Risale-i Nur

Nimet-i İslâm
— 2 —
نِعمتِ اِسلام

NİMET-İ İSLÂM

MUFASSAL İLMİHAL
— 3 —
Elhac Mehmed Zihni
NİMET-İ İSLÂM
MUFASSAL İLMİHAL
İçindekiler

*Akaid-i İslâmiyye * Kitab-ut-Tahare *Kitab-us-Salât* Kitab-us- Savm

*Kitab-uz-Zekât * Kitab-ul-Hac *Kitab-un-Nikah *

— 4 —

İTHAF

Bu kitabı, büyük İslâm ve Türk âlimi Hacı Zihni Efendi merhumun değerli mahdumları olan ve bundan bir müddet evvel hakkın rahmetine kavuşan, kıymetli devlet adamlarımızdan Ali Rânâ Tarhan'ın ruhuna ithaf ediyoruz.

Kendileri, ölümünden bir müddet evvel pederi âlilerinin kıymetli eseri NİMET-İ İSLÂM'ın yeni harflerle neşrine müsaade etmişler ve merhum hacı Mehmet Zihni efendi hazretlerinin hâl tercümesini bizzat kaleme almak suretiyle bizleri minnettar kılmışlardı.

Elhac Muzaffer OZAK

BASKI: ELİF OFSET 1990 İSTANBUL Tel: 527 34 49

— 5 —

İKİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ

Nimet-i İslâm, yeni harflerle ilk defa 1957 de basılmıştı. O zaman gerek âcil bir ihtiyacı hemen karşılamak, gerek eski Türk harflerini bilmeyen yeni nesle daha faydalı olmak isteğiyle kitap içinde geçen âyet, hadîs ve duâ gibi metinler de yeni harflerle yazılmıştı. Ayrıca kitabın ilk tertip şekline sadık kalmak istediğimizden her bölüme ayrı sayfa numarası verilmişti. Kısmen de sadeleştirilerek irfan hayatımıza sunulan eser, okuyucudan ümidimizin üstünde büyük bir alâka görmüş ve kısa zamanda mevcudu tükenmiştir. Hem muhteva genişliği, hem de ilmî tetkik ve tahkik değeri itibariyle Türkçede yazılmış en büyük fıkıh kitabı olan bu kıymetli eseri neşretmemiz, dindar ve kadirşinas münevverlerimiz tarafından takdirle karşılandı. Fakat onlar kitabı daha da mükemmel görmek istediklerinden irşad, ikaz ve tenkitlerini esirgemeyerek, bizi teşvik ettiler ve eserin ikinci baskısının hazırlanmasına mânen yardımcı oldular.

İkinci baskıyı aceleye getirmek istemedik. Kitabın ehemmiyetini göz önünde bulundurarak, salâhiyetli kimselerce dikkat ve itina ile hazırlanmasına ve hataların asgariye indirilmesine çalıştık. İşte elinizdeki bu ikinci baskı böyle bir çalışmanın sonunda meydana geldi. Şu hususlarda değişiklik yapmayı ve bunları sizlere açıklamayı uygun bulduk.

1) Nimet-i İslâm'ın eski Türk harfleri ile ve merhum Hacı Zihni efendi tarafından neşredilen ilk baskısı ayn zamanlarda ve ayn ayn kitaplar olarak meydana getirilmiş olduğundan, o zamanlar her kitaba müstakil bir sayfa numarası verilmişti. Fakat kitabın bütün bölümleri tek cilt halinde bir araya getirilince, gerek kitaba kazandıracağı bütünlük, gerek okuyucuya sağlayacağı kolaylık bakımından, sayfa numarasının da devamlı olması zarureti vardır.

— 6 —

2) Âyet ve hadîs metinlerinin yeni harflerle yazılması umulan kolaylığı sağlamamış, aksine birçok imlâ ve mâna yanlışlarının meydana gelmesine sebep olmuştu. Kitabın ilmî ve dinî hüviyetini nazarı dikkate alarak, bu baskıda gerekli bütün metinlerin islâmî harflerle yazılmasını, bazı yerlerde tercümesi ile birlikte verilmesini, bazı yerlerde de mehaz gösterilmek şartiyle yalnız tercümesi ile yetinilmesini daha faydalı bulduk. Böylece daha sıhhatli bir yol tuttuğumuza ve maksada hizmet ettiğimize inanıyoruz.

3) Bu baskı, merhum Hacı Zihni efendinin hayatında neşrettiği ilk ana baskı esas tutularak hazırlandı. Istılâh (terim) olan kelimelere dokunulmadan, geri kalan tarafı günümüzün lisanına uygun düşecek şekilde kısmen sadeleştirilmiştir. Kitapdan azamî istifadeyi mümkün kılacak her şeyi yapmaya çalıştık. Cenab-ı Hak muvaffakiyet ihsan eylesin.

- NÂŞİR -
— 7 —

MERHUM HACI ZİHNİ EFENDİNİN, HAL TERCÜMESİ

Müellifin ismi (Mehmet) olup (Zihni) mahlası, hocası tarafından konmuştur. (Hacı Zihni Efendi) diye anılır ve tanınırdı. 1262 hicrî senesinde (1845) İstanbul'da doğmuştur.

Babası, Mülkiye kaymakamlarından Mehmet Reşit efendi, anası Güzide Gülsüm hanımdır.

Cami derslerine devam ile, ulûmu âliye şahadetnamesi demek olan (icazetname-i esâtize) yi ihraz etmiştir. Arapça ve Türkçe, telif ve. tercüme suretiyle bir hayli eserleri vardır.

Hayatını tetebbü, telif ve tedrise hasretmiştir. Evinde veya vazifesi başında olmadığı zaman, umumî kütüphanelerde bulunurdu. Evinde, ailesine ayırdığı mahdut fakat şefkat dolu zaman haricinde vakti, ibadetle, tetebbû ile ve yazmakla geçerdi. Az uyurdu. (Şâbânî) tarikatına mensup idi İlmi ile âmildi. Ciddîlik, samimîlik, edep ve terbiye, çalışkanlık, şefkat, hamiyyet, kendisinde kemâliyle bulunan vasıflardandı.

Resmî Hayatı:

1280 hicrî senesinde (1864) Bâbıâlide Meclisi Vâlânın mazbata odasına devama başlamış, 1868 de Matbaa-i Âmire Takvim-i Vakay-i kitabet ve musahhihliğine geçmiştir. 1878 senesinde Mekteb-i Sultanî (Galatasaray) ulûm-u arabiye ve diniye muallimliğine tâyin olunarak 1879 da Matbaa-i Âmiredeki vazifesinden istifa etmiştir. 1883 de, Mektebi Sultanîdeki muallimliği uhdesinde kalmak üzere, mülkîye mektebinin usul-ü fıkıh muallimliğine tayin olunmuştur. 1891 de Maarif Nezareti Reisliğinde beş âzadan mürekkep olarak teşekkül eden "Tetkik-i Müellefat" komisyonu âzalığına tâyin olunmuş ve Mülkiye Mektebindeki vazifesine arabî muallimliği ilâve edilmiştir. 1895 senesinde Mülkiyedeki dersine "fıkıh-ı şerîf" ilâve olunmuş, bunun üzerine arabî muallimliğini terketmiştir. Aynı sene, uhdesindeki vazifelere halel gelmemek üzere, "Meclisi - kebiri maârif" âzalığına tâyin edilmiştir. 1903 te Maârif Nezareti Encümen-i Teftiş ve Muayene Reisliğine tâyin edilmiştir. 1908 de Mülkiyedeki muallimliğini terketmiştir. Aynı sene "Meclis-i Kebir-i Maârif" âzalığına avdet etmiştir. Bu sırada sinni kanunen muayyen olan haddi geçmiş olmasına rağmen, "erbab-ı fazl-ü kemâl'den bulunmasına mebni, mezkûr mecliste ilmî hususlarda rey ve malûmatından istifade edilmekte olmasından dolayı, tahdidi sinden istisnası" Meclis-i Vükelâca tezekkür edilmiştir.

— 8 —

1884 Eylülünde Stockholm'de toplanmış olan Müsteşrikin Cemiyeti ilmiyesine gönderdiği eserlerinden dolayı kendisine altın madalya verilmiştir.

Vefatı:

Son eseri olan Muhtasarat'ın tab'ına başlanıldığının on yedinci günü, 1332 hicrî senesinde (1914) irtihali vuku bulmuştur. Beylerbeyinde, Küplüce cami-i şerifi yanındaki kabristanda medfundur.

Matbaa-i Âmire'de tab edilen (Sahih-i Buhârî) nin tashihi ile iki sene kadar meşgul olmuş, sekiz ciltten müteşekkil bu kitabın tab'ını 1315 hicrî senesinde (1898) sona erdirmeğe muvaffak olmuştur. Son zamanlarını, yine tab'ına nezarete memur edildiği Hadîs kitaplarından (Müslim) in tashihine hasretmiştir; bu kitabın hâşiyeleri kendi tetebbuları mahsulüdür. Mutadı üzere geceleri pek az uyur ve sabaha kadar evinin bir köşesinde bu kitaba hâşiye tedariki ile meşgul olurdu. Sekiz cilt üzerinden mürettep olan bu kitabın beşinci cildinin hitamına iki forma kadar kaldığı bir sırada, Hakkın rahmetine kavuşmuştur.

Cenâbı "Tahirül - mevlevî" nin, merhumun vefatı hakkında söylediği tarih:

Yine hayfâ ki sîne-i vatanı bir ziya-i müessir incitti

Yine bir fâzılı yegânesini ilm-ü irfân cihanı kaybetti

Son zamanlarında âlem-i islâm, ne mühim zâyiat ile bitti

Düşdü bir nev hasâr marifete Hacı Zihni Efendi de gitti (1332)

Adne pervâz eden o rııh-i güzîn, bulsun â'Iel-meratibi âmîn.

Eserleri:

İlk eseri, on sekiz yaşında iken arapça olarak kaleme aldığı (Sarf-ı Arabî) dir. Basılmamıştır.

Birer sene fasıla ile, gene Arapça olarak kaleme aldığı (Teshilittahsil şerhi) ve (Şerh-i ebyat-ı İsfehendi) de basılmış değillerdir.

(Elmunkız mineddalâl) tercümesi, basılmıştır.

(Etvakuzzehep) tercümesi, basılmıştır.

(Tuhfetülerip) tercümesi, basılmıştır.

(Feyz-i yezdan): (İbnverdi) nin (Nasihatül-İhvan) kasidesinin tercümesi olup basılmıştır.

(Meşâhirinnisa) meşhur kadınlar hakkındadır; iki cilt olarak basılmıştır.

(Düstûrül-muvahhidin) itikada ve ahlâka dair olup basılmamıştır.

(Usulün-nuka) usulü fıkıhtan; basılmamıştır.

(Tercüme-i Tuhfetül-mülûk) fıkıhtan; basılmamıştır.

(Siham-ül isabe fi kenzi daavat-ül müstecabe) basılmıştır.

— 9 —

(El müntahap fi Ta'limi lûgat-ilarap) arapça için sarf kitabıdır. Basılmıştır.

(Kitabütteracüm) Arap âlim ve ediplerinin hâl tercümelerine dairdir; basılmıştır.

(Elmüktadap) Arapça için sarf ve nahiv olmak üzere iki cilt; basılıdır

(Elgazı fıkhiye) fıkıh kitabıdır; basılmıştır.

(Elkavlülceyyid) meşhur Arap beyitlerinin şerhi ve izahı. Basılmıştır.

(Elhakâyik) ilmi hadisdendir. İki cildi hayatında basılmıştır. Kalanı, el yazısı ile, vefatından sonra Diyanet İşleri Reisliğine tevdi edilmiştir.

(Elmüşezzep) yahut Elmürteep Arapça için sarf ve nahiv kitabıdır; basılmıştır.

Nimet-i islâm adı altında telif edilmiş ve basılmış eserleri:

Akaid-i İslâmiyye

Kitab-ut-tahare,

Kitab-us-salât

Kitab-us-savm

Kitab-uz-zekât

Kitab-ul-hac

Kitab-un-nikah

(Elkavlüssedid fi ilm-i tecvid) yahut (Tecvid-i cedid). Tecvid kitabıdır; basılmıştır.

(Elmuhtasarat): Kitab-ut-tahare, Kitab-us-salât, Kitab-us-savm, Kitab-uz-zekât, ve Kitab-ul-hac adındaki beş eserinden ihtisar yolu ile telif edilmiştir. Basılmıştır.

— 10 —
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْاِسْلَامِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى رَسُولِهِ مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْاَنَامِ وَعَلٰى اٰلِهِ الْكِرَامِ وَاَصْحَابِهِ الْعِظَامِ

"İslâm nimetinden dolayı Allaha hamd olsun. İnsanlığın göz bebeği ve efendisi olan Resûlüne, Resûlünün değerli âline ve büyük ashabına salât ve selâm olsun."

— 11 —

Ehl-i İslâmın, kabul ve doğruluğuna kat'î olarak inandıkları umûrdan ibarettir ki, aşağıda beyan olunan tarif ve izahlarda görülecektir.

İMÂN ve İSLÂM yahut MÜSLÜMANLIK:

Peygamberlerin sonuncusu olan Hazret-i Muhammed Mustafa (Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimize ve beyan buyurdukları şeylere inanmaktır. İnanana (Mümin), (Müslim) ve (Ehl-i İslâm) denir.

ERKÂN-I ÎMAN:

Peygamber efendimiz beyan buyurmuşlardır ki: (İmân; Allaha, Meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhirete ve kadere inanmaktır.) Peygamberimiz böyle tarîf buyurmuş olduğundan bunlar (Erkân-ı îmân) dır. İmân ve İslâm bunlarsız olmaz.

ALLAHA İMÂN:

Cenabı Halik-ı kâinat (kâinatın yaratıcısı) nın varlığına, birliğine ve kemâl sıfatları ile mevsuf olduğuna, âcizlikten ve eksiklikten münezzeh bulunduğuna inanmaktır.

Hak teâlâ hakkında itikat edeceğimiz kemâl sıfatları şunlardır: Mevcûttur (vardır), Vâhittir (birdir), kadîm ve ezelîdir (geçmişte başlangıcı yoktur.), Bâkî ve ebedîdir (gelecekte sonu yoktur), varlıkta başkasına muhtaç değildir ve hiç bir şeye müşabih (benzer) değildir.

— 12 —

Hayy ve dâimdir. Âlemler onun emriyle kâimdir. Alimdir. İlim sıfatı olmuş ve olacak her şeyi muhittir. Semidir (işitir), Basîrdir (görür, yani Allah semi ve basar sıfatları ile dahi muttasıftır, işitme konusuna giren her şeyi işitir ve görme konusu olan her şeyi görür. Mürîddir (irade sahibidir, diler ve ne dilerse onu dilediği gibi işler.) Kâdirdir, Mükellimdir (Peygamberler ve semavî kitaplar kelâm sıfatının muktezasıdır), Mükevvindir. (Yâni tekvin sahibi olup bütün âlemlerin yaratıcısıdır.), Bunlara sıfat-ı zatiyye ve sübûtiyye denir.

İhyâ (hayat vermek), imate (öldürmek) gibi, kendi mülkü ve mahlûku bulunan âlemlerde görülen fiillerine (sıfat-ı fiiliyye) denir.

MELEKLERE ÎMAN:

Hak Teâlânın, ulvî ve nûrânî (Ecsâmı lâtife) üzere mahlûk ve bunun için (göze görünmez) ve fakat istedikleri şekil ve hey'ette görünmeğe kaabiliyetli bir takım (Mahlûk-u Mükerremi) olduğuna inanmaktır ki, onlar, erkek ve dişi olmak, yorulmak ve usanmak gibi hâllerden âri ve kendilerinin vazifeleri daimâ tâat-ı Bârî ile iştigal olup, beşer tâkatinin üstünde işler görürler.

Beşeriyet mertebelerinde olduğu gibi, onların dahi efdâlleri vardır. Efdâllerinden biri Hazret-i Cibrîldir ki, peygamber efendimize vahiy aracılığı yapmıştır.

KİTAPLARA ÎMAN:

Kulların saadet ve selâmetleri için, Hak Celle ve âlânın bâzı Enbiyâsına, Kitaplar göndermiş, yâni kullara (tâlîmat-ı ilâhiye) olmak üzere Enbiyâ-i Kirâma emirler, nehiyler, ibret âmiz kıssalar ve müessir duâlar ve mev'izalar vahy ve irsâl eylemiş olduğuna inanmaktır.

Bu ilâhî Kitapların en mükemmeli ve en efdali, Kur'anı Azîmüşşândır ki, (nev'i beşerin) kıyâmete kadar, gerek Hâlika ve gerek Mahlûka karşı olacak, (Ubûdiyet) ve (İnsâniyet) vazifelerine dair olan evâmir ve ahkâmı, mekârimi ahlâkı ve esbâbı saâdet ve felahı, tamâmiyle câmi ve herkes için, her vakit faydalı ve nâfi'dir.

O ulu kitap, Hazret-i İbrahim'in (suhufu) olduğunu ve Hazret-i Mûsâ'ya (Tevrât) ve Hazret-i Dâvud'a (Zebûr) ve Hazret-i İsâ'ya (İncil) verildiğini haber vermektedir. Binaenaleyh, bu kitapların dahi o büyük Resûllere vahy ve nüzulünü tasdik ederiz. Ancak, Kur'ânı Kerîm, bizi o kitaplardan müstağni kıldığı cihetle onlarda bulunanı arayıp sormağa lüzum görmeyiz. Kur'ânı Azîmüşşânın hükümleri bize kâfi olduğu cihetle, onunla amel ederiz.

— 13 —

PEYGAMBERLERE ÎMÂN:

Cenâb-ı Hakkın sırf kendi fazl-ü kereminden bâzı kullarını Nübüvvet ve Risâlet yâni vahy ve bais ile mümtaz kılıp, kullarına olan emir ve nehylerini onlar vâsıtasiyle icrâ ettiğine ve bâzılarına kitap ve müstakil şeriat ve mucize dahi verdiğine inanmaktır.

Onların evveli, beşeriyetin babası olan Hazret-i Âdem ve sonuncusu Peygamberimiz efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ (sallallahu teâlâ aleyhi ve alâ sâir-ülEnbiyâi ve sellem) dir. Arada bir çok Enbiyâ gelip geçmiştir. Onların bir kısmının Kur'ânı Kerîmde zikredilmiş olup hepsinin zikredilmediği de bildirilmiştir.

Hazret-i İsâ aleyhisselâm dahi Kur'ânı Kerimde zikredilen Enbiyâ-i izâm cümlesinden ve (Âyât-ı İlâhiyeden) dir. Cenab-ı Hak Hazret-i Âdem'i, anasız ve babasız olarak yaratmış olduğu gibi, Hazret-i İsâ'yı dahi, babasız olarak yaratmıştır.

Cümle Peygamberanın efdali ve sonuncusu Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ (sallâllâhü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimizdir ki, Sultânül-nenbiyâ olduğu için, Mevkibi Mürselînin sonunda gelmiş ve, meselâ Hazret-i İsâ, ancak, Benî İsraile meb'us ve şeriatı, Hazret-i Mûsâ'nın şeriatında haram olan bâzı şeyleri helâl kılmaktan ibaret olduğu halde, Peygamberimiz efendimizin bîseti ise, bütün İnsü Cinne şâmil ve umumî, şeriatı da hepsinden tam ve kâmil bulunmuştur. Ve başka Peygambere hâcet de kalmamıştır.

Mûcize sahibi her Peygamberin mûcizesi, kendi zamaniyle geçmiş olduğu halde, bizim Peygamberimiz efendimizin, Siyer ve Hadis kitaplarında zikredilmiş bulunan birçok mûcizat-ı seniyyelerinden mâdâ, bir de her asırda devam eden mucizeleri vardır ki; o da kelâm-ı ilâhî olan Kur'ânı Azîmüşşândır. Tilâvet ve istimâiyle dâimâ telezzüz ve teşerrüf olunmakta ve her asırda, binlerce hafız o kitâb-ı azizi hıfz ve ezber etmektedir. Kendileri, Hâtemün-nebiyyîn ve rahmetel-lil'âlemîndir.

Mahşer gününde şefaati uzmâlariyle, bilcümle enbiyânın ümmetine ve ehl-i imânına in'am ve ihsanda bulunacak ve onları minnettar kılarak (Makam-ı mahmûd) u kazanacaktır. (Allahümmen-fâ'nâ bişefâatihi ve ekrimnâ bikerâmetihi)

ÂHİRETE İMÂN:

Hak Teâlânın, bu âlemi yoktan var ettiği gibi, dilediği kadar yaşattıktan sonra, buna son verip, başka bir oluş daha peyda edeceğine, ve (mahv'u imâte) buyurduğu bilcümle rûh sahiplerini, yeniden ihyâ ederek, bir yere getirdikten sonra, iyiler, iyiliğini ve kötüler kemliğini görerek muhasebe ve muhakeme ile beraber, (adlü fazlîle) muamele buyurup, (ehil

— 14 —

ve müstahakkını), (Dârül-azâb vel-ukûbe) olan Cehennemine ve (Ehli îmânı) kendi fazlü keremiyle (Dârül-fevz ves-sürûr) olan Cennetine göndereceğine inanmaktır.

(Cehennem) ehli küfür hakkında ebedî bir azap yeridir. Âsî olan müminler hakkında, amelinin cezasını görecekler için, muvakkat bir azap yeri olacaktır.

(Cennet) ise, sâkinleri için, ebedî ve sermedi bir surür ve safâ yurdudur.

Suâl meleklerinin soruları, kıyâmet sıkıntısı, haşir, hisab, mîzan ve sırat gibi, (âlemi berzaha) ve (yevmi âhirete) müteâllik, her ne haber verilmiş ise, hepsi (hak) tır.

KADERE ÎMÂN:

Hayır ve şer, her ne vâki olursa, hep Hak Teâlâdan olduğuna ve Allahtan mâdâ Hâlik olmayıp, hayir ve şerrin hâliki ve herkesin (keyfe mâ yeşâ) Râziki O olduğuna inanmaktır.

İnsanın erkek veya kız doğması ve dünyaya gelmesi ve Ahirete gitmesi, kendi elinde olmadığı gibi, hâdisat-ı âlem, ef'âl ve evzâ-ı benî âdem dahi Cenab-ı Hakkın hükmü takdiri, hâlk ve icadı altındadır.

Ancak, acımak, doymak, uyumak, uyanmak ve nefes almak gibi, insanda bir takım ızdırarî haller olduğu gibi, oturup kalkmak, bir yere gitmek, kırmak ve kesmek gibi ihtiyârî fiiller dahi vardır. Cenab-ı Hak insana, irâde sıfatı vermiştir. Ve (âdetullah) böyle cârî olmuştur ki, insan irâdesini, makdûr-u beşer olan, herhangi fiile, sarfederse, Hak Teâlâ o fiil-i Hâlk ve icad eder. İnsan iradesini sarfetmez ise, Haliki celle ve Alâ dahi Hâlk eylemez, fiil-i âbid, kisib ve ihtiyâr cihetiyle kendinin, ve hâlkû icâd cihetiyle hâlikindir. Bundan dolayı, herkes kendi fiili üzerine, sevap alır veyahut cezâ görür

BİNÂ-İ İSLÂM:

Bir kimse, erkânı imânı böylece tasdik ve itikat etmiş olduğu halde, Hazret-i Hâtemül-enbiyâyı dahi tasdik ederse Allah katında müslim olmuş olur. Zâhiren dahi müslim tanınmak ve nûr-i imânı ekmel ve etem olmak için, (İslâmın binâsı)tâbir olunan şeyler ile, amel etmek dahi lâzımdır. Peygamber efendimiz buyurmuşlardır ki; İslâm beş şey üzerine bina olunmuştur. 1) Hak Teâlânın birliğine ve Hazret-i Muhammed Sallallahü Teâlâ aleyhi ve sellem efendimizin Resulûllah olduğuna şehadet getirmek, 2) Namaz kılmak, 3) Oruç tutmak, 4) Zekât vermek, 5) Hac etmektir.

— 15 —

NAMAZ KILMAK:

Kıyâm, kıraet, rükû, sücûd ve kuûd fiilleriyle Cenâb-ı Hakka ibâdet etmektir.

(Kıyâm) kıbleye karşı yâni, Mekke-i Mükerremedeki Beyt-i muazzamaya doğru el bağlayıp ayakta durmaktır.

(Kırâet) kıyamda Kur'andan bir şey okumaktır. Hassaten Fâtiha sûresi ve fazla olarak başka bir sûre veya birkaç âyet okunur.

(Rükû') ayakta iken eğilip üç kere "Sübhâne Rabbiye-l-azîm" demektir.

(Sücûd) oturup yere kapanmak ve üç kere "Sübhâne Rabbiye-l-âlâ" demektir. Namaz içinde secdeler ikişer olarak yapılır.

Bu dört hareketin toplamına Rek'at tâbir olunur. Bir rek'atta bir rükû' ve iki sücud vardır. Namazlar rek'atlardan teşekkül eder.

(Kuûd) oturup Etteyhiyat okumaktır. Bu, namazın sonunda ve bir de her iki rek'at akabinde olur.

Bunlar, yâni kıyâm, kıraet, rükû', sücûd, kuûd-ü âhir namazın erkânıdır. Bunlarsız namaz olmaz. (Rükû'suz ve Sücûdsuz namaz, sadece cenâze namazındadır) ve namaz kılan kimse Hakkın huzurunda demek olduğu cihetle, edîbâne ve hâşiâne durur. Namaz kılan iki tarafına bakamaz ve kimseye söz söyleyemez ve cevap veremez. Kimse dahi ona bir şey soramaz ve önünden geçemez.

Namaza başlarken "Allahü ekber" diyerek durur, rükû'a ve sücuda vardıkça, kıyâm ve kuûda gittikçe "Allahü ekber" der. Nihayetinde "esselâmü aleyküm ve rahmetullâh" diyerek iki tarafına selâm ile namaza son verir.

Güneşin tulûu, gurup ve istivâ zamanları hâriç olmak üzere her vakit, Cenâb-ı Hakka ihlâsla bir çok rekât namaz kılınabilir. Nâfile namazlar için, daha müstesna vakitler vardır. Ve her iki veya her dört rek'atta bir selâm verilir.

İslâmın binası ve dînin direği olmak üzere, beş vakit namaz vardır ki, onlar hiç terk olunmaz: Sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı vakitleridir.

Sabah namazı (2+2=4) dört rek'attır. Öğle namazı (4+4+2=10) on rek'attır. İkindi namazı (4+4=8) sekiz rek'attır. Akşam namazı (3 + 2-5) beş rek'attır. Yatsı namazı (4+4+2+3=13) on üç rek'attır. En son kılınan üç rek'at, vitir namazıdır.

Bir de, Cumâ ve Bayram namazları vardır ki, onlar ancak şehirlerde ve minberli camii olan büyük köylerde kılınır. Bu namazları kılmak ancak, erkeklere ve erkeklerin de hasta ve yolcu olmayanlarına lâzım gelir.

(Cuma namazı) Cuma günü öğle vakti, cemâat ile kılınan iki rekâttan

— 16 —

ibarettir. Önce hutbe okunmak lâzımdır. Cumâ namazının dört rekât ilk sünneti ve dört rekât, son sünneti vardır ki, bunlar (cemaatle değil) ayrı ayrı kılınır.

(Bayram namazı) Ramazan ve Kurban bayramlarında ilk günü güneşin doğuşundan kırk dakika kadar sonra, cemaat ile kılınan ikişer rekâtdan ibarettir ki, bunlarda altı tekbir-i zevâid (fazla tekbir) vardır. Namazdan sonra hutbe de okunur.

TAHARET:

Dinimiz bize her vakit, bedenimizi, elbisemizi, mekânımızı ve kullanacağımız suyu temiz tutmamızı emretmekte olduğu gibi, namaz için dahi, başkaca bir hazırlık emrediyor ki, o da abdest alıp namaza giyimli ve temiz olarak durmaktır.

ABDEST:

Dört fiilden ibârettir: 1) yüzünü yıkamak, 2) Kollarını elleriyle beraber dirseklerine kadar yıkamak, (dirsekler, yıkanacak uzuvlara dahil dir.) 3) Başına su sürmek, 4) ayaklarım topuklariyle beraber yıkamaktır.

Başına su sürmeğe (mesih) denir. Mesih, bir kere olur ve başın dört bölüğünden bir bölüğüne ve mümkün olursa, her tarafa yapılır. Yüz yıkama, el ve kol ve ayak yıkamak, üçer kere olur.

Yüzünü yıkamadan önce ağız ve burnunu üçer kere yıkar. Başına mesih edildiği sırada da elinin yaşiyle kulağının içini ve arkasını temizler ve şah damarları üzerine de elinin arkası ile mesh eyler.

ABDESTSİZLİK:

Bozulmadıkça, bir abdestle birkaç namaz kılınır. Abdest küçük ve büyük kazâ-i hacet ile, uyumak ile, insandan yel gelmek ve bir yeri kanamak ve çıbanı deşilmek ve yarası işlemek ile bozulur. Abdesti bozulan kimse, namaz kılmak, Mushaf okumak veyahut camiye girmek için abdest alır. Abdestsiz, namaz kılamaz.

GUSÜL:

İnsanda daha bâzı hâller vardır ki, o hâllerde, namaz kılmak ve Kur'ân okumak ve camiye girebilmek için, yalnız abdest almak kâfi gelmeyip, gusül etmek lâzım gelir: İnsan ihtilâm olursa, zevc ile zevce birleşirlerse, kadın kısmı aybaşı âdetinden ve lohusalıktan kurtulursa, gusül lâzımdır.

— 17 —

Gusül etmek, ağzının ve burnunun içine ve tepeden tırnağa kadar bütün bedenini, hiç bir kıl dibi kuru kalmamak üzere güzelce yıkamaktır.

TEYEMMÜM:

Gerek abdest olsun, gerek boy abdesti demek olan, gusül abdesti olsun, su ile olacak şeylerdir. Suyun bulunmadığı yerde,veyahut su var ise de, (4000) adım uzakta olmak veya düşman elinde bulunmak, yahut da, pahalı olarak para ile satılmak gibi, elde edilmesine kudret olmadığında veya suyu kullanmakla vücuda zarar geleceğinde abdest ve gusül yerine teyemmüm yapılır. Teyemmüm hem abdestin, hem de guslün yerine geçer.

Teyemmüm, temizlik niyetiyle temiz toprağa veyahut toprak cinsinden bir temiz yere, ellerini iki defa vurup, bir defasında yüzüne ve ikincisinde iki kollarına sıvamaktan ibârettir. Ellerini yere, ikinci vuruşunda önce sol eliyle sağ kolunu ve sonra sağ eliyle sol kolunu sıvar. Bozulmadıkça bir teyemmüm ile birkaç namaz kılınır.

Abdesti bozan şeyler, teyemmümü bozduğu gibi, ayrıca suyu bulmak ve kullanmağa kadir olmak da teyemmümü bozar.

Abdesti bozan şeyler, gusülü bozmaz, gusülü ancak, guslü icap eden şeyler bozar.

Kadınlar, âdet ve lohusalık zamanlarında, namaz kılmaktan ve mushaf okumaktan ve camiye girmekten dinen menedilmişlerdir.

ORUÇ TUTMAK:

İbâdet niyetiyle aç durmaktan ibârettir ki, Cenâb-ı Hakka ihlâs üzere, gündüzün fecrin başlangıcından güneş batıncaya kadar yemek, içmek, ve cinsî münasebette bulunmaktan kendini menetmektir.

Yılda beş gün, yâni Ramazan bayramının ilk günü ile Kurban Bayramının dört günü, müstesnâ olmak üzere, her gün oruç tutulabilir.

Farz olarak Ramazan orucu vardır ki, terk olunamaz. Ramazan ayı senenin hangi mevsimine rastlarsa rastlasın, o günler, arka arkaya oruç ile geçirilir. Hastalık, yolculuk ve emziklilik gibi bir mâzeretle, oruç tutmağa tahammül edemeyenler, âdet ve lohusalık özürleri olan kadınlar, Ramazan orucunu mâzeretleri geçince öderler.

Ramazan-ı şerif gecelerine mahsus bir de namaz vardır ki, yatsı ile vitir namazı arasında kılınır ve adı teravihtir. Her iki rekâtta selâm ve her dört rekâtta biraz ara ile yirmi rekâttır.

— 18 —

ZEKÂT VERMEK:

Malının kırkta birini, Allah yoluna ayırıp tahsildarına teslim etmek ve tahsil olunmakta değilse, kendi din kardeşlerinden muhtaç bildiği kimselere vermektir. Şu şart ile ki, verdiği kimse, kendi usûl ve furûundan ve âl-i hâşimden olmayacaktır.

Zekât, bir malî ibâdettir ki, onunla ehl-i islâmın, hür ve zengin olan âkîl ve bâliğleri mükelleftir.

Altın ve gümüşün, gerek meskûküne, gerek hulliy ve evânîsine {(*): (1) Kemer ve tarak gibi şeyler hulliydir ki, ziynet demektir. Tas ve tepsi, tütün ve enfiye kutusu, zarf ve bardak gibi şeyler evânîdir ki, kab demektir. Gümüş ve altından kablar kullanmak erkeğe de, kadına da haramdır. Ancak zînet kısmık adına helâldir.} ve hayvanlardan deve, davar {(2) Türkçe davar, Arabîdeki ganem gibi koyunu ve keçiyi içine alan bir tabirdir.} ve sığır cinslerine terettüp eder.

Sair emvâle, ticaret niyeti olmadıkça, zekât terettüp etmez. Meğer ki, icârât ve ticaretten birikmiş nukûd ola.

Nakdin nisâbı, yâni zekât terettüp edecek mikdârı, gümüşte iki yüz dirhem, {(3) Altı yüz kuruş demektir. Zekât olarak (rubû' öşür) verilir ki, onda birin dörtte biri yâni kırkta bir demektir. Altı yüz kuruş da on beş kuruş eder.} altında yirmi miskaldır. {(4) On dört lira demektir, (Rubû' öşür) miskal hesâbiyle yirmide yarım miskal demektir.}

Zekâtın şartı: Sahibinin o meblâğa mukabil, borcu olmamak, meblâğ ihtiyâcı asliyesinden fazla olmaktır ve üzerinden bir sene-i kâmile geçmektir.

Develeri olan kimse, her beş devede bir koyun ve davarı olan kimse, her kırk davarda bir davar, sığırı olan kimse, her otuz sığırda bir dana verir.

Bunlarda (Sevâim) olmak yâni yılın çok zamanında, ahırda beslenmekte olmayıp, kırlarda yayılır olmak dahi şarttır.

Meyve, sebze ve diğer mezrûâtta, elde edilenin onda birini vermek bilâistisnâ, yâni (akl-ü bülûğ) şartı olmayarak herkes için vazife-i şer'iyyedendir. Bunda nisâb dahi şart değildir. Eğer kova ve dolap gibi vasıtalarla, sulanmakta, ve bu sebeple güçlük çekilmekte ise, öşrün yarısı verilir.

HACCETMEK:

Mekke-i Mükerremedeki Kâbe-i muazzamayı - ki, bütün ehli İslâmın kıblesidir - ziyâret etmekten ibarettir.

Kâbeyi ziyaret iki türlüdür: Biri (umre), diğeri (Hac) dır.

— 19 —

umre, sâyü tavaftan ibarettir ki, (Hacc-ı asgar) sayılır. Bunun için muayyen zaman yoktur.

Hac, Zilhiccenin dokuzuncu günü ki, (Arefe) tâbir olunur. (Arafat) denilen yerde bulunmak şartiyle Kâbe-i Muazzamayı tavâf etmek ve Safâ ile Merve arasında sâyetmekten ibârettir. Bu ziyaret, umreye nisbetle (Hacc-ı ekber) olur. Her ikisinde ihram şarttır ki, Mikaat-ı muayyeninde dikişli libaslardan soyunup, bir veya iki parça beze sarınmak ve sanki dünyevî meyillerden sıyrılıp, kefenli ölü gibi zengin ve züğürt hep bir yerde, baş açık, yalın ayak Dîvânı Bâride bulunmaktır.

Haccetmek, hem servete, hem sıhhat ve kuvvete, ayrıca yol emniyyetine mütevakkıf, bir (ibâdet-i mâliye ve bedeniye) dir. Binaenaleyh bu ibâdet ile Müslümanların ancak, hür ve zengin ve vasıtaya inip binmeğe kaadir olanları mükelleftir.

Kâbeyi, Hac ve umreyi bize bildiren ve her hayır ve fazileti öğreten, Peygamber efendimiz olduğu için, haccdan sonra teşekkür, olarak Medîne-i Münevverenin toprağına yüz sürmek yâni Hazret-i seyyidül-enâmın Ravza-i mutahharasını ziyâret eylemek dahi zenginlere bir vazifedir.

Bunlardan mâdâ, Ramazan bayramında Sadaka-i fıtır vermek ve Kurban bayramında kurban kesmek ve icâbında secde-i sehiv yapmak ve Kur'ân tilâvet etmek ve evlenmek ve zevceyi ve usûl ve furûunu infâk ve ebeveynine ve zevcenin zevcine hizmet eylemek ve beş vakitte ezan okumak ve câmilerde cemâat olup namaz kılmak ve kurban bayramında arefe sabahından bayramın dördüncü günü ikindisine kadar olan vakitlerde, tekbir almak ve erkek çocukları hitan (sünnet) etmek dahi dinî vecibelerimizdendir.

FÂİDE-İ İSLÂM:

Müslümanlığın faydaları pek çoktur. İslâm akidelerini kat'i olarak kabûl eden kimse:

Evvelâ, Cenâb-ı Hakkı şânı rubûbiyyet ve kuddûsiyyetini şâyân olduğu veçhile tanımış ve takdîs etmiş ve kendinin aciz ve ubûdiyyetini bilmiş ve ona göre, her hâlükârde Cenâb-ı Rabbül âlemine tevekkül ve itimâd üzere olup, korku ve ümidde ol Zâtı zül-celâli vel-ikrâma bağlanmış, evhâm ve hayâlâte sapmamış olur.

İkincisi, Kur'ânı Kerîmin ilk sûresi olup, beş vakit namazın her rekâtında okuduğu fâtiha-i şerîfenin başındaki (el-hamdu lillâhi rabbil-âlemin) âyeti celîlesini görüp, herkesi kendi gibi, Allahın mahlûku ve zâtı kibriyânın kulu bilerek, kimseye yan bakmaz ve can yakmaz olduktan başka, zaten Hak celle ve âlânın sıfâtı sübûtiyyesini yakînen bilmiş olmakla kendinin ahvâl ve ef'âlini, Cenâb-ı Hakkın Semî ve Basr sıfatlarına karşı dâire-i edebte, ve tasavvurât ve muzmerâtını Cenâb-ı

— 20 —

Âlimül-gaybi veş-şehâdenin sıfat-ı ilmiyyesine karşı mihveri istikamette tutup, emr-i hâlika tâzim ve îtinâ ve halk ile olan muamelâtını şefkat ve hakkâniyete binâ eyler.

Üçüncüsü her namazda (iyyâke nâbudu ve iyyâke nesteîn) diye ibâdet ve ubûdiyeti münhasıran Cenâb-ı Hakka eyler. Ve inâyet ve muaveneti ve hidâyet ve mağfireti ondan bekler.

Dördüncüsü, Hazret-i Hâtemül-enbiyâya imân etmiş olması hasebiyle bütün enbiyâ ve mürselîni tasdik etmiş ve dinin esasının tevhîdibârî ve takdisi zâtı İlâhi olduğunu anlayıp, bütün dinleri o noktada birleştirmiş ve her Nebiyyi zî-şanı Cenâb-ı Hakkın mümtaz kulu ve Resûlü olmak üzere tanıyıp, Rububiyette Zât-ı Bârîye kimseyi şerik etmemiş ve Peygamberleri tasdik ve tebcilde birbirinden tefrik eylememiş olur.

Beşincisi, kadere imânı cihetiyle hasbel-kader bir keder ve musibete uğradıkta Cenab-ı Hakkın takdiridir diyerek teselli bulmaya çalışacağından teessürü, azîm ve devamlı olmaz. Ve eltâfı İlâhiyyeden ümidini kesmez.

Altıncısı, Âhirete imânı cihetiyle mesâibi dünyeviyyesi ne kadar ço-ğalsa, yeis ve nevmidi hâline gelmeyip, ve binâenaleyh, intihar etmek teşebbüslerinde olmayıp, Allahın âhiretteki mükâfatını bekleyerek sabırlı olur.

Yedincisi, Hazret-i Fahr-i Rüsüle icâbet ve mutâbeatı sebebiyle ol fahri dü-cihânın siyeri seniyyesini ve terâcümü sahâbesini tetebbû ile mâili mekârimi ahlâk olup, hikmet, iffet, şecâat, sehâvet gibi ahlâkı fâdıla ile mütehallik olmağa ve âlî-himmet ve âlî-cenâb olup, bu bekasız âlemin geçici lezzetlerine göz dikmeyerek dünyayı, âhiretin tarlası olmak üzere tanımağa ve hilkatinin müsâid olabildiği iyi hizmetlerle güzel nam bırakmağa çalışır. Ve Cenâb-ı Hakkı çok andığı cihetle kalbi zikrullah ile münevver olup, san'at ve ticâreti ve hizmet ve kitabeti, kendisini Cenâb-ı Hakkı anmaktan alıkoymaz. Ve cidden muhibbi dünya olmadığı için, nefsini âhiret yolcusu bilerek, eceli hulûlünde, dünyadan müfârekatı müşkil görmez olur. Havf ve hüzün üzere olmayıp âsûde-hâl ve münşerihül-bâl olarak yaşar. Sâhib-i hevâ değil, ehl-i sıdk ve ehl-i vefâ olur!

Kur'ânı Kerîmde sahâbe-i güzinin evsâfı celîlelerine bak ki, onlar, hep bu dinî mübînin tâlîmatiyle yetişmiş ve Hazret-i fahrül-mürselinin izinden gitmiş bahtiyarlardır. {(1) Sahâbe-i kirâmın, üstün ve ilâhî insanlar olduklarına dair, nice âyâtı kerîme vardır. Hülâsaları, buraya alınanlar; Ali - imrân, Tevbe, Ahzâb, Nûr, Fetih ve Meâric sûrelerinden alınmıştır.}

"Sâbirler sebâtkârlar, sâdıklar, vefâkârlar, tâatteler, infaktalar, seherleri istiğfardalar."

— 21 —

"Tevbe ediciler, ibâdet ediciler, oruç tutucular, rükû' ve sücûd ile namaz kılıcılar, iyiliği emir ve kötülüğü nehy ediciler, Hududullâhı muhâfaza edip, şeriatin tâyin ettiği daireden çıkmayıcılar, tasadduk ve Hakka inkiyâz ediciler ve Allahü taâlâyı çok anıcılar."

"Mallarında muhtâçlar için, hak bilip gerek kendilerinden bir şey isteyenlere ve gerek kimseye hâllerini bildirmeyenlere îtâ ve in'am ediciler."

"Küffâr ve dinsizlere şiddet üzere olup, kendi aralarında müşfikane muâmele ediciler, ibâdet âsârı ile yüzleri nurlular."

"Ticaret ve alış verişleri kendilerini Allahu anmaktan ve ikame-i salât ve îtâ-i zekâttan ve sadakattan meşgul ve men-etmeyip, âhiret gününden hazer ediciler."

(Sahâbe-i kirâm) Muhâcirin ve Ansâr isimleriyle başlıca iki kısım olup, (Muhacirin) Mekkenin fethinden evvel Mekkeden Medineye hicret eden Mekkelilerdir. (Ansâr) Muhâcirîne yardım ve dine nusret eden Medine'lilerdir.

Cümlesinin efdâli Şeyneyn muazzameyn, yâni Hazret-i (Ebû Bekiris-sıddık) ve Hazret-i (Ömerül-fâruk) ve bâdehû Hateneyn-i Mükerremeyn yâni Hazret-i (Osmânı Zin-nüreyn) ve Hazret-i (Aliyyül-Murtazâ) dır.

Bu zevâtı Fehâme, Hulefâyı Râşidin ve Ciharı Yârı Güzîn tâbir olunur. Aşağıda sayılan altı zât ile beraber cümlesine (Aşere-i Mübeşşere) denilir ki, hepsi de dünyada iken Cennet ile müjdelenmişler demektir. Hazret-i (Talha) ve Hazret-i (Zubeyr) ve Hazret-i (Abdurrahmân bin Avf) ve Hazret-i (Ebû Ubeyde) ve Hazret-i (Saad bin Ebi Vekkas) ve Hazret-i (Said bin Zeyd) Rıdvânullâhi Taâlâ aleyhim ecmain! . .

İranî ve Turanî ve ekseri mamûre-i cihanı bunlar feth etmişlerdir. Ve dîni İslâmı dünyaya yayarak mürebb-i i âlem olmuşlardır.

يَا رَحْمٰنُ يَا رَحِيمُ اَللّٰهُمَّ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ ولَا الضَّالِّينَ وَ تَوَفَّنِى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنِى بِالصَّالِحِينَ آمِينَ

Ey esirgeyen ve bağışlayan! Bizi doğru yola, kendilerine nimet verip, gazaba uğratmadıklarının yoluna ilet, sapıkların yoluna değil, Müslüman olarak canımızı al, ve bizi Salihlerin aralarına kat.

AHKÂM-I TEKLİFİYYE (MÜKELLEFİYET HÜKÜMLERİ)

: {(1) Kitabımızın bundan önceki kısmında, akaidi İslâmiye, İslâmın binâsı, fevaidi İslâmiyeden bahsetmiştik. O kısım, birinci kısmı teşkil etmektedir. Şimdi, ikinci kısmına geçiyoruz ki, burada geçecek bahisler, Fıkıh ilminin ibâdat kısmına dâirdir. Bu kısmın hazırlanmasında, başlıca Ebü-1-İhlâs Hasan bin Ammâr merhumun Nûrü-1-îzah şerhi ile buna ait Şeyh Ahmet Tahtâvînin Hâşiyesi, Dürru Muhtâr hâşiyeleri, Hidâye, keza şerhleri ve Dürer, Nutfe ve Cevhere ve Kuhustanı tetkik ve tetebbu' edilerek hükümlerinden istifade olunmuştur.}

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ ِللّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْاِسْلَامِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى رَسُولِهِ مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْاَنَامِ وَعَلٰى اٰلِهِ الْكِرَامِ وَاَصْحَابِهِ الْعِظَامِ

"İslâm nimetinden dolayı Allaha hamd olsun. İnsanlığın göz bebeği ve efendisi olan Resûlüne, Resûlünün değerli âline ve büyük ashabına salât ve selâm olsun."

Farz, vâcib, mendub gibi tâbirlerden, ibâdet fasıllarının hiç biri, hattâ teharet kısmı bile hâli değildir. Bu sebeple en evvel, bu hükümlerin bilinmesine ihtiyaç vardır.

— 22 —

Ahkâm hükmün cem'idir. Bir şeyin hükmü, o şeyin gerektirdiği eseridir.

Ahkâmı şer'iye dahi, mükelleflerin fiillerine iktizaen veya muhayyer olarak, taallûk eden şâriin hitapları eserinden ibarettir.

İcmalen; vücûb, nedib, ibâhat, hürmet, kerahet diye beş ve tafsilen; sekiz kısım sayılarak şöyle tâbir ve tâdad olunur: Farz, vâcib, sünnet, müstahab, mübah, haram, mekruh, müfsid.

Kazâ-i Rabbâni kulun, ya muti' ve müsab olmak veyahut muhalif ve muâkab bulunmak üzere (müptelâ) olmasını icab etmiştir.

İbtilâ, işlemeye veya terk olunmaya taallûk etmekle, kulların ef'âl ve terklerinde, meşru' ve gayr-i meşru' neviler hâsıl olmuştur.

Farzdan mübaha kadar olan ilk beşi meşruat ve sonraki üçü gayr-i meşruattır.

İşlenmesi istenilen fillere taallûk eden hitaplar, emirler, terk edilmesi istenilenlere taallûk eden hitaplar da nehiylerdir.

Emirler, kat'i ve gayr-i kat'i olduğu gibi, nehiyler dahi kat'i ve gayr-i kat'î olur.

Kat'îlik delâleten olduğu gibi, sübûten de olur. {(1) Şer'i hükümlerin delili dört türlüdür. Birincisi sübûtu ve delili, kat'î olandır. Bununla, farz ve haram tahakkuk eder. İkincisi, sübûtu kat'î ve delîli zannî olandır. Üçüncüsü, sübûtu zannî ve delîli kat'î olandır. İşbu ikisi ile, vâcib ve mekruh sabit olur. Dördüncüsü, sübûtu ve delîli zannî olanıdır. Bununla, sünnet, müstahab ve tenzîhen mekrûh sâbit olur.}

Sübûten ve delâleten kat'î olan emirlerden, farziyet, biri kat'î ve diğeri zannı olanlardan da vücûb tahakkuk eder.

Farziyetin taallûk ettiği şey, farzdır. Farzın hükmü, fiiline sevap ve özürsüz olarak terkine ikap terettüp etmektir. İnkâr ve istihfaf edenin kâfir olmasıdır.

Farz, iki kısım olur: Biri farzı ayn, diğeri farzı kifâyedir.

Farzı ayn, herkese lâzım olup, bir takımının işlemeleri ile diğerlerinden sakıt olmaz, taharet, beş vakit namaz ve Ramazan orucu gibi. .

Farzı kifâye, farz olan kimselerin hepsine ayrı ayrı değil, cümlesine birden lâzım ve zarurî olup, bir takımının işlemeleriyle hepsinden sakıt olanıdır, okunmakta olan Kur'ânı dinlemek, hâfızı Kur'ân olmak, selâm almak gibi.

Farzı kifâyenin sevâbı, yalnız işleyene ve terkinin günahı cümlenin üzerinedir.

Bir ibâdetin erkânı ve şartları demek olan, farzlarından birinin terk edilmesinin muktazası, mutlaka ademi sıhhattir. Yâni içindeki farzlardan biri gerek isteyerek terk edilmiş olsun ve gerek unutarak terk edilmiş olsun, o ibadet sahih değildir. İsteyerek terk edene günah dahi terettüp eder.

— 23 —

Vücûbun taallûk ettiği fiil, vâcibtir. Vâcibin hükmü dahi amelen farz gibidir. Yâni, işlenmesine sevap ve özürsüz olarak terk edilmesine ikab terettüp eder. İtikaden farzın hükmü gibi değildir ki, vacibi inkâr eden ikfar olunmaz, kurban kesmek, vitir ve bayram namazları kılmak ve karib olan muhtacına bakmak gibi.

Vâcibin dahi (alel-kifâye) olan kısmı vardır: Şaban ve Ramazan aylarının sonlarında (rüyeti hilâl) gibi.

Bir ibadetin vâciblerinden birinin terki, isteyerek olursa keraheti tahrîmiye ile mekruh olmak, sehven olursa, namaz hakkında (sehvi secde) lâzım gelmektir.

Sünnet, Hazret-i Fahr-i Rüsulün (S.A.) farz ve vâcib olmayarak, muvazabet buyurdukları yâni nadiren terk ile beraber, devam üzere işledikleridir ki, sünneti müekkede dediğimizdir. Gayr-i müekkedeye müstahab ve mendub isimleri verilir. Ehli usûl indinde, sünnet, iki kısım olup, bir kısmı (sünnetül-huda) dır İti, (mükemmili din) dir. Onun tarihi, levme müstahak olur: Ezan, ikamet, cemaat gibi. Diğer kısmı, (sünnetüzzevâid) tir. Bunu terkeden, levme müstahak olmaz: Erkânı salâtın tatvili ve Peygamber aleyhis-selâmın yemek, içmek, elbise, oturmak, kalkmaktaki siyreti seniyeleri gibi.

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِى رَسُولِ اللّٰهِ اُسْوَةٌ حَسَنَةٌ

"Allahın resûlunde sizin için güzel örnekler vardır elbet." (Ehzab: 21)

Sünnetin mutlakı, bizce de mutlaktır ki, hulefâya dahi şâmildir.

Sünnetin dahi kifâye olanı vardır. Ramazanın son on günlerinde İtikâf etmek, teravihte cemaat olmak gibi. (Farzlarda cemaat sünneti ayndır.)

Sünnetin hükmü, işlenmesinde farz ve vâcibten az sevab terettüp etmek, isteyerek terkine, (ikab değil) itab müterettep olmaktır. (Zira, efdal-i kurubat farzlardır. Farzların sevabına, başka sevaplar muadil olamaz.)

Müstahap ki, mendub dahi denir. Hazret-i Sultân-ı Rüsülün (aleyhi ve aleyhimüs-salâtü ves-selâm) bâzı işleyip, bâzı terk buyurdukları ve selefi salihînin severek işledikleri ve diğerlerini dahi terğîp eyledikleridir: Bâzı nafile namaz ve oruç gibi.

Müstahabın hükmü, işlenmesinde sevap terettüp etmek ve terkinde itâb terettüp eylememektir. (Müstahabe, sünneti, gayr-i müekkede diyenler de vardır.)

Mübah mükellefin işlemek ve işlememek arasında muhayyer bulunduğu şeydir. Bunun işlenmesinde sevap ve terk edilmesinde itâp yoktur. Eşyada (sıfatı asliye) budur. Sûre-i bakara evailindeki

هُوَالَّذِى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى الْاَرْضِ جَمِيعًا

"Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan da O'dur." (Bakara: 29) âyeti kerîmesinin tefsirinde bu hususa dair izahat vardır.)

Hallerdeki değişiklik, hükümlerde de değişikliği mucib olur. Meselâ, haram olmayan şeylerden, yiyip içmek mubahtır. Helâkin def'u ref'i için

— 24 —

- haram olan şeylerden de olsa - ihtiyaç mikdarında yemek, içmek farzdır. (Yeyip içilen şey başkasının ise tazmin olunur.) Mümin için, bu suretle farzın edasında sevap dahi vardır. Yemek ve içmenin, tehlikenin izalesi mertebesinden ziyadesi, namazı ayakta kılabilmek ve oruç tutmağa kaadir olmak mertebesine kadar mendup ve müstahaptır. Semirmek için eklü şürb mekruhtur. Doyduktan sonra yemek, haramdır, meğer ki, misafirin ikramı için ola.

Mübah, meşruatın tâlisidir. Gayr-i meşruata gelince, bunlar, nevahinin mutaallıkatıdır ki, terki matlub olan şeylerdir. Hem sübûten, hem delâleten kat'î olan nehiylerden hürmet, yalnız bir cihetle kat'î olan nehiylerden kerahet hâsıl olmuştur.

Haram: Hürmetin taallûk ettiği şey haramdır. Ona (muharrem) ve (mahzur) dahi denir.

Haramın hükmü, terkinde sevap ve fiilinde ikab terettüp etmek ve onu helâl veya mübah sayanlar (Allah korusun) küfre varmaktır. İçki içmek, kumar oynamak, ebeveynine âsî olmak gibi.

Kerahatin taallûk ettiği şey (mekruh) tur.

Mekruhun hükmü, amelen haramın hükmü gibidir ki, terkinde sevap terettüp etmek ve işlemesinde ikab korkusu vardır. İtikaden, haram gibi değildir ki, istihlâline küfür terettüp etmez: Midye, istiridye, İstakoz gibi balık cinsinden olmayan deniz mahlûkunu yemek, cuma namazı saatinde alış veriş etmek, abdestte ve gusülde suyu israf etmek gibi.

Mekruhun mastarı olan (kerahet), (kerahiyet), (kerh), (kürh) kelimeleri, çirkinlik, sevimsizlik mânâsında lâzım ve bir şeyi sevmemek ve hoşlanmamak mânâsında müteaddidir. İlk mânânın muteâllıkına (kerih) ve ikinci mânânın muteâllıkına (mekruh) denir.

Şer'î İstilâhta, meşrûatın kat'i olarak matlub olanına farz ve onun aşağısına vacib denildiği gibi, gayr-i meşrûatın dahi kat'î olarak menhi bulunanına haram ve onun aşağısına mekruh denilir. Bu mânâya göre, mekruh, harama yakın olduğu için (tahrimî) nâmım alır.

Onun bir de (tenzihi) kısmı vardır ki, evvelkinin hilâfı demektir. Bunun helâla çok yakın olduğunda eimmemizce ittifak vardır. İhtilâf, vâcib mukabili olarak zikrolunan kısmı tahrîmîdedir ki, onun, İmâmı Âzam ve İmamı Ebû Yûsuf indinde mânâsı haram değil ise de, ona yakın demektir. İmâm Muhammed indinde ise, o kısmı gayr-i meşrû haram demektir. Şu kadar ki, hakkında kat'î bir hüküm bulamadığı cihetle, İmâmı müşarün ileyh kendi kitaplarında ona haram itlâk edemeyip, mekruh namım vermiştir.

Sünnetten indel-ıtlâk, müekkede kısmı maksûd olduğu gibi, kerahetin dahi alel-ıtlâk zikrinde yâni, tenzih kaydı olmadıkça tahrîmi kısmı

— 25 —

maksuttur. Meselâ, başka su var iken, kendi artığı olan suyu içmek ve kullanmak, tenzîhen mekruhtur. Abdestte suyu israf etmek mekrûh olduğu gibi, kısmen yâni, pek az sarf ile, gasli mesih derecesine götürmek te mekruhtur.

Müfsid, başlanan ameli bozan ve iptâl edendir ki, haram ile mekruhun tâlîsidir ve gayr-i meşrû nevilerdendir.

Müfsid, abdest vesailindendir. Abdesti bozan şeylere (nevakız) namı verilmiştir.

Müfsidin hükmü, vesâilin gayride, isteyerek ve özürsüz sadır oldukta ikab ve sehven sudûrunda ademi ikab olmaktır. Namaz ve orucu bozanlar gibi.

Aklu bulûğ cihetiyle, üzerlerine şer'î şerifin emir ve nehyi câri olan kimselerin yâni mükellef olanların, fiilleri, gerek amel ve ibadet nevinden olsun, gerek olmasın, yukarıda beyan olunan sekiz kısımdan birine mutlaka girer.

Meşrû kisib helâl, rüşvet almak haramdır. İhtiyaç halinde ödünç almak câiz yâni (mübah) ve muhtaç olana ödünç vermek menduptur. Borcunu ödemek farz olup, güç halde bulunan borçluya kolaylık göstermek vâciptir.

وَاِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ اِلٰى مَيْسَرَةٍ

Çünkü Cenâb-ı Hak "Borçlu darda ise eli genişleyinceye kadar beklemelidir." buyurmuştur. (Bakara: 280)

Kendisinin muhtaç olduğu dinî bilgilerini tashih edecek ilmi istemek her müsliman için farzı ayn olup, başkalarına fayda verecek mertebede öğrenmek farzı kifâye ve şer'î ilimlerde derinlere dalma mendup, tefahur ise mekruhtur. Akdi beyi' muktazası olmayarak, taraflardan birine menfaat temin eden şartlar müfsid ve yapılan beyi' fasidtir.

Medâr ecir ve mesübat, iman ve ihlâs üzerinedir. Herkes iman ile mükelleftir. Küfür kimseye mübah değildir.

Din, vaz'ı ilâhîdir. Şari' vaad ve vaîdinde sadıktır.

مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِه۪ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَۜا

"Kim iyilik işlerse faydası kendine, kim kötülük yaparsa zararı yine kendinedir." (Fussilet: 46)

— 27 —

KİTAB-UTTAHARE(TEMİZLİK)

Ahkâmı teklifiyeye dâir verilen izahattan sonra, ikinci kısmın birinci kitabı olan taharet (yâni temizlik) bahsine geçiyoruz.

İnsana, akaidi hakka ve tahareti kâmile üzerine, ibadetlerini; adalet ve hakkaniyet dairesinde muamelâtını ve ahlâkı fâzıla veçhile muâşeratını talim etmekte olduğundan, (İslâm dininden) büyük (nimet) olmaz. (Elhamdülillâhi alâ nîmetil-islâm) Emri dinin medarı, şu beş şey üzerindedir: İtikadat, âdap, ibadat, muamelât, ukûbat.

İtikadat ve âdaptan birinci kısımda bir nebze bahsetmiştik. Muamelât ve ukubat kısımları, bizim mevzuumuzdan hâriç olup, bunlardan bizim mevzuumuza teallûk eden: İbadat ve onun beyanı vesâilidir.

İbadat, malûm olduğu üzere beştir: Namaz, oruç, zekât, hac, cihad.

Cihad, farzı kifâye olmakla, biz farzı ayn olan ibadattan bahsedeceğiz. Onların birincisi namazdır. Onun da vesaili (bütün nevileriyle) taharettir.

Fıkıh kitaplarında, ibadat, -şânına ihtimamen- diğer bahislere takdim olunmuştur. İbadatın dahi akdemi, fariza-i yevmiye olan namazdır. Namazın şartı ve miftahı dahi taharet olmakla, biz de ilk önce taharetten bahsedeceğiz.

Lûgatte kitap ve kitabet, cemi mânâsına olup, fıkıh kitaplarının müstakil mevzuları (kitap) ve gayr-i müstakillesi (bab) ve babın küçüğü (fasıl) isimleriyle adlandırılmış olmakla, ehli fıkıh ıstılahınca kitap: Müstakil itibar olunmuş bir takım meselelerdir. Abdest, gusül, teyemmüm v. b. gibi.

Taharet, lûgaten nezafet demektir. Tiharet tanın kesriyle, su toprak gibi temizlik âleti olan şeylerdir. Tuharet tanın zammiyle, temizlikte kullanılan vasıtanın, temizlendikten sonra artan kısmıdır.

Şer'an taharet; salâtın taallûk ettiği yerde, mutahhirin istimaline binaen, hükmen zahir olan bir eserdir.

Mahâl: Bedene, libasa ve mekâna şâ-mil olduğu gibi, (mutahhir) dahi suya ve toprağa şâmildir.

Taharet: Hadesin ve habesin zevalinden ibaret olmak üzere dahi târif olunur.

Hades: İzalesi temin edilinceye değin, âzâ ile kaim olan manii şer'idir. Bunun da küçüğü ve büyüğü vardır.

Habes: Şer'an pis olan şeydir.

— 28 —

Temizlik, abdeste, gusüle ve teyemmüme şâmil olduğu gibi, tathiri encasa ve debagate dahi şâmildir. Malûm olduğu üzere bunlardan biri, necasetten taharet ve diğeri hadesten taharettir. Taharet ya su veya toprak iledir. Su ile olan taharetin biri vuzû, diğeri de gusüldür.

(Kitabu-t-tahare) terkibi, temizlik hükümlerinin beyanı için muayyen bir bab olup, bu bapta: Su hükümlerinden, su artıklarından, su kuyularından, abdest ve gusül ve teyemmümden abdesti bozan şeylerden, mest üzerine mesihten, sargı üzerine mesihten, özürlerden, pisliklerden ve bunların tahfif ve tathirinden bahseder.

Hades ve habesi mutlaka izale eden şey sudur.

SULAR:

(Miyah) ki, sular demektir. Su mânâsına olan mâ kelimesinin cemi kesretidir.

Su, mutlak ve mukayyed olmak üzere iki türlüdür. Mutlak su, akıcı bir cisimdir ki, her bitkinin hayatı onun tatlı olan (yâni çok acı olmayan) cinsiyledir.

Kendisiyle temizlik sahih olan suların aksamı vardır: Yağmur, kar ve dolu suyu, deniz suyu, dere suyu, göl suyu, kuyu suyu, pınar suyu.

Bunlara (ma-i mutlak) tâbir olunur ki, mutlaka su ismi verilen ve vasfı olduğu gibi kalan su demektir.

Bir de: Gülsuyu, çiçeksuyu, asmasuyu, üzümsuyu, etsuyu gibi isimlerle anılan sular vardır. Bunlara (ma-i mukayyed) tâbir olunur ki, cins ve mahiyetini bildiren bir başka isim ile beyan olunan sular demektir.

Evvelkilerdeki izafet, târif ve ikincilerdeki izafet de takyid içindir. Şu iki izafet arasındaki fark, evvelkine kayıtsız olarak su itlaki sahih olup, ikinciye izafî kayıt olmadıkça sahih olmamaktadır. (Meselâ: Bir kap içinde bulunan saf suya gerek çeşme, gerek yağmur suyu olsun, bu sudur denilebilir de ma-i mukayyede, gerek gül ve gerek çiçek suyu olsun, bunlara, sudur denilemez.)

Hadesten taharet ki, abdest almak ve gusül etmek demektir. Ancak, ma-i mutlak ile olur. Ma-i mukayyed, necislerin izalesinde kullanılabilir. Onun da temiz ve temizleyici olması şarttır. Çünkü, necis necisi izale etmediği gibi, yağlı olup da, tathir ve izaleye bedel, telvis edici olan sıvılar necisi izale edici değildir. (İzale edici mayilerin, ma-i mutlaka katıştırılması, ancak, hakikî necaseti tathir ve izalede sahih olur. Çünkü, katıştırma sebebi mevcuttur ki, o da, ecza-i necasetin yıkana yıkana çıkıp zail olmasıdır. Bu şart, hükmî necasette yoktu. Zira, âzâ-i muhdiste, necaseti mahsuse yoktur ki, tenahisine hüküm olunsun. Hades, bir emri şer'îdir ki, onun için, namaza mânidir, diye necaset hükmü vardır.)

Şâri, onun izalesi için, muayyen âlet tâyin etmiştir ki, o da ma-i mutlak

— 29 —

veya onun yerine olan teyemmümdür. Artık, bunun gayrisini ilhâk etmek veya kullanmak caiz olmaz. Sirke, çiçeksuyu gibi yağsız mayiler, pisliğin izalesinde kullanılabilir.

MAÎ MUTLAK:

Ma-i mutlak, beş kısımdır: Tahiri mutahhir gayr-i mekruh, tahiri mutahhir mekrûh, tahiri gayr-i mutahhir, gayr-i tahir ve meşkûk (Bu taksim, suyun râkid ve az olanında aşikâr olur.)

(Tahiri mutahhir gayr-i mekrûh) Şol ma-i mutlaktır ki, evsafı asliyesi üzerine kalıp, âtide gösterilen ârıza kısımlarından hiç biri, ona âriz olmamış ola. İşte o gibi sular, hem pâk, hem pâkleyici, hem de istimali gayr-i mekrûhtur: Taharet ve nezafette ve yemek pişirmekte kullandığımız sular bu kısımdır.

Ma-i zemzem, bu kısmın efdalidir. Onunla abdest almak, gusül etmek, kerahetsiz caiz, hem de sevabı çoktur.

(Tahiri mutahhir mekrûh): Şol ma-i mutlak ve pâktır ki, ondan ev kedisi gibi bir hayvan içmiş ola.

Kedi gerçi, canavardır. Canavarın artığı ise, necistir. Lâkin onun ehli kısmı ile iptilâ umumî olduğundan onun artığını, şer'î münir, mekrûh mertebesinde tutup, ona necis dememiştir. Vahşisinde yâni dağ kedisinde o sebep cari olmadığından onun artığı, sair eti yenmeyen vahşilerin artıkları gibi necistir.

Sokaklara salıverilmiş olan tavuğun, çaylak ve doğan gibi yırtıcı kuşların, fare ve yılan gibi evlerden eksik olmayan haşeratın artığı dahi, ev kedisine emsal olarak, bu kısımdandır. Başka su olduğu halde bu suyun kullanılması tenzîhen mekrûh olup, olmadığı takdirde istimali kerahetsiz caizdir. İçmekte ve yemek pişirmekte dahi kullanılmasında beis yoktur.

(Tahiri gayr-i mutahhir), nefsinde tahir ise de, abdeste ve gusüle salih olmayan su demektir. Buna (ma-i müstamel) dahi denir. Bu, o sudur ki, ref'i hades için, yahut iskatı farz için, yahut da, hayırlı bir iş için uzuv veya cesedi insanide kullanılmış olsun.

Ref'i hadese misâl: Abdesti olmayan kimse abdest almaktır. Bunda niyet dahi şart değildir. Hattâ, abdestsiz olan kimsenin, serinlemek ve birine öğretmek kasdiyle, aldığı abdest dahi kendisinden hadesi kaldırır. Bu hususta, çocuğun abdesti dahi bâliğin abdesti gibidir.

Hades, asgar ve ekbere şâmildir.

Gusülde kullanılan su dahi (tahir-i gayr-i mutahhir) dir.

Iskat-ı farza misâl: Abdest âzâsından birini veya ikisini yıkamaktır ki, abdest sübûten ve zevalen, tecezzi etmediğinden, onunla hades-i uzuv zail olmaz ise de, farz sâkıt olur.

— 30 —

(İstihsal-i mesubete misal): Abdesti var iken, "nurün alâ nur" olmak üzere, sevap kasdiyle bir abdest daha almaktır. Niyetsiz sevap olmadığı cihetle, bunda, taat kasdi şarttır. Abdestli bir kimse, serinlemek için, bir abdest daha alır ise, su müstamel olmaz.

Sevaba münafi olan israfa vardırmamak için, ikinci abdestin, (meşruu bittahara) olan bir ibadeti ifadan sonra, ve hiç olmazsa meclisi diğerde, sevap kasdiyle, alınmış olması şarttır. İkinci abdestte taat kasdi olmaz ise, meclisi aharda dahi olsa, israf olacağı cihetle, ma-i müstamel olmadığı gibi, meclisi vahitte olduğu ve evvelki abdest ile (meşruu bittahare) olan bir ibadet ifa edilmeden, ikinci abdest alındığı surette dahi, taat kasd olunsa bile, yine israf demek olmakla, tahrîmen mekrûh olup, ma-i müstamel olmaz.

Yemeğe oturmak için, . yemekten kalktıktan sonra, el yıkamak dahi sünneti seniyye kasdi ile olur ise, sevabı mucib olduğundan, onda kullanılan su dahi tahiri gayr-i mutahhirdir. Eğer abdesli olduğu halde, elini kir gidermek için yıkar ve taat kasd etmez ise, istimal olunan su, bu kısımdan olmaz. Zira, onda (hadesin ref'i) olmadığı gibi, ne iskatı farz, ne de ikame-i taat vardır.

Abdesti var iken birisine, öğretmek kasdiyle, abdest almak dahi böyledir. Gerçi hayırlı bir şey öğretmek dahi taattır, lâkin fiilen olması mahsus olmayıp, kavlen olmak dahi sahihtir.

Tahir olan, çamaşır, kap kacak gibi şeyleri dahi yıkamak böyledir, yâni bu suretle kullanılan su dahi müstamel sayılmaz.

Su, abdest uzvunda durdukça, - tathir zaruretine binaen - müstamel olmayıp, uzuvdan ayrılması akabinde, müstamel olur. Ma-i müstamelin hükmü tahir olup, mutahhir olmamaktır ki, haddi zatında, tahir ve hattâ pislikleri bile, izale edici ve temizleyici ise de, hadesi giderici değildir. Haddi zatında temiz olduğundan, sıçrayan veya havluya alınan abdest suyu, isabet ettiği yeri pislemez. Ancak, abdest alınan suyu bir kapta biriktirerek, onunla abdest almak sahih olmaz. Nitekim, Nebiyy-i Ekrem (Sallallahü teâlâ aleyhi vesellem) efendimiz ve" ashabı, birçok seferde suya muhtaç oldular, fakat müstamel suyu, bir daha kullanmak için top-lamadılar. Birinin almakta olduğu abdest sularının akıntısından, diğeri abdest almak dahi sahih olmaz. Sakalda kalan su ile başı mesh etmek caiz değildir.

Ma-i müstamel, kendisi tahir ve hattâ, necisleri ve pislikleri izale edici ve temizleyici ise de, aslında murdar sayıldığı için, içmek ve o su ile hamur yuğurmak, tenzihen mekrûhtur. Abdest alınırken akan suların üstüne sıçramasından sakınmak lâzımdır.

(Gayr-i tahir) ki, necis ve pis demektir: Durgun ve az olduğu halde içinde necaset bulunması (mutlak) veya (galebe-i zann) ile bilinen, akıcı veya çok olduğu halde, pisliğe değmiş olmakla pislik eseri kendisinde

— 31 —

aşikâr görülen (su) dur. Pisliğin suya veya suyun pisliğe yaklaşması demektir. (Eser) dahi, renk, tad kokudur. (Rakid), akmayan, durgun su demektir. Rakid olan suyun üzeri ölçülerek (mesaha arşını ile) yüz arşın murabbaından eksik olur ise, ona (kalil) denir. Suyun sathı, yüz arşın kare veya daha ziyade ise, ona (kesir) denir.

Ma-i cari, kesir hükmündedir. Suyu çok olan mahalle (büyük havuz), suyu az olursa (küçük havuz) tâbir olunur.

Dört köşeli olan havuzun sathı, yüz arşın murabbaı olmak için her hattının onar arşın olması lâzımdır. Havuz, yuvarlak ise, sathının yüz arşın murabbaında olması için, çevresinin otuz altı arşın olması gerekir. Kullanış, satıhdan olması hasebiyle, derinlik nazara alınmaz.

Su avuçlandığı vakit, derinliği açılmamak, büyük havuz için yeter sayılır. Akıntı dahi suyun yüzü itibariyle olduğundan, altındaki delikten veya musluktan akması ile, su akıcı sayılmaz. Su hazinesi, küçük havuz olursa, fare ölüsü dahi onu pisletir.

Durgun su, pisliğin telâkisi ile; - onda pisliğin eseri görülmese dahi pislenmiş olur: Köpeğin yalaması, içine bir damla kan veya sidik veyahut şarap düşmesi, içinde leş bulunması gibi, (Necasetin nevileri hakkında, kuyu faslında malûmat vardır):

Bir şeyin oluşu veya telâkkisi, yakînen bilinmek veya (zannı galip) ile zannedilmek gerekir, şüphe ve tevehhüme itibar olunmaz. Şek suretinde suyun kokmuş bulunması bile engel sayılmaz. Çünkü, (koku) temiz bir şeyin katılmış olması veya suyun çok durmuş bulunması sebebiyle de olur. Asıl olan taharet, yâni temizliktir. Bunun için, soruşturmak dahi gerekmez. (Hazret-i Ömerin huzuru ile, bir havuza tesadüf edildikte, orada hazır bulunan, Amr-İbn-ül-Âs hazretleri, havuzun sahibine, senin havuzuna canavarlar gelir mi, diye sorduğunda, Ömerül-Faruk hazretleri, havuz sahibinin cevap vermesine meydan vermiyerek sen bize haber verme, buyurmuştur. Bu, habere göre, misafire takdim edilen taamın, nereden hasıl olduğunu, ev sahibine sorması, caiz olmaz.)

Ma-i cari: Halkın akar saydıkları sudur. Akar suyu, "bir saman çöpünü götüren sudur" diye târif etmişlerdir. Akışta, kuvvet olmak, - kavli esahta - şart olmamakla, yukarısı kapatılan nehrin, kuvvetsiz akan suyu dahi akıcı su sayılır.

Gerek ma-i kesir, gerek o hükümde olan ma-i cari, ikinci kısımda mezkûr, kerahet sebepleri ile mekruh olmadığı gibi, yalnız, pisliğe mülâki olmasiyle (meselâ köpek yalaması içine bir miktar kan veya pislik yahut şarap karışması, veya leş, gait düşmesi ile) dahi' pislenmiş olmaz. Meğer ki, üç vasfından birinde yâni, ya renginde yahut tadında yahut da kokusunda necaset eseri görülmüş ola. O halde, onun pislik karışmış olan kısmı, pis olmuş olur.

Eğer necaset eseri, onun her cihetinde zahir ise, o halde, necis galip

— 32 —

olmakla, - o su, velev ki akıcı olsun - pistir, kullanmaya müsait değildir. Onunla ancak, arz ve nebat sulanabilir. Sığır, deve, davar gibi hayvanlara dahi içirilmesinde beis görülmemektedir.

(Ma-i meşkûk), ehlî eşeğin ve ondan doğan katırın artığı olan durgun az suyun, temizliğinde şüphe yok ise, hadesin izalesine müsait olup olmadığı fukahaca meşküktür. (şüphelidir.)

MÂİ MUKAYYED:

Ma-i müstamel ile, hadesin izalesi (abdest, gusül) caiz ve sahih olmadığı gibi, asma ve hindiba yaprağı misilli nebattan ve esmer (meyve, tohum), çiçeklerden istihsal olunan sular ile dahi, hadesin izalesi sahih olmaz, zira ki, bu sular, ma-i mukayyeddir.

Ma-i mukayyed olmak için, nebat ve meyvelerden (sıkılma veya inbikten çekme) yolu ile, elde etmek ve budanmış asmada olduğu gibi, kendinden hâsıl olmak, arasında fark yoktur. (Kendinden hâsıl olanla, sıkılarak elde edilen bu gibi sular arasında fark yoktur.)

Ma-i mukayyed, aslî ve gayr-i aslî olur ve bunların hiç biri hadesin izalesine elverişli değildir. Kavun, karpuz ve asma, gül suları aslen, ma-i mukayyeddir.

Gayr-i aslî olan (ma-i mukayyed) esasta, ma-i mutlak iken, bir ârıza sebebiyle, sonradan mukayyed olandır. O da iki türlüdür. Biri, kemali imtizaç sebebiyle, diğeri galebe-i mümteziç iledir. Kemali imtizaç dahi ya (teşerrüb) veya (tabıh) ile olur. (Tabıh teşerrüpten hâli değil ise de, kemali imtizaç için, müstakil sebep sayılmıştır.)

Şöyle ki, temiz olan ma-i mutlaka, temiz bir şey karışarak ve meselâ, temiz bir yaprak düşerek, (kemali imtizaç hâsıl olduğu) yâni, düşen ve temiz olan şey, suyun içinde çürüyerek, tabiatı olan rikkat ve seylâna halel geldiği surette, o su mutlak iken mukayyed olup onunla abdest almak ve gusül etmek sahih olmadığı gibi, içinde nohut ve mercimek misilli, temiz şeyler pişirilmek suretinde dahi, (kemali imtizaç) husule gelmiş olmak cihetiyle, rikkat ve seylânına halel gelmemiş bile olsa, onunla abdest ve gusül sahih olmaz. Meğer ki, kaynatılan şey, sedir yaprağı ola. (Sedir yaprağı ve emsali gibi şeyler ki, kendisinden temizlik kasd olunan şeylerdir. Bunların suda kaynatılması, temizlikte mubalâğa demek olduğundan, bunlar ile su kaynatmak sünneti cariye olmuştur).

(Galebe-i mümteziç) ile olan ma-i mukayyede gelince: Ma-i mutlaka karışmış olan şey, fazla olur ise, o su (ma-i mukayyed) olmuş olur. Câmid olan şeylerin temiz olana karışması suretinde, (tab'an galebeye), sulu şeylerin temiz olana karışmasında da, (vasfan galebeye) bakılır. (Suyun tabiatı, rikkat ve seyelândan ve evsafı ise, renk, tad ve kokudan ibarettir.)

İmdi, yaprak gibi câmid şeyler ile ihtilât ve imtizaç ederek

— 33 —

pıhtılanmak (peltelenmek) haline gelen su, bez makulesine isabet etmesinde, tamamiyle sıkılıp çıkmayacağı ve âzâya yayılarak akmayacağı cihetle, (tab'an mağlûp) demek olduğu gibi, süt misilli, renk ve taddan ibaret iki vasfı olan, temiz bir mayiin ihtilâtında, o vasıflardan yalnız birinin, kavun, karpuz suları misilli, yalnız taddan ibaret bulunan tek vasfının, sirke gibi, renk, tad, kokudan ibaret olmak üzere, üç vasfı bulunan mayilerinde katışmasından, onlardan ikisinin, zahir olması dahi, suyu (vasfen mağlûp) etmiş olur.

Bunlar, ma-i mukayyed aksamından olarak hadesin izalesine elverişli olmadığı gibi suya her vasfıyla benzeyen, temiz mayiin, meselâ, ma-i müstamelin ve kokusu zail olmuş gülsuyunun, karışımında (galebe) veznen muteber olmakla, bunların ağırlığı, sudan iki kat fazla ise, o dahi, hadesin izalesine elverişli olmaz, bir kilo ma-i mutlaka, iki kilo ma-i müstamel karışmış olmak gibi. (Bu itibar ile, ma-i mutlaka ma-i müstamel karıştırmak, o suya, insanın dalması gibidir. Hades-i ekber üzere olan bir kimse, elini veya ayağını suya sokar ise, su fasid olur. Şu halde, evlerde, medreselerdeki küçük havuzlardan alınan abdestlerin ve edilen gusüllerin sıhhatine hüküm etmek lâzımdır. Elhasıl, o havuzlardan abbdest ve gusül, ma-i müstamelinin ekser veya müsavi olduğuna veya pislik bulunduğuna zannı galib olmadıkça caizdir.)

Bunun aksi halinde, yâni bir kilo ma-i müstamele, iki kilo ma-i tahir karışmış oldukta, o su ile, hadesin izalesi sahih olur. Müsavat halinde, ma-i mutahhir, (ihtiyaten) mağlûp sayılır.

Suda yosun olmak veyahut uzun müddet durmasından, renk ve kokusunda bozukluk bulunmak, abdest ve gusüle mâni olmadığı gibi, suya, sabun ve safran, yemiş ve yaprak misilli temiz câmidat karıştırmak ve içinde mısır ve nohut ıslatılmak dahi mâni değildir. Suyun tabiatine halel gelmedikçe, evsafı, onlar ile büsbütün değişmiş olsa bile, beis yoktur. Ancak, bu cevaz, isim değişmemek ve boyanır hale gelmemekle mukayyettir. Suyun safran gibi boyanır hâle gelmesi, hurma suyu gibi nebiz ismini alması, üzüm suyunun şıra adını alması gibi.

ESAR (ARTIK SULAR):

(Esâr) lâfzı artıklar demektir ki kasdolunan su artığıdır.

Durgun az olan sudan, insan veya hayvan içmiş olmak suretinde o su (artık) ismini alarak: Kerahetsiz taharet, kerahatle taharet, ademi taharet, meşkükiyyet hükümleri itibarile, aşağıda gösterildiği üzere, dört kısma taksim olunur, (çok olan durgun sudan ve akar sudan, artık olmaz)

(Salya hükmünde olan (ter) meseleleri, kuyular faslında beyan edilmiştir.)

— 34 —

Birincisi: Tahiri mutahhir gayr-i mekruhtur ki, hem nefsinde temiz, hem de, ittifakla temizliğe elverişli olup kullanılmasında kerahet dahi olmayan (artık) tır.

(Atın artığı kerahetsiz temizdir. Teri dahi, salyası gibi tahir ve sütü de helâldir).

İnsanın, atın, deve, sığır, koyun ve keçi gibi, ehlî ve yabanî eti yenilen hayvanat ve kuşların artığı olan sular işte bu kısımdandır.

İnsanın, küçüğü, büyüğü ve erkeği, dişisi ve hades-i ekber üzere olanı, olmayanı ve müslimi, gayr-i müslimi, bu hususta müsavidir. Şu kadar ki, ağzı pislenmiş olan kimsenin, meselâ şarap içenin ve ağız dolusu kusanın, şarap içme akabinde ve kustuğu sırada, artığı olan su, temiz değildir. (Salya ve yaşlığı, biraz sonra temiz olur.)

İkincisi: Pis olan artıktır ki, ne temizlemeğe yeterlidir, ne de içilebilir. Onun içilmesi, ölü etinin yenilmesi gibi, muztar kalandan gayriye caiz olmaz: Kelbin, domuz, pars, kurt, sırtlan, kaplan, arslan ve maymun gibilerin artığı olan sular, bu kısımdandır.

Necasetin hafif ve galizi, su işlerinde müsavidir.

Subba-i behaim denilen hayvanlar, yırtıcı dört ayaklılar demektir. Dağ kedisi de bunlara dahildir. Bunların eti gibi, sütü ve salyası necistir. Kelb dahi aynı hükme dahildir. Yırtıcı kuşlar, üçüncü kısımda bildirilmiştir.

Üçüncüsü: Kullanılması mekruh olan artıklardır ki, temiz ise de, başka su var iken, bu artıkları, temizlik işlerinde, içmede, yemek pişirmede istimal etmek, tenzîhen mekruhtur. Başka su yok ise, kullanılması caizdir. Kerahetiyle beraber, tahir ve mutahhir olduğundan, o su var iken, teyemmüm edilmez, ehlî kedinin, sokaklarda gezen tavuğun, atmaca, şahin, doğan, çaylak, gibi yırtıcı kuşların, kartalın, karganın, fare, yılan, kertenkele gibi ev sakini olan hayvanların pis olan şeyleri yemeği âdet edinmiş bulunan tavuğun ve davarın artığı olan sular bu kısımdandır. (Vahşî kedinin artığı, diğer vahşî hayvanların artığı gibi necistir.)

Tavuklarda olduğu gibi, pis olan şeyleri yemeği itiyat eden deve, sığır, koyun ve keçi de vardır. Bu gibilerin eti ve sütü dahi mekruhtur. Bu halde olan hayvanların, kerahetinin zail olması için, tavuk üç gün, koyun ve keçi dört gün, deve sığır onar gün, haspolunup, kapalı yerde, yemlenmeleri lâzımdır.

Dördüncüsü: Meşkûk (şüpheli) olan artıktır. (Bu, bundan evvel bildirilen ma-i meşkûkten ibaret olup, meşkükiyyet dahi, temizleyiciliğinde yâni abdest ve gusüle elverişli olmasındadır. Delillerin karşılaştırılmasında, temizliği kestirilemiyerek şek ve tevakkuf edilince, taharetinde şek yok demektir). Ehlî eşeğin ve onun dişisinden doğan katırın artığı olan su işte bu kısımdandır.

Bu kısım artığın hükmü, abdesti olmayan kimse, ondan başka su

— 35 —

bulunmadığı takdirde, onunla abdest almak ve teyemmüm dahi etmek lâzımdır. (Ehlî eşeğin yenmesi haramdır, yaban eşeği, öküzü ve atı böyle değildir).

TAHARRİ:

(Şüpheli sular, arasında temizi araştırma)

Taharri, araştırma demektir. İki veya daha ziyade sıvının, bir kapta karışmasına, (ihtilâtı mümâzece) ve müteaddid su kaplarının karışmasına (ihtilâtı mücâvere) denir.

İhtilâtı mümâzeceden ve hükmünden ma-i mukayyed bahsinde malûmat vardır. Şimdi, ihtilâtı mücavereden bahsedeceğiz ve mücavereten muhtelit olan suların, araştırmasının, lüzum ve ademi lüzumunu bildireceğiz.

Bu bapta taharri; temizi temiz olmayandan ayırmak için iktidar ve cehid sarfında bulunmaktır ki, (reyi galip ile) daha münasibini istemek demektir.

İmdi, azı gayr-i tahir ve çoğu tahir sularla dolu birkaç kabın karışık konulmuş bulunması halinde, gerek içmek gerekse, abdest almak veya gusül etmek için, onları taharri (araştırma) lâzım olur. Çünkü, bir şeyin azı mağlûptur. Mağlûp ise, yok hükmünde olmakla, (onların temizi şudur) diye reyi galibe bina ve ona göre intihap olunabilir.

Bilâkis, azı tahir ve çoğu gayr-i tahir olmak veya birbirine müsavi miktarda bulunmak suretinde, gayr-i tahiri galip olduğundan veya mağlûp olmadığından, taharriye ancak içmek ve yemek pişirmek için kullanmak üzere başvurup, abdest ve gusül için taharride bulunmaz. Bu sebeple, onların hepsini necis sayarak döktükten, yahut hayvan sulamak için, birbirine karıştırdıktan sonra, teyemmüm eyler.

(Mesele): Biri temiz, diğeri temiz olmayan suyla dolu, iki kabın birbirinden ayırt edilememesi halinde, hadesin izalesinde kullanılması için, taharri şartı, kayb olmasından ötürü (çünkü araştırmanın şartı, temizin galip olmasıdır) araştırmada bulunmayarak, ikisinden de, abdest almış olan kimsenin, o abdestler ile kıldığı namaz, abdest alırken, başının başka başka, iki rubu yerine mesh etmiş olmak şartiyle sahih olur, aksi halde teyemmüm dahi lâzım gelir. Zira, o iki su ile, başının yalnız bir kısmını mesh etmiş olmak suretinde, temiz takdim olunduğuna göre (mesih sahih) ve tehir olunduğuna göre de temiz olan yaşlık necis olan yaşlığa, ilk mülakat ile, pislenmiş olmaktan ötürü, (gayr-i sahih) olmakla hâdise, cevaz ile ademi cevaz arasında deveran ederek şekke mebni (ihtiyaten) caiz olamayıp, mutahhar dahi kayb olduğundan, teyemmüme gidilir.

Sair abdest azasına gelince: Onların yıkanması gerektiğinden temiz

— 36 —

olmayan takdim olunduğuna göre, tahir ile ikinci defa yıkanmakla âzâ, tahir olarak hades onunla giderilmiş olduğu gibi temiz takdim olunduğuna göre de, hades, evvel emirde giderilmiş olarak, âzânın ikinci defa, temiz olmayan ile pislenmiş olması, zarar vermez. Çünkü, nazarımızda o kimse, pisliği izale edecek şeyi bulmamaktadır. Onu bulamayan kimse ise, namazı o hal ile kılar ve iade etmez.

(Diğer mesele): Birkaç kimse, kendi adetlerince, kaplar ile su bulup, o kapların yalnız biri gayr-i tahir, fakat belli olmadığı cihetle onlardan her biri araştırmakla bir kabı seçerek, onunla abdest alsa, o abdestler ile münferiden namaz kılabilirler. Cemaatle kılmak için, içlerinden birine iktida edemezler. Zira, her biri diğerinin araştırmasiyle abdest almak hususunda, - kendi reyince - onunki gayr-i tahir olduğundan caiz olamamakla, muktediye göre, imam abdestsiz sayılır.

Babı diyanette, fasıkın ve hali bilinmeyen kimsenin haberi ayrıca araştırılmak şartiyle, makbuldür. Muhbirin âdil olması lâzım değildir.

Âdilin haberi hüccettir. İki âdil, ihbarda, tearuz ederler ise, hüccetleri itibardan sakıt olup, hüküm, asla bina olunur. Bundan dolayı, iki âdil, bir suyun ihbarında, birbirinin haberini yalanlayacak durumda olsalar, su aslolan temizlik hükmü üzerine kalarak kullanılması caiz olur.

ÂBÂR (KUYULAR):

Abâr yahut âbâr, kuyular demektir ki, kuyu mânâsına olan bi'r sözünün cem'idir.

Kuyu, ne kadar çok sulu olursa olsun, suyun yüz sahası itibariyle, küçük havuz demek olduğundan, necaset ile pislenmiş olup, bir bakışta, necasetin, çamur ve taşlara bulaşacağı cihetiyle, bulaşan pisliğin temizlenmesi imkânsız olması cihetiyle, akar su hükmünde olarak, pislik eseri, suyun evsafından birinde, aşikâr olmadıkça, kuyu, pislenmiş bile sayılmamak, rey ve kıyas iktizasından iken, kıyas hilâfına olarak, kuyuların, pisliklerin bulaşması ile, hem pislenmiş olmasına ve hem de, ona mahsus usul ile temizlenmesine hüküm olunmuştur. Kuyuların temizlenmesi, içindeki necisin, nev'ine göre, aşağıda gösterildiği üzere, üç mertebede olur: Külliyen boşaltmak, kırk kova su boşaltmak, yirmi kova su boşaltmak.

Kuyudan su çekmeğe (istika) ve kuyunun suyunu boşaltmağa (nezh) denir. Biz burada nezhi, zikrolunduğu üzere üç mertebe itibar edeceğiz. Ve nezh-i külliye de nezh diyeceğiz. (Nezhi küllî) kuyunun tamamen boşaltılması demektir.

Kuyu pislenirse, tamamen boşaltılır. Kuyunun pislenmesi: İçine

— 37 —

gübre {(1) Gübrelere dair hükümler ileride zikredilecektir.} nevi müstesna olmak üzere bir katre kan veya sidik {(2) Yarasa hariç olmak üzere, ne sidiği olursa olsun. Necisler babına bakınız. Necasetin hafifi, sakîli sulara göre birdir.} yahut şarap misilli - az dahi olsa. akıcı necaset karışmak {(3) Kaz, ördek, tavuk tersi, insan tersi, kedi, köpek gibi etleri yenilmeyen hayvan tersleri ve kusuntuları ve salyaları, hep bu kısımdandır.} ve insan, yahut koyun ve keçi gibi büyük cüsseli {(4) Düşen hayvan pek küçük yavru ise, kedi hükmündedir.} hayvan ve köpek düşüp ölmek ve - ölsün ölmesin - hınzır düşmek ve düşen hayvan - serçe, fare gibi cüssesi küçük bile olsa - öldükten sonra şişmek {(5) Bunlann, kuyuda ölmesi ile, dışarıda ölüp te, kuyuya atılmış olması müsavidir. Bu meseleye dair,ileride fazla malûmat vardır.} yahut dağılmak veyahut tüyü dökülmekiledir.

İşte, bu hallerde, kuyunun suyu tamamen boşaltılır. Yâni, kuyunun pislenmesine sebep olan şey, çıkarıldıktan sonra, kuyuda bir kovayı dolduracak kadar su kalmayıncaya değin, kuyu boşaltılır.

Son kova kuyunun ağzından ayrılmakla, hem kuyu hem de çekenin elleri, su kovası, ipi ve makarası temiz olup, taşların yıkanmasına ve çamurların nakline hacet kalmaz. Bulanık su ile beraber kuyudan çıkan çamurları - ihtiyaten - duvar sıvasında kullanmamalıdır.

Kuyu kaynağının çok zengin olmasından dolayı, tamamiyle boşaltılması mümkün olmadığı takdirde, kuyudan, orta büyüklükte bir kova ile, iki yüzden üç yüz kovaya kadar su çekilir. Bunun iki yüz kovası vacip yüz kovası da nezahetin tezyidi için müstehaptır.

Daha iyisi ve ihtiyatlısı, kuyuda bulunan su, su ilmine vâkıf olan iki şahidi âdilin şehadetleriyle takdir edilip, o mikdar su boşaltılır. Eğer şahitler, bu kuyuda, meselâ, (bin kova su vardır) derlerse, o kadar su çıkarılmak lâzım olur.

Takdir edilen suyun çıkarılmasından sonra, fazla suyun çıkarılması ve boşaltma sırasında kovanın ağız ağıza dolmuş bulunması lâzım gelmez. Ekser kısmının dolmuş olması yeter.

Vacip olan mikdarın, bir günde çekilmesi mümkün olmadığı takdirde, ertesi günlerde, çekilmeğe devam edilerek, geri kalanı çekilerek tamamlanır.

(Kırk kova kadar su boşaltılması), şu suretle olur: Kuyuya tavuk yahut kedi veyahut bu büyüklükte bir hayvan ölü olarak düşse veya düştükten sonra ölse, fakat şişmese. (Şişerse tamamiyle boşalması gerekir.)

Düşen çıkarıldıktan sonra, (orta büyüklükte) bir kova ile, kırk kova su çekmek vaciptir. Altmış kovaya kadar fazlası, müstahaptır. (Yirmi kova kadar su boşaltılması), şu suretle olur: Kuyuya fare,

— 38 —

serçe, yahut, bu cüssede bir hayvan, düşüp ölmek ve şişmemek. (Dışarıda öldükten sonra düşmek de bu hükümdendir. Kurumuş fare ölüsü de böyledir).

Düşen çıkarıldıktan sonra, orta büyüklükte bir kova ile, yirmi kova su çekmek vaciptir. Otuz kovaya kadar fazlası müstahaptır.

(Büyüklükte, fare ile kedi arası olan hayvan, fare hükmünde ve kedi ile köpek arası olan hayvan da, kedi hükmündedir.

Murabba yüz arşın veya daha ziyade genişlikte su dolu olan, su hazneleri ve su sarnıçları, büyük havuz hükmünde olmakla, bunların içlerine, beygir dahi düşüp ölse, külliyen boşaltılması lâzım olmayıp, bunların pislenmeleri suyun üç vasfının birinde pislik eseri aşikâr görülmekledir.

Eğer bunların yüzölçümleri, yüz arşından az ise, küçük havuz olmakla, onlara da, meselâ, fare düşmek halinde, yirmi kova su çekmekle mi temiz olacağı, yoksa bu hükmün, (alâ hılâfilkıyas) kuyulara münhasır olmak ve (kıyas hilafı) olan şey, ahara (kıyaslanamamak) cihetiyle, onların tamamen boşaltılmak mı lâzım geleceği hakkında, (ihtilâf vâki) olup, (Dürr-ü Muhtâr sahibi), ekser kısmı yere gömülü olan, büyük küpler gibi, onların da, kuyu hükmünde olacağını yâni güvercin gibilerin ölüsünde kırk, ve fare gibilerin ölüsünde de yirmi kova su çekilmekle temizleneceğini beyan etmiştir.

Sahibi Reddi Muhtar ise, bu söz, sarnıç hakkında müsellem ise de, gömülü büyük küp hakkında müsellem olamaz, çünkü, ona kuyu ismi verilemez, ekser kısmının yerde gömülü olması dahi, ne örfen, ne de lûgaten, onu, kuyu hükmüne sokamaz, demiştir.

Kuyu, (baar) yâni deve, koyun, keçi tersi, (revs) yâni at, katır, eşek tersi, (hisy) yâni sığır ve manda tersi ile pislenmiş sayılmaz.

Kırlarda olan kuyular ile şehir ve köylerde bulunan kuyular arasında bu hususta fark olmadığı gibi, düşen tersin, yaş veya kuru, sağlam veya kırık olması arasında dahi fark yoktur. Meğer ki, sayılan pislikler, çok ola.

Çok demek, görenin gözüne çok gelmesi demektir. Nitekim az dahi, görenin (az) dır demesidir. Yahut, çok denilince, çekilen her kovanın o pisliklerden hâlî olmaması demektir. (Sayılan (tersler) çok olursa, kuyunun külliyen boşaltılması gerekir)

Güvercin ve serçe gibi eti yenilen kuşların tersi - gerek su kabında, gerek kuyuda bulunsun - suyu pis etmez.

Tavuk, kaz, ördek müstesnadır ki, bunların tersi, suyu müfsid ve kuyudan suyun tamamiyle boşaltılmasını muciptir.

Eti yenilmeyen kuşların tersi dahi özürlenmekten ihtizaren, suyu ifsad etmez. Yırtıcı kuşların tersi ifrat derecede olursa, elbise ve çamaşırı

— 39 —

ve kaplardaki suları ifsat ederse de, kuyu müfsit olmaz. (Elbise ve çamaşırın ifsadı, namazın sıhhatına mânidir).

(Kaz ve ördek hariç), berrî olsun, bahrî olsun veyahut, hem berrî hem de bahrî bulunsun, akıcı kanı olmayan hayvanın suda ve sair mayilerde ölmüş olması, onu pislemez: Çekirge, arı sinek, böcek, yılan, akrep, kurbağa, balık, pire, tahtakurusu, su köpeği ve su domuzu.

İnsanın, yahut sığır, koyun gibi eti yenen hayvanlardan birinin, kuvuya düşüp, diri çıkması halinde, üzerinde pislik olduğu yakînen bilinmedikçe, su pis olmaz.

Ester ve hımârın, atmaca, şahin ve çaylak gibi yırtıcı kuşların, kurt, köpek, kaplan, maymun ve çakal gibi canavarların dahi kuyuya sadece düşmesiyle yâni, kuyu içinde ölmemek ve salyası suya bulaşmamak şartiyle su meşkûk ve pis olmaz. Zira, domuzdan mâda, her hayvanın zahîri dirilik halinde temizdir. (Meşkûkiyet, v. b. salyanın bulaşması neticesidir. Meselemizde ise, onun yokluğu mefruzdur).

Eğer, kuyuya düşen hayvanın salyası, suya ulaşırsa, taharet ve necaset hükümlerince, o su salyaya tabî olmakla, salya necis ise, vücuben kuyunun külliyen boşaltılması lâzım olur. {(1) Müellif, burada meşkûkü dahi, necise ilhak etmiş ise de isabet eylememiştir. Artık faslında, ma-i meşkûk, ma-i kalîle karışır ise, ona müsavi olmadıkça, onunla abdest almanın bilâ-şek caiz olacağı bildirilmiştir.} Mekruh ise, birkaç kova ve bir kavle göre yirmi kova su boşaltılır. {(2) Kuyudan su boşaltmanın en azı, yirmi kovadır. Bu boşaltma, tathir için değil, teskini kalb içindir. Hattâ, o kuyudan, su boşaltmadan, abdest almak caizdir.}

(Her hayvanın teri salyası hükmünde olmakla o hususta dahi, su, salya hükmüne tâbidir. Artıklar bahsine bakınız.)

Şimdiye kadar bildirilen, kuyu meseleleri, şu veçhile hülâsa edilebilir:

Külliyen veya kısmen, suyun boşaltılmasını mucib olmak üzere, kuyuya düşen şey, pislik yahut hayvan olmaktan hâlî değildir. Pisliğin hükmü malûm olmuştur ki, kuyu onunla pislenip boşaltılır. Hayvanın insana dahi şümulü vardır. İnsanın gayri olan hayvan, hınzır gibi (aynen necis) olup olmamaktan ve (aynen necis) olmayanlar, (eti) yenilip yenilmemekten hâlî değildir. Bunlar dahi, kuyudan diri veya ölü çıkarılmış olmaktan ve ölü olanı, şişmiş olup olmamaktan hâlî olmaz.

İmdi; kuyuya düşen insan, diri çıkarıldığı ve bedeninde (hades) yâni hakikî veya hükmî necaset olmadığı ve kendisi su ile istinca {(3) Su ile istinca etmeyen kimse, büsbütün temizlenmiş sayılamayacağından, böyle olan kimseler, girdiği az suyu ifsad ederler.} etmekte bulunduğu takdirde su fasid olmaz. Eğer, üzerinde hakikî necaset var ise su pislenmiş olup, kuyunun külliyen boşaltılması lâzım gelir. Ve eğer necasetten ârî, fakat (sahibi hades) ise, bedenine vâsıl olan su, ondan

— 40 —

ayrılmakla müstamel olup, ekseri gayr-i müstamel olmakla, kuyudan su boşaltılması lâzım gelmez.

Düşen insan, kuyudan ölü olarak çıkarıldığında - Müslüman bebek dahi olsa - kuyunun külliyen boşaltılması gerekir. {(1) Halife Hazret-i Osman zamanında, Zemzem kuyusuna bir zenci düşüp ölmekle, sahabelerin huzurunda İbni Abbas ve İbni Zübeyrin fetvalariyle, Zemzem kuyusu külliyen boşaltılmıştır.}

Kuyuya cenaze düşmesi halinde, müslim olduğuna göre, gasilden sonra ise, suya halel gelmez. Gasilden önce ise, su müstamel olmuş olur. (galibi yine, gayr-i müstameldir).

Düşen gayr-i müslim ise, bedenen necaset bulunmak agleb olmakla, su fasid olmak ve kuyu, tamamen boşalmak lâzım gelir.

Kuyuya düşen, hayvan olduğuna göre, eğer (aynen necis) ise, diri dahi çıksa ve ağzının suya değmediği farzolunsa bile, kuyu tamamen boşaltılır.

(Aynı necis): Hınzır'dır. Köpek, aynı necis değildir. Kuyuya düşen, aynı necis değil ise, diri çıkarıldığına göre, eti yenilip yenilmediğine bakılır, eti yenilen cinsten olup ta, bedeninde pislik olmadığı dahi belli olursa, hiç bir şey lâzım gelmez. Eti yenilmez ise, cesedi temiz olmak şartı ile, ağzının, suya değip değmediğine bakılır, ağzı suya değmiş ise, salyası suya karışmış olacağından, onda (artık) hükümleri cari olur. (Artığı mekruh olanın suya isabetinde (ihtiyaten) on kova yahut daha ziyade boşaltılır. Eşek ve katırın düşmesiyle kuyunun suyu meşkûk olmamak sahihtir).

Farzı muhal olarak, ağzı suya değmemiş ve cesedi dahi tahir bulunmuş ise, bir şey lâzım gelmez.

Ölü çıkarıldığına göre, gerek yenilir, gerek yenilmez olsun, şişmemiş ise, cüssesine göre, küllî boşaltma veya cüz'î boşaltma lâzım gelip, şişmiş ise {(2) Tüyleri dökülmüş ve kendisi dağılmış ise, külli boşaltma evleviyyettedir.} küçük cüsseli dahi olsa, küllî boşaltma lâzım olur. (Cüz'î boşaltma, yirmi kovadır).

(Fare- yavrusu gibi, pek küçük olan kanlıların düşmesinde, İmamı Azama göre, on kova, imameyne göre ise, yirmi kovadır. Dört fare, bir fare hükmünde, beşten dokuza kadar kedi hükmünde, on fare de köpek hükmündedir).

Tavuktan çıkan taze yumurta ve anasından henüz doğmuş olan kuzu, üzerinde pislik olduğu malûm olmadıkça, - yaş dahi olsa - içine düştüğü, su ve mayii ifsad etmez, çünkü, mahrecinin yaşlığı necis değildir.

Et kokmak ve yemek ekşimek ile pis sayılmaz.

Kuyuda leşten başka bir pislik görülmek meselesinde, görüldüğü vakitten itibaren, kuyu pislenmiş olup, işbu ölü hayvanın kuyuda görüldüğü vakit, düşme zamanı malûm ise, bilâ-hilâf bilinen düşme

— 41 —

zamanından muteberdir. Hâdisenin vukuu zamanı malûm değil ise, (indel-imam) onun hükmünde tafsilat vardır. Şöyle ki:

Şişmiş v. s. olmadıkça, ihtiyaten bir gün ve bir geceden, şişmiş, tüyü dökülmüş ve dağılmış ise, üç gün ve üç geceden itibaren kuyu pislenmiş sayılır. Çünkü şişmek eskimek alâmetidir. {(1) Şişme, emsalinde, geçen haddin en azı üç gündür. Bilâ salât defn edilen, yıkanmış cenazenin, kabri üzerinde, namaz kılınmak dahi üç güne kadardır. Şişmemek dahi, hâdisenin yeni vukuuna delildir. O da bir gün ve bir gece ile takdir olunmuştur.}

O müddet içinde, abdestsizler oradan abdest almış ve büyük hadesi olanlar, iğtisal etmişler ise, onları ve onlar ile kılınan namazları, iade etmek lâzım gelir. Çünkü, mâni olan hades yakînen sabit ve zail olan abdest ve gusülde şek vaki' olup, yakîn ise, şek ile zail olur.

Eğer abdestliler ondan abdest almış, yahut necis olmayan çamaşır onunla yıkanmış ise, icmaan iade lâzım gelmez. Zira, sıhhatin muktezası olan taharet mevcuddur. Manî'de şek vaki' olmuştur ki, o da, o suyun mevzii taharete isabetidir. Namaz ise, şek ile bâtıl olmaz.

Eğer, çamaşırı o su ile yıkamışlar ve ondan abdest almışlar ise, onlara ancak, o çamaşırı yeniden yıkamaktan başka bir şey lâzım olmaz. Çünkü, bu suret, çamaşırda isabet zamanı malûm olmayan necaset (mania) bulunmak kabîlindendir ki, bunda sahih olan namaz iade olunmamaktır. (Lâkin necaset kuru ise, isabet vaktini aramak gerektir. Zira kurumuş olduktan sonra, "şimdi isabet etmiştir" denemez, meğer ki, zaman, onun isabetinden sonra kurumasına muhtemel ola). - İndel-İmameyn, sonradan olan bir işin, yakın bir zamana izafeti asıl olmak kaidesine binaen, kuyunun pislenmesine, pisliğin onda görülmesi zamanından itibaren, hükmolunup, ondan evvel kılınan namazları iade, ve o su ile yıkanmış çamaşırı, tekrar yıkamak lâzım gelmez. {(2) Çünkü, fil-hal düşüp ölmek, yahut kuyuya onu rüzgâr, yahut bâzı hafîfulakıl kimseler veya çocuklar, yahut kuşlar atmış olmak caiz ve muhtemeldir. Yazılıdır ki, İmam ebu Yusuf; ben zaten İmamın kavli üzereydim, vaktâ ki, bir bostanda oturmakta iken, bir çaylağın ağzındaki leşi, kuyuya düşürdüğünü gördüm, İmam-ıMuhammed'in kavline rücû ettim, demiştir.} Meğer ki, vukuu zamanı kendilerince muhakkak ola.

Pisliği bilinen su ile, hamur yoğurulmuş olursa, o hamur, köpeklere atılır. Yahut davara yedirilir.

Pislenmiş olan kuyunun suyu çekilip yok olduktan sonra, yeniden gelen su temizdir. Çünkü giden pislik geri gelmez.

İSTİNCÂ, ÎSTİBRA, İSTİNKA:

İstincâ, necaseti ref' ve izale etmektir ki, def'i tabiiden sonra erkeğe ve kadına ait bulunur. (Buna dilimizde, taharetlenmek denilir.

— 42 —

Taharetlenmekten âciz olana, ancak nikâhlısının yardımı caizdir.)

İstibrâ, ihlilden yâni sidik mecrasından sidik damlalarını gidermektir ki, küçük su döküldükten sonra olur ve erkeklere mahsustur.

İstinka, istincâda mübalâğa etmek ve temizliğe son derece ihtimam eylemektir.

İstinca, su ile olduğu gibi, ufak taşlar ile, ve evvelâ taş ve sonra su kullanarak, ikisini birleştirerek dahi olur.

Helâya girişte sol ayak, çıkışta sağ ayak atılır. İstincada sol el kullanılır, meğer ki, onda özür ola.

Helada kıbleye karşı, yahut kıbleye arka vererek bulunmak ve hariçte güneşe ve aya ve rüzgârlı tarafa durmak mekruhtur. Akıyor dahi olsa, suyun içine ve kuyu ve dere, ırmak ve havuz yakınına ve oturacak gölgelik yerlere, kovuklara ve yol üzerine ve ağaç altına küçük ve büyük su dökmek mekruhtur. Özürü olmadıkça ayakta idrar dahi mekruhtur.

İstibrâ, halkın gözleri önünde olmamak üzere, yürümek, öksürmek yahut sol tarafına eğilmek, v. s. suretlerle sidik eserini iyice izale etmek demektir.

Erkek kısmı, idrarını yaptıktan sonra, mutmain olmadıkça, abdeste başlamak caiz olmaz. Zira idrar sızıntısının zuhuru, yahut damlaması abdestin sıhhatine engeldir.

AHKÂM-I VUZÛ' (ABDEST)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُءُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَيْنِ
(Maide 6)

Vuzû', ki abdesttir, vezâettendir. Vezâet: Hüsün ve nezafettir. Şer'an vuzû': Mâruf üç âzâyı yıkamak ve başa mesh eylemekten ibaret, özel bir temizilktir. (Mesih, başın rub'unda nezafet mânâsı aşikâr değil ise de, itibar galibedir).

— 43 —

Onda lûgat mânası dahi vardır. Çünkü, abdest dünyada, âzâyı tanzif ile temiz ve müstahsen kıldığı gibi onunla ibadeti hakka kıyam olunduğu için, âhirette dahi sahibine ravnak olur. (Abdest) yüze nur ve kalbe sürürdür.

Abdestin sebebi, şartı, hükmü, rüknü, sıfatı vardır. (Bir varlığın kendisini meydana getiren parçalarına: Rükün, onun dışındakilere: Şart. Ve tesirsiz Musil'ine: Sebep, Ve eseri müterettibine: Hüküm. Ve fıkhan olan hal ve şanına: Sıfat tâbir olunur).

Abdestin sebebi, yâni insanı abdest almağa sevk ve iysâl eden şey, abdestsiz helâl olmayan fiili, istibaha yâni helâl ve mubah etmek, (namaz, mushafa dokunmak, tavafı Kabe) gibi muharrematı diniyyeden birine teşebbüs kasd eylemektir.

Bu onun hükmü dünyevîsidir. Hükmü uhrevîsi ise; niyeti ile âhirette sevap husulüdür.

Abdestin vücûb şartı, yâni mükellef üzerine, şer'an lüzumunun şartı: Akıl, bülûğ, İslâm, suyu kullanmaya gücü yetmek, vücudü hades, münafi halin yokluğundan ibaret olmak üzere altıdır {(1) Asılda, hali münafî: Hayiz ve nifas, diye başka başka sayılarak ve buna dıykı vakit dahi ilâve edilerek, şartların mecmuu sekize iblâğ edilmiştir.} ki bunların hülâsası, taharetle mükellef olan kimsenin, hadesten tahareti su ile ifaya kaadir olmasından ibarettir. Çünkü, taharetle mükellef kaydı, akıl ve bülûğ ve İslâm ve vücudü hades ve (ademi hali münafi) kayıtlarını mütezammindir. Zira, müslim olmayan, yahut müslim olup da, âkıl veya bâliğ bulunmayan,veyahut muhdis (abdestsiz) olmayan kimse, hadesten taharet ile, mükellef olmadığı gibi, henüz hayiz ve nifas üzere olan kadın dahi, onunla mükellef değildir. Tahareti, su ile icraya kudret kaydı, suyun temizliği (temizleyiciliği) ve taharete kifayeti ve bir özür veya hacete binaen, hükmen ademi mefkudiyyeti şartlarım içine alır. Çünkü, tahir olmayan, veya mutahhir bulunmayan, yahut kâfi olmayan,veyahut hem tahir ve hem mutahhir ve hem de istimale kâfi ise de, özüre veya hacete mebni, istimaline kudret taallûk etmediğinden, yok hükmünde bulunan, su ile taharet vacip olmaz.

Abdestin sıhhatinin şartları üçtür: Birincisi, temiz suyun cilt üzerine nafiz olmasıdır. Bir suretle ki, gasli farz olan uzuv üzerinde iğne batıracak kadar yere su isabet etmemiş bulunur ise, abdest sahih olmaz. İkincisi, münâfî halin inkıtaı yani, hayiz veya nifas ve (nakızı vuzu) gibi {(2) Özür sahibinin gayride, bevil ve seylânı dem gibi şeylerdir.} abdeste münafî olan ahvalin kesilmiş olmasıdır. {(3) Bu hususta, vücup şartı ile sıhhatin şartı içtima etmiştir.} Bunlar bâki iken

— 44 —

alınan abdest sahih olmaz. Meğer ki, özür sabit ola. Üçüncüsü, Şemi' ve şahim {(1) Şemi': Mum. Şahim: İç yağı. Hamur ve çamur dahi böyledir. Balık derisi, kurumuş çiğnemik, burunun dışında ve gözün kenarında kuruyup kalan, kir ve çapak dahi, vuzuun sıhatine mânidir.} gibi, suyun cesede vüsulüne mâni ve hail olan şeyin zail olmuş bulunmasıdır. Bunların da hülâsası: Şer'an mutahhir olanın cide yaygın ve nafiz olmasından ibaret olmak üzere, bire raci olur. Mutahhir olan şey sudur. Onun şer'an mutahhir olması, mâni halin kesilmesine mutavakkıf olmakla, ikinci şart dahi mezkûr demektir.

