30 - Bir rekâtta, iki sûrenin arasını bir veya müteaddit sûre atlayarak cem eylemek. {(1) Fasılasız cem; mekrûh değildir. Müellif der ki, Hulâsada, bunlar (yâni, gerek kıraeti - menkûsede, gerek zikr olunan, ayırma ve toplama): Nafilede mekrûh olmaz, diye mezkûrdur. Hulâsada, şu dahi mezkûrdur ki, rukû için, tekbir alıp ta, sonra kıraette ziyade etmek, kendisine lâyık olursa, rükû etmedikçe, kıraeti ziyâde edebilir. Beis yoktur.}
31 - Güzel kokulu şeyi, kasden koklamak. {(2) Kasden kaydıne, bakılırsa, koku musâllînin maksudu olmayarak burnuna gelirse, kerahet yoktur. Kerahet, onu secde mevziinde bulundurup, secdeye vardıkça, koklamak sûretindendir. Yoksa, kokulu şeyi, namazda eline alıp koklamak, çok iş olmakla, onda zahir olan, namazın fesadidir. Çünkü, onu gören namazda olmadığına hükmeder. Münyenin bazı şarihleri ise, çok amelle olmadıkça, namazın onunla fâsid olmayacağını, ifade etmiştir.}
32 - Elbisesiyle bir veya iki kere rüzgârlanmak.
33- Yelpazeyle, bir veya iki kere rüzgârlanmak. Çünkü, bu amel az dahi olsa, huşûa münafidir. {(3) Müellifin bu ifadesi, ameli kesir üç harekettir, onun mâdûnu, ameli kalîldir, diye edilen tarife mebni olup, Muhtârın tarifi ise, müfsidatın onuncusunda, zikr olunmuştur. Ona ve Zâhirede zikr olunduğuna göre, namazda yelpaze ile, serinlemek yen ve etek ile serinlenmek gibi olmayıp, tekerrür etmese bile, namazı müfsiddir. Çünkü, onu. gören namazda değil, diye teyakkun eder.}
34- Secdede ve secdenin gayride, elinin, yahut ayağının parmaklarını, kıbleden tahvil etmek. (Namazın sünnetlerinin on beşincisine bakınız).
35 - Ellerini rükûda dizlerine, celsede ve kadede uylukları üzerineve kıyam halinde {(4) Gerek hakikî kıyam olsun, gerek hükmî olsun: Namazı oturarak kılmakta olduğu gibi.} sağ eli sol el üzerine, koymayı terk etmek.
36 - Esnemek.
Çünkü, esnemek rehavettendir. Eğer galip gelirse, yâni esnemek kuvvetlice olursa musâllî, dudağını dişiyle tutmak, ve o suretle mâni olmak mümkün olamazsa, {(5) Bu kaydi Muhaşşî ziyade etmiş ve demiştir ki, dişi ile dudağını tutmak mümkün iken, ağzını eliyle örtmek dahi, mekrûhtur.} kıyamda sağ elinin tersini, yahut yenini {(6) El komak, Müslim hadîsinde sabittir. "Vazaaküm" ona kıyasendir.} ve kıyamın gayride sol elini {(7) Bâzı tecrübeliler, dediler ki, bu kayıd mutemed olmak gerektir. Çünkü, Cenabı şârî, sağı şerîfe ve solu habîse, tâyin etmiştir. Esnemek habeseti de, sol el ile defolunun Lâkin, kıyam halinde, ağzı sol elle örtmekte, hareketi çoğaltmak vardır. Ondan içtinab gerektir. Buna göre, kıyam halinin gayride böyle sebep olmadığından, sol elle ağız örtülür. Esnemek, namaz dışında da, mekrûhtur. Enbiya aleyhimüs-selâm hazeratı, esnemekten mahfuzdurlar. Salâtın âdâbında, geçti ki, bunu hatırlamak, esnemenin definde, mücerreptir.} ağzına koymak tarikiyle olsun, onu men
ve imsak eder. Şu mealdeki, Peygamberimizin kavli şerifine binaen ki, "Cenab-ı Hak, aksırığı sever. {(1) Yâni sahibini, müsab eder. Çünkü, onu hamd ve dua takibeder.} Esnemeği kerih görür, {(2) Yâni, ona sevap vermez. Sebebi itibariyle, "sahibini muahaze eyler" mânâsı dahi muhtemeldir. Çünkü, ona sebeb olan, rehavetin esbabı, ihtiyari hareketlerdendir.} esneyen kimse, kaadir olduğu kadar onu reddetsin hah hah, demesin" diğer rivayette: "Elini ağzına kosun" buyurulmuştur.
37- Gözlerini yummak. Meğer ki, bir maslahata mebni ola. {(3) Maslahat: Salâha sebeb, neft ve felâha muvafık olan şeydir. Muhaşşinin beyanına göre, bu babta maslahat: Musâllinin huşûa mâni, yahut huşûun kemaline mânî olacak, şeyi görmemek ve yahut, ağyardan nazarı keserek, Meliki gaffâr, canibine, teveccühu kasdeylemek, misilli şeylerdir ki, bu gibi mesaliha mebni, göz yumulmuş olursa, mekrûh olmaz.}
Çünkü, göz yummak, mendup olan yere bakmayı kaybettirir. {(4) Bu tâlil, kerahetin tenzîhiyye olduğunu mü'şirdir. Nitekim, sarife, misâlolarak geçmiştir.} Her uzvun, hattâ gözün dahi, ibadetten hazzı vardır. Huşuu giderici ve dikkati dağıtıcı {(5) Kalbi müşettit demektir ki, hâli mahalle itlak kabilindendir. Yahut, hakka mütaâllik, hutûr eden şeyin, zâti müteferrik olur, demektir ki, bu halde hatır, kendi hakikatı üzere, bulunur.} olan şeyi, görmek sebebiyle bazan gözü yummak, bakmaktan evlâ olur.
38 - Gözlerini göğe "yahut tavana" kaldırmak.
39 - Gerinmek.
40 - Namaza münafî, amel-i kalilde bulunmak. {(6) Namaza münâfî kaydi, onda matlup olan, mekrûh amel olmadığı içindir: Tesbih namazında, tesbihleri saymak için, parmaklarını tahrîk etmek gibi. Altmışikinci mekrûha bakınız.
Baştan düşen serpuşu, bir elle alıp giymek dahi, namaza münâfî olmayan, az ameldir. Nitekim, Dürr-ü Muhtârın, baş açma meselesindeki ifadesinden müstefaddır. Elli yedinci mekrûhun zeyline bakınız.
Müellif, mezkûr ameli kalilin bir çok türlüsü vardır, deyip, bir kıl çekmeği, misal getirdikten sonra, korku namazında, yürümeği ve bir ok atmağı dahi, misal getirmiştir. Halbuki, bunlar, mezkûr namazda mübahattandır.}
41 - Özürsüz bit tutmak.
42 - Biti öldürmek.
Eğer karınca ve pire gibi, ısırmakla musâllîyi rahatsız ve meşgul etmekte ise, tutulması mekruh {(1) Çünkü, almayıp terk etmek, huşuu giderir ve kalbi elem ile meşgul eder. Hazret-i İmamdan ve imanı Ebû Yûsuftan, almanın isaet ve kerahetine dair olan rivayet, onu -özürsüz olarak- kasden tutmağa hamlolunur.} olmayıp, kanından ihtiraz olunur. {(2) Çünkü, imam Şâfii hazretleri, bitin kan, ve kabuğunun necis olduğuna kaildir. Bitin kabuğunu mescidde bırakmak caiz olamaz. Çünkü, mescidi tahir şeyile de gayr-i nazîf hale koymak, menhidir. Bit, öldürülüp, namazgah dışında biryere atılır. Müellif meseleyi, bit, hakkında sevk edip, pireyi ve karıncayı, zımnen zikr etmiştir. Âtîdeki fasılda, bunların katlinde, beis olmadığını söyleyerek, buradaki ifadesinden bahs eylemiştir.}
43 - Ağzını, burnunu örtülü bulundurmak. {(3) On altıncı mekrûh olan, iticarin ikinci tefsiriyle on sekizinci olan elbise sarkıtmaktaki, müellifin istidlaline bakılsın ki, müellifi merhum, orada, Hazret-iEbû Hüreyre rivayetiyle, sarkıtmanın ve ağız örtmenin, menhiyyetini söyleyerek: Şufiil, erkek kısmı, namazda nikablı ve yaşmaklı bulunmak ve ağzım ve burnunu örtmek dahi mekrûhtur, zîra ateşperestlerin, ateşe tapınmak zamanında olan, fiillerine benzer, demiş ve buradaki, kavliyle, ona telmih eylemiştir.}
44 - Ağzında erimez bir şey bulundurmak ki, mesnun olan kıraete mâni, yahut hatırı işgal edici olur: Para gibi. {(4) Erimez kaydi, müfsidden itirazdır. Müfsidatın on üçüncüsüne bakınız. Ve namazı ifsad etmeyen şeylere dair, olan fasla da müracaat ediniz.
Muhaşşî der ki, kıraeti mesnune kaydi, ağızda olan şey, kıraetin aslına mânî olmakta ve yahut o sebeple, namazın fesadını mucib, tegayyür husule gelmekte ise, namaz fâsid olup, vâcibi menetmekte ise, tahrîmen mekrûh olacağına mebnidir.}
45 - Sıcak, yahut soğuk veya arzın huşunet zarureti, olmadığı halde secdeyi sarığın veya sargının dolamı üzerine etmek.
Bu da, dolamın alın üzerinde bulunduğuna göredir ki, secdeye mâni olmayan bir hail demektir. Amma, dolam başta olup ta, musâllî onun üzerine secde ederek, cephesi yere değmez ise, namazı sahih olmaz.
(Salâtın mütemmimatından olan, amel-i kalilde, kerahet olmamakla secdenin temkini için, bir elle, sarığın tesviye ve ref'inin cevazı, ve secdenin aslına mâni olan şeyin izalesinin vücubü, zikr olunmuştur. Faslın mukaddemesine ve üçüncü mekruha müracaat ediniz).
46- Burunda bir özür yok iken, secdeyi yalnız alın üzerine etmek.
Çünkü, secdede burunun alına ilâvesi namazın vâciplerindendir. Beşinci vâcibe bakınız. Bunun aksi, yâni secdeyi yalnız buruna etmek, - Alında özür olmadıkça - sahih değildir. (Farzlara bakınız: 17, 18).
47- Yol üzerinde namaz kılmak. {(5) Çünkü, umumun hakkını işgal ve onları geçmekten men etmiş olur. Hemde hâtırı huşûdan çevirerek, hakkı bırakıp, halk ile, iştigal eylemiş olur.}
48 - Hamamda namaz kılmak. {(1) Muhaşşî der ki, Hamam, sıcak su mânâsına olan; hamimden müştaktır. Gusülhane dahi, bu hükümdedir. Camekân ve hamamcının oturduğu yer, hamam değildir. Kerahet sebebinde, ihtilâf olunmuştur: Bâzılar: Çünkü, necislerin izalesi yeri ve yıkanma için su dökülen mahaldir, dedi. Buna göre, hamamın bir mevziini gasl ve tathir etse, orada namaz kılmak, mekrûh olmaz. Bir kavle göre, kerahet illeti, hamamın şeytanların evi olmasıdır. Buna göre de, hamam içinde, namaz kılmak, o yeri, gasl ve tathir etse de etmese de, mekrûh olur. Bu sebepten küffarın mâbetlerinde namaz kılmanın keraheti dahi anlaşılır. Çünkü, oraları da şeytanların evidir. Altmış dokuzuncunun hamişine bakınız.}
49 - Ayak yolunda namaz kılmak.
50 - Mezarlıkta ve emsali yerlerde namaz kılmak. (Emsali, hadîste zikredilmiş olanlardır).
Çünkü, şâri-i muhterem, sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, yedi yerde namaz kılmaktan nehy etmişlerdir: Mezbelede, Meczerede, Makberede, Kariatüt-tarikte, Hamamda, Maâtın-ı ibilde, Kâbenin üzerinde.
(Mezbele: Gübrelik, Meczare: Mezbaha, {(2) Cezzar; deve kasabı demek olduğuna göre, meczere, deve boğazlanan mevzi, mânâsına ise de, necaset mahalli olmakla, bütün mezbehalardır.} Makbereden, mekaabiri enbiyâ aleyhimüsselâm, müstesnadır ki, onlarda namaz kılmak, kerahetsiz câizdir, {(3) Malûm değil midir ki, Hazret-i İsmail aleyhis-selâmın mübarek medfeni, haremi - şerîfde, hatîm dahilinde, mîzabın altındadır. Haceri - esved ile bi'ri -zemzem arasında yetmiş Nebi kabri vardır. Bunlar ise, namaz kılmak için, engüzel mevkilerdir. İbni Hümam merhum, Zâdül-fakîrde namaz kılmak için hazırlanan, temiz yeri makbereden istisna etmiştir.} Kaariatüt-tarik: İşlek yoldur, Maâtın-ı ibil: Gerçi, develerin pek sıcak zamanlarda, bir kere su içirilip, ikinci defa, bir daha sulanmak üzere havuz kurbünde çöktükleri yerlerdir, ve lâkin, burada mutlaka, develerin çöktüğü yer maksuttur ki, develerin - alelıtlak - çöküp oturdukları yerlerdir. {(4) Koyun ağılları ile, sığır mandıralarında, gerçi namaz ibaha edilmiştir. Velâkin, temiz yerde veya seccade üstünde olmak şartiyle, ve yine kerahetledir.}
51- Sahibinin rızası olmayarak, başkasının yerinde namaz kılmak. {(5) Yerin sahibi zimmi ise mutlaka (yâni, yer gerek ekili veya nadas olsun, gerek olmasın) orada namaz kılmak mekrûhtur. Zîra zimmînin ona rızası yoktur. Yerin sahibi müslim olduğuna göre, yer ekili veya nadas ise, yahut aralarında dostluk yok ise veya yerin sahibi titiz huylu ise, orada namaz kılmak mekrûhtur. Ev içinde bile olsa, güzeli izin almaktır. Ev sahibinden izin almadan kılmada beis yoktur.} Başkasının - ekili olmayan - yerinde, yahut yol üzerinde, namaz kılmak
ihtilâcında bulunan kimse, eğer yerin sahibi müslim ise, orada {(1) Zîra, zahir olan: Yer sahibinin ona razı olmasıdır. Çünkü, onda hem müslimin, hem gayr-i müslimin, hakkı vardır.} ve müslim değil ise, yol üzerinde {(2) Çünkü, gayr-i müslim, kendi yerinde namaz kılınmasına razı olmaz. Yol ise (hususan) onun değildir.} kılar.
52 - Necasetin yalanında, namaz kılmak. {(3) Çünkü, bir şeye yakın olan, o şey hükmündedir. Biz ise, necasetten ve necaset yerinden sakınmakla emr olunmuşuzdur.}
53 - Müdafaa-i ahbeseyn = küçük ve büyük su dökme sıkıntısı halinde, namaz kılmak. {(4) Bunda ve bundan sonrakinde kerahetin illeti, gönülün teşvişi ve hatırın işgalidir ki, huşua zararlıdır. Bu babta nehy-i nebevî dahi vardır.} "Bu tâbir için, elli sekizincinin sonuna bakınız."
54 - Rih "gaz" sıkıntısı var iken namaz kılmak. (Bunlar velev ki, namaz içinde hâdis olmuş olsun. {(5) O halde, namazı keserek, rahatlandıktan sonra, istînaf eder.}
55 - Necaseti gayr-i mânia ile namaz kılmak. {(6) Necaseti gayr-i manîa: Muhaffefe sevbin rubunun madûnu ve galîzada, dirhem mikdarıdır. Kitâb-ut-tahâreye bak.}
Musâllînin; gerek elbisesinde ve gerek beden veya mekânında olsun. {(7) İhtilaftan çıkarak, o namaz, kesilir ve yeniden kılınır.} Lâkin bu üç halde, - maal-kerahe edâ - kazâdan evlâdır. {(8) Zîra, namazı vaktinden çıkarmak haramdır. Zararın azı irtikâb olunur.}
56- Namazı, kirli iş elbisesi içinde kılmak. {(9) Bizle, kirden sakınılmayan - iş elbisesi - gibi, libas demektir. Bir kavle göre, büyüklerin huzuruna çıkılamayacak kıyafettir. Muhaşşinin ifadesine göre, kerahet, tenzîhiyye olmak zahirdir. Nitekim, babın evvelinde zikr olunmuştur. Namazda müstahab olan: Mûtad elbisedir. Çünkü, görülerek giyilen odur. Gecelikler, mûtad elbise olmakla, o kılıkta namaz kılmakta kerahet yoktur.}
57- Tezellül ve tadara kasdiyle değil de, tekasülen, {(10) Yahut sıcaktan veya başını tahfif için. Tekâsülen olmayıp, istihfafen olursa, -neuzü billâhi teâlâ- küfür olur.} başı açık olarak namaz kılmak. (On beşinci mekruhun hamişine bak.)
(Kerahet varlığı veya yokluğu, erkeğe göredir. Hurrenin namazda başı açık bulunması, namazı müfsiddir).
Başında kalensivesi {(11) Kalensive, Hicaza mahsus baş kisvesidir. Meselenin hükmü bizim serpuşlara da şâmildir. Halebî merhum, başa giyilen şey demiştir.} düşen kimseye, efdâl olan onu başına almaktır. Meğer ki tekvîre (dolamaya) ve amel-i kesîre muhtaç ola.
58- Kendinin müştehî olduğu taam hazır iken, namaza durmak.
Musâllîye mübah olup, yemesini arzu ettiği taam demektir. {(1) Ki, şürû olunan namazın dahi, onun huzurunda kesilmesi hakkındaki hüküm, az necaseti hamil kimsenin, namazı kesmesi hakkındaki, hüküm gibidir. Elli beşinci mekrûhun ikinci hamişine bakınız.} Amma, gayrin malı olup ta, sahibi dahi, onu yemeğe mezun kılmamışsa, namaz mekruh olmayıp, zahir olan: O kimseye ondan uzak durmak lüzumudur. Kendisine mübah olup ta, sevmediği yemeğin hazır olması dahi keraheti mucip değildir.
Ebî Dâvud süneninde, namazın ne yemek için ve ne de başka bir şey için, tehir olunamıyacağına dair mezkûr olan hadîs, sahîhayn sahiplerinin, rivayet-kerdeleri olan, "Yemek hazır olur, namaz vakti de girerse yemekten başlar ve yemeğini yiyip bitirmeden namaz için acele etmez."hadîs-i şerifinin sarahatine mebni, namazı vaktinden tehir etmeğe mahmuldür.
Hadîs-i sahîhaynde, yemeğin namaza takdimi, musâllînin fikri, onunla meşgul olarak, huşuu zail olmamak için, emrolunmuştur. Nitekim, (Yemek hazır olunca ve abdest sıkıştırınca namaz yoktur) dahi buyurulmuştur. {(2) Elli üçüncüsünün hamişinde, zikri mev'ud olan hadîs-i şeriftir.}
59 - Ziynet gibi hatırını meşgul eden, şeylerin karşısında namaz kılmak.
60 - Lehv ve luub gibi, huşuu ihlâl eyleyen şeyler huzurunda namaz kılmak. {(3) Camilerde, ayakkabılarını arkaya bırakarak, namaza durmak dahi, bu kabilden mekrûh olduğunu, İbni Âbidin merhum zikr etmiştir.}
Buna mebnidir ki, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretleri, namaza koşarak gelmeği dahi nehy buyurmuşlardır. {(4) Cuma namazına sâ'yi emreden, âyet-i kerîmede, saay: Seğirtmek ve koşmak değil, cuma namazına, vekar ve sekînet ile gitmektir.}
61 - Okuduğu âyetleri el ile saymak.
62 - Rükû ve sücud tesbihlerini, el ile saymak. {(5) El ile saymak iki türlüdür. Biri parmak yumarak saymaktır ki, bu indel imam mekrûhtur. Biri de -parmaklarını tahrik ederek- kalben ihsa etmektir ki, bu -ittifaka- mekrûh değildir. Nitekim, tesbih namazının, tesbihleri dahi, bu suretle sayılır. Lisanen saymak ittifaka müfsiddir. Kırkıncı mekrûha da bakınız.}
63 - İmam tamamiyle mihrabın içinde kaim olmak.
Tenzihi olan, kerahet, imamın hali, cemaate şüpheli olabileceği içindir. {(6) Mihrab zemini, mescid zemininden yüksek olan camilere göre, iştibah yoktur. Muhaşşi der ki, iştibah mürtefi olursa, kerahet dahi mürtefi olur.} İmamın kıyamı, mihrabın dışında olup ta, sücudü mihrap içinde
vâki olursa, {(1) Ki, bütün camilerde hal böyledir. Ve namaz yerinde itibar ayaklarının mevziinedir.} kerahet kalmaz. Nitekim, imamın mihrab derununa sokulması, cemaat sıkışıklığından ileri gelmişse, yine kerahet yoktur.
64 - İmam bir arşın miktarı yüksek, bir mahalde yalnızca bulunmak.
65 - İmam bir arşın miktarı alçak, bir mahalde yalnızca bulunmak.Eğer bir kimse, imam ile beraber bulunursa kerahet olmaz.
66 - Açığı bulunan safın arkasından namaza durmak. {(2) Çünkü, saflardaki boşlukların doldurulması emrolunmuştur. Hem de hadis-i şerifte: Safın açığını kapayana on hasene verilir, ve kendisinden on seyyie mahvolonur. Ve o kimse, on derece terfi edilir, buyrulmuştur. Muhaşşî der ki, fürce, aralık demek ise de, ondan adam sığacak kadar olan açıklık, mânası maksuddur. Ve illâ açık yer yok demektir. Mezkûr kerahet dahi, iktida kasdolunduktadır. infirad kasd olunduğuna, hüküm aksinedir.}
67 - Zî-ruh sureti üzerine secde etmek. {(3) Yaygılara ve secdelerde yazı bulunmak dahi, mekrûh olduğunu Muhaşşiâtîdeki fasılda zikretmiştir.}
68 - Zî-ruh suretli elbise içinde namaz kılmak. {(4) Zî-ruh sureti, elbisede, gerek menkuş gerek mensuc olsun. Müellifin: Çünkü, sanem taşıyana benzer, diye zikrettiği illet, o nevi elbisenin, namaz dışında dahi kerahetini intac eder.}
69 - Musâllînin, başının üstünde, yahut arka cihetinde ve, yahutön veya yan taraflarına (sağında veya solunda) zî-ruh sureti bulunmak,
Kerahet cihetiyle eşeddi, musâllînin önünde, sonra üstünde sonra sağında, sonra solunda ve sonra arkasında bulunmaktır. {(5) Sûret musâllînin, yalnız ayakları altında veya oturduğu yer üzerindeise, kerahet yoktur. Çünkü, muhakkardır. Kiliseler, hem de, temasil mevzii olduğu için, onlarda namaz kılmanın keraheti teekküd etmiş olur. Kırk sekizincinin hamişine bakınız.}
Meğer ki, âzasının tafsilâtlı sureti mütebeyyen olmayıp, yerde iken, ayakta duran dikkat etmedikçe, göremeyecek derecede küçük olan; para üzerindeki sûret gibi. {(6) Ki, ona perestiş olunmaz. Söz, açıktaki sûretler hakkındadır. Kese ve çıkın gibi, şeylerde saklı olanlarda, kerahet olmadığı, Dürr-ü Muhtârda musarrahtır. Müellif der ki, namaz kılanın üstünde, kral suretli paralar bulunsa, beis yoktur. Çünkü, o makule suretler gözden küçük kalır. Muhaşşi der ki, yüzükte menkuş, belirsiz sûret dahi, böyledir. Belirsiz kaydiyle takyid, yüzükte belli olan suretin, namazda keraheti ifade eder. O derece küçük suretler, yaygılarda veya ayak altlarında olupta, horlanmakta bulunan, büyücek suretler gibi, melâikenin dühulüne mânî dahi değildir. Hadîsler muhassıstır. Hazret-i Ebû Hüreyre radiyallahu Teâlâ anhın yüzüğünde iki sinek sûreti varmış. Dânyâl aleyhisselâmın yüzüğünde dahi, bir erkek ve bir dişi arslan, aralarındaki, bir çocuğu yalar oldukları musavver imiş. Sebebi de Buhtunnasır kendinin helâki, onun elinde olacak, bir çocuk doğacağını, işiterek, doğan çocukları öldürmekte olduğu sırada, Hazret-i Dânyalin annesi, Dânyali doğurmuş ve: Belki selâmet bulur, diye onu bir ormana bırakmış imiş. Hak celle ve âlâ ona muhafız olmak üzere, bir erkek arslan ve emzirici olmak üzere bir de dişi arslan tâyin ederek o veçhile neşvü-nemâ vermiş olduğundan, Hakkın işbu nimet ve kudretini gözü önünden ayırmamak için, Hazret-i Dânyal, sûret-i hâli hatemine nakş ettirmiştir. Mezkûr hatem, Hazret-i Faruk zamanında ele geçmiş ve Hazret-i Ömer, onu görüp, gözleri yaşla dolarak Ebû Mûsel-eş'ari "radiyallahü anhümâ" hazretlerine itâ buyurmuştur.}
Yahut büyük ise de, başı kesik buluna. {(1) Baş kesikliğinden maksat, onu yaşayamayacak halde bulundurmaktır. Onu oymak, yahut silip mahv etmeli dahi, baş kesme hükmündedir. Üzerini boyayıp, başını belirsiz etmek dahi, o demektir.} Yahut zî-ruhun gayri suret ola. {(2) Rivayet olunan şeye binaen ki, Hazret-i İbni Abbâsa "rıdvanullâhi teâlâaleyhimâ" biri gelip: Ben sûret yaparım, bana bunun fetvasını ver, dedikte: Hazret-i İbni Abbâs "Bütün tasvirciler ateştedir." hâdîsini okuyarak, eğer sen sûret yapacaksan, ağaç ve sâir cansız şeyleri tasvir et, buyurdular. Ağacın, ayvalı olanıile olmayanı arasında -kâffe-i ulemâ indinde- fark olmayıp, yalnız imam Mücâhid, meyvalı olan ağaç sûretini mekrûh görmüştür.}
(Zî-ruh suretinin, gerek tasvirin hürmet ve ittihazınca, ve gerek namazdaki kerahetince, menkûş veya mensuc olan ile mahkûk, yahut menhut bulunanı arasında, fark yoktur).
Başkasının evinde, zî-ruh sureti gören kimseye, onu mahv ve tağyir etmek câiz olur. {(3) Lâyık olan vâcip olmaktır. Bir kimse, bir musavir isticar etse, ona ücretyoktur. Çünkü, ameli masiyettir. İçinde tasvirler olan evi yıksa, sûretlerden hâli olarak, evin kıymetini tazmin eder.}
70- Musâllinin önünde, içinde kor olan {(4) Cemrenin türkçesine, biz kor deriz. Bâzı yerlerde köz derler. Mecûsilerin ibadeti, yanmakta olan ateşe değil, koradır. Nitekim, Muhaşşî bundan sonraki fasılda zikretmiştir.} tandır bulunmak.
71- Musâllînin önünde, içinde kor bulunan ocak olmak. {(5) Çünkü, bu halde musâllî, Mecûsilerin ateşe taptıkları halinde, onlara benzemiş olur.} Mum, kandil {(6) Musâllînin üstünde asılı olan kandillere, söz yoktur,} ve fanus bulunmak, kavl-i sahihte mekrûh değildir. {(7) Fetâvâyi hüccette, evlâ olan onun da, terkidir, demiştir. Ramazan geceleri, mescidlerde yapıldığı gibi, mum musallînin yanına doğru olursa -ittifakan-"kerahet olmaz.} Çünkü, tapmaya benzemez. {(8) Müellif bu kelâmını, bundan sonraki fasılda tekrar eder.}
72 - Musâllînin önünde, uyur kimseler {(1) Muhaşşi der ki, Zâhir olan bir şahsın dahi bulunması mahzurlu olduğuna göre hüküm böyle olmaktır.} bulunmak. {(2) Bunun keraheti, gülünecek veya utanılacak veyahut ezâyı mucib olacak, bir halin zuhurundan korkulmak, yahut uyuyanla yüz yüze gelmek takdirindedir. Ve illâ kerahet yoktur. Zira, Hazret-i Aişe radiyallahu teâlâ anha "Rasûlullahsallallahu teâlâ aleyhi ve sellem bütün gece namazlarını (yâni teheccüdlerini) kendisi ile kıble arasında ben -yatmakta- bulunduğum halde kılarlar ve vitiri edâ edecekleri vakit, beni uyandırırlar, ben dahi vitiri kılardım" buyurmuştur.}
73 - Alnından, kendine zarar vermeyen toz toprağı silmek.
74 - Terini silmek. Çünkü, bu işler bir nevi abestir. {(3) Namazda ezâdan dolayı, yüzden teri veya toz toprağı silmek, ihtiyaçtan doğduğu için, abes sayılmamak lâzım gelir. Nitekim, âtideki fasılda zikrolunur. Müellif burada da, onun istisnasına işaret etmiştir. Abesin tarifi için, birinci, ikinci mekrûhun şerh ve hamişine bakınız.} Eğer, kendine zarar veriyor ise, silebilir. (Müellif, bunları âtîdeki fasılda tekrar eder).
75- Namazda, Fâtiha vücuben müteayyen olmakla o, ve muayyen olan sünnet, {(4) Vitirde mesnun olan sûreleri kıraet gibi. (Yirmi üçüncü mekrûha bakınız.)} müstesna olup, ondan başka bir sûre tâyin ederek diğerini okumamak. {(5) İmam Tahtavî, sûre tâyini kerahetini "başka sûre ile, namaz kılınırsa caiz olmaz," itikadiyle takyid edip: Böyle itikad etmedikçe, kerahet olmaz, demiştir.}
Çünkü, bunda bakiyi mehcur etmek vardır. Meğer ki, kendine kolaylık olmak, yahut Nebiy aleyhisselâmın kıraeti ile, teberrük etmek için, sûre tâyin eylemiş olsun. O halde kerahet olmaz ve Nebiy Aleyhis-salâtü vesselâmın kıraetlerine mutabeat, müstahap olur.
76- İmam muktediyi (fethe) mecbur etmek.
(Nitekim, muktedi fethi tacil etmek dahi mekruhtur. Müfsidattan elli ikincinin son hâmişine bakınız).
77- Önünden geçilmesi muhtemel olan yerde, musâllî sütre kullanmayı terk etmek.
(Müellif, burada sütre ittihazı faslını akd etmiş ise de, biz şimdilik onu tehir ederek, Hâşiyede ve Dürr-ü Muhtârda ve haşiyelerinde görülen mekruhları ziyade edeceğiz):
78 - Secdeye varır iken, ellerini - özürsüz olarak - dizlerinden evvel yere indirmek ve kalkar iken, dizlerini ellerinden evvel kaldırmak.
79 - Rükûda başını yukarı dikmek, yahut aşağı eğmek.
80 - Besmeleyi ve âmini "ve kezâ senâyı ve teavvüzü" cehr etmek.
81 - Rukû, yahut sücud tesbihlerini terk, yahut üçten eksik etmek.
82 - Rükûa varır iken, yahut rükûdan kalkarken, el kaldırmak {(1) Bunu, müellif müfsidatın onuncusunda zikretmiştir. Bunun namazın ifsadına sebep olması hakkındaki rivayet, şâzdir.}
83 - İstirahat celsesi yapmak. {(2) İstirahat celsesi, Şâfii mezhebinden olanların, ikinci rekâte kıyam sırasında, ettikleri kuuddur.}
84 - Farz olan namazda, - özürsüz olarak - duvara, yahut bastonadayanıp durmak. {(3) Nafilede -esah olan- mekrûh değildir.}
85 - Hail (perde) olmaksızın, insanın yüzüne doğru, namaz kılmak. {(4) İstikbal kimin tarafından vâkî olmuş ise, kerahet onadır, ve tahrimiyyedir. Hailsiz kaydi, arada bir şahıs bulunup, onun arkası, musâllinin yüzüne gelmiş olmaktan ihtirazdır ki, o halde, kerahet olmaz.}
86 - Kucağına - ihtiyaç olmaksızın - çocuk alıp, namaza durmak. {(5) "Halebî, kucağa alınan şeyi, çocuğa hasretmeyerek veya kendisini meşguleden başka bir şeyi" kavlini ziyade etmiştir. Hacetsiz kaydi hacet ve zarurete mebniolanı istisna içindir ki, onda kerahet olmaz. Aleyhis-selâm efendimiz hazretleri, kerîmeleri Zeyneb efendimizin kızı Ümameyi bakacak kimse bulunmadığı için, namazda kucaklarına alıp, secdeye indiklerinde, yere korlar ve kıyam ederlerken, yine alırlardı. Fiiller, mütevali olmadıkça, namaza zarar etmez.}
87 - Gasb edilmiş elbise ile, namaz kılmak. {(6) Başkasını bulmasa bile, mekrûhtur. Zira, başkasının -izni olmadan onun-malından menfaatlenmeğe cevaz yoktur.}
88 - Zaruret olmaksızın, ipek elbise ile namaz kılmak.
(Erkeğe, ipeğin hürmeti ve namazda keraheti, giyilmesindedir. İstimalinde değildir. İpek seccadede, kerahet yoktur).
89 - İmam, son cemaatin gayride, mihraptan başka yere durmak.
90 - Musâllî, camide kendisi için, bir yer tâyin ederek, namazı daima, orada kılmak.
MUSALLİ İÇİN, MEKRUH OLMAYAN ŞEYLER:
Musâllîye belini bağlamak {(1) Namazda çözülen ve altının açık kalması ihtimali olan kuşağını demek ister.} mekruh olmaz. Çünkü, bunda avret mahallini, setr ve siyanet etmek ve ibadet için kendisine çeki düzen vermek vardır. Hattâ, bir kabâ içinde {(2) Kabâ: Önünden açık olan, her elbisedir. Entari gibi. Maksud, belini bağlamayarak önlerini kavuşturmaktır.} beli bağlı olmayarak, namaz kılmak günahtır. {(3) Çünkü, altına başka bir şey giymemiş, demek olduğu için, avret mahallî açılabilir.}
Musâllînin boynunda kılıç ve benzeri takılı bulunmak, {(4) Kılıcı boyundan asmağa takallud ve belinden asmağa teveşşüh denir.} hareketi kendisini meşgul etmiyorsa, mekruh olmaz. Eğer, hareketi, onu meşgul kılıyorsa, harp halinin gayride, mekruh olur.
Cepken giyenler, kollarını geçirmeyerek, namaza durmak, mekruh olmaz.
Mushafa, yahut kılıca karşı, namaz kılmak mekruh olmaz.
Musâllînin önünde - ona yüzü dönük olmamak üzere - adam bulunmak mekrûh olmaz. {(5) Seksen beşinci mekrûha bakınız.}
Muma, kandile veya fanusa karşı, namaz kılmak mekrûh olmaz. {(6) Yetmiş birinci mekrûha bakınız.}
Üzerine secde edilmedikçe, Zî-ruh sureti bulunan, yaygı üzerinde namaz kılmak, mekrûh olmaz. {(7) Müellif namaz bedelinde: Sücud etmek, demiştir ki, tilâvet secdesine dahi şâmildir. Muhaşşi der ki, yaygılara ve seccadelere huruf-u mukattaa bile olsave bir harften ibaret dahi bulunsa yazı yazmak, mekrûh olur. Altmış dokuzuncu mekrûhun hamişine bakınız.}
Namazda yılan öldürmek, mekrûh olmaz. {(8) Muhaşşinin ifadesine göre, kerahetsizlik, ezâ korkusuyla üzerine ayakkabısını basmak gibi -ameli kalil ile- mukayyed olup, emniyet halinde, ameli kalil dahi namazın mekrûhatındandır. Gerek korku, gerek emniyet halinde onlar ameli kesir ile, öldürülür, yahut kıbleden inhiraf vuku bulursa, namaz fâsid olur. dürme işi, namazın sıhhatini istilzam etmeyip, musâllî ona mübaşeretle âsim olmaz demektir.}
Namaza nazaran, yılanın (cemi-i envâı) birdir. Akrep öldürmek dahi, yılan öldürmek gibidir.
Elbisesi, rükûda cesedine yapışıp, âzası belli olmamak için, musâllî az amelle, onu silkelemekte ve elbisesini, topraktan sakınmakta beis yoktur. {(1) Bu ve mâbâdi, lâ-beis, kabilinden olduğu için, evvelinden ayrılmıştır. Lâbeisin terki evlâ olduğu malûmdur.}
Musâllî, alnına yapışan toprağı, yahut nebatı namazdan fâriğ olduktan sonra, silebildiği gibi, {(2) Hazret-i Enesin rivayetine göre, Peygamber efendimiz hazretleri, namazdan fâriğ olduklarında mübarek cephelerini, sağ elleriyle mesh edip, "Eşhedü enlâilahe illâllahü er-rahmanür-râhim, Allahım benden elem ve kederi defeyle!" buyururlarmış. Onlar, musâllînin alnında kaldıkça, melekler, kendisi için istiğfar eder oldukları da, mervidir. Lâkin geçen rivayete ve müellifin kavline nazaran, onun izalesi evlâdır. Bâzı ziyaretçilerin, Kâbede, sıcak kumda abdestin yaşlığı ile namaz kılıp, alınlarında secde eseri bırakmaları, mübah olmayan tasannü ve gösteriştir.} kendisine zarar vermekte ve namazın huşuundan onu meşgul kılmakta ise, namazdan fariğ olmadan dahi onu silmekte - ter silmek gibi - beis yoktur.
Musâllî, yüzünü çevirmeyerek, gözünün ucu ile, bakmakta beis yoktur.
Hâcet olmadıkça, evlâ olan onu dahi terk etmektir. Çünkü, namazın âdâbına muhaliftir.
Yer, secde edilemeyecek kadar pek ve sert olursa, namazı yatak ve yaygı üzerinde kılmakta beis yoktur.
Efdâl olan - bilâ hail - yer üzerinde, yahut hasır ve ot gibi, yerden biten şey üzerinde kılmaktır.
Sıcaktan ve soğuktan ve zararlı sertlikten sakınmak için, bez parçası koyup, {(3) İfadenin zahiri bu ki, onun sebepsiz konulması mekrûhtur.} meselâ mendil yayıp, onun üzerine, secde etmekte beis yoktur.
Nâfilenin iki rekâtında, sûreyi tekrar etmekte, yâni ilk rekâtta okuduğunu, ikinci rekâtta dahi, okumakta beis yoktur. {(4) 25 ve 26 ncı mekrûhlara müracaat.}
SÜTRE İTTİHAZI VE MUSÂLLİNİN ÖNÜNDEN GEÇENİ DEFETMESİ:
Sütre ki, örtünme ve sakınma mânasına olarak, musâllî önünden gelip geçene, - siper olmak üzere - ittihaz ettiği şeydir. Bir arşın ve daha ziyade yükseklikte olur. {(1) Aleyhis-selâm efendimiz hazretleri, musâllînin sütresini deve semerinin arkasındaki ağaçla tarif etmiştir ki; o da bir arşın ve daha uzun olarak kabul olunmuştur. Müellif onu bir parmak kalınlığı olmak üzere, göstermiş ise de, Muhaşşi, onu mezheb hilâfı bularak, kalınlık için, bir ölçü yoktur. Kıl inceliğinde dahi olsa, kifayet eder, demiştir. Sütrenin uzunluğu hakkında, daha kısasına itibar olunup, olunmayacağı ihtilâflıdır. Daha uzunun cevazında ihtilâf yoktur. Sütre ayakta duran veya oturan insan veya binek gibi, her dikili şeye şâmildir. Erkeğin arkasını tecviz ve yüzünü menedip yan cihetinde tereddüd eylemiştir. Mahrem olmayan kadını dahi menedip, mahrem olanda ihtilâf göstermiştir. Uyuyan, deli ve gayr-i müslim sütre ittihaz olunmaz. Kuhistânide mezkûrdur ki, küçük kuyu, küçük nehir ve küçük havuz -kavli esahta- sütre değildir. Bunların büyüğü yol gibidir. Yol, geçit yeri olduğundan, sütre olmadığı gibi, bunlar da sütre olamaz, demektir.}
Namaz kılacak kimse, önünden geçilmesi muhtemel olan mevzide, sütre ittihaz etmek müstahaptır {(2) İmam Ahmed, onun vücûbüne kaildir.} ki, kendisine ya bir sütunu veya bir ağacı ve yahut diktiği değneği ve koyduğu sandalyeyi, siper edinir. "Bir okla da olsa sütre kullanın" buyurulmuştur. Önünden geçen olmasa bile, musâllî, onun gerisinden nazarını çekmekle dikkatini dağıtmamış ve gözünü ona dikmekle düşüncesini toplamış olur.
Yer sert olduğuna göre, yanında olan şeyi (meselâ baston veya şemsiyeyi) - dikmiş te düşmüş gibi - uzunluğuna yere bırakır. {(3) İmam Ebû Yûsuf hazretlerinin, hac yolunda namaza durdukça önüne kamçısını atar oldukları, mervidir.}
Sütre olmak üzere, dikecek veya koyacak, bir şey bulmayan, musâllî önüne bir hat çeker - ki, maksut, kuvve-i mütehayyile, yayılmamak için rapt ve musâllîde hatıra cem olmuş olmaktır. {(4) Sütre hattının olmaması böyle değildir ki, o halde hayal basara tâbi olarak, fikir çoğalır.} Onu - önüne dikilmiş
bir değnek gibi, uzunlamasına çizer ki, o halde çizgi, sütreye benzetmiş olur. Ve yahut genişliğine, hilâl gibi, kavisli bir hat çeker. {(1) Bir rivayette, mihrab gibi tedvirli çeker. Aliyyül-kaarinin Mişkât şerhinde mezkûrdur ki, Eimme hazeratı, serilmiş, seccade nevinden olan namazlığı, hattâ kıyas etmişlerdir. Bu da, bir celî kıyastır. Çünkü, namazlık hattan ziyade, geçmeğe mâni olur. İbn-i Abidinin beyanına göre, musâllî, önünde libasını, yahut kitabını koymak dahi kâfidir. Ancak, dikmek, yatık koymaya, yatık koyma da çizgiye müraccahtır.}
Cemaatle kılınan namazda, imamın süt resi, arkasında bulunanlar için dahi sütredir. {(2) Çünkü, sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri Ebtahta dikmiş oldukları anzeye -ki ucu demirli bir asadır- doğru namaz kıldılar, halbuki, cemaatin sütreleri yok idi.}
Sünnet olan: Sütreye yakın durmaktır. Ve pek doğrusuna durmayıp, onu iki kaşlarından birinin (efdâl olan sağ kaşının) hizasına almaktır.
Musâllî sütre ittihaz etsin, etmesin, ona müstahab olan, önünden geçeni defi, teşebbüsünde olmamaktır. Baş, yahut göz veya el ile işaret ederek, yahut (Sübhanallah) diyerek, def'e ruhsat verilmiştir. İşaretle tesbihi cemetmek mekruhtur. {(3) Bu bapta, mukaatele cevazı hakkında varid olan eser, ibtida-i islâmda, namaz içinde ona münâfî amelin mübah olduğu zamanda idi. Bilahare hadîs ile nesholundu.}
Erkek kısmı, geçeni def ve ikaz için, cehren kıraet edebilir. Kadın, cehre bedel, tasfîk eder. {(4) Tasfik, el çırpmak, demek ise de, burada maksud, işin kolayı olmak üzere, sağ eliyle sol elinin üzerine vurmaktır. Kadınların, tesbih veya cehren kıraetle önünden geçeni ikazı uygun olmaz.}
Musâllînin, önünden geçilmekle namazı fâsid olmayıp, kasden geçen mükellefin âsim olacağı, namazı ifsad etmeyen şeyler, faslında zikr olunmuştur. İbni Âbidin merhumun beyanına göre, Kâbeyi tavaf edenler musâllî sayılmakla, mutaf kenarında, namaz kılanların önünde sütreye hacet olmadığı gibi, Kâbe içinde ve makam-ı İbrahimde dahi musâllînin önünden, mürur eden menolunmaz.
NAMAZIN BOZULMASINI VEYA TEHİRİNİ GEREKTİREN ŞEYLER:
Başlanmış bir namazı bozmak, haram ise de, şer'i ârizaya mebni. bazan câiz ve bazan vâcib olur. {(1) Bu faslın akdi, işte bu nevi mesail içindir. Muhaşşi demiştir ki, müellif, müfsidatı muharrimeden fâriğ: Olmakla, müfsidatı caizeye başladı. Araya mekrûhatı ithal etti ki, onlar, fesad ile sıhhat-ı kâmile arasında, mutavassıt mertebededir.}
Melhufun istigaasesi üzerine, igaaseye kadir olan musâllî, namazı - farz dahi olsa - katetmek vâcib olur. {(2) Bundan zahir olan, farz olmaktır.} Sonra yeni baştan başlar.
(Melhuf: Bir müteaddî tasallut etmek, yahut suya düşmek ve yahut hayvan saldırmak gibi, kendisine yeter ve kaygu olan bir şey, isabeti ile, başı sıkılan kimsedir. İstigaase: Feryat edip, yardıma çağırmaktır. İgase: Yardıma koşup kurtarmaktır.)
Davara kurt ve sair canavar gelmek halinde ve âmâ olan, yahut tehlikeye agâh olmayan kimsenin kuyu v. s. bir tehlikeye düşmek korkusunda dahi, namazı kesmek, vâcib olur. Nitekim, ebe alacağı çocuğun veya anasının helâkinden veya bir uzvunun telefinden - zannigalip ile - havf üzere olduğu vakit, namazda ise namazı kesmek, değil ise namazı vaktinden tehir eylemek (yâni kazâya bırakmak) vâcib olur.
Mezkûr korku üzere - zannı galip olmadığı takdirde dahi- ebe namazı sonraya bırakarak, çocukla meşgul olmakta, mazerete mebni beis yoktur. {(3) Çocuğun anası dahi, ebe gibidir. Belki ondan da evlâdır.}
Kırda bulunan kimse dahi, hırsızlardan veya yol kesenlerden, yahut canavar ve sel tehlikesinden {(4) Bu tehlike, köy ve şehir içinde dahi olabilir. Yangın tehlikesi dahi buna ilhâk olunur.} havf üzere oldukta, namazını vaktinden sonraya tehir edebilir. {(5) Düşman karşısında bulunan muharipler gibi ki, süvari oldukları halde, imaya kadir değillerse, özre mebni, namazlarını sonraya bırakırlar. Çünkü, namaz ile iştigal suretinde, harbte kayb edeceklerini, sonradan elde etmek mümkün olamaz. Namazın ise, edâen fevti takdirinde kazaen tedariki mümkün olur.}
Musâllî, nâfile namazda olup ta, ebeveyninden biri, {(1) Ebeveynden maksud, usuldûr ki ecdad ve ceddata şâmildir.} onun namazda olduğunu, bilerek nida ederse, icabet etmemekte beis olmaz. {(2) Beis olmaz, demekle -indel-ilim- icabetin evlâ olduğunu ifade etmiştir.} Eğer namazda olduğunu, bilmeyerek çağırırsa, vücuben icabet eder. {(3) Feri: Namazda Nebiy alehis-selâma icabet etmek, musalliye farz olur. O halde ki, namazın butlanında ihtilâf olunmuştur. Bunu aynı, Buhâri şerhinde ve Ebussuûd efendi Enfal sûresinin tefsirinde, zikr eylemiştir. Ashaptan Ebû Saîdbin muâlli (R.A.)Hazret-i Nebiy alehis-selâmın çağırmasına -namazda olduğu için-icabet etmemesinden dolayı, muateb olmuştur. Nitekim, Sahih-i buharide, "Ey iman edenler! Size hayat verecek şeye çağırdığı zaman Allah ve Resûlüne icabetediniz." (Enfal: 24). âyet-i kerimesinin tefsirinde ve usul kitaplarında emir sigasının mucibi, vücub olduğu, bahsinde mezkûrdur. Lâkin, Ebus-suûd merhum, Zi-mahşerîve Beydâvîye tebean, kıssayı, Ubeyyibn-i Kâab radiyallahü teâlâ anhü hazretleri hakkında zikr eylemiştir. İçinde, icâbet-i Nebi vâkî olan namazın adem-i butlanı tercihtir. Çünkü, salât icabettir.}
Musâllî, farz namazında olup ta, ebeveyninden birinin, - bilâ istigaase - yalnız nidası sebebiyle, salâtı katetmek câiz olmaz. Çünkü onun cevazı, zarûretendir.
Bir dirhem gümüş değerinde olan şey, - başkasının dahi olsa - çalınmak korkusu üzerine, namazı - farz bile olsa - bozmak câiz olur. Çünkü, o miktar şey, maldır. {(4) Mâlin müdafaası için, mukaatele bile meşrudur. Kavl-i esahta, dirhemin aşağısı dahi böyledir.} Çalınacak şey, başkasının olmak takdirinde dahi, namazı kesmekte tecavüzü önlemek ve münkeri nehyeylemek meziyyeti vardır.
Kadın namazda iken, ateş üzerindeki çömleğinin kaynayıp taşmasından ve çocuğunun ağlayıp haykırmak gibi şeyler ile ızdırap çekmesinden korkarak, namazı katetmek, câiz olur.
Bir kâfir, kendisine arzı islâm (din telkin) etmeği, musâllîden istemekle, namazı kateylemek musâllîye câiz olur. {(5) Namazda kalmak dahi, ona mübah demektir. İbâhanın vechi; ibadeteynin tearuzudur. Bununla o musallî onun küfür üzere bekasına razı sayılmaz. Namazda değil iken, onu islâmdan tehir etmek gibi olamaz.}
Geçmiş namazların kazâsı - alel-Fevr - vâcib ise de, - iyal için çalışmak gibi - özre mebni, onu tehir etmek dahi, câiz olur. {(6) Orucun kazası, ikinci ramazan tekarrub etmedikçe, terahî üzeredir. Tilâvet secdesinde ve mutlak nezirde ihtilâf olunmuştur.}
NAMAZI TERKEDENİN HÜKMÜ:
Namazın farziyyetini ikrar ile beraber, onu tembelliğinden dolayı terk eden, fasıktır. {(1) Nitekim, namaz vakitlerinin evvelinde zikrolundu. Terk tabirinin -amden-demek olduğu malûmdur. Füsuk, istikametten huruçtur. Cenâb-ı bâriye taatten huruceden müslime fâsık denir.} Diğer mezheplerde olduğu gibi, hadden yahut küfren. katl olunmayıp, sadece darp ve haps olunur. Ve mühmel bırakılmıyarak, icabına göre nush, yahut unf edilir. Ya musâllî olur ve yahut hapiste ölür.
Suyütî'nin Câmi-i Sağirinde kütüb-ü sitte ashabından, imam Buhâri ile imam Neseîden mâdâsının remziyle mezkûr, Hazret-i Câbirden mervi hadiste:
"Küfür ve şirk ile insan arasında sadece namaz vardır." buyurulmuştur. Yani insan onu terkederse aradaki fark ortadan kalkmış olur.
İyazen billâhi teâlâ, namazı inkâren veya istihfafen, terk eden mürted muamelesi görür.
VİTİR NAMAZI:
Bu babın mesaili, vitrin mânasına, şerî sıfatına, hükmüne, kemiyyet ve keyfiyyetine mütealliktir.
Vitir, "ve" nin, feth ve kesriyle okunmak câiz olup, çift mânâsına olan (şefin) zıddıdır ki, tek demektir. Beş vakit namazın zikri sırasında, geçtiği üzere, altıncı bir namazımız vardır ki, yatsı namazından sonra kılınır. Tek rekâtlı olduğu için, vitir tesmiye olunur.
Vitir, kavli esah üzere, vâciptir. Ve bu son kavl, Hazret-i İmamındır. Kendilerinden, onun sünnet olduğu dahi, rivayet olunmuştur ki, o imameynin kavlidir. Farz olduğu dahi, rivayet olunmuştur. {(2) Muhaşşinin beyanına göre, Hazret-i İmamdan birinci rivayet budur. Sünnet rivayeti ikincidir.}
Meşayih, bu rivayatın arasını cem ve tevkif ederek: "amelen farzdır ki, terk olunmaz. İtikaaden vâciptir {(3) Bahr-i Râikte, vücub itikadı, Hanefîye vâcib olmaz, denilmiştir ki, bu ona münafîdir? Cevap verilir ki, burada maksut, itikadça, ona vâcibin hükmü, cereyan eder ki, iftirazını münkir olan, ikfar olunmaz demektir.} ki, münkiri ikfar olunmaz. Delîlen sünnettir ki, vitrin sübutu, sünneti seniyyeiledir" dediler. {(4) Vücubun veçhi. "Allah size bir namaz ziyade etmiştir ki o, vitirdir. Ona yatsı ile sabah namazı arasında kılınız." ve "Vitir haktır. Onu kılmayan bizden değildir." hadisleridir.}
Vitirin, hükmü, bu namaz özürsüz, kaiden ve râkiben kılınmamak, ve
yatsının iadesine mebni, iade olunmamak, {(1) Eğer sünnet olsaydı, farza tebean iâde olunurdu.} ve kemiyyeten akşam namazı gibi, olduğu için, birinci kadeyi unutup doğrulan, yahut doğrulmağa yaklaşan kimse, kuuda avdet etmemek {(2) Çünkü, kıyam farizası ile müştegil demektir. Kuud ise, vâciptir. Eğer vitir, nafile olaydı, kıyamını secde ile tekyid etmedikçe, kuuda avdet eylemek lâzım gelirdi. Zira nafilenin her şef'i başlıca bir namazdır.} ve onun bütün rekâtlarında, kıraet farz olmaktır.
Vitirin, kemiyyeti, akşam namazı gibi, bir selâm ile üç rekâttan ibaret olmasıdır.
Vitirin keyfiyeti, her rekâtında fâtiha ve sûre, yahut âyât okunmak ve üçüncü rekâtında fazla olarak, rükûdan evvel, kunut edilmektir.
İkinci rekâtında vücuben oturulup, yalnız tahiyyat okunur.
Üçüncü rekâtta, subhaneke okunmaz. Zîra başka bir namazın iptidası değildir. Fatiha kıraetinden ve ona zamm-i sûre veya âyât ettikten sonra. Allahu ekber {(3) Bu tekbir gerçi intikal tekbîridir. Çünkü duâ haline geçilmiştir ve lâkin, vecibatta mezkur olduğu üzere, vâciptir.} diye el kaldırılır {(4) Meğer ki, nâs indinde, vitir kazasında bulunmuş ola ki o halde, kendinin taksiri zahir olmamak için, el kaldırmayabilir. El kaldırmak, bilindiği üzere sünnettir.} ve yana salıverilmeyerek bağlanıp, kunut edilir, sonra rükûa varılır.
Üçüncü rekâtta kunutu unutup ta, rükûda yahut, rükûdan başını kaldırdıkta, hatırlayan kimse, "ikinci surette ittifaken ve birinci surette alessahih" ne rükûda, ne de rükûdan sonra, kunut etmeyip, vitirin hitamında, sehv için secde eder.
Kunutu sehven, rükûdan sonra eden kimse, rükûu iade etmeyip. {(5) Bunun zahiri, rükûu iadenin, haram olmasıdır. Zîra, namazda olmayanı yapmaktır. Seyyid şerhinde ise, "rükûu iade edilmemesinden maksat, o kimsenin namazının sıhhati, rükûun iadesine tevakkuf etmez demektir. Yoksa, o kimse rükûu iade etmekten, menedilmiş demek değildir" denilmiştir. Zâhir olan, bizim dediğimizdir.} kunut, asıl mahallinden zâil olarak, vâcip gecikmiş olduğu için, sehiv secdesi eder. {(6) Vâcibat faslının evahirinde: "Musâllî, bir rekâtte terk ettiği sureyi, o rekâtin rükûunda hatırlarsa, doğrulup onu okur, ve sonra yine rükû eder, diye mezkûrdur. Kıraet ile kunûtün, farkı budur ki, kıraet her ne vâkî olursa, farzdır. Rükûdan sonra olan kıraet dahi, farz vâkî olmakla, rükû onunla -farzlaşarak-iadesi lâzım olur. Çünkü, kıraetle rükû arasında, tertip farzdır. Rükû iade olunmazsa, namaz fasid olur. Kunüt ise, vâcip olduğundan, böyle değildir. Bunu, İbni Abidîn merhum Dürr-ü Muhtârın, imamın cehri faslında, zikretmiştir.}
Kunut, ibadet, taat, ubudiyyeti ikrar, sükûn, salât, kıyam ve kıyamın uzaması mânâlarına olup, mânâlarının cümlesinden biri de, vitirde olan duâdır. Ve o, İbni Mes'ûd radiyallahü teâlâ anhü hazretlerinden mervî olan elfâz ile, {(1) Müellif, böyle demekle, kunûtün elfazından diğer rivayetler dahi olduğuna işaret etmiştir, ve öyledir. Celâed-dîni Suyûtî, onu Dürrü mensûrda, muhtelifelfaz ile zikr etmiştir.} âtîdeki veçhiledir.
Kanit: Onu okuyandır. Duâ, terceme ile beraberdir:
(Allahümme) ya Allah (innâ nesteînüke) muhakkak ki, biz, taatin üzerine senden iane isteriz (ve nestehdîke) ve senden seni razı edecek şeye hidayet isteriz, {(2) Bu cümle, bizim hıfzımızdaki, kunûtte bundan sonraki cümleden sonradır. O bundan evveldir. Me'hazde ve mütedâvel olan Fıkıh kitaplarının ekserinde, bu veçhile olup, bizim mahfuzumuz olan tertip ise, ancak Halebîde ve mecmeul-enherdedir. Muhaşşî der ki, hidayetten yalnız delâlet değil, hem de isâl maksuddur.} (ve nestagfirüke) ve senden mağfiret isteriz ki, ayb ve zenbimizi setredip, bizi uyûb ve zünubümüzle rüsvay etmeyesin (ve netübuileyke) ve sana tevbe ederiz. Tevbe: Günahtan dönmektir. Şer'an tevbe: Geçen günaha nedamet edip, {(3) Nedamet, tevbenin en büyük erkânındandır} ondan derhal kesilmek {(4) İşleme âleti, hazır ise, demektir ki, meselâ içki aleti, önündeyken tevbe edip, onu dökmek ve kendisinden uzaklaştırmaktır.} ve bir daha işlememeğe - tâzimen li-emrillâh - azm eylemektir.
Eğer kul hakkı teâllûk etmiş ise, onun müsamaha ve razı olması lâzımdır. {(1) Onu irzâ etmek, zalâmesini yâni, haksız olarak aldığını, mümkün ise geri vermek iledir. Mümkün değilse, emvâlden olduğuna göre, o mikdar şeyi tasadduk eder.} (Ve nü'minü bike) ve sana iman ederiz, yâni kalblerimizle itikat ederek tasdik eder ve lisanımızla dahi söyleyerek, sana ve senin canibinden gelen şeye -ki, Peygamberlere ve kitaplara ve meleklere ve âhiret gününe ve hayır ve şerrin mukadderiyyetine demektir - inandık deriz {(2) Bu cümle dahi, mahfuzumuz olan künutte, bundan evvelki cümleden mukaddemdir.} (ve netevekkelü aleyke) menfaatimizi celb ve mazarratımızı defi edebilmekten aczimiz cihetiyle, umurumuzu tefviz ederek, sana itimat eyleriz, (ve nüsnî aleykel-hayre küllehû) ve mahzı fazl ve kereminden in'am ve ihsan eyle diğin camîi nimetlerini itiraf ederek seni sena ve bütün hayr ile yad ederiz, (neşkürüke) in'am ettiğin, cevarih ve âzânın hepsini. - mâ hulika lehine - sarf ederek sana şükr ederiz. Sen münezzeh ve müteâlisin, ve hamd-ü senâ sana mahsustur. Biz sana ihsa-i senâ edemeyiz, sen, kendini ettiğin sena vechilesin, (ve lâ nekfuruke) bizim üzerimize olan, hiç bir nimetini inkâr etmeyiz ve onu senin gayriye izafe eylemeyiz. (ve nahlau) ve küfrü ve seni razi etmeyecek olan her şeyin râbıtasını, boyunlarımızdan çıkarıp atarız ve izale ederiz. (ve netrükü men yefcürüke) ve senin nimetini inkâr ve gayre perestişler ile sana fücur edeni terk ve ondan müfarakat eyleriz.
(Allahümme iyyâke nâbudu) Yâ Allah biz ancak sana ibadet ederiz, (ve leke nüsâlli {(3) İbadetten sonra salâtın zikirde tahsis olunması, salât türlü ibadetleri (kıyamı, rükûu, sücudu, kuudu, tekbîri, senâyı, duâyı, kıraeti, tesbihi, tehlîli, salâtıalen-nebîyi, müminine duâyı, huşuu) mütazammin olmaktan nâşi, onun şerefine bınaendir.} ve nescüdü) {(4) Sücudun dahi ayrıca zikri, kulun Allaha en yakın olduğu halin secde hali olmasındandır.} ve namazı ancak sana kılarız ve secdeyi sana ederiz, (veileyke nes'â ve nahfidü) ve bizi sana takrîb edecek vesaile şitaban {(5) Salâta koşmak menhi olduğundan, maksud bezli cehd eylemektir.} ve ibadeti tahsil emrine kemal-i neşat ile koşarız, {(6) Veileyke nes'â, hadîsi kudsîdeki "men etânî sâ'yen eteytuhû herveleten"kavli şerifine işarettir ve: Biz amelde kendimizi sana takrib edecek şeyi, tahsiliçin cehd ederiz, demektir. Hafd dahi, sür'attir. Hizmetkârlar efendilerinin hizmetlerine müsareat ettikleri için, onlara: Hafede, itlâk olunur Evlâd evlâdı dahi, hafededir. Çünkü, küçüklükte onlar da, hademe gibidir.} (nercû rahmeteke) hizmetine kıyam ve taatinde amel ve ihtimam
ile beraber, {(1) Bunu, müellif şunun için ziyade etmiştir ki, reca: Esbaba teşebbüs ile beraber, mergub olan şeye, kalbin teallûkudur. Eğer, esbaba teşebbüs olmazsa, o tamâdır} rahmet ve ihsanının devam ve izdiyâdını ve ataiâzîmini emel ederiz, sen ise, kerîmsin, kendinden umanı, haib etmezsin, (ve nahşa azabeke) nehy ettiğin şeylerden içtinab ile beraber, azâbından havf ederiz, mekrinden {(2) Mekr, hîle ise de, Cenab-ı Hakkın, mekr edenlerin fiilleri üzerine, cezasına dahi, mekr tesmiye olunur. Nitekim, seyyienin cezası dahi, seyyiedir.} emin olmayız. Biz beynel-havf ver-recâyız. {(3) Hak olan mezhebe, işarettir. Zîra rahmetten nevmid olmak, küfür olduğu gibi, mekirden emin bulunmak dahi küfürdür. Recâ ile havfi cemetmiştir. Çünkü, Hadiste varid olmuştur ki: Havf ile reca, bir mümin kulun kalbinde, birleşince Cenâb-ı Hak, umduğunu ona îtâ eder ve korktuğundan onu, emin kılar.} İmdi nîmet-i îmânı bize inâm ile beraber, erkân ile amelde bulunmağa dahi bizi muvaffak buyurman sebebiyle, biz dahi- kâzibînin tamaı veçhile - bilâamel, mücerred kalb ve lisan ile, ümidde kalmayıp, emri şerifine imtisal edici olarak, itikad eder ve deriz ki: (İnne azabekel-cidde) senin hak azabın, {(4) El-cidd, hak mânâsınadır. Mahfuzumuz olan kunütte bu lâfız dahi yoktur.} (bil-küffâri mülhik) küffara lâhiktir. {(5) Mülhik lâfzı, hanın kesriyle efsahtır. Hânın fethiyle, mülhak dahi denilmiştir ki, hak teâlâ azabı, onlara eriştirici olduğundan, azap dahi, onlara mülhak, demektir.}
Bundan sonra evlâ olan;
Yahut;
deyip, Hz. Hasan b. Ali (R.A.) efendimizin kunutunu dahi okumaktır. Hz. Hasan (R.A.) efendimiz, "bana Resulullah birkaç kelime talim buyurdu, ben onları vitir kunutunda okurum," demiştir.
Kunutta bulunan musâllî, bundan sonra dahi salâvat okur.
Kunutû okuyamayan kimse (Rabbenâ âtinâ ilh. .) okur, yahut üç kere: Allahüme igfirli ve yahut üç kere: Yâ rabbi, der.
Cemaatle vitir, yalnız ramazan ayında kılınır. {(1) Ramazanın gayride, vitir için cemaat, mekrûhtur. Şemsül-eimmeden menkûl olduğuna göre, onun keraheti dahi, teravihten mâdâ olan nefeldeki cemaatgibi, -alâ sebîlit-tedâî- olması sûretindedir. Amma, bir kişi bir kişiye veya iki kişi bir kişiye iktida etmiş olursa mekrûh olmaz. Çünkü, Aleyhis-selâm efendimiz, teheccüd namazında, Hazret-i İbni Abbasa ve salâtı vitirde Hazret-i Âişeye, imamet ettikleri olmuştur. Hazret-i Enese, bir yetime ve bir acûze, imameten iki rekât nafilekıldıkları dahi, zikrolunmuştur. Üç kişi bir kişiye iktida ederse, onda ihtilâf olunmuştur. Esah olan, kerahet olmamaktır. Eğer, dört kişi bir, kişiye iktida ederse, iktifakla mekrûh olur. İbni Âbidin merhumun ifadesine göre, Hazret-i Ömer, Hazret-i Ebû Bekiri (radiyallahü - teâlâ anhümâ) defn ettikleri gece, vitiri cemaatle kılmışlardır ki, tevarüse muhalif olduğu için, bid'at-ı mekrûhedir.} Ve onda, o vakit cemaat evlâdır. Müsliminin icmaı, bunun üzerinedir. Cemaatle kılmayan kimse için, ehab ve evlâ olan, onu gecenin sonunda (sahur vaktinde) kılmaktır. Çünkü, o vakitte cemaat bulunmaz. Vitri, ramazanı şerifte, cemaatle kılmak, gecenin ahirinde münferiden kılmaktan efdâldir. {(2) Vitirde, mezheb muhalifine iktida muvafık olamaz. Çünkü, oldukça farklar olmakla, yakîne mânîdir, demektir. İktida şartlarının sonuna bakınız.}
Cemaat halinde, kunûtü hem imam ve hem cemaat gizli okur. {(3) Lâkin, ehl-i bilâdın acemisi içinde, imama müstahab olan, cemaat teallüm edebilmek için, onu cehr eylemektir. Nitekim, Hazret-i Ömer, kendilerine İrak cemâatinin gelmesinde, subhanekeyi cehr etmiştir.} Muktedî, kunûtü kıraetten fariğ olmadan yahut, kunûte henüz başlamadan, imam kunût edip, rükûa varmış olmak suretinde - imam ile beraber - rükûun edâsını fevt etmek korkusu var ise, kunût ile iştigal etmeyip, imama mütabeat eyler. {(4) Kunüt, zahiri rivayette, muayyen olmadığı için, birinci sûrette, onun okuduğu kendisine kâfi olur. Sûreti saniyede denebilir ki, kunut dahi vâcib olmakla, meselenin muktazası: O kimse imama mütabeatle kunütü okumakla okumamak arasında, muhayyer olmaktır. Belki de, kunüt okumak evlâdır.} Eğer imama rükûda yetişememekten korkmuyorsa, kunût eyler. {(5) Vâcip olan kunüt, duâdan ibaret olup, bilhassa (allahümme innâ nesteinuke-) duasının sünnet olduğu, vâcibatta zikrolunmuştur. Duâda, tâyin olmaz demişler ise de, Muhaşşinin ifadesine göre, evlâ ve efdâl olan, duanın muayyen olmasıdır. Zîra, olur ki, daî (duâda bulunan) cahil olur da, bilmeyerek, namazını ifsad edecek bir duâda bulunur.}
İmam kunûtü terk ederse, muktedi, imama müşarik olabilmek kendisine mümkün ise - imkân hasebiyle - iki vâcib arasım cemetmiş olmak için kunût eyler. Eğer yetişmek kendisine mümkün olmayacak ise, imamına mutabeat eder ki, o evlâdır.
Vitirin üçüncü rekâtı rükûunda, imama yetişen kimse ki, mesbuktur. Kunûte, hükmen yetişmiş olmakla, geçmişi kazâ ederken, kunût eylemez.
Nitekim, vitirde bir veya iki rekât ile mesbuk olan kimse, üçüncü rekâtta imam ile beraber kunût etmiş bulunmak cihetiyle, geçmişi kazâda - bil-icma - bir kere daha kunut etmez. {(1) Dürr-ü Muhtârda şu dahi, mezkûrdur ki, vitrin ilk veya ikinci rekâtinde, sehven kunüt eden, üçüncü rekâtında kunüt etmez. Amma vitrin ikinci veya üçüncü rekâtinde bulunduğunda, şek eden -maal-kuûd- kunütü tekrar eder. Bunların farkı Şudur ki, sehveden -mevzi-i kunüt olmak üzere- kunüt etmiş olmakla, onu tekrar eylemez. Şek edense, kunüt için, mahal tâyin etmemiş olmakla, öyle değildir. Halebî, bunların, ikisinde de, tekrar kunüt olunmağı daha uygun bulmuştur.} Çünkü, iki defa kunût meşrû olmamıştır.
İmam kunûtu okuduktan sonra, zikr olunan duâya şürû eder ve onu cehr eylerse, imam Ebû Yûsuf: Cemaat dahi, mütabeat edip, onu okurlar, demiştir. {(2) İmam Muhammed, cemaatin mütabeat etmeyip, âmin demelerine kaildir. Mutlak olarak, imam Ebû Yûsufun kavlini, imam Muhammedin kavli üzerine, takdim etmek, umûmi bir fıkıh kaidesidir.}
Mezkûr duada rivayet, mezkûr minval üzere, ifrad iken, İbnül-humâmın beyanı veçhile fuhakaca imam hakkında varid olup, kunuta has olmayarak "bifazlike" kelimesi dahi ziya edilmiştir. {(3) "Bi fazlike" nin mânâsı, vâcip olarak değil, mahza senin fazl ve ihsanın sebebiyle, demektir.} O zaman duâ şöyle başlamış olur:
Duanın mânâsı budur: "Yâ Allah hidayet etmiş olduğun kimseler içinde yâni, onlarla beraber beni dahi, hidayetle ve afva mazhar kıldığın kimselerle
beraber, beni de afiyetle ve velâyetinde yâni, nazarı inayetine aldığın zevat ile beraber, bana da medetkâr ol, îta ve ihsan buyurduğun şeyleri, hakkımda mübarek ve müteyemmen kıl, hükm ve takdir buyurduğun şeyin, şerrini defi ile beni vikaye et, sen dilediğin veçhile hükmedersin, sana kimse, hükmedemez. (Çünkü sen mâliki vahidsin, mülkte sana şerik yoktur, biz de senin, müvalâtını isteriz), şüphe yok ki, senin müvalât ve izazına mazhar olan kişi zelil olmaz ve müadat ve izlâl ettiklerin ise, aziz olamaz, mütebârik ve müteâlîsin rabbımız!"
Uyumadan vitri kılıp ta, sonra teheccüd eden kimse, vitri iade etmez. Hadîs-i şerifte: "Bir gecede iki vitir olmaz," buyurulmuştur.
Vitrin takdîm ve tehiri mesaili için, müstahap vakitler faslının sonuna bakılsın.
NEVAFİLİN BEYANINA DAİR:
Nevafil: Nafilenin cem'idir. Nafile ve nefl: Farz ve vâcib olmayan ibadettir {(1) Gerek namaz, gerek oruç, gerek zekât, yahut hac olsun hepsi birdir. Yalmız burada maksud, namazdır.} ki, ziyade mânâsından alınmıştır. {(2) Ganimete, nefl itlâki bundandır ki, cihad mevzuu olan îlâyi - kelimetûllâh, üzerine ziyadedir. Kale teâlâ (yes'elûneke anil-enfal). Çocuğunun çocuğuna dahi nafile itlâk olunur. Enbiyâ sûresinin 72. âyetindeki kavl-i kerîmi bu mânâdandır ki, biz azîmüş-şân İbrâhime matluba olan tabaktan başka, fazladan olarak Yakubu dahi, bahş ve ihsan eyledik, demektir.} Farzdan ve vâcipten fazla olan namazlar demektir. Ona tetavvu'da denir ki, kişinin vâcib olmayarak, tav'an kıldığı namazdır.
Sünnetler bu cümleden olduğu halde, fasl-ı sünen, denilmeyip, fasl-ı nevafil denilmesi, nefel tabirinizi, daha şümullü olmasındandır. Çünkü, her sünnet nefeldir. Her nefel sünnet değildir.
Nevafilin, revatip ve regaip nevi vardır. Revatip: Müekked ve gayr-i müekked olarak, farzlardan evvel yahut sonra kılınmakta olan sünnetlerdir.. {(3) Nitekim, İhya-i ulûmun, nevafil faslında, -salâvâtın revatibi: Beştir. Râtibe-i subh, râtibe-i zuhur ilh...-, diye zikr olunmuştur.} Regaip: Duhâ ve teheccüd gibi, sair nevafildir.
MÜEKKED SÜNNETLER:
Bunların bir kısmı ikişer ve bir kısmı dörder rekâttır, İki rekâtlılar şunlardır: Sabah namazından evvel,
Öğle namazından sonra, Akşam namazından sonra Yatsı namazından sonra, Dört rekâttılar şunlardır:
Öğle namazının farzından evvel Cumadan evvel Cumadan sonra,
GAYRİ MÜEKKED SÜNNETLER:
Ki, ona süneni mendube yahut müstahabbe dahi denir, {(1) Mendub ve müstahab, hep bir mânâyadır ki, şer'in fiilini, terkine tercih ettiği şeydir.} şunlardır: İkindi namazından evvel, Yatsı namazından evvel,
Bunlar dörder rekâttır. {(2) Revatibin, bunlarla beraber mutad rekâtleri, adi günlerde yirmiye baliğ olmakta ve cuma günleri 20 yi geçmekte ve ramazanı şerif geceleri, bir yirmi daha zam olunmaktadır. Vitir ile beraber, farzın rekâtleri dahi, yirmi olmakla, beş vaktine, beşdaha katmak tabiri, işte bundan doğmuştur.} Öğlenin ve yatsının ikişer rekâttan ibaret olan, son sünnetlerini, onlara ikişer rekât daha zam ederek, dörder kılmak dahi süneni mendubedendir. {(3) Muhaşşî merhum: Onu kılan, bir veya iki selâm ile kılmak arasında muhayyerdir, demiş ise de, muhtar olan bir selâm ile kılınmasıdır.} Akşam namazının sünneti müekkedesi olan iki rekâttan sonra, altı rekât namaz kılmak dahi, sünneti mendube, yâni gayr-i müekkededir.
Süneni müekkedenin en kuvvetlisi, ittifakla sabah namazının sünnetidir. Zira, onun hakkında çok muraggabat varid olmuştur. {(4) Hadîs-i şerifte: Sizi düşman atlıları kovalasa bile, o iki rekâtı bırakmayın buyurmuştur ki, maksûd, onu kılmağa tergiptir. Ve illâ öyle muhataralı vakitte, temekkün olmadığı için, farzın terki bile mübah olur. "Fecrin iki rekâtı - yâni sünneti - bana dünya ve mâ fîhâ'dan sevgili - yâni hayırlı - dır," buyurulmuştur.} Vücubü bile mervidir. Ve demişlerdir ki, Fetvâ mercii olan âlime, nasın hacetine mebni, sair sünnetleri terk etmek câiz olur, sabah namazının sünnetini terk etmek, câiz olmaz.
Fecrin sünnetinde efdâl olan, onu vaktin evvelinde kıraeti uzatmadan kılmaktır. Efendimiz hazretleri, gâh sûre-i kâfirûn ve ihlâs ile, gâh sûre-i bakaranın sonu ile kılarlardı. Elem neşrah ve elem tere sûreleriyle kılınması dahi müstahsendir.
Sabah namazının sünnetinden sonra en efdal olan sünnet muhtelifünfih olmak üzere, akşam namazının sünneti olup, bunda kıraeti uzatmak müstahaptır. Zîra, Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, onun ilk rekâtında (elif lâm mîm tenzîlün) sûresini ve ikinci rekâtında sûre-i Mülkü okudukları olmuştur.
Akşamın sünnetinden sonra, efdâl sünnet öğlenin son sünnetidir. Ondan sonra, yatsının son sünneti ve daha sonra, öğlenin ilk sünnetidir. {(1) Mecmaul-enhurda, fecrin sünneti gibi, feraiza mülhak gösterilmiştir.}
Mendup sünnetler içinde, ikindinin sünneti, yatsının ilk sünnetinden efdâldir. {(2) Bu iki sünneti mendûbeden, ikindi sünnetinin iki rekât dahi kılındığı beyaniyle, Kudurî: Onun iki yahut dört kılınmasını, tahyir etmiş ise de, Cevherede, dört rekât, kılınmasının efdaliyyetine, işaret olunmuş ve Bahr-i râikte, efdâliyyet, musarrah bulunmuştur.
Dürr-ü Muhtârda, yatsı mendûbesinin dahi, iki kılınması arasında musâllî muhayyer gösterilmiştir. Ve lâkin, asılda mezkûr olduğu üzere, Hazret-i Aişe (R.A.) Rasûlullah (S.A.) yatsıdan önce dört rekât kılar, ve sonra dahi, dört rekât kılıp, yatarlardı, buyurmuşlardır.}
Akşamın sünneti müekkedesinden sonra, sünneti mendube olarak zikr olunan, altı rekât (salâtı evvabîn) diye mârûf olan namazdır. {(3). Duha (Kuşluk) namazına dahi, evvabîn tesmiyesi, mezkûr namaz hakkındaki hadîs-i şeriften istinbat olunmuştur.} Tesmiyesinin veçhi, şu mealdeki, hadîs-i şeriftir; "Her kim akşamdan sonra, altı rekât kılarsa, evvâbin'den yazılır" buyurulmuştur. Evvâb: Bir günahta bulunduğu vakit, derhal tevbeye mübaderet eyleyendir. İbni Ömer radiyallahü teâlâ anhüma hazretlerinden, mervi olduğu üzere, Rasulullah (S.A.) efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki: "Akşamdan sonra, konuşmadan, altı rekât namaz kılanın, elli senelik günahı mağfur olur". {(4) Günahı, ekser ülema sağire hamleylemişlerdir. Bazılar ıtlak etmekle, Kebaire dahi şâmil olmuştur.} Ammâr bin Yâser hazretlerinden mervidir ki, Efendimiz hazretleri: "Akşamdan sonra altı rekât namaz kılanın günahı, deniz köpüğü gibi, (çok) dahi olsa, mağfur olur." buyurmuşlar ve konuşmadan evvel. kaydiyle takyit dahi etmemişlerdir. {(5) Ya, Hâdisenin ittihadına mebni, mutlak mukayyede haml olunur, yahut mezkûr kayid, asıl mev'ud olanı tahsil için değil, kemale erişmek içindir, denilir. Altı rekâtı mağrip sünneti ile beraber sayanlar olmuş ise de müellif, mugayerete kaildir ki, onunla sekiz eder. Her iki rekâtte selâm verilir. Bazıları sekizi ikiye bölerek, dörtte bir selâm verilir demişler. Buna göre, akşamın sünneti, dört kılınarak, bâdehû dört rekât daha kılınacak demektir. Dürerde onun bir selâm ile olduğu mezkûrdur.}
Revatipte, efdâl olan, onları regaip gibi, evde kılmaktır. Süneni ebî Dâvûdda mezkûr, hadîs-i şerifte: "kişinin evindeki namazı, benim şu mescidimdeki namazından efdâldir, feraîz müstesnadır" buyurulmuştur. Münyetül-musâllîde: "Mescidde tetavvû hasen, evde ahsendir," diye mezkûr olup, fâkih ebû Cafer, dahi bu veçhile ifta etmiş, ve meğer ki, evine avdetinde, sünnet kılmağı unutup, başka şeyle meşgul olmaktan korkmuş ola, demiştir. {(1) Korku olmasa, evde kılmak efdâldir. Bundaki hikmet dahi, evlerin namazdan hâlî kalmamasıdır. Nitekim, Efendimiz hazretleri: "Evinizi, salât ile tenvir edin. "mealindeki hadis-i şerifleriyle, bu mânâya agâh etmişlerdir. Siyer-ikebir tercümesinin salât-i havf faslında "Rasul-ü Ekrem efendimiz hazretleri, saâdet-hanelerinde namazda kılarlar, ev halkının hizmetine dahi saay ederlerdi. Ümmetlerine dahi, bunu emredip, evlerinizi kabir haline getirmeyin" buyurmuşlardır. Bâzı ulemâ, bundan maksat, namazı camiye hasr edip, evlerde namaz kılmamaktır, dediler. Ve bâzıları -hacet dışında- evlerde nâim olup, ev halkının ihtiyacına yardımcı olmamaktır dediler, diye mezkûrdur.}
Dört rekâtlı sünneti müekkedelerin yâni, öğlenin ilk sünneti ile cumanın ilk ve son sünnetlerinin, kade-i ulâsında, musallî teşehhüdde iktisar eder yâni, yalnız tahiyyat okur, {(2) Onun üzerine bir şey ziyade edene, secde-i sehivin vücubunda ihtilâf olunmuştur.} ve üçüncü rekât kıyamında sübhaneke okumaz. {(3) Mezkûr sünnetler teekküdü cihetiyle farza benzemiştir. Onlar, dörtlü farzlar gibi, tek namaz olduğundan ikinci yarıya, intikal etmekle birinci yarı bâtıl olmaz.}
Bunlar, bir selâmiledir ki, dördüncü rekâtın sonunda, kade-i ahîrenin icrasiyle, tahiyyat ve salâvat okunarak, selâm verilir.
Mendûb dört rekâtlılar, böyle olmayıp, onların kade-i ulâsında, musâllî tahiyyattan sonra salâvat ve üçüncü rekâta kıyamında, sübhaneke okur.
Sünnetlerin, müekked olanları, vakit dahilinde ve sabah namazınınki o günün zevalinden evvel, farziyle beraber, kazâ olunmak ve gayr-i müekked
olanlarına, şürû vukubulmadıkça, kazâ terettüp etmemek meseleleri, idrakül-farîza babındadır.
Farz ile sünnet arasında, konuşmak (gerek ilk sünnet, gerek son sünnet olsun) sünneti iskât etmez. Ve lâkin, sünnetin sevabını azaltır. Alâ kavlin, sünnet sakıt olmakla, iâde olunur. Tahrîmeye münafî olan her amel dahi, böyledir, yâni konuşmak gibidir. {(1) Birini, amel-i kesîre ve diğerini, amel-i kalîle haml etmek sûretiyle, iki kavlin arasını cem ve tevfik etmek dahi mümkündür.}
İki rekâttan ziyade, meselâ dört rekât nafile kılan kimse, yalnız son. rekâtta otursa, kıyas muktezası, namazını ifsat eder. {(2) İmam Zufer dahi, buna kaildir. Bu da imam Muhammedden bir rivayettir. Çünkü, her çiftin sonu, bir hatime olmakla, kade-i ahîre, terk olunmuş demektir.} Ve lâkin, o namaz istihsanen sahihtir. {(3) Çünkü o tek namaz olmuştur. Nâfile iki rekâtlı olarak da, dört rekâtlı olarak da meşrû olmuştur. Namazda farz olan son kadedir. Her iki halde de rekâtlar tamamdır. Bundan teravih namazı müstesnâdır. Çünkü o, o şekilde meşrû olmuştur, teravih namazında dört rekât, bir kâde ile kılınsa iki rekât yerine geçer. Nitekim babında açıklanacaktır. İbni Âbidînin beyanına göre; eğer altı veya sekiz rekât nâfileyi bir kâde ile kılarsa farzlar içinde bir kade ile kılınması câiz olan altı rek'âtlı bir namaz bulunmadığından, o namaz caiz olmaz demişlerdir. Müellifin reyide bu kavle mütamayildir.}
İki rekât üzerine, edilecek kuud, sehven kalmış ise, o noksan, sehiv secdesi ile tamamlanır. Üçüncü rekâta kıyamdan sonra, tezekkûr olunur. sa, secdeye varılmış olmadıkça, kuuda avdet vâcib olur.
Eğer musâllî, iki rekâttan ziyade kılmak istediği nafilenin, yalnız üçüncü rekâtında oturup selâm verirse, o namazın sıhhatinde ihtilâf olunmuştur. Hülâsada, musahhah olan fesaddır. {(4) Çünkü, o kimse, meşru olan kâdeyi terk etmiştir. Onun icra ettiği kade, ise. mahallinde değildir. Badehû, ona vacib olan iki rekâti, kazâ etmektir. Üçüncü rekât, fâside bina olmuş olduğu için, kazâsı dahi gerekmez.}
Mekrûh vakitler müstesna olmak üzere, gece ve gündüz istenildiği kadar nevafil kılınabilir, ikide bir ve yahut dörtte bir, selâm verilir.
Gündüz nevafilinde dört {(1) Bunun keraheti, rivayetin ittifakiyledir. Efendimiz hazretlerinden, ziyadesi rivayet olunmamıştır. Bu da, kerahetin tahrimiyye olduğunu ifade eder.} ve gece nevafilinde sekiz rekâttan ziyadesini, bir selâm ile kılmak, mekrûhtur. {(2) Ekser meşayihin muhtarı budur. Mirâcüs-dirayede ise, mezkûr ziyade, ibadetin vaslini mütezammin olduğu için, mekrûh olmamak esahtır, diye mezkûr olup, serâhsî, dahi kerahetsizligini tashih etmiştir. Evvelkinin keraheti, rivayetin ittifakıile olduğuna göre, bu ihtilaf ikinciye, yani gece nevafiline ait olmak gerektir. İhya-iulûmda, on iki rekât olarak zikr olunan, leyle-i mirac nefeli, her iki rekâtte, tahiyyata oturulmak Ye fakat, en nihayetinde selâm verilmek üzere açıklanmıştır ki, o ancak bu tashîha tevafuk edebilir. Sekizde bir selâmın cevazından, teravih müstesnadır.}
Gece ve gündüz nevafilinde - indel-imam - efdâl olan, dörtte bir selâm vermektir. İndel-imameyn, gündüz nevafilinde efdâl olan, imam Ebû Hanîfe hazretlerinin dedikleri gibi olup, gece nevafilinde ise, efdâl olan, ikişer ikişer kılmaktır. Ve, "Gece namazı ikişer ikişerdir"hadîs-i şerifine binaen, bu bapta fetva dahi, imameyn kavliiledir.
Gecenin ve husûsiyle, son sülüsünün nevafili, gündüz nevafilinden efdâldir. Çünkü, nefse daha meşakkatlidir. Hadîs-i şerifte ise, "İbadetin efdâli zahmetli olanıdır." buyurulmuştur.
Gece namazı, nefse çok meşakkatli olmakla beraber, riyadan dahi çok uzaktır. Hem de gece ortası, tecellî ve arz-ı ihsan zamanıdır. Cenab-ı Hak gece kaim olan ibadının salihlerini
diye sitayişle buyurmuştur. {(3) "Korku ve ümitle rablerine yalvarmaktan, yanları yataklardan uzak kalır"demektir. (Secde: 16).}
Gece ve gündüz namazda kıyamın uzunluğu, secdenin çokluğundan ehaptır. {(4) Yâni hem gece, hem gündüz nafilelerinde, rek'âtlerin sayısını çoğaltmaktansa, kıraeti çoğaltarak kıyamı uzatmak daha efdâldir.} Hadîs-i şerifte (efdâlüs-salâti tûlül-kunût) buyurulmuştur.
Uzun kunt uzun kıyam demektir. Hem de kıyamın uzunluğu ile, kıraeti Kur'ân artmış olur. Rükû ve sücudun çoğalmasıyla tesbihat çoğalır, kıraet ise, tesbihten efdâldir. {(1) Kıraet ile kıyam rükûnlerinin içtimai dahi efdâldir. Çünkü bunlar namazın eczasından birer cüzdür. Her ikisi de farzdır. Halbuki secde ile tesbih, biri farz diğeri sünnettir. İki farzın birleşmesi, bir farz ile bir sünnetin birleşmesinden efdaldir. Müctebada, İmam Muhammed'den bunun hilâfı, yâni rükû ve sucüdün çoğalmasının efdal olduğu naklolundu. Maâni-i âsâr şerhinde Şeyhaynin dahi buna muvafakatlerini nakletmiş. Bedayi de bunu tashih etmiş. Burhan ibaresinin de zahiri budur. İmam Ahmed delillerin teâruzundan dolayı tevakkuf etmiş. İmam Mâlik delillerin müsavi olduğu kanaatiyle her iki şekildeki çoğaltmayı müsavi tutmuştur.}
TAHİYYET-İ MESCİT, SALÂTI - DUHA İHYÂ-İ LEYÂLİYE vs. DAİR:
{(2) Gece ve istihare namazları, gibi. Bunlar hep regaip envaındandır.}
İki rekât namaz ile, {(3) Buna, tehiyyeti mescid, tabir olunur. Dört rekât dahi kılınabilirse de, iki rekât efdâldir.} mescide tahiyyet etmek, {(4) Rabbül-mescidde tahiyyet, demektir. Çünkü, tahiyyet -ki, tâzimdir- mekâna değil, ancak mekânın sahibine olur. Zîra ondan maksud, Allaha takarruptur, mescide takarrup değildir. Ve bundan, mescidi haram müstesnadır ki, onun tahiyyeti tavaftır. Bu da üzerinde tavaf olana, yahut tavaf kasdedene göredir. Tavafı irade etmeyen, yahut girip oturmak isteyen, böyle değildir ki, o kimse, salâtı - tahiyyeti kılmadıkça, oturmaz.} mesnûndur ki kerahet evkatının gayride, {(5) Mekrûh vakitler bahsine bakınız. Sabah namazından sonra veya ikindidensonra mescide giren, tahiyyeti mescit namazını kılmaz, belki, tesbih ve tehlîl ederve salâvatı şerife okur. Ve bu halde, mescid hakkını edâ etmiş olur.} mescide dahil olan kimse oturmadan {(6) Evlâyı beyandır. Hadis-i şerifte, sizden biriniz mescide girdiği vakit, ikirekât namaz kılmadıkça, oturmasın, buyurmuştur. Oturur da, sonra kılar, diyen deolmuştur. Hadîsteki nehy, tenzihe mahmûldür.} onu kılar, oturulmuş olmakla, o namaz geçmiş olmayıp, yine kılınırsa da, oturmadan kılınmak, efdâl olur. Farzın edâsı, onun yerine kaim olur. Ve keza, her namaz ki, mescide giren, onu camiye girişinde, tahiyyet-i mescid niyyeti etmeyerek kılmış ola, o dahi, onun yerine kaim olur. {(7) Çünkü tahiyyet namazı mescidin tâzim ve hürmeti içindir, o ise kıldığışey ile hâsîl olur.}
Bir günde bir mescide giriş, tekerrür ederse, bir tahiyyet namazı kifayet eder.
(O kimse muhayyerdir. Dilerse onu, ilk girişinde ve dilerse son girişinde kılar).
Mescide girme sırasında, salâvatı şerîfe kıraetinden sonra:
(Allahümmeftah ebvabe rahmetike) "Allahım rahmetinin kapılarını aç!" demek ve çıkış esnasında
( Allahümme innî es'elüke min fadlike) "Allahım ben senin keremim dilerim" demek emri Nebiye mebni, menduptur.
Dürr-ü Muhtârın mekrûhatında mezkûrdur ki, camiin, sirkat korkusu olmadıkça, kapısını kilitlemek, mekrûh olduğu gibi, kapısı birden ziyade olan cami-i şerifi, yol ittihaz etmek dahi mekrûhtur. Ve bunu - bilâ özür - itiyad eden, fasiktir. Eğer, özür ve iztirara mebni ise, câiz olup, o kimse günde bir defa, tahiyyeti mescid kılar.
Abdesti veya guslü müteakip, yaşlığı kurumadan, {(1) Yâni, kurulanmadığına göre, kuruyacak kadar zaman geçmeden.} iki rekât namaz kılmak menduptur. {(2) Buna (şükr-ü vuzu) tabir olunur. Kerahet vaktinin gayride kılınır.}
Mescide girdiği esnada kılınan farz (veya sünnet) ile, tahiyyet-i mescid sevabı dahi, hasıl olduğu gibi, abdesti müteakip kılınan farz (veya sünnet) ile de, bu fazilet hasıl olur.
Duhâ yâni kuşluk vakti, dört ve daha ziyade rekât namaz kılmak, menduptur.
(Buna, duha namazı tâbir olunur. Seçilen vakti, gündüzün dörtte birinin geçtiği, zamandır).
Dürr-ü Muhtârda, ekalli iki ve ekseri on iki ve evsatı sekiz olmak üzere, mezkûr olup, efdâl olanı, evsatıdır, denilmiştir.
Gece namazı {(3) Buna teheccüd namazı tâbir olunur ki, uykuda bulunmamak yâni, geceyi uyku ile geçirmemek namazı demektir.} dahi menduptur ki, geceleyin ve husûsiyle, gecenin sonunda kılınır. {(4) Gece altı kısım itibar olunursa, gecenin âhiri, beşinci südüs olur ki, ehadiste varid olan vakti - nüzûlü - ilâhîdir. Maksûd emri hakkın nüzulüdür. (Şâbânın nısfı gecenin ihyası hakkındaki hadise bakınız.)} Ekalli iki ve ekseri on iki ve evsatı sekiz rekâttır {(5) Aleyhis-salâtü vesselâm efendimiz hazretlerinin, vitir namazı ile beraber, gece namazını, beş ve yedi ve dokuz ve on bir ve on üç rekât kıldıkları, hâşiyede mezkûr olduğu gibi, teheccüdü on iki rekât kıldıkları dahi, seyyidina İbni abbas rivayetiyle, sahihi buhârîde, mezkûrdur. Bu takdirde, vitirle on beş eder. Müellif, gece teneffül olunması, lâyık olan namazın, ekalli sekiz rekâttır, demiştir.} Faziletine hadd-u hasr olamaz.
Hak celle ve âlâ, müteheccidîn haklarında "Onlar için saklanan müjdeyi kimse bilmez." (Secde: 17) buyurmuştur. Sahihi müslimde dahi mezkûrdur ki, sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri "salâtı leyle, mülâzemet ediniz, zira sizden evvelki Salihlerin âdet ve mûtâdlarıdır, ve rabbinize size yaklaştırıcıdır ve seyyiatin keffaretine
ve nefsi günahtan alıkoymaya sebep olur." buyurmuşlardır.
Salât-ıistihâre dahi menduptur. {(1) İstihare, kendisinde hayır olan şeyi, istemektir. Müstakbelde, olacak birşey için, olur ki, Cenab-ı Hak, iki işin hayırlısını izhar eyleye. Bir matlubun tahsili veya bir mekruhun defi için olan Hacet namazıdır.} Bunun beyanını, sünnet-i seniyye, açıklamıştır. Hazret-i Câbir (R.A.) demiştir ki, Hazret-i Rasûl (S.A.) bize Kur'ândan sûre talim eder oldukları gibi, bütün umurumuzda, istihare talim eyleyip, derlerdi ki: "Sizin biriniz, bir iş yapmak istediği vakit, iki rekât namaz kılsın, {(2) İlk rekâtında, Kâfirûn sûresini ve ikinci rekâtında ihlâs sûresini okur. Namaz kılmak müteazzir olursa, duâ ile istihare eder. Resûl-ü Ekrem efendimiz hazretlerinin istihare buyurduklarını, Ebû Bekirin (R.A.) rivayetiyle. imam Tirmizi zikretmiştir.} sonra şöyle desin:"
Ve ondan sonra hacetini söylesin.
Bunu, imam müslimden mâdâ, muhaddisîn rivayet eylediler. Bu duâya hamd ve salâvatla başlamak müstahaptır. İstihare zamanında kalbinin münşerih olduğu şeyle âmil olur. {(3) Bu istihareden sonra, iki şıktan birinin behemehal, hüsulünü müfid olup, maksut, onun kalbi, havay-ı nefsten hâlî olan, inşirah ile münşerih olmaktır. Müellif, Hazret-i Enesten mervî olan, şeye binâen, istihareyi, yedi kereye kadar, tekrar etmek lâyık olur demiştir ki, Hazret-i müşârünileyhe hitaben, efendimiz hazretleri: Yâ Enes, "bir şeyi kasd ve irade ettiğin vakit, rabbinden yedi defa istihare eyle, sonra kalbine gelen şeye bak ki, hayır ondadır," buyurmuşlar.}
Hacta ve cihadda ve bütün hayır envaında istihare, fiilin kendine degil, vaktin tâyini için yapılır. {(1) Malûm olsun ki, istiharenin mendûbiyyeti, kul için sevâb tarafı malûm olmayan umurdadır. İbadet ve hasenat gibi, hayrı maruf olan ve maâsî ve münkerat misilli marûf bulunan, işlerde, istihare etmeğe, hacet olmaz ve edilmez. Vakti mahsusu beyan için, hayırlı işlerde dahi istihare olunabilir: Bu sene hacca gitmekiçin, düşman ve fitne ihtimaline mebni, istihare etmek gibi.}
HACET NAMAZI:
Salât-ı hacet dahi menduptur. O da, iki rekâttır. {(2) Yahut dört rekâttır. Hadis-i Kudsîde (bir selâm ile, on iki rekâttır) dedi. Bu da, geçmişte, ihyadan menkul olan, mîrâç gecesi nafilesi kabîlindendir. Hâcetile istiharenin farkı için, istihare namazı hamişine bakınız.} Abdullah İbni ubey (R.A.) hazretlerinden mervîdir ki, Hazret-iResûl-i Ekrem efendimiz: Bir kimsenin, Hak celle ve âlâya, yahut beni, âdemden birine, {(3) Hâcâtın hepsi, Hak celle ve alâdandır. Evvelkisi, vasıtasız, bu da, bilvasıta, demektir.} bir haceti olduğunda, güzelce abdest alsın, {(4) Güzelce abdest, abdestin, sünen ve âdâbına, riâyet ile olur.} sonra iki rekât namaz kılsın, sonra Hak teâlâya senâ ve Rasûlüne salât getirerek şöyle desin buyurmuşlardır:
Bunu okur, sonra dünya ve âhiret işlerinden dilediğini ister. {(5) Ve kendisine mukadder olur. İbni emîri hacta, böyle mezkûrdur.} Şu dahi namazdan sonra olan hacet talebi duâlarındandır: . {(6) Yahut, bu sol duâdır ki, onu Peygamberimiz efendimiz hazretleri, kendilerine duâ-i muâfet isteğiyle gelen, bir âmâya talim buyurmuşlardır.}
(Müellifi merhum, namazın mekruhlarında, tesbih namazı malûmdur, deyip geçmiş ve bu bapta, onu zikretmemiş olduğundan, biz onu burada zikredeceğiz):
Ashabı sünen, Hazret-i İkrimeden {(1) Abdullah bin Abbas (R.A.) hazretlerinin köleleri ve terbiyegerdeleridir.} ve o dahi, Hazret-i İbn-i Abbastan rivayet etmişlerdir ki, Hazret-iResûl-i Ekrem (S.A.) muhterem amcaları, Abbas bin Abdulmuttalip hazretlerine buyurmuşlar: Yâ amcam, sana on hasleti haber vermekle ikram etmiş olayım ki, onu işlediğin vakit günahının evveli ve âhiri, yenisi ve eskisi, hatası ve teammüdîsi, küçüğü ve büyüğü, gizlisi ve alenîsi, mağfur olsun, dört rekât namaz kılarsın, her rekâtında sûre-i fatihayı ve diğer bir sûreyi okursun, ve kıraetten evvel 15 kere (Sübhanallahi vel-hamdülillahi ve lâilâhe illallahü vallahü ekber) dersin, kıraetten sonra dahi, on kere ayni tesbihi edip rükûa varırsın, rükûda olduğun halde dahi, onları on kere ve rükûdan doğrulduğunda dahi on kere ve secdeye vardığında on kere, ve iki secde arasında on kere, ve ikinci secdede dahi, onları onar kere okursun ki, mecmuu, her rekât için yetmiş beştir. Bunu rekâtların dördünde dahi yaparsın dört rekâtın mecmuu tesbihleri üç yüz eder. {(2) Abdullah ibnil-mübarek hazretlerinden: Bu namazda sehv eden, secdei sehivde dahi, onar tesbih okur mu, diye sual olundukta Hazret-i müşârünileyh: Lâ, o namaz ancak üç yüz tesbihtir, buyurmuş.} Rükû ve sücudun, asıl tesbihleri, başkaca ve evvelce okunur. Muktedir olursan, bu namazı her gün kıl, her gün kılamazsan ayda bir kerre kıl, onu da yapamazsan yılda bir kerre kıl. Onu da yapamazsan ömründe bir kerre kıl. {(3) Mişkât şarihinin, beyanına göre, İbni Cevzî, bu hadisi mevzuatta zikreylediğinden dolayı, isaet etmiştir.}
Tesbih namazı, kendisine rağbet olunur. Onu her zaman itiyat etmek ve ondan tegafül ve tekâsül etmemek müstahaptır. Onu kılan, rükûda üç kere (sübhane rabbiyel-azîm) ve sücudda üç kere (sübhane rabbiyelâlâ) demekten başlar ve ondan sonra mezkûr tesbihleri okur.
Ramazanı şerifin son onundaki geceleri ihya etmek {(4) Geceyi ihya: Onda ibâdet için, kaim olmaktır. Müellif, gece ihyasını, salâtı şabanda tarif etmiştir.} menduptur.
Hazret-i Âyişe (radiyallahü teâlâ anhâ) dan mervî olduğu üzere, Hazret-iResûl-i Ekrem efendimiz, ramazanın son on günü dahil oldukta, leyli ihya ve ehlini ikaz ve ibadette cehd ederlerdi. Maksat, leyle-i kadri ihyadır. (Kadir gecesini ramazanın son onanda arayınız) hadîsi müttefekü-aleyhtir! O mübarek gecedeki amel, ondan hâlî olan, bin aydaki amelden hayırlıdır. Hadîs-i şerifte: Leyle-i kadirde, îmanen ve ihtisaben kaim olanın günahlarının geçeni ve geleceği mağfur olur, buyurulmuştur. (İhtisaben demek, sevabını, indallah gözetmek kasdiyle demektir). {(1) Leyle-i kadirin, ömür boyunca işlenmiş günahları, mükeffir (örtücü) olduğunu, müellif şabanın nısfı gecesinin ihyası bahsinde zikreder. Malûmdur ki, "leyleikadir" şeref gecesi demektir. Hadis-i şerifler, nâtık olduğu üzere, "kadir gecesi" ramazan ayının aşri ahirinde gizlidir. Geceleri ihyasına cehdetmek için ihfâ buyurulmuştur. Mûtekif olarak, ramazanın aşri ahirinin ihyası ile araştırmak gerektir. Nevevînin beyanına göre, en ümitlisi, o aşri âhirin tek gecelerinden biri olmaktır. Seyyidina İbni Abbâsın ve sahabeden daha bir takım zevatın kavillerine göre, ramazanın yirmi yedinci gecesi, olmak lâzımdır.}
İki bayram gecelerini, yâni ramazan ve kurban bayramlarının ilk gecelerini, ihya etmek menduptur. Hadîs-i şerifte
"Bayram gecesini ihya edenin kalbini, Allah, kalblerin öldüğü gün ihyâ eder." buyurulmuştur. {(2) Kalblerin ölümü, dünya mahabbeti iledir ki, sahibini ahretten meneder. Nitekim, "mevtâ ile oturmayın." varit olmuştur ki, ehl-i dünya ile demektir.}
Seherlerde istiğfarı çoğaltmak müstahaptır: Cenab-ı Hak, seherlerde istiğfar edenleri zâriyat sûresinin on sekizinci âyet-i kerimesinde şöyle methedilmiştir:
Seyyidül-istiğfâr dahi şudur:
Bayram gecelerinde duâ müstecaptır. (Şabanın nısfı, gecesinin ihyasına âit ehadisi okuyunuz).
Zilhiccenin ilk on gününü ve gecelerini {(1) O geceler "ve leyâl-i Aşr" kavl-i keriminde şanına yemîn edilerek tebcil olunmuştur. Günleri dahi, mübarek günlerdendir. Eyyam-i madûdat: Taşrîk günleridir.} ihyâ etmek menduptur. Hadis-i şerifte
"Cenab-ı Hakka ibadet etmek için, Allah katında zilhiccenin on gününden daha sevimli günler yoktur," buyurulmuştur. Onlardan her bir günün orucu, sene orucuna ve her bir gecenin kıyamı leyle-i kadrin kıyamına muâdil tutulur demektir. Ve diğer hadîste: "Arefe orucu {(2) Arefe, zilhiccenin dokuzuncu günüdür, bunun kurban bayramının evveline hükmü şâmil değildir.} biri geçmiş ve biri gelecek iki seneye keffarettir. Aşure (muharremin onu) günü orucu {(3) Muharremin onuncu günüdür. Dokuzuncu gününe tasua denir.} geçmiş bir seneye keffarettir." buyurulmuştur. {(4) Denildi ki, bu tefavütün hikmeti, evvelkisi şer'-i hatemül-enbiyâ ve ikincisişer'i Hazret-i Mûsâ olmasıdır. Elbette evvelkisi evlâdır. Lâkin, zilhiccenin onuncu günü, zebh günü olmakla onda saim olmak, câiz olmadığı gibi, arefe günü dahi, arafatta bulunan huccaca göre, saim olmak, mendub olamaz. Zira hacı oruçlu olmak sebebiyle, o gün kendisinden istenilen hususlarda, zâîf kalabilir.}
Şaban ayının nısfı gecesini, ihya etmek menduptur. {(5) İhyâ-i ulûmda, o gecenin namazı (salâtül-hayr) ismiyle yüz rekât olarakgösterilmiştir ki, her rekâtı fatihadan sonra onar ihlâs okumakla kılınır. İhlâsadedinin mecmûu bindir. Seyyid Murtaza merhum ihyada, geçmiş salihlerin, salâtül hayrda cemaat olduklarını dahi zikretmiştir.} O mübarek gece, senenin zenblerini ve cuma gecesi, haftanın zenblerini ve kadir gecesi, ömrün zenblerini mükeffir (örtücü) dür. Hem de, o mübarek gecede: Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğacaklar ve huccacın adedi takdir olunur. Hak celle ve âlâ, onun hakkında
"Bütün hikmetli işler o gecede tefrik olunur." (Dühan: 4) buyurmuştur. O mübarek gecede, Cenab-ı Hak, hayrı yağmur gibi yağdırır.
Beş gece vardır ki, onlarda duâ merdud olmaz: Cuma gecesi, Recebin ilk gecesi, Şabanın nısfı gecesi, ramazan bayramı gecesi ve kurban bayramı gecesi.
Bir hadîs-i şerifte: "Beş geceyi ihya edene, cennet vâcib olur": Terviye gecesi, {(6) Terviye, zilhiccenin sekizinci gününe denir. Huccac o gün minâya azîmet ederler.} arefe gecesi, îd-i fıtır gecesi, îd-i adhâ gecesi, şabamn nısfı gecesi buyurulmuştur. Efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki; "Şabanın nısfı gecesi kaim, gündüzünü saim olun. Zira, o gece güneş battıktan sonra, emri hak nâzil olup fecre kadar, mağfiret dileyen yok mu ki affedeyim. Rızık isteyen yok mu ki rızık vereyim." diye nida edilir. Ve yine
efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki, Şabanın nısfı gecesi ve iki bayram gecesi kaim olanın kalbi ölmez. {(1) Kalblerin mevti, mânîi ahîret olan, dünya muhabbetiiledir. Bâzılar: Kalbi ölmez, demek o kimse, ne hâleti nezide ve ne kabirde, ne de kıyamet gününde mütehayyir olmaz demektir, dediler.}
Kıyamın mânâsı, gecenin ekser kısmında, âlâ kavlin, bir saatinde taatte müştegil olmaktır. Kur'ân yahut, hadis okur ve yahut bunları dinler, yahut tesbih eder veya Nebiy aleyhissalâtü ves selâma, salât ve selâm getirir. {(2) Yahut dua eder. En güzel duâ da budur. "Allahım, sen kerimsin, affedersin affı seversin, bizi affeyle. "}
İbni Abbas radiyallahü teâlâ anhümâ hazretlerinden mervidir ki, kıyam-ı leyl, iki bayram gecesini ihya etmekte olduğu gibi, yatsı namazını cemaatle kılmak ve sabah namazında dahi, cemaat azminde olmaktır, buyurdular. Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki, "yatsıyı cemaatle kılan, bütün geceyi kaim olmuş gibidir. ". {(3) İhtimal ki mânâ, sabah namazı ile gecenin son yarısı sevâbı, hâsıl olmakla, bütün gecenin sevâbı, yatsı ve sabah namazlarının mecmuundan husule gelir demektir ki, Seyyidînâ İbni Abbasın, evvelki sözlerinin dahi, müeddası budur. Zîra, Hazret-i müşârünileyh yatsıyı cemaatle kılmak azminde olmadığı, gece ihyası makamına kaim kılmıştır. Ve ihtimal ki, mezkûr hadis, sabah namazının, yatsı namazından efdâl olduğuna işarettir ki, yatsıyı cemaatle kılan gece yarısını ve sabahı cemaatle kılan gecenin tamamını, gûya kaim ve muhyî olmuş olur.} Bunu, imam müslim rivayet etmiştir.
Müellif aleyhirrahme, leyle-i recebi yalnız duânın red olunmayacağı beş gece arasında zik^reyledi. İhyâ-i ulûmun, senelerin tekerrürü ile mütekerrir olan nevafil kısmında, salât-ı receb ve salât-ı şaban zikr edilmiş olduğu gibi, fazileti olan gece ve gündüzlerin beyanım hâvi olan fasılda, recebin ilk ve nısıf ve yirmi yedinci geceleri ve mîraç gecesi namazı dahi mezkûrdur. Bunlardan, nevafil faslındaki namaz, Recep ayının ilk cuma gecesine âittir ki, bizim (leyle-i regaip) dediğimiz gecedir. {(4) Regaip, revatibin kasimi, olmak üzere babı nevafilin hamişinde beyan olunmuştur. O geceye, - seyyidül-kâinat efendimizin sülbü pederden, rahm-i pâkimâdere nüzul buyurmuş olmalarından dolayı - leyle-i regaip denilmiş olmasıdır ki, bu, aklen asılsızdır. Erbaini Nevevînin beşinci hadîsin şerhinde şeyh İsmail Hakkıkaddese sırrehû, demiştir ki, o gecede hususî üzere, tecelli efâl vâki olup Cenabı nübüvvet sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, nûr-u ef'ale-müstağrak olmakla, - şükrenlillâhi teâlâ - on iki rekât regaip namazı kılmışlardır. Nitekim, imam Nesefinin yâkûte namındaki kitabında musarrahtır.} Mezkûr namaz, miraç gecesi namazı gibi, kemiyyetçe on iki rekâttır. Onun keyfiyeti, ihyada genişçe açıklanmıştır.
Yolculuğa çıkarken ve yolculuktan dönüşte ve bir menzile konuşta, hemen iki rekât namaz kılmak dahi, - vakit, kerahet olmamak şartiyle - menduptur.
İstiğfar namazı dahi menduptur ki, vakî olan masiyetine mebni, güzelce abdest alınıp, iki rekât namaz kılınarak, istiğfar edilir.
Müellif der ki, zikrolunan gecelerden birinin ihyası için, mesacidde ve mesacidin gayride, içtima etmek mekruh olup, {(1) Gerek o gecelerin namazlarında, gerek regaipten olan sâir namazlarda, cemaat nezr edilmiş olmakla dahi, kerahetten çıkılmaz.} çünkü, o içtimai, Nebiy aleyhissalâtü ves selâm ve Sahâbe-i kirâm, yapmadılar.
İçtimadan mütebadir olan mânâ - alâ sebîlit-tedâi - olmaktır. Nevafilde - tedâîsiz olan - iktidanın, kerahetsizliğini müellif, Vitir babının sonunda zikretmiştir. {(2) Nafile namazlar aslında tek başına kılınmak sıfatı ile meşrû olup, onda iktida dahi - alâ vechit-tedâî ise - maal-kerâhe sahih olur, demiştir ki, - lâ âlâ veçhittedâî ise - kerahetsiz sahih demektir. Tedâî, malûm olduğu üzere, dâvetleşmektir ki, cemaat çoğalmak için, birbirine haber vermek, yahut ezan okunmaktır. Vitir namazının cemaati hakkındaki, hamişe müracaat oluna.}
OTURARAK KILINAN NAFİLE NAMAZI:
Nafile namazı, kıyama kaadir iken, oturarak kılmak, kerahetsiz câiz olur. {(3) Bu, neflin, feraiz ve vâcibata muhalif olduğu şeylerdendir.. Çünkü, feraizve vâcibatta - özürsüz - kıyam terk olunamaz. Nefl mutlaktır. Süneni - müekkedeye şâmildir. Müellifin tasrihi üzere, sabah namazının sünneti dahi müstesna değildir.} Ve lâkin, özürsüz olarak kılana, yarı ecir vardır. Çünkü hadis-i şerifte öyle buyurulmuştur.
Âcizin ve özürlünün oturması, kendi aczi ve özrü ile mukayyed olup, kadirin ise salât-ı nâfileye göre, kıyam mevziinde kuûdü, teşehhüddeki gibidir.
