Hz. Muhammed (S.A.V), ALLAH Teâlâ'nın bir Nebîsidir, bir Resulüdür, bir Mebûsu'dur. Ve O, bütün Peygamberlerin sonuncusudur, en faziletlisidir.
Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'e ALLAH tarafından Kur'an-ı Kerim âyetlerinin gelmesine «Nüzuli Kur'an» denir. Bu âyetleri Cibril'i Emin'in getirip tebliğ etmesine de «inzal", "tenzil» denilir. Bunun için Kur'anı mübine «Kitab-ı münzel» denilmektedir.
İSLAMİYET'İN DOĞUŞU SIRALARINDA ARABİSTAN'IN DİNİ VE SOSYAL HALİ
91- Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in doğduğu ve daha sonra risalete nail olup İslâm dinini her tarafa yaymaya başladığı zaman, bütün dünya gibi Arabistan da büyük bir cehalet, sapıklık içinde kalmış bulunuyordu. Araplar, o zaman başka başka batıl dinlere, mezheplere tâbi idiler. Bir çoğu yıldızlara, ağaçlara, taşlara, heykellere tapmakta idi, hepsi de cahil idi. Aralarında okur yazar kimseler hemen hemen bulunmaz gibi idi. Medeniyetten mahrum idiler, dağınık bir halde bulunup birbirleriyle uğraşır, başka milletlerin hakimiyetleri altında yaşarlardı. Bazı kabileler, yeni doğan kız çocukarını diri diri topraklara gömer de bundan acı bile duymazlardı.
92- Arablar, vaktiyle böyle acınacak bir gaflet ve cehalet içinde yaşar bulunmakla beraber, bedevîlik (çöl hayatı) sayesinde asıl örf ve adetlerini bir dereceye kadar saklayabilmişlerdi. Yaratılış itibarıyla zeki idiler, kahramancesur idiler. Misafire hürmet, emanete riayet ederlerdi. Yalan söylemekten kaçınırlardı. Hele aralarında fesahat, belagat (edebiyat) pek fazla yükselmişti, birçok şairler türemişti, pek parlak kaside, manzumeler meydana getirmişlerdi. Artık bunlar da bütün insanlık âlemi gibi ilâhî bir dine muhtaç idiler, hakikî bir din sayesinde yüksek, temiz bir hayata nail olmaya muhtaç idiler. Hak Teâlâ hazretleri, kendilerine lütfetti, İslâm dini sayesinde bu ihtiyaçtan kurtuldular, cihanda bir benzeri daha görülmemiş bir yükselmeye nail oldular, az bir zaman içinde cihanın doğusuna, batısına hâkim kesilerek bütün insanlığı uyandırmaya, haktan, hakikatten, fazilet üzerine kurulmuş bir medeniyetten haberdar etmeye çalıştılar, muvaffak da oldular. Evet... İslâmiyetin yüksek esaslarına, düsturlarına sarıldıkça yükselmeden yükselmeye, muvaffakiyetten muvaffakiyete nail olup durdular.
İSLÂMİYETİ İLK KABUL EDEN ZATLAR
93- Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, kendisine Peygamberlik verilince ilk evvel çevresinde bulunan bazı zatları hususî bir şekilde İslâm dinine davet buyurmuştu. Bu daveti ilk önce Hz. Hatice validemiz kabul edip İslâmiyet şerefine nail oldu. Sonra Kureyş'in büyüklerinden olan Ebubekir Sıddık ile Peygamberimizin
azatlı kölesi olan Zeyd b. Harise ve Peygamberimizin amcası Ebu Talib'in oğlu olup henüz dokuz-on yaşında bulunan Hz. Ali kabul ettiler. Biraz sonra da Hz. Ebubekir'in delaletiyle Osman b. Affan, Abdürrahman b. Avf, Sa'd b. Ebi Vakkas, Zübeyr b. Avvam, Talha b. Ubeydullah hazretleri İslâmiyetle şereflendiler.
94- Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz, daha sonra insanları açıkça dine davet etmeye başlamış, herkese ALLAH Teâlâ'nın varlığını, birliğini, büyüklüğünü anlatarak ondan başkasına tapılmamasını ihtar etmekte bulunmuş olduğundan, kabiliyetli-istekli olan zatlar müslümanlığa can atıyor, cehaletten kurtulup saadete eriyordu. Bir müddet sonra Peygamberimizin amcalarından Hz. Hamza
İslâmiyeti kabul etti. Bundan biraz sonra da Ömer b. Hattab müslüman olarak İslâm dininin yayılmasına çalıştı. Artık müslümanların sayısı, günden güne artıyordu.
95- Peygamberi Zişan (S.A.V) Efendimiz'i görüp müslüman olan zatlara «Sahabe", "Ashab» denir. Tekili «Sahabi"dir.>Bu şerefe nail olan kadınlara da "Sahabiyyat» denir ki tekili "Sahabiyye"dir.
Ashab-ı Kiram'ın en büyüklerinden olan Ebubekir, Ömer, Osman, Ali hazretlerine «Hulefa-i Râşidîn", "Çaryar'ı Güzin» denir ki, bunlar, Resulü Ekrem (S.A.V)den sonra sırasıyla halifelik ve devlet başkanlığı makamlarında bulunmuş, İslâm dinine pek çok hizmetler etmişlerdir. Bu dört zat ile Abdurrahman b. Afv, Sa'd b. Ebi Vakkas, Zübeyr b. Avvam, Talha b. Ubeydullah, Sa'id b. Zeyd ve Ebu Ubeyde b. Cerrah hazretlerine de "Aşere-i Mübeşşere" denir ki, bu on zatın cennete girecekleri kendilerine bir hadis-i şerif ile müjdelenmiştir.
96- Peygamber (S.A.V) Efendimiz Hazretlerini görüp ona iman eden zatların hepsi de mübarektir, mukaddestir, her yönüyle hürmete lâyıktır. Onların kıymet ve şerefleri ümmetin diğer bütün fertlerinden pek yüksektir. Bu da Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz ile görüşmek şerefine nail olmalarının ve İslam dinine ilk evvel hizmet etmiş bulunmalarının bir meyvasıdır, bir mükâfatıdır.
Bunun için biz o yüksek zatların hepsine de istisnasız hürmet ve muhabbet ederiz. Onlardan bazılarının aralarında meydana gelmiş olan bazı hâdiseler, birer ictihada, birer ilâhi hikmete dayanmış olduğundan biz o hâdiseleri kurcalamayız, o hâdiselerden dolayı hiçbirine -hâşâ- dil uzatamayız. Resulullah (S.A.V)in ve diğer din büyüklerinin bizlere emirleri, tavsiyeleri bu şekildedir.
ALLAH'a hamd olsun ehli sünnetten olan bütün müslümanlar, bu şekilde hareket eder, bütün Ashab-ı Kiram'ı "Radiyallah'ü Teâlâ anhüm = ALLAH Teâlâ onlardan razı olsun" diye hayır dua ile, hürmetle anar. Bu hususa ait "Ashab-ı Kiram hakkında müslümanların nezih itikatları" adındaki eserimizde geniş bilgi vardır.
ALLAH'ü Azîmüşşan Hazretleri Ashab-ı Kiram'ın hepsinden razı olsun, âmin.
İLK MÜSLÜMANLARIN ÇEKTİKLERİ EZİYETLER, HABEŞİSTAN'A HİCRETLERİ VE KUŞATMA ALTINDA KALMALARI
97- Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'i tasdik edip İslâm dinini kabul eden Ashab-ı Kiramdan bir çokları bu uğurda pek çok eziyetler çekmiş, birçok maddi mahrumiyetlere katlanmış, dinleri uğrunda mallarını, canlarını fedadan çekinmemişlerdi. Hattâ bizzat şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz de birçok eziyetlere maruz kalmış, hiç bir peygamberin görmediği eza ve cefaya uğrayarak bunlara sabır ile, metanet ile katlanmış, yüksek peygamberlik vazifesini harikulade bir azim ile yerine getirmeye çalışmış, hakkıyla muvaffak da olmuştur.
98- Kölelerden ilk evvel müslüman olan, "Bilâli Habeşî" idi. Bu zat müslüman olunca görmediği eziyet kalmamıştır. Müşrikler, bu muhterem zatın boynuna ip takmışlar, onu çocukların ellerine vererek sokaklarda, kızgın kumların üzerinde dolaştırmışlar, kendisini bayılıncaya kadar dövmeye devam etmişlerdi. Fakat Hz. Bilâl: "ALLAH birdir, ALLAH bir" diyerek dininde sebat ediyor, bu eziyetlere katlanıyordu. Kendisini nihayet Ebubekir Hazretleri satın alarak azat etmiştir. Dinindeki bu sebat ve metanetin mükâfatıdır ki, onun mübarek ismi asırlardan beri bütün ümmet tarafından bir hürmetle anılıp durmaktadır. "Radiyallah'ü Teâlâ anh".
99- İslâmiyeti kabul eden zatlardan bir kısmı da gördükleri eziyet yüzünden vatanlarını terkederek Habeşistan'a hicrete mecbur kalmışlardı.
Şöyle ki, bunlardan evvelâ on bir erkek ile dört kadın, sonra da seksen iki erkek ile yirmi kadın hicret etmiştir. Peygamberimizin muhterem kerimeleri Hz. Rukiye ile kocası Hz. Osman da bu ilk hicret edenlerdendir.
Habeşistan hükümdarı Necaşî, bu muhacirlere çok hürmet etmiş, yer göstermiş, sonra da İslâmiyeti kabul eylemişti.
100- Bi'seti Nebeviyyenin, yani Hz. Muhammed (S.A.V)e peygamberlik verildiğinin yedinci senesi idi ki, Mekke-i Mükerreme'deki müşrikler, müslümanların günden güne artıp kuvvet bulduklarını görerek haklarındaki eziyetlerini bir kat daha arttırmaya başlamışlardı. Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in mensup olduğu Hâşim oğulları ile alışverişi kesmişler, onlara faydalı şeyleri haber vermemeye karar vermişler, onların ihtiyaç içinde yaşamaları için kendileriyle her türlü münasebeti kesip durmuşlar, hatta bu hususta bir ahidname de yazıp Kâ'be-i Muazzama'nın bir duvarına asmışlardı. Artık Hâşim oğullarından olanlar, gerek müslüman olsunlar ve gerek olmasınlar, "Şa'bı Ebi Talib" denilen bir mahallede âdeta mahsur - çevreleri kuşatılmış bir durumda kalmış, son derece bir sıkıntı içinde vakit geçirmekte bulunmuşlardı. Diğer müslümanlar da gelip bu mahallede toplanmışlardı. Fakat bu ahidnamenin evvelindeki "Bismikel'lahümme" ibaresinden başka bütün yazılarını güvelerin yemiş olduğunu Peygamber (S.A.V) Efendimiz, bir mucize olarak haber verdi. Gidip baktılar, bu hakikatı anlayınca
müşrikler, biraz utandılar, Hâşim oğulları aleyhindeki ittifaklarını bozdular, Hâşim oğulları da diğer müslümanlar ile beraber bu kuşatmadan kurtulup biraz nefes aldılar.
PEYGAMBERİMİZİN AMCASI EBU TALİB İLE HANIMI HATİCETÜ'L-KÜBRA (R.Anha)IN VEFATLARI
101- Ebu Talib, Peygamber Efendimizi pek çok severdi, pek fazla korurdu. Efendimiz'in pek muhterem, pek doğru sözlü bir zat olduğunu bilirdi. Fakat kavminin dedikodusundan korkarak görünürde iman etmiş bulunmuyordu. Kalben iman etmiş olduğu, kendisine isnat edilen bazı "manzumeler"den anlaşılmaktadır. Hakikati ancak ALLAH Teâlâ bilir. Peygamberliğin onuncu yılında seksen yaşında olduğu halde vefat etmiştir.