Abdestin hükmü, sebebinde zikredilmiştir.

Abdestin rüknü dörttür. Onlar, hem de abdestin farzlarıdır. {(2) Erkân ile tâbir, füruz ile tâbirden faidelidir. Farz ile rükün beyninde umumve husus mutlak vardır.} Birincisi, yüzü yıkamaktır. Çünkü abdest âyetinde

يَٓااَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُٓوا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُسِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَيْنِۜ

"yüzünüzü yıkayınız" (Mâide: 6) buyurulmuştur. {(3) Abdest âyeti: Bu konunun başında metni verilen âyettir ki; o aynı zamandagusül ve teyemmüm âyetidir.}

Gusül, yıkanmak. Gasl, yıkamak manasınadır. Bir şeyi yıkamak, suyu onun üzerine akıtmaktır. Bir haysiyette ki, ondan en az, iki damla hâsıl ola. Suyu, yağ sürünür gibi, sürünmek kâfi olmadığı gibi, damlasız akıtmak dahi kâfi olmaz. (Yaş sünger ile, mesih her ne kadar pisliğin temizlenmesi için, gasil sayılırsa da, gusül sayılmaz).

Vecih: İnsanın onunla müvacih bulunduğu, yerdir ki, dilimizde yüz tâbir olunur.

Vechin uzunlama haddi, alın üstünden çene sonuna kadardır. Başlangıçta, saç olup olmamak birdir.

Saç bitimi, aşağıda olana: Dar alınlı, (egam). Saç bitimi yüksekçe olana; açık alınlı (aslâ'). Yüzünün iki yanında saçı az olana: Az saçlı, (anza') denir. Bunlardan son ikisi, zihin keskinliği ve cömertlik sayıldığından, sevilmekte, birincisine ise, bunların aksi mânâ verilmekle, hoş karşılanmamaktadır.

Bunların cümlesine göre, yüz yıkanmasının farzı, mebde-i tul itibariyle birdir.

Son haddin, çene nihayetine kadar olması, sakalsızlara veyahut sakalı, pek seyrek olanlara göredir. Seyrek sakallı olmayanlara göre, son had beşerenin mülâki olduğu kıllardır. Bu anlam, yüzün eninde dahi muteberdir.

Yüzün eninin haddi, iki kulak yumuşaklarının arasıdır. Sakal başı ile kulak arası olan, kılsız yer dahi, yüzün haddinde dahildir.

Malûmdur ki, yıkama, beşereye taallûk eder. Beşere, cildin dış tarafıdır. Vechin beşeresi, kadınlarda ve sakalsızlarda tamamen meydandadır. Sakallılarda ise, örtülüdür. Sakal bırakılınca, beşere yerine sakal geçmekle, yüzün, sakal ile örtülen yerlerinin yıkanmasının farziyyeti,

— 45 —

alttan üste intikal eder. Gözlerin, ağızın ve burunun içlerini, ve yüzde ve sair abdest azalarında, sinek ve pire kirlerinin altını yıkamakta zaruret olmadığı gibi kaşların, bıyıkların ve sakal kıllarının altını dahi yıkamak lâzım değildir. (Gusülde bunların yıkanması lâzımdır). Bu sayılanların, üstlerinin yıkanması ile iktifa olunur.

(Mesele: Hangi uzuvdur ki, abdestte onu yıkamak bir zaman farz iken, sonra farz olmasın? Cevap: Çenedir ki, sakalsız iken yıkanması farz olduğu halde, sakallandıktan sonra, yıkama farziyyeti, çeneden sâkıt olup, sakala intikal eder).

İkincisi, iki elleri, dirsekleri ile beraber yıkamaktır. Abdest âyetindeki (Elmerâfik) lâfzı, buna delâlet eder. İnsan, istirahat zamanında, ona dayandığı için, dirsek denilmiştir. (Elden), zikri cüz ve irade-i kül tarikiyle kol kastedilmiştir.

Abdestte tamamiyle el ve dirseğe kadar kol, gasl olunup, dirsek, kolun yıkanma yerinin müntehası olacaktır ki, ondan yukarısı, farz olarak yıkanacak yer değildir. Ancak, dirseklerin yıkanması farzdır.

Cem'in cem'a mukabelesi, ferdin ferde mukabelesini muktazi olmak kaidesine binaen, her kolun, dirseğiyle beraber yıkanmasının farz olması, (ibare-i nas) ile sabit, ve fiili Resûle müstenit icmâ dahi bunun üzerinedir. (Diğer el için, aradaki müsavata binaen, ayrıca delâleti nas iddiasına hacet yoktur).

Üçüncüsü, ayakları, iki topuklar ile beraber, yıkamaktır. Abdest âyetinde (ve ercülekûm ile-l-kâbeyn) buyrulmuştur ki, iki topuklara kadar yıkayınız, demektir.

Kâab ki, topuktur, ayağın baldır tarafından, iki yanında bulunan iki tümsek kemiktir. Ayakta dahi, yıkanacak yere son, bunlar olmakla, gaye-mugayyada dahil, ve üst tarafı yıkama farziyyetinden sâkıttir.

Ayaklar zikrolunan sonlarıyla beraber, ehli sünnet mezhebinde (nassı âyet) veçhile, yıkanılır, mesh edilmez. Sünneti şayia dahi yıkamadır.

Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimiz hazretleri, abdestte ayaklarını dahi yıkadıktan sonra, (Bu o abdesttir ki, namazı, Cenab-ı Hak ancak, onunla kabul eder) buyurmuşlardır.

(Ve ercüleküm) lâfzındaki cerr kıraeti, mücâverete yâni, manen değil de, yalnız lâfzen olan mütabeate mebnidir. Ayaklar, iki kıraete göre, yıkanmalı olup, üzerlerine meshetmek, mestli olmak hâlinin gayride caiz değildir. {(1) Keşşafta zikredilmiştir ki, ayakların başa atfedilmesi meshedilir olduğu için değil, üzerine su dökmekte, iktisadın vücudüne tenbih içindir. Çünkü, ayaklar, sâir abdest âzası gibi olmayıp, üzerlerine su dökülerek yıkanmakta olduğundan, (mezanne-i israf) olmakla güya ki, "ayaklarınızı, suyu israftan çekinerek yıkayın" diye emredilmiştir. Kâabeyne kadar buyurulması, ayakların meshedilmesi lâzım geldiği zannını izâle içindir. Çünkü, mesh için, şerîatte bir son tâyin olunmamıştır. Hem de, sahibi şer'i efendimizin, abdestte ayaklarını meshettiği, hiç bir vakit görülmemiştir.}

— 46 —

Dördüncüsü, başın dörtte birini mesh etmektir. Abdest âyetinde: (Vemsehû biruûsiküm) buyurmuştur ki, başlarınıza su değdirin, demektir. Peygamberimiz (Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimiz hazretleri, nâsiye-i şeriflerini yâni, alınlarının üst cihetini mesh etmişlerdir. (Dörtte bir kısmı olmak şartiyle, başın herhangi bir kısmının meshi caiz olup, ön kısmının meshedilmesi sünnettir.)

Mesh, lûgatte bir şey üzerine el gezdirmektir. Silmek mânâsına da gelir.

Şeriatte mesh, başka yerde kullanılmadık yaşlığı, bir yere değdirmektir. Değdirilen yer, gerek baş ve gerek mest veya yara sargısı olsun. Değdirmek dahi, gerek el i! e olsun ve gerek başka bir şey ile vukubulsun. (Kollardan artan yaşlığın, başa sürülmesi olmaz. Ancak, başın meshinden kalan yaşlık ile, kulakların meshi istisnâen caizdir.)

Mefruz miktarda yaşlığın isabeti, ıslak bir bez ile, yahut yağmur veya kar isabetiyle dahi olur. O takdirde, el ile mesh etmeğe hacet dahi kalmaz. Zira âlet, istenilen mahalle iysal vasıtasından başka bir şey değildir.

Başta, mesih yeri iki kulağın üst tarafıdır. Onun rub'unu mesh, sahih olup, onlardan aşağısını ve meselâ, sarkan keysuyu ve hattâ keysunun tepeye dolaştırılarak top edilmişini meshetmek, sahih olmaz. {(1) Saçına mesheden kimse, altında baş olan saça, meshetmiş ise, caiz olur. Eğer, altında alın veya boyun bulunan saça meshetmiş ise, caiz olmaz. Top halindeolan keysu meselesi de şöyle halledilmek gerekir: Meshedilen saçlar, çözüldüğü vakit, başın aşağısına sarkar ise, caiz olmaz, başta kalırsa caizdir.}

Başta farz olan mesih mikdarı, rubu' iken: Asıl el, parmaklar olmak ve hattâ, parmakların kesilmesine (kat'i yed) terettüp etmek mülâhazasına ve onların üçü, ekseri olup, (ekser için dahi hükmü kül) bulunmak kaidesine binaen, başın meshinde, farzın miktarını, üç parmak ile takdir etmek merduttur. {(2) Rivayet, mesh edilecek miktar, rubu' olmaktır. Bunun dirayeten takdirineşer'i imkan olamaz.}

İşte abdestin rükünleri, zikrolunan üç uzvu yıkamak ve başa, su değdirmekten ibaret olmak üzere, dörttür. Emirler, tekrar iktiza etmediğine mebni, onları birer kereden fazla yapmak farz dahi değildir.

Bu rükünlerden biri veya birkaçı, uzvun yokluğuna ve hattâ malûliyyetine mebni, sâkıt olduğu gibi, {(3) Başı nezleli olup da, mesihten mutazarrır olan kimseden, başa meshetmek sakıt olur.} zâid olan uzvun, farz olan mahallin hizasında olmayanından dahi, yıkanmak farizası sâkıttır. Meselâ: Dirseklerinden itibaren kolsuz ve topuklarından itibaren ayaksız olandan, kol ve ayak yıkamak sâkıttır. (Dirsekten ve topuktan bakiye var ise, onlar yıkanır).

— 47 —

Omuz başında iki kolu ve topuğu ile beraber iki ayağı olan kimsenin, tam olan kol ve ayağı (asli) olup, diğerleri zâittir. {(1) Dürr-ü Muhtâra göre, Zevâid, ihtiyaç halinde istimal edebilirse, asli ile birlikte yıkanması lâzımdır. Bununla beraber asli ile bir hizada bulunmak hasebiyle (birinin yıkanmasında) diğerinin de yıkanması zaruri ise, her ikisinin yıkanması gerekir. Zâid olan parmakların, bulunduğu yerlere göre, yıkanması elbet lâzım gelir.} Zâidin, farz olan mahâl hizasında olanını, (tâbiri diğerle) ur ve elde zâit parmak gibi (farz yerinde) çıkmış olanını yıkamak lâzımdır. (Farz yerine) muvazi değilse, onun yıkanması, abdestte farz olmayıp, menduptur.

Hadeste şüphe edip, taharette yakini olan, yâni abdest aldığını bilip abdestinin bozulduğuna şüpheli olan kimse abdestlidir. Aksi halde, abdestsizdir.

Abdest esnasında, bâzı âzâsını yıkamış olmakla şek eden kimse, (sahibi vesvese) değilse, o uzvunu yıkar. Eğer (sahibi vesvese ise) yâni ekseri, böyle şek etmekte ise şekkine iltifat etmez. Abdesti aldıktan sonra, zâhir olan şekke ise, itibar yoktur. Meğer ki, noksanına kendince yakin hâsıl ola.

Abdestin sıfatı şer'iyyesi üç olup, farz, vacip, menduptur. Beyanı ilerideki fasılda gelecektir.

ABDEST HÜKÜMLERİNİN TAMAMLANMASI:

Sık olan sakalın zahirini yıkamak, abdestte vacip yâni lâzım olur. (Hafif) yâni seyrek olan sakalın diplerine suyu isal etmek lâzım yâni vaciptir. (Sık sakal, cilt makamına kaimdir. Bu sebeple yıkama farizası, ciltten sakala intikal etmiştir. Seyrek sakal böyle olmayıp suyun deriye isalinde, zorluk olamaz.)

Yüz çevresinden fazla olarak sarkmış kıllara suyu isal etmek vacip olmayıp, sünnettir, çünkü onlar, asaleten veya bedelen, vecihten değildir.

Dudaklar âdet üzere, yumulduğu zaman, görülmez, kalan yerlerine suyu isal etmek, lâzım gelmez. Çünkü, dudağın yumulan yeri, ağıza ve açık kalan yeri de yüze tâbidir.

Gözlerin içini yıkamak zararlı olduğu için, (gusülde) dahi caiz değildir. (Suyun kirpiklere ve göz pınarlarına vardırılması kâfidir).

İyi olup ta, kabuğundan henüz ayrılmamış olan çıbanın içini, yıkamak lâzım gelmez.

Parmaklar (arızî bir sebep ile) aralarına su girmeyecek derecede birbirine yapışmak ve tırnak uzayıp dönmekle parmak ucunu örtmek ve yıkanması gereken yerde, altına suyun girmesine engel olan, (hamur, mum,

— 48 —

çapak) gibi bir şey bulunmak takdirinde, onları giderip arasını ve altını yıkamak lâzım olur.

Tırnak kiri, bedenden hâsıl olan kirler, gerek köylü ve gerek şehirli için, mâni olmadığı gibi, pire ve sinek pisliği dahi azlığına ve yapışkanlığı olmamasına mebni, su ile temizlenmesine mâni sayılmaz.

Boyacının tırnaklarında kalan boya dahi, zarurete mebni, mâni değildir.

Parmakta olan dar yüzüğü, oynatmak lâzımdır. (Dar olmayan yüzüğü de oynatmak âdaptandır.)

Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri abdest aldıkları vakit, yüzüğü şeriflerini hareket ettirirlerdi.

Tabanında bulunan yarıkları yıkamak zarar verir ise, yarıklara konulan ilâcın üzerinden geçirmek câiz ve sahih olup, devânın üzerinden geçirilmesi dahi, zarar verir ise, üzerini mesheyler. Mesih dahi zarar verirse, onu da terkeder. Eğer bunlardan hiç biri zarar vermez ise, zararı olmayacak kadarını yapmak lüzumu anlaşılır. Hattâ soğuk su zarar verip te, sıcak su zarar vermiyor, ve kendi dahi onu kullanmağa kaadir bulunuyor ise, sıcak su kullanması lâzım olur.

Yarık üzerindeki ilâca su geçirmenin cevazı ilâç, yarığın üstünü aşmış olmamak kaydiyle mukayyet olup, eğer aşmış bulunur ise, zâit kısmının altının yıkanması taayyün eder. Bu dahi zararlı olmamak kaydiyle mukayyettir.

Göz ağrıyıp ta, nâzik ve müslim hekimin tenbihi veya kendisinin mücerrep bilgisi üzerine, onu yıkayamayan kimse, özür müddetince gözüne su değdirmez.

Gerek abdest aldıktan, gerek gusül ettikten sonra, kıl yerlerini tıraş etmekle, o yerleri tekrar yıkamak, yahut meshetmek lâzım gelmez. Zira, onunla hades vukua gelmez. Hem de farz sâkıt olmuştur, sâkıt ise, geri gelmez.

Abdest veya gusülden sonra, tırnak kesmek, bıyık kırpmak ve deri kaldırmak ile dahi, hades vâki olmayacağından, onların iadesi lâzım gelmez.

ABDESTİN SÜNNETLERİ:

(Sünen) sünnetin cem'idir. (Sünnet) lûgatte yol demektir ki, mutlak meslekten ibarettir. Hasene, yahut seyyie diye tavsif olunabilir. Nitekim, Hadis-i Taberanîde vâki olmuştur.

(Kim iyi bir yol (sünnet) a sülûk ederse o yolda gittiği müddetçe hayatında sevap kazanır, öldükten sonra da o iyilik yaşadıkça yine sevap kazanır. Kötü bir yol icat ederse sağlığında onun günahını yüklendiği gibi, öldükten sonra da o kötülük yaşadığı müddetçe ondan günah kazanmaya devam eder.)

— 49 —

İstılahta sünnet: Dinde (farz ve vacip olmayarak) muvazabet üzere, meslûkü tarikattir.

Muvazabet, müdavemettir. Arasıra terk, ona münafi değildir. Nadiren terk ile beraber, muvazabet buyrulan şey, sünnettir ki, ind-el-itlâk, bilindiği gibi, sünneti müekkede demektir (1). Muvazabet buyurulmayan şey, menduptur ki, sünneti gayr-i müekkede demektir (2).

On sekiz şey, abdestli halde, sünnet olur. (Adedin zikri, sınırlamak için değil, öğrenene kolaylık içindir).

1 - İptida ellerini bileklerine kadar yıkamak.

Bu bir sünnettir ki, farz makamına kaim olur, çünkü, kolları dirseklerine kadar yıkamak, farîzanın bir kısmı, bu sünnet ile ifa edilmiş olur. Yahut el yıkamak farzdır. Onun bu veçhile takdimi, ve atîdeki keyfiyet üzere yıkaması sünnettir. İster ellerin ikisini birden ve isterse, birer birer ve sağdan başlayarak, yıkamış olsun.

Eller, temizleme âleti olduğu için, sünnetin yerine getirilmesinde, bunun takdimi şarttır. Ve sünnetliği, ellerin zaten zâhir olmasiyle meşrut olup, pislenmiş bulunması takdirinde, necaseti az dahi olsa, onları, evvelâ, suyu pislenmeyecek veçhile yıkamak farzdır. Eğer, onları yıkamak, abdest suyunu telvis edecek ise, yâni suyu ya ağziyle veya mendil gibi bir vasıta ile, almak mümkün olmamakla, suyun içine pis olan elin sokulması zarurî ise, onu yapmayıp, namazı teyemmüm ile kılar ve iade edemez.

Kaldırılması ve eğdirilmesi mümkün olmayan, büyük su kabının içine temiz olan ellerinin solunu, ve hattâ onun da tamamını değil, parmaklarını, bitişikçe sokup, suyu sağ eline nakleder, ve onu bu suretle yıkadıktan sonra, suya sokar, sol elini dahi onunla yıkar.

Hades üzere olan kimse, velev ki, Hades-i ekber üzere olsun su yahut tas almak için, pak olan elini ve hattâ kolunu, suyun içine sokmak ile, o su müstamel olmaz.

(Elini yıkamak, yâni, izale-i hades etmek veya ikame-i sünnet eylemek kasdiyle sokarsa, suyun avuca alınan kısmı, sudan ayrılmakla müstamel olur).

(1) Ezan, ikamet, cemaat, süneni revatıp, mazmaza, istinşak gibi ki sünnetihüdâ dahi denir. Ahzi hidayet, terki dalâlet demektir. Yani, işlemesi dinin tekmilinden olup, terkine kerahet ve isaet taallûk eder. Kuhustânî der ki, sünneti müekkedenin hükmü, dünyada olan mutalebesince, vâcip gibidir. Şu kadar ki, vâcibin tariki: Muakab ve sünnetin tariki: Muateb olur. Telvihte yazılıdır ki, sünneti müekkedenin terki, harama yakındır. Haramı terkeden, şefaate müstahak olur.

(2) Münferidin ikameti salatta tatvili kıraet, abdestte boynunamesh, teyamün, isteyerek oruç, salât, sadaka gibi ki, sünneti Zevâid dahi denir. Bizce sünnet, hem fiili resül, hem de fiil-i sahabedir.

— 50 —

2- Besmele ile başlamak:

Yâni ellerini yıkar iken, besmele çekmektir. Hattâ abdestin iptidasında, besmeleyi unutsa da, hatırladığında söylese, sünnet hâsıl olmaz. Yemek yemek gibi değildir ki, abdest tek iştir.

Yemekte ise, her lokma, bir fiildir. Yemek esnasında dahi besmele okunsa, hem evvel, hem de sonra için, sünnet hâsıl olmuş olur.

Hadîs-i şerifte: Abdesti olmayanın namazı olmadığı gibi abdestine (ismullah) zikretmeyenin dahi abdesti olmaz. Mealindeki hadîs-i şerif, kemâlin nefyine hamledilmiştir.

Kavli resul, besmelenin abdestte, müekkeden sünniyyetini nâtık olduğu gibi, (fiili Resûl) dahi, besmelenin, abdestin başlangıcına mesnuniyyetini bildirir ki, kendileri her abdeste başladıklarında ilk önce Besmele çekerlerdi.

Bir diğer hadîste: "Abdestini ismullah ile alanın, her tarafı pâk olur, ismullahı zikretmeyerek alanın, yalnız abdest yerleri, pâk olur" buyurmuşlardır.

Bu hadîs-i şerifler, yalnız besmeleyi tâyin etmekte olmayıp, bu hususta seleften ve alâ kavlin, Hazret-i Nebiyy-i ekremden naklen bildirilen, Eûzüokuduktan sonra "Bismillâhil-azîm vel-hamdü-lillâhi âlâ dîn-il-islâm" demektir.

Bir kavle göre de, "Bismillâhir-rahmânir-rahîm" demek efdâldir. Eserlerde geldiğine binaen, hepsini birleştirerek "Eûzü billahi mineşşeytânir-racîm Bismil-lâhir-rahmânir-rahîm Bismillâhil-azîm vel-hamdulillâhi alel-islâm" denir ise, ahsen olur.

3- Niyyet eylemek:

Niyyet, kalben kasteylemekten ibaret olup, abdestin sünnetlerinden olan niyyet dahi, abdesti, ya hadesi gidermek veya salâtı ikame etmek, yahut da, emre imtisal azmiyle abdest almaktır. Bu azmini dil ile ifade ederse, lisanını kalb ile birleştirdiği için, (Meşâyihi fukahâ) indinde müstahsen görülmüştür (nitekim ileride abdestin âdabı faslında gelecektir).

Guslün sünnetlerinde, müellifin tasrihi üzere, abdeste, besmele ve niyyet, eller yıkanırken olup, besmele dil ile söylenirken kalb dahi, niyyete ortak olur.

4- Abdestin başlangıcında, yâni ağız yıkanırken veya abdestten önce, misvak kullanmak (dişleri fırçalamak).

Bildiğimiz misvak: Erâk ağacının dalıdır. Misvakın efdali odur. Onun gibi lifli olan, diğer ağaç dallarından dahi yapılabilir. Kuru ise ıslatılır. Parmak kalınlığında ve kullananın karışı ile bir karış boyunda olur. Sağ ele alınarak, serçe parmağının üstünden geçirilir ve baş parmak ile altından tutulur ve ağzın sağ tarafından başlanarak dişlere sürülür.

Dişleri olmayan veya dişleri olup da, misvak istimalinden müteezzi olan veyahut o sırada misvakı olmayan kimse, dişlerini ve diş etlerini,

— 51 —

misvake bedel, baş ve şehadet parmakları ile iyice ovuşturarak yıkar. Bu işin, misvak kullandıktan sonra da yapılması faydalı olur.

Hadîs-i şerifin hükmüne göre, misvak ağız ile nezafeti temin eder ve Allah rızasını kazanmaya bir vesiledir. Abdestinde misvak kullanılarak kılınan namaz, misvaksız abdest ile kılınan namazdan, yetmiş derece efdaldir. Ramazanda dahi misvak istimali, ecrin istihsalini muciptir. Misvak, bulunmadığında parmak ile misvaklanmak, aynı misvak yerini tutar.

Misvak, bizce abdestin sünnetlerindendir. Namazın sünnetlerinden değildir. Binaenaleyh, misvak tutunarak alınan abdest ile kılınan her namazda, kıyam ve başlama zamanında misvaklanmasa dahi, misvaklanma fazileti hâsıl olur. (Şafiî mezhebinde misvak, namazın sünnetlerindendir)

Hazret-i İmamdan menkul olduğuna göre, misvak kullanmak süneni dinden olmasından, dişler sararmak ve ağız kokmak gibi, ahvalde ve uykudan kalkıldığı zamanda, ve dişlerinin kanamayacağına emin ise, namaza kalkılacağı vakit ve haneye girildikte ve nas ile toplulukta ve Kur'an ve Hadîs kıraatinde, misvak kullanılması müstehaptır.

(Dişlerin sararmasında, ağız kokmasında, uykudan kalkıldıkta, namaza kıyamda, abdest alınmasında misvak istimali lâzımdır). Kadınlar hakkında, sakız çiğnemek, misvak yerine geçer! .

(Zâhir olan budur ki, abdest iptidasında, kadınlara sakız çiğnemek, erkeklere göre, misvak istimali gibi, mesnun olmak değildir. Belki, onların sakız çiğnemesi, erkeklerin misvak tutunması gibi, dişleri tathir ve ağzı tatyip eder demektir. Savmın mekruhlarında zikredilmiştir ki, kadınlar: Ciltlerinin zayıflığına binaen, misvak istimalinde, diş etlerinin tahammül edememek ihtimalidir. Onlar, oruç halinin haricinde sakız çiğnemek müstehap erkeklere ise, mekruhtur.) Tahsili sevap ise, tashihi niyyete bağlıdır.

5 - Üç kere mazmaza ve üç kere istinşak etmek:

(Mazmaza) lûgatte harekettir ki, suyu ağızda çalkalamaktır. İstilâhta, ağzın içini su ile doldurmak ve bu suyu ağızda dolaştırıp atmaktır. Bu suretle ağız dolusu suyu içmek kâfi ise de emmek suretiyle içmek kâfi değildir.

(İstinşak), lûgatte kuvvetle koklamak mânasına olan neşekadan mehuzdur ki, suyu buruna çekmek demektir. Istilâhta, suyu burunun yumuşak yerine ulaştırmaktır ki, suyu nefesiyle çekmek şart değildir.

Mazmaza ve istinşak, iki sünnet-i müekkededir ki, ondan, tertip, teslis ve tecdit dahi sünnettir. Tertipten maksat, evvelâ mazmaza ve istinşak eylemektir. Teslis: Bunları üçer defa yapmaktır. Tecdit: Her defasında, yeni su almaktır. Bunlardan birini terkeden kimse, mazmaza ve istinşakta sünneti tamamlamış olmaz. Hattâ eldeki su, mazmaza ve istinşaka birer ve diğer âzayı üçer kere yıkamağa ancak kifayet ettiği

— 52 —

takdirde mazmaza ve istintakı üçer defa yaparak, diğer azayı birer kere yıkamak suretiyle abdest alması muvafık olur.

Abdestte bunların abdestin farzları üzerine sebebi takdimi, suyun evsafının denenmesidir ki, rengi görüldükten sonra lezzetinin ağız ile tadılması ve kokusunun da burun ile anlaşılmasıdır. Bundaki faydaların çokluğu aşikârdır.

6 - Mazmaza ve istinşakta (oruçlu olmayanın) mübalâğa etmesi: Mazmazada mübalâğa, suyu boğaza değin vardırmak (suyun boğazda tahrikine "gargara" denir ki, o gusülde bile lâzım gelmez) ve istinşakta mübalâğa, suyu burunun katı yerine kadar çekmektir. Oruçlu olan kimse, orucunun bozulması korkusu ile bunlarda mübalâğa etmez. Hadîs-i şerifte: (Oruçlu olmanızın dışında mazmaza ve istinşakı mübalâğa ile yapınız.)buyurulmuştur.

7 - Abdesti tertip üzere almak. Yâni, yüz yıkamayı kollardan evvel yapıp, başa mesh etmeği kolları yıkadıktan sonra ve ayak yıkamayı, en sonra yapmak suretiyle abdestteki (zikrolunan) tertibe riayette bulunmak. (Tertipsiz alınan abdest dahi sahih, ancak sünnete muhaliftir.)

8- Sağdan başlayıp, kollarını ve ayaklarını sağlarından sonra sollarını yıkamak. (Abdeste başlarken dahi, evvelâ, sağ, sonra sol ellerini yıkamaktır. İşbu sünniyet, çift olan azalara aittir. Bu tertip, yıkamakta olduğu gibi meshetmekte dahi lâzımdır).

Hadîs-i şerifte: (Abdest aldığınızda size kolay gelenden başlayınız.) buyurulmuştur. Sağın şerefine binaen, öylece başlamak icmaan müstehap sayılarak, hadîsteki emir, vücuptan kabul olunmuştur.

9- Gasli üçlemek, yâni yıkanan azayı üçer kere yıkamak. Maksut, su ile üç defa kaplayarak yıkamaktır. Yoksa, kollarını yıkarken, bir defa aldığı su ile, kollarını tahrik ederek üç kere temas etmek, sünnetin husulünü temin etmez.

Bunların birincisi farz ve diğer ikisi sünnettir. Üçten ziyade yıkayan, haddi aşmış ve üçten eksik yıkayan zulüm etmiş olur. Meğer ki, ziyadeyi, şekkin husulüne mebni, kalbin itminanı için ve noksanı suyun azlığı için etmiş olmak gibi, bir zarurete mebni ola.

10 - Ellerini ve ayaklarını yıkamağa, parmak uçlarından başlamak. Çünkü, âyet-i kerimede, merafik ve kâbeyn, yıkanmaya son kılınmış olmakla, onlar yıkamanın son noktası demektir. Müntehaya ise, başlangıç lazım olup, tamam uzvun yıkanması farz olduğundan, mebde onun yâni, müntehanın evveli olmuş olur. Nebiyy-i Ekrem aleyhis-salâtü ves-selâmın fiili dahi, bu veçhile vuku bulmuştur.

11 - Gerek ellerini ve gerek ayaklarını yıkarken parmaklarını tahlil etmek.

Tahlil, parmak aralarını ovmaktır. Onunla emrolunmuş ve bu emrin tekidi hakkında: (Kim parmak aralarını su ile ovmazsa, Allah kıyamette oraları ateş ile ovar.) buyurulmuştur.

— 53 —

El parmaklarının hilâllanması, keyfiyeti, parmakları birbirine ithal etmek ve ayak parmaklarının tahlili keyfiyeti, el parmaklarından birini, ayak parmaklarının aralarına sokmaktır. (Bu işi, en elverişli olarak yapabilecek, sol elinin bir parmağı ile sağ ayağının serçe parmağından başlayarak, sol ayağının serçe parmağında tamamlamaktır.) Ayaklarını akar suya soksa dahi, hilâllamakta fayda olduğu aşikârdır.

12- Yüzü üç kere yıkadıktan sonra, (sık olan) sakalı, alttan bir avuç su ile hilâllamaktır.

Sakalın hilâllanması: Sakalın arasına, alttan parmaklarını sokarak, kıllarını aşağıdan yukarıya doğru ayırmaktır.

Bunun mesnuniyyeti: Hazret-i Enes'in, bu bapta fiilî resulü rivayet etmesindedir.

Müvazabeti seniyye vaki olmadığına ve bir de, sünnet, mahalli farzda, farzın ikmali için olup, sakalın iç kısmı ise, ikameti farz yeri olmadığına binaen, İmam Ebû Hanife ve İmamı Muhammed Hazretleri, bunun tahlilini Esadî gibi, sünnet değil, efdal görmüşlerdir.

13- Başın her tarafını meshetmek.

Başın dörtte birinin, bir kere meshi farz ve tamamının bir kere meshi sünnettir.

Meshin konusu, hafifletmek için olduğundan, onda tekrar, mesnûn değildir. Mest üzerine mesh, sargı üzerine mesh ve teyemmüm dahi böyledir.

14- Başın kaplanarak meshine, ön taraftan başlamak.

Bu meshin keyfiyeti: İki ellerini parmaklariyle beraber, başın ön tarafına koyup arkaya doğru sıvayarak götürmek ve badehu kulaklarını dahi mesh etmektir. (Bu hususta diğer rivayetler dahi var ise de, en kolay yol budur.)

İkameti sünnet zaruretine mebni, bunda ma-i müstamel olmaz.

15- Kulakları, başa mesh edilen su ile dahi olsa, meshetmek. Zira, Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, suyu bir alışta re'si şeriflerini ve kulaklarını onunla mesh eylemişlerdir.

Elin yaşlığı baki iken kulağı mesh etmek için yeniden su alırsa daha güzel olur. (Başlık veya sarığını kaldırmak sebebiyle, elin yaşlığı kalmamış ise, ikame-i sünnet, yeniden su almağı gerektirir.)

Abdestin âdabında bildirildiği üzere, kulakların dışı, baş parmaklar ile ve içi şehadet parmakları ile mesh olunup, serçe parmaklar, oyuk kısmına sokularak tahrik olunur.

16- Boyunu - baş ve kulaklardan sonra, iki elinin arkasiyle - meshetmek.

Boğazın meshi, bid'attir. (Boynun meshi, yeniden su almayarak, elin arkasındaki yaşlık ile yapılır).

— 54 —

17- Abdest âzasını, üzerine su döküldükçe, ovalamak.

Aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, yıkanmakta olan âzayı şerifleri üzerinde el gezdirmişlerdir.

18- Abdest âzasının yıkanmasına aralıksız devam etmek.

Abdest uzuvları yıkanırken, biri kurumadan diğerinin yıkanmasına başlamak, bu suretle, devam edilerek abdesti tamamlamak sünnettir.

Eğer, bedenin suyu çekivermesi, veya havanın şiddetinden, yahut bulunulan yerin sıcaklığından, suyun süratle kuruması gibi itidalsizlik halinde, yıkanmanın tevalisi ile beraber, derhal kurumakta ise, bundan dolayı sünnet terkedilmiş olmaz. Abdest alma sırasında suyun tükenmesiyle, su almağa teşebbüs dahi özür sayılır.

Bâzıları, sekizinci, onuncu, on dördüncü ve on altıncıya müstehap demişlerse de, halbuki, bunlara muvazabeti nebeviyye sabit olmakla bu hüküm gayr-i varit ve mesnûniyet muhakkaktır.

ABDESTİN ÂDÂBI:

(Âdâb), edebin cem'idir. Edep, "bir şeyi mevzi-i hakikisine vazetmek"diye tarif edilmiştir. (Edeb), hasleti hamidiye ve vere'u takva, diye de bilinmiştir. Fiili terkinden hayırlı olan şey, yahut mükellef onunla memduh olup terkiyle mezmum olmayan veyahut terkine zem taallûk etmeyerek, işlenilmesi şer'an matlup olan şey dahi denilmiştir ki, bunların hepsi, birbirine yakın sözlerdir.

Hidâye şerhinde, edeb: Nebiy aleyhis-selâmın bir yahut iki kere işledikleri ve muvazabet buyurmadıkları şeydir, diye tarif olunmuştur. (Farz üzerine zâit olduğu için (nafile) Şâr'i indinde sevimli olduğu için (müstehâb) Şâri', beyan sevap ile ona avdet ettiği için (mendub) denildiği gibi( Dürr-ü Muhtâra) göre (fazilet) de denilir).

Edebin hükmü: İşlenmesine sevap terettüp etmek ve terkine levm terettüp etmemektedir.

Amma sünnet: Nebiy aleyhis-selâmın özürsüz bir veya iki kere terk ile beraber, muvazabet buyurduklarıdır.

Onun hükmü: İşlenmesine sevap ve terkine (ikap değil) itap müterettip olmaktır. Lâkin terkinin itiyadı halinde, vacip günahından daha küçük bir günah işlenmiş olur.

On dört şey, abdestin âdâbındandır.

1 - Abdest alırken, suyun sıçramasından korunmak için yüksecik bir yerde bulunmak.

2 - Kıbleye karşı olmak.

Çünkü, abdest duaları müştemildir. Duanın kabulüne en ziyade ümit ise, kıbleye müteveccih olmaktır. Ve hadîs-i nebi nâtık olduğu üzere, (ekremi mecalis) karşı olan oturuştur.

— 55 —

Su kabı küçük ise, soluna ve büyük olup da suyu içinden almak suretiyle istimal edecek ise, sağına alır.

3 - Kimseden yardım istememek.

Bu suretle, ibadeti - özürsüz - başkasının yardımı olmayarak binefsihi ikame eylemiş olur.

4 - Zarureti olmadıkça, söz söylememek. Çünkü, etrafın konuşması onu abdest dualarından meşgul eder.

5 - Kalbin fiili olan niyyete, dilin fiilini de eklemek.

6 - Selefi sâlihinden menkul olan duaları okumak.

(Abdestte ed'iyye-i mesûre denilen duaları, aleyhis-selâtü ves-selâm efendimize nisbetten ziyade, selefi salihine nisbet etmek evlâdır. Çünkü, Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinden abdestte, bâde-l-firâg şehadeteynden başka bir şey okudukları sabit olmamıştır).

7 - Her uzvun gasil ve meshi duasında, istishabı niyet ile beraber, Bismillah demek.

(İstishap tâbirinde, maksadın tek olduğunda işaret vardır ki, o da, emre imtisal gibi bir şeydir).

Meselâ mazmaza ederken, niyyetle beraber,

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ أَعِنِّى عَلٰیییى تِلَاوَةِ الْقُرْاٰنِ وَ ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ

"Allah adıyla başlıyorum. Allahım! Kur'an okumak, seni anmak, sana şükretmek ve sana güzelce ibadet etmek istiyorum bana yardım eyle."

İstinşakta;

اَللّٰهُمَّ اَرِحْنِى رَاءِحَةَ الْجَنَّةِ وَلَا تُرِحْنِى رَائِحَةَ النَّارِ

"Allahım! Bana cennet kokularını koklat, cehennem kokusunu koklatma."

Yüz yıkarken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ بَيِّضْ وَجْهِى يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ

"Allahım! Bazı yüzlerin kara, bazı yüzlerin de ak çıktığı günde sen bana yüz aklığı ihsan eyle!"

— 56 —

Sağ kolunu yıkarken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ أَعْطِنِى كِتَابِى بِيَمِينِى وَحَاسِبْنِى حِسَاباً يَسِيرً

"Allahım! Kitabımı sağ tarafımdan ihsan eyle ve hesabımı kolay getir."

Sol kolunu yıkarken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ لَا تُعْطِنِى كِتَابِى بِشِمَالِى وَلَامِنْ وَرَاءِ ظَهْرِى

"Allahım! Kitabımı sollundan ve arkamdan verme!"

Başına meshederken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ اَظِلِّنِى تَحْتَ ظِلِّ عَرْشِكَ يَوْمَ لَا ظِلًّ اِلَّا ظِلٌّ عَرْشِكَ

"Allahım! Senin arşının gölgesinden başka bir gölge olmadığı günde beni arşının gölgesinde barındır."

Kulaklarını meshederken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ اجْعَلْنِى مِنَ الّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُ

"Allahım! Sen beni sözü dinleyip, en güzeline uyanlardan eyle!"

Boynunu meshederken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ أَعْتِقْ رَقَبَتِى مِنَ النَّارِ

"Allahım! Sen beni cehennem âteşinden âzât eyle!"

Sağ ayağını yıkarken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ ثَبِّتْ قَدَمَىَّ عَلٰى الصِّرَاطِ يَوْمَ تَزُولٌّ فِيهِ الْأَقْدَامُ

"Allahım! Ayakların kaydığı günde sen benim ayağımı kaydırma ve doğru yoldan ayırma!"

— 57 —

Sol ayağını yıkarken;

بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰییهُمَّ َذَنْبِى مَغْفُورًا وَسَعْيِى مَشْكُورًا وَتِجَارَتِى لَنْ تَبُورَ

"Allahım! Sen benim günahımı mağfur, amelimi makbul ve ticaretimi en kârlı bir ticaret eyle!" diye dua etmek ve her duadan sonra salâvat getirmek.

8 - Kulağın meshinde, serçe parmaklarının ucunu, mesihte mübalâğa olmak üzere kulağın oyuğuna sokmak.

9 - Dar olmayan yüzüğü, ellerinin yıkanmasında, mübalâğa olmaküzere oynatmak. Dar ise zaten oynatmak gereklidir.

10 - Mazmazayı ve istinşakı sağ eli ile yapmak,

11 - Sümkürmeyi, sol eli ile yapmak.

12 - Özür sahibi olmayana göre, taate hazırlık olmak üzere, vakitgirmeden abdest almak,

Çünkü, özür sahibinin abdesti, vaktin çıkmasiyle bozulur. (Binaenaleyh, onun beş vakitte abdest alması lâzım ve abdest almak için, vaktin girmesine intizar etmesi ihtiyattır).

13- Abdestin hitamında kıbleye karşı kaim olarak şehadeteyni okumak (edep muktezasıdır).

14 - Oruçlu olmayana, kalan sudan içmek ve "Allahım beni tevbekâr ve içi dışı temiz kullarından eyle!" demek.

Güneşte ısıtılmış su ile abdest almamak, (Hazret-i Peygamber efendimiz, Hazret-i Aişe'yi, güneşte su ısıtmaktan nehiy buyurmuşlardır). Ve başkasına kullandırmamak üzere, nefsi için ibrik tahsis etmemek, ve toprak ibrik kullanmak ve onu, evvelâ sol tarafında bulundurup istimal halinde, (ağzından değil), kulpundan tutmak, ve suyu (çarparak değil) mülâyemetle kullanmak ve ellerini silkelememek ve yüzünü yıkarken, göz pınarlarını yoklamak ve kol yıkamakta dirseklerini ve ayak yıkamakta topuklarını aşırmak ve abdest aldıktan sonra, çok silinmemek ve ibriği boş bırakmayıp, diğer abdeste hazır olmak üzere, dolu bulundurmak ve abdestin sonunda şehadeteynden sonra sûre-i kadiri üç kerre okumak ve vakit kerahet değil ise, iki rekât namaz kılmak âdâbı vuzu' cümlesindendir. (Silinmek, ihtiyaca göredir, bunda ihtiyacın dışına çıkılacak bir kayıt yoktur. Sûre-i kadirin okunmasında dahi, vaktin müsaadesine göre, birden üçe kadar okumakta cevaz vardır).

— 58 —

ABDESTİN MEKRUHLARI:

Abdestin sünen ve âdâbına muhalif düşen şeyler, alel-ıtlak yâni tahrîmî ve tenzîhîden cem olmak üzere, mekruhattan olup, burada onların başlıcaları sayılmıştır:

1 - Suyu israf etmek, yâni ihtiyaçtan ve lüzumundan fazla sarfeylemek.

(Gerek abdest ve gerek gusül için, şer'an tâyin olunmuş bir miktar su yok ise de, herkesin kendi bünyesine göre, lâzım olan sudan fazla su sarf etmek ve her uzvunu üç defadan ziyade yıkamak mekruhtur).

2 - Suyun mikdarını kısmak, yâni yıkanacak âzâyı, mesh edercesine az su kullanmak.

3 - Suyu âzâya çarparak istimal etmek.

4 - Lüzumsuz yere söz söylemek. (Abdest alma esnasında.)

5 - Zaruret olmadığı halde başkasından yardım istemek.

Hazret-i Ömer'in kavline göre, "Resulûllah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" hazretlerini, abdest için su çekerken gördüğümde, su çekmek üzere seğirttiğimde, "dur ya Ömer! Ben namaza kimsenin yardımını istemem." buyurdular.

Kerahet zaruretsiz olmak kaydiyle mukayyettir. Çünkü, zaruretler haram olmayan şeyler şöyle dursun, haram olan şeyleri bile, mübah kılar. Nebiy aleyhis-selâma hizmetçinin abdest suyu döktüğü dahi sabittir, (Şu halde, istianede zaruretsiz dahi beis yoktur).

ABDESTİN VASIFLARI:

Sıfatı şer'iyye itibariyle, abdestte üç kısım vardır: Farz, vacip, mendup. (Gösterilen adet, hasri ifade etmez. Çünkü, abdestte mekruh ve haram olanı dahi vardır. Meselâ: Meclis değişmeden veya alınan abdest ile, abdestsiz edası sahih olmayan bir taat eda edilmeyen abdestin üzerine, abdest almak mekruhtur. Bunu vakıf ve medrese sularından yapmak haramdır).

Abdesti olmayan, namaz kılmak için abdest almak farzdır. Kılacağı, Velev ki, nafile veya cenaze namazı olsun, çünkü, cenaze namazı dahi, her ne kadar salâtı kâmile değil ise de, yine namazdır. Abdestsiz namaz ise, makbul olmamak, hadis-i şerif gereğincedir. Çünkü Peygamber efendimiz, "Muhakkak ki Allahu teâlâ temizliksiz kılınan namazı kabul etmez" buyurmuştur.

Yahut, secde-i tilâvet bulunsun, "çünkü, namaz için şart olan şeyler onun için dahi şart kılınmıştır."

Messi Kur'ân için abdest almak dahi farzdır. Çünkü, "ona temiz olanlardan başkası dokunamaz." buyurulmuştur. Velev ki Kur'ân, pâre veya

— 59 —

duvar üzerinde yazılı bir âyetten ibaret bulunsun ve hattâ tercemesi dahi olsun, "Mushaf hakkında beyaz ve kitabet hükmen müsavi olmakla, Mushafın yazılı kısmına abdestsiz el sürmek caiz olmadığı gibi, yazıdan hâli bulunan kenarına da abdestsiz dokunulmaz."

(Tefsir kitaplarına dahi, abdestsiz el sürülmez.)

Kâbe-i mükerremeyi tavaf için, (abdestsiz ise) abdest almak vaciptir.

Hadîs-i şerifte, "tavaf namaz gibidir. Şu kadar ki, siz onda söz söylersiniz, tavafta kelâm eden kimse, hayrin gayri söz söylemesin, buyurulmuştur." Mefhumu hadîs hükmünce, tavaf hakikaten namaz olmadığından, ondan hadesten taharet vacip olup, tavafın sıhhati o taharete mutevakkıf olmamıştır. Muhdisin tavafı (eda-i kasır olarak) sahih ve lâkin taharetin terkine kurban gerekir. {(1) Tavafın, farz, vacip ve nafile olanı vardır. Farz olan tavaf ki, (tavafı ziyare) ve (tavafı ifaza) denilir. Abdestsiz icra edene, bir şat yâni koyun veya keçi kurban etmek, ve hades-i ekber halinde icra edene bir deve veya sığır kurban etmek lâzım gelir. Meğer ki, eyyamı nahırda alettahare iade-i tavaf etmiş ola. O halde bir şey lâzım gelmeyip, eğer iadeyi, eyyamı nahırdan sonra ederse, tehirinden dolayı, yine kurban lâzım olur.

Vacip olan tavaf ki, (tavafı veda) ve (tavafı sadr) tâbir olunur. Abdestsiz icra edene, sadaka vermek, ve hades-i ekber halinde icra edene bir şat kurban etmek lâzım gelir.

Nafile olan tavaf ki, farz ve vâcip olanlardan mâdâsıdır. Abdestsiz veya hades-i ekber halinde olarak icra edene, vâcip olan tavafın hükmü lâzım gelir. (Tafsilâtı Kitab-ul-Hactadır.)}

Sair bir çok ahvalde, abdest almak menduptur. Tefsir kitaplarından gayri {(2) Hades halinde olanın, kütübü tefasire, el sürmesine izin yoktur. Bunların abdest almaları vacip olur. Âyâttan hâli olmadıkları için, müstahap olan, kütübüşer'iyyeye de abdestsiz el sürmemek lâzımdır. İçinde ismullah ve ismi nebi bulunan kâğıda, bir şey sarmak caiz olmaz. Mushaf eskiyip te, okunmaz bir hale gelince, temiz bir beze sarılarak çiğnenmez bir yere defnetmelidir.} kütüb-ü şer'iyyenin messi için {(3) Fıkıh, Hadîs ve Akaid gibi kitaplar için, tâzimen tetahhur icap eder. Hâlvâni: Biz bu ilme, tazim ile nail olduk. Çünkü, ben, abdestsiz olarak elime kâğıt dahi almadım, demiştir. Şerahsiye dahi, bir gece ishâl ârız olmakla, müşârün-ileyho gece on yedi defa abdest almıştır.} taharet üzere uyumak için uykudan kalkıldığı vakit, ve daima abdestli bulunmak için, tebeddülü meclis veya maksut olan ibadetin edasından sonra olmak şartiyle, nurun âlâ nur olmak üzere abdestli iken, ve (kazara yapılan) gıybetten kizibten, nemîmeden, şetim ve temellük gibi günahlardan ve şiiri kabîh {(4) Kabih olan şiir; hicv-i mümini, fıskı fahişeyi mütezammin olan şiirdir.} inşadından sonra, namaz dışındaki kahkahadan sonra, {(5) Namaz içinde olan kahkaha, abdestin bozulmasını mucip olmakla, bu dahi hades sayılır.} ve cenazeye gitmek için, ve her namaz vakti için, ve gusülden evvel ve

— 60 —

öfkeyi gidermek için, ve ezbere Kur'ân okumak için, {(1) Kur'ânı Kerime temas için, abdest almak farzdır.} ve kıraeti hadis ve rivayeti hadîs için, şer'i ilim okumak ve okutmak için, ezan okumak ve kaamet almak ve nikâhta bulunmak ve hutbe dinlemek için, ziyareti Nebiy aleyhis-selâtü ves-selâm için, mescidi nebeviye girmek için, Arifede vukuf ve Safa ve Merve arasında saay eylemek için, kadına dokunmak gibi {(2) Erkek kısmı, kendi mahremi olmayan müştehiyyata dokunmak mezheb-işafiide abdesti bozar. Mahremi olan veya müştehiyattan olmayan kadına dokunmak ittifakan bozmaz.} ihtilaflı olan meseleden kurtulmak için, abdest almak gibi.

ABDESTİ BOZANLAR:

(Nevakız), nakzın cem'idir. Nakz, bozmak mânâsınadır ki, cisimlere nisbet olundukta, terkibini iptâl etmek demek olup, abdest gibi, ecsamdan olmayan bir şeye izafe edildikte, onu, kendisinden istenileni ikameden çıkarmak mânâsı kastedilmiş olur. (Abdestten matlup olan, namaz emsalinin istibâhası olmakla, bozulmuş abdestin, ona müsait olamayacağı demektir).

On iki şey, abdesti bozar:

1- Sebileynden (yâni, iki alt mahreçten) çıkan şey. Gerek "az çok"çıkması mutat olanlardan olsun, gerek olmasın: Solucan, taş, mezi vesâir akıntı gibi.

(İhtilâç nev'inden olan (rîhi kıbelî) ve ondan da ihtiyatan (saçıntıdan önceki rîh) bundan istisna edilmiştir. Çıkış, (re'si mahreçte) yaşlığın zahir olmasiyle tahakkuk eder. Yaşlık, yalnız gulfeye çıkmış olsa dahi abdesti bozar).

2- Doğurma hali.

Vazi hamil esnasında, dem gelmese de, gelen akıntı, hem abdestin bozulmasını, hem de hades vukuunu muciptir. Buna binaen, gusül dahi lâzım gelir.

3- Sebileynden gayri yerden akan dem ve irin gibi necis şeyler. Bir yer kanamak ve hastalığa mebni, burundan veya kulaktan vememeden, göbekten seyelân olmak gibi.

Sebileyn hakkında (seyelân), çıkış yerinin başında zahir olmaktan ibaret olup, sebileynin gayride (seyelân), çıktığı yerde durmayıp yayılmasıdır.

Dürr-ü Muhtârda tasrih olunduğu üzere, sıkıp çıkarılan ile, kendi kendine çıkan, abdest bozmakta müsavidir.

Kan, her vakit necistir. Sebileynden çıkan veya çıkarılan her ne olursa olsun, abdesti bozduğu gibi, sebileynin gayriden çıkan veya çıkarılan kan ve irin dahi, tarif olunan akma ve yayılma şartiyle abdesti bozar.

— 61 —

Kanın ve irinin gayri olan akıntılar dahi, bir dert ve illetten neş'et şartiyle abdesti bozar.

Meselâ: Kanamak, kanatmak, yara ve çıban akmak, yahut sıkıp veya deşip onu akıtmak ve kan aldırmak ve hacamat olmak ve sülük tutunmak abdesti bozduğu gibi, gözü ağrıyarak, yahut görme zayıflığından veyahut göz pınarlarında kabartı olmaktan dolayı, gözleri sulanan kimsenin, göz yaşları dahi, abdesti bozar. Bu hâl, devamlı olursa o kimse özür sahibidir.

Bir illeten nâşi olmayarak, meselâ, ağlamak veya çok gülmek suretiyle gelen göz yaşı, soğuğa ve nezleye mebni, burundan gelen akıntı gibiler, tâhir olup, mütegayyir dahi olmadığı için abdesti bozmaz.

Kulak, göbek ve meme gibi menfezlerden, ağrı ve acı ile gelen akıntılar, bir illete mebni olmakla, abdesti bozar.

Mayasıl yaşlığı ve parmak arası pişintisi ve kabarcık suyu, akıntıdan-sayılmaz. Bunda, uyuz olanlar ve çiçek çıkaranlar için tevsia yâni genişlik vardır.

Yakıdan, ter gibi zuhur eden su, kendi halinde akmaz oldukça sâfi olmasa bile, abdesti bozmaz.

Pehlivan, yahut nohut yakısının kabartısından çıkan su, temiz yere bulaşsa yâni, akıp yayılsa dahi, sâfi oldukça, abdesti bozmaz. sâfi olmayıp da, dem yahut irin gibi şeylerle karışık olduğu takdirde, akma bulunur, yâni sargıyı tecavüz eylerse, abdesti bozar, tecavüz eylemezse bozmaz. Yaprak, yakı mevziinde sargı ile bağlı oldukça, kan veya irin ile dolu olsa dahi sargıdan taşmadıkça, yahut akan kan veya irin sargıdan geçip dışarı çıkmadıkça, abdesti bozmaz.

Sargıyı çözüp, yaprağı çıkardıktan sonra, bağ olmamış olsa dahi (zannı galibince) akacak derecede, kan yahut irin görür ise, abdesti o zaman bozulmuş olur. (Pislik, henüz yerinden ayrılmış olduğu cihetle, abdest bozulmasının daha önceye şümulü olmaz.)

4- Ağız dolusu kusmak.

Gelen şey, gerek taam, yahut sâfi su "veyahut kan pıhtısı" veya safra olsun, mideden "veya ciğer hastalığından" geldiği için pis olup abdesti bozar.

Ağız dolusu olmak, ağız külfetsiz yumulmaz olmaktan ibarettir. Kusuntunun, kusma sebebi olan bulantı ile müttehit oldukça, müteferrik suretle azar azar geleni dahi, bir araya toplanınca, ağız dolusu miktarına varırsa, ayni hükümdedir.

5- Ağızdan, tükrüğe müsavi veya galip miktarda kan gelmek. Galibiyet ve müsavat, renkten anlaşılır: Renk, sarı ise mağlûptur. Kırmızılık müsavattır. Çok kızıllık galiptir.

Tükrük fazla ise, abdest bozulmadığı gibi, ayva, elma ve emsali sertçe şeyler ısırmakla, onlarda kan eseri görülmek dahi, abdesti bozmaz.

— 62 —

6 - Temekkün üzere olmayarak, (yâni yatarak, teverrük veya terebbu' üzere oturarak) uyumak.

Temekkün üzere uyumak: Diz üstü oturarak, yahut kaynaklarını yere yerleştirerek uyumak demektir.

Teverrük, kadınların namazda oturuşları gibi oturmak demektir.

Terebbu': Bağdaş kurarak oturmak demektir.

Malûm olduğu üzere (nevm) - ki uykudur. Akıl mevcut olduğu halde, ona ve havassı selîme-i zâhirenin ameline mâni, bir futûru tabiîyyi gayr-i ihtiyarîden - ibaret olmakla, onun kendisi, hades yani doğrudan doğruya abdesti bozucu olmayıp, belki, hadesi mucip olan, uyuyanın maruz kalmaktan hâli olmadığı ahvaldir. O hale uyku sebep olduğundan, gizli bulunan halde, sebebi zahir, müsebbip makamına konularak, uyku, abdesti bozanlardan sayılmıştır.

Beyan edilen suret ve şekiller ile, temekkün üzere hâsıl olan uyku bir yere dayanılarak dahi olsa, abdestin bozulmasını mucip hale sebep olamayacağından nevakızdan olmaz ise de, gerek yan, arka ve yüz üstü yatmak, gerek kadınların namazda oturuşları gibi veya bağdaş kurarak oturmak veyahut yaşlanmak suretiyle uyunan uyku, temekkünsüz olmakla, abdesti bozacak hale sebep olabileceğinden, abdesti bozanlardan olmuştur.

(Nuâs) ki, uyuklamak ve ımızganmaktır, yan yatmış dahi olsa, hafif olur, yani, yanında edilen lâkırdının çoğunu işitecek derecede bulunur ise, abdesti bozulmayıp, ağır olur yâni, yanında edilen sözlerin ekserisini işitmez raddeye varır ise, abdesti bozar.

7 - Temekkün üzere olarak oturduğu yerde uyuyan, düşmese bile, uyanmadan kaynağı yerden kalkmak. (Dürr-ü Muhtâra göre, oturduğu yerde mâilen uyuyan kimse düşse, eğer, düşerken yâni, yanı yere gelmeden, yahut yanı yere gelir gelmez, aralıksız uyanırsa, abdesti bozulmaz)

8 - Bayılmak.

9 - Çıldırmak.

Sahib-i Dürrün beyanına göre, bunamak, abdesti bozmaz. Bunağın, edâdaki ehliyetinin noksanı cihetiyle, ibâdeti, edâsının lüzumluluğuna mebni sahihtir.

10- Sarhoş olmak.

Sekir, akla galip bir sürur gafletidir ki, insanın aklı, icabı üzere, ameline mâni olur. Sahibinin sözü karışık ve yürüyüşü dolaşıktır. (Sekir, zulmeti sadır sebebiyle, kuvve-i mâsikenin zevaline ve kalbin, akl ile ademi intifaına mebni, bir hiffettir ki, onun eseri, yürüyüşte temayül ve kelâmda, durgunluk ile zahir olur).

İçki, ikrah ve zaruret gibi, bir sebebe mebni olsa da, yine abdesti bozar. (Esrar içenin dahi, yürüyüşünde halel hâsıl olursa, abdesti bozulmak gerektir).

— 63 —

11- Namazda gülmek.

Gülenin sabî ve uykulu olmaması ve namazın salâtı kâmile yâni rükûlu, sücutlu olması şarttır. Sabînin ve uyuyanın esnayı salâtta gülmeleri, abdesti bozmayıp, yalnız namazlarını ifsat eder. Cenaze namazı ve tilâvet secdesi içinde baliğ ve bîdarın dahi gülmesi abdesti bozmayıp, yalnız ameli iptal eder.

Malûmdur ki, gülmek başka ve tebessüm etmek başkadır. Tebessüm, sessiz olduğu için, namazı bozmaz. Gülmek ki, maksut işitilendir; namazı bozduğu gibi, namaz içinde olursa abdesti dahi bozar ve sehv ile kasden olması birdir. Namazda gülmek ile, gusül zımnında olan abdest dahi bozulur Teyemmüm dahi böyledir.

(Alâ kavlin, gusül zımnında sabit olduğu için o abdest bozulmaz. Mutezammin bâtıl olmayınca, mutezammen dahi bâtıl olmaz).

Şu kadar ki, gülmek hakikî hades olmayıp, çünkü salât dışında gülmekle, abdest bozulmayıp, namaz içinde, onunla abdestin bozulması, (hilâfı kıyas) şer'i bir zecir olduğundan o abdest ile messi mushaf edilebilir. Ve sabî ile nâim, zecre ehil olmadıklarından, onların namazda gülmeleri ile yalnız namazları bozulur. Ve (mevridi nas) salâtı kâmile olduğundan, gülmek, cenaze namazında ve tilâvet secdesinde olursa, onlar bâtıl olup, abdeste halel gelmez.

Kade-i ahîrede, (huruç bisun'ihi) kasdiyle selâm mevziinde gülmek dahi, secde-i sehiv halinde olduğu gibi, salâta hürmetin, henüz bekası cihetiyle abdest bozulur. Ancak, namazın farzları tamam ve hitam bulmuş olmakla, onun sıhhatine dokunmaz, vâcip olan selâmın terki, namazın sıhhatine mâni olmaz.

12- Bilâ hâil mübâşereti fâhişede bulunmak.

Mübâşereti fâhişe, terkibi vasfî olarak, mübâşereti müfrıta demektir ki, (temaşa ferceyn) ile tefsir olunmuştur. İbni Âbidin, onun muânaka ile dahi olacağını söylemiştir. Dürr-ü Muhtârda, mübâşereti mezkûre, rutubeti intaç etmese bile, abdesti bozar demiştir.

Muhaşşi der ki, (muktezayı kıyas) İmam Muhammed'in kavlidir ki, bu hususta, abdestin bozulması, ancak, mezinin çıkması ile olmaktadır. Vechi istihsan: Bu mübaşeretin, ekseriya, mezinin hurucundan hali olmadığı, ve galibin ise, mutahakkak hükmünde bulunduğudur. Bilâ hâil olmak, hiç hailsiz olmağa ve mâni olmayacak hâil, ince bulunmağa şâmildir.

ABDESTİ BOZMAYAN ŞEYLER:

On şey, abdesti bozmaz.

1 - Sebileynin gayri bir yerden kan zuhur edip, çıktığı yerde kalmak.

2 - Yaradan akıntısız kan, et düşmek.

— 64 —

(İrk-i madenî) denilen, iplik gibi ki, onun sağılması abdesti bozmaz.

3 - Yaradan, burundan, kulaktan kurt düşmek.

4 - Uzv-u esfele el sürmek. Süren, gerek kendi, gerek diğeri olsun.

5- Kadına dokunmak. Evsafı vuzû faslının sonuna bakınız. (Kadına dokunma, gerek hissi diğer ile olsun, gerek olmasın abdesti bozmaz, meğer ki mezi zuhur ede).

6- Ağız dolusu olmayan kusma.

7 - Çok dahi olsa, balgam çıkarmak.

8 - Temekkün üzere oturduğu yerde, uyuyan kimse, kaynağı yerden ayrılmak ihtimaline değin, temayül etmek.

9 - Temekkün üzere oturup uyuyan kimse, bir şeye yaslanmak vehattâ yaslandığı şey giderilse, düşmek ihtimalinde olmak.

10- Namazda uyumak. Velev ki, rükû - ve sünnet veçhi üzere olan-sücud halinde bulunsun. (Sücud-u mesnunun) sıfatı, namazın sünnetlerinde zikredilmiştir.

Ağlamak abdesti bozmadığı gibi, salât haricinde gülmek dahi abdesti bozmaz. Kahkahadan sonra abdest almak, evsafı vuzû faslında bildirildiği üzere menduptur.

GUSÜL GUSLÜN AHKÂMI:

Gasl, yıkamak ve gusül yıkanmak demektir.

İğtisal, bütün vücudu yıkamaktan ibaret olup, sıcak su ile olanına istihmam, soğuk su ile olanına ibtirat denir ki, serinlemek demektir. Müslim olan insanın bu iki suretin biriyle iğtisali, bazen farz ve bazen de sünnet veya müstahap olur.

Kütübü fıkhiyenin, taharet babında bizzat maksut olarak, farz olan gusülden ve onun mûcibatından ve ferâiz ve sünen ve âdâbından bahsolunur. Biz de, ondan başlayarak, sünnet ve müstahap olan kısımlarını dahi zikredeceğiz.

FARZ OLAN GUSÜL:

Abdestte olduğu gibi, guslün dahi sebebi, şartı, hükmü, rüknü, sıfatı ve bir de mûcibi vardır.

Guslün sebebi, abdeste sebep olan istibâhadır ki, (hades-i ekber) sebebiyle (câiz ve helâl olmayan şeye teşebbüs) kasdeylemektir. (Bu hususta, kıraeti Kur'ân dahi messi mushaf gibidir. Âtide zikrolunur).

Bu, onun sadece hükmü dünyevîsidir. Hükmü uhrevîsi niyyeti ile sevap husulüdür.

— 65 —

Guslün vücubünün şart ve sıhhati, abdestin ayni, şart-ı vücup ve sıhhatidir. {(1) Sıhhatin şartları; kadınlar, hayiz ve nifastan temizlenme ve pâklanma husulüne muntazır oldukları gibi, erkekler de kendilerinden gelen meninin arkasının kesilmesine muntazır olurlar. O da birleşmeden sonra, uyumak veya yürümek gibi biraz tevakkuf veyahut birkaç katre olsun tebevvül etmekle olur. Gusül için istibra yolu budur. Bu istibrâ hâsıl olduktan sonra abdest istibrâsı tam olmadan veya burnunun kanı dinmeden edilen gusül dahi sahihtir. Fakat abdest sahih olmadığından bir abdest almak lâzımdır. Gusle mânafi olan şey, abdeste dahi münafi ise de, abdeste münafi olan ve kesilmesi, abdestin sıhhati için meşrut bulunan şey, guslün sıhhati İçin münafi değildir.}

Guslün hükmü zikrolundu.

Guslün rüknü, meşhur olduğu veçhile: Mazmaza, istinşak {(2) Bunlar, farz olan gusülde erkândandır. Sünnet ve müstahap olan gusülde, mazmaza ve istinşak şart değildir. Mesnun olan gusül, onlarsız dahi sahih olur. Evvelce alınan abdestte onların bulunması da kifâyet eder.} ve bütün bedeni yuğmaktan ibaret olmak üzere üç, yahut: İmkân kaderince bedenin dışını {(3) Ağız ve burun da, bu mânâca bedenin zâhiridir. Beden tâbiri, her halde başa ve etrafa şâmildir. Uzvu esfel ve sebileyn dahi bunda dahildir.} tamamiyle yıkamaktan ibaret olmak üzere bir ve talim için ayrı ayrı sayıldığına göre, on birdir. Bunlar, hem de guslün farzlarıdır:

1 - Ağzı yıkamak.

2 - Burnu yıkamak.

Gusülde mazmaza ve istinşak, "iyice temizlenin"kavl-i kerîmine binaen farz-ı ictihadîdir. (Mazmaza, suyu ağızda çalkalamaktır, bunda mübalâğa, abdestte olduğu gibi sünnettir. Gargara lâzım değildir. İstinşak, burun dahiline (yumuşağına kadar) su almaktır. (Bunda dahi mübalâğa sünnettir).

Abdestte farz olan yüzü yıkamanın, ağıza ve buruna şümulü olmadığından ve çünkü, burun ve ağız içi ile müvacehe vaki olmadığından, onlar abdestte sünnettir. Gusül hakkında olan Fettahherû sıgasındaki mübalâğa, onlara şâmil olup, zahmet ve külfet dahi olmadığı için, bu bapta onlar farz olmuştur.

3- Tepeden tırnağa kadar, bütün bedeni üzerinde, mum, hamur, göz çapağı gibi altına, suyun geçmesine mâni bir şey bırakmamak üzere, bir kere yıkamak.

Boyacının tırnağı üzerinde kalan boya lekesi ve rençperlerin ve hattâ (kavl-i sahihte) şehirlilerin tırnak kirleri, pire ve sinek pislikleri, mâni değildir.

4- Keşfinde (yâni açılmasında) zorluk olmayan gulfenin dahilini(zekerin kabuğunun içini) yıkamak.

— 66 —

(Bu farz, ihtiyarlıkta ve zaaf halinde, ihtida ile, sünnet olmaya takati olamamak gibi bir özre mebni, sünnet olmayarak kalan kimseye göredir. Keşfinde zorluk olan gulfenin dahilini yıkamak lâzım gelmez. Gulfe, hitanda kesilen deri parçasıdır).

5 - Mücevvef (yâni kovuk) olan göbeğin dahilini yıkamak. Çünkü, bedenin dışıdır ve yıkamakta güçlük yoktur.

6 - Kapanmamış olan küpe deliğinin dahilini yıkamak.

Mûteber olan, suyun oraya ulaştığına kanaat getirmektir. Tekellüf ederek, oraya çöp sokmağa lüzum yoktur.

(Gusülde, küpe deliğine, su ulaşabilmek için, küpelerin oynatılması gerekir).

7- Örgülü saçı bulunan erkek için, onu çözüp yıkamak.

Saç erkeğe ziynet olamaz. Çözmekte de, müşkilât ve külfet yoktur. Mutlaka çözüp yıkamak lâzımdır. (Müellif böyle demektedir. Muhaşşi ise, saçların diplerine, suyun sirayeti ile, matlup hâsıl demek olmakla, çözmek lâzım olmaz demiştir. Dürr-ü Muhtâra göre, erkek için saçların kesilmesi veya tıraş edilmesi mümkündür).

Kadın kısmının, örgülü saçı pek çok, yahut pek kirlenip keçelenmiş olmadıkça, çözülmek lâzım olmaz. Saçın diplerine suyun sirayeti kâfidir. Suyu, zülüfleri arasına îsâl etmek dahi, kadına lâzım olmayıp, erkeğe lâzımdır.

8 - Sakal, sık dahi olsa, cildi yıkamak.

(Erkânı vuzû' ve ahkâmı vuzû, faslına bak). 9 - Bıyığın beşeresini yıkamak.

10 - Kaşın beşeresini yıkamak. 11 - Kadın kısmı, alttaki uzvunu ayrıca yıkamak. Kadının, gerek içmek, gerek abdest almak ve gusül etmek için su hakkı, erkeğe aittir. Hamama gitmek gerekirse, hamam parası dahi erkeğindir.

Yıkamak ki, Arapçası gasl'dir. Yaş bez veya sünger ile silinmek, gasl demek değildir.

Teyemmüm babının sonlarında, müellif beyan etmiştir ki, özürde müsâvata mebni, abdestte câiz olan şey, gusülde dahi câizdir. Uzvun, ma'zuriyyetine binâen, gaslden vazgeçilip meshedilir. Mesihten dahi zarar görenler, onu da terk edebilir. (Ahkâmı vuzû' faslına bak.)

Muhaşşi der ki, başını yıkamak kendisine zarar veren kadın, onu terk eder, fakat; bunu ileri sürerek kendisini zevcinden menetmez. Guslün sıfatı Farz, sünnet ve müstehap olmasıdır. (Bunların ilk kısmı ve onun farzları zikredildi. Sünen ve âdabın ve mekruhların beyanından sonra, diğerleri bildirilecektir).

Guslün icapları: Cünüplükten ve hayiz ve nifas kanlarının kesilmesinden ibaret olan, hades-i ekberdir.

— 67 —

Cünüplük, erkeğe ve kadına şâmil bir haldir. Husulünün yolu, ikidir: Biri: Nüzûl-ü meni ve diğeri: Mukarenettir.

Uyku halinde dahi, nüzûl-ü meni, guslü icap eder.

Mukarenette: (ıltıkaa-i hitaneyn) yâni, tenasül uzuvlarının birleşmesi, kâfidir. Bunda meninin nüzûlü şart değildir. (Bunları bu kadar söylemek yeter sanırım).

Hayiz ve nifas, kadınlara mahsustur. (Ahval-i nisâ) bahsinde daha fazla malûmat vardır.

Hades-i ekberde gusül farzdır. Farz olmayan gusüller, bundan sonra beyan olunacaktır.

GUSLÜN SÜNNETLERİ:

Gusülde, on iki sünnet vardır:

1 - Besmele ile başlamak, (abdestin sünnetlerine bak).

2 - Niyyet eylemek. Tâ ki işlemesi (sevap olan) taat olsun.

3 - Bunlar (yâni besmele ve niyyet), guslün evvelinde, abdest almakta (elleri bileklere kadar yıkarken) olmalıdır.

4 - Bedende, temizliğe aykırı, bir şey varsa - su ile yayılıp artmamakiçin - onu ayrıca önceden gidermek.

5 - Avret yerlerini, meni ve diğer pislik olmasa dahi yıkamak.

6 - Gusülden önce, sünnet üzere, (yâni evvelâ bileklerine kadar ellerini yıkayarak ve sonra üçer kere, mazmaza ve istinşak eyleyerek, yıkamayı üçledikten sonra, tertip ile ve aralıksız,) abdest almak.

7 - O abdestte, ayak yıkamak işini, en sonraya bırakmak.

(Eğer ayaklarının altında, su birikmekte ise, buna önceden mâni olmak ve abdest nihayetinde de ayaklarını yıkamak sünnettir).

8- Badehû bedenine üç kere su dökmek ve her defasında suyu bolbol dökerek, su temas etmemiş yer, kalmamak.

Aksi takdirde, üçleme sünneti hâsıl olmuş olmaz. Bunların birincisi farz ve diğerleri sünnettir. Eğer üçü ile de, bedenin her yanı bolca yıkanmamış olursa, tekrar tekrar su dökünmek lâzımdır. Ancak, vesveseye meydan verilmemelidir.

Akar suya veyahut, o hükümde olan (yâni sathı yüz arşından fazla bulunan) bol suya dalıp veya yağmur altında durup ta, abdest almak ve gusül etmek ve hattâ, yalnız abdest alacak kadar bekleyen kimse, bu sünneti ikmal etmiş olur.

9- Su dökünmeğe, başından başlamak.

10 - Badehû sağ omuzuna dökmek.

11 - Sonra da sol omuzuna dökmek.

— 68 —

12 - Suyu, her uzva ilk döküşte, bedeni ovalamak. Tâ ki, ikinci ve üçüncü döküşlerde, su bedenin her yanına yayılmış olsun.

GUSLÜN ÂDÂBI:

Guslün âdâbı, ayniyle abdestin âdâbıdır. Şu kadar ki, gusülde kıbleye karşı durulmaz. Çünkü, ekseriya avret yerinin açılması ihtimali vardır. Söz dahi söylenilmeyeceği gibi dualar da okunmaz.

Yıkanırken, avret yerleri örtülmekle beraber, avret yerine bakmak kendisine helâl olmayan bir kimsenin görmeyeceği bir mekânda bulunmak dahi, müstehaptır ki, ya yıkanırken veya giyinirken, avret yerinin zahir olması ihtimali olur.

Erkek kısmı, erkekler yanında, örtünecek bir şey bulamaz ise, öylece yıkanır ve kendince, en ziyade örtünmeyi mûcip hal ne ise, o hali ihtiyar eder. Kadın dahi, kadınlar yanında öyledir. Günah, bakanadır.

Kadın, yalnız olarak erkekler arasında ve keza, erkek de kadınlar arasında bulunur ise, guslü tehir eder. Ve münasip olan, sudan - şer'an -âciz olduğu için teyemmüm edip, namazını kılmaktır. {(1) Bu gibi hallerde, erkek olsun, kadın olsun, guslünü tehir eder. Aralarında fark yoktur. Vaktin çıkmasından korkarsa, teyemmüm ile kılar. Aşikâr olan, namazın vücûben iâdesidir. Teyemmümde özür (min cihetil-ibâd) olursa, o özür, teyemmümü mübah kılsa da namazın iadesini iskat etmez.} Mekrûh olan vakitlerin gayride, abdesti müteakip, nafile olarak iki rekât namaz kılmak müstehap olduğu gibi, gusülden sonra da kılmak müstehaptır. (Abdestin mekrûhlarına bak).

GUSLÜN MEKRUHLARI:

Abdestte mekruh olan şeyler, gusülde dahi mekruhtur. Fazla olarak bunda dua okumak dahi mekruhtur.

Kimsenin göremeyeceği bir yerde bile olsa, çıplak olarak gusül etmek mekruhtur. (Bâzı kavle göre, igtisal veya ustura istimal etmek için, az bir zaman, halvette tecerrüt câizdir).

Abdestte ve gusülde sarfolunacak su için, insanların hallerinin değişik olmasına mebni, miktar tâyin olunmamıştır.

Yalnız israf edilmemek ve kısılmamak üzere, ortalama olmalıdır. (Abdestin mekruhlarının birinci ve ikincisine bak).

FARZ OLMAYAN GUSÜL:

Bilâ mûcip, şu dört şey için gusül etmek sünnettir: (Guslü icap eden hallerde, gusül etmek farzdır).

— 69 —

1 - Cuma namazı için. {(1) Cuma günü, hadîs-i şerif hükmüne göre, seyyidül-eyyamdır. Müellifin ifadesine göre, namaz, vakitten efdal olmakla, guslün cuma namazı için olması müreccahtır. Perşembe günü veya Cuma gecesi yıkanmak ile de, sünnet hâsıl olur. Cuma günü, iğtisalin vücubu hakkındaki ehâdise tevfikan, (Ulemâ) sünneti müekkedeye haml etmişlerdir. Babı cumada, zikrolunan ehâdisi istihbâbiyyeden, tıraş, olmak, tırnak kesmek gibi güzelleşmenin dahi Cuma gününde olmasının sevimliliği anlaşılmaktadır.}

2 - Bayram namazları için.

3 - Hac ve umre için (ihrama girerken).

(Bu igtisal, tathir değil tanzif için olmakla, kadınlar hayız ve nifâs hallerinin devamında dahi bu guslü yapabilirler. Su bulunmaz ise, bu sebeple teyemmümün yeri yoktur).

4- Hacıya göre, arefe günü zevâl vaktinden sonra, Arafatta.

Şunlar için, gusül etmek mendup ve müstahaptır.

1- Tâhir olduğu halde ihtidâ eden (Müslüman olan).

Cünüplüğün akabinde, demi hayizin ve demi nifâsın kesilmesini müteakip, müslim olana, gusül etmek farzdır. Zira, mûcibi var demektir. İstihap, bunlardan âzâdelik halindeki, ihtidâya aittir.

2- Sinni bülûğa eren.

Sinnen bülûğ, kız ve oğlan, inzal, hayiz, gebelik gibi, bülûğ eseri vukua gelmeden, on beşer yaşlarına ulaşmış olmaktır ki, mukabiline (fiilen bülûğ) demek lâzım. Fiilen bülûğa erene, gusül farz olarak terettüp eder.

3- Cünûndan, baygınlıktan, sarhoşluktan ayılan.

Bu ahval, nevâkızdan olmakla, abdesti mucip ise de, guslü mûcip değildir

Bu hallerde gusül, ifâkat nimetine şükren demektir. Eğer ifâkat bulduktan sonra, kendilerinde (meni) sandıkları bir yaşlık bulurlarsa, gusül etmek, onlara farz olur.

4 - Hacamat olan.

5 - Ölü yıkayan.

6 - Şaban ayının on beşi olan Berat gecesine eren geceyi ihya için.

7 - Kadir gecesine eren (geceyi ihya için).

8 - Medine-i münevereye giren (tazimen).

9 - Kurban bayramı sabahı, Müzdelife vakfesinde bulunan.

10 - Ziyaret tavafı için, Minâdan Mekke-i mükerremeye gelen.

11 - Husûf ve Küsûf namazı kılan.

12 - Yağmur duâsına çıkan.

13 - Zülmet, fırtına, zelzele gibi, havf ve dehşete binaen namaz ve niyazda bulunacak olan.

14 - Yoldan gelen.

15 - Günahtan tövbe eden.

— 70 —

16- Müstahâza iken kanı dinen.

(Müstehâza, gelen kanı hayiz kanı olmadığı halde kendisini hayizli sanandır). (Ahvali nisâya bakınız).

17- Cemreleri atmış olan. (Kitabı hacca bak).

Merhum müellif bu makamda sözünü (Tenbihi azîm) unvaniyle tasdir ederek diyor ki, zâhirî temizliğin tam faydası, ancak, iç temizliği iledir ki, o da ihlâs üzere olmak ve gıllu-gışten, kinden, kıskanmadan uzaklaşmak ve içini temizlemek ve iki cihana dair mâ siva-llahtan kalbini tathir eylemek ile olur. Bu halde, insan Hak celle ve âlâya, bir şey zımnında değil, (zâtına ve imtisali emrine) mebni, kendisine arz-ı iftikar ile ibâdet edip, Mennanı müteal dahi, ona (meyl ve rahmet) ederek, muztar olduğu hâcâtını kaza ile, in'am ve ifdal üzere olmakla, artık sen, ancak Elmâlik, Elehad, Elferd olan ulu Allaha bende olursun ki, seni, ondan başka, hiç bir şey, esaret ve memlûkiyyet altına alamaz. Ve hevâ vü heves, hidmeti Mevlâdan seni alıkoyamaz. Cenab-ı Hakka ihlâs üzere olup, onun emri ve rızası veçhile hareket eyleyen, her nerede olursa olsun, Allahın yardımına mazhar olur.

Ve bilmediğini öğrenir.

وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ

"Allahtan korkunuz. Allah size öğretir, Allah her şeyi bilir."

(Bakara: 282)

KİTAB-UT-TEYEMMÜM (TEYEMMÜM)

Teyemmüm, bu ümmetin hasâısından olan, bir tahârettir ki, su yokluğunda veya suyun kullanılmasında kudretin yokluğunda, (tâhir olan toprak ile, hadesi izale etmektir). Ruhsat olarak meşrû kılınmıştır.

Ruhsat, hem âlet haysiyyetiyledir ki, arzın, pâk cinsinin sathı zâhiriyle iktifa olunmuştur. Hem de, mahal haysiyyetiyledir ki, onda abdest âzasının yarısına iktisar edilmiştir.

Teyemmüm, lûgatte teymim gibi, mutlak kasttır. (Teymim, birine teyemmüm ettirmek mânâsındadır).

Şer'an teyemmüm, temiz yer ile, yüzü ve elleri (dirseklerine kadar kollar ile beraber) mesihten ibarettir.

(Saîd), yeryüzüdür. (Mutahhar) kaydı, âyet-i kerimedeki (tayyip) ten alınmış olarak, pislenmiş olup ta, kuruyan yerden, sakınılmalıdır ki, o gibi yerden teyemmüm olunmaz.

— 71 —

Teyemmümde, kast şarttır. Çünkü niyyettir. {(1) Teyemmüm, niyetsiz olmaz. Üç meselede teyemmüm, abdestten ayrılır. Biri; bir müslim abdest aldıktan sonra, mürtet olsa ve badehû tövbe etse, evvelce almış olduğu abdest ile, namaz kılabilir. Bu hal, teyemmümde olamaz. İkincisi; bir kimse, birine talim için abdest alsa, o abdest ile namaz kılabilir. Talimen edilen teyemmüm ile namaz kılınmaz. Üçüncüsü; bir gayr-i müslim, evvel abdest alıp sonra ihtida etse, onunla namaz kılabilir. Bu hal, teyemmümde câiz değildir.}

Teyemmüm, kitap ve sünnet ile sabittir. Kitabı kerîmde: "Su bulamayınca o zaman temiz bir yere teyemmüm ediniz." (Maide: 6) âyet-i celîlesi olduğu gibi hadîs-i şerifte dahi: "Teyemmüm suyu bulamadığı zaman müslümanın temizliğidir" buyurulmuştur. {(2) Teyemmüm âyetinin sebebi nüzulü: Sahihhaynde zikredildiğine göre, Gazve-ibenî Mustalik dahi denilen, Gazvetül-Merîside Hazret-i Aişe validemizin, kılâdeleri düşmüş olmakla, onların taharrisiyle susuz bir yerde gecikilmiş olmasıdır. Esîd-İbnilhadîr hazretleri, bunun üzerine, "Yâ âli Ebî Bekir, sizin bereketiniz ne çoktur" söyler olmuştur.}

Kitap ve sünnet natık olduğu ve ata sözlerinde dahi bulunduğu üzere: "Su bulunmadığı yerde teyemmüm edilir." Teyemmüm, abdeste bedel olduğu gibi, gusle dahi bedel olur. Çünkü, siyâkı âyette hadesi asgar ile hades-i ekber birleşmiştir. Yalnız, teyemmüm, ihramın sünneti olan gusle bedel olmaz, zira, ondan maksat, bedenin tanzifidir. {(3) Ammâr İbni Yâsir hazretlerinden rivayet edildiğine göre, Hazret-i müşarünileyh: "Nebiyy-i Ekrem efendimiz, beni bir iş için göndermişlerdi. Yolda hades-i ekbere müptelâ oldum. Su bulamadım, yere yatıp toprağa bulandım. Nebiy aleyhissalâtü ves-selâma mülâki olduğumda bunu arzettim. Sana şöyle yapmak kâfi idi, diye mübarek ellerini, iki defa yere vurup, ilkinde vechi şeriflerini, ikincisinde, sağ ve sol kollarını mesh ettiler" demiştir.}

Binaenaleyh, abdest alacak veya gusül edecek kimse, yeter su bulamadığı,veyahut suyu kullanmağa kaadir olamadığı halde teyemmüm eder. Hattâ, hades-i ekber üzere olan kimse, kendinin yalnız bâzı âzâsına yahut yalnız abdestine yetecek kadar suyu olsa dahi, teyemmüm eder (abdest alıp da, pek az yeri kuru kalan ve su bulamayan veya mesih müddeti geçip de ayaklarım yıkamağa kâfi suyu olmayan kimse dahi, teyemmüm eder).

Hades-i ekber için teyemmüm edip de abdest almayı mucip hades-i asgar vuku bulsa ve eldeki su buna kifayet edecek miktarda olsa, o su ile abdest alabilir. Çünkü, abdeste yeter suyu bulmuş ve istimaline kudreti kâfi bulunmuştur. (Bu gibilere teyemmüm lâzım olmaz. Zira, evvelce ettiği teyemmümle, gusle yetecek suyu buluncaya kadar, hades-i ekberden çıkmış bulunuyor).

Teyemmümün sebebi, hükmü, rüknü, vücûb ve sıhhatinin şartı, sıfatı ve keyfiyeti vardır.

— 72 —

Teyemmümün sebebi: Abdeste ve gusle sebep olan istibâhadır. Bu, onun hem de dünyevî hükmüdür. Uhrevî hükmü ise, sevaptır.

Teyemmümün rüknü: Yüzü ve kolları, (saîdi tayyib) ile mesh etmekten ibaret olmak üzere, ikidir. Bunlar, teyemmümün hem de farzlarıdır.

Teyemmümün şart ve vücûbu: Abdestte olduğu gibi, İslâm, akıl, bülûğ, hadesin varlığı, teyemmüme münâfi halin yokluğu, teyemmümü câiz olan kudretten ibaret olmak üzere, altıdır.

(Müellif âtide bunu dahi, abdestte olduğu gibi sekiz olarak tesbit etmiştir).

Abdestte, şartlardan biri olan yeter miktarda suyu istimale kudret, bunda şart değildir.

Bunların hülâsası: Taharet ile mükellef olan kimsenin, hadesten tahareti, su ile icraya kadir olamamasıdır.

Teyemmümün sıhhatinin şartları sekizdir.

İlk şart, niyyettir. Niyyetin hakikati, fiil üzerine rapt-ı kalb etmekten ibaret olup, teyemmümde niyyetin vakti, elini teyemmüm edeceği şeye vurmak yahut eline isabet eden toprak ile, teyemmüm uzvunu mesh etmek zamanıdır.

Niyyetin haddizatında, üç sıhhat şartı vardır. Birincisi İslâm, ikincisi temyiz {(1) Neyi niyyet etmiş ise, onu diğerinden ayırmak.} üçüncüsü de niyyete ilimdir. {(2) Niyyet, ilimden başka bir mânadır. Yâni hakikat, ilmin gayri bir hakikattir. Niyyet ve kasd, (irâde-i hâdiseden) ibaret olduğu için, Cenab-ı Hakka. Nâvi (niyyet edici) ve Kasid (kasdedici) itlâk olunmaz.}

Hassaten teyemmüme niyyet için, bir şart vardır ki, o da namazın miftahı olabilmek için, teyemmüme, ancak şu üç vechin biriyle: Ya kendisine olan hadesten taharete, {(3) Hadesin ekberini tâyin etmek gart değildir. Niyyet, hadesten taharetin iki kısmı için kâfidir. Çünkü, taharet namaz için meşru ve onun sıhhati ve ibaha-i fiili için meşrut olmakla, alel-ıtlâk, hadesten taharete niyyet, ibaha-i salâta niyyet demektir. Cünübün abdest niyyetiyle ettiği teyemmüm sahihtir.} yahut istibâha-i salâta,veyahut (taharetsiz sahih ve helâl olmayan, kasdolunan ibâdete) niyyet olunmaktadır. {(4) Bu vechile niyyet olunan şey, ya namaz olur, yahut namazdan cüz bulunur. Salâtı cenaze ve secde-i tilâvet ve alel-hilâf secde-i şükür gibi. Hades-i ekbere göre, kıraeti Kur'ân dahi olabilir.}

Beyan olunan vecihlerden birini düşünerek, mücerret teyemmümü niyyet eyleyen kimse, o teyemmüm ile namaz kılamadığı gibi, kıraeti Kur'ân, messi Mushaf, duhulü mescid, başkasını talim, ziyareti kabir ezan, ikamet, selâm veya reddi selâm, duhulü İslâm için niyyet ederek yapılan teyemmüm ile dahi namaz kılınmaz. Çünkü, bunların bir kısmı taharete mütevakkıf olmayan tâatten ibarettir. Diğer bir takımı da

— 73 —

tahareti mütevakkıf ise de, ibâdeti maksude değildir. Ezcümle, kıraeti Kur'ân gerçi ibâdeti maksûdedir, lâkin mütevakkıfı taharet değildir. {(1) Abdestsiz olan da ezbere Kur'ân okuyabilir. Tilâvet, hades-i ekberden teharete mütevakkıf olmakla, gusül edecek kimse, bir özürden dolayı gusle bedel, teyemmüm ederken, kıraeti Kur'ân niyyetiyle, teyemmüm eylerse, o teyemmüm ile namaz kılınabilir. Zira, ona göre tilâvet, taharetsiz helâl olmayan, bir ibâdeti maksudedir.}

Messi Mushaf, gerçi taharete mütevakkıftır. Velâkin ibâdeti maksude değildir. Maksut tilâvettir. Mess onun vesilesidir. Mescide girmek dahi, hades-i ekber eshabına göre böyledir. Yâni taharete mütevakkıftır. Velâkin ibâdeti maksude değildir. Başkasına öğretmek maksadıyla edilen teyemmüm gerçi ibadeti maksûdedir, velâkin taharete mütevakkıf değildir (Maahâzâ talim kavlen dahi mümkündür). Ziyareti kabir, ezan, ikamet, selâm ve reddi selâm dahi taharete mütevakkıf olmayan taattandır.

Duhûlü İslâm hususuna gelince: İmam ebu Yûsuf hazretleri, bu husus, her ibadetin başı olmak itibariyle, hini İslâm ve ihtidâda o niyyet ile edilen teyemmümle namaz dahi kılınacağına, hüküm etmiş ise de, İmam Ebû Hanife ve İmam Muhammed hazretleri "Toprak Müslümanın temizliğidir." hadisinde toprak yâni (vechi arz) ancak müslim hakkında mutahhar kılınmış olduğu beyaniyle, niyyeti mezkûreyle edilen teyemmüm, namaz için kâfi olamaz, demişlerdir. Esah olan da budur.

(İkinci şart) özrü mübîhtir ki, teyemmümü mübah kılan özür demektir.

Özrün nevileri vardır: Mükellef, abdeste veya gusle yetecek sudan - şehir içinde bile olsa - tahminen bir mil yâni, dört bin adım, uzak bulunmak, {(2) Tahmin, zanni galip demektir. Zanni galip, hükmü yakîn halindedir. Bir mil, dört bin adım olup, o miktar mesafedeki yere gitmekte - her nerede olsa - güçlük olup, teyemmüm ise, güçlüğü kaldırmak için meşru kılınmış olmakla, suyun o kadar uzak yerde olması, bir özürdür ki, teyemmümü mübah kılar.} gusül ettiği takdirde hasta olmaktan veya hasta ise hastalığının şiddetlenme ve uzamasından korkmak, {(3) Bunlar, ya tecrübe ile yakînen, yahut âdil ve müslim olan hâzik hekimin ihbârına mebni, zanni galip ile olur. Alâ kavlin, müslimi mestur olan hâzik hekimin dahi ihbârı kifâyet eder. Mücerret vehme itibâr yoktur.} soğuktan barınacak yer veya suyu ısıtacak şey olmamak ve şehirde ise, hamam parası bulunmadığından gusül ettiği takdirde {(4) Müellif, bu özrü abdeste dahi şâmil kılmış ise de, Muhaşşi, onu tevehhüme hamletmiştir.} bâzı âzâsı üzerine zarar ve nefsine maraz husulünden korkmak, suya gittiği takdirde düşman veya hayvandan ya canı yahut malı veya ırzı ve emâneti hakkında endişe etmek, iflâs

— 74 —

etmiş borçlu ise {(1) Borçlu, zengin ise, ödemeği geciktirmekle zulmetmiş olduğu için, ona teyemmüm câiz olmaz.} haps ve tevkiften korkmak, {(2) Bunlara iâde dahi yoktur. Terki vuzû' üzere mükreh olan gibi değildir ki o, teyemmümle kıldığı namazı, sonra iâde eder.} nefsi yahut kafile refiki,veyahut köpek dahi olsa hayvanı hakkında ya derhal veya biraz sonra susuzluk çekmek (çünkü hacet için temin olunan şey, yok hükmünde olmakla, başka işte kullanılamaz), hiç bir zaruret yokken çorba pişirmek kabilinden fazladan bir ihtiyaç için değil de, ekmek yapmak için hamur yoğurmak ihtiyacında olmak, su almak için ip ve kova gibi temiz âlet bulunmamak, cenaze ve bayram namazlarını geçirmek korkusu olmak {(3) Cenaze namazı için, cünüp dahi olsa teyemmüm edebilir. Çünkü, o namaz, hakikatte duâdır. Teyemmümün lüzumu, salât adına mebnidir. Teyemmümün cevâzı, onun büsbütün fevti korkusuna muhtastır. Bir tekbirine dahi yetişebilecek kimse, abdest alır. Cenazede, meyyitin velisi beklenildiği için, onun teyemmüm etmesine ruhsat dahi yoktur. Çünkü abdest alabilir.} bunlar mübîh özürler cümlesindendir.

Cuma ve vakit namazlarını geçirmek korkusu, özür değildir. Çünkü bunların halefi vardır. Cumaya yetişilmez ise öğle kılınır. Vakit namazı geçer ise kaza edilir.

İçilmek için kırlara ve sarnıç gibi yerlere konulmuş {(4) Dürr-ü Muhtâra göre, yolcuların içmesi için, (Fisebilillah) yollara vakfedilmiş olan su maksuttur.} sular, teyemmümü menetmez. Meğer ki, her şey için kullanılmağa yetecek kadar çok ola.

Hacıların, hediye için yanlarındaki zemzem teyemmüme mânidir.

Bayram namazları dahi yetişilmez ise, cenaze namazı gibi telâfi imkânı bulunmadığından fevt edilmiş olacağı için, abdest ile iştigal takdirinde (imam ise) namazın vakti geçmek, (muktedi ise) bayram namazını tamamiyle fevt edip, imama yetişmemek korkusu var ise, teyemmüm eyler.

Cenaze ve bayram namazlarına, abdestli olarak başlayıp da, hades vukuuna mebni, bina tarikiyle, namazın tamamlanmasında dahi, (cenaze namazına göre) cenaze kaldırılmak ve (bayram namazına göre) nasın izdihamından dolayı, bir fesat zuhur etmek, mahzurlarına mebni, abdest almaktan âciz olduğu için teyemmüm eder.

— 75 —

(Üçüncü Şart): Teyemmüm, toprak, taş, kum gibi {(1) Çünkü, saîden tayyiben buyurulmuştur. Saîd ise, gerek toprak olsun, gerek toprağın gayri olsun, yeryüzüdür. (Saîden zelekan) dahi buyurulmuştur ki, kayaya dahi şâmildir.} yer yüzü cinsinden {(2) Vakti teyemmümde, yer cinsinden olması muteberdir. Camın aslı kum isede, hali hazırı itibariyle cam, yer cinsinden sayılmadığından onun üzerinde teyemmüm olunmaz. Meğer ki üzeri tozlu ola!} olan şeylerin tayyip ve tahiriyle {(3) O kadar temiz olmalı ki, ona hiç pislik dokunmamış ola. Kendisine necâset isabet eden arz, güneş görerek kuruyup necâsetin eseri zâil olmakla, namaz kılmak için pâk olur ise de, teyemmüm için tâhir sayılmaz. Zira (Saîden tayyiben) buyrulmuştur.} olmaktır.

Zirnik, mürdesenk, ot taşı, aşı boyası, kireç sürme ve kükürtten ve firûze ve akik ve bilcümle maâdin taşlarından, {(4) Ekseri kütüb-ü fıkhiyyeden, mercanın dahi madenî taşlardan sayıldığı için üzerinde teyemmümün cevazı anlaşılır. Fethu-l-kâdîrde ise; ona teyemmüm câiz olmaz denilmiştir. Şu halde, deniz altında bitip, dal budak salıvermesi haysiyetiyle nebâta benzeyen (Mercan), donup havada taşlaşmış ise de, onun vechi arzdan olmadığı aşikârdır. İnci, toz haline getirilmiş dahi olsa, ona teyemmüm olunmaz. Çünkü denizde bir hayvandan doğmuştur.} kaya tuzundan, yanık topraktan, külü galip olmayan yangın yerinden ve (arz cinsinden olmayan katışığı galip bulunan) {(5) Müsavi veya mağlûp olan katışık toprağa teyemmüm, câiz olmaz.} topraktan teyemmüm olunur.

Undan, odundan, altından, gümüşten, bakırdan, demirden teyemmüm olunmaz ki, hülâsası: Arz cinsinin (ihtirâkı kabul eden) yâni yanıp kül olan (nebat kısmiyle intibaa gelen) maden kısmına teyemmüm câiz olmamaktır. Meğer ki, bunlar tozlanmış ola! Toz üzerine ve hattâ zahirenin, elbisenin ve hayvanın üzerindeki toza dahi teyemmüm olunur. Arz cinsinden olmak üzere, tadat olunan şeylerde toz olup, ele bulaşmak şart değildir. Üzerinde toz eseri olmayan mermerden ve nemli topraktan dahi teyemmüm olunur. Toz, arz cinsinden olmayan şeylerde aranır. {(6) Meselâ elbise, mefruşat, nebat ve hayvan üzerine teyemmüm olunmayıp, bunlardaki toza teyemmüm olunacağından, bunları mesh ile toz eseri elde peyda olursa teyemmüm sahih, aksi halde gayr-i sahihtir.}

Vaktin çıkmasından korkulmadıkça, çamur kurutulur. Yaş çamur teyemmüme müsait olmaz.

(Dördüncü Şart) mesh ile bir yerin avuçlanmasıdır ki, yüzü (ve hattâ sakal başı ile kulak arasındaki açığı ve kaş ile göz arasını ve burun delikleri etrafını) ve dirseklere kadar el ve kolları, tamamiyle avuçlayarak mesheylemektir. {(7) Vecih ve yedeyninin ekserini, mesh etmek kâfi olur, dahi denilmiş ve tashih olunmuştur.} Yüzüğü ve bileziği yerinden oynatır ve parmaklarını hilâllar. (Bunu

— 76 —

ikinci darbede, ellerini silkmezden ve kollarının meshinden önce yapar. Sakalını hilâllamaz. İtibar, tozun değmesine değil, meshe olduğundan, iki darbeden ibaret olan teyemmüme, bunun için, bir üçüncü darbe ziyade etmek lâzım gelmez. Zira, meshin ona tevakkufu yoktur).

(Beşinci Şart) meshi, elin yahut el yerine kullanılan şeyin tamamı {(1) Başkasının teyemmüm ettirmesi, suretinde, gayrin eli, yüzünü ve kollarını toza bulamak suretiyle, edilen teyemmümde, onların tahriki gibi.} ile veya kısmı âzamiyle etmektir. Eğer iki parmağı ile, mesheder ise (tekrariyle) istîâb hâsıl olsa bile, câiz olmaz. {(2) Abdestte başa mesh etmek, bunun gibi değildir ki, onda iki parmağı gezdirmek suretiyle, başın dörtte birini, istîâb kâfidir.} (İki eliyle meshetmek şart değildir. Bir eliyle yüzünü ve diğer eliyle bir kolunu meshehtse de olur. Diğer kolu için, darbeyi tekrar eder).

(Altıncı Şart) teyemmüm, elin iç kısmiyle, iki darbede olmaktır. Darpten maksat, el koymaktır. Darbı, gerek müstelzem olsun, gerek olmasın.

Niyyet edip, başkasına emrederek, kendisine teyemmüm ettirse, sahih olur.

Kitab-ı Kerimde, teyemmüm, mesh ile beyan edilmiş olup, teyemmümde mesihten başka bir emir olmadığı cihetle, darbeler, ne şart ne ne rükün olmadığından, türabın cesede isabeti, teyemmüm niyyetiyle mesih vaki olmak halinde, darbe makamına kaim olur. {(3) Hattâ, darpten yahut isabeti türaptan sonra, hadeslenip mesh eylese, (İsbîcâbînin beyanına göre) abdest almak üzere elinde su bulunan kimse, hadesten sonra, o su ile abdeste mübâşeret etmek gibi câiz olur. Şemsül-Eimmenin ihtiyarına göre, bu teyemmüm câiz olmaz. Çünkü, müşarünileyh, darbı rükün kılmış olduğundan, abdestte bir uzvu yıkadıktan sonra, hadeslemek gibi olur.} Kollarını sıvayarak, tozun bulunduğu yere, meselâ, yıkılan duvarın tozuna durup, yüzüne ve kollarına isabet eden tozu, niyyet ile mesheyler ise, teyemmüm etmiş olur.

"Teyemmüm iki darpten ibarettir. Bir darp yüz için, bir darp da kol içindir." hadis-i şerifi teyemmüm edenin ekseri halini beyan içindir. Yahut, darbeteynden meshe dahi şâmil, bir umumî mânâ maksuttur.

Teyemmümde, ilk darbenin (yani el koymanın) vaki olduğu yere, aynen, ikinci darbe dahi vaki olmak ve bir kimsenin teyemmüm ettiği yerden bir diğeri dahi teyemmüm etmek câiz olur. {(4) Dürr-ü Muhtârda: Bir cemaatin, ayni yerden teyemmüm etmeleri câizdir, dediği yerde, (Tahtâvî merhum) demiştir ki: Zira toprak, müstamel diye vasıflanmaz, hattâ müteyemmimînin ellerine ilişen toprak, toplansa, ona dahi teyemmüm câiz olur.} Zira, o yer müstamel olacak değildir. Çünkü, teyemmüm, elde olan şeyiledir. {(5) Fethül-Kadîrde: Teyemmümde (müstâmel), yalnız bir suretle tasavvur olunur ki, o da, yüze sürdüğü darbe ile, kollarını dahi mesh eylemektir. Câiz olmayan işte budur.}

(Yedinci Şart) abdestte olduğu gibi (hali münâfi) kesilmiş

— 77 —

bulunmaktır. Meselâ: Burnu kanar iken, yahut istibrası tamam olmamışken ve kadın kısmına göre, hayiz ve nifâs demleri kesilmemiş iken, alınan abdest {(1) Hayiz ve nifasa göre edilen gusül.} sahih olmadığı gibi edilen teyemmüm de sahih olmaz.

(Sekizinci Şart) Balmumu ve kurumuş hamur gibi, ten üzerine edilecek meshe mâni olan şeyler, cesetten izale edilmiş olmaktır. Çünkü, bunlar mevcut iken edilen mesh, tene değil, bunların üzerine edilmiş olur.

Teyemmümün vasfı: Abdestin farz olduğu yerde farz ve vâcip olduğu yerde vâcip olmaktır. Hadesli olarak mescide girmek için, teyemmüm etmek, menduptur.

Hades-i ekber halinde, mescide girmeğe muztar olana, teyemmüm vâcip olup, mescitte muhtelim olana, çabucak çıktığı takdirde, teyemmüm mendup ve bir korkuya mebni durmağa mecbur ise vâciptir.

Teyemmümün keyfiyeti: Sünende beyan olunan veçhile, iki elini arz cinsinden tâhir bir şeye koyup, evvelâ yüzünü tamamiyle avuçlayarak mesheylemek ve ikincisinde, ellerini o şeye yine koyup, parmaklarını hilâlladıktan sonra, iptidâ, sol eliyle sağ kolunu, badehû sağ eliyle sol kolunu dirsekleriyle beraber, içini ve dışını aynı şekilde avuçlayarak mesheylemektir. {(2) Teyemmümün keyfiyeti, altıncı şartta beyan ve tarif olunmuştur.}

Muhaşşi der ki: Avuç içinin meshinde ihtilâf etmişlerdir. Esah olan budur ki, elleri yere vurmak, ona kâfi olduğu cihetle, avuçların içini meshetmek lâzım gelmez.

Teyemmümün sünnetleri yedidir.

1 - İptidasında, abdestte olduğu gibi besmele çekmek.

2 - Tertibe riâyet edip, evvelâ yüzünü, sonra kollarını mesheylemek.

3 - Bunları, birbirini takip ederek yapmak.

4 - Ellerini yere koyduğunda, evvelâ ileriye sürmek.

5 - Badehû geriye çekmek.

6 - Ellerini kaldırdıkta, yüzünü kirletmekten sakınmak ve sünnet-iseniyyeye uymak için silkelemek.

7 - Ellerini koyma halinde - tathirde mübalâğa için - parmakları açık bulundurmak.

Suyu olmayan kimse vakti müstahap {(3) Müstahap evkât, kitâb-us-salâtta yazılıdır. Muhaşşi der ki, tehiri mendup olan salâta göre, vakti müstahap: Vaktin ikinci yarısının evvelidir. Edâ, vakti müstahapta vâkî olacak derecede teyemmüm tehir olunur. Bâzıları: Vakti cevâzın sonuna kadar tehir olunur, dediler. Sahih olan evvelkidir. Buna göre, ikindi namazı, güneşin sararmasına değin tehir olunamaz, Akşam namazı dahi, ilk vaktinden sonraya bırakılmaz. Gaybubeti şafak çağından evvelceye kadar tehir edilmekte beis yoktur. Kuhustânî, bunu kavli ekser olmak üzere kabul etmiştir.} çıkmadan bulacağını zannı galip ile ümit ederse, teyemmümü geri bırakmak menduptur ki, namazı ekmeli taharet ile edâ etmiş olur.

— 78 —

İmam Ebû Hanife hazretlerinden ve İmam Ebû Yûsuftan, reyin galibi muhakkak gibi olduğuna mebni, bunun yani tehirin, mütehattim olduğu dahi mervidir. {(1) Zâhiri rivâyet olan istihbabın veçhi budur ki, acz hakikaten sabit olmakla, onun hükmü ancak, kendi misli yakin ile zâil olmaktır. İmam Ebû Hanîfe hazretlerinin, üstadı Hammad'e ilk muhalefeti, bu hâdise olmuştur ki, İmam A'meş'in teşyi'inde Hammad' akşam namazını teyemmüm ile kılmış ve Hazret-i Ebû Hanîfe, tehiredip suyu bulmuştur. Hammad bunda, Hazret-i İmamı tasvip etmiştir.} Amma, vakit dahilinde su bulmağı ümit etmeyen kimseye, namazın tehiri mendup olmayıp, o kimse namazı, vakti müstahap içinde teyemmüm ile kılar.

Su vaad olunmak suretinde, namaz kazaya kalmak korkusu olsa bile, tehir etmek lâzımdır. {(2) Ahkâmı vuzu'un tamamı faslından beri, müellif, (vücubü), (lüzum) ile tefsir etmekte ve ondan farz gibi bir mâna, kasd ve irade eylemektedir.}

Vaad edenin nezdinde su mevcut, yahut bir mil mesafeden az olmak üzere ona yakın ise, demek ki, bunda ittifak vardır. Amma, onun yanında mevcut değil, yahut bir mil veya daha ziyade uzak ise, tehir lâzım olmaz. Zira, şâri ona teyemmümü mübah kılmıştır.

Suyun temini vaad olunmak suretinde, (indel-imam) kazâ korkusu olmaz ise, tehiri lâzım olup, eğer kaza korkusu olur ise, sudan aczine ve minnet belâsına mebni, teyemmüm eder. (İndel-imâmeyn) su vaad olunmak suretinde olduğu gibi, zâhiren vaade vefa ile kudretin zuhûruna mebni. namazın kazaya kalması korkusu, olsa bile, tehir lâzımdır. (Metin meselesi, kavli imamdır).

Kır yerde, suyun bir mil mesafeden daha yakın bulunmasını, kuş veya yeşillik görerek veyahut haber alarak zan eyleyen kimseye, zannı cihetine - yolun emin olması şartiyle - üç dört yüz adıma kadar, ya bizzat giderek veya birisini göndererek suyu aramak lâzımdır.

Su bulacağım zan eylemeyen, yahut düşman korkusu olan kimseye, su aramak lâzım değildir. Yerlilerden yahut su ilmine ittilâı olan birini bulan kimse için, onlara sormak lâzımdır.

Eğer o kimse, başkasına sormadan, teyemmüm eyleyip namaz kılar ve sonra su olduğu kendisine haber verilirse, namazı iâde eder. Aksi halde, (yâni haber verilmez ise) iâde etmez. Su, esirgenecek bir şey olmadığına göre, suyu yanında bulunan kimseden istemek - su âdeten mebzul olmakla, istemekte küçüklük olmadığından - lâzımdır. (Esirgenecek olsa dahi, istemek efdâldir).

(Hasan bin Zeyyad hazretleri: Sualde zillet olmakla, onda harec vardır. Teyemmüm ise, harecin def'i için meşru kılındığından talep lâzım gelmez buyurmuştur).

Su bulunduğu, ancak değer kıymetinden başka suretle elde edilmek mümkün olmadığı ve ihtiyacına kifayet edecek miktardan fazla parası

— 79 —

bulunduğu takdirde, bedeliyle satın alınmak lâzımdır. Değer kıymetinden biraz ziyadeye de olsa, satın alınmak lâzım gelip, eğer gabnı fâhiş olursa (yâni kıymetinin iki katı mukabilinde) satılmak istenirse, yahut değer kıymetini ödeyemeyecek halde bulunursa satın almak lâzım gelmez. Bu sebeple ödünç alarak borçlanmak gerekmez.

Bir teyemmüm ile, abdest gibi, kılınabildiği kadar namaz kılınabilir. İmam Şâfiînin muhalefetinden kurtulmak için, evlâ olan, her farz için teyemmümü tekrar etmektir.

Bir teyemmüm ile, dilediği kadar nafile namaz kılmakta ittifak vardır.

Vaktin girmesinden evvel dahi teyemmüm edebilir. Çünkü şarttır. Meşrûtu sebkat temiş olur. Sebep, istibâhadan ibaret olan irâdedir ki, o da hâsıl olmuştur.

Abdest âzâsının çoğunda veya yarısında, az dahi olsa, yara (özür) olan kimse teyemmüm eder.

Ekser âzâsı sağlam olup da azı yaralı (mâzur) ise, sağlamını yıkayıp yaralıları mesh eyler (teyemmüm etmez).

Abdest hakkında meselenin hükmü budur, yâni kesret, âzânın adedi itibariyle olmaktır. (Mecruhiyyeti, her uzvun kendinde itibar edenler de vardır. Bu itibara göre, abdest âzâlarından her birinin ekseri kısmı yaralı ise, teyemmüm eder ve illâ etmez). Gusül hakkında, bütün beden, bir uzuv hükmünde olmakla, kesret, tamam bedendeki yaralılığa göre hisap edilir.

Bedenin kısmı âzâmı veya yansı yaralı ise, teyemmüm eder, bilakis kısmı azı yaralı ve çoğu sağlam ise, sağlamları yıkayıp diğerlerini (yâni ma'lûl olanlarını) mesh eyler.

(Abdest âzâsında olsun, bütün bedende olsun, yarı bütün hükmündedir. Dürr-ü Muhtâra göre, yan yarıya olduğu zaman dahi sağlamını gasl ve ma'zûrlarını mesh eyler).

Meshi, mümkün ise cesede, değil ise sargıya eder. (Bağlı değil ise mesh edeceği vakit bağlar). Mesihten zarar görecekse terk eyler.

Gasl ile teyemmümü cemetmek, yâni ma'lûl olmayan yeri yıkayıp, malûl bulunan yer için teyemmüm eylemek sahih olmaz. Çünkü bunun şeriâtte benzeri yoktur. Bedel ile mübeddelün minh ictimâ etmez. {(1) Sirkatte, kat'i yed ile tazmini mâl ve zinâda had ile mihr ve terekâtta vasiyyet ile mirâs hissesi, bir araya gelmez. Himar arttığı olan su ile teyemmümün cem'i, farzı onların ikisi ile değil, yalnız birisiyle edâ edebilmek içindir.}

Mühim bir ihtar: Derdi sebebiyle başına su dökmekten zarar gören kimseden, abdestte başına mesh etmek sâkıt olur.

Özürde olan müsâvata mebni, bu meselede, abdest ile gusül birdir.

Eli çolak olup suyu kullanmaya kadir olmayan kimse, teyemmümde yüzünü ve kolarını yere sürer. Namazı terk etmez.

Kolu dirsekten aşağıca kesik olan kimse, kalan yerini, abdestte yıkar

— 80 —

ve teyemmümde mesh eder. Eğer kesiklik ve eksiklik farz yerini tecâvüz etmiş yâni dirsekler dahi gitmiş ise ondan gasl ve mesh sâkıt olur. Nitekim, erkânı vuzu bahsinin sonunda zikredilmiştir. Böyle olan kimse yalnız yüzünü yere sürerek teyemmüm eder.

Elleri ve ayakları kesik olanın, yüzünde yara var ise, namazı abdestsiz ve teyemmümsüz kılar. İâde etmez. Bâzıları: Bu gibilerden, artık namaz dahi sâkıt olur demişlerdir.

Kendisine abdest aldıracak kimse bulamayan âciz, ittifakan teyemmüm eder. Gayrın kudreti ile kaadir olan âciz, imameyn indinde kaadirdir. Yâni, abdest aldırmaya yardımcı bulan kimse teyemmüm edemez. Yardımcı, kendi çocuğu veya hizmetçisi ise, teyemmüm etmek câiz olmaz. Bunlardan başkası. yardım isteği üzerine yardım ederse, yine zahiri mezhebe göre, teyemmüm etmemektir.

Zevceynden birinin diğerine abdest aldırması ve namaza ait işlerde onu yoklaması, vâcib olmadığından, onların biri diğerinin kudretiyle kaadir sayılamaz.

Müteneccis, bir yerde mahsur veya marîz olup ta temiz su ile temiz toprak dahi bulamayan kimse, (indel-imam) namazı tehir eder. (İmameyn indinde) musalliye teşebbüs eyler. Yâni musalliye takliden ve îmâen namazı kılar. İmam hazretlerinin dahi buna rücûları sahihtir.

Teşebbühün mânası, namaz kılar gibi evzâ'da bulunmaktır. Hatta kuru ve pâk bir yer bulur ise, hadesi gerek asgar, gerek ekber olsun kıraet etmeyerek, rükû ve sücud dahi eder. Aksi halde, kıyam ile îmâ ve iktifa eyler. Kıyamı ile salâtı kasd etmediği gibi eğilmesiyle ve yere kapanması ile de rükû ve sücudü kasd eylemez ve kıraet ve teşbih dahi etmez. Bu taktirde, geçen namazları, kurtuldukta iâde eder.

TEYEMMÜMÜ BOZANLAR

Aslı bozan ve iptâl eden şey, onun feri' ve halefini dahi bozup iptâl edeceğinden, abdesti bozan veyahut guslü icap eden şeyler, teyemmümü dahi bozar.

