyri mütevassıt dahi denir. Ağır ve sür'atli seyirden, kaçınmaktır.

Ağır seyir: Kağnı tâbir olunan, araba seyridir ki, öküz arabasının gidişidir.

Sür'atli seyir: Posta seyridir ki, at seyridir.

Bunlar arasında mütevassıt olan seyr-i mutedil dahi, yaya ve deve gidişidir.

Deveden, kafile devesi maksuttur ki, yaya gidişine müsavi olan odur.

Bu da, düz yere göredir. Dağın çıkışı ve inişi ve dar ve sarp yeri olur. Münasibi, itibar olunur.

Hem kara, hem deniz yolu olan, mesafelerde, yolcunun gittiği yola itibar olunur. Nitekim, biri mesafe-i sefer ve diğeri, - ondan daha kısa iki kara yolu olan mahallin yolcusu dahi, ancak mesafe-i sefer olan yola sülûkünde, şer'an misafir olur.

Müsaferet sefer mesafesini - fiilen yürümekle değil - onu seyretmek azmiyle misafirin ikametgâhı umranından, ayrılışından itibaren başlar. 

Müsaferet için, zikr olunan sefer mesafesinden en aza, itibar olmadığı gibi, azm-i sefer olunmayarak, mezkûr mesafe, katedilmiş olmağa da, itibar olmayıp, umran yerinden - niyyetsiz - ayrılmış olan kimse, dünyayı

— 344 —
dolaşsa, misafir sayılmaz.  Nitekim, fiilen, misaferet olmadıkça mücerret niyyete dahi itibar olunmaz.
Umranı mukam  ikametgâh mamûresi demektir ki, belde veya köyün, menazil ve meskenlerinden - göçebe olduğuna göre de - obalarından ibarettir.
Sefer azmîyle, çıktığı cihetten, onları tecavüz etmiş olmak, misaferet için, kâfidir.  Diğer cihetten, onlara mühazî bulunmak zarar etmez. Umranı mukam, onun gözünden gaip olmak dahi meşru değildir. 
Fena ki, bina vezninde olarak, şehir kenarı mânâsına olup, şehrin hayvan koşturmak ve mevta defnetmek misilli, işleri için, ayrılmış ve hazırlanmış olan mekânıdır. Şehirden ayrı olmadıkça, şehre mülhaktır.  Eğer, tarla ve ova ile şehirden - üç dört yüz adım kadar - ayn ise, (umran-ı mukamdan) mâdud olmamakla, misaferette, onu geçmek aranmaz.

Rabad ki, beldenin etraf ve civarındaki evler ve menzillerdir. Umrandan olmakla, onu tecavüz etmek, misaferette şarttır.

Şehir dışında olan bağ ve bostanlar, şehrin ebniyesine muttasıl bile olsa, ve belde ehli, bütün yıl, yahut senenin bâzı aylarında, onlarda sâkin dahi olsalar, belde mâmûresinden sayılmaz. Bekçilerin ve ekincilerin hanelerine ve bağ evlerine - ittifaka - itibar olunmaz.

Sefer niyyetinin sıhhati için, gidilecek mesafenin, zikrolunan miktardan az olmaması şart olduğu gibi, niyyet edenin, baliğ ve hükmünde

— 345 —
müstakil olması dahi şarttır. Sefere âzim olarak, ikametgâhı mâmûresinden ayrılmış olan kimse, henüz baliğ olmamış bulunur ve yahut hükümde gayr-i müstakil olursa sefer hükümleriyle âmil olamaz. Mihri muaccelini ödemiş olan zevc maiyetinde zevce,  ve efendi maiyetinde köle, ve kumandan maiyetinde asker gibi  ki, bunlar hükümlerinde müstakil değil, tabidirler. Sefer niyyeti ve ikamet, onların ancak metbularından muteber olur.
Efendi yanında hizmetkâr ve usta ile beraber bulunan çırak ve tutuk olarak götürülmekte olan esir  ve zorla götürülen zorba yanındaki mükrih ve teberruan yedicilik eden kimse âmâ dahi tâbidir. Eğer yedici âmânın ücretli adamı ise, o halde muteber olan âmânın niyyetidir.

SEFERİN HÜKÜMLERİ:

Sefer hükümlerine gelince, yolculukta az çok, meşakkat olmak ve meşakkatlerin kolaylaştırmasını calip bulunmak hasebiyle misafir hakkında sefer, tahfif esbabından olmuş ve namazın kasri, orucun ibahası, mesh müddetinin uzatılması, cuma ve bayram namazlarının ve kurban kesmenin ıskatı gibi, hükümlerin tegayyürünü mucip olmuştur. 
Bize, bunlardan şimdilik, yalnız kasr-i salât bahsi, taâllûk etmektedir. Misafir olan kimse, erkek olsun, kadın olsun ve mûtî, yahut âsî bulunsun, 
— 346 —
dörtlü farzları kasr eder. Üçlü farz,  ikili farz,  için kasr olmadığı gibi vitir için ve sünnetler için dahi kasr yoktur. 
Kasr olunan, dörtlü farz, iki rekât kılınmaktır  mukabiline itmam yahut ikmal tâbir olunur ki, tam kılmak demektir.
Kasr, bizce yâni, mezhebi hanefîde, azimettir. Ona ruhsat deyenler, (ruhsatı iskat) demek istemişlerdir ki, o da, azimet demektir. Çünkü, azîmet: - ehlinin malûmu olduğu üzere - ibadın özürlerine mebni olmayan hükmü aslî, ve ruhsat: Îbadın özürlerine mebni, saniyen meşru olan hükmü teysiridir. Bunun bir kısmı (terfih ruhsatı) ve bir kısmı (iskat ruhsatı) olup, evvelkisi, hakîkaten ruhsattır ki, azîmet asıl olmakla beraber, mükellefe yüsr ve suhulet dahi, olmuş demektir: Yolculukta, iftar ve bil-ikrah  kelime-i küfrü tefevvüh gibi ki, bunlarda, azîmet bâkî ve sevabı muciptir. İkincisi mecazen ruhsattır ki, azimet, onda sakıt olmakla, ruhsat ayni azîmet olmuş demektir: İkrahla şürbü hamr ve seferde salâtı kasr gibi ki, bil-ikrah şürbü hamırdan imtina ile ölmekte sevap olmadığı gibi, sefer halinde farzı, tam kılmakta dahi, sevap olmayıp, günah vardır. 
— 347 —
Dörtlü farzı, amden tam kılan misafir, eğer ilk kadeyi icra etmiş ise, onun namazı maal-kerahe sahih olur. Çünkü, farz, kendi mevkiinde mevcut olmuştur ki, o da iki rekât üzerine olan kuuddur.  Sonraki iki rekât, nafile olmuş olur. Vechi kerahet: Vâcib olan kasr terk, ve selâm tehir olunmak, ve nafilenin iftitahı terk olunup, nefel farza karıştırılmış olmaktır. Eğer, birinci kadeyi icra etmemişse, farz olan kuudu, mahallinde terketmiş olduğu ve farzı - tamamlamadan - nafileye karıştırdığı için, onun namazı sahih olmaz.  Meğer ki, üçüncü rekât kıyamında. ikameti niyyet etmiş olup, bulunduğu yer dahi, âtîyen muarref olduğu veçhile, ikamete salih bulunmuş ola. Çünkü, bu halde niyyet ile mukîm olmakla, kıldığı farz, dört rekâta munkalip olur. Kade-i ûlânın terki ise, salâtı müfsid olmaz. Evvelki yarının yalnız bir rekâtında kıraet etmiş olması sebebiyle, kıraet farizasını, ikinci yarıda tedarik edebilir.

İtmam, sehven olduğuna göre, secde-i sehiv lâzım gelir.

Seferin hükmü ki, konumuza nazaran namazın kasrıdır. Mukîm olmasına değin, misafir üzerinde mukarrer olup, ikametin husulü dahi, menzili maksuda varmak veyahut yolculuk esnasında, ikamet salih bir yerde, on beş gün ikameti, niyyet eylemek veyahut, asıl menziline dönmek ile olur. Menzili maksuda varmak suretiyle ikametin husulü, orası kendine karargâh olduğuna göre, niyyete muhtaç olmayıp, karargâh olmadığına göre, yolculuk esnasındaki, ikamet menzili gibi, en az on beş gün - ikameti niyyet etmedikçe, - mukim olmayarak - namazı kasr eyler. On beş günden - velev bir saat - az ikameti niyyet eylerse veyahut oraya girdiği sırada az veya çok ikametten bir şeyi niyyet etmeyerek. yarın yahut, cumadan sonra, oradan çıkmağı niyyet ettiği halde, senelerce, o hal üzere kalırsa, - yine mukîm sayılamıyarak - salâtı kasr eder.  Aslı menziline dönüş, böyle olmayıp, oraya duhul ve hattâ, avarına
— 348 —
vüsul,  velev ki, ikametten başka bir hacete mebni olsun, niyyete muhtaç olmayarak,  namazın itmamını muciptir. Üç gün geçmesiyle, misafirliği sağlamlaşmayan misafir dahi, menzil-i aslîye dönmeği kasd ederse, seferden vaz geçmiş olacağından, vâsıl olmasa bile - mücerred rücû sebebiyle - namazları tam kılar. 
İkamete salih denilen yer, obalarda oturanların gayrisi hakkında, ancak, şehirler ve köylerdir. Çöl ve sahra, onlarca ikamete salih sayılmaz. Amma, obalar halkı - ki, Arap bedevileri ve Türk ve Kürt göçebeleridir - onlar için, sahrada  ikameti niyyet, sahihtir. Eğer orada ikamet müddetince sudan ve ottan kendilerine kâfi olacak şey, varsa, niyyetleri veçhile ikamet müddetince nüzulleri halinde, onlar mukîm olup, oradan sefer mesafesinde olan, bir mahalle gitmeyi niyyet ederek - kalktıklarında, misafir olurlar.
İslâm askeri - darül-harpte bir şehri muhasara bile etseler - karar ile çekilme arasında mütereddit olup, azimetleri kat'î olmadığı ve düşmana yardım gelmek ve - azdan çoğa - galebe hâsıl olacak, mekîdet (harp hud'ası) bulunmak ihtimali olduğu cihetle onlar için, orada ikamete niyyet sahih olamaz. 

Yolculuk esnasında, ikamet menzili olacak mahallin, ikamete salih olması lüzumu, misafirliğin - üç gün geçmesiyle - kat'îleşmiş olması suretindedir. Sefer kat'îleşmeden yâni, henüz sefer mesafesi fiilen kat'edilmiş olmadan edilecek ikamette, mevziin ikamete salih olması şart değirdi. Zira ki o müsafir henüz vatanî aslîsinde ikamet ediyor gibidir.

— 349 —
İkameti niyyet dahi, seferi niyyet gibi, asıldan, yâni zevc ve efendi ve askerî kıta kumandanı gibi, metbudan muteber olup, zevce ve köle ve askerî efrad gibi tâbîden muteber olmaz. Metbû, ikameti niyyet etmiş olmamak veyahut, onun hali bilinmemek takdirinde, tâbi ikameti etmiş olmakla, salâtı itmam eylemez. Kavli esahta tabiin, metbuun niyyetini bilmesi zaruridir. Aslın ikamete niyyet ettiği, tabiin malûmu olmadıkça, misafereti zail olamayacağından, salâtı itmam eylemek, ona lâzım olmaz. 

İkameti menzili demek olan, vatan: Asli, ikamet, sükna isimleriyle üç kısımdır.

Vatan-ı aslî: Odur ki, insan orada tevellüt veya tezevvüc etmiştir. Yahut, tevellüt veya tezevvüc etmemiş ise de, - teayyüş kasd edip - oradan ayrılmak istememiştir.

Vatan-ı ikamet: İkamete salih olup, misafirin, on beş gün ve daha ziyade müddet, orada ikameti niyyet eylediği mevzidir.

Vatan-ı sükna: Misafirin, on beş günden az müddette ikameti niyyet eylediği mevzidir.

Bir şey, kendi mâdunu ile muntakız olmayıp, belki, kendi misli veya kendinden üstünü ile, muntakız (bozulmuş, dağılmış) olabileceğinden, vatan-ı aslî ancak, misli ile muntakız olur. Vatan-ı ikamet ile muntakız olmadığı gibi, misaferet etmekle dahi, muntakız olmaz. Oraya ne zaman avdet olunsa ikamet niyyeti olmasa bile, namazlar kasr olunmaz. Ehlini nakletmeyerek, başka bir beldede dahi, - ehil peyda etse - evvelki vatanı, muntakız olmuş olmayıp, her ikisi ona vatan-ı aslî olur. 
Vatanı: İkamet, hem kendi misli ile,  ve hem ondan çıkıp misafir olmakla,  hem de vatan-ı aslîye dönmekle, muntakız olur.
— 350 —

Vatan-ı süknaya, itibar yoktur. Onunla, ne vatan-ı ikamet, ne de müsaferet hükmü, muntakız olmaz. Vatan-ı aslînin bozulmaması, evleviyyettedir.

Misafirlikte kılınan namaz, infirad veya içtima halinde eda veya kazâ olmaktan hâli olmayıp, misafir münferiden kıldığı, dörtlü farzları kasr ile, kılar. Cemaatle kılındığına göre, mukîmin mukîme iktidası sahih olduğu gibi, misafirin misafire iktidası dahi sahihtir.

Edâ suretinde, mukîmin misafire ve misafirin mukîme iktidası sahih olup, suret-i ûlâda, misafir olan imamın, dörtlü feraizi, iki rekât üzerine selâm vermesinden sonra, mukîm olan muktedi namazını - âtîyen izah olunacağı veçhile - edâ eder. Ve sureti sâniyede, misafir olan muktedi namazını, imama tâbi olarak, kılar. Çünkü, vakit bâkî iken, namaz kabili - tegayyürdür. Misafirin namazı (dörtlü farzı) ikameti niyyetle, ikiden dörde tegayyür eder olduğu gibi, onda - velev ki, son kadesinde olsun - mukîme iktida suretinde dahi, tağyir sebebi olan iktida, salât sebebi olan vakte ittisal etmiş bulunduğuna binaen, namazı dörde tegayyür eder. Namazın itmamından evvel, vakit çıksa bile, salât itmam olunur. İmam bulunan mukîm, iki rekât üzerinde -amden veya sehven oturmasa bile (bu tamim, bahirde musarrahtır) ki, kade-i ûlâyı terk etse demektir, kavl-i sahihte, misafirin farzına halel gelmez. Çünkü, kade-i ûlâ, onun hakkında dahi, vâcib olmuştur terk olunmakla, farz bâtıl olmuş olmaz. 
Kazâ halinde, vakit çıkmış ve namaz, hangi sıfatta ise, o sıfat üzere kulun zimmetine geçmiş olduğundan, dörtlü namazı kazâ etmekte, mukîm misafire iktida edebilirse de, misafir mukîme, iktida etmez.  Çünkü, misafirin zimmetine, o dörtlü farz, iki rekât olarak geçmiş olduğundan,
— 351 —

ikameti niyyetle, dörde tegayyür etmediği gibi, mukîme iktida ile dahi, tegayyür etmemekle, farz kılanın nafile kılana iktida etmiş olması, lâzım gelir. iktida, ilk şefada, vâki olduğuna göre, mukimin, kade-i ûlâsı vâcib, ve misafirin kadesi farz, olduğundan, kade hakkında, ve ikinci şefada vâki olduğuna göre, son iki rekâtte, mukimin kıraeti, nafile bulunduğundan, kıraet hakkında farz kılan nâfile kılana iktida etmiş olur. Bu ise, câiz değildir. (İktida sıhhatinin şartlarına bakınız).

Bunun aksi, yâni mukimin misafire iktidası, her iki surette yâni, gerek vakit içinde, gerek vakit çıktıktan sonra, sahihtir. Zira misafirin namazı iki halde dahi akvadır. Misafirin kuudu, farz olduğu için, mukimin ilk kuudundan akvadır. Zaîfin kaviye binası ise, câizdir.

Misafir olan imam, kendinin misafir olduğunu - şüphenin def'i için namaza durmadan cemaate söyler. Nebiy aleyhisselâmdan olan rivayeti âtiyye veçhile, onu selâmdan sonra  söylemek dahi mendup olur.

Sahibi saadet efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, Mekke fethinde misafir bulundukları halde, Mekke ehline namaz kıldırıp, iki rekâtta selâm verdiler ve: "Namazınızı, siz itmam edin, biz misafiriz" buyurdular.

Mukim bulunan muktedi, misafir olan imamın, namazdan ferağından sonra, salâtı itmama kalkıp, kavli esah üzere, onu kıraetsiz tamamlar.  Çünkü, imamla namazın evveline yetişmiş ve kıraet farizası, yerine gelmiştir. Mesbuk gibi değildir. 
— 352 —

Bir namazın vakti bâki oldukça, vaktin son cüzüne kadar, ona sebebiyyeti bâki olmakla, tegayyüre kabiliyeti dahi, oraya müntehi olur: Vaktin son cüzünde mukîm olan misafir namazı itmam, ve misafir olan mukim kasr, eder. Vakit çıktıktan sonra, tegayyüre vech kalmayıp, mükellefin, sefer ve ikamete dair, hali her ne ise, namazı dahi, o sıfat üzere, zimmetine geçer. Buna binaendir ki, gerek sefer, gerek hazar, geçmiş namazı tagyîr için, îka-ı eser edemeyip, seferde iken geçirilen dörtlü namaz hazarda dahi, ikişer rekât olarak, ve keza hazarı dörtlü namaz seferde dahi, dörder rekât olarak, kazâ olur.

Marîz ile sahihin geçmiş namazları, böyle değildir ki, sıhhat bulan hasta, hastalığında geçirdiği namazı, acze mebni olan ruhsat, acizsiz bekaa bulamayarak, rükû ve sücud ile, kazâ eder. Ve marîz olan kimse, hâl-i sıhhatte fevt ettiği namazı, îmâ ile dahi, kazâ eyler. Zira, rükû ve sücud, acz ile sakıt ve kudretle lâzım, olur.

MARİZ (HASTA) NAMAZI:

Hastaya, marîz ve mukabiline, sahih denildiği gibi, hastalığa maraz ve mukabiline, sıhhat tâbir olunur. Marîzin cemî, merza ve sahihin cemi esihhâ gelir. Hastalık bedenin, tabiî olarak devam eden halinden, hariç olan haletidir. İstilka arka üzeri yatmaktır. İzticâ, yan üzeri yatmaktır. Arka üzeri yatana, müstelkî ve yan üstü yatana muztacî diyeceğiz. İhtiba, dizlerini dikerek, kollariyle kuşaklayıp, kaynakları üzerine, oturmaktır. İmâ. namazda rükû-ve sücudda, işaret olmak üzere baş eğmektir. İhtiba edene, muhtebî denildiği gibi, îmâ edene dahi, mûmî denir. İğma, bayılmaktır. Bayılana da mugmâ - aleyh denir.

Taat, takate göre, olacağından, hastanın namazı, kendi durumuyla. mukadder olup, marazın iştidadı ve izdiyadı nisbetinde, suret-i edada, naks hâsıl olur: Kaimen kılamayan kaiden kılar, kaiden dahi, kılmaktan, yâni rükû ve sücud etmekten âciz olan, - nasıl mümkün olursa öyle - oturduğu, yahut ayakta durduğu halde, ve oturmak ve durmaktan dahi âciz ise. yattığı yerde, îmâ eder.

﴿ الَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلَىَ جُنُوبِهِمْ ﴾

kavl-i kerîmi, İbni Mes'ud ve Câbir ve İbni Ömer, radiyallahü teâlâ anhum hazeratından mervi olduğuna göre, namaz hakkında nâzil olup, kadir Bahr-i Râikte mezkûr olduğu üzere,

— 353 —

namazı kaimen ve kıyamdan âciz olurlarsa kaiden ve ondan da âciz iseler, yattıkları halde, kılarlar, demektir. Ashaptan Umran bin Hasîn radiyallahü teâlâ anhu hazretlerinin hadisi- dahi, bu mânâyı muvazzahtır ki, müşârünileyh: Hastalığım sebebi ile, namazı nasıl kılayım? diye Hazret-i Resûlullaha sual ettim, "Kaimen kıl, kaadir olamazsan kaiden kıl, yine kaadir olamazsan muztacian, yahut mustalkiyen kıl, çünkü Allah hiç kimseye gücünün yetmediğini yüklememiştir" buyurdular, demiştir.

Hastaya, ayakta durmak, külliyen müteazzir oldukta ki, bu teazzür hakikîdir. Yahut şiddetli eleme binaen,  müteassir oldukta ki, bu teazzür hükmîdir, ve yahut geçmiş tecrübe sebebiyle, galebe-i zanna veya hâzik ve müslim tabibin  ihbarına veya halin zuhuruna mebni, hastalığın, kıyam ile artmasından veya uzun müddet devamından, hasta korkmakta ise, namazı oturarak rükû ve sücud ile kılar. Ve kavli esahta, kerahet dahi olmayarak, nasıl isterse, yâni kendisine zararsız olmak üzere, nasıl kolay olursa, oturur, diz çöker, bağdaş kurar, ihtiba eder. 

Eğer hasta, kıyamın hepsinden âciz değilse, meşakkati ziyade olmayarak, kendisine mümkün olduğu kadar - velev ki, iftitah tekbirini alacak veya bir âyet okuyacak kadar olsun - kaim olup, şiddetli elem hâsıl oldukta - kıyamdan iptidaen âciz olan gibi - kuud eder.

Kaadir olduğu kadar kıyam - velev bir âyet veya bir tekbir miktarı olsun - ona farz olduğundan, kıyama kadir ve rükû ve sücuddan âciz olan marîz, namaza kaimen durup ve kıraet için, kaim olup, rükû ve sücud için îmâ eder. İmâ, kaimen dahi câiz ise de, kuud hali, arza daha yakın

— 354 —

olduğu için, onun kuuda kudreti takdirinde, kaiden îmâ etmesi, kaimen imâsından efdâl olmakla, rükû ve sücud zamanı geldikçe, oturup îmâ eder.

İmâda, rükû ve Sücudun, ikisinin birden özürlenmesi şart olmayıp yalnız sücüdün özürlenmesi dahi kâfidir.  Sücuddan yalnız burnu üzerine dahi, secde edememek veçhile, âciz olan, her ne kadar rükûa kaadir olsa da, rükû kendisinden sâkıt olur, yâni onu da îmâ eder. 

Sücud için olan îmâ, rükû için olan îmâdan aşağıca olur, yâni biraz daha, eğilir. Tâ ki, rükû ile sücud yekdiğerinden fark edilebilsin. Eğer sücud imâsını, rükû imâsından farklı etmeyip, onları yekdiğerine müsavi kılarsa, namazı sahih olmaz. Zîra, bu halde hakikaten olan sücud mefkut olduğu gibi, hükmen olan sücud dahi, - maal-kudre - mefkut olmuş olur.

İmâ için eğilmekte, mübalâğa lâzım olmayıp, biri birinden farklı olarak, biraz eğilmek kâfidir. 
Sücuddan âciz olan hastanın, secde edebilmesi için, önüne yüksekçe bir şey koymak dahi gerekmeyip, îmâ kâfidir. Lâzım olduğu halde yapılması suretinde, başını rükû için olan imâsından, aşağıya eğmekte olduğuna göre, hastanın namazı, îmâ mevcut demek olduğu için sahih ve lâkin, bu hal, hadîs ile nehy edilmiş bulunduğu için mekruhtur. 

Sücudda başım, rükû imâsından ziyade eğmemekte olduğuna göre, sücud için olan îmâ farîzasım terk ettiği için, önüne bir şey koymayarak, imâları müsavi kılmakta olduğu suretteki gibi, namazı sahih olmaz.

İma, kıyamen ve kuuden câiz olduğu gibi, yattığı halde dahi câizdir. Ancak, kıyam mümkün oldukça, terk olunmak câiz olmadığı gibi, bir şeye istinat ile olsun, kuud mümkün iken, yatarak îmâ etmek dahi, câiz

— 355 —

olmaz. Yara ve bevlini tutamamak gibi, özrünü kuud ile tutabilip, kıyam halinde akar olsa, yahut îmâ ile tutabilip sücud ile akarsa, kıyamı ve sücudu terk edip, namazı oturarak ve imâ ile kılar.

Cemaate çıkmakla kıyamdan âciz olup, evinde kılarsa kıyama kaadir olmak meselesinde, tercih ihtilâflıdır. Müftâ-bih olan, o kimse evinde münferiden kılmaktır. İhtilâf, evinde cemaat müteyesser olmayanlar hakkındadır. Eğer hanesinde, cemaat dahi müteyesser ise, onun için, camiye çıkıp, kıyamı terk etmek câiz olmaz.

Yattığı yerde îmâ eylemek, dayanarak olsun oturmaktan âciz olanlara göre câiz olabileceğinden hasta kendisine kuud müteassir olarak, ne yaslanmak, ne de duvara veya başka bir şeye dayanmak, suretiyle, oturmağa kaadir olmazsa arka üstü veya yana yatarak - ki mümkün ise, sağ yanına yatmak, sola yatmaktan efdâldir - İmâ eder. Evvelki evlâdır, yâni müyesser olursa, arka üstü yatmak, sağ yanına yatmaktan evlâdır.  İstinat ile, kuuda kaadir olup ta, onu terk edip de yatarak veya yan gelerek îmâ ederse, kavli muhtara göre, câiz olmaz.

Maraz ve sair özür ile, kıbleyi istikbal farizası, sakıt olup, mâzurun sıkıntısız kaadir olduğu cihete müteveccih olmasının cevazı şartların müteâllikatı faslında zikrolunmuştur.

Sırtüstü yatma halinde musâllî marîzin başı altına yastık gibi bir şey konulur. Tâ ki, oturana benzeyerek, yüzü semaya değil de, kıbleye müteveccih ve kendisi îmâya kadir olabilsin. Çünkü, istilkanın hakikati, ensenin yere gelmesidir, hasta olmayana bile mânîi îmâdır, hastalara nasıl olmasın.

Müstelki sırtüstü yatan musâllî marîz, kaadir ise, ayaklarını kıbleye uzatmamak için, dizlerini dikmek, lâyıktır. Çünkü, kıbleya ayak uzatmak, çekmeğe kaadir olanlar için, mekruhtur. 
İmâ, baş eğmekle, olabileceğinden, başiyle îmâdan âciz olma, ne gözüyle ne kaşiyle ne de kalbiyle, îmâ etmek olmaz. Çünkü, secde, başa taâllûk etmiştir. Göze ve kaşa ve kalbe taâllûk etmemiştir. Onun halefi olan îmâ dahi, ele ve ayağa taâllûk etmediği gibi, göze ve kaşa ve kalbe dahi taâllûk etmez. Hadîs-i şerifte: "Hasta namazı kaimen kılar, kaadir olmazsa, kaiden kılar, kaadir olmazsa, arkası üzeri yatarak îmâ eder. 
— 356 —

Ona da kaadir olmazsa, Cenab-ı Hak, onun özrünü kabule ehaktır," buyrulmuştur. "Cenab-ı Hak, onun özrünü kabule ehaktır" tâbirinde, ihtilâf olunup, fukahanın, bir takımı, onu tehir özrünün kabulü ile, tefsir ederek, kazâ etme lüzumuna kail oldular. Bir takımı, iskat özrünün kabulü ile, tefsir eyleyerek, kazâ edilmemesi lüzumuna, kail oldular. Ve bunlar, ekseridir. Tercih ekseriyetin tarafındadır.

Başiyle îmâ etmek dahi, kendisine müteazzir olan kimseden, salâtı - kalîle - ki bir gün ve bir gecelik ve daha az olan namazdır - ittifakla teehhür eder. Bir gün ve bir gecelik namazdan ziyadesi, bir rivayette, teehhür eyler ki, marîz kendisine söyleneni anlar olduğu, yâni, akıl ve fehmi yerinde bulunduğu müddetçe, onları sonra kazâ eder. Diğer rivayette, beş namazdan ziyade, âciz müddeti devam ederse, hasta kendine söyleneni, fehm eder olsa dahi, bayılan gibi, kazâ kendisinden sâkıt olur.  Kazâ, sâkıt olunca, onun iskatı dahi olmaz. Nitekim, âtîdeki fasılda zikr olunur.

(Meselâ, dört vechi üzeredir: 1 - Eğer îmâdan âciz olarak, altı namaz devam eder ve hasta dahi - kendini bilmez, bir halde bulunursa, kazâ ondan icmaan sakıt olur. 2 - Eğer âciz, ondan az devam eder ve hastanın aklı başında bulunursa, o namazları sonra icmaan kazâ eyler. 3 - Âciz altı namaz devam edip, hastanın aklı başında ise, 4 - Ve yahut, âciz altı namazdan az ve fakat hasta, kendinde değil ise, bu iki sûrette, meşayih ihtilâf edip, kimi: Kazâ etmek lâzım olur, ve kimi: Olmaz, demişlerdir).

Namazda, sahih olarak durup (ve namazın bir kısmını kaimen kılıp), namazda iken, kendisine maraz ârız olsa, kaadir olduğu veçhile - velev ki, îmâ ile olsun - namazı itmam eder.

(Yâni kaadir ise, oturduğu yerde rükû ve sücud ederek ve rükû ve sücuda kaadir değil ise, kaimen veya kaiden îmâ eyleyerek, ve kıyâm ve kuuda dahi kaadir değil ise, yattığı yerde îmâ ederek, namazını tamamlar. Zîra ednanın âlâya, binası câizdir).

Namazın bir parçasını, rükû ve sücud ile kılmak, onu iptal edip te sonra, istînafen hepsini îmâ ile, edâ etmekten evlâdır.

Kaiden rükû ve sücud ederek namaz kılmakta olan hasta namazda

— 357 —
sıhhat bulsa, bina eder.  Çünkü bina, iktida gibidir.  Kaimin kaide iktidası sahih olduğu gibi, oturarak kılınan namaza dahi, kıyamı bina etmek - indeş-şeyhayn - sahih olur.

(Namaz kılmakta olan, tâbirinde şuna işaret vardır ki, kuudun rükû ve sücud etmezden evvel, hastaya takat gelmiş olursa, kaviyi zaîfe bina etmek olmadığından, ittifakla câizdir).

Namazın bir miktarını, îmâ ile kılmış olan hastaya, namazda kuuden olsun, rükû ve sücud etmeğe kudret gelirse, bina edemez, yâni salâtı, istînaf etmek lâzım gelir. Çünkü, bunda kavîyi zaife, bina etmek vardır.

(Rükû ve sücud ederek namaz kılanın, îmâ ile namaz kılana iktidası câiz olmadığı gibi, bu bina dahi câiz olmaz).

Muztacıan (yan üstü yatarak), îmâ etmekte olan musâllî dahi, kuuden îmâya kaadir oldukta, bina edemeyip, istînaf eyler, (yeni baştan kılar).

Mecnun veya bayılmış olan kimse, kendisinin cünun veya iğması (bayılması), beş namaz zamanı sürerse, ifakat bulduktan sonra, onları kazâ etmek lâzım gelir. Beş namazdan ziyade sürerse, yâni, altıncı namazın vakti dahi, o hal üzere huruç eylerse,  geçirdiği namazları, kaza lâzım olmaz. 

İmâ ile dahi, namazı edadan âciz olan hasta, onları kazâ edecek müddet, sağlık günlerine ermeden, vefat ederse, salât-ı faitesi, bir gün ve bir geceden az dahi olsa, onları, vasiyyet etmek, kendisine lâzım olmaz. Çünkü, vasiyyetin lüzumu, kazânın fer'i olup, meselemizde ise, o hasta, onları kazâ edecek, sıhhat zamanına ermemiştir.

Sâlifüz-zikir (onun özrünü kabul, Cenab-ı Hak ehaktır) hadîsini, sukut özrünün makbuliyyetiyle, tefsir edenlere göre, mâna zahir olduğu gibi, tehir özrünün makbuliyyetiyle, tefsir edenlere göre dahi, zahirdir ki, o hasta, namazını kazâ etmeğe, zamanını idrak suretiyle kaadir olamamıştır.

— 358 —

ISKATI SALÂTA DAİR:

İskat ki, düşürmek demektir. Farz ve vâcib olarak, ölünün zimmetinde kalan namazlara taâllûk eder ki, gece ve gündüz farzlarından her vakit namazı ve bir de, salâtı vitir için olur. Yevmi altı namazdır.

Mükellef, bunları îmâ ile olsun, edaya kaadir iken, edâ etmediği gibi kazâ dahi etmeyerek, ömrü encama ererse, ona bunların iskatini, vasiyyet etmek, lâzım gelir.

Bedene hâs ibadet, niyabet kabul etmez olduğundan, salâtının sevabını biri, - ölü ve diri - diğerini bağışlayabilirse de, kimsenin namazını, kimse kılamaz. Hadîs-i şerifte: "Bir kimsenin orucunu, başka bir kimse tutamaz ve namazını kılamaz ve lâkin, tarafından tesadduk eder." buyurulmuştur.

Meyyitin metrûkatının üçte biri, kendinin ihtiyaçlarını karşılamaya medar olmak üzere, kendisine ait olduğundan, ondan salâtın iskatini vasiyyet ederse, verilecek fidye yüzünden husule gelecek, fukara kalblerinin hoşluğu sebebiyle, - bifadlillâhi teâlâ - onun afvı umulur. Meyyit vasiyyet etmemiş olduğu takdirde veli, yahut başka biri, onun tarafından iskatı teberru ederse - inşallahü teâlâ - câiz olur.

Gerçi, namaz için fidye îtası, mansûs değildir. Ve mansûs olan, oruç fidyesine, onu kıyas etmek dahi- kıyaslanan hüküm, makul olmadığı için - sahih değildir.  Ve lâkin, ibadet bâbında bu, ihtiyâttır.  Salâtın fidyesi - indallah - salâta kâfi ise, febihâ. Ve illâ, meyyit için, sadaka sevabı hâsıl olur.
— 359 —
Meyyitin velîsi, yâni - veraset veya vesayete mebnî - mâlinin ken dinden sonra, mutasarrifi, onun vasiyyeti üzerine  metrukâtının sülüsünden,  her günlük, altı namazdan, her biri için, bir fakirin akşamlı sabahlı, yiyeceğini ihraç eder yâni, ona birer Sadaka-i fıtır miktarı şey. îta eyler. Sadaka-i fıtır, kitâbüs-savmda mübeyyendir. Onu - aynen veya kıymeten - verir. Fakirin hacatının tenevvüüne mebni,  kıymetten efdâldir.
Bunda adet mansus olmadığı için, onları müteaddit fakirlere vermek câiz olduğu gibi hepsini bir fakire vermek dahi, câizdir. 
Meyyitin vasiyyet ettiği mal, üzerinde olan hakkullaha vefa etmediği, yahut onun sülüs mali, iskatına kâfi olmadığı ve yahut kendisi vasiyyet etmemiş olmakla, bir kimse, onun tarafından, az mâl ile teberrû etmek isteyip, mal yetişmediği takdirde, meyyitin zimmetini, üzerinde olan hakkullahın hepsinden ibra için çare: Devir usûlüdür ki, meyyitin orucundan ve namazından ve sâir, hakkullahından mevcut malin tekabül edeceği miktar, takdir olunduktan sonra, o mal, o miktarın meyyitten iskatı kasdiyle, fakire verilir.  Fakîr dahi, onu alıp, kabul ettikten sonra, mûtî kim ise, ona hibe eder. Kendisine hibe olunan dahi, hibe tamam olup temellük hâsıl olmak için, onu kabz ettikten sonra, teberrüan ber vechi iskat - fakîre îtâ eder.  Fakîr onu ahz ve tekabülden sonra, mûtiye hibe edip, mûtî, o hibeyi kabz ile temellük ettikte, yine -iskat veçhile - fakire îtâ eyler ki, o mâl meyyitin üzerinde, oruçtan ve
— 360 —
sâir, hukuk-u vâcibeden, zan ve tahmin olunan miktara tekabül edinceye kadar, arada deveran eder.  Ve her devirde, mal miktarı hak, iskat edilmiş olur. 

GEÇMİŞ FARZLARIN KAZASI:

Kazâ, lûgatte hüküm mânâsınadır ki, hâkime kadı denir. Istilahta kazâ: Edâ, mukabilidir. Emr ile, vâcibin, aynini teslim ve ityana: Edâ ve mislini teslim ve ityana, kazâ denir.

Namaz vakte bağlı bir ibadet olmakla onu vaktinde kılmak, vâcib bil-emrin aynını ifâ olduğu için edâ, vaktinin dışında kılmak onun mislini ifâ demek olduğu için kazâdır. Fevait, vakti geçmiş namazlar demektir. Faitenin zıddı vaktiyyedir ki, vaktinde kılınan veya kılınacak olan namaz demektir. Ona salâtı hazıra dahi denir.

Fevait tâbirinde, müslümana hüsn-ü zan vardır ki, metrukât denilmemiştir. Zîra, müslim namazı terk etmek değil, belki her nasıl ise, namaz bir özre mebni, bilâ-kasd geçmiş olmaktır!

Bilâ-özür, namazı terk edenin hükmü, vitir babının evvelinde, ve daha evvel, zikrolunmuş olduğu gibi, bir özre mebni, kat' ve tehîrin ce vazı dahi, evvelce zikrolunmuştur.

Edâ, asıl ve kazâ ona halef ve ivazdır. Bir namazı, bilâ-özür vaktinden sonraya bırakmak, bir kebîredir ki, kazâ ile olmayıp, belki, kazâ etmekle beraber, tevbe dahi eylemek veya hacca gitmekle, zâil olur.  Kazâ, namazı terk etmenin günahını giderir. Tehir etmenin günahını gidermez.

Şimdiye kadar, edâ nevileri beyan edilmiş olmakla, açıklama sırası kazâya, yâni vaktinde kılınmayan namazların, tediye suretini, ifadeye gelmiştir.

Maksut farz olan namazların, kazâsıdır ki, vitire dahi şâmildir. Çünkü, o da, farz-ı amelîdir. Sünenin kazâsının beyanı, (idrâkül-fâriza) babındadır. 

Edâsı farz olan namazın kazâsı dahi farz, ve vâcip olanın vâcip, ve sünnet olanın sünnetidir.

Kazâ, edâya göre olduğundan, seferin dörtlü faitesi, hazarda dahi ikişer, ve hazarın dörtlü fâitesi, seferde dahi dörder rekât olarak ve sıhhat ve hastalık halleri, böyle olmayıp, marîzin namazı, kendi miknetiyle

— 361 —

mukadder olmakla, sıhhatinin faitesi, maraz halinde, marîzâne ve hasta halindeki faitenin, sıhhat halinde, sahîhane olarak, kazâ olunacağı, salâtı misafir (Yolculukta Namaz) babında zikrolunmuştur.

Kazâ için, muayyen vakit olmayıp, yasak olan üç vakitten mâdâ, her zaman kılınabilir.

Ancak, tertip lâzımdır ki, bir farzı fevt eden kimse, gerek iskat edici olmayan bir özür ile geçirmiş, ve gerek bilâ-özür terketmiş olsun, onu kazâ etmek, kendisine farz olduğu gibi, salât-ı hazırasından evvel kılmak dahi lâzımdır. Meğer ki, vaktiyyenin dahi, geçmesi korkusu ola. Nitekim, beyanı gelecektir.

Faite ile vaktiyye arasında, tertip mustahak olduğu gibi, nefs-i fevait, arasında dahi, tertip mustahaktır,  ki, beş vakit farzları ile vitir, edaen ve kazâen, tertîb üzere kılınır.
Faite ile vaktiyye arasında, tertib lüzumuna delîl, şu mealdeki kavli şerifi nebevidir: "Bir namazı uyku veya unutma ile, geçirip te, cemaat ile, namaz kılmakta iken, onu hatırlayan kimse, içinde bulunduğu namazı kılsın,  ondan sonra hatırladığı o namazı kazâ etsin, daha sonra da imam ile kıldığı namazı iade eylesin." 
Geçmiş namazlar arasında, tertîb lüzumuna delîl dahi, yevmi Hendekte geçmiş olan namazları, Resûl-ü Ekrem (S.A.) efendimiz hazretlerinin tertip üzere kazâ buyurmuş olmalarıdır ki, Medine-i Münevvere çevresine hendek kazdıkları, ahzab vakasında, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarından, meşgul olmuşlardı. Müşrikîn, min indallah mahzun ve mündefi olup, geceden bir müddet geçtiğinde, Hazret-i Bilâle, ezanı emir buyurdular. Bilâl hazretleri, ezam okuyup ikamet almakla, Hazret-i İmâmül-mürselîn, ashabiyle cemaat olarak, evvelâ öğle namazını, sonra yine Hazret-i Bilâlin ikametiyle, ikindi namazını ve ondan sonra yine bir ikametle akşam namazını kazâ ettiler, en sonunda da bir ikamet daha alınarak vaktin yatsı namazını kıldılar. 
— 362 —

Tertibin istihkakı, faite az olmak ve hatırda bulunmak ve vaktiyyanin vakti daralmış olmamak, kayıtlariyle mukayyettir.

Faite, vitirden gayri altı ve daha ziyade olursa kesîr  ve altıdan az olursa, kalîl tesmiye olunur. Bu sayıda, vitir hesaba konulmaz. Ve lâkin, bir faite - velev ki vitir olsun - hatırda iken, kılınan beş vaktiyye ile, altı sayılır.

İmdi bir faitesi var, ve hatırında, ve vakit dahi vâsî, iken onu bırakıp ta, vaktiyeyi kılan kimsenin vaktiyyesi, tertîb lüzumuna mebni, fasit olur.

Fesat, İndel-imameyn kat'îdir.  İndel-imam mevkuftur ki, tekarrür edip kalmak, ve mündefi olmak arasında, mütereddit olup, onun tekarrürü, namaz adedinin hadd-i killette kalmasına, ve indifaı, haddi kesrete varmasına, mütevakkıf bulunur.  Eğer o kimse vaktiyyeden sonra, faiteyi kazâ ederse, kıldığı vaktiyyenin fesadı tekarrür etmekle, onu da iade veya kazâ eylemek lâzım gelir. Ve eğer, o vaktiyyeden sonra, faitesini kazâ etmeyip, ikinci ve üçüncü ve dördüncü ve beşinci vak tiyyeleri dahi kılarsa, onlarda da, birer birer fesat tekarrür edip, fâsit dahi, metrûk hükmünde olarak, metrûk namazların adedi - faite ile - altı olmakla, beşincinin ki, hükmünce altıncıdır, vakti çıktığından itibaren, tertibin sukutuna mebni, mündefi, ve namazlar sahih olmuş olur. Meselâ:

Sabah namazını, uyku ile geçiren kimse, öğlenin edâsından evvel, onu kazâ etmek lâzım iken, bırakıp, öğleyi kılarsa öğlesi, ve ikindiyi kıldıkta ikindisi - ilâ ahirihî - fesâd-i mevkuf ile fâsit olup, eğer namazlar, kesret haddi olan altıya varmadan, faitesi olan, sabah namazını kazâ ederse, lâzım olan tertibi, ihlâl etmiş olduğu cihetle, fesat tekarrür eyleyerek, kıldığı vakit namazlarını, sırasiyle kazâ etmek lâzım gelir. Ve eğer, o namazlar, kesret haddine varmış, yâni faitesini, kazâ etmeyerek, bırakıp, vaktiyyelere devam ile, ertesi günün sabah namazını dahi kılıp, güneş doğmuş bulunursa, tertîb sâkıt ve lüzumsuz kalarak, tekarrür

— 363 —

etmek üzere olan fesat, mündefi olmakla, kıldığı farzlar sahih, ve ancak ilk günün sabah namazı kazâ olur.

İşte bu, namazdır ki, hakkında (bir namaz, beş namazı ifsat ve bir namaz, beş namazı tashih eder) denilir. Müfsit olan, bir namaz, şol faitedir ki, hatırda iken bırakılıp, vaktiyyeler kılınarak, onlardan beşinci namazın vakti çıkmadan, kazâ olunmuştur. Musahhih olan, bir namaz dahi, eda olunan beş namazın, şol beşincisidir ki, kılınmış ve vakti dahi çıkmış olmakla, metrûk faite ile beraber, mecmuu adet, altıya bâliğ olmuştur.Bu şart sahibi tertip içindir.

Mezkûr kayıtlar mucibinde, tertîb üç şeyin, biriyle sâkıt olur:

Birincisi, zıykı vakittir ki, vakit daralıp, hem faiteyi ve hem vaktiyyeyi, îfâya kâfi olmamaktır.  Bu halde, mütevater ile amel, lâzım ve çünkü, meşhur ile amel, kat'î iptali, müstelzim olur.  Sinai vakit, sebebîyle aralarını cemi mümkün oldukta, onunla da amel olunur. Ziyki vakit sebebiyle, cemi müteazzir oldukta, elbette vaktin farzı mukaddemdir. Yitiği ararken, mevcudu kaybetmek akıl kârı değildir.

Meselâ, öğle kazası ile meşgul olmak takdirinde, ikindi namazı, yahut onun bir miktarı, kerahet vaktine kalacak ise, tertîb, - kavli esahta - sâkıt olup, vaktin çıkmasiyle, avdet dahi etmez.

Vaktin darlığına itibar, başlama zamanındadır. Faite, hatırında iken. vaktiyyeye başlayıp ta, onu uzatarak, vakit daralırsa, vaktiyye câiz olmaz. Meğer ki, onu katederek, sonra yine başlamış ola.

Faite hatırında değil iken, vaktiyyeye başlayıp ta, onu uzatmakla

— 364 —
vakit daraldıktan sonra, faiteyi hatırlarsa, vaktiyye, o halde câiz olur.  Faite, müteaddit olup ta, vakit onlardan yalnız bir miktarına vaktiyye ile beraber kâfi olabilecek suretinde dahi tertîb - kavli esahta - sâkıt olur. Çünkü vakti, fevaitin bazısını tercih edip, onlara sarf etmek, diğer bazısına sarf eylemekten, evlâ olamaz.
İkincisi, nisyandır. Yâni üzerinde faite olduğunu unutmaktır.  Tertîb bu sebeple dahi sâkıt olarak, kılınan vaktiyye, sahih olur. Çünkü, unutunca artık faiteyi ityana kudret olmaz. Hak celle ve âlâ dahi, bir nefse, onun kadir olmadığını teklif etmez. Bir de, faitenin hatırlanmaması sebebiyle, vakti henüz mevcut olmamış ve binaenaleyh, vaktiyye ile içtima etmemiş demektir.
Üçüncüsü, fevaitin kesretidir. Fevait kesîr olmak - vitirden gayri - adeden altıya varmak ile olur  ki, vaktiyye tekrara vüsul île tekessür etmiş bulunur. Bu halde tertîbe riâyet, hareci müeddi ve külfet olur. Bu ise, nassan medfudur. Hem de tertibin, o halde iştiratı, vaktiyyenin fevt edilmesini müeddi olabilir ki, bu da, haramdır.
Tertibin sukutunda muteber olan, altıncı namazın vakti, çıkmaktır. 
Fevaiti kesire ile  vaktiyye arasında, tertip sâkıt olduğu gibi kesîr olan nefsi fevait arasındaki tertîb dahi- alel-esah - sakıttır.
— 365 —
Giden geri gelmez, kaidesince, çok olan fevait kazâ oluna oluna sayıca azalarak, altıdan az kalmak ile, tertib avdet etmez  olduğu gibi, altı faite-i kadîmesi var iken, yeni bir faitesi daha peyda olan kimsenin dahi, tertibi sâkıtı avdet eylemez.  (Bâzılar sukutun illeti, kesret olup, o ise, zail olmuş bulunduğu beyaniyle, tertibin avdetine kail olmuşlardır. 

Fesad-ı mevkuf, evvelce dahi ifade edildiği gibi, Hazret-i İmamın mezhebi olup, metinlerde açıklanmış olan da budur. Onun, mevkufun aleyh vaktiyyeler beşe bâliğ olmadan, faitenin kazâ olunmasıdır. Bu tahakkuk etmedikçe fesâd-ı mevkuf, mevkufun aleyhini bulamayarak mündefî olmakla,

— 366 —
- evvelkilere istinat ile - namazların cümlesi, sahih olur. 
İmameyn nezdinde fesad-ı katîdir ki, hiç bir şeye mütevakkıf olmayarak, mütekerrer ve gayri zaildir  o kimse, o namazları yâni, hem metrûkeyi, hem de o hatırında iken, onu kazâ etmeyerek edâ ettiği beş vakit namazı, kazâ etmek lâzım gelir.
Fevait, zikrolunan suretle, altı oldukta,  tertîb sâkıt olmakla ondan sonraki namazlar, ittifakan sahihtir.
Kaldı ki, imameyne göre, fesat bilâ-tevakkuf olmakla beraber, imam Ebû Yûsuf nezdinde -Hazret-i İmamın reyi veçhile - salâtın vasfına ve imam Muhammed nezdinde salâtın aslına mütaâllik olmak üzere, muhtelifün fihtir ki. imamı sani, imamı evvel gibi (her ikisinin kavillerinin ihtilâfı üzere) namazın farziyyeti fâsid olarak, namaz nafile olur, diyor İmamı salis ise, namaz esasından bâtıl olur, diyor. Semere-i hilâf, kahkaha ile, abdestin bozulması meselesinde, zahir olur ki, Şeyhayn nezdinde, kahkaha, namazın içinde vâki olmakla, abdest bozulmuş olur. İmam Muhammed nezdinde, namaz dışında vâkî olmakla, abdest bozulmuş olmaz. 
— 367 —

Faite-i metrûke, vitir olmak dahi, feraizden biri olmak gibidir ki, tertîb sahibi olan kimse, vitiri kılmadığı hatırında iken, sabah namazını kılarsa, salât fecir - indel-iman - mevkufen fâsit olur.

Fevait, çok oldukta, farzlar ve evkatın tezahümüne mebni kazâ edilecek her namaz: Seneninayının‌ncigününün öğlesini kılıyorum, demek gibi, tâyine muhtaç olup, bunda ise, külfet derkâr olmakla, musâllî kendi hakkında, işi teshîl etmek istedikte, (vaktine yetişip te kılamadığı ilk öğleyi...) ve yahut, isterse (son öğleyi...) diye, niyyet eyler ki, her kılışta, ilk yahut son kalanı, kazâ etmiş olarak, tâyin hâsıl olmuş olur. 

Kenz'de buna muhalif olarak, tâyine hacet olmadığı ve niyyete (üzerimde olan bir öğle veya ikindiyi kazâ ediyorum) demek kâfi olduğu zikrolunmuştur.

İki hükmün ikisi dahi musahhah olmakla,  tashihin ihtilâfı cihetiyle, iş ittisa etmiş demektir. Allah raûf ve rahimdir.

Fevaitin kemiyyetini bilmeyen kimse azamîye göre amel eder. Eğer sayısı hakkında bir kanaati yok ise, üzerinde fâite kalmadığını, teyekkun edinceye kadar kazâ eder.

Fevaitin kazâsı ile iştigal etmek, nevafil kılmaktan evlâ ve ehemdir. Yalnız, mârûf sünnetler müstesnâdır ki, onları nâfile niyyetiyle kılar.  Diğer nevafilde, ona bedel, kazâyı niyyet eyler. 
— 368 —

Bir namazı kılıp kılmadığında, şek eden kimse, vakit bâki ise, iade eder. Zira, vücubün sebebi olan vakit, kaimdir. Edada ise, şek vardır. Vakit çıktıktan sonra, şek etmişse bir şey lâzım gelmez. Zira vücubün sebebi geçmiştir. Adem-i eda dahi meşkûktür. Müslimin, zahiri hali, dahi, namazı vaktinde kılmış olmaktır.

Salâtın noksanında, meselâ, bir rekât eksik kılmış olduğunda, şek eden kimse, eğer namazdan fâriğ olmamışsa, onu tamamlar ve her rekât âhirinde oturur, ve eğer fâriğ olduktan sonra, şek ederse bir şey lâzım gelmez. (Bu nevi meseleler secde-i sehivin ahirinde zikredilmiştir.)

Dâr-ı harpte yâni, ecnebi diyarında müslim olup ta, ahkâm-ı şeriyyeyi cahil olmak cihetiyle, namaz kılmamış olan kimse, cehli müddetinde mâzûr olur ki, dâr-ı İslâma geldiğinde, onları duyup, öğrenmekle, kazâ etmek lâzım gelmez. Çünkü, hitap ancak, onu bilmekle ve yahut onun delîli ile, müteveccih olur ki, o da, dâr-ı İslâmda bulunmaktır. Onda, bunlar mevcut olmamıştır.

Dâr-ı İslâmda, şerâyî zahir ve şâyî olmakla, burada ihtida eden, bilmemesi ile, mâzur olamaz.

Cemaat, edada meşrû olduğu gibi, kazâda dahi meşrû olmak ve ezan, yahut ikamet okunmak mesaili için, ezan, ikamet ve imamet babına müracaat olunsun.

İDRAK-İ FARİZA: (CEMAATA YETİŞMEK)

İdraki fariza, mükellefin farza yetişmesi demektir. Yâni, farz olan namazı, imamla kılmağa yetişmek ve o meziyyeti elde eylemektir. Çünkü, cemaatin münferit üzerine, yirmi yedi derece faik, meziyyeti vardır.

Bu bapta, münferiden başlanan farz için, cemaat akd olunuverirse, onu cemaatle hâsıl etmenin keyfiyetinden yâni, tahsili tarîkinden bahs olunacak demektir.

— 369 —
Bâbın mesaili, bundan ibaret değil ise de, en mühimmi bu olmak itibâriyle, bahsin unvanı bu olmuştur. 

için bozmak, tecdid ve islâh için, mescidi yıkmak kabilinden olarak, câizdir. Çünkü o nakz, surette nakz ise de, mânâda ikmaldir.

İmdi, cemaatle namaz kılınır olan mevzide, münferiden farza baş lamış bulunan kimse, orada  o farz için, cemaat akdolunarak, imam iftitah tekbirini aldıkta, henüz secde etmemiş ise, hemen kesip, imama iktida eyler  ki, bu kesme ve uyma, müstahaptır. İkmal için olan katı, ikmaldir. Rekât dahi, henüz tamamlanmadan bırakılabilir.
Her farz - ales-sahih - böyledir.  Farzın kazası dahi, edası gibidir.

Nezri müttehit farzı müttehit, nezri muhtelif, de, farzı muhtelif gibidir.

Eğer musâllînin, başladığı namaz nefel ise, onu iki rekâta tamamlayıp selâm vermedikçe, kesmez. Meğer ki, yanında fevatından havf ettiği cenaze namazı ikame edilmiş ola. O halde, nafilesini kesip, cenaze namazında, imama iktida eyler. Zira ki, onun halefi yoktur. Kestiği nafileyi

— 370 —

ise. sonra kazâ eyler. Ve bu suretle cenaze namazı sevabında dahi bulunmuş olur.

Musâllî başladığı farzın ilk rekât secdesini etmiş ise mesele, kılınan farzın dörtlü veya dörtlünün gayri olmasına göre, muhtelif hükümlü bulunur. Şöyle ki, kılınacak farz, dört rekâtlı olmadığına göre, musâllî kıldığı ve secde ile tamamladığı ilk rekâtı henüz secdesini etmemiş olmak suretinde olduğu gibi, hemen - bir selâm ile - kesip, imama iktida eyler.

Çünkü iki ve üç rekâtlı farzlarda başladığı farzı kesmeyip ikiye tamamladığı takdirde namazı tek başına kılmış olur. Bundan sonra imama uyacak olsa kendi namazı farz değil, nafile olmuş olur.

Musâllî, eğer bunlardan ikinci rekât için, secdeye varmış ise, kesmeyip, itmam eyler.

Kılınacak farz, dört rekâtlı olduğuna göre, musâllî kıldığı ve secde ile tamamladığı, ilk rekâta, onu siyaneten bir rekât daha, ilâvesiyle, teşehhüd ederek selâm verir. Ondan sonra cemaat faziletini ihraz için, farz kılıcı olarak, imama iktida eder. Evvelce münferiden kılmış olduğu, iki rekât nafile olur.

İmam, namaza başladığı vakit,  musâllî kendi kendine iki rekât kılmış bulunmak suretinde dahi, hüküm budur ki, hemen teşehhüdü ifa ile selâm verip, farz için imama iktida eyler. Eğer üç rekât kılmış bulunursa, kendi namazını dörde tamamlayıp, sonra isterse, nafile kılıcı olarak, imama iktida eder. 

Dörtlü farzlardan olan öğle ve yatsı namazlarından sonra, nafile kılmakta kerahet olmadığı için, iktida efdâldir. İkindi namazı, bu hükümden müstesnadır ki, ikindi namazını kıldıktan sonra, nafile kılmak, menhi olmakla, musâllî, onda müteneffil olarak iktida etmez.

Musâllî, dörtlü farzın üçüncü rekâtına münferiden kaim olup ta onun secdesine varmadan, o farz için cemaat ikame edilirse, hemen kaimen bir

— 371 —
selâm ile namazı keser, yahut kuuda avdet edip, selâmı kaiden verir ve her iki surette kılınan iki rekât, - fil-esah -  fâsit olmayıp, nâfile olur.
Musâllî, cumanın sünnetine başlamış olup ta, hatip hutbeye başlamak  yahut öğle sünnetine durup ta, öğlenin farzı için, cemaat ikame olunmak suretinde, iki rekât kılıp oturduktan ve tahiyyat okuduktan sonra selâm verir.  Hutbeyi dinleyip, cumayı kıldıktan veya öğlenin farzım edadan sonra, sünneti dört rekât olarak ve son sünneti dahi, başkaca kılar. Evvelce - bunda meşru olan - nefel bir şefa olarak, itmam edilmiş olmak cihetiyle, bunda onu iptal etmek dahi yoktur.

İkindinin farzından sonra, nafile kılmak mekruh olduğundan, ikindi namazının mendup olan sünneti, farzın cemaaten ikame olunmasına mebni, bir şefa olarak, kesilmiş bulunursa, onunla iktifa olunup, farzın edasından sonra, kazâ olunmaz. Amma, yatsının ilk sünneti farzdan sonra kazâ etmeğe, bir mâni bulunmadığından, kılınır.