102- Ebu Talib, vefatına yakın Kureyş büyüklerini yanına çağırarak kendilerine şöyle bir vasiyette bulunmuş: "Ey Arabın seçkinleri! Akrabaya sevgi, fakirlere yardım, namusa, fazilete riayet ediniz. Daima ittifak ve birlikberaberlik dairesinde hareket ediniz. Bilhassa Muhammed'ül Emin (S.A.V)e riayet ve itaat ediniz. İyi biliniz ki Hz. Muhammed (S.A.V), her sözünde sadıktır. Hz. Muhammed (S.A.V), ALLAH Teâlâ'nın muvaffak kılmasına, hidayetine nail olmuştur. Bütün Kureyş kabilesinin kolları, bütün dünya tarafları onun emirlerine itaat, onun davetine icabet edecektir. Eğer daha yaşayacak olsaydım her türlü zorluklara katlanarak ona yardıma devam ederdim."
103- Ebu Talib'den üç gün sonra da Haticetü'l-kübra (R.Anha) annemiz vefat etmiştir. Bunların vefatları, Resulü Ekrem Efendimizi çok mahzun bırakmıştı. Peygamber (S.A.V) Efendimiz, Hz. Hatice'den çok memnun idi, onun üzerine başkasıyla evlenmemişti ve onun hakkında buyurmuştu ki: "Hayır... Bana ondan daha hayırlı bir hanım nasip olmadı, beni kimseler tasdik etmediği bir zamanda o tasdik etti, benden herkes malını esirgerken o, mallarını bana feda etti, benim dünyada bir dostum vardı, o da Hatice idi."
Fahr-i alem Efendimiz (S.A.V), daha sonra Zem'a'nın kızı "Sevde" annemizle Hz. Ebubekir'in kızı "Aişe-i Sıddıka" annemizi, daha sonra da Hz. Ömer'in kızı "Hafsa" ile Hz. Ebu Süfyan'ın kızı "Ümmü Habibe" annemizi de hanımı olmak şerefine nail buyurmuştur. ALLAH Teâlâ hepsinden razı olsun.
PEYGAMBERİMİZİN KABİLELERİ DİNE DAVET ETMESİ VE AKABE BİATI
104- Mekke-i Mükerreme'deki müşrikler, Ebu Talib'in nasihatlerini dinlemediler, onun vefatından sonra Resulü Ekrem'e daha fazla düşmanlık göstermeye, eziyet vermeye kalkıştılar. Resulü Efham Efendimiz de azatlı kölesi
Zeyd ile beraber Mekke'den çıkıp Taif taraflarını şereflendirdi. Evvelâ civarda bulunan "Bekr b. Vail" kabilesi ile Kahtan kabilelerinden birini dine davet etti, fakat bunlar, bu daveti kabul etmediler, sonra da Taif'e vardılar, orada "Benî Sakif" kabilesini dine davet buyurdu, onlar da kabul etmediler, münasip olmayacak sözler söylediler. Resulü Ekrem Hazretleri Mekke-i Mükerreme'ye döndü, oraya bir konaklık bir mesafede bulunan "Batnı Nahle" vadisine gelince bir gece orada kalıp ibadetle meşgul oldu. Er-Rahman sûre-i celilesîni okurken cin taifesinden bazıları gelip okunan âyetleri dinlediler ve Peygamber Efendimiz (S.A.V)e iman ettiler, işittiklerini gidip diğer cinlere de anlattılar. Bu, bir hakikattir. Bunu, Kur'an-ı Mübîn bildirmektedir. {(*): Ahkaf Suresi: 29 - 31}
105- Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, yalnız insanlara değil, cinlere de Peygamber gönderilmiş bulunmaktadır. Bunun içindir ki kendisine «Resulü's-sekaleyn = insanların ve cinlerin peygamberi» denilmiştir. Meleklere de Peygamber gönderilmiş olduğu görüşünde olanlar da vardır. Onun varlığı mutlaka, bütün yaratılmışlara ALLAH'ın bir rahmetidir.
106- Peygamber (S.A.V) Efendimiz Taif'ten Mekke-i Mükerremeye dönünce yine her türlü eziyetlere katlanarak halkı İslam dinine davet etmeye devam buyurdu. Her sene Hac mevsiminde etraftan Mekke-i Mükerreme'ye gelen ve "Sûk-ı Ukâz" denilen panayırda toplanan kabileler ile görüşüp kendilerini müslümanlığa davet buyurmakta idi. Bunlardan bir kısmı da bu daveti kabul etmekle İslâm dini Ceziretü'l- Arab (Arap yarımadasın)a yavaş yavaş yayılmaya başlamıştı. Mekke-i Mükerreme müşrikleri ise, bu akımın önünü almak için çalışıyor, Peygamber (S.A.V) Efendimiz hakkında iftiralarda bulunuyor, o mukaddes zata -hâşâ- kâhin, deli, şair, sihirbaz demeye cesaret ediyorlardı.
Ne garibdir ki, içlerinden "Velid b. Mugire" gibi cin fikirli adamlar, şöyle diyorlardı: "Biz Muhammed (S.A.V)e nasıl kâhin diyebiliriz ki, onun sözleri kâhinin sözlerine asla benzemiyor. Biz ona nasıl delilik isnad edebiliriz ki, onda asla delilik alâmeti yoktur. Biz ona şair de diyemeyiz, çünkü biz şiirin bütün kısımlarını biliriz, onun sözleri bu kısımlardan hiç birine benzemiyor. O'na sihirbaz da diyemeyeceğiz, zira o ne okuyup üfürüyor, ne de düğüm bağlıyor. Onun sihirbaza neresi benziyor? Doğrusu bu dediklerimiz şeylerden hiç biri onun hakkında yakışık almıyor.
107- Bir takım bedbahtlar, Resulullah (S.A.V)de beliren ilahi nurları, kemalleri görmekten âciz kimseler, kendi aralarında parlayan O hidayet güneşinden kendileri istifade etmedikleri gibi başkalarının istifade etmelerine de engel olmak istiyorlardı. Fakat zavallılar bilmiyorlardı ki, Hak Teâlâ'nın güneşini hiçbir kimse örtemez. ALLAH'ü Azimüşşan'ın nurunu hiçbir fert söndüremez. Böyle boş
hareketlerde, emellerde bulunanlar, mahvolur giderler, ilâhî nur yine olanca parlaklığıyla parlar durur. Dünya tarihi buna şahittir.
108- Peygamberliğin on birinci senesi idi. Resul-ü Ekrem Efendimiz (S.A.V), yine Hac mevsiminde kabileleri dine davet ediyordu. Medine-i Münevvere halkından ve "Hazreç" kabilesinden bir cemaata "Akabe" denilen bir tepede rast geldi, kendilerine müslümanlığı anlattı, yüce manasıyla, hoş, güzel nazmıyla kalpleri etkileyen Kur'an-ı Kerim'in âyetlerinden bir miktar okudu, o muhterem cemaat da müslümanlığın ne yüksek bir din olduğunu anlayarak Resulullah (S.A.V)ı tasdik ettiler. Bir sene sonra bunlardan beş zat ile yine Medine-i Münevvere halkından diğer yedi zat gelip "Akabe" mahallinde Resul-ü Ekrem ile görüştüler, "Bundan sonra ALLAH Teâlâ'ya şirk (ortak) koşmayacaklarına, hırsızlıkta, zinada bulunmayacaklarına, hiç bir kimseye iftira etmeyeceklerine ve kız çocuklarını öldürmeyeceklerine" dair Peygamber (S.A.V) Efendimize söz verdiler. İşte bu şekilde yapılan ahde "Birinci Akabe biatı" denir.
109- "Birinci Akabe biatını yapan zatlar, Medine-i Tahire'ye döndüler, orada İslâmiyeti yaymaya çalıştılar, peygamberliğin on üçüncü senesinde Medine-i Münevvere'deki "Evs" ve "Hazreç" kabilelerinden yetmiş üç erkek ile iki hatun yeniden geldiler, "Ebu Eyyubi Ensarî" de bunların arasında idi. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimizle Akabe mevkiinde görüştüler, İslâmiyyeti kabul ettiler ve Peygamber (S.A.V) Efendimizi Medine-i Münevvere'ye davette bulundular ve Medine-i Münevvere'yi şereflendirdiği zaman onu kendi canları gibi muhafaza edeceklerine, emirlerine uyacaklarına, her türlü tehlike karşısında İslâm dinini müdafaaya çalışacaklarına ve müslümanların fakirlerine, zayıflarına yardımda bulunacaklarına dair yemin ederek söz verdiler. İşte bununla da «İkinci Akabe biatı» meydana gelmiştir.
İNŞİKAK-I KAMER (AYIN İKİ PARÇAYA AYRILMASI) VE MİRAÇ MUCİZELERİ
110- Ayın iki parçaya ayrılması, peygamberliğin sekizinci senesinde meydana gelmişti. Şöyle ki müşriklerin bir kısmı mehtaplı bir gecede ayın ikiye ayrılıp sonra birleşmesini Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimizden istediler. Böyle bir mucize göstermedikçe iman edemeyeceklerini söylediler. Resulü Efham (S.A.V) Hazretleri de Hak Teâlâ'ya dua buyurdu. ALLAH'ü Azimüşşan'ın kudretiyle ay iki parçaya ayrıldı. Bir parçası Hira (şimdiki adı Nur) dağının bir tarafında, diğer parçası da öbür tarafında yüksekten göründü sonra birleşip evvelki halini aldı. Bu mucizeyi o gece yolcular da görmüşlerdi. Mekke-i Mükerreme'ye gelince anlattılar. Ne yazık ki, müşrikler yine iman etmediler, bunu bir sihir sandılar. Halbuki ALLAH Teâlâ'nın kudreti her şeye kâfidir. Bir büyük Peygamber için bir mucize olmak üzere böyle bir şeyi meydana getirmesine ne
mani vardır? Bir çok parlak yıldızların güneşten veya diğer yıldızlardan ayrılarak çevresinde birer küme oluşturdukları fen sahipleri iddia edip duruyorlar. Artık bu benzersiz şaheserleri yaratan, yaşatan Hallâk-ı Hakim Hazretleri, böyle bir mucizeyi yaratmaya -hâşâ- kadir değil midir? Ne yazık ki gafil, inkarcı insanlar, Hak Teâlâ'nın sonsuz kudretini sınırlamak istemiş oluyorlar da hiç haberleri olmuyor!. Doğrusu bu gibi tabiat mucizelerini inkâr etmeye imkân, başka bir şekilde yorumlamaya asla ihtiyaç yoktur. Yazıklar olsun bunun aksi düşüncelerde bulunanlara!...
