Mu'cizât-ı Kur'âniye
— 286 —

DÖRDÜNCÜ ZEYL

YİRMİ DOKUZUNCU MEKTUP'UN SEKİZİNCİ KISMI'NIN İKİNCİ REMZ'İ

Kenzü'l-Arş'ın Birinci Nükte-i Kur'aniyesi, gayet muazzam hakaikinin küçük bir fihristesi olduğundan aynen dercedildi. Şöyle ki:

Bir rivayette ism-i a'zam olan Allah'ın en mühim harfi olan baştaki elif umum Kur'an'da çok sırlara medar olarak 40000 gelmesi...

Ve ismullahın eliften sonra لا suretindeki lâm-elif, 19000 olan meşhur adedi göstermesi ve ismullahın âhirinde olan ه yine mecmu-u Kur'an'da 19000 olarak ikisinin muvafık gelmesi...

Ve yalnız ل hesab-ı ebcedle 30 olduğuna göre ona muvafık olarak Kur'an'da 30000 gelmesi...

Ve yemin vaktinde ismullahın başında bulunan vav bir hesapça 23000, diğer bir cihette 20000 olarak hem yâ'nın hem mim'in hem lâ'nın hem hê'nin 19000 adetlerine ve Kur'an'daki yekûnlerine muvafık gelmesi...

— 287 —

Ve ismullahın başındaki elif-lâm-ı tarif yani ال , 70000 olup Kur'an kelimatının mecmu-u adedi olan 70000 adedine muvafık gelmesi...

Hem ismullahın kasem vaktinde başında bulunan bâ ve tâ iki kardeş gibi bâ 11000, tâ 10000 olarak muvafık gelmesi...

Hem âhir-i huruf-u heca ve nida vaktinde "Yâ Allah" denildiği vakit ismullahın başında bulunan yâ, 20900 bir cihette 19000 küsur olmakla hem lâ'nın hem hê'nin hem vav'ın adetlerine ve Kur'an'daki 19 binlik yekûnlerine muvafık gelmesi...

Ve lafzullah mecmu-u Kur'an'da 2000 küsur ve لا sı 19000 ve hê'si yine 19000, mecmuu 40000 olup baştaki elifin 40000 adedine muvafık gelmesi...

Hem ismullahın hurufatından başka olan ج makam-ı ebcedi 3, Kur'an'da 3000 gelmesi

ح hecada cim'in kardeşi gibi yine 3000 gelmesi...

د ebcedde cim'in kardeşi olup yine 3000 olarak birbirine muvafık olarak gelmesi...

Hem ebcedi itibarıyla yüksek makamda bulunan ve fesahatçe bir derece ağır olan ث , ذ , غ , خ , ض hem ص her biri Kur'an'da ikişer bin gelip birbirine muvafık gelmesi...

— 288 —

Ve sad'ın güzel ve hafif bir şekli olan س üç dişine münasebettar 3330 olup latîf sırları îma edecek bir surette gelmesi...

Ve ط , ظ iki kardeş gibi ط , ظ dan daha hafif olduğundan 1200; ظ onun kız kardeşi gibi nısfı olarak 600 gelmesi...

ف ebcedî hesabıyla 80 olmasına göre, Kur'an'da iki sıfır zammıyla muvafık olarak 8000 gelmesi...

ع , ك her biri 9000 gelerek manidar birbirine muvafık gelmesi...

Kur'an kelimesinde en birinci harf olan ق , 6000 olarak Kur'an'ın mecmu-u âyâtının adedine muvafık gelmesi...

م ilm-i sarfça ب yerine geçmesiyle iki ب kadar ve mim'in makam-ı ebcedîsinin yarısı kadar 20000 gelmesi...

Ve ن ebcedî makamı olan 50'nin yarısı hükmünde olan 26000 gelmesi gibi tevafukat-ı muntazama 19 defa "gelmesi... gelmesi" kelimesiyle hâtime verilen muntazam tevafukat elbette ve elbette ve herhalde Kur'an'ın hurufatında dahi mühim bir cilve-i i'cazın bulunmasına işaret ve hem o hurufatta hârikulâde

— 289 —

muntazam çok nükteler ve sırların bulunduğuna delâlet hem huruf-u Kur'aniyenin her biri 10 adetten 10 bine kadar sevap meyveleri vermesine liyakatine ve kabiliyetine şehadet hem huruf-u Kur'aniyenin tebdiline çalışanların nihayet derecede belâhet ve hasaretlerine kat'î delâlet hem huruf-u Kur'aniye aynen kelimatı gibi kasdî bir intizam ve manidar bir vaziyete tabi olduğuna kat'î şehadet ettiğini aklı olan kabul etmeye ve kalbinde gözü olanları görmeye mecbur eder. Görmeyen kördür, kabul etmeyen kalpsizdir.

قَدْ يُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ ٭ وَيُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ

düsturuyla gözlerindeki hastalıklarla bu hakikat güneşinin ziyasını görmezler ve dillerindeki marazla âb-ı hayat olan şu tatlı suyun lezzetini hissedip tatmazlar.

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
***
— 290 —

İKİNCİ REMZİN MÜHİM BİR ZEYLİ

Yine Kenzü'l-Arş Duası'nın feyzinden gelen ikinci nükte-i tevafukiyedir. Bu nükteden numune için üç misal:

Birincisi: Suver-i Kur'aniyenin aded-i hurufatı üç binde tevafukatı pek hârika ve mu'cizanedir. Mesela, en kısa sure olan Sure-i Kevser'in hurufatı ebcedî makamı 3000 olmakla hem Sure-i Yâsin'in 3000 aded-i hurufuna hem Sure-i Furkan'ın 3000 hem Sure-i Fâtır'ın 3000 hem Sure-i Ve's-sâffat'ın 3000 hem Sure-i Sad'ın 3000 hem Ra'd'ın 3000 hem Er-Rum'un 3000 hem Ez-Zuhruf'un 3000 hem Sure-i Şûra'nın 3000 hem İbrahim'in 3000. Bu surelerinin 3000 hurufatına tevafuku ve 11 surenin bu üç binde birbiriyle muvafakatı ve mutabakatı bilbedahe tesadüf işi olamaz. Belki i'caz-ı Kur'an'ın bir şulesidir ki hurufata serpilmesidir ve yaldızlamasıdır.

Hem en kısa sure olan Sure-i Kevser'in hurufunun makam-ı ebcedîsi olan 3000 adediyle, en uzun sure olan El-Bakara'nın örfî yani kelâm hükmündeki kelimatının 3000 adedine ve Âl-i İmran'ın hakiki kelimatının

— 291 —

3000 adedine ve Sure-i Nisa kelimatının 3000 adedine tevafuku elbette kör tesadüfün işi değil ve rastgele ve şuursuz ve ittifakî bir vaziyet olamaz. Belki sırr-ı i'cazın bir cilvesinin şuâı ile bir intizamdır. Böyle büyük tevafukatta küçük küsurat münasebat-ı tevafukiyeyi bozmadığından nazara alınmadı.

İkinci Misal: Sure-i اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ ف۪ى لَيْلَةِ الْقَدْرِ in i'cazkâr bir tevafukundan bahistir. Şöyle ki: Sure-i Kadr'in 120 harfi var. Gayr-ı melfuz hemze sayılmazsa 114, suver-i Kur'aniyeye tevafukla işaret eden 114'tür. İşte bu adetle اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ kendiyle beraber 10 surenin hurufatının adetlerine ve 10 surenin kelimatının adetlerine ve 10 surenin âyetlerinin adetlerine tevafuku; herhalde şuursuz, hikmetsiz tesadüfün işi olamaz. Belki manevî ve lafzî bir i'caz-ı Kur'anînin bir şuâı hurufata aksedip tanzim ile yaldızlanmış.