Bâzıları, Peygamberimiz efendimizin, âhiri ömürlerinde kıldıkları nevafilde - muhtebî - bulunur oldukları ve bir de muhtebî olarak oturanın âzâsı, kıbleye teveccühü cihetiyle, ekser olacağı beyaniyle, muhtebî olarak, oturmak efdal olduğunu söylemişlerdir.
(Muhtebî, ihtibadan ismi faildir. İhtiba: Kaynakları üzerine oturup, dizlerini dikerek kollariyle kuşaklamaktır).
Kıyama kaadir olan kimse, kaimen başladığı nafile namazı, {(4) Bu kayıt, Hidaye sahibinin, yorgunluk gibi bir özür olmadıkça onda kerahet olduğunu, ihtiyar etmiş olmasındandır.} gerek
birinci ve gerek ikinci rekâtlarda, oturarak itmam etmek - alel-esah kerahetsiz olmak üzere - câiz olur. {(1) Kıyam ve kuud şefadan şef'a olursa, mezkûr cevaz ittifakidir. Çünkü, herşefa müstakil bir namazdır. Bir şefa içinde olursa, ihtilâflıdır ki, cevaz indel-imamdır. İmameyn ona muhaliftir.} (Oturarak başladığı nevafili, kaimen itmam eylemek, dahi böyledir).
Aleyhissalâtü ves selâm efendimiz hazretleri, salât-ı tetavvua başlarlar, sonra kıyamdan kuuda ve kuuddan kıyama intikal buyururlardı. {(2) Yâni, bir rekâtta da. Çünkü, Hazret-i Âyişenin rivayetinde Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretlerinin, tetavvua oturarak başlayıp, mutadlarını okurlar, beşon âyet kaldığında, kıyam buyururlar ve ikinci rekâtta dahi, böyle yapar oldukları, varid olduğu gibi, kaimen başlayıp sonra oturur ve kıraetlerinden yirmi, yahut otuzâyet kaldığında kalkıp, onu okur ve badehû, rükû ve sücuda varır oldukları dahi, rivayet mecmualarında mezkûrdur.} Mîrâcüd-dirâyede: Oturarak kılınan her tetavvuda, "sünneti seniyyeye muvafakat için, böyle yapmak müstehap olur" demiştir.
Kalkıp doğrulsa ve kıraet etmeyerek, rükûa varsa olur. Doğrulmayarak kalkıp. {(3) Elleri dizlerine değer derecede, kaim olmak, doğrulmayarak kalkmaktır.} Rükû ederse, olmaz. Çünkü, o rükû, ne kaimen rükûdur, ne de kaiden rükûdur.
BİNEK ÜZERİNDE NAMAZ:
Şehir dışında, {(4) Maksud ol mahaldir ki, yolcu olan kimse, ikametgâhından çıkıp, oraya vâsıl oldukta, dört rekâtlı farzları, kasreder. Gerek fiilen misafir olsun, gerek bir iş zımnında, biraz harice çıkmış bulunsun. Alâ kavlin, bir mil kadar, ve alâ kavlin, iki fersah mesafe, harice çıkarsa câiz, ve illâ gayri câizdir. İmam Ebû Yusuftan şehir içinde dahi, binek üzerinde, nefelin cevazı rivayet edilmiştir.} hayvan üzerinde nafile kılmak, câizdir. {(5) Zira, namaz hayr için mevzudur. İnmek gibi güçlükler, şart kılınsa, hayırdan kesilmek gerekir. Dâbbe üzerinde, teneffül etmekte, lisanı fuzûli sözlerden hıfzetmek menfaatinden başka bir şey olmasa bile, onun cevazına, o dahi kifayet eder. Dabbe üzerinde teneffül, Nebiy aleyhisselâm efendimizde, çok vâki olduğu için, hemde menduptur.} Hayvan hangi cihete gidecek ise, o cihete müteveccihen râkib, iftitah edip. namazını îmâ ile kılar. {(6) Şayet eğer üzerine, yahut yanına aldığı bir şey üzerine secde ederde, abes olup, faidesi olmaz ve mekruh olup, müfsid olmaz.} Zâhir-i rivâyette, iftitah tekbîri için, hayvanı durdurmaktan âciz olmak ve kıbleyi istikbal etmek, şart değildir. (Şartların mütaâllikatı faslına bakınız). Hayvan yürütmek, az emekle olursa, zarar etmez. {(7) Müellifin tabiri şöyledir. Ayağını tahrik eder veyahut hayvana vurursa, çok bir şey yapmadığına göre, beis yoktur.}
Süneni müekkede ve hattâ, fecir sünneti için dahi, binek üzerinde îmâ câiz olur.
Râkiben başladığı nafileyi, eğer ayağını büküp, kolayca inivermekte - ameli kesîr hâsıl olmamışsa - inince bina ve itmam eder.
Nazilen yâni, yerde olduğu halde başladığı nafileyi, zahiri rivayette râkiben bina ve itmam eyleyemez. {(1) Çünkü, bir namazın - indel-ihtilâf. bir parçasını, diğer parçasına bina edebilmek, her iki parçayı, bir tahrîme içtimai etmiş olmak sûretinde caiz olup ikisi bir tahrîme dahilinde olmazsa, câiz olmaz, çünkü yerde namaza başlayan insan rukülü ve sücûtlu kılmaya niyyet etmiş demektir.}
Dâbbe üzerinde, fazla pislik bulunmak, {(2) Kitab-ut-tahâreye müracaat.} namazın sıhhatine mâni olmaz, velev ki, eğerde ve üzengilerde olsun. {(3) Çünkü, zaruret vardır. Hem de nevafilde, erkân-ı asliyenin itibarı sakıt olunca, mekân tahareti şartının, sukutu evlâ kalır.}
Nafile kılana, yorgunluk gelmesi halinde, baston, duvar ve yardımcı misilli, bir şeye dayanıp durmak, kerahetsiz câiz olur. Çünkü, yorgunluk bir özürdür.
Eğer müteneffil, özürsüz dayanırsa, isaeti edeb ettiği için, tenzîhen mekruh olur.
YÜRÜYEREK NAMAZ:
Yürümekte olanın, kezâ sabinin yâni, yüzmekte olanın namazı, ittifakan sahih olmaz. Çünkü, gerek yürümek, gerek yüzmek, namaza münafîdir. Namaz erkânının ise, münafatla edası sahih olmaz. Müellif, talîl meselesinde "mekân değişikliği" demekle iktifa etmiştir.
FARZ VE VACİPLERİN BİNEK ÜZERİNDE KILINMASI:
Binek üzerinde, şehir harici olmak şartiyle, ancak nafile kılınır. Farz olan namazları ve salâtı vitir ve nezr ve iki bayram ve nafile olarak baş lanıp ta {(1) Velev ki, kaiden şürû edilmiş olsun.} ifsad edildiğinden dolayı, kazâ olunan namaz gibi, vâcib bulunan namazları ve cenaze namazını, binek üzerinde kılmak ve yerde okuduğu âyetin secdesini binek üzerinde edâ etmek câiz olmaz. {(2) Âyetini dabbe üzerinde okumuşsa, secdesini dahi, dabbe üzerinde etmek, sahih olur. Yâni îma ederek.} Meğer ki, bir zarurete mebni ola. {(3) Hülâsada demiştir ki, dabbe üzerinde farz kılmak, özürle câiz olur. Hayvanı durdurmak mümkün olursa, müstakbel kıble olarak, durup îma eder. Mümkün olmazsa, hayvanın müteveccih olduğu cihete - Velev ki kıble arkada kalsın kılar.}
Zarûret sebebiyle, farzın dabbe üzerinde kılınması
kavl-i kerîmiyle mansus olup, {(4) Mezkûr kavl-i kerîm, bakara sûresi âyetlerindendir. "Eğer korkarsanız namazları ayakta, veya binek üzerinde kılabilirsiniz" demektir. (Bakara: 239).} vâcib dahi, farza mülhaktır.
Zaruret; inmek takdirinde, refikleri durmazsa, {(5) Bu kayıt galibidir. Refiklerinin durmalarının dahi, hırsızın menine, faidesi olmadığı olur. O halde, namazı hayvan üzerinde kılmak, yine caiz bulunur.} nefsi veya dabbsi, yahut elbisesi hakkında, hırsız korkusu ve yahut nefsi veya dabbesi hakkında canavar korkusu ve yağmur sebebiyle yerin yüzü gaip ve mülevves olacak derecede, çamur olması ve üzerine serilecek şeyi, itlâf eylemesi gibi şeylerdir.
Yerin yalnız yaşlığı, binek üzerinde namaz kılmağı mübah eylemez. (Dabbesi olmayan dahi, çamurda namaz kaimen ima ile kılar).
Hayvan serkeş olmak ve serkeş olmasa bile binen, âciz bulunmak cihetiyle indikten sonra, onu bindirecek kimse bulunmamak dahi özürdür.
Özür zevaliyle, kılınan namaz iade olunmaz.
Nüzül ve rukûb sebebiyle hastalığı, ziyadeleşecek veya iyiliği gecikecek olan hasta dahi, farzı binek üzerinde, kılmak câiz olur.
Mümkün olursa hayvanı, kıbleye müteveccih olarak durdurur. Mümkün olmazsa durdurmayıp, müteveccih olduğu cihete doğru ima eder.
(Bu, hastaya mahsus değildir. Belki, farz ve ona mülhak olan vacip namazı, hayvan üzerinde kılmanın - alelitlâk hükmü - balçık mekân için dahi budur. Âcizin kıblesi, kaadir bulunduğu cihettir).
İnince, binmeğe kaadir olmayan kimse, yardımcı bulmak meselesi, gayrin kudretiyle kaadir olmak meselesidir ki, o imam indinde âciz ve imameyn indinde kaadir sayılır. Mahremsiz ve kocasız, inmeğe kaadir olmayan kadın gibi ki, o dahi gayrin kudretiyle, kaadir demektir.
(Bu bapta, kavli imameyn, muraccah olduğu, bâbül-cumada mezkûrdur).
Mahfe içinde bulunan iki arkadaşın biri indiği vakit, diğeri yahut arada olan çocuk, kendi makamına kaim olmamak dahi, 'namazı dabbe üzerinde kılmağı, câiz kılan hallerdendir.
Dabbeye yüklenmiş olan mahmel içinde, namaz kılmak dahi, hükümce dabbe üzerinde, namaz kılmak gibidir. Dabbe gerek gidici, gerek durucu olsun.
Eğer hayvan durdurularak, mahmel, altından bir destekle, yere yerleştirilirse, arz hükmünde olur ve artık ondan kılınan farz namaz, rükû ve sücud ile ancak, kaimen sahih olur. Kaiden olmaz. Eğer kıyam yahut nüzul, mümkün olmazsa, kaiden kılar.
SEFİNE (GEMİ) İÇİNDE NAMAZ KILMAYA DAİR:
{(1) Bu bapta asıl, Hazret-i Cafer bin ebî Tâlibin (radiyallahü teâlâ anhü) Habeşistana muhaceretinde, sefinede namaz kılması hakkındaki emri nebevidir.} Bu faslın mâkabline münasebeti: Sefinenin dabbeye müşabehetidir. {(2) Kütübü fikhiyyenin ekserinde, bu babın mesaili, salâtül-mariz babında münderiçtir. Dürerde müstakildir.} Zira, gemi deniz bineği, hayvan ise kara bineğidir. Buna binaen, dabbe üzerinde namazda olduğu gibi, sefine içinde namazda da kıyam sakıt olur. Sefinenin, içinde - istikrar üzere oturulduğu için - arza dahi müşabeheti vardır. Binaenaleyh, bunda rükû ve sücud ve kıbleye yönelme vardır.
Hayvan üzerindeki namaz ile sefine içindeki namazın, birkaç farkı vardır ki, hayvan üzerinde - özür olmadıkça - ancak nafile kılınabilir Gemide ise, farz dahi kılınır. Hayvan üzerinde bulunanlar, cemaat olamazlar. (İktidanın sıhhatinin şartlarına bakınız). Gemidekiler, cemaat olurlar: Hayvan üzerinde, rükû ve sücud sakıt olur. Gemide ise, îmâ câiz olmayıp, kaiden olsun, rükû ve sücud olunur. Hayvan üzerinde - zaruri olarak - kıbleye yönelme dahi sâkıt ve gemide, bâkî olur. Hayvan üzeri, temiz olmayabilir, gemide ise, mekânın temizliği aranır
Geminin içinde namaz kılmak meselesi, gemi gitmekte veya demir atmış olup, ortada durmakta veya sahile bağlı bulunmakta, yahut sahil boyu gitmekte iken, olmak itibariyle muhtelif hükümler, şöyledir:
Farz ve vâcib olan namazı {(3) Bundan nâfile olan namazın hükmü, evleviyyetle bilinir.} gemi giderken, baş dönmek ve ayakta duramamak gibi, bir özür olmadığı {(4) Müellif burada, "ve çıkıp, sahilde kılmağa kudret mevcut olduğu" kavlini dahi ziyade etmiş ise de, reddi muhtârda, yürüyen sefinede, karaya çıkmak mümkün iken namaz câiz olmamak gerek olduğu zikr olunarak (bu meseleden nâs gafillerdir) denilmiş ve bunu, Muhaşşi merhum dahi, âtîde, sahile bağlı gemide namaz kılmak meselesinde zikretmiş olduğundan, kavli mezkûr ahz olunmamıştır.} halde, îmâ ile değil de rükû ve sücud ederek, kaiden kılmak imam Ebû Hanîfe hazretleri indinde, kerahetsiz
sahihtir. {(1) İndel-imam sıhhatin kerahatsiz olduğunu, müellif Dürer haşiyesinde söylemiştir. Müzmeratta ve Bahri Raikte ise, Bedâyîden naklen, onda isabet olduğu zikrolunmuştur. Müellif bundan sonraki kelâmının müfadı dahi budur.} Çünkü, kıyamda galip olan, baş dönmektir. Galip ise. mutahakkak gibidir, {(2) Şuveyd bin gufleden mervîdir ki, (sefinede namaz kılmak hususunu, EbuBekr ve Ömerden (radiyallahu teâlâ anhüm) sual ettim müşârünleyhima hazreteyni: Gemi yürümekte ise, kaiden kıl, durmakta ise, kaimen kıl, buyurdular)demiştir.} İmam Ebû Yûsuf ve imam Muhammed hazretleri: Gemi giderken, namazı kaiden kılmak - özür sabit olmadıkça - sahih olamaz, demişlerdir. {(3) İmam hazretlerinin delîli, imam Mücahidin kavlidir ki, müşârünileyh ashaptan Hazret-i Cenade ile, sefinede kuuden namaz kıldık, isteseydik kaim olurduk, demiştir. İmameyn hazretlerinin, delîlleri, Hudeys bin Ömerdir ki: Resûlullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, sefinede salâttan sual olunduklarında: Gemide namazı kaimen kıl, meğer ki, boğulmaktan havf edesin, buyurmuşlar ve bunun mislini, Habeşe giderken, Hazret-i Câfer-i Tayyâra dahi söylemişlerdir. Hem de onlar kıyam bir rükündür, mevhum özür ile değil, ancak hakikî özür ile terk olunabilir, derler. Müellif Hudeys bin Ömerdeki "sâlli fihâ kaimen" emrinin, nedibe haml olunduğu ve kavli Hazret-i İmam, sahâbî ile beraberbir tâbiîye muvafık bulunduğu, beyaniyle daha kavi olduğundan ittiba olunur, demiştir.}
Kaimen kılmak - şüphe-i hilaftan uzak olduğu için - bilâ özür kaiden kılmaktan efdâldir.
Sefinede îmâ ile namaz kılmak, rükû ve sücuda kaadir olan kimse için, ittifaka, câiz olamaz. Çünkü, ne mariz olduğu gibi hakikaten, ve ne de dabbe üzerinde olduğu gibi hükmen îmâyı mübah kılan bir özür yoktur.
Deniz ortasında veya nehirde, ipler ve demirlerle bağlı olan sefine eğer yel ve dalga, onu şediden tahrik etmekte ise, yürüyen gemi gibidir. Ve eğer dalgalar onu şiddetli sarsmıyorsa {(4) Gerek hafif olarak sarssın, gerek hiç sarsmasın.} sahilde duran gemi gibidir.
Sahilde bağlı duran sefinede, kıyama kudret var iken, kaiden farz" kılmak, ittifaka, caiz olmaz. Çünkü, cevazı iktiza eden şey, yoktur. Kaimen kılmanın cevazı bile, - alelitlâk olmayıp - belki, sefine, kısmen karada olmak, yahut sahile çıkmak mümkün olmamak kaydiyle mukayyeddir ki. sefine o halde, serîr menzilesinde olmakla, onun içinde kaimen kılınan namaz sahih olur. Ve illâ, yâni sefinenin, hiç bir kısmı karada değil ise, onun içinde kılınan namaz, kaimen dahi olsa, sahile çıkıp kılmak
mümkün oldukça, kavli muhtar üzere, sahih olmaz. {(1) Nitekim, Muhitte ve Bedâyîde mezkûrdur. Hidaye ve nihayenin zahiri, sahile bağlı olan sefinede namazı kaimen kılmanın - alelitlâk - cevazıdır. Yâni, gerek sefine yerleşmiş olsun, gerek olmasın. Musâllîye dahi, karaya çıkmak gerek mümkün olsun, gerek olmasın. İzahta ise, mezkûr cevaz, iki emrin biriyle mukayyeddir: Ya gemi müstakar olmak veyahut sahile huruç, mümkün olmamak.} Çünkü, bu halde sefine, dabbe menzilesindedir. Eğer, nefsi veya mâli için - bilâ zarar - sefineden sahile huruç, mümkün olmaz ise, o halde, - harece mebni - sefine dahilinde namaz, kaimen kılınır.
Bundan, sahilde geçip giden gemideki namazın hükmü dahi, anlaşılır ki, karaya çıkıp kılmak mümkün olmadığı halde, sefine dahilinde kılınmasıdır.
Gemi yürürken namaz kılan kimse, namazın iftitahında, istikbal farizasına kadir olduğu için, kıbleye karşı durur. Gemi döndükçe, o dahi namaz arasında, kıbleye müteveccihen döner, tâ ki, namazını kıbleye yönelmiş olarak tamamlar. Eğer istikbali kıbleyi, terk ederse, cümlenin kavlince, namazı kâfi olmaz.
Ancak kıbleye yönelme lüzumu (mütaâllikatı şurut) faslında mübeyyen olduğu üzere, kudret kaydi ile mukayyed olup, - indel-imkân bile - istikbalin özre mebni sâkıt olduğu vardır: Düşmandan havf üzere olanın namazında olduğu gibi. İmkânsızlık halinde, onun sukutu evleviyyettedir. {(2) Binaen âlâ hâzâ, müellifin (kıbleye yönelmekten âciz olan, namazdan imsak eder) kavlinin "ki mehuz değildir" mahmeli, reca haleti olsa gerektir ki, vaktin hurucundan evvel, özrün zevali memul bulunmak suretidir. Ve illâ, fırtına zamanlarındaki deniz seferlerinde, tehir etmek lâzım gelir.}
TERAVİH NAMAZI:
{(1) Teravih namazı, bâzı kitaplarda böyle müstakil fasılda ve bir çok mütedavilâtta, nafile bâbı mesaili sırasında, ve kudurîde ve Hidayede (Ramazan ayı kıyamı) unvanı altında mezkûrdur. Tesabih tesbihin cemi olduğu gibi, teravih dahi tervîhin cemidir. Tervih, kendini rahatlandırmaktır. Teravih kıldırmak mânâsınada gelir. Tervîha, Ramazan gecelerine mahsus olan namazın, her dört rekâtına itlâk olunmuştur ki, onu bir tervîh takip etmekte, yâni her dört rekâtta bir, oturulup, istirahat olunmaktadır. Mücaveret veya istilzam münasebetine mebni, o namazın, her dört rekâtına tervîha denilmiştir. Teravih, yirmi rekât olduğu için, beş tervîhadır. Bunda ve sair namazlarda, her iki rekâta bir şefa' dediğimiz gibi, bilhassa, bu namazın her dört rekâtına, bir tervîha diyeceğiz.} Teravih kılmak, rical ve nisaya sünneti ayni müekkededir. {(2) Aynı sünnet, sünneti kifaye mukabilidir. Farzı aynı ve farzı kifaye gibi bu kitabın ahkâmı teklifiyye bahsine bakınız.} Onda, cemaat olmak sünneti kifayedir.
Teravih vaktin sünnetidir. {(3) Hadîs-i şerifte, Cenab-ı Hak size ramazanın orucunu farz kıldı, ben de kıyamını size, sünnet kıldım, buyurulmuştur.} Savmın sünneti değildir. Binaen âlâ hâzâ oruç tutmayan hasta ve yolcuya, teravih kılmak sünnet olduğu gibi, gündüzün sonunda, ehli salât olana {(4) Temiz olan, âdetli veya lohusa kadına, ve ihtida etmiş olana ve bülûğa erene.} dahi, o akşam teravih kılmak, mesnun olur.
Teravihte cemaat, sünneti kifaye olduğundan, bir takım kimseler onu, mescidde cemaat olarak kılıp, sair kimseler, {(5) Fukahanın, mutlak olan ifadeleri muktazası, teravihte cemaat, mahallea halisi için değil, belde ahalisi için, sünneti kifaye olmak iken, müellifin müfâdıkelâmı, mescidi olan her mahalde ahalisi için olmaktır ki, müteaddit mescidleri bulunan, beldede yalnız bir mahalle mescidinde, cemaat olunmakla, diğerlerinden sünnet sâkıt olmayacak demektir.} evlerinde münferid olarak kılsalar, sünneti terk etmiş olmazlar. {(6) Ashab ve tabiinden, bâzı kimselerin, tehallüfü mervidir.}
Teravihi cemaat olarak, evinde kılan kimse, sahih olan budur ki, iki faziletin birine nail olmuştur: Cemaat bir fazilettir. Mescitte cemaat ise, diğer bir fazilettir. Teravih, evde cemaatle kılan,
faziletin birini işlemiş, ve ötekini terk etmiştir. Cemaat meşru olan, her namazda elbette, mescit efdâldir. Çünkü, onda cemaatin teksiri, ve şiarı İslâmın, izharı vardır. {(1) Teravihte cemaat matlûp olmaktan, onu cemaatle kılmanın fazileti, münferiden kılmanın faziletinden ekser olduğu anlaşılır. Bu fazilet, farzda olan cemaat fazileti gibi, yirmi yedi veya yirmi beş derece, muzaaf olmak veçhile midir? Yoksa bunda mütahakkak olan: Adet ile mukayyed olmayıp, sevabı tezyîd edici olmak mıdır? Bu sual - tedaî vech üzere - cemaatle kılınan sair tetavvuda dahi, irad olunur, tahrîr oluna.}
Teravihin vakti, yatsı namazından sonra, fecrin tulûuna kadar olan zamandır.
Teravih, yatsıya tâbî olduğundan {(2) Hattâ, yatsının fesadı tebeyyün edip, teravihin ve vitirin fesadı olmasa, evvelâ yatsıyı ve sonra teravihi, iade ederler. İndel-imam, vitir, mahallinin gayride olduğundan dolayı, mutlak nafile vâki olduğu için, iade etmezler. Sahih olan budur.} vitri, teravihten evvel veya sonra kılmak, sahih olup sonra kılmak, efdâldir. Evvel kılmak dahi. sahih olmakla, teravihin bir miktarı, cemaatle kendisini fevt eden kimse, imam vitire kaim oluverirse, vitri beraberce kılıp, {(3) Çünkü, onu ramazanda cemaatle kılmak, gecenin son sülüsünde bile - münferiden - kılmaktan efdâldir. Cemaatle teravih kılıp ta, vitiri isticalen - alel-infirad kılanlar, isabet etmezler.} ondan sonra, teravihten kalanı kılar. Onun bir miktarını unutup, vitirden sonra hatırlayan, münferit dahi böyle yapar.
Alâ kavlin, teravih vakti yatsıdan sonra ve vitirden evveldir. Ve bu kavl, müraccahtır. {(4) Teravih, kıyam-ı leyl olduğu için, gecenin tamamı yâni, gerek yatsıdan sonra veya evvel, gerek vitirden evvel veya sonra olsun, ona vakit olmak üzere, dahi asılda, bir - gayr-i musahhah - kavl mezkûrdur. Demek ki, bunda üç kavl vardır. Onlardan iki evvelkiler, musahhahtır. Semere-i hilâf, bir veya iki tervihanın kaçırılması suretinde, zahir olur ki, onunla iştigal takdirinde, vitiri - cemaatle kılamayacak olursa - ikinci kavle göre onunla iştigal eder. Evvelki kavle göre, vitiri kılar.}
Teravihi, gecenin üçte birinden evvelceye, yahut gecenin yarısından evvelceye kadar, tehir etmek müstahaptır. Gece yarısından sonra, teravih kılmakta ihtilâf olunmuştur: Bâzılar, mekruh olur, zîra teravih, yatsıya tâbidir, yatsının, sünneti gibi olmuştur, dediler. Bazılar, mekruh olmaz, zîra gece namazının, haddi zâtinde {(5) Yâni, teravihe nazaran değil.} efdâli, gecenin âhirinde kılınanıdır, dediler. Ales'sahih, mekruh olmaz. {(6) Tahrimen mekruh olmaz, demektir. Ve illâ, evlâya muhalefet sabittir. Buna, müellifin "lâkin ehabb olan..." kavli delildir.} Ve lâkin güzel olan, kaçırma korkusuna mebni, o kadar geciktirmemektir.
TERAVİHİN KEMİYYET VE KEYFİYYETİ:
Teravih, - ashabın icmaı ile - yirmi rekâttır. {(1) Teravihte, cemaatin - alel-kifâye - sünnet olması hakkında, müellifin Nebiy aleyhisselâm hazretlerinin, teravihi, sair nevafil gibi, tutmayıp, onda - tedaî yolu ile-cemaat olarak, vitir ile beraber on bir rekât kılmış ve ondan sonra, cemaatle kılmağı terk, ve terk etmekteki özürlerini - onun dahi' ümmete farz olması, havfından ibaret olmak üzere beyan buyurmuş olduklarına dair olan ifadesi, Hazret-i Âyişenin rivayeti ile, Câmîi sahih-i buhârîde mezkûr olmasına mebnidir ki, Hazret-i müşârünileyha, Zât-i Hazret-i Risaletin, ramazanda ve ramazanın gayride, geceleri, on bir rekâttan ziyade kılmadıklarını söylemiştir. Buna göre, teravihin sekiz rekâtı, sünnet, ve on iki rekâtı - Bahirde, mezkûr olduğu üzere müstahab olup, bütününün sünniyyeti,
hadîsiyle sabit olmuş demektir. Halbuki, Hazret-i müşârünileyhanın beyanı, ahvalin ağlebine masruf olup, çünkü Hazret-i Nebiy-iEkremin (aleyhis-salâtü ves selâm) gece namazını - vitirden gayri - on iki rekât kıldıkları dahi, Buhârî sahihinde mezkûrdur ki - vitirle - on beş eder. Zâti humayunu risalet-penahileri, yirmi rekâtı, iki gece kılıp, terkettikleri için, Hazret-i Âyişe onu zikr eylememiştir. Teravih ikide bir, selâm ile yirmi rekâttır. Ve Resûlullah, onu hayatlarında, münferit olarak kıldılar. Hazret-i Ömer zamanına kadar, sahabe hazeratı dahi, öyle yaptılar. Hazret-i Ömer, Ramazan ayında teravih için, iki imam nasb edip, Ubey bin Kaab radiyallahü teâlâ anhü hazretlerini, erkeklere ve İbni ebi Hayseme radiyallahü teâlâ anhü hazretlerini, kadınlara teravih kıldırmak için, tâyin ettiler. Sonra, nisa cemaatini kaldırdılar.
Teravihin, yirmi rekât olmasındaki hikmet mükemmile ki, sünnettir, ve mükemmele ki, vitir dahi, dahil olmak üzere feraiza demektir - husulü - müsavattır. Teravih; her ne kadar vitirden evvel kılınmakta ise de, onu mükemmil olabilmek için, bir mâni yoktur. Ve her ne kadar, revatip dahi mükemmil ise de, Ramazanı şerifin, mezîd-i kemaline mebni, onda bu mükemmil, ziyade edilmiş demektir.} Ve mütevares olduğu veçhile, on selâmiledir. Yâni her iki rekâtta selâm verilir. {(2) Demek ki, teravihi dörtte bir selâm ile kılmak, mütevarese muhalif, birbid'attir. Gece nafile hakkında, selâmın sekizinci rekâta kadar, tehirinin cevazı, teravihin gayri olan, nevafile göre olduğu, tasrih olunmuştur.} Selâm vermeyerek, rekâtları, birbirine vasl ile kılıp, sonunda, selâm vermiş olmak suretinde, musâllî her iki rekâtta, kuud eylemiş olur ise, esah olan budur ki. {(3) Bunun mukabili, onun kerahetslzliğine dair olan sözdür ki, meşakkatin ziyadeliğine mebni, onun ekmeliyyeti, beyan olunmuştur. Sünnete ittiba olmadıkça, yalnız meşakkatla, kemal hâsıl olmaz, diye red dahi edilmiştir.} eğer amden vasletmiş ise, mekruh olup {(4) Çünkü, mütevarese muhaliftir. Bununla beraber ki, geceleyin olan, sair tetavvûda sekizde bir selâmdan, ziyadesinin keraheti musarrah olunca, bununki evleviyyettedir.} teravih sahih, ve tamamı yerine kaim olur. Ve eğer iki rekâtta bir, oturmayarak vasleder ve yalnız her dört rekâtta bir, oturursa, o dört rekât, bir
selâm menzilesinde kalarak, her kıldığı dördü, iki kılmış olur. Yalnız yirminci rekâtında oturmuş olursa, yalnız iki rekât kılmış olur.
Teravih kılmakta, her tervihadan sonra, o miktar oturmak, müstahap olup, son tervîha ile, vitir arasında dahi istihsanen, yine o miktar oturulur. Seleften mütevares olan budur. {(1) Teravihin sonunda, vitirden mukaddem, dua etmek mütevares değildir.} Oturmakta tesbih ve kıraet ve sükût, yahut ayrı ayrı salât arasında, teravih kılanlar, muhayyer bulunur. {(2) Münferiden namazın cevazı, tervîhalardan sonraya, has olup, onun şefa'lardan sonraya şümulü yoktur ki, şefa'lar arasında, namaz kılmak dahi mekruhtur.}
Ramazanı şerifte, - ales-sahih - bir kere olmak üzere, Kur'ânı kerimi teravihte, hatm etmek mesnundur. {(3) Ekser fukahanın kavli budur. Bunu, Hazret-i İmamdan Hasan bin Zeyyâd, rivayet etmiştir. Muhaşşî der ki, hatmin, bir keresi sünnet ve iki keresi faziletve üç keresi efdâldir. Mahallesi mescidinin imamı, hatm ile kılmıyorsa, onu bırakıp, başka camiye gitmek vardır.} Her rekâtta, imam on ve daha ziyade, âyet okur. {(4) Çünkü, teravih rekâtlarının sayısı, otuz gecede, altı yüz eder. Âyetlerin adedi dahi, onardan altı bine varır. Ay yirmi dokuz olduğuna göre, altı yüz rekâttan yirmi eksilmekle, beş yüz seksene ve âyât adedi de beş bin sekiz yüze, iner. Ay otuz bile olsa, Kur'ân âyetlerinin mecmuu, 6666 denildiğine göre 666 âyet, hesaptan fazla olmakla, onları da tamamlamak için, onar âyetten ziyade okumak, lâbüddür. Müellif der ki, İmam Ebû Hanîfe hazretleri, ramazanda altmış bir hatmederlerdi: Günde bir hatm, gecede bir hatm, bir de teravih hatmi. Hazret-i müşarünileyh, Kur'ânı kerîmi, Kâbe içinde iki rekâtta hatm etmişler ve kırk sene, yatsı abdestiyle, sabah namazı kılmışlardır. Velâyetlerine, bundan büyük delil olamaz. Çünkü, bunlar kudsî kuvvetsiz olmaz.}
Eğer ramazanda hatm ile teravih kılmakta cemaat usanç gösterirse, muhtar olan kavle göre, imam tenfire sebep olmayacak miktarı okur. {(5) Cemaatin tenfîrini müeddi olan şey: Kıraetin uzaması ve tesbih ve teşehhüd ed'îyesidir.} Zara cemaatin çoğaltılması kıraetin uzatılmasından efdâldir. {(6) Yâni, daha çok sevaplıdır. Çünkü, sevap her ferdin salâtı ile, müzdad olur. Cemaatin cahili, âliminden öğrenir. Kâmil olanın bereketi, nakıs olana dahi, âit ve şâmil olur.}
Kıraette, fatihadan sonra üç âyetten veya o miktarda olan bir âyetten, yahut iki mütevassıt âyetten daha az okumak vâcibin terkine mebni, {(7) Müellif böyle demekle, kerahetin tahrimiyye olduğunu, ifade eylemiştir.} mekruh olur.
Cemaate usancı mucip olsa bile, imam teravihin her teşehhüdünde, salâvatı - şerife okumayı, terk etmez. Çünkü, peygamber üzerine salât
bizce, sünneti müekkededir. Bâzı müçtehitlerin kavlince, farzdır ki, onsuz olmaz. {(1) Mevlânâ İmam Şâfiî, o cümledendir. Ve farz olan "allahümme salli alâ Muhammed" denilmektedir. Bu miktarla, iktifa olunabilir.}
İmam, teravihte, tez tez okumaktan ve tertîli terk eylemekten (yâni tilâvetin hakkını vermemekten) ve tadili erkânı terkten ve bunlardan başka, teavvüzü terk ve tesmiyeyi terk ve her tervîhadan sonra istirahatı terk gibi haşyeti olmayanların yaptıkları şeylerden, hazer eder. Çünkü, bunlar ayniyle tenbelliktir. Cemaatte melâl olsa da, imam bu bapta onlara - muhtar üzere - iltifat etmez. {(2) Üç evvelkilerin keraheti, tahrimiyye diğerlerinin keraheti tenzîhiyyedir.} Ve kezâ, her şefaın iptidasında, süphanekeyi terk eylemez. {(3) Çünkü, cemaat için, sünnet terk olunmaz. Senayı, münferid ve muktedî dahi, terkeylemez.} Rükû ve sücud tesbihlerini dahi. terk (veya üçten eksik) etmez. Çünkü, rükû ve sücud tesbihleri - bâzılar indinde - farzdır, {(4) Farz deyen: İmamı Âzamin tilmizi, ebû Mûtî belhîdir. Vâcib diyen de olmuştur.} bizce sünneti müekkededir. Salâvatı şerîfeden sonraki duayı (yâni, onun uzuncasını), cemaat melâl ederse okumaz. Büsbütün terk de etmeyip - sünnetin tahsîli için - kısaca okur.
Teravih vakti kaçırılırsa, kazâ olunmaz. {(5) Çünkü, teravih, akşam ve yatsı sünnetlerinden daha müekked değildir. Onlar kazâ olunmayınca, teravih dahi, kazâ olunmamak evleviyyettedir.} Ne münferiden ve ne de cemaatle - aslâ - kazâ olunmaz.Eğer kazâ ederse, teravih değil, müstahap nafile, olmuş olur.
Yatsı farzında, cemaati terk edenlere, teravihte cemaat olmak yoktur. Çünkü, o farza tâbidir.
Teravihi imam ile kılmayan, vitiri imamla kılabilir. Nitekim, teravihi bir imam ile, vitiri diğer bir imamla kılabilir.
Muktedî için teravihte oturup ta, imam rükûa giderken, kalkmak mekruh olur.
Uyku bastırmasiyle, o halde teravih kılmak dahi mekruhtur. Ve bu kerahetin, teraviha ihtisası olmayıp, hangi namaz olursa olsun, onu uyuyarak kılmakta tehavün (yâni önemsememek) vardır.
KABE İÇİNDE VE KÂBE ÜSTÜNDE NAMAZ:
Kâbenin, - gerek içinde, gerek üstünde - her tarafı kıbledir. Çünkü, Kâbe - malûm olan binadan ibaret olmayıp - onun yerinin ve se mâya doğru üstündeki havasının adıdır. Üstünde, siper ittihazına dahi hacet yoktur. Kâbe içinde, namaz kılmak, Hazret-iResûl-i Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimize vâkî olmuş {(1) Hazret-i Bilâlden mervi, hadîste varit olduğu ve Buhârî şerhi Aynîde, tasrih olunduğu üzere, yevm-i fetihte, Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretleri, Kâbe içinde iki rekât nafile namaz kılmışlardır. Cevaz şartlarınca, farzın dahi, nefelden farkı olmadığı için, nafile kılmak câiz olan yerde, farz kılmak dahi caiz olur. Hem de, bakare sûresinin yüz yirmi altınca âyetinde namaz için, beyti muazzamın tathir ve tanzîfini, emir, onun dahilinde kılınacak namazın, sıhhatinde zahirdir. Çünkü, içinde, namaz câiz olmayacak mekânı, namaz için temiz tutmak mânâsızdır.} ve Kâbe fevkinde namaz kılmak - zahirde olan hürmetsizliğe binaen - edebe mugayir görülmüştür.
Kâbenin gerek içinde, gerek üstünde, cemaatle namaz kılmak suretinde her taraf kıble olmakla, yalnız bir tarafa, yönelerek saflar teşkili, lâbüd olmayıp, her nasıl durulsa olur, ve imamın bulunduğu cihetin gayride, onu tekaddüm ve teehhür dahi aranmayıp, arkası imamın yüzüne gelmeyen muktedînin iktidası, her nasıl dursa, sıhhat bulur: Gerek kendi veçhi imamın zahrına, yahut yanına gelsin, gerekse kendi zahrı imamın yanına veya arkasına gelsin,veyahut kendi yanı imamın yüzüne veya kendisi, imamın müteveccih olduğu cihetin gayriye teveccüh etmiş bulunduğu halde, yanı, imamın yanına gelmiş olsun, {(2) Bu sûret, Kâbe rükünlerinin birinde, ikisi (imamiyle muktedi) bir araya gelip te, her biri, bir ciheti istikbal etmiş, olmak tarikiyle olur. (Gayr cihete) kayd, imamın müteveccih olduğu cihete müteveccih olarak yanyana gelmek sûretinin cevazı, evleviyyette olduğu içindir.} ve yahut imam ile yüz yüze gelmiş bulunsun. Bu yedi suretin hepsinde, iktida sahih olur. Şu kadar ki, arada bir örtü olmaksızın imam ile yüz yüze gelmek, suret perestliğe müşabehetinden dolayı mekruhtur.
Eğer muktedi, kendi arkasını, imamın yüzüne getirirse, imamına kendi cihetinde, tekaddüm etmiş olmak hasebiyle, iktidası sahih olmaz.
Kâbe kapısı açık olduğu halde, Kâbe içinde bulunan imama, {(1) Burada müellif, gerek beraberinde cemaat olsun, gerek olmasın demişise de, beraberinde cemaatten kimse bulunmamak suretinde, imam bütün cemaatten ayrı olarak, yüksek bir yerde bulunmuş olmak cihetiyle, kerahet vardır. Mekruhatın 64 ve 65 incisine bakınız.} Kâbeye yönelmiş bulunmak şartiyle, Kâbe dışından iktida etmek, sahih olur.
Çünkü, imamın dahilde bulunması, sair mescitlere nazaran, mihrapta bulunması gibidir. Kâbe kapısının açık olması kaydi, dahi ittifakîdir. Kapı kapalı olduğu halde, tebliğ işitilirse, iktidanın sıhhatine mâni yoktur. {(2) Nitekim, iktidanın sıhhatinin şartlarında geçmiştir ki, imamın intikalâtına, iştibah olup olmadığına, itibar olunmak esahtır.}
İmam ve cemaat, Kâbe dışında halka olmak, yâni Kâbe-i Mükerremenin etrafını, dışından tamamen ihata ile, cemaat teşkil ederek, namaza durmak dahi, cümle cemaat hakkında sahih olup, yalnız imamın cihetinde yâni, imamın sırasında, duvara imamdan yakın olanın, iktidası, imamına tekaddüm etmiş olması cihetiyle, sahih olmaz. Amma, imamın cihetinde olmayarak, duvara imamdan daha yakın bulunanın, iktidası sahih olur. Zîra tekaddüm ve teehhür, ancak imam ile muktedînin, teveccüh ettikleri canibin birleşmesi halindedir.
SALÂTI MİSAFİR: (YOLCULUKTA NAMAZ)
Bu bap, misafirin ve seferin tarifelerine ve bunların ahkâmına ve sefer halinde kılınacak namazların, infirat, iktida, eda ve kazâ: Suretlerine göre olan, hükmüne ve müsaferet mukabili olan ikamete ve ikamet menziline dairdir.
Misafir, yolcudur. Mukabiline mukîm tâbir olunur. Sefer ve müsaferet, yolculuktur. Mukabili hazar ve ikamettir. {(3) Misbahta beyan edilmiştir ki, misafir lâfzı, müsaferetten, ismi faildir. Müsaferet, sefer mânasındadır. Sefer, yolculuk mânâsına olup, cem'i esfardır. Yolculuğa, sefer denilmesi, yolculuğun, kişinin huyunun keşfine, medar olmasındandır.}
Sefer, lûgatte mutlak mesafe katetmektir ki, müddet ile mukadder değildir. Şerîatte, mahsus ve muayyen mesafenin kat'îdir ki, müddet ile
mukadderdir. Sefer müddetinin en azı: Mutedil gidişle, üç günlük, yâni on sekiz saatlik mesafedir. {(1) Sefer müddeti, müellifin ifadesine göre, gün ile mukadder olup, merhaleler ve fersahlar ile mukadder değildir. Onu, üç merhale ile takdîr edenler olmuştur ki, bu da, üç güne yakındır. Çünkü, gidişte mûtâd olan, gün bir konak olmaktadır. On beş fersahı, kırk beş mil ile takdir edenler dahi olmuştur. Gece, gündüz yolculuk edilemeyip, yolculukta, nüzûl (konmak) ve istirahatler dahi, olacağından, sefer mesafesi, günde altı saatten ziyade, gidilmemek üzere, hesapolunur. Ve yılın kısa günleri nazara alınır ki, yolculuk uzun günlerde dahi olsa, sefer müddetinin en azı olan, üç gün, yine en kısa gün, itibariyle hesap olunur. Asılda ve dürer haşiyesi, Tahtâvîde böyle mezkûrdur. İbn-i Abidinin nakline göre, En doğrusu, günleri olduğu gibi bırakmak yâni seferin yapıldığı günler - uzun, kısa, orta - her ne ise, hakikisine itibar olunmaktır, dedi.}
Mutedil gidiş ki, seyri mütevassıt dahi denir. Ağır ve sür'atli seyirden, kaçınmaktır.
Ağır seyir: Kağnı tâbir olunan, araba seyridir ki, öküz arabasının gidişidir.
Sür'atli seyir: Posta seyridir ki, at seyridir.
Bunlar arasında mütevassıt olan seyr-i mutedil dahi, yaya ve deve gidişidir.
Deveden, kafile devesi maksuttur ki, yaya gidişine müsavi olan odur.
Bu da, düz yere göredir. Dağın çıkışı ve inişi ve dar ve sarp yeri olur. Münasibi, itibar olunur.
Hem kara, hem deniz yolu olan, mesafelerde, yolcunun gittiği yola itibar olunur. Nitekim, biri mesafe-i sefer ve diğeri, - ondan daha kısa iki kara yolu olan mahallin yolcusu dahi, ancak mesafe-i sefer olan yola sülûkünde, şer'an misafir olur.
Müsaferet sefer mesafesini - fiilen yürümekle değil - onu seyretmek azmiyle misafirin ikametgâhı umranından, ayrılışından itibaren başlar. {(2) Kıyas muktazası, seferin hükümleri, sefer müddetinin güzerânından sonra, sabit olabilmektir. Çünkü, illetin hükmü, ondan evvel sabit olamaz. Lâkin bu, kıyas-ı isre mebni, metruk olmuştur ki, o da, Aleyhisselâm efendimiz hazretlerinden ve sahabeden - meşhûr olarak - rivayet edildiği üzere, onlar umran makamlarından, müfarekatlanndan itibaren, sefere mahsus ruhsatlar ile, amel eder olmalarıdır.}
Müsaferet için, zikr olunan sefer mesafesinden en aza, itibar olmadığı gibi, azm-i sefer olunmayarak, mezkûr mesafe, katedilmiş olmağa da, itibar olmayıp, umran yerinden - niyyetsiz - ayrılmış olan kimse, dünyayı
dolaşsa, misafir sayılmaz. {(1) Düşmana karşı çıkan, kumandan gibi ki, düşmana nerede yetişeceğini bilemediği surette, giderken namazı maiyyetiyle beraber tam kılar. Dönüşte, - sefer mesafesi ise - namazı kasreder.} Nitekim, fiilen, misaferet olmadıkça mücerret niyyete dahi itibar olunmaz.
Umranı mukam {(2) Mukam, ikametgâh mânâsına, mekân ismidir.} ikametgâh mamûresi demektir ki, belde veya köyün, menazil ve meskenlerinden - göçebe olduğuna göre de - obalarından ibarettir.
Sefer azmîyle, çıktığı cihetten, onları tecavüz etmiş olmak, misaferet için, kâfidir. {(3) Çıktığı cihette, şehirden ayrı, bir mahalle bulunsa ki, o mahalle, zaten şehre muttasıl olsa, onu geçmedikçe, misafir olmaz.} Diğer cihetten, onlara mühazî bulunmak zarar etmez. Umranı mukam, onun gözünden gaip olmak dahi meşru değildir. {(4) Ali bin Rabîatül-esedîden mervi olan şeye binaen ki, müşârünileyh: Biz Hazret-i Ali ile beraber, Küfeden çıktık, farzı iki rekât olarak kıldırdı. Halbuki, biz Kûfeyi görüyor idik. Dönüşümüzde dahi, Küfe göründüğü halde, farzı yine iki rekât kıldılar. Dört kılmayalım mı? dedik, şehre girelim de öyle, buyurdular demiştir.}
Fena ki, bina vezninde olarak, şehir kenarı mânâsına olup, şehrin hayvan koşturmak ve mevta defnetmek misilli, işleri için, ayrılmış ve hazırlanmış olan mekânıdır. Şehirden ayrı olmadıkça, şehre mülhaktır. {(5) Müellifin beyanına göre, hem bu kısımda ve hem cuma namazı bâbında, ona mülhaktır ki, sefer niyyetiyle oradan ayrılan: Misafir, ve oraya vâsıl olan mukîm, olur. Ve orada cuma dahi kılınır. Bâzı kütüpte, fena, cuma namazı hakkında, şehre ilhak olunur ise de, sefer hakkında ilhak olunamaz. Zîra, cuma şehirişlerindendir. Fena, şehir havayicinden olan İşlerde, şehre ilhak olunursa da, kasr-isalât ise bu gibi işlerden değildir, denilmiştir.} Eğer, tarla ve ova ile şehirden - üç dört yüz adım kadar - ayn ise, (umran-ı mukamdan) mâdud olmamakla, misaferette, onu geçmek aranmaz.
Rabad ki, beldenin etraf ve civarındaki evler ve menzillerdir. Umrandan olmakla, onu tecavüz etmek, misaferette şarttır.
Şehir dışında olan bağ ve bostanlar, şehrin ebniyesine muttasıl bile olsa, ve belde ehli, bütün yıl, yahut senenin bâzı aylarında, onlarda sâkin dahi olsalar, belde mâmûresinden sayılmaz. Bekçilerin ve ekincilerin hanelerine ve bağ evlerine - ittifaka - itibar olunmaz.
Sefer niyyetinin sıhhati için, gidilecek mesafenin, zikrolunan miktardan az olmaması şart olduğu gibi, niyyet edenin, baliğ ve hükmünde
müstakil olması dahi şarttır. Sefere âzim olarak, ikametgâhı mâmûresinden ayrılmış olan kimse, henüz baliğ olmamış bulunur ve yahut hükümde gayr-i müstakil olursa sefer hükümleriyle âmil olamaz. Mihri muaccelini ödemiş olan zevc maiyetinde zevce, {(1) Eğer, mihri muaccelini ifa etmemişse, zevcesine dahil olmuş bile olsa, hakk-ı mehr için, zevce - indel-imam - kendisini müdafaa edebildiği cihetle, tâbi sayılmaz. İndel-imameyn, bâded-dühul zevcede mümaneat hakkı kalmadığıdır.} ve efendi maiyetinde köle, ve kumandan maiyetinde asker gibi {(2) Maksud, gönüllü olmayandır ki, rızkı kendinden veya beytül-mâldendir. Harpte gönüllü bulunan kimse, taleb-i rızık için, dilediği yere gidebildiği için, tâbî sayılmaz.} ki, bunlar hükümlerinde müstakil değil, tabidirler. Sefer niyyeti ve ikamet, onların ancak metbularından muteber olur.
Efendi yanında hizmetkâr ve usta ile beraber bulunan çırak ve tutuk olarak götürülmekte olan esir {(3) Lâkin, gidilecek mahallin, sefer mesafesinde olduğunu sorup anladıktan sonra, onun salâtı kasr etmesi lüzumunu Muhaşşi Dirâye ve Hâniyeden naklen zikretmiştir. Teaddiyyen bir yere götürülen kimse gibi ki, nereye kadar gideceğini bilmediği ve sorup ta, cevap alamadığı halde, salâtı itmam edip, üç gün gittikten sonra, kasreder.} ve zorla götürülen zorba yanındaki mükrih ve teberruan yedicilik eden kimse âmâ dahi tâbidir. Eğer yedici âmânın ücretli adamı ise, o halde muteber olan âmânın niyyetidir.
SEFERİN HÜKÜMLERİ:
Sefer hükümlerine gelince, yolculukta az çok, meşakkat olmak ve meşakkatlerin kolaylaştırmasını calip bulunmak hasebiyle misafir hakkında sefer, tahfif esbabından olmuş ve namazın kasri, orucun ibahası, mesh müddetinin uzatılması, cuma ve bayram namazlarının ve kurban kesmenin ıskatı gibi, hükümlerin tegayyürünü mucip olmuştur. {(4) Cuma ve bayram namazlarını ve teyemmümü ve binek üstünde namazı terk gibi, ahkâm için, seferin mezkûr mesafede olması bile, şart değildir.}
Bize, bunlardan şimdilik, yalnız kasr-i salât bahsi, taâllûk etmektedir. Misafir olan kimse, erkek olsun, kadın olsun ve mûtî, yahut âsî bulunsun,
{(1) Çünkü, sefer: Hac ve cihad gibi taat, ve ticaret gibi mübah, ve ibak gibi masiyet olabilir. İbak, kimseye ehemmiyet vermeyerek, keyfine göre hareket etmektir.} dörtlü farzları kasr eder. Üçlü farz, {(2) Üçlü farz ki, akşam namazıdır. Kısaltılmadan, kılınır.} ikili farz, {(3) İkili farz ki, sabah namazadır.} için kasr olmadığı gibi vitir için ve sünnetler için dahi kasr yoktur. {(4) Misafir, konmakta, karar ve emniyyet hallerinde, olursa sünnetleri kılar. Karar ve emniyyet halinde değilse kılmaz. Muhtar olan budur. Onları, alâkavlin - tekarrüben kılmak ve - âlâ kavlin - terahhusan terketmek efdâldir. Alâkavlin, fecir ve magripten mâdâsı öyledir.}
Kasr olunan, dörtlü farz, iki rekât kılınmaktır {(5) Muhaşşinin Dürr-ü Muhtâr haşiyesinden olan nakline göre, asri saadette, ilk kasr olunan salât ikindi namazıdır ki, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve selem efendimiz hazretleri, gazve-i enmarda, usfan mevziinde kasretmişlerdir.} mukabiline itmam yahut ikmal tâbir olunur ki, tam kılmak demektir.
Kasr, bizce yâni, mezhebi hanefîde, azimettir. Ona ruhsat deyenler, (ruhsatı iskat) demek istemişlerdir ki, o da, azimet demektir. Çünkü, azîmet: - ehlinin malûmu olduğu üzere - ibadın özürlerine mebni olmayan hükmü aslî, ve ruhsat: Îbadın özürlerine mebni, saniyen meşru olan hükmü teysiridir. Bunun bir kısmı (terfih ruhsatı) ve bir kısmı (iskat ruhsatı) olup, evvelkisi, hakîkaten ruhsattır ki, azîmet asıl olmakla beraber, mükellefe yüsr ve suhulet dahi, olmuş demektir: Yolculukta, iftar ve bil-ikrah {(6) Maksud, ikrah-ı tâmdir. Çünkü sığınmış olmayana, ikrah muharrematı mübah kılmaz.} kelime-i küfrü tefevvüh gibi ki, bunlarda, azîmet bâkî ve sevabı muciptir. İkincisi mecazen ruhsattır ki, azimet, onda sakıt olmakla, ruhsat ayni azîmet olmuş demektir: İkrahla şürbü hamr ve seferde salâtı kasr gibi ki, bil-ikrah şürbü hamırdan imtina ile ölmekte sevap olmadığı gibi, sefer halinde farzı, tam kılmakta dahi, sevap olmayıp, günah vardır. {(7) Mesele, müçtehidlerin ihtilaf ettikleri mesaildendir, İmam Ebû Hanîfe hazretleri, kasr, azimettir. İtmam câiz olamaz demiştir. İmam Şâfii hazretleri kasr, ruhsattir, itmam ve azimeti ityan dahi, câiz olur, demiştir. Nisa sûresi yüz birinci âyeti olan
kavl-i kerîminin zâhiri imam Şâfii hazretleriyle beraberdir. Lâkin Ebû Dâvud tahrîc etmiştir ki, Yâlî bin Ümeyye radiyallahü teâlâ anhü hazretleri: "Ben Ömer bin Elhattâb radiyallahü hazretlerine, nâsın bu günde, salâtı kasr etmelerine taaccüb ettim" dedim. Buyurdular ki, senin taaccüp ettiğin şeyden, ben de taaccüp "etmiştim, Rasulullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem hazretlerine, sual ettim, Resu lullah buyurdu ki: "Kabul, emrolunmakla, şer'an, red serbestisi kalmamıştır." Zîra emir, vücub içindir. Temliki muhtemel olmayan şeyde, tesadduk dahi, Iskattan ibarettir. Ayeti kerîmede, kasrin - nefy-i cünah ile - vürudu, melûfu itmam olmakla, kasirde noksan olmak hatırasının izalesiyle, muhatabınca tûmânînet husulü, içindir. Nitekim, hac ile umrenin birleşmesi halinde de ayni arz beyan buyurulmuştur. Şununla beraber ki, saay bizce vacib, ve indeş-şâfiî, rükündür.}
Dörtlü farzı, amden tam kılan misafir, eğer ilk kadeyi icra etmiş ise, onun namazı maal-kerahe sahih olur. Çünkü, farz, kendi mevkiinde mevcut olmuştur ki, o da iki rekât üzerine olan kuuddur. {(1) Çünkü, misafirin farzı iki rekât olmakla, kade-i ûlâ, ona farzdır. O mevcut olursa, farz tamam olmuş olur.} Sonraki iki rekât, nafile olmuş olur. Vechi kerahet: Vâcib olan kasr terk, ve selâm tehir olunmak, ve nafilenin iftitahı terk olunup, nefel farza karıştırılmış olmaktır. Eğer, birinci kadeyi icra etmemişse, farz olan kuudu, mahallinde terketmiş olduğu ve farzı - tamamlamadan - nafileye karıştırdığı için, onun namazı sahih olmaz. {(2) Yâni, farzı bâtıl olup, hepsi nafile olmuş olur. Zira kendisine farz olan, kade-i ûlâyı o, terk etmiştir.} Meğer ki, üçüncü rekât kıyamında. ikameti niyyet etmiş olup, bulunduğu yer dahi, âtîyen muarref olduğu veçhile, ikamete salih bulunmuş ola. Çünkü, bu halde niyyet ile mukîm olmakla, kıldığı farz, dört rekâta munkalip olur. Kade-i ûlânın terki ise, salâtı müfsid olmaz. Evvelki yarının yalnız bir rekâtında kıraet etmiş olması sebebiyle, kıraet farizasını, ikinci yarıda tedarik edebilir.
İtmam, sehven olduğuna göre, secde-i sehiv lâzım gelir.
Seferin hükmü ki, konumuza nazaran namazın kasrıdır. Mukîm olmasına değin, misafir üzerinde mukarrer olup, ikametin husulü dahi, menzili maksuda varmak veyahut yolculuk esnasında, ikamet salih bir yerde, on beş gün ikameti, niyyet eylemek veyahut, asıl menziline dönmek ile olur. Menzili maksuda varmak suretiyle ikametin husulü, orası kendine karargâh olduğuna göre, niyyete muhtaç olmayıp, karargâh olmadığına göre, yolculuk esnasındaki, ikamet menzili gibi, en az on beş gün - ikameti niyyet etmedikçe, - mukim olmayarak - namazı kasr eyler. On beş günden - velev bir saat - az ikameti niyyet eylerse veyahut oraya girdiği sırada az veya çok ikametten bir şeyi niyyet etmeyerek. yarın yahut, cumadan sonra, oradan çıkmağı niyyet ettiği halde, senelerce, o hal üzere kalırsa, - yine mukîm sayılamıyarak - salâtı kasr eder. {(3) On beş gün müddet, İbni Abbas ve İbni Ömer radiyallahü teâlâ anhüm hazretlerinin, takdirleridir ki, hazreteyni müşârünileyhima: "Sen misafir iken, bir beldeye ayak basıp, on beş gün ikamet etmek, kasdinde isen, namazı orada tam kıl eğer, ne vakit oradan ayrılacağını bilmiyor isen, salâtı kasr et" demişler. Bu gibi, şeylerde, isri "hadîsi sahâbî" haberi "hadîs-i nebevî" gibidir. Çünkü, şer'in takdîr ettiklerinde rey için, mecal yoktur.} Aslı menziline dönüş, böyle olmayıp, oraya duhul ve hattâ, avarına
vüsul, {(1) Girişin müntehası, civara vüsûl iledir ki, oradan ayrılmakla, misafir olan, oraya avdet ve vüsul ile, mukîm olur. Çünkü, intiha dahi, iptida gibidir.} velev ki, ikametten başka bir hacete mebni olsun, niyyete muhtaç olmayarak, {(2) Kelâmın itlâki, duhulün ikamet için olup olmamasından, yahut unuttuğu bir hacete mebni olmasından ve kendisi namazda bulunup bulunmamaktan, eamolduğuna delildir. Namazda bulunmak, sebk-i hades sûretinde olur ki, su bulunup abdest almak için, vatanına dahil olmuş bulunur. Bu sûretlerin hepsinde, namazı tam kılar. Meğer ki, kendisi, misafir olan imama iktida etmiş, lâhik ola. Çünkü, o halde, hükmen imam arkasında olmakla, itmam eylemez.} namazın itmamını muciptir. Üç gün geçmesiyle, misafirliği sağlamlaşmayan misafir dahi, menzil-i aslîye dönmeği kasd ederse, seferden vaz geçmiş olacağından, vâsıl olmasa bile - mücerred rücû sebebiyle - namazları tam kılar. {(3) Çünkü, seferden vaz geçmek, seferi terk eylemek demektir. Fakat sefer sırf niyyet ile vücut bulmaz, zîra ki, fiildir.}
İkamete salih denilen yer, obalarda oturanların gayrisi hakkında, ancak, şehirler ve köylerdir. Çöl ve sahra, onlarca ikamete salih sayılmaz. Amma, obalar halkı - ki, Arap bedevileri ve Türk ve Kürt göçebeleridir - onlar için, sahrada {(4) Ada, deniz ve gemi dahi, mefaze gibidir. Gemici misafirdir. Onun gemisi, ona vatan değildir. Lâkin Dürr-ü Muhtârda ada meskûn olmamakla, mukayyeddir ki, zahir olanda odur.} ikameti niyyet, sahihtir. Eğer orada ikamet müddetince sudan ve ottan kendilerine kâfi olacak şey, varsa, niyyetleri veçhile ikamet müddetince nüzulleri halinde, onlar mukîm olup, oradan sefer mesafesinde olan, bir mahalle gitmeyi niyyet ederek - kalktıklarında, misafir olurlar.
İslâm askeri - darül-harpte bir şehri muhasara bile etseler - karar ile çekilme arasında mütereddit olup, azimetleri kat'î olmadığı ve düşmana yardım gelmek ve - azdan çoğa - galebe hâsıl olacak, mekîdet (harp hud'ası) bulunmak ihtimali olduğu cihetle onlar için, orada ikamete niyyet sahih olamaz. {(5) Çünkü, o haller, kat'î kasde mânî olmakla, orası ikamet mahalli olamaz. Amma, bir kimse, - aman ile - dâr-ı harbe girer ve ikamete salih olan mevziinde, ikameti niyyet eylerse, niyyeti sahîh olup, namazı tamam kılar.}
Yolculuk esnasında, ikamet menzili olacak mahallin, ikamete salih olması lüzumu, misafirliğin - üç gün geçmesiyle - kat'îleşmiş olması suretindedir. Sefer kat'îleşmeden yâni, henüz sefer mesafesi fiilen kat'edilmiş olmadan edilecek ikamette, mevziin ikamete salih olması şart değirdi. Zira ki o müsafir henüz vatanî aslîsinde ikamet ediyor gibidir.
İkameti niyyet dahi, seferi niyyet gibi, asıldan, yâni zevc ve efendi ve askerî kıta kumandanı gibi, metbudan muteber olup, zevce ve köle ve askerî efrad gibi tâbîden muteber olmaz. Metbû, ikameti niyyet etmiş olmamak veyahut, onun hali bilinmemek takdirinde, tâbi ikameti etmiş olmakla, salâtı itmam eylemez. Kavli esahta tabiin, metbuun niyyetini bilmesi zaruridir. Aslın ikamete niyyet ettiği, tabiin malûmu olmadıkça, misafereti zail olamayacağından, salâtı itmam eylemek, ona lâzım olmaz. {(1) Tâbîlerin bilmeden metbua muhalif olarak kıldığı namaz, kavli esahta sahihtir. Hitabı - şer'inin teveccühü ve vekilin azli meselelerinde olduğu gibi ki, dâr-ı küfürde müslim olup ta, islâmî hükümleri bilmeyen kimse, dâr-ı islâma intikalinde, orada geçirdiği namazlarını kazâ etmek lâzım olmadığı gibi, vekil dahi azil haberi kendisine vâsıl olmadıkça, - müvekkilin azliyle, mün'azil olmaz.}
İkameti menzili demek olan, vatan: Asli, ikamet, sükna isimleriyle üç kısımdır.
Vatan-ı aslî: Odur ki, insan orada tevellüt veya tezevvüc etmiştir. Yahut, tevellüt veya tezevvüc etmemiş ise de, - teayyüş kasd edip - oradan ayrılmak istememiştir.
Vatan-ı ikamet: İkamete salih olup, misafirin, on beş gün ve daha ziyade müddet, orada ikameti niyyet eylediği mevzidir.
Vatan-ı sükna: Misafirin, on beş günden az müddette ikameti niyyet eylediği mevzidir.
Bir şey, kendi mâdunu ile muntakız olmayıp, belki, kendi misli veya kendinden üstünü ile, muntakız (bozulmuş, dağılmış) olabileceğinden, vatan-ı aslî ancak, misli ile muntakız olur. Vatan-ı ikamet ile muntakız olmadığı gibi, misaferet etmekle dahi, muntakız olmaz. Oraya ne zaman avdet olunsa ikamet niyyeti olmasa bile, namazlar kasr olunmaz. Ehlini nakletmeyerek, başka bir beldede dahi, - ehil peyda etse - evvelki vatanı, muntakız olmuş olmayıp, her ikisi ona vatan-ı aslî olur. {(2) Zâhir olduğuna göre, diğer üç mevzide dahi, evlenip âile peyda etse, hüküm birdir. Rivayet olunmuştur ki, Hazret-i Osman radiyallahü teâlâ anhü, hac ettiğinde, arafatta namazı tam kılmış ve kendilerine mütabaat edenler olmuş idi. İtizar edip: Ben Mekkede teehhül ettim, Nebiy ekrem sallallahü teâlâ aleyhi vesellem efendimiz hazretleri "her kim bir beldeden teehhül ederse, oradandır, buyurdular" demiştir.}
Vatanı: İkamet, hem kendi misli ile, {(3) Velev ki, ikisinin arasında, sefer mesafesi olmasın.} ve hem ondan çıkıp misafir olmakla, {(4) Hattâ, bir hâcete mebnî, dönse yine kasr eder. Seferi, gerek oradan, gerek oradan çıktıktan sonra da, mukîm olduğu diğer mevziden inşa etmiş olsun.} hem de vatan-ı aslîye dönmekle, muntakız olur.
Vatan-ı süknaya, itibar yoktur. Onunla, ne vatan-ı ikamet, ne de müsaferet hükmü, muntakız olmaz. Vatan-ı aslînin bozulmaması, evleviyyettedir.
Misafirlikte kılınan namaz, infirad veya içtima halinde eda veya kazâ olmaktan hâli olmayıp, misafir münferiden kıldığı, dörtlü farzları kasr ile, kılar. Cemaatle kılındığına göre, mukîmin mukîme iktidası sahih olduğu gibi, misafirin misafire iktidası dahi sahihtir.
Edâ suretinde, mukîmin misafire ve misafirin mukîme iktidası sahih olup, suret-i ûlâda, misafir olan imamın, dörtlü feraizi, iki rekât üzerine selâm vermesinden sonra, mukîm olan muktedi namazını - âtîyen izah olunacağı veçhile - edâ eder. Ve sureti sâniyede, misafir olan muktedi namazını, imama tâbi olarak, kılar. Çünkü, vakit bâkî iken, namaz kabili - tegayyürdür. Misafirin namazı (dörtlü farzı) ikameti niyyetle, ikiden dörde tegayyür eder olduğu gibi, onda - velev ki, son kadesinde olsun - mukîme iktida suretinde dahi, tağyir sebebi olan iktida, salât sebebi olan vakte ittisal etmiş bulunduğuna binaen, namazı dörde tegayyür eder. Namazın itmamından evvel, vakit çıksa bile, salât itmam olunur. İmam bulunan mukîm, iki rekât üzerinde -amden veya sehven oturmasa bile (bu tamim, bahirde musarrahtır) ki, kade-i ûlâyı terk etse demektir, kavl-i sahihte, misafirin farzına halel gelmez. Çünkü, kade-i ûlâ, onun hakkında dahi, vâcib olmuştur terk olunmakla, farz bâtıl olmuş olmaz. {(1) İbni Nüceym der ki, tegayyür, iktida zaruretinde mebni olduğundan, misafir mukîme iktidadan sonra, namazını ifsad eylese, iktida zâil olmakla, iki rekâtkılar. Nafileye niyyet ederek, mukîme iktida etmek, böyle değildir ki, onda salâtıimamı iltizam etmiş olmakla, ifsat ettiğinde, dört rekât kılmak lâzım gelir. Bizim mevzuumuzda ise, misafir, kendi üzerine farz olanı, uhdesinden iskat etmekten başka bir şeyi kasd etmemiştir. Şu kadar ki, mütabaat zarûretine mebni, o farz ikiden dörde, tegayyür eylemiştir.}
Kazâ halinde, vakit çıkmış ve namaz, hangi sıfatta ise, o sıfat üzere kulun zimmetine geçmiş olduğundan, dörtlü namazı kazâ etmekte, mukîm misafire iktida edebilirse de, misafir mukîme, iktida etmez. {(2) İktida sahih olmamak, namazın hem imam ve hem muktedi hakkında, faite olmasiyle mukayyeddir. Amma, namaz imam hakkında fâite ve muktedi hakkında edâ olsa ki, bu öğle namazı hakkında, muktedi kavli Hazret-i İmamave kavl-i imameyne ve kavl-i Şâfiiye kail olmakla olur. Onu bâdel-misli ve kablel-misleyn, onunla beraber, salât-ı zuhre duhulü câiz olur.} Çünkü, misafirin zimmetine, o dörtlü farz, iki rekât olarak geçmiş olduğundan,
ikameti niyyetle, dörde tegayyür etmediği gibi, mukîme iktida ile dahi, tegayyür etmemekle, farz kılanın nafile kılana iktida etmiş olması, lâzım gelir. iktida, ilk şefada, vâki olduğuna göre, mukimin, kade-i ûlâsı vâcib, ve misafirin kadesi farz, olduğundan, kade hakkında, ve ikinci şefada vâki olduğuna göre, son iki rekâtte, mukimin kıraeti, nafile bulunduğundan, kıraet hakkında farz kılan nâfile kılana iktida etmiş olur. Bu ise, câiz değildir. (İktida sıhhatinin şartlarına bakınız).
Bunun aksi, yâni mukimin misafire iktidası, her iki surette yâni, gerek vakit içinde, gerek vakit çıktıktan sonra, sahihtir. Zira misafirin namazı iki halde dahi akvadır. Misafirin kuudu, farz olduğu için, mukimin ilk kuudundan akvadır. Zaîfin kaviye binası ise, câizdir.
Misafir olan imam, kendinin misafir olduğunu - şüphenin def'i için namaza durmadan cemaate söyler. Nebiy aleyhisselâmdan olan rivayeti âtiyye veçhile, onu selâmdan sonra {(1) İki ve alâ kavlin bir, selâmdan sonra, çünkü, ikinci selâm, ilk selâm gibi olmayıp, ondan sonra cemaat bir şeyi intizar etmeyecekleri cihetle, namazlarını bozmak korkusu vardır. Nitekim, Hârun Reşîd hacca gittiğinde, imam Ebû Yûsuf beraber bulunarak, namazı seferi kıldırıp, sünneti mezkûreyi icra için, "Siz namazınızı tamamlayın, çünkü biz misafiriz" hadisini tekrarlamakla cemaatten biri, "bunu biz senden iyi biliriz," diyerek, namazını ifsad eylemiştir ki, imam müşârünileyh, "Bilmiş olaydın, namazda tekellüm etmezdin," demiş ve Harun Reşîd dahi, müşârünileyh cevabını, kemâl-i istihsânından: Eğer böyle bir bedahet cevabı, cenabı hakkın bana îtâ etmiş olduğu, mülke bedel olsa, ben daha mesrûr olurdum, demiştir.} söylemek dahi mendup olur.
Sahibi saadet efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, Mekke fethinde misafir bulundukları halde, Mekke ehline namaz kıldırıp, iki rekâtta selâm verdiler ve: "Namazınızı, siz itmam edin, biz misafiriz" buyurdular.
Mukim bulunan muktedi, misafir olan imamın, namazdan ferağından sonra, salâtı itmama kalkıp, kavli esah üzere, onu kıraetsiz tamamlar. {(2) Ve ona iktida, sahih olmaz. Zira lâhik demektir. Müellif burada: "onlara secde-i sehv dahi yoktur" demiş olduğu halde, sücud-ü sehiv bâbında, sehv ettikleri halde, onlara sücudu sehvin lüzumu, esah olduğunu söylemiştir. Misafire iktida etmiş bulunan, mukîmin secde-i sehv hususunda, mesbuk, yahut lâhik hükmünde olması hakkındaki, iki kavlin mercuhunu, müellif burada, ve racihini sücud-ü sehiv babında, zikretmiştir.} Çünkü, imamla namazın evveline yetişmiş ve kıraet farizası, yerine gelmiştir. Mesbuk gibi değildir. {(3) Çünkü, mesbuk nafile kıraete yetişmiştir, ondan kıraet farîzasi sakıt olmamıştır. Bâzı meşayih, mukîm olan muktedi dahi, salâtın itmamında, mesbuk gibi, kıraet eder, demişlerdir.}
Bir namazın vakti bâki oldukça, vaktin son cüzüne kadar, ona sebebiyyeti bâki olmakla, tegayyüre kabiliyeti dahi, oraya müntehi olur: Vaktin son cüzünde mukîm olan misafir namazı itmam, ve misafir olan mukim kasr, eder. Vakit çıktıktan sonra, tegayyüre vech kalmayıp, mükellefin, sefer ve ikamete dair, hali her ne ise, namazı dahi, o sıfat üzere, zimmetine geçer. Buna binaendir ki, gerek sefer, gerek hazar, geçmiş namazı tagyîr için, îka-ı eser edemeyip, seferde iken geçirilen dörtlü namaz hazarda dahi, ikişer rekât olarak, ve keza hazarı dörtlü namaz seferde dahi, dörder rekât olarak, kazâ olur.
Marîz ile sahihin geçmiş namazları, böyle değildir ki, sıhhat bulan hasta, hastalığında geçirdiği namazı, acze mebni olan ruhsat, acizsiz bekaa bulamayarak, rükû ve sücud ile, kazâ eder. Ve marîz olan kimse, hâl-i sıhhatte fevt ettiği namazı, îmâ ile dahi, kazâ eyler. Zira, rükû ve sücud, acz ile sakıt ve kudretle lâzım, olur.
MARİZ (HASTA) NAMAZI:
Hastaya, marîz ve mukabiline, sahih denildiği gibi, hastalığa maraz ve mukabiline, sıhhat tâbir olunur. Marîzin cemî, merza ve sahihin cemi esihhâ gelir. Hastalık bedenin, tabiî olarak devam eden halinden, hariç olan haletidir. İstilka arka üzeri yatmaktır. İzticâ, yan üzeri yatmaktır. Arka üzeri yatana, müstelkî ve yan üstü yatana muztacî diyeceğiz. İhtiba, dizlerini dikerek, kollariyle kuşaklayıp, kaynakları üzerine, oturmaktır. İmâ. namazda rükû-ve sücudda, işaret olmak üzere baş eğmektir. İhtiba edene, muhtebî denildiği gibi, îmâ edene dahi, mûmî denir. İğma, bayılmaktır. Bayılana da mugmâ - aleyh denir.
Taat, takate göre, olacağından, hastanın namazı, kendi durumuyla. mukadder olup, marazın iştidadı ve izdiyadı nisbetinde, suret-i edada, naks hâsıl olur: Kaimen kılamayan kaiden kılar, kaiden dahi, kılmaktan, yâni rükû ve sücud etmekten âciz olan, - nasıl mümkün olursa öyle - oturduğu, yahut ayakta durduğu halde, ve oturmak ve durmaktan dahi âciz ise. yattığı yerde, îmâ eder.
kavl-i kerîmi, İbni Mes'ud ve Câbir ve İbni Ömer, radiyallahü teâlâ anhum hazeratından mervi olduğuna göre, namaz hakkında nâzil olup, kadir Bahr-i Râikte mezkûr olduğu üzere,
namazı kaimen ve kıyamdan âciz olurlarsa kaiden ve ondan da âciz iseler, yattıkları halde, kılarlar, demektir. Ashaptan Umran bin Hasîn radiyallahü teâlâ anhu hazretlerinin hadisi- dahi, bu mânâyı muvazzahtır ki, müşârünileyh: Hastalığım sebebi ile, namazı nasıl kılayım? diye Hazret-i Resûlullaha sual ettim, "Kaimen kıl, kaadir olamazsan kaiden kıl, yine kaadir olamazsan muztacian, yahut mustalkiyen kıl, çünkü Allah hiç kimseye gücünün yetmediğini yüklememiştir" buyurdular, demiştir.
Hastaya, ayakta durmak, külliyen müteazzir oldukta ki, bu teazzür hakikîdir. Yahut şiddetli eleme binaen, {(1) Baş dönmesi, diş ağrısı, yarım baş ağrısı ve göz ağrısı gibi şeyler, şiddetli elemdir. Şiddetli elem ile tahdid, mücerred meşakkatten dolayı, kıyamı terk, câiz olmadığındandır. Kıyama mânî halin, namaz içinde veya namazdan evvel, hadis olması müsavidir. Ve kaimen salâtı edâ halinde, nefsine veya maline zarar geleceğinden, korkmak dahi, elem gibidir. Çerge içinde olup da, namazda belini doğrultmağa kaadir olmayıp, hariçte dahi, çamurdan veya yağmurdan nâşî, kılamamak dahi, öyledir ki, kaiden kılar. Namazda kıyam, kendisini oruçtan veya kıraet farizasından âciz kılan, yahut kaim oldukta, bevlini tutamayan ve yahut yarası akar hale gelen kimse dahi, namazı kaiden kılar. Yaşlanarak yahut değneğe veya duvara dayanarak, kıyama kaadir olana, öylece kaim olmak lâzım gelir. Hususan, kavli imameyn üzere ki, onlar, gayrinin kudretini dahi, kendisi için, kudret sayarlar.} müteassir oldukta ki, bu teazzür hükmîdir, ve yahut geçmiş tecrübe sebebiyle, galebe-i zanna veya hâzik ve müslim tabibin {(2) Fıskı zahir olmamak ve - âlâ kavlin - âdil olmak dahi şarttır.} ihbarına veya halin zuhuruna mebni, hastalığın, kıyam ile artmasından veya uzun müddet devamından, hasta korkmakta ise, namazı oturarak rükû ve sücud ile kılar. Ve kavli esahta, kerahet dahi olmayarak, nasıl isterse, yâni kendisine zararsız olmak üzere, nasıl kolay olursa, oturur, diz çöker, bağdaş kurar, ihtiba eder. {(3) Çünkü, marizin özrü, ondan erkânı iskat edince, kıyamı iskat etmiş olmak, evleviyyettedir.}
Eğer hasta, kıyamın hepsinden âciz değilse, meşakkati ziyade olmayarak, kendisine mümkün olduğu kadar - velev ki, iftitah tekbirini alacak veya bir âyet okuyacak kadar olsun - kaim olup, şiddetli elem hâsıl oldukta - kıyamdan iptidaen âciz olan gibi - kuud eder.
Kaadir olduğu kadar kıyam - velev bir âyet veya bir tekbir miktarı olsun - ona farz olduğundan, kıyama kadir ve rükû ve sücuddan âciz olan marîz, namaza kaimen durup ve kıraet için, kaim olup, rükû ve sücud için îmâ eder. İmâ, kaimen dahi câiz ise de, kuud hali, arza daha yakın
olduğu için, onun kuuda kudreti takdirinde, kaiden îmâ etmesi, kaimen imâsından efdâl olmakla, rükû ve sücud zamanı geldikçe, oturup îmâ eder.
İmâda, rükû ve Sücudun, ikisinin birden özürlenmesi şart olmayıp yalnız sücüdün özürlenmesi dahi kâfidir. {(1) Kıyamın özürlenmesi, rükûun terki için, kâfi olmayıp kuud lâzımdır.} Sücuddan yalnız burnu üzerine dahi, secde edememek veçhile, âciz olan, her ne kadar rükûa kaadir olsa da, rükû kendisinden sâkıt olur, yâni onu da îmâ eder. {(2) Çünkü, kıyam vesile-i sücuddur. Bizzat maksud olan sücud fevt oldukta, onun mâdûnu bulunan rükû dahi, vâcib olmaz. Yarım baş ağrısı olup ta, secdeye varamayan kimse, îmâ eder. Sücuda kaadir olup ta rükûdan âciz olanın hükmünü, ben görmedim. Güya ki, o vâkî değildir.}
Sücud için olan îmâ, rükû için olan îmâdan aşağıca olur, yâni biraz daha, eğilir. Tâ ki, rükû ile sücud yekdiğerinden fark edilebilsin. Eğer sücud imâsını, rükû imâsından farklı etmeyip, onları yekdiğerine müsavi kılarsa, namazı sahih olmaz. Zîra, bu halde hakikaten olan sücud mefkut olduğu gibi, hükmen olan sücud dahi, - maal-kudre - mefkut olmuş olur.
İmâ için eğilmekte, mübalâğa lâzım olmayıp, biri birinden farklı olarak, biraz eğilmek kâfidir. {(3) İmâ etmenin, hakikati baş eğmektir. Son derece eğilerek cephesini, yere yaklaştırmak lâzım gelmez. İmâdan âciz olan hasta, başını - eğmeyerek - tahrîk etse, İmam Ebû Hanîfe hazretlerinden mervî olduğuna göre, câiz olur. Fetâvâ sahibi İbnu'l Fadl, câiz olamaz, zira onda fiil mevcut olmadı, demiştir.}
Sücuddan âciz olan hastanın, secde edebilmesi için, önüne yüksekçe bir şey koymak dahi gerekmeyip, îmâ kâfidir. Lâzım olduğu halde yapılması suretinde, başını rükû için olan imâsından, aşağıya eğmekte olduğuna göre, hastanın namazı, îmâ mevcut demek olduğu için sahih ve lâkin, bu hal, hadîs ile nehy edilmiş bulunduğu için mekruhtur. {(4) Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bir hastayı iyadet buyurup, önüne yasdık alarak, namaz kılmakta görmüşler, yasdığı atmışlar. Hastaönüne bir tahta almış, onu da atıp: "Muktedirsen, arz üzerine - yâni arza cepheni koyarak - kıl, değilsen, îmâ et ve sücudun için olan îmânı, rükûun için yaptığın îmâdan aşağıya yap," buyurmuşlar.}
Sücudda başım, rükû imâsından ziyade eğmemekte olduğuna göre, sücud için olan îmâ farîzasım terk ettiği için, önüne bir şey koymayarak, imâları müsavi kılmakta olduğu suretteki gibi, namazı sahih olmaz.
İma, kıyamen ve kuuden câiz olduğu gibi, yattığı halde dahi câizdir. Ancak, kıyam mümkün oldukça, terk olunmak câiz olmadığı gibi, bir şeye istinat ile olsun, kuud mümkün iken, yatarak îmâ etmek dahi, câiz
olmaz. Yara ve bevlini tutamamak gibi, özrünü kuud ile tutabilip, kıyam halinde akar olsa, yahut îmâ ile tutabilip sücud ile akarsa, kıyamı ve sücudu terk edip, namazı oturarak ve imâ ile kılar.
Cemaate çıkmakla kıyamdan âciz olup, evinde kılarsa kıyama kaadir olmak meselesinde, tercih ihtilâflıdır. Müftâ-bih olan, o kimse evinde münferiden kılmaktır. İhtilâf, evinde cemaat müteyesser olmayanlar hakkındadır. Eğer hanesinde, cemaat dahi müteyesser ise, onun için, camiye çıkıp, kıyamı terk etmek câiz olmaz.
Yattığı yerde îmâ eylemek, dayanarak olsun oturmaktan âciz olanlara göre câiz olabileceğinden hasta kendisine kuud müteassir olarak, ne yaslanmak, ne de duvara veya başka bir şeye dayanmak, suretiyle, oturmağa kaadir olmazsa arka üstü veya yana yatarak - ki mümkün ise, sağ yanına yatmak, sola yatmaktan efdâldir - İmâ eder. Evvelki evlâdır, yâni müyesser olursa, arka üstü yatmak, sağ yanına yatmaktan evlâdır. {(1) Müellifin beyanına göre, hadîsi marîzde izahat vardır. Bu hadis, ileride zikrolunacaktır.} İstinat ile, kuuda kaadir olup ta, onu terk edip de yatarak veya yan gelerek îmâ ederse, kavli muhtara göre, câiz olmaz.
Maraz ve sair özür ile, kıbleyi istikbal farizası, sakıt olup, mâzurun sıkıntısız kaadir olduğu cihete müteveccih olmasının cevazı şartların müteâllikatı faslında zikrolunmuştur.
Sırtüstü yatma halinde musâllî marîzin başı altına yastık gibi bir şey konulur. Tâ ki, oturana benzeyerek, yüzü semaya değil de, kıbleye müteveccih ve kendisi îmâya kadir olabilsin. Çünkü, istilkanın hakikati, ensenin yere gelmesidir, hasta olmayana bile mânîi îmâdır, hastalara nasıl olmasın.
Müstelki sırtüstü yatan musâllî marîz, kaadir ise, ayaklarını kıbleye uzatmamak için, dizlerini dikmek, lâyıktır. Çünkü, kıbleya ayak uzatmak, çekmeğe kaadir olanlar için, mekruhtur. {(2) Meğer ki, musâllî uryan olmakla, inkişafın ziyadeleşmesi mahzuru ola.}
İmâ, baş eğmekle, olabileceğinden, başiyle îmâdan âciz olma, ne gözüyle ne kaşiyle ne de kalbiyle, îmâ etmek olmaz. Çünkü, secde, başa taâllûk etmiştir. Göze ve kaşa ve kalbe taâllûk etmemiştir. Onun halefi olan îmâ dahi, ele ve ayağa taâllûk etmediği gibi, göze ve kaşa ve kalbe dahi taâllûk etmez. Hadîs-i şerifte: "Hasta namazı kaimen kılar, kaadir olmazsa, kaiden kılar, kaadir olmazsa, arkası üzeri yatarak îmâ eder. {(3) Kaiden îmâyı, bu hadîs nâtık değilse de, diğer hadîs nâtıktır.}
Ona da kaadir olmazsa, Cenab-ı Hak, onun özrünü kabule ehaktır," buyrulmuştur. "Cenab-ı Hak, onun özrünü kabule ehaktır" tâbirinde, ihtilâf olunup, fukahanın, bir takımı, onu tehir özrünün kabulü ile, tefsir ederek, kazâ etme lüzumuna kail oldular. Bir takımı, iskat özrünün kabulü ile, tefsir eyleyerek, kazâ edilmemesi lüzumuna, kail oldular. Ve bunlar, ekseridir. Tercih ekseriyetin tarafındadır.
Başiyle îmâ etmek dahi, kendisine müteazzir olan kimseden, salâtı - kalîle - ki bir gün ve bir gecelik ve daha az olan namazdır - ittifakla teehhür eder. Bir gün ve bir gecelik namazdan ziyadesi, bir rivayette, teehhür eyler ki, marîz kendisine söyleneni anlar olduğu, yâni, akıl ve fehmi yerinde bulunduğu müddetçe, onları sonra kazâ eder. Diğer rivayette, beş namazdan ziyade, âciz müddeti devam ederse, hasta kendine söyleneni, fehm eder olsa dahi, bayılan gibi, kazâ kendisinden sâkıt olur. {(1) Evvelkisi Hidayede ve ikincisi kitâb-ı tecnîs ve mezîdinde zikr olunmuştur. Tecnîs, muahhar olduğu için, ondaki tashih muteberdir.} Kazâ, sâkıt olunca, onun iskatı dahi olmaz. Nitekim, âtîdeki fasılda zikr olunur.
(Meselâ, dört vechi üzeredir: 1 - Eğer îmâdan âciz olarak, altı namaz devam eder ve hasta dahi - kendini bilmez, bir halde bulunursa, kazâ ondan icmaan sakıt olur. 2 - Eğer âciz, ondan az devam eder ve hastanın aklı başında bulunursa, o namazları sonra icmaan kazâ eyler. 3 - Âciz altı namaz devam edip, hastanın aklı başında ise, 4 - Ve yahut, âciz altı namazdan az ve fakat hasta, kendinde değil ise, bu iki sûrette, meşayih ihtilâf edip, kimi: Kazâ etmek lâzım olur, ve kimi: Olmaz, demişlerdir).
Namazda, sahih olarak durup (ve namazın bir kısmını kaimen kılıp), namazda iken, kendisine maraz ârız olsa, kaadir olduğu veçhile - velev ki, îmâ ile olsun - namazı itmam eder.
(Yâni kaadir ise, oturduğu yerde rükû ve sücud ederek ve rükû ve sücuda kaadir değil ise, kaimen veya kaiden îmâ eyleyerek, ve kıyâm ve kuuda dahi kaadir değil ise, yattığı yerde îmâ ederek, namazını tamamlar. Zîra ednanın âlâya, binası câizdir).
Namazın bir parçasını, rükû ve sücud ile kılmak, onu iptal edip te sonra, istînafen hepsini îmâ ile, edâ etmekten evlâdır.
Kaiden rükû ve sücud ederek namaz kılmakta olan hasta namazda
sıhhat bulsa, bina eder. {(1) Yâni, namazı yenilemeyip namazını essihha gibi, kaimen itmam eyler.} Çünkü bina, iktida gibidir. {(2) Kaim ise, kaide iktida edebilir. Münferit dahi, âhir salâtını, evvel salâtınabina eyleyebilir.} Kaimin kaide iktidası sahih olduğu gibi, oturarak kılınan namaza dahi, kıyamı bina etmek - indeş-şeyhayn - sahih olur.
(Namaz kılmakta olan, tâbirinde şuna işaret vardır ki, kuudun rükû ve sücud etmezden evvel, hastaya takat gelmiş olursa, kaviyi zaîfe bina etmek olmadığından, ittifakla câizdir).
Namazın bir miktarını, îmâ ile kılmış olan hastaya, namazda kuuden olsun, rükû ve sücud etmeğe kudret gelirse, bina edemez, yâni salâtı, istînaf etmek lâzım gelir. Çünkü, bunda kavîyi zaife, bina etmek vardır.
(Rükû ve sücud ederek namaz kılanın, îmâ ile namaz kılana iktidası câiz olmadığı gibi, bu bina dahi câiz olmaz).
Muztacıan (yan üstü yatarak), îmâ etmekte olan musâllî dahi, kuuden îmâya kaadir oldukta, bina edemeyip, istînaf eyler, (yeni baştan kılar).
Mecnun veya bayılmış olan kimse, kendisinin cünun veya iğması (bayılması), beş namaz zamanı sürerse, ifakat bulduktan sonra, onları kazâ etmek lâzım gelir. Beş namazdan ziyade sürerse, yâni, altıncı namazın vakti dahi, o hal üzere huruç eylerse, {(3) Bu, imam Muhammed hazretlerinin kavlidir. Ekser muteberatta musahhah olan da, budur. İndeş-şeyhayn, gece ve gündüz saatleri üzerine - velev birlâhza olsun - ziyadelik muteberdir. Semere-i hilâf, duha vaktinde baygın olan kimse ertesi gün zevalden biraz evvel ifakat bulmak suretinde zahir olur ki, bunda- saat yönünden - bir gün bir geceden, ziyadelik mevcut olmakla - indeş-seyhayn - kazâ lâzım olmayıp, imam Muhammed indinde, altı vakit geçmiş olmadığı için, kazâ. vardır.} geçirdiği namazları, kaza lâzım olmaz. {(4) İbni Ömer radiyallahü teâlâ anhuma hazretlerinden, bayılma hakkında, böyle rivayet olunmuştur. Cünun dahi bayılmanın mislidir. Sahih olan budur. Dürerin, fevaitin kazâsı ve marîzin namazı, bablarında mezkûrdur ki, Hazret-i Ali, bir gün ve bir geceden ekal, baygın olarak, namazları kazâ etmiş olduğu gibi, Hazret-i Ammâr ibni Yâser dahi bir gün ve bir gece, baygın olmuş oldukları halde, kazâ etmişlerdir. İbni Ömer hazretleri ise, bir gün ve bir geceden ekser baygın olup, kazâ etmemişlerdir. Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmeîn. Özürler üç türlüdür. Biri cidden mümteddir: Çocuklu gibi ki, onunla ibadet sâkıt olur. Biri cidden kasırdır: Uyku gibi ki, onunla, hiç bir ibadet sâkıt olmaz. Diğeri, ikisi arasında mütereddiddir ki, o da, bayılmadır. İmtidad ederse cidden mümted olana, ilhak olunur. İmtidad etmezse, cidden kasr olana, ilhak olunur.}
İmâ ile dahi, namazı edadan âciz olan hasta, onları kazâ edecek müddet, sağlık günlerine ermeden, vefat ederse, salât-ı faitesi, bir gün ve bir geceden az dahi olsa, onları, vasiyyet etmek, kendisine lâzım olmaz. Çünkü, vasiyyetin lüzumu, kazânın fer'i olup, meselemizde ise, o hasta, onları kazâ edecek, sıhhat zamanına ermemiştir.
Sâlifüz-zikir (onun özrünü kabul, Cenab-ı Hak ehaktır) hadîsini, sukut özrünün makbuliyyetiyle, tefsir edenlere göre, mâna zahir olduğu gibi, tehir özrünün makbuliyyetiyle, tefsir edenlere göre dahi, zahirdir ki, o hasta, namazını kazâ etmeğe, zamanını idrak suretiyle kaadir olamamıştır.
ISKATI SALÂTA DAİR:
İskat ki, düşürmek demektir. Farz ve vâcib olarak, ölünün zimmetinde kalan namazlara taâllûk eder ki, gece ve gündüz farzlarından her vakit namazı ve bir de, salâtı vitir için olur. Yevmi altı namazdır.
Mükellef, bunları îmâ ile olsun, edaya kaadir iken, edâ etmediği gibi kazâ dahi etmeyerek, ömrü encama ererse, ona bunların iskatini, vasiyyet etmek, lâzım gelir.
Bedene hâs ibadet, niyabet kabul etmez olduğundan, salâtının sevabını biri, - ölü ve diri - diğerini bağışlayabilirse de, kimsenin namazını, kimse kılamaz. Hadîs-i şerifte: "Bir kimsenin orucunu, başka bir kimse tutamaz ve namazını kılamaz ve lâkin, tarafından tesadduk eder." buyurulmuştur.
Meyyitin metrûkatının üçte biri, kendinin ihtiyaçlarını karşılamaya medar olmak üzere, kendisine ait olduğundan, ondan salâtın iskatini vasiyyet ederse, verilecek fidye yüzünden husule gelecek, fukara kalblerinin hoşluğu sebebiyle, - bifadlillâhi teâlâ - onun afvı umulur. Meyyit vasiyyet etmemiş olduğu takdirde veli, yahut başka biri, onun tarafından iskatı teberru ederse - inşallahü teâlâ - câiz olur.
Gerçi, namaz için fidye îtası, mansûs değildir. Ve mansûs olan, oruç fidyesine, onu kıyas etmek dahi- kıyaslanan hüküm, makul olmadığı için - sahih değildir. {(1) Hattâ, hal-i marazda, salâtı için, fidye vermek olmaz. Orucu için olur.} Ve lâkin, ibadet bâbında bu, ihtiyâttır. {(2) Bunun içindir ki, salât fidyesinin meyyite kifayeti - inşallah - denilerek, meşiyyete tâlik olunmuştur. Kıyas mesaili, meşiyyete tâlik olunmaz, Namaz oruçtan daha mühim olduğu için, bu istihsanda, fukaha meşayihinin, kelâmları müttefik olup, aralarındaki ihtilâf, ancak bir günün namazı dahi, bir günün orucu gibi, iskat olunur, olmasındadır. Mûtemed olan ikincisidir. İskatı salâtın, aslı yoktur, diyenler cehalet etmektedirler.} Salâtın fidyesi - indallah - salâta kâfi ise, febihâ. Ve illâ, meyyit için, sadaka sevabı hâsıl olur.
Meyyitin velîsi, yâni - veraset veya vesayete mebnî - mâlinin ken dinden sonra, mutasarrifi, onun vasiyyeti üzerine {(1) Vasiyyeti olmasa, vârise ihraç etmek (yâni iskatı icra eylemek) lâzım ol. maz. Onlar, bu işte, müteberri olabilir. Sadaka-i fıtır ve nafaka-i vâcibe ve keffarat ve hac vasiyyeti ve nezir sadakası ve farz vâcib olan oruçlar misilli, sair hukuku vâcibe için dahi, iskat yapılır.} metrukâtının sülüsünden, {(2) Çünkü, meyyitin hakkı marazı mevtinde, ancak malinin sülüsündedir. Sülüsana, varisin hakkı, taallûk eder. Sülüsü vefa etmediği takdirde, ziyadesi için, vârisin izni gerektir. Varisin icazeti olmadıkça, hakkına tecavüz olunmaz.} her günlük, altı namazdan, her biri için, bir fakirin akşamlı sabahlı, yiyeceğini ihraç eder yâni, ona birer Sadaka-i fıtır miktarı şey. îta eyler. Sadaka-i fıtır, kitâbüs-savmda mübeyyendir. Onu - aynen veya kıymeten - verir. Fakirin hacatının tenevvüüne mebni, {(3) Çünkü, fakir sadaka-i fıtırin teallûk ettiği şeylerin, aynlerinden, bazen müstağni olup, paraya muhtaç bulunur ki, onu havayicine sarf eder.} kıymetten efdâldir.
Bunda adet mansus olmadığı için, onları müteaddit fakirlere vermek câiz olduğu gibi hepsini bir fakire vermek dahi, câizdir. {(4) Fidye, ibaha kâfi olur mu? İki kavlin meşhuru, olur.}
Meyyitin vasiyyet ettiği mal, üzerinde olan hakkullaha vefa etmediği, yahut onun sülüs mali, iskatına kâfi olmadığı ve yahut kendisi vasiyyet etmemiş olmakla, bir kimse, onun tarafından, az mâl ile teberrû etmek isteyip, mal yetişmediği takdirde, meyyitin zimmetini, üzerinde olan hakkullahın hepsinden ibra için çare: Devir usûlüdür ki, meyyitin orucundan ve namazından ve sâir, hakkullahından mevcut malin tekabül edeceği miktar, takdir olunduktan sonra, o mal, o miktarın meyyitten iskatı kasdiyle, fakire verilir. {(5) Meselâ, namaz borcu çok ve buğday az olsa, bir günün altı namazına bedel, bir fakire üç saa' buğday verilir ki, her namaz için, bir saın yarısı olan beşyüz. yirmişer dirhemden, üç bin yüz yirmi dirhem buğdaydır, yahut onun bedeli bulunan meselâ, ikişer kuruştan on iki kuruştur. Fakir onu, ahz ve kabz ettikten sonra, îtâ edene hibe etmek ve hibe olunan zât ki, evvelce mûtî ve şimâl mevhubünlehtir, onu bâdel-kabz, yine fakire vermek suretiyle, namazlar, ödeninceye kadar, bu veçhile devr olunur.} Fakîr dahi, onu alıp, kabul ettikten sonra, mûtî kim ise, ona hibe eder. Kendisine hibe olunan dahi, hibe tamam olup temellük hâsıl olmak için, onu kabz ettikten sonra, teberrüan ber vechi iskat - fakîre îtâ eder. {(6) Devr olunan mal, müsabih dahi olsa, ilk defadan sonra, teberrû eden mûtidir.} Fakîr onu ahz ve tekabülden sonra, mûtiye hibe edip, mûtî, o hibeyi kabz ile temellük ettikte, yine -iskat veçhile - fakire îtâ eyler ki, o mâl meyyitin üzerinde, oruçtan ve
sâir, hukuk-u vâcibeden, zan ve tahmin olunan miktara tekabül edinceye kadar, arada deveran eder. {(1) Kabz ve defin tekrarı, lâbüddür. Fakirin biri, onu ahz ettikten sonra, hibe olarak defi eylemese, ona - zahirde - nâil olmuş olur.} Ve her devirde, mal miktarı hak, iskat edilmiş olur. {(2) Dürru Muntekada mezkûrdur ki, meyyitin ömrü miktarınca iskat yapmak isterlerse, müddet-i ömrünü hesap edip, erkekte onun on iki senesi ve kadında dokuz senesi, çocukluk müddeti olmak üzere bittenzîl, bâkîsi için iskat olunur. Parası vefa ederse ne âlâ, etmezse, devir yapılır.}
GEÇMİŞ FARZLARIN KAZASI:
Kazâ, lûgatte hüküm mânâsınadır ki, hâkime kadı denir. Istilahta kazâ: Edâ, mukabilidir. Emr ile, vâcibin, aynini teslim ve ityana: Edâ ve mislini teslim ve ityana, kazâ denir.
Namaz vakte bağlı bir ibadet olmakla onu vaktinde kılmak, vâcib bil-emrin aynını ifâ olduğu için edâ, vaktinin dışında kılmak onun mislini ifâ demek olduğu için kazâdır. Fevait, vakti geçmiş namazlar demektir. Faitenin zıddı vaktiyyedir ki, vaktinde kılınan veya kılınacak olan namaz demektir. Ona salâtı hazıra dahi denir.
Fevait tâbirinde, müslümana hüsn-ü zan vardır ki, metrukât denilmemiştir. Zîra, müslim namazı terk etmek değil, belki her nasıl ise, namaz bir özre mebni, bilâ-kasd geçmiş olmaktır!
Bilâ-özür, namazı terk edenin hükmü, vitir babının evvelinde, ve daha evvel, zikrolunmuş olduğu gibi, bir özre mebni, kat' ve tehîrin ce vazı dahi, evvelce zikrolunmuştur.
Edâ, asıl ve kazâ ona halef ve ivazdır. Bir namazı, bilâ-özür vaktinden sonraya bırakmak, bir kebîredir ki, kazâ ile olmayıp, belki, kazâ etmekle beraber, tevbe dahi eylemek veya hacca gitmekle, zâil olur. {(3) Mâsiyetten kesilmek, tevbenin şartlarındandır. Hacc-ı mebrûr, kebairi dahi örter.} Kazâ, namazı terk etmenin günahını giderir. Tehir etmenin günahını gidermez.
Şimdiye kadar, edâ nevileri beyan edilmiş olmakla, açıklama sırası kazâya, yâni vaktinde kılınmayan namazların, tediye suretini, ifadeye gelmiştir.
Maksut farz olan namazların, kazâsıdır ki, vitire dahi şâmildir. Çünkü, o da, farz-ı amelîdir. Sünenin kazâsının beyanı, (idrâkül-fâriza) babındadır. {(4) Onlara kazâ itlakı da, mecazdır.}
Edâsı farz olan namazın kazâsı dahi farz, ve vâcip olanın vâcip, ve sünnet olanın sünnetidir.
Kazâ, edâya göre olduğundan, seferin dörtlü faitesi, hazarda dahi ikişer, ve hazarın dörtlü fâitesi, seferde dahi dörder rekât olarak ve sıhhat ve hastalık halleri, böyle olmayıp, marîzin namazı, kendi miknetiyle
mukadder olmakla, sıhhatinin faitesi, maraz halinde, marîzâne ve hasta halindeki faitenin, sıhhat halinde, sahîhane olarak, kazâ olunacağı, salâtı misafir (Yolculukta Namaz) babında zikrolunmuştur.
Kazâ için, muayyen vakit olmayıp, yasak olan üç vakitten mâdâ, her zaman kılınabilir.
Ancak, tertip lâzımdır ki, bir farzı fevt eden kimse, gerek iskat edici olmayan bir özür ile geçirmiş, ve gerek bilâ-özür terketmiş olsun, onu kazâ etmek, kendisine farz olduğu gibi, salât-ı hazırasından evvel kılmak dahi lâzımdır. Meğer ki, vaktiyyenin dahi, geçmesi korkusu ola. Nitekim, beyanı gelecektir.
Faite ile vaktiyye arasında, tertip mustahak olduğu gibi, nefs-i fevait, arasında dahi, tertip mustahaktır, {(1) Mustahak, lâzım mânâsınadır. Cevherede, şart lâfzının dahi, ilâvesiyle(şartı mustahak) denilmiştir. Sahibi Hidaye: İndena, müstahak ve indeş-şâfiî, müstahab demiştir. Bu bapta meşayihin sözleri, muhtelif olduğundan, müellif müstahak lâfzını tercih etmiştir.} ki, beş vakit farzları ile vitir, edaen ve kazâen, tertîb üzere kılınır.
Faite ile vaktiyye arasında, tertib lüzumuna delîl, şu mealdeki kavli şerifi nebevidir: "Bir namazı uyku veya unutma ile, geçirip te, cemaat ile, namaz kılmakta iken, onu hatırlayan kimse, içinde bulunduğu namazı kılsın, {(2) O namaz, o kimse için, nafile olur.} ondan sonra hatırladığı o namazı kazâ etsin, daha sonra da imam ile kıldığı namazı iade eylesin." {(3) Hadisi Hazret-i Câbirde dahi, vâkîdir ki, Resulullah sallallahü teâlâ aleyhive sellem efendimiz hazretleri, bir ikindi namazını, güneşin gurubundan sonra, kazâ buyurup, ondan sonra, akşam namazını kılmışlardır. Bu da, mezkûr tertibin delîl istihkakıdır. Eğer, tertip müstahab olaydı, tehiri mekruh olan, akşam namazını müstahab için, tehir buyurmazlardı.}
Geçmiş namazlar arasında, tertîb lüzumuna delîl dahi, yevmi Hendekte geçmiş olan namazları, Resûl-ü Ekrem (S.A.) efendimiz hazretlerinin tertip üzere kazâ buyurmuş olmalarıdır ki, Medine-i Münevvere çevresine hendek kazdıkları, ahzab vakasında, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarından, meşgul olmuşlardı. Müşrikîn, min indallah mahzun ve mündefi olup, geceden bir müddet geçtiğinde, Hazret-i Bilâle, ezanı emir buyurdular. Bilâl hazretleri, ezam okuyup ikamet almakla, Hazret-i İmâmül-mürselîn, ashabiyle cemaat olarak, evvelâ öğle namazını, sonra yine Hazret-i Bilâlin ikametiyle, ikindi namazını ve ondan sonra yine bir ikametle akşam namazını kazâ ettiler, en sonunda da bir ikamet daha alınarak vaktin yatsı namazını kıldılar. {(4) Nitekim, Ezan babında geçti. Muhaşşî der ki, hâsılı kelâm: Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretlerinden, bir namazı, ne edaen ve ne kazaen makabline takdim ve mâbâdinden tehir etmek, vâkî olmamıştır. Eğer, tertibe riayet bazı eimmenin dedikleri gibi, müstahab olaydı, tertibin terkinin dahi cevazını beyan için, bir kere olsun, terk ederler veya terke işaret buyururlardı. Bu ise, kendilerinden ve ne sahabe hazeratının birinden, ne kavlen ve ne fiilen aklolunmamıştır.}
Tertibin istihkakı, faite az olmak ve hatırda bulunmak ve vaktiyyanin vakti daralmış olmamak, kayıtlariyle mukayyettir.
Faite, vitirden gayri altı ve daha ziyade olursa kesîr {(1) Çünkü, vaktiyye vazifesi, beş iken altı olmakla, tekessür eylemiş olur. Vitir dahi, kazâsı lâzım bir namaz ise de, bu hesapta sayıya dahil olmaz.} ve altıdan az olursa, kalîl tesmiye olunur. Bu sayıda, vitir hesaba konulmaz. Ve lâkin, bir faite - velev ki vitir olsun - hatırda iken, kılınan beş vaktiyye ile, altı sayılır.
İmdi bir faitesi var, ve hatırında, ve vakit dahi vâsî, iken onu bırakıp ta, vaktiyeyi kılan kimsenin vaktiyyesi, tertîb lüzumuna mebni, fasit olur.
Fesat, İndel-imameyn kat'îdir. {(2) Yâni bilâ tevekkuftur. Lâkin, - indessânî - fâsid olan vasıf, farziyyettir. Ve - indessâlis - salâtın aslıdır.} İndel-imam mevkuftur ki, tekarrür edip kalmak, ve mündefi olmak arasında, mütereddit olup, onun tekarrürü, namaz adedinin hadd-i killette kalmasına, ve indifaı, haddi kesrete varmasına, mütevakkıf bulunur. {(3) Dürer haşiyesinde mezkûr fesadın, tertibin vücubünü bilene göre olduğu kaydı vardır.} Eğer o kimse vaktiyyeden sonra, faiteyi kazâ ederse, kıldığı vaktiyyenin fesadı tekarrür etmekle, onu da iade veya kazâ eylemek lâzım gelir. Ve eğer, o vaktiyyeden sonra, faitesini kazâ etmeyip, ikinci ve üçüncü ve dördüncü ve beşinci vak tiyyeleri dahi kılarsa, onlarda da, birer birer fesat tekarrür edip, fâsit dahi, metrûk hükmünde olarak, metrûk namazların adedi - faite ile - altı olmakla, beşincinin ki, hükmünce altıncıdır, vakti çıktığından itibaren, tertibin sukutuna mebni, mündefi, ve namazlar sahih olmuş olur. Meselâ:
Sabah namazını, uyku ile geçiren kimse, öğlenin edâsından evvel, onu kazâ etmek lâzım iken, bırakıp, öğleyi kılarsa öğlesi, ve ikindiyi kıldıkta ikindisi - ilâ ahirihî - fesâd-i mevkuf ile fâsit olup, eğer namazlar, kesret haddi olan altıya varmadan, faitesi olan, sabah namazını kazâ ederse, lâzım olan tertibi, ihlâl etmiş olduğu cihetle, fesat tekarrür eyleyerek, kıldığı vakit namazlarını, sırasiyle kazâ etmek lâzım gelir. Ve eğer, o namazlar, kesret haddine varmış, yâni faitesini, kazâ etmeyerek, bırakıp, vaktiyyelere devam ile, ertesi günün sabah namazını dahi kılıp, güneş doğmuş bulunursa, tertîb sâkıt ve lüzumsuz kalarak, tekarrür
etmek üzere olan fesat, mündefi olmakla, kıldığı farzlar sahih, ve ancak ilk günün sabah namazı kazâ olur.
İşte bu, namazdır ki, hakkında (bir namaz, beş namazı ifsat ve bir namaz, beş namazı tashih eder) denilir. Müfsit olan, bir namaz, şol faitedir ki, hatırda iken bırakılıp, vaktiyyeler kılınarak, onlardan beşinci namazın vakti çıkmadan, kazâ olunmuştur. Musahhih olan, bir namaz dahi, eda olunan beş namazın, şol beşincisidir ki, kılınmış ve vakti dahi çıkmış olmakla, metrûk faite ile beraber, mecmuu adet, altıya bâliğ olmuştur.Bu şart sahibi tertip içindir.
Mezkûr kayıtlar mucibinde, tertîb üç şeyin, biriyle sâkıt olur:
Birincisi, zıykı vakittir ki, vakit daralıp, hem faiteyi ve hem vaktiyyeyi, îfâya kâfi olmamaktır. {(1) Müellif, maal-vaktiyye, fevaitin hepsini, istiaba vakit kâfi olamamak, demiş olduğundan, bundan anlaşılan, vakit cemiî fevaitten, dar olmayıp ta, vaktiyyeile beraber bazı fevaite kâfi gelmemektir. Meselâ: Öğle namazını unutarak ikindinamazına başlayıp, unuttuğu öğleyi, şöyle bir zamanda hatırladığında, öğlesiyle iştigal etse, ikindisi, kerahet vaktinde vâkî olacak. İndeş-şeyhayn onu kesip öğleyi kılar. İmam Muhammed indinde, ikindiye, devam edip, öğleyi, güneşin gurubundan sonra, kazâ eyler.} Bu halde, mütevater ile amel, lâzım ve çünkü, meşhur ile amel, kat'î iptali, müstelzim olur. {(2) Mütevater: Salâtı mektubenin vakti, salâtı hazıra için olmaktır, çünkü vakitle farz olan namaz, vaktin kendi namazıdır, geçmiş namaz değil.} Sinai vakit, sebebîyle aralarını cemi mümkün oldukta, onunla da amel olunur. Ziyki vakit sebebiyle, cemi müteazzir oldukta, elbette vaktin farzı mukaddemdir. Yitiği ararken, mevcudu kaybetmek akıl kârı değildir.
Meselâ, öğle kazası ile meşgul olmak takdirinde, ikindi namazı, yahut onun bir miktarı, kerahet vaktine kalacak ise, tertîb, - kavli esahta - sâkıt olup, vaktin çıkmasiyle, avdet dahi etmez.
Vaktin darlığına itibar, başlama zamanındadır. Faite, hatırında iken. vaktiyyeye başlayıp ta, onu uzatarak, vakit daralırsa, vaktiyye câiz olmaz. Meğer ki, onu katederek, sonra yine başlamış ola.
Faite hatırında değil iken, vaktiyyeye başlayıp ta, onu uzatmakla
vakit daraldıktan sonra, faiteyi hatırlarsa, vaktiyye, o halde câiz olur. {(1) Ve ona kat'î lâzım olmaz, zîra ona - evvelden olan şürû, (nisyan olduğu için) câizdir. Kesse de, saniyen başlayabileceği cihetle, kesmenin faidesi yoktur. Bekâ, iptidadan, eshel olduğu için, cevaza dahi, evlâ olmuştur.} Faite, müteaddit olup ta, vakit onlardan yalnız bir miktarına vaktiyye ile beraber kâfi olabilecek suretinde dahi tertîb - kavli esahta - sâkıt olur. Çünkü vakti, fevaitin bazısını tercih edip, onlara sarf etmek, diğer bazısına sarf eylemekten, evlâ olamaz.
İkincisi, nisyandır. Yâni üzerinde faite olduğunu unutmaktır. {(2) Nisyan ve cehil (unutma ve bilmeme) şâfiîde aynı hükme girer. Hanefîdeayn ayrıdır.} Tertîb bu sebeple dahi sâkıt olarak, kılınan vaktiyye, sahih olur. Çünkü, unutunca artık faiteyi ityana kudret olmaz. Hak celle ve âlâ dahi, bir nefse, onun kadir olmadığını teklif etmez. Bir de, faitenin hatırlanmaması sebebiyle, vakti henüz mevcut olmamış ve binaenaleyh, vaktiyye ile içtima etmemiş demektir.
Üçüncüsü, fevaitin kesretidir. Fevait kesîr olmak - vitirden gayri - adeden altıya varmak ile olur {(3) Gerek hakikaten altı olsun, gerek hükmen altı bulunsun: Bir faite üzerinden, onu mütezekkir olduğu halde, beş vakit namaz kılınarak, güzeran olmak gibi. Vitir, bu hesaba katılamayacağından, istisna edilmiştir. Gerçi vitir, yatsıdan sonra kılınır, fakat kendine mahsus belli bir vakte sahip değildir. Bu yüzden namaz vakitleri beş olarak sübût bulmuştur.} ki, vaktiyye tekrara vüsul île tekessür etmiş bulunur. Bu halde tertîbe riâyet, hareci müeddi ve külfet olur. Bu ise, nassan medfudur. Hem de tertibin, o halde iştiratı, vaktiyyenin fevt edilmesini müeddi olabilir ki, bu da, haramdır.