Bunlardan başka, teyemmümü, onu mübah kılan özrün zevâli, yâni kâfi suyu bulmak ve onu kullanmaya kaadir olmak dahi bozar. {(1) Abdest âzâsını, birer kere yıkamağa yeten suyu bulmak dahi, teyemmümün bozulması için kâfidir, İmdi gasli üçleyerek abdest tamam olmadan su tükense, teyemmüm bozulur. Zirâ, toprağın temizliği suyu bulamadığı zaman, kavli şerifinin delâletiyle, nihayet bulmuştur. Yakinince su olduğu halde, ondan haberi olmayarak, teyemüm eden kimsenin teyemmümü bozulmuş olmaz.}

Bir hastalığa ve düşman korkusuna binaen, edilen teyemmüm, onların zevâliyle bâtıl olduğu gibi, bir özüre mebni, teyemmüm edip de o özrün zâil olmasından sonra, teyemmümü mübah kılan bir hastalığa dûçâr

— 81 —

olan kimsenin, ilk teyemmümü dahi bozulmuş olmakla, ikinci özründen dolayı - sebebin değişmesine mebni - tekrar teyemmüm etmesi lâzım gelir. Hades-i ekber için teyemmüm edip te, kendisinden küçük hades sadır olan kişi, cünüp değil muhdis (abdestsiz) olur. Binâenaleyh, abdeste yeter su bulduğu ve istimaline kaadir olduğu takdirde, abdest alır ve ayaklarında mest olsa dahi onları çıkarıp ayaklarını yıkar. Ondan sonraki abdestte mestlerine mesh edebilir. Yıkanmaya yeter suyu bulup kullanmağa kaadir oluncaya kadar, büyük hades için ettiği teyemmüm, kendisine kâfi olur.

(Dürr-ü Muhtârda olduğu gibi).

MESTLERE MESH:

Abdestte, ayak yıkamağa bedel, ayaklarda olan meste mesh etmeğe: Meshu alel-huffeyn tâbir olunur ki, iki mest üzerine mesh etmek demektir Meshin mânası bu suretle bilinmiş ve keyfiyeti aşağıda bildirilmiştir.

Mest, topuklar ile beraber ayakları örten, ayakkabıdır.

Serhadliğe, potine, çizmeye, kalçına, aba terliğe, katı çoraba, huf, yâni mest denir.

Mesihte mahal, mestin altı veya içi olmayıp, üstüdür.

Bu kısmın mesaili: Meshin hakikatine, keyfiyyetine, müddetine, üzerine mesh edilmesi câiz olan meste, bozulmasına, bozulduktan sonraki hükmüne müteallik olmak üzere altı nevidir.

Meshin hakikati, abdestin erkânı bahsinde beyan olunmuştur.

Mest üzerine meshin keyfiyeti, sünnetinde mübeyyen olduğu üzere; mestlerin üzerini, ayakların parmakları ucundan başlayarak, aşık kemiklerini aşmak üzere, inciğe doğru, uzunlamasına, ıslak olan el parmaklariyle doğruca sığamaktır. Sığarken, parmakların açık bulundurulması sünnettir.

(Mesh, mestin altında ayak olan kısmına isabet etmek şarttır. Mest, büyük olup da, ayaktan hâli yer kalarak, mesh o hâli kısma yapılırsa câiz olmaz).

Meshin müddeti: Mukim hakkında yirmi dört, misafir hakkında yetmiş iki saattir.

Üzerine mesh edilmesi câiz olan mest, ayakları topuklara kadar örtülü olmakla beraber, koncu düşmeyen ve içine su almayan, her kalın şeydir.

— 82 —

(Mutlaka deriden olmak veyahut altı meşinli bulunmak şart değildir. Abadan ve kalın çuhadan dahi olur).

Meshin bozulması: Müddetinin sona ermesi, ve müddeti bitmeden mestin ayaktan çıkması, ve hattâ, ayağın ekseri kısmının konca kadar gelmesi dahi, meshin bozulmasını muciptir.

Bozulduktan sonraki hükmü: Abdest bâki ise, yalnız ayakların yıkanması, bâki değil ise, yeniden abdest alıp, ayakların dahi yıkanmasıdır. (Bu meseleler, bundan sonra tafsilen bildirilecektir).

Mest üzerine meshin: Sebebi, şartı, hükmü, rüknü, sıfatı vardır.

Sebebi: Ayakta, abdest üzere giyilmiş, mest bulunmaktır.

Şartı: Mestin farz mahallini örtmüş olması ve mesih müddetinin bitmemiş olması ile beraber, meshe salih bulunmasıdır.

(Meshe salih olmak, mestte, meshe mâni olacak bozukluk bulunma mak ve o mestlerle fasılasız bir fersah yer yürümesi, mümkün olmaktır).

Hükmü: Müddeti dahilinde, onunla namaz kılınması, sahih olmaktır. (Bu, onun dünyevî hükmüdür. Uhrevî hükmü, sünnete uymağı kast edene, sevap husulüdür).

Rüknü: Farz olan kadar ki, - her ayağın ön tarafı üzerinden, üç parmak genişliğinde olan yerdir - mest üzerine mesh eylemekten ibarettir. Bu, onun hem de farzıdır. .

Sıfatı: Ruhsat olarak meşru bulunmuş olmasıdır. Cevazım itikat ile beraber, ayağını çıkarıp yıkamak külfetini ihtiyar eden, azimetle sevaba nail olur. Yâni azimetle amel etmiş olmak efdaliyyetinde bulunmuş olur. Çünkü, ayak yıkamak, meste mesh etmek gibi kolay değil, meşakkatlidir. Ecr ise, meşakkat nisbetindedir.

Mestlerin üzerine mesh, kavlen ve fiilen, sünneti seniyye ile sabit ve nususun ıtlakına binaen, rical ve nisâ için, seferde ve hazarda, gerek ihtiyaç ve meşakkate binaen ve gerek ihtiyaçsız, câizdir. (Mest üzerine mesh sünneti meşhûredir).

(Tafdiluş-şeyhayn, (Hazret-i Ebubekir ve Ömeri tafdîl) ve hubbül-hateneyn, (Hazret-i Osman ve Ali) ikisini de sevmek ve mest üzerine mesh ehli sünnet alâmetlerindendir).

Bahr-i Râikte beyan olunmuştur ki, bâzı hallerde, mesh, vâcip olmak gerektir ki, bunlar o cümledendir: Ayaklan mesihli iken çıkarıp yıkamak takdirinde, su kifayet etmemek ve namaz vakti geçmek ve arefe vakfesi fevt edilmek.

— 83 —

Mest üzerine mesh hakkında olan (ahbarı müstefizeye) {(1) Ehadis-i meşhure demektir. Muhaşşi der ki, hadîs hafızlarından bir takım zevat, mesh hadîsi, mütevatirdir, dediler. Hasan Basri Hazretleri, Ashab-ı Resûlüllahtan "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" yetmiş kimse, resûlüllahı, huffeyne mesheder, gördüklerini, bana haber verdiler, demiştir. İbni Hacer, birinden naklen, seksenden ziyade, sahabeyi huffe mesh eder, gördüğünü zikretmiştir. Aşere-i mübeşsere, o cümledendir.} mebni, küçük hadesten temizlenmekte, yâni abdest almakta sahih olup, (teyemmümde {(2) Bahsedilmekte olan taharet, su ile yapılan taharettir.} ve gusülde, yâni hades-i ekberden temizlenmekte, sahih olamaz. Zira nas, küçük hades hakkında vârit olmuştur. Bir de ruhsat, külfete mebni olup, o da, tekerrür iledir. Hades-i ekber, o kadar mütekerrir olmadığı için, onda külfet yoktur. Binaenaleyh, hades-i ekberden dolayı teyemmüm eden, mestli yolcu {(3) Yolcunun tahsisan zikredilmesi, yolculukta, ekseren su bulmakta müşkülâtla, karşılaşıldığındandır. Yani, maksat su bulamamak meselesidir.} teyemmümden sonra, hadesi asgara düçar olarak, abdest âzâsına kâfi suyu bulduğu ve istimaline kaadir olduğu takdirde, mestlerini çıkarıp, ayaklarını yıkaması lâzım gelir. Hades-i ekbere mebni, ayaklarındaki mestlere, mesh eylemek sahih olamaz. {(4) Hades-i ekber halinde, mesih meselesini, sahibi kâfi, şöyle tasvir etmiştir: Abdestli ve ayakları mesihli iken, hades-i ekbere düçar olan kimse, yan yatarak, yahut ayaklarını yüksek bir şey üzerine uzatarak, yıkanıp ta mestleri üzerine meshetmesi, sahih olamaz.}

Mest üzerine mesih cevâzı için, yedi şart vardır:

(Birinci şart) abdestte ayaklar yıkandıktan sonra, mestler giyilmiş olmaktır. Velev, hükmen yıkanmış, yâni ayaklarının birinde veya ikisinde olan mazuriyete binaen, sargı üzerine mesheyleyerek, mestini giymiş bulunsun, (çünkü sargı üzerine mesih dahi, yıkama hükmündedir) veyahut, abdesti tertibi mesnunüne riayet etmeyerek almış olmak hasebiyle, evvelâ ayaklarını yıkayarak ve ikmali vuzu'dan evvel, abdeste münâfi bir hal, kendisinden sâdır olmaksızın, mestlerini giymiş olsun.

(İkinci şart) mestler, ayaklan topuklarla beraber, her taraftan örtücü olmaktır. Kısa konçlu olan mestlerin, koncu yukarısından topukların görünür olması, ve ayağa giyilen şey, iskarpin gibi topuktan aşağı olup da, üstüne aba ve çuha gibi kalınca bir şey dikilerek topukların o suretle, örtülmüş bulunması, meshin sıhhatine zarar vermez.

(Üçüncü şart) ayak onların içinde olduğu halde, âdet olan yürüyüşle bir fersah (üç mil) ve daha ziyade yürümek, ve alâ kavlin, mesafe-i seferi katetmek mümkün olmaktır. Bundan ötürü, cam veya basma, demir veya tahta gibi "ayağın veya o şeyin hareket ve yürüyüşe tahammül edemeyeceği" şeylerden yapılan, mest üzerine mesh etmek sahih olmaz.

— 84 —

(Dördüncü şart) Mestlerin her biri, topuktan aşağıda, her neresi olursa olsun, velev ayak altında veya ökçede bulunsun büyük yırtıktan, yâni (ayak parmaklarının küçüğü ile üç parmak miktarı) halelden "delik, yırtık, sökükten" hâli olmaktır. (Yürüme yeri olduğu için, bunda ayak parmakları itibar olunmuştur). Parmakların bitişik veya açık olarak hesap olunmasında, ihtilâf yoktur.

Halel üç tarafta olup ta, parmaklar göründüğü surette, itibar, parmağın miktarına değil, kendisinedir. Hattâ, ayağın baş parmağiyle onun yanındaki parmak görünse - ki, mikdaren üç küçük parmak olduğu halde zarar vermez.

Bir de, meshe mâni olan (halel), açık olup ta, ayak görünen veya açık değil ise de, yürürken açılandır. Uzunlamasına olup ta üç parmak sığacak olan (büyük yırtık) mestin salâbeti cihetiyle, (yürürken açılır ve ayak görünür, olmadıkça) zarar etmez.

Bir ayağın mestinde üç parmak miktarından az olan halel, diğer ayağın mestindeki o miktardaki halele, zam olunmaz.

Bir ayağın mestinden ayrı ayrı bulunan, birkaç halel, eğer çuvaldız girecek kadar ise, yekdiğerine zam edilerek hesap olunur. Onun aşağısı, dikiş deliğinden sayılarak, hesaba alınmaz.

(Beşinci şart) Mestler, bağsız olarak ayakta durabilir derecede kalın olmaktır. İncesi uzun yürüyüşe müsait olamaz.

(Altıncı şart) Mestler, suyun ayak tenine ulaşmasına mâni olabilip, aldığı suyu, hemen çekerek, ayağa iletir olmamaktır.

(Yedinci şart) Her ayakta, ön taraftan, elin en küçük parmağı ile - en az - üç parmak miktarı yer yaradılıştan mevcut olmaktır. Tâ ki, mesih yerinden farz olan miktar, tahakkuk edebilsin. İmdi, ayağının ön tarafı bulunmayan kimse, her ne kadar, ökçe tarafı bulunsa da, meste mesh edemeyip, ayağım yıkaması lâzım gelir.

Gasl ile mesh, içtima edemeyeceğinden, ayağının biri bu halde olan kimse diğer ayağı, tam ve sağlam dahi olsa, onun üzerindeki meste mesh edemeyip, onu da yıkar.

Ayağının biri topuk üstünden kesik ise, ondan yıkama sâkıt olmakla sağlam olan veya mesih yeri bulunan, diğer ayağındaki meste meshedebilir.

Mukîm olan yâni, yolcu olmayan kimse, bir gün bir gece (yirmi dört saat) ve misafir olan yâni, yolcu bulunan kimse üç gün üç gece (yetmiş iki saat) mesheder. (Misafir bahsi, kitâb-us-salâttadır).

— 85 —

Müddetin başlangıcı abdestin bozulma vaktidir ki, mestleri, tam abdest üzere {(1) Maksut, su ile taharettir. (Abdest olsun, gusül olsun) teyemmüm hariçtir.} giydikten sonra, hâsıl olan ilk hades zamanıdır. {(2) Meselâ: Bir mukîm, bir gün fecrin tulûu zamanında, abdest alıp, güneşin doğmasına yakın, mestlerini giydikten ve o abdest ile öğle namazını da kıldıktan sonra, kendisinden hades vâki olsa, (gece yatar iken çıkarmadığı takdirde) ertesi gün dahi, öğle namazı abdestinde mestlerine mesheder. İkindi abdestinde ayaklarını yıkar.} Ondan sonra gerek mesh etsin, gerek etmesin müddet, bu hesap ile geçtikten sonra, unutarak dahi mesh edemez. Çünkü, hadesin ayağa sirayetini mestin men'inin iptidası, oradandır. Ondan evveli, yıkama taharetidir. Mukîm olan kimse, mesih müddeti esnasında, sefere çıksa mestin müddetini, misafir müddetine göre doldurur. Çünkü itibar, namazda olduğu gibi vaktin sonunadır.

Misafir olan kimse, bir gün ve bir gece meshettikten sonra, mukîm olur ise, ayaklarını yıkar. Çünkü, misafirliğe mahsus olan ruhsat, artık kalmaz.

Bir gün ve bir geceden eksik, mesh etmiş ise, onu tamamlar. Çünkü mukîmin müddeti o kadardır.

Meshin farzı {(3) Bu, hem farz, hem de rükündür. Muhaşşi der ki; farz, asıl mesh itibariyle itikadî, ve mikdar itibariyle amelîdir.} her ayağın ön tarafı üzerinden, el parmaklarının en küçüğü ile üç parmak {(4) Esah olan budur. (Yâni, el parmaklarının ekserisi muteber olduğudur). Çünkü, mesih âleti, elin parmaklarıdır. Üç de onun ekseridir. Sünnet dahi, bu veçhile vârit olmuştur.} miktarındaki yeri, mest üstüne bir kere mesh eylemektir. {(5) Müellifin, metne göre, ifadesi bu, şerhe göre de, şudur: Meshin farzı, el parmaklarının en küçüğü ile, üç parmak mikdarıdır. Ve mesih yeri, her ayağın ön tarafının üstüdür, ve bir kere mesh olunmaktır.}

Ayağının yani mestin - ne altına ve ne ökçesine, ne de yanlarına ve koncuna mesh etmek sahih olmaz. {(6) Hazret-i Ali kerremellahu teâlâ veçhehû, eğer din, rey ile olaydı, mestin altını mesih eylemek, üstünü mesh etmekten evlâ olurdu, buyurmuştur. Filvaki mestin altı yere geldiği için, kirin isabet yeri olduğundan, mesh olunmağa daha lâyıktır. Fakat âkil olana, lâzım olan şer'a uymaktır. İmam Ebû Hanîfe hazretleri dahi: Ben eğer reye Kail olaydım, sidik üzerine gasli lâzım kılıp, meniye abdesti, kâfi görürdüm. Çünkü, sidik, ittifakla necistir. Meninin necaseti ise muhteliftin fihtir ve kadın kısmı zayıf olduğu için, mirasta erkeğe, kadının aldığının yarısını verirdim, buyurmuştur.} Mesihte tekrar, sünnete uygun değildir.

Bu miktar, her ayak için farz olmakla, bir ayağın üzerinden iki, ve diğer ayak üzerinden dört parmak miktar yeri, meshetmek câiz olmaz.

Her ayağın mesih mahallinden, o miktar yer, bir bez veya sünger parçasiyle, yahut üzerine su dökmekle dahi, ıslansa, câiz olur. Ve lâkin,

— 86 —

onunla sünnet hâsıl olmaz. Nitekim, mestin her tarafını mesh eylemekle dahi, matlup hâsıl olsa da, sünnet yerine gelmiş olmaz.

Zikrolunan üç parmak yeri, bir parmak ile üç kere de mesh eylemek her defasında yeniden su almak, ve ikinci defasında, ilk defa mesh ettiği yerin gayriyi mesh etmiş olmak, şartiyle, câiz ise de, sünnete muhâliftir.

Mestlerin üzerine meshin sünneti, keyfiyetinde, beyan olunduğu üzere parmaklar açık (yâni aralık) olduğu halde, elini ayağının ucundan mestin üzerine koyup, koncuna doğru, topukları aşırarak bir kere çekmektir. Eğer meshe, konçtan başlar veyahut, mestin üstüne enlemesine mesh eyler ise, sahih, fakat sünnete muhalif olur.

Mest üzerine meshi, şu dört şeyin biri bozar: {(1) Bunların üçü müttefekun aleyh, biri mühtelefün fihtir.}

1 - Abdesti bozan her şey. {(2) Bunlar nevakizi vuzu'da tâdât olunmuştur. Mesih, halef olmakla, asıl bozulursa halef dahi hükümsüz kalacağından, abdestin yenilenmesinde, mesih dahi tekrar edilir. Müellif, meshe, bedel demiş ise de bedel: Asle kudret var iken câiz olmayandır. Bu ise, asle kudretle beraber câiz olduğundan haleftir. Teyemmüm bedeldir.}

2 - Mesti ayaktan çıkarmak. {(3) Mâniin zevaline mebni, hades-i sabık, ikademe sirayet etmiş olur ki, hakikatte bozan odur. Bozulma, mecazen sebebi olan soymaya nisbet olunmuştur. Mesihten sonra, mestte büyük yırtık hâsıl olması dahi bu hükümdedir.}

Kendiliğinden çıkmak da, çıkarmak gibi meshi bozmakta müsavidir. İki ayak, taharet hükmünce bir tek uzuv olduğundan, birinin yıkanması lüzumunda, diğerinin dahi yıkanması lâzım olmakla meshin bozulmasında, mestin birinin çıkması dahi kâfidir. Ekser için hükmü kül olmakla, ayağın ekser kısmının mestin koncuna kadar çıkması dahi ayağın kâmilen çıkması hükmündedir ve mahalli mesih, mekânından ayrılmış demektir. Ayak, mevziinde kaldıkça, topuğun oynar olması meshi bozmaz.

Tahareti kâmile üzere, giydiği mestlerin üzerine, meselâ çizme giyerek, hadesten sonra aldığı abdestte, çizmelere mesheylemiş olduktan sonra, çizmeleri ayağından çıkarmakla mestlerinin meshi bozulmuş olmayıp, abdest alacak oldukta ayaklarını çıkarıp yıkamak lâzım gelmeyerek, mestleri üzerine mesh eylemek kâfi olur. Nitekim, Behçet-ül fetvâda mezkûrdur. {(4) Hülâsası: Taharet ile birbiri üzerine giyilmiş olan mestin hadesten sonra, üzerindeki çıkarıldıkta, alttakine mesh olunsa câiz olur.}

3 - Mukîme ve misafire göre, mesih müddeti sona ermek. {(5) Meshin müddeti, namaz içinde sona ererse, o namaz fasit olur. Su var ise, yalnız ayak yıkanmak ve su yok ise, teyemmüm olunmak lâzım gelir.}

4 - Mestin içinde, iki ayaktan birine, ya tamamına, veya ekserine su isabet etmek. {(6) Muhaşşi der ki: Bu, meshin, ruhsatı terfih olduğuna mebnidir ki, azimet dahi meşru demektir.}

— 87 —

Bunlardan, birinciden mâdâsında (abdest var ise bozulmayacağından) yalnız ayaklar yıkanır. Abdestin iadesi lâzım gelmez.

(Birincide, abdest tazelenip (mesih müddeti bâki) ve (mestler istimâle salâhiyetli ise, onlara mesh edilir).

Mesih müddetinin dolması halinde, mestler çıkarılıp ayakların yıkanması lüzumu, (soğuğun şiddeti sebebiyle, ayağın ya tamamen veya kısmen telefinden korkulmadığı) takdirde. O korku üzere olan kimse, mesih müddetinin sona ermesiyle, mestlerini ayaklarından çıkarmayıp, - o korkudan emin oluncaya kadar - meshe devam eder.

Metinlerin zahirî, mesih sıfatının dahi bekasıdır ki, mestlerin yalnız üzeri mesh olunur. Mirâcud-dirâye de: Sargı tarzında kaplayu mesh eder demiştir. (Mûtemedün aleyh olan da budur).

Dördüncü surette, gasl ile meshi cemmetmiş olmamak için, ayağın ikisini dahi mestlerden çıkarıp yıkamak lâzım gelir.

(Mesih müddeti, artık bu yıkamadan sonraki hadesten itibaren başlar).

Mest üzerine mesih (hilâfı kıyas) olarak sabit olmakla, başkasına mekisun aleyh olamayacağından, baş kisvesine, meselâ serpuşa ve sarığa ve el kisvesi demek olan eldiven üzerine ve yüzdeki nikaba mesih câiz olamaz.

SARGI VE BENZERÎ ÜZERİNE MESH:

Kırık üzerine bağlanan tahta sargıya cebire, yaraya bağlanana isâbe denir. Gerek bunlara, gerek özürlü yere konulan pamuk ve sakız gibi şeylere ve ilâçlara (zaruret halinde) mesh olunur.

İmdi, kan aldırarak veya sülük tutunarak, yahut sair suretle yaralanarak veya çıban çıkararak veyahut kemiği kırılarak veya incinerek sargı saran veya sardıran kimse, özrü abdest âzâsında ise abdest alırken veyahut her nerede olursa olsun, gusül ederken orasını ne sıcak ve ne soğuk su ile, yıkamağa veya mesh etmeğe kaadir olamaz ise, {(1) Gasl ve meshe, suyun soğuğu zarar verir ise, teshini lâzımdır. Alâ kavlin, sıcak su istimali, meşakkati mucip olursa, vâcip değildir.} onun üzerindeki şeye bir kere mesh eder.

Hazret-i Nebiyy-i Ekrem sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz, Uhut vak'asında almış oldukları yaranın sargısına meshetmişler ve Hazret-i Ali'ye Hayber'de, bilek kemiği kırıldığında sargı üzerine meshi emir etmişlerdi.

— 88 —

Meshin medarı, tahfif üzerine olduğundan, onda bir defa kâfi olup tekrar lâzım olmadığı gibi, {(1) Nitekim, süneni vuzu'da zikrolundu. Alâ kavlin, baştan mâdâda mesh tekrar olunur. Başın meshinde ittifakan tekrar yoktur. Başın bir rub'u meydanda kalmış ise, onu mesh eder. Ve illâ isâbeye mesh eder.} kaplayu mesih, yaranın fesadım müeddi olmamak için, sargının bütününü mesih dahi lâzım olmayıp ekser kısmını mesheylemek kâfidir.

Sargıyı çözmek zarar verirse, özür yerinin etrafından sargı altında kalan yerleri yıkamak lâzım olmayıp, sargının dolamından, tenin açık kalan yerlerini meshetmek de kâfidir.

Eğer sargıyı çözmek zarar vermez ise, çözüp oralarını yıkar ve özür mahallini mesheder. Meshin zararı olursa, etmez.

Cebîre ve isâbe gibi şeylere mesh, mestler üzerine olan mesih gibi muayyen bir müddetle muvakkat olmayıp, şifa buluncaya değin devam eder.

Meshin sıhhati için, onlar taharet üzere (yâni abdestli olarak) sarılmak meşrut olmaz.

Bir ayağını yıkadığı halde, diğer ayağının sargısına mesh câiz olur. Şifadân evvel sargı düştüğü takdirde, mesh, bâtıl olmaz. {(2) Amma, şifa bulduktan sonra düşerse, özür zâil olmakla, mesh bâtıl olur. Yara iyileşmiş olduğu halde, sargı düşmemiş olursa, mesh bâtıl olur. Şu kadar ki, bu mesele, sargının çözülmesi, henüz iyileşmiş bulunan yaraya zarar vermemek kaydiyle mukayyet olmak gerektir.} Kıyamı üzere mebni, hadesi asgar ve hades-i ekber, bu hususta müsavidir.

Bir sargıya meshettikten sonra, onun üzerine bir sargı daha bağlarsa, ona mesheder. Onu çıkardıktan sonra, altının meshini iâde etmez. Altındakinin ıslanmasiyle, sargının meshi bâtıl olmaz. Mesihten sonra, sargıyı değişmek câiz olur. Değişmekle meshi iâde vâcip olmaz. Ancak iâde efdaldir. Bu meselelerde mest üzerine mesh, farklıdır. Gerek Cebirde ve isâbe üzerine, gerek başa edilen mesh, abdest gibi su ile taharet ve abdestin cüz'ü demek olmakla niyyete muhtaç değildir. Mestler üzerine edilen mesh dahi, en zahir kavle göre böyledir. Bir kavle göre, onda teyemmüm gibi niyyet, şarttır.

Tırnağı kopup veya bir başka dert hâsıl olup, üzerine ilâç koymak, yahut sakız veya öd derisi gibi bir şey yapıştırmak suretinde, abdestte onların nez' ve ihracı muzır ise, üzerlerine su uğratır. Su geçirilmesi

— 89 —

dahi zararlı olur ise, onlara mesheder. Mesh de zarar verirse terkeder. Zira, zarûretler kendi miktarları ile takdir olunur. Nitekim, ahkâmı vuzû'un tamamı faslında benzeri geçmiştir.

AHVAL-İ NİSÂ (KADINLARA MAHSUS HALLER)

Hayiz, nifas ve istihaza isimleriyle kadınlara mahsus üç nevi hal vardır. Bunlara, sırasiyle âdet, lohusalık ve mâzûrelik de denir.

Hayiz, gebeliği veya kan çıkmasını mûcip başka bir hastalığı olmayan ve nevmidi sinnine ermemiş bulunan baliganın rahmından yani döl yatağından zuhur eden kana denir.

Muhaşşi der ki, bu tarif hayizin necisten addedilmesine göredir. {(1) Demin necis olduğunda, şüphe olmamakla beraber, nisvanın hayizi de ahdastan olmak, muhakkaktır. Hayizin necislerden olmadığı, şununla istidlâl olunurki, necasetin izalesi, salâta duhulü ibaha ettiği halde, hayizin izalesi ve hayizin yıkanması, salâtı mübah kılmaz. Ve buna taallûk eden ahkâmın çoğu, hadeslere muhtas olan hükümlerdir.} Hadeslerden biri olduğuna göre, şöyle tarif edilir: Hayiz, malûm müddetle devam eden şer'i maniadır.

Kadınlarda, bir sinni bülûğ ve bir de sinni iyas vardır. Bülûğ yaşının başlangıcı, dokuzdur. {(2) Erkekte bülûğ yaşının başlangıcı, on iki, kızlarda ve oğlanlarda, bülûğ yaşının sonu, on beştir. Erkekte bülûğ eseri, gebeliğe sebep ve ihtilâm olmaktır. Kadında bülûğ eseri, hayiz görmek ve gebe kalmaktır. Bülûğ yaşının mebdeine ulaşıpta, bülûğ eseri, zuhur etmeyen oğlana (mürahik), kıza (mürahika) denir. Bülûğ yaşının sonu olan on beşine varmış olanlar, kız olsun, oğlan olsun, baliğ sayılır.} İyas yaşının sonu elli beştir. Bülûğa erene baliga denildiği gibi, iyas yaşına ulaşana da âyise tâbir olunur.

Bir kız, dokuz y aşından itibaren hayiz görerek baliga olabilir ki, kadın yaşına varmış, ve erkeğe mukarenetinde, gebe kalmak istidadında bulunmuş olur. Elli beşi geçmemek üzere, {(3) Bâzı kadınlar daha önce âyise olurlar, elli beş son haddir.} yaşlandıkta hayiz kesilerek âyise olur ki, artık kendisinde gebe kalmak ümidi ve istidadı kalmamış olur. (Bu sebeple, âyise denir ki, nevmidi yaşı demek olur).

Hayiz görene: (Zâtül-hayz) ve bilfiil hayiz üzere olana: (Hayiz), denir. Tâmis, Hâyiz mânâsındadır.

Hayiz müddetinin en azı (geceleriyle beraber) üç ortalaması, beş ve en çok on gündür.

Üç günden eksik on günden ziyade olmamak üzere, hayiz demi, kadınların bülûğundan itibaren, başlayıp, sinni iyâsa kadar - gebelik gibi bir ârıza olmadıkça - her ay âdet ettiği günlerde gelir. Günleri, bazen değişebilir.

— 90 —

Hayiz müddeti içinde, demin devamlı olarak gelmesi şart olmayıp, inkıtaı dahi, nüzulü gibidir ki, seyelân hükmündedir. Ve hâlis beyazdan mâda dahi gelen, hep hayiz demidir.

Kadınlar gebe kaldıklarından itibaren âdeti ilâhiyye: Rahim kapısı, kapanmak üzere, carî olmakla, gebeler, hayizden hâli olurlar. Doğumdan sonra, nifasa müptelâ olurlar.

Nifâs: Kadından, doğumu müteakip, zuhur eden kandır.

Hades olmak itibariyle nifâs: Doğumun akabinde, demin çıkması sebebiyle olan, şer'i mâniadan ibaret olmak üzere tarif olunur.

Doğmakta olan çocuğun, ekser kısmının çıkması dahi, (doğum) hükmündedir.

Doğru gelmesinde itibar, göğüse; ters gelmesinde ise, itibar göbeğedir.

Nifas üzere olan kadına, lohusa denilir.

Nifas müddetinin ekseri, kırk gündür ki, ondan ziyade sürmez. En azı için, muayyen müddet yoktur. Çünkü, nifasın rahminden inmesine delâlet etmek üzere, doğumdan başka emâreye ihtiyaç yoktur. (Hayiz ise, onun üç gün devamından başka, rahimden inmesine delil bulunmadığından, hayizin en azı, üç gün itibar olunmuştur. Lâkin, kadın, sadece kan görmekle başlamış olsa dahi, namazını terk ve orucunu tehir eder, zevci dahi ona yakin olmaz).

Âzâsı belirmiş olan düşük dahi olsa, (vaz'ı hâmil) demek olmakla, kadın nifas görür ve iddet beklemekte ise iddeti sona ermiş olur. Ve cariye ise, (efendisinin iddiasiyle) ümm-ü veled olur. Ve doğuma müteallik yemini olan, hânis olur. (Lâkin miras ve vasiyyete müstahak olmaz. İsim verilmez. Gasl edilmez. Namazı kılınmaz).

Vaz'ı hâmilden sonra (şâz olarak) kan görmeyen kadın, (kavli imameyn üzere) lohusa olmamakla, {(1) Ona gusül lâzım gelmez ve onun orucu varsa, bâtıl olmaz. Çünkü, bunlar nifasın hakikatine taallûk eder. Kıyas olan da budur.} ona ancak, abdest almak ve (indelimam) ihtiyaten gusül etmek lâzım gelir. (Nevâkizi vuz'un ikincisine bak).

İstihaza: Kadından, hayize göre, üç günden eksik veyahut on günden ziyade gelen, ve nifasa göre, kırk günü geçen kandır.

Hades olmak itibariyle istihaza: Hayiz ve nifas haricindeki kan sebebiyle olan şer'i mâniadır.

Gebeden ve âyiseden ve küçük kızdan (yâni dokuz yaşına girmemiş olan kız çocuğundan) gelen kan, dahi istihazadır. İstihaza üzere olan kadına: Müstehaza, denir.

İki hayiz arasında olan temizliğin en azı on beş gündür, en çoğu için müddet yoktur. Bazen, bir kadın, bir seneden ziyade (tuhur) halinde bulunabilir. (Tuhur, hayiz ve nifastan ârî, temizlik demektir).

— 91 —

Meğer ki, müstehaza olan, baliga olmuş ola, ona âdet denilerek, hayizi on gün, ve tuhuru on beş gün, nifası da kırk gün takdir olunur.

Âdet günleri olup da kan, mûtadı tecavüz ederek, hayiz ve nifasın (ekser hadlerinden) ziyade olursa, âdeti üzere ipka olunup, fazla olan günleri, istihaza sayılır.

Âdetini unutur ise, (muhayyire) tâbir olunur.

(Muhayyire, şaşırmış yâni gününü şaşırmış demektir).

Müellif der ki; hayiz, fıkhın anlaşılması güç, baplarından ve talâk, itak, istibra, iddet, nesep, hill-i cima, salât, siyam, tilâvet, iytikâf, duhul-ü mescit, tavafı hac, bülûğ gibi birçok ahkâmına mebni, çok mühim bir husustur.

Hayizin talâka taallûka; (zevce-i medhul binayı, hayiz halinde boşamak, bid'attır). Hayizden sonra cima vuku bulmayan tuhur da boşamak: Sünnet olmasındandır.

İtak'a taallûku: Ümme-veled olan cariye, azat olursa, üç hayiz ile iddet bekler, olmasındadır.

İstibraya taallûka: Zâtül-hayiz cariyenin bir hayiz ile istibra edilir, olmasındadır. Bu istibra, istinca bahsinde geçen istibranın gayridir ki, rahmin çocuktan müberra olmasına dâirdir.

İddete taallûku: Zatül-hayiz olan hürrenin iddeti üç, ve cariyenin, iki hayz, olmasındadır.

Nesabe taallûka: Hurre-i mutallaka, üç hayiz ile, iddet gördükten sonra, doğurduğu çocuk, iddeti munkazî olduktan altı ay sonra dahi doğmuş olsa, zevcinin nesebine ilhâk olunmaz olup, kan görmeyerek dünyaya getirdiği çocuk ise, iki sene sonra dahi doğmuş olsa, onun nesebine ilhâk olunur, olmasındadır.

Cimaın helâllığına taallûku: Hayizden pâk olan zevceye yaklaşmak, helâl olup, zevç için, onu hayiz ve tuhur hakkındaki ihbarında tasdik etmek câiz olmakla, hayzini ihbar edince, yaklaşmaktan vaz geçip ve tuhrunu haber verince de, tekarrup edebilmek, hususlarındadır.

Salât ve siyama taallûku: Kadın kısmı bunları hayizli olduğunda yapmayıp, hayizden pâk olduktan sonra, kılmak ve tutmak hususundadır. Hayiz meselelerini bilmeyen kadın, salât ve sıyamını, onların vücubü vaktinde terk ve vücubü terki vaktinde ikame eder ki, bunların ikisi de haram ve zararlıdır.

Tilâvete taallûku: Aşikârdır ki, hayize Kur'ân okumak haramdır. Mescide girme dahi öyledir. İtikâf dahi, hayiz ile fasittir. (Nifas hakkındaki hüküm de böyledir.)

Messi Kur'ân hususunda hayize, küçük hades dahi iştirak eder.

Cinayet hükmünce, fark olmakla beraber, Kâbenin tavafı dahi böyledir.

Bulûğ ile ilgisi, medâr-ı teklif olmasıdır. Hayiz, eser-i bülûğdur.

— 92 —

Hayiz ve nifas ile, sekiz şey haram olur:

1 - Namaz.

2 - Oruç.

Sıhhatin şartı, mevcut olmadığı için, bunlar hayiz ve nifas halinde, sahih olmaz.

Malûm olsun ki, hayiz ve nifas, namazın hem vücubünü ve hem cevaz ve sıhhatini meneder. Orucun, yalnız sıhhat ve cevazını meneder. Vücubünü menetmez. Hürmetten adem-i sıhhat lâzım gelmemekle, müellif; sahih olmazlar kaydını dahi ziyade etmiştir. Ve şüphe yoktur ki, bir şeyi menetmek, onun kısımlarını dahi menetmek demek olmakla, hayiz ve nifas halinde olan kadınlar, tilâvet secdesi ve şükür secdesinden dahi memnûdurlar.

3- Âyet okumak.

Meğer ki, zikri veya senâyı veyahut duâyı müştemil bulunan âyetleri, zikir ve senâ ve duâ kasdiyle okumuş ola. Bu halde, beis yoktur. Hattâ, Fatiha sûresini ve içinde duâ mânâsı olan, sair Kur'ân âyetlerinden birini Kur'ân kasdetmeyerek, duâ tarikiyle okursa, bir beis yoktur.

Hükmü ve haberi müştemil bulunan âyet, zikir kasdiyle dahi okunamaz.

Bir âyetin alt kısmı hakkında tashih muhteliftir. Muhtar olan; men'in mutlak olmasıdır. Zira hadîs-i şerifte, "Hayizli ve cünüp Kur'andan bir şey okuyamaz." buyurulmuştur. Lohusa dahi hayiz gibidir.

4- Mess-i âyet.

Yâni âyete el sürmek, dokunmak. Gerek kâğıtta, gerek pareda, gerek duvarda yazılı olsun. Zira, âyette "Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz." buyurulmuştur. Meğer, bir kılıf ile messedilmiş ola ki, o kılıf, Kur'ân ve onu havi olan cild gibi hailden ayrı ola. Kavl-i sahih böyledir. {(1) Yanmak veya suya batmaktan koruma gibi zaruretler, hürmet hükmünden müstesnadır. Kur'ânın tercemesi dahi aslı hükmündedir. Âyet ile Mushafın farkı şuradadır ki, Mushafın yazıdan hâli olan yerlerine dahi hadesli el süremez. Mushafın mâdâsında, memnu olan (nefsi âyetin) messdir. Âyet ile takyit, bir âyetin madununu messetmek memnu olmadığındandır. Kadıhanın fetvalarında, Harbî ve Zimmînin kıraeti bahsinde, zikredilmiştir ki, Harbî veya Zimmî, Kur'ân, fıkıh ve ahkâm talibi olur ise, ihtida etmek ümidine mebni talim olunur ve lâkin Mushafa dokunmaktan menedilir, meğer ki, gusül etmiş ola. O takdirde menolunmaz. İçinde Mushaf bulunan hurca veya heybeye yaslanmak, yahut yolda onun üstüne binmek, koruma için oldukça mekruh olur.}

Elbisenin yenleri, giyene tâbi olduğu için, onunla âyet tutmak tahrimen mekruhtur. {(2) Asılda böyle yazılı olup, Muhaşşi merhum, bunun hidayede musahhah olduğunu söyledikten sonra; "Muhitte ve Cami-i Temurtâşi'de Mushafı yen ile tutmak, indel-âmme mekruh olmaz, çünkü, memnû olan messetmektir. O da bilâ hail, el ile bilmubaşere olur, diye mezkûrdur. Bunlar, imam Muhammed'den iki rivayettir. "demiştir.}

— 93 —

5- Mescide girmek.

Çünkü, hadîs-i şerifte: "Mescit cünüp ile hayızlıya helâl olmaz." buyurulmuştur. Lohusanın hükmü dahi hayiz gibidir.

Muhaşşi der ki, mescidin Kâbeye şümulü olur. Bayram ve cenaze namazgâhlarına şümulü olmaz. Dürerde memnuiyyet, girmek, zaruret yokluğu ile takyit olunmuştur: Evin kapısı, mescide yakın olmak gibi bir zaruret olur ise, mescide girmek memnû olmaz.

6- Kâbenin tavafı:

Mescide girme haram olduğu gibi tavaf dahi haramdır.

Tavafın sıhhati, hadesten taharete mütevakkıf olmadığından ve diğer tâbir ile tavafta taharet, kemâlin şartı olduğundan, gerek küçük, gerek büyük olsun, alelitlâk hadesten taharet etmeden, tavaf sahih ise de, beyti muazzamanın şerefi ve "tavaf salât gibidir." hadisine binaen, tavafın, taharetsiz olanı haram, ve tavaf evsafın tefayütü ve ahdasın ihtilâfı tavaf eden için, mucib-i zebh veya mucib-i nahr veyahut mucib-i sadakadır. Meğer ki, tavaf-ı rükün, eyyam-ı nahirde taharetle iade oluna. Nitekim, Kitâbul-hacte müstakillen zikredilecektir.

7- Cimâ:

Hayiz ve nifas halinde olan zevcesine muamele-i zevciyede bulunan kimseye, müstahap olan: Bir yahut yarım dinar sadaka vererek tövbe etmek ve bir daha bu işi işlememektir. Dinar altın sikkedir ve yarım altın lira değerindedir.

Zevc için - bu halde - mübaşeret haram olduğu gibi, zevce için de, fiile temkini nefs etmek, haramdır. Firaşını ayırmak hiç te lâyık olamaz.

8- Göbek altından, diz altına kadar olan mahal ile istinfa. Âyet-i Kerimede:

وَلَاتَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى يَطْهُرْنَۚ

"Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayınız" (Bakara: 222) buyurulmuştur.

Hadîs-i şerifte de: "Leke mâ fevkal-izâr," varit olduğu için göbeğin üst yanı, intifâ'da helâldir.

Hayizin, pişirdiğini yemek ve dokunduğunu istimal etmek ve artığını içmek mekruh olmaz.

Hayiz ve nifas demi, bunların (haddi ekserinden sonra) kesildikte {(1) İnkıtaın zikri, şart değil, âdet, mecrasında caridir. Yahut bundan sonraki, meseleye mukabele içindir. Dem münkati olmasa da, hüküm böyledir.} zevce ve cariyeye, bilâ gusül dahi mükarenet, helâl olur. "Temizleninceye kadar"kavl-i kerîmine binaen ki, tuhur hürmete gaye kılınmış demektir. {(2) Hemde hayiz on günden ziyade sürmez. Dem gerek münkati, gerek gayri münkati olsun, on günden ziyadesi istihaza kanıdır ve münasebet için bir mâni teşkil etmez. Demek ki, o müddetten sonra tuhur mütehakkaktır.}

— 94 —

Teşdidi ta ve ha ile: "Yettahherne," şeklinde dahi kıraet bulunmakla" - ihtilâftan kurtulmak için - gusül etmedikçe, cimâda bulunmamak müstahap olur. {(1) Âyet, hayiz hakkında ise de, nifas dahi o hükümdedir.}

Çokluk miktarın dûnunda, âdetin tamam olmasına mebni, kanın kesilmesinde zevce veya cariye-i müslimenin vikaı şu üç emrin biri olmadıkça helâl olmaz: Ya gusül etmiş olmalıdır. Çünkü, hadd-i ekalde, gusül zamanı dahi hayizden mahsuptur. {(2) Malûm olsun ki, igtisal zamanı, hadd-i ekal için inkıtada hayizden, ve ekser için inkıtada tuhurdan muteberdir. Tâ ki, müddet ondan ziyade olmasın. Bu dasalât ve orucun vücubü ve ric'atin inkıtaı ve tezevvücün helâl olması hakkındadır. Hayiz demi, ekser müddette kesilmiş olmakla ric'at münkati olur ve gusül etmeden dahi, âhara tezevvüç ona helâl olur. Ekal müddette inkıta'ı dem, böyle değildir ki, onda gusül veyahut onun makamına kaim olacak şey meşruttur.} Gusül etmekle ondan halâs olmuş olur. {(3) Medarı illet budur. Artık kadın, salâtın vücubuna değil, kıraete müteallik ahkâmca, tahiraı hükmündedir.} Yahut bir özre mebni, teyemmüm edip onunla nafile olsun, alelesah namaz kılmış olmalıdır. {(4) Mücerret teyemmüm, bu bapta, bil-icma, gusül makamına kaim olmaz.} Ta ki, teyemmüm, namaz için, teahhüt etmiş ola. (gusülün, müekkide ihtiyacı yoktur).Veyahut kesildikten sonra gusül ve tahrîmeye ve bunların mafevkini icraya vakit bulmuşken gusül veya teyemmüm etmeyerek bir namaz vakti çıkmakla, namaz onun zimmetinde borç olmuş olmalıdır.

Bu halde vaktin - yalnız - çıkmasiyle onun cimaı helâl olur. Zira o vaktin namazı, onun zimmetine müterettib olmuştur ki, bu da, taharet ahkâmından bir hükümdür. {(5) Yâni, sair ahkâm dahi, ona tâbi olur. Hükümlerin cümlesinden biri de, Cimaın helâlliğidir.}

Eğer vakit, gusüle ve tahrimeye kâfi gelmeyecek kadar az ise, onun mücerret huruciyle yâni, su veya teyemmüm ile temizlenmedikçe kadının taharetine hükmolunamaz: Hattâ (O vaktin namazı ona lâzım olmayıp, vakti o sûretle geçmiş olan salât) yatsı namazı olduğuna göre, zimmetine müterettib olmadığı gibi, kendisi hâizen sabahlanmış demek olacağından, o günün (ramazan günlerinde olduğu taktirde) orucu dahi sahih olmaz.

Eğer kan, kadının âdeti tam olmadan, münkati olmuş ise, üç günü geçmiş ve kadın gusül eylemiş dahi olsa, âdeti güzeran olmadıkça, zevc onunla mukarenette bulunamaz. Zirâ, âdet içinde, hayizin tekrar gelmesi gâliptir. Binaenaleyh, âdetin tamam olmasından evvel, ettiği gusülün hükmü tesiri olamaz. {(6) Lâkin o kadın, badel-gusül ihtiyaten namazını kılar, ve orucunu tutar. Namaz için, vakti müstehabın, sonuna doğru guslü tehir etmek ona vâcip, ve demin kesilmesi âdetin bitmesinden sonra olmuş ise, guslün, o kadarca tehiri ona müstehap olur.}

— 95 —

Meseleyi (müslime) kaydiyle takyid, kitabiyenin yâni Yahudî veya Nasârâdan olan (gayr-i müslime) zevce veya cariyenin on günden evvel, âdeti son bularak, hayiz demi münkati olmakla, cimâi helâl olduğu içindir. Çünkü, onlar gusül ile mükellef değillerdir. {(1) Akvali musahhahanın biri, yukarıdakidir. Diğerinin hükmüne göre, kitabiyenin dahi hükmü, müslime gibidir.}

Kanın kesilmesi için, hadd-i ekserde müekked, şart olmayıp, onun hadd-i ekalde şart olması zikredilen iki kıraet arasım birleştirmek içindir. {(2) Teşdidi kıraetin zahiri dahi, muhtemel-i ıtlak olmakla, biz guslün istihbabına kail olmuşuzdur. Biz, onların ikisiyle de âmil olduk. Delâilde asıl olan, ihmal değil iymaldir.}

Hayizli ve lohusa olanlar, oruçlarını kazâ ederler. Namazlarını kazâ etmezler. Hazret-i Aişe hadîsine binâen ki, "biz bu hallerin kendimize isabetinde, orucun kazâsıyle emrolunur idik, namazın kazâsıyle emrolunmaz idik" buyurmuştur. İcma dahi, bunun üzerinedir. {(3) Hem de namazı kaza etmekte güçlük vardır. Zîra, hayiz, her ayda galiben tekerrür eder. Oruç öyle değildir.}

Cünüplük ile, beş şey haram olur:

1 - Namaz. (Çünkü, âyette taharet ile emir olunmuştur).

2 - Kıraeti âyet (Hayiz ve nifas ile haram olan sekiz şeyin üçüncüsüne bak).. {(4) Zeyd, cünüp iken, gusül murat ettikçe, senâ kasdiyle: Bismillahir-rahmânir-rahîm el-hamdu-lillahi rabbil-âlemîn demekte beis var mıdır? Elcevap: Yoktur. Feyziyye.}

3 - Messi âyet. (Sekiz şeyin dördüncüsüne bak).

4 - Mescide girmek. (Sekiz şeyin beş ve altıncısına bak).

5 - Kâbeyi tavaf. (Yukarıdaki, beş ve altıncıya bak).

Abdestsiz üç şey haram olur:

1 - Namaz. (Âyette, taharet ile emrolunmuştur).

2 - Tavaf. (Yukarıda geçene ve evsafı vuzu faslına bak).

3 - Messi Mushaf, yâni Kur'âna el sürmek, velev ki, bir âyet olsun. {(5) Hayiz ve nifas ile haram olan sekiz şeyin, dördüncüsüne bak. Bu husustaki memnuiyyet esahtır.}

İstihaza kanı ki, rahimden değil, bir damardan akıp gelmektedir. Ve alâmeti de kokusu olmamaktır. Burundan devamlı olarak gelen, kan gibi, özürlerden olmakla, namaza mâni değildir. Yâni, salât teklifi, istihaza sahibinden sâkıt olmadığı gibi, gelecekte, mezkûr olduğu üzere, vakti kâmilde akışı devamlı olmak şartiyle, o halde kılınan namazın sıhhatine dahi (istihaza kanı) mâni olmaz.

— 96 —

Farz ve nafile olarak, oruç tutmağa da mâni olmaz. Ve zevcinin onunla o halde mukarenette bulunması da haram olmaz. {(1) Çünkü, eza değildir. Sahabiyattan Hamne binti Cahş (Radiyallahü teâlâ anhâ) müstehaza imiş. Zevci olan Hazret-i Talha (Radiyallahu teâlâ anhü) o halde onunla mukarenette bulunurmuş. Bunu, Ebû Dâvud ve başkası, isnadı sahih ile rivayet ettiler.}

ÖZÜRLER YE HÜKÜMLERİ:

Âzâr, özrün cem'idir. Abdesti bozan şey {(2) Hakikaten, abdesti bozan şey kastedilmiştir ki, necis olan şeyler demektir. Uyku ve kahkaha gibi, maani kabilinden olup ta, taharet ve necaset ile tavsif olunmayan abdest bozucular, hariçtir.} sürekli ve devamlı oldukça, özür ismini alır {(3) Devam ve istimrarın derecesinden, biraz ileride bahis vardır.} ve sahibine (özürlü) veya (özür sahibi) denir.

İmdi, müstehaze olan, yâni kendisinden gelen kan, hayiz müddetinin en azından eksik veyahut en çoğundan ziyade bulunan,veyahut, lohusalığı kırk günü geçen, veya ikisinin de (en az), muayyen olan günlerini tecavüz ederek, hayiz ve nifası (haddi ekserini) aşan, veya gebe iken,veyahut henüz dokuz yaşına girmeden veya âyiselik zamanına girdikten sonra, kendisinden kan gelen kadın özürlü olduğu gibi, idrarını tutamama, istitlâkı batın (iç gitmesi, ishâl, sürgün), infilâtı rih (yel kaçması), ruafı dâim (sık sık burun kanaması), ve akıcı yarası olan kimse özürlüdür. {(4) Muhaşşi der ki, göz ağrısı, görme zaafı, veya göz pınarında şişi olup ta, gözü daima sulanan, ve kulağından veya memesinden, yahut göbeğinden ağrı ile bir şey gelen, kimse dahi özür sahibidir. Çünkü, bunlar yaradan geldiği için, hep abdesti bozucudur.}

Özürlülerin hükmü: Özürünü, zorluk çekmeyerek tıkamak veyahut namazı oturarak veya îma ederek kılmak ile habis ve redde kaadir olamaz ise, {(5) Eğer meşakkatsiz reddine kaadir olur ise, red tahakkuk eder ve özürlü olmaktan çıkar. Farz olan namazda kıyamı terketmek ve hattâ, imâ ile kılmak suretiyle rükû ve sücudü terkeylemek, namazı (meal-hedes) kılmaktan ehvendir.} farz olan her namaz vaktinde, abdest alıp namazı öylece kılmaktır. (Onların taharetleri, hadese mukareneti, yahut hadesin ona ansızın ârız olabilmesi cihetiyle, hakikî olmayıp, tahareti zaruriyyedir). {(6) Binaenaleyh, beş vakitte abdest almaları ve abdest almak için vaktin girmesini beklemeleri lâzım gelir. Abdestin âdâbının on ikincisinde "ihtiyattır" denilmesi, sevki kelâm İktizasınca iki vakit arasında "vakti mühmel" olduğuna göredirki, o vakit aldığı abdesti, namaz vaktinin girmesinde, hilaftan çıkarak, iâde etmek, ona menduptur. (Vakti mühmel) olmadığına göre, bir namaz vaktinin âhirinde, diğer vaktin namazı için, abdest almış bulunur ise, icmaan câiz olmadığından, gelecek vaktin girmesinde, ona abdesti iade vâcip olur.}

— 97 —

Beş vakitte aldığı abdest ile, dilediği kadar, farz ve nafile namaz kılabilir. Farz namazlara göre, o abdestte vakit namazları edâ edebildiği gibi, geçmiş namazları dahi - velev ki, zimmetine sıhhati zamanında taallûk etmiş olsun - kazâ edebilir.

Onunla nevâfil kılabildiği gibi, vitir ve bayram namazı gibi vâcibatı ve cenâze namazını dahi kılabilir. Ve Kâbeyi tavaf etmek ve Mushafa dokunmak câizdir.

Özürlülerin abdestleri, kendi özürlerinden başka bir abdest bozma hâdisesi olmadıkça, {(1) Özrün dışında, hâdis olan nâkiz, kendi özrünün benzeri dahi olsa, abdest bozulur. Meselâ: Birkaç çıbanı veya çiçeği olup ta, bir takımı akar olduğu halde, abdest almış olsa, akmamakta olanı, aktıkta abdesti bozulur. Nitekim burun deliklerinin birinden kan gelmekte olduğu halde abdest alıp namaz kılarken, vakit dahilinde diğer delikten dahi kan gelse, abdesti bozulmuş olur. Çünkü bu, yeni ve başka bir hadestir.} ancak vaktin çıkmasiyle bozulur. Sabah namazından sonra güneş doğmak gibi ki, o namazın abdesti artık kalmamış olmakla, bayram namazı ve işrak ve (duhâ) kuşluk namazları için abdest almak lâzım gelir. (Vaktin girmesinin) bu abdeste tesiri olmadığından, bayram ve kuşluk namazları için almış olduğu abdestle öğle namazını kılabilir. (Sahih olan da budur).

Bu illetlerden birine müptelâ olan kimse; özrü, abdest alıp namaz kılacak kadar müddet hiç kesilmeden devam ederek bir namaz vaktini kaplamadıkça özürlü olamaz (sahibi özür sayılmaz).

Özrün, tarif edildiği veçhile, vaktin tamamını, istiap eder olması, (istiabı hakikî) ve abdest alınıp namaz kılınamayacak derecede az bir müddet kısa fasılalarla kesilir olması (istiabı hükmî) dir. Gerek hakikî, gerek hükmî istiap, mezkûr özrün sübutunun şartıdır.

Özrün devam ve bekasının şartı, o istiaptan sonra, her namaz vaktinde, bir kere olsun, bulunmasıdır.

Özrün inkıtaının şartı, yâni özür kesilmiş olmak ve sahibi özürlü olmaktan kurtulmak için şart: Hakikaten inkıtaiyle, bir namaz vaktinin kâmilen, ondan hâli olmasıdır.Allah sıhhat ve âfiyetten düşürmesin.

Özürlünün, kan, irin ye sidik gibi özrünün pisliklerinden çamaşırına geçmiş olanı yıkamak, özür kaim ve dâim oldukça vâcip olmayıp {(2) Çünkü, hadesin hükmü ve abdest tazelemenin lüzumu, nassı Nebi ile malûm olmuştur. Necaset ise, o mânâda değildir ki, onu da, ona kıyas edelim. Zira, necasetin azı affedilmiştir. Çoğu da zaruret halinde azı gibidir. Hem de abdesti bozan o olduğu için, hükmen necis dahi değildir. Sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem hazretleri, müstehazaya, abdesti tazelemeği emir etmişler de, elbisenin yıkanmasını emretmemişlerdir. Emrin ihtiyaç vaktinden tehiri ise, câiz değildir.}

— 98 —

dirhem miktarından fazla olanını yıkamak dahi - faydalı olmadıkça - vâcip olmaz.

Faydalı olmak: Temizlendikten sonra tekrar isabet eder olmamak ve alâ kavlin, namaz kılıncaya kadar, bir daha kirlenmemektir.

ENCAS VE ONDAN TAHARET (PİS OLAN ŞEYLER ve ONLARDAN TEMİZLENME)

(Müellifin bu ünvanı ile akdettiği babı, biz ikiye ayırarak, birine encas ve diğerine mutahhirat diyeceğiz).

ENCAS:

Temiz olmayan şeye necis tâbir olunur ki, encas onun cem'idir. Bunun lûgatte meşhûru, neces ve necistir.

İki okunuş arasındaki fark şudur ki; neces, pisliği ârıza olmayana mahsus olup, necis, alelitlâk temiz olmayan demek olup, zâtî ve ârızîye şâmildir. Meselâ: İnsan tersi, hem neces, hem necistir. Pislenmiş elbise, yalnız necistir.

Necise, necaset dahi denir. Necis ve necaset, hakikî olduğu gibi hükmî dahi olur ki, necaseti hükmiyye, hadesten ibarettir. Necaseti hakikiyyeye, habes dahi denilip, cem'i ahbas gelir.

Ahbasın ve onun ahkâmı olan taharetin beyanı geçmiş olmakla beyan sırası, ahbasa ve onların temizlenmesine gelmiştir. Hadesten taharet, cinsi salâtta farz olduğu gibi, habesten taharet dahi, muaf olmayan miktarda farzdır.

Varit olmuştur ki, kulun, kabirde ilk mesul olacağı şey, temizliktir. Ve kabir azabının hepsi, temizliğe itina etmemekten ve pislikten ve alelhusus sidikten sakınmamaktandır.

Necaset, kazûrat ve mustakrazata münhasır değildir. Fukahâ, necaset nevilerini, galîza ve hafîfe isimleriyle ileride geleceği şekilde iki kısımda sayarlar.

(Necaseti galîza): İnsanın, - süt emen çocuk dahi olsa - sidiği ve tersi, eti yenmeyen hayvanların hem tersi ve sidiği, hem de salyası, eti yenen hayvanlardan tavuk, kaz ve ördek tersi, insan bedeninden çıkan ve abdesti bozan şeylerden "kan, irin, meni, mezi, vedi, {(1) Meni, tevlid maddesi olan (hayat suyu), mezi, indel-mülâabe, zuhur eden yaşlık. Vedi, su döktükten sonra gelen yapışkan ve beyaz akıntıdır.} hayiz, nifas ve istihaza kanları, ağız dolusu gelen kusuntu," {(2) Uyuyanın ağzından gelen suyun tahareti hakkında, abdesti bozanlar kısmında malûmat vardır. İçki kusuntusu, az dahi olsa necistir.} şarap, kan, boğazlanmadan ölmüş hayvanın eti ve ham derisi.

— 99 —

(Necaseti hafife): Atın ve eti yenen ehlî ve vahşî hayvanların sidiği, ve eti yenmeyen kuşların tersi, (her iki kısım için,ileride tafsilât vardır).

Atların, katırların, himarların, develerin, sığırların, mandaların, koyunların, keçilerin tersleri. indel-imam - galîza ve - indel-imameny hafifedir. Gılzatı Hazret-i İmam ittifakı edilleye, ve imameyn hazretleri ittifakı ulemaya binâ eylemişlerdir. {(1) Necisliği hakkında, edilenin ittifak ettiği şey, indel-iman galîzadır. Gerek ulemânın ihtilâfı ve umumun belvası (iptilâ, alışkanlık)olsun, gerek olmasın, edille ittifak etmez ise muhaffeftir. İndel-imameyn, edilleye nazar olunmayıp, necisliğine ulemânın ittifak ettikleri şey umumun mücerrebi de değil ise, galîzadır. Böyle olmayan hafifedir.} Müellif, kavli imameyni racih göstermiştir.

Gılzat ve hiffet, tathir keyfiyyeti itibariyle değildir. Yâni, bir kısım necasetin tathir ve izalesi zor olduğu için onlara galiza ve bir kısmının da tathir ve izâlesi kolay olduğu için onlara hafife ismi verilmiş değildir. Belki, gılzat ve hiffet ve tâbiri diğerle tağliz ve tahfif, salâtın sıhhatine mâni olup olmayan, miktar itibariyledir. {(2) İçinde bulunduğu suyu, ifsatta hafîfenin galîzaya müsavatı, artık sular ile kuyu sularında ihtar olundu.}

Şöyle ki, (az miktarı) bağışlanmış olanına: Necaseti galîza ve (çok miktarı) bağışlanmış olanına: Necaseti hafife denilmiştir.

Necaseti galîzanın ancak, dirhem miktarı bağışlanmış olup {(3) İmam Zufer ve imam Şafii; necasetin azı ve çoğu ademi afıvda müsavidir. Çünkü, tahareti mucip olan nas, bunların arasını tefrik etmedi, demişlerdir. Bizim için delil, budur ki: Kalîl, korunması mümkün olduğu için mâfuv kılınır. Onu dabiz, istinca yerinden alarak, miktar dirhem ile takdir etmişizdir. Hidâye.} ondan ziyadesi, izalesine kudret varsa, bağışlanmış değildir! .

Mafuviyyet (bağışlanma) yokluğu ve taharetin vücubü, imkân ile mukayyet olduğu gibi, daha fenasını irtikâbı istilzam etmemekle de mukayyettir; insanlara avret yerini açmaksızın temizlenmeye kaadir olamayan kimse, namazı öylece kılar. Çünkü keşfi avret eşeddir. İzale-i necaset için, onu açarsa fâsık olur. Zira iki mahzurun arasında kalan kimseye, onların ehvenini tercih etmek lâzımdır. Amma, hem izalesi gereken necaseti olan, hem de, abdestsiz bulunan kimse bunlardan, yalnız birine yeten suyu buldukta, onu necasetin izalesine sarfeylemesi vâcip olur. Çünkü, abdeste bedel, teyemmüm edebilir ve o halde hem necasetten tahareti, hem de hadesten tahareti elde etmiş olur.

Mâfuviyyetin mânâsı: Zikrolunan miktarları, şâri (dinin sahibi), onunla namaz fasit olmaktan affetmiş demektir. Yoksa, külliyen mâfuv

— 100 —

demek değildir {(1) Keçinin memesine yapışmış olan tersi, sağılan sütü pisletir. Lâkin, sütü sağılırken, hayvan terslemek, âdet olmakla, süt kabına düşen bir iki ters tanesi, dağılmadan ve sütte eser bırakmadan, hemen alınırsa, mâfuv olur. Tezek mayi olduğundan mâfuv olmaz.} ki, mezkûr miktarlarda keraheti tahrîmiyye ve onun aşağısında keraheti tenzîhiyye olduğunda ise ittifak vardır. {(2) Bunu, Muhaşşi merhum galîzada zikretmiştir. Hafifede: Rubudan ekal olduğu vakit kerahetin, tahrîmiyye veya tenzihiyye mi olacağını beyan edeni görmedim, demiştir.}

Hattâ, buna şu iki meseleyi eklemişlerdir ki, namaz kılarken üzerinde dirhem miktarı necaseti galîza bulunduğunu bilen kimse, namazı bozup onu yıkamak vâciptir. Vâcip ise mukaddemdir. Üzerindeki necaseti galîza, dirhem miktarından az ise, onu yıkamak için salâtı kesmek, bir cemaat daha bulmak ihtimaline mebni, cemaati fevt korkusu olmamak suretinde, efdâldir. {(3) Vaktin müsait olması meselesi ileride gelecektir, bundan hükmü münferit dahi malûm olur.} Ve illâ namazına devam eder. Yâni onu bozmayıp tamamlar. Zira, cemaat daha mühimdir. Nitekim, vaktin darlığı sebebiyle namazı geçirmek korkusunda da namaza devam eder. Çünkü namazın geçmesi haramdır. Kerahetten dolayı harama kaçmak yoktur.

Necaseti galîzanın dirhem miktarı, camit olanında veznen ve mayî olanında ölçmekle muteberdir ki, dirhemin miktarı yirmi kırat (harup çekirdeğidir. {(4) Her zaman için bilinen dirhem demektir.} Mesahası, parmak diplerinden itibaren avuç içi kadardır. {(5) Dirhemden mutlaka vezni itibar edenlerin kavliyle mesahayi itibar edenlerin kavlini. Hindivânî böyle telif etmiştir ki, bunların ikisi de rivayettir ve sahih olan da budur.}

Necaset-i hafîfenin miktar mâfuvviyeti olan rubûdan azı: "Kendisiyle ancak namaz câiz olacak olan elbisenin bütünü, bir kavle göre de yen ve etek gibi kısmın rub'u maksuttur" diyenler dahi olmuş ise de, sahih olan: Bütün libasın ve (bedene isabet etmiş olduğuna göre) bütün bedenin dörtte biri kastedilmiş olduğudur. {(6) Şu kadar ki, elbise bütün bedeni örtüyor ise onun dörtte biri ve eğer yalnızavret yerini örtüyor ise yine onun dörtte biri muteber olur.}

Rub'u miktarı, mâfuv olamaz. Zira, bir takım mesailde, küll makamına kaimdir: Başın dörtte birinin meshi, ve yine hacda dörtte bir miktarının tıraşı, {(7) Yâni ihramda başının rub'unu tıraş eden kimseye, tekmil tıraş olmuş gibi(kurban) vâcip olur ve o tıraş ile ihramlı ihramdan çıkabilir.} setr-i avret için kullanılan elbisenin rub'unun tahareti gibi. {(8) Yâni, sadece avret yerini örten elbisenin rub'unun dahi tahareti, indel-hâce kâfidir.}

— 101 —

Müellifin Siracı Vehhactan naklen beyanına göre, inbisat suretiyle olan fazlalık dahi muteber olmakla, elbiseye pis olan yağın dokunmasında mâfuv olan miktarda ise, yayılmadan kılınan namaz sahih ve yayılıp belli miktarı aştıktan sonra kılınan namaz, sahih değildir.

Muhaşşinin ifadesine göre, yalın kat olan elbisenin bir yüzüne isabet eden necis, diğer yüzünden zahir olmakla, iki misli sayılmaz. Elbise iki kat olup da, pislik onun hem yüzünde, hem de ikinci katında (meselâ astarında) zahir olursa, satıh iki sayılır.

Kaldı ki, necaseti galîza nevilerinden olan şarap: Mâruf müskirin ismidir ki, çiğ şıradan olur, ekşiyip fışkırır. Onun necaseti galîza olduğunda ittifak vardır. Diğer alkollü içkiler dahi, kavli racihte, necaseti galîzadır. {(1) Diğer müskiratın, şaraptan farkı, haddin lüzumu hususundadır ki, haddi şer'i şarabın içilmesine ve diğerlerinin sekrine terettüp eder. Nitekim kabili mutahharatta dahi gelir. Şarap içenin, içmesinin akabinde artığının necis olduğu artıklar faslında ve alkolik olanın terinin necis olduğu kütüb-ü fıkhiyyede zikredilmiştir.}

(Kan) dan maksat, akmış olan kandır. Gerek insan kanı, gerek hayvan kanı olsun, gerekse, aktıktan sonra donmuş veya donmamış olsun, hepsi aynidir.

Akmadığı cihetle, insanın abdestini bozmayan kan ve boğazlanan hayvanın damarlarında ve etlerinde kalan kan, ve ciğer ve dalak ve yürek kanı ve çekirge ve balık kanı ve çok dahi olsa pire ve tahta kurusu ve bit kanı müstesnadır ki, bunlar necis sayılmaz. (Yâni namazın sıhhatine mâni olmaz ve içine düştüğü suyu pislemez).

Şehit kanı dahi, kendi hakkında, - üzerinde oldukça - necis değildir. Şehidin gaslinin terki hakkındaki emri âlî zaruretine binaen, demi şehit hükmen tahir olmakla {(2) Tahareti şehidin cesedine göredir. Gayrinin hakkında necistir.} şehidi sırtına yüklenmiş olarak namaz kılmış olduğu, farz olunan kimsenin namazı sahihtir. Kendinden atıldıktan sonra sair kanlar gibi, kıyasın aslı üzere necistir.

(Meni) dahi kan gibi necaseti galîzadır. (Çünkü kanın hülâsasıdır). Gerek insanın menisi, gerek hayvan menisi olsun.

(Meyyite) lâşe demektir ki, boğazlanmayarak ölen veyahut şerîate uygun olarak boğazlanmamış olan hayvandır, {(3) Kitab-ı zebâyiha bakmalı ve mutahherat envaından zekâta müracaat eylemeli} Maksat akıcı kanı olan hayvandır.

— 102 —

(Balık), {(1) Balığın suda ölmüşünün yenmemesi ayrı bir meseledir.} ve su içinde yaşayan sair hayvanat {(2) Bunda deniz kelbi ve hınzırı dahidahildir ki, onlar demevi olsalar suda sâkin olamazlar. Binaenaleyh, bunların ölüsü lâşe sayılamaz. Kaz, ördek ve hattâ karabatak, bundan hariçtir ki, onların ölüsü laşedir.} ve çekirge ölüsü ve her ne kadar yenir olmasa bile akıcı kanı bulunmayan haşerat ölüsü meyyite değildir. Binaenaleyh, bunlar suya düşüp ölmek, veya ölüp suda bulunmak ile su pislenmez. Suda görülen kurbağa ölüsü dahi suyu pis eylemez.

Su kuşundan olan kaz, ördek, akıcı kanı olduğu için, onların ölüsü meyyitedir.

Büyük yılan dahi öyledir. Yılanın gömleği temizdir. (Ham deri) den maksut, ihaptır ki, debagat olunmadık deridir. Derinin debagate salih olanı, debagat ile tahir olur. Nitekim, mutahharatta beyan olunur.

Eti yenmeyen hayvanların, sidik ve dışkısında, eşeğin sidiği ile yılanın sidiği ve tersi dahi necaseti galîzadandır.

(Yarasa) nın sidiği {(3) Yarasa ki, hilkaten garabeti haiz olarak, dişleri, kulağı, memesi, sidiği vetersi vardır. Uçar ve hayiz görür ve doğurur. Gündüzün ışığında ve gecenin karanlığında görmez. Şemsin gurubundan ve fecrin tulûundan biraz sonraya kadar görür. Şer'an dahi hususî hükümleri vardır.} ve tersi korunulmaktaki mazerete mebni, suyu ve elbiseyi pisletmez.

Farenin sidiği suyu pisler. Zira, üzeri örtülerek ondan sakınmak mümkündür. Yiyecek ve içecekte, zarurete mebni, sidiğin ve tersin azı bağışlanmıştır.

Kedinin sidiği dahi, su, kaplarının gayride bağışlanmış olmak fetvaya müstenittir.

Eti yenmeyen hayvanların salyasından, atın, eşeğin, katırın salyası müstesnadır ki, onlar zâhirî rivayette tahirdir. Sahih olan da budur. {(4) Meşkükiyyet, mutahharriyettedir. Nitekim, artıklar faslında zikrolundu.}

Eti yenen kuşlardan tavuğun, kazın, ördeğin tersleri, necaseti galîza olup {(5) Kazın, ördeğin ehlîsi, tavuk gibi ve vahşîsi, güvercin gibidir, diyenler olmuştur.} onlardan güvercin ve serçe gibi havada tersleyenlerin tersi temizdir.

Atmaca, çaylak kartal gibi havada tersleyen ve fakat eti yenmeyen kuşların tersi necaseti hafifedir. {(6) Bunların necasetlerinin tahareti hakkında, kavli musahhih olduğu müellifçe bildirilmiştir.}

Necaset-i hafîfe envaında mezkûr olan at sidiği, koyun ve geyik

— 103 —

misilli eti yenen bilcümle ehli ve vahşî hayvanların sidiği gibi necaseti hafifedir. {(1) Çünkü, at dahi eti mekruh ise de yenebilir. Kerahet, ibahayı menetmez. Yaşlı sığır etini yemekte olduğu gibi ki, o da kerahetle mübahtır. At etinin keraheti indel-imamdır. Atın artığı ittifakla tahir olduğuna nazaran, kerahet, eti necis olduğundan değil, at cihat âleti olduğundandır. Madde-i cihadı kesmekten korunmak için, Hazret-i İmam, onun kerahetine kail olmuştur.}

Sidik kaydı, bunların tersleri hakkında, İmam Ebû Hanîfe hazretleri Nasseynin adem-i taarruzuna mebni taglize, ve imameyn hazeratı ihtilâfı ulemaya mebni tahfife, kail olduklarındandır. Umumî tecrübeye binaen azhar olan, kavli imameyndir. (Dürr-ü Muhtârda mezkûrdur ki, her hayvanın ödü, sidiği gibidir. Geviş getirenlerin gevişi, gübresi gibidir).

Sidiğin iğne ucu gibi {(2) İğne ile takyit edilmesinde, çuvaldız ucu kadar olanının - bilâ hilaf - mâni olacağına işaret vardır.} olan serpintileri, velev ki necaseti galîza kısmından olsun, elbisede, bedende, mekânda bağışlanmıştır. İğnenin iplik geçirecek mevziî kadar dahi olsa, yine zarûrete mebni bağışlanmıştır. {(3) Çünkü, bundan sakınmak, mümkün olamaz. Hususiyle, rüzgâr estiğinde. Hazret-i İbni Abbas; bundan sual olundukta: Cenab-ı Haktan biz, bundan fazlasını umarız, diye cevap vermişlerdir.}

Suda, bunlar böyle değildir. Hattâ az miktardaki suyun içine, iğne ucu gibi sidik serpintileri isabet etmiş bir elbise düşse, o su fâsit olur. Zira, onun düşmesi, harec ve külfete ve zarûrete mebni idi, suda yâni suyu muhafazada müşkilât yoktur.

Gerek akar, gerek durgun olsun, bir suyun içine, necaset atılmasından dolayı sıçrayan saçıntının, isabet ettiği şey, kendisinde pislik eseri, zâhir olmadıkça, pislenmiş olmaz. Zira, suya olan çarpmadan sıçrayan serpinti, çarpan şeyden değil, suyun eczasından-olmak, daha galiptir. Hilâfı meydana çıkmadıkça, galip ile hükmedilir.

Cenaze yıkantısı, ölü cesette, necaset olmadıkça tahirdir. Bu su, sular faslında mezkûr olduğu üzere mâ-i müstameldir.

Meyyit necasetlenmiş ise, yıkantı dahi necistir. Ancak, yıkama esnasında, korunması mümkün olmayan miktarı bağışlanmıştır. Akıp bir yere biriktikten sonra, isabet etiği şeyi, pisler.

Necaset yıkantısı necistir. Temizlenmesi üç defa ile takdir olunan {(4) Mutahheratın birincisi olan gusülde, gayr-i mer'î olan necasetin, keyfiyet-i tathirine bakınız.} bir pislenmişin, her defaki yıkantısı, {(5) Yâni, birinci, ikinci, üçüncü defası, çünkü, dördüncü defası temizdir.} necaseti galîzadır.Suda, sıçradığı yerler belli olmayan, yıkantı sıçrantısı bağışlanmıştır.

Sokak çamuru, gerek sert ve sıvık, gerek gevşek ve cıvık olsun, az çok, necasetten hâli olmasa da, zarûrete mebni temiz hükmündedir. {(6) Onunla namaz câiz olur. Fâhiş miktarı, salata mâni olmak eşbehtir. Meğerki, daima oradan gelip geçmeğe mecbur olan kimse için ola.} Eğer, ayni necaset olduğu bilinirse, temiz değildir.

— 104 —

Sokak çamuru gibi, gübreli çamur dahi temiz sayılır.

Keniften (ayak yolundan), ahırdan, hamamdan çıkan buhar, tavanda su damlası olarak insanın üstüne damlarsa istihsanen necis sayılmaz.

(Dürr-ü Muhtârda: Necisin buharı, gübrenin tozu bağışlanmıştır, diye yazılıdır).

Necisten istiktar (inbikten çekme) olunan şey, necistir: Cibreden istihsal olunan rakı gibi.

(Muhaşşi der ki, rakı necaseti galîzadır. İçen, sarhoş oldukta had olunur. Haddi şer'i, bunun sekrine ve şarabın şürbüne gerekmektedir. Şarap, necaseti mer'iyye ve rakı, gayr-i mer'iyyedir).

"Eti yenmeyen kuşun yumurtası, eti gibi necistir" denildi. Tahirdir, diyen de vardır. (Buna benzer meseleler, kitabın sonunda zikredilir).

Et kokmak, yemek ekşimek ile, necis olmayacağı ve tavuktan çıkan yumurta ve anasından doğan kuzu, üzerlerinde necaset olmadıkça, suyu ifsat etmeyeceği, kuyu sularının beyanında, zikredilmiştir.

MUTAHHİRAT (TEMİZLEYİCİLER)

Mutahhirat, mutahhirin cem'idir. Mutahhir, temizleyici şey demektir. Tathir ki, temizlemektir. Necisi, isabet ettiği şeyden izale eylemektir.

Necislerin izalesi için, birçok sebepler ve yollar vardır. Onların birincisi sudur.

(1) Hıskıfî, Dürr-ü Muhtâr sahibidir.

Müellifin bu husustaki beyanı dağınık olmakla, biz ona uymayacak ve sözü sıraya koyacağız, ve Âlâiddînî Hıskıfînin (1), şu nazmı, mutahhirat nevilerini câmî olmakla, onu mehaz tutacağız:

وَ غَسْلٌ وَ مَسْحٌ و الْجَفَافُ مُطَهِّرٌ
وَ نَحْتٌ وَ قَلْبُ الْعَيْنِ وَالْحَفْرُ تُذْكَرُ
وَدَبْغٌ وَ تَخْلِيلٌ زَكَاةٌ تَخَلُّلٌ
وَفَرْكٌ وَ دَلْكٌ وَ الدُّخُولُ التَّغَوُّرُ
يُصَرِّفُهُ فِى الْبَعْضِ نَدفٌ وَ نَزْحُهَا
وَنَارٌ وَ غَلْىٌ غَسْلُ بَعْضٍ تَقَوُّرُ
— 105 —

Bu üç beyitte özetlenen temizleme vasıtaları:

a - Su ile yıkamak,

b - Silmek,

c - Kurumak,

d - Yontmak,

e - Kazımak,

f - Debagat (deriyi tabaklamak)

g - Sirkeleşmek,

h - Boğazlamak,

i - Ovalamak,

j - Sürtmek,

k - Girmek,

l - Tagavvur (suyun çekilmesi) m - Kısmî tasarruf,

n - Atmak (pamuk ve yün gibi şeyleri) o - Çekmek (kuyudan su)

p - Yakmak (ateşle yakmak)

r - Kaynatmak

s - Kısmî yıkama

t - Oyup çıkarma gibi hususlardır ki; her birinin âit olduğu yerler başka başkadır. Sırasıyla anlatılacaktır.

GASL ÎLE TATHİR:

Gasl ki, yıkamaktır. {(1) Yaş bez veya sünger ile silmek dahi, bu hususta yıkamak demektir. Abdest ve gusülde böyle değildir.} Tathir olmak (ve tabiatında kalmak) şartiyle (Alel-itlak) su ile olur. Gerek mutlak, gerek mukayyed veya müstamel olsun. Çünkü, su nev'inin -mütenahî olan- necaset cüzülerini izalede kuvveti vardır. Ve mevcudün ehveni olmakla, elde edilmesinde güçlük yoktur. Gül ve sair çiçek suları ve sirke gibi, ezhar, esmar ve bakliyye nevilerinden, çıkarılan sular, ve içinde nohut ve bakla gibi temiz şeyler ıslatılarak -rengi dönmüş ise de- safiyyetine halel gelmemiş olan sular, dahi necaset giderme işlerinde su hükmündedir.

Necaset ile taharet, birbirine zıt olup, şey ise zıddıyle sabit olamayacağından, şarap gibi temiz olmayan şeylerle taharet hasıl olmaz.

Temizlikte kullanılacak temizleyici sıvının {(2) Mayi kaydı, câmitten korunmaktır. Kar ve buz erimeden, temizleyici değildir.} çıkarıcı ve izale edici olması da, lâzım olduğundan, süt {(3) Velev ki, çalkalanıp yağı alınmış olsun.} ve emsali gibi yağlı, bal ve pekmez gibi yapışkan, temiz sıvılar (ve keza, camidatı tahire ile ihtilât ve

— 106 —

imtizaç ederek peltelenmiş ve tabiatı asliyyesi olan safiyyeti kalmamış olan sular) dahi temizilğe alet olamaz.

Temizleme işinde, necaseti galîza ile Necaset-i hafîfenin farkı olmamakla, bu babta -alel-itlak necaset- mer'î ve gayr-i mer'î olmak üzere ikiye ayrılır.

Kuruduktan sonra iz bırakana: Mer'î, yahut cirimli {(1) Kan, insan menisi hayvan tersi gibileri, necaseti mer'iyyedir. Şarap, mer'ive rakı gayr-i mer'îdir.} ve iz bırakmayana, gayr-i mer'î, yahut cirimsiz tâbir olunur.

Necaseti mer'iyye ile pislenmiş olan şey, necasetin aynı ve eseri {(2) İzalesinde güçlük olmayan, eser maksud olduğu gelecekte anlaşılır.} ondan zail olunca, tahir olur. İzale yolu, her ne olursa olsun, yâni gerek gasl veya mesih, yahut delk ve ferk bulunsun. Gasl suretinde dahi, gerek akar suya, gerek durgun ve çok suya konarak, yahut da üzerine su dökülerek veyahut, leğen gibi bir kap içinde bir defa veya birçok defa yıkanarak olsun.

Renk ve kokudan ibaret, eserin kalması, izalesi meşekkatli olduğuna göre, zarar vermez.

Sudan ve su yerine kaim olan sıvılardan başkasına: Meselâ, sabun ve sodaya muhtaç olmak ve hattâ, suyu ısıtmağa kalkışmak, meşakkattir.

Meselâ kana bulanmış olan veya üzerine şarap dökülen veyahut müteneccis boya ile boyanan bez, necaseti gayr-i mer'iyye yeri gibi, üç defa veya suyu sâfi oluncaya kadar, yıkanarak tahir olur. Boyanın rengi ve kanın veya şarabın lekesi onda kalabilir. {(3) Müellifin ve sahibi dürrün ifadelerinden anlaşılan, müteneccls dühen (pisyağ) ile pislenmiş olan şeyi, yıkadıktan sonra, onun eseri olan yağın bekası dahi, zarar vermez. Çünkü, sirayet ondan mâfuvdur. Hem de dühen, nefsinde tahirdir. Necise mülâki olmakla pislenmez. Muhaşşi der ki, bundan müteneccis sabunun hükmü dahi bilinmiştir ki, gasl ile mücavir necaset ondan zail ve kendisi tahir olur.

Hanefî mezhebi üzere olmayan bâzı ulemâ: O, ebeden tahir olmaz, demişlerdir. Nitekim, kalb, istihale, kaynama tariklerinde zikrolunur. Aynı necis olan (şahmi hınzır) veya (Vedki meyyite bulaşığı) olursa, o başkadır ki, onun tathir! , (kalbi ayne) mütevakkıftır. Nitekim gelecektir.

(Düsumet) desim demektir ki, yağın bulaşığı ve yağlı şeyin halidir. (Teşerrüb) içmek, yâni suyu ve rutubeti çekmek ve emmek demektir. (Dühen) yaprak ve hububattan çıkarılan yağdır. Yenecek yağa (semn) ve gül yağı gibi sürünecek yağlara da (dühen) denir. (Şahm) içyağı ve (Vedk) çerviştir.}

Pis kına {(4)Pis olmuş, meselâ murdar su ile yoğrulmuş kına demektir.} ile elini kınalamış olan kadın, elini üç kere yıkamakla, elleri temizlenmiş olup, kına eserinin elde kalmış olması zarar vermez.

Ele, yahut yüze, veşm yapmak (nişan döğmek), dahi böyledir ki nehyedilmiş olan -âdeti cahiliyye üzere- bir yerini iğneleyip kanattıktan sonra, sürme veya çivit sürüp morartmak halinde, kan ile necislenmiş

— 107 —

olan sürme veya çivit sürülen yer, şifâ bulduktan sonra, üç kere yıkanmakla temiz olur. Eseri izale için deriyi kesmek, yahut yerini yara etmek, lâzım gelmez.

Müteneccis olan, (sade ve zeytin yağı gibi) yenecek yağlar olursa, üzerine üç defa su {(1) Suyu mutlak zikretmekle, mikdarı yağa müsavi olup olmamağa şâmil olmuştur. Bâzıları, o mikdarda olmasını şart kılmıştır.} döküp almakla tahir olur. Su dökülünce, her defasında, biraz karıştırılır. Yağ suyun üzerine gelince alınır, yahut altından delikli bir kap içinde bulundurup, üzerine su dökerek, yağ suyun yüzüme geldikte çalkalamak ve altındaki deliği açıp suyu akıtmak ile, yağ alınmış ve temizlenmiş olur.

Bunlar sıvı hakkındadır. Katılarda, takvir tariki icra olunur ki, necis olan yerin oyulup atılmasıdır. {(2) İleride geleceği gibi. Mayiin pislenmesi dahi, sathı, yüz arşından eksik olmak veya necaset eseri onda aşikâr bulunmak iledir.}

Bal, pekmez, süt gibi pislenmiş mayiler, tahir su ile kaynatılarak temizlenir. (Galy) kaynama demektir.

Fehhârı cedid ki, topraktan yapılmış ve ateşte pişirilmiş olan testi ve çömlek gibi kapların yenisidir, bunlar pislenirse, her defasında, damlalar kesilmek üzere üç kere yıkanır. Bir kavle göre yenisi yakılır. (Yakmak alazlamaktır) ve eskisi yıkanır. {(3) Yâni üç kere yıkamakla tahir olur. Tecfif (ki, burada damlaların kesilmesidir) gerek bulunsun, gerek bulunmasın. Çünkü, necaset onun yalnız zahirinde olmakla, beden gibi olmuş olur. İbni Hümam, der ki, eskiyi pislendiği vakitte, yaş bulunmak kaydiyle takyid etmelidir. Çünkü, istimalden sonra metrûk olup, kuruyan kap, yeni gibidir ki, onun dahi yaşlığı cezb eder olduğu görülmüştür. Bahr-i Râikte mezkûrdur ki, evâni üç nevidir: Topraktan, ağaçtan, demir gibi bir şeyden. Bunların temizlenmesi, dört türlüdür: Yakmak, yontmak, silmek, sığamak, yıkamak. İmdi, topraktan olup ta, yeni olduğu için necasetin ona tedahülü tabii olan kab, yakılır (yâni alazlanır). Eski ise, yıkanır. Ağaçtan olup ta, yeni olan kap, yontulur. Eski ise, yıkanır. Demir, tunç, kurşun ve billûrdan olup ta cilâlı olan kap silinir. Cilâlı değil ise, yıkanır.} Tahtanın dahi, eskisi yıkanır, yenisi yontulur.

Alel-itlak meni, yıkamakla tahir olur. Hasseten, insan menisinin kurumuşu, ovalamakla da zâil ve orası tahir olmuş olur. (Nitekim - ferk tarikinde beyan olunur). Pis su ile su verilen bıçak, zahiren, bâtınen necis demek olmakla, zâhiri yıkamakla tahir olup onunla kesilen (meselâ) kavun yenir ise de, onu üzerinde taşıyanın namazı sahih olmaz. İçi ancak yeniden su vermek ile temizlenir. Nitekim, ateşle temizleme bahsinde bildirildi. {(4) Bıçak gibi cilalı şeyler zahiren teneccüs ettikte, mesh ile dahi tahir olunur.}

— 108 —

İz bırakmayan necasetle pislenmiş olan şey, onu yıkayan veya kullanan tarafından (temizlenmesine galebe-i zan hâsıl oluncaya kadar) yıkamakla temizlenmiş olur. {(1) Yıkamağa başlayan o olduğuna göre, yıkayanın zannı ve yıkayan temyiz sahibi değilse, kullanmağa muhtaç olduğuna göre, kullananın zannı muteber olur.}

Galebe-i zan: Üç kere yıkamak ve sıkılan neviden ise, {(2) Çünkü, beden ve kap gibi şeyler sıkılmaz.} her defasında sıkılmak ile takdir olunmuştur. {(3) Muhaşînin beyanına göre, bu takdir, bizce lâbüd değildir. İtibâr, ancak galebe-i zannadır. Galebe-i zan, onun madunu ile de, hâsıl olabilir. Hattâ, pis bir libas üzerine su cereyan ederek, taharete zan, gâlip olsa, her ne kadar yıkamak ve sıkmak bulunmazsa bile onun istimali câiz olur. Vesveseli olmayan hakkında, zahir olan budur. Vesveseli olan için, takdir-i mezkûr zahirdir.}

Sıkılmakta ve huhusiyle üçüncü defasında, damlamak kesilinceye kadar mübalâğa olunur.

Bu hususta itibar, her sıkanın kendi kuvvetine göredir. Birinin sıkıp damlatamadığı şeyi, diğeri sıkıp damlatabilir. O şey, ikinciye göre tahir olmasa da, evvelkine göre tahir olmuştur.

Kuvvetli sıkmak matlup olduğundan, (elbisenin rikkatine mebni, onu sıkmakta ileri gidilmez ise, o libas, temiz olmaz) denilmiş ise de, sahih olan, zarurete mebni, onun da temiz olduğudur. (Dürr-ü Muhtârda olduğu gibi).

Sıkılamayacak şey, üç kere kurutulmuş olur ki, her yıkanışta, suyu süzülüp damlalar kesilinceye kadar bırakılır (Tecfif), kurutmak demek ise de kurumak şart değildir. {(4) Bunu, Tahtâvî merhum, haşiyesinde söylemiş ve izalesi, meşakkatli dahi olsa, eserin kalması, bu hususta mâfuv olmaz, demiştir. Lâkin, tathir her nasıl veher ne tarik ile olursa olsun, eserin izalesi, her mevzide, meşakkat olmamak kaydiyle şart kılınmıştır.} Su damlamaz olması kâfidir.

Bunların hepsi, yâni üç kere yıkanıp sıkılması veya tecfif olunması, tekne (gibi bir şey) içinde yıkanmak suretindedir. Amma, büyük bir su içinde yıkanmak veya üzerine birçok su dökülerek - ona isabet eden sular çıkıp, başka sular onu takip etmek suretinde, sıkmak ve tecfif etmek ve tekrar batırmak şartları olmayarak - tahir olur.

(Hıskıfî der ki, muhtar olan budur. Nitekim, müellif, onu, akar suya koymak, üç kere yıkayıp sıkmaya hacet bırakmaz demiştir. {(5) Akar suya atılan veya konulan (pislenmiş) kap gibi ki, dolup boşalmak ile tahir olur, eğer onda necaset eseri kalmamış ise. Çanak, çömlek gibi âvâniyi dahi cereyan ile temizlenmede (İbni Âbidin) havz-ı sagire ilhak eylemiştir.} Muhaşşinin

— 109 —

beyanına göre, bu hususta bisâtın (bisâttan burada haliçe maksuttur) ve gayrisinin farkı yoktur. "Müteneccis bisât akar su içinde bir gece bırakılır" demeleri, ancak vesveseden kurtulmak içindir. Akar suya mülhak olan, çok durgun su dahi onun gibidir.

(Tekne ve leğen gibi bir) kap içinde yıkanmak suretinde, bir kapta yıkanmış ise, her yıkayışta, suyu atılarak, sonunda o kap dahi yıkanmakla tahir olur. Başka başka kaplarda yıkanmak, yâni üç defanın her birinde, bir başka kaba konduğu takdirde, o kaplar ile içindeki suların hükümleri ayrı olup, birinci kap, ve suyunun isabet ettiği şey, üç kere ve ikinci kap ve suyunun isabet ettiği şey iki kere ve üçüncü, kap ve suyunun dahi isabet ettiği şey, bir kere yıkamakla temiz olur. {(1) Bunu müellif merhum, bu yerde zikrettiği gibi, Muhaşşi merhum, necaseti hafife evvelinde zikrederek: Çünkü, suyun zarfı dahi, suyun hükmünü alır, demiştir.}

Durgun az su, necise mücerret telâki ile, necis olmak, su kısmında zikredilen meselelerden olup, bundan, pislenmiş olan şeyin, bir kap içinde yıkanarak temizlenmesi müstesnadır ki, müteneccis olan (meselâ) bez, gerek bir leğen içine konarak üzerine su dökülmüş olsun {(2) Ki, evlâm budur.} gerek leğenin içinde su var iken ona konulmuş bulunsun, o suyun necisliğine, ancak bezden ayrıldıktan sonra hükm olunabilir. Kıyasın muktazası, onun suya konulması veyahut suyun ona dökülmesi ile, su pis olmak idi ise de, ma-i müstamel meselesinde olduğu gibi temizlik zaruretine mebni, böyle hükm olunmuştur.

Suya değmiş olan şey, pislenmiş olmayıp ta (aynı necis) olduğuna göre. istisnaya hacet olmayarak, o su, sadece necasete bulaşmış olmakla, necis olur. Gerek su necasete gerek necaset suya vaki olmuş bulunsun birdir.

Şu kadar ki, akış suretinde, suyun pislenmesi, hepsinin veya ekserinin içinde su var iken ona konulmuş bulunsun, o suyun necisliğine, ancak üzerine akmak ve damın oluğunda veya yanında necaset bulunmak gibi.

Meğer ki, su akıcı olmakla necaset dağılarak eseri zahir olmamış ola. Bu takdirde, su necis olmadığı gibi, nehir içinde bir lâşe ve dam üzerinde bir necaset bulunmak gibi, suyun ancak, az kısmı necise geçmiş olmak takdirinde dahi, su necis olmaz. {(3) Bir damın su oluğundan uzak yerde, kiri pisliği olup, o dama yafan yağmurun ekseri necasete değmemiş ve azı değmiş olsa da sonra cümlesi, su oluğunda birleşse, o oluktan cereyan eden su, tahir midir? El-cevab: Tahirdir. (Feyziyye.)} - Durgun su az olduğu sûrette içine necaset vâki olursa, o su necis olur.

Akar suda ve o hükümde olan, durgun çok suda vaki olan necasetin eserinin zuhuruna bakılır. (Akma suretinde dahi, itibar eseredir.)

— 110 —

MESH (SİLMEK) İLE TEMİZLEME:

Mesh ki, silmektir. Temiz bez, toprak, tüy, yaprak gibi şeylerle olur.

(Yaş bez ve yaş sünger, istimal etmek, yıkamak demektir. Nitekim müellif: "Hacamat yerini, yaş ve tahir üç bez parçasiyle, başka başka silmek, yıkamağa bedel kâfidir. Çünkü, o da, o işi görür" diyor. Muhaşşi der ki, rutubeti, yaştan ziyade, kuru daha fazla cezb ve neşf eder. Yaş, kanın donuklarını telyin eder.

Kılıç, bıçak, cam, ayna, abanos ve cilâlı tahta, düz mermer, tepsi, kemik, tırnak gibi mesamatsız ve pürtüksüz şeyler, pislenmiş olsa silmekle pislik eseri zail olarak tâhir olur. Meselâ, boğazlanan hayvanın kanı ile pislenmiş olan bıçak, o hayvanın tüyüne silmekle temizlenir.

(Onunla kesilen karpuz yenir ve o bıçağı taşıyanın dahi namazı sahih olur), (Necaseti gayr-i mer'iyye evveline ve su vermek meselesine bak).

Yukarıda sayılan şeyler gibi, düz veya cilâlı eşyaya pislik nüfuz etmediği için, onları silmek, hakikaten tathir mi eder? Yoksa pisliğini azaltmış mı olur? Rivayet muhtelif ise de, muhtar olan: Silmenin temizleyici olduğudur. {(1) Sahabe-i kiram hazeratı, harbde kullandıkları kılıçlarını silerek üzerlerinde bulunduğu halde, namaza dururlardı.} İsabet eden pisliğin, bevil veya gait, yaş veya kuru olmasında fark dahi yoktur.

KURUMAK İLE TEMİZLENME:

Cefaf ki, kurumaktır. Kurumaktan kasıt, hiç yaşlık kalmamak üzere kurumaktır. Bu mutahhariyyet, yeryüzüne ve yeryüzünde sabit bulunan şeylere mahsustur. (yaygı, kilim, hasır gibi şeylerde ve libas ve bedende câri değildir).

Pislenmiş olan yeryüzü, güneş veya ateş veyahut rüzgâr görerek kuruyup üzerinde olan necasetin eseri zâil oldukta tahir olur. {(2) Orada namaz kılınır. Kavli asahta, oradan teyemmüm olunmaz. Zira, teyemmümde nassan tayyib olması şart koşulmuştur. Oradan teyemmümün cevâzı dahi rivayet olunmuştur. Kuruduktan sonra ıslanmakla, zâil olmuş olan necaset avdetetmez.} Güneşe ve hayava mâruz, duvar ve oturulan dam üstü gibi sabit yerler de bu hükme dahildir.

Ot, ağaç, döşeli taş gibi, yerde biten ve sabit olan şey dahi

— 111 —

pislendikte, kuruyup necaset eseri ondan zâil olmakla, yeryüzü gibi o dahi, (kavli muhtarda) temiz olur.Bir kavle göre, onun yıkanması gerekir.

Yerde sabit olmayıp ta, sökülmüş olan nebat ve balat {(1) Balat, döşeme taşıdır. Tuğla, malta taşı, kerpiç, çimento dahi bu hükümdedir. Düz mermer, malta gibi değil, silmekle temiz olur.} ancak yıkamakla temizlenir.Meğer ki, değirmen taşı gibi sert ola.

Haşin olan taş, necaseti, yeryüzü gibi içer olmakla yer hükmündedir. Yerden ayrılmış olsa dahi, kurumakla temiz olur.Parlak ve kaygan olan taş, yerde sabit olmadıkça, yıkanır. {(2) Çünkü, yer gibi içer değildir. Bu talil, arz hakkında varid olan nassın hükmüne mebnidir ki, kıyas olmuştur. Tuğla ve kerpiç dahi çekme ve içmede, yereşebih ise de, yapma ve pişme sebebiyle, onlar asıl mahiyyetlerinden çıkmış olmakla, taş gibi değildir ki, taş asıl yaradılışı üzeredir ve yerde sabit oldukça, yere ve yerden ayrılmış oldukça, yerin gayriye benzemektedir. Onun için biz dahi, haşin ve pürtüklü olursa - pisliği çekmesi sebebiyle, yer hükmündedir, emles, yâni parlak ve kaypak olursa pisliği çekmeyeceğinden, yerin gayri hükmündedir, demişiz. Buraya mütaâllik mesailin biri de, kazıma bahsinde beyan olunmuştur.}

NAHT İLE TEMİZLEME:

Naht ki, yontmaktır, tahtada olur. Tahtanın yenisi pislenirse, naht ile temizlenmiş olunur. Eskisi yıkanır.

KALB VE İSTİHALE İLE TEMİZLENME:

Kalbi ayn ki, istihale dahi denir. Bir mahiyyetin başka bir mahiyyete münkalib olmasıdır. {(3) Muhaşşi der ki, istihalenin (mahiyyet değişmesinin) meydanda olan pisliği temizleyici olması, İmam Muhammed kavlidir ve İmam Ebu Hanîfe hazretlerinden rivayettir. Ekseri mezayih dahi, bunun üzerinedir. Fetva için, muhtar olan da budur. İmam Ebu Yûsuf hazretleri, istihale mutahhir olamaz, zira, necasetin eczası bâkidir, dedi.} Lâşe ve hattâ hınzır, tuzlada kalıp {(4) Tuzlaya, gerek diri olarak düşmüş olsun, gereh ölü halde atılmış bulunsun.} tuz olmak ve gübre, toprak kesilmek ve tezek yanıp kül olmak ve şarap sirkeye dönmek ve misk âhûsunun kam, misk olmak gibi.

(Zatın tahavvülü, ona müretteb olan vasfın dahi zevâlini istilzam eder: Nutfe necistir, alâka olur yine necis kalır. Mudga oldukta tahir olur. Kuyuya düşen ters, kuyu çamuru olup kalmak ve yere gömülen ters, toprak olmak dahi böyledir). {(5) Tahtâvî der ki, bundan, "asli özre olan kara balçığın pis kokusu, onun necisliğini iktiza etmez" olduğu müstefad olmuştur.}

— 112 —

Üzüm usaresi, şıra halinde iken temiz ve şarap olmakla necis olup, sirkeye dönmekle tekrar temiz olur.

Pis olan zeytin yağı dahi, sabun olmakla, temiz olur. Nitekim (galy) kaynamada bahsedilecektir.

KAZIMA İLE TEMİZLEME:

Hafr ki kazmaktır, maksut pislenmiş olan yeri (alt üst) etmektir. Arz, kuruma ile tathir olur ise de, onun acele tathiri arzu edildikte, ya böyle edilir - ki bu, hakikatte temizleme değil, necaseti setr ve ihfadır - yahut necaset eseri zahir olmayıncaya kadar, üzerine çokça su dökülür. {(1) Bunu, Muhaşşi merhum, Cefafta ilâveten zikretmiş ve arzın ve gevşek olması ve düz veya bayır bulunması suretlerince dahi, temizleme yolunu beyan eylemiştir.}

DEBAGAT İLE TEMİZLEME:

Debg ki, sepileme suretiyle deri temizlemektir. Hakiki ve hükmî olur. Meyyitenin derisi, encasta zikrolunduğu üzere, necistir. {(2) Boğazlanan hayvanın derisi üzerinde kan bulaşığı gibi necaset olmadıkça, tahirdir.} Sepileme ile temizlenir.

Hakikî debagat (sepileme): Şap, mazı, palamut, nar kabuğu istimali gibi sanat icrasiyle olur. Hükmî debagat: Topraklamak, güneşletmek, hava aldırmak suretleri ile olur.

Debagatı hakikiyye ile Debagatı hükmiyye, sair hükümlerde farksızdır. Yalnız bir hükümde farklıdır ki, hakikaten debagatten sonra, su isabet eden derinin necaseti, - rivayetlerin ittifakı ile - avdet etmez. Hükmen debagatte iki rivayet vardır, onların da esahhı, necasetin avdet etmemesidir. Nitekim, müteneccis kuyunun, çekildikten sonra, gelen suyu tahirdir.

Hınzırdan mâdâ, her hayvanın derisi, {(3) Kabil-i debagat olan deri maksuttur. Yılan ve fare derileri muhtemil-i debagat değildir. Hadis-i şerifte vaki (ihâb) ın, zaten onlara şümulü yoktur. Tahtâvî kuşların derilerini dahi onlara ilhak eylemiştir.} hakikî veya hükmî debagat ile tahir olur. Seccade ittihaz olunursa, üzerinde namaz kılınır. Kova yapılırsa, içindeki su ile abdest alınır. (Debbag, gerek müslim, gerek gayr-i müslim, sabi veya mecnun, yahut kadın olsun.). {(4) Lâkin, Dürr-ü Muhtârın kuyu faslının evvelinde, (sincap gibi) dârül-harpten çıkan şeyler, temiz şeylere sepilenmiş ise, tahirdir. Pis şeylerle sepilenmişse, necistir. Meşkük ise, yıkanmak efdâldir, diye mezkûrdur.}

— 113 —

Gelecekteki fasılda beyan olunduğu üzere, hınzır (ayni necis) olduğundan, onun derisi taharet kabul etmediği gibi {(1) İmam Muhammed Hazretleri, hınzır kılı ile intifaa ruhsat vermiştir.} insan dahi {(2) Hınzırın, insandan mukaddem zikredilmesi, mevzii ihanet olduğundandır.} mükerrem olarak halk edilmiş olduğundan - kâfir dahi olsa - keramet ve hürmetini sıyaneten, ne derisi debagat kabul eder, ne de insan azalarının hiç biriyle, böyle bir faydalanma mübah olur.

TAHLİL ÎLE TEMİZLEME:

(Hı) harfi ile, tahlil ki, sirke etmektir. Maksut şaraba bir şey katarak, onu sirkeye tahvil eylemektir. Şarap, necis ve haram iken, sirkeye dönerek, tahir ve helâl olur.

(Bu ve bundan sonraki, tahallül ki, şarabın binefsihî sirkeye inkilâbıdır, kalbi ayn ve istihale yoluna dahildir.)

ZEKÂT İLE TEMİZLİK:

(Zâl) harfi ile zekât ki zebh mânâsınadır, maksut zebhi şer'îdir. Her deri ki, debg ile tahir olur, zebh ile dahi tahir olur. {(3) Bunun mefhumu: Debg ile tahir olmayan, zebh ile de tahir olmaz'dır. Filvâki derisi kabili de bagat olmayan fareyi, zebh etmenin de faydası olmaz.}

Şart, zebh-i şer'i olmaktır.(Zebh-i şer'i): Ehl-i zebhin, muztar olmayarak (hal-i teslimiyette) hayvanı besmeleyle boğazından kesmesidir. Buna zebh-i ihtiyarî denir. Bir de iztirarî zebih vardır ki, av hayvanı ve azgın olan ehli hayvan, hakkında olur. Bu takdirde, hayvanı her neresinden rast gelirse yaralayarak öldürmektir (Kitab-ı zebayihte tafsil olunur). O dahi, bir kısım şer'i zebihtir. Ehl-i zebhin, (bil-ihtiyâr veya bil-iztirâr olan) zebihleri - hınzırdan mâdâ - eti yenmeyen hayvanların yalnız derilerini ve eti yenenlerin et ve derilerini tathir eder. Ehl-i zebih: Müslim veya ehli kitab olandır.

Şer'a uygun olarak boğazlanan {(4) Mecûsinin zebhinden, ihramlının zebhinden, kasden besmeleyi terk edenin zebhinden sakınmak gerektir ki, bunlar zebhi şer'î değildir.

Bunların kestiği yenmese de, tahir olduğu hakkında bir kavli musahhah vardır. Velâkin (zekâtı şer'iyenin, taharet hakkında dahi iştiratı azhar olduğunu, sahibi tenvir ifade etmiştir.)

Bunlar, zabih hakkında şartlardır. Zebih yeri hakkındaki şartlar dahi muteberdir. Burada maksut, zebhi iztirarî olduğundan, onunla tekayyud olunmamıştır.

Mecûsinin avladığı veya boğazladığı hayvanın derisi, taharette, debagate muhtaçtır. Mecûsi ateşperesttir. Maksut ehli kitab olmayandır. Ehli kitab ise Yahudi ve nesaradır.} - hınzırdan başka hayvan eti

— 114 —

yenmese bile derisi tahirdir. Etinin taharet ve ademi tahareti hakkında olan, iki kavlin muftabihi, ademi taharetidir.

Yenen hayvanatın eti, zebhi şer'i ile hem tahir ve hem tayyib olur. Öldüğü takdirde, lâşe olup yenmesi haramdır.

TEHALLÜL İLE TEMİZLENME:

Tehallül ki, sirke olmaktır, bundan mukaddem zikrolunan tahlilin lâzım ve mutavaatıdır. Şarap sirke olmakla hem kendi, hem de içinde bulunduğu kab, tahir olmuş olur. {(1) Elgazı fıkhiyyemlzin kitab-ut-taharesinin yirmi ikinci meselesi şudur: Hangi murdar kabtır, o ki, temiz su ile yıkansa tahir olmaz da, yıkanmaksızın temiz olur? Cevap: Topraktan mâmul, şol yeni kaptır ki, içine şarap konulmuş ola. Kab şarabı çekmiş olduğu cihetle, yıkanmakla temiz olmaz, velâkin içindeki şarap, sirke oluverirse tahir olur. Sirkeler ve turşular, tehammürden sonra, tehallül ederler.}

İbni Âbidin merhum, Fethül-kadirden naklen, zikretmiştir ki, şaraba su bilâkis suya şarap katılsa ve badehû şarap sirke olsa, kavl-i sahihte tahir olur. Şaraba fare düşüp ölse ve sirke olduktan sonra çıkarılsa, o sirke tahir değildir.

Ve kezâ şıranın içine fare düşse veyahut onu köpek yalasa ve sonra o şarap ve bundan sonra da sirke olsa, tahir olmaz.

Necis olan sirke, şaraba katılsa da, o şarap sirke olsa yine necistir. Çünkü, içindeki pislik değişikliğe uğramamıştır.

FERK İLE TEMİZLEME:

Ferk ki, ovalamaktır, insan menisi hakkında temizleyicidir ki, kurumuş olan meni velev kadın menisi olsun, ovalamakla, olduğu yerden zâil ve orası tahir olur.

İsabet ettiği yer, libas veya beden olmakta - zahirî rivayetçe - fark yoktur. Libasın yeni veya yıkanmış olmasında ve astarlı olup olmamasında fark yoktur.

Meninin yaşı, ancak yıkamakla zâil olur. {(2) Yıkama, malûm olduğu üzere, meninin yaşını ve kurusunu izale ve yerini temizler.}

Kuru olan meninin ovalanmasından sonra, mahalline su isabet etmek, kurumakla tahir olan arzın ıslanması, debagatı hükmiyye ile sepilenmiş olan meyyite derisine su dökülmesi, pislenmiş olan kuyunun soyu çekildikten sonra gelmesi gibidir ki, bunların kâffesinde evlâ olan: Taharettir. Metinlerin ifadesi budur ve tahirin, kendi gibi tahire mülâki olması, pisletmeyi mucip değildir.

— 115 —

DELK İLE TEMİZLEME:

Delk ki, sürtmektir, bilhassa ayakkabı hakkında temizlik vasıtasıdır. (Delk, ovmak mânâsına da gelir).

Mest ve pabuç emsâli, ayakkabıları cirimli (görünen) necaset ile {(1) Onun cirimli olması, gerek asli ve zati olsun, gerek yaş iken toz veya kül yapışmak suretiyle, ârizî ve iktisabi olsun.} müteneccis oldukta, onu su ve sair izale edici mayi ile, temizlemek mümkün olduğu gibi, yaş bile olsa, yere sürtmekle dahi tathiri mümkün olur. {(2) İmam Muhammed Hazretleri, câmi'de tasrih etti ki, onu oysa yahut kurusunu kazısa, yerini temizlemiş olur. Mesayih dediler ki, Câmi'de mezkûr olmasa, biz toprakla silmeyi, şart kılardık. Zira, toprağın taharette eseri vardır.}

Delk ile tathir, ayakkabına ve onda olan mer'î necasete muhtas olduğundan, libasa ve bedene isabet edeni yıkamak lâzım olduğu gibi {(3) Bundan kuru meni müstesnadır, onun libas ve bedenden ovalamakla datathir ve izalesi mümkündür.} cirmi olmayan, yâni görünmeyen necaseti, ayakkabında dahi olsa, yıkamak lâzımdır. {(4) Çünkü, ıslaklık, onun eczasına geçmiştir. Zahirinde dahi, onu çekici bir şey yoktur. Binaenaleyh, yıkamadan başka bir yol ile o necaset zail olmaz.}

GİRMEK İLE TEMİZLİK:

Duhul ki, girmektir, maksut, pis olan küçük havuza temiz suyun - diğer canipten az dahi olsa - huruciyle beraber, bir canipten duhulüdür. Meselâ, bir küçük havuz, müteneccis iken, bir canipten ona su gelip, diğer canipten çıkmakta olsa, pislik eseri, onda zahir olmadıkça, o su tahir olduğu gibi, hamam kurnasına, musluktan tahir su akmakta ve pis su eller veya taslar, suyun yüzünde - durmamak üzere - kurnaya sokulup çıkarılmakta olsa, üzerinde, az veya çok akıntı mevcut demek olduğundan, akar su mesabesinde olmakla, necaset eseri onda aşikâr olmadıkça o su dahi tahirdir. (Miyahta zikrolunduğu üzere, cereyan, suyun yüzünde olduğundan, kurnaya ve küçük havuza gelen su, altındaki delikten çıkar olmakla, akar (cari) sayılmaz. İbni Âbidin).

TAGAVVUR İLE TEMİZLİK:

Tagavvur ki, suyun çekilip kaybolmasıdır. Kuyu hakkında (nezh) gibi mutahhirdir. Pislenmiş olan kuyudan (nezhi) lâzım olan (su miktarı) tagavvur etmekle - çekilip kaybolmakla - kuyu tahir olup, sonradan gelen suyun istimali câiz olur.

— 116 —

KISMEN TASARRUF ÎLE TEMİZLENME:

Kısmen tasarruf ki, çok olan şeyin bir kısmındaki tasarruf demektir. Bâzı şeyler hakkında, - aşağıda beyan edildiği gibi - Nedef=pamuk atma, gasli baaz - kısmen yıkama gibi, mutahhirdir. Meselâ, buğday, arpa gibiler, harmanda düğenlenirken, hayvanın kaşanmasiyle, onun lâalettâyin bir miktarı, pislenmiş oldukta, o buğday veya arpanın o miktarı, yahut daha çoğu, satma, hibe etme, sadaka eyleme gibi bir tasarruf görmek, yâni elden çıkarılmış olmak ile geri kalan kısım tahir olur.Elden çıkarılmış olan da tahirdir. {(1) Necaset, elden çıkan veya elde kalan kısımda bulunmak ihtimaline binaen, - ki taharet-i asliye, bununla zail olmaz, bunu ve bundan sonraki (gasl-i baaz meselesini), yakin şek ile zail olmaz, kaidesiyle istişkâl etmek istemişler ise de, o işkâl dahi, şu veçhile def edilmiştir: Bilinen mahal için ki, meselemizde, zahirenin bütünüdür taharet yakinen sabit idi, sonra bilinmeyen bir mahal için, taharetin zıddı olan necaset dahi, yakinen sabit oldu. Bir miktarı tasarruf olunmakla, o meçhulün, beka ve adem-i bekasında, şüphe hâsıl oldu. Zira, beka ve adem-i beka ihtimalleri müsâvat üzeredir. Binaenaleyh, mahalli malûm için yakinen sabit olan şeyle amel olunmak lâzım geldi. Zira, mahalli malûmdaki yakin, şek ile zail olmaz. Mahalli meçhul için olan yakin ise, öyle değildir. Reddül-Muhtar.}

O buğday veya arpa, bölüşülmek, yahut (aşağıda bildirildiği üzere) kısmen yıkama yolu da, kısmen tasarruf gibidir.

NEDEF İLE TEMİZLEME:

Nedef ki, pamuk atmaktır. Yarıdan az olmak üzere, miktarı belli olmayanı, teneccüs eden pamuk hakkındadır.O pamuğun tamamı atılmakla pisliği zail ve kendisi temiz olur.

NEZH İLE TEMİZLEME:

Nezh ki, - temizlik için - kuyunun suyunu çekmektir. Kuyu hakkında necasetin nevi itibariyle olan meratibi veçhile teharettir. Nitekim, kuyular faslında geçmiştir.

ATEŞ ÎLE TEMİZLEME:

Nâr ki, ateştir. Bâzı eşya hakkında {(2) Kendisine ateş isabet eden her şey, temiz olur, sanma! Maksut ateş ile istihale hâsıl olmak, yahut pisliğin eserini ateş ile izale etmektir. Meselâ, şarap kaynamakla tahir olmaz. Onunla pişen et, yenmez. Pislenmiş olan şıra kaynatılıp pekmez olmakla, temiz olmaz.} pisliği izale, ve temizleme, yoludur. Meselâ, boğazlanan hayvanın kellesindeki kanlar yanmakla zail ve kelle tahir olur.