Câmi ve mescitler, cemaatle farzların kılınması için olduğundan, sünnetlerde asıl olan, onları evlerde kılmaktır. Sünneti, evde kılamayarak camiye çıkmış olan kimse için, sünnete başlama, farzın ikamesinden evvel olmak hakkındaki mesail, zikrolundu. Farzın ikamesi, sünnete başlamadan mukaddem vâki olmak hakkındaki mesaile gelince: Mûtat olduğu veçhile, sünneti camide kılmak üzere, mescide giren kimse, o sırada ya imam farza başlamıştır, yahut başlamamıştır. Başlamadığına göre. müezzin, ikamete ya şürû etmiş veya şürû etmemiştir. Müezzin ikamete

— 372 —
başlamamış ise, o kimse sünneti, caminin içinde yahut son cemaat yerinde kılar, eğer müezzinin ikamete başlama zamanı ise, sünnete durmak, mekruh olur.  Bu ifadeden, imamın farza başlamış bulunması suretinde, sünnete durmanın keraheti dahi anlaşılır.  İmam farzda iken, camide bulunan kimse, farzdan bir şey fevt etmeyecek dahi olsa, caminin içinde sünnet kılmakla iştigal etmeyip, hemen imama iktida eyler. Caminin dışında ise, ve rekâtı kaçırma korkusu da mevcutsa, yine iktida edip, korkusu olmadığı takdirde, iki faziletin ikisini de elde etmek mümkün olmakla, sünneti kıldıktan sonra iktida eder.
Camide ikamet alınmak üzereyken, sünnete durmanın kerahetinden, sabah namazının sünneti müstesnadır ki, onu evde kılamayarak, camiye giren kimse, imamı farza durmuş dahi bulsa, tahiyyatta olsun, yetişerek, cemaat faziletini fevt etmemek üzere, safların dışında bir mahalde, evvelâ onu kılar,  sonra imama iktida eder. "İkametten sonra farzdan başka namaz yoktur." hadîsi, nevafil babında, mezkûr mezayaya mebni sabah namazının sünnetine şâmil değildir.
Camide, sabahın sünneti ile, iştigal takdirinde farzda imama yetişmekten emin olamaz ise, ,  sünneti terk edip,  imama iktida eyler. Çünkü, cemaat sevabı, sünnet sevabından da büyüktür.  Efdâl olan, onu da kılmaktır. Zira sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem
— 373 —
efendimiz hazretleri, onu hanelerinde kılarlar ve mescidi şerifte kılanları, hoş görmezlerdi. 
Ehab olan, onu fecrin tulûu iptidasında kılmaktır.  Çünkü, sebep mevcut olmuştur. Ve fiili Nebiye (aleyhissalâtü ves selâm) evfak bulunmuştur. Bir kavle göre farzın yakininde kılmaktır. Çünkü, ona tâbidir.

Sabah namazının sünneti, ancak farz ile beraber fevt edilmiş olmak suretinde zevalin kubeyline kadar, kazâ olunur. İmam Muhammed, güneşin doğmasından sonra ve zevalden evvel, yalnız dahi kazâ olunur, demiştir. Demek ki, tulûdan evvel ve zevalden sonra, ittifaka kazâ olunmaz. Farzı, gerek münferiden ve gerek cemaat ile, kılmış olsun.

Öğleden evvel olan sünneti, farza durulduğu veya durulmak üzere olduğu için, evvelce kılamamış olan kimse,  farzı müteakip onu kazâ eder.  Ve müftabih olan kavle göre, onu son sünnetten evvel kılar. 
Bazılar, fasl-ı vâhid, fasleynden evlâ olacağına, ve Hazret-i Âyişenin bu baptaki bir hadîsine mebni,  son sünnetin evvel kılınmasına kail olmuşlardır.
— 374 —

Cumadan evvel olan, dört rekât sünnetin dahi hükmü, öğleden evvel olan, sünnetin hükmü gibidir.

Yatsıdan evvel olan, dört rekât sünnetin, farzdan sonra kazâsında bir mâni yoktur.  İkindiden evvel olan dört rekât böyle değildir ki, o. farzdan sonra kılınamaz.

İdraki fazilet başka ve idraki cemaat başkadır. Teşehhüdde dahi imama yetişen, ittifakla cemaat faziletine yetişmiş olur. Halbuki, dört rekâtlı farzın, bir veya iki rekâtında imama yetişen - bilittifak - ve onun üçüne, ve üçlü farzın ikisine yetişen - ales-sahih - cemaate yetişmiş olmaz.

Semere; yeminde meydana çıkar ki, cemaatle kılmağa yemin edenin, suveri mezkûrde yemini yerine gelmiş olmaz. Ve camaatle kılmağa yemin eden, yemininde hânis olur.

Gerek mukîm, gerek misafir vaktin, yahut cemaatin, geçmesinden emin olduğu halde, farzdan evvel, tetavvu eder yâni, sünneti müekkede ve gayr-i müekkedeyi kılar.

Vaktin yahut cemaatin fevatından emin olmazsa, sünnet kılmaz. Aynı şekilde az olan necisi  gasl ve izale ile, iştigal takdirinde vaktin veya cemaatin fevatından emin olmaz ise, onu da yıkamaz. Çünkü vakte göre, aslı edayı, ve cemaate göre, edanın kemalini fevt ettirici şey ile iştigal câiz olamaz.  Eğer başka bir cemaat bulabilecek ise, necaseti kalîleyi dahi. gasl ve izale ederek, namazı istikbal eylemek efdâldir. Tâ ki, namaz; ittifakla sahih olsun.  İmama rükûda yetişip müşarik olan kimse, rekâta yetişmiş olur.

Rekâta yetişmek için şart: Ya kıyamın bir kısmında ve yahut kıyam hükmünde olan, rükûun cüzünde, imama müşarik olmaktır.

Kıyamın cüzünde, imama müşarik olup ta, onunla beraber rükû edemeyen kimse, o rekâta yetişmiş, ve fakat lâhik olmuştur. Lâhıkın hükmü imama mütabeatten evvel, geçmişi telâfi etmektir. 

İmam rükûda iken yetişip, rükûun cüzünde ona yetişmek kendisine

— 375 —
mümkün iken, kaimen aldığı iftitah tekbirinden  sonra, imam rükûdan başını kaldırıncaya kadar oyalanan muktedi, o rekâta yetişmiş değildir. İktida sahih, ve rekât fâittir. O kimse, mesbuk olmakla, imamın ferağından sonra, o rekâtı kılar. 
İmama rükûda yetişmek isteyen kimse, sünnet olan senayı okumağa muhtaç olmadığı gibi,  biri iftitah ve diğeri rükû için olmak üzere, iki tekbir almağa dahi, muhtaç olmaz.  Bir tekbir alıp, onunla iftitahı değil de, rükûu niyyet eylese dahi, câiz ve niyyet lâğv olur. 
İmama secdede yetişmek, o rekâta yetişmek değildir. Ona binaen, imamı secdede bulan kimsenin, hemen iktida ile secdede imama müşareketi, namazına mahsup olmaz. Bununla beraber, secdede imama müşarik olmak, ona vâcip olmakla, o kimse hemen tekbir-i iftitahı müteakip secdeye varır.  Eğer secdeye inmeyip kendi kendine rükû ettikten sonra secdeye varır ve imama sücudda müşarik olursa, iki secdede, müşarik olduğuna göre, onlar namazına mahsup olmamakla beraber, namazı da fâsit olmaz. Eğer yalnız bir secdede, imama müşarik olursa, namazı bâtıl olur.
Bu iki suret arasındaki fark şudur ki, birinci surette, ancak bir rükû, ziyade etmiş olur ki, onun ziyadesi zarar etmez,  ikinci surette ise,
— 376 —

kendi başına bir rekât ziyade eylemiş olur ki. işte o, müfsittir.

İmam namazda bulundukça, mesbûk ona muktedi ve müttebîdir. Onun geçmişi kazâ için infiradı, ancak imamın teşehhüdden fâriğ olmasından sonradır. Binaenaleyh, imamı kade-i ahîrede bulup, ona iktida eden kimse ayakta durarak, kıyam ve kıraet rükülerini yapsa onun, imamın teşehhüdden fâriğ olmasından evvel olan, kıyam ve kıraeti, muteber olmaz.

Muktedî, imamdan evvel rükû eder, ve onun rükûu, imamın - namaz câiz olacak kadar - kıraetinden sonra vâki olur, ve imam dahi, rükûda ona yetişir ise, onun rükûu, müşareketin vücuduna mebni sahih, ve müsabakatın vücuduna mebni mekrûh olur.

Böyle olmaz ise, yâni, ya imam rükûda, ona yetişmezse ve yahut namaz câiz olacak kadar - kıraet etmemişse, o kimsenin rükûu - zamanından evvel olduğu için sahih olmaz. Ona binaen imamın rükûundan sonra, bir rükû daha etmek, ona lâzım olur.  Eğer bir rükû daha etmeyerek, namazı öylece kılıp, bitirir ise, namazı bâtıl olur.

İmamdan evvel secdeye varan muktedi, eğer secdeye, imam rükûdan başını kaldırdıktan sonra varmış ve imam dahi, secdede, ona yetişip müşarik olmuş ise, onun sücudu sahih, fakat mekrûh olur.

Eğer imam secdede ona yetişip müşarik olamaz ise, muktedînin sücudu - zamanından evvel olduğu için - sahih olmayıp, onun lâhik sıfatiyle, bir secde daha etmesi lâzım iken, o secdeyi etmeyerek, namazını öylece kılıp bitirirse, namazı sahih olmadığı gibi, imam rükûdan başını kaldırmadan evvel, muktedi secde etmiş olmak suretinde dahi, Ebû Hanîfe hazretlerinden o Sücudun kâfi olamayacağı rivayet olunmuştur. Çünkü, o sücûd, imam hakkında zamanından evvel olduğu gibi muktedi, ona tâbi olmak cihetiyle, onun hakkında dahi, zamanından evvel  olmuş olur.
— 377 —
İmam secdeyi uzatmak sûretinde, muktedi secdeden kalkıp, imamı sacid bulmakla (ikinci secdede sanarak) yine secdeye varsa, ikinci secdeyi ve imama mütabeati niyyet etmiş olursa, ilk secdeyi niyyet etmek  ve yahut hiç bir niyyeti olmamak suretlerinde olduğu gibi, mutabeat cihetini tercihan, onun o secdesi, ilk secde olur (ve sonra bir secde daha etmek lâzım gelir). Ve eğer, yalnız ikinci secdeyi niyyet eylerse, secdesi, secde-i saniye olup, bu halde imam (ilk secdesinden başım kaldırıp, ikinci secdeye varmakla), ona, o secdede müdrik (ve müşarik) olur ise, secde sıhhat bulur.  Ve illâ, onu iade eder. Eğer iade etmez ise, rükû meselesinde olduğu gibi, namazı fesada gider.
Meselenin hâsılı: İmam birinci secdede iken, muktedi iki secde etse, onun ikinci secdesi, namazın secde-i saniyesi olarak, kendisi için kâfi olmaz. 

Ezan babının âhirinde zikrolunduğu üzere, camide iken, ezan okunduktan yâni, namaz vakti olduktan sonra, namazı kılmadan çıkmak "Münafıklardan başkası ezan okunduktan sonra namazı kılmadan mescitten çıkmaz. Fakat tekrar dönmek üzere bir ihtiyaç için çıkanlar müstesnâdır." hadisine mebni, tahrimen mekruhtur. Meğer ki, diğer bir caminin imamı veya müezzini gibi, öbür cemaatı ikame edici bir kimse ola. Meselenin hükmünde, camide iken, ezan okunmuş olmak ile, ezandan sonra, camiye girilmek arasında, fark dahi yoktur. Hadisin mefhumu, ona dahi şâmildir.

— 378 —
Ezan okunduğunda, camide bulunan kimse, namazı münferiden kılıp çıkarsa, hakka dâveti kabul ve icabet etmiş demek olmakla, onun hurucu mekruh olmaz. Şu kadar ki, o kimse, cemaati terk etme, kerahetinde bulunmuş olur. Eğer, onun çıkışından evvel, cemaat ikame edilmiş olur ise kılınacak namaz öğle ve yatsı olduğuna göre, çıkış yine mekruh olur. Çünkü, onlarda müteneffilen imama iktida mümkün iken, ayrılıp çıkmakta, haricîler ve şiîler gibi, cemaate muhalefetle ittiham olunur. Hadîs-i şerifte ise, "Cenab-ı Allaha ve âhirete, iman eden töhmet mevziinde durmasın," buyurulmuştur. İktida etmeyip, oturmak dahi, cemaate muhalefete mebni çıkış gibi mekruhtur. Sabah ve ikindi ve akşam namazları, iki evvelkilerden sonra, nefelin ve akşam namazında imama muhalefetin kerahetine mebni, böyle değildir ki, onlarda teneffülen iktida olunamaz.  Hadiste;

"Bir namazdan sonra, onun misli bir namaz kılınmaz" buyurulmuştur.

Bu hadîsin mânâsı, taleb-i ecr için, namazın iadesinden nehiydir. Mücerred, fesadı tevehhüme mebni, vesvesenin defi için, namazın iadesinden nehiydir, dahi denilmiştir. Alâ kavlin, mezkûr hadîs, cevamî ve mesacidde ilk şekli üzere, yâni ezan ikametle, tekrar cemaatten veyahut, kılınanda eksik olmak korkusuna mebni, feraizin iadesinden nehiydir.

Onun zikrolunduğu vech üzere, camilerde tekrar cemaatten, nehiy olmağa mahmul olması, âşikârdır. 
— 379 —

SECDE-İ SEHİV: (YANILMA SECDESİ)

Sücudis-sehiv terkibi, şeyin sebebine izafetidir.  Maksut, secde cinsidir ki, secdeteyne şâmildir. 
Bu bâbın mesaili, sehiv sücudunun hakikatine, sıfat-ı şeriyyesine, şartına, sübutuna, keyfiyetine, hükmüne, mucibine, mahalline, sükutuna mütaâllik olmak üzere, çeşitlidir.  Sehv edene, sâhî diyeceğiz.

Sücud-ü sehvin hakikati: İki secde ve tahiyyat ve selâmdan ibaret olup, namazda sehivden neşet eden, noksanın cabiridir. Cebr ve ikmal kesr ve noksanın cinsinden olmak, asl olup, babı hacta, malın methali olmak cihetiyle, onun noksanı, kan ile temin olmakta ve namazın noksanı, onda malın methali olmamak cihetiyle, yine namaz cinsinden olan şey ile temin olunmaktır.

Sücud-u sehvin sıfat-ı şeriyyesi: Vücubtur, ki, sücud-u sehiv, sehivden ileri gelen noksana mebni, mutlak salât için, vaciptir.  Zira bir faitin zamanıdır. Faitin zamanı ise, ancak vâcip olur.  Sünnetten, muvazabeti seniyye-i nebeviyye ve sahabe, ve onunla emre dair olan, ehadîs-i sahîha dahi, vücubün delilidir. 

Sücud-u sehvin vücuben ve sıhhaten şartı: Sehven metrûk olan şey, vâcip olmak ve sücud-u sehiv, salât şartları ile tediye ve edâ olunmak bir rükün, hatırda iken, namazdan selâm verilmiş olmayıp, en sonraya bırakılmak ve selâmdan sonra kelâm ve kıbleden inhiraf gibi,

— 380 —
mâni bir şey yapmış olmamak ve vakt-i nâkıs girmemektir. 

Sücud-u sehvin sübutü: Hem kavl-i Resûl ve hem fiil-i Resûl iledir.

Peygamber efendimizin namazda sehvetmesi kalbi başka şeylerle değil, Cenab-ı Hakla fazla meşgul olduğu içindir. Bir de ümmete örnek olmak hikmetine mebnidir.

Sücud-ü sehvin keyfiyyeti: Yekdiğerinden bir celse ile aralanmış iki secdeden ve tahiyyat ve selâmdan, ibaret olup, namazın sonunda, calisen icra olunur ki, selâmı müteakip, Allahu ekber, diye secdeye varılır ve ikinci secdeden sonra, tahiyyat okunup selâm verilir.  Secdelerin ikisi vâcip olduğu gibi,  tahiyyat ve selâm dahi vâcip ve secdeye varış ve kalkış sırasındaki tekbîrler, ve sücuttaki tesbihler,  secdeler arasındaki celse gibi, sünnettir. Tahiyattan sonra, salâvat ve duâ okunursa, onlar - namaz kadesinde olduğu gibi - sünnet olur. 
Sücud-u sehvin hükmü: Sehven metrûk olan vâcibi, elde etmektir. Amden metrûk olan vâcibi, sücud-u sehiv karşılamış olamaz. Çünkü, amd akvadır. Akva ise, az'âfın cebriyle, müncebir olmaz. Binaenaleyh, Amden vâcibin terkinde, musâllî sücud-u sehiv etmek.  Ancak, kendisi günahkâr olup, hakkında - hürmetsizliğinin - cezası olmak üzere, namazı, noksanın yerine getirilmesi için iâde etmek, ona vâcip olur. 

Farz, birinci namaz ile sâkıt olup, ikinci namaz, onu tamamlayıcı olmuş olur. Alâ kavlin, ikinci salât, farz olmakla, muskıt olan odur.

— 381 —

Sücud-u sehiv, amden metrûk olan vâcibi, cabir olamadığı gibi, ne amden ve ne sehven metrûk olan farzı dahi, cabir olamaz. Çünkü, farzın terki, salâtın sıfatına değil, aslına âit, bir noksan olduğundan, onun, sücud-ü sehiv ile, cebr ve ikmali mümkün olamaz.

Sünnetin terki sebebiyle, namaz - alelitlâk - noksan ile vasıflanmaz olduğundan, ona da sücud-ü sehiv terettüp etmez.

Sücud-ü sehvin mucibi: Vâcibin, sehven terkidir.  Farzın tehiri dahi, terk-i vâcip cümlesindendir. (Namazın vacipleri, bahsine bakınız).
Mucibin tekerrürü ile, sücud-u sehiv tekerrür etmez, meselâ: Sehven fatihayı terk, ve rükû ve sücudda itminanı terk, ve kade-i ûlâyı terk, ve onda tahiyyat üzerine - velev sâkıt olarak - bir rükün edâ edecek miktar, ziyade ile üçüncü rekâta kıyamı tehir, etmek sûretiyle, sücud-u sehvin sebepleri, tekerrür ve tenevvu etse dahi, vâcip olan, yine bir sücud-u sehivdir. Bil-icmâ. 
Sücud-u sehivde sehv dahi, sücud-u sehvi, tekrarı gerektirmez. 
Sücud-u sehvin mahalli: Şartında mezkûr olduğu üzere, salâtın âhiridir. Hattâ kendisine sücud-u sehiv lâzım olan musalli, onun namazının sonunda icradan sonra, kendinin, sulbî veya tilâvî, bir secde-i metrûkisi olduğunu hatırlasa, onu kazâ ve sücud-u sehvi, iâde eder. 
— 382 —
Sücud-u sehivde sünnet olan, onu selâmdan sonra yapmaktır. 
Bir selâm ile iktifa olunur ki, sağ tarafa verilen selâmı müteakip secdeye varılır. 

Namazdan ilk selâm ile, tahlîl hâsıl olarak, ondan sonraki, kahkaha abdesti bozmadığı gibi, ondan sonra musalliye iktida dahi, sahih olmaz ise de, namazda kendisine sücud-ü sehiv lâzım olan kimsenin, salâtın hitamında selâm vermesi, onu - indeş-şeyhayn - namazdan - hurûcu mevkuf ile - ihraç etmiş olur ki, o kimse sücudu sehvi ederse, namaza avdet etmiş bulunur. Etmezse, avdet etmiş olmaz.

Şu halde, üzerinde sücud-ü sehiv olan kimse, selâm verildiğinde, biri kendisine iktida eylerse, sehv eden kimse, sücudu sehvini ifa ederse, muktedînin iktidası sahih olur..  Eğer, sehvi için, sücud etmezse, ona iktida sahih olmaz.  İmam Muhammed ile imam Zufer için, hilâf vardır. 
İmama, sücud-ü sehiv esnasında ve hattâ onun teşehhüdünde iktida sahihtir. Sehvin ikinci secdesinde, imama iktida etmiş olan, onun ilk secdesini, ve teşehhüdünde iktida eden, onun iki secdesini kazâ etmez 
— 383 —
Nafilenin her şefâî, müstakil bir namaz (olup hattâ dört rekâtlı olanının, kade-i ûlâsından sehv edilmek suretinde, tamamen kalkılmış olsa bile kadeye avdet lâzım) ise de sücud-u sehvin yeri namazın en sonu olduğundan, bir tahrîme ile dört rekât nafile, kılacak olan kimse, onun ilk şefaında sehv ederse, sücudu sehvi, kade-i ûlâda etmeyip, kade-i ahîreden sonraya tehîr eder. Tâ ki, sücud-ü sehiv, namazın ortasında vâkî olmuş olmasın. Şayet ilk sefadaki sehvi için, onun kadesinde, sücud ederse, ona. (o şefaa) ikinci şefaı bina edemez. Çünkü, - zaruretsiz bina -  sücudu sehvi namazın ortasında vâki kılarak, lâğv ve iptâl eder.  Eğer bina ederse, tahrîme bâki olduğu için, bina, tahrimenin keraheti ile beraber sahih ise de, sücudu sehvin mevzii, namazın en sonu olduğundan o kimse namazın sonunda sücudu sehvi iâde eyler  Muhtar olan da budur.Bu bapta farz dahi, nafile gibidir.
Ancak misafir bulunan kimse, dört rekâtlı farzı iki kılıp, sehv ederek sücud-ü sehiv eyledikten sonra, ikameti niyyet eylemek suretinde, kendisine itmam lâzım olmakla, farzını tashih için (kerahetsiz) bina ve o sebeple sücudu sehvi - salât arasında vâki olarak - bâtıl olduğu için, iâde eyler. 

Sücudu sehvin, sukutu şartında beyan olunduğu üzere, vakti nakıs girmek veyahut mâni-i bina bulunmak iledir: Sabah namazında, selâmdan sonra güneş doğmadan, ve ikindi namazında, güneş tegayyür etmiş olmakla sücud-ü sehiv sâkıt olduğu gibi, hangi namaz olursa olsun, selâmdan sonra, amden hadeste bulunmak, ve gülmek yahut konuşmak veya yemek,veyahut içmek yahut da kıbleden inhiraf misilli, salâtı münafî ve mâni-i bina, iş işlemek ile dahi, sücud-ü sehiv sâkıt olur. Çünkü, sıhhatin şartı, fâit olmuştur.

Cuma ve bayram namazlarında, cemaatin çokluğu sebebiyle  karışıklığı
— 384 —
mucip olmamak ve cemaatten bilmiyerek mütabeat etmeyenlerin namazları, fesada varmamak için, imam sücudu sehvi icra etmez.  Muktedî imama tâbi olmakla o da, icra etmez.
Selâmı, sücud-ü sehiv kasdiyle vermek, onun şartından olmadığından, namazı katı' ve sücudu sehvi terk kasdiyle, selâm vermek sücudu sehve mâni değildir. Musâllî selâmı salâtı kesme, azmiyle verse bile, mâni-i bina bir işte bulunmadıkça, sehvi için, sücud eder. Çünkü, meşruun tağyîrini niyyet, fiile gelmedikçe, onu iptâl etmez. Selâm dahi, zikirden ibaret olmak cihetiyle, onunla niyyet, amele iktiran etmiş olmaz. Amel sayıldığına göre dahi. lâbüd olan bir ameldir ki, onsuz sücudu sehvi temekkün olunmaz. Salâtın hürmeti, bâki demektir. 

Üzerinde, secde-i sûlbiyye gibi, bir farz bulunan musâllînin, o hatırında iken, amden selâm vermesi, namazı muptıldir. Çünkü, o selâm, geçen meseledeki gibi, salâtın tamamlanmasından sonra değil, belki, salâtın farzları arasında ve namazın içinde, vâki olmuştur.

Dört veya üç. rekâtlı, farz kılan kimse, velev ki, farzı amelî olan vitir olsun, namazını itmam etmiş olmak tevehhümü ile, selâm verip de, namaza münafî, bir şeyde bulunmadan, henüz iki rekât kılmış olduğunu ve yahut rekâtlar, adet olarak, tamam ise de, bir secde-i sulbiyye veya secde-i tilâviyyesi, kalmış bulunduğunu, hatırlasa, salât hürmetinin bâki bulunmasına mebni, namaza - tahrîmesiz - avdet edip, noksanını ikmal ederek, namazını itmam ve sonra, sehv için secde eyler. 

(Kendini misafir, veya kıldığı namazı cuma, ve yatsıyı teravih, zanniyle, selâm vermek böyle değildir. Nitekim, salâtın müfsitlerinde zikr olunmuştur).

Terketmiş olduğunu, teyekkun etmek için, selâm vermeyerek, düşünüp teyekkun ile, namazın itmamına, kıyam eylemek sûretinde, eğer

— 385 —
teşehhüdden  fazla olan, tefekkür zamanını - bir rükün edâ edecek kadar  - uzatmış ise, üçüncü rekâta kıyam etmek vâcibini (ve kade-i ahîre olduğuna göre, vâcip olan selâmı) tehir eylemiş olduğundan dolayı, sehiv secdesi etmek, ona vâcip olur.  Bir rükûn miktarı uzatmamışsa o kadarı mâfüv olduğundan, sehiv secdesi lâzım gelmez.
Muktedî kendi sehvine mebni, sücud etmez.  İmamın sehvine mebni, - velev ki, ona sehivden sonra iktida etmiş bulunsun - imama ittibaan sehiv secdesi eder.
Mesbuk olan muktedi, mütebeati mültezem bulunduğu için, imamının sehvine mebni, onunla beraber, sehiv secdesi eder. Ve sehiv secdesinden sonra, imam ile beraber, selâm vermeyip,  imamın selâmından sonra, mesbuk olduğu rekâtı, kazâ eyler.
Misafir olan imama, muktedi bulunan mukim dahi, bu bapta mesbuk gibidir  ki, ona sehiv secdesi lüzumu, esahtır. 
— 386 —
Lâhik olan muktedi, sehiv secdesinde imama mütabeat etmeyip, kendi namazını, - faiteyi telâfi ile - itmam eyledikten sonra, imamının sehvi için, sücud eder. Sücudü, imamı ile beraber ederse, mahallinin gayride vâki olduğu için, o sücud, ona kâfi olmaz. Üzerinde olanı, kazâ ettikten sonra, onu iâde eylemek, lâzım gelir. 

Salâtı havfta (korku namazında) evvelki taife, ikinci taifeye, mesbuk bulunur. Nitekim, babında beyan olunur.

Mesbuk, geçmişi kazâ esnasında, sehv ederse yine sücud-ü sehiv eder. Onun, imam ile beraber ettiği secde, kendisine kâfi olmaz. Sücudu sehvin, bir namazda tekrarı, meşru olmadığı halde, mesbukun namazı, hükmen iki namaz gibi olmak itibariyledir. Çünkü, mesbuk imama yetiştiği rekâtta, muktedi ve geçmişin kazasında, münferittir. Bu iki itibar ile, onun namazı, iki namaz gibi olmuştur.

Mesbuk, imamına - sücud-ü sehivde - mutabeat etmeyip, hemen geçmişi kazâ eylemiş idiyse, namazının sonunda ettiği, sücud-ü sehiv, ona kâfi olur. Çünkü, tahrîme müttehit olmakla, namazın cümlesi, bir namaz gibi sayılır.

Mesbuk, imamın sehvine mebni, beraberce sücut edebilmek için, ona lâyık olan, imamın üzerinde, sücud-ü sehiv olup olmadığını, bilecek kadar durmaktır ki, bu da imam, ikinci selâmı vermekle, olur. 
Mesbuk için, zararın en hafifini, irtikâp kabilinden olarak, âtideki mevazide, teşehhüt miktarı, kuuttan sonra, imamın selâmına muntazır olmayıp, geçmişi kazâ için, kıyam etmek vardır: Mesh müddetinin geçmesinden korkmak, özür sahibi olana, ve cuma ve bayram namazlarını kılana göre, vaktin çıkması korkusunda olmak, önünden geçilmesinden korkmak. 
İmam yahut münferit bulunan kimse, farzın  - velev ki, farzı amelî olan, vitir olsun - ilk kadesinden sehv eder, yâni onu unutarak,
— 387 —
kıyama davranırsa,  tamamen doğrulmadıkça,  rivayetin zahirinde, vücuben kuuda avdet eder, ve - Dürr-ü Muhtârda musarrah olduğu üzere - kavli esahta, sehiv secdesi lâzım gelmez. Eğer, tamamen doğrulmuş olursa, kıyam farizası ile müştegil, demek olduğundan, kuuda avdet etmeyip, vâcibin terkine mebni, - namazın hitamında - sehiv secdesi eder.
(Bu surette, kuuda avdeti farz olmayan şey için, farz, terk edilmiş olduğuna mebni, salâtı müfsit addedenler olmuşsa da, fesat olmamak ercahtır. Çünkü, kadeye avdetin gayesi, namazda bir kıyam ziyade edilmiş olmaktır. Gerçi bu, helâl değildir. Ve lâkin, sıhhati, ihlâl edici dahi, değildir.). 
Muktedî bulunan kimse, ilk kadeden sehv ederse, onun hükmü müteneffilin hükmü gibidir ki, kalkıp tamamen doğrulmuş olsa bile, muktedi, mutabeat hükmüne ve müteneffil, - kıldığı nafilenin,  her şefaı müstakil bir namaz olduğuna mebni - kuuda avdet eder. 
Namazın kuudu ahirinden, yâni - farz olan - son kadesinden sehv edip, zâit rekâte kıyam etmiş bulunan kimse, tamamen doğrulmuş dahi olsa, o rekâtı, rükû ve sücud ile tamamlamış değil ise, terkedip, kuuda avdette tahiyyatı okur ve - farzı tehir etmiş olduğundan dolayı - sehiv secdesi eder. Bunda, farz ile nefel birdir. 
— 388 —
Kuudun bir miktarından sehv etmek, meselâ tahiyyatın yansı kadar, oturup kalkmak dahi, tamamından sehv etmek gibidir. 
Eğer kuuda avdet etmeyerek, ziyade edilen rekâtı, secde ile takyit eder yâni, o rekâtın rükû ve sücudünü, gerek kasden, gerek unutarak, ifa eylerse,  farzı nefele münkalip olur.  Ve artık, dilerse oturup, selâm vererek - ve kasde makrun olmayarak - bir rekâtlı, bir nafile kılmış olur, ve dilerse, bir rekât daha ziyade ederek, tam rekâtlı, bir nafile kılmış olur. Kasden, başlamış olmadığı cihetle, o nafileyi tamamlamak, ona lâzım değil, mendup olur.

İkindi namazı dahi olsa, rekât zam edebilir. Çünkü, kıldığı ikindi nefele münkalip olduğu için, onu edaya borçlu kaldığından, ikindiden evvel, bir nafile kılmış olur ki, onun kasden kılınmasında bile, kerahet yoktur. Kasdin gayri olanında, kerahet olmaması, evleviyyettedir.

Akşam namazı, ziyade edilecek rekât sebebiyle, dört olacağından, onda zamma hacet olmayıp, mezkûr ziyade, sabah namazına vuku bulursa, ona, dördüncü bir rekât zam edilebilir.

Gerek zamlı ve gerek zamsız kılınmış olan, bu namazlar, nafile olmakla, farzlar, yeniden kılınır.

— 389 —

Gerçi, fecrin tulûundan sonra, sabah namazının sünnetinden başka, nafile kılmak, ve güneşin batmasından sonra, akşam namazından evvel nafile kılmak, mekruhtur. Ve lâkin, bunlar kendilerine şürû kasdi olmadığından, sabah namazının zait rekâtına, zam edilmemek, ve akşam namazının zait rekâtına, hacetsiz zam edilmek, suretlerindeki, tek rekâtlar gibi mekruh değildir. Bir rekât teheccüd kılmağı müteakip, fecir tulûunun vukuu suretinde olduğu gibi ki, onu musâllî, çift olarak kerahetsiz itmam eder.

Zikrolunan zamlarda, musâllî kuudu terketmiş olmasından dolayı, - esahta - secde-i sehiv, dahi etmez. Çünkü, fesat ile husule gelen noksan sücud ile tamamlanmaz. 
Eğer, son kadede bir miktar teşehhüdden sonra, zait olan rekâta kalkmış ise, - velev ki, amden kıyam ve kıraet rükû etmiş olsun - kuuda avdet edip, tahiyyatı, iade etmeyerek selâm verir.  Çünkü, bir rekâtın mâdunu (noksan olan rekât), terk olunabilir. Kaimen dahi selâm verse, olur, şu kadar ki, sünneti terketmiş olur. Çünkü, salâtı mutlakada, özür olmadığı halde sünnet olan, kaiden selâm vermektir.

Son kadeden sonra, zait rekâta kıyam eden, imam olduğuna göre, cemaat ona ittiba etmeyip, kuuden, intizar ederler, çünkü bid'atte ittiba yoktur. Eğer zait rekâtı, secde ile takyid etmeyerek, kuuda avdet eylerse, cemaat selâmda, ona mütabeat eder. Yâni bekleyip, birlikte selâm verirler. Ve eğer zait rekâtım, secde ile takyid etmiş olursa, cemaat onu beklemeyip, derhal selâm verir.

Son kaade kılınmış olduğu için, ondan sonraki, rekâtın secde ile takyid edilmiş olması, farzı iptâl etmez.

— 390 —
O kimse, zait rekâta bir rekât daha zam ve ilâve eder. 

Tâ ki, iki rekât kendisi için, nafile olmuş olsun.

Selâmı tehir ettiği için, zikrolunan suretlerin, ikisinde de, yâni gerek zait rekâttan kuuda avdet, gerek zait rekâtı secdeyle takyit suretinde, sehiv secdesi eder.

Nafile olan, o zait rekât, - kavl-i sahihte - farzın son sünneti makamına kaim olmaz. Çünkü, ona, müstakil tahrîmeyle, muvazabet oluna gelmiştir.

— 391 —

REKÂT SAYISINDA TEREDDÜDE DAİR:

Bir namazın ikmalinden evvel, onun rekâtlarının sayısında, şüphe etmek, yâni üç veya iki kıldığım kestirememek, musâllîce mutat hükmünde olmadığına göre, o namazı iptâl eder. Zimmetine terettüp eden namazı musâllî, yakîn üzere İskata kaadir olduğuna ve hadîs-i şerifte: "Eğer biriniz kaç rekât kıldığında şüphe ederse namazı yeniden kılsın." buyurulduğuna mebni, o kimse namazını yeniden kılar. Nitekim, vakit bâki iken, namazı kılıp kılmadığında şek eden, o namazı kılar. 

Salâtın ikmalinden sonra, olan şekke, itibar yoktur. Buna binaen, musâllî selâm verdikten veyahut son kadede tahiyyatı okuduktan, yahut okuyacak kadar oturduktan sonra, rekâtın sayısında şek ederse, onun halini salâha yâni, salâtını itmamına hamlen, o şekki muteber olmaz. Ve bir şey ona, lâzım gelmez. Meğer ki, noksanını tevekkun etmiş ola. O halde, anlaşılan noksanı, itmam eder.

Mezkûr şek, itiyat halini alır yâni, musâllîye sık sık vâki olursa, o kimse, - hususiyle - müvesvis bulunduğuna göre, - harecin defi için salâtın iadesi ile mükellef olmayıp, taharri eder  ki, şekkin husulünden sonra, kendisine âşikâr olan  galip reyi ile âmil olur.  Eğer galip reyi, yok ise, azı esas tutup, farz veya vâcip olan, kuudu, terketmiş olmamak için, kendince namazın sonu sanılan, her rekât sonunda oturur ve tahiyyat okur ve namazın hitamında, secde-i sehiv eder. 

Musâllîye, selâmdan sonra bir âdil kimse, eksik kıldığını ihbar edip halbuki musâllî, kendinin tam kıldığını muteyekkin bulunsa, o kimsenin

— 392 —
ihbarına iltifat etmez.  Eğer iki âdil kimse ihbar ederlerse, onların kavlini ahz ve itibar etmek gerekir. 

İmam ile cemaat ihtilâf etmek suretinde, imam yakın üzere ise, cemaatin sözünü ahz etmez. Yakin üzere değilse, ahz eder. Cemaat ihtilâf edip te, imam onlardan bir kısım ile beraber olmak takdirinde, bir kişi de beraber olsa, imamın bulunduğu kısım, muteber olur.

Namaz içinde, rekâtların adedinin gayride, meselâ iftitah tekbiri alındığında, ve yahut kendisine necis isabet eylediğinde, veya kendisinden hades vâki olduğunda, şek eyleyen kimse dahi, - şek etmek kendince mûtâd veya çok vâki değilse, - istînaf, ve mûtat gibi ise, namazına devam eder.

Namazın iftitah tekbirinde şek edip, onu ve sübhânekeyi iade ettikten sonra, iftitah tekbirini almış olduğunu, hatırlayan kimse, namazına devamla, sonunda sücud-ü sehiv eder. Eğer iftitah tekbirini evvelce almış olduğunu hatırlamaz ise, sücud-ü sehiv dahi lâzım gelmez.

TİLAVET SECDESİ:

Bu terkip, şeyin sebebine izafetidir ki, tilâvet sebebiyle olan sücud demektir. Maksut, Kur'ânı kerimdeki, secde âyetlerinden birinin okun ması sebebiyle, vâcip olan secdedir.

İşitmek dahi, tilâvet gibi, secdeyi mucip ise de, secde sebebinin ancak, tilâvet olduğunu muhtar olduğuna, ve bir de işitmenin dahi sebebi, tilâvet olacağına mebni, onun zikri - min vechin - sem'in zikrini dahi müştemil olmakla, onunla iktifa olunmuştur. 

Tilâvet, okumak demek olduğu gibi, sem' dahi işitmektir. Okuyana tâli ve işidene, sâmî diyeceğiz.

Tilâvet secdesinin, şartı, rüknü, hükmü, sıfatı, sebebi, keyfiyeti vardır.

— 393 —
Şartı: Tahrîme ve tâyin niyyeti, müstesna olmak üzere, salâtın şartlarıdır. 
Rüknü: Tâzim vechi üzere, alın koymak yahut rükû eylemek,  veyahut bunlar makamına kaim olacak, îmâyı,  etmektir.

Hükmü: Dünyada vâcibin sukûtu, ve ukbada sevaba nailiyyettir.

Sıfatı: Namaz içinde hemen  ve namaz dışında teenni üzere  vâcip olmaktır.
Tilâvet secdesi vâciptir. Çünkü, secde âyetleri üç kısımdır. Bir kısım sarîhan, secde emridir. Ve bir kısmı, küffarın, hakka secdeden istinkâflarını mütezammindir. Ve bir kısmı, Enbiya (aleyhimüs-selâm) hazeratının sücud emrine, imtisallerini hikâyedir. Bunlardan her biri ise, yâni gerek emre imtisal ve gerek enbiyaya iktida ve gerek küffara muhalefet, vâciptir. 
Sebebi: Tilâvet eden hakkında - ittifaka - ve işiten hakkında - alessahih -  secde âyetinin tilâvetidir. 
— 394 —

Secde âyetleri, Kur'ânı kerîmin: Ârâf, Raad, Nahl, İsrâ, Meryem. Hacc, Furkan, Nemil, Secde, Sâd, Ha mim es-secde, Necim, İnşikak, Alâk sûrelerinde olmak üzere, on dört âyeti celîlededir.

Onlardan birini - namaz ile mükellef olan - okuyana ve işitene tilâvet secdesi vâcip olur. Okuyan hakkında anlama, ve işiten hakkında işitme kasdi şart değildir, . Okuyan, secde âyeti olduğunu, gerek anlasın gerek anlamasın, secde ile mükellef olduğu gibi, işiten dahi, işitme kendi sinin maksadı, gerek olsun gerek olmasın, işitmekle secde etmek lâzım gelir.

Secde âyeti, tercümeden okunmak sûretinde dahi, okuyan anlasa da anlamasa da - ittifaka - ona ve - itimaden - anlayana veya ihbar şartiyle, işitene, secde vâcip olur.

Secde harfim yâni secde âyetinden, ona delâlet eden kelimeyi üst yanından veya alt tarafından, bir kelime ile beraber okumak, -kavl-i sahihte - tamamen okunan secde âyeti gibi, secdeyi mucip olur. 

Secde âyetini yazmak ve - telâffuz etmeden - secde âyetini nazar etmek ile secde vâcip olmaz. Çünkü, yazan ve bakan kimse, secde âyetinin ne, okuyanı ne de işitenidir.

Hecelemek dahi böyledir. Ne onu heceleyene ve ne hecesini, işitene, secde vâcip olmaz, çünkü, hecelemek, harfleri tâdâd etmektir, kıraet değildir. 

Keyfiyyeti: El kaldırmaksızın "Allahu ekber" diye secdeye varıp üç kere "sübhâne rabbiyel âlâ" demek ve yine Allahü ekber diye kalkmaktır.

Bunda teşehhüd ve selâm yoktur. Tekbîr ve tesbîhler sünnettir. Secde vâciptir. Ve sücûd-u sehiv gibi iki değildir.

Oturmakta olana göre, tilâvet secdesi için kalkmak, mendup olup secdeden sonra dahi, kıyam etmek müstahap olur.

— 395 —

Üzerinde müteaddit secde bulunan kimse dahi, her secdede kıyam eyler.

Âyeti, cemaat içinde okunarak, topluca secde edilmek lâzım geldikte okuyan ileri durmak ve işitenler, saf bağlamak, lâzım değildir. Herkes bulunduğu mevzide, kıbleye yönelerek, secde eder. Şu kadar ki, işiten, okuyandan evvel secdeden kalkmamak mendup olur.

Secde için hazır olmayanların bulunduğu bir mecliste, secde âyetini gizli okumak menduptur.

Secdenin vücubu, namazla mükellef olana göre, olduğundan, adetli ve lohusa bulunan kadın, secde âyetini işitmek veya tilâvet eylemek ile, ona secde vâcip olmaz.

Cünüp, namaz ehli olmakla, ona işiterek ve okuyarak, ve ondan, âdetliden, lohusadan, kâfirden, temyiz edici sabiden secde âyetini işitene, secde vâcip olur.

Deliden yahut uyuyandan işitene, secde vâcip olmaz.

Sarhoşun tilâveti, hem kendisine ve hem işitene, secdeyi muciptir.

Secde âyetini yazana, onu yazmakla, secde vâcip olmadığı gibi, dilsize ve sağıra dahi, secde edeni görmekle, secde vâcip olmaz. Sağıra ve secde âyetini yazana, secdenin vücubu ancak, tilâvet iledir.

Secde mukallitlere değil, tilâvete terettüp edeceğinden, secde âyetini, kuştan ve maymundan ve sadâdan  işitene dahi, secde vâcip olmaz.

Musâllî, namazda okuduğu secde âyetinin, secdenin namazda etmek lâzım gelir.

Kıraet uzayacak ise, secde âyetinden sonra, müstakil sücud veya rükû olunur ki, derhal sücuda tilâvet secdesi kasdiyle, rükûa varılıp kalkılır ve kıraete devam olunur.

Kıraet uzamayacak ise, secde âyetini veya ondan bir veya iki yahut üç âyet sonrayı, müteakip  edilen salât rükûu (niyyetle) ve salât sücudu (niyyetsiz), onun secdesi makamına kaim olur.
— 396 —

Namaz dışında okunan secde âyetinin, secdesi - genişlikle - vâcip olduğu halde vakit mekruh olmadıkça, tehir edilmek, uzun zaman unutulmak ihtimaline mebni, tenzîhen mekruh olduğu gibi, namazda okunan secde âyetinin secdesi - fevriyyen - vâcip olduğuna mebni, kıraeti uzatarak, onu tehir etmek dahi, kazâya bırakmak gibi olduğundan, tahrîmen mekruhtur. Sehven gecikirse - velev selâmdan sonra - münâfî vuku bulmayarak, salâtın hürmeti bâkî oldukça, kazâ olunur. Namaz dışında kazâ olunmaz. Çünkü namazın parçası olmuş ve ruçhan kesbeylemiştir. Nakıs olarak edâ olunamaz, namaz dışındaki secde, namaz içindeki secdeye müsavî olamaz. Onun bu suretle tarikine, - amden vâcibi terk ederek, günahkâr olduğu için - tövbe lâzım gelir.

Namazda kıraetin rüknü, kıyamın rüknüne has olduğundan, musâllî kıyam halinin gayride, tilâvetten memnûdur. Mahcurun (memnuun) tasarrufu ise, hükümsüz olmakla, rükû veya sücud halinde, yahut teşehhüdde ve yahut kavmede, secde âyeti tilâvet etmekle, ona secde vâcip olmadığı gibi, muktedi dahi, iktida halinde kıraetten mahcur iken, secde âyetini tilâvet etmiş olmakla, ne kendine ve ne imamına, ne de kendisiyle beraber, namaza müşarik bulunan, diğer muktediye, secde vâcip olmaz. Amma, onunla namazda müşarik olmayan kimse, mahcuriyyet dışında olmakla, gerek diğer cemaatten ve gerek münferit ve yahut namazdan külliyen hariç olsun, secde âyetini, o muktediden işitmekle, ona secde vâcip olur.

Namazda olmayanın, namazda olandan işittiği, secde âyetinin secdesini, hariçte etmek lâzım geldiği gibi, namazda olanın dahi, hariçten işittiği, secde âyetinin secdesini, namazdan sonra, etmesi lâzım gelir.

Eğer namazdakiler, onu namaz içinde ederlerse, namazla münasebeti olmayanı, namaza ithal etmiş olmaları, noksanına mebni, o secde kendileri için, kifayet etmez.  Ve, bununla beraber namaz cinsinden olmak hasebiyle, namazları onunla, vâcip olmaz.
Namazda okunan, secde âyetinin secdesi, namaz dışında  olmaz ise de, namaz dışında olan kimse, imamdan secde âyetini işitip, ona iktida etmemek imamın secdesinden sonra, diğer rekâtta, ona iktida eylemek suretinde, secdeyi namaz, dışında eder ki, bu suretle, hem secdeyi ziyadan, hem salâtı ziyadeden, siyanet etmiş olur.
— 397 —

Eğer o kimse, imamın sücudundan evvel, ona iktida ederse, onunla beraber secde eyler. Ve eğer imam tilâvet secdesini ettikten sonra, o rekâtta ona iktida etmiş olursa, muktedi secdeye, hükmen yetişmiş olmakla, tilâvet için, artık secde etmez.

Namaz dışında bir, secde âyeti okuyup veya işitip, secdesini ettikten sonra, yine o mecliste, namaza durup, o âyeti okusa, namazda okuyanın rüçhanına mebni, hariçtekine tâbiiyyeti olamayacağından, yine secde eder. Eğer evvelce secdesini etmemiş idiyse, namazdaki secde, ona iki tilâvet için, kifayet eder.

Bir mecliste, ayni âyeti tekrar eden gibi olur ki, ona da, bir secde, kâfidir.  Gerek tilâvetin başında, gerek tilâvet esnasında ve gerek tilâvetten sonra, edilmiş olsun.

İşiten hakkında, meclisin ihtilâf ve ittihadı, okuyanın değil, kendinin, meclisi tebdil edip etmemesiyledir.

Hatip minberde secde âyetini okusa, inip secde eder. Cemaat dahi beraberce secde ederler.

Rüknünde, ifade olunduğu üzere, sücud maraz ve rükûb halinde, îmâ ile dahi olur.

Tilâvet secdesi vâcip olduğuna mebni, onun özürsüz, binek üzerinde îmâen ifası, kâfi olmamak, kıyas muktazası ise de, tilâvet, tetavvû gibi, dâimî bir iş olduğundan, onun secdesi için, nüzulü, şart kılmak, külfet olacağına mebni, îmâyı istihsan etmişlerdir.

Âyeti yerde okunarak, nazilen vâcip olan secde, râkiben îfâ edilemez.

— 398 —

Âyeti hayvan üzerinde okunarak, râkiben vâcip olan secde, hem râkiben, hem nâzilen, olur.

Binek üzerinde, secde âyetini okuyup, yere indikten sonra tekrar binse ve secdeyi binekte îmâ ile etse dahi olur.

Secdesi olan sûre veya âyâtı okuyup ta, secde âyetini geçmek, âyetin nazmını bozmakla beraber, secdeden istinkâf gibi, olduğu için, mekruhtur.

Bunun aksi, yâni yalnız secde âyetinin kıraeti, secdeye mübaderet demek olduğu için, mekrûh değildir. Ve lâkin tafdil tevehhümünü, defi için, tilâvette, ona ya evvel veya sonra, bir veya daha ziyade, âyet zam etmek, mendup olur.

Cuma ve bayram namazlarında, kıraet sonuna gelmedikçe, secde âyetini okumak, imama mekrûh olduğu gibi, salât-ı sırriyyede dahi mekrûhtur.

Amden hades, kelâm ve kahkaha gibi, salâtı müfsit olan şeyler, tilâvet secdesini dahi müfsit olup, iâde lâzım gelir. Şu kadar ki, kahkahada abdest almak lâzım gelmez. Müştehatın muhazatı dahi, cenaze namazında olduğu gibi, onu ifsat eylemez.

(Mühimmeten lidef'i külli mühimmetin): Secde âyetlerini cümleten bir oturmada okuyup, her biri için, başka başka veyahut hepsine birden on dört defa secde eyleyenin, dünya ve ahîret işlerinden kendine mühim olana, Cenab-ı Hak kâfi olur.

ŞÜKÜR SECDESİ:

Secde-i şükür dahi, - kavli müftâbih - üzere, sevap üzerine taattir ki, sürûr ve tebşir vaktinde  Allahü teâlâya şükür ederek, secdeye varmak
— 399 —
vardır ve sevaptır. Hazret-i Seyyidül-Kâinatta ve sahabesinde vâkî olmuştur. 

Şükür secdesi, - şartları ile - tilâvet secdesi gibidir. Tekbir ile varılır ve Cenab-ı Hakka, hamd ve şükür ve tesbih olunup, tekbir ile kalkılır.

CUMA NAMAZI:

İçtimadan, cuma ve iftiraktan, fırka gibidir. Ona yevm ve salât izafe edilerek yevm-i cuma  ve salât-ı cuma deniliyor. Çok istimal ile, muzafın hazf edildiği olur. Burada maksut, cuma namazıdır.

Salât-ı cuma (cuma namazı), malûm olduğu gibi, cuma günü öğle vaktinde, salâtı zuhra (öğle namazına), bedel olan, iki rekât namazdır. Cemaatle kılınır. Ve kıraet, aşikârdır. Ve evvelce hutbe okunur. Hutbe farzdır. Onun dört rekât ilk sünneti ve dört rekât son sünneti vardır. İkisi dahi, müekkededir. Nitekim, nevafil babında zikrolunmuştur.

Cuma namazı - şartları kendisinde mevcut olan - her kimse için, farzı ayndır.

Farz olması, kitap ve sünnet ve icma-i ümmet ile sabittir. Akıl dahi. buna delildir.

Kitab-ı Kerîmde

إِذَا نُودِي لِلصَّلَاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللّٰهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ

buyrularak, zikrüllaha saay ile salât emri için, nidaya müterettip kılınmıştır. Zikirden maksat, namaz olmak, aşikârdır. Hutbe dahi, edilmek câizdir. Ve her iki takdirde, âyetin mânâsı farz olduğunu, müfîddir. Evvelki takdire göre, bu meydandadır. İkinci takdire göre dahi, zahirdir ki şarta, saayin farz oluşu, meşrutun farziyyetinin, bir dalıdır. Üzerine,

— 400 —
cuma namazı lâzım olmayana, hutbeye gitmek dahi- icma ile - lâzım olmaz. 

Hadîs-i şerifte:

اِعْاَمُو اانَّ اللّٰهَ تَعَالٰى فَرَضَ عَلَيْكُمُ الْجُمُعَتَ فِى يَوْمِى هٰذَا فِى مَقَامِى هٰذَا فِى شَهْرِى هٰذَا هٰذَا فَرِيضَةٌ وَاجِبَةٌ اِلٰى يَوْمِ الْقِيَامَةِ فَمَنْ تَرَكَهَا جُحُودًا وَسْتِخْفَافً بِحَقِّهَا فِى حَيَاتِى وَ بَعْدَ مَوْتِى وَلَهُ اِمَامٌ عَادِلٌ اَوْ جَاءِرٌ فَلَا جَمَعَ اللّٰهُ شَمَلَهُ وَلَا اَتَمَّ لَهُ فِى اَمْرِهِ اَلَا فَلَا صَلٰوةَ اَلَا فَلَا زَكَا ةَ لَهُ اَلَا فَلَا صَوْمَ لَهُ اَلَا اَنْ يَتُوبَ فَمَنْ تَابَ تَا بَ اللّٰهُ عَلَيْهِ
buyurulmuş  olduğu gibi, diğer bir hadîs-i şerifte dahi;
مَنْ تَرَكَ ثَلَاثَ جُمُعٍ مُتَوَالِيَاتٍ عَنْ غَيْرِ غُذْرٍ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قَلْبِهِ وَ مَنْ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قَلْبِهِ يَجْعَلُهُ فِى اَسْفَلِ دَرْكِ جَهَنَّمَ
buyurulmuştur. 
— 401 —

Müslümanlar dahiHazret-iRisalet zamanından bugüne kadar, cumanın farziyyeti üzerine, kimsenin inkârı olmayarak, icmâ eylemiştir.

Şu mânâ dahi mâkuldür ki, biz cuma gününde cuma namazını ikame için, öğle namazının terki ile, emrolunmuşuzdur. Öğle namazı ise, farzdır. Bir farzın terki, ancak ondan daha müekket ve evlâ, bir farz için, olabilir. Demek ki, cuma namazı, farziyyetçe öğle namazından daha tekitli, bir farzdır.

Cuma namazı için, vücub ve sıhhat şartları olarak, iki türlü şartlar vardır ki, onlar bütün namazlarda muteber olan şartlardan, fazladır.

Vücub şartları, musâllîde, ve sıhhat şartları, musâllînin gayri hakkındadır. Aradaki fark dahi, vücub şartları zail ve mefkut olmakla, edâ sahih ve sıhhat şartları mevcut olmazsa, edâ gayr-i sahih olmaktan ibarettir.

Vücub şartları altıdır: Birincisi, erkek olmak,  kadınlara cuma, lâzım değildir. İkincisi, Hürriyettir. Köle olanlara cuma, lâzım değildir.  Üçüncüsü, ikamettir ki, şehir içinde yahut şehirden sayılan, yöresinde  mukîm bulunmaktır. Köylülere, ve bir şehirde - hiç olmazsa, on beş gün ikameti niyyet eylememiş olan - misafire cuma, lâzım değildir.  Dördüncüsü, sıhhattir. Camiye çıkmadan âciz olan, yahut hastalığının artmasından veya geç iyi olmasından korkan, marîze cuma, lâzım olmadığı gibi, camiye çıkmasiyle, bakılamayacak olan hastasının zıyaından korkan - hastayı bakmakla mükellef ve meşgul kimseye -dahi cuma, lâzım değildir. Kudretsiz ihtiyar dahi, marîz hükmündedir. Beşincisi, gözü görene ki; göz selâmetidir. Gözsüze cuma, lâzım değildir. Meğer ki, yedicisi ola. Altıncısı, ayakların selâmetidir. Kötürüme ve ayaksıza
— 402 —
cuma, lâzım değildir. Eğer bir ayağı, felçli veya kesik olup ta, meşakkatsiz yürümeğe kadir ise, cumaya çıkar. 
Cumanın sıhhat şartlan da, altıdır: Birincisi, cuma kılınan yer, şehir veya şehir yöresi olmaktır. 
Köyde ve kırda cuma kılınmaz.  Bir şehrin müteaddit mevziinde, cuma kılınır. 
— 403 —
İkincisi, cuma kıldırmak için, vazifeli kimse bulunmaktır. Memuriyet ve mezuniyetleri cihetiyle, cuma ikamesine malik olan, imam ve hatipler kendi yerlerine başkalarım, ikameye dahi maliktirler. İzinnâmelerinde buna da, mezuniyetin mezkûr olması, şart değildir. 
Üçüncüsü öğle namazı vakti olmaktır. Öğle vaktinin girmesinden evvel, cuma kılmak, sahih olmadığı gibi, onun çıkmasiyle de bâtıl olur. 
Dördüncüsü, namazdan önce, hutbe okunmaktır. 
Beşincisi, genel izin, olmaktır.  Yani herkese açık bir yer olmaktır.

Hutbenin sıhhati için, bülûğ şart olmadığından, namaza geçmemek üzere hutbeyi - mümeyyiz sabi -dahi okuyabilir.

— 404 —
Altıncısı, Cemaat olmaktır. 
Cemaatin en azı, imamdan başka, üç erkek olmaktır.  İki erkek ile. bir kadın yahut bir erkek çocuk, bu bapta kâfi değildir. İmamdan başka, iki erkek kişi, cemaattir, dedi.

HUTBE:

Hutbe, hitaptan olmakla, - asılda - söyleyenle işiten arasında olan kelâmdan ibaret olarak, mevizaya ve mukaddemeye, itlâk olunmuştur Burada maksut, mevizanın mânâsıdır.

Hutbenin rüknü, Cenab-ı Hakkın, habs zikridir. Arapçaya vukuf ile beraber, Arabinin gayri dil ile dahi, îrad edilmesi câizdir.

Hutbe ikidir ki, biri diğerinden, - bir hafif celse ile - ayrılmıştır. Her biri, hamd ve senayı, teşehhüd ve salâtı müştemildir. Birinci hutbede, âyet okunup, vaaz ve tezkir edilir. İkinci hutbede, vaaza bedel, müminin ve müminata dua olunur.

HUTBENİN ŞARTLARI:

Hutbenin şartları şunlardır:

1 - Namazdan evvel olmak,

— 405 —
2 - Hutbe kasdiyle okunmak. 
3 - Vakit içinde olmak. 
4 - Hutbe esnasında en az bir kimse bulunmak. 
5 - Bulunan kimse, kendisiyle cuma cemaati, münakit olabileceklerden olmak, 
6- Hutbe ile namazın arası, - başka bir iş ile - ayrılmamak. 
Hutbe, namaz olmadığı ve namazın cüzünden dahi bulunmadığı için  onda taharet ve kıbleye yönelme olmadığı gibi, kelâm dahi, onu müfsit değildir.  Taharet, onda sünnet olmakla, abdestsizin ve hattâ, hades-i ekbere müptelâ olanın hutbesi, hutbede kıbleye yönelmek gibi mekrûh olduğundan, cemaate müteveccih bulunmak, mesnûndur.
— 406 —

HUTBENİN SÜNNETLERİ:

Hutbenin sünnetleri, şunlardır:

1 - Hatip, hutbeden evvel minber cihetinde bulunmak. 

2 - Siyah giyinmiş olmak.

3 - Minbere çıktığında oturmak. 
4 - Huzurunda ezan okunmak. 
5 - Ezandan sonra, hatip kıyam edip, her iki hutbeyi ayakta  okumak.
6- Harble alınan her beldede, hatibin sol elinde, bir kılıç bulunup,hutbeyi, ona dayanarak okumak. 
7 - Sûlhan feth olunan, beldelerde hutbeyi - kılıçsız - okumak 
8 - Hutbeyi, cemaate karşı durup, okumak. 

9 - Hutbeye gizlice teavvüz ederek, hudaya hamd, ve Cenab-ı zî-kibriyaya sena ile başlamak.

10 - Şehadeteyni okumak.

11 -Hazret-iResûl-ü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimize salâvat okumak.

12 - Vaaz ve tezkîr etmek.

13 - Kur'ândan bir âyet okumak. 

14 - Hutbeyi iki yapmak.

15 - İki hutbe arasında, üç âyet okuyacak kadardan ziyade olmamak üzere oturmak. 
— 407 —
16- İkinci hutbeye dahi hamdı hüdâ ve cenab-ı zi-kibriyâya senayı ve Hz. Nebiyyi müçtebaya salâvatı, iâde ederek başlamak. 

17- Müminin ve müminâta mağfiret ve nusret ve âfiyet ile dua etmek.