Tertibin sukutunda muteber olan, altıncı namazın vakti, çıkmaktır. {(4) Altıncı namazın vakti girmekle, olduğu dahi, rivayet olunmuştur. Çünkü, beş namaz üzerine zait olan, tekrar hükmündedir.}
Fevaiti kesire ile {(5) En az altı vakitlik faiteye, kesir ve onun aşağısına kalil diyoruz.} vaktiyye arasında, tertip sâkıt olduğu gibi kesîr olan nefsi fevait arasındaki tertîb dahi- alel-esah - sakıttır.
Giden geri gelmez, kaidesince, çok olan fevait kazâ oluna oluna sayıca azalarak, altıdan az kalmak ile, tertib avdet etmez {(1) Esah olan budur. Bunun hilâfına yâni, fevait killete avdet etmekle, tertibin dahi avdet edeceğine kail olanlar varsa da fetva bunun hilâfınadır. Nitekim metinde ve bundan sonraki dip notunda (hamişte) açıklanmıştır.} olduğu gibi, altı faite-i kadîmesi var iken, yeni bir faitesi daha peyda olan kimsenin dahi, tertibi sâkıtı avdet eylemez. {(2) Yeni fevait ile eski fevait, tertibin ıskatında müsavidir. Evvelkinde, ashab ve meşayihimizin, mütekaddimin ve müteehhirîni müttefiklerdir. İkincisinde, hilâf vardır, şöyle ki, bir aylık namazı kazâya bırakarak, vaktiyyata ikbal etmiş olan kimse, vaktiyyelerinin dahi, birini geçirerek, o hatırında iken, diğer vaktiyyeyi kılsa, bâzı müteehhirîn demişlerdir ki, onu tehavünden zecren, bu namaz caiz olmaz. Bâzılar caiz olur, demişlerdir. Zamanımızda bununla üfta etmek evlâdır. Zira, ibadatta tehavün, faşîdir (yaygındır). İmdi, otuz sabah namazı kazâ edip, sonra dahi öğleleri ve ikindileri "ilâ âhirini" kazâ eylese, hepsi sahih olur. Fevait - çoğaldıktan sonra - kıllete, dönmüş olmakla dahi, tertib avdet etmez. Nitekim, bir aylık namazı kazâ edip te, yalnız bir günlüğünü kazâ etmeden, vaktiyyeye başlasa ve faitesi dahi, hatırında bulunsa, şûruû, câiz olur. Bütün fevaitini kazâ etse, dahi tertip avdetetmez. Lâkin, müellif (Hidâye sahibi) ve sairi, fevaitin hepsi, kazâ edilmiş olmak sûretinde, tertibin avdet edeceğini, zikretmişlerdir.} (Bâzılar sukutun illeti, kesret olup, o ise, zail olmuş bulunduğu beyaniyle, tertibin avdetine kail olmuşlardır. {(3) Zikr olunan iki sûrette de - esah rivayet - avdet etmemektir. Fetva dahi, bunun üzerindedir. Çünkü, bu faite ile iştigal, o fevait ile iştigalden evlâ değildir. Hepsiyle iştigalde ise, vakit farizasını fevt etmek vardır. Onların dedikleri, tehavünden zecri değil, tehavünü müeddi olur. Çünkü, salâtı fevt etmeği itiyad edip te, nefsine tekâsül, galip olmuş olan kimse: "tertip olmaz ise, cevaz da olmaz" diye üfta edilse, diğer namazı dahi, geçirip, arka arkaya olacak, fevait haddi kesrete varır.}
Fesad-ı mevkuf, evvelce dahi ifade edildiği gibi, Hazret-i İmamın mezhebi olup, metinlerde açıklanmış olan da budur. Onun, mevkufun aleyh vaktiyyeler beşe bâliğ olmadan, faitenin kazâ olunmasıdır. Bu tahakkuk etmedikçe fesâd-ı mevkuf, mevkufun aleyhini bulamayarak mündefî olmakla,
- evvelkilere istinat ile - namazların cümlesi, sahih olur. {(1) Çünkü hükmün sıhhati, illetin varlığına istinad etmiştir. Terk edilen namazların kazâsı ile diğerleri de fesattan kurtulmuş olur. İlletin avdeti ile hükmünde avdet edeceğine dair başka misaller de vardır: Zekâtını sene içinde veren, sene sonunda nisaptan düşerse, (fakirleşirse), o zekât farz yerine değil, nâfile yerine kaim olmuş olur. Arafattan dönüşte akşam namazını yolda kılan kimsenin namazı Müzdelifeye gelince nafileye münkalip olur. Şayet onu Müzdelifede o gece iâde etmezse fecrin tulûu ile iâde imkânı kalmadığından tekrar farza münkalip olur. Öğle namazını evinde kılıp, sonra Cuma namazına çıkan insan da öyledir. Cumaya yetişip, Cuma namazını kılabilirse evinde kılmış olduğu öğle, nâfile yerine geçer. Cemaate yetişemez de Cumayı kılamazsa o namaz farz yerine kaim olur.}
İmameyn nezdinde fesad-ı katîdir ki, hiç bir şeye mütevakkıf olmayarak, mütekerrer ve gayri zaildir {(2) Çünkü, illetin tesiri ancak mâbâdinedir: Av için öğretilmiş olan köpek gibi ki, onun teallümü, üç kere, tuttuğunu yememesiyle, sabit olarak, ondan sonra tuttuğu av yenmeğe salih olur. Ondan evvel tuttuklarında, o salâh ve halâliyyet olamaz. Kölesini alış verişte görüp sükût eden, ondan sonraki tasarrufu hakkında, köleye- delâleten - izin vermiş olur. O tasarrufu hakkında değil.} o kimse, o namazları yâni, hem metrûkeyi, hem de o hatırında iken, onu kazâ etmeyerek edâ ettiği beş vakit namazı, kazâ etmek lâzım gelir.
Fevait, zikrolunan suretle, altı oldukta, {(3) Tertibin sukutunda sevab olan, metrukeden başka, beş namaz, daha olmağa itibar olunmaktır ki, onunla altı sayılır.} tertîb sâkıt olmakla ondan sonraki namazlar, ittifakan sahihtir.
Kaldı ki, imameyne göre, fesat bilâ-tevakkuf olmakla beraber, imam Ebû Yûsuf nezdinde -Hazret-i İmamın reyi veçhile - salâtın vasfına ve imam Muhammed nezdinde salâtın aslına mütaâllik olmak üzere, muhtelifün fihtir ki. imamı sani, imamı evvel gibi (her ikisinin kavillerinin ihtilâfı üzere) namazın farziyyeti fâsid olarak, namaz nafile olur, diyor İmamı salis ise, namaz esasından bâtıl olur, diyor. Semere-i hilâf, kahkaha ile, abdestin bozulması meselesinde, zahir olur ki, Şeyhayn nezdinde, kahkaha, namazın içinde vâki olmakla, abdest bozulmuş olur. İmam Muhammed nezdinde, namaz dışında vâkî olmakla, abdest bozulmuş olmaz. {(4) İmam Muhammedin kavli, istihkak-ı tertib meselesinde, mütemessek olan, hadîsi sabık ile mahcuptur ki, imam arkasında, faitesini tezekkür eden kimse, namazına devam ile memurdur. Hem de vasfa âit olan şey ile, onun butlanı, aslın butlanını, icap etmez: Keffaret-i muassirin savmında olduğu gibi ki, muassir olan kimse, savm ile keffaret orucunun müddetinin hitamından evvel, yesare ermek takdirinde, tuttuğu oruç, keffaret olmasa, nafile vâkî olur.}
Faite-i metrûke, vitir olmak dahi, feraizden biri olmak gibidir ki, tertîb sahibi olan kimse, vitiri kılmadığı hatırında iken, sabah namazını kılarsa, salât fecir - indel-iman - mevkufen fâsit olur.
Fevait, çok oldukta, farzlar ve evkatın tezahümüne mebni kazâ edilecek her namaz: Seneninayınınncigününün öğlesini kılıyorum, demek gibi, tâyine muhtaç olup, bunda ise, külfet derkâr olmakla, musâllî kendi hakkında, işi teshîl etmek istedikte, (vaktine yetişip te kılamadığı ilk öğleyi...) ve yahut, isterse (son öğleyi...) diye, niyyet eyler ki, her kılışta, ilk yahut son kalanı, kazâ etmiş olarak, tâyin hâsıl olmuş olur. {(1) Müellifi merhum, tarihin tâyinine misal olarak, bin elli dört senesi ikinci cemadının, on sekizinci pazartesi gününü, göstermiştir ki, onda - Muhaşşinin ifadesi veçhile - bunun, telîf tarihine işaret nüktesi vardır. Bu eseri kemterin, şu günkü, tahrîr tarihi dahi, bin üç yüz yirmi bir senesi zil-kadesinin on birinci cuma günü sabahıdır.}
Kenz'de buna muhalif olarak, tâyine hacet olmadığı ve niyyete (üzerimde olan bir öğle veya ikindiyi kazâ ediyorum) demek kâfi olduğu zikrolunmuştur.
İki hükmün ikisi dahi musahhah olmakla, {(2) Burada mezkûr olan, Zeyleînin ve Kenzde mezkûr olan Zâhidînin tashihkerdesidir.} tashihin ihtilâfı cihetiyle, iş ittisa etmiş demektir. Allah raûf ve rahimdir.
Fevaitin kemiyyetini bilmeyen kimse azamîye göre amel eder. Eğer sayısı hakkında bir kanaati yok ise, üzerinde fâite kalmadığını, teyekkun edinceye kadar kazâ eder.
Fevaitin kazâsı ile iştigal etmek, nevafil kılmaktan evlâ ve ehemdir. Yalnız, mârûf sünnetler müstesnâdır ki, onları nâfile niyyetiyle kılar. {(3) Kudûrî şerhi muzmerratında salât-ı duha ve salât-ı tesbîhi ve ahbar ve hadîste vârid, sair namazları da, bu meyana ithal etmiştir.} Diğer nevafilde, ona bedel, kazâyı niyyet eyler. {(4) Hiç bir namazını geçirmemiş olan kimse, ömrü müddetince, namazlarını ihtiyaten kazâ etse, mekrûh olur, denildi. Mekrûh olmaz, diyenler de oldu. Çünkü, seleften çok kimseler onu yaptılar. Efdâl, o kimse dört rekâtlı farzların, son iki rekâtlarında - fatiha ile - sûre okumaktır. Çünkü, min veçhin nevafildir. Farz olmak ihtimaline göre, onun dört rekâtında dahi, sûre zam etmiş olmak, nefelde vâcibi, terk eylemekten evlâdır.}
Bir namazı kılıp kılmadığında, şek eden kimse, vakit bâki ise, iade eder. Zira, vücubün sebebi olan vakit, kaimdir. Edada ise, şek vardır. Vakit çıktıktan sonra, şek etmişse bir şey lâzım gelmez. Zira vücubün sebebi geçmiştir. Adem-i eda dahi meşkûktür. Müslimin, zahiri hali, dahi, namazı vaktinde kılmış olmaktır.
Salâtın noksanında, meselâ, bir rekât eksik kılmış olduğunda, şek eden kimse, eğer namazdan fâriğ olmamışsa, onu tamamlar ve her rekât âhirinde oturur, ve eğer fâriğ olduktan sonra, şek ederse bir şey lâzım gelmez. (Bu nevi meseleler secde-i sehivin ahirinde zikredilmiştir.)
Dâr-ı harpte yâni, ecnebi diyarında müslim olup ta, ahkâm-ı şeriyyeyi cahil olmak cihetiyle, namaz kılmamış olan kimse, cehli müddetinde mâzûr olur ki, dâr-ı İslâma geldiğinde, onları duyup, öğrenmekle, kazâ etmek lâzım gelmez. Çünkü, hitap ancak, onu bilmekle ve yahut onun delîli ile, müteveccih olur ki, o da, dâr-ı İslâmda bulunmaktır. Onda, bunlar mevcut olmamıştır.
Dâr-ı İslâmda, şerâyî zahir ve şâyî olmakla, burada ihtida eden, bilmemesi ile, mâzur olamaz.
Cemaat, edada meşrû olduğu gibi, kazâda dahi meşrû olmak ve ezan, yahut ikamet okunmak mesaili için, ezan, ikamet ve imamet babına müracaat olunsun.
İDRAK-İ FARİZA: (CEMAATA YETİŞMEK)
İdraki fariza, mükellefin farza yetişmesi demektir. Yâni, farz olan namazı, imamla kılmağa yetişmek ve o meziyyeti elde eylemektir. Çünkü, cemaatin münferit üzerine, yirmi yedi derece faik, meziyyeti vardır.
Bu bapta, münferiden başlanan farz için, cemaat akd olunuverirse, onu cemaatle hâsıl etmenin keyfiyetinden yâni, tahsili tarîkinden bahs olunacak demektir.
Bâbın mesaili, bundan ibaret değil ise de, en mühimmi bu olmak itibâriyle, bahsin unvanı bu olmuştur. {(1) Yoksa, mesailin tenevvüü itibariyle, bu baba (mesaili şetta) unvanı dahî uygundur.}
için bozmak, tecdid ve islâh için, mescidi yıkmak kabilinden olarak, câizdir. Çünkü o nakz, surette nakz ise de, mânâda ikmaldir.
İmdi, cemaatle namaz kılınır olan mevzide, münferiden farza baş lamış bulunan kimse, orada {(3) Başka yerde değil. Bu kayda göre, kendi hanede olup, cemaat mescide ikame olunmak ve yahut kendi bir mescidde bulunup, cemaat, diğer bir mescide ikame edilmek suretinde, namaz kesilmez. Şurası var ki, cemaat kendisini fevteden kimseye cemaat talebi ve cemaatin bir mescidi ile mukayyed olmamak üzere vücubü, ve kesmenin ikmal demek olacağı, musarrah iken, fark zahir olamaz.} o farz için, cemaat akdolunarak, imam iftitah tekbirini aldıkta, henüz secde etmemiş ise, hemen kesip, imama iktida eyler {(4) Müellif, o kimsenin salâtını kesmesini, kaimen bir selâm ile olmak kaydiyle, takyit etmiş ise de, Kuhistânîde ve Mecmeul-enhurde kesme, mutlak olarak mezkûr olmakla, selâm ile olup olmamağa ve kaimen, yahut rakian olmağa şâmildir.} ki, bu kesme ve uyma, müstahaptır. İkmal için olan katı, ikmaldir. Rekât dahi, henüz tamamlanmadan bırakılabilir.
Her farz - ales-sahih - böyledir. {(5)...Musâlli eğer dört rekâtlı farza durmuş ise, - cenaze namazının geçmesinden korkmayan müteneffil gibi - bir şefaı itmam etmeyen, onu kesmez. Çünkü, kendisine iki faziletin cemi mümkün olur ki, o kimse, hem iki rekât nafile kılmış ve hem cemaata yetişmiş olur. Dörtlü farz ile takyit, ikili ve üçlü farzda, rekâteyn, itmam olunmayacağına mebnidir.} Farzın kazası dahi, edası gibidir.
Nezri müttehit farzı müttehit, nezri muhtelif, de, farzı muhtelif gibidir.
Eğer musâllînin, başladığı namaz nefel ise, onu iki rekâta tamamlayıp selâm vermedikçe, kesmez. Meğer ki, yanında fevatından havf ettiği cenaze namazı ikame edilmiş ola. O halde, nafilesini kesip, cenaze namazında, imama iktida eyler. Zira ki, onun halefi yoktur. Kestiği nafileyi
ise. sonra kazâ eyler. Ve bu suretle cenaze namazı sevabında dahi bulunmuş olur.
Musâllî başladığı farzın ilk rekât secdesini etmiş ise mesele, kılınan farzın dörtlü veya dörtlünün gayri olmasına göre, muhtelif hükümlü bulunur. Şöyle ki, kılınacak farz, dört rekâtlı olmadığına göre, musâllî kıldığı ve secde ile tamamladığı ilk rekâtı henüz secdesini etmemiş olmak suretinde olduğu gibi, hemen - bir selâm ile - kesip, imama iktida eyler.
Çünkü iki ve üç rekâtlı farzlarda başladığı farzı kesmeyip ikiye tamamladığı takdirde namazı tek başına kılmış olur. Bundan sonra imama uyacak olsa kendi namazı farz değil, nafile olmuş olur.
Musâllî, eğer bunlardan ikinci rekât için, secdeye varmış ise, kesmeyip, itmam eyler.
Kılınacak farz, dört rekâtlı olduğuna göre, musâllî kıldığı ve secde ile tamamladığı, ilk rekâta, onu siyaneten bir rekât daha, ilâvesiyle, teşehhüd ederek selâm verir. Ondan sonra cemaat faziletini ihraz için, farz kılıcı olarak, imama iktida eder. Evvelce münferiden kılmış olduğu, iki rekât nafile olur.
İmam, namaza başladığı vakit, {(1) İkame-i salât ve ikame-i cemaat tâbirlerinden maksut, kamet almak değil, fiilen namaza durmaktır. Nitekim, bundan mukaddem (iftitah tekbirini almak) ile tâbir olunmuştur.} musâllî kendi kendine iki rekât kılmış bulunmak suretinde dahi, hüküm budur ki, hemen teşehhüdü ifa ile selâm verip, farz için imama iktida eyler. Eğer üç rekât kılmış bulunursa, kendi namazını dörde tamamlayıp, sonra isterse, nafile kılıcı olarak, imama iktida eder. {(2) Bahr-i Râikta denmiştir ki, o kimse bu nafile ile, cemaat faziletine yetişmiş olur. Ramazan haricinde, cemaatle nafile kılmanın keraheti, imam ve cemaat birbirleri ile haberleşerek nafile kılmak suretindedir.}
Dörtlü farzlardan olan öğle ve yatsı namazlarından sonra, nafile kılmakta kerahet olmadığı için, iktida efdâldir. İkindi namazı, bu hükümden müstesnadır ki, ikindi namazını kıldıktan sonra, nafile kılmak, menhi olmakla, musâllî, onda müteneffil olarak iktida etmez.
Musâllî, dörtlü farzın üçüncü rekâtına münferiden kaim olup ta onun secdesine varmadan, o farz için cemaat ikame edilirse, hemen kaimen bir
selâm ile namazı keser, yahut kuuda avdet edip, selâmı kaiden verir ve her iki surette kılınan iki rekât, - fil-esah - {(1) Serahsî demiştir ki, kuuda avdet etmezse, namaz fesada gider. Zira kılınan iki rekât, nefele münkalip olmak için, kuud lâbüddür. Evvelce ifa olunan kadeise, farz olarak vâki olmamıştır. Buna göre, - âlâ kavlin - teşehhüdü dahi iade eder, ve - âlâ kavlin - evvelki teşehhüd, ona kifayet eyler. Ve selâmı iki ve - âlâkavlin -'bir verir. Fahrul-islâm ise demiştir ki, esah olan, o kimse imamın namazına şüruu niyyet ederek, hemen kaimen tekbir alır ki, imamın namazına şüruu zımnında, kendi namazının dahi, hatmi hâsıl olmuş olur. Ve isterse, sünnet-i şüruu dahi yerine getirmek üzere, el kaldırır.} fâsit olmayıp, nâfile olur.
Musâllî, cumanın sünnetine başlamış olup ta, hatip hutbeye başlamak {(2) Müellifin, hatibin hurucundan maksudu, hatibin - fiilen - hutbe etmesi demek olduğu, haşiyede bir kaç satır sonra, musarrahtır. Hatib minbere müteveccihen, yerinden hareket ettikten itibaren, sünnete durmanın keraheti mekruh vakitler faslında zikrolunmuştur.} yahut öğle sünnetine durup ta, öğlenin farzı için, cemaat ikame olunmak suretinde, iki rekât kılıp oturduktan ve tahiyyat okuduktan sonra selâm verir. {(3) Bunda iki fazilet içtima edeceği için, ercah olan budur. Bâzı fukaha onun şüru ettiği sünnet, salât-ı vâhide olmakla, dörde tamamlamak lüzumunu tashih etmişlerdir. İki faziletin biri, nefeli ifa ve diğeri hutbeyi dinlemek veya cuma farizasını eda eylemektir. Müellif, cuma sünneti hakkında der ki, müezzinlerin teininle iştigal ettikleri sırada, sünneti bir şefa kasr etmekten ise ikmal eylemek evlâdır, zira o zaman henüz hutbeyi dinleme zamanı değildir.} Hutbeyi dinleyip, cumayı kıldıktan veya öğlenin farzım edadan sonra, sünneti dört rekât olarak ve son sünneti dahi, başkaca kılar. Evvelce - bunda meşru olan - nefel bir şefa olarak, itmam edilmiş olmak cihetiyle, bunda onu iptal etmek dahi yoktur.
İkindinin farzından sonra, nafile kılmak mekruh olduğundan, ikindi namazının mendup olan sünneti, farzın cemaaten ikame olunmasına mebni, bir şefa olarak, kesilmiş bulunursa, onunla iktifa olunup, farzın edasından sonra, kazâ olunmaz. Amma, yatsının ilk sünneti farzdan sonra kazâ etmeğe, bir mâni bulunmadığından, kılınır.
Câmi ve mescitler, cemaatle farzların kılınması için olduğundan, sünnetlerde asıl olan, onları evlerde kılmaktır. Sünneti, evde kılamayarak camiye çıkmış olan kimse için, sünnete başlama, farzın ikamesinden evvel olmak hakkındaki mesail, zikrolundu. Farzın ikamesi, sünnete başlamadan mukaddem vâki olmak hakkındaki mesaile gelince: Mûtat olduğu veçhile, sünneti camide kılmak üzere, mescide giren kimse, o sırada ya imam farza başlamıştır, yahut başlamamıştır. Başlamadığına göre. müezzin, ikamete ya şürû etmiş veya şürû etmemiştir. Müezzin ikamete
başlamamış ise, o kimse sünneti, caminin içinde yahut son cemaat yerinde kılar, eğer müezzinin ikamete başlama zamanı ise, sünnete durmak, mekruh olur. {(1) Çünkü, cemaate muhalif gibi görülür. Töhmet mevzii ise, ondan kaçmak gerekir.} Bu ifadeden, imamın farza başlamış bulunması suretinde, sünnete durmanın keraheti dahi anlaşılır. {(2) Kerahet, mevzii vukuf itibariyle, mütefavit olup, en şedidi, safa karışarak sünnet kılmaktır. Saf arkasında - bilâ hail - kılmak dahi, kerahette onu takip eder.} İmam farzda iken, camide bulunan kimse, farzdan bir şey fevt etmeyecek dahi olsa, caminin içinde sünnet kılmakla iştigal etmeyip, hemen imama iktida eyler. Caminin dışında ise, ve rekâtı kaçırma korkusu da mevcutsa, yine iktida edip, korkusu olmadığı takdirde, iki faziletin ikisini de elde etmek mümkün olmakla, sünneti kıldıktan sonra iktida eder.
Camide ikamet alınmak üzereyken, sünnete durmanın kerahetinden, sabah namazının sünneti müstesnadır ki, onu evde kılamayarak, camiye giren kimse, imamı farza durmuş dahi bulsa, tahiyyatta olsun, yetişerek, cemaat faziletini fevt etmemek üzere, safların dışında bir mahalde, evvelâ onu kılar, {(3) Sünnet kılmak için safa karışarak ve yahut hemen saf arkasında durmak, mekruhtur.} sonra imama iktida eder. "İkametten sonra farzdan başka namaz yoktur." hadîsi, nevafil babında, mezkûr mezayaya mebni sabah namazının sünnetine şâmil değildir.
Camide, sabahın sünneti ile, iştigal takdirinde farzda imama yetişmekten emin olamaz ise, , {(4) Tahiyatta yetişmek dahi kâfidir. Bir rekâta yetişmekle tekayyüd etmez. Bu bapta imam Muhammed ile Şeyhayn arasında, ihtilâf dahi olmayarak, o kimse cemaat faziletini, ittifak ihraz etmiş olur. İmam Muhammedin muhalefeti, cuma namazındadır ki, ondan ikinci rekâtın en azına yetişen, cumaya yetişmiş, olmaz ve hattâ, ona zuhru bina edebilir.} sünneti terk edip, {(5) Terk etmek tâbiriyle, ona başlamamış olmayı, ifade eylemiştir ki, başlamış, ise, onu mutlaka itmam eder. Çünkü, o halde kesmek, iptal için, olmuş olur.} imama iktida eyler. Çünkü, cemaat sevabı, sünnet sevabından da büyüktür. {(6) Çünkü, cemaat fazileti, münferiden kılınan farza, yirmi yedi derece faiktır ki, sabahın sünneti, o derecelerin birine bile baliğ olamaz.} Efdâl olan, onu da kılmaktır. Zira sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem
efendimiz hazretleri, onu hanelerinde kılarlar ve mescidi şerifte kılanları, hoş görmezlerdi. {(1) Hadîste varit olmuştur ki, sabah sünnetini evinde kılanın rızkı tevsî olunur. Ve kendi ile ehli arasında - anlaşamama - az olur. Ve o kimse, iman ile ömrünü hatm eyler. Ve sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri buyurmuşlardır ki, "kişinin kendi evindeki namazı, benim bu mescidimdeki namazından efdaldir. Farz müstesnadır." Halbuki, diğer hadîs-i şerifte: "Benim bu mescidimde kılınan bir namaz, ondan mâdâda kılınan, bin namazdan efdâldir. Mescidi harâm müstesnadır. Mescidi haramda kılınan bir namaz, benim mescidimde kılınan yüz namazdan ve beyt-i makdiste kılınan, beş yüz namazdan efdaldir," buyurmuşlardır. Zikrolunan hadîs-i şerife mebni Hidaye sahibi: Cemîi sünen ve nevafilde, efdâl olan hanede kılınmaktır, dedi. Meğer ki, avdetinde, başka şeyle iştigal edip, son sünneti unutmak korkusu ola. Bâzılar, öğlenin ve akşamın son sünnetlerini mescidde kılar, onlardan mâdâsını değil, demişlerdir. Fakih Ebû Câfer, bununla üfta etmiştir.}
Ehab olan, onu fecrin tulûu iptidasında kılmaktır. {(2) Muhaşşi der ki, ilk rekâtta fatihadan sonra kâfirûn sûresini ve ikinci rekâtta ihlâs sûresini okur. Ebû Hureyre hazretlerinden böyle rivayet olunmuştur. Birinci rekâtta elem neşrah sûresi ve ikinci rekâtta elem tere sûresi okunursa, eleme kâfi olacağı, imam Gazali tarafından rivayet edilmiştir. Bu iki rivayetin, ikisi arasını cemederse güzel olur. Ve emr-i nefel, müttesî olduğu için, bu cemîde kerahet dahi olamaz.} Çünkü, sebep mevcut olmuştur. Ve fiili Nebiye (aleyhissalâtü ves selâm) evfak bulunmuştur. Bir kavle göre farzın yakininde kılmaktır. Çünkü, ona tâbidir.
Sabah namazının sünneti, ancak farz ile beraber fevt edilmiş olmak suretinde zevalin kubeyline kadar, kazâ olunur. İmam Muhammed, güneşin doğmasından sonra ve zevalden evvel, yalnız dahi kazâ olunur, demiştir. Demek ki, tulûdan evvel ve zevalden sonra, ittifaka kazâ olunmaz. Farzı, gerek münferiden ve gerek cemaat ile, kılmış olsun.
Öğleden evvel olan sünneti, farza durulduğu veya durulmak üzere olduğu için, evvelce kılamamış olan kimse, {(3) Bâzı fukaha, onu farz ile beraber, fevt etmek suretinde, vakitten sonra dahi kazâ eder, demişlerdir. Çünkü, nice şey vardır ki, kasden sabit olmadığı halde tebean sabit olur.} farzı müteakip onu kazâ eder. {(4) Alâ kavlin, aslâ kazâ etmez, çünkü, ona muvazabet, ancak farzdan evvel olmak üzere, sabit olmuştur.} Ve müftabih olan kavle göre, onu son sünnetten evvel kılar. {(5) Çünkü, ilk sünnet, son sünnete mukaddem olan, farza mütekaddimdir. Onun meselemizde, farza tekaddümü, teazzür etmiş ise de, sünnete tekaddümü, teazzür etmemiştir. O takdim olunur.}
Bazılar, fasl-ı vâhid, fasleynden evlâ olacağına, ve Hazret-i Âyişenin bu baptaki bir hadîsine mebni, {(6) Ki, Hazret-i Aişe (R.A.) efendimiz hazretleri, ilk sünneti, son sünnetten sonra, kılarlardı, demiştir.} son sünnetin evvel kılınmasına kail olmuşlardır.
Cumadan evvel olan, dört rekât sünnetin dahi hükmü, öğleden evvel olan, sünnetin hükmü gibidir.
Yatsıdan evvel olan, dört rekât sünnetin, farzdan sonra kazâsında bir mâni yoktur. {(1) Seyyid Ebus-suûd, kendi şerhinde demiştir ki, meseleyi, Dürr-ü Muhtârda olduğu veçhile öğleden ve cumadan evvel olan sünnetler ile takyid, yatsıdan evvel olan sünnetten itiraz içindir. Çünkü, o sünnet mendube olduğu için, aslâ kazâ olunmaz. İkindiden evvel olan sünnet dahi böyledir. Belki o, ikindiden sonra teneffülde kerahet olduğu için, kazâ olunmamağa evlâdır.} İkindiden evvel olan dört rekât böyle değildir ki, o. farzdan sonra kılınamaz.
İdraki fazilet başka ve idraki cemaat başkadır. Teşehhüdde dahi imama yetişen, ittifakla cemaat faziletine yetişmiş olur. Halbuki, dört rekâtlı farzın, bir veya iki rekâtında imama yetişen - bilittifak - ve onun üçüne, ve üçlü farzın ikisine yetişen - ales-sahih - cemaate yetişmiş olmaz.
Semere; yeminde meydana çıkar ki, cemaatle kılmağa yemin edenin, suveri mezkûrde yemini yerine gelmiş olmaz. Ve camaatle kılmağa yemin eden, yemininde hânis olur.
Gerek mukîm, gerek misafir vaktin, yahut cemaatin, geçmesinden emin olduğu halde, farzdan evvel, tetavvu eder yâni, sünneti müekkede ve gayr-i müekkedeyi kılar.
Vaktin yahut cemaatin fevatından emin olmazsa, sünnet kılmaz. Aynı şekilde az olan necisi {(2) Kitab-ut-tahâreye bakınız.} gasl ve izale ile, iştigal takdirinde vaktin veya cemaatin fevatından emin olmaz ise, onu da yıkamaz. Çünkü vakte göre, aslı edayı, ve cemaate göre, edanın kemalini fevt ettirici şey ile iştigal câiz olamaz. {(3) Maksud, şer'in izin vermediği müfevvittir. Yoksa, câiz olduğu da vardır: Necaseti mânîada ve hendek hafrı hâdisesinde olduğu gibi.} Eğer başka bir cemaat bulabilecek ise, necaseti kalîleyi dahi. gasl ve izale ederek, namazı istikbal eylemek efdâldir. Tâ ki, namaz; ittifakla sahih olsun. {(4) Zira imam Şâfiî hazretleri, namazın necaseti kalîle ile dahi fesadına, hükmeder.} İmama rükûda yetişip müşarik olan kimse, rekâta yetişmiş olur.
Rekâta yetişmek için şart: Ya kıyamın bir kısmında ve yahut kıyam hükmünde olan, rükûun cüzünde, imama müşarik olmaktır.
Kıyamın cüzünde, imama müşarik olup ta, onunla beraber rükû edemeyen kimse, o rekâta yetişmiş, ve fakat lâhik olmuştur. Lâhıkın hükmü imama mütabeatten evvel, geçmişi telâfi etmektir. {(5) Onu, imamın ferağından sonraya, tehir etmek mekruhtur.}
İmam rükûda iken yetişip, rükûun cüzünde ona yetişmek kendisine
mümkün iken, kaimen aldığı iftitah tekbirinden {(1) Eğer tekbiri, eğilerek alır ve rükûa yakîn bulunursa, başlama sahih olmaz.} sonra, imam rükûdan başını kaldırıncaya kadar oyalanan muktedi, o rekâta yetişmiş değildir. İktida sahih, ve rekât fâittir. O kimse, mesbuk olmakla, imamın ferağından sonra, o rekâtı kılar. {(2) İbni Ömerden (R.A.) vârit olan şeye binaen ki, Hazret-i müşârünileyh"İmam râkî olduğu halde yetişip de, başını kaldırmadan, sen dahi rükû edersen, o rekâta yetişmiş olursun, sen rükûa varmadan, imam başını kaldırırsa, o rekât, fevt olmuş olur," buyurmuştur. Hazret-i Ebû Hureyrenin hadisinde dahi "Rükûa yetişen rekâta yetişmiş olur." buyurulmuştur.}
İmama rükûda yetişmek isteyen kimse, sünnet olan senayı okumağa muhtaç olmadığı gibi, {(3) Esah olan budur ki, imam kıraete şüru etmiş olduktan sonra Salât-ı sırriyede dahi, sübhaneke okumak yoktur.} biri iftitah ve diğeri rükû için olmak üzere, iki tekbir almağa dahi, muhtaç olmaz. {(4) Sücud ve kuudda, imama yetişen, böyle değildir ki, o kimse, biri iftitah ve diğeri rükû için olmak üzere, iki tekbir eder. Farkın vechi dahi, ihtimal ki, budur: Rükû, kıyama karîb olduğu için iftitah tekbiri, rükû tekbirinden mugnî olabilirsede, rükû ile kıyam öyle olmadığından, rükû tekbire muhtaç olur.} Bir tekbir alıp, onunla iftitahı değil de, rükûu niyyet eylese dahi, câiz ve niyyet lâğv olur. {(5) Rükû niyyeti lâğv olmakla, niyyet, iftitah için, vâkî olmuş olur. Çünkü, mahallinde olan rükün, kasd ile, tegayyür etmez.}
İmama secdede yetişmek, o rekâta yetişmek değildir. Ona binaen, imamı secdede bulan kimsenin, hemen iktida ile secdede imama müşareketi, namazına mahsup olmaz. Bununla beraber, secdede imama müşarik olmak, ona vâcip olmakla, o kimse hemen tekbir-i iftitahı müteakip secdeye varır. {(6) Müellifin ifadesinin zahiri, o kimse rükûa kasd edip te, rükû, kendisini fevt etmek suretinde dahi sücudda imama müşareketin vücubüdür. Bunu, Ebû Dâvûdun, Ebû Hüreyreden zikrettiği hadîs dahi, teyit eder ki, Hazret-i Rasûlullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz: Siz namaza gelip, bizi sücudda bulursanız, hemen secde ediniz ve onu bir şey, (yâni namazınıza mahsup) saymayınız, rükûa yetişen ise rekâta yetişmiş olur, buyurmuşlardır. Secdeye varmayarak, tevekkuf edip, imam secdeden kalktıktan sonra, iktida ve namazın bakiyyesinde mütabeat etmiş olanın dahi, namazı sahihtir. İmamın ferağından sonra, kılmadığını, kazâ eder.} Eğer secdeye inmeyip kendi kendine rükû ettikten sonra secdeye varır ve imama sücudda müşarik olursa, iki secdede, müşarik olduğuna göre, onlar namazına mahsup olmamakla beraber, namazı da fâsit olmaz. Eğer yalnız bir secdede, imama müşarik olursa, namazı bâtıl olur.
Bu iki suret arasındaki fark şudur ki, birinci surette, ancak bir rükû, ziyade etmiş olur ki, onun ziyadesi zarar etmez, {(7) Fesâd zarariyle zarar etmez demektir. Yoksa, imama iktidadan sonra, ondan infirat demek olmakla, mekruh olur.} ikinci surette ise,
kendi başına bir rekât ziyade eylemiş olur ki. işte o, müfsittir.
İmam namazda bulundukça, mesbûk ona muktedi ve müttebîdir. Onun geçmişi kazâ için infiradı, ancak imamın teşehhüdden fâriğ olmasından sonradır. Binaenaleyh, imamı kade-i ahîrede bulup, ona iktida eden kimse ayakta durarak, kıyam ve kıraet rükülerini yapsa onun, imamın teşehhüdden fâriğ olmasından evvel olan, kıyam ve kıraeti, muteber olmaz.
Muktedî, imamdan evvel rükû eder, ve onun rükûu, imamın - namaz câiz olacak kadar - kıraetinden sonra vâki olur, ve imam dahi, rükûda ona yetişir ise, onun rükûu, müşareketin vücuduna mebni sahih, ve müsabakatın vücuduna mebni mekrûh olur.
Böyle olmaz ise, yâni, ya imam rükûda, ona yetişmezse ve yahut namaz câiz olacak kadar - kıraet etmemişse, o kimsenin rükûu - zamanından evvel olduğu için sahih olmaz. Ona binaen imamın rükûundan sonra, bir rükû daha etmek, ona lâzım olur. {(1) O, rükûu imama mütabeatından evvel eder. Zira ki, lâhiktir. Eğer imamın namazdan ferağına değin, onu tehir ederse, o dahi, sahih ve lâkin, mekruh olur. Nitekim, lâhıkın hükmü budur. Bundan sonra, mezkûr olan sücud meselesinde dahi böyle söylenir.} Eğer bir rükû daha etmeyerek, namazı öylece kılıp, bitirir ise, namazı bâtıl olur.
İmamdan evvel secdeye varan muktedi, eğer secdeye, imam rükûdan başını kaldırdıktan sonra varmış ve imam dahi, secdede, ona yetişip müşarik olmuş ise, onun sücudu sahih, fakat mekrûh olur.
Eğer imam secdede ona yetişip müşarik olamaz ise, muktedînin sücudu - zamanından evvel olduğu için - sahih olmayıp, onun lâhik sıfatiyle, bir secde daha etmesi lâzım iken, o secdeyi etmeyerek, namazını öylece kılıp bitirirse, namazı sahih olmadığı gibi, imam rükûdan başını kaldırmadan evvel, muktedi secde etmiş olmak suretinde dahi, Ebû Hanîfe hazretlerinden o Sücudun kâfi olamayacağı rivayet olunmuştur. Çünkü, o sücûd, imam hakkında zamanından evvel olduğu gibi muktedi, ona tâbi olmak cihetiyle, onun hakkında dahi, zamanından evvel {(2) Rükû meselesine kıyasen, mezkûr sücud dahi, kâfi olur. Çünkü, o meselede, onun rükûu dahi, imam kıraetten, henüz fâriğ olmadığı cihetle, onun hakkında, zamanından evvel olduğu halde muteber olmuş idi. Rivayeti mezkûreye itibar edersek, onun salâtının dahi, butlânına hükmederiz. Bir de, o rivayet, Hazret-i İmamdan meşhur olana muvafık gelmez ki, rükûdan, başını kaldırmak sünnettir. İmam, onu terk etse, her ne kadar, mesnun olandan evvel secde eylemiş, olursa da, namazı fâsit olmaz. Bunun muktazası, muktedî hakkında dahi böyle denilmektedir.} olmuş olur.
İmam secdeyi uzatmak sûretinde, muktedi secdeden kalkıp, imamı sacid bulmakla (ikinci secdede sanarak) yine secdeye varsa, ikinci secdeyi ve imama mütabeati niyyet etmiş olursa, ilk secdeyi niyyet etmek {(1) İmamın olduğu secdeyi, niyyet eylemek dahi böyledir.} ve yahut hiç bir niyyeti olmamak suretlerinde olduğu gibi, mutabeat cihetini tercihan, onun o secdesi, ilk secde olur (ve sonra bir secde daha etmek lâzım gelir). Ve eğer, yalnız ikinci secdeyi niyyet eylerse, secdesi, secde-i saniye olup, bu halde imam (ilk secdesinden başım kaldırıp, ikinci secdeye varmakla), ona, o secdede müdrik (ve müşarik) olur ise, secde sıhhat bulur. {(2) İmam rükûdan başını kaldırmadan, muktedi secdeye varmak meselesinde, o Sücudun, kâfi olmayacağı hakkında, imamı âzam hazretlerinden geçen rivayete göre, muktedînin bu secdesi dahi, her ne kadar, imam onda kendisine yetişip, müşarik olmuş ise de zamanından evvel edilmiş olduğundan, kâfi olmamak, lâzım gelir.} Ve illâ, onu iade eder. Eğer iade etmez ise, rükû meselesinde olduğu gibi, namazı fesada gider.
Meselenin hâsılı: İmam birinci secdede iken, muktedi iki secde etse, onun ikinci secdesi, namazın secde-i saniyesi olarak, kendisi için kâfi olmaz. {(3) Dürr-ü Muhtârda, böyle zikrolunup, tamamı hülâsadadır, denilmiş olduğundan, Tahtâvî merhum, hülâsada olanı, Bahirden naklen şöylece zikretmiştir: Muktedî, imamdan evvel secdeden başını kaldırıp, imam secdeyi uzatmış olmakla, muktedî onu, ikinci secdede zannederek, ikinci secdeye varsa, ve. halbuki, imam birinci secdede olsa, eğer muktedi, imama mütabeati, yahut imamın bulunduğu secdeyi veya birinci secdeyi, niyyet etmiş olsa, câiz olur. Ve eğer, ikinci secdeyi niyyet eylemiş, ve halbuki, imam birinci secdede olmakla, ondan baş kaldırıp, ikinci secdeye vardıkta, cephesini yere koymadan, muktedi, ikinci secdeden başını kaldırmış bulunursa, muktedînin secdesi, câiz olmaz. Ve ona, o secdeyi iade etmek lâzım gelir. İade etmez ise namazı fâsit olur.}
Ezan babının âhirinde zikrolunduğu üzere, camide iken, ezan okunduktan yâni, namaz vakti olduktan sonra, namazı kılmadan çıkmak "Münafıklardan başkası ezan okunduktan sonra namazı kılmadan mescitten çıkmaz. Fakat tekrar dönmek üzere bir ihtiyaç için çıkanlar müstesnâdır." hadisine mebni, tahrimen mekruhtur. Meğer ki, diğer bir caminin imamı veya müezzini gibi, öbür cemaatı ikame edici bir kimse ola. Meselenin hükmünde, camide iken, ezan okunmuş olmak ile, ezandan sonra, camiye girilmek arasında, fark dahi yoktur. Hadisin mefhumu, ona dahi şâmildir.
Ezan okunduğunda, camide bulunan kimse, namazı münferiden kılıp çıkarsa, hakka dâveti kabul ve icabet etmiş demek olmakla, onun hurucu mekruh olmaz. Şu kadar ki, o kimse, cemaati terk etme, kerahetinde bulunmuş olur. Eğer, onun çıkışından evvel, cemaat ikame edilmiş olur ise kılınacak namaz öğle ve yatsı olduğuna göre, çıkış yine mekruh olur. Çünkü, onlarda müteneffilen imama iktida mümkün iken, ayrılıp çıkmakta, haricîler ve şiîler gibi, cemaate muhalefetle ittiham olunur. Hadîs-i şerifte ise, "Cenab-ı Allaha ve âhirete, iman eden töhmet mevziinde durmasın," buyurulmuştur. İktida etmeyip, oturmak dahi, cemaate muhalefete mebni çıkış gibi mekruhtur. Sabah ve ikindi ve akşam namazları, iki evvelkilerden sonra, nefelin ve akşam namazında imama muhalefetin kerahetine mebni, böyle değildir ki, onlarda teneffülen iktida olunamaz. {(1) Gerçi, akşam namazından sonra, teneffül câizdir. Ve lâkin, tek rekâtlı nafile yoktur. Lâkin, bu muhalefet, ferağdan sonra olmakla, târif edilmiş olduğundan, mukimin misafire iktidası, suretinde olduğu gibi, muktedi, onu dörde tamamlar ve rekât-ı râbiada, mesbuk gibi bulunur. İmam ile beraber, selam vermek takdirinde, namazın fesadı dahi, rivayet olunmuştur. Ve o halde, onu dört rekât olarak, kazâ eder. Çünkü, üç rekâtta iktidası sebebiyle, o namaz lâzım olmuştur. Nitekim, üç rekât nezredene, dört rekât kılmak lâzım gelir.} Hadiste;
"Bir namazdan sonra, onun misli bir namaz kılınmaz" buyurulmuştur.
Bu hadîsin mânâsı, taleb-i ecr için, namazın iadesinden nehiydir. Mücerred, fesadı tevehhüme mebni, vesvesenin defi için, namazın iadesinden nehiydir, dahi denilmiştir. Alâ kavlin, mezkûr hadîs, cevamî ve mesacidde ilk şekli üzere, yâni ezan ikametle, tekrar cemaatten veyahut, kılınanda eksik olmak korkusuna mebni, feraizin iadesinden nehiydir.
Onun zikrolunduğu vech üzere, camilerde tekrar cemaatten, nehiy olmağa mahmul olması, âşikârdır. {(2) Hadis kitaplarında vârittir ki, Peygamberimizin aleyhis-salâtı ves-selâmefendimiz hazretleri ansarı kirâmdan bir cemaatın, aralarındaki bir ihtilâfın izalesi için huruçlarından avdetlerinde, namazı olupta sebk eden emirleri veçhile cemaaten eda edilmiş bulmalariyle, mescid-i şerif nebevilerine değil, ezvac-ı tahirelerinden, birinin hanesine dühul ve onlarla, cemaat aktedip kılmışlardır. Camide, tekrar cemaatin, kerahet sebebi, cemaatın azalmasını müeddi olmaktır. Çünkü, nas cemaati fevt edeceğini bilirlerse, istical edip çoğalırlar, ve illâ gecikirler. Ezan ve ikamet olunmamak ve mihraptan udûl olunmak ile, ilk şekil bozulmuş olur. Bugün, mûtâd olar dahi, budur. Dürr-ü Muhtârda "ezan ve ikametle tekrar cemaat, mahalle mescidin de mekruh olur: Çarşı camisinde ve yahut imamı ve müezzini olmayan mescidde mekruh olmaz," diye mezkûrdur.}
SECDE-İ SEHİV: (YANILMA SECDESİ)
Sücudis-sehiv terkibi, şeyin sebebine izafetidir. {(1) Sehiv ve gaflet sebebiyle olan secde demektir.} Maksut, secde cinsidir ki, secdeteyne şâmildir. {(2) Babın ona izafesi, cins içindir. Sehv ile nisyan, zikrin zıddıdır ki, şeyi indel-hâce istihzar edememekten ibarettir. Aralarında, mefhum itibariyle fark varsada, hüküm itibariyle fark yoktur. Sehiv, yanılmak ve nisyan ise unutmak demektir. Bunlar, insanın bilmediği şeylerde olduğu gibi, bildiği şeylerde de olabilir.}
Bu bâbın mesaili, sehiv sücudunun hakikatine, sıfat-ı şeriyyesine, şartına, sübutuna, keyfiyetine, hükmüne, mucibine, mahalline, sükutuna mütaâllik olmak üzere, çeşitlidir. {(3) Müellif, namazın nevilerinden ve onların, eda ve kazâ suretlerinin ve noksanın tamamlanmasının beyanına şürû etmiş ve fakat mesaili hülâsa eylemiş olduğundan, biz onları tenvî ve tertip etmişizdir. Cuma ve bayramlar gibi, salât envaının bakiyyesine, secde-i sehiv taâllûk etse de sâkıt olur. Nitekim, beyan olunur.} Sehv edene, sâhî diyeceğiz.
Sücud-ü sehvin hakikati: İki secde ve tahiyyat ve selâmdan ibaret olup, namazda sehivden neşet eden, noksanın cabiridir. Cebr ve ikmal kesr ve noksanın cinsinden olmak, asl olup, babı hacta, malın methali olmak cihetiyle, onun noksanı, kan ile temin olmakta ve namazın noksanı, onda malın methali olmamak cihetiyle, yine namaz cinsinden olan şey ile temin olunmaktır.
Sücud-u sehvin sıfat-ı şeriyyesi: Vücubtur, ki, sücud-u sehiv, sehivden ileri gelen noksana mebni, mutlak salât için, vaciptir. {(4) Yâni, o sırf farz olan namazlara veya onların edâsına mahsus değildir.} Zira bir faitin zamanıdır. Faitin zamanı ise, ancak vâcip olur. {(5) Çünkü, fait olan şey, vücub ile mevsuftur. Onun bedeli dahi, vâcip olur. Diğer tâbir ile, sücud-u sehiv namazda meydana gelen noksanın ref'i için meşrû olmakla, onun ref'i de vâcip olur.} Sünnetten, muvazabeti seniyye-i nebeviyye ve sahabe, ve onunla emre dair olan, ehadîs-i sahîha dahi, vücubün delilidir. {(6) Çünkü, emirde asl olan, vücub için olmaktır. Teşehhüd ve selâm gibi vâcipleri, ref'i ve iptal etmesi dahi, onun vâcip olmasının veçhidir.}
Sücud-u sehvin vücuben ve sıhhaten şartı: Sehven metrûk olan şey, vâcip olmak ve sücud-u sehiv, salât şartları ile tediye ve edâ olunmak bir rükün, hatırda iken, namazdan selâm verilmiş olmayıp, en sonraya bırakılmak ve selâmdan sonra kelâm ve kıbleden inhiraf gibi,
mâni bir şey yapmış olmamak ve vakt-i nâkıs girmemektir. {(1) Selâmı, sücud-u sehiv kasdiyle vermek, onun şartından değildir. Namazı kesmek kasdiyle verilen selâmdan sonra dahi, binaya mani olmadıkça, sücud-u sehiv olunabilir.}
Sücud-u sehvin sübutü: Hem kavl-i Resûl ve hem fiil-i Resûl iledir.
Peygamber efendimizin namazda sehvetmesi kalbi başka şeylerle değil, Cenab-ı Hakla fazla meşgul olduğu içindir. Bir de ümmete örnek olmak hikmetine mebnidir.
Sücud-ü sehvin keyfiyyeti: Yekdiğerinden bir celse ile aralanmış iki secdeden ve tahiyyat ve selâmdan, ibaret olup, namazın sonunda, calisen icra olunur ki, selâmı müteakip, Allahu ekber, diye secdeye varılır ve ikinci secdeden sonra, tahiyyat okunup selâm verilir. {(2) Namazın selâmına, salât selâmı ve bunun selâmına, sehiv selâmı tâbir olunur.} Secdelerin ikisi vâcip olduğu gibi, {(3) Yalnız bir secde eden, vâcibi yerine getirmiş olmaz. Sehven ise, bir şey lâzım gelmeyip, amden ise, günahkâr olur.} tahiyyat ve selâm dahi vâcip ve secdeye varış ve kalkış sırasındaki tekbîrler, ve sücuttaki tesbihler, {(4) Sübhane rabbiyel-âlâdan ibarettir ki, en azı namazda olduğu gibi, üç keredir. Bazılardan, sücud-u sehivde "sübhane men lâyenâmü ve lâ-yeshâ" denilmek, mendup olduğu menkul olup, hale münasip olmakla, bunu musâllî secde teşbihlerinden sonra, ziyade eylemek gerektir.} secdeler arasındaki celse gibi, sünnettir. Tahiyattan sonra, salâvat ve duâ okunursa, onlar - namaz kadesinde olduğu gibi - sünnet olur. {(5) Dürr-ü Muhtârda, salâvat ve duanın namazın kaidesinde okunması, muhtar olduğu zikrolunup: Âlâ kavlin, onların her ikisi, kadede dahi, okunması, ihtiyattır, denilmiştir.}
Sücud-u sehvin hükmü: Sehven metrûk olan vâcibi, elde etmektir. Amden metrûk olan vâcibi, sücud-u sehiv karşılamış olamaz. Çünkü, amd akvadır. Akva ise, az'âfın cebriyle, müncebir olmaz. Binaenaleyh, Amden vâcibin terkinde, musâllî sücud-u sehiv etmek. {(6) Alâ kavlin, üç mesele müstesnadır ki, onlarda sücud olunur: İlk kaadeler amden terk, bir rekâtın iki secdesinden birini, mâbâdine, amden tehir, bir rükûn miktarından, meşgul olacak kadar amden tefekkür. Bunlara, şunlar dahi ziyade edilir: Kade-i ûlâda, amden salâvat okumak, amden fatihayı terk etmek. Fahrul-İslâm Bediî: Amd ile sücud-u sehiv, nasıl vâcib olur? sualine: O sehiv sücudu değil, özür sücududur, cevabını vermiştir. Vâki olan şeyden itizar için, edilen sücud demektir.} Ancak, kendisi günahkâr olup, hakkında - hürmetsizliğinin - cezası olmak üzere, namazı, noksanın yerine getirilmesi için iâde etmek, ona vâcip olur. {(7) Eğer iade etmeyerek vakit çıkarsa, namaz keraheti tahrimiyye ile sâkıt olmuş olur, mütemed olan budur.}
Farz, birinci namaz ile sâkıt olup, ikinci namaz, onu tamamlayıcı olmuş olur. Alâ kavlin, ikinci salât, farz olmakla, muskıt olan odur.
Sücud-u sehiv, amden metrûk olan vâcibi, cabir olamadığı gibi, ne amden ve ne sehven metrûk olan farzı dahi, cabir olamaz. Çünkü, farzın terki, salâtın sıfatına değil, aslına âit, bir noksan olduğundan, onun, sücud-ü sehiv ile, cebr ve ikmali mümkün olamaz.
Sünnetin terki sebebiyle, namaz - alelitlâk - noksan ile vasıflanmaz olduğundan, ona da sücud-ü sehiv terettüp etmez.
Sücud-ü sehvin mucibi: Vâcibin, sehven terkidir. {(1) Müellif der ki, vâcibin terki, takdim veya tehir yahut ziyade veya noksan ile olur. Fatihadan evvel, sehven sûre okumak, takdim ve tehirdir. İkili olmayan farzlarda, üçüncü rekâtın, tahiyyattan sonra tehiri, ziyade iledir. Tahiyyatın ve vitire göre kunutun terki, noksandır.} Farzın tehiri dahi, terk-i vâcip cümlesindendir. (Namazın vacipleri, bahsine bakınız).
Mucibin tekerrürü ile, sücud-u sehiv tekerrür etmez, meselâ: Sehven fatihayı terk, ve rükû ve sücudda itminanı terk, ve kade-i ûlâyı terk, ve onda tahiyyat üzerine - velev sâkıt olarak - bir rükün edâ edecek miktar, ziyade ile üçüncü rekâta kıyamı tehir, etmek sûretiyle, sücud-u sehvin sebepleri, tekerrür ve tenevvu etse dahi, vâcip olan, yine bir sücud-u sehivdir. Bil-icmâ. {(2) Sücudun sebebi, gerek bir cinsten, gerek iki cinsten olsun, musâllîye, iki secdeden (yâni bir sücud-u sehivden) ziyadesi, lâzım olmaz. Sücud-u sehvin tekrar-ı suretleri, mahallinin zikrinde mezkûrdur.}
Sücud-u sehivde sehv dahi, sücud-u sehvi, tekrarı gerektirmez. {(3) Bahirde böyle mezkûrdur. Muzmeratta demiştir ki, Sücud-u sehivde, sehveden kimse, taharrî ile amel eder, teselsül lâzım gelmemek için, ona sücud-u sehiv vâcib olmaz.
İmam Muhammed hazretleri, kendi teyze zadesi olan imam Kisâîye: Fıkıh ile niçin iştigal etmezsin? diye sordukta, Kisâî: Bir ilmi muhkem bilen, sair ulûma muhtedi olur, cevabını vermekle imam Muhammed hazretleri: Ben sana fıkıh mesailinden, bir mesele ilka edeyim de, sen bana onun cevabını, nahvdan bul, deyip, şu suali etmişti: Sücud-ü sehivde sehv edene ne dersin? İmam Kisâî biraz düşünüp: Ona sücud-u sehiv lâzım olmaz, demiştir. İmam Muhammed hazretleri: Sen bu cevabı, nahv ilminin hangi babından istihraç ettin? dedikte, imam Kisâî: Elmusaggaru lâ yusaggar babından, demekle imam Muhammed hazretleri, Kisâîain fıtnatına taaccüp etmiştir. Müteehhirin ıstılâhınca, sarf mesailinden olan şeylere dahi, mütekaddimin ıstılâhınca, nahv İtlâk olunurdu.}
Sücud-u sehvin mahalli: Şartında mezkûr olduğu üzere, salâtın âhiridir. Hattâ kendisine sücud-u sehiv lâzım olan musalli, onun namazının sonunda icradan sonra, kendinin, sulbî veya tilâvî, bir secde-i metrûkisi olduğunu hatırlasa, onu kazâ ve sücud-u sehvi, iâde eder. {(4) (Mesbuk gibi değil, bunda hakikaten ve hükmen, vahid olan namazda, sücud-u sehiv tekerrür etmiş oldu) denilmesin, zira ki, bu tekrar değil, belki evvelki sücud mahallinde vâki olmadığı için, mürtefi olan, kuudu ahiri, iade kabilindendir.}
Sücud-u sehivde sünnet olan, onu selâmdan sonra yapmaktır. {(1) Bunun vücubuna kail olan da vardır.}
Bir selâm ile iktifa olunur ki, sağ tarafa verilen selâmı müteakip secdeye varılır. {(2) Ve bu, akvalin adelidir ki, (kables-selâm) olmak ile (bades-selâmeyn) olmak hakkındaki diğer iki kavlin ortasıdır. Molla Hüsrevin beyanına göre, münferit için, muhtar olan iki, ve imam için bir selâm verilmek olduğuna, kail olan da vardır. Unutulmamak üzere ihtiyat için (amden ve ahsen) olan, bir selâm ile iktifadır. Ayrılma selâmı ile sehiv selâmını fark için, onu ön tarafa verir, deyen de olmuş isede mâruf olan sağa vermektir. Ve onunla tahlîl hâsıl olup, diğerine hâcet de olmaz. Hususâ ki, ikinci selâm, tahiyyet sayılarak, ondan sonra sücud-ü sehiv, sâkıt olur, diyen de olmuştur.}
Namazdan ilk selâm ile, tahlîl hâsıl olarak, ondan sonraki, kahkaha abdesti bozmadığı gibi, ondan sonra musalliye iktida dahi, sahih olmaz ise de, namazda kendisine sücud-ü sehiv lâzım olan kimsenin, salâtın hitamında selâm vermesi, onu - indeş-şeyhayn - namazdan - hurûcu mevkuf ile - ihraç etmiş olur ki, o kimse sücudu sehvi ederse, namaza avdet etmiş bulunur. Etmezse, avdet etmiş olmaz.
Şu halde, üzerinde sücud-ü sehiv olan kimse, selâm verildiğinde, biri kendisine iktida eylerse, sehv eden kimse, sücudu sehvini ifa ederse, muktedînin iktidası sahih olur.. {(3) Çünkü, Sahînin (sehv edenin) namazdan çıkması, kat'i olmayıp, mevkuf olduğu için, o kimse, salâtın hürmetine avdet etmiş demektir. Muktedî dahi, sücûdu sehivden ona mütabeat eder. Ve her ne kadar, o sücûd, muktedi için, salâtın hilâlide vâki olmuş ise de, imamı için, mahallinde vâki olduğundan, onu salâtın hitamında muktedi iade etmez.} Eğer, sehvi için, sücud etmezse, ona iktida sahih olmaz. {(4) Çünki, o sâhî selâm ile, namazına hitam verip, sücûdu sehve varmamakla- indeş-şeyhayn - namazdan onun hurûcu, tahakkuk etmiş. olur.} İmam Muhammed ile imam Zufer için, hilâf vardır. {(5) Ki, onlar: Câbir var iken, sâni selâm vermekle, namazdan çıkmış olmaz. Sücûdu sehiv etmese de, ona iktida olunur, dediler. Onlarca, iktidanın sıhhati semeresi, kahkaha ile abdestin bozulması meselesinde zâhir olur ki, İmam Muhammed ve Zufer indlerinde, abdest bozulur. Şeyhayn indinde bozulmaz. Salâtın hürmeti, kahkaha sebebiyle fevt edilmiş olduğundan, sücûdu sehiv, onların cümlesi indinde sâkıt olur.}
İmama, sücud-ü sehiv esnasında ve hattâ onun teşehhüdünde iktida sahihtir. Sehvin ikinci secdesinde, imama iktida etmiş olan, onun ilk secdesini, ve teşehhüdünde iktida eden, onun iki secdesini kazâ etmez {(6) Mesbukun imamı, kendisine sücûdu sehiv lâzım gelmiş iken, etmemiş olabilir.}
Nafilenin her şefâî, müstakil bir namaz (olup hattâ dört rekâtlı olanının, kade-i ûlâsından sehv edilmek suretinde, tamamen kalkılmış olsa bile kadeye avdet lâzım) ise de sücud-u sehvin yeri namazın en sonu olduğundan, bir tahrîme ile dört rekât nafile, kılacak olan kimse, onun ilk şefaında sehv ederse, sücudu sehvi, kade-i ûlâda etmeyip, kade-i ahîreden sonraya tehîr eder. Tâ ki, sücud-ü sehiv, namazın ortasında vâkî olmuş olmasın. Şayet ilk sefadaki sehvi için, onun kadesinde, sücud ederse, ona. (o şefaa) ikinci şefaı bina edemez. Çünkü, - zaruretsiz bina - {(1) Amma misafirin, âtîdeki meselesinde olduğu gibi, zaruret mevcut olursa salâtın sıhhati için, bina taayyün eder.} sücudu sehvi namazın ortasında vâki kılarak, lâğv ve iptâl eder. {(2) İptal vâcip ise, câiz olamaz. Meğer ki, onun tashihi, misafir salâtı hakkındaki mesele-i âtiyyede, olduğu gibi, mafevki olan, farzın nakzını müstelzim ola.} Eğer bina ederse, tahrîme bâki olduğu için, bina, tahrimenin keraheti ile beraber sahih ise de, sücudu sehvin mevzii, namazın en sonu olduğundan o kimse namazın sonunda sücudu sehvi iâde eyler {(3) Târi olan binaya mebni, evvelki sücûd bâtıl olduğundan esah olan da budur. (Alâ kavlin, onu iade etmez.) Zira o sücûdu sehiv câiz olarak vâkî olmakla, mütedün-bih olmuş olur.} Muhtar olan da budur.Bu bapta farz dahi, nafile gibidir.
Ancak misafir bulunan kimse, dört rekâtlı farzı iki kılıp, sehv ederek sücud-ü sehiv eyledikten sonra, ikameti niyyet eylemek suretinde, kendisine itmam lâzım olmakla, farzını tashih için (kerahetsiz) bina ve o sebeple sücudu sehvi - salât arasında vâki olarak - bâtıl olduğu için, iâde eyler. {(4) Çünki, eğer ikamet niyyeti sebebiyle, kendisine itmam lâzım olduğu halde, bina ve itmam etmemiş olsa, farzı bâtıl olur. Vâcib olan, sücûdu sehiv iptal ise, iptal farzdan ehvendir. İki beliyyeye müptelâ olan, onların mahzûren ekallini ihtiyar eder.}
Sücudu sehvin, sukutu şartında beyan olunduğu üzere, vakti nakıs girmek veyahut mâni-i bina bulunmak iledir: Sabah namazında, selâmdan sonra güneş doğmadan, ve ikindi namazında, güneş tegayyür etmiş olmakla sücud-ü sehiv sâkıt olduğu gibi, hangi namaz olursa olsun, selâmdan sonra, amden hadeste bulunmak, ve gülmek yahut konuşmak veya yemek,veyahut içmek yahut da kıbleden inhiraf misilli, salâtı münafî ve mâni-i bina, iş işlemek ile dahi, sücud-ü sehiv sâkıt olur. Çünkü, sıhhatin şartı, fâit olmuştur.
Cuma ve bayram namazlarında, cemaatin çokluğu sebebiyle {(5) Vânî merhum, Dürer hâşiyesinde, bu sebebiyetten, ademi sücûd cemaatın kesretiyle mukayyed olup, cemaat kesir olmaz ise, terki dâî olan teşviş, bulunmayacağı cihetle, zahir olan sücûd olunmaktır, mânâsını ahz etmiştir.} karışıklığı
mucip olmamak ve cemaatten bilmiyerek mütabeat etmeyenlerin namazları, fesada varmamak için, imam sücudu sehvi icra etmez. {(1) Ederse, zâhir olan budur ki, tenzîhen mekruh olur. Gösterilen sebep, kerahetin tahrîmiyye olmasını müşir ise de, kerahet, tahrimiyye değildir. Çünki, bâzıları: İcra eder, demişlerdir.} Muktedî imama tâbi olmakla o da, icra etmez.
Selâmı, sücud-ü sehiv kasdiyle vermek, onun şartından olmadığından, namazı katı' ve sücudu sehvi terk kasdiyle, selâm vermek sücudu sehve mâni değildir. Musâllî selâmı salâtı kesme, azmiyle verse bile, mâni-i bina bir işte bulunmadıkça, sehvi için, sücud eder. Çünkü, meşruun tağyîrini niyyet, fiile gelmedikçe, onu iptâl etmez. Selâm dahi, zikirden ibaret olmak cihetiyle, onunla niyyet, amele iktiran etmiş olmaz. Amel sayıldığına göre dahi. lâbüd olan bir ameldir ki, onsuz sücudu sehvi temekkün olunmaz. Salâtın hürmeti, bâki demektir. {(2) Mâniî bina olan şeyler, tahrimeyi iptal ettiği için, sücûdu sehvi, mânidir. Alâ kavlin, kıbleden tehavvül, mescidden çıkmadıkça yahut tekellüm olunmadıkça, sücudu sehvi mânî olmaz.}
Üzerinde, secde-i sûlbiyye gibi, bir farz bulunan musâllînin, o hatırında iken, amden selâm vermesi, namazı muptıldir. Çünkü, o selâm, geçen meseledeki gibi, salâtın tamamlanmasından sonra değil, belki, salâtın farzları arasında ve namazın içinde, vâki olmuştur.
Dört veya üç. rekâtlı, farz kılan kimse, velev ki, farzı amelî olan vitir olsun, namazını itmam etmiş olmak tevehhümü ile, selâm verip de, namaza münafî, bir şeyde bulunmadan, henüz iki rekât kılmış olduğunu ve yahut rekâtlar, adet olarak, tamam ise de, bir secde-i sulbiyye veya secde-i tilâviyyesi, kalmış bulunduğunu, hatırlasa, salât hürmetinin bâki bulunmasına mebni, namaza - tahrîmesiz - avdet edip, noksanını ikmal ederek, namazını itmam ve sonra, sehv için secde eyler. {(3) Muhaşşinin beyanına göre, secde-i sulbiyyenin, terki meselesi, selâmın, sehven verilmiş olmasiyle, mukayyeddir ki, selâm, sehven olmasa, müfsiddir. Amma. metrûk olan, tilâvet secdesi olduğuna göre, amden verilen selâm ile, sâkıt olmakla, musâlli ona avdet etmez ve fesat dahi olmaz.}
(Kendini misafir, veya kıldığı namazı cuma, ve yatsıyı teravih, zanniyle, selâm vermek böyle değildir. Nitekim, salâtın müfsitlerinde zikr olunmuştur).
Terketmiş olduğunu, teyekkun etmek için, selâm vermeyerek, düşünüp teyekkun ile, namazın itmamına, kıyam eylemek sûretinde, eğer
teşehhüdden {(1) Gerek, birinci kuudun ve gerek ikinci kuudun, teşehhüdü olsun, gerekse, salâvat ve dualardan - ferağdan evvel veya sonra - bulunsun.} fazla olan, tefekkür zamanını - bir rükün edâ edecek kadar {(2) Rükün, onun sünnetiyle muteberdir ki, o da üç tesbihle mukadderdir.} - uzatmış ise, üçüncü rekâta kıyam etmek vâcibini (ve kade-i ahîre olduğuna göre, vâcip olan selâmı) tehir eylemiş olduğundan dolayı, sehiv secdesi etmek, ona vâcip olur. {(3) Hades sebki suretinde, üç yahut dört rekât kılmış olması hakkında kendinin şekki, (abdestin tecdidinden sonra o miktar, meşgul etmek takdirinde dahi)sehiv secdesi lâzım gelir.} Bir rükûn miktarı uzatmamışsa o kadarı mâfüv olduğundan, sehiv secdesi lâzım gelmez.
Muktedî kendi sehvine mebni, sücud etmez. {(4) Kelâma, şuna işaret vardır ki, lâhik dahi, hükmün muktedi olmakla, kazâettiği şeyde, sehv ederse, secde eyler. Çünkü, muktedi kendi sehvi için (meselâ, "kade-i ûlâda, tahiyyata salâvat zammettiği için yahut, kaade-i ûlâdan, sehven kıyam edip doğrulduktan sonra, kuuda avdet eylediği için) kendi kendine, selâmdan evvelsecde ederse, imama muhalefet etmiş olur. İmam kendisine mütabeat etse, mütabeatın esası bozulur.} İmamın sehvine mebni, - velev ki, ona sehivden sonra iktida etmiş bulunsun - imama ittibaan sehiv secdesi eder.
Mesbuk olan muktedi, mütebeati mültezem bulunduğu için, imamının sehvine mebni, onunla beraber, sehiv secdesi eder. Ve sehiv secdesinden sonra, imam ile beraber, selâm vermeyip, {(5) Eğer amden selâm verirse, namazı fâsid olur. Sehven selâm verirse namazı fasit olmadığı gibi bu sehvinden dolayı secde-i sehiv dahi lâzım gelmez.} imamın selâmından sonra, mesbuk olduğu rekâtı, kazâ eyler.
Misafir olan imama, muktedi bulunan mukim dahi, bu bapta mesbuk gibidir {(6) Çünkü, hükmen münferit olmuştur. Yâni, onun muktedîliği, imam ile beraber, namazda bulunduğu kadardır.} ki, ona sehiv secdesi lüzumu, esahtır. {(7) Müellif bu bapta, salâtı misafir babında, zikrettiğinin gayriyi söylemiştirki, orada, misafire iktida eden mukimlere, sehiv secdesi yoktur, demişti. Esahtır, tâbirinden, bu hususta, iki kavl olduğu ve her biri, bir bapta zikrolunduğu, anlaşılır.}
Lâhik olan muktedi, sehiv secdesinde imama mütabeat etmeyip, kendi namazını, - faiteyi telâfi ile - itmam eyledikten sonra, imamının sehvi için, sücud eder. Sücudü, imamı ile beraber ederse, mahallinin gayride vâki olduğu için, o sücud, ona kâfi olmaz. Üzerinde olanı, kazâ ettikten sonra, onu iâde eylemek, lâzım gelir. {(1) Namazı fâsit dahi olmaz. Zira iktida halinde, o kimse ancak iki secde ziyade etmiş olur.}
Salâtı havfta (korku namazında) evvelki taife, ikinci taifeye, mesbuk bulunur. Nitekim, babında beyan olunur.
Mesbuk, geçmişi kazâ esnasında, sehv ederse yine sücud-ü sehiv eder. Onun, imam ile beraber ettiği secde, kendisine kâfi olmaz. Sücudu sehvin, bir namazda tekrarı, meşru olmadığı halde, mesbukun namazı, hükmen iki namaz gibi olmak itibariyledir. Çünkü, mesbuk imama yetiştiği rekâtta, muktedi ve geçmişin kazasında, münferittir. Bu iki itibar ile, onun namazı, iki namaz gibi olmuştur.
Mesbuk, imamına - sücud-ü sehivde - mutabeat etmeyip, hemen geçmişi kazâ eylemiş idiyse, namazının sonunda ettiği, sücud-ü sehiv, ona kâfi olur. Çünkü, tahrîme müttehit olmakla, namazın cümlesi, bir namaz gibi sayılır.
Mesbuk, imamın sehvine mebni, beraberce sücut edebilmek için, ona lâyık olan, imamın üzerinde, sücud-ü sehiv olup olmadığını, bilecek kadar durmaktır ki, bu da imam, ikinci selâmı vermekle, olur. {(2) Eğer, durmayıp kalkarsa, keraheti tahrîmiyye ile mekruh olur. Nitekim, salâtın sünnetlerinin sonunda zikrolunmuştur.}
Mesbuk için, zararın en hafifini, irtikâp kabilinden olarak, âtideki mevazide, teşehhüt miktarı, kuuttan sonra, imamın selâmına muntazır olmayıp, geçmişi kazâ için, kıyam etmek vardır: Mesh müddetinin geçmesinden korkmak, özür sahibi olana, ve cuma ve bayram namazlarını kılana göre, vaktin çıkması korkusunda olmak, önünden geçilmesinden korkmak. {(3) Muhaşşi der ki, nasın geçmesi zaruretinden mâdâ olan, suretlerin hepsinde"mesbuk kıyam etmezse, namaz fâsit olur" denileceğinden, meselenin muktazası kıyamın câiz olması değil, vâcip olmasıdır. Namaz sünnetlerinin sonlarında, kendisi dahi, bu mesaili zikretmiştir.}
İmam yahut münferit bulunan kimse, farzın {(4) Nafilenin hükmü gelecektir.} - velev ki, farzı amelî olan, vitir olsun - ilk kadesinden sehv eder, yâni onu unutarak,
kıyama davranırsa, {(1) İlk kadeyi, amden terk edenin hükmünü, müellif beyan etmemiştir ki, kuuda avdet eder mi, etmez mi? Son kadede, amden terkin hükmünü gelecekte beyan etmiştir.} tamamen doğrulmadıkça, {(2) Yâni, gerek kuuda yakın olsun, gerek beli eğri olduğu halde, kıyama yakın bulunsun.} rivayetin zahirinde, vücuben kuuda avdet eder, ve - Dürr-ü Muhtârda musarrah olduğu üzere - kavli esahta, sehiv secdesi lâzım gelmez. Eğer, tamamen doğrulmuş olursa, kıyam farizası ile müştegil, demek olduğundan, kuuda avdet etmeyip, vâcibin terkine mebni, - namazın hitamında - sehiv secdesi eder.
(Bu surette, kuuda avdeti farz olmayan şey için, farz, terk edilmiş olduğuna mebni, salâtı müfsit addedenler olmuşsa da, fesat olmamak ercahtır. Çünkü, kadeye avdetin gayesi, namazda bir kıyam ziyade edilmiş olmaktır. Gerçi bu, helâl değildir. Ve lâkin, sıhhati, ihlâl edici dahi, değildir.). {(3) Çünkü, bir rekâtın - azını ziyade etmek - namazı ifsat etmez. Ve denilebilir ki, o kimse kıyamdan sonra, kuuda avdeti, kendi namazını, ihkâm için yapmış olduğundan, onun kıyamı ziyade etmekten ibaret olarak, hâsıl olan fiilinin nakisasını, ikmal için, husule gelmiş, bir naks olmakla, helâl olmamak bile müsellem değildir.}
Muktedî bulunan kimse, ilk kadeden sehv ederse, onun hükmü müteneffilin hükmü gibidir ki, kalkıp tamamen doğrulmuş olsa bile, muktedi, mutabeat hükmüne ve müteneffil, - kıldığı nafilenin, {(4) Müellif nefeli, itlâk etmiş olmakla, kelâm sünneti müekkedeye ve saireye şâmil olmuştur. Lâkin, nefelin, her şefaı, müstakil bir namaz olmak delîli, şu mukaddemenin inzimamiyle, tam olabilir: "Haddi üzere olan, her namazın kaadesi isefarzdır. Kıyam farizasının terki, kuud farizasının mekânı için olmakla, üçüncü rekât, secde ile takyit olunmadıkça, câiz olur." Bu mukaddime ise, onda görülmüştür. Çünkü, son olmayan kadenin, farz olmak ihtimali de vardır, farz olmamak ihtimalide vardır. Farz olması, icra olunması suretindedir. İcra olunmaması suretinde, vaciptir ki, o kuud, terk olunarak, bir şefa bina olunursa, namaz fâsit olmaz.} her şefaı müstakil bir namaz olduğuna mebni - kuuda avdet eder. {(5) Tahtâvînin, dür hâşiyesindeki tasvîrine göre, imam teşehhüdden sonra üçüncü rekâte kıyam etmiş oldukta, arkasındakilerden, teşehhüdü unutarak, beraberce kıyam edenler dahi, kuud" avdet ve teşehhüdü kıraet edip, sonra imama mütabeat eylemek gerektir.}
Namazın kuudu ahirinden, yâni - farz olan - son kadesinden sehv edip, zâit rekâte kıyam etmiş bulunan kimse, tamamen doğrulmuş dahi olsa, o rekâtı, rükû ve sücud ile tamamlamış değil ise, terkedip, kuuda avdette tahiyyatı okur ve - farzı tehir etmiş olduğundan dolayı - sehiv secdesi eder. Bunda, farz ile nefel birdir. {(6) Amd dahi sehiv gibidir. Şu kadar ki. amdda, insan günahkâr olup, namaz ancak iadeyle, sehivde ise sücûdu sehv ile, tamamlanır.}
Kuudun bir miktarından sehv etmek, meselâ tahiyyatın yansı kadar, oturup kalkmak dahi, tamamından sehv etmek gibidir. {(1) Ve kuudda bir miktar teşehhüdün, bir defada olması, şart olmadığından namazın sonunda, biraz kuuddan sonra, kıyam, ve kuuda avdet edip, biraz oturduktan sonra, yine kıyam ve kuuda avdet, ve sonra yine kıyam ve avdetle, kuudun teşehhüdü miktarı, bu sûretle, tamam bulsa, sahih olur.}
Eğer kuuda avdet etmeyerek, ziyade edilen rekâtı, secde ile takyit eder yâni, o rekâtın rükû ve sücudünü, gerek kasden, gerek unutarak, ifa eylerse, {(2) Rekâti, secde ile takyidin mânası, bu olduğunu, Tahtâvî merhum, Dür hâşiyesinde ve burada zikredip: Rükû etmeyerek, secdeye varmış olursa, kuuda avdeteder. Zira eksik rekât, terk halinde olmakla, o sücuda itibar olunmaz, demiştir. Cemaatte itibar, imamadır. Hattâ, imam, sücuddan evvel, kadeye avdet edip, cemaat onu bilmeyerek, secdeye varsalar, namazları fâsit olmaz. Çünkü, imamın kuuda avdet etmesiyle, rükûu metrûk oldukta, cemaatin rükûları dahi, ona tebean metrûk olur. Bu halde onlar, bir secde ziyade etmiş olurlar ki, o da müteammiden olmadıkça, müfsit değildir. Eğer imam secdeye varmış olursa, muktedi müdrik veya mesbuk olsun, kuuda avdet etse de, etmese de, onun namazı fâsit olur.} farzı nefele münkalip olur. {(3) Vasfın yokluğu, mevsufun yokluğunu, istilzam etmediği için, salâtın asl-ı müftabih olan, Şeyhaynin kavli üzere - bâtıl olmaz. Butlânın başlangıcı, buhususta fetva için muhtar olan, imam Muhammed kavli üzere, secdeden, başın kaldırılması zamanıdır. İmam Ebû Yûsufça, butlan, alnın secde mevziine konmasiyledir. Bu hilâfın semeresi, alnın konması halinde, sebkı hades vuku bulmak suretinde, zahir olur ki, musâllî, imam Muhammede göre, - şartı üzere - abdest tazeledikten sonra namazına bina ve kuuda avdet ile, farzını tedarik, edebilir. Zira, onun indinde, rekâtın tamamlanması, sücuddan baş kaldırmakla, olup, o ise, hâsıl olmamış olduğundan, butlan tahakkuk edemez. İmam Ebû Yûsufa göre, farz olarak bina olunamaz. Çünkü, cephenin konulması ile, salâtın vasfı fâsid olmuştur.} Ve artık, dilerse oturup, selâm vererek - ve kasde makrun olmayarak - bir rekâtlı, bir nafile kılmış olur, ve dilerse, bir rekât daha ziyade ederek, tam rekâtlı, bir nafile kılmış olur. Kasden, başlamış olmadığı cihetle, o nafileyi tamamlamak, ona lâzım değil, mendup olur.
İkindi namazı dahi olsa, rekât zam edebilir. Çünkü, kıldığı ikindi nefele münkalip olduğu için, onu edaya borçlu kaldığından, ikindiden evvel, bir nafile kılmış olur ki, onun kasden kılınmasında bile, kerahet yoktur. Kasdin gayri olanında, kerahet olmaması, evleviyyettedir.
Akşam namazı, ziyade edilecek rekât sebebiyle, dört olacağından, onda zamma hacet olmayıp, mezkûr ziyade, sabah namazına vuku bulursa, ona, dördüncü bir rekât zam edilebilir.
Gerek zamlı ve gerek zamsız kılınmış olan, bu namazlar, nafile olmakla, farzlar, yeniden kılınır.
Gerçi, fecrin tulûundan sonra, sabah namazının sünnetinden başka, nafile kılmak, ve güneşin batmasından sonra, akşam namazından evvel nafile kılmak, mekruhtur. Ve lâkin, bunlar kendilerine şürû kasdi olmadığından, sabah namazının zait rekâtına, zam edilmemek, ve akşam namazının zait rekâtına, hacetsiz zam edilmek, suretlerindeki, tek rekâtlar gibi mekruh değildir. Bir rekât teheccüd kılmağı müteakip, fecir tulûunun vukuu suretinde olduğu gibi ki, onu musâllî, çift olarak kerahetsiz itmam eder.
Zikrolunan zamlarda, musâllî kuudu terketmiş olmasından dolayı, - esahta - secde-i sehiv, dahi etmez. Çünkü, fesat ile husule gelen noksan sücud ile tamamlanmaz. {(1) Zam halinde, o musâllîye bir kimse iktida edip, ondan sonra keserek ifsat eylese, dört rekâtlı olan namazlara göre, o kimseye altı rekât ödemek, lazım gelir. Zira, bu tahrîme ile, tediye olunan, o idi. Ona iktida etmiş olan, sâhîden (sehvedenden), onun sükutu (yâni tazmin olunmaması) zanna, yâni sehven başlamış olmasına mebni idi. Muktedî hakkında, o zaman mevcut değildir. Onun iktidasından sonra, ona iktida edenin (zaid rekâtı, secdeyle takyid etmeyerek) kuuda avdet etmiş olması sureti, bunun hilâfınadır ki, onda muktedîye dört rekât kılmak, lâzım gelir. Çünkü muktedi, kuuda avdet etmekle, zait rekâta kıyam etmemiş gibi sayılır.}
Eğer, son kadede bir miktar teşehhüdden sonra, zait olan rekâta kalkmış ise, - velev ki, amden kıyam ve kıraet rükû etmiş olsun - kuuda avdet edip, tahiyyatı, iade etmeyerek selâm verir. {(2) Zira, tahiyyat kıyam ile, batıl olmamıştır. Bâtıl sayan, onu iade eder, demistir.} Çünkü, bir rekâtın mâdunu (noksan olan rekât), terk olunabilir. Kaimen dahi selâm verse, olur, şu kadar ki, sünneti terketmiş olur. Çünkü, salâtı mutlakada, özür olmadığı halde sünnet olan, kaiden selâm vermektir.
Son kadeden sonra, zait rekâta kıyam eden, imam olduğuna göre, cemaat ona ittiba etmeyip, kuuden, intizar ederler, çünkü bid'atte ittiba yoktur. Eğer zait rekâtı, secde ile takyid etmeyerek, kuuda avdet eylerse, cemaat selâmda, ona mütabeat eder. Yâni bekleyip, birlikte selâm verirler. Ve eğer zait rekâtım, secde ile takyid etmiş olursa, cemaat onu beklemeyip, derhal selâm verir.
Son kaade kılınmış olduğu için, ondan sonraki, rekâtın secde ile takyid edilmiş olması, farzı iptâl etmez.
O kimse, zait rekâta bir rekât daha zam ve ilâve eder. {(1) Mezkûr zam, istihbabendir. Bir kavle göre, vücubendir. İstihbabî olmak zahirdir ki, kesilmesine, kazâ terettüp etmez. Hilâf yeri, kerahet olmamak suretinde olmak gerektir. Eğer kerahet vakti ise, mezkûr zam, mendup veya vâcip olmayıp ta, mekrûh olur mu? Esah olan, budur ki mekrûh dahi olmaz. Öğle ve ikindi ve yatsı namazlarına göre, zam edilecek rekât altıncı, ve akşam namazına göre beşinci, ve sabah namazına göre de dördüncü olur. Nitekim, Dürr-ü Muhtârda musarrahtır. İkindi ve sabah namazlarının dahi, müsavaten zikrinden anlaşılan, budur ki, zammın meşruiyyeti hususunda, mekrûh ve gayr-i mekrûh vakitler arasında, fark olmadığı gibi, ikindi ve sabah namazları arasında dahi, zammın kerahetsizliğince, fark yoktur. Bundan evvelki meselede, yâni son kadenin unutulması suretinde (dilerse) kaydi, alındığı halde, bu meselede, mezkûr kaydın ahz ve itibar olunmaması, bu zam, o zamdan müekked, olduğundandır. Çünkü bu meselede, musâllinin farzı, son kadenin tahakkuku sebebiyle tam olup, zait rekâtı için secde etmekle, fâsid olmadığından, başladığı nefeli, nisabına iblâğ eyleyerek selâm verdikten sonra, sehiv secdesi eyler. Bundan evvelki mesele, böyle olmayıp, onda farziyyet kalmadığı için, noksanını tedarike dahi, hacet olmaz. Buna binaen, o surette, sehiv secdesi dahi, lâzım gelmez. Bu meseledeki iki zait rekât esnasında, o kimseye biri iktida etse, imam Muhammed indinde, namazını altı rekâta tamamlar. Çünkü, tahrîme munkati olmamıştır. Onunla tediye olunan ise, altı rekâttır. Ve şeyhayn indinde, iki rekât kılar. Çünkü, ona iktida eden, kendinin farzdan çıkması, müstahkem olmakla o iki rekâte, müstakil tahrîme ile başlamış gibi, olmuştur. Zira ki, farzın tahrîmesi nefele intikal sebebiyle, münkati olmuştur. Muktedî, mezkûr namazını ifsat etse, imam Muhammed indinde onun - muktedabihi gibi - kendisine kazâ lâzım olmaz. Şeyhayn indinde, iki rekât, kazâ eder. Fetva dahi, bunun üzerinedir. Musahhah olan dahi, imam Muhammed kavlidir.
İktida meselesinde dahi, bu suretle, bundan evvelki suretin, farkı vardır ki, bu surette, müfterizin iktidası, müfterizin müteneffile iktidası demek olduğu için, sahih olmayıp, bundan evvelki surette ise, iktida olunan, zait rekâtı, secde ile takyit etmedikçe, farzdan çıkmış olmamak cihetiyle, sahihtir.} Tâ ki, iki rekât kendisi için, nafile olmuş olsun.
Selâmı tehir ettiği için, zikrolunan suretlerin, ikisinde de, yâni gerek zait rekâttan kuuda avdet, gerek zait rekâtı secdeyle takyit suretinde, sehiv secdesi eder.
Nafile olan, o zait rekât, - kavl-i sahihte - farzın son sünneti makamına kaim olmaz. Çünkü, ona, müstakil tahrîmeyle, muvazabet oluna gelmiştir.
REKÂT SAYISINDA TEREDDÜDE DAİR:
Bir namazın ikmalinden evvel, onun rekâtlarının sayısında, şüphe etmek, yâni üç veya iki kıldığım kestirememek, musâllîce mutat hükmünde olmadığına göre, o namazı iptâl eder. Zimmetine terettüp eden namazı musâllî, yakîn üzere İskata kaadir olduğuna ve hadîs-i şerifte: "Eğer biriniz kaç rekât kıldığında şüphe ederse namazı yeniden kılsın." buyurulduğuna mebni, o kimse namazını yeniden kılar. Nitekim, vakit bâki iken, namazı kılıp kılmadığında şek eden, o namazı kılar. {(1) Ve nitekim, bir gün ve bir gecelik namazlardan birinin terkini teyekkun edip te, tâyininde şek eyleyen kimse, uhdeden yakînen çıkmak için, bir gün ve bir gecelik namazları kazâ eyler.}
Salâtın ikmalinden sonra, olan şekke, itibar yoktur. Buna binaen, musâllî selâm verdikten veyahut son kadede tahiyyatı okuduktan, yahut okuyacak kadar oturduktan sonra, rekâtın sayısında şek ederse, onun halini salâha yâni, salâtını itmamına hamlen, o şekki muteber olmaz. Ve bir şey ona, lâzım gelmez. Meğer ki, noksanını tevekkun etmiş ola. O halde, anlaşılan noksanı, itmam eder.
Mezkûr şek, itiyat halini alır yâni, musâllîye sık sık vâki olursa, o kimse, - hususiyle - müvesvis bulunduğuna göre, - harecin defi için salâtın iadesi ile mükellef olmayıp, taharri eder {(2) Taharrî, neticesinde galip rey ne ise, odur.} ki, şekkin husulünden sonra, kendisine âşikâr olan {(3) Bu kaydın ilâvesine mebni, "meselenin konusu, şek sahibi hakkındadır. Zannı, galip olan hakkında değildir" itirazı varit olmaz.} galip reyi ile âmil olur. {(4) Eğer taharrî ile amel, bir rükün edâ edecek kadar, tefekkürü müstelzem olmuş ise, secde-i sehivi dahi eder.} Eğer galip reyi, yok ise, azı esas tutup, farz veya vâcip olan, kuudu, terketmiş olmamak için, kendince namazın sonu sanılan, her rekât sonunda oturur ve tahiyyat okur ve namazın hitamında, secde-i sehiv eder. {(5) Bu bapta zikrolunan, hadîsten başka, iki hadî3 daha olup, fukahâ, onların aralarını cemi ve tevfik etmişlerdir.}
Musâllîye, selâmdan sonra bir âdil kimse, eksik kıldığını ihbar edip halbuki musâllî, kendinin tam kıldığını muteyekkin bulunsa, o kimsenin
ihbarına iltifat etmez. {(1) Çünkü, onun yakini, başkasının yakını ile zail olmaz, bununla beraber ki. başkasının sözü onu mülzim dahi değildir.} Eğer iki âdil kimse ihbar ederlerse, onların kavlini ahz ve itibar etmek gerekir. {(2) Çünkü bu ihbar, şehadet nisabındadır. Onların sözü ise, nice hükümlerde, mülzimdir.}
İmam ile cemaat ihtilâf etmek suretinde, imam yakın üzere ise, cemaatin sözünü ahz etmez. Yakin üzere değilse, ahz eder. Cemaat ihtilâf edip te, imam onlardan bir kısım ile beraber olmak takdirinde, bir kişi de beraber olsa, imamın bulunduğu kısım, muteber olur.
Namaz içinde, rekâtların adedinin gayride, meselâ iftitah tekbiri alındığında, ve yahut kendisine necis isabet eylediğinde, veya kendisinden hades vâki olduğunda, şek eyleyen kimse dahi, - şek etmek kendince mûtâd veya çok vâki değilse, - istînaf, ve mûtat gibi ise, namazına devam eder.
Namazın iftitah tekbirinde şek edip, onu ve sübhânekeyi iade ettikten sonra, iftitah tekbirini almış olduğunu, hatırlayan kimse, namazına devamla, sonunda sücud-ü sehiv eder. Eğer iftitah tekbirini evvelce almış olduğunu hatırlamaz ise, sücud-ü sehiv dahi lâzım gelmez.
TİLAVET SECDESİ:
Bu terkip, şeyin sebebine izafetidir ki, tilâvet sebebiyle olan sücud demektir. Maksut, Kur'ânı kerimdeki, secde âyetlerinden birinin okun ması sebebiyle, vâcip olan secdedir.
İşitmek dahi, tilâvet gibi, secdeyi mucip ise de, secde sebebinin ancak, tilâvet olduğunu muhtar olduğuna, ve bir de işitmenin dahi sebebi, tilâvet olacağına mebni, onun zikri - min vechin - sem'in zikrini dahi müştemil olmakla, onunla iktifa olunmuştur. {(3) Tilâvet tâbirinde, secde âyetini yazan veya heceleyen kimseye, secde vâcib olmadığını, îmâ vardır. Secde âyetine, yalnız bakmak dahi, secdeyi mûcip değildir.}
Tilâvet, okumak demek olduğu gibi, sem' dahi işitmektir. Okuyana tâli ve işidene, sâmî diyeceğiz.
Tilâvet secdesinin, şartı, rüknü, hükmü, sıfatı, sebebi, keyfiyeti vardır.
Şartı: Tahrîme ve tâyin niyyeti, müstesna olmak üzere, salâtın şartlarıdır. {(1) Hadesten, taharet, necasetten taharet, setr-i avret ve - indel ihtiyâr - kıbleyi istikbal, bunda dahi şarttır. Salâtiyye olanında onun vakti, salâtın müddeti, yahut salâtın - münafîden evvel olan - mâbâdi ve salâtiyye olmayanında ömür müddetidir. Mekrûh olan üç vaktin birinde dahi olmamak meşruttur. Meğer ki, onda tilâvet olunacak, edâ edilmiş ola. Niyyette dahi, onun hangi âyetin secdesi olduğunu tâyin, lâzım olmayıp, secdenin, şükür ve sehv için, olan mezahimine mebni, tilâvet için olduğunu tâyinde, söz yoktur.}
Rüknü: Tâzim vechi üzere, alın koymak yahut rükû eylemek, {(2) Secde âyeti namazda okunduğuna göredir. Nitekim, malûm olur.} veyahut bunlar makamına kaim olacak, îmâyı, {(3) Hastaya ve binek üzerinde olduğuna göredir.} etmektir.
Hükmü: Dünyada vâcibin sukûtu, ve ukbada sevaba nailiyyettir.
Sıfatı: Namaz içinde hemen {(4) Yâni âyetini - kıraetten sonra - secdesi üç âyetten sonraya bırakılmamak üzere, hemen îfa edilmek.} ve namaz dışında teenni üzere {(5) Yâni imkânın ilk vaktinde olmakla mukayyet olmayıp, müsait zamanda îfâ olunmak.} vâcip olmaktır.
Tilâvet secdesi vâciptir. Çünkü, secde âyetleri üç kısımdır. Bir kısım sarîhan, secde emridir. Ve bir kısmı, küffarın, hakka secdeden istinkâflarını mütezammindir. Ve bir kısmı, Enbiya (aleyhimüs-selâm) hazeratının sücud emrine, imtisallerini hikâyedir. Bunlardan her biri ise, yâni gerek emre imtisal ve gerek enbiyaya iktida ve gerek küffara muhalefet, vâciptir. {(6) Ayetini okuyup veya işitip te, kendisine secde mümkün olmayan kimseye, müstahap olan: سَمِعْناَ وَاَطَعْناَ غُفْراَنَكَ رَبَّناَ وَاِلَيْكَ لْمَصِيرْ demektir. Secdeyi sonra kazâ eder.}
Sebebi: Tilâvet eden hakkında - ittifaka - ve işiten hakkında - alessahih - {(7) Alâ kavlin işiten hakkında, secde sebebi işitmedir. Sahih olan kavle göre, işitme, okuyanın ve muktedînin gayri hakkında, şart olmakla sağır olup ta, okuduğunu işitmeyene, secde lâzım olur. Sağıra diğerinin tilâveti sebebiyle, secde etmek, her ne kadar, edeni görse bile, lâzım olmaz.} secde âyetinin tilâvetidir. {(8) Tilâvet secdesinin sebebi, Bahirde mezkûr olduğu veçhile, üç emrin biri olmak zahirdir: Ya kendi okumak, yahut başkasının okuduğunu işitmek ve yahut okuyan işitmezse dahi, muktedi bulunmaktır. Hakikatte sebep, tilâvettir.}
Secde âyetleri, Kur'ânı kerîmin: Ârâf, Raad, Nahl, İsrâ, Meryem. Hacc, Furkan, Nemil, Secde, Sâd, Ha mim es-secde, Necim, İnşikak, Alâk sûrelerinde olmak üzere, on dört âyeti celîlededir.
Onlardan birini - namaz ile mükellef olan - okuyana ve işitene tilâvet secdesi vâcip olur. Okuyan hakkında anlama, ve işiten hakkında işitme kasdi şart değildir, . Okuyan, secde âyeti olduğunu, gerek anlasın gerek anlamasın, secde ile mükellef olduğu gibi, işiten dahi, işitme kendi sinin maksadı, gerek olsun gerek olmasın, işitmekle secde etmek lâzım gelir.
Secde âyeti, tercümeden okunmak sûretinde dahi, okuyan anlasa da anlamasa da - ittifaka - ona ve - itimaden - anlayana veya ihbar şartiyle, işitene, secde vâcip olur.
Secde harfim yâni secde âyetinden, ona delâlet eden kelimeyi üst yanından veya alt tarafından, bir kelime ile beraber okumak, -kavl-i sahihte - tamamen okunan secde âyeti gibi, secdeyi mucip olur. {(1) Alâ kavlin, secde âyetinin çoğu okunmadıkça, secde vâcip olmaz, çoğu, gerek sücud kelimesinden evvel ve gerek sonra olsun ve yahut secde kelimesi ortada bulunsun. Bu imam Muhammedden rivayettir. Zeylei, bunu ihtiyâr etti. Dür sahibi dahi, ona tâbî oldu.}
Secde âyetini yazmak ve - telâffuz etmeden - secde âyetini nazar etmek ile secde vâcip olmaz. Çünkü, yazan ve bakan kimse, secde âyetinin ne, okuyanı ne de işitenidir.
Hecelemek dahi böyledir. Ne onu heceleyene ve ne hecesini, işitene, secde vâcip olmaz, çünkü, hecelemek, harfleri tâdâd etmektir, kıraet değildir. {(2) Buna mebni, namazda hecelemek, kıraet yerine geçmez ve o harfler, Kur'ânda mevcut olduğu için, namaz onunla fâsit de olmaz. Bir kimse, secde âyetini, herbirinden bir harf olmak üzere, bir cemaatten işitse, harfler müteferrik olduğu ve tilâvet tahakkuk etmediği için, ona secde vâcip olmaz.}
Keyfiyyeti: El kaldırmaksızın "Allahu ekber" diye secdeye varıp üç kere "sübhâne rabbiyel âlâ" demek ve yine Allahü ekber diye kalkmaktır.
Bunda teşehhüd ve selâm yoktur. Tekbîr ve tesbîhler sünnettir. Secde vâciptir. Ve sücûd-u sehiv gibi iki değildir.
Oturmakta olana göre, tilâvet secdesi için kalkmak, mendup olup secdeden sonra dahi, kıyam etmek müstahap olur.
Üzerinde müteaddit secde bulunan kimse dahi, her secdede kıyam eyler.
Âyeti, cemaat içinde okunarak, topluca secde edilmek lâzım geldikte okuyan ileri durmak ve işitenler, saf bağlamak, lâzım değildir. Herkes bulunduğu mevzide, kıbleye yönelerek, secde eder. Şu kadar ki, işiten, okuyandan evvel secdeden kalkmamak mendup olur.
Secde için hazır olmayanların bulunduğu bir mecliste, secde âyetini gizli okumak menduptur.
Secdenin vücubu, namazla mükellef olana göre, olduğundan, adetli ve lohusa bulunan kadın, secde âyetini işitmek veya tilâvet eylemek ile, ona secde vâcip olmaz.
Cünüp, namaz ehli olmakla, ona işiterek ve okuyarak, ve ondan, âdetliden, lohusadan, kâfirden, temyiz edici sabiden secde âyetini işitene, secde vâcip olur.
Deliden yahut uyuyandan işitene, secde vâcip olmaz.
Sarhoşun tilâveti, hem kendisine ve hem işitene, secdeyi muciptir.
Secde âyetini yazana, onu yazmakla, secde vâcip olmadığı gibi, dilsize ve sağıra dahi, secde edeni görmekle, secde vâcip olmaz. Sağıra ve secde âyetini yazana, secdenin vücubu ancak, tilâvet iledir.
Secde mukallitlere değil, tilâvete terettüp edeceğinden, secde âyetini, kuştan ve maymundan ve sadâdan {(1) Sadâ, aksi sadâdır. Bunlar hep muhâkâttır (takliddir). Temyiz sahibi olmadıkları için okumaları tilâvet değildir.} işitene dahi, secde vâcip olmaz.
Musâllî, namazda okuduğu secde âyetinin, secdenin namazda etmek lâzım gelir.
Kıraet uzayacak ise, secde âyetinden sonra, müstakil sücud veya rükû olunur ki, derhal sücuda tilâvet secdesi kasdiyle, rükûa varılıp kalkılır ve kıraete devam olunur.
Kıraet uzamayacak ise, secde âyetini veya ondan bir veya iki yahut üç âyet sonrayı, müteakip {(2) Malûm olsun ki, fevr (vakit geçirmemek), secde âyetinden sonra bir yahut iki âyet ile - ittifaka - munkati olmaz. Dört âyetle - ittifaka - münkati olur. Üç âyette ihtilâf olunmuştur. Münkati olmamak râcihtir. Bedayide, bu bapta takdir olmayıp, müçtehidin reyine tefvîz olduğu yahut tavîl sayılana itibar olunacağı dahi mezkûrdur. İnşikak sûresinin secdesinden sonra, mevcut olan dört kısa âyet kavl-iâhirde, fevre mânî değil, sayılmıştır.} edilen salât rükûu (niyyetle) ve salât sücudu (niyyetsiz), onun secdesi makamına kaim olur.
Namaz dışında okunan secde âyetinin, secdesi - genişlikle - vâcip olduğu halde vakit mekruh olmadıkça, tehir edilmek, uzun zaman unutulmak ihtimaline mebni, tenzîhen mekruh olduğu gibi, namazda okunan secde âyetinin secdesi - fevriyyen - vâcip olduğuna mebni, kıraeti uzatarak, onu tehir etmek dahi, kazâya bırakmak gibi olduğundan, tahrîmen mekruhtur. Sehven gecikirse - velev selâmdan sonra - münâfî vuku bulmayarak, salâtın hürmeti bâkî oldukça, kazâ olunur. Namaz dışında kazâ olunmaz. Çünkü namazın parçası olmuş ve ruçhan kesbeylemiştir. Nakıs olarak edâ olunamaz, namaz dışındaki secde, namaz içindeki secdeye müsavî olamaz. Onun bu suretle tarikine, - amden vâcibi terk ederek, günahkâr olduğu için - tövbe lâzım gelir.
Namazda kıraetin rüknü, kıyamın rüknüne has olduğundan, musâllî kıyam halinin gayride, tilâvetten memnûdur. Mahcurun (memnuun) tasarrufu ise, hükümsüz olmakla, rükû veya sücud halinde, yahut teşehhüdde ve yahut kavmede, secde âyeti tilâvet etmekle, ona secde vâcip olmadığı gibi, muktedi dahi, iktida halinde kıraetten mahcur iken, secde âyetini tilâvet etmiş olmakla, ne kendine ve ne imamına, ne de kendisiyle beraber, namaza müşarik bulunan, diğer muktediye, secde vâcip olmaz. Amma, onunla namazda müşarik olmayan kimse, mahcuriyyet dışında olmakla, gerek diğer cemaatten ve gerek münferit ve yahut namazdan külliyen hariç olsun, secde âyetini, o muktediden işitmekle, ona secde vâcip olur.
Namazda olmayanın, namazda olandan işittiği, secde âyetinin secdesini, hariçte etmek lâzım geldiği gibi, namazda olanın dahi, hariçten işittiği, secde âyetinin secdesini, namazdan sonra, etmesi lâzım gelir.
Eğer namazdakiler, onu namaz içinde ederlerse, namazla münasebeti olmayanı, namaza ithal etmiş olmaları, noksanına mebni, o secde kendileri için, kifayet etmez. {(1) Kâmil olarak, tediye edilmiş olabilmek için, onu iâde ederler.} Ve, bununla beraber namaz cinsinden olmak hasebiyle, namazları onunla, vâcip olmaz.
Namazda okunan, secde âyetinin secdesi, namaz dışında {(2) Meğer ki, namaz secdeden evvel - âdetin gayri - bir sebeple fâsid olacaktır. O halde, yalnız tilâvet kalmış olmakla, namaz dışında secde edilir. İfsat dahi. fesat gibidir. Salâtı ifsat eden âdet olduğuna göre, tilâvet secdesi, kadından sâkıt olur.} olmaz ise de, namaz dışında olan kimse, imamdan secde âyetini işitip, ona iktida etmemek imamın secdesinden sonra, diğer rekâtta, ona iktida eylemek suretinde, secdeyi namaz, dışında eder ki, bu suretle, hem secdeyi ziyadan, hem salâtı ziyadeden, siyanet etmiş olur.
Eğer o kimse, imamın sücudundan evvel, ona iktida ederse, onunla beraber secde eyler. Ve eğer imam tilâvet secdesini ettikten sonra, o rekâtta ona iktida etmiş olursa, muktedi secdeye, hükmen yetişmiş olmakla, tilâvet için, artık secde etmez.
Namaz dışında bir, secde âyeti okuyup veya işitip, secdesini ettikten sonra, yine o mecliste, namaza durup, o âyeti okusa, namazda okuyanın rüçhanına mebni, hariçtekine tâbiiyyeti olamayacağından, yine secde eder. Eğer evvelce secdesini etmemiş idiyse, namazdaki secde, ona iki tilâvet için, kifayet eder.
Bir mecliste, ayni âyeti tekrar eden gibi olur ki, ona da, bir secde, kâfidir. {(1) Meclis müttehit olmazsa, bir secde kifayet etmez. Meclis dışında, velev bez çözmek suretiyle olsun, üç adım atmakla ve ağaç üzerinde, bir daldan bir dala geçmekle, nehir veya büyük havuzda yüzmek, ve hayvan üstünde gitmekle, ve harman döğmek ve değirmen etrafını dolaşmakla, tebeddül eder. Odanın ve - büyük dahi olsa - mescidin köşelerine varmakla ve gemi yürümekle ve bir veya iki rekât namaz kılmak, ve bir veya iki yudum bir şey içmek veya bir iki lokma yemek ve bir iki adım atmakla, kıyam ve kuud ile ve tilâvet mahallinde rükûp ve nüzül ile ve musâllî olarak, binek seyri ile, tebeddül etmez.} Gerek tilâvetin başında, gerek tilâvet esnasında ve gerek tilâvetten sonra, edilmiş olsun.
İşiten hakkında, meclisin ihtilâf ve ittihadı, okuyanın değil, kendinin, meclisi tebdil edip etmemesiyledir.
Hatip minberde secde âyetini okusa, inip secde eder. Cemaat dahi beraberce secde ederler.
Rüknünde, ifade olunduğu üzere, sücud maraz ve rükûb halinde, îmâ ile dahi olur.
Tilâvet secdesi vâcip olduğuna mebni, onun özürsüz, binek üzerinde îmâen ifası, kâfi olmamak, kıyas muktazası ise de, tilâvet, tetavvû gibi, dâimî bir iş olduğundan, onun secdesi için, nüzulü, şart kılmak, külfet olacağına mebni, îmâyı istihsan etmişlerdir.
Âyeti yerde okunarak, nazilen vâcip olan secde, râkiben îfâ edilemez.
Âyeti hayvan üzerinde okunarak, râkiben vâcip olan secde, hem râkiben, hem nâzilen, olur.
Binek üzerinde, secde âyetini okuyup, yere indikten sonra tekrar binse ve secdeyi binekte îmâ ile etse dahi olur.
Secdesi olan sûre veya âyâtı okuyup ta, secde âyetini geçmek, âyetin nazmını bozmakla beraber, secdeden istinkâf gibi, olduğu için, mekruhtur.
Bunun aksi, yâni yalnız secde âyetinin kıraeti, secdeye mübaderet demek olduğu için, mekrûh değildir. Ve lâkin tafdil tevehhümünü, defi için, tilâvette, ona ya evvel veya sonra, bir veya daha ziyade, âyet zam etmek, mendup olur.
Cuma ve bayram namazlarında, kıraet sonuna gelmedikçe, secde âyetini okumak, imama mekrûh olduğu gibi, salât-ı sırriyyede dahi mekrûhtur.
Amden hades, kelâm ve kahkaha gibi, salâtı müfsit olan şeyler, tilâvet secdesini dahi müfsit olup, iâde lâzım gelir. Şu kadar ki, kahkahada abdest almak lâzım gelmez. Müştehatın muhazatı dahi, cenaze namazında olduğu gibi, onu ifsat eylemez.
(Mühimmeten lidef'i külli mühimmetin): Secde âyetlerini cümleten bir oturmada okuyup, her biri için, başka başka veyahut hepsine birden on dört defa secde eyleyenin, dünya ve ahîret işlerinden kendine mühim olana, Cenab-ı Hak kâfi olur.
ŞÜKÜR SECDESİ:
Secde-i şükür dahi, - kavli müftâbih - üzere, sevap üzerine taattir ki, sürûr ve tebşir vaktinde {(1) Bunların biri rüyet ve müşahede haline ve biri adem-i müşahede haline masruftur. İlâhî nimetler ibada müstemirdir. Şükür secdesi, nimetin yenilenmesine veya belânın define mebni olmuş olur. Cenab-ı risâletmeâb, bir cüceyi gördüklerinde, şükür secdesine varmış oldukları gibi, ümmetleri hakkında, şefaatlerinin makbuliyyeti, - Cenab-ı Hak tarafından - kendilerine tebşir buyuruldukta dahi, üç defa şükür secdesine varıp, her defasında, kendi şefîane duâları ve âlîcenabâne istişfaları üzerine, ümmetlerinin bir sülüsü kendilerine bahşolunduğu tebşîr olunmasına teşekküren, bârigâhı perverdigâra, secde-i şükranda bulunduklarını, beyan buyurmuşlardır. Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem.} Allahü teâlâya şükür ederek, secdeye varmak
vardır ve sevaptır. Hazret-i Seyyidül-Kâinatta ve sahabesinde vâkî olmuştur. {(1) Hazret-i Fahr-i Kâinat, ebi Cehlin kesik başını gördüklerinde beş defa secde-i şükür etmişler ve Hazret-i Ebubekir, yemamenin fethinde ve müseylemenin katlin deve Hazret-i Ömer, yermükün fethinde ve Hazret-i Ali, havariçlerin reisi olan zus-sediyyeyi maktul gördüklerinde, şükür secdesine varmışlardır.}
Şükür secdesi, - şartları ile - tilâvet secdesi gibidir. Tekbir ile varılır ve Cenab-ı Hakka, hamd ve şükür ve tesbih olunup, tekbir ile kalkılır.
CUMA NAMAZI:
İçtimadan, cuma ve iftiraktan, fırka gibidir. Ona yevm ve salât izafe edilerek yevm-i cuma {(2) Cuma gününün, Arapça eski ismi Urubedir ki, ifsah ve tahsin mânâsınadır. Nâs, o günde süslenip bezendikleri için, öyle denilmiştir. Ona cuma ismini, iptida veren Kaab İbni Levi'dir. Bu husustaki Hadîs-i şerif mantukunca, cuma günü, günlerin en şereflisi olup, Burûc sûresindeki (yevm-i mev'ud), kıyamet günü ve (yevm-imeşhûd). arefe günü ve (yevm-i şâhid), cuma günü, ile tefsir olunmuştur. Cuma günü, müminlerin bayramı ve biçarelerin haccıdır.} ve salât-ı cuma deniliyor. Çok istimal ile, muzafın hazf edildiği olur. Burada maksut, cuma namazıdır.
Salât-ı cuma (cuma namazı), malûm olduğu gibi, cuma günü öğle vaktinde, salâtı zuhra (öğle namazına), bedel olan, iki rekât namazdır. Cemaatle kılınır. Ve kıraet, aşikârdır. Ve evvelce hutbe okunur. Hutbe farzdır. Onun dört rekât ilk sünneti ve dört rekât son sünneti vardır. İkisi dahi, müekkededir. Nitekim, nevafil babında zikrolunmuştur.
Cuma namazı - şartları kendisinde mevcut olan - her kimse için, farzı ayndır.
Farz olması, kitap ve sünnet ve icma-i ümmet ile sabittir. Akıl dahi. buna delildir.
Kitab-ı Kerîmde
buyrularak, zikrüllaha saay ile salât emri için, nidaya müterettip kılınmıştır. Zikirden maksat, namaz olmak, aşikârdır. Hutbe dahi, edilmek câizdir. Ve her iki takdirde, âyetin mânâsı farz olduğunu, müfîddir. Evvelki takdire göre, bu meydandadır. İkinci takdire göre dahi, zahirdir ki şarta, saayin farz oluşu, meşrutun farziyyetinin, bir dalıdır. Üzerine,
cuma namazı lâzım olmayana, hutbeye gitmek dahi- icma ile - lâzım olmaz. {(1) Tefsirlerde mezkûr olan: Zikirden, umumî mecaz tarikiyle, hem hutbe vehem namaz, kasdolunmuştur. En doğru olan da budur. Zira ki, ikisine de, zikir it. lâkı, sadıktır. Hem de, Cenab-ı Hak cumanın farziyyetini, bir mübahın tahrîmi ile, tekîd eylemiştir ki, o da, beyîdir. Mübahın tahrîmi ise, (muktazayı hikmet) olduğuveçhile, ancak vücub için olabilir.}
Hadîs-i şerifte:
buyurulmuş {(2) Bu hadîs, ilk hutbe-i nebeviyyedendir ki, onu muhaceretleri üzerine, kıldıkları, ilk cumada îrad buyurmuşlardır. Malûm olduğu üzere hicreti seniyye, nübüvvet senelerinin, on dördüncü yılının rebîül-evveli evailinde idi. Bir pazar ertesi günü, Medine-i Münevvere yakininde Benî Amrû bin Avf yurduna konup, salı, çarşamba ve perşembe günleri orada ikamet ve onlara mescitlerini tesîs buyurmuşlardır ki, Medine-i Münevverenin güney tarafında vâkî, Kuba mescidi şerifidir. Cuma günü oradan çıkarak, Sâlim bin Avf yurduna ulaştıklarında, cuma vakti olmakla (ranûnâ) denilen vadîde vâkî, Benî Sâlim mescidinde, ilk hutbesini, îrad ile, cuma namazını edâ buyurmuşlardır.} olduğu gibi, diğer bir hadîs-i şerifte dahi;
buyurulmuştur. {(3) Diğer hadîs, azabın şiddetine mahmuldür. Öyle buyurulması o kimse, vahdaniyyeti ve onun tevabiini ikrar etmekle beraber, cumayı terketmiş olmak cihetiyle, münafıkların hareketinde bulunmuş olmasındandır. Münafıklar ise, cehenneminen sefil derekesindedir. Yahut cumayı, inkâr ederek terk edenler ve yahut o akîde üzere, vefat edenler hakkındadır.}
Müslümanlar dahiHazret-iRisalet zamanından bugüne kadar, cumanın farziyyeti üzerine, kimsenin inkârı olmayarak, icmâ eylemiştir.