— 117 —

Tezek, yanıp kül olmakla tahir olur. Bu küllerin ekmeğe bulaşması zarar vermez. Tezekli fırınlara ve tandırlara göre, onlardaki necis yaşlığı, {(1) Bu yaşlık: Dürr-ü Muhtârda ve Reddi Muhtarda, tandıra pis su sıçramak, yahut çocuk işemek,veyahut pislenmiş bez ile onu silmek, diye tarif edilmiştir.} ekmeği fırına salmadan ve tandıra yapıştırmadan, onun yakılmasiyle tahir olur.

Müteneccis çamurdan yapılan, tabak, testi, bardak, ateşte pişirilmekle ve piştikten sonra, necaset eseri, onda zahir olmamakla tahir olur.

Yıkama ile temizlik bahsinde geçen temvih meselesi dahi, ateşle temizleme meselelerindendir.

Temvih ki, demire su vermektir. Demire su vermek, onu ateşe sokup kızardıktan sonra, suya sokup söndürmektir. Necis su verilmiş olan demir (meselâ bıçak) üç defa tahir su ile yeniden su verilirse, zâhiren ve bâtınen, tahir olup, o bıçak ile kesilen karpuz yenir ve onu üzerinde taşıyanın namazı sahih olur.Müellif der ki, temiz su ile bir kere bile su verilmek kâfidir. {(2) Çünkü, ateş külliyen, pislik eczasını izale etmekte olup, su vermenin tekrarı, şüphenin izalesi içindir.}

GALY İLE TEMİZLİK:

Galy ki, kaynamaktır. İstihale nev'inden, bir temizleme yoludur. Meselâ: Sathı yüz arşından eksik olmakla, necisin dokunması sebebiyle, pislenen pekmez, bal ve süt {(3) Müellif suyu mutlak zikrettiği için, suyun müteneccis miktarında olup olmamağa şâmil değildir. Bazıları, suyun dahi o miktarda olmasını kaydetmişlerdir.} temiz su ile üç defa - miktarı aslisinde kalıncaya kadar - kaynatılırsa, tahir olur. {(4) Müteneccis olan semen veya düheni mayi için, temizleme yolu, yıkanmadır. Câmit olanın, tathir usulü takavvurdur.}

Müteneccis olan zeytinyağı, sabun olmakla tahir olur. {(5) Misaller delâlet ettiği üzere, galy dahi, ateşte yakmak gibi, istihaleye racidir. İbni Âbidin der ki, bu meselede, temizleme sebebi, hakikatin tegayyürüdür. Zeytin yağından mâdâ yağlar ile sabun yapılması, farz olunduğu takdirde, (ölü yağı) dahi, inkılâbı mahiyete mebni, umumu belvâ cihetiyle tahir sayılıp, sabunun temizliğine fetva verilir.}

(Dürr-ü Muhtârda, gerek işbu galy, gerek bundan evvelki ateşle tathir mesaili, kaynatıldıktan sonra necaset eseri zahir olmamak kaydiyle mukayyet gösterilmiştir ki, zahir olan da budur).

— 118 —

Galyin (kaynamanın) temizleyici olması, inkılâbı mahiyete mebni olduğundan, pislenmiş olan şıra, kaynatıp pekmez olmak ve pislenen süt, peynir yapılmak ile, tahir olmaz. Çünkü, bunlardan tezek, yanıp kül olmak ve tuzlaya düşen himar, tuz kesilmek ve şarap, sirkeye dönmek, kabilinden bir hakikat, başka bir hakikate münkalip olmuş değil, belki, yalnız vasıf değişmiştir. {(1) Bir şeyin vasfı tegayyür edip, ismi değişmek, tathir bâbında, kâfi değilsede yemin ve gasp mesailinde müessirdir.}

Buğday, yahut arpa müteneccis iken öğütülmek ve pis un ekmek olmak ve pis susamın yağı çıkarılmakla dahi temizlenmiş olmaz.

GASL-İ BAAZ İLE TEMİZLEME:

Gasl-i baaz ki, kısmen yıkama demektir. Tasarrufu fil-baaz gibi temizleme yoludur: Gayr-i mer'î necaset ile - lâalettâyin - bir tarafı pislenen şeyin, {(2) Meselenin hükmü, libasta zahir ise de, bedene de tamim edilmiştir.} lâalettâyin - bir tarafını yıkamak - araştırmaksızın bile olsa pisliği izale ve temizleme yoludur. Çünkü, necaset, yıkanan kısımda olmak ihtimaline mebni, mevzi-i muayyende, necasetin bekasına hükmolunmaz.

(Bu mesele, müellifin tasviri veçhile, nisyan ve iştibah suretinde zahirdir ki, gayr-i mer'î necasetin isabet ettiği yer unutulup ta, musap olan şeyin bilâ taharri, bir tarafı yıkanırsa, kavli muhtarda, onun taharetine hükmolunur. {(3) Muhakkik İbni Hümam, onun hepsini yıkamanın ihtiyat olunduğunu söylemiştir. Müellif de Dürer haşiyesinde bunu belirtmiştir.} Ve lâkin, necaset başka yerde görülürse, onunla kılınan namaz, iâde olunur).

TAKAVVUR İLE TEMİZLEME:

Takavvur, oyulmaktır. Maksut takvirdir ki, oymak demektir. Semen makulesinde olur: Donmuş olan yağa necaset isabet ettikte, yalnız orası pislendiğinden çevresiyle oyularak atılır. Gerisi temiz kalır.

Yağın mayii, çok olmadıkça, necasetin isabetinde, külliyen pislenmiş olmakla yıkanılarak, ve pekmez gibi şeyler de kaynatılarak, tathir olunur. Nitekim beyan olundu. (Bu hususta, yağı balla bir tutanlar, isabet etmemişlerdir). {(4) Burası, Dürere ve sahibi Dürre tarizdir ki, yağın dahi bal gibi kaynatılması lüzumunu söylemişlerdir.}

— 119 —

BAZI MÜHİM MESELELER

Çocuğun kusmasiyle teneccüs eden, meme üç kere emmesiyle tahir olur.

Şarap içenin ağzı, tükürüğünün yaşlığı ile tahir olur. Tükrüğün yutulması veya tükürülmesi, birdir.

Uzun olması sebebiyle içtiği şarabın içine giren bıyıklar, dil ile yalanmazsa, yıkanmak lâzım gelir.

Şarap ile pişirilmiş olan et, ebediyyen tahir olmaz. {(1) İmam Ebû Yusuf'un müftâbih olmayan kavline göre, o et üç defa temiz suile kaynatılıp soğutulur ise, tahir olur. Ve onun suyu dahi, bu kavle göre, atılır. Kadihanın nakline göre, şarap ile pişen ete veya buğdaya, sirke konup, hepsi sirke oluncaya kadar bırakılırsa, bence beis yoktur, demiş.}

Ehli zebih tarafından, şeriate uygun olarak boğazlanmış ve fakat, bağırsakları çıkarılmamış olan tavuğu yolmak için kaynar suya atmak dahi böyledir ki, o tavuk aslâ tahir olmaz. {(2) Binaenaleyh, tavuğu sıcak suya atmadan, içini temizlemek ve boğazlanan yerinde donmuş kan var ise, onu yıkamak lâzımdır. Çiroz ve sardalya balıkları, içi çıkarılmadan kurutulduğu ve salamura edildiği için, böyle midir? Buna dair bizim kitaplarda, bir şeye tesadüf olunmadı. Balığın tersi dahi, kanı gibi necis olmasa gerektir. Şafii âlimlerinden Kemâleddin, Hayatü-l-hayvan'ında: Küçük batığın dışkısı tahirdir, dedi. Bizce, küçük kaydına sebep yoktur. Çünkü, kanının tahareti bahsinde, bahtın büyüğü dahi küçüğüne müsavi gösterilmiştir.}

Hararet, derinin yüzüne vararak, mesamatı inhilâl edecek ve tüyü kolayca çıkacak kadar, sıcak suya konulmuş ise, üç kere yıkamak ile tahir olur.

İşkembeyi yıkamadan, sıcak suya atmak dahi böyledir. Yâni, su kaynama derecesine varmış ve işkembe dahi, suyu çekecek müddet onun içinde bırakılmış ise, aslâ tahir olmaz.

Böyle olmadığına, yâni, su kaynama derecesine gelmediğine, yahut işkembe çekecek müddet suda bırakılmadığına göre, yıkamakla tahir olur.

Eşhabın fenni hikâyatında mezkûrdur ki, içinde et ve et suyu olup, açıkta kaynamakta olan kabın içine bir kuş düşüp ölse eğer et evvelce pişmiş idi ise üç kere yıkandıktan sonra yenir, et suyu pislendiği için atılır. Ve eğer et pişmeden, kuş düşmüş ise, hepsi atılır.

Dürr-ü Muhtârda, sahibi hidayenin tecnisinden naklen mezkûrdur ki, şarap içre pişirilen buğday, ebediyyen tahir olmaz. Sidikten şişip kabaran buğday, üç kare suda ıslatılıp yeniden kurutulur, yâni suyu çekilip, şişkinliği zail oluncaya kadar bırakılırsa tahir olur. {(3) İbni Âbidin der ki, bu meselede (mesele-i âtiyede olduğu gibi) buğdayı sirkeye koymak yoluyla tathir, mümkün olamaz. Çünkü, sidik, şarap gibi sirke olmaz.}

— 120 —

Pişme ile şişme arasındaki, fark pişirmekteki çekmenin ziyadeliğindendir. {(1) İbni Âbidin der ki, demek ki, şarap içre kalıp şişmiş olan buğday dahi, suda üç defa kurutulmakla tahir olur.}

Şarap ile yoğrulan ekmek, yıkamakla tahir olmayıp, belli, şarap eseri gitmek ve eczası içine sirke girmek üzere, sirkeye ufalanmak suretiyle tahir olur. Henüz hamur halinde ise, şarap eseri, ondan gidinceye kadar, üzerine, sirke dökülür.

Necis olan yatak, yahut toprak, bunların üzerinde yatanın terinden ve yürüyenin ayağı ıslaklığından nemlenmekle, necaset eseri {(2) Eser ise, tad, renk ve kokudur.} bedende ve ayakta zahir olsa, beden ve o ayak, pislenmiş olur. Necaset eseri zâhir olmamışsa, pislenmiş olmaz.

Nitekim, kuru ve tahir olan libas, yaş ve necis olan ve fakat sıkılmakla damlar derecede olmayan bir beze (boğça veya sargıya) sarılmış olmak dahi böyledir ki, tahir olan kuru libasta, necaset eseri zâhir olmuş ise o dahi necis ve zâhir olmamışsa yine tahirdir.

Yaş ve tahir bir bezi, sidik veya gübre ile necis olan kuru bir yere sermekle, oranın mücerret yaş ve nemli olması, o bezde necaset eseri zâhir olmadıkça, onu pisletmez. {(3) Bu mesele cefaf ve ferk bahsinde, mesailden değildir. Çünkü, arzın cefafve tahareti, necaset eseri, ondan büsbütün zail olmak kaydiyledir.}

Necaset üzerinde esip gelen rüzgâr, yerde serili olan beze isabet etmekle, o bez necis olmaz. Meğer ki necaset eseri onda zâhir ola.

FASIL

Hınzırdan mâdâ, her hayvanın dış yüzü canlı iken tahirdir, ölmekle necis olur. {(4) Karnın içindeki necasetin hükmü zâhir olmaz. İnsan bile, karnının içinde necaset olarak namaz kılar.}

Aynı necis olmak üzere, hınzırdan başka bir hayvan yoktur ki, hınzırın dirisi dahi, ölüsü gibi necistir. Her cüz'ü dahi necistir. Ayakkabı dikicilerinin, domuz kılı kullanmalarına, zarûrete mebni ruhsat verilmiştir. {(5) Çünkü, ondan başkası, onun yerine kaim olmaz. İmam Ebû Yûsuf, onu da kerih görmüştür. Bu halde, domuzun gerek ölüsünün, gerek dirisinin, bir dişini veya bir kulağını, yahut kuyruğunu veyahut bir dirhemden fazla ağırlıkta, kılını üzerinde bulundurarak namaz kılan kimsenin, namazı sahih olmaz.}

Sair hayvanların dirisi, pislenmiş olmadıkça tahir, ölüsü (leşi) ise necistir.Fil ve köpek dahi böyledir.

Aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, fil dişi tarak kullanmışlardır.

— 121 —

Köpek dahi aslında temiz olduğundan, satılır, kiralanır, hibe olunur. Başkasının malı olan köpeği öldürene tazmin lâzım gelir. Ve derisi dibağetlendikten sonra, seccade ve kova olarak kullanılabilir.

Üzerinde necaset olmayan bir köpek, kuyuya yahut havuza düşüp diri çıktığı takdirde - ağzının dahi suya değmemiş bulunduğu farz olunduğuna göre - o su fasit olmadığı gibi ağzı bağlı olduğu halde köpeği kucağına yahut sırtına ve küçük ise, koynuna alarak namaz kılmış - farz olunan - kimsenin kıldığı namaz dahi fasit olmaz.

Etinin ve salyasının pisliğinde, ve kılının taharetinde sahibi dürrün tasrihine göre, şek ve ihtilâf yoktur.

Islak köpeğin üzerinde necaset olmadığı halde, silkintisinin isabet ettiği şey tahirdir. Islaklık, onun gerek derisine varmış olsun, gerek kıllarında kalmış bulunsun.Lâşe ki, meyyitedir. Encasta tarif olunmuştur.

Balık, ve suda yaşayan sair hayvanat, hattâ deniz köpeği ve hınzırı ve akar kanı olmayan haşerat, bunların ölüsü lâşe olmadığı gibi, yensin yenmesin boğazlanan veya (şer'a uygun olarak) zarûret halinde vurulan hayvan dahi lâşe değildir. {(1) Mutahhiratın (zekât) nev'inde beyan olunduğu üzere, gerek hali ihtiyarda, gerek hali ıstırarda, vaki olan "zebbi şer'î" ile yenen hayvanların, hem eti, hem derisi, ve yenmeyen hayvanların, yalnız derisi hakkında taharet olmakla (avda ve azgınlıkta vurulana dahi şâmil olmak üzere) boğazlanan hayvan, yenen kısmından olduğunda hem eti, hem derisi, eti yenmeyen kısmından bulunduğuna göre, yalnız derisi tahirdir.}

Lâşe olanın bile, derisi debağatle tahir olmak meselesi, mutahhirâtın debagat kısmında zikrolunmuştur.

Lâşenin bulaşıksız olan, dişleri, tüyü, {(2) Tüyünün bulaşıksız bulunması yolunmamış olmasına, yâni ya kırpılmış, yahut tıraş edilmiş bulunmasına bağlıdır.} tırnağı, boynuzu, kemiği, gagası gibi kan olmayan, ve tâbiri diğerle, dokunma duygusundan âri bulunan uzuvları tahirdir. Sinir, sahih olan rivayette necistir.

Hadîs-i şerifi Nebevi, natık olduğu üzere, mü'min olan insan, diri ve ölü olarak tahirdir. İnsan alelitlâk demevi hayvan olduğundan, sair hayvanat gibi, diri halinde tahir olmakla beraber, ölmekle gayr-i tahir sayılmaktadır ki, kuyuya düşüp ölmek, yahut ölüp kuyuya atılmak ile kuyunun (nezhi) lâzım gelmektedir. (Bundan, şehidi nazîf ve yıkanmış müslüman ölüsü müstesnadır).

İnsan cesedi eczasından, kıl, diş, tırnak gibi, dokunma duygusundan (hissi lemisten) âri olanlar, sair hayvan hakkında olduğu gibi, müstesnadır ki, insan ölmekle bu gibi uzuvları necis olmaz. Dürr-ü Muhtârda mezkûrdur ki, az miktardaki su içine, tırnak düşmekle fasit olmaz da, insanın tırnak kadar derisi, düşünce, fasit olur.

— 122 —

"Diriden ayrılan şey ölüdür" fehvasınca, eti yenen hayvandan diri iken kopan parça, yemesi helâl olmadığı gibi, bulaşan kanın cüz'ü dahi tahir değildir.

Hınzırdan mâdâ, yenen yenmeyen bütün hayvanların ve hattâ insanın, ölüsünden ve dirisinden ayrılan (hissi lemsi) bulunmayan eczâsı tahirdir. {(1) Dürr-ü Muhtârda: İnsanın yolunmamış kılı tahirdir, denildiği yerde, Tâhtâvî; taharetine delil, aleyhis-selâtü ves-selâm efendimiz hazretleri sakalı şeriflerini, Hazret-i Talha'ya verip, onlar dahi, 6 mübarek kılları nâsa dağıtmış olmasıdır. Eğer Tahir olmasaydı, bunu yapmazlardı, demiştir.} Şu kadar ki, hayvanların uzuvlarından intifa mübah olup, eczâ-yı âdemi, mübah olmamakla, alınıp satılmaz.

Tavuk öldükten sonra, ondan çıkan yumurta tahirdir ve yenmesi helâldir. Kabuğu, gerek pekişmiş olsun, gerek olmasın.

Koyun veya keçi, ölüp de memesinden süt gelmek dahi böyledir. O süt tahir ve indel-iman içmesi helâldir. {(2) Memenin necaseti ile müteneccis değildir. İmameyn indinde: O süt, nefsinde tahirdir, çünkü ölüm, ona hulûl etmez. Şu kadar ki, memenin necasetiyle müteneccis olduğundan, içmesi helâl değildir. Şafii indinde, o süt necistir.}

Otlamamış kuzunun, kursağından çıkan peynir mayası ve kursak mayası denilen san şey, meyyiteden dahi olsa tahirdir.

İmdi, ölmüş bir kuzudan, yahut oğlaktan çıkan kursağın içindeki şey, gerek câmit ve gerek mayi olsun indel-imam yenilir. Ve İndel-imameyn mayi ise, yenmesi câiz olmayıp, câmit olup da, yıkanabilirse, yenilebilir.

Kuyu bahsinin sonunda dahi zikrolunduğu üzere, bir şeyin sıhhati fesada dönmek, mûcib-i necaset değildir. Yâni et kokmak, yemek ekşimekle necis olmaz. Lâkin, o halde onu yemek de helâl olmaz. {(3) Yağ acımakla haram olmaz.}

Yenmenin helâl olmaması, necasete mebni olmayıp, ezâ ve zarara mebnidir.

Et ve peynir kokuşup kurtlanmakla necis olmaz. {(4) Bir pâk ciğer, su kuyusuna düşüp, bir müddet kaldıktan sonra, o ciğer kokuşup kurtlansa, müteneccis olur mu? El-cevap: Olmaz.}

Misk göbeği, misk gibi tahirdir. Ve miskin yenmesi helâldir. {(5) Helâl olduğunun tasrihi, bir şeyin tahir oluşunun o şeyin mutlaka yenmesinin helâl olduğuna delil olamayacağının tasrihi içindir. Meselâ, toprak gibi. Miskin yenmesi, boğazlanması câiz olmayan hayvandan dahi olsa helâldir. Ve yenmesinde bir takım faydalar vardır.}

Zebat denilen {(6) Zebat, misk kedisinden istihsal olunur.} koku dahi tahirdir. {(7) Bunların tahareti tayyibete münkalip olmalarındandır.} Onu sürünüp namaz kılanın namazi sahihtir.

Kitab-ut-tahare burada tamam oldu.

— 123 —

KİTAB-US-SALAT(NAMAZ)

Kitab-ut-tahare terkibinin hallinde geçen ifadeye göre, Kitab-us-salât: Namaz hükümlerinin beyanı için aktedilmiş bir bap demektir ki, münderecatı, müstakillen namaz meseleleridir.

Salât namaz demektir. Namazın mekrûh vakitler kısmında zikrolunacağı üzere, farz, vâcip, sünnet, müstahap {(1) Netifte, buna fazilet denilmiştir.} mekruh, menhî olanı vardır.

Farz olan namazdan başlayarak, ona "Salâvatı mektube" diyeceğiz, ve onun farz edildiği vakti, evkat ve rekât adedini, farzolunması hikmetini ve sebebini, şartlarını, hükmünü, rüknünü, sıfatını beyan edeceğiz.

Salât, lûgatte dua ve Şeriatte, Erkânı mâlûme ve Ef'âli mahsusadır. Cem'i salâvattır, namaz kılana Musâlli denir.

SALÂVATI MEKTUBE (FARZ NAMAZLAR)

Salât: İmâdı din, İsâmı yakîn, re'si kurubât, gurre-i tâattır. {(2) İhyâ-i ulûmda böyle yazılıdır. Hikemi Atâiyyede, Salât: Kalbi, günahların pisliklerinden temizler ve gayip kapısını açar, denmiştir.} Salât, kitap ve sünnette, imanın tâlisi, yâni ikincisidir. {(3) Salât, dinin direği ve imanın ikincisidir. Zâhir ve batın nimetlerine şükrane olarak, meşru olmuştur. Zira ki, onda hem âmâl-i cevarih, hem de ef'al-i kalp vardır. Namaz, bütün ta'zim nevilerini cemetmiştir.}

اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلٰوةَ

".... ki onlar gaybe iman eder, namazı da dosdoğru kılarlar."

(Bakara: 5)
— 124 —

buyurulduğu gibi, hadis-i şerifte de:

بُنِيَ الْإِسْلَامُ عَلَى خَمْسٍ: شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ، وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ، وَإِقَامِ الصَّلَاةِ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ، وَحَجِّ الْبَيْتِ، وَصَوْمِ رَمَضَانَ

"İslâm beş -temel- üzerine kurulmuştur. Allahtan başka tanrı olmadığına ve Muhammed onun kulu ve Resûlü olduğuna şehadet, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve Kâbeyi haccetmektir."buyurulmuştur. {(1) İkame-i salât, namazın erkânını tadil edip, onu meyl (iğrilmek) ten korumaktır ki, doğrultmak mânâsınadır. Yahut kaim bi-l-emir mânâsından alınmıştır.Veyahut ikame-i salât, namazı edadan ibarettir. Kur'ânı Kerîmde, musalliler medih makamında ikamet vasfı ile yad duyurulmaktadır.}

Nassan böyle olduğu gibi, fiilen ve vücuben de böyledir. Çünkü, çok kere, imandan sonra, vâcip yâni, mütehattimi zimmet olan Salâtın ifâsıdır. Zira, salâtın esbabı olan vakitler, hemen geçicidir. Zekât, oruç, hac öyle değildir. En önce vâcip olan, kelimeteyni şehâdeteyn, sonra salât, ondan sonra da zekâttır. {(2) Bu tertip, ilmi usulde, hukukullahın sekizinci envaınca olan tertibe muvafıktır.}

Fazileten dahi, namazın sair ibadetlere tekaddümü vardır. Namazın, ibadetin efdali olduğunda icmâ mün'akittir. Şu delil ile ki, îmandan sonra hangi amel efdaldir, sualine cevapta: "Vaktinde kılınan namazdır" buyrulmuştur.

Hidaye şarihi Ekmelid-dinin tâbirince: Salât, fariza-i kaime ve şeriat-i sabitedir. Onun farziyyeti, kitap ve sünnet ve icmâ-ı ümmet ile mâruf tur. Kitabı Kerîmde

وَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ

Namazı dosdoğru kılın! (Bakara: 43) buyurulduğu gibi,

حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلٰوةِ الْوُسْطٰى

Namazları ve vustâ namazını muhafaza edin (Bakara: 238) dahi buyurulmuştur. İkinci âyet-i kerime, namazın hem farz olduğuna ve hem de beş olmasına delildir. Çünkü, o âyet-i Celîlede, cemîi salâvatın muhafaza ve ikamesi emr olunmakla beraber, onlara bir de, salâtı vustâ atfedilmiştir. Beraberinde, bir vustâ tasavvur olunabilecek, "Cem'in" en azı ise

— 125 —

dörttür. (Ekalli mütesâviyeyne münkasem) iki çift adede, tek adet, tavassut ederse, bütünü beş olur. {(1) Tefasirde, iki vecih mübeyyen olup, biri onun mutavassıt mânasına olması ve diğeri efdâl manâsına gelmesidir. Salâtı vustânın tayininde akvâl var ise de, ekseri ulemâ kavlince, Salâtı vustâ, ikindi namazıdır. Gündüz namazları olan sabah ve öğle ve gece namazları olan akşam ve yatsı namazları aralarında vâki olduğu için, vustâ tesmiye olunmuştur.}

Sünnette, yani hadis-i şerifte dahi:

اِنَّ اللّٰهَ تَعَالٰى فَرَضَ عَلٰى كُلِّ مُسْلِمٍ وَ مُسْلِمَةٍ فِى كُلٍّ يَوْمٍ وَ لَيْلَةٍ خَمْسَ صَلَوَاتٍ

"Muhakkak ki Allah kadın ve erkek her müslümana beş vakit namazı farz kılmıştır." buyurulmuştur. Ve bu, ehadisi meşhuredendir.

İcma dahi delildir ki, zamanı Hazret-i Resûlullahtan bugüne kadar, kimse, red ve inkâr etmemek üzere, beş vakit namazın farziyyetine ümmet, icmâ ve ittifak edegelmiştir. Meş'rûiyyetini inkâr eden, ihtilâfsız kâfirdir.

Salâtın farz edildiği vakit, leyle-i mi'raçtır ki, beş vakit namaz, o leyle-i mübarekede farz olmuştur. Hicreti seniyyeden bir buçuk sene (on sekiz ay) öncedir. {(2) Hicreti mukaddese-i nebeviyyenin, Rebiûl-evvelde vukuu hasebiyle, şehri Miracın, Recep olması belli olur. Tahtâvînin ve İbni Âbidinin dahi ifadeleri veçhile, bütün ülkelerde, Recebin yirmi yedinci günü, leyle-i miraç olarak kabul ve ihya edilmektedir.}

Farz olan namazların vakitlerinin adedi,ileride bildirileceği üzere beştir. Onların rekâtlarının adedi de on yedidir. Dördü öğle, dördü ikindi, üçü akşam, dördü yatsı, ikisi sabahtır. {(3) Vâcip, sünnet, müstahap olan namazlar, bu hesaptan hariçtir ki, vâcip olan salâtı vitir, hesaba dahil edilirse, günlük vazife rekâtları yirmiye bâliğ olur. Bir okadar da rekât, sünnet vardır; sünneti fecir iki, sünneti zuhur dört ve iki, sünneti asır dört, sünneti magrip iki, sünneti işa dört ve ikidir.}

Salâtı magripten mâdâsı, aslen ikişer rekât olarak farz olmuş iken, onlar hali sefere has kalıp, hazarda, salâtı fecirden mâdâya, hicretten sonra ikişer rekât ziyade edilmiştir.

Salâtın farz kılınmasının hikmeti, nimetlere şükür ve günahı örtmektir. Her vaktin namazı, o vakitte bulunmanın ve ona müterettip, daha nice (Cenab-ı Hakkın mütevâli) nimetlerinin şükrü olduğu gibi, hem de günahların keffaretinin sebebidir. Peygamberimiz (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) efendimiz hazretleri "Bana haber veriniz, sizden birinizin kapısı önünde bir nehir olsa da, her gün, günde beş defa o, nehirde yıkansa, hiç kiri kalır mı? (kalmaz.) dediklerinde: İşte beş vakit namazın hal ve şanı, odur ki, Hak celle ve âlâ hazretleri onlar ile hataları mahveder." buyurmuşlardır.

Salâtın asıl sebebi, icâbı hak, ve hitâbı cenâbı kaadiri mutlaktır.

— 126 —

Zâhiri sebepleri: Kullara kolaylık olmak üzere meşru olduğu vakitlerdir. {(1) Malûm olsun ki, bir nefsi vâcûp ve bir vücûbi edâ ve bir de vücûdi edâvardır. Ve bunlardan her birinin; birer sebebi hakikisi ve birer de sebebi mecazisi vardır. Nefsi vücûbun, sebebi hakikisi, Cenâb-ı Perverdigârın icâbı ezelisidir. Çünkü, Ahkamın mucibi, ancak zatı ecel ve âlâdır. Lâkin icâbı hak, bizim muttali olamadığımız bir gayb olmakla, Hak celle ve âlâ, bize yüsür ve sühûlet olmak üzere, bir takım "zahiri mecazi" sebepler ihsan kılmıştır. Bahsimize nazaran, o sebepler, vakitlerdir. Şu delil ile ki, Güneşin batıya yönelmesinden gece karanlığı bastırıncaya kadar namaz kıl! Sabah namazını da kıl! (Isrâ: 78 buyurmuştur. Vakitlerin teceddüdü ile vücûp dahi teceddüt edegelmiştir. Vücûbi edanın, sebebi hakikisi, Hitabullahtır, ki Cenâb-ı Hakkın, onu bizden istemesidir. Sebebi zahirisi, "Akimüs-salât" gibi, istemeğe delil olan, siga-i emriyyedir. Nefsi vücûp ile vücûbi edânın farkı: Vücûp, şügli zimmetten ve vücûbi edâ talebi tefriği zimmetten ibaret olmasındadır. Vücûdi edanın sebebi hakikisi, onu Cenâb-ı Hakkın halk ve icat buyurmasıdır. Sebebi zâhirisi, kulun, ona istitâatıdır ki, o da fiil iledir.} Mâverdi demiştir ki, salâvâtın vakitlere bağlanması vakitlerin tevâlisinin kulluk duygusunu yaşatmaya ve huzuu devam ettirmeye sebep olduğu içindir ki, Zülcelâl ve'1-ikrâm teâlâ hazretlerinden rehbet ve rağbet (Havf ve recâ) münkati olmamakla, güzel ahlâk ber-devam ve dünya işleri dahi intizam ve tertibine ulaşmış olur.

Salâtın şartları aşağıda zikredilmiştir.

Salâtın hükmü, dünyada borcun ödenmesi (vâcibin zimmetten sâkıt olması) ve ukbada sevap hâsıl olmasıdır. (Eğer musâlli muhlis ise, çünkü mürâinin sevabı yoktur). {(2) Zahireden menkul olan buna muhalif rivayette: Riyâ ancak, sevabın tezaufunu selbeder denmektedir. Bazılar, feraiza riyâ girmez, derler.}

Salâtın erkânı, şartlariyle beraber zikrolunur.

Salâtın sıfatı: Ya farz, ya vâcip, yahut sünnet olmaktır. Nitekim, İnşallahü teâlâ, zikr ve tafsil olunacaktır.

Salâtın edâsı keyfiyeti mânâsına olan, salâtın sıfatı mesâili, (keyfiyeti terkibi ef'âli salât) başlığıyla, ayrıca anlatılacaktır.

Namazın farziyyeti yani, şahsın onunla cezmen mükellefiyeti için, üç şey şarttır: İslâm, akıl, bülûğ. Ve lâkin, (kız, erkek) çocuklar, yedi yaşlarında namaz ile emrolunur. {(3) Oruç dahi namaz gibidir. Sabi o yaşta, oruç ve namaz ile emrolunur. Şarap içmekten nehy olunur. Hayır işlemeğe alıştırılır. Kötülüklerden sakındırılır. Zâhir olan, bunlar veliye vâcip olmaktadır.}

On yaşlarında, çocuklar namaz için takatleri hasebiyle zecr olunmak üzere el ile darbolunur. {(4) Bu iş, veliye vâciptir.} Kendilerine merhameten, değnek ile darbedilmez! . {(5) Darbın, değneksiz olması, bir karineye mebnidir ki, o da değnek ile olan darbın ancak, bir mükelleften sâdır olan bir cinayet hakkında meşru olmasıdır. Sabinin ise, cinayeti yoktur. Diğer bazı eserlerde, buna dair delâlet vardır.} Eliyle üçten ziyade dahi vurulmaz. {(6) On yaşında, çocukların yatakları dahi ayrılır. Hadis-i şerifte böyle buyurulmuştur.}

— 127 —

Âkil bâliğ olan her müslümana, beş vakit namaz farzı ayindir. Onda aslâ. vekâlet cari olmaz. Yâni, hiç kimse, hiç kimsenin namazını kılmış olamaz. {(1) Dürr-ü Muhtârın sıfatı salât kubeylinde, ve reddi Muhtârda mezkûr olduğu üzere, âmil için, amelinin ecrini diğerine vermek vardır. İnsan kıldığı nevâfilin sevabını dahi, başkasına bağışlayabilir. Düşmanların gönlünü yapmak için, namaz kılmak, yâni Allah için kıldığı namazın sevabını, kendi hasmını hoşnut etmek için, onlara bağışlamak fayda vermez. Çünkü, hasım affetmeyebilir. Bu halde sevap, salât ona kılınmış olmakla zayi edilmiş olur. Hasım sahibi olan kimse, nevafilden dilediğini, sevabını hibe etmeyerek, Allah için kılar. Eğer hasmı ya tekerrümen veyahut Cenâb-ı Hakkın rızasıyle affederse salâtın sevabı kendine olur. Ve illâ yâni hasmı affetmezse, onun hasenatından alınıp hasmına verilir. Hasenatı, biterse, mazlûmun seyyiatından alınıp ona verilir. Sadaka dahi, salât gibidir. Bir dank (dirhemin altıda biri) hak için cemaatle kılınan salâtı makbuleden, yedi yüz namaz sevabı alınacağı, eserde varit olmuştur.} Farz olduğunu itikat ile beraber, tekâsülen namazı terk eden fasıktır. Kılıncaya kadar, habsolunur. {(2) Müellif târiki salâtın hükmünü, salâtı vitirin önünde zikretmiştir!}

NAMAZ VAKİTLERİ:

Her vaktin namazı, o vaktin girmesinden evvel, câiz olmayıp, vakit ile vâcip olduğuna göre, vakitler, namaz için esbaptır. Vaktin geçmesinden sonra, edâ sahih olmayıp, kılınan namazın, kazâ oluşuna nazaran vakitler, birer şart olur. Bir vakit içerisinde, hem o vaktin farzı, hem de daha başka namaz kılınabileceğine göre, vakitler, salâta zuruftur. {(3) Vakit, müeddaya edâ şartı ve sebebi vücud olmakta, oruç da namaza ben"zer ve ancak, oruca zarf değil, miyar olmakta, ondan temayüz etmektedir. Niyyet için, salâtta tayinin lüzumu ve oruçta ademi lüzumu, işte bundan neşet etmektedir.}

Salâta nazaran vakit, zarf olmakla beraber, sebep dahi olabilmek, zarfiyet maiyyeti ve sebebiyyet tekaddümü, iktiza ettirdiği halde, şöyle mülâhaza olunur ki, vaktin salâta sebebiyyeti, edânın alel-itlâk ittisâl ettiği cüz ile kaim olup {(4) Maksut: Şürû kendisini vely-eden cüz-ü mütekaddemdir.} ân beân, son cüz'e kadar intikal eder. Edâ, vaktin cüz'ü evveline ittisal etmiş ise, sebep cüz'ü evveldir. Ve illâ, cüz'ü sâni ve cüz'ü sâlisdir. Bunların birinde edâ edememek takdirinde, vaktin son cüz'ü, nâkıs dahi olsa, sebebiyyet için, teayyün etmiş olur. O anda ayılan mecnuna ve baygına, hayiz ve nifastan pâkliğe eren kadına ve baliğa veya irtidattan sonra müslim olana, o vaktin namazı borç olur. Yalınız vaktin en son cüzü, namazı edâya kâfi gelemeyeceğinden o namaz kaza olunur. {(5) Vaktin çıkmasından sonra, zarfiyetin sıkışması kalmamak cihetiyle sebebiyet, cümle-i vakte izafe edileceğinden, kazânın bir vakti kâmilde olması dahi lâbüd olur.} Ve bilâkis bir vaktin cüz'ü âhirinde, - Allah korusun bir kimse mürted veya mecnun olan o kimseye ve hayiz ve nifas haline

— 128 —

uğrayan kadına, o namaz lâzım olmamakla, maniin zevalinden sonra, onlar o namazı kazâ etmezler.

Her vaktin namazı, vaktinin evvelinde kılınmak, vücubü müvessa ile vâcip yâni, kulun zimmetine, fevri olmayarak, terettüp eder. Vücupta tavsi olmakla, meselâ birinci, ikinci, üçüncü cüzülerden, salâtın tehiri ile vakti daraltarak (kendine gel) hitâbı müteveccih oluncaya kadar, namazı geciktirmek, büsbütün namazı, kazâya bırakmak kadar, günah değil ise de, ondan sonraya bırakmak, bir günahtır ki, kazâ dahi o günahı gideremez. Onunla zâil olan suç, terktir.

Farz olan namazlar için, muayyen olan vakitler beştir. {(1) Bu beş vakit, Hazret-i Cibrilin imameti hakkındaki, hadîsi şerîf ile teayyün etmiştir. Kürre-i arzın her tarafında tahakkuk etmediği için, beş vakit, Kur'ân-ı Kerîmde sarîh değildir. Sûre-i Rumun 17 ve 18 inci âyetleri olan: Fe subhanellâhi hine tümsûne kavl-i kerîminde evkatı hamseye işaret olduğu hakkında, Hazret-i İbni Abbastan tefsirlerde bir rivayet vardır.} Bu, hâdîsi şerifle sabittir. Hadis-i şerif:

وَقْتُ صَلَاةِ الْفَجْرِ مَا لَمْ يَتْلُعْ قَرْنُ الشَّمْسِ الْاَوَّلِ
وَقْتُ صَلَاةِ الظُّهْرِ اِذَا زَاَلَتِ الشَّمْسُ عَنْ بَطْنِ السَّمَاءِ مَا لَمْ يَحْضُرْ
وَقْتُ الْعَصْرِ وَقْتُ صَلَاةِ الْعَصْرِ مَا لَمْ تَصْفَرِ الشَّمْسُ وَ يَسْقُطُ قَرْنُهَا الْاَوَّلُ
وَقْتُ الْمَغْرِبِ اِذَا غَابَتِ الشَّمْسُ مَا لَمْ يَسْقُطِ الشَّفَقُ
وَقْتُ الْعِشَاءِ اِلٰى نِصْفِ اللَّيْلِ

"Sabah namazının vakti, güneşin doğmasından az öncesine kadardır. Öğle namazının vakti, güneş göğün karnının ortasından kaymaya başladığı andan ikindi vaktinin az öncesine kadar. İkindi namazının vakti, güneşin sararıp batmaya başladığı âna kadardır. Akşam namazının vakti, güneşin batmasından kırmızılığın son bulmasına kadardır. Yatsı namazının vakti de gece yarısına kadardır."

Bu hadis-i şerîf, sabah namazının başlangıcından bahsetmemektedir. Onu Hazret-i Cibrilin imâmeti hadisi anlatmaktadır. İşte her iki hadîsin ışığı altında sabah namazının vakti; fecrin tulûundan başlayıp güneşin doğmasından az evveline kadar olan zamandır.

Sabah Namazının vakti:

Fecrin tulûu ki, maksut fecri sâdıkın {(2) Sadık denilmesi, enine yayılmakta olup, sabahın gerçeklenmiş olmasındandır Mukabili kâziptir ki, tulen zahir olup, sonra gaip olduğu için, yalancı aydınlık mânâsına olarak (fecri kâzip) ismi verilmiştir.} tulûudur, sabaha karşı aydınlığın, ufku şarkîden yayılmağa başlamasıdır. {(3) Fecrin tulûu şer'î gündüzün başlangıcı olmakla, oruç için dahi imsak vaktidir.}

Öğle namazının vakti, güneşin zevâlinden itibaren, her dikili şeyin gölgesi, kendinin iki misli ve bir kavle nazaran, bir misli olmak, zamanına kadar olan müddettir.

Öğle namazı vaktinin başlangıcı, müttefekun aleyhtir ki, icma ile, zeval zamanıdır. Son vaktinde, Hazret-i İmamdan iki rivayet vardır. Birincisi gölgenin iki misline baliğ olması, ikincisi ise gölgenin bir misline baliğ olmasıdır. İkincisi kavli imameyn olmuştur. (İmam Zufer ve eimme-i selâsenin dahi kavilleridir).

— 129 —

Her iki rivayette de, zeval vakti tâbir olunan (zilli istivâ) müstesnadır. {(1) Zıl, gölge demek olduğu gibi, fey dahi gölgedir. Aralarında umum ve husus vardır. Şemsin bozduğu her gölgeye zıl, şemsi nesh eyleyen gölgeye fey denir, (şey veznindedir). Şu izaha göre, kablez-zevâl olan gölgeye zıl, badez-zevâl olanına da feyitlak olunur. Şemsin istiva zamanında gölgelerin ziyade ve noksanı kalmayacağından, zeval vakti olmuş ve güneşin garbe ağmasiyle, gölgeler şarka doğru uzamağa başlayınca da, öğle namazı vakti girmiş ve bundan sonra - rivayetlerinin ihtilâfına göre - gölgeler bir veya iki misline bâliğ oldukta, öğle vakti sona ermiş ve ikindi vakti de girmiş olur.}

İkinci kavl; Tahtâvînin ihtiyar ettiği ise de, evvelkisi daha yaygın ve ekseri meşayihi fukâhâca gölgenin iki misline baliğ olması müşterektir.

İkinci kavli, öğle vakti için müntehâ, ve evvelki kavli, ikindi vakti için mebde kılarak, ikisi arasındakini, vakti mühmel itibar edenler dahi olmuştur.

Bu halde, ihtiyat, öğleyi o müntehadan sonraya bırakmamak ve ikindiyi o mebde'den önce kılmamaktır. Tâ ki, namazını ittifakı fukâhâ üzere kılmış olsun.

İkindi namazının vakti, kavleynin ihtilâfına göre - öğle vaktinin son. nundan güneşin gurubuna kadardır. - Her iki kavil nazara alınarak, her şeyin gölgesinin bir misli olduğu zamandan itibaren (asri evvel), iki misli olduğundan itibaren (asri sani) girmiş ve bu zamanlar, bu sûretle mütearef bulunmuştur. {(2) Meşhur olan budur: Hadîs-i şerifte, "güneşin gurubundan evvel, ikindinin bir rekâtına yetişen, ikindiye yetişmiş olur" buyurulmuştur. Hasan bin Zeyyad hazretlerinin: Güneş sarardığı zaman, ikindi vakti çıkmış olur, demeleri, ikindinin vakti muhtârına haml olunmuştur.}

Akşam namazının vakti, güneşin gurubundan itibaren, garp taraftaki şafağın gaybubeti evvelindeki ânâ kadar olan müddettir.

Şafak: Gurubu takip eden kızıllık, yahut ondan sonraki aklıktır. {(3) Güneşin doğmasından evvel şark tarafta zuhur eden aydınlığa fecir ve gurubundan sonra garp tarafta görülen aydınlığa da şafak denilmektedir. Fecrin, oruca göre imsak vaktini, ve namaza göre de, sabah vaktini tâyine yardım ettiği gibi, şafak da akşam ve yatsı namazları vakitlerinin tâyinine medar olur. Fecrin tulûu, oruçta imsakin mebdei olduğu gibi sabah namazının da başlangıcıdır. Şafakın gaybubeti ile de akşam vakti sona ermiş ve yatsı namazının vakti başlamıştır.}

Yatsının vakti, ihtilâfı kavleyn üzere olan, şafak aydınlığının gaybubetinden başlayıp, müntehayı leyl demek olan, fecrin tulûundan evvelceye kadar uzayan zamandır.

(Geçen hadîs-i şerifte, vakti istihbabın müntehası beyan buyurulmuştur ki, o, gece yarısıdır. Diğer hâdis ve âtîdeki hadîs-i şerife mebni, yatsı ve vitrin en son vaktinin fecrin tulûu olduğu icmâ ile sabittir.)

— 130 —

Salât-ı vitrin vakti:

اِنَّ اللّٰهَ زَادَكُمْ صَلَاةً اَلَا وَهِىَ الْوِتْرُ فَصَلُّوهَا مَا بَيْنَ الْعِشَاءٍ الْاَ خِيرَةِ اِلَى طُلُوعِ الْفَجْرِ

Cenâb-ı Hak size bir namaz ziyade etmiştir ki, o da vitirdir. Onu yatsı sonundan, tulûu fecre kadar kılınız hadîsi şerîfince yatsı vaktidir.

Bu hadîsi şerîf, salâtı vitirin vaktini tâyin etmekte, sarih olmakla, onun yatsı vaktinden evvel kılınması sahih olmadığı gibi, yatsının girmesinden sonra, yatsının kılınmasından evvel kılınması dahi sahih değildir. Çünkü, bâbında mübeyyen olduğu üzere, salâtı vitir, indel-imam vâcip ve İndel-imameyn sünnettir. Yatsının vakti olmakla, indel-imam vitirin dahi vakti olmuş olup ancak, vakti vahidde ictimâ eden, farzı kat'i ile farzı gayr-i kat'i arasındaki tertibe riayet lâzım geldiğinden, ve sünnetliğine kail olan imameynce dahi, vitir yatsının sünnetinden olmakla ona tâbi bulunup, yatsı namazı kılınmadıkça, vitrin vakti olmamış olacağından, salâtı vitir, yatsı vaktinde, yatsının farzından önce kılınamaz.

Yılın en kısa gecelerinde şafak zâil olmadan, fecrin tulû ettiği beldelerde bulunanlar {(1) Bunlar, arzın en şimâl yerlerinde bulunanlardır. Oralarda, yazın evvelinden kırk gün, gündüz yirmi üç, gece bir saat devam eder. Bunun aksi olan yerler dahi vardır. Namaz vakitleri için esbap olmakla, Fukaha; evkatın tahakkuk etmediği yerlerde, namaz dahi yoktur, dediler. Onların namazları gibi, oruçları ve zekâtları dahi, mevzuu bahs olmak lâzım gelir. Maahaza, oruca göre sebep olan aylar, tahakkuk eylemekte olduğundan, ademî vücube kail olmak, mümkün olmaz. Şüphesiz meskûn olan, o gibi yerlerde, takdiri evkat gerekli ve mümkün olduğuna, ve müstehaza olarak baliğa olan kadın için, fıkıhta, hayiz, tuhur, nifas müddetleri tâyin edilmiş bulunduğuna göre, ibadet nimetlerinden onların da, kendilerini behreyab etmeleri mümkün olur.} gibi, yatsının ve vitirin vaktini bulamayanlara o namazlar lâzım olmaz. {(2) Bu hususlar, ehli ilim tarafından şüphesiz, nazarı dikkatten uzak tutulmamaktadır. Edâsı için vakit mevcut olmayan, namazların kazasına lüzum gösterenler olduğu gibi, vaktinin ademi mevcudiyyeti hasebiyle, o namazların sâkıt olması gerektiğine kail olanlar da vardır. Nitekim, beş vakit namazdan birini iskat eden kimse, ikfar olunmaz mı? suâlini, şeyhi kebir Seyfiddin, kolları dirseklerinden, yahut ayaklan topuklarından kesilmiş bulunan kimse hakkında, abdestin farzları dördüncüye mahal olmadığı için, üç olduğu gibi, beşinci namaz dahi, onun vaktini bulamayan belde ehlinden sâkıttır, cevabını vermiştir. Hulvâni dahi, bunu işitince, istihsan ve bu hususta şeyh-i kebire muvafakat etmiştir. Hakikat, kendi peşinde koşanları, elbet sevindirir.}

Her namazın vakti muayyen, ve her vaktin namazı, vaktinde kılınmak

اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا

"Muhakkak ki namaz müminlere vakitlere bağlı olarak farz kılınmıştır." Kavl-i kerîmi, {(3) Kitab mevkutu, Kâdî: Bir farzı mahdudil-evkattır ki, onu vaktinden ihrac etmek, hiç bir halde câiz olamaz, diye tefsir etmiştir.} mantukunca farzı ayn olmakla, sefer ve yağmur gibi, bir özür sebebiyle, iki farzın bir vakitte cemi, caiz olamaz. Çünkü Cem'in tariki, ya takdimdir ki, bir namazı vakti girmeden, diğer namazın vaktinde kılmaktır.Veyahut tehirdir ki, vaktinden sonraya bırakmaktır. Bunların ikisi de caiz olmayan şeylerdir. Zira, takdim tarikiyle

— 131 —

cemide, bir farzı vaktinden evvel kılmak olur ki, sahih değildir. Tehir tarikiyle cemide, bir farzı, vaktinden sonraya bırakmak demektir ki helâl değildir.

Cem'in cevâzına delîl olmak üzere, rivayet olunan şey, birinci namaz, vaktinin sonlarına yakın anlara kadar, tehir edilmiş olmağa mahsustur ki, bir namazdan ferağı müteakip, diğer namazın dahi vakti girmiş olmakla, o dahi kılınmış demektir.

Huccâca has olmak üzere, yalnız iki yerde, namazlar cem olunur ki, onların biri Arafattaki cem'i takdim, ve diğeri Müzdelifedeki cem'i tehirdir. Arafattaki cem'i takdimden maksat, arefe günü ikindi namazının vakti girmeden, ikindiyi, öğlenin farzını, müteakiben, iptidaî vakti zuhurda tercihan, Nemre mescidinde kılmaktır. Orada cemaati kübrâ ile kılınan, öğle ve ikindi namazları, işte bu vech üzere, ceman kılınır. Bir ezan okunup, iki ikamet alınır. İkinci ikamet, ikindinin zamanı, henüz girmemiş olduğu cihetle, cem'a, tenbih içindir. Bu iki farzın arası, nafile namaz ile ve hattâ müekkede olan öğlenin ikinci sünneti ile dahi, ayrılmaz. {(1) Meselâ, Miskinül-allâme, Zahireye, Muhite ve kâfî'ye tebean, sünneti zuhru istisna etmiştir. Eseri hilaf, sünneti zuhrun kılınması suretinde zahir olur ki, evvelki kavle göre, o halde ikindi için ezan okumak gerekir. İkinci kavle göre okunmaz. Zahirî rivayet kavli evveldir.} Yâni, o gün orada öğlenin son sünneti ile, ikindinin sünneti kılınmaz.

Müzdelifedeki cem'i tehirden maksat, o günün akşam namazını, Müzdelifeye gelip, orada yatsı vaktinde, yatsı namazı ile birlikte, bir ezan ve bir ikamet ile kılmaktır. Evvelâ, akşam namazının farzı ve onu müteakip, yatsının farza kılınır. (Yatsıyı takdim etse, onları tertip üzere iâde lâzım gelir). Vakitler, gelmiş olmakla - cem'a tenbih için - bunda ikinci ikamete hacet yoktur. İki farzın arası, salâtı nafile ile ve hattâ, akşamın sünneti ile. fasl olunmaz. Şâyet, iki farz arasında, bir şey ile iştigal eder veya salâtı tetavvû' kılarsa o zaman yatsı için ayrıca kamet getirir.

Arafattaki cem'i takdim, imamı Âzama göre, dört şart ile meşruttur: Birincisi arefe olmaktır. İkincisi kılınan öğle, sahih olmaktır. Şayet, fesadı anlaşılırsa, onu ve vaktinin girmesinde ikindiyi iade etmek lâzım gelir. Üçüncüsü en büyük imam veya naibi bulunmak ve her iki namazda cemaat onunla akd olunmaktır. Muktedi, onların her ikisinde mesbukan olsun, cemaati müdrik olmak lâbüd olmakla, farzın yalnız birinde cemaate yetişmekle, cem'i' caiz olmaz. Dördüncüsü hacı ihramlı bulunmak ve ihramı hac için olmaktır. umre için olan ihram, bu babta kâfi değildir.

İndel-imameyn, hacı münferid dahi olsa, cem'i mezkûru yapar. Burhanda, evlâ olan da budur, denmiştir.

— 132 —

Cem'i tehirde, mekânın müzdelife olmasından ve musâllinin ihramda bulunmasından, başka şart yoktur. Münferid dahi, bu cem'i yapar.

Huccaca göre, o gün akşam namazı yatsı ile birlikte, Müzdelifede kılınacağından, onu Arafatta, yahut, Müzdelife yolunda kılmak, câiz olmaz. Nitekim, inşâallâhü teâlâ, kitâb-ul-hacte tafsilâtlı olarak beyan edilecektir.

EVKATI MÜSTAHABBE (MÜSTAHAB VAKİTLER)

Beş vakit namaz için, birer mebde ile birer münteha beyan olunmuştur ki, onlar vakti cevâzdır. Sıhhat ve cevaz itibariyle, bir namaz vaktinin müntehası, diğer namaz vaktinin mebdeine ulaşa-gelmekte ve yalnız, sabah namazı ile öğle namazı arasını, kerahet vaktinden sonra, epeyce bir vakti mühmel ayırmaktadır.

Asrı evveli, öğle vaktinde münteha sayanlarca, öğle ile ikindi arasında dahi, vakti muhmel bulunmaktadır.

"Dünyâ dediğin bir ândır onu da ibadette sarfeyle" fehvasınca, evkatı mühmele dahi, insana, zamanı ferağ oldukça, ihmal olunmayıp taate sarf, ve nâfile namazlara zarf kılınmak gerektir. (Müttefekun aleyh olan, vakti mühmelde, işraak ve duha namazları vardır).

Farz olan her namazı, vaktin girmesinde kılmak efdaldir. Meğer ki geciktirme bir sevabı gerektire.

İşte, evkatı müstahabbe, fazileti mütezammin olan vakitlerdir ki,ileri de gelecektir.

Cemaat olmak ve evkatı müstahabeye riayet etmek, erkeklere âit fazilettir. Kadınlara müstahab olan: Namazlarını, erkekler cemaat ile edâdan fariğ olduktan sonra evlerde kılmaktır. Yalnız sabah namazını, erkeklerin cemaatten ferağına intizar etmeyerek, erkence kılarlar.

Erkekler için, sabah namazının isfarı müstehaptır. (İsfar, sabah vaktinin aydınlanması demektir).

İsfar, tağlisin zıddıdır. Tağlis, sabah namazını, daha karanlık iken kılmaktır. İsfar, onu aydınlıkta kılmak yâni, ortalığın açılmasına tehir eylemektir. Bir mertebede ki, kılınan farzın fesadı anlaşılacak olursa, onu güneş doğmadan evvel kıraeti mesnune ile {(1) Namazın sünnetleri bahsine bakınız.} iade mümkün olacak kadar bir zaman bulunmak şartiyle.

Hadîs-i şerifte: "Fecri aydınlatın çünkü ecri büyüktür." {(2) Bunu ashabı sünen, rivayet ettiler. Ashabı Rasûlû-llah sallâllaâhu teâlâaleyhi vesellem, salâtı fecri tenvir ve isfar eylemeleri üzerine ettikleri içtima gibi, hiç bir şey üzerine içtima ve ittifak etmediler. Müstehab olan: İsfar ile iptida etmektir. Zahirî rivayet dahi budur. Bir kavle göre galeste namaza başlayıp, isfar ile tamamlamaktır.} ve "Sabah namazını aydınlıkta kılın ki uğurlu olsun." buyrulmuştur.

— 133 —

Hem de ortalık açılmadan başlamakta, cemaat azlığı olup, isfar etmekte ise, cemaat çokluğunun fazileti vardır ki, sabah namazı camilerde, geççe kılınır ise, uyuyanlar ve ihtiyar olanlar dahi, haklarında genişlik hâsıl olarak cemaate yetişirler. Cemaati azaltmayı gerektiren hâl, cemaati çoğaltmaya sebep olacak halden, elbette efdâl olamaz.

Hem de İsfar, Hazret-i Enesten (Radiye-llâhü teâlâ anhü) mervi olan faziletin, suhulet husulüne sebeptir. Müşârünileyh hazretlerinin rivayetlerine göre, Peygamberimiz sâllâ-llâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki: "Her kim sabah namazını cemaat ile (Velev ki, kendi ev halkiyle) edâ ettikten sonra, tulûu şemse kadar, Cenâb-ı Hakkı zikrederek vaktini geçirir ve sonra (yâni güneşin doğmasından ve kerahet vaktinin çıkmasından sonra) iki rekât namaz {(1) Buna, işraak namazı denir ki, sünnet olan duha namazından başkadır.} kılarsa, ona tanı bir hac ve tam bir umre {(2) Yâni, gerek haccın, gerek umrenin, sevapları eksiksiz verilir. Hactan maksut, nâfile hacdır. Bu ecrin, hakikaten husûlü murat olup, tergib kabilinden değildir.} sevabı verilir." Ve yine Sâllâ-llâhü teâlâ aleyhi ve sellem hazretleri, buyurmuşlardır ki, sabah namazını kılıp (Müellif bunu, akşam namazı hakkında da zikretmiştir) ayakları bükük olduğu yâni, bağdaş kurmadığı hâlde, dünya kelâmı etmeyerek, on kere "Lâ ilâhe illâ-llâhü vahdehu lâ şerike lehû lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümîtü ve hüve alâ külli şey'in kâdir" diyen kimse için, on hasenât yazılır ve ondan, on seyyiât mahvedilir {(3) Bunda ve Nezâirde, meşhur olan, küçük günahların kasd olunmasıdır. Bazı ehli ilim, itlâki üzere bırakırlar. O takdirde, kebâire de şâmil olur. Fâili muhtâr hazretlerine göre, güçlük yoktur.} ve Cennetteki makamı, on derece terfi olunur. Ve o gün, o kimse, her türlü mekrûhatten masun ve mekri şeytandan mahrus ve mahfuz olur. Ve şirkten başka bir günahın vizri kendisine erişmek üzere o gün, o kimse, tâkip olunmaz. {(4) Bu da, ya fiili, mağfur olmak veyahut kendisi tövbeye muvaffak bulunmak ile olur. Şirkin istisnası: Eğer şirk vâki olursa, onun vizri erişir olduğundandır. Lâkin o gün, her mekruhtan masun olacağı hakkındaki, vaadi sabık muktezasınca, o kimseden şirk dahi vaki olmaz. Meğer, mekruhtan bilhassa, mekruhu dünya maksut ola.} Ve yine Aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, buyurmuşlardır ki: "Sabah namazını kıldıktan sonra, güneş doğuncaya kadar, namazgâhında bekleyen kimse, evlâd-ı İsmâilden dört esiri, esaretten kurtarmış kimse gibi olur." {(5) İkindi namazı hakkında: "Her kim ikindiden sonra, güneşin gurubuna kadar namazgâhında oturursa, evlâd-ı İsmailden sekiz esir, azad eden kimse gibi olur. "buyrulmuştur. Fecirden sonra, nefele ve ikindiden sonra akşamın farzına, intizar olunacağı cihetle ikindinin sevabı daha fazla olarak bildirilmiştir.}

— 134 —

Sabah namazını isfar etmek, seferde ve hazarda yazın ve kışın münferiden ve muktediyyen müstehaptır. Ancak, Müzdelifede bulunan Huccac, Adha günü (Kurban Bayramının ilk günüdür.) Tulûu fecirden sonra, vâcip olan Müzdelife vakfesinden dolayı onlara, o gün sabah namazını tağlis etmek (erken kılmak) efdâldir.

Öğle namazını her yerde, yâni sıcak mıntakalara mahsus olmayarak, yazın serin vakte tehir etmek müstehaptır.

İbrad, soğutmak demektir. Bu baptaki,

"Öğleyi biraz soğutun, çünkü öğle sıcağı cehennem yalımıdır." hadîs-i şerifinden alınmıştır. Öğle namazını, hemen hini zevâlde kılmayıp, cemaate gelenler, duvar gölgelerinde yürüyebilmek üzere, gölgelerin biraz daha uzadığı zamana tehir etmek demektir. {(1) Umumî hüküm olmakla, bunda bilâdın sıcak olup olmaması ve hararetin şiddetli bulunup bulunmaması ve cemaate, nasın uzaktan veya yakından gelmesi müsavidir.}

(Zahir olan budur ki, mahallî istihbab, vaktin evvelinde, cemaat kendisini fevt etmemesi iledir. Eğer cemaat, vaktin evvelinde akd olunmakta ise, onu fevt etmemek, için Öğleyi takdim veya tehir eder. Zira, cemaat ya sünneti müekkededir, yahut vâciptir. Müstahap için terk olunmaz. Ancak, imam müstehabı fevt etmiş olur.)

Kışın, baharın, güzün öğleyi tâcil etmek müstehapptır. Zira, Sâllâ-llâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, serin zamanlarda, öğleyi tâcil-buyururlar, yâni vaktin girmesini müteakip hemen kılarlardı.

Bundan bulutlu günler, müstesnadır ki, o günlerde vaktinden evvel kılmak korkusundan, dolayı öğlenin tehiri müstehap olur.

Cuma namazı dahi, her iki zamana göre, aslen ve istihbâben, öğle namazı gibidir.

İkindi namazını, kışın ve yazın, güneşin rengi değişmiş olmayacak kadar, tehir etmek müstehaptır. Tâ ki, musalli farzdan evvel, ikindinin sünnetini dahi kılabilsin. Aleyhi-s-salâtü ve-s-selâm efendimiz hazretleri güneş; ak ve berrak oldukça, ikindi namazını tehir buyururlardı.

Güneşin tagayyürü, göz kamaşmayacak hale gelmesidir. İkindi namazını o vakte kadar tehir etmek, tahrîmen mekruhtur. {(2) Kerahet tehirdedir. Bir şey, memurun-bih olmakla beraber, ona kerahet isbatı, doğru olmaz. Kezâ, teğayyürden önce başladığı ikindiyi uzatarak güneş mütegayyir olsa, mekruh olmaz. Çünkü, namaza ilk başladığı andaki durum esastır.} Hastalığa ve yolculuğa mebni tehir mübah olamaz.

Vakti herahetten sakınmak için, bulutlu günlerde, ikindi namazını, vaktinin girmesi' iyice belli olduktan sonraya bırakmak müstehaptır.

Akşam namazını, yazın ve kışın, tâcil etmek müstehaptır.

— 135 —

Akşam ezanı ile ikameti arası ancak, üç âyet miktariyle veyahut bir celse-i hafîfe ile ayrılabilir.

(İki rekât namaz miktariyle faslolunursa, akşamın farzından evvel, iki rekât namaz kılmak gibi, mekruh olur.)

Bundan bulutlu gün müstesnadır ki, havanın kapanık olmasından dolayı vaktin tâyinindeki güçlüğe binaen, akşam namazının, guruptan önce kılınmak korkusu olur ise, onun tâcil edilmemesi yâni, güneşin battığına iyice kanaat getirinceye kadar tehiri müstehaptır.

Hastalık ve yolculuk mazeretine ve yemeğin hazır olmasına mebni olan tehir dahi müstesnadır ki, zikrolunan mazeret ve sebebe mebni, az tehirde keraheti tahrîmiyye yoktur. (Tenzîhi kerahet, mazereti selb etmez). Çok tehir ise tahrîmen mekruhtur. Hadîs-i şerifte, akşam namazının, yıldızların kesretle görünmesi zamanına kadar tehirinden sakınılması emir buyrulmuştur.

Akşam namazı vaktinde, cenaze dahi hazır olmak takdirinde, evvelâ akşam namazının farzı edâ olunur. Ondan sonra cenaze namazı kılınır. Daha sonra da akşamın sünneti kılınır. (Efdâli beyan budur. Çünkü, bu suretle, farzı ayn, farzı kifayeye ve farzı kifaye de, sünnete takdim edilmiş olur.)

Yatsı namazını, gecenin ilk sülüsüne kadar, ve bir kavle göre, sülüsü evvele kadar tehir etmek {(1) Tahtâvî der ki, yatsının tehirinde, çok haberler vardır. Sahâbe ve tâbiînden ehli ilim olanlarının çoğunun mezhepleri dahi tehirdir. Ve onu tehirde, nehy olunan (semeri, gece sohbetini) kesmek vardır. Ebi Bürdenin rivayetine göre, Aleyhi-s-salâtü ve-s-selâm efendimiz hazretleri, yatsı namazını tehir etmeği sever ve ondan evvel yatıp uyumağı ve ondan sonra oturup konuşmağı kerih görürlerdi. Çünkü, yatsıdan evvel yatıp uyumakta, uyandırılmasını, kimseye tenbih etmeyenler- için, yatsı namazını geçirmek veya cemaatı fevt etmek korkusu olduğu gibi, yatsıdan sonra oturup konuşmakta dahi, uykusuz kalıp, sabah namazına hazır olamamak, yahut boş sözlere dalıp, uyanıklığa lagviyyât ile son vermek, ve salâtı teheccüdü itiyât edenlere göre, onu fevt eylemek korkusu olur. Gece sohbetine, semer ve mufaale babından müsaitlere denir. "Lâ semere bâde-l-işâ" hadîsiyle nehy edilmiştir. Müellifin ifadesine göre, semer boş ve bi-fâide olan, yahut salât-ı teheccüdü veya salat-ı subhu tefvite sebep olandır. Yoksa, onun mesalihi müslimini tedbir gibi, bir mühimmeye mebni olanı, yahut zikri hakka ve müzakere-i ilme ve misafir ile günahsız sohbete mütaâllik olanı müsabun-aleyhtir. Yatsı namazının edâsından sonra menhiyyeti, sahîfel âmâl, ibadetle hatm olunmak içindir. Sabahleyin salâtı fecirle başlayan, ameller defteri, uyku vaktinde, yatsı namazı ile sona erdirilirse arada olan zellât, "İnnel-hasenâtı yüzhibnes-seyyiat" vaadi Kerîmiyle mahvedilmiş olur. yatsıyı sülüsü leyle tehirde, işte bu fayda vardır ki, o vakte kadar sohbet edilecekise edilip, uyanıklığa yatsı namazı ile son verilmiş olur.} müstehaptır. {(2) Hadîs-i şerifte "ümmetime meşakkat olmasa, yatsıyı sülüsü leyle, yahut nısfül-leyle tehir ederdim" buyurulmuştur. Yatsıyı gece yarısına kadar tehir mübahve ondan sonraya tehir mekruhtur. Bunlar hep kış hakkındadır. Yaza gelince, geceler kısa olduğundan tâcili müstehaptır.}

— 136 —

(Muhaşşinin beyanına göre, tehirin istihbâbı, bir takım mûteber kitaplarda, şitâ ile mukayyed olup, yazın geceler kısa olduğundan, cemaat azalmamak için tâcil, yâni (ademi tehir) müstehaptır. Cevherede dahi böyle musarrahtır.)

Yatsının, bulutlu zamanda, tâcili müstahaptır. Zira, zulmete ve yağmur yağmak ihtimaline mebni cemaatin dağılma mahzuru vardır.

Salâtı vitiri, uyanmağa güvenenler için, uykudan önce kılmayıp, gecenin sonundan evvelceye tehir etmek müstahap olur. Şu mealdeki, hadîs-i şerife binaen ki, "gecenin sonunda kalkmaktan korkanlar, vitri, gecenin evvelinde, yâni, uyumadan kılsınlar ve gecenin sonunda kalkmağa umutlu olanlar, onu gecenin sonlarında kılsınlar, zira (salâtı leyl, meşhudedir) yâni, geceleyin kalkılıp kılınan namaza, melekler hâzır olur. Efdâl olan da budur." buyurulmuştur.

(Tahtâvî der ki, vitiri kılıp da, uyuyan kimse, gece kalkıp teneffül ederse, kerahet yoktur. Ancak, efdali terk etmiş olur. Çünkü, uyanmağa güvendiği için vitiri, hadîsi mezkûr mucibince, efdâl olan, sonraya bırakmaktı. Eğer uyanmağa güvenmemekte idiyse efdâliyyetin fevti dahi yoktur). {(1) Salihlerin âdeti: Yatsıyı ve son sünneti kılıp yatmak ve salâtı vitiri gece kalkıp, teheccütten sonra kılmaktır. Kıyamı leyle, tamaı olmayanlar, vitiri, kazâya uğratmamak için kılıp yatarlar. Teheccüde kalkabilirlerse, onu da kılarlar.}

EVKAT-I MEKRUHE (KERAHET VAKİTLERİ)

Farz olan vakit namazlarının, evkatı cevaz ve istihbabı olduğu gibi, mektup ve gayr-i mektup, cins-i salât için, evkatı mekruhe dahi vardır. Ve onlar iki nevidir. Birinci nevi: Tulû, istivâ, gurup zamanlarıdır. İkinci nevi: Fecrin tulûu ile, güneşin tulûu arası ve ikindi namazından sonra güneşin sararması esnasıdır. Bunlardan evvelki nevide güneşe tapanlara teşebbühten ihtirazen, şer'i enver bizi, cinsî salâttan nehy etmiş olduğu gibi, ikinci nevide, ve aşağıda sayılacak, daha bir takım vakitlerde dahi, bilhassa nâfile namazlardan ve onların beyan olunacak lâhikalarından bize şer'an nehy varit olmuştur.

(Evkatı mekruhe) unvanı, bu iki nevi evkatı cami ve kerahet, - Tahtâvînin tasrihi veçhile - lûgat mânâsına mahmul olmakla, mekruhtan müfside dahi şâmil, bir mânâ, maksûttur. {(2) Her caiz olmayan şey dahi mekruhtur.} Çünkü, birinci nevi hakkındaki nehy-i şer'î, cenaze namazının dahi, şâmil olmak üzere, farz ve vâcip namazlar, sehiv ve tilâvet secdeleri hakkında bir mâni teşkil etmekle, onların sebebi vücubü, evkatı mezkûre içinde hâdis oldukça, ne edâ, ve ne

— 137 —

de kazâsı sahih olmamakta ve mâdâsının sıhhati, ikinci nevide olduğu gibi, kerahetle olmaktadır.

Malûmdur ki, geniş mânâsıyla namaz adı verilen şey: Farz, veya vâcip, yahut nâfiledir.

Farz: Ya ayn, veya kifâyedir.

Farzı ayn: Edâsı gibi kazası da farz olan, beş vakit namaz ile salâti cum'a ve secde-i sulbiyedir.

Farzı kifâye: Salâtı cenazedir.

Vâcip dahi, ya li-aynihî veya li-gayrihî'dir.

Vâcip li-aynihî ki, icabı hak ile vâcip olan, ve tabiri diğerle, vücûbü, kulun fiiline mütevakkıf olmayandır: Vitir, her iki bayram namazı, secde-i tilâvettir.

Vâcip li-gayrihî ki, icabı abid ile vâcip olan ve tâbiri diğerle vücubü, kulun fiiline mütevakkıf bulunandır: Sehiv secdesi, tavaf namazı, ifsad edilen nâfilenin kazâsı ve nezir (adak) namazıdır.

(Nâfile; revatip ve regaip diye, nevafil babında sayacağımız nevilere şâmildir).

İmdi, birinci nevi olan vakti kerahette ifa ve şürû olunduğuna göre zikrolunan, salât, envaının hiç biri mün'akit olamadığı gibi, {(1) Bunun gelecekte mübeyyen, altı müstesnası vardır. Dürr-ü Muhtârda, demiştir ki, vakti mezkûrde, farz ve vâcip, başlama ile mün'akid olmaz ise de, nâfile, şürû ile mün'akid olur. Farzdaki kerahet, sıhhate mânidir. Zira, sebep, kâmil ise, zimmete terettüp eden, noksan ödenmez. Vacipler de böyledir. Tetavvûdaki kerahet, mânîi sıhhat olmaz. Ve lâkin, kerahet, tahrîmidir.} evvelce başlanılmış olduğuna göre dahi, o vakitler çıkmakla, onları iptal eyler. Yalnız o vakitte hazırlanan cenazenin, namazı ve o vakitte okunan âyetin secdesi ve o günün ikindisi ve nâfile namaz ve o vakit ile mukayyed olan nezir namazı ve o vakitte başladıktan sonra ifsad olunan nâfilenin kazâsı, müstesnadır ki, bu altı namazın birincisi, - İbni Âbidînin tâyini veçhile - bilâ-kerâhe, ve ikincisi, tenzihi kerahetle ve üçüncüsü, ve ondan sonrası tahrîmi kerahetle mün'akid olur. Ve tenzîhen mekruh olan tehir olunup, tahrîmen mekruh olanların, günün asrinden mâdâsı, vücuben yarıda bırakılıp vakti gayr-i mekrûhta kazâ edilir.

(Günün ikindisinin, yarıda kesilmesi câiz olamaz. Çünkü, kerahet onun fiilinde değil, o zamana kadar, tehirindedir.)

İkinci nevi olan vakti kerahette, zikrolunan namazların cümlesi, bilâkerâhe mûn'akid olur. Yalnız nâfile namaz ile vâcip li-gayrihî kısmı müstesnadır ki, bunlar, kerahetle mün'akid olmakla, bunun dahi, sehiv secdesinden mâdâsı, {(2) Üzerinde sehiv olan musalli, selâmdan sonra kerahet vakti girse, sehv için secde etmeyip, o secde kendisinden sâkıt olur.} kat' olunarak, mekruh olmayan bir vakitte kazâ edilmek lâzım gelir.

— 138 —

Bu icmâlin tafsili, müellifin ilerideki beyanlarıdır: Üç vakit vardır ki onların girmesinden evvel, zimmete terettüp etmiş olan ferâiz ve vâcibatı {(1) Vitir, nezri mutlak, tavaf namazları, ve gayr-i mekruh vakitte şürû edip te, ifsad eylemiş olduğu nâfile ve âyeti, gayr-i mekruh vakitte okunan, tilâvet secdesi gibi.} hiç biri, onlarda ne edâ ile ve ne de kazâ ile sahih olmaz: Birincisi, güneşin doğmasından irtifaına kadar olan zaman, ikincisi, güneşin istivâ ettiği yâni, orta yere gelip, henüz zevâl bulmadığı zaman, üçüncüsü, güneşin sararıp gurup etmek üzere bulunduğu zamandır.

Zikrolunan zamanlarda, farzlar yâni, geçmiş namazlar kılınmadığı gibi, salâtı vitir, ve nezr-i mutlak misilli vâcipler dahi kılınmaz. {(2) Kılınsa da, sahih olmadığı için iâde olunur.} Vakti gayr-i mekrûhta hazırlanan cenazenin namazı ve tilâvet olunan âyetin secdesi dahi edâ ve ifa olunmaz. Namazın eczasından olduğu için, sehiv secdesi dahi edilmez. Ukbe bin Âmir (Radiyellâhü teâlâ anhü) hazretlerinin hadîsine mebni ki, Hazret-i müşârün-ileyh: "Rasûlullâh sallâllâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bizi üç vakitte, namaz kılmaktan ve ölülerimizi gömmekten nehy buyurdu" diye zikrolunan üç vakti tâdâd etmiştir. Hadîsi mezkûru, imam Müslim rivayet etmiştir. Mevta gömmek, cenâze namazı kılmak demektir. Çünkü, o vakitlerde, ölüyü gömmek mekrûh değildir. Aralarındaki mülazemete mebni, defin, salâtten kinâye olmuştur. Tefsiri mezkûr, nefsi sünnette dahi varit olmuştur ki, râvi-i müşarünileyh: "Ve innâ nakberü mevtânâ" bedelinde "Ve innâ nüsâlli alâ mevtânâ"dahi demiştir. Sabah namazını kılarken, güneş doğmakla, namaz bâtıl (fâsid) olacağından, musallînin ondan sonraki kahkahası, abdestini bozmaz. O namazın, nâfileye inkılâb edeceğine dair dahi, bir haber rivayet edilmekle, o takdirde abdesti, kahkahasiyle bozulur. Avamı nasın, tenbellerini sabah namazını, tulûu vaktinde dahi, kılmaktan nehy etmeyiz. Çünkü, onlar, büsbütün onu terk edebilirler. Bir müctehidin kavline göre, sıhhat temamen terkten evlâdır. {(3) Burası, mezhebi imam Şâfiiye işarettir. İmam müşârün-ileyh, bir hadise istinaden, o namaz sahihtir dedi.}

İşte bu üç vakitte, vâcip yâni, zimmetine terettüp edeni, edâ, kerahetle sahih olur: Onların birinde hazırlanan cenazenin namazı, ve okunan âyetin secdesi, ve başlamış bulunan nâfile, ve onlarda kılınması nezr olunan namaz, gibi ki, bunlar o günün güneş batarken, kılınan ikindisi gibi, kerahetle sahihtir. Kerahet, tahrîmiyye olduğundan şürû' edilmiş bulunan nâfile ve nezir namazları, vücuben kesilip vakt-i kâmilde kazâ olunur. Okunan âyetin secdesi, gayrimekruh vakte tehir olunur. Secde, tehir olunmayıp, edilse zimmete terettüp ettiği veçhile, ödenmiş olacağından, iâde olunmaz. (Bunun keraheti, İbni Âbidinin tâyini veçhile, tahrîme değildir.)

— 139 —

Hazırlanan cenazenin namazı, tehir olunmayıp kılınır. Ve onda tâcil gerektiği için, tehir olunmamak efdâl olur. {(1) Hadîsi şerîfte; üç şey tehir olunmaz, gelen cenaze, kazâ edilecek borç, küfüv ve münasibi bulunan kız buyruldugu için, onun tehiri mekruh olur.}

günün ikindisi, müstesnadır ki, o kesilerek kazâya bırakılmaz, edâve itmam olunur. Onun keraheti, fiilinde değil, o vakte tehirindedir. Sıhhat, sebebin bekasına mebnidir ki, o da, vakitten edânın ittisal ettiği cüzü'dür. Müsebbib ise, sebebin sübûtüne göre, sabit olup, kâmil ise kâmil, nâkıs ise nâkıs olur. Geçmiş bir ikindi namazını, o vakit kılmak, (yânikazâ etmek) gibi değildir ki, işte bu, sahih olamaz. Zira vaktinin çıkması sebebiyle, zimmete kâmil olarak geçmiştir. Şu halde, nâkıs olaraködenemez.

Bu üç vakitte, nevafil kılmak dahi, keraheti tahrîmiyye ile, mekrûhtür. Binaenaleyh, şürû olunduysa kesilip, vakti kâmilde (gayr-i mekrûh vakitte) edâ olunmak vâcip olur: {(2) Bir kavle göre, evkatı mezkûredeki, nevafil dahi farzlar gibi gayr-i sahihtir. Çünkü delîl, hususan bir sınıf namazın, ademi sıhhatını değil, mutlak menini ifade etmektedir.} Abdestin şükrü, tahiyye-i mescid, ve sair sünnetler gibi. {(3) Tulû zamanında, sünneti fecir, mutasavver ise de, istivâ ve gurup zamanlarında, süneni revatip olmadığı için, müellifin o tabiri, Muhaşşinin ihtarı üzerine, alınmayarak kelâm, duha ve küsûfe dahi şâmil kılınmıştır.} İmam Ebu Yûsufun müftâ-bih olan kavline göre, cuma günü istivâ zamanında, nâfile kılmak mekrûh değildir. {(4) Maksût, tahiyye-i mescid namazıdır ki, nâs ondan gafillerdir.} Zira, zikrolunan, hadîsi Ukbe'nin bazı rivayet tariklerinde Cuma günü istisna edilmiştir.

Zikrolunan üç vakitte, Salâvatı şerife okumak, duâ ve tesbih etmek, kıraeti Kur'ândan efdâldir.

Mezkûr üç vakitten mâdâ, aşağıda sayılacak vakitlerde bilhassa. nâfile kılmak {(5) Nâfile, farz ve vâcip olmayan, demek ise de, nezir ve tavaf namazı, ve ifsad ettiği nâfilenin kazâsı gibi ligayrihî vâcip olanlar dahi, bu hükümde nâfile gibidir. Amma, vâcip liaynihî-ki, iycabı hak ile vâcip olup, onun vâcip kılınmasında kulun medhali olmayandır - mekruh değildir. Gerek, maksut linefsihi olsun; secde-i tilâvet gibi ki, onda muhâlefeti küffar ve muvafakati ebrar vardır. Gerek, maksut ligayrihi olsun; cenaze namazı gibi ki, onda meyyit hakkının ifası vardır.} mekrûhtur. Farz yâni, kazâ kılmakta kerahet yoktur:

1 - Fecrin tulûundan sonra, sabah namazının sünnetinden başka,

2 - Sabahın farzını kıldıktan sonra,

3 - İkindinin farzından sonra, güneşin rengi sararmamış olsa dahi,

4 - Akşam namazının farzından evvel,

5 - Bayram namazından evvel (Ne evde, ne câmide),

6 - Bayram namazlarından sonra, câmide ve namazgâhta, (Bayram namazını edâdan sonra, eve gelip nâfile kılabilir. Aleyhi-s-sâlâtu

— 140 —

ves-selâm efendimiz hazretleri, nevafile haris oldukları halde, bayram namazından evvel, nâfile kıldıkları, hiç olmamış ve bayram namazından sonra hane-i saadet âşiyanelerinde, iki rekât namaz kıldıkları olmuştur.)

7 - Arafatta ve Müzdelifedeki, cem'iler arasında, {(1) Evkatı müstehabe evveline müracaat oluna.}

8 - Vakit farzının, pek dar zamana kalmış olması sûretinde, Çünkü bunda, farz olmayan şey için, farzı vaktinden fevt etmek vardır,

9 - Farza ikamet olunurken,

(Bundan sabah namazının sünneti müstesnadır. Nitekim, babı nevafilde zikri gelecektir.)

10- Cuma günü, Hatibin çıkmasından itibaren namazdan fâriğ oluncaya kadar (Bu hükmü, müellif bütün hutbelere şâmil kılmıştır),

Hatibin çıkması minbere çıkış demek olmayıp, minbere çıkmak üzere bulunduğu yerden ayağa kalkmasıdır. O andan itibaren, ne hutbeden evvel, ne hutbe esnasında, ne de hutbenin sonunda, nâfile kılmak ve hattâ cumanın sünneti müekkidesine durmak yoktur, (mekrûhtur). Eğer hatibin kalkmasından evvel, cumanın sünnetine başlamışsa, kesmeyip, hafifçe yâni kıraeti uzatmayarak itmam eder.

Sahibi tertibe göre, o esnada, fevt olmuş namazı kazâ etmekte, kerahet yoktur. Belki, cumasının sahih olması için, o anda hatırladığı geçmiş namazını kazâ eylemesi vâciptir. Nitekim, babında beyan olunmuştur.

(Müdafaa-i ahbeseyn) yâni sidik ve gait sıkıntısı halinde, her çeşit namaz kılmak mekrûh olduğu gibi, arzusu var iken yemeğin hazır olması halinde, namazda hatırı işgal ve huşûu ihlâl edecek şeyden, zevk ve hazzını almadan, namaza durmak dahi mekrûhtur.

(Lâkin bunun keraheti, vaktin daralmamasındandır. Ve illâ, namaz takdim olunur ve kerahet dahi olmaz.)

Tahtâvî der ki, fecrin tulûundan sonra, sabah namazını kılıp bitirinceye kadar, - hayır olan söz, müstesna olmak üzere - kelâm etmenin keraheti dahi, mekrûhata eklenecek şeylerdendir. {(2) Çünkü o öyle bir vakittir ki, o anda, hem gece, hem gündüz Melâikeleri hazır olur.} Sabah namazının sünneti ile farzı arasını, kelâm ile ayırmanın mubtili sünnet olup olmaması, söz yeridir. Namazdan sonra işine gitmekte beis yoktur. {(3) Bir kavle göre güneş doğmadan işe gitmek mekrûhtur. Lâkin bu kerahet, işin iktizasiyle mukayyettir.}

EZAN VE İKAMET:

Namaz vakitleri, Cenâb-ı Hakkın nimeti ilâhiyyesi olan namaz için, zahiren sebep, ve iycabı gaybîsi için de alâmet olduğu gibi, ezân dahi vakitlere alâmet olmuştur. Ezân, ilâmdır. Vakitler havasa, ezân umuma

— 141 —

ilamdır. (Müslime lâyık olan, vakit ile mütenebbih olmaktır. Vakit kendisini agâh etmeyen kimseyi ezân agâh eder).

Bu babta îrad edilecek kelâm: Ezânın sübûtüne ve veçhi tesmiyesine, ve lûgatten ve şer'ân olan tefsirine ve faziletine ve sebebine ve şartına ve hükmüne ve rüknüne ve sıfatına ve keyfiyetine ve vaktine, sebeb ve mahallî meşrûuiyetine dâirdir.

وَاِذَا نَادَيْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ

"Siz namaza nidâ ettiğiniz zaman..."('Maide: 58)

Ezânın sübûtü, kitap ve sünnet ile sâbittir ki, Kitab-ı Kerimde:

اِذَا نُودِىَ لِلصَّلٰوةِ

"Namaza nidâ olununca." (Cumâ: 9)

buyurulmuş olduğu gibi, Hazret-i Abdullah bin Zeyd'in rüyâsı üzerine müşarün ileyhe varid olan hadîsi şerîf ile sabittir. Ezân lûgatte ilâmdır: Cenâb-ı Hak:

وَاَذَانٌ مِنَ اللّٰهِ

"Ve Allah tarafından bir ilandır." (Tevbe: 3)

buyurdu ki, bu lûgat mânâsında kullanılmıştır. Şeriat ıstılahında ise ezân, veçhi mahsûs üzere olan ilâmdır. Ezân kelimesi, selâm ve kelâm gibi isimlerdendir ki, tasrifi te'fil babındandır. Teklimden kelâm, teçhizden cihaz denildiği gibi, tezinden dahi ezân denilmiştir ki, tezin ezân okumak ve vakti bildirmektir. Okuyana müezzin denir.

Ezân okumanın fazileti, müteaddit ehadis-i şerife ile sabittir. {(1) Rûzi kıyamette, müezzinler, fazla şeref sahibi oldukları cihetle, onlar parmakla gösterilseler gerektir. Bunda, davet ehlinin, derecelerinin âlî bulunduğuna işaret vardır. Sahibi Dürrün ve Tahtâvînin beyanlarına göre, Peygamberimiz sallâ-llâhü teâlâ aleyhi vesellem efendimiz hazretleri dahi, bir seferde ezan okuyup ikamet alarak, öğle namazı kıldıkları rivayet olunmuştur. Lâkin bu rivayet, imam Tirmizînin ihtisarından ileri gelmiştir. İmam Ahmedin müsnedinde rivayeti asliyye: Hazret-i Peygamberin, o seferde, Hazret-i Bilâle ezanı emir buyurmuş olduklarıdır.}

— 142 —

İmamet - kendi babında açıklanacağı üzere - müezzinlikten efdâldir. {(1) Fahri Râzî, sûre-i müminim tefsirinde, zikretmiştir ki, ulemâdan biri, kendine imameti ihtiyâr etmesi sebebi, soruldukta: İktida halinde, Fatihayı terk etsem, imam Şâfiinin, kıraet etsem, imam Ebû Hanifenin, itaplarından korktuğumdan, bu ihtilâftan kurtulmak için imamlığı ihtiyâr eyledim, cevabını vermiştir.} Ve kezâ, ikamet dahi ezan okumaktan efdâldir. Hazret-i Ömer radiyallahü teâlâ anhın "Halife olmasaydım müezzinlik ederdim" buyurmuş olmaları, müezzinliğin imamete tafdîlini, gerektirmez. Çünkü, bu sözden, imameti terketmek maksut olmayıp, imamet işine, müezzinliği de ilâve maksuttur ki, mânâ: Hilâfet meşgalesinin çokluğu olmasa, ezam dahi okurdum, demektir. İmamın, müezzinlik de yapması, efdâl olacağı ifade buyurulmuştur. {(2) Nitekim, imam Ebû Hanîfe hazretleri, hem ezan okur ve hem imamet ederlerdi.}

Ezanın sebebi, vaktin girmesidir ki, namaz vakitleri, ezan için sebeptir. {(3) Vakit, ezan için, daimî sebeptir. Sebebi iptidâî: Sebebi meşruiyyet olmak üzere, gelecekte bildirilecektir.}

Vaktin girmesi, ezan için hem de şarttır. {(4) Vakit girmeden okunan ezan, vakit girince iâde olunur.}

Ezanın lâfzı Arabî ile olması ve âkilden sudûr etmesi dahi, sıhhatinin şartıdır.

Şartı kemâli; müezzinin, sâlih, namaz vakitlerini bilir ve abdestli ve namaz hususunda halkın ahvaline vâkıf ve cemaatten geri kalanlara sözünü geçirmeğe kaadir ve güzel ve yüksek sesli olması ve yüksekçe bir yerde kıbleye karşı durup okumasıdır. Nitekim, müstehabatından olmak üzere ileride de zikrolunacaktır.

Ezanın hükmü Ona icabetin lüzumudur. İcabet: Fiilen olduğu gibi, kavlen dahi olur. Nitekim, babın sonunda beyanı gelecektir.

Ezanın rüknü, elfazı mahsusadır ki, dört tekbir, ikişer şehadet, ikişer (hayyi ale), iki tekbir ve bir tehlildir. Nitekim beyan olunacaktır.

Ezanın şer'î sıfatı: Sünneti müekkede olduğudur. Ezan, esah olan kavle göre vâcip değil ise de, vâcip derecesinde bir sünneti müekkededir.

Ezanın keyfiyeti, yâni edâ ve ifası sureti, teennidir ki, ikamet gibi acele edilmeyip, âheste âheste okumaktır.

Ezanın vakti, aslen ve istihbaben, namaz vakitleridir. {(5) Vakti cevaz ve istihbap malûm olmuştur. Müellifin, (velev kazâen) kavli, kazâ için, muayyen vakit olmadığına binaen, vakit, fille mahmuldur ki, kazâ edilecek olan farzın ezânı dahi, kazâ olunacağı zaman okunur, demektir.}

— 143 —

Ezanın meşruiyyeti sebebi: Namazı, resulü ekrem sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri ile cemaatle kılmanın vaktini bilmek için, bir alâmet ittihazında, sahabenin müşavereleridir. {(1) Bu, bundan evvel mev'ut olan, sebebi iptidaidir. Muhaşşi der ki, sebebi aslî, Nebiy aleyhis-selâm efendimiz hazretlerinin, namaz vakitlerini zaptedemediklerinden dolayı, sahabeye hâsıl olan meşakkattir.}

Ezanın mahalli meşruiyeti, Medine-i Münevveredir. Hicreti mukaddesenin ilk ve bir rivayete göre, ikinci yılında ezan meşrû olmuştur. Ondan önce, yollarda: Namaza yahut cemâaten namaza, meâlinde olmak üzere müminler birbirlerine seslenirlerdi. Sonra ezan emrolundu.

Şöyle ki, aleyhis-salâtü ves selâm efendimiz hazretleri, Medine-i tahirelerine şerefle ayak bastıklarından sonra, namazı gâh erken ve gâh geç kılmakta oldukları cihetle, yakın ve uzak yerlerden gelen ashabın bir takımı kendileriyle birlikte cemaat olarak, namaz kılmak meziyyetine (hırsan) evvelce gelip beklemek ve bundan dolayı, işlerinden kalmak mahzuruna uğrar ve bir takımı, namaz geç kılınır zanniyle, geççe gelip, namazı kılınmış bularak, esef ateşi onların sinelerini dağlar idi. Buna binaen, akdi cemaat vaktine bir alâmet ittihazı için müşaverede bulundular. Bâzıları (darbı nâkus) olunması {(2) Geçmişte, nasârâ taifesinin, mâbetlerinin çağrı âleti, biri büyük ve biri küçük, iki musanna tahtadan ibaret olup, büyüğüne nâkus, küçüğüne vebîl tâbir olunurdu.} (yâni çan çalınması) reyinde bulundular. Hazret-iResûl-ü Ekrem sallallahu teâlâ aleyhi vessellem efendimiz "o hıristiyanlarındır" buyurdular. Bâzılar, Şebbur, yâni boru çalınması, reyinde bulundular. Nebiy aleyhis-salâtü ves selâm: "O yahudilerindir" buyurdular. Bâzıları, ateş yakarız, dediler. Ona da Aleyhis-selâm efendimiz "Mecûsiler şiarıdır" diye razı olmadılar. Müşavere arasında bayrak dikeriz, görenler, birbirlerine iylâm ederler, diyen olduysa da, efendimiz hazretleri, onu da beğenmediler. Reyler henüz bir şey üzerine ittifak edemeden kalkılmış ve kararsızlığa mebni, Hazret-i Seyyidül-kâinatın veçhi saâdetlerinde görülen neşesizlik üzerine, ehli müşavereyi, gam almıştı. Hâdiseyi rivayet eden, Hazret-i Abdullah bin Zeyd-ül ansârî, {(3) Künyeleri Ebul-muhammed'tir. Kendileri Hazrecîlerden ve ashabı Bedirdendir. Bütün Meşahitte, Hazret-i Sûltânül-enbiyâ aleyhi ve aleyhimüs-selâm ile bulunmuş ve feth-i Mekkede Beni Hars bin El-hazrecin bayraklarını hâmil olmuştur. Otuz iki tarihinde, altmış dört yaşlarında dârı bekaya irtihal buyurmuş ve namazını Hazret-i Osman kılmıştır.} buyurur ki; ben dahi gamlı olarak yatmıştım. Uyku ile uyanıklık arası, bana biri geldi ki, üzerinde iki (yeşil elbise) var idi. {(4) Yâni, hem rıdâsı, hem izârı yeşildi.} bir duvar parçası

— 144 —

üzerinde kaim oldu. Elinde de bir nâkus vardı. Bunu bana satar mısın? dedim. Ne yapacaksın? dedi. Namazımız vaktinde çalarız, dedim. Ben seni, daha hayırlısına delâlet etsem olmaz mı? dedi. Olur, dedim. Kıbleye karşı durdu. Ve: Allahu ekber, diye başlayarak, ezanı tamamiyle okudu. Sonra, biraz durarak ezan kelimelerini, bir daha okuyup, sonuna doğru iki kere "kad kametüs-salât" dedi, (Bu, ikamete işarettir).

Müşarünileyh Hazret-i Abdullah der ki, ben kalkıp Resulullaha giderek, vakayı arz ve ihbar eyledim. "Hak rüyadır Bilâle telkin eyle, onun sesi senden çoktur" buyurdular. Ben de onu Bilâle telkin ettim. Hazret-i Bilâl Medine içinde en yüksek bir sathın üzerine çıkıp ezanı okudu. {(1) Minare olmadığından, Hazret-i Bilâl, mescidi şerifi nebevî civarında bulunan evlerin, en yükseği olmak üzere, Benî Neccardan, bir kadının evi üzerine çıkıp, ezân okurdu. Badehû, mescidi şerifin dışında kendisi için bir yer bina edildi. Mescitlerde, en evvel minare ihdas eden: Ashaptan Süleme bin Halef hazretleridir. Bu minare, Muaviye zamanında, Mısır'da bina olunmuştur. Çift ezan ihdas eden, Beni Ümmiyedir. Ezandan sonra, minarede Nebiy aleyhis-selâm efendimiz, salâvat okunması, yedi yüz doksan bir tarihinde, Mısır'da tezyit edilmiştir. Bid'atı hasenedir.} Hazret-i Ömer radiyallahu anhü ve anhümâ, kendi evinden işitmekle, izâr şerifleri içinde (yâni bilâ rıdâ) sür'atle, huzuru saadete geldiler. Ve: Ya Resûlallah, seni Peygamber olarak hakkiyle gönderen, Hudâ hakkı için, bunun gördüğünün mislini, ben de gördüm, şu kadar ki, bu, benden evvel gelmiş, dediler. {(2) Diğer rivayette varit olduğu üzere, Hazret-i Ömer, evvelâ: Ben bu elfâzın rüyasını gördüm, diye vakıayı nakletmiş olup da, huzurda bulunan, Abdullah bin Zeyd Hazretlerinin rüyasını, efendimiz hazretlerinden işitmiş olmaları iktiza eder.} Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, "Allaha çok şükür ki bu böylece sâbit oldu." buyurdular.

O gece, ashaptan yedi zatın o rüyayı aynen görmüş oldukları dahi mervidir. Rüyâ, sebep oldu. Ezan, yine emri Nebevî ile sübût buldu. Ve ihtimal ki, o sebep vahye mükarin dahi oldu. {(3) Bunu, şu rivayet teyit eder ki, Hazret-i Ömer ezan rüyasını görüp söylemek üzere geldiğinde, vahy, bu bapta kendisini sebketmiş buldu. Bahr-i Râikte, denmiştirki, ezanın ilk sebebi, Leyle-i isrâda, Hazret-i İmamül-mürselînin "aleyhi ve aleyhimüs-salâtü ves-selâm" Melâikeye ve ervahı enbiyaya, imameten namaz kıldırdıklarında, Hazret-i Cibrîl aleyhis-selâmın, ezân okuması ve ikamet etmesidir. Abdullahbin Zeyd hazretlerinin rüyası, bundan sonradır.}

İkamet dahi ezân gibi, bu ümmetin hususiyetlerindendir. {(4) Hazret-i Âdem aleyhis-selâmın, hubutu zamanında, arzda gördüğü vahşet üzerine, Hazret-i Cibril aleyhis-selâmın, ezân okuduğu hakkındaki rivayet bu hususiyette münafi olmaz. Çünkü, maksut namazın hususiyyetidir.}

Ezanın evveli, tekbir olduğu gibi, tâzim için avdetle âhiri dahi tekbirdir. Evvelinde dört kere Allahü ekber denir. Âhirindeki tekbir, sair elfazı şerifesi gibi iki keredir. Tekririn hikmeti, işitenlere namazın yüceliğini ve büyüklüğünü telkin içindir.

— 145 —

İkamet dahi, lâfzan ve mânen, sıfaten ve sebeben, ezan gibidir. Şu kadar ki, ikametin "Hayyi alel-felâh" tan sonra, iki defa "Kad kaameti-s salât" denir. {(1) "Namaz başlamıştır, namaz başlamıştır" demek olmakla, imam bu esnada namaza başlar, cemaat dahi ona İktida eder.} Keyfiyeti edaca dahi, aralarında bir fark vardır ki, ezanda, müezzin teenni eder yâni her iki cümle arasım, bir sekte ile {(2) Bundan ilk tekbirler müstesnadır ki, onun sektesi, iki tekbirden sonra olur. Yâni dört, ikiye ayrılır.} faslederek, alâ kavlin, kelimeleri bilâ teganni uzatarak, okur. İkameti ise, su akar gibi aralıksız, kelimeleri tane tane okumaktır.

Bunun aksi, yâni ezanda sür'at, ve ikamette teenni, mekruhtur.

"Ezan cezmedilir ve kamet cezmedilir"

hadîs-i şerifi hükmünce, ezân ve ikametin kelimeleri meczumdur ki, gerek tekbirler, gerek sâir cümleler birbirine vasıl olunmamak üzere, sonları sâkin bırakılır.

(Tekbirlerin bitiştirilmesinde, (Ra) harfleri, harekenin nakli ile, meftuh olur: Allahü ekbere Allahü ekber. Nâs bunlardan gafillerdir). Ezânda hakikaten vakf ve ikamette niyeten vakf vardır.

Ezanın kelimeleri şunlardır:

اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ. اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ. اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
حَىِّ عَلَى الصَّلٰوةِ. حَىِّ عَلَى الصَّلٰوةِ
حَىِّ عَلَى الْفَلَاحِ. حَىِّ عَلَى الْفَلَاحِ
اَللّٰهُ اَكْبَرُ،اَللّٰهُ اَكْبَرُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
— 146 —

Allahu ekber Allahu ekber, Allahu ekber Allahu ekber. Eşhedü en lâ ilâhe illallah, eşhedü en lâ ilâhe illallah. Eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah, eşhedü enne Muhammeden Resûlullah. Hayye ales-salâh Hayye ales salâh. {(1) Haydi namaza, haydi namaza demektir. Muhaşşi der ki, namaza çağrı olduğuiçin, asıl ezan budur. Cüzün ismiyle kulle tesmiye kabilinden, bütününe ezan denilmiştir. Çünkü, maksut olan vaktin girdiğini ilâm, bununla hâsıldır.} Hayye alelfelâh, Hayye alelfelâh {(2) Haydi felâha, haydi felâha demektir. Muhaşşi merhum, Müslim şarihi Nevevîden naklen diyor ki, kelâmı Arapta hayrı, felâh lâfzından daha Câmi bir kelime yoktur. Nasihat lâfzı dahi, ona yaklaşır.} Allahü ekber Allahü ekber, lâ ilâhe illallah.

Hasseten, sabah namazının (Hayye alel-felâh) ından sonra, iki kere

اَلصَّلَاةُ خَيْرٌ مِنَ النَّوْمِ

"Es-salâtü hayrün minen-nevm" denir ki, bu ziyadeyi, Hazret-iResûl-ü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz, Hazret-i Bilâle, emretmişler ve sabah namazının zamanı, uyku ve gaflet vakti olduğu için (namaz uykudan daha hayırlıdır) nidasını sabah ezanına hâs kılmışlardır. {(3) Uyku dahi, tâatın tahsiline ve masiyetin terkine vesile oldukta ibadet olacağından, hayırlı olmakta, namaza arkadaş olmuştur. Uyku dünya rahatını ve namaz, ukba rahatını, bâdî olup, ukba rahatı, dünya rahatından efdâl bulunduğu için, hayriyyet ve efdaliyyet, namazda kalmıştır. Sabah namazının kazası için okunacak ezanda, bu ziyadeyi etmeli midir? Burası tereddütlüdür.) İkamet kelimeleri şunlardır:

اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ
اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ. اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ. اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
حَىِّ عَلَى الصَّلٰوةِ. حَىِّ عَلَى الصَّلٰوةِ
حَىِّ عَلَى الْفَلَاحِ. حَىِّ عَلَى الْفَلَاحِ
قَدْ قَامَتِ الصَّلَاةُ، قَدْ قَامَتِ الصَّلَاةُ
اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
— 147 —

Ezan ve ikamet kelimelerinin tercümesi, aslının yerini tutmaz, yâni lûgati Arabiyyenin gayri lisan üzere, okunan ezan, her ne kadar ezan olduğu bilinse dahi, kâfi olmaz. İkamet dahi böyledir.

Ezan yüksek bir yerde okunmak, sünnet olup, yüksek sesle okunur. {(1) Okuyan, sesini yükseltmek için, kendisini zorlamaz. Zira, bu sebeple zarargörebilir.} Hattâ, sesi yükseltmeye medar olmak üzere, müezzin şehadet parmaklarının uçlarını, kulaklarına ithal etmek, müstahap olur. Ellerini kulakları üzerine kor ise, o da güzeldir. (Bu, ezanın sünnetlerindendir). Câmi içinde, Cuma gününden gayri ezan okunmaz.

İkamet, akdi cemaat olunduğu ve namaza durulduğu yerde olur. {(2) İkameti alan, imam değilse, başladığı yerde tamamlar. Eğer imam ise, yâni, ikamet aldıktan sonra imamlık edecekse, muhayyerdir. Diler başladığı yerde, diler imamet mevziinde hitama erdirir.} Her ikisinde de, ayak üzeri ve kıbleye karşı durulur. {(3) İstikbali terk ederse, maksadın husulüne mebni, caiz, fakat tenzîhen mekruhtur.} Yerlerin çamurlu olması veya sefer zaruretine mebni {(4) Sefer yolculuktur. Şehir ve köy dışında, râkiben nafile caiz olunca, ezan evleviyyetle câiz olur.} binekli bulunmadıkça, kıyam ve kıbleye dönme terk olunmaz. {(5) Muhaşşi terki istikbalin tenzîhen mekrûh olduğunu söyledi. Müellif der ki, ezânı hâli hazarda binekli okumak da mekrûhtur.}

Ezanda, açıklama ve duyurma maksut olmakla, aslı dâvet kısmı olan, Hayye alel-salât nidasında yüzünü sağa ve Hayye alel-felâh nidasında yüzünü sola çevirmek müstehap olur. {(6) Bunu, kendi kendine bulunarak ezan okuyan kimse dahi yapar ki, ezanın sünneti budur. Velev ki, doğan çocuğa isim koymak için, yahut korku üzerine, ezan okumuş bulunsun.}

Minarede bulunup da, sağa ve sola, başım çevirmekle maksadın husulü mümkün olamayacağından, dolaşır. Eski tarz üzere olan minarelerde, kıbleye arka vermeyerek başım sağa ve sola çıkarıp okur (Ezan okurken kıbleye arka dönmek mekruhtur).

Müezzin, yüksek mevzide olacağı ve kadınların makarrı olan yerleri görebileceği cihetle, kendisinin mütteki ve emin kimse olmak ve ezanda, sünnete muvafık usulleri ve namaz vakitlerini bilir olup, ezanı abdestli okumak müstahaptır.

— 148 —

Ezanda, güzel ses matlup olmakla beraber, lahn ve teganni mekruhtur.

Ezan esnasında müezzinin söz söylemesi {(1) Çünkü, ezan, hutbe gibi zikri muazzamdır. Kelâm ise, tâzimi ihlâl ve nazmı mesnûnu tağyir eder. Çok söz ise, ezanın iadesini mucip olur. Bir, iki söz azdır.} ve hattâ selâm alması dahi mekrûhtur. {(2) Ezan okumakta olan kimse, kendine verilen selâmı ne derhal, ne de sonradan ve ne de kalben, almaz. Kur'an okuyan, namazda bulunan, hutbe kıraet eden dahi böyledir. Ders vermekte olan kimseye dahi, selâm almak lâzım değildir.}

Müezzinin, bâliğ olmasa da, âkil olması ve müslim bulunması lâzımdır. {(3) Kitabı mevakipte mezkûrdur ki, ezan ve ikamette yedi şey şarttır:

1 - İslâm olmak.

2 - Mümeyyiz bulunmak.

3 - Ezan ve ikamet kelimelerinin tertibidir.

4 - Kelimeleri, ard arda sıralamaktır. Aralarındaki sükûtu uzatmamak lâzımdır.

5 - Vaktin girmiş olmasıdır. Bundan sabah namazının ezanı müstesnadır.

6 - Cemaat için olunca, ezan ve ikameti aşikâr kılmaktadır.

7 - Onlardan hiç birinin kelimelerini, onlardan birazını ityan edenin kelimatına bina etmemektir.}

Sabiyyi mürahikin ve hattâ sabiyyi mümeyyizin ezanı, kerahetsiz câizdir.

Delinin, bunağın, gayr-i mümeyyiz sabinin, gayr-i müslimin okudukları ezan sahih değildir, iâde olunur. (Mekrûh diyenler dahi, kerahet lâfzıyla sahih olmadığını kasdetmişlerdir).

Sarhoşun, {(4) Sarhoş, sözünde ve yürüyüşünde istikamet olmayandır.} fâsıkın, {(5) Fâsık, irtikâbı kebîre ile, emri şeriatten hariç olandır.} kadının, {(6) Kadının sesi fitnedir. Cehri kıraet etmesiyle namazı fâsit olmaz. Hünsayrmüşkil dahi kadın gibidir.} ayakta olmayanın {(7) Oturana, binene, yan yatana da şâmildir. Sefer zaruretinde, birinci müstesnadır. Oturanın, kendi için olan ezanında, kerahet yoktur. Kıyamsız ikamet, mutlaka mekruhtur.} ezanı mekrûhtur.

Ezanda, âkil ve İslâm, sıhhatin şartı ve adâlet, erkeklik, kıyam kemâlin şartıdır. Binaenaleyh, onların ezam, istihbaben iâde olunur. {(8) Kuhistânide, esah olmak üzere mezkûr olan kavide, Cünübün, kadının, mecnunun, sarhoşun, sabinin, fâcirin, rakibin, oturanın, yürümekte olanın, kıbleden dönük bulunanın, ezanlarının iadesi müstehap ve diğer bir kavide vâciptir.}

İkamet dahi, ezan gibidir. Şu kadar ki, onda tekrar, yani iâde meşrû olmamıştır.

Cünübün ezânı ikameti gibi mekrûhtur. Abdestsizin ikameci mekrûh ve ezanı gayr-i mekrûhtur. Bununla beraber, ne ezanı, ne de ikameti, iâde olunmaz.

Ezana, ikameti yaklaştırmak, her namazda icmâen mekrûh olmakla, ezan ile ikamet arası, vakti müstahabe muraat ile beraber, cemaate mülâzemet

— 149 —

edenler hazır oluncaya kadar ara verilir. {(1) Emir böyledir. Hem de ezan ile maksut, nâsa vaktin girdiğini bildirmektir. Tâ ki, nâs taharetle namaza hazırlanarak camiye gelsinler. Vasletmekte bu maksat imkânsız olur. Sünnetler camilerde kılındığı için, şimdi bu aralama, ziyadesiyle, yerine gelmektedir.} Akşam ezanında, ezan ile ikamet arası, üç kısa âyet veya uzun âyet okunacak veya üç dört adım atılacak kadar, sekteyle ara verilir. {(2) Bunlar birbirine yakın hallerdir. Ve imam Ebû Hanîfe hazretlerinden rivayettir. İndel-imameyn, iki hutbe arasında olduğu gibi, yere yerleşmek ve uzuv mafsalında müstakar olmak miktarı, bir celse-i hafîfe ile ara verilir' İhtilâf, cevazda değil, efdâliyettedir.}

Dinî umurda tekâsül zuhuruna binaen, beş vakitte, ezandan sonra, "vakti salâ" demek gibi, bir nida ile ikinci bir çağrı yapılır ki, tekrar bir hatırlatma demektir. {(3) Onu da müezzin yapar. Çünkü, ilimde ve mertebede kendinin fevkinde bulunana: Namaz vakti geldi, demek müezzinden başka kimseye lâyık olmaz, zira nefsini tafdil çıkar.} Her beldenin, ikinci daveti, ehli tarafından bilindiği veçhile olur. {(4) Müteehhirin, bunu müstahsen görmüşlerdir. Vakti saadette ve sahabe zamanında, sabah ezanındaki ziyadeden başka, tesvîp, yâni ikinci davet yok idi.}

Ezan ve ikamet, sefer ve hazarda, farz olan namazların edâ ve kazâsı için, erkeklere sünneti müekkededir. Kadınlara mekrûhtur.

Cuma dahi farzlardandır. Bayram, Yağmur, Cenaze, Vitir ve Teravih namazları için, ezan ve ikamet yoktur.

Farz olmayan namazlarda, ezan ve ikamet olmadığı gibi {(5) Yeni doğan yavrunun, kaygulunun, saralının, öfkelinin ve titiz huylu insan ve hayvanın kulağına, ve yangına karşı ve yolcu arkasından ve arzı hâlide yolunu şaşıran kimse, ezan okumak menduptur.} farz olan namazlarda dahi, ezan ve ikametin birlikte mesnuniyyeti, ehli mescit hakkında, ve bir de kırda namaz kılana göredir. Ehli mescit için, yâni camilerin vs mescitlerin, cemaati müstehabesi için, {(6) Kadınlar ve çıplakların cemaatinden, ve kezâ şehirde gerek özürlü ve gerek özürsüz cuma namazını fevt edenlerin cuma gününde öğle namazı için bir araya gelenlerin cemaatinden ihtirazdır. Bu kayıt, son cemaatlerden dahi ihtiraz olabilir.} hem ezan okunur, hem de ikamet alınır olduğu gibi, kırda farz kılan kimse dahi, münferit bile olsa, ezan okur ve ikamet alır. {(7) Hadîsi Hazret-i Selmâna mebnidir ki, bir kimse bir arzda bulunup ta, namaz vakti olursa, abdest alsın ve su bulamazsa teyemmüm etsin, eğer yalnız ikamet alırsa, kendisiyle beraber, iki melek namaz kılar ve eğer, hem ezan okur ve hem ikamet alırsa, kendisiyle beraber cünüdü ilâhiyyeden, iki ucu görünmez, cemaat namaz kılar, buyurulmuş olduğunu, müşârün-ileyh rivayet eylemiştir. Onun hakkında bu efdaliyyet cihetiyle böyledir.} Şu kadar ki, ehli mescit hakkında, onlar müekkeden sünnet ve her birinin terki, keraheti muciptir. Kırda namaz kılanlar hakkında, onlar -ekiden sünnet değil - mucibi

— 150 —

fazilet olduğundan, cemaat dahi olsalar, mekrûh olan: Ezan ve ikametin ikisini birden terketmektir. Onlar, ehli mescidin gayri olan cemaatler gibi. yalnız ikametle edâ edebilirler.

Evde ve kırda sadece, ikametle iktifa câizdir. Ezan ile iktifa mekrûhtur. {(1) Mevzi-i sükûtta olan, ezandır, ikamet değildir.} Mahallenin ve köyün müezzini, mahalle ve köy ehli için Nâib yâni, onun ezân ve ikameti onlara da şâmil olmakla, namazı evinde veya dükkânında kılan kimse, gerek münferit ve gerek cemaat olarak kılsın, ezanı terkettiği gibi, ikameti dahi terkedebilir. İkisinin dahi terkinde, kerahet yoktur. {(2) Bundan, kazâ müstesnadır ki, onda terki ikamet mekruhtur.} Mahallede ve köyde ezan okunmamışsa o halde, ikisinin birden terki, mekrûh olur. İkametle iktifa olunabilir.

Cumanın gayride, bir vakit için iki ezan, meşrû olmadığı gibi, hiç bir farz için, birden ziyade ikamet dahi meşrû olmadığından, camilerde o vaktin farzı, ilk cemaattan sonra, kılınacak olursa, cemaat bile aktedilse, ezan okunmadığı gibi, ikamet dahi alınmaz.

Ezan ve ikamet, cemaati müstahabe sünneti olduğundan cemaati mekrûhe için, {(3) Bundan evvelki müstehabe kaydinin hâmişine bakınız. Cuma günü, şehir içinde, özürlü özürsüz, cumayı fevteden münferidin dahi, o gün öğle namazı için, ikamet etmesi, Muhaşşinin ifadesine göre mekrûhtur. Gerek cumadan önce ve gerek sonra, kılınmış olsun. Köy ahalisine cuma namazı lâzım olmadığından, onlara, öğlede cemaat olmak dahi mekrûh olmaz. Onun için, mesele şehir ile takyit olunmuştur.} ezan ve ikamet dahi mekrûhtur.

Ezan ve ikamet, edada meşrû olduğu gibi, kazâda dahi meşru ve mesnundur. {(4) Çünkü, ezan ve ikamet namazın sünnetlerindendir. Sünneni vakitten değildir. Aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, Mekke yolunda bir gece, leylin ahirinde, nevm ve istirahat için olan nüzullerinde, geçirmiş oldukları sabah namazını, irtifaı şemsten sonra, cemaati ashap ile birlikte kazâ ederlerken, Hazret-i Bilâle ezan ve ikameti, emir buyurmuşlardır. O gece Hazret-i Bilâli ikaza memur etmişlerdi. Bu baptaki hadîsin, sebebi vürudü olmak hikmetine mebni, Hazret-i Bilâl dahi teheccütten sonra diğer sahabeler gibi güneş doğuncaya değin uyuya kaldı. Rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn, Muhaşşi der ki, ifadenin itlâki, kazânın mescidde ve evde olmasına şâmildir. Lâkin izharı tekâsülü bâdî olmamak için, kazâ mescitte olmamalıdır. Meğer ki, ahzap vak'ası gibi, umumî bir işe mebni ola. O halde, mescitte dahi olur. Mescitte olmaz ise, ezanın dahi ihfası, evlâ olur.} Müteaddit geçmiş namazların kazâsında, meclis müttehit olduğuna göre, ilkinde ezan ve ikamet okuyup, ondan sonrakilerde, yalnız birer ikamet almak kâfi olur. Bu bapta, ikametin terki mekrûhtur. Her

— 151 —

biri için, hem ezan, hem ikamet okumak efdâldir. {(1) Yevmi ahzapta ki, Hendek vak'asıdır, öğle ve ikindi ve akşam ve yatsı namazlarından meşgul kalmalariyla, o namazları, alet-tertip cemaatle kazâ ettiler. Veher birinde Hazret-i Bilâle, hem ezan, hem ikamet okuttular.} Meclisi kazâ, muhtelif olduğuna göre, meclisi sanide dahi, ilk geçmiş için, yine ezan okur.