18 - İkinci hutbede sesini birinci hutbeden, daha az yükseltmek,

19 - Her iki hutbeyi pek uzatmayıp, hafif tutmak. 
20 - Hutbeden çekilmeyi müteakip, ikamet alınmak. Zikrolunan sünnetlerden biri terk etmek ve hutbeyi uzun ve mufassal olan  bir sûreden ziyade, uzatmak mekrûhtur. Hatip minbere çıktığı vakit, cemaate selâm vermek yoktur.

Hutbede, bir tesbih veya tahmit, yahut tehlîl veya tekbîr gibi, Cenâb-ı Hakka mahsus, halis zikre iktisar etmek - indel-imam - sahih ve lâkin sünnet terkedilmiş olmak cihetiyle, kerahetledir. İmameyn, ona hutbe denemiyeceği beyaniyle: Hutbe denilecek kadar, uzun olmak lâbüddür. Onun da en az (ettahiyât) miktarı hamd, ve salâvat ve müslimine duadır, dediler.

Cuma günü acele matluptur ki, cuma namazı için, camiye erkence çıkılır.  İki rekât mescit tahiyyesi kılınıp, oturularak, okunması cuma gününün menduplarından olan, kehf sûresi dinlenilir. O gün, öğle ezanından itibaren, cuma namazının edasına değil, iş ve alış veriş, cuma ile mükellef olanlara  tahrîmen mekrûh olur.
Cumaya saay, farizasının sevabı, ona mübaderetteki tefavüt, itibariyle mütefavittir. 

Camiye, yürüyerek gidip gelmek, binekten efdâldir.

"İmam hutbeye çıktıktan sonra ne namaz vardır, ne de konuşmak." fehvasınca, cuma sünneti kılınıp, hatip minbere çıkmak üzere, hücresinden ayrıldığından ve hücresi olmadığına göre, kıyam ettiğinden itibaren, hutbe ve salâtın hitamına değin, söz söylemek ve hattâ, söyleyene, sus

— 408 —
demek, câiz olmadığı gibi, namaz kılmak dahi, câiz değildir.  Meğer ki, üzerinde, tertip sâkıt olmadık, fâite ola. O halde, cuma sahih olabilmek için, onu tezekkürle kılmak lâzımdır.
Kelâmdan, tesbih ve müezzinin icabeti gibi, uhrevî kısmı hariç ise de, bu kısmın cevazı dahi, hutbeye başlamadan evvele göredir. Hatip hutbeye başladıktan sonra, kelâmın her türlüsü haram olur. 
Namazda haram olan her şey, hutbede dahi, haram olmakla, hutbe esnasında, - emri bil-mârûf - nevinden dahi olsa, kelâm ve hattâ, teâtî-i selâm, câiz olmadığı gibi, yemek, içmek ve sair meşguliyyet ve tilâvet ve mütalâa dahi, câiz olamaz. Ve câiz olmamakta, hatibe yakın olanla, ondan uzak bulunanın farkı olmaz.  O esnada, emr olunan şey, susmaktır.  Nebimizin ismi geçtikçe, içinden salât ve selâm eder. Aksırırsa, hakka hamd eyler. îcabet saati olmakla, kalbinden dua eder. Hutbe esnasında, uyumak dahi mekrûhtur.  Etrafına bakınmak ta mübah olmaz. 

Hatibin, minbere çıkmasından evvel, başlamış olduğu, cuma sünnetini, kıraet uzatmayarak, yâni vâcibe iktisar ederek, bitirir.

Cuma günü, zevalden evvel ve yahut cuma namazından ayrıldıktan sonra, müsaferet etmekte beis olmayıp, ancak - cuma ile mükellef - olana göre, cuma gününde, öğle ezanı okunduktan sonra, cuma namazını kılmadan, çıkmak mekrûh olur. 
— 409 —
Hasta ve müsafir ve köle ve âmâ gibi, - cuma ile mükellef olmayanlar - cuma namazını kılmış olurlarsa, vakit farzından olmak üzere câiz, yani onunla vaktin farzı, uhdelerinden sâkıt olmuş olur. Çünkü, cumanın onlardan sükûtu, kendileri için ruhsattır. Kılmaları - müsafir orucu gibi - azîmet ve efdâldir. 

Cuma ile mükellef olmayanlar hakkında, müstahap olan, cuma kılındıktan sonra, onlar öğle namazlarım, münferiden kılmaktır. Vaktin girmesinde öğleyi, cuma kılınmadan dahi kılabilirler. Her halde cemaat olamazlar.

Cuma ile mükellef olanlar, cuma kılmayıp ta, öğleyi, cuma kılınmadan, kılmak haramdır. Gerçi, vaktin tahakkukuna mebni, öğle namazı münakiddir. Ve lâkin, o saate - memur olduğu - cuma namazı olmakla, öğle namazının akdi, haram ve inikadı - cuma için saay olunmamağa - mevkuftur. Eğer, öğleyi kıldıktan sonra, nedamet ederek, cumaya çıkarsa, evinden ayrıldığı vakit, imam cuma namazında bulunup, henüz itmam etmemiş, yahut onun hurucundan sonra, cuma ikame edilmiş olmak sûretinde, kıldığı öğlenin, farziyyet sıfatı bâtıl olur.  Kendisi gelip, cumaya gerek yetişmiş, gerek yetişmemiş olsun.

Yetişirse, cumayı kılarak, farzı yerine getirmiş olur. Yetişmezse ve yahut yetişip te, onu ifsat etmiş olursa, öğleyi iâde etmek lâzım gelir.

Mâzûr olan, yâni cuma ile mükellef bulunmayan dahi, bu bapta böyledir ki, öğleyi kıldıktan sonra cumaya çıkmak, onun dahi farzım iptal eder. Mâzur ile gayr-i mâzûrun farkı, cuma kılınmadan, öğleyi edâsının, mazur olmayana göre hürmeti, ve mâzûre göre ademi hürmeti, hususundadır.

Cuma ile mükellef olmayanlara ve mahpuslara, cuma günü, şehir içinde, öğle namazını, gerek cuma namazı kılındıktan sonra ve gerek ondan evvel, cemaat ile kılmak mekrûhtur.

Belde ahalisinden, cuma namazını kaçırmış olanlar dahi, böyledir ki, onlar öğle namazını, ezansız ve ikametsiz ve cemaatsiz, olarak kılarlar. 
— 410 —
Cuma namazına kâdeyi ahîrede  yetişen dahi o namazı cuma olarak itmam eder.  Ve cehr ile ihfa arasında muhayyer bulunur.

AHKÂMI IYDEYN: (İKİ BAYRAMA AİT HÜKÜMLER)

Iydeyn lâfzı, bayram mânâsına olan, ıydin tesniyesidir. Biri fıtır, diğeri adha olmak üzere, senede iki bayram vardır.  Onların ikisinin birden, vacibat ve mendupları gibi, ahkâm-ı şeriyyesinin, beyanı kasdolunarak (ahkâmı iydeyn) iki bayram, denilmiştir.
İyd, tesmiyesi Cenab-ı Hakkın, o gün mü'min olan kullarına, dîni ve dünyevî, ihsan âideleri olduğuna ve yahut tekrar ferah ve meserret ile, tefeül avdetine, mebnidir. 

Bayramların vâcipleri, namazlar ve namazlarına mahsus tekbirler ile Kurban bayramındaki, teşrik tekbirlerinden, ve Ramazan bayramındaki, Sadaka-i fıtırdan, ibarettir.

Yalnız Ramazan Bayramı (Iyd-i fıtır) vaciplerinden olan, fitre sadakası verilmek için, vaktin efdâli, bayram namazından önce vermektir. 

Bayramların mendubatı, şunlardır:

1 - Erken kalkmak.

2 - Güsletmek.

3 - Misvak tutunmak.

4 - Tiyb (güzel koku) sürünmek,

5 - Giymesi mübah olan elbisenin, en güzelini giymek,

— 411 —
6 - Hakkın nimetlerine şükren, ferah ve sevinç izhar etmek ve hatem (yüzük) takınmak. 

7 - Ramazan bayramında, camiye çıkmadan tatlı bir şey yemek.

8 - Yenen şey, kuru hurma ve bu gibi, kuru ve lezîz meyva olmak.

9 - Tek adet, olarak yemek (1, 3, 5, 7, gibi).

10 - Kurban bayramında, kurban kesecek kimse - ondan yemek için - yemeği, namazdan sonraya bırakmak.

11 - Namaza erkence davranıp, sabah namazını mahalle mescidinde kılarak, bayram namazı için, namazgâha ve büyük camiye gitmek.

12 - Sükûn ve temkin ile yürümek. 
13 - Namaza giderken, Ramazan bayramında (sessizce)  ve kurban bayramında (sesli olarak) tekbir almak. 

14 - Namazı kıldıktan sonra, mümkün ise başka yoldan evine gelmek.

15 - Müminlerle karşılaştıkça, güler yüz göstermek. 

16 - Kaadir olduğu derecede, çok sadaka vermek.

BAYRAM NAMAZI:

Bayram namazı, iki rekâttan ibarettir. Ve cumanın şartlarım ve vâciplerini, hâiz olanlara vâciptir.  Sıhhatinin şartları, bütün namazların şartları gibi olup, fazla olarak, bunda cuma sıhhatinin şartları dahi, muteberdir. Ondan yalnız hutbe, müstesnadır ki, cuma namazında hutbe sıhhat şartı, ve namazdan evvel olup, bayram namazında şart değil, sünnet ve namazdan sonradır.
— 412 —

Bayram namazlarının, sair namazlardan farkı, her rekâtında, üçer fazla tekbir olmasındadır. Tekbirler, vâciptir.

Bayramın ilk günü  güneşin doğmasından ve kerahet vaktinin çıkmasından sonra  cemaat saf bağlayıp: Bayram namazına, diye niyyet edilerek, durulur.  Muktediye göre, iktida niyyeti dahi, ziyade edilir. İftitah tekbîrini müteakip, el bağlanarak, sübhaneke, okunur. Sonra, "Allahü ekber" diye eller kaldırılır, ve yanlara salıverilir. Salıverildiği sırada, üç "subhanallah" denecek kadar, susularak durulur. Sonra, yine "Allahü ekber" diye, eller kaldırılıp salıverilir, üçüncü defada, tekbire eller kaldırıldıktan sonra, salıverilmeyip bağlanır. İmam, gizlice teavvuz ve tesmiyeden sonra, cehren kıraete başlayıp, fatiha sûresini okur ve - gizlice cümleden âmîn denilerek - imam kıraetine devamla sûre veya âyeti, zam eder. Birinci rekâtta, okunacak sûrenin, "Sebbihisme rabbikel-âlâ. ." olması ve ikinci rekâtta, Gaşiye sûresinin okunması menduptur. Rükû ve sucûd olunup, ikinci rekâta kıyam edildikte, kıraetten sonra ve rükûdan evvel "Allahu ekber" diye, eller kaldırılıp salıverildikten ve üçüncü tekbir dahi bu veçhile, alındıktan sonra, "Allahu ekber" denilerek rükûa varılır.  Secdelerden sonra kuuden tahiyyat ve salâvat ve duâlar okunarak, selâm verilir.
Namazdan sonra, imam minbere çıkıp oturmayarak,  hutbesini okur ve cuma hutbesindeki hamd ve senaya bedel
اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهِ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ
der. Cemaat dahi, beraberce, bu tekbiri alır.  Ve hutbeyi iki yapıp, aralarını hafif bir celse ile ayırır.
— 413 —
Hutbenin, namaza takdimi, terki gibi, mekruhtur. 
Fıtır bayramı hutbesinde hatip, fıtra sadakası hükümlerini,  ve kurban bayramı hutbesinde, kurban hükümlerini ve teşrik tekbirlerini, tarif ve izah eyler. 
Bayram namazından evvel evde ve camide ve bayram namazından sonra, camide nafile kılmak, mekruhtur. Eve geldikten sonra kılabilir. 
Vakti geçmek ve imama yetişmemek suretiyle, bayram namazını geçiren kimse, onu kazâ edemez ve münferiden kılamaz. 
Dilerse, döner gider ve dilerse nafile kılar. Efdâl olanı, dört rekât kılmaktır ki, onun için, duha namazı olmuş olur. 

Bayram namazının birinci rekâtinde, imama tekbirlerden sonra iktida etmiş olan kimse, tekbirlerini - hemen - alır. Birinci rekâtin rükûunda yetişen kimse, ayakta uyarak, iftitah tedbirini alır ve imama rükûda müşareket edebileceği takdirde, zait tekbirlerini dahi, ayakta alır. İmama rükûda, müşarik olamayacağı takdirde, iftitah tekbirinden sonra, rükûa varıp, rükû tesbihlerine bedel, el kaldırmayarak, zaid tekbirleri alır ki,

— 414 —

rükû için, kıyamın hükmü vardır ve vacibi ityan, mesnûnu ityandan, evlâdır. Eğer onun, zâid tekbirleri esnasında, imam rükûdan başını kaldırırsa kalan tekbirler, muktedînin üzerinden sakit olur ikinci rekâtinde imama yetişen kimse, birinci rekâti, imamın selâmından sonra kazâya kıyam ve zaid tekbirleri, kıraatten sonraya, tehir eder.

Târif - ki arefe günü, Arafattaki huccaca benzemek için belde dışına çıkıp, baş açık durmak ve lebbeyk okumaktır. -  hiç bir şey, değildir. 
Teşrik tekbiri ki, teşrik günleri tekbîri demektir,  vâciptir,
"Mâ' dûdat günlerinde Allahı zikredin." (Bakara: 184) buyurulmuştur. Erkeğe göre, onun yüksek sesle olması vâciptir. Arefe günü  sabah namazından itibaren, beşinci günün ki, zilhiccenin on üçüncü günüdür, ikindi namazına değin her farz akîbinde alınır. Yâni, zikrolunan müddet içindeki yirmi üç vakt namazı müteakip, birer kere: "Allahu ekber allahu ekber lâ ilâhe illâllahü vellâhu ekber allahu ekber ve lillâhil-hamd" denilir.  Ve bunda, münferit ve muktedî ve imam, mukim ve müsafir ve şehirli ve köylü, ve keza erkek ve kadın, müsavi bulunur. 

Mesbuk dahi lâhik gibi, geçmişi kazâ etmek akibinde, mezkûr tekbiri alır. Mesbuk onu - imam ile -dahi alsa, namazı fâsit olmaz.

İmam üzerinde, secde-i sehiv var ise, evvelâ onu îfa edip, sonra teşrik

— 415 —

tekbîrini, alır. İhramda ise, telbiyeyi (lebbeyk...) demeği, dahi sonra yapar.

Teşrik tekbîrini, zikrolunan, teşrik günleri vakitlerinde, kılınan namazların edâ ve kazâlarında, vâcip, - ve o günlere mahsus - olduğundan, teşrik günleri namazları, vakitlerinde edâ edilmeyerek, diğer günlerde kazâ olunacak olursa, tekbirler kazâ olunmaz.

SALÂT-I KÜSUF:

Küsuf (Güneş tutulması), husuf (Ay tutulması), zelzele, şedit rüzgârlar, devamlı yağmur, yakıcı yıldırımlar, korkunç karanlık, korkunç sel, müstevli emraz gibi, korkulu ve ürküntülü zamanlarda, - bütün hâdiselerin - kâinatı ibdâ' edene izâfesini - hakikat olarak kabul edip - kerahet vaktinin gayride, namaza durmak ve iki veya daha ziyade, çift rekât namaz kılmak, sünnettir.  Büyük sûreler, okuyarak ve rükû ve sücud tesbihlerini çoğaltarak, bu namazları, uzatmak dahi, sünnettir. 

Aleyhissâlâtü ves selâm efendimiz hazretleri: "Bu gibi felâketleri gördüğünüz zaman namaza sarılın." buyurmuşlar ve oğlu İbrahimin. vefatı gününde vâki, olan güneş tutulmasını çocuğun ölümüne atf ve isnat etmek isteyenlere, cevaben - cemaatle - iki rekât namazdan sonra, hutbe suretiyle: "Güneş ve ay, Cenab-ı Hakkın âyâtındandır. Hiç kimsenin vefatı yahut hayatı için, tutulmazlar," buyurmuşlardır.

Hazret-i Risalet zamanında husuf dahi, birçok kere vâki olmuş ise de, onda cemaatle namaz kılındığı, rivayet olunmamıştır.

Küsuf cemaati dahi, cuma imamının mevcudiyetiyle, meşrut olup, onda da, ezan ve ikamet ve âşikâre kıraet, meşrû değildir. Ezana bedel, (Namaza! Namaza!) diye nidâ olunur.

Bu namazların hiç birinde, hutbe olmadığı gibi, duâ için, minbere çıkmak dahi, yoktur.

Küsuf namazı, cemaatle kılındığına göre, imam namazdan sonra, oturduğu yerde, kıbleye karşı olarak,veyahut daha güzel olmak üzere ayak üzeri olduğu halde, o cemaate yönelerek, duâ eder. Cemaat, oturduğu yerde, âmin derler.

— 416 —

İSTİSKA (YAĞMUR DUÂSI)

Sukya talebi (suvarılmağı istemek), yâni birinden su istemek demek olan, istiska, fukaha ıstılâhında, Hak Celle ve âlâdan, kıtlık vaktinde, yağmur istemek, mânâsında kullanılmıştır ki, Türkçesi yağmur duâsına çıkmaktır. Duâ ve istiğfardan ibaret ise de, duâdan evvel, üftâ edilen Hazret-i İmamın kavline göre, cemaatsiz, ve imameyn kavlince - cehren ve cemaatle - iki rekât namaz kılmak dahi, câiz olduğundan, istiska bâbı, kitab-us-salât baplarından, olmuştur.

İçecek ve kullanacak ve hayvanatı mezrialarını, sulayacak kuyu ve ırmakları olmayan ve yahut olsa da, kifayet etmeyen, yerler ahalisi,  hacet vaktinde, istiska etmek câiz, ve sünneti seniyyede vâkidir.
İstiskada müstahap olan, üç gün (ondan ziyadesi menkul değildir) arka arkaya, sahraya çıkıp duâ etmek ve evvelce, sadakalar vermek ve kötü fullerine tövbe etmek, ve tövbeyi tamamlayıcı, olmak üzere, haksız yere alınmış olan şeyler, var ise, onları sahiplerine geri vermek ve çıkış anında, yaya yürümek, pâk, yamalı ve eski elbiseleri giyinmiş bulunmak, ve boyunlar bükülerek, son derece, zillet, huşû' ve tevazu üzere olmak, ve yük hayvanları ile davarlara, yavrulariyle çıkarılıp, onları yavrularından ayırmak  ve çocuklar ve pek yaşlı ihtiyarlar dahi, duâya çıkmaktır. 

Mekke-i Mükerremede, nâs mescidi haram ve Medine-i Münevverede, mescidi nebevî ve Kudüste, mescidi aksâ dahilinde, içtima ederler.

Kıbleye istikbal olunup, imam ayakta el kaldırarak  duâ eder  Ve cemaat, oturduğu halde, âmîn der.
İstiskada elbiseyi tersine giymek, yoktur 
— 417 —

SALÂT-ÜL-HAVF (KORKU NAMAZI)

Korku ve tehlike halinde, - toplu olarak - edâ olunacak namazın, edâsı suretini beyan için, akdolunan baptır ki, maksut,

﴿ وَاِذَا كُنْتَ فِيهِمْ فَاَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلٰوةَ فَلْتَقُمْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ وَلْيَاْخُذُٓوا اَسْلِحَتَهُمْ۠ ﴾

(Nisa 102) âyeti kerîmesinde emir buyurulan, edâ keyfiyyetidir.

Korku namazının meşruiyyetinin aslına nazaran, korku sebebiyle âtîdeki keyfiyyet üzere kılınan, namaz demektir. Asri saadetten sonraya nazaran, havf sebebi olan - düşmanın mevcudiyyeti - şartiyle, o sûrette kılınması câiz olan, namaz demektir. Düşmanın mevcudiyyeti olmaksızın, korku namazı câiz olmayıp, hattâ görülen karaltı, düşman zannolunarak, salât-ı havfe durulsa da, sonra zannın aksi, tebeyyün etse, cemaatin namazı iâde etmeleri lâzım olduğu gibi,  korkunun iştidadı ve emr olunan sıfat üzere, cemaat akdinden, acz halinde
﴿ فَاِنْ خِفْتُمْ فَرِجَالًا اَوْ رُكْبَانًۚا ﴾
"Eğer korkarsanız yaya veya binek olarak kılınız," (Bakara: 239), kavl-i kerîminde  emrolunduğu üzere, yaya ve binek olarak,  kendilerinin - kudretli oldukları - vech ve cihet dairesinde, - münferiden - namazı edâ etmek ve yahut Hendek Vak'asında olduğu gibi vaktinden tehîr ederek, sonradan kazâ eylemek lâzım olur.

EDÂ KEYFİYYETİ:

İnsan ve hayvandan olan, düşman müvacehesinde, yahut sel veya yangın gibi, korku ve muhatara halinde, toplanmış bulunan müslimin, farz namazı edâ için, - hasren ve tahsisan - muhterem bir imama uyma arzusunda - anlaşamadıklarında - o imam, onları iki kısma ayırarak

— 418 —

bir kısmını, düşmanla yüz yüze bırakıp, diğer kısmı ile namaza durur. Kılınacak namaz, seferi yahut sabah namazı veya cuma, yahut bayram (yâni iki rekâtlı) olduğuna göre, o kısma bir, ve hazarı yahut akşam namazı (yâni ikiden ziyade rekâtlı) olduğuna göre, iki, rekât kıldırdıktan sonra, kendisi imam kalıp, cemaati olan kısmı, yürüyerek, harp safı üzere, düşmana karşı olurlar onların, imam arkasından ayrılmaları, ikili namaza göre, ilk rekâtın, ikinci secdesinden, imamın başını kaldırdığı, ve ikili namazın gayride, ilk kade teşehhüdünden kıyama davrandığı, zamanda olur.

Düşman karşısında bulunan diğer kısım gelip, iktida ederek, o imam onlara namazın bakiyyesini kıldırır ve kendi başına selâm verir. Bunlar gidip, düşmana karşı olduklarından sonra, evvelki kısım gelip, lâhik olarak, - kıraetsiz - salâtı itmam ederler ve selâm verip, düşmana karşı giderler. Ondan sonra, diğer kısım, isterlerse gelip ve isterlerse, oldukları yerde durup, mesbuk olarak - kıraet farizasını îfa ile - namazı itmam ederler ve selâm verip, namazdan çıkarlar. 

Korku salâtı, düşman mevcut olmadıkça câiz olmadığı gibi, düşmanın mevcudiyyeti halinde, namaza başladıktan sonra, düşmana karşı ayrılan ve namazları henüz tam olmamış bulunan, her iki kısım, geri dönmek ve mevzi değiştirmek, ve gidiş gelişte hayvana binmek ve harp ve kıtal etmek ile dahi, bozularak, onların namazlarını istînaf etmeleri, lâzım olur.

İzah edildiği üzere, korku namazının ikamesini mucip olan hal, evvelce dahi, ifâde olunduğu veçhile, cemaatin münhasıran, bir imam arkasında namaz kılmak için, yekdiğeriyle - anlaşamamış - olmalarıdır. Eğer onlar, o bapta - anlaşmış iseler - o takdirde efdâl olan: Her taife, müstakil bir imam arkasında ve - emniyyet halinde olduğu gibi - namazlarını kılmaktır.

Seferber, âsi için, bu namaz sahih olmaz.

Korku halinde, namazda silâhlı bulunmak, müstahaptır. 
— 419 —

AHKAMI CENAİZ (CENAZENİN HÜKÜMLERİ)

Ahkâmın, cenaize izafeti, şeyin sebebine, izafetidir. Çünkü, meyyite mütalâllik, ahkâmın kâffesi, meyyit sebebiyle, müterettip ve onlarda, meyyitin vücudu, lâbüddür.

Cenaizin müfredi bulunan, cenaze lâfzında fetha ile (cenaze) câiz, fâsîhi, kesr ile (cinaze) dir. 
Muhtazarı  yâni, nezi' halindeki hastayı, ona meşakkat olmadıkça, kıbleye karşı, sağ tarafına çevirmek, sünnettir. 
Yüzü, oldukça kıbleye gelmek üzere - başı yükseltilerek - kıbleye doğru, arka üzeri, yatırmak dahi caizdir.  Muhtazara, kelime-i tevhîdi telkin etmek dahi, sünnettir. 

Telkini eden kimse, hastanın ölümüne sevineceklerden olmamak ve ona hüsn-ü zannı bulunmak gerektir.

Tövbe her zaman lâzım olduğu,  ve ölümü bildirmediği  cihetle telkini:
— 420 —
اَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الْعَظِيمَ الَّذِى لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَّيُّومُ
demek gibi, istitabe (tövbe etmesini istemek) tarzında, etmek dahi, kâfi ve münasiptir. 
Muhtazarın akrabasına ve asdikasına ve yakınlarına, müstahap olan, hakkını yerine getirmek için, yanında bulunmaktır. Çünkü, müslimin müslim üzerinde olan haklarından biri de, hastalığında, onu iyadet etmektir.  Kendisine, tevhid telkîn ve istiğfar ile beraber, Cenab-ı Hakka, zannı tahsin ve itimadını takviye edecek sözler ile, tezkir ve tesliyette bulunurlar, harareti varsa, az az su verirler ve mümkün ise, onu kıbleye çevirirler ve yanında (yâsini şerif) okurlar. Raad sûresinin okunması dahi, müstahsendir.

Vefatı vukuunda, çenesi enlice bir bez ile çekilip, ağzı kapatılarak, tepesinden bağlanır ve gözleri yumdurulur.

Ölüm vukuunda, ağız ve göz açık kalır olmakla, şeklin tahsini için, böyle emrolunmuştur.

Bu işleri yapan kimse:

بِسْمِ اللّٰهِ وَعَلىَ مِلَّةِ رَسُولِ اللّٰهِ اَللّٰهُمَّ يَسِّرْ عَلَيْهِ اَمْرَهُ وَ سَهِّلْ عَلَيْهِ مَا بَعْدَهُ وَ اَسْعِدْهُ بِلِقَا ءِكَ وَاجْعَلْ مَا خَرَجَ اِلَيْهِ خَيْرًا مِمَّا خَرَجَ عَنْهُ

der. Sonra meyyitin üzerine, bir örtü çekilir ve yanında, tiyb (güzel kokulu bir şey) bulundurulup, tütsü yakılır.

Şişmemek için, karnının üstüne, demir parçası yahut ayna konulur.

Elleri, yanlarına götürülmüş olur. Kollarını, göğsüne koymak câiz değildir.

Vefattan sonra, yıkanıncaya kadar, yanında Kur'an okunmak mekrûh olur. Bu meyyitin hadesli olmasından dolayıdır.

Vefatı teyekkun edildikten sonra, teçhizi tâcil olunur. 
— 421 —

MEYYİTİN GASLİ:

Meyyiti yıkayan erkeğe, gasil ve kadına, gasile denir.

Meyyit, teneşir denilen, bir kerevet üzerine ve olmadığı takdirde yıkama ve çevrilmesi mümkün olacak, yüksekçe bir yere, arka üzeri yatırılıp, etrafı - üç, beş, yedi gibi - tek adetle tütsülenir. Avret mevzii olan, dizlerinden göbeğine kadar örtüldükten sonra, elbisesi çıkarılır. Avret mevzii, ele bir bez sarılarak,  örtünün altından, ve bez bulunmadığına göre, örtünün üstünden yıkanır. Ondan sonra, meyyite bir abdest aldırılır.  Ellerini, ayrıca bileklerine kadar yıkamağa hacet olmayarak,  yüzünden başlanır. Mazmaza ve istinşak dahi, güç olduğundan, edilmeyip dudaklarının içi ve dişleri ve burun delikleri ve göbek çukuru, parmağa sarılan bir bez parçasiyle, mesh olunur. Yüzü ve - elleriyle beraber - kolları gasl ve başı mesh edilip, ayakları dahi yıkanmak,  suretiyle abdesti - tertip üzere - tamamlandıktan sonra, üzerine mümkün ise, ısıdılmış,  tatlı su dökülür. Saçı ve sakalı, hatmi ile  ve yok ise, sabun ile yıkanır.  Başı ve bedeni pâk olduktan sonra, meyyit sol tarafına çevrilerek, iptida sağ tarafı yıkanır. Dökülen sular, sırtın teneşire gelen yerlerine kadar vardırılır. Ondan sonra, sağ tarafına çevrilerek, sol tarafı dahi, o suretle yıkanır. Ondan sonra, yıkayıcı onu, kendine yaslayarak, karnını, yavaşça mesh eder ve bir şey, zuhur ederse, onu yıkar. Verdiği abdesti ve guslü, iâde etmez.

Yıkamanın, her defası üçerden eksik olmamak sünnettir. Hacete mebni ziyade dahi, olabilir. Su - lüzumsuz yere - israf edilmez.

Cenazenin yıkandığı yer, örtülü olup, onu yıkayıcısı ve yardımcıdan başka kimse, görmez. 
Yıkayan kimse, gasl farizasını iskata niyyet edip,  besmele ile başlar
— 422 —
ve nihayete değin, (gufraneke yâ rahmân) der. Ve meyyit hakkında muttalî olup ta, yayılması (şâyi olması) lâyık olmayan ahvali, yıkayıcı örter ve gizler. 

Meyyiti, kendine en yakın olan kimsesi ve yahut takvâ ve emanet ehli, bir kişi yıkar ve bu işi meccânen yapar.

Ücret istemek, kendisinden başka, yıkayıcı bulunduğu takdirde, câiz olur. Bulunmadığı takdirde, yıkamağa kendisi teayyün etmiş olmakla ücret istemek, câiz değildir.

Erkeği, erkek ve kadını, kadın yıkar. Yıkayıcıların büyük hades halinde bulunmaları, mekrûhtur. 
Kadın kısmı, kendi kocasını yıkayabilir.  Ric'î talâk halinde olsa dahi, câizdir. Talâk-ı bâin ile mutâllâkası, ve iddeti sona ermiş bulunan, ricî mutâllâkası yıkayamaz. 
Erkek kendi karısını, yıkayamaz.  Yıkayacak kadın bulunmaz ise.
— 423 —
kocası ona teyemmüm ettirir. 
Ümm-ü veled bile olsa, cariyeyi efendisi yıkayamaz. Cariye dahi. efendisini, yıkamayıp, eline bir bez alıp teyemmüm ettirir. 

Su bulunmaz ise, meyyite teyemmüm verilir olduğu gibi, erkekler içinde ölen kadına, onlardan biri ve kadınlar içinde vefat eden erkeğe dahi, kadınlardan biri, mahrem olmadığına göre, elini bir beze sararak ve - kadının - kollarını görmemek için, gözlerini yumarak, ve mahremi ise, elini beze sarmayarak ve gözlerini yummayarak, teyemmüm verir.

Müştehat olmayan kız çocuğu,  erkek ve mürahik olmayan erkek çocuğu, kadın yıkayabilir.

Tenasül âleti kesik olan ile, yumurtaları yok edilmiş (enenmiş) olan erkekle sağlam olan erkeğin farkı yoktur.

Meyyitin tırnağı kesilmez.  Saçı sakalı kırpılmaz ve taranmaz ve başına sarık sarılmaz ve hitan edilmemişse, meyyit sünnet edilmez.

MEYYİTİN TEKFİNİ:

Ölü yıkandıktan sonra, kefeni ıslanmamak için, kurulanır. Kurulandıktan sonra kefen gömleği giydirilir. Ondan sonra, kefenin diğer kısımları yayılarak başına ve sakalına, hunut (güzel kokulu şeylerin mahlutu) ve secde âzâlarına, yâni secdeye gelen mevaziine - alnına, burnuna, ellerine, dizlerine, ayaklarına - kâfur konulur. 
Kefen, üç nevidir. Birincisi (sünnet kefeni) dir ki, erkeğe göre,  Kamîs, izâr ve lifâfeden ibaret olmak üzere, üç kattır.  Kamîs: Boyundan, ayaklara kadar olur. Yeni ve yakası olmaz ve
— 424 —
etrafı oyulmaz. İzar ile lifafe baştan ayağa olur.  Lifafe en üste geleceği ayrıca baş ve ayak taraflarından, düğümleneceği için, izardan daha uzun tutulur.

Kadında, baş örtüsü ile göğüs örtüsü dahi, ziyade edilmekle, kadına göre, (kefeni sünnet) beş kattır.

İkincisi, (kefeni kifaye) dir ki, erkeğe göre, izar ile lifafeden ibaret olmak üzere, iki ve kadına göre - bir de baş örtüsü ile - üç kattır.

Malın azlığı, ve veresenin çokluğu sûretinde, (kefeni kifaye) ve aksi takdirde (kefeni sünnet) evlâdır.

Üçüncüsü, (kefeni zarûret) tir ki, erkek ve kadın - elde ne bulunursa, ona sarılır ki, - odur  - Zaruretsiz - bir kefene iktisar câiz olamaz.

Kefenin, beyaz pamuk bezinden olması efdâldir. Yenisi ve yıkanmışı, müsavidir.

Kefenler dahi, meyyit ona sarılmadan, - tek sayı olarak - tütsülenir. 

(Kefeni sünnet) e göre, iptidâ Lifafe yayılır. Onun üstüne izar yayılır. Sonra, meyyit gömleği içinde olduğu halde, izara konulur.

Ve evvelâ, izar meyyitin soluna ve sonra sağına götürülerek sarılır, sonra, Lifafe dahi, yine öyle sarılır ki, meyyitin sağı, solundan, biraz kabarık olur. Açılmak korkusu olursa, kefene bağ (kuşak) dahi konur.

Kadın kısmının saçları, iki örgü edilerek, göğsü üzerine, gömleği üstünden konur. Onun üzerine, baş örtüsü, yüzüyle beraber örtülür ve daha üstüne, izar gelir. İzarın üzerinden, göğüs örtüsü  bağlayıp, daha sonra Lifafe sarılır.
Meyyitin teçhizi  bütün müslimine nazaran, (farzı kifaye) dir.

Herkesin kefeni, hayatındaki elbisesi gibi, kendine âit ve kefen parası borcuna dahi, mukeddemdir.

Zevcenin kefeni, defin masrafı, güç dahi olsa, kocası üzerinedir.

Malı olmayan  meyyitin kefeni, nafakası kimin üzerine idiyse, ona aittir. 
— 425 —

Nafakası üzerine vâcip olan kimsesi bulunmaz ise, teçhizi beytül-mâlden - sahibi olmayan ve varisi bulunmayan, metrûkât emvalinden - ödenir.

Beytül-mâl, ya aczen veya zulmen vermeyecek olursa, meyyitin techizi, iktidarı olan nasa ait, ve kudreti olmayan kudreti olandan istemek, lâzım olur.

Hadîs-i şerifte vârit olmuştur ki; her kim bir meyyiti yıkar ve yayılması lâyık olmayan ahvalini gizlerse, Cenab-ı Hak, o kimsenin kırk büyük günahını mağfiret eder. Ve her kim, bir meyyiti kefenlerse, Cenab-ı Hak, onu Atlas ve dîba kumaşlariyle giyindirir ve her kim, bir meyyite kabir kazıp, onu defn eylerse, gûya ki, haşirin kıyamına kadar, bir mesken iskân etmiş olur.

Zikrolunan mükâfatlar, ücret almayanlara göredir.

Müslim meyyit, bedenin ekseri ve yahut baş ile beraber, yarısı mevcut isa, yıkanıp tekfin olunarak, namazı kılınır. Beden ki, gövdedir, ekserisi yok ve yahut başsız olarak, yarısı mevcut ise, yıkanıp tekfin olunmaz ve üzerine namaz dahi, kılınmaz. Bir beze sarılarak, defn olunur.

CENAZE NAMAZI:

Cenaze namazı dahi, teçhiz ve defni gibi, - yalnız olmayana göre -  farzı kifayedir. 

Ve onda cemaat şart değildir.

Büyük üzerine kılınan namaz, küçük üzerine kılınan namazdan efdâldir. Ve cenaze namazı, teçhiz emri gibi olmayıp, maksut yakınlık olmakla, onu nezr etmek sahihtir. 
— 426 —

Cenaze - namazı kılınmayarak - defn edilmiş olmak suretinde, yıkanmamış bile olsa, namazı kabri üzerinde kılınır. Definden sonra, kabir açmak, haram olduğu için, meyyitin taharet şartı, sâkıt olmuş demektir. Definden evvel - yıkanmaksızın - kılınan namaz, iâde olunur.

Kabir üzerinde, namazın cevazı, medfun meyyitin çürüyüp dağılmış olmaması takdirindedir. Bunda da muteber olan, zamanın ve mekânın, semizlik ve zaiflik cihetiyle, insanın haline göre, zannı galibidir.

Cenaze namazının şartların - sair namazlarda olan şartlardan başka -altıdır: Birincisi, meyyit müslim olmak.  İkincisi, temiz bulunmak  Üçüncüsü, meyyitin tamamı, yahut yarıdan ziyadesi ve hiç olmazsa, başiyle beraber yarısı mevcut olmak. 
Dördüncüsü, meyyit cemaatin önlerinde olmak, (arkalarında olursa olmaz). Beşincisi, cenaze namazını kılan kimse - özürsüz - binek ve oturur olmamak.  Altıncısı, cenaze yere konulmuş bulunmaktır. Cenaze, elde veya omuzda yahut binek üzerinde iken, namazı kılınmaz. 

Müfsidât-ı salât, cenaze namazını dahi, müfsit olup, sair cemaatte şart olan - imamın bulûğu - bunun cemaatinde dahi muteber ve şarttır.

— 427 —
Meyyitin, avretinin örtülü olması dahi, şart olarak mezkûr,  ve mekrûh olan, üç vakit, cenaze namazı için dahi, beyanı tekaddüm ettiği veçhile, mekrûhtur.
Cenaze namazının erkânı, kıyam ve tekbirlerdir.  Onda rükû ve sücud olmadığı gibi, Kıraet (Kur'ân) ve teşehhüd dahi yoktur.
Tekbirleri dörttür.  Birincisi, kendisiyle şürû' olunmak yâni, salâtın iftitahı olmak itibariyle şart, ve rekât makamına kaim olmak itibariyle - diğer tekbirler gibi - rükûndür.

Ayakta kılınması dahi, erkânı cümlesinden ve sıhhatinin şartlarındandır.

Dördüncü tekbirden sonra, iki tarafa selâm vermek vâciptir.

Selâmda cemaatle beraber meyyit, niyyet olunur. Cemaat, selâmda imamı da niyyet eyler.

Cenaze namazının keyfiyyeti, bundan ve sünnetlerinden malûm olur.

Sünnetleri, dörttür: Birincisi meyyit erkek olsun, kadın olsun, imam onun göğsüne muhâzî durmak. İkincisi, ilk tekbiri müteakip el bağlayıp, süphaneke okumak, .  Üçüncüsü, ikinci tekbirden sonra, namazların son kadesinde okunan allahümme salli okumak.
Dördüncüsü, üçüncü tekbîrden sonra, meyyit için ve kendi nefsi ve müslimin cemaati için duâ etmek  tir.
— 428 —

Tekbirler aşikâr ve duâlar ihfa olunur.

İlk tekbirden mâdâda, el kaldırılmaz. Ve dördüncü tekbirden sonra duâ edilmez.

Üçüncü tekbirde edilecek duânın, ahiret umuruna mütalâllik olmasından başkası, tâyin olunmaz.  Şu kadar ki, mesür duâlar okunmak, elbette, ahsen ve eblâğdır. O da şudur:
اَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِحَيِّناَ وَمَيِّتِناَ وَشاَهِدِناَ وَغاَئِبِناَ وَصَغِيرِناَ وَكَبِيرِناَ

İmam Ebû Hanîfe hazretleri, müsnedinde Hazret-i Ebû Hüreyrenin hadîsi olmak üzere, bunu rivayet edip, imam Ahmet ve diğer ashabı sünen, şu ziyadeyi dahi, zikr ve rivayet etmişlerdir:

اَللّٰهُمَّ مَنْ أَحْيَيْتَهُ مِناَّ فَأَحْيِهِ عَلَى الْإِسْلَامِ، وَمَنْ تَوَفَّيْتَهُ مِناَّ فَتَوَفَّهُ عَلَى الْإِيماَنْ

Son rivayette, şu dahi:

اَللّٰهُمَّ إِنْكَانَ مُحْسِنًا فَزِدْ فِى إِحْسَانِهِ وَاِنْكَانَ مُسِيئًا فَتَجَاوَزْ عَنْ سَيِّءاتِهِ اَللّٰهُمَّ لَا تَحْرِمْناَ أَجْرَهُ وَلَا تُضِلَّناَ بَعْدَهُ
  ziyade edilmiş olmakla, bu rivayetleri, , hep birleştirerek, okumak güzeldir. 
— 429 —

Meyyit kadın ise, zamirler müennes okunur.

Duâ bilmeyen; bildiği ve kendine kolay gelen duâyı okumalı.

Bazı meşayihi fukaha, duâ mevziinde: (rabbenâ âtina fîd-dünyâ haseneten) ve (rabbenâ lâ tuziğ kulûbena) âyetlerinin, okunmasını, müstahsen gördüler.

Sabînin ve cunûn-u aslî ile, mecnun olanın,  namazlarında, mağfiret duâsına bedel, (fe-teveffehû alel-îmâni) den sonra, musâllî:
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا فَرَطًا اَللّٰهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا أَجْرًا وَذُخْرًا اَللّٰهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا شَافِعًا مُشَفَّعًا

der.

Cenaze namazında üç saf olmak efdâldir. Hattâ, cemaat yedi kişiden ibaret bile olsa, biri imam olup, geri kalan altının, üçü bir saf, ikisi bir saf, biri de bir saf olarak, durulur. Hadîsi şerîfte: "Kimin üzerine müminlerden üç saf olursa o mağfur olur." buyurulmuştur.

Cenaze namazını kıldırmağa, ehak olan, umumî velayet sahipleridir.  Onlardan sonra, kabîle veya mahalle imamı  ve daha sonra cenaze velisi olan erkektir. Kadının ve erkek çocuğun ve bunağın, bu bapta hakkı yoktur.

Meyyit velilerinin, yakini uzağına takdim olunur. Mahalle imamının velîye tekaddümü, efdâl olmak, şartiyledir.

Kölenin efendisi, kendi akrabasından evlâdır. Kölenin yakınları ise, azatlıdan mukaddemdir.

Kadının velisi yok ise, zevci ehaktır.

Tekaddüm hakkı olan, diğerine izin verebilir. Onun izni olmayarak, başkası kıldırıp ta, iktida etmemiş olmak takdirinde, isterse, kendi kendine ve yahut diğer cemaat ile, o dahi bir namaz kılabilir. Çünkü, farz edâ olunmuş ise, onun hakkı sâkıt olmamıştır.

Amma, izin vermiş olmak ve yahut ona iktida etmiş bulunmak takdirinde, hakkı sâkıt olmakla, kılamaz.

Namazı kılınan cenazeye, velâyeti olmayanın gelip, namaz kılması

— 430 —

câiz olmadığı gibi, başkasiyle namazda bulunanlar, velinin salâtı iade etmesi suretinde, tekrar cemaat olmaları dahi, câiz olmaz. Çünkü, bunda teneffül, meşru değildir.

Cenaze velîsi, onun namazını kıldıktan sonra, kendi mertebesinde bulunan, diğer velîlerin, namazı iade etmeleri dahi, olmaz. Çünkü, kılanın velâyeti, mütekâmildir.

Tekaddüm hakkı olan kimse, meyyitin namazına, meyyitin vasiyyet ettiği kimseden ehaktır.

İmamet babında geçen, (nisâ cemaati) keraheti meselesinden, cenaze namazı müstesnadır ki, erkek bulunmayıp ta, cenaze namazını, kadınlar kılacak olduklarında, onların biri, safın ortasında bulunmak üzere imam olup, diğerleri ona iktida ile, cemaat olarak, kılmalarında kerahet yoktur. Çünkü, onların ayn ayrı kılmaları suretinde, biri evvelce, namazı bitirmekle, farz onunla yerine gelmiş olarak, diğerlerin namazı nafile olur. Cenaze namazı ile, teneffül ise, mekrûhtur. 

Hazret-i Seyyidüs-sâdât aleyhi ezkâs-salâvat efendimiz, gasl ve tekfin olunup, serîre konulduklarında, Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer radiyallahü teâlâ anhuma, yanlarında muhâcirîn ve ansardan, hane-i saadetin alacağı kadar, zevat beraber olarak içeri girip, Cenab-ı risâletmeâb efendimize karşı saf bağladılar. Müşarünileyhimâ hazretleri,

السَّلامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

dediler.

Muhâcirin ve ansar hazeratı dahi, onlar gibi selâm verdiler. Sonra müşârünileyhimâ, hâsıl olan sufufun ilki olarak:

اَللّٰهُمَّ اِنَّا نَشْهَدُ اَنَّهُ اَنَّهُ بَلَّغَ مَا اُنْزِلَ اِلَيْهِ وَ نَصَحَ لِاُمَّتِهِ وَ جَاهَدَ فِى سَبِيلِ اللّٰهِ حَتّٰى اَعَزَّ اللّٰهُ دِينَهُ وَ تَمَّتْ كَلِمَتُهُ وَ اَوْ مِنَ بِهِ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ فَاجْعَلْنَا اِلٰهَنَا مِمَّنْ يَتَّبِعُ الْقَوْلَ الَّذِى مَعَهُ وَاجْمَعْ بَيْنَنَا وَبَيْ نَهُ حَتٰى تَعْرِفَهُ وَتَعْرِفَنَا بِهِ فَاِنَّهُ كَا نَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَؤُفًا رَحِيمًا لَا يَبْتَغِى بِالْاِيمَانِ بَدَلٌ وَلَا يَشْتَرِى بِهِ ثَمَنًا اَبَدًا
— 431 —

dediler. Sair saflar âmin dediler. Herkes fevc fevc gelip, aleyhissalâtü vesselâma, namaz kılarak çıkarlardı. Erkekler ve kadınlar ve hattâ çocuklar Resulullahın namazını, bu veçhile kıldılar. Vefatları günü olan pazartesi gününün, zeval vaktinden, ertesi salı gününün zeval vaktine değin, bu sûretle, edâ-i salât olunmuştur. Kılınan namaz, mezkûr veçh üzere, ayrı ayrı olup, cemaat akdi suretiyle olmadığı icmaan sabittir.

Cenaze namazına sonradan gelip, imamı iki tekbir arasında bulan kimse, namaza hemen dahil olmayıp, imamın tekbirine muntazır olur.

İmamın iftitah tekbirinde mevcut iken, geciken kimse, ikinci tekbirine intizar etmeyerek, muktedîsi olur.

Dördüncü tekbirden sonra gelen kimse, cenaze namazına yetişmiş olmaz.

Cenaze namazında mesbuk bulunan kimse, imamın selâmından sonra cenaze, musalladan daha kaldırılmamışsa, duâlar ile beraber ve cenaze hemen kaldırılıverirse, yalnız tekbirler ile, salâtı itmam eyler.

Müteaddit cenazelerin içtimaında, her birine ayrı ayrı namaz kılmak evlâdır. Hangisi sâbık ise, onun namazı evvel kılınır. Sabıkı yok ise, efdâli takdim olunur. 
Hepsine bir namaz kılmak dahi sahihtir. O halde cenazeler, ya geniş bir saf olup, imam onların efdâli önüne durur ve yahut kıbleye doğru, uzun bir saf olup, her birinin göğsü, imamın önüne, muhazi bulunur. Ve tertibe riayet olunarak, meyyitlerin efdâli,  ve muhtelit olduğuna göre, erkeği, imama yakin bulundurulur. Erkeklerden sonra, erkek çocuklar cenazesi ve onlardan sonra, hunsalar ve sonra kadınlar ve daha sonra murahikalar ve kız çocuklar cenazesi konulmuş olur.
Cenazeyi cami içine alarak, namazını kılmak mekrûhtur. 
— 432 —
Bundan mescidi haram, müstesna olduğu gibi,  cenazeler için hazırlanmış olan ve içinde, cenaze namazı ikamesi mûtâd bulunan, hususî mescit ve namazgâhlar dahi, müstesnadır. Nitekim, şiddetli yağmur gibi, bir özre mebni, cenaze, cemaat mescidi içine dahi alınır. 

Caddelerde ve halkın mülkü olan arazi dahilinde dahi, cenaze namazı kılmak mekrûhtur. Evvelkinde umumun hakkını, ve ikincide mülk sahibinin hakkını, meşgul etmek vardır.

Cenaze namazını mezarlıkta kılmak dahi lâyık olmaz. 

Doğuş esnasında, ses çıkaran yâni, sağ doğup da, ölen çocuğun ismi konulur ve gasl ve tekfini (hemen yıkanmak ve bir kefene sarılmak suretiyle) icra olunup, namazı kılınır.

Eğer, doğan ses çıkarmamış ve esnemek, aksırmak gibi, diri olduğuna delîl olacak, bir eser görülmemiş ise,  bir isim verilerek yıkanır ve bir beze sarılarak, defn olunur.  Namazı kılınmaz. Düşük dahi böyledir. 
Harp mıntakasından, küfür hali üzere olan ebeveyninin biri ile, sürülüp getirilerek, dar-ı islâmda vefat eyleyen sabî gibi ki, o dahi, üzerine namaz kılınmayarak, defn olunur. 
— 433 —
Mesele: Döl yatağında çocuk olan kadın ölür ve çocuk hareket ederse kadının karnı yarılıp çocuk alınır. 
Diğer mesele: Müslim olan velîsinden başka kimsesi olmayan bir gayr-i müslim vefat ederse, müslim velî, onu - sünnet veçh üzere - gasl ve defn eyler. 

Bir gayr-i müslim velîsinden, başka kimsesi hazır olmayan, müslim meyyitin cenazesi, ona bırakılmaz. Çünkü, müslim meyyitin teçhizi ve namazı, bütün müslümanlara farzı kifâyedir.

Recm veya kısas suretiyle, idam edilenler yıkanıp, namazları kılınır. Şiddetli ağrıya mebni olmayarak, amden kendini öldüren kimse yıkanıp, namazı dahi-imam Ebû Yûsuf kavlinin gayride- kılınır. 
İntihar, hataya veya şiddetli ağrıya mebni vuku bulmuş ise, namaz ittifakla kılınır. 

Âsî ve yol kesici olan kimsenin, mukatele sırasında ölen, meyyitleri üzerine, namaz kılınmaz ise de, ele geçirildikten sonra, öldürülenlerinin üzerlerine dahi, namaz kılınır.

Ebeveyninden birini, amden ve zulmen (haksızlıkla) öldüren kimsenin namazı kılınmaz. 
Kısastan kurtulmak için, katl fiilini - amde benzer surette - ikaa dadananların  ve haksız olarak silâh çekmiş olduğundan dolayı, mukabeleten öldürülenin, ve bazı sınıf ve zümre ve kabail ve cemaat arasında olduğu gibi, asabiyet maktullerinin dahi, namazları kılınmaz.

Mürted olarak öldürülen kimsenin, namazı kılınmadığı gibi, ölüsü

— 434 —

dahi, ne müslimin makberesine, ne de intikal ettiği, millet ehlinin, kabristanına gömdürülmeyerek, ayrı bir yere açtırılan çukura gömülür.

MEYYİTİN DEFNİ:

Cenazenin ölmüş olduğu iyice tahakkuk ettikten sonra, teçhiz ve defninde, tâcil müstahap olmakla, cuma sabahı hazır bulunan, cenazenin namazını - cemaat çok olmak için - cuma namazından sonraya bırakmak mekrûhtur.

Eğer cemaat, defin sebebiyle cumayı kaçırmaktan korkarlarsa, defni tehir edebilirler.

Cenazenin defni gibi, hamli (taşınması) dahi farzı kifayedir. Muteayyen olanlara, ücret almak câiz olmaz.

Cenaze götürmek, ibadettir. Herkese lâyık olan, ona hazırlanmaktır. Seyyidül-mürselîn efendimiz hazretleri dahi, cenaze götürmüşler, yâni Saad bin Muaz (R.A.) hazretlerinin tabutuna, omuz verip gitmişlerdir. 

Cenaze götürmekte sünnet olan onu dört taraftan, dört kişi omuzlamaktır. Bunda hem cenazeye tekrîm, hem götürenlere tahfif vardır.

Mazeret olmadıkça,  cenazeyi arkaya, yahut hayvana veya arabaya yüklemek ve dört kişiden eksik, götürmek mekrûhtur.

Küçük çocuk cenazesini, bir kişi elleri üzerinde götürür. Binek olarak da, götürmek câizdir.Çocuk küçük olmaz ise, bâliğ gibidir.

Lâyik olan dört kişiden, her biri cenazeyi kırkar adım götürmektir. Baş tarafından başlayarak, iptida sol tarafına geçip, tabutun sol kolunu, kendinin sağ omuzuna alır.  Sonra, ayak tarafına gelerek tabutun sol kolunu kendinin sağ omuzu üzerine alır. Sonra tabutun sağ tarafına geçerek, iptida ön kolunu, ve sonra ard kolunu, sol omuzu üzerine alır, ve her kolda, onar adım, yürür.
Cenazeyi, kırk adım götüren kimse, hakkını îfa etmiş olup,  Hadîs-i nebevî, nâtık olduğu üzere, kendinin kırk kebîresi dahi, keffaret bulmuş olur. 
— 435 —

Cenaze götürmekte, biraz sürat etmek müstahaptır. Tabut içinde, meyyitin sarsılacağı derecede sür'at, mekrûhtur.

Cenazenin arkasından yürümek, önünden yürümekten, - farz olan namazın, nâfile olan namaza fazl ve rüçhanı gibi - efdâldir.Genişlik hâsıl olmak için, önüne dahi, geçilir.

Herkesin önünde bulunması mekrûh olduğu gibi, herkes geride kalarak cenazenin yalnız bulunması dahi, mekrûhtur.

Kimseyi izrar etmemek üzere, cenazenin arkasından, binek olarak gitmekte dahi, beis yoktur. 

Cenaze arkasından, kadınlar gelmek tahrîmen mekrûh olduğu gibi zikr veya Kur'ân ile - yüksek sesle - cenaze götürmek dahi tahrîmen mekrûhtur.

Gaflet mevzii olmadığı cihetle, yaşayanların avâkıbı hallerini ve meyyitin mülâki olacağı hali düşünerek, Cenab-ı Hakkı kalben zikr eder olmak ve lüzumlu olmayan söze bedel, susmak, lâzımdır.

Cenaze arkasından (her canlı ölecektir) gibi, nidalar bid'attir. Cenazeye, feryat etmek dahi, mekrûhtur.

Cenazeyi gören, beraber gidecek değil ise, kıyam etmek lâzım değildir. Bu bapta olan emir, mensuh ve cenazeye kıyam mekrûhtur.

Kabristanda, cenaze indirilmeden oturmak, mekruh olduğu gibi, indirildikten sonra (özrü olmayarak) ayakta durmak dahi mekrûhtur. 
— 436 —

Defin, gündüz olmak, müstahaptır. Gece dahi, mekrûh değildir.

KABİR:

Kabir ki, insanın ölümünden sonra, medfenidir. Ve ziyaret yeri olmak itibariyle mezar tesmiye olunur. Bir boy derinliğinde ve yarım boy genişliğinde kazılır, tâ ki, insanların cesetleri, ölümünden sonra dahi korunmuş olup, hem koku vermemiş, hem de hayvanların azığı olmaktan, kurtulmuş olsun.

Salâbetli yer olursa, kabrin içi, kıble canibinden lâhid yapılır ki, kabir tamamiyle kazıldıktan sonra, kıble tarafı açılıp oyularak, cenaze sığacak kadar, tavanlı bir ev haline konulur.

Kabir tamamen kazıldıktan sonra, ortası meyyit yerleşecek kadar, çukur haline getirilmez.  Meğer ki, yer gevşek ola. O halde yarık yapıp üzerine, tahta çekmekle ve yahut cenazeyi, tabutu ile defn etmekte, beis yoktur. 
Meyyit mümkün olursa, kabre kıble tarafından ithal olunur. Ve onu kabre koyan kimse "bismillah ve billâh ve alâ milleti Rasûllahi sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" der! Ve lüzumuna göre, bir veya birkaç kişi kabre iner. Bunun için, muayyen adet ve onların tek veya çift olmalarında, tâyin olmayıp,  kâfi miktarda olmaları ve kuvvet ve emn ve salâh erbabından bulunmaları aranır.
Kadını, kabre ithal etmekte, kendinin yakını ve mahremi, evlâdır. Kadın kısmı, meyyitin en yakini dahi olsa, kabre girmez. 

Meyyit, kabir içinde arka üzeri yahut yüz üstüne ve yahut sol tarafı üzerine, yatırılmayıp, belki, sağ yanı üzere ve kıbleye karşı bulundurulur.

— 437 —

Hattâ, ters konulmuş olmak suretinde, lâhdi örtülmüş ve tahtası dizilmiş bile olsa, üzerine toprak atılmış olmadıkça, açılıp yüzü, kıbleye götürülür.

Hazret-i Resulü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz böyle emretmiştir ve: "Beyti harâm, sizin diri ve ölü kıblenizdir" buyurmuşlardır.

Sonra, kefenin düğümü çözülür ve lâhdin kerpiçi ve kabrin tahtası dizildikten sonra, el ve kürek ve her mümkün olan şeyle, toprak atılır.

Bulunanlar, meyyitin baş tarafından, üçer avuç toprak atmak ve her atışta aşağıdaki âyetlerden sırasıyla birini iktibas tarikiyle okumak müstahap olur:

﴿ مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرَىٰ ﴾
(Taha:55)

Bir kabre, kendi içinden çıkan topraktan ziyadesini atmak, mekrûhtur. Toprağı, zeminden bir karış kadar veya daha ziyadece yükseltip, kabri deve örgücü gibi yapmak, menduptur. Pekişmek için, üzerine su serpilir.

Kabir düz olmaz ve kireçlenmez. Harap olan kabirler, çamur ile tamir olunur.

Kabir belli olmak ve horlanmamak için, üzerine ağaç dikilir. Ufak bir taş dikip, isim yazmakta dahi, beis yoktur.

Mevta, ancak mekâbire defnedilip, ölen çocuk dahi olsa, kabristana götürülmek lâzım olduğu gibi,  bir kabre, zaruret olmadıkça, bir meyyitten ziyade gömülmemek dahi, lâzımdır. Mezarcıların azlığı veya zaafı, yahut daha mühim işlerle, iştigalleri, mübah olan zaruretlerdendir. 

O halde, Uhud şehitleri gibi, her iki meyyitin arası, - mümkün ise - müstahsen olduğu üzere, toprak ile ayrılarak, bir kabre müteaddit meyyitin defni câiz olup, gömülenler aynı cinsten olduklarına göre, efdâli takdim olunur ki, kıble tarafına doğru ileri, o konulur. Bir cinsten olmadıklarına göre, evvelâ erkek, sonra erkek çocuk, ondan sonra hünsa daha sonra da kadın konulur.

— 438 —

Meyyit çürüyüp, toprak olduktan sonra, diğerini onun kabrine defn etmek, câiz olur.

Mevcut kemikleri, kırmak yahut başka yere nakletmek, câiz olmaz.