Şu mânâ dahi mâkuldür ki, biz cuma gününde cuma namazını ikame için, öğle namazının terki ile, emrolunmuşuzdur. Öğle namazı ise, farzdır. Bir farzın terki, ancak ondan daha müekket ve evlâ, bir farz için, olabilir. Demek ki, cuma namazı, farziyyetçe öğle namazından daha tekitli, bir farzdır.
Cuma namazı için, vücub ve sıhhat şartları olarak, iki türlü şartlar vardır ki, onlar bütün namazlarda muteber olan şartlardan, fazladır.
Vücub şartları, musâllîde, ve sıhhat şartları, musâllînin gayri hakkındadır. Aradaki fark dahi, vücub şartları zail ve mefkut olmakla, edâ sahih ve sıhhat şartları mevcut olmazsa, edâ gayr-i sahih olmaktan ibarettir.
Vücub şartları altıdır: Birincisi, erkek olmak, {(1) Hunsâyı ihraç için, erkekliğinin tahkiki ileri sürülmüş ise de, Hunsa noksan yaratılışlı olmak hasebiyle, halinin muktazası cuma, ona vâcip olmaktır, diyenlerde olmuştur.} kadınlara cuma, lâzım değildir. İkincisi, Hürriyettir. Köle olanlara cuma, lâzım değildir. {(2) Efendi, kendi kölesini cuma ve cemaatten, menedebilir. İzin verirse, köle cuma kılmakta, muhayyer olur. Hayvanını korumak için, efendi ile beraber, camiye gelirse, korumağa halel getirmemek üzere, cuma kılabilir. Ücretli hizmetkârı, cumadan menedemez. Şu kadar ki, cuma yeri uzakta ise, o müddetin ücretini vermeyebilir.} Üçüncüsü, ikamettir ki, şehir içinde yahut şehirden sayılan, yöresinde {(3) Misafir salâtı, babına bakınız.} mukîm bulunmaktır. Köylülere, ve bir şehirde - hiç olmazsa, on beş gün ikameti niyyet eylememiş olan - misafire cuma, lâzım değildir. {(4) Sahabet kiram hazeratından, şehirlerden mâda, yerlerde cuma ikame olunduğu, nakl ve rivayet olunmamıştır. Köylü, cuma günü şehre girer ve o gün orada kalmağı niyyet eylerse, cumayı Kılar.} Dördüncüsü, sıhhattir. Camiye çıkmadan âciz olan, yahut hastalığının artmasından veya geç iyi olmasından korkan, marîze cuma, lâzım olmadığı gibi, camiye çıkmasiyle, bakılamayacak olan hastasının zıyaından korkan - hastayı bakmakla mükellef ve meşgul kimseye -dahi cuma, lâzım değildir. Kudretsiz ihtiyar dahi, marîz hükmündedir. Beşincisi, gözü görene ki; göz selâmetidir. Gözsüze cuma, lâzım değildir. Meğer ki, yedicisi ola. Altıncısı, ayakların selâmetidir. Kötürüme ve ayaksıza
cuma, lâzım değildir. Eğer bir ayağı, felçli veya kesik olup ta, meşakkatsiz yürümeğe kadir ise, cumaya çıkar. {(1) Sel halinde yağmur, kar, çamur cuma için, özürlerdendir. Akl ve bülûğun şart kılınması, sırf cuma namazına has olmamakla, ayrıca zikre lüzum görülmemiştir.}
Cumanın sıhhat şartlan da, altıdır: Birincisi, cuma kılınan yer, şehir veya şehir yöresi olmaktır. {(2) Şehir: En büyük mescidine, cuma ile mükellef bulunan, ahalisi sığmayan, yerdir, diye tarif olunduğu gibi, bu tarifin, birçok köyler içinde doğru olacağı iddiasiyle, şöyle de tarif edilmiştir; Şehir: İçinde, emîri, müftüsü ve kadısı, mukim bulunan yerdir.
Küffarın, müsliminden kalabalık bulunduğu yerde, cuma ve bayramların ikamesi câiz olur. Şehir kenarı tâbiri için, salâtı misafir bâbına müracaat lâzım gelir.
Şehir içinde, cuma namazının, camide kılınması şart olmayıp, namazgâhlarda ve minber ittihaziyle, Ok meydanı gibi, açık yerlerde dahi, cuma kılınır.} Köyde ve kırda cuma kılınmaz. {(3) Hac mevsiminde, Minâda Mekke emîri mevcut olmakla beraber, binalar dahi bulunduğundan, cuma kılmak câiz olur. Arafat, kır olduğu için, orada Cuma kılmak câiz olmaz.} Bir şehrin müteaddit mevziinde, cuma kılınır. {(4) Bu sarahate göre, geçmişe itibara ve - ihtiyatan - zuhur-u ahîr kılmağa lüzum da kalmaz ki, onun itibarı, ve zuhur-u ahîr itiyadı, cumanın teaddüdünün menedilmesi, hakkındaki - zaif olan kavle - mebnidir. Ona göre ki, ebû Yûsufun kavli ve imam Şâfiînin mezhebidir. Cuma, ilk kılanındır. Ona binaen, ve ihtiyat olarak, (âhir zuhur) yahut (zuhur ahîr) niyyetiyle, dört rekât namaz kılınır. Onu kılan, her rekâtında fatiha okur ve sûre veya âyât zam eder. Kılınan, eğer farz olursa zammın zararı olmaz, ve eğer nefel vâkî olursa zam, vâcib bulunur. İlk kadede, teşehhüde iktisar eder. Üçüncü rekâtte, sübhaneke, okumaz. Müellif der ki, ihtiyat onu kılmakta değildir. Çünkü, ihtiyat, iki delilin en kavisi ile amel etmektir. Bu bapta, - delîleynin akvası ise - cuma teaddüdünün, câiz olmasının mutlak olmasıdır. Hem de, onu kılmakta, cahillerin cumayı farz değil itikat etmek, ve yahut cuma vaktinde, farz olan namazın - müteaddit olduğunu - itikat eylemek mahuzru vardır. Onu kılmak için, havastan mâdâya, üfta olunmaz. Onların dahi, o namazı evlerinde kılmaları en muvafık olanıdır.
Bu ifadeye göre, zuhru ahîr namazı, ramazan arefesinde tutulan oruç gibi, havasın işi iken, tamîm ve umuma teklif ve rekâtların kesretiyle nas tenfîr, edilerek, cuma namazının, son müekked sünnetinden dahi mahrum bırakılmasıdır.
Muhaşşi der ki, yevmi şekte (ramazan arefesinde) tutulan oruçta, farz niyyet olunmayıp, zuhr-u ahîr namazında, farz niyyet olunmak, arasındaki fark salâtın vakti, zarf olduğundan, onda niyet tayininin lüzumu, ve orucun vakti miyar olduğundan onda niyet tayininin lüzumsuzluğu, cihetiyledir. Bu da, cuma babındaki, imam ebi Yûsufun kavline göredir.
İbni Nuceym dahi, Bahr-i Râikta: Zuhr-u ahîr namazı, cuma namazının, - bir büyük şehirde - cumanın teaddüdünün câiz olmaması, rivayeti sebebiyle, sıhhatinde edilen şek üzerine, müteehhirînden bâzılarının, mevzuatıdır. Bu rivayet ise, muhtar değildir. Ve cumadan sonra, zuhr-u ahîr namazı, ne imam azamdan rivayet olunmuş ve ne de sahibeyn, rivayet etmiştir. (Cuma gününün farzı odur. Cuma farz değildir) diye itikat olunmak, korkusuna mebni ben o namazın, olmadığını keraren üfta ettim demiştir.}
İkincisi, cuma kıldırmak için, vazifeli kimse bulunmaktır. Memuriyet ve mezuniyetleri cihetiyle, cuma ikamesine malik olan, imam ve hatipler kendi yerlerine başkalarım, ikameye dahi maliktirler. İzinnâmelerinde buna da, mezuniyetin mezkûr olması, şart değildir. {(1) Hutbeden sonra, gerek bir özre mebni, ve gerek özürsüz, namaza geçirmek istedikleri kimsenin, hutbe okunurken bulunmuş ve yahut, hutbenin bir kısmına yetişmiş olması şarttır. Namaza başladıktan sonra, sebk-i hades suretinde, imamete salih, her kim olursa olsun, imam onu İstihlâf edebilir. İkisi, bir şey olduğu için, ikiye bölünerek, hutbeyi biri okuyup, namazı başkası kıldırmak lâyık değil, yâni tenzîhen mekruhtur.}
Üçüncüsü öğle namazı vakti olmaktır. Öğle vaktinin girmesinden evvel, cuma kılmak, sahih olmadığı gibi, onun çıkmasiyle de bâtıl olur. {(2) Velev ki, vaktin çıkışı, teşehhüd miktarı kuûddan sonra olsun ve artık onamaz - zuhur olarak ta - itmam edilemez. Şeyhaynin kavli üzere, nefel olarakta, itmam edilebilir. Müfsidata ve isna aşeriyeden, on birincinin hamişine bakınız.}
Dördüncüsü, namazdan önce, hutbe okunmaktır. {(3) Muhaşşinin beyanına göre, sadr-i islâmda, hutbe, bayramlarda olduğu gibi namazdan sonra idi. Hutbeyi dinlemenin terkinde, bir şey yok, zanniyle "Onlar bir kazanç veya bir eğlence gördüklerinde, seni kıyamda bırakıp oraya koşuştular." (Cuma: 11) kavl-i kerîminde bildirilen halin, hâdis olması üzerine, hutbe öne alınarak, tehir hakkındaki hüküm, mensuh oldu.}
Beşincisi, genel izin, olmaktır. {(4) Çünkü, cuma namazı şeair-i islâmdan ve islâm dininin hasîsalarındandır. Ve bir takım, hususiyyat ile meşrûdur ki, onlarsız olmaz. İşaa edilmek sûretiyle şöhretlendirilmek - izn-i âm - ile ikame olunmak dahi, o cümledendir. Gelenler için, cami kapılarının açık bulunması dahi böyledir. Caminin kapısını kapayarak içinde cuma kılan cemaatin, ve maksurelerin kapılarını, başkalarına sed ederek, yahut namaz kıldığı yere kendi ashap ve arkadaşları ile kapanarak cuma ikame eyleyenin, cuması câiz değildir. Eğer halkı girmeğe mezun kılmış ise, onlar girseler de, girmeseler de, cuma sahih, ve fakat, o kimse, mescit ve caminin hakkını kazâ etmemiş olmak hasebiyle, kerahette bulunmuş olur.} Yani herkese açık bir yer olmaktır.
Hutbenin sıhhati için, bülûğ şart olmadığından, namaza geçmemek üzere hutbeyi - mümeyyiz sabi -dahi okuyabilir.
Altıncısı, Cemaat olmaktır. {(1) Münferidin cuması, - icmâ ile - sahih değildir. Cuma cemaattendir. Cemaat, -indel-imam - cumanın edâsı inikadının şartı olduğundan, rükûda iktida etmiş olsalar bile, imam ilk secdeye varıncaya kadar, beraber bulunmaları lâzımdır. Ondan sonra, namazlarını bozup, dağılırlarsa, imam namazı, cuma olarak yalnızca, itmam eder. Ve eğer imam, secdeye varmadan, onlar dağılıp, imamın arkasında, iki erkekten başka kimse, kalmayacak olursa, cuma bâtıl olur. İmameyn indinde cemaat, tahrîmenin inikadı şartı olup, o dahi, tahakkuk etmiş olmakla, onlardan sonra, imam yalnızca, cumayı itmam eyler.}
Cemaatin en azı, imamdan başka, üç erkek olmaktır. {(2) İndet-tarafeyn, çünkü, cemi - tesniye ve müfred sigalarına muhalif olduğu için - hakikaten üçtür. İkiye cemi itlâki, mecazdır. Asl olan, hakîkat ile ameldir. Hem de Allahın zikrine koşunuz! kavl-i kerîminde, huzurun talebi, cemi lâfzına teallûk etmiştir. Saayin dayandığı şey olan zikr dahi, bir zakiri müstelzemdir ki, o, huzuru istenilen, cemin, gayridir. Onların hutbede hazır olmuş olmaları ve cuma ile mükellef bulunmaları, meşrut değildir. Hattâ, hutbeyi dinleyenler gidip, başka üç kişi gelse, hatip onlara - rivayetin zahirinde - hutbeyi iade etmeyerek, cumayı kıldırmak câiz olduğu gibi, cemaat olan üç kişinin, cümleten veya karışık olarak, köle, yahut marîz veya misafir olması dahi câizdir. Çünkü, bunlar, cuma ile mükellef olmasalar da, imamete salih kimselerdir. iktidaya salih olmaları, evleviyyettedir.} İki erkek ile. bir kadın yahut bir erkek çocuk, bu bapta kâfi değildir. İmamdan başka, iki erkek kişi, cemaattir, dedi.
HUTBE:
Hutbe, hitaptan olmakla, - asılda - söyleyenle işiten arasında olan kelâmdan ibaret olarak, mevizaya ve mukaddemeye, itlâk olunmuştur Burada maksut, mevizanın mânâsıdır.
Hutbenin rüknü, Cenab-ı Hakkın, habs zikridir. Arapçaya vukuf ile beraber, Arabinin gayri dil ile dahi, îrad edilmesi câizdir.
Hutbe ikidir ki, biri diğerinden, - bir hafif celse ile - ayrılmıştır. Her biri, hamd ve senayı, teşehhüd ve salâtı müştemildir. Birinci hutbede, âyet okunup, vaaz ve tezkir edilir. İkinci hutbede, vaaza bedel, müminin ve müminata dua olunur.
HUTBENİN ŞARTLARI:
Hutbenin şartları şunlardır:
1 - Namazdan evvel olmak,
2 - Hutbe kasdiyle okunmak. {(1) Gelecekte mezkûr olduğu üzere, hutbede - indel-imam - bir hâlis zikre iktisar câiz olmakla, bunun şartı kılınması, onda zahirdir. Hatip aksırıp ta, elhamdülillah, ve bir şeye teaccüben sübhanallah, demek hutbe sayılmaz. Alâ kavlin, hutbede kasd, şart değildir.}
3 - Vakit içinde olmak. {(2) Vakitten evvel hutbe okuyup, vaktin girmesinde namaz kılınsa caiz olmaz.}
4 - Hutbe esnasında en az bir kimse bulunmak. {(3) Dürr-ü Muhtârda mezkûr olduğu üzere, hatibin kendi kendine okuduğu hutbe sahih olmaz. Hutbenin cemaat huzurunda olması lâzım ise de, müellifin ifadesine göre, hutbe bir kişi huzurunda dahi, sahihtir. Velev uyur, yahut sağır,veya uzak bulunsun. Cemaat, cumanın şartıdır.}
5 - Bulunan kimse, kendisiyle cuma cemaati, münakit olabileceklerden olmak, {(4) Bir kölenin veya bir marizin ve yahut bir misafirin, huzuru da kâfidir. Yalnız, bir erkek çocuğun, yahut kadının bulunması, kâfi olamaz.}
6- Hutbe ile namazın arası, - başka bir iş ile - ayrılmamak. {(5) Müellif, yemeği kaatî saymıştır. Hatip, hutbeden sonra, cuma guslü veya abdest tazelemesi için evine gitmiş olmak suretinde, hutbenin sıhhatinde ihtilâf olundu, demiştir. Lâkin, gusül ve abdest namaza müteallik olmakla, kaati fasıla sayılmamak, muhtardır. Hadeslinin ve cünübün hutbesi -kerahetle- sahih olmakla, hutbeden sonra, İğtisal ederek namazı kılar. Ve iğtisali, namaz amellerinden olduğu için, fasıla sayılmaz. Hutbeden sonra, tetavvu namazına başlamak (haram olmakla beraber), fasıla olmadığından, hutbeyi iptal etmezse de, hutbeyi iâde evlâ olur. Faiteyi hatırlayarak, kazâ ile meşgul olmak dahi, böyledir.}
Hutbe, namaz olmadığı ve namazın cüzünden dahi bulunmadığı için {(6) Eserde, hutbenin salâtın şartları gibi, sayılması, sevabın hükmü, itibariyledir.} onda taharet ve kıbleye yönelme olmadığı gibi, kelâm dahi, onu müfsit değildir. {(7) Hazret-i Ömer, bir cuma hutbesinde, Hazret-i Osman mescidi şerife hutbe esnasında geldiği için, bu ne vakit geliş? diye buyurup, itizaren, Hazret-i Osmanın: Ezanı işittikten sonra, abdest almaktan başka bir şey yapmadım, demesi üzerine Hazret-i Halîfe: Resulullah cuma namazı için, guslü emretmiş oldukları halde, hemde abdest mi? buyurmuştur.} Taharet, onda sünnet olmakla, abdestsizin ve hattâ, hades-i ekbere müptelâ olanın hutbesi, hutbede kıbleye yönelmek gibi mekrûh olduğundan, cemaate müteveccih bulunmak, mesnûndur.
HUTBENİN SÜNNETLERİ:
Hutbenin sünnetleri, şunlardır:
1 - Hatip, hutbeden evvel minber cihetinde bulunmak. {(1) Minberin sağ cihetinde, hatibe mahsus hücre var ise, hatip onun için deve yok ise, minber cihetinde bulunur. Hutbeden evvel, mihrapta, namaz kılmak, ona mekrûh olur.}
2 - Siyah giyinmiş olmak.
3 - Minbere çıktığında oturmak. {(2) Bu kuud, ezan için olduğundan, bayram hutbesinde yoktur.}
4 - Huzurunda ezan okunmak. {(3) Hatibin huzurunda yâni, minber önünde okunur. Muhaşşinin ezan babında beyanına göre, cuma gününde öğle vakti, iç ezanından başka ezan okunmazdı. Birinci ezanı, Hazret-i Osman ihdas etti. O günün ikameti dahi, hesap edilerek, Hazret-i Osman, bir üçüncü nida ziyade etmiş, denildi.}
5 - Ezandan sonra, hatip kıyam edip, her iki hutbeyi ayakta {(4) Özrü olmadan, oturarak hutbe mekruhtur.} okumak.
6- Harble alınan her beldede, hatibin sol elinde, bir kılıç bulunup,hutbeyi, ona dayanarak okumak. {(5) Denildi ki, bundaki hikmet, dinin kılıç ve kuvvet ile kaim olduğuna işarettir.}
7 - Sûlhan feth olunan, beldelerde hutbeyi - kılıçsız - okumak {(6) Mekke-i Mükerreme, kahr ve galebe ile alındığından, mescidi haramda hutbe, kılıç iledir. Medine-i Münevvere, Kur'ân ile meftuh olmakla, mescidi nebevide hutbe, kılıçsızdır.}
8 - Hutbeyi, cemaate karşı durup, okumak. {(7) Eğer hatip hutbeyi, kıbleyi istikbalen, cemaate arkasını dönerek, okursa mekrûh olur.}
9 - Hutbeye gizlice teavvüz ederek, hudaya hamd, ve Cenab-ı zî-kibriyaya sena ile başlamak.
10 - Şehadeteyni okumak.
11 -Hazret-iResûl-ü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimize salâvat okumak.
12 - Vaaz ve tezkîr etmek.
13 - Kur'ândan bir âyet okumak. {(8) Aleyhissalâtü ves-selâm efendimiz hazretlerinin
kavl-i kerîmini, tilâvet buyurmuş oldukları mervidir. Hatip, âyet okuyacağı zaman eûzu çeker. Sûre başı olmadıkça, besmele çekmez }
14 - Hutbeyi iki yapmak.
15 - İki hutbe arasında, üç âyet okuyacak kadardan ziyade olmamak üzere oturmak. {(9) Bunda duâ olmadığı gibi, minber kapısında ve minbere çıkıldığında dahi duâ etmek yoktur.}
16- İkinci hutbeye dahi hamdı hüdâ ve cenab-ı zi-kibriyâya senayı ve Hz. Nebiyyi müçtebaya salâvatı, iâde ederek başlamak. {(1) İkinci hutbede, Hulefa-yi Râşidinin ve Resul-u Zişanın muhterem amcalarının ezkâr-ı aliyyeleri, müstahsendir. Şimdiye kadar, tevarüs böyle câri olmuştur.}
17- Müminin ve müminâta mağfiret ve nusret ve âfiyet ile dua etmek.
18 - İkinci hutbede sesini birinci hutbeden, daha az yükseltmek,
19 - Her iki hutbeyi pek uzatmayıp, hafif tutmak. {(2) Fıkıh ve sünnet, hutbenin kısa, namazın uzun yapılması iken bizde bu da aksi olmuştur. Cuma namazında cuma ve münâfıkûn, yahut âlâ, gaşiye, sûreleri okunmak mesnundur.}
20 - Hutbeden çekilmeyi müteakip, ikamet alınmak. Zikrolunan sünnetlerden biri terk etmek ve hutbeyi uzun ve mufassal olan {(3) Salâtın sünnetleri, bahsine bakınız.} bir sûreden ziyade, uzatmak mekrûhtur. Hatip minbere çıktığı vakit, cemaate selâm vermek yoktur.
Hutbede, bir tesbih veya tahmit, yahut tehlîl veya tekbîr gibi, Cenâb-ı Hakka mahsus, halis zikre iktisar etmek - indel-imam - sahih ve lâkin sünnet terkedilmiş olmak cihetiyle, kerahetledir. İmameyn, ona hutbe denemiyeceği beyaniyle: Hutbe denilecek kadar, uzun olmak lâbüddür. Onun da en az (ettahiyât) miktarı hamd, ve salâvat ve müslimine duadır, dediler.
Cuma günü acele matluptur ki, cuma namazı için, camiye erkence çıkılır. {(4) Hattâ, sahibi dür: Tırnak kesmek, tıraş olmak cumadan sonra efdâldir, demiş ise de, Muhaşşi merhum, onu nassı hadîse muhalif bularak reddeylemiştir.} İki rekât mescit tahiyyesi kılınıp, oturularak, okunması cuma gününün menduplarından olan, kehf sûresi dinlenilir. O gün, öğle ezanından itibaren, cuma namazının edasına değil, iş ve alış veriş, cuma ile mükellef olanlara {(5) Kadınlar, cuma ile mükellef olmadıklarından onlara haram değildir.} tahrîmen mekrûh olur.
Cumaya saay, farizasının sevabı, ona mübaderetteki tefavüt, itibariyle mütefavittir. {(6) Eserde varit olduğu üzere, cuma namazı için gusledip, camiye ilk saatte varan bir deve, ikinci saatte varan bir inek, üçüncü saatte bir koç, dördüncü saatte varan bir tavuk, beşinci saatte varan bir yumurta, tasadduk etmiş gibi olur..}
Camiye, yürüyerek gidip gelmek, binekten efdâldir.
"İmam hutbeye çıktıktan sonra ne namaz vardır, ne de konuşmak." fehvasınca, cuma sünneti kılınıp, hatip minbere çıkmak üzere, hücresinden ayrıldığından ve hücresi olmadığına göre, kıyam ettiğinden itibaren, hutbe ve salâtın hitamına değin, söz söylemek ve hattâ, söyleyene, sus
demek, câiz olmadığı gibi, namaz kılmak dahi, câiz değildir. {(1) İkinci hutbe esnasında kalkıp sünnet kılanlar, bu meseleyi bilmiyorlar. Sünnet farzdan sonra dahi kılınabilir.} Meğer ki, üzerinde, tertip sâkıt olmadık, fâite ola. O halde, cuma sahih olabilmek için, onu tezekkürle kılmak lâzımdır.
Kelâmdan, tesbih ve müezzinin icabeti gibi, uhrevî kısmı hariç ise de, bu kısmın cevazı dahi, hutbeye başlamadan evvele göredir. Hatip hutbeye başladıktan sonra, kelâmın her türlüsü haram olur. {(2) Şuna binaen, hatibin minbere çıkışında, müezzinin (innallahe ve melâiketehü... .) âyeti kerîmesini, kıraet etmesinde ve - âyetteki emre imtisalen - salâvat ve teslimat getirmesinde beis yok ise de, müezzinlerin hutbe esnasında tardiyye, salâvat ve âmînleri, mekrûh bidatlerdendir.}
Namazda haram olan her şey, hutbede dahi, haram olmakla, hutbe esnasında, - emri bil-mârûf - nevinden dahi olsa, kelâm ve hattâ, teâtî-i selâm, câiz olmadığı gibi, yemek, içmek ve sair meşguliyyet ve tilâvet ve mütalâa dahi, câiz olamaz. Ve câiz olmamakta, hatibe yakın olanla, ondan uzak bulunanın farkı olmaz. {(3) Muhaşşinin nakline göre, Şemsül-eimme: Hatibin önünde bulunan, istikbal eder. Sağında veya solunda bulunan, ona doğru inhiraf eyler, demiş ise de, Serahsî: Bizim zamanımızda, resim ve âdet, cemaatin kıbleye yönelerek oturmaları ve hatibe, inhirafı terk eylemeleridir. Zira, sıkışıklığa mebni, hutbeden sonra, safların tesviyesinde, güçlük çekilir. Ahsen olan da budur, demiştir.} O esnada, emr olunan şey, susmaktır. {(4) Helâkından korkulan, tahzîri müstesnadır ki, onun için, namaz bile kesilir. Çünkü, o, kul hakkıdır. Onun mebnası ihtiyaç üzerinedir.} Nebimizin ismi geçtikçe, içinden salât ve selâm eder. Aksırırsa, hakka hamd eyler. îcabet saati olmakla, kalbinden dua eder. Hutbe esnasında, uyumak dahi mekrûhtur. {(5) Meğer ki, uyku ona galebe çala.} Etrafına bakınmak ta mübah olmaz. {(6) Hutbe okunurken, namazda oturur gibi oturmak dahi lâzım olmayıp, hutbenin sonunda, namazdan çıkar gibi, iki tarafına selâm vermek, büsbütün fazladır.}
Hatibin, minbere çıkmasından evvel, başlamış olduğu, cuma sünnetini, kıraet uzatmayarak, yâni vâcibe iktisar ederek, bitirir.
Cuma günü, zevalden evvel ve yahut cuma namazından ayrıldıktan sonra, müsaferet etmekte beis olmayıp, ancak - cuma ile mükellef - olana göre, cuma gününde, öğle ezanı okunduktan sonra, cuma namazını kılmadan, çıkmak mekrûh olur. {(7) Müellif keraheti, itlâk etmekle, onun tahrimiyye olduğu anlaşıldı. Cuma ile mükellef olmayanları, ihraç etmekle onların hurucunda, kerahet olmadığı dahi, sabit oldu.}
Hasta ve müsafir ve köle ve âmâ gibi, - cuma ile mükellef olmayanlar - cuma namazını kılmış olurlarsa, vakit farzından olmak üzere câiz, yani onunla vaktin farzı, uhdelerinden sâkıt olmuş olur. Çünkü, cumanın onlardan sükûtu, kendileri için ruhsattır. Kılmaları - müsafir orucu gibi - azîmet ve efdâldir. {(1) Kadınlar, cemaatten menedildikleri için, bundan müstesnadır.}
Cuma ile mükellef olmayanlar hakkında, müstahap olan, cuma kılındıktan sonra, onlar öğle namazlarım, münferiden kılmaktır. Vaktin girmesinde öğleyi, cuma kılınmadan dahi kılabilirler. Her halde cemaat olamazlar.
Cuma ile mükellef olanlar, cuma kılmayıp ta, öğleyi, cuma kılınmadan, kılmak haramdır. Gerçi, vaktin tahakkukuna mebni, öğle namazı münakiddir. Ve lâkin, o saate - memur olduğu - cuma namazı olmakla, öğle namazının akdi, haram ve inikadı - cuma için saay olunmamağa - mevkuftur. Eğer, öğleyi kıldıktan sonra, nedamet ederek, cumaya çıkarsa, evinden ayrıldığı vakit, imam cuma namazında bulunup, henüz itmam etmemiş, yahut onun hurucundan sonra, cuma ikame edilmiş olmak sûretinde, kıldığı öğlenin, farziyyet sıfatı bâtıl olur. {(2) Onun çıkması, imamın cumadan ferağına yakın olmak veya ferağdan sonra: Gitmiş olmak ve yahut cuma, hiç ikame olunmamak suretlerinde, olabilir. Bu takdirde, öğle bâtıl olmaz.} Kendisi gelip, cumaya gerek yetişmiş, gerek yetişmemiş olsun.
Yetişirse, cumayı kılarak, farzı yerine getirmiş olur. Yetişmezse ve yahut yetişip te, onu ifsat etmiş olursa, öğleyi iâde etmek lâzım gelir.
Mâzûr olan, yâni cuma ile mükellef bulunmayan dahi, bu bapta böyledir ki, öğleyi kıldıktan sonra cumaya çıkmak, onun dahi farzım iptal eder. Mâzur ile gayr-i mâzûrun farkı, cuma kılınmadan, öğleyi edâsının, mazur olmayana göre hürmeti, ve mâzûre göre ademi hürmeti, hususundadır.
Cuma ile mükellef olmayanlara ve mahpuslara, cuma günü, şehir içinde, öğle namazını, gerek cuma namazı kılındıktan sonra ve gerek ondan evvel, cemaat ile kılmak mekrûhtur.
Belde ahalisinden, cuma namazını kaçırmış olanlar dahi, böyledir ki, onlar öğle namazını, ezansız ve ikametsiz ve cemaatsiz, olarak kılarlar. {(3) Çünkü, cemaat olmakta, mâzûr olmayan dahi, mâzûre iktida ve iltihak ederek, matlup cemaat olan cuma cemaatının azalmasını müeddi olmak mahzuru olur. Hem de, ondan başka, cemaat ikame olunmakla, ona muaraza suretinde görünür.}
Cuma namazına kâdeyi ahîrede {(1) Yahut imam, sücudu sehvi terk etmediğine göre, onun secdesinde veya teşehhüdünde.} yetişen dahi o namazı cuma olarak itmam eder. {(2) "Yetişemediğinizi kazâ edin" buyurulmuştur ki, imamın salâtından sizi fevt edeni, kazâ edin, demektir. İmamın namazından fâit olan şey ise, cumadır, öğle değildir.} Ve cehr ile ihfa arasında muhayyer bulunur.
AHKÂMI IYDEYN: (İKİ BAYRAMA AİT HÜKÜMLER)
Iydeyn lâfzı, bayram mânâsına olan, ıydin tesniyesidir. Biri fıtır, diğeri adha olmak üzere, senede iki bayram vardır. {(3) Medine ahalisinin iki eğlence ve sevinç günleri olduğu hulûlünde sorulmakla, peygamber efendimizin malûmları oldukta, onlara hitaben: "Hak teâlâ sizin için, O iki güne mukabil, onlardan hayırlı, iki gün bedel etmiştir ki, adhâ ve fıtır günleridir," buyurmuş oldukları, Hazret-i Enes rivayetiyle, Ebî Dâvud süneninde mezkûrdur.} Onların ikisinin birden, vacibat ve mendupları gibi, ahkâm-ı şeriyyesinin, beyanı kasdolunarak (ahkâmı iydeyn) iki bayram, denilmiştir.
İyd, tesmiyesi Cenab-ı Hakkın, o gün mü'min olan kullarına, dîni ve dünyevî, ihsan âideleri olduğuna ve yahut tekrar ferah ve meserret ile, tefeül avdetine, mebnidir. {(4) Revhten, rîh gibi, mualleldir. Bayram etmeğe, tâyîd denir.}
Bayramların vâcipleri, namazlar ve namazlarına mahsus tekbirler ile Kurban bayramındaki, teşrik tekbirlerinden, ve Ramazan bayramındaki, Sadaka-i fıtırdan, ibarettir.
Yalnız Ramazan Bayramı (Iyd-i fıtır) vaciplerinden olan, fitre sadakası verilmek için, vaktin efdâli, bayram namazından önce vermektir. {(5) Bu emir, mutlak neviden olduğu için, fıtra sadakasını, ramazan şartiyle, ve - âlâ kavlin - ramazan şartı dahi olmayarak, bayramın birinci gününden evvel vermek bile, câiz ve birinci gün, namazdan evvel müstahap, ve namazdan çıktıktan sonra câiz, ve günü geçtikten sonra da câiz ise de, geciktirmemek evlâdır.}
Bayramların mendubatı, şunlardır:
1 - Erken kalkmak.
2 - Güsletmek.
3 - Misvak tutunmak.
4 - Tiyb (güzel koku) sürünmek,
5 - Giymesi mübah olan elbisenin, en güzelini giymek,
6 - Hakkın nimetlerine şükren, ferah ve sevinç izhar etmek ve hatem (yüzük) takınmak. {(1) Ashaptan, diğer günlerde yüzük takınmayanlar, bayramlarda takınırlardı.}
7 - Ramazan bayramında, camiye çıkmadan tatlı bir şey yemek.
8 - Yenen şey, kuru hurma ve bu gibi, kuru ve lezîz meyva olmak.
9 - Tek adet, olarak yemek (1, 3, 5, 7, gibi).
10 - Kurban bayramında, kurban kesecek kimse - ondan yemek için - yemeği, namazdan sonraya bırakmak.
11 - Namaza erkence davranıp, sabah namazını mahalle mescidinde kılarak, bayram namazı için, namazgâha ve büyük camiye gitmek.
12 - Sükûn ve temkin ile yürümek. {(2) Yaya gitmek, binek gitmekten efdâldir.}
13 - Namaza giderken, Ramazan bayramında (sessizce) {(3) Bir takım, fukahâ tekbîri, müstahap görmüşler.} ve kurban bayramında (sesli olarak) tekbir almak. {(4) Müellifin ifadesine göre, tekbîri namazgâha varınca, ve (âlâ rivayetin) namaza başlayınca, keser. Namazgâhlarda, topluca ve yüksek sesle, tekbîr alınır.}
14 - Namazı kıldıktan sonra, mümkün ise başka yoldan evine gelmek.
15 - Müminlerle karşılaştıkça, güler yüz göstermek. {(5) Kabul ile dua, Resulullahın ashabında, vâkî olmuştur. Musafaha dahi yerindedir.}
16 - Kaadir olduğu derecede, çok sadaka vermek.
BAYRAM NAMAZI:
Bayram namazı, iki rekâttan ibarettir. Ve cumanın şartlarım ve vâciplerini, hâiz olanlara vâciptir. {(6) Sünneti müekkede, diyen olmuştur. Cuma gibi, farz değil ise de, terki delâlet ve bid'attır.} Sıhhatinin şartları, bütün namazların şartları gibi olup, fazla olarak, bunda cuma sıhhatinin şartları dahi, muteberdir. Ondan yalnız hutbe, müstesnadır ki, cuma namazında hutbe sıhhat şartı, ve namazdan evvel olup, bayram namazında şart değil, sünnet ve namazdan sonradır.
Bayram namazlarının, sair namazlardan farkı, her rekâtında, üçer fazla tekbir olmasındadır. Tekbirler, vâciptir.
Bayramın ilk günü {(1) Özre mebni, ramazan bayramı namazı ertesi güne, ve kurban bayramı namazı, daha ertesi güne, tehir olunabilir.} güneşin doğmasından ve kerahet vaktinin çıkmasından sonra {(2) Mebdei, bu ve sonu öğle vaktinin başlangıcıdır. Zevalden sonra bayram namazı kılınmaz.} cemaat saf bağlayıp: Bayram namazına, diye niyyet edilerek, durulur. {(3) Vücubü, ihtilâflı olduğu için "vâcib olan bayram namazına" demeğe lüzum yoktur. "Dokuz tekbir ile," demek dahi, mânasızdır. Çünkü, zâit tekbirler, dokuz değildir. Asliye ile beraber ise, dokuzu da, geçer.} Muktediye göre, iktida niyyeti dahi, ziyade edilir. İftitah tekbîrini müteakip, el bağlanarak, sübhaneke, okunur. Sonra, "Allahü ekber" diye eller kaldırılır, ve yanlara salıverilir. Salıverildiği sırada, üç "subhanallah" denecek kadar, susularak durulur. Sonra, yine "Allahü ekber" diye, eller kaldırılıp salıverilir, üçüncü defada, tekbire eller kaldırıldıktan sonra, salıverilmeyip bağlanır. İmam, gizlice teavvuz ve tesmiyeden sonra, cehren kıraete başlayıp, fatiha sûresini okur ve - gizlice cümleden âmîn denilerek - imam kıraetine devamla sûre veya âyeti, zam eder. Birinci rekâtta, okunacak sûrenin, "Sebbihisme rabbikel-âlâ. ." olması ve ikinci rekâtta, Gaşiye sûresinin okunması menduptur. Rükû ve sucûd olunup, ikinci rekâta kıyam edildikte, kıraetten sonra ve rükûdan evvel "Allahu ekber" diye, eller kaldırılıp salıverildikten ve üçüncü tekbir dahi bu veçhile, alındıktan sonra, "Allahu ekber" denilerek rükûa varılır. {(4) İkinci rekâtın zait tekbirleri dahi, - birinci rekâtta olduğu gibi - kıraetin evveline almak câiz ise de, zikrolunan şekil evlâ ve müstahaptır.} Secdelerden sonra kuuden tahiyyat ve salâvat ve duâlar okunarak, selâm verilir.
Namazdan sonra, imam minbere çıkıp oturmayarak, {(5) Çünkü, bunda cuma hutbesi gibi, ezan yoktur.} hutbesini okur ve cuma hutbesindeki hamd ve senaya bedel
der. Cemaat dahi, beraberce, bu tekbiri alır. {(6) Tekbir için, muayyen adet yok ise de, hatip hutbenin ekserini, tekbirden ibaret kılmaz. Kurban bayramı hutbesinde, ramazan bayramı hutbesinden ziyade tekbir alır.} Ve hutbeyi iki yapıp, aralarını hafif bir celse ile ayırır.
Hutbenin, namaza takdimi, terki gibi, mekruhtur. {(1) Dürr-ü Muhtârda, sünnete muhalif olduğu beyaniyle, isaet, tâbir olunmuştur.}
Fıtır bayramı hutbesinde hatip, fıtra sadakası hükümlerini, {(2) Kime ve ne miktar vâcip olduğunu, ve kime verileceğini ve vücub vaktini zikreder. Lâkin, fıtra sadakasının edâsı için, müstahap olan vakit, namaza çıkılmadan evvel olan zaman olduğu için buna ait, hükümleri, bayramdan evvel olan cuma hutbesinde zikretmek gerektir.} ve kurban bayramı hutbesinde, kurban hükümlerini ve teşrik tekbirlerini, tarif ve izah eyler. {(3) Kurban bayramına göre, teşrik tekbirleri, arefe gününden başladığı için, onu dahi, bayramdan önceki hutbede tarif, lâzım gelir.}
Bayram namazından evvel evde ve camide ve bayram namazından sonra, camide nafile kılmak, mekruhtur. Eve geldikten sonra kılabilir. {(4) Aleyhissalâtü ves selâm efendimiz hazretleri, nevafile, haris oldukları halde, bayram namazından evvel, nafile kılmamışlardır. Saadethanelerine, avdet buyurduklarında iki rekât kıldıkları olmuştur.}
Vakti geçmek ve imama yetişmemek suretiyle, bayram namazını geçiren kimse, onu kazâ edemez ve münferiden kılamaz. {(5) Çünkü, cemaat şarttır. Başladıktan sonra, ifsat etmek suretinde dahi, kazâ lâzım gelmez. Bayram namazı, - ittifakla - teaddüdü câiz olmakla, bir imama yetişmeyen, diğerine yetişerek kılabilir. Kendisi, cuma imamı ise, cemaat bulup, ikame eyler.}
Dilerse, döner gider ve dilerse nafile kılar. Efdâl olanı, dört rekât kılmaktır ki, onun için, duha namazı olmuş olur. {(6) İbni Mes'ut hazretlerinden mervî olan rivayete binaen ki, müşârünileyh hazretleri: Bayram namazı, kendisini fevt eden kimse, dört rekât namaz kılar, birinci rekâtta sûre-i âlâyı, ikinci rekâtta veş-şemsî sûresini ve üçüncü rekâtta vel-leylsûresini, ve dördüncü rekâtta ved-duhâ sûresini, okur buyurmuş ve bu bapta Hazret-i Resulullahtan (sallallahü teâlâ aleyhi ye sellem) vaad-i cemil ve ecr-i cezîl, rivayet eylemiştir.}
Bayram namazının birinci rekâtinde, imama tekbirlerden sonra iktida etmiş olan kimse, tekbirlerini - hemen - alır. Birinci rekâtin rükûunda yetişen kimse, ayakta uyarak, iftitah tedbirini alır ve imama rükûda müşareket edebileceği takdirde, zait tekbirlerini dahi, ayakta alır. İmama rükûda, müşarik olamayacağı takdirde, iftitah tekbirinden sonra, rükûa varıp, rükû tesbihlerine bedel, el kaldırmayarak, zaid tekbirleri alır ki,
rükû için, kıyamın hükmü vardır ve vacibi ityan, mesnûnu ityandan, evlâdır. Eğer onun, zâid tekbirleri esnasında, imam rükûdan başını kaldırırsa kalan tekbirler, muktedînin üzerinden sakit olur ikinci rekâtinde imama yetişen kimse, birinci rekâti, imamın selâmından sonra kazâya kıyam ve zaid tekbirleri, kıraatten sonraya, tehir eder.
Târif - ki arefe günü, Arafattaki huccaca benzemek için belde dışına çıkıp, baş açık durmak ve lebbeyk okumaktır. - {(1) Târif; güzel koku sürünmeğe ve halkın huzurunda - dalalet ifade eden şeyleri okumağa - denir.} hiç bir şey, değildir. {(2) Bundan, Dürr-ü Muhtârda olduğu veçhile, farz yahut vâcip veya müstahap olan, ibadet nevilerinden değildir, mânâsı alınarak, mezkûr târif, mübah zan olunmasın ki, müellif keraheti tasrîh etmiş ve kerahetin tahrîmiyye olduğunu söylemiştir. Kâbenin gayride, tavâf câiz olmadığı gibi, Arafatın gayride dahi, arefe gününde vakfe olmaz. Nitekim, kurban kesmeğe kaadir olmayan, horoz veya tavuk, kurban etmek olmaz.}
Teşrik tekbiri ki, teşrik günleri tekbîri demektir, {(3) Teşrik: Eti güneşte kurutmaktır. Kurbanın âdetidir. Teşrik ismi, bundan alınmıştır. Teşrik, bir de tekbîri yüksek sesle etmektir.} vâciptir,
"Mâ' dûdat günlerinde Allahı zikredin." (Bakara: 184) buyurulmuştur. Erkeğe göre, onun yüksek sesle olması vâciptir. Arefe günü {(4) Zilhiccenin, dokuzuncu günüdür. Bu isim, Arafat lâfzından alınmıştır. Malûmdur ki, arefenin, ertesi ve - zilhiccenin onuncu - günü, kurban bayramı başlar ve dört gün devam eder.} sabah namazından itibaren, beşinci günün ki, zilhiccenin on üçüncü günüdür, ikindi namazına değin her farz akîbinde alınır. Yâni, zikrolunan müddet içindeki yirmi üç vakt namazı müteakip, birer kere: "Allahu ekber allahu ekber lâ ilâhe illâllahü vellâhu ekber allahu ekber ve lillâhil-hamd" denilir. {(5) Teşrik tekbiri, Hanefîde tehlîlden evvel, iki ve tehlilden sonra yine iki tekbir ile, bir hamdeleden ibarettir. Şâfiîde tehlilden evvel üç tekbirdir.} Ve bunda, münferit ve muktedî ve imam, mukim ve müsafir ve şehirli ve köylü, ve keza erkek ve kadın, müsavi bulunur. {(6) Üfta olunan kavli imameyn budur. Hazret-i İmamın nezdinde, teşrik tekbirinin vücubü, müstahap olan cemaat ile kılınmak şartiyle, yalnız sekiz vaktin, farzları akibinde, hastır ki, onlar, arefe günü sabahından itibaren, bayramın birinci gününün, ikindisi nihayetine kadardır. Müstahap cemaat, kaydiyle (nisâ cemaati vebulaşıcı hastalığa müptelâ olmuş olanlar) hariç kalmıştır. Şehirde mukim olan imama iktida etmiş olmadıkça, misafire de, vâcib değildir.}
Mesbuk dahi lâhik gibi, geçmişi kazâ etmek akibinde, mezkûr tekbiri alır. Mesbuk onu - imam ile -dahi alsa, namazı fâsit olmaz.
İmam üzerinde, secde-i sehiv var ise, evvelâ onu îfa edip, sonra teşrik
tekbîrini, alır. İhramda ise, telbiyeyi (lebbeyk...) demeği, dahi sonra yapar.
Teşrik tekbîrini, zikrolunan, teşrik günleri vakitlerinde, kılınan namazların edâ ve kazâlarında, vâcip, - ve o günlere mahsus - olduğundan, teşrik günleri namazları, vakitlerinde edâ edilmeyerek, diğer günlerde kazâ olunacak olursa, tekbirler kazâ olunmaz.
SALÂT-I KÜSUF:
Küsuf (Güneş tutulması), husuf (Ay tutulması), zelzele, şedit rüzgârlar, devamlı yağmur, yakıcı yıldırımlar, korkunç karanlık, korkunç sel, müstevli emraz gibi, korkulu ve ürküntülü zamanlarda, - bütün hâdiselerin - kâinatı ibdâ' edene izâfesini - hakikat olarak kabul edip - kerahet vaktinin gayride, namaza durmak ve iki veya daha ziyade, çift rekât namaz kılmak, sünnettir. {(1) Semâvî ecramın tesirini ispat ile uğraşanlar, husûf ve küsûfta, türlü tevehhümata tâbî ola geldiklerinden, hakîki tesirin, Cenab-ı Vâhid-i Kahhar'a hasrı ve herkere sabr ve salât ile, istianeyi, emreden âlî dînimiz, bize o evhamdan ferağı ve bu gibi birer sebep ve vesîleye mebni, namaz ile iştigali, tavsiye buyurmuş, demektir. Bu hususta, tefennün ve tefelsüf daiyesinde bulunanlara, meviza-i hasene olmak üzere matbû kafile-i şuarının, cim faslında, (1065) tarihinde vefat eden, melhamel manzume sahibi, İbrahim Cevrî, namındaki şairimizin tercüme-i hallerini, okumalarını tavsiye ederim.} Büyük sûreler, okuyarak ve rükû ve sücud tesbihlerini çoğaltarak, bu namazları, uzatmak dahi, sünnettir. {(2) Aleyhis-selâm efendimiz, rukûu uzattıkları için, iki yaptı zannedilerek Hazret-i Ayişenin hadisinde, (salâtı - küsûf), ikişer rükû ile kılındı, diye rivayet olunmuş, ve o rivayet, imam Şâfiînin mezhebi olmuştur.}
Aleyhissâlâtü ves selâm efendimiz hazretleri: "Bu gibi felâketleri gördüğünüz zaman namaza sarılın." buyurmuşlar ve oğlu İbrahimin. vefatı gününde vâki, olan güneş tutulmasını çocuğun ölümüne atf ve isnat etmek isteyenlere, cevaben - cemaatle - iki rekât namazdan sonra, hutbe suretiyle: "Güneş ve ay, Cenab-ı Hakkın âyâtındandır. Hiç kimsenin vefatı yahut hayatı için, tutulmazlar," buyurmuşlardır.
Hazret-i Risalet zamanında husuf dahi, birçok kere vâki olmuş ise de, onda cemaatle namaz kılındığı, rivayet olunmamıştır.
Küsuf cemaati dahi, cuma imamının mevcudiyetiyle, meşrut olup, onda da, ezan ve ikamet ve âşikâre kıraet, meşrû değildir. Ezana bedel, (Namaza! Namaza!) diye nidâ olunur.
Bu namazların hiç birinde, hutbe olmadığı gibi, duâ için, minbere çıkmak dahi, yoktur.
Küsuf namazı, cemaatle kılındığına göre, imam namazdan sonra, oturduğu yerde, kıbleye karşı olarak,veyahut daha güzel olmak üzere ayak üzeri olduğu halde, o cemaate yönelerek, duâ eder. Cemaat, oturduğu yerde, âmin derler.
İSTİSKA (YAĞMUR DUÂSI)
Sukya talebi (suvarılmağı istemek), yâni birinden su istemek demek olan, istiska, fukaha ıstılâhında, Hak Celle ve âlâdan, kıtlık vaktinde, yağmur istemek, mânâsında kullanılmıştır ki, Türkçesi yağmur duâsına çıkmaktır. Duâ ve istiğfardan ibaret ise de, duâdan evvel, üftâ edilen Hazret-i İmamın kavline göre, cemaatsiz, ve imameyn kavlince - cehren ve cemaatle - iki rekât namaz kılmak dahi, câiz olduğundan, istiska bâbı, kitab-us-salât baplarından, olmuştur.
İçecek ve kullanacak ve hayvanatı mezrialarını, sulayacak kuyu ve ırmakları olmayan ve yahut olsa da, kifayet etmeyen, yerler ahalisi, {(1) İstiskada, zimmi bulundurulmaz ve onlara, istiska ettirilmez.} hacet vaktinde, istiska etmek câiz, ve sünneti seniyyede vâkidir.
İstiskada müstahap olan, üç gün (ondan ziyadesi menkul değildir) arka arkaya, sahraya çıkıp duâ etmek ve evvelce, sadakalar vermek ve kötü fullerine tövbe etmek, ve tövbeyi tamamlayıcı, olmak üzere, haksız yere alınmış olan şeyler, var ise, onları sahiplerine geri vermek ve çıkış anında, yaya yürümek, pâk, yamalı ve eski elbiseleri giyinmiş bulunmak, ve boyunlar bükülerek, son derece, zillet, huşû' ve tevazu üzere olmak, ve yük hayvanları ile davarlara, yavrulariyle çıkarılıp, onları yavrularından ayırmak {(2) Ta ki, insanların duâsı ile, hâsıl olan nâle ve feryadın misli, behaimden dahi anaların yavruları üzerine, ve yavruların anaları üzerine, sesleri yükselmesiyle, meydana gelen halde mahlûkatın ihtiyacı zahir olsun.} ve çocuklar ve pek yaşlı ihtiyarlar dahi, duâya çıkmaktır. {(3) Çünkü, rahmetin inmesi, zuafa yüzündendir. Hadîs-i şerifte "Sizler zayıflarınız yüzünden rızıklandırılır ve yardım görürsünüz." buyurulmuştur.}
Mekke-i Mükerremede, nâs mescidi haram ve Medine-i Münevverede, mescidi nebevî ve Kudüste, mescidi aksâ dahilinde, içtima ederler.
Kıbleye istikbal olunup, imam ayakta el kaldırarak {(4) Bir şeyin, talep ve tahsîli için, edilen her duâda sünnet olan, ellerin iç yüzünü, semaya tutmaktır.} duâ eder {(5) Duâda, lâzım olan mütedarriane taleptir. Bu bapta me'sür olan duâ şudur:
"Allahım! Bizi sıkıntıdan kurtaracak, hakkımızda her bakımdan hayırlı olacak, bir yağmur gönder. Allahım bize ve yaratıklarına acı, biz kuluz, âciz ve muhtacız. Sen ganî ve kavisin. Bizi reddeyleme. Bizi kıtlık ve kuraklık ile değil, ikram ve ihsanın ile doğru yola ilet!" meâlinde ve ihtiyaca uygun duâlar yapılır.} Ve cemaat, oturduğu halde, âmîn der.
İstiskada elbiseyi tersine giymek, yoktur {(6) Cemaatin, elbiselerini ters çevirmeleri bid'attir.}
SALÂT-ÜL-HAVF (KORKU NAMAZI)
Korku ve tehlike halinde, - toplu olarak - edâ olunacak namazın, edâsı suretini beyan için, akdolunan baptır ki, maksut,
(Nisa 102) âyeti kerîmesinde emir buyurulan, edâ keyfiyyetidir.
Korku namazının meşruiyyetinin aslına nazaran, korku sebebiyle âtîdeki keyfiyyet üzere kılınan, namaz demektir. Asri saadetten sonraya nazaran, havf sebebi olan - düşmanın mevcudiyyeti - şartiyle, o sûrette kılınması câiz olan, namaz demektir. Düşmanın mevcudiyyeti olmaksızın, korku namazı câiz olmayıp, hattâ görülen karaltı, düşman zannolunarak, salât-ı havfe durulsa da, sonra zannın aksi, tebeyyün etse, cemaatin namazı iâde etmeleri lâzım olduğu gibi, {(1) Meğer ki, ilk kısım, safları tecavüz etmeden, zanlarının hilâfı tebeyyün etmekle, namazlarına, bina ve devam etmiş olalar. Çünkü, onlar için, istihsanen bina câizdir. Her halde sahihtir. Zira onun hakkında müfsit yoktur.} korkunun iştidadı ve emr olunan sıfat üzere, cemaat akdinden, acz halinde
"Eğer korkarsanız yaya veya binek olarak kılınız," (Bakara: 239), kavl-i kerîminde {(2) Bu âyeti kerîme, farz ve vâcip namazlarını, binekte veya mahmel üzerinde edâ etmek, faslında geçmiştir.} emrolunduğu üzere, yaya ve binek olarak, {(3) Yaya halinde, namaz kılınamaz. Binek halde, îmâ ile kılınacak namazın dahi, şehir dışında bulunmak şartiyle, kılınmış olması lâzımdır. Çünkü, şehir içinde binek olarak, teneffül sahih olmayınca, farz - zaruretle dahi olsa - sahih olamamak evlâdır. Binek halinde - zarûrete binaen - kılınan farz namaza göre, hayvanın yürür olması, mâni değildir.} kendilerinin - kudretli oldukları - vech ve cihet dairesinde, - münferiden - namazı edâ etmek ve yahut Hendek Vak'asında olduğu gibi vaktinden tehîr ederek, sonradan kazâ eylemek lâzım olur.
EDÂ KEYFİYYETİ:
İnsan ve hayvandan olan, düşman müvacehesinde, yahut sel veya yangın gibi, korku ve muhatara halinde, toplanmış bulunan müslimin, farz namazı edâ için, - hasren ve tahsisan - muhterem bir imama uyma arzusunda - anlaşamadıklarında - o imam, onları iki kısma ayırarak
bir kısmını, düşmanla yüz yüze bırakıp, diğer kısmı ile namaza durur. Kılınacak namaz, seferi yahut sabah namazı veya cuma, yahut bayram (yâni iki rekâtlı) olduğuna göre, o kısma bir, ve hazarı yahut akşam namazı (yâni ikiden ziyade rekâtlı) olduğuna göre, iki, rekât kıldırdıktan sonra, kendisi imam kalıp, cemaati olan kısmı, yürüyerek, harp safı üzere, düşmana karşı olurlar onların, imam arkasından ayrılmaları, ikili namaza göre, ilk rekâtın, ikinci secdesinden, imamın başını kaldırdığı, ve ikili namazın gayride, ilk kade teşehhüdünden kıyama davrandığı, zamanda olur.
Düşman karşısında bulunan diğer kısım gelip, iktida ederek, o imam onlara namazın bakiyyesini kıldırır ve kendi başına selâm verir. Bunlar gidip, düşmana karşı olduklarından sonra, evvelki kısım gelip, lâhik olarak, - kıraetsiz - salâtı itmam ederler ve selâm verip, düşmana karşı giderler. Ondan sonra, diğer kısım, isterlerse gelip ve isterlerse, oldukları yerde durup, mesbuk olarak - kıraet farizasını îfa ile - namazı itmam ederler ve selâm verip, namazdan çıkarlar. {(1) İşte, nisâ sûresinin, yüz ikinci âyet-i kerimesi olan, "Sen içlerinde olup da onlara namaz kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve silahlarını da alsınlar. Secdeye vardıklarında sonra arkanıza geçsinler de kılmayan öbürleri gelsin seninle kılsınlar." kavl-i kerîmi ile emir buyrulan, korku salâtının keyfiyyeti hakkındaki rivayetin evlâsı ve âyetin zahirine uygun olanı budur.}
Korku salâtı, düşman mevcut olmadıkça câiz olmadığı gibi, düşmanın mevcudiyyeti halinde, namaza başladıktan sonra, düşmana karşı ayrılan ve namazları henüz tam olmamış bulunan, her iki kısım, geri dönmek ve mevzi değiştirmek, ve gidiş gelişte hayvana binmek ve harp ve kıtal etmek ile dahi, bozularak, onların namazlarını istînaf etmeleri, lâzım olur.
İzah edildiği üzere, korku namazının ikamesini mucip olan hal, evvelce dahi, ifâde olunduğu veçhile, cemaatin münhasıran, bir imam arkasında namaz kılmak için, yekdiğeriyle - anlaşamamış - olmalarıdır. Eğer onlar, o bapta - anlaşmış iseler - o takdirde efdâl olan: Her taife, müstakil bir imam arkasında ve - emniyyet halinde olduğu gibi - namazlarını kılmaktır.
Seferber, âsi için, bu namaz sahih olmaz.
Korku halinde, namazda silâhlı bulunmak, müstahaptır. {(2) İmam Mâlik ve imam Şâfii hazretleri "silâhlarını alsınlar!" emrine mebni, korku salâtında, silâh taşımanın vücubuna, kail olmuşlardır. Biz ise, mezkûr emrin, mendup için olduğuna, hüküm etmişizdir.}
AHKAMI CENAİZ (CENAZENİN HÜKÜMLERİ)
Ahkâmın, cenaize izafeti, şeyin sebebine, izafetidir. Çünkü, meyyite mütalâllik, ahkâmın kâffesi, meyyit sebebiyle, müterettip ve onlarda, meyyitin vücudu, lâbüddür.
Cenaizin müfredi bulunan, cenaze lâfzında fetha ile (cenaze) câiz, fâsîhi, kesr ile (cinaze) dir. {(1) Meyyite, cenaze itlâk olunduğu gibi, içinde meyyit bulunan tâbuta dahi, cenaze denilir. İçinde meyyit olan tâbut mânâsınca, cenazeye, naaş dahi denir.}
Muhtazarı {(2) Muhtazar, kendisine mevt hâzır olmuş, hastadır. Kuddûs, kaddese sırruhu:
"Sen edersin gerçi dünya bahsini, tatvil bugün"
"Bu mütavvel bahsi yarın ihtisar eyler ölüm. "} yâni, nezi' halindeki hastayı, ona meşakkat olmadıkça, kıbleye karşı, sağ tarafına çevirmek, sünnettir. {(3) Uykuda ve kabirde dahi, bu vaziyet, mesnundur.}
Yüzü, oldukça kıbleye gelmek üzere - başı yükseltilerek - kıbleye doğru, arka üzeri, yatırmak dahi caizdir. {(4) Yıkamakta ve üzerine namaz kılınacak olduğunda, dahi, meyyit bu hal üzere, bulunur. Ve bunda gözlerini kapamak ve çenesini bağlamak hizmetleri, kolay olur. Âzanın, kavislenmesine, bu sûret daha mânî bulunur. Evvelkisi, sünnet olmak cihetiyle efdâldir. Kısasen, öldürülecek kimse dahi, kıbleye tevcih olunur. Recm olunan, kıbleye tevcih olunmaz.} Muhtazara, kelime-i tevhîdi telkin etmek dahi, sünnettir. {(5) Telkîn zamanı, nezi halinde ve -gargaradan- evveldir. Yalnız 1â ilâheillallah, demek kâfidir. Hadis-i şerifte, emr olunan odur. Hasta, gayr-i müslim ise, şehadeteyn kelimeteyni telkin olunur.}
Telkini eden kimse, hastanın ölümüne sevineceklerden olmamak ve ona hüsn-ü zannı bulunmak gerektir.
Tövbe her zaman lâzım olduğu, {(6) İşte "Ölülerinize 1â ilâhe illallahı telkin ediniz." hadîsinde mendup olan telkin, bundan ibaret olup, mevtadan, mecaz olarak nezi halinde bulunan hastalar, kasdolunmuştur.} ve ölümü bildirmediği {(7) Zira tövbe, her günahın akıbinde vâciptir. Yeis halinde olanın da, tövbesi makbuldür. (Ve huvellezi yakbelüt-tevbete an ibâdihî) kavl-i kerîmi mutlaktır.} cihetle telkini:
demek gibi, istitabe (tövbe etmesini istemek) tarzında, etmek dahi, kâfi ve münasiptir. {(1) Çünkü, hasta kendinin, ihtizar halinde bulunduğunu anlatan, sözlerden, mütezarrır olabilir.}
Muhtazarın akrabasına ve asdikasına ve yakınlarına, müstahap olan, hakkını yerine getirmek için, yanında bulunmaktır. Çünkü, müslimin müslim üzerinde olan haklarından biri de, hastalığında, onu iyadet etmektir. {(2) Hastayı, ziya te ve hastaya bakmağa, temrîz denir.} Kendisine, tevhid telkîn ve istiğfar ile beraber, Cenab-ı Hakka, zannı tahsin ve itimadını takviye edecek sözler ile, tezkir ve tesliyette bulunurlar, harareti varsa, az az su verirler ve mümkün ise, onu kıbleye çevirirler ve yanında (yâsini şerif) okurlar. Raad sûresinin okunması dahi, müstahsendir.
Vefatı vukuunda, çenesi enlice bir bez ile çekilip, ağzı kapatılarak, tepesinden bağlanır ve gözleri yumdurulur.
Ölüm vukuunda, ağız ve göz açık kalır olmakla, şeklin tahsini için, böyle emrolunmuştur.
Bu işleri yapan kimse:
der. Sonra meyyitin üzerine, bir örtü çekilir ve yanında, tiyb (güzel kokulu bir şey) bulundurulup, tütsü yakılır.
Şişmemek için, karnının üstüne, demir parçası yahut ayna konulur.
Elleri, yanlarına götürülmüş olur. Kollarını, göğsüne koymak câiz değildir.
Vefattan sonra, yıkanıncaya kadar, yanında Kur'an okunmak mekrûh olur. Bu meyyitin hadesli olmasından dolayıdır.
Vefatı teyekkun edildikten sonra, teçhizi tâcil olunur. {(3) Meyyitin, defni levazımına, cihaz ve onu tedarike, teçhiz tâbir olunur. Gasl dahi, o cümledendir. Tâcil, ona ikramdır. Tacil vücubunu, sarif olan, şey, mariz hakkındaki ihtiyattır. Tâ ki öldüğü iyice tahakkuk etmiş ola.}
MEYYİTİN GASLİ:
Meyyiti yıkayan erkeğe, gasil ve kadına, gasile denir.
Meyyit, teneşir denilen, bir kerevet üzerine ve olmadığı takdirde yıkama ve çevrilmesi mümkün olacak, yüksekçe bir yere, arka üzeri yatırılıp, etrafı - üç, beş, yedi gibi - tek adetle tütsülenir. Avret mevzii olan, dizlerinden göbeğine kadar örtüldükten sonra, elbisesi çıkarılır. Avret mevzii, ele bir bez sarılarak, {(1) Çünkü, bakılması câiz olmayan yere, el sürülmesi dahi câiz olamaz.} örtünün altından, ve bez bulunmadığına göre, örtünün üstünden yıkanır. Ondan sonra, meyyite bir abdest aldırılır. {(2) Diri ve ölü, gasilde sünnet olan, abdesttir. Yıkamadan sonra, tekrar abdest almak ve aldırmak, zaittir. Halebînin ifadesine göre, meyyit daha namazı anlamayan, çocuk ise, abdest aldırılmaz.} Ellerini, ayrıca bileklerine kadar yıkamağa hacet olmayarak, {(3) Çünkü, meyyit bu işler için, ellerini kullanacak değildir.} yüzünden başlanır. Mazmaza ve istinşak dahi, güç olduğundan, edilmeyip dudaklarının içi ve dişleri ve burun delikleri ve göbek çukuru, parmağa sarılan bir bez parçasiyle, mesh olunur. Yüzü ve - elleriyle beraber - kolları gasl ve başı mesh edilip, ayakları dahi yıkanmak, {(4) Su birikintisi olmadığı için, ayaklarının yıkanması en sonraya bırakılmaz.} suretiyle abdesti - tertip üzere - tamamlandıktan sonra, üzerine mümkün ise, ısıdılmış, {(5) Çünkü, suyun sıcağı daha iyi, pak eder.} tatlı su dökülür. Saçı ve sakalı, hatmi ile {(6) Hatmi, güzel kokulu, bir ot olup, sabun işini de görür.} ve yok ise, sabun ile yıkanır. {(7) Saç ve kıl yok ise, bu tekellüfe ihtiyaç olmaz.} Başı ve bedeni pâk olduktan sonra, meyyit sol tarafına çevrilerek, iptida sağ tarafı yıkanır. Dökülen sular, sırtın teneşire gelen yerlerine kadar vardırılır. Ondan sonra, sağ tarafına çevrilerek, sol tarafı dahi, o suretle yıkanır. Ondan sonra, yıkayıcı onu, kendine yaslayarak, karnını, yavaşça mesh eder ve bir şey, zuhur ederse, onu yıkar. Verdiği abdesti ve guslü, iâde etmez.
Yıkamanın, her defası üçerden eksik olmamak sünnettir. Hacete mebni ziyade dahi, olabilir. Su - lüzumsuz yere - israf edilmez.
Cenazenin yıkandığı yer, örtülü olup, onu yıkayıcısı ve yardımcıdan başka kimse, görmez. {(8) Meyyitin evinde yıkanması, kendi havayicinden olmakla, her şeyden mukaddem bulunduğundan, veresenin (rızalarının alınmasına) lüzum yoktur.}
Yıkayan kimse, gasl farizasını iskata niyyet edip, {(9) Ölüleri yıkamak, dirilere farz-ı kifayedir. Meyyiti yıkamağa niyyet, meyyitin temizlenmesi için değil, bu farzı ifa için, olmalıdır. Onu, niyyetsiz yıkamak dahi temizlenme için kifayet eder. Suda boğulmuş bulunan kimse dahi, bu niyyetle, suyun içinde ırgalanarak, çıkarılır. Çıkarılma sırasında, yıkanılması niyyet edildiğine göre, ırgalanmamış bile olsa, farz sâkıt olup, çıkarıldıktan sonra, iki kere yıkanmakla, sünnet dahi yerine gelmiş olur.} besmele ile başlar
ve nihayete değin, (gufraneke yâ rahmân) der. Ve meyyit hakkında muttalî olup ta, yayılması (şâyi olması) lâyık olmayan ahvali, yıkayıcı örter ve gizler. {(1) Yüzünün nurlanması, kokusunun güzellenmesi, kolaylıkla çevrilmesi gibi, meyyitin hoşa gidecek halleri olursa, yıkayıcı bunları, söylemek müstahaptır. Fenakokması, kararması, korkunç olması gibi hoşa gitmeyecek halleri olursa onları söylemek haramdır. Hadîs-i şerifte "Ölülerinizin güzel hallerini anin, kötülüklerini anlatmayın." buyurulmuştur. Dirinin, afv ve istihlâli mümkün olmakla, meyyiti giybet, diriyi giybetten fenadır.}
Meyyiti, kendine en yakın olan kimsesi ve yahut takvâ ve emanet ehli, bir kişi yıkar ve bu işi meccânen yapar.
Ücret istemek, kendisinden başka, yıkayıcı bulunduğu takdirde, câiz olur. Bulunmadığı takdirde, yıkamağa kendisi teayyün etmiş olmakla ücret istemek, câiz değildir.
Erkeği, erkek ve kadını, kadın yıkar. Yıkayıcıların büyük hades halinde bulunmaları, mekrûhtur. {(2) Gayr-i müslimin yıkaması, daha ziyade mekruhtur. Meğer ki, müslim hakkında, ondan başka erkek ve müslime hakkında, ondan başka kadın bulunmaya,}
Kadın kısmı, kendi kocasını yıkayabilir. {(3) Hazret-i Ebû Bekiri, kendi vasiyyetleri üzerine, zevceleri, Esma hatun yıkamıştır.} Ric'î talâk halinde olsa dahi, câizdir. Talâk-ı bâin ile mutâllâkası, ve iddeti sona ermiş bulunan, ricî mutâllâkası yıkayamaz. {(4) Zıharda ve iylada dahi, mess ve nazar helâl olmakla yıkama, câiz olur. (Zıhâr ve iylâ hakkında, Kitab-ut-talâkta izahat vardır).}
Erkek kendi karısını, yıkayamaz. {(5) Eimme-i selâse, Hazret-i Alinin, Hazret-i Fatimeyi yıkamış oldukları beyaniyle, bunu dahi cevazına kaildir. Cevaben denilir ki, Hazret-i Fatimeyi, Hazret-i Ümmü Eymenin yıkadığı dahi, mervidir. Sabit olduğuna göre, Hazret-i Alinin, yıkaması (zevciyyetin bekasına) mahmuldür. Şu hadis-i şerife binaen ki, (Benim nesebim ve münasebetlerim hariç, her nesep ve münasebet ölümle sona erer.) buyurulmuştur. Bununla beraber ki, Hazret-i Alinin, müşarünileyhâyı yıkamasını, Hazret-i İbni Mes'ud, münker görmekle, Hazret-i Ali, ona cevaben: "Bilmez misin ki: Resulullah (S.A.), Fatıma senin dünya ve âhiret zevcendir demişti. ." buyurmuştur. Hazretin, hususiyyet iddiası dahi, aralarında onun mârûf olmadığına, delildir.} Yıkayacak kadın bulunmaz ise.
kocası ona teyemmüm ettirir. {(1) Ve yabancı gibi, eline bez sarmaz ve kollarından gözlerini çevirmez.}
Ümm-ü veled bile olsa, cariyeyi efendisi yıkayamaz. Cariye dahi. efendisini, yıkamayıp, eline bir bez alıp teyemmüm ettirir. {(2) Teyemmüm, kitab-ut-tahârede beyan olunmuştur. Onun için, meyyiti tecride de ihtiyaç yoktur.}
Su bulunmaz ise, meyyite teyemmüm verilir olduğu gibi, erkekler içinde ölen kadına, onlardan biri ve kadınlar içinde vefat eden erkeğe dahi, kadınlardan biri, mahrem olmadığına göre, elini bir beze sararak ve - kadının - kollarını görmemek için, gözlerini yumarak, ve mahremi ise, elini beze sarmayarak ve gözlerini yummayarak, teyemmüm verir.
Müştehat olmayan kız çocuğu, {(3) Salâtın müfsidatı bahsinde, muhazat meselesine bakınız.} erkek ve mürahik olmayan erkek çocuğu, kadın yıkayabilir.
Tenasül âleti kesik olan ile, yumurtaları yok edilmiş (enenmiş) olan erkekle sağlam olan erkeğin farkı yoktur.
Meyyitin tırnağı kesilmez. {(4) Tırnak kopuk olursa, alınıp atılmakta beis yoktur.} Saçı sakalı kırpılmaz ve taranmaz ve başına sarık sarılmaz ve hitan edilmemişse, meyyit sünnet edilmez.
MEYYİTİN TEKFİNİ:
Ölü yıkandıktan sonra, kefeni ıslanmamak için, kurulanır. Kurulandıktan sonra kefen gömleği giydirilir. Ondan sonra, kefenin diğer kısımları yayılarak başına ve sakalına, hunut (güzel kokulu şeylerin mahlutu) ve secde âzâlarına, yâni secdeye gelen mevaziine - alnına, burnuna, ellerine, dizlerine, ayaklarına - kâfur konulur. {(5) Kâfur, kurdu defeder. Ve bunda, ihramda bulunan bulunmayana müsavidir. Çünkü, ihram mevt ile münkatidir. Ve zikrolunan âzâ, secde onlarla hâsîl olduğu için, acele fesattan korumak suretiyle onlara, mahsus olmak üzere ikram ziyade kılınmıştır.}
Kefen, üç nevidir. Birincisi (sünnet kefeni) dir ki, erkeğe göre, {(6) Erkek, baliğ demektir. Murâhik dahi baliğ hükmündedir. Murâhik olmayan, yâni henüz on iki yaşında bulunmayan, erkek çocuk hakkında, yalnız bir katkefen câiz ise de, ahsen olan, o dahi Uç kat olmaktır. Düşük ve ölü doğmuş olan çocuklar, meyyitten, bir parça imiş gibi, bir bez parçasına sarılır. Onlar için hürmet - kâmile - olmadığından, kefen hususunda muraat olunmaz. Zira, şeride varit olan, meyyitin tekfinidir. Bunlara ise, meyyit namı, verilmez.} Kamîs, izâr ve lifâfeden ibaret olmak üzere, üç kattır. {(7) Üçten eksik olursa, (kefeni sünnet) sayılmaz. Muhaşşinin ifadesine göre üçten ziyadesi dahi mekrûh olur.} Kamîs: Boyundan, ayaklara kadar olur. Yeni ve yakası olmaz ve
etrafı oyulmaz. İzar ile lifafe baştan ayağa olur. {(1) Gömlek, izâr, don, eteklik, lifafe: Sargı ve bürgü makamındadır.} Lifafe en üste geleceği ayrıca baş ve ayak taraflarından, düğümleneceği için, izardan daha uzun tutulur.
Kadında, baş örtüsü ile göğüs örtüsü dahi, ziyade edilmekle, kadına göre, (kefeni sünnet) beş kattır.
İkincisi, (kefeni kifaye) dir ki, erkeğe göre, izar ile lifafeden ibaret olmak üzere, iki ve kadına göre - bir de baş örtüsü ile - üç kattır.
Malın azlığı, ve veresenin çokluğu sûretinde, (kefeni kifaye) ve aksi takdirde (kefeni sünnet) evlâdır.
Üçüncüsü, (kefeni zarûret) tir ki, erkek ve kadın - elde ne bulunursa, ona sarılır ki, - odur {(2) Sahabeden, bir takım zevat, bir kattan ibaret olan, kendi elbiseleriyle, tekfin olundular ki, başları örtülse, ayakları ve ayaklan örtülse, başları açık kalmakla, efendimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, onların başları örtülüp, ayakları üzerine ezher otu konulmasını emir buyururlar idi.} - Zaruretsiz - bir kefene iktisar câiz olamaz.
Kefenin, beyaz pamuk bezinden olması efdâldir. Yenisi ve yıkanmışı, müsavidir.
Kefenler dahi, meyyit ona sarılmadan, - tek sayı olarak - tütsülenir. {(3) Beşi tecavüz ettirilmez. Meyyit üç yerde tütsülenir. Ruhunu teslimde, yıkama esnasında, tekfininde.}
(Kefeni sünnet) e göre, iptidâ Lifafe yayılır. Onun üstüne izar yayılır. Sonra, meyyit gömleği içinde olduğu halde, izara konulur.
Ve evvelâ, izar meyyitin soluna ve sonra sağına götürülerek sarılır, sonra, Lifafe dahi, yine öyle sarılır ki, meyyitin sağı, solundan, biraz kabarık olur. Açılmak korkusu olursa, kefene bağ (kuşak) dahi konur.
Kadın kısmının saçları, iki örgü edilerek, göğsü üzerine, gömleği üstünden konur. Onun üzerine, baş örtüsü, yüzüyle beraber örtülür ve daha üstüne, izar gelir. İzarın üzerinden, göğüs örtüsü {(4) Memelerden göbeğe, ve âlâ kavlin, diz kapaklarına kadar ve enlice olur.} bağlayıp, daha sonra Lifafe sarılır.
Meyyitin teçhizi {(5) Yıkamasından defnine kadar olan, tedarikâttır ki, meyyitin defni levaziminden ibaret olmak üzere târif olunur.} bütün müslimine nazaran, (farzı kifaye) dir.
Herkesin kefeni, hayatındaki elbisesi gibi, kendine âit ve kefen parası borcuna dahi, mukeddemdir.
Zevcenin kefeni, defin masrafı, güç dahi olsa, kocası üzerinedir.
Malı olmayan {(6) Çünkü, malı olanın teçhizi, kendisine vâciptir. Borca, vasiyyete ve mirasa takdim olunur.} meyyitin kefeni, nafakası kimin üzerine idiyse, ona aittir. {(7) Nafakası üzerine vâcip olanlar, müteaddit ise, kefen dahi, nafaka gibi miras hissesi nisbetindedir.}
Nafakası üzerine vâcip olan kimsesi bulunmaz ise, teçhizi beytül-mâlden - sahibi olmayan ve varisi bulunmayan, metrûkât emvalinden - ödenir.
Beytül-mâl, ya aczen veya zulmen vermeyecek olursa, meyyitin techizi, iktidarı olan nasa ait, ve kudreti olmayan kudreti olandan istemek, lâzım olur.
Hadîs-i şerifte vârit olmuştur ki; her kim bir meyyiti yıkar ve yayılması lâyık olmayan ahvalini gizlerse, Cenab-ı Hak, o kimsenin kırk büyük günahını mağfiret eder. Ve her kim, bir meyyiti kefenlerse, Cenab-ı Hak, onu Atlas ve dîba kumaşlariyle giyindirir ve her kim, bir meyyite kabir kazıp, onu defn eylerse, gûya ki, haşirin kıyamına kadar, bir mesken iskân etmiş olur.
Zikrolunan mükâfatlar, ücret almayanlara göredir.
Müslim meyyit, bedenin ekseri ve yahut baş ile beraber, yarısı mevcut isa, yıkanıp tekfin olunarak, namazı kılınır. Beden ki, gövdedir, ekserisi yok ve yahut başsız olarak, yarısı mevcut ise, yıkanıp tekfin olunmaz ve üzerine namaz dahi, kılınmaz. Bir beze sarılarak, defn olunur.
CENAZE NAMAZI:
Cenaze namazı dahi, teçhiz ve defni gibi, - yalnız olmayana göre - {(1) Eğer - münferit bil-hitâp - olursa ki, yalnız bir kimseden başka, kimse bulunmaz ise demektir. Teçhiz emri, salât defn, ona teayyün eder.} farzı kifayedir. {(2) Onun üzerine icmâ olduğundan, münkiri ikfâr olunur. Bu bapta asl olan naslar; "Sen onların üzerine namaz kıl!" (Tevbe: 103) ve "O münafıklardan hiç birinin, öldükleri zaman namazını kılma!" (Tevbe: 84). kavl-i kerîmiyle
hadis-i şerifidir. Farziyyetin, kifaye üzere olması, bir borçlu meyyit hakkında, (sallû âlâ sahibuküm) buyurulmuş olduğu ile sabittir ki, eğer farz-ı ayn olsa, kendileri dahi, terk etmeyip, kılarlar idi. Hem de cenaze namazının, herkese farz-ı ayn olmasında külfet ve muhalliyet vardır. Baaz ile iktifa olunmuştur. Cenaze namazı, bu ümmete âit hususiyetlerdendir. Hazret-i Hatice radiyallahü teâlâ anha vefatında, henüz meşru olmamıştı.} Ve onda cemaat şart değildir.
Büyük üzerine kılınan namaz, küçük üzerine kılınan namazdan efdâldir. Ve cenaze namazı, teçhiz emri gibi olmayıp, maksut yakınlık olmakla, onu nezr etmek sahihtir. {(3) Tekfin ve teçhiz, böyle olmadığından, onların nezri, sahih değildir.}
Cenaze - namazı kılınmayarak - defn edilmiş olmak suretinde, yıkanmamış bile olsa, namazı kabri üzerinde kılınır. Definden sonra, kabir açmak, haram olduğu için, meyyitin taharet şartı, sâkıt olmuş demektir. Definden evvel - yıkanmaksızın - kılınan namaz, iâde olunur.
Kabir üzerinde, namazın cevazı, medfun meyyitin çürüyüp dağılmış olmaması takdirindedir. Bunda da muteber olan, zamanın ve mekânın, semizlik ve zaiflik cihetiyle, insanın haline göre, zannı galibidir.
Cenaze namazının şartların - sair namazlarda olan şartlardan başka -altıdır: Birincisi, meyyit müslim olmak. {(1) İslâm, ya binefsihî olur yahut ebeveyninden biri müslim bulunmakla olur. Ve yahut - bulunduğu muhite tebean - olur. Kendisinden, İslâmın târifi istenilip te, târif etmeyerek ölen baliğin, namazı kılınmaz. Müellif der ki, cenaze namazı, meyyit hakkında şefaat dileği demektir. O da kâfire olamaz.} İkincisi, temiz bulunmak {(2) Cenaze üzerine namaz kılanların taharetleri şart olduğu gibi, meyyitin dahi temiz olması, şarttır. Çünkü, cemaatin bir bakıma imamı demektir. Temizlik, hakikî ve hükmî necasetten ârî olmaktır. Gerek kendi, gerek kefeni, gerek mekânı. Kefenin, meyyitten zuhur eden, necaset ile pislenmiş olması muaftır.} Üçüncüsü, meyyitin tamamı, yahut yarıdan ziyadesi ve hiç olmazsa, başiyle beraber yarısı mevcut olmak. {(3) Uzuv üzerine namaz kılınmadığı gibi, gaip üzerine dahi namaz kılınmaz. Eğer gaip üzerine, namaz kılınmak olaydı, Hazret-i Nebiyy-i Ekrem, intikal buyurduklarında vâkî ve menkul olurdu. Gerçi, Nebiyy-i Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi vesellem efendimiz hazretleri, Necaşînin namazını, gıyaben kılmışlardır. Ve lâkin, - kerameten minallah - Necaşinin cesedi, zahirne gaip idi ise de, - mucizeten-linnebi - hazır ve meşhut bulunmuştur. Uhud vakasında, yetmiş parça edilen, Hazret-i Hamzanın her cüzü üzerine, bir namaz olmak üzere, yetmiş defa, (salâtınebi) vuku bulduğu, mervidir. Nitekim, usulün işaret bahsinde mezkûrdur.}
Dördüncüsü, meyyit cemaatin önlerinde olmak, (arkalarında olursa olmaz). Beşincisi, cenaze namazını kılan kimse - özürsüz - binek ve oturur olmamak. {(4) Çünkü, kıyam onda rükün olmakla, özürsüz terk olunamaz.} Altıncısı, cenaze yere konulmuş bulunmaktır. Cenaze, elde veya omuzda yahut binek üzerinde iken, namazı kılınmaz. {(5) Meğer ki, tâbutun konması, mümkün olmayacak derecede, yerin çamur olması gibi, bir mazerete mebni ola.
Cenaze namazında mesbuk olanlar, cenaze yerden kaldırıldıktan sonra dahi tekbirlere kasr ederek, namazı ikmal edebileceklerine nazaran, mezkûr şart, müdrik hakkında zahirdir.}
Müfsidât-ı salât, cenaze namazını dahi, müfsit olup, sair cemaatte şart olan - imamın bulûğu - bunun cemaatinde dahi muteber ve şarttır.
Meyyitin, avretinin örtülü olması dahi, şart olarak mezkûr, {(1) Kefende, bütün bedenin örtük bulunması, farz olduğu halde, setr-i avretin, şart olarak zikri, o meyyite tekrîm ve hakkını eda haysiyyetinden, ve bu, üzerine namaz kılınmak, haysiyyetindendir. İmam, meyyitin bir cüzüne muhazi bulunmak dahi, muteber şartlardan ise de, mezkûr şart, mevtanın az olmasında mer'i olup, mevta müteaddit olmak takdirinde, imam onları bir saf kılarak, efdalleri hizasına durabilir olmakla, bu şarta muhtaç değildir.} ve mekrûh olan, üç vakit, cenaze namazı için dahi, beyanı tekaddüm ettiği veçhile, mekrûhtur.
Cenaze namazının erkânı, kıyam ve tekbirlerdir. {(2) Duâ, onun erkânından değildir.} Onda rükû ve sücud olmadığı gibi, Kıraet (Kur'ân) ve teşehhüd dahi yoktur.
Tekbirleri dörttür. {(3) İmam beş tekbir ederse, cemaat mütabeat etmeyip, imamın selâmına müntazir durur. Çünkü, o fecir kunutu gibi mensuhtur. Mensuhta ise, mütabeat yoktur. Dört tekbir, peygamberimizin son fiilidir. Sahabenin icmaı dahi, onun üzerine mustakar olmuştur. İmam, üç tekbire iktisar ederse, cenaze namazı, fasit olur. Üçüncü tekbirde, sehven selâm verirse, dördüncüyü dahi alarak, selâm verir. Sehiv secdesi lüzumunu, beyan etmemişlerdir.} Birincisi, kendisiyle şürû' olunmak yâni, salâtın iftitahı olmak itibariyle şart, ve rekât makamına kaim olmak itibariyle - diğer tekbirler gibi - rükûndür.
Ayakta kılınması dahi, erkânı cümlesinden ve sıhhatinin şartlarındandır.
Dördüncü tekbirden sonra, iki tarafa selâm vermek vâciptir.
Selâmda cemaatle beraber meyyit, niyyet olunur. Cemaat, selâmda imamı da niyyet eyler.
Cenaze namazının keyfiyyeti, bundan ve sünnetlerinden malûm olur.
Sünnetleri, dörttür: Birincisi meyyit erkek olsun, kadın olsun, imam onun göğsüne muhâzî durmak. İkincisi, ilk tekbiri müteakip el bağlayıp, süphaneke okumak, . {(4) (Ve celle senâüke) cümlesinin, cenaze namazının gayride terki, evlâdır. Sena kasdiyle fatiha okumak dahi câizdir. Duâ yeri olup, kıraet mahalli olmadığından, fatihayı Kur'ân kıraeti, niyyetiyle okumak câiz değildir.} Üçüncüsü, ikinci tekbirden sonra, namazların son kadesinde okunan allahümme salli okumak.
Dördüncüsü, üçüncü tekbîrden sonra, meyyit için ve kendi nefsi ve müslimin cemaati için duâ etmek {(5) Nefsi için olan duâyı, meyyit için olan duâya, takdim eder, zira duâda sünnet olan, odur.} tir.
Tekbirler aşikâr ve duâlar ihfa olunur.
İlk tekbirden mâdâda, el kaldırılmaz. Ve dördüncü tekbirden sonra duâ edilmez.
Üçüncü tekbirde edilecek duânın, ahiret umuruna mütalâllik olmasından başkası, tâyin olunmaz. {(1) Çünkü, edilecek duanın tâyini ile iştigal, kalbin rikkatini izale eder.} Şu kadar ki, mesür duâlar okunmak, elbette, ahsen ve eblâğdır. O da şudur:
İmam Ebû Hanîfe hazretleri, müsnedinde Hazret-i Ebû Hüreyrenin hadîsi olmak üzere, bunu rivayet edip, imam Ahmet ve diğer ashabı sünen, şu ziyadeyi dahi, zikr ve rivayet etmişlerdir:
Son rivayette, şu dahi:
{(2) Vâni merhum, Dürer haşiyesinde, demiştir ki, İslâmın hayata ve imamın mevte münasebeti, gizli değildir. Çünkü, islâm, teklif olunan ameller iledir ki, oda ancak, hayatta iken olur. İmanın medarı ise, itikat üzerinedir, (İndel-mevt) muteber olan da odur.} ziyade edilmiş olmakla, bu rivayetleri, , hep birleştirerek, okumak güzeldir. {(3) Müslimin sahihinde ve Sünneni Tirmizide ve Neseîde, mezkûr olduğu üzere, ashaptan Avf bin Mâlik radiyallahü teâlâ anhu hazretleri, bir cenaze namazında, Hazret-i Seyyidül-mürselin efendimizin, şu duayı: (Allahümme igfir lehü ve erhamhûve âfini..." okumuş olduklarını zikredip, keşke o meyyit ben olaydım, diye temenni ettim, demiştir.}
Meyyit kadın ise, zamirler müennes okunur.
Duâ bilmeyen; bildiği ve kendine kolay gelen duâyı okumalı.
Bazı meşayihi fukaha, duâ mevziinde: (rabbenâ âtina fîd-dünyâ haseneten) ve (rabbenâ lâ tuziğ kulûbena) âyetlerinin, okunmasını, müstahsen gördüler.
Sabînin ve cunûn-u aslî ile, mecnun olanın, {(1) Yâni mecnun olarak bülûğa ermiş, bulunanın. Çünkü, bülûğdan sonra, mecnun olanlar, sair emraz ile malûl olanlar gibi, mağfiret duasından istisna olunmazlar.} namazlarında, mağfiret duâsına bedel, (fe-teveffehû alel-îmâni) den sonra, musâllî:
der.
Cenaze namazında üç saf olmak efdâldir. Hattâ, cemaat yedi kişiden ibaret bile olsa, biri imam olup, geri kalan altının, üçü bir saf, ikisi bir saf, biri de bir saf olarak, durulur. Hadîsi şerîfte: "Kimin üzerine müminlerden üç saf olursa o mağfur olur." buyurulmuştur.
Cenaze namazını kıldırmağa, ehak olan, umumî velayet sahipleridir. {(2) Asıl hak, meyyit velisinin ise de, umumi velâyet sahibi hazır ise, meyyitin velisi, onu kendisine takdim ve tercih eder. Hazret-i Hüseyin efendimiz, biraderleri Hazret-i Hasan efendimizin cenaze namazlarına, Medine-i Münevvere valisi bulunan Sait bin elâs hazretlerini geçirmişlerdir.} Onlardan sonra, kabîle veya mahalle imamı {(3) Cuma imamı, evlâdır.} ve daha sonra cenaze velisi olan erkektir. Kadının ve erkek çocuğun ve bunağın, bu bapta hakkı yoktur.
Meyyit velilerinin, yakini uzağına takdim olunur. Mahalle imamının velîye tekaddümü, efdâl olmak, şartiyledir.
Kölenin efendisi, kendi akrabasından evlâdır. Kölenin yakınları ise, azatlıdan mukaddemdir.
Kadının velisi yok ise, zevci ehaktır.
Tekaddüm hakkı olan, diğerine izin verebilir. Onun izni olmayarak, başkası kıldırıp ta, iktida etmemiş olmak takdirinde, isterse, kendi kendine ve yahut diğer cemaat ile, o dahi bir namaz kılabilir. Çünkü, farz edâ olunmuş ise, onun hakkı sâkıt olmamıştır.
Amma, izin vermiş olmak ve yahut ona iktida etmiş bulunmak takdirinde, hakkı sâkıt olmakla, kılamaz.
Namazı kılınan cenazeye, velâyeti olmayanın gelip, namaz kılması
câiz olmadığı gibi, başkasiyle namazda bulunanlar, velinin salâtı iade etmesi suretinde, tekrar cemaat olmaları dahi, câiz olmaz. Çünkü, bunda teneffül, meşru değildir.
Cenaze velîsi, onun namazını kıldıktan sonra, kendi mertebesinde bulunan, diğer velîlerin, namazı iade etmeleri dahi, olmaz. Çünkü, kılanın velâyeti, mütekâmildir.
Tekaddüm hakkı olan kimse, meyyitin namazına, meyyitin vasiyyet ettiği kimseden ehaktır.
İmamet babında geçen, (nisâ cemaati) keraheti meselesinden, cenaze namazı müstesnadır ki, erkek bulunmayıp ta, cenaze namazını, kadınlar kılacak olduklarında, onların biri, safın ortasında bulunmak üzere imam olup, diğerleri ona iktida ile, cemaat olarak, kılmalarında kerahet yoktur. Çünkü, onların ayn ayrı kılmaları suretinde, biri evvelce, namazı bitirmekle, farz onunla yerine gelmiş olarak, diğerlerin namazı nafile olur. Cenaze namazı ile, teneffül ise, mekrûhtur. {(1) Cenaze namazı farz, ve imamın tekaddümü terki mekruh olup iş farzı yerine getirmek için mekruh işlemek ile, mekruhu terk için farzı terk etmek, arasında dair olmakla evvelkisi alınmıştır.}
Hazret-i Seyyidüs-sâdât aleyhi ezkâs-salâvat efendimiz, gasl ve tekfin olunup, serîre konulduklarında, Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer radiyallahü teâlâ anhuma, yanlarında muhâcirîn ve ansardan, hane-i saadetin alacağı kadar, zevat beraber olarak içeri girip, Cenab-ı risâletmeâb efendimize karşı saf bağladılar. Müşarünileyhimâ hazretleri,
dediler.
Muhâcirin ve ansar hazeratı dahi, onlar gibi selâm verdiler. Sonra müşârünileyhimâ, hâsıl olan sufufun ilki olarak:
dediler. Sair saflar âmin dediler. Herkes fevc fevc gelip, aleyhissalâtü vesselâma, namaz kılarak çıkarlardı. Erkekler ve kadınlar ve hattâ çocuklar Resulullahın namazını, bu veçhile kıldılar. Vefatları günü olan pazartesi gününün, zeval vaktinden, ertesi salı gününün zeval vaktine değin, bu sûretle, edâ-i salât olunmuştur. Kılınan namaz, mezkûr veçh üzere, ayrı ayrı olup, cemaat akdi suretiyle olmadığı icmaan sabittir.
Cenaze namazına sonradan gelip, imamı iki tekbir arasında bulan kimse, namaza hemen dahil olmayıp, imamın tekbirine muntazır olur.
İmamın iftitah tekbirinde mevcut iken, geciken kimse, ikinci tekbirine intizar etmeyerek, muktedîsi olur.
Dördüncü tekbirden sonra gelen kimse, cenaze namazına yetişmiş olmaz.
Cenaze namazında mesbuk bulunan kimse, imamın selâmından sonra cenaze, musalladan daha kaldırılmamışsa, duâlar ile beraber ve cenaze hemen kaldırılıverirse, yalnız tekbirler ile, salâtı itmam eyler.
Müteaddit cenazelerin içtimaında, her birine ayrı ayrı namaz kılmak evlâdır. Hangisi sâbık ise, onun namazı evvel kılınır. Sabıkı yok ise, efdâli takdim olunur. {(1) Namazları, müctemian kılınmak takdirinde geniş saf tertibine, nazar olunsun.}
Hepsine bir namaz kılmak dahi sahihtir. O halde cenazeler, ya geniş bir saf olup, imam onların efdâli önüne durur ve yahut kıbleye doğru, uzun bir saf olup, her birinin göğsü, imamın önüne, muhazi bulunur. Ve tertibe riayet olunarak, meyyitlerin efdâli, {(2) İlim ve tekvaca ve yaşça, ileride olmak gibi,} ve muhtelit olduğuna göre, erkeği, imama yakin bulundurulur. Erkeklerden sonra, erkek çocuklar cenazesi ve onlardan sonra, hunsalar ve sonra kadınlar ve daha sonra murahikalar ve kız çocuklar cenazesi konulmuş olur.
Cenazeyi cami içine alarak, namazını kılmak mekrûhtur. {(3) Keraheti tenzihiyye olup, sebebi dahi cevami ve mesacidin beş vakit namaz ve ferîleri için, bina edilmiş olmasıdır. Buna mebni, müellif, cemaatin bir kısmı hariçte bulunarak dahilden kılınan cenaze namazının, kerahetine kail olmuş ise de. Muhaşşi merhum, Şemsül-eimmeden naklen, mezhep muktazası, cenazenin cami içine alınmamasıdır. Yoksa, hariçte cemaat ile kılınan, cenaze namazının imamına, dahilden iktidaya bir mâni olmadığıdır, demiştir. Ve bugün, hal bu suretle devam eder olmaktadır.}
Bundan mescidi haram, müstesna olduğu gibi, {(1) Mescidi haram, umumun toplandığı mahal ve her nevi salâtın kılındığı, musallâdır. Alâ kavlin, zahiren ve bâtınen olan azametine, ve bütün mesacidin kıblesi olduğuna, ve her ciheti mescit bulunduğuna mebni ona mesacit denilmiştir.} cenazeler için hazırlanmış olan ve içinde, cenaze namazı ikamesi mûtâd bulunan, hususî mescit ve namazgâhlar dahi, müstesnadır. Nitekim, şiddetli yağmur gibi, bir özre mebni, cenaze, cemaat mescidi içine dahi alınır. {(2) Saad İbni ebi Vakkas radiyallahü teâlâ anhu hazretlerinin cenazesinin, Hazret-i Âişe radiyallahü teâlâ anha, mescidi nebevi dahiline alınmasını emredip, namazını sair ezvacı tahirat ile beraber kılmışlar ve sahabeden, bunu münker görenlere, Hazret-i müşârünileyhâ: Beyzâ hatunun oğulları, Süheyl ve biraderlerinin namazlarını, Hazret-i Resûlullah, mescit dahilinde kıldılar, diye cevap vermiştir.}
Caddelerde ve halkın mülkü olan arazi dahilinde dahi, cenaze namazı kılmak mekrûhtur. Evvelkinde umumun hakkını, ve ikincide mülk sahibinin hakkını, meşgul etmek vardır.
Cenaze namazını mezarlıkta kılmak dahi lâyık olmaz. {(3) Hazret-i Ali ve İbni Abbas, onu kerih görürler olduğu beyaniyle, Hazret-i İmam böyle, söylemişlerdir. Maamafih kılınır ise, kâfi olur ki, Hazret-i Ayişenin ve Hazret-i Ümm-ü Belemenin namazları, baki mekabiri arasında kılınıp, imameti Hazret-i ebi Hüreyre etmiş ve musâllîler meyanında, Hazret-i ibni Ömer dahi bulunmuştur.}
Doğuş esnasında, ses çıkaran yâni, sağ doğup da, ölen çocuğun ismi konulur ve gasl ve tekfini (hemen yıkanmak ve bir kefene sarılmak suretiyle) icra olunup, namazı kılınır.
Eğer, doğan ses çıkarmamış ve esnemek, aksırmak gibi, diri olduğuna delîl olacak, bir eser görülmemiş ise, {(4) Elini, mücerred yummak ve açmak gibi harekete itibar yoktur ki, o haller, mezbuhun hareketi kabilindendir.} bir isim verilerek yıkanır ve bir beze sarılarak, defn olunur. {(5) İnsan nesline ikramen.} Namazı kılınmaz. Düşük dahi böyledir. {(6) Hilkati zâhir ve ölü olarak vâki sâkıt, üzerine namaz kılmak lâzım olur mu? Cevabı: Olmaz. İbni Nuceym.}
Harp mıntakasından, küfür hali üzere olan ebeveyninin biri ile, sürülüp getirilerek, dar-ı islâmda vefat eyleyen sabî gibi ki, o dahi, üzerine namaz kılınmayarak, defn olunur. {(7) Çünkü, o çocuk ebeveyninden birine tebean, gayr-i müslimdir. Eğer kendisi, yahut ebeveyninden biri müslim olmuş ve yahut ebeveyni beraber değilse, o sabînin namazı kılınır. Çünkü, birinci surette, asaleten ve ikinci surette, ebeveyninden birine tebean ve üçüncü surette, bulunduğu yere tebean, müslimdir.}
Mesele: Döl yatağında çocuk olan kadın ölür ve çocuk hareket ederse kadının karnı yarılıp çocuk alınır. {(1) Başkasının malını (meselâ birinin kıymetli incisini) yutan kimse, ona mukabil mal terk etmeyerek ölmüş olsa, o incinin mâline el uzatması sebebiyle, ihtiramı sâkıt olduğundan, yarılmasını câiz gören olmuştur. Eğer malı terk etmişse, o kimse ittifakan yarılmaz.}
Diğer mesele: Müslim olan velîsinden başka kimsesi olmayan bir gayr-i müslim vefat ederse, müslim velî, onu - sünnet veçh üzere - gasl ve defn eyler. {(2) Yahut onu kendi milletine verir. Bu da, kâfire göredir. Mürtedin hükmü âtîde mezkûrdur. Müellif der ki, o yıkama, onu temizleme değil, belki aleyhine huccet olmak üzere, insanlar hakkındaki, tekrimdir ki, başkası, senin ölünü, tathîre teşebbüs etti. Halbuki, sen nefsini tathîre memur iken, temizlemedin, demektir.}
Bir gayr-i müslim velîsinden, başka kimsesi hazır olmayan, müslim meyyitin cenazesi, ona bırakılmaz. Çünkü, müslim meyyitin teçhizi ve namazı, bütün müslümanlara farzı kifâyedir.
Recm veya kısas suretiyle, idam edilenler yıkanıp, namazları kılınır. Şiddetli ağrıya mebni olmayarak, amden kendini öldüren kimse yıkanıp, namazı dahi-imam Ebû Yûsuf kavlinin gayride- kılınır. {(3) Nefsini katl (intihar) eden kimse, yıkanıp namazı kılınmak câiz olur mu? Cevabı: Olur, İbni Nuceym.}
İntihar, hataya veya şiddetli ağrıya mebni vuku bulmuş ise, namaz ittifakla kılınır. {(4) Kendini öldürenin günahı, başkasını öldürmenin günahından âzamdır.}
Âsî ve yol kesici olan kimsenin, mukatele sırasında ölen, meyyitleri üzerine, namaz kılınmaz ise de, ele geçirildikten sonra, öldürülenlerinin üzerlerine dahi, namaz kılınır.
Ebeveyninden birini, amden ve zulmen (haksızlıkla) öldüren kimsenin namazı kılınmaz. {(5) Amden kaydı, hataen olan katli ihraç ettiği gibi, zulmen kaydı dahi, harben veya âsî olarak öldürülen babanın katlini, ihraç etmiştir. Bedir gazvesinde, ebû-Ubeyde babası Abdullah nam, Abdus-sanemi - Allah ve Rasûlüne gadabından dolayı - katletmiştir.}
Kısastan kurtulmak için, katl fiilini - amde benzer surette - ikaa dadananların {(6) Bunlar, siyaseten idam olunur.} ve haksız olarak silâh çekmiş olduğundan dolayı, mukabeleten öldürülenin, ve bazı sınıf ve zümre ve kabail ve cemaat arasında olduğu gibi, asabiyet maktullerinin dahi, namazları kılınmaz.
Mürted olarak öldürülen kimsenin, namazı kılınmadığı gibi, ölüsü
dahi, ne müslimin makberesine, ne de intikal ettiği, millet ehlinin, kabristanına gömdürülmeyerek, ayrı bir yere açtırılan çukura gömülür.
MEYYİTİN DEFNİ:
Cenazenin ölmüş olduğu iyice tahakkuk ettikten sonra, teçhiz ve defninde, tâcil müstahap olmakla, cuma sabahı hazır bulunan, cenazenin namazını - cemaat çok olmak için - cuma namazından sonraya bırakmak mekrûhtur.
Eğer cemaat, defin sebebiyle cumayı kaçırmaktan korkarlarsa, defni tehir edebilirler.
Cenazenin defni gibi, hamli (taşınması) dahi farzı kifayedir. Muteayyen olanlara, ücret almak câiz olmaz.
Cenaze götürmek, ibadettir. Herkese lâyık olan, ona hazırlanmaktır. Seyyidül-mürselîn efendimiz hazretleri dahi, cenaze götürmüşler, yâni Saad bin Muaz (R.A.) hazretlerinin tabutuna, omuz verip gitmişlerdir. {(1) Cenazeye gitmek, karabete yahut komşuluğa ve yahut meyyitte olan maruf salâha mebni ise, nafile kılmaktan efdâldir. Çünkü, hem diriye, hem ölüye, iyiliktir. Ona terettüp eden sevap dahi pek çoktur.}
Cenaze götürmekte sünnet olan onu dört taraftan, dört kişi omuzlamaktır. Bunda hem cenazeye tekrîm, hem götürenlere tahfif vardır.
Mazeret olmadıkça, {(2) Amma, yeri uzak olup, götürenlere meşakkat olmak ve yahut bir kişiden fazla taşıyıcı bulunmamak gibi, mazeret olursa, ve o da arkasına alırsa, kerahet olmaz.} cenazeyi arkaya, yahut hayvana veya arabaya yüklemek ve dört kişiden eksik, götürmek mekrûhtur.
Küçük çocuk cenazesini, bir kişi elleri üzerinde götürür. Binek olarak da, götürmek câizdir.Çocuk küçük olmaz ise, bâliğ gibidir.
Lâyik olan dört kişiden, her biri cenazeyi kırkar adım götürmektir. Baş tarafından başlayarak, iptida sol tarafına geçip, tabutun sol kolunu, kendinin sağ omuzuna alır. {(3) Meyyit tabutla, arka üzeri olmakla, bu suretle onun sağından başlanmış ve ona ikramda bulunulmuş olur.} Sonra, ayak tarafına gelerek tabutun sol kolunu kendinin sağ omuzu üzerine alır. Sonra tabutun sağ tarafına geçerek, iptida ön kolunu, ve sonra ard kolunu, sol omuzu üzerine alır, ve her kolda, onar adım, yürür.
Cenazeyi, kırk adım götüren kimse, hakkını îfa etmiş olup, {(4) Yâni, din kardeşinin, kendine ait hukuk hissesini, Hazret-i Ebû Hüreyrenin tâbiri veçhile, kazâ etmiş olmakla, ondan sonra arkasından yürür. Çünkü, matlûbun tamamı, kabre kadar gitmek ve defin olunmadıkça, dönmemektir. Meğer ki, meyyitin velisi, ona izin vermiş ola.} Hadîs-i nebevî, nâtık olduğu üzere, kendinin kırk kebîresi dahi, keffaret bulmuş olur.
{(5) Hadîsin lâfzı:
''Kim, cenazeyi kırk adım taşırsa, kırk tane büyük günahına kefaret olur."
olmakla, yapılan fiilin, kebaire keffaret olacağı musarrahtır.}
Cenaze götürmekte, biraz sürat etmek müstahaptır. Tabut içinde, meyyitin sarsılacağı derecede sür'at, mekrûhtur.
Cenazenin arkasından yürümek, önünden yürümekten, - farz olan namazın, nâfile olan namaza fazl ve rüçhanı gibi - efdâldir.Genişlik hâsıl olmak için, önüne dahi, geçilir.
Herkesin önünde bulunması mekrûh olduğu gibi, herkes geride kalarak cenazenin yalnız bulunması dahi, mekrûhtur.
Kimseyi izrar etmemek üzere, cenazenin arkasından, binek olarak gitmekte dahi, beis yoktur. {(1) Binek olanın öne geçmesi, mekruhtur. Çünkü, toz kaldırmasiyle halk zarar görür (Beis yoktur) tâbirinde, yürümek efdâl olduğuna işaret vardır. Zira, tevazua yakınlık, ve şefi' olana lâyık olan, odur. Resûl-ü Ekrem efendimiz hazretleri, îbnüd-dahdahın cenazesinde, arkadan yürüyerek bulunup, dönüşte ata binmişlerdir. Bu husustaki, bir hadîs-i şerif mealine göre, cenazede, binek olanların, arkadan gelmeği ve yaya olanların, önde yahut sağ ve sol cihette bulunup, cenazeden uzak kalmamağı, tavsiye buyurmaktadır.}
Cenaze arkasından, kadınlar gelmek tahrîmen mekrûh olduğu gibi zikr veya Kur'ân ile - yüksek sesle - cenaze götürmek dahi tahrîmen mekrûhtur.
Gaflet mevzii olmadığı cihetle, yaşayanların avâkıbı hallerini ve meyyitin mülâki olacağı hali düşünerek, Cenab-ı Hakkı kalben zikr eder olmak ve lüzumlu olmayan söze bedel, susmak, lâzımdır.
Cenaze arkasından (her canlı ölecektir) gibi, nidalar bid'attir. Cenazeye, feryat etmek dahi, mekrûhtur.
Cenazeyi gören, beraber gidecek değil ise, kıyam etmek lâzım değildir. Bu bapta olan emir, mensuh ve cenazeye kıyam mekrûhtur.
Kabristanda, cenaze indirilmeden oturmak, mekruh olduğu gibi, indirildikten sonra (özrü olmayarak) ayakta durmak dahi mekrûhtur. {(2) Hadîs-i şerifte, cenazenin indirilmesinden evvel, oturmak, cenaze hakkında hakaret sayılmıştır. Meyyit kabre konuluncaya kadar, kabir başında - ashabiyle -kaim bulunmak, adet-i seniyyeden iken, bir yahûdinin: Biz dahi ölülerimizde, böyle bulunuruz, demesi üzerine, cenaze omuzdan indirildikten sonra, "kıyamda Yahûdilere, muhalefet edin," buyurulmuştur.}
Defin, gündüz olmak, müstahaptır. Gece dahi, mekrûh değildir.
Kabir ki, insanın ölümünden sonra, medfenidir. Ve ziyaret yeri olmak itibariyle mezar tesmiye olunur. Bir boy derinliğinde ve yarım boy genişliğinde kazılır, tâ ki, insanların cesetleri, ölümünden sonra dahi korunmuş olup, hem koku vermemiş, hem de hayvanların azığı olmaktan, kurtulmuş olsun.
Salâbetli yer olursa, kabrin içi, kıble canibinden lâhid yapılır ki, kabir tamamiyle kazıldıktan sonra, kıble tarafı açılıp oyularak, cenaze sığacak kadar, tavanlı bir ev haline konulur.
Kabir tamamen kazıldıktan sonra, ortası meyyit yerleşecek kadar, çukur haline getirilmez. {(1) Lâhd, şol çukurdur ki, kabrin kıble canibinden açılıp, içine meyyit konulduktan sonra, ağzı kerpiç ile kapatılır. Şak: Şol hafîredir ki, kabrin derinliği istikametinde açılıp, içine meyyit yerleştirildikten sonra, üzerine, tahta veya kamış örtülür, sonra toprak atılır.} Meğer ki, yer gevşek ola. O halde yarık yapıp üzerine, tahta çekmekle ve yahut cenazeyi, tabutu ile defn etmekte, beis yoktur. {(2) Hem tahta dizmek ve hem meyyiti tabutla gömmek, fazla olduğu gibi, kabirde, meyyitin altına, pamuklu veya hasır sermek dahi, mekruhtur.}
Meyyit mümkün olursa, kabre kıble tarafından ithal olunur. Ve onu kabre koyan kimse "bismillah ve billâh ve alâ milleti Rasûllahi sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" der! Ve lüzumuna göre, bir veya birkaç kişi kabre iner. Bunun için, muayyen adet ve onların tek veya çift olmalarında, tâyin olmayıp, {(3) Hazret-i Rasulüllahın kabri münîrine, dört muhterem zevat dahil olmuştur. Onlardan biri Hazret-i Ali, biri Hazret-i Abbas, diğer biri Hazret-i Abbasın oğlu Fadlolup, dördüncüleri Hazret-i Suheyb, yahut Hazret-i Mugîyre veyahut Hazret-i ebû Râfi'olmak üzere, ihtilâflıdır.} kâfi miktarda olmaları ve kuvvet ve emn ve salâh erbabından bulunmaları aranır.
Kadını, kabre ithal etmekte, kendinin yakını ve mahremi, evlâdır. Kadın kısmı, meyyitin en yakini dahi olsa, kabre girmez. {(4) Kadın cenazesini tabuttan kabre ve hattâ, yıkanıp kefenledikten sonra, tabuta almak dahi erkeklere aittir. Hâl-i hayatında, müdavat gibi bir hâcete mebni kadına yabancı erkeğin - bir hail ile - el sürebildiği gibi, öldükten sonraki hacete mebni dahi, - yine bir hail ile - el dokundurabilir.}
Meyyit, kabir içinde arka üzeri yahut yüz üstüne ve yahut sol tarafı üzerine, yatırılmayıp, belki, sağ yanı üzere ve kıbleye karşı bulundurulur.
Hattâ, ters konulmuş olmak suretinde, lâhdi örtülmüş ve tahtası dizilmiş bile olsa, üzerine toprak atılmış olmadıkça, açılıp yüzü, kıbleye götürülür.
Hazret-i Resulü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz böyle emretmiştir ve: "Beyti harâm, sizin diri ve ölü kıblenizdir" buyurmuşlardır.
Sonra, kefenin düğümü çözülür ve lâhdin kerpiçi ve kabrin tahtası dizildikten sonra, el ve kürek ve her mümkün olan şeyle, toprak atılır.
Bulunanlar, meyyitin baş tarafından, üçer avuç toprak atmak ve her atışta aşağıdaki âyetlerden sırasıyla birini iktibas tarikiyle okumak müstahap olur:
Bir kabre, kendi içinden çıkan topraktan ziyadesini atmak, mekrûhtur. Toprağı, zeminden bir karış kadar veya daha ziyadece yükseltip, kabri deve örgücü gibi yapmak, menduptur. Pekişmek için, üzerine su serpilir.
Kabir düz olmaz ve kireçlenmez. Harap olan kabirler, çamur ile tamir olunur.
Kabir belli olmak ve horlanmamak için, üzerine ağaç dikilir. Ufak bir taş dikip, isim yazmakta dahi, beis yoktur.
Mevta, ancak mekâbire defnedilip, ölen çocuk dahi olsa, kabristana götürülmek lâzım olduğu gibi, {(1) Hane dahiline defin, enbiyaya hâs olmakla, küçük, büyük meyyit, mekâbire defnolunur. Bunun sebebi, hususî medfene dahi, defn olunmamaktır. Nitekim, medresemisilli, bina yapanlar, onun yakînine, kendileri için, bir de medfen edinirler.} bir kabre, zaruret olmadıkça, bir meyyitten ziyade gömülmemek dahi, lâzımdır. Mezarcıların azlığı veya zaafı, yahut daha mühim işlerle, iştigalleri, mübah olan zaruretlerdendir. {(2) Bir kimsenin, bir yakını ile beraber, gömülmesini istemesi, özür olmadığı gibibaşka makbere mevcut iken, o makberede yerin darlığı dahi, sulahaya mücaverete binaen, defn müteberrik bile olsa, özür değildir.}
O halde, Uhud şehitleri gibi, her iki meyyitin arası, - mümkün ise - müstahsen olduğu üzere, toprak ile ayrılarak, bir kabre müteaddit meyyitin defni câiz olup, gömülenler aynı cinsten olduklarına göre, efdâli takdim olunur ki, kıble tarafına doğru ileri, o konulur. Bir cinsten olmadıklarına göre, evvelâ erkek, sonra erkek çocuk, ondan sonra hünsa daha sonra da kadın konulur.
