Kur'ân Meali
— 567 —

70-Meâric

(٧٠) سُورَةُ الْمَعَارِجِ

{Mekke'de nâzil olan bu sûre, 44 âyettir. Adını, üçüncü âyetindeki "el-meâric" kelimesinden almıştır. Meâric, "ma'rec"in çoğulu olup "yükselme dereceleri" demektir.}

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ﴾
﴿ سَاَلَ سَٓائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍۙ﴿١﴾ لِلْكَافِر۪ينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌۙ﴿٢﴾ مِنَ اللّٰهِ ذِى الْمَعَارِجِۜ﴿٣﴾ ﴾

1-2-3- Birisi, yükselme derecelerinin sahibi olan Allah katından inkârcılara gelecek olan ve hiç kimsenin savamayacağı azabı istedi!

{Burada kıyameti ve ahiret azabını alaya alıp Hz. Peygamber'den bir an önce onu getirmesini isteyen -Nadr b. Hâris ve Ebu Cehil gibi- müşriklere işaret edilmektedir.}

﴿ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍۚ﴿٤﴾ ﴾

4- Melekler ve Rûh (Cebrail), oraya, miktarı (dünya senesi ile) ellibin yıl olan bir günde yükselip çıkar.

{Âyetteki "gün"ün manası için bak. Secde 32/5'in açıklaması.}

﴿ فَاصْبِرْ صَبْرًا جَم۪يلًا﴿٥﴾ ﴾

5- (Resûlüm!) Şimdi sen güzelce sabret.

﴿ اِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَع۪يدًاۙ﴿٦﴾ ﴾

6- Doğrusu onlar, o azabı (ihtimalden) uzak görüyorlar.

وَنَرٰيهُ قَر۪يبًاۜ﴿٧﴾

7- Biz ise onu yakın görmekteyiz.

﴿ يَوْمَ تَكُونُ السَّمَٓاءُ كَالْمُهْلِۙ﴿٨﴾ ﴾

8- O gün gökyüzü, erimiş maden gibi olur.

﴿ وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِۙ﴿٩﴾ ﴾

9- Dağlar da atılmış yüne döner.

﴿ وَلَا يَسْئَلُ حَم۪يمٌ حَم۪يمًاۚ﴿١٠﴾ ﴾

10- Dost, dostu sormaz.

— 568 —
﴿ يُبَصَّرُونَهُمْۜ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَد۪ى مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَن۪يهِۙ﴿١١﴾ وَصَاحِبَتِه۪ وَاَخ۪يهِۙ﴿١٢﴾ وَفَص۪يلَتِهِ الَّت۪ى تُئْو۪يهِۙ﴿١٣﴾ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ جَم۪يعًاۙ ثُمَّ يُنْج۪يهِۙ﴿١٤﴾ ﴾

11-12-13-14- Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir). Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından (kurtuluş için), oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın.

كَلَّاۜ اِنَّهَا لَظٰىۙ﴿١٥﴾

15- Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki, o (cehennem) alevlenen bir ateştir.

نَزَّاعَةً لِلشَّوٰىۚ﴿١٦﴾

16- Derileri kavurup soyar.

{"Derileri" diye manalandırılan "şevâ" esasen kafa derisi demektir. Vücudun, baş, el, ayak gibi uç uzuvları manasına da gelir.}

﴿ تَدْعُوا مَنْ اَدْبَرَ وَتَوَلّٰىۙ﴿١٧﴾ وَجَمَعَ فَاَوْعٰى﴿١٨﴾ ﴾

17-18- Yüz çevirip geri dönen, (servet) toplayıp yığan kimseyi (kendine) çağırır!

﴿ اِنَّ الْاِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًاۙ﴿١٩﴾ ﴾

19- Gerçekten insan, pek hırslı (ve sabırsız) yaratılmıştır.

﴿ اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًاۙ﴿٢٠﴾ ﴾

20- Kendisine fenalık dokunduğunda sızlanır, feryat eder.

﴿ وَاِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًاۙ﴿٢١﴾ ﴾

21- Ona imkân verildiğinde ise pinti kesilir.

﴿ اِلَّا الْمُصَلّ۪ينَۙ﴿٢٢﴾ اَلَّذ۪ينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ دَٓائِمُونَۖ﴿٢٣﴾ ﴾

22-23- Ancak şunlar öyle değildir: Namaz kılanlar, ki onlar namazlarında devamlıdırlar (ihmal göstermezler;)

﴿ وَالَّذ۪ينَ ف۪ٓى اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌۙ﴿٢٤﴾ لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِۖ﴿٢٥﴾ ﴾

24-25- Mallarında, isteyene ve (isteyemediği için) mahrum kalmışa belli bir hak tanıyanlar;

﴿ وَالَّذ۪ينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدّ۪ينِۖ﴿٢٦﴾ ﴾

26- Ceza (ve hesap) gününün doğruluğuna inananlar;

﴿ وَالَّذ۪ينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَۚ﴿٢٧﴾ اِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَاْمُونٍۚ﴿٢٨﴾ ﴾

27-28- Rablerinin azabından korkanlar, ki Rablerinin azabı(na karşı) emin olunamaz;

﴿ وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ﴿٢٩﴾ اِلَّا عَلٰٓى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُوم۪ينَۚ﴿٣٠﴾ فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَٓاءَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْعَادُونَۚ﴿٣١﴾ ﴾

29-30-31- Irzlarını koruyanlar -ancak eşlerine ve cariyelerine karşı müstesna; çünkü onlar kınanmaz; bundan öteye (geçmek) isteyenler ise, onlar taşkınların ta kendileridir-;

﴿ وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَۖ﴿٣٢﴾ ﴾

32- Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler;

﴿ وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَٓائِمُونَۖ﴿٣٣﴾ ﴾

33- Şahitliklerini (dosdoğru) yapanlar;

﴿ وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَۜ﴿٣٤﴾ ﴾

34- Namazlarını koruyanlar;

﴿ اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ى جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَۜ۟﴿٣٥﴾ ﴾

35- İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar.

{Makbul kulların özellikleri sayılırken, başta ve sonda namaza yer verilmesi, namazın önemini apaçık ortaya koymaktadır. 22. ve 23. âyetlerde namaza devam etme ve bu konuda ihmal göstermeme noktasına temas edilmişti; 34. âyette ise namazın bütün haklarını vermenin, yani bir taraftan erkân ve âdâbına riayet etmenin, diğer taraftan namaz dışındaki davranışlarda da, namazın kazandırdığı ulvî hasletleri korumanın önemine işaret edilmektedir.}

﴿ فَمَالِ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا قِبَلَكَ مُهْطِع۪ينَۙ﴿٣٦﴾ عَنِ الْيَم۪ينِۙ وَعَنِ الشِّمَالِ عِز۪ينَ﴿٣٧﴾ ﴾

36-37- (Resûlüm!) O kâfirlere ne oluyor ki, bölük bölük sağından ve solundan sana doğru koşuyorlar.

﴿ اَيَطْمَعُ كُلُّ امْرِىٍٔ مِنْهُمْ اَنْ يُدْخَلَ جَنَّةَ نَع۪يمٍۙ﴿٣٨﴾ ﴾

38- Onlardan her biri nimet cennetine sokulacağını mı umuyor?

{Müşrikler bölük bölük gelerek, Hz. Peygamber'in etrafındakilerin arasına karışır, onun sözlerini dinleyip, "Şayet bunlar, Muhammed'in dediği gibi cennete girecekler ise, biz elbette onlardan önce cennete gireriz" diye alay ederlerdi.}

﴿ كَلَّاۜ اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِمَّا يَعْلَمُونَ﴿٣٩﴾ ﴾

39- Hayır (hiç ummasınlar!) Şüphesiz biz onları, kendilerinin de bildikleri şeyden yarattık (fakat ibret almadılar, imana gelmediler).

— 569 —
﴿ فَلَٓا اُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ اِنَّا لَقَادِرُونَۙ﴿٤٠﴾ عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ خَيْرًا مِنْهُمْۙ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوق۪ينَ﴿٤١﴾ ﴾

40-41- Şu halde (işin gerçeği) öyle (umdukları gibi) değil! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, şüphesiz onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter ve kimse bizim önümüze geçemez.

﴿ فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذ۪ى يُوعَدُونَۙ﴿٤٢﴾ ﴾

42- Ama sen onları (şimdilik) bırak da, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya dek dalsınlar, oynayadursunlar.

﴿ يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ سِرَاعًا كَاَنَّهُمْ اِلٰى نُصُبٍ يُوفِضُونَۙ﴿٤٣﴾ خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ ذٰلِكَ الْيَوْمُ الَّذ۪ى كَانُوا يُوعَدُونَ﴿٤٤﴾ ﴾

43-44- O gün onlar, sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi, gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir halde kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!

{"Dikili şey" tapmak için dikilen putlar ya da herhangi bir hedef olarak tefsir edilmektedir.}