Dokuzuncu Lem'a
(Bu Lem'ayı herkes okumasın. Vahdetü'l-Vücud'un ince kusurlarını herkes göremez ve muhtaç değil.)
Aziz, sıddık, muhlis, hâlis kardeşim!
Kardeşimiz Abdülmecid'e ayrı mektub yazmadığımın sebebi, size yazdığım mektubları kâfi gördüğümdendir ki; Abdülmecid, Hulusi'den sonra kıymetdar bir kardeşim, bir talebemdir. Her sabah, akşam Hulusi ile beraber, bazan daha evvel duamda ismiyle hazır oluyor. Size
yazdığım mektublardan, evvel Sabri, sonra Hakkı Efendi istifade ediyorlar. Onlara da ayrı mektub yazmıyorum. Cenab-ı Hak seni onlara mübarek, büyük bir kardeş yapmış. Sen benim yerime Abdülmecid ile muhabere et, merak etmesin, Hulusi'den sonra onu düşünüyorum. Fakat talebeliğini hakkıyla îfa etmiyor. Onun için bizzât onunla muhabere etmiyorum.
Birinci Sualiniz:
Cedlerinizden birisinin imzası اَلسَّيِّدْ مُحَمَّدْ e dair mahrem sualiniz var.
Kardeşim buna cevab-ı ilmî ve tahkikî ve keşfî vermek elimde değil. Fakat ben arkadaşlarıma derdim ki: "Hulusi ne şimdiki Türklere ve ne de Kürdlere benzer. Bunda başka bir hasiyet görüyorum." Arkadaşlarım da beni tasdik ediyordular.
sırrıyla "Hulusi'de büyük bir asalet tezahürü, bir dâd-ı Hak'tır." der idik.
Hem kat'iyyen bil ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın iki âli var:
Biri; nesebî âl.
Biri de; şahs-ı manevî ve nuranîsinin risalet noktasında âli var. Bu ikinci âlde kat'iyyen sen dâhil olmakla beraber, birinci âlde dahi delilsiz bir kanaatim var ki ceddinin imzası sebebsiz değildir.
Aziz kardeşim,
Senin ikinci sualin hülâsası:
Muhyiddin-i Arabî demiş: "Ruhun mahlukıyeti inkişafından ibarettir."
O sual ile benim gibi zaîf bir bîçareyi, Muhyiddin-i Arabî gibi müdhiş bir hârika-i hakikat, bir dâhiye-i ilm-i esrara karşı mübarezeye mecbur ediyorsun. Fakat madem nusus-u Kur'ana istinaden bahse girişeceğiz. Ben sinek dahi olsam, o kartaldan daha yüksek uçabilirim. Belki Hazret-i Muhyiddin aldatmaz,
fakat aldanır. Hâdidir fakat, her kitabında mühdî olamıyor. Gördüğü doğrudur, fakat hakikat değildir.
Yirmidokuzuncu Söz'de ruh bahsinde medar-ı sualiniz olan o hakikat izah edilmiştir. Evet ruh, mahiyeti itibariyle bir kanun-u emrîdir. Fakat vücud-u haricî giydirilmiş bir namus-u zîhayattır ve vücud-u haricî sahibi bir kanundur. Hazret-i Muhyiddin yalnız mahiyeti noktasında düşünmüştür.
Vahdetü'l-Vücud meşrebince eşyanın vücudunu hayal görüyor. O zât hârika keşfiyatıyla ve müşahedatıyla ve mühim bir meşreb sahibi ve müstakil bir meslek ihtiyar ettiğinden bilmecburiye zaîf tevilatıyla tekellüflü bir surette bazı âyâtı meşrebine, meşhudatına tatbik ediyor. Âyâtın sarahatını incitiyor. Sair risalelerde cadde-i müstakime-i Kur'aniye ve minhac-ı kavîm-i Ehl-i Sünnet beyan edilmiştir. O zât-ı kudsînin kendine
mahsus bir makamı var, hem makbulîndendir. Fakat mizansız keşfiyatında hududları çiğnemiş. Cumhur-u muhakkikîne çok mes'elelerde muhalefet etmiş. İşte bu sır içindir ki, o kadar yüksek ve hârika bir kutub, bir ferîd-i devran olduğu halde; kendine mahsus tarîkatı gayet kısacık Sadreddin-i Konevî'ye münhasır kalıyor gibidir. Ve âsârından istikametkârane istifade nadir oluyor. Hattâ çok muhakkikîn-i asfiya o kıymetdar âsârını mütalaa etmeğe revaç göstermiyorlar. Hattâ bazıları men'ediyorlar.