Meyyit çürüyüp, toprak olduktan sonra, diğerini onun kabrine defn etmek, câiz olur.
Mevcut kemikleri, kırmak yahut başka yere nakletmek, câiz olmaz.
Meyyiti, vefat ettiği veya öldürüldüğü mahallin makberesine defn etmek müstahaptır. {(1) Müteaddit mezarlığı olan, beldeye göre dahi, meyyitin ölüm yerine, enyakın bulunan, makbereye defn olunması evlâdır. Bir yahut iki mil kadar, uzağa götürmekte beis yoktur.}
Bir belde veya köyden, diğer belde veya köy mezarlığına cenazeyi nakletmek faydalı olmayan, şeyle iştigaldir. Çünkü, her yer, meyyit için müsavidir. {(2) Müellif der ki, Hazret-i Ebû Bekirin oğlu Abdurrahman, Şamdan Mekkeye gelirken, on mil kadar, mesafede kalarak, vefat edip, Mekke-i Mükerremeye naklolunmuştu. Hemşiresi, Hazret-i Âişe, Mekkede bulunup, Müşârünileyhin kabrini, ziyaret ettiğinde: Bana kalaydı, seni, buraya nakletmeyip vefat ettiğin mahalle defnederdim, buyurmuştur.} Hem de nakilde, defnin tehiri vardır ki, o da kâfi, kerahettir.
Medine-i Münevvere, makberesi karîb olduğu halde, Uhud şehitlerinin kendi meşhetlerine, definlerini, aleyhisselâm efendimiz, emretmişler ve Dimişkin fâtihi olan, ashap hazeratı, Dimişk kapıları yakînine defn olunup, cümlesi bir yerde gömülmek üzere, naklolunmamışlardır. {(3) Gerçi, aşere-i mübeşşereden, Saad bin ebi Vakkas radiyallahü teâlâ anhu hazretleri, Medine-i Münevvereye, dört fersah mesafede kâin, Akikteki evinde vefat etmiş olduğu halde, ricalin üst kısmından olmakla, Medine-i Münevvereye nakledilmiş ve evvelce beyanı geçtiği üzere, cenazesi, mescidi nebevî dahiline alınarak namazı kılınmıştır.}
Meyyiti, definden sonra başka yere nakletmek, aslâ caiz olamaz. Meğer ki, defnolunduğu yer, birinin mülkü iken, gasb olunup meyyit defn edilmekle arzın sahibi, meyyitin oradan ihracını, talep etmiş ola.
O halde, arzın sahibi, o yerin zahirine sahip olduğu gibi, bâtınına dahi, malik olduğundan, dilerse medfunu ihraç eder, dilerse, kabri düzleyip, üzerinde ziraat ve sair suretle intifa eyler.
Meyyit defnolunan yer, meyyitin veya vârisinin, satın alınmış mâli olmuşken, şefîi duyup talip ve - şef'a suretiyle - malik olmak suretinde, defnine râzı olmamak dahi, böyledir.
Kimsenin mülkü olmayan yerde, birisi için kazılmış olan kabre, başka biri defn olunmak suretinde, medfun ihraç olunmayıp, kazma emeği tazmin olunur.
Bir kimse kendi nefsi için hazırladığı kabre, başkası defn olunmak, kabir sahibini memnun etmeyeceği cihetle, yer geniş ise, mekrûh olup, dar ise kerahetsiz câiz olur. {(1) Cami içinde veya ilim meclisinde, bir kimse kendi nefsi için, seccade sermek ve yaygı yaymak gibi ki, yer geniş, ise, başkası onun üzerinde, namaz kılamazve oturamaz ise de, yer dar olduğuna göre, onu - zıya halinde - zamanına dahil olmamak için, - el sunup kaldırmak suretiyle olmayarak - bertaraf edip, orada namaz kılabilir ve oturabilir.}
İnsan nerede öleceğini bilmediği için, mevtinden evvel, kabir hazırlamak, kendinin ona haceti, mutahakkak olmayan şeyi, yapmaktır.
İnsana lâzım olan, Hazret-i Sıddıkın buyurdukları gibi, kendini kabre hazırlamaktır.Kefen nerede olsa, lâbüd olmakla, onu ihzarda beis yoktur. {(2) Kabir hazırlamak Ömer Abdulaziz hazretleri gibi, selefin bâzı salihlerinde vâkî olduğu için, beis yoktur, ve belki de ecri muciptir.}
Kabir nebşi (mezar soyuculuk), haramdır. Yâni ölü defnolunup, üzerine toprak atıldıktan sonra, kabri açmak câiz değildir. Meğer ki, zikr olunan - gasb meselesi gibi - gayrin hakkına mebni ola.
Sünnet olan usule riayet olunmayarak gömülen, ve meselâ başı ayak tarafına gelmiş ve yahut sol yanı üzere yatırılmış olan, meyyitin, bu durumunu, değiştirmek ve yüzünü kıbleye götürmek için bile, kabri açmak câiz olmayıp, ancak defin sırasında içine düşmüş veya - bilhassa - beraber gömülmüş bir mâle, ve sahibinin isteği üzerine, gasbolunan kefene, mebni kabir açılabilir.
TELKİN:
Defin işinden fâriğ olduktan sonra, cemaat - deve boğazlanıp da paylaşılacak kadar müddet - oturup, Kur'ân okumak müstahaptır: İçlerinden biri, tecvîd üzere, yâsini şerif ile mülk sûresi şerifesini ve on bir ihlâsı ve birer muavvezeteyn ile, cenazenin ruhuna ihda ederek, af ve mağfiret için, duâ eder. Sairleri dahi, kalb hulûsu ile âmin deyip, fâtihadan sonra, herkes işine gider.
Meyyitin telkininde, asl olan, işte bu tevakkuf ve tilâvettir ki, meyyitin defnini müteakip, kabri yanından ayrılmayarak, kendisiyle, istinas edercesine, ruhuna - tilâvet sevabını - ihdada bulunmaktır.
Ebî Dâvud ve Beyhekî süneninde, Hazret-i Osman radiyallahü teâlâ anhu rivayetiyle mezkûrdu ki, Resulü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, meyyitin defninden sonra, hemen avdet buyurmayıp, medfeninde bulunurlar ve huzzâra hitaben: Kardeşiniz için, Cenab-ı Haktan mağfiret isteyiniz ve kendisine, temkin ihsanını talep eyleyiniz ki, o şimdi, sual görür, buyururlardı.
Müslim sahibinde dahi, mezkûrdur ki, Amrû bin El-âs radiyallahü teâlâ anhu hazretleri, vasiyetlerinde: Beni defnettiğiniz vakit, deve boğazlanıp, eti taksim olunacak kadar, müddet kabrim yanında bulununuz, tâ ki, ben sizinle istînâs edeyim ve rabbimin meleklerine, nasıl cevap verebileceğim, bakayım demiştir. {(1) Telkin, kabir suallerine meyyiti, temkin demek olduğuna göre, kabir suali görmeyeceklere yâni, enbiyaya ve atfale, telkin olunmamak gerektir. Küffarla harpte maktul düşen, sınır bekleyerek veya tâûna tutularak ölen, tâûn olan yerde ölen, mecnun ve mebtun (iç ağrısı) olarak ölen, cuma günü veya gecesi ölen, hergece Mülk sûresini okuyarak ölen, ilim tahsili ile iştigal ederek ölen kimseler sual görmeyeceklerdir. Sualin hikmeti, müminin şerefini, ve kâfirin hızlanını, izhardır.}
Sonraları, buna âtîdeki keyfiyet dahi, munzam olarak (mâ reâhül müminûne hasenen fe-huve indallahi hasenün) kaidesine, girmiştir.
TELKİN KEYFİYYETİ:
Definden ve zikrolunan tilâvet ve duâdan sonra, bir salih kimse kalarak, kabrin baş tarafına, medfun meyyitin, vechi mukabelesine durarak, ona hitaben, ismiyle: (meselâ, ya Muhammed, yâ İbni Gülsüm) diye, {(2) Meyyitin, hem kendi ismini anar, hem de onu validesine izale eder. Çünkü, doğanın validesine nisbet! , babasına olan nisbetinden daha muhakkaktır. Validesininismi, malûm değilse, Hazret-i Havvaya, izafe olunur. Kadında, kendi isminden sonrabin, yerine binti, lâfzı söylenir.} üç kere nidadan sonra:
(Üzkür mâ künte aleyhi min şehâdeti en lâilâhe illallah ve enne Muhammeden resûlullahi ve enneke radîte billâhi rabben ve bil-islâmi dinen ve bi-Muhammedin sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem nebiyyen ve bil-kur'âni imâmen) der.
Beyanı geçen telkin, muhtazara mütaallik ifadatı müteakip, müellif, bu vech üzere olan, meyyitin telkini hakkında, üç kavli dermeyan ederek, diyor ki meyyiti gömdükten sonra dahi, telkin meşrûdur. {(1) Bu, ehli sünnet ve cemaate mensup, sözdür. (Mevtanıza telkin ediniz) Mealindeki, hadîs-i şerif hükmüne göredir.} Alâ kavlin, meyyit definden sonra, telkin olunmaz. {(2) Bu söz, mûtezileye nisbet olunmuştur.} Ve âlâ kavlin, meyyite telkin, ne emrolunur, ne de nehyolunur.
TÂZİYET:
Tâziyet, hüsnü sabır mânâsına olan, âzâ kelimesinin masdarıdır ki, bir kısım vefat edene ve sâir suretle, musibete uğrayana, teselli verme, ve Cenab-ı Hak, size sabır ve ecir ihsan buyursun, gibi sözlerle acısını hafifletmede bulunmaktır.
Mutevaatı teazzidir ki sabır ve tehammülden ibarettir. Onun da cevabı;
diye, hakka tevessüldür.
Taziyet, erkeğe ve kadına müstahaptır. Meyyitin, bütün akrabaları taziye olunur.
Hadîs-i şerifte, bir musibet karşısında, din kardeşlerinden birini, tâziye eden kimseyi, Cenab-ı Hak kıyamet gününde, tekrîme delîl olan hulleler ile, kisvelendirir, buyurulmuştur.
Tâziyetin, definden sonra olması, efdaldir. Çünkü, definden evvel meyyitin ehli, teçhiz ile meşgullerdir. Onların tevehhuşu ürküntüsü definden sonra, ziyadeleşir.
Definden evvel dahi, sabırsızlıkla fazlaca hüzün izhâr ettiklerinde tâziyet olunur.
Tâziyenin, kabristanda olması, mekruh olur.
Bir kere tâziyede bulunanın, tâziyeyi tekrarı, lâyık değildir.
Meyyitin velîsine mesnun olan, definden sonra, ilk gece geçmeden kolayında olanı, tasadduk etmek ve bir şey bulamadığına göre, iki rekât namaz kılıp, sevabını meyyitin ruhuna ihda eylemektir.
Meyyitin defninden sonra, her gün mümkün olanı vermek üzere, yedinci güne kadar, ruhu için tasaddukta bulunmak, müstahaptır.
Meyyit velîsinin, yemekler yapıp, ziyafet etmesi (helva yapması ve lokma dökmesi) mekruhtur.
Meyyitin komşularına, ve uzakta dahi olsa, akrabasına müstahap
olan, o gün ve o gece, taam tertip edip, onları yâni, meyyitin ehlinin itamını temin etmektir. {(1) Şir'ada mezkûr olduğuna göre, Hazret-i Hamzanın, ve asılda zikr edildiğine göre, Hazret-i Câfer Tayyarın şehadetlerinin vukuunda, Resûl-ü Ekrem sallallahü teâlâaleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, kendi evinin halkına, âli Hamza ve âli Câferiçin, taam tertibini emredip. "Zira onlara, kendilerine bakamayacak hal, hasıl oldu. "buyurdular. Müellif der ki, ve onlara, yemek için ısrar eylemelidir. Çünkü, hüzünün ağırlığı, kendilerini yemekten menederek, zayıflatır. Cenab-ı Hak, sabrı ilham veecri tâviz eder.}
Gemide vefat eden müslim, kara uzak olduğu, ve cenaze durdukça, bozulmaktan korkulduğu takdirde, {(2) Kara, uzak olsa da, meyyitin bozulmasından korkulmadığı ve yahut kara yakın olup çıkmak dahi, mümkün bulunduğu takdirde, cenaze denize atılmaz.} yıkanıp kefenlendikten ve namazı kılındıktan sonra, sağ canibi üzere kıbleye karşı olarak denize bırakılır. Ve imam Ahmed bin Hanbel hazretlerinden, menkul olduğu üzere, denizin dibine batmak için, ona ağır bir şey bağlanır.
Dârı harbe, yâni yabancı milletler sahillerine yakın olan denizler için, Şafiî imamlarından dahi, menkul olan budur.
Dârı harbe yakın değilse, sular onu, bir sahile atarak, islâm sahiline ulaştırmakla, onlar defnederler, diye meyyit iki tahta arasına sıkıca bağlanıp denize bırakılır. Bizim mezhebimizde de böyledir.
KABİR ZİYARETİ:
Defin ve ziyaret gibi, ciddî bir ihtiyaç olmadıkça, kabirleri çiğnemek, günahtır.
Ateş koruna basmak, kabre basmaktan, ve kor üzerine oturmak, kabir üzerine oturmaktan hayırlıdır, buyurulmuştur.
Kabirleri ziyaret, âhireti hatırlattığı için, menduptur ki, Hâdisi şerifte,
"Ben sizi kabir ziyaretinden menetmiştim, fakat şimdi beni dikkatle dinleyin, onları ziyaret edin. Çünkü onlar size âhireti hatırlatır." buyurulmuştur.
Fitne korkusu olmamak şartiyle, mendubiyyet, nisvânın ziyaretine dahi şâmildir. Kabirleri ziyaret eden kadınlara Allah lânet eylesin, hadîsi ise hüznü ve ağlamayı yenilemek için, kabirleri ziyaret eden kadınlara âit bulunmuştur, ki bu cahiliyyet devri âdetlerindendir.
Kabir ziyareti, ayakta ve oturarak, olur. {(1) Resûl-ü Ekrem sallalahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, Medine-i Münevvere makberesi olan, bakîi şerife çıktıklarında kaaim olurlar ve:
buyururlardı. Mevtaya iltihak, muhakkak iken inşallah kaydi, en güzel hal ile iltihakı temennidir. Âfiyetten maksat, Hazret-i Hakkın hoşnutsuzluğundan ve âhiretin mekruhlarından, muaftır.}
Kabri ziyaret edene müstahap olan, oturup yâsini şerif okumaktır.
Ayak üzeri ziyarette, on bir ihlâsı şerif okunur.
Hazret-i Enesin rivayet ettiği hadîste, kabristana giren kimse, yâsin sûresini okuyup, sevabını emvata ihda ederse, Hak celle ve âlâ, onlara kolaylık ihsan eder ve okuyana, mevtâ adedince, hasenât îtâ buyurur, buyurulmuş olduğu gibi, Hazret-i Alinin hadîsinde dahi: Kabristana uğrayan kimse, on bir ihlâs sûresi okuyup, ecrini ölülere ihda ederse, orada yatan ölülerin sayısınca, kendisine ecir verilir, buyurulmuştur.
Kabristanın ağacını kesmek ve yeşilliğini yolmak, mekruhtur. Kuruları sökmek câizdir.
Öfkeye veya geçim darlığına ve yahut, düçar olduğu ziyana mebni, ölüm temennisinde bulunmak, mekruhtur. Kazaya razı olmamak, demektir. Buharîde, Hazret-i Enes radiyallahü teâlâ anhüden rivayeten zikrolunmuştur ki, Hazret-i Resulullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, (Sizin, biriniz kendine isabet eden zarardan dolayı, mevti, sakın temenni etmesin, eğer mevti temenniden başka çaresi kalmamışsa, Yâ rabbi hakkımda hayat hayır oldukça, beni yaşat ve hakkımda vefat hayır olunca, beni yaşatma, desin) buyurmuşlardır.
AHKÂM-I ŞEHİT:
Şehit ki, maksat şehid-i kâmildir: Hak yolunda maktul olmaktır.
Şehit, ya şahit veya meşhut, mânâsiyledir. Birinciye göre Hakkın indinde sahih olacak mânâ veçhile, hazır olarak merzuk bulunmak gibi, bir mânâya mebni, ve ikinci itibara göre, - cennetle meşhut kılınmış - bulunduğuna mebni, "şehit" tesmiye olunur. Cemî, şühedâdır.
Şehîdin islâm dinindeki yeri ve değeri,
"Allah yolunda öldürülenlere, ölüdür demeyin. Zira onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz." (Bakara: 154). Ve
"Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilâkis Rableri katında diridirler. Allahın fazlı kereminden kendilerine verdiği nimetlerle sevinç içinde sızlanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, korku olmadığını ve üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler. Ve yine müjdelemek isterler ki; Allah katından büyük nimetler ve fazladan ihsanlar vardır, ve Allah müminlerin ecrini zâyi etmeyecektir."
(Âli İmran: 169, 170, 171)
âyet-i kerimeleri ile bildirilmiş, ve bu âyetler gereğince, şehitler en büyük saadete nâil olup, ahiretçe mümtaz oldukları gibi, dünya hükümlerince de, yıkanmadan namazları kılınmak ve hadîs-i şerif mucibince, kanlarıyla defn olunmak imtiyaziyle, müslimînin sâir emvatından, mümtazdırlar.
Onların bu dünyevî imtiyazları, âtide sayılan şartlar ile meşrut ve mukayyet olduğu gibi, kimi dünya ahkâmında, ve kimi âhiret sevabında, onlara iltihak eden bir takım mümtazlar dahi olmakla, şehitler; dünya şehidi, âhiret şehidi ve dünya hem de âhiret şehidi, diye üçe taksim olunup, onlardan -şehidi kâmil- ancak üçüncü kısımdır ki, dünya hükmünü ve âhiret sevabını, camidir. Birinci kısım, yalnız dünya hükmünce ve ikinci kısım, yalnız ukba ecriyle onlara mülhaktır. Birinci kısım efradında - Allahın fadlı ile - âhiret ecrini, ihraz edenler dahi olur.
(Şehidi kâmilin) ve dünya hükmünce ona mülhak bulunan birinci kısım efradının, zikrolunan ahkâm veçhile, yıkanmadan namazları kılınmak, altı şart ile meşruttur: Akıl, bülûğ, hades-i ekberden taharet, haksız yere öldürülmek, katl muharebatın gayride vuku bulmuş ise, onun teammudî kısmiyle, vâki olmuş olmak, katl sırasında derhal ölmüş olmak yâni, mürtes maktul olmamak.
Birinci şart icabınca, deli ve ikinci şart mucibince, bülûğa ermemiş küçük ve üçüncü şart mucibince, cünüp, âdetli veya lohusa olanlar, mezkûr hükme dahil olmayıp, gasl ve tekfin olunarak, namazları kılınmak lâzım olduğu gibi, dördüncü şart mucibince, recm ve kısas misilli bir
hakka binaen, maktul olanlar dahi, gasl ve tekfin olunmak ve namazları ondan sonra kılınmak lâzım gelir.
Maktuliyyet kaydi, bir yerden yuvarlanarak veya ateşte yanarak veyahut üzerine bir şey yıkılarak veya suda boğularak ölen, yâni, âharın maktulü olmayan, meyyiti musaptan yâni bir âfete giriftar olarak ölenden ihtiraz olunmalıdır ki, ondan, ve maktul olup da, katili malûm olmadığından, haklı veya haksız öldürüldüğü bilinemeyenden, gasl sakıt olmaz.
Kendi nefsini (yâni canını), veya malını, yahut müslimînden veya ehl-i zimmetten (hakkının korunması müminlerin zimmetinde bulunanlardan) birini müdafaa ederekten maktul olanlar, haksız yere öldürülenler cümlesindendir ki, onlar teammüden katl ile maktul olmak yâni, cerh edici âletle kasden öldürülmüş bulunmak, şartı ile yıkanmadan üzerlerine namaz kılınır.
Beşincisi, teammüden katildir.
Teammüden katlin gayri olan, katil nevileri - ki, onlar: Teammüde benzeyen, hataen, bir sebeple, katildir ve mucipleri kısas değil; diyettir - ile maktul olanlar bu hükme dahil olamayarak, yıkanırlar.
Bundan yani kısas terettüp etmek meselesinden, kendi usulünün - ebeveyn, ecdat ve ceddatından birinin - maktulü olan çocuk ile, efendisinin maktulü olan köle ve cariye, müstesna olup, bunlarda, ve kısasa bedel mal alındığında, kısas - ârizî olarak - sâkit olmuş olduğundan dolayı, aslî hüküm olan -gasilsiz- salât, câri olduğu gibi, muharebe maktulleri dahi öldürmenin teammüdî olması kaydından müstesna bulunmuştur ki, onların kaatili gerek bâği ve âsî veya yol kesici olsun, ve öldürmek gerek sebepli veya sebepsiz, vukua gelmiş bulunsun, yıkanılmayarak, namazları kılınır.
Altıncı şart olan, mürtes maktul olmamak kaydine gelince; mürtes, irtisastandır. İrtisas: Ölüm derecesinde yaralanan kimse, hemen vefat etmemekle - mücadelenin sona ermesinden sonra - müdavat ecliyle, {(1) Kendisine bakılmak için değil de, altında kalıp çiğnenmemek için, bir tarafa kaldırılmak, irtisastan mâdûd değildir. Sayılan menafiin, muharebe sona ermeden olması dahi, irtisas sayılmaz.} başka yere nakl olunduktan veyahut - yemek yemek, su içmek, uyku uyumak konuşmak alış verişte bulunmak gibi - hayat menafiinden bir menfaat ile müteneffi olduktan, yahut aklı başında olarak, üzerinden, bir namaz vakti geçtikten sonra, vefat etmektir.
İrtisas, gaslin terkine mânidir. Hazret-i Ömer, Osman ve Ali (Rıdvanullahi teâlâ aleyhim.) hep şehit iken, Hazret-i Ömer ve Ali mürtes olduklarından yıkandılar. Hazret-i Osman, mürtes olmadığından yıkanmadı.
Mezkûr şartlar kendisinde toplanmış olan şehîd, - Uhud vakası şehitleri gibi - kaniyle tekfin olunup, yâni kanlı olan elbisesinden soyulmayıp ve - yıkanmadan - namazı kılınarak defnolunur.
Üzerinde, kürk ve hırka gibi, kefene salih olmayan, fazla elbisesi var ise, çıkarılır. Silâh ve zırhı dahi alınır. Ayakkabı ve baş kisvesi de çıkarılır. Kefen-i sünnetten nâkıs olanı, tamamlanır ve zâit olan kısmı üzerinde bırakılır.
Maktul olduğu zaman, üzerinde bulunan elbiseyi, tamamen almak ve onu başka bir kefene sarmak, mekruh olur.
Mezkûr şartları câmi olmayan meyyit, ateşte yanmak veya suda boğulmak, yahut tâunda ölmek gibi, âhiret şehidi dahi olsa, onun dünya ahkâmından olan, teçhiz işi, müslîminin umum ölüleri veçhile, olur.
Müslimînin maktulleriyle, küffarın maktulleri ve müsliminin meyyitleriyle küffarın meyyitleri, muhtelit olduğu takdirde, müslimin daha çok ise, namazları kılınır. Ve müslimine, diye niyyet olunur.
Küffar daha çok veya müsavi miktarda ise, namazları kılınmaz. Meğer ki, müslim olanlar, belli olmuş ola.
KİTAB-US-SAVM(ORUÇ)
Savm ki, oruçtur. Namaz gibi bedenî olduğundan, onu müteakip zikr olunmuştur. {(1) Bir çok kitaplarda, salâtı müteakip, zekât ve ondan sonra oruç zikrolunmuştur. Onun da sebebi, bir çok âyetlerde ve hadîs-i şerifte, zekâtın salâta mukarin bulunmasıdır. Farzîyyetin tertibince de, zekât oruçtan evveldir.}
Bu bapta oruç meselelerinin başlangıcı, lûgaten ve şer'an olan mânâsı, sebebi, şartı, rüknü, hükmü, şer'iyyetinin hikmeti, sıfatı, ve aksamıdır.
Savm, {(2) Siyam dahi, savm gibi masdardır. Savmın zıddı, fıtırdır. Oruçluya saim ve oruçsuza muftir denildiği gibi, saime savm ve zıddına dahi, fıtır denir.} lûgatte imsâktır. {(3) İmsâk: Tutmaktır ki, maksat kendi kendini çekmektir. Gerek taamdan, gerek kelâmdan, gerek eğlenceden.} Şerîatte: Ona mahsus zamanda - vechi mahsus üzere - muayyen şeylerden imsâktir.
Ona mahsus zaman şer'î gündüzden ibarettir ki, fecrin tulûundan {(4) Kitab-us-salâtın, evkat bahsine bakınız.} güneşin gurubuna kadar olan, müddettir.Vechi mahsus niyyetten, yâni ibadete kasd etmekten ibarettir. {(5) Çünkü, müftirattan imsâk, ona hacet olmadığına, yahut himaye edildiğine mebni dahi olabilmekle, imsâkin oruç olabilmesi, ancak liveçhillah olmasiyledir. İbadetin âdetten ayrılması, niyyet iledir. Nitekim, namazın erkân ve şartları bahsinde zikrolunmuştur. Ramazanda her günün orucu, niyyete muhtaçtır. Niyyet kasdile olur. Yarın davete çağırılır ise yemek ve çağrılmaz ise oruç tutmak üzere, niyyeteyleyen kimse, o niyyet ile, oruçlu sayılmaz. Niyyet ehlinden sadır ve mahallinde vâki olmakla muteberdir. Ona ehliyyet, islâm ile ve âdet ve lohusalıktan temizlenmekle olur. Ona mahalliyyet, şer'an muteber olan vakit eczasından bir cüzü de vâkî olmaktır. Nitekim anlatılacaktır.} Muayyen olan şeyler, yeme, içme, , cinsî münasebet gibi şeylerdir
ki, muftirat unvaniyle zikr edilecektir. {(1) Orucu tutmağa imsak ve açmağa iftar denildiği gibi, ifsada dahi, iftar denilir. Nitekim ileride beyan olunur. Seher vaktinde yenilen taama, sahur ve iftarlığa fatur tâbir olunur.}
Savmın sebebi: Menzur kısmında, nezir, ve keffaretlerde keffareti mucip olan şey ve tetavvu orucunda, başlama ve ramazan orucunda, yeni ayın görülmesidir.
Şehr denilince şehri siyam olan, mübarek ramazan ayı kasdolunur ki, ona "şehr-i sabır"dahi denir.
Şuhut kelimesinden dahi, ramazan ayının idrâki maksuttur. {(2) Ramazan ayına yetişmek, onda oruç tutmak için sebeptir. Alâ kavlin, sebep, ramazan günleridir. İki kavl arasında birleşilerek denilir ki, sebebiyyet fecrin tulûundan dahve-i kübra evveline (yani günün yarısı olmadan evveli zamandır) kadar olan zamanın cüzüdür. Her günün orucuna, onun tamamı sebep olmaz ve illâ, gün tamam olmadıkça, vücup tahakkuk etmemek lâzım gelir olduğu gibi, kendisinde inşa-i savm mümkün olup olmamaktan eam bulunan, cüzü dahi vücup sebebi olamaz. Ve illâ, ramazan günü zevalden sonra baliğ olan sabiye, o günün orucu vâcip olmak lâzım gelir.}
Kazâ sebebi, eda vücubunun ayni olan sebeptir.
Savmın vücubunun şartı: İslâm, âkil, bülûğdur. {(3) Savmın vücubunu bilmek yahut, islâm diyarında bulunmak dahi, vücubun şartları cümlesinden olmak üzere, ziyade edilerek denilmiştir ki, Harp diyarında müslim olan harbî, ramazan orucunun farz olduğuna agâh değilse, islâm diyarına gelip agâh olduktan sonra, onu kazâ etmez İslâm diyarında bulunmak, ahkâmın şuyu hasebiyle, orada bulunmak vücup için kâfidir. Bilmemek, özür değildir.}
Edası vücubunun şartı: Sıhhat ve ikamettir. {(4) Sıhhat marazın ve ikamet misaferetin zıddıdır.}
Sıhhatinin şartı: . {(5) Bu sıhhat, edâ sıhhatidir ki, şer'an makbuliyyet mânâsınadır. Fesat ve butlan mukabili olarak, kazayı iskat edici olmak demektir.} Âdet ve lohusalıktan temizlenme {(6) Onlardan temizlik, hem eda ve vücubunun şartı ve hem sıhhatinin şartıdır. Bu bapta temizliğin gart kılınmasından maksat, âdetin olmaması ve lohusalığın bulunmamasının gart olmasıdır. Yoksa sadece yıkanmış olmak değildir.} ve niyyettir.
Niyyet, oruç nevilerinin hepsinde sıhhatin şartıdır. Ve vaktinde olmak muteberdir. {(7) Niyyetin vakti,ileride tafsil olunacağı üzere muhteliftir. Ramazan orucunun edasına nazaran, niyyetin vakti, güneşin gurubundan sonra başlamak üzere(çünkü, guruptan evvel niyyet olamaz) kuşluk vaktinden evvelceye kadar olan zamandır. Bu zamanın, her hangi cüzünde niyyet vâki olursa, savm sahih olur. Ramazan orucunun kazası için, niyyet zamanı bütün gecedir. Fecrin tulûundan sonraki niyyet kâfi olmaz.}
Savmı bozucu şeyin, ona âriz olmaması dahi, sıhhat şartlarının cümlesindendir. {(1) Sıhhat ve ikamet, orucun sıhhatinin şartlarından değildir. Hastanın ve misafirin, tutabilecekleri oruç sahihtir. Akıl ve ifakat dahi, sıhhatin şartlarına dahil değildir: Çünkü, geceden oruca niyyet edip de, gündüzün çıldıran veya bayılan kimsenin, o günkü orucu sahihtir. Ertesi günü, orucun sahih olmaması, niyyet etmemiş olmağa mebnidir. Bülûğ dahi, sıhhatin şartlarından değildir.}
Savmın rüknü: Ona mahsus imsâkten ibaret olan, hakikati şer'iyyesidir.
Savmın hükmü: Vacibin zimmetten sakıt olması ve dari âhiretçe, sevap husulüdür. {(2) Bunlardan sevabın husulü - ondan sevap menhi olmayan savma göre - -tekerrümen minallahi teâlâ, uhrevî hükümlerdendir. Vacibin sâkıt olması, dünyevî hükümdür. Vacip, lâzım mânâsınadır. Gerek farz ve gerek farzın gayri olsun. Ramazan ve keffaret oruçlarında vücup, (icabı hak)iledir. Nezirlerde ve nafilelerde vücup, (icabı abd) ve başlama iledir.
Savmın şer'î hikmeti: Tutana, takva husulüdür ki, oruç âyeti "ki takva ehlinden olasınız." kavl-i kerîmi ile, sona ermektedir. {(3)
kavl-i kerîmi ile, orucun farziyyeti tahakkuk eder.}
Takva, kemal derecesine yükselmek için, tabiatin aşağılıklarından sakınır olmaktır. İnsanın kemâli, melekiyyet ve noksanı, behimiyyet (hayvanlık) tır. Hayvanlığın şiddeti, melekiyyet ahkâmının zuhuruna mâni olmakla, insan kendisinin, kemâline mâni olan hale buğz edip onu kırmak gerektir.
Bu bapta kendisine, oruçtan daha güzel yardımcı bulamaz ki, nefsi zapt ve tehzip ve hakka inkiyat melekesini tahsil için, savm bir (hasene-iazîme) dir.
Nefsani marazi izaleye, ondan âlâ ilâç olmaz ki, behimiyyetin kuvvet ve şiddetinin sebebi, hayvani lüzum ve arzulara inhimak olup, oruç ona zıt olmakla, aksine' olarak, melekiyyeti takviye ve behimiyyeti zaafa düçar, eder.
Ruhun vechini cilâlama ve tabiatin kuvvetlerine galebe etme hususunda ve en mühimmi, avakıbı unutturucu olan aldatıcı şehevatın, hararetini söndürme babında, orucun misli yoktur ki, Hâdisi şerifte (fe-innehû lehû vicâe) buyurulmuştur.
Buna mebnidir ki, nefis doyarsa, âzâ acıkır ve nefis aç kalırsa, âzâ tok bulunur, denilmiştir.
Âzânın açlığı, lâyık olmayanı işlemeğe, âmâdeliğidir. Tokluğu, o âmâdeliğin, yokluğudur. Nefis öyle bir canavardır ki; ona isteklerini verdikçe doyacak yerde daha da acıkır. Kalb ise nefse hâkim oldukça safa bulur ve evamir ve nevahinin daima murakıbı olur.
Oruç, zihni safileştirdiği için, hâdiste varit olduğu veçhile, ibadetin kapısıdır. Oruçlunun uykusu dahi, ibadet ve sükûtu, tesbih ve ameli, muzaaf ve duası, müstecaptır.
Savm sabırdır. Sabırlının ecri ise, Kur'anın nassı ile, hesapsızdır.
"Şüphesiz ki Allah sabredenler ile beraberdir." vaadi kerimince, Cenab-ı Hakkın nusreti ve duaya icabeti dahi, sâbirînedir.
Savm, sair ameller gibi, zahir değil, bâtındır. Onun için, İslâmın sair amellerinden, Cenab-ı Hakka nisbet hususiyyetiyle, temayüz etmiştir ki, ehâdisi ilâhiyyede "Adem oğlunun her ameli kendisi içindir. Ancak oruç öyle değildir. O benim içindir, mükâfatını da ben vereceğim." varit olmuştur.
Oruçlu," lika-i rab ile mev'uttur" ki, hadîsi nebevide: "Oruçlu için iki sevinç vardır. Biri iftar vaktinde, diğeri Rabbine kavuştuğu andadır." buyurulmuştur. {(1) Ayetteki "eyyâmi hâliyyeyi" İmamı Vekî savm eyyâmı ile tefsir edip, siyamehli, yemeyi ve içmeyi terk ettikleri günlerin karşılığında o hitabı izzet ile, ikram olunurlar demiştir.}
Savm ibadetini ifa edemeyen, mide kulları, kendilerini azim sahibi saymasınlar ki, onlar himmeti sukut etmiş, şehvet esirleridir.
Oruçluların, guruba yakın zamanda, yiyecek ve içecekleri önlerinde âmâda ve istekleri kemalde olduğu halde, ondan bir zerreyi tenavüle, dünyalarca tergip dâhi görseler, güneş gurup etmedikçe, yemeğe arzu göstermemeleri, fazilet hasletlerinin en güzeli olan, sabır ve metanetlerini, ve nefisleri zapt etmekteki kudretlerinin ziyadeliğini gösterir ki, orucun başka hiç meziyyeti olmasa bile, şerefine yalnız bu, kâfidir.
Maa hâzâ ki, savm, (es-sıyâmü cünneti...)hadîs-i şerifi hükmünce, maasiye siper ve mâlâ yânîyi, mânidir.
Oruçlu ağzının, değişen rayihası - indallah - misk kokusundan daha hoştur.
Oruçlu iken, insan kendinin pek az şeye, ihtiyaç zilletinde {(2) Maverdî der ki, Hazret-i İsayı ve validesini ilâh ittihaz edenler aleyhine.} bulunduğunu
anlamak meziyyetiyle beraber, şu faide dahi vardır ki, saim olan kimse, açlığın elemini duyup, pek çok vakitlerde, o elemi tatmakta olan, fukara ve miskinlere rikkat ve merhamet {(1) Rahmet ki, acımaktır. İnsan acıdığı kimseye iyilik etmekle, o elemi kendisinden gidermeğe müsareat eder. Ve bu suretle indallah olan hüsnü cezaya nâil olur.} üzere bulunur. Ve onların tahammül etmekte olduklarına, vakit vakit olsun, mütehammil olup, onlarla hemhal bulunmuş ve Allah katındaki değeri yükselmiş olur. {(2) Eğer "açlık insanı tâat için gerekli kuvvetten de düşürür" denilir ise, açlıktan maksat o hali müeddi olan, ifrat derecede açlık değildir, cevabı verilir.}
Nur ve zulmetten yoğurmuşlar seni Canını nur anla, zulmet bu teni
Ten muradı ekl-ü şurb ve milk-ü mal Can temennası cemal-i zülcelâl
La cerem edna yeri edna sever Yani ten dünya ve can mevlâ, sever
Âriyet gömlektir on günlük tenin Besle canı, âriyet nendir senin
Savmın sıfatı aksamı ile, malûm olur.
Savmın farz ve vacip ve nafile kısımları vardır. {(3) Nafilenin dahi, mesnun ve mendup ve mekrup kısımları vardır. Nitekim, âtideki ifadeden malûm olur.} O itibar ile savmın sıfatı: Farziyyet, vücub, nedib veya kerahattir.
Ramazan orucu, edaen ve kazaen farzı ayındır. Keffaret oruçları {(4) Zihar keffareti, iftar keffareti, hataen katil keffareti, yemin keffareti ki, bunlarda tevali dahi şarttır. İhramda, sayd cezası ve ezan fidyesi oruçları dahi, bu kısımdandır.
Cenab-ı Hakk Kur'anı Kerimde, onlarin yemek ve içmek ihtiyacında olduklarını bundan dolayı ilâh olamayacağını ve çünkü, bir şeye muhtaç olan, ondan dolayı zelil olacağını anlatmıştır. Taam yenilince, türlü ifrazat dahi lâbüd olup, insanın, onlara mecburiyyet mezelleti ise, yeme içmeye olan ihtiyaç zilletinden daha şiddetlidir. Kur'ân-ı Kerim bunu. tasrihten tekerrümen sâkit ve fakat - beyanı zarûret - tarikiyle, bu nükteyi hakîmane bir üslûp ile natıktır.}
dahi farzdır. {(1) Lâkin amelen farzdır, itikaden farz değildir. Bundan dolayı münkiri, ikfar olunmaz.} Nezir oruçları Vaciptir. {(2) Gerçi, "adaklarını yerine getirsinler" buyurulmuştur. Ve lâkin, mariz ibadeti gibi cinsinden olmayanlara mahsus olmakla, mezkûr âyet kat'i kalmayarak, vücup ifade etmiştir. Müellifin beyanına göre, bu dahi, bundan evvelki keffaret orucu gibi, farz kısmındandır. Multekada, nezirler ve keffaretler, vâcip olarak gösterilmiştir.} Tetevvuan tutulan oruçtan ifsat edilenin kazası, {(3) Nafile orucun - başladıktan sonra - itmamı vâciptir.} ve İtikâf menzur orucu dahi vaciptir.
Bunlardan mâdâsı nâfiledir. {(4) Kadın kısmı, kocasının rizası olmadıkça, nafile oruç tutamaz. Kadının tuttuğu nafile orucu, zevci bozdurabilir. Onun kazası dahi, zevcinin izniyle olur. Farz olan oruç, farz-ı amelî dahi olsa, zevcenin rizasına tevakkuf etmez. Çünkü, onun terk-i masiyyettir. Halika masiyyette, mahlûka itaat olamaz.} Onun da mesnun ve mendup {(5) Mendup, müstahap gibi - sünnet-i gayr-i müekkedeye - itlâk olunur.} ve mekruh olanı vardır.
Mesnunu: Muharremin hem dokuzuncu ve hem onuncu günleri tutulan savmdır. {(6) Yalnız - aşûre - orucu, mekruh kısımdandır.}
Mendubu: Eyyam-ı bıyz "aydın gün ve geceler demektir" savmı {(7) Eyyam-ı bıyz, her kameri ayın on üç, on dört, on beşinci gecelerinin günleridir. Eyyamı bıyz orucu, sene orucuna muadildir. Hadîs-i şerifte: "Eyyam-ı bıyzde oruç tutunuz," buyurulmuştur.} ve hâccın gayri için, . arefe gününün orucu, isneyn gününün orucu, Perşembe gününün orucu, savmı - davut {(8) Savm-ı davud, bir gün yeyip bir gün tutmaktır ki, hadîs-i şerifte varid olduğu üzere, nafile oruçların efdalidir. Ve Hazret-i Davud (aleyhisselâma izafe olunmuştur.) Hadîsi nebevide: "Oruçların en efdali kardeşim Davudun orucudur. O birgün yer bir gün tutardı." buyurulmuştur. Bu oruç nefse meşakkatli olmakla beraber - savm dehir - gibi, külliyen zaafı dahi mucip değildir.} ve şevvalin altı günü orucu {(9) Şevvalin altı orucu, şevval ayı içinde, gerek arka arkaya, gerek aralıklı altı gün oruç tutmaktır ki, bire on sevap hesabiyle, ramazanla beraber sitte orucu gibi olur.} dur.
Mekruhu: İki nevi olup, biri tenzîhen ve diğeri tahrimen mekruhtur. Tenzihen mekruh olan: Muharremin dokuzuncu veya on birinci günlerini ilâve etmeyerek, yalnız onuncu günü tutulan oruçtur. {(10) Hadîs-i şerifte: "Aşûre orucunu tutun ve öncesinden bir gün veya sonrasından bir gün daha tutarak, onda yahudilere muhalefet edin." buyurulmuştur.} Yalnız
Cuma ve yalnız Cumartesi ve bil-hassa nevruz ve mihrican günleri {(1) Nevruz, ilkbahar ve mihrican, sonbahar olduğu günlerdir ki, mecûsilere muhalefetten dolayı nehy olunduğumuz günlerdir. Zikrolunan günlerde teammüden oruç tutmak caiz olmaz. Fakat mutada tesadüf ederse, mekruh olmaz.} oruç tutmak dahi mekruhtur.
Tahrimen mekruh olan: İki bayram günleri ile, eyyamı teşrik orucudur {(2) Eyyamı teşrik, kitâb-us-salâtın bayram hükümleri faslının kurban bayramı bahsinde bildirilmiştir.} ki, senede beş gün oruç tutmak haramdır, deniliyor.
Senede zikr olunan beş günü istisna ederek, her gün oruç tutmak dahi, bundan evveli kısmından olmak üzere, mekruhtur. {(3) Buna (savmı dehr) tâbir olunur. Sahibini zayıf düşürür yahut âdet halini alır. İbadetin esası ise, âdete muhalefet üzeredir.}
Gerek farz, gerek vacip, gerek nafile oruçların visali dahi mekruhtur ki, "savmı visal" akşamleyin iftar etmeyerek, bir günün orucunu ertesi güne - ittisal ettirmek - bitiştirmektir.
Savm-ı samt: Bu dahi mekruhtur ki, oruçlu olup, susmağı ibadet itikad ederek, {(4) Amma, âdet veçhile sükûtta kerahet yoktur. Arabî durubu emsalde, sükût etmek hikmettir, onu işleyen azdır, denilmektedir.} söz söylememektir. {(5) Susarak oruç tutmak hususunda, Hazret-i İmamdan soruldukta: "Sâim olup. kimseye söz söylememektir. Savm-ı samt, bizim şeriatimizde yoktur, nehy olunmuştur"diye cevap vermişlerdir.} Hayır ve hacet olan sözü söylemek lâzımdır. Susan selâmet bulur, fakat her yerde değil.
ORUCA NİYYET:
Niyyetin tebyît ve tâyini, kendilerine şart olup olmayan oruçlar. Tebyit: Geceletmektir. Tâyin: Belli etmektir. {(1) Tebyit, bir hususu gece tedbir etmek ve geceleyin düşmanı basmak mânâlarına da gelir. Burada niyyeti geceden etmek demektir.}
Şu oruçlarda, niyyeti tebyit ve tâyin etmek şart değildir: Ramazan orucunun edası, muayyen nezir, nafilenin edası. Bu üç nevi orucun niyyeti geceden olduğu gibi, {(2) Gece guruptan sonra fecrin tulûunun evveline kadardır. Guruptan evvel ve gurup sırasında niyyet, sahih olmaz. Geceden niyyet edip, fecrin tulûundan evvel, niyyetten dönenin, rücuu her oruçta sahihtir.} gündüzün kuşluk vaktine kadar da olur. {(3) Gaye-mugayyada dahil değildir. Ve bu bapta, sahih ile mariz ve misafirile mukim arasında fark yoktur. Kuşluk vakti ki, - dahve - tâbir olunur ve - kübrâ - ile tavsif olunduğuna göre, kaba kuşluk denilir. Başlangıcı, fecrin tulûu olmak üzere şer'i - nisfun-nehar - dır. Örfî nısfın-nehar olan istiva vaktinden bir saat kadar, ve uzun günlerde daha ziyade mukaddemdir. Geceden, zikrolunan vaktin evveline kadar olan zaman - zarf-ı niyyet - olmakla, onun hangi cüzünde, niyyet vaki olursa - tulûu fecirden sonra - oruca münâfi olan bir şey vuku bulmamış olmak şartiyle, oruç sahih olur. Efdal olan, geceden niyyet etmektir. Niyyetin hakikati, yarınki orucu, kalben - kasd - etmektir. Ramazan gecelerinde, dindar bir müslüman, bundan hali olmaz. Sahur yemek dahi niyyettir. Sözle niyyet şart değil, meşayihin sünnetidir. Geceden oruca azm etmemiş olmak ve sahura dahi kalkılmamak takdirinde, niyyet gündüze yâni dahve-i kübra evveline kalır, demektir.} Ve niyyette, ramazan orucu, diye tâyin dahi lâzım olmayıp, savmı ramazan, mutlak oruç niyyetiyle ve hattâ, nafile niyyet gibi, vasıfta hata ile dahi, sahih olur. {(4) Ve ramazan ayında, başka oruç için nezir, muteber olmaz. Bunlar indelimam, mükime göredir. Misafir, başka vâcibi niyyet ederse, müstesnadır ki, savmı niyyetinden vâki olur. Nefelde ondan, iki rivayet vardır. Mariz, kavl-i sahihte misafir gibi değildir.
İndel-imameyn misafir dahi, bu bapta mukim gibidir. Muhtar olan da, budur. Nitekim, yerinde beyan olunmuştur.}
Şehri siyama göre, ramazan orucunun edası böyle olduğu gibi, sair
eyyama göre, nâfile orucun {(1) Nefelden, farz ve vacip olmayan maksuttur. Gerek sünnet veya mendup, yahut mekruh olsun.} ve günü belli olan, nezir orucunun edası dahi. böyledir. {(2) Yâni tayine muhtaç değildir. Çünkü, ramazan günleri, başka oruç kendisinde meşrû olmayan bir miyardır. Farz için tâyin edilmiş olmakla ayrıca tayine muhtaç olmadığı gibi, nezir dahi - icabı hak - ile muteber olduğu için, onda dahi o hüküm câridir. Nefel ise, onda tahsise, ihtiyaç olmadığından, niyyeti mutlaka ile husule gelir. Belli nezir, "mutlak niyyet" ile ve nefel niyyet ile sahih olur ise de, başka vâcibi niyyet ile sahih olmaz, yâni zimmetten sukut etmez.}
Şu oruçlarda niyyeti hem tebyit ve hem tâyin etmek şarttır:
Ramazan orucunun kazası, fesada uğrayan nafile orucun kazası, her nevi keffaret oruçları, hac temettü ve kıranda kurban orucu, mutlak nezir orucu. {(3) Keffaret ve kurban oruçları, yerlerinde ve nezir orucu,ileride kendi faslında beyan olunmuştur.}
Savmın vakti olan, neharı şer'î, salâtın vakti gibi - fazlalı - olmayıp müeddaya müsavi bulunduğundan "mîyâr" tesmiye olunur ki, emir olunan iş vakti onunla mukadder olup, vakit uzar ise o dahi uzar ve vakit kısalır ise o da kısalır.
Vaktin müeddaya - miyâr - olmasının hükmü: Eğer şeriat ona vakit tâyin etmiş ise, o fiil cinsinden başka bir fiilin o vakitte, vücut ve edasının sıhhati, yoktur. Ve eğer şeriat ona vakit tâyin etmemiş ise, kul için, ona vakit tâyin edilmemesidir.
İmdi, şer'î munir ramazan günlerini, ramazan orucuna tahsis etmiş olmakla, onda başka orucu nezretmek, muteber olmayıp, tutulan oruç ne niyyetle olursa olsun, ramazana masruf ve mahsup olur.
"İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar." (Bakara: 184) kavl-i kerîmince ramazanın kazası, nezri muayyeni edâdan mâdâ olan, sâir oruçlar gibi, belli vakte tâbi olmadığından, kulun ramazanın kazası için tâyin etmiş olduğu günlerde, keffaret orucunu ve nafile orucu ve kaza orucunu, başka güne nakl ve câiz olur. Kul için, bir şeyi kendine vacip etmek var, fakat şeriatin hükmünü değiştirmek yoktur.
İşte bundan dolayı, bunlarda mezahimin mevcudiyetine mebni, niyyetin tâyini lâzım gelir. {(1) Tâyinin şart kılınan müteferri meselelerdendir ki, hem keffareti ve hem kazayı, niyyet eyleyen kimse, onların hiç birine şuru etmiş olmayıp, müteneffil olur.}
Zikrolunan oruçlar için şer'an belli vakit olmamakla, o gündüzün onun için tâyini, mebdeinden olmak lâzım gelip, mebde olan fecrin tulûunu araştırmada ise, aşikâr olan müşkülâta mebni, niyyetin - bizzarûre -tebyiti yâni fecrin tulûundan evvel olması lâzım gelmiştir. {(2) İmdi zikrolunan oruçlara, gündüz niyyet eyleyen kimse, tetavvuan oruç tutmuş olup, onu itmam etmek, kendisine müstahap olur. İftarına, kaza lâzım olmaz.}
Niyyet üzerine devam ve sebat dahi, şarttır. Niyyetten gece rücu eden kimse, sâim olmuş olmaz. {(3) Fecrin tulûundan evvel, niyyetten rücu (evvelce dahi ifade olunduğu üzere her oruçta) sahih ve - niyyet rücu ile münkati - olduğundan, ramazan orucunun edasına göre, saimin o günkü iftarına, kazadan başka bir şey terettüp etmez. Meğerki, orucunu bozmadan niyyetini tecdit etmiş ola.}
Geceden edilen niyyeti, ondan sonraki - fecirden evvel yeme içme iptal etmediği - gibi, "yarın inşallah sâimim" diye, niyyete meşiyyet ilâvesi dahi, onu iptal etmez. Çünkü, bu "inşallah" istisna değil, istiane ve tevfiki taleptir.Meğer ki, hakikaten istisnayı kasd ve irade, etmiş ola. {(4) O halde niyyeti, cezmi olmamış olur. Bahirde, mesele "Çünkü, meşiyyet ancak lâfzı iptâl eder. Niyyet ise, kalbin fiilidir" diye talil olduğuna bakılırsa, meşiyyetin hakikatı dahi, kasd olunsa, niyyet bâtıl olmamak lâzım gelir. Lâkin, müellifin sözü için bir vecih vardır ki, kasdini tâlik eden kimsenin, niyyeti cezmî olmuş olmaz. Bu dahi zahirdir.}
RAMAZAN VE ŞEVVAL AYLARININ SÜBÛTU:
Arabî aylar, bilindiği üzere kamerî aylardır. Kamerî ayların sübûtu ise, ehillesi iledir.Eimme, imamın cemi olduğu gibi, ehille dahi hilâlin cemidir.
Hilâl: Yeni aydır ki, gurup vaktinde görünen ayın - yay şeklindeki -görünüşüdür. {(1) Hilâl, ayın yenisine itlâk olunduğu gibi, eskisine yâni, yirmi altıncı ve yirmi yedinci gecelerine dahi itlâk olunur. Burada maksat, yenisidir. Üçüncü geceye kadar (hilâl); ondan sonrasına (kamer) denir.}
Hava bulutlu olmadıkça, onu görmek her gören kimseye müyesser olur. Hava bulutlu bulunup, rüyet sabit olamaz ise, günleri hesaplamak lâzım geleceğinden, her kamerî ayın eveli, malûm ve mazbut olmak iktiza eder.
Kamerî aylar, gâh yirmi dokuz ve gâh otuz olmakla, her kamerî ayın iptidası, ya hilâlini görmek, {(2) Hava açık bulunduğuna göre, hangi ay olursa olsun, çok kimsenin görmesi görüp şehadette bulunmaları lâzımdır. Ramazan hilâlini, âdil olan bir kişinin dahi, görüp haber vermesi kâfidir. Nitekim, tafsil olunur.} yahut ondan evvelkinin günlerini otuza iblâğ eylemek ile, sabit olur.
Hadîs-i şerifte, ramazan hilâlini görüp sâim, ve şevval hilâlini görüp muftır olmak ve rüyet mümkün olmadığına göre, Şaban günlerini otuz olarak hesaplamak ile, emrolunduğumuzdan, Şaban sonunda, ramazan hilâlini ve ramazan sonunda, şevval hilâlini rüyet kaydinde olmak - alel-kifaye - vaciptir ki, farzi kifaye demektir.
Ramazan hilâlini görmek, mümkün olursa, ne âlâ; mümkün olmadığına göre, Şaban günleri otuza tamamlanıp, ertesi gün, ramazan orucu tutulur.
Şevval ayı dahi böyledir ki, onun hilâlini rüyet vaki olursa, bayram edilir. Rüyet mümkün olmazsa, ramazan otuz tutulur. {(1) Hadîs-i şerifte "Ayı görünce oruç tutun, yine ayı görünce bayram yapın. Eğer hava kapalı olursa şabanı otuza tamamlayın," buyurulmuştur.}
Bu bapta, yâni ne orucun tutulmasında ve ne iftarın icabında rasat ehlinin hesap ve kavillerine bakılmaz.
Ramazan, yirmi dokuz ve otuz olur. Ramazan için olan sevap, onun günlerine bakılmayarak, her iki surette bir olur.
Ramazan orucu, hicreti seniyye yılının ikincisinde, farz olup, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretleri, dokuz ramazan tutmuşlardır. Onun dördü, yirmi dokuz ve beşi, otuz olmuştur.
Rüyeti hilâl, isbatı muhtaç ise de, ramazan orucu dinî emir olduğundan, hava kapalı olduğuna göre, onun hilâlini rüyette, âkil ve bâliğ bir âdilin, ve sahih olan kavle göre - hali mestur - birinin haberi makbul olur. Fasıkın haberi, - ittifakla - makbul değildir.
Âdil: Hasenatı seyyiatına galip olandır. {(2) Adalet sıfatının, en aşağısı budur. Şart olan da budur. Adaletin hakikati: İnsanı takvaya mülâzemete, ve mürüvvete, sevk eder, bir melekedir. Şart olan onun ednasıdır ki, kebairi, sagirede ısrarı, mürüvveti ihlâl eden şeyi, terk etmektir. Ve âkil ve bâliğ olarak, müslim olmak lâzımdır. Adalet kaydi, islâmdan mugnîdir.}
Mestûr: Fıskı ve adli zahir olmamış olan, hâli bilinmeyen kimsedir.
Âdil veya mestur olan muhbiri vahit, gerek kadın {(3) Kadın muhaddere dahi olsa, ve memlûke olduğuna göre velisinin izni dahi bulunmasa, bu bapta ihbar için, belli oldukta çıkıp ihbar etmek lâzım gelir. Çünkü bu, farzdır.} yahut memlûk olsun ve gerek - mahdut fil-kazf - olup, {(4) Ehli iffete, zina iftirası demek olan, kazfi sabit olarak, onun şeri cezasını görmüş olandır ki, tevbeden sonra dahi, şehadeti makbul olamaz.} tevbe etmiş bulunsun. {(5) Tevbe etmemiş olursa, fıskı sabit demektir. Haberi makbul olamaz. Ve bu bapta, bunlardan birinin, diğerinin şehadeti üzerine dahi şehadeti kabul olunur. Sair ahkâm hakkındaki, şehadet üzerine şehadet meselesi böyle değildir.}
İhbarda, şehadet lâfzı, {(6) Şehadet: Bir hakkı, hâkimin huzurunda (eşhedü) lafziyle haber vermektir. Nasın hakkına şehadette, dâvâ sebkı şarttır. Ve hâkimin hükmü lâzımdır. Rüyete ait ihbar, şehadet şeklinde olmadığından, ramazan hilâlini gördüğünü, adaleti zahir bir kimse, hâkime ihbar ederken, hâkimin huzurunda bulunup işiten kimseye, hâkimin hükmüne hacet olmayarak, oruç tutmak gerekir.} dâva ikamesi dahi şart değildir.
Dâvanın sureti: Vekâleti muallâka iddiası, yahut müeccel deyn dâvası üzerine olur. Vekâleti muallâkada, bir kimse, başka şahsın borçlusu aleyhine "Ramazan (yahut) Şevval olduğu gün alacaklı, deyni almağa beni vekil etmiştir" diye dâva edip, borçlu ise, deyni ve vekâleti ikrar ve Ramazan veya Şevvalin girdiğini inkâr eylemekle, rüyeti hilâl şahitleri şehadetlerini edâ ederler. Müeccel deyn meselesinde dahi bir kimse başkası üzerinde ramazan ayının hulûlüne değin, müeccel deyin dâva edip, müddea-aleyh dahi, deyni mukir, ve ramazanın hululünü münkir olmakla, müdde-i ramazan hilâlinin görüldüğüne dair, şahit ikame eyler. {(1) Ramazan dahi, zımnen sabit yâni, hükme dahil olmuş olur. Tahtâvî der Kİ, buna hâcet, Hazret-i İmam mezhebine göredir. Bu hususta, müşârünileyhten hilâf dahi mervidir. İmameyn mezhebi üzere, bu tekellüfe hâcet yoktur. Çünkü, dâvâ olmasa-dahi müşârünileyhimada, şehadet kâfidir.}
Fıtır bayramına nef'i ibat teallûk etmekte olduğundan, hava kapalı olduğuna göre, şevval hilâlini rüyette, dâva şart olmasa da, lâfzı ve şehadet nisabı şarttır.
Şehadet lâfzı: Şehadet ederim ki, diye haber vermektir.
Şehadet nisabı: Mükellef müslim olup, - mahdut fil-kazf - olmayan âdil iki hür erkek yahut aynı vasıfta, bir hür erkek ile, iki hür kadındır.
Mezkûr şehadet, cariye azadı ve zevce talâkı hakkındaki şehadetler gibi, hasbî şehadet olduğundan, nâsın hukukuna şehadette olduğu gibi, bunda sebkı dâva lâzım olmaz.
Cariye kendinin azadını {(2) Amma, kölenin azadına şehadette, onun iddiası şarttır.} ve zevce talâkını dâva etmese dahi, şahitler hâkimin nezdinde - hasbeten lillâhi - şehadet ederler. Hem şahit, hem müddei, bulunurlar.
Hava açık olduğuna göre, gerek ramazan, gerek Şevval hilâlinin görüldüğünün sübutu için, büyük topluluğun şehadeti lâbüddür. Çünkü, mukteza mevcut ve mâni mefkuddur. Ancak, büyük topluluğun, miktarı, mekânların ve vakitlerin ihtilâfı ile muhtelif, ve sıdk hususunda, nass mütefâvit olduğundan, adet ile mukadder olmayıp, reyi imama bağlıdır.
Sair kamerî ayların sübutu dahi böyledir ki, hava kapalı ise, nisabı şehadet, {(3) Bundan ramazanın sübûtu müstesnadır ki, onda lâfz ve şehadet nisabı şart olmayarak, âdil bir kimsenin ihbarı kâfidir.} açık ise, cemi azimin şehadetleri, lâzımdır. {(4) Cemi azîmin haberlerinde, islâm meşrut olamaz. Tevatürde, nâkillerin Fıskı şöyle dursun, küfürleri bile aranmaz.}
Lâkin, hava açık olduğunda dahi, şehadet nisabının kifayet ve makbuliyyeti, Hazret-i İmamdan mervî olmakla, - zamanımızda - nasın ehille gözlemek misilli umurdaki tekâsüllerine mebni, cemi azimi şart kılmakta, azim güçlük olacağından, mezkûr rivayet ile amel olunmak gerektir.
Bulutlu havada, köylük yerde ramazan hilâlini gören bir kimse, sözüne inanılırsa, orada ne vali, ne hâkim bulunmamak zaruretine mebni, nas - müstakillen - onun sözüyle ramazan tutarlar. Şevval hilâlinin niyetini, iki âdil kimse, ihbar ederse, bayram dahi edebilirler.
Ramazan hilâlini kapalı havada yalnız hâkim görmüş olmak suretinde, tarafından bir nâip nasb edip, ona hükm ettirmek ve yahut doğrudan doğruya nâsa, emr etmek arasında serbesttir.
Bayram hilâlini rüyet, böyle değildir, onda gören yalnız hâkim olmak suretinde, ne kendisi bayram edebilir, ne de bayramı ilâm eyleyebilir.
Bir âdil kimsenin yahut - ahvali mestur - birinin ihbariyle sabit olan ramazanın günleri otuza tamamlanıp, hava dahi açık olduğu halde. Şevvalin hilâli rüyet olunmasa, fıtır helâl olmaz, ve ramazanın şahidi tâzir olunur.
Bu surette, ramazan nisabı şehadet ile sabit olmuş bulunmak takdirinde, fıtrin helâliyyetince, tercih muhtelif ise de, esah olan helâliyyettir.
Nitekim, ramazan günleri tam, ve hava kapalı olmak suretinde, fıtır - ihtilâfsız - helâldir. Ramazanın sübutu, gerek bir şahidin ihbariyle ve gerek nisabı şehadet ile, vuku bulmuş olsun.
Ramazan hilâlini yahut Şevval hilâlini yalnız görüp ihbar etmekle sözü, hâkim tarafından reddolunmuş olan, {(1) Reddolunmak, havanın açık veya kapalı olması arasında, fark olmamak üzere, o kimsenin ya nefsine veya infiradına mebni olur. Nefsine mebni olmak, fıskına veya galâtına binaen, kavli merdud olmaktır ki, havanın bulutlu olması suretinde olur. İnfiradına mebni olmak, gören müteaddit olmadığına binaen, reddolunmaktır ki, havanın açık olması suretinde olur. Şer'î delil ile, red demektir.} mükellef için {(2) Ve keza kendini musaddık olan sadıkîne ihbar etmekle, ona dahi savm lâzım gelir. O dahi iftar etmez. Ederse de, keffaret lâzım gelmez.} saim olmak yâni, ramazan hilâlini gördüğü için, orucunu tutmak, {(3) Kavli reddolunmamak suretinde, saim olmak evlâ tarikiyledir.} ve Şevval hilâlinin rüyeti suretinde, orucu bozmamak lâzımdır. Çünkü, birinci surette o kimse "Sizden kim ay'ı görürse orucu tutsun"kavl-i kerîminin
hükmü altında bulunarak, savm ile mükellef - olduğu gibi, ikinci surette dahi"Orucunuz herkesin oruç tuttuğu, bayramınız da herkesin oruç bozduğu gündür." hadîs-i şerifi hükmünce yine oruç ile mükelleftir. Tutmaz ise, kaza lâzım gelir. {(1) Keffaret, şüpheye mebni, ne ona ve ne onun musaddık ve mutabii bulunan sadikine lâzım gelmez. Çünkü, birinci surette, red şüphesi olduğu gibi, İkinci surette dahi, o gün onlarca, bayram günü olmak şüphesi vardır. Keffaret ise, şüphe ile mündefîdir.
Hilâli gören, hâkim nezdinde kavli merdut olmazdan evvel, iftar etmiş olmak suretinde dahi, meselenin hükmü, racih kavle göre, yine budur ki, yalnız kazâ lâzım gelir, keffaret lâzım gelmez. Ve keza, hâkim nezdinde şehadet etmeyerek, saim olup, sonra iftar etmiş olmak suretinde dahi, keffaret lâzım gelmez. Çünkü, onun gördüğü hilâl değil, hayal olmak muhtemeldir. Mervidir ki, Hazret-i Ömer (radiyallahu teâlâ anhu), "Ben hilâli gördüm diyen bir kimsenin kaşları su ile mesh edilmesini emr etmiş ve ondan sonra: Hilâl nerede? diye sualine, o kimsenin: Kaybettim, diye cevap vermesi üzerine: Senin kaşlarından bir beyaz kıl kalmış idi, sen onu hilâl zanneyledin, buyurmuştur. Amma, kavli kabul olunduktan sonra, iftar edene, nefsinde fâsık dahi olsa, keffaret lâzım gelir. Bu mesele dahi, delâlet ettiği üzere, geçen talil, ramazan hilâli meselesinde zahir olup, fıtır hilâlini görme meselesinde, keffaretin sukutuna illet, ona göre o gün, bayram günü demek, olmaktır.}
Kamerin güneşten, nur istifade eylemeğe başlaması, arzın etrafının ihtilâfiyle muhtelif ise de, Savmın lüzumunda, metaliin ihtilâfına itibar olmayıp sübuten esbaka itibar olunacağından, bir beldede ramazan sabit olduğu gün, sair beldelerde dahi, ramazan demek olmakla, o belde hilâlin sübutu, icap tarikiyle - ki, şehadet ve istifaza-i haber tarikidir - kendilerine vasıl olan, diğer belde ahalisi, yirmi dokuz tutmuş olurlar ise, bir gün kazâ ederler. {(2) Bir belde ahalisi, ramazan hilâlini görüp, yirmi dokuz gün saim ve başka belde ahalisi, kezalik rüyet edip, otuz gün saim olsalar, yirmi dokuz gün saim olan belde ahalisine, bir gün kazâ etmek, lâzım olur mu? El-cevap: Olur.}
Ramazan ayı perşembeye gelip, arefe günü {(3) Zilhiccenin dokuzuncu günü ismidir. Ramazan bayramından bir gün evvele itlâki avamîdir.} dahi, perşembeye gelse, o gün, arefe günüdür, adha günü değildir. Hattâ, Hazret-i Alinin (R.A.)"Kurban gününüz oruç gününüzdür." kavline itimaden, o gün kurban câiz olmaz. Hazret-i müşârünileyh ihtimal ki, o seneyi irade buyurmuştur. İlelebet böyledir, demek istememiştir.
YEVMİ ŞEK:
Kapalı havada, Şabanın yirmi dokuzundan sonra gelen gün, yevmi şektir ki, ramazan hilâlinin görülmemesi sebebiyle, şabanın kemali 30 veya noksanı 29 olması, muhtemel olduğundan dolayı, halin hakikatine, ilim ve cehl kendisinde müsavi olan yâni, ramazan veya şabandan olduğu bilinemeyip şüpheli bulunan gün demektir.
YEVMİ ŞEKTE ORUÇ:
Yevmi şekte oruç tutmak, ramazan niyyetiyle yahut başka vacip niyyetiyle olursa, mekruhtur. {(1) İkincinin keraheti, birincinin mâdûnudur. Ebi Yûsuf mezhebi üzere, cumanın sıhhatinde şek olunmak suretiyle kılınan, cumanın zuhurunda, farza niyyet olunmak ile, bunda farza niyyet olunamamak arasındaki fark, namazın vakti zarf, ve orucunki miyar olmakla, salâtta tâyin lâzım olmasındandır.}
Niyyeti tâyin etmeyip te: O gün ramazan ise, farz ve değil ise, vacip yahut nafile olarak oruçluyum, diye farz ile vacip yahut farz ile nafile veya vacip ile nafile arasında tereddüt eylemek suretiyle, saim olmak dahi. - min vechin - farza veya şebihine niyyet demek olduğundan, mekruhtur. {(2) Dürr-ü Muhtârdan anlaşıldığına göre, farzı tayin ederek, veya tereddütlü bırakarak farz ile nafileye, niyyetin keraheti tahrîmi, ve vacibe niyyetin keraheti, tenzih'dir. Ve bu keraheti tenzihiyye, mukim hakkındadır. Müsafirin başka vacibiniyyet etmesinde, kerahet dahi, yoktur.}
Yevmi şekin orucundan bizi nehy eden hadis-i şerife nazaran: "Şehri siyamı, ondan evvel bir veya iki gün oruç tutarak istikbal etmeyin" buyurulmuş olduğu cihetle, yevmi şek ile beraber, ondan yalnız bir gün evvel oruç tutmak dahi, mekruhtur. {(3) Bunlarda vechi kerahet mercii, nastan bilmeyenlerin onu ramazan orucuna ziyade edilmiş olmak zanniyle, orucu itiyat etmeleridir. Sureti - âhîrede kerahetin, bir veya iki gün orucuna inhisarı, mezkûr karşılamanın, yalnız şabanda yahut hem recepte, noksan olmak tevehhümüne mebnidir ki, onlarla ramazan günlerini telâfi için, ihtiyat edilmek zanında bulunuyor.
Tahrîmen kerahetin vechi, Bahrin beyanına göre, ehli kitaba teşebbühtür ki, onlar kendi oruçlarına ziyade etmişlerdir. Oruç âyetindeki "Sizden öncekilere farz kılındığı gibi" kavl-i kerîmiyle mübeyyen olan mümaselet, asıl vücupte olmayıp ta. hem de miktar ve vakitte olduğuna göre, tefsirlerde denilmiştir ki, Nasara ramazan orucunu, sıcak ve soğuğun şiddetinden kurtarmak maksadiyle, güneşin Hamel burcuna inmesi zamanına tahvil edip, bu tahvile, ve âlâ kavlin, dûçar oldukları kırana, keffaret olmak üzere, ona yirmi gün ziyade ettiler. Yehûd ve Nasaranın oruçları ve Kasaranın oruçları ve bayramları hakkında, ebil-fidâ tarihinde malûmat vardır}
Hadis-i şerifte nehy, bir ve iki gün ile, mukayyet bulunmuş olduğundan, ondan ziyade saim olmakta, kerahet olmayacağına işaret olduğu gibi, yevmi şek orucu, tetavvu orucu itiyat olunan güne müsadif olmak suretinde, kerahet olmayacağına dahi, sarahat vardır.
Kerahet olmamak için, havas işi olmak üzere, bir suret daha kalmıştır ki, o da o gün ramazan niyyeti olmayarak, mahza nafile oruca niyyet eylemektir. {(1) Yevmi şek orucunun keyfiyyetini bilen, havastan ve bilmeyen, avamdandır. Havas dahi, onu avamdan, gizli tutarlar. İmam ebî Yûsufu yevmişekte, Harun Reşidin kapısı önünde siyah sarık, siyah elbise ile, siyah eğerli, siyah at üzerinde olarak, nâsa iftarı üfta ederken görüp: Sen dahi muftır mısın? diye sual eden, Esed binAmra, imam, bana yaklaş deyip, o da yaklaştıkta: Ben saimim; diye kulağına söylediğini, hikâye etmiştir. Siyah elbise, Abbasîler devletinin şiarı idi.}
İşte bu üç surette, yevmi şek orucunda kerahet olmayıp, mekruh ve gayr-i mekruh, niyyet için, zikrolunan vecihlerde, o günün ramazan olduğu zâhir olursa, tutulan oruç ramazandan olmak üzere, sahibine kifayet eder. {(2) Çünkü, asıl niyyet mevcuttur. O da ramazan için, kâfidir. Kifayet, mekrûh olan niyyetin veçhinde, kerahetle ve gayr-i mekruh olan vecihte, kerahetsizdir.} O bunun ramazandan olmadığı zâhir olursa, tutulan oruç, maksatsız nafile oruç olmuş olur.
Yevmi şekte, savm ile fıtır arasında niyyet eden yâni, ramazan ise oruçlu, ve değil ise, oruçsuz, olmak üzere niyyetlenen kimse, savmı kasd etmiş olmadığı cihetle, oruçlu değildir. {(3) Nitekim, yarın davete gider yahut öğle yemeği bulur ise, muftır, yoksa saim olmak üzere, niyyet eyleyen kimse dahi, sâim değildir.} Binaenaleyh, yevmi mezkûrun ramazan olduğu, zâhir olur ve kimse niyyeti, şer'î gündüzün yarısı olan, duhâ vaktinden evvel - sureti kat'iyyede - tecdit eylememiş bulunursa, onu kazâ etmek, lâzım gelir.
MUFTIRAT (ORUCU BOZAN ŞEYLER)
Savm ki, muttekinin licamı ve ebrar ile mukarrebinin riyazidir. (Licâm - dizgin, riyâz - bahçedir). Cevherede beyan edildiği üzere, savmı umûm ve savmı husus ve savını hususul-husus olmak üzere, oruç üç derecedir.
Umumun savmı, nefs-i muftırattan menetmektir.
Hususun savmı, muftırattan men ile beraber, sem'i ve basarı ve lisanı ve eli ve ayağı velhâsıl cemi-i cevarihi, günahlardan meneylemektir.
Hususul-hususun savmı: Kalbi dahi, âdi duygu ve dünyevî düşüncelerden uzak tutup, onu mâsivadan külliyyen menetmektir.
İftar, savmın şer'î hakikati olan, hususî imsakin zıddı olmakla, muftirat lâfzından, imsak mukabili olan şeyler mânâsını kasd ederek, iftarı, hem bâdel-imsâk ifsada ve hem imsaksizliğe şâmil kılacağız.
İftarın, ramazan orucuna yahut sair oruçlara teallûku, ve amd yahut hata suretiyle vukuu ve bir özre mebni olup olmaması ve muftırın nevi itibariyle, levazımı dahi, muhteliftir ki, kiminde yalnız kazâ ve kiminde, hem de keffaret, yahut fidye veyahut gündüzün bakiyyesini, imsak lâzım gelir.
(Muftırat) yiyecek, içecek tenavülüne ve bilfiil cinsî münasebat icrasına münhasır değildir. Gerek gıda, gerek devâ nevinden olsun, ekl ve şürb etmek ve hattâ, ne gıda ve ne devâ olarak, yenilmeğe ve içilmeğe salih olmayanı yutmak, orucu bozduğu gibi, hukne nevinden her hangi bir şeyin dahile sokulması ve boğaza yahut genize âtideki beyan veçhile bir şey vusulü dahi, orucu bozar ve ifsat eder.
İhtilâm müstesna olmak üzere, cinsî münasebet olmadan meninin inmesi dahi, savmı ifsat eder.
İstikae dahi, istimna gibi orucu müfsittir. (İstikae, kusmak ve istimna, meni getirmektir.)
Muftırattan olup ta, nisyana iktiranından dolayı orucu nakz ve ifsat etmeyen, ve muftirattan olmayıp ta, bâzı içtihat veya tevehhüme mebni, muftır sanılan şeyler dahi olmakla, evvelâ onlar, ve sonra (kazayı mucip) olan muftırlar, zikrolunur.
ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER:
Şunlar orucu bozmaz:
1 - Unutarak yemek,
2 - Unutarak içmek,
3 - Unutarak vika' (cima)
4 - Unutarak hem yeme, hem içme, hem de vika' yâni aynı günde üçünü de işlemiş olmak.
İnsan oruçlu olduğunu unutabilir. Unutarak yemek hakkında, Nebiy aleyhissalâtü vesselâm:
"Oruçlu eğer unutarak bir şey yerse o yediği kendisine Allahın bir ikramıdır." buyurmuş olduğundan, ona kazâ yoktur. İçmek dahi, yemek gibidir. Vika' dahi, bu makamda yemek ve içmek gibidir. "Çünkü o yemek ve içmek gibi bedenin arzularındandır." Hem de diğer hadîs-i şerifte "Kim unutarak oruç yerse ona ne kaza gerekir, ne de keffaret." buyurulmuştur ki, muftıratın kâffesine şâmildir. Orucunu hatırlarsa hemen bırakır ve oruca devam eder.
Unutarak orucunu bozan kimse, savmını itmama kadir ise, gören kimseye, onu ihtar etmek lâzım, ve ihtarı terk mekruh olup, orucu itmama kadir olmayana ise, görüp ihtar etmemek, evlâdır.
5 - Mes ve oynaşma veya öpmek ile değil de, mücerret nazar veya tefekkür ile inzal vaki olmak. {(1) Bundaki ve altıncıdaki kayıtların fevaidi, âtideki babta zahirdir. Onunotuzuncusuna bakınız.}
6 - İnzalsiz öpmek. {(2) Takbilde ve mes ve oynaşmada, meninin gelmesi, savmı müfsit ise de, herhalde mezinin gelmesi, yalnız nazar ve tefekkür ile, gelen meni gibi, savmı müfsit değildir. Nitekim, kazâyı mûcip olan müfsidatın otuzuncusunun hamişine nakl edilmiştir. Mekruhlara da bakınız.}
7 - Uyuyup ihtilâm olmak.
8 - Cünüp olarak sabahlamak ve hattâ, o gün veya günlerce cünüp kalmak. {(1) Çünkü, âyet-i kerime, siyam gecesinde mübaşeretin cevaz ve helâliyyetini natık olup, geceleyin yâni, fecrin tulûunun evvelcesine değin, mübaşeretin cevaz ve helâliyyeti ise, guslün - zaruret olarak - fecrin tulûundan sonraya kalmasını, istilzam eder. Hadîs-i şerifte dahi cünüp sabahlayanın gusl ederek, oruca devam edeceği buyurulmuştur.}
9 - Ağıza gelen balgamı yutmak.
10 - Burnu içine gelen akıntıyı, çekip yutmak. {(2) Ağızdan çıkan tükrük dahi, ağızdan ayrılmadan, yutulursa, çeneye doğru iplik gibi, inmiş bile olsa, orucu bozmaz. Lâyık olan, onu mendile almaktır.}
11 - Suya dalıp kulağına su kaçmak. {(3) Bir kimse, oruçlu iken, kulağına bir çöp sokup karıştırsa, orucu bozulmaz.}
12 - Kendi sun'u olmayarak, boğazına duman girmek. {(4) Kendi sun'u ile giren duman, orucu bozar. Nereden girerse girsin. Eğer udve anber dumanı ise, - içilen tütün gibi - ona keffaret lüzumu bile baîd olmaz.}
13 - Boğazına toz girmek. {(5) Çünkü, bunlardan korunmağa imkân yoktur. Ağzını kaparsa, burnundan girer. Kömürcülük ve kalburlayıcılık gibi, toz yutmak, işinin iktizası olanın hükmü, bundan malûm olur ki, onların oruçları fasit değildir.}
14 - Boğazına sinek kaçmak.
15 - Ağzına aldığı ilâcın, tadının eseri boğaza vâsıl olmak. {(6) Bunlar, sakınılması mümkün olmamakla, orucu ifsat etmez. Bir kimse, ramazan günü saim iken, dişi ağrımakla, ağrıyı teskin için, dişine karanfil koyduktan sonra, hâsıl olan salya içine kaçsa, lâkin karanfil dahil olmasa, orucu fasit olur mu? El-cevap: Olmaz. Karanfil hataen boğaza dahil olup yutsa, savmı fasit olup, kazâ lâzım gelir olduğunu dahi, bundan sonra (Ali efendi) tasrih etmiştir. Gözünden akan yaşlar, yüzünden gelen terler, burnundan akan kan, yağan yağmur, veya kar, bunlardan ağzını yumarak ihtiraz üzere olmak, mümkün olmakla, bunlar oruçlunun ağzına kaçar ise orucu fasit olur. İsteyerek yutarsa, keffaret dahi lâzım gelir.}
16 - Dizleri arasında, sahur artığı olarak kalan ve nohut tanesinden küçük olan şeyi yutmak. {(7) Onu yutmuş veya çiğnemiş olmak, müsavidir. Yutmak kasdi olup olmamak dahi müsavidir. O kadar az şey, diş arasında kalabilir. Ve onu yutmak, insanın kendi ağzı içinde olan, salya ve tükrüğü yutmak kabilinden olur. Kalan şey, nohut tanesi kadar ise, onun yenmesi, savmı müfsit olmak, - âtide mezkûr olduğu gibi - nohut tanesinden küçük olarak, diş arasında kalan şeyi, ağzından çıkardıktan sonra yemenin, savmı müfsit olduğu dahi, mültekada, ve - bilâ hilâf - yalnız kazayı mucip olduğu şerhi, mecmâda mezkûrdur.}
17 - Ağız haricinden, susam tanesi kadar bir şeyi alıp, ağızda tedricen azalarak yok olacak ve boğazda tadı bulunmayacak veçhile çiğnemek. {(1) Çiğnemek kaydi, yutmaktan ihtirazdır ki, hariçten ağıza alınan şey, küçük dahi olsa, onu yutmak orucu müfsittir. Keffaretin vücubunda musahhah iki kavil vardır. Müellif onu, keffareti mucip olan müfsitler arasında zikretmiştir. Babında gelecektir. Bu hususta - Savmın ifsadı - ile - salâtın ifsadı - mütehalifül-mânâdır.}
18 - İhlile (sidik yoluna) ilâç akıtmak.
19 - Bıyık yağlamak (saim için mekruh bile değildir).
20 - Kendi kendine - çok dahi olsa - kusuntu gelmek.
21 - Gelen kusma, geri gitmek!
22 - Parmak salıp, azıcık kusma getirmek.
23 - Ağıza - az miktarda - getirilen kusuntu geri gitmek, yahut geri alınmak.
Kitab-ut-tahârede - malûm olduğu üzere - kusmanın çokluğu, ağzı doldurmak ve azlığı, o miktarda olmamaktır. Hadîs-i şerifte: "Elinde olmayarak kusan oruçludur. Ona kaza gerekmez. Fakat kasden kusan o günü kaza etsin." buyurulmuştur.
Kusmak ağız dolusu olup, olmamak ihtimaliyle, avdet ve iade suretlerini muhtemeldir. Bu muhtemel suretlerden, ağız dolusu istikae ile, ağız dolusu gelen veya getirilen kayi iâde suretlerinden maadasında, oruca halel gelmemek, - mecmuun aleyh veya kavli muhtar - dır. Ağız dolusu kusma icmâ ile savmı müfsit olduğu gibi, gerek tabiî kusma ve gerek zorla kusma ile gelen, ağız dolusu kusuntuyu iâde dahi icmâ ile orucu müfsit olup, ağız dolusu olmayan kusuntunun iâdesi suretinde, iki rivayet vardır. Doğrusu ifsat etmemektir.
24 - Hacamat olmak.
25 - Sürme çekmek.
26 - Gıybet etmek. {(2) Giybet ki, insan çekiştirmektir. Hali bilinmeyen kimsenin gıyabından, onu kederlendirecek söz söylemektir. Orucun sıhhatine değil, sevabına dokunur. Söylenen söz doğru ise, gıybet, yalan ise, iftiradır. Onun günahı daha ziyadedir. Günahı alenî işleyenin ve zalimin yaptığını söylemek gıybet sayılmaz.}
27 - Orucu bozmağa niyyet eylemek (çünkü fiil yoktur).
ORUCU BOZUP KAZAYI GEREKTİREN ŞEYLER:
Her oruç ki, ibadettir. {(1) Bu kayıt, şeriatın nehy ettiği oruçtan sakınmak içindir ki, menhi olan günlerin orucu, başlamak ile vacip olmaz.} Başlamak ile vacip olup, bozulmasına kazâ terettüp eder {(2) Üzerinde, kazâ yani, oruç borcu var zanniyle, kazaya niyyet ederek, oruca başlamış olan kimse, borcu olmadığı anlaşılmakla, başladığı orucu bozabilir. Ve hiçbir şey lâzım gelmez.} ki, faite hususunu tedarik etmektir.
Başlanan oruç ramazan orucunun edâsı olmak suretinde, keffareti mucip olan müfsidat, bundan sonra belli olmak üzere, burada yalnız, kazayı mucip olan müfsidat zikrolunur ki, gerek ramazanın edâsına ve çerek kazasına, gerekse sâir oruçlara teallûk etmiş olsun.
Ramazan orucuna tealûk etse de, muftır olup keffareti mucip olmayan şeylerin hükmü budur ki, kendisinde, besleyicilik yahut o mânâda olan sağlayıcılık veya eğlendiricilik veya sevindiricilik olmayan,veyahut olsa da, özre mukarin olarak yahut dikkatsizlikle, sâimin içine veya dimağına isal eylediği şey, ve haceti temin hususunda kemali ihtiva etmeyen şey, muftır, ve kazayı muciptir. Ancak keffareti icap etmez.
1 - Çiğ pirinç yemek (çiğ et yemekte, keffaret lâzım geleceği âtide zikredilmiştir).
2 - Sade un yemek.
3 - Sade yoğrulmuş hamur yemek.
(Ne unu olursa olsun, {(3) Yâni gerek buğday veya arpa ve gerek darı ve mısır ve çavdar veya pirinç unu olsun. Lâkin leblebi unu sade dahi olsa, onun yenmesinde, keffaret lâzım gelir.} sade olmayıp ta, yağ veyahut bal veya pekmez veya şeker ile, karışık olursa, keffaret dahi lâzım gelir).
4 - Defaten, çok tuz yemek. {(1) Eğer, birkaç defada yerse, ilk defa az miktarda yenilen ile, oruç bozularak, kazâ ve keffaret lâzım gelir.}
5 - (Kilermeni) nin gayri olan toprağı itiyat etmeyerek yemek. {(2) Çünkü, gıda olmadığı gibi, deva dahi değildir. Yemeyi, itiyat etmiş olsun olmasın, kilermeni yemiş ise, keffaret lâzım gelir. Çünkü, kilermeni, deva olmak üzere, yenilir. Aş yeren kadınların, kil yahut kül veya kömür yemelerine dahi, keffaret lâzım geleceği, itiyat kaydından anlaşılır.}
6 - Çekirdek yemek. {(3) Maksut, kiraz ve zeytin çekirdeği gibi, ekli mutat olmayan çekirdektir. Kaysı ve şeftali çekirdeği gibi, gıda ve tedavi için, yenilmesi mutat olanına, keffaret dahi lâzım gelir.}
7 - Pamuk ve kâğıt gibi, yenmesi mutat olmayan şeyi yutmak.
8 - Ayva gibi, olmadan evvel yenmeyen şeyi, ham ve çiğ olarak ve tuzlamayarak yemek.
9 - Henüz lübbü (özü) olmayan taze cevizi yutmak. {(4) Çağla bademinin, öz peyda etmiş olanını yutmağa keffaret lâzım gelir. Çünkü, onu kabuğu ile yemek mutattır. Lübbü yok ise, tazesi ve kurusu müsavi olmak üzere, yalnız kazâ lâzım gelir.}
10 - Kuru cevizi (kuru fındık ve fıstık ve bademi) dış kabuğu ile yutmak. {(5) Cevizi kabuğu ile beraber çiğnemek ve çiğnentiyi yutmak suretinde keffaret lüzumunda, ihtilâf olunup, fukaha meşayihinin ifadelerinden anlaşılan: Eğer saimin boğazına, önce kabuk vâsıl olmuş ise, keffaret lâzım gelmemek ve öz, evvel vâsıl olmuş ise, keffaret lâzım olmaktır.}
11 - Velev zümrüt olsun, taş veya demir yahut bakır veyahut altın veya gümüş yahut toprak yutmak.
12 - İhtikan yapmak.
13 - Burnuna ilâç çekmek. {(6) Hüküm ilâca mahsus olmayıp, su dahi istinşak olunarak, genize vâsıl olursa, oruç bozulur. On sekizinciye bakınız. Enfiye çekenlerin, onu çekmeleri tütün içmek gibi, keffareti mucip olan kâmil iftardır.}
14 - Boğazına huni ile, birşey akıtmak.
15 - Kulağı içine yağ damlatmak.
16 - Ağzındaki - boyalı ibrişim gibi bir şeyin boyası ile, rengi değişmiş olan - tükrüğünü yutmak.
17 - Boğazına yağmur veya kar kaçıp, onu kendi sun'u ile, yutmamış olmak. {(7) Eğer kendi sun'u ile yutmuş ise, keffaret lazım gelir. Savını müfsit olmayanların, on beşincisi hamişindeki meseleye bakınız.}
18 - Mazmaza veya istinşak suyu, boğazına veya genzine kaçarak, hataen iftar etmiş olmak. {(1) Hadîste merfu olan, hatanın uhrevî hükmüdür. Hissen mutahakkak olan, sureti ve bir de dünyevî hükmü değildir.}
19 - Oruçlu, uyurken birisi onun ağzına su akıtmak. {(2) Uyuyanın uyku sırasında su içmesi gibi muftır, onun içine vâsıl olmuştur. Uyuyan, unutan hükmünde olamaz ki, iftar etmemiş olsun. Çünkü, besmeleyi unutanın zebihası yenir. Zira ki, şâri' onu zâkir menzilesine tenzil etmiştir. Mecnunun ve naimin zebihaları ekli olunmaz. Mademki, bazı ahkâmca aralarında, böylece fark vardır. Birinin hükmü, delîl olmadıkça, diğeri üzerine câri olamaz. Delîl ise, mevcut değildir.}
20 - İkrah edilerek, iftar etmek. {(3) Velev ki, ikrah zevcesi tarafından vuku bulmuş olsun. Tenasül uzvunun intişarı, uyuyanda dahi, tahakkuk ettiğinden, mutavaate delîl olamaz. Bu temsil, ikrahın kâmil ve noksan kısımlarının, bu hususta müsavi oldugrunu göstermektedir. İkrah haramı, mübah kılamaz ise de, şüphe İrasına mebni, keffareti defeder.}
21 - Kadın - ikrah ile - mevtua "Cinsî münasebette bulunmuş" olmak. {(4) Hani kadıncağızın orucu - cebren vatı suretiyle - bozulmak. Duhulden sonra mutaveatı olsa da, o mutaveat, savmının ifsadından sonra olduğundan, keffareti mucip olamaz.}
22 - Kadın uyurken, - vatı - olunmak yahut kadın geceden oruca niyyet etmişken, {(5) Bu kayıt ile takyit, şunun içindir ki, eğer geceden oruca niyyet etmeyerek, gündüzün mecnun olsa, keffaret lâzım gelmemek, evlâdır.} kendisine gündüzleyin, cunûn târi olduktan sonra, - vatı - olunmak, {(6) Zikrolunan iki surette, kadının ramazan savmına cinayeti olmadığından, keffaret lâzım değildir.} ve ondan sonra ifakat bulup, mevtualığmdan haberi olmak. {(7) (Vatı olunmaktan) sonrası mülteka şerhinden alınmıştır.}
23 - Cariye - velev ki gayrin menkuhası olsun - hizmetinden hastalanmaktan korkarak, {(8) Mücerret tevehhüme itibar olunmadığından, zannın galebesi mertebesine yükselmiş olan, korku maksuttur.} iftar etmek. {(9) Görülüyor ki, bu mesele efendisinin kahrı altında, mâzûr olan cariye hakkındadır. Nitekim, keffarete, ve onu zimmetten iskat edici şeye dair olan, fasılda dahi mezkûrdur. Rençber ve hammal gibi, nefes tüketen, ahara meselenin hükmü, şâmil değildir. Lâkin, . Kuhistânîden naklen denmiştir ki, Hür olan hizmetçi yahut köle veyahut ağır işlerde çalıştırılan kimse, hararetin şiddetinden, helâktan korkmak suretinde, yemek pişirmekten veya çamaşır yıkamaktan, takatsiz kalan kadın veya cariye gibi orucu bozabilir.}
24 - Dişleri arasındaki, nohut tanesi kadar kalan şeyi yemek.
25 - Ağız dolusu kusmak.
26 - O kadarca gelen veya getirilen kusuntuyu mideye iâde etmek.
27 - Kendi sun'u ile, içine veya genzine duman ithal etmek. {(1) Kendi sun'u olmayarak dahil olan duman, müfsit olmadığı gibi, müfsit olan ithale, keffaretin lâzım olmaması dahi, ithal olunan duman, ud ve anber ve içilen tütün dumanı gibi, nefi tedavi veya zevklenmek ve eğlenmek için, istimal olunmuş olmamak kaydiyle mukayyettir.}
28 - Fecir tulû etmişken, onan tulûunda şek ederek sahur yemek, yahut cinsî münasebette bulunmak. {(2) Bunda şüpheye mebni, keffaret lâzım gelmez. Zira şüphe keffareti defeder. Çünkü, o kimse işi, asla bina etmiş olmakla, cinayeti kâmil olmamıştır. Asıl ise, gecenin bekasıdır. Şu kadar ki, - şek halinde - tesebbüt ve ihtiyatı terk etmemek gerek iken, terk etmiş olmak vebalinde bulunmuş olur. Oruç yemek günahını kazanmış olmak. Eğer, fecrin tulûu tebeyyün etmediyse, kazâ dahi lâzım gelmez.}
29 - Güneş bâki olduğu halde, gurup etti zanniyle iftar etmek. {(3) Bu bapta asıl, neharın bekası olduğundan, şek kâfi değil, zan lâzımdır. Keffaretin lüzumsuzluğu, keffareti defeden, şüpheye mebnidir. Dürr-ü Muhtârda der ki, nitekim, iki kişi guruba ve iki kişi ademi guruba şehadet edip, isbatın şehadetine itimaden iftar eyleyen kimse ademi gurubun tebeyyünü suretinde, yalnız kazâ eder. Bu hal, eğer fecrin tulûu hakkında vaki olsa, hem kazâ ve hem keffaret eyler. Çünkü, delil isbat için olup, nefiy için olmadığına mebni, nefiy şehadeti isbat şehadetine muarız olamaz iken, o kimse, nefiy şehadetine itimat ile, teaddide bulunmuş olur.}
30 - Tafhiz (uyluğa sürüştürmek), yahut tabtin (karına sürüştürmek), veya lems (aza ve cevarih ile dokunmak) veya takbil (öpmek) ile yahut (münasebetsiz olarak) el ile inzâl olunmak. {(4) Bunlarda cinayet kasır olmakla, kazâ lâzım gelir. Keffaret lâzım gelmez. Zevcesini öpmekle, menî inzalinde bulunan saimin, orucu bozulur. Yalnız öpmekle oruç bozulmaz olduğu gibi, takbil edip te, ya kendisinden veya zevcesinden mezi zuhur etmekle dahi, oruç bozulmaz. Bundan evvelki babın beş ve altı numaralarına bakınız.}
31 - Unutarak yiyip içtikten sonra, amden yeme ve içmede bulunmak. {(5) Çünkü, unutarak yemesiyle orucu kıyasen bozulmuş olduğuna göre, şer'î şüphe kaim olup, kıyasa muhalif olarak varit olan: "Kim oruçlu iken unutarak birşey yer veya içerse orucunu temamlasın." hadîs-i şerifine ki, - haberi vahiddir. Kendinin ilmi olsa dahi, şüphe müntefî olmamakla, keffaret lâzım gelmez itmam ile emri mütezammin olan, bu haber, mûcib-i amel olmakla, kazâ lâzım gelir. Diğer rivayette, keffaret dahi lâzım olur.}
32 - Unutarak cinsî münasebetten sonra amden yiyip içmek ve yine münasebette bulunmak.
33 - Ramazan orucuna niyyet etmeyerek, orucu yemek. {(1) Bunda, ramazan orucunu bozmak cinayeti olmadığı için, - itiyat olunmamak şartiyle - keffaret lâzım gelmez. "Mukim bir kimse, ramazanı şerifte, savma niyyet etmeden sabaha dahil olup ondan sonra, ekl ve şurb eylese, kendisine keffaret lâzım olur mu?" El-cevap: Olmaz.}
34 - Ramazan orucuna geceden niyyet etmemiş ise de, gündüzün niyyet vakti dahilinde niyyeti ifadan sonra, orucu bozmak. {(2) Bu surette dahi keffaretin lâzım gelmemesi, geceden niyyet olunmadıkça, ramazan orucunun, - şafii indinde - ademi sıhhati sebebiyle, o kimsenin, velev bir müçtehit kavlince olsun, gayr-i saim olarak iftar etmiş olmasındandır ki, siyamın yokluğu şüphesi, vardır.}
35 - Ramazan orucunu niyyetlendikten sonra, gündüzleyin bozup, sonra hastalık yahut âdet veya lohusalık gibi, şer'î bir özür âriz olmak.
36 - Ramazanda gündüzleyin, misafir saim iken, {(3) Yâni geceden niyyet etmiş ve niyyetin! bozmamış iken, niyyet etmemiş olmak suretinde, keffaretin lüzum olmaması evleviyyettendir.} ikamete salih bir yerde ikameti niyyet edip sonra, iftar eylemek. {(4) Görülüyor ki, ikamet niyyeti, yemekten evveldir. Ekl edip te sonra ikameti niyyet eylemek takdirinde, keffareti lüzumsuzluğu, evleviyyettedir.}
37 - Saim, mukim iken, sefere karar verip, yemek veya cimâda bulunmak. {(5) Zikrolunan iki surette, orucu bozmak helâl değil ise de, sefer şüphesine mebni, keffaret sakıttır. İkinci surette, keffaretin sukutu, seferin tahakkuku haline hâs olup, şayet vatanı umranından infisal etmeden yer veyahut vatan umranından ayrılıp, yola çıktıktan sonra, unuttuğu bir şeyi almak için, vatana rücû ederek, orada yer ise, bunlardan birinci surette, sefer daha tahukkuk etmemiş olduğundan ve ikinci surette vatana rücu ile, sefer geri kalmış olmasından, keffaret lâzım gelir.}
38 - Ne oruca ve ne fıtıra niyyet etmeyerek, ramazan gününü tamamen imsak etmek. {(6) Sıhhatin şartı olan niyyet mefkut olmakla, meşrut dahi mefkut olmuşturki, o gün oruç tutmamış demektir. Kazâ lazım gelir. Keffaret lâzım değildir. Çünkü, keffaret ancak, saim olup ta, iftar eden şahıs hakkındadır. Bunda ise, savm tahakkuk etmemiştir. Günü tamamen imsâk etmemiş olmak suretinde, kazanın lüzumu zahirdir.}
39 - Ramazan orucundan gayri bir orucu, ifsat etmek. {(7) Başlamak ile lâzım olan, nafile oruçlardan ise, kazâ olunur.}
40 - İhtikan mahalline, parmakla, veya başka bir vasıta ile, su yahut yağ isal ve hattâ, bez veya pamuk ithal etmek.
41 - Kadın kısmı, tenasül mevzii dahiline, bir şey damlatmak, hattâ yaş parmağı ile yaşlık iletmek veya bez tıkayıp tagyip etmek.
42 - Caife tâbir olunan karındaki derin yaraya, ümmü rese vüsûlü cihetiyle ammet tâbir edilen baş yarığına ilâç salmak. {(1) Devâ, gerek yaş, gerek kuru olsun ve dahile yahut dimağa, gerek varmış, gerek varmamış bulunsun, Mültekada ve Dürr-ü Muhtârda, fesat, vüsul ile mukayyettir. Mecmeul-enhurde mezkûr olduğuna göre, bununla Savmın fesadı - indel-imam -olup, imameyn indinde, o kimse iftar etmiş sayılmaz.}
Mezkûr suretlerde, ve bir de ramazan hilâlini yalnızca, rüyet etmiş olan kimse, hâkim nezdinde kavli red olunduğuna binaen, oruç yemiş olmak suretinde, yalnız kaza lâzım gelip, keffaret lâzım gelmediği gibi, köy ahalisi dahi, ramazanın otuzuncu günü, başka bir şey için çalınan davul sesiyle, bayram olmuş diye, iftar etseler, keffaret lâzım gelmez. {(2) Bu meseleyi, müellif avariz faslında zikretmişti. Muhaşşi burada göstermiştir.}
Keffaretin gerekmediği, her ifsat masiyet maksadiyle, birbirini müteakip vâki olmamak kaydiyle mukayyet olup, eğer tekerrür ederse, zecren, keffaret lâzım gelir.
Ramazanda orucu fasit olan {(3) Velev ki, sonradan zail olmuş bir özre mebni ola.} kimseye ve fecrin tulûundan sonra temizlenen âdetliye ve lohusaya {(4) Amma, âdetin ve lohusalığın tahakkuku halinde, imsak etmek haramdır. Çünkü, o halde olanların, oruç tutmaları haram olmakla, harama teşebbüs dahi haram olur.} ve ikamet eden misafire ve sıhhat bulan marize {(5) Fiilen misafir olana ve hasta bulunana, imsâk lâzım değildir. Çünkü, harec ve meşakkate mebni, olanlara iftar ruhsatı verilmişken, teşebbühu lâzım kılmakta, mevzu nakz etmek olur. Şu kadar ki, onlar dahi aşikâr yemeyip, sırren yerler.} ve ifakat bulan deliye ve bülûğa eren çocuğa ve ihtida edene, o günün geri kalanını, vaktin hakkını kazaya, teşebbühen imsak etmek - alessahih - vacip ve - âlâ kavlin - müstahap olup, {(6) Gündüzün geri kalanını imsak, evvelce ifade olunduğu üzere, muftirat levâzımının cümlesinden olup, yine o cümleden bulunan, fidye avarızı mübihe faslında zikrolunmuştur.} iki sonrakilerden mâdâsına, kaza dahi lâzım gelir.. {(7) Amma o anda, bâliğ olan sabi ile, yine o anda ihtida eden gayr-i müslime, henüz hitap müteveccih olmamakla, onlar o günü, kazâ etmezler.}
ORUCU BOZUP HEM KAZAYI VE HEM KEFFARETİ GEREKTİREN ŞEYLER:
Kazânın lüzumu, kaçırılmış olan maslahatı, tedarik içindir. Keffaretin lüzumu, şartlarının tahakukunda, işlenen cinayetin kemaline mebnidir ki, Cenab-ı Hakkın, gün tâyin etmiş olduğu savmın - özürsüz - o günde amden iftar ile, nakz edilmiş olmasındandır.
Kaza: Gününe gün tutmaktır.
Keffaret: Âtîdeki faslında beyan olunacaktır.
Özürsüz, amden oruç yemenin günahı, tövbe ile sakıt değil, keffarete muhtaçtır.
Keffaret ancak, ramazan orucunun edasını ihlâl ile lâzım gelip, {(1) Bir kimse, ramazanda bir gün - özürle - iftar edip ondan sonra, o günü kaza için oruçlu iken - özürsüz - iftar eylese, kendisine keffaret lâzım olur mu? El-cevap: Olmaz.} lüzumunun şartı dahi, saim mükellef olmak ve geceden niyyetlenmiş bulunmak ve kendisine, fıtırdan sonra hastalık ve fıtırdan evvel yolculuk {(2) Ki, maksut şer'i müsaferettir. Misafir olup ta iftar eden kimseden keffaret sakıttır. Amma, isteyerek iftar edip te, sonra müsaferet eyleyen kimseden keffaretin ademi sukutu hakkında rivayet müttefiktir.} gibi, bir özür âriz olmamak, ve ikrah (cebir) ile değil de, isteyerek, ve hata tarikiyle değil de, teammüden ve bilâ iztirar, orucu bozmuş olmak ve orucu bozan şeyde, kusur olmamaktır.
Zikrolunan şartlara binaen, ramazan orucunun gayri olan orucunun ve hattâ ramazan orucu kazasının, nakzına keffaret lâzım olmadığı gibi, Ramazan orucunun edasına başlayan, mükellef olmayıp sabi veya bunak olduğuna yahut, mükellef ise de geceden niyyetlenmediğine veyahut niyyetlendi ise de, orucu yedikten sonra kendisine, o gün guruptan evvel hastalık gibi, bir özür ârız olduğuna veyahut teammüden değil
de, hatâen savmı ifsat eylemiş bulunduğuna veyahut muztar bitap düşerek, oruç yediğine, yahut oruç bozduğu şey, mücameatin mâdûnu ile inzâl veya çıkan çiğnentiyi iâde nevinden kusurlu bulunduğuna veya ekli mutat nesne olmadığına göre, dahi, keffaret lâzım olmaz.
Orucu ifsat etmekle kazayı, hem de şartlarının tahakkukuna mebni keffareti icap eden şeyler, aşağıda tâdât olunur:
1 - Vika etmek "cinsî münasebette bulunmak". {(1) İki tarafa dahi keffaret icap eder. İnzal vukuu dahi, gart değildir. Hazanede, hitaneynin iltikasının, keffareti mucip olduğu yazılıdır.}
2 - Mekulâttan bir şey yemek.
3 - Meşrubattan bir şey içmek. {(2) Bunlar, gerek tegaddi yahut tefekküh tarikiyle olsun, gerek tedavi veya eğlenme tarikiyle yenilmiş veya içilmiş bulunsun. Tab'ı selim, bedenin ıslahı için, tenavülü devayı dahi dâî olmakla, savm halinde, ondan zecir meşru olmuştur. Tegaddinin mânâsında ihtilâf ettiler. Kimi dedi ki, tegaddi: Tab'ın bir şeye meyl edip, şehveti - batın onunla teskin olmaktır. Ve kimi dedi ki, tegaddi: Nef'i bedenin salâhına ait olan şeyi, tenavül etmektir. Semere-i hilâf: Çıkan çiğnentiyi iadede zahirdir ki, evvelki kavle göre, ona keffaret lâzım olmayıp, ikinci kavle göre, lâzım olur. Doğrusu, evvelki kavidir. Nice şeyler vardır ki, onlar, bedenin salâhına alt olmak, şöyle dursun, bedenin harabisini mucip iken, iştiha olunur. Ve binaenaleyh, keffaret lâzım gelir. Tütün içmek gibi. Esrar içmek ve afyon yutmak dahi, bir nevi, savmı ifsat edenlerden ve cümlesi muharremattandır.}
4 - Ağzına giren yağmuru, karı, doluyu yutmak. {(3) Çünkü, bunlardan ağzını biraz yummak ile, korunmak mümkündür. Bu hata, savmın fesadı sebebidir. Nitekim, fesadı ve kazâyı mucip olanların on yedincisinde geçmiştir. Keffareti mucip olmasının sebebi, onun kasden yutulmuş olmasıdır.}
5 - Tütün içmek ve ud veya anber ile tütsülenip dumanını içine veya genzine çekmek. {(4) Orucu ifsat ve kazâyı icap edenlerin yirmi yedincisine bakınız.}
6 - Enfiye çekmek. {(5) Orucu bozar tagazzinin zikrolunan tefsirinde bu da dahildir. Buruna ve boğaza ilâç koymak, kazayı mucip olan muftırattandır.}
7 - Çiğ et yemek. {(6) Et kendisiyle tegaddi maksut olan şeylerden olmakla, onun çiği dahi, kurtlanmış olmadıkça, mekûl, ve ümitsiz hastalara yedirildiği mer'idir.}
8 - İç yağı yemek.
9 - Pastırma yemek. {(7) Gerek et ve gerek iç yağı pastırması olsun - ittifakla. keffareti muciptir. Et pastırması, mutat mekulâttan olmakla ayrıca zikre bile bizce, hacet yoktur.}
10 - Buğday tanesini ve kavrulmuş yahut başağından taze çıkarılmış
arpa tanesini yemek, yâni yutmak yahut çiğneyip tadını almak. {(1) Meğer ki, ağızda dişlenip, tedricen müstehlik olarak, tadı bulunmamış ola o halde ağız içinde zamanla aslını kaybeden susam tanesi gibi, ağız salyasından sayılarak, orucu ifsat bile etmez. Arpanın kurusunu yemek dahi, mutat olmadığından, keffareti icap eylemez.}
11 - Susam tanesini veyahut o kadarcık başka yenen bir şeyi hariçten alıp yemek. {(2) Gerek yutuvermek ve gerek çiğnemek suretiyle olsun yemek - hilâfsız -savmı müfsit olup, gıdalanmak cihetiyle, onun keffareti mucip olması dahi, kavli muhtardır. Bundan evvelki hamişi ve orucu ifsat etmeyen şeylerin on yedincisini dahi unutmayınız.}
12 - Kilermeni tâbir olunan, deva çamurunu yemek. {(3) İlâç olarak yenir olduğu için, onun ekli yiyenin gerek mutadı olsun gerek olmasın, keffareti mucip olan iftarı kâmildir.}
13 - Kilermeninin gayri olarak yemeyi itiyat ettiği çamuru yemek. {(4) Taş ve toprak makulesinin ekli mutat olduğuna göre, yalnız kazâyı mucip olan müfsidattan olduğu, bundan evvelki bapta zikrolunmuştur. Bu meseledeki itiyat ve on beşinci meseledeki iltizaz kaydine nazaran, pekmez mayası ve çömlekçi çamuru gibi, toprakları yemeyi itiyat edenlere, ve aş erip kömür gibi yenmeyecek şeyleri, seve seve yiyen kadınlara, bunlar ile, ramazan orucunu bozduklarında, keffaret lâzım gelir.}
14 - Biraz tuz yemek. {(5) Tuzun çoğu, iştihayı çekmeyeceğinden, birçok tuzu defaten yemiş olan kimsenin, orucu bozulur ise de, keffaret lâzım olmayıp, kazâ edilir. Bundan evvelki babın dördüncü rakamına bakınız. Nasıl olur ki, bir şey az yenir ise, keffaret lâzım gelip, çok yenirse, yalnız kazâ lâzım gelmiş ola. Cevabı, zikrolunandır.}
15 - Zevcesinin ve sevdiği kimsenin, ağız suyunu yutmak. {(6) Çünkü, onunla iltizaz eder. Ve kendi arzusu yerini bulmuş olur. Başkasının tükrüğü, nefsi iğrendirmekle beraber, onda bedenin salâhı dahi olmadığı cihetle, keffareti icap etmez.}
16 - Giybet ettikten sonra (orucum bozuldu) diye amden oruç yemek. {(7) Gıybet, orucun sıhhatine değil, sevabına dokunur olduğu, savmı ifsat etmeyen şeyler arasında zikr olundu. Bazıları bu baptaki hadisin zahirine temessuken, gıybetin muftır olacağı içtihadında bulunmuş olduklarından, bu meseleyi bundan sonraki hacamat meselesi gibi, zikre lüzum gördük. Müellif der ki, gerek "Gıybet oruçlunun orucunu bozar." hâdisini, o kimse işitmiş ve gerek işitmemiş, ve hadisin tevilini gerek bilmiş ve gerek bilmemiş, ve bir müfti gerek ona üfta etmiş ve gerek üfta etmemiş olsun, keffaret lâzım gelir. Çünkü, gıybet ile iftar, hilâfı kıyastır. Hadisise, - icma ile - sevabın gitmesiyle müevveldir.}
17 - Hacamattan sonra (orucum bozuldu) diye amden orucunu bozmak. {(1) Bu dahi bundan evvelki, gıybet meselesi gibidir. Dürr-ü Muhtârda kan aldırmağı ve sürme çekmeyi dahi, ziyade etmiştir.}
18 - Fartı istekle ve fakat - bilâ inzâl - {(2) Bilâ inzal kaydi, eğer mess ve takbil ederken, inzal vaki olarak, orucunu yemiş olursa, keffaret lâzım gelmeyeceğini müfittir.} mess veya takbilden sonra oruç bozuldu, zanniyle orucu yemek. {(3) Meğer ki, o mealde bir hadis işiterek veyahut - istifta ile - öyle bir fetva alarak yemiş ola. O halde her ne kadar, hadîs gayr-i sabit ve mufti hatada dahi olsa, onların zahiri keffaretin iskatı hususunda şüphe olur. Bunu bedayiden naklen, İbni Humam söyledi. Bunda, şu var ki, bu bapta hadîs sabit olmadığı halde, onun zahirine itibar ettiler. Gıybet meselesinde, hadîs sabit olmuşken, onun zahirine itibar etmemiş oldular. Hacamat ile gıybet müsavi tutulduğuna göre, emir zahirdir. Müellif zikr olunan istisnasını, bundan sonraki - deheni şarib - meselesine dahi, şâmil kılmıştır.}
19 - Bıyıklarına yağ sürdükten sonra, bıyık yağlamak orucu bozar zanniyle orucunu yemek. {(4) Çünkü, onun zannı şer'î delile müstenit olmadığı halde kendisi müteammiddir.}
20 - Ramazanda gündüzleyin - vika' - için, ikrah gören kişiye kadın (oruçlu olduğu halde) temkini nefs etmek.
Nitekim, zevce fecrin tulû ettiğini bildiği halde, ondan haberi olmayan zevcin münasebet talebine uyup mevtûa olmakla dahi kendisine keffaret lâzım gelir. {(5) Evvelki surette vatii mukrih olduğu için, ona keffaret lâzım gelmediği gibi, ikinci surette, zevc fecrin tulûuna agâh olmadığı için, ona dahi, keffaret lâzım olmaz. Onlar kazâ ederler.}
Keffareti mucip olan muftır, muharremattan olduğuna göre, mürtekibine eshabın ihtilâfına mebni, had ve tazir dahi, lâzım gelir.
"Bir kimse, ramazanda gündüzleyin, saim iken isteyerek ve müteammiden şarap içse, kendisine ne lâzım olur? el-cevap: Kazâ ve keffaret ve haddi - şürb, eğer onu âleni içerse, taziren katl dahi olunur."