111- Peygamberliğin onüçüncü senesinde de «Mi'rac» mucizesi olmuştur. Şöyle ki Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in Medine-i Münevvere'ye hicretlerinden sekiz ay evvel, {(*): Bu hususta başka rivayetler de olmakla beraber doğru ve yaygın olan görüş: İsra ve Mirac mucizesinin Peygamberliğin onikinci yılında, hicretten onsekiz ay önce vaki olduğu şeklindedir. Bak. M.Asım Köksal, İslam Tarihi; 5/154} Recep ayının yirmi yedinci gecesi idi ki Cibril-i Emin geldi, Burak adında bir binek getirdi, Peygamber (S.A.V) Efendimiz'i alıp Kudüs-ü şerif'teki Mescid-i Aksaya götürdü, oradan göklere çıkardı, Fahr-i kâinat Efendimiz (S.A.V) bir nice âlemler gördü, peygamberlerin bazıları ile görüştü, Sidretü'l-münteha denilen makama kadar vardı, ALLAH'ü Azimüşşan'ın nice nice ihsan ve ikramlarına mazhar oldu. Kendisine ve ümmetine beş vakit namaz farz kılındı ve yine o mübarek gecede hâne-i saadetine iade buyuruldu. Sabahleyin bu harikulade hâdiseyi insanlara haber verince müslümanlar, kendisini tebrik ettiler. Müşrikler ise, "böyle birşey olamaz" diye inkâra yeltendiler. O bilgisiz, düşüncesiz insanlar, hayvanlara, ağaçlara, taşlara tapıyorlardı. ALLAH Teâlâ'nın kudretini de bu taptıkları şeylerin kudretine, kuvvetine benzeterek böyle bir harikanın olmasını mümkün göremiyorlardı. Eğer bunlar bu kainatı yaratanın nasıl yüce bir yaratıcı olduğunu biraz bilselerdi, eğer O Hallak-ı Hakîm'in şu üstümüzdeki sonsuz fezada binlerce, milyonlarca büyük büyük küreleri tutup fevkalâde birer süratle hareket ettirmekte olduğunu düşünse idiler, böyle bir mucizeyi inkâra lüzum görmezlerdi. Zavallı insanlar!... Kendi yapacakları nakil vasıtalarıyla, uzay araçları ile Merih'e, Zühre'ye yükselip çıkabileceklerini düşündükleri halde, Mirac hâdisesinin sırf ALLAHın kudreti ile olmuş olacağını nasıl uzak görebilirler?
ALLAH Teâlâ şüphe yok ki her şeye kadirdir.
İSLÂMİYETİN MEDİNE-İ MÜNEVVERE'DE YAYILMASI VE MÜSLÜMANLARIN ORAYA HİCRETLERİ
112- Medine-i Tahire'nin eski adı Yesrib idi. Oraya Yemen'in Ezd kabilesinden bir cemaat gelip yerleşmişlerdi. Bu cemaatin reisi olan Haris vefat
edince Evs ve Hazrec adındaki iki oğlunu bırakmıştı. Bu cemaat fertleri ikiye ayrıldı, bir takımı Evs'e, diğer bir takımı da Hazrec'e tabi oldu. Bu şekilde Medine-i Münevvere'de Evs ve Hazrec adıyla iki kabile türemişti. Daha sonra bunların aralarına şiddetli bir düşmanlık düştü. Daima birbiriyle çarpışıp dururlardı, dünyayı verseler aralarını bulmak, kalblerini birleştirmek mümkün olmazdı. Fakat ne zaman ki aralarında İslâmiyet nurları parlamaya başladı, derhal o eski düşmanlığı unuttular, bu düşmanlık yerine bir sevgi, bir kardeşlik yerleşti. Birbirine bir din bağı ile bağlandılar, birbirlerinin selâmetine, saadetine çalıştılar, eski müşterek düşmanları olan Yahudiler'e üstün geldiler.
İşte müslümanlık, Medine-i Münevvere'de bu iki kabile arasında günden güne süratle yayılıyordu. Ashab-ı Kiram'dan Umeyr oğlu Mus'ab bunlara Kur'an-ı Kerim'i ve İslâm âdabını öğretmek için Medine'i Tahire'ye gönderilmişti. Sonunda reislerinden Sa'd b. Muaz ile Useyd b. Huzayr da müslüman olunca bu iki kabile arasında müslümanlık nimetine nail olmayan hemen hemen kalmadı.
113- Mekke-i Mükerreme'deki müslümanlar, müşriklerden tahammül edilemiyecek derecede eziyet görüyorlardı. İkinci Akabe biatından sonra azar azar Medine-i Münevvere'ye gizlice hicrete başladılar. Yalnız Hz. Ömer, Mekke-i Mükerreme'den çıkacağı zaman Kâ'be-i Muazzamayı ziyaret edip orada toplanmış olan müşriklere hitaben: "Siz ne akılsız kimselersiniz ki, taştan, ağaçtan yapılmış şeyleri ma'bud tanıyorsunuz! İşte ben gidiyorum, babasını evlâdsız, evlâdını babasız, karısını kocasız bırakmak isteyenler varsa beni takip etsinler." diyerek âşikare çıkıp gitmişti.
Medine-i Münevvere'ye hicret eden Ashab-ı Kiram'a Muhacirin denir, Medine-i Tahir'e halkından bulunan Ashab-ı Kiram'a da Ensar denir. Bu zatlar, muhacirlere pek çok yardım etmiş oldukları için bu Ensar ünvanını almışlardır. Hak Teâlâ hepsinden razı olsun.
PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)İN MEDİNE-İ MÜNEVVERE'YE HİCRETLERİ VE ORADAKİ BAZI KIYMETLİ İCRAATI
114- Peygamberliğin ondördüncü senesi idi, Mekke-i Mükerremedeki müslümanlar, Medine-i Münevvere'ye hicret etmişlerdi. Mekke şehrinde yalnız Resulü Ekrem (S.A.V) ile mübarek ehli beyti ve Hz. Ebubekir ile Hz. Ali kalmışlardı.
Ashab-ı Kiram'ın böyle Medine-i Münevvere'ye gidip orada bir kuvvet oluşturmaları, Mekke-i Mükerreme'deki gayrimüslimleri düşündürüyordu, Darü'n-nedve denilen bir evde toplandılar, müslümanların en büyük düşmanı olan "Ebu Cehil" adındaki bir şahsın sözüne uydular, Resulü Ekremi öldürmeye karar
verdiler. Her kabileden bir şahıs ayrılarak Hz. Peygamberin hâne-i saadeti etrafını geceleyin kuşattılar, uyumalarını bekliyorlardı, suikastta bulunacaklardı.
İşte o gece, Cibril-i Emîn geldi, durumu Resulü Ekrem'e haber verdi ve Medine-i Münevvere'ye hicret için izin verildiğini bildirdi. Nebiyyi zîşan Hazretleri de kendi yatağına Hz. Ali'yi yatırdı, yerden bir avuç toprak alıp dışarda bekleyen müşriklerin üzerlerine saçtı. Hiç birisi görmeksizin aralarından çıkıp gitti. O gece bir yerde kaldı, gündüzün öğle vakti Ebu Bekir Sıddık'ın evini şereflendirdi ve beraberce hicrete izinli olduklarını müjdeledi.
115- Rebiulevvel ayının ilk günleri idi, Peygamber (S.A.V) Efendimiz, Hz. Ebu Bekir ile beraber geceleyin Mekke-i Mükerreme'den çıktılar, oraya bir saatlik mesafede bulunan "Sevr" dağına gittiler, orada "Athal" denilen bir mağarada saklandılar ve o gece orada kaldılar. Mekke müşrikleri, işten haberdar olunca Resulü Ekrem'i takibe koyuldular, her tarafa başvurdular, hattâ bu mağaranın yanına bile geldiler. Fakat mağaranın kapısına örümcekler derhal ağlarını germiş, güvercinler de gelip oraya yuva yapmış, yumurtlamış olduğundan orada kimsenin bulunmayacağına inanıp geri döndüler. Bu da bir mu'cize demekti. Sonunda Peygamber Efendimiz (S.A.V), muhterem yol arkadaşı ile beraber mağaradan çıktı. Evvelce Abdullah b. Ureykıt adında birisi vasıtasıyla hazırlamış oldukları iki deveden birine Resulü Ekrem ile Hz. Ebu Bekir, diğerine de Hz. Ebu Bekir'in oğlu Abdullah ile azatlısı Âmir b. Füheyre binerek Medine-i Münevvere tarafına yöneldiler, yolda bir çok harikalar zuhur etti.
116- Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in Mekke-i Mükerreme'den çıkmış olduğunu haber alan müşrikler, Hz. Peygamber ile Ebu Bekir Sıddık'ı tutup getirecek kimselere yüz deve vereceklerini ilân etmişlerdi. Bu develeri elde etmek için "Beni Müdlic" aşiretinden "Süraka" adında birisi Fahriâlem Efendimizi takibe çıkmıştı, "Kudeyd" denilen mahalde Rasulullaha yetişti, fakat atının ayakları dizlerine kadar yere battı, hareketinin fenalığını anladı, Peygamber-i zişan'dan aman diledi ve bir "amanname" aldı, bu suretle kurtuldu, Mekke-i Mükerreme'nin fethinde de İslâmiyeti kabul etti.
Benî Eslem kabilesinden Büreyde b. Huseyb adındaki bir zat da yetmiş kadar atlı ile Hz. Peygamber (S.A.V)i tutmak sevdasına düştü. Lâkin Resul-ü Ekrem'e kavuşunca fikri değişti, kalbinde iman parlamaya başladı, başından beyaz sarığını çözdü, "Ya Resulâllah! Sizin böyle bayraksız yürümenize gönlüm razı olmuyor, müsaade buyurunuz da bayraktarınız olmak şerefine nail olayım" dedi ve aldığı müsaade üzerine sarığını mızrağının ucuna bağladı. Medine-i Münevvere'ye bir saatlik bir mesafede bulunan Kuba köyüne kadar Resulüllah'ın yanından ayrılmadı. İslâm'ın ilk bayrağı, bu mübarek sarıktır.
117- Fahr-i Kâinat Efendimiz'in Medine-i Münevvere'ye teşrif edeceğini Medine'liler işitmişlerdi. Her sabah Medine dışına çıkar, sıcaklar basıncaya kadar beklerdiler. Bir pazartesi günü idi. Resul-ü Ekrem ile mağara arkadaşı olan
Hz. Ebu Bekir'in teşrifleri görüldü. Hemen karşılamaya koştular, Kuba köyünde kendilerine kavuştular.
Fahr-i âlem Efendimiz, Kuba'da üç gün kaldı ve meşhur Kuba Mescidini yaptırdı, müslüman cemaati için ilk yapılan Mescid-i şerif budur. Sonra Hz. Ali de arkadan gelip Kuba'da Resul-ü Ekrem'e kavuştu, Ashab-ı Kiram'dan meşhur Selman-ı Farisî de Kuba'ya gelip İslâm ile müşerref oldu.
118- Resul-ü Ekrem Hazretleri, onaltı Rebiulevvel Cuma günü, sabahleyin müslümanlardan yüz kişi ile Kuba'dan ayrılıp Medine-i Tahire'ye yürüdüler, yolda Ranuna denilen derenin üst tarafına indiler. Şanı yüce Peygamber Efendimiz, orada pek edebi bir hutbe okuyup Cuma namazını kıldırdı. Peygamber Efendimiz'in ilk kıldırdığı Cuma namazı, budur.
Resul-ü Ekrem Efendimiz, o gün Medine-i Münevvere'yi şereflendirdiler. O gün müslümanlar için bayram olmuştu, her ağızdan: "Ya Resulâllah! Safa geldiniz" nidası yükseliyor, her yüzde bir sevinç ışığı parlıyor, parlak parlak manzumeler okunuyor, Ensar-ı Kiram'dan her biri: "Ya Resulâllah! Benim evimi şereflendir" diye yalvarıyordu. Fakat şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz, hiç birinin hatırı kalmasın diye "Devemi bırakınız, ALLAH Teâlâ tarafından emredildiği yöne gidiyor, bakalım nerede duracak" buyurdu, mübarek deve de evvelâ Malik b. Neccar'ın evi önündeki boş arsada çöktü, sonra kalkıp beni Neccar'dan Halid Ebu Eyyub el-Ensarî'nin evi önünde çöktü, oradan da kalkıp yine evvelki çöktüğü yere giderek orada durdu.
Resul-ü Ekrem Efendimiz: "İnşaallah, konağımız burasıdır" diyerek Hz. Halid'in evini şereflendirdi ve yedi ay kadar o evde ikamet buyurdu.