Hazret-i Muhyiddin'in meşrebiyle ehl-i tahkikin meşrebinin mabeynindeki esaslı farkı ve onların me'hazlarını göstermek, çok uzun tedkikata ve çok yüksek ve geniş nazarlara muhtaçtır. Evet, fark o kadar dakik ve derin ve me'haz o kadar yüksek ve geniştir ki; Hazret-i Muhyiddin hatasından muahaze edilmemiş, makbul olarak kalmış. Yoksa eğer ilmen, fikren ve keşfen
o fark ve o me'haz görünse idi, onun için gayet büyük bir sukut ve ağır bir hata olurdu.
Madem fark o kadar derindir. Bir temsil ile o farkı ve o me'hazları, Hazret-i Muhyiddin'in o mes'elede yanlışını göstermeye münhasıran çalışacağız. Şöyle ki:
Meselâ bir âyinede güneş görünüyor. Şu âyine güneşin hem zarfı, hem mevsufudur. Yani güneş bir cihette onun içinde bulunur, bir cihette âyineyi zînetlendirip parlak bir boyası, bir sıfatı olur. Eğer o âyine fotoğraf âyinesi ise, güneşin misalini sabit bir surette kâğıda alıyor.
Şu halde âyinede görünen güneş fotoğrafın resim kâğıdındaki görünen mahiyeti hem âyineyi süslendirip sıfatı hükmüne geçtiği cihette hakiki güneşin gayrıdır. Güneş değil, belki güneşin cilvesi başka bir vücuda girmesidir. Âyine içinde görünen güneşin vücudu ise hariçteki görünen güneşin ayn-ı vücudu değil ise de, ona irtibatı ve ona işaret ettiği için onun ayn-ı vücudu zannedilmiş.
İşte bu temsile binaen "Âyinede hakiki güneşten başka birşey yoktur" denilmek ve âyineyi zarf ve içindeki güneşin vücud-u haricîsi murad olmak cihetiyle denilebilir. Âyinenin sıfatı hükmüne geçmiş münbasit aksi ve fotoğraf kâğıdına intikal eden resim cihetiyle, güneştir denilse hatadır. "Güneşten başka içinde birşey yoktur" demek yanlıştır. Çünki âyinenin parlak yüzündeki akis ve arkasında teşekkül eden resim var. Bunların da ayrı ayrı birer vücudu var. Çendan o vücudlar güneşin cilvesindendir, fakat güneş değiller.
İnsanın zihni, hayali, bu âyine misaline benzer. Şöyle ki:
İnsanın âyine-i fikrindeki malûmatın dahi iki vechi var: Bir vecihle ilimdir ve bir vecihle malûmdur. Eğer zihni o malûma zarf yapsak, o vakit o malûm mevcud-u
zihnî bir malûm olur; vücudu ayrı bir şeydir. Eğer zihni o şeyin husulüyle mevsuf yapsak, zihne sıfat olur; o şey o vakit ilim olur, bir vücud-u haricîsi vardır. O malûmun vücudu cevherî dahi olsa, bunun gibi arazî bir vücud-u haricîsi olur.
İşte bu iki temsile göre; kâinat bir âyinedir, herbir mevcudatın mahiyeti de bir âyinedir. Kudret-i ezeliye ile icad-ı İlahîye maruzdurlar. Herbir mevcud bir cihetle Şems-i Ezelî'nin bir isminin bir nev' âyinesi olup bir nakşını gösterir.
Hazret-i Muhyiddin meşrebinde olanlar, yalnız âyinelik ve zarfiyet cihetinde ve âyinedeki vücud-u misalî nefiy noktasında ve akis ayn-ı mün'akis olmak üzere keşfedip, başka mertebeyi düşünmeyerek "Lâ mevcude illâ Hu" diyerek yanlış etmişler;
kaide-i esasiyeyi inkâr etmek derecesine düşmüşler.