KEFFARETE VE ONU ZİMMETTEN İSKAT EDİCİ ŞEYE DAİR:
Savm keffareti, {(1) Orucun keffareti, hadis ile sabittir: Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz Hazretlerine, bir kimse - ki, Seleme bin Sahrul-Ensârî radiyallahü teâlâ anhu hazretleridir - gelip, ya Resûlallah ben helâk oldum, demiş. Seni ihlâk eden şey nedir? Suali âlisine cevaben, ramazanda gündüzleyin, zevcesinin üzerine (vâki) olduğunu söylemiş olmakla, keffareti emir buyurmuşlardır. Kıssa, lâtif bir takım hasaısı havidirki, hadîs kitaplarını mütalaa edenlerin malûmudur.} zıhar keffareti {(2) Zihar keffareti, mücadele sûresiyle mansustur. Sûrenin nüzulü sebebi kitabımızın üçüncü kısmını teşkil eden münakehatte mezkûrdur.} gibidir ki, keffaret niyyeti ile köle âzât etmek ve ondan âciz ise, iki ay arka arkaya oruç tutmak ve ona da kaadir değil ise, altmış fakiri, akşamlı sabahlı doyurmak veyahut onlardan her fakire, ya aynen veya kıymeten birer sadakai-i fıtır vermektir. (Verilen Sadaka-i fıtır değil, onun aynen veya bedelen miktarıdır.). {(3) Keffaret, usul ve furua ve karı - kocanın birbirlerine verilemez.}
(Tahriri rekabe) terkibindeki (tahrir) hür kılmak mânâsınadır ki, âzât etmek demektir. (Rekabe) dahi, köle ve cariyeden eam olmak üzere, memlûk demektir. {(4) Onun mü'min ve bâliğ olması, şart değildir. El, ayak, göz, lisan ve akıl menafiinin, cinsinden mahrum olmaması, yâni hiç elsiz veya hiç ayaksız veya hiç gözsüz, yahut dilsiz veya daimî akılsız bulunmaması şarttır. Merhun veya firari ve mutemerrit veya gayr-i daimî deli olması (ifakatı halinde itak olunur), sağır ve hattâ radi' bulunması ve bağırıldığı vakit işitir derecede sağır veya kulaksız, yahutta vâşî veya tek gözlü, yahut bir kollu veya bir ayaklı olması mâni değildir. Müdebbir veya bedelinin bir kısmını ödemiş mükâtip olmak, yahut Ümm-ü veled bulunmak mânîdir. Eğer bedelinden hiç tediyede bulunmamış olan mükâtip olursa, câiz olduğu gibi, satın aldığında, keffareti niyyet eylediği köle, kendinin yakin mahremi olsa da, câizdir. Mûrisinin ölmesiyle, kendisine intikal eden, abd-i karîbin azadında, kendi sun'u olmadığı için, onun azadı keffarete kâfi olamaz.}
Tahriri rekabeden âciz olan, yâni ne azat edebilecek kulu ve ne azat etmek üzere satın almağa kudreti olmayan veya alıp azat edebilecek,
rakabe bulamayan kimse, {(1) Hizmetine muhtaç olduğu, mevcut kulunu bile, azat etmeğe borçludur. Deyn dahi mevcut rakabeyi azada mâni değildir. Alâ kavlin satmasına mânidir. Kul satın almak için, meskenini satmak câiz değildir. Gaib mali var ise intizar eder.} araya ramazan ve menhi günler ve tetabua mâni bir özür, girmemek şartiyle, iki ay arka arkaya oruç tutar. {(2) Ayın başından başlamış ise, iki ayın mecmuu elli sekiz dahi olsa kâfidir. Gurreden başlanmamış ise, tam altmış gün saim olmak lâzım gelir. Halkın dilindeki - altmış bir gün - tâbiri, yediği günün kazası dahi dahil olmak itibariyledir. Kazâ edilecek günler birden fazla ise o günler, altmışa ilâve edilince, günlerin adedi, ona göre 61, 62, 63 ve daha fazla olabilir.}
İkinci ayın son gününde, itaka kadir olsa, yine itak lâzım olup, tutmuş olduğu oruçlar, tetavvu olarak kalır. O günün orucunu dahi mendup olarak itmam eder. {(3) İftar ederse, kazâ lâzım olmaz.}
Oruç keffaretinde tetabû (tevali, arası kesilmemek) şart olduğundan, ya özürsüz ve yahut sefer ve maraz gibi, bir özre mebni, keffaret günleri arasında, iftar edilirse, istinaf etmek - yâni yeniden başlayarak - arası kesilmeksizin tutmak lâzım gelir.
Kadınların âdet günleri bundan - zarurî olarak- müstesna ise de {(4) Kadın âdetten temizlendikten sonra, oruç keffaretini bitiştirmek ona lâzım olmakla, vasl etmezse istinaf eyler (yâni yeniden başlar).} lohusalık günleri müstesna değildir. Araya ramazandan, yahut menhi günlerden, bir gün girmek dahi, tevâliye mânidir. {(5) Üzerine, oruç keffareti lâzım olan kimse, recep ayının dördüncü günü, oruca başlayarak elli altı gün tuttuktan sonra, ramazan ayı dahil olup, ramazan ayında dört gün dahi saim olsa, o dört gün, ramazandan sayılıp, o kimseye keffareti istinaf etmek mi lâzım olur? Yoksa keffaret sayılıp, ramazanın dört gününü kaza etmek mi lâzım olur? El-cevap: Keffaretin istinaf edilmesi lâzım olur.}
Hastalığa ve yahut yaşlılığa mebni, iki ay arka arkaya oruç tutmağa dahi kadir olmayan kimse, altmış fakiri akşamlı sabahlı doyurur. {(6) Bir günlük ihtiyacın definde, en elverişli yol budur: Onların toplu olarak yemeleri şart değildir. İtamda ibaha kâfidir. Lâzım olan, tokluk husulüdür. Buğday ekmeği olursa, katığa bile hacet yoktur. Arpa ekmeği sertliği hasebiyle katığa lüzum vardır. İtam edilecek fakirin aç olması ve çocuk olmaması şarttır. Murahik olabilir. Tok kimse, aç gibi fazla yese bile, keffaret için kifayet etmez.}
Onların akşam ve sabah doyurulmaları lâzım olmakla, yalnız sabah veya yalnız akşam taamı ile kendilerini it'am etse, keffaret tam olmayacağı gibi, yüz yirmi kişiden altmış fakiri sabah ve diğer altmış fakiri akşam taamı ile, it'am etmiş olmak suretinde, dahi, keffaret yarım olup, altmış
kişiden ibaret olan takımı, it'amen tamamlamak, {(1) Çünkü, lâzım olan, miktarla adettir. Adetten maksat altmış kişi olmak ve miktardan maksat, iki öğün yemektir.} yahut sabahları it'am etmiş olduğu altmış fakire, onların akşam yiyeceklerinin bedelini ve akşamdan doyurmuş ise, onlara sabah taamlarının bedelini vermek lâzım olur. (Doyurulmaları, ramazan günlerine müsadif olursa, sabah yemeğine bedel sahur yedirilir).
Bir fakiri altmış gün, sabah ve akşam, yahut yüz yirmi sabah veya yüz yirmi akşam doyurursa, o dahi kâfi olur. {(2) Her günün haceti müteceddit olduğu için, altmış fakir it'am edilmiş gibi olur.}
Altmış fakiri sabah ve akşam, it'ama yetecek kadar, birer Sadaka-i fıtır olup, {(3) Her günün hâceti müteceddit olduğu için, altmış fakir it'am edilmiş gibi sadaka-i fıtırda, zekât gibi temlik şarttır. Nitekim, avariz faslında, fidye ile onun, farkının vechi mezkûrdur.} onun da aynı buğdaydan, yahut buğday unundan veya onun kavrulmuşundan yarım sâ' ve kuru hurmadan, yahut arpadan veya üzümden bir sâ'dır. Nitekim, kendi babında beyan olunmuştur.Fakirlere bunların bedelini dahi vermek câizdir.
Bir fakire iki ayda, her gün ya aynen veya kıymeten, birerden altmış Sadaka-i fıtır verirse câiz ve sahih olup, bir günde bir fakire altmış defa dahi, verecek olursa, o günden madası için, sahih olmaz.
Gerek yedirmek ve gerek bedelini vermek fakire olmak şart olduğundan, zengine ve onun memlûküne câiz olmaz.
Keffaret almada, islâm şart değildir. Zimmi zekâta musarif olamaz ise de, keffarete olur. {(4) Ehab olan, müsliminin fakirlerine verilmektir.} Harbî, ne zekâta, ne keffarete ve ne sâir sadakaya mahal olamaz.
Keffaret için, zikrolunan üç şekil, mutlak olarak mezkûr olmakla herkese seviyyen şâmildir. Pek zengin bir kimse dahi, tahriri rakabe ile ve memlûk olanlar - mala malik olmadıkları cihetle - {(5) Sefahetinden dolayı, - hacir altında - olan dahi, böyledir.} oruç ile keffaret ederler. {(6) Bazıları, keffaretten maksat, zecrî kabul etmektir. Zengine göre bir ay yiyip, bir rakabe azat etmek kolay olmakla, zecir hâsıl olmayacağından, zenginler- her halde - iki ay orucu ile, keffaret etmelidirler, demişler, o takdirde fakire de köle azat etmek gerekir ki, şeriatin maksadı tagyir olunmuş olur.}
Keffaret zecren meşru olduğundan, {(1) Keffaretler, ibadet ile ukubet arasında, deveran eden hukuktur. Ve onların, fıtır keffaretinden mâdâsında, galip olan cihet, ibadettir. Fıtır keffaretinde, ukubet ciheti râcihtir. Şu delîl ile, ki hata edene ve unutana terettüp etmez. Ve ibaha güphesi tahakkuk eden her mevzide, hudut gibi sukut eder.} araya girmiş olmadıkça tedahul eder: Müteaddit günler için ve hattâ iki ramazanın müteaddit günleri için, bir keffaret, kifayet eder. {(2) Cinayet, gerek el ve gerek (muvakaa) yüzünden olsun.} Eğer araya girer, yani bir keffaretin icrasından sonra, keffareti mucip bir iftar daha vukua gelir ise, evvelki keffaret, sonraki cinayet için, kâfi olmayıp, yine keffaret edilmek lâzım gelir.
Keffaretlerin vücubü - fetva yolu ile - olduğundan, hudut gibi kerhen istifa olunmaz.
Zimmetine, oruç keffareti terettüp eden kimse, orucunu bozduğu gün, kendisine fıtri ibaha olan, maraz ve kadın olduğuna göre de, âdet ve lohusalık ârız olsa, keffaret sakıt olur. {(3) Çünkü, keffaret ancak, müstahak olan oruç için vacip olup, bir gün içindeki savmın istihkakı ise, sabit ve sakıt olarak mütecezzi, yâni onun bir kısmı sabit ve diğer kısmı sakıt olamayacağından, savm nakz olunduğu günün âhirinde özür zuhur etmekle, o günün İptidasından itibaren, orucun - ademi istihkakına - şüphe temekkün etmiştir. Keffaretler ise, şüphe ile mündefidir. Bu mesele, kazayı mûcip olan muftıratın otuz beşincisi olarak, geçmiştir.}
Âriz olan maraz, asümani (tabii) olmayıp ta, kendi sun'u ve ihtiyarı ile olur, ve meselâ kendini bir yerden atarak, yahut yaralayarak hastalanmış bulunursa keffaret sakıt olmamak, muhtardır. {(4) Kulun fiili ile olan şeyin - şer'î hakkı - Iskatta tesiri olamaz. Hem de, yaralamadan hâsıl olan maraz, mevcut olduğuna göre, hale maksur olup, geçmişe tesir edemez.}
Kendini iş içinde yorup, yahut çalışa çalışa hararetlenip, maraz zanniyle, orucunu bozmuş olan kimse, ne mariz, ne müsafir olmadığı için keffaret çeker.
Meğer ki, efendisinin kahrı altında bulunan cariye ola. Nitekim, kazayı mucip olan muftıratm yirmi üçüncüsünde zikredilmiştir.
Sefer, maraz gibi asumânî özür olmadığından, amden - bilâ özür - ramazan orucunu bozduğundan dolayı, zimmetine savm keffareti terettüp eden kimse, ihtiyariyle o gün, guruptan evvel müsaferet etmekle, keffaret kendisinden sakıt olmadığı gibi, - ikrah ile - müsafir edilse dahi, ondan keffaret sakıt olmaz. {(1) Çünkü özür, Cenab-ı Hak tarafından gelmemiştir. Bu da, iftarın müsaferetten evvel olmasına göredir. Müsaferetten sonra olan iftarda, kerafetin sakıt olacağında ittifak vardır. Müsaferet, gerek kerhî gerek ihtiyarî olsun.}
ORUÇLUYA MEKRUH OLAN VE OLMAYAN ŞEYLER:
Oruçlu için şunlar mekruhtur. {(2) Kerahetin, zahir ifadesi tahrimiyye olmaktır.}
1 - Bir şey tatmak. {(3) Çünkü, bunda orucu nafile dahi olsa, fesada maruz kılmak vardır. Kadın kısmı, kocası yemeğin tuzundan dolayı huysuzluk etmekte ise, yemeğin tuzuna bakabilir. Cariye ve ücretli aşçı dahi, böyledir. Tadılır olan me'külü satın almakta, aldanmak korkusu olmak suretinde, ihtilâf olunmuştur.}
2 - Lüzumsuz olarak, bir şey çiğnemek. {(4) Kadın kısmı, çocuğuna çiğnemik yedirecek - oruçsuz - kimse bulamadığı takdirde, çocuğu korumak için, onu çiğnemekte beis yoktur.}
3 - Sakız çiğnemek. {(5) Bunun keraheti, ağız yaşlılığı ile ondan bir şeyin içine vâsıl olmamak kaydiyle mukayyet olup, eğer karasakız gibi, çiğnemekle eriyip içine varır, yahut sakız beyaz ise de, henüz çiğnenmemiş veyahut çiğnendiyse de eczası yekdiğere daha bitişmemiş bulunursa, oruç kerahette kalmayıp, fesada bile varır. Kitâb-ut-tahâredeki misvâk bahsine bakınız.}
4 - Öpmek. {(6) Ağzını emmek veya inzâl vukua gelmek gibi, fahiş olmamak şartiyle, bunların keraheti, nefsinden emin olmayana göredir. Nitekim, mekruh olmayanlar arasında dahi, zikrolunur.}
5 - Sarmaşmak ve kucaklaşmak.
6 - Tükrüğünü, ağzında biriktirip yutmak.
7 - Kan aldırmak, hacamat olmak ve meşakkatli işte bulunmak gibi, kendini zayıf düşüreceğine, zan hâsıl olacak şeyi yapmak. (Mekruh olmayanların beşincisine bakınız.)
Oruçluya şunlar mekruh değildir:
1 - Misk, yahut gül gibi bir şey koklamak. {(7) Koklamak, kokulu hava almaktır. Onda keraheti mucip bir şey yoktur. "Bir kimse, saim iken yüzüne gülsuyu sürüp, çiçek koklamak mekruh mudur?" Elcevap: Değildir.}
2 - Fahiş olmamak ve kendinden emin bulunmak şartiyle, öpmek ve kucaklamak.
3 - Gözüne sürme çekmek.
4 - Bıyığına yağ sürmek.
5 - Zayıf düşmeyecek ise, kan aldırmak veya hacamat olmak. (Saime mekruh olanların yedincisine bakınız.)
6 - Misvak kullanmak. {(1) Ramazanda zevalden sonra, misvak istimali, Şafii mezhebinde mekruh isede, bizde mekruh değil, müstahaptır.}
7 - Mazmaza etmek.
8 - İstinşak etmek. {(2) Velev ki, bunlar abdestin ve guslün gayride olsun.}
9 - Serinlemek ve harareti gidermek için, ıslak bir elbiseye sarınmak.
Oruçluya şu Uç şey müstahaptır:
1 - Sahur yemek. {(3) Çünkü, hadis-i şerifte "Sahurluk yiyin, çünkü sahurda bereket vardır" buyurulmuştur. Bereket onunla kuvvet ve sevabın ziyadeleşmesi ile hâsıl olur.
Ancak, sahur yemek, duanın müstecap olacağı seher vaktinde vaki olur. İnsan yemez. (Tesehhurden imtina etmeyip) bir yudum su içmekle olsun istihsali bereket eder.
Ancak, sahur yemek, duanın müstecap olacağı seher vaktinde vaki olur. İnsan o vakit kalkıp tesehhur ederse, olur ki, bir takım duada dahi bulunarak, duasına icabet vaki olur. Sahura kalkmakta, zikr ve istiğfarda bulunmak fevaidi dahi olur.}
2 - Sahuru geç yemek. {(4) Hadis-i şerifte, "üç şey mürselinin ahlâkındandır: Tâcili iftar, tehiri sahur, namazda sağ eli, sol eli üzerine bağlamak" buyurulmuştur. Fecrin tulûunda, şek edilecek vakte kadar, onun tehiri mekruhtur.}
3 - Gurubun tahakkukunda, iftarı tâcil etmek. {(5) Bundan evvelki hamişi okuyunuz.}
İftarı, yani oruç bozmayı akşam namazından evvel etmek müstahap olup, iftar edeceği sırada:
demek dahi, sünnettir. {(6) Çift tırnak içinde yazılı olan son cümleyi, bayram gecesi okumamalıdır.} İftarı hurma ile, bulunmadığı takdirde su ile etmek, mesnundur.
ORUÇ TUTMAMAYI MÜBAH KILAN ÖZÜRLER:
Oruç yemenin bir takım ahkâmı vardır ki, onların bazısı bütün oruçlara tamim ve bazısı da bazı oruçlara tahsis olunmuştur.
Hepsine âm olan hüküm: Özürsüz iftar olunduğuna göre, günahtır. Çünkü, - bilâ özür - ameli iptal, haramdır "ve lâ tubtılû âmâleküm" buyrulmuştur. {(1) Bu kavl-i kerîmin tevili, faslın evahirinde tetavvu savmın dahi özürsüz ifsadının lâyık olmayacağı meselesinin, hamişindedir.}
Bir özre mebni, iftar olunduğuna göre, günah yoktur. Özür ile hüküm muhtelif olmakla - günah ve muahazeyi kaldıran özürleri bilmek lâzım gelmiştir. Bu fasılda işte onlar mübeyyendir.
Mübah kılan özürler muftıratta geçen mânâ veçhile, iftarı yâni, imsâksizliği {(2) Çünkü, sefer, şüru olunan Savmın nakzını ibaha etmeyip, belki savma başlamamağı mübah kılar.} ve yahut imsâkten sonra nakz ve iptali, ibaha eden arizi umur. demektir ki,
Marazün ve ikrahün radâün ves-sefer Hablün kezâ âtşün ve cûun velkiber
beytinde toplanmış olduğu üzere, sekiz şeydir: Hastalık, sefer, ikrah, gebelik, süt emzirmek, açlık, susuzluk ve yaşlılık.
(Maraz: Hastalık, sefer: Yolculuk, ikrah: Mecburluk, habel: Gebelik, rıdâ': Emziklilik, cû': Açlık, ataş: Susuzluk, herem: İhtiyarlık).
(Maraz) velev baş ağrısı, göz ağrısı ve yara hastalığı olsun, (özür) olmakla, ramazanda sıhhatli ve saim iken, hastalanan kimse için, ' sonra kaza etmek üzere, oruç yemek câiz olduğu gibi, hastalığının kemmiyet ve keyfiyetçe {(3) Buradaki kemmiyet kaydından maksat oruç yüzünden başka bir hastalık daha neşet etmektir. Keyfen izdiyad, mevcut olan maraza, şiddet hâdis olmaktır. Sağlam olup ta, oruç tutarsa, hastalanacağın zanni galip olan kimse için, oruç tutmamak var mıdır? Aslın ibaresinden o kimse için, iftar etmek mübah olmadığı anlaşılmaktadır. Dürru Muhtarda ise, ona iftarın ibahası mezkûrdur.} artmasından, yahut iyileşmenin gerilemesinden
korkan, hasta için dahi, {(1) Fıtırın ibahasında muteber olan korkunun bilinme yolu ikidir; Ya geçmişteki tecrübeye mebni, zannın galebesi ve yahut hâzik ve âdil olan müslim tâbibin ihbarıdır. Marazın birleştiği suretinde, tecribe velev ki, marizin gayrinden olsun. İbadetin iptali olmayan yerde, gayr-i müslimin - tabib ittihazı - câiz ise de, diyanette ve ibadetin iptalini mucip olan hususatta, tabibin hâzik olmasiyle beraber, islâmı ve hattâ adaleti, şarttır. Bazılar, adaletin kaydına bedel, fıskının zahir olmaması kaydini koymuşlardır ki hali bilinmeyen, müslim ve hazik bir tabip demektir. Zimmi olan tabip, müslim marize, savmın muzır olduğunu söylerse, müslim için iftar câiz olur mu? El-cevap: Olmaz.} sonra kazâ etmek üzere, oruç tutmamak câizdir. {(2) Mariz bir kimsenin ramazanda marazı gidip, lâkin zaafı olup, saim olursa, zaafının ziyade olmasını, müslim bir tabibi hâzik haber verirse, o kimseye iftar eylemek caiz olur mu? El-cevap: Olur.}
Sıtma nöbeti olan kimseye, ve âdetli olan kadına, kendisince nöbet ve âdet umulan günde, oruç tutmamak dahi, câizdir. Ve şayet o gün nöbet gelmez ve âdet olmaz ise, keffaret lâzım gelmemek doğrudur. {(3) Düşmana karib, mukim olup ta, kıtal vukua kendince, zannı galip ile maznun bulunmasından dolayı, zayıf düşmemek için, orucunu yiyen gaziye dahi, o gün harp olmamak takdirinde, keffaret lâzım gelmemek esahtır.}
Hastaya bakan dahi, hasta hükmündedir.
(Sefer) ki, maksat şer'î seferdir. {(4) Kitâb-us-salâtın, salâtı müsafir babına bakınız.} Oruçsuzluğu ibaha kılmakla ramazanda, fecrin tulûundan evvel, seferi tahakkuk eden yolcu, mütemerrit ve yol kesici gibi âsi dahi olsa o yine de misafir sayılmak ve oruç tutmamak câizdir. {(5) Sonra kazâ eder. Çünkü, yol kesmenin günahı ayrı bir meseledir.} Zâfı mucip olmadıkça tutmak efdaldir. {(6) "Tutmanız sizin için daha hayırlıdır." buyurulmuştur. Hem de - ramazan, efdalül-vakteyn - olmakla edâ efdâldir. "Seferde oruç tutmak bir iyilik değildir." hadis-i şerifi, oruç kendisine zarar verecek olan, müsafir hakkındadır.
Mezkûr efdaliyyet, bütün arkadaşları oruçsuz veyahut nafakada müşterek olmamaları kaydiyle mukayyet olup, eğer arkadaşları nafakada müşterek olup ta, oruç tutmuyorlar ve onun oruçlu bulunmasından müşteki bulunuyorlarsa veyahut nafakada müşterek değiller ise de, ekseriyyetle oruç yiyorlar ise, efdâl olan, orucu tutmayıp kazaya bırakmaktır. Âmme kaydi, onlardan birazının iftarı takdirinde, fıtırın efdal olmadığını müfittir.}
Saim olarak sabahladıktan sonra, yolcu olana o gün iftar etmek ve müsafir iken tuttuğu orucu bozmak, keffareti mucip olmasa da, sefer, maraz gibi semavi avarizden olmadığı için, helâl olmaz. Nitekim, kazayı mucip olan muftirat babında geçti.
(İkrah) ki, tehdidini yapmaya gücü yeten kimsenin, katl ile veya uzuv kat'i ile tehdit ederek, saime kerhen oruç yedirmesidir. İftarı mübah kılar.
Yersiz ikrah ki, hasp ve darp gibi gam ve elemi mucip olan şeylerle - bit-tehdit - husule gelen ikrah, gayr-i kâmildir. Keffareti iskat ederse de, muharrematı mübah kılamaz. {(1) Nitekim, kazayı mucip olan muftirat babında geçti. Tahtâvî her iki haşiyede, bahirdan naklen zikr etmiştir ki, iftar üzerine oğlunun helâki ile ikrâh gören kimseye iftar câiz olmaz. Gebe ve emzikli gibi değil, bunda gayrin nefsini korumak için, o kimse mâzûr olamaz, demiştir ki, Mir'atta, bu dahi zikr edilmiştir.}
(Habel ve rıdâ') dahi hadîs-i şerifte "Allah müsafirden orucu tehir etti, namazı da yarıya indirdi. Gebe ve emzikliden de orucu tehir etti." buyurulmuş olduğundan fıtırı ibaha kılıcı olmakla, kendi hakkında akıl noksanından, yahut kendi veya çocuğu hakkında helâkten, yahut hastalıktan korkan gebe veya emzikli kadına dahi, - sonra kaza etmek üzere -oruç yemek câizdir. {(2) Emzikliye, çocuğunun ishalini keser, diye tabip - hazik ve müslim - in verdiği ilâcı alıp, orucunu bozmak vardır.} Emzikliye göre, çocuk kendisinin veya başkasının olmak müsavidir.
Süt ana hakkında, irdâ' akden vaciptir. Akit, velev ki ramazan içinde vâki olsun, (Emsâli arabiyyede, çocuğa iyi bakan süt ana, usangan olan asıl anadan daha hayırlıdır, denilmektedir.)Validenin emzirmesi, - mutlaka - diyaneten vaciptir.
Çocuğun babası dar gelirli (mûsir) olup, süt ana tutamamak ve yahut çocuk kendi anasının memesinden mâdâyı almamak takdirinde, validenin emzirmesi, hükmen dahi vaciptir. {(3) Çocuk bakımı hakla, emzirme müddeti ile mahdut olup, o da yirmi dört aydan ibarettir. Kazâ: Hâkimin hükmüdür ki, mahkemeye müracaatte tezahür eder. Diyanet: Şer'in hakkıdır ki, müftiye müracaatle belli olur.}
Kendisinde şiddetli açlık ve susuzluk hâsıl olan kimse ki, ya nefsinin helâkinden veya aklının noksanından ve yahut bâzı hislerinin işlememekte olmasından korkarsa, ona dahi, - sonra kazâ etmek üzere - oruç yemek câizdir. {(4) Şu kayıt ile ki, şiddetli susuzluk kendi kendisini yormasiyle hâsıl olmuş olmaya. Çünkü, o halde keffaret dahi lâzım olur. Mezkûr kayıt keffaretin iskatı için, olmak zâhirdir. Amma, mezkûr özre mebni iftarın helal ve câiz olması mezkûr kayıt ile mukayyet olmayarak mutlak olmak lâzımdır. Nitekim, Kuhistânînin ibaresi, ona delâlet etmektedir.
Kuhistânînin ibaresi için, kazayı mucip olan muftıratın yirmi üçüncüsünün hâmişine müracaat ediniz.}
Herem (aşırı yaşlılık) dâimi - aczi mahz - halinde olmakla, fıtrin ibahasını ve fidyeyi muciptir. Gerek erkek ve gerek kadın, vücutça günden güne düşmek ve aşağılamak üzere, ihtiyarlamış olursa, oruç tutamayacağı ve kaza dahi edemeyeceği için, yeyip fidye vermek, lâzım gelir.
(Fidye):
âyet-i kerimesinde, açıklanmış olduğu üzere, fakiri yedirmektir ki, dilenemiyen fakirin sabahlı akşamlı, bir günlük yiyeceğidir.
Miktaren müsâvatı cihetiyle, her gün için, bir Sadaka-i fıtır, verilecek demektir. {(1) Asıl sadaka-i fıtır, yine vaciptir, sâkit değildir.}
Sadaka-i fıtır ile bunun farkı budur ki, onda zekât gibi temlik şarttır. Bunda ise it'am suretinde olduğu gibi, ibaha kâfidir. {(2) Sabahlı akşamlı yahut sahurlu akşamlı, fakirlerin doyurulmasıdır.}
Temlik ve itayı, dilerse ramazanın evvelinde, ve dilerse sonunda eder. Verilecek fakirin müteaddit olması da, şart değildir.
Savmın bedeli demek olan fidye, âcizlerinin mevte kadar devamı şartiyle, {(3) Şayet kudretlerinin avdeti farz olunsa, kaza etmeleri lâzım gelir. Muhaşşîder ki, pîri fâni sıcağın şiddetine dayanamayarak, oruca kadir olamıyorsa, iftar edip kışın kazâ eder.} yazıldığı gibi, pîri fanilere mahsus olduğundan, pirlikten başka olan özür sahipleri için, {(4) Gebe, emzikli, hasta, müsafir, mükrih...gibi ki, onlardan kudretli bulundukları günlerde kaza etmekten mâdâsı makbul olamaz. Çünkü, fidye - misli gayrimakul ile - kazâ demek olduğundan, sadece hakkında nass olan hususlara aittir.} özrün zevalinde orucun kazasından başka bedel, câiz olamaz.
Fidye, bir de - savını ebedî - nezr eden kimse hakkında câri olur ki, ömrü oldukça - ilelebet - her gün oruç tutmayı nezr eden kimse, zayıf düşüp, nezrini ifaya kadir olamamak ve yahut kudreti var iken, birkaç gün yemiş olmak takdirinde, kazaya imkân olmadığından, fidye verir.
Fidye verecek olan kimse, onu vermeğe kadir değilse, Cenab-ı Haktan istiğfar eder - yani Allahın hakkındaki kusurundan dolayı - Allahın affını talep eder.
Fidye ancak, - binefsihî - asıl olan oruçta câiz olur: Zikrolunan iki surette olduğu gibi ki, onlardan biri piri fâninin ramazan orucu ve diğeri - savmı ebedî - nezr edenin orucudur.
Asıl olmayıp ta, başka bir şeyden bedel olan oruçta, meselâ sıyamen olan keffaret bedelinde, fidye verilemez. Çünkü, bedelin bedeli olamaz: Kendisine yemin keffareti, yahut katil keffareti veya zıhar keffareti, yahut iftar keffareti, terettüp edip te itakta veya it'amda bulunmağa, yahut kisvelemeğe {(1) Bunlardan itak, zikr olunan keffaretlerin dördüne şâmildir. Doyurma ve kisveleme, yemin keffaretine mahsustur. Katil keffaretinde ne doyurma, ne kisveleme vardır. Zihar ve iftar keffaretlerinde siyamdan sonra it'amdır.} kadir olmayan kimse, hem de piri fâni olur ve yahut oruç keffaretine kadir iken, saim olmayarak, piri fâni haline gelirse, fidye veremez. {(2) Çünkü, bunlarda savm, bir asıldan bedeldir ki, o da - mal ile örtmek - tir. Ondan âciz tahakkuk etmedikçe, o bedele dönülmez. Keffareti vasiyyet eder ve vasiyyeti, malinin sülüsünden muteber olur.}
Heremden mâdâ olarak mezkûr olan özürlere ve ârızalara mebni, oruç yiyenler, özürleri zâil olduğundan itibaren - menhi günler dahi müstesna olmak üzere - kadir oldukları günlerde kazâ ederler.
Kadir oldukları günlerden maksat, müsafire göre, ikamet günleri, ve hastaya göre, sıhhatli oldukları günleri, ve diğerlerine göre, ferağ ve fıtam {(3) Fatm, çocuğu sütten kesmektir. Fâtime, çocuğunu sütten kesen kadındır. Fatim, memeden kesilen çocuktur. Fıtame, sütten kesilmeye ermek demektir.} ile hâdis olan kudretli günleridir.
O günlere ermeden vefat edenler, özürleri zâil olmadan ölmüş olacaklarından, kazâya kadir olmadıkları gibi, onlara iskatı savm vasiyyeti dahi, vacip olmaz. {(4) Çünkü, âyet-i kerimedeki iddet, son günlere yetişmemiştir. Bu mesele, ittifakidir. İhtilâf, ancak nezir suretindedir ki, "iyi olursam bir ay oruç tutmak, nezrim olsun" diye nezr eyleyen kimse, bir gün dahi iyi olsa, - indeş-şeyhayn - tambir ay için vasiyyet etmek ve İmam Muhammede göre, yalnız sıhhat bulduğu günü kazâ veya -vasiyyet - eylemek lâzım olur.}
Kazâya kadir olup, yâni ramazanda yediği günler kadar, ramazandan ve menhi günden sonra, sıhhat ve ikamet ve feragat üzere yaşayıp, kaza etmemiş, yahut kazâ etmeğe başlamış ise de, tamamlayamamış ise, kazâya kudreti olduğu halde, tutmadığı gün adedince, savının iskatını vasiyyet etmek, vacip olur.
Ramazan orucunu kazâda tetabû (tevali) şart değildir. Çünkü, hakkındaki nas mutlaktır. Yâni tetabu kaydi ile mukayyet değildir {(5) Nassan mütetâbi olan oruç, dörttür: Ramazan orucunun edası, zıhar keffareti, katil keffareti, yemin keffaretidir. İftar keffareti ise hadis ile sâbit ve o dahi mütetabidir. Yemin keffaretinin tetabuu, meşhur olan tarik ile nakl olunan, İbni Mes'ûd kıraeti iledir.}
Ve lâkin müstahap olan - tetabû üzere tutmak - zimmetten tebriyeye ve hayır ve fazilete - müsareatle - kudret zamanından tehir etmemektir.
Eğer borcunu ödemeden, ikinci ramazan gelirse, eda kazâya takdim olunur. Mübarek ramazan günlerini, şer'î münir edâ için, tâyin etmiş olmakla, onlarda tutulan oruç, kazâ diye - niyyetlense. bile edadan vaki olur. Ve kazânın tehîrinden dolayı, bir şey lâzım gelmez. Çünkü, (eyyâmin uhar) nassı mutlaktır.
Nafile orucu tutan kimse, için, orucunu - özürsüz - dahi bozmak, imam Ebû Yûsuftan olan - bir rivayette - câizdir. Ve lâkin başlanan ibadet, nafile dahi olsa, iptal olunmak lâyık olmadığından, {(1) Malûm olsun ki, nafile olarak başlanan, namaz ve orucu. bilâ özür - bozmak mekruhtur. Kazâ lâzım gelir ise de, hakkındaki delil (katiyyud-delâle) olmadığından, haram değildir. Bir özür âriz olursa, tetavvuu bozmak - ittifakla - mübah olur. Delilin kat'i olmaması, mânânın "âmâlinizin fevaitini riyâ ve süm'a gibi şeylerle iptal etmeyiniz" olması ihtimaline mebnidir.} tetavvu orucunun dahi - özürsüz - bozulması tecviz olunmamak, rivayetin zahirinin muktezasıdır. {(2) Dürr-ü Muhtârda, nafile orucun - özürsüz - bozulmasının cevazını, kazâ niyyetiyle olmak şartiyle takyit etmiştir.}
Nafile oruca göre ziyafet, hem konuk hakkında, hem ev sahibi hakkında özürdür. {(3) İhvanı dinden birinin ziyafetinde bulunan nafile oruçlu, kendinin savm ve imsak üzere bulunmasından, ziyafet sahibi hoşnut olmayıp, üzülüyor ise, orucunu yer ve sonra kazâ eder. Hadis-i şerifte "Bir din kardeşinin hakkı için oruç yiyip onu kaza ettiği zaman, ona bin günlük orucun sevabı yazdır." buyurulmuştur. Ve kendisi için, bu faide-i celîle müjde olmuştur. Adem-i riza ve teezzi kayıtları Tenvîrul-ebsardan alınmıştır. Bunların muktazası: Ziyafet sahibi onun mücerret huzuru ile hoşnut olmak suretinde, orucun yenilmemesidir. Bu da orada musarrahtır. Asılda, bu mesele- ma kablez-zevâl - olmak kaydiyle takyit olunup: Ziyafet - bâdez-zevâl - olduğuna göre oruç ebeveynden birinin - ukukunu - müstelzim olmadıkça nakz olunmaz, denilmiştir.
Ukûk: Ebeveyne isyan ve muhalefettir. Âsi evlâda âk denir.} Amma, farz ve vacip oruca göre ziyafet özür değildir. {(4) Belli günün orucunu nezr eden kimse, ziyafet özrü ile, o günde iftar etmek mübah olur mu? El-cevap: Olmaz.}
Nafile oruç tutan kimse, her ne hal üzere olursa (yâni gerek bir özre mebni olarak ve gerek hiç bir özre mebni olmayarak) olsun, orucunu bozdukta, kazâ eyler.
Meğer ki, nafile olarak başladığı oruç - menhi olan günlerde - vâki olmuş ola. Onun bozulmasına, kazâ lâzım gelmez.
BAZI TEMRİNLER
ORUÇ MEVZUUNDA BİLİNMESİ GEREKLİ BAZI FIKIH MESELELERİ:
Mesele: Nasıl olur ki, bir kimse ramazanda gündüzleyin - özürsüz -âmden iftar etmiş olduğu halde, keffaret lâzım gelmez? .
Cevap: Bu şöyle olur ki, bir kimse ramazan hilâlini yalnız kendisi görmüş olup, hâkim nezdinde, kavli, reddedilmiş bulunuyorsa,
Mesele: Kimdir o ki, ramazanda oruca geceden niyyet etmiş olduğu halde o gün tuttuğu oruç nafile olur?
Cevap: Fecrin tulûundan sonra bülûğa ermiş olandır ki, vücup vaktine erişmeden tutmuş olduğu cihetle onun o günkü orucu, nafile ve tetav-vudur.
Mesele: Hangi saimdir o ki, orucunu - özürsüz - âmden bozduğu halde kazâ dahi lâzım gelmez?
Cevap: Üzerinde kazâ, yâni oruç borcu var zanniyle, kazâya niyyet ederek oruca başlamış olup ta, borcu bulunmadığı, sonradan kendisince tebeyyün eden kimsedir. İşte o kimse başladığı orucu bozabilir ve hiç bir şey lâzım gelmez.
Mesele: Hangi karı ve kocadır onlar ki, mukim ve sıhhatli oldukları halde, ramazanda gündüzleyin - ikrahsız - aralarında münasebet olmakla birisine keffaret lâzım gelip diğerine keffaret lâzım gelmez?
Cevap: Fecrin tulûunu biri bilip, diğeri bilmeyerek - birleşmiş - olanlardır ki, bilene keffaret lâzım gelir. Diğeri yalnız kazâ eder.
Mesele: Kimdir o mükellef ki, ramazanda gündüzleyin mukim ve sıhhatli iken müteammiden ve - ikrahsız - oruç yemiş olsun da, ona keffaret lâzım gelmesin?
Cevap: Günün evvelinde yeyip, sonunda - guruptan önce - hastalanandır ki, yalnız kazâ eder.
Mesele: Hangi mükelleftir o ki, mukim ve sıhhatli bulunup, ramazanda gündüzleyin âmden - özürsüz - iftar ettiği ve o gün hastalanmadığı halde kendisine yalnız kazâ lâzım gele?
Cevap: Oruca niyyet etmemiş olandır.
Mesele: Hangi müslim mükelleftir o ki, ramazan orucunu büsbütün terketmiş olduğu halde, ona kazâ etmek bile, lâzım gelmemiş ola.
Cevap: Yabancı diyarda ihtida etmiş olan şol ecnebidir ki, ramazanda
oruç tutmak, müslimlere farz olduğunu bilmeyip, bunun kendisince islâm diyarına gelmesinden sonra malûmu ola.
Mesele: "Makamat" okuyanlar (ramazanda gündüz yiyene bir şey lâzım gelmeyip gece yiyene kazâ ve keffaret lâzım gelir) diyorlar, bu nedir?
Cevap: Gündüzün arapçası olan "nehar" toy kuşunun yavrusuna, isimdir. Gecenin arapçası olan "leyl" ağaçkakan kuşunun yavrusuna âlemdir. Nitekim makamatın bir beytinde, şu meal "gündüz ortasında nehar ve gece karanlığında leyl yedim" ifade edilmiştir. Yenilmiş olan nehar ve leylden maksut, zikr olunan piliçlerdir. Ramazanda dahi. mübah olan muftirat gece helâl ve gündüz ise haramdır. Bu mesele, Makamatı Haririnin otuz ikincisindedir.
İSKAT-I SAVM:
İskat-ı savm dahi, iskatı salât gibi farz ve vacip olarak, meyyitin zimmetinde kalmış olan, oruçlara taallûk eder.
Her günlük oruca, her namaz için olduğu gibi, bir fidye verilmek lâzım gelip, fidyenin miktarı, lüzum ve itasının sureti ve devrin icrası, kitabı salâtın iskat faslında beyan olunduğu veçhiledir. {(1) Salâtın ıskatında zikr olunduğu üzere, kimsenin namazını kimse kılamadığı gibi, kimsenin orucunu da, kimse tutamaz. Hadîs-i şerifte "Hiç kimse başkasının orucunu tutamaz, namazını kılamaz ve lâkin tarafından tasadduk eder." buyurulmuş. Dolayısiyle, meyyitin namazını kılmak ve orucunu tutmak, yahut kendisinin savm ve salâtından, bir miktarını meyyite bağışlamak üzere, fakire para vermek abestir. Meyyiti muahazeden, Cenab-ı Hak, ancak şer'in takdir ettiği, sadaka vasıtasiyle tefaddulen geçer.}
Kazâ olunacak ramazan orucunun günleri malûm olduğu gibi, nezr edilmiş olan savmın günlerinin miktarı dahi, nezr edence malûmdur. Keffareti var ise, o da malûm olmak gerekir. Vasiyyeti de, ona göre olur. Vasiyyetin lüzumu, kazâ lüzumunun fer'idir. {(2) Özürler faslının sonlarına, ve kitâb-us-salâtın iskat bahsine bakınız.}
Kadınlar, âdet ve lohusalık günlerinde geçen, namazları kazâ etmezler ise de, oruçları ederler.
NEZİR (ADAK) ORUÇLARI:
Savm ve salât gibi, kurabat ve taattan olan şeyi nezr eden kimseye, nezrini ifa etmek, âtideki şartlarının içtimaında - vücup tarikiyle - lâzımdır. Âyet-i kerimede;
{(1) Nezirlerini ifâ etsinler demektir. Nezir ki, adamaktır. Aslında vacip olmayanı nefsine vâcip kılmaktır. Menzurun - leh Cenab-ı Haktır. Âyet-i kerimede mariziyadeti ve köprü inşası gibi cinsten vâcip olmayanlar ile tahsis görmüş olduğundan, kendisiyle farziyyet değil, vücup sabit olmuştur.} ve hadîs-i şerifte: "Kim tâat olan bir şeyi nezr ederse onu yapsın, günah olan bir şeyi nezr ederse onu yapmasın." buyurulmuştur. {(2) Bu hadîsi, İmam Buhâri rivayet etmiştir. Hadîste, nezir taat olursa lâzım ve masiyyet olursa gayr-i lâzım olduğunu natık olup, masiyetin nezrinde lüzum ve vefa şöyle dursun, onun işlenmesi dahi haramdır.} İcmâ' dahi, taat nezirlerinin ifası, vacip olduğu üzerinedir.
Şartların birincisi: Nezr olunan şeyin cinsinden, farz bulunmaktır, {(3) Asılda, vacip ile tabir edilmiş ve farz mânâsı, kasd olunmuştur. Gerek farzı aynı ve gerek farzı kifaye olsun.} Namaz, oruç, sadaka gibi.
İkincisi: Nezr olunan şey, kendi için ibadet kasdi olmaktır. Abdest gibi. Başkası için olunanlar, nezr ile vâcip olmaz. {(4) Li-gayrihi maksudun mânâsı, maksudu başkası olmaktır: Abdest almak gibi ki, ondan maksut, namaz gibi diğer fiildir. Dürr-ü Muhtârda "ibadeti maksude kaydiyle meyyitin gasl ve tekfini hariç kaldı" denilmiştir.}
Üçüncüsü: Nezr olunan şey, zaten vacip olmamaktır: Beş vakit namaz {(5) Onları evkatının evvelinde edayı nezr etse bak ki, vacip olur mu? Zahir olan vacip olmamaktır. Çünkü, - vücubu muvassâ - dahi olsa, evvelce tahakkuk etmiştir.} ve ramazan orucu ve vitir namazı gibi.
Dördüncüsü: Nezr olunan şey, nefsinde muhal olmamaktır: Geçen günün savm ve itikâfını nezr etmek gibi. {(6) Ve keza, bugünün orucunu - zevâlden sonra - nezr etmek gibi.}
Beşincisi: Nezr ettiği şey, kendinin malik olduğundan ziyade,veyahut başkasının malı olmamaktır.
Mezkûr şartlara binaen {(1) Kıraeti Kur'an, salâtı cenaze, mescide girme, mescit bina etme, huccaca su dağıtma, beyti harâmı imaret, eytama, ikram, hastayı iyadet, kabristanı ziyareti, ravza-i mutahharayı ziyaret, meyyiti tekfin, zevceyi tatlik, filân kızı tezviç gibi nezirlerde bulunmakla, bunların biri lâzım olmaz. Çünkü, maksut olan farzlar içinde onlar için asıl yoktur.} hastanın ziyareti, nezr ile vacip olmaz. Çünkü, cinsinden vacip yoktur. Kulun icabı ise, hakkın icabı ile muteberdir. Çünkü, kul için iptidâ' etmek değil, ittibâ' etmek vardır. Hem de hasta ziyareti, cenazenin teşyii gibi, her ne kadar, kendisinde - hakkullah -var ise de, maksut marizin ve meyyitin hakkıdır. Nezr eden ise, kendi nezriyle ancak Allah hakkı olarak meşrû ve maksut olanı iltizam eder. {(2) Rivayetin zahirinde böyledir. İmam Hazretlerinden, başka bir rivayette, bugün bir hasta iyadet etmek, nezrim olsun, der ise, nezir sahih olup, filân hastayı iyadet etmeği nezr ederse, bir şey lâzım olmaz. Çünkü, marizin iyadeti kurbettir. Hadîs-i şerifte: "Hastayı ziyaret eden dönünceye kadar cennet bahçesindedir." buyurulmuştur. Belli şahsın iyadetinde ise, nezr edene ibadet mânâsından ziyade, belki o zatın gönlünü alarak, kendi menfaatini gözetmek de olabilir.}
Abdest almağı nezr etmekle, abdest almak vacip olmaz. Çünkü, abdest, salâtın cevâzı gibi {(3) Teşbih edatı, mushafa dokunmayı da ithal etmiştir.} kendinden başka bir şey için olmak üzere meşrû olduğundan, maksudu li-zatihi değil, {(4) Kıraeti Kur'an dahi, nezr ile vacip olmaz. Lâkin, kıraetin cinsinden, farz ve vacip olanı vardır. Dürr-ü Muhtârda mezkûrdur ki, namazların akibinde tesbihatı yâni, otuz üçer tesbih, tahmit, tekbiri nezr edene, nezr lâzım olmaz. Her gün, Nebiyaleyhis-selâma şu kadar salâvatı şerife, nezr edenin nezri lâzım olur.} ligayrihidir.
Mescide girmeği nezr etmek dahi böyledir. Velev ki, mescidi haram ve mescidi nebiy (aleyhisselâm) olsun. Gerçi, mescidi harama duhul hususunda, farz ve vacip olan tavaflar, ona mütevakkıf olmak ve farzın - mevkûfu aleyhi - dahi farz ve vacibinki, vacip bulunmak hasebiyle, onun cinsinden şer'î vacip mevcut demektir, ve lâkin - kasd olunmayan ibadet - olmak itibariyle, mescide girme, nezri sahih olmayanlardan sayılmıştır.
Tilâvet secdesi nezr etmekle, secde vacip olmaz, çünkü, zaten vaciptir. Vacibi, icap muhaldir. Hem de Hak vacip kılmışken, kulun vacip kılmasının bir değeri olamaz.
Yüz kuruşa malik olan bin kuruş tasadduk etmeği, nezr ederse, ancak yüz kuruş tasadduk etmek lâzım olur.
Başkasının malı olan koyun için "şu koyunu kurban ve etini tasadduk etmeği nezr ederim" diyenin, nezri sahih olmaz.
İki bayram günlerinin ve teşrik eyyamının orucunu, nezr etmek muhtar olan kavle göre sahih olup, {(1) Menhi olan günü zikr ve tasrih ile: "yevmi nahrın savmını nezr ettim" demekle: Yarınki gün saim olmadığı nezr ettim, deyip te, ertesi günü bayram olduğu takdirde arada fark yoktur.} vücûben iftar ve vücuben kazâ olur. {(2) Eğer o günlerde saim dahi olursa, uhdeden çıkmış, yâni - savını - haram olarak kendi nezrine kâfi olmuş olur.} Sene orucunu nezr eden kimse dahi, mezkûr günlerde iftar edip, sonra onları kazâ eyler.
İtikâfı ve itakı ve farz olmayan namazı ve orucu ve sadakayı ve kurban kesmeği, nezr etmek sahihtir. Çünkü, bunlar hep - cinsinden - vâcip bulunan şeylerdir: Keffaretlerde, tahriri rakabe farzdır. İtikâfın naziri. namazın son kadesidir. Çünkü, İtikâf dahi - vücup vechi üzere - meks ve ikamettir. Hem de, itikâfta namaz için. intizar dahi maksud olmakla mûtekif namazda oturuyor demektir. {(3) Cinsiyyetten, surette ittihat aranmamak üzere, mutlak cinsiyyet maksut olduğuna bakarak, itikâfta örf ne ise onu şart kılanlar dahi olmuştur. Kadının ve memlûkün, İtikâf nezrinde bulunmaları, sahih ise de, ifâ için izine ihtiyaç vardır.} Farz olmayan namaz ve orucun benzeri, farz olan namaz ve oruçtur. Sadakanın benzeri zekâttır. "Hastam iyi olursa kurban keseyim" diye nezr eden kimse, etini "tasadduk etmek" cümlesini ziyade etmedikçe, ona o nezr ile, bir şey lâzım olmaz. Zira zebhin cinsinden, farz olmayıp, ancak vacip olan udhiye vardır. Sadakanın cinsinden ise, farz vardır ki, o da zekâttır.
Yürüyerek haccı nezr edene, yaya olarak haccı ifa etmek lâzım olur. Çünkü, Mekke-i mükerremeye yakın olan, kudretli bir kimseye yürüyerek haccı ifa lâzım olmakla, şer'î şerifte, onun da benzeri mevcuttur. Nitekim, kitâb-ul-hacte gelecektir.
Tasadduku nezirde, nezr olunanın sarf yeri, ona ihtiyacı olan fakirler olduğundan, ihtiyacı olmayanlara, nezir itâsı câiz olmadığı gibi, nezr edene, kendi nezriyle iltizamı lâzım olan şey dahi, ancak - hakkan lillâhi teâlâ -meşru olandır.
Emvat için olan nezrin sıhhati yoktur. Binaenaleyh, evliya-i kiramın türbelerine yağ ve mum adamak, sahih olmadığı gibi, bu gibilerin nezir parasını almak dahi, helâl olmaz. {(4) Mezkûr nezrin ademi sıhhati, vücuh iledir: Biri bu ki, o nezir mahlûkadır. Mahlûka nezir câiz olmaz. Çünkü, ibadettir. Biri de bu ki, meyyit için nezr edilmiştir, meyyit ise malik olamaz, Biri dahi bu ki, eğer nezr eden, - işlerde tasarrufeden - o meyyit ise ve öyle zan olunuyor ise, o zanda bulunan, kâfirdir. (Tez veren dede tâbirini düşünmeli, veren dede midir, Allah mıdır?)}
Meğer ki, nezir şu veçhile edilmiş ola: Ya rabbi eğer benim hastama şifa ihsan edersen, "yahut" gaibimi reddedersen "yahut" hacetimi kazâ edersen seyyide Nefise hazretlerinin "veyahut" imam Şâfiî hazretlerinin türbeleri kapısında bulunan fakirleri it'am etmek yahut onları mescidlerine hazırlamak ve yahut mescit şerifleri kandillerinin yakılması için, zeytinyağı iştira etmek ve yahut bu gibi işlerine bakanlara para vermek, nezrim olsun. İşte, bu veçhile edilen nezir, "etini filân medrese veya tekke fakirlerine tasadduk etmek üzere Allah için kurban keseyim" diye edilen nezir gibi hem - hakkan lillâh - hem de fakirlerin nefini mütezammin bulunduğu için sahih olur.
NEZRİN HÜKÜMLERİ:
Nezir, mutlak ve muallâk olmaktan hâli olmaz. Bir mükellef, nezri sahih olan şeylerden birini, mutlak olarak nezr edip meselâ "iki rekât namaz kılmak (yahut) bir gün oruç tutmak - Allah - için nezrimdir" dediği takdirde, onu edâ ve ifa etmek kendisine lâzım (vacip) olduğu gibi bir şarta muallâk olarak nezr edip te, o şart husule geldiği ve (meselâ): Cenab-ı Hak bana erkek evlât ihsan ederse, on fakiri doyurmak yahut giydirmek nezrim olsun, demiş olup da, erkek evlât ile, merzuk olduğu takdirde dahi nezrini ifa etmek, lâzım olur.
Âyet-i kerimede "nezirlerini yerine getirsinler" buyurulmuştur.
Nezri muallâkta, eğer husuli kendince matlup olmayan, bir şarta nezrini talik etmiş ve (meselâ): Dargın olduğu şahıs için: "eğer filân ile lâkırdı edersem bir köle âzâdı nezrimdir" demiş bulunur ise, onunla mükâleme etmek istemeyerek, kendisini ona kelâm etmekten meni, kasd etmiş olmakla, lâkırdı ettiği takdirde, tâlikinin zâhiri nezir ise de, mânâsı yemin olduğundan, nezrin ifası ile, keffareti yemin arasında muhayyer olur. {(1) Sahih ve müftâ bih budur. "Nezir keffareti yemin keffaretidir." hadîsi, işte bu mânâya yâni, murat edilmeyen şarta muallâk olan nezre mahmüldür. Nezir meselesinde üç kavil vardır. Birincisi: Menzure mutlaka vefadır. Bu, rivayetin zâhiridir. İkincisi: Mutlaka tahyîrdir. Bu nevadir rivayetidir. Üçüncüsü: Eğer kendisince matlup olan bir şarta tâlik etmiş ise, onun husulünde, nezrin ifasına, ve eğer matlup olmayan bir şarta talik etmiş ise, onun husulünde, nezrin ifası ile keffaret arasında muayyer olmasına dâir, olan tafsildir. Bu kavil İmam Muhammed'indir. İmam ebû Hanife hazretleri dahi vefatından yedi gün evvel, ona rücû etmiştir.}
Nitekim, "nezrim olsun ki, filânca ile lâkırdı etmem" demek dahi, "ahdim olsun" demek gibi, mahzı yemindir.
Buna keffaretten başka bir şey terettüp etmediği gibi, talâkı talik ve itâkı tâlik misilli hususlarda dahi, şartın husulü indinde, muallâk olan şey, - muhayyer olmaksızın - vaki olur.
Yeminde hânis olmadan (yemini bozmadan) evvel keffaret câiz olmadığı gibi, muallâk nezirde dahi, şartın vücudundan evvel nezri ifâ etmek, câiz olmaz. {(1) Şu illet benden giderse, diye nezr eden kimseye, illet gidip sonra yine avdet eylerse, bir şey lâzım gelmez.}
Muallâk olmayan nezir, zemanen belli dahi olsa, onu zamanının hulûlünden evvel ifa etmek câiz olur: "Filân gün kuşluk vakti, şu kadar rekât namaz nezrimdir" diyen kimse, o kadar rekât namazı, o günden mukaddem veya muahhar dahi, kılabilir.
Nezirde, zaman tâyini, mekân tâyini, dirhem tâyini, fakir tâyini mülgadır: Şabanı saim olmağı nezr edene, recep yahut şevvali saim olmak {(2) Şevvalde sâim olduğuna göre, oruca yevmi fıtırdan sonra başlar ve onu kazâ eder.} ve Mekke-i mükerremede yahut mescidi nebevide veya mescidi aksâda edâsını nezr eylediği, nafile namazı Mısırda kılmak, {(3) Çünkü, sıhhat yakınlık itibariyledir. Mekân itibariyle değildir. Zira salât, bütün beden ile - Allahı tâzim - dir. Bu mânâda emkinenin hepsi birdir. Gerçi fazilet mütefavittir: Hadîs-i şerifte varit olduğu üzere namaz kılmak, ramazan tutmak, İtikâf etmek için, mescidi aksâ, mescidi saireden, ve mescidi nebevî mescidi aksadan, ve mescidi harâm mescidi şerifi nebeviden, biner derece efdaldir.} ve şu dirhem veya dinarı sadaka etmek nezrim olsun diye tâyin eylediği, dirhem veya dinara bedel, başka bir dirhem veya dinar tasadduk eylemek, ve filân fakire vermek nezrimdir, dediğini diğer bir fakire vermek, câizdir.
Mülkiyetinde olan köle veya cariyenin âzâdını nezr eden mükellef, onu ifa etmek kendisine lâzım, ve âzât etmezse günahkâr olur. Nezrin ifâsı, hüküm altına girmediği için, hâkim olan müdahale edemez.
FIKIH BİLMECELERİMİZDEN:
Mesele: Ayın evvelinden ve âhirinden - alet-tevali - birer gün, oruç tutmak nezrim olsun, diyen kimse, ne yapmalıdır?
Cevap: On beşinci ve on altıncı günleri tutmalıdır.
Mesele: Hangi mükelleftir o ki, filân iş olduğu gün, oruç tutmak nezrim olsun diye bir husus tâyin ederek, savmı nezri, ona talik etmiş ola da, günün birinde, o husus vukua gelmiş olduğu ve o gün ramazan ve bayram olmadığı {(4) Ramazanı nezr etmenin hükmü yoktur. Bayramı nezr edenin, nezri sahih ve iftar ve kazâ etmesi lâzımdır.} halde, onun oruç tutması lâzım gelmeye?
Cevap: - O kadındır ki, nesrini kendi âdetini göreceği güne, tâlik etmiştir. Savmı kabul etmeyen bir güne muzaf kıldığı, için nezir sahih olmamıştır.
İTİKÂF BABI:
İtikâf, haps ve men' ve bir şeye ikbâl ve mülâzemet mânâlarınadır ve taât kasdiyle kendini mescide hapsetmektir.
Ekseriyetle oruçsuz olmadığı ve ramazanı şerifin sonlarında mesnun bulunduğu için, İtikâf fıkıh kitaplarının kitâb-us-savm bahsine geçmiştir. Hattâ, Vikâyede "İtikâf: Sâimin onu niyyet ederek, cemaat mescidinde meks etmesidir" diye tarif olunmuştur.
İtikâfa girene, mûtekif yahut âkif denir.
İtikâf: Erkeğe göre, ezan -okunup ikamet alınır, yâni cemaatle beş vakit namaz kılınır olan cami içinde, ve kadına göre, evinin mescidinde - ki namazgâh ittihaz ettiği odasında veya köşesinde demektir - İtikâf niyyeti ile, meks ve ikamettir.
İtikâf meşrudur ve meşruiyyetine, kitap ve sünnet delildir. Kitabı kerimde:
buyurulmuştur. Bu kavl-i kerîm mefhumunca, İtikâfın kurbiyyet ve ibadete muhtas olan, mescidde ifâsı ve mübah olan - muvakaanın - mutekiften nehyi, İtikâf için, kurbet ve meşruiyyet delili olduğu gibi, {(1) Vel-âkifine 'kavl-i kerîminden ve Hazret-i Zekeriyyâ ve Meryem aleyhimesselâm kıssaları hakkındaki, âyâtı kerimeden, tikâfın - şer'i kadim - olduğuna dahi, istidlâl olunur.} Hazret-i Aişe ve Ebû Hureyre radiyallahü teâlâ anhumanın rivayetleri üzere, Nebiyye Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, Medine-i Münevverelerine, duhullerinden (yâni savmın farziyyetinden) âhiri ömürlerine değin, ramazanın son on gününde itikâf etmiş oldukları dahi, İtikâfın meşruiyyetine, sünnetten delildir.
Bu muvazabet ve müdavemeti seniyye, {(2) Ezvacı tâhirat dahi, asrı saadetten başlayarak kendilerinden sonra dahi, itikâfa devam etmişlerdir.} eğer sahabeden onu terk edenleri, ademi inkâra makrun olmasa - derecesine göre - herkes hakkında vücup delili, olurdu.
İtikâf, imam Zührînin tâbiri veçhile, amellerin en şereflisidir. Çünkü,
mutekif sâim olmakla beraber namaza müntazir olduğu için, hem de daima salâtta demektir. Nitekim, hadîsi nebevi nâtıktır. Salât ise, kurb ve inkıta halleridir.
İtikâfın: Aksamı, şartları, sebebi, rüknü, hükmü, sıfatı, âdâp ve mahâsini ve müfsidat ve mahzuratı, vardır.
İtikâf aksamı: Vâcip, sünnet, müstahap olmasıdır. {(1) Müstahap ve diğer tâbir ile, mendup sünneti gayr-i müekkede demektir. Nitekim, kitab-ut-tahârede tarif olunmuştur. İtikâf babında müstahap kısmına, nefel namı dahi verilmektedir ki: Maksut, vâcip ve müekked sünnet olmayan demektir.}
İtikâf, nezr olursa vâcip ve ramazanın son on günlerinde sünnet ve bunlardan mâdâda müstahap olur.
Bunlardan birinci ve üçüncü kısımlar için, zaman muayyen olmayıp, bir kimse meselâ, istediğinin olmasına talikan ve yahut hiç bir şeye talik etmemekle kendi arzusu üzerine nezr ederek İtikâfı, ne vakit olsa istediği müddetçe nefsine vacip kılabileceği gibi, nezirsiz itikâfa niyyet ederek bir camide bir müddetçik nâfileten dahi, mutekif olabilir.
İkinci kısım, ancak ramazanı şerifin yirmisinden itibaren sonuna kadar olur. Binaenaleyh, onun vakti ve müddeti bellidir.
Birinci ve üçüncü kısımlar arasında dahi, bir fark vardır ki, birinci kısım olan İtikâf, vacip ve onda oruç şart olduğundan, bir günden eksik olamaz. Bu cihetle, onun da en az müddeti, belli demektir. Üçüncü kısım olan nafile İtikâfın - ramazanın yirmisinden sonra olmamak üzere - her ne vakit olur ve her ne müddet tutulur ise, olabileceğinden, onun ne vakti ve ne müddeti belli değildir. Hattâ, camiye giren kimse, gece dahi olsa, çıkıncaya kadar itikâfa niyyet ederse, orada kaldığı müddetçe, nafile olarak mûtekif olur ve camiden çıkmakla, İtikâfı sona erer. {(2) Hattâ iki cihete kapıları olan camilerin dahillerini yol edinmek câiz olmadığı halde, taharet üzere gelip geçmek için, şer'î çare budur, yâni İtikâfı niyyet etmektir.}
İtikâfın şartları: Niyyet, mescidi cemaat, oruç, âdetten ve lohusalıktan taharettir.Bunlardan niyyet {(3) Bununla, akıl ve İslâmı şart kılmağa hacet kalmamıştır. Çünkü, mecnun ve kâfir, niyyet ehli değillerdir.} umumî şarttır ki, niyyetsiz hiç bir İtikâf olmaz.
Nefsine İtikâfı vâcip kılmak isteyen kimse, kalbî niyyetle iktifa etmeyip, onu lisanen dahi, söylemek gerektir.
Nezir nutuksuz olmaz. Çünkü, nezir niyyet gibi değil, lisanın müteallikatındandır. Niyyetin ise mahalli, kalbtir.
Cemaat mescidi, vâcip ve sünnet kısımları için, erkeğe şarttır. {(1) Kadın evi içindeki namazgâhında, itikâf edeceğinden, her ikisine şâmil olmak üzere, İtikâfın şartı mescidi mahsusta olmak denilir. Eğer kadın evi içinde, kendisine namazgâh tâyin etmemiş ise, onun itikâfı da sahih olmaz. Nitekim, erkek için dahi, cemaat mescidinin gayride, vacip ve sünnet olan İtikâf, sahih olamaz. Cemaatle edayı salât meziyyeti olmadığı için umumî namazgâhlarda dahi İtikâf edilemez.} İtikâfın efdali, Mescid-i haramda sonra Mescid-i nebevide, ondan sonra da Mescid-i aksâda olandır.Sâir camilerdeki fazilet, cemaatin çokluğuna göre, değişir.
Oruç dahi, yalnız vâcip kısmında şarttır. Vacip İtikâf, vâcip olan savm ile olacağından, savmı tetavvû ile sabahladığı gün, İtikâf etmeği nezr etmekle, İtikâf etmiş olmaz,
Menzur itikâfta, oruç meşrut olduğuna mebni, bir gecenin, {(2) Meğer ki, leylen ve neharen diye, gündüzle beraber gecenin itikâfını dahi, nezr etmiş, ola.} yahut - yeme ve içmede - bulunduğu bir günün itikâfını, nezr eyleyenin nezri, muteber olmaz. Ve bir ay - oruçsuz - İtikâfı nezr edene, hem İtikâf ve hem oruç, vâcip olur.
Ramazan itikâfını nezr edenin nezri, sahihtir. O kimse ramazanı sâim olup da İtikâf etmese, bir ay mütetabian İtikâf edip, sâim olmak lâzım gelir. İtikâf etmeyip, diğer ramazan hulûl ederek, mûtekif olsa, itikâftaki oruç nezri sebebiyle, oruç zimmetinde borç olarak kaldığına ve orucun itikâfsız tutulması câiz olamayacağına binaen, onun, o İtikâfı kâfi olmaz. Nitekim, bir ay İtikâfı nezir edip te, ramazanda mutekif olanın, İtikâfı dahi kâfi olmaz. Oruç nezr ettiği ayda, iftar edip de, sonra bir ay, orucunu - İtikâf la - kazâ etse, olur. Yalnız bir günün itikâfını nezr etmekte, gece dahil olmayabilir ise de, birden ziyade günün itikâfını nezr etmekte, geceler dahi, niyyeten tahsis ve istisna edilmediği takdirde, nezre dahil olmuş olacağından, camiye ilk gecede, - guruptan evvel - girip, son günde - guruptan sonra - çıkmak lâzım gelir. Geceleri - istisna ederek - yalnız gündüzleri İtikâf etmek üzere, nezr eylemek dahi, sahih ve yalnız gündüzleri mutekif olmak, lâzım olur. {(3) Niyyeten tahsis, bir aydan az olanlar hakkında câri olabilir. Ay, mukadder zamana isim olmakla, onda istisna tasrih edilmedikçe, tahsis niyyetinin tesiri olmaz.} Yalnız gecelerin itikâfını nezr etmek, geceleri oruç tutulamadığı için, sahih değildir.
İtikâfın vücubünde, gece dahil olmadığına göre, İtikâfı ayırarak etmek
câiz, ve geceler dahi dahil olduğuna göre, itikâfta tetâbû lâzımdır. {(1) İtikâf, oruç gibi olmayıp eczası bitişik bulunduğu için, onun itlâki dahi tetabuu, tasrih hükmündedir. Ayrılmak tasrih edilmedikçe, tetabû sakıt olmaz. Oruç ise, kendisine mahal olmayan, gece araya sokulmakla nefsinde eczası ayrılmıştır. Binaenaleyh, savmın nezrinde tetâbû tasrih olunmazsa, lâzım olmaz.}
Binaenaleyh, bir ay yahut otuz gün itikâf etmeği nezr eyleyen kimseye - aralıksız - itikâf eylemek lâzım gelir. {(2) Lâkin zevcenin - belli edilmeyerek - bir ay itikâfı nezr etmesinde, zevcinin tevaliye mânî olmak hakkı vardır.}
Muayyen günün yahut muayyen ayın, itikâfını nezr eden kimse, o günden, o aydan mukaddem İtikâf etse, yahut mescidi haramda İtikâfı nezr eden başka bir camide, itikâf eylese, câiz olur. {(3) Nezir ahkâmının sonlarını okuyunuz.}
Geçmiş bir ayın İtikâfını nezr etmek, muteber değildir. {(4) Nezrin lüzumu hakkındaki dördüncü şarta bakınız.}
Sıhhatli halinde, bir ay itikâfı nezr edip te, ifa edemeyerek, vefat eden kimse, her gün için, bir sadaka-i fıtır vasiyyet etmek lâzım gelir.
Hasta olduğu halde bir ay itikâfı nezredip, iyi olamayarak vefat eden kimseye, bir şey lâzım gelmez.
Oruç, nezr edilen itikâfta meşrut ve mesnun olan itikâfta ise, zaten mevcut olup, âdet ve lohusalık hali, savma mâni olmakla, kadınlara göre, onlardan temizlik dahi, itikâfın şartıdır.
Nafile itikâfta, {(5) Maksut, vâcip ve sünnet olmayan, müstahap kısmıdır.} oruç meşrut olmadığından, onlardan taharet, cevaz ve halâliyyet içindir.
Cünüplük savme münâfi olmadığından, ondan taharet, vâcip olan itikâfta bile şart değildir. (Mûtekif câmi içinde, ihtilâm olabilir.)
İtikâfta bülûğ şart olmadığından, mümeyyiz sabinin itikâfı sahihtir.
Hürriyet ve zukûret dahi itikâf için, sıhhat şartı değildir.
Kadının kocası var ise onun, ve hanımının veya efendisinin izniyle, köle ve cariyenin itikâfları sahihtir.
Zevcesinin itikâf etmesi için, zevc izin verdikten sonra, menetmek câiz değildir. {(6) Etse de sahih olmaz. Zevceye verilen izin, menafiini kendisine temlik demek olup, o dahi mülk ehli bulunmakla, ondan rücû olunamaz.} Efendi, izinden sonra, memlûkunu menedebilir. Ancak o men'inden dolayı günahkâr olur. {(7) İzin verilmekle, memlûke nefsinin menâfii, iâre edilmiş demektir. Ondan rücû olunabilir. Şu kadar ki, vadinden hulf olduğu için mekruhtur. Mükâtib için, izinsiz itikâf etmek vardır. Ve efendi, onu menedemez. Çünkü, mâkâtib tasarrufunda hür gibidir.}
Kadın ve memlûkün itikâf nezr etmeleri sahih ise de, nezri ifâ etmeleri, izne mevkuf olduğundan, izin almayarak, itikâfı nezr eden kadını, zevci ondan menedebilir. Memlûkün dahi, nezrine sahibi mâni olabilir.
Ya rizalariyle ve yahut zevce, bâinen mutallâka köle, veya cariye, âzât olduktan sonra, nezri ifâ ederler.
Bir ay itikâfa izin veren zevcin, zevcesi aralıksız itikâf etmek istedikde, zevci ona müteferrik itikâfı emredebilir. {(1) İtikâfta tetabûun lüzûmundan yalnız bu müstesnâdır.}
Belli bir ayın itikâfına izin vermiş olmak suretinde, zevcenin, aralıksız itikâf etmesine, zevç mâni olamaz.
İtikâfın sebebi: Manzure göre, nezirdir. Menzurun gayriye göre, sevabın talebine sebep olan sevinçtir.
İtikâfın rüknü: Mescidi mahsusta meks etmektir. {(2) Mescidi mahsus tâbiri, cemaat mescidinden eam olarak, kadınların ev içindeki itikâf mahallerine dahi, şâmil olmak üzere, ihtiyar olunmuştur.} Nafileye göre. hangi camide olursa olsun, velev az müddet içinde ve hattâ maşiyen husule gelmiş bulunsun.
İtikâfın hükmü: Sevaba nâil olmak isteğidir. Sevap derece derecedir. Nezr edilende, vâcibin sukutu dahi, itikâfın hükmündedir.
İtikâfın sıfatı: Sünneti müekkede ve kifâye olmasıdır. {(3) İtikâfı terk eden belde ahalisi, isaet etmiş olurlar.}
İtikâfın âdâbı: Ancak hayır söylemek {(4) Günah olmayan sözü söylemekte, beis yoktur.} ve mesnun olan itikâfı fevt etmemek ve camilerin efdalini veya cemaati çok olanını seçmek {(5) Üç mescit bahsine bakınız. Bu da erkeğe göredir. Kadın hakkında fazilet, evine müdavemettir.} ve zikre ve Kur'ânı Kerim tilâvetine ve hâdis ve siyer kıraetine ve salihlerin menkıbelerini mütalâaya ve dinî kitaplara müdavim olmaktır.
İtikâfın mehasini hesapsızdır. Mutekif kalbini, dünya umurundan ayırarak, kendini mevlâya teslim ile hak dergâhına sığınmış ve düşmanın mekrinden, hâfızı hakikînin himayesine iltica etmiş ve hal dili ile: "Rabbim beni mağfiret etmedikçe, ben bu kapıdan ayrılmam" demiş olur. {(6) Hadisi ilâhide: "Kim bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim." buyurulmuştur.}
İtikâfın müfsidatı: Mescidi mahsustan, hacetsiz çıkmak, cinsî münasebette bulunmak ve o cinsten kötülükler, cinnet ve bayılmaktır.
Mûtekifin, yemesi, içmesi, uyuması, ihtiyaç olan şeyi satın alması, mescitte olur.
Eğer, bunlar için çıkarsa itikâfı kalmayıp, bozulur.
Mûtekif, bulunduğu mescitten, şer'î veya tabiî, yahut zarûrî hacetin gayri surette, çıkamaz.
(Şer'î hâcete mebni çıkış), mûtekif bulunduğu mescitte cuma namazı kılınır olmamakla, onu sünnetleriyle beraber, kılabilmek için, başka bir camiye veyahut ezan okumak için, mescit dışında bulunan minareye, çıkmaktır.
(Tabii hâcete mebni çıkış), büyük ve küçük abdest bozmak ve hades ve necisten temizlenmek için, çıkmaktır. {(1) Habes ve hades tâbirleri için, kitâb-ut-tahâreye bakınız. Gusl etmek ve abdest almak, hâceti şeriyyeden ise de, onlar sebepleri itibariyle, tabiî hâcetlerden sayılmıştır. İğtisâleden de maksat sebebi ihtilâm olandır. Çünkü, onun gayri, itikâfı müfsittir.}
(Zarurî hâcete mebni çıkmak), içinde bulunduğu mescitten, kerhen çıkarılmak ve yahut nefsi ve eşyası hakkında tehlike duymak sebebiyle başka bir camiye, intikal için çıkmaktır.
Zikrolunan hâcetlerin gayride, {(2) Velev ki, hastayı iyadet veya cenaze namazı ve teşyii, yahut suya düşeni, yananı kurtarmak veya şehadet edası, için çıkmış olsun. Velev ki, şehadete veya cenaze namazına kendisi, tâyin edilmiş olsun. Asılda belirtilen, şehadetin edası zarûrî hâcet olarak, zikredilmiş bulunmaktadır.} mûtekif mescitten çıkmakla, itikâf fâsit olur.
Nezr ettiği sırada, hastayı iyadet ve cenaze namazı ve ilim meclisinde bulunmak için, mescitten çıkmayı, şart kılmış ise, onlar câiz olur.
Tabiî hâcet için çıkıp da, hasta iyadetine ve cenaze namazına giderse, bunlar kendinin maksudu olmayarak gelmiş olması takdirinde câiz olur.
Mezkûr hâcet için çıkıp da, ondan fâriğ olduktan sonra, sebepsiz durup beklerse -indel-imam- itikâf bozulur.
İtikâf esnasında - cinsî münasebet - her nasıl olsa, itikâfı müfsittir: Gerek amden, gerek unutarak ve gerek geceleyin, gerek gündüzleyin olsun ve inzâl, gerek vâki olsun ve gerek vâki olmasın.
Onun sebepleri ki, dokunma, öpme, sarmaşma, oynaşma gibi olan evveliyattır. Bunlar inzal ile neticelenirse, itikâf fasit olur. {(3) İtikâf yerinde ihtilâm, itikâfı müfsit olmadığı gribi, yalnız nazar ve tefekkür ile vukua gelen inzâl dahi, itikâfı müfsit değildir. Mescidi kirletmeyerek, orada yıkanmak mümkün olursa, câizdir. Ve illâ çıkıp yıkanarak, mescide döner. Cami içinde ibrik ile abdest almak dahi bunun gibidir. Bunlar, halı ve hasır ile döşenmiş olan, bizim camilerimizde olamaz.}
Arası kesilmedikçe, delilik ve bayılma -ihtilâfsız- itikâfı müfsit değildir.
Eğer mûtekif günlerce, baygın veya mecnun olursa, itikâf fasit olur, ayıldığında itikâfına yeni baştan başlamak lâzım gelir.Senelerce mecnun kalıp, sonra iyileşirse kazâ eder.Bunak olup da, birkaç sene sonra, iyileşene dahi, kazâ lâzım olur.
İtikâfın mahzurları ki, mekruhatına dahi şâmil olmak üzere, memnûatı demektir: Cinsî münasebat (muvakaa) ve evveliyyatı, ve mescide ticaret için emtaa getirilmesi ve ibadet itikadiyle susmak, ve lüzumsuz, münasebetsiz kelâm söylemektir. {(1) Kadına göre, cemaat mescidinde itikâf etmek dahi, mahzurattandır.}
İbadet itikadına mukarin olmayan sükût, mekruh olmaz. Dil mâsiyetinden korunmak için sükût, ibadetlerin en büyüklerindendir. {(2) Hayırsız söz söylemek, mûtekif olmayana dahi, câiz değildir. Mûtekife onun câiz olmaması evleviyyetledir. Hayırsız söz, mekruhtur. Hâcet sırasında, mübah olan söz, hayır olmak zâhirdir. Hâcet yok ise, değildir. Camiye mübah söz söylemek üzere, girip konuşmak, ateşin odunu yemesi gibi, hasenatı imha edici, bir mekruhtur. Namaz için, girip te, mübah söz söylemek, böyle değildir.}
Sibab (söğüşme) ve cidal (kavga), itikâfı ifsat etmez.
İtikâfın mahzurlarından olan hususatta, teammüt ve nisyan, gece ve gündüz ihtilâfı yoktur: Cinsî münasebet, ve bilâ ihtiyaç çıkış gibi ki, bunlar her nasıl ve ne vakit olsa, itikâfı ifsat eder.
Oruç mahzurlarından olan hususlarda, teammüd, nisyan ve gece, gündüz muhteliftir: Yeme ve içme gibi ki, bunlar gündüz ve amden olmadıkça, orucu ifsat etmez. {(3) Mûtekif geceleyin içki içmek veya başkasının malını yemek gibi, dinî mahzuru irtikâp ile, itikâfı fasit olmaz.}
SADAKA-İ FITIR(FİTRE)
{(1) Mâlî vazifelerden olmak itibariyle, fıtır sadakasını fukaha, kitab-uz-zekâtın sonunda zikretmişlerdir. Tabiî tertibe riayetle, biz onu buraya aldık.}
Bu babın mesaili, Sadaka-i fıtrin hakikatine, sıfatına, cinsine, miktarına, hükmüne, sebebine, rüknüne, masrifine, vücubü vaktine ve istihbabına dairdir.
Sadaka-i fıtrin hakikati: Ancak geçinmeği mütezammin, bir ibadet olmasıdır. {(2) Buradaki mânâda geçinmek, bir kimsenin - ölmeyecek kadar - yiyecek ve zahiresidir.} (Sadaka) tesmiye olunması ve sâim için tuhra (yâni pak) olması, ve edasında niyyetin meşrut bulunması, onun ibadet olmasını göstermektedir.
Onda geçinme mânâsı dahi bulunduğundan, malî ibadette meşrut olan, ehliyyet kemali şart kılınmamıştır. Zengin olan sabî ve mecnunun malına da terettüp eder. {(3) Mir'atte böyle göstermiştir. Tuhre-i sâim tâbiri, hadîsten alınmıştır. Tuhreisâim demek, saimden oruç halinde vâki olan, kirlilik ve taksirat için, paklık demektir.}
Sadaka: Verilmesiyle - Allah indinde - sevap kasdolunan atiyyedir.
Cümlede - muzâfunileyh - vâkî olan, fıtırdan, fıtır günü maksuttur ki, o günün sadakası demektir. Fıtır zekâtı dahi denir. {(4) Sıdk ve ihlâs ile verildiği veyahut mütesaddıkın mesûbâta rağbetinin sıdkını izhar eylediği için, sadaka tesmiye olunmuştur. Nitekim, zevcin zevceye rağbetinin sıdkını izhar ettiğinden dolayı, mihr-i muaccele - sıdâk - denilmiştir. Zekât tâbirinde, tuhre mânâsı mülâhaza olunmaktadır. Ona fıtır zekâtı, ramazan zekâtı, oruç zekâtı dahi denilmektedir.} Bu izâfette, onun, o gün geçirilmeyerek, edâ olunmasına teşvik vardır.
Sadaka-i fitnn sıfatı: Nisâba malik veya nisabın kıymetine malik olan, her hür ve mükellef müslime, geniş mânâlı vücup ile vacip olmasıdır.
Nisap: Her şeyin asıl ve mercii mânâsına olarak, şer'î örfte, zenginliğin esası sayılan, - mal miktarına - itlâk olunur ki, gümüşe göre, iki yüz dirhemden ibarettir. {(5) Nisabın şart kılınması, şunun içindir ki, sadaka-i fıtır ancak fakirlerin doyurulması için vacip olmuştur. İgnâ ise, gınâsız olmaz. Şer'i gına dahi, nisâb ile mukadderdir. Borç ve aslî havayiçten fâriğ ve fazla olmasının şart kılınması, ihtiyaç içinde olanın yok gibi olmasındandır. Bu bapta, nemâ ve havelan şart değildir. Evve ev eşyası, elbise ve at, silâh ve hizmet köle ve câriyesi, hep aslî havayiçtendir.}
Borçtan ve aslî ihtiyaçtan fâriğ ve fazla olarak, o miktardaki mala
- aynen veya kıymeten - malik olan kimse, zengin sayılıp, kendisine, dört hüküm, taallûk eder:
1 -Sadaka-i fıtrin vâcip olması,
2 - Kurban kesmenin vâcip olması,
3 - Yakınlarının nafakasının vâcip olması,
4 - Sadaka almasının haram olmasıdır.
Sadaka-i fıtır, dört cins şeyden verilmek, vâcip olur: Buğday, arpa, kuru hurma, kuru üzüm.
Bunlardan, âtîdeki miktar veçhile, ya aynen veya kıymetlerinden verilir.
Sadaka-i fıtrin miktarı: Buğdaydan yahut buğday unundan veya bulgurdan, yarım sâ'dır.Arpa ve kuru hurma veya kuru üzümden, bir sâ'dır. {(1) Kuru üzümü, kuru hurma gibi saymak, İmameyn kavli ile Hazret-i İmamdan bir rivayettir, müftâ-bih olan budur. Diğer rivayette, kuru üzüm buğday gibidir.}
Sâ: Bir ölçektir ki, - rıtli irâkî - ile sekiz rıtıldır.
Bir - rıtli irâkî - veznen yüz otuz dirhem olmakla, bir sâ' bin kırk dirhem ve yarısı beş yüz yirmi dirhemdir.
Bunların kıymetini (nakden bedelini) dahi, vermek câizdir.
Bolluk olup da, fakirin muhtaç olduğu şeyler, bulunduğu zamanlarda kıymetini vermek - ihtiyaçlar mütenevvi olduğu ve para ise, hâcâtı karşılamada süratli bulunduğu için - efdaldir.
Darlık ve pahalılık zamanlarında - aynen verilmesi - paradan efdaldir.
Sadaka-i fıtrin hükmü: Dünyada vâcibin uhdesinden çıkmak ve ahirette sevaba ulaşmaktır.
Sadaka-i fıtrat sebebi: Mükellefin kendi nefsi ile mutlak ve kâmil velâyetle, kendinin idare ve velâyeti altında olan, köle ve cariyesi ve küçük olan fakir çocuklarıdır.
Nisâba malik olan mükellef, hem kendi nefsi, hem de bâliğ olmamış, fakir bulunan çocukları ve ticaret için değil de, {(2) Ticaret için olan köle ve cariyelerin, Sadaka-i fıtri yoktur.} hizmet ve istifraş için olan câriye ve köleleri için, sadaka-i fıtır, verir. Memlûkü velev, gayr-i müslim yahut müdebbir veya Ümm-ü veled olsun!. {(3) Mükâtip olan köle için, sadaka-i fıtır vermek, onda velâyet hakkı olmadığından, efendiye vacip olmadığı gibi, mükâtibin kendisine de, vâcip olmaz. Çünkü, elinde bulunan efendisinindir. Müşterek olan kulda dahi, şeriklerinden her birinin velâyeti kasır olmakla, sadaka-i fıtır, biç birine vâcip değildir.} Babası ve validesi için, vermediği gibi, kendi zevcesi {(4) Zevcesinin fitresini vermek zevc üzerine vacip değildir.} ve büyük
çocukları için dahi, vermez. Küçük çocuğunun dahi, kendi malı olduğu takdirde, Sadaka-i fıtrini, onun kendi malından, verir.
Sadaka-i fıtrın rüknü: Onu, masrifine tediyeden ibarettir.
Sadaka-i fıtır dahi, zekât gibi temlik olunur. Taam bağışlamakla, edâ edilmiş olmaz.
Sadaka-i fıtrin masrifi (sarf yeri demektir): Zekâtta olduğu gibi, müsliminin fakirleridir.
Zengine ve zimmîye verilmez. {(1) Zimmiye verilmemesi, müftâbih olan, İmam ebû Yûsufun kavlidir.} Usul ve furûdan olan fakirlere ve zevceye ve kendi memlûküne ve mükâtibine dahi, verilmez.
Herkes kendi fıtrasını bir fakir müslime verir. Müteaddit kimseler dahi, Sadaka-i fıtralarını, bir fakire verebilirler.
Bir Sadaka-i fıtrin, birden ziyade fakire dağıtılması dahi, - ihtilâflı olarak - câizdir. {(2) Asılda böyle mezkûr ise de, İbni Nüceym, fetvalarında: "Bir sadakat fıtrı, fakirlerden birkaç kimseye vermek câiz olmaz. Vâcip olan, bir fıtrayı, bir fakire vermektir" diye mezkûrdu.}
Niyyet ile verilir. Fıtranın ayrıldığı sırada, edilen niyyet dahi, kâfi olur. Fakire verir iken, bildirmek lâzım değildir.
Sadaka-i fıtrın vücubü vakti: Fıtır gününün sabahıdır ki, şevvalin ilk gününün fecrinden itibaren, itâsı vâcip olur. {(3) Buna binaen dediler ki, kölesine: Fıtır günü geldiği vakit, sen âzâdsın, diyen kimsenin, kölesi bayram günü azat olur. Ve aralıksız, âzattan evvel, o kölenin sadaka-i fıtrini vermek, o kimseye vâcip olur. Çünkü, meşrût vücutta, şarttan muahhardır. Ona mukarin değildir.} Ondan evvel veya sonra olarak, vermek dahi câizdir. {(4) Hakkındaki emir mutlak yâni, bir vakit ile mukayyet olmadığından, onun vücubü, geniştir ki, müddeti - ömür içinde, müteaddit seneler için, toptan veya müteferrikan veyahut sene be sene müstahap olan vaktinde edâ olunur. Bir kimse, sadaka-i fıtri, ramazan girmeden vermek câiz olur mu? Elcevap: Olur.}
Vücubün tahakkukundan evvel vefat edene, veya fakir düşene sadaka-i fıtır vâcip olmadığı gibi, ondan sonra doğan veya müslim olan, yahut zenginleşen için dahi, sadaka-i fıtır, vâcip olmaz.
Sadaka-i fıtrin istihbabı vakti: Bayram namazına çıkmadan evvelcedir. {(5) Fecrin tulûundan sonra amelen bi-emrihi ve fiilihi, sallallahü teâlâ aleyhive sellem.}
Bir özre mebni, oruç kendisinden sakit olandan, sadaka-i fıtır sakit olmaz. Özre mebni oruç tutmayan dahi Sadaka-i fıtri verir.
Dediler ki, Sadaka-i fıtri, ihraç ve itâda, savmın kabulü ve arzuya nailiyyet, felâh ve sekeratı mevtten halâs, kabir azabından necat vardır.
KİTAB-UZ-ZEKÂT
(ZEKÂT)
Zekât, senelik bir malî ibadettir ki, müslimlerin zenginleri, seneden seneye, mallarının kırkta birini, müslimlerin fakirlerine vermelerinden ibarettir.Nemâ ve taharet, mânâlarından müştaktır.
vâd-i kerimine mebni, mal için zekât, berekât ve artmayı mucip olduğu gibi, hem de tahareti, muciptir.
Taharet, mala teallûk edip onun, - hakkullahın - çıkarılarak mustehak olanlara itasiyle temizlenmesi, hâsıl olduğu gibi, mûtî nefis için dahi taharettir ki, onu buhl pisliklerinden ve muhalefetten, temizler.
âyet-i kerimesindeki (sadakat), zekâttan ibaret olduğu gibi,
(tevbe:103)Kulun ubûdiyyetteki sıdkına delâletten dolayı, zekâta şeriat dilinde (sadaka) dahi denilmiştir.
kavl-i kerîmindeki (sadaka) dâhi, zekâttır.
Malûm olduğu üzere, sevap için hibe edilen, yâni, karşılıksız fakire temlik kılınan mal diye tarif olunan (sadaka) farz ve tetavvû olmaktan hâli olmayıp, tetavvû olan sadaka, belli değil ise de {(1) Bir hurmanın yarısı dahi, tesadduk edilebildiği ve fakir, her kim olursa sadaka verilebileceği cihetle, tesaddukta mikdaren, tâyin olmadığı gibi, masrifen dahi, tâyin yoktur. Tebeadan olan, gayr-i müslime dahi sadaka verilir. (Bir kimse, zimmiye sadaka verse câiz olur, verene sevap olur mu? El-cevap: Olur.)
Harbîye sadaka verilmez. Mümtehine sûresinin 8 ve 9 uncu âyet-i kerimelerini (humuz-zâlimûn) lâfzına kadar okuyunuz.} farz olan
sadaka, - miktaren ve masrifen - bellidir ki, bizim mevzuumuz olan zekât, işte odur. {(1) Şerân mâle taallûk eden hukuk, on nevi olarak sayılır: Zekât, sadakat, humus, öşür, haraç, cizye, sadaka-i fıtır, keffaret, nafakat.}
Zekât lâfzı: Tasrif (çekim) yönünden, salât lâfzı gibidir. Zekât vermeğe tezkiye {(2) Tezkiye, senâ mânâsına da gelir.} ve verene - musallî vezninde - müzekkî denir.
Zekât lâfzı: Tasrif (çekim) yönünden, salât lâfzı gibidir. Zekât verne, şartına, müteallıkına, masrifine dair olmak üzere, mütenevvidir.
Zekâtın hakikati: Mali mahsusu, şahsı mahsusa temliktir.
Mali mahsus: Kırkta bir demek olan öşrün dörtte birinden ve onun makamına kaim olan, malın cüzünden ibaret olup, şahsı mahsus dahi: Masrifinde mübeyyen bulunan müslim fakirdir.
Zekât, vücup ile mevsuf olmak ve taalluku itibariyle vücup, mükellefin fiillerinin sıfatı olup, fıkıh ilmi mevzuu dahi, mükellefin fiili bulunma hasebiyle zekâtı, mükellefin fiili olan temlik ile, tarif etmek, sahih olduğu gibi, (âtüz-zekâte) kavl-i kerîminde itâya {(3) Te ile, iytâ: Tı ile, itâ mânâsınadır. İstimalen ondan ehastır. Çok miktarda iytâ, ve az miktarda olursa îtâ, kullanılır.} müteallik olan mal, kasdedilmiş olmakla, zekâtı ona isim kılmak dahi, sahihtir. {(4) Tahtâvî der ki, zekâtın, mahreç olan mal miktarına itlâki şer'î mecazdır. (Ve âtüz-zekâte) kavl-i kerîmi dahi, ondandır. Yahut maksut (ekimus-salâte) de olduğu gibi, onu ademden vücuda ihraçtır.}
Zekâtın sıfatı: Fariza-i muhkeme olmasıdır. {(5) Muhkem, gayr-i mensuh mânâsınadır ki, sabit dahi denir.} Kitabı kerîmde, otuz iki mevzide {(6) Diğer bâzı kitaplarda seksen iki mevzide, denilmiş ise de, Tahtâvînin beyanına göre, tadat neticesinde otuz ikiden ziyade bulunmamıştır.} zekât, salâte mükarin olarak, mezkûrdur. İslâm beş temel üzerine kurulmuştur hadis-i şerifinde zekât, İslâmın üçüncü rüknü olarak, mezkûr olduğu gibi, diğer hadis-i şerifte dahi"Allahtan korkunuz, beş vaktinizi kılınız, bir ay orucunuzu tutunuz, malınızın zekâtını veriniz, emre itaat ediniz ki Rabbiniz sizi cennete girdirsin." buyurulmuştur. {(7) Mezkûr hadîs, haccetül-vedâ hutbesindendir.}
Zekât, oruç gibi, hicreti seniyyenin ikinci yılında ve oruçtan evvel farz olmuştur. Kavli müftabih üzere, vücubu, fevrîdir {(8) Çünkü, fakirin hâcetinin temini, muaccel işlerdendir.} ki, özürsüz tehir eden, günahkâr olur ve şehadeti reddolunur.
Zekâtın vücubünü idrakte aranacak, nükte ve meaninin esası, ikidir: Biri nefsi, buhl rezilesinden kurtarmak, ve diğeri ehli hacâta, yardımda bulunmaktır ki, bunlardan evvelkisi nefsin tehzibine ve ikincisi de, memleketin tedbir ve idaresine âit, iki mühim maslahattır.
Zekâtın hükmü: Dünya cihetinden, teklif vazifesini yapmak, ve âhiret cihetinden de, cezadan halâs ve sevaba nâil olmaktır. {(1) Zekâtını vermeyenler hakkında, ilâhî tehdit şiddetlidir. Âl-i İmran sûresiâyet: 180, Nisâ sûresi âyet: 37. âyet-i kerimesinin tefsirine ve Buhâriye ve el-hakayikimizde, Hazret-i Sıddikın ve Sâlebenin tercemelerine müracaat olunsun.}
Sadaka demek olduğundan, müzekkînin verdiği zekâttan dönmesi câiz olmamak dahi, zekâtın hükmündendir. {(2) Bir kimse, fakire "Mâlımın zekâtıdır" diye bir miktar para verip, o dahi almış olsa, veren kimse, incinmekle rücû edip, o zekâtı, fakirden geri almağa kadir olur mu? El-cevap: Olmaz.}
Zekâtın rüknü: Temliktir ki, menfaatini - her vecihten - kendinden kesmek yoluyla, malının cüzünü, masrifi olan fakire, vermektir.
Kendinin borçlusu bulunan fakirin, zimmetini zekâtına karşı tutarak, ibrâ etmek, {(3) Bunun için çare: Zekâtını, o borçluya verip, ondan sonra onu alacağına mahsuben almaktır. Borçlu, imtina ederse, alacaklı elini uzatıp alır. Çünkü, hakkının cinsine, eli erişmiştir. Borçlu karşı koyarsa, hâkime müracaatle dâva eyler. Mâle sahip olmayarak, vefat eden borçlunun zimmetinde kalan alacağını, zekâtına karşılık tutmak, câiz olmaz.} yahut zekât niyyetiyle, kul azat eylemek veya cami yaptırmak ve hac ve umre eylemek, temlik ve zekât olmadığı gibi, usul ve furudan olan fakir temlik dahi, menfaatini - kendinden Milliyetle kesmemiş olmak cihetiyle, zekât değildir. (Mal) kaydiyle, menfaat hariç kalmıştır ki, - meselâ, zekâtına karşılık tutarak, fakiri mülkinde iskân etmek -dahi, zekât değildir.
Zekâtın sebebi: Nisaptır. Her şeyin asıl ve mercii demek olan (nisâp), şeriat ıstılahında, malın zekâtla alâkalı olan, miktarına denir ki, gümüşten iki yüz dirhem ve altından yirmi miskal en'âmı sâimeden (çobansız otlakta otlayan dört ayaklı ehlî hayvan demektir), devede beş ve sığırda otuz ve ganemde kırk, adettir. Mezkûr nisap, nâmî (artması) ve havlî (tam bir senelik) olmak şartiyle, sahibin memlûkü olmak, {(4) Mükâtibin malını çıkarmak için "milki tam ile" kaydını, ziyadeye hâcet yoktur. Çünkü, hürriyet zekât şartlarının cümlesindendir.} zekât vermesi için, sebeptir. {(5) Zeval vaktinin, öğle namazına sebep olduğu gibi, bu sebep de aşikârdır. Hakiki sebep: "Ve âtûz-zekâte" hitabı celîlinin teveccühüdür.}
Bundan azına, zekât terettüp etmez.
Zekâtın şartı: Müzekki, müslim, hür ve mükellef (âkil ve bâliğ) ve borçtan ve aslî hacetten hâlî olan, mâlın nisabına malik olmak, ve müzekkâda, nemâ, havelân, semeniyet, yahut saimiyyet veyahut ticaret niyyeti, bulunmaktır.
Müslim olmayan, zekât ile mükellef olmadığı gibi, zekât için islâm, hem de beka şartı olduğundan, - vâcip olduktan sonra - irtidat edenden dahi zekât, sakıt olur.
Harp diyarında müslim olup senelerce kalarak, zekâtın vücubünü bilmeyen kimseye dahi, zekât terettüp etmekle, {(1) Müzekki, zekâtın farz olduğunu, hükmen olsun bilmek cani şarttır. Hükmen bilmek, islâm diyarında bulunmakladır.} islâm diyarına dahil olduktan sonra, o kimse geçmiş senelerin zekâtını, itâ etmekle mükellef değildir.
Memlûk kul, - ticarette izinli - dahi olsa zekât ile, mükellef olmaz, {(2) Bir kimsenin, mezun olup medyun olmayan, müdebbir kulunun elinde olan, nisâba bâliğ kisb edilmiş malından, müdebbir kul üzerine zekât vermek, vâcip olur mu? Cevabı: Müdebbir kulun elinden aldıkta, havelân-ı havl bulunduysa, kulun efendisi üzerine lazım olur ise de, kulun üzerine lâzım olmaz.} müdebbir, Ümm-ü veled, mükâtip dahi öyledir. Müstes'i dahi İmam ebû Hanîfe indinde, mükâtip hükmündedir. {(3) (Müdebbir), âzâdı, efendisinin mevtine tâlik olunan köledir. (Ümm-ü veled.)efendisinden çocuğu olan câriyedir. (Mükâtip), kendinin âzâdı, bir miktar mal vermekle kesime bağlanmış, ve o köle bu sebeple kazanmağa izinli bulunmuştur. (Müstes'a), kısmen âzâd olan köledir ki, kölelikten kurtulmak için, takdir edilen bakiye kıymetini, ödemek için, tahsile çalıştırılır, köledir. İmameyn indinde, o borçlu, fakat hürdür.}
Mükellefiyyet şartına mebni, sabî ve mecnûn zekât ile mükellef olmaz. {(4) Zekât nisabına mâlik olan, bir çocuğa malının zekâtı lâzım olur mu? Cevabı: Olmaz. Bu suretle, çocuğun vasisi, çocuğun malından, zekât diye, fakirlere verdiğini, çocuğun kendisine ödemeğe borçlu olur mu? Cevabı: Olur.} Bunamak dahi, bir nevi cünun olmakla, bunak olan, oruç, namaz ile mükellef olmadığı gibi, zekât ile de, mükellef değildir.
Nisâba malik olan, müslim ve hür sabî (çocuk) baliğ oldukta, sene iptidası bülûğ vaktinden muteber olur.
Nisaba malik olan, müslim ve hür mecnunun, deliliği bir sene devam ederse, ifakat bulduktan sonra, o senenin zekâtı, ona lâzım olmaz. Malın
nisabından sonra, senenin evvelinden veya âhirinden, az çok, bir müddette ifakat bulmuş olursa, zekât lâzım olur. {(1) Bu da, ârızî deliliğe, yâni bülûğdan sonra târî olan deliliğe göredir. Amma, aslî cünuna, yâni deli olarak bâliğ olana göre, indel-iman havlin iptidâsı, - ifakat vaktinden - muteber olur.} Baygınlık - ne kadar uzarsa uzasın - zekâtı iskat etmez.
Nisaba malik olmayan, hür mükellefe zekât vâcip olmadığı gibi, borçtan ve aslî hacetten hâlî olmayan, nisaba malik olana dahi, zekât vâcip olmaz.
(Deyn) ki, borçtur - zimmette sabit bir vasıftır, eseri mütalebede zâhirdir - maksut nisabı aşmış olup, {(2) Borcundan fazla malı olur ve nisaba baliğ bulunur ise, havelân husulünde, zekât vermek lâzım olur.} ibat tarafından talep olunan borçtur: Gerek ödünç, satın alınan emtia bedeli, ziyâ' borcu, kefalet, zevcesinin mihri muacceli gibi, hukuku ibad olsun ve gerek zekât, mahsulâtın öşrü, ve haraç gibi - hukuku ilâhî - bulunsun.
Nezir ve keffaret ve hac borçlarının, kullar tarafından mutalibi olmamakla, onlar mânî değildir.
Aslî hacet: Nafaka, mesken, {(3) Eve, dükkâna, mağazaya şâmildir. Evler ve menzillerin, sükna için olması dahi, şart değildir. Neması olmadığından, akarın kendisinden zekât terettüp etmez.} yazlık ve kışlık elbise, {(4) Velev ki, kifayetten fazla ve kıymetleri, nisâba baliğ bulunsun. Bir kimse, kâfi miktardan fazla olup, kıymetleri nisâba baliğ olan esvaba malik iken, bir sene geçip, lâkin o kimse, ticarete niyet eylemese, mezkûr esvap için, kendisine zekât vermek vacip olur mu? cevabı: Olmaz.} sanat alât ve edevatı, ev eşyası, binek hayvanı, {(5) Binek hayvanı olarak kullanılan, at, katır, eşek, deve.} hizmet memlûkları, {(6) Ticaret için olmayıp, hizmet için olan köle ve câriyeler.} kitaplar, silâhlar {(7) Ticaret için olmadıkça, velev ki ehlinin gayride olsun.} gibi şeylerdir ki, bunlar nisaba dahil edilmez.
(Nema) - ki malın artması ve çoğalmasıdır - hakikî ve takdiriden eam olup, (hakikî nema): Temettü, ticaret, tevalüd, tenasül iledir. (Takdîrî nema): Mal kendi sahibi, yahut vekili elinde bulunmakla, onu nemalandırmağa, maliki mütemekkin olabilmekledir.
Nisab, nâmî olmadıkça ona zekât terettüp etmediği gibi, havelân hâsıl olmadıkça dahi, zekât terettüp etmez.
(Havelân) - ki, sene mânâsına olan (hevle) izafetle, havelânı havl dahi denir - senenin deveranı mânâsınadır ki, nisap, bir kamerî sene, yıllanmış olmaktır.
Yıllanmakta, sahibinin - milki tam - ile memlûkü bulunmak dahi, meşrut olduğundan, iki kişi arasında müşterek bulunan nisaba, iki şerikten biri - bilâhare - tamamen malik olmak takdirinde, geçmiş sene için, zekât terettüp etmediği gibi, rehin olan mal dahi, nisap miktarında olarak, sahibinin makbuzu olduktan sonra, rehinde kaldığı müddetler için, ona zekât terettüp etmez. {(1) Rehin müddetinde, merhun mal rahinin malı olmadığı gibi, rehn edenin dahi, fiilen tasarrufunda değildir. Binaenaleyh, hiç birine, zekât lâzım olmaz. Çünkü, memlûkiyyette muteber olan, milki mutlaktır ki, sahibi ona hem hukuken, hem de fiilen malik bulunmaktır. Mükâtibin kazandığı mal dahi böyledir ki, efendisi hakkında, elinde bulunmaması ve mükâtibin hakkında milki rakabesi olmaması hasebiyle, onlardan hiç birine, zekât terettüp etmez. Ticaret için iştira edilen mala dahi tesellümden evvel, zekat terettüp etmez.}
(Malî dımar) takdiren dahi nemalar olmadığından, havelân olsa da, onun için zekât müterettip olmaz. {(2) Hadîs-i şerifte "Malı dımara zekat yoktur." buyurulmuştur.} Dımar; kabili istifade olmayan mal, demektir.
Mal, mevcut olmakla beraber, kendisine erişilmesi mümkün olmayan mala dahi (dımar) tâbir olunur: Ticaret memlûklerinden olan, kul âbik, (âbik, kaçak demektir), kayıp mal ki; gasben veya müsadereten ahz ve zapt edilmiş veya denize düşmüş veyahut, kır bir yerde veya geniş bir arsada gömülüp te, yeri unutulmuş, yahut bilinmeyen bir kimse nezdinde emanet kalmış olan mal gibi ki, bunlar bir vakit sonra, sahibinin eline geçse, onun elde olmadığı seneler için, zekâtını vermek, lâzım gelmez.Alacak zekâtı, âtide zikrolunmuştur. {(3) Zevcin zimmetinde borç olup, kendisinin vefatı veya talâkı üzerine, zevcemin eline geçen, mihri müecceldir ki, almadan, ona zekât terettüp etmez. Nitekim, (deyni zaif) kısmında zikrolunacaktır.}
Malın bir sene içinde, bir halde kalması nadirattan olmakla, bidayetinde ve nihayetinde tam olmak şartiyle, havl esnasında eksilmesi, zarar
etmez. Eğer, nisap tamamen yok olursa, havl dahi bâtıl olmuş olur. {(1) Deyn, havli kesmez.}
Senenin iki başında, nisabın kemali şart olduğuna mebni başka malı olmayan kimsenin, nisap kıymetinden aşağı olarak, malik olduğu ticaret malı sene sonunda, nisap değerini bulsa bile, o sene için, ona zekât lâzım olmaz.
Havelân şartı, aslî nisap içindir. Havl sırasında dahi, istifade olunan mal, {(2) İstifade yollan: Temettu, tevalüd, irs, hibe gibi şeylerdir. Çoğaltma vârit olunca, para biriktirmek dahi, bir yoldur.} kendi cinsine münzam olarak, aslî havlinin tamamında cümlesinin zekâtı, verilir.
Nisaba sahip olan kimse, birkaç senenin zekâtını, önceden peşin olarak verse de olur. {(3) Çünkü, vücubün sebebinin mevcudiyetinden sonra tediye etmiştir. Meselâ üç yüz dirhem gümüşü olan kimse, onun yüz dirhemini, iki yüz dirhemin, yirmi senelik zekâtı olmak üzere, peşin verse, olur. "Zekât nisâbına malik olan kimse, malik olduğu malın üzerine" havelânı havl etmeden, bir sene veya bir seneden çok müddet için, zekâtın edâsını, takdim ve tâcil etmek câiz olur mu? Cevabı: Olur.}
(Semeniyye): Bilhassa, altına ve gümüşe aittir ki, onlar hilkat aslında, paradır. {(4) Bunun içindir ki, mütekavvim olmayan malın bey'i bâtıl ve mübadelesi fasittir.} Binaenaleyh, her ne veçhile imsâk olunsalar, zekâtla alâkalıdırlar. Nukut zekâtına bakınız.
(Saimiyyet) ki, ona sevm dahi denir: En'am hayvanat zekâtına göredir. {(5) Dört ayaklı olan ve eti yenilen ehlî hayvanata (en'âm) tâbir olunur.} Sevaim zekâtına bakınız.
(Ticaret niyyeti): Uruz zekâtındadır. Bunlar, vücup şartlarıdır. {(6) Bir çoğu vücubün kendi şartları olup, nemâ gibi edâ vücubünün şartı dahi vardır.}
Zekâtın vücubüne, erkeklik şart değildir. Vücup şartları kendisinde tahakkuk etmiş olan kadın dahi, zekât vermekle mükelleftir.
Zekâtın edâsı sıhhatinin şartı: Zekâta niyet eylemektir. Zekâtı verirken, yahut vermek üzere vekiline (işlerini idare edene) teslim
ederken, {(1) Vekil, niyyetsiz ita etse, yahut müsliminin fakirlerine vermek üzere, onu bir zimmiye teslim eylese câiz olur. Çünkü, itibar âmirin niyyetinedir.} yahut malının zekâtını tamamen veya kısmen ayırırken, {(2) Ayırmağa (azl) tâbir olunur. Zekâtını azl etmekle uhdesinden çıkmış, yâni zekât vermiş olmaz. Azl ettiği andaki niyyet dahi, kâfi olmak üzere, tediye lâzımdır.} niyyet eyler.
Niyyetin, itaya hükmen mukareneti dahi, kâfidir. Niyyetsiz verip te, fakirin elinde mal istihlâk edilmeden niyyet etmek gibi.
Niyyet sırasında, fakirin. mecliste hazır - olması şart olmadığı gibi kendisine verilen şeyin, zekât olduğunu bilmesi dahi, şart değildir. {(3) Lâkin tetavvu sadakasında, ihfa ve israr ve farz olan sadakalarda, ilân ve izhar efdâldir.
Veresenin müdahalesinden havf üzere olan mariz, zekâtını onlardan ketm edebilir.} Hattâ fakire, zekât niyyetiyle verdiğini, veren hibe, yahut borç adıyla verse, edânın sıhhatine zarar vermez.
Akrabasının çocuklarına, bayramlık namiyle verdiği paralar bile, niyyet ile, zekât olur.
Zekâtın mütaâllâkı - ki, taallûk ettiği türlü emval demektir - şunlardır: Nukut, uruz, sevaim.
Ziraat mahsulleri ile madenlerin zekâtı bunlara zeyl olabilir. Hububat ve meyvelerin zekâtı öşür (onda bir), veya öşrün yarısı (yirmide bir) dır. Madenlerin zekâtı ise humus (beşte bir) tur.
ZEKATI NUKUT (NAKİT PARANIN ZEKÂTI):
Nukut - ki, nakdin cem'idir - altın ve gümüş gibi paradan ibarettir. {(4) Nakdin (ikal) mukabili olarak, istimalini dahi, El-hakayikta Hazret-i Sıddıkın tercemesinde okuyunuz ki, musaddık zekât malını aynen alırsa: Ehaze ikalen. Ve bedelen alırsa: Ehaze nakden, denir.}
Gerek külçe veya sikke, gerek ziynet veya ev eşyası {(5) Ziynet olmak üzere, takılan şeylerdir. Gerek istimali mübah olsun: Kadın için tarak, kemer, bilezik gibi. Gerek istimali mübah olmasın: Erkek için köstek ve altın yüzük, gömlek düğmesi ve bazubent gibi. Bir kimsenin kullandığı altın ve gümüşten bilezikler ve kuşaklar için, - havlden sonra - zekât lâzım olur mu? Cevabı: Olur.
Ev eşyası da kap kacak nevinden olan, şeylerdir: Tas, sahan, zarf, gümüş, devât, yazı takımı, tütün kutusu, enfiye kutusu gibi. Bunların, ve gümüş ayna ve çekmece ve leğen ve ibrik emsalinin, istimali kadına dahi, mübah olmadığı halde nisâbı havelân ettiği takdirde zekât terettüp eder.} olsun, cümlesi zekâta tâbidir.
Zekâtın sebebinde beyan olunduğu üzere, gümüşte nisap, iki yüz dirhem ve altında yirmi miskal olduğu gibi, bunlarda zekât dahi, (rubu öşür) den, yâni (kırkta bir) den ibaret olmakla, gümüşün, her iki yüz dirheminde - havl - den sonra beş dirhem ve altının her yirmi miskalinde, (yarım miskal) verilir.
Bir dirhem, on dört kırattır. {(6) Maksut dirhemi sertidir ki, her on dirhemi, yedi miskal ağırlığında olanıdır. Hazret-i Farukun asrında, dirhemler muhtelif vezinlerde üç nevi idi. Müşârünileyh Hazretleri, onları tevhit ederek, mecmuunun sülüsünü ahz ve itibar buyurmuştur ki, o da şudur: (10 + 6 + 5 = 21: 3 = 7). On dirhemin mecmuu kıratı yüz kırk olduğu gibi, yedi miskalin eczasının mecmuu dahi, yüz kırktır.
Zekâtta ve mehirde ve diyette ve sirkat nisâbında, muteber olan hep bu dirhemdir. Her beldenin, kendi dirhemi muteber olmak üzere, dahi, üfta edilmiştir. Bizce, örfî dirhem on altı kırat olmakla, iki yüz şer! dirhem, yüz yetmiş beş örfî dirhemdir. Tahtâvî der ki, ukutta mutlak olan mütearife dirhem, masruftur.} Bir miskal, yirmi kırattır. Her kırat, beş arpadır.
Rubu öşürden daha az zekât olmamakla, zikrolunan nisaplardan fazla olanı, onların humsuna baliğ olmadıkça, zekâta mütaallik olamaz. Gümüşe
göre, iki yüz dirhem humsu, kırk dirhem olduğu gibi, altına göre, yirmi miskalin humsu dahi, dört miskal olmakla, gümüşün nisabı olan iki yüz dirhemden sonra, her kırk dirhemde bir dirhem ve altının nisabı olan, yirmi miskalden sonra, her dört miskalde iki kırat, zekât verilmek lâzım gelir.
Nisap sahibi için, halis gümüş veya altının ayninde, vücuben ve edaen Vezin muteber olup, iki yüz dirhem kıymetinde yüz elli dirhem gümüş ibriği olan kimseye zekât lâzım olmadığı gibi, iki yüz dirhem vezninde ve fakat üç yüz dirhem kıymetinde gümüş ibriği olana dahi, lâzım olan yedi buçuk dirhem kıymetinde, beş dirhem vermektir. Beş dirhem kıymetinde, beş dirhem dahi, verse olur.
Cinsin hilâfından vermekle - icmaan - kıymet itibar olunur.
Hâlis olmayıp ta, karışıklığında galip bulunan, altın ve gümüş dahi hâlis hükmündedir.
Bir adedi, kırk paraya râyiç olan, mecidiye kuruşu altı kırattır.
Bir adedi, yirmi kuruşa rayiç olan, mecidiye yüz yirmi kırattır.
Bir adedi, beş kuruşa rayiç olan, altılık altmış dört kırattır. {(1) Bu değerler, aynı zamanda tarih hakkında bir fikir verdikleri için bu günün ölçüleriyle değiştirilmemişlerdir.}
Gümüşün altın ile dökülmüş olanında, itibar galibinedir. Altını galip olan, altındır. Gümüşü galip olan gümüştür.
(Magşuşe) tâbir olunan meskûkât gibi, Gaşşi galip olan, rayiç nukutta, urûz gibi, kıymet muteberdir.