Evet اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ ile beraber Duha, Elem neşrah leke, Zilzal, Tekâsür, El-Maun, en evvel nâzil olan nısf-ı evvel-i Alak, Ve't-tîn, El-Karia ve Hümeze olan 10 surenin tevafuku

— 292 —

bozmayan küçük küsurattan kat'-ı nazar 100 adedinde tevafukları olduğu gibi; yine Sure-i اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ , El-Fecr, Abese, El-Mürselât, El-Büruc, El-Mutaffifîn, El-İnşikak, En-Naziat, En-Nebe', El-Münafıkûn, Cuma olan 10 surenin 100 küsur aded-i kelimatına yüzlükte manidar tevafuk etmekle beraber; yine اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ hurufatı Sure-i İsra, Kehf, Tâhâ, Yusuf, Hud, Yunus, Nahl, Enbiya, Mü'minûn, Tevbe, Maide olan 10 surenin her birinin 100 küsur adet âyetlerine manidar tevafukları ve bu surelerin de bir tevafuk-u acibe zımnında birbiriyle tevafukları içinde binler tevafuk bulunduğu halde hiç mümkün olur mu ki tesadüf içine girebilsin? Hiç mümkün müdür ki bu ittifakın uçlarında mühim nükteler, işaretler bulunmasın?

Üçüncü Misal: Sure-i İhlas'ın ebcedî makam-ı hurufîsi 1003'tür. Böyle büyük yekûnlerdeki tevafuka zarar vermeyen küçük küsurattan kat'-ı nazar Sure-i Nur, Hac, Enfal, Nahl, İsra, Kehf, Enbiya, Mü'minûn, Zümer, Yunus, Yusuf, Neml, Şûra, Tâhâ olan 14 surelerin her birinin 1000 küsur kelimat adetlerine

— 293 —

tevafukuyla beraber; huruf cihetinde Sure-i Sebe', El-Hàkka, Mümtehine, Sure-i İnsan, Tûr, Secde, Ez-Zariyat, Rahman, Tahrim, Talak, Duhan surelerinin her birinin 1000 küsur aded-i huruflarına manidar tevafuku elbette bir sülüs-ü Kur'an addedilen Sure-i İhlas'ın hikmettar bir nüktesidir. Ve bu tevafukun bir sırr-ı azîmi var ve şuursuz, hikmetsiz tesadüfün işi değildir. Belki şuâat-ı i'caziyenin in'ikasıdır.

***
— 294 —

ÜÇÜNCÜ REMİZ OLAN ÜÇÜNCÜ NÜKTE-İ KENZİYE VE ÜÇÜNCÜ RİSALE

En evvel nâzil olan Sure-i El-Alak'ın sırr-ı tevafukuna dair dört letafet-i i'caziyesine işaret ediyor. Her letafetten küçük bir numune:

Birincisi: Şöyle ki: En evvel nâzil olan şu sure, suver-i Kur'aniyenin bir fihristesi hükmünde olduğunu sırr-ı tevafukla gösteriyor. Şöyle ki:

Bu surede hemze 45 defa tekrar ile lâm'ın 45 defa tekrarına tevafukla beraber, 41 surenin başlarına parmağını basıyor ve başlarındaki elifi gösteriyor.

Yâ 16 defa tekerrürüyle bâ'nın 16 defa tekerrürüne tevafukla beraber, 14 surelerin başlarındaki yâ'ya parmağını basıp işaret ediyor. Lisan-ı mana ile "Benden sonra bunlar gelecekler." diye ifade ediyor.

ق , 8 tekerrürüyle sin'in {(Hâşiye): Yâsin'deki "sin" ism-i hecaîsiyle bulunmasından başı sin'li surelerden sayılmış.} 8 tekerrürüne tevafuk etmekle beraber, her ikisi sekizer surenin

— 295 —

başlarına işaret edip "Onların fihristeleriyiz." diye ifade ediyorlar.

ط , 3 tekerrürüyle sad'ın 3 adedine tevafukla beraber, 3 surenin başına bakıyor ve haber veriyor.

Vav 6 tekerrürüyle kendi makam-ı ebcedîsi olan 6 adedine tevafukla beraber, vav-ı kasemiye ile başlayan 12 surenin başlarına işaret edip gösterdiği gibi, tekerrürü makam-ı ebcedîsine darbedilse 36 olup vav ile başlayan 16 surenin başlarında 36 vav-ı kasemiyeyi tevafukla göstermesi mühim esrara medar olduğunu gösterir ve bir intizam-ı gaybî tahtında olduğunu ispat eder. Ve Sure-i El-Alak en evvel gelmiş ve umum surelerden haber vermiş, ifade ediyor.

Üçüncü letafetinden küçük bir numune: Şu Sure-i El-Alak'ın hurufatı 328 adediyle makam-ı ebcedîsi 999 olan بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ile beraber 1327 edip 1327'de müthiş hâdisatın başlangıcı olan o tarihe gayet manidar nazar-ı dikkati celbetmek suretinde tevafuku elbette tesadüfî olamaz.

Çünkü madem Allâmü'l-guyub'un kelâmıdır

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ
— 296 —

işaret olunan Kitab-ı Mübin'in bir nüshası olan Kur'an'da hâdisat-ı âleme işaretler vardır ve kısmen göstermişiz. Hem madem en evvel nâzil olan şu sure, mecmu-u Kur'an'ın bir nevi fihristesidir. Hem madem Kur'an'ın intişar ve fütuhatına ve Kur'an'a ait hâdisata dair âyât-ı kesîre vardır. Elbette Sure-i El-Alak'ın hurufatının verdiği bu gibi haberler kasdîdir, tesadüften münezzehtir.

Dördüncü letafetten küçük bir numune: Sure-i El-Kehf'in âyâtı 111'dir. Kelimatı Tefsirü'l-Mikyas hesabına göre 1564'tür. Âyâtı itibarıyla 29 sureye tevafuk ettiği gibi kelimatıyla dahi 39 sure ile yalnız 1000 adedinde tevafuk ediyor. O surelerin on altısının kelimatıyla ve 23 surenin de hurufatıyla tevafuk ederek Kur'an-ı Hakîm'in tam nısfında olan Sure-i El-Kehf mecmu-u suver-i Kur'aniyenin takriben nısfıyla ittihat etmesi, i'caz-ı Kur'anînin şuâıyla tanzim edildiğini gösterir.

***
— 297 —

YİRMİ DOKUZUNCU MEKTUP'UN SEKİZİNCİ KISMI'NIN BEŞİNCİ REMZİ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Sure-i

اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ وَ الْفَتْحُ

esrarından iki üç sırrı tevafuk anahtarıyla açılmaya dairdir. Burada numune için birkaç nükte yazılacak.

Birincisi: Tevafukun 10 adetten ziyade çeşit çeşit envaı var. Eğer tevafuk ayrı ayrı cihetten bir hâdiseye baksa ve tevafuk etse ve makama mutabık ve münasip ve kelâmın manasına muvafık ve müeyyid olsa o vakit o tevafuk işaret derecesine çıkar. O tevafukla şu âyet, şu hâdiseye işaret eder denilebilir.

İşte bu kaideye binaen Sure-i Nasr'ın sırr-ı tevafukla işareten haber verdiği hâdiselere aynen Sure-i Kevser dahi o hâdiseye tevafukla parmağını uzatmış, gösteriyor. Ve Fatiha Suresi kezalik o iki surenin gösterdiği hâdiseye bakıyor, gösteriyor.

— 298 —

Sure-i El-Alak yine o hâdiseye işaret ettiği gibi ve اِنَّا فَتَحْنَالَكَ gibi âyetler aynı hâdiseye mutabakatıyla işaret ediyor. Elbette böyle bir işaret, sarîh bir delâlet hükmündedir.

