Yani: "İman eden ve iyi işler işleyen mü'minlere beşaret ver ki, altında nehirler akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden bir meyve yedikleri zaman; bu, bundan evvel yediğimiz meyvedir derler. Birbirine benzer bir surette rızıkları getirilip verilir. Ve o Cennetlerde onlar için temiz kadınlar vardır. Ve onlar o Cennetlerde de daimî bir şekilde kalacaklardır."
Arkadaş! Bu âyetin evvelâ mâkabliyle olan irtibatından bahsedeceğiz. Şöyle ki:
Bu âyetin geçen âyetler ile mütefavit çok irtibatları vardır. Yani mezkûr cümlelere doğru bu âyetten uzanıp giden muhtelif hatlar vardır. Bakınız, Kur'an-ı Kerim'in bu âyetle işaret ettiği netice, imanla amel-i sâlihin semeresi, surenin başında mü'minlere yaptığı medh ü senaya bakıyor.
Ve yine surenin başında, kâfir ve münafıklara yaptığı zemm ve tahkirlerden sonra tuttukları yolun onları ebedî bir şekavete sevkedeceğini beyan etmiştir. Bu âyetle tasrih ettiği saadet-i ebediyenin nurunu göstererek, onların bu büyük nimetleri kaybettiklerinden çektikleri hasretleri tezyid ve arttırmıştır.
Ve yine يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا ile emrettiği bir kısım dünya lezzetlerinin terkine bâis olan ibadetten neş'et eden zahmet ve meşakkatlere karşı, bu âyetle Cennet'in kapısını açarak, Cennet'in lezaizini göstermekle mü'minlerin kalblerini tatmin ve temin etmiştir.
Ve yine teklifin esası ve imanın birinci rüknü olan tevhidi, evvelce isbat etmiştir. Bu âyette dahi tevhidin semeresini ve rahmetin unvanını Cennet ve saadet-i ebediye ile göstermiştir.
Ve yine yukarıda nübüvvet-i Muhammediye (A.S.M.) اِنْ كُنْتُمْ ف۪ى رَيْبٍ ilââhir âyetiyle işaret edilen i'caz ile isbat edilmiştir. Burada da, tebşir ve inzar gibi nübüvvet vazifelerine lisan-ı Kur'an ile işaret edilmiştir.
Ve yine yukarıda îâd ve inzar; yani tahvif ve tehdidler yapılmıştır. Burada da vaadler, rağbetler, beşaretler yapılmıştır. Bunların arasındaki münasebet, tezadî bir münasebettir.
Ve yine nefsi ve vicdanı, aklın hükümlerine itaatlerini devam ettiren tergib ve terhib, yani ümid ve korku hisleri lâzımdır. Bu hislerin vücud bulup devam etmeleri ancak tergib ve terhib yani ümidlendirmek ve korkutmakla olur. Tergib ve terhibin devamı ancak vicdanda mevcud tahrik edici bir âmirin vücuduyla olur. İşte bu âyetle, tergib hissi uyandırılmıştır. Evvelki âyetler ile de terhib hissi tahrik edilmiştir. Bu itibarla aralarında tezadî bir münasebet vardır. Ve yine geçen âyetlerde âhiretin bir şıkkına, yani Cehennem'e işaret yapılmıştır. Bu âyette, ikinci şıkkı olan Cennet'ten haber verilmiştir. Bu itibarla âhiretin her iki şıkkı da zikredilmiş bulunuyor.
Arkadaş! Cennet ve Cehennem, şecere-i hilkatten ebede doğru uzanıp giden iki daldan tezahür eden iki semeredir ve kâinatın teselsülen gelmekte olan silsilelerinin iki neticesidir ve ebede doğru akıp giden kâinat seylinin iki mahzeni ve iki havuzudur. Evet Cenab-ı Hak gayr-ı mütenahî hikmetler için bu âlemi, imtihana sahne yaptı; yine sonsuz hikmetler için tagayyürata, tahavvülâta, inkılablara mahal olmasını irade etti; ve yine sonsuz gayeler için hayır ile şerri, nef' ile zararı, hüsün ile kubhu, hülâsa iyilikle kötülüğü karışık bir şekilde Cennet ve Cehennem'e tohum olmak üzere kâinatın şu mezraasına serpti. Evet madem ki bu âlem, nev'-i beşerin imtihan meydanıdır ve müsabaka yeridir; iyilikle kötülüğün birbirinden tefrik edilemiyecek derecede muhtelit ve karışık
olmaları lâzımdır ki, insanların dereceleri tezahür etsin. İmtihan ve tecrübe zamanları bittikten sonra, kötü insanlar:
"Ey mücrimler! Bir tarafa çekiliniz" diye olan tüy ürpertici, sâıkavari, şiddetli emr-i İlahîye maruz kalacakları gibi; iyi insanlar da فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ "Daimî kalmak üzere Cennet'e giriniz." diye olan Cenab-ı Hakk'ın mün'imane, şefikane, lütufkârane emirlerine mazhar olacaklardır. İnsanlar bu iki kısma ayrıldıktan sonra, kâinat da tasfiye ameliyatına uğrayacak. Kötülüğü, şerri, zararı tevlid eden maddelerin bir tarafa çekilmesiyle Cehennem'in; iyiliği, hayrı, nef'i doğuran maddelerin de diğer tarafa çekilmesiyle Cennet'in teçhizatları ikmal edilecektir.
Bu âyet mâkabliyle beraber kıyamete, haşre işaret eder. Binaenaleyh bu mes'elede nazara alınacak dört nokta vardır:
Âlemin imkân-ı harabiyetiyle ölümüdür. İkincisi: Harabiyetin vukua gelmesidir. Üçüncüsü: Tamir ve ihyasıdır. Dördüncüsü: Tamirinin imkânı ve vukuudur.
Harabiyet-i âlem imkân dairesinde olup olmadığından bahsedeceğiz. Evet âlemde tekâmül kanunu vardır. Bu kanuna tâbi' olan, neşv ü nema kanununa dâhildir. Bu kanuna dâhil olanın bir ömr-ü tabiîsi vardır. Ömr-ü tabiîsi olanın, ecel-i fıtrîsi vardır; ecelin pençesinden kurtulamaz. Evet kâinatın ihtiva ettiği enva'ın ve bu enva'ın ihata ettiği efradın kısm-ı ekserîsi bu kanunlara tâbidirler. Binaenaleyh âlem-i sağir denilen insan, ölümden ve harabiyetten kurtulamadığı gibi; insan-ı kebir denilen âlemin de ölümden necatı yoktur. Ve keza kâinatın bir ağacı ölümden, dağılmaktan halâs olmadığı gibi, şecere-i hilkatten olan kâinat silsilesinin de harabiyetten kurtuluşu yoktur. Evet eğer kâinat ömr-ü fıtrîsinden evvel haricî bir tahribata veya Sâni'i tarafından bir hedm ve kıyamete maruz kalmasa bile, fennî bir hesab ile kâinatın öyle bir günü gelecektir ki;
gibi âyetlere mâsadak olacaktır ve insan-ı kebir denilen koca kâinat, şu boşluğu sekeratının bağırtılarıyla dolduracaktır.
Harabiyet-i âlemin vukua geleceğidir. Evet bütün semavî dinler, âlemin harab olacağında müttefiktirler. Hem herbir fıtrat-ı selime, âlemin öleceğine şehadet eder. Ve kâinatta gözle görünen şu kadar nev'î, ferdî, yevmî, şehrî, senevî tagayyürat, tahavvülât, inkılabların yalnız işaretleriyle değil, sarahatlarıyla, kıyametin geleceği sabittir. Eğer bu icmal ile kanaat hasıl edemediysen bir parça izahat verelim.
Arkadaş! Kâinat dediğimiz şu apartman-ı İlahî öyle ulvî, yüksek, derin, ince nizamlara tâbi' ve öyle acib garib rabıtalara bağlıdır ki, eğer bir duvarı veya bir taşı, "Yerinden çık!" emrine hedef olsa; derhal âlem, ölüm hastalığına düşer, sekerata başlar; yıldızlar arasında müsademeler, ecram arasında muharebeler vukua gelir. Şu gayr-ı mütenahî boşluk; pek şiddetli sayhalar, pek dehşetli sâıkalar, pek korkunç sesler, sadâlar, gürültüler ve gümbürtülerle dolar. Evet insan-ı kebirin ölümü, küçük bir ölüm değildir. Sekerata başladığı zaman, milyarlarca kürelerin çarpışmasından husule gelen fırtınanın ne tasavvuru ve ne tarifi ve ne de görülmesi imkân dairesinde değildir.
İşte bu şiddetli ölüm ile hilkat bayılır, kâinat yayılır, hilkatin yağı ayranı birbirinden ayrılır. Cehennem maddesiyle, aşiretiyle bir tarafa çekilir; Cennet de letafetiyle, lezaiziyle ve bütün güzel unsurlarıyla tecelli ve incilâ eder.
S: Kâinat ilk yaratılışında ebede elverişli olarak sabit bir şekilde yaratılsaydı; böyle tagayyüratlı, inkılablı, mâil-i inhidam bir surette yaratılıp, bilâhare tahribden sonra ebediyete kabil, metin bir şekilde yapılmasından daha iyi ve daha kısa olmaz mı idi?
C: Vaktâ ki Cenab-ı Hak, hikmet-i ezeliye ile inayet-i ezeliyenin iktizasınca, insanların kabiliyetlerinin tezahürünü ve istidadlarının neşv ü nemasını irade etmekle, nev'-i beşeri imtihan ve tecrübeye tâbi' tuttu, zararları menfaatlara kattı, şerleri hayırların içine attı, güzellikleri çirkinliklerle cem' etti; hepsini birbirine karıştırarak kâinatın hamuru ile beraber yaratılış teknesinde yoğurduktan sonra, kâinatı tagayyür, tebeddül, tekâmül kanunlarına tâbi' tuttu.
Vaktâ ki imtihan perdesi kapanır ve tecrübe zamanı nihayet bulur ve kâinat tarlasının vakt-i hasadı hulûl eder. Sâni'-i Hakîm inayetiyle, birbiriyle karışık yoğurduğu zıdları tasfiye eder, içlerinden tagayyürü doğuran esbabı ayırır ve ihtilaf maddelerini tefrik eder. Sonra Cehennem ebede elverişli olarak metin ve kavî bir cisimle teşekkül ederek, وَامْتَازُوا hitabına hedef olur. Cennet ise esasatıyla beraber ebedî ve muhkem bir şekilde tecelli eder ve münceli olur. Evet gerek Cehennem'i, gerek Cennet'i teşkil eden ecza ve maddeler arasında münasebet vardır, zıddiyet yoktur. Münasebet intizamın şartıdır, nizam da devama sebebdir. Ve keza bu iki menzilin halkı da ebedî oldukları için vücudlarını teşkil eden ecza, tagayyüre maruz değildir. Çünki dünyadaki cisimlerinin terkib ve tahlilleri arasında muvazene yoktur. Yani cisim bünyelerine girenlerin, çıkanların
arasında nisbet yoktur. Onun için inhilale yüz tutarlar. Fakat âhiretteki cisimlerin yapılışı öyle değildir. Eczaları arasında tam manasıyla muvazene vardır ki; inhilale mahal kalmaz.
Yani dünyanın ikinci tamiriyle haşrin vukuudur. Evet tevhid ve nübüvvetin isbatları, yalnız delil-i naklî ile sahih değildir. Çünki devir lâzım gelir. Evet Kur'an ve hadîsten ibaret olan naklî delillerin sıhhatı, nübüvvetin sıhhat ve sıdkına bağlıdır. Eğer nübüvvet de delil-i naklî ile isbat edilirse, muhal lâzım gelir. Bunun için Kur'an-ı Kerim, tevhid ile nübüvveti delail-i akliye ile isbat etmiştir. Amma haşir mes'elesinin hem aklî hem naklî deliller ile isbatı sahihtir.
Delil-i aklî ile isbatı, وَ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ âyet-i kerimesinin bahsinde beyan edilmiştir. Hülâsası: Vücudlarında şek, ve şübhe olmayan nizam, rahmet ve nimet, ancak ve ancak haşrin gelmesiyle ve ikinci bir hayatın tahakkuku ile nizam, rahmet, nimet olabilirler. Eğer haşir gelmezse ve ikinci bir hayat tahakkuk etmezse, bunları esmaü'l-ezdaddan addetmek lâzım gelir.
Delil-i naklî ise: Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan ile bütün enbiya, haşrin geleceğine ittifak etmişlerdir.
Aklî ve naklî deliller ise: Fahreddinü'r-Râzî'nin tefsirinde bu kabîl delilleri bildiren âyetler beyan edilmiştir. Hülâsa: Bilhâssa hayvanat ve nebatatta daima vukua gelen haşirlere dikkat edip teemmül eden adam, elde edeceği müteferrik emarelerle haşrin vukuuna, hads ile yani bir sür'at-i intikal ile hükmedecektir.
Şimdi bu âyetin cümlelerini birbirine bağlayan münasebetlere gelelim. Evet bu âyetin cevherlerini nazmeden ve cümlelerinin silsilesine medar-ı bahis olan nokta, saadettir. Şöyle ki
Saadet-i ebediye iki kısımdır:
Birinci ve en birinci kısmı: Allah'ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaktır.
İkinci kısmı ise, saadet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saadet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünki saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.
Birinci kısım saadetin aksamı, tafsilden müstağnidir veya gayr-ı kabildir.
İkinci kısım saadetin aksamı ise: Evet "mesken"in en latîfi, en cazibedar şekli; etraf-ı erbaası türlü türlü gül ve çiçekler ile müzeyyen, bağ ve bahçelerle muhat, altında sular, nehirler akan kasr ve köşklerdir. Evet camid kalbleri aşk ve şevkle ihya eden, sönmüş olan ruhları şen ve şâd eden, şâirlere sermaye olarak şâirane teşbihleri, temsilleri, üslûbları ilham eden; sular ile hadravat ve nebatattır. Saadetin ikinci esası olan "ekl" ise, me'kûlat (yiyecek) kuvvet verdiği cihetle, en iyisi, en lezizi, me'luf olan kısımdır. Yani insana garib, vahşi olmayan şeylerdir. Çünki ülfetle, o nimetin derece-i kıymeti bilinir; lezzet verdiği cihetle de lezzetin en büyük lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir. Ve keza ekl lezzetini ikmal eden esbabdan biri de, o rızkın kendi amelinin ücreti olduğunu bilmektir; ikinci bir sebeb de o rızkın menbaının daima gözönünde hazır bulunmasıdır ki, kalbi mutmain olsun, rızk için telaş etmesin. Saadetin esaslarından "nikâh" ise: Evet insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcud bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar. Evet bir işde mütehayyir kalan veya birşeye dalarak tefekkür eden adam velev zihnen olsun, ister ki; birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en latîfi, en şefiki; kısm-ı sâni ile tabir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhî imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbî ünsiyet ve ülfeti itmam eden, surî ve zahirî olan arkadaşlığı samimîleştiren; kadının iffetiyle, ahlâk-ı seyyieden temiz ve pâk bulunması ve çirkin ârızalardan hâlî olmasıdır.
S- Yiyecek, içecek şahsî vücudu ibka etmek içindir. Çünki vücuddan eriyip ayrılan şeylerin yerini doldurup tamir etmek, yemek ve gıda ile olur. Nikâh da, nev'in bekası içindir. Halbuki âhirette eşhas ebedî olduğundan, vücudlarında eriyip ayrılan birşey yoktur ki gıdaya ihtiyaç olsun ve âhirette tenasül yoktur ki nikâha lüzum olsun?
C- Yemek, içmek ve nikâhın faideleri, yalnız bekaya ve tenasüle münhasır değildir. Evet şu elemli, kederli âlemde onlarda pek büyük lezzet ve faideler olsun da, lezzetler yeri olan âlem-i saadette ne için daha nezih lezzet ve faideleri olmasın?
S- Bu âlemde lezzet, elemin def'inden hasıl olur. Halbuki âhirette elem yoktur?
C- Elemin def'i, lezzetin sebeblerinden biridir. Yoksa lezzet, ona münhasır değildir. Ve keza âlem-i ebedînin bu âleme benzetilmesi, kıyas-ı maalfârıktır. Yani, aralarında çok farklar bulunduğundan, birbirine benzemez.
Cennet ile Horhor Bahçesinin
{(Haşiye): Horhor, Van'da müellifin medresesinin adıdır.}
arasında ne nisbet varsa, Cennet'in lezzetleriyle dünyanın lezzetleri arasında da aynı o nisbet vardır. Cennet'in Horhor Bahçesinden dereceleri ne kadar çok yüksek ise, uhrevî lezzetler de dünya lezzetlerine göre öyledir. Her iki âlem arasında bu büyük tefavüte, İbn-i Abbas لَيْسَ فِى الْجَنَّةِ اِلَّا اَسْمَٓائُهَا cümlesiyle işaret etmiştir. Yani "Cennet'te, dünya meyvelerinin yalnız isimleri vardır." Yani isimleri birdir, fakat lezzetleri ayrıdır.
Cennet'te lezzetin devamı mes'elesi ise: Evet lezzetin hakikî lezzet olması, zeval görmeyip devam etmesindendir. Zira elemin zevali lezzet olduğu gibi, lezzetin zevali de elemdir; hattâ zevalinin tasavvuru bile elemdir. Evet bütün mecazî âşıkların enînleri, bağırıp çağırmaları, bu kısım elemdendir ve bütün divanlarıyla yaptıkları ağlamalar, vaveylâlar, hep mahbubların firak ve zevallerinin tasavvurundan neş'et eden elemdendir. Evet pek çok muvakkat lezzetler var ki, zevalleri daimî elemleri intac ettiği gibi; çok elemlerin zevali de, leziz lezzetlere bâis olur. Lezzet ve nimet ise, devam etmek şartıyla lezzet ve nimet sayılabilir.
Hülâsa: İnsan, ebed için yaratılmıştır. Onun hakikî lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umûr-u ebediyededir.
Bu âyetin cümleleri arasındaki rabıtaları gördük. Şimdi cümlelerinin işgal ettikleri yerler ile münasebetlerine bakacağız:
Evet وَ بَشِّرِ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ bu cümlenin, bu mevki ile münasebeti: Evet Cenab-ı Hak ibadeti teklif etti ve nübüvveti isbat etti ve Peygamberimiz'i (A.S.M.) tebliğ-i umûra memur yaptı ve dünyevî bazı lezzetlere cevaz vermeyen ve meşakkatleri tazammun eden ibadete mü'minlerin imtisallerini temin etmek için, mü'minlere vaad buyurulan tebşirleri tebliğ etmeyi Resul-ü Ekrem'e (A.S.M.) emretti. Çünki o Hazret (A.S.M.) inzar ve tahvife (korkutma) memur olduğu gibi; Allah'ın rızasını, lütfunu, kurbiyetini ve saadet-i ebediye gibi tebşiratını da tebliğe memurdur.
اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى : İnsanın ihtiyacat-ı zaruriyesi içinde en evvel lâzım olan, mekân ve meskendir. Mekânın en güzeli, nebatat ve
eşcara müştemil olan yerlerdir; ve en latîfi, nebatları arasında suların mecrası olan bahçelerdir; ve en kâmil kısmı, ağaçlarının arasından akan nehirlerinin çoklukla bulunmasıdır. Kur'an-ı Kerim bu kısma تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ cümlesiyle işaret etmiştir.
Meskenden sonra insanın en fazla muhtaç olduğu; cismanî lezzetlerden yiyecek, içecektir. Bu kısma da, نَهْر، جَنّة kelimeleriyle işaret edilmiştir. Sonra rızkın en ekmeli, me'luf olan kısımdır ki, derece-i kıymeti bilinsin. Meyvelerin lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir. Lezzetin en safisi, hazır ve yakın olanıdır ve en lezizi, amelinin ücreti olduğunu bilmektir. Kur'an-ı Kerim bu kısma da كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ cümlesiyle işaret etmiştir.
مِنْ قَبْلُ : Yani "Bundan önce yediğimiz meyvelerdir veya dünyada yediğimiz meyvelerdir." Çünki Cennet'in meyveleri birbirine benzediği gibi, dünya meyvelerine de zahiren benzerler.
وَ اُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا : Yani rızıkları birbirine müteşabih olarak getirilir. Hadîste de vârid olduğuna göre, Cennet'in meyveleri renkçe birdir; amma tatları, taamları bir değildir. Bu cümlede meçhul sîgasıyla zikredilen اُتُوا kelimesinden anlaşıldığı gibi, rızkın insana götürülmesi, büyük bir şeref ve keramete delalet ettiğinden, büyük bir lezzeti intac ediyor.
وَ لَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ : Mesken ve me'kelden sonra insanın en ziyade muhtaç olduğu, eşidir. Bu ihtiyacının Cennet'te temin edilmiş olduğuna, bu cümle ile işaret edilmiştir. Evet insan bir refikaya veya bir refike muhtaçtır ki, tarafeyn aralarında, hayatlarına lâzım olan şeyleri muavenet suretiyle yapabilsinler ve rahmetten neş'et eden muhabbet iktizasıyla, yekdiğerinin zahmetlerini tahfif etsinler ve gamlı
kederli zamanlarını, ferah ve sürura tebdil edebilsinler. Zâten dünyada insanların tam ünsiyeti, ancak refikasıyla olur.
وَ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ : İnsan bir nimete veya bir lezzete mazhar olduğu zaman, en evvel fikrini bozan, vesvese veren; o nimetin veya o lezzetin devam edip etmeyeceği düşüncesidir. Bu vesveseli düşünceye mahal kalmamak üzere, Kur'an-ı Kerim bu cümle ile onların ezvacıyla, lezaiziyle beraber Cennet'te aleddevam kalacaklarını tebşir etmekle, o kederli düşünceden kurtarmıştır.
Bu âyetteki cümlelerin sadeflerinde bulunan cevherleri göstereceğiz: وَ بَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesinin başında bulunan و harf-i atftır. Atfın her iki tarafı arasında münasebet lâzımdır. Halbuki burada tebşir ile mâkabli arasında münasebet görünmüyor. Ancak mâkablinde inzar vardır. Öyle ise bu tebşir, o mâkablinden tereşşuh eden inzara atftır.
بَشِّرْ : "Beşaret" tabiri; Cennet'in, Cenab-ı Hakk'ın fazl-ı kereminden bir hediye-i İlahiye olup, amelin ücreti mukabilinde vâcib bir hak olmadığına işarettir. Çünki hak ve ücretin verilmesi, beşaretle tabir edilemez. Buna binaen yapılan ibadet, Cennet için olmamalıdır. Tebşirin sîga-i emir kıyafetiyle zikri, tebliğin takdirine işarettir. Çünki Resul-ü Ekrem (A.S.M.) tebliğe memurdur, tebşire mükellef değildir. Takdir-i kelâm: "Müjdeleyerek tebliğ et" demektir.
S- اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا Bu sıla ve mevsule tabiri, ism-i fâil sîgası olan اَلْمُؤْمِن۪ينَ den daha uzun olduğu halde neye işarettir?
C- Surenin başında, tafsilen zikredilen اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ ilââhir olan sıla ve mevsule işarettir ki; orada yapılan tafsil, burada yapılan icmale beyan olsun.
S- Surenin başında اَلَّذ۪ينَ nın sıla denilen dâhil olduğu cümle,
muzari sîgasıyla zikredildiği halde, burada mazi sîgasıyla zikredilmiştir. Esbabı nedir?
C- Orada makam, iman ve amele teşvik ve medih makamıdır. Buna münasib, muzari sîgasıdır. Burada makam, mükâfat ve ücreti vermek makamıdır. Buna da münasib, mazi sîgasıdır. Çünki ücret, hizmetten sonra verilir.
وَ عَمِلُوا : Bu "vav" harf-i atftır. Atfın tarafeyni arasında münasebet lâzım olduğu gibi, mugayeret de lâzımdır. Burada aralarında bulunan mugayeret, Mezheb-i İtizal'in hilafına, amelin imana dâhil olmadığına ve amelsiz imanın da kâfi gelmediğine delalet ettiği gibi; "amel" tabiri de, tebşir edilenin ücret gibi olduğuna işarettir.
الصَّالِحَاتِ : Bu kelime, birşey ile takyid ve tahsis edilmeyerek, mutlak ve mübhem bırakılmıştır. Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abdüh'ün telakkisine göre: "İyi şeyler manasında olan "sâlihat" kelimesi, beyne'n-nâs meşhur ve malûm olduğundan, mutlak bırakılmıştır." Ben de diyorum ki: Surenin başına itimaden burada mübhem bırakılmıştır. Çünki sure başında zikredilen
âyeti, buradaki "sâlihat"ı beyandır.
اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ : Bu âyetten maksad, mükâfattan neş'et eden neş'eli lezzet ve sürurdur. Bu maksadın takviyesine işaret eden kayıdlar:
1- اَنَّ nin te'kidi.
2- ل ın ihtisası.
3- لَهُمْ ün takdimi.
4- "Cennet"in cem'iyle tenkiri.
5- "Cereyan"ın zikri.
6- تَحْت ile beraber مِنْ in zikri.
7- "Nehir" tabiriyle tarifidir.
Bu kayıdların o maksadın tahakkukuna çalıştıklarına bir parça izahat vereceğiz. Şöyle ki:
Pek büyük birşey tebşir edildiği zaman, akıl tereddüd eder, inanamaz; inandırmak için te'kide ihtiyaç olur. Ve keza neş'e ve sürur makamları, evhamdan hâlî olmalıdır. Çünki edna bir vehimle, sürur zâil olur. Buna binaen burada o büyük tebşirat, اَنَّ ile te'kid edilmiştir ki; hem akıl inansın, hem o süruru izale edecek hiçbir evham kalmasın. Ve keza bu tebşiratın yalnız bir vaadden ibaret olmayıp, bir hakikat olduğuna işarettir.
İhtisası ifade eden لَهُمْ deki "lâm" tebşir edilen şeyin onlara mahsus ve onların mülkü ve onların fazlî istihkakları olduğuna delalet eder ki; lezzetleri tamam, sürurları müzdad olsun. Ve illâ bir padişah, bir fakiri misafir ederse; madem o misafirlik ve o sohbet ebedî değildir, kıymeti yoktur.
لَهُمْ ün takdimi hasrı ifade ettiğinden, beyne'n-nâs Cennet'in onlara tahsis kılındığına ve dolayısıyla ehl-i nârın da perişan hallerini onların gözleri önüne götürmeye sebeb olduğuna delalet eder. Ve bu itibarla Cennet'in lezzeti artar ve kıymeti tezahür eder.
Cennet'in cem'i, Cennetlerin taaddüdüne ve amellere göre Cennet'in mertebelerine işarettir. Ve keza Cennet'in herbir cüz'ü, Cennet gibi bir Cennet olduğuna ve herbir mü'mine düşen kısım, büyüklüğüne nazaran tam bir Cennet gibi göründüğüne işarettir.
Cennet'in tenkiri ise, güzelliğinin kabil-i tarif ve tavsif olmadığına veya sâmi'lerin iştiha ve istihsanlarının fevkalâdeliğine işarettir.
تَجْر۪ى : Bahçelerin en güzeli, içinde suyu bulunanlardır. Bunların da
en güzeli, içlerinden suları akanlardır. Bunların da en iyisi, akıntısı devamlı olanlardır. İşte cereyanın sîga-i muzari kıyafetinde zikredilmesi, o cereyanları tasvir etmekle, devamlı olduğuna işarettir.
مِنْ تَحْتِهَا : Hadravat (yeşillik) ve nebatat içinde cereyan eden suların en iyisi; nebean suretiyle bahçenin içinden çıkmakla yüksek köşklerin altından kendine mahsus terennümatıyla geçen, eşcar ve nebatata dağılan sulardır. مِنْ تَحْتِهَا kelimesi, bu kısım sulara işarettir.
اَلْاَنْهَارُ : Suların çokluğu, bahçelere daha ziyade menfaat, revnak ve güzellik verir. Kezalik küçük küçük arklardan tecemmu' eden nehirler, daha güzel manzaraları teşkil eder. Bilhâssa suları berrak, zülâl, tatlı, soğuk olursa fevkalâde bir kıymet, bir lezzet veriyor. İşte اَلْاَنْهَارُ kelimesi cem'iyle, tarifiyle, maddesiyle bu çeşit sulara işaret eder.
كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ : Bu büyük cümle, çok küçük küçük cümleleri tazammun etmiştir. Evet bu cümle mâkabliyle bağlı değildir, müste'nifedir; vazifesi mukadder bir suali cevablandırmaktır. Mukadder sual ise, sekiz sualin memzuç ve macunudur. Şöyle ki: Vaktâ ki iman edenler ve amel-i sâlih işleyenler, Cennet gibi yüksek bir meskenle tebşir edildiler, birdenbire sâmiin zihnine geldi: "Acaba o meskende rızık olacak birşey var mıdır? Varsa, o rızık nereden hasıl olur ve nereden gelir? O rızıklar o Cennet'ten hasıl olduğu takdirde, nesinden neş'et ediyor? Semeratından meydana gelirlerse, dünya semeratına benzerler mi? Benzediği takdirde, birbirine de benzerler mi? Birbirine müşabih olurlarsa, tatları bir midir, yoksa ayrı ayrı mıdır? Tatları muhtelif olduğu takdirde, koparıldıkları zaman yerleri boş mu kalır, yoksa derhal dolar mı? Tebeddül ettikleri takdirde, devamlı mıdırlar? Devamlı iseler, onları yiyenler sevinirler mi? Sevindikleri zaman ne derler?"
Arkadaş! Bu sualleri avucuna koy. Ben de bu cümleleri açar, içlerine bakarım. Sen de dikkat et, bakalım mutabık olacak mıdır?
كُلَّمَا kelimesi, devam ve tahkike delalet eder.
رُزِقُوا sîga-i mazisiyle vukuunun tahakkukuna delalet ettiği gibi, maddesiyle de dünyadaki rızıklarını ihtar eder. Ve bina-i meçhul sîgasıyla zikri, o rızıkta meşakkatin bulunmamasına ve onların (ağalar ve beyler gibi) rızıkları ayaklarına geldiğine delalet eder.
مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ denilmektense مِنْ ثَمَرَاتِهَا denilmiş olsaydı, daha muhtasar ve daha güzel olurdu. Fakat mezkûr suallerden iki suale cevab olduğundan, مِنْهَا ayrı مِنْ ثَمَرَةٍ ayrı söylemek îcab etmiştir.
مِنْ ثَمَرَةٍ deki tenkir, tamimi ifade ettiği cihetle, Cennet'in bütün semereleri rızık olmaya şâyan olduğuna işarettir.
رِزْقًا kelimesinin tenkiri ise, açlığı gidermek için yediğiniz gördüğünüz rızık olmadığına işarettir.
قَالُوا tefaul bâbının manası olan şirketi andırıyor. Yani "O rızkın acib keyfiyetinden ettikleri taaccüb ve istiğrabı birbirine söylemeye başladılar."
هٰذَا الَّذ۪ى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ : Bu cümlede mübhem bırakılıp, beyan edilmeyen «rızık» kelimesinin dört manaya ihtimali vardır:
Rızıktan maksad, amel-i sâlihtir. Yani "Bu dâr-ı dünyada rızık olarak bize nasîb kılınan amel-i sâlih, yani şimdi yediğimiz rızıklar dünyada yaptığımız amel-i sâlihin neticesidir." Yani amel ile ceza arasında o kadar ittisal (bağlılık) vardır ki; sanki dünyadaki amel, âhirette tecessüm edip sevab kesilmiştir. Onların sevinçleri, bu noktadan hasıl olmuştur.
Rızıktan maksad, dünyanın taam ve yemekleridir. Yani: "Dünyada rızık olarak bize verilen taamlar, bunlardır. Amma zevkleri, tatları arasında dağlar kadar fark vardır." İşte onların istiğrabları bu noktadandır.
Bu semereler, biraz evvel yediğimiz semereler gibidir, amma
suretleri bir, manaları, tatları ayrıdır. Demek sureten, şeklen bir olduklarından, ülfet lezzetini veriyor; tatlarının ayrı olmasıyla da teceddüd lezzeti hasıl oluyor. İşte sevinçleri bu noktadandır.
Hemen şimdi yediğimiz meyveler, bu dallardaki meyvelerdir. Demek bir meyve koparıldığı zaman, yeri boş kalmıyor, derhal yerine bir meyve peyda olur. İşte bundandır ki, Cennet'in meyvelerinde noksaniyet olmuyor.
وَ اُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا : Bu cümle, itiraziyedir. Yani yeni bir hükmü ifade etmek için zikrine lüzum olmadığı halde, هٰذَا الَّذ۪ى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ cümlesindeki hükmü tasdik ve illetini beyan etmek üzere, evvelki cümleye bir zeyl ve bir fezleke olarak zikredilmiştir.
Bina-i meçhul sîgasıyla اُتُوا nün zikredilmesi, ehl-i Cennet'in işleri, hademeleri tarafından görülmekte olduğuna işarettir.
مُتَشَابِهًا : Yani zahiren ve şeklen bir olduğundan, ülfet lezzetini veriyor; bâtınen ve taamen de ayrı olduğu cihetle, teceddüd lezzetini veriyor. Bu itibarla مُتَشَابِهًا kelimesi, her iki lezzeti îma ediyor.
وَ لَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ : Bu cümle, لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى ilââhir cümlesine atftır. Atfın tarafeyni arasında lâzım olan münasebetin iktizasınca takdir-i kelâm şöyle olsa gerektir: "Onlar, kendi cisimleri için bir meskene muhtaç oldukları gibi, kadınları için de bir meskene muhtaçtırlar."
لَهُمْ kelimesi ihtisası ifade ettiği cihetle, o ezvacın onların mülkü ve onlara mahsus olduklarına delalet ettiği gibi, dünya kadınlarından başka حُورٌ ع۪ينٌ ile tabir edilen bir kısım kadınlar da onlar için yaratılmış olduğunu îmaen gösteriyor.
ف۪يهَا : Cennet o kadınlara zarf ve mesken olduğundan anlaşılır ki, o kadınlar o yüksek Cennet'e lâyıktırlar ve aynı zamanda Cennet derecelerinin yüksekliği nisbetinde onların hüsünleri de yükseliyor. Ve keza Cennet'in de onlar ile müzeyyen olduğuna gizli bir îma vardır.
مُطَهَّرَةٌ tef'il bâbından ism-i mef'ul olduğundan, herhalde tathir edici bir fâil vardır. O fâil de, ancak yed-i kudrettir. Binaenaleyh yed-i kudretin tathir ve tenzih ettiği kadınların tavsifleri kabil değildir. Ve keza مُطَهَّرَةٌ kelimesi müteaddi olduğuna nazaran, o kadınların taharetleri kendilerinden olmayıp, başkasından onlara sirayet etmiş olduğu anlaşılır. Binaenaleyh dünya kadınları da Cennet'e girdikten sonra bir tetahhur ve tasfiye ve tasaykul ameliyatıyla güzellikte hurilerin derecelerine çıkacaklarına delalet eder.
وَ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ : Yani: Onlar da, ezvacları da, Cennet de, Cennet'in lezaizi de hep ebedîdirler.