Ezanı mesnûnu, yâni vaktinde okunan ve tağyiri hurûfa sebep olan lâhn ve teganniden hâlî olan ezanı işiten kimse, {(2) Uzaklığa ve yahut sağırlığa mebni, işitmeyene, ezan olduğunu bilse dahi, icabet meşru olmaz. Mesnun kaydından anlaşılan, sünnet vech üzerine okunmayan ezana icabet dahi, mendup olmaz, olduğudur.} Kur'an tilâvet etmekte olsa dahi, durup ezânı dinler ve kelimatına icabet eder. {(3) Mescitte dahi bulunsa efdâl olan budur. Fevaitte: (mescitte olan. İcabet-i fiiliyyede bulunmuş demek olmakla - tilâvetine devam eder. Evinde olduğu zaman dahi, eğer mahallesi mescidinin değil ise, yine öyledir) diye mezkûrdur. Ezanlar teaddüt ettikte, yalnız ilkine icabet eder.}

Namazda olan - velev cenaze namazı olsun, - hutbe okuyan veya dinleyen - velev nikâh hutbesi olsun, - derste ve yemekte veya kazâ-i hacette bulunan icabet eylemez. Cünüp icabet eder. {(4) Çünkü, onun söyleyeceği senadır, hakikaten ezan değildir.} Hâyiz ve lohusa icabet eylemez. {(5) Bunlardan, icabeti fiiliye sâkıt olmakla, ona tebean icabeti kavliye dahi sâkıt olur.}

Ezanın kelimelerine icabet, müezzinin dediğini diyerek ona uymaktır. {(6) Söylemekte müezzini geçmeyip, her cümlede onu takip eder. Bizim halkımız bu hususta, iki veçhile galat ederler ki, icabeti kavliyeyi, cuma ezanında, ezanın son cümlesine kasr-ederler, hem de onu müezzinden evvel söylerler, sükût yerindede cehr ederler.} Yalnız hayyealellerde yâni Hayye ales-salâh, Hayye alel-felâh cümlelerinde, işiten "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" der ki, masiyetten dönmek ve taate kuvvetlenmek, ancak fazlı ilâhîiledir, demektir. (İcabetten sonra duâ, müstecaptır). Sabah ezanının ilâvesi (essalâtü hay-rün minen-nevm) cümlesinin icabeti: "Sadakte ve berirte," yahut: "Mâşaallah kâne ve mâ lem yeşe' lem yekun" der ki, evvelkinin mânâsı: Doğru söyledin, demek olup, {(7) Berirte, sadakteye, atfı tefsirdir, ve sadakte mânâsındadır.} ikincinin mânâsı: Cenab-ı Hakkın dilediği olur, dilemediği olmaz, demektir.

— 152 —

Ezanın sonunda hem müezzin, hem de dinleyenler içlerinden salâvatı şerife okuyup, vesile duasını {(1) Zikri cüz, irade-i küldür. Matlûba isâl eden her şey, vesiledir. Allaha vesile olanın, hakikati: İlim, ibadet, mekârimi şeriatin taharrisi ile; tariki hakka riâyettir. Hâsılı: Memûrâtı işlemek ve menhiyyâttan çekinmektir. Bu duadaki vesile: Cennette bir âlî makamdır.} ederler. Vesile duâsı:

اَللّٰهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلَاةِ الْقَائِمَةِ اٰتِ مُحَمَّداً الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَالدَّرَجَةَ الرَّافِعَةَ وَابْعَثْهُ مَقَاماً مَحْمُوداً الَّذِي وَعَدْتَهُ إَنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ

İbn-i Abidinin kaydına göre vesile duasında "vel-fazîlete" den sonra "ved-deraceter-rafia" ilâvesi olmadığı gibi, sonunda da "Ya erhamer-rahimîn" diye bir ilâve mevcut değildir.

İcabetin hükmünde, eimmemiz ihtilâf edip bazılar, onun vücubünü ve bâzılar, istihbabını tasrih ettiler. Vâcip olmaması gerekir.

"Eşhedü enne Muhammeden rasûlullah" cümle-i celilesinin ilkine icabette "Sallallahü aleyke yâ rasûlallah" ve ikincisine icabette: Gözüm seninle aydın olsun, meâlinde olmak üzere: Kurret aynîbike yâ rasûlallah,demek ve bunları derken baş parmaklarının tırnaklarım, yahut şahadet parmaklarının uçlarının içini öperek gözlerine sürmek dahi müstahap olur. {(2) İkinciye "Allahümme mettî'ni bis-sem'i vel-basari" duası dahi ilâve olunur. Yahut, "Raditü billahi rabben ve bil-islâmî dinen ve bî Muhammedîn sallallahuteâlâ aleyhi ve selleme nebiyyen" denilebilir.}

İkamet alan kimse, ikametten sonra, sünnet kılsa, yahut imam, ikametten sonra hazır olsa, ikameti iade etmez. {(3) İkametin arası, gusül etmek gibi bir şeyle uzar, yahut araya yeme içme gibi, şey girerse ikamet iade olunmak gerektir. Tilâvet secdesinde kelâmı kesir, yahut amel-i kesir dahi öyledir.}

Müezzin ikamet alırken camiye giren kimse, imam mihraba gitmek üzere ayağa kalkmamışsa, oturur. İmam oturuyorken ayakta beklemek ona mekrûh olur.

— 153 —

NAMAZIN ERKAN VE ŞARTLARI:

Şûrut, şartın ve erkân, rüknün cem'idir.

Şart, fil-asıl bir hususta, bir şeyi âhara ilzam veya nefsinde iltizam mânâsına olup, bir şeyin bünyesinin dışında olan mütaâllikine isim olmuştur.

Rükün, fil-asıl canibi akva mânâsına olup, şeyin bünyesini teşkil eden dahilî mütallikine denir. {(1) Meşruta müteallik olan şey, onun mahiyyetinde dahil ise, Rükün tesmiye olunur: Namaza nazaran, rükû gibi. Hariç olduğuna göre, onda müessir ise, illet tesmiye olunur: Helâliyyete nazaran nikâh akdi gibi. Müyessir olmayıp da ona ulaştırıcı ise sebep tesmiye olunur, namaza nazaran, vakit gibi. îsâl edici olmayıpta, şey ona mütevakkıf ise şart denir: Namaza göre, abdest gibi. Mütevakkıf değil ise, alâmet denir: Ezan gibi.}

Namaz, kendisiyle sahih olabilecek şeylere, dikkat hâsıl olmak için, şûrut ile erkân cem edilmiştir. Onlar, hep namazın farzlarıdır {(2) Farz: Lüzumu maktuun-bih olan şey mânâsına olarak, şart ise rükünde neamdır. Şart ve rükûn olmayan şeye dahi farz itlâk olunur.} ve on ikiye münhasır değildir.

Altısı, haricî şartlar ve altısı dahilî erkân olmak üzere, namazın farzlarının mecmuunu, on ikiye kasr edenler, öğrenciye bellemeyi kolaylaştırmak istemişlerdir. Ve illâ, müsâllî, bizim anlatıp sayacağımız şeylere ziyadesiyle muhtaçtır.

Salâtın sıhhati için, yirmi yedi şey gereklidir.

1 - Hadesten taharettir. {(3) Gerek hadesi asgar ve hades-i ekber, gerek onu izale edici olan, abdest vegusül veya teyemmüm, kitab-ut-taharede beyan olunmakla, tekrara hacet yoktur. Taharet ehem olduğu için, sair şartlara mukaddemdir. Çünkü, namazın anahtarıdır.}

2 - Necasetten taharettir: {(4) Necaset ve nevileri ve muaf olan ve olmayan miktarı, kitâb-ut-taharede geçmiştir.} Musallînin, cesedi, libası, namaz kıldığı yeri, mâfuv olmayan necaset miktarından tahir olmaktır.

Namazda olan kimse, Rabbül-âlemîne münacaatta olmakla ahseni ahval üzere olmak lâzımdır ki, bu da, kendinin ve libas ve mekânının taharetiyledir.

"Elbiselerini de temizle." (El-Müddessir: 4) kavl-i kerîmi ile nassan şart koşulmuş olan elbisenin taharetinden ziyade, beden ve mekânın tahareti

— 154 —

lâzımdır ki, bu lüzum, nassı mezkûrun delâletiyledir. {(1) Delâleti nas, her mânânın evvelidir ki, illette iştirakine ve hükme evleviyyetine mebni, âlimi bil-vazı' bulunan kimse, onu mezkûr nastan anlar.} Çünkü, mekânsız namaz, mevcut olamaz, libassız ise, mevcut olabilir. {(2) Bunu, müellif setr-i avret evvelinde zikretmiştir. Bu bapta, Dürr-ü Muhtârınifadesi en açığıdır ki, (Cenâb-ı Hak, Elbiselerini de temizle dediği için bedenin ve mekânın temizliği evleviyetle lüzumludur.) denilmiştir. Âyet-i Kerîme ile, vechi istidlâl budur ki, siyaptan, namazda giyilen elbise kasd edilmiş olmaktır. Onun tathîri dahi, necasetten pâk edilmesidir. Ve bu fakihlerin kanaatidir ve tefsirlerin tercihe şayan olanıdır. Musâllinin, beden ve mekânı tathîre evlâ olmak, onların kendisine ziyade benzeyişinden ötürüdür ki, libasın ondan infisali mütesavver ve beden ile mekânın, ondan ayrılması mütesavver değildir.}

Bazı meseleler: Bir kimsenin necis olduğu itikadında bulunduğu libasın içinde kıldığı namaz, libas, kendinin hilâfı itikadı üzere, tahir dahi zuhur etse, sahih olmaz.

Necaseti yabise üzerine serilen şey, altındaki görülür derecede ince olur, yahut rayihası olan pisliğe göre, koku duyulur ise, onun üzerinde namaz kılmak caiz olmayıp, serilen şey, setr-i avret etmeğe salih olur yâni altındaki görülmez derecede bulunur ve ondan pislik kokusu alınmaz olursa, üzerinde kılınan namaz caiz olur.

Nemli pislik üzerine keçe yayıp {(3) Keçeden maksat, kalınlığı cihetiyle, ikiye yarmağa, müsait olan şeydir: Taş, kerpiç, tahta gibi.} ve kalın olmayan şeyi iki kat edip veyahut pisliği toprakla örtüp, kokusunu alamaz ise, namaz caiz olur.

Ucunda, gübre kıyığı gibi, {(4) Veyahut, ayni necis olduğuna kail olana göre, köpek de böyledir.} necaset merbut olan ip, musâllîde olmak ve ucu, necis olan sarığın tahir tarafı, musâllînin başında bulunmak, suretlerinde: Eğer o ip, yahut sarık, bir ucunun tahrik olunmasiyle, diğer ucu hareket etmez derecede, uzun ise, namaz sahih ve illâ gayr-i sahihtir.

Necis olan çadıra, {(5) Sakaf (tavan) dahi, öyledir. Çünkü, ona temas ile, necasetli sayılır.} başı değmekte olan musâllînin namazı gibi ki, o dahigayr-i sahihtir.

Musâllînin kucağında kendini tutabilen, {(6) Çünkü, çocuk kendini tutarsa, musâllî onu hâmil sayılmaz. Kendini tutamaz ise, ondaki necaseti, o hâmil olur. Ve o halde, namaz sahih olmaz.} müteneccis sabinin bulunması, ve müteneccis kuşun, musâllînin başına konması, onlardan, mâfuv olmayan necaset, ayrılıp musalliye geçmiş olmadıkça, salât iptal etmez. Çünkü, musâllî onu hâmil olmadığı için, şart olan taharet, mevcut bulunmaktadır.

— 155 —

Kuhistânîde mezkûrdur ki, ayakkaplarını, necaset üzerine koyarak, onların üzerinde durup, namaz kılmak caizdir. Onları ayaklarına giyerek, namaza durmak câiz değildir. {(1) Bizce, bu meselenin tatbiki, cami dışında kılınan cenaze namazındadır.}

3 - Musâllînin {(2) Taharet, mekânın şartlarının fer'idir.} iki ayaklarının yeri, tahir bulunmaktır: Münferiden, bir ayağının, ve alet-tahmin cem'an, iki ayağının altında (necaseti mânia) bulunan musâllînin, namazı bâtıl olur. Namazda, bir ayaküzere durmak, kerahetle sahih olup, temiz yerden pis yere intikal ile, birrükün edâ edecek kadar, onda durmamış olmak dahi, namazı iptal etmez. Eğer, o kadar durmuş olursa (Fiilen, eda-i rükün etmemiş olsa da), namazı, muhtâr olan kavle göre, bâtıl olur. {(3) Bu kavl, İmam Ebû Yûsufundur. İmam Muhammed: Rüknü, fiilen eda etmedikçe, namaz fâsit olmaz, demiştir.}

4 - Musâllînin, iki el ve dizlerinin yeri dahi sahih olan kavle göre, tahir bulunmaktadır. Çünkü, secde yedi kemik üzerine, edile gelmiştir ki, onlar iki el, iki diz, iki ayak ve bir de cephedir. Bunları ve hâttâ kollarını, secdede kerahet üzere, yere yaymak takdirinde, onları necaset üzerine koymak, necaseti hâmil olmak demektir. Namaza mâni miktarda necaseti hâmil olanın ise, namazı sahih olmaz. {(4) Müellif, meseleyi böyle talil edeceğine, tâlil makamında, secdenin yedi kemik üzerine olması, farz olduğunu söylemiştir. Onların cümleten vaz'ı farz olunca, birinin terki, namazı fâsit kılmak lâzım gelip, halbuki, namazda bir ayak üzerine bulunmanın, kerahetle cevazını burada, ve yalnız, bir el ve bir dizin secdede vaz'ı farziyyetini âtide, kendisi tasrih etmiştir. Ve lâkin, vaz'ı, farz olmayan uzvun dahi, vaz'ı takdirinde, mevziinin tahir olması lâzımdır. Ve illâ, necaseti hâmil sayılır.}

5 - Cephe yeri dahi tahir olmaktır. Tâ ki, yedi uzuv üzerine sücût tahakkuk etmiş olsun.

İmam Ebû Hanîfe hazretlerinden, bu bapta olan iki rivayetin, esahhi budur. Ve bu, kavli imameyndir. Cephe mevziinin taharetinin şart kılınması, her iki kavle göre, yâni gerek secdede vaz'ı cephe farz olmak kavli mercûha göre, lâzımdır. Çünkü, fâriza-i sücûd burun yumuşağının konmasıyla da hâsıl olmuş olur. Ve lâkin, bu vazi', yüz ile beraber vâkî olmak suretinde (kıraeti uzatma meselesinde olduğu gibi) cümleten farz-ı vâki olacağından,

— 156 —

necis üzerine gelmekle, hükmen mâdum olup, mekânı tahirde dahi iâde olunsa, namaz, zahirî rivayette muteber olmaz. {(1) İmam Ebû Yusuf'tan, secdelerin temiz yer üzerinde iadesi takdirinde, salâtın cevazı rivayet olunmuştur.

Ehlinin malûmu olduğu üzere, bu, ilmi usulde emr ile nehyin azdadında olan hükmü hakkındaki ebhastandır: Secdelerin tahir üzerine olması, memurun-bih olmakla, necis üzerine edilen secde, gerçi fâsittir, ve lâkin, memurun-bihi ifate etmemekle, ve çünkü secdenin tahir üzerine iadesi mümkün olmakla, namaz dahi o halde imam müşarün-ileyhçe caiz olup, fâsit olmaz. Tarafeyn indinde ise, namaz mütecezzi değildir. Onun bütün erkânında, devamı taharet memurun-bih iken, farz olan bir amelindeki, sücud rüknüdür, bir müddet pis olması, emr ile maksut olanı iptal etmekle, namaz fâsit olur. Nitekim, Dürerde ve tavzih ve telvihte mübeyyendir. Lâkin Telvihi teemmül gerektir ki, zikrolunan ihtilâf, onda necis yerine cephe konulmak suretinde gösterilip, ellerinin konması, yahut dizlerinin vaz'ı suretinde, salâtın fâsit olmaması için, imam Zuferden başka muhalif yok, denilmiştir. Halbuki, el, ayak, diz yerleri ile alın mevziinin, necaseti mâniadan taharetinin lüzumunca, yekdiğerinden farkı olmayıp Dürerin, namazı ifsat edenlerinde, bunlarla mevzi-i sücut arasında fark olduğuna dair olan ifadesi, mercuhtur. Şu kadar bir fark vardır ki, sücut tahakkuk edebilmek için, yüzün konması lâbüt, ellerle dizlerin konması, gayr-i lâbüttür. Secdede, bir el ve bir diz ile bulunmak dahi mümkün, ve sücut sahihtir. Farz, kendisiyle mümkün olabilen şey dahi, farz olacağından, âtiyen mezkûr olduğu üzere, sücutta, bir elin ve bir dizin konması dahi farzdır. Bir canibin konduğu yerler, tahir oldukça, diğer eli ve dizi mevziinde, necaset bulunsa da, üzerine, âzâsı konulmadıkça, musâlli hâmili necaset sayılmaz. Binaenaleyh, namazı da fâsit olmaz. Farziyyet dışında, her iki cihet aynı halde bulunmak takdirinde, necaset, üzerine uzvunu koymuş olan, hâmili necaset demek olacağından, hepsinin vazı' mekânı tahir olmak lâbüt olur.}

Sair mahallerinin taharetiyle beraber, burun yerinin necaseti, bil-ittifak mâni değildir. Çünkü, dirhem miktarından azdır. Burunu, secdede necis bulunan yere koymak, hiç koymamış gibi olmakla, o kimse, secdede, vaz'ı cephe üzerine hasretmiş gibi olur ki, bu da, maal-kerahe câizdir. {(2) Kerahet, tahrîmiyyedir. Onun da yüzü secdede, burnun yüze, vücudü zammıdır. Onu necis üzerine koyan gibidir.}

6 -Setr-i avrettir: (Setr örtmektir. Avret gelecek fasılda beyan olunmuştur). Namazda setr-i avretin, {(3) Namazın gayride dahi setr-i avret, vacibatı diniyyedendir. Hem Hâlikin hakkı ve hem mahlûkun hakkı olduğu için, halvette dahi, tegavvüt ve istinca gibi ciddî bir sebep olmadıkça setir, alel-esah vâcip olduğunu, Muhaşşi merhum,ilerideki ifasılda zikretmiştir.} farziyyeti, mecmeun aleyhtir.

خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ

"Her secde zamanında zinetlerinizi giyinin" (Ârâf: 31) kavl-i kerîminde zînet: Libas ile, ve mescid: Namaz ile mufesserdir.

(Zînet lâfzına riâyeten, namazı mübah olan en güzel elbise içinde kılmak ve musâllînin elbisesi, yırtıklardan sâlim olmak müstahaptır).

— 157 —

Setirde şart olan, avret yerinin etrafınca örtülü olmasıdır. Yakadan veya etekten bakmakla görünür olması zarar etmez. {(1) Donsuz, yalnız gömlek içinde namaz kılanın, yakası açık olup ta, oradan avret yerini, kendinin görür olması, ales-sahih, zarar etmez, zira kendisine mesve nazar caizdir. Şu kadar ki, edebe muhalif olmakla, o namaz fâsit değil ise de, mekruhtur. Ales-sahih kaydının mukabili: Avret yerinin, kendisinden dahi setri şart olduğuna dair, bâzı fukahadan sâdır olan sözdür. O kavle göre, sakalı yakasını örtmekte ise, namazı sahih, ve illâ gayr-i sahihtir.} Çünkü, bunun men'i için, tekellüf etmekte harec (müşkilât) vardır. O da şer'an medfûdur.

Giyilen şeyin darlığından nâşi, uzvu avretin belli olması dahi mâni değildir. (Pek ince olması, altındakini görmeğe müsait ise, mânidir).

İpek veya gaspedilmiş elbise ile setr-i avret edip namaz kılmak sahih ve ancak zarûretin gayride, tahrimen mekrûh olur. {(2) Gasp, hiç kimseye helâl değildir. İpek libas erkeğe haramdır. Lâkin ikişerrin ehveni ihtiyar olunur.}

Bulanık su veya çamur, {(3) Bunların içinde namaz, îma ile olur.} yahut yaprak ile dahi örtünmek mümkündür.

Zulmetin setrine itibar yoktur. Cam gibi, altı görülen şeyle dahi avretin setri olamaz.

7 - İstikbali kıbledir: . {(4) İstikbal, bir şeye yönelmektir ki, istidbarın zıddıdır. Kıble, yönelmek halidirki, bir şeye karşı duruştur: Cihet mânâsına da gelir ki, burada maksut olan odur. Ve bilhassa, namazda istikbal olunan cihettir ki, Mekke-i Mükerremedeki Kâbe-i Muazzamadır. İslâmın iptidâsında, Kâbe puthane halinde olmakla, namaz beyti mukaddese müteveccihen kılınırdı. Muhaşşi der ki, lâkin aleyhis-salâtü ves selâm efendimiz hazretleri, Mekkede iken, Kâbeye arka vermeyip onu namazda, beyti makdisile kendi arasında bulundururdu. Nitekim, Hâkim ve sâiri, tahsis etmişlerdir. Ve Hak celle ve âlâdan kendilerinin Kâbe cihetine teveccühlerini talep ve tevekku buyururlardı, çünkü, Kâbe pederleri Hazret-i İbrahim'in kıblesi olduğu gibi, Arap kavminin de mefharı ve ziyaret yeri olmak hasebiyle, iman etmelerini daha kolaylaştırıcıidi. Hicretten on altı ay ve birkaç gün sonra ki, ikinci hicret senesi Recebin yarısı olan Pazartesi günüdür. Cenab-ı Hak kendilerini, Kâbeye tahvil buyurdu. Mescid-i Nebide öğle namazında ashabiyle iki rekâtı kıldıklarından sonra tahvil ettiler. Erkekler kadınların ve kadınlar erkeklerin yerlerine geldiler ve o mescit: Mescid-i kıbleteyn tesmiye olundu.} Namazda, kıbleye yönelmek, kitap ve sünnet ile şarttır. İcma dahi onun üzerindedir. Kitabı kerimde

فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۜ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُۜ
— 158 —

"Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına dön! Siz de nerede bulunursanız bulunun yüzünüzü hep o tarafa döndürün" (Bakara: 144). buyrulduğu gibi, bu hususta müteaddit, ehadis-i şerife rivayet olunmuştur.

Mekki-i müşahit, yâni Mekkede bulunup da, Kâbe-i Mükerremeyi görmekte olan kimse için farz olan: Kâbenin zatına isabet etmek yâni, doğrudan doğruya, beyti muazzama yönelmektir. {(1) İttifakla böyledir. Çünkü yakinen ona kaadirdir. Bir cüzüne olsun isabet eder de, kendinin bâki âzâsı mesâmeti cihet bulur.} Müşahit olmayana yâni, Kâbe gözünün önünde bulunmayana göre, farz olan, Mekkenin içinde dahi bulunsa ve arada bina ve dağ {(2) Bâzılar, cebel haili aslî olmakla, onun üzerine çıkıp, aynı Kâbeyi istikbal etmek gerektir, dediler.} gibi bir hâil olsa, Kâbe cihetine durmaktır.

(Cihet dahi, tevsiaten alen-nâs, ayni Kâbe gibi kıbledir. Hattâ, "afakiye göre" aradaki mâni izâle olunsa, istikbalin aynı Kâbeye vaki olması şart değildir). {(3) Cihet, delil ile bilinir. Şehir ve köylerde delil, eski mihraplardır ki, ashap ve tâbiînin eserleri olmakla, emri istikbalde, onlara mütabeat etmiş oluruz. Denizlerde ve berriyede delîl, demir kazık denilen, kutbu şimalî yıldızıdır.}

Kıble: Kâbenin binası değil, buk'ası (arsası) dır. O bina başka yere naklolunsa, kıblegâh olmaz.

Kâbe binası yıkılmış dahi olsa, namaz yine, onun mevziine ve cihetine müteveccihen kılınır. {(4) Yüksek dağlarda, yahut alçak derin kuyularda dahi namaz kılınsa olur. Nitekim, sathı Kâbede ve cevfi Kâbede dahi namaz kılınır.}

Kıbleye niyyet, namazda şart değildir. Ona yönelmek, niyyet eylemekten kurtarmış olur. {(5) Çünkü, kıble vesaildendir. Vesail ise, abdest gibi muhtacı niyyet olmayıp, şart, onun husulüdür.} Mesailin bakiyyesi âtîdeki fasıldadır.

8 - Vakit; beş vakit namaz için, vaktin girmesidir. Salâvatı mektuba, ibadatı mevkute olmakla, vakit müeddaya, hem sebep ve hem vücubün sebebi hem de, edâsının şartıdır. {(6) Usulde mukarrer olan budur. Müellif merhum, vakte, sebebi eda ve şartı vücup demiştir ki, sebebi eda olması, vücubün ona taallûk etmesi haysiyyetinden ve şartı vücup olması; Vücup, fiili salâtın vücudü vakte mütevakkıf bulunması haysiyyetindendir. Müellif der ki, vaktin şart kılınması, kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Kitabı Kerimde, (kitâben mevkûta) buyrulmuştur. Sünnet dahi, imameti Hazret-i Cibril hadîsi ile, fiili Resûl ve evkatı salâtta, zikrolunan kavli Resuldür. İcmâ dahi salâvatı mektubenin, asri saadetten beri evkatı malûmesi içre, eda olunmakta olmasından ibarettir.}

— 159 —

9- Vaktin girdiğini, yakinen bilmiş olmaktır. Tâ ki, , ibadeti niyyeti cazime ile, olmuş olsun. Çünkü, şek üzere olan, cezm etmiş olamaz. Hatta kendince vakit girmemiş olduğu halde, namazı kılıp da, vaktin girmiş bulunduğu, sonradan, kendisine bildirilmiş olan kimsenin kıldığı namaz kâfi olmaz. {(1) Çünkü, o kimse kendi namazının fesadına, delili şer'i olan taharriye, binaen, hükmetmiş olduktan sonra, onun hilâfı zâhir olmakla o fesat, cevaza münkalip olmaz. Ve onun küfürde vukuundan korkulur. Halâliyyeti, itikat suretinde emri zahirdir. Hürmetini itikat etmek suretinde dahi, bu hal onu, bir şeyi mevziinin gayriye; vaz'a, meselâ: Namazı necasetle ve kıblenin gayriye kılmağa da sevkeder. Bunları yapan kimsenin ise, küfründe ihtilâf vâki olmuştur. Lâkin, müellifin tâlîli, hükmü bilene göre, zahirdir. Kendince, o namaz, sahih olduğuna göre zahir olamaz. Meğer ki, o itikat fâsit olmak hasebiyle, adem menzilesinde olduğundan, o kimse şer'an hükmün ârifi sayılarak, namazı ondan dolayı, kendi kusuru sebebiyle, zecren fâsit olur, denilmiştir.}

10- Niyyet etmektir: Tâ ki, ibadet âdetten temeyyüz edip, namazda Hak sübhanehû ve teâlâ için olan ihlâs yerine gelmiş ola. {(2) İbadetin, âdetten temyizine misal: Muftiraftan imsâk etmek ona hacet olmadığına veya perhiz edildiğine mebni dahi olur. Binaenaleyh, orucun ondan imtiyazı; ancak niyyetle olabilir. Bir takım ibadat dahi yekdiğerinden temeyyüz etmekte, niyyete muhtaç bulunur. Onun da misali: Namazın farz, ya vâcip, yahut nafile olanı olmakla, bunların yekdiğerinden imtiyazı dahi, ancak niyyetle olabildiğidir.}

Niyyet, lûgatte azm mânâsınadır ki, irade-i cazimden ibarettir. Şeriatte, taate kasdetmek yâni, Cenab-ı Hakka hulûs üzere namaz kılmayı irade etmektir.

İhlâs: Seninle Rabbin arasında bir sırdır. Melek muttali olamaz ki, onu defteri âmâline kaydetsin. Şeytan muttalî olamaz ki, onu ifsat edebilsin. Hava, bilemez ki, imale eylesin. Bu da, taat hakkında, ancak hakkı isteyip, Haktan başka bir şeyi kasd ve irade etmemekle olur. {(3) Bunu Muhaşşi merhum, Hamevîden naklen zikretmiştir. Merhum müşarünileyh, buraya hükmü salâtta geçen, riyâ bahsini de katar, ol-bapta olan akvali fetâvâyi zikrettikten sonra; riyânın hakikati nâstan hâlî oldukta kılar olmaktır. Bundan dolayı, sevabı yoktur. Çünkü, tanrısına ibadette şirk eylemiştir. Namazı eğer nâs için, güzelce kılarsa, ona asıl namazın sevabı vardır, güzel kılmanın sevabı yoktur.}

Ameli kalbi, tahkik ve vesveseyi kaldırmak için, lâfzan dahi niyyet müstahap yâni, nazarı meşayihte sevimli olup, niyyette kalbi hazırlamaktan âciz kalan veya şek üzere olan kimse için, lisan dahi kâfi olur.

Niyyeti tâyin ve niyyete mutabaat, şürutü tahrime meyanında ayrıca gelecektir.

— 160 —

11 - Tahrimedir ki, iftitah tekbirini almaktır. {(1) Tahrîm, ta'zim mânâsınadır. Mastar iken, iftitâh tekbiri, yahut onun makamına kaim olan lâfız mânâsına isim olup, tahkiki ismiyyet için, ahirine (ta) ilhak olunmuştur. Müellifin bu babtaki istidlâlini izahta, (Ve rabbeke fekebbir!)kavl-i kerîminde memûrün-bih olan tekbirden, iftitah tekbiri maksut olduğuna, müfessirin ittifak etmiş ve icmâ dahi, onun üzerine vâkî olmuştur. Çünkü, emri vücup için olup iftitahtan mâadâ da, olan tekbir ise, vâcip olmamakla, tatili nastan sakınılmak için üzerinde dikkatle durulmuştur. Hadîs-i şerifte dahi: "Namazın anahtarı temizlik, tahrimesi tekbir ve ondan çıkmayı helâl kılan şey de selâmdır." buyurulmuştur.}

(Namazda {(2) Cenaze namazının gayri olan namazda demektir. Cenaze namazına gelince, onda tahrîme, kendisiyle şüru olunmak itibariyle şarttır. Sair tekbirleri gibi, makamı rekâte kaim olmak itibariyle rükündür.} tahrîme rükün olmayıp {(3) İftitah tekbirinin, erkân sırasında zikrolunması, rükün olan kıyama ittisali itibariyledir. (Kenzin sıfat-ı salât bahsi).} şart olmak sahihtir ve kavli şeyhayndir. İmam-ı Muhammed Hazretleri onun rükniyyetine kaildir.)

Tahrîmenin sıhhati için,ilerde geleceği üzere, bir takım şartlar zikrolunur:

Birincisi, Tahrime niyyete, ya hakikaten, yahut hükmen mukarin olup {(4) Hin-i şürû'da olan niyyet, tahrîmeye hakikaten mukaarindir ki, efdâl olan odur. Şürûdan mukaddem olan, tahrîmeye hükmen mukarindir. Muhaşşinin beyanına göre, abdest alırken, mesela: Öğle namazı kılınacağını niyyet eylese, ve niyetten sonra yemek, içmek, söz söylemek gibi iyraza delâlet eden amalde bulunsa ve namaz yerine gelip namaza dursa, ve niyyet hatırına gelmese, namazı niyyeti sabık aile câiz olur. Niyyetin, sâir şürûtû-salât gibi vakte takdimi dahi, fasıla cinsinden birşey mevcut olmadıkça, câiz olur.} aralarım, yemek, içmek, konuşmak gibi, namaza yabancı olan şey, fasl etmemektir ki, bunlar mani-i ittisaldir. Amma namaza durmak için yürümek ve abdestin bozulması halinde, abdest almak, yahut abdest almağa gitmek, ittisale mâni değildir.

(Çünkü, bunlar, sebki hades suretinde, dahilî salâtta bağışlanmış olmasına göre, salât dışında evleviyetle bağışlanmış demektir.)

İkincisi, tahrîmeyi kaimen yâni, ayakta ve eğilmeden evvel etmektir

— 161 —

(Kıyam, hakikî ve hükmîye şâmildir. Kıyamı hakikînin, haddi ednâsı, eller dizlere ermez derecede olmaktır. Binaenaleyh imama rükû'da yetişmek kaydında olan müstacil, arkasını eğerek tekbir alsa, eğer kıyama daha yakın, yâni elleri dizlerine ermiyor ise şüruu sahih olur. Velev ki, aldığı tekbiri, rükû niyyetiyle almış olsun, {(1) Çünki, imama rükûda yetişen muktedi, iki defa tekbir almağa muhtaç olmadığından, onun o niyyeti itibarsız olur.} ve eğer rükûa yakın yâni elleri dizlerine eriyor ise, şüruu sahih olmaz).

Üçüncüsü, niyyeti tahrîmeden sonraya bırakmamaktır.

Çünkü, namaz bütün bir ibadettir ki, tecezzi etmez. Niyyetsiz ibadet olmadığı cihetle, eğer niyyet, tahrîmeden sonraya kalmış ise, ondan hâlî olan cüzü, ibadet olmayıp, kendisine niyyet vâkî olan cüzü, ibadet olmak lâzım gelerek, ikiye bölünmüş olur.

Ademi tehir, mükarenette olduğu gibi, takaddüm ile de olur ki, o da; hükmen mukarenettir, {(2) Birinci şartın hamişine bak.} efdâl olan hakikatten mükarenet olmaktır. Zîra ihtilâftan çıkılarak ihtiyat edilmiş olur, {(3) Çünki eimme-i selâse (Mâlik, Şâfii, Ahmed), tahrîmeyi ne niyyeti mütekaddime ve ne niyyeti müteehhire ile tecviz etmezler.} çünki, tahrimeden sonra olan niyyete, icmaan itibar yoktur.

Dördüncüsü, tahrîmeyi kendisi işitecek derecede telâffuz etmektir.

Dilsize, dilini tahrik etmek lâzım değildir. (Ümmî dahi öyledir. Bunlar yalnız niyyet ile iktifa ederler. Sahih olan da budur.)

Dilsiz olmayana, kendi söyleyişini bilâ mâni, işitmek şarttır. Bilâ mâni kaydı, sağırlık veya gürültü gibi, bir mâni bulunmak suretinden ihtirazdîr ki, o halde telâffuzun bil-fiil işitilmesi şart olmayıp, mâniin izalesi takdirinde işitilebilir derecede olması lâzımdır.

— 162 —

Beşincisi, muktedi bulunan kimse, {(1) Beşinci şartı muktediye tahsisimiz mütabaata niyyet ancak; muktediye lâzım olup, sırf erkek cemaate imam olan için, imamete niyyet gart olmadığındandır, . Çünki, imam kendi hakkında münferiddir. Görülmez mi ki, kimseye imamet etmemeğe yemin eden kimse, namaza durduğu vakit, arkasında cemaat dahi bulunsa, hânis olmaz, zirâ hanis olmanın şartı, imamet onun maksudu olmaktır. O ise mevcut olmamıştır.} namaza niyyetle beraber, imama uymayı, niyyet eylemektir.

İbadeti âdetten, farzı vâcipten temyiz ve ihlâs mânâsını tahkik için, asıl namaza niyyet lâzım olduğu gibi ki, imam muktedi ve münferid bunda müşterek bulunmak hasebiyle, buna niyyeti müştereke tâbir olur. Mütabaat, onu niyyetsiz tahakkuk edemeyeceğinden, ona dahi, niyyet lâzımdır ki, imamın namazı sahih ise tabiin namazı dahi sahih ve fasid ise fâsid olmak mütabaatın eseri müterettibidir. Buna niyyeti hassa, tâbir olunur ki, muktedîye mahsus olan niyyet demektir.

Bundan dolayı, muktedi, vaktin farzını ve onda imama uymayı, yahut imamın kıldığı namaza katılmağı niyyet eder {(2) (Yalnız imama uymağı niyyet, kifayet etmez) denilmiş ise de esah olan, onun dâhi câiz ve kâfi olmasıdır. Çünki, o niyyeti eden, uymasını asıl salât ile takyid etmeyerek, kendisini imama mutlaka tabi kılmıştır. Tâbiiyyet dahi, imamın mutlaka yâni, aslen ve vasfen kıldığı namazı kılmak ile tahakkuk eder. (İmamın tekbirine intizar ile dahi, İktida hâsıl olur) denilmiş ise de, sahih olan: Yalnız intizar ile, İktida olmadığıdır.}

İmamın namazı muayyen olduğu cihetle, imamın namazına niyyet, hem asıl salâta ye hem mütâbaat ve tâyine niyyeti mütezammindir. Cuma namazlarında, yalnız Cuma namazına niyyet edip de iktidaya niyyet eylemese olur. Çünkü, cuma namazı imamsız olmaz.

Altıncısı, kılacağı farzı, ilk başlamada tâyin etmektir. (Hattâ bir farzı niyyet edip, ona şürû eyledikten sonra unutup da, onu tetavvu sanarak, o zan üzere itmam eylese, o namaz yine farz olarak uhdesinden sakıt olmuş olur. Bunun aksi dahi böyledir ki, tetavvu niyyetiyle şürû edip de, sonra unutarak, farz sandığı ve o zan üzere kılıp bitirdiği namaz dahi nâfile olur. Çünkü, muteber olan niyyet, cüz'ü evvele mukarin olandır). {(3) (Zâti ef'âl) olan yâni, namaz gibi müteaddid fulleri ihtiva eyleyen ibadetlerde, mutemed olan onun ilk cüzünde edilen niyyetle iktifa olunmak ve her cüz'ü için, niyyete ihtiyaç olmamaktır. O cüzüler, hep o niyyet üzerine bina edilmiş olur.}

— 163 —

Farzların dahi çeşitliliğine mebni (Gerek imam, gerek muktedi ve gerek münferid) kılacağı farzın meselâ: Öğle farzı olduğunu tâyin etmek dahi şarttır.

Vaktin farzını niyyet etmek, cuma namazının gayride sahihtir. Cumada vakit, öğle olduğu için, onu vaktin farzı niyyetiyle kılmak sahih olmaz. (Kazâ niyyeti için, geçmiş namazların kazâsı bahsine bakınız.)

Rekâtların adedini, niyyet şart değildir. Çünki, farzlar ve vâciplerin rekâtleri mahdud olmakla, niyyette rekâtları tâyine ihtiyaç yoktur. {(1) Hattâ, sabah namazını dört rekat olmak üzere niyyet eylese niyyeti lağvolup, onu yine iki rekaât kılar. Tâyin şart olmayan şeydeki hatâ zarar vermez.}

(Salâtın aslını niyyet, aralarında telâzüm olmadığına mebni, sünnet, vâcip ve farz için, tâyin lâbüddür). {(2) İmdi beş vakit namazın farziyyetini bilmiyerek onları vakitlerinde kılanın, namazı, farzı niyyet etmemiş olduğu cihetle câiz olmayıp, onları kazâ etmek lâzımdır. Meğer ki, imam ile kılmış olup, imamın namazına diye, niyyet eylemiş ola. Onların farzı olduğunu bilip te, farzı diğerinden yâni, vâcipten ve sünnetten temyiz edemeyen kimse, eğer hepsinde farzı niyyet eylerse, câiz olur. Dürr-ü Muhtârınsıfatı - salât evvelinde mezkûrdur ki, cemaate namazda yetişip te farzda veya teravihte olduklarını bilemeyen kimse, farzı niyyet ederek, imama uyar ve namaza durur. Eğer onlar farzda iseler, onun dahi farzı sahih olur. Ve eğer, teravihte iseler, onun kıldığı nafile olur. Teravihten sayılmaz.}

Vaktin farzı ve cenaze gibi, iki farzı niyyet, vaktin farzına {(3) Çünki mektube, farzı âyindir. Hem de salâtı kâmiledir.} ve birinin vakti girmiş ve diğerinin vakti henüz dahil olmamış bulunan iki farza niyyet, vaktiyyeye ve iki geçmiş farza niyyet onların birincilerine ve bir geçmiş ile vaktiyyeyi niyyet, vakti geniş olduğuna göre geçmişe ve bir farz ile bir nâfileyi niyyet farza, ve sünneti fecir ile tahiyyeti mescid gibi iki nâfileyi niyyet her ikisine, {(4) İkiden ziyade salâti nafileyi, meselâ: Hem tahiyyet-i mescidi, hem sünneti vüzuu - ki şükrü vüzû' tabir olunur -, hem de salâtı duhâ ve küsufu, niyyette, cemeylemek dahi böyledir. Vasailin dahi, niyyette cem'i caizdir. Meselâ: Hades-i ekber ile, bayram ve cuma, birleşmek suretinde, bunların hepsine birden niyyetle ettiği gusülün cümlesinin sevabına nail olur.} ve nâfile ile cenaze namazını niyyet nâfileye mahsus olur. {(5) Çünki, nafile rükû'lu ve sücudlu, salâtı kâmile olduğundan, cenaze namazından akvadır. Musâlli imam olduğuna göre, salâtı - cenaze iade olunur. Ve ona nafile olarak, iki rekât namaz kazâ etmek lâzım gelir. Zîra cenaze namazından selâm vermekle onu kat' ve iptâl etmiş oldu. Eğer imam değilse, ve niyyet kat' ile selâm vermemiş ise, nafilesine devam ve onu itmam eyler. Çünki, bir rekâttan daha az bir kısmın ziyadesi ile o rekât iptal olmaz.}

— 164 —

Yedincisi vâcip olan namazı dahi niyyette tâyin eylemektir.

(Nâfilelerde, tâyin şart olmadığı Tahrîme şartlarının sonunda mezkûrdur): Gerek vitir ve bayram ve tavaf namazları olsun, gerek mutlak ve mukayyed nezir namazları ve gerek başlandıktan sonra ifsad olunmakla, kazası vacip bulunan nâfile olsun. Çünki sebepler muhteliftir. Bir sebebin müsebbibini musâllî ancak, onun sebebinin tâyiniyle edâ etmiş olabilir.

Bayram ve vitir namazlarında, onlara salâtı iyd, salâtı vitir diye tâyin kâfidir. Vâcip ile ayrıca kayıtlamak lâzım değildir.

Sehiv secdelerinin salâta itisâline, yahut hürmeti salâtta vukuuna mebni, onu tayin etmek lâzım olmayıp, secde-i tilâveti, secde-i - şükür ve secde-i sehivden temyiz için tâyin eyler. Efrâdı âyât için efrâdı secedatı, tâyin eylemek lâzım değildir.

(Bu yedi şartın cümlesi, bir namazda içtimâ etmez. Meselâ: Vakit ve onun duhulünü itikad, farz olan namazların maadasında şart olmaz. Bir namaz, hem farz ve hem vâcip olarak niyyet olunmaz. Niyyet, kendisinde söylemek şart olmayan kalbin mütaâllâkatındandır). {(1) Namazın şartlarının onuncusuna müracaat oluna: Muhaşşi merhum tahrîmenin dördüncü şartında, müellifin şerhi kebirinden naklen: Tahrîmeyi telâffuzun şart kılınmasında, niyyeti söylemek şart olmadığına işaret vardır, demiş olduğu gibi, müellif merhum dahi, ehli - hadîsten naklen: Resûlüllâh sâllâllâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinden namaza dururlar iken "Filân namazı kılıyorum," der oldukları, kendilerinden (ne tarîki sahih) ve (ne tarîki zaif) ile sabit olmamıştır. Sahabe ve tâbîinin birinden (ve dört imamdan) dahi rivayet olunmamıştır. Menkûl olan budur ki, Hazret-i İmamül-mürselîn aleyhi ve aleyhimüs-salâtü ves-selâm namaza kıyam buyurduklarında, hemen tekbir alırlardı. Niyyeti söylemek bid'attir, deyip sonra Mecmaur-rivayetten naklen: Niyyeti söylemeyi bazılar, Hazret-i Ömer radiyallahü teâlâ anhu, onu yapanı tedib etti, diye kerih gördüler ve bâzılar, niyyetin telâffuzunda kalbin amelini tahkik ve vesveseyi kesme olduğu için, onun ibaha edip: Hazret-i Ömer onu cehr-edeni zecr etmiştir. Gizlice söylemekte beis yoktur, dediler. Bu halde, bizim meşayihimizden niyyeti telâffuz sünnettir (müstahabtır) diyenler, sünnet-i nebi, (venezdi şâri'de müstahab) mânâsını irade etmeyip, belki ihtilâfı zamana ve tabîin devrinden sonra kulûb ve ezhan üzerindeki, kesreti meşagile mebni, bâzı meşayihin, sünneti (vâcip gördüğü) demek istediler, demiştir. Niyyetin hem kalben, hem lisanen, edilmesinin, bid'at olması hakkında, İbni Nuceym merhum, (Cem'i mezkûr azîmet kasdiyle olursa bid'ati hasene olmak, ve kasdi azîmetin gayride güzel olmamak anlaşılır) demiştir.

Lâfzan niyyetin keyfiyeti, bâzı kütüpte (Allahım ben falan namazı kılmak istiyorum onu bana müyesser eyle) denilmek gerek diye gösterilmiş ise de, talebi teysîr ve kabulü talâffuzu niyyetten başka olarak, kesreti meşakkı ve tûlü zamanı cihetiyle Hac (umre) için, ihrama girildiği vakit olacak şeydir. Salât ise, öyle değildir. Orucun, tûlü zamanı ve fevka-s-salât meşakkati cihetiyle, talebi teysîr ve kabul hususunda, onun hacca ilhakı münasip olabilir. Bunu müellifi merhum, Dürer hâşiyesinde zikretmiştir. Namaza lâfzen niyyette sadece (Niyyetim namaza) denir. Dürr-ü Muhtârda, niyyet lûgati Arabiyyenin gayri ile dahi olsa, mâzi lâfzı ile olur. Çünkü, istimalde galip olan odur: Fakat hal siygası ile de sahih olur, demiştir.}

— 165 —

Sekizincisi, tahrîme, sahih olan kavide "kaadir olana göre" lûgati arabiyye üzere olmaktır. {(1) Ondan âciz olanın, lûgat ve elsineden, kaadir olduğu ile şürû etmesinin sıhhatinde hilâf yoktur. Müellifin, kavl-i sahih dediği, imameynin kavli evvelleridir. İmam hazretleri, Arabîye iktidar ile beraber dahi başka dil ile şürû, sahih olur, buyurmuştur. Dürr-ü Muhtâr da, Tatarhâniyyeden naklen: Telbiyede olduğu gibi, namaza farisî lûgatla dahi şürû, mutlaka yâni, gerek kudret, ve gerek aciz halinde, ittifakla câiz olur, diye zikredildiğine nazaran, İmameyn hazerâtı, şürû meselesinde, kavli imama rücû etmişlerdir. Nitekim kıraet meselesinde, Hazret-i İmam, dahi kavli imameyne rücû buyurmuştur ki âcizden başkası için namazda Arabîden başka bir kıraeti câiz görmemiştir. Farisî lûgat kaydi ittifakîdir. Bu cevâzın ona mahsus olmadığını, müellif fariza-i sücûdda söylemiştir.}

Dokuzuncusu, tahrîmede lâfza-i celâlin hemzesini ve ekber lâfzının (ba) sını, med etmemektir. {(2) Hemzenin meddi ile (Allahu ekber) diye namaza duranın şürûu sahih olmadığı gibi, esnâ-i şürû'da tekbiri dürüst olarak, şüruu sahih olduktan sonra, namaz esnasındaki tekbiratta, hemzeyi med etmekle de namazı bâtıl olur.} Ha'nın harekesini işba etmek lûgaten hatâdır. Onunla namaz fâsid olmaz. Ha'yı sâkin kılmak dahi böyledir.

Onuncusu, Tahrîme, tam cümle ile olmaktır. {(3) Müellif "mübtedâ ile haberden mürekkeb cümle-i tamme" demiş ise de, Muhaşşi "Lâ ilahe illâllah" ve "sübhânallah" gibi tâbiratı tâzimiyye ile dahi, şüruun maal-kerâhe sahih olduğu beyaniyle "müptedâ ile haberden mürekkeb" kaydının, hazfini evlâ görmüş ve mezkûr cümlede bidayet, lâfza-i celâl ile olmak, İmam-ı Âzam katında vâcip olmakla "Ekberullâh" diye edilen şürûun, Hazret-i İmam nezdinde ademi sıhhati, Bezzâziyyeden naklen zikretmiştir.}

Onbirincisi, Tahrîme Cenâb-ı Hakkı mahzâ, zikir ve senaya delâlet eden tâbir ile olmaktır. {(4) Keyfiyeti terkibi efâ'li salât faslına müracaat oluna.}

"Allahım beni affet." gibi tâbir ile başlamak sahih olmaz. Çünki, zikri hâlis değil, ona hacet karışmıştır.

Onikincisi, Tahrîme, besmeleden ibaret olmamaktır. Çünki, besmele-i şerife teberrük için olmakla (Bismillâhi) diyen kimse sanki(Bârek-ellâh lî) demiş olarak, zikri hâliste bulunmamış olur.

— 166 —

On üçüncüsü, Tahrîmede (Allahü ekber) denildiği vakit, lâfza-i celâlin ha'sını musallî hazf etmiş olmamaktır. {(1) Onun ademi hazfi, ihtiyat olduğunu, Muhaşşiden naklen, 14 üncü şartın hâmişinde bildiririz.}

On dördüncüsü (Hâvi) yi ityan eylemektir ki, hazf ederse sahih olmaz. Hâvi, ikinci lâmdaki harf-i med olan eliftir.

(Maksud, lâfza-i celâlin ha'sından evvel olan elifi yâni, meddi tabiiyi terk etmemektir). {(2) Gerek yeminde, gerek zebihte, gerekse namaz için olan tekbirde, lâfza-i celâlin ikinci la'mını, med etmekten hâsıl olacak elifi, - ki ona (Hâvi) tâbir olunur yahut lâfza-i celâlin ha'sını hazf eden kimsenin, in'ikadı yemininde, ve halli zebîhînde, ve sıhhati tahrîminde, ihtilâf olunmuştur. Onu ihtiyatan terk etmemelidir. Müfsidatı salâtta, lâfza-i celâlin hemzesini med etmek, salâtı müfsid olduğunu, zikir esnasında, Muhaşşi merhum: Ha'nın meddi hatâdır, ve lâ'mın haddini tecavüz etmedikçe hüsündür. Medde mübalâğa olunursa mekrûh olur, demiştir.}

On beşincisi, Tahrîmeye, namazı ifsad edecek şeyi, mükaarin kılmamaktır. Meselâ: "Allahu ekber el-âlimü bil-mâdum vel-mevcûd", yahut "el-âlimü-bi-ahvâlil halkı" derse, şürûu sahih olmaz. Zira, bu sözler insan lâfzının benzeridir. {(3) Müellif aleyhir-rahme, bu son şartı, Sâhibi Bezzâziye fetvâsında zikreyledi, deyip tahrîme şartlarının, bu veçhile ceminde, kendisini geçen olmadığına binaen, Cenâb-ı Hakka şükürler etmiştir. Bezzâziyede: El'âlimül-gaybi veş-şehâde, ilâve olunursa zarar etmez, demiştir.}

Salâtı nefilde (niyyeten) tâyin şart değildir. {(4) Müellifin bu meselesi, tahrîmenin, altıncı ve yedinci şartları tetimmesinden olmakla, mahalli zikri, orası idi. Muhaşşi der ki, Nefilden kasdı, sünnetlere dahi şâmil olan namazdır ki, onların evkatı muayyenesinde vukuu, tâyinden mugnîdir. Onlar tâyin ile değil vakitlerinde vâki olmakla sünnet olmuşlardır. Alelıtlâk namaz ile, Allah için namaz arasında dahi fark yoktur. Çünki namaz kılan kimse, Cenâb-ı Haktan gayriye namaz kılmaz.} Velev ki, sünneti fecir olsun. {(5) İbn-i Abidin der ki, Hattâ iki rekât teheccüd kılıp ta, onun fecrin tulûundan yâni, teheccüd vakti geçtikten sonra kılındığı tebeyyün etse, o iki rekât, sünneti fecir olmuş olur. Teheccüdü dört rekât kılıp ta, son iki rekâtın, fecirden sonra olduğu anlaşılmak sûreti dahi, böyledir.}

Terâvih dahi, fıkıh imamları indinde böyledir. Sahih olan da budur.

— 167 —

İhtiyat olan: Onları terâvih, yahut sünneti vakit, {(1) Vaktin sünneti demektir. Bu halde lâyık olan: İlk sünnet, yahut son sünnet olduğunu dahi temyiz etmektir.} diye sıfatlarına riâyet ederek tâyin eylemektir. {(2) Bunu Sâhibi Münye söylemiştir. Bu da, fiili sünnette niyyeti sünneti, şart kılanların hilâfından huruc içindir: Sahibi Mugnî, teravih hakkında demiştir ki, bâzı muteehhirin indinde, ne mutlak niyyet, ne de niyyeti tetavvu kâfi gelmeyip, teravihe niyyet şarttır. Ve bunu Kadıhan, tashih eylemiştir.}

12 - Salâtı neflin gayride kaim olmaktır.

(Neflin mebnâsı, tevessü' üzerine olduğundan, onda kıyam, rükün değildir. Farz ve vâcip olan {(3) Vâcip tâbirinin, zâhirî ifsâd ettiği neflin kazâsına ve nezir namazına dahi şâmil olmaktır.} namazlarda kıyam, ittifakla rükündür.). {(4) Hem de rüknü aslîdir. Kıraet ise rüknü zâidtir. Çünki, kıraet, kıyâmın zînetidir. Bundan dolayıdır ki, imam kıraeti mütehammil olur da kıyamı mütehammil olmaz. Bu mesele ileride gelecektir.}

"Ve Allah için ayakta durun." (Bakara: 2S8), buyrulmuştur. Emir vücûb içindir. Namaz dışında kıyam, vâcip olmamakla, biz-zarûre, namazdaki kıyam, vâcip olmuştur. Kaanitîn: Mutiîn, yahut hâşi'în veyahut sâkitîn demektir.

Kıyam: Ayakta dikilmektir. Aşağı haddi, eller dizlere ermemek derecede dik durmaktır. {(5) Namazda bu veçhile, öne meyilli bulunmak huşû' iras edici şeylerdendir.}

(Kıyamın farziyyeti, Muhaşşînin ifadesine göre, ona ve hem de rükû ve sücude kaadir olmak ve kıyam sebebiyle, şartı taharet, yahut setr-i avret veya kıraete kudret, kendisine ağır gelmemek kaydiyle mukayyettir. Binaenaleyh, kendisine kıyam zahmet veren veyahut kıyama kaadir olsa da, sücudden âciz bulunan kimseye, kıyam lâzım olmadığı gibi, {(6) Lâkin, ikinci sûrette, o kimse ayakta îmâ ile oturarak îmâ arasında muhayyer olur. Nitekim, yarası olup ta, secdeye vardıkça akar olsa o dahi, onun gibi muhayyer bulunur.} ayakta olduğu zaman sidiğini tutamamak, yahut avret yerinden namaza mâni olacak miktarı görünmek veyahut okuyamamak gibi bir özür hâsıl olup, oturarak kıldığı takdirde, bunların biri, kendisine ârız olmayan

— 168 —

kimseye dahi (kıyam lâzım olmaz) kuud vâciptir. Oturarak kıldığı zaman, itmama kaadir olup, ayakta kıldıkta, itmama kaadir olmayan dahi böyledir). {(1) Kıyamın, Farz, Vâcip, Sünnet, müstahabının miktarları, ondaki kıraet miktarıncadır. Ümmi gibiler hakkında, takdiri olur ki, ümmi bulunan kimse, farîza-ikıyamı tahsil için, imameyn kavlince üç uzun âyet okuyacak kadar durmak lâzım gelir. Kıraetin sukûtunda, tahdid dahi sakıt olur: Farzın ikinci yarısındaki kıyam gibi ki, onda kıraet olmamakla rükün, asıl kıyamdır. İmtidadı kıyam değildir. Bir özür olmadıkça, kıyamda tek ayak üzere bulunmak mekrûh olur.}

13 - Farz olan namazların ikişer rek'âtinde, kıraet etmek yâni, Kur'ândan bir âyet olsun okumaktır. {(2) Malûmdur ki, namazda Kur'ânı azimüş-şandan, alel-ıtlâk kıraet, farz vealet-tâyin, sûre-i fatihayı kıraet etmek, ve mevziinde ona, sûre veya âyet zam eylemek vâciptir. Kıraet farizası, işte bunların mecmuu ile husule gelir. Ve veçhi mesnun üzere uzun sûre ve müteaddid âyet dahi okunsa, hep farz olarak vâkî olur. Farz olan, kıraeti salâtiyye, vâcibatta gösterilen nevi ve miktardan dûn olmamak vâciptir. Ondan az olursa mekrûh olur. Ve farz olan mikdardan fazlası sünnet sayılır.}

Kıraetin namazda farz oluşu,

فَاقْرَؤُا مَاتَيَسَّرَ مِنَ الْقُرْاٰنِۜ

kavl-i kerîmiyledirki, "Kur'ândan, müteyesser olanı okuyunuz." (El-müzzemmil: 20) demektir. {(3) Cemi müteyesserin ademi lüzumu, emri teyessüre bina edilmiş olmasındandır. Muhaşşinin ifadesine göre, bâzı müfessirin: Delîli siyak ile, bu âyetteki kıraet, salât mânâsınadır. Nazmi Kerimin mefhumu, teheccüdden, müteyesser olanı kılın, demektir, demiştir ise de, kelâmı hakikate haml, evlâ olduğundan, maksud alel'ıtlak kıraettir.} Emir, vücûb için olup, namaz dışında ise, kıraet bil-icma vâcip olmamakla, namazdaki kıraet, memûrün-bih olmak teayyün etmiştir. Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri dahi"Namaz ancak fâtiha ile olur" buyurmuşlardır. Bunu İmanı Müslim, hadîsi Hazret-i Ebi Hüreyre olarak zikr ve rivayet eylemiştir. İcmâ dahi bunun üzerine mün'akid olmuştur. {(4) Ebû Bekirul-esam gibi, (namazda kıraet, aslâ farz değil, sünnettir) demekle icmâ'ı bozana itibar yoktur.}

Kıraet ki, okumaktır. Onun hakikati, ağızdan çıkanı, sağırlık ve gürültü gibi, bir mânî olmadıkça, kulak işitecek derecede olmaktır. (Nitekim, tahrîme şartlarının dördüncüsünde zikr olunmuştur). {(5) Kıraet, tashihi huruftan ibaret olmamak sahihtir. İmam Kerhî bu babta tashihi hurufla iktifa edip: Kendi işitmese de caiz olur. Çünki, kıraet fiili lisanidir, sim'a ise, fiili sımahtır, lisanın fiili değildir, binaenaleyh, mevridi kıraetten olamaz, demiştir. Bedayi'de kavli Kerhi, esah ve akyestir, dedi ve bâzılar onu, imam Ebû Yûsufa nisbet eyledi. Mûtemed olan, kavli evveldir. Yalnız, bâzı hurufta kendi dahi, işitmez derecede sesini kısmakla, namazı bozulmaz.}

— 169 —

Âyet, lûgatte alâmet mânâsınadır. Şeriat ıstılahında: Ahkâmüllâhtan bir hükme delâlet eden, Kur'ân cümlesidir. Yahut: Lâfzî olan fasılalarla {(1) Sûre-i hicrin, 14 ve 15 inci âyetleri olan "Yâ'rucûn" ve "meşhûrun" fasılaları gibi ki, infisal ancak lâfzândır.} Mâ kabl ve mâ bâdinden ayrılan tâife-i Kur'âniyyedir.

(Sümme nazara) gibi iki kelimeden mürekkep olan kısa âyet dahi Hazret-i İmamdan, zahirî rivayette, kıraeti salâtiyye için kâfidir. {(2) Kendilerinden diğer rivayette fariza-i kıraet, bir şey ile mukadder olmayıp, belki Kur'ân isminin mütenavel olduğu şeyin, ekali dahi kâfi olur. Kûdüri, bunu cezm etmiştir. Üçüncü bir rivayet: Üç kısa âyet, yahut onlara muadil, bir uzun âyet olmaktır. Ve bu, kavli imameyndir. Hulâsada ve onun gayride Hazret-i İmamın, kavli evveli olmak üzere gösterilmiştir.} Amma, "Müdhâtammetân" gibi tek kelimeden, ve (Sad) ve (Kaf) ve (Nûn) gibi tek harften, yahut (Ha, Mim) ve (Ta, sin) misilli iki harften veyahut, (elif, lâm, mim, sâd) ve (kâf, hâ, yâ, ayn, sâd) gibi birkaç harften ibaret bulunan âyetlerde, {(3) Bunlara âyet itlâkı, indel-kufiyyîndir ki, onlar: (elif, lâm, mîm) leri ve(elif, lâm, mîm, sâd) ve (kâf, hâ, yâ, ayn, sâd) ve (tâ, hâ) ve (tâ, sin) ve (yâsin)ve (hâ, mîm) i, bir âyet ve (hâ, mîm, ayn, sin, kaf) ı iki âyet sayarlar. Zemahşerî gibi Beyzâvî dahi demiştir ki, bu müteşabihattır. Rey için bunda mecâl yoktur. Kûfiyyûnun gayrileri indinde, onlardan hiç biri âyet değildir.} Meşayihi fukahâ (kavli imam üzere) ihtilâf etmişlerdir. Esah budur ki, namaz onunla caiz olmaz. {(4) Kudûrî: Sahih olan cevâzdır, dedi.}

İmam Ebû Yûsuf ve imam Muhammed hazretleri: Namazda farz olan bir uzun âyet, yahut üç kısa âyet okumaktır, dediler. {(5) İhtiyat da budur. Matlûp olan da - bahusus ibâdâtta - ihtiyattır. Mir'atta mezkûrdur ki, Kur'ândan her kelime, hükmen ve örfen değil, hakikaten Kur'ândır. Her tasa âyet, örfen değil, hakikaten ve hükmen Kur'ândır. Her üç kısa âyet, yahut onun miktarı, hem hakikaten ve hükmen ve örfen Kur'ândır. Usûliyyûn evvelkisini ve Hazret-i İmam, (kavli meşhûrda) ikincisini ve imameyn üçüncüsünü itibar etmişlerdir. Âyeti Kürsî ve müdayene gibi, uzunca âyetin, bölünmesinin cevâzı, İbn-iÂbidinden naklen, vâcibatın hâmişinde gelecektir.}

Kur'ândan namaz câiz olacak kadarını ezberlemek, her müslime farzı ayn olup, fâtiha ve bir sûre hıfzı vâcip ve cemi-i Kur'ânın hıfzı, farzı kifâyedir.

Namazda kıraet, ekser fukahâ reyince rüknü zâid olup, muktediden bilâ zarûretin, {(6) Şâfiilerce, muktedîden kıraet, sâkıt değildir. Onlar iktida halinde dahi, imam gerek cehr, gerek ihfa etsin, fatihayı kıraet ederler, meğer ki, fevti rekât korkusu ola. Mâlikilerle Hanbelîler, hâli iktidada, onu yalnız hafî namazlarda okurlar.} ve imama rükûde yetişenden bil-icmâ sâkıttır.

— 170 —

Kıraetin namazda yeri, kıyamdır. Bir özürden dolayı kuûd ve salâtı nâfilede olan kuûd dahi kıyam hükmündedir. Rükûda ve sücûtta veyahut kıyamdan bedel olmayan kuûdda {(1) Kıyam hükmü olmak üzere mübeyyen olan kuudun gayri maksuddur: Kade-i salât.} vâki olan kıraet ile vâcip (farz) sâkıt olmaz ve o kıraet tahrîmen mekrûh olur. Çünki, tagyir meşrûdur. Eğer unutarak olursa, sehvi secde lâzım gelir.

Namazda fariza-i kıraet, farz olan namazların, ikişer rek'âtine münhasırdır. Yalnız bir rek'âtinde kıraet etmekle namaz sahih olmaz. {(2) İmam Zufer ile Hasan Basri Hazretleri, emrin tekrar iktiza etmeyeceği beyaniyle, rekâti vahidedeki kıraetin dahi yeteceğine kail olmuşlardır. Lâkin farzın, iki rekâtı yekdiğerine min kullil-vücûh müteşâkil olduğundan bizce kıraet, ikinci rekâtte de lâzımdır -Çünki, rekâtı saniye, gerek vücûb ve sukûtça, gerek cehr ve ihfaca rekâtı ulâ gibidir. Son iki rekâtler, gerek sefer ile sakıt olmakla, gerek sıfatı kıraet ve miktarı kıratçe, mufarık olmakla onlara ilhak olunamaz. - İster iki rek'âtlı, ister üç rek'âtli, ister dört rek'âtli farzlar olsun. Kıraeti ûlâ ibare-i nas ile ve kıraeti saniye delâleti nasi ledir. Müellifin zâhirî sevki kelâmı, farzın kıraetince, mahallî edâ iki rekâtı evveli olmak iken, kendisi: Hangi iki rek'ât olursa olsun, demiştir ki, Muhaşşinin, Kuhistânîden naklen beyanına göre, bu kavl, baaz olup, sahih olan: İki evvelki rekâtlar, mahallî kıraet olmakla ala sebîlil-farz, müteayyen olmaktır. Lâkin, müellif ilk iki rek'âtın mahallî kıraet olmak üzere tâyinini, vacibatı salâttan kılmış olmakla, Muhaşşi merhum, buradaki sözü, vâcibat faslında, açıkça zikretmiş ve sahihtir demiştir, oraya bakılsın.}

14 - Nâfile namazların cemi-i rek'âtlerinde kıraet eylemektir: Çünki, salâtı neflin her parçası, müstakil bir namazdır. {(3) Çünki, nâfile kılan, her iki rek'âtte (selâm verip) namazdan çıkmağa mütemekkindir. Çünki, salâtın meşruiyyetinde, ikişer rek'ât asıldır. Ziyadenin lüzumu ancak, farzlar hakkında zahir olmakla, nefel asıl meşruiyyet üzere kalmış olur.}

15 - Vitirin cemi-i rek'âtlerinde, kıraet etmektir.

Vitirin, sünnet olması takdirinde, {(4) İmam Hazretlerinden ikinci rivayet olarak, Vitirin sünnet olduğu, kavli imameyndir.} emri zahirdir ki, o da nefel demektir. Vâcip (yahut farz) olması takdirinde, {(5) Bu da imam Hazretlerinden, rivayeti ûlâdır. Bu iki rivayet arasını, müellif Vitir babında, cem ve tevfik eylemiştir. '} bütün rek'âtlerde lüzumu kıraet, ihtiyattan dolayıdır. {(6) Çünki onun, kavli Hazret-i İmam üzere, amelen farz olması, yalnız iki evvelki rekâ'âtlerde kıraeti icab edip, imameyn kavlince, sünnet olması ise, kıraeti cemi-i rekâ'âtlerde icab eylemekle, ihtiyaten amel edilmiştir. Zira, sünnetin bir rekâtinde kıraeti terk etmek, namazı ifsad eyler. Hem de mükellef, kendisine lâzım olmayanı ifa etmek, lâzım olanı terk etmekten evlâdır. İhtiyat olan da budur.}

— 171 —

Salâtın sıhhati için, Kur'ânı Kerimden bir şey teayyün etmemiştir. Çünkü kıraet, âyette mutlaktır ki, memurun-bih: Kur'ândan müteyesser olanı, okumaktır. Tâyin ise, teyessürü kaldırır. Alet-tâyin, sûre-i Fatihayı okumak vâciptir. Nitekim 13 numarada zikri geçti.

Mûtem (muktedi) bulunan kimse, namazda kıraet etmeyip "Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun." (El-Ârâf: 204) kavl-i kerîmine binaen imamın cehri halinde dinler ve sırren okuması halinde sükût eyler. {(1) Müellif, âyet-i kerimede, tevzi olduğuna işaret etmiştir. İstimâ: Dinlemek, İnsat: Dinlemek üzere sükût eylemek, demek olduğu için, biri cehir haline ve diğeri ihfa haline, masruf olmuştur.}

Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri dahi:

İmamın kıraeti gerek cehrî, gerek gayr-i cehrî olsun, sana kifayet eder, buyurmuşlardır.

İmam-ı âzâm ve ashabı ve İmam-ı Malik ve İmam-ı Ahmet hazeratı muktedînin bir şey kıraet etmeyerek, kıldığı namazın sıhhatine ittifak etmişlerdir. {(2) Bu bapta, imam Şâfii mezhebi için, on üçüncü farzın onuncu hamişine bakınız.} Bizim onlar ile, bu bapta farkımız budur ki, biz: Eğer muktedi Fatiha, yahut başka bir şey okursa, nehy olunduğu için, tahrîmen mekruh olur, deriz. {(3) Kur'ân dinlemek, reddi selâm gibi farzı kifâye olduğundan muktedilerden bir takımına kıraet ve terki istimâ, helâl ve câiz olmak gerek idiyse de, haleti salât, zikrolunan asâr ve ehâdise mebni, o hükümden müstesna bulunduğundan, istimâ ve insât her muktedîye vâcip olur.}

16 - Rükû etmektir. Âyet-i kerimede (irkeû) buyurulmuştur. Sünneti seniyyede dahi, namaz rükû ile varit olmuştur. İcmâ da, bunun üzerinedir.

Rükû, lûgatte mutlak eğilme mânâsınadır ki, eğilmek demektir. Hurma ağacı eğildi mealinde (rekâtin-nahle) denir. Şeriatte rükû, namazda sırt ve baş ile beraber olan inhinadır ki, hem baş ve hem arka, öne eğilmektir. En aşağı haddi, eller dizlere erer derecede olmaktır. Haddi âlâsı, arkayı yayıp, baş ile sağrıyı, aynı istikamette bulundurmaktır. {(4) Muhaşşinin ifadesine göre, tamam rükû budur. İnhina tam olmadığı vakit, itibar ekseredir. Haddi ednâ, buna daha yakın olmakla kâfi. Oturanın rükûu, alnı dizleri hizasına gelecek derecede belini eğmektir.}

— 172 —

Ahdeb (kanbur) olup da, hilkaten rükû halinde bulunanlar, yalnız baş eğerler. {(1) Müellif: Kanbur, rükû için başiyle işaret eder, demiştir. Muhaşşi der ki, ahdebin kanburluğu, rükû yerine geçmez, zira o hal, onun kıyamıdır. İntikalin hakikat olması için, başını biraz olsun eğmek gerektir. Onun hakkında mümkün olan odur. Daha ziyadesi lâzım değildir.} Çünkü, daha ziyadesinden âcizdirler.

17 - Sücût etmektir. Âyet-i kerimede (ves-sücüdû = secde ediniz)

buyurulmuştur. Sünneti seniyyede dahi salât, sücûd ile varit olmuştur. İcmâ, dahi bunun üzerinedir.

Sücud, lûgatte baş eğmeğe ve eğilmeğe ve hudua ve tevazua ve (sücudü nahil) gibi meyle ve selâm ve tâzîme itlâk olunur.

Şeriatte sücûd: Vechin bir miktarını, (yüzünü ekşitmeyerek, gönül arzusuyla) yere koymaktır. Çünkü, her tarafını koymak müteazir olmakla, memûrun-bih, yüzün bir kısmı olmak taayyün eder ki, burun dahidahil olmak üzere, yüzün en yükseği olan alındır. Yanak, şakak ve nasiye {(2) Başın, abdestte mesh edilen yeri ki, me'hazde mukaddimür-rees tabir olunur.} ve zakan {(3) Çenedir. Fakat, İsrâ sûresinin 109 uncu âyetinde zikrolunan zaknden maksat çene değil, yüzdür.} hariçtir ki, onlar bil-icmâ maksût değildir. Çünkü, onların konmasiyle tâzim, meşrû olmamıştır. Binaenaleyh, onunla sücut farizası, hâsıl olamaz. {(4) Mutlaka yâni, velev bir özre mebni olsun Özür var ise, îmâ edilmek lâzımgelir. Çünkü, mevzi-i secde olmayan yeri, şer'in izni olmayarak, mahalli secde kılmak, caiz olamaz.} Vaz'ın dahi, âlâ vechit-tâzîm olması lâbüd olduğundan, ayaklarını kaldırarak, yüzünü koymak dahi tâzim olmayıp, oyun olduğu için hariçtir.

Secde yalnız, burunu koymakla değil, {(5) Vaz'ı enf, burnu yere götürmektir. Bunun yalnızca ademi kifayeti, alındabir özür olmamak sûretindedir.} ancak alnı koymakla {(6) İleride de tarif edileceği gibi alnın her tarafını yere götürmek, icmaan şart olmamakla, onun yalnız bir tarafının bile yere gelmesi kâfidir. Alnın ekserinin konulması, burunda olduğu gibi vâciptir.} ve bir de el ve dizlerinden birerinin ve iki ayağını parmak uçlarından, bir miktarının (ki, velev bir tanesinin demektir) vaz'i ile {(7) Bunlar, haddi ednâyı beyandır.} ve bu vazıların, temiz yer üzerine olması ile tahakkuk edebilir. Ve illâ, secde vücut bulmamış olur. Bu miktarca olan secde, kavli muhtar üzere {(8) Müellif âtîde, bir ayağın konulması ile olan secdenin cevazı, muhtelifün-fih olduğunu dahi söylemiştir.} kerahatle,

— 173 —

sahih olup, secdenin tamamı, onda vâcip olanı ifâiledir ki, o da, tamamiyle iki ellerini ve iki dizlerini ve iki ayağının parmak uçlarını yere götürmek {(1) Ayakların konması, Muhaşşi bu veçhile tefsir etmiştir. Ve hülâsadan veFethul-kadîr'den naklen demiştir ki, secdede vaz'ı kadem farzdır. Farza vüsule sebep olan şey dahi, farz olup ayaklarının veya parmaklarının üstünü yere koyarsa, ayaklarından hiç bir şey üzerine dayanmamış olmak hasebiyle, sahih olamaz. Vebu, tenbih olunması, vâcip olan umurdandır. Ekseri nâs, bundan gafillerdir. Müellif âtîde, ayak parmağının içi yere gelerek, kıbleye doğrulması lüzumunu dahi zikretmiştir.} ve alnı ve burunu vazetmektir. {(2) Ondan, mümkün olan yeri demektir.}

18 - Secde eden kimse, vazide mübalâğa ettikçe, başı aşağılamamak üzere, secdede, yerin katılığını bulmak ve cephe, müstekar olacak şey üzerine gelmektedir. (Gerek yerde, gerek yer hükmünde olan kerevet veya araba üzerinde olsun) Binâenaleyh, pamuk, kar, saman, pirinç, darı, keten tohumu {(3) Çünkü, bunlar düz ve sert oldukları için, birbirleri üzere mustakar olmazlar. Binaenaleyh, bunlarda dağılışın sonu yoktur ve cephenin istikrarı mümkün olamaz. Meğer ki, (çuval gibi) bir kap içinde ola.} üzerine edilen secde sahih olmaz. {(4) Meğer ki, sertlik bulunmuş ola. Yatak ve yastık gibi her dolma şey dahi böyledir.}

Buğday ve arpa tanelerinde sertlik ve sicimlerinde gevşeklik olduğu için birbirleri üzere müstakar olabilmeleriyle, onların üzerinde, secde sahih olur.

Cephe: İki kaşın üstünden saç bitimine değin, secde halinde, yere isabet eden uzuvdur {(5) Bazılar, cepheyi iki şakağın kuşattığı yer, diye tarif ettiler.} ki; alın demektir.

Konulduğu mevzi, temiz olmak şartiyle, avucu içine, yahut yen veya eteği ucuna secde etmek, yerin sıcaklığı gibi, bir özüre mebni kerahetle sahih olup, {(6) Kütübü sittede, Hazret-i Enes radiyallahu teâlâ anhudan rivayetten mezkûr olan şeya binaen ki, Hazret-i müşârünileyh: Biz Resulullah sallallahü teâlâ aleyhive sellem ile beraber bulunup, namazda bazımız, hararetin şiddetinden, sevbi ucunu secde yerine koyardı, demiştir.} özürsüz olursa, sarığın alın üzerindeki dolamına edilen secde gibi, mekruh olur. {(7) Bunun da, kerahetle sıhhati, dolamın mezkûr olduğu üzere, cephe üzerinde olması suretindedir. Dolam, yalnız başta olup ta, secde ona gelerek, alnının hiç bir cüzü yere isabet etmezse, sücut mahalli üzere vâki olmadığı için, sahih olmaz.} Secdede vâcip olan, cephe ile beraber (burunun katı) mevziini {(8) Çünkü, burunun ucu, mahalli sücut değildir. Binaenaleyh, yalnız onu yere değdirmekle, sücut icmaan sahih olmaz. Hadîste de "kemik" buyurulmuştur.} dahi yere vazeylemektir. Yalnız, cephenin vaz'ı her

— 174 —

halde ittifakan sahih, ve yalnız burunun vaz'ı - alında özür olmadıkça kavli esahta, gayr-i sahihtir. Çünkü, esah olan, İmam Ebû Hanife hazretlerinin bu bapta dahi. kavli imameyne rücûlarıdır. {(1) Müellifin ifadesine göre, üç mesele vardır ki, onlar da, imam ve imameyn hazeratı arasında, bidayeten olan muhalefet, ahiren muvafakata müeddel olmuştur. Biri tahrîme meselesidir ki, Hazret-i İmam, onun Telbiye gibi her lisan ile mutlaka cevazına kail olmakta münferit iken, sonradan imameyn hazretleri de kendilerine muvafakat ettiler. Ve biri kıraet meselesidir ki, Hazret-i İmam, onun dahi hangi lisan ile olursa olsun, alel-ıtlak, cevabına zehapta münferit olup, muahharen arabiden âciz olmayan için, ademi cevazına kail olmakta, imameynin muvafakatına rücû ettiler. Ve diğeri, secdede buruna iktisar meselesidir ki, Hazret-i İmam (secdede cebheye iktisar gibi, buruna iktisar dahi, alel-itlâk, câizdir) kavline kail iken, bu kavlinden rücû ile imameyn hazretleri gibi: Buruna iktisar, ancak cephede özür olmak şartiyle câiz olur, buyurdu.}

19- Secde edilen yer, ayakların bulunduğu yerden, yarım ziradan ziyade yüksek olmamaktır. Tâ ki, sacidin sıfatı tahakkuk etmiş olsun.Az irtifa, zarar etmez. (O da yarım zira' ve daha az olandır).

Secde edilen yer, basılan yerden, yarım ziradan ziyade yüksek ise, edilen secde muteber olmamakla, muteber olarak iade olunursa namaz sahih ve eğer, muteberen iade olunmayarak, namazdan o secde ile çıkılmış olursa, namaz gayr-i sahih olur.

Meğer ki. o yükseklik, cemaatin izdihamından nâşi, biri diğerinin sırtına secde etmek gibi, bir zarûrete mebni ola. O halde secde edenle üzerinde secde edilen her ikisi de bir namazda olmak şartiyle, {(2) Sâcid iki dizi yerde olmak ve mescudün-aleyh yere secde eder bulunmak dahi gart olmakla, mezkûr cevaz, üçüncü musâlliye şâmil olamaz.} o secde sahih ve mûteberdir. {(3) Müstahap olan, izdihamın zail olmasına değin, tehir ve tevekkuf edip, badehû, lâhik sıfatiyle namazı itmam eylemektir.}

Eğer üzerine secde edilen namazda değil, veya başka namaz kılmakta ise secde sahih olmaz.

20- Sücûd halinde iki el ve iki dizden, - evvelce dahi, ifade olunduğuüzere - her birerini ve iki ayağın parmaklarından bir miktarını, kıbleyetevcihen, yere koymaktır. Sahih olan da budur.

Ayağın dışının konulması, sücudun sıhhati için kâfi olmaz. Çünkü, ayağın üstü, mahalli sücut değildir. {(4) Muhtâr olan, onun maâl-kerahe sahih olduğudur. Bu, secdenin haddi ednası içindir. Haddi âlâsı vâcibiyle beraber zikrolunmuştur.}

— 175 —

21 - Rükû ve sücud, sahih olabilmek için, rükûu sücude takdim etmektir: Kıraeti dahi, rükûa takdim eylemektir ki, rükûdan sonra, kıraet farizası sahih olacak bir kıyam kalmamış ola: Sabah namazınınikinci rekâtı gibi ki, onun rükûundan sonra, mahalli kıraet, bir kıyam kalmamış olmakla, onda kıraetten evvel rükû eden kimse, rükûdan başkaldırdıktan sonra, kıraet etmezse o namaz fasit olur. Amma, dört rekâtlı farzların ilk iki rekâtında kıraeti terkedip, ikinci iki rekâtında kıraeti ifâ eyleyen kimsenin namazı sahihtir. Çünkü, o kıyamdan sonra kendisinde kıraet farizası sahih olan kıyam mevcuttur. {(1) Sabah namazı meselesinde dahi, rükûdan baş kaldırdıktan sonra, kıraet etmek takdirinde o namaz iade-i rükû ile sıhhat bulur. Bu şart muktezası, erkânı salâtta tertibe riâyet farz olmakla, musâllî eğer, kıraetten evvel, sücût eyler ise, namaz fasit olmaktır. Sücûdi sehiv babındaki, ifadeden anlaşılan ise, rükûlerde takdim ve tehir vukuu sehiv secdesini gerektirmekle, tertibi erkâna riâyet farz değil, vâcip olmaktır. Bu ise, tenakuz olduğundan Câmiül-fusûleyn sahibi, şerhilteshilde, buna cevap verip demiştir ki, farziyetl tertibin mânası: İkincisinin sıhhati, birincisinin vücuduna mütevakkıf olmak ve hattâ secdeden sonra rükû eyleyen musâllînin sücûdü muteber olmamakla, kendisinin onu iâde etmesi lâzım gelmektedir. Vücubü tertibin mânâsı ise: Onu ihlâl etmek, iade suretinde namazı ifsat eylememektir. İbni Âbidin merhum, erkânı vuzû. bahsinde farzın, rükün ile şarttan eam olduğunu, sahibi dürrün zikrettiği yerde Halebîden naklen: Farz, bazan ne gart ve ne rükûn olmayana itlâk olunur, deyip şu misali irad etmiştir: Bir rekâtte gayr-i mükerrer olarak, meşrû olanın tertibi gibi ki, kıraet kıyama, rükû kıraete, sücüd rükûa, kaade sücude, müretteptir. Bu tertip ise, erkân ve şürût olmadığı halde, hep farzdır, demiştir.}

22 - Sücuttan, kurbu kuude kalkmaktır. {(2) İki secde arasındaki fasılanın, mebdeidir ki, farz olan budur. İtmînan üzere celse vâciptir. Nitekim zikrolunur.} Çünkü, (bir şeye yakın olana, onun hükmü verilir olduğundan, musâllî dahi iki secde arasında) kuude karip olursa, kait sayılarak, badehû secdeye avdet olunmakla onun da, ikinci bir secde olduğu tahakkuk etmiş olur. Böyle yapılmaz ise, olmaz. {(3) Bazı meşayih: Alını yerden ayırmak ve badehû yere iâde etmek câiz (kâfi)olduğunu zikretmiş ise de, bunun için, sahihlik malûm olmamıştır. Kudûri onu(kendisine refi ismi itlâk olunan şey) diye zikretmiştir.}

23 - İkinci secdeye varmaktır. Çünkü, ikinci secde dahi birincisi gibi, icmâen farzdır.

Terk olunursa namaz sahih olmaz. Unutulmuş olmak sûretinde selâmdan sonra dahi, hatırlansa - münâfî vuku bulmadıkça - icra olunur. Ve kade-i âhire iade edilerek, sehvi secde olunur. Nitekim, 25 inci farzda ve 6 ncı vacipte zikri gelecektir.

— 176 —

Secdelerin tekrarı, namazların rekâtlarının adedi gibi, bir emr-i teabbüdîdir ki, Hak celle ve âlâ, bizi öylece mükellef kılmıştır. Onları, emrolunduğumuz veçhile işleriz ve mânâ talep eylemeyiz.

24 - Namazın sonunda oturmaktır. Bu son kuud, {(1) Namazın sonunda vâki olan kuud ki, ondan evvel kuud olmasa dahi demektir. Bu cihetle sabah, Cuma ve sefer namazlarına dahi sâmildir.} ulemanın icmaiyle farz olup, ihtilâf onun miktarındadır. Bizce farz olan teşehhüt miktarı oturmaktır ki, tehiyyatı okuyacak kadar kuuddur. İbni Mes'ûd Radiyallahü teâlâ anhü hazretlerinin hadîsine binaen ki, Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, Müşârünileyhe tehiyyatı talim buyurduklarında: "Bunu oturup okuduğun, yahut okuyacak kadar oturduğun vakit, namazını kılmış olursun," diye buyurup namazın tamamlanmasını buna bağlamışlardır. {(2) Çünkü, kuudta tahyîr yoktur. Tahyîr ancak, teşehhüt kıraetindedir. Ondaki tahyîrin de mânası vâcip ise de mahiyyet, ona tevakkuf etmez, demektir.} Bir şey ki, farz ancak, onunla tamam olmuş ola, o şey dahi farzdır.

25 - Kade-i ahîreyi, erkânın en sonunda yapmaktır. Zirâ ki, erkânın hatmi için meşrudur. Bundan dolayı, unutulup ta, sonradan tezekkür ve îfa edilen secdelerden {(3) Namazdaki secdeler, her rekâtte ikişerdir. Muhaşşî merhum secde-i tilâvet namaz secdesi gibidir. Secde-i sehviye öyle değildir. Çünkü, secde-i sehiv, teşehhüdü ref'eder, kuudu ref'etmez, demiştir.} sonra dahi kuudu ahîre iade olunur. {(4) Nitekim, namazın vâciplerinin altıncısında mezkûrdur.}

26 - Namazın erkânını ve gayrisini {(5) Muhaşşi der ki, ve gayri, tâbirinin zâhiri, vâcibata ve sünen ve âdâba şâmil olmakla, onlar dahi, uyanık olmadıkça, muteber olamaz.} uyanık olarak edâ eylemektir. Uyuyarak rükû, yahut kıyam (ve keza kıraet alel-esah) ve yahut sücud eyler ise, muteber olmayıp (onları uyanık olarak iâde lâzım gelir) eğer uyku, rüknün edasında ârız olursa, uykudan evvel sahih olan miktarı sebebiyle, o rükün sahih olur.Kade-i âhirede, ihtilâf vardır. {(6) Onun da menşei, kade-i mezkûrenin, rükûn yahut şartı huruç olması hakkındaki ihtilâftır. Semere-i hilâf dahi rükün olduğuna göre, onda yakazanın şart kılınması, ve şart olduğuna göre, şart kılınmamasıdır. Münyetül-musâllîde, nâimen olan kadeyi uyanık halde, iade etmez ise, namaz bâtıl olur. Çünkü, rükün değildir. Ve binası, istirahat üzerine olmakla, nevm ona, (münafi değil) mülâyim olur, denilmiştir.}

27 - Beş vakitte kıldığı namazların, farz olanını bilip, sairlerini nafile diye, fark ve temyiz etmek: Ve yahut cümlesini farz itikat eylemektir.

— 177 —

Meselâ: Sabah namazını ikişer ikişer dört rekât kılıp onların dördünü dahi, farz bellemek ve akşam namazında evvelâ üç ve sonra iki rekât kılarak, onları cümleten farz itikad etmektir. {(1) Salâtin müştemil olduğu farzları, diğerinden fark ve temyiz eylemek ve meselâ, kıyamın farziyyetini, ve senâ ve tesbihin sünniyyetini bilmek ve itikat eylemek şart değildir. Ve lâkin, bunları bilmemekle, fâsık ve gayr-i makbûliş-şehade olur.} Tâ ki, farz olan namazlar, nafile olmak üzere kılınmış olmasın. Çünkü, nafile namaz, farz niyyetiyle edâ olunabilir ise de, farz namaz, nafile niyyetiyle edâ olunamaz.

Zikrolunan farzlar içinde, rükünler, muttefekun-aleyhâ dörttür ki, onlar: Kıyam, kıraet, rükû, sücud'tur.

Teşehhüd miktarı, son kade dahi rükündür. Ona şart ve tahrîmeye, rükün diyen dahi olmuştur.

Bâkisi şuruttur. Onların bazısı, salâta başlamanın sıhhati için şarttır ki, onlar namazın dışında olanlardır: Hades ve hadesten taharet, setr-i avret, istikbali kıble, vakit, niyyet, tahrîme.

Diğerleri {(2) Kıraeti, kıyamda yapmak ve rükû kıyamdan sonra olmak ve sücut rükûdan muahhar bulunmak ve bunlar uyanık halde eda olunmak gibi.} salâtın sıhhatinin devamı için şarttır. Onlar da malûm olmuştur. {(3) Muhaşşi merhum, babın evvelinde zikretmiştir ki, şurut dört kısımdır:

a - Yalnız şartı inikattır: Niyyet, tahrime, vakit, ve cumaya göre hutbe gibi. b - Şartı inikat ve devamdır: Taharet, setr-i avret, istikbali kıble gibi. c - Yalnız şartı bekadır ki, salâtin dahilinde vücudu meşruttur. Bu da iki nevidir:

- Biri, kendisinde tâyini meşrut olandır: Mükerren meşru olmayanın tertibi gibi. "Kıraet kıyama, rükû kıraete, sücud rükûa, kaade sücude müretteptir."

- Diğeri, kendisinde tâyini meşrut olmayandır. Bu da iki nevi olup, biri vücudî, diğeri ademi vücudîdir. Vücudîsi: Kıraettir. Çünkü, kıraet rükün ise de, nefsin derükün ve sairi için şarttır ki, erkânın hepsinde takdiren mevcuttur. Buna mebni, farzı kıraetin edasından sonra da istihlâf caiz değildir. Ademisi: Muktedinin imama ademi tekaddümü ve müşterek kıldıkları zaman kadınla erkeğin aynı hizaya gelmemesi ve sahibi tertibe göre, faiteyi hatırlayamamak gibi.

d - Şartı huruçtur. O da kâde-i âhiredir.}

— 178 —

NAMAZIN ŞARTLARI İLE İLGİLİ DİĞER HÜKÜMLER

Üst yüzü temiz ve alt yüzü necaseti mânia ile necis olan keçe {(1) Keçe demekten maksat, iki kısma yarılmağa müsait olan, her kalın şeydir; tahta, taş, kerpiç, gibi.} üzerinde namaz kılmak câiz yâni, sahih olur. Çünkü, keçe kalınlığı cihetiyle iki elbise gibidir. Kalın tahta dahi böyledir ki, onu da yarıp iki yapmak mümkün olmakla, alt yüzü necis olduğu halde, temiz olan yüzünde namaz kılmak - indet-tarafeyn - câiz olur. Çünkü, o, biri diğeri üzerine konulmuş iki şey hükmündedir. {(2) Muhaşşî der ki, içinin dolgusu necis olup ta, iki yüzü temiz olan şey dahi, zikrolunan gibidir. Yününde necaseti fâhişe bulunan koyun veya keçi derisi dahi öyledir.}

Kendisi temiz ve astarı necis olan elbise üzerinde, namaz kılmak, astar yüze eklenmiş (yâni her taraftan dikişli ve yapışık) olmamak şartiyle iki elbise gibidir. Kalın tahta dahi böyledir. {(3) Kuhistânîde demiştir ki, içi yâni astan müteneccis olan kaftan gibi şeyin, dış yüzünde yakası üzerinde durup eteğine secde etmek üzere, namaz kılmak gerektir.}

Yaygının yahut hasırın temiz olan tarafında namaz kılmak o tarafının tahrik olunmasiyle necis olan tarafı hareket eder derecede küçük dahi olsa kavl-i sahihte, sahih olur. Çünkü, musâllî onu giyinmiş değildir.

(Hem de yaygı gibi yerde olan şey, yer hükmünde olmakla, onda şart olan ancak, musâllînin bulunduğu mekânın temiz olmasıdır).

(Başına sardığı) sarığın yahut (bürünüp namaz kıldığı) örtü veya bürgünün bir ucu tecennüs etmekle, onu başından ve (bedeninden) ilka ve teb'id ederek, temiz olan tarafını kendisinde ibka eylese, eğer o, sarık veya örtü, bir tarafı tahrik olunmasiyle, diğer tarafı hareket etmez

— 179 —

derecede ise, namaz câiz olur. Çünkü, bu halde necis olan tarafı, musâllî giymemiş demektir. Eğer bir tarafını tahrik ile, diğer tarafı dahi hareket ederse namaz câiz olmaz. Çünkü, o halde musâllî hükmen, hamili necaset demektir.

Bundan zaruret hali müstesnadır ki, zarurette, sevbi müteneccis ile, setr-i avret edilerek namaz kılınır.

Sıhhati salâta mâni bir necaseti izale edecek şeyi bulamayan kimse, namazı öylece kılar. Ve bulduğu vakit iade etmez. Çünkü, mükellefiyet imkâna göredir. {(1) Gerek vakit bâki olsun, gerek olmasın. Ve necaset gerek libasta, gerek mekânda bulunsun. İzale edici şeyi bulamamak dahi gerek hakikî olsun, gerek hükmî olsun: Bulup ta, aduv ve haps gibi bir mânia mebni, istimale kaadir olamamak, nükmen bulamamaktır.}

İzale-i necaset, kendisine nazarı helâl olmayan kimsenin yanında, keşfi avretsiz, mümkün olamamak sureti dahi böyledir. Zira izharı avret nehyedilmiştir. İzale-i necaset ise emredilmiştir. Emr ile nehy içtima ettikte, nehy evlâdır.

Setr-i avret etmek için, velev ipekten, yahut ottan olsun, bir şey bulamayan kimse, o halde kıldığı namazı iâde etmez.

Gerçi ipek giymek (yahut kullanmak) erkeğe helâl değildir. Ve lâkin, farîza-i setir, ipek giymekten evlâ olmakla, ipekten başka setr-i avret edecek şey bulamayan kimse, onunla tesettür ederek namazı kılmak lâzımdır. {(2) İpek libas ile kılınan namaz sahihtir. Ve zaruret halinde ise, günah dahi yoktur. Başka şeye kudreti var iken, onunla kılarsa günahkâr olur.} O var iken, avret yeri açık olarak namaz kılmak câiz olmadığı gibi, haşiş ile (ki ottur) örtünme mümkün iken, onu veyahut yaprak ile tesettürü, terk ederek namaz kılmak dahi câiz olmaz.

Çamur ve bulanık su {(3) Bulanık kaydı, duru su setre salih olmadığındandır.} dahi, bilcümle, örter olmakla, onların içinde namazı îmâ ile kılmak mümkün iken, {(4) Bu bapta, cenaze namazı ile, diğer namazların farkı da yoktur.} açıkta kılmak câiz olmaz.

Altı görünen, cam ve ince elbise ile, tesettüre itibar olmadığı setri zulmete dahi, itibar yoktur. Nitekim, bâbı şurutta zikrolunmuştur.

(Setr-i avret, hem halikın hakkı ve hem mahlûkun hakkıdır. Binaenaleyh, halvette yâni, kendinden başka kimse bulunmadığı yerde dahi, örtünmeme, ciddî bir sebep {(5) Reddi Muhtârda, büyük, küçük su dökmekle, temsil olunduktan sonra: Halvette münferiden yıkanmak için, soyunmak hakkında, mekruh olur, inşallah mâzur olur, onda beis yoktur, az vakit için caiz olur, küçük bir hamamda (gusülhanede) caiz olur, denilmiştir.} olmadıkça, - sahih olan - örtünme vâciptir. {(6) Kendinden, setir vâcip olmaz, denilmiş ve bu kavl de tashih olunmuştur.}

— 180 —

Setr-i avret edecek şeyi, velev birinin ibahası ve âriyeti ile olsun, {(1) Verenin minneti altında kalmak ta olmaz ki, ibaha temlik gibi, minneti mucip değildir. Muhaşşî der ki, ibaha etmezse onun üzerine kudreti sabit olmamış demek olmakla, o halde namazı çıplak kılar. Zira gayrin mâli ile intifaa, mesağı şer'î olmadıkça câiz olmaz. Gayeden naklen Halebîde mezkûrdur ki, örten libas vaad olunmakla, ona kudret sabit olmuş olmaz, ve lâkin, namaz kazâya kalmaktan korkulmadıkça tehir olunmak, Şeyhayn indinde vacip olur. İmam Muhammed indinde, mutlaka intizar vacip olur.} bulan kimse için - onun sadece dörtte biri temiz olduğu halde - namazı çıplak kılmak, sahih olmaz. Müteyemmime hibe olunan su gibi ki, onun istimali müteayyen olur.

Şeyin dörtte biri, bir takım yerlerde, bütünü makamına kaim olur. Cümleden biri, bu mevzidir. {(2) İhramdan çıkmak ve ihrama niyyet edilmiş olmak, meselelerince, başın rub'unun tıraş ve taksiri dahi o cümledendir.} Necis olan üç kısmının, kül makamına kaim olmaması, setrin lüzumuna ve rub'un tahareti sebebiyle necaset hükmünün sükûtuna mebnidir.

Rub'undan az kısmı temiz olan elbiseyi bulan kimse, onunla tesettür ederek kılmakla, çıplak kılmak arasında, muhayyer olup, o sevb ile ve hattâ tamamı necis olan elbise ile kılmak, uryan kılmaktan evlâdır. İki beliyyeye müptelâ olan kimse onların eşitliği halinde, tahyir olunur. Ehveni var ise, onu ihtiyar eder. {(3) Nitekim, bir kadın namazı kıyamen kılmak takdirinde, ondan bir uzvun rub'u münkeşif ve kuuden kılmak takdirinde örtülü olur ise, kuuden kılar. Çünkü, kıyamın terki ehvendir. Necis libasla kılmak dahi böyledir.}

Çıplak olan kimse, namazı ayakta dahi kılabilirse de, hakkında efdâl olan,ileride anlatılacağı şekilde oturarak kılmak ve rükû ile sücudu îmâ ile yapmaktır.

Gayr-i tahir ile, örtünerek namazı edada, taharet şartı, gerçi bizzarûre, ihlâl edilmiş olur, ve lâkin hem setr-i avret şartı yerine gelmiş ve hem de namazın kıyamı, rükû ve sücudü hakkiyle ifâ edilmiş olmakla, elbette çıplak olarak kılmaktan efdâl ve ona müraccahtır.

Bazı avret yerini yâni, avret mevziinin birazını, örtecek şeyi, elde eden kimse için, onu alıp kullanmak lâzımdır. {(4) Müellif, evvela vücup ile kayd edip, badehû onu, lüzum ile tefsir eylemiştir. Terceme kuvveti cihetiyle, lüzuma kasr edilmiştir.} Hiç olmazsa, avreti galizasını örter. {(5) Yalnız o kadarı örterse, onunla önünü ve arkasını örter. Eğer onlardan ancak, birini örtebilecekse: Haleti rükû ve sücudda fazla açılacağı için, arkayı örter, denilmiş olduğu gibi: Kıbleye karşı bulunduğu için ön tarafı örter, dahi denilmiştir.}

— 181 —

Tamamen çıplak olan kimse namazı, ayaklarını kıbleye uzatarak, oturduğu {(1) Zahirede mezkûr olan budur; Mûnyetül-musâllîde: Namazın teşehhüdü hâlinde oturduğu gibi oturur, demiştir ki, buna göre, kadının ve erkeğin hali, muhtelif olmuş olur. Hilâf, evleviyyettedir.} halde, îma ile kılmak mendup olur. Çünkü, bu halde oldukça örtülü bulunur.Kaimen dahi, îma edebilir. {(2) Sahibi Hidayenin, zâhiri ifadesi, bu sûretin men'idir.}

Kaimen rükû ve sücud ederek kılarsa, salâtın erkânını îfa ettiği için, o da sahih olur. {(3) Dördüncü bir sûret kalmıştır ki, onu da, sahibi bahr ve nehr, Mültekalebhurdan naklen zikreylemişlerdir: Oturarak rükû ve sücut ile kılmaktır. Zeyle-î merhum, çıplağın rükû ve sücut ile, yahut bunları îma ederek namazı kaimen veya kaiden kılması caiz olduğunu, ayni eserden naklen bildirmiştir ki, dört sûrete şâmildir.} Bu iki sûretten hangisini dilerse, ona meyleder. Evvelkisi efdâldir.

Setr-i avret edecek şeyi - var iken - unutarak, namazı çıplak kılanın, namazının sıhhatine ihtilâf olunmuştur.

Gerek hür olsun, gerek kendisinde esaret ve memlûkiyyet bulunsun erkek kısmının {(4) Erkek tabirinde, Sabînin böyle olmadığına işaret vardır. Siracde demiştirki, pek küçük çocuk için (ki dört yaşına kadar demektir) avret yoktur. Ve ona nazar ve messeylemekte dahi beis yoktur.} avret yeri, {(5) Avret lûgatte ayb ve naks mânâsına olan avr'den mehuz olarak, zuhur-ukabîh olan her şeydir. Kubh zuhuruna ve kendisinden (gadd-i basar) olunduğuna mebni, (sev'ete) avret denilmiştir. (Sev'et) od yeri demektir. İnsanın, istinkâf yahut istihya cihetiyle, her setr ettiği şey dahi, avrettir. Nisâ dahi avrettir. Nitekim, lügat kitaplarında mezkûrdur.} göbek ile diz kapağı müntehası arasındakidir. (Bunlara her taraftan, bir hizada bulunan mahaller, avrettir). {(6) Sürre veya menbitten başlar. Zahiri rivayet, rükbenin tamamen avret olduğudur. Şeriatte avret, setri farz olan yerdir ki, Şari aleyhis-selâm onu "Erkeğin avret mahalli göbeği ile dizi arasıdır. Diz de avrettendir." kavl-i şerifleriyle beyan buyurmuştur. Avretin galîza ve hafîfeye taksimi, Muhaşşînin âtiyen olan tasrîhi veçhile, namaz hakkında değil, nazar hakkındadır. Bahirde mezkûrdur ki diz hakkındaki avret hükmü, kalça hakkındaki, hükmü avretten ehaftır. Semeresi debudur ki, dizi açılmış gördüğü kimseye insan rıfk ile nazar edip, eğer o kimse, ısrar ederse onunla niza' etmez. Fakat kalçası açılmış gördüğü kimseyi nefretle ayıplar, ve o kimseye setri emreder ve ısrar eylerse onu tedip eder. Göbeğinden kasığına kadar açık gördüğü kimseye rıfk ile inkâr üzere olur, ısrar ederse, niza'eyler ve onu tedip etmez. Zira müçtehidün-fihtir. Kavli Fazlîye binaen ki, - her ne kadar zaif ise de: "Orası amelede açık olmak üzere, teamül olduğuna mebni avret değildir" demiştir.}

— 182 —

Cariyede zikrolunan mahalli avrete, zahr ile batin dahi ziyade edilir. {(1) Yanlarından, batna yakın yerler batna, ve zahra yakın yerler zahra tâbidir.} Gerek memluke-i mahza olsun, gerek ümm-ü veled veya müdebbire veyahut mükatebe bulunsun ve (hattâ)indel-imam müstesiat dahi olsun. {(2) Kısmen âzâdlı olandır ki, indel-imam onda rikk mevcuttur. İndel-imameyn o borçlu hurredir. Merhune olan cariyeyi (rahini muassır) azat etmiş olursao ittifaka hurre olur.}

Bunlar başlarını örtmeyerek ve hattâ göğüslerini dahi açık olarak namaz kılabilirler.

Hurre olan kadının bütün vücudü avrettir. Yüzü, elleri vs ayakları müstesnadır ki, bunlar avret olmamakla namazda yüzü açık bulunduğu gibi. eli ve ayağı dahi umumî zarurete mebni altı ve üstü, müsavi olmak üzere açık bulunabilir. Ve lâkin, el başka, kol başkadır. Hurrenin kolu zâhiri rivâyette avrettir. {(3) İmam Ebû Hanîfe Hazretlerinden kolun avret olmadığı dahi rivayettir. Hidmet için, kolun keşfine hacet olmadığına mebni, Kitâbül-ihtiyarda, bu rivayet ihtiyar olunmuştur. Kemal demiştir ki: Bazılar, kolun namazda avret olup, namaz dışında avret olmadığını tashih etmişlerdir. Avret olmamakla ona nazar caiz olmak lâzım gelmez. Çünkü, nazarın hal ve cevâzı avret olmamakla beraber hissi diğer korkusu olmamak şartına bağlıdır. Bunun için veçh-i emirde nazar dahi, mezkûr korku halinde haramdır. Halbuki o avret değildir.}

(Ayak dahi başka, bacak ta başkadır. Bacak avrettir ki, namazda bir rubunun bile, bir rükün edâ edecek müddet, münkeşif olması namazı ifsat eder.)

Hurrenin saçı ve kavli esahta {(4) Müellif böyle demekle onun avret olmadığına dair olan rivayetten ihtiraz etmiştir. Abdullah-i belhî dahi ona kaildir. Nihr de demiştir ki, elhâsıl onun hakkında iki itibar vardır: Biri avret hususunda onun bedenden olmak itibarı, diğeri örtülü olduğuna göre, gasl hakkında, onun bedenden olmamak itibarıdır.} saçlarının sarkıkları bile avrettir. Fetva dahi bu kavl üzerinedir. {(5) Bundan dolayı, hurrenin sarkan saçının bir rub'u dahi namazda açık bulunmak namazın sıhhatine mânidir.}

Gerek erkek, gerek kadının galîz ve hafif {(6) Avretin, galîza ve hafîfeye taksimi, nazar hakkında olup, namaz hakkında hepsi birdir.} avret âzasından bir

— 183 —

uzvun örtüsü var iken {(1) Çünkü, eğer örtüsü yok ise, namazı çıplak dahi kılar.} rub'unun {(2) Rubu kaydı salâta göredir, Keşf ve nazarın hürmeti, rub'u uzuv ile mukayyet değildir. Onun azı, çoğu birdir.} açılması namazın sıhhatini manîdir. {(3) İmam Ebû Yusufça, bir rükün eda edecek müddet olur ise, ve imam Muhammetçe, bil-fiil eda-i rükün edersedir. Muhtâr olan Ebû Yusuf'un kavlidir. Münyede, rükün sünnetle edasi itibar olunmuştur ki, üç tesbih miktarı demektir. Rub'un itibarı indet-tarafeyndir. İmam Ebû Yusuf ekserin inkişafına itibar etmiştir. Nısıfta ondan iki rivayet vardır. Rubudan ziyadesi evleviyyetle rubu hükmünde olup kısa müddetli çok açılma, uzun müddetli az açılma (rub'un azı) gibi sıhhate mani değildir. Fakat uzun süreli çok açılma ittifakla manidir.} Rub'un madunu, menetmez.

Rükbe fuhz ile (yâni uyluk ile beraber diz), aslında bir uzuvdur. {(4) Hakikatte diz müstakil bir uzuv olmayıp, uyluk kemiğiyle bacak kemiğinin iltikagâhıdır. Dirsek dahi bazuya ve bilek kola tâbi olmak gerektir. Kadının topuğu dahi bacağıyle beraber bir uzuvdur. Kulağı başından ayrı bir uzuvdur. Sarkık olan memesi dahi bir uzuvdur. Eğer meme sarkık değilse körpe ise, sadreyne tâbîdir. Tenasül uzvu, husyeteynden ayrı bir uzuvdur. Göbekten kasığa kadar, cevanibi bedenle beraber, bir uzvu Kâmildir. Her kaynak, başka uzuvdur. Mak'ad onların üçüncüleridir ki, o dahi müstakil bir avret uzvudur.}

Açılan yerler müteferrik olup ta, mecmuu, âzâyi avretten en küçüğünün rub'una müsavi olur ve açık kaldığı müddet, bir rüknü eda edecek miktar sürmüş bulunursa, namazın sıhhatına mâni olur. Ve illâ, {(5) Yâni, on küçük avret âzâsının rub'una bâliğ olmaz, yahut olsa da inkişaf müddeti o miktar uzamazsa.} mâni olmaz. Ve bunda fakîr ve zengin müsavidir.

Hastalığa, yahut bir tahta üzerinde kalıp, gark ve telef korkusuna, (veyahut yönelmede, zararı şedid husulünde), yahut - farzlara göre - {(6) Çünkü, nevafilin, şehir dışında binek üzerinde edası, acz ile meşrut değildir.} hayvan üzerinde bulunup da ya ihtiyarlığından yahut hayvanın serkeşliğinden nâşi kendi kendine inip binmeğe kaadir olmamağa (ve inmekte yalnız kalmak tehlikesi yahut yerin çamurlu olmak mahzuru bulunmağa) yahut insandan veya hayvandan kendi nefsini veya bineğini yahut mal ve emaneti hakkında düşman korkusu veyahut kital için şiddetli bir korkuya veya düşmandan râkiben firara {(7) Râkiben kaydi, maşiyen firarda, salât caiz olmadığındandır.} mebni, istikbali kıbleden bi-nefsihî âciz olanın kıblesi, zarûrete binaen kendisinin kaadir olduğu ve

— 184 —

emin bulunduğu cihettir. {(1) Kaadir olursa (hayvan durur olduğu) ve kaadir değilse (hayvan yürür bulunduğu) halde, ima eder ve kaadir ise kıbleye müteveccih olur. Değilse olmaz. Vebunlar farz olan namazlar hakkındadır.} Namazı kaiden kılmak sûretinde, düşmanın onu görmesinden korkarsa, emin olduğu cihete yan üstü yatarak îma ile kılar.

Gayrin kudretiyle kaadir olan kimse indel-imam kaadir sayılmaz. {(2) Meselâ âmânın yedeni olsa da, cumaya çıkmak ona vâcip olmaz. Yardımcının müteberri yahut ücretli veya köle olması arasında indel-imam fark dahi yoktur. Burası Muhaşşinin ifadesine göre, geçen meselede istikbal ve nüzülden aczin, binefsihi olmak kaydiyle mukayyet olmasının illeti menzilesindendir.} İmameyn buna muhaliftirler ki, onlarca o kimse kaadir sayılır. {(3) Bu meselece, musahhah, kavli imameyn olduğunu, Muhaşşî merhum Bâbül cumada zikretmiştir.}

Yardımcısı olmayan âcizin, kaadir olduğu cihete yönelerek kıldığı namazın sihhatinde ihtilâf yoktur.

Kıble tarafı kendisince şüpheli olup ta {(4) Kıbleye şüphe, işaretlerin yokluğuna binaen olur. Amma hava açık olupta, Edille meydanda iken, kendisi onu bilmezse taharri caiz olur mu? Ve cehl ile mâzur tutulur mu ? Bâzıları: Ne taharri caiz olur, ne de bilmemekle mâzur tutulur, dediler. Zahîrid-din Marginânî: Caiz olur, dedi. Sahib Cevhere: Kudûrînin haberinde taharri edip rey-i gaalibiyle amel eyler.} yanında {(5) Yanında olmak, bağırırsa işitilir yerde bulunmaktır. Âdilin kıble hakkındaki kavlini kabul eder (gerek kul, gerek cariye olsun). Fâsıkın, ahvali bilinmeyenin haberinde taharri edip rey-i gaalibiyle amel eyler.} o mahal halkından veya ilmi olandan {(6) Namazın şartlarının yedincisine bakınız.} haber veren olmadığı ve yahut sorup ta cevap alamadığı {(7) Ora halkından veya ehli ilimden olduğu halde demektir.} ve mihrap bulunmadığı sûrette maksudu, tilâvet secdesi dahi olsa, taharri eder, yâni kıbleye isabet için gayret sarfederek en sonunda reyi galibiyle amel eyler. {(8) Muhbiri adlin kavli, kendi rey ve içtihadına muhalif dahi olsa, onu tutmak vâcip olur. Çünkü, ihbar, taharriden âlâdır. İhbar da müstahaptır. Feyümî derki, taharri kasd mânâsındadır. Ve bir işte taharri etmek, iki emrin, daha iyisini talep eylemektir.}

(Yanında yerli halktan ve kıbleyi bilenden, soracak kimse varken ona sormayıp ta, kendisi araştırmak; ayrıca sormak hem soranı, hem de diğerini mülzim olup, taharri ise ancak, müteharriyi mülzim olduğundan dolayı, taharrinin fevkinde bulunduğu için, câiz olmadığı gibi, Zeyleî) mihraplar mevcut iken (dahi) taharri câiz olmaz, çünkü onların fil-asıl

— 185 —

vaz'i, bihakkındır. {(1) Eski mihraplar kıble için delildirler. Hususiyle Medine-i Münevverenin mihrabı! Çünkü o, vahyen mevzudur. Bu takdirde mihraba ittiba vacip olur, o varken, taharrî caiz olmaz. Kadıhan fetvalarında, mihrapların vücudiyle beraber, taharrinin dahi cevazı mezkûrdur.} Yerli halktan ve ilim ehlinden olmayanın kavline iltifat etmez. Her ne kadar muhbir iki dahi olsa ki, onlar dahi kendisi gibi vukufsuz yolculardır, içtihaden ihbar ederler. Diğerinin içtihadı için, kendi içtihadını terk eylemez.

Kapıları çalıp kıbleyi sormak ve mihraptan başka bir tâk bulunmak ihtimaline mebni, duvarları yoklayarak kıble araştırmak lâzım değildir.

Meselâ: Âmâ kimse, kıbleden gayriye durarak bir rekât kıldıktan sonra, biri gelip onu kıbleye doğrultsa, eğer namaza durduğu vakit, kıbleyi soracak kimse bulamadı ise, namazı sahih, ve eğer soracak kimse bulup ta, sormayarak durmuş ise, namazı gayr-i sahihtir. Her iki sûrette, kendisini kıbleye doğrultmuş olan kimsenin ona iktidası sahih olmaz. {(2) Çünkü, ilk sûrette de imamının hatâsı olduğunu bilmiştir. Şu dahi, bu meseleye benzer ki, bir kimse karanlıkta bir mescide girip akşam namazını kıldıktan sonra, ışık gelince namazı kıblenin gayriye kıldığı tebeyyün etse, eğer taharri ile kılmışsa, namazı caiz olup, iade lâzım gelmez.}

Kıble kendisine şüpheli olan kimse, taharri üzerine kıldığı namazın kıbleye isabet etmediği, tebeyyün ettiği takdirde, namazı iade etmez. {(3) Sahabe hazeratı, bir karanlık gece, seferde teheccüd namazını her biribit-taharrî bir tarafa yönelerek kıldıkları sabah olunca tebeyyün ederek, Zâti Hazret-i Risalete arz olundukta (Fe-eynemâ Tüvellû fesemme vechullah) kavl-i kerîminin nâzil olduğunu, Amir bin Ukbe yahut Âmir bin Rabîa "Radiyallahü teâlâ anhu" rivayet eylemiştir.}

Kıble aramak, abdest almak için temiz su ve namazda setr-i avret için temiz elbise, aramak gibi değildir ki, suyun ve libasın temiz olmadığı tebeyyün-ederse, namaz iade olunur. Çünkü, namazda taharet, intikal ve tebeddüle ihtimal olmayan bir şeydir. Kıble ise öyle değil, intikal ve tahavvülü muhtemeldir. Nitekim, beyti makdisten Kâbe-i Mükerremeye tahavvül eylemiştir.