Meyyiti, vefat ettiği veya öldürüldüğü mahallin makberesine defn etmek müstahaptır. 
Bir belde veya köyden, diğer belde veya köy mezarlığına cenazeyi nakletmek faydalı olmayan, şeyle iştigaldir. Çünkü, her yer, meyyit için müsavidir.  Hem de nakilde, defnin tehiri vardır ki, o da kâfi, kerahettir.
Medine-i Münevvere, makberesi karîb olduğu halde, Uhud şehitlerinin kendi meşhetlerine, definlerini, aleyhisselâm efendimiz, emretmişler ve Dimişkin fâtihi olan, ashap hazeratı, Dimişk kapıları yakînine defn olunup, cümlesi bir yerde gömülmek üzere, naklolunmamışlardır. 

Meyyiti, definden sonra başka yere nakletmek, aslâ caiz olamaz. Meğer ki, defnolunduğu yer, birinin mülkü iken, gasb olunup meyyit defn edilmekle arzın sahibi, meyyitin oradan ihracını, talep etmiş ola.

O halde, arzın sahibi, o yerin zahirine sahip olduğu gibi, bâtınına dahi, malik olduğundan, dilerse medfunu ihraç eder, dilerse, kabri düzleyip, üzerinde ziraat ve sair suretle intifa eyler.

Meyyit defnolunan yer, meyyitin veya vârisinin, satın alınmış mâli olmuşken, şefîi duyup talip ve - şef'a suretiyle - malik olmak suretinde, defnine râzı olmamak dahi, böyledir.

— 439 —

Kimsenin mülkü olmayan yerde, birisi için kazılmış olan kabre, başka biri defn olunmak suretinde, medfun ihraç olunmayıp, kazma emeği tazmin olunur.

Bir kimse kendi nefsi için hazırladığı kabre, başkası defn olunmak, kabir sahibini memnun etmeyeceği cihetle, yer geniş ise, mekrûh olup, dar ise kerahetsiz câiz olur. 

İnsan nerede öleceğini bilmediği için, mevtinden evvel, kabir hazırlamak, kendinin ona haceti, mutahakkak olmayan şeyi, yapmaktır.

İnsana lâzım olan, Hazret-i Sıddıkın buyurdukları gibi, kendini kabre hazırlamaktır.Kefen nerede olsa, lâbüd olmakla, onu ihzarda beis yoktur. 

Kabir nebşi (mezar soyuculuk), haramdır. Yâni ölü defnolunup, üzerine toprak atıldıktan sonra, kabri açmak câiz değildir. Meğer ki, zikr olunan - gasb meselesi gibi - gayrin hakkına mebni ola.

Sünnet olan usule riayet olunmayarak gömülen, ve meselâ başı ayak tarafına gelmiş ve yahut sol yanı üzere yatırılmış olan, meyyitin, bu durumunu, değiştirmek ve yüzünü kıbleye götürmek için bile, kabri açmak câiz olmayıp, ancak defin sırasında içine düşmüş veya - bilhassa - beraber gömülmüş bir mâle, ve sahibinin isteği üzerine, gasbolunan kefene, mebni kabir açılabilir.

TELKİN:

Defin işinden fâriğ olduktan sonra, cemaat - deve boğazlanıp da paylaşılacak kadar müddet - oturup, Kur'ân okumak müstahaptır: İçlerinden biri, tecvîd üzere, yâsini şerif ile mülk sûresi şerifesini ve on bir ihlâsı ve birer muavvezeteyn ile, cenazenin ruhuna ihda ederek, af ve mağfiret için, duâ eder. Sairleri dahi, kalb hulûsu ile âmin deyip, fâtihadan sonra, herkes işine gider.

Meyyitin telkininde, asl olan, işte bu tevakkuf ve tilâvettir ki, meyyitin defnini müteakip, kabri yanından ayrılmayarak, kendisiyle, istinas edercesine, ruhuna - tilâvet sevabını - ihdada bulunmaktır.

— 440 —

Ebî Dâvud ve Beyhekî süneninde, Hazret-i Osman radiyallahü teâlâ anhu rivayetiyle mezkûrdu ki, Resulü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, meyyitin defninden sonra, hemen avdet buyurmayıp, medfeninde bulunurlar ve huzzâra hitaben: Kardeşiniz için, Cenab-ı Haktan mağfiret isteyiniz ve kendisine, temkin ihsanını talep eyleyiniz ki, o şimdi, sual görür, buyururlardı.

Müslim sahibinde dahi, mezkûrdur ki, Amrû bin El-âs radiyallahü teâlâ anhu hazretleri, vasiyetlerinde: Beni defnettiğiniz vakit, deve boğazlanıp, eti taksim olunacak kadar, müddet kabrim yanında bulununuz, tâ ki, ben sizinle istînâs edeyim ve rabbimin meleklerine, nasıl cevap verebileceğim, bakayım demiştir. 

Sonraları, buna âtîdeki keyfiyet dahi, munzam olarak (mâ reâhül müminûne hasenen fe-huve indallahi hasenün) kaidesine, girmiştir.

TELKİN KEYFİYYETİ:

Definden ve zikrolunan tilâvet ve duâdan sonra, bir salih kimse kalarak, kabrin baş tarafına, medfun meyyitin, vechi mukabelesine durarak, ona hitaben, ismiyle: (meselâ, ya Muhammed, yâ İbni Gülsüm) diye,  üç kere nidadan sonra:
اُذْكُرْ ماَ كُنْتَ عَلَيْهِ مِنْ شَهاَدَةِ اَنْ لَا اِلَهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسوُلُ للّٰهِ
وَ اَنَّكَ رَضيِتَ بِا للّٰهِ رَبّاً وَ بِالْاِسْلَامِ دِيناً وَ بِمُحَمَّدٍ نَبِيًّا صَلَّى اللّٰهِ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ بِالْقُرْاٰنِ اِماَماً

(Üzkür mâ künte aleyhi min şehâdeti en lâilâhe illallah ve enne Muhammeden resûlullahi ve enneke radîte billâhi rabben ve bil-islâmi dinen ve bi-Muhammedin sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem nebiyyen ve bil-kur'âni imâmen) der.

— 441 —
Beyanı geçen telkin, muhtazara mütaallik ifadatı müteakip, müellif, bu vech üzere olan, meyyitin telkini hakkında, üç kavli dermeyan ederek, diyor ki meyyiti gömdükten sonra dahi, telkin meşrûdur.  Alâ kavlin, meyyit definden sonra, telkin olunmaz.  Ve âlâ kavlin, meyyite telkin, ne emrolunur, ne de nehyolunur.

TÂZİYET:

Tâziyet, hüsnü sabır mânâsına olan, âzâ kelimesinin masdarıdır ki, bir kısım vefat edene ve sâir suretle, musibete uğrayana, teselli verme, ve Cenab-ı Hak, size sabır ve ecir ihsan buyursun, gibi sözlerle acısını hafifletmede bulunmaktır.

Mutevaatı teazzidir ki sabır ve tehammülden ibarettir. Onun da cevabı;

﴿ إِنَّا لِلّٰهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ ﴾

diye, hakka tevessüldür.

Taziyet, erkeğe ve kadına müstahaptır. Meyyitin, bütün akrabaları taziye olunur.

Hadîs-i şerifte, bir musibet karşısında, din kardeşlerinden birini, tâziye eden kimseyi, Cenab-ı Hak kıyamet gününde, tekrîme delîl olan hulleler ile, kisvelendirir, buyurulmuştur.

Tâziyetin, definden sonra olması, efdaldir. Çünkü, definden evvel meyyitin ehli, teçhiz ile meşgullerdir. Onların tevehhuşu ürküntüsü definden sonra, ziyadeleşir.

Definden evvel dahi, sabırsızlıkla fazlaca hüzün izhâr ettiklerinde tâziyet olunur.

Tâziyenin, kabristanda olması, mekruh olur.

Bir kere tâziyede bulunanın, tâziyeyi tekrarı, lâyık değildir.

Meyyitin velîsine mesnun olan, definden sonra, ilk gece geçmeden kolayında olanı, tasadduk etmek ve bir şey bulamadığına göre, iki rekât namaz kılıp, sevabını meyyitin ruhuna ihda eylemektir.

Meyyitin defninden sonra, her gün mümkün olanı vermek üzere, yedinci güne kadar, ruhu için tasaddukta bulunmak, müstahaptır.

Meyyit velîsinin, yemekler yapıp, ziyafet etmesi (helva yapması ve lokma dökmesi) mekruhtur.

Meyyitin komşularına, ve uzakta dahi olsa, akrabasına müstahap

— 442 —
olan, o gün ve o gece, taam tertip edip, onları yâni, meyyitin ehlinin itamını temin etmektir. 
Gemide vefat eden müslim, kara uzak olduğu, ve cenaze durdukça, bozulmaktan korkulduğu takdirde,  yıkanıp kefenlendikten ve namazı kılındıktan sonra, sağ canibi üzere kıbleye karşı olarak denize bırakılır. Ve imam Ahmed bin Hanbel hazretlerinden, menkul olduğu üzere, denizin dibine batmak için, ona ağır bir şey bağlanır.

Dârı harbe, yâni yabancı milletler sahillerine yakın olan denizler için, Şafiî imamlarından dahi, menkul olan budur.

Dârı harbe yakın değilse, sular onu, bir sahile atarak, islâm sahiline ulaştırmakla, onlar defnederler, diye meyyit iki tahta arasına sıkıca bağlanıp denize bırakılır. Bizim mezhebimizde de böyledir.

KABİR ZİYARETİ:

Defin ve ziyaret gibi, ciddî bir ihtiyaç olmadıkça, kabirleri çiğnemek, günahtır.

Ateş koruna basmak, kabre basmaktan, ve kor üzerine oturmak, kabir üzerine oturmaktan hayırlıdır, buyurulmuştur.

Kabirleri ziyaret, âhireti hatırlattığı için, menduptur ki, Hâdisi şerifte,

"Ben sizi kabir ziyaretinden menetmiştim, fakat şimdi beni dikkatle dinleyin, onları ziyaret edin. Çünkü onlar size âhireti hatırlatır." buyurulmuştur.

Fitne korkusu olmamak şartiyle, mendubiyyet, nisvânın ziyaretine dahi şâmildir. Kabirleri ziyaret eden kadınlara Allah lânet eylesin, hadîsi ise hüznü ve ağlamayı yenilemek için, kabirleri ziyaret eden kadınlara âit bulunmuştur, ki bu cahiliyyet devri âdetlerindendir.

— 443 —
Kabir ziyareti, ayakta ve oturarak, olur. 

Kabri ziyaret edene müstahap olan, oturup yâsini şerif okumaktır.

Ayak üzeri ziyarette, on bir ihlâsı şerif okunur.

Hazret-i Enesin rivayet ettiği hadîste, kabristana giren kimse, yâsin sûresini okuyup, sevabını emvata ihda ederse, Hak celle ve âlâ, onlara kolaylık ihsan eder ve okuyana, mevtâ adedince, hasenât îtâ buyurur, buyurulmuş olduğu gibi, Hazret-i Alinin hadîsinde dahi: Kabristana uğrayan kimse, on bir ihlâs sûresi okuyup, ecrini ölülere ihda ederse, orada yatan ölülerin sayısınca, kendisine ecir verilir, buyurulmuştur.

Kabristanın ağacını kesmek ve yeşilliğini yolmak, mekruhtur. Kuruları sökmek câizdir.

Öfkeye veya geçim darlığına ve yahut, düçar olduğu ziyana mebni, ölüm temennisinde bulunmak, mekruhtur. Kazaya razı olmamak, demektir. Buharîde, Hazret-i Enes radiyallahü teâlâ anhüden rivayeten zikrolunmuştur ki, Hazret-i Resulullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, (Sizin, biriniz kendine isabet eden zarardan dolayı, mevti, sakın temenni etmesin, eğer mevti temenniden başka çaresi kalmamışsa, Yâ rabbi hakkımda hayat hayır oldukça, beni yaşat ve hakkımda vefat hayır olunca, beni yaşatma, desin) buyurmuşlardır.

AHKÂM-I ŞEHİT:

Şehit ki, maksat şehid-i kâmildir: Hak yolunda maktul olmaktır.

Şehit, ya şahit veya meşhut, mânâsiyledir. Birinciye göre Hakkın indinde sahih olacak mânâ veçhile, hazır olarak merzuk bulunmak gibi, bir mânâya mebni, ve ikinci itibara göre, - cennetle meşhut kılınmış - bulunduğuna mebni, "şehit" tesmiye olunur. Cemî, şühedâdır.

— 444 —

Şehîdin islâm dinindeki yeri ve değeri,

﴿ وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَاتَشْعُرُونَ ﴾

"Allah yolunda öldürülenlere, ölüdür demeyin. Zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz." (Bakara: 154). Ve

﴿ وَلَاتَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا فِى سَبِيلِ اللّٰهِ اَمْوَاتًۜا بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ ﴾
﴿ فَرِحِينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِهِ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذِينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْۙ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَۢ ﴾
﴿ يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُضِيعُ اَجْرَ الْمُؤْمِنِينَۚ ﴾

"Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilâkis Rableri katında diridirler. Allahın fazlı kereminden kendilerine verdiği nimetlerle sevinç içinde sızlanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. Ve yine müjdelemek isterler ki; Allah katından büyük nimetler ve fazladan ihsanlar vardır, ve Allah müminlerin ecrini zâyi etmeyecektir."

(Âli İmran: 169, 170, 171)

âyet-i kerimeleri ile bildirilmiş, ve bu âyetler gereğince, şehitler en büyük saadete nâil olup, ahiretçe mümtaz oldukları gibi, dünya hükümlerince de, yıkanmadan namazları kılınmak ve hadîs-i şerif mucibince, kanlarıyla defn olunmak imtiyaziyle, müslimînin sâir emvatından, mümtazdırlar.

Onların bu dünyevî imtiyazları, âtide sayılan şartlar ile meşrut ve mukayyet olduğu gibi, kimi dünya ahkâmında, ve kimi âhiret sevabında, onlara iltihak eden bir takım mümtazlar dahi olmakla, şehitler; dünya şehidi, âhiret şehidi ve dünya hem de âhiret şehidi, diye üçe taksim olunup, onlardan -şehidi kâmil- ancak üçüncü kısımdır ki, dünya hükmünü ve âhiret sevabını, camidir. Birinci kısım, yalnız dünya hükmünce ve ikinci kısım, yalnız ukba ecriyle onlara mülhaktır. Birinci kısım efradında - Allahın fadlı ile - âhiret ecrini, ihraz edenler dahi olur.

(Şehidi kâmilin) ve dünya hükmünce ona mülhak bulunan birinci kısım efradının, zikrolunan ahkâm veçhile, yıkanmadan namazları kılınmak, altı şart ile meşruttur: Akıl, bülûğ, hades-i ekberden taharet, haksız yere öldürülmek, katl muharebatın gayride vuku bulmuş ise, onun teammudî kısmiyle, vâki olmuş olmak, katl sırasında derhal ölmüş olmak yâni, mürtes maktul olmamak.

Birinci şart icabınca, deli ve ikinci şart mucibince, bülûğa ermemiş küçük ve üçüncü şart mucibince, cünüp, âdetli veya lohusa olanlar, mezkûr hükme dahil olmayıp, gasl ve tekfin olunarak, namazları kılınmak lâzım olduğu gibi, dördüncü şart mucibince, recm ve kısas misilli bir

— 445 —

hakka binaen, maktul olanlar dahi, gasl ve tekfin olunmak ve namazları ondan sonra kılınmak lâzım gelir.

Maktuliyyet kaydi, bir yerden yuvarlanarak veya ateşte yanarak veyahut üzerine bir şey yıkılarak veya suda boğularak ölen, yâni, âharın maktulü olmayan, meyyiti musaptan yâni bir âfete giriftar olarak ölenden ihtiraz olunmalıdır ki, ondan, ve maktul olup da, katili malûm olmadığından, haklı veya haksız öldürüldüğü bilinemeyenden, gasl sakıt olmaz.

Kendi nefsini (yâni canını), veya malını, yahut müslimînden veya ehl-i zimmetten (hakkının korunması müminlerin zimmetinde bulunanlardan) birini müdafaa ederekten maktul olanlar, haksız yere öldürülenler cümlesindendir ki, onlar teammüden katl ile maktul olmak yâni, cerh edici âletle kasden öldürülmüş bulunmak, şartı ile yıkanmadan üzerlerine namaz kılınır.

Beşincisi, teammüden katildir.

Teammüden katlin gayri olan, katil nevileri - ki, onlar: Teammüde benzeyen, hataen, bir sebeple, katildir ve mucipleri kısas değil; diyettir - ile maktul olanlar bu hükme dahil olamayarak, yıkanırlar.

Bundan yani kısas terettüp etmek meselesinden, kendi usulünün - ebeveyn, ecdat ve ceddatından birinin - maktulü olan çocuk ile, efendisinin maktulü olan köle ve cariye, müstesna olup, bunlarda, ve kısasa bedel mal alındığında, kısas - ârizî olarak - sâkit olmuş olduğundan dolayı, aslî hüküm olan -gasilsiz- salât, câri olduğu gibi, muharebe maktulleri dahi öldürmenin teammüdî olması kaydından müstesna bulunmuştur ki, onların kaatili gerek bâği ve âsî veya yol kesici olsun, ve öldürmek gerek sebepli veya sebepsiz, vukua gelmiş bulunsun, yıkanılmayarak, namazları kılınır.

Altıncı şart olan, mürtes maktul olmamak kaydine gelince; mürtes, irtisastandır. İrtisas: Ölüm derecesinde yaralanan kimse, hemen vefat etmemekle - mücadelenin sona ermesinden sonra - müdavat ecliyle,  başka yere nakl olunduktan veyahut - yemek yemek, su içmek, uyku uyumak konuşmak alış verişte bulunmak gibi - hayat menafiinden bir menfaat ile müteneffi olduktan, yahut aklı başında olarak, üzerinden, bir namaz vakti geçtikten sonra, vefat etmektir.

İrtisas, gaslin terkine mânidir. Hazret-i Ömer, Osman ve Ali (Rıdvanullahi teâlâ aleyhim.) hep şehit iken, Hazret-i Ömer ve Ali mürtes olduklarından yıkandılar. Hazret-i Osman, mürtes olmadığından yıkanmadı.

— 446 —

Mezkûr şartlar kendisinde toplanmış olan şehîd, - Uhud vakası şehitleri gibi - kaniyle tekfin olunup, yâni kanlı olan elbisesinden soyulmayıp ve - yıkanmadan - namazı kılınarak defnolunur.

Üzerinde, kürk ve hırka gibi, kefene salih olmayan, fazla elbisesi var ise, çıkarılır. Silâh ve zırhı dahi alınır. Ayakkabı ve baş kisvesi de çıkarılır. Kefen-i sünnetten nâkıs olanı, tamamlanır ve zâit olan kısmı üzerinde bırakılır.

Maktul olduğu zaman, üzerinde bulunan elbiseyi, tamamen almak ve onu başka bir kefene sarmak, mekruh olur.

Mezkûr şartları câmi olmayan meyyit, ateşte yanmak veya suda boğulmak, yahut tâunda ölmek gibi, âhiret şehidi dahi olsa, onun dünya ahkâmından olan, teçhiz işi, müslîminin umum ölüleri veçhile, olur.

Müslimînin maktulleriyle, küffarın maktulleri ve müsliminin meyyitleriyle küffarın meyyitleri, muhtelit olduğu takdirde, müslimin daha çok ise, namazları kılınır. Ve müslimine, diye niyyet olunur.

Küffar daha çok veya müsavi miktarda ise, namazları kılınmaz. Meğer ki, müslim olanlar, belli olmuş ola.

— 447 —

KİTAB-US-SAVM(ORUÇ)

Savm ki, oruçtur. Namaz gibi bedenî olduğundan, onu müteakip zikr olunmuştur. 

Bu bapta oruç meselelerinin başlangıcı, lûgaten ve şer'an olan mânâsı, sebebi, şartı, rüknü, hükmü, şer'iyyetinin hikmeti, sıfatı, ve aksamıdır.

Savm,  lûgatte imsâktır.  Şerîatte: Ona mahsus zamanda - vechi mahsus üzere - muayyen şeylerden imsâktir.
Ona mahsus zaman şer'î gündüzden ibarettir ki, fecrin tulûundan  güneşin gurubuna kadar olan, müddettir.Vechi mahsus niyyetten, yâni ibadete kasd etmekten ibarettir.  Muayyen olan şeyler, yeme, içme, , cinsî münasebet gibi şeylerdir
— 448 —
ki, muftirat unvaniyle zikr edilecektir. 

Savmın sebebi: Menzur kısmında, nezir, ve keffaretlerde keffareti mucip olan şey ve tetavvu orucunda, başlama ve ramazan orucunda, yeni ayın görülmesidir.

Şehr denilince şehri siyam olan, mübarek ramazan ayı kasdolunur ki, ona "şehr-i sabır"dahi denir.

Şuhut kelimesinden dahi, ramazan ayının idrâki maksuttur. 

Kazâ sebebi, eda vücubunun ayni olan sebeptir.

Savmın vücubunun şartı: İslâm, âkil, bülûğdur. 
Edası vücubunun şartı: Sıhhat ve ikamettir. 
Sıhhatinin şartı: .  Âdet ve lohusalıktan temizlenme  ve niyyettir.
Niyyet, oruç nevilerinin hepsinde sıhhatin şartıdır. Ve vaktinde olmak muteberdir. 
— 449 —
Savmı bozucu şeyin, ona âriz olmaması dahi, sıhhat şartlarının cümlesindendir. 

Savmın rüknü: Ona mahsus imsâkten ibaret olan, hakikati şer'iyyesidir.

Savmın hükmü: Vacibin zimmetten sakıt olması ve dari âhiretçe, sevap husulüdür. 
Savmın şer'î hikmeti: Tutana, takva husulüdür ki, oruç âyeti "ki takva ehlinden olasınız." kavl-i kerîmi ile, sona ermektedir. 

Takva, kemal derecesine yükselmek için, tabiatin aşağılıklarından sakınır olmaktır. İnsanın kemâli, melekiyyet ve noksanı, behimiyyet (hayvanlık) tır. Hayvanlığın şiddeti, melekiyyet ahkâmının zuhuruna mâni olmakla, insan kendisinin, kemâline mâni olan hale buğz edip onu kırmak gerektir.

Bu bapta kendisine, oruçtan daha güzel yardımcı bulamaz ki, nefsi zapt ve tehzip ve hakka inkiyat melekesini tahsil için, savm bir (hasene-iazîme) dir.

Nefsani marazi izaleye, ondan âlâ ilâç olmaz ki, behimiyyetin kuvvet ve şiddetinin sebebi, hayvani lüzum ve arzulara inhimak olup, oruç ona zıt olmakla, aksine' olarak, melekiyyeti takviye ve behimiyyeti zaafa düçar, eder.

Ruhun vechini cilâlama ve tabiatin kuvvetlerine galebe etme hususunda ve en mühimmi, avakıbı unutturucu olan aldatıcı şehevatın, hararetini söndürme babında, orucun misli yoktur ki, Hâdisi şerifte (fe-innehû lehû vicâe) buyurulmuştur.

— 450 —

Buna mebnidir ki, nefis doyarsa, âzâ acıkır ve nefis aç kalırsa, âzâ tok bulunur, denilmiştir.

Âzânın açlığı, lâyık olmayanı işlemeğe, âmâdeliğidir. Tokluğu, o âmâdeliğin, yokluğudur. Nefis öyle bir canavardır ki; ona isteklerini verdikçe doyacak yerde daha da acıkır. Kalb ise nefse hâkim oldukça safa bulur ve evamir ve nevahinin daima murakıbı olur.

Oruç, zihni safileştirdiği için, hâdiste varit olduğu veçhile, ibadetin kapısıdır. Oruçlunun uykusu dahi, ibadet ve sükûtu, tesbih ve ameli, muzaaf ve duası, müstecaptır.

Savm sabırdır. Sabırlının ecri ise, Kur'anın nassı ile, hesapsızdır.

"Şüphesiz ki Allah sabredenler ile beraberdir." vaadi kerimince, Cenab-ı Hakkın nusreti ve duaya icabeti dahi, sâbirînedir.

Savm, sair ameller gibi, zahir değil, bâtındır. Onun için, İslâmın sair amellerinden, Cenab-ı Hakka nisbet hususiyyetiyle, temayüz etmiştir ki, ehâdisi ilâhiyyede "Adem oğlunun her ameli kendisi içindir. Ancak oruç öyle değildir. O benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim." varit olmuştur.

Oruçlu," lika-i rab ile mev'uttur" ki, hadîsi nebevide: "Oruçlu için iki sevinç vardır. Biri iftar vaktinde, diğeri Rabbine kavuştuğu andadır." buyurulmuştur. 

Savm ibadetini ifa edemeyen, mide kulları, kendilerini azim sahibi saymasınlar ki, onlar himmeti sukut etmiş, şehvet esirleridir.

Oruçluların, guruba yakın zamanda, yiyecek ve içecekleri önlerinde âmâda ve istekleri kemalde olduğu halde, ondan bir zerreyi tenavüle, dünyalarca tergip dâhi görseler, güneş gurup etmedikçe, yemeğe arzu göstermemeleri, fazilet hasletlerinin en güzeli olan, sabır ve metanetlerini, ve nefisleri zapt etmekteki kudretlerinin ziyadeliğini gösterir ki, orucun başka hiç meziyyeti olmasa bile, şerefine yalnız bu, kâfidir.

Maa hâzâ ki, savm, (es-sıyâmü cünneti...)hadîs-i şerifi hükmünce, maasiye siper ve mâlâ yânîyi, mânidir.

Oruçlu ağzının, değişen rayihası - indallah - misk kokusundan daha hoştur.

Oruçlu iken, insan kendinin pek az şeye, ihtiyaç zilletinde  bulunduğunu
— 451 —
anlamak meziyyetiyle beraber, şu faide dahi vardır ki, saim olan kimse, açlığın elemini duyup, pek çok vakitlerde, o elemi tatmakta olan, fukara ve miskinlere rikkat ve merhamet  üzere bulunur. Ve onların tahammül etmekte olduklarına, vakit vakit olsun, mütehammil olup, onlarla hemhal bulunmuş ve Allah katındaki değeri yükselmiş olur. 
Marifetname:

Nur ve zulmetten yoğurmuşlar seni Canını nur anla, zulmet bu teni

Ten muradı ekl-ü şurb ve milk-ü mal Can temennası cemal-i zülcelâl

La cerem edna yeri edna sever Yani ten dünya ve can mevlâ, sever

Âriyet gömlektir on günlük tenin Besle canı, âriyet nendir senin

Savmın sıfatı aksamı ile, malûm olur.

Savmın farz ve vacip ve nafile kısımları vardır.  O itibar ile savmın sıfatı: Farziyyet, vücub, nedib veya kerahattir.
Ramazan orucu, edaen ve kazaen farzı ayındır. Keffaret oruçları 
— 452 —
dahi farzdır.  Nezir oruçları Vaciptir.  Tetevvuan tutulan oruçtan ifsat edilenin kazası,  ve İtikâf menzur orucu dahi vaciptir.
Bunlardan mâdâsı nâfiledir.  Onun da mesnun ve mendup  ve mekruh olanı vardır.
Mesnunu: Muharremin hem dokuzuncu ve hem onuncu günleri tutulan savmdır. 
Mendubu: Eyyam-ı bıyz "aydın gün ve geceler demektir" savmı  ve hâccın gayri için, . arefe gününün orucu, isneyn gününün orucu, Perşembe gününün orucu, savmı - davut  ve şevvalin altı günü orucu  dur.
Mekruhu: İki nevi olup, biri tenzîhen ve diğeri tahrimen mekruhtur. Tenzihen mekruh olan: Muharremin dokuzuncu veya on birinci günlerini ilâve etmeyerek, yalnız onuncu günü tutulan oruçtur.  Yalnız
— 453 —
Cuma ve yalnız Cumartesi ve bil-hassa nevruz ve mihrican günleri  oruç tutmak dahi mekruhtur.
Tahrimen mekruh olan: İki bayram günleri ile, eyyamı teşrik orucudur  ki, senede beş gün oruç tutmak haramdır, deniliyor.
Senede zikr olunan beş günü istisna ederek, her gün oruç tutmak dahi, bundan evveli kısmından olmak üzere, mekruhtur. 

Gerek farz, gerek vacip, gerek nafile oruçların visali dahi mekruhtur ki, "savmı visal" akşamleyin iftar etmeyerek, bir günün orucunu ertesi güne - ittisal ettirmek - bitiştirmektir.

Savm-ı samt: Bu dahi mekruhtur ki, oruçlu olup, susmağı ibadet itikad ederek,  söz söylememektir.  Hayır ve hacet olan sözü söylemek lâzımdır. Susan selâmet bulur, fakat her yerde değil.
— 454 —

ORUCA NİYYET:

Niyyetin tebyît ve tâyini, kendilerine şart olup olmayan oruçlar. Tebyit: Geceletmektir. Tâyin: Belli etmektir. 
Şu oruçlarda, niyyeti tebyit ve tâyin etmek şart değildir: Ramazan orucunun edası, muayyen nezir, nafilenin edası. Bu üç nevi orucun niyyeti geceden olduğu gibi,  gündüzün kuşluk vaktine kadar da olur.  Ve niyyette, ramazan orucu, diye tâyin dahi lâzım olmayıp, savmı ramazan, mutlak oruç niyyetiyle ve hattâ, nafile niyyet gibi, vasıfta hata ile dahi, sahih olur. 

Şehri siyama göre, ramazan orucunun edası böyle olduğu gibi, sair

— 455 —
eyyama göre, nâfile orucun  ve günü belli olan, nezir orucunun edası dahi. böyledir. 

Şu oruçlarda niyyeti hem tebyit ve hem tâyin etmek şarttır:

Ramazan orucunun kazası, fesada uğrayan nafile orucun kazası, her nevi keffaret oruçları, hac temettü ve kıranda kurban orucu, mutlak nezir orucu. 

Savmın vakti olan, neharı şer'î, salâtın vakti gibi - fazlalı - olmayıp müeddaya müsavi bulunduğundan "mîyâr" tesmiye olunur ki, emir olunan iş vakti onunla mukadder olup, vakit uzar ise o dahi uzar ve vakit kısalır ise o da kısalır.

Vaktin müeddaya - miyâr - olmasının hükmü: Eğer şeriat ona vakit tâyin etmiş ise, o fiil cinsinden başka bir fiilin o vakitte, vücut ve edasının sıhhati, yoktur. Ve eğer şeriat ona vakit tâyin etmemiş ise, kul için, ona vakit tâyin edilmemesidir.

İmdi, şer'î munir ramazan günlerini, ramazan orucuna tahsis etmiş olmakla, onda başka orucu nezretmek, muteber olmayıp, tutulan oruç ne niyyetle olursa olsun, ramazana masruf ve mahsup olur.

"İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar." (Bakara: 184) kavl-i kerîmince ramazanın kazası, nezri muayyeni edâdan mâdâ olan, sâir oruçlar gibi, belli vakte tâbi olmadığından, kulun ramazanın kazası için tâyin etmiş olduğu günlerde, keffaret orucunu ve nafile orucu ve kaza orucunu, başka güne nakl ve câiz olur. Kul için, bir şeyi kendine vacip etmek var, fakat şeriatin hükmünü değiştirmek yoktur.

— 456 —
İşte bundan dolayı, bunlarda mezahimin mevcudiyetine mebni, niyyetin tâyini lâzım gelir. 
Zikrolunan oruçlar için şer'an belli vakit olmamakla, o gündüzün onun için tâyini, mebdeinden olmak lâzım gelip, mebde olan fecrin tulûunu araştırmada ise, aşikâr olan müşkülâta mebni, niyyetin - bizzarûre -tebyiti yâni fecrin tulûundan evvel olması lâzım gelmiştir. 
Niyyet üzerine devam ve sebat dahi, şarttır. Niyyetten gece rücu eden kimse, sâim olmuş olmaz. 
Geceden edilen niyyeti, ondan sonraki - fecirden evvel yeme içme iptal etmediği - gibi, "yarın inşallah sâimim" diye, niyyete meşiyyet ilâvesi dahi, onu iptal etmez. Çünkü, bu "inşallah" istisna değil, istiane ve tevfiki taleptir.Meğer ki, hakikaten istisnayı kasd ve irade, etmiş ola. 
— 457 —

RAMAZAN VE ŞEVVAL AYLARININ SÜBÛTU:

Arabî aylar, bilindiği üzere kamerî aylardır. Kamerî ayların sübûtu ise, ehillesi iledir.Eimme, imamın cemi olduğu gibi, ehille dahi hilâlin cemidir.

Hilâl: Yeni aydır ki, gurup vaktinde görünen ayın - yay şeklindeki -görünüşüdür. 

Hava bulutlu olmadıkça, onu görmek her gören kimseye müyesser olur. Hava bulutlu bulunup, rüyet sabit olamaz ise, günleri hesaplamak lâzım geleceğinden, her kamerî ayın eveli, malûm ve mazbut olmak iktiza eder.

Kamerî aylar, gâh yirmi dokuz ve gâh otuz olmakla, her kamerî ayın iptidası, ya hilâlini görmek,  yahut ondan evvelkinin günlerini otuza iblâğ eylemek ile, sabit olur.

Hadîs-i şerifte, ramazan hilâlini görüp sâim, ve şevval hilâlini görüp muftır olmak ve rüyet mümkün olmadığına göre, Şaban günlerini otuz olarak hesaplamak ile, emrolunduğumuzdan, Şaban sonunda, ramazan hilâlini ve ramazan sonunda, şevval hilâlini rüyet kaydinde olmak - alel-kifaye - vaciptir ki, farzi kifaye demektir.

Ramazan hilâlini görmek, mümkün olursa, ne âlâ; mümkün olmadığına göre, Şaban günleri otuza tamamlanıp, ertesi gün, ramazan orucu tutulur.

— 458 —
Şevval ayı dahi böyledir ki, onun hilâlini rüyet vaki olursa, bayram edilir. Rüyet mümkün olmazsa, ramazan otuz tutulur. 

Bu bapta, yâni ne orucun tutulmasında ve ne iftarın icabında rasat ehlinin hesap ve kavillerine bakılmaz.

Ramazan, yirmi dokuz ve otuz olur. Ramazan için olan sevap, onun günlerine bakılmayarak, her iki surette bir olur.

Ramazan orucu, hicreti seniyye yılının ikincisinde, farz olup, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretleri, dokuz ramazan tutmuşlardır. Onun dördü, yirmi dokuz ve beşi, otuz olmuştur.

Rüyeti hilâl, isbatı muhtaç ise de, ramazan orucu dinî emir olduğundan, hava kapalı olduğuna göre, onun hilâlini rüyette, âkil ve bâliğ bir âdilin, ve sahih olan kavle göre - hali mestur - birinin haberi makbul olur. Fasıkın haberi, - ittifakla - makbul değildir.

Âdil: Hasenatı seyyiatına galip olandır. 

Mestûr: Fıskı ve adli zahir olmamış olan, hâli bilinmeyen kimsedir.

Âdil veya mestur olan muhbiri vahit, gerek kadın  yahut memlûk olsun ve gerek - mahdut fil-kazf - olup,  tevbe etmiş bulunsun. 
İhbarda, şehadet lâfzı,  dâva ikamesi dahi şart değildir.
— 459 —
Dâvanın sureti: Vekâleti muallâka iddiası, yahut müeccel deyn dâvası üzerine olur. Vekâleti muallâkada, bir kimse, başka şahsın borçlusu aleyhine "Ramazan (yahut) Şevval olduğu gün alacaklı, deyni almağa beni vekil etmiştir" diye dâva edip, borçlu ise, deyni ve vekâleti ikrar ve Ramazan veya Şevvalin girdiğini inkâr eylemekle, rüyeti hilâl şahitleri şehadetlerini edâ ederler. Müeccel deyn meselesinde dahi bir kimse başkası üzerinde ramazan ayının hulûlüne değin, müeccel deyin dâva edip, müddea-aleyh dahi, deyni mukir, ve ramazanın hululünü münkir olmakla, müdde-i ramazan hilâlinin görüldüğüne dair, şahit ikame eyler. 

Fıtır bayramına nef'i ibat teallûk etmekte olduğundan, hava kapalı olduğuna göre, şevval hilâlini rüyette, dâva şart olmasa da, lâfzı ve şehadet nisabı şarttır.

Şehadet lâfzı: Şehadet ederim ki, diye haber vermektir.

Şehadet nisabı: Mükellef müslim olup, - mahdut fil-kazf - olmayan âdil iki hür erkek yahut aynı vasıfta, bir hür erkek ile, iki hür kadındır.

Mezkûr şehadet, cariye azadı ve zevce talâkı hakkındaki şehadetler gibi, hasbî şehadet olduğundan, nâsın hukukuna şehadette olduğu gibi, bunda sebkı dâva lâzım olmaz.

Cariye kendinin azadını  ve zevce talâkını dâva etmese dahi, şahitler hâkimin nezdinde - hasbeten lillâhi - şehadet ederler. Hem şahit, hem müddei, bulunurlar.

Hava açık olduğuna göre, gerek ramazan, gerek Şevval hilâlinin görüldüğünün sübutu için, büyük topluluğun şehadeti lâbüddür. Çünkü, mukteza mevcut ve mâni mefkuddur. Ancak, büyük topluluğun, miktarı, mekânların ve vakitlerin ihtilâfı ile muhtelif, ve sıdk hususunda, nass mütefâvit olduğundan, adet ile mukadder olmayıp, reyi imama bağlıdır.

Sair kamerî ayların sübutu dahi böyledir ki, hava kapalı ise, nisabı şehadet,  açık ise, cemi azimin şehadetleri, lâzımdır. 
— 460 —

Lâkin, hava açık olduğunda dahi, şehadet nisabının kifayet ve makbuliyyeti, Hazret-i İmamdan mervî olmakla, - zamanımızda - nasın ehille gözlemek misilli umurdaki tekâsüllerine mebni, cemi azimi şart kılmakta, azim güçlük olacağından, mezkûr rivayet ile amel olunmak gerektir.

Bulutlu havada, köylük yerde ramazan hilâlini gören bir kimse, sözüne inanılırsa, orada ne vali, ne hâkim bulunmamak zaruretine mebni, nas - müstakillen - onun sözüyle ramazan tutarlar. Şevval hilâlinin niyetini, iki âdil kimse, ihbar ederse, bayram dahi edebilirler.

Ramazan hilâlini kapalı havada yalnız hâkim görmüş olmak suretinde, tarafından bir nâip nasb edip, ona hükm ettirmek ve yahut doğrudan doğruya nâsa, emr etmek arasında serbesttir.

Bayram hilâlini rüyet, böyle değildir, onda gören yalnız hâkim olmak suretinde, ne kendisi bayram edebilir, ne de bayramı ilâm eyleyebilir.

Bir âdil kimsenin yahut - ahvali mestur - birinin ihbariyle sabit olan ramazanın günleri otuza tamamlanıp, hava dahi açık olduğu halde. Şevvalin hilâli rüyet olunmasa, fıtır helâl olmaz, ve ramazanın şahidi tâzir olunur.

Bu surette, ramazan nisabı şehadet ile sabit olmuş bulunmak takdirinde, fıtrin helâliyyetince, tercih muhtelif ise de, esah olan helâliyyettir.

Nitekim, ramazan günleri tam, ve hava kapalı olmak suretinde, fıtır - ihtilâfsız - helâldir. Ramazanın sübutu, gerek bir şahidin ihbariyle ve gerek nisabı şehadet ile, vuku bulmuş olsun.

Ramazan hilâlini yahut Şevval hilâlini yalnız görüp ihbar etmekle sözü, hâkim tarafından reddolunmuş olan,  mükellef için  saim olmak yâni, ramazan hilâlini gördüğü için, orucunu tutmak,  ve Şevval hilâlinin rüyeti suretinde, orucu bozmamak lâzımdır. Çünkü, birinci surette o kimse "Sizden kim ay'ı görürse orucu tutsun"kavl-i kerîminin
— 461 —
hükmü altında bulunarak, savm ile mükellef - olduğu gibi, ikinci surette dahi"Orucunuz herkesin oruç tuttuğu, bayramınız da herkesin oruç bozduğu gündür." hadîs-i şerifi hükmünce yine oruç ile mükelleftir. Tutmaz ise, kaza lâzım gelir. 
Kamerin güneşten, nur istifade eylemeğe başlaması, arzın etrafının ihtilâfiyle muhtelif ise de, Savmın lüzumunda, metaliin ihtilâfına itibar olmayıp sübuten esbaka itibar olunacağından, bir beldede ramazan sabit olduğu gün, sair beldelerde dahi, ramazan demek olmakla, o belde hilâlin sübutu, icap tarikiyle - ki, şehadet ve istifaza-i haber tarikidir - kendilerine vasıl olan, diğer belde ahalisi, yirmi dokuz tutmuş olurlar ise, bir gün kazâ ederler. 
Ramazan ayı perşembeye gelip, arefe günü  dahi, perşembeye gelse, o gün, arefe günüdür, adha günü değildir. Hattâ, Hazret-i Alinin (R.A.)"Kurban gününüz oruç gününüzdür." kavline itimaden, o gün kurban câiz olmaz. Hazret-i müşârünileyh ihtimal ki, o seneyi irade buyurmuştur. İlelebet böyledir, demek istememiştir.
— 462 —

YEVMİ ŞEK:

Kapalı havada, Şabanın yirmi dokuzundan sonra gelen gün, yevmi şektir ki, ramazan hilâlinin görülmemesi sebebiyle, şabanın kemali 30 veya noksanı 29 olması, muhtemel olduğundan dolayı, halin hakikatine, ilim ve cehl kendisinde müsavi olan yâni, ramazan veya şabandan olduğu bilinemeyip şüpheli bulunan gün demektir.

YEVMİ ŞEKTE ORUÇ:

Yevmi şekte oruç tutmak, ramazan niyyetiyle yahut başka vacip niyyetiyle olursa, mekruhtur. 
Niyyeti tâyin etmeyip te: O gün ramazan ise, farz ve değil ise, vacip yahut nafile olarak oruçluyum, diye farz ile vacip yahut farz ile nafile veya vacip ile nafile arasında tereddüt eylemek suretiyle, saim olmak dahi. - min vechin - farza veya şebihine niyyet demek olduğundan, mekruhtur. 
Yevmi şekin orucundan bizi nehy eden hadis-i şerife nazaran: "Şehri siyamı, ondan evvel bir veya iki gün oruç tutarak istikbal etmeyin" buyurulmuş olduğu cihetle, yevmi şek ile beraber, ondan yalnız bir gün evvel oruç tutmak dahi, mekruhtur. 
— 463 —

Hadis-i şerifte nehy, bir ve iki gün ile, mukayyet bulunmuş olduğundan, ondan ziyade saim olmakta, kerahet olmayacağına işaret olduğu gibi, yevmi şek orucu, tetavvu orucu itiyat olunan güne müsadif olmak suretinde, kerahet olmayacağına dahi, sarahat vardır.

Kerahet olmamak için, havas işi olmak üzere, bir suret daha kalmıştır ki, o da o gün ramazan niyyeti olmayarak, mahza nafile oruca niyyet eylemektir. 
İşte bu üç surette, yevmi şek orucunda kerahet olmayıp, mekruh ve gayr-i mekruh, niyyet için, zikrolunan vecihlerde, o günün ramazan olduğu zâhir olursa, tutulan oruç ramazandan olmak üzere, sahibine kifayet eder.  O bunun ramazandan olmadığı zâhir olursa, tutulan oruç, maksatsız nafile oruç olmuş olur.
Yevmi şekte, savm ile fıtır arasında niyyet eden yâni, ramazan ise oruçlu, ve değil ise, oruçsuz, olmak üzere niyyetlenen kimse, savmı kasd etmiş olmadığı cihetle, oruçlu değildir.  Binaenaleyh, yevmi mezkûrun ramazan olduğu, zâhir olur ve kimse niyyeti, şer'î gündüzün yarısı olan, duhâ vaktinden evvel - sureti kat'iyyede - tecdit eylememiş bulunursa, onu kazâ etmek, lâzım gelir.
— 464 —

MUFTIRAT (ORUCU BOZAN ŞEYLER)

Savm ki, muttekinin licamı ve ebrar ile mukarrebinin riyazidir. (Licâm - dizgin, riyâz - bahçedir). Cevherede beyan edildiği üzere, savmı umûm ve savmı husus ve savını hususul-husus olmak üzere, oruç üç derecedir.

Umumun savmı, nefs-i muftırattan menetmektir.

Hususun savmı, muftırattan men ile beraber, sem'i ve basarı ve lisanı ve eli ve ayağı velhâsıl cemi-i cevarihi, günahlardan meneylemektir.

Hususul-hususun savmı: Kalbi dahi, âdi duygu ve dünyevî düşüncelerden uzak tutup, onu mâsivadan külliyyen menetmektir.

İftar, savmın şer'î hakikati olan, hususî imsakin zıddı olmakla, muftirat lâfzından, imsak mukabili olan şeyler mânâsını kasd ederek, iftarı, hem bâdel-imsâk ifsada ve hem imsaksizliğe şâmil kılacağız.

İftarın, ramazan orucuna yahut sair oruçlara teallûku, ve amd yahut hata suretiyle vukuu ve bir özre mebni olup olmaması ve muftırın nevi itibariyle, levazımı dahi, muhteliftir ki, kiminde yalnız kazâ ve kiminde, hem de keffaret, yahut fidye veyahut gündüzün bakiyyesini, imsak lâzım gelir.

(Muftırat) yiyecek, içecek tenavülüne ve bilfiil cinsî münasebat icrasına münhasır değildir. Gerek gıda, gerek devâ nevinden olsun, ekl ve şürb etmek ve hattâ, ne gıda ve ne devâ olarak, yenilmeğe ve içilmeğe salih olmayanı yutmak, orucu bozduğu gibi, hukne nevinden her hangi bir şeyin dahile sokulması ve boğaza yahut genize âtideki beyan veçhile bir şey vusulü dahi, orucu bozar ve ifsat eder.

İhtilâm müstesna olmak üzere, cinsî münasebet olmadan meninin inmesi dahi, savmı ifsat eder.

İstikae dahi, istimna gibi orucu müfsittir. (İstikae, kusmak ve istimna, meni getirmektir.)

Muftırattan olup ta, nisyana iktiranından dolayı orucu nakz ve ifsat etmeyen, ve muftirattan olmayıp ta, bâzı içtihat veya tevehhüme mebni, muftır sanılan şeyler dahi olmakla, evvelâ onlar, ve sonra (kazayı mucip) olan muftırlar, zikrolunur.

— 465 —

ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER:

Şunlar orucu bozmaz:

1 - Unutarak yemek,

2 - Unutarak içmek,

3 - Unutarak vika' (cima)

4 - Unutarak hem yeme, hem içme, hem de vika' yâni aynı günde üçünü de işlemiş olmak.

İnsan oruçlu olduğunu unutabilir. Unutarak yemek hakkında, Nebiy aleyhissalâtü vesselâm:

"Oruçlu eğer unutarak bir şey yerse o yediği kendisine Allahın bir ikramıdır." buyurmuş olduğundan, ona kazâ yoktur. İçmek dahi, yemek gibidir. Vika' dahi, bu makamda yemek ve içmek gibidir. "Çünkü o yemek ve içmek gibi bedenin arzularındandır." Hem de diğer hadîs-i şerifte "Kim unutarak oruç yerse ona ne kaza gerekir, ne de keffaret." buyurulmuştur ki, muftıratın kâffesine şâmildir. Orucunu hatırlarsa hemen bırakır ve oruca devam eder.

Unutarak orucunu bozan kimse, savmını itmama kadir ise, gören kimseye, onu ihtar etmek lâzım, ve ihtarı terk mekruh olup, orucu itmama kadir olmayana ise, görüp ihtar etmemek, evlâdır.

5 - Mes ve oynaşma veya öpmek ile değil de, mücerret nazar veya tefekkür ile inzal vaki olmak. 
6 - İnzalsiz öpmek. 

7 - Uyuyup ihtilâm olmak.

— 466 —
8 - Cünüp olarak sabahlamak ve hattâ, o gün veya günlerce cünüp kalmak. 

9 - Ağıza gelen balgamı yutmak.

10 - Burnu içine gelen akıntıyı, çekip yutmak. 
11 - Suya dalıp kulağına su kaçmak. 
12 - Kendi sun'u olmayarak, boğazına duman girmek. 
13 - Boğazına toz girmek. 

14 - Boğazına sinek kaçmak.

15 - Ağzına aldığı ilâcın, tadının eseri boğaza vâsıl olmak. 
16 - Dizleri arasında, sahur artığı olarak kalan ve nohut tanesinden küçük olan şeyi yutmak. 
— 467 —
17 - Ağız haricinden, susam tanesi kadar bir şeyi alıp, ağızda tedricen azalarak yok olacak ve boğazda tadı bulunmayacak veçhile çiğnemek. 

18 - İhlile (sidik yoluna) ilâç akıtmak.

19 - Bıyık yağlamak (saim için mekruh bile değildir).

20 - Kendi kendine - çok dahi olsa - kusuntu gelmek.

21 - Gelen kusma, geri gitmek!

22 - Parmak salıp, azıcık kusma getirmek.

23 - Ağıza - az miktarda - getirilen kusuntu geri gitmek, yahut geri alınmak.

Kitab-ut-tahârede - malûm olduğu üzere - kusmanın çokluğu, ağzı doldurmak ve azlığı, o miktarda olmamaktır. Hadîs-i şerifte: "Elinde olmayarak kusan oruçludur. Ona kaza gerekmez. Fakat kasden kusan o günü kaza etsin." buyurulmuştur.

Kusmak ağız dolusu olup, olmamak ihtimaliyle, avdet ve iade suretlerini muhtemeldir. Bu muhtemel suretlerden, ağız dolusu istikae ile, ağız dolusu gelen veya getirilen kayi iâde suretlerinden maadasında, oruca halel gelmemek, - mecmuun aleyh veya kavli muhtar - dır. Ağız dolusu kusma icmâ ile savmı müfsit olduğu gibi, gerek tabiî kusma ve gerek zorla kusma ile gelen, ağız dolusu kusuntuyu iâde dahi icmâ ile orucu müfsit olup, ağız dolusu olmayan kusuntunun iâdesi suretinde, iki rivayet vardır. Doğrusu ifsat etmemektir.

24 - Hacamat olmak.

25 - Sürme çekmek.

26 - Gıybet etmek. 

27 - Orucu bozmağa niyyet eylemek (çünkü fiil yoktur).

— 468 —

ORUCU BOZUP KAZAYI GEREKTİREN ŞEYLER:

Her oruç ki, ibadettir.  Başlamak ile vacip olup, bozulmasına kazâ terettüp eder  ki, faite hususunu tedarik etmektir.

Başlanan oruç ramazan orucunun edâsı olmak suretinde, keffareti mucip olan müfsidat, bundan sonra belli olmak üzere, burada yalnız, kazayı mucip olan müfsidat zikrolunur ki, gerek ramazanın edâsına ve çerek kazasına, gerekse sâir oruçlara teallûk etmiş olsun.

Ramazan orucuna tealûk etse de, muftır olup keffareti mucip olmayan şeylerin hükmü budur ki, kendisinde, besleyicilik yahut o mânâda olan sağlayıcılık veya eğlendiricilik veya sevindiricilik olmayan,veyahut olsa da, özre mukarin olarak yahut dikkatsizlikle, sâimin içine veya dimağına isal eylediği şey, ve haceti temin hususunda kemali ihtiva etmeyen şey, muftır, ve kazayı muciptir. Ancak keffareti icap etmez.

1 - Çiğ pirinç yemek (çiğ et yemekte, keffaret lâzım geleceği âtide zikredilmiştir).

2 - Sade un yemek.

3 - Sade yoğrulmuş hamur yemek.

(Ne unu olursa olsun,  sade olmayıp ta, yağ veyahut bal veya pekmez veya şeker ile, karışık olursa, keffaret dahi lâzım gelir).
— 469 —
4 - Defaten, çok tuz yemek. 
5 - (Kilermeni) nin gayri olan toprağı itiyat etmeyerek yemek. 
6 - Çekirdek yemek. 

7 - Pamuk ve kâğıt gibi, yenmesi mutat olmayan şeyi yutmak.

8 - Ayva gibi, olmadan evvel yenmeyen şeyi, ham ve çiğ olarak ve tuzlamayarak yemek.

9 - Henüz lübbü (özü) olmayan taze cevizi yutmak. 
10 - Kuru cevizi (kuru fındık ve fıstık ve bademi) dış kabuğu ile yutmak. 

11 - Velev zümrüt olsun, taş veya demir yahut bakır veyahut altın veya gümüş yahut toprak yutmak.

12 - İhtikan yapmak.

13 - Burnuna ilâç çekmek. 

14 - Boğazına huni ile, birşey akıtmak.

15 - Kulağı içine yağ damlatmak.

16 - Ağzındaki - boyalı ibrişim gibi bir şeyin boyası ile, rengi değişmiş olan - tükrüğünü yutmak.

17 - Boğazına yağmur veya kar kaçıp, onu kendi sun'u ile, yutmamış olmak. 
— 470 —
18 - Mazmaza veya istinşak suyu, boğazına veya genzine kaçarak, hataen iftar etmiş olmak. 
19 - Oruçlu, uyurken birisi onun ağzına su akıtmak. 
20 - İkrah edilerek, iftar etmek. 
21 - Kadın - ikrah ile - mevtua "Cinsî münasebette bulunmuş" olmak. 
22 - Kadın uyurken, - vatı - olunmak yahut kadın geceden oruca niyyet etmişken,  kendisine gündüzleyin, cunûn târi olduktan sonra, - vatı - olunmak,  ve ondan sonra ifakat bulup, mevtualığmdan haberi olmak. 
23 - Cariye - velev ki gayrin menkuhası olsun - hizmetinden hastalanmaktan korkarak,  iftar etmek. 
— 471 —

24 - Dişleri arasındaki, nohut tanesi kadar kalan şeyi yemek.

25 - Ağız dolusu kusmak.

26 - O kadarca gelen veya getirilen kusuntuyu mideye iâde etmek.

27 - Kendi sun'u ile, içine veya genzine duman ithal etmek. 
28 - Fecir tulû etmişken, onan tulûunda şek ederek sahur yemek, yahut cinsî münasebette bulunmak. 
29 - Güneş bâki olduğu halde, gurup etti zanniyle iftar etmek. 
30 - Tafhiz (uyluğa sürüştürmek), yahut tabtin (karına sürüştürmek), veya lems (aza ve cevarih ile dokunmak) veya takbil (öpmek) ile yahut (münasebetsiz olarak) el ile inzâl olunmak. 
31 - Unutarak yiyip içtikten sonra, amden yeme ve içmede bulunmak. 
— 472 —

32 - Unutarak cinsî münasebetten sonra amden yiyip içmek ve yine münasebette bulunmak.

33 - Ramazan orucuna niyyet etmeyerek, orucu yemek. 
34 - Ramazan orucuna geceden niyyet etmemiş ise de, gündüzün niyyet vakti dahilinde niyyeti ifadan sonra, orucu bozmak. 

35 - Ramazan orucunu niyyetlendikten sonra, gündüzleyin bozup, sonra hastalık yahut âdet veya lohusalık gibi, şer'î bir özür âriz olmak.

36 - Ramazanda gündüzleyin, misafir saim iken,  ikamete salih bir yerde ikameti niyyet edip sonra, iftar eylemek. 
37 - Saim, mukim iken, sefere karar verip, yemek veya cimâda bulunmak. 
38 - Ne oruca ve ne fıtıra niyyet etmeyerek, ramazan gününü tamamen imsak etmek. 
39 - Ramazan orucundan gayri bir orucu, ifsat etmek. 

40 - İhtikan mahalline, parmakla, veya başka bir vasıta ile, su yahut yağ isal ve hattâ, bez veya pamuk ithal etmek.

— 473 —

41 - Kadın kısmı, tenasül mevzii dahiline, bir şey damlatmak, hattâ yaş parmağı ile yaşlık iletmek veya bez tıkayıp tagyip etmek.

42 - Caife tâbir olunan karındaki derin yaraya, ümmü rese vüsûlü cihetiyle ammet tâbir edilen baş yarığına ilâç salmak. 
Mezkûr suretlerde, ve bir de ramazan hilâlini yalnızca, rüyet etmiş olan kimse, hâkim nezdinde kavli red olunduğuna binaen, oruç yemiş olmak suretinde, yalnız kaza lâzım gelip, keffaret lâzım gelmediği gibi, köy ahalisi dahi, ramazanın otuzuncu günü, başka bir şey için çalınan davul sesiyle, bayram olmuş diye, iftar etseler, keffaret lâzım gelmez. 

Keffaretin gerekmediği, her ifsat masiyet maksadiyle, birbirini müteakip vâki olmamak kaydiyle mukayyet olup, eğer tekerrür ederse, zecren, keffaret lâzım gelir.

Ramazanda orucu fasit olan  kimseye ve fecrin tulûundan sonra temizlenen âdetliye ve lohusaya  ve ikamet eden misafire ve sıhhat bulan marize  ve ifakat bulan deliye ve bülûğa eren çocuğa ve ihtida edene, o günün geri kalanını, vaktin hakkını kazaya, teşebbühen imsak etmek - alessahih - vacip ve - âlâ kavlin - müstahap olup,  iki sonrakilerden mâdâsına, kaza dahi lâzım gelir.. 
— 474 —

ORUCU BOZUP HEM KAZAYI VE HEM KEFFARETİ GEREKTİREN ŞEYLER:

Kazânın lüzumu, kaçırılmış olan maslahatı, tedarik içindir. Keffaretin lüzumu, şartlarının tahakukunda, işlenen cinayetin kemaline mebnidir ki, Cenab-ı Hakkın, gün tâyin etmiş olduğu savmın - özürsüz - o günde amden iftar ile, nakz edilmiş olmasındandır.

Kaza: Gününe gün tutmaktır.

Keffaret: Âtîdeki faslında beyan olunacaktır.

Özürsüz, amden oruç yemenin günahı, tövbe ile sakıt değil, keffarete muhtaçtır.

Keffaret ancak, ramazan orucunun edasını ihlâl ile lâzım gelip,  lüzumunun şartı dahi, saim mükellef olmak ve geceden niyyetlenmiş bulunmak ve kendisine, fıtırdan sonra hastalık ve fıtırdan evvel yolculuk  gibi, bir özür âriz olmamak, ve ikrah (cebir) ile değil de, isteyerek, ve hata tarikiyle değil de, teammüden ve bilâ iztirar, orucu bozmuş olmak ve orucu bozan şeyde, kusur olmamaktır.

Zikrolunan şartlara binaen, ramazan orucunun gayri olan orucunun ve hattâ ramazan orucu kazasının, nakzına keffaret lâzım olmadığı gibi, Ramazan orucunun edasına başlayan, mükellef olmayıp sabi veya bunak olduğuna yahut, mükellef ise de geceden niyyetlenmediğine veyahut niyyetlendi ise de, orucu yedikten sonra kendisine, o gün guruptan evvel hastalık gibi, bir özür ârız olduğuna veyahut teammüden değil

— 475 —

de, hatâen savmı ifsat eylemiş bulunduğuna veyahut muztar bitap düşerek, oruç yediğine, yahut oruç bozduğu şey, mücameatin mâdûnu ile inzâl veya çıkan çiğnentiyi iâde nevinden kusurlu bulunduğuna veya ekli mutat nesne olmadığına göre, dahi, keffaret lâzım olmaz.