İkincisi: Madem Sure-i Nasr Allâmü'l-guyub'un kelâmıdır.

Ve madem sebeb-i nüzulü feth-i Mekke'dir ve nusret-i İslâmiyedir.

Ve madem sebeb-i nüzulü ne kadar has olursa olsun mana-yı maksud kaideten âmm hükmüne geçip Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâma ihsan edilen umum fütuhat ve nusretlerine şâmildir.

Ve madem bu mana-yı maksudun cüz'iyatına işaretle müjde vermek i'cazlı bir kelâmın şe'nindendir.

Ve madem bu surenin nüzulü vaktinde sahabeler müjde-i İlahî ile mesrur oldukları halde, Ebubekrini's-Sıddık ve Hazret-i Abbas (radıyallahu anhüma) vefat-ı Nebevîyi mana-yı işarîsinden fehim ile ağlamışlar.

Hem madem âlî bir kelâmın hurufatı ve hey'atı o kelâmın manasına kuvvet vererek teyid etmekle o kelâmın derece-i ulviyet ve mezaya-yı belâgatı ziyadeleşir.

Ve madem şu Sure-i Nasr müteaddid vecihle harfleri tevafuk münasebetiyle fütuhat-ı Muhammediyeye (asm) ve nusret-i Ahmediyeye (asm) parmak basar bir tarzda işaret verir.

— 299 —

Elbette şu mezkûr esaslara göre, bu risalede ve sair rumuzat-ı Kur'aniye risalelerinde bahsedilen işarat-ı gaybiye ve tevafukat-ı harfiye yalnız münasebat-ı belâgatiye ve letaif-i kelâmiye değillerdir. Belki o tevafukat lemaat-ı belâgat ve reşehat-ı fesahat olmakla beraber, işarat-ı Kur'aniye ve ihbarat-ı gaybiye nevindendir.

Ezcümle: Sıddık'ı ve Abbas'ı ağlatan şu sure وَاسْتَغْفِرْهُ nün vav'ına kadar 63 harf olarak ömr-ü Nebevînin nihayetine tevafukla işaret etmekle beraber فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُ cümleleriyle işaret edilen üç mühim vezaif-i nübüvveti manasıyla gösterdiği gibi; 21 harfle o zamanda 21 sene o vazifeyi îfa ettiğine ve iki sene kaldığına îma ederek Sıddık'ın ağlamasına gizli bir sebep olmuştur. Ve surenin 105 harfiyle fütuhat-ı Ahmediyenin (asm) 105 sene zarfında şark ve garbı tutacağına işaret فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ makam-ı ebcedîsiyle 428 senesinde terakkiyat-ı

— 300 —

maddiye ve maneviyenin derece-i kemallerine işaret etmekle beraber

النَّاسَ يَدْخُلُونَ ف۪ى د۪ينِ اللّٰهِ اَفْوَاجًا

cümlesinin makam-ı ebcedîsi olan 1222'ye kadar o fütuhat-ı Kur'aniye ve nusret-i diniye devam edeceğine ve ondan sonra bir derece tevakkuf ve tedenniye başlayacağına tevafukla işaret eder.

Hem ezcümle şu surede hurufatın tekraratının adetleri manidardır. Şu Sure-i Nasr'ın mevzuu olan fetih ve nusretin cüz'iyatına işaretleri vardır.

Mesela, iki kardeş olan ل , ر sekizer tekerrürüyle feth-i Mekke'ye parmak basıyor. و , ب yedişer tekerrürüyle yedinci senesindeki Sulh-u Hudeybiye'nin neticesinde feth-i Mekke mukaddimesi olan galibane hacc-ı Peygamberîye işaret ettikleri gibi sair hurufatıyla meşhur fütuhat-ı Ahmediyeye (asm) Sure-i Kevser ve El-Alak'a muvafık olarak işaretleri var.

Ezcümle: Besmele ile beraber اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ , 8 kelimatıyla ve نَصْرُ اللّٰه kelimesinin

— 301 —

8 harfiyle ve نَصْرُ اللّٰهِ daki ر nın 8 tekerrürüyle ve ل ın yine 8 tekerrürüyle bu surenin sarahatle beşaret verdiği feth-i Mekke'deki nusret-i İlahiyenin tarihi olan sekizinci sene-i hicriyeye tevafuk sırrıyla işaret ettiği gibi اِذَا dan tâ وَاسْتَغْفِرْهُ ye kadar olan 14 kelimatıyla وَالْفَتْحُ daki ف , ت , ح nın 14 adetleriyle اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ cümlesinin 14 harfiyle hem نَصْرُ اللّٰهِ وَالْفَتْحُ fıkrasının 14 harfiyle on dördüncü sene-i hicriyesindeki feth-i Şam'da ihsan edilen nusret-i hârika tarihine tevafuk sırrıyla işarî beşaret eder.

Ve hâkeza bu surenin bu nevi tevafukatı ve mezaya-yı i'caziyesi çoktur. Fakat maatteessüf bu Beşinci Risale-i Remziye üç bab olarak niyet edilmişken, bazı ahval-i ruhiye sebebiyle yalnız birinci babın sekiz meselesinden üç meselesi yazıldı. Perde indi, mütebâkisi kapalı kaldı.

***
— 302 —

YİRMİ DOKUZUNCU MEKTUP'UN SEKİZİNCİ KISMI'NIN ALTINCI REMZİ

Sure-i İnna A'taynake'l-Kevser'in pek çok esrarından tevafuk sırrıyla münasebettar birkaç sırrına dairdir. O esrar sarîhan gösteriyor ki İnna A'tayna tek başıyla bir mu'cizedir. Numune için letafetlerinden iki üç küçük nüktelerine işaret etmek münasiptir.

Birincisi: Sure-i Kevser'de mevcud hurufatın tekerrürleri birden dokuza kadar yani birer, ikişer, üçer, dörder tâ dokuza kadar muntazaman bulunmasıyla beraber, 28 huruf-u hecaîden mevcud olan 19 harfin içinde ikişer kardeş olan ikişer harften en güzelini ve lisana en hafifini almasıdır. Şöyle ki: ر , ز den; ر var, ز yok. س , ش den; ش var, س yok. ص , ض dan; ص var, ض yok. ط , ظ dan; ط var, ظ yok. ع , غ dan; ع var, غ yok. ف , ق dan; ف var, ق yok. ن , م den; ن var, م yok gibi

— 303 —

zarif ve muntazam ve manidar bir intihab olduğu gibi mecmu-u hurufu Besmele ile 65 olup هُوَ yi ifade eder. Besmele'siz hurufu vakt-i nüzulüne işaret ediyor.

İkincisi: Şu Sure-i Kevser'e dair remizde 13 defa 13 rakamıyla beyan edilen sırrın hülâsası şudur ki:

Fatiha-i Şerife'de 13 ال ile 13 meşhur suver-i Kur'aniye olan 7 الٓمٓ , 6 الٓرٰ nın mecmu-u adedine tevafukla 13 ال ile 13 surenin başlarına işaret edip parmaklarını bastığı gibi ve Fatiha'da bulunan 15 mim ile ve الٓمٓ ler ve حٰمٓ ler ve bir الٓمٓرٰ ile 15 surenin başına işaret edip mimlerine parmağını bastığı misillü Kur'an Fatiha'da, Fatiha Sure-i Kevser'de münderic olduğunun sırrı ile Sure-i Kevser dahi 13 elifle Fatiha'nın 13 ال i gibi 13 parmakla 13 meşhur surelerin başlarına parmağını basıyor ve kendi de küçük bir Kur'an olduğunu gösteriyor.