URUZUN ZEKÂTI:
Uruz - ki, arazın cem'idir - nukut ve sevaimin gayri olan mallar mânâsınadır. Ticaret niyyetiyle edinilmiş olduğuna göre, onların dahi, havlî nisabı için, sene be sene, kıymetinin kırkta biri verilir.
Tacirin malı: Gerek keylî (ölçülen) veya vezni (tartılan) yahut ziraî veya sınaî, adedî (sayılan) ve gayr-i adedî (sayılmayan) mislî veya kıyemî, {(1) Mislî ve kıyemî tâbirleri için, Mecellenin (1119) uncu ve diğer mukadderat için, (132) nci ve müteakibi maddelerine bakılır.} cinsten olsun.
Nukut ile sevaimin gayriye, zekât taallûk etmemek asıl olduğundan, ticaret için olmayan uruzun, zekâtı olmaz. Binaenaleyh, cevahir ve inciye zekât terettüp etmez. {(2) Kadınlara, takındıkları: Elmas iğne, başlık, gerdanlık, bilezik, yakut, yahut zümrüt küpe ve yüzük ve murassa kemer ve yelpazeler için, zekât lâzım gelmeyip, onların nisâp haddinde olan, altın veya gümüşlerine zekât verilir. İncinin, tâcirinden gayriye zekâtı olmaz.
(Bir kimse, kıymetleri nisâba bâliğ inci ve yakuta malik olup, ticarete niyyet eylemese, havelânın husulüne mebni, o kimse mezkûr, inci ve yakutlar için, zekât vermek lâzım olur mu? Cevabı: Olmaz.} Meğer ki, tâcir onları da, ticaret niyyetiyle temellûk etmiş ola.
Ticaret niyyetinin - zekâtın tekerrürünü müeddi mâniin ademi şartiyle beraber - akit sırasında olması, meşruttur. Meselâ, öşre tâbi araziyi iştirâ ve hâsılının öşrünü itâ ettikten sonra, mahsulâtını, ticaret için, anbara doldurdukta, ona zekât terettüp etmediği gibi, {(3) Bir kimse, tarlasında hâsıl olan buğday ve arpanın, öşrünü verip, geri kalanını anbara nakl ile ticarete niyyet edip, üzerine havelân hâsıl olduktan sonra, o kimse buğday ve arpayı satarak parası nisâba baliğ olsa, kendisine zekât vermek lâzım olur mu? Cevabı: Ele geçen para üzerine (havelânı havl) etmedikçe, lâzım olmaz. Öşrü verilen üzümün zekâtı olmaz.} akitten sonra, ticarete niyyet etmek veyahut nefsi için, birşey edindiği zaman, kâr bulursa satmayı niyyet eylemek suretinde dahi, ona zekât terettüp etmez.
Nisapta nakden - aralarındaki semeniyyet topluluğuna mebni -
birbirine kıymeten, zam ve ilâve {(1) Kıymeten zam, imamın kavlidir. Elli dirhem gümüş ve yüz elli dirhem kıymetinde on miskal altına malik olan kimse üzerine zekât vâcip olur mu? Cevabı: Olur.} olunduğu gibi, ticaret eşyasının kıymeti dahi, nakdine zam olunur. {(2) Çünkü, cümlesi ticaret içindir.} Ve zekât nakdine bedel, kıymeten eşya verilmesi, sahih olur. Para yerine kumaş vermek gibi.
Gerçi ticaret kasdiyle kullanılan sevaim dahi, urûzdur. Ve lâkin sevaim zekâtı ile ticaret zekâtı, miktaren ve sebeben muhtelif olmakla, {(3) Ticaret malında zekâtın miktarı, rubu öşürdür. Sevaimde öyle değildir. Ticaret malının zekâtında nisâbın sebebi, nâmîdir. Sevaimde ise, belli adede malikiyyettir.} birinin havelânı diğerine bina edilemez.
Ticaret zekâtının senesi, saimelik niyyetine iktiran ile, batıl olacağından, ticaret için iştirâ ettiği hayvanatı, saime yapmak isterse, sene iptidası, niyyet vaktinden muteber olur.
Urûzdan, kıymeten olduğu gibi, aynen dahi, zekât verilebilir. Meselâ, iki yüz dirhem gümüş kıymetinde, iki yüz ölçek zahiresi olan tacir, havelânı havlden sonra, zekâtını aynen veya kıymeten itâda muhayyer olup, aynen itâ suretinde malının kıymeti gerek artmış gerek eksilmiş olsun, beş ölçek verir. Kıymeten verildiği takdirinde, vücubün tahakkuku günündeki kıymetini, vermek lâzım gelir.
Nisaba bâliğ olan deynin (alacağın) dahi, zekâtı vardır. Ve bu bapta deyn (alacak) üç kısımdır: Kavî deyn, vasat deyn, zayıf deyn. (Kavî deyn), ödünç ve ticaret bedeli olan, alacaktır.
İkrarda bulunan yani üzerinde olduğu ve hattâ güç halde bulunan ikrarda olanın veya müflisin {(4) (Müflis) kelimesi, burada iflâs ile mahkûm mânâsına olduğudur.} üzerinde bile bulunduğu takdirde, {(5) Borçlu, ikrar, etmeyip inkâr eylemekte olduğuna göre, beyyinesi olan deyn dahi, bu kısımdan ise de, onda İmam Muhammed kavli tashih olunmuştur ki, müşârünileyh, zekâtın vâcip olmadığına kaildir. Çünkü, her beyyine makbul olmaz. Her hâkim dahi adalet etmez.} onu alacaklı aldığı vakit, geçen senelerin zekâtını verir.
Şu kadar ki, zekâtta hums nisabın aşağısı mâfuv olmakla, geçen müddet bir seneden ibaret olduğuna göre, zekâtın edâsının vücubü, mezkûr deynden en az kırk dirhem kabz edilinceye kadar, teehhür eder.
(Vasat deyn): Ticaret için olmayan malın - meselâ gündelik elbisenin ve hizmet memlûkünün ve süknâ yerinin - karşılığı olan, alacaktır.
Bu gibi malların parası, müşteride zimmet kalarak, üzerinden sene geçtiğinde, tam nisap kabz edilmiş olmadıkça, zekât lâzım olmaz, ve geçmiş seneler, mezkûr alacağın müşterinin zimmetine, lüzumu vaktinden muteber olur.
(Zayıf deyn): Bir şeyden bedel olmayarak, zimmette kalandır. Mehir {(1) Zevcinin zimmetinde kalmış olur.
Bir kadın, bin kuruş mehr-i müecceli zevci zimmetinde iken, on sene geçse, hâlen zevci vefat etmiş olup, kadın mehrini terekeden aldıkta, geçen on sene için, zekâtı kadın üzerine vâcip olur mu? Cevabı: Olmaz.} ve vasiyet {(2) Vâris indinde, meselâ bir sene gecikse.} muhâlâa bedeli {(3) Ayrılma parası olarak zevcinin kocasına vermesi tekarrür ederi para, boşanmış olan zevce nezdinde, meselâ bir sene beklese.} demi amitten sulh, {(4) Amden katilden sulh bedeli olan para, meselâ katilin nezdinde bir sene gecikse.} diyet, {(5) Diyetin, meselâ bir sene gecikmeden sonra (veliyyi dem) onu kabz eylese} bedeli mükâtibe, {(6) Mükâtip olan kölenin nezdinde kalıp meselâ bir sene sonra efendisi onu elde etmiş olsa.} bedeli say {(7) Kısmen azat suretinde, geri kalan zimmeti için, çalışan memlûkün nezdinde, o para meselâ, bir sene geciktikten sonra efendisinin eline geçse.} gibi ki, bunlardan nisap miktarında kabz olunmadıkça, ve alındıktan sonra, üzerinden sene geçmedikçe ondan zekât lâzım olmaz.
Hibe edene hibe ettiği nisap miktarındaki malın zekâtı lâzım olmadığı gibi, - havlden sonra - rücû etmek suretinde, hibe edilene dahi lâzım olmaz. Rücû gerek (hükmen) gerek (rızaen) olsun.
SEVAİM (SÜRÜLER)'İN ZEKÂTI:
(Sevaim) - ki, saimenin cem'idir - alûfenin zıddıdır. Ahırda beslenen hayvanlara alûfe, {(1) Buradaki alûfedir. Yem mânâsına olan alefin, cemi ulûfedir. Vaktiyle, Yeniçerilere verilen aylıklara, (ulûfe) denirdi.} kırda yayılarak beslenen hayvanlara da saime denir.
Alûfelik ve saimelik, senenin - en çok - müddeti itibariyledir. Senenin en çok zamanını ahırda - yem yiyerek - geçiren hayvanlar (alûfe) olduğu gibi, senenin ekser müddetini kırda yayılan, hayvanlar da (saime) dir.
Senenin en çoğunda ve hattâ yarısında, alûfe olanlar (saime) sayılmadığı gibi, hususî otlaklarda, mer'a parası verilerek, yaydırılan hayvanlar dahi, (saime) sayılmaz.
Saime olan hayvanlardan, zekâtla alâkalı olan, yalnız şu üç nevi hayvandır: Deve, sığır, ganem. (İbil), develerdir. (Bakar), mandaya da şâmil olmak üzere, sığırlardır. (Ganem), koyunlar ve keçilerdir.
Atlar, katırlar ve eşekler, saime dahi olsalar, onların zekâtı olmaz. Meğer ki, bunlar, ticaret için, edinilmiş olsunlar.
Ticaret için beslenen, her nevi hayvanlar, alûfe bile olsa, urûzdan mâdut olmakla, zekâtla ilgili olabilir.
Nitekim, zikrolunan saimenin, saime olarak zekâtla alâkalı olması, binmek veya yük yüklemek, yahut ticaret etmek için olmayıp ta, mahza üretmek ve süt vermek için, edinilmiş olması şarttır.
Alûfeye ve çalıştırılan ve yük taşıtılan, sığır ve deve saimelerine zekât olmadığı gibi, ticaret ve et için saime olan davara dahi, ticaret zekâtından başka, zekât lâzım gelmez.
Ticaret için olan mallarda urûz ahkâmı câri olmakla, onda alûfelik dahi, zekâta mâni olmaz.
Sâimede ve zekâtla alâkalı sair mallarda, nisâbın aşağısına, zekât terettüp etmediği gibi, nisabın mülk olması dahi meşrut bulunduğundan - vakıf olan sevaime - dahi, zekât terettüp etmez.
Milk olan ve nisâba bâliğ bulunan mezkûr üç nevi saimenin, erkekleri ve dişileri ve muhtelitleri, zekâta tâbidir.
DEVELERİN ZEKATI:
Saime olan develerin, beşten az olanına zekât lâzım gelmeyip, {(1) Vücubün şartlarına ve nisâbın tarifine bakınız.} üzerlerinden sene aşan, beş saime devede bir şat (koyun veya keçi) verilir ki, beş devenin zekâtı odur. Yirmi beş deveye kadar, her beş devede - bir şat - verilip, iki nisap arası, mâfûv olur.
Develerin adedi, tam yirmi beş oldukta, bir binti mahat (iki yaşına, girmiş bir dişi deve) vermek lâzım gelir. Otuz beşe kadar, verilecek zekât budur.
Develer otuz altı oldukta bir binti lebun (Üç yaşına girmiş bir dişi deve) verilir. Kırk beşe kadar, verilecek zekât budur. Develer kırk altı oldukta bir hikka (4 yaşına girmiş bir dişi deve) verilir. Altmışa kadar verilecek zekât budur.
Develer altmış bir oldukta, cezea (beş yaşına girmiş bir dişi deve) verilir. Yetmiş beşe kadar verilecek zekât budur.
Develer yetmiş altı oldukta, iki binti lebun verilir. Doksana kadar, verilecek zekât budur.
Develer doksan bir oldukta, iki hikka verilir. Yüz yirmiye kadar verilecek zekât budur.
Yüz yirmi deveden sonra, iki hikka ile beraber, her beş devede bir şat verilip, deve adedi yüz kırk beş oldukta, iki hikka ile, bir binti mahâd verilmek lâzım gelir.
Yüz elli devede üç hikka verilir. Yüz elliden sonra, fariza - istinaf -olunup, üç hikka ile beraber, her beş devede, bir şat verilir. Yirmi beşte yâni, develer yüz yetmiş beşe baliğ oldukta, üç hikka ile bir binti mahâd, ve otuz altıda yâni, yüz seksen altı devede, üç hikka ile bir binti lebun, ve yüz doksan altı devede, dört hikka verilir. İki yüz deveye kadar, zekât budur. İki yüz devenin zekâtını, dilerse her ellide bir hikka olmak üzere, dört hikka verir, ve dilerse her kırk devede, bir binti lebun olmak hesabiyle, beş binti lebun verir. İki yüz deveden sonra, fariza istinaf olunup, yüz elliden sonra olan, hesap veçhile, başlanır.
Zekâtın ifasında, her nevi deve birdir: Gerek tek, gerek çift hörgüçlü olsun.
Küçükleri ve körleri ve topalları.., tâdada dahil olsa da, onlar zekât olarak verilmez.En seçkinleri dahi, alınmayıp vasatları alınır.
SIĞIR VE MANDA ZEKATI:
Saime olan sığır cinsinin, otuz adetten azına, zekât lâzım gelmeyip, onlar otuz olup ta, üzerlerinden sene aştığında, bir tebî, (tam bir yaşını doldurmuş erkek veya dişi buzağı) verilir.
Kırk adede kadar, zekât budur. Sığırların adedi tam kırk olduğunda, bir musin (tam iki yaşını doldurmuş olan erkek veya dişi dana) verilir. Altmışta, iki tebî verilip, altmıştan sonra, kırklar ve otuzlar, itibar olunur ki, her kırkta bir musin ve her otuzda bir tebî verilir. Yetmişte bir musin ile bir tebî verilir ve seksende, iki musine ve doksanda, üç tebî ve yüzde bir musin ile iki tebî verilir.
Bakarın adedi yüz yirmi olmak gibi musine ve tebîa takdirini, muhtemel oldukta, zekâtın hesabında dahi, muhayyerlik hâsıl olup, zekât veren kimse dilerse, kırkta bir musine olmak üzere, üç musine ve dilerse, her otuzda, bir tebîa hesabiyle, dört tebîa, verir.
İnek ve öküz ile manda karışık olan bakarı saimenin zekâtı onların ağlebinden alınır.
Matlup olan yaşta hayvan verilmezse, ednada farkı beraber verilir. Âlâda farkı, geri alınır.
GANEMİN (DAVARIN) ZEKÂTI:
Saime olan koyun ve keçi sürüsünün, kırktan az olanına, zekât lâzım gelmez. Ganem kırk olup, üzerlerinden sene aştığında, yüz yirmiye kadar, bir şat (erkek ve dişi olmak üzere, koyun veya keçi) verilir.
Yüz yirmi bir olduğunda, iki yüze kadar, iki şat verilir. Davarların adedi iki yüzü geçer, ve meselâ iki yüz bir olursa, üç yüz doksan dokuza kadar, üç şat verilir. Dört yüz oldukta, dört şat verilir ki, aradakiler, mâfüv olmak üzere, her yüzde, bir şat verilir.Sevaim zekâtında, Hazret-i Risaletin emri, bu veçhiledir.
Bir yaşından aşağı olan küçüklere ve kuzulara, müstakillen zekât terettüp etmez. Ancak, onlar sürüde tâdâda dahil olur. İçlerinde bir büyük bile olsa, nisaplarına zekât lâzım gelir. {(1) Meselâ, (havelânı havlde) otuz dokuz kuzu ile bir toklusu kalmış olan kimseye, zekât lâzım olur. Toklunun halâkiyle, zekât sakıt olur.} Ve zekât olarak, o büyük alınır. Meğer ki, pek seçkin ola. O halde, o ahz olunmayıp bir - vasat şat -alınır.
Zekât olarak, aynen verilecek şey, daima vasattır ki, o ednâ ile âlânın arası ve ortasıdir.
"İğrenmeden alamayacağınız şeyleri vermeye kalkmayınız. Ve Allahın müstağni ve övülmeye lâyık olduğunu bilin." (Bakara: 267)
Zekâtta, öşürde, haraçta, fıtrada, nezirde {(2) Bir sâ' buğday tesadduk etmeği, nezr eylemek suretinde olduğu gibi ki, nezir gerek mutlak ve gerek muallâk olsun, kıymetini vermek câiz olur.} ve köle âzât etmenin gayri olan keffarette, {(3) İtakı istisna etmesinin sebebi, ondaki kurbet mânâsı, milkin itlâfı ve esirliğin nefyi olup, bu ise, onun yerini tutmaz olmasıdır.} ayne bedel, kıymetini vermek, câizdir.
Muteber olan, vacip olduğu gündeki kıymettir.
İmameyn, edası günündeki, kıymettir, dediler.
Sevaimde ittifakla - edası günündeki kıymet, muteberdir.
Bir kimse, malının zekâtiyle, bir cariye iştira edip, zekât için, o cariyeyi, fakir bir salihe verse, zekât yerine geçer mi? Cevabı: Geçer.
Zekât, helâl mala terettüp eder. Nisap, haram olur da, onun sahibi var ise sahibine verilmesi ve sahibi olmadığına göre, tasadduk olunması, vâciptir. {(1) Gasb edilmiş olan veya fâsit şerâ ile, temellük olunan mala, zekât yoktur. Dürrün sâhibinin tâbirince, hâbis mala zekât olmaz.
Bir kimse, gasb ve rüşvet tarikiyle, biriktirdiği malından, zekât vermesi câiz olur mu? Cevabı: O mal sahiplerine iâde olunur.
Bir kimse, haram malı biriktirip, elinde iken, üzerinden sene geçse, o malda, o kimse üzerine zekât vâcip olur mu? Cevabı: Olmaz.}
Helâl mala, haram mal karıştırıp, temyiz olunamaz ise, cümlesinin zekâtı verilir. {(2) Bir kimse, helâlden kazandığı parayı, haramdan elde ettiği parasına katıştırıp, bunları yekdiğerinden ayırt etmek mümkün olmasa, havelân husulünde, o paranın hepsi için, zekât vâcip olur mu? Cevabı: Olur.}
Zekât zimmete değil, ayne teallûk ettiği için, {(3) "Ki, onların mallarında fakir ve yoksulların belli bir hakkı vardır." (Meâric: 25) âyeti ile "Kırk koyunda bir koyundur." hadis-i şerifi ayne delâlet eder.} vücuptan sonra (yâni, havelân tahakkuk ettikten sonra), nisabın helâkiyle sakit olur.
Nisap eğer havlden sonra istihlâk edilmiş ise, zekât teaddinin mevcudiyetine mebni tazmin olunur. {(4) Mesele: Zekâtı verilecek iki nevi mâli olup ta, bir nevinin üzerinden, sene aştıktan sonra kendisi istihlâk etmekle, diğer nevinin, zekâtı sâkıt olmuş olan kimse kimdir? Cevabı: Bu, o kimsedir ki, sâime olarak beş devesi ve kırk ganemi olup, develerin üzerinden, sene aşarak zekâtı olmak üzere, bir şat vermek lâzım geldiği halde, sahibi onları istihlâk etse, zekât sâkıt olmaz ise de, ondan sonraki ganemin üzerinden havelân hasıl olarak, zekât zamanı geldiğinde, onların zekâtını vermek lazım gelmez. Çünkü, kendisi deve nisâbını, istihlâk etmiş olmakla zimmetinde, fakir hakkı olarak, bir koyun kalmış olur. Ve onunla ganemin nisâbı noksanlanmış bulunur. Binaenaleyh, ondan ganem zekâtı sakıt olur. Eğer deve nisâbı, onun sunû olmayarak, helâk olursa, zimmetinde, bir şey kalmış olmamakla, gunemin nisâbı tam ve kâmil olmuş olarak, zekâtı verilmek lâzım olur.}
Havelân husulünden sonra, nisabın ikraz ve iâre yoluyla telef olması helâk, ve saimeyi yemsiz ve susuz bırakarak nisap telef olmuş ise, istihlâktir. {(5) Ticaret malının, ticaret malı ile, değişimi helâk ve ticaret malının gayr-i mal ile değişimi istihlâk sayılır.}
Vücubün tahakkukundan sonra, vâcibin düşmesi için çare aramak - icmâ ile - mekruhtur.
İmam ebû Yûsuf, zekâtın vücubünün def'i için çare bulmağı câiz görmüş ve İmam Muhammed, onu da mekrûh saymıştır. {(1) Vebâlinde kalmamak için değil de, bu halden nâşî vücuptan kaçmak dahi, icmaan mekruhtur.}
Saime olan hayvanatını, sene tamamından bir gün evvel - zekâtın vücubünden firar için - satmak, İmam Muhammede göre mekruh, ve İmam ebû Yûsufa göre, gayr-i mekruhtur.Nafaka için satmak - icma ile - mekruh değildir.
Sene ortasında, nisabı birine hibe edip, mal hibe edilen kimse yanında iken, sene tamam olduktan sonra, kaza veya rızâ ile, hibe edene rücû etmek, zekâtın - vâcip olmadan - iskatı için olan çarelerdendir ki, hiç birine zekât lâzım olmaz.
Nitekim, sevâim bahsinde dahi zikrolunmuş ve fıkıh bilmecelerinden kitab-uz-zekâtın, ilk meselesi bu olmuştur. {(2) Bunun orada üç nazîri daha zikrolunmuştur.}
Zekât, fakirler hakkı ise de, cebren alınamaz. {(3) Zeyd, Amri hâkime götürüp: "ben fakirim, Amr malının zekâtını bana versin" diye dâva eylese, dinlenir mi? Cevabı: Dinlenmez.} Ve niyyet olmadığı için, meyyitin terekesinden dahi, ahz edilemez. Meğer ki, kendisi, onu vasiyyet etmiş ola. {(4) Gayrin hacetine binaen, meşrû olan, salât nevi, vasiyyet olmadıkça, mevtile sâkıt olan, meyyitin dünyevi ahkâmından olmak üzere, usulde zikr edilmiştin} O takdirde, malının sülüsünden alınır. Verese izin verirse, malının mecmuundan dahi alınabilir.
Zekâtın masrifi, {(5) Masrif, meclis vezninde, mekân ismidir. Verilecek yer demektir.} ki verilecek yeri demektir. (Tevbe: 60) kavl-i kerîminde, tâdât buyrulan sınıflar: Fakir sınıfı, miskin sınıfı, köle sınıfı, borçlu sınıfı, Allah yolunda olan sınıf, yolcular sınıfı, memur sınıfı.
Bunların icmali: Zekâtın kendilerine sarf ve itâsı, şer'an sahih olan müslimden ibarettir. Gerek erkek, gerek kadın veya mümeyyiz sabî olsun.
Müslimlerin zenginlerine farz olan zekât, müslimlerin gayriye verilemediği gibi, müsliminin dahi, her sınıfına değil, ancak zikrolunan, fukara sınıflarına verilir.
Âyetin nazmında, bir de müellefe-i kulûp sınıfı mezkûr ise de, onlara zekâtın itası hususu, aleyhisselâm efendimiz hazretlerinin, son emirde, Hazret-i Muaz bin Cebele (radiyallahu teâlâ anhu) verdikleri talimatı seniyyede "onu zenginlerinden al ve fakirlerine ver" hadis-i şerifleriyle, mensuh olmuştur. {(1) Muhaşşi böyle demiştir. "Müellefe-i kulûb hissesinin, Hazret-i Sıddık zamanında, sâkıt olması, icma ile değil, sebebinin sâkıt olmasına mebnidir." Yoksa icmâ ile nass ne nasih olur ne de mensuh.}
Fakir: Nisaba baliğ mala ve onun kıymetine malik olmayan, kimsedir. Velev ki, sıhhati yerinde ve kendisi kazanç sahibi olsun. {(2) Şu kadar ki, günlük ihtiyacını tedarik edebilene zekât almak evlâdır. Muhaşşî, burada bu kadarcık ifadeden sonra, sadaka-i fıtır babı evvelinde demiştir ki, günlük yiyeceği - fiilen - mevcut olana ve yahut onu - sahîhan - iktisap edebilene, kûte dair bir şey istemek haram olur. Halini bilerek veren dahi, haram olan şeye, yardım ettiğinden dolayı, günaha girer. Kisve için, yahut kendisi cihat ile veya ilim tahsili ile iştigali hasebiyle, isterse muhtaç bulunduğuna göre câizdir. Ve yine mezkûr bap evvelinde demiştir ki, zekâtı israfa yahut masiyyete sarf edeceği bilinen kimseye vermek lâyık olmaz. Namazı ahyanen kılan kimseye zekât vermek kâfi olursada, verilmez, demiştir.}
O miktar mala malik ise de, sahip olduğu mal, kendi hacetini karşılayacak derecede değil ise, o dahi fakirdir.
Birinin üzerinde, müeccel alacağı olan kimse, nafakaya muhtaç oldukta, alacağının vâdesi gelinceye kadar, kendisine kifayet edecek miktar, zekât almak câiz olur.
Alacağı eğer, gayr-i müeccel ise, borçlunun sıkıntıda olup olmadığına bakılır: Borçlu sıkıntıda olduğuna göre, alacaklının - ihtiyaç halinde -zekât alması - esah akval üzere - câiz olup, {(3) O, İbni sebil menzilesindedir.} borçlu zengin ve borcunu mukir bulunduğuna göre, alacaklıya zekât almak, helâl olamaz.
Miskin: Hiç bir şeyi olmayandır ki, zavallı tâbir olunan, fakirdir
Mükâtip: Kendisini kölelikten kurtarmak ve hürriyetini satın almak için, efendisiyle belli bir bedel üzerine, sözleşen köledir. {(4) Zikrolunan sadakat âyetindeki (ve fir-rikâb) kavl-i kerîminden - ehli ilmin ekserince murat budur. Küçük ve büyük arasında fark olmadığı gibi, ganinin mükâtibi ile fakirin mükâtibi arasında dahi - kavli esahta - fark yoktur. Hâşimî neseb gibi vâcip dahi olsa - zimmiye vermek câiz olur. İmam Ebû Yûsufça câiz olmaz. Müftabih olan da budur. Harbî - aman dilemiş ve teslim olmuş dahi olsa - hiç bir sadaka, ona verilmez. Zeyleî, tetavvû sadakasının harbîye itası cevazını, cezm eylemiştir.}
Medyun: Borcundan, fazla nisaba ve onun kıymetine sahip olmayan, borçludur. {(5) Mezkûr âyet-i kerimedeki (vel-garimîn) den murat, borçlulardır. Zahtriyyede, borçluya itâ, borçlu olmayana itâdan evlâdır, denilmiştir.}
Allah yolunda olan: Gazâ, yahut hac için, çıkıp ta, nafakasının tükenmesi ve bineğinin helâki sebebiyle, yolda kalmış olandır. {(6) Garip olan ilim talebesi, ve fakir bulunan hamele-i Kur'an dahi dahildir.}
İbn-i sebil: Yolcu demek ise de, {(7) İzafet, edna mülabeseye mebnidir. Her yolcuya (İbn-i sebîl) denir.} murad memleketinde mâlı olsa da,
yanında bulunmadığı için muhtaç kalan yolcudur. Eğer vatanına ulaştıracak kâfi şeyi var ise, ona zekât verilmez. {(1) Malından uzak olan kimseye evlâ olan. kadir ise - istikraz etmektir. Malı eline geçince, fazlasını tesadduk etmek dahi lâzım gelmez.}
Âmil: Zekât tahsiline memur olandır. Haşimî olmamak şartiyle, onun dahi, kendine ve maiyyetine, işleri ve gidip gelmeleri müddetinde - orta had ile - idarelerine kifayet edecek miktarda, mevcut zekât emsalinden, hakkı olur. {(2) Yiyecek, içecek ve giyecek hususlarında, müştehiyyatına tâbi olmak, ona câiz olamaz. İsrâf-ı mahz demek olduğu için, o haramdır. Emîre lâzım olan, vasata râzı olanı, bu işe memur etmektir.} Gani dahi olsa, zenginliği almasına mâni değildir. Çünkü nefsini bu iş için, fariğ kılmıştır, kifayete muhtaçtır.
Zekât verecek kimse, zikrolunan sekiz sınıftan, her birine verebileceği gibi, hepsi mevcut iken, onlardan yalnız bir sınıfa dahi verebilir.
Zekât, müslimlerin zenginlerinden alınıp, fakirlerine verilir olduğundan, müslim olmayanlar, onunla mükellef olmadıkları gibi, ona masrif dahi olamazlar. Gayr-i müslime verilen zekât, sahih değildir. {(3) Tenvirde ve şerhinde, denilmiştir ki, zimmiye zekât verilmez. Zekâttan ve öşürden ve haraçtan mâdâ olan, sadakati - nezir, keffaret ve fitre olan zatın mükâtip kölesine, zekât verilmez. Mükâtip dahi, kendisine verilen zekâtı rekabesinden halâsının gayri hususa sarf edemez.}
Zekât, zengin olan müslime dahi verilmez. Zengin: Nisaba malik olandır. Asıl havayicinden fazla olan nisaba ve yahut - hangi maldan olursa olsun - kıymeti nisaba müsavi şeye malik olana, zekât verilemez.
Zengin bir kimsenin, henüz baliğ olmamış olan çocuğuna dahi, zekât vermek sahih olamaz. Gerek babasının idaresi altında olsun, gerek olmasın. - Çünkü, babasının zenginliği ile, o çocuk, zengin sayılır. Büyük çocuk, öyle değildir.
Evli olan kızı hakkında, ihtilâf vardır. Esah olan, ona vermenin cevazıdır.
Zengin olan kadının çocuğu, babası ölmüş dahi olsa, ve validesi yanında bile bulunsa, zengin değildir. Ona zekât verilir.Zenginin, fakir olan zevcesine dahi, zekât verilir.
Benî Haşim, ganaim hissesinden istiğnaları cihetiyle, emvalin kirleri demek olan zekâtı, {(4) Ve kezâ, keffaretleri, nezirleri ve Sadaka-i fıtrı.} almaktan siyanet olundular. {(5) Sâdâtten fakir birine, zekât vermek câiz, ve edâ eden kimseden zekât sâkıt ve alana helâl olur mu? Cevabı: Olur.} Hadis-i şerifte "Sadaka almak bize helâl değildir." buyuruldu.
"Kavmin âzâtlıları kendilerinden saydır." hadîs-i şerifi, beni Hâşimin âzatlılarını dahi, onlara ilhak etmiştir.
Zekâtı, müzekki kendi usul ve furuuna, {(1) Yani, âbâ ve ecdadına ve ümmehat ve ceddatına ve evlât ve ahfadına.} ve zevcesine dahi vermek sahih olamaz. {(2) Çünkü, menfaat kesilmiş olmaz. Zekâtın rüknü olan temlike bakınız. Bu hüküm, zekâta mahsus olmayıp, keffaretler, nezirler, sadaka-i fıtır gibi bütün vâcip olan sadaka nevilerine şâmildir ki, bunlar dahi usul ve furuuna verilmek, câiz olamaz. Onlara ancak, vâcip olmayan sadakalar, verilebilir ki, onlardan mâdâ olan, muhtaç akaribe dahi: Biraderlere, hemşirelere, amcalara, halalara, dayılara, teyzelere, zekât ve vâcip ve gayr-i vâcip sadakalar verilir. Hem de bunlara vermek - sadaka ile birlikte sıla dahi olduğu için - evlâ olur. Evvelâ bunlara, ondan sonra sair akrabalara ve ondan sonra komşulara verilir. Zevceye, zekâtın itasının ademi sıhhati, ittifakîdir. Zengin zevcenin, fakir zevcine, zekât vermesi dahi imam indinde gayrisahih, ve imameyn indinde sahihtir. Fevziyyede ve Behcet-ül Fetevâda, fetvâ, İmam-ı Âzam kavli üzerinedir.}
Zekâtı, müzekki kendi memlûküne ve mükâtibine ve kısmen âzat olan köle veya cariyesine, vermek câiz olmaz. {(3) Memlûküne vermenin sahih olmaması - ki, müdebbir dahi onun mislidir -temlik olmadığındandır. Mükâtibine - ki, kısmen azat dahi onun mislidir. - vermenin câiz olmaması, onların kisbinde efendinin hakkı olmakla, temlik tam olmadığındandır. Usul ve furuun ve zenginlerin ve benî hâşimin ve kâfirlerin memlûklerine dahi, zekât verilemez.}
Arayarak, masrif zanniyle zekât verdiği kimse, yanlış çıksa, zekât - hakkullah - olup, onda da muteber olan - vüsu ve kudret - olduğu, ve müzekki dahi kendi - vüsunda - olanı yapmış bulunduğu için, câiz ve kâfi olur. Meğer ki, o kimse kendi kölesi veya mükâtip kulu, zuhur etmiş ola. {(4) O halde, verdiğini, kendi mülkünden ihraç etmemiş olduğu cihetle, zekât vermiş olmaz.}
Zekâtı, efdal olan - kendi ve furuundan gayri - en yakın
akrabaya, {(1) Evlâdı, evvelâ muhtaç olan biraderlere, sonra onların evlâdına, sonra muhtaç olan amcalara, dayılara, sonra sair zevil-erhama, sonra komşulara vermektir. Şeyh ebul-hafsıl-kebîr demiştir ki, kişinin kendi karabet ehli, muhtaçlar ise, evvelâ onlardan başlayıp, hacetlerini karşılamadan, sairlerine verdiği sadaka, makbul olmaz. Yâni, sadaka, zekât olduğuna göre, farz üzerinden sâkıt olsa da, kendisi onun sevabına erişemez.} sonra komşulara ve daha sonra sanattaşa, ve mahalle ve beldesinden olan, masrife, sarf ve itâ eylemektir.
Zekâtta muteber olan, malın bulunduğu mekânın fakirleri ve sadaka-i fıtırda muteber olan, edâ edildiği yerin fakirleri ve vasiyyette muteber olan, vasiyyet edildiği yerin fakirleridir.
Sene tamam olduktan sonra, zekât malını, kendi yakınının, yahut daha muhtaç olanın ve yahut daha mütteki bulunanın, yahut talim ile müslimlere daha menfaatli olanın gayrisi için, diğer beldeye - velev sefer mesafesi dûnunda bulunsun - gönderilmek, tahrîmen mekruh olur.
Harp diyarından, dâr-ı İslâma zekâtı nakletmek, orada masrifi mevcut olmak takdirinde dahi, mekruh olmaz.
Fakirin ihtiyacını temin ederek, kendisini dilenmekten iğnâ eylemek, mendup olup, lâyık olan, her fakirin ihtiyacı cihetinden, halin muktezasına, nazar olunmaktır.
Zekâtı, müteaddit fakirlere azar azar vermekten ise, bir fakire toptan verip, onun ihtiyacını defetmek evlâdır. {(2) Bir dirhemi tesadduk etmek isteyen kimse, onu bozdurup, ufaklığı dağıtır ise, sadaka emrini de taksir etmiş olur. Çünkü, cemî tefrikten evlâdır. Hem de, çoğu vermek mükrimlerin işine benzemekle dahi, evlâdır. Resûl-ü Ekrem (Sallallahü teâlâaleyhi ve sellem) efendimiz hazretleri: "Cenab-ı Hak umurun meâlîsini sever, gayri mealisine buğz eder." buyurmuştur. Hak celle ve âlâ dahi az vermeği zem edip "O yüz çevireni, azıcık verip sonra vermemekte direneni gördün mü?" (Necm: 83) buyurmuştur.}
Bir fakiri, zekât ile zengin kılmak, yâni kendisine borcundan ve havayicinden fazla olarak, nisap kalacak derecede, şey vermek mekruhtur.
Nisabdan fazla ve borcunu Ödeyecek kadar şey verilmesi mekruh değildir.
(Kitabın sonunda, Feyziyye fetvalarından alınan, dördüncü fetvaya bakınız.)
Zekâtı, mesacidin bina ve tamirine sarf etmek sahih olmadığı gibi, {(3) Zekâtın rüknü olan, temlike bekiniz.} meyyitin cihazına ve borcunu ödemeğe ve âzat edilecek kölenin, bedeline sarf eylemek dahi, sahih olmaz. {(4) Zekâttan meyyitin tekfini için çare: Zekâtı bir fakire verip o fakir onu tekfin etmektir, ikisine de sevap olur. Mesacidi tamir gibi, hayrata sarf etmenin dahi çaresi, budur. Fakir için, bu bapta emre muhalefet var mıdır? Nakl görülmemiş ise de, zahir olan: Muhalefetin olmasıdır.}
FIKIH BİLMECELERİMİZDEN:
Mesele: İmam ebû Hanîfe hazretlerine göre, zengin olmakla zekât alması helâl olmayan, ve İmam Muhammed Hazretlerine göre, fakir olmakla, zekât alması helâl olan kimse kimdir?
Cevabı: Akarı olup ta, kirasından nisaba malik olmayandır. Akarın kıymeti cihetiyle, zengin sayılsa da, aldığı kira, idaresine kâfi olmadığı surette, zekât ve sadaka almakta, İmam Muhammed reyince, o kimseye beis yoktur.
Mesele: Hangi on kişidir, onlar ki, asıl havayiçten, dışında, yıllanmış on bin dirhem (biner dirhem) gümüşe malik oldukları halde, onlara zekât terettüp etmiş olmaya?
Cevabı: Bin dirhem gümüş istikraz etmiş, bir kimseye kefil bulunan, kişilerdir ki, malik oldukları mal, - kefalet sebebiyle - borçtan hâlî değil demektir. Çünkü, bir borç için, başka başka kefiller bulunmak suretinde, alacaklı - onlardan hangisine isterse, müracaat edebilir.
FETVA KİTAPLARINDAN:
1- Borçlu olan bir kimsenin malı olup, borcundan ziyadesi, nisababaliğ oldukta, o kimse üzerine zekât vacip olur mu?
Cevabı: Olur.
2- Zengin olan bir kimsenin, malının zekâtını, zevcesinin başka kocasından olan fakir evlâdına, vermek câiz olur mu?
Cevabı: Olur.
3- Bir kimse zekâtını, karanlıkta müslim zanniyle, bir Yahudiye verse ve bu sonradan anlaşılsa, verilen zekâtın iadesi lâzım olur mu?
Cevabı: Olmaz, kifayet eder.
4- Fakir olan bir kimsenin, ahz ve kabzı müdrik olan ve fakat küçük bulunan fakir oğluna, zekât verilmek caiz olur mu?
Cevabı: Olur.
5- Babası olmayan ve kendisi ahz ve kabzı müdrik bulunan küçük ve fakir olana, zekât vermek câiz olur mu?
Cevabı: Olur.
6- Bir kimse, elbise yaptırmasa işinden ayrılması muhakkak bulunan hizmetçisine, yaptırdığı elbiseyi zekâta karşılık tutsa, zekât yerine geçer mi?
Cevabı: Geçmez.
7- İlim taliplerinden olmayıp, {(1) Maarifte geçen, fi sebilillâhın hâmişine bakınız.} aslî havayicinden fazla, nisap miktarında mala sahip olan kimseye, zekât almak helâl olur mu?
Cevabı: Olmaz.
8- Bir kimse malının zekâtını, fakir olan kardeşine, vermek câiz olur mu?
Cevabı: Olur.
9- Bir kimse malının zekâtını, baba annesine vermek câiz olur mu?
Cevabı: Olmaz.
10 - Bir kimse malının zekâtını, - iddeti munkaziyye olmayan - boşanmış zevcesine vermek, câiz olur mu?
Cevabı: Olmaz.
11 - Bir kimse zekât nisabından ziyade olan, bir miktar parayı, alacaklısına vererek, bu suretle borcunu ödese, beis var mı?
Cevabı: Yoktur.
12- Bir kimse, kölesini zekât niyyetiyle azat eylese, zekâtına mahsup olur mu?
Cevabı: Mahsup olmaz.
13- Nisaba malik olan bir kimse, malik olduğu malın üzerine, sene devr etmeden, bir sene veya daha ziyadesi için zekâtı takdim ve tâcil etmek, câiz olur mu?
Cevabı: Olur.
14 - Bir kimse, hadîs fıkıh ve âdaptan kıymeti nisaba baliğ ve bâzısı aynî olmak üzere ticaret kasdi olmayarak elinde kitabı bulunsa o kitaplar için, zekât vermek caiz olur mu?
Cevabı: Olmaz.
15- Bu surette, o kimse hıfz ve tedris için kitaba ve tashih için mükerrer nushaya malik olacak, kendisine zekât almak helâl olur mu?
Cevabı: Olur.
16- Bir kimse malının zekâtını, oğlunun fakir olan zevcesine vermek câiz olur mu?
Cevabı: Olur.
17 - Bir kimse malının zekâtını, anasının anasına vermek câiz olur mu?
Cevabı: Olmaz.
18 - Bir kimse aslî havayicinden ziyade olarak, on miskal altın bileziğe malik olup, ondan başka altın gümüşten bir şeye malik olmasa, o kadar altın için, kendisine zekât vermek vacip olur mu? Cevabı: Olmaz.
19 - Bir kimse, zengin kocanın fakir zevcesine zekât vermek câiz olur mu?
Cevabı: Olur.
20- Bir kimse malının zekâtı olan, parayı fakir zanniyle, zengin olduğu anlaşılan birisine verse, verdiğini geri alabilir mi?
Cevabı: Alamaz.
21- Bir kimse malının zekâtını, Zeyde vermek üzere Bekire verse, ve o dahi, dediğini yapsa, sonradan nâdim olan o kimse, verdiğini Bekire tazmin ettirebilir mi?
Cevabı: Ettiremez.
22- Ağnam resmini toplamağa memur olana, verdiği ağnam resmini, zekât niyyetiyle veren kimsenin, verdiği koyunlar veya nakit, zekâta geçer mi?
Cevabı: Geçer.
23- Örfi tekâlifi toplamağa memur olan kimseye, bir kimsenin bunam ile verdiği parayı, zekât niyyetiyle verince, zekât yerine geçer mi?
Cevabı: Geçer.
24- Bir tâcirin, ödediği gümrük resmini, zekât niyyetiyle verince zekât yerine geçer mi?
Cevabı: Geçer.
- HAYRİYE-İ NÂBÎ'DEN -
Zimmetinde koma bir habbe zekât Verki ola mâeyi hayr ve berekât Hakkıdır Hazret-i Hakkın ol mal Sen dahi etme edâda ihmâl Çünkü etmiş seni Hak, ehli nisap Sen de et tezkiye-i mala şitâp Fukarâ hakkıdır imsâk etme Pâk iken malını nâpâk etme Emri Hak üzre sen ettikçe edâ Bîrine on verir onun Mevlâ Vermez isen berekâtı kalmaz Nimetin sende sebâtı kalmaz Bî zekât obuadadır mal telef Nâibâte olur elbette hedef Tohumdur mâle, zekâtı meşrû Ki olur hâki kabule mezrû Tohumu pâşîdenin az'âfı biter İki âlemde sana dâhi yeter Eyleyen fakr ve gınâyı tekvin Etmiş onu fukaraya tâyin Seni iğnâ eden Allahu kadir Eylemiş onu da hikmetle fakîr Eyleme ketm-i hukuku fukarâ
Senesi geldiği dem eyle edâ İstemekten niceler şerm eyler Müstehakkin ara bul sen gönder Sadakatiyle kıl itmâm-ı zekât Fer'idir asl-ı zekâtın sadakat Fazlına yok sadakatin gâyet Çok, bu mânâyı müeyyet âyet Agniyâ âyînesidir fukarâ Zıddi'yle münkeşif olur eşyâ Def â kaadir mi olurdun takdir Seni onun yerine etse fakîr Fakr sız, hüsn-ü ginâdır zâyi' Böyle vazı eylemiş onu sâni Fakr dır, bâis-i şükrü nîmet Fakr dır zîver-i hüsn-ü devlet Fukaraya nazar-î merhamet et Unf ile etme, suhan-î mekremet et Devlet ve nimetine âlettir Sana haktan o da bir nimettir. Ne saâd bu. izzet devlet Ki yüzünden güle, ehli hâcet Ona şükr et ki, onun yerine sen Olmuş olsan, ne gelirdi elden
KİTAB-UL-HAC(HAC)
(Hac ibâdeti) ömürde bir defa olmak hasebiyle, herkesin bilmediği, bir ibâdettir. Onu, hülâsa olarak bilmek için, önce bu husustaki tâbirleri ve İstılâhları beyân edecek. Mesâil ve vesâilin beyânından sonra da hac fiillerini, terkip edeceğiz.
HAC VEUMRE:
Malûm olsun ki, bir hac, bir de umre vardır. Bunların ikisi de, ehli İslâmın kıblesi olan, Kâbe-i Mükerremeyi, ve onun civarında bulunan müşerref yerleri, ziyaretten ibarettir.
(Ziyâret): Görmeğe varmak ise de, burada maksat, ihram üzere tavaf ve sâyden ibaret olan, (Fiili mahsus) tur.
O (fiili mahsus), belli vakitte olur ve vakfeyi dahi, hâvi bulunur ise, (HAC), ve vakti mahsusa tâbi olmayarak, yalnız tavaf ve sâyden ibaret olursa, (umre) adını alır. {(1) Saiy, erkândan değil ise de, umreyi izah için, zikr olunmuştur, âtide kendi faslında mübeyyen olduğu üzere, (ihram, tavaf, saiy ve tıraş, yahut taksirden ibaret, dört şeydir. İkisi rükün ki, ihram ve tavaftır. Diğer ikisi vâciptir ki, saiy ve tıraş veya taksirdir.)}
Bunların evvelkisine (Hacc-ı ekber) ve ikincisine (Hacc-ı asgar) dahi denir. {(2) Berâetün (Tevbe) sûresinin üçüncü âyetindeki "yevmel-haccil-ekber" kavli kerimin mânâsı budur. Kühustânî dahi "Hacc-ı ekber, hacc-ı islâmdır, hacc-ı asgar ise umredir." dedi.}
Hacc-ı ekberin, Cuma gününe mahsus olması, vârit değildir. Cumaya müsadif olan arefe gününün, sevabının ziyâdeliği, "Günlerin en efdali arefeye tesadüf eden cuma günüdür. Bu yetmiş hacdan daha efdaldir." hadis-i şerifiyle mübeyyendir. Nitekim, eyyam (Günler) bölümünde ayrıca anlatılacaktır.
Hem hac ve hem umre etmelidir ki, hadis-i şerifte: "Hac ettiğiniz vakit, umre ve umre ettiğiniz vakit, hac dahi ederek onlardan birine, diğerini tâbi kılınız ki, hac ile umre arasında vâki olan mütâbaat, demirci ocağının, demir kirini giderdiği gibi, fakr ve zünubü giderir..."buyurulmuştur.
Haccın vaktine {(1) Bundan murat sıkışık vakittir ki, Mekke-i Mükerremenin, en kalabalık zamanı olan, zilhiccenin onudur. Nitekim, âtîdeki ifadelerden zahirdir.} (Mevsim), fillerine (Menâsik) tâbir olunur. {(2) Menâsik, umrenin fiillerine de şâmildir ki, bâzı fıkıh kitaplarında kitabül-hac, (kitabül-menâsik) ünvaniyle ünvanlandırılmıştır. (Nüsük), taattir, "İnne salâtı ve nüsükî" âyetinde olduğu gibi.}
(Mevsim) âtîde mezkûr, hac aylarının, son on gününden ve (menâsik), tavaf, saiy ve vukuf fiillerinden ve bunların mütemmimatından ibârettir.
Hac etmemiş kimseye - ki, (Sarûr) denilir - şartlarının tahkikinde hac etmek - kendi niyyeti üzere - farzdır.
Haccı tekrar edenin, ikinci ve üçüncü ve... , haccı, nafile ve tetavvûdur. Nezir ile, vâcip dahi olur. umre sünnettir.
Hac edene, Hâcc cem'ine de (Huccac) denir. Beyti muazzama, (Mahcûc) tâbir olunur.
Umre etmeğe (İtimar) ve edene (Mûtemir) denir. (Âmir) dahi, mûtemir mânâsınadır. Cemî, ummar olur. Haccın ekseri, hem de ummardır.
EŞHÛRİ HAC: (HAC AYLARI)
Eşhûri hac, hac ayları demektir ki Şevval, Zilkaade ve Zilhiccedir. Hac fiillerine, Şevvalden evvel başlanmaz. Hattâ hac için, ilk tavafı takip edecek olan sâiy, ancak eşhuru hacta câiz olur. (Afâkî) olan için, ilk tavaf eşhûri haccın dışında dahi, mesnûn olur.
MEKRİ VE ÂFÂKİ:
Hüccac ve Ummarın Mekkîsi ve Afâkîsi olur. Mekke-i Mükerreme ve civarı sekenesinden olanına (Mekkî) ve bizim gibi, hariçten olanına (Afâkî) tâbir olunur.
HACC-I KIRAN, HACC-I TEMETTU, HACC-I İFRAD
Haccın fasılasız umre ile birleşmesine (Hacc-ı kıran) ve fasılalı içtimaına, {(1) Haccı, umreden ayırmak, fiillerini icradan sonra, tıraş olup, ihramdan çıkmak ile olur ki, vakti hulûlünde, hac için, yine ihram edileceğinden, aradaki aralık müddetinin ihtilâfiyle muhtelif olur. Kıranda hac ile umrenin ihramı bir olur. Temettuda, onlar için başka, başka ihram edilmiş olur.} (Hacc-ı temettu) ve umresiz olanına (Hacc-ı îfrad) tâbir olunup, işleyenlerine İsm-i fail sigasiyle: (Karin), (Mütemettî), (Müfred) denir.
Mekkîler - ekseriyetle - (Müfred) ve afâkiler (Mütemetti) bulunur. (Karin) olanları da olur. Ciddeden doğruca, Arafata çıkan - deniz yolcuları - gibi, (Müfred bil-hac) afâkîler ve mütemetti, yahut karin mekkîler dahi, bulunur.
İhramlı olarak edilen tavaf ve saiy fiilleriyle, her ne vakit olsa, bir umre hâsıl olur. Hac etmek için, vaktinde intizar olunur.
İHRAM, TIRAŞ, TAKSİR:
(İhram): Niyyet ve telbiyeden ibârettir ki, haccı yahut umreyi ve kırana göre, her ikisini niyyet ederek, ihrama dahil olmaktır.İhram, haccın sıhhatinin, şartıdır. (İhram) edene (Muhrim) tâbir olunur.
Ondan evvel kendisine, helâl olan (sayd ve nisâ) gibi şeyler haram olmak üzere, dikişli ve (yapışıklı) libaslardan soyunup, kefenli meyyit gibi, ve fakat baş ve ayaklarının üzeri, açık olarak örtü içinde, bulunur. Bedenini tanzif ile pasl edilir, yahut abdest alınıp, {(2) Mümkün olursa, yıkanmak efdaldir. Ve bu gasl tanzif kabilinden olduğuiçin onu âdet halinde olan kadın dahi yapabilir. Nitekim, Kitab-ut-taharede geçmiştir.} hamam hâli gibi, bir
peştemal ve bir omuz havlusu tutulunur, ve iki rekât namaz kılınır ve telbiye edilir.
Peştemal tarzında, belden aşağı olanına (İnzar) ve omuzdan örtülenine (Rida) tâbir olunur.Bunlar, erkeğe göredir. Kadınlar mestûredir.
İhrama girmek böyle, umre veya Hac fiilerinin hitamında, ihramdan çıkma tıraş veya taksir iledir.
(Hâlk): Saç tıraş etmektir. (Taksir): Saçı kırpıp kısaltmaktır. Bunlar mekânen, hareme ve zamanen yevmi nahre, muhtas olur.Bunlar da, erkeklere göredir.
TELBİYE:
Telbiye, lebbeyk okumaktır ki, sünnet olduğu üzere, ihramlı olarak,
diyerek, sesini yükseltmektir. (Hac fiilerinin terkibine bakınız).
Ref'i savt - ki, ona ihlâl ve (Acce) tâbir olunur - yine erkeklere mahsustur. Nâbi:
"Azm eder göklere mânende-i peyk, Nefes'i gulgulenâk-i lebbeyk"
İhramda olana (Muhrim) denildiği gibi, (haram) dahi denir. Cem'i (Hurum) gelir. "ve entüm hurum" âyetindeki hurum lafzı celili gibi.
Bu mânâda dahi; (Haram) ın zıddı (Helâl) dır ki, ihramda olmayan demektir.
MEVAKİT (MİKATLER):
İhrama girmek için, belli mevziler vardır ki, onların her birine (Mîkat) denir. Cemî (Mevâkît) gelir. Mevâkîti, ihramsız geçmek, cinayettir. {(1) Onları ihramlı olmayarak geçip sonra ihrama girene, kan lâzım gelir. Eğer mikata ihramlı olarak avdet ederse, dem sâkıt olur.} Onlar, şu beş yerdir: Zülhüleyfe, Zâtî irk, Cahfe, Karen, Yalemlem Medîne ehli. Zülhuleyfeden ve Bağdat ve Basra ahalisi, Zâti ırktan
ve Şam ahalisi, Cahfeden ve Ehli Necid, Karenden ve Yemen ahalisi, Yalemlemden, ihrama girerler.
Kızıldenize, bizim gibi, Süveyşten giren huccac, (Râbiğ) hizasında ihram bağlar ki, Şam ahalisinin mîkati olan (Cahfe) yakınındadır.
Zikr olunan mevziler, Haremi beyti muazzamın hududu demek olmakla, Mekke-i Mükerremeye gidenler, bu yerleri ihramsız geçemezler.
Olicak vâsılı haddi mîkat İki ihramdan aç; iki kanat
KÂBEİ MÜKERREME:
(Kâbe): Mekke-i Mükerreme câmiî şerifi dahilinde - ki. mescidi haram ve haremi şerif tâbir olunur - dört köşe bir âli binadır. {(1) Mekke-i Mükerremede, mescidi haramdan başka cami yoktur. Ona (haram) itlâki, ihtiramdandır. Hurmetinin hetki, helâl olmadığı için, Mekke-i Mükerremeye dahi (beledi haram) tâbir olunur. (Mescidi haram) - ki, ona haremi şerif, dahi denir - bizim ıstılahımızca olan, mescitler gibi değil, en büyük camilerden ve hattâ, Ayasofya cami-i şerifinden daha büyüktür.
Mimberi ve Makam-ı İbrahim aleyhisselâmı ve zemzem kuyusunu ve dört mezhep ashâbı için, başka başka dört makamı havidir. Her taraftan bir çok kapılan ve yedi minaresi vardır. Şadırvan avlusu gibi etraftan kubbeli ve ortası açıktır. Beyti muazzam ve diğer namı ile, Kâbe-i Mükerreme, işte onun orta yerinde, şadırvan misillidir. Ve tamamen kisve ile örtülüdür.}
Kâbe-i Mükerremenin, Hâtimi, Mîzâbı, Bâbı, Hacer-i Esvedi vardır.
Şimâl kenarındaki, iki köşesinin biri (Rükn-i Şâmî) ve diğeri (Rükn-i İrâkî) dir.
Altınoluk tâbir edilen (Kâbenin Mîzâbı), bu iki rüknün arasında ve Hanefî makamı önündedir.
Oluğun musıbbı, yarım daire bir duvar ile, muhat olup, onun muhiti olan yarım duvara (Hatim) ve muhatına (Hicrül-Kâbe) tâbir olunur. Hicr, kucak demektir. O da, Kâbeden madûddur. Orada namaz kılınır. Duâ olunur. Muhîti, Kâbe duvarına bitişik olmayıp, iki taraftan açık bulunduğu için, Beyti muazzamın etrafını, oradan dolaşmak dahi mümkün ise de, (tavâf), hatîmin gerisinden yâni o muhitin arkasından edilir.
Cenup kenarındaki, iki köşenin biri (Rüknü Hacer), yâni Hacer-i esved mahalli ve diğeri (Rüknü Yemânî)dir.
(Bâb-ı Beyt-i Muazzam) Hacer-i esved mahalline yakın ve şarka nâzir olan kenarındadır. Atebe (Eşiği)si, yetişilmiyecek derecede yüksektir.
(Hacer-i Esved) isminden anlaşıldığı üzere, bir siyah taştır ki, tavâf başlangıcının nişânesidir.
Öteden beri, muazzam ve muhterem olup, sıkışıklığın ziyâdeliği ile beraber ziyâretçilerden, tekarrüb edebilenler, onu lems ve takbil ile, tebcil ederler. Sokulamayanlar ise, uzaktan istilâm (selâmlamak) sûretiyle, ona ihtiram eyler oldukları için "Hacer-i esved cennettendir." medîha-i seniyyesine mazhar, mutlu bir taştır. Onun için, esved yerine (Es'ad) vasfiyle dahi, tavsîf olunur.
Kâbedir mahzen-i esrârı Hûda Zâdehüllâhu teâlâ şerefâ Kürsi-i memleket-i rabbâni Südde-i bârigeh-i rahmânî Hacer-i Esvedîdir senk-i şifa Bûsegâh-ı leb-i mahbub-i Hûda.
TAVÂF VE METAF:
Tavâf: Beyti muazzam etrafını dolaşmaktır ki, Rüknü Hacerden Kâbe kapusu cihetine doğru, sağa gidilmek şartiyle, beyti muazzam sola alınarak Hacer-i esvedden başlayıp, orada son bulmak üzere, yedi devre yapılır.
Her devre, bir şavt tesmiye olunur ki, bir gayeye gelmek demektir. Her yedi şavt, bir tavâftır. (Onun dört şavtı, rükün ve üç şavtı, vâciptir) Her tavâftan sonra, kerahet vakti dışında, iki rekât namaz kılınır. Bu namaz Haccın vâciplerindendir.
Tavâf edene, Taif denir. Kâbe-i Mükerreme çevresinde, tavâfa mahsus olan mahalle de, Matâf tâbir olunur ki, Hâtimin gerisinden dolanan bir yoldur. {(1) Tavâf edenlerin, o yolu, - taştıkları - da olur. Tavâf mekânı, mescidi haram dahilinde beyti muazzamın etrafıdır. Uzaktan, sütunlar arkasından dolaşılsa bile, olur.}
Bu ne devlet ne saâdet bu ne câh Ki olasın tâifi dergâh-ı ilâh Eyle meydân-i metâf üzre hirâm Cebhen et, ferş-i reh-i rükn-i makam Dili pervâne-i şem-i harem et Tavf-ı dergâh-ı veliyy-i niam et.
Tavf dahi tavâf mânâsınadır. {(1) Buna, istitafe ve tetavvuf dahi, denir.}
Belli vakti olmamak üzere, gece gündüz birçok tavâf edilebilir ki, onlar nafile tavâftır. Ve âfâkiye göre, nafile namazdan efdâldir. Mevsimin gayride, mekkî için, dahi böyledir. Mevsiminde ise mekkîye nafile namaz nafile tavâftan efdâldir.
Tavafta, telbiye edilmeyip, tekbîr ve tehlîl edilir, ve salâvatı şerife okunur.
Hacca bağlı olarak tavâfın üç nevi vardır: Tavâfı Kudum, Tavâfı Ziyaret, Tavâfı Sader.
Tavafı Kudum, Mekke-i Mükerremeye varıldıkta, edilen tavâftır ki, ona Tavafı Tahiyyet ve Tavâfı Lika ve (Ahdi bil-beytin ilk tavâfı) dahi denir. Âfâki için, sünnettir.
Tavafı Ziyaret ki, ona Tavâfı ifaza dahi denir: Arafattan inildikten sonra, edilen tavâftır. Haccın erkânından olan tavâf, işte budur ki her hac edene farzdır. Onun için, bu tavafın bir ismi de, Tavâfı Rükün'dür.
Tavâfı Sader ki, buna Tavafı Vedâ dahi denir: Nahr günü, cimâr remyi ile, nihayet bularak, minâdan Mekke-i Mükerremeye inildiği vakit, edilen tavâftır. Âfaki hakkında bu, vâciptir. Menasik, bununla sona erer.
Sader, avdet mânâsınadır. Huccac, o vakit ihramdan çıkmış ve âfâki olanlar, Kâbeye veda edip, beldelerine dönmek üzere, bulunmuş olurlar. Onun için, mezkûr tavâfın bir ismi de, Tavâfı Veda olmuştur.
Kâbetullâh dil-i insanı kebîr
Hacer ol kalbe süveydây-ı zâmîr
Ârif-i mertebe-i âb ve kil ol Var dolan dairesin dil bedii ol
Tâ sana zâhir ola nokta-i kâr
Ola gör dâiresinde perkar.
İZTİBÂ, İSTİLÂM VE REMEL:
İztibâ: Tavâfa {(1) Maksut, sonunda saiy edilecek olan tavâfı kudum veya tavâfı ziyarettir.} başlamadan önceden ridânın bir ucunu {(2) Rida, hakkında evvelce izahat verilmiştir.} sağ koltuğu altından alarak, sol omuzu üzerine atmaktır. Erkeğe sünnettir.Bu tarz üzere olan muhrime Muztabî denir.
İstilâm: Selâmlamaktır ki, tavafa gerek başlama sırasında, gerek tavâf esnasında, Hacer-i esved önüne gelindikçe, ona istikbal ederek, namaza durur gibi, el kaldırıp, tekbîr ve tehlîl ile, haceri müşarun-ileyhe el koymak ve onu takbil eylemek, ve mümkün olamadığına göre, uzaktan el işareti yapmaktır.Tavâf selâtından sonra, dahi Hacer-i esved istilâm olunur.
Remel, emel vezninde, iztibâ halinde, tavafın ilk üç devresi -adımlar kısaltılmak ve omuzlar silkelenmek veçhile- süratli ve çalımlı icra olunmaktadır.
Aleyhissalâtu vesselâm efendimiz hazret-i ashabı ile birlikte umre ederlerken, {(3) Bu umre-i seniyye, Hicretin altıncı senesindeki, Hudeybiyye sulhü mucibince, ertesi sene zilkaadesinde vâki olmuştur ki, ona Kaza umresi ve Kısas umresi denilmiştir.} müşrikin, gerek Seyyidül-mürselin efendimizin, gerek ashabı güzînin, usret, cehd ve şiddet içinde olduklarını söyleşerek, -Dâr-un Nedve- önünde saf olup, seyre durmuş bulunduklarından, efendimiz hazretleri, rida-i şerifiyle iztiba edip sağ bazularını açmış ve yürüyüşlerinde, remel ve hervele. {(4) Tavafta, mezkûr veçhile edilen sürate remel, saiyde meyleyni ahdareyn arasında edilen sürate (hervele) tâbir olunur. Niteldin beyânı gelecektir.} etmişler ve: Bugün kendisini, onlara kuvvetli gösteren kişiye, Hak rahmet etsin." buyurmuşlardır.
Erkekler için, haccın sünnetlerinden olan İztibâ ve Remel her tarafta değil, kendisini saiy takib edecek olan, tavafta yapılır. Nafile tavâfta saiy olmadığı cihetle, iztibâ ve remel olmadığı gibi, vâcib olan, veda tavâfından sonra, dahi, saiy olmadığı cihetle, onda da iztiba ve remel yoktur. Tavâfı kudumda remel icra olunur ise ne âlâ ve illâ, ziyaret tavâfında yapılır. {(5) Hem de, sünnete değil de, farza tâbi kılındığı için, remelin ziyaret tâvafında icra edilmesi efdal sayılmıştır. Lâkin ihramdan çıkılmış bulunduğundan, bu remel iztibasız olur.}
SAİY VE MES'Â:
Saiy: Mekke-i Mükerreminin içinde ve mescidi haram dışında (Safâ) ve (Merve) tâbir olunan, basamaklı iki tepe arasında, Safâdan başlayarak Merveye ve Merveden Safâya, yedi kere gidip gelmektir.
Saiy dahi, yedi şavttır. Safâdan Merveye, her gidiş bir şavt olduğu gibi, Merveden Safâya, her geliş dahi, bir şavttır. {(1) Bir gayete gelmek, demek olan (şavt) ın o mânası, saiyde daha münasip düşmüştür.} Dört Gidiş ve üç Geliş olur. Mebde: Safâ ve Müntehâ: Merve bulunur. Her birinde, Kâbe görününceye kadar, {(2) Binalar mânî olmakla, Merveden Kâbe bilfiil görünmez.
Saaye, tâvaf denir. Şavtın cemî (egvat) olmakla, gerek tavâf, gerek saiy (yedi şavt) olmak üzere, zikrolunur.} basamaklara çıkılır.
Saiy, hac ve umrenin vâciplerindendir. Ve her biri için, birerden ziyade değildir. Tavâfı kudumdan sonra, umrenin sa'yi ve tavâfı ziyaretten sonra haccın sâ'yi yapılmış olur. {(3) Sader tavâfından sonra, saiy yoktur.}
Tavâf mahalline Metaf, saiy yerine de Mes'â denilir.
Sürmedir dîdeye hâk-i mes'â Sâha-i merve tarabgâh-ı safâ
HERVELE:
Her tavâftan sonra, saiy olmadığı gibi, saiyi takip etmeyecek tavâfta ve onun da, üç şavtından sonrasında, remel dahi olmadığı sabık ifâdeden anlaşılmıştır.
Saayin her şavtında, erkek için bir hervele yâni, sürat {(4) Kamus mütercimi (remel) ve o mânâda olan (remelan) kelimelerini linklink gitmek ve (hervele) yi yelmek diye, bildirmiştir.} vardır ki, Sâfa ve Merve arasında olan, her gidiş gelişte, meyleyn ahdareyn tâbir olunan iki yeşil direk arasında, süratle geçilip, sonra yavaş yürünür.
Bu da, tavâftaki remel gibi, sebebi zâil ve kendi bâkî olan, sünnetlerdendir.
VUKUF:
Ayakta gitmeyip, durmak demek olan Vukuf, menâsik istılahında arefe günü, arafatta bulunmak mânasınadır. Gününe izâfetle, ona Arefe Vukufu dahi denir.
Bir de, Müzdefile vukufu vardır ki, nahr günü sabahı Müzdelife de Meş'ari Haram denilen yerin yakınında bulunmaktadır.Evvelki, haccın rüknü âzamidir. İkincisi, haccın vâciplerindendir.
Arafat: Mekke-i Mükerremenin şarki cenûbisinde, altı saat mesafe dedir.
Müzdelife: Minâ ile Arafat arasındadır. Aralarındaki mesafeler, ikişer saattir. Arafat yolu üzerinde, mekkeden iki saat sonra Minâ ve ondan iki saat sonra, Müzdelife ve ondan iki saat sonra Arafattır.
Arefe sûret-i meydân-ı nüşûr Rûz-u divân-ı hudâvend-i gafûr
Yazmada afvı maâsîye berât Satr ber satr sufûr-ı Arafat
Şastedir onda olan nâme siyah Olur âzâd esîrân-ı günâh
Muhrimân dâire bende sîmîn Cebel-i rahmet ona fass-ı nîgîn
Cürm ile rahmet eder bey'u şerâ Bâyâ ve müşterîi sûk-u mınâ
REYM-İ CİMAR:
Remy, malûm olduğu üzere, atmaktır. Cimar, cemrenin cemidir.
Kâmus tercemesinde, mübeyyen olduğu üzere, Cemre, ateş parçasına denildiği gibi, ufacık taş mânasına gelir ki, ona Arapçada Hasâ dahi denir. Misbah sahibinin beyanına göre, Cemre ufacık taş kümesi demektir.
Evvelkine göre, Remyi Cimar terkibi, ufacık taşlar atmak mânâsına olup, ikinciye göre cemerata hasayat atmak demektir. Mastar mefulüne muzaf kılınmış olur.
Reym-i cimar, Haccın vâciplerindendir. Eyyamı nahrda, yâni Kurban Bayramı günlerinde, Minâda mevazi-i mahsusasında olur. Birbirinden
birer ok atımı uzakta, üç cemre, yâni ufak taş yığını vardır ki, Cemre-i Ulâ, Cemre-i Vustâ, Cemre-i Akebe tesmiye olunur. Onlar üç gür. taşlanır ve her gün, her birine yedişer taş atılır, ve atılırken "Allâhu Ekber" denir. (Efâli haccın terkibine bakınız.)
"Mânasik, bütün efâl-i enbiyâdır." "Kâr-ı güzîdegân püsendîde-i Hüdadır."
EYYAM:
Eyyâm, malûm olduğu üzere, yevmin cemidir. Murad, Kur'anı Kerimde varid, eyyamı malûmat ve müdûdattan olan günlerdir.
Eyyâmı malûmat, Zilhiccenin onuncu günüdür ki, yevmi terviye ve yevmi arefe ve yevmi nahr, o cümledendir.
Yevmi Terviye, Zilhiccenin sekizinci günüdür ki, huccac o gün Mekke'den Mina'ya çıkarlar. {(1) "Yevmi terviye", zilhiccenin sekizidir ki, arefe gününden bir önceki gündür. Huccac o gün, Mina'ya azimet edip, onda su olmamakla kendilerini ve bineklerini gereği gibi, suya kandırdıkları için, itlak olundu. Yahut İbrahim (aleyhisselâm)zebh rüyasını o gece görmekle, o günde gördüğü rüyayı, terevvî ve tefekkür eyledi. Ertesi gün rahmânî olduğunu bilip, onuncu günde, zebh işine mübaşeret eyledi. Müellif, yevmi arefenin dahi, tesmiye veçhine telmih eylemiştir.}
Yevmi Arefe, Zilhiccenin dokuzuncu günündür ki, Huccac o gün Arafatta bulunurlar.
Yevmi Nahr, Zilhiccenin onuncu günüdür ki, Nahr yâni kurbanların kesildiği gündür. On birinci ve on ikinci günler dahi, Kurban günü olduğundan, hepsine birden Eyyâmı Nahr ve o zamanlarda, huccac Minâda, mukîm bulunmak itibariyle, Eyyâmı Minâ dahi denir. {(2) On birinci günün, bir adı da, (yevmül karr) olduğu, İbnî Esîrde görülmüştür.}
Eyyâm-ı Madûdat "fi eyyâmin mâdûdât", kavl-i kerîmi mucibince, namazlar akabinde tekbirler alınan günlerdir ki, yevmi arefeden itibaren Kurban Bayramının dördüncü, yâni Zilhiccenin on üçüncü gününe kadar olan, beş gündür.
İçlerinde teşrik tekbirleri bulunması hasebiyle bu günlere Eyyam-ı teşrik dahi denir. (Nitekim Kitab-us-salâtın Ahkâmı ideyn faslında anlatıldı.)
Hakikatte (Eyyamı Teşrik): Zilhiccenin on birinci, on ikinci ve on üçüncü günleridir. Nitekim, beyan olunmuştur.
Eyyamın efdâli, Cumaya tesadüf eden, yevmi arefedir. Vukuf arefesi Cuma gününe vâkî olan hac ona müsadif olmayan, yetmiş hactan efdâldir. Nitekim, hac ve umrenin tarifinde, hadîs olarak, geçmiştir.
HEDY:
Hacda kesilen kurbandır. Âfâki olan huccac, seferber bulundukları için, Kurban ile mükellef olmadıklarından Hedy Kurban demek değildir. Hacc-ı kıran veya Hacc-ı temettû edenler, hac ve umre nüsükünü cemetmeğe muvaffak olduklarına teşekküren, kurban kesmek, onlara vâciptir. Hacc-ı îfrad yapanlara ise, müstahaptır. Hedy işte, bu kurbanların ismidir.
Ceza ve keffaret için olan deme yâni kesilecek kurbana dahi, (Hedy) itlâk olunur. Hedy'in zebh mahalli, haremi Mekkedir. Âtide faslı mahsusunda açıklanacaktır.
HİL VE HAREM:
Harem lâfzından, haremi şerif dediğimiz, mescidi harâm mânası anlaşılır ise de, Harem ondan ibaret olmayıp, Hil mukabili olarak dahi, istimal olunur.
Mekke-i Mükerreme ve civarının nebatı kesilmemek ve hayvanatı avlanılmamak üzere, etrafından hudut tâyin buyurulmuş ve nişan edilmiştir. İşte, o hududun dahili Harem ve harici Hil'dir. Bu tâyin edilen hudut, mevakitten başkadır. (Mevakit), ihram hudududur. Onlar, Mekke-i Mükerremeye daha uzaktır. {(1) Harem sekenesi, Mekkî sayılır. Hil sekenesine bizim gibi âfâkî denir. Haremi Mekke, Medine-i Münevvere cihetinden (3) ve İrak ve Tâif ve Yemen cihetlerinden (7) ve Curâne semtinden (9) ve Cidde tarafından (10) mil mesafededir.}
Hillin en yakını, garb canibinden, Mekkeye üç dört mil mesafede olanıdır ki, Mekke-i Mükerremeden, umre çıkanlar, ihram için oraya çıktıklarından umre tesmiye olunur. Asıl ismi, ten'imdir. (umre faslına bakınız.)
MEŞAR-İ HARAM:
Müzdelifenin müntehasında, bir yerdir ki, Cebeli Kuzah yakınındadır. Misbah sahibinin beyanına göre, nefsi cebeldir. Mimin fetha ve kesri ile olur. Müzdelife vukufunun, orada olması, efdâldir. Çünki Nebi Aleyhisselâtu vesselâm efendimizin durduğu yerdir.
(Meş'âr), Mahall-i şiâr demektir. Şiâr, alâmet mânâsınadır. O yere Meş'âr denmesi, ibadet yeri olduğuna ve haram diye, tavsifi hürmetine, mebnidir.
FEVAT, FESAD, İHSAR:
Fevat, Haccın fevt edilmesidir ki, arafe vukufunu fevt etmekle olur.
Fesad, Haccın veya umrenin fasid olmasıdır. Haccın fesadı, hali ihramda, arafattan evvel, ve umrenin fesadı, hali ihramda tavâftan evvel, mucamaatledir.
İhsar, hac ve umre erkânından, memnû kalmaktır. Bunlar, ahkâmı ile birlikte,ilerde beyan olunacaktır.
CİNAYET:
Haccın cinayeti, mahzurattan ve memnûattan ibarettir ki, bazısı, ahkâmı ihrama ve bazısı ahkâmı hareme taâllûk eder. Kendi babında tafsilatlı olarak anlatılacaktır.
MESAİL-İ HAC (HAC MESELELERİ)
Hac mesaili: Haccın lûgaten ve şer'an olan mânâsına, sıfatına, sebebine, şartlarına, erkânına, vâciplerine, sünnetine, âdâbına, mahzuratına müteallik olmak üzere; mütenevvidir.
Hac, lûgatte hanın fethi ve kesri ile, kasdi muazzam mânâsına olup, {(1) Bir kavle göre, teyemmüm gibi mutlak kasdtır.} şeriat dilinde: Mekanı mahsusu, zamanı muayyende, belli efdâl ile, kasd eylemektir.
Mekân-ı mahsûs: Kâbe ve Arafattır.
Zaman-ı mahsus: Ziyaret tavâfı ile arefe vukufu zamanıdır ki, evvelkisi, yevmi nahrın, fecrinin tulûundan başlıyarak umre sonuna kadar olan zamanın eczasından bir cüzü ve ikincisi, yevmi arefenin, zeval vaktinden nahr gününün fecrinin tulûuna kadar olan zamanın eczasından "bir cüzüdür. {(2) Hac fiillerinden birini, onun haricinde yapmak kâfi olmayacağı beyaniyle, zamanı mahsusu - eşhürü hac - ile tefsir edenler dahi olmuş ise de, tahtâvi bu veçhile tefsiri, evlâ, görmüştür.
Ziyaret tavafının, nahr günlerinde edilmesi vâcibattandır. Tehirine kan terettüp eder. Nitekim, hac efalinin terkibinde, zikr olunur.
Behcetül-fetvada, şöyle mezkûrdur: Üzerine hac farz olan kimse, hacca gidip, ihramdan sonra, arafatta badel-vukuf, ziyaret tavafını terk edip, ondan sonra beş altı ay mürurunda, ziyaret tavafını etmeden, ölse, hac farzı o kimseden nakit olur mu? Cevabı: Olmaz. Fakat bir sene sonra dahi ziyaret tavafını yapsa haccı tamam olur.}
Fiil-i mahsus: Vukuf ve tavâftır.
Haccın sıfatı: Fariza-i muhkeme olmasıdır ki, hac farzı gayr-i mensuhtur. Esteîzu billâhi teâlâ.
kavl-i kerîmi, ehli istitaat olanlara haccı emretmektedir. Münkiri kâfirdir. {(3) (Farzın hükmü: İşlenmesine sevap ve terkine ikap inkârına küfür terettüp etmektir.)}
Hac, farzı ömrî ve fevrîdir ki, muktedir olana, ömründe bir kere haccetmek fevri olarak farzdır. Bu sene mümkün ve yolun emniyetinden kalbler mutmain iken, gelecek seneye tehiri, mübah değildir. {(4) Bu, müftabih olan imam Ebû Yusufun kavlidir. İmam Ebû Hanîfe hazretlerinden olan, iki rivayetin en sahihi dahi, budur. İmam Mâlik mezhebi dahi, bunun üzerinedir. İmam Muhammed Hazretlerince, hac, vazife-i ömür olduğu için, farziyyet - alet terâhî - olmakla, ömür müddetince, mümteddir. İmâm Şâfiî ve İmâm Ahmed dahi böyledir. Cevhere sahibi: İmameyn arasındaki ihtilâf - zannı galip - selâmet olmak suretindedir. Amma, maraz, yahut herm cihetiyle, - zannı galip - mevt olmak suretinde, haccın vücubu icmaan fevrîlik kesp eder, demiştir.}
Haccın sebebi: Beyti muazzamdır. Hiccul-beyt terkibindeki izâfet, sebebiyet delilidir. "Emir tekrar iktiza etmemek" İktizasınca, ibâdattan mütekerrir olanlar, sebeplerinin tekerrürüiledir. Bunda tekrar yoktur. {(1) Kâbe-i muazzama, esteizu billâhi teâlâ "inne evvele beytin" kavl-i kerîmi ibaresinin delâleti veçhile, Makam-ı İbrahimi haiz, bir beyti şerifi kadim olup, insanların ibadetine kıblegâh olmak üzere tevhid dini adına yer yüzünde dikilmiş ilk mabettir.
Hazret-i İbrahim Halil (aleyhisselâm) in dini hanîfi üzere, olmak iddiası bilcümle ehli milleti semaviyye için söz konusu iken bu müddeaya beyyine ikamesi, yalnız, ehli İslâma müyesserdir ki, Hazret-i Halilin bünyanı olan, Kâbe - bifadlillah teâlâ - ehli İslâma kıbledir. Onu veçhi mahsus üzere, ziyaret dahi müstakil bir ibadettir. Hadis-i şerifte: "Fısk ve fücur etmeyerek, hacca giden anasından doğduğu gündeki gibi döner." buyurulmuştur.}
Haccı emreden mezkûr âyeti kerîme, dokuzuncu hicret yılında nâzil {(2) Gerçi, "ve etimmul-hâcce vel-umrete lillah" âyeti, hicrî altıncı yılda nâzil olmuştur. Bu âyet-i kerime, başlanılan haccın ve umrenin yarıda bırakılmayıp, tamamlanmasını emr etmektedir. Onda haccın farz olduğuna delâlet eder bir şey yoktur.} olmakla, Hazret-iResûl-ü Ekrem (sallâllâhu teâlâ aleyhi ve sellem) efendimiz o sene Hazret-i ebû Bekir (radiyallâhu teâlâ anhu) a câhiliyye âdetlerinin ilgası ile, halka menasiki tâlim etmek, ve İslâmın emirleri dâiresinde, hac ettirmek üzere, hac emiri kılmışlar ve ertesi sene kendileri dahi, hac farizasını ifâ buyurmuşlardır ki, vedâ haccidir.
Haccın şartları: Vücubünün şartları, edâsının şartları, {(3) Zimmet, mükellefin ifa ile memur olduğu işine (nefsi vücub) ve onun ifası lüzumuna (vücubu eda) deriz.} sıhhatinin şartları olmak üzere üç nevidir. {(4) İbni Hümamın telinizi, Sâdi (lübâbul-menâsik) ismini verdiği, eserinde dördüncü nevi, olarak ilâve etmiştir ki, o da, haccın farz vakti olmasının şartlarıdır ve dokuzdur. İslâm, ölünceye kadar islâmiyette bekâ, akıl, hürriyet, bülûğ, kudreti olana kendinin edâ etmesi, nafile olarak niyyete bulunmamak ifsat eylememek, başkası için niyyette bulunmamaktır.}
#546)
Vücub şartları, sekizdir: İslâm, âkıl, bülûğ, hürriyet, vakit, geçinme kudreti, yol masrafı kudreti ve haccın farziyyetini bilme.
İslâm vücubunun şartı olmakla, küfür halindeki istitaati olan kimseye, hac vâcib olmayıp, {(1) Bu da, küffarın şeriat furuu ile, muhatap olmamalarına mebnidir. Muhatap olmaları hakkındaki, Irâkiyyunun kavillerine göre, islâm şürutü sıhhatten olur.} o kimse fakir düşüp müslim olsa, evvelki istitaatinden dolayı, kendisine haccı edâ, vâcip değildir. Müslim bunun aksinedir ki, muktedir iken, hac etmeyerek fakir düşse, haccı edâ vücubü, onun boynunda borç olarak kalır.
Hac ettikten sonra, - Allah korusun - mürted olana, dahi, tövbeden sonra, istitaati olursa bir hac daha etmek, lâzım gelir.
Delilik, bunaklık, çocukluk, vücübe mâni olduğundan mecnun ve mâtûh ve sabî, hac ile mükellif değildir. O hallerde, onlar hac etseler bile, farz vâkî olmaz. İfakat bulduktan ve büluğa girdikten sonra, muktedir olurlar ise, yine hac etmeleri, lâzım gelir.
Hür olmayanlar, bedenî ibâdet ile mükellef olsalar dahi, ibâdetin hac gibi hem de, malî olanı ile mükellef değildir. Efendileriyle birlikte, hac etseler bile, ettikleri hac, farz vâki olmamakla azad olduktan sonra istitaat husulünde yine hac etmek, lâzım gelir.
Vakit ki, vukuf ve tavâf vaktidir. Vücubün şartı olduğundan, onu müdrik olmayana, hac vâcib olmaz.
Vakitten, kendisinde hac ifâ edilebilen zaman, kasd olunur ki, o da, âfakiye göre, beldelerin ihtilâfı ile muhtelif olur. {(2) Buna binaen fetavay-ı Hindiyyede: Zâd ve Râhile gibi, vücup şartlarının vücudu, çıkış vaktinde muteber olup, hattâ beldesi ahalisinin, hac için yola çıkacakları zamandan evvel, mala sahip olan kimseye, onu dilediği yere, sarfetmek vardır. Mezkûr vaktin hulûlünde, onu hac hazırlığının gayriye sarf etmek yoktur. Eğer sarf ederse, vücup kendisinden sakıt olmaz denilmiştir.}
Geçinme kudreti: Yol azığına iktidar demektir ki orta halde yâni israf ve cimrilik etmeyerek mutadı olan maişetine ve sıhhatını koruyabileceği, nafakaya iktidardır. {(3) Hattâ et yemek, mütadı olan kimse, ekmek peynir tedarikine kaadir olmakla vücubün şartı olan kudrete malik olmuş sayılmaz.}
Yol masrafı kudreti; Bineğini tedarike iktidar demektir ki, ya yalnız başına, veya ortak {(1) Ortaklık, iki kişi şutuflu. bir deve tutup, her biri bir şutufa malik bulunur, olmaktır. Yoksa, nöbetleşe binmek üzere, iki kişinin, bir deve tutması, kâfi değildir.} olarak bir binek {(2) Rahile, binek devesidir ki, bizim hecin, dediğimizdir. Lâkin günden güne çoğalmakta olan, huccaca, Arabistan revahili, kifayet etmemekle, sonraları yük develeri dahil binek ve deve hükmünü almıştır ki, huccac şimdi, en çok yük develerine binmektedirler. Ciddeden Mekkeye ve Mekkeden Minâya ve Arafata, merkep üzerinde dahi gidenler olmakla İbni Nüceym merhum, Bahri Raikte "deveye binmek efdaldir. Himar üzerinde, hac etmek mekruh olur" dedikten sonra: "Kerahetin, efdale mukabil zikr olunmasından zahir olan, tenzihiyye olmasıdır" demiştir.} satın almak, veya kiralamak {(3). İştira, satın almak, demek olduğu gibi, iktira, dahi kiralamaktır. Birinin ibaha ve iare etmesi, kâfi değildir. Velev ki, babanın oğula, yahut oğulun babaya ibahası gibi, kendine minnet olmayan cihetten vâki olsun. Bu bapta hibe olunan malı kabul etmek dahi, ona vacip olmaz. Velev ki, vâhibin minneti âri dahi olmasın, çünkü, vücubün şartını tahsil, vacip değildir.} kudretine mâlik olmaktır. {(4) Hattâ, muktebe binmeğe kaadir olmayana, mahare tedarikine iktidar şarttır. Muktep, kazık deve dedikleridir ki, ona herkes binmeğe mütehammil olamaz.}
Bunlardan, yol azığına kudreti olmak hem mekkî ve hem âfâki hakkında, ve (binek tedarikine kudreti bulunmak), yalnız âfâkî olanlarda, şarttır.
Mekke içinde veya civarında bulunanlar, meşakkatsiz yürümek, kendilerine mümkün oldukça, -Cumaya gidiş gibi- yürüyerek hac etmek, lâzım gelir. Ve illâ, binek tedariki onlara dahi, şart olur.
Vücubün tahakkuku için, zâd ve rahileye, iktidarda istitaati maliyesinin, kendi nafakasından ve avdetine kadar, {(5) Bir kavle göre dönüşünden bir gün evvel veya bir ay sonraya kadar.} iyali {(6) Kişinin iyali: Nafakası üzerine, lâzım olanlardır. Onların nafakasında dahi lâzım olan, kendi nafakasında olduğu gibi, vasattır ki, israf ve cimrilik, olmamaktır.} nafakasından ve mesken veya onun tamiri parası ve ev eşyası ve sanat, hirfet edevatı, ve -var ise- borcunun ödenmesi gibi, kendisine lâbüd bulunan şeylerden fazla olması şarttır.
Ev eşyasından, ondan müstağni olanının bir takımını, hac etmek için, satmak, ona vâcip olmaz. Ve keza, nezdinde olan para ile mesken veya
hizmet cariyesi iştira edecek olsa, ondan sonrası, hacca kâfi olmaz derecede olanına dahi, hac vâcib olmaz.
Sekizinci şart olan haccın farziyyetine ilim: Harb diyarında müslim olup da, islâm şeriatini bilmiyene göredir. Dâr-ı İslâmda bulunmak, hacca vesair farzlara vâkıf ve âlim olmak, demektir. Ve bunda, islâm üzere neşet etmiş olup olmamak, müsavidir. {(1) Dâr-ı harpte bulunana dahi, iki erkeğin, veya bir erkek ile iki kadının, ve hattâ âdil bir kişinin ihbariyle, ilim hâsıl olur. İmameyn indinde, onda adalet büluğ, hürriyet bile şart değildir.}
Edâ vücubü şartları, beştir: Göz ve beden selâmeti, mâniin zevali, yolun emniyeti, iddetin yokluğu, mahreminin vücudü. {(2) Zevc veya mahremin, vücup şartı veya eda şartı olmasında, yolun emniyeti hususundaki ihtilâf veçhile, ihtilâf olunmuştur. Hilâfın semeresi, vasiyyetin vücubunda ve mahreminin imtinaı takdirinde, nafaka ve rahile vücubünde ve mahrem bulamayan kadına, beraberce hac etmek için teveccühün vücubünde, zâhir olurki, vücubün şartı deyenler, bunların biri, ona vacip olmaz, dediler. Çünkü, vücup şartının tahsili, vacip olamaz. Buna binaendir ki, kendisine mal ibaha olunan kimse, hac vacip olmamak için, onu kabulden imtina edebilir. Eda şartı diyenler, onların hepsini ona, vacip kıldılar.} Görme ve beden sağlamlığı, edâ vücubü şartlarından olduğundan zâd ve rahileye kaadir ve hür ve mükellef bulunan âmâya, hac edası vâcip olmadığı gibi, marîz veya mukîd, yahut meflûç, olana, dahi, vâcib olmaz. (Mukîd), kötürüm ve (meflûç) inmelidir.
Mâniin zevali: Mahbusiyyet gibi hissî mâniin zevalidir.
Yolun emniyyetine itibâr: Berren ve bahren, selâmetin galip bulunmasıdır. Selâmet gâlip ise, hacca gitmek vâcip, tehlike gâlip ise, vâcip değildir.
İddetin yokluğa İddetin adem-i kıyamı demektir ki, mutallâka veya zevci müteveffa olan kadın hakkındadır. Gerek bâyin, gerek ric'î talâk ile muallâkta olup veyahut zevci vefat edip de, henüz iddet içinde bulunan kadına, haccın edası vâcip değildir. {(3) Eğer - yola çıktıktan sonra - misafir iken, ona iddet lâzım gelirse, talâkricî olduğuna göre, zevci ondan ayrılmaz. Ve efdal müracaattır. Talâk, bâyin ise, zevcecnebi gibi olur.}
Mahremin vücudu: Mahremin bulunması demektir ki, bu dahi, kadın hakkındadır. Hacca giden kadın, arada sefer mesafesi bulunduğuna göre, gerek genç, gerek ihtiyar olsun zevci veya mahremi beraber bulunmak şarttır. {(4) Elli beş yaşında olup, Mekke-i Mükerremeye sefer müddeti uzak olan belde ahalisinden bir kadın, yanında zevci, ya mahremi yok iken, hacca gitmek, câiz olur mu? Cevabı: Olmaz.} (Zevç veya mahrem olmadıkça, kadın için istitaat, sabit olmuş olmaz.
Zevc hakkı, feraizde zâhir olamamakla, bu babta zevcin izni şart değildir. {(1) Kendisine hac farz olan bir kadın, zevci ahar diyarda olmakla, gelmesini beklemeyip, mahremi olan damadı ile, Mekke-i Mükerremeye gidip, hac farizasını iskat etmek, câiz olur mu? Cevabı: Olur.
Üzerine hac farz olan kadın, hacca gitmeğe niyyet etmekle ana baba bir olan kardeşlerini yanına alıp gitmek istedikte, zevci kendine mâni olabilir mi? Cevabı: Olamaz.
Mekke-i Mükerremeden sefer mesafesi uzak olan belde ahalisinden olan kadının, üzerine hac farz olmakla, hac murat ettikte, zevci beraber gitmekten imtina eylese, o kadın ana baba bir ve emin olan kardeşi ile varıp, hac etmek câiz olur mu? Cevabı: Olur.}
Kadının mahremi: Babası, dayısı, amcası, kardeşi, damadı, sütoğlu; gibi nesebî; sıhrî, ridâî olan karabet sebebiyle, nikâhı -ebediyyen- kendisine haram olan erkektir. Kadının kölesi, kaynı ve eniştesi, mahremi değildir.Kadının zevci beraber olursa, başkaca mahreme hacet olmaz.
Mahremine hür ve müslim olması şart değil, emniyetli olması şarttır. Mecusî olan mahremi, eğer münakahanın mübahiyyetine mutekid ise kadın onunla müsaferet edemez.
Mahremin mükellef olması, yâni sabî, bunak, deli olmaması dahi, lâzımdır. Murahik bâliğ gibidir.
Hac yolunda, mahremin zâd rahilesi, kadına aittir. Sıhhat şartlan; dörttür: İhram, zaman, mekân, islâm. {(2) İslâm, hem de vücubün şarttır. İbni Nüceym demiştir ki, bazıları ihrama bedel, niyyeti zikr etmişler ise de, ihram niyyet ve telbiyeden ibaret olmak cihetiyle, niyyeti de içine alır. Müellifin tâbirince, hac dört şey ile sahih olur. Onların ikisi, İSLÂM ve ihramdır. Diğer ikisi vukuf ve tavâfı ifazadır. Bunların iki evvelkiler (şart) ve iki sonrakiler (rükün) dür. İfademiz, fetevâyı Hindiyyeden alınmıştır.
Vukuf, zilhiccenin dokuzuncu günü arafatta, ve ifaza tavafı ve diğer ismi ile ziyaret tavafı, onuncu... , günü, metafta olur.}
Haccın rükmü: İki şeydir. Biri ziyaret tavâfı ve diğeri arefe vukufudur. {(3) Lâkin, "el-haccu arefetun" buyrulduğu cihetle, vukuf, tavaftan akvadır. Vukuftan evvel olan mücamaa ile hac fasit olur da, tavaftan evvel olan ile, fasit olmaz. Haccını vukuftan evvel mücamaa ile ifsat eden kimseye hac fillerinin geri kalanına devam edip, ertesi sene kazâ etmek lâzım gelir.}
HACCIN VÂCİPLER:
Haccın vâcipleri - ki, terkine dem terettüp eden fiilleri demektir -saiy, vukuf-u cemi, remyi cimar, tiraş yahut taksîr, sader tavâfı gibi şeylerdir. {(1) Hindiyyede, Tahtâvî şerhinden naklen, yalnız bu beş, mezkûrdur.} Bunlar:
1 - İhrama, mikattan girmek. {(2) Yâni, mikatı ihramsız geçmemek.}
2 - Arafatta, vukufu gurube değin temdid etmek. {(3) Gaye-mugayyada dahildir. Çünkü, vâcip olan, geceden dahi, bir lâhzaya yetişmektir.}
3 - Nahr günü, fecrinin tulûndan sonra ve güneşin doğmasından evvel Müzdelifede vukuf etmek.
4 - Remyi cimar eylemek.
5 - Kaarin yahut mütemetti kurban kesmek. {(4) Afakî olan huccac, misafir bulundukları için, bu kurban, udhiye değil, kıran ve temettü demidir ki, hac ve umre nüsüklerini cem'a muvaffak olduklarına teşekküren, kendilerine vaciptir. Kesemez ise, âtideki beyan veçhile, on gün oruçtutar. Müfred-bil-hac olan âfakîye, dem vacip değil, müstahaptır.}
6 - Tıraş veya taksir etmek.
7 - Onu, dahili hareme, ve eyyamı nahre tahsis eylemek.
8 - Remyi cimari, ondan evvel yapmak.
9 - Kurban kesmeği, remyi cimar ile tıraş veya taksir arasında yapmak. {(5) Yani, evvelâ remy, sonra kesim, ondan sonra tıraş, demektir.}
10 - Ziyaret tavafını, eyyamı nahrda îfa etmek.
11 - Saay etmek ve onu eşhürü hacda icra eylemek. {(6) (Eşhürü hac): Şevval, Zilkaade, zilhicceden ibaret hac aylarıdır.}
12 - Saayi, muteber bir tavaftan sonra yapmak. {(7) (Mütedün bih), muteber demektir. Tavafın itibarı - en az - dört şavtı husule gelmekledir. Çünkü, onun muazzamı rükündür. Eşvatın son üçü, vâciptir. Tavâfta taharet dahi, haccın vâciplerindendir.}
13 - Özrü olmayana göre, saayi yürüyerek yapmak.
14 - Saaye, Safâdan başlamak. {(8) Merveden başlar ise, ilk şavta, itibar olunmaz.}
15 - Âfakî olanlar, tavafı vedaı icra etmek. {(1) Mekkede kalacaklardan, ve ziyaret tavafından sonra adet gören kadınlardan, bu tavaf sakıttır.}
16 - Beyti muazzamı, her tavafta "Hacer-i esvedden" başlamak.
17 -Hacer-i esvedi, istikbal itibariyle sağa doğru giderek, yâni Kâbeyi, sola alarak tavaf etmek.
18 - Özrü olmayan, tavafı yürüyerek etmek. {(2) Hastalar, sedye üzerinde dolaştırılır.}
19 - Tavafta temiz bulunmak. {(3) Muhaşşinin ifadesine göre, vacip olan: Hedesten taharettir. Hebesten taharet, sünneti müekkededir. Ekser indinde, hadis-i şerifte "Beyti tavaf etmek namazdır"buyurulmuş olduğundan, onda, namazda olduğu gibi, hadesten taharet muteberdir. Şu kadar ki, taharetin, namazda itibarı farz ve tavafta vaciptir. Onsuz dahi, cevaz fevt olmaz. (Hadesli iken tavafın, dem ile telâfisi meselesi için, cinayet babına bakınız.)}
20 - Tavafta, mesturül-avre olmak. {(4) Avret uzvundan rubunun ve daha ziyadesinin keşfi sebebiyle, dem vacip olur.}
21 - Tavafı hatîmin gerisinden etmek.
22 - Tavafın tamamından sonra, iki rekât namaz kılmak.
23 - Ziyaret tavafının, son üç şavtını dahi yapmak.
24 - İhramın mahzuratını, terk etmek. {(5) (İhram mahzuratı), muhrim hakkında olan şeyler demektir. Erkeğin, dikişli, yahut yapıştırılmış elbise giymesi ve başını yahut yüzünü kapalı bulundurması ve av avlaması gibi.}
HACCIN SÜNNETLERİ:
Haccın sünnetleri: Tavafı kudum, remel, hervele, eyyamı nahr geceleri Minâda gecelemek, üç cemre arasındaki tertibe riyaet gibi, şeylerdir: Sayılacak olursa:
1 - İhrama girerken yıkanmak, yahut abdest almak. {(1) Velev ki, âdetli ve lohusa olsun. Çünkü, bu yıkanma temizlik içindir. Bu bapta - indel-acz - teyemmüm meşru değildir.}
2 - İki rekât namaz kılmak. {(2) Bunlarda, sünnetin faziletini ihraz için, sünneti ihramı niyyet eyler. İlk rekâtta kâfirûn suresini, ikincide ihlâs sûresini okur.}
3 - Beyaz bir ridâ ile, beyaz bir izar tutunmak. {(3) Bunların yenisi, yıkanmıştan efdaldir. Beyaz olması da, diğer renktekinden efdaldir. Lanlar, sünneti beyan içindir. Yoksa, setr-i avret kâfidir.}
4 - Güzel koku sürünmek. {(4) Bu da, ihram sırasında olur. İhramdan sonra olmaz. Muhaşşi der ki, Gülyağı gibi güzel kokulu temiz şeyi, elbisesine değil, bedenine sürünür.}
5 - İhram bağlanmış olduktan sonra, vasat derecede sesini yükselterek, bol bol telbiye ve salâvatı şerife etmek. {(5) Her namaz kılışta, her yokuş çıkışta, her iniş inmede her deve süvarisine rastlayışta seher, vakitlerinde.}
6 - Telbiyeyi her başlayışta, üç kere etmek.
7 -Resûl-ü Ekrem sallâllâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerine, salâvatı şerife getirmek.
8 -Cenâb-ı Hakka duâ etmek. {(6) Salâvatı telbiyeyi ve ondan sonra da duâyı okumak.}
9 -Mekke-i mükerremeye duhul için, yıkanmak.
10 -Mekke-i mükerremeye gündüzleyin -muallâ- cihetinden dahil olmak. {(7) Mekke-i Mükerremenin kabristanı cihetinden demektir ki. Son zamanlarda o yoldan gündüzleyin duhul terk edilmiştir.}
11 - Beyti mükerremi müşahedede, dilediği duâyı etmek. {(8) Ki, o duâ müstecaptır. Duâsının makbuliyyetini istemelidir.}
12 - Beyti muazzam pişgâhında tekbîr ve tehlîl eylemek.
13- Eşhürü hac olmasa bile, âfâkî olan kimse, tavafı kudumu etmek. {(1) Geç kalıp ta, Mekkeye girmeyerek, arafata çıkanlardan, bu sünnet - bittabi - sakıt olur.}
14 - Tavafta erkekler, iztiba eylemek.
15 - Saayi takib edecek olan tavafın, ilk üç şavtında erkek kısmı, remel etmek.
16- Saay ederken, iki meyl-i ahdar arasında, erkekler hervele etmek,
17- Saayin, hervele mevziinden, -mâdâsında- yavaş yavaş yürümek.
18 - Tavafı çok etmek. {(2) Afâkî hakkında tavaf, nafile namazdan efdaldir. Haremde de mukim olan tavaftır.}
19 - Zilhiccenin yedinci günü, öğle namazından sonra, Mekkede hutbe okunmak. {(3) Bu hutbe tektir. Bunda celse yoktur. Hacılara menâsik tâlim olunur.}
20- Zilhiccenin sekizinci günü güneş doğduktan sonra, Mekkeden Minâya çıkmak.
21 - O gece Minâda kalmak.
22 - Zilhiccenin dokuzuncu günü, güneş doğmasından sonra, Minâdan arafata çıkmak. {(4) İmam, o gün arafatta, cem! takdim yapar ki, ikindi namazını vakti girmeden, öğle ile beraber, öğle vaktinde kılar. Ondan evvel - zevalden sonra - hutbe edip ve hutbesini iki kılıp, arada oturur ve onlarda, nâsa arefe ve Müzdelife vukuflarını ve o vukuflardan sonra yevmi natırdaki Akabe cemresini, kurbanı, ziyaret tavafını ve tıraşı (halk veya taksiri) talim eder.}
23- Gerek arafedeki cemi takdimde, gerek Müzdelifedeki cemi tehirde {(5) Cemi takdim ve cemî tehîr tâbirleri için Kitâb-us-salâtın vakitler bahsine bakmak lüzumu, hatırlatılır.} tadarrû ve huşûa ve göz yaşları dökerek, ağlamağa çalışmak, kendisi, ana babası ve din kardeşleri için, her iki dünya umuruna dair, dilediği duâyı etmek.
24 - Güneş battıktan sonra, ağır ağır arafattan inmek.
25 - Müzdelifeye inildiği vakit, gelen geçenlere, genişlik olmak için, batnı vadiden yüksekçe, cebeli kuzah kurbuna konmak. (Meşarı haram unvanına bakınız).
26- Bayram gecesi, orada kalmak.
27- Bayram sabahı Minâya inip, eyyamı nahrda bütün yükleri ve ağırlıkları ile, Minâda kalmak. {(1) Eşyasını, Minâda ibkadan emin oldukça, kendisi orada iken, yükünü Mekkeye göndermek mekruhtur.
Musalliye dahi, eşyasını (meselâ ayakkabısını ve el paketini), arkaya bırakmak kalbini meşgul ettiği için, mekruh olur.}
28- Remyi cimar için duruldukta, Minâyı sağa ve Mekke-i Mükerremeyi sola alarak durmak.
29- Cemre-i akabeye remyide, her vakit râkip, ve mescidi hayf kurbundaki cemre-i ûlâda ve keza cemre-i vustada, yaya bulunmak.
30- Cemre-i akebe remy ederken, batnı vadîde bulunup, cemreleri aşağıdan yukarı atmak. {(2) Bunun aksi, nâsı rahatsız edeceği için, mekruhtur.}
31- Remyi, ilk günü güneşin doğması ile zevali arasında ve diğer günler zeval ile gurub arasında olmak.
32- Yevmi nahrda dahi, bir hutbe edilip, onda menasikin geri kalanı beyan olunmak. {(3) Hac hutbelerinin, üçüncüsü işte budur.}
33- Minâdan Mekkeye nüzulü tâcil etmek isteyen kimse, Zilhiccenin, on ikinci günü, şemsin gurubundan evvel çıkmak. {(4) Eğer guruba değin durur ise, bir şey lâzım gelmez ise de, isaet etmiş, olur. Ve eğer Minâda on dördüncü günün fecri tulûuna değin, ikamet eylerse, ona o günün dahi, remyi lâzım olur. O gün, remyi zevalden evvel yapsa da, olur.}
34- Minâdan Mekkeye gelirken, Muhassab {(5) Muhassap, Mekke yakınında bir yerdir. Düz ve taşlıktır. Tahsip, oraya inmektir.} tabir olunan düzlüğe, bir müddetçik inmek.
35-Mekke-i mükerremeye gelinip, sader tavafının icrasından ve tavaf namazından sonra, zemzem suyundan çokça içmek.
36- Zemzem suyunu içerken, beyti muazzama karşı, durup ona bakmak.
37- Zemzem suyunu, hem içmek, hem dökünmek. {(6) Başına ve bütün bedenine dökmek. Kitab-ut-taharede geçtiği ve cinayet babında haşiyede zikrolunduğu üzere, zemzem suyu ile istinca, mekruhtur. İğtisal mekruh değildir.
Nâbî aleyhirrahme:
Olmuş âmâde-i tathiri usât
Çâhi zemzemden akan âb-ı hayât
Rûyüdür yan yüzünün hâki harem
Alemin yüzü suyudur zemzem
Âb-ı zemzemdir o dârûyu safâ
Ki verir hasta-i isyâna şifa}
38- Mültezemi iltizam etmek, yâni Hacer-i esved ile bâbı Kâbe meyânı olan mevzie göğsünü ve yüzünü koymak.
39 - Kâbe örtüsüne yapışıp, dilediği duâyı etmek.
40 - Beyti şerîf dahilinde -kimseyi incitmiyerek girmek mümkün olursa -edeb ve tâzim ile girip, iki rekât namaz kılmak. {(1) Hac efalinin terkibi keyfiyyetine bakınız.}
Haccın âdâbı: Borcunu ödeyip ve günahlarına tövbe {(2) Haksız olarak aldığını yerine vermek ve hak, husumet ashabı ile helâllaşmak kabilinden olan, tövbe şartlarına riâyet etmek.} ve taksir ettiği ibadetlerini kazâ ederek halâl malla gitmek {(3) Çünkü, haram nafaka ile edilen hac makbul olmaz. Şüpheli olan helâl mal ile hac etmek isteyen kimse, hac için istidane edip, kendi malından tediye eyler.} ve yolda kimse ile, cidâl ve şikak etmemektir.
Kitab-us-salâtta zikr olunduğu üzere, hayır işlerinde istihareye hacet olmayıp, bu babta edilecek istihare, fiilin kendine değil, vaktin tayyine mahmul olur. {(4) Kara yahut deniz yolu ile gitmek ve rahileyi iştirâ veya iktira etmek ve yol arkadaşını seçmek hususunda, dahi istihare edebilir.}
Haccın mahzurları: - ki, ihramın memnûatı demektir - iki nevidir Bir nevi, haccın kendi nefsinde işliyeceği ve diğer nevi, başkaları hakkında yapacağıdır.
Evvelkisi: Nikâhlısiyle buluşmak, tıraş olmak, tırnak kesmek, güzel kokular sürünmek, dikişli libas giymek, başında serpuşu bulunmak gibi muhrime câiz olmayan şeylerdir.
İkincisi: Ava, ya mübaşeret veya işaret, yahut delâlet sûretiyle taarruz etmek ve harem ağaçlarını kesmektir.
Mekke haremine âit olan, bu yasak sırf, hac ve ihrama mahsûs da değildir. Nitekim, cinayet faslında açıklanacaktır.
Haccın mekruhları, haccın terkibi efali faslında, sırası geldikçe zikr olunacaktır.
FEZAİLİ HAC
(HACCIN FAZİLETLERİ)
Kitab-ı Kerimde "Allah için haccetmek insanlar üzerine bir borçtur." (Ali İmran: 97) ve "İnsanları hacca çağır, onlar yürüyerek veya uzak yollardan gelen bineklere binerek sana gelirler." (Hacc: 27) buyrulduğu gibi, hadis-i şerifte dahi"İslâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allahtan başka tanrı olmadığına ve Muhammed (S.A.V.) in Allahın resûlü olduğuna inanmak, Namazı kılmak, Zekâtı vermek, Hac etmek ve Ramazan orucunu tutmaktır." "Bilmez misiniz ki; İslâm kendinden öncesini, hicret kendinden öncesini, Hac dahi kendinden öncesini silip süpürmüştür." {(1) Son hadis-i şerif, Hazret-i İbni Ömere hitaben varit olmuştur.} buyurmuştur.
Sahihi Buharîde şöyle anlatılmıştır. Hz. Âişe (R.A.)den rivayet olunmuştur ki, Efendimiz (S.A.V.)e "Ya Resûlullah biz cihadı, amellerin en efdali olarak görüyoruz. Biz cihad etmiyelim mi?" diye sorduklarında. Efendimiz: "Siz kadınlar için efdal olan cihad haccı mebrûrdur." buyurmuşlar. Ebû Hüreyre (R.A.)den mervidir ki: "Ben Resûlullahın, fısk ve refes işlemeden hacceden kimse anadan doğmuş gibi döner buyurduğunu işittim. ". {(2) Bu hadîs-i şerif, haç sebeplerinin hâmişinde de geçti.} Keşful-Gumme'de ise Efendimizin "Allahım hacıları ve onlara müzahir olanları sen affeyle!" diye duâ buyurduğu kayıtlıdır.
Hac, cihad gibi olmayıp farzı ayn olduğundan, {(3) Üzerine hac farz olan kimse, hacca mı gitmek efdaldir yoksa, gazâya mı gitmek efdaldir? Cevabı: Hacca gitmek efdaldir.} hacca gitmenin, cevazında, ebeveynin rizaları şart değilse de, {(4) Üzerine hac farz olan kimseye, hacca gitmek istedikte, babası - şer'a uymayan vecihte - kendisini hacca gitmekten men'e kaadir olur mu? Cevabı: Olamaz.} - ebeveynin rızaları olmaksızın - hacca gitmenin cevazı, ebeveynin istiğnalariyle mukayyeddir. Eğer, bir kimsenin ebeveyninden biri, hizmetine muhtaç ise, onun rızası olmıyarak, o kimsenin hacca gitmesi mekrûh olur. Ebeveynin olmaması halinde, ced ile cedde, ebeveyn gibidir.
Farz olan hac, valideyne taatten efdâldir. Nafile olan hac öyle değildir. {(1) Farz olan hac ile nafile hac için kitabın baş tarafına müracaat ediniz} Zenginin haccı, fakirin haccından efdâldir.
Mekke-i mükerremede mücaveret, beyti muazzamın hukukuna ve hareme hakkiyle, müraat olunamıyacağı cihetle, Hazret-i İmam nezdinde mekrûhtur. {(2) Hukuku müraat emrinde, kendisine itimadı olana göre kerahet yok demektir. Medine-i Münevverede mücaveret dahi, Mekke-i Mükerremede, mücaveret gibidir.
Kitâb-us-salâtta geçen ve kitabı Savmda da gösterilen (mesacidi selâse) ahkâmından zahir olduğu üzere, Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvereden efdaldir. Merkadı mukaddese-i Hazret-i Resûlü efham (salâvatullahi teâlâ aleyhi) bundan müstesnadır ki, o câyı dilâra, her yerden ve hattâ Kâbeden ve arz kürsîden efdaldir.} İmameyn, keraheti nefy eylemişlerdir. {(3) Seyyid Ebüs-sûudun ifadesine göre, onlarca mücaveret müstahaptır.}
HAC EFÂLİNİN TERKİBİ KEYFİYYETİ:
Hacca giden kimse râbiğ gibi (her düşünceden azade refah ve huzur içinde imiş gibi), bir mîkatten ihram giyer. Evvelce tırnak kesmek, koltuk temizlemek gibi nezafetler icrasından sonra, gasl eder, yahut abdest alır. Elbisesini çıkararak, sünnet üzere, bir izar ile bir rida tutunur Onlara ilik düğme yapmaz ve uçlarını düğümlemez. Başını ve ayaklarını açık bulundurur. Başına bir şey giymez ve örtmez (Şemsiye tutabilir). Ayaklarına, üstü açık ayakkabı giyer. İhramlı Allahın himayesindedir.
Abdest alıp, ihram bağlandıktan sonra, iki rekât namaz kılarak: "Ya rabbi ben haccetmek istiyorum onu benim için kolaylaştır." diye duâ {(4) Bu dua, hacc-ı ifrada göredir. Haccı temettüde, evvelâ umre ve hacc-ı kıranda, hem umre ve hem hac, için niyyet eder. Dualar dahi, ona göre olur.} eder ve "Lebbeyk" okuyarak sesini yükseltir, telbiye {(5) (Lebbeyk) ikamet mânâsına olan, ilbaptan alınarak: "Ben senin kapında kiraren ikamet ve nidana icabet eyledim" demektir ki, tesniye tekrir içindir.} lâfızlarından birini eksik söylemezsin. {(6) Çünkü, mekruhtur. Eksik söyleyen isaet etmiş olduğu gibi sesini yükseltmeyen dahi isaet etmiş olur.} Şunları ziyade edebilirsiniz.
Niyyet ile, bu telbiyeyi etmekle, muhrim olursun. Artık halîlen yanında ise, onunla -mücameatten- ve fuhş söylemekten ve füsuk ve meâsîden ve yoldaşlar ve hizmetçiler ve seyisler ile cedelleşmekten ve karada av avlamaktan, yahut avcıya onu göstermekten veyahut yerini ihbar etmekten
ve dikişli veya yapıştırılmış libas giymekten ve sarık sarmaktan ve ayağa mest giymekten, {(1) Yüzsüz yemeni bulamayan Kimse, mestin ve iskarpinin konçlarını topuklarından aşağısını kesip, onları yemeni gibi giyer.} başını yahut yüzünü örtmekten {(2) Muhatabımız erkek olduğundan, bunun kadına şümulü olamaz. Onlar her vakit örtülerini muhafaza ederler.} ve tıraş olmak ve tırnak kesmek ve koku sürünmekten sakınırsın.
İhramda iken yıkanmak ve hayme yahut mahmel altında ve ev saçağı gibi yerlerde gölgelenmek {(3) Baş değmeyerek demektir. Değerse, mekruh olur.} ve bele para bağlamak câizdir. {(4) Kemer ve silâh kuşanmak ve hatem takınmak ve kokusu olmayan sürmeyi çekmek ve hitan olma ve kan almak ve hacamat olmak dahi caizdir.}
Her namaz kıldıkça ve yolda yokuş çıktıkça ve iniş indikçe ve yolculara rast geldikçe ve seher vakitlerinde telbiyeyi, çokça yap.