Orucu ifsat etmekle kazayı, hem de şartlarının tahakkukuna mebni keffareti icap eden şeyler, aşağıda tâdât olunur:

1 - Vika etmek "cinsî münasebette bulunmak". 

2 - Mekulâttan bir şey yemek.

3 - Meşrubattan bir şey içmek. 
4 - Ağzına giren yağmuru, karı, doluyu yutmak. 
5 - Tütün içmek ve ud veya anber ile tütsülenip dumanını içine veya genzine çekmek. 
6 - Enfiye çekmek. 
7 - Çiğ et yemek. 

8 - İç yağı yemek.

9 - Pastırma yemek. 

10 - Buğday tanesini ve kavrulmuş yahut başağından taze çıkarılmış

— 476 —
arpa tanesini yemek, yâni yutmak yahut çiğneyip tadını almak. 
11 - Susam tanesini veyahut o kadarcık başka yenen bir şeyi hariçten alıp yemek. 
12 - Kilermeni tâbir olunan, deva çamurunu yemek. 
13 - Kilermeninin gayri olarak yemeyi itiyat ettiği çamuru yemek. 
14 - Biraz tuz yemek. 
15 - Zevcesinin ve sevdiği kimsenin, ağız suyunu yutmak. 
16 - Giybet ettikten sonra (orucum bozuldu) diye amden oruç yemek. 
— 477 —
17 - Hacamattan sonra (orucum bozuldu) diye amden orucunu bozmak. 
18 - Fartı istekle ve fakat - bilâ inzâl -  mess veya takbilden sonra oruç bozuldu, zanniyle orucu yemek. 
19 - Bıyıklarına yağ sürdükten sonra, bıyık yağlamak orucu bozar zanniyle orucunu yemek. 

20 - Ramazanda gündüzleyin - vika' - için, ikrah gören kişiye kadın (oruçlu olduğu halde) temkini nefs etmek.

Nitekim, zevce fecrin tulû ettiğini bildiği halde, ondan haberi olmayan zevcin münasebet talebine uyup mevtûa olmakla dahi kendisine keffaret lâzım gelir. 

Keffareti mucip olan muftır, muharremattan olduğuna göre, mürtekibine eshabın ihtilâfına mebni, had ve tazir dahi, lâzım gelir.

"Bir kimse, ramazanda gündüzleyin, saim iken isteyerek ve müteammiden şarap içse, kendisine ne lâzım olur? el-cevap: Kazâ ve keffaret ve haddi - şürb, eğer onu âleni içerse, taziren katl dahi olunur."

— 478 —

KEFFARETE VE ONU ZİMMETTEN İSKAT EDİCİ ŞEYE DAİR:

Savm keffareti,  zıhar keffareti  gibidir ki, keffaret niyyeti ile köle âzât etmek ve ondan âciz ise, iki ay arka arkaya oruç tutmak ve ona da kaadir değil ise, altmış fakiri, akşamlı sabahlı doyurmak veyahut onlardan her fakire, ya aynen veya kıymeten birer sadakai-i fıtır vermektir. (Verilen Sadaka-i fıtır değil, onun aynen veya bedelen miktarıdır.). 
(Tahriri rekabe) terkibindeki (tahrir) hür kılmak mânâsınadır ki, âzât etmek demektir. (Rekabe) dahi, köle ve cariyeden eam olmak üzere, memlûk demektir. 

Tahriri rekabeden âciz olan, yâni ne azat edebilecek kulu ve ne azat etmek üzere satın almağa kudreti olmayan veya alıp azat edebilecek,

— 479 —
rakabe bulamayan kimse,  araya ramazan ve menhi günler ve tetabua mâni bir özür, girmemek şartiyle, iki ay arka arkaya oruç tutar. 
İkinci ayın son gününde, itaka kadir olsa, yine itak lâzım olup, tutmuş olduğu oruçlar, tetavvu olarak kalır. O günün orucunu dahi mendup olarak itmam eder. 

Oruç keffaretinde tetabû (tevali, arası kesilmemek) şart olduğundan, ya özürsüz ve yahut sefer ve maraz gibi, bir özre mebni, keffaret günleri arasında, iftar edilirse, istinaf etmek - yâni yeniden başlayarak - arası kesilmeksizin tutmak lâzım gelir.

Kadınların âdet günleri bundan - zarurî olarak- müstesna ise de  lohusalık günleri müstesna değildir. Araya ramazandan, yahut menhi günlerden, bir gün girmek dahi, tevâliye mânidir. 
Hastalığa ve yahut yaşlılığa mebni, iki ay arka arkaya oruç tutmağa dahi kadir olmayan kimse, altmış fakiri akşamlı sabahlı doyurur. 

Onların akşam ve sabah doyurulmaları lâzım olmakla, yalnız sabah veya yalnız akşam taamı ile kendilerini it'am etse, keffaret tam olmayacağı gibi, yüz yirmi kişiden altmış fakiri sabah ve diğer altmış fakiri akşam taamı ile, it'am etmiş olmak suretinde, dahi, keffaret yarım olup, altmış

— 480 —
kişiden ibaret olan takımı, it'amen tamamlamak,  yahut sabahları it'am etmiş olduğu altmış fakire, onların akşam yiyeceklerinin bedelini ve akşamdan doyurmuş ise, onlara sabah taamlarının bedelini vermek lâzım olur. (Doyurulmaları, ramazan günlerine müsadif olursa, sabah yemeğine bedel sahur yedirilir).
Bir fakiri altmış gün, sabah ve akşam, yahut yüz yirmi sabah veya yüz yirmi akşam doyurursa, o dahi kâfi olur. 
Altmış fakiri sabah ve akşam, it'ama yetecek kadar, birer Sadaka-i fıtır olup,  onun da aynı buğdaydan, yahut buğday unundan veya onun kavrulmuşundan yarım sâ' ve kuru hurmadan, yahut arpadan veya üzümden bir sâ'dır. Nitekim, kendi babında beyan olunmuştur.Fakirlere bunların bedelini dahi vermek câizdir.

Bir fakire iki ayda, her gün ya aynen veya kıymeten, birerden altmış Sadaka-i fıtır verirse câiz ve sahih olup, bir günde bir fakire altmış defa dahi, verecek olursa, o günden madası için, sahih olmaz.

Gerek yedirmek ve gerek bedelini vermek fakire olmak şart olduğundan, zengine ve onun memlûküne câiz olmaz.

Keffaret almada, islâm şart değildir. Zimmi zekâta musarif olamaz ise de, keffarete olur.  Harbî, ne zekâta, ne keffarete ve ne sâir sadakaya mahal olamaz.
Keffaret için, zikrolunan üç şekil, mutlak olarak mezkûr olmakla herkese seviyyen şâmildir. Pek zengin bir kimse dahi, tahriri rakabe ile ve memlûk olanlar - mala malik olmadıkları cihetle -  oruç ile keffaret ederler. 
— 481 —
Keffaret zecren meşru olduğundan,  araya girmiş olmadıkça tedahul eder: Müteaddit günler için ve hattâ iki ramazanın müteaddit günleri için, bir keffaret, kifayet eder.  Eğer araya girer, yani bir keffaretin icrasından sonra, keffareti mucip bir iftar daha vukua gelir ise, evvelki keffaret, sonraki cinayet için, kâfi olmayıp, yine keffaret edilmek lâzım gelir.

Keffaretlerin vücubü - fetva yolu ile - olduğundan, hudut gibi kerhen istifa olunmaz.

Zimmetine, oruç keffareti terettüp eden kimse, orucunu bozduğu gün, kendisine fıtri ibaha olan, maraz ve kadın olduğuna göre de, âdet ve lohusalık ârız olsa, keffaret sakıt olur. 
Âriz olan maraz, asümani (tabii) olmayıp ta, kendi sun'u ve ihtiyarı ile olur, ve meselâ kendini bir yerden atarak, yahut yaralayarak hastalanmış bulunursa keffaret sakıt olmamak, muhtardır. 

Kendini iş içinde yorup, yahut çalışa çalışa hararetlenip, maraz zanniyle, orucunu bozmuş olan kimse, ne mariz, ne müsafir olmadığı için keffaret çeker.

Meğer ki, efendisinin kahrı altında bulunan cariye ola. Nitekim, kazayı mucip olan muftıratm yirmi üçüncüsünde zikredilmiştir.

— 482 —
Sefer, maraz gibi asumânî özür olmadığından, amden - bilâ özür - ramazan orucunu bozduğundan dolayı, zimmetine savm keffareti terettüp eden kimse, ihtiyariyle o gün, guruptan evvel müsaferet etmekle, keffaret kendisinden sakıt olmadığı gibi, - ikrah ile - müsafir edilse dahi, ondan keffaret sakıt olmaz. 

ORUÇLUYA MEKRUH OLAN VE OLMAYAN ŞEYLER:

Oruçlu için şunlar mekruhtur. 
1 - Bir şey tatmak. 
2 - Lüzumsuz olarak, bir şey çiğnemek. 
3 - Sakız çiğnemek. 
4 - Öpmek. 

5 - Sarmaşmak ve kucaklaşmak.

6 - Tükrüğünü, ağzında biriktirip yutmak.

7 - Kan aldırmak, hacamat olmak ve meşakkatli işte bulunmak gibi, kendini zayıf düşüreceğine, zan hâsıl olacak şeyi yapmak. (Mekruh olmayanların beşincisine bakınız.)

Oruçluya şunlar mekruh değildir:

1 - Misk, yahut gül gibi bir şey koklamak. 
— 483 —

2 - Fahiş olmamak ve kendinden emin bulunmak şartiyle, öpmek ve kucaklamak.

3 - Gözüne sürme çekmek.

4 - Bıyığına yağ sürmek.

5 - Zayıf düşmeyecek ise, kan aldırmak veya hacamat olmak. (Saime mekruh olanların yedincisine bakınız.)

6 - Misvak kullanmak. 

7 - Mazmaza etmek.

8 - İstinşak etmek. 

9 - Serinlemek ve harareti gidermek için, ıslak bir elbiseye sarınmak.

Oruçluya şu Uç şey müstahaptır:

1 - Sahur yemek. 
2 - Sahuru geç yemek. 
3 - Gurubun tahakkukunda, iftarı tâcil etmek. 

İftarı, yani oruç bozmayı akşam namazından evvel etmek müstahap olup, iftar edeceği sırada:

اَللّٰهُمَّ لَكَ صُمْتُ وَ بِكَ اٰمَنْتُ وَ عَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ وَ عَلَى رِزْقِكَ أَفْطَرْتُ "ولِصَوْمِ غَدٍ نَوَيْةُ"
demek dahi, sünnettir.  İftarı hurma ile, bulunmadığı takdirde su ile etmek, mesnundur.
— 484 —

ORUÇ TUTMAMAYI MÜBAH KILAN ÖZÜRLER:

Oruç yemenin bir takım ahkâmı vardır ki, onların bazısı bütün oruçlara tamim ve bazısı da bazı oruçlara tahsis olunmuştur.

Hepsine âm olan hüküm: Özürsüz iftar olunduğuna göre, günahtır. Çünkü, - bilâ özür - ameli iptal, haramdır "ve lâ tubtılû âmâleküm" buyrulmuştur. 

Bir özre mebni, iftar olunduğuna göre, günah yoktur. Özür ile hüküm muhtelif olmakla - günah ve muahazeyi kaldıran özürleri bilmek lâzım gelmiştir. Bu fasılda işte onlar mübeyyendir.

Mübah kılan özürler muftıratta geçen mânâ veçhile, iftarı yâni, imsâksizliği  ve yahut imsâkten sonra nakz ve iptali, ibaha eden arizi umur. demektir ki,

Marazün ve ikrahün radâün ves-sefer Hablün kezâ âtşün ve cûun velkiber

beytinde toplanmış olduğu üzere, sekiz şeydir: Hastalık, sefer, ikrah, gebelik, süt emzirmek, açlık, susuzluk ve yaşlılık.

(Maraz: Hastalık, sefer: Yolculuk, ikrah: Mecburluk, habel: Gebelik, rıdâ': Emziklilik, cû': Açlık, ataş: Susuzluk, herem: İhtiyarlık).

(Maraz) velev baş ağrısı, göz ağrısı ve yara hastalığı olsun, (özür) olmakla, ramazanda sıhhatli ve saim iken, hastalanan kimse için, ' sonra kaza etmek üzere, oruç yemek câiz olduğu gibi, hastalığının kemmiyet ve keyfiyetçe  artmasından, yahut iyileşmenin gerilemesinden
— 485 —
korkan, hasta için dahi,  sonra kazâ etmek üzere, oruç tutmamak câizdir. 
Sıtma nöbeti olan kimseye, ve âdetli olan kadına, kendisince nöbet ve âdet umulan günde, oruç tutmamak dahi, câizdir. Ve şayet o gün nöbet gelmez ve âdet olmaz ise, keffaret lâzım gelmemek doğrudur. 

Hastaya bakan dahi, hasta hükmündedir.

(Sefer) ki, maksat şer'î seferdir.  Oruçsuzluğu ibaha kılmakla ramazanda, fecrin tulûundan evvel, seferi tahakkuk eden yolcu, mütemerrit ve yol kesici gibi âsi dahi olsa o yine de misafir sayılmak ve oruç tutmamak câizdir.  Zâfı mucip olmadıkça tutmak efdaldir. 

Saim olarak sabahladıktan sonra, yolcu olana o gün iftar etmek ve müsafir iken tuttuğu orucu bozmak, keffareti mucip olmasa da, sefer, maraz gibi semavi avarizden olmadığı için, helâl olmaz. Nitekim, kazayı mucip olan muftirat babında geçti.

— 486 —

(İkrah) ki, tehdidini yapmaya gücü yeten kimsenin, katl ile veya uzuv kat'i ile tehdit ederek, saime kerhen oruç yedirmesidir. İftarı mübah kılar.

Yersiz ikrah ki, hasp ve darp gibi gam ve elemi mucip olan şeylerle - bit-tehdit - husule gelen ikrah, gayr-i kâmildir. Keffareti iskat ederse de, muharrematı mübah kılamaz. 
(Habel ve rıdâ') dahi hadîs-i şerifte "Allah müsafirden orucu tehir etti, namazı da yarıya indirdi. Gebe ve emzikliden de orucu tehir etti." buyurulmuş olduğundan fıtırı ibaha kılıcı olmakla, kendi hakkında akıl noksanından, yahut kendi veya çocuğu hakkında helâkten, yahut hastalıktan korkan gebe veya emzikli kadına dahi, - sonra kaza etmek üzere -oruç yemek câizdir.  Emzikliye göre, çocuk kendisinin veya başkasının olmak müsavidir.

Süt ana hakkında, irdâ' akden vaciptir. Akit, velev ki ramazan içinde vâki olsun, (Emsâli arabiyyede, çocuğa iyi bakan süt ana, usangan olan asıl anadan daha hayırlıdır, denilmektedir.)Validenin emzirmesi, - mutlaka - diyaneten vaciptir.

Çocuğun babası dar gelirli (mûsir) olup, süt ana tutamamak ve yahut çocuk kendi anasının memesinden mâdâyı almamak takdirinde, validenin emzirmesi, hükmen dahi vaciptir. 
Kendisinde şiddetli açlık ve susuzluk hâsıl olan kimse ki, ya nefsinin helâkinden veya aklının noksanından ve yahut bâzı hislerinin işlememekte olmasından korkarsa, ona dahi, - sonra kazâ etmek üzere - oruç yemek câizdir. 
— 487 —

Herem (aşırı yaşlılık) dâimi - aczi mahz - halinde olmakla, fıtrin ibahasını ve fidyeyi muciptir. Gerek erkek ve gerek kadın, vücutça günden güne düşmek ve aşağılamak üzere, ihtiyarlamış olursa, oruç tutamayacağı ve kaza dahi edemeyeceği için, yeyip fidye vermek, lâzım gelir.

(Fidye):

﴿ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍۜ ﴾

âyet-i kerimesinde, açıklanmış olduğu üzere, fakiri yedirmektir ki, dilenemiyen fakirin sabahlı akşamlı, bir günlük yiyeceğidir.

Miktaren müsâvatı cihetiyle, her gün için, bir Sadaka-i fıtır, verilecek demektir. 
Sadaka-i fıtır ile bunun farkı budur ki, onda zekât gibi temlik şarttır. Bunda ise it'am suretinde olduğu gibi, ibaha kâfidir. 

Temlik ve itayı, dilerse ramazanın evvelinde, ve dilerse sonunda eder. Verilecek fakirin müteaddit olması da, şart değildir.

Savmın bedeli demek olan fidye, âcizlerinin mevte kadar devamı şartiyle,  yazıldığı gibi, pîri fanilere mahsus olduğundan, pirlikten başka olan özür sahipleri için,  özrün zevalinde orucun kazasından başka bedel, câiz olamaz.

Fidye, bir de - savını ebedî - nezr eden kimse hakkında câri olur ki, ömrü oldukça - ilelebet - her gün oruç tutmayı nezr eden kimse, zayıf düşüp, nezrini ifaya kadir olamamak ve yahut kudreti var iken, birkaç gün yemiş olmak takdirinde, kazaya imkân olmadığından, fidye verir.

Fidye verecek olan kimse, onu vermeğe kadir değilse, Cenab-ı Haktan istiğfar eder - yani Allahın hakkındaki kusurundan dolayı - Allahın affını talep eder.

— 488 —

Fidye ancak, - binefsihî - asıl olan oruçta câiz olur: Zikrolunan iki surette olduğu gibi ki, onlardan biri piri fâninin ramazan orucu ve diğeri - savmı ebedî - nezr edenin orucudur.

Asıl olmayıp ta, başka bir şeyden bedel olan oruçta, meselâ sıyamen olan keffaret bedelinde, fidye verilemez. Çünkü, bedelin bedeli olamaz: Kendisine yemin keffareti, yahut katil keffareti veya zıhar keffareti, yahut iftar keffareti, terettüp edip te itakta veya it'amda bulunmağa, yahut kisvelemeğe  kadir olmayan kimse, hem de piri fâni olur ve yahut oruç keffaretine kadir iken, saim olmayarak, piri fâni haline gelirse, fidye veremez. 

Heremden mâdâ olarak mezkûr olan özürlere ve ârızalara mebni, oruç yiyenler, özürleri zâil olduğundan itibaren - menhi günler dahi müstesna olmak üzere - kadir oldukları günlerde kazâ ederler.

Kadir oldukları günlerden maksat, müsafire göre, ikamet günleri, ve hastaya göre, sıhhatli oldukları günleri, ve diğerlerine göre, ferağ ve fıtam  ile hâdis olan kudretli günleridir.
O günlere ermeden vefat edenler, özürleri zâil olmadan ölmüş olacaklarından, kazâya kadir olmadıkları gibi, onlara iskatı savm vasiyyeti dahi, vacip olmaz. 

Kazâya kadir olup, yâni ramazanda yediği günler kadar, ramazandan ve menhi günden sonra, sıhhat ve ikamet ve feragat üzere yaşayıp, kaza etmemiş, yahut kazâ etmeğe başlamış ise de, tamamlayamamış ise, kazâya kudreti olduğu halde, tutmadığı gün adedince, savının iskatını vasiyyet etmek, vacip olur.

Ramazan orucunu kazâda tetabû (tevali) şart değildir. Çünkü, hakkındaki nas mutlaktır. Yâni tetabu kaydi ile mukayyet değildir 
— 489 —

Ve lâkin müstahap olan - tetabû üzere tutmak - zimmetten tebriyeye ve hayır ve fazilete - müsareatle - kudret zamanından tehir etmemektir.

Eğer borcunu ödemeden, ikinci ramazan gelirse, eda kazâya takdim olunur. Mübarek ramazan günlerini, şer'î münir edâ için, tâyin etmiş olmakla, onlarda tutulan oruç, kazâ diye - niyyetlense. bile edadan vaki olur. Ve kazânın tehîrinden dolayı, bir şey lâzım gelmez. Çünkü, (eyyâmin uhar) nassı mutlaktır.

Nafile orucu tutan kimse, için, orucunu - özürsüz - dahi bozmak, imam Ebû Yûsuftan olan - bir rivayette - câizdir. Ve lâkin başlanan ibadet, nafile dahi olsa, iptal olunmak lâyık olmadığından,  tetavvu orucunun dahi - özürsüz - bozulması tecviz olunmamak, rivayetin zahirinin muktezasıdır. 
Nafile oruca göre ziyafet, hem konuk hakkında, hem ev sahibi hakkında özürdür. 
Amma, farz ve vacip oruca göre ziyafet özür değildir. 

Nafile oruç tutan kimse, her ne hal üzere olursa (yâni gerek bir özre mebni olarak ve gerek hiç bir özre mebni olmayarak) olsun, orucunu bozdukta, kazâ eyler.

— 490 —

Meğer ki, nafile olarak başladığı oruç - menhi olan günlerde - vâki olmuş ola. Onun bozulmasına, kazâ lâzım gelmez.

BAZI TEMRİNLER

ORUÇ MEVZUUNDA BİLİNMESİ GEREKLİ BAZI FIKIH MESELELERİ:

Mesele: Nasıl olur ki, bir kimse ramazanda gündüzleyin - özürsüz -âmden iftar etmiş olduğu halde, keffaret lâzım gelmez? .

Cevap: Bu şöyle olur ki, bir kimse ramazan hilâlini yalnız kendisi görmüş olup, hâkim nezdinde, kavli, reddedilmiş bulunuyorsa,

Mesele: Kimdir o ki, ramazanda oruca geceden niyyet etmiş olduğu halde o gün tuttuğu oruç nafile olur?

Cevap: Fecrin tulûundan sonra bülûğa ermiş olandır ki, vücup vaktine erişmeden tutmuş olduğu cihetle onun o günkü orucu, nafile ve tetav-vudur.

Mesele: Hangi saimdir o ki, orucunu - özürsüz - âmden bozduğu halde kazâ dahi lâzım gelmez?

Cevap: Üzerinde kazâ, yâni oruç borcu var zanniyle, kazâya niyyet ederek oruca başlamış olup ta, borcu bulunmadığı, sonradan kendisince tebeyyün eden kimsedir. İşte o kimse başladığı orucu bozabilir ve hiç bir şey lâzım gelmez.

Mesele: Hangi karı ve kocadır onlar ki, mukim ve sıhhatli oldukları halde, ramazanda gündüzleyin - ikrahsız - aralarında münasebet olmakla birisine keffaret lâzım gelip diğerine keffaret lâzım gelmez?

Cevap: Fecrin tulûunu biri bilip, diğeri bilmeyerek - birleşmiş - olanlardır ki, bilene keffaret lâzım gelir. Diğeri yalnız kazâ eder.

Mesele: Kimdir o mükellef ki, ramazanda gündüzleyin mukim ve sıhhatli iken müteammiden ve - ikrahsız - oruç yemiş olsun da, ona keffaret lâzım gelmesin?

Cevap: Günün evvelinde yeyip, sonunda - guruptan önce - hastalanandır ki, yalnız kazâ eder.

Mesele: Hangi mükelleftir o ki, mukim ve sıhhatli bulunup, ramazanda gündüzleyin âmden - özürsüz - iftar ettiği ve o gün hastalanmadığı halde kendisine yalnız kazâ lâzım gele?

Cevap: Oruca niyyet etmemiş olandır.

Mesele: Hangi müslim mükelleftir o ki, ramazan orucunu büsbütün terketmiş olduğu halde, ona kazâ etmek bile, lâzım gelmemiş ola.

Cevap: Yabancı diyarda ihtida etmiş olan şol ecnebidir ki, ramazanda

— 491 —

oruç tutmak, müslimlere farz olduğunu bilmeyip, bunun kendisince islâm diyarına gelmesinden sonra malûmu ola.

Mesele: "Makamat" okuyanlar (ramazanda gündüz yiyene bir şey lâzım gelmeyip gece yiyene kazâ ve keffaret lâzım gelir) diyorlar, bu nedir?

Cevap: Gündüzün arapçası olan "nehar" toy kuşunun yavrusuna, isimdir. Gecenin arapçası olan "leyl" ağaçkakan kuşunun yavrusuna âlemdir. Nitekim makamatın bir beytinde, şu meal "gündüz ortasında nehar ve gece karanlığında leyl yedim" ifade edilmiştir. Yenilmiş olan nehar ve leylden maksut, zikr olunan piliçlerdir. Ramazanda dahi. mübah olan muftirat gece helâl ve gündüz ise haramdır. Bu mesele, Makamatı Haririnin otuz ikincisindedir.

İSKAT-I SAVM:

İskat-ı savm dahi, iskatı salât gibi farz ve vacip olarak, meyyitin zimmetinde kalmış olan, oruçlara taallûk eder.

Her günlük oruca, her namaz için olduğu gibi, bir fidye verilmek lâzım gelip, fidyenin miktarı, lüzum ve itasının sureti ve devrin icrası, kitabı salâtın iskat faslında beyan olunduğu veçhiledir. 
Kazâ olunacak ramazan orucunun günleri malûm olduğu gibi, nezr edilmiş olan savmın günlerinin miktarı dahi, nezr edence malûmdur. Keffareti var ise, o da malûm olmak gerekir. Vasiyyeti de, ona göre olur. Vasiyyetin lüzumu, kazâ lüzumunun fer'idir. 

Kadınlar, âdet ve lohusalık günlerinde geçen, namazları kazâ etmezler ise de, oruçları ederler.

— 492 —

NEZİR (ADAK) ORUÇLARI:

Savm ve salât gibi, kurabat ve taattan olan şeyi nezr eden kimseye, nezrini ifa etmek, âtideki şartlarının içtimaında - vücup tarikiyle - lâzımdır. Âyet-i kerimede;

﴿ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ ﴾
(hacc 29)
  ve hadîs-i şerifte: "Kim tâat olan bir şeyi nezr ederse onu yapsın, günah olan bir şeyi nezr ederse onu yapmasın." buyurulmuştur.  İcmâ' dahi, taat nezirlerinin ifası, vacip olduğu üzerinedir.
Şartların birincisi: Nezr olunan şeyin cinsinden, farz bulunmaktır,  Namaz, oruç, sadaka gibi.
İkincisi: Nezr olunan şey, kendi için ibadet kasdi olmaktır. Abdest gibi. Başkası için olunanlar, nezr ile vâcip olmaz. 
Üçüncüsü: Nezr olunan şey, zaten vacip olmamaktır: Beş vakit namaz  ve ramazan orucu ve vitir namazı gibi.
Dördüncüsü: Nezr olunan şey, nefsinde muhal olmamaktır: Geçen günün savm ve itikâfını nezr etmek gibi. 

Beşincisi: Nezr ettiği şey, kendinin malik olduğundan ziyade,veyahut başkasının malı olmamaktır.

— 493 —
Mezkûr şartlara binaen  hastanın ziyareti, nezr ile vacip olmaz. Çünkü, cinsinden vacip yoktur. Kulun icabı ise, hakkın icabı ile muteberdir. Çünkü, kul için iptidâ' etmek değil, ittibâ' etmek vardır. Hem de hasta ziyareti, cenazenin teşyii gibi, her ne kadar, kendisinde - hakkullah -var ise de, maksut marizin ve meyyitin hakkıdır. Nezr eden ise, kendi nezriyle ancak Allah hakkı olarak meşrû ve maksut olanı iltizam eder. 
Abdest almağı nezr etmekle, abdest almak vacip olmaz. Çünkü, abdest, salâtın cevâzı gibi  kendinden başka bir şey için olmak üzere meşrû olduğundan, maksudu li-zatihi değil,  ligayrihidir.

Mescide girmeği nezr etmek dahi böyledir. Velev ki, mescidi haram ve mescidi nebiy (aleyhisselâm) olsun. Gerçi, mescidi harama duhul hususunda, farz ve vacip olan tavaflar, ona mütevakkıf olmak ve farzın - mevkûfu aleyhi - dahi farz ve vacibinki, vacip bulunmak hasebiyle, onun cinsinden şer'î vacip mevcut demektir, ve lâkin - kasd olunmayan ibadet - olmak itibariyle, mescide girme, nezri sahih olmayanlardan sayılmıştır.

Tilâvet secdesi nezr etmekle, secde vacip olmaz, çünkü, zaten vaciptir. Vacibi, icap muhaldir. Hem de Hak vacip kılmışken, kulun vacip kılmasının bir değeri olamaz.

Yüz kuruşa malik olan bin kuruş tasadduk etmeği, nezr ederse, ancak yüz kuruş tasadduk etmek lâzım olur.

— 494 —

Başkasının malı olan koyun için "şu koyunu kurban ve etini tasadduk etmeği nezr ederim" diyenin, nezri sahih olmaz.

İki bayram günlerinin ve teşrik eyyamının orucunu, nezr etmek muhtar olan kavle göre sahih olup,  vücûben iftar ve vücuben kazâ olur.  Sene orucunu nezr eden kimse dahi, mezkûr günlerde iftar edip, sonra onları kazâ eyler.
İtikâfı ve itakı ve farz olmayan namazı ve orucu ve sadakayı ve kurban kesmeği, nezr etmek sahihtir. Çünkü, bunlar hep - cinsinden - vâcip bulunan şeylerdir: Keffaretlerde, tahriri rakabe farzdır. İtikâfın naziri. namazın son kadesidir. Çünkü, İtikâf dahi - vücup vechi üzere - meks ve ikamettir. Hem de, itikâfta namaz için. intizar dahi maksud olmakla mûtekif namazda oturuyor demektir.  Farz olmayan namaz ve orucun benzeri, farz olan namaz ve oruçtur. Sadakanın benzeri zekâttır. "Hastam iyi olursa kurban keseyim" diye nezr eden kimse, etini "tasadduk etmek" cümlesini ziyade etmedikçe, ona o nezr ile, bir şey lâzım olmaz. Zira zebhin cinsinden, farz olmayıp, ancak vacip olan udhiye vardır. Sadakanın cinsinden ise, farz vardır ki, o da zekâttır.

Yürüyerek haccı nezr edene, yaya olarak haccı ifa etmek lâzım olur. Çünkü, Mekke-i mükerremeye yakın olan, kudretli bir kimseye yürüyerek haccı ifa lâzım olmakla, şer'î şerifte, onun da benzeri mevcuttur. Nitekim, kitâb-ul-hacte gelecektir.

Tasadduku nezirde, nezr olunanın sarf yeri, ona ihtiyacı olan fakirler olduğundan, ihtiyacı olmayanlara, nezir itâsı câiz olmadığı gibi, nezr edene, kendi nezriyle iltizamı lâzım olan şey dahi, ancak - hakkan lillâhi teâlâ -meşru olandır.

Emvat için olan nezrin sıhhati yoktur. Binaenaleyh, evliya-i kiramın türbelerine yağ ve mum adamak, sahih olmadığı gibi, bu gibilerin nezir parasını almak dahi, helâl olmaz. 
— 495 —

Meğer ki, nezir şu veçhile edilmiş ola: Ya rabbi eğer benim hastama şifa ihsan edersen, "yahut" gaibimi reddedersen "yahut" hacetimi kazâ edersen seyyide Nefise hazretlerinin "veyahut" imam Şâfiî hazretlerinin türbeleri kapısında bulunan fakirleri it'am etmek yahut onları mescidlerine hazırlamak ve yahut mescit şerifleri kandillerinin yakılması için, zeytinyağı iştira etmek ve yahut bu gibi işlerine bakanlara para vermek, nezrim olsun. İşte, bu veçhile edilen nezir, "etini filân medrese veya tekke fakirlerine tasadduk etmek üzere Allah için kurban keseyim" diye edilen nezir gibi hem - hakkan lillâh - hem de fakirlerin nefini mütezammin bulunduğu için sahih olur.

NEZRİN HÜKÜMLERİ:

Nezir, mutlak ve muallâk olmaktan hâli olmaz. Bir mükellef, nezri sahih olan şeylerden birini, mutlak olarak nezr edip meselâ "iki rekât namaz kılmak (yahut) bir gün oruç tutmak - Allah - için nezrimdir" dediği takdirde, onu edâ ve ifa etmek kendisine lâzım (vacip) olduğu gibi bir şarta muallâk olarak nezr edip te, o şart husule geldiği ve (meselâ): Cenab-ı Hak bana erkek evlât ihsan ederse, on fakiri doyurmak yahut giydirmek nezrim olsun, demiş olup da, erkek evlât ile, merzuk olduğu takdirde dahi nezrini ifa etmek, lâzım olur.

Âyet-i kerimede "nezirlerini yerine getirsinler" buyurulmuştur.

Nezri muallâkta, eğer husuli kendince matlup olmayan, bir şarta nezrini talik etmiş ve (meselâ): Dargın olduğu şahıs için: "eğer filân ile lâkırdı edersem bir köle âzâdı nezrimdir" demiş bulunur ise, onunla mükâleme etmek istemeyerek, kendisini ona kelâm etmekten meni, kasd etmiş olmakla, lâkırdı ettiği takdirde, tâlikinin zâhiri nezir ise de, mânâsı yemin olduğundan, nezrin ifası ile, keffareti yemin arasında muhayyer olur. 

Nitekim, "nezrim olsun ki, filânca ile lâkırdı etmem" demek dahi, "ahdim olsun" demek gibi, mahzı yemindir.

— 496 —

Buna keffaretten başka bir şey terettüp etmediği gibi, talâkı talik ve itâkı tâlik misilli hususlarda dahi, şartın husulü indinde, muallâk olan şey, - muhayyer olmaksızın - vaki olur.

Yeminde hânis olmadan (yemini bozmadan) evvel keffaret câiz olmadığı gibi, muallâk nezirde dahi, şartın vücudundan evvel nezri ifâ etmek, câiz olmaz. 

Muallâk olmayan nezir, zemanen belli dahi olsa, onu zamanının hulûlünden evvel ifa etmek câiz olur: "Filân gün kuşluk vakti, şu kadar rekât namaz nezrimdir" diyen kimse, o kadar rekât namazı, o günden mukaddem veya muahhar dahi, kılabilir.

Nezirde, zaman tâyini, mekân tâyini, dirhem tâyini, fakir tâyini mülgadır: Şabanı saim olmağı nezr edene, recep yahut şevvali saim olmak  ve Mekke-i mükerremede yahut mescidi nebevide veya mescidi aksâda edâsını nezr eylediği, nafile namazı Mısırda kılmak,  ve şu dirhem veya dinarı sadaka etmek nezrim olsun diye tâyin eylediği, dirhem veya dinara bedel, başka bir dirhem veya dinar tasadduk eylemek, ve filân fakire vermek nezrimdir, dediğini diğer bir fakire vermek, câizdir.

Mülkiyetinde olan köle veya cariyenin âzâdını nezr eden mükellef, onu ifa etmek kendisine lâzım, ve âzât etmezse günahkâr olur. Nezrin ifâsı, hüküm altına girmediği için, hâkim olan müdahale edemez.

FIKIH BİLMECELERİMİZDEN:

Mesele: Ayın evvelinden ve âhirinden - alet-tevali - birer gün, oruç tutmak nezrim olsun, diyen kimse, ne yapmalıdır?

Cevap: On beşinci ve on altıncı günleri tutmalıdır.

Mesele: Hangi mükelleftir o ki, filân iş olduğu gün, oruç tutmak nezrim olsun diye bir husus tâyin ederek, savmı nezri, ona talik etmiş ola da, günün birinde, o husus vukua gelmiş olduğu ve o gün ramazan ve bayram olmadığı  halde, onun oruç tutması lâzım gelmeye?
— 497 —

Cevap: - O kadındır ki, nesrini kendi âdetini göreceği güne, tâlik etmiştir. Savmı kabul etmeyen bir güne muzaf kıldığı, için nezir sahih olmamıştır.

İTİKÂF BABI:

İtikâf, haps ve men' ve bir şeye ikbâl ve mülâzemet mânâlarınadır ve taât kasdiyle kendini mescide hapsetmektir.

Ekseriyetle oruçsuz olmadığı ve ramazanı şerifin sonlarında mesnun bulunduğu için, İtikâf fıkıh kitaplarının kitâb-us-savm bahsine geçmiştir. Hattâ, Vikâyede "İtikâf: Sâimin onu niyyet ederek, cemaat mescidinde meks etmesidir" diye tarif olunmuştur.

İtikâfa girene, mûtekif yahut âkif denir.

İtikâf: Erkeğe göre, ezan -okunup ikamet alınır, yâni cemaatle beş vakit namaz kılınır olan cami içinde, ve kadına göre, evinin mescidinde - ki namazgâh ittihaz ettiği odasında veya köşesinde demektir - İtikâf niyyeti ile, meks ve ikamettir.

İtikâf meşrudur ve meşruiyyetine, kitap ve sünnet delildir. Kitabı kerimde:

﴿ وَلَا تُبَاشِرُوهُنَّ وَاَنْتُمْ عَاكِفُونَۙ فِى الْمَسَاجِدِۜ ﴾
buyurulmuştur. Bu kavl-i kerîm mefhumunca, İtikâfın kurbiyyet ve ibadete muhtas olan, mescidde ifâsı ve mübah olan - muvakaanın - mutekiften nehyi, İtikâf için, kurbet ve meşruiyyet delili olduğu gibi,  Hazret-i Aişe ve Ebû Hureyre radiyallahü teâlâ anhumanın rivayetleri üzere, Nebiyye Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, Medine-i Münevverelerine, duhullerinden (yâni savmın farziyyetinden) âhiri ömürlerine değin, ramazanın son on gününde itikâf etmiş oldukları dahi, İtikâfın meşruiyyetine, sünnetten delildir.
Bu muvazabet ve müdavemeti seniyye,  eğer sahabeden onu terk edenleri, ademi inkâra makrun olmasa - derecesine göre - herkes hakkında vücup delili, olurdu.

İtikâf, imam Zührînin tâbiri veçhile, amellerin en şereflisidir. Çünkü,

— 498 —

mutekif sâim olmakla beraber namaza müntazir olduğu için, hem de daima salâtta demektir. Nitekim, hadîsi nebevi nâtıktır. Salât ise, kurb ve inkıta halleridir.

İtikâfın: Aksamı, şartları, sebebi, rüknü, hükmü, sıfatı, âdâp ve mahâsini ve müfsidat ve mahzuratı, vardır.

İtikâf aksamı: Vâcip, sünnet, müstahap olmasıdır. 

İtikâf, nezr olursa vâcip ve ramazanın son on günlerinde sünnet ve bunlardan mâdâda müstahap olur.

Bunlardan birinci ve üçüncü kısımlar için, zaman muayyen olmayıp, bir kimse meselâ, istediğinin olmasına talikan ve yahut hiç bir şeye talik etmemekle kendi arzusu üzerine nezr ederek İtikâfı, ne vakit olsa istediği müddetçe nefsine vacip kılabileceği gibi, nezirsiz itikâfa niyyet ederek bir camide bir müddetçik nâfileten dahi, mutekif olabilir.

İkinci kısım, ancak ramazanı şerifin yirmisinden itibaren sonuna kadar olur. Binaenaleyh, onun vakti ve müddeti bellidir.

Birinci ve üçüncü kısımlar arasında dahi, bir fark vardır ki, birinci kısım olan İtikâf, vacip ve onda oruç şart olduğundan, bir günden eksik olamaz. Bu cihetle, onun da en az müddeti, belli demektir. Üçüncü kısım olan nafile İtikâfın - ramazanın yirmisinden sonra olmamak üzere - her ne vakit olur ve her ne müddet tutulur ise, olabileceğinden, onun ne vakti ve ne müddeti belli değildir. Hattâ, camiye giren kimse, gece dahi olsa, çıkıncaya kadar itikâfa niyyet ederse, orada kaldığı müddetçe, nafile olarak mûtekif olur ve camiden çıkmakla, İtikâfı sona erer. 
İtikâfın şartları: Niyyet, mescidi cemaat, oruç, âdetten ve lohusalıktan taharettir.Bunlardan niyyet  umumî şarttır ki, niyyetsiz hiç bir İtikâf olmaz.

Nefsine İtikâfı vâcip kılmak isteyen kimse, kalbî niyyetle iktifa etmeyip, onu lisanen dahi, söylemek gerektir.

Nezir nutuksuz olmaz. Çünkü, nezir niyyet gibi değil, lisanın müteallikatındandır. Niyyetin ise mahalli, kalbtir.

— 499 —
Cemaat mescidi, vâcip ve sünnet kısımları için, erkeğe şarttır.  İtikâfın efdali, Mescid-i haramda sonra Mescid-i nebevide, ondan sonra da Mescid-i aksâda olandır.Sâir camilerdeki fazilet, cemaatin çokluğuna göre, değişir.

Oruç dahi, yalnız vâcip kısmında şarttır. Vacip İtikâf, vâcip olan savm ile olacağından, savmı tetavvû ile sabahladığı gün, İtikâf etmeği nezr etmekle, İtikâf etmiş olmaz,

Menzur itikâfta, oruç meşrut olduğuna mebni, bir gecenin,  yahut - yeme ve içmede - bulunduğu bir günün itikâfını, nezr eyleyenin nezri, muteber olmaz. Ve bir ay - oruçsuz - İtikâfı nezr edene, hem İtikâf ve hem oruç, vâcip olur.
Ramazan itikâfını nezr edenin nezri, sahihtir. O kimse ramazanı sâim olup da İtikâf etmese, bir ay mütetabian İtikâf edip, sâim olmak lâzım gelir. İtikâf etmeyip, diğer ramazan hulûl ederek, mûtekif olsa, itikâftaki oruç nezri sebebiyle, oruç zimmetinde borç olarak kaldığına ve orucun itikâfsız tutulması câiz olamayacağına binaen, onun, o İtikâfı kâfi olmaz. Nitekim, bir ay İtikâfı nezir edip te, ramazanda mutekif olanın, İtikâfı dahi kâfi olmaz. Oruç nezr ettiği ayda, iftar edip de, sonra bir ay, orucunu - İtikâf la - kazâ etse, olur. Yalnız bir günün itikâfını nezr etmekte, gece dahil olmayabilir ise de, birden ziyade günün itikâfını nezr etmekte, geceler dahi, niyyeten tahsis ve istisna edilmediği takdirde, nezre dahil olmuş olacağından, camiye ilk gecede, - guruptan evvel - girip, son günde - guruptan sonra - çıkmak lâzım gelir. Geceleri - istisna ederek - yalnız gündüzleri İtikâf etmek üzere, nezr eylemek dahi, sahih ve yalnız gündüzleri mutekif olmak, lâzım olur.  Yalnız gecelerin itikâfını nezr etmek, geceleri oruç tutulamadığı için, sahih değildir.

İtikâfın vücubünde, gece dahil olmadığına göre, İtikâfı ayırarak etmek

— 500 —
câiz, ve geceler dahi dahil olduğuna göre, itikâfta tetâbû lâzımdır. 
Binaenaleyh, bir ay yahut otuz gün itikâf etmeği nezr eyleyen kimseye - aralıksız - itikâf eylemek lâzım gelir. 
Muayyen günün yahut muayyen ayın, itikâfını nezr eden kimse, o günden, o aydan mukaddem İtikâf etse, yahut mescidi haramda İtikâfı nezr eden başka bir camide, itikâf eylese, câiz olur. 
Geçmiş bir ayın İtikâfını nezr etmek, muteber değildir. 

Sıhhatli halinde, bir ay itikâfı nezr edip te, ifa edemeyerek, vefat eden kimse, her gün için, bir sadaka-i fıtır vasiyyet etmek lâzım gelir.

Hasta olduğu halde bir ay itikâfı nezredip, iyi olamayarak vefat eden kimseye, bir şey lâzım gelmez.

Oruç, nezr edilen itikâfta meşrut ve mesnun olan itikâfta ise, zaten mevcut olup, âdet ve lohusalık hali, savma mâni olmakla, kadınlara göre, onlardan temizlik dahi, itikâfın şartıdır.

Nafile itikâfta,  oruç meşrut olmadığından, onlardan taharet, cevaz ve halâliyyet içindir.

Cünüplük savme münâfi olmadığından, ondan taharet, vâcip olan itikâfta bile şart değildir. (Mûtekif câmi içinde, ihtilâm olabilir.)

İtikâfta bülûğ şart olmadığından, mümeyyiz sabinin itikâfı sahihtir.

Hürriyet ve zukûret dahi itikâf için, sıhhat şartı değildir.

Kadının kocası var ise onun, ve hanımının veya efendisinin izniyle, köle ve cariyenin itikâfları sahihtir.

Zevcesinin itikâf etmesi için, zevc izin verdikten sonra, menetmek câiz değildir.  Efendi, izinden sonra, memlûkunu menedebilir. Ancak o men'inden dolayı günahkâr olur. 
— 501 —

Kadın ve memlûkün itikâf nezr etmeleri sahih ise de, nezri ifâ etmeleri, izne mevkuf olduğundan, izin almayarak, itikâfı nezr eden kadını, zevci ondan menedebilir. Memlûkün dahi, nezrine sahibi mâni olabilir.

Ya rizalariyle ve yahut zevce, bâinen mutallâka köle, veya cariye, âzât olduktan sonra, nezri ifâ ederler.

Bir ay itikâfa izin veren zevcin, zevcesi aralıksız itikâf etmek istedikde, zevci ona müteferrik itikâfı emredebilir. 

Belli bir ayın itikâfına izin vermiş olmak suretinde, zevcenin, aralıksız itikâf etmesine, zevç mâni olamaz.

İtikâfın sebebi: Manzure göre, nezirdir. Menzurun gayriye göre, sevabın talebine sebep olan sevinçtir.

İtikâfın rüknü: Mescidi mahsusta meks etmektir.  Nafileye göre. hangi camide olursa olsun, velev az müddet içinde ve hattâ maşiyen husule gelmiş bulunsun.

İtikâfın hükmü: Sevaba nâil olmak isteğidir. Sevap derece derecedir. Nezr edilende, vâcibin sukutu dahi, itikâfın hükmündedir.

İtikâfın sıfatı: Sünneti müekkede ve kifâye olmasıdır. 
İtikâfın âdâbı: Ancak hayır söylemek  ve mesnun olan itikâfı fevt etmemek ve camilerin efdalini veya cemaati çok olanını seçmek  ve zikre ve Kur'ânı Kerim tilâvetine ve hâdis ve siyer kıraetine ve salihlerin menkıbelerini mütalâaya ve dinî kitaplara müdavim olmaktır.
İtikâfın mehasini hesapsızdır. Mutekif kalbini, dünya umurundan ayırarak, kendini mevlâya teslim ile hak dergâhına sığınmış ve düşmanın mekrinden, hâfızı hakikînin himayesine iltica etmiş ve hal dili ile: "Rabbim beni mağfiret etmedikçe, ben bu kapıdan ayrılmam" demiş olur. 

İtikâfın müfsidatı: Mescidi mahsustan, hacetsiz çıkmak, cinsî münasebette bulunmak ve o cinsten kötülükler, cinnet ve bayılmaktır.

Mûtekifin, yemesi, içmesi, uyuması, ihtiyaç olan şeyi satın alması, mescitte olur.

Eğer, bunlar için çıkarsa itikâfı kalmayıp, bozulur.

— 502 —

Mûtekif, bulunduğu mescitten, şer'î veya tabiî, yahut zarûrî hacetin gayri surette, çıkamaz.

(Şer'î hâcete mebni çıkış), mûtekif bulunduğu mescitte cuma namazı kılınır olmamakla, onu sünnetleriyle beraber, kılabilmek için, başka bir camiye veyahut ezan okumak için, mescit dışında bulunan minareye, çıkmaktır.

(Tabii hâcete mebni çıkış), büyük ve küçük abdest bozmak ve hades ve necisten temizlenmek için, çıkmaktır. 

(Zarurî hâcete mebni çıkmak), içinde bulunduğu mescitten, kerhen çıkarılmak ve yahut nefsi ve eşyası hakkında tehlike duymak sebebiyle başka bir camiye, intikal için çıkmaktır.

Zikrolunan hâcetlerin gayride,  mûtekif mescitten çıkmakla, itikâf fâsit olur.

Nezr ettiği sırada, hastayı iyadet ve cenaze namazı ve ilim meclisinde bulunmak için, mescitten çıkmayı, şart kılmış ise, onlar câiz olur.

Tabiî hâcet için çıkıp da, hasta iyadetine ve cenaze namazına giderse, bunlar kendinin maksudu olmayarak gelmiş olması takdirinde câiz olur.

Mezkûr hâcet için çıkıp da, ondan fâriğ olduktan sonra, sebepsiz durup beklerse -indel-imam- itikâf bozulur.

İtikâf esnasında - cinsî münasebet - her nasıl olsa, itikâfı müfsittir: Gerek amden, gerek unutarak ve gerek geceleyin, gerek gündüzleyin olsun ve inzâl, gerek vâki olsun ve gerek vâki olmasın.

Onun sebepleri ki, dokunma, öpme, sarmaşma, oynaşma gibi olan evveliyattır. Bunlar inzal ile neticelenirse, itikâf fasit olur. 
— 503 —

Arası kesilmedikçe, delilik ve bayılma -ihtilâfsız- itikâfı müfsit değildir.

Eğer mûtekif günlerce, baygın veya mecnun olursa, itikâf fasit olur, ayıldığında itikâfına yeni baştan başlamak lâzım gelir.Senelerce mecnun kalıp, sonra iyileşirse kazâ eder.Bunak olup da, birkaç sene sonra, iyileşene dahi, kazâ lâzım olur.

İtikâfın mahzurları ki, mekruhatına dahi şâmil olmak üzere, memnûatı demektir: Cinsî münasebat (muvakaa) ve evveliyyatı, ve mescide ticaret için emtaa getirilmesi ve ibadet itikadiyle susmak, ve lüzumsuz, münasebetsiz kelâm söylemektir. 
İbadet itikadına mukarin olmayan sükût, mekruh olmaz. Dil mâsiyetinden korunmak için sükût, ibadetlerin en büyüklerindendir. 

Sibab (söğüşme) ve cidal (kavga), itikâfı ifsat etmez.

İtikâfın mahzurlarından olan hususatta, teammüt ve nisyan, gece ve gündüz ihtilâfı yoktur: Cinsî münasebet, ve bilâ ihtiyaç çıkış gibi ki, bunlar her nasıl ve ne vakit olsa, itikâfı ifsat eder.

Oruç mahzurlarından olan hususlarda, teammüd, nisyan ve gece, gündüz muhteliftir: Yeme ve içme gibi ki, bunlar gündüz ve amden olmadıkça, orucu ifsat etmez. 
— 504 —

SADAKA-İ FITIR(FİTRE)

 

Bu babın mesaili, Sadaka-i fıtrin hakikatine, sıfatına, cinsine, miktarına, hükmüne, sebebine, rüknüne, masrifine, vücubü vaktine ve istihbabına dairdir.

Sadaka-i fıtrin hakikati: Ancak geçinmeği mütezammin, bir ibadet olmasıdır.  (Sadaka) tesmiye olunması ve sâim için tuhra (yâni pak) olması, ve edasında niyyetin meşrut bulunması, onun ibadet olmasını göstermektedir.
Onda geçinme mânâsı dahi bulunduğundan, malî ibadette meşrut olan, ehliyyet kemali şart kılınmamıştır. Zengin olan sabî ve mecnunun malına da terettüp eder. 

Sadaka: Verilmesiyle - Allah indinde - sevap kasdolunan atiyyedir.

Cümlede - muzâfunileyh - vâkî olan, fıtırdan, fıtır günü maksuttur ki, o günün sadakası demektir. Fıtır zekâtı dahi denir.  Bu izâfette, onun, o gün geçirilmeyerek, edâ olunmasına teşvik vardır.

Sadaka-i fitnn sıfatı: Nisâba malik veya nisabın kıymetine malik olan, her hür ve mükellef müslime, geniş mânâlı vücup ile vacip olmasıdır.

Nisap: Her şeyin asıl ve mercii mânâsına olarak, şer'î örfte, zenginliğin esası sayılan, - mal miktarına - itlâk olunur ki, gümüşe göre, iki yüz dirhemden ibarettir. 

Borçtan ve aslî ihtiyaçtan fâriğ ve fazla olarak, o miktardaki mala

— 505 —

- aynen veya kıymeten - malik olan kimse, zengin sayılıp, kendisine, dört hüküm, taallûk eder:

1 -Sadaka-i fıtrin vâcip olması,

2 - Kurban kesmenin vâcip olması,

3 - Yakınlarının nafakasının vâcip olması,

4 - Sadaka almasının haram olmasıdır.

Sadaka-i fıtır, dört cins şeyden verilmek, vâcip olur: Buğday, arpa, kuru hurma, kuru üzüm.

Bunlardan, âtîdeki miktar veçhile, ya aynen veya kıymetlerinden verilir.

Sadaka-i fıtrin miktarı: Buğdaydan yahut buğday unundan veya bulgurdan, yarım sâ'dır.Arpa ve kuru hurma veya kuru üzümden, bir sâ'dır. 

Sâ: Bir ölçektir ki, - rıtli irâkî - ile sekiz rıtıldır.

Bir - rıtli irâkî - veznen yüz otuz dirhem olmakla, bir sâ' bin kırk dirhem ve yarısı beş yüz yirmi dirhemdir.

Bunların kıymetini (nakden bedelini) dahi, vermek câizdir.

Bolluk olup da, fakirin muhtaç olduğu şeyler, bulunduğu zamanlarda kıymetini vermek - ihtiyaçlar mütenevvi olduğu ve para ise, hâcâtı karşılamada süratli bulunduğu için - efdaldir.

Darlık ve pahalılık zamanlarında - aynen verilmesi - paradan efdaldir.

Sadaka-i fıtrin hükmü: Dünyada vâcibin uhdesinden çıkmak ve ahirette sevaba ulaşmaktır.

Sadaka-i fıtrat sebebi: Mükellefin kendi nefsi ile mutlak ve kâmil velâyetle, kendinin idare ve velâyeti altında olan, köle ve cariyesi ve küçük olan fakir çocuklarıdır.

Nisâba malik olan mükellef, hem kendi nefsi, hem de bâliğ olmamış, fakir bulunan çocukları ve ticaret için değil de,  hizmet ve istifraş için olan câriye ve köleleri için, sadaka-i fıtır, verir. Memlûkü velev, gayr-i müslim yahut müdebbir veya Ümm-ü veled olsun!.  Babası ve validesi için, vermediği gibi, kendi zevcesi  ve büyük
— 506 —

çocukları için dahi, vermez. Küçük çocuğunun dahi, kendi malı olduğu takdirde, Sadaka-i fıtrini, onun kendi malından, verir.

Sadaka-i fıtrın rüknü: Onu, masrifine tediyeden ibarettir.

Sadaka-i fıtır dahi, zekât gibi temlik olunur. Taam bağışlamakla, edâ edilmiş olmaz.

Sadaka-i fıtrin masrifi (sarf yeri demektir): Zekâtta olduğu gibi, müsliminin fakirleridir.

Zengine ve zimmîye verilmez.  Usul ve furûdan olan fakirlere ve zevceye ve kendi memlûküne ve mükâtibine dahi, verilmez.

Herkes kendi fıtrasını bir fakir müslime verir. Müteaddit kimseler dahi, Sadaka-i fıtralarını, bir fakire verebilirler.

Bir Sadaka-i fıtrin, birden ziyade fakire dağıtılması dahi, - ihtilâflı olarak - câizdir. 

Niyyet ile verilir. Fıtranın ayrıldığı sırada, edilen niyyet dahi, kâfi olur. Fakire verir iken, bildirmek lâzım değildir.

Sadaka-i fıtrın vücubü vakti: Fıtır gününün sabahıdır ki, şevvalin ilk gününün fecrinden itibaren, itâsı vâcip olur.  Ondan evvel veya sonra olarak, vermek dahi câizdir. 

Vücubün tahakkukundan evvel vefat edene, veya fakir düşene sadaka-i fıtır vâcip olmadığı gibi, ondan sonra doğan veya müslim olan, yahut zenginleşen için dahi, sadaka-i fıtır, vâcip olmaz.

Sadaka-i fıtrin istihbabı vakti: Bayram namazına çıkmadan evvelcedir. 

Bir özre mebni, oruç kendisinden sakit olandan, sadaka-i fıtır sakit olmaz. Özre mebni oruç tutmayan dahi Sadaka-i fıtri verir.

Dediler ki, Sadaka-i fıtri, ihraç ve itâda, savmın kabulü ve arzuya nailiyyet, felâh ve sekeratı mevtten halâs, kabir azabından necat vardır.

— 507 —

KİTAB-UZ-ZEKÂT

(ZEKÂT)

Zekât, senelik bir malî ibadettir ki, müslimlerin zenginleri, seneden seneye, mallarının kırkta birini, müslimlerin fakirlerine vermelerinden ibarettir.Nemâ ve taharet, mânâlarından müştaktır.

﴿ وَالَّذِينَ فِى اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌۙ ٭ لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِ ﴾

vâd-i kerimine mebni, mal için zekât, berekât ve artmayı mucip olduğu gibi, hem de tahareti, muciptir.

Taharet, mala teallûk edip onun, - hakkullahın - çıkarılarak mustehak olanlara itasiyle temizlenmesi, hâsıl olduğu gibi, mûtî nefis için dahi taharettir ki, onu buhl pisliklerinden ve muhalefetten, temizler.

﴿ اِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَٓاءِ وَالْمَسَاكِينِ ﴾

âyet-i kerimesindeki (sadakat), zekâttan ibaret olduğu gibi,

﴿ خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا ﴾

(tevbe:103)Kulun ubûdiyyetteki sıdkına delâletten dolayı, zekâta şeriat dilinde (sadaka) dahi denilmiştir.

kavl-i kerîmindeki (sadaka) dâhi, zekâttır.

Malûm olduğu üzere, sevap için hibe edilen, yâni, karşılıksız fakire temlik kılınan mal diye tarif olunan (sadaka) farz ve tetavvû olmaktan hâli olmayıp, tetavvû olan sadaka, belli değil ise de  farz olan
— 508 —
sadaka, - miktaren ve masrifen - bellidir ki, bizim mevzuumuz olan zekât, işte odur. 
Zekât lâfzı: Tasrif (çekim) yönünden, salât lâfzı gibidir. Zekât vermeğe tezkiye  ve verene - musallî vezninde - müzekkî denir.

Zekât lâfzı: Tasrif (çekim) yönünden, salât lâfzı gibidir. Zekât verne, şartına, müteallıkına, masrifine dair olmak üzere, mütenevvidir.

Zekâtın hakikati: Mali mahsusu, şahsı mahsusa temliktir.

Mali mahsus: Kırkta bir demek olan öşrün dörtte birinden ve onun makamına kaim olan, malın cüzünden ibaret olup, şahsı mahsus dahi: Masrifinde mübeyyen bulunan müslim fakirdir.