119- Ensar-ı Kiram, her gün Resul-ü Ekrem'i ziyaret eder, nöbetleşe yemek getirir, hizmette bulunurlardı. O müddet içinde adı geçen boş arsa on miskal (yaklaşık 45 gram) altına satın alınarak üzerinde bir mescid-i şerif yapıldı. Bugün pek mamur olan Mescid-i Nebevi işte bu mübarek mescittir. Bunun çevresinde yapılan odalar tamamlanınca Resul-ü Ekrem Hazretleri bunlara taşındı, Mekke-i Mükerreme'de kalmış olan müminlerin annesi Hz. Sevde ile Peygamberimizin diğer ehli beyti de Medine-i Münevvere'ye getirtildi. Artık Medine-i Tahire bu mübarek zatların ikinci vatanları olmuştu.
Müslümanlarca kabul edilmiş olan hicri tarih, Peygamber Efendimiz'in Medine-i Münevvere'ye hicret buyurdukları senenin Muharrem ayından başlar. Bu tarihten itibaren müslümanlar için pek parlak bir ilerleme ve gelişme devresi başlamış oldu.
120- Mescid-i Nebevi yapıldıktan sonra Ashab-ı Kiram toplanıp beş vakit namazı cemaatle kılmaya başlamışlardı. Fakat namaz vakitlerini ilân lâzım geliyordu. Başka milletlerin boru çalmak, çan çalmak, yüksek bir yerde ateş yakmak gibi kabul etmiş oldukları manâsız alâmetler, İslâmiyete yakışmazdı. Bir aralık Hz. Ömer'in teklifiyle: "Es-salâte camiaten = Haydin cemaatle namaz kılmaya" diye nida olundu. Sonunda Ensar-ı Kiram'dan Abdullah b. Zeyd'e
rüyasında bildiğimiz şekilde ezan öğretildi. Hz. Ömer de böyle bir rüya gördü, Resulü Ekrem Efendimiz, bunu işitince: "İnşaALLAH bu rüya haktır, namaza böyle davet olunmalıdır." diye emretti. Sonra bu rüya, ilâhî vahiyle de onaylandı. Artık namaz vakitleri bu şekilde ilan edilir oldu. Yeryüzünde namaz vakitleri başka başka saatlere tesadüf ettiğinden hiçbir saat yoktur ki, Ezan-ı Muhammedi okunmasın, bu vesile ile ALLAH'ü Teâlâ'nın birliği, büyüklüğü, Peygamberimizin risaleti, namazın dünya ve ahiret kurtuluşuna sebep olduğu bütün insanlık âlemine yüksek bir sesle ilan edilmiş olmasın.
Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in ilk müezzini, Bilâl-i Habeşî"dir. Ebu Mahzûre Semure ile Amr b. Ümmü Mektum ve Sa'dül-karaz da Efendimiz'in müezzinlerindendir. (R.Anhüm.)
RESULÜ EKREM (S.A.V) EFENDİMİZE CİHAD İZNİ VERİLMESİ VE KARŞISINDA BULUNAN BAŞLICA GAYRİMÜSLİMLER
121- Malûmdur ki, Peygamber Efendimiz, bütün alemlere rahmettir. O, insanlık alemini bir kardeşlik dairesinde yaşatmak, yükseltmek isterdi. Karanlıklar içinde kalmış muhitleri hidayet nurlarıyla aydınlatmaya çalışırdı. Bunun için kavmine pek güzel nasihatler verdi, on üç seneden fazla şefkat ve nezaket gösterdi. Ne yazık ki onlardan bir çokları bu saadeti takdir edemediler. Müslümanların hayatlarına kasdetmekten geri durmadılar. Sonunda onları yurtlarından çıkmaya da mecbur ettiler. Fakat bununla da kanaat etmediler, diğer Arap kabilelerini de ehli islam aleyhine harekete geçirmeye çalıştılar. Bir takım şairler vasıtasıyla müslümanların izzetinefislerini rencide etmekten sıkılmadılar. Artık yalnız nasihatle, nezaketle hareket zamanı geçmiş, müslümanlar kuvvet bulmuş, islam faziletini, medeniyetini bütün dünyaya yaymak zamanı gelmişti.
122- Peygamber Efendimiz (S.A.V)in hicretinin birinci senesi idi ki, Hak Teâlâ tarafından cihad için müslümanlara izin verildi, islam dinini söndürmek isteyenlere karşı kuvvet kullanılmasına müsaade olundu. Bunun üzerine birçok gazalar yapıldı, seriyye (küçük birlik)ler tertip edildi. Bütün bunlar, İslam hayatını müdafaa yolunda olmuştur.
Resulü Ekrem Efendimiz'in bizzat bulunduğu savaşlara "Gazve" denilmiştir. Çoğulu "Gazevat"tır. Ashab-ı Kiram'dan bir zatın kumandasıyla savaşa giden az bir kuvvete de "seriyye" adı verilmiştir. Bir seriyye, en az beş, en fazla dört yüze kadar seçkin erlerden oluşan bir askerî birlik demektir.
Gazvelerin adedi, yirmi yedidir. Seriyyelerin adedi de kırk dört veya elli altıdır. Biz bunların meşhurlarına dair biraz malûmat vereceğiz.
123- Resulü Ekrem Efendimiz'in karşısında bulunan başlıca gayrımüslimlere gelince, bunlar, üç sınıf idiler. Şöyle ki:
Birinci sınıf: Mekke-i Mükerreme'de bulunup henüz iman etmemiş olan Kureyş kabilesi idi. Bunlar, baştan beri müslümanların en büyük düşmanı kesilmişlerdi. Peygamber Efendimiz Mekke'de bulundukça bunları şefkatle ve nezaketle, güzel, hikmetli öğütlerle yola getirmeye çalıştı. Fakat bunların bu fenalıkları hicretten sonra da devam ettiğinden artık kendilerine karşı silâh kullanılmasına mecbur kalınmıştı.
İkinci sınıf: Tarafsızlar idi ki, bunlar işin sonunu gözlüyorlardı. Bunların bir kısmı müslümanları severlerdi. "Beni Huza'a" gibi. Diğer bir kısmı da müslümanların ilerlemelerini istemezlerdi. "Beni Bekr" kabilesi gibi.
Üçüncü sınıf da: Aralarında ittifak ve antlaşma yapılmış olanlar idi ki, bunlar yahudilerden "Benî Kureyza" ile "Benî Nadir" ve "Benî Kaynuka" kabileleri idi. Bunlar, hicretin birinci senesinde Hz. Peygamber ile anlaşma yapmışlardı. Bunlar, müslümanlara asla saldırmayacaklardı. Buna karşılık olarak da kendileri dini ayinlerini serbestçe yapabilecekler, malları, canları korunmuş olacaktı. Fakat bunlar verdikleri sözde durmayıp müslümanların aleyhinde bulunmuşlardır.
124- Yukardaki üç sınıftan başka bir de "münafıklar" topluluğu ortaya çıkmıştı. Bunlar, dıştan müslüman görünüyor, fakat kalben müslümanlığın aleyhinde bulunuyor, fitne fesada çalışmaktan geri kalmıyorlardı. Hazreç kabilesinden "Abdullah b. Übeyy b. Selül" ve Evs kabilesinden "Haris b. Süheyl" gibi.
Bir de bir kısım şairler vardı ki bunlar vaktiyle kabilelerinin en büyük adamları sayılırlardı. Yazdıkları manzumelerle insanların fikirlerine hakim bulunurlardı. Bunlar, cahilane bir gayret ile müslümanlığın aleyhinde şiirler söylerler, putperestliği teşvik ederlerdi. "Übeyye b. Ebi Salt" bunlardandır.
Bu gayrimüslim şairlere karşı müslümanların da pek güzide şairleri vardı. Bu zatlar, İslâm dinini müdafaa eder, gayrimüslim şairlere cevap verirlerdi. Ensar-ı Kiram'dan Hassan b. Sabit, Ka'b b. Malik ve Abdullah b. Revaha gibi.
MÜSLÜMANLARIN İLK SANCAKTARI VE İLK SERİYYESİ
125- Mekke-i Mükerreme'deki gayrimüslimler, müslümanları bu mübarek yurtlarından çıkarıp mallarını ellerinden almış, canlarına da düşman kesilmişti. Hak Teâlâ Hazretleri de buna karşılık cihada izin vererek bunların mallarını, canlarını, yurtlarını müslümanlara helâl kılmıştır.
Bu sebeple Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in hicretinin ikinci senesi idi ki, Mekkeliler'in Şam'a gönderdikleri bir ticaret kafilesine taarruz edilmesine karar verildi. Bu suretle düşmanların müslümanlar aleyhine tasarlamış oldukları tecavüz hareketi sonsuz kalacak, kuvvetleri kırılacaktı. Fahr-i âlem (S.A.V) Efendimiz, altmış süvari ile bu kafileyi takibe çıktı, Beni Damre kabilesinin yurduna kadar
teşrif etti. Fakat kafileye rastgelinemedi. Benî Damre ile karşılıklı bir yardımlaşma esası üzerine bir antlaşma yapılarak Medine-i Münevvere'ye geri dönüldü. Bu sefer esnasında Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in amcası Hz. Hamza sancaktar tayin edilmiş, kendisine bir beyaz sancak verilmişti. İşte müslümanların ilk sancaktarı Hz. Hamza'dır. İlk sancağı da bu beyaz sancaktır.
126- Yine Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in hicretinin ikinci senesi idi ki, Ebu Cehil'in idaresi altında Şam'dan Mekke-i Mükerreme'ye bir Kureyş kervanı dönmüş bulunuyordu. Bunu vurmak üzere Hz. Hamza'nın kumandası altında otuz kişiden oluşan bir kuvvet tertip edildi. Bu kuvvet, üç yüz kişiden oluşan Kureyş kafilesine ansızın rastgeldi. Aralarında savaş olacağı sırada iki tarafla da barışık bulunan Cüheyne kabilesinden Amr oğlu Mecdi ortaya atıldı, hikmetli sözleriyle bunların arasını buldu. İslâm kuvveti, bir ganimete nail olamadı. Fakat kendisinden sayıca on defa büyük bir düşmanı korkutup sulha mecbur etti. Bu itibar ile manen büyük bir muzafferiyet kazanmış oldu.
İşte ilk İslâm seriyyesi de bu otuz kişilik kuvvettir.
BİRİNCİ VE İKİNCİ BEDİR GAZALARI
127- Kureyş kabilesinden bir seriyye = çete, Medine-i Münevvere civarına kadar sokulup halkın hayvanlarını vurmuşlardı. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, bunu haber alınca Hz. Ali (R.A)yü sancaktar tayin ederek muhacirlerden bir fırka ile bu çeteyi takibe çıktı. Bedir denilen nahiyeye kadar gittiler. Fakat çete savuşup gitmiş olduğundan geri döndüler.
İşte buna Birinci Bedir Gazası denilmiştir.
128- İkinci Bedir Gazası'na gelince bu da Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in hicretinin ikinci senesi Ramazanı şerifinde olmuştur. Buna «Bedr-i kübra» da denir. Şöyle ki, Peygamberi Zişan (S.A.V) Efendimiz, Mekkelilere ait olup Şam'dan geri dönmüş bulunan bir ticaret kafilesini elde etmek üzere üçyüzbeş kişi ile Medine-i Münevvere'den Revha denilen yere çıkmıştı. Bu zatlardan altmış dördü muhacirlerden, geri kalanı ise, Ensar'dan idi.
İşte müslümanların ilk ordusunu oluşturan da bu kimselerdir. Kafile, bunu haber alıp başka bir yoldan savuşup gitmiş, vaziyet hakkında Mekkeliler'e haber göndermişti. Mekkeliler, dokuz yüzelli kişilik bir ordu ile kafileyi kurtarmaya koştular. Kafilenin Bedir hizasından savuşup kurtulmuş olduğunu haber aldıkları halde sırf Ebu Cehil'in teşvikiyle geri dönmediler, Bedir'e kadar geldiler, müslümanlar ile savaşta bulunmak istiyorlardı.