Üçüncüsü: Kevser kelimesi kudsî, câmi', küllî, nurani bir kelime olduğundan mana-yı

— 304 —

lügavîsi olan hayr-ı kesîrden ve uhrevî havz-ı Kevser'den ve manevî bir havz-ı Kevser olan Kur'an'dan tut tâ hayr-ı kesîr ıtlakına mâsadak olan Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma i'ta edilen bütün hedâyâ-yı Rahmaniye ve fütuhat-ı Rabbaniye, tâ feth-i Mekke ve feth-i Beytü'l-Makdis ve feth-i Şam ve feth-i İstanbul'a kadar manaları olduğu gibi o manalara da işaratı var.

Mesela, âb-ı zemzeme-i Kur'aniyenin menbaı ve havz-ı Kevser'i olan Mekke-i Mükerreme'nin sekizinci senesindeki tarih-i fethine, tekerrürsüz harflerin 8 adediyle ve mütekerrirlerin yine 8 adediyle ve elifin 8 tekerrürüyle ve nun'un 8 tekerrürüyle ve feth-i İstanbul'a işaret eden ك الكوثر ف , 8 harfiyle tevafuk sırrıyla ve beş defa sekizlerin ittifakıyla tevafuku, şu fütuhatçı sure-i nuraniyede elbette tesadüfî olamaz. Belki tevfik edilen kudsî bir işarettir.

Dördüncüsü: Madem El-Kevser bir küllîdir, bir ferdi de İstanbul'dur.

Ve madem bu sure, fütuhat-ı İslâmiyeyi ve Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma ihsan edilen atiye-i İlahiyeyi haber veriyor.

Ve madem El-Kevser'in makam-ı

— 305 —

ebcedîsi 757 olup Sultan Orhan zamanında Süleyman Paşa kumandasında "Erler" tabir edilen 40 kahramanın şahit olmasıyla İstanbul'u, Hükûmet-i İslâmiye akdi altına girmeye ve fatihasını o tarihte 757'de muhasara ile okumuştur.

Ve madem Kevser kime verildiğini ifade için اِنَّا اَعْطَيْنَاكَ deki ك , ne için verildiğine delâleten فَصَلِّ deki ف zammıyla 857 adediyle Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın vekili olan Sultan Fatih'in eliyle İstanbul daire-i İslâmiyet'e ve bir mescid-i ekber ve bir mahall-i salât-ı kübra olarak 857'nin tarihine tevafuk ediyor.

Elbette bu sure, şu kevser-i hilafet-i İslâmiyeye sarahate yakın işaret eder, denilebilir.

يَا رَبِّ بِسِرِّ سُورَةِ الْكَوْثَرِ وَبِحُرْمَةِ صَاحِبِ الْكَوْثَرِ اَسْقِنَا وَرُفَقَائَنَا مِنْ مَاءِ الْكَوْثَرِ ف۪ى يَوْمِ الْمَحْشَرِ اٰم۪ين
***
— 306 —

YİRMİ DOKUZUNCU MEKTUP'UN SEKİZİNCİ KISMI'NIN SEKİZİNCİ REMZİ

Dört küçük surenin gayet muhtasar olarak hurufatlarına ait letaif-i tevafukiye ve işaret-i gaybiyeye dairdir.

Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın hakaikinde ve maânîsinde ve âyâtında ve kelimatında ve nazmında müteaddid vücuh-u i'caziye ve esrar-ı kudsiye bulunduğu misillü, hurufatında dahi çok lemaat-ı i'caziye bulunuyor. Hattâ hurufunun vaziyetlerinde çok işarat-ı âliye ve tekerrür-ü adetlerinde çok münasebat-ı latîfe-i tevafukiye vardır. Hattâ denilebilir ki huruf-u Kur'aniye nasıl ki her bir harfin sevabı 10'dan 1000'e kadar hasenat meyvelerini veriyor. Öyle de her bir harf çok işarat meyvelerini veriyor, çok maânîleri de ifade ediyor. Âdeta Kur'an hurufatı muazzam ve mütenevvi İlahî şifrelerdir.

Ezcümle: Sure-i İhlas'ın makam-ı ebcedîsi 1003 olmakla hem 1003 Sure-i İhlas bir hatme-i hâssa-i İhlasiyeye ve hem mufassal bir ism-i a'zam olduğuna hem üç defa tekerrürüyle

— 307 —

küçük bir hatme-i Kur'aniye olmasına hem üçer defa tekerrürünün efdaliyet-i azîmesine hem بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ in müşedded ر iki ر sayılmak şartıyla bir cihette makam-ı ebcedîsine tevafuk sırrıyla 1000 Besmele 1000 İhlas gibi ism-i a'zamın mufassalı olduğuna işaret ettiği gibi hurufatıyla çok esrara bakar.

Hem Kur'an'ın dört esasından en büyüğü olan tevhidi, 6 cümlesiyle tevhidin 6 mertebesini ispat ve 6 enva-ı şirki reddederek her bir cümlesi öteki cümlelere hem netice hem mukaddime olduğu cihetle, Sure-i İhlas içinde 30 Sure-i İhlas kadar müteselsil bürhanlarla müdellel 30 sure münderic olduğundan bu küçük sure ne kadar muazzam bir bahr-i tevhid olduğunu gösteriyor.

Hurufatın latîf münasebatını buna kıyas ediniz ki içinde elif 5, و 5, د 5 olarak birbirine tevafuku ve lafzullahın 5 harfine muvafakatı ve mecmu-u hurufu 67 olup lafzullahın makam-ı ebcedîsine tevafuk etmekle, manen makam-ı ebcedîsiyle dahi Allah dediği gibi; ه 4, م 4 tenvin ile ن 4 olarak birbirine tevafuku ve surenin 4 âyetine tevafuku, letafetini ve intizamını gösteriyor.

— 308 —

Sure-i El-Felak hurufatının intizamı çok işaretli olduğunu gösteriyor. Ezcümle: Elif 6, ل 6, ق 6 olarak birbirine tevafuku, Besmele ile 6 adet âyetlerine muvafakatı, 6666 olan âyât-ı Kur'aniyenin 4 altılarına gizli îma etmek bu sırlı surenin şe'nindendir. س 3, ش 3, د 3, ف 3 olarak birbirine tevafuku ve surenin hurufatı 99 olmakla 99 esma-i hüsnanın adedine tevafuk sırrıyla bütün esma-i hüsna ile bir istiaze-i câmia hükmünde olduğunu îma etmekle beraber, hurufatın ebcedî makamı olan 10200 küsur olmakla Fatiha-i Şerife hurufatının makam-ı ebcedîsi olan 10212 adedine tevafuk etmesiyle her bir sure umum surelerle münasebettar olduğunu îma etmesi, intizamını ve işaretli olduğunu gösteriyor.

Sure-i En-Nas hurufatı tekerrür noktasında gayet muntazam 1'den 12'ye terakki ediyor. Mesela, ق 1, ه 2, ح 3, ى 4, ر 5, م 6, و 7, ن 9, س 10, ا 11, ل Sure-i İhlas'ın lâmı gibi 12 olması muntazam bir letafeti gösteriyor. Kur'an'ın şu en âhir suresinin hurufatı 104 olmakla, suhuf ve kütüb-ü enbiyanın 104

— 309 —

adedine tevafuku; Kur'an-ı Hakîm suhuf ve kütüb-ü enbiyanın esaslarını câmi' olduğuna en âhirki surenin hurufatıyla gizli bir îma ettiğini gösteriyor.

Fatiha-i Şerife hurufatının ebcedî hesabı olan 10212 adedi mecmu-u Kur'an'da bâ'nın 10 bin ve hem tâ'nın 10 bin aded-i tekerrürlerine tevafuku hem Fatiha'nın 10 bin adedi 7 adet âyetine darbedilmesiyle mecmu-u kelimat-ı Kur'aniye adedi olan 70 bine muvafık gelmesiyle ehl-i hakikat indinde muhakkak ve hadîsçe musaddak olan "Fatiha Kur'an kadardır, ona müsavidir ve Kur'an Fatiha'da mündericdir ve Es-Seb'u'l-Mesanî ve Kur'anü'l-Azîm, Fatiha'dır." diye olan meşhur hükmün ispatını îma edip ihtar eder.