Zekât, vücup ile mevsuf olmak ve taalluku itibariyle vücup, mükellefin fiillerinin sıfatı olup, fıkıh ilmi mevzuu dahi, mükellefin fiili bulunma hasebiyle zekâtı, mükellefin fiili olan temlik ile, tarif etmek, sahih olduğu gibi, (âtüz-zekâte) kavl-i kerîminde itâya  müteallik olan mal, kasdedilmiş olmakla, zekâtı ona isim kılmak dahi, sahihtir. 
Zekâtın sıfatı: Fariza-i muhkeme olmasıdır.  Kitabı kerîmde, otuz iki mevzide  zekât, salâte mükarin olarak, mezkûrdur. İslâm beş temel üzerine kurulmuştur hadis-i şerifinde zekât, İslâmın üçüncü rüknü olarak, mezkûr olduğu gibi, diğer hadis-i şerifte dahi"Allahtan korkunuz, beş vaktinizi kılınız, bir ay orucunuzu tutunuz, malınızın zekâtını veriniz, emre itaat ediniz ki Rabbiniz sizi cennete girdirsin." buyurulmuştur. 
Zekât, oruç gibi, hicreti seniyyenin ikinci yılında ve oruçtan evvel farz olmuştur. Kavli müftabih üzere, vücubu, fevrîdir  ki, özürsüz tehir eden, günahkâr olur ve şehadeti reddolunur.
— 509 —

Zekâtın vücubünü idrakte aranacak, nükte ve meaninin esası, ikidir: Biri nefsi, buhl rezilesinden kurtarmak, ve diğeri ehli hacâta, yardımda bulunmaktır ki, bunlardan evvelkisi nefsin tehzibine ve ikincisi de, memleketin tedbir ve idaresine âit, iki mühim maslahattır.

Zekâtın hükmü: Dünya cihetinden, teklif vazifesini yapmak, ve âhiret cihetinden de, cezadan halâs ve sevaba nâil olmaktır. 
Sadaka demek olduğundan, müzekkînin verdiği zekâttan dönmesi câiz olmamak dahi, zekâtın hükmündendir. 

Zekâtın rüknü: Temliktir ki, menfaatini - her vecihten - kendinden kesmek yoluyla, malının cüzünü, masrifi olan fakire, vermektir.

Kendinin borçlusu bulunan fakirin, zimmetini zekâtına karşı tutarak, ibrâ etmek,  yahut zekât niyyetiyle, kul azat eylemek veya cami yaptırmak ve hac ve umre eylemek, temlik ve zekât olmadığı gibi, usul ve furudan olan fakir temlik dahi, menfaatini - kendinden Milliyetle kesmemiş olmak cihetiyle, zekât değildir. (Mal) kaydiyle, menfaat hariç kalmıştır ki, - meselâ, zekâtına karşılık tutarak, fakiri mülkinde iskân etmek -dahi, zekât değildir.
Zekâtın sebebi: Nisaptır. Her şeyin asıl ve mercii demek olan (nisâp), şeriat ıstılahında, malın zekâtla alâkalı olan, miktarına denir ki, gümüşten iki yüz dirhem ve altından yirmi miskal en'âmı sâimeden (çobansız otlakta otlayan dört ayaklı ehlî hayvan demektir), devede beş ve sığırda otuz ve ganemde kırk, adettir. Mezkûr nisap, nâmî (artması) ve havlî (tam bir senelik) olmak şartiyle, sahibin memlûkü olmak,  zekât vermesi için, sebeptir. 
— 510 —

Bundan azına, zekât terettüp etmez.

Zekâtın şartı: Müzekki, müslim, hür ve mükellef (âkil ve bâliğ) ve borçtan ve aslî hacetten hâlî olan, mâlın nisabına malik olmak, ve müzekkâda, nemâ, havelân, semeniyet, yahut saimiyyet veyahut ticaret niyyeti, bulunmaktır.

Müslim olmayan, zekât ile mükellef olmadığı gibi, zekât için islâm, hem de beka şartı olduğundan, - vâcip olduktan sonra - irtidat edenden dahi zekât, sakıt olur.

Harp diyarında müslim olup senelerce kalarak, zekâtın vücubünü bilmeyen kimseye dahi, zekât terettüp etmekle,  islâm diyarına dahil olduktan sonra, o kimse geçmiş senelerin zekâtını, itâ etmekle mükellef değildir.
Memlûk kul, - ticarette izinli - dahi olsa zekât ile, mükellef olmaz,  müdebbir, Ümm-ü veled, mükâtip dahi öyledir. Müstes'i dahi İmam ebû Hanîfe indinde, mükâtip hükmündedir. 
Mükellefiyyet şartına mebni, sabî ve mecnûn zekât ile mükellef olmaz.  Bunamak dahi, bir nevi cünun olmakla, bunak olan, oruç, namaz ile mükellef olmadığı gibi, zekât ile de, mükellef değildir.

Nisâba malik olan, müslim ve hür sabî (çocuk) baliğ oldukta, sene iptidası bülûğ vaktinden muteber olur.

Nisaba malik olan, müslim ve hür mecnunun, deliliği bir sene devam ederse, ifakat bulduktan sonra, o senenin zekâtı, ona lâzım olmaz. Malın

— 511 —
nisabından sonra, senenin evvelinden veya âhirinden, az çok, bir müddette ifakat bulmuş olursa, zekât lâzım olur.  Baygınlık - ne kadar uzarsa uzasın - zekâtı iskat etmez.

Nisaba malik olmayan, hür mükellefe zekât vâcip olmadığı gibi, borçtan ve aslî hacetten hâlî olmayan, nisaba malik olana dahi, zekât vâcip olmaz.

(Deyn) ki, borçtur - zimmette sabit bir vasıftır, eseri mütalebede zâhirdir - maksut nisabı aşmış olup,  ibat tarafından talep olunan borçtur: Gerek ödünç, satın alınan emtia bedeli, ziyâ' borcu, kefalet, zevcesinin mihri muacceli gibi, hukuku ibad olsun ve gerek zekât, mahsulâtın öşrü, ve haraç gibi - hukuku ilâhî - bulunsun.

Nezir ve keffaret ve hac borçlarının, kullar tarafından mutalibi olmamakla, onlar mânî değildir.

Aslî hacet: Nafaka, mesken,  yazlık ve kışlık elbise,  sanat alât ve edevatı, ev eşyası, binek hayvanı,  hizmet memlûkları,  kitaplar, silâhlar  gibi şeylerdir ki, bunlar nisaba dahil edilmez.

(Nema) - ki malın artması ve çoğalmasıdır - hakikî ve takdiriden eam olup, (hakikî nema): Temettü, ticaret, tevalüd, tenasül iledir. (Takdîrî nema): Mal kendi sahibi, yahut vekili elinde bulunmakla, onu nemalandırmağa, maliki mütemekkin olabilmekledir.

— 512 —

Nisab, nâmî olmadıkça ona zekât terettüp etmediği gibi, havelân hâsıl olmadıkça dahi, zekât terettüp etmez.

(Havelân) - ki, sene mânâsına olan (hevle) izafetle, havelânı havl dahi denir - senenin deveranı mânâsınadır ki, nisap, bir kamerî sene, yıllanmış olmaktır.

Yıllanmakta, sahibinin - milki tam - ile memlûkü bulunmak dahi, meşrut olduğundan, iki kişi arasında müşterek bulunan nisaba, iki şerikten biri - bilâhare - tamamen malik olmak takdirinde, geçmiş sene için, zekât terettüp etmediği gibi, rehin olan mal dahi, nisap miktarında olarak, sahibinin makbuzu olduktan sonra, rehinde kaldığı müddetler için, ona zekât terettüp etmez. 
(Malî dımar) takdiren dahi nemalar olmadığından, havelân olsa da, onun için zekât müterettip olmaz.  Dımar; kabili istifade olmayan mal, demektir.
Mal, mevcut olmakla beraber, kendisine erişilmesi mümkün olmayan mala dahi (dımar) tâbir olunur: Ticaret memlûklerinden olan, kul âbik, (âbik, kaçak demektir), kayıp mal ki; gasben veya müsadereten ahz ve zapt edilmiş veya denize düşmüş veyahut, kır bir yerde veya geniş bir arsada gömülüp te, yeri unutulmuş, yahut bilinmeyen bir kimse nezdinde emanet kalmış olan mal gibi ki, bunlar bir vakit sonra, sahibinin eline geçse, onun elde olmadığı seneler için, zekâtını vermek, lâzım gelmez.Alacak zekâtı, âtide zikrolunmuştur. 

Malın bir sene içinde, bir halde kalması nadirattan olmakla, bidayetinde ve nihayetinde tam olmak şartiyle, havl esnasında eksilmesi, zarar

— 513 —
etmez. Eğer, nisap tamamen yok olursa, havl dahi bâtıl olmuş olur. 

Senenin iki başında, nisabın kemali şart olduğuna mebni başka malı olmayan kimsenin, nisap kıymetinden aşağı olarak, malik olduğu ticaret malı sene sonunda, nisap değerini bulsa bile, o sene için, ona zekât lâzım olmaz.

Havelân şartı, aslî nisap içindir. Havl sırasında dahi, istifade olunan mal,  kendi cinsine münzam olarak, aslî havlinin tamamında cümlesinin zekâtı, verilir.
Nisaba sahip olan kimse, birkaç senenin zekâtını, önceden peşin olarak verse de olur. 
(Semeniyye): Bilhassa, altına ve gümüşe aittir ki, onlar hilkat aslında, paradır.  Binaenaleyh, her ne veçhile imsâk olunsalar, zekâtla alâkalıdırlar. Nukut zekâtına bakınız.
(Saimiyyet) ki, ona sevm dahi denir: En'am hayvanat zekâtına göredir.  Sevaim zekâtına bakınız.
(Ticaret niyyeti): Uruz zekâtındadır. Bunlar, vücup şartlarıdır. 

Zekâtın vücubüne, erkeklik şart değildir. Vücup şartları kendisinde tahakkuk etmiş olan kadın dahi, zekât vermekle mükelleftir.

Zekâtın edâsı sıhhatinin şartı: Zekâta niyet eylemektir. Zekâtı verirken, yahut vermek üzere vekiline (işlerini idare edene) teslim

— 514 —
ederken,  yahut malının zekâtını tamamen veya kısmen ayırırken,  niyyet eyler.

Niyyetin, itaya hükmen mukareneti dahi, kâfidir. Niyyetsiz verip te, fakirin elinde mal istihlâk edilmeden niyyet etmek gibi.

Niyyet sırasında, fakirin. mecliste hazır - olması şart olmadığı gibi kendisine verilen şeyin, zekât olduğunu bilmesi dahi, şart değildir. 

Hattâ fakire, zekât niyyetiyle verdiğini, veren hibe, yahut borç adıyla verse, edânın sıhhatine zarar vermez.

Akrabasının çocuklarına, bayramlık namiyle verdiği paralar bile, niyyet ile, zekât olur.

Zekâtın mütaâllâkı - ki, taallûk ettiği türlü emval demektir - şunlardır: Nukut, uruz, sevaim.

Ziraat mahsulleri ile madenlerin zekâtı bunlara zeyl olabilir. Hububat ve meyvelerin zekâtı öşür (onda bir), veya öşrün yarısı (yirmide bir) dır. Madenlerin zekâtı ise humus (beşte bir) tur.

ZEKATI NUKUT (NAKİT PARANIN ZEKÂTI):

Nukut - ki, nakdin cem'idir - altın ve gümüş gibi paradan ibarettir. 
Gerek külçe veya sikke, gerek ziynet veya ev eşyası  olsun, cümlesi zekâta tâbidir.

Zekâtın sebebinde beyan olunduğu üzere, gümüşte nisap, iki yüz dirhem ve altında yirmi miskal olduğu gibi, bunlarda zekât dahi, (rubu öşür) den, yâni (kırkta bir) den ibaret olmakla, gümüşün, her iki yüz dirheminde - havl - den sonra beş dirhem ve altının her yirmi miskalinde, (yarım miskal) verilir.

Bir dirhem, on dört kırattır. 

Bir miskal, yirmi kırattır. Her kırat, beş arpadır.

Rubu öşürden daha az zekât olmamakla, zikrolunan nisaplardan fazla olanı, onların humsuna baliğ olmadıkça, zekâta mütaallik olamaz. Gümüşe

— 515 —

göre, iki yüz dirhem humsu, kırk dirhem olduğu gibi, altına göre, yirmi miskalin humsu dahi, dört miskal olmakla, gümüşün nisabı olan iki yüz dirhemden sonra, her kırk dirhemde bir dirhem ve altının nisabı olan, yirmi miskalden sonra, her dört miskalde iki kırat, zekât verilmek lâzım gelir.

Nisap sahibi için, halis gümüş veya altının ayninde, vücuben ve edaen Vezin muteber olup, iki yüz dirhem kıymetinde yüz elli dirhem gümüş ibriği olan kimseye zekât lâzım olmadığı gibi, iki yüz dirhem vezninde ve fakat üç yüz dirhem kıymetinde gümüş ibriği olana dahi, lâzım olan yedi buçuk dirhem kıymetinde, beş dirhem vermektir. Beş dirhem kıymetinde, beş dirhem dahi, verse olur.

Cinsin hilâfından vermekle - icmaan - kıymet itibar olunur.

Hâlis olmayıp ta, karışıklığında galip bulunan, altın ve gümüş dahi hâlis hükmündedir.

Bir adedi, kırk paraya râyiç olan, mecidiye kuruşu altı kırattır.

Bir adedi, yirmi kuruşa rayiç olan, mecidiye yüz yirmi kırattır.

Bir adedi, beş kuruşa rayiç olan, altılık altmış dört kırattır. 
— 516 —

Gümüşün altın ile dökülmüş olanında, itibar galibinedir. Altını galip olan, altındır. Gümüşü galip olan gümüştür.

(Magşuşe) tâbir olunan meskûkât gibi, Gaşşi galip olan, rayiç nukutta, urûz gibi, kıymet muteberdir.

URUZUN ZEKÂTI:

Uruz - ki, arazın cem'idir - nukut ve sevaimin gayri olan mallar mânâsınadır. Ticaret niyyetiyle edinilmiş olduğuna göre, onların dahi, havlî nisabı için, sene be sene, kıymetinin kırkta biri verilir.

Tacirin malı: Gerek keylî (ölçülen) veya vezni (tartılan) yahut ziraî veya sınaî, adedî (sayılan) ve gayr-i adedî (sayılmayan) mislî veya kıyemî,  cinsten olsun.
Nukut ile sevaimin gayriye, zekât taallûk etmemek asıl olduğundan, ticaret için olmayan uruzun, zekâtı olmaz. Binaenaleyh, cevahir ve inciye zekât terettüp etmez. 

Meğer ki, tâcir onları da, ticaret niyyetiyle temellûk etmiş ola.

Ticaret niyyetinin - zekâtın tekerrürünü müeddi mâniin ademi şartiyle beraber - akit sırasında olması, meşruttur. Meselâ, öşre tâbi araziyi iştirâ ve hâsılının öşrünü itâ ettikten sonra, mahsulâtını, ticaret için, anbara doldurdukta, ona zekât terettüp etmediği gibi,  akitten sonra, ticarete niyyet etmek veyahut nefsi için, birşey edindiği zaman, kâr bulursa satmayı niyyet eylemek suretinde dahi, ona zekât terettüp etmez.

Nisapta nakden - aralarındaki semeniyyet topluluğuna mebni -

— 517 —
birbirine kıymeten, zam ve ilâve  olunduğu gibi, ticaret eşyasının kıymeti dahi, nakdine zam olunur.  Ve zekât nakdine bedel, kıymeten eşya verilmesi, sahih olur. Para yerine kumaş vermek gibi.
Gerçi ticaret kasdiyle kullanılan sevaim dahi, urûzdur. Ve lâkin sevaim zekâtı ile ticaret zekâtı, miktaren ve sebeben muhtelif olmakla,  birinin havelânı diğerine bina edilemez.

Ticaret zekâtının senesi, saimelik niyyetine iktiran ile, batıl olacağından, ticaret için iştirâ ettiği hayvanatı, saime yapmak isterse, sene iptidası, niyyet vaktinden muteber olur.

Urûzdan, kıymeten olduğu gibi, aynen dahi, zekât verilebilir. Meselâ, iki yüz dirhem gümüş kıymetinde, iki yüz ölçek zahiresi olan tacir, havelânı havlden sonra, zekâtını aynen veya kıymeten itâda muhayyer olup, aynen itâ suretinde malının kıymeti gerek artmış gerek eksilmiş olsun, beş ölçek verir. Kıymeten verildiği takdirinde, vücubün tahakkuku günündeki kıymetini, vermek lâzım gelir.

Nisaba bâliğ olan deynin (alacağın) dahi, zekâtı vardır. Ve bu bapta deyn (alacak) üç kısımdır: Kavî deyn, vasat deyn, zayıf deyn. (Kavî deyn), ödünç ve ticaret bedeli olan, alacaktır.

İkrarda bulunan yani üzerinde olduğu ve hattâ güç halde bulunan ikrarda olanın veya müflisin  üzerinde bile bulunduğu takdirde,  onu alacaklı aldığı vakit, geçen senelerin zekâtını verir.
— 518 —

Şu kadar ki, zekâtta hums nisabın aşağısı mâfuv olmakla, geçen müddet bir seneden ibaret olduğuna göre, zekâtın edâsının vücubü, mezkûr deynden en az kırk dirhem kabz edilinceye kadar, teehhür eder.

(Vasat deyn): Ticaret için olmayan malın - meselâ gündelik elbisenin ve hizmet memlûkünün ve süknâ yerinin - karşılığı olan, alacaktır.

Bu gibi malların parası, müşteride zimmet kalarak, üzerinden sene geçtiğinde, tam nisap kabz edilmiş olmadıkça, zekât lâzım olmaz, ve geçmiş seneler, mezkûr alacağın müşterinin zimmetine, lüzumu vaktinden muteber olur.

(Zayıf deyn): Bir şeyden bedel olmayarak, zimmette kalandır. Mehir  ve vasiyet  muhâlâa bedeli  demi amitten sulh,  diyet,  bedeli mükâtibe,  bedeli say  gibi ki, bunlardan nisap miktarında kabz olunmadıkça, ve alındıktan sonra, üzerinden sene geçmedikçe ondan zekât lâzım olmaz.

Hibe edene hibe ettiği nisap miktarındaki malın zekâtı lâzım olmadığı gibi, - havlden sonra - rücû etmek suretinde, hibe edilene dahi lâzım olmaz. Rücû gerek (hükmen) gerek (rızaen) olsun.

— 519 —

SEVAİM (SÜRÜLER)'İN ZEKÂTI:

(Sevaim) - ki, saimenin cem'idir - alûfenin zıddıdır. Ahırda beslenen hayvanlara alûfe,  kırda yayılarak beslenen hayvanlara da saime denir.

Alûfelik ve saimelik, senenin - en çok - müddeti itibariyledir. Senenin en çok zamanını ahırda - yem yiyerek - geçiren hayvanlar (alûfe) olduğu gibi, senenin ekser müddetini kırda yayılan, hayvanlar da (saime) dir.

Senenin en çoğunda ve hattâ yarısında, alûfe olanlar (saime) sayılmadığı gibi, hususî otlaklarda, mer'a parası verilerek, yaydırılan hayvanlar dahi, (saime) sayılmaz.

Saime olan hayvanlardan, zekâtla alâkalı olan, yalnız şu üç nevi hayvandır: Deve, sığır, ganem. (İbil), develerdir. (Bakar), mandaya da şâmil olmak üzere, sığırlardır. (Ganem), koyunlar ve keçilerdir.

Atlar, katırlar ve eşekler, saime dahi olsalar, onların zekâtı olmaz. Meğer ki, bunlar, ticaret için, edinilmiş olsunlar.

Ticaret için beslenen, her nevi hayvanlar, alûfe bile olsa, urûzdan mâdut olmakla, zekâtla ilgili olabilir.

Nitekim, zikrolunan saimenin, saime olarak zekâtla alâkalı olması, binmek veya yük yüklemek, yahut ticaret etmek için olmayıp ta, mahza üretmek ve süt vermek için, edinilmiş olması şarttır.

Alûfeye ve çalıştırılan ve yük taşıtılan, sığır ve deve saimelerine zekât olmadığı gibi, ticaret ve et için saime olan davara dahi, ticaret zekâtından başka, zekât lâzım gelmez.

Ticaret için olan mallarda urûz ahkâmı câri olmakla, onda alûfelik dahi, zekâta mâni olmaz.

Sâimede ve zekâtla alâkalı sair mallarda, nisâbın aşağısına, zekât terettüp etmediği gibi, nisabın mülk olması dahi meşrut bulunduğundan - vakıf olan sevaime - dahi, zekât terettüp etmez.

Milk olan ve nisâba bâliğ bulunan mezkûr üç nevi saimenin, erkekleri ve dişileri ve muhtelitleri, zekâta tâbidir.

— 520 —

DEVELERİN ZEKATI:

Saime olan develerin, beşten az olanına zekât lâzım gelmeyip,  üzerlerinden sene aşan, beş saime devede bir şat (koyun veya keçi) verilir ki, beş devenin zekâtı odur. Yirmi beş deveye kadar, her beş devede - bir şat - verilip, iki nisap arası, mâfûv olur.

Develerin adedi, tam yirmi beş oldukta, bir binti mahat (iki yaşına, girmiş bir dişi deve) vermek lâzım gelir. Otuz beşe kadar, verilecek zekât budur.

Develer otuz altı oldukta bir binti lebun (Üç yaşına girmiş bir dişi deve) verilir. Kırk beşe kadar, verilecek zekât budur. Develer kırk altı oldukta bir hikka (4 yaşına girmiş bir dişi deve) verilir. Altmışa kadar verilecek zekât budur.

Develer altmış bir oldukta, cezea (beş yaşına girmiş bir dişi deve) verilir. Yetmiş beşe kadar verilecek zekât budur.

Develer yetmiş altı oldukta, iki binti lebun verilir. Doksana kadar, verilecek zekât budur.

Develer doksan bir oldukta, iki hikka verilir. Yüz yirmiye kadar verilecek zekât budur.

Yüz yirmi deveden sonra, iki hikka ile beraber, her beş devede bir şat verilip, deve adedi yüz kırk beş oldukta, iki hikka ile, bir binti mahâd verilmek lâzım gelir.

Yüz elli devede üç hikka verilir. Yüz elliden sonra, fariza - istinaf -olunup, üç hikka ile beraber, her beş devede, bir şat verilir. Yirmi beşte yâni, develer yüz yetmiş beşe baliğ oldukta, üç hikka ile bir binti mahâd, ve otuz altıda yâni, yüz seksen altı devede, üç hikka ile bir binti lebun, ve yüz doksan altı devede, dört hikka verilir. İki yüz deveye kadar, zekât budur. İki yüz devenin zekâtını, dilerse her ellide bir hikka olmak üzere, dört hikka verir, ve dilerse her kırk devede, bir binti lebun olmak hesabiyle, beş binti lebun verir. İki yüz deveden sonra, fariza istinaf olunup, yüz elliden sonra olan, hesap veçhile, başlanır.

Zekâtın ifasında, her nevi deve birdir: Gerek tek, gerek çift hörgüçlü olsun.

Küçükleri ve körleri ve topalları.., tâdada dahil olsa da, onlar zekât olarak verilmez.En seçkinleri dahi, alınmayıp vasatları alınır.

— 521 —

SIĞIR VE MANDA ZEKATI:

Saime olan sığır cinsinin, otuz adetten azına, zekât lâzım gelmeyip, onlar otuz olup ta, üzerlerinden sene aştığında, bir tebî, (tam bir yaşını doldurmuş erkek veya dişi buzağı) verilir.

Kırk adede kadar, zekât budur. Sığırların adedi tam kırk olduğunda, bir musin (tam iki yaşını doldurmuş olan erkek veya dişi dana) verilir. Altmışta, iki tebî verilip, altmıştan sonra, kırklar ve otuzlar, itibar olunur ki, her kırkta bir musin ve her otuzda bir tebî verilir. Yetmişte bir musin ile bir tebî verilir ve seksende, iki musine ve doksanda, üç tebî ve yüzde bir musin ile iki tebî verilir.

Bakarın adedi yüz yirmi olmak gibi musine ve tebîa takdirini, muhtemel oldukta, zekâtın hesabında dahi, muhayyerlik hâsıl olup, zekât veren kimse dilerse, kırkta bir musine olmak üzere, üç musine ve dilerse, her otuzda, bir tebîa hesabiyle, dört tebîa, verir.

İnek ve öküz ile manda karışık olan bakarı saimenin zekâtı onların ağlebinden alınır.

Matlup olan yaşta hayvan verilmezse, ednada farkı beraber verilir. Âlâda farkı, geri alınır.

GANEMİN (DAVARIN) ZEKÂTI:

Saime olan koyun ve keçi sürüsünün, kırktan az olanına, zekât lâzım gelmez. Ganem kırk olup, üzerlerinden sene aştığında, yüz yirmiye kadar, bir şat (erkek ve dişi olmak üzere, koyun veya keçi) verilir.

Yüz yirmi bir olduğunda, iki yüze kadar, iki şat verilir. Davarların adedi iki yüzü geçer, ve meselâ iki yüz bir olursa, üç yüz doksan dokuza kadar, üç şat verilir. Dört yüz oldukta, dört şat verilir ki, aradakiler, mâfüv olmak üzere, her yüzde, bir şat verilir.Sevaim zekâtında, Hazret-i Risaletin emri, bu veçhiledir.

Bir yaşından aşağı olan küçüklere ve kuzulara, müstakillen zekât terettüp etmez. Ancak, onlar sürüde tâdâda dahil olur. İçlerinde bir büyük bile olsa, nisaplarına zekât lâzım gelir.  Ve zekât olarak, o büyük alınır. Meğer ki, pek seçkin ola. O halde, o ahz olunmayıp bir - vasat şat -alınır.

Zekât olarak, aynen verilecek şey, daima vasattır ki, o ednâ ile âlânın arası ve ortasıdir.

﴿ وَلَا تَيَمَّمُوا الْخَبِيثَ مِنْهُ تُنْفِقُونَ وَلَسْتُمْ بِاٰخِذِيهِ اِلَّٓا اَنْ تُغْمِضُوا فِيهِۜ ﴾

"İğrenmeden alamayacağınız şeyleri vermeye kalkmayınız. Ve Allahın müstağni ve övülmeye lâyık olduğunu bilin." (Bakara: 267)

Zekâtta, öşürde, haraçta, fıtrada, nezirde  ve köle âzât etmenin gayri olan keffarette,  ayne bedel, kıymetini vermek, câizdir.
— 522 —

Muteber olan, vacip olduğu gündeki kıymettir.

İmameyn, edası günündeki, kıymettir, dediler.

Sevaimde ittifakla - edası günündeki kıymet, muteberdir.

Bir kimse, malının zekâtiyle, bir cariye iştira edip, zekât için, o cariyeyi, fakir bir salihe verse, zekât yerine geçer mi? Cevabı: Geçer.

Zekât, helâl mala terettüp eder. Nisap, haram olur da, onun sahibi var ise sahibine verilmesi ve sahibi olmadığına göre, tasadduk olunması, vâciptir. 
Helâl mala, haram mal karıştırıp, temyiz olunamaz ise, cümlesinin zekâtı verilir. 
Zekât zimmete değil, ayne teallûk ettiği için,  vücuptan sonra (yâni, havelân tahakkuk ettikten sonra), nisabın helâkiyle sakit olur.
Nisap eğer havlden sonra istihlâk edilmiş ise, zekât teaddinin mevcudiyetine mebni tazmin olunur. 
Havelân husulünden sonra, nisabın ikraz ve iâre yoluyla telef olması helâk, ve saimeyi yemsiz ve susuz bırakarak nisap telef olmuş ise, istihlâktir. 
— 523 —

Vücubün tahakkukundan sonra, vâcibin düşmesi için çare aramak - icmâ ile - mekruhtur.

İmam ebû Yûsuf, zekâtın vücubünün def'i için çare bulmağı câiz görmüş ve İmam Muhammed, onu da mekrûh saymıştır. 

Saime olan hayvanatını, sene tamamından bir gün evvel - zekâtın vücubünden firar için - satmak, İmam Muhammede göre mekruh, ve İmam ebû Yûsufa göre, gayr-i mekruhtur.Nafaka için satmak - icma ile - mekruh değildir.

Sene ortasında, nisabı birine hibe edip, mal hibe edilen kimse yanında iken, sene tamam olduktan sonra, kaza veya rızâ ile, hibe edene rücû etmek, zekâtın - vâcip olmadan - iskatı için olan çarelerdendir ki, hiç birine zekât lâzım olmaz.

Nitekim, sevâim bahsinde dahi zikrolunmuş ve fıkıh bilmecelerinden kitab-uz-zekâtın, ilk meselesi bu olmuştur. 
Zekât, fakirler hakkı ise de, cebren alınamaz.  Ve niyyet olmadığı için, meyyitin terekesinden dahi, ahz edilemez. Meğer ki, kendisi, onu vasiyyet etmiş ola.  O takdirde, malının sülüsünden alınır. Verese izin verirse, malının mecmuundan dahi alınabilir.
Zekâtın masrifi,  ki verilecek yeri demektir. (Tevbe: 60) kavl-i kerîminde, tâdât buyrulan sınıflar: Fakir sınıfı, miskin sınıfı, köle sınıfı, borçlu sınıfı, Allah yolunda olan sınıf, yolcular sınıfı, memur sınıfı.

Bunların icmali: Zekâtın kendilerine sarf ve itâsı, şer'an sahih olan müslimden ibarettir. Gerek erkek, gerek kadın veya mümeyyiz sabî olsun.

Müslimlerin zenginlerine farz olan zekât, müslimlerin gayriye verilemediği gibi, müsliminin dahi, her sınıfına değil, ancak zikrolunan, fukara sınıflarına verilir.

— 524 —
Âyetin nazmında, bir de müellefe-i kulûp sınıfı mezkûr ise de, onlara zekâtın itası hususu, aleyhisselâm efendimiz hazretlerinin, son emirde, Hazret-i Muaz bin Cebele (radiyallahu teâlâ anhu) verdikleri talimatı seniyyede "onu zenginlerinden al ve fakirlerine ver" hadis-i şerifleriyle, mensuh olmuştur. 
Fakir: Nisaba baliğ mala ve onun kıymetine malik olmayan, kimsedir. Velev ki, sıhhati yerinde ve kendisi kazanç sahibi olsun. 

O miktar mala malik ise de, sahip olduğu mal, kendi hacetini karşılayacak derecede değil ise, o dahi fakirdir.

Birinin üzerinde, müeccel alacağı olan kimse, nafakaya muhtaç oldukta, alacağının vâdesi gelinceye kadar, kendisine kifayet edecek miktar, zekât almak câiz olur.

Alacağı eğer, gayr-i müeccel ise, borçlunun sıkıntıda olup olmadığına bakılır: Borçlu sıkıntıda olduğuna göre, alacaklının - ihtiyaç halinde -zekât alması - esah akval üzere - câiz olup,  borçlu zengin ve borcunu mukir bulunduğuna göre, alacaklıya zekât almak, helâl olamaz.

Miskin: Hiç bir şeyi olmayandır ki, zavallı tâbir olunan, fakirdir

Mükâtip: Kendisini kölelikten kurtarmak ve hürriyetini satın almak için, efendisiyle belli bir bedel üzerine, sözleşen köledir. 
Medyun: Borcundan, fazla nisaba ve onun kıymetine sahip olmayan, borçludur. 
Allah yolunda olan: Gazâ, yahut hac için, çıkıp ta, nafakasının tükenmesi ve bineğinin helâki sebebiyle, yolda kalmış olandır. 
İbn-i sebil: Yolcu demek ise de,  murad memleketinde mâlı olsa da,
— 525 —
yanında bulunmadığı için muhtaç kalan yolcudur. Eğer vatanına ulaştıracak kâfi şeyi var ise, ona zekât verilmez. 
Âmil: Zekât tahsiline memur olandır. Haşimî olmamak şartiyle, onun dahi, kendine ve maiyyetine, işleri ve gidip gelmeleri müddetinde - orta had ile - idarelerine kifayet edecek miktarda, mevcut zekât emsalinden, hakkı olur.  Gani dahi olsa, zenginliği almasına mâni değildir. Çünkü nefsini bu iş için, fariğ kılmıştır, kifayete muhtaçtır.

Zekât verecek kimse, zikrolunan sekiz sınıftan, her birine verebileceği gibi, hepsi mevcut iken, onlardan yalnız bir sınıfa dahi verebilir.

Zekât, müslimlerin zenginlerinden alınıp, fakirlerine verilir olduğundan, müslim olmayanlar, onunla mükellef olmadıkları gibi, ona masrif dahi olamazlar. Gayr-i müslime verilen zekât, sahih değildir. 

Zekât, zengin olan müslime dahi verilmez. Zengin: Nisaba malik olandır. Asıl havayicinden fazla olan nisaba ve yahut - hangi maldan olursa olsun - kıymeti nisaba müsavi şeye malik olana, zekât verilemez.

Zengin bir kimsenin, henüz baliğ olmamış olan çocuğuna dahi, zekât vermek sahih olamaz. Gerek babasının idaresi altında olsun, gerek olmasın. - Çünkü, babasının zenginliği ile, o çocuk, zengin sayılır. Büyük çocuk, öyle değildir.

Evli olan kızı hakkında, ihtilâf vardır. Esah olan, ona vermenin cevazıdır.

Zengin olan kadının çocuğu, babası ölmüş dahi olsa, ve validesi yanında bile bulunsa, zengin değildir. Ona zekât verilir.Zenginin, fakir olan zevcesine dahi, zekât verilir.

Benî Haşim, ganaim hissesinden istiğnaları cihetiyle, emvalin kirleri demek olan zekâtı,  almaktan siyanet olundular.  Hadis-i şerifte "Sadaka almak bize helâl değildir." buyuruldu.
— 526 —

"Kavmin âzâtlıları kendilerinden saydır." hadîs-i şerifi, beni Hâşimin âzatlılarını dahi, onlara ilhak etmiştir.

Zekâtı, müzekki kendi usul ve furuuna,  ve zevcesine dahi vermek sahih olamaz. 
Zekâtı, müzekki kendi memlûküne ve mükâtibine ve kısmen âzat olan köle veya cariyesine, vermek câiz olmaz. 
Arayarak, masrif zanniyle zekât verdiği kimse, yanlış çıksa, zekât - hakkullah - olup, onda da muteber olan - vüsu ve kudret - olduğu, ve müzekki dahi kendi - vüsunda - olanı yapmış bulunduğu için, câiz ve kâfi olur. Meğer ki, o kimse kendi kölesi veya mükâtip kulu, zuhur etmiş ola. 

Zekâtı, efdal olan - kendi ve furuundan gayri - en yakın

— 527 —
akrabaya,  sonra komşulara ve daha sonra sanattaşa, ve mahalle ve beldesinden olan, masrife, sarf ve itâ eylemektir.

Zekâtta muteber olan, malın bulunduğu mekânın fakirleri ve sadaka-i fıtırda muteber olan, edâ edildiği yerin fakirleri ve vasiyyette muteber olan, vasiyyet edildiği yerin fakirleridir.

Sene tamam olduktan sonra, zekât malını, kendi yakınının, yahut daha muhtaç olanın ve yahut daha mütteki bulunanın, yahut talim ile müslimlere daha menfaatli olanın gayrisi için, diğer beldeye - velev sefer mesafesi dûnunda bulunsun - gönderilmek, tahrîmen mekruh olur.

Harp diyarından, dâr-ı İslâma zekâtı nakletmek, orada masrifi mevcut olmak takdirinde dahi, mekruh olmaz.

Fakirin ihtiyacını temin ederek, kendisini dilenmekten iğnâ eylemek, mendup olup, lâyık olan, her fakirin ihtiyacı cihetinden, halin muktezasına, nazar olunmaktır.

Zekâtı, müteaddit fakirlere azar azar vermekten ise, bir fakire toptan verip, onun ihtiyacını defetmek evlâdır. 

Bir fakiri, zekât ile zengin kılmak, yâni kendisine borcundan ve havayicinden fazla olarak, nisap kalacak derecede, şey vermek mekruhtur.

Nisabdan fazla ve borcunu Ödeyecek kadar şey verilmesi mekruh değildir.

(Kitabın sonunda, Feyziyye fetvalarından alınan, dördüncü fetvaya bakınız.)

Zekâtı, mesacidin bina ve tamirine sarf etmek sahih olmadığı gibi,  meyyitin cihazına ve borcunu ödemeğe ve âzat edilecek kölenin, bedeline sarf eylemek dahi, sahih olmaz. 
— 528 —

FIKIH BİLMECELERİMİZDEN:

Mesele: İmam ebû Hanîfe hazretlerine göre, zengin olmakla zekât alması helâl olmayan, ve İmam Muhammed Hazretlerine göre, fakir olmakla, zekât alması helâl olan kimse kimdir?

Cevabı: Akarı olup ta, kirasından nisaba malik olmayandır. Akarın kıymeti cihetiyle, zengin sayılsa da, aldığı kira, idaresine kâfi olmadığı surette, zekât ve sadaka almakta, İmam Muhammed reyince, o kimseye beis yoktur.

Mesele: Hangi on kişidir, onlar ki, asıl havayiçten, dışında, yıllanmış on bin dirhem (biner dirhem) gümüşe malik oldukları halde, onlara zekât terettüp etmiş olmaya?

Cevabı: Bin dirhem gümüş istikraz etmiş, bir kimseye kefil bulunan, kişilerdir ki, malik oldukları mal, - kefalet sebebiyle - borçtan hâlî değil demektir. Çünkü, bir borç için, başka başka kefiller bulunmak suretinde, alacaklı - onlardan hangisine isterse, müracaat edebilir.

FETVA KİTAPLARINDAN:

1- Borçlu olan bir kimsenin malı olup, borcundan ziyadesi, nisababaliğ oldukta, o kimse üzerine zekât vacip olur mu?

Cevabı: Olur.

2- Zengin olan bir kimsenin, malının zekâtını, zevcesinin başka kocasından olan fakir evlâdına, vermek câiz olur mu?

Cevabı: Olur.

3- Bir kimse zekâtını, karanlıkta müslim zanniyle, bir Yahudiye verse ve bu sonradan anlaşılsa, verilen zekâtın iadesi lâzım olur mu?

Cevabı: Olmaz, kifayet eder.

4- Fakir olan bir kimsenin, ahz ve kabzı müdrik olan ve fakat küçük bulunan fakir oğluna, zekât verilmek caiz olur mu?

Cevabı: Olur.

5- Babası olmayan ve kendisi ahz ve kabzı müdrik bulunan küçük ve fakir olana, zekât vermek câiz olur mu?

Cevabı: Olur.

6- Bir kimse, elbise yaptırmasa işinden ayrılması muhakkak bulunan hizmetçisine, yaptırdığı elbiseyi zekâta karşılık tutsa, zekât yerine geçer mi?

Cevabı: Geçmez.

7- İlim taliplerinden olmayıp,  aslî havayicinden fazla, nisap miktarında mala sahip olan kimseye, zekât almak helâl olur mu?
— 529 —

Cevabı: Olmaz.

8- Bir kimse malının zekâtını, fakir olan kardeşine, vermek câiz olur mu?

Cevabı: Olur.

9- Bir kimse malının zekâtını, baba annesine vermek câiz olur mu?

Cevabı: Olmaz.

10 - Bir kimse malının zekâtını, - iddeti munkaziyye olmayan - boşanmış zevcesine vermek, câiz olur mu?

Cevabı: Olmaz.

11 - Bir kimse zekât nisabından ziyade olan, bir miktar parayı, alacaklısına vererek, bu suretle borcunu ödese, beis var mı?

Cevabı: Yoktur.

12- Bir kimse, kölesini zekât niyyetiyle azat eylese, zekâtına mahsup olur mu?

Cevabı: Mahsup olmaz.

13- Nisaba malik olan bir kimse, malik olduğu malın üzerine, sene devr etmeden, bir sene veya daha ziyadesi için zekâtı takdim ve tâcil etmek, câiz olur mu?

Cevabı: Olur.

14 - Bir kimse, hadîs fıkıh ve âdaptan kıymeti nisaba baliğ ve bâzısı aynî olmak üzere ticaret kasdi olmayarak elinde kitabı bulunsa o kitaplar için, zekât vermek caiz olur mu?

Cevabı: Olmaz.

15- Bu surette, o kimse hıfz ve tedris için kitaba ve tashih için mükerrer nushaya malik olacak, kendisine zekât almak helâl olur mu?

Cevabı: Olur.

16- Bir kimse malının zekâtını, oğlunun fakir olan zevcesine vermek câiz olur mu?

Cevabı: Olur.

17 - Bir kimse malının zekâtını, anasının anasına vermek câiz olur mu?

Cevabı: Olmaz.

18 - Bir kimse aslî havayicinden ziyade olarak, on miskal altın bileziğe malik olup, ondan başka altın gümüşten bir şeye malik olmasa, o kadar altın için, kendisine zekât vermek vacip olur mu? Cevabı: Olmaz.

19 - Bir kimse, zengin kocanın fakir zevcesine zekât vermek câiz olur mu?

Cevabı: Olur.

— 530 —

20- Bir kimse malının zekâtı olan, parayı fakir zanniyle, zengin olduğu anlaşılan birisine verse, verdiğini geri alabilir mi?

Cevabı: Alamaz.

21- Bir kimse malının zekâtını, Zeyde vermek üzere Bekire verse, ve o dahi, dediğini yapsa, sonradan nâdim olan o kimse, verdiğini Bekire tazmin ettirebilir mi?

Cevabı: Ettiremez.

22- Ağnam resmini toplamağa memur olana, verdiği ağnam resmini, zekât niyyetiyle veren kimsenin, verdiği koyunlar veya nakit, zekâta geçer mi?

Cevabı: Geçer.

23- Örfi tekâlifi toplamağa memur olan kimseye, bir kimsenin bunam ile verdiği parayı, zekât niyyetiyle verince, zekât yerine geçer mi?

Cevabı: Geçer.

24- Bir tâcirin, ödediği gümrük resmini, zekât niyyetiyle verince zekât yerine geçer mi?

Cevabı: Geçer.

- HAYRİYE-İ NÂBÎ'DEN -

Zimmetinde koma bir habbe zekât Verki ola mâeyi hayr ve berekât Hakkıdır Hazret-i Hakkın ol mal Sen dahi etme edâda ihmâl Çünkü etmiş seni Hak, ehli nisap Sen de et tezkiye-i mala şitâp Fukarâ hakkıdır imsâk etme Pâk iken malını nâpâk etme Emri Hak üzre sen ettikçe edâ Bîrine on verir onun Mevlâ Vermez isen berekâtı kalmaz Nimetin sende sebâtı kalmaz Bî zekât obuadadır mal telef Nâibâte olur elbette hedef Tohumdur mâle, zekâtı meşrû Ki olur hâki kabule mezrû Tohumu pâşîdenin az'âfı biter İki âlemde sana dâhi yeter Eyleyen fakr ve gınâyı tekvin Etmiş onu fukaraya tâyin Seni iğnâ eden Allahu kadir Eylemiş onu da hikmetle fakîr Eyleme ketm-i hukuku fukarâ

Senesi geldiği dem eyle edâ İstemekten niceler şerm eyler Müstehakkin ara bul sen gönder Sadakatiyle kıl itmâm-ı zekât Fer'idir asl-ı zekâtın sadakat Fazlına yok sadakatin gâyet Çok, bu mânâyı müeyyet âyet Agniyâ âyînesidir fukarâ Zıddi'yle münkeşif olur eşyâ Def â kaadir mi olurdun takdir Seni onun yerine etse fakîr Fakr sız, hüsn-ü ginâdır zâyi' Böyle vazı eylemiş onu sâni Fakr dır, bâis-i şükrü nîmet Fakr dır zîver-i hüsn-ü devlet Fukaraya nazar-î merhamet et Unf ile etme, suhan-î mekremet et Devlet ve nimetine âlettir Sana haktan o da bir nimettir. Ne saâd bu. izzet devlet Ki yüzünden güle, ehli hâcet Ona şükr et ki, onun yerine sen Olmuş olsan, ne gelirdi elden

— 531 —

KİTAB-UL-HAC(HAC)

(Hac ibâdeti) ömürde bir defa olmak hasebiyle, herkesin bilmediği, bir ibâdettir. Onu, hülâsa olarak bilmek için, önce bu husustaki tâbirleri ve İstılâhları beyân edecek. Mesâil ve vesâilin beyânından sonra da hac fiillerini, terkip edeceğiz.

HAC VEUMRE:

Malûm olsun ki, bir hac, bir de umre vardır. Bunların ikisi de, ehli İslâmın kıblesi olan, Kâbe-i Mükerremeyi, ve onun civarında bulunan müşerref yerleri, ziyaretten ibarettir.

(Ziyâret): Görmeğe varmak ise de, burada maksat, ihram üzere tavaf ve sâyden ibaret olan, (Fiili mahsus) tur.

O (fiili mahsus), belli vakitte olur ve vakfeyi dahi, hâvi bulunur ise, (HAC), ve vakti mahsusa tâbi olmayarak, yalnız tavaf ve sâyden ibaret olursa, (umre) adını alır. 
Bunların evvelkisine (Hacc-ı ekber) ve ikincisine (Hacc-ı asgar) dahi denir. 
— 532 —

Hacc-ı ekberin, Cuma gününe mahsus olması, vârit değildir. Cumaya müsadif olan arefe gününün, sevabının ziyâdeliği, "Günlerin en efdali arefeye tesadüf eden cuma günüdür. Bu yetmiş hacdan daha efdaldir." hadis-i şerifiyle mübeyyendir. Nitekim, eyyam (Günler) bölümünde ayrıca anlatılacaktır.

Hem hac ve hem umre etmelidir ki, hadis-i şerifte: "Hac ettiğiniz vakit, umre ve umre ettiğiniz vakit, hac dahi ederek onlardan birine, diğerini tâbi kılınız ki, hac ile umre arasında vâki olan mütâbaat, demirci ocağının, demir kirini giderdiği gibi, fakr ve zünubü giderir..."buyurulmuştur.

Haccın vaktine  (Mevsim), fillerine (Menâsik) tâbir olunur. 

(Mevsim) âtîde mezkûr, hac aylarının, son on gününden ve (menâsik), tavaf, saiy ve vukuf fiillerinden ve bunların mütemmimatından ibârettir.

Hac etmemiş kimseye - ki, (Sarûr) denilir - şartlarının tahkikinde hac etmek - kendi niyyeti üzere - farzdır.

Haccı tekrar edenin, ikinci ve üçüncü ve... , haccı, nafile ve tetavvûdur. Nezir ile, vâcip dahi olur. umre sünnettir.

Hac edene, Hâcc cem'ine de (Huccac) denir. Beyti muazzama, (Mahcûc) tâbir olunur.

Umre etmeğe (İtimar) ve edene (Mûtemir) denir. (Âmir) dahi, mûtemir mânâsınadır. Cemî, ummar olur. Haccın ekseri, hem de ummardır.

EŞHÛRİ HAC: (HAC AYLARI)

Eşhûri hac, hac ayları demektir ki Şevval, Zilkaade ve Zilhiccedir. Hac fiillerine, Şevvalden evvel başlanmaz. Hattâ hac için, ilk tavafı takip edecek olan sâiy, ancak eşhuru hacta câiz olur. (Afâkî) olan için, ilk tavaf eşhûri haccın dışında dahi, mesnûn olur.

— 533 —

MEKRİ VE ÂFÂKİ:

Hüccac ve Ummarın Mekkîsi ve Afâkîsi olur. Mekke-i Mükerreme ve civarı sekenesinden olanına (Mekkî) ve bizim gibi, hariçten olanına (Afâkî) tâbir olunur.

HACC-I KIRAN, HACC-I TEMETTU, HACC-I İFRAD

Haccın fasılasız umre ile birleşmesine (Hacc-ı kıran) ve fasılalı içtimaına,  (Hacc-ı temettu) ve umresiz olanına (Hacc-ı îfrad) tâbir olunup, işleyenlerine İsm-i fail sigasiyle: (Karin), (Mütemettî), (Müfred) denir.

Mekkîler - ekseriyetle - (Müfred) ve afâkiler (Mütemetti) bulunur. (Karin) olanları da olur. Ciddeden doğruca, Arafata çıkan - deniz yolcuları - gibi, (Müfred bil-hac) afâkîler ve mütemetti, yahut karin mekkîler dahi, bulunur.

İhramlı olarak edilen tavaf ve saiy fiilleriyle, her ne vakit olsa, bir umre hâsıl olur. Hac etmek için, vaktinde intizar olunur.

İHRAM, TIRAŞ, TAKSİR:

(İhram): Niyyet ve telbiyeden ibârettir ki, haccı yahut umreyi ve kırana göre, her ikisini niyyet ederek, ihrama dahil olmaktır.İhram, haccın sıhhatinin, şartıdır. (İhram) edene (Muhrim) tâbir olunur.

Ondan evvel kendisine, helâl olan (sayd ve nisâ) gibi şeyler haram olmak üzere, dikişli ve (yapışıklı) libaslardan soyunup, kefenli meyyit gibi, ve fakat baş ve ayaklarının üzeri, açık olarak örtü içinde, bulunur. Bedenini tanzif ile pasl edilir, yahut abdest alınıp,  hamam hâli gibi, bir
— 534 —

peştemal ve bir omuz havlusu tutulunur, ve iki rekât namaz kılınır ve telbiye edilir.

Peştemal tarzında, belden aşağı olanına (İnzar) ve omuzdan örtülenine (Rida) tâbir olunur.Bunlar, erkeğe göredir. Kadınlar mestûredir.

İhrama girmek böyle, umre veya Hac fiilerinin hitamında, ihramdan çıkma tıraş veya taksir iledir.

(Hâlk): Saç tıraş etmektir. (Taksir): Saçı kırpıp kısaltmaktır. Bunlar mekânen, hareme ve zamanen yevmi nahre, muhtas olur.Bunlar da, erkeklere göredir.

TELBİYE:

Telbiye, lebbeyk okumaktır ki, sünnet olduğu üzere, ihramlı olarak,

لَبَّيْكَ اَللّٰهُمَّ لَبَّيْكَ لَبَّيْكَ لَا شَرِيكَلَكَ لَبَّيْكَ إِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْكَ لَا شَرِيكَلَكَ

diyerek, sesini yükseltmektir. (Hac fiilerinin terkibine bakınız).

Ref'i savt - ki, ona ihlâl ve (Acce) tâbir olunur - yine erkeklere mahsustur. Nâbi:

«Azm eder göklere mânende-i peyk, Nefes'i gulgulenâk-i lebbeyk»

İhramda olana (Muhrim) denildiği gibi, (haram) dahi denir. Cem'i (Hurum) gelir. "ve entüm hurum" âyetindeki hurum lafzı celili gibi.

Bu mânâda dahi; (Haram) ın zıddı (Helâl) dır ki, ihramda olmayan demektir.

MEVAKİT (MİKATLER):

İhrama girmek için, belli mevziler vardır ki, onların her birine (Mîkat) denir. Cemî (Mevâkît) gelir. Mevâkîti, ihramsız geçmek, cinayettir.  Onlar, şu beş yerdir: Zülhüleyfe, Zâtî irk, Cahfe, Karen, Yalemlem Medîne ehli. Zülhuleyfeden ve Bağdat ve Basra ahalisi, Zâti ırktan
— 535 —

ve Şam ahalisi, Cahfeden ve Ehli Necid, Karenden ve Yemen ahalisi, Yalemlemden, ihrama girerler.

Kızıldenize, bizim gibi, Süveyşten giren huccac, (Râbiğ) hizasında ihram bağlar ki, Şam ahalisinin mîkati olan (Cahfe) yakınındadır.

Zikr olunan mevziler, Haremi beyti muazzamın hududu demek olmakla, Mekke-i Mükerremeye gidenler, bu yerleri ihramsız geçemezler.

Nâbî:

Olicak vâsılı haddi mîkat İki ihramdan aç; iki kanat

KÂBEİ MÜKERREME:

(Kâbe): Mekke-i Mükerreme câmiî şerifi dahilinde - ki. mescidi haram ve haremi şerif tâbir olunur - dört köşe bir âli binadır. 

Kâbe-i Mükerremenin, Hâtimi, Mîzâbı, Bâbı, Hacer-i Esvedi vardır.

Şimâl kenarındaki, iki köşesinin biri (Rükn-i Şâmî) ve diğeri (Rükn-i İrâkî) dir.

Altınoluk tâbir edilen (Kâbenin Mîzâbı), bu iki rüknün arasında ve Hanefî makamı önündedir.

Oluğun musıbbı, yarım daire bir duvar ile, muhat olup, onun muhiti olan yarım duvara (Hatim) ve muhatına (Hicrül-Kâbe) tâbir olunur. Hicr, kucak demektir. O da, Kâbeden madûddur. Orada namaz kılınır. Duâ olunur. Muhîti, Kâbe duvarına bitişik olmayıp, iki taraftan açık bulunduğu için, Beyti muazzamın etrafını, oradan dolaşmak dahi mümkün ise de, (tavâf), hatîmin gerisinden yâni o muhitin arkasından edilir.

Cenup kenarındaki, iki köşenin biri (Rüknü Hacer), yâni Hacer-i esved mahalli ve diğeri (Rüknü Yemânî)dir.

— 536 —

(Bâb-ı Beyt-i Muazzam) Hacer-i esved mahalline yakın ve şarka nâzir olan kenarındadır. Atebe (Eşiği)si, yetişilmiyecek derecede yüksektir.

(Hacer-i Esved) isminden anlaşıldığı üzere, bir siyah taştır ki, tavâf başlangıcının nişânesidir.

Öteden beri, muazzam ve muhterem olup, sıkışıklığın ziyâdeliği ile beraber ziyâretçilerden, tekarrüb edebilenler, onu lems ve takbil ile, tebcil ederler. Sokulamayanlar ise, uzaktan istilâm (selâmlamak) sûretiyle, ona ihtiram eyler oldukları için "Hacer-i esved cennettendir." medîha-i seniyyesine mazhar, mutlu bir taştır. Onun için, esved yerine (Es'ad) vasfiyle dahi, tavsîf olunur.

Nâbi:

Kâbedir mahzen-i esrârı Hûda Zâdehüllâhu teâlâ şerefâ Kürsi-i memleket-i rabbâni Südde-i bârigeh-i rahmânî Hacer-i Esvedîdir senk-i şifa Bûsegâh-ı leb-i mahbub-i Hûda.

TAVÂF VE METAF:

Tavâf: Beyti muazzam etrafını dolaşmaktır ki, Rüknü Hacerden Kâbe kapusu cihetine doğru, sağa gidilmek şartiyle, beyti muazzam sola alınarak Hacer-i esvedden başlayıp, orada son bulmak üzere, yedi devre yapılır.

Her devre, bir şavt tesmiye olunur ki, bir gayeye gelmek demektir. Her yedi şavt, bir tavâftır. (Onun dört şavtı, rükün ve üç şavtı, vâciptir) Her tavâftan sonra, kerahet vakti dışında, iki rekât namaz kılınır. Bu namaz Haccın vâciplerindendir.

Tavâf edene, Taif denir. Kâbe-i Mükerreme çevresinde, tavâfa mahsus olan mahalle de, Matâf tâbir olunur ki, Hâtimin gerisinden dolanan bir yoldur. 
Nâbi:

Bu ne devlet ne saâdet bu ne câh Ki olasın tâifi dergâh-ı ilâh Eyle meydân-i metâf üzre hirâm Cebhen et, ferş-i reh-i rükn-i makam Dili pervâne-i şem-i harem et Tavf-ı dergâh-ı veliyy-i niam et.

— 537 —
Tavf dahi tavâf mânâsınadır. 

Belli vakti olmamak üzere, gece gündüz birçok tavâf edilebilir ki, onlar nafile tavâftır. Ve âfâkiye göre, nafile namazdan efdâldir. Mevsimin gayride, mekkî için, dahi böyledir. Mevsiminde ise mekkîye nafile namaz nafile tavâftan efdâldir.

Tavafta, telbiye edilmeyip, tekbîr ve tehlîl edilir, ve salâvatı şerife okunur.

Hacca bağlı olarak tavâfın üç nevi vardır: Tavâfı Kudum, Tavâfı Ziyaret, Tavâfı Sader.

Tavafı Kudum, Mekke-i Mükerremeye varıldıkta, edilen tavâftır ki, ona Tavafı Tahiyyet ve Tavâfı Lika ve (Ahdi bil-beytin ilk tavâfı) dahi denir. Âfâki için, sünnettir.

Tavafı Ziyaret ki, ona Tavâfı ifaza dahi denir: Arafattan inildikten sonra, edilen tavâftır. Haccın erkânından olan tavâf, işte budur ki her hac edene farzdır. Onun için, bu tavafın bir ismi de, Tavâfı Rükün'dür.

Tavâfı Sader ki, buna Tavafı Vedâ dahi denir: Nahr günü, cimâr remyi ile, nihayet bularak, minâdan Mekke-i Mükerremeye inildiği vakit, edilen tavâftır. Âfaki hakkında bu, vâciptir. Menasik, bununla sona erer.

Sader, avdet mânâsınadır. Huccac, o vakit ihramdan çıkmış ve âfâki olanlar, Kâbeye veda edip, beldelerine dönmek üzere, bulunmuş olurlar. Onun için, mezkûr tavâfın bir ismi de, Tavâfı Veda olmuştur.

Nâbî:

Kâbetullâh dil-i insanı kebîr

Hacer ol kalbe süveydây-ı zâmîr

Ârif-i mertebe-i âb ve kil ol Var dolan dairesin dil bedii ol

Tâ sana zâhir ola nokta-i kâr

Ola gör dâiresinde perkar.

— 538 —

İZTİBÂ, İSTİLÂM VE REMEL:

İztibâ: Tavâfa  başlamadan önceden ridânın bir ucunu  sağ koltuğu altından alarak, sol omuzu üzerine atmaktır. Erkeğe sünnettir.Bu tarz üzere olan muhrime Muztabî denir.

İstilâm: Selâmlamaktır ki, tavafa gerek başlama sırasında, gerek tavâf esnasında, Hacer-i esved önüne gelindikçe, ona istikbal ederek, namaza durur gibi, el kaldırıp, tekbîr ve tehlîl ile, haceri müşarun-ileyhe el koymak ve onu takbil eylemek, ve mümkün olamadığına göre, uzaktan el işareti yapmaktır.Tavâf selâtından sonra, dahi Hacer-i esved istilâm olunur.

Remel, emel vezninde, iztibâ halinde, tavafın ilk üç devresi -adımlar kısaltılmak ve omuzlar silkelenmek veçhile- süratli ve çalımlı icra olunmaktadır.

Aleyhissalâtu vesselâm efendimiz hazret-i ashabı ile birlikte umre ederlerken,  müşrikin, gerek Seyyidül-mürselin efendimizin, gerek ashabı güzînin, usret, cehd ve şiddet içinde olduklarını söyleşerek, -Dâr-un Nedve- önünde saf olup, seyre durmuş bulunduklarından, efendimiz hazretleri, rida-i şerifiyle iztiba edip sağ bazularını açmış ve yürüyüşlerinde, remel ve hervele.  etmişler ve: Bugün kendisini, onlara kuvvetli gösteren kişiye, Hak rahmet etsin." buyurmuşlardır.
Erkekler için, haccın sünnetlerinden olan İztibâ ve Remel her tarafta değil, kendisini saiy takib edecek olan, tavafta yapılır. Nafile tavâfta saiy olmadığı cihetle, iztibâ ve remel olmadığı gibi, vâcib olan, veda tavâfından sonra, dahi, saiy olmadığı cihetle, onda da iztiba ve remel yoktur. Tavâfı kudumda remel icra olunur ise ne âlâ ve illâ, ziyaret tavâfında yapılır. 
— 539 —

SAİY VE MES'Â:

Saiy: Mekke-i Mükerreminin içinde ve mescidi haram dışında (Safâ) ve (Merve) tâbir olunan, basamaklı iki tepe arasında, Safâdan başlayarak Merveye ve Merveden Safâya, yedi kere gidip gelmektir.