Mekke-i Mükerremeye vardıkta müstahab olan, gusül etmektir. Gusül ederek, yahut abdest alarak, hemen harem-i şerife gidersin ve müstahab olduğu üzere bab-ı selâma varıp, oradan huşû ve tevazu veçhile, telbiye ederek ve makamın celâletini mülâhaza ile, tekbîr ve tehlîl eyleyerek ve salâvat-ı şerîfe okuyarak ve sıkışanlara lûtf ile muamele ederek Mescid-i Harama girersin ve beyti muazzamı müşahedede, dilediğin duâyı edersin. {(5) O dua müstecaptır. Hesapsız cennete girmeyi istemek, en mühim duâlardan biridir. "Borçtan, fakirlikten sabırsızlıktan ve kabir azâbından Allaha sığınırım." Bu duâ efendimizin duâsıdır.} Mescidi haramın tahiyyeti, tavaf olmakla, tahiyyeti mescid kılmayarak, hemen tavafı kudüm teşebbüsünde olursun Şöyle ki:
Telbiyeyi keserek tekbîr ve tehlîl ve salâvatı şerîfe ile. Hacer-i esvedi istikbal edip, ellerini namaza durur gibi kaldırarak mümkün ise, hacer-i esvede dokunur ve onu sessizce tekbîl edersin. Orası pek sıkışık yer olmakla kimseye ezâ etmeksizin, yanaşmaktan âciz olursan elini koymağı bırakarak onu uzaktan işaretle, selâmlarsın. Tavafın mebdei bu olur. Bâdehû Kâbeyi sola alarak, Bâb-ı Kâbe cihetine doğru gidersin ve hatîmin arkasından Kâbeyi dolaşırsın ve başladığın yere gelirsin. Metâf dahilinde {(6) Yâni beyti muazzam havlinde velev ki, metaf müte arefeden baid olsun. Nitekim, tavaf ve metaf başlıklı bahisteki haşiyede izahat vardır.} bu veçhile, yedi devr yaparsın. Hacer-i esvede her gelişte onu -mezkûr vech üzere- istilâm edersin. {(7) Rüknü yemâniyi dahi, istilâm hasendir. Zâhiri rivayette sünnet değildir. Diğer iki rükün - ki, biri irâkî ve diğeri Şâmîdir - selâmlanmaz.} Yedinci devrenin istilâmı ile. tavaf sona erer olduğundan, haremi şerif dahilinde -Makam-ı İbrahim-
denilen mübarek mevzie {(1) Makam-ı İbrahim bir taştır ki, Hazret-i İbrahim aleyhiselâm, Hazret-i Hacer ile oğlu Hazret-i İsmaili görmeğe geldikçe, deveden iner ve deveye biner iken, onun üzerinde kaim olur idi. Kademeyni mübarekelerinin eseri otaşta zâhir olmuştur. İşte o taşın bulunduğu mahalle dahi. Makam-ı İbrahim, itlâk olunur. Elân şâyi olan, itlâk budur. Tefasirde, mezkûr Haceri mübarek, Hazret-i İbrahimin nâsı hacce davet için, yahut beyt binasının yükselmesi için üzerine çıktıkları taş diye, mezkûrdur. Tahtâvînin zikrettiği - veçhi vecih - tefasirde yoktur. Yalnız Alûsî merhum, ona yakın diğer bir vech, zikretmiştir. Kadînın zikr ettiği, nâsı davet hususunun, cebeli kubeys üzerinde olduğu meşhurdur. İmam Nahaîden naklen, Keşşafta: Haremi şerifin kâffesi, Makam-ı İbrahimdir, denilmiştir.} varıp, iki rekât namaz kılarsın. Orada yer bulamaz isen, haremi şerifin neresinde kolayını bulursan, orada kılarsın. Sonra gelip, Hacer-i esvedi yine istilâm edersin.
Her tavafta lâzım değil ise de, bu tavafı kudumun, ilk üç şavtında. remel edileceğinden, bunda muztabî bulunursun. {(2) İztibâ, remel, istilâm, başlıklı bahiste bu hususa dair malûmat vardır.} İzdiham seni sıkıştırır ise, durup, remeli aralık buldukça edersin. {(3) Çünkü, remel lâbüd olmakla, onu dürüst yapmak için, izdihamda tevakkuf etmek lâzım gelir. Hacer-i esvedi istilâm etmek gibi değil ki, ona uzaktan işaret dahi bedel olur.}
Tavaftan ve onun namazından sonra, saiy etmek için, haremi şeriften çıkıp {(4) Hangi kapıdan istersen çıkarsın. Nebiyy-i Ekrem sallallahü teâlâ aleyhive sellem efendimiz hazretleri, sünnet olmak üzere değil, Safâya en yakın kapı olduğu için, bâbı benî manzumdan çıkmışlardır ki, orası şimdi (bâbus-safâ) tesmiye olunur. (Safâ), kaya mânâsınadır.} mes'âya gidersin. Saaye Safâdan başlamak üzere, (Sâfa) denilen basamaklı tepeye, Kâbe görününceye kadar, çıkarsın ve orada beyti muazzama dönerek, tekbîr ve tehlîl eder ve salâvatı şerife okur ve ellerini kaldırıp duâ eylersin. Sonra inip (Merve) cânibine yavaş yavaş gidersin. (Mes'â), iki tepe arası bir vadidir. Tepenin biri Safâ ve diğeri Merve'dir. Batnı vadîye, vusulünde karşılıklı ve biri, diğerinin istikametinde olmamak üzere, araları biraz uzak, iki yeşil sütun vardır ki, (Meyleyn Ahdareny) adı verilir. Onlar arasında hervele edersin. Yâni orasını pek süratle geçersin. Sonra yavaş yavaş yürüyerek, Merveye varırsın. Onun dahi, basamaklarından, Kâbe görünecek kadar {(5) Kâbenin görünmesi, evvelki zaman itibariyledir. Şimdi Merve ile beyti muazzam arasını binalar kapatmıştır. Lâkin yine müstakil Kâbe olarak durur. (Merve) beyaz taş parçasıdır.} üzerine çıkıp, Safâ üzerinde yaptığını, burada da yaparsın. Yâni, beyti şerif cihetine dönerek tekbîr ve tehlîl ve tasliye ve ellerini açıp ve kaldırıp duâ edersin. Bununla, saayin bir şavtı, hâsıl olmuş olur. Sonra Merveden inip,
yavaş yavaş yürüyerek ve zikr olunan (Meyleyn Ahdarayn) arasında hervele ederek, Safâya gidersin. Safânın üzerine çıkıp, evvel yaptığını ya parsın. Bununla da, saayin ikinci şavtı hâsıl olur. Sâfa canibinden dört gidiş ve Merve cânibinden üç geliş ile, yedi şavt hâsıl olur ki, bu eşvatı sebanın mecmuu bir saaydır. Gidip gelir iken telbiye eder ve hervele arasında "Allahım beni affet, bana acı ve bildiğin günahlarımın hepsini bağışla. Çünkü sen büyüksün."
Tarifimiz, hacc-ı ifrad olmakla {(1) Kıran ve temettü haccı, âtîdeki fasılda mübeyyendir.} saay ettikten sonra, Mekke-i Mükerremede, muhrim olarak mukîm bulunursun. Ne vakit istersen, beyti muazzamı bir çok tavaf edersin. Onlarda, remel ve saiy yoktur. Zilhiccenin sekizinci günü sabah namazını kıldıktan sonra hazırlanıp, Minâya gitmek üzre, tulûdan sonra Mekke-i Mükerremeden çıkarsın. O gün öğle namazını Minâda kılmak, müstahaptır.
Telbiyeyi, tavaftan başka hiç bir halde terk etmezsin, Minâda, mescid-i hayf yakınına konup orada geceleyip ve ertesi (arefe) günü, alaca karanlıkta, sabah namazını kılıncaya kadar, ikamet edersin, güneş doğduktan sonra, oradan arafata gidersin, öğleye değin, durup, öğle vakti, Nemre mescidine varırsın. Orada okunan hutbelerden sonra, cemaatı kübra ile, öğle ve ikindiyi ceman kılıp {(2) Kitab-us-salâtın evkat bahsine bakınız ki, mezkûr cemide, hem ihramın ve hem cemaati kübranın gart kılınması, Hazret-i İmamın mezhebidir, imameyn indinde, onun ihramında bulunmaktan başka şartı yoktur.} mahalli vukufa gidersin. {(3) Eğer cemaati kübraya yetişemezse, öğleyi ve ikindiyi, mutat olan vakitlerinde başka başka kılıp, mevkıfe gidersin. Aslın bu ifadesi, Hazret-i İmam mezhebine mebnidir. Bundan evvelki hamişe de bakınız.} Yalnız orada, vukuf olunmaz, olunsa da, kâfi olmaz. Arafatta vukuf için, zevâlden sonra mümkün olursa, gusl edersin ve cebeli rahmet kurbunda, ona karşı durup tekbir ve tehlil ve telbiye eylersin ve taam ister gibi, el uzatıp kendin ve ebeveynin ve din kardeşlerin için, duada, bütün gayretini ibzal edersin. Gözlerinden yaş çıkarmağa çalışırsın ki, kabul emâresidir. İcabeti, kuvvetle ümid ederek, duâda ilhah ve israr eyle.
(O gün niyaz ve tadarruda kısa etmemelisin ki, âfâkiye göre, tedarik ve telâfisi, pek kolay olmıyacak bir gündür. Onu, çadırlarda çay sohbetiyle zayî edivermek, lâyık değildir).
Vukufu, binek üzerinde etmek efdâldir. Yerde ayak üzeri durmak dahi, oturmaktan efdâldir.
Güneş batınca, herkes ile beraber, yavaş yavaş arafattan inersin. Kimseye ezâ vermeyerek, ara buldukça, sürat dahi edersin. Nâsın cahillerinin yaptıkları seyrin acele ve sıkışıklığından ve halka ezâdan daima ihtiraz üzere ol ki, onlar haramdır.
Müzdelifeye gelip, meşârı haram yakınına konarsın. Gelip geçenlere darlık olmamak için, en salim mahal orasıdır ki, batnı vadiden, biraz yüksek bulunursun. Orada akşam namazını, yatsı vaktinde, yatsı namazı ile beraber kılarsın. Akşam namazını, Müzdelifeye gelirken, yolda kılmak câiz değildir. Şayet kılmış bulunursa, fecrin tulûu olmadıkça, onu iâde eyler. İâde etmeden, fecir tulû ediverirse, o namaz, cevaza avdet eder. (Nitekim, kitâb-us-salâtın, evkat bahsinde geçmiş ve hâmişinde de zikr olunmuştur).
Müzdelifede gecelemek sünnettir. Fecrin tulûunda, imam sabah namazını erken kıldırıp, vukuf eder. Nâs dahi, beraber vukuf eder. Müzdelifenin (Batnı muhassir), {(1) Muhassir lâfzı, yormak mânâsına olan (tashir) dendir.} denilen mevkiinden başka her yeri mevkıftır. Duâsında, cehd ve gayretini ibzal ederek, vukuf edersin.
Ortalık gereği gibi, aydınlandıkta herkesle beraber, oradan -tulûdan evvel- kalkıp Minâya gelirsin. Müzdelifede iken, yahut yolda gelirken Minâda, remy etmek üzere ufacık taşlar toplamış bulunursun {(2) Taşların adetçe lüzumu, yetmiş yahut kırk dokuzdur. Yedisi ilk günü, cemre-i akebede atılır. İkinci, üçüncü, dördüncü günlerde dahi, her cemrede, behergün yedişer taş atılmak üzere, altmış üç taş sarfolunur. Ceman yetmiş olur. Dördüncü gün, Minâda bulunmazsa, yirmi bir taş eksik, sarfolunarak, atışın adedi kırk dokuz olur.} ves temizliklerine kani olmak için, onları yıkamış olursun. Çünkü, onlarla taat ikamesinde bulunacaksın. {(3) Temiz olmayan taşı atmak dahi, kâfi ise de mekruhtur.} Bir taşı, kırıp ufaklama, ve cemre yanındakilerden taş alıp atma.
Minâya geldikte, cemre-i akebeye remy edersin. Ve ilk atışta telbiyeyi kesersin. O bir yokuş yerde olduğundan akebe adı verilir. Nâsa ezâ olmamak için, onu yokuşun üstünden değil, altından taşlarsın. Hangi cemre olursa olsun, onun yanında biriken taşlardan alıp atmak, mekrûh olduğu gibi, {(4) Çünkü, onlar merdut şeylerdir.} cemreyi akebeye üst taraftan remy etmek dahi, nâsı rahatsız edeceği cihetle, mekrûhtur. Taşı sağ elinin baş ve şehadet parmakları ucuyla, tutup atarsın. {(5) Bu daha kolaydır. Taşı parmağının tırnağı üstüne koyup, şehadet parmağının yardımı ile atmak dahi, vardır. Her halde sünnet olan, sağ eli ile atmaktır.} Yedi taş atacaksın. Her birinde, (Allahu Ekber)
diyeceksin. Attığın taş, bir kimsenin üstüne düşüp kalırsa, remyi iâde edersin. Kalmayıp cemre yoluna ve yakınına düşerse, kifayet eder. Uzak düşerse, kifayet etmez. {(1) Bir arşından fazlası uzaktır. Onun aşağısı, yakındır.}
(Cemre-i akebe remyinden sonra, "Müfred bil-hac" dilerse kurban keser). {(2) Âfâki olan huccac, seferber bulundukları için, kurban ile mükellef değillerdir. Hacc-ı kıran veya haccı temettü yapanlar, hacc ile umreyi cemâ muvaffak olduklarına, teşekküren, onlara kurban vâciptir. Müfrede müstahaptır.}
Sonra tiraş veya taksir eder. Ondan sonra, ihram memnuatından olan her şey, ona, helâl olur. Yalnız kadın helâl olmaz. (Temsilimizde sen dahi, "Müfred bil-hac" bulunuyorsun.)
Badehû, o gün yahut ertesi gün veyahut daha ertesi gün Mekke-i Mükerremeye inip, {(3) Yâni o iniş, geniş mânalı vaciptir.} ziyaret tavafı edersin. Ondan sonra, sana nikahlın dahi helâl olur.
Mezkûr tavafın icrası için, Minâdan Mekkeye inmekte, eyyamın efdâli ilk gündür. Eğer onu, o üç günden de sonraya bırakırsan, vâcibi tehirinden dolayı, bir şat, yâni koyun veya keçi, kurban etmek lâzım gelir.
Ziyaret tavafından sonra Minâya avdet ve remyi cimar için, orada üç gün ikamet eylersin. Remyi cimar günlerinde, Minânın gayr-i mahalde, gecelemek, mekrûhtur. İkinci nahr gününde, güneş zevale erdikte, mescidi - havf yakınındaki, cemre-i ûlâdan başlayarak, cemrelerin üçünü de icra edersin. (Cemre-i ûlâ, vustâ ve akebe ismiyle üç cemre bulunduğu evvelce ifade olunmuştur). Cemre-i ûlâ ve vustâda yayan bulunarak, yedişer taş atar ve her birine tekbir edersin, ve bu iki cemrede, başka başka durup, kendin ve ebeveynin ve din kardeşlerin için, duâ ve istiğfar eylersin. Sonra, cemre-i akabeye gelip, onu - binek olarak - remy edersin ve onun yanında duâya durmayıp gidersin. Üçüncü gününde, yine - zevalden sonra -o veçhile üç cemre yaparsın.
Kavl-i kerîmi mefhumunca, Mekke-i Mükerremeye acele inmek istersen, o gün yâni bayramın üçüncü günü guruptan evvel inersin. Eğer, guruba değin teehhür edersen, mekrûh olur. Başka birşey, terettüp etmez. {(4) Kırk dokuz taş atmış olursun. Onun yedisi, ilk günü cemre-i akabede sarfedilmiş ve kalan kırk ikisi, yirmi birerden, iki günde atılmış olur.}
Tacil etmeyip kalarak, Minâda iken dördüncü günün, fecir tulûu vukû bulursa, o gün dahi, remyi cimar etmek lâzım gelir. Yine zevalden sonra, üç cemreyi remy edersin. {(1) İlk günü, cemre-i akabeye atılan, yedi taştan sonra, üç gün, yirmi birerden altmış üç taş ki, ceman yetmiş taş, tamamen atılmış olur.}
O güne mahsus olmak üzere, zevalden evvel, dahi, remyi cimar câiz olur. Şemsin tulûundan evvel, remyi etmek mekrûhtur.
Minâdan Mekke-i Mükerremeye rihlet ederken, tahsîb edersin, yâni muhassib {(2) Haccın sünnetlerinin otuz dördüncüsüne ve onun hâşiyesine bakınız.} denilen düzlüğe gelindikte, orada inip biraz, dinlenirsin. Sonra, Mekke-i Mükerremeye duhul ile, haremi şerife varıp sader tavafını diğer adi ile, vedâ tavafını icrâ edersin. Ve iki rekât namaz kılarsın. Ondan sonra, Zemzem kuyusuna varıp, kaadir isen suyunu kendin çekerek, beyti muazzama karşı durup, kaimen kana kana içersin ve içerken, birkaç kerreler, nefes alırsın, ve her defasında yüzünü, beyti muazzama dikip bakarsın. Mümkün olursa, Zemzem suyunu bedenine dökersin, yahut yüzüne ve başına sürersin. Onu içtiğinde: "Allahım ben senden faydalı ilim, bol rızık ve her türlü hastalıktan şifa dilerim." diye, duâ edersin ki, bu seyyidinâ İbni Abbas Hazretlerinin, duâsıdır. {(3) Lâyık olan, büyük susama gününde, susuzluğu kesmek niyyetiyle içmektir.}
Zemzem suyunu içtikten sonra, babı Kâbeye varıp, atabeyi öpmek müstahaptır. Duhul, mümkün olursa girip, Hazret-iResûl-ü Ekrem (Sallalahü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimizin namaz kıldıkları yere doğrulursun ki, babı Kâbeyi arka cihete bırakarak, ön tarafta olan, cidarın üç adım yakınına durup, iki rekât namaz kılarsın. {(4) İki sütun arası olan - yeşil taş döşenmiş olan mahal nebinin namaz kıldığı yer değildir.} Ve namazdan sonra yanağını duvara koyarak, Cenâb-ı Hakka hamd ve istiğfar edersin. Sonra beytin zaviyelerine varıp, hamd ve tehlîl ve tesbih ve tekbîr edersin. Ve haktan dilediğini istersin ve edebe mülâzim bulunursun. {(5) Avamı nâsın, Kur'andaki "urve-i vüska", beytin cidarındaki mevzi-i âliden ibaret olduğuna dâir olan sözleri, asılsızdır.}
Ondan sonra çıkıp mültezeme gelirsin ve yüzünü ve göğsünü oraya koyup, {(6) (Metâf, mültezem, tahtel-mîzâb, dahili beyt, zemzem, ve Makam-ı İbrahim mes'a, Safâ, Merve, Arafat, Müzdelife, Minâ, Cemerat) duâ, müntecap olan yerlerdir.} Kâbe örtüsüne yapışarak, Cenab-ı Hakka arzı hacet ve
tevazu ile şöyle söyle:
Mekkede kalmayacak olan kimse, vedâ tavafından ve onun namazından ve zikr olunan Zemzem ve mültezem...işlerinden sonra, yüzünü beyti muazzamdan ayırmayarak ağlaya ağlaya, ve ağlayamaz ise, beyitten müfarakta mütehassiren, ağlarcasına arka arka çekilip, haremi şeriften çıkar.
Kadın, hac efâlinin cemîsinde, erkek gibidir. Şu kadar ki, ihramda onların başları ve yüzleri dahi, örtülü bulunur. Ve onlar telbiyede seslerini yükseltmezler. Ve tavafta, remel ve saiyde, hervele eylemezler. İhramda mutâd üzere giyimli bulunurlar. İhramdan çıkmak için tıraş ve ya taksir etmezler. Hacer-i esvedi, istilâm için, erkeklerin arasına sıkışmazlar.
Âdetli olan kadın, âdetli halinde, tavaftan mâdâ, menasikin hepsini yapar. Ziyaret tavafı, temiz zamanına tehîr olunur (1). Çünkü onun -büyük hades halinde- icrası "beden"e -yâni deve veya sığır gibi büyük hayvan- kurban edilmesini icab eyler. Nitekim, cinayet babında zikrolunur. Eğer, âdetini ziyaret tavafından sonra görür ise, ondan veda tavafı Mekkede ikamet ediciler hakkında olduğu gibi sâkıt olur.
FASIL
İfrad Haca: Tarif olunan hacc-ı ifrad, faziletçe temettü haccından daha aşağıdadır.
(1) Ve nahr günlerinde temizlenmemiş ise, tavâfı tehir etmesinden dolayı, kendisine bir şey terettüp etmez. Eğer ziyaret tavafını veya onun ekserini, nahr günlerinde ifâ edecek müddet, temiz olmuş idiyse, tehirinden dolayı kendisine dem terettüp eder. Çünkü, özürsüz, vacibi terk etmiş olur.
"Adetli olan kadına, beytullahı tavaf etmek helâl olur mu? Cevabı: Olmaz. Bu surette o kadın, âdetli olmakla, ziyaret tavafını tehir eylese, kendisine kan yâni (kurban) lâzım olur mu? Cevabı: Olmaz.
Temettû Haccı, ondan efdâl olduğu gibi, Kıran Haccı da temettû haccından efdâldir.
Kıran Haccı, hac ile umreyi cem etmek, yâni bir ihramda, hem hac ve hem umre eylemektir. İhrama girerken kıldığı iki rekât namazdan sonra: "Yâ rabbi ben hem umre, hem hac etmek istiyorum, onları bana kolay getir ve kabûl eyle," diye niyyet ve duâ eder.
Sorara telbiye eder. Mekke-i Mükerremeye dahil olduğunda, umre tavafından başlayıp, iztiba ve remel eder ve tavaf namazından sonra, mesâya çıkıp, saiy ve hervele eyler. umre, bu fiiller ile tamam bulmakla, bundan sonra beyti muazzama varıp, hac için kudum tavafı eder ve iztiba ve remeli yapar. Tavaf ve salâttan sonra, mesâya çıkıp, yine saiy ve hervele eyler.
Bu iki tavafı namazları ile beraber arka arkaya yapmak ve sonra iki saayi birden etmek dahi câizdir. Ve lâkin bu, günahtır.
Sonra, muhrim olarak kalıp, vukuf ve tavafı ziyaret ve remyi cimar gibi, hac efâlinin bakiyyesini icrâ için, onların zamanına muntazır olur. {(1) Dilediği kadar tavaf eder. Artık onlarda, iztiba ve remel olmaz.} Zamanı geldikte, {(2) Ona başlangıç, zikrolunduğu üzere, zilhiccenin sekizinci günüdür.} onları icrâ ile haccını itmam edip ihramdan çıkar. Âfâkî ise, yâni Mekkede kalıcı değilse, vedâ tavafını dahi, tarif olunan teferruatiyle ifâ eyler.
Nahr günü, Minâda cemre-i akebeden sonra, vücûben kurban keser. Çünkü, Cenâb-ı Hak, onu iki nüsükün dahi edâsına muvaffak etmiştir.
Kesilen kurban, udhiye değil, kıran demidir. O da, ya bir şat yâni koyun veya keçi veyahut deve veya sığırın yedide biridir. {(3) Lâkin telbiye hâmişinde, süneni İbni Mâceden naklen ve ondan evvel, hac ve umre bahislerindeki huccac lâfzına dair olan hamişte geçen hadisler mefhumunca telbiyede (ac) yâni bağırmak mendup olduğu gibi, kanın akıtılmasında dahi (sec)yâni şuruldamak mendup bulunduğundan kurbanın - bedene - yâni bir deve veya sığır olması efdaldir.}
Kurban bulunmazsa, üçü nahr gününün hulûlünden evvel ve yedisi teşrik günlerinin geçmesinden sonra olmak üzere, on gün oruç tutar. {(4) Kitab-us-savmda zikri geçen, kurban orucu, işte bu, ve bir de, bu kabilden olan - âtîde zikrolunacak - temettü kurbanı orucudur. Niyyetin tebyit ve tâyini şart olan, savm aksamına bakınız.}
Eğer Nahr gününden evvel, üç oruç tutamadan, bayram oluverirse, şat zebhi, ona tahakkuk etmekle, sonraki -savm ve sadaka- kâfi olmaz.
Temettü Haccı: Hac ile umreyi başka başka iki ihram ile cem eylemektir. Mîkattan ihram ettiği sırada: "Yarabbi ben umre etmek istiyorum, onu bana teysîr ve kabul eyle," diye yalnız umre için, niyyet ve telbiye eder. Mekke-i Mükerremeye duhulde, önceki şekilde olduğu gibi, umre için, tavaf ve saiy ettikten sonra, tiraş veya taksir ile, ihramdan çıkar. {(1) Eğer, sevki hediy etmemişse ki, Minâya kurban göndermemiş ise demektir. Eğer müta kurbanını, kendinden evvel Minâya göndermemiş olursa umre ihramından çıkamaz.} Mekkede helâl olarak yâni muhrim olmayarak kalıp, mûtâd olan elbisesiyle tavaflar eder. {(2) Onda, kudum tavafı yoktur.} Ve her helâl fiili işler. Halîlesiyle -içtima- bile eder. Minâya çıkılmak günü ihrama girer, arafatta ve bayram gecesi Müzdelifede bulunup, sabahleyin oranın, vukufundan sonra Minâya gelir. Orada cemre-i akabeye remy ve vücuben kurban zebh veya nahr ettikten {(3) Zebh ile nahrın farkı, zebayih kitabında mezkûrdur. Kurban bulamayan(mütemetti), kaarin gibi, on gün oruç tutar.} ve tıraş veya taksirden sonra, Mekkeye inerek, ziyaret tavafını eder. Ve kudum tavafını müteakip, saiy etmemiş ise, onu da edip, yine Minâya çıkar ve remyi cimardan sonra, Mekke-i Mükerremeye gelerek, orada kalmayacak olduğuna göre, veda tavafını dahi yapar.
umre:
umre: İhram, tavaf ve saiy ile vücut, ve tiraş veya taksir ile hitam, bulan bir Hacc-ı asgardır.
İhram: Şarttır. Tavafın muazzamı, yâni dört şavtı: Rükündür. Mâdâsı vaciptir.
İhramsız umre olmadığı gibi, rüknün bedeli dahi olamaz. Vâcip, terk olunursa, ondan dem yâni kurban, bedel olur.
Zikr olunan, dört emirden mâdâsı, sünen ve âdâptır. {(1) Haccın sünen ve âdâbı, umrede dahi, sünen ve âdâptır.} Onları terk eden, günahkâr olur. Başka bir şey lâzım gelmez.
Umre eden dahi, gerek tavafta, gerek saiyde, hac edenin işlediğini işler.
Umre sünnet-i müekkededir. Senenin bütün vakitlerinde caizdir. Fait olmaz. {(2) Onda, haccın şartlarından vakitten mâdâsı muteberdir. Fevat ancak haçta mütesavverdir.} Ramazanı şerifte, menduptur. Yalnız şu beş günde mekrûhtur: Arefe günü, Nahr günü, Teşrik günleri.
Umrenin müfsidi Tavafın ekserinden evvel Muvakaa etmektir.
Henüz Mekkeye dahil olmayan, âfâkî umre kasdettikte, ihramını mîkatta giyinir.
Mekkede bulunan kimse, hille yâni haremi Mekke dışına çıkarak, oradan ihram eder. {(3) Hill ve harem, bahsine bakınız}
Tavaf ve saiy edip (Karin olmadığına ve mütemetti olup da sevki hediy etmediğine göre) tiraş olarak veyahut saçından kırparak ihramdan çıkar.
Bahş eder ömre terakki umre Hisse-i rahmet alır her zümre
FEVAT, FESAD VE İHSAR AHKÂMI:
Fevat: Haccın fevt edilmesidir. umrenin belli vakti olmadığı için, onda "Fevat" tasavvur olunmaz.
Haccın fevatı, arefe vukufunu fevt etmekledir. Hadîs-i şerifte: "Hacarefe demektir." buyurulmuştur. Arefe günü veya akşamı, arafatta bulunmayan kimse, haccı fevt etmiş olur.
O halde, bir umre ederek, ihramdan çıkar. Gelecek sene, haccı kazâ eder.
Başka bir şey lâzım gelmez. Başlamış olduğu hac, gerek farz, gerek nafile veya nezir olsun.
Fesad: Haccın veya umrenin fasid olmasıdır. Hacı, hali ihramda, arefe vukufundan evvel, mücameat etmekle, hac fasid olur. {(4) Velev ki, inzalsiz olsun. Ve unutarak yahut mecbur kalarak veya uykulu halde, vuku bulsun.}
Haccını, bu suretle ifsad etmiş olan kimse, bir kurban keser ve -sahih hac gibi- hac fiilerine ve ihram mahzurlarından çekinmeğe, devam ile beraber, nafile dahi olsa, gelecek sene haccı kazâ eyler.
Mücameatı, arefe vukufundan sonra ve ziyaret tavafından evvel etmişse,
haccı fasid olmaz. Ancak, bir -bedene- yâni deve veya sığır kurban etmek lâzım gelir.
Ziyaret tavafından sonra, mücameat etmeğe, bir şey lâzım gelmez.
Fesad, umrede dahi cari olabilir. umrenin fesadı, hali ihramda, ta vefattan evvel {(1) Murat: Tavafın ekseri, yâni dört şavttır. Ondan sonra edilen mücameat umreyi ifsat etmeyip, bir bedene kurban etmek lâzım gelir.} mücameat etmekledir. Onun dahi devamı ve kazâsı lâzım olur. umre tavafından sonra, {(2) Ve hattâ, onun en çoğundan.} edilen muvakaaya bedene terettüp eder. {(3) Bedene, deve ve sığır gibi, büyük kurbandır.}
İhsar: Hac erkânından veya umre erkânından, memnû kalmaktır. Memnû kalana, (muhsar) tâbir olunur.
Muhrim olan kimse, ya hastalanarak veya parası tükenerek, yahut düşman ile mahsur -ve kadın olduğuna göre, mahremsiz- kalarak, vukuf ve tavafa, ve -umreye göre- tavaf ve saaye kaadir olmasa, muhsar demek olmakla harem dahilinde ise, bir kurban keserek, {(4) Hacc-ı kıran ediyor idiyse iki kurban keser.} değil ise, bir kimseye bir kurban veya parasını verip-sözleşmekle- tayin ettiği günde, o kimse tarafından, harem dahilinde kurban kesilerek -muhsar olan muhrim- ihramdan çıkar.
Mezkûr kan, tiraş olmağa veya saç kestirmeğe, bedel olduğu için, onlara hacet kalmaz. "Eğer muhsar kalırsanız kolayınıza gelen bir kurban gönderiniz." (Bakara: 196) buyurulmuştur.
Mâniin zevalinden sonra, hac ve umre edebilecek ise, yine ihram ederek haccı veya umresini eder. Ve illâ, diğer senede kazâ eyler: Muhsar bil-umre idiyse umreyi ve muhsar bil-hac idiyse, hem hac ve Hem umreyi kazâ eder. Eğer kıran haccında muhsar olmuş idiyse, bir hac ve iki umre kazâ eder.
İhsar kurbanı, eğer umre için ise, nahr gününde kesilmek -ittifakla- lâzım olmayıp, nahr gününden evvel dahi, zebh olunabilir. Hac için ise, indel-imam yine öyledir. İmameyn indinde, onun nahr gününde zebh olunması lâzımdır. Her iki takdirde, zebh yeri haremdir. Hill değildir:
HAC CİNAYETLERİ:
Cinayet: Ağacın yemişini koparmak mânasından alınarak -fil-asıl- kötülük çıkarmak, mealinde masdar olup -hâsılı masdar- olarak haram olan şeyi işlemeğe isim olmuştur. İster mala, ister cana taalluk etsin.
Fıkıh kitaplarının, cinayet babında, cana ve âzaya aid olan, şerre mahsus olduğu gibi, haccın babı cinayatında dahi, haremde ve ihramda câiz olmayan, fiillere has olmuştur.
Haccın cinayetleri: İhram mahzurlarına münhasır olmamak üzere, iki kısımdır: Bir kısmı ihrama ve diğer kısmı hareme aittir. İkinci kısım cinayetin, muhrime ihtisası yoktur.Muhrime muhtas olan cinayet, birkaç nevidir.
Demi mucib olan, sadakayı mucib olan, tasadduku mucib olan, kıymeti mucib olan.
Dem, itlâk olunduğu yerde, ondan koyun anlaşılır ki, bir koyun ve keçi kurban edilmek demektir. Hacc-ı kıran yapanın cinayetinde, dem iki olur (1).
Şat kurban etmek, demi mucib olan, her cinayette kâfidir. Yalnız iki nevide kâfi değildir. Onlardan biri, arefe vukufundan sonra, ve ziyaret tavafından evvel -muvakaa etmek- ve diğeri, ziyaret tavafını, büyük hades halinde eylemektir. Bu iki nevi cinayette vâcib olan, bedenedir ki, bir deve veya bir sığır kurban etmektir.
Sadaka: Buğdaydan yarım sâdır ki, murad bir sadaka-i fıtır miktarının verilmesidir.
(1) Mesele: O hangi muhrimdir ki, bir cinayet etmiş olduğu halde, iki kurban kesmek lâzım gelmiş olsun? Cevabı: İhram hakkında kanı mucip cinayeti, işleyen hacc-ı kıran sahibinedir. Hacc-ı ifrada niyyet edenin cinayetine bir kurban lâzım iken, ona iki kurban lâzım gelir. Zira hem hacc ihramının, hem umre ihramının hürmetini çiğnemiştir.
Tesadduk: Sadakanın aşağısıdır. Bir miktar tesadduk, yahut dem veya oruç arasında, muhayyer olmağa şamildir.
Kıymet: Av öldürmenin cezasıdır. Muhrimlerin teaddüdü ile müteaddid olur. {(1) Çünkü, fiil teaddüt etmiştir. Haremin saydını iki helâl (yâni muhrım olmayan iki kişi) katederse, yalnız bir kıymet lâzım gelir. Çünkü, mahal müttehittir.} (Bunlar, sebepleri olan cinayetlerin, keffaretleridir.)
Demi mucib olan cinayetler şunlardır: Muhrim olan kimse, bir uzvuna kâmilen koku sürmek, {(2) Tıyb: Hoş rayihası olan, her cisme itlâk olunur. Misk, anber, ûd ve bunlarla terkip edilmiş kâfur gibi, velev ki, unutarak veya bilmeyerek yahut zorlanarak istimal edilmiş olsun. Tıybi: Yemek, dahi sürmek gibidir. Bütününden, bir uzuv miktarı mahal hâsıl olan, müteferrik mahaller dahi, bir uzuv hükmünde olup, topluluğun ittihadı şartiyle cemi-i beden dahi, bir uzuv hükmündedir. Meclis müttehit değil ise, her tiyb, bir keffaret lâzım gelir. Keffaret edip de, tıybi, uzuvdan gidermemiş olursa, bir kan daha lâzım gelir.} saça yağ yahut kına sürmek, dikişli veya yapışık libası mutad veçhile, {(3) Mûtat üzere, giymeyip de, beline kuşanır ve yahut omuzuna atar ise birşey lâzım gelmez.} tam bir gün giymek, {(4) Tam bir gece giymek dahi böyledir.} başına bir şey örtmek yâni bere veya takke giymek yahut sargı sarmak, tiraş olmak, {(5) Başının veya sakalının birer rubunu dahi tıraş etmek böyledir. Bıyık kırpmakta, sadaka verilir.} hacamat dahi olmak şartiyle, {(6) Bu kaydı, müellif dürer haşiyesinde ziyade etmiş ve demiştir ki, tıraşı hacamat takip etmezse, indel-imam sadakadan başka bir şey lâzım gelmez.} hacamat yerini tıraşlamak, koltuklarının birinden veya ikisinden kılları temizlemek tırnak kesmek, {(7) Gerek iki elinin ve iki ayağının tırnaklarını bir mecliste kesmiş olsun, gerek yalnız bir elinin veya yalnız bir ayağının tırnaklarını kesmiş bulunsun. Eğer el ve ayak tırnaklarını başka başka dört mecliste keserse, dört kan, lâzım gelir.} haccın vaciplerinden birini (meselâ, remyi cimari ve hattâ yalnız bir günlük remyi) terk etmek, remy ve zebh ve tiraş fiillerinde takdim ve tehir vukûa getirmek.
Velev ki, bu mahzurları, mâzûr olarak yapmış olsun. {(1) Haccı şerife giden bâliğ bir kimse, muhrim iken başını örtse, o kims; yene lâzım gelir? Cevabı: Kâmilen bir gün örtmüşse, kan lâzım olur. Az örtmüsse, buğdaydan yarım sâ' fukaraya tasadduk eder. O kimsenin, yazılı olduğu üzere, örtünmesi, özre mebni ise, kendisine kan lâzım olur mu? Cevabı: Olur.}
Tavafta tahir bulunmak dahi, haccın vaciplerinden olmakla, onu terk etmenin keffareti, hadesin küçük ve büyük ve tavafın nevi itibariyle muhteliftir. Şöyle ki:
Kudum tavafını veya vedâ tavafını hadesi asgar ile, icrâ etmek, cinayetinin keffareti, yarım sâ' olan sadakadır. Onları, hades-i ekber halinde yapmak cinayetinin keffareti, ziyaret tavafını hadesi asgar ile icrâ etmek cinayetinde olduğu gibi, -dem- dir. Ziyaret tavafını, büyük hades ile etmenin keffareti -bedene- dir.
Hangi tavaf, hangi hades ile olursa olsun, icrâ edildikten sonra, temiz olarak iade olunursa, mücibi olan keffaret, sakıt olur.
Haccın vaciplerinden olan sâyin, {(2) En çoğunu terk dahi, tamamını terk gibidir. Onda özürsüz binekli olmak dahi, kanı muciptir.} ve Müzdelifedeki vukufun ve âfakiye göre, veda tavafının terkine dahi, dem lâzım gelir.
Sadakayı mucib olan cinayetler şunlardır: Bir uzuvdan azını kokulamak, bir günden eksik müddette giyinmek, baş veya sakalın dörtte birinden azını tıraş etmek, bir tırnak kesmek {(3) Her tırnak için yarım sâ' veya onun kıymeti tesadduk olunur. Eğer onların mecmuu, bir kurban kıymetine müsavi olursa, dilediği bir miktarı tenzil ederek verir. Beş parmağının tırnaklarını, müteferrikan kesmek suretinde olduğu cibiki, meclisi vahitte kesmekte, istirahat tam olmakla, cinayet kâmil ve binaenaleyh, kan lâzım olur. Müteferrikan kesmekte, sadaka verilir. Kopuk tırnağı almakta, birşey yoktur.} kudum veya sader tavafını abdestsiz etmek, sader tavafından veya saiyden bir şavtı terk etmek, remyi cimarda bir taş eksik atmak, {(4) Her taşın terkine - bir günlük remyin terkine baliğ olmamak şartiyle -nısıf sâ' tesadduk olunmak lâzım gelir. Bir günlük remy-i cimârın terkine kan terettüp eder. Terk olunan taşların adedi bir günlük remye veya onun ekserisine baliğ olursa, yine kan lâzım gelir. Eğer, terk olunan cimârın mecmuunun sadaka bedeli, bir kurban kıymetine baliğ olursa, ondan, dilediği bir miktarı tenzil eder.} başkasını tiraş etmek, yahut onun tırnağını kesmek.
Tesadduk mûcip olan cinayetler şunlardır: Kehle (bit) öldürmek. {(1) Biti - ölmek üzere - bir yere bırakmak ve elbisesini güneşe karşı sermek dahi, tesaddukta muciptir. Öldürülen veya tehlikeye atılan bitle çok, yâni üçten ziyade ise, yarım sâ' sadaka verilir. Öldürülmeye delâlet dahi, avlanmağa delâlet gibi, cezayı muciptir,} çekirge öldürmek, (Bunlarda, ne dilerse, onu tesadduk eder.)
Kıymeti mûcib olan cinayet: Av vurmaktır. {(2) İhramlı olan kimse, avcıya avı haber verse veya işaretle gösterse yine böyledir.}
İki ehli vukuf, vurulan ava gerek küçük veya büyük olsun öldürüldüğü yerde ve orada kıymetli olmadığına göre, oraya yakın olan yerde, kıymetini takdir ederler. Av vurma cinayetinin cezası, onun takdir olunan kıymetidir. {(3) Yarım sâ' kıymetinden az olursa, bir gün oruç tutmak dahi kifayet eder.} O kıymet, tesadduk olunmak lâzım gelir. Eğer, kıymeti, kurban kıymetine bâliğ olursa, ya bir kurban alıp, onu harem dahilinde kesmek veyahut buğday satın alıp, onu her nerede olursa, yarımşar sâ' olmak üzere, fukaraya tesadduk eylemek, {(4) Eğer yanıtı sa'dan ziyade olursa, onu dahi tesadduk eder veyahut bir gün oruç tutar.} yahut her yarım sâ' bedelinde velev müteferrikan olsun birer gün oruç tutmak arasında o kimse muhayyer bulunur.
Katl olunan hayvan, eti yenmeyen -fil gibi- büyük dahi olsa, cezası bir dem kıymetini, tecavüz etmez.
Eti yenilen hayvanın kendi kıymeti tesadduk olunur.
Hayvanın ayaklarından birini ve kuşun kanadını kırarak, onun savunmasına engel olmak, {(5) Malûmdur ki, (av hayvanı) insandan korkan ve kaçan, yabani bir hayvandır.} onu öldürmek demek olduğu için, tam kıymeti, icab eder.
Kuşun, cılk olmayan yumurtasını kırmak dahi, böyledir.
Hayvanın kılını yolmak ve korunmasını ihlâl etmeyen uzvunu kesmek ve kuşun uçup kurtulmasına yardımı olan, kanat, tüylerinin gayrisini
yolmak, noksan kıymet verilmesini mûcib olur ki, o hayvan ve o kuş bir sağlam ve bir de, o nakıs haliyle nazara alınıp takdir olunacak iki kıymetinin, arasındaki fark, tesadduk olunur. {(1) Bu da, iyileşip de eseri kalmak Suretindedir. Eğer eseri kalmaz ise, mucibi zail olduğundan, ödemek olmaz.}
Kargayı, {(2) Saksağan müstesnadır.} çaylağı, akrebi, fareyi, yılanı, azgın köpeği; {(3) Ehlî köpeğin zararı olmadıkça, öldürülmesi helâl olmaz. Köpek öldürmek hakkındaki emir, mensuhtur. Cevherede diyor ki, Esed dahi, saldıran köpek gibidir. Kurt ve yaban kedisi hakkında, iki rivayet vardır. Maymunda ve hınzırda, ihtilâf olunmuştur. İmam Ebû Yûsuf, onlarda cezâ olduğuna kaildir, İmam Zufer: Hınzırın katli, mendup olmakla, onda cezâ. olmaz, demiştir.} sivri sineği, karıncayı, {(4) Lâkin karıncanın, ezası olmayanını, öldürmek helâl olmaz.} pireyi, keneyi, kaplumbağayı, sineği, {(5) Irak ahalisinden birinin: Muhrim olan kimse sinek öldürse ne lâzım gelir? diye vâkî sualine cevaben, Hazret-i İbni Ömerin (radiyallahü teâlâ anhuma): Güldeste-i nebî olan Hazret-i Hüseyini öldürdünüz de, şimdi sineğin katlini soruyorsunuz, demiş olduklarını, Buhârînin ashabın fezaili bahsinde, elhak ayıkta zikretmişizdir.} kelebeği, arıyı, kirpiyi, kertenkeleyi, velhasıl av cinsinden olmayan ve bedeni insanîden tevellüd eylemeyen, bil-cümle yılan ve çıyan ve diğer zararlı haşeratı öldürmeğe bir şey, terettüp etmez.
Av hayvanlarının, insana saldıranını dahi, öldürmekle bir şey lâzım gelmez.
Haremin hürmeti, muhrime muhtaç olmadığından, haremin avını avlamak ve nebatını koparmak, muhrim olmayana dahi, halâl ve câiz olmayıp, gayr-i muhrim bulunan kimse, haremin avlarını öldürür ve nebatını kesme ve koparma sûretinde, saim olmak kifayet etmeyip, kıymetini vermek lâzım gelir. {(6) Haremin ağaçları dört nevidir. Onlardan üçünün kesilmesi ve faydalanılması cezasız olarak helâldir. Birinin kesilmesi ve onunla intifa olunması cezasız helâl değildir. Yâni kesilmesine ceza terettüp eder. Bunlardan üç evvelkiler: Nâsın yetiştirir oldukları cinsten olan ve onların yetiştirdikleri bulunan her ağaç, ve nâsın yetiştirdikleri cinsten değil ise de onların yetiştirmiş, oldukları her ağaç ve nasın yetiştirdikleri cinsten olduğu halde, binefsihi nabit olan her ağaçtır. Helâl olmayan ağaç, nâsın yetiştirdikleri cinsten olmayan ve Hudayı nabit olanıdır.}
Bir kimsenin mülkünde nabit değil ise, bir kıymet ve eğer bir kimsenin mülkünde nabit ise, iki kıymet verilir ki, biri malikinin hakkı ve diğeri şer'in hakkıdır. {(1) Mesele: Hangi iki muhrimdir onlar ki, bir yerde ikisi dahi ihram cinayetinde bulunduğu halde, cezâ birine lâzım gelip de, diğerine gelmeye?
Cevabı: Bir ağacın kökü, mîkatın dışında ve dalları mîkatın içinde olup da, dalın üzerinde, kuş bulunmak halinde, muhrimin biri kuşu vursa ve diğeri dalı kesse cezayı kuşu vuran çeker. Ağacın kökü mîkat içinde olup da, dalları mîkat dışında bulunmak suretinde, cezayı dalı kesen çeker. Çünkü, kuş tâbi değil, müstakildir. Binaenaleyh, onun bulunduğu mahal, muteberdir. Ağacın dalı ise, müstakil değil, aslâ tâbidir. Aslın, yâni kökün bulunduğu yer, harem ise, o dalı kesmek cinayettir, değil ise değildir.}
Harem-i Mekke dahilinde, hayvan otlatmak ve ot biçmek haramdır. Ağacın kurumuşunu kesmek veya sökmekte, beis olmadığı gibi, Mekke samanı dedikleri izhır otu ile mantar, dahi hürmet hükmünden müstesnadır.
HAC KURBANLARI:
Hacta kesilen kurbana hedy tâbir olunur ki, vâcib olan mütâ ve kıran kurbanlarına, ve tetavvuan zebh olunana, ve cezâ ve keffaret için kesilene şâmildir.
(Semâniyete ezvâc.)kavl-i kerîminde, tâdâd buyrulduğu üzere, en'ân envatnın, erkeği ve dişisi yenilmekte, onlar udhiye ittihazına lâyık ve câiz {(2) Kitabı udhiyeye bakınız.} olduğu gibi, "Kurbân edilmesi câiz olan her hayvanın hedyi de câizdir." fehvasınca hedy dahi, deveden ve sığır cinsinden ve ganemden {(3) Ganem: Koyun ve keçinin umumî adıdır. (4.) Kitabı Udhiyeye bakınız.} olur.
Hedyin âlâsı -bedene- yâni bir deve veya sığırdır. Ednası (Şat) yâni koyun veya keçidir.
Şatın bir seneliği ve hattâ koyunun altı aylığı olan toklusu ve bedeninin yaşlısı yâni deveye göre, beş yaşını ve sığıra göre, iki yaşını tamamlamış olanı, körlük ve topallık gibi ayıplardan (4) sâlim olması şartiyle, hepsinin erkeği ve dişisi kurban olur.
Tavafın rüknü -ki ziyaret tavafıdır- büyük hades halinde etmek ve arefe vukufundan sonra ve ziyaret tavafından evvel helâli ile muvakaada bulunmak cinayetlerinden mâdâsında şat kurban etmek câiz olup, zikr olunan, iki cinayet keffaretlerinde bedene kurban etmek, lâzım gelir.
Müt'â ve kıran kurbanları, udhiyede olduğu gibi, birinci günü efdâl olmak üzere, bilhassa eyyamı nahrda kesilir.
Hedyin her nevi için, zebh mahalli haremi Mekkedir. {(1) Meğer ki, yolda sakatlanmış "tetavvû hedyi" ola ki, onun hemen oradadahi, zebhi câiz olur.} Minâda kesilmek şart değildir.
Cezâ ve keffaret kurbanlarından mâdâsının, yemesi kesene halâl olur. {(2) Şu kadar ki, yolda kusurlanıp da, kesilen tetavvu kurbanını, kesen yiyemez. Çünkü, tetavvu hedyinin, yenmesinin cevazı, mahalline vüsul ile meşruttur.} Dağıtmak için, haremi Mekke fukarası ile, sairleri müsavidir. {(3) Lâkin, harem fakirleri efdaldir.}
Kurbanın şat nevi değil de, bedene nevi alâmetlenir. Buna da, alâmet konulması, vâcip değildir. Tetavvû veya nezir, yahut mü'tâ veyahut kıran kurbanı, olmak şartiyle alâmetlenmesi, müstahaptır. Cezâ ve keffaret kurbanlarına, alâmet konulmaz. {(4) Çünkü, şöhret taate yakışır. Taat olmayana, setr daha münasiptir.}
Zaruret olmadıkça, kurbanlık deveye binilmez. Kurbanlık hayvanın sütü sağılmaz. Meğer ki, mahal uzak ola. O halde sağılmak icap ettikçe sağılıp, tesadduk olunur. Yol yakın ise, memelerine soğuk su, vurulur.
Yaya olarak, haccı nezr eden kimse, yürüyerek hac etmek lâzım gelir. {(5) Cinsinden vacip (farz) olduğu için, mezkûr nezir, muteberdir. Fakir olupda, yürümeğe muktedir bulunan Mekkinin, haccı gibi. Kitabı savmın nezir bahsine bakınız.} O kimse, rükün tavafını ifâ eylemedikçe râkib olamaz. {(6) İhramın mebdeinden itibaren, yürür, denilmiştir. Evinden çıkmasından itibaren, yaya gider diyen de, olmuştur. Doğrusu da budur.} Eğer râkib olursa, {(7) Ya bütün yolda, yahut yolun ekserinde demektir. Yarısında yahut yarısından az, kısmında binmiş ise, kurbanın bedelinden, o hesap üzere, kıymetini tasadduk eder.} kurban keser.
Nefsinin muhafazası ve bıkmak ve usanmaktan uzak olması için, hac yolunda binek olmak, yaya bulunmaktan efdâldir. {(8) Yürümeğe kaadir olana göre, yürümenin rükûbe tafdil olduğu dahi asılda zikrolunmuştur.}
Fakir olan kimse, yürüyerek hac eylese, zengin oldukta, iâde etmez
BEDEL (İHCAC) VE BAŞKASININ HACCI:
İhcac, hac için, bedel çıkarmaktır. (Haccı anil-gayr) ise, başkası tarafından, hac etmektir ki, hac ibadetinde vekâlet etmek demektir.Haccı edene, nâib ve hesabına hac edilene, menûb denir.
Bu babta asıl budur ki, bir kimse amelinin sevabını başkasına vermek, -ehli sünnet ve cemaat mezhebinde- câizdir. Gerek namaz, gerek oruç, gerek hac olsun, yahut sadaka ve kıraet-i kur'an veya ezkâr nevinden bulunsun.
Sevap, bağışlanan kimse, meyyit ise, o sevap ona vâsıl ve o ondan müteneffi olur. {(1) Hâdisi şeriflerde, buna delâlet eder, deliller vardır. Bu bapta "İnsana kendi emeğinden başkası yoktur" âyet-i kerimesinin zâhiri mânâsını delil getirip, bedeli câiz görmeyenler mutezile mezhebinde olanlardır. Ehli sünnetin de bedelin câiz olduğuna dâir delilleri vardır.
Bir kimse, hacca gidip - şer'î vech üzere - haccı itmam edip, o haccın sevabını, müteveffa bir müslime bağışlasa, o haccın sevabı, bağışlanana vâsıl olur mu? Cevabı: Olur.}
Ancak bir kimsenin kılacağı namazı ve tutacağı orucu, başka bir kimse, kılmak ve tutmak olmaz.
Bu babta, yâni ibadette niyabet cari olup olmamak, meselesinde dahi asıl budur ki, ibadetler, üç nevi olup bir nevi, sırf mâlîdir: Zekât ve sadaka-i fıtır gibi. Bir nevi sırf bedenîdir: Namaz ve oruç gibi. Ve bir nevi dahi, her ikisinden mürekkeptir: Hac gibi.
Bunların, birinci nevinde ihtiyar ve iztirar hâlinde câri, ve ikinci nevinde gayr-i câri olup, üçüncü nevinde, ancak -aciz halinde- câri olur.
İbadetlerin mâlî kısmında maksat, fakirin hâcetini karşılamak olup, o maksat, nâibin fiili ile de, hâsıl olacağından, onda niyabet mutlaka câizdir.
İbadetlerin bedenî kısmında maksat, -kötülüğü emreden- nefsi yormaktır. O ise, nâibin fiili ile hâsıl olamıyacağmdan, namaz ve oruç ve
itikâf ve kur'an tilâveti gibi, mahzı bedenî olan, ibadette niyabet, mutlaka câiz değildir.
Mevzuumuz olan hac gibi, hem mâlî ve hem bedeni olan, ibadette amelen -âciz halinde- niyabet câiz ve -kudret halinde-gayr-i câizdir.
Kendisine hac farz olmuşken edâ etmeyerek, ve tavafından edâ olunmağı vasiyyet eylemeyerek vefat eden kimse, -hilâfsız: - günahkârdır. Vârisi -isterse- kendiliğinden ihcac eder ve o ihcac, inşaallâhü teâlâ, meyyit hakkında, makbul olur. Eğer ihcacı, vasiyyet ederek, vefat eyler ise, hac ondan sâkıt olmayıp, malının üçte birinden ihcac olunmak lâzım gelir. Edilen ihcac, niyabetin cevazı şartlarını câmi ise, câiz olur.
Hacta niyabetin cevazı için, bir takım şartlar vardır. Lûbâb-ül-Menasikte, "İhcacın cevâzı şartları" âtideki veçhile, yirmiye iblâğ olunmuştur: {(1) Hindiyyede, ihcacın cevazı için, yalnız altı gart zikrolunmuştur ki, onlar, buradaki şartların, ikinci, dördüncü, altıncı, yedinci, dokuzuncusudur.}
1 - Hac vâcib olmaktır. Kendisine hac vâcib olmayan, meselâ: Fakir kimse ihcac etse, gayrin haccı, onun farzından vâkî olmaz, her ne kadar, ondan sonra vücub hâsıl olmuş olsun. Çünkü, evvelki niyabet, lâhik olan ibadetin vücubü için, kâfi olamaz.
2 - (Mahcûc), mâldâr olduğu halde -kendi haccın edâsından âciz olmak- {(2) Eğer, kendisi, hac etmeğe kaadir, yâni mâlen olduğu gibi bedenen dahi. muktedir ise, onun tarafından, başkasının haccetmesi, caiz olamaz.} ve aczi, -ihcac vaktinden ölümüne değin- dâim bulunmaktır.
Mâzûr olan kimsenin ihcacında, emri mevkuf olup, özrü mevtine de ğin sürerse, başkasının onun tarafından, haccı câiz olur. Eğer özrü, zâil olarak, kendisi -bi-zâtihî- edaya muktedir bulunursa, kendisinin haccını edâ etmesi lâzım gelir. {(3) Meselâ, hasta iken, ihcac eden kimse, eğer vefat ederse, kendisine, edilen ihcac kâfi olur. Eğer âfiyet bulursa, ihcac bâtıl olur. Mahbus iken, ihcac eden dahi böyledir.} Evvelce ettiği ihcac, nafile yâni, tetavvu olmuş olur.
3 - İhcactan evvel, özürlü bulunmaktır. İhcac sırasında, sahih vesalim -özürsüz- olup ta, sonradan marîz ve âciz olan kimsenin, ihcacı kiyafet etmez, (Ruhsat sebebinin mevcudiyyetinden evvel, ruhsatla ameletmiş olur. Lâkin buna, mâ kabli şâmildir).
4 - (Mahcûc) haccı, nâibe emretmiş olmaktır. Emri olmayarak, onun tarafından başkasına hac etmesi, câiz olmaz. {(1) Mûrisinin emri olmayarak, vâris onun tarafından hac ederse, olur. Varisin emirsiz ihracı da câizdir. Çünkü, delâleten emir mevcuttur. Zira varis onun, malına el koydukta, gûya ki, meyyit ona: Benim üzerimde olan hakkı tediyyeye kaim ol, demiş olur, der. Lâkin, bu teberruun cevazı, mûrisin vasiyyeti olmamak suretindedir. Eğer, mûris ihcacı, vasiyyet etmiş bulunursa, edilen teberru, kâfi olmaz.}
5 - Ücret şart kılınmamaktadır. İhcac için, isticar olunan kimse, kendi tarafından hac etmiş olur. İcare sözü, etmeyerek "tarafımdan hacetmeni sana emrediyorum" der ise, olur.
6 - Nâib, mahcucun parasıyle haccetmektir. Eğer kendi parasıyle teberru ederse, onun tarafından, hac etmiş olmaz. Ekser nafakayı, mâl âmirinden ve azını, kendi mâlinden sarf eylerse, câiz olur. Hepsini, yahut çoğunu, kendi mâlinden sarf etmek sûretinde, eğer kendisine verilen mâlde, hacca vefâ var ise, onu rücû eder, ve haccı kâfi olur. Ve eğer nafakada kifayet olmazsa, hüküm ekser içindir. Çoğu meyyitin mâlinden ise, câiz ve illâ gayr-i câizdir. Eğer kendi oğlu veya diğer vârisi sonra, terekeye müracaat etmek üzere, kendi mâlinden hac ederse, meyyit ihcacı vasiyyet etmiş olduğuna göre, câiz olur. Ve eğer terekeye müracaat etmemek üzere, hac eylerse, meyyitin o veçhile, emri olsa bile, câiz olmaz.
7 - Sülüs mâl, müsaid olduğu halde, râkiben hac etmektir. Eğer yaya hac ederse, mahcuc ona yürümeği emr etmiş olsa bile, nafaka tazammun eder. Mahcuc, yürümeği emretmiş olmadığı takdirde, mâşiyen hac edip, deve kirasını, kendi için imsâk etmiş bulunursa dahi, böyledir ki nafakayı tazmin ile, râkiben ihcac olunmak lâzım gelir. Eğer nafaka, rükûbe müsaid olmadığına binaen, yürümüş ise, câizdir.
8- Sülüs mâl müsaid olduğu halde, meyyitin vatanından hac etmektir. Eğer sülüs mâl müsaid değilse, müsaid olduğu yerden, hac olunur. Kendi hac etmek üzere çıkıp, yolda vefat eden ve tarafından hac olunmasını vasiyyet eyleyen kimse için, -indel-imam- vatanından hacolunur. İmameyn inndinde, vefat ettiği yerden hac edilir. Diğeri tarafından hac etmek üzere çıkıp ta, yolda vefat eden kimse dahi, böyledir ki
indel-imam vatanından, ve imameyn indinde vefat ettiği yerden, hac olunur. Vasiyyet edenin, müteaddid vatanı {(1) Vatan bahsi için, kitâb-us-salâtın (misafirin salâtı) babına bakınız.} olduğuna göre, Mekke-i Mükerremeye en yakın olan vatanından hac olunur. Eğer hiç vatanı yok ise, öldüğü yerden hac edilir. Kendisi için, beldesinin gayriden hac olunmağı vasiyyet eden kimsenin ihcacı, vasiyyet veçhile, olur. {(2) Horasanlı olan kimse, Mekkede ve Mekkeli olan kimse, Horasanda ihcacı vasiyyet etmiş olmak suretinde, vasiyyet mutlak olduğuna göre, vatanlarından hac olunur.}
Beldesinden hac etmek lâzım olan kimse için vasî, beldesinin gayriden ihcac ederse, zâmin olup, o hac onun olur. Meyyit için ikinci defa hac olunur. Meğer ki, onu ihcac ettiği yer, bir gün gecelemeyerek, gidip gelmek mümkün olacak derecede, mahcucun beldesine yakın ola.
9- İndel-ihram yahut -hac fiilerine başlamadan önce olmak üzere- ihramdan sonra, mahcucu niyyet edip lisaniyle dahi"lebbeyk" diyerek, mahcucu anmaktır. İsterse, kalbî niyyetiyle iktifa eyler. İsimini unutup ta, haccın âmir tarafından olmasını, niyyet eylerse, o da câizdir.
10 - Amirin mîkatından ihram etmektir.
11 - Memur olan kimse, kendi hac etmektir. Hastalanarak, yahut başka bir arızaya uğrayarak, parayı hac etmek üzere, diğerine verirse, onun ettiği hac, meyitten vâkî olmaz. İkisi dahi zâmin olurlar. Meğerki, âmir olan. ona o babta izin vermiş veyahut dilediğin gibi işle, demiş ola.
12 - Haccını ifsad etmemektir. Eğer- vukuftan evvel -müvakaa-ile ifsad ederse, âmirden vaki olmayıp, parayı tazmin etmek lâzım gelir. Memur ifsadına, dem akıtmakla keffaret ederek, fasid haccın, geri kalan fiillerine, devam ile, âtîdeki senede, onu kazâ dahi etse, meyyitin haccı sakıt olmaz.
13 - Âmire muhalefet etmemektir. Âmir ona. ifrad haccı veya umreyi emr etmişken, o kıran, yahut temettâ etse, âmirden vâkî olmayıp, nafakayı, tazmin etmek lâzım gelir. Eğer iki kişi ihcac edip, onlardan biri hâccı ve diğeri umreyi ona emreylese ve cemi yâni -kıran- etmek için, izin dahi verseler, câiz olur. İzin vermezlerse, câiz olmaz. Âmir haccı emr ettiği halde, memur umre ederse, zâmin olur. umre emr ettiği için umre edip sonra, kendisi için, hac, eylese, yahut haccı emr etmiş olmakla, hac edip, sonra kendi nefsi için, umre etse, câiz olur. Şu kadar ki, birinci surette hac için ve ikinci surette umre için, ikameti nafakası, kendi mâlinden olur. Onlardan fâriğ olduktan sonra, nafaka meyyitin mâline
âid olur. Âmir ona, umreyi emr etmiş olduğu halde, o onun emrinin aksine olarak, tarafından hac edip, sonra kendi nefsi için, umre etse, yahut nefsi için, hac edip, sonra onun için tarafından umre etse veyahut kendisine hac emr olunmuşken, o ona, yahut kendine umre edip, sonra onun için veya başkası için hac eylese, câiz olmaz.
14 - Bir hac için, ihram etmektir. İki hac için telbiye edip te, onların birini kendi için ve diğerini, âmir için kılsa, olmaz. Nefsi için yaptığını bırakıp, diğerine devam ederse, olur
15 - Telbiyeyi yalnız, bir kişi için etmektir. İki kişi, kendisini ihcac etmiş olmak suretinde, onlar için, telbiye ederse, hiç birinden vâkî olmayıp, onların paralarını tazmin etmek lâzım gelir. Eğer onlardan birini tâyin ederek, ihram ederse, onun için vâkî olur. Diğeri için, tazmin etmek lâzım gelir. Eğer -tâyin etmeksizin- birini niyyet eder ise, haccın fillerine başlamadan önce, hangisini isterse, tâyin edebilir. Başladıktan sonra edemez.
16 - Âmir ve memur müslim olmaktır. Müslimin, gayr-i müslim için ve aksine olarak, gayr-i müslimin, müslim için, 'haccı sahih olmaz.
17 - Onlar, âkil olmaktır. Mecnunun âkil için ve aksi olarak, âkilin deli için, hac etmesi, câiz olamaz.
18 - Memur hacca tâallûk ederse amelleri, mümeyyiz olmaktır. Sabîyi ihcac etmek olamaz. Murâhik olursa, ihcac câizdir.
19 - Haccı fevt etmemektir. Kendi ihtiyacı için, iştigal ederek, haccı fevt ederse, câiz olmayıp, zâmin olmak lâzım gelir. Eğer haccın fevatı, hastalık gibi, bir âfeti semaviyyeye mebni olursa, nafakayı zâmin olmayıp, meyyit tarafından, haccı yeni baştan etmek lâzım gelir.
20 - Mahcucun, "Benim tarafımdan başkası değil filan kimse hacetsin" diye tayin ettiği zât, hac etmektir. Eğer, o kimse vefat ederse, diğeri onun yerine hac edemez. Diğerinin menîni tasrih etmeyerek, "Benim tarafımdan filan kimse, hac etsin." dediği kimse vefat edip de, diğerini ihcac ederlerse, olur.
İhcacı vasiyyet edip de, kimseyi tâyin etmemiş olan zâtın, vefatında verese toplanıp herhangi bir kimseyi ihcac ederlerse, olur,
Mezkûr şartların hepsi, farz olan hac içindir. Nafile hac için, yalnız islâm ve akıl ve temyiz ve niyyet şarttır.
İhcacın cevazı için, memurun hac etmiş olması, şart değildir. Sarûr {(1) Kitabın mebdeinde belirtildiği üzere, sarûr, hiç hac etmemiş kimse demektir.} dahi, bedel olabilir.
Hilâftan çıkmak için, {(2) Bu bapta, imam Şâfiî, bize muhaliftir.} efdâl olan, nefsi için hac etmiş bulunan kimse, ihcac olunmaktır.
Bununla beraber, hiç hac etmemiş kimseyi ve hattâ kocasının izni ve mahreminin mevcudiyyeti ile birlikte kadını ihcac etmek ve mevlâsının izni ile, köle ve cariyeyi, ihcac eylemek câizdir. Ve onunla hac farizası, âmirden sâkıt olur.
Efdâl olan menâsiki iyi bilen hür bir kimseyi, ihcac etmektir.
Memur hactan sonra, Mekkede kalmak câizdir. Efdâli hac ettikten sonra dönüp gelmektir.
Bu sene hac etmesi kendisine emr ve tenbih olunmuşken, memurun haccı bu sene etmeyip, gelecek sene, etmesi câizdir.
Mâlinin sülüsünden ihcac olunmağı vasiyyet eden kimsenin mâli, birkaç ihcaca kâfi ise, birinci ihcacı tasrih etmiş olduğuna göre, bir kere ihcac olunup, artan mal vereseye reddolunur. Tasrih etmeyip, onu takyidden sâkıt olmuş bulunduğuna göre, sülüsün müsaid olduğu kadar, müteaddid ihcac olunur. Vasî, bu babta muhtar olup, dilerse onları bir senede eder ki, taatin hemen ifâsına mebni, efdâl odur. Ve dilerse müteaddid senelerde eder.
Nâib, rakiben gidip gelmek ve israf ve cimrilik etmemek şartiyle menûbun parasını sarf ederek, onun tarafından hac eder. {(3) Nâib vechi şer'î üzere menûb tarafından, hac ifa ettikten sonra, dönüp gelmek şart değildir. Hacdan sonra, müteveffa yahut mücavir dahi olsa, ettiği hac, menub için kâfidir. Nitekim, Ali efendi fetvalarında musarrahtır. Efdali, gidip gelecek olanı, ihcac etmektir.} Artan parayı getirip kendisine yahut vârisine {(4) Meğer ki, âmir, iytâ sırasında "bunun artanını kendin için harcamaya seni vekil ettim" demiş ola. İhcacı vasiyyet ederek vefat eden kimsenin, vârisleri ihcac için, bir zata para verdiklerinde: Bunun fazlasını, kendi nefsine hibe ve nefsin için al, diye o zatı tevkil eylediklerinde, o zat dahi gidip, haccı ifâ ettikten sonra, artan parayı, alsa, o zat için helâl olur mu? Cevabı: Olur.} iâde eder.
Nâibin bu suretle ettiği hac, menuptan vâkî olmakla, nâib zaten hac etmemiş ise, hac farizası kendisinden sakıt olmuş olmaz.
Bir senede iki hac, mümkün olamayacağından, iki kimse, bir kimseyi ihcac etmiş olmak sûretinde, nâib eğer -ihram sırasında- onların ikisi tarafından, niyyet etmiş olursa, hiç birininki, sahih olmayıp, ettiği hac, kendisine âid olmakla, onların paralarını kendilerine ödemek lâzım gelir. {(1) Bir kimse, malından şu kadar para ile, benim için ihcac oluna, diye vasiyyet ettikten sonra vefat etmiş olup, malının sülüsü müsait olmakla, vasisi, terekeden o miktar parayı, birine verip hacca gönderse, ve o, varıp hac ettikten sonra, bir sene Mekke-i Mükerremede mücavir kalıp, ertesi sene de, kendi kendisi için hac edip gelse, her iki hac da sahih olur mu? Cevabı: Olur.}
Nafile babı, geniş olmak cihetiyle, nafileten ihcac, kudret halinde dahi, câiz olup, farz olmak üzere, ihcacın muazzam cevaz şartı, zikr olunduğu veçhile ya mevt veya mevte kadar olan sürekli âcizdir.
Meyyitin kendi vasiyyeti üzerine tarafından hac farizasını edâya, bedel çıkarmak sahih olduğu gibi, maraz ve mahbusiyyet misilli zevâli memûl olan bir acze mebni tarafından bedel gönderen kimsenin, hac farizası dahi, aczi kendinin mevtine değin sürekli olmak şartiyle, sahih ve farzı, o sûretle sakit olur. Eğer aczi zail oluverirse, gidenin ettiği hac, gönderen kimse tarafından tetavvû olup, hac farizasını, kendisinin ifa etmesi lâzım gelir. {(2) İmam Ebû Yûsuf a göre, aczin zevali, memurun hactan ferağından sonra olmuş ise, o hac farzdan vâki olur. Ondan evvel olmuş ise, nefelden vâki olur.}
Eğer âmâ ve yatalak olmak gibi zevali ümit edilmeyen acze müptelâ idiyse, ettiği ihcac sahih ve nâibin ettiği hac ile, kendinden farz sâkıt olur. Aczi, gerek mevtine değin dâim ve gerek zâil olsun. {(3) Göz ve beden sıhhat, edâ vücubü şartlarından, olmak üzere zikrolunmuştur}
Hac ile memur olan kimse, yolda hastalanmakla, âmiri tarafından, hac îfa ettirmek üzere, parayı başkasına vermek, yoktur.
Meğer ki, para kendisine verildiği vakit "dilediğin veçhile hareket eyle" denilmiş ola. O halde, vekil mutlak olmakla, hasta olmasa dahi, diğerini ihrac edebilir.
Hac ile mükellef olan kimse mükellef olduğu sene hac etmek için, çıkıp, yolda vefat ederse, niyyetiyle mecurdur. {(4) Çünkü âyette "Kim, Allaha ve Resûlüne göçmen olmak üzere evinden çıkarda sonra yolda ölürse, onun mükafatı artık Allaha bir borç olmuştur." (Nisâ: 100)diye bildirilmiştir.} Ona ihcac vesiyyeti lâzım değildir.
Eğer haccı, onunla mükellef olduktan sonra, tehîr etmiş idiyse, ihcacı vasiyyet eyler. Vasiyyetinde, mal ve mekân tâyin etmiş olduğuna göre,
parasının kifayeti veçhile ve tâyin ettiği mahalden ihcac olunur. Tâyin etmemiş olduğuna göre, malının sülüsü kâfi gelirse, beldesinden kâfi gelmezse, vefat ettiği yerden, ihcac olunur.
MEDİNE-İ MÜNEVVERENİN ZİYARETİ:
Ey sâribân, zimâmı çek semti kûyi yâre,
Virane dilde zira yer kalmadı karâre. Bîmi zalâmı şebten olma sakın vehimnâk.
Âhı şerâre bârım hâcet mi kor nehâre? Âzürde pây olursa cemmâzın eyleyem ferş,
Dibâce-i cebinim şevk ile rehgüzâre. Ey sâribânı müşfik hiç olmadın mı âşık?
Âheste revlik etme, rahm eyleyip bu zâre. Ben derdimendi aşkım bir yerde kılmam ârâm.
Tâ vâsıl olmayınca ser haddi kûyi yâre. Ol kûyi canfezâ kim ehli nazar değişmez
Bir senk-i rîzesini bin dürrü şâhvâre. Ey kûyi arş rütbet kim hâki ıtırnâkin
Mâlişine eylemiş hak, pîşânîi kibâre. Dârüs-sekîne yâni şehr medîne ki-oldur
İzzü şerefle me'vâ sûltânı kâmkâre. Sultânı milki sermed mahbûbi Hak, Muhammed
Kim kulluğu şereftir şâhânı tâcdâre. Ey cümle âlemine mahzâ atâsı Hakkın
Senden olur olursa Âsim fakire çâre
Nebiyyi zişânımızın kabrini, ziyareti kasd ve niyyet edene, mescidi nebeviyi ziyaret dahi, maksud olmak gerektir ki, o mescidi şerîf, ziyareti, şiddetle arzû edilecek, mesacid-i selâsedendir. {(1) Mesacid-i selâse Mescid-i Haram, Mescid-i Nebiy, Mescid-i Aksâdır. Bunlar hakkında, kitab-us-savmda malûmat ve izahat yardır.}
Hazret-iNebinin ziyareti, tââtin en güzeli ve mendubatın en efdâlidir. Ehâdisi şerîfede: "Hali vakti yerinde olup ta, beni ziyaret etmeyen, bana cefa etmiş olur.", "Hac edip te, beni ziyaret etmeyen, bana cefâ etmiş olur.", "Kabrimi ziyaret edene, benim şefaatim, sabit ve muhakkaktır.", "Beni vefatımdan sonra, ziyaret eden hayatımda ziyaret eylemiş demektir." buyurulmuştur.Bu şefaat, makamı mahmûd şefaati âmmesinden, başka bir şefaattir.
Hac farz olduğuna göre, evvelâ hac edilmek, ahsendir. Nafile hacifâ edilmekte ise, ziyareti kasd eden, onu takdim ve tehirde, muhayyerdir.
Ziyareti nebîyyi niyyet etmiş olan kimse, her zamandan ziyade, salâvatı şerifeye müdavim ve mülâzim olarak, yollarda dahi okur.
Salâvatın faziletini, zikre hacet yoktur. Onun şerefi hakkında söz söylemek, zâiddir. Aleyhissalâtu vesselâm efendimiz hazretlerine edilen, salâvat kendilerine bâliğ ve kabul yerine vâkîdir.
Medine-i Münevvereyi müşahedede, salâvatı şerife getirerek, "Allahım! İşte senin Resûlünün haremi ve vahyinin yurdu. Burayı ziyareti bana uğur kıl, azâptan ve cehennem âteşinden korunmama vesile kıl, ve beni âhirette habibin şefaati ile kurtulanlardan eyle!" der ve mümkün olur ise, Medine-i tayyibeye dahil olmadan evvel, ve yahut -dahil olduktan sonra- yerleşip, yerinden ve yükünden mutmain üzere olduktan sonra, -ziyaret için- mescidi şerifi nebeviyye varmazdan mukaddem, gusl eder, güzel kokular sürünür, en güzel elbisesini giyer. Bunları - tâzimen lil-kudûm yapar. Zarûret olmadıkça, deveden inerek, Medine-i Münevvereye yaya olarak, girmiş bulunur. Makamın celâletini ve azametini düşünerek vakarla yürür, aynı zamanda duâlar bilhassa salavâtlar okuyarak gider. Mescidi şerifi nebeviye vardığında, bâbı selâmdan, yahut bâbı Cibrîlden dahil olup, minberi nebî yakınında kerahet vakti değil ise iki rekât, ta-hiyyeti mescit kılar. Namazda, minberi şerifin sütunu, sağ omuzu hizasına gelecek yerde durur ki, orası "Mevkıfı nebevî"dir. Ve kabri münîrleriyle minberi münevverlerinin arası -hadîsi nebevileri, natık olduğu üzere- cennet bahçelerinden bir bahçedir. {(1) Hâdisi şerif: "Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir.."} Ve minberi âlîleri, havzı nebevileri üzerindedir. {(2) Hadîs-i şeriftir.}
Tahiyyeti mescid namazından sonra, -Şükren lillâhi teâlâ- iki rekât namaz daha kılarak, Cenâb-ı Hakka, kendisine olan tevfikınden ve o âlî makama, vüsul şerefini in'amdan dolayı, secde-i şükre varır. Badehû dilediği duâyı eder. Ve kalkıp, kemâli edeb ile, huzuru saadette, kıbleye arka vererek, resûlullâha, müteveccih olur. {(3) Yâni kabrine karşı durur.} Maksure-i şerifeden (yani şebeke-i saadetten bir arşın kadar uzak ve Resûlullahın başı hizasında bulunur. (Veçhi kerîmi nebevî) ve (Nazarı saîdi nehevîyi), kendisine mâtûf ve (Sem'î âlî cenâbı risâleti) kendi sözlerini, dinlemekte bilerek, ve selâmını, alacaklarını ve ettiği duâya, âmin diyeceklerini mülâhaza eyleyerek; {(4) Muhakkikin indinde mukarrer olan hususlardandır ki, Hazret-i Resûlullah(sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem) hayy-i merzuktur. Makamatı âliyyeden kasır olanların, gözlerinden gizlidir.} "Es-selâmü aleyke yâ Resûlellâh, Es-selâmü aleyke yâ Nebiyyellâh Es-Selâmu aleyke yâ Habibellâh, Es-Selâmu aleyke yâ
nebiyyer-rahmeti, Es-selâmü aleyke yâ şefîal-ümmeti, Es-selâmu aleyke yâ seyyidel-mürselin, Es-selâmu aleyke yâ hatemen-nebiyyîn, Es-selâmü aleyke yâ müzzemmilü, Es-selâmü aleyke yâ müddessirrü, Es-selâmu aleyke ve âlâ usûliket-tayyibîne ve ehli beyti kettâhirîn." deyip onu selâmladıktan sonra, aklının erdiği ve dilinin döndüğü kadar duâ ve salâvatı şerife okur. Ona ümmet olarak ikrar verdiğini, {(1) Ölünceya kadar, ümmet olmaya devam edeceğini,} gücünün yettiği kadar yolunda yürümeğe çalıştığını söyleyip onun himayesine sığınır ve şefaatim diler.
Tevdi olunmuş, selâm var ise, emaneti edâ, vâcib olmakla, onu da tebliğ ve iblâğ eylemek üzere: "Es-selâmü aleyke yâ resûlellâh filân oğlu filan {(2) Burada, selâm tevdi ve emânet edenin adı ve babasının adı zikrolunur.
Sûret ve sırrı Muhammedden gelir feyz-i hayât
Aklı küldür kim, odur aslı vücûd-i kâinat
Nâti pâkin ede gör, vird-i zebânı kaal-u hâl
Ver selâmı cân-u dilden, kıl ana her dem salât
Hakkı (küddise sırruhu)} sana salât ve selâm söyledi senden şefâat diliyor, sen kendisine ve bütün müminlere şefaat eyle" der. Sonra salâvatı şerife getirerek, dilediği duâyı okur.
Duâların en özlü ve en güzel olanı "Es-selâtu vesselâmu..."lerden ve zikr olunan (Velev ennehüm iz zalemû câûke. .) âyeti kerîmesini okuduktan sonra "İşte günahlarımla sana geldim, halimi arz ediyorum ve Rabbin tarafından affedilmem için şefâatini diliyorum." diyerek niyaz eder.
Bütün bu duâ ve salâvat-ı şerîfeleri okurken hep veçhi kerîmi nebevî cihetine yüzünü dönmüş bulunur.
Sonra bir arşın kadar sol tarafa giderek Ebû Bekris-Sıddik (R.A.) Hz. lerinin başı hizasına gelir ve: "Es-selâmu aleyke yâ halifete Resûlillah" Ey onun garda arkadaşı ve her seferde yoldaşı en yakın sırdaşı sana selâm olsun! Sana binlerce selâm olsun ki; Sen ona en güzel halef oldun, O'nun izinden gittin, riddet ve bidat ehliyle cenk ettin. Bu dinî yaşatmak için her işde hakkı gözettin. Dilerim Allahtan dünyada gönlümüzdeki sevgini dâim eylesin, âhirette seni sevenlerle beraber eylesin. Çünkü seni Resûlullah sevdi, Allah sevdi ve müminler sevdi. Bu ziyaretimizi de Mevlâ kabul eylesin. "Esselâmü aleyke ve Rahmetullahi ve Berekâtuhu." der.
Sonra yine bir arşın kadar sola giderek Ömer İbnil-Hattap (R.A.) Hz. lerinin başı hizasında durur ve tıpkı Hz. Ebû Bekiri (R.A.) selâmlayıp övdüğü gibi, Hz. Ömeri (R.A.) de ona münasip olan vasıflarla medhü senâ eder. Bunu da müteakip artık kendisi, ana - babası, zürriyeti için ve kendisine duâ siparişinde bulunanlar için ayrıca bütün ümmeti Muhammed için duâ eder.
Ondan sonra evvelki gibi tekrar Peygamber Efendimizin başı hizasına gelir ve "Allahım! Sen Kur'ânda buyurdun ve dedin ki; Eğer onlar sana gelip hallerini arzettikten sonra Allahdan mağfiret dileselerdi, Peygamber de onlara mağfiret dileseydi, Allahın dâima tevbeleri kabul ve merhamet eden olduğunu görürlerdi." (Nisâ: 64). "Allahım! îşte ben resûlüne geldim halimi arzettim, tevbe ve istiğfar ediyorum, senin mağfiretini, onun şefaatini diliyorum, beni affeyle. Çünkü sen affı seversin ve affedersin." der. Rabbenâyı okur, Subhane Rabbike...ile duâya son verir, geri geri çekilerek saygılı bir şekilde oradan uzaklaşır.
Sonra, ebî Libâbe sütûnuna - ki, ashaptan ebî Libâbe (radiyellâhu teâlâ anhu) hazretlerinin, kendisini bağladığı ve Cenâb-ı Hakkın tevbe ve mağfiretine mazhar olduğu sütûndur ve mescidi şerifi nebevî dahilinde, Ravza yakınındadır. Varıp, dilediği kadar nafile namaz kılar ve Cenâb-ı Hakka, tâib ve müstağrif olur ve dilediği duâyı eder, sonra, yine ravza-i mutahharaya gelip, dilediği kadar namaz kılar ve istediği duâyı eder. Tesbih ve tehlîl, senâ ve istiğfarı çok eyler.
Sonra, Hannane üstüvanesine varır ki, orada minber konulmasından mukaddem, Resûl-ü Ekrem (Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimiz hazretlerinin çıkıp, hutbe okudukları -kütüğün bakiyyesi- vardır ki, o kütük Hazret-iHatem-ül Enbiyâ Efendimizin, sonradan binâ edilen minber üzerinde hutbe okumağa başlamaları üzerine, nebinin ayrılmasından dolayı iştiyak ve arzu ile ağlamış, enîn etmiş ve Hazret-i Resûl (Sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem) minberi şeriflerinden inip, onu kucaklayıp teskin buyurmuştur.
Asârı nebeviyye ve emâkini şerife bakıyyeleriyle, teberrük eder ve Medine-i Münevverede mukim olduğu müddette, gecelerini ihya için, kıyama ve beş vakitte namazlarını, mescidi şerifi nebevide ve mümkün olursa, ravzada kılmak ve bütün vakitlerde, huzuru nebevide ve ziyaret şerefinde bulunmak meziyyatını, iğtiname, cehdini sarf eder.
Bakîi şerîfe çıkmak ve meşahid ve mezarlara {(1) Ziyaret mahalleri demektir. Muhaşşi der ki, Medine-i Münevverede on bin miktarında sahabe vefat etmiştir. Lâkin, bunların ekserinin, hususî yerleri belli değildir.} ve hususiyle seyyiduş-şüheda olan, Hazret-i Hamzanın ve sâir uhud şehidlerinin ziyaretlerine varmak müstahab olur. Bakîde, Hazret-i Abbasi ve Hazret-i Hasan efendimizi ve sair âli resûlullahı ve emîrul-müminin Hazret-i Osmanı ve Hazret-iResûl-ü Ekremin yavrusu olan Cenab-ı İbrahimi {(2) Müşarünileyhin medfeninde, kerime-i muhtereme-i nebeviyye (Hazret-i Rukiyye) ve peygamberimizin süt biraderleri (Osman bin maz'un) ve aşere-i mübeşşereden (Abdurrahman bin avf) ile (Saad bin Ebi Vakkas) ve ecille-i ashaptan ve - halifelerden sonra sabahenin en fakihi olan - (Abdullah İbni Mes'ud) radiyallahu teâlâ anhum hazeratı dahi medfundurlar.} ve ezvacı tahiratı
ve efendimizin halası olan, Hazret-i Safiyyeyi, ve sâir sahabe ve tâbiîni ziyaret eyler. Rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmeîn.
Hazret-i Hamzayı ve diğer Uhud şehidlerini, Perşembe günü ziyaret -eğer müyesser olursa- çok iyi olur. Onları ve bakîi şerifi ziyaret sırasında (selâmün aleyküm bimâ sebertüm fenîme ukbed-dâr) deyip, âyeti kürsîyi ve on bir kere, sûre-i ihlâsı ve mümkün ise, bir de yâsin sûresini okur {(1) Bunları okumanın fazileti, kitab-us- salâtın "ziyareti kubur" faslında zikrolunmuştur.} ve bunların sevabını, cemi-i şühedaya ve müminini medfûnîne hediye eyler.
Mescidi Kubâya {(2) Mescidi Kubâ - ki, mâ saddaka, kavl-i kerîm "le mescidün üss ise alettakvâ"dır - mescidi harâm ve mescidi şerîfi nebevî ve mescidi aksadan ibaret olan (mesacidi selâse) den sonra, mescitlerin en efdalidir.} varmak dahi, Cuma ertesi gününde veya sâir bir günde müstahab olur. Orada dahi, namaz kılıp (Ve mescidi kıbleteyne) varıp, dilediği duâyı ettikten sonra:
"Ey kulların niyaz ve dileklerini işidip muradlarını veren, onları görüp gözeten, çekip çeviren Ulu Allah! Dualarımızı kabul eyle, günahlarımızı affeyle elimizden tut bize yardım ve merhamet eyle. Çünkü sen erhamerrahiminsin." {(3) Hadis-i şerifte: "Her kim üç defa yâ erhamerrâhimin" der ise, melek: "Erhamerrahimin sana ikbâl etti, iste" der buyurulmuştur.} der.
Ey gül-i tâze res gülşeni cân Bûy-i pîrây-i dimağ ı irfân
Kâbeden gayri yere etme sefer Seferi bîhûdedir nâr ı sekar
Kâbe beytü-ş-şeref-i âzamdır Noktâ-i dâire-i âlemdir.
Kâbedir kıble-i mülkü melekût Pâye pîrâyi seriri nâsût
Kâbedir sâkı dirahtı rahmet Kâbededir südde-i din ve devlet
Kâbedir şem'i serâ perde-i râz Oldu pervânesi erbâbı niyâz
Kâbedir secde gehi insü melek Kâbedir hum zede-i tâkı felek
Kâbedir saha-i gülzârı naîm Niâmı nûr ile pür sahni azîm
Merkezi dâire-i âlemi hâk Bâşına devr eder ânın eflâk
Evvelâni nokta-i sırrı tekvin Zıllı anber şikeni rûyi zemin
Evvelini sûreti âyine-i âb Girdi bâlâ keş-i meydânı türab
Mehzen-i sırr-i sarâyı lâhût Hıtta pîray-ı fezây-i nâsût
KİTABÜ-S-SAYD (AV ve AV HAYVANLARI)
Saydın, zebayihin, udhiyenin, menasike münasebeti âşikâr olmakla bunlara âit mesaili dahi, kitab-ul-hacca ilâve ettik. Bunlardan sonra akikadan bahseyledik.
Sayd ve istiyad kelimeleri, avlanmak mânâsınadır. Misyad dahi ağ ve tuzak demektir.
Biz bu bapta, hem avdan, hem de avlanmaktan bahsedeceğiz. Avcıya sayyad diyeceğiz.
Av: İnsandan çekingen ve korkak olan, yabanî hayvandır. Yeneni ve yenmeyeni olur.
Avlamak: Onu sığındığı yerden çıkarıp, elde ekmektir. Bunun rüknü ve hükmü vardır.
Avlanmanın rüknü: Avlanma fiilinin, şartınca ehli olandan suduru ve yerinde vukuudur.
Avlanma fiilinin şartı: Ava, avcıya ve av âletine mütaâllik olmak üzere, mütenevvidir. Onların,ilerde zikrinde ehli ve yeri dahi malûm olur ki, ehli: İhramlı olmamak şartiyle, zebh işini ve hakkı tesmiyeyi bilen, müslim ve kitâbi olmasıdır. (Burada tesmiye, boğazlama sırasında ismullâhı zikirdir).
Mahâlli: Kara hayvanlarına göre, haşeratın ve haremi Mekkede bulunanın gayrisi; su hayvanlarına göre de balığın, her nevidir.
Avlanmanın hükmü: Milkin sübutu ve avın yenileni hakkında yenilmesinin halâliyyetidir.Bunlardan biri, dünyevî ve diğeri, uhrevî hüküm demektir.
Av mübahtır: Yâni avlanmak şeran câizdir. Gerek aynen veya bedelen intifa etmek için olsun, gerek eğlenmek ve gösteriş için olsun.
Yenen vahşî hayvanat, eti için ve bunların eti yenmeyenleri derisi veya tüyü, yahut dişleri ve yahut kötülüğünün izalesi için, avlandığı gibi, mücerred öldürmek ve bu sûretle bahadırlık izhar etmek için dahi avlanılabilir. {(1) Kitab-ut-taharede mezkûr olduğu üzere, domuz aynı necis olduğu cihetle, . bizce ondan aynen intifa mümkün olmadığı gibi, onun satışı bâtıl bulunmak hasebiyle, nasrani ite mübadelenin gayri bir yolda, bedelen, istifade imkânı olmadığından, müslim avcı onu. ancak öldürmek maksadiyle vurmuş olur.}
MÜLKİYETİN SÜBUTU:
Mâliki olmadığı, bir mübah şeyi, hakikaten veya takdiren ele geçirmekle, mülk sabit, yâni o şey, ele geçiren kimsenin olur.
Hakikaten ele geçirmek: Ona fiilen el koymaktır.
Takdiren -ki "Hükmen"dahi denir- ele geçirmek: Onu ele geçirmek için, sebepleri hazırlamaktır.
Av için sebepler: Tüfek ve mızrak gibi, âlât ve ağ ve tuzak gibi edevat ve talimli köpek gibi, azılı, yahut talimli doğan gibi, pençeli hayvandır.
"Av tutanındır." hükmünce, av onu ele geçirenindir. Her kim, bir avı sığındığı yerden çıkarırsa, onu tutmuş olur.
İmkânsızlıktan çıkarmak, onu ayakları ile kaçıp, yahut kanadları ile uçup savuşmaktan alıkoymaktır.
İmkânsızlıktan çıkarmış olmadıkça, onu tutmuş olmakla, kim avlarsa, onun olur.
Avlamak-müstakilen-olduğuna göre, mülkiyet müstakil ve iştirakle olduğuna göre, mülkiyet de müşterek olup, meselâ: İki avcıdan birinin düşürüp, imkânsızlıktan çıkardığı avı, diğeri öldürmek suretinde, o av müstakil olarak, düşürenindir. Onlardan ikisinin birden, tüfek taneleri bir ava isabet eylemek takdirinde, o av onların ikisi arasında yarı yarıya ortak olduğu gibi, muallem köpekleri, onların göndermesiyle, ikisi bir ava isabet etmek takdirinde dahi, o av onların arasında müşterek olur.
#591)
YEMENİN HELAL OLMASI:
Avın yenmesinin halâl olması için on beş şart vardır: Onun beşi avcıya, beşi ava, diğer beşi de av âletine aittir.
Avcıya âit olan beş şart şunlardır: Avı, zekât ehli yani boğazlama usulüne vâkıf olmak, tesmiyeyi terk etmemek, av âleti, kendi tarafından gönderilmek, gönderme ile alma arasında, başka bir şeyle iştigal etmemek, âletin irsalinde, kendisine av haram olan kimse (ihramlı gibi) ortak olmamaktır.
Ava âit olan şartlar, şunlardır: Eti yenen hayvanlardan olmak, insandan kaçan yabanî hayvan olmak, haşerattan olmamak, su mahlûku olduğuna göre balık cinsinden olmak, boğazlanmasına yetişilemeyerek avlanmak ile ölmüş bulunmak.
Av köpeğine ait olan şartlar şunlardır: Kelb talimli olmak, gönderildiği yolda yani usulde avlanmak, avı yaralayarak öldürmek, ondan yememek, avlanması halâl olmayan hayvan, almada ona müşarik olmamak.Bu icmal, gelecek tafsilât ile açıklanacaktır.
Zekât -zebayih kitabında mezkûr "zebh" ve "nahr" nevilerine şâmil olmak üzere- boğazlamaktır. {(1) Kitab-ut-taharenin mutahhirat faslında geçmiştir. Malt ibadetten olan zekât, ze harfi ile olup, bu ise zâ harfi iledir.}
Zekâtın, ihtiyarî ve iztirarî kısımları vardır.
İhtiyari olanı; hayvanı mûtad üzere, boğazından kesmektir ki, onun rüknü, zebh olunacak olanın zebhi, ve nahr edilecek olanın natırıdır. Zebh boğazından ve Nahr, göğüs üstünden olur: Deve, nahr; sığır, ganem ve kuşlar ise zebh olunur.
İztirarî olanı: Hayvanı her neresinden olursa olsun, vurup öldürmektir: Onun rüknü, yaralamaktır.
Avlanmak: İztirarî zekâttandır. {(1) İztirarî zekât, bir de ehlî hayvanların azgınlarında vâki olur ki, vahşi ve saldırıcı olanları zarurî olarak, vurulup öldürülür.}
İhtiyarî zekât işinin ehli olan kimse, iztirarî zekâtın dahi. ehlidir. Evvelkine ehil olmayan, diğerine de ehil değildir.
Itlâki üzere, zekât ehli: Zebh ve tesmiyeyi bilen, ehli İslâm ve ehli Kitaptır.
Zebh ve tesmiyeyi bilmeyen, küçük çocuğun ve delinin boğazladıkları yani keserek veya vurarak öldürdükleri hayvan, mekûl ve ekli halâl olmadığı gibi, ehli İslâm ve ehli Kitap olmayanların kestikleri dahi, halâ! değildir.
Mûsevî ve İsevî, ehli kitap oldukları için, {(2) Çünkü, onlar dahi, - iddiâ ettikleri gibi - tevhit dini üzeredirler.} onlar ehli İslâm gibi, ehli zekâttırlar. Binaenaleyh, onların dahi şartınca olan zebihaları, yenir.
Putperest ve ateşperest olanlar, ehli kitap olmadıklarından, ehli zakât dahi değillerdir. Onların - kestikleri ve avladıkları - yenmez.
Dini inkâr eden, dinsizin, yahut islâmdan irtidad ile, {(3) Ehli islâm olmayanların, dinini ve mezhebini değiştirmeleri, irtidâd sayılmaz. Onlar, geçtikleri dinde ipka olunurlar. İsevi olan Musevinin veya Musevi olan İsevînin, zebihaları yenildiği gibi, zekât vaktine itibar olunmak cihetiyle, Nasranî veya Yahudi olan mecusînin dahi, zebihası yenilir. Bunun aksi, câiz olamaz.} ehli kitap dinine giren mürtedin dahi, zebihası yenilmez.
Zekât ehli olmak için bülûğ ve erkeklik çağı şart değildir. Temyiz ve teakkûl kâfidir. Ehli İslâm veya ehli kitaptan olan, kadınlar, ehli zekât olduğu gibi, zebh ve tesmiyeyi bilen küçükler dahi, ehli zekâttır.
İhtar: Avcının muhrim ve avın, harem dahilinde olmaması dahi, yenme halâliyetinin şartları cümlesinden olmakla, muhrimin avladığı yenilmediği gibi, {(4) Hacının ihramda olmayanına (helâl) denildiği, hac kitabında zikr olunmuştur.} halâlın yâni muhrim olmayanın harem dahilinde avladığı dahi yenilmez.
Tesmiye terk olunarak kesilen, zebihanın dahi yenmesi menhi olmakla, ehli zekâtın, zebih sırasında olduğu gibi, avlanma halinde dahi. tesmiyeyi terk etmemesi, yani tüfeğini ateşlerken yahut köpeğini salıverirken "Bismillâh" demesi şarttır. (Terk, kasdi olmamak şartiyle besmeleyi unutmuş olmak takdirinde, beis yoktur).
Ehli zekât, avlanmayı talimli köpek ile yapmak sûretinde, köpeği besmele ile - kendisi sevketmiş olması dahi, meşrut bulunduğundan onun sevki ve kışkırtması olmayarak, {(1) İrsâl: Salıvermek, iğrâ: Kışkırtmaktır. İğrâ, irsâlden sonradır. Ava kendiliğinden varan köpeğin arkasından - edilen iğrâ - dahi, irsâl hükmündedir.} köpeğin görüp, kendiliğinden, üzerine vararak öldürdüğü avın dahi, yenmesi helâl olmaz.
Talimli köpeğini - sevkten sonra - oturmayıp, ve başka iş ile meşgul olmayıp, araştırmak dahi, şart olduğundan arkasını aramayıp oturur veya başka bir şey ile meşgul olur ve sonradan, avı ölmüş bulursa, başka bir sebep ile ölmüş olmak ihtimaline mebni, onun da yenilmesi, helâl olmaz.
Ehli zekâtın salıvermesine, ehli zekât olmayanın, sevki karışarak, iki kelbin birlikte yakalayıp öldürdükleri av dahi, helâl olarak yenmez, İşe karışan köpek, talimsiz olmak,veyahut - besmelesiz - salıverilmek dahi, ehli zekât olmayan kimse tarafından sevk edilmiş olmak gibidir.
Yenme helâliyyetinin, ava âit olan şartları mucibince, avın eti yenilen vahşî hayvanlardan olması, yani kurt ve çakal gibi, sivri dişli ve kaplan ve dağ kedisi gibi, hem sivri dişi ve hem pençesi olan vahşilerden ve kara kuş ve atmaca gibi yırtıcı; karga ve kartal gibi leş yiyici kuşlardan olmaması ve insandan kaçınmakla, kanatlarıyla yahut ayaklarıyla kendini korur olabilmesi lâzımdır. O çeşit canavar ve leş yer olan, yabanî hayvan ve kuşların yenilmesi helâl olmadığı gibi, eti yenen ehlî hayvanların ve hattâ - aslında ehlî değilken - insana alışarak, ehlî gibi olmuş olan, {(2) Buna "alışkın vahşî" ve karşılığına da (ehli güre) denir. Evvelkisi ihtiyarî zebh ve ikincisi, iztirarî zebh olunmak, lâzım gelir.} yenen av hayvanının meselâ alışık geyik, karaca ve ada tavşanının dahi, avlanarak yâni - iztirarî zekât ile - yenilmesi helâl olmaz. Tuzağa düşüp ve yahut kanadı veya bacağı kırılıp - kendini korumaktan -çıkmış bulunan - yenen avın - dahi, avlanarak yenmesi helâl olmaz. Bu gibilerin, ve bundan evvel zikr olunan vahşî - alışkının ihtiyarî zekât vechile, boğazlanması lâzım olduğu gibi, vurulduktan sonra - zebh olunan hayvanın, o halindeki hayatına faik bulunan bir hayat ile - diri olarak yetişilen avın dahi, boğazlanması lâzım olduğundan, vurulan avın boğazlanmaksızın yenmesi helâl olabilmek için, boğazlanmasına yetişilemiyerek ölmüş olması da, ava ait olan, yenme helâliyyetinin şartlarındandır. {(3) Avcı bir kimsenin, ekli helâl olan ava - besmele ile - tüfek atıp, avı vurup yaralayarak, düşürdükten sonra, kendisi varıncaya kadar av, o yaralamadan ölmekle, zebh eylemese, tüfek atımının cerhinden öldüğü belli olunca, yenmesi helâl olur mu? Cevabı: Olur.} Kanadından vurulan kuşun boğazlamak yerine kafasını koparıp atmak, onun yenmesini haram kılar.
Çekirgeden mâdâ, haşerat yenmez.
Kara avında, avın haşerat neviden olmaması, yenmesinin helâliyyetinde şart olduğu gibi, sulardaki avda dahi, avın balık cinsinden olması şarttır. Balık cinsinden olmayan hayvanlar: Yengeçler, midyeler, istiridyeler, İstakozlar: Helâl olarak yenilmez.
Balığın her nevi ve hattâ yılan balığı dahi yenilir. {(1) Yunus balığı denilen hayvanın yenilmesi helâl olur mu? Cevabı: Olur.}
Balık, temiz olmayan suda doğmuş olmak, yenilmeğe mâni değildir.
Yenilme helâliyyetinin şartı: Âfet ile ölmüş olmasıdır.
Ağ ve olta, âfet olduğu gibi, balık suyun sıcaklığı veya soğukluğu sebebiyle veya suyun çekilmesiyle, yahut bir yere kısılarak veyahut üzerine bir şey atılarak, ölmek dahi, âfet ile ölmektir. {(2) Bir kimse, gölde olan balıkları avlamak için, o göle balık otu attıkta, gölde olan balıklar, atılan otu yemeleriyle - tutulmadan - ölseler, o balıkların yenilmesi helâl olur mu? Cevabı: Olur.
Kılıç ve morina balıkları avlanıldıkta, sudan çıkarılmadan bağlarına tokmak ile vurulduğundan, su içinde ölseler, şer'an yenilmeleri helâl olur mu? Cevabı: Olur.
Av için, denize atılan ağa tutularak, kurtulmağa kudreti olmamakla ağın içinde ölen balığın yenilmesi, helâl olur mu? Cevabı: Olur.}
Böyle bir âfete uğramaksızın, suyun yüzüne sırtı üzerine gelen {(3) Eğer sırtı yukarı ise, yenir.} balık, yenilmez.
Bir balığın içinde zuhur eden balık - sağlam ise - ikisi dahi yenilir. Sağlam değilse, ona zarf olan balık yenir. İçinden çıkan balık yenmez,
Meselâ: Balığın karnında bulunan inci, bulana helâldir. Yüzük ve altın helâl değil, bulunmuş nesnedir. Bulan kimse, onu halka bildirmek ve duyurmak lâzım olur.
Nitekim, emsâli delâletiyle, yabâni olmadığı bilinen, güvercin yahut ayağında zil bulunan doğan ve boynunda tasma bulunan geyik, tutulsa, sahibi zuhurunda verilmek üzere, tutan kimse, onu, halka duyurmak lâzım gelir, Yenme helâliyyetinin av köpeğine dâir olan şartlarına gelince: Av köpeğinin {(4) Talime kabiliyyeti olan, her azılı hayvan, ava âlet olur. Pars ve maymun gibi.} muallem olması, üç defa, yemeyi terk etmesiyle malûm olur, yâni teallümü tuttuğu avı yemediği, üç defa vâkî olmasıyla
sabit olabilir. {(1) Çünkü üç sayısı, muhayyerlik müddeti olduğu gibi, deneme ve yetiştirme özürleri içinde darb-ı mesel gibidir.} İlk terki, tokluğuna ve ikinci terki, şüpheye mahmul olup, üçüncü terkinde teallüm, tehakkuk etmekle, dördüncü avı yenilir.
Doğan gibilerin, {(2) Meselâ, şahin ve atmaca ve delice doğan. Bunları, diri kuş ile ava alıştırmalı mekruhtur.} teallümü, davete uymak ile, yani salıverildikten sonra, çağırıldıkta, dönüp gelmesiyledir. Tuttuğu avdan, yemesi zarar vermez.
Talimli olan doğan - davet edilince - icabeti kabul etmezse, ve muallem olan köpek yemeği terk eylemezse, öldürdükleri av, helâl olarak yenmez. {(3) Bu söz, sonraya dâir olduğu gibi, evvelce dahi şâmildir ki, yemeden avladığı dahi, teallümü sabit olmadan, avlamış demek olmak cihetiyle, milkinde bâki olmak suretinde, haram olur. Mevcut olmayıp, yenmiş ve istihlâk edilmiş olmak suretinde, yerinin belli olmamasına mebni, hürmet, ittifakla zahir olur. Mülteka şarihinin beyanına göre, meselede hürmetin hükmü, Hazret-i İmamın mezhebine göreolup, onun teallümü, ittihat ile bilinmişti. İkinci bir ictihat, onu bozamaz.} Tâ ki, ikinci kerrede talimli oldukları, sâbit ola.
Muallem köpek, avladığı hayvanın kanından içmek, zarar etmez. {(4) Belki, onun son derece talimli olduğuna delâlet eder ki, sahibine yaramayanı alıp, yarayanı ala koymuştur.} Bir tarafını koparıp atmak dahi, zarar etmez. {(5) Avı aldıktan sonra gelip, o parçayı yese dahi zarar etmez. Avı almadan kopardığın parçayı yerse, avı nefsi için, tutmuş olmak sebebiyle yenmez.} Avdan sahibinin attığı bir parçayı yemek ve hattâ avı sahibi ele aldıktan sonra, onu yemek dahi mânî değildir.
Av köpeğinin yediği av, helâl olarak yenmediği gibi, yaralamayarak, boğduğu ve çarparak veya belini kırarak öldürdüğü, av, dahi helâl olarak yenilmez. {(6) Iztirarî zekâtta, yaralama şart olduğundan, ava atılan şeyin, meselâ, tasın ve yassı harbenin ağırlığı ile, yaralanmamış olan av dahi, yenilmez.}
Avı, avcının gönderdiği tarafta aramayarak sağa ve sola sapıp, ve av aramaktan başka bir şey ile oyalanıp geldikten sonra, kendiliğinden tutup öldürdüğü av, yeniden irsâl ve iğrâ edilmiş olmadıkça, yenilmez.
Avlanması helâl olmayan, {(7) Yâni, ya bir putperest veya ateşperest tarafından veyahut tesmiye terkedilerek, salıverilmiş olan, yahut talimli olmayan.} başka bir köpeğin, avı alıp getirmekte,
ona iştirak etmiş olması dahi, mâni değildir. Nitekim, avcıya âit olan şartların sonunda dahi, zikrolunmuştur.
Avın tâyini şart olmadığından, bir ava şartınca salıverilen köpek, onu avladıktan sonra, başka bir avı dahi, avlamak sûretinde, ikisinin de yenmesi helâl olur.
Üzerine gönderileni tutmayıp, başka bir avı tutup öldürmek takdirinde, onun yenilmesi helâl olur. Dönüp geldikten sonra yeniden sevkedilmeden tuttuğu av, yenmez. Çünkü köpek her seferinde yeni sevk edilmeğe muhtaç bulunur.
Bir ava atılan mermi, ona isabet ve nüfuz ettikten sonra, diğer bir ava dahi, isabet etmek veyahut ona değmeyerek diğerine dokunmak dahi, böyledir ki, her iki sûretin saydı helâl olarak yenilmez.
Müteaddit avlar üzerine - bir besmele ile - salıverilen köpek, onların hepsini tutup, ve kümeye - besmele ile - atılan saçma, onların hepsini vurup, öldürürse hepsi de helâl olur. {(1) İhtiyarî zebihte, bir besmele, iki zebîhaya - ikincisinin zebhi ikinci birfiil olduğundan - kifayet etmezse de, meselemizde fiili vahit gibi olmakla, ona bir besmele, kifâyet eder.}
Vurulan av, su kuşu olmadığı halde, suya düşerek veya bir satha çarptıktan sonra yere yuvarlanarak veyahut dikili bir mızrağa saplanarak ölse, haram olur.
Bir kimse bir ava atıp, onu mecalsiz bir hale getirdikten sonra, diğer bir kimse atıp öldürse, yenmesi haram olup - çünkü ihtiyarî zekât edilmek lâzım gelip - av evvelki şahsın milki olmakla, ikinci avcı onun yaralı olarak kıymetini birinci avcıya tazmin eder.
Eğer evvelki avcı onu, mecalsiz hale sokmamışsa, ekli helâl ve o av ikinci avcının olur. {(2) Mülkiyetin sübûtu faslında (Av tutanındır) kaidesini unutma.}
Ehli zekâttan iki şahsın, bir av üzerine - besmeleyle - salıverdikleri iki köpek dahi, bu hükümdedir ki, onlardan biri avı yere çarparak, mecalsiz bıraktıktan sonra, diğeri öldürse, av evvelki köpeğin sahibinin olup, sevkin ikisi bir zamanda olduğuna göre, bunda yenmek hürmeti dahi yoktur. Çünkü, irsâl - avın mecalsiz hale sokulmasından evvel - vuku bulmuştur. Eğer, ikincisinin irsâli, birincinin avı mecalsiz bıraktıktan sonra olmuşsa remiy meselesinde olduğu gibi, hürmet ve tazmin lâzım gelir.
Nişana atılan mermi, ava rast gelip onu öldürse, o av yenilmez.
ZEBAYİH (BOĞAZLANMASI GEREKENLER):
Zebâyih: Zebîhanın cemidir. Zebîha: Zebh boğazlanması gereken her hayvandır. Balık, zebh edilmeden yenildiği için, zebîha değildir.
Zebh, malûm olduğu üzere, boğazlamaktır ki, hayvanın boğazına bıçak vurup - evdacını - kesmektir. {(1) Evdac, bundan sonraki sayfada, izah edilecektir.} Eğer bıçak, hayvanın göğsü üstünden vurularak - evdacı - kesilirse, ona nahr tâbir olunur.
Deve kesmekte sünnet olan, nahrdır. Sığır nevi, ganem ve kuşlar gibi zebh olunur. Deveyi zebh, ve sığırı ve koyunu nahr etmek, mekrûh olur.
Zebh ve nahra şâmil olan tâbir, kitab-us-sayıdta, zikr olunan zekât lâfzıdır.
Bu bapta, onun yalnız yenilen hayvanlar hakkında olan, ihtiyarî kısmından bahsedeceğiz. Boğazlayana (zâbih) yahut (müzekki) diyeceğiz.
İhtiyarî zekâtın rüknü: Kitab-us-sayıdta zikir olunduğu üzere, zebh olunanın zebhinden ve nahr olunanın nahrından, ibarettir.
Şartı: Zâbihin ehli zekât olması ve besmeleyle kesmesidir. Ehli zekâtın erkek olması ve sünnetli bulunması, şart değildir. Dilsiz bulunması da, mânî değildir.
Hükmü: Mezbuhun temizliği ve yenmesinin helâl olmasıdır.
Tesmiyede - ki, besmele çekmektir - şart olan, halis zikri ilâhi olmak ve - inşa tarikiye - okunmaktır. {(2) Meselâ, zebih sırasında aksırıp da, elhamdülillâh demek, âlâ tarikil-inşâ olmadığı için, kâfi ve muteber değildir.} (Bismillâhi, Allahu ekber) demek müstahaptır.
Arapçanın gayri dil ile dahi. - tesmiye - sahihtir.
Zekâtın mahalli: Koyun, kuzu, ve sığır, tavuk gibi yenilen hayvanlardır.
Bunlar, ehli zekât tarafından - besmeleyle - boğazlarından kesilmek şartiyle yenilir. Zekât edilmeyerek, ölen hayvan yenilmez.
Zekât yahut tezkiye: Evdacın kesilmesinden ibarettir.
Evdac: Boğazın iki tarafında olan veridlerin (iki büyük damarın) ve nefes yolu olan hulkumun ve onun arkasındaki yemek borusunun yâni merinin, ismidir.
Zebh ve nahrda bunların dördü de kesilir. Üçüncü yâni hulkumu ve meriyi ve iki veridin birini kesmek dahi kâfidir.
Tezkiye: Etin tatyîbi için, meşru olmuştur. Kanı çıkmayarak ölen hayvan, meyyitedir.
Zebh edilmeksizin ölen hayvan, meyyite olduğu gibi, veçhi şer'î üzere boğazlanmayıp ta, boğulmak ve başı koparılmak yahut beyni üzerinde tokmak vurulmak veya kulak tozuna şiş saplanmak misilli, şer'î usulün dışında öldürülen hayvan dahi, meyyite demektir.
Hayvanın evdacını kesmeğe, ensesinden başlanırsa, mekruh olur. Ensesinden kesilen hayvan, evdacı kesilmeden ölürse, meyyite olur.
Bir yerden yuvarlanarak yahut başka bir hayvan ile süsüşüp döğüşerek veyahut kurt paralayarak ölen dahi meyyite hükmündedir. Ölmeden yetişip zebh olunmuş olmadıkça yenilmez.
Diriden ayrılmış olan parça dahi, meyyitedir: Diri bir koyunun bir tarafını kesip yemek, helâl değildir. Bundan zebh edilmiş olan müstesnadır.
İhtiyarî zekâtın âleti: Keskin bıçaktır. Hayvanın boğazına aşağıdan yukarıya yürütülür.
Evdacı paralayıp, kanı akıtıcı bir şey ve hattâ çakı ve keskin taş veya kamış, zekâta âlet olabilir.
Diş ve tırnak ile, zebh menhîdir. Bunlar, yerinden sökülmüş bulunursa - kerahetle - zekât âleti olarak istimal olunabilir. Kerahetinin sebebi de, kör bıçakla kesmek gibi, hayvana ezâ vermesidir.
Kör bıçakla boğazlamak ve hayvanı yere yatırdıktan sonra, bıçak bilemek ve ayağından çekip sürümek ve boğazlamakta, hayvanın - murdar iliğini - dahi koparmak ve kellesini kesip almak ve ölmeden yüzmek mekrûhtur.
Zebîhadan zuhur eden yavru, hükümde ayndır. Yâni anası mezbûh olmakla, o dahi zebh edilmiş olmaz. Diri ise ve şer'î vech üzere zebh olunursa yenir, ölü ise yenilmez.
Hasta hayvan kesildiği vakit, hareket eder yahut kan akar ise