Suver-i Kur'aniyenin başlarında olan mukattaat-ı huruf gayet manidar ve esrarlı bir şifre-i İlahiye olduğu gibi Fatiha hurufu belki Kur'an'ın umum hurufatı kudsî ve ayrı ayrı mütenevvi binler İlahî şifreler olduğunu Rumuzat-ı Semaniye'ye dikkat edenler hissedebilir. Ve bilhassa Fatiha-i Şerife'nin hurufu daha zahir ve nurani bir şifre-i İlahî olduğunu ehl-i keşif görmüşler ve emareleri de vardır.

— 310 —

Ezcümle: Besmele ile Fatiha'da hemze 18, Besmele'nin makam-ı ebcedîsine inzimam ile 18 bin âlemin adedine tevafuk sırrıyla her bir elifi bir âlemin anahtarına îmadan hâlî olamadığı gibi; hemze ile sakin elif 30 olarak 30 cüz Kur'an içinde münderic olduğu ve Besmele'siz hemze 14 olmakla şu Seb'a'l-Mesanî'nin mesnâ olan 7 adet âyâtını göstererek 2 defa nüzulüne ve namazda tekerrürünü îma ettiği gibi; sakin elif 13, lâm 23 olup Fatiha'nın bir hesap ile 36 kelimelerine tevafuk sırrıyla 5 farz namazda ve revatibinde ve revatib hükmündeki 2 rekat teheccüd namazında 24 saat zarfında 36 defa Fatiha'nın tekerrürüne îma etmek, bu kudsî şifre-i İlahiyenin şe'ninden olduğu gibi; Besmele'siz lâm ile elif ikisi 30 olup lâm'ın ebcedî makamı olan otuza tevafuk ederek Besmele'siz Fatiha'nın 30 kelimatına mutabakat ve 30 cüz Kur'an'ın adedine muvafakat sırrıyla, 30 cüz Kur'an'ın esasları Fatiha'da bulunduğuna bu kudsî şifre-i İlahiyenin işaratından olmakla beraber, lâm'ın 23 adedi nüzul-ü vahyin 23 senesine tevafuku elbette böyle bir kudsî şifrenin işaretidir, denilebilir.

— 311 —

İşte Fatiha'da ال lafzı bu vazifeyi gördüğü gibi 13 ال ile Altıncı Remzin fihristesinde beyan edildiği gibi 13 ال ile en meşhur suver-i Kur'aniyenin ال ile başlayan 13 surenin başına tevafukla işareti mu'cizane ifade ediyor ki "Kur'an bendedir, ben onun fihristesiyim."

Fatiha'daki ب 5, ه 5, ح 5. Hem birbirine hem 5 farza hem 5 erkân-ı İslâmiyeye ve lafzullah gibi Fatiha'nın ekser kelimelerinin beşer harflerine ve Fatiha'da 5 esma-i hüsnanın adedine tevafukları hem د 4, و 4 dört rekat namazda dört Fatiha vücubunu ve dörtlükle iştihar eden çok mühim İslâmî dörtleri îma etmek; ت 3, ك 3, س 3 olmakla ت 3 defasıyla 1200 adet ederek Kur'an'ın 1200 sene kadar galibane vaziyetine ve sonra tedafü vaziyetine girmesine اِنَّا فَتَحْنَالَكَ فَتْحًا مُب۪ينًا âyetinin makam-ı ebcediyle verdiği habere tevafuk sırrıyla işaret etmek bu kudsî şifre-i İlahiyenin şe'nindendir.

— 312 —

ك ın 3 tekerrürü makam-ı ebcedîsine zammedilse 23 olup nüzul-ü vahyin 23 senesine tevafukla îma etmek, س ebcedî makamı 60 olup 3 tekerrürü 3 olarak zammedilse mehbit-i vahiy olan Zat-ı Nebeviyenin ömrüne tevafukla îma etmesi, sair işaratın teyidiyle elbette kabul edilir.

Besmelesiz س 2, ص 2, ط 2, غ 2 olarak birbirine tevafukla beraber Fatiha'da Besmele ile beraber 2 defa lafzullah, 2 kere رَحْمٰنِ , 2 kere رَح۪يمِ ,2 kere اِيَّاكَ , 2 صِرَاطْ , 2 عَلَيْهِمْ ikişer adedine ve Seb'a'l-Mesanî'nin manasının teyidiyle beraber Fatiha'nın 2 defa nüzulünü ve Kur'an'ın hem evvelinde hem âhirinde 2 kere vücub-u tilavetini ve her umûr-u hayriyenin hem başında hem âhirinde 2 kere sünnet-i kıraatını îma etmek, bu kudsî ve parlak şifre-i İlahiyenin şe'nindendir.

İşte Fatiha'nın binler esrarından yalnız hurufatına ait 1000 esrarından böyle numuneler olursa o Fatiha ne kadar muazzam bir hazine-i esrar olduğunu kıyas edebilirsin. Ve ümmet-i Muhammediye bütün namazlarında Fatiha okumasının hikmetini fehmet.

— 313 —
اَللّٰهُمَّ بِحُرْمَةِ الْفَاتِحَةِ اجْعَلْ فَاتِحَةَ اَعْمَالِنَا مِفْتَاحَ الْفَاتِحَةِ وَاجْعَلْ خَاتِمَةَ اُمُورِنَا فَاتِحَةَ الْفَاتِحَةِ اَعْن۪ى اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
سع
***
Bir İhtar ve İ'tizar

Rumuzat-ı Semaniye'yi yazdığım zaman hem çok acele telif edilmiş hem de benim eski mahfuzatıma itimat ederek takribî iki mikyas yaptım. Onunla hem eski ulemanın hesaplarına binaen hurufat-ı Kur'aniyenin i'caz cihetinde esrarını yazdım. Sonra da meşhur Kamusü'l-Lügat sahibi Mecdüddin-i Firuz Âbâdî'nin, El-Mikyas namındaki tefsir-i meşhuru ve makbulü hurufat ve kelimat-ı Kur'aniyeye dair beyanatına baktık, yüzde doksanı bizim hesabımıza tevafuk etmiş. Yalnız beş on yerinde muhalefet gördük. Sonra tahkikî bir hesap yaptım. Bizimki doğru, onunki matbaaların sehvi olduğu tahakkuk etti.

— 314 —

Madem böyle azîm yekûnlerdeki tevafuklara küçük küsuratlar ve küçük farklar zarar vermez diye daha tam tamına tahkikî bir tarzda bütün Kur'an'ı, bütün hurufatıyla ve kelâm ve kelimatıyla hesap etmeye ve letaif-i i'caziyeyi onunla tam takviye etmeye vakit bulamadım. Zalimler, bana vakit bırakmadılar. Ben de o takribî mikyaslarımla ve mahfuzatımla ve eski ulemaların hesaplarına ve Kenzü'l-Arş Duası'ndaki adetlerime iktifa eyledim.

سع
***
— 315 —

Îcaz ile beyan i'caz-ı Kur'an

Bir zaman rüyada gördüm ki Ağrı Dağı altındayım. Birden o dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihanı.

Füc'eten bir adam yanımda peyda oldu. Dedi ki: Îcaz ile beyan et, icmal ile îcaz et, bildiğin enva-ı i'caz-ı Kur'an'ı!