Saiy dahi, yedi şavttır. Safâdan Merveye, her gidiş bir şavt olduğu gibi, Merveden Safâya, her geliş dahi, bir şavttır.  Dört Gidiş ve üç Geliş olur. Mebde: Safâ ve Müntehâ: Merve bulunur. Her birinde, Kâbe görününceye kadar,  basamaklara çıkılır.
Saiy, hac ve umrenin vâciplerindendir. Ve her biri için, birerden ziyade değildir. Tavâfı kudumdan sonra, umrenin sa'yi ve tavâfı ziyaretten sonra haccın sâ'yi yapılmış olur. 

Tavâf mahalline Metaf, saiy yerine de Mes'â denilir.

Nâbî:

Sürmedir dîdeye hâk-i mes'â Sâha-i merve tarabgâh-ı safâ

HERVELE:

Her tavâftan sonra, saiy olmadığı gibi, saiyi takip etmeyecek tavâfta ve onun da, üç şavtından sonrasında, remel dahi olmadığı sabık ifâdeden anlaşılmıştır.

Saayin her şavtında, erkek için bir hervele yâni, sürat  vardır ki, Sâfa ve Merve arasında olan, her gidiş gelişte, meyleyn ahdareyn tâbir olunan iki yeşil direk arasında, süratle geçilip, sonra yavaş yürünür.

Bu da, tavâftaki remel gibi, sebebi zâil ve kendi bâkî olan, sünnetlerdendir.

— 540 —

VUKUF:

Ayakta gitmeyip, durmak demek olan Vukuf, menâsik istılahında arefe günü, arafatta bulunmak mânasınadır. Gününe izâfetle, ona Arefe Vukufu dahi denir.

Bir de, Müzdefile vukufu vardır ki, nahr günü sabahı Müzdelife de Meş'ari Haram denilen yerin yakınında bulunmaktadır.Evvelki, haccın rüknü âzamidir. İkincisi, haccın vâciplerindendir.

Arafat: Mekke-i Mükerremenin şarki cenûbisinde, altı saat mesafe dedir.

Müzdelife: Minâ ile Arafat arasındadır. Aralarındaki mesafeler, ikişer saattir. Arafat yolu üzerinde, mekkeden iki saat sonra Minâ ve ondan iki saat sonra, Müzdelife ve ondan iki saat sonra Arafattır.

Nâbi:

Arefe sûret-i meydân-ı nüşûr Rûz-u divân-ı hudâvend-i gafûr

Yazmada afvı maâsîye berât Satr ber satr sufûr-ı Arafat

Şastedir onda olan nâme siyah Olur âzâd esîrân-ı günâh

Muhrimân dâire bende sîmîn Cebel-i rahmet ona fass-ı nîgîn

Cürm ile rahmet eder bey'u şerâ Bâyâ ve müşterîi sûk-u mınâ

REYM-İ CİMAR:

Remy, malûm olduğu üzere, atmaktır. Cimar, cemrenin cemidir.

Kâmus tercemesinde, mübeyyen olduğu üzere, Cemre, ateş parçasına denildiği gibi, ufacık taş mânasına gelir ki, ona Arapçada Hasâ dahi denir. Misbah sahibinin beyanına göre, Cemre ufacık taş kümesi demektir.

Evvelkine göre, Remyi Cimar terkibi, ufacık taşlar atmak mânâsına olup, ikinciye göre cemerata hasayat atmak demektir. Mastar mefulüne muzaf kılınmış olur.

Reym-i cimar, Haccın vâciplerindendir. Eyyamı nahrda, yâni Kurban Bayramı günlerinde, Minâda mevazi-i mahsusasında olur. Birbirinden

— 541 —

birer ok atımı uzakta, üç cemre, yâni ufak taş yığını vardır ki, Cemre-i Ulâ, Cemre-i Vustâ, Cemre-i Akebe tesmiye olunur. Onlar üç gür. taşlanır ve her gün, her birine yedişer taş atılır, ve atılırken "Allâhu Ekber" denir. (Efâli haccın terkibine bakınız.)

"Mânasik, bütün efâl-i enbiyâdır." "Kâr-ı güzîdegân püsendîde-i Hüdadır."

EYYAM:

Eyyâm, malûm olduğu üzere, yevmin cemidir. Murad, Kur'anı Kerimde varid, eyyamı malûmat ve müdûdattan olan günlerdir.

Eyyâmı malûmat, Zilhiccenin onuncu günüdür ki, yevmi terviye ve yevmi arefe ve yevmi nahr, o cümledendir.

Yevmi Terviye, Zilhiccenin sekizinci günüdür ki, huccac o gün Mekke'den Mina'ya çıkarlar. 

Yevmi Arefe, Zilhiccenin dokuzuncu günündür ki, Huccac o gün Arafatta bulunurlar.

Yevmi Nahr, Zilhiccenin onuncu günüdür ki, Nahr yâni kurbanların kesildiği gündür. On birinci ve on ikinci günler dahi, Kurban günü olduğundan, hepsine birden Eyyâmı Nahr ve o zamanlarda, huccac Minâda, mukîm bulunmak itibariyle, Eyyâmı Minâ dahi denir. 

Eyyâm-ı Madûdat "fi eyyâmin mâdûdât", kavl-i kerîmi mucibince, namazlar akabinde tekbirler alınan günlerdir ki, yevmi arefeden itibaren Kurban Bayramının dördüncü, yâni Zilhiccenin on üçüncü gününe kadar olan, beş gündür.

— 542 —

İçlerinde teşrik tekbirleri bulunması hasebiyle bu günlere Eyyam-ı teşrik dahi denir. (Nitekim Kitab-us-salâtın Ahkâmı ideyn faslında anlatıldı.)

Hakikatte (Eyyamı Teşrik): Zilhiccenin on birinci, on ikinci ve on üçüncü günleridir. Nitekim, beyan olunmuştur.

Eyyamın efdâli, Cumaya tesadüf eden, yevmi arefedir. Vukuf arefesi Cuma gününe vâkî olan hac ona müsadif olmayan, yetmiş hactan efdâldir. Nitekim, hac ve umrenin tarifinde, hadîs olarak, geçmiştir.

HEDY:

Hacda kesilen kurbandır. Âfâki olan huccac, seferber bulundukları için, Kurban ile mükellef olmadıklarından Hedy Kurban demek değildir. Hacc-ı kıran veya Hacc-ı temettû edenler, hac ve umre nüsükünü cemetmeğe muvaffak olduklarına teşekküren, kurban kesmek, onlara vâciptir. Hacc-ı îfrad yapanlara ise, müstahaptır. Hedy işte, bu kurbanların ismidir.

Ceza ve keffaret için olan deme yâni kesilecek kurbana dahi, (Hedy) itlâk olunur. Hedy'in zebh mahalli, haremi Mekkedir. Âtide faslı mahsusunda açıklanacaktır.

HİL VE HAREM:

Harem lâfzından, haremi şerif dediğimiz, mescidi harâm mânası anlaşılır ise de, Harem ondan ibaret olmayıp, Hil mukabili olarak dahi, istimal olunur.

Mekke-i Mükerreme ve civarının nebatı kesilmemek ve hayvanatı avlanılmamak üzere, etrafından hudut tâyin buyurulmuş ve nişan edilmiştir. İşte, o hududun dahili Harem ve harici Hil'dir. Bu tâyin edilen hudut, mevakitten başkadır. (Mevakit), ihram hudududur. Onlar, Mekke-i Mükerremeye daha uzaktır. 
— 543 —

Hillin en yakını, garb canibinden, Mekkeye üç dört mil mesafede olanıdır ki, Mekke-i Mükerremeden, umre çıkanlar, ihram için oraya çıktıklarından umre tesmiye olunur. Asıl ismi, ten'imdir. (umre faslına bakınız.)

MEŞAR-İ HARAM:

Müzdelifenin müntehasında, bir yerdir ki, Cebeli Kuzah yakınındadır. Misbah sahibinin beyanına göre, nefsi cebeldir. Mimin fetha ve kesri ile olur. Müzdelife vukufunun, orada olması, efdâldir. Çünki Nebi Aleyhisselâtu vesselâm efendimizin durduğu yerdir.

(Meş'âr), Mahall-i şiâr demektir. Şiâr, alâmet mânâsınadır. O yere Meş'âr denmesi, ibadet yeri olduğuna ve haram diye, tavsifi hürmetine, mebnidir.

FEVAT, FESAD, İHSAR:

Fevat, Haccın fevt edilmesidir ki, arafe vukufunu fevt etmekle olur.

Fesad, Haccın veya umrenin fasid olmasıdır. Haccın fesadı, hali ihramda, arafattan evvel, ve umrenin fesadı, hali ihramda tavâftan evvel, mucamaatledir.

İhsar, hac ve umre erkânından, memnû kalmaktır. Bunlar, ahkâmı ile birlikte,ilerde beyan olunacaktır.

CİNAYET:

Haccın cinayeti, mahzurattan ve memnûattan ibarettir ki, bazısı, ahkâmı ihrama ve bazısı ahkâmı hareme taâllûk eder. Kendi babında tafsilatlı olarak anlatılacaktır.

— 544 —

MESAİL-İ HAC (HAC MESELELERİ)

Hac mesaili: Haccın lûgaten ve şer'an olan mânâsına, sıfatına, sebebine, şartlarına, erkânına, vâciplerine, sünnetine, âdâbına, mahzuratına müteallik olmak üzere; mütenevvidir.

Hac, lûgatte hanın fethi ve kesri ile, kasdi muazzam mânâsına olup,  şeriat dilinde: Mekanı mahsusu, zamanı muayyende, belli efdâl ile, kasd eylemektir.

Mekân-ı mahsûs: Kâbe ve Arafattır.

Zaman-ı mahsus: Ziyaret tavâfı ile arefe vukufu zamanıdır ki, evvelkisi, yevmi nahrın, fecrinin tulûundan başlıyarak umre sonuna kadar olan zamanın eczasından bir cüzü ve ikincisi, yevmi arefenin, zeval vaktinden nahr gününün fecrinin tulûuna kadar olan zamanın eczasından "bir cüzüdür. 

Fiil-i mahsus: Vukuf ve tavâftır.

Haccın sıfatı: Fariza-i muhkeme olmasıdır ki, hac farzı gayr-i mensuhtur. Esteîzu billâhi teâlâ.

﴿ وَلِلّٰهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا ﴾
(Ali İmran 97)
kavl-i kerîmi, ehli istitaat olanlara haccı emretmektedir. Münkiri kâfirdir. 
Hac, farzı ömrî ve fevrîdir ki, muktedir olana, ömründe bir kere haccetmek fevri olarak farzdır. Bu sene mümkün ve yolun emniyetinden kalbler mutmain iken, gelecek seneye tehiri, mübah değildir. 
— 545 —
Haccın sebebi: Beyti muazzamdır. Hiccul-beyt terkibindeki izâfet, sebebiyet delilidir. "Emir tekrar iktiza etmemek" İktizasınca, ibâdattan mütekerrir olanlar, sebeplerinin tekerrürüiledir. Bunda tekrar yoktur. 
Haccı emreden mezkûr âyeti kerîme, dokuzuncu hicret yılında nâzil  olmakla, Hazret-iResûl-ü Ekrem (sallâllâhu teâlâ aleyhi ve sellem) efendimiz o sene Hazret-i ebû Bekir (radiyallâhu teâlâ anhu) a câhiliyye âdetlerinin ilgası ile, halka menasiki tâlim etmek, ve İslâmın emirleri dâiresinde, hac ettirmek üzere, hac emiri kılmışlar ve ertesi sene kendileri dahi, hac farizasını ifâ buyurmuşlardır ki, vedâ haccidir.
Haccın şartları: Vücubünün şartları, edâsının şartları,  sıhhatinin şartları olmak üzere üç nevidir. 
— 546 —

Vücub şartları, sekizdir: İslâm, âkıl, bülûğ, hürriyet, vakit, geçinme kudreti, yol masrafı kudreti ve haccın farziyyetini bilme.

İslâm vücubunun şartı olmakla, küfür halindeki istitaati olan kimseye, hac vâcib olmayıp,  o kimse fakir düşüp müslim olsa, evvelki istitaatinden dolayı, kendisine haccı edâ, vâcip değildir. Müslim bunun aksinedir ki, muktedir iken, hac etmeyerek fakir düşse, haccı edâ vücubü, onun boynunda borç olarak kalır.

Hac ettikten sonra, - Allah korusun - mürted olana, dahi, tövbeden sonra, istitaati olursa bir hac daha etmek, lâzım gelir.

Delilik, bunaklık, çocukluk, vücübe mâni olduğundan mecnun ve mâtûh ve sabî, hac ile mükellif değildir. O hallerde, onlar hac etseler bile, farz vâkî olmaz. İfakat bulduktan ve büluğa girdikten sonra, muktedir olurlar ise, yine hac etmeleri, lâzım gelir.

Hür olmayanlar, bedenî ibâdet ile mükellef olsalar dahi, ibâdetin hac gibi hem de, malî olanı ile mükellef değildir. Efendileriyle birlikte, hac etseler bile, ettikleri hac, farz vâki olmamakla azad olduktan sonra istitaat husulünde yine hac etmek, lâzım gelir.

Vakit ki, vukuf ve tavâf vaktidir. Vücubün şartı olduğundan, onu müdrik olmayana, hac vâcib olmaz.

Vakitten, kendisinde hac ifâ edilebilen zaman, kasd olunur ki, o da, âfakiye göre, beldelerin ihtilâfı ile muhtelif olur. 
Geçinme kudreti: Yol azığına iktidar demektir ki orta halde yâni israf ve cimrilik etmeyerek mutadı olan maişetine ve sıhhatını koruyabileceği, nafakaya iktidardır. 
— 547 —
Yol masrafı kudreti; Bineğini tedarike iktidar demektir ki, ya yalnız başına, veya ortak  olarak bir binek  satın almak, veya kiralamak  kudretine mâlik olmaktır. 

Bunlardan, yol azığına kudreti olmak hem mekkî ve hem âfâki hakkında, ve (binek tedarikine kudreti bulunmak), yalnız âfâkî olanlarda, şarttır.

Mekke içinde veya civarında bulunanlar, meşakkatsiz yürümek, kendilerine mümkün oldukça, -Cumaya gidiş gibi- yürüyerek hac etmek, lâzım gelir. Ve illâ, binek tedariki onlara dahi, şart olur.

Vücubün tahakkuku için, zâd ve rahileye, iktidarda istitaati maliyesinin, kendi nafakasından ve avdetine kadar,  iyali  nafakasından ve mesken veya onun tamiri parası ve ev eşyası ve sanat, hirfet edevatı, ve -var ise- borcunun ödenmesi gibi, kendisine lâbüd bulunan şeylerden fazla olması şarttır.

Ev eşyasından, ondan müstağni olanının bir takımını, hac etmek için, satmak, ona vâcip olmaz. Ve keza, nezdinde olan para ile mesken veya

— 548 —

hizmet cariyesi iştira edecek olsa, ondan sonrası, hacca kâfi olmaz derecede olanına dahi, hac vâcib olmaz.

Sekizinci şart olan haccın farziyyetine ilim: Harb diyarında müslim olup da, islâm şeriatini bilmiyene göredir. Dâr-ı İslâmda bulunmak, hacca vesair farzlara vâkıf ve âlim olmak, demektir. Ve bunda, islâm üzere neşet etmiş olup olmamak, müsavidir. 
Edâ vücubü şartları, beştir: Göz ve beden selâmeti, mâniin zevali, yolun emniyeti, iddetin yokluğu, mahreminin vücudü.  Görme ve beden sağlamlığı, edâ vücubü şartlarından olduğundan zâd ve rahileye kaadir ve hür ve mükellef bulunan âmâya, hac edası vâcip olmadığı gibi, marîz veya mukîd, yahut meflûç, olana, dahi, vâcib olmaz. (Mukîd), kötürüm ve (meflûç) inmelidir.

Mâniin zevali: Mahbusiyyet gibi hissî mâniin zevalidir.

Yolun emniyyetine itibâr: Berren ve bahren, selâmetin galip bulunmasıdır. Selâmet gâlip ise, hacca gitmek vâcip, tehlike gâlip ise, vâcip değildir.

İddetin yokluğa İddetin adem-i kıyamı demektir ki, mutallâka veya zevci müteveffa olan kadın hakkındadır. Gerek bâyin, gerek ric'î talâk ile muallâkta olup veyahut zevci vefat edip de, henüz iddet içinde bulunan kadına, haccın edası vâcip değildir. 
Mahremin vücudu: Mahremin bulunması demektir ki, bu dahi, kadın hakkındadır. Hacca giden kadın, arada sefer mesafesi bulunduğuna göre, gerek genç, gerek ihtiyar olsun zevci veya mahremi beraber bulunmak şarttır.  (Zevç veya mahrem olmadıkça, kadın için istitaat, sabit olmuş olmaz.
— 549 —
Zevc hakkı, feraizde zâhir olamamakla, bu babta zevcin izni şart değildir. 

Kadının mahremi: Babası, dayısı, amcası, kardeşi, damadı, sütoğlu; gibi nesebî; sıhrî, ridâî olan karabet sebebiyle, nikâhı -ebediyyen- kendisine haram olan erkektir. Kadının kölesi, kaynı ve eniştesi, mahremi değildir.Kadının zevci beraber olursa, başkaca mahreme hacet olmaz.

Mahremine hür ve müslim olması şart değil, emniyetli olması şarttır. Mecusî olan mahremi, eğer münakahanın mübahiyyetine mutekid ise kadın onunla müsaferet edemez.

Mahremin mükellef olması, yâni sabî, bunak, deli olmaması dahi, lâzımdır. Murahik bâliğ gibidir.

Hac yolunda, mahremin zâd rahilesi, kadına aittir. Sıhhat şartlan; dörttür: İhram, zaman, mekân, islâm. 
Haccın rükmü: İki şeydir. Biri ziyaret tavâfı ve diğeri arefe vukufudur. 
— 550 —

HACCIN VÂCİPLER:

Haccın vâcipleri - ki, terkine dem terettüp eden fiilleri demektir -saiy, vukuf-u cemi, remyi cimar, tiraş yahut taksîr, sader tavâfı gibi şeylerdir.  Bunlar:
1 - İhrama, mikattan girmek. 
2 - Arafatta, vukufu gurube değin temdid etmek. 

3 - Nahr günü, fecrinin tulûndan sonra ve güneşin doğmasından evvel Müzdelifede vukuf etmek.

4 - Remyi cimar eylemek.

5 - Kaarin yahut mütemetti kurban kesmek. 

6 - Tıraş veya taksir etmek.

7 - Onu, dahili hareme, ve eyyamı nahre tahsis eylemek.

8 - Remyi cimari, ondan evvel yapmak.

9 - Kurban kesmeği, remyi cimar ile tıraş veya taksir arasında yapmak. 

10 - Ziyaret tavafını, eyyamı nahrda îfa etmek.

11 - Saay etmek ve onu eşhürü hacda icra eylemek. 
12 - Saayi, muteber bir tavaftan sonra yapmak. 

13 - Özrü olmayana göre, saayi yürüyerek yapmak.

14 - Saaye, Safâdan başlamak. 
— 551 —
15 - Âfakî olanlar, tavafı vedaı icra etmek. 

16 - Beyti muazzamı, her tavafta "Hacer-i esvedden" başlamak.

17 -Hacer-i esvedi, istikbal itibariyle sağa doğru giderek, yâni Kâbeyi, sola alarak tavaf etmek.

18 - Özrü olmayan, tavafı yürüyerek etmek. 
19 - Tavafta temiz bulunmak. 
20 - Tavafta, mesturül-avre olmak. 

21 - Tavafı hatîmin gerisinden etmek.

22 - Tavafın tamamından sonra, iki rekât namaz kılmak.

23 - Ziyaret tavafının, son üç şavtını dahi yapmak.

24 - İhramın mahzuratını, terk etmek. 
— 552 —

HACCIN SÜNNETLERİ:

Haccın sünnetleri: Tavafı kudum, remel, hervele, eyyamı nahr geceleri Minâda gecelemek, üç cemre arasındaki tertibe riyaet gibi, şeylerdir: Sayılacak olursa:

1 - İhrama girerken yıkanmak, yahut abdest almak. 
2 - İki rekât namaz kılmak. 
3 - Beyaz bir ridâ ile, beyaz bir izar tutunmak. 
4 - Güzel koku sürünmek. 
5 - İhram bağlanmış olduktan sonra, vasat derecede sesini yükselterek, bol bol telbiye ve salâvatı şerife etmek. 

6 - Telbiyeyi her başlayışta, üç kere etmek.

7 -Resûl-ü Ekrem sallâllâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerine, salâvatı şerife getirmek.

8 -Cenâb-ı Hakka duâ etmek. 

9 -Mekke-i mükerremeye duhul için, yıkanmak.

10 -Mekke-i mükerremeye gündüzleyin -muallâ- cihetinden dahil olmak. 
11 - Beyti mükerremi müşahedede, dilediği duâyı etmek. 

12 - Beyti muazzam pişgâhında tekbîr ve tehlîl eylemek.

— 553 —
13- Eşhürü hac olmasa bile, âfâkî olan kimse, tavafı kudumu etmek. 

14 - Tavafta erkekler, iztiba eylemek.

15 - Saayi takib edecek olan tavafın, ilk üç şavtında erkek kısmı, remel etmek.

16- Saay ederken, iki meyl-i ahdar arasında, erkekler hervele etmek,

17- Saayin, hervele mevziinden, -mâdâsında- yavaş yavaş yürümek.

18 - Tavafı çok etmek. 
19 - Zilhiccenin yedinci günü, öğle namazından sonra, Mekkede hutbe okunmak. 

20- Zilhiccenin sekizinci günü güneş doğduktan sonra, Mekkeden Minâya çıkmak.

21 - O gece Minâda kalmak.

22 - Zilhiccenin dokuzuncu günü, güneş doğmasından sonra, Minâdan arafata çıkmak. 
23- Gerek arafedeki cemi takdimde, gerek Müzdelifedeki cemi tehirde  tadarrû ve huşûa ve göz yaşları dökerek, ağlamağa çalışmak, kendisi, ana babası ve din kardeşleri için, her iki dünya umuruna dair, dilediği duâyı etmek.

24 - Güneş battıktan sonra, ağır ağır arafattan inmek.

25 - Müzdelifeye inildiği vakit, gelen geçenlere, genişlik olmak için, batnı vadiden yüksekçe, cebeli kuzah kurbuna konmak. (Meşarı haram unvanına bakınız).

26- Bayram gecesi, orada kalmak.

— 554 —
27- Bayram sabahı Minâya inip, eyyamı nahrda bütün yükleri ve ağırlıkları ile, Minâda kalmak. 

28- Remyi cimar için duruldukta, Minâyı sağa ve Mekke-i Mükerremeyi sola alarak durmak.

29- Cemre-i akabeye remyide, her vakit râkip, ve mescidi hayf kurbundaki cemre-i ûlâda ve keza cemre-i vustada, yaya bulunmak.

30- Cemre-i akebe remy ederken, batnı vadîde bulunup, cemreleri aşağıdan yukarı atmak. 

31- Remyi, ilk günü güneşin doğması ile zevali arasında ve diğer günler zeval ile gurub arasında olmak.

32- Yevmi nahrda dahi, bir hutbe edilip, onda menasikin geri kalanı beyan olunmak. 
33- Minâdan Mekkeye nüzulü tâcil etmek isteyen kimse, Zilhiccenin, on ikinci günü, şemsin gurubundan evvel çıkmak. 
34- Minâdan Mekkeye gelirken, Muhassab  tabir olunan düzlüğe, bir müddetçik inmek.

35-Mekke-i mükerremeye gelinip, sader tavafının icrasından ve tavaf namazından sonra, zemzem suyundan çokça içmek.

36- Zemzem suyunu içerken, beyti muazzama karşı, durup ona bakmak.

37- Zemzem suyunu, hem içmek, hem dökünmek. 
— 555 —

38- Mültezemi iltizam etmek, yâni Hacer-i esved ile bâbı Kâbe meyânı olan mevzie göğsünü ve yüzünü koymak.

39 - Kâbe örtüsüne yapışıp, dilediği duâyı etmek.

40 - Beyti şerîf dahilinde -kimseyi incitmiyerek girmek mümkün olursa -edeb ve tâzim ile girip, iki rekât namaz kılmak. 
Haccın âdâbı: Borcunu ödeyip ve günahlarına tövbe  ve taksir ettiği ibadetlerini kazâ ederek halâl malla gitmek  ve yolda kimse ile, cidâl ve şikak etmemektir.
Kitab-us-salâtta zikr olunduğu üzere, hayır işlerinde istihareye hacet olmayıp, bu babta edilecek istihare, fiilin kendine değil, vaktin tayyine mahmul olur. 

Haccın mahzurları: - ki, ihramın memnûatı demektir - iki nevidir Bir nevi, haccın kendi nefsinde işliyeceği ve diğer nevi, başkaları hakkında yapacağıdır.

Evvelkisi: Nikâhlısiyle buluşmak, tıraş olmak, tırnak kesmek, güzel kokular sürünmek, dikişli libas giymek, başında serpuşu bulunmak gibi muhrime câiz olmayan şeylerdir.

İkincisi: Ava, ya mübaşeret veya işaret, yahut delâlet sûretiyle taarruz etmek ve harem ağaçlarını kesmektir.

Mekke haremine âit olan, bu yasak sırf, hac ve ihrama mahsûs da değildir. Nitekim, cinayet faslında açıklanacaktır.

Haccın mekruhları, haccın terkibi efali faslında, sırası geldikçe zikr olunacaktır.

— 556 —

FEZAİLİ HAC

(HACCIN FAZİLETLERİ)

Kitab-ı Kerimde "Allah için haccetmek insanlar üzerine bir borçtur." (Ali İmran: 97) ve "İnsanları hacca çağır, onlar yürüyerek veya uzak yollardan gelen bineklere binerek sana gelirler." (Hacc: 27) buyrulduğu gibi, hadis-i şerifte dahi"İslâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allahtan başka tanrı olmadığına ve Muhammed (S.A.V.) in Allahın resûlü olduğuna inanmak, Namazı kılmak, Zekâtı vermek, Hac etmek ve Ramazan orucunu tutmaktır." "Bilmez misiniz ki; İslâm kendinden öncesini, hicret kendinden öncesini, Hac dahi kendinden öncesini silip süpürmüştür."  buyurmuştur.
Sahihi Buharîde şöyle anlatılmıştır. Hz. Âişe (R.A.)den rivayet olunmuştur ki, Efendimiz (S.A.V.)e "Ya Resûlullah biz cihadı, amellerin en efdali olarak görüyoruz. Biz cihad etmiyelim mi?" diye sorduklarında. Efendimiz: "Siz kadınlar için efdal olan cihad haccı mebrûrdur." buyurmuşlar. Ebû Hüreyre (R.A.)den mervidir ki: "Ben Resûlullahın, fısk ve refes işlemeden hacceden kimse anadan doğmuş gibi döner buyurduğunu işittim. ".  Keşful-Gumme'de ise Efendimizin "Allahım hacıları ve onlara müzahir olanları sen affeyle!" diye duâ buyurduğu kayıtlıdır.
Hac, cihad gibi olmayıp farzı ayn olduğundan,  hacca gitmenin, cevazında, ebeveynin rizaları şart değilse de,  - ebeveynin rızaları olmaksızın - hacca gitmenin cevazı, ebeveynin istiğnalariyle mukayyeddir. Eğer, bir kimsenin ebeveyninden biri, hizmetine muhtaç ise, onun rızası olmıyarak, o kimsenin hacca gitmesi mekrûh olur. Ebeveynin olmaması halinde, ced ile cedde, ebeveyn gibidir.
— 557 —
Farz olan hac, valideyne taatten efdâldir. Nafile olan hac öyle değildir.  Zenginin haccı, fakirin haccından efdâldir.
Mekke-i mükerremede mücaveret, beyti muazzamın hukukuna ve hareme hakkiyle, müraat olunamıyacağı cihetle, Hazret-i İmam nezdinde mekrûhtur. 
İmameyn, keraheti nefy eylemişlerdir. 

HAC EFÂLİNİN TERKİBİ KEYFİYYETİ:

Hacca giden kimse râbiğ gibi (her düşünceden azade refah ve huzur içinde imiş gibi), bir mîkatten ihram giyer. Evvelce tırnak kesmek, koltuk temizlemek gibi nezafetler icrasından sonra, gasl eder, yahut abdest alır. Elbisesini çıkararak, sünnet üzere, bir izar ile bir rida tutunur Onlara ilik düğme yapmaz ve uçlarını düğümlemez. Başını ve ayaklarını açık bulundurur. Başına bir şey giymez ve örtmez (Şemsiye tutabilir). Ayaklarına, üstü açık ayakkabı giyer. İhramlı Allahın himayesindedir.

Abdest alıp, ihram bağlandıktan sonra, iki rekât namaz kılarak: "Ya rabbi ben haccetmek istiyorum onu benim için kolaylaştır." diye duâ  eder ve "Lebbeyk" okuyarak sesini yükseltir, telbiye  lâfızlarından birini eksik söylemezsin.  Şunları ziyade edebilirsiniz.
لَبَّيْكَ وَ سَعْدَيْكَ وَ الْخَيْرُ كُلُّهُ بَيْنَ يَدَيْكَ وَ الرَّغْبَاءُ إِلَيْكَ

Niyyet ile, bu telbiyeyi etmekle, muhrim olursun. Artık halîlen yanında ise, onunla -mücameatten- ve fuhş söylemekten ve füsuk ve meâsîden ve yoldaşlar ve hizmetçiler ve seyisler ile cedelleşmekten ve karada av avlamaktan, yahut avcıya onu göstermekten veyahut yerini ihbar etmekten

— 558 —
ve dikişli veya yapıştırılmış libas giymekten ve sarık sarmaktan ve ayağa mest giymekten,  başını yahut yüzünü örtmekten  ve tıraş olmak ve tırnak kesmek ve koku sürünmekten sakınırsın.
İhramda iken yıkanmak ve hayme yahut mahmel altında ve ev saçağı gibi yerlerde gölgelenmek  ve bele para bağlamak câizdir. 

Her namaz kıldıkça ve yolda yokuş çıktıkça ve iniş indikçe ve yolculara rast geldikçe ve seher vakitlerinde telbiyeyi, çokça yap.

Mekke-i Mükerremeye vardıkta müstahab olan, gusül etmektir. Gusül ederek, yahut abdest alarak, hemen harem-i şerife gidersin ve müstahab olduğu üzere bab-ı selâma varıp, oradan huşû ve tevazu veçhile, telbiye ederek ve makamın celâletini mülâhaza ile, tekbîr ve tehlîl eyleyerek ve salâvat-ı şerîfe okuyarak ve sıkışanlara lûtf ile muamele ederek Mescid-i Harama girersin ve beyti muazzamı müşahedede, dilediğin duâyı edersin.  Mescidi haramın tahiyyeti, tavaf olmakla, tahiyyeti mescid kılmayarak, hemen tavafı kudüm teşebbüsünde olursun Şöyle ki:
Telbiyeyi keserek tekbîr ve tehlîl ve salâvatı şerîfe ile. Hacer-i esvedi istikbal edip, ellerini namaza durur gibi kaldırarak mümkün ise, hacer-i esvede dokunur ve onu sessizce tekbîl edersin. Orası pek sıkışık yer olmakla kimseye ezâ etmeksizin, yanaşmaktan âciz olursan elini koymağı bırakarak onu uzaktan işaretle, selâmlarsın. Tavafın mebdei bu olur. Bâdehû Kâbeyi sola alarak, Bâb-ı Kâbe cihetine doğru gidersin ve hatîmin arkasından Kâbeyi dolaşırsın ve başladığın yere gelirsin. Metâf dahilinde  bu veçhile, yedi devr yaparsın. Hacer-i esvede her gelişte onu -mezkûr vech üzere- istilâm edersin.  Yedinci devrenin istilâmı ile. tavaf sona erer olduğundan, haremi şerif dahilinde -Makam-ı İbrahim-
— 559 —
denilen mübarek mevzie  varıp, iki rekât namaz kılarsın. Orada yer bulamaz isen, haremi şerifin neresinde kolayını bulursan, orada kılarsın. Sonra gelip, Hacer-i esvedi yine istilâm edersin.
Her tavafta lâzım değil ise de, bu tavafı kudumun, ilk üç şavtında. remel edileceğinden, bunda muztabî bulunursun.  İzdiham seni sıkıştırır ise, durup, remeli aralık buldukça edersin. 
Tavaftan ve onun namazından sonra, saiy etmek için, haremi şeriften çıkıp  mes'âya gidersin. Saaye Safâdan başlamak üzere, (Sâfa) denilen basamaklı tepeye, Kâbe görününceye kadar, çıkarsın ve orada beyti muazzama dönerek, tekbîr ve tehlîl eder ve salâvatı şerife okur ve ellerini kaldırıp duâ eylersin. Sonra inip (Merve) cânibine yavaş yavaş gidersin. (Mes'â), iki tepe arası bir vadidir. Tepenin biri Safâ ve diğeri Merve'dir. Batnı vadîye, vusulünde karşılıklı ve biri, diğerinin istikametinde olmamak üzere, araları biraz uzak, iki yeşil sütun vardır ki, (Meyleyn Ahdareny) adı verilir. Onlar arasında hervele edersin. Yâni orasını pek süratle geçersin. Sonra yavaş yavaş yürüyerek, Merveye varırsın. Onun dahi, basamaklarından, Kâbe görünecek kadar  üzerine çıkıp, Safâ üzerinde yaptığını, burada da yaparsın. Yâni, beyti şerif cihetine dönerek tekbîr ve tehlîl ve tasliye ve ellerini açıp ve kaldırıp duâ edersin. Bununla, saayin bir şavtı, hâsıl olmuş olur. Sonra Merveden inip,
— 560 —

yavaş yavaş yürüyerek ve zikr olunan (Meyleyn Ahdarayn) arasında hervele ederek, Safâya gidersin. Safânın üzerine çıkıp, evvel yaptığını ya parsın. Bununla da, saayin ikinci şavtı hâsıl olur. Sâfa canibinden dört gidiş ve Merve cânibinden üç geliş ile, yedi şavt hâsıl olur ki, bu eşvatı sebanın mecmuu bir saaydır. Gidip gelir iken telbiye eder ve hervele arasında "Allahım beni affet, bana acı ve bildiğin günahlarımın hepsini bağışla. Çünkü sen büyüksün."

Tarifimiz, hacc-ı ifrad olmakla  saay ettikten sonra, Mekke-i Mükerremede, muhrim olarak mukîm bulunursun. Ne vakit istersen, beyti muazzamı bir çok tavaf edersin. Onlarda, remel ve saiy yoktur. Zilhiccenin sekizinci günü sabah namazını kıldıktan sonra hazırlanıp, Minâya gitmek üzre, tulûdan sonra Mekke-i Mükerremeden çıkarsın. O gün öğle namazını Minâda kılmak, müstahaptır.
Telbiyeyi, tavaftan başka hiç bir halde terk etmezsin, Minâda, mescid-i hayf yakınına konup orada geceleyip ve ertesi (arefe) günü, alaca karanlıkta, sabah namazını kılıncaya kadar, ikamet edersin, güneş doğduktan sonra, oradan arafata gidersin, öğleye değin, durup, öğle vakti, Nemre mescidine varırsın. Orada okunan hutbelerden sonra, cemaatı kübra ile, öğle ve ikindiyi ceman kılıp  mahalli vukufa gidersin.  Yalnız orada, vukuf olunmaz, olunsa da, kâfi olmaz. Arafatta vukuf için, zevâlden sonra mümkün olursa, gusl edersin ve cebeli rahmet kurbunda, ona karşı durup tekbir ve tehlil ve telbiye eylersin ve taam ister gibi, el uzatıp kendin ve ebeveynin ve din kardeşlerin için, duada, bütün gayretini ibzal edersin. Gözlerinden yaş çıkarmağa çalışırsın ki, kabul emâresidir. İcabeti, kuvvetle ümid ederek, duâda ilhah ve israr eyle.

(O gün niyaz ve tadarruda kısa etmemelisin ki, âfâkiye göre, tedarik ve telâfisi, pek kolay olmıyacak bir gündür. Onu, çadırlarda çay sohbetiyle zayî edivermek, lâyık değildir).

Vukufu, binek üzerinde etmek efdâldir. Yerde ayak üzeri durmak dahi, oturmaktan efdâldir.

— 561 —

Güneş batınca, herkes ile beraber, yavaş yavaş arafattan inersin. Kimseye ezâ vermeyerek, ara buldukça, sürat dahi edersin. Nâsın cahillerinin yaptıkları seyrin acele ve sıkışıklığından ve halka ezâdan daima ihtiraz üzere ol ki, onlar haramdır.

Müzdelifeye gelip, meşârı haram yakınına konarsın. Gelip geçenlere darlık olmamak için, en salim mahal orasıdır ki, batnı vadiden, biraz yüksek bulunursun. Orada akşam namazını, yatsı vaktinde, yatsı namazı ile beraber kılarsın. Akşam namazını, Müzdelifeye gelirken, yolda kılmak câiz değildir. Şayet kılmış bulunursa, fecrin tulûu olmadıkça, onu iâde eyler. İâde etmeden, fecir tulû ediverirse, o namaz, cevaza avdet eder. (Nitekim, kitâb-us-salâtın, evkat bahsinde geçmiş ve hâmişinde de zikr olunmuştur).

Müzdelifede gecelemek sünnettir. Fecrin tulûunda, imam sabah namazını erken kıldırıp, vukuf eder. Nâs dahi, beraber vukuf eder. Müzdelifenin (Batnı muhassir),  denilen mevkiinden başka her yeri mevkıftır. Duâsında, cehd ve gayretini ibzal ederek, vukuf edersin.
Ortalık gereği gibi, aydınlandıkta herkesle beraber, oradan -tulûdan evvel- kalkıp Minâya gelirsin. Müzdelifede iken, yahut yolda gelirken Minâda, remy etmek üzere ufacık taşlar toplamış bulunursun  ves temizliklerine kani olmak için, onları yıkamış olursun. Çünkü, onlarla taat ikamesinde bulunacaksın.  Bir taşı, kırıp ufaklama, ve cemre yanındakilerden taş alıp atma.
Minâya geldikte, cemre-i akebeye remy edersin. Ve ilk atışta telbiyeyi kesersin. O bir yokuş yerde olduğundan akebe adı verilir. Nâsa ezâ olmamak için, onu yokuşun üstünden değil, altından taşlarsın. Hangi cemre olursa olsun, onun yanında biriken taşlardan alıp atmak, mekrûh olduğu gibi,  cemreyi akebeye üst taraftan remy etmek dahi, nâsı rahatsız edeceği cihetle, mekrûhtur. Taşı sağ elinin baş ve şehadet parmakları ucuyla, tutup atarsın.  Yedi taş atacaksın. Her birinde, (Allahu Ekber)
— 562 —
diyeceksin. Attığın taş, bir kimsenin üstüne düşüp kalırsa, remyi iâde edersin. Kalmayıp cemre yoluna ve yakınına düşerse, kifayet eder. Uzak düşerse, kifayet etmez. 
(Cemre-i akebe remyinden sonra, "Müfred bil-hac" dilerse kurban keser). 

Sonra tiraş veya taksir eder. Ondan sonra, ihram memnuatından olan her şey, ona, helâl olur. Yalnız kadın helâl olmaz. (Temsilimizde sen dahi, "Müfred bil-hac" bulunuyorsun.)

Badehû, o gün yahut ertesi gün veyahut daha ertesi gün Mekke-i Mükerremeye inip,  ziyaret tavafı edersin. Ondan sonra, sana nikahlın dahi helâl olur.

Mezkûr tavafın icrası için, Minâdan Mekkeye inmekte, eyyamın efdâli ilk gündür. Eğer onu, o üç günden de sonraya bırakırsan, vâcibi tehirinden dolayı, bir şat, yâni koyun veya keçi, kurban etmek lâzım gelir.

Ziyaret tavafından sonra Minâya avdet ve remyi cimar için, orada üç gün ikamet eylersin. Remyi cimar günlerinde, Minânın gayr-i mahalde, gecelemek, mekrûhtur. İkinci nahr gününde, güneş zevale erdikte, mescidi - havf yakınındaki, cemre-i ûlâdan başlayarak, cemrelerin üçünü de icra edersin. (Cemre-i ûlâ, vustâ ve akebe ismiyle üç cemre bulunduğu evvelce ifade olunmuştur). Cemre-i ûlâ ve vustâda yayan bulunarak, yedişer taş atar ve her birine tekbir edersin, ve bu iki cemrede, başka başka durup, kendin ve ebeveynin ve din kardeşlerin için, duâ ve istiğfar eylersin. Sonra, cemre-i akabeye gelip, onu - binek olarak - remy edersin ve onun yanında duâya durmayıp gidersin. Üçüncü gününde, yine - zevalden sonra -o veçhile üç cemre yaparsın.

﴿ فَمَن تَعَجَّلَ فِي يَوْمَيْنِ فَلَا إِثْمَ عَلَيْهِ ﴾
(bakara 203)
Kavl-i kerîmi mefhumunca, Mekke-i Mükerremeye acele inmek istersen, o gün yâni bayramın üçüncü günü guruptan evvel inersin. Eğer, guruba değin teehhür edersen, mekrûh olur. Başka birşey, terettüp etmez. 
— 563 —
Tacil etmeyip kalarak, Minâda iken dördüncü günün, fecir tulûu vukû bulursa, o gün dahi, remyi cimar etmek lâzım gelir. Yine zevalden sonra, üç cemreyi remy edersin. 

O güne mahsus olmak üzere, zevalden evvel, dahi, remyi cimar câiz olur. Şemsin tulûundan evvel, remyi etmek mekrûhtur.

Minâdan Mekke-i Mükerremeye rihlet ederken, tahsîb edersin, yâni muhassib  denilen düzlüğe gelindikte, orada inip biraz, dinlenirsin. Sonra, Mekke-i Mükerremeye duhul ile, haremi şerife varıp sader tavafını diğer adi ile, vedâ tavafını icrâ edersin. Ve iki rekât namaz kılarsın. Ondan sonra, Zemzem kuyusuna varıp, kaadir isen suyunu kendin çekerek, beyti muazzama karşı durup, kaimen kana kana içersin ve içerken, birkaç kerreler, nefes alırsın, ve her defasında yüzünü, beyti muazzama dikip bakarsın. Mümkün olursa, Zemzem suyunu bedenine dökersin, yahut yüzüne ve başına sürersin. Onu içtiğinde: "Allahım ben senden faydalı ilim, bol rızık ve her türlü hastalıktan şifa dilerim." diye, duâ edersin ki, bu seyyidinâ İbni Abbas Hazretlerinin, duâsıdır. 
Zemzem suyunu içtikten sonra, babı Kâbeye varıp, atabeyi öpmek müstahaptır. Duhul, mümkün olursa girip, Hazret-iResûl-ü Ekrem (Sallalahü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimizin namaz kıldıkları yere doğrulursun ki, babı Kâbeyi arka cihete bırakarak, ön tarafta olan, cidarın üç adım yakınına durup, iki rekât namaz kılarsın.  Ve namazdan sonra yanağını duvara koyarak, Cenâb-ı Hakka hamd ve istiğfar edersin. Sonra beytin zaviyelerine varıp, hamd ve tehlîl ve tesbih ve tekbîr edersin. Ve haktan dilediğini istersin ve edebe mülâzim bulunursun. 
Ondan sonra çıkıp mültezeme gelirsin ve yüzünü ve göğsünü oraya koyup,  Kâbe örtüsüne yapışarak, Cenab-ı Hakka arzı hacet ve
— 564 —

tevazu ile şöyle söyle:

اَللّٰهُمَّ اِنَّ هٰذَا بَيْتُكَ الَّذِى جَعَلْتَهُ مُبَارَكًا وَهُدًى لِلْعَالَمِىنَ اَللّٰهُمَّ كَمَا هَدَيْتَنِى لَهُ فَتَقَبَّلْ مِنِّى وَلَا تَجْعَلْ هٰذَا اٰخِرِ اَلْعَهْدِ مِنْ بَيْتِكَ وَارْزُقْنِى اَلْعَوْدَ اِلَيْهِ حَتّٰى تَرْضٰى عَنِّى بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

Mekkede kalmayacak olan kimse, vedâ tavafından ve onun namazından ve zikr olunan Zemzem ve mültezem...işlerinden sonra, yüzünü beyti muazzamdan ayırmayarak ağlaya ağlaya, ve ağlayamaz ise, beyitten müfarakta mütehassiren, ağlarcasına arka arka çekilip, haremi şeriften çıkar.

Kadın, hac efâlinin cemîsinde, erkek gibidir. Şu kadar ki, ihramda onların başları ve yüzleri dahi, örtülü bulunur. Ve onlar telbiyede seslerini yükseltmezler. Ve tavafta, remel ve saiyde, hervele eylemezler. İhramda mutâd üzere giyimli bulunurlar. İhramdan çıkmak için tıraş ve ya taksir etmezler. Hacer-i esvedi, istilâm için, erkeklerin arasına sıkışmazlar.

Âdetli olan kadın, âdetli halinde, tavaftan mâdâ, menasikin hepsini yapar. Ziyaret tavafı, temiz zamanına tehîr olunur (1). Çünkü onun -büyük hades halinde- icrası "beden"e -yâni deve veya sığır gibi büyük hayvan- kurban edilmesini icab eyler. Nitekim, cinayet babında zikrolunur. Eğer, âdetini ziyaret tavafından sonra görür ise, ondan veda tavafı Mekkede ikamet ediciler hakkında olduğu gibi sâkıt olur.

FASIL

İfrad Haca: Tarif olunan hacc-ı ifrad, faziletçe temettü haccından daha aşağıdadır.

(1) Ve nahr günlerinde temizlenmemiş ise, tavâfı tehir etmesinden dolayı, kendisine bir şey terettüp etmez. Eğer ziyaret tavafını veya onun ekserini, nahr günlerinde ifâ edecek müddet, temiz olmuş idiyse, tehirinden dolayı kendisine dem terettüp eder. Çünkü, özürsüz, vacibi terk etmiş olur.

"Adetli olan kadına, beytullahı tavaf etmek helâl olur mu? Cevabı: Olmaz. Bu surette o kadın, âdetli olmakla, ziyaret tavafını tehir eylese, kendisine kan yâni (kurban) lâzım olur mu? Cevabı: Olmaz.

— 565 —

Temettû Haccı, ondan efdâl olduğu gibi, Kıran Haccı da temettû haccından efdâldir.

Kıran Haccı, hac ile umreyi cem etmek, yâni bir ihramda, hem hac ve hem umre eylemektir. İhrama girerken kıldığı iki rekât namazdan sonra: "Yâ rabbi ben hem umre, hem hac etmek istiyorum, onları bana kolay getir ve kabûl eyle," diye niyyet ve duâ eder.

Sorara telbiye eder. Mekke-i Mükerremeye dahil olduğunda, umre tavafından başlayıp, iztiba ve remel eder ve tavaf namazından sonra, mesâya çıkıp, saiy ve hervele eyler. umre, bu fiiller ile tamam bulmakla, bundan sonra beyti muazzama varıp, hac için kudum tavafı eder ve iztiba ve remeli yapar. Tavaf ve salâttan sonra, mesâya çıkıp, yine saiy ve hervele eyler.

Bu iki tavafı namazları ile beraber arka arkaya yapmak ve sonra iki saayi birden etmek dahi câizdir. Ve lâkin bu, günahtır.

Sonra, muhrim olarak kalıp, vukuf ve tavafı ziyaret ve remyi cimar gibi, hac efâlinin bakiyyesini icrâ için, onların zamanına muntazır olur.  Zamanı geldikte,  onları icrâ ile haccını itmam edip ihramdan çıkar. Âfâkî ise, yâni Mekkede kalıcı değilse, vedâ tavafını dahi, tarif olunan teferruatiyle ifâ eyler.

Nahr günü, Minâda cemre-i akebeden sonra, vücûben kurban keser. Çünkü, Cenâb-ı Hak, onu iki nüsükün dahi edâsına muvaffak etmiştir.

Kesilen kurban, udhiye değil, kıran demidir. O da, ya bir şat yâni koyun veya keçi veyahut deve veya sığırın yedide biridir. 
Kurban bulunmazsa, üçü nahr gününün hulûlünden evvel ve yedisi teşrik günlerinin geçmesinden sonra olmak üzere, on gün oruç tutar. 

Eğer Nahr gününden evvel, üç oruç tutamadan, bayram oluverirse, şat zebhi, ona tahakkuk etmekle, sonraki -savm ve sadaka- kâfi olmaz.

— 566 —
Temettü Haccı: Hac ile umreyi başka başka iki ihram ile cem eylemektir. Mîkattan ihram ettiği sırada: "Yarabbi ben umre etmek istiyorum, onu bana teysîr ve kabul eyle," diye yalnız umre için, niyyet ve telbiye eder. Mekke-i Mükerremeye duhulde, önceki şekilde olduğu gibi, umre için, tavaf ve saiy ettikten sonra, tiraş veya taksir ile, ihramdan çıkar.  Mekkede helâl olarak yâni muhrim olmayarak kalıp, mûtâd olan elbisesiyle tavaflar eder.  Ve her helâl fiili işler. Halîlesiyle -içtima- bile eder. Minâya çıkılmak günü ihrama girer, arafatta ve bayram gecesi Müzdelifede bulunup, sabahleyin oranın, vukufundan sonra Minâya gelir. Orada cemre-i akabeye remy ve vücuben kurban zebh veya nahr ettikten  ve tıraş veya taksirden sonra, Mekkeye inerek, ziyaret tavafını eder. Ve kudum tavafını müteakip, saiy etmemiş ise, onu da edip, yine Minâya çıkar ve remyi cimardan sonra, Mekke-i Mükerremeye gelerek, orada kalmayacak olduğuna göre, veda tavafını dahi yapar.

umre:

umre: İhram, tavaf ve saiy ile vücut, ve tiraş veya taksir ile hitam, bulan bir Hacc-ı asgardır.

İhram: Şarttır. Tavafın muazzamı, yâni dört şavtı: Rükündür. Mâdâsı vaciptir.

İhramsız umre olmadığı gibi, rüknün bedeli dahi olamaz. Vâcip, terk olunursa, ondan dem yâni kurban, bedel olur.

— 567 —
Zikr olunan, dört emirden mâdâsı, sünen ve âdâptır.  Onları terk eden, günahkâr olur. Başka bir şey lâzım gelmez.

Umre eden dahi, gerek tavafta, gerek saiyde, hac edenin işlediğini işler.

Umre sünnet-i müekkededir. Senenin bütün vakitlerinde caizdir. Fait olmaz.  Ramazanı şerifte, menduptur. Yalnız şu beş günde mekrûhtur: Arefe günü, Nahr günü, Teşrik günleri.

Umrenin müfsidi Tavafın ekserinden evvel Muvakaa etmektir.

Henüz Mekkeye dahil olmayan, âfâkî umre kasdettikte, ihramını mîkatta giyinir.

Mekkede bulunan kimse, hille yâni haremi Mekke dışına çıkarak, oradan ihram eder. 

Tavaf ve saiy edip (Karin olmadığına ve mütemetti olup da sevki hediy etmediğine göre) tiraş olarak veyahut saçından kırparak ihramdan çıkar.

Nâbi aleyhirrahme:

Bahş eder ömre terakki umre Hisse-i rahmet alır her zümre

FEVAT, FESAD VE İHSAR AHKÂMI:

Fevat: Haccın fevt edilmesidir. umrenin belli vakti olmadığı için, onda "Fevat" tasavvur olunmaz.

Haccın fevatı, arefe vukufunu fevt etmekledir. Hadîs-i şerifte: "Hacarefe demektir." buyurulmuştur. Arefe günü veya akşamı, arafatta bulunmayan kimse, haccı fevt etmiş olur.

O halde, bir umre ederek, ihramdan çıkar. Gelecek sene, haccı kazâ eder.

Başka bir şey lâzım gelmez. Başlamış olduğu hac, gerek farz, gerek nafile veya nezir olsun.

Fesad: Haccın veya umrenin fasid olmasıdır. Hacı, hali ihramda, arefe vukufundan evvel, mücameat etmekle, hac fasid olur. 

Haccını, bu suretle ifsad etmiş olan kimse, bir kurban keser ve -sahih hac gibi- hac fiilerine ve ihram mahzurlarından çekinmeğe, devam ile beraber, nafile dahi olsa, gelecek sene haccı kazâ eyler.

Mücameatı, arefe vukufundan sonra ve ziyaret tavafından evvel etmişse,

— 568 —

haccı fasid olmaz. Ancak, bir -bedene- yâni deve veya sığır kurban etmek lâzım gelir.

Ziyaret tavafından sonra, mücameat etmeğe, bir şey lâzım gelmez.

Fesad, umrede dahi cari olabilir. umrenin fesadı, hali ihramda, ta vefattan evvel  mücameat etmekledir. Onun dahi devamı ve kazâsı lâzım olur. umre tavafından sonra,  edilen muvakaaya bedene terettüp eder. 

İhsar: Hac erkânından veya umre erkânından, memnû kalmaktır. Memnû kalana, (muhsar) tâbir olunur.

Muhrim olan kimse, ya hastalanarak veya parası tükenerek, yahut düşman ile mahsur -ve kadın olduğuna göre, mahremsiz- kalarak, vukuf ve tavafa, ve -umreye göre- tavaf ve saaye kaadir olmasa, muhsar demek olmakla harem dahilinde ise, bir kurban keserek,  değil ise, bir kimseye bir kurban veya parasını verip-sözleşmekle- tayin ettiği günde, o kimse tarafından, harem dahilinde kurban kesilerek -muhsar olan muhrim- ihramdan çıkar.

Mezkûr kan, tiraş olmağa veya saç kestirmeğe, bedel olduğu için, onlara hacet kalmaz. "Eğer muhsar kalırsanız kolayınıza gelen bir kurban gönderiniz." (Bakara: 196) buyurulmuştur.

Mâniin zevalinden sonra, hac ve umre edebilecek ise, yine ihram ederek haccı veya umresini eder. Ve illâ, diğer senede kazâ eyler: Muhsar bil-umre idiyse umreyi ve muhsar bil-hac idiyse, hem hac ve Hem umreyi kazâ eder. Eğer kıran haccında muhsar olmuş idiyse, bir hac ve iki umre kazâ eder.

İhsar kurbanı, eğer umre için ise, nahr gününde kesilmek -ittifakla- lâzım olmayıp, nahr gününden evvel dahi, zebh olunabilir. Hac için ise, indel-imam yine öyledir. İmameyn indinde, onun nahr gününde zebh olunması lâzımdır. Her iki takdirde, zebh yeri haremdir. Hill değildir:

— 569 —

HAC CİNAYETLERİ:

Cinayet: Ağacın yemişini koparmak mânasından alınarak -fil-asıl- kötülük çıkarmak, mealinde masdar olup -hâsılı masdar- olarak haram olan şeyi işlemeğe isim olmuştur. İster mala, ister cana taalluk etsin.

Fıkıh kitaplarının, cinayet babında, cana ve âzaya aid olan, şerre mahsus olduğu gibi, haccın babı cinayatında dahi, haremde ve ihramda câiz olmayan, fiillere has olmuştur.

Haccın cinayetleri: İhram mahzurlarına münhasır olmamak üzere, iki kısımdır: Bir kısmı ihrama ve diğer kısmı hareme aittir. İkinci kısım cinayetin, muhrime ihtisası yoktur.Muhrime muhtas olan cinayet, birkaç nevidir.

Demi mucib olan, sadakayı mucib olan, tasadduku mucib olan, kıymeti mucib olan.

Dem, itlâk olunduğu yerde, ondan koyun anlaşılır ki, bir koyun ve keçi kurban edilmek demektir. Hacc-ı kıran yapanın cinayetinde, dem iki olur (1).

Şat kurban etmek, demi mucib olan, her cinayette kâfidir. Yalnız iki nevide kâfi değildir. Onlardan biri, arefe vukufundan sonra, ve ziyaret tavafından evvel -muvakaa etmek- ve diğeri, ziyaret tavafını, büyük hades halinde eylemektir. Bu iki nevi cinayette vâcib olan, bedenedir ki, bir deve veya bir sığır kurban etmektir.

Sadaka: Buğdaydan yarım sâdır ki, murad bir sadaka-i fıtır miktarının verilmesidir.

(1) Mesele: O hangi muhrimdir ki, bir cinayet etmiş olduğu halde, iki kurban kesmek lâzım gelmiş olsun? Cevabı: İhram hakkında kanı mucip cinayeti, işleyen hacc-ı kıran sahibinedir. Hacc-ı ifrada niyyet edenin cinayetine bir kurban lâzım iken, ona iki kurban lâzım gelir. Zira hem hacc ihramının, hem umre ihramının hürmetini çiğnemiştir.

— 570 —

Tesadduk: Sadakanın aşağısıdır. Bir miktar tesadduk, yahut dem veya oruç arasında, muhayyer olmağa şamildir.

Kıymet: Av öldürmenin cezasıdır. Muhrimlerin teaddüdü ile müteaddid olur.  (Bunlar, sebepleri olan cinayetlerin, keffaretleridir.)
Demi mucib olan cinayetler şunlardır: Muhrim olan kimse, bir uzvuna kâmilen koku sürmek,  saça yağ yahut kına sürmek, dikişli veya yapışık libası mutad veçhile,  tam bir gün giymek,  başına bir şey örtmek yâni bere veya takke giymek yahut sargı sarmak, tiraş olmak,  hacamat dahi olmak şartiyle,  hacamat yerini tıraşlamak, koltuklarının birinden veya ikisinden kılları temizlemek tırnak kesmek,  haccın vaciplerinden birini (meselâ, remyi cimari ve hattâ yalnız bir günlük remyi) terk etmek, remy ve zebh ve tiraş fiillerinde takdim ve tehir vukûa getirmek.
— 571 —
Velev ki, bu mahzurları, mâzûr olarak yapmış olsun. 

Tavafta tahir bulunmak dahi, haccın vaciplerinden olmakla, onu terk etmenin keffareti, hadesin küçük ve büyük ve tavafın nevi itibariyle muhteliftir. Şöyle ki:

Kudum tavafını veya vedâ tavafını hadesi asgar ile, icrâ etmek, cinayetinin keffareti, yarım sâ' olan sadakadır. Onları, hades-i ekber halinde yapmak cinayetinin keffareti, ziyaret tavafını hadesi asgar ile icrâ etmek cinayetinde olduğu gibi, -dem- dir. Ziyaret tavafını, büyük hades ile etmenin keffareti -bedene- dir.

Hangi tavaf, hangi hades ile olursa olsun, icrâ edildikten sonra, temiz olarak iade olunursa, mücibi olan keffaret, sakıt olur.