Amma ehl-i hakikat ise, veraset-i nübüvvetin
sırrıyla ve Kur'anın kat'î ifadatıyla görmüşler ki; âyine-i mevcudatta kudret ve irade-i İlahiye ile vücud bulan nakışlar, onun eserleridir. "Heme ezost"tur. "Heme ost" değil. Eşyanın bir vücudu vardır ve o vücud bir derece sabittir. Çendan o vücud vücud-u Vâcib'e nisbeten vehmî ve hayalî hükmünde zayıftır. Fakat Kadir-i Ezelî'nin icad ve irade ve kudretiyle vardır.
Nasılki temsilde âyine içindeki güneşin hakikî vücud-u haricîsinden başka bir vücud-u misalîsi var. Ve âyineyi zînetli boyalayan münbasit aksinin dahi arazî ve ayrı bir vücud-u haricîsi var. Ve âyinenin arkasındaki fotoğrafın resim kâğıdına intikaş eden suret-i şemsiyenin dahi ayrı ve arazî bir vücud-u haricîsi vardır. Hem bir derece sabit bir vücuddur.
Öyle de kâinat âyinesinde ve mahiyat-ı eşya âyinelerinde esma-i kudsiye-i İlahiyenin irade ve ihtiyar ve kudret ile hasıl olan cilveleriyle tezahür eden nukuş-u masnuatın, vücud-u Vâcib'den ayrı, hâdis bir vücudu var. O vücuda kudret-i ezeliye ile sebat verilmiş. Fakat eğer irtibat kesilse, bütün eşya birden fenaya gider. Beka-i vücud için her an, her şey Hâlıkının ibkasına muhtaçtır. Çendan
dür, fakat onun isbat ve tesbitiyle sabittir.
İşte Hazret-i Muhyiddin "Ruh mahluk değil, âlem-i emirden ve sıfat-ı iradeden gelmiş bir hakikattır." demesi çok nususun zahirine muhalif olduğu gibi; mezkûr tahkikata binaen iltibas etmiş, aldanmış, zaîf vücudları görmemiş. Esma-i İlahiyeden Hallak, Rezzak gibi çok isimlerin mazharları, vehmî ve hayalî şeyler olamaz. Madem o esma hakikatlıdırlar, elbette mazharlarının da hakikat-i hariciyeleri vardır.
Üçüncü Sualiniz:
İlm-i cifre anahtar olacak bir ders istiyorsunuz.
Biz kendi arzu ve tedbirimizle bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyarımızın fevkinde, bize daha hayırlı bir ihtiyar işimize hâkimdir. İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakikiyeden alıkoyup meşgul ediyor. Hattâ kaç defadır esrar-ı Kur'aniyeye karşı, o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu; kemal-i iştiyak ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum:
Birisi; لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ yasağına karşı hilaf-ı edebde bulunmak ihtimali var.
İkincisi: Hakaik-ı esasiye-i imaniye ve Kur'aniyenin berahin-i kat'iyye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi
ulûm-u hafiyenin yüz derece daha fevkinde bir meziyet ve kıymeti vardır. Bu vazife-i kudsiyede kat'î hüccetler ve muhkem deliller, sû'-i istimale meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi muhkem kaidelere merbut olmayan ulûm-u hafiyede sû'-i istimal girip, şarlatanların istifade etmeleri ihtimalidir. Zâten hakikatların hizmetine ne vakit ihtiyaç görülse, ihtiyaca göre bir nebze ihsan edilir. İşte ilm-i cifrin anahtarları içinde en kolay ve belki en sâfisi ve belki en güzeli, ism-i Bedî'den gelen ve Kur'anda Lafza-i Celal'de cilvesini gösteren ve bizim neşrettiğimiz âsârı zînetlendiren tevafukun enva'larıdır.
Keramet-i Gavsiye'nin birkaç yerinde bir nebze gösterilmiş. Ezcümle: Tevafuk birkaç cihette bir şeyi gösterse, delalet derecesinde bir işarettir. Bazan birtek tevafuk, bazı karainle delalet hükmüne geçer. Her ne ise şimdilik bu kadar yeter. Ciddî ihtiyaç olsa size bildirilecektir.