Daha rüyada iken tabirini düşündüm, dedim: Şuradaki infilak, beşerde bir inkılaba misal. İnkılabda ise elbet hüda-yı Furkanî,

Her tarafta yükselip hem de hâkim olacak. İ'cazının beyanı, zamanı da gelecek! O sâile cevaben dedim: İ'caz-ı Kur'anî,

Yedi menabi-i külliyeden tecelli hem yedi anâsırdan terekküp eder. Birinci Menba: Lafzın fesahatinden selaset-i lisanı;

Nazmın cezaletinden, mana belâgatından, mefhumların bedaatinden, mazmunların beraatından, üslupların garabetinden birden tevellüd eden bârika-i beyanı.

— 316 —

Onlarla oldu mümtezic, mizac-ı i'cazında acib bir nakş-ı beyan, garib bir sanat-ı lisanî. Tekrarı hiçbir zaman usandırmaz insanı.

İkinci Unsur ise: Umûr-u kevniyede gaybî olan esasat, İlahî hakaikten gaybî olan esrardan, gaybî-yi âsumanî.

Mazide kaybolan gaybî olan umûrdan, müstakbelde müstetir kalmış olan ahvalden birden tazammun eden bir ilmü'l-guyub hızanı,

Âlemü'l-guyub lisanı, şehadet âlemiyle konuşuyor erkânı, rumuz ile beyanı, hedef nev-i insanî, i'cazın bir lem'a-i nurani...

Üçüncü Menba ise: Beş cihetle hârika bir câmiiyet vardır. Lafzında, manasında, ahkâmda hem ilminde, makasıdın mizanı.

Lafzı tazammun eder pek vâsi ihtimalat hem vücuh-u kesîre ki her biri nazar-ı belâgatta müstahsen, Arabiyece sahih, sırr-ı teşriî lâyık görüyor ânı.

Manasında: Meşarib-i evliya, ezvak-ı ârifîni, mezahib-i sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menahic-i hükema, o i'caz-ı beyanı

— 317 —

Birden ihata etmiş hem de tazammun etmiş. Delâletinde vüs'at, manasında genişlik. Bu pencere ile baksan, görürsün ne geniştir meydanı!

Ahkâmdaki istiab: Şu hârika şeriat ondan olmuş istinbat. Saadet-i dâreynin bütün desatirini, bütün esbab-ı emni,

İçtimaî hayatın bütün revabıtını, vesail-i terbiye, hakaik-i ahvali birden tazammun etmiş onun tarz-ı beyanı...

İlmindeki istiğrak: Hem ulûm-u kevniye hem ulûm-u İlahî, onda meratib-i delâlat, rumuz ile işarat, sureler surlarında cem'etmiştir cinanı.

Makasıd ve gayatta: Muvazenet, ıttırad, fıtrat desatirine mutabakat, ittihat; tamam müraat etmiş, hıfzeylemiş mizanı.

İşte lafzın ihatasında, mananın vüs'atinde, hükmün istiabında, ilmin istiğrakında, muvazene-i gayatta câmiiyet-i pür-şanı!..

Dördüncü Unsur ise: Her asrın derece-i fehmine, edebî rütbesine hem her asırdaki tabakata, derece-i istidat, rütbe-i kabiliyet nisbetinde ediyor bir ifaza-i nurani.

— 318 —

Her asra, her asırdaki her tabakaya kapısı küşade. Güya her demde, her yerde taze nâzil oluyor o Kelâm-ı Rahmanî.

İhtiyarlandıkça zaman, Kur'an da gençleşiyor. Rumuzu hem tavazzuh eder, tabiat ve esbabın perdesini de yırtar o hitab-ı Yezdanî.

Nur-u tevhidi, her dem her âyetten fışkırır. Şehadet perdesini gayb üstünden kaldırır. Ulviyet-i hitabı dikkate davet eder, o nazar-ı insanı.

Ki o lisan-ı gaybdır; şehadet âlemiyle bizzat odur konuşur. Şu unsurdan bu çıkar hârika tazeliği bir ihata-i ummanî!

Te'nis-i ezhan için akl-ı beşere karşı İlahî tenezzülat. Tenzil'in üslubunda tenevvüü munisliğidir mahbub-u ins ü cânı.

Beşinci Menba ise: Nakil ve hikâyatında, ihbar-ı sadıkada esasî noktalardan hazır müşahit gibi bir üslub-u bedî-i pür-maânî

Naklederek, beşeri onunla ikaz eder. Menkulatı şunlardır: İhbar-ı evvelîni, ahval-i âhirîni, esrar-ı cehennem ve cinanı.

— 319 —

Hakaik-i gaybiye hem esrar-ı şehadet, serair-i İlahî, revabıt-ı kevnîye dair hikâyatıdır hikâyet-i ayânî

Ki ne vaki reddeylemiş, ne mantık tekzip etmiş. Mantık kabul etmezse red de bile edemez. Semavî kitapların ki matmah-ı cihanî.

İttifakî noktalarda musaddıkane nakleder. İhtilafî yerlerinde musahhihane bahseder. Böyle naklî umûrlar bir "Ümmi"den sudûru hârika-i zamanî...

Altıncı Unsur ise: Mutazammın ve müessis olmuş din-i İslâm'a. İslâmiyet misline ne mazi muktedirdir, ne müstakbel muktedir; araştırsan zaman ile mekânı!..

Arzımızı senevî, yevmî dairesinde şu hayt-ı semavîdir; tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış hem dahi ona binmiş. Bırakmıyor isyanı.

Yedinci Menba ise: Şu altı menbadan çıkan envar-ı sitte, birden eder imtizaç. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vasıta-i nurani.

— 320 —

Şundan çıkan bir zevktir; zevk-i i'caz bilinir, tabirine lisanımız yetişmez. Fikir dahi kàsırdır, görünür de tutulmaz o nücum-u âsumanî.

On üç asır müddette meylü't-tahaddî varmış Kur'an'ın a'dasında, şevk-i taklit uyanmış Kur'an'ın ahbabında. İşte i'cazın bir bürhanı...

Şu iki meyl-i şeditle yazılmıştır meydanda, milyonlarla kütüb-ü arabiye, gelmiştir kütüphane-i vücuda. Onlar ile Tenzil'i düşerse bir mizanı

Muvazene edilse, değil dânâ-i bîmüdânî, hattâ en âmî adam, göz kulakla diyecek: Bunlar ise insanî, şu ise âsumanî!

Hem de hükmedecek: Şu bunlara benzemez, rütbesinde olamaz. Öyle ise ya umumdan aşağı; bu ise bilbedahe malûm olmuş butlanı.

Öyle ise umumun fevkindedir. Mazmunları o kadar zamanda, kapı açık, beşere vakfedilmiş; kendine davet etmiş ervah ile ezhanı!

Beşer onda tasarruf, kendine de mal etmiş. Onun mazmunları ile yine Kur'an'a karşı çıkmamış, hiçbir zaman çıkamaz; geçti zaman-ı imtihanı.

— 321 —

Sair kitaplara benzemez, onlara makîs olmaz; zira yirmi sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzulü; müteferrik mütekatı', bir hikmet-i Rabbanî.

Esbab-ı nüzulü muhtelif, mütebayin. Bir maddede es'ile mütekerrir, mütefavit. Hâdisat-ı ahkâmı müteaddid, mütegayir. Muhtelif, mütefarık nüzulünün ezmanı.

Hâlât-ı telakkisi mütenevvi, mütehalif. Aksam-ı muhatabı müteaddid, mütebaid. Gayat-ı irşadında mütederric, mütefavit. Şu esaslara müstenid binaı hem beyanı,

Cevabı hem hitabı. Bununla da beraber selaset ve selâmet, tenasüp ve tesanüd, kemalini göstermiş; işte onun şahidi: Fenn-i beyan maânî.

Kur'an'da bir hâssa var; başka kelâmda yoktur. Bir kelâmı işitsen, asıl sahib-i kelâmı arkasında görürsün, ya içinde bulursun. Üslup: Âyine-i insanî.