Haccın vaciplerinden olan sâyin,  ve Müzdelifedeki vukufun ve âfakiye göre, veda tavafının terkine dahi, dem lâzım gelir.
Sadakayı mucib olan cinayetler şunlardır: Bir uzuvdan azını kokulamak, bir günden eksik müddette giyinmek, baş veya sakalın dörtte birinden azını tıraş etmek, bir tırnak kesmek  kudum veya sader tavafını abdestsiz etmek, sader tavafından veya saiyden bir şavtı terk etmek, remyi cimarda bir taş eksik atmak,  başkasını tiraş etmek, yahut onun tırnağını kesmek.
— 572 —
Tesadduk mûcip olan cinayetler şunlardır: Kehle (bit) öldürmek.  çekirge öldürmek, (Bunlarda, ne dilerse, onu tesadduk eder.)
Kıymeti mûcib olan cinayet: Av vurmaktır. 
İki ehli vukuf, vurulan ava gerek küçük veya büyük olsun öldürüldüğü yerde ve orada kıymetli olmadığına göre, oraya yakın olan yerde, kıymetini takdir ederler. Av vurma cinayetinin cezası, onun takdir olunan kıymetidir.  O kıymet, tesadduk olunmak lâzım gelir. Eğer, kıymeti, kurban kıymetine bâliğ olursa, ya bir kurban alıp, onu harem dahilinde kesmek veyahut buğday satın alıp, onu her nerede olursa, yarımşar sâ' olmak üzere, fukaraya tesadduk eylemek,  yahut her yarım sâ' bedelinde velev müteferrikan olsun birer gün oruç tutmak arasında o kimse muhayyer bulunur.

Katl olunan hayvan, eti yenmeyen -fil gibi- büyük dahi olsa, cezası bir dem kıymetini, tecavüz etmez.

Eti yenilen hayvanın kendi kıymeti tesadduk olunur.

Hayvanın ayaklarından birini ve kuşun kanadını kırarak, onun savunmasına engel olmak,  onu öldürmek demek olduğu için, tam kıymeti, icab eder.

Kuşun, cılk olmayan yumurtasını kırmak dahi, böyledir.

Hayvanın kılını yolmak ve korunmasını ihlâl etmeyen uzvunu kesmek ve kuşun uçup kurtulmasına yardımı olan, kanat, tüylerinin gayrisini

— 573 —
yolmak, noksan kıymet verilmesini mûcib olur ki, o hayvan ve o kuş bir sağlam ve bir de, o nakıs haliyle nazara alınıp takdir olunacak iki kıymetinin, arasındaki fark, tesadduk olunur. 
Kargayı,  çaylağı, akrebi, fareyi, yılanı, azgın köpeği;  sivri sineği, karıncayı,  pireyi, keneyi, kaplumbağayı, sineği,  kelebeği, arıyı, kirpiyi, kertenkeleyi, velhasıl av cinsinden olmayan ve bedeni insanîden tevellüd eylemeyen, bil-cümle yılan ve çıyan ve diğer zararlı haşeratı öldürmeğe bir şey, terettüp etmez.

Av hayvanlarının, insana saldıranını dahi, öldürmekle bir şey lâzım gelmez.

Haremin hürmeti, muhrime muhtaç olmadığından, haremin avını avlamak ve nebatını koparmak, muhrim olmayana dahi, halâl ve câiz olmayıp, gayr-i muhrim bulunan kimse, haremin avlarını öldürür ve nebatını kesme ve koparma sûretinde, saim olmak kifayet etmeyip, kıymetini vermek lâzım gelir. 
— 574 —
Bir kimsenin mülkünde nabit değil ise, bir kıymet ve eğer bir kimsenin mülkünde nabit ise, iki kıymet verilir ki, biri malikinin hakkı ve diğeri şer'in hakkıdır. 

Harem-i Mekke dahilinde, hayvan otlatmak ve ot biçmek haramdır. Ağacın kurumuşunu kesmek veya sökmekte, beis olmadığı gibi, Mekke samanı dedikleri izhır otu ile mantar, dahi hürmet hükmünden müstesnadır.

HAC KURBANLARI:

Hacta kesilen kurbana hedy tâbir olunur ki, vâcib olan mütâ ve kıran kurbanlarına, ve tetavvuan zebh olunana, ve cezâ ve keffaret için kesilene şâmildir.

(Semâniyete ezvâc.)kavl-i kerîminde, tâdâd buyrulduğu üzere, en'ân envatnın, erkeği ve dişisi yenilmekte, onlar udhiye ittihazına lâyık ve câiz  olduğu gibi, "Kurbân edilmesi câiz olan her hayvanın hedyi de câizdir." fehvasınca hedy dahi, deveden ve sığır cinsinden ve ganemden  olur.

Hedyin âlâsı -bedene- yâni bir deve veya sığırdır. Ednası (Şat) yâni koyun veya keçidir.

Şatın bir seneliği ve hattâ koyunun altı aylığı olan toklusu ve bedeninin yaşlısı yâni deveye göre, beş yaşını ve sığıra göre, iki yaşını tamamlamış olanı, körlük ve topallık gibi ayıplardan (4) sâlim olması şartiyle, hepsinin erkeği ve dişisi kurban olur.

— 575 —

Tavafın rüknü -ki ziyaret tavafıdır- büyük hades halinde etmek ve arefe vukufundan sonra ve ziyaret tavafından evvel helâli ile muvakaada bulunmak cinayetlerinden mâdâsında şat kurban etmek câiz olup, zikr olunan, iki cinayet keffaretlerinde bedene kurban etmek, lâzım gelir.

Müt'â ve kıran kurbanları, udhiyede olduğu gibi, birinci günü efdâl olmak üzere, bilhassa eyyamı nahrda kesilir.

Hedyin her nevi için, zebh mahalli haremi Mekkedir.  Minâda kesilmek şart değildir.
Cezâ ve keffaret kurbanlarından mâdâsının, yemesi kesene halâl olur.  Dağıtmak için, haremi Mekke fukarası ile, sairleri müsavidir. 
Kurbanın şat nevi değil de, bedene nevi alâmetlenir. Buna da, alâmet konulması, vâcip değildir. Tetavvû veya nezir, yahut mü'tâ veyahut kıran kurbanı, olmak şartiyle alâmetlenmesi, müstahaptır. Cezâ ve keffaret kurbanlarına, alâmet konulmaz. 

Zaruret olmadıkça, kurbanlık deveye binilmez. Kurbanlık hayvanın sütü sağılmaz. Meğer ki, mahal uzak ola. O halde sağılmak icap ettikçe sağılıp, tesadduk olunur. Yol yakın ise, memelerine soğuk su, vurulur.

Yaya olarak, haccı nezr eden kimse, yürüyerek hac etmek lâzım gelir.  O kimse, rükün tavafını ifâ eylemedikçe râkib olamaz.  Eğer râkib olursa,  kurban keser.
Nefsinin muhafazası ve bıkmak ve usanmaktan uzak olması için, hac yolunda binek olmak, yaya bulunmaktan efdâldir. 

Fakir olan kimse, yürüyerek hac eylese, zengin oldukta, iâde etmez

— 576 —

BEDEL (İHCAC) VE BAŞKASININ HACCI:

İhcac, hac için, bedel çıkarmaktır. (Haccı anil-gayr) ise, başkası tarafından, hac etmektir ki, hac ibadetinde vekâlet etmek demektir.Haccı edene, nâib ve hesabına hac edilene, menûb denir.

Bu babta asıl budur ki, bir kimse amelinin sevabını başkasına vermek, -ehli sünnet ve cemaat mezhebinde- câizdir. Gerek namaz, gerek oruç, gerek hac olsun, yahut sadaka ve kıraet-i kur'an veya ezkâr nevinden bulunsun.

Sevap, bağışlanan kimse, meyyit ise, o sevap ona vâsıl ve o ondan müteneffi olur. 

Ancak bir kimsenin kılacağı namazı ve tutacağı orucu, başka bir kimse, kılmak ve tutmak olmaz.

Bu babta, yâni ibadette niyabet cari olup olmamak, meselesinde dahi asıl budur ki, ibadetler, üç nevi olup bir nevi, sırf mâlîdir: Zekât ve sadaka-i fıtır gibi. Bir nevi sırf bedenîdir: Namaz ve oruç gibi. Ve bir nevi dahi, her ikisinden mürekkeptir: Hac gibi.

Bunların, birinci nevinde ihtiyar ve iztirar hâlinde câri, ve ikinci nevinde gayr-i câri olup, üçüncü nevinde, ancak -aciz halinde- câri olur.

İbadetlerin mâlî kısmında maksat, fakirin hâcetini karşılamak olup, o maksat, nâibin fiili ile de, hâsıl olacağından, onda niyabet mutlaka câizdir.

İbadetlerin bedenî kısmında maksat, -kötülüğü emreden- nefsi yormaktır. O ise, nâibin fiili ile hâsıl olamıyacağmdan, namaz ve oruç ve

— 577 —

itikâf ve kur'an tilâveti gibi, mahzı bedenî olan, ibadette niyabet, mutlaka câiz değildir.

Mevzuumuz olan hac gibi, hem mâlî ve hem bedeni olan, ibadette amelen -âciz halinde- niyabet câiz ve -kudret halinde-gayr-i câizdir.

Kendisine hac farz olmuşken edâ etmeyerek, ve tavafından edâ olunmağı vasiyyet eylemeyerek vefat eden kimse, -hilâfsız: - günahkârdır. Vârisi -isterse- kendiliğinden ihcac eder ve o ihcac, inşaallâhü teâlâ, meyyit hakkında, makbul olur. Eğer ihcacı, vasiyyet ederek, vefat eyler ise, hac ondan sâkıt olmayıp, malının üçte birinden ihcac olunmak lâzım gelir. Edilen ihcac, niyabetin cevazı şartlarını câmi ise, câiz olur.

Hacta niyabetin cevazı için, bir takım şartlar vardır. Lûbâb-ül-Menasikte, "İhcacın cevâzı şartları" âtideki veçhile, yirmiye iblâğ olunmuştur: 

1 - Hac vâcib olmaktır. Kendisine hac vâcib olmayan, meselâ: Fakir kimse ihcac etse, gayrin haccı, onun farzından vâkî olmaz, her ne kadar, ondan sonra vücub hâsıl olmuş olsun. Çünkü, evvelki niyabet, lâhik olan ibadetin vücubü için, kâfi olamaz.

2 - (Mahcûc), mâldâr olduğu halde -kendi haccın edâsından âciz olmak-  ve aczi, -ihcac vaktinden ölümüne değin- dâim bulunmaktır.
Mâzûr olan kimsenin ihcacında, emri mevkuf olup, özrü mevtine de ğin sürerse, başkasının onun tarafından, haccı câiz olur. Eğer özrü, zâil olarak, kendisi -bi-zâtihî- edaya muktedir bulunursa, kendisinin haccını edâ etmesi lâzım gelir.  Evvelce ettiği ihcac, nafile yâni, tetavvu olmuş olur.
— 578 —

3 - İhcactan evvel, özürlü bulunmaktır. İhcac sırasında, sahih vesalim -özürsüz- olup ta, sonradan marîz ve âciz olan kimsenin, ihcacı kiyafet etmez, (Ruhsat sebebinin mevcudiyyetinden evvel, ruhsatla ameletmiş olur. Lâkin buna, mâ kabli şâmildir).

4 - (Mahcûc) haccı, nâibe emretmiş olmaktır. Emri olmayarak, onun tarafından başkasına hac etmesi, câiz olmaz. 

5 - Ücret şart kılınmamaktadır. İhcac için, isticar olunan kimse, kendi tarafından hac etmiş olur. İcare sözü, etmeyerek "tarafımdan hacetmeni sana emrediyorum" der ise, olur.

6 - Nâib, mahcucun parasıyle haccetmektir. Eğer kendi parasıyle teberru ederse, onun tarafından, hac etmiş olmaz. Ekser nafakayı, mâl âmirinden ve azını, kendi mâlinden sarf eylerse, câiz olur. Hepsini, yahut çoğunu, kendi mâlinden sarf etmek sûretinde, eğer kendisine verilen mâlde, hacca vefâ var ise, onu rücû eder, ve haccı kâfi olur. Ve eğer nafakada kifayet olmazsa, hüküm ekser içindir. Çoğu meyyitin mâlinden ise, câiz ve illâ gayr-i câizdir. Eğer kendi oğlu veya diğer vârisi sonra, terekeye müracaat etmek üzere, kendi mâlinden hac ederse, meyyit ihcacı vasiyyet etmiş olduğuna göre, câiz olur. Ve eğer terekeye müracaat etmemek üzere, hac eylerse, meyyitin o veçhile, emri olsa bile, câiz olmaz.

7 - Sülüs mâl, müsaid olduğu halde, râkiben hac etmektir. Eğer yaya hac ederse, mahcuc ona yürümeği emr etmiş olsa bile, nafaka tazammun eder. Mahcuc, yürümeği emretmiş olmadığı takdirde, mâşiyen hac edip, deve kirasını, kendi için imsâk etmiş bulunursa dahi, böyledir ki nafakayı tazmin ile, râkiben ihcac olunmak lâzım gelir. Eğer nafaka, rükûbe müsaid olmadığına binaen, yürümüş ise, câizdir.

8- Sülüs mâl müsaid olduğu halde, meyyitin vatanından hac etmektir. Eğer sülüs mâl müsaid değilse, müsaid olduğu yerden, hac olunur. Kendi hac etmek üzere çıkıp, yolda vefat eden ve tarafından hac olunmasını vasiyyet eyleyen kimse için, -indel-imam- vatanından hacolunur. İmameyn inndinde, vefat ettiği yerden hac edilir. Diğeri tarafından hac etmek üzere çıkıp ta, yolda vefat eden kimse dahi, böyledir ki

— 579 —
indel-imam vatanından, ve imameyn indinde vefat ettiği yerden, hac olunur. Vasiyyet edenin, müteaddid vatanı  olduğuna göre, Mekke-i Mükerremeye en yakın olan vatanından hac olunur. Eğer hiç vatanı yok ise, öldüğü yerden hac edilir. Kendisi için, beldesinin gayriden hac olunmağı vasiyyet eden kimsenin ihcacı, vasiyyet veçhile, olur. 

Beldesinden hac etmek lâzım olan kimse için vasî, beldesinin gayriden ihcac ederse, zâmin olup, o hac onun olur. Meyyit için ikinci defa hac olunur. Meğer ki, onu ihcac ettiği yer, bir gün gecelemeyerek, gidip gelmek mümkün olacak derecede, mahcucun beldesine yakın ola.

9- İndel-ihram yahut -hac fiilerine başlamadan önce olmak üzere- ihramdan sonra, mahcucu niyyet edip lisaniyle dahi"lebbeyk" diyerek, mahcucu anmaktır. İsterse, kalbî niyyetiyle iktifa eyler. İsimini unutup ta, haccın âmir tarafından olmasını, niyyet eylerse, o da câizdir.

10 - Amirin mîkatından ihram etmektir.

11 - Memur olan kimse, kendi hac etmektir. Hastalanarak, yahut başka bir arızaya uğrayarak, parayı hac etmek üzere, diğerine verirse, onun ettiği hac, meyitten vâkî olmaz. İkisi dahi zâmin olurlar. Meğerki, âmir olan. ona o babta izin vermiş veyahut dilediğin gibi işle, demiş ola.

12 - Haccını ifsad etmemektir. Eğer- vukuftan evvel -müvakaa-ile ifsad ederse, âmirden vaki olmayıp, parayı tazmin etmek lâzım gelir. Memur ifsadına, dem akıtmakla keffaret ederek, fasid haccın, geri kalan fiillerine, devam ile, âtîdeki senede, onu kazâ dahi etse, meyyitin haccı sakıt olmaz.

13 - Âmire muhalefet etmemektir. Âmir ona. ifrad haccı veya umreyi emr etmişken, o kıran, yahut temettâ etse, âmirden vâkî olmayıp, nafakayı, tazmin etmek lâzım gelir. Eğer iki kişi ihcac edip, onlardan biri hâccı ve diğeri umreyi ona emreylese ve cemi yâni -kıran- etmek için, izin dahi verseler, câiz olur. İzin vermezlerse, câiz olmaz. Âmir haccı emr ettiği halde, memur umre ederse, zâmin olur. umre emr ettiği için umre edip sonra, kendisi için, hac, eylese, yahut haccı emr etmiş olmakla, hac edip, sonra kendi nefsi için, umre etse, câiz olur. Şu kadar ki, birinci surette hac için ve ikinci surette umre için, ikameti nafakası, kendi mâlinden olur. Onlardan fâriğ olduktan sonra, nafaka meyyitin mâline

— 580 —

âid olur. Âmir ona, umreyi emr etmiş olduğu halde, o onun emrinin aksine olarak, tarafından hac edip, sonra kendi nefsi için, umre etse, yahut nefsi için, hac edip, sonra onun için tarafından umre etse veyahut kendisine hac emr olunmuşken, o ona, yahut kendine umre edip, sonra onun için veya başkası için hac eylese, câiz olmaz.

14 - Bir hac için, ihram etmektir. İki hac için telbiye edip te, onların birini kendi için ve diğerini, âmir için kılsa, olmaz. Nefsi için yaptığını bırakıp, diğerine devam ederse, olur

15 - Telbiyeyi yalnız, bir kişi için etmektir. İki kişi, kendisini ihcac etmiş olmak suretinde, onlar için, telbiye ederse, hiç birinden vâkî olmayıp, onların paralarını tazmin etmek lâzım gelir. Eğer onlardan birini tâyin ederek, ihram ederse, onun için vâkî olur. Diğeri için, tazmin etmek lâzım gelir. Eğer -tâyin etmeksizin- birini niyyet eder ise, haccın fillerine başlamadan önce, hangisini isterse, tâyin edebilir. Başladıktan sonra edemez.

16 - Âmir ve memur müslim olmaktır. Müslimin, gayr-i müslim için ve aksine olarak, gayr-i müslimin, müslim için, 'haccı sahih olmaz.

17 - Onlar, âkil olmaktır. Mecnunun âkil için ve aksi olarak, âkilin deli için, hac etmesi, câiz olamaz.

18 - Memur hacca tâallûk ederse amelleri, mümeyyiz olmaktır. Sabîyi ihcac etmek olamaz. Murâhik olursa, ihcac câizdir.

19 - Haccı fevt etmemektir. Kendi ihtiyacı için, iştigal ederek, haccı fevt ederse, câiz olmayıp, zâmin olmak lâzım gelir. Eğer haccın fevatı, hastalık gibi, bir âfeti semaviyyeye mebni olursa, nafakayı zâmin olmayıp, meyyit tarafından, haccı yeni baştan etmek lâzım gelir.

20 - Mahcucun, "Benim tarafımdan başkası değil filan kimse hacetsin" diye tayin ettiği zât, hac etmektir. Eğer, o kimse vefat ederse, diğeri onun yerine hac edemez. Diğerinin menîni tasrih etmeyerek, "Benim tarafımdan filan kimse, hac etsin." dediği kimse vefat edip de, diğerini ihcac ederlerse, olur.

İhcacı vasiyyet edip de, kimseyi tâyin etmemiş olan zâtın, vefatında verese toplanıp herhangi bir kimseyi ihcac ederlerse, olur,

Mezkûr şartların hepsi, farz olan hac içindir. Nafile hac için, yalnız islâm ve akıl ve temyiz ve niyyet şarttır.

— 581 —
İhcacın cevazı için, memurun hac etmiş olması, şart değildir. Sarûr  dahi, bedel olabilir.
Hilâftan çıkmak için,  efdâl olan, nefsi için hac etmiş bulunan kimse, ihcac olunmaktır.

Bununla beraber, hiç hac etmemiş kimseyi ve hattâ kocasının izni ve mahreminin mevcudiyyeti ile birlikte kadını ihcac etmek ve mevlâsının izni ile, köle ve cariyeyi, ihcac eylemek câizdir. Ve onunla hac farizası, âmirden sâkıt olur.

Efdâl olan menâsiki iyi bilen hür bir kimseyi, ihcac etmektir.

Memur hactan sonra, Mekkede kalmak câizdir. Efdâli hac ettikten sonra dönüp gelmektir.

Bu sene hac etmesi kendisine emr ve tenbih olunmuşken, memurun haccı bu sene etmeyip, gelecek sene, etmesi câizdir.

Mâlinin sülüsünden ihcac olunmağı vasiyyet eden kimsenin mâli, birkaç ihcaca kâfi ise, birinci ihcacı tasrih etmiş olduğuna göre, bir kere ihcac olunup, artan mal vereseye reddolunur. Tasrih etmeyip, onu takyidden sâkıt olmuş bulunduğuna göre, sülüsün müsaid olduğu kadar, müteaddid ihcac olunur. Vasî, bu babta muhtar olup, dilerse onları bir senede eder ki, taatin hemen ifâsına mebni, efdâl odur. Ve dilerse müteaddid senelerde eder.

Nâib, rakiben gidip gelmek ve israf ve cimrilik etmemek şartiyle menûbun parasını sarf ederek, onun tarafından hac eder.  Artan parayı getirip kendisine yahut vârisine  iâde eder.
— 582 —

Nâibin bu suretle ettiği hac, menuptan vâkî olmakla, nâib zaten hac etmemiş ise, hac farizası kendisinden sakıt olmuş olmaz.

Bir senede iki hac, mümkün olamayacağından, iki kimse, bir kimseyi ihcac etmiş olmak sûretinde, nâib eğer -ihram sırasında- onların ikisi tarafından, niyyet etmiş olursa, hiç birininki, sahih olmayıp, ettiği hac, kendisine âid olmakla, onların paralarını kendilerine ödemek lâzım gelir. 

Nafile babı, geniş olmak cihetiyle, nafileten ihcac, kudret halinde dahi, câiz olup, farz olmak üzere, ihcacın muazzam cevaz şartı, zikr olunduğu veçhile ya mevt veya mevte kadar olan sürekli âcizdir.

Meyyitin kendi vasiyyeti üzerine tarafından hac farizasını edâya, bedel çıkarmak sahih olduğu gibi, maraz ve mahbusiyyet misilli zevâli memûl olan bir acze mebni tarafından bedel gönderen kimsenin, hac farizası dahi, aczi kendinin mevtine değin sürekli olmak şartiyle, sahih ve farzı, o sûretle sakit olur. Eğer aczi zail oluverirse, gidenin ettiği hac, gönderen kimse tarafından tetavvû olup, hac farizasını, kendisinin ifa etmesi lâzım gelir. 
Eğer âmâ ve yatalak olmak gibi zevali ümit edilmeyen acze müptelâ idiyse, ettiği ihcac sahih ve nâibin ettiği hac ile, kendinden farz sâkıt olur. Aczi, gerek mevtine değin dâim ve gerek zâil olsun. 

Hac ile memur olan kimse, yolda hastalanmakla, âmiri tarafından, hac îfa ettirmek üzere, parayı başkasına vermek, yoktur.

Meğer ki, para kendisine verildiği vakit "dilediğin veçhile hareket eyle" denilmiş ola. O halde, vekil mutlak olmakla, hasta olmasa dahi, diğerini ihrac edebilir.

Hac ile mükellef olan kimse mükellef olduğu sene hac etmek için, çıkıp, yolda vefat ederse, niyyetiyle mecurdur.  Ona ihcac vesiyyeti lâzım değildir.

Eğer haccı, onunla mükellef olduktan sonra, tehîr etmiş idiyse, ihcacı vasiyyet eyler. Vasiyyetinde, mal ve mekân tâyin etmiş olduğuna göre,

— 583 —

parasının kifayeti veçhile ve tâyin ettiği mahalden ihcac olunur. Tâyin etmemiş olduğuna göre, malının sülüsü kâfi gelirse, beldesinden kâfi gelmezse, vefat ettiği yerden, ihcac olunur.

MEDİNE-İ MÜNEVVERENİN ZİYARETİ:

Asım Molla merhum:

Ey sâribân, zimâmı çek semti kûyi yâre,

Virane dilde zira yer kalmadı karâre. Bîmi zalâmı şebten olma sakın vehimnâk.

Âhı şerâre bârım hâcet mi kor nehâre? Âzürde pây olursa cemmâzın eyleyem ferş,

Dibâce-i cebinim şevk ile rehgüzâre. Ey sâribânı müşfik hiç olmadın mı âşık?

Âheste revlik etme, rahm eyleyip bu zâre. Ben derdimendi aşkım bir yerde kılmam ârâm.

Tâ vâsıl olmayınca ser haddi kûyi yâre. Ol kûyi canfezâ kim ehli nazar değişmez

Bir senk-i rîzesini bin dürrü şâhvâre. Ey kûyi arş rütbet kim hâki ıtırnâkin

Mâlişine eylemiş hak, pîşânîi kibâre. Dârüs-sekîne yâni şehr medîne ki-oldur

İzzü şerefle me'vâ sûltânı kâmkâre. Sultânı milki sermed mahbûbi Hak, Muhammed

Kim kulluğu şereftir şâhânı tâcdâre. Ey cümle âlemine mahzâ atâsı Hakkın

Senden olur olursa Âsim fakire çâre

Nebiyyi zişânımızın kabrini, ziyareti kasd ve niyyet edene, mescidi nebeviyi ziyaret dahi, maksud olmak gerektir ki, o mescidi şerîf, ziyareti, şiddetle arzû edilecek, mesacid-i selâsedendir. 

Hazret-iNebinin ziyareti, tââtin en güzeli ve mendubatın en efdâlidir. Ehâdisi şerîfede: "Hali vakti yerinde olup ta, beni ziyaret etmeyen, bana cefa etmiş olur.", "Hac edip te, beni ziyaret etmeyen, bana cefâ etmiş olur.", "Kabrimi ziyaret edene, benim şefaatim, sabit ve muhakkaktır.", "Beni vefatımdan sonra, ziyaret eden hayatımda ziyaret eylemiş demektir." buyurulmuştur.Bu şefaat, makamı mahmûd şefaati âmmesinden, başka bir şefaattir.

Hac farz olduğuna göre, evvelâ hac edilmek, ahsendir. Nafile hacifâ edilmekte ise, ziyareti kasd eden, onu takdim ve tehirde, muhayyerdir.

— 584 —

Ziyareti nebîyyi niyyet etmiş olan kimse, her zamandan ziyade, salâvatı şerifeye müdavim ve mülâzim olarak, yollarda dahi okur.

Salâvatın faziletini, zikre hacet yoktur. Onun şerefi hakkında söz söylemek, zâiddir. Aleyhissalâtu vesselâm efendimiz hazretlerine edilen, salâvat kendilerine bâliğ ve kabul yerine vâkîdir.

Medine-i Münevvereyi müşahedede, salâvatı şerife getirerek, "Allahım! İşte senin Resûlünün haremi ve vahyinin yurdu. Burayı ziyareti bana uğur kıl, azâptan ve cehennem âteşinden korunmama vesile kıl, ve beni âhirette habibin şefaati ile kurtulanlardan eyle!" der ve mümkün olur ise, Medine-i tayyibeye dahil olmadan evvel, ve yahut -dahil olduktan sonra- yerleşip, yerinden ve yükünden mutmain üzere olduktan sonra, -ziyaret için- mescidi şerifi nebeviyye varmazdan mukaddem, gusl eder, güzel kokular sürünür, en güzel elbisesini giyer. Bunları - tâzimen lil-kudûm yapar. Zarûret olmadıkça, deveden inerek, Medine-i Münevvereye yaya olarak, girmiş bulunur. Makamın celâletini ve azametini düşünerek vakarla yürür, aynı zamanda duâlar bilhassa salavâtlar okuyarak gider. Mescidi şerifi nebeviye vardığında, bâbı selâmdan, yahut bâbı Cibrîlden dahil olup, minberi nebî yakınında kerahet vakti değil ise iki rekât, ta-hiyyeti mescit kılar. Namazda, minberi şerifin sütunu, sağ omuzu hizasına gelecek yerde durur ki, orası "Mevkıfı nebevî"dir. Ve kabri münîrleriyle minberi münevverlerinin arası -hadîsi nebevileri, natık olduğu üzere- cennet bahçelerinden bir bahçedir.  Ve minberi âlîleri, havzı nebevileri üzerindedir. 
Tahiyyeti mescid namazından sonra, -Şükren lillâhi teâlâ- iki rekât namaz daha kılarak, Cenâb-ı Hakka, kendisine olan tevfikınden ve o âlî makama, vüsul şerefini in'amdan dolayı, secde-i şükre varır. Badehû dilediği duâyı eder. Ve kalkıp, kemâli edeb ile, huzuru saadette, kıbleye arka vererek, resûlullâha, müteveccih olur.  Maksure-i şerifeden (yani şebeke-i saadetten bir arşın kadar uzak ve Resûlullahın başı hizasında bulunur. (Veçhi kerîmi nebevî) ve (Nazarı saîdi nehevîyi), kendisine mâtûf ve (Sem'î âlî cenâbı risâleti) kendi sözlerini, dinlemekte bilerek, ve selâmını, alacaklarını ve ettiği duâya, âmin diyeceklerini mülâhaza eyleyerek;  "Es-selâmü aleyke yâ Resûlellâh, Es-selâmü aleyke yâ Nebiyyellâh Es-Selâmu aleyke yâ Habibellâh, Es-Selâmu aleyke yâ
— 585 —
nebiyyer-rahmeti, Es-selâmü aleyke yâ şefîal-ümmeti, Es-selâmu aleyke yâ seyyidel-mürselin, Es-selâmu aleyke yâ hatemen-nebiyyîn, Es-selâmü aleyke yâ müzzemmilü, Es-selâmü aleyke yâ müddessirrü, Es-selâmu aleyke ve âlâ usûliket-tayyibîne ve ehli beyti kettâhirîn." deyip onu selâmladıktan sonra, aklının erdiği ve dilinin döndüğü kadar duâ ve salâvatı şerife okur. Ona ümmet olarak ikrar verdiğini,  gücünün yettiği kadar yolunda yürümeğe çalıştığını söyleyip onun himayesine sığınır ve şefaatim diler.
Tevdi olunmuş, selâm var ise, emaneti edâ, vâcib olmakla, onu da tebliğ ve iblâğ eylemek üzere: "Es-selâmü aleyke yâ resûlellâh filân oğlu filan  sana salât ve selâm söyledi senden şefâat diliyor, sen kendisine ve bütün müminlere şefaat eyle" der. Sonra salâvatı şerife getirerek, dilediği duâyı okur.

Duâların en özlü ve en güzel olanı "Es-selâtu vesselâmu..."lerden ve zikr olunan (Velev ennehüm iz zalemû câûke. .) âyeti kerîmesini okuduktan sonra "İşte günahlarımla sana geldim, halimi arz ediyorum ve Rabbin tarafından affedilmem için şefâatini diliyorum." diyerek niyaz eder.

Bütün bu duâ ve salâvat-ı şerîfeleri okurken hep veçhi kerîmi nebevî cihetine yüzünü dönmüş bulunur.

Sonra bir arşın kadar sol tarafa giderek Ebû Bekris-Sıddik (R.A.) Hz. lerinin başı hizasına gelir ve: "Es-selâmu aleyke yâ halifete Resûlillah" Ey onun garda arkadaşı ve her seferde yoldaşı en yakın sırdaşı sana selâm olsun! Sana binlerce selâm olsun ki; Sen ona en güzel halef oldun, O'nun izinden gittin, riddet ve bidat ehliyle cenk ettin. Bu dinî yaşatmak için her işde hakkı gözettin. Dilerim Allahtan dünyada gönlümüzdeki sevgini dâim eylesin, âhirette seni sevenlerle beraber eylesin. Çünkü seni Resûlullah sevdi, Allah sevdi ve müminler sevdi. Bu ziyaretimizi de Mevlâ kabul eylesin. "Esselâmü aleyke ve Rahmetullahi ve Berekâtuhu." der.

Sonra yine bir arşın kadar sola giderek Ömer İbnil-Hattap (R.A.) Hz. lerinin başı hizasında durur ve tıpkı Hz. Ebû Bekiri (R.A.) selâmlayıp övdüğü gibi, Hz. Ömeri (R.A.) de ona münasip olan vasıflarla medhü senâ eder. Bunu da müteakip artık kendisi, ana - babası, zürriyeti için ve kendisine duâ siparişinde bulunanlar için ayrıca bütün ümmeti Muhammed için duâ eder.

— 586 —

Ondan sonra evvelki gibi tekrar Peygamber Efendimizin başı hizasına gelir ve "Allahım! Sen Kur'ânda buyurdun ve dedin ki; Eğer onlar sana gelip hallerini arzettikten sonra Allahdan mağfiret dileselerdi, Peygamber de onlara mağfiret dileseydi, Allahın dâima tevbeleri kabul ve merhamet eden olduğunu görürlerdi." (Nisâ: 64). "Allahım! îşte ben resûlüne geldim halimi arzettim, tevbe ve istiğfar ediyorum, senin mağfiretini, onun şefaatini diliyorum, beni affeyle. Çünkü sen affı seversin ve affedersin." der. Rabbenâyı okur, Subhane Rabbike...ile duâya son verir, geri geri çekilerek saygılı bir şekilde oradan uzaklaşır.

Sonra, ebî Libâbe sütûnuna - ki, ashaptan ebî Libâbe (radiyellâhu teâlâ anhu) hazretlerinin, kendisini bağladığı ve Cenâb-ı Hakkın tevbe ve mağfiretine mazhar olduğu sütûndur ve mescidi şerifi nebevî dahilinde, Ravza yakınındadır. Varıp, dilediği kadar nafile namaz kılar ve Cenâb-ı Hakka, tâib ve müstağrif olur ve dilediği duâyı eder, sonra, yine ravza-i mutahharaya gelip, dilediği kadar namaz kılar ve istediği duâyı eder. Tesbih ve tehlîl, senâ ve istiğfarı çok eyler.

Sonra, Hannane üstüvanesine varır ki, orada minber konulmasından mukaddem, Resûl-ü Ekrem (Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimiz hazretlerinin çıkıp, hutbe okudukları -kütüğün bakiyyesi- vardır ki, o kütük Hazret-iHatem-ül Enbiyâ Efendimizin, sonradan binâ edilen minber üzerinde hutbe okumağa başlamaları üzerine, nebinin ayrılmasından dolayı iştiyak ve arzu ile ağlamış, enîn etmiş ve Hazret-i Resûl (Sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem) minberi şeriflerinden inip, onu kucaklayıp teskin buyurmuştur.

Asârı nebeviyye ve emâkini şerife bakıyyeleriyle, teberrük eder ve Medine-i Münevverede mukim olduğu müddette, gecelerini ihya için, kıyama ve beş vakitte namazlarını, mescidi şerifi nebevide ve mümkün olursa, ravzada kılmak ve bütün vakitlerde, huzuru nebevide ve ziyaret şerefinde bulunmak meziyyatını, iğtiname, cehdini sarf eder.

Bakîi şerîfe çıkmak ve meşahid ve mezarlara  ve hususiyle seyyiduş-şüheda olan, Hazret-i Hamzanın ve sâir uhud şehidlerinin ziyaretlerine varmak müstahab olur. Bakîde, Hazret-i Abbasi ve Hazret-i Hasan efendimizi ve sair âli resûlullahı ve emîrul-müminin Hazret-i Osmanı ve Hazret-iResûl-ü Ekremin yavrusu olan Cenab-ı İbrahimi  ve ezvacı tahiratı
— 587 —

ve efendimizin halası olan, Hazret-i Safiyyeyi, ve sâir sahabe ve tâbiîni ziyaret eyler. Rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmeîn.

Hazret-i Hamzayı ve diğer Uhud şehidlerini, Perşembe günü ziyaret -eğer müyesser olursa- çok iyi olur. Onları ve bakîi şerifi ziyaret sırasında (selâmün aleyküm bimâ sebertüm fenîme ukbed-dâr) deyip, âyeti kürsîyi ve on bir kere, sûre-i ihlâsı ve mümkün ise, bir de yâsin sûresini okur  ve bunların sevabını, cemi-i şühedaya ve müminini medfûnîne hediye eyler.
Mescidi Kubâya  varmak dahi, Cuma ertesi gününde veya sâir bir günde müstahab olur. Orada dahi, namaz kılıp (Ve mescidi kıbleteyne) varıp, dilediği duâyı ettikten sonra:
"Ey kulların niyaz ve dileklerini işidip muradlarını veren, onları görüp gözeten, çekip çeviren Ulu Allah! Dualarımızı kabul eyle, günahlarımızı affeyle elimizden tut bize yardım ve merhamet eyle. Çünkü sen erhamerrahiminsin."  der.
سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللّٰهِ العَظِيمِ
وَ صَلَّى اللّٰهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ رَسُولِ اللّٰهِ خَاتَمِ الْمُرْسَلِينَ وَ عَلٰى اَلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَعِينْ
— 588 —
HAYRİYYE-İ NÂBİ'DEN:

Ey gül-i tâze res gülşeni cân Bûy-i pîrây-i dimağ ı irfân

Kâbeden gayri yere etme sefer Seferi bîhûdedir nâr ı sekar

Kâbe beytü-ş-şeref-i âzamdır Noktâ-i dâire-i âlemdir.

Kâbedir kıble-i mülkü melekût Pâye pîrâyi seriri nâsût

Kâbedir sâkı dirahtı rahmet Kâbededir südde-i din ve devlet

Kâbedir şem'i serâ perde-i râz Oldu pervânesi erbâbı niyâz

Kâbedir secde gehi insü melek Kâbedir hum zede-i tâkı felek

Kâbedir saha-i gülzârı naîm Niâmı nûr ile pür sahni azîm

Merkezi dâire-i âlemi hâk Bâşına devr eder ânın eflâk

Evvelâni nokta-i sırrı tekvin Zıllı anber şikeni rûyi zemin

Evvelini sûreti âyine-i âb Girdi bâlâ keş-i meydânı türab

Mehzen-i sırr-i sarâyı lâhût Hıtta pîray-ı fezây-i nâsût

— 589 —

KİTABÜ-S-SAYD (AV ve AV HAYVANLARI)

Saydın, zebayihin, udhiyenin, menasike münasebeti âşikâr olmakla bunlara âit mesaili dahi, kitab-ul-hacca ilâve ettik. Bunlardan sonra akikadan bahseyledik.

Sayd ve istiyad kelimeleri, avlanmak mânâsınadır. Misyad dahi ağ ve tuzak demektir.

Biz bu bapta, hem avdan, hem de avlanmaktan bahsedeceğiz. Avcıya sayyad diyeceğiz.

Av: İnsandan çekingen ve korkak olan, yabanî hayvandır. Yeneni ve yenmeyeni olur.

Avlamak: Onu sığındığı yerden çıkarıp, elde ekmektir. Bunun rüknü ve hükmü vardır.

Avlanmanın rüknü: Avlanma fiilinin, şartınca ehli olandan suduru ve yerinde vukuudur.

Avlanma fiilinin şartı: Ava, avcıya ve av âletine mütaâllik olmak üzere, mütenevvidir. Onların,ilerde zikrinde ehli ve yeri dahi malûm olur ki, ehli: İhramlı olmamak şartiyle, zebh işini ve hakkı tesmiyeyi bilen, müslim ve kitâbi olmasıdır. (Burada tesmiye, boğazlama sırasında ismullâhı zikirdir).

Mahâlli: Kara hayvanlarına göre, haşeratın ve haremi Mekkede bulunanın gayrisi; su hayvanlarına göre de balığın, her nevidir.

Avlanmanın hükmü: Milkin sübutu ve avın yenileni hakkında yenilmesinin halâliyyetidir.Bunlardan biri, dünyevî ve diğeri, uhrevî hüküm demektir.

— 590 —

Av mübahtır: Yâni avlanmak şeran câizdir. Gerek aynen veya bedelen intifa etmek için olsun, gerek eğlenmek ve gösteriş için olsun.

Yenen vahşî hayvanat, eti için ve bunların eti yenmeyenleri derisi veya tüyü, yahut dişleri ve yahut kötülüğünün izalesi için, avlandığı gibi, mücerred öldürmek ve bu sûretle bahadırlık izhar etmek için dahi avlanılabilir. 

MÜLKİYETİN SÜBUTU:

Mâliki olmadığı, bir mübah şeyi, hakikaten veya takdiren ele geçirmekle, mülk sabit, yâni o şey, ele geçiren kimsenin olur.

Hakikaten ele geçirmek: Ona fiilen el koymaktır.

Takdiren -ki "Hükmen"dahi denir- ele geçirmek: Onu ele geçirmek için, sebepleri hazırlamaktır.

Av için sebepler: Tüfek ve mızrak gibi, âlât ve ağ ve tuzak gibi edevat ve talimli köpek gibi, azılı, yahut talimli doğan gibi, pençeli hayvandır.

"Av tutanındır." hükmünce, av onu ele geçirenindir. Her kim, bir avı sığındığı yerden çıkarırsa, onu tutmuş olur.

İmkânsızlıktan çıkarmak, onu ayakları ile kaçıp, yahut kanadları ile uçup savuşmaktan alıkoymaktır.

İmkânsızlıktan çıkarmış olmadıkça, onu tutmuş olmakla, kim avlarsa, onun olur.

Avlamak-müstakilen-olduğuna göre, mülkiyet müstakil ve iştirakle olduğuna göre, mülkiyet de müşterek olup, meselâ: İki avcıdan birinin düşürüp, imkânsızlıktan çıkardığı avı, diğeri öldürmek suretinde, o av müstakil olarak, düşürenindir. Onlardan ikisinin birden, tüfek taneleri bir ava isabet eylemek takdirinde, o av onların ikisi arasında yarı yarıya ortak olduğu gibi, muallem köpekleri, onların göndermesiyle, ikisi bir ava isabet etmek takdirinde dahi, o av onların arasında müşterek olur.

— 591 —

YEMENİN HELAL OLMASI:

Avın yenmesinin halâl olması için on beş şart vardır: Onun beşi avcıya, beşi ava, diğer beşi de av âletine aittir.

Avcıya âit olan beş şart şunlardır: Avı, zekât ehli yani boğazlama usulüne vâkıf olmak, tesmiyeyi terk etmemek, av âleti, kendi tarafından gönderilmek, gönderme ile alma arasında, başka bir şeyle iştigal etmemek, âletin irsalinde, kendisine av haram olan kimse (ihramlı gibi) ortak olmamaktır.

Ava âit olan şartlar, şunlardır: Eti yenen hayvanlardan olmak, insandan kaçan yabanî hayvan olmak, haşerattan olmamak, su mahlûku olduğuna göre balık cinsinden olmak, boğazlanmasına yetişilemeyerek avlanmak ile ölmüş bulunmak.

Av köpeğine ait olan şartlar şunlardır: Kelb talimli olmak, gönderildiği yolda yani usulde avlanmak, avı yaralayarak öldürmek, ondan yememek, avlanması halâl olmayan hayvan, almada ona müşarik olmamak.Bu icmal, gelecek tafsilât ile açıklanacaktır.

Zekât -zebayih kitabında mezkûr "zebh" ve "nahr" nevilerine şâmil olmak üzere- boğazlamaktır. 

Zekâtın, ihtiyarî ve iztirarî kısımları vardır.

İhtiyari olanı; hayvanı mûtad üzere, boğazından kesmektir ki, onun rüknü, zebh olunacak olanın zebhi, ve nahr edilecek olanın natırıdır. Zebh boğazından ve Nahr, göğüs üstünden olur: Deve, nahr; sığır, ganem ve kuşlar ise zebh olunur.

İztirarî olanı: Hayvanı her neresinden olursa olsun, vurup öldürmektir: Onun rüknü, yaralamaktır.

— 592 —
Avlanmak: İztirarî zekâttandır. 

İhtiyarî zekât işinin ehli olan kimse, iztirarî zekâtın dahi. ehlidir. Evvelkine ehil olmayan, diğerine de ehil değildir.

Itlâki üzere, zekât ehli: Zebh ve tesmiyeyi bilen, ehli İslâm ve ehli Kitaptır.

Zebh ve tesmiyeyi bilmeyen, küçük çocuğun ve delinin boğazladıkları yani keserek veya vurarak öldürdükleri hayvan, mekûl ve ekli halâl olmadığı gibi, ehli İslâm ve ehli Kitap olmayanların kestikleri dahi, halâ! değildir.

Mûsevî ve İsevî, ehli kitap oldukları için,  onlar ehli İslâm gibi, ehli zekâttırlar. Binaenaleyh, onların dahi şartınca olan zebihaları, yenir.

Putperest ve ateşperest olanlar, ehli kitap olmadıklarından, ehli zakât dahi değillerdir. Onların - kestikleri ve avladıkları - yenmez.

Dini inkâr eden, dinsizin, yahut islâmdan irtidad ile,  ehli kitap dinine giren mürtedin dahi, zebihası yenilmez.

Zekât ehli olmak için bülûğ ve erkeklik çağı şart değildir. Temyiz ve teakkûl kâfidir. Ehli İslâm veya ehli kitaptan olan, kadınlar, ehli zekât olduğu gibi, zebh ve tesmiyeyi bilen küçükler dahi, ehli zekâttır.

İhtar: Avcının muhrim ve avın, harem dahilinde olmaması dahi, yenme halâliyetinin şartları cümlesinden olmakla, muhrimin avladığı yenilmediği gibi,  halâlın yâni muhrim olmayanın harem dahilinde avladığı dahi yenilmez.

Tesmiye terk olunarak kesilen, zebihanın dahi yenmesi menhi olmakla, ehli zekâtın, zebih sırasında olduğu gibi, avlanma halinde dahi. tesmiyeyi terk etmemesi, yani tüfeğini ateşlerken yahut köpeğini salıverirken "Bismillâh" demesi şarttır. (Terk, kasdi olmamak şartiyle besmeleyi unutmuş olmak takdirinde, beis yoktur).

— 593 —
Ehli zekât, avlanmayı talimli köpek ile yapmak sûretinde, köpeği besmele ile - kendisi sevketmiş olması dahi, meşrut bulunduğundan onun sevki ve kışkırtması olmayarak,  köpeğin görüp, kendiliğinden, üzerine vararak öldürdüğü avın dahi, yenmesi helâl olmaz.

Talimli köpeğini - sevkten sonra - oturmayıp, ve başka iş ile meşgul olmayıp, araştırmak dahi, şart olduğundan arkasını aramayıp oturur veya başka bir şey ile meşgul olur ve sonradan, avı ölmüş bulursa, başka bir sebep ile ölmüş olmak ihtimaline mebni, onun da yenilmesi, helâl olmaz.

Ehli zekâtın salıvermesine, ehli zekât olmayanın, sevki karışarak, iki kelbin birlikte yakalayıp öldürdükleri av dahi, helâl olarak yenmez, İşe karışan köpek, talimsiz olmak,veyahut - besmelesiz - salıverilmek dahi, ehli zekât olmayan kimse tarafından sevk edilmiş olmak gibidir.

Yenme helâliyyetinin, ava âit olan şartları mucibince, avın eti yenilen vahşî hayvanlardan olması, yani kurt ve çakal gibi, sivri dişli ve kaplan ve dağ kedisi gibi, hem sivri dişi ve hem pençesi olan vahşilerden ve kara kuş ve atmaca gibi yırtıcı; karga ve kartal gibi leş yiyici kuşlardan olmaması ve insandan kaçınmakla, kanatlarıyla yahut ayaklarıyla kendini korur olabilmesi lâzımdır. O çeşit canavar ve leş yer olan, yabanî hayvan ve kuşların yenilmesi helâl olmadığı gibi, eti yenen ehlî hayvanların ve hattâ - aslında ehlî değilken - insana alışarak, ehlî gibi olmuş olan,  yenen av hayvanının meselâ alışık geyik, karaca ve ada tavşanının dahi, avlanarak yâni - iztirarî zekât ile - yenilmesi helâl olmaz. Tuzağa düşüp ve yahut kanadı veya bacağı kırılıp - kendini korumaktan -çıkmış bulunan - yenen avın - dahi, avlanarak yenmesi helâl olmaz. Bu gibilerin, ve bundan evvel zikr olunan vahşî - alışkının ihtiyarî zekât vechile, boğazlanması lâzım olduğu gibi, vurulduktan sonra - zebh olunan hayvanın, o halindeki hayatına faik bulunan bir hayat ile - diri olarak yetişilen avın dahi, boğazlanması lâzım olduğundan, vurulan avın boğazlanmaksızın yenmesi helâl olabilmek için, boğazlanmasına yetişilemiyerek ölmüş olması da, ava ait olan, yenme helâliyyetinin şartlarındandır.  Kanadından vurulan kuşun boğazlamak yerine kafasını koparıp atmak, onun yenmesini haram kılar.
— 594 —

Çekirgeden mâdâ, haşerat yenmez.

Kara avında, avın haşerat neviden olmaması, yenmesinin helâliyyetinde şart olduğu gibi, sulardaki avda dahi, avın balık cinsinden olması şarttır. Balık cinsinden olmayan hayvanlar: Yengeçler, midyeler, istiridyeler, İstakozlar: Helâl olarak yenilmez.

Balığın her nevi ve hattâ yılan balığı dahi yenilir. 

Balık, temiz olmayan suda doğmuş olmak, yenilmeğe mâni değildir.

Yenilme helâliyyetinin şartı: Âfet ile ölmüş olmasıdır.

Ağ ve olta, âfet olduğu gibi, balık suyun sıcaklığı veya soğukluğu sebebiyle veya suyun çekilmesiyle, yahut bir yere kısılarak veyahut üzerine bir şey atılarak, ölmek dahi, âfet ile ölmektir. 
Böyle bir âfete uğramaksızın, suyun yüzüne sırtı üzerine gelen  balık, yenilmez.

Bir balığın içinde zuhur eden balık - sağlam ise - ikisi dahi yenilir. Sağlam değilse, ona zarf olan balık yenir. İçinden çıkan balık yenmez,

Meselâ: Balığın karnında bulunan inci, bulana helâldir. Yüzük ve altın helâl değil, bulunmuş nesnedir. Bulan kimse, onu halka bildirmek ve duyurmak lâzım olur.

Nitekim, emsâli delâletiyle, yabâni olmadığı bilinen, güvercin yahut ayağında zil bulunan doğan ve boynunda tasma bulunan geyik, tutulsa, sahibi zuhurunda verilmek üzere, tutan kimse, onu, halka duyurmak lâzım gelir, Yenme helâliyyetinin av köpeğine dâir olan şartlarına gelince: Av köpeğinin  muallem olması, üç defa, yemeyi terk etmesiyle malûm olur, yâni teallümü tuttuğu avı yemediği, üç defa vâkî olmasıyla
— 595 —
sabit olabilir.  İlk terki, tokluğuna ve ikinci terki, şüpheye mahmul olup, üçüncü terkinde teallüm, tehakkuk etmekle, dördüncü avı yenilir.
Doğan gibilerin,  teallümü, davete uymak ile, yani salıverildikten sonra, çağırıldıkta, dönüp gelmesiyledir. Tuttuğu avdan, yemesi zarar vermez.
Talimli olan doğan - davet edilince - icabeti kabul etmezse, ve muallem olan köpek yemeği terk eylemezse, öldürdükleri av, helâl olarak yenmez.  Tâ ki, ikinci kerrede talimli oldukları, sâbit ola.
Muallem köpek, avladığı hayvanın kanından içmek, zarar etmez.  Bir tarafını koparıp atmak dahi, zarar etmez.  Avdan sahibinin attığı bir parçayı yemek ve hattâ avı sahibi ele aldıktan sonra, onu yemek dahi mânî değildir.
Av köpeğinin yediği av, helâl olarak yenmediği gibi, yaralamayarak, boğduğu ve çarparak veya belini kırarak öldürdüğü, av, dahi helâl olarak yenilmez. 

Avı, avcının gönderdiği tarafta aramayarak sağa ve sola sapıp, ve av aramaktan başka bir şey ile oyalanıp geldikten sonra, kendiliğinden tutup öldürdüğü av, yeniden irsâl ve iğrâ edilmiş olmadıkça, yenilmez.

Avlanması helâl olmayan,  başka bir köpeğin, avı alıp getirmekte,
— 596 —

ona iştirak etmiş olması dahi, mâni değildir. Nitekim, avcıya âit olan şartların sonunda dahi, zikrolunmuştur.

Avın tâyini şart olmadığından, bir ava şartınca salıverilen köpek, onu avladıktan sonra, başka bir avı dahi, avlamak sûretinde, ikisinin de yenmesi helâl olur.

Üzerine gönderileni tutmayıp, başka bir avı tutup öldürmek takdirinde, onun yenilmesi helâl olur. Dönüp geldikten sonra yeniden sevkedilmeden tuttuğu av, yenmez. Çünkü köpek her seferinde yeni sevk edilmeğe muhtaç bulunur.

Bir ava atılan mermi, ona isabet ve nüfuz ettikten sonra, diğer bir ava dahi, isabet etmek veyahut ona değmeyerek diğerine dokunmak dahi, böyledir ki, her iki sûretin saydı helâl olarak yenilmez.

Müteaddit avlar üzerine - bir besmele ile - salıverilen köpek, onların hepsini tutup, ve kümeye - besmele ile - atılan saçma, onların hepsini vurup, öldürürse hepsi de helâl olur. 

Vurulan av, su kuşu olmadığı halde, suya düşerek veya bir satha çarptıktan sonra yere yuvarlanarak veyahut dikili bir mızrağa saplanarak ölse, haram olur.

Bir kimse bir ava atıp, onu mecalsiz bir hale getirdikten sonra, diğer bir kimse atıp öldürse, yenmesi haram olup - çünkü ihtiyarî zekât edilmek lâzım gelip - av evvelki şahsın milki olmakla, ikinci avcı onun yaralı olarak kıymetini birinci avcıya tazmin eder.

Eğer evvelki avcı onu, mecalsiz hale sokmamışsa, ekli helâl ve o av ikinci avcının olur. 

Ehli zekâttan iki şahsın, bir av üzerine - besmeleyle - salıverdikleri iki köpek dahi, bu hükümdedir ki, onlardan biri avı yere çarparak, mecalsiz bıraktıktan sonra, diğeri öldürse, av evvelki köpeğin sahibinin olup, sevkin ikisi bir zamanda olduğuna göre, bunda yenmek hürmeti dahi yoktur. Çünkü, irsâl - avın mecalsiz hale sokulmasından evvel - vuku bulmuştur. Eğer, ikincisinin irsâli, birincinin avı mecalsiz bıraktıktan sonra olmuşsa remiy meselesinde olduğu gibi, hürmet ve tazmin lâzım gelir.

Nişana atılan mermi, ava rast gelip onu öldürse, o av yenilmez.

— 597 —

ZEBAYİH (BOĞAZLANMASI GEREKENLER):

Zebâyih: Zebîhanın cemidir. Zebîha: Zebh boğazlanması gereken her hayvandır. Balık, zebh edilmeden yenildiği için, zebîha değildir.

Zebh, malûm olduğu üzere, boğazlamaktır ki, hayvanın boğazına bıçak vurup - evdacını - kesmektir.  Eğer bıçak, hayvanın göğsü üstünden vurularak - evdacı - kesilirse, ona nahr tâbir olunur.

Deve kesmekte sünnet olan, nahrdır. Sığır nevi, ganem ve kuşlar gibi zebh olunur. Deveyi zebh, ve sığırı ve koyunu nahr etmek, mekrûh olur.

Zebh ve nahra şâmil olan tâbir, kitab-us-sayıdta, zikr olunan zekât lâfzıdır.

Bu bapta, onun yalnız yenilen hayvanlar hakkında olan, ihtiyarî kısmından bahsedeceğiz. Boğazlayana (zâbih) yahut (müzekki) diyeceğiz.

İhtiyarî zekâtın rüknü: Kitab-us-sayıdta zikir olunduğu üzere, zebh olunanın zebhinden ve nahr olunanın nahrından, ibarettir.

Şartı: Zâbihin ehli zekât olması ve besmeleyle kesmesidir. Ehli zekâtın erkek olması ve sünnetli bulunması, şart değildir. Dilsiz bulunması da, mânî değildir.

Hükmü: Mezbuhun temizliği ve yenmesinin helâl olmasıdır.

Tesmiyede - ki, besmele çekmektir - şart olan, halis zikri ilâhi olmak ve - inşa tarikiye - okunmaktır.  (Bismillâhi, Allahu ekber) demek müstahaptır.

Arapçanın gayri dil ile dahi. - tesmiye - sahihtir.

Zekâtın mahalli: Koyun, kuzu, ve sığır, tavuk gibi yenilen hayvanlardır.

Bunlar, ehli zekât tarafından - besmeleyle - boğazlarından kesilmek şartiyle yenilir. Zekât edilmeyerek, ölen hayvan yenilmez.

Zekât yahut tezkiye: Evdacın kesilmesinden ibarettir.

— 598 —

Evdac: Boğazın iki tarafında olan veridlerin (iki büyük damarın) ve nefes yolu olan hulkumun ve onun arkasındaki yemek borusunun yâni merinin, ismidir.

Zebh ve nahrda bunların dördü de kesilir. Üçüncü yâni hulkumu ve meriyi ve iki veridin birini kesmek dahi kâfidir.

Tezkiye: Etin tatyîbi için, meşru olmuştur. Kanı çıkmayarak ölen hayvan, meyyitedir.

Zebh edilmeksizin ölen hayvan, meyyite olduğu gibi, veçhi şer'î üzere boğazlanmayıp ta, boğulmak ve başı koparılmak yahut beyni üzerinde tokmak vurulmak veya kulak tozuna şiş saplanmak misilli, şer'î usulün dışında öldürülen hayvan dahi, meyyite demektir.

Hayvanın evdacını kesmeğe, ensesinden başlanırsa, mekruh olur. Ensesinden kesilen hayvan, evdacı kesilmeden ölürse, meyyite olur.

Bir yerden yuvarlanarak yahut başka bir hayvan ile süsüşüp döğüşerek veyahut kurt paralayarak ölen dahi meyyite hükmündedir. Ölmeden yetişip zebh olunmuş olmadıkça yenilmez.

Diriden ayrılmış olan parça dahi, meyyitedir: Diri bir koyunun bir tarafını kesip yemek, helâl değildir. Bundan zebh edilmiş olan müstesnadır.

İhtiyarî zekâtın âleti: Keskin bıçaktır. Hayvanın boğazına aşağıdan yukarıya yürütülür.

Evdacı paralayıp, kanı akıtıcı bir şey ve hattâ çakı ve keskin taş veya kamış, zekâta âlet olabilir.

Diş ve tırnak ile, zebh menhîdir. Bunlar, yerinden sökülmüş bulunursa - kerahetle - zekât âleti olarak istimal olunabilir. Kerahetinin sebebi de, kör bıçakla kesmek gibi, hayvana ezâ vermesidir.

Kör bıçakla boğazlamak ve hayvanı yere yatırdıktan sonra, bıçak bilemek ve ayağından çekip sürümek ve boğazlamakta, hayvanın - murdar iliğini - dahi koparmak ve kellesini kesip almak ve ölmeden yüzmek mekrûhtur.

Zebîhadan zuhur eden yavru, hükümde ayndır. Yâni anası mezbûh olmakla, o dahi zebh edilmiş olmaz. Diri ise ve şer'î vech üzere zebh olunursa yenir, ölü ise yenilmez.

Hasta hayvan kesildiği vakit, hareket eder yahut kan akar ise