Dördüncü Sualiniz:
Yani sizin değil Ömer Efendi'nin suali ki; bedbaht bir doktor, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın pederi varmış diye
{(Haşiye) Nev'-i beşerin bir rub'unun başına reis olarak geçen ve nev'-i beşerden nev'-i melaikeye bir cihette intikal eden ve arzı bırakıp semavatı vatan ittihaz eden hârika bir ferd-i insanî bu hârika vaziyetleri, kanun-u tenasülün hârika bir suretini iktiza ederken; kanun-u tenasülün şübheli, meçhul, gayr-ı fıtrî, belki edna bir tarz ile o kanun içine almak, hiç yakışmadığı gibi, hiç mecburiyet de yoktur.
Hem sarahat-i Kur'aniye tevil kaldırmaz. Yüz cihette zedelenen kanun-u tenasülün tamiri hesabına; hiçbir cihette zedelenmeyen ve tenasülün haricinde bulunan kanun-u cinsiyet-i melek, hem kanun-u sarahat-i Kur'aniye gibi kuvvetli kanunlar nasıl tahrib edilir?}
divanecesine bir tevil ile bir âyetten kendine güya şahid gösteriyor.
O bîçare adam bir zaman huruf-u mukattaa ile bir hatt icadına çalışıyordu. Hem pek hararetli çalışıyordu. O vakit anladım ki;
o adam zındıkların tavrından hissetmiş ki hurufat-ı İslâmiyenin kaldırılmasına teşebbüs edecekler. O adam güya o seyle karşı bir hizmet edeceğim diye çok beyhude çalışmış. Şimdi bu mes'elede ve hem ikinci mes'elesinde yine zındıkların esasat-ı İslâmiyeye karşı müdhiş hücumunu hissetmiş ki, böyle manasız tevilat ile bir musalaha yolunu açmak istediğini zannediyorum.
gibi nusus-u kat'iyye ile Hazret-i İsa Aleyhisselâm pedersiz olduğu kat'iyyeti varken, tenasüldeki bir kanunun muhalefetini gayr-ı mümkün telakki etmekle, vâhî tevilat ile bu metin ve esaslı hakikatı değiştirmeğe teşebbüs edenlerin sözüne ehemmiyet verilmez ve ehemmiyete değmez. Çünki hiçbir kanun yoktur ki, şüzuzları ve nadirleri bulunmasın ve haricine
çıkmış ferdler bulunmasın. Ve hiçbir kaide-i külliye yoktur ki, hârika ferdler ile tahsis edilmesin. Zaman-ı Âdem'den beri bir kanundan hiçbir ferd şüzuz etmemek ve haricine çıkmamak olamaz.
Evvelâ: Bu kanun-u tenasül, mebde' itibariyle ikiyüz bin enva'-ı hayvanatın mebde'leriyle hark edilmiş ve nihayet verilmiş. Yani en evvelki pederleri âdeta Âdem'leri hükmünde ikiyüz bin o evvelki pederleri kanun-u tenasülü hark etmişler. Peder ve vâlideden gelmemişler ve o kanun haricinde vücud verilmiş.
Hem her baharda gözümüzle gördüğümüz yüz bin envaın kısm-ı a'zamı hadsiz efradları kanun-u tenasül haricinde -yaprakların yüzünde, taaffün etmiş maddelerde- o kanun haricinde icad edilir.
Acaba mebdeinde ve hattâ her senede bu kadar şâzlarıyla yırtılmış, zedelenmiş bir kanunu, 1900 senede bir ferdin
şüzuzunu aklına sığıştıramayan ve nusus-u Kur'aniyeye karşı bir tevile yapışan bir akıl, kaç derece akılsızlık ettiğini kıyas et.
O bedbahtların kanun-u tabiî tabir ettiği şeyler, emr-i İlahî ve irade-i Rabbaniyenin küllî bir cilvesi olan âdetullah kanunlarıdır ki, Cenab-ı Hak o âdâtını bazı hikmet için değiştirir. Her şeyde ve her kanunda irade ve ihtiyarının hükmettiğini gösterir. Hârikulâde bazı ferdlerde hark-ı âdet eder.
fermanıyla bu hakikatı gösterir.
O doktor, o mes'elede o kadar eblehane hareket ediyor ki, sözlerini dinlemek yahut ehemmiyet verip cevab vermekten çok aşağıdır. Bu bîçare, küfür ve iman ortasını bulmak istiyor. Onun ehemmiyetsiz bahsine karşı değil, yalnız Ömer Efendi'nin istifsarına göre derim:
Memurat ve menhiyat-ı şer'iyede illet, emr-i İlahîdir ve nehy-i İlahîdir. Maslahatlar ve hikmetler ise, müreccihtirler; emir ve nehyin taalluklarına ism-i Hakîm noktasında sebeb olabilirler.
Meselâ: Sefer eden, namazını kasreder. Bu namazın kasrına bir illet ve bir hikmet var. İllet seferdir, hikmet meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat olmasa da namaz kasredilir. Sefer olmasa, hanesinde yüz meşakkat görse, yine namaz kasredilmez. Çünki meşakkat filcümle bazan seferde bulunması, kasr-ı namaza hikmet olmasına kâfidir ve seferi illet yapmasına da yine kâfidir.
İşte bu kaide-i şer'iyeye binaen, ahkâm-ı şer'iye hikmetlere göre tagayyür etmiyor, hakiki illetlere bakar.
Meselâ o doktorun bahsettiği gibi, hınzırın etinden bildiği zarardan, hastalıktan başka "Hınzır eti yiyen, bir cihette hınzırlaşır."
{(Haşiye) Acaba Firengistan'ın bu kadar hârika terakkiyat-ı medeniyetiyle ve kemalât-ı fenniyesiyle ve insaniyetperverane ulûmuyla ileri gittiği halde; o terakkiyat ve kemalâta ve ulûma bütün bütün zıd olan maddiyyunluk ve tabiiyyunluk zulümatında hınzırcasına saplanmalarında, hınzır etinin yemesinin medhali yok mudur? Soruyorum. İnsan beslendiği şey ile mizacı müteessir olduğuna delil, "Kırk günde hergün et yiyen, kasavet-i kalbiyeye düçar olduğu" darb-ı mesel hükmüne geçmiştir.}
kaidesiyle o hayvan, sair hayvanat-ı ehliye gibi zararsız yayılmıyor. Etinden gelen menfaatten ziyade, çok zarar îras etmekle beraber; etindeki kuvvetli yağ, kuvvetli soğuk memleketi olan Firengistan'dan başka tıbben muzır olduğu gibi, manen ve hakikaten çok zararlı olduğu tahakkuk etmiş.
İşte bu gibi hikmetler onun haram olmasına ve nehy-i İlahî taallukuna bir
hikmet olmuştur. Hikmet her ferdde ve her vakitte bulunmak lâzım değildir. O hikmetin tebeddülü ile illet değişmez. İllet değişmezse hüküm değişmez. İşte bu kaideye göre o bîçare adamın ne kadar şeriatın ruhundan uzak konuştuğu anlaşılsın. Şeriat namına onun sözüne ehemmiyet verilmez. Hâlık'ın çok akılsız feylesoflar suretinde hayvanları vardır.
(Hulusi'nin ikinci sualinin cevabına bir zeyildir)
Muhyiddin-i Arabî vahdetü'l-vücud mes'elesini, en yüksek bir mertebe telakki ettiği gibi, ehl-i aşk bir kısım evliya-i azîme dahi ona ittiba etmişler. Bu mes'elenin en yüksek mertebe olmadığını, hem hakikî olmadığını, belki bir derece ehl-i sekir ve istiğrakın ve ashab-ı şevk ve aşkın meşrebi olduğunu diyorsun. Öyle ise muhtasaran, sırr-ı veraset-i nübüvvetle ve Kur'an'ın sarahatıyla gösterilen tevhidin yüksek mertebesi hangisidir? Göster.
Benim gibi, hiç ender hiç âciz bir bîçarenin kısa fikriyle, bu yüksek mertebeleri muhakeme etmek, yüz derece haddimin fevkindedir. Yalnız Kur'an-ı Hakîm'in feyzinden
gelen, gayet muhtasar bir-iki nükte söyleyeceğim. Belki bu mes'elede faidesi olacak.
Vahdetü'l-Vücud'un meşrebine ve saplanmasına çok esbab var, onlardan bir ikisi kısaca beyan edilecek.
Mertebe-i rububiyetin hallakıyetini a'zamî derecesinde zihinlere sığıştıramadıklarından ve sırr-ı ehadiyetle, her şeyi bizzât kabza-i rububiyetinde tuttuğunu ve her şey kudret ve ihtiyar ve iradesi ile vücud bulduğunu, kalblerine tam yerleştiremediklerinden, her şey odur veyahut yoktur veya hayaldir veya tezahüriyetidir veya cilveleridir diye, kendilerini mecbur bilmişler.
Firakı hiç istemeyen ve firaktan şiddetle kaçan ve ayrılıktan titreyen ve bu'diyetten cehennem gibi korkan ve zevalden gayet derecede nefret eden ve visali ruhu ve canı gibi seven ve kurbiyeti
cennet gibi, hadsiz bir iştiyak ile arzulayan "aşk" sıfatı; her şeydeki akrebiyet-i İlahiyenin bir cilvesine yapışmakla firak ve bu'diyeti hiçe sayıp, lika ve visali daimî zannederek, "Lâ mevcude illâ Hu" diye, aşkın sekriyle ve o şevk-i beka ve lika ve visalin muktezasıyla, gayet zevkli bir meşreb-i hali vahdetü'l-vücudda bulunduğunu tasavvur ederek, müdhiş firaklardan kurtulmak için, o vahdetü'l-vücud mes'elesini melce' ittihaz etmişler.
Demek birinci sebebin menşe'i, aklın eli gayet geniş ve gayet yüksek olan bazı hakikat-i imaniyeye yetişmediğinden ve ihata edemediğinden ve aklın iman noktasında tamamıyla inkişaf etmediğinden ve ikinci sebebin menşe'i, kalbin aşk noktasında fevkalâde inkişafından ve hârikulâde inbisatından ve genişliğinden ileri gelmiştir.
Amma sarahat-i Kur'aniyeyle, veraset-i nübüvvetin evliya-i azîmesi ve ehl-i sahve
olan asfiyanın gördükleri mertebe-i uzma-yı tevhidî ise, hem çok yüksektir, hem rububiyet ve hallakıyet-i İlahiyenin mertebe-i uzmasını, hem bütün esma-i İlahiyenin hakikî olduklarını ifade ediyor. Ve esasatını muhafaza edip ve ahkâm-ı rububiyetin muvazenesini bozmuyor.
Çünki derler ki: Cenab-ı Hak ehadiyet-i zâtiyesiyle ve mekândan münezzehiyetiyle beraber, her şey bütün şuunatıyla doğrudan doğruya ilmiyle ihata ve teşhis edilmiş ve iradesiyle tercih ve tahsis edilmiş ve kudretiyle isbat ve icad edilmiştir. Bütün kâinatı birtek mevcud gibi icad ve tedbir ediyor. Bir çiçeği kolaylıkla halkettiği gibi, koca baharı o suhuletle halk eder. Bir şey, bir şeye mani' olmaz. Teveccühünde tecezzi yok, aynı anda her yerde kudret ve ilmiyle tasarruf noktasında bulunuyor. Tasarrufunda tevzi' ve inkısam yok.
Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Söz'ün İkinci Mevkıfının İkinci Maksadında bu sır tamamıyla izah ve isbat edilmiştir.
kaidesiyle temsildeki kusura bakılmadığından, gayet kusurlu bir temsil söyleyeceğim, tâ iki meşrebin bir derece farkı anlaşılsın. Meselâ: Hârika ve emsalsiz gayet büyük ve gayet zînetli, şark ve garba bir anda uçacak ve şimalden cenuba ulaşan kanatlarını kapayıp açacak, yüzbinler nakışlarla tezyin edilmiş o kanadının her bir tüyünde gayet dâhiyane san'atlar dercedilmiş olan bir tavus kuşu farzediyoruz.
Şimdi seyirci iki adam var, akıl ve kalb kanatlarıyla bu kuşun yüksek meziyetlerine ve hârika zînetlerine uçmak istiyorlar. Birisi bu tavus kuşunun vaziyetine ve heykeline ve hârikulâde her bir tüyündeki kudret nakışlarına bakar, gayet aşk u şevk ile sever, dakik tefekkürü kısmen
bırakır ve aşka yapışır. Fakat görür ki, her gün o sevimli nakışlar, tahavvül ve tebeddül eder. Sevdiği ve perestiş ettiği o mahbublar kayboluyor, zeval buluyor.
O adam kendine teselli vermek ve aklına sığıştırmadığı vahdet-i hakikiye ile rububiyet-i mutlaka ve ehadiyet-i zâtıyla hallakıyet-i külliyeye mâlik bir nakkaşın bir nakş-ı san'atıdır demek lâzım gelirken; o itikad yerine, bu tavus kuşundaki ruh o kadar âlîdir ki, onun sâni'i onun içindedir veya o o olmuş, hem o ruh vücuduyla müttehid ve vücudu ise suret-i zahiriyle mümteziç olduğundan o ruhun kemali ve o vücudun yüksekliği bu cilveleri böyle gösterir, her dakika başka bir nakşı ve ayrı bir hüsnü izhar eder, hakikî ihtiyarıyla bir icad değil, belki bir cilvedir, bir tezahürdür.
Diğer adam der ki: Bu mizanlı ve nizamlı gayet san'atkârane nakışlar, kat'î
bir surette bir irade ve ihtiyar ve kasd ve meşiet iktiza eder. İradesiz bir cilve, ihtiyarsız bir tezahür olamaz. Evet tavusun mahiyeti güzel ve yüksektir. Fakat onun mahiyeti fâil olamaz, belki münfaildir. Fâili ile hiçbir cihetle ittihad edemez. Ruhu güzel ve âlîdir, fakat mûcid ve mutasarrıf değil, belki ancak mazhar ve medardır. Çünki herbir tüyünde bilbedahe nihayetsiz bir hikmetle bir san'at ve nihayetsiz bir kudretle bir nakş-ı zînet görünüyor. Bu ise iradesiz, ihtiyarsız olamaz.
Bu kemal-i kudret içinde kemal-i hikmeti ve kemal-i hikmet içinde kemal-i rububiyeti ve merhameti gösteren san'atlar; cilve milve işi değil. Bu yaldızlı defteri yazan kâtib içinde olamaz, onunla ittihad edemez. Belki yalnız o defter, o kâtibin yazı kaleminin ucu ile teması var; öyle ise o kâinat denilen misalî tavusun hârikulâde zînetleri, tavus Hâlıkının yaldızlı bir mektubudur.
İşte şimdi tavusa bak, o mektubu oku. Kâtibe mâşâallah, tebârekellah, sübhanallah de. Mektubu kâtib zanneden veya kâtibi mektub içinde tahayyül eden veya mektubu hayal tevehhüm eden, elbette aklını aşk perdesinde saklamış, hakikatın hakikî suretini görmemiş.
Vahdetü'l-Vücud meşrebine sebebiyet veren aşkın enva'ından en mühim sebeb, aşk-ı dünyadır. Mecazî olan aşk-ı dünya, aşk-ı hakikîye inkılab ettiği zaman, vahdet-i vücuda inkılab eder. Nasılki insandan şahsî bir mahbubu, muhabbet-i mecazî ile sever. Sonra zeval ve fenasını kalbine yerleştirmeyen bir âşık, mahbubuna aşk-ı hakikî ile bir beka kazandırmak için, Mabud ve Mahbub-u Hakikî'nin bir âyine-i cemalidir diye kendini teselli eder, bir hakikata yapışır.
Öyle de koca dünyayı ve kâinatı heyet-i mecmuasıyla mahbub ittihaz eden, sonra o muhabbet-i acibe, daimî zeval ve firak kamçılarıyla muhabbet-i hakikîye inkılab ettiği vakit, o çok büyük mahbubunu zeval ve firaktan kurtarmak için, vahdetü'l-vücud meşrebine iltica eder.
Eğer gayet yüksek ve kuvvetli iman sahibi ise, Muhyiddin-i Arabî'nin emsali gibi zâtlara zevkli, nuranî, makbul bir mertebe olur. Yoksa vartalara düşmek, maddiyata girmek, esbabda boğulmak ihtimali var. Vahdet-i şuhud ise o zararsızdır. Ehl-i sahvın da, yüksek bir meşrebidir.