Ey sâil-i misalî! Sen ki îcaz istedin, ben de işaret ettim. Eğer tafsil istersen, haddimin haricinde!.. Sinek seyretmez âsumanı.

— 322 —

Zira o kırk enva-ı i'cazından yalnız bir tekini ki cezalet-i nazmıdır; İşaratü'l-İ'caz'da sıkışmadı tibyanı.

Yüz sahife tefsirim ona kâfi gelmedi. Senin gibi ruhanî ilhamları ziyade. Ben istiyorum senden tafsil ile beyanı!

***
— 323 —
اُولَاشْمَازْ دَسْتِ أَدَبِ غَرْبِ هَوَسْبَارِ هَوَاكَارِ دَهَادَارِ
دَأْبِ أَدَبْ أَبَدْ مُدَّتْ قُرْاٰنِ ضِيَابَارِ شِفَاكَارِ هُدَادَار

Kâmilîn insanların zevk-i maâlîsini hoşnut eden bir halet, çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez,

Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen, bir zevk-i süflî, sefih hem nefsî ve şehvanî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez.

Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat romanvari nazarla, Kur'an'da olan letaif-i ulviyet, mezaya-yı haşmeti göremez hem tadamaz.

Kendindeki miheki ona ayar edemez. Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelan; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz:

Ya aşkla hüsündür, ya hamaset ve şehamet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabani edepse hamaset noktasında hakperestliği etmez.

— 324 —

Belki zalim nev-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla kuvvet-perestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakiki bilmez.

Şehvet-engiz bir zevki nefislere de zerkeder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinata sanat-ı İlahî suretinde bakmaz,

Bir sıbga-i Rahmanî suretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor hem ondan da çıkamaz.

Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Madde-perestlik hissi, kalbe de yerleştirir, ondan ucuzca kendini kurtaramaz.

Yine ondan gelen, dalaletten neş'et eden ruhun ızdırabatına o edepsizlenmiş edep müsekkin hem münevvim; hakiki fayda vermez.

Tek bir ilacı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitap gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez.

Hem tiyatro gibi tenasühvari, mazi denilen geniş kabrin hortlakları gibi şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz.

— 325 —

Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış, dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz.

Güneşi gösterirse sarı saçlı güzel bir aktrisi kàrie ihtar eder. Zahiren der: "Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz."

Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz.

İştihayı kabartır, hevesi tehyic eder, his daha söz dinlemez. Kur'an'daki edepse hevayı karıştırmaz.

Hakperestlik hissi, hüsn-ü mücerred aşkı, cemal-perestlik zevki, hakikat-perestlik şevki verir hem de aldatmaz.

Kâinata tabiat cihetinde bakmıyor; belki bir sanat-ı İlahî, bir sıbga-i Rahmanî noktasında bahseder, akılları şaşırtmaz.

Marifet-i Sâni'in nurunu telkin eder. Her şeyde âyetini gösterir. Her ikisi rikkatli birer hüzün de veriyor fakat birbirine benzemez.

— 326 —

Avrupazade edepse fakdü'l-ahbaptan, sahipsizlikten neş'et eden gamlı bir hüznü veriyor, ulvi hüznü veremez.

Zira sağır tabiat hem de bir kör kuvvetten mülhemane aldığı bir hiss-i hüzn-ü gamdar. Âlemi bir vahşetzar tanır, başka çeşit göstermez.

O surette gösterir hem de mahzunu tutar, sahipsiz de olarak yabaniler içinde koyar, hiçbir ümit bırakmaz.

Kendine verdiği şu hissî heyecanla gitgide ilhada kadar gider, tatile kadar yol verir, dönmesi müşkül olur, belki daha dönemez.

Kur'an'ın edebi ise öyle bir hüznü verir ki âşıkane hüzündür, yetimane değildir. Firaku'l-ahbaptan gelir, fakdü'l-ahbaptan gelmez.

Kâinatta nazarı, kör tabiat yerine şuurlu hem rahmetli bir sanat-ı İlahî onun medar-ı bahsi, tabiattan bahsetmez.

Kör kuvvetin yerine inayetli, hikmetli bir kudret-i İlahî ona medar-ı beyan. Onun için kâinat, vahşetzar suret giymez.

— 327 —

Belki muhatab-ı mahzunun nazarında oluyor bir cemiyet-i ahbap. Her tarafta tecavüb, her canibde tahabbüb; ona sıkıntı vermez.

Her köşede istînas, o cemiyet içinde mahzunu vaz'ediyor bir hüzn-ü müştakane, bir hiss-i ulvi verir, gamlı bir hüznü vermez.

İkisi birer şevki de verir: O yabani edebin verdiği bir şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasit; ruha ferah veremez.

Kur'an'ın şevki ise: Ruh düşer heyecana, şevk-i maâlî verir. İşte bu sırra binaen, şeriat-ı Ahmediye (asm) lehviyatı istemez.

Bazı âlât-ı lehvi tahrim edip, bir kısmı helâl diye izin verip... Demek, hüzn-ü Kur'anî veya şevk-i Tenzilî veren âlet, zarar vermez.

Eğer hüzn-ü yetimî veya şevk-i nefsanî verse âlet haramdır. Değişir eşhasa göre herkes birbirine benzemez.

— 328 —

Risale-i Nur'un "Habbe" Zeylinin Bir Fıkrasıdır. İsterseniz onun tercümesini yazarsınız.

اِعْلَمْ: اَنَّ مِنْ لَطَائِفِ اِعْجَازِ الْقُرْاٰنِ وَ مِنْ دَلَائِلِ اَنَّهُ رَحْمَةٌ عَامَّةٌ لِلْكَافَّةِ اَنَّهُ كَمَا اَنَّ لِكُلِّ اَحَدٍ مِنَ الْعَالَمِ عَالَماً يَخُصُّهُ كَذٰلِكَ لِكُلِّ بِاِعْتِبَارِ مَشْرَبِه۪ مِنَ الْقُرْاٰنِ قُرْاٰنٌ يَخُصُّهُ وَ يُرَبّ۪يهِ وَ يُدَاوِيهِ.
وَ مِنْ مَزَايَا لُطْفِ اِرْشَادِه۪ اَنَّ اٰيَاتِه۪ مَعَ كَمَالِ الْاِنْسِجَامِ وَ غَايَةِ الْاِرْتِبَاطِ وَ تَمَامِ الْاِتِّصَالِ بَيْنَهَا يَتَيَسَّرُ لِكُلِّ اَحَدٍ اَنْ يَأْخُذَ مِنَ السُّوَرِ الْمُتَعَدِّدَةِ اٰيَاتًا مُتَفَرِّقَةً لِهِدَايَتِه۪ وَ شِفَائِه۪ كَمَا اَخَذَهَا عُمُومُ اَهْلِ الْمَشَارِبِ وَ اَهْلِ الْعُلُومِ (٭) فَبَيْنَمَا تَرَاهَا اَشْتَاتًا بِاِعْتِبَارِ الْمَنَازِلِ وَ النُّزُولِ اِذًا تَرَاهَا قَدْ صَارَتْ كَقِلَادَةٍ مُنَظَّمَةٍ اِئْتَلَفَتْ وَ اتَّصَلَتْ مَعَ اَخَوَاتِهَا الْجَد۪يدَةِ
— 329 —
فَلَا بِالْفَصْلِ مِنَ الْاَصْلِ تَنْتَقِصُ وَ لَا بِالْوَصْلِ بِالْاٰيَاتِ اْلاُخَرِ تَسْتَوْحِشُ فَلِیلْاٰيَاتِ الْقُرْاٰنِيَّةِ مَعَ سَائِرِ الْاٰيَاتِ مُنَاسَبَاتٌ دَق۪يقَةٌ تُجَوِّزُ ذِكْرَهَا مَعَهَا وَ اِتِّصَالَهَا بِهَا... فَكَمَا اَنَّ سُورَةَ الْاِخْلَاصِ اِشْتَمَلَتْ عَلٰى ثَلَاث۪ينَ سُورَةً بِضَمِّ جُمَلِهَا بَعْضٍ اِلٰى بَعْضٍ دَلِيلاً وَ نَت۪يجَةً كَمَا ذُكِرَ ف۪ى ﴿لمعات فى صحيفة ٣٩﴾ كَذٰلِكَ الْقُرْاٰنُ الْكُلِّىُّ الْجُزْئِىُّ وَ النَّوْعُ الْمُنْحَصِرُ فِى الشَّخْصِ يَشْتَمِلُ بِجَامِعِيَّةِ الْاٰيَاتِ لِلْمَعَانِ الْمُتَعَدِّدَةِ وَ بِمُنَاسَبَةِ الْكُلِّ لِلْكُلِّ يَحْتَو۪ى عَلٰى اُلُوفِ اُلُوفِ قُرْاٰنٍ ف۪ى نَفْسِ الْقُرْاٰنِ فَلِكُلِّ ذ۪ى حَق۪يقَةٍ ف۪يهِ كِتَابٌ يَخُصُّهُ وَ مَنِ اتَّبَعَهُ...

{(Hâşiye:) En muhteşemi şimdiki Hizbü'l-Kur'ani'l-Ekber'dir.}

اَللّٰهُمَّ يَا مُنْزِلَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ الْقُرْاٰنِ اِجْعَلِ الْقُرْاٰنَ مُونِسًا ل۪ى وَ لِطَلَبَةِ رَسَائِلِ النُّورِ ف۪ى حَيَاتِنَا وَ بَعْدَ مَمَاتِنَا وَ نُورًا ف۪ى قَلْب۪ى وَ قُلُوبِهِمْ وَ قَبْر۪ى وَ قُبُورِهِمْ اٰم۪ينَ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ
***
— 330 —

Tevhidin iki bürhan-ı muazzamı ve Sure-i İhlas'ın bir nükte-i i'caziyesi

Şu kâinat tamamıyla bir bürhan-ı muazzamdır. Lisan-ı gayb, şehadetle müsebbihtir, muvahhiddir. Evet, tevhid-i Rahman'la, büyük bir sesle zâkirdir ki:

Lâ İlahe İllâ Hû...

Bütün zerrat hüceyratı, bütün erkân ve azası birer lisan-ı zâkirdir; o büyük sesle beraber der ki:

Lâ İlahe İllâ Hû...

O dillerde tenevvü var, o seslerde meratib var. Fakat bir noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki:

Lâ İlahe İllâ Hû...

Bu bir insan-ı ekberdir, büyük sesle eder zikri; bütün eczası, zerratı, küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki:

Lâ İlahe İllâ Hû...
— 331 —

Şu âlem halka-i zikri içinde okuyor aşrı, şu Kur'an maşrık-ı nuru. Bütün zîruh eder fikri ki:

Lâ İlahe İllâ Hû...

Bu Furkan-ı Celilüşşan, o tevhide nâtık bürhan, bütün âyât sadık lisan. Şuâat-bârika-i iman. Beraber der ki:

Lâ İlahe İllâ Hû...

Kulağı ger yapıştırsan şu Furkan'ın sinesine, derinden tâ derine, sarîhan işitirsin semavî bir sadâ der ki:

Lâ İlahe İllâ Hû...

O sestir gayeten ulvi, nihayet derece ciddi, hakiki pek samimi hem nihayet munis ve mukni ve bürhanla mücehhezdir. Mükerrer der ki:

Lâ İlahe İllâ Hû...

Şu bürhan-ı münevverde, cihat-ı sittesi şeffaf ki üstünde münakkaştır, müzehher sikke-i i'caz. İçinde parlayan nur-u hidayet der ki:

Lâ İlahe İllâ Hû...
— 332 —

Evet, altında nescolmuş mühefhef mantık ve bürhan, sağında aklı istintak; mürefref her taraf, ezhan "Sadakte" der ki:

Lâ İlahe İllâ Hû...

Yemîn olan şimalinde, eder vicdanı istişhad. Emamında hüsn-ü hayırdır, hedefinde saadettir. Onun miftahıdır her dem ki:

Lâ İlahe İllâ Hû...

Emam olan verasında ona mesned semavîdir ki vahy-i mahz-ı Rabbanî. Bu şeş cihet ziyadardır, burucunda tecellidar ki:

Lâ İlahe İllâ Hû...

Evet vesvese-i sârık, bâvehm-i şüphe-i târık, ne haddi var ki o mârık, girebilsin bu bârık kasra. Hem şârık ki sur sureler şâhik, her kelime bir melek-i nâtık ki:

Lâ İlahe İllâ Hû...

O Kur'an-ı Azîmüşşan nasıl bir bahr-i tevhiddir. Bir tek katre, misal için bir tek Sure-i İhlas, fakat kısa bir tek remzi, nihayetsiz rumuzundan.

— 333 —

Bütün enva-ı şirki reddeder hem de yedi enva-ı tevhidi eder ispat; üçü menfî, üçü müsbet şu altı cümlede birden:

Birinci cümle: قُلْ هُوَ karinesiz işarettir. Demek ıtlakla tayindir. O tayinde taayyün var. Ey

Lâ Hüve İllâ Hû...

Şu tevhid-i şuhuda bir işarettir. Hakikatbîn nazar tevhide müstağrak olursa der ki:

Lâ Meşhude İllâ Hû...

İkinci cümle: اَللّٰهُ اَحَدٌ dir ki tevhid-i uluhiyete tasrihtir. Hakikat, hak lisanı der ki:

Lâ Mabude İllâ Hû...

Üçüncü cümle: اَللّٰهُ الصَّمَدُ dir. İki cevher-i tevhide sadeftir. Birinci dürrü: Tevhid-i rububiyet. Evet, nizam-ı kevn lisanı der ki:

Lâ Hâlıka İllâ Hû...

İkinci dürrü: Tevhid-i kayyumiyet. Evet, serâser kâinatta, vücud ve hem bekada, müessire ihtiyaç lisanı der ki:

Lâ Kayyume İllâ Hû...
— 334 —

Dördüncü: لَمْ يَلِدْ dir. Bir tevhid-i celalî müstetirdir; enva-ı şirki reddeder, küfrü keser bîiştibah.

Yani tagayyür ya tenasül ya tecezzi eden elbet, ne Hâlık'tır ne Kayyum'dur ne İlah...

Veled fikri, tevellüd küfrünü لَمْ reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki olmuştur beşer ekserisi gümrah...

Ki İsa (as) ya Üzeyr'in ya melaik ya ukûlün tevellüd şirki meydan alıyor nev-i beşerde gâh bâ-gâh...

Beşincisi: وَلَمْ يُولَدْ Bir tevhid-i sermedî işareti şöyledir: Vâcib, kadîm, ezelî olmazsa olmaz İlah...

Yani ya müddeten hâdis ise ya maddeden tevellüd ya bir asıldan münfasıl olsa elbette olmaz şu kâinata penah...

Esbab-perestî, nücum-perestlik, sanem-perestî, tabiat-perestlik şirkin birer nev'idir; dalalette birer çâh...

— 335 —

Altıncı: وَلَمْ يَكُنْ Bir tevhid-i câmi'dir. Ne zatında naziri ne ef'alinde şeriki ne sıfâtında şebihi لَمْ lafzına nazargâh...

Şu altı cümle manen birbirine netice hem birbirinin bürhanı, müselseldir berahin, mürettebdir netaic şu surede karargâh...

Demek şu Sure-i İhlas'ta, kendi miktar-ı kametinde müselsel hem müretteb otuz sure münderic; bu bunlara sehergâh...

لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