Eğer araştıran namaz içinde hatasını anlar veya içtihadı tebeddül eylerse istidare ve bina eder. Yâni sevap gördüğü cihete dönerek namazına devam eder. {(4) Müellif: "Sağdan sola doğru döner" demiş ise de, Muhaşşî merhum: Buâlâ veçhil-istishâb, olmak gerektir, vücubî değildir, demekle beraber: Bunun da mahalli, sağdan dönmek, amel-i kesir olmamak sûretindedir. Ve illâ, müstahap olan amel-i kalîl bulunan cihetten dönmektir, demiştir. Müellifin, burada bir meselesi daha var ki, döndükten sonra, secdeyi terk ettiğini hatırlarsa, namazı bâtıl olur, demektir. Onun da vechi, bir rekât için, iki kıble olmamasıdır.}

— 186 —

İçtihadın tebeddülü, nesh gibidir (ki, önceki ameli iptâl etmez. Belki ondan sonra eski ictihatla amel etmek menedilmiş olur). Ehli Kubâ, kıblenin neshi haberi, kendilerine ulaştıkta, namaz içinde Kâbe cihetine döndüler. Nebi aleyhis-selâm dahi onların bu fiilerini hüsün gördüler.

Kıble kendisine şüpheli olan kimse, bilâ taharri namaza başlarsa onun fiili mevkuf olur. Şöyle ki, kıblede isabet etmiş olduğunu, eğer namazdan ferağından sonra anlarsa, o namaz sahih olur. Zira kendi zanniyle olan hüküm, {(1) Halden kıble kendisince şüpheli olanın hali, maksuttur ki, onun ademi taharrî indinde hali, fesattır. Çünkü, şüpheli bulundukta, taharrîsiz durulan namaz, fâsittir.} sevabın tebeyyünüyle bâtıl, ve namazın evvelinden beri cevazı sabit, olmuş olur. Ve eğer isabetini, namazın içinde anlarsa, Velev ki, zannı galip ile olsun, o namaz fâsit olur. Zira onun hali, o bilgi ile kuvvet bulmuş olmakla, kaviyi zaîfe, bina eylemiş olur.

Nitekim, isabetini hiç bilmemek suretinde dahi, namaz fâsittir, zira, fesat, istishabı hal ile sabittir (ki, o da, şüpheli olduğu halde, taharriyi terke mebni olan, fesattır).. {(2) Ve (sureti sabıkada olduğu gibi) bir delîl ile mürtefî de olmamıştır. Binaenaleyh, fesat rnütekarrerdir, zira, meşrut olan şey, ne hakikaten ve ne hükmen, hâsıl olmamıştır. Hakikaten hüsul: Yakînen istikbal ile olur. Hükmen hüsul: Taharrî ile olur.}

Taharrisi, bir cihete vâki olup ta, kendisi diğer cihete durarak kılsa, isabet etse dahi, kâfi olmaz, zira hakkında hükmen Kâbe olan ciheti ki, taharrisinin vâki olduğu cihettir, terk eylemiştir.

Nitekim, necis bildiği elbise içinde olduğu, yahut kendini abdestsiz sandığı veyahut vaktin girmemiş olduğunu mutekit bulunduğu halde, namaz kılıp ta, bildiğinin aksi, meydana çıkmak sûretinde, kıldığı namaz her ne kadar, gereken şartları haiz ise de, kifayet etmez. Zira diğer şart mevcut değildir ki, o da, kendisinin iptidaen olan fiilinin fesadına hükmetmiş olmasıdır.

Bir cemaatin karanlıkta, her biri bir cihete -bit-taharrî- durup, imamlarının halini -kıble cihetlerini- bilmeyerek, {(3) Eğer imamın haline agâh idiyse, onun namazı gayr-i sahihtir. Çünkü, onun itikadınca imamı hatâ üzeredir. Kâbenin içindeki namazda bu, şart değildir. Zira her taraf kıbledir.} kıldıkları namaz, kendilerine kâfidir. Yalnız içlerinde imama tekaddüm etmiş var ise, onun namazı Kâbe dahilinde olduğu gibi-gayr-i sahihtir.

— 187 —

VACİBAT-I SALÂT (NAMAZIN VACİPLERİ)

Vâcip, lûgatte lâzım, sâkıt, müztarip - yâni mütereddit - mânalarınadır. Şer'î ıstılahta, kendisinde şüphe olan delîl ile, bize lâzım olan şeyin ismidir. {(1) Kitab-ut-tahareden önceki, ahkâmı teklifiyye kısmındaki dip notuna bakiniz. İbni Âbidin der ki, Vâcip iki kısımdır: Biri, farzı amelî tesmiye olunan kısmı âlâdır ki, kendinin fevatiyle, cevaz fert olandır: Salâtı vitir gibi. Diğeri, onun fevatiyle cevaz fevt olmayandır: Burada, maksut olan budur.} Ya ilmen bizden sâkıt olduğu yâni, "itikadi vücûbi" bize lâzım olmadığı için, yahut bize amelen lâzım olduğu için yahut farz ile sünnet arasında veya amelen lüzum ile ilmen ademi lüzum arasında mütereddit bulunduğu için, vâcip ismi verilmiştir.

Vâcibat, farzların ikmali için; {(2) Çünkü, kıraet farzdır. Onun Fatiha ve - meselâ bir sûre ile - olması, o farzı mütemmimdir. Musâllî onu terkederse, tahrîmen mekruh olur. Tumânînet (istikrarlı ve kalben müsterih olmak), rükû ve sücudü mütemmimdir. Ve kezâ, kade-i ahîrede teşehhüd, kadeyi mütemmimdir. Secdede burnun ilâvesi, alnın vaz'ını mütemmimdir. Vâcibatın böyle mütemmimi rükün olmayanı da vardır: Kade-i ûlâ ve ondaki teşehhüd ve selâm gibi.} sünen vâcibatın ikmali için, {(3) Üç kere tesbih etmek, tumânîneti mütemmimdir. Salât alen-nebi teşehhüdü mütemmimdir. Taavvüz ve tesmiye, Fatihanın kıraetini tamamlar. Bu tamamlama, bütün sünnetlerde zahir olamaz.} âdâp, sünenin ikmali için {(4) Yâni, sünnet, edep ile kâmil olur. Rükûda, ayaklara secdede burnunun ucuna bakması tesbihleri tamamlar. Çünkü, bu halde musâllî, nazarının mukayyet olmamasiyle, kalben meşgul olduğu için, tesbihat ihlâl edilmiş olur. Oturanın, kendi kucağına bakması dahi, heyeti kuudu mütemmimdir. Bu tetmim dahi, âdâbı salâtın tamamında zahir değildir.} meşrû olmuştur.

Tâ ki, bunların her biri, ikmali için meşrû olduğu şey hakkında birer mahfaza olsun. {(5) Vâcibat, farzların ve sünen, vâcibatın ve âdap, sünenin sûru gibidir. Sûr-u ahîri muhafaza eden dahili sûrları daha ziyade koruyucudur. Onu zayi eden, sair sûrları dahi zamanla zayi etmeye yönelmiş olur.}

— 188 —

Vâcibin hükmü: Amden târiki, ikaba müstahak olmak, {(1) Bu ikab, farzın terki hakkındaki, ikabın madunudur.} ve münkiri tekfir olunmamak ve fâili müsap olmak, {(2) Bu hüküm, uhrevîdir. Dünyevî hüküm, mutalebenin sükûtudur.} ve sehven terkinde namazın noksanına mebni, sehiv secdesi lâzım gelmek ve amden terkinde iadesi lâzım olmak {(3) Vakit bâkî oldukça demektir. Sehiv suretinde dahi, secde etmemişse, böyledir ki, vakit bâki oldukça, salâtı iade eder. İade etmeyerek, vakit çıkarsa, salât- noksan olarak - ve kerahati tahrimiyye ile zimmetten sakıt olur. Ve kendisi fâsıkı âsîm olur. Keraheti tahrîmiyye ile eda olunan her namazda hüküm budur. (Velev ki)(müdafaa-i ahbeseyn) def'i ihtiyaç sıkıntısı halindeki namaz gibi, sehiv secdesini mûcip olmasın. Vâcibin terkine mebni, iade olunan namaz: Nefli cabir olmak muhtardır. Farz, ilk namaz ile sâkıt olur. Çünkü, farz tekerrür etmez. Namazın, sünnetinin telkine mebni, iadesi menduptur. Vâcibin terki, namazı müfsit değildir. İbni Âbidin der ki, Vücûbi iadeyi - terkin bir özre mebni olmaması - kaydiyle takyit etmek"lâyıktır: Ümmi yahut son zamanda müslim olup, daha fatihayı öğrenmeden namaz kılmış olmak gibi. Bir de tahrîmen mekruh olan şey, sagairdendir; Sagire ile adâletin iskatı ise, ona ısrar ile meşruttur.} ve sehven terk suretinde sehiv secdesi yapılmazsa ve amden terki takdirine iâde {(4) İbni Âbidinin ifadesine göre, bunlar, bizzat namazın vâciplerinin hükümleridir. Vücubüne kail olanlarca, cemaat gibi mahiyyeti salâttan hariç olup da, binefsihî müstakil bulunan veya tertibi süver gibi, kıraetin vâciplerinden olan şeylerin ahkâmı değildir ki, münferiden kılana iade ve sehven kıraeti (menkûsen-mâkûsen) yapana, sehiv secdesi lâzım olmaz.} olunmazsa, farz nâkıs olarak, zimmetinden sâkıt olmuş olur.

Namazın vâcipleri, on sekizdir: {(5) Burada mezkûr olan, o kadardır. Yoksa salâtın vâcipleri ziyadedir.}

1 - Fatiha sûresini okumaktır. {(6) Dediler ki, Fâtiha sûresinin ekserisinin terki halinde, sehiv için, secdeeder. Ekallini terk ederse değil. Yarısının terkine dair olan hükmü, ben görmedim, Nihr. Lâkin Müctebada: Ondan bir âyeti terk ile, secde-i sehiv eder, demiştirki, evlâ olan budur. Dürr-ü Muhtârda, buna göre, onun her âyeti vâciptir, dedi. Fatihayı dua kasdi üzere dahi okusa, kıraeti vâcibe yerine kaim olur.}

لَا صَلَاةَ لِمَنْ لَمْ يَقْرَأْ بِفَاتِحَةِ الْكِتَابِ

"Fatihayı okumayanın namazı olmaz" hadis-i şerifine binaen ki, mezkûr hadîs, neyf-i kemâle mahmûldur, (Fâtiha-i kitabı okumayanın salâtının kemali yoktur) demektir. Bunun ise, ifadesinin gayesi, vücuptür, farziyyet değildir. {(7) Fatihanın kıraeti, diğer üç mezhebin imamlarınca farz ve bizce vâciptir. Farz olan, Kur'ândan mutlak bir şey okumaktır. Âyet-i Kerîmede; Fakreû mâ teyessere minel-Kur'ân buyurulmuş olduğu gibi, Sahîhaynde mezkûr hadis-i şerifte dahi "İzâkumte iles-salâti fesbegul-vuzûe sümmes-takbelel-kıblete sümme ikre' mâ teyessere maake minel-kurrâni" buyurulmuştur. Cenâb-ı Hak ve Resûlu, namazda alel-itlâk, kıraeti Kur'ânı emretmiş ve nassı kitaba, nassı sünnet muvafık gelmiştir. Mezkûr âyeti kerîme hükmünce cevaz; salâtta Fatiha okumağa tevakkuf etmemekle, namazda Fatiha kıraeti farz olamaz. Zikrlounan (Lâ salâte limen lem yakre' bifâtiha-til-kitab) hadîsi haberi vahit olup, sübutü kat'î olmadığından, âyeti kerîmenin itlâkını takyit edemez ki, mutlaki takyit nesihtir. O da haberi vahit ile olamaz. Mezkûr haber, meşhur ve kat'iyyüs-sübût olsa bile, zanniyüd-delâledir. Çünkü, o gibi selbler cevabı nefy için olduğu gibi, fazileti nefy için de olmakla, kat'î değil, ihtimalli demektir. (Lâ salâte bihadareti Taâmi) ve (Lâ salâte licârel-mescidi illâ Fil-mescidi) hadîsleri ile dahi vücube istidlâl olunmamıştır.}

— 189 —

2- Zammı sûre eylemek:

İki rekâtli farzın, {(1) İki rekâtlı farz: Sabah ve cuma namazlarıdır. Vâcip olan bayram namazları dahi - Bahri Raikte - bu meyanda mezkûrdur.} her iki rekâtinde ve rekâtı ikiden fazla olan farz namazlarının yalnız iki rekâtinde {(2) Diğer iki rekâtte dahi sûre zammı mekruh olur mu? Muhtâr olan, olmamaktır.} ve salâtı vitirin ve salâtı neflin her rekâtlerinde, sûre-i fatihaya bir küçük sûre yahut en küçük sûreye muadil, üç kısa âyet {(3) En küçük sûre Kevser sûresidir. En kısa âyet, Müdessir sûresindeki (sümme nazar) âyetidir.} ve yahut üç kısa âyete muadil, bir uzun âyet, {(4) Âyet-i kürsî ve âyet-i müdayene gibi, uzun bir âyetin bir parçasını bir rekâtte ve bir parçasını da diğer rekâtte okusa, her ne kadar, her bir rekâtte, birâyeti tamme okumamış olduysa da, bu âyetlerin bir parçası üç kısa âyetten ziyade, yahut ona muadil olmakla kıraeti, üç âyetten ekâl düşmeyerek caiz olmuş olur.} zammeylemektir. Çünkü, hadîs-i şerifte (Lâ salâte limne lem yakre bilhamdü-lillâhi ve sûretin fî farîzatin ev gayrihâ) buyurulmuştur. {(5) Delîl, müddeadan ehastır. Âyâtın sûreye ilhakı, delâleti nasiledir, denebilir. Mezkûr hadîs-i şerif, Fatihanın farziyyetine kail olanları reddeder. Zira, zammı sûrenin de farziyyetine kail olmak lâzım gelir. Halbuki, zammı sûre, onlarca vâcip bile değil, sünnettir. Muhaşşinin ifadesine göre, gerek Fatihanın, gerek ona zam edilecek sûre veya âyetin, namazda kıraetinin vücubü vaktin müsaadesi ile mukayyed olup, eğer musâllî kıraeti Fatiha ve sûre, yahut kıraeti Fatiha veya bir âyetten ziyade kıraet, takdirinde, vaktin çıkmasından korkarsa, kâffe-i salât hakkında her rekâte bir âyetle iktifa eyler. Fatihanın vücubü, sûrenin vücubünden müekkettir. Çünkü, Fatihanın rükünlüğünde ihtilâf olunmuştur. Lâkin, âkidiyyet ancak isimde zahir olur, vücubü iadede değil. Çünkü, vücubü iade, vâcibi müekkedin değil, mutlak vâcibi terkin, hükmüdür. Buna muhalif olarak bâzı kütüpte, bulunan söz, Bahri Raikte reddolunmuştur.}

3- Kıraeti vâcibeyi (ki, {(6) Mezkûr vücûpten, bâzı teravih kıldıranlar gafildir. Muhaşşî der ki, kıraetin farza, vâcibe, sünnete taksimi îka'ından evvele nisbetledir. Kıraetin îkaından (icrasından) sonra musâllî bir rekâtte Kur'ânın kâffesini dahi okusa, kıraet farzdan başka bir şey olmaz.} fatihanın ve ona zam olunacak şeyin)kıraetidir. Rekâtı ikiden fazla olan farz namazların alet-tayin, iki evvel kirekâtlerinde îfa eylemektir. {(7) Muhaşşî burada: Mezkûr tâyin, farzdır, ilk rekâtların gayride vâki olan kıraete, kazâ olur, dahi denildi ve tashih olundu, demiştir.} Muvazabeti seniyye böyle vâkî olmuştur ki,

— 190 —

Aleyhis-selâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, kıraeti dâima o, rekâtlerde etmişlerdir. {(1) Neflde olduğu gibi, farzın bütün rekâtlarında, kıraet lâzım olmamak, Hazret-i Ali radiyallahü teâlâ anhın, kavli şeriflerine mebni olup, İbni Mes'ud ve Aişe radiyallahü teâlâ anhümâ hazretlerinden dahi, farzın diğer rekâtlarında (tehyîr)rivayet olunmuştu ki, musâllî dilerse, onlarda kıraet, dilerse tesbih eder.}

Kıraeti vâcibenin mahalli ilk yarı {(2) Şef, çift demektir. Şef'i evvel, iki evvelki rekâtlar demektir.} olmakla, onda fatihayı ve zammı okumayan musâllî, ikinci yarıda onları tertip üzere okur ve cehr vâcip ise, {(3) Cehrin vücubü, salâtı cehriyyede imam olana göredir.} cehr eder ve sehvi için sücud eyler. {(4) Sücud-ü sehiv, malûm olduğu üzere, sehve müretteptir. Amden olursa kerâhet-i tahrîmiyye vardır.} Kıraet-i vâcibeyi mahallinde kısmen terk etmişse, metrûk olan yalnız sûre olduğuna göre, onu ikinci yarıdaki fatihadan sonra okur. {(5) Cehr, vâcip ise, hem onu, hem Fatihayı cehreder. Zira bir rekâtte, cehrile ihfanın cem'i, çirkin görülmüştür.} Metrûk olan yalnız fatiha olduğuna göre de, ikinci yarıda onu tekrar etmeyip, ondaki fatiha ile iktifa eyler. Namaz, akşam namazı olduğuna göre, ilk yandan kalan yalnız bir rekâtinin sûresini kaza edebilir. Çünkü, ikinciyi kazaya mahal yoktur.

4 - Fatihayı, sûreden evvel okumaktır. Muvazabeti seniyyeye mebni ki, Hazret-iResûl-i Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem, daima fatiha sûresini evvel okumuşlardır. Hattâ, sûreden ibtida edip te, {(6) Yâni, onun bir miktarını ve hattâ bir harfini okuduktan sonra demektir. Sûreyi tamamiyle okumak dahi, bâzını okumak gibidir. Sûreden âyâta dahi, şâmil olan mânâ maksuttur.} badehû hatırlasa, fatihayı okur ve sonra sûreyi zammeder, ve sehv için secde eyler. Fatihayı tekrar edip te, sonra sûreyi okumak dahi böyledir. Fatihayı terk etmiş olduğunu, sûreyi okuduktan sonra ve rükûa varmazdan evvel hatırlarsa, onu okur ve sûreyi iade eyler. {(7) Aralarında tertip vâcip olmakla, iade-i sûre, vücubîdir. Bu mesaili müellif, vâcibatta zikretmiştir.} Rükûa vardıktan sonra, fatihayı yahut sûreyi terk etmiş olduğunu hatırlamak suretindedahi, kıyama avdet ve kıraet edip, rükûu iade eyler.

5 - Secdede alınla beraber burnu da yere götürmektir. {(8) Muvazabeti seniyye bu veçhiledir. Namazın şartlarının 17 ve 18 incisine bak.}

6 - İki secde arasındaki tertibe riayet etmek: Yâni, farz ve sair namazlarda

— 191 —

her rekâtin ikinci secdesini, salâtın sair ef'aline intikalden evvel yapmaktır. Muvazabeti seniyye bu vechiledir.

Bu tertip, kendisini fevt ile, ikinci secdeyi geçerek başka bir fiile intikal eden kimse, onu kuudü ahireden ve hattâ bilâ kelâm, selâmdan sonra dahi, hatırlasa îfa eder ve kade-i âhireyi iâde eyler. {(1) Nitekim, namazın şartlarının 23 ve 25 incisinde zikrolundu. Muhaşşî derki, ikinci secdenin yapılması yolu budur ki, onu selâmdan sonra, yahut kuuddan sonra ve selâmdan evvel tezekkür ettikte, o secde-i metrukeyi etmek ve badehû kuud ve teşehhüdü iade eyleyip selâm vermek ve sücud-ü sehive varıp kuud ve teşehhüt eylemektir. Çünkü, namaz secdelerine avdet etmek, kuud ve teşehhüdü ref' ve iptâl eder. Tilâvet secdesi dahi böyledir. Kuudü iade etmeyerek, secdeden kalkar kalkmaz selâm verirse, namazı bâtıl olur. Zira, farz olan son kadeyi terk eylemiştir. İbni Âbidinin ifadesine göre, kade-i âhireyi iadede, yalnız tahiyyatı sonuna kadar okuyup, salâvat ve duaları, sücud-ü sehvin teşehhüdünde okur.}

7- Erkânda İtmînan üzere olmaktır ki, rükûda ve sücudda, mafsallar, mutmain yâni, subhânallah demek miktarı, her uzuv kendi mahallinde müstakar oluncaya kadar, sükûn ve ârâm üzere bulunmaktır. {(2) Buna tadili erkân tâbir olunur ki, erkânın tetmim ve tekmili demektir. Tekmili rükün olduğu için, vâciptir.}

Muktezayı delîl ki, edayı salâtta sehv eden kimseye hitaben sâdır olan: "Namazı tekrar kıl, çünkü sen kılmadın" hadîsidir. Ve muktezayı muvazabet, rükûdan sonraki kavmede ve iki secde arasındaki celsede dahi, itmînanın ve rükûdan kalkmanın vücubüdür. {(3) Rükû ve sücudun özellikle zikrolunması, onlar mahall-i tahfîf zan olunduğundandır. Kıyam, kıraetin uzunluğu ile imtidad eder olmakla, onu zikre hacet yoktur. Rükûda, sücudda, kevmede, celsede, tatmin vâcip olduğu gibi, rükûdan kalkmak ve iki secde arasında oturmak dahi vâciptir. Rükûdan olan baş kaldırma ile sücuddan olan baş kaldırma arasında, şu fark vardır ki, rükûdan olan baş kaldırma vâcip ve iki secde arasındaki baş kaldırmanın, kuuda yaklaşması farzdır. Çünkü, bir secde-iden diğer secdeye intikal ve diğer tâbir ile, iki secdenin birbirinden ayrılması, birinci secdeden baş kaldırma ile olacağından, sücuddan, kuuda yaklaşacak kadar kalkmak, namazın farzlarından olup, rükûdan sücuda intikal ise, başın eğilmesiyle mutahakkak olacağından, rükûdan sonra başı kaldırmak farz değil, tadil! erkânın delili vücubü olan(hadîsi mezkûrun ve muvazabeti seniyyenin) muktezası olarak namazın vâcibatındandır. Müellif burada, böyle demiş olduğu halde süneni salâtta: Rükûdan refi, alessahih sünnettir. İmam Ebû Hanîfeden, onun farz olduğu dahi rivayet oldu, demiştir.} Çünkü, bunlar hep emr olunmuş şeyler demektir. {(4) Emri zımnîdir ki, salâtta isaet edene, iadeyi emir, onun tumanîneti (tadili)terk etmesine mebnidir. Bu da, İtmînan ile emri muktezidir. Emir ise, vücup içindir.}

8- Birinci kadedir. (En sür'atle tehiyyat okuyacak miktar, kadeiûlâda bulunmaktır).

— 192 —

Maksut: Son olmayan kuudtur. (Mesbukun) sonradan ettiği kuud dahi hükmen kuudu evveldir. {(1) Dört rekâtli farzın üçü ile mesbuk bulunan, yâni üçüne yetişemeyen, muktedi imama uyarak oturduğu ile beraber, üç kaade yapmış olur ki, onlardan en sonrakinden mâdası, vâciptir. Seyyid Ebûs-Suûd böyle diyor ise de, onun ilk kuudu, muktezayı mütabaatça, farzdır.} Muvazabeti seniyyeye ve unutup kalktıklarında, sehv için sücud eylediklerine mebni, kuudü evvel, kavl-i sahihte vâciptir. {(2) İmam Kerhî ve Tahâvî, onun sünnet olduğunu ihtiyar ettiler. Ekseri meşayih dahi, ya sübutu vücubü sünnetle olduğuna ve yahut sünneti müekkede, vâcip kuvvesinde bulunduğuna mebni, ona sünnet namını verdiler.} Ve bu bapta feraiz, Vâcibat ve nevafilce fark yoktur.

9- Kuudu evvelde teşehhüd (tehiyyat) okumaktır. {(3) Okumakta olduğumuz tahiyyat: Teşehhüdü İbni Mes'uddur. Nitekim (Terkibi ef'ali salât) faslının sonunda zikrolunur.} Bu dahi muvazabeti seniyyeye mebni, kavl-i sahihte {(4) Sahih kaydı, kuud ile teşehhütten, her birine mütalliktir. Ve o, onların her ikisinin, yahut yalnız teşehhüdün, sünnet olması hakkındaki kaviden ihtirazdır.} vâciptir.

(Bir miktarının sehven terkinde dahi, hepsinin terkinde olduğu gibi sücud-ü sehiv lâzım gelir).

10 - Kade-i ahirede teşehhüd okumaktır. Bu dahi muvazabeti seniyyeye mebni vâciptir.

11 - Kade-i ûlâda, teşehhüd kıraetinden sonra, bilâ teehhür üçüncü rekâte kıyam etmektir. Hattâ teşehhüt üzerine sehven {(5) Bu kayd, amd'tan (kasd'tan) ihtiraz içindir ki, o halde, namaz kerahet-i tahrîmiyye ile mekruh olur.} bir rükûn edaedecek kadar, bir şey ziyade etse, kıyamı vacibi tehir etmiş olduğundan, sehv için sücud eyler. {(6) Sücud-ü sehvin lüzumunda, bir rükün eda edecek kadar şey, ziyade edilmek sahihtir. Onu da "Allahümmesâlli alâ Muhammed" denilmek miktariyle beyan etmişlerdir. Müellif bunu, Aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretlerine salâvat okumaktan menetmek gibi olur diye çekindiğinden zikretmemiştir.}

(Bu, farzlar ve bir de vitir hakkındadır. Dört rekâtli sünnet-imüekkedelerin kade-i ûlâsının teşehhüdüne, sehven o miktarın ziyadesine, sücudü sehvin lüzumu, muhtelifün-fihtir). {(7) Bunu, Muhaşşi merhum babi nevâfilde zikretmiştir. Onun kelâmında Vitir mezkûr değilse de, müellifin Vitir bâtındaki kelâmının zahiri budur.}

12- Namazın hitamında {(8) Hattâ cenaze namazında ve secde-i sehivde. Nitekim, bablarında musarrahtır. Selâm, rükûlü, sücutlu namaz için vâciptir, sözü sehve mebnidir.} iki kere yâni, sağına ve soluna {(9) Bu söz, iki tarafa dönmenin dahi muvazabete mebni, vücubunu iş'ar eder. Halbuki, nas bunun hilâfındadır.}

— 193 —

"Esselâm" {(1) Selâmın ikisi de vâcip olmak esahtır. Bir kavle göre ikincisi sünnettir. Namazdan çıkış, indel-âmme bir selâm iledir. Bir kavle göre iki selâm iledir. Binaenaley ilk selâmı telâffuzdan sonra ve (aleyküm) den evvel, bir kimse, ona İktida eylese, indel-âmme sahih olmaz. Alâ kavlin, birinci selâmdan sonra ve ikinci selâmdan evvel, ona yetişen kimse onunla beraber, namaza yetişmiş olur. Selâmın vücubünün hükmü için ileride istihlâf mesailinin zeylindeki isna aşeriyye meselelerinin mukaddemesine müracaat oluna.} demektir. Lâfzı selâm, muvazabete mebni, vâcip olup {(2) Hadîs-i İbni Mes'ûda mebni farz olunmuştur.} onunla maksut hâsıl olmakla "aleyküm" lâfzı vâcip değildir. {(3) Muvazabete mebni, ona da vâcip demeğe, vech olabilir ise, de bu nassın hilâfına olur.}

(Musâllî, selâma bedel, o mânâda başka bir lâfız, irad etse, selâm makamına kaim olmaz).

13- Salâtı vitirde kunüt okumaktır. {(4) Kunut ve kunutun tekbiri, indel-imam vâciptir. İmameynce onlar, vitir gibi sünnettir.}

(Kunut, mutlak duadır. Vitirde vâcip olan da mutlak duâdır. Bilhassa "Allahümme innâ nesteînüke" duâsı sünnettir. Başka bir duâ dahi, okusa olur).

14- Bayram namazlarına mahsus olan tekbirlerdir ki, onların herbiri vâciptir. Sehven terkine sücud-ü sehiv gerekir. (Her rekâtte üçer tekbîrdir).

15 - Her namazın iftitahı için, lâfzı tekbiri, tâyin etmektir, ki bilhassa, Allahü ekber, demektir. (Namazın şartlarının on birincisine bakınız). {(5) Muvazabeti seniyye böyledir. Zahirede, onun gayrisiyle şuru, fil-esah mekruh olur, demiştir.}

16 - Bayram namazlarının ikinci rekâtinin, rükû tekbiridir. Mezkûr tekbir, vâcip olan tekbîrâtı zaideye ittisalinden dolayı, onlara tebean vâciptir. {(6) Bu ancak, ikinci rekât tekbirlerini - amelen bil-mendup - tehir etmek suretinde zahirdir.} İlk rekâtın rükû tekbiri sünnettir.

17 - Sabah namazının her iki rekâtında, ve akşam ve yatsı namazlarının ilk iki rekâtlerinde, kazâ dahi olsa, imam kıraeti cehr etmektir. Zira, Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bunların kazasında dahi, cehren kıraet etmişlerdir.

— 194 —

Cuma ve bayram namazlarında {(1) Lâkin, sehven cehr edilmemiş olursa - karışıklığa sebep olmamak için bunlarda sücud-ü sehiv sâkıttır.} ve teravihte ve ramazana mahsus olarak, cemaatle kılınmakta olan Vitir namazında {(2) Gerek teravihten evvel, gerek sonra kılınsın, gerekse teravih terkedilmiş olsun. Vitirin ramazanda olması kaydı, ramazanın gayride, onun cemaatle kılınması, bid'ati mekruhe olmasındandır. Bidatte ise, cehr matlup olmaz.} dahi, imam cehren kıraet etmek, muvazabete mebni vâciptir.

18 - Öğle ve ikindi namazlarının, bütün rekâtlerinde, velev arafatta, bunlar ceman, kılınmış olsun {(3) Müellif böyle demekle, imam Mâlik hazretlerinin muhalefetine işaret etmiştir ki, imam müşârün-ileyh, onların cem'an edasında, kıraetin cehrine kaildir.} ve akşam ve yatsı namazlarının iki evvelki rekâtlerinden sonraki rekâtlerinde -ki, akşam namazının üçüncü ve yatsının üçüncü ve dördüncü rekâtleridir- kıraeti israr etmektir. Gündüz nevafilinde dahi, israr vâciptir.

Cehr: Başkasına işittirmektir. {(4) İşte vâcip olan budur. Bir kişi dahi işitse olur ki, cehrin edna mertebesidir. Kendinden başka kimse işitmezse, ısrardır. Israr, izhar vezninde ve onun zıddıdır ki, kıraeti cehr etmeyip, ihfa eylemektir. Ahyanen, bâzı kelimatın ismaı, zarar vermez. Zira ki, Nebi aleyhis-selâmda dahi, vâki olmuştur. Hem de cehir ve ihfanın kalilinden ihtiraz da olunamaz. Kıraette ağızdan çıkanı kulak işitmek lâzım olduğu, tahrîme şartlarının dördüncüsünde ve namazın farzlarının on üçüncüsünde zikrolundu.} İsrar: Kendisine işittirmektir. {(5) Bu tarifler, onların ednası içindir. Kıraeti, yakîninde bulunan, bir veya iki kişiye işittirmek dahi, cehir değil, ihfadır. Cehir, herkese yâni, ilk safta bulunanların cümlesine işittirmektir. İbni Abîdin, böyle tefsir etmiştir. Onun ifadesince, cehrin tarifinde olan: Gayre ismâ ki, gayriden yakîninde olamayanlar, mânâsı maksuddur. Müstahap olan: Cemaate göre cehr etmektir. Hacetin üstünde cehr ederse, isaet etmiş olur. Mezkûr cehrin, kendi nefsine meşakkat ve âhâre eza ve mazarrat olmadıkça, efdâl olduğu hakkında dahi, Dürrün haşiyelerinde bir kavl vardır. Muhaşşinin beyanına göre, cehr ve İsrarla asıl olan budur ki, Resûl-ü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bidayette her namazda Kur'ânı cehr ederlerdi. Müşrikin, eş'ar ve eraciz ile, refi savt ve kelâmı lagv ile, mukabelede bulunarak eza ve inzali Kur'ân edene ve edilene şebb ve hakaret eder olmalariyle "Namazında ne hepsinde cehret, ne de ihfâ eyle ve ikisi arası bir yol tut!" (El-isrâ: 110)kavl-i kerîmi nâzil oldu. Yâni, gece namazlarında cehr ve gündüz namazlarında ihfa etmek tarikiyle cehr ve ihfa arasında bir yol ara, buyruldu. Onun üzerine Aleyhissalâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, öğle ve ikindi namazlarında - bu vakitler, müşrikin ezaya müsteit bulundukları için - kıraeti ihfa ve akşam namazı vakti onlar yemekle meşgul oldukları - ve yatsı ve sabah vakitlerinde - uykuda bulundukları için - bu namazlarda kıraeti cehr buyurur oldular. Cuma ve bayram namazlarını Medine-i Münevverede ikame buyurdukları ve küffârın ise, orada kuvvetleri olmadığı için, onlarda da cehren kıraet buyurdular.}

— 195 —

Cehrî kıraet olunan namazlara: Salâvatı cehriyye, ve İsrarı kıraet olunan namazlara: Salâvatı sirriyye, tâbir olunur.

Gerek salâvatı cehriyyedeki cehrin ve gerek salâvatı sirriyyedeki İsrarın vücubü, muvazabete mebni olup, {(1) Maksut kıraettir. Cehr İsrar maksut olmamakla onlar sünnettir dahi denilmiştir. Bu kavle göre, onların terkine, sücud-ü sehiv terettüp etmez.} salâvatı cehriyyede, cehrin vücubü, hasren imama ve salâvatı sirriyyede İsrarın vücubü, hem imama ve hem münferide aittir. {(2) Tahtavî merhum vâcibatı dürrün hitamında demiştir ki, imam, salâvat-ı cehriyyenin eda ve kazâsında cehretmek, vâcip olduğu gibi, salâvatı sırriyenin dahi, eda ve kazâsında - leylen dahi olsa - israr vâciptir.}

Salâvatı cehriyyede imama, kıraetin cehri vâcip olmamakla, fatihayı, yahut onun bir mikdarını ve hattâ, sûrenin bile bir mikdarını sırren okuduktan sonra, kendisine İktida olunsa, onları, cehren iade lâzım olur.

Farzı münferiden kılan kimse, cehr ile kılınması vâcip olan namazlarda cehr ile ihfa arasında muhayyerdir. {(3) Kelâmın zahiri - geceleyin kazâ dahi olsa - tahyir üzere olmaktır. Alâ kavlin. münferit gündüz ettiği kazâda, kıraeti vücuben ihfa eder. Amma, imam edâen ve kazâen cehreder. Münferiden cehrin vücubünün sükûtu, bâzı usul kitaplarında, eda-i kasırın kasrine delîl gösterilmiştir. Çünkü, eda-i kâmil, cemaatle olan edadır ki, namaz ancak, cemaatten meşrû olmuştur. Salâvatı cehriyyenin, kemâl sıfatı dahi cehirdir. Hattâ, terkine, sücud-ü sehiv müterettiptir. Münferidin edası kaasır olmakla kemal sıfatı olan cehir dahi onda vücûben cari olmamıştır.}

(Dilerse cehr eder ki, nefsinin imamıdır. Şu kadar ki, cemaat imamı gibi, cehirde mübalâğa etmez. Cehretmek, cemaat heyetinde olduğu için efdaldir).

Cuma ve bayram namazlarında mesbuk bulunan muktedi dahi, geçmişleri kaza ederken, cehr ile ihfa arasında muhayyerdir. Geceleyin nafile kılan gibi ki, geceleyin, nevafil kılan kimse dahi, - kıldığı teravih dahi olsa - kıraeti cehr veya ihfa etmek arasında muhayyer bulunur. {(4) Tahyir, hâli infiraddadır. İmam olursa cehreder. Şu kadar ki, teravihin gayri nevâfilde cemaat farzı hatırlatacağı için, mekruhtur.} Cehrin hafîfiyle iktifa edip uyuyanı rahatsız etmez. {(5) Aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretleri, gece teheccüde cehr ederler, uyumayanı enîs olurlar, uyuyanı uyandırmazlardı.}

Vâcibatın, on sekize münhasır olmadığını, şu hülâsa dahi, göstermekte olduğuna ve ezcümle, kunütün tekbiri dahi kunüt gibi, İmamı Azama göre vâcip iken hisaba konulmadığına binaen, bu bapta Tahtâvî merhumun

— 196 —

Dürr-ü Muhtâr haşiyesindeki ifadatı, aşağıdaki şekliyle alınarak tahrir olundu. {(1) Kunut ve bayram namazları tekbirleri gibi, vücubü bâzı salâvata muhtas olanlar, ayrıldığı halde, bilûmum namazlar için, mezkûr olan vâcibât, şu veçhile hülâsa olunabilir:

1 - Fatiha okumak.

2 - Zammı sûre veya zammı âyât.

3 - Zikrolunan kıraeti vâcibeyi, iki rekâtlı farzların gayride alet-tâyin, şefievvelde yapmak.

4 - Fatihayı sûreye takdim etmek.

5 - Secdede burunu alına zammetmek, yâni, ikisini dahi, yere götürmek.

6 - İkinci secdeyi, diğer ef'ale intikalden evvel yapmak.

7 - Erkânda itminan üzere olmak.

8 - Kade-i ûlâ.

9 - Kade-i ûlâda tehiyyat okumak.

10 - Kade-i ahîrede tehiyyat okumak.

11 - Kade-i ûlâda tehiyyatı müteakip, üçüncü rekâta kıyam etmek.

12 - Hitamı salâtta es-selâm demek.

13 - İftitahı Allahu ekber lafziyle söylemek.

14 - Fatihayı tam okumak.

15 - Tahiyyatı tam okumak.

16 - Selâvat-ı cehriyede imam cehr etmek.

17 - Salâvatı sırriyyede, musâlli kıraeti İsrar etmek.

18 - Muktedi, her iki nevi de sâkit (susuyor) olmak.

19 - Namazda secde âyeti okunursa, secdeye varmak.

20 - İcap ettikçe, sücud-ü sehiv etmek.}

Malûm olsun ki, iki rekât; iftitah, kuud, teşehhüd ve teslimi müştemil olduğu gibi, her bir rekâtı dahi, kıyamı ve kıraeti fatiha ve zammı âyâtı ve bir rükû ile iki sücudü müştemildir. Bunlardan, her biri dahi, bir takımı vâcibül-fiil ve bir takımı vâcibüt-terk, şeyleri müştemildir. İftitahte, yalnız bir vâcip vardır ki, o da, onun lâfzı tekbir ile olmasıdır. Fatihaya gelince; onda üç vâcip vardır. Birincisi, onu tamamiyle okumaktır. {(2) Fatihanın her âyeti, namazda kıraeti vâcip olduğuna nazaran, onda yedi vâcip görünür. İki rekâtte on dört eder. Bunu Tahtâvî safha verasında tasrih ettiği halde, bu makamda: Tamamını veya ekserisini okumak, demiştir ki, bu söz, kendinin haşiye-i merakiyül-felâhta zikrettiği, kavli mercuha mebnidir.} İkincisi, onu mahallinde yâni, iftitah tekbîrinin alındığı, kıyamda, ve ikinci rekâte göre, birinci rekâtin, ikinci secdesinden sonra, hâsıl olan kıyamda, almaktır. Binaen âlâ hâzâ, iftitah tekbirini alıp ta, rükûa varsa ve rükûdan kalktıktan sonra fatihayı okursa, onu mahallinin gayride, ifâ etmiş olmak sebebiyle, sehv için sücûd etmek lâzım gelir. Kezalik, ikinci rekâtte kıyamda, evvelâ; rükû edip, sonra kıyam eyleyerek fatihayı okusa, yine sücud-ü sehiv lâzım olur. Ve iki rükûu dahi bâtıl olmakla, onları da iâde eyler. Üçüncüsü, zammi sûre veya zammi âyâttan evvel, fatihayı tekrar etmemektir. Eğer tekrar ederse, sûre veya âyâtı mahallinden tehir etmiş olacağı cihetle, sücud-ü sehiv lâzım gelir. Demek ki, iki rekât

— 197 —

içinde, fatihanın altı vacibi bulunmuş olur. Ayâtın kıraetine gelince; {(1) Âyât tabirinin, sûreye şümulünde şek yoktur.} onda her rekât için dört vâcip vardır. Birincisi, âyâtın kıraet edilmesidir. {(2) Üç âyetin üçü de vâciptir.} Bir kısa âyet okumakla, vâcibi îfa etmiş olmaz. İkincisi âyâtı fatihadan sonra okumaktır. Eğer fatihadan evvel okursa, fatihayı okuduktan sonra, onları iade etmek ve sehv için sücud eylemek lâzım gelir. Çünkü, fatihanın takdimi vâciptir. Üçüncüsü, âyâtı mahallinde yâni, mahalli fatiha dahi olan, kıyamda okumaktır. Rükûdan doğrulduktan sonra - ki, kavmedir - o zaman okursa, tekmîlen lil-vâcip, kıraet, biri birine mültehak olmakla, ettiği rükû bâtıl olarak, onu iade ve sücud-ü sehiv lâzım olur. (Tekmîlen lil-vâcip, tâbiri; fatihayı ve âyâtı mahallinde okuyup; rükûa vardıktan ve doğrulduktan sonra, başkaca üç âyât okursa, rükûu bâtıl olmayacağına işarettir ki, sücudü sehvin, bu sûrette lüzumu, sücudü mahallinden tehir etmiş olmasına mebnidir). Dördüncüsü, âyâtın tekririni terk etmektir. Çünkü, onları tekrir etmekte, rükûu mahallinden tehir eylemek vardır. {(3) Bunda nazar vardır. Çünkü, Kur'ânı tamamen okusa, hepsi farz vâki olur. Meğer ki: İtale-i kıraetle, tekrir-i kıraet arasında fark vardır.} İşte, iki rekâtte âyâta ait, sekiz vâcip bulunmuş oldu. Bunlara, iki vâcip daha ilâve edilir ki, o da, eğer musalli imam ise, cehri namazlarda, edaen ve kazaen velev gündüzleyin Cehretmek ve hafî namazlarda, edaen ve kazaen velev geceleyin, israr eylemektir. Rükûa gelince, onda her rekât için, dört vâcip vardır. Birincisi, rükûu kıraetten sonra yapmaktır. Eğer kıraetten evvel ve yahut kıraet esnasında rükû ederse, mahallinden evvel yapmış olacağından, sücud-ü sehiv lâzım gelir. İkincisi, rükûu tadil etmek yâni, cevarihi (uzuvları) onda teskin eylemektir. Üçüncüsü, rükûdan kalkışta, tadil etmektir, kavmede, tamamen kıyam haline gelmektir. Dördüncüsü, rükûu tekrar etmemektir. Zira, rükûun tekriri, gayr-i meşrûdur. Ve bir de rükûun tekrarında, sücud tehir edilmiş olur. Sücûda gelince; onda her rekât için, altı vâcip vardır. Birincisi, onu rükûdan sonra yapmaktır. Çünkü, eğer rükûdan evvel secdeye varırsa muteber olmayıp, ondan rükûu dahi mahallinden tehir ve o sücudü, ziyade eylemiş olmak lâzım gelerek, rükû ettikten sonra, iki secde eylemek ve sehiv için sücud etmek iktiza eder. İkincisi, hem alın, hem burun üzerine etmektir. Üçüncüsü, sücudü tadil yani azayı onda teskin eylemektir. Dördüncüsü, sücudden kalkışta, tadile riayet etmektir ki, celsede tam oturur halde bulunmaktır. Beşincisi, sücudü üç etmemektir, zira gayr-i meşrûdur. Bir de ondan diğer rekâta kıyamı, veya kaadeyi, mahallinden tehir etmek lâzım gelir. Altıncısı, her iki secdeyi, gelecek rekâte yahut kadeye takdim eylemektir. Çünkü, eğer müteakip rekâti, iki secdeden evvel îfa edecek olur, yâni

— 198 —

kılmakta olduğu rekâtten doğrularak, kıraet, rükû, sucüd etmiş bulunur ise, ancak bir rekât kılmış olup, onda bir rekâtın madununu, ziyade etmiş olur ki, o da kabili terktir. İkinci rekâtı ifâ etmek ve sehiv için secde eylemek lâzım gelir. Eğer ikinci rekâtı, ikinci secdeden evvel îfa ederse, birinci rekâtı sahih ve şu kadar ki, onun bir secdesi nâkıs olmakla secde-i metrûkeyi dahi îfa etmek ve sehv için sücud eylemek lâzım gelir. Kuûdu, iki secdeden evvel veya iki secde arasında îfa etmiş olursa, metrûk sücudü kaza ettikte kuûdu bâtıl olup, vacibatiyle beraber diğer bir kuud daha yapmak ve sehv için sücûd eylemek lâzım gelir. Ve illâ secdeyi terki dolayısiyle, namazı bâtıl olur. {(1) Bu vücûh-i sitte, on altı vâcibi tazammun etmişti. Çünkü, iki rekâtte dört secde olmakla, onların, iki rükûdan sonra olmak üzere, dört îkaı vardır. Alın ve burun üzere, olmak veçhile dört dahi evzaı vardır. Dört de tâdili vardır. İki de celse tâdili olmakla beraber, onların terki teslisleri ve her secdenin mâbâdına takdimi vardır.}

Vâcibatın biri de teşehhüd (tahiyyat) okumaktır. Onu okuyacak kadar oturduktan sonra selâm verse de, okumamış bulunsa, onu okumak ve ondan sonra, selâm vermek lâzım gelir. Sonra sehv için sücûd edip, tahiyyat okuyarak yine selâm verir. Vâcibatın biri de, teşehhüdü kuudda îfa eylemektir. Şayet onu, son secdede okusa, mahallinin gayride îfa etmiş olacağından, kuudun icrasından sonra, sehiv sücudü etmek lâzım gelir. {(2) Teşehhüdü kıyamda, kıraete başladıktan sonra okumak dahi, böyledir. Amma kıraetten evvel okursa bir şey lâzım gelmez. Zira kıraetin öncesi senâ mahallidir.} Vâcibatın biri de, tahiyyatı, kuudun iptidasında îfa eylemektir. Şayet, onu bir âyât veya dua kıraetinden sonra okusa, vâcibi mahallinden tehir etmiş olur ve sehiv sücudü lâzım gelir. Vâcibatın biri de teşehhüdde terki kıyam etmektir. Kuud edip de, kaim olmakta şu tafsîl vardır: Eğer teşehhüt miktarı kuuddan sonra, kalkmış ise, kuuda teşehhüt ve selâm için, avdet etmek ve sehiv için sücûd eylemek lâzım gelir.

Ve eğer miktarı teşehhüt, kuud etmemiş ise, farziyyetine mebni kuuda, kade için avdet etmek ve tahiyyat okuyup selâm vermek ve sonra Sücud-i sehiv eylemek lâzım gelir. Vâcibatın biri de, iki kere selâm vermektir. Birincisi, bil-ittifak ve ikincisi, ekseriyetle vâciptir. İmdi, teşehhüdü okuyup, selâmı unutsa ve selâm vermeden kalsa ve sonra, hatır-lasa, onu verir ve mahallinden tehir ettiği için Sücud-i sehiv eder. Ve keza, sehven mahallinin gayride (meselâ kaade-i ûlâda) selâm verse yahut lisanı üzere, kelime-i şehadet veya tesbih, sehven câri olsa, zimmetinde olanı ityan eder ve selâmı verir ve salâta münafî hal kendisinden vâkî olmadıkça, sehv için sücûd eyler.

— 199 —

Vâcibatın biri de, birinci rekâtin iki secdesini müteakip, ikinci rekâte kıyam etmektir. Ondan bir rükûn edâ edecek kadar gecikse, mevzi-i kıyamda, kuud etmiş olduğundan sehv için sücud etmek lâzım gelir. Vacibatın biri de, ikinci rekâtin iki secdesinden sonra, kıyamı terk etmektir. (Bu sehiv, kaade-i ûlâ veya kaade-i uhradan olmasına göre, başka başka olan hükümleri, Sücud-i sehiv faslındadır). Vâcibatı salâtın biri de, bazı âyâtı, rükûda okumayı terk etmek yâni, kıraeti kıyamda bitirip, rükûa götürmemektir. Zira mahallinden tehir etmiş olur. {(1) Bunu müellif, mekruhatta zikretmiştir.} Vâcibatın biri de, kaadelerde miktarı teşehhüd kuud ettiği halde, tahiyyatın birazını terk etmeyip, onu tam okumaktır. {(2) Tehiyatta, noksansızlık kaade-i ûlâ ve saniyede vâcip olduğu gibi ademi ziyade dahi, hassaten kaade-i ûlâda vâciptir.} Vâcibatın biri de, namazda secde âyeti okunursa secdeye varmaktır. Tilâvet secdesi, vâcip olmakla beraber, secde âyeti namazda okunursa, secdeye varmak dahi mahallinden sehven tehirine, Sücud-i sehiv terettüp eden, vâcibatı salâttan olduğu Ha-lebîde musarrahtır.

Namazda bir rükûn edâ edecek miktar, sehven sükût veya tefekkür sûretiyle meşgul kalmamak ve muktedîye göre imama mutabeat üzere olmak {(3) Vücubi mutabeat, muhalifi mezhep olana göre, müttefekun-aleyh veya mücteheddün-fih olan hususatta olmak kaydiyle mukayyettir ki, kunut-i fecir gibi, mesnuniyyeti yahut ademi mesnuniyyeti, maktuun bih bulunan, husustan ihtirazdır. Zira onda mutabeat mekruhtur.} ve imamın gerek cehrî ve gerek israrî kıraet etmesi sûretinde muktedi, okunanı dinlemek üzere susmak dahi, namazın vâcipleri cümlesinden olmak üzere, Dürr-ü Muhtârda mezkûrdur.

Vücubüne kaail olanlarca cemaat dahi vâcip ise de, {(4) Onun, sünneti müekkede olduğu esahtır.} müstakil bir vâcip olup, mahiyyeti salâttan hariç bulunduğu ve terkine, iade terettüp etmediği için, onu salâtın vaciplerinden saymamış oldukları gibi, Kur'ân sûrelerinde tertip dahi vâcip ve menkûsen kıraete günah gerekirse de sehvi secde lâzım olmadığına mebni, {(5) Bu talil, hükmün tehallüfü ile beraber, vücubi insatın, (okunanı dinlemek için susmak) muktedi meselesinde dahi câridir.} onu dahi Vâcibat meyanına ithal etmemişlerdir.

Sücud-i sehiv, salâtta sehven vâki olan hileli câbir olmakla, namazın vâciplerindendir.

— 200 —

NAMAZIN SÜNNETLERİ:

Sünen, sünnetin cem'idir. Sünnetin tarif ve taksimi mükellefiyet hükümlerinde geçmiştir.

Sünnetin hükmü: Namazda sünnet olan şeyin terki, ne farzın terki gibi fesadı, ne vâcibin terki gibi sücûdi sehvi, veya keraheti tahrîmiyyeyi. mucip olmayıp, terk amden olduğu ve istihfaf edildiği takdirde isaeti mûcip olmaktır. {(1) Tahtâvî der ki, günah ancak vâcibin terkine taallûk eder. İbni Nuceym merhum, sünnetin terkine dahi günah terettüp eder. Çünkü "özürsüz cemaati terkeden âsîm olur" dediler, demiştir. Cemaat ise, sünneti müekkededir. Velâkin günah derece derecedir. Sünnetin terkiyle olan günah daha hafiftir.} Amden olmadığı halde, günah dahi yoktur. {(2) Belki, iade-i salât mendup olur.} Günah, (Tahrimen mekrûh olanın mâdûnu ve tenzîhen mekrûh olanın mâfevkidir).

Sünnet istihfaf olunur yâni, şâri nazarında onun, ehemmiyeti verilmez bir şey olduğu itikad edilirse, günah olur.

Namazın sünnetleri elli birdir: {(3) Maksut tahdit değildir, tâlim için sıralamaktır.}

1- İftitah tekbirinde ve kezâ, bayram namazı tekbirlerinde ve vitir kunutünde, erkek kısmı iki ellerini iki kulaklarına ve hür olan kadınlar. {(4) Ellerin kaldırılması hususunda, cariye erkek gibidir, rükû ve sücudde, hurre gibidir.} omuzları hizasına kaldırmaktır. (Elleri baştan yukarı kaldırmak, mekruh olur. Sünnet olan derecede kaldırmağa kudreti yetmeyen, yahut bir elini kaldırıp, diğer elini kaldıramayan, kaadir olduğu kadar kaldırır. {(5) Maksut, ellerin kulak yumuşağı hizasına kadar kaldırılmasıdır. Baş parmakların onlara değdirilmesi, hizanın tahakkukunu tesbit içindir.}

Ellerini kaldırarak tekbir almakta hizmet: Sağır ve âmâ gibi mazurlara ilâmdır ki, cehri tahrîme, {(6) İmamın tekbiri cehr etmesi dahi namazın sünnetlerindendir.} âmâları ve ellerin kaldırılması, sağırları, namaza başlamağa agâh eder. {(7) Bunu, Muhaşşî merhum Vitir bâbında zikretmiştir. Terkibi ef'ali salât faslında, Buhârî şerhi Aynîden naklen demiştir ki, ellerin kaldırılmasında ihtilâf olundu, kimi: Tevhide işarettir dedi ve kimi: Dünya işlerini arkaya atıp, Milliyetle namaza ikbal etmekle işarettir, dedi. Ve kimi: Cemîi varlığiyle kıbleye yönelmek içindir, dedi. İbni Ömer radiyallahü teâlâ anhüma hazretlerinden mervidir ki, müşârünileyh: Ref'i yed salâtın zinetidir, her kaldırışta on hasenat vardır, her parmağa bir hasene buyurmuştur.}

2- Ellerini kaldırırken el parmaklarını açmaktır. Onun da keyfiyeti,

— 201 —

parmaklarını ne büsbütün birbirine bitiştirmiş ve ne de büsbütün açmış, olmayıp belki, tabiî haliyle yaygın bulundurmaktır.

3 - Gerek ellerin, gerek parmakların iç yüzü, kıbleye karşı gelmektir.

4 - Muktedînin iftitah tekbiri, imamın iftitah tekbirine, yakın olmaktır. {(1) Çünkü, hadîs-i şerifte "İmam tekbir alınca siz de alın" buyurulmuştur ki, İmamın tekbiri zamanında, tekbir edin, demektir. Muktedinin ismi celâl ve ekber lafzını bitirmesi, imamdan evvel olmamak şartiyle...} İndel-imameyn, muktedînin iftitahı imamın iftitahından sonra (yâni fâsılasız ve onu müteakip) olmaktır. {(2) Şöyle ki muktedinin Allah lâfzına başlaması imamın ekber kelimesinin birhecesine ulaşmış olmalıdır.}

(Cevazda ales-sahih {(3) Bir söze göre ihtilâf cevazdadır. Semere dahi muktedînin iftitahı, imamın iftitahına mukaarrin olmak suretinde zâhirdir ki, indel-imam caiz olur ve İndel-imameyn olmaz. Amma muktedînin iftitahı, imamın iftitahından sonra olmak suretindeki cevaz mütefekkun-aleyhtir.} hilâf yoktur. İhtilâf, imamın hali teyekkun olunmakla beraber {(4) Burası: "Mukarenette muktedînin tekbirinin, imamın tekbirini, geçmiş olması ihtimali olur" diyenleri, reddir ki, kelâmı, ademi sebekın teyekkun olunması suretindedir.} evleviyyettedir).

5- Erkek kısmı, ellerini sağı sol üzerinde olarak, göbeği altına koymaktır. Koyuş şekli, sağ elin serçe ve baş parmaklarını, sol bileğin iki tarafından halkalamak üzere (ki, tahlik tâbir olunur) sağ elin içini, sol bileğin üzerinde bulundurmaktır. {(5) Çünki hadis rivayetinde eli el üzerine koymak varit olduğu gibi, bileği tutmak dahi varit olmuştur. Bu türlü el bağlamaya itimat tâbir olunur ve bunu bir çok büyük fakihler amelen tatbik etmişlerdir.}

(Namazda el bağlamak, iftitah tekbirini müteakiben ellerini yanlarına indirmeyerektir. Musâlli namazın her kıyamında el bağlar velev hükmen kıyam olsun). {(6) Oturarak namaz kılan dahi bunda dahildir ki, hükmen kaaim demektir. Ve o kıyamda zikr-i mesnun olmak lâbüddür. Zikri mesnun olmayan kıyamda, el bağlamak dahi mesnun değildir. İmam Muhammed: Musâllî kıraete başlamadıkça, el bağlamaz, demiştir. Şeyhayne göre, el bağlamak, kendisinde zikri meşru' olan kıyamın sünnetidir. Nitekim, terkibi ef'al-i salât faslında zikrolunur. İmam Muhammede göre, kıraetin sünneti olmakla, musâllî haleti senada ve kunutte ve cenaze namazında, ellerini yanlarına salıverir. Ve şeyhayn katında bunların hepsinde, musâllî el bağlar. Kavmede ve bayram namazlarının tekbirleri arasında zikir ve kıraet olmadığından, bunlarda ellerini yanlarına bil-icma salıverir. Gerçi kavmede tesmi' ve tahmid vardır. Velâkin, karar olmadığından kavme, kendisinde zikr-i meşru olan kıyamdan sayılamaz. Tesbih namazının kavmesi, kararlı kıyam olduğu ve onda zikr-i mesnun dahi bulunduğu için, musallî el bağlar mı? Oraya müracaat olunsun.}

— 202 —

6- Kadın kısmı, ellerini sağını solu üzerine götürerek -tahliksiz-göğsü üstüne koymaktır. {(1) Vazîül-mir'e tâbirinin zahiri, cariyeye dahi şâmil olmaktır. Kadın kısmı bir takım mesailde erkeğe muhalif bulunur. Muhaşşi dahi, bu makamda onlardan bâzılarını zikretmiştir.}

7- Senâ etmek, yâni "Subhaneke" okumaktır. (Terkibi ef'ali salât faslına bakınız).

8- Kıraet için taavvüz etmek yâni (Eûzü billâhi mineş-şeytânîr-râcîm) demektir. {(2) Zâhiri mezhep budur. Yahut âyete muvafık olmak üzere (Esteîzü billâhimineş-şeytanîr-racîm) dir. Taavvüz, sünneti kıraet olduğundan, onu imam ve münferit okur. Bayram namazlarında imam onu, ziyade tekbirlerden sonra okur. Muktedi okumaz. Mesbuk, kazâî mâ sabaka, kıyamında okur. İmam Ebû Yusuf: Taavvüz senaya tâbidir, şeytanın vesvesesini def'i için, salâtın sünnetidir.}

9- Her rekâtin evvelinde Fatihadan evvel tesmiye etmek yâni(bismillâhir-rahmanir-râhim) demektir.

10 - Fatihanın sonunda "temin etmek yâni" âmin demektir. {(3) Temin: Hem imam, hem muktedi, hem de münferit için sünnettir. Namaz dışında, Fatiha okuyan için dahi sünnettir. Âmin: Duâmızı müstecap kıl, mânasınadır. Cemaatın temini, imamın cehri kıraet etmesi halindedir.}

11 - Muktedi ve münferit ittifâkla ve (indes-sâhibeyn) imam dahi tahmid etmektir. (Sahibeyn, imameyn demektir). {(4) Rükûdan doğrulurken "Semiallahü limen hamide" demeğe: Tesmi' ve"Rabbenâ lekel-hamd" demeğe: Tahmid denilir. Bunların, her ikisi münferit için ve yalnız tahmîd, muktedi için ve yalnız tesmi' imam için, ittifakla sünnettir. İmam için, tahmit dahi İndel-imameyn sünnettir.}

12 - Bunları, yâni senâ ve ondan sonrakileri israr etmektir.

13 - Tahrîmenin iptida ve intihasında baş eğmeyerek itidal üzere bulunmaktır.

14 - Tekbîr ve teşmîi, {(5) Tekbir (Allahü ekber) demek olduğu gibi, tesmi' dahi (Semiallahü limenhamide) demektir.} imam cehr etmektir. (Tekbîr tabiri, bayram ve cenaze namazlarının tekbirlerine şâmildir). {(6) Şürû' ve intikaali, cemaate ilân için, mezkûr cehre hacet vardır. Münferit ve muktedi için buna ihtiyaç yoktur. Meğer ki, muktedi mübelliğ ola. Tebliğ zarûretine mebni, ona da hacet olursa, imamın sesi, cemaate bâliğ olduğu halde tebliğ, bâhusus ki, sesini âleme beğendirmek kasdiyle, lüzumundan ziyade bağırırsa Bil-it-tifak bid'atı mekrûhe ve kendi hakkında müfsidi salâttır.}

— 203 —

İmamın namaza şüruu sahih olmak için, iftitah tekbîri ile kasdi tahrime etmesi lâzımdır. Yalnız cemaatin bilmesini kasd ederse sahih olmaz. {(1) Eğer imam, hem tahrîmeyi ve hem iylâmı kasderse, ondan şer'an matlup olan, İşte budur. Ve iki ecre nâil olur. Mübelliğ dahi böyledir ki, indeş-şürû mücerret tebliğ kasdiyle Allahü ekber der ise onun namazı olmadığı gibi, o halde ondan ahzile namaza duranın dahi namazı olmaz. Zira, namazda olmayan kimseye İktida ve mutabeat etmiş olur. Amma, imamın tesmiî ve mübelliğin tahmîdi ve her ikisinin tekbirleri, bunlarda kasdi zikir, sıhhati salât için şart olmayıp, belki sevap için aranır. Ve zira, namazda olana, İktida edicidir. Sureti ûlâ gibi, değildir.}

15 - Kıyamda iki ayağın arasını, dört parmak kadar {(2) Muhaşşî der ki, bu tahdit özrü olmayan içindir. Eğer şişmanlıktan veya fıtık illetinden ötürü, ayaklarını daha ziyade açık bulundurmağa muhtaç ise, iş ona kolay gelendir.} açık bulundurmaktır. {(3) Çünkü, huşûa yakındır. Kıyamda iki ayağını dikmektense, teravüh etmek efdaldir. Teravühün tefsir ve izahı: Bir kere bir ayağının ve bir kere öbür ayağının üzerine durmaktır. Çünkü, bu daha kolaylıklı ve kıyamın devamı için daha elverişlidir. İmam Ebû Hanîfe hazretlerinin, Kâbe içinde kıldıkları iki rekâtte Kur'ânı hatmetmiş olmaları bu suretledir. İlleti mezkûre kıyam, kısa olmak suretinde zahir olmaz.} (Açıklıkta ayaklar, yine kıble istikametinde bulunur. Mekruhatın 34 üncüsüne bakınız).

16 - Fatihaya zam olunacak sûre, sabah ve öğle namazlarında uzun mufassal, ikindi ve yatsı namazlarında orta mufassal, ve akşam namazında kısa mufassal, olmaktır.

Tıval, tavîlin ve kısar, kasîrin ve evsat, vasatın cem'idir. Mufassal, kesîrül-füsûl veya kesîrul-fevasıl mânâsına olarak, Mushafı şerifin, en son yedide biridir ki, başlangıcı çoğunluk indinde, Hucurat sûresidir.

İmdi, mebde-i mufassaldan sûre-i Burûca kadar: Tıvalı mufassal, sûre-i huruçtan "Lem yekün" sûre-i şerîfesine kadar: Evsat-ı mufassal, "Lem yekün" den nihayete kadar: Kısar-ı mufassaldır. {(4) Bir kavle göre Tıvâl-ı mufassal: Hucurattan Abese'ye kadar, Evsat-ı mufassal: Kuvviret'ten, Duhâ sûresine kadar, Kısâr-ı mufassal: Ondan sonrasıdır.}

Münferit ve imam, bunda müsavidir. İmamda, cemaate sıklet vermemek kaydi muteberdir. (Tâ ki, halkı tenfîr ile, cemaatin azalmasına sebep olmaya). {(5) Hazret-i Muâzin, nâsa sûre-i Bakara veyahut sûre-i Nisâ ile namaz kıldırdığı haberini alan âlî nebevî üç kere: Ya Muaz, sen fettan mısın? Namazı "Sebbih ismerabibkel-âlâ, Veş-şemsi ve duhâha," sûreleriyle kıldırmalı değil misin, zira senin arkanda ihtiyar ve zayıf ve sahibi hacet olanlar da kılar, buyurmuş oldukları Sahih-i Buhârîde mezkûrdur.}

— 204 —

Genişlik ve ikamet halinde, sünnet olan budur. {(1) Kıraetin, vâcip ve sünnete taksim olunmasından evvele nazarandır. Taksimden sonra kıraet, ne kadar olursa olsun, hep farz vâki olur. Nitekim vâcibatta dahi beyan olundu.} Sefer ve zarûret halinde, musâlli hangi sûreyi dilerse okur ve mesnun olur. Hazret-iResûl-i Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bir sabah namazını muavvezeteyn ile kıldırmışlar ve: Namazı kısalttınız sualine cevaben: "Bir çocuk ağladığını işittim, vâlidesinin telâşlanmasından korktum" buyurmuşlardır. (Zaîf, marîz ve hacet sahibi dahi,ilel-i mezkûreye mebni, ona ilhak olunur). Seferde dahi, sabah namazını muavvezeteyn ile kılmışlardır.

(Seferde sabah namazını sûre-i kâfirun ve sûre-i ihlâs ile kıldıkları dahi mervidir).

Sefer hali, dört rekâtlı farzların yarısının düşmesine tesir ederse, kıraetin tahfifine tesir edeceği, evleviyyette kalır.

(Bu bapta, hali karar ile halli istical, müsavi olup, seferber bulunan kimse, emn-u karar üzere dahi olsa, yine dilediği sûreyi okumak, ona mesnûn olur). {(2) Zaruret halindeki tahfif, sûreye muhtas olmayıp, zaruretin derecesine göre, Fatiha ve sûreye bedel, yalnız bir âyet bile okunabilir. İmam Ebû Yusuf, imam Ebû Hanîfe hazretlerine bir sabah namazında imamlık edip, vakit dar olduğundan, her rekâtte sûre-i Fatihadan yalnız bir âyet okumuş, namaz tamam oldukta imam Ebû Hanife hazretleri; Yakubumuz fakih olmuş, demişler. Yakup, imam EbuYûsufun adıdır. İbni Âbidin der ki, her namazda böyle midir? Yoksa tahfifin cevazı, fecir namazına mı mahsustur? Bunda ihtilâf vardır. Azhar olan salâtı fecrin gayride vücup miktarına riâyet olunmaktadır. Zira, vâcibin ihlâli, huruci vakit gibi değil. Bâzı eimme indinde salâtı ifsat eder. Vaktin çıkması ise, fecir namazının gayride ittifaka müfsit değildir.}

17 - Ancak sabah namazının birinci rekâtini, ikinci rekâtinden - istihbaban - iki misli olarak uzatmaktır. {(3) Kurb ve farka göre nisbet, kâh adedi âyât itibariyle ve kâh kelimat ve huruf itibariyle olur.} Peygamberimizden bugüne kadar, böyle devam ede gelmiştir. {(4) Hikmeti budur ki, sabah namazının zamanı, uyku ve gaflet vaktidir. İlk rekâti uzatmalıdır ki, nâs cemaate yetişebilsin.} Ve bunda ittifak vardır. {(5) "Ancak sabah namazı" tâbiri, imam Muhammed'in muhalefetlerine işarettirki, müşârün-ileyh: Bence bütün salâvatı mektubenin ilk rekâtlerini, ikincilerinden uzun etmek daha iyidir, demişler. Dirayede mezkûrdur ki, evlâ olan: Fetva imam Muhammed kavline değil, Şeyheyn kavli üzere olmaktır. Muhîti Rıdavî de: İmam birinci rekâtta yetişebilmek için kıraeti uzatırsa - cemaate sıklet vermez derecede olmak şartiyle - beis yoktur, dedi. Cuma ve bayramlar bunun hilâfınadır.}

— 205 —

18 - Rükûa varırken "Allahu ekber" demektir.

19 - Rükûda üç kere "Subhane rabbiyel-azim" demektir. {(1) Rükû ve sücûd tesbihlerinin meratibi vardır: Azı üç, ortası beş, âlâsı yedi olmaktır. Tesbihi büsbütün terk veya üçten eksik etmek, tenzîhen mekrûhtur. Zira sünnete muhaliftir. Müellif der ki, münferit tek adetle hatmetmek üzere tesbihine kadar ziyade ederse efdâldir. İmam cemaate usanç vermemek düşüncesiyle, tesbihi üçten ziyade etmez. Eğer gelen yetişsin diye, tesbihini ziyade ederse mekrûh olur, denilmiştir ise de mezkûr ziyade kasdi kurbet ile olursa (Teavenû alel-birrivet-takvâ = hayır ve hasenâtta birbirinizle yardımlaşın.)kavl-i kerîmine binaen, mekrûh olmak şöyle dursun, müstahsen bile olur. Ebû Mutîi Belhî kavlince, rükûve sücûd tesbihlerinin terki veya üçten azı, namazın kifayetine mânidir.}

20 - Rükûda iken, dizlerini elleriyle tutmaktır. {(2) Dizlerini tutmak erkeğe sünnettir. Bayram namazının birinci rek'âtinde imama ancak, rükûda yetişen kimse, bu sünneti terk etmemek için tekbiratı zaideyi rükûda - el kaldırmayarak - yapar ki, buna edâya şebih, kazâ tabir olunur.}

21 - Erkekler, rükûda dizleri üzerinde ellerini parmaklarını aralık bulundurmaktır.

(Kadınlar parmaklarını biribirinden ayırmayarak, ellerini dizleri üzerine, yalnız koymakla iktifa ederek dizlerini tutmazlar).

22 - Erkek kısmı, rükûda inciklerini dik tutmaktır. (Kadınlar dizlerini bükük bulundururlar).

23 - Erkek kısmı, arkasını düz bulundurmaktır. (Dizlerini ve dirseklerini dik tutmakla, arka dümdüz hale gelir.) (Kadınlar bunda dahi, erkeğe muhalif olarak sırtları eğik bulunurlar.)

24- Rükûda başını sağrısı ile bir doğrulukta bulundurup, ne yukarıya dikmek, ne de aşağıya eğmektir.

25 - Rükûdan kalkmaktır.

26 - Rükûdan sonra mutmain olarak kaim olmaktır.

27 - Secdeye varır iken yere iptida dizlerini ve sonra ellerini ve sonra yüzünü koymaktır.

28 - Secdeden kıyama kalkarken, bunun aksine olarak iptida, yüzünü, sonra ellerini kaldırıp (Dizlerine koyarak ve iki ayağına birden dayanarak) dizlerini yerden kaldırmaktır. {(3) Bunlar, imkân ve kudretle mukayyettir ki, kendinde özür yok ise demektir. İmam kendisi zaîf veyahut ayağında mâni bulunursa, gerek iniş, gerek kalkışta, kaadir olduğunu işler, secdeye inerken müstahap olan, evvelce sağ: Dizini koymak ve secdeden kalkarken müstahap olan evvelce sol dizini kaldırmaktır.}

29 - Secdelere varırken (Allahü ekber) demektir.

30 - Secdelerden kalkarken "Allahü ekber" demektir.

— 206 —

31 - Sücudu iki elleri arasına etmektir. {(1) Yâni, secdede eller geride ve uzakta bulunmayıp, yüze yakın ve aynı hizada olmaktır. Gerek bu ve gerek bundan evvelki sünnetler erkeğe muhtas olmamakla, bunlarda müellifin müzekker zamiri iradı, mutlak musâllî itibariyledir.}

32 - Secdelerde üçer kere "Sübhane rabbiyel-âlâ" demektir. {(2) Bu, ekalli meratiptir. Bundan ekalli, büsbütün terki gibi mekrûhtur. Ondokuzuncu sünnetin hâmişine bakınız. Muhaşşi der ki, rükû ve sücuddan her birinin tesbîha dair, kendine tahsis olunan şeye münasebeti hafî değildir. Çünkü, rükû tezellül ve huzû'dur. Binaenaleyh, mukabilinde, Cenâb-ı Hakkın azameti zikrolunmak münasip olmuştur.

Sücûd dahi küçülmenin nihayetidir. Binaenaleyh, ona mukabil Cenâb-ı Hakkı yücelik ile yâdetmek münasip olmuştur. Yücelikten maksat, şan ve iktidardır. Yoksa mekânca yükseklik değildir ki, Allah bundan münezzehtir. Tuhfe şerhi Aynîde mezkûrdur ki (Fesebbih bi ismi rabbikel-azim) kavl-i kerîminin nüzûlünde, Aleyhis-sâlâtü ves-selâm efendimiz hazretleri: "rükûlarınızda" bunu söyleyin ve "Sebbi hisme rabbikel-âlâ" kavl-i kerîminin nüzûlünde: "Secdelerinizde bunu söyleyin." buyurmuştur, (aliyyül-âlâ) demek yoktur.}

Musâllî sücudda başka bir şey okumaz. İmam Şâfîi hazretleri demişler ki, musâllî rükûda:

اَللّٰهُمَّ لَكَرَكَعْتُ وَلَكَ خَشَعْتُ وَلَكَ اَسْلَمْتُ وَعَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ

"Allahım! Sana rükû ettim, sana boyun eğdim, sana teslim oldum ve sana güvendim."

Secdede ise:

سَجَدَ وَجْهِيَ لِلَّذِي خَلَقَهُ، وَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ بِحَوْلِهِ وَقُوَّتِهِ، فَتَبَارَكَ اللّٰهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ

"Yüzüm, kendisini yaratana ve göz, kulak verip şekillendirene secde etmektedir. Yaratanların en güzeli olan Allah ne Uludur!" cümlelerini ilâve eder. {(3) Nitekim Hazret-i Aliden mervidir. Biz onu hali teheccüde "teneffüle" hamleylemişizdir.}

Bir kavle göre, rükû ve sücud tesbihleri ve tekbirleri vâciptir. {(4) Buna göre, onların sehven terk olunmasına, sehiv secdesi terettüp eder.}

— 207 —

33- Erkek kısmı sücudda karnını uyluklarından ve dirseklerini yanlarından ve kollarını yerden uzak tutmaktır. {(1) Hadîs-i şerifte: Yere yayılma, iki ellerin üzerine itimat eyle, bazlılarını çıkar. Eğer böyle edersen, her uzvun secde etmiş olur, buyurulmuştur. Çünkü, bu halde her uzuv binefsini zahir olup, ibadetin edâsında kendinin gayriye itimat etmez olur. Hem de bu hal tevazua eşbeh ve alnın yere temkinine eblâğ ve tenbeller heyetinden uzaktır.}

Kolları yanlardan ayırmak, izdihamın gayride mesnundur. Cemaatın izdihamında, -başkalarına ezâdan sakınmak için- terk olunur. {(2) Kolları yere yatırmanın, kaydi ihtiraziye ihtiyacı yoktur. Çünkü, onun izdihamında dahi, kimseye zararı olmaz. Ezâ onları yere yatırmamaktadır.}

34 - Kadın kısmı sücudda alçalıp, kollarını yanlarına bitiştirmek ve karnını uyluklarına yapıştırmaktır.

35 - Secdeden doğrulup oturmaktır ki, maksûd iki secde arasındaki celsedir. {(3) Müellif bunu dahi vâcibattan saymıştı. Buradaki (çünkü, sücûddan kurbikuuda kalkmak farz ve onun itmamı sünnettir) diye vâki olan talili dahi, vücubü muktazidir. Zira ki, farzın mütemmimi, vâciptir. Bu da kavli diğer demektir. Gariptir ki, müellif buna kavme ismi verip, celseyi başkaca zikretmiştir.}

36 - Celsede, tahiyyat hali gibi, iki ellerini uylukları üzerine koymaktır. {(4) Elleriyle dizlerini tutmaz. Esah olan budur. Ve ellerini dizlerinden uzak tutmayıp, parmaklarının ucu, dizlerinin ucu üzerine gelir.}

37 - Gerek celsede ve gerek kadede erkek kısmı, sol ayağını yere yayıp, sağ ayağını, parmaklar kıbleye müteveccih olmak üzere, dikmektir. {(5) Kudreti yettiği kadar demektir. Çünkü, en küçük parmağın kıbleye teveccühü, güçlükten hâli olmaz.}

38 - Kadın kısmı, kalçası üzerine oturup, ayaklarım sağ tarafa yatık olarak çıkarmaktır.

— 208 —

39- Tahiyyatın teşehhüdünde, yalnız sağ elinin {(1) Çünkü, iki elinin şahadet parmaklarını kaldırana, Hazret-i Resûlullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem "ehad" diye tevhidi emretmişlerdir.} şehadet parmağiyle {(2) Şahadet parmağının gayrisiyle işaret etmek yoktur. O da, sağ elinin şahadet parmağına mahsustur. Hattâ, sağ elinin şahadet parmağı kesik ve mariz olsa, ne o elin diğer parmağiyle ve ne sol elinin şahadet veya sair parmağı ile işaret etmez} işaret eylemektir.

İşaret: Esnâyı şehadette "Lâ ilâhe" der iken sağ elinin şehadet parmağını kaldırmak ve "İllâl-lâh" der iken indirmektir. {(3) Diğer parmaklar olduğu gibi durur. Alâ kavlin onlar bükülüp, baş parmak ile orta parmak halka edilir, fetva da bunun üzerinedir.}

40 - Teşehhüd kıraetini ısrar eylemektir.

41 - Üç ve dört rekâtlı farzlara göre, ilk iki rekâtın mâdâsında yalnız fâtiha okumaktır.

42 - Kade-i ahîrede tahiyyattan sonra, Aleyhis-sâlâtü ves-selâm efendimiz hazretlerine salâvat okumaktır. Şu veçhile okunur:

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى اٰلِ إِبْرَاهِيم إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ
اَللّٰهُمَّ بَارِكَ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى اٰلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى اٰلِ إِبْرَاهِيم إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

43 - Salâvattan sonra duâ okunur.

Namazda Arapçadan başka dilde duâ okumak haram olup, Arapça olan duâ dahi halk kelâmına benzememek için âyetlerden ve hadîslerden alınmış olmalıdır.

Âyeti kerîme olan duâlar şunlardır:

— 209 —
رَبَّنَا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
رَبَّنَا اٰتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ
رَبِّ اجْعَلْنِي مُقِيمَ الصَّلَاةِ وَمِن ذُرِّيَّتِي رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَاء
رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ
رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ أَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ أَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَامًا

gibi âyetlerdir ki; bunlar namazın kâde-i âhirinde duâ kasdiyle okunur. Kur'ân (yâni kıraet) kasdi ile okunursa tahrîmen mekrûhtur. Hadîs-i şerîf olan duâlar da şunlardır:

اَللّیٰهُمَّ إِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي ظُلْماً كَثِيراً، وَلَا يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلَّا أَنْتَ، فَاغْفِرْ لِي مَغْفِرَةً مِنْ عِنْدِكَ، وَارْحَمْنِي، إِنَّكَ أَنْتَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مِنَ الْخَيْرِ مَا عَلِمْتُ مِنْهُ وَمَا لَمْ أَعْلَمْ وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الشَّرِّ كُلِّهِ عَاجِلِهِ وَاٰجِلِهِ مَا عَلِمْتُ مِنْهُ وَمَا لَمْ أَعْلَمْ
— 210 —

44 - Birer selâm ile, evvelâ sağa ve sonra sola başını çevirmektir. {(1) Eğer evvelâ sehven veya amden, sola selâm vermiş olursa, sağa dahi selâm verir. Sola verdiği selâmı iâde etmez. Amd halinde, kendisine isaetten gayribir şey terettüp eylemez. Ve eğer önüne doğru selâm vermiş ise sol tarafına dahi selâm verir. Sol tarafına vereceği selâmı unutup da, kalkar ise, kıbleye arka çevirmedikçe veya söz söylemedikçe, oturup sola dahi selâm verir.}

45 - Her iki tarafa "Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh" diye selâm vermektir. {(2) Eğer musâlli ondan eksik olarak yalnız: Es-selâmü aleyküm, yahut aleyküm selâm veyahut selâmün aleyküm der ise, sünneti terketmek sebebiyle isaet etmiş olur. Farzı sahihtir. Müellif (Berekâtuhu) nun ilâvesinin bid'at olduğunu söylemiş ise de, Muhaşşi, onun dahi sünnette sübutunu zikretmiştir.}

46 - İmam her iki tarafa selâm verirken "aleyküm" hitabı ile kendisine muktedi bulunan, bil-cümle cemaatı ve hafaza meleklerini niyet eylemektir.

47 - Muktedi selâmında cemaat ile beraber imamı niyyete almaktır.

48 - Münferid, selâmında melekleri niyyet eylemektir. {(3) Müellif der ki, bu sünnetlere dikkat olunmak gerekir. Çünkü, bunlara dikkat eden ehli ilim bile azdır.}

49 - İmam ikinci selâmda sesini, birinci selâmdan daha yavaşlatmalıdır.

50 - Muktedînin selâmı, imamın selâmına mukarin olmaktır.

51 - Mesbuk olan muktedi, imamın namazdan ferağına yâni, ikinci selâmına muntazır olmaktır.

(İntizar edilmeyen yerler, Sücud-i sehiv babında zikr olunur. Mesbuk o intizarında, tahiyyattan; sonraki salâvatı okur mu?

Bazıları: Evet, hattâ duâyı dahi okur. Ve bazıları: Onları okumayıp şehadet getirir. Ve bazıları da: Tahiyyattan sonra hiç bir şey okumayıp sükût eder, dediler. Tahiyyatı teenni üzere okur, deyen de oldu. Lâyık olan, bununla fetvâ olunmaktır).

ÂDÂBI SALÂT: (NAMAZIN ÂDÂBI)

Âdâb edebin cem'idir. Edeb, {(4) Edeb lûgatte bir melekedir ki, o melekeye sahip olan kimse, hoş karşılanmayan şeylerden masûn olur. Yahut edep: Hüsnü ahlâk ve fiili mekarimdir. Ulûm-u Arabiyyeye, edep itlâki müvellettir. İslâmda hadîs olmuştur.} Rasûl aleyhis-sâlâtu ves-selâmın bir veya iki kere işleyip, {(5) Mendub dahi böyledir. Müstahabe gelince, müstahab: Resûl aleyhis-salâtü ves-selâmın bir kere işleyip bir kere terk ettikleridir. Ehli fürû'ca böyledir. Evlâsı ehli usulün reyleridir ki, mendub ile müstehabın farkı olmamaktır. Terki, ne isaet ve ne itabı mucib olmayıp ancak, işlenmesi efdâldir.} muvazabet buyurmadıklarıdır: Rükû ve

— 211 —

sücud tesbihlerinin ziyadesi, ve kıraeti mesnûnenin fazlası gibi ki, sünnetin ikmali için meşrû' olmuştur. {(1) Sünnet dahi vâcibin ikmali, vâcip dahi farzın ikmali içindir.}

Şunlar, namazın âdâbı cümlesindendir:

1 - Erkek kısmı iftitah tekbiri sırasında, ellerini yenlerinden çıkarmak, {(2) Yenden el çıkarmak Buharalılar ve Mısır halkının avamı ve merasim kıyafetinde bulunan ilmiyye gibi, uzun kollu libas giyenler içindir. Kadının kolu avret olduğundan, açılmamak için onlar ellerini ihraç etmezler. Bu da hurre hakkında olup cariye hakkında değildir.} meğer ki, soğuk gibi zaruret, mâni ola.

2 - Musâllî erkek veya kadın olsun kıyamda {(3) Velev ki hükmen kıyam olsun: Oturarak namaz kılmakta olduğu gibi.} secde yerine, ve rükûda ayaklarının üzerine, ve sücudda burnunun ucuna, ve kuudda kucağına bakıp "Allâhı görüyormuş gibi ibadet et, çünkü sen onu görmezsen de o seni görür." hadîsi şerîfi müeddasını mülâhaza ederek ma sivallâh ile meşgul olmamak ve selâmda omuz başlarına bakmak.

Ezer musâllî görmekten mahrum, yahut karanlıkta ise, azametullâhı mülâhaza, ona kâfi olur.

3 - Öksürmeği, itiyâd etmeyerek, elden geldiği kadar onu defetmek. {(4) Müfsidde vâki olmamak için, muktezayı edeb budur. Çünkü, öksürük, özürsüz olur ve hurufun husulünü müeddi bulunursa namazı ifsad eder.} Geğirmek dahi öksürmek gibidir.

4 - Esnemekten ağzını tutmak. {(5) Ağız tutmak, dudaklarını dişleri arasında sıkmakla olur. Bu mümkün iken ağzına el veya yen tutmak mekrûh olur. Hazret-i İmamdan böyle mervidir. Esnemek insana gevşeme ve uyuklama zamanında ârız olur şeydir.}

5 - Kamette "Hayyalel-felâh" denildiği vakit {(6) İmam Hasan bin Zeyyad ile imam Zufer: Hayyales-salâh denildiği vakit, demişlerdir.} cemaat ve mihrap yakininde bulunduğuna göre, imam namaza kıyam etmek.

Eğer imam mihrap yakınında değil ise, her saf, imam kendilerine yaklaştıkça kıyam eder.

Ve eğer imam cemaatın önlerinden geçerse, cemaat onu gördüklerinde kıyam ederler. {(7) Bunu, Muhaşşi merhum zikretmiştir. İkamet alınırken camiye giren kimse, ayakta beklemek ona mekrûh olmakla, oturmak lâzım geleceğine dair, bizim şurut ve erkân evvelinde Dürr-ü Muhtârdan naklen zikrettiğimiz meseleyi dahi, Kuhistânîden naklen zikredip: Bundan ikametin iptidasında kıyam etmenin keraheti mefhum olur, nâs bunlardan gaflettedir, demiştir.}

6- Kad kametis-salât, denilirken, imam namaza başlar.

(Ebû Yûsuf hazretleri: Kametten fâriğ olunmağı müteakip, imam namaza başlar, demiştir ki, diğer üç imamın dahi reyleri budur. {(8) Demek ki, imam namaza başlamayı, kamet bitinceye kadar tehir etse, ittifakla bir beis yoktur. İhtilâf istihbaptadır.}

— 212 —

TERKÎBİ EF'ÂLİ SALÂT: (NAMAZ FİİLLERİNİN TERKİBİ)

Bu fasılda namazın iptidasından intihasına kadar olan af'al ve ait olduğu yerleri zikrolunup, onların farz veya vâcip, yahut sünnet olmasından ibaret olan evsafı evvelce bildirildiği için, beyan olunmayacaktır.

Erkek kısmı namazda -hangi namaz olursa olsun- durmak kasd ettikte ellerini yenlerinden çıkarır, {(1) Âdâbı salâtın birincisinin hâmişine bakınız.} sonra kulakları hizasına kaldırır, tâ ki, baş parmakları kulaklarının yumuşağının hizasına varmış olur. {(2) Sünneni salâtın birincisine ve onun hâmişine bakınız.}

Hurre olan kadınlar, ellerini omuzları hizasına kaldırırlar. {(3) Cariye erkek gibi, ellerini kaldırır.}

Kalkık halde gerek erkek, gerek kadın ellerinin içini kıbleye karşı bulundurur, parmaklarını dahi ne açar, ne sıkar.

Her musâllî sonra niyyet (yâni akdi kalb) ederek medsiz {(4) Eğer hemze med edilirse, namaza başlanmış olmaz. Ve hemzeyi, namaz esnasındaki tekbirde med ederse namazı fâsid olur. Muhaşşi der ki, tekbiri med, ya lâfzatul-lahta veya ekber lâfzında olur. Lâfzatul-lahta olduğuna göre, ya evvelinde, ya ortasında, yahut âhirinde olup, evvelinde olursa müfsid olur. Çünkü, sureti istifhamdır. Hattâ, müteammidi, kibriyada şek ettiği için küfre varır. Vasatta olursa sevaptır. Şu kadar ki, mübalâğa ile med etmemelidir. Eğer mübalâğa edip, maddî tabii üzerine ziyade ederse, mekrûh olur. Müfsid olmaz. Siracta, hilâfı ûlâ demiştir ki, keraheti tenzihiyye demektir. Âhirinde olur, yâni, hanın harekesi işba edilirse (yâni hûû diye uzatırsa) bir hatâ edilmiş olup, onunla namaz fâsid olmaz. Hanın teskini dahi böyledir. Med, ekber lâfzında olduğuna göre, evvelinde ise, müfsidisalât bir hatâdır. Onunla namaza başlamış olmaz. Ortasında ise, yâni ekber denilmiş ise, dünbelek demek olan keberin cem'i olduğu için yahut şeytanın evlâdı isimlerinden biri bulunduğu için, namazı fâsid olur denildi.} (Allahu ekber) der. {(5) Esah budur ki, evvelâ el kaldırır, badehû tekbir alır. Tekbirden fariğ oluncaya kadar, ellerini kaldırmaz ise, mahallini fevt etmiş olduğundan artık el kaldırmaz. Eğer tekbir esnasında hatırlarsa, ellerini kaldırır. Eller, tekbirle beraber ve hattâ tekbirden sonra dahi kaldırılmak hakkında, diğer iki kavl olduğunu, Muhaşşi merhum zikredip: Âmme-i meşayinin rey ve ameli, kavli evvel üzerindedir. Esah olan da odur. Çünkü, ellerin kalkmasında, Hazret-i Hüdavendin gayrisinden (nefyi kibriyâ) etmek ve (Allahu ekber) demekte (kibriyâyı), (azameti) hak celle ve âlâya isbat eylemek vardır. Nefy ise, isbata mukaddemdir.}

— 213 —

Namazı niyyet edici olmak, tekbirin slhhati için dahi şarttır. Malûmdur ki, musâllî, ne yalnız tekbir ile, ne de yalnız niyyet ile, namaza başlamış olamaz. Belki, hem tekbir almak, hem de niyyet eylemek ile namaza şürû etmiş olur. Araları, namaza yabancı olan, kavl veya fiil ile fasl edilmiş olmadıkça niyyeti, tekbirden evvel etmek dahi, sahihtir. Zira ki, hükmen mukarin demektir. Niyyeti, tekbirden sonra etmek sahih değildir. Nitekim, tahrîmenin şartlarının birincisinde ve üçüncüsünde zikr olunmuştur.

"Allahü ekber" yerine "sübhanallâh" yahut "lâ ilâhe illâllâh" ve yahut "el-hamdü-lillâh" gibi, her zikri halis ile namaza başlamak, sahih olup, {(1) Şüruun sıhhatinde, esma-i hassa-i ilâhiyye ile, kerim ve celil gibi, esma-i müştereke arasında, kavli azhar ve esah üzere, fark dahi yoktur. Hulûs ile hakkı zikretmenin, Arabî lügate inhisarı dahi olmamakla, bu bapta alel-itlâk, yâni - gerek âciz olsun, gerek olmasın - sair lügatlerin dahi, maa'l-kerahe kifayeti vardır. Sair lügat üzere kıraetin cevazı lügati Arabiyyeden acz ile meşruttur. Bu meselelerde, Hazret-i İmam ile imameyn arasında, bu veçhile muvafakat hasıl olmuştur. Namazın farzlarının on dokuzuncu hamişine bakınız. Müellifin ifadesi isabetsizdir.} vâcip olan tekbir, terk olunduğu için tahrîmen mekrûh olur.

Zikri halis: Hacet talebi ile karışık olmayan zikir, ki sırf Allahı zikretmektir. "Allâhümmagfirlî" gibi mağfiret talebi için ve "lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" gibi talebi havl ve kuvvet için ve "mâ şâallâhu kân" gibi fenalığın def'i talebi için ve besmele-i şerîfe gibi talebi bereket için olan cümleler ile, namaza şürû etmek sahih değildir.

Musâllî iftitah tekbîrini müteakip, ellerini yanlarına salıvermeyerek -keyfiyeti, süneni salâtta mezkûr olduğu üzere- el bağlar ki, buna itimad tâbir olunur. İtimad, zâhiri mezhepte süneni kıyamdır. Velev, hükmen olsun. {(2) Kuuden namaz kılmakta olduğu gibi ki, onda da sünnet, el bağlamaktır. İmam Muhammed indinde, itimat sünneti kıraet olduğundan musâlli, hâli senada ellerini salıverir.}

Her kıyam ki, onda karar ve zikri mesnûn vardır, musâllî onda itimad eder: Halî senâ, kunut, cenaze namazı gibi.

Kavmede karar, ve bayram tekbirleri arasında zikri mesnûn, olmadığından musâllî, onlarda itimad etmeyip, ellerini yanlarına salıverir.İtimadı müteakip, musâllî istiftah eder, {(3) (Subhâneke) okumağa, sena denildiği gibi, istiftah dahi denir. Teveccüh duasına dahi istiftah itlâk edildiği olmuştur.} yani sübhaneke okur:

سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَبِحَمْدِكَ ٭ وَتَبَارَكَ اسْمُكَ ٭ وَتَعَالَى جَدُّكَ ٭ وَلَا إِلٰهَ غَيْرُكَ

Bunda "ve celle senâüke" cümlesi yoktur. Onu derse men olunmaz, demezse emrolunmaz. Cenaze namazının gayride, onun terki evlâdır, İhtimal

— 214 —

ki, farkın vechi cenaze namazında duâ matlûp olup, o cümle cenazenin haline daha muvafık olmasıdır. (Nitekim cenaze bahsinde gelecektir.)

Subhanekeyi her musâllî okur. Muktedi dahi imam kıraete başlamış olmadıkça, okur. Kıraeti gerek cehr ve gerek ihfa etsin. {(1) Demek ki mesbuk onu, sonraya bırakır, yâni - kaza-i mâ sabaka - kıyam edince, okur. İmama rükûda yetişen, onunla meşgul olarak, rükûu kaçırmaz.}

Duâ-i teveccühü ki;

إِنِّي وَجَّهْتُ وَجْهِيَ لِلَّذِي فَطَرَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ حَنِيفًا وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

âyeti kerîmesidir. {(2) Sûre-i En'âmın yetmiş dokuzuncu âyetidir. Hazret-i İbrahim aleyhis-selâmın duâlarındandır. Şafiîlerce okunur.} Ne namaza başlamadan önce ne başladıktan sonra okumaz. {(3) Onu teheccüd namazından, senaya zam edebilir. Bunun dışında senânın ona takdimidir.}

Sübhaneke'nin mânâsı: "Allahım seni noksan, sıfatlardan tenzih ederim. Sana hamd ederim. {(4) Tebâreke, gayr-i mütesarref bir fiildir. Cenâb-ı Hakkın gayri için zikr olunmaz. Dâim ve kesir olan hayır ve berekettir ki, "senin esmâî hüsnanın hayırları bol ve bereketli oldu." demektir.} Senin ismin mübarek, saltanat ve azametin yücedir. Senden başka tanrı yoktur."

Tenzih ile -ki, onun da meali tevhiddir- başlanıp tevhid ile hatm olunmuştur. Senâi alellâh, hususunda nüutu selbiyye ve sıfatı sübutiyyenin zikrinden, celâl ve cemalde ve bütün ef'alde, gayeti kemale terekki hasıl olmuştur ki, o da ülûhiyyet ile {(5) Bu kelimeyi müellif dahi, rububiyyet mânâsında istimal etmiştir.} ve infirad, ehadiyet ve samediyet ile ihtisas ve imtiyazdır.

Musâllî, istiftahtan sonra teavvüz eder, yâni "Eûzü billâhi mineşşeytânir-racîm" diye şeytanı matruddan, Cenâb-ı Hakka iltica eyler. {(6) Çünkü, Huzûru-llahtan şeytan matruttur. İkaabta, seni kendisine şerik kılmak ister. Sen onu görmezsin. Teavvüz etmekle, onu gören Allâha, seni korumak için îtisam etmiş olursun.}

Teavvüz kıraet içindir. Bundan dolayı, onu imam veya münferid olan okur. Muktedi bulunan okumaz. Çünkü, onun kıraeti yoktur. Mesbuk, onu hali infiradda yâni -mâ sabakı kazâya- kıyamında senâdan sonra okur. {(7) İmam Ebû Yûsuf: Teavvüz, senaya tâbidir. Onu muktedi dahi okur, dedi.}

— 215 —

Bayram namazlarında imam eüzuyu, tekbirlerden sonraya bırakır. Zira kıraet tekbirlerden sonradır.

Musâllî sonra besmele çeker. Yâni "Bismillâhir-rahmânir-rahîm" der. Besmele dahi eüzu gibi kıraet içindir. Bunun ondan farkı şudur ki, eûzu kıraetten evvel yalnız ilk rekâtte olur. {(1) Salâvatı mendûbenin üçüncü rek'âtleri dahi, şefin iptidası olmak itibariyle, ilk rek'ât sayılır.} Besmele ise, her rekâtta ve ancak, Fâtihadan önce olur. Fâtiha ile süre arasında besmele mesnûn olmaz. {(2) Sûre için dahi tesmiye ederse, mekrûh dahi olmaz. Sûre kaydi, âyât için, tesmiye olunmanın kerahetini ifade eder.}

Besmeleden sonra musâllî fâtiha kıraet eder. Ve bitiminde âmin der. Ondan sonra, zammi sûre veya âyetler gelir.

Eûzu ve besmele gibi, kıraet dahi muktedi olmayan musâlliye aittir. Muktedînin temini, imamın cehri halindedir.

Sonra, her musâllî "Allahu ekber" diyerek rükûa varır.

Bu tekbire eğilmeğe başlamakla iptida edip, eğilmenin bitmesiyle tekbir dahi nihayet bulmuş olur ki, inhinanın tamamlanmasında rükû tesbihlerine şürû etmekle, namaz hallerinin hiç biri, zikirden boş olmamış olur.

Erkek kısmı rükûda dizlerini elleriyle kavrayarak ve parmaklarını aralık bulundurarak, arkasını düz ve başiyle sağrısını, bir istikamette ve dizlerini ve dirseklerini dik tutar. Beli veya dizleri yay gibi bükmek tenzîhen mekrûhtur.

Kadın kısmı ellerini dizleri üzerine kor. Parmaklarını aralık bulundurmaz, ve dizlerini dik, ve arkasını -istikamet üzere- düz tutmaz.

Rükûda her musâllî -en az- üç kere "sübhane rabbiyel-azîm" der. Sonra "semiallâhü limen hamide" diyerek, rükûdan başım kaldırıp -itmînan üzere- doğrulur. {(3) Cenâb-ı Hak hamd edenin, hamdını kabul eder, demektir ki, sima kabul mânâsınadır. Nitekim, hadîs-i şerifte: "Eûzü bike min duâin lâ yusmeu" buyurulmuştur ki, lâyukbelü, demektir. Hamide lâfzındaki hâ, zamir olmasına göre, Cenâb-ı Hak, kendisine hamd edenin hamdını kabul eder, demektir.} "Rabbenâ Lekel-hamd"dahi der.

Tahmidde efdâl olan: "Allahümme rabbenâ ve lekel-hamd" demektir. {(4) Ve lekel-hamd'daki vav hakkında ihtilâf etmişlerdir. Zâidedir, âtıfedir diyenler olmuştur. Takdiri: "Rabbenâ hamednâ ve lekel-hamd" tır. Zaide olması daha uygundur.} (Allahümme rabbenâ lekel-hamd) yahut (Rabbenâ ve lekel-hamd) veyahut (Rabbenâ lekel-hamd) dahi denir.Sevabın çokluğu, harflerin çokluğu nisbetindedir.

— 216 —

Sonra musâllî "Allâhu ekber" diyerek secdeye varır. Alnını yere koymakla beraber tekbîri de sona erdirir. Secdeye varırken -bir özür mânii olmadıkça- yere evvelâ dizlerini ve sonra ellerini koyup, yüzünü iki elinin arasına koyarak, alnını ve burnunu yere götürür, ve -itmînân üzere olarak- tesbih eder ki, en az üç defa "subhâne rabbiyel-âlâ" der.

Erkek kısmı secdede, karnını uyluklarından ve kollarını koltuklarından uzak tutar. {(1) Ve ileri uzanarak kollarını yere yatırmamakla, üzerlerine itimat edici olurki, izdiham halinin gayride, bütün âzâsı ile secde etmekte, bu sûret eblâğdır. İzdiham halinde, yanındakini incitmemek için toplu bulunur.}

Kadın kısmı secdede alçalıp kollarını yanlarına zam, ve karnını uyluklarına bitişik tutar.

Gerek erkek ve gerek kadın olsun, secdede ellerinin parmaklarını kıbleye doğru tutup, onları biribirine bitiştirir, {(2) Parmakların yekdiğere tamamen bitişik hali, yalnız burada menduptur.} ayaklarının parmaklarını dahi, yere dikerek, parmak uçlarını kıbleye doğrultur. Sonra, "Allahu ekber" diyerek secdeden başını kaldırıp -itmînân üzere- celse yapar. {(3) Bu celsede erkeğin ve kadının oturuşları başka başkadır. Kaideler dahi ona göredir. Nitekim, salâtın sünnetinde vardır.} Ve ellerini uylukları üzerine kor, sonra yine "Allahu ekber" diyerek ikinci secdeyi, birinci secde gibi ifâ eder.

Sonra, ikinci rekâte kıyam için "Allahu ekber" diyerek başını kaldırır ve evvelâ, başını, sonra dizlerini kaldırıp, özrü olmadıkça elleriyle yere dayanmayarak kalkar. İkinci rekât birinci rekât gibidir. Şu kadar ki, onda el kaldırma, Sübhaneke ve eûzu yoktur.

İkinci rekâtın ikinci secdesinden sonra, kuud edip erkek ve kadın kendilerine mahsus şekli ile celse, bulunur, ve tahiyyat okur. Ve şehadete gelinildikte -lâ derken- şehadet parmağını kaldırmak ve -illâ derken- yerine koymak sûretiyle, işaret eder. İfâ keyfiyeti, süneni salâtta zikr olunmuştur.

Kaade-i ûlâda, tahiyyat üzerine bir şey ziyade etmez. Zira onu müteakip, üçüncü rekâte kıyam vâciptir.

Rükûda, sücûdda, teşehhüdde Kur'ân kıraeti, eimmenin icmaı ile mekrûhtur. {(4) Namazdan sonra - elfaz-ı Kur'âniye ile - edilen dualarda kıraet değil, dua, kasd olunmaktadır ve illâ, tahrîmen mekrûh olur.}

Tahiyyat: Tahiyyenin cem'idir ki, -karşılaşma sırasında- selâmlaşmak kabilinden olan ve fil-asıl, "Hayyâkellâh" diye, hayatın bekası temennisini mütezammin bulunan duâyı etmek, demek olup, burada maksud mülk ve azamete delâlet eden, en aziz elfaz ve ibadatı kavliyedir. Onda müstahap olan dahi, İbni Mes'ûd hazretlerinin tahiyyatını okumaktır ki, Müşarün-ileyh hazretleri: Resûl-i Ekrem sallâ-llahü teâlâ aleyhi

— 217 —

ve sellem hazretleri, elimi, mübarek elleri arasına alarak, Kur'ândan sûre talim eder gibi, bana tahiyyatı talim buyurdular ve dediler ki, sizin biriniz namazda oturduğu vakit:

اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ، وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّیبَاتُ، اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ، السَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحِينَ. أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

desin, buyurmuştur. Buna, İbni Mes'ûd'un teşehhüdü dahi denir.

Bunların mânâlarına gelince: "(Et-tahiyyâtü lillâhi): Bütün ibadatı kavliyye, (ves-salâvatü) ve bütün ibadatı bedeniyye, (vet-tayyibâtü) ve bütün ibadatı mâliye, Hak celle ve alâya lâyıktır, demek olup, bu kelimatı şerife, mîraç gecesinde Hazret-i hâtemül-enbiyâ (aleyhi ve aleyhimüs-salâtü ves-selâm) efendimizden sâdır olmuştur. Kendileri, ilhamı rabbani ile, bu tahiyyat ve tâzîmatı ettiklerinde, Cenab-ı Zül-celâl vel-ikrâm: Ey nebiyyi âlî câh, sana "selâm ve rahmetullâh ve berekâtullâh" olsun, meâlinde olan: (Es-selâmü aleyke eyyühen-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtühü) kavli kudsîsiyle reddi tahiyyat, buyurmuştur. {(1) Sizden biriniz kendisi için sevdiğini din kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz." Hadîs-i şerifinin şerhinde Şeyh İsmail Hakkı kaddese sırrehu'nun: "Enbiyanın selâmı meşrû oldu. Zira Enbiya, evha-i nâsa muhalif vech ile, emr etmeleriyle makamı nübüvvet, mezanne-i itiraz oldu." demeleri, bu ifadeye mülâyim düşmez.} Tahiyyata, ehli islâmın tahiyyeti olan selâmı, ve salâvâta, o mânâda olan rahmeti, ve tayyibata, münasibi olan berekâtı, mukabil kılmıştır. Hazret-iNebiyy-i Ekremin, tahiyyat ve salâvât ve tayyibattan ibaret, üç kelimesine mukabil, Hazret-i Hâllâk-ı Kerîm, selâm ve rahmet ve berakâttan ibaret, üç kelime ile, ifaza-i in'am ve tekrîm buyurmuş olup, Nebiy aleyhisselâm dahi, Ekrem ve ecvedi hâlkullâh olmakla, o feyzi rabbaniden olan ihsanını, bil-cümle Enbiyâ ihvanına ve meleklere, insü cinden olan, müminlerin sulâhâsına atf ederek: {(2) Mahlûkatın sıfatları için, ubudiyetten eşref bir şey yoktur ki, o da rabbın fiiline rızadır. İbadet rabbı râzı eden şeydir. Ubudiyet, ibadetten akvadır. Çünkü, Ukbada bâki kalan odur. İbadet öyle değildir. (Yâni ibadet teklif yoluyla ahirette kalmaz. Amma, onun teneffüs gibi bilâ meşakkat sudürü vâkidir, inkâr olunmaz. Zira, insan Hazret-i Hakka karib oldukça, taatça müzdad olur. Sâlih: Hukûkullâhı ve hukûku ibâdı gözedendir.} (Es-selâmü aleynâ ve âlâ ibâdıllâhis-sâlihîne)

— 218 —

buyurmuşlardır. Bunun üzerine bütün melekler ve bilhassa Hazret-i Cibril, vahy ve ilhamı Hazret-i Rabb-ü Celil ile: "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh" diye kelimeteyni şehadeteyni tertîl eylemişlerdir.

İşte teşehhüdü İbni Mes'ûd, tâbir olunan "Et-tahiyyât" böyle dört takım kudsî kelimattır. {(1) Elgaz-ı fıkhiyyemlzin evahirinde mezkûr olduğu üzere teşehhüdü İbni Mes'ûd, iki vav iledir ki, "eşhedü en lâilâhe illâllaâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Rasûluhû" dur.

Bir de teşehhüdü ebi Mûsa vardır ki, âlâ kavlin, teşehhüdü İbni Abbastır. O bir vav iledir ve şöyledir: "Et-tahiyyâtül-mübârekâtus-salavatüt-tayyübatu lillâhi. Selâmün aleyke eyyuhen-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtuhû, Selâmün aleynâ ve alâ ibâdihil-Iâhis sâlihine. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden rasûlullah." Mezhebi Şafiide olanların okudukları tahiyyat budur.} Şehadet ederim ki, demek: Bilir ve beyan ederim ki demektir. Şehadeti saniyede onlar dahi, Zât-ı Hazret-i Risalet hakkında üç şey cem etmişlerdir ki, biri eşrefi esma-i nebî olan, Muhammed namı âlîsi, ve biri eşrefi evsafı insan olan, Abdiyyet, ve diğer biri insan için en şerefli vasıf olup, müstelzemi nübüvvet bulunan, Risalettir.

Musâllî Et-tahiyyât okur iken, Cenâb-ı Hakka tahiyyat, ve Nebiy aleyhisselâma ve nefsine ve evliyaullâha selâm eder gibi, o elfazı mübarekeyi - mevzu olduğu maânîyi kasd ederek - alâ vechil-inşa okur. {(2) Bâzıları, onun hikâye-i selâmullâh olup, musâllînin selâmı ibtidâisi olmadığına kail olmak istemişlerdir. İbni Hacer demiştir ki, teşehhüdce mütevatir olan elfaz: Peygamber aleyhis-selâmın dahi "ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasûluhû" buyurur olduklarıdır, "ve enni Rasûlullâh" buyurur olduklarına dair olan Sözün aslı yoktur. Teşehhüdün gayride ve enni rasûlullâh, buyurdukları olmuştur.}

Farzların iki evvelki rekâtlerinden sonrasında - ki, akşam namazının üçüncü rekâatine dahi şâmildir - Fâtiha okunur. Ve anlatıldığı şekil üzere oturup, zikr olunan teşehhüdü okur. {(3) Zeyleînin ifadesine göre, onun tâyini müstahabdır.} Ve sonra, Nebî aleyhis-selâma salâvât getirir ve sonra Kur'ânın elfazına ve sünnete müşabih şey ile duâ eder ki, Nebî aleyhis-salâtü ves-selâma salâvattan sonra olan duâ, makbul olur. Sonra da, evvelâ sağına ve sonra soluna: "Es-selâmü aleyküm ve rahmetüllâh" diyerek kendisiyle beraber olan cemaatı ve hafazayı, niyyet eyleyerek selâm verir.

— 219 —

İMAMET ve CEMAATLE NAMAZ:

İmamet: Namazının bir cüzünde imama ittiba'dır. {(1) Bu tarife göre, imam kelimesi, kitap ve bisat gibi fial bimânâ mef'ul ise de fıkıhta muktedi mânâsınadır. Bu mevziin gayride imamet: İmamlık mânâsınadır ki, namazda imam olmak ve imamlık etmek demektir.} O ittibaı edene muktedi tâbir olunur ki, onun Müdrik, Mesbûk, Lâhik, enva-i âtide anlatılacaktır. {(2) İstihlâf bahsindeki istitradı okuyunuz.}

İmamlık, bizce müezzinlikten efdâldir. Nebî aleyhis-salâtü ves-selâm efendimiz hazretlerinin ve hulefa-i râşidînin, rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmaîn hazeratının muvazabetleri imametedir.

Efdâl olan: İmam, hem de müezzin olmaktır. İmam Ebû Hanîfe hazretleri, imamlık meziyyeti ile ezan okumanın faziletini cem etmişlerdi.

Namazı cemaatle kılmak - özürsüz olan {(3) Çünkü, cemaat özür ile sâkıt olmaz. Özürler faslına bak.} - hür erkekler için {(4) Çünkü, köle mevlâsının hizmetiyle meşguldür. Efendisi izin verse de, ona vâcip olmaz. Rical kaydi, nisadan ihtirazdır. Çünkü, onlar âtiyen musarrah olduğu üzere, huzuru cemaatten memnudurlar. Maksût, çıkmağa kaadir olan ahrarı baligindir.} - kavli esah üzere - {(5) Muhaşşinin ifadesine göre bu baptaki akvalin âdeli ve akvası cemaatin, vâcip olduğudur. Onu farzı kifaye ve farzı ayn diyenler de olmuştur. Farzziyyetin ekail olanlar, sıhhati salât için onu gart kılmamışlardır. Cemaat, sünneti müekkededir diyenlerce, sünneti fecirden, daha müekked, bir sünnettir. Ve teravihin gayride, sünneti ayn'dir. Teravihte sünneti kifâyedir. Vitir ramazanda cemaatle, müstahap olup, ramazanın gayride olan vitirde ve teravihin gayri tatavvûda, cemaat farzı hatırlatıyorsa mekruhtur.} kuvvette, vâcip derecesinde sünneti müekkededir. {(6) Cuma ve bayram namazlarından gayride demektir. Çünkü, bunlarda cemaat, cevazın şartıdır.} Çünkü, cemaat üzerine, müvazabeti seniyye vâki olmuştur. Ve hâdîsi şerîfte: Cemaatin namazı, sizin birinizin yalnızca kıldığı namazdan, yirmi beş cüz ve diğer rivayette yirmi beş derece efdâldir, buyrulmuştur. {(7) Zeyleide mezkûr olan, hâdisi şerifin meâli şudur: Erkeğin cemaatle kıldığı namaz, evinde pazargahta kıldığı namaz üzerine yirmi derece ziyade olur. Buharide dahi mezkûr olan haber aynidir.} Mükellefe, onu özürsüz terk etmek olamaz. Bir şehir ahalisi, onu

Bunlar mesacidi selâsenin gayri hakkındadır. Mesacidi selâse ki, Mescidi haram. Mescidi şerifi nebevî, Mescidi aksâ'dır. Onlardaki fazileti cemaat, binlerce derece daha fazladır.

— 220 —

bilâ özür terk ederlerse, emr olunurlar. Kabul ve imtisal ederlerse ne âlâ. Etmedikleri takdirde kıtâl olunurlar. Zîra, cemaat şeâiri İslâmiyyedendir ve bu dîni mübînin hasaısındandır.

Cemaatin fazileti, bir kişi ile de hasıl olur. Velev ki, sabi mümeyyiz {(1) Sinni temyiz, yedi yaştır. Ona sabi-i akıl dahi denir. O yaşta olana namaza aklı eren çocuk dahi denebilir. Muhaşşî der ki, bundan müteneffili muktedi ile dahi, cemaat fazileti hâsıl olacağı münfehim olur.} veya kadın {(2) Evinde zevcesi, yahut cariyesi veyahut çocuğu ile, namaz kılan kimse, cemaat faziletini ityan etmiş olur. Şerhte böyle mezkûrdur. Lâkin fazileti mescit daha fazladır.} ve hattâ, ev içinde dahi olsun. {(3) Lâkin, evde cemaat olmak, cemaatı kaçırmak, yahut camiye çıkılamamak sûretinde olur. Yoksa, bunu âdet etmek şöyle dursun, arada sırada yapmak bile- özürsüz olursa - bid'at ve mekruh olur.}

Amma, cuma namazı için, cemaatin imamdan başka, üç yahut iki {(4) Yahut tabiri, hikâye-i hilâf içindir. Mutemet olan, kavli evveldir.} kişi olması şarttır. Nitekim, bâbında mezkûrdur.

(Cemaatin hikmeti meşrûiyyeti, ehli salât arasında, ülfet nizamının ayakta durması {(5) Bundan dolayıdır ki, mahallelerde, mescitler meşru olmuştur. Tâ ki, Evkât-ısalâtta komşular arasında husuliyle herkes birbirini tanımış ve yoklamış olsun.} ve bir de, bilmeyenin bilenden, ef'ali salâtı teallüme alıştırılmasıdır.)

Ricâli esıhha {(6) Esıhha, atıbba vezninde sahihin cem'idir ki, özürlü olmayan erkekler demektir. Çünkü, özür sahibinin kendi emsaline imameti sahih olduğu gibi, kadının adem-i tekaddümü şartiyle, kadınlara imameti dahi maal-kerahe sahih olmakla, bu şartların cümlesi onlarda muteber değildir.} için, imamlık etmekte şurut-u sıhhat altıdır: İslâm, bülûğ, akl, zükûret, kıraet, özürden selâmet.

İslâm, şartı umûmidir. Münkiri baas olmak, yahut Hazret-i Sıddîkin hilâfetini veya sohbetini münkir bulunmak veyahut Hazret-i şeyhayne - iyâzen billâhi teâlâ- sebbeylemek, yahut şefaati inkâr etmek gibi, {(7) İsrâ'yı, yahut rüiyyeti veyahut kiram-ı kâtibinin vücudünü inkâr gibi. Lâkin münkiri rüiyyet olan, Celâl ve azamete mebni rüiyyet olunmaz, derse, onun imameti, Ebus-suûd şerhinde mezkûrdur. Bir zaman imamet edip te badehû kâfir, veya pis yahut amden taharetsiz olduğunu, cemaate söyleyen kimsenin, cemaatine, iade-i salât etmek yoktur. Çünkü, onun diyanette olan haberi, kendi itirafiyle olan fıskı sebebiyle makbul değildir. Kıldırdığı namazın, necaset, yahut taharetsizlik sebebiyle, fesadı tebeyyün etmek gibi değil ki, onu ihbarda iade lâzım gelir.} kendini ikfar edici sıfatı zahir olmuşken, izharı islâm edenlerin imamlığı sahih olmaz.

— 221 —

Bulûğ, çünkü, sabinin salâtı nefldir. Onun nefli ise, kendine lâzım değildir.

(Yâni, bâliğin sabiye uyması, ne farzda ve ne neflde sahih değildir. Çünkü, sabînin farzı nefl olmasına ve nefli dahi kendine ademi lüzûmuna mebni, bâliğin sabiye uyması, her iki hale göre, kavinin zaîfe bina edilmesi demek olacağından sahih olmaz.)

Akl, çünkü, aklı olmayanın namazı sahih değildir. Sekran gibi. {(1) Ve dâima mecnun gibi. Amma, gâh mecnun olup gâh ifakat bulanın, ifakat halinde imameti sahih olur. Bunağın imamlığı sahih olmaz.} Zükûret, (erkekliktir) Bu şartla kadınlar hariç kalmıştır.

(Kadının kendi hakkında namazı sahih olduğu halde, erkeğin ona iktidası sahih olamaz.)Çünkü, kadınların arkada durmaları emrolunmuştur.

(Böyle bir emr ise, onların arkalarında ve yanlarında namaz kılmaktan nehy demektir.)

Hunsâ dahi, hükümde kadındır. {(2) Hükmen kadın olan hunsâ, Muhaşşinin babı ezanda geçen ifadesine göre, hunsâyı müşkil iken, bu baptaki ifade-i âtiyyesi umumidir.} Kadından gayrisi ona İktida edemez. {(3) Yâni, ne erkek ona İktida edebilir, (Çünkü, onun kadınlığı muhtemeldir)ne de kendi gibi hunsâ İktida edebilir. Çünkü, geriye kalanın erkekliği ve ileri geçenin kadınlığı muhtemeldir. Amma, kadının hunsâya iktidası sahih olur.}

Kıraet, okumaktır. İhtilâfı imam ve imameyn üzere namaz sahih olacak âyetin ezber okunabilmesidir. {(4) Ezberinde olmayanı, mushaftan okumak mufsidatı salâttandır. Ve bunda imam ve münferit müsavidir.}

(Bu şarta binaen, okuyanın ümmiye, yahut dilsize iktidası sahih olamaz. Ümminin, dilsize iktidası dahi sahih olamaz. Çünkü, ümmi iftitah tekbirini alabildiği cihetle dilsizden akvâdır.)

Amma ümminin ümmiye ve dilsizin dilsize iktidası sahihtir.

Özürlerden sâlim olmak, çünkü, özürlünün salâtı zarûrîdir. (yâni, ancak zarureti özrüne mebni, sahih olmuştur.) Artık, ona mâzürden başkasının iktidası sahih olamaz.

Âzar, Ruafi daim, ihtilâtı rîh, fe'fee, temteme, lusga gibi şeylerdir. "Ruâf, infilât için, kitab-ut-taharenin özürlüler faslında malûmat vardır.

— 222 —

Fe'fee, ve temteme: Fa ve ta harfini tekrarlamak sûretiyle muntazam konuşmayanlardır ki, bunlara, kekeme ve pepe derler.

Lusga ise, bâzı harfleri değiştirerek konuşanlardır ki, bunlara da peltek denir.

İnfilâtı riha müptelâ olanın, silsi bevle müptelâ olana iktidası sahih olamaz. Çünkü, o iki özürlüdür (ki, onun hem hadesi ve hem habesi vardır). {(1) Muhaşşî der ki, bunun aksi yâni, silsi bevil olanın infilâtı rîna müptelâ olana, iktidası sahih olur. Kan aldırana gelince, yarasından kan çıkmıyorsa, onun. esıhhaya imameti sahih olur.}

Peltek, pelteğin gayriye imam olamaz. Kur'ânda lusgadan hâli bir şey bulamayıp ta, gece ve gündüz saatlerinde lisanını ıslahtan âciz kalan kimsenin namazı, kendi nefsi için câizdir. Cehd ve tashihi terk ederse, namazı fâsiddir.

(Muhaşşinin ifadesine göre, aciz halinde, salâtının kendi nefsi için câiz olabilmesi dahi başkasına İktida etmesi mümkün olamamak ile mukayyed olup, eğer iktidası mümkün olur ise, namazı nefsi için dahi sahih olamaz.). {(2) Lâkin, ceht ve tashihi terk etmemek meselesi dahi ömür müddetince o kimse, lisanının tashihine cehd üzere olmak demek olup, bu da hareci azîm olduğundan, fetvada, mezkûr gart muktezasına gidilemez. Fetâvâyı Ebil-leysten menkuldür ki, El-hamdülillah yerinde El-hemdülillah ve kul huvellahu yerine kül-huvellahu demek, bunun gayrisine kaadir olmayan veyahut lisanında özür olmadığı halde, ağzından böyle çıkmak suretinde de namaz fasit olmaz. Demek ki, mezkûr şartta hilâf vardır. Çokları da onu zikr etmemişlerdir. Zira onda hareci azîm vardır.}

(Şartı salâtın fıkdanından safim olmak), taharet ve setr-i avret gibi, salâtın şartlarından birinin mefkud olmaması demektir.

Şu şarta binaen hadesten veya necaseti mâniadan, tahir olmayanın {(3) Zâhiri budur ki, temiz olamamak, gerek necaseti izale edecek şeyi bulamamak, gerek bulsa da inkişafı avret gibi, bir mâni hâsıl olmak suretiyle olsun.} ve mestûrül-avre olamayanın, tâhir ve mestur olana imamlığı sahih olamaz. {(4) Takyidin zahiri, necaseti mâniayı hâmil olanın ona ve çıplak olanın çıplağa iktidası sahih olmaktır.}

— 223 —

İktidanın sıhhatinin şartlan, takriben on dörttür:

(İktida, lûgatte mutlak mülâzemettir. Istilâhte bir kimse namazını, imamın namazına rabtetmektir. O kimseye muktedi denildiği gibi memûn dahi denir.)

1- Muktedi, kendi tahrîmine mükareneten imama mütabeatı niyyet etmektir.

Mukarenet, ya hakikî, yahut hükmî olur. Nitekim beyanı tahrîme şartlarında geçmiştir.Muktedi, hem salâtı ve hem mütabeatı niyyet eyler demektir. (Tahrîme şartlarının beşincisine bakınız.)

İmamın, {(1) Lâfzı imamın, tezkîr ve tenisi müsavi ise de, imam kelâmı, müzekker hakkındadır. İmamı ünsaya, sözün şümulü yoktur.} imameti niyyet eylemesi, kadınların ona iktidaları sahih olabilmek için şarttır. Muhazat ile lâzım gelecek, fesadı salâta binâen ki, onun meselesi meşhurdur. Mufsidatta zikr olunur. {(2) Muhaşşi der ki, imam onları, iltizam etmedikçe, fesat olmaz. İltizam dahi, onun niyyet etmesiyledir. İmam ona imameti niyyet eylemedikçe, kadın imamın namazına dahil olmuş olmaz. Hunsâ dahi, ünsa gibidir. Bir ile müteaddidin farkı yoktur.} Kavl-i eksere göre, cuma ve bayram namazları dahi olsa, böyledir.

(Yâni, cemi-i salâvatta bilâ fark, kadının iktidasının sıhhati için, imamın, imamete niyyet eylemesi şarttır. Nitekim Muhaşşi, müfsidat faslında kâfîden ve Tebyinden naklen tasrih etmiştir.). {(3) Burada ise demiştir ki, Nihirde, Hulâsadan naklen, cuma ve bayramlarda, niyyetin şart olmadığına ittifak etmişlerdir.}

2- İmamın ökçesi, muktedînin ökçesinden ileri bulunmaktır.

(Bu mutedî bir olmak sûretinde zahirdir ki, imam ile yanyana ve onun sağına durur. Şu kadar ki, ökçesi imamın ökçesinden geri bulunur. Soluna, yahut arkasına durur ise, sünnete muhalif olduğu için mekrûh olur.)

İtibar ökçeyedir. {(4) İmâ ile namaz kılanlarda itibar başadır. Hattâ muktedînin başı, imamdan geride olup ta, ayakları onun ayaklarından ileride bulunsa, İktida sahih ve aksi takdirinde gayr-i sahihtir.} Hattâ muktedînin uzun ayaklı olmasından dolayı, - ökçesi geri olmakla beraber - parmakları, imamın ayağı parmaklarını, geçerse dahi zarar etmez. {(5) Malûm olsun ki, müellifin, imamın tekaddümünün şart kılınmasına dair olan ifadesi, mezhebe hilâftır Müktedî, imamla aynı hizada olsa dahi, iktida sahihtir-}

— 224 —

3- Kılınan namazda, imam muktedîden halen, yüksek olmaktır.

Meselâ, imam nâfilede iken, muktedi farz kılmamak gibi. {(1) Muhaşşî der ki, Vitrin vâcip olduğu kanaatinde olanın sünnet olduğuna kani olana iktidası, bu kabilden değildir. Çünkü, bu iktida, salâtın aynı olmasına mebni, sahihtir. Salâtın birliği kanaattaki ihtilâfiyle muhtelif olmaz. Ve kezâ, bir sünnet kılanın başka bir sünnet kılana, meselâ: Yatsının sünnetini kılanın teravih kılana, ve öğlenin son sünnetini kılanın ilk sünnetini kılana, iktidası sahihtir. Nitekim, bahr-i Raikta ve gayride mezkûrdur. Zahîriyyede demiştir ki, ikindinin iki rekâtını kılmış ve güneş gurup etmiş bulunan kimseye, namazının son iki rekâtında İktida edilse. - her ne kadar muktedi için bu namaz kazâ ise de - olur. Çünkü, kılınan namaz birdir.}

4- İmamın kıldığı farz, muktedînin kıldığı farzdan başka olmamaktır: Biri öğlenin farzını kazâ, ve diğeri ikindinin farzını edâ veyahut, biri bir günün öğlesini, ve diğeri başka bir günün öğlesini kazâ, etmek gibi. {(2) Bunlar farz olarak sahih olmaz, demektir. Yoksa muktedinin namazı - nâfile olarak - sahih olur. Muhaşşî merhum, nüfsidatın muhazat meselesinde tasrih etmiştir ki, ikindi kılan bir kimsenin arkasında öğleyi niyyet edenin namazı - nafile olarak - sahihtir.} Çünkü, müşareket vardır, onda da ittihad gereklidir.

(Yâni, muktedi imama müşarik olmakla, namazları müttehid bulunmak lâzımdır ta ki, imamın namazı muktedînin namazını mütezammin olabilsin.)

Buna binâen, bir namazı nezr edenin, başka bir namazı nezr etmiş bulunana, iktidası sahih olmaz. Zîra, nezirlerde birlik yoktur. {(3) (İmamın nezrettiği namazı kılmak nezrim olsun) demiş bulunursa - namazın birliğine mebni - iktida sahih olur.} Nezirlerde ihtilâf, farzlarda ihtilâf gibidir. {(4) Bu tâlil Muhaşşînindir. Ve beyanı veçhile müellifin tâlîlinden azhardır. Müellif, "zîra nâzirin iltizam ettiği olan hususta, gayr üzerine velâyeti yoktur" demiştirki, vücup ancak, nâzir hakkında zahir olup, diğeri hakkında zahir olmamakla, kendi nezrinin gayride, başkasına iktida ederse, farz kılanın nafile kılana, iktidası gibi olur, demek istemiştir. Bu halde meselenin, üçüncü şartı tefrîi zahir olur.}

Nâzirin hâlife, iktidası dahi sahih olamaz. Çünkü nezr olunan namaz akvâdır. {(5) Çünkü, kasten vâciptir. Yemine mukaarin bulunan namaz ise, fiil ve terki câiz bir nafile iken, iki cihetin biri, yemin ile kuvvet bulmuştur. Onun vücubü, birin tahakkuku içindir. Bu tâlil, meselenin üçüncü şarta tefrîini iktiza eder.

Nâzir, nezr edenler. Menzûre, nezr olunan namazdır. Hâlif, "şu namazı kılacağım" diye yemin edendir. Mahlûfün - aleyhâ, işte o namazdır. Bir, yemini yerine getirmektir.}

— 225 —

Hâlifin nazire, hâlifin hâlife, - nezirlerin birliğinde - nâzirin nâzire, iktidası sahihtir.

5- Dört rekâtlı bir farzın, vakti çıktıktan sonra - kazâsı için akdolunan cemaatte {(1) Çünkü, kazâ için dahi, cemaat akdi meşrûdur.} - imam mukîm olup ta, muktedi misafir olmamaktır. İmam - kılınacak namazın mertebesine göre - muktedîden ednâ olmamak şartına binaen ki, bu halde - ya kaade, yahut kıraet hakkında -farz kılan nâfile kılana, İktida etmiş olur.

(Malûm olsun ki, vakit dahilinde mukîmin müsafire, ve bilâkis müsafirin mukîme, iktidaları bütün namazlarda sahihtir. İki ve üç rekâtlı farzlar, seferde ve hazarda mütegayyer olmamakla, onlar müstesna olmak üzere, dört rekâtlı farzlara göre, mukîm bulunan muktedi, müsafir bulunan imamın selâmından sonra, namazını - kıraetsiz - itmam eder. Müsafir bulunan muktedi, mukîm bulunan imam ile beraber, namazını tam olarak kılar. Çünkü, vakit bâkî olmakla, muktedînin namazı, imamın namazına merbutan tamama tegayyür eder. Tegayyürün yokluğu, kazânın hususiyyetindendir. Vakit dışında ise dört rekâtlı farzlara göre, mukîmin müsafire iktidası sahih ve müsafirin mukîme iktidası gayr-i sahihtir. Çünkü, onda, kariyi zaîfe binâ etmek mahzuru vardır. Zîra İktida, birinci şefi veya ikinci şefi'de olmaktan hâlî olmayıp, birinci şefi'de yâni, ilk iki rekâtte olduğuna göre, müsafirin kaadesi, namazın ahiri olduğu için farz, ve mükîmin kaadesi kaade-i ûlâ olduğu için vâciptir. Farz ise, vâcipten akvâdır. İktida ikinci şefi'de vuku bulduğuna göre, mukîm bulunan imam, kıraet farizasını ilk şefi'de ifa etmiş olmakla ona göre, ikinci şefiin kıraeti nâfile iken, müsafir bulunan muktedi hakkında, kıraet henüz farzdır.)

6- İmam mesbuk olmamaktır. Zîra onun iktidada şüphesi vardır. {(2) Yâni kendi tahrîmesini, imamın tahrîmesine bina ettiği için mesbuk, - gecenin kazâsı için, kıyamından sonra - dahi min cihetin muktedi demektir. Muhaşşîder ki, ona kıraetin lüzumu, infirat şüphesine mebnidir. Demek ki, onda infirat tarafı dahi vardır. Ve molla Hüsrevin tâbirince, onun infirat ciheti hakikî ve İktida ciheti sûrîdir. Ve her iki cihetin tefriatı vardır. Nitekim zikr olunur.}

(İmamın lâhik olmaması dahi meşruttur. Çünkü, lâhik, hükmen imam arkasında demektir. Hattâ kıraet etmez.)

Bunların kendi gibilerine dahi iktidaları sahih olmaz. Nitekim, Dürr-ü Muhtârda sarahat vardır. {(3) Bahri Raikte demiştir ki, mütesavi olan iki mesbukun, biri kendi üzerinde olanın kemiyyetini unutmuş olursa, diğerine iktida ederek değil de, ona göz ucuyla bakarak, kılsa namazı sahih olur.}

— 226 —

7 - İmam ile muktedinin arasını "Kadın saffı" ayırmamaktır. {(1) Muhaşşinin beyanına göre muktedîden, erkek muktedi maksuttur. İki muktedînin arası, imam ile muktedi arası gibidir ki, onların aralarında dahi, kadın bulunursa, iktidarı sahih olmaz.}

Şu mealdeki kavl-i şerif-i nebeviye mebni ki: İmam ile kendi arasında nehir, yol, kadınlardan bir saff, bulunan kimsenin namazı yoktur buyurulmuştur.

Eğer arada olan kadınlar üç olursa, son safa değin, her saftan üç kişinin namazları fâsid olur. (O kadınların sağından ve solundan birer kişinin namazları fâsid olur). Sairlerin iktidaları câiz( sahih) tir. Fetva dahi bunun üzerinedir. {(2) Alâ kavlin, üç kadın, arkalarında bulunan bütün erkek safları için, iktidaya mânî bir kadın safı demektir. Saff tam olduğu gibi ki, o sûrette arkada bulunan saflardaki erkeklerin kâffesinin namazları - bu hadis-i şerife göre - fâsittir. Müellif kelâmı itlâk etmekle, kadın ile muktedi arasında hail bulunup bulunmamağa söz şâmil olmuştur. "Lâkin arada hail, yahut açıklık bulunmak fesada mânidir". Nitekim inşallahü teâlâ muhazat meselesinde zikrolunur. Kıyas icabı, kadınların arkalarında bulunan erkeklerden yalnız ilk saftan o kadar kimselerin namazları fâsit olup, onlar diğerlerine hail olmakla, onlardan sonrakilerin namazları fâsit olmamaktadır. Ve lâkin bu kıyas, müellifin âtideki sözünden zahir olacağı üzere, tam olmayan kadın safı hakkında olup, tam saf, hadise ittibaen kıyastan hariç olmakla, kadın safının arkasında kalan cemaat, yirmi saf dahi olsalar, onların namazları istihsanen fasittir.}

Ve eğer arada olan kadınlar iki olursa, yalnız onların arkalarındaki iki kişinin namazları fâsid olur. (Yâni, namazın fesadı daha arkadakilere geçmez. Kadınların sağ ve sol yanlarından iki kişinin dahi- namazlarının fesadına - bu söz münafî düşmez.)

Ve eğer safta yalnız bir kadın var ve erkeğin hizasında ise, sağ ve solundan onun hizasında olan birer erkek ile arkadan bir erkeğin namazları fâsid olur. {(3) Onlardan ziyadesinin namazları fâsit olmaz. Çünkü, her (üç) cihetten salâtı fâsit olan kimseler, o kadın ile diğer erkekler arasında hail olmuş olurlar. Bu bahsin özeti olmak üzere, Tahtâvi merhum, Dürr-ü Muhtârın muhazat meselesinde. Mısırlı Ebus-suûttan naklen demiştir ki, bir kadın, sağ ve solundan birer kişiyle arkadan bir kişinin ki, namazlarını ifsat edip, bunlardan ziyadesinin namazlarını ifsat eylemez. Çünkü, üç cihetten namazları fâsit olan, birer kişi o kadın ile diğer cemaat arasında hail olmuş olur. İki kadın, kendi sağ ve sol taraflarından birer kişi ile arkalarından kendilerine muhazi iki kişinin ki, ceman dört kişinin namazlarını ifsat eylerler. Çünkü, iki, tam cemi olmadığından, iki kadın dahi bir kadın gibidir. Fesat, başka saflara kadar, teaddi etmez. Eğer kadınlar üç olursa, kendi sağ ve sol cihetlerinden birer kişiyle arkalarından kendilerine muhazi üçer kişinin, son safa kadar namazları fasit olur. Ve bu cevap, rivayetin zâhiridir. Kadınlardan imam arkasına, bir saf olup, onların arkalarında dahi müteaddit erkek safları bulunsa, bütün o safların namazları fâsit olur. Eğer kadın safının arkasında duvar olup o duvarın arkasında erkek safları bulunursa, onların namazları fâsit olmaz. Kadın safının arkasında erkek safı olup, duvar onlardan sonra olsa ve duvarın arkasında dahi, saflar bulunsa, cümlesinin namazları fâsit olur.}

— 227 —

8 - İmam ile muktedi arasında, ne kayık geçecek nehir, {(1) Tarikten, umumî yol maksut olduğu gibi, nehirden dahi maksut, büyük nehirdir. Büyük nehir ile küçük nehirin farkı için sözün sahibi budur: Yani, içinde kayığın işleyebilip isteyememesine göredir. Küçük nehir, kuvvetli bir kimsenin üzerinden atlayabileceği nehirdir. Nehirde su bulunmak şart değildir. Tarikte dahi, yolun araba geçmesine müsait olması maksuttur. Arabanın fiilen geçmesi değil, Arabaya bedel, yüklü hayvanların geçebilmesi dahi muteberdir.

İbni Âbidinin ifadesine göre, büyük havuz dahi nehir gibidir ki, etrafında saflar ulaşamadıkça, iktidaya mânidir. Etraftan bitişik saflar olanların, arkalarındakilerin, iktidaları sahihtir. Ve küçük havuz kadar olan aralık, mâni değildir. Nehir üzerinde safların ittisali: Köprü bulunmak, yahut yekdiğerine bağlı kayıklar olup, üzerlerinde saf bağlamak ile olur.} ne de üzerinde aralıksız saflar olmadığı halde, {(2) Çünkü, safların ittisali halinde, yol saflar ile dolmuş ve arada araba geçecek tarik kalmamış olur. Muhaşşî der ki, musâllîler ulaşıp yola durduklarında, bir kimse gelip yolun enine durarak imama uysa caiz, fakat mekrûh olur. İktidasının cevazı, kendisiyle imam arasında, araba geçecek yol kalmadığıdır. Kerahetin veçhi, nâsın geçidinde namaza durulmasıdır. İmdi, bu muktedînin arkasında, yolun arka tarafından biri imama uysa sahih olamaz. Zira üzerinde duranın namazı mekrûh olmakla beraber, o kimse bir saf dahi teşkil etmediğinden, kendi arkasındaki hakkında mâdûn hükmündedir. Ve bu, ittisal sayılmaz. İki kişi dahi olsa, yine öyledir. Eğer, yolun eninde üç kişi durmuş bulunursa, onların arkalarından iktida edenlerin, bu iktidaları sahih olur. Çünkü, üç kişi bâzı rivayatta, bir saftır. Safların itisali halinde ise, yol iktidaya mâni değildir.} araba geçecek yol bulunmamaktır.

Mânî olan aralık, müftâ-bih kavle göre, iki saf sığacak kadar olan açıklıktır. {(3) Alâ kavlin, bir saf sığacak kadar olan açıklıktır.}

(İki saf arasındaki açıklık ise, bir veya iki arşın miktarıdır. Bu da, her safın secde yerleri ile diğerlerinin kıyam yeri olarak mûteber olur. {(4) Böyle olmak zahirdir. Zira bir safın kıyam yerinden diğer safın kıyam mahalline kadar, tahditte kâfi değildir.} Cami içindeki geniş meydan, birçok saflar sığacak kadar dahi olsa, iktidaya mânî değildir. Zîra mescid için müstakil parça hükmü vardır. Bayram namazgâhları dahi mescid hükmündedir. {(5) Câmi-i şerifin etrafı dahi, câmi hükmündedir. Muttasıl saflar olmasa bile oradan iktida sahihtir.}

— 228 —

9- İmamın intikaalâtını anlamağı işkâl eder derecede, arada hâil(duvar) olmamaktır.

Eğer işitmek veya görmek sebebiyle, imamın intikaalâtına iştibah kalmıyorsa İktida, sahih olan kavle göre, sahihtir. Şu rivayete binâen ki, Nebiyy-i Ekrem sallâllâhü aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, Hazret-i Âişenin hanesi içinde namaz kılarlar ve nâs (ashâp) mescidi şerifi nebeviden, kendilerine iktida ederlerdi.

Buna göre, mescidi harâma bitişik olup da, kapıları dış taraftan olan evler ve menzillerden, haremi şerifte toplanan cemaatın imamına iktida, sima' ve rüiyyete binâen, imamın hali şüpheli olmadığı ve arada duvardan mâdâ hâil bulunmadığı cihetle sahihtir. {(1) Nitekim bunu Şemsül-eimme şöyle zikretmiştir ki, mescide bitişik evinin sathında durup ta, yanı başındaki mescidin imamına ve evinin içinde durup ta eve bitişik ve fakat arada duvar bulunan mescitteki imama iktida ederek namaz kılan kimsenin, namazı eğer imamın tekbirini - ya kendinden veya mübelligden - işitmekte ise câiz olur. Dam üzerinde duranın dahi, ev içinde olan imama iktidası, - imamın hali ona hafî olmadığı takdirde - sahih olur. Demek ki, itibar mekânın ihtilâfına değil, istibâhadır. Hanesi mescitten ayrılmış bile olsa, arada araba yolu gibi, iktidaya mâni bir şey bulunmadığı ve imamın hali şüpheli olmadığı halde, ev içinden mescitteki imama iktida sahih olur. Mekânın ihtilâfına itibar binekte veya sefinede kılınacak namaz hakkındadır.}

10 - İmam râkip (binmiş) ve muktedi râcil (yaya) olmamaktır. {(2) Râcil, râkip olmayandır. Tenvirde ona bedel, nâzil vâki olmuştur. Nâzilin, râkibe iktidasında bir mâni daha vardır ki, rükû ve sücud ile namaz kılan, onları imâ ederek kılana, iktida etmiş olur. Meğer ki, nâzil dahi imâ edici ola.}

11 - İmam Râcil ve muktedi râkip olmamaktır.

12 - İmam bir binek ve muktedi başka bir binek üzerinde olmamaktır. Zîra mekânın ihtilâfı vardır. İmamın bineğinde bulunursa, mekânın birliğine binâen, iktida sahih olur. {(3) Görülüyor ki, bu meselede illet, mekânın ihtilâfıdır. İştibah ancak, hail meselesinde illettir. Muhaşşi der ki, muktedinin bineği, imamın bineğine kârip olursa, salâtın cevazını, imam Muhammed Hazretleri müstahsen görmüştür.}

13 - İmam bir sefinede ve muktedi, ona yakın olmayan başka bir sefinede olmamaktır. Çünkü, onlar da iki binek gibidir. Eğer yakınlaşırlarsa birlik hükmüne mebni, iktida sahih olur.

(Cemaat sahilde ve imam duran geminin içinde bulunmak sûretinde, arada yol veya -büyük nehir derecesinde- fasıla olursa, iktida sahih olmayacağını, İbni Nüceym merhum bahirde zikretmiştir.)

Dâbbe üzerinde salât mesaili, âtidedir.

— 229 —

14 - Muktedi mezhebinin muhalifi bulunan imamın halinden, akıcı kanın çıkması, ve ağız dolusu kusmanın vukuu gibi, kendi mezhebince, bir müfsit {(1) Malûmdur ki, bunlar bizce, abdesti bozan şeylerdir.} vâki olduğunu bilip, ondan sonra da abdest almadığım teyekkun etmiş olmamaktır.

(Hattâ muktedi, kendi mezhebince, abdesti bozan bir şeyin, ondan sâdır olduğunu gördükten sonra, imam -abdest alacak kadar bir zaman- gaib olsa, ve o müddetçe, onun hali muktedînin malûmu olmasa, sahih olan: Onun hali büsbütün meçhul bulunmak sûretinde olduğu gibi iktidarım maal-kerahe {(2) Kerahetin, burada ve âtîdeki itlâkından zahir olan, tahrimiyye olmasıdır.} olmasıdır. Zîra abdest almış olmak muhtemeldir. Ve ona hüsn-ü zan etmek evlâdır). Ama, -mezheb muhalefeti olan hususlarda- onun ihtiyat etmez olduğunu bilirse, iktida sahih olmaz, o iktidasındaki, hususî halini, gerek bilsin gerek bilmesin. Eğer -hilaflarda- ihtiyatlı bulunduğunu bilirse, iktida etmek -kavli esah üzere- sahih ve mekrûh olur. (Deyrî; eğer hanefî mezhebinde, onun ihtiyatım bilirse, iktida mekrûh olmaz, demiştir.)

Muktedi, imamdan, onun mezhebince namazı ifsad eden bir şeyin meselâ: Kadına dokunmanın, yahut dirhem miktarında olan necisi hâmil olmanın, {(3) Malûmdur ki, bunlardan biri, Şâfii mezhebinde abdesti bozar, diğeri de namazın sıhhatine mânidir.} vukuunu -imamın haberi olmadığı halde- bilse, ona iktida etmek, ekserin kavli üzere câizdir. {(4) Bâzılar, caiz olmaz, dediler. Çünkü, imam - agâh olsa - o namazın butlanı reyinde bulunur. Muktedînin, namazı da ona tebean bâtıl olur. Esah olan da budur. Vechi budur ki, muktedi - kendi mezhebince - imanın o namazı, caiz olmak reyindedir. Onun hakkında muteber olan dahi, kendi reyidir. Binaenaleyh, mezkûr namazın cevazına kail olmak lâzım gelir.}

Mesele, imam kendinin, o halini bilmemiş olmakla takyid olunmuştur. Tâ ki, niyyette kasdi olup, namazın sıhhatini dahi, kendi itikadına hamletmek, mümkün olabilsin.

Ama, mezhebin mutekid ve mukallidi iken, {(5) Amma muktedînin mezhebini taklit etmiş ise, ikisinin itikadı birleşmiş olmakla, onda kelâm yoktur.} imamdan kendinin malûmu olarak, mezhebinin hilâfı sudur etmiş olursa, oyun gibi olup, oynayanın ise, niyyeti olmayacağından, namazını sıhhate hamlin, bir vechi olamaz. {(6) Muhaşşî der ki, evlâ olan haml lâfzını kaldırmak (yâni namazın sıhhati için, bir vecih olamaz demek) tir.}

— 230 —

(Görülüyor ki, şart-ı âhir, mezheb-daşının gayriye iktidaya âit olup, mezhebi muhalif bulunan, ehli sünnete iktida, yakinen mânî olmadıkça, câiz {(1) İbni Âbidinin nakline göre, sahabe ve tâbiinden birçokları, hep müctehidin eimmesi oldukları halde, mezheplerinin mubâyenetiyle beraber, bir imamın arkasında namaz kılarlardı. Fetâvâ-yi Hayriyyede, Şâfiîden naklen: Muvafık mümkün iken, muhalife iktida, mekruh olmakla beraber, infiratdan efdâldir. Bu suretlede cemaatin fazileti, elde edilmiş olur, demiştir. Vitirde muhalife iktida etmek vakın husulüne mâni olmakla muvafık olamaz.} ve imamlık edenlere, -hilâfatta- ihtiyat ve mezhep sahiplerine müracaat etmek lâzımdır. Meselâ, çıkış yerinden taşan kan, Hanefî mezhebinde abdesti bozar olduğundan, Hanefîye imamet edecek olan Şâfii, kan aldırdıkta, yahut hacamat oldukta veya burnu kanadıkta, ve keza kustukta, abdest almak lâzım gelir. {(2) Riâyet için, mühim olan yerler, İbni Âbidinin tadadına göre, intikalâtta el kaldırmak ve besmele-i cehr etmek gibi, onlarca sünnet ve bizce keraheti mucip olan şeyler değildir. Namazda sûreyi terk etmek veya birinci kadede tahiyyata bir şeyzamm eylemek dahi mâni değil, keraheti muciptir. Istirahar celsesi, tenzîhen mekruhtur. İbni Âbidinin nakline göre, Şâfiînin Hanefîye iktidası ne ise Hanefînin dahi Şâfiiye iktidası odur. Onların bize iktidasında sıhhat, fesat ve efdâliyyetçe, ne varsa, bizim için dahi onlara iktida takdirinde, onun misli vardır, demiş ve şu lâtif beyti söylemiştir:

Ve ene remliyyün fıkhal-hanefî Li-emrin bâde ittifâkil-alîmin

Yâni; Ben de Hanefî fıkhının remlîsiyim, iki mezhebin âlimleri ittifak ettikten sonra şüphe kalmaz. Şâfiiye imamlık edecek hanefî dahi, kadına temas hususunda abdestini yenilemelidir.}

Sabah namazında, Şafiî mezhebinde olan imama iktida etmiş bulunan Hanefîler, sabah namazının ikinci rekâtı rükûundan sonra, kunut etmekte olmalarıyle, o halde sâkıt olarak durur ve ellerini yanı başlarına salıvermiş bulunur. Bunu, fukaha Vitir babında zikretmişlerdir.

Abdestlinin {(3) Bu mesele, Dürr-ü Muhtârda: Yanında su olmayan abdestli, diye mukayyeden mezkûrdur. Çünkü, yanında su bulunan abdestlinin, teyemmümlü olan imamı, suya kaadir demek olmakla iktida sahih olmaz. İmamın onu bildiğini, gerek zan etmesin gerek etsin.} teyemmümliye iktidası, Şeyhayn indinde sahihtir. İmam Muhammed, sahih olmaya, dedi. Bu hilâf, şu hilâfa mebnidir ki, {(4) Malûm olsun ki, teyemmümün taharetinde, bir itlâk ciheti ve bir de zaruret ciheti vardır. İtlâk ciheti: Teyemmüm, meselâ: Mustahazanın tahareti gibi olmayarak, namaz vakti ile muvakkat olmamak itibariyledir. Zaruret ciheti: Teyemmüme ancak, su bulamama zaruretine mebni, başvurulmuş olmak itibariyledir. Bunda hilâf yoktur. Hilâf ancak talîldedir. İmam Muhammed hazretleri, abdestlinin müteyemmime iktidasının caiz olamayacağını - ihtiyaten - zaruret cihetiyle tâlil etmiştir. Şeyhayn hazretleri ise, bu iktidanın sıhhatini itlâk cihetiyle tâlil eylemişlerdir. Çünkü, teyemmümün tahareti dahi, bir bakıma, su ile taharet gibidir. Bu ihtilâf dahi müellifin zikrettiği ihtilâfa mebnidir.} Halefiyyet, toprakla sudan ibaret olan iki âlet arasında mıdır?

— 231 —

Yoksa, abdestle teyemmümden ibaret bulunan iki taharet arasında mıdır? Şeyhayn indinde, ihtilâf iki âlet beynindedir. Nass-ı Kerîmin, zâhiri dahi, buna delâlet etmektedir. {(1) Zirâ, hak celle ve âlâ "Su bulamazsanız temiz toprağa teyemmüm ediniz" buyurmakla, iki âlet zikretmiş ve halefiyyeti onların arasında kılmıştır.} Buna binaen iki taharet müsavidir. İmam Muhammed indinde, ihtilâf iki taharet arasındadır. {(2) Ve halbuki, taharetin birisi zarûriyye ve diğeri asliyyedir. Ve şüphe yoktur ki, asıl tahareti müştemil bulunan kimse, zarurî tahareti müştemil bulunandan daha kavidir. Bu halde abdestli - yanında su olmakla beraber - müteyemmime iktida etmiş gibi olur ki, işte bu, câiz değildir. Şeyhayn için, demek vardır ki, teyemmüm mutlak taharettir, yâni - namaz vakti ile mukayyet ve - muvakkat değildir. Bundan dolayı, hacet kaderince de mukadder olamaz.} Binaâenaleyh, (abdestlinin müteyemmime iktidası halinde) kavi zaîfe binâ edilmiş olur. Bu ise, câiz olamaz.

Cenaze namazında teyemmümlüye iktidanın sıhhatinde, hilâf yoktur. Gaasilin, masiha yâni, vuzu âzâsını yıkayarak abdest almış olanın, mesh ile abdest almış bulunana iktidası sahihtir. Gerek mestlere, gerek cubeyreye (kırık sargısına), yahut akarı olmayan yara {(3) Hava aldırılmamak için bağlanmış demektir. Muhaşşî der ki, eğer akarı varsa, özür sahibi olmakla, ona ancak, kendi gibiler veya onun eşeddi iktida edebilir.} sargısına mesh etmiş olsun. {(4) Muhaşşî der ki, yıkananla mesh edenin halleri, yekdiğere müsavidir. Cübeyreye mesh eden, meste mesh edenden evlâdır. Zira, Cübeyrenin meshi, altını yıkama gibidir. Mest öyle değildir.}

Kaimin kaaide, (yâni ayakta durarak namaz kılanın oturduğu yerde rükû ve secde ederek {(5) Bu kaydi, Muhaşşî ilâve etmekle beraber demiştir ki, kaimin kaide iktidasının slhhati, Şeyhaynin indinde olup, îmam Muhammed onlara muhaliftir ve onun kavli ihtiyata muvafıktır.} kılana) iktidası sahihtir. Zîra sallallâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, maraz-ı mevtlerinde, kendileri oturduğu halde ve arkalarında cemaat kaaimen kılmışlardır. {(6) Müellif, o namazın, öğle namazı olduğunu tâyinle beraber, günün, cumartesi veya pazar olduğunda, tereddütle ifadede bulunmuştur. Ve: Aleyhis-salâtü vesselâm efendimizin, imam olarak kıldıkları namazın, en sonrası budur deyip, badehû Muhaşşinin tâbirince zait faide olarak: Pazartesi gün (ki, vefatları günüdür) sabah namazının ikinci rekâtını Ebû Bekr'in arkasında kıldılar ve mesbuk olarak namazı itmam buyurdular, demiştir.

Hazret-i Fahr-i Risaletin oturarak imameti, sahihaynde mezkûr olan hadîs-i şerifin şerhinde, beyan olunan halettir ki, Hazret-i Sıddık, Hazret-i Fahr-i Kâinatın emriyle, namaza geçtiklerinde, aleyhis-salâtü vesselâm efendimiz hazretleri, kendilerinde yeğnilik (hafiflik) bulmalariyle Hazret-i Abbas ile Hazret-i Aliye dayanarak, Hazret-i Âişenin hanesinden, mescidi şerifi nebevilerine çıkıp, Hazret-i Ebû Bekirin sol tarafına oturmuşlar ve namazı oturarak kıldırmışlardır. Hazret-i Sıddık, kaimen, salâtı Resûlullaha ve sair zevat, salâtı Ebû Bekire iktida ve mütabeat etmişlerdir. Zeyleî der ki, İmamül-mürselîn efendimizin, Hazret-i Sıddıkın sol canibine oturmaları, kendilerinin imamet ettiklerinde sarihtir ki, Hazret-i Sıddıkı sağlarına almışlardır. Cemaatin namazda Ebû Bekire iktida eder olmaları, bir namazda iki imam olmak câiz olmayacağı cihetle, Hazret-i Ebû Bekirin, o namazda mübellig bulunduklarını beyandır.}

— 232 —

Kanburluğu, rükû derecesinde olmayan kanbura iktida sahihtir. Kanburluğu rükû derecesinde olan dahi, rükû için biraz eğilebilir olduğu takdirde, ona İktida Şeyhayn indinde câiz olur. Umum ulemâ, bunu ahzetmişlerdir. Esah olan da budur. Kaimin kaide iktidası menzilesindendir ki. (oturanda üst kısım) {(1) Bu zeyleîden ilâvedir. Demek ister ki, iki nısfın istivasından ibaret olan kıyanı, bunların her birinde, nısıf olarak bulunmuştur.} ve bunda alt kısım müstevîdir. {(2) İmam Muhammed indinde câiz olmaz. Ulemânın çoğu Şeyhayn kavlini ahzetmişlerdir. Dürr-ü Muhtârda: Kanbura iktida, kanburu rükû derecesinde bile olsa- alel-mutemed - sahihtir. Topala iktida dahi böyledir, demiştir.}

Mûmî'nin (îma ile namaz kılanın) kendi gibilere iktidası sahihtir. İmâ ederek namaz kılan iki kişinin (birbirine benzer olmaları) her ikisi oturdukları veya yan yattıkları halde, imâ eder olmakla olur. İmam oturur ve muktedi yan yatar olarak, imâ etmekte dahi, imamın hali muktedîden akva olmak hasebiyle, iktida yine sahih olur. {(3) Tâlile nazaran, bunun aksi sahih olmaz, demek olacak ise de Muhaşşi derki, imâlinin îmâlıya iktidası sahihtir. Gerek her ikisi kaim, gerek kaid veya arka üstü yatar, ya da yan yatar olsunlar veyahut muhtelif durumda bulunsunlar. Aslında bunların hepsi câizdir. Temürtâşi, bunun üzerine icma olduğunu bile tashih etmiştir. Gerçi, İmam kaid, muktedi yan yatar olarak, îmâ edici olmak meselesinde şerh-i kebîrde müellif: Bunun aksi suretinde iktida sahih olamaz, deyip Zeyleî dahi muhtar olan da budur, demiştir. Lâkin, Nihirde Temürtâşîden naklen mezkûrdur ki, azhar olan, onun dahi Şeyhaynin kavli üzere, caiz olmasıdır. Esahta, imam Muhammed kavli üzere dahi, caiz olmaktır. Müellifin mutlak olan sözüne münasip olan dabudur. "Bimislihî" kavlinin, ona münafatı dahi yoktur. Zira, maksut mutlak îmaya nazaran olan misliyyettir.}

Nâfile kılanın farz kılana iktidası sahihtir. Zîra zaîfi, kaviye binâ etmektir. Kıraette imamına tâbi olmuş olur. {(4) Müellif böyle demekle, şu eşkali defetmiş oldu ki, ikinci şefi'de kıraet, müteneffile farz ve muftarıza nefel iken, müteneffilin muftarıza iktidası, nasıl sahih olur? Cevap şu olmuş ki: Muktedînin namazı, iktida sebebiyle, imamın namazı hükmünü almış olur. Ve hattâ ikinci şefi'de dahi yetişse, dört rekâtı itmam lâzım gelir. Buna binaen, ikinci şefî'deki kıraet, onun hakkında dahi, nefel olur, demiştir.}

— 233 —

(Bundan teravih namazı müstesnadır ki, ercah olan, teravih kılanın, farz kılana iktidaen kılınmasının, câiz olmamasıdır. Çünkü, mezkûr salât, kendine has hüviyyette meşrû kılınmış olduğundan, sünnetin ikamesi uhdesinden çıkılmak için, onun hususî vasfına -ki, imamın teravih namazına niyyet etmesidir - riayet olunmak lâzım gelir. {(1) Maksut, nâfile kılanın iktidası bâtıl olur, demek değil, onun o namazı, teravihe mahsup olmaz, demektir.}

Bir şart veya rüknün fevatına (elden çıkmasına) mebni, imamın namazında sıhhate mânî olan şey {(2) Tahrîmeden evvel geçen hades sûretine dahi şâmildir. Müellif ise: İmamın namazının butlanı zahir oldukta, demiştir ki, butlan, in'ikadın sebkını, muktazi olmakla mezkûr sûrette şâmil olmaz.} zâhir oldukta, {(3) "Abdest bozdu da, abdest almadan namaza durdu" diye, şahitler şehadet etmek, yahut bir âdil kimse, onun nefsinden ihbarda bulunmak tarikiyle.} namaz lüzumen iâde olunur. {(4) Yâni imama, iade lâzım olduğu gibi, muktediye dahi iâde lâzım olur. Nitekim, âtîden anlaşılır: İmam, başka mezhepten olup da muktedi indinde, onun namazının fesadı zahir olmuş ise, muktedîye dahi, iâde lâzım olur.} Hadîs-i şerifte; imamın namazı fâsid oldukta, arkasındakilerin namazları dahi fâsid olur, buyrulmuştur.

İadeden burada maksad, fukahâ arasında mustalah olduğu veçhile mueddada olan bir noksanı cebr ve ikmal edici iâde demek olmayıp {(5) Çünkü, bu mânâca iâde, birincinin sıhhatini iktiza eder. Farzımız ise, onun butlanıdır.} belki, o farzı yerine getirmek, ona farz olur, demektir.

Eğer imamın namazını mubtil olan şey, târî olmuş yâni, sonradan vukua gelmiş ise, cemaate iâde yoktur: İmam namazı müteakip mürted olsa. öğlenin edasından sonra, yalnızca cumaya saay eylese, cemaat dağıldıktan sonra imam - tilâvet secdesine avdet edip - kade-i ahîreyi iâde etmemesi, gibi. {(6) İşte bu meselelerde, imamın namazı fâsit ve muktedinin namazı gayr-i fâsittir. Elgaz olunarak: Hangi namazdır o ki, imamın namazı fâsit olduğu halde, cemaatin namazı fâsit olmamış ola.}

Namazın fesadı tebeyyün eden imama imkân dâiresinde -velev tezkire yazmak, yahut haber göndermek yoluyla olsun- cemaate namazlarım iâde etmelerini bildirmek, lâzım gelir. Muhtâr olan da budur.

Bunun, ihbarın vücubündeki, nâzîri, bir kimse diğerini pis su ile abdest alırken görmek, yahut üzerinde necaset bulunduğunu görüp haber vermektir.

Dirâyede, cemaatın kimler olduğu bilinmediğine göre, {(7) Tahtavî merhum, Dürr-ü Muhtâr Hâşiyesinde der ki, cemaat belli olmamanın tahtında, iki sûret vardır: Biri aslâ belli olmamaktır ki, burada maksut olan odur. Diğeri kısmen belli olmamaktır. Bu takdirde, belli olanlara haber vermek lâzımdır. İhbar edildikte, cemaate, iâde etmek lâzım mıdır? Muhbir âdil ise, evet. Değilse, iâde menduptur.} onlara bildirmek imama lâzım olmadığı mezkûrdur.

— 234 —

CEMAATTAN ALIKOYAN ÖZÜRLER:

On sekiz şeyin {(1) Ahbeseyn müdafaası ile rih müdafaası dahi, bunlara zam edilerek, yirmiye iblâğ olunduğunu, İbni Âbidin, Bahr-i râik haşiyesinde söylemiştir.} biriyle cemaatın huzuru {(2) Cemaata çıkmak demektir. Muhaşşî der ki, ifadeden anlaşıldığına göre, Cumave bayram namazları cemaatine dahi şâmildir. Artık cumayı, öğle olarak kılar. Bayram namazı sâkıt olur.} sâkıt olur:

1 - Yağmur. {(3) Mişkât şerhinde mezkûrdur ki: "Hudeybiyye vak'asında, Resulullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem ile beraber idik. Bize yağmur isabet etti, ayak kaplarımızın altı ıslanmadı. Peygamberimiz efendimiz münadisi; herkes namazı bulunduğu yerde kılsın, diye nida eyledi" denildiği sahihtir.}

2 - Şiddetli soğuk. {(4) Aliyyül-kariî, imam Muhammedin, Muvatta' şerhinde, şiddetli harareti dahi, şiddetli soğuğa ilhâk etmiştir.}

3 - Muteaddi havf, (tecavüz korkusu). {(5) Yâni birinin, haksız yere kendi canına veya maline teaddisinden korkmak yahut malının ziyamdan ve yahut namaz için cemaate katıldığı takdirde, kafilenin göçüp gitmesinden korkmak (malından maksut elindeki maldır, velev emanet olsun).}

4 - Şedit zulmet.

5 - Mu'sir olarak habs. {(6) Yâni dar gelirli ve müşkül durumda olan borçlunun, borcunu ödemek için mahpusiyyeti. Çünkü, zengin olan borçlu, cemaati terkte mâzûr olamaz. Darda olan borçlunun ise, mâzûriyyetinde, Muhaşşinin ifadesine göre, kendinin haps edilmesi şart olmayıp, bundan korkması dahi, cemaate çıkmaması için özürdür.}

6 - Körlük. {(7) Yedeni, yok ise, âmâdan cemaatin sukûtu ittifâkîdir. Yedeni var ise, imameyne göre çıkması lâzım, imam indinde cemaati terkte mazurdur.}

7 - Mefluçluk. {(8) Felç: İnme, meflûç: İnmeli demektir. Muhaşşinin ifadesine göre, felcin cemaati terkte mâzur olması, yürümeğe muktedir olmamasiyle mukayyettir.}

8 - Bir elin ve bir ayağın kesikliği. {(9) Çapraz olarak kesik demektir. İkisinin kesikliği bir taraftan ise, evleviyyetle özürdür. Yalnız bir ayağının kesikliği ile dahi cemaat sâkıt olur.}

9 - Hastalık.

10 - Aksaklık. {(10) Yâni, müellifin ifadesine göre, kötürümlük demektir. On ikincisinin haşiyesine de bakınız.}

— 235 —

11 - Yağmurun dinmesinden sonraki çamur. {(1) İnkita-ı matardan sonra demesi, yağmur hakkında söz geçmekle bu özür müstakil olarak zikrolunmuş olmasındandır.}

12 - Kötürümlük. {(2) Müellifin ifadesine göre, uğradığı âfet sebebiyle kötürüm hale gelmektir. Bu gibiler cemaatten sâkıttır.}

13 - İhtiyarlık. {(3) Yürümeğe kaadir olamayan ihtiyardan cemaat sâkıt olur.}

14 - Nahv ve lügatle değil de, fıkıh ilmiyle iştigal eden bir takım kimseler ki, sonra o kimseleri kaçırabilir. {(4) Fıkıh kitaplarını mütalâa ve tetebbu eden kimseler cemaate çıkarsa o kimseleri bulamaz. İşte bu hal aled-devam olmamak üzere özürdür. Eğer terke muâzabet ederse, mâzur olmaz, tazir olunur. Dürr-ü Muhtâra göre, tâlim ve teallüme ve telîfe şâmil olmak üzere, mutlak fıkıh ile iştigal edenler maksuttur.}

15 - Nefsinin arzu ettiği taamın hazır olması. {(5) Gerek akşam taamı olsun, gerek akşamın gayri olsun, ifadeye nazaran, velev ki ondan sonra cemaat bulunmasın. Müellif: Çünkü gönlüyle meşgul olur, ahbeseynin ve rîhin müdafaaları dahi böyledir. Bu faslın ilk hamişine de bakınız.}

16 - Teheyyu ettiği yolculuğu kasdetmek. {(6) Teheyyü, hazırlanmaktır. Muhaşşî der ki: Hemen yola çıkmak için olan hazırlık maksat olmak gerektir.}

17 - Bir hastaya bakmak ki, kendinin gaybubetinde o, hasta mütezarrır olur. {(7) Böyle değil ise, özür olmaz.}

18 - Gündüz değil de, geceleyin rüzgârın şiddeti. {(8) Yâni aşırı karanlık gece demektir.}

Mübah kılan özürlerden bir özre mebni cemaatten munkati' olan kimse, eğer özrü olmasa, cemaatte bulunmağı niyyet etmiş ise, ona cemaat sevabı hâsıl olur. Kişinin hayırlı niyyeti fiile gelmese bile kendisine nâfi olur.

— 236 —

İMAMETE EHAK OLAN:

Bir kavm yâni, rical topluluğu, {(1) Kavm lâfzının, ricale tahsisi, Hucurat sûresindeki (lâ yeshar kavmün, minkavmin)kavl-i kerîminden nümayandır.} ictima edip de, içlerinde hane sahibi, {(2) Muhaşşinin ifadesine göre, hane sahibinden maksut, hanede sakin olandır. İster kiracı, ister muvakkaten oturan olsun. Hanede bulunulduğuna göre, ev sahibi, camide bulunduğuna göre, vazife sahibi, mutlaka takdim olunur. Zikr oluna-cak fezail, onlarda gerek bulunsun, gerek bulunmasın. Hane sahibi, meclis sahibi, mescidin imamı başkası ondan, efkah, akre, evra, efdâl olsa da, imamete sairinden ehaktır. Ya kendi geçer, yahut birini geçirir. Geçirdiği kimse sairlerine nisbetle, fazilette dahi olsa, böyledir. Ona müstahap olan, efdâli mezun kılmaktır.} yahut vazife sahibi, {(3) O mahallin imamı demektir. Zira vazife sahibi, vâkıf sahibinin tâyin ettiğidir. Diğeri takdim olunmakla, vâkıfın maksadı fevt olur. Onun şartı ise, şariin nassı gibidir.} veyahut memleket emîri ve kadı gibi, velâyet-i âmme sahibi bulunmadıkta, {(4) Bunların biri bulunursa, o ehaktır. Nitekim, âtiyen tasrih olunur. Muhaşşinin beyanına göre, âmme sahibi olan, hepsinden ehaktır. Ev sahibine, vazife sahibine bile, mukaddemdir.} imamlığa, ulûmun hayırlısında mütebahhir olmasa bile, zâhiri fevahişten (ahlâk ve edebe mugayir hallerden), çekinir olmak şartiyle, namaz hükümlerini -hakkiyle- bilir {(5) Maksut, sıhhat, fesat ve sair hususça, salât ahkâmına - hakkiyle - âlim olmaktır. "Fıkha ve şeriat hükümlerine â'lem olan, elhaktır" diyenin de maksudu budur.} ve mesnûn olan kıraeti hâfız olan, {(6) Mesnun olan kıraeti hâfız olmak, namazda kıraeti, mesnun olan miktar onun hıfzında bulunmaktır. Farz olan miktarın hıfzı, malûm olduğu üzere, sıhhatin şartlarındandır. Bunlar ise, kemalin şartlarındandır. İmam Ebû Yusuf, akre hakkındaki, hadîs-i şerife mebni, onu takdim etmiştir. Bu hususta mutemet olan, tarafeynin sözüdür. Çünkü, kıraete ihtiyaç ancak, bir rüknü ikame içindir. Fıkıha ise, bütün erkân, vacibat, sünen, müstahabat için, ihtiyaç vardır. Hem de, akre o zamanın ıstılahınca, â'lem demektir. Çünkü, onlar Kur'ânı hükümleriyle beraber, telâkki ederlerdi. Ashabın uleması dahi (akre) tâbir olunurdu.} ehaktır.

Memleket emîri, kadı, hane sahibi, bir yerde bulunduklarında, memleket emîri mukaddem olup, ondan sonra kadı ve ondan sonra da hane

— 237 —

sahibi, imamete ehak olur. {(1) Hanede kiracı olarak oturan, misafir bulunan ev sahibine takdim olunur.} Kadı dahi, mahalle imamına takdim olunur. {(2) Hadîs-i şerîfte: "Kişi kendi velâyetinde olan mahalde memun olamaz, meğer ki kendi izniyle olan. Ve hanesi dahilinde, kendine mahsus mevkide, onun izni olmadıkça oturulamaz" buyurulmuştur.}

Bunlar bulunmadığına göre, imamete, mezkûr minval üzere, namaz hükümlerini -en iyi- bilen ehak olup, ondan -yâni ilimde müsavattan- sonra, akre' olan -yâni tilâvette ve tecvitte ahsen bulunan- ehaktır. {(3) Akre: Ahkâmına ilimsiz olarak, mücerred ezberde, ekser olan, demek değil, belki vakf, ibtida, vasl, harfleri eda keyfiyetleri gibi, kıraet hükümlerine - hakkiyle - vâkıf olan kimse demektir. Bunları bilmediği halde, edayı ihkâm eden bilen...hükmündedir.}

Sonra evra' (en ziyade veri' ehli) olan ehaktır. {(4) Vera': Şüpheli şeylerden sakınmak demek olmakla, takvadan âlâdır. Çünkü, takva haramlardan sakınmaktır.}

Ondan sonra esen (daha yaşlı) olan ehaktır. {(5) Hadis-i şerifte, iki zata hitaben: (Ve liyüemmükümâ ekberükümâ) buyurulmuştur ki, size büyüğünüz imamet etsin demektir. Diğer hadîste: (fein kânû filhicreti sivaen feakdemehüm islâmen) buyurulmuş olduğuna mebni, Nihirde, Esenden, islâmen akdem olmak mânâsı kasd olunarak: Sonradan müslim olan ihtiyar, islâm üzere neşet eden gence takdim olunamaz, denilmiştir. Bunda şu var ki, esenin mertebesi zikrolunmamış olur olur. Bunun için, bâzılar islâmen akdem olmak rütbesini esenin rütbesine takdim ederek, onları, başka başka iki mertebe itibar etmiştir ki, bu güzeldir.}

Ondan sonra hulkan, yâni insanlar arasında ülfeten ahsen olan ehaktır. {(6) Muhaşşî der ki, güzel hûlku, güzel ülfet ile tefsir, tefsir-i bil lâzımdır. Çünkü, hûlku güzel olana, insanlar ülfet-gir olur da, cemaat çoğalır. Müellif, güzel huyu, güzel yüze takdim etmektedir. Hülâsa sahibi ve molla Hüsrev ise bunu tercih etmişlerdir. Zira, kemal sıfatından ilk idrak olunan: Zahir olandır. Yahut güzel yüz, güzel huya delil gibi olduğundandır. Çünkü, zahir bâtının unvanıdır.}

Ondan sonra veçhen ahsen olan, yâni, en güzel yüzlüleri ehaktır. Zîra, güzel yüz -zahiren- iyi huya delildir. {(7) Kâfide, vechen ahseni, gece namazını - ki, teheccüt namazıdır. çok kılıcı olmakla tefsir etmiştir.} Hem de nâsın cemaate rağbetlerini, tezyid eden şeylerdendir.

Ondan sonra, neseben eşref olan ehaktır. {(8) Bâzılar, buna haseben ekser olanı, takdim etmişlerdir. Hasep: Sülâle büyüklerinin şerefi, mal şerefi, din şerefidir. Hasep ile kerem, şerefli babalan olmayanlarda dahi olabilir ki, akl ve zekâya ve salih işlere haml olunur. Amma, şerefile mecd, onlarsız olamaz. Dürr-ü Muhtâr Hâşiyyesinde, Muhaşşî merhum, Abbâsi, Hasenî, Hüseynî ve Zubeyrî gibi, neseb sahipleri, bir araya geldiklerinde, kim takdim olunur? bak demiştir.} Çünkü, ihtiram ve tâzim olunur.

— 238 —

Ondan sonra, sesi ahsen olan ehaktır. Çünkü, güzel sesi dinlemeğe - huzûa mebni - rağbet vardır. {(1) Zira huzû', güzel sesi işitmek indinde olur. Demek ki güzel ses Kur'ânın: Güzelliğini arttıran şeylerdendir.}

Ondan sonra, elbisesi çok temiz olan ehaktır. Elbisesi nazîf olan kimse, murdarlık ve çirkeften uzak olmak cihetiyle rağbeti - cemaatin çoğalmasını - mucip olur.

Ondan sonra başı büyük olan ehaktır. (Büyük baş, büyük akla delildir).

Ondan sonra, malen ekber {(2) Zira nefsi afîf olup, gayrin maline bakmaz ve namaz içinde iştigali az olur. Bunun itibarı, veri gibi, tekaddüm eden evsafın itibarından sonra, olmasından anlaşılır ki, maksut, helâl maldır. Ve illâ, onunla fâsık olmuş olur.} ve ondan sonra cahen ekber {(3) Onu hoşnut olunacak hususa, sarf ederse demektir. Ve illâ, onunla fasık olmuş olur.} bulunan ehaktır.

Eğer zikrolunan sıfatlarca, hep müsavi bulunurlarsa, aralarında kur'a atılır. Kimin kur'ası çıkarsa o geçirilir. Yahut ihtiyar ve intihap, cemaate bırakılır. Eğer onlar, ihtilâf ederlerse, itibar, ekserin ihtiyarınadır. {(4) Mişkât şerhinde denmiştir ki, bu ihtimal ki, bulunduklarına göre ulemâdan olan, eksere mahmuldür. Ve illâ cahiliyetin kesretine itibar yoktur. Kaale teâlâ"ve lâkin ekserühüm lâ yâlemûn. "} Ehak olmayanı ihtiyar ederse isaet etmiş olurlar, âsim olmazlar. Tecniste böyle mezkûrdur.

Mukîm ile misafirin içtimaında, ihtilâf olunmuştur: Onlar müsavidir, denildi. Mukîm evlâdır da, denildi. {(5) Dürr-ü Muhtâra, ikinci kavl, ihtiyar olunarak "Badehû mukîm misâfir eve badehû aslî hür azatlıya, ve badehû hadesten müteyemmim olan Cünüplükten müteyemmim olana takdim olunur, denilmiştir.}

Hidaye sahibi, tecniste demiştir ki, cemaatin istemedikleri kimsenin, onlara imameti üç vech üzeredir. Şöyle ki, eğer onların istememeleri, o kimsede olan bir fenalığa mebni ise, yahut kendilerinin imamete, ondan ziyade ehliyetlerine binaen ise, mekrûh olur. {(6) Halebî dedi ki, Ebû Dâvûdun haberine mebni kerahet, tahrimiyye olmak gerektir ki, (üç sınıf vardır, onların namazlarını Cenab-ı Hak, kabul etmez,) buyurulup, kendini kerih görenlere geçip imamet eden, onlardan sayılmıştır.} Ve eğer, o, onlardan ehak olup, kendinde bir fenalık dahi olmadığı halde, onlar kendisini, kerih görmekteler ise, geçip onlara namaz kıldırmak mekrûh olmaz. Çünkü, cahil ve fâsık olanlar, âlim ve salih bulunanları kerih görebilirler.

Kölenin ve azatlının ve âmânın imameti, kendilerinden efdali mevcut

— 239 —

olduğuna göre, tenzîhen mekrûhtur. Onların efdâli yok ise, kerahet dahi yoktur. {(1) Köle ve kezâ, azatlı olanlarda, kerahetin vechi onların efendileri hizmetiyle iştigallerinden, ilim tahsili için boş vakitleri kalmayarak, kendilerinde cehlin galip olmasıdır. Âmânın imametinin dahi kerâheti veçhi, kıbleye doğrulamamak ve elbisesini siyanet edememektir. Bu sebebe göre, tahsil görmüş kölenin imametinde kerahet olmadığı gibi, fetanet ve nezafet sahibi olan âmânın imametinde de kerahet olamaz. (İnne ekremeküm indellâhı etkaaküm) olduğu gibi Hazret-iResûl-ü Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz dahi Hazret-i İbni Mektûmu, defalarca ve Hazret-i İtban bin Müâliki, Tebük gazvesine çıkışlarında, Medine'de kendi makamlarına bırakmışlardır. Halbuki, müşarünileyhima âmâ idiler. Radiyallahü teâlâ anhümâ.}

Göçebe ve yerleşik, cahilin {(2) Müellifin kelâmındaki, ârâb: Badiyede oturan, demektir ki, Muhaşşinin tasrihi veçhile, göçebe halindeki Türkmenlere ve aynı durumda bulunan Kürdlere de şâmildir. İlim meclislerinden uzak bulundukları için bunlarda cehil galiptir. Müellif nazari olarak cahili de onlarla bir tutmuştur.} ve ilim ve takvası olmayan, babası meçhulün {(3) Muhaşşi, onun imametinin kerahetini tâlilde: Çünkü, babasızlığı cihetiyle onda cehil galip olur. İlim ise, kerahette olmaz, dedikten sonra, onun kerahetinin veçhini, kendisi müttehem olduğu için, nâsın ondan nefret eder olmalariyle beyan etmiş ve Nihir sahibi dahi, onu mukarrer kılmıştır. Buna göre, kerahet mutlaka- yâni câhil olmasa da - sabit olmak gerektir, dedi. Dür haşiyesinde, Bahirden naklen, köle hakkında dahi, böyle bir sebep söyledi.} dahi, imametleri mekrûhtur.

Bunların imamlıklarının mekrûhiyyeti, hep cehalet kaydiyle mukayyettir ki, kerahet nekaise binaendir. Hattâ bedevi (göçebe) nazarîden (yerleşikten), ve köle hür olandan, ve veled-i zinâ (babası meçhul) veled-i rüşdden (doğru yoldan doğandan), ve âmâ basîrden, efdâl olursa, hüküm berakis (olarak kerahet, cahil olan hazariyi ve hür olanı ve veled-i rüşdü ve basîri, takdim etmekte) olur.

Fâsıkın ilmi dahi olsa, imameti mekrûhtur. Çünkü, dine ihtimamı olmadığı için, şer'an ihaneti, vâciptir. İmamete takdim sûretiyle tazim olunamaz. {(4) Bu sözün açık mânası, kerahetin tahrimiyye olmasıdır. Fâsık müptedî, hâmişinde târif olunur.}

Men'i müteazzir olduğu takdirde, cuma ve sâir namaz için, başka camiye gidilir. Eğer ondan başka cuma kıldıran yok ise, onunla kılınır.

Mübtedî' - ki, Hazret-i Resûlullahtan (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem) telâkki olunan hakkın hilâfına, bir nevi şüphe veya istihsana mebni, {(5) Yâni inaden değil ve illâ küfür.} ilim {(6) Rüyetullahı inkâr etmek gibi.} veya amele {(7) "Hayyi âlâ hayril-amel" diye ezan vermek gibi.} ve yahut hale {(8) Mutlak sükût, taattır, diye itikat ile sükût eylemek gibi.} müteallik şey ihdasını

— 240 —

irtikâp etmek {(1) Ve onu, din gibi sırat-ı müstekim kılmak.} sebebiyle, bid'at ehli olandır. Onun dahi imameti mekrûhtur. {(2) Müptediin başkaca zikrolunması karînesiyle ondan önce mezkûr fasiktan, efaliyle fisk işleyen maksut olup akiydesiyle fasik olan maksut değildir. Fısk, lûgatte doğru yoldan çıkmaktır. Şeriatte, kebîreyi irtikâp veya sagîrede israr ederek, hakka taatten huruçtur. Nemime, riyâ, şarap içme gibi.}

(İmam Muhammed hazretleri, Şeyhaynden bid'at ehlinin arkasında, namaz kılmak câiz olmadığını rivayet etmiştir. Müşârün-ileyhimâdan menkul olanın sahibi budur ki, bid'at! , kendisini ikfare sebep olmayanın {(3) Bu kayda binaen Nebiy aleyhis-selâmın şefaatini, yahut kirâmen-kâtibiyni, veya ruyetullahı, inkâr edenin arkasında namaz kılmak caiz olmaz. Çünkü, o küfür üzeredir. Eğer: Cenab-ı Hak, celâl ve azameti eclinden, ruyet olunmaz, derse o müptedîdir. Müşebbih ki, -Cenâb-ı Hakkın eli ve yahut ayağı vardır, diye hâlikı mahlûka teşbih edendir- kâfirdir. Eğer: Cenâb-ı Hak, ecsamı gibi olmayan, bir cisimdir, derse o müptedîdir. Hazret-i Sıddîkın sahabeliğini inkâr eden, israyı inkâr eyleyen gibi, kâfir olur. Fethul-kadîrde Hazret-i Ömer'i dahi, bu hükümde Hazret-i Sıddıka ilhak etmiştir. Burhanda, Hazret-i Osman dahi, onlara ilhak olunmuştur. Mest üzerine meshi inkâr edenin, yahut Hazret-i Ebû Bekirle Hazret-i Ömere, sebbeyleyenin ve yahut Hazret-i Sıddîkayı kazf edenin, arkasında namaz kılmak caiz olmaz. Binden olduğu, zaruretten malûm bulunan bâzı şeyleri inkâr eyleyen kimsenin dahi, küfrüne mebni arkasında namaz kılmak caiz olmaz. Ve kendinin tevîl ve içtihadı na namaz iltifat olunmaz. Hazret-i Aliyi, sairine tafdil edenin arkasında namaz kılmak caiz olur. Bundan Şiilere iktidanın cevazı anlaşılmasın ki, onlar müfaddıla değil, mükeffiri sahabedirler.} arkasında namaz kılmak maal-kerahe sahih olur. Şu kavli şerifi nebeviye mebni ki, "Her facirin ve her iyinin arkasında namaz lalın. Her facirin ve her iyinin namazını lalın. Her facir ve her iyi ile beraber savaşın." buyurulmuştur. Ve mecmeür-rivâyâtta demiştir ki, fasıkın yahut, "bid'atı, küfrü mucip olmayan" mübtediin arkasında namaz kılan, cemaat sevabını ihraz etmiş olur. {(4) Başkaları ile beraber ise maal-kerahe, ve illâ bilâ kerahe.} Ve lâkin, mütteki imamın, arkasında namaz kılanın sevabına nâil olamaz).

Emredin, {(5) Zâhiri bu ki, velev gayr-i sabîh olsun. Bitme çağına varıp ta, sakalı henüz çıkmayan, emred değildir. Onun imametinde kerahet yoktur.} sefihin, {(6) Sefih, reşidin zıddıdır. Her sefîh, fıska müstelzim değildir.} meflûcun (inmelinin), barası yâyı olan abraşın "abraş, teni lekeli", mürâinin, mütesanî'in, {(7) Mütesanni Müraiden ehastır ki, taatı, tahsin tekellüfünde olandır.} meczumun "mis-" kinin", arkasında namaz kılmak mekrûh olur. {(8) Bunların mekruh olmasının illeti, kiminde mefsedet, noksanlık, kiminde fısk, kiminde de nefret olmasıdır.} Ücret ile imamet edenin arkasında namaz kılmak, müteehhirînin üftaları üzere, mekrûh olmaz.

— 241 —

İmamın namazı uzatması (yâni, kıraet ve tesbih ile veya bunların gayri ile uzatmak) mekrûhtur. {(1) Cemaat, gerek razı olsun, gerek olmasın. Çünkü, salâtın tahfifi hakkındaki emir mutlaktır. Namazı uzatmakta, cemaatin tenfiri vardır. Hadîs-i şerifte ise, imamet eden, tahfîf etsin, mealde olmak üzere: İmam olan hafifletsin. buyurulmuştur. Namazın sünnetlerinin, 16 ncısında bu hususa dâir malûmat vardır.}

SAFLARIN TERTİBİ:

Çıplak olanların, cemaat olarak namaz kılmaları mekrûhtur. {(2) Çünkü, bunda yekdiğerinin avretine muttalî olmak vardır. Ezan ve ikamet, müstahap olan cemaatin, sünnetinden olmak mülâbesesiyle, bu mesele ezan babında dahi zikrolunmuştur. Avret yeri mestur olanın, çıplak olana iktidası, asla sahih olamaz. Nitekim, sıhhatin şartı, imameten zahirdir. Ve Cevherede musarrahtır. Muhaşşi der ki, uryanların cemaat olmaları tahrimen mekruhtur. Zîra, iki mahzurun birini müstelzimdir: Ya imamın ileri durması vâcip iken onu terk edip, saftan ayrılması veyahut uryanlığın ziyadeleşmesi lâzım gelir. Efdâl olan, onlar namazı münferit ve birbirinden uzak olarak oturarak îmâ ile kılmaktır. Nitekim, kuud sıfatı ile beraber zikrolunur.} Kadınların, kendilerinden biri imam olmak üzere, cemaat olmaları mekrûhtur. {(3) Kadınların cemaati dahi, iki mahzurdan birine mebni, tahrîmen mekruhtur: Ya imam ilk saf arasında bulunur, yahut ileride durur. Evvelkisi mekruh olduğu gibi, ikincisi dahi, onlar hakkında mekruhtur. Eğer onlara, bir erkek imam olursa kerahet olmaz. Meğer ki, ev içinde bulunup ta, başka bir erkek daha veyahut imamın halîlesi veya mahremi beraber bulunmaya. Bunların biri bulunursa kerahet olmaz. Nitekim, mescit içinde (onların cemaate çıkmış olmalarından başka) mutlaka kerahet yoktur.}

(Kadınlar, cemaate hazır olmazlar. Onların cemaate çıkmaları, Velev ki, cuma ve bayram namazlarını kılmak veya vaaz dinlemek için olsun, mutlaka yâni, kadın gerek genç, gerek ihtiyar, gece veya gündüz olsun mekrûhtur. Kadının muhtaç olduğu dînî meselesini, zevci bilmiyorsa, ehlinden öğrenip, zevcesine söyler).

Kadınlar, maal-kerahe cemaat olurlarsa, imamları kendi aralarında, yâni saf sırasında durmak, vâcip olup, {(4) Hünsâ imamet ederse, onun ileride durması vâciptir. Hamevî merhum Hazaneden, kadınlar imamının dahi onlara tekaddümünün cevazını nakletmiştir.} imam olan kadın, onlara ökçesiyle, tekaddüm eder. Eğer erkek gibi ileride durursa âsim olur, namaz sahihtir.

Uryan kimse, uryanlara imamet etmek sûretinde olduğu gibi ki, o

— 242 —

dahi,ileride durmayıp, onların aralarında, yâni saf arasında bulunur. Bunlar namazı oturarak îmâ ile kılarlar. {(1) Kuud sıfatını müellif - mümkün olduğu kadar tesettür hâsıl olabilmek için - ayaklar kıbleye doğ ru uzatılmak üzere beyan etmiştir. Muhaşşî ise, Zahirede böyle mezkûr ise de, evlâsı Münyede mezkûr olanıdır ki, namazda oturur gibi, erkek kollarını döşeyerek kadın kaynakları üzerine yayılarak oturmaktır. Bunda tesettür daha ziyade olmakla beraber, bilâ-zarure, kıbleye ayak uzatılmamış olur.}

Müktedî, bir erkekten ziyade olursa, velev mümeyyiz sabi, olsun imamın sağına, ona müsavi durur, {(2) Müellifin "ve ancak ökçesiyle geride bulunur" dediğini, Muhaşşî merhum, sair müelliflerin ifadelerine muhalif bulmuştur.} soluna ve arkasına durmak, sünnete muhalif olduğu için, mekrûhtur. Kadın bir olsa dahi, arkada durur. (Meğer ki, kendi gibi kadına iktida etmiş ola).

Bir erkek ile bir kadın bulunursa, imam olan erkek, cemaat olan erkeği sağına ve kadını arkasına durdurur. Birden ziyade muktedi, iki dahi olsa, imamın arkasında durur. Bir veya daha ziyade kadın dahi, bulunsa onların arkalarında durur. {(3) İki erkeğin biri veya her ikisi, baliğ olmayan sabi ve kadın, ihtiyar dahi olsa, böyledir.}

Cemaat çoğalıp saflar hâsıl oldukta, safların tertibi şöyle olur: Evvelâ erkekler, {(4) Velev ki, onlar köle olsalar.} sonra erkek çocuklar, {(5) Eğer saf olacak kadar değil ise, sabî, erkeklerin arasında durur. Kız çocuklar, kadınlar arasında durmak gerektir.} daha sonra kadınlar saf olur. {(6) Eğer cemaate çıkmışlarsa demektir ki, onlar cemiyetlere çıkmaktan - ihtiyar dahi olsalar - memnudurlar.}

İmam onlara, bunu emir ve işaret eder. Sık durup, açık yer bırakmamalarını ve doğru ve dürüst durmalarını söyler ki, bunlar safların sünnetlerindendir.

Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri bir hadisinde, doğrulunuz ki, kalbleriniz dahi doğrulsun, ve sıklaşınız ki, yekdiğerine rahm ve şefkat hâsıl olsun, diğer bir hadislerinde, safları ikame edin ve omuzlan muhâzî tutun ve açığı kapayın ve ihvanınızı elleriniz ile telyin edin, yâni, ihvanınızın omuzlarım okşayarak safa sokulun, {(7) Bu manâ, müellifin şerh-i kebîrinde vâkî olduğu veçhile (leyyinû) kelimesinin müşedded okunmasına göredir. İmam Ahmedin ve Ebû Dâvûdun, İbni ömerden "Radiyallahü teâlâ anhuma" olan rivayetlerinde ise, "leynû bieydi ihvâneküm"vâki olmuştur ki, safta bulunanlara emr olmak üzere, muhakkaktır. Ve: İhvanınızın elleri sebebiyle yumuşayın. Yâni, saffa sokulmak için, omuzuna el koyanı, aranıza kabulde, sertlik göstermeyin, demektir.} şeytana

— 243 —

boşluklar bırakmayın, saffı vasl edeni, Cenab-ı Hak vasl eder, {(1) Vassalehüllah, cümlesi, ya böyle haberdir,veyahut: Cenab-ı Hak dahi, onu hayr ile vasl etsin, meâlinde duâdır. Bu iki vech, (kattaahüllah) cümlesinde dahi caridir.} saf fı kat edeni {(2) Safın kat'ından maksat, safta bulunmuş iken, lûzumsuz olarak, çıkmaktır. Yahut saffa durduğu vakit, kendi ile safta bulunan arasında boşluk bırakmaktır. Saffı kesmekten, ilk safta açık var iken, ikinci safta kılmağa şâmil, bir mânâ, irade olunmak dahi uzak olmaz.} Allahü teâlâ dahi kateder, demektir. {(3) Bununla yâni, (veleyyinû bieydîküm ihvâneküm) kavli şerifi ile malûm olur ki, saffa. dahil olmak isteyene, dühule mânî olmak üzere, yan tutanlar ve yer açmağı, riya, yahut salâtı müfsid, sananlar, cehalet etmektedirler. Girene yer açmak, emri nebiyi icraya iane ve ona imtisâldir.}

İkinci safta açık bulmayıp da, birinci safta bulan kimseye, o açığı tutmak için, ikinci saffı yarıp geçmek vardır. Zira onlar birinci saffı kapamağı, terk etmişlerdir. (Kendi taksirleri sebebiyle, hürmetleri yoktur.)

Erkek muktedîye göre, geride yalnız durmak, mekrûh olduğundan, saffı dolgun bulan kimse, bir diğerin gelmesine muntazır olup {(4) Esah olan rükûa kadar beklemektir.} rekâtın fevtinden korktuğu takdirde, saftan -meselenin hükmüne âlim olup müteezzi olmayacak- birini yanına çeker {(5) Ta ki, onunla beraber o dahi, bir saf olsun. Çekilen kimseye lâyık olan icabet etmektir. Çeken, elinden geleni işlemiş ve bu suretle kerahet, ondan uzaklaşmış olur.} ve illâ yalnız durur.

(Yalnız durmak -zamanımızda -evlâdır. Çünkü, meseleleri bilmeyen çok olmakla, saftan çekilenin namazı fâsit olmak ihtimali vardır.)

Safların efdâli, ilk saftır. {(6) Cenaze namazının gayride. Hem de ricâl hakkında.} Ondan sonra, ikinci saf, ondan sonra üçüncü saf ve sırasiyle diğerleri. Efdâliyyet, imama yakin olmak meratibindedir. {(7) Rivayet olunan şeye binaen ki, rahmet, evvelâ imama ve badehû ondan geçerek, ilk safta ona muhazî - yani arkasında - durana ve badehû, sağ cihetlere ve sonra sol cihetlere ve ondan sonra ikinci safa nazil olur, buyurulmuştur. Sallallahüteâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinden şu meal dahi rivayet olunmuştur ki: İfnamın arkasında, ona muhazî bulanana yüz, ve sağ canibindekine yetmiş beş, ve sol canibindekine elli, ve sair saflarda olanlara yirmi beş namaz ecri yazılır. Burası, ziyadenin en azı beyan olmak zahirdir. Zira, cemaatten her birinin, namaz sevabı, bu muzaafeden ziyadedir.}

— 244 —

İMAMA UYULUP UYULMAYACAK YERLER:

Fiilî erkânda mutabeatın lüzumunda ihtilâf yoktur. Kavlî rükün olan kıraete gelince; bizce, muktedi onda imama mutabî olmaz. Belki onu istima ve insat eder. İmam, kıraeti, gerek cehr etsin, gerek cehr etmesin. {(1) Şâfiî indinde, Fatihada mutlaka lâzım olur. Meğer ki, rekâtın fevti korkusu ola. Mâlikî ve Hanbelîler indinde, imam - cehr ederse değil de - ihfa etmek sûretinde, muktedi ona uyar. İmam arkasında kıraetin cevazına gelince: İmam Muhammed, cehrî olmayan namazlarda cevaza kail olmuş, ve her iki taraf indinde dahi, imamın arkasında kıraet, tahrîmen mekruh bulunmuştur.}

Kıraetten mâdâ ezkârda, muktedi imama mutabî olup, imam onları ityan ettiği gibi, muktedi dahi ityan eder.

Erkânda mutabeatın lüzumuna, şu mesele bina olunur ki, muktedi, imamdan evvel, rükûdan veya sücuddan, baş kaldırırsa, avdet etmek gerektir. Onun rükûu, bu suretle iki ve sücudü üç olabilir.

Muktedî, rükûda üç kere "Subhane rabbiyel-azîm" ve sücudda üç kere "Subhane rabbiyel-âlâ" demeden, imam baş kaldırırsa, sahih olan budur ki, muktedi bunlarda, imama mutabî olup kalkar. {(2) Üçer tesbihi itmam eder, diyenler dahi vardır. Çünkü, tesbih üçten eksik olursa, namaz caiz olmaz, diyen dahi ulemâdandır. Onu diyen, Hazret-i İmamın telmizi olan, Ebû Mutî-i Belhîdir. Hücceti hadîste öyle emrolunmuş olmasıdır.}

Kaade-i ûlâda, muktedi tahiyyatı bitirmeden, imam üçüncü rekâte kıyam etse, muktedi tahiyyatı tamamlama vücubü ile mutabeat vücubü arasında muhayyerdir: Dilerse tahiyyatı tamamlar, dilerse imama uyarak kalkar. {(3) İki vâcibin taarruzuna mebni, mezhepte meşhur olan, muhayyerliktir. Fazlînin fetvalarında ve kitâb-ı tecniste ise, şöyle mezkûrdur: Muktedî, rekâtın fevtinden korksa bile, tahiyyatı vâcip olarak itmam eder, imama uymaz. Çünkü, onun yalnız birazını okumak, taat olarak, maruf olmamıştır. Rükûu ise, o hakikatte fevt etmeyip onda ancak, imama mukareneti, fevt etmiş olur. Zîra onu elbette icra edeceğinden, yine imam arkasında, rükû etmiş demektir. İki vâcibin, ikisini dahi ityan etmek veçhile, birini tehir etmek ki, o da mutabeatte, mukarenettir. Birini büsbütün terk eylemekten evlâdır.}

— 245 —

Kade-i ahîrede muktedi tahiyyatı bitirmeden, imam selâm verirse, {(1) Yahut söz söylese. Onun namazın sonunda, kelâmı selâm gibidir. Amden hades, öyle değildir ki, o müfsittir.} muktedi tahiyyatı itinam eder, sonra selâm verir. Zira, salâtın hürmeti, kendi hakkında bâkîdir. Ve her iki vâcibin, yâni tahiyyat ile selâmın bu suretle cem'i mümkündür.

Eğer salâvat ile duâlar, kalmışsa, muktedi onları terk edip, imam ile beraber selâm verir. Zira, sünnetin terki, vâcibin terkinden ehvendir.

Namazın aslından olmayan, şeyde muktedi imama mutabeat etmeyip durur: İmam namazda hangi rekâtta olursa olsun, bir secde ziyade etse, yahut son kaadeden sonra sehven, {(2) Amden dahi olsa, secde ile takyit etmiş olmadıkça, kuûda avdet edebilir. Kerahetle, namaz fâsit olmaz. Çünkü, bir rekâtin mâdunu, namazı ifsat etmez.} kalksa muktedi ona mutabeat etmez, {(3) Bayram tekbirleriyle, cenaze namazı tekbirlerinde edilen ziyadeye dahi uyulmaz.} ve imamı - tenbih için - subhanallah diyerek uyarır. Eğer imam kalktığı zait rekâtı, secde ile takyid etmeden, kuûda avdet ederse, muktedi beraberce selâm verir. Ve (secde-i sehiv ederler). Ve eğer imam zaid rekâtini, secde ile takyid ederse, muktedi artık, ona intizar etmeyip, yalnızca selâm verir.

Eğer imam, son kaadeden evvel, yâni onu unutarak, zaid rekâte kıyam eylerse, muktedi muntazır olup, imamı - mütenebbih olmak için - tesbih eder (İmam agâh olarak, kadeye gelirse ne âlâ, beraberce selâm verip secde-i sehiv ederler). Şayet muktedi, kendi kendine selâm verirse, farzı fâsit olur. Muktedînin selâmı, gerek imam, zaid rekâtini secde ile takyid etmeden olsun, gerek takyidden sonra olsun. {(4) Çünkü, birinci surette, kendisi henüz muktedi bulunduğu halde, kaade rüknü ile infirat etmiş oldu. Ve ikinci surette, imam son kaadeyi, mahallinde terketmiş olmakla, kendi farzı fâsit olduğu gibi, muktedînin dahi farzı fâsit olmuş olur. Müellifin ibaresi burada pek kaasırdır, îzah olundu.}

İmamın teşehhüdünden sonra ve selâmından evvel, muktedînin selâm vermesi mekrûhtur. Çünkü, vâcip olan mutabeat, terk edilmiş olur. Farz olan son kade, mevcut olduğu için, namaz sahihtir. {(5) Hattâ, fecir salâtında, güneş doğmak ve müteyemmim, suyu bulmak ile de, namaz bâtıl olmaz.}

— 246 —

FARZLARDAN SONRAKİ DUA ve TESBİHLER:

Farz namazdan sonra, vârid ezkârın, sıfatına ve faziletine ve sâireye dair {(1) İmamın mihrapta tehavvülünün ve dua esnasında, el kaldırmasının ve yüze mesh edilmesinin, beyanı gibi.}

Son sünneti olan namazlara göre, farzı müteakip, onu takip eden sünnete kıyam etmek sünnettir. Farz ile sünnetin arasını, yalnız

اَللّٰهُمَّ اَ نْتَ السّلَامُ و مِنْكَ السّلامُ. تَبارَكْتَ ياَذَلْجَلالِ وَالْاِكْراَمِ

"Allahümme entes-selâm ve minkes-selâm tebârekte yâ zel-celâli vel-ikrâm {(2) Allahım, sen bütün noksanlardan sâlimsin, selâmet sendendir. Ey azamet ve} senasiyle fasl etmek müstahab olur.

Bundan, {(3) Bu hususa ait rivayet, Hazret-i Âişedendir.} ve Sahihayndeki rivayete {(4) Bunun râvisi, Hazret-i Mugayredir.} göre;

لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

"Lâ ilâhe illalldhü vahdehu lâ şerike lehû, lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve âlâ külli şey'in kadir.

Allahümme lâ mânia limâ âtayte velâ mûtiye limâ menâte velâ yenfeu zel-cedde minkel-cedd."

Ve Sahihi Müslimde, mezkûr rivayet, Hazret-i İbni Zubeyre göre, ses yükseltilerek:

ikrâm sahibi, senin inâyet ve bereketin sonsuzdur.

— 247 —
لَا إِلَهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ وَلَا نَعْبُدُ اِلَّا اِيَّاهُ وَ لَهُ الْ فَضْلُ وَ لَهُ اثَّنَاءُلْحُسْنَى لَاِ الٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُجْلِصِينَ لَهُدِّينَ وَلَوْكَرِهَ الْكَافِرِونْ

"Lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerike lehû lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve âlâ külli şey'in kadir. Ve lâ havle velâ kuvvete illâ billahil-aliyyilazîm ve lâ nâbüdü illâ iyyâhü ve lehûl-fadlü ve lehüs-senâül-hüsnâ lâ ilâhe illallahü muhlisine lehüd-dîne velev kerihel-kâfirûn, demekten ziyade başka bir fasıla ile, son sünneti farzdan ayırmak mekrûhtur. {(1) Muhaşşinin beyanına göre, kerâhet tenzîhiyyedir ve söz yeri, sünnetin camide kılındığına göredir. Amma sünnet kılmak için evine gitmek isteyen hakkında fâsıla, mesnün olandan zaidi dahi olsa, mekruh olmaz.}

Akşam namazını müteakip, - sabah namazı akabinde olduğu gibi - {(2) Müstahab vakitler faslına bakınız.} on kere;

لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ

"Lâ ilâhe illallahü vahdehû lâ şerike lehû, lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümitü ve hüve hayyül la yemut biyedihilhayr ve hüve âlâ külli şey'in kadir ve ileyhil masir" demek ve cuma namazını müteakip yedişer Fâtiha ve ihlâs muavvezeteyn okumak {(3) Gelecek cumaya ve üç günden fazlaya kadar, fitne ve belâlardan emîn bulunmak ve bütün günahlara keffaret olmak, onun semeratı cümlesindendir.} hakkındaki tergibî rivayet, sünnetten sonraya haml olunmuştur. {(4) Muhacirinin fukarasına hitaben varid olan "Her namazın sonunda tesbih, tekbîr ve tahmid ediniz." hadisi gibi ki, bu da, onların farza vaslını muktazî olmayıp, belki sünnetten sonra, namazla ilgisi olmayan şeyle iştigal etmeyerek okumağa mahmûldür.}

Farz ile sünnet arasında, çok söylemek, yahut yeme ve içme {(5) Müellifin sözünün zahîri, ilk ve son sünnetlerde şamildir. İkisinde de efdâl olan vasıldır.} ile

— 248 —

vakit geçirmek, - esah olan budur ki onu iptal etmez. Belki, sevabını azaltır.

Sünnetlerde efdâl olan: Onları {(1) İfade, revatib hakkında olmak azhar iken, Muhaşşi merhum, lâfzın umumuna bakarak, teravih ile mescid tahiyyesini, istisnaya lüzum görmüştür ki, teravihte mescid efdâldir. Tahiyyet-i mescid dahi mescide mahsustur.} gerek evde, gerek evden gayride, riyâdan uzak ve hulûsu toplayan, yâni ihlâsı çok olan mahalde kılmaktır.

Farzın edasından sonra, farz kıldığı mahalden tahavvül etmek, müstahap olmakla, son sünnet olduğuna göre, imam onu, mihrabın sağ tarafına -ki, kendinin soluna mukabil olan cihettir- çekilerek kılar. {(2) Sağın Fazileti vardır. Hem de imamın tahavvül etmesinde, onun farzda olması zanniyle, kendisine iktida olunmak iştibahı dahi mündefi olmak vardır. Bir de musâllinin mekânı, kıyamet gününde kendisi için şehadet eder rivayetinde mebni, onda şahidin vardır.} Son sünnet olmadığına (ve olup da kılındığına) göre, imama müstahap olan, eğer -ona karşı namaz kılan yok ise- yüzünü cemaate çevirmektir. {(3) Eğer karşısında namaz kılan varsa, cemaate istikbal, mekrûh olur. Meğerki, arada arkası musâllîye karşı olan kimse buluna.} İmam dilerse, sağ veya sol tarafına döner, yahut kendi işine gider "Namaz kılındıktan sonra, yeryüzüne dağilın ve Allahın fazlü kereminden istifade edin." (Cuma: 10) buyurulmuştur. Emir ibaha içindir. {(4) Mezkûr, nassı kerîmin, cuma namazı hakkında olması sair namazlar hakkında olmasına münâfî olmayıp, onu da delâlet-i nass ile ispat eder.}

Mecmeur-rivâyâtta: Namazdan fariğ olduktan sonra, virdini dilerse oturarak, dilerse ayakta okuyabilir, diye mezkûrdur.

Namazdan sonra, imam ve cemaat üç kere:

أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الْعَظِيمَ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ، الْحَيُّ الْقَيُّومُ وَ أَتُوبُ إِلَيْهِ

"Estağfurullah lâilâhe illâ hüvel-hayyül-kayyûmü ve etübü ileyhi" deyip, {(5) Allahümme entes-selâm, senası, son sünnet olmadığına göre, istiğfar} âyet-i kürsiyi okurlar. {(6) Şu meâldeki hadîs-i şerife binaen ki, "her kim beş vakit namazın sonunda, âyet-i kürsiyi okursa, cennete girmekten onu ancak, ölüm meneder, ve herkim, yatarken okursa, Allahü teâlâ, o kimseyi, kendi hânesi ve komşusunun hanesi ve etraftaki haneciklerin ehli hakkında, emin kılar," buyurulmuştur. Yani Hak teâlâ, onları hıfz eder.} Muavvezatı dahi okurlar, {(7) Muavvezat tabirinde, tağlib vardır ki, maksud: İhlâs süresi ve iki muavvezelerdir. Ukbe bin Amir radiyallahü teâlâ anhü: Her namazın akibinde muavvezat okumaklığımı, Resûlüllah sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem, bana emretti, demiştir.}

dan sonra olur. Nitekim, hadis-i sevebanda öyle varid olmuştur. Müellifin zikr ettiği hadîste: Her kim salâtın (beş vakit namazın) sonunda, bu istiğfarı ederse, günahları mağfur olur, harb safından firar etmiş olsa bile, buyrulmuş olduğundan, Muhaşşi merhum, hadîsi mezkûrda, bu istiğfarın, günahın kebairini dahi örteceğini ifade eder, şey vardır. Zira düşmana hücumdan firar kebairdendir.

— 249 —
سُبْحاَنَ اللّٰهْ ٭ اَلْحَمْدُ لِلّٰهْ ٭ اَللّٰهُ اَكْبَرْ

Ve Cenab-ı Hakkı 33 kere tesbih, 33 kere tahmid ve 33 kere tekbîr ederler ki, bunlar 99 eder. Tamam yüz olmak üzere;

"Lâilâhe illallahü vahdehû lâ şerike lehû lehül-mülkü ve lehülhamdü ve hüve âlâ külli şey'in kadir, derler.. {(1) İmam Müslimin rivayet ettiği hadiste, bunları beş vakit namaz sonlarında okuyanların hataları, deniz köpüğü kadar dahi olsa, mağfur olur, buyurulmuştur. Muhaşşi der ki ehadisin çoğunda, tertip böyledir ki, evvelâ (tahliye - hâlî kılma)kabiilinden olan tahmîd ve daha sonra tazimden ibaret olan tekbirdir. Bâzı rivayetlerde, hasseten, tekbîr tahmide mukaddemdir. Bir rivayette tahmid, tesbihten evveldir. Bunlar, onlarda tertip olmadığına delâlet etmiştir. "Sözlerin en güzelleri olan dört kelâmın hangisiyle başlarsan başla zararı yoktur.

Bunlar: Sübhanallâh, velhamdülillah, velâ ilâhe illallahu, vellahu ekber

hadîsi dahi, bunu teyid eder. Her birerinden, on birer ve onar ve altışar ve birer ve yetmişer ve yüzer dahi rivayet olunmuştur, ve sahihtir ki, sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, sağ elleriyle tesbih bağlamışlardır. Ve varit olmuştur ki, tesbihi parmaklarınızla bağlayınız. Çünkü, onlar mes'ûlât ve müstantakattır. Buyurmuşlardır. Zaif senet ile, Hazret-i Aliden "tesbih aleti güzel müzekkir oldu." diye varit olmuştur.

İbni Hacer demiştir ki, çekirdek ve ufak taşlarla tesbih edilmek, rivayatı sahabeden ve bâzı ümmehatı mümininden olmak üzere kesirdir. Efendimiz, onu görüp takrir buyurmuşlardır. Mişkât şârihi Aliyyül-kariî zikreder ki, Ebû Hüreyre hazretlerinin, bir nice düğümlü ipliği vardı ki, onunla tesbih ederlerdi. Onu bid'at sananlar yanılırlar. Parmaklarla tesbih çekmek, tesbih tutmaktan efdaldir. Alâ kavlin, yanılmayacağına emin olanlar, parmaklarla tesbih çekmek evlâdır. Ve illâ, tesbih tutmak evlâdır. Dürerde mekruhatta, riyasız sebha ittihazında beis olmadığıdır.} Ondan sonra ellerini göğüsleri hizasına kaldırıp ve avuçlarını yüzlerine doğru meyilli olarak, açık tutup, {(2) Duâ nevilerini müellif, vitir bâbında beyan etmiştir.} huşû ve sükûn ile hem kendileri ve hem cemi-i müslimin için,

— 250 —
سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَۚ ٭ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَۚ

mesûr duâlar okuyarak, duâ ederler ve bu duaları

"Sübhane rabbike rabbil-izzeti ammâ yesifüne ve selâmün alel-mürselîne vel-hamdü lillahi rabbil-âlemîne" diye hatm ve yüzlerini, elleriyle mesh eylerler. {(1) Yüzü mesh, duada el kaldırmanın sünnetidir. El kaldırılmayarak, edilmiş olan duâda, yüzün meshi dahi lâzım değildir. Yüzün meshindeki hikmet bereketin kendisine avdeti ve içine sirâyetidir. Ve belânın defini, atânın husulünü tefeüldür. Bir elle mesh edilmez. Çünkü, o hal mütekebbirlerin fiilidir.}

NAMAZDA HADES:

Namazda hades, namaz içinde hades vâki olmak {(2) Müellif merhum burada, namazın müfsidatı bahsine geçerek, müfsidlerin, binaya mâni ve istinâfı mucib olanını olmayanından tefrik etmemiş ve bir çok mesaili dahi fevt etmiş olduğundan, biz, o karışıklığa ve mealin fevtine, meydan vermemek için, bu babta kendilerine peyrev olmayıp, salâtta hades, istihlâf, isnaaşeriye, meselelerinden başlayarak, müfsidatı onlardan ayırmış ve en sonraya bırakmıştır.} demektir. Bu, sebk ve amd suretlerine şâmildir. Namazda abdestin - ihtiyarsız - bozulmasına (sebki hades) ve - kendi ihtiyariyle - bozulmasına da (hadesi amd) tâbir olunduğu gibi, namazı bıraktığı yerden başlayıp kılmağa da (bina) ve yeni baştan kılmağa (istinaf) tâbir olunur. {(3) İstinafe, istikbal dahi denir.}

(Sebki hades) suretinde (bina) câizdir ki, namazda iken ihtiyarsız abdesti bozulan kimse, hemen - konuşmadan - gidip en yakın sudan abdest alarak, yahut - şartı mütehakkak ise - teyemmüm ederek, gelip bıraktığı yerden başlayıp hades vâkî olduğu rüknü - meselâ rükû veya sücudü - iade eyleyerek, salâtı itmam edebilir.

(Hadesi amd), ittifaka (bina) etmeğe mânidir. Sebki hades sûretinde, binanın cevazı dahi, alelitlâk değil, âtîde sayılan şartlarla mukayyeddir. Şâfii mezhebinde: Hades, salâtı münâfî olduğu ve kıbleden ayrılmak ve yürümek, namazı müfsit bulunduğu için (bina) câiz değildir. İstinaf lâzımdır.

Kıyasın muktazası dahi budur. Ancak, biz (Hanefîler), bu kıyası, âtideki rivayete mebni terk etmişizdir. "Namazda kendinden kayy veya mezi gelen, yahut burnu kanayan kimse, gitsin abdest alsın ve tekellüm etmedikçe

— 251 —

namazı bina etsin" meâlindeki hadis-i şerif, buna mesnet ittihaz edilmiştir. {(1) İbni Nuceym der ki, hadîs-i mezkûrun, mürsel olarak sıhhatinde nizâ yoktur. O da bizce ve ehl-i ilmin ekserince, hüccettir.

(Emri bina) Hazret-i Aişe, İbni Abbas, Ebû Bekir, Ömer, Ali, İbni Ömer, İbni Mes'ûd, Selmân Fârisî radiyallahü teâlâ anhüm hazeratından mervidir ki, bunlar ecille-i ashaptandır. Ve Alkame, tâvûs, Sâlim bin Abdullah, Saîd bin Cübeyr, Şuâbi, îbrâhîmi Nahaî, atâ', Mekhûl, Saîd bin Müseyyib rahimehümüllah teâlâ hazaratmdan dahi mervidir ki, bunlar ecille-i tâbiîndendir.}

Meâli, malûm olan hadisteki, "men" umumî elfazdan olmakla, münferide ve imama ve muktedîye şâmildir.

Kendisine sebkı hades vâki olan musâllî, münferit ise, bina ve imam ise, İstihlâf ve bina eder. Muktedî ise, {(2) Muktedi tabirinin, hades sahibi imama dahi şümulü olacaktır. Nitekim, binanın cevazı şartlarının on ikincisinin şerhinde beyan edilmiştir.} lâhik olarak bina eyler.

Şu kadar ki, mezkûr olduğu üzere, hilâfiyye olduğundan, hilâf şüphesinden - sakınılarak - her halde salâtı istinaf etmek efdâldir.

Alâ kavlin, muktedi hakkında bina, cemaat faziletini siyanet için istinaftan evlâdır. Bu da, başka cemaat bulamamak kaydiyle mukayyettir.

Binanın cevazının şartları on üçtür:

1 - Hades, semavî olmak.

2 - Musâllînin bedeninden zuhur etmek.

3 - Güslü, mucip olmamak.

4 - Vukuu nadir olmamak.

5 - Musâllî, hades haliyle, bir rükün edâ etmiş olmamak.

6 - Yürüme Halinde, rüknü eda etmiş olmamak.

7 - Salâta münâfî iş yapmamak.

8 - Lâbüd olmayan işi yapmış olmamak,

9 - Hades vukuundan sonra, özürsüz gecikmemek.

10 - Sebkı hadesten sonra, musâllînin, geçmiş hadesi zahir olmamak.

11 - Musalli, - sahibi tertip - olduğu halde, üzerinden geçmiş namaz olduğunu hatırlamamak.

12 - Muktedî namazını, mekânın gayride itmam etmemek.

13 - İmam, imamete salih olmayanı istihlâf etmemek.

— 252 —

Bu icmalin tafsili şöyledir ki, (hades, semavi olmak) demek kulun onda ve onun sebebinde ihtiyarı olmamak demektir: Sun'u olmayarak, kendinden yel çıkmak, burnundan kan gelmek gibi.

Adde ve darbe {(1) Darbe, vurmak ve Adde, ısırmaktır. Gerek kendi kendini ısırmak, gerek başkası onu ısırmak veya vurup kan çıkarmak. Çünkü, kuldan, iki taraf indinde musâlliye ve diğerine şamil olan mânâ maksuddur. İmam Ebû Yûsufça, maksud musâllîdir.

Dürr-ü Muhtârda, ağaçtan ayva düşüp zedelemek ve aksırıp hadeslenmek dahi - alet-tashih - Mânî-i bina olmak üzere mezkûrdur. Lâkin, Dürr-ü Muhtârda Remeliden naklen: Tenahnuh ile hâsil olan hades mânî-i bina ise de, attas (aksırık) ile hâsîl olan hades mânî-i bina olmamak azhardır, demektir. Hazret-i Faruk efendimiz mihrapta bıçaklanmaları üzerine, Abdurrahman bin Avf hazretleri istinafen imamet etmişlerdir. Radiyallahü teâlâ anhümâ.} sebebiyle kan çıkmak, amden olan hades misilli işin zatinde, kulun ihtiyarı olmak hasebiyle, semavî hadesten hariç olduğu gibi, damda birinin gezmesiyle taş düşüp, musâllînin başı yarılmak dahi, sebebinde kulun ihtiyarı bulunmak hasebiyle, hariçtir. Çünkü, taşın düşmesi ihtiyarî değil ise, onun sebebi olan, yürüme ihtiyarîdir.

(Musâllinin bedeninden çıkmak) kaydi, hariçten necaseti mânia isabetinden ihtirazdır ki, kendisine hariçten, necaseti mânia isabetiyle, namazı fâsit olan musâlli, salâtına (bina) edemez. {(2) Lâkin, necaseti hariciyyeye, hades itlâk edilmiş oldu ki, tesamühtür. Bununla beraber ki, sebkı hadesin gayri bir sebep ile necaset-imânîanın musâlliye isabeti, gerek onun bedeninden, gerek hariçten olsun, mânî-i binadır. Musâllî onu izale ve salâtı istinaf eyler.}

(Güslü mucip olmamak) kaydı, namazda uyuklayıp da ihtilâm olmak ve yahut nazar ve tefekkür gibi bir hal ile, inzal vuku bulmak misillî, büyük hadesten ihtirazdır ki, bunlar (binayı) mânidir.

(Vukuu nadir olmamak) kaydi, kahkaha ve bayılma {(3) Bunlardan kahkaha, namaz içinde olmak ve salât, kâmile, musâllî baliğ ve uyanık, bulunmak, şartiyle, ve iğma ki, bayılmaktır, her halde, abdesti bozar. Kitâb-ut-tahâreye bakınız.} gibi namazda vukuu nadir olan şeylerden ihtirazdır ki, bu yolda sebkı hades mân-i i binadır. Delilik dahi böyledir.

"Musâllî, hades halinde, eda-i rükün etmiş olmamak) kaydı, sebk-i hades kıyamda vâkî olduğuna göre, musâllî kıraeti kesmeyip, abdesti

— 253 —

yenilemeğe giderken dahi, kıraet etmekten, ve sebkı hades rükû veya sücut halinde vuku bulduğuna göre, kasd-i edâ ile {(1) Kasd-i eda kaydi, Bahirden alınaraktır. Haşiyelerde yazılıdır. Lâkin, bahirde Müctebanın, ifadesinin zahiri, kasd-i edânın şart kılınmadığı dahi mezkûrdur.} baş kaldırmaktan ihtirazdır ki, bunları yapan musâllî, hades haliyle (namazın rüknünü edâ ederek) namazını ifsad eylemiş olmakla, bina etmeyip, - abdestten sonra - istinaf eylemek lâzım gelir. Bina edebilmek için, kıyamda, sebkı hadesi müteakip, kıraeti kesmek {(2) Tesbih etmek mânî değildir. Tesbihten maksat, Kur'ânın gayri olan zikirdir ki, tehlîl ve istiğfara dahi şâmildir. Nitekim, Muhaşşi salâtın müfsidatının 45 incisinde beyan etmiştir. Çünkü, bunlar salâtın erkânından değildir. İbni Nüceym der ki, erkândan olan kıraet dahi kıyam halinin gayride rükün olmadığından rükû veya sücudunda sebkı hades vâkî olan musâllî gidip gelme esnasında, Kur'ân kıraet etmekle, namazını ifsad etmiş ve mânî-i bina bir halde bulunmuş olmaz.} ve rükû veya sücudda, sebkı hadesi müteakip, namazdan çıkmak lâzımdır. Ve rükû veya sücud, sonra idâe olunur. {(3) Sebkı hades, son kaadede vuku bulduğuna göre, onun iadesi için, bir rivayet yoktur.}

(Yürüme halinde rükün edâ etmiş olmamak) kaydi, abdest alıp gelirken kıraet etmekten ihtirazdır ki, salâtın rüknü olan kıraeti, hades halinde etmek, binayı mâni olduğu gibi, abdestten sonra, yürüme halinde okumak dahi, binayı mânidir.

(Salâta münafi iş yapmamak) kaydi, hades-i semâvîden sonra, hadesamidde bulunmak, yahut yeme, içme veya kelâm söyleme gibi, salâta münafi olan, bir şeyi yapmaktan ihtirazdır. Avret yerini açma dahi, salâta münafi olmakla, istinca lâzım gelmişse, onu elbise altından yapar. Eğer, elbisesini açarak istincâ ederse, namazı fâsid olup, aldığı abdestle, onu bina ve itmam edemez. {(4) Kadın kısmı abdest almak için, kolunu açmağa muztar olmak dahi keşfi avret olmakla, onlar için, bina mümkün olmayacak demektir. Meğer ki, âzâsını açmayarak abdest almak, kendisine mümkün ola.} Hades zanniyle, camiden çıkmak ve harice göre, saflar mevziini tecavüz etmek dahi, salâta mânafi olan müfsidattan olmakla, binayı mânidir.

(Lâbüd olmayan işi yapmış olmamak) kaydı, abdesti yenilemek için, kendine yakın olan suyu bırakıp ta, iki saflık mesafeden ziyade, ondan uzağa gitmek gibi, lüzumsuz iş yapmaktan, ihtirazdır ki, bu da binayı mânidir. Meğer ki, yakın olan suyu unutup, geçmiş ve yahut yakın olan su, kuyuda olmak gibi, alıp istimali külfetli bulunmuş ola. {(5) Çünkü, müfsidat 48 de mübeyyen olduğu üzere, başka su mevcud iken, kuyudan su çekmek, binaya mânidir.}

— 254 —

(Hades vukuundan sonra, -özürsüz- gecikmemek) kaydi, sebki hadesten sonra, bir rükün edâ edecek kadar, özürsüz terahî etmekten, ihtirazdır ki, salâtın bir cüzünü, hades halinde eda demek olduğu için binayı mânidir. Özürsüz kaydi, izdiham sebebine veya hadesin kesilmemesine mebni, gecikmek ve sebkı hadesin, uyku sebebiyle, vukuu takdirinde, bir müddet sonra uyanmak, binayı mâni olmadığı içindir. Çünkü, uyuyan, uyku halinde, bir şey eda edici değildir.

(Sebkı hadesten sonra, musâllînin geçmiş hadesi zâhir olmakla) kaydı, mesih müddeti geçmiş bulunmak gibi şeylerden ihtirazdır ki, meselâ: Musâllî, özür sahibi olmakla, namaz vakti çıkmak, ve musâllî, müteyemmim olduğuna göre, suyu ele geçirmek, ve mesh edici bulunduğuna göre, meshi müddeti geçmiş olmak, binayı mânidir.

(Sahib-i tertip olan musâllî, sebkı hades esnasında, fevt olan namazını hatırlamamak) kaydı, ya kendinin veya kendi gibi, sahib-i tertip bulunan, imamın geçmiş namazı olduğunu hatırlamaktan, ihtirazdır ki, geçmişi hatırlamak mebhasinde mübeyyen olduğu üzere, fesadı mucip ve buna binaen, mâni-i binadır. {(1) Çünkü, hatırlamayı müteakip, onu kazâ ederse-ki, meşru olan da budur vaktiyle fâsid olur. Tehir edip te, namazın vakti çıkarsa, sahib-i tertip olmaz. O halde, bina sahih olur.}

(Müktedî namazını mekânın gayride, itmam etmemek) kaydi, şunun içindir ki, namazda kendisine, sebkı hades vâki olan kimse, münferit ise, namazını abdestten sonra, hemen bulunduğu mevzide itmam edivermek ile, namazın mevziine gelip itmam eylemek beyninde muhayyer'dir. {(2) Çünkü, birinci surette, az yürümek, ve ikinci surette namazı ayni mekânda kılmak vardır.} Efdâlinde, ihtilâf olunmuştur. Muktedî ise - ki, bu tâbir hadesli imama dahi şâmildir - {(3) Çünkü, kendisinde hades vâkî olup ta, İstihlâf etmiş, bulunan imam dahi, abdestten sonra kendi müstahlifine, muktedi olur.} imamı ve kendi imam olduğuna göre, namaz mevziine avdet etmeyerek, hemen abdest mevziinden iktida edebilir. Arada hail, yâni iktidaya mâni bulunduğuna göre, namaz mahalline avdet ederek, iktida etmek lâzım gelir. Eğer avdet etmeyerek, iktidası

sahih olmayacak mevziden (meselâ kadın safının arkasından), iktida ederse,

namazı fâsit olur. Zira iktida, kendisine vâcip iken, onu sahih olmayan mevziden yapmıştır. İnfiradı da câiz olamaz. Çünkü, iktida mevziinde infirad, salâtı müfsiddir. Kendisi abdesti yenileyinceye kadar

— 255 —

imamı namazdan fâriğ olmuş bulunursa, namaz mahalline avdet etmez. {(1) Mecmeul-enhurden ve Dürr-ü Muhtârdan anlaşılan, avdet etme veya etmeme arasında, münferid gibi muhayyer olmaktır. Tahtâvî ise, Bahirden naklen: Eğer avdet ederse, onun namazının fesadında ihtilâf ettiler, demiştir. Müfsidâtın 50 ncisindeki hamişi okuyunuz.}

(İmam, imamete sâlih olmayanı istihlâf etmemek) kaydı, kadını yahut sabîyi ve yahut ûmmîyi İstihlâf etmekten ihtirazdır ki, bunlar gibi, imamete salih olmayanı İstihlâf eden imamın, hem kendi namazı ve hem cemaatin namazı fâsid olmakla, istinaf lâzım gelir. Zira bu İstihlâf, salâtın amellerinde olmayan, çok işlerdendir.

İstihlâf meselesi dahi, binanın cevazı meselesine müteferrî olmakla zikrolunan, binanın cevazı şartları, onda dahi aynen, riâyeti gerektirmekle, istihlâfın sıhhati için, imamın camiden, yahut namazgâhtan dışarıya çıkmış olmaması ve sahrada bulunduğuna göre, safların mevziini ve ileri doğru yürümek takdirinde, sütre mevziini, tecavüz etmemesi dahi meşruttur. Nitekim, salâtın müfsidatında zikr olunmuştur.

İSTİHLÂF:

Namaz esnasında, kendinden sebkı hades vâki olan kimse, imam ise, namazı binâ ve itmam etmek üzere yerine başkasını geçirir ki, buna: (İstihlâf) tâbir olunur ve yerine geçen kimseye (müstahlef) denir.

Kendisinde, sebkı hades vâkî olan imam, hemen, gecikmeksizin {(2) Çünkü, imam yerinin, imamdan hâlî bulunması, velev ki, hükmen olsun, muktedînin namazını ifsad eder. Hükmen halî bulunmak: Hadesten sonra - bir rükün edâ edecek kadar - imamın durmasıdır.} burnu kanıyormuş gibi, eğilerek ve elini burnuna tutarak, mevkiinden ayrılır ve kendine karib olan cemaatten, imamete salih olan bir kimseyi, {(3) Kadın ve sabî imamete salih olmadığı gibi, ümmi kimse dahi - kıraet sahibi olan cemaat için - imamate salih değildir. Ehil olmayanı İstihlâf ise, mânîi binadır.} ya işaretle, yahut tutup mihraba çekmekle, yerine geçirir. {(4) Kendisi dahi, bina şartları veçhile, gidip abdest alarak namazını, lâhikanbina ve itmam eder. Nitekim, on ikinci kaydin şerhinde zikr olundu.} Söz ile, İstihlâf etmez. Eğer, söz söylerse, hepsinin namazı fâsid olur.

— 256 —

Müstahlef olan kimse, imameti kalben niyyet ederek, namazı tamamlar. {(1) Asılda imameti iktidanın sıhhatinde niyyet, nisvandan mâdâda lâbüd olmayıp, halefte ise, niyyetsiz imamet olmaz. Meğer ki, cemaat, muktedi ile imamdan ibaret ola. O halde imama, sebkı hades vâki olursa, muktedi istihlâfa Salih bulunduğuna göre, imam istihlâf etmesi bile, imamete müteayyen olmakla, ona niyyet lâzım olmaz! . Mecmaul-enhurda der ki, zira bunda salâtın siyaneti vardır. Çünkü, imam mekânının, imamsız kalması, muktedînin namazını ifsad eder. Hattâ, imam kendisine, sebkı hades vukuunda, yerine kimseyi geçirmeyerek, mescidden çıksa, cemaatin namazları fâsid olur. İmamın istihlâf için, bir kimseye tâyin etmesi, cemaatin kesreti halinde, müzahameyi kesmek içindir. Muktedî, bir şahs olduğuna göre, istihlâf hususunda, müzahameye mahal yok demektir.} İstihlâf, imamın hakkıdır.

İmam istihlâf etmez ise, cemaat içlerinden birini geçirmek ve yahut cemaatten biri geçivermek, evvelki imam, camiden çıkmadan, halefi onun makamına kaim olmak şartiyle, câiz olur. Eğer o, onun yerine geçmeden, evvelki imam, camiden çıkıverirse, evvelki imamdan gayrisinin, namazları fâsid olur. {(2) Evvelki imamın namazı, bina mânialarından birine müsadif olmadıkça fasid olmaz.}

İmam İstihlâf ettikten sonra cemaat dahi, başka birini istihlâf ederlerse, müstahlif imam, kimi istihlâf etmiş ise, imam odur. Cemaatin, seçtiği imama iktida edenlerin namazları fâsiddir.

İstihlâf olunacak kimsenin, müdrik olması evlâdır. {(3) Çünkü, müdrik olmayanı, istihlâfta bazı müşkilât olur. Meselâ, mesbuk istihlâf olunursa, namaza imamın müntehîî olduğu yerden başlayarak, salâtı itmam ettikten sonra kendi noksanını ikmal etmek mecburiyetiyle selâm vermeyip, selâmı vermek için, bir müdriki yerine geçirir.}

Mesbuk ve lâhıkm dahi, istihlâf olunması, müşareketin varlığına mebni sahihtir. İmam, ona kaç rekât kaldığım parmaklariyle, ve rükûu olduğunu elini dizine ve sücudü olduğunu elini alnına koymakla, işaret edip, kıraeti için ağzına ve sücud sehvi için göğsüne el koyarak, ve tilâvet secdesi var ise, hem alnına ve hem diline elini temas ettirerek, işaret kılar. {(4) (Bunlar, müstahlifin malûmu olmadığı suretindedir. Biliyorsa, bunlara hacet yoktur.)}

Lâkin evvelâ, telâffîi mâfât eylemek dahi kendisine vâcip olmakla, hemen mütabeat etmemeleri için, cemaate işaret eder. Şayet vâcibi terk ederek, telâfi-i mâfât hususunu sonraya bırakırsa, selâm ânında, mesbuk gibi yerine başkasını geçirir. İşte bu müşkülâta mebni, mesbuka ve lâhika lâyık olan imamete geçmemektir. İmama da lâyık olan, onları istihlâf etmemektir.

— 257 —

İstidrat, malûm olduğu üzere, musâllî, ya münferid veya imam, yahut muktedîdir. Muktedî dahi, ya müdrik veya lâhik, yahut mesbuktur.

(Mesbuk dahi, lâhik olabileceğinden, hem mesbuk ve hem lâhik olmak üzere, bir kısım daha olabilir). {(1) Hatta" lâhıkın tarifine, İbni Hüman merhum mühazat meselesinde: "Butârif-i lâhık, mesbuka şâmil olmaz" diye itiraz etmiştir.}

Müdrik: Rekâtlerin hepsini, imam ile beraber kılmış olan muktedîdir.

Lâhik: Namaza imam ile beraber dahil olup, kendisine uyku, yahut gaflet veya zahmet {(2) Zahmet: Sıkışmaktır. Meselâ, pek izdiham olmakla, secdeye varamayıp kalmak.} ve yahut sebk-ı hades, âriz olarak, yahut kendisi misafire iktida etmiş bir mukîm bulunarak; cemaat - ya külliyyen veyahut kısmen - kendisini fevt eyleyen muktedîdir.

Onun hükmü budur ki, fiilen lâhik, muktedi gibidir. Kazâ ettiği şeylerde, ne kıraet eder ve ne sehiv secdesi eyler. Ve misafir bulunduğuna göre, ikameti niyyetle farzı, ikiden dörde tegayyür etmez. Ve mümkün olursa, {(3) İmama yetişmek mümkün olursa, demektir. Velev, namazın sonunda yetişebilmiş olsun.} fevt ettiğini kazâdan başlayıp, {(4) Mesbukun, aks ve hilâfına olarak ki, mesbuk evvelâ, imama mütabeat edip, onun ferağından sonra, geçmişi kazâya, kıyam eyler. Bunun aksini yaparsa, namaz fâsid olur.} ondan sonra, imama mütabeatle beraber selâm verir. İmama yetişmek, ona mümkün olmayacak ise, hemen mütabeat edip, imam namazından fâriğ oluncaya kadar, fevt olanı kazâ ile iştigal etmez. Ve imamın sehvine mebni, onunla beraber, sücud etmeyip, kazâya kıyam eyler. Sücudü sehvi salâtın hitamından sonra eder.

Mesbûk: İmam kendisini, bütün rekâtler veya bâzı rekâtler ile, geçmiş olan, muktedîdir.

Hükmü budur ki, mesbûk, kıraete göre namazının evvelini ve kaadeye göre namazının âhirini kazâ eder, kazâ ettiği rekâtlerde, kendisi münferiddir. Binaenaleyh, ibtida Sübhaneke okur ve eûzu çeker ve her rekâtte, tesmiye ve kıraet eyler. Secde-i sehivi mûcip bir hal vâkî olursa, sehv için, sücûd dahi eder.

Mesbûk, yalnız dört hususta münferid sayılmaz:

— 258 —

1 - Mesbûk, geçmişi kazâda, ne kimseye iktida edebilir, ne de ona. iktida olunur. {(1) İktidanın sıhhatinin şartlarından biri de, imamın mesbuk olmamasıydı. Amma eşit iki mesbukun biri, üzerinde kaç rekât olduğunu unutmuş olmakla, geçmiş olan kazâda - iktida etmeksizin - arkadaşını, kollarsa, sahih olur.}

2 - Teşrik tekbirlerini - icmaan - ityan eder. {(2) Münferid ise, - indel-imam - onu ityan etmez.}

3 - Salâtı istinaf niyyetiyle tekbîr alsa, müstenif olmuş olur. {(3) Ki, evvelki salâtı keserek, namaza yeniden başlamış olur. Münferid ise, diğer namaza intikali kasd etmedikçe, mücerred istinafı kasd etmekle, salâtı istinaf etmiş olmaz. Çünkü, ikinci namaz, birinci namazın - her veçhile - aynıdır. Mesbuka gelince: O bir vecihten münferid bulunduğu namazdan - her vecihten -münferid olacağı namaza intikal etmiş olmakla, ikinci salât, birinci salâta mugayir-bulunur.}

4 - Geçmişi kazâya kıyam ettikten sonra, imamı sücudü sehve varsa, rekâtini secde ile kayıtlamamış oldukça, ona mütabeat eyler. Eğer mütabeat etmezse, namazının sonunda secde-i sehiv eder. {(4) İşte bu meselelerde mesbuk, muktedi gibidir.}

Bina ve istihlâf, teşehhüdden sonra dahi olur ki, musâllî son kaadede tahiyyatı okuduktan sonra, kendisine sebkı hades vâkî olsa, vâcip olan selâmı, abdest üzere îfa için, hemen gidip abdest alarak gelir ve selâm verir. {(5) Son kadenin iadesi için, bir rivayet yoktur. Ebû Cafer iâde olunur, demiştir. Meselenin hükmü, indel-imam budur ki, kendi isteği ile çıkmış bulunmamıştır. İmameyn dediler ki, o musâlli abdest almaz. Çünkü, teşehhüdden sonra olan hades sebebiyle namazdan çıkmıştır. Bundan sonraki, isna aşerriye mesâilinin. mukaddimesine bakınız.} İmam ise, selâm için cemaatten birini istihlâf eder.

Namazda, sebkı hadese mebni, istihlâf câiz olduğu gibi - korku ve utanma gibi sebeplerle - hasar vukuunda dahi, - indel-imam - istihlâf câizdir. Yâni kıraetten farz olan miktarı, imamın okuyamaması halinde, {(6) Eğer böyle bir sebeple mahsur olmayıp ta, kıraeti büsbütün unutarak, tutulursa, ümmi olmuş olacağından, ittifakla istihlâf edemez.} İstihlâf edebilir. {(7) Bu babta, indel-imam kaimin kaide, iktidasının sıhhati meselesinde, Hazret-i Sıddıktan mervi hadise temessük edildiği zikr olunmuştur. İmameyn dediler ki, bu türlü tutulma, namazda vukuu nadir olduğundan, bina cevazının şartları tahakkuk edemeyerek, namaz fâsid olur.} İmam farz olan miktarda, kıraetten sonra - mahsur olmuşsa - istihlâf câiz olmaz. Zira ona hacet kalmamıştır.

Son kaade, namazın erkânından hitamı olmakla, {(8) Şartların muteallakatı faslının, evveline bakınız.} musâllî onda teşehhüd miktarı, oturduktan sonra, selâma bedel, namaza münâfî (yâni

— 259 —

binaya mânî), fiil ve amelde bulunsa, {(1) Velev ki, kendisine sebkı hades vukuundan sonra olsun.} namazının farzları, tamam olduğu için, namazı sahihtir. Şu kadar ki, vâcip olan selâmı, terk etmiş bulunduğundan, onun iâdesi lâzımdır. {(2) Yâni selâmın terki sebebiyle, onda tekarrür eden noksanı, cebr için, o namaz vücuben iade olunur. Tahrîmi kerahetle edâ olunan, her namazın hükmü budur.}

Namaza münâfî ve binaya mânî {(3) Sebkı hadesten ihtirazdır ki, onun mesaili geçmiştir.} olan fiil ve amel, musâllîden-kendisinin sun'u olmayarak - vâkî olsa, son kadeden evvel ise, ittifakla namazı fâsid olup, kade-i âhireden sonra ise, namaz - indel-imam -yine fâsid ve -İndel-imameyn- sahihtir.

İmam Ebû Hanîfe hazretleri, - aşağıda sayılacak - on iki meselede, namazın fesadını hükm etmiş olduklarından, Hazret-i müşârün-ileyhin, o hükümlerinden, namazın sonunda sun'u ile çıkmanın dahi farz olduğu, istinbat olunarak, musâllîden kendi sun'u olmayarak, sadır olan münâfî,-teşehhüdden sonra dahi sadır olsa - indel-imam, salâtı müfsid olur, denilmiştir.

İSNA AŞERİYE MESAİLİ:

{(4) Mürekkep olan, aded isminin bu suretle istimali, câiz değilken, âtîde zikr olunan mesail, - fukara indinde - bu nisbetle iştihar etmiştir.}

1 - Teyemmüm ile namaz kılmakta olan kimse, namaz sonunda tahiyyatı, okuyacak kadar oturduktan sonra, su istimaline kaadir olmak.

2 - Müteyemmime, iktida eden kimse, kuuddan sonra, suyu görüp imamı suyun istimaline, kendince kaadir bilmek. {(5) Bilir ki, kendi ihbariyle imam, onu istimâle kaadirdir. İmamın haberi olmadığı için, namazı tamdır.}

3 - Meste mesh edici olan musâllînin, mesih müddeti, mezkûr kadeden sonra münkazî olmak.

4 - Ayağındaki mesti, ondan uğraşarak çıkarmak. {(6) Mestler geniş olmakla, çıkarılması fazla mesaîye muhtaç değil, demektir. İşîn ziyadeliğinde, sun'u ile çıkış, tahakkuk ettiği için, hilâf yoktur. Yâni namaz, icmaan tamdır.}

5 - Ümmî olan musâllî, mezkûr kuuddan sonra, hatırlamak veya görüp anlamak sûretiyle sûre öğrenmek. {(7) Eğer başkasından öğrenilirse, - huruç bi-sunihî - mutahakkak olmakla, ihtilâf kalmaz.}

— 260 —

6 - Musâllî uryan iken, mezkûr kuuddan sonra, setr-i avret edici şey bulmak.

7 - Musâllî namazı îmâ ile kılmakta iken, rükû ve sücuda - sonradan - kaadir olmak.

8 - Sahib-i tertip olan kimse, namazın son kadesinde - mezkûr kuudun husulünden sonra - kendinin (veya sahibi tertip olan imamın) geçmiş namazı olduğunu (vaktin ittisaliyle beraber) hatırlamak. {(1) Vakitte darlık varsa, namaz ittifakla, tamdır.}

9 - Kıraet edici olan imam, ümmî olan şahsı, mezkûr kuuddan sonra istihlâf etmek.

10 - Sabah namazında, ondan sonra güneş doğmak.

11 - Bayram namazında, güneş zevale ermek. {(2) Bunu, Dürr-ü Muhtâr sahibi zikretmiştir. Halebîde (buna bedel) Vâsîlin müfsidatında (bununla beraber): Cuma namazında, ikindi vakti dahil olmak, mezkûrdur. İkindinin duhulünde, imameynin kavli, kavl-i imama muhalif iken, bu meseleyi bu babın füruundan kılmak, teemmül yeridir.}

12 - Özür sahibinin özrü, kesilmek. {(3) Ve kezâ, namaz vakti çıkmak ve kırık sargısı, şifa bularak, düşmek.}

Zikr olunan meselelerde, hüküm, {(4) Bu meselelere, şunlar dahi, ilhak olunur: İzale edicinin yokluğuna mebni, necaset-i mânîa ile namaz kılmakta olan kimse, mezkûr kuuddan sonra, onu izaleye kaadir olmak. Fâitenin kazâsında, mekrûh bulunan üç vakitten biri dahil olmak. Cariye, başı açık, namaz kılmakta iken, ondan sonra âzâd olup, kolaylıkla hemen örtünebilecekken örtünmemek.} imam indinde fesad, ve imameyn indinde sıhhattir.

[Dürr-ü Muhtârda sıhhat, müraccahtır, denilmiş ise de, Reddül-muhtârda ibadetin sıhhatinde matlup olan ihtiyat, ancak imamın kavlinde olduğu ve metinler dahi, imamın kavli üzere bulunduğu, beyan olunmuştur. ] {(5) Şu kadar ki, namazın fesadı, kendi sun'u ile çıkışın, kendilerince farziyyetine mebni olmak zû'mu, Berdeinin yanlış bir istinbatı olup olmaması hususunda hilâf yoktur. Mezkûr mesailde hükmün, imam indinde, butlan olması, başka bir mânâya mebnidir ki; mezkûr avarıza, ikamet niyyeti gibi, fana mugayir olan şeyler olmakla hudusunde, salâtın önü ile sonu müsavi olmaktır. Meselâ: Müteyemmimin, suyu görüp, istimaline kaadir olmasiyle namazın butlanı, onun farzı, teyemmüm iken, abdest olmuş olmasındandır. Mesailin bakiyyesi dahi buna göredir. Kelâm, katı, olup, mugayyir olmadığı cihetle, bunlara kıyas edilemez. Hades-i amid ve kahkaha dahi mugayyir değil, ibtal edicidir.}

— 261 —

MÜFSİDAT:

Fesad: Selâhın zıddıdır. Fesad ile butlan, ibadette müsavidir ki, sahih olmayan ibadetlere, fâsid denildiği gibi, bâtıl dahi denir. Münakehat dahi, bir vecihten, ibadet olmakla, fâsid ile bâtıl onda da müsavidir. Beyi misilli, muamelâtta onlar müteferriklerdir ki, akdin iktiza ettiği şart ile, beyi etmek gibi aslen meşrû olup ta, vasfan meşrû olmayan: Fâsid, ve - ölmüşü satma misilli - ne aslan ve ne vasfan meşrû olmayan: Bâtıldır.

Salâtta sıhhat ki, şer'an muteber ve kazayı muakıt olmaktır; şurût ve erkânına riayet ile olup, zaten sahih olmayan ve abdestsiz, yahut kıbleye istikbalsiz kılınan namaza, fâsid ve bâtıl denildiği gibi şartlarına riayetle başlandıktan sonra, müfsidattan biri sebebi ile sahih olmayan namaza dahi, fâsid ve bâtıl ve "sıhhati mâni olan şeye müfsid, yahut mubtil denir.

Biz şimdi onlardan bahs edeceğiz. Müellif onları (namazda hades) unvaniyle, ziyade ettiğimiz fasılda mezkûr olanlara dahi, şâmil olmak veçhile, takriben altmış sekize iblâğ ediyor ki, âtîde, tâdâd olunur:

1 - Namazda amden tekellüm.

2 - Sehven tekellüm. {(1) Sehivden maksud, nisyandır ki, namazda bulunduğunu unutmaktır. Eğer denirse ki, namazı kesmede selâm dahi kelâm gibi iken, onda amdle nisyanı niçin fark ettiniz? Cevap verilir ki, selâmda, ezkâra müşabehet vardır. Çünkü, selâm Allahın isimlerindendir ve teşehhüdde mezkûrdur. Demek ki, salâtın cinsindendir. Kelâma, kendisiyle hitâp kasd olunduğunda mülhak olur. Amelen - iki benzeyişle - nisyan hâlinde, ezkârdan ve kasd halinde, kelâmdan itibar olunmuştur.}

3 - Hataen tekellüm. {(2) Hataen yanılmaktır. Ey nas diyecek yerde, ey kimse demek gibi.}

4 - Bilgisizlikten tekellüm. {(3) Kelâmın, namazı müfsid olduğunu bilmeyerek söylemektir.}

5 - Uykudan tekellüm, {(4) Uyuklayarak demektir ki, namazda uyuyanın kıraeti muteber olmadığı halde, kelâmı vs kahkahası salâtı müfsid olmak, muhtârdır. Halebî der ki, tekellümden maksat, nâsın kelâmından iki veya daha ziyade harfi tekellüm eylemektir. Muhaşşinin beyanına göre, kelime, salâtı müfsid olmak için, onda harfların tashih olunması ve işitilmiş olması şart kılınır ki, bunların biri mefkud olursa, kelâm sayılmadığı için, fesad da olmaz. Namaz harfsız işitilen üfleme ile de fâsid olur.}

Kelâm, namazı ifsad ettiği gibi secde-i sehiv ve tilâveti ve - secde-i şükre kail olana göre de - onu dahi ifsad eder.

— 262 —

Kelâmın azı dahi, çoğu gibi, müfsiddir. Kelâm, amel-i kalîl gibi değildir ki, amel-i kalîlden ihtiraz olunamayacağı cihetle, o mafuvvdur. {(1) Çünkü, zi-hayatın bedeni, hareketten tab'an hâlî değildir. Kelâm ise, hareket gibi tabii olmadığından, onun kalîli dahi ihtirazı mümkündür. Unutarak yemek, oruçta, mâfuv iken, salâtta mâfuv değildir. Zira salât hali, salâtı hatırlatır. Siyam hali ise orucu hatıra getirmez.}

6 - Nasın kelâmına benzeyen duâ: Ya Allah beni şöyle giydir. Yahut beni şöyle doyur. Ve yahut: Filânca kadını bana nasip eyle, gibi ki, bunların, kullar cihetinden talep ve tahsili mümkün olmakla bu gibi duâlar, salâtı müfsiddir. {(2) Tekellümde nâsın kelâmına benzer, duâ dahil iken, müellifin onu zikrederek tahsis etmesi, onda hilâf vukuuna mebnidir ki, imam Şâfîi hazretleri onunla fesadın yokluğuna kaildir. Eğer denirse ki, dua ademî hitabı olmadığı için, nâs kelâmından, nasıl olabilir ? Cevap verilir ki, onda muhataba, şart değildir. Görmezmisin ki, namazda meselâ: Fatihanın kıraeti diyen kimsenin huzûrunda muhatap kimse bulunmasa bile, namazı bâtıl olur.} Yâ Allah bana âfiyet ver ve beni affeyle vemerzûk eyle, demek gibi değildir. {(3) Müellif böyle demekle, mukayyed rızkı taleble, mutlak rızkı taleb arasındaki, farka işaret etmiştir ki, evvelkisi müfsid ve ikincisi gayr-i müfsiddir. Kuldan talebi müstehîl olup olmamak arasındaki tafsil, Kur'ânda ve sünnette vârid olmayan, duâlar hakkındadır. Namazda duâ mahalli, son kadenin müntehası ise de, müfsidat ondan evvel olmak kaydiyle mukayyed bulunduğuna nazaran, bunların ifsadı dahi, namaz esnasında vukuu sûretindedir. Şu kadar ki, o gibi duâları salâtın sonunda, selâmdan evvel etmek câiz değildir. Çünkü, namazdan olur. Bir de namazda Arabî lügatinin gayri ile, duâ etmek haram olduğundan, tercümeler maksûdu ifade etmiş olmaz.}

7 - Tahiyyet niyyetiyle selâm. {(4) Tahiyyet niyyeti tâzim ve âşinalık kasdi demektir ki, mezkûr kayd, tahlîl selâmından ihtiraz içindir. Zîra, tahlîl selâmı ki, namazdan çıkmak, selâmıdır, sehven olursa, namazı ifsad etmez. İlk kadeyi son kade sanarak, selâm vermek gibi. Eğer salâtı kesmek kasdiyle verilirse namazı keserek ifsad eder: Yatsıyı, teravih, yahut sabah namazı, zanniyle iki rekâtte, selâm vermek gibi. Cenaze namazının gayride, kaimen verilen selâm dahi, müfsiddir.}

Her ne kadar, aleyküm lâfzım söylememiş ve selâm lâfzı kendisinden sehven sâdır olmuş olsa da.

8 - Lisanen selâm almak, {(5) El ve işaretle selâmın reddi, mekrûh ise de, müfsid değildir.} velev ki, sehven olsun. Zîra insanlara mahsus kelâmdır.

9 - Musafaha ile selâm almak. Çünkü, çok iştir. (Amel-i kesirdir).

— 263 —

10- Çok meşgul olmak. (Amel-i kesir). {(1) Maksud namaz amellerinden olmayan ve namazı ıslâh için yapılmayan, herzaid ameldir. Sebkı hadese mebni şartınca, abdesti yenileme ve imamda İstihlâfve korku salâtında, safın tebdili amelleri müstesnadır. Namazda düşen serpuşu, alıp başına koymak, zaid amel değildir, ve baş açık kalmaktansa, onu başa almak efdâldir. Nitekim, dürrün mekrûhatında mezkûrdur.}

Az amel, salâtı müfsid olmaz. Çok işi azdan ayıran şey şudur ki, zaid amel: Onu işleyeni gören, namazda olmadığına şek etmek. {(2) Failinin namazda olmadığına şek etmek, namazda durduğunu bilmeyene göredir. Yoksa, bir kimse birinin namazda durduğunu müşâhade edip te, sonra ondan namaza münafî bir hâl görse meselâ; eline tarak alıp, başını, yahut sakalını tarasa, namazı fâsid olur. Şununla beraber ki, onun namazda olmadığını teyekkun şarttır.} Eğer şüphe ederse, o amel azdır. {(3) Diğer türlü dahi tarif olunarak: Üç mütevali hareket, kesir ve onun aşağısı kalildir. Yahut: İki el ile yapılması âdet olan şey, bir el ile dahi yapılsa, kesir, bunun aksi, kalîldir. Yahut: Faile maksud olan kesîr, ve maksud olmayan kalîldir,veyahut tecrübeye göre olup, ehlinin kesîr dediği kesîr, ve kalîl dediği kalîldir, denildi.}

Rükûa varırken ve rükûdan kalktıkta, el kaldırmak, bizce mekruhtur, müfsid değildir.

Bir çocuk, namazda bulunan emzikli kadının memesini, üç kere emer ve süt gelirse, o kadının namazı fasid olur.

(Namazda olan kadını, erkek öpmekle dahi, kadının namazı bozulur. Nitekim, gelecek fasılda zikr olunur).

11- Kıbleden göğüs çevirmek. {(4) Göğüs tabiri, yüzden ihtirazdır ki, yalnız baş çevirmek namazın mekrûhlarındandır.}

Meğer ki, sebkı hadese, yahut havf namazında saf değiştirmeğe mebni ola.

12 - Ağız dışından bir şey yemek, velev susam danesi kadar olsun.

13 - Dişleri arasındaki, çokça şeyi yemek.

Nohut tanesi kadar olan şey, kesirdir. Onu az hareketle, dahi yese namaz fâsid olur. Susam tanesi kadar olan şey, kalîldir. Onu ağız içinden yutmak, tükrük kabilinden olarak, zarar vermez. Eğer çiğneye çiğneye, yerse, namazını, zaid amel ile, iptal etmiş olur.

Ağızda bir şey, çiğnemek ve gevelemek, namazı müfsid olduğu gibi ağzına şeker alıp, namaza durmak ve eridikçe yutmak dahi namazı müfsiddir.

— 264 —

Namazda sakız çiğnemek dahi, müfsiddir.

14 - Bir şey içmek. {(1) Çünkü, içme dahi, yeme gibi namazı münâfidir. Başını semaya kaldırıp, ağzını açmakla, boğazına dolu, yahut yağmur tanesi düşerek, onu da yutsa, namazı bâtıl olur.}

15 - Bilâ özür, tenahnuh. {(2) Tenahnuh: Sebepsiz, boğazını karıştırıp öksürme ve ses çıkarmaktır ki, yapma öksürükte olur. Özür, mükellefe târî olan bir vasıftır ki, kendi hakkında, tahfif sebebidir. Sesin ıslah ve güzelleşmesi için, yahut kendi imamı hatasını anlayıp, doğrultmak için veyahut kendinin namazda bulunduğunu bildirmek için, edilen tenahnuh dahi, sahih olan kavle göre özre mebni olan tenahnuh cümlesindendir.}

Eğer kıraeti mânî olan, balgamı izale gibi, bir özre mebni olursa, namazı ifsad etmez. {(3) Dürr-ü Muhtârda, özürsüz olan, yahut sahih bir sebebe mebni olmayan, tenahnuh salâtı müfsiddir, denilerek tekellüfle olmayıp tatab'ından neşet eden, tenahnuh "özre ve savtın talisini gibi bir sebebe dayanan, tenahnuh" sahih garaza, misâl getirilmiştir.}

16 - Üf yahut püf diye toz üflemek ve yahut bezginlik göstermek.

17 - Ah ve enin ederek inlemek.

18 - Teevvüh etmek, yâni ah ve vah demek. {(4) Bahirde mezkûrdur ki, ah ve oh gibi sesler olmaksızın namaz kılmak mümkün olmayan hastaya da namazı kılmak vâcip olur, ve bir gün gece dili tutularak, namazı dilsiz namazı, gibi kılan ve sonra dili açılan kimseye, iâde lâzım olmaz.}

19 - Ağlaması yükselip {(5) Ağlaması yükselmek, işitilmek demektir. Eğer harfleri kendi işitmediyse, namaz bozulmaz. Nitekim, müellif, mesmua, kaydiyle buna işaret etmiştir.} işidilecek hurûf {(6) Camiden, haddin fevki maksuddur. Bu kayidde, yalnız savtın, müfsid olmadığına işaret vardır. Hurufun husulü, sûretinde fesad halinden kaçınmak mümkün olmak halidir. Eğer imtina mümkün olmazsa, fesad dahi olmaz. Enin ve teevvühten kendisi men'i mümkün olmayan hasta gibi ki, onun o enini, tek harf hasîl olan, aksırık kabilinden olur.} hâsıl olmak.

Bunlar, yâni gerek enîn, gerek teevvüh ve gerek yüksek sesle ağlama, musâllînin, kendinde olan, ağrı ve sızıya, yahut sevdiğini gaib etmek veya mal ziyanına uğramak sebebiyle olan, bir musibete mebni ise, söz mânâsında olduğu için, {(7) Gûyaki, (hastayım beni mâzûr görün), yahut (müsabım beni taziye edin)demiş olur. Delâlet, kendine muhalif, sarih olmadıkça, sarîh gibi amel eder. Bunları, açık söylemekle, namaz fâsid olduğu gibi, delâleten söylemiş olmakla dahi, fâsid olur. Yahut bunlarda teessüfün izharı vardır ki, o da nâsın kelâmı cinsindendir.} namazı ifsad eder. Cennet ve cehennemi tezekküre mebni ise, huşûa delâlet ettiği için, ifsad etmez. Hadîste, "Cenab-ı Hakka, ağlayarak itaat eden, gülerek cennete dahil olur ve gülerek günah işleyen, ağlayarak nârâ dahil olur." buyurulmuştur.

— 265 —

Fürû: İmamın kıraeti hoşuna gidip te ağlayan ve: Naam, yahut: Belî, diyen kimsenin namazı fâsid olmaz. Şeytan vesvese verip te, (Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh) demek, eğer âhiret umuru için ise, namazı ifsad etmeyip, dünya umuru için ise, namaz fâsid olur. Kendisini akrep sokmakla, bismillah, diyen kimsenin, namazı fâsid olmaz.

20 - Aksırana, "yerhamülkellâh", diye hayırlı dua ile hitap etmek. {(1) Bu tarafeyn indinde müfsiddir. İmam Ebû Yûsufça değildir. Hitâb kaydi, şunun içindir ki, aksıran müsâllî, onu kendi için, söylerse, (yerhamuniyellâh) demiş gibi olarak, namazı fâsid olmaz. Zira lillâh, demekle dahi namaz bozulmaz.}

21 - Şeriki bâriden sual edene, "Lâilâhe illallah" diye cevap vermek.

22 - Fena habere cevaben (innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn) demek.

23 - İyi habere ( el-hâmdü-lillah) diye mukabele etmek.

24 - Teaccüp olunacak habere (Lâilâhe illallah), yahut (sübhânallah) demek.

25 - Kur'ândan, her şey ki, onunla cevap kasd olunmuştur: {(2) Müellifin bu ifadesi, tahsisten sonra tamimdir. Çünkü, (İnnâ lillâh velâilâhe illâllâh) dahi Kur'ândır. Muhaşşi der ki, Kur'ân kaydı, gayrisinin hükmü, evleviyyetle malûm olmak içindir: Müezzine mukabeleten, musâllî kelimeteyni şehadeteyni, telâffuz etse ve ismullâhı işiterek (celle celâlehü) ve ismi nebiyi işiterek (sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem), ve imamın Kur'ânı hatminde (sadakallâhül-azîm), ve hadîsi işitmekle (sadaka rasûlûllah) dese, ve şeytanın ismi geçmekle, ona lanet etse ve- tekbiri cehr etmesi için vâki olan talebe icabeten, tekbiri cehr eylese, namaz fâsid olur.} meselâ, kitap gibi bir şey arayana (yâ yahyâ huzil-kitâb), {(3) Dürr-ü Muhtârda bu, ve şu (ve mâ tilke biyemînike yâ mûsâ) âyetle, Yahyâ ve Mûsâ isimlerindeki şahıslara hitap kasdiyle okunmağa misal gösterilmiştir. Şiirlere geçen, bâzı âyetleri inşad kasdiyle okumak ve şiir inşad etmek, namazı müfsiddir.} ve bir şeyityanını, istizan edene (âtinâ gadâenâ) ve bir şey almak için, istizanda bulunanı, nehyen (tilke hudûdullah felâ takrebûhâ) demek gibi ki, bunlar, tarafeyn indinde salâtı müfsiddir.

Eğer cevap kasd etmeyip, kendisinin, namazda olduğunu bildirmek isterse namaz ittifakla, fâsid olmaz.

26- Teyemmüm ile namaz kılmakta olan kimse, suyu görüp istimaline kadir olmak, yahut müteyemmim olarak imamet eden kimse suyu görmediği halde, ona muktedî bulunan kimse görüp, imamda onu istimale

— 266 —

kudret bulmak, {(1) Bu sûrette fasid olan, muktedînin namazıdır. Velev ki, kendisi abdestli bulunsun. İmam, habersiz olmak cihetiyle namazı tamamdır.} ve yine teyemmümü mübah kılan, her özür zail olmak.

27 - Mesih müddeti, namaz içinde hitam bulmak.

28 - Ayağından az işle dahi mestini çıkarmak. {(2) Ayağın, mestin koncuna kadar çıkması dahi, bütünüyle çıkmış gibidir. Nitekim, kitâb-ut-tahârenin meshi bozanlarına bakınız.}

29 - Bir karie, muktedi olmayan ümmi, {(3) Bu meselede, ümminin karie muktedi bulunmuş olması sûretinde ihtilâf olunup, âmme onun dahi salâtının butlanı üzeredir. Lâkin, Zuheyriyye, butlan olmayacağını, tashih etmiştir. Ümmi, okuma bilmeyendir. Mushaf olmadıkça, kıraete kaadir olmayanı dahi, Muhaşşi, ümmi saymıştır. Elli beşinciye bakınız.} namaz içinde bir âyet teallüm etmek, gerek telâkki tarikiyle teallüm etmiş olsun, gerek tezekkür suretiyle teallüm eylemiş bulunsun.

30 - Uryan kimse namazda şol örtüyü bulmaktır ki, namazı onunla kılmak, kendisine lâzım ve mütehattim ola. {(4) Örtü, sâtir: Setr-i avret edici şeydir. Bu kayd ile, her tarafı necis olan, yahut maliki, onu musallîye, ibaha etmiş olmayan, sâtir hariç kalmıştır. Eğer kendi malı olduğu veya kendisine ibaha olunduğu halde, bir rub'u tahir ise, yahut her tarafı necis ise, musâllîde onu tathir edecek şey mevcut ise namazı onunla kılmak lâzım olur.}

31 -İma ile, rükû ve sücud etmekte olan kimse, namaz içinde rükûve sücuda kaadir olmak. {(5) Çünkü, namazın bâkîsi kuvvet bulmuş olmakla, zaîfe bina edilemez. Râkiben başlanılan nâfile, nazilen bina ve itmam olunup, nazilen başlanılan, rakiben itmam olunmamak meselesi, buna muhalif görünür. Nevafile bakınız.}

32 - Sahibi tertip, geçmiş bir namazı hatırlamak.

Gerek kendi geçmişi, gerek imamının geçmişi olsun ve hattâ, vitir namazından ibaret bulunsun.

(Onu vakit, geniş olduğu halde hatırlamak, kılınan vakit namazını mevkuf fesad ile ifsad eder. Nitekim, fevaitin kazâsı babında beyan olunur).

33 - Ümmi ve mâzur misilli, imamete salih olmayanı, imam İstihlâf etmek.

34 - Sabah namazını kılarken, güneş doğmak. {(6) Güneş doğmak, şems yuvarlağının tamamiyle görünmek demek değildir. Belki, şems şuaını görmek demektir ki, arada dağ gibi bir hail bulunmasa, şemsin kursu dahi görünecek derecede bulunmaktır. Kazâ kılmakta iken, mekrûh olan üç vakitten birinin girmesi dahi böyledir.}

— 267 —

35 - Bayram namazı kılınırken, güneş zevale ermek.

36 - Cuma namazı kılınırken, ikindi vakti olmak. {(1) Meseleyi, cuma ile takyid, ikindi vaktinin girmesiyle, öğle namazı bâtıl olmadığı içindir. İsna aşeriyeden on birincinin hâmişine bakınız.}

37 - Şifa bulmasına mebni, Cübeyre (sargı) yerinden düşmek. {(2) Şifa ve iltiyam bulmayan yara sargısının düşmesinden ihtiraz etmek gerektir.}

38- Mazurun, özrü zail olmak.Onun zevali, kâmil bir vaktin, ondan hâli olmasiyle, malûm olur. {(3) Meselâ, müstahaza kanın seyelâniyle beraber, abdest alıp ikindi namazına durmuş ve son teşehhüdden evvel kendisinden kan kesilmiş olup, güneşin gurubuna değin, inkita mümted olsa, namazı fâsid olmuş olur.}

39- Amden veya başkasının sun'u ile namazda hades vâkî olmak.

Amden kaydı, sebkı hades suretinde, musâllî salâtına, bina edebileceğindendir.

40- Bayılmak

Bu ikisi, abdesti bozanlardandır. Az ve süreksiz dahi olsa, müfsiddir.

41 - Çıldırmak

42 - Nazar ile ve yahut mütemekkin olan nâim, cünüp olmak. {(4) Nazardan namazı iptâl etmeyen nazar, maksud olduğu gibi, uykudan dahi, onu iptâl etmeyen uyku maksuddur. Nitekim temkin kaydi, onu nâtıktır.}

43 - Musâllîye müştehiyyat, muhazî olmak.

Bu "müştehiyyat muhazatı" meselesi, eski ve yeni metinlerde, safların tertibi faslında münderiç iken, müellif onu, salâtın müfsidatı faslına geçirmiştir. Ancak, muteber şartlarını eksik saymış olduğundan, meseleyi ileride genişçe izah etmek lâzım gelmiştir. {(5) iktidanın sıhhati şartlarının, birincisinde bu meseleye, işaret olunmuş idi.}

Muhazat: Malûm olduğu üzere bir hizada olmak.

Müştehiyyat: İştiha olunan kadın, demek ise de, bunlar bu bapta tamim olunarak, müştehiyyat mutlaka, kız ve kadın mânâsı, kasd ve irade olunduğu gibi, muhazattan dahi, kadın kısmı namazda, erkeğin yanına, yahut ilerisine durmak, mânâsı kasd ve irade olunmuştur.

Muhazat-ı müştehatın bilhassa, erkeklerin namazını müfsid olması,

— 268 —

kıyasta ihtilâflı olup, {(1) Kıyas, muktazası, kadının namazına ve emredin muhazatına itibaren, Şâfii mezhebinde olduğu gibi, erkeğin dahi namazı fâsid olmamaktır. İstihsanın veçhi: İmam Müslimin hadîsidir ki, Resûlullah sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, Hazret-i Enesin evinde, bir yetim çocuk ile, Hazret-i Enesi arkalarında, ve ihtiyar bir kadını dahi onların arkalarında bulundurarak, namaz kılmış olduklarını, müşârünileyh imam, tahrîc ve rivayet eylemiştir. Eğer kadının erkeğe, muhazatı, namazı müfsid olmayaydı, o ihtiyar kadını, en arkada yalnızca, durdurmazlardı. Çünkü, saf arkasında yalnız durmak, bizce mekrûhattan ve imam Ahmed mezhebinde, müfsidattandır. Bir de, Hazret-i İbni Mes'ûddan rivayet olunan hadîsi şerîfde nisâ taifesinin geri durdurulmaları emr olunmuştur. İmdi, tehîri terkeden erkek, kendi mevkiini terk etmiş olup, imamına tekaddüm eden muktedi ve kelâm ve hadesi amd, misilli, salâta münâfî olanı, mürtekip gibi olarak, salâtı ifsad edici bulunur. Kadının namazı ise, böyle değildir. Çünkü, tehîr emri, onlara değil, erkekleredir. Eğer muhazat anında, erkek ona teehhürü işaret eder de, o teehhür etmezse o halde mevkiini, o terk etmiş olmak cihetiyle, yalnız kadının namazı fasid olur. Bir de, muhazat ettiği erkek, kendi imamı ise, onun namazı fâsid olmakla, muktedîsi bulunan, kadının dahi namazı - tabiatiyle - fâsid olur.} bir takım şurut ve kuyud ile mukayyeddir. Şöyle ki, iki kişi arasında müşareketi müfid olan, muhazat erkek ile kadın arasında olmak ve bilhassa, cemaat ile kılınan namaza ait bulunmak üzere, hasren erkeğin namazını, {(2) Meğer ki erkek, kadının dahi imamı ola. O halde her ikisinin namazlarını.} ifsat edici olup, zikr olunan muhazatın, fesadı mucip olabilmek için:

Birincisi, musâllînin mükellef olması şarttır. Sabînin namazı, müştehatın muhazatı ile fâsid olmaz. Müştehatta yaş, muteber değildir. Dokuz yaşındaki, kız çocuğu müştehattır. Yedi sekiz yaşındakiler, irice olmak şartiyle müştehattır. Ondan küçüğü, müştehat değildir. Pek çirkin, ihtiyar kadın dahi mazideki hali itibariyle, müştehattır ve müştehat, mutlaktır: Hurreye ve cariyeye ve mahreme ve ecnebiyyeye ve halîleye, şâmildir. Yâni musâllîye cemaat olarak, muhazî duran kız veya kadın, ona gerek ecnebî ve namahrem olsun, gerek valide veya hemşire gibi, mahrem bulunsun, gerekse, kendi zevcesi veya cariyesi olsun, salâtı ifsad etmekte, bunlar yekdiğerine müsavidir. Müştehat kaydı, müennes, mef'ûl ismi olmak itibariyle, emreden ihtirazdır. {(3) Gerçi, tabiati gayr-i selîm ve sapık olanlarca, o dahi müşteha olabilir. Velâkin, salâtın fesadı, iştihaya maruz kalmakla muallel değildir. Belki, bu babta farz olan, makamı terktir.}

İkincisi, aralarında muhazat vuku bulan, müzekker ve müennes iki

— 269 —

şahsın ikisi de, namazda bulunmak şarttır. {(1) Namazda bulunmak, müellifin ifadesine göre, namazı imâ ile kılmağa dahi şâmildir. Muhaşşinin beyanına göre, şu sûrete dahi şâmildir ki, meselâ, ikindi namazı kılmakta olan, bir erkeğin yanına, bir müştehat gelip öğleyi ve ona iktidayı, niyyet ederek - muhazat üzere - namaza dursa, müştehatın kıldığı namaz, nâfile olarak sahih olmakla, namazda muhazaten iştirâk hasıl, ve namazlar fâsid olmuş olur. Asaleten erkeğin, ve tâbi olarak ta, kadının namazı fâsid olmuştur. Bu mesele için, iktidanın sıhhati şartlarının dördüncüsüne ve hâmişine bakıla.} Namazda bulunan bir erkeğin yanına, bir müştehat gelip, mücerret durmakla, musâllînin salâtı fâsid olmadığı gibi i, gelen müştehat, deli olup, musâllîye - bir hizada - namaza dahi dursa, delinin namazı, mün'akid olmadığı için, musâllînin namazı yine fâsid olmaz.

Üçüncüsü, bulundukları namaz, (salâtı - mutlaka) olmak şarttır. Cenaze namazı, rükûsuz ve sücudsuz olduğu ve meyyite duâdan ibaret bulunduğu için, (salâtı mutlaka) yâni (salâtı kâmile) ve hakikiyye olmadığından, namaz muhazatla fâsid olmaz.

Dördüncüsü, bulundukları namaz, aralarında tahrîmeten ve edaen. müşterek olmak şarttır. Namazda iştirâk, ikisi bir imama uymak, yahut müştehat gelip de, muhazî durduğu erkeğe, iktidada bulunmakla olur ki, buna - tehrîme haysiyyetiyle - iştirak tâbir olunur. İlk surette, onların, her ikisi kendi tahrîmelerini,

Bir imamın tahrîmine ve ikinci sûrette, biri imam ve diğeri, ona muktedi bulunmakla, muktedîye olan müştehat, kendi tahrîmesini, iktidaettiği, musâllînin tahrîmesine, bina etmiştir. Bu iştirakte, müştehatın - namazın evvelinde - imama yetişmesi şart olmayıp, hattâ imam bir veya daha ziyade, rekât kıldıktan sonra, müştehatın, mesbuk olarak, gelip iktida etmesinde dahi, muhazat müfsidesi muteberdir. Ve mezkûr iştirak, farz kılanın, farz kıldıran imama ve nâfile kılanın nâfile kıldıran imama iktidası misilli, hakikî ittihat ile olduğu gibi, nâfile kılanın farz kıldırana iktidası misilli, zımnî ittihat ile dahi olur. Edaen iştirak, tâbirinin mânâsı, onların kıldıkları namaza hakikatten veya hükmen imam bulunmak, demektir. Meselâ, müdrik olan muktedînin imamı hakîkaten mevcut olduğu gibi, lâhik olan muktedînin imamı dahi hükmen mevcuttur. {(2) Onun için o okumaz ve kendi sehvi sebebiyle, sehiv secdesi etmez.} Binaenaleyh, onlar hem tahrîmelerini imamın tahrîmesine ve edalarını imamın edasına, bina etmiş bulunduklarından, kıldıkları namaz, aralarında tahrîmeten ve edaen, müşterek olmuş olur. Münferiden kılınan namazda, tahrîmeten iştirak olmadığı gibi, mesbukun, imamın feragatinden sonra, geçmişi kazâ, halindeki infiradında {(3) Onun için o okur ve kendi sehvi sebebiyle, sehiv secdesi eder.} dahi, - eda itibariyle - müşareket

— 270 —

olmadığından, ondan sonraki, müştehat muhazatı, namazı ifsad etmez. Lâhıkın lâhika, abdestin tecdîdi tarikinde muhazatları dahi, onlar o vakit, salâtın hakîkatiyle değil salâtın ıslâhı ile müşteğil bulunduklarından, {(1) Onlar gerçi, namazın hürmetindedirler, lâkin namazın hakikatinde değildirler.} aralarında - tahrîme itibariyle - müşareket mevcut ise de, - edâ itibariyle - müşareket mefkuud olduğundan, fesadı mucip olmaz.

Beşincisi, ikisi - hailsiz - bir mekânda bulunmak şarttır. Eğer, mekân muhtelif olup meselâ, biri bir adam boyu yüksekte ve diğeri alçakta bulunarak, müştehatın hiç bir uzvu, musâllînin, hiç bir uzvuna muhâzî gelmezse, salâtın fesadı dahi olmaz. Kezalik, mekân birliği olup ta, arada hail bulunmak dahi, muhazatın ref'i, fesadın defini muciptir. Hailin ednası, musâllîye sütre olabilen miktardır ki, en az, bir züra yüksekliğinde olur. {(2) Eserdeki muhire-i rahl ibaresi bir argın olarak tefsir ve tarif olunmuştur.} Arada fâsıla bulunmak dahi, hail makamına kaimdir. Onun da edna mertebesi, bir adam sığacak kadar olan açıklıktır. Mekânın hükmen ittihadı, muhazatın namazı ifsadı için kâfidir. Meselâ, müştehat bir boydan az, musâllîden aşağı veya yukarı bulunsa, muhazat kısmen mevcut olmakla, mekânlar hükmen müttehit sayılır. Ve musâllînin namazı fâsid olur.

Altıncısı, imam başlama vaktinde, o müştehatın, yahut - alelitlâk nisâ taifesinin imametini niyyet eylemiş olmak, şarttır. Eğer imamda nisa için niyyet yok ise, müştehat, namaza dahil olmakla dahi şart tahakkuk etmemiş, yâni muhazî müştehat ile muhazî musâllî arasında salâtta iştirak bulunmamış olur.

Yedincisi, onların, cihetleri dahi müttehid olmak şarttır. {(3) Cihetin ihtilâfı, ancak Kâbenin içinde olur. Ve bir de çok karanlık gecede, her biri - aranarak - bir cihete müteveccihen namaza durmak takdirinde, düşünülebilir. Bunun için olmalıdır ki, müellif bu şartı, zikr etmemiştir. Muhazat şartları, ona göre baldır ve topuk olmak üzere dokuzdur. Halebîde, tahrîme ve edâ itibariyle olan iştirâk, ayn sayılarak ona iblâğ olunmuştur.} Cihetler, muhtelif olursa namaz fâsid olmaz.

Sekizincisi, musâllî, muhazat eden müştehata geri durması için işaret etmiş olmamak şarttır.

Eğer musâllî, {(4) Müsâllî tabiri, imama dahi şâmil ise de, söz muktedi hakkında olmak aşikârdır. Çünkü, imam namazda ilerdedir. Onda tekaddüm matluptur.} o işareti etmiş olup ta, müştehat geri durmamış bulunursa, müştehatın namazı fâsid olur. {(5) Çünkü, farz makamı o terk etmiştir.} Musâllînin namazı fâsid olmaz. {(6) Meğer ki, musâlli, onun imamı ola.} Onun ilerlemesi dahi lâzım gelmez. {(7) Bu muktedi hakkındadır. Çünkü imamın müştehata tekaddümü matluptur.} Çünkü, ilerlemekte kerahet vardır.

— 271 —

Dokuzuncusu, Muhazat, bir rükünde olmak şarttır. {(1) Müellifin beyanına göre, İmam Muhammed - fiilen - rüknün edâsını şart kılmıştır.

İmam Ebû Yûsuf, rüknü edâ edecek kadar, durmağı kâfi görmüştür. Zeyleî der ki, müştehat gelip, bir safta iftitah tekbirini alsa ve diğer safta rükû ve başka bir saf ta sücud eylese, her saftan, onun sağ ve soluna ve arkasına muvazi bulunan, birer musâllînin namazları fâsid olur.}

44- Namazda, kendisine sebkı hades vâki olan kimsenin - gerekerkek gerek kadın olsun - abdestini tecdit etme kaydinde olduğu sırada, avret yeri zahir olmak. {(2) Müellif der ki, rivayetten anlaşılan, bu hal velev ki, iztirarî olsun: Kadın abdest için kolunu açmağa muztar olmak gibi. Tebyînde misal olarak, erkeğin, hades sebkından sonra, istinca için inkişafı dahi zikr edilmiştir. Muhaşşi der ki: Haniyede, iztirar hali istisna olunup "o kimse, avret yerinin keşfine muztar olursa, bina edebilir ve illâ edemez" denilmiştir. Tenvirde, ve şerhinde dahi böyle kasdolunmuştur. Bina cevazının şartlarından yedincisinin şerhine bakınız.}

45-Namazda kendisini hades sebk eden kimse, abdest almağa giderken kıraet etmek.

46- Yahut, abdestten sonra namazı itmama gelirken, kıraet etmek.Çünkü, birinci surette, bir rükün - hem hadesle ve hem yürüyerek - ve ikinci surette - yürüyerek - eda etmiş olur. {(3) Bu da, hades sebkı, kıyam halinde vaki olmak sûretinde zahirdir. Amma, rükûdan sonra yahut sücuddan sonra vaki olursa, mezkûr vech zahir olamaz. Meğer ki, (O halde de rüknü edâya şebih olur) diyelim. İbareler mutlaktır. Binanın cevazı şartlarının beş ve altıncısının şerhlerine bakınız.} Tesbih ve tehlîl ve istiğfar, mânî değildir.

47- Hades sebkından sonra, bir rükün edâ edecek kadar - özürsüz- uyanık olarak durmak.

Amma, cemaatin sıkışıklığına binaen, yahut burnundan gelen kanın kesilmesine intizaren beklerse ve yahut yerleşerek uyumak esnasında burnu kanamış olup ta, o hal üzere, bir müddet uyuya kalmış bulunursa, namaz fâsid olmayıp, bina câiz olur. Nitekim, binanın cevazı şartlarının dokuzuncusunda zikr olundu.

Rükû veya sücud halinde, kendisine hades sebk etmiş olan kimse, namazın ifsadından ihtirazen, rüknün itmamı niyyetiyle değil, abdest niyyetiyle başını kaldırır. {(4) Şerh-i kebîrde (bina niyyetiyle başını kaldırır ve örtünme kasdi ile kanburlaşarak ve elini yüzüne tutarak, gerileyip, badehû abdest tecdidine gider) diye mezkûrdur. Hiç bir şeyi niyet etmemiş olmak sûretinde namaz, iki rivayetin birine göre fasid olur. Rükûdan tesmî ile başını kaldıran, rüknün edâsı kasdiyle amel etmiş olmakla, bina edemez.}

— 272 —

48- Namazda, kendisine sebkı hades vâkî olan kimse, abdest almak için, yakın olan suyu, amden geçip, iki saftan ziyade, uzaktaki suya gitmek. {(1) Mezkûr kayidlere nazaran, musâllî kendine yakın olan suyu alacak âlet bulunmadığı ve uzaktakinde bulunduğu için, geçerse, namaz fâsid olmaz. Müellif"âmiden" demekle, özürsüz mânâsını kasd etmiştir. Meselâ, su mevkiinin darlığına, yahut oraya vusûlün güçlüğüne veyahut karib olan su unutulduğuna veyahut kuyudan çekmek gerektiğine mebni, onu bırakıp uzağa giderse, namaz fâsid olmaz. İki saftan ziyade uzak kaydine nazaran, iki saflık yer kadar uzağa giderse, namaz yine fâsid olmaz. Su bulunmayan yerde, teyemmüm etmek dahi abdest almak gibidir. Binanın cevazı şartlarından sekizincisinin şerhine bakınız.}

Namazda, kendisine hades sebk eden kimse için -indel-hâce- kapı açmak ve hadesinden hâsıl olan necasetten {(2) Eğer o necaset, kendi libâsından hâsıl değilse, tarafeyn indinde, namazına bina edemez. Fark budur ki, birinci sûretteki tathir, abdeste tebeandır. Bu sûretteki tathir ise, libâs veya bedenini ilk önce yıkamaktır. Eğer, hem hariçteki vehem hadesin sebkinden, kendisine necaset isabet etmiş ise, ikisi aynı mevzide dahi olsa, bina edemez. Binanın cevazı şartlarının ikincisinin şerhine bakınız.} elbisesini temizlemek ve kendisinden necisi atmak {(3) Hadesin gayrisinden, müteneccis olan elbisesini, avreti setr eden, başka bir temiz elbisesi var ise, üzerinden atmak kâfi olur.} ve abdestte, farzlar ile iktifa etmeyip, abdestin sünnetini de işlemek vardır. {(4) Müellif, bu meyanda kovanın deliğini, dikmek olduğunu dahi zikr ve ziyade etmiş ise de, Muhaşşi merhum: "Bahirde mezkûr olan budur ki, o kimse delik kovayı dikerse, namazına bina edemez. Suyu işaretle istemek, yahut mübayaa tarikiyle, iştira eylemek dahi, ona câiz olamaz demiştir.}

49- Musâlli, hades zanniyle - Meselâ, burnundan akan suyu kansanarak - mescidden çıkmak.

Çünkü, özürsüz namaza münâfî olan hal, vâkî olmuştur ki, o da yürümektir.

(Mescid tâbiri, bu durumda namaz kılınan mahaldir ki, camiye, haneye ve arsaya, şâmildir).

Eğer, mescidden veya arsa ve haneden ve namazgâhtan dışarı çıkmamışsa, ıslâh kastine mebni, istihsanen namaz fâsid olmaz. {(5) İmam Muhammed kavlince, o kimse mescidden çıkmasa dahi, namazı istinaf eyler. Zira, zaten, sabit bir özre mebni olmayarak, namazdan ayrılmıştır. Kıyasın iktizası dahi, budur. Nitekim, elli birinci müfsidde mezkûr olduğu üzere, mesh eden mesih müddetinin sona erdiğini, ve müteyemmim gördüğü serabı su, zannederek veyahut, musâllî üzerinde, necaset-i mania veya salât-i faite bulunduğunu tevehhüm eyleyerek, namazdan ayrılmak namazı müfsid ve binayı mânidir. İstihsan veçhi, zikr olunduğu üzere, ıslah kasdidir ki, o kimse, namazını terk etmek} Mescid, namaz

— 273 —

mahalli olmak itibariyle, onun hepsi bir mekân hükmündedir. {(1) Namazı ifsâd etmeyen şeylere dair olan, gelecek fasıldaki, mescid-i kebîr hakkındaki hamişe bakınız.}

Kadın kısmı, hades zannına mebni, namazı bırakıp namazgahından iner, yâni evi içinde, namazgâh ittihaz ettiği yerden çıkar ise, namazı fâsid olur. Çünkü, ona göre, orası, erkeğe göre mescid menzilesindendir. Hattâ kadın orada, İtikâf dahi eder.

Namaz kırda kılındığına göre, safların mahallî, yahut sütre yeri mescid hükmündendir. Ellinci sayıdaki izahat, bu hususa dairdir.

50- Mescidin ve ev hükmünde olan, mezkûr mevzilerin gayride yâni, sahrada namaz kılan kimse, hades zanniyle safları, yahut önündeki sütreyi tecavüz etmek.

Kırda namaz kılmakta olan kimse, cemaatte olduğuna göre, her taraf tan safların mekânı, ve münferid bulunduğuna göre, her taraftan secde mevzii için yeter miktar, onun hakkında mescid hükmündedir.

Önünde sütre var ise, gerek cemaat ve gerek münferid hakkında, ön cihetten, son sınır sütredir. Sütre yok ise, münferid için önden münte hâ haddi: Secde mevzii, ve cemaat için arkadaki, saflar miktarı, mahaldir. İmdi, hades vukuu zanniyle, mescidden çıkmamak üzere, namaz mahallinden ayrılmak, camideki musâllîye göre, mâfuv olduğu gibi, kırdaki musâllîye göre, mescid hükmünde olan, mezkûr hududu tecavüz etmemek üzere, namaz mevziinden ayrılmak dahi, mâfuv olup, onları geçmek, mescidden çıkmak gibi, namazı müfsid ve binaya mânîdir.

51- Kendisini abdestsiz, yahut meshi müddetinin bittiğini sanarak ve yahut üzerinde faite veya necaseti mânia bulduğunu tevehhüm eyleyerek, {(2) Fâite, geçmiş namazdır. Sahib-i tertib olan kimse, öğleyi kılarken sabahı kılmadığını tevehhüm etmek ona, ve üzerinde gördüğü kızıllığı kan sanmak necaset-i mâniaya, misal olur. Müteyemmim gördüğü serabı, su sanmak dahi, bu türlü misallerdendir. Kırk dokuzuncunun evvelindeki, hamişe bakınız.} namaz mevziinden ayrılmak üzere, mevziinden ayrılmamıştır. Tevehhüm ettiği şey, tahakkuk etmek takdirinde, abdesti yenilemek için, mescidden dahi harice çıkarak abdestini alıp, namazına bina eder olduğu gibi, zikr olunan tevehhüm sûretinde dahi, - mescidden huruç ile - mekân muhtelif olmadıkça, kasd-i ıslâh, hakikat-i islâha ilhak olunur. Nitekim asîlerin hakkında, tevîl-i fâsid, tevîl-i sahîha ilhak olunarak, onlar telef ettikleri - can ve mal - tevbeden sonra, kendilerine tazmin ettirilmez. Ve islâm esirlerini, siper olarak kullanan, küffara silâh atılır. Müslimlere isabet eden, zann-i gaip olsa da, küffarı vurmak kasdi, hakikaten onlara atmak hükmünde tutularak, bu atış mübah olur. Nihayede demiştir ki, imam Muhammedin muhalefeti, mescidin kapusu, kıble duvarında olmadığına göredir, tâ ki, çekilip gitme mutahakkak olsun. Amma, mescidin kapusu, kıble duvarında olup ta hades sanarak, yürüyen musâllî mescid dahilinde yüzü kıbleye olarak yürümüş bulunursa, namaz ittifakan fâsid olmaz.

— 274 —

Bunda, mescidden ve emsalinden çıkmasa bile, namazı fâsid olur. Zira, namazdan, islâh azmiyle değil, terk kasdiyle ayrılmıştır. {(1) Hades vukuu zannına mebni, namazdan ayrılmakla, bu zanlara mebni, ayrılmanın arasındaki fark, işte budur. Müellif burada "bizim bu zikr ettiğimiz şeyler ile, hades-i semavi sebkine mebni, namazın binası şartları malûm olup, onları ayn babta, zikr etmeğe hacet kalmadı" demiş ise de, Muhaşşi merhum: Müellif bu hususta, kavme muhalefet etti ve zikr ettiği şeyle, beyanına ihtiyaç olan, namazda hades ahkâmını tayîn ve temin etmiş olmadı, demiştir. Hamdolsun, bu abdi âciz eskilerin âdetine uyarak, bâb-ı mahsus akd ile, namazda hades ahkâmını ve cevâz-ı bina şartlarım ve ihtilâf mesailini tayin eyledi.}

52 - Musâllî, imamın gayriye feth-i kıraet etmek. {(2) O gayr, gerek namazda olsun, gerek olmasın. Bu da, ona talim kasd ettiğindedir. Çünkü, zaruretsiz cevap vâki olunca, nâsın kelâmından olmuş olur. Eğer talim kasd etmeyip te, kıraet kasd etmiş olursa, namaz fâsid olur. Kendisiyle beraber, namazda olmayandan, imamın alıp kıraet etmesiyle dahi, namaz fâsid olur.

İmamın gayriye, tabiri muktedînin muktedîye ve namazda olmayana ve münferiden namazda bulunana ve imamın ve münferidin, hangi şahıs olursa olsun, ona kıraet feth etmesine, şâmildir ki, bunların cümlesi - zaruretsiz - talim ve taallüm demektir.}

Zîra, zaruret olmadan, ona talim demektir. Fethin tekrar edilmesi dahi, namazın fesadı için, - ales-sahih - şart değildir.

İmamına feth etmek, câizdir. {(3) Muktedî kendisiyle beraber, namazda olmayandan işitip de, imamına fethederse, hepsinin namazı bâtıl olmak lâzım gelir. Çünkü, hariçten telkindir. Feth-i kıraet, kıraeti açmak demektir ki, okuyan yanıldıkta, yahut tutuldukta, olur. Namazda mahsur kalan imama, kıraeti feth, ona talim demek olduğundan, salâtı müfsid olmak, kıyas muktazası ise de, muktedi kendi imamına, feth ederse, namaz istihsanen fasid olmaz. Hazret-i Hâce-iâlem, sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem namazda, müminin sûresini, okurlar iken, bir kelime geçmişler imiş. Namazdan sonra: İçinizde Ubey, yok muydu? diye ashabın akre-i olan, Hazret-i Ubey bin Kâabı sormuşlar. Hazret-i müşârünileyh: Beli yâ Resûlullah diye orada olduğunu arz ettikte: Bana feth etmeli, değil miydin? buyurmuşlar. Hazret-i Ubey, ben o kelimeyi mensuh olmuş sandım, demekle, Efendimiz hazretleri: Eğer mensuh olsa, size bildirirdim, buyurmuşlardır. Hazret-i Ali kerremellâhü teâlâ vechehu dahi: "İmam senin fethine muhtaç ise, feth et" buyurmuştur. Müellifin tâlil-i âtisi aklîdir.} Her ne kadar, imam mefruz miktarında okumuş ve yahut başka âyete geçmiş bulunsun. Çünkü, bunda hem imamın ve hem kendinin namazını ıslâh vardır. {(4) Çünkü, feth etmemiş olsa, ihtimal ki, imamın lisanından salâtı müfsid olacak bir şey cari olur. Kıraetin fethinde, imamın salâtını islâh olmakla, onun salâtiyle, muktedînin salâtı dahi, sâlih olmuş olur.}

— 275 —

Sahih olan budur ki, imamına feth eden muktedi kıraeti değil, fethi niyyet eyler. Zîra fetih, ruhsata dayanır. Kıraet ise, mahzurdur. {(1) Muktedînin, kendi imamına fethi tacil etmesi, ihtimal ki, imam hatırlayabileceğinden, - bu takdirde hacetsiz - bir telkin demek olarak, mekrûh olduğu gibi, imam bâdel-hasr, sükût edip durmak veyahut âyeti tekrarlamak tarikiyle, muktedîyi fetha, mecbur etmek dahi mekruhtur. Ya başka bir âyete geçerse, ona atlamakta namazı ifsâd eder bir şey lâzım gelmez ola. Yahut, başka sûreye intikal eder, veyahut, müstahap miktarında, ve bir kavle göre, farz miktarında, kıraet etmişise, rükûa gider. Aşikâr olan birinci kavidir.}

53 - Bir namazı kılmakta iken, onun gayri bir namaza {(2) Velev min cihetin, gayri olsun. Meselâ, cemaat namazı, münferiden namazının - bilcümle - gayridir. İmameti nisâyı, yahut vâcip namazı niyyet ederek, tekbir almak dahi böyledir.} intikal kasdiyle, {(3) Onu tahsil etmek, ve bulunduğu namazdan çıkmak için: Münferid iktidayı ve bilâkis muktedi, infiradı niyyet etmekte olduğu gibi. Ve tekbir ile, bir farzdan diğer farza, yahut nefele veya aksine - niyyeı ederek - intikal etmek gibi.} tekbir almak. {(4) Tekbir ile takyid, şunun içindir ki, zira yalnız kalbiyle niyyet ederse, namazını kesmiş olmaz.}

Amma kıldığı namazı ifsad eylemez. {(5) Geçmiş fâsid olmayınca, onunla namazının âhir olduğu şey üzerine - ki, son rekâttır - kuud etmek lâzım olur. Kendi zannına itimaden, onu - yâni kuudu terk ederse, namazı bâtıl olur.} Meğer ki, mesbuk ola. Çünkü, mesbuk ile münferid, hükmen mütehalliftir. (İstihlâf bahsindeki istidradı okuyunuz).

Bu meselenin izahı şöyledir ki, bir kimse bir namazı, meselâ, bir rekât, kıldıktan sonra, "Allahü ekber" diye ikinci bir iftitah tekbiri almak ve diğer tabir ile, namaza bir ikinci başlayış yapmak, {(6) Malûmdur ki, el kaldırmak sünnettir. İftitahın şartı değildir.} ikiden hâlî olmayıp, ikinci başladığı namaz, evvelkinin ya aynidir ve yahut gayridir.

Ayni olduğuna göre, lâfzan niyyet etmiş olmadıkça, {(7) Çünkü, lâfzan niyyet, nâsın kelâmı olduğu için, salâtı müfsiddir. Bunu, diğer namaza, intikal sûretinde, zikre hâcet yoktur. Zira, gayr-i salâta, intikalin hükmü, talâffuz ve adem-i talâffuz ile ihtilâf etmemek üzere, fesaddır.} evvelce kıldığı rekât, fâsid olmayıp, namazının rekâtlarına mahsup ve kalben ettiği niyyet, hâsılı tahsil niyyeti, demek olduğu için, lağv olmuş olur. {(8) Müellifin anlatmak istediği mesele, işte budur. Bundan, mesbuk, müstesnadır. Nitekim, sabık istidratdaki, mesbuk ahkâmından malûm olmuştur.} Ve artık, son kaade, o nisaba göre, icra edilmek lâzım gelip, şayet evvelce kıldığı

— 276 —

rekâtı, kendi zannınca fâsid bilerek, ondan sonra, meselâ: Öğle namazına göre, üç yerine dört kılar ve üçüncü rekâtta oturmazsa, son kadeyi terk etmiş olduğundan, farzı bâtıl olur.Gayri olduğuna göre, evvelce kıldığı rekâtı, ifsad etmiş olur. {(1) Çünkü, ikinciye başlama sahih olmakla, evvelkinden - zaruri olarak - çıkarılmış olmak lâzım gelir. Birinciden çıkışın mütevekkıfı, ona mugayir olan, ikinciye başlamanın sıhhatidir.}

Bunun muamelâttan nazîri, - Emvali mütekavvimeden - olan bir şeyi iki akit, muayyen bir bedel mukabilinde, alım satım edip, badehû, bedelin, tezyid veya tenkisi üzerine akdi tecdid eylemek,veyahut yine o semen üzerine, eski akdi, tekrar etmektir ki, evvelki surette ikinci akid, ve ikinci surette birinci akid muteberdir. {(2) Tebyînde, böyle mezkûr ve bir köle alış verişiyle mümessel olup, Halebî Akdin tegayürü semeresi, mülk akar hakkındaki, şefâda zahir olur ki, bey'i evvelde şefi', onu teslim etmişse, ikinci beyide isteyebilir, demiştir.}

Gayriyette - min vechin - mugayeret kâfî, {(3) Meselâ, nâfile kılarken farza, ve bilâkis farz kılarken nâfileye, ve kezâbir farzdan diğer farza (meselâ, cuma kılarken öğleye, ve öğle kılarken cumaya), yahut vâcibe niyyetlenerek, tekbir almakta mugayereti muhakkakaya mebni, evvelkini iptâl etmek olduğu gibi, bir namaz için, münferid iktidayı, veya bilâkis muktedi infiradı, niyyet ederek tekbir almakta dahi, namazlar müttehid iken aralarındaki zahiri mugayerete mebni, evvelkini iptâl ve ifsad vardır. İmameti nisâyı niyyetle, iftitahı tecdid eyleyen dahi, ikinci menvisine şüru etmiş olarak, evvelkisini iptal eylemiş olur. Şu dahi onun gibidir ki, bir kimse cenaze namazı kılmakta iken, başka bir cenaze daha gelmekle, her ikisi, niyyetiyle veyahut ikinci cenazenin niyyetiyle tekbir alsa, ikinci için, istinaf etmiş olur. Mesbuk dahi, geçmişi kazâ esnasında, aynen istinaf ettiği salâtta müsteniftir ki, evvelce başladığını kesmekle, diğer bir namaza şürû etmiş demektir. Zira, mesbuk, evvele "min cihetin" münferid iken, namaza istînaf azmiyle, tekrar tekbir aldıkta her vecihten münferid olmakla, iki namazı arasında, zahiri mugayeret hâsıl olmuştur. Nitekim, mesbukun münferid sayılmadığı, dört husustan biri bu olmak üzere, İstihlâf babındaki, istitrad da zikrolunmuştur.} ve ayniyette - her vecihten - ayniyyet lâbuddur ki, o da, bir namazı aynen istinaf ile olur.

54 - Tekbirde, yâni "Allahü ekber" demekte, hemzeyi medd etmek. {(4) Nitekim, tehrîme şartlarının dokuzuncusunda zikrolundu.}

55 - Hıfzında olmayanı, mushaftan okumak. {(5) Muhaşşinin ifadesine göre, kıraet mutlaktır. Gerek az, gerek çok okusun. Rivayetin zahiri budur. Bir kavle göre. Fatiha sûresi kadar, diğer bir kavle göre bir âyet kadar okumadıkça fâsid olmaz. Azhar olan budur. Ve meselede, imam ile münferidin farkı yoktur. (Hidaye sahibinin, meseleyi imam ile takyid etmesi ittifakidir). Mushaftan maksûd, içinde Kur'ândan bir şey yazılı olandır ki, mihraptan okumağa dahi şâmildir. Müellifin "her ne kadar mushafı hâmil olsa da" kavli, buna, ve bir de bu bapta fesadı mucib, çok iş değil, gayriden telâkki olunduğuna işarettir. Ve bu veçhile fesad, Hazret-i İmamın mezhebidir. İmameyn ve imam Şâfii hazerâtınca, o kıraet, müfsid değil, mekrûhtur. Namazda iken, koynundaki- mushafı açıp bakmak veyahut elde mushaf bulundurup, rükû ve sücuda vardıkça, onu elden bırakmak ve kıyamda almak ve evrakını çevirip bakmak, çok iş olduğundan, salâtı müfsid olmak, hilâfsızdır.}

— 277 —

Her ne kadar, mushafı hâmil değilse de. Çünkü, diğerinden telâkki edebilir.

Amma, okuduğu ezberinde ise, ve mushaf nezdinde değilse, telâkki ve amel olmadığı için, namaz fâsid olmaz. Çünkü, o kıraet, onun mushaftan telâkkisine değil, kendi hıfzına muzaftır. Hamlolmadığı için, amel dahi yoktur.

(Mushaftan okumadıkça, kıraete kaadir olmayan kimse, ümmi demek olduğu için, {(1) Ona ümmi itlâki, kıraetsiz salâtının cevazına nazarandır ki, namazda mushaftan kıraet caiz olaydı, onun kıraetsiz salâtı ibaha olunmazdı. Yirmi dokuzuncu müfsidde geçen, hamişe bakınız.} namazı kıraetsiz kılar. Mushaftan okuyarak kılmak, ona câiz olmaz).

56 -Avretin inkişafı veya necaseti mânianın vücudu ile beraber-velev sehven- bir rüknü eda etmek.

57 - Yahut eda edecek kadar zaman geçmek.

(Onu sünnetiyle edaya kâfi olan müddet maksuddur ki, o da, üç tesbih edecek kadar olan zamandır. Ve bu, imam Ebû Yûsufun mezhebidir. Muhtâr olan da budur. Bilfiil, rüknün edasının, ifsadında ittifak vardır.

Eğer, necasetin, vukuunu müteakip defeder, ve meselâ yelin esmesiyle açılan avret yerini, hemen örterse, zarar vermez. {(2) Avretin inkişafından, avret uzvunun dörtte birinin, açılmasına dahi şâmil olan mâna, maksuddur. Ve onda, dört sûret vardır: Çok vakitte çok açılma, muzırdır. Az vakitte az açılma, zararsızdır. Az vakitte çok açılma ile çok vakitte azaçılma dahi gayr-i muzırdır. Bu sûret, necaset isabetinde dahi cari olup, çok vakitte çok necaset, zararlıdır. Az vakitte az necaset, gayr-i muzırdır. Az vakitte çok necaset ile çok vakitte az necaset dahi zararsızdır.}

58- Muktedî, bir rükünde imama müşarik olmayarak, onu sabık bulunmak: İmamdan evvel rükû edip kalkmak ve onu, imam ile beraber, yahut ondan sonra devamla, imamla beraber selâm vermek {(3) İmamla beraber selâm vermek tâbirini, Tahtâvi merhum, Dürr-ü Muhtâr haşiyesinde "1â haceten ileyh" diyerek, zaid görmüş ise de İbni Âbidin merhum, mezkûr kayd ile takyid, şunun içindir ki, zira islâmdan ve onun gibi, her münafi salâttan evvel, fesad zahir olmaz. Çünkü, o halde rüknün terki, tahakkuk etmemişolur, fefhem, demiştir. Selâma münafî, tabiri tesahüldür ki, selâm namaza münafî değil, onu menhîdir.} gibi ki, namazı

— 278 —

itmam etmiş olmak zannıyla, amden selâm vermiş olduğu için, fâsiddir. {(1) Dürr-ü Muhtârda ve reddi Muhtârda mezkûrdur ki, namazda bir rüknü meselâ, bir rekâtın bir secdesini, terk edip te, onu kazâ etmeden, selâm vermek, bir şartı - özürsüz - terketmiş olmak kabilinden, salâtı müfsid olduğu gibi, bir rüknü imama müşarik olmayarak, ondan evvel yapmak ve meselâ, imamdan evvel, kendi kendine rükûa varıp kalkmak dahi, ya imam ile beraber veya ondan sonra, o rükû iade olunmazsa, namaz müfsiddir. Gerçi, bundan bir rükün terkolunmamış-tır. Ve lâkin, sûreten ifa olunan rükün, müsabakatin vukuna mebni, muteber olmamıştır. Eğer imam ile beraber, veya imamdan sonra, yine rükû ederse, veyahut evvelce vardığı rükûda, imam gelip kendisine yetişirse, namazı sahih, fakat mekrûh olur.}

Amma o rükûu, o veçhile iade etmediği gibi, imam ile beraber selâm dahi vermeyip, her rekâtın, rükû ve sücudunda imamı sebk etmiş bulunursa, imamın namazı sonunda, kıraetsiz bir rekât kaza eder ki, imamın önceki namazını, müdrik olduğu için, lâhik demektir. Lâhik ise imam ile fevt ettiğini, imamın ferağından evvel, kazâ etmek, gerçi kendisine mütehattemdir ve lâkin, ilk rekât, onun rükû ve sucudunda, imama gerekirse de mütabeatı terk etmiş olmak sebebiyle, kendisini fevt eylemiş olduğundan, ikinci rekâttaki rükû ve sücudu ilk rekâttan, ve üçüncü rekâttaki rükû ve sücudu, ikinci rekâttan, ve dördüncü rekâttaki rükû ve sücudu üçüncü rekâtten, kazâ olmakla, imamın selâmından sonra dahi, kıraetsiz bir rekât kazâ ederek, namazı tamamlamış olur.

59 - Mesbuk olan muktedi, imamın selâmından {(2) İmamın selâmına intizar etmek, mesbuk için namazın sünnetlerindendir.} veya teşehhüd miktarı kuuddan {(3) Bu kayd, imamda o miktar kuud hâsıl olmazdan evvel, mesbukun kıyamı câiz olmadığı içindir. Çünkü, o halde imamın üzerinde, henüz, bir farz bâkidir ki, mesbuk onda münferid olamaz. Eğer, infirad ederse, namaz fesada gider.} sonra, geçmişini kazâya kalkıp, rekâtım secde ile takyid ederek, {(4) Bu kayd şunun içindir ki, şayet secdeye varmadan, imam hatırladığı, sehiv secdesine giderse, mesbuk dahi, ona uymak lâzım gelip, oraya kadar olan müddeası kalkar. Mütabeat etmeyip te, kendi namazına devam ederse, o da sahihtir. Çünkü, mütabeati mezkûre, bir vâcipte mütabeat demek olduğu için, vâciptir. Vâcibi terk ise, namazı ifsad etmez. Geçmişi kazâdan fariğ olduktan sonra, sehiv için, istihsanen secde eyler.} imamdan ayrılmış ve ayrıldığı teekküd etmiş iken, imamın - hatırlıyarak - vardığı sehiv secdesinde, {(5) Selâmdan sonra, kıbleden dönmek veya söz söylemek gibi, salâta münafi bir hal olmadıkça, sehiv secdesini, sonradan icraya bir mâni yoktur.} imama mütabeat etmek.

Çünkü, infirad, mevcut ve vâcib olduktan sonra, imama iktida etmiş olmakla, namaz fâsid olmuştur.

60 - Musâllî son kadeden yâni namazın sonunda, teşehhüd miktarı

— 279 —

oturduktan sonra, hatırladığı, namaz secdesini, {(1) Secde-i sulbiye: Namazın aslına ait secdedir ki, namazın secdesi demektir.} veya tilâvet secdesini {(2) Secde-i tilâvet: Tilâvetten münbais olan secdedir ki, namazda secde âyeti okunup ta, secdesi iskat olunmadığı ve unutulduğu sûrette, erkânın sonunda dahi, hatırlansa ifâ ve bâdehû, son kadede iâde olunur.} edâ ve ifadan sonra, kade-i ahîreyi iade etmemek.

Çünkü, son kade, ancak erkânın itmamından sonra muteber olur ki, erkânın hatmi içindir. {(3) Yirmi beşinci farza bakınız. Tilâvet secdesi dahi, kıraet eseri olduğu için, ona da kıraet hükmü verilir. Esah olan budur. Alâ kavlin, tilâvet secdesi, son kadeyi ilga edemez. Çünkü, vâciptir. Son kade ise, farzdır.}

61- Musâllî uykuda eda etmiş olduğu rüknü, -uyandıktan sonra -iade etmemek.

Çünkü, namazın farzlarında mezkûr olduğu üzere, namazın sıhhatinin şartı, uyanık olarak eda etmektir.

62 - Mesbuk olan muktedînin imamı, son kadeden sonra, amden olmasa da, - kahkaha ile - gülmek.

63 - Mesbukun imamı, kuudu ahîreden sonra, kahkahanın gayri birtarîk ile "hades-i amidde" bulunmak.

Hazret-i İmam nezdinde, imamın namazından müfsid hâsıl olduğu, cüz, fâsid olarak, mesbukun namazından dahi, onun misilli, fâsid olmakla, geçmişi ona bina etmek, mümkün olamaz. {(4) İmam ve onu müdrik olanlar, binayı muhtaç olmadıklarından, fesadın semeresi ancak, mesbukta zahirdir. Muhaşşi der ki, imameyn indinde, imamın son kadeden sonraki kahkahası ile salâtı fâsid olmadığı için, mesbukun salâtı dahi fâsid olmaz. Müellifin meseleyi, son kade ile takyidi, kade-i ahîreden evvel olan, hadesiamdin-bil ittifak namazı müfsid olmasındandır. Mesbukun namazı, indel-imam, fesadı dahi, kendinin infiradı teekküd etmemiş olmakla mukayyeddir. Eğer, mesbuk vâcibi terkederek, imamın selâmından evvel, geçmişi kazâya kıyam edip, bir rekât kazâ ve onu secde ile takyid ettikten sonra, imamın onu (yâni kahkaha vehades-i amdi) illerse, mesbukun namazı fâsid olmaz. Zira imamdan ayrılmış ve infiradı müstahkem olmuştur. Mesbukun, imamın selâmına intizarı, sünnet iken, Muhaşşinin vâcibi terk demesi, mesbuka vâcip olan, kuudu itmama aittir. Vâcibin terki ise, namazı müfsid değildir.}

64 - İki rekâtlı olan farzın gayride yâni, akşam namazında ve dört rekâtlı farzlarda, mukîm iken, kendini müsafir, yahut:

65 - Kıldığı öğleyi cuma veyahut;

66 - Kıldığı yatsıyı teravih, yahut;

— 280 —

67 - Yakın vakitte, müslim olduğa için, bilmeyerek dördü iki, yahut;

68 - Müslim cahil olarak neşet ettiği için, yine dördü iki sanarak, birinci kadede selâm vermek.

Çünkü, mezkûr selâm, zamanından evvel, namazı kesmek için amden olmakla, namazı müfsiddir. İki kadeyi son kade zanniyle selâm vermek gibi değildir ki, bu müfsit değil, secde-i sehivi muciptir. {(1) Onuncu ve on üçüncü müfsidin zımnında, bir kaç müfsid daha mezkûr olduğu gibi, Dürr-ü Muhtârda, nisâ safında, yahut imamın önünde bulunmak ve (umumdan sonra hususun zikri) kabilinden olarak, necis üzerine secde etmek hususları dahi, zikr ve tadâd olunmuştur. Necaset-i mânia ile rükün edâsı, elli altıncıda mezkûrdur. Bunun için, farzların beşincisine bakınız. Muhaşşi merhum, müfsidattan, şunlar kaldı: (Kalben irtidad, abdest ve guslü mucip olan her şey, rüknü kazâsız ve şartı özürsüz terketmek) demiş ise de, bunlardan bazıları, 40, 41, 42, 58 de zikr olunmuştur.}

Kariin zellesi (hatası) ahkâmı, müfsidata zeyl olacak ehemmiyyetli mesâilden iken, müellif onu geçmiş ve Muhaşşî merhum, mülâhhası aşağıda görüldüğü üzere, zikr etmiştir:

ZELLETÜL-KARİ:

Kariin sürçmesi yâni, okuyanın hatası demektir ki, maksud namaz erkânından olan, kıraeti edâ ve ifada edilen yanlışlıktır.

Mezkûr zelle, teammüdî olur ve mânânın tegayyürünü dahi müeddi bulunursa, - bilittifak - namazı müfsid olup, mânânın kıymetine göre, onun tegayyürü takdirinde, ahvalin ekalli, namazın fesadıdır.

İhtilâf: Hatâ ve nisyan suretindedir. Şöyle ki:

Hatâen olan zellenin, müfsid olup olmamasında, imam Ebû Hanîfe ve imam Muhammed hazretleri, benzeri Kur'ânda bulunsun, bulunmasın, mânânın tegayyür edip etmemesine bakmışlardır. İmam Ebû Yûsuf hazretleri, tegayyür eden lâfzın, Kur'ânın elfazından olup olmamasına bakmış, ve îraba ve kelimelerin zaptına ve mânâya, itibar etmemiştir. Fetvâ, imam Ebû Yûsuf kavli üzerinedir.

Bu babın mesaili, üç vecih üzeredir.

Birincisi: İrapta hatadır. Bunda tahfifi müşedded, teşdidi, muhaffef, kasri memdud, meddi maksur, fekki mudgam veya idgamı fekk ile okumak dahi dahildir. Bunlarla mânâ mütegayyer olmadığı takdirde namaz bil-icma fâsid değildir.

— 281 —
وَاِذِ ابْتَلٰٓى اِبْرٰهِيمَ رَبُّهُ
(Bakara: 124)
اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬
(Fatır: 28)

kavl-i kerîmlerinde, mansubu merfû ve bilâkis merfuu mansub kılmak gibi, mânâ değişmek suretinde indet-tarafeyn, sahih olan namazın fesadı ise de, İmam Ebû Yûsuf hazretlerinin kavli kaidesince, namaz fâsid olmaz. Çünkü, imam müşârünileyh iraba itibar etmemiştir. Fetva dahi bu veçhiledir. {(1) Müteehhirin: Îraptaki hatâ, itikadı küfür olan şeylerden dahi olsa, namazı ifsad etmez, diye icma eylemişlerdir. Çünkü, nâsın ekseri, îrap vecihleri arasını temyiz edemezler. İrapta sevabı ihtiyar etmekte ise, nâsı hareç ve külfete sokmak vardır. O da şeran yasaklanmıştır.}

İkincisi: Vakf ve iptidada olan hatadır ki, bunları mevzilerinin gayride yapıp geçilecek yerde durmak ve durulacak yerde geçmektir. Bununla mânâ değişmezse, mütekaddimîn ve müteehhirînden, bil-icma namaz fâsid olmaz. Mânâ değişmek sûretinde, ihtilâf var ise de, fetva her iki halde de fesadın yokluğu üzerinedir. Zîra, vakf ve vasle müraatı lâzım kılmakta, halkı ve hususiyle kitleyi, sıkıntıya düşürmek vardır. {(2) O da şeran yasaktır. Cemi-i Kur'ânda vakfı terketse bile, namazı fâsid olmaz, demişlerdir.} Kelimeyi bölmek meselâ, velâ-diyati, diyecek iken, velâ deyip, alt tarafını unutmak, yahut nefesi kesilmek ve ondan sonra tamamlamak veya başka âyete geçmek dahi umum meşayih kavlince, mutlaka yâni, gerek mânâ değişmiş olsun, gerek olmasın, zarurete ve umumî külfete mebni, namazı müfsid değildir.

Üçüncüsü: Bir harfe bedel başka bir harf telâffuz etmektir ki, hatadır. Eğer kelime, Kur'ânı lâfızdan, hariç olmaz ve mânâ dahi değişmez ise, namaz - ittifaka - fâsid olmaz: (Inne-zâlimîne) yi (innez-lâlimine).

(Ve mâ tahahâ) yı (ve mâ dehaha) okumak gibi. Ve eğer, mânânın değişmemesiyle beraber, kelime Kur'ânı lâfızdan hariç olursa, - indet-tarafeyn - namaz yine fâsid olmaz: (Kavvâmîne bil-kıst) kavl-i kerîmini (kayyâmîne bil-kıst). Ve (deyyârâ) lâfzını (devvârâ) okumak gibi. Bun lar, Kur'ânı elfazdan, hariç olduğu için, imam Ebû Yûsuf kavlince namazı müfsiddir: (Hazel-gurâp) bedelinde (hazel-gubâr) okumak bu kabildendir. Ve eğer, kelime Kur'ânı lâfızdan hariç olmamakla beraber, mânâ mütegayyer olursa, hilâf, bunun aksinedir ki, imam Ebû Yûsuf kavlince, namaz gayr-i fâsid ve tarafeyn nezdinde ise fâsiddir: (Ve entüm sâmidûne) bedelinde (ve entüm hamidune) okumak gibi.

— 282 —

NAMAZI İFSAD ETMEYEN ŞEYLER:

{(1) Müellif bunu, mekrûhata idhal etmiş olsaydı, evlâ olurdu.}

Namazda olan kimse, Kur'ândan ve gayriden bir yazıya bakıp, onu anlamakla - anlamak kendisinin maksudu olsun, olmasın - edebe isaet etmiş olur. {(2) İsaet olması, namazdan iştigali mütezammin olmasındandır. Tenzîhi kerahet demektir. Bu da, ancak kasd ile olur. Kasdsız, gözü ona, ilişir ve fehim husule gelir olsa dahi, mekrûh bile olmaz.} Telâffuz etmiş olmadığı için, onunla namaz fâsid olmaz. {(3) Fâsit olmamasının sebebi, budur ki, fesâd ancak, kıraetle tahakkuk edebilir. Nazar ve fehm ile ise, kıraet hâsîl olmuş olmaz. Müellif, (liademin-nutkubil-kelâm) demekle, işte buna işaret etmiştir. Anlamak maksadı olsun, olmasın kavliyle, malûm olur ki, huşuu terk, namazın sıhhatini değil, belki kemalini ihlâl eder. Bunun için, fetavay-i kadıhanda, ve hulâsada; namazda, düşünüp bir şiir veya hutbe, hatırlayarak onu içinden okuyan kimsenin - lisanen talâffuz etmese - namazı fâsid olmaz, diye mezkûrdur.}

Musâllî, dişleri arasında, nohut tanesinden küçük olarak kalmış olan şeyi, - biraz uğraşarak - yutmak mekruhtur. {(4) Dişler arasında olan, az bir şeyi, namazda -az emekle- yutsa, mekrûh olduğu gibi, ağzından çıkarıp, oracığa bıraksa dahi, mekrûhtur. Doğrusu: Namazdan fâriğ oluncaya kadar, ona ilişmeyerek, namazdan sonra mübah olan bir yere, bırakmaktır. Namaz dışında dahi, onu yemek, mekrûhtur. Hususiyle, diş arasında uzun müddet, durmuş olmakla tegayyür etmiş ola. Temek yerken, ağızdan temiz bir yere düşeni yemekte, bir mahzur yoksa da, diş arasından çıkanı yememek gerektir.} Müfsid değildir. (Müfsidatın, on ikinci ve on üçüncüsüne müracaat).

Ağzında olan şekerin eriyenini yutarsa, namaz fâsid olur. Namazdan evvel yuttuğu şekerin, tatlılığım namazda bulursa, namaz fâsid olmaz.

Musâllînin secdesi mevziinden, birinin geçmesiyle, namazı fâsid olmaz. Geçen, gerek kadın, gerek erkek, yahut köpek veya sığır olsun.

— 283 —

Geçen kimse, mükellef ve müteammid {(1) Mükellef ve müteammid kaydi, zıddından ihtirazdır ki, -geçen- mükellef ve müteammid olmadıkça, günahkâr olmaz, demektir. Mesele dört vech, üzeredir: 1 - Geçene, uzaktan dolaşmak, mümkün ve musâllî, mürura mütaarriz bulunmadığı halde, musâllînin önünden geçmektir ki, bunda ancak, geçen günahkârdır. 2 - Bunun muhalifidir ki, musâllî, geçit yerine durmuş ve uzaktan geçmek, mümkün olmamaktır. Bu takdirde, vebal musâlînindir, geçenin değildir. 3 - Hem musâllî, mürura mütaarriz, hem de geçecek olan için yer geniş iken, musâllînin önünden geçmektir. Bunda her ikisi günahkârdır. 4 - Ne musâllî mürura mütearriz, ne de geçmek isteyenin genişçe yeri mevcud olmadığıdır ki, bu sûrette, hiçbiri günahkâr değildir.} ise, günahkârdır. Hadîs-i şerifte: "Musâllînin önünden geçen, kendisine ne kadar günah olduğuna bilse, oradan geçmektense, kırk yıl durmak, ona hayırlı idi,"buyurulmuştur.

Mescid-i kebîrde {(2) Kırk zirâ ve daha ziyade uzunlukta olandır. Alâ kavlin altmış zirâ ve ziyade olanıdır. Küçük mescid, bunun aksidir. Muhtâr olan birinci kavlindir.} ve sahrada, musâllînin önünden, mekruh olan geçmek, secde mevziinden ve bir boy aşağı olan mahalden, geçmektir. Küçük mescidde, arada direk gibi, bir hail bulunmadığına göre, mutlaka, önünden geçmektir.

Onların ötesinden geçmek, geçiciler tazyik edilmemek için, mekruh değildir.

Ön tarafa nazar, namaza mânî olmadığından, namazda bulunan kimse baktığı kadının (nikâhlısının), alt tarafını da görse, - ve kavli muhtâra göre - nazarda iştiha dahi olsa, namaz bâtıl olmaz. {(3) Dahîle bakmakla, ecnebiyye hakkında, hürmeti müsahere ve mutallâkairic'iyye hakkında, ricat sabit olur.}

Lems ve takbîl, - büyük iş olduğundan - namaza mânîdir.

Namazda olan kadını, erkek takbîl, {(4) Takbîlde, diğer duygu kaydi, muteber değil, lemiste muteberdir!} veya şehvetle okşasa, kadının namazı fâsid olur.

Namazda olan erkeği, kadın takbîl edip te, - erkekte diğer duygu hâsıl olmazsa - erkeğin namazı fâsid olmaz. {(5) Muhaşşinin ifadesine göre, aradaki fark, kadına olan arzunun eblegiyyetidirki, erkeğin takbîli, kadının ihsasını müstelzimdir. Hem de, mukarenette failiyyet, zevcin işi olup, onun mukaddematı dahi, vika gibi, muteber olmakla, zevceden vâkî olan harekât dahi, zevci ikaz etmedikçe, o kuvvette sayılmaz.}

— 284 —

NAMAZIN MEKRUHLARI:

Kerahetin, tarîf ve taksimi, mükellefiyet hükümlerinde geçmiştir. Musâllînin fiili, vâcibin terkini mütezammin ise, tahrîmen mekruh olup, sünnetin terkim, tazammün etmiş ise, tenzîhen mekruhtur. Lâkin onun da keraheti, sünnetin teekküdü nisbetinde şiddet ve tahrîme kurbiyyetçe, mütafavittir.

Sünnet, eğer kaviyyen müekked ise, onun terki, vâcibin terki gibi. tahrîmen mekruh olmak, ihtimalden uzak olmaz. Ve eğer, gayr-i müekked ise, onun terki, tenzîhen mekruh olur: Secdeye varırken, ellerini dizlerinden evvel indirmek ve kalkarken dizlerini ellerinden evvel refetmek ve besmele ve âmini, cehr eylemek ve özürsüz, ellerini mesnun olan mevzie koymamak gibi. Eğer, onlardan hiç birini mütezammin olmayıp, bununla beraber, namaza ecnebi ise, ve onda namazı tamamlayıcı ve zararı defedici bir şey dahi yok ise, o da mekruhtur: Elbise ve beden ile oynamak ve kalbi her meşgul eden şey gibi.

Tekebbür sahibinin âdetinden ve ehl-i kitabın sanîalarından olan şeyler dahi, böyledir. Ve onun kerahete, delilin iktizasına göredir. Eğer delîl - sübutu zanni olan - nehyi müfîd ise, kerahet, tahrîmiyyedir. Meğer ki, tahrîmden döndüren, bir şey mevcut ola. Ve eğer, nehyi müfîd olmayıp, belki, azimsiz terki müfîd ise, kerahet tenzihiyyedir.

Kendisinde, namazı tamamlayıcı olan, az yabancı işe gelince: Hulâsada, mezkûrdur ki, sarığı - temekkün üzere - secdesine {(1) Temekkün üzere sücud kaydi ki, Dürr-ü Muhtârda, tam secde ile, tabir olunmuştur. Sücudün aslına mânî olan şeyi izale, vâcip olduğundandır. (Kalb-i hasâ) meselesinde, Muhaşşi bunu tasrîh etmiştir. Sarığın dolamı üzerine secde, bu bâbın mesailinden olmak üzere,ileride gelecektir. (Kalb-i hasâ için, mekrûhatın üçüncüsüne bakınız.)} mânî olan kimse, bir eli ile, onu kaldırıp düzgünce, giyse mekruh olmaz. Çünkü, sarığı düzeltmek mütemmimat-ı salâttandır. Zararı savma, yılan ve akrebi öldürme gibidir ki, o da, namazda mekruh değildir.

Sarifin vücuduna (yâni, keraheti, tahrîmden sarf ve tahvîl edici şeyin mevcudiyyetine) misal: Sizin biriniz, namazda bulunduğu zaman,gözlerini yummasın, mealinde olan hadîs-i şeriftir. İşte bu nehy-inebevî, zahirinden, masruftur. Çünkü, namazda göz yummanın keraheti secde yerine bakmak, fiili mendûbunu, fevt ettirdiği için olduğundan tenzîhiyyedir. (Otuz yedinci mekruhu okuyunuz).

— 285 —

Delilin nehy olmayıp, - terki gayr-i câzimi - müfid olduğunun misali, Hazret-i Ömerin (R.A.) âtideki sözleridir ki, Hazret-i müşârünileyh, siyabı bezele-i mümtehine "kirden sakınılmayan, hizmet elbisesi" ile namaz kılmakta olan bir kimseyi görüp, ona hitaben: Bana haber ver ki, seni bâzı kimselere göndersem, bu elbisenle gider misin? Buyurmaları üzerine, o kimse: Lâ diye cevap verdikte, Hazret-i Ömer: "Cenâb-ı Hak, kendisi için tezeyyün olunmağa, en lâyık olandır." buyurdular.

Müellif der ki, namazın mekruhatı - tahrîmi ve tenzihi kısımlarına ârn ve şâmil olmak üzere - vâcibi terk ve sünneti terk, gibi, {(1) (Vâcibin terki ve sünnetin terki) tâbiri, mabadî için, çok cüzülere mutabıkemrt-küllî menzilesindedir. Meselâ, erkânda İtmînan üzere, olmak vâcip iken, onu terk etmek mekrûh olduğu gibi, iktida halinde, imama öncülük etmek dahi, "Başını imamdan önce kaldıran kimse Allahın onun başını eşek başı gibi yapmasından korkmuyor mu?" vaîdîne mebni, vâcip olan, mütebeati terk demek olduğu için, mekrûhtur. Ellerini -özürsüz- kulaklarından yukarı kaldırmak, yahut omuzlarından aşağı tutmak dahi, -erkek için- sünnete muhalif olmakla mekrûhtur.} şeylerdir ki, bütünüyle değil de takriben yetmiş yedidir:

1 - Musâllî namazda elbisesi ile oynamak. {(2) Kösteği ve yüzüğü ile oynamağa şâmildir.}

2 - Bedeni ile oynamak. {(3) Bıyığı ve sakalı ile uğraşmağa şâmildir. 73 e müracaat.}

Bunlar, namazın ruhu ile huşua {(4) Huşû, kalbin huzuru, cevarihin sükûnu, erkânın muhafazasıdır. Sallallahüteâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bir kimseyi, namazda sakaliyle oynar görüp: "Eğer kalbi hâşi' olaydı, âzâsı dahi, huşû ve sükûn üzere, olurdu" buyurmuşlardır.} münafî olduğu için, tahrîmen mekruhtur. Hak celle ve âlâ "Namazlarını huşû içinde kılan müminler gerçekten kurtulmuşlardır." (Müminûn: 1) buyurmuştur. Hadîs-i şerifte dahi: "Cenâb-ı Hak, namazda, abesi {(5) Abes, kendisinde faide ve onu iktiza eder, bir hikmet ve meziyyet olmayan iştir. Burada ondan maksûd, namaz ef'alinden olmayanı işlemektir ki, namaza muvafık düşmez. Sefeh, kendisinde aslâ garaz olmayandır. Cevherede; abes, kendisinde lezzet olmayandır. Lezzet olan şey, oyundur diye mezkûrdur.} ve oruçta, refesi {(6) Refes, açık saçık söylemedir.} ve makberede, dıhki, {(7) Çünkü orası ölümü düşünecek yerdir.} sizin için, kerih gördü," diye buyurulmuştur.

3- Kalbi - hasâ etmek. Yâni kır yerde namaz kılındığına göre, musâllî, ufacık taşları eliyle evirip çevirerek secde yerini düzlemek. {(8) Hadîste, kalb-i hâsa bedelinde, meshi-hâsa dahi varit olmuştur.}

— 286 —

Meğer ki, temekkûn üzere, {(1) Sahibi Dürrün tâbirince, kâmil secdeyle, secde edebilmek için, demektir.. Mezkûr kaydi, Muhaşşi ziyade etmiş ve demiştir ki, eğer asl-ı sücud ona mümkün olmazsa, kalb-i hâsa vâcip olur. Nitekim, sangın düzeltilmesi meselesinde de zikrolundu.} secde edebilmek için, bir defada ola. {(2) Bunun hakkındaki hadîs, Hazret-i Câbir ve Hazret-i Ebâ Zerden dahi, mervi olmakla, Bezzaziye sahibi, onu müsacca' olarak, şöyle ifade etmiştir:

Ebûzer peygamberden taşları düzeltmeyi sordu. Peygamber efendimiz de: "Ya Ebûzer bir kerre yap başka yapma" dedi.

Tesviye-i hasâ, şürû'dan evvel dahi, mümkün olmakla, hadisi şerîfte onun terki" taksîr olduğuna işaret vardır ki, Hazret-i Câbire huşûu bozacak şeylerden sakınması emrolunmuştur.}

4 - Parmak çıtlatmak. (Velev bir defa dahi olsun). {(3) Parmak çıtlatmak ki İbni Âbidinin beyanına göre, namazın haricînde dahi mekrûhtur. Muhaşşi der ki, onun namazda menhiyyeti tahrîmen keraheti ifade eder. Müctebada: Namazı bekleyeni, namaza gideni ve harekete hazırlananı dahi, namazda olana mülhak tutmuştur.}

5 - Parmakları, teşbik etmek. (Yâni, iki elin parmaklarını, birbirine çatmak). {(4) Namaz dışında teşvik, mafsalların rahatlanması gibi, sahih bir sebebe mebni ise, mekrûh olmaz. Aleyhissalâtü ves-selâm efendimiz bir temsilde esab-i i şeriflerini, teşbik etmişlerdir.}

(Gerek bu, gerek bundan sonraki, tahassur, namazda el bağlamak mevkiinde olur).

6 - Tahassur etmek. Yâni, elini böğrüne koymak. {(5) Tahassurun en meşhur mânâsı ve sahihi budur. Namazda bastona dayanmak, nafilede câiz ise de, farz da -zarûretsiz ise- onun kerahetinde şüphe yoktur.}

Namazda bundan nehy olunmuştur. Hem de bunda sünnet olan şekle muhalefet ve cebabireye benzemek vardır.

7 - Gözüyle değil de, {(6) Göz ucuyla bakmak -indel-hâce- mübah olduğundan, müellif, onu burada istisna ve âtideki fasılda ityan etmiştir.} boynu ile dönüp bakmak. {(7) Muhaşşi, âtîdeki fasılda kadıhanın, bununla namazın fesadına hükmettiğini, söylemiştir. Müellif der ki, Hâdîsi şerifte, "namazda olan kimse, bakınmadıkca, Cenab-ı Hak ona ikbal üzeredir. Bakındıkta insiraf eder" buyurmuştur.}

8 - Tükrük bırakmak. {(8) Tâbire dikkat olunsun ki, tükürmek değildir. Müellif iztirar halini, istisna ederek: "Meğer ki, tükürük bırakmağa muztar ola. O halde, onu sevbine alır. Beyabanda kıldığına göre, sol ayağının altına bırakır," demiştir.}

— 287 —

9- İk'â etmek. Yâni, kuudda kalçasını yere koyup, dizlerini dikerek oturmak. {(1) Nafile namazlarda kuudun cevazı, nevafilde mezkûr olduğuna göre, ik'anın keraheti, on dördüncüdeki terebbû' gibi, teşehhüd haline veya -ihtibasız- ik'aya has olsa gerektir. Zira, ik'asız ihtiba olmaz.}

10 - Erkek kısım, secdede kollarını yere yaymak.

11 - Erkek kısmı, namazda kollarını açık bulundurmak. {(2) Gerek namazda kolu açık olsun, gerek durduktan sonra, kolunu - kolaylıkla - açsın. İbn-i Abidinin ifadesine göre, etek dahi yeni gibidir. Elini eteğini çemreyip abdest almağı müteakip imama rekâtte yetişmek üzere, istical ederek, öylece namaza durmuş olan kimse hakkında, efdâl olan onları -az işle- indirivermektir. Kollarını açmak, kadın hakkında namazı müfsiddir.}

12 - Gömlek giymeğe dahi kaadir iken, (sıcak ülkelerde) namazı yalnız şalvar, yahut izar içinde kalmak. {(3) İzâr: Rida mukabilidir ki, rida: Omuza alınarak belden yukarısını örten, İzar: Belden aşağısını setr eden şeydir.}

(Bunun keraheti, erkeğe göredir. Kadın hakkında bu, namazı müfsiddir).

13 - İşaretle selâm almak, (Müfsidatın sekizincisine bakınız).

14 - Özürsüz terebbû etmek (bağdaş kurmak). {(4) Terebbû bağdaş kurmaktır. Namaz dışında mekrûh değildir. Sünnettir. Özre mebni olursa, namazda dahi, mekrûh olmaz. Çünkü, özür vâcibin terkini ibahaeder. Sünnet terki evleviyyette kalır. Bu talîle, ve kuuden nafile kılmakta, Hazret-i İmamdan terebbuun cevazı dahi, Tahtâvîden, nevafilde mervi olduğuna nazaran, terebbuun keraheti, dokuzuncu olan ik'a gibi, teşehhüd haline âit olur.}

15 - Erkek kısmı, aks-ı şaar etmek, yâni, saçlarını bir bağ veya tutkal ile toplayıp, tepeye, yahut enseye almak. {(5) Bunda, eş'ar vardır ki, saçları irsal etmekle beraber, örmekte bir mâni yoktur. Mezkûr kerahet dahi, onu namazdan önce yayıp, namaza o halde durmaktadır. Onu gerek amden namaz için yapmış olsun, gerek olmasın. Amma eğer, onu namaz içinde yaparsa, -bil-icmâ- çok amelle olmakla, namaz fâsid olur. Aleyhis-selâm efendimiz hazretleri, bir kimseyi saçları makus (örülü) olarak namaz kılar görüp (Bırak saçlarını) buyurmuş oldukları gibi, ben namazda saç çözmemek ve elbise soymamakla emr olundum, dahi buyurmuşlardır. Erkeğe saç salıvermenin ve başı açık namaz kılmanın cevazına -bil-işare- delâlet etmekte olan bu gibi mesail, ashaptan berâ bin malik radiyellâhü teâlâ anhu hazretleri hakkındaki mediha-i seniyeye nazarandır. Bizce, baş açık namaz kılmak mekrûhtur.}

16 - İticar etmek. {(6) İticar: Başına mendil sarıp, yahut sangı dolayıp, tepeyi açık bırakmaktır. Alâ kavlin, sangı ile yüzünü gözünü ve ağzını burnunu sarmaktır.}

17 - Keffi sevb etmek, yâni, secdeye varır iken, esvabını (az amelle)

— 288 —

önünden ve ardından kaldırmak. Bir kavle göre, yenini ve eteğini çemrenmiş olduğu halde, namaza durmak. {(1) Münye şerhinden alınan bu ifade, aslın ibaresinden evzahtır. Buna bedel müellif, -alâ kavlin- esvabını toplayıp beline bağlamak, demiştir. Bahri -raikten anlaşılan, keff-i sevb: Gömleğinin üzerine izarını çekmektir ki, donu öntarinin üstünden çekip bağlamaktır.}

18- Elbiseyi sarkıtmak. Yâni, (musâllî, avreti örtülü olduğu halde)elbisesini başının ve omuzlarının, yahut yalnız omuzlarının üzerine alarak, yanlarını sarkıtmak. Pardesünün kollarım giymeden üzerine almak.

Bu hareket, tekebbüren veya tehevvünen {(2) İbadeti mühimsemeyerek.} olursa, mekruh olup bir özre mebni ise, mekruh olmaz.

Namaz dışında, elbiseyi sarkıtmak, - ales-sahih - mekruh değildir. {(3) Muhaşşî der ki, sedil lûgatte irha irsaldir. Şerîde, libası mütâd üzere, giymeyerek, bedene irsal eylemektir. Bunun namazda keraheti -özürsüz- olduğuna göredir. Amma hararet veya burudetin şiddetli oluşu gibi, bir özre mebni ise, mekrûh olmaz. İbni emîri -hacc, özüre kibirsizliği dahi ilâve ederek: Kerahet olmaması, kibirsizlik ve özür halindedir. Eğer bir özre mebni olur ve kibirden âri bulunursa mutlaka (yâni namazda ve haricinde) kerahet olamaz. Ve eğer, özürle beraber mütekebbir dahi olursa veyahut mahzı - kibir için ise, mutlaka mekrûh olur, demiştir. Muhaşşî merhum, sedili omuz ve boyun atkılarına dahi şâmil kılarak: Bunların şimdi giyilmesi mutaddîr ve bunlarda kibir dahi olmaz, denilebilir. Omuzuna mendil atmağı itiyat eden kimseye, lâyık olan namaza dururken, mendili omuzundan indirmektir, demiştir.}

19 - Sevb içinde münderiç bulunmak. Yâni, ellerini çıkaracak birfürce bırakmamak üzere, ihram gibi bir şeyin içine bürünmüş olmak, (ki, iştimale-sammâ tabir olunur, {(4) İştimale-i sammâ: Arapların sevb ile büründükleri gibi bürünmektir ki, ihramı, sağ tarafından sol kolunun ve sol omuzunun üzerinden götürüp, arkadan, sağ kolunun ve sağ omuzunun üzerinden atmakla tamamen, bürünmekten ibarettir. Elleri ve ayakları ve cümle âzâsı, mesdud kalır.} hülâsası, ellerini çıkaracak yer bırakmayarak, sevbi cesedine toplayıp kaya gibi kalmaktır.)

20 - Bürüntü içinde bulunanlar, onu sağ koltuğunun altından alarak, iki ucunu sol omuzu üzerine ve yahut sol koltuğundan dolaştırarak iki ucunu sağ omuzu üzerine atmış olmak, ki omuzlarının biri, namazda"açık kalmış olur.

21 - Kıyam halinin gayride kıraet etmek: Kıraeti rükû halinde tamamlamak.

22 - İntikalâtta meşru olan ezkârı, intikalin tamamlanmasından sonra yapmak. Meselâ, rükû haddine müntehi olduktan sonra, rükû için

— 289 —

"Allahü ekber" demek ve "semiallâhü limen hamide"yi rükûdan tamamiyle kaim olduktan sonra söylemek. {(1) Çünkü, bunda iki hılel vardır, biri şeyi mevziinde terk etmek, diğeri mevzinin gayride ityan eylemektir. Sünnet olan zikrin iptidası, intikalin başında ve intihası, intikalin sonunda olmaktır. Buna muhalefet ederse, sünneti terk etmiş olur. Eşbahta demiştir ki, mahallinde fevt edilen her zikir, mahallinin gayride ityan olunmaz.}

23 - Nafile namazının her şefinde (her çift rekâtında) birinciyi ikinciden uzun tutmak. {(2) Meğer ki, Nebiyy-i Ekrem sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinden mervi veya bir sahabiden menkul olmuş ola: Vitirin ilk rekâtinde, sûre-i âlâyı ve ikinci rekâtinde kâfinin sûresini ve üçüncü rekâtinde ihlâs sûresini, okumak gibi. Vitir dahi kıraet bakımından nâfile gibidir. Mezkûr kerahet, Şeyhaynindindedir. İmam Muhammed italeyi ihtiyar etmiştir. Farza gelince: Mezkûr itale sabah namazında -bil-icmâ- mesnundur. İmam Muhammed indinde sabah namazının gayride dahi mesnundur. Namazın sünnetlerinin on yedincisine bakınız.}

24 - Bütün namazlarda, ikinci rekâtı, birinci rekâttan üç ve dahaziyade âyetle {(3) Bununla takyid, onun arzında, kerahet olmadığındandır. Vârid olan esere binaen ki, Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, sabah namazını muavvezeteyn ile; kıldıkları olmuştur. Ki, ikinci sûre birinci sûreden bir âyet uzundur.} uzatmak.

(Nafilenin üçüncü rekâtı, namazın iptidası demek olduğundan, {(4) Çünkü, nafilenin her şefi (her iki rekâti,) müstakil bir namazdır.} onu, evvelkilerden uzun tutmak, mekruh olmaz).

Mezkûr kerahet, sünnette varit olanın gayride olmak üzere, tenzihiyyedir. Nas varid olan yerde, kerahet yoktur. Sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, cuma ve bayram namazlarının ilk rekâtlarında, sûre-i âlâyı ve ikinci rekâtlarında sûre-i gaşiyeyi okurlardı. Maahâzâ ki, gaşiye sûresi âlâ sûresinden, yedi âyet uzundur. {(5) Zahidi, buna cevap verip: Ziyade, sûrelerin ihtilâfı ile muhtelif olur. Eğer sûreler kısa ise, üç âyet çok ziyade olmakla mekrûhtur, sûreler uzun ise yedi âyet, az ziyade olmakla gayr-i mekrûhtur, demiş ve Halebî onu hasen görmüştür.}

25 - Farzın bir rekâtında, aynı sûreyi tekrar etmek. {(6) Namazı farz ile takyid, nevafilin şanı, çok geniş olmakla, nefilede, sûre tekrarı, mekrûh olmadığındandır. Zîra' Sâllâllâhü teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, teheccüd namazında bir âyeti tekrarlayarak, sabahladıkları olmuştur. Selefin salihlerinden bir takım zevat dahi, âyeti azabı veya âyeti rahmeti, yahut Ayeti recâ veya âyeti havfi tekrar ile, geceyi ihya ederlerdi.}

26 - Hıfzında, başka sûre var iken, bir sûreyi iki rekâtta da aniden okumak.

— 290 —

Eğer hıfzında başka sûre yok ise, onu kıraet, vâcip olur. Zira, fatihaya zam vâciptir. Hıfzında başka sûre var iken bile, amden olmayarak, başlar ise, tamamlar. {(1) Bir hadis-i şerifte, "bir sûreye başlarsan, onu oku ve artık değiştirme" buyrulmuştur. Sûreye dair olan söz, Muhaşşinin tasrihi veçhile, âyette dahi caridir. Bu kerahetin, nafileye şümulü olmadığını, müellif âtideki fasılda anlatmıştı. Farz hakkında bile sûre ve âyet tekrar etmek, menkus kıraette bulunmaktan evlâdır. Ve bunda kerahet dahi, yoktur. Nitekim, bundan sonraki mekrûhta açıklanmıştır.}

27- Okuduğu sûrenin veya âyetin üstündeki sûre veya âyeti okumak.

Buna, (kıraet-i menkûse = ters okuma) tâbir olunur. Gerek, bir rekâtta, gerek iki rekâtta olsun, mekruhtur. {(2) İbni Mes'ûd radiyallahü teâlâ anhu: Kur'anı menkûs okuyan menkûstur, dedi. Bu söz namaz dışına dahi şâmildir. Onun çocukları talimde meşruiyyeti, sûrelerin kısalığı sebebiyle hıfız kolaylanmak içindir.}

Birinci rekâtta - kasdi olmayarak - {(3) Amma kasdî okursa, mekrûh olur. Ve lâkin, ikinci rekâtte yine onu okur. Üst- taraftan okumaz. Bezzâzî der ki, zîra tekrar etmek, menkûs okumaktan ehvendir. Müellif, kıraeti menkûsenin nafilede kerahetsiz cevazını, hulasaten naklenâtîde "30"da zikr etmiştir.} "kul eûzü birabbin-nâsi" sûresini okuyan, ikinci rekâtta onu tekrar eder. Ve bunda kıraet-i menkûse kerahetinden hazeren, kerahet dahi yoktur.

Birinci rekâtta, Kur'ânı hatm eden, ikinci rekâtta bakara sûresinden başlar. Bir hadîs-i şerifte, nâsın hayırlısı, hatim-i müfettihtir, buyurulmuştur. {(4) Hâtimi - müfettih: Hatm edip yine başlayandır. Nâs sûresinden sonra, Fatiha sûresine ve bakara sûresinin başına avdet olunması, işte bu hadîs-i şerife mebnidir.}

28- İki rekâtta okuduğu, iki sûre arasını, yalnız bir sûre ile fasletmek. {(5) Çünkü, bunda sureyi - kerîmenin, birini terk ve mehcur edip, diğerini ona tafdil ve tercih etmek şüphesi vardır. Mezkûr faslın dahi cem-i âtî gibi, nafilede keraheti olmayacağını, müellif, hulâsa sahibinden naklen, zikr edecektir.}

Aradaki sûre uzun ise, onu geçmek, iki kısa sûreyi geçmek gibi mekruh olmaz.

29- Bir sûrenin âyetinden, bir veya birkaç âyet, geçerek, başka âyete atlamak. {(6) Kerahet, bunu teammuddedir, nisvanda değildir.}