129- Peygamber (S.A.V) Efendimiz, düşmanın bu hareketini haber aldı. Ashab-ı Kiram'ıyla istişare etti. "Kafileyi mi takip edelim, Kureyş ordusuna mı karşı çıkalım? Hak Teâlâ Hazretleri bunlardan birini bana vaad buyurmuştur"
dedi. Ashab-ı Kiram'dan bazıları: "Biz böyle bir kuvvetle harb edeceğimizi bilmiyorduk, yoksa daha hazırlıklı bulunurduk" diyerek kafileyi takip etmek istediler. Fakat Şanı yüce Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in savaşa meyilli olduğunu anlayınca: "Ya Rasulallah! Biz sana tabiyiz, sen ne tarafa yürür isen biz de seninle beraberiz, denizlere atılacak olsan biz de beraber atılırız." yollu sözleriyle dinlerindeki metaneti, Resulü Ekrem (S.A.V)e olan bağlılıklarını isbat ettiler. Artık İslâm kuvveti Bedir'e doğru yürüdü, Resulü Efham (S.A.V) Efendimiz, mübarek elleri ile: "Burası Kureyş'ten filânın, şurası da filânın ve filânın öldürüleceği yerdir." diyerek işaret buyurdu, sonra da hep öyle oldu.
130- Düşman ordusu, Bedir suyunu evvelce tutmuş, İslâm kuvveti susuz kalmıştı. ALLAH Teâlâ Hazretleri, o gece müslümanlara tatlı bir uyku verdi, karşılarında düşman yokmuş gibi korkusuz bir halde uyuyup yorgunluktan kurtuldular, ertesi gün de yağmurlar yağdı, dereler aktı. Müslümanlar su sıkıntısından da kurtuldular, bulundukları yer, askerî harekete elverişli bir hale geldi. Nihayet savaş başlamıştı. Düşman tarafından atılan bir ok ile Hz. Ömer'in azatlısı olan Mihca (R.A), şehit düştü, Peygamber (S.A.V) Efendimiz: "Mihca şehidlerin efendisidir." buyurmuştur. Müslümanlardan cihad meydanında ilk şehid olan, bu zattır. Radıyallah'ü Teâlâ anh.
131- Nebiyyi Zişan (S.A.V) Efendimiz: "Ya Rabbi! İslama yardım et. Eğer bu gün bu İslâm cemaatini helak edersen, yeryüzünde sana ibadet edecek kimseler kalmayacaktır." mealinde dua etti ve yerden bir avuç ufacık taşlar alıp: "Yüzleri kara olsun" diye düşmanların üzerine saçtı, bu taşlardan her biri, bir mucize olarak müşriklerden birinin gözüne veya kulağına isabet etti. Nihayet düşman ordusu fena halde bozuldu. Ebu Cehil haini iki genç İslâm mücahidi tarafından öldürüldü. Düşmandan yetmiş kişi öldürülmüş, yetmiş kadar da esir alınmış idi. Müslümanlar ise, on dört şehit vermişlerdi.
Düşmandan alınan esirlerin bir kısmı para ile, bir kısmı parasız azad edilmiştir. Bazıları da Ensar-ı Kiram'dan on çocuğa yazı öğretmek şartıyla azat edildi. Esirleri öldürmeye Peygamber Efendimiz (S.A.V)in şefkatleri razı olmamıştı.
132- Bedir savaşının İslâm tarihinde ehemmiyeti pek büyüktür. Bu gazaya bir takım melekler iştirak etmiş, Ashab-ı Kiram'ın manevî kuvvetlerini arttırmışlardı.
Bedir savaşında düşman ordusu, İslâm kuvvetinin üç mislinden fazla idi. Fakat yine İslâm kuvvetine mağlup oldular, çünkü düşmanların arasında kavmiyet duygusundan, cahilce bir gururdan başka bir bağ yok idi. Müslümanlar ise, dine ve insanlığa hizmet etmek arzusunda idiler. Aralarında bir din bağlılığı var idi. Manevî kuvvetleri pek yüksekti. Şehitliğin pek büyük bir rütbe olduğuna inanmış idiler. Başkumandanları olan Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in her emrine itaat ediyorlardı, din yolunda can vermeyi bir saadet biliyorlardı. İşte bu sayede parlak
bir muzafferiyete erdiler. Müslümanlar kuvvet buldu. Birçok kimseler gelip İslâm ile müşerref oldular.
Bedir gazasında hazır bulunan Ashab-ı Kiram ile mazeretleri sebebiyle hazır bulunmayan sekiz zata Ashab-ı Bedir denir ki, toplamı üçyüz onüç zattır. Bunların mertebeleri, Ashab-ı Güzîn arasında pek yüksektir. ALLAH Teâlâ Hazretleri cümlesinden razı olsun.
BENİ KAYNUKA VE UHUD GAZALARI
133- Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Medine-i Münevvere'nin Âliye denilen nahiyesi civarında oturan Benî Kaynuka Yahudileri ile antlaşma yapmışlardı. Sonra bir müslümanı haksız yere öldürerek vermiş oldukları sözü bozdular, İslâmiyetin yükselişinden telâşa düşmüş idiler, müslümanların aleyhinde gizlice fitne-fesada çalışıyorlardı.
Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz onların reislerini getirttirerek: "Ey Kaynukaoğulları! Benim bir hakikî Peygamber olduğumu biliyorsunuz. Bana iman ediniz ki, Kureyş'in uğradığı felâkete uğramayasınız." dedi, onlar da: "Sen bizi Kureyş gibi savaş ne demek olduğunu bilmez mi sanıyorsun? Biz savaşa hazırız." diye cevap verdiler. Bunun üzerine İslâm ordusu, hicretin ikinci senesi onların pek sağlam olan kalelerini onbeş gün kuşattılar. Teslim olmaya mecbur kaldılar ve aldıkları bir müsade ile yediyüz kişi oldukları halde Şam tarafına çıkıp gittiler. Kendilerinden alınan ganimet mallarının beştebiri ilk defa olarak Beytülmal = devlet hazinesi adına alınıp, geriye kalanı gaziler arasında taksim edilmiştir.
134- Uhud gazasına gelince; bu da Peygamber (S.A.V) Efendimizin Hicretinin üçüncü senesinde vuku bulmuştur. Şöyle ki, Mekke-i Mükerreme'deki gayrimüslimler toplanmışlar, üçbin kişilik bir ordu ile Medine-i Münevvere'ye yakın bulunan Uhud dağının civarına kadar gelip yerleşmişler, Bedir gazasının acısını çıkarmak istemişlerdi, yanlarında on beş kadar da kadın vardı.
Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz bu sırada bir rüya görmüştü. Bu rüyasında bir sığırın boğazlandığını, Zülfikâr adındaki kılıcının ucu kırılıp bir gedik açıldığını ve arkasına sağlam bir zırh giyip mübarek elini o zırhın yakasına sokmuş olduğunu gördü. Ve bu rüyayı tabir ederek: "Boğazlanan sığır, Ashabımdan bazılarının şehit olacağına, kılıcımdaki gedikte de ehli beytimden birinin şehit olacağına, sağlam zırh da Medine'ye işarettir." dedi ve bu sebeple "Medine'den çıkmayalım, düşman hücum ederse savunma yapalım." diye tavsiye buyurdu.
Gerçi Medine-i Münevvere'nin her tarafı binalar ve duvarlarla çevrilmiş bir kale halinde bulunduğundan bu yolda hareket pek uygun olacaktı. Fakat Bedir gazasında bulunmamış olan gençler bu defa düşman ile çarpışarak cihad şerefine
nail olmak istediler. Hakk'ın aslanı olan Hz. Hamza da Medine-i Münevvere'de kapanıp kalmaya tahammül edemiyordu. Bunun üzerine Seyyidülenbiya Aleyhi Ekmelüttehaya Efendimiz Medine-i Tahire'nin dışarısına çıkmaya karar verdi ve birbiri üzerine iki zırh giydi, kılıcını kuşandı.
135- Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri'nin tavsiyesine aykırı olarak fikir yürütenler, pişman olup: "Ya Resulallah!. Biz senin emrine tabiyiz, nasıl münasip görürsen öyle yapalım" dediler. Fakat Nebiyyi Efham (S.A.V) Hazretleri: "Silâhlarını kuşandıktan sonra savaş yapmadan geri dönmek bir peygambere yakışmaz" buyurdu ve bin erden ibaret bir kuvvetle şehir dışına çıktı.
Münafıkların reisi olan Übey b. Selûl'ün oğlu Abdullah, "Rasulallah gençlerin sözlerine uydu, şehir dışına çıktı" diyerek başlarında bulunduğu üçyüz münafık ile geri döndü, İslâm ordusundaki kuvvetin miktarı yedi yüze indi.
136- Sonunda iki ordu, karşılaşmıştı. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Ashab-ı Kiram'dan "Cübeyr oğlu Abdullah'ı elli kadar ok atıcı ile bir derenin ağzına görevlendirdi, "Buradan düşmanın hücumu beklenir, sakın benden emir almadıkça buradan ayrılmayınız" diye tenbih buyurdu.
Savaş neticesinde düşman ordusu fena halde bozularak firara yüz tutmuştu. Abdullah'ın beraberindeki erler, düşmanın tamamen bozulmuş olduğunu sanarak arkalarına düşmek, ganimet malı almak istediler. Amirlerinin emrini dinlemeyerek dağıldılar. Düşman, bunu görünce o dereden İslâm ordusunun sol kanadına hücum etti. İslâm ordusunda ansızın bir mağlubiyet yüz gösterdi. Bu esnada Hz. Hamza ile daha birçok sahabe-i güzin şehid düşmüştü.
Fahr-i Alem (S.A.V) Efendimiz, savaş meydanında yalnız kalmıştı, yanlarında bir kaç zat bulunuyordu. Mübarek dudağı yarılmış, bir mübarek dişi kırılmış, zırhının iki halkası kırılıp güllerden daha hoş-güzel olan tertemiz vücuduna saplanmıştı. Hattâ bir aralık Peygamber Efendimiz'in şehit olduğuna dair bir haber de yayılmıştı. Bu esnada Resulü Ekrem (S.A.V)in üzerine saldıran düşman kollarını Hz. Ali geri dönmeye mecbur ediyordu. Sa'd b. Ebi Vakkas da düşmana ok atıp duruyordu. Ümmü Ümare denilen "Nesibe" adındaki muhterem bir kadın da vücudu kanlar içinde kaldığı halde savaşa devam ediyordu. Hz. Peygamberi düşmanlarına karşı müdafaaya çalışıyordu.
137- Fahr-i Alem (S.A.V) Efendimiz'in şehid edildiğine dair olan haberden dolayı Ashab-ı Kiram, büsbütün perişan olmuş, her biri kendi başının derdine düşmüş, merkezlerini kaybetmiş yıldızlar gibi hareketlerini şaşırarak dağılmışlardı. Halbuki Resulü Ekrem Hazretleri Hak Teâlânın korumasında olarak savaş meydanında dimdik ayakta bulunuyordu. Bunu İlk defa Sahabe-i güzinden Kâ'b b. Malik Hazretleri gördü, "İşte Resulallah! ALLAH'a hamd olsun sağdır ve selâmettedir!." diye nida etti, bunun üzerine Ashab-ı Kiram, tekrar toplanmaya başladılar, düşmanlarının hücumlarını kırdılar.
Düşmanlar, daha fazla savaşa cesaret edemeyip yurtlarına döndüler. Yirmi iki kadar ölüleri vardı. Müslümanların şehidleri ise, yetmiş iki kadardı. Bu
mübarek şehidler, ikişer, üçer olarak defnedildi. "ALLAH onların hepsinden razı olsun".
138- Müslümanlar, Uhud gazasında ilahi bir hikmet gereği galip olamayıp Medine-i Münevvere'ye mahzun bir halde dönmüşlerdi. Fakat bu savaş, kendileri için bir uyanma dersi oldu. Çünkü içlerinden bir takımı, Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri'nin arzusu hilâfına olarak şehir dışarısına çıkmak istemişti, bir takımı da korumakla emredildikleri noktayı bırakıp ganimet peşine düşmüştü. Sonra harbin neticesi, Hz. Peygamber (S.A.V)e muhalefet etmenin, vazifeye riayetsizliğin ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu gösterdi, gelecekteki müslümanlar için de bir ibret levhası, bir uyarıcı ders teşkil etti. Bir de bu savaş neticesinde hakikî müslümanlar seçildi, münafık olanlar anlaşıldı, dost ile düşman ortaya çıkmış oldu.
BENİ NADÎR, HENDEK VE BENİ KUREYZA GAZALARI
139- Benî Nadîr yahudileri, Medine-i Münevvere'ye iki saatlik bir mesafede bulunan "Zühre" köyünde otururlardı. Müslümanların aleyhinde bulunmamak üzere yapmış oldukları antlaşmaya muhalefete başladılar. Uhud gazasından sonra ise, fikirlerini büsbütün bozdular, vaki olan ihtarı dinlemediler. Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in Hicretinin dördüncü senesi Rebiülevvel ayında idi ki, Peygamber (S.A.V) Efendimiz tarafından kaleleri onbeş gün muhasara edildi, aldıkları müsaade üzerine bir kısmı Hayber'e bir kısmı da Şam ile Filistin'e çıkıp gitti.
140- Hendek gazasına gelince, bu da Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in hicretinin beşinci senesinde olmuştur. Şöyle ki, Kureyş taifesi yahudilerin teşvikiyle bir takım kabileleri ittifakları altına alarak on bin kişiden fazla bir ordu ile Medine-i Münevvere'ye doğru yürüdüler.
Resulü Ekrem "Sallallah'ü aleyhi vesellem" Efendimiz, Ashab-ı Kiram'ıyla istişarede bulundu. Selman-ı Farisî'nin tavsiyesi üzerine Medine-i Tahire'nin düşman gelecek tarafına hendek kazdılar, savunma vaziyeti aldılar. Hendek işinde Fahri Alem (S.A.V) Efendimiz de Ashab-ı Güzîniyle beraber çalışıyordu. O esnada büyük bir kaya çıkmış, külünklerin işlemesine engel olmuştu. Durumu Resulü Ekrem (S.A.V)e arzettiler. Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz Hazretleri, mübarek eline aldığı bir külünkü "Bismillah" diyerek kayaya indirdi. Kayanın üçte birini kopardı. Kayadan bir kıvılcım çıkıp Yemen tarafına sıçradı. Peygamber (S.A.V) Efendimiz: "ALLAH'ü Ekber, bana Yemen'in anahtarları verildi, şu anda San'a'nın kapılarını görüyorum" dedi. Sonra "Bismillah" diyerek bir daha vurdu. Kayanın bir parçası daha koptu, bu defa da çıkan kıvılcım, Şam tarafına sıçradı. Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri: "ALLAH'ü Ekber, bana Şam'ın anahtarları verildi, Şam'ın kırmızı köşklerini görüyorum" dedi. Bir daha vurunca kaya büsbütün parçalandı. Bu defa da çıkan kıvılcım, İran tarafına sıçradı. Fahri Âlem (S.A.V) Efendimiz,
"ALLAH'ü Ekber, bana İran bölgesinin anahtarları verildi, Medayin'de Kisra'nın beyaz köşklerini görüyorum" diye buyurdu ve Selman-ı Farisî Hazretlerine hitaben: "Ya Selman!. Bu fetihler benden sonra ümmetime nasip olacaktır" diye müjde verdi, gerçekten de öyle oldu.
Halbuki münafıklar, "Muhammed (S.A.V) bize Kayser'in, Kisranın şehirlerinin hazinelerini vadediyor, biz ise, Medine'nin dışarısına çıkamayıp hendek kazmakla uğraşıyoruz" diye mırıldanıyorlardı.
141- İki hafta içinde hendek işleri bitmişti, düşman da görünmeye başladı. Fakat önlerine çıkan hendeği görünce şaşırıp kaldılar. O zamana kadar Arabistan'da bu usul görülmemişti. Hendeği geçmek isteyenler, beri yandan atılan oklar ve taşlar ile menediliyordu. Hendeği atlayarak beri tarafa geçen ve bir bölük süvariye denk tutulan "Amr b. Abdi vüd" adındaki bir düşman eri, müslümanlara meydan okumaya, teke tek vuruşma talebine cüret göstermişti. Karşısına çıkan Hz. Ali el-Mürteza "Kerremellahü vecheh" tarafından bir vuruşma neticesinde tepelendi.
Kuşatma onbeş gün kadar uzadı. Mevsim soğuk idi. Düşmana usanç gelmeye başlamıştı. Bir gece çıkan şiddetli bir fırtına ile çadırları altüst oldu. Artık ertesi gün dağılıp gittiler. Bıraktıkları erzakları, develeri, müslümanlar elde ederek kıtlık sıkıntısından kurtuldular.
Bu Hendek gazasında müslümanlar, beş şehid vermişlerdi. Düşmanın da dört askeri ölmüştü.
Bu defa, düşman bir çok kabilelerden oluşmuştu, Necd diyarında bulunan Gatafan ve Beni Eslem gibi kabileler de düşman ile beraber idiler. Bu sebeple bu hendek gazasına «Ahzab gazası» da denilmiştir. Bundan sonra meydan artık müslümanlara kalmıştı.
142- Beni Kureyza Gazasına gelince, bu da onların hıyanetlerinden ileri gelmişti. Şöyle ki, Medine-i Münevvere'ye yakın bir köy de oturan "Beni Kurayza" Yahudileri, Hendek gazasında düşmanlar ile birleşmiş, Peygamberi Zişan (S.A.V) Efendimiz'le evvelce yapmış oldukları anlaşmayı bozmuş, müslümanları pek müşkül bir durumda bırakmışlardı. Resulü Ekrem (S.A.V), henüz Hendek gazasından dönerek silahlarını çıkarmıştı ki Cibril-i Emîn geldi. Beni Kurayza üzerine yürünmesi için Hak Teâlâ Hazretleri tarafından emir getirdi. Fahri Alem (S.A.V) Efendimiz, tekrar silahlarını kuşandı, üç bin kadar Ashab-ı Kiramıyla Beni Kurayza kalesini on beş gün kuşattı. Kalede bulunanlar, Ashab-ı Güzîn'den Sa'd b. Muaz (R.A)ın vereceği hükme razı olacaklarını bildirdiler. O da hükmetti, eli silah tutan erkekleri idam edildi, toprakları Ensarı Kiram'ın rızasıyla muhacirini Kirama verildi. Artık Beni Kurayzanın pek hainâne olan antlaşmayı bozma hâdisesi de böyle uygun bir ceza ile son bulup tarihin ibretli sahifelerine karışmış oldu.
HUDEYBİYE ANLAŞMASI VE HAYBER GAZASI
143- Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in Hicretinin altıncı senesi idi. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz Beytullahı ziyaret için Zilkade ayının başında bin beş yüz kadar Ashab-ı Kiramıyla Medine-i Münevvere'den çıktı. Mekke-i Mukerreme tarafına yöneldi. Mübarek maksatları savaş olmadığı için Ashab-ı Kiram, yanlarına mükemmel savaş aletleri almayıp yalnız birer kılıç kuşanmışlardı.
Mekke-i Mükerreme'deki gayrimüslimler, Hz. Peygamber (S.A.V)in teşrifini haber alınca bir ordu halinde Mekke-i Mükerreme dışarısına çıkıp "Hudeybiye" denilen mevkiyi tutmuşlar, Resulü Ekrem (S.A.V)in Mekke-i Mükerreme'ye girmesine mani olmaya karar vermişlerdi. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, kendilerine Hz. Osman (R.A)'ı gönderdi, yüksek maksatlarını bildirdi. Fakat onlar yine razı olmadılar.
144- Mes'udi Sekafînin oğlu Urve, yolda Resulü Zişan (S.A.V) Efendimiz'e tesadüf ederek Ashab-ı Kiram'ın hareketlerine dikkat etmişti. Ashab-ı Kiram ise, Resulü Ekrem (S.A.V)in çevresinde pervane gibi dolaşıyor, bütün emirlerini hemen yerine getiriyor, huzurlarında son derece tazim ile hareket ederek yavaşça konuşuyor, abdest alırken serpilen damlaları alıp yüzlerine gözlerine sürüyorlardı.
Urve, Mekkelilerin yanlarına gidince: "Ey cemaat!. Ben Kayser'in, Kisra ile Necaşinin divanlarında bulundum, birçok hükümdarlarla görüştüm, vallahi ben, Muhammed (S.A.V)in hakkında Ashabının yaptıkları hürmet ve itaatin benzerini hiç birinde görmedim, bunlar öyle kolay kolay dağılacak bir cemiyet değil" diyerek kendilerini uzlaşmaya teşvik etti. Mekkeliler, Arap Ediplerinden "Amr oğlu Süheyl"i Huzuru Nebeviye gönderdiler. Nihayet on sene müddetle barış anlaşmasına karar verildi ki, buna "Hudeybiye barış anlaşması" denir.
145- Hudeybiye barış anlaşması esnasında Hz. Osman (R.A)'ın Mekke-i Mükerreme'de şehid edilmiş olduğuna dair bir haber yayıldı. Bunun üzerine Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri, bir ağacın altına oturdu, bütün Ashab-ı Kiram toplandı, ölünceye kadar dayanma-direnme gösterip savaştan kaçınmayacaklarına dair Resulü Zişan (S.A.V) Hazretlerine söz verdiler. Buna "Bey'atü'r-rıdvan" denilmiştir. Çünkü bu ahid ve biatı yapan Ashab-ı Kiramdan ALLAH Teâlâ Hazretleri razı olduğunu Kur'an-ı Kerim ile haber vermiştir.
Fakat yayılan bu haberin doğru olmadığı anlaşıldı. Düşmanlar, Ashabı Kiram'ın bu kararını duyunca korktular, Hz. Osman (R.A)'ı serbest bıraktılar, barış anlaşması imzalandı. Resulü Ekrem (S.A.V) ile Ashab-ı güzîni, kurbanlarını keserek Medine-i Münevvere'ye geri döndüler.
146- Hudeybiye barış anlaşmasının başlıca şartları şunlardır:
1. Müslümanlar ile diğer taraf arasında on sene savaş olmayacak, iki taraftan hiç biri diğerinin malına, canına taarruz etmeyecek.
2. Müslümanlar, bu sene Beytûllahı ziyaret etmeksizin geri dönecekler, gelecek sene üç günden fazla olmamak üzere Mekke-i Mükerreme'ye gelip Kâ'be-i Muazzama'yı ziyaret edebilecekler, bu üç gün içinde Mekkeliler şehir dışına çıkacaklar.
3. Müslümanlardan Kureyş'e sığınacaklar olursa geri döndürülmeyecek, fakat onlardan müslümanlara sığınanlar geriye döndürülecek.
4. Müslümanlardan hac ve umre veya ticaret için Mekke-i Mükerreme'ye geleceklerin canları, malları emniyet altında olacak, Kureyş tarafından Mısır'a, Şam'a geçip gitmek ve ticarette bulunmak üzere Medine-i Münevvere'ye gelenlerin de canları ve malları emniyet altında bulunacak.
5. Kureyş'ten başka kabileler, isterlerse müslümanların ve isterlerse Kureyş'in himayesine girebilecek.
Bu barış anlaşması üzerine Huza'a kabilesi, müslümanların, Benî Bekr kabilesi de Kureyş kabilesinin himayesine girdi.
147- Hudeybiye barış anlaşmasının ehemmiyeti, İslâm tarihinde pek büyüktür. Bunun çok faydaları görülmüştür. Bu büyük bir muzafferiyet demekti. Fakat bunu ilk evvel takdir eden yalnız Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz bulunmuştu.
Bu faydaların bir kısmı şunlardır:
1. Ashab-ı Kiram, şavaşa hazırlanmamışlardı, silâhları noksandı. Düşman ise, çok hazırlıklı idi, âdete göre savaş edilmesi uygun değildi. Bu barış anlaşması ile bu savaşın önü alınmış oldu.
2. Müslümanlar, mükemmel talim ve terbiye görmüş oldukları için belki düşmanlarına galip geleceklerdi. Fakat Mekke-i Mükerreme'ye kat'i bir lüzum olmadığı halde savaş ile girilseydi Kâ'be-i Muazzama'ya hürmetsizlik edilmiş olurdu. Bilhassa Mekke-i Mükerreme'de bulunup da müslüman olduklarını korkularından saklayan bir kısım zayıf kimseler vardı, bunlar ayaklar altında kalabilirdi. Bu barış anlaşması ise, bunlara meydan bırakmamıştır.
3. Mekkeliler, Medine-i Münevvere'de kurulan İslâm hükümetini o zamana kadar tanımıyorlardı, bu barış anlaşması sayesinde ise, müslümanlar, kendi hükümetlerini onlara tanıtmış oldular.
4. Müslümanlar, bu antlaşma sebebiyle Kureyş'in taarruzundan emin olarak başka düşmanlarıyla uğraşmaya vakit buldular, başka taraflarda fetihler elde ettiler.
5. Bu barış anlaşması sayesinde birçok kabileler, müslümanlar ile serbestçe görüşerek müslümanlığın yüksekliğini anlamış oldu. Müslümanlığı kabul edenlerin sayıları birdenbire pek fazla arttı. Kısacası Hudeybiye barış anlaşması, bir feth-i mübîn (apaçık bir fetih) idi.
148- Hayber gazasına gelince, bu da Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in hicretinin yedinci senesinde vaki olmuştur. Şöyle ki, Hayber, Medine-i Münevvere'nin Şam tarafında dört günlük bir mesafede bir şehir idi. Çevresinde bir çok kaleler, hurmalıklar, tarlalar vardı. Burada yahudiler otururlardı, bir çok
İslâm düşmanları da gelip bunlara katılıyordu, bunlar Müslümanlara karşı bir tehlike teşkil ediyorlardı.
Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in hicretinin yedinci senesi Muharrem'inde idi ki, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, dört yüz piyade, iki yüz süvari ile burasını kuşattı.
149- İslâm ordusunun Hayber'e ulaşması geceye tesadüf etmişti. Fakat bir kavmi habersiz basmak, Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in âdetleri değildi, sabaha kadar bekledi, sabahleyin kuşatma başladı. Hayber kaleleri, pek sağlam idi. İslâm sancağı her gün Ashab-ı Kiram'dan büyük bir zata veriliyordu, fakat tam bir fetih nasib olmuyordu. Nihayet bir gece Fahr-i âlem (S.A.V) Hazretleri buyurdu ki: "Yarın İslam sancağını öyle bir zata teslim edeceğim ki, O, düşmana aralıksız hücum eder, asla kaçınmaz, O, Cenab-ı ALLAH'ı ve resulünü sever, Cenab-ı Hak ile Resulü de onu sever, ALLAH onun elleri ile fetih nasîp buyuracaktır."
Ertesi gün Hz. Ali (R.A), Medine-i Münevvere'den gelip orduya yetişti. Göz ağrısından rahatsız olduğu için geride kalmıştı. Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri İslâm sancağını Hz. Ali (R.A)ye verdi, O da hemen Kamus kalesi üzerine yürüyüp önünde sancağı dikti, bir çok Yahudiler ile teke tek vuruşmada bulunup hepsini tepeledi ve en sonunda Kamus kalesini fethetti, diğer kaleler de birer birer zaptedildi.
150- Hayber arazisi beytülmal adına kaydedildi. Halkı da bu araziyi ekip mahsullerinin yarısını beytülmâl'e vermek üzere yerlerinde bırakıldı.
O tarihe kadar İslâm ordusunda yalnız reislere mahsus olmak üzere bir sancak bulunurdu. Hayber gazasında ise, askerlere de bayraklar verilmişti.
Hayber gazasında müslümanlardan on beş şehit vardı. Düşmanın kaybı da doksan üç kişi idi.
Hayber'in fethinden sonra Haris kızı Zeynep adında bir Yahudi kadını, Peygamber (S.A.V) Efendimiz'e hediye olarak kızartılmış bir koyun takdim etti. Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri, bundan bir lokma alır almaz; "Bu zehirlidir, sakın yemeyiniz!" diye emretti, mübarek omuzları arasından kan aldırdı, bu kadını da kendisi için cezalandırmayıp af buyurdu. Fakat Bera oğlu Bişr adındaki muhterem Sahabi, bundan yediği bir lokma yüzünden derhal vefat etmiş, Zeynep de suçunu itiraf eylemiş olduğundan Bişr'in varislerinin talebi üzerine, Zeynep kısas olmak üzere öldürüldü. Yaptığı cinayetin cezasını buldu.
RESULÜ EKREM (S.A.V)İN HÜKÜMDARLARI İSLAM DİNİNE DAVET ETMESİ
151- Fahr-i âlem (S.A.V) Efendimiz, bütün milletlere Peygamber gönderilmiş olduğundan İslam dinine davet için hicretin yedinci senesi muharrem ayında birer mektup yazdırıp onları mühürledikten sonra birer elçi ile etraftaki hükümdarlara göndermiştir. Bu mübarek mektuplar, Necaşi denilen Habeş
hükümdarı Ashame'ye, Mısır hükümdarı Mukavkıs'a, Doğu Roma İmparatoru Hirakl'e, Şam Meliki olup Hirakl'in bir valisi hükmünde bulunan Haris'e, Yemame Meliki Hıristiyan Ali oğlu Hevze'ye, İran Hükümdarı Husrev Perviz'e ve diğer hükümdarlara hitaben yazılmıştı.
152- Necaşi, Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in mektubunu alır almaz, öpüp yüzüne, gözüne sürmüş, Habeşistan'a hicret etmiş bulunan Hz. Cafer'in huzurunda İslâmiyeti kabul eylemişti.
Mısır hükümdarı da Hz. Peygamber (S.A.V)in elçisine hürmette bulunmuş, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'e dört cariye ile Düldül adındaki meşhur katırı hediye olarak göndermişti. Bu cariyelerden biri Mâriye (R.A)dır ki, Fahr-i kâinat (S.A.V) Efendimiz'in İbrahim adındaki muhterem oğlu, bundan dünyaya gelmişti.
Rum Kayseri de bir çok hediyeler göndermiş, fakat kavminden korktuğu, saltanatına düşkün olduğu için müslüman olmamıştır.
Haris ise, Resulü Ekrem (S.A.V)in kıymetli mektubunu yere atmış olduğundan, Hz. Peygamber (S.A.V)in bedduasıyla az sonra kahrolup cehenneme gitmiştir.
Yemame kralı da "Hz. Muhammed (S.A.V), Beni kendisine veliahd tayin ederse müslüman olurum, yoksa kendisiyle savaşırım." diye edepsizlikte bulunduğundan az sonra helak olmuştur.
İran hükümdarı ise, kıymetli mektubu alır almaz parçalamış olduğundan Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz: "Ya rabbi! O benim mektubumu parçaladı, sen de onun mülkünü parçala." diye beddua buyurmuştu. Gerçekten az sonra İran hükümeti parçalandı, büsbütün sönüp İran ülkesi müslümanların eline geçti.
Bunlar, Hz. Peygamber (S.A.V)e ve onun mukaddes dinine ihanet edenlerin dünyadaki cezaları!... Ahiretteki cezalarını ise, artık düşünmeli!...
UMRETÜ'L-KAZA VE MU'TE SAVAŞI
153- Fahrülmürselîn (S.A.V) Efendimiz, hicretin yedinci senesi Zilkade ayında Umre = Kâbe-i Muazzama'yı tavaf ve sa'y {(*): Bak: Hac kitabı, Madde: 13,39/12} niyetiyle Medine-i Münevvere'den çıktı, iki bin kadar Ashab-ı Kiramı yanında bulunuyordu. Ashab-ı Güzin'den meşhur şair Abdullah b. Revaha da önünde yürüyerek güzel güzel manzumeler okuyordu. Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri Hudeybiye barış anlaşması gereğince Mekke-i Mükerreme'de yalnız üç gün kaldı, sonra Medine-i Münevvere'ye geri döndü.
Bu umre, hicretin altıncı senesinde yapılması istenilip Hudeybiye hadisesi sebebiyle yapılamamış olan umreye bedel olduğundan, buna «Umretü'l-kaza = umrenin kazası» denilmiştir.
154- Mûte savaşına gelince, bu da Peygamber (S.A.V) Efendimizin hicretinin sekizinci senesinde vaki olmuştur. Şöyle ki, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Busra valisine Haris b. Umeyr ile bir kıymetli mektup göndermişti. Haris, Şam diyarında Mu'te denilen yere varınca elçi olduğu bilindiği halde Rum Kayseri'nin kumandanlarından Şürahbil tarafından şehid edildi. Bu sebeple Şürahbil üzerine üç bin kişilik bir İslâm ordusu gönderildi. "Vadilkura" da düşman ile savaş yapıldı, ilk hucumda düşman bozuldu, İslâm ordusu "Maan"a vardı. Kayser'in yüz bin kişiden fazla bir ordu çıkardığı işitildi, fakat İslâm ordusu geri dönmeyip Mu'te'ye doğru yürüdü, bu yerde şiddetli bir harbe tutuştu.
155- Mu'te savaşında İslâm sancağını tutan Zeyd b. Harise, sonra Cafer b. Ebi Talib, daha sonra Abdullah b. Revaha Hazretleri şehid düştüler. Sonunda orada bulunan Seyfullah - ALLAH'ın kılıcı unvanına sahip bulunan meşhur Halid b. Velid İslâm askerini başına topladı, o gün muvaffakiyetle savaştı. Ertesi gün yine arslanca savaşa başladı, ordunun iki kolunun yerlerini değiştirdi, müslümanlara yardım gelmiş zannıyla düşmanın gözü yıldı ve en sonunda düşman ordusu bozulup geri çekildi. Hz. Halid de bunu fırsat bilip İslâm ordusu ile Medine-i Münevvere'ye döndü.
156- Müslümanların Romalılar ile yaptıkları ilk savaş, Mu'te savaşıdır. Bu savaşta üçbin müslüman, yüzbin Rum'a üstün gelmişti ki bu savaş, Ashab-ı Kiram'ın ne kadar yüksek manevî bir kuvvete sahip bulunmuş olduklarını ispat etmeye yeterli olur.
Bu savaş, Mute'de sürerken Resulü Ekrem Efendimiz, savaş meydanında neler olduğunu, gözleri önünde oluyormuş gibi görüp biliyordu, İslâm sancaktarlarının şehid düştüklerini mübarek gözleri yaşlar akarak yanındaki Ashab-ı Kiram'a haber veriyordu. Hz. Cafer (R.A)'ya kesilen iki koluna bedel ALLAH tarafından iki kanat verildiğini de beyan buyurdu. Bunun için bu muhterem şehide Cafer-i Tayyar denilmiştir. ALLAH Teâlâ bütün Ashab-ı Kiram'dan razı olsun, âmin.
MEKKE-İ MÜKERREME'NİN FETHİ
157- Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in hicretinin sekizinci senesi idi ki, Beni Bekr kabilesi, müslümanların himayesinde bulunan Huza'a kabilesi üzerine ansızın hücum etmiş, Kureyş reislerinden bazıları da Benî Bekr'e yardımda bulunmuş, neticesinde Huza'adan yirmi üç kişi öldürülmüştü. Mekke-i Mukerreme'deki Kureyş taifesi, bu şekilde "Hudeybiye barış anlaşması"nı bozmuş oldular. Huzaa'dan bir cemaat, Medine-i Münevvere'ye gelerek başlarına gelmiş olan felâketi anlattılar, yardım dilediler. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Ramazanı şerifin onuncu gününden sonra on bin kişilik bir ordu ile Medine-i Münevvereden hareket etti, yolda Benî Süleym kabilesi de orduya katıldı, Mekke-i Mükerreme tarafına yürüdüler.
158- Fahr-i âlem (S.A.V) Efendimiz'in muhterem amcası Abbas (R.A) evvelce müslüman olmuştu, fakat Mekke-i Mükerreme'de durduğu için müslümanlığını gizlemişti, bu kere İslâmiyetini ilân ederek Medine-i Tahire'ye gelmekte iken İslâm ordusuna rastgeldi, bu mukaddes ordu ile tekrar Mekke-i Mükerreme'ye döndü. Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz, bundan çok sevinip, duygulandı, "Ya Abbas! Sen hicret edenlerin sonuncusu oldun" diye buyurdu.
159- Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri: "Kureyş tarafından saldırı olmadıkça savaşmayınız." diye emretmişti, İslâm ordusu, savaşmaksızın Mekke-i Mükerreme'ye girdi. Tekbir sadaları dağları, taşları titretiyordu. Yalnız Halid b. Velid'in idaresindeki müslüman gurup, «Handeme» denilen mahalde düşmanın saldırısına uğradığından savaşa mecbur olmuş ve bir hücumda düşmanı dağıtıp o suretle Mekke-i Mükerreme'ye girmişti.
160- Resulü Efham (S.A.V) Efendimiz, Mekke-i Mükerreme'ye girecekleri sırada İslâm ordusunu gözden geçirdi, bir kere Mekke-i Mükerreme'den yalnızca hicret buyurmuş oldukları zamanı hatırladı, bir kere de şimdiki bu büyük muvaffakiyeti düşündü, hemen Hak Teâlâ Hazretlerinin lutf-u ihsanına teşekkür için mübarek başlarını, üzerine şeref vermiş olduğu devesinin boynu üzerine doğru uzatarak secdeye kapandı. Ne yüce bir kulluk manzarası! Bir şükür levhası!
161- Cuma günü idi, halk Harem-i şerif'te toplanmıştı. Vaktiyle Resulüllâh (S.A.V)e vermiş oldukları eziyetleri anarak bugün kendilerinden nasıl bir intikam alınacağını düşünüyorlardı. Halbuki O çok merhametli, O şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz hepsini affetti. Hepsinin hakkında merhamet ve şefkat gösterdi, "haydi gidiniz, hepiniz serbestsiniz, hürsünüz" diye buyurdu.
Beytullah'ın etrafında üç yüz altmış kadar put vardı. Bunların hepsini kırdırıp Ka'be-i Muazzama'yı temizletti, ötede beride bulunan putları da kırdırdı. Mekke-i Mükerreme'deki erkekler, kadınlar akın akın gelip müslüman oldular. Artık pek büyük, pek yüce bir inkılâp meydana gelmişti. O zamana kadar taşlara, ağaçlara, insanlara tapanlar şimdi yalnız ALLAH Teâlâ Hazretlerine tapmaya başlamışlardı. Şimdiye kadar Resulü Ekrem (S.A.V)e düşman olanlar, şimdi Onu kendi canlarından daha fazla seviyorlardı. Yeryüzünün bu mübarek parçasından tabaka tabaka karanlıklar kalkıp açılmış, onların yerine hidayet, din, fazilet, hakikî medeniyet nurları kaplamıştı.
Resulü Zîşan (S.A.V) Efendimiz, Mekke-i Mükerreme'ye henüz pek genç bulunan, fakat bilgi, kabiliyet ve otoritesi takdirlere şayan olan Esid oğlu Attab (R.A)'ı vali tayin etti, Zilkade ayının son günlerinde Medine-i Münevvere'ye geri döndü.
HUNEYN GAZASI, EVTAS HÂDİSESİ
162- Mekke-i Mükerreme'nin fethi üzerine bir çok kabileler müslüman oldular. Ancak en büyük kabilelerden olan Benî Hevâzin ile Benî Sakif kabileleri
harbe kalkıştılar. Taif ile Mekke-i Mükerreme arasında Huneyn denilen yerde toplandılar. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz henüz Mekke-i Mükerreme'de idi. Şevval ayının yedinci günü on bin kişilik bir ordu ile Huneyn'e doğru yürüdü.
Müslümanlardan bazıları "bu ordu, hiç bir zaman azlıktan dolayı mağlup olmaz" demişti. Bu, yanlış bir düşünce idi. Çünkü zafer, ancak ALLAH Teâlâ'dandır, askerin çokluğu ise, görünen sebeplerdendir. İnsan, bu sebepleri hazırlamalı, fakat muvaffakiyeti Hak Teâlâ'dan beklemelidir. İşte kendilerine bir uyanma dersi olmak üzere müslümanlar, bu gazada ilk baştan bozuldular, fakat sonra Hakk'ın lûtfuyla yine galip oldular. Şöyle ki büyük kahraman Halid b. Velid Hazretleri, yanındaki erler ile beraber tedbirsizce yürürken pusuda bulunan düşmanın hücumuna uğrayarak bozuldu, bunların arkasındaki Mekkeli İslâm erleri de bozulup dağıldı. Nihayet bozgunluk bütün İslâm ordusuna sıçradı. Harp meydanında yalnız şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimizle Ashab-ı güzînden birkaç zat kalmıştı.
Resulü Ekrem (S.A.V)in gösterdiği metanet ve şecaat, fevkalâde idi. "Ey ALLAH'ın dinine ve resulüne yardım edenler!.. Nereye gidiyorsunuz?, geliniz, ben ALLAH'ın kulu ve rasülüyüm" diye nida ediyordu. Nihayet Ashab-ı Kiram, uykudan uyanırcasına uyandılar, tekrar toplanmaya başladılar, düşmana şiddetli bir hücum ederek şanlı bir galibiyet kazandılar.
163- Evtas hadisesine gelince Huneyn gazası neticesinde Beni Hevazin kabilesi, İslâmiyeti kabul ettiği için azat edilmişti. Düşman firarilerinden bazıları ise, Evtas denilen vadide toplanmışlardı. Gönderilen küçük bir İslam birliği tarafından esir edildiler. İçlerinde Beni Sa'd kabilesinden Harisin kızı Şeyma da vardı. Şeyma, Fahr-i âlem (S.A.V)in süt kız kardeşiydi. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, onun esir düştüğünü haber alınca üzüldü, mübarek gözlerinden yaşlar aktı. Hakkında bir çok ikram, ihsan ve gönül alıcı davranışta bulunduktan sonra kendisini kabilesi arasına gönderdi.
Savaştan firar eden Benî Sakif kabilesi de gidip Taife kapanmışlardı. İslâm ordusu tarafından Taif şehri on sekiz gün kadar kuşatıldı. Fakat o sırada fetih nasip olmadı, kuşatma kaldırıldı, bir sene sonra Taif halkı gelip İslâm ile şeref buldular.
TEBÜK GAZASI
164- Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in hicretinin dokuzuncu senesi idi. Romalıların Şam'da İslâm aleyhine büyük bir ordu hazırlamış oldukları haber alındı, bunun üzerine Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, otuz bin kişilik bir ordu ile Medine-i Münevvere'den çıktı, Tebük denilen yere kadar vardı, yirmi gün kadar orada kaldı, fakat düşmandan hiç bir hareket görülmedi. Artık Şam'a kadar gidilmesini uygun görmeyip Medine-i Münevvere'ye geri dönüldü.
165- Tebük seferi esnasında Medine-i Tahire'de kıtlık vardı, İslâm ordusu güçlükle hazırlandığı için bu orduya «Ceyşü'l-usre» denilmiştir. Bu orduya İslâm zenginleri, hattâ fakirleri bile yardıma koşmuşlardı. Bir çok kadınlar, küpelerini bileziklerini, mücevherlerini teberru ettiler. Hz. Sıddık, bütün servetini getirip Resulü Ekrem (S.A.V)e teslim etti. Hz. Faruk, malının yarısını verdi, Hz. Osman Zinnureyn, Şam'a göndermek üzere hazırlamış olduğu bir ticaret kafilesini tamamen bağışladı. İşte bunlar, bizler için hak yolunda birer fedakârlık numunesidir.
166- Tebük seferi esnasında bazı kabileler ile münafıklardan bir çokları birer bahane ile geri kalmışlardı. Münafıklardan bir kısmı, "Böyle sıcak bir mevsimde yola çıkılır mı? Muhammed (S.A.V) Roma devletini oyuncak mı sanıyor?" diye insanlara korku, dehşet veriyorlardı. Hatta sefer esnasında Hz. Peygamberin devesi kaybolmuştu. Münafıklardan biri "Muhammed (S.A.V) Peygamberim diyor, yerden gökten haber veriyor, halbuki devesinin nerede olduğunu bilemiyor" demişti.
Zaten münafıkların, İslâmiyet düşmanlarının âdetleri böyledir. Her hâdiseden istifade ederek müslümanları şüpheye düşürmek, müslümanların temiz inançlarını sarsmak, neticesinde de onların kutsal varlığını perişan etmek isterler. Fakat uyanık kalbli müslümanlar, düşmanlarının mahiyetlerini, maksatlarını, ileri sürdükleri görüşlerinin ne gibi bozuk fikirlere dayandığını pek güzel bilir, takdir ederler.
Kısacası Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz, o münafıkın cahilane sözlerini, Hak Teâlâ'nın bildirmesiyle bilip Ashab-ı güzînine hikâye buyurdu "Vallahi ben Hak Teâlânın bildirdiği şeylerden başkasını bilemem, şimdi ALLAH Teâlâ bana bildirdi, deve filan derededir, yuları bir ağacın dalına takılıp kalmıştır. Gidip getirin" diye emretti. Onlar da koşup gittiler, deveyi o hal üzere buldular, oradan alıp getirdiler.
167- Tebük seferinden savaş edilmeksizin dönülmüştü. Fakat bu seferin birçok faydaları görülmüştür. Mesela: Müslümanların koca bir Roma İmparatorluğuna böyle meydan okuması, herkese dehşet verdi, İslâm ruhundaki kahramanlığı gösterdi, bir çok beldelerin idarecileri, müslümanlara cizye adıyla vergi vermeyi kabul ettiler. Yemen'den, Necid'den ve başka taraflardan birçok kabileler, müslüman olmak üzere Medine-i Münevvere'ye elçiler gönderdiler. Artık arap yarımadasında müslümanlara karşı durabilecek bir kuvvet kalmamıştı. Müslümanlığın etrafa yayılması, fevkalade bir genişlik almıştı.
VEDA HACCI
168- Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in hicretinin onuncu senesinde Veda Haccı yapılmıştır. Şöyle ki, Zilhicce ayına on gün vardı. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Hac farzını yerine getirmek için Ashab-ı Kiramından kırk bin zat ile Mekke-i Mükerreme'ye gitmeye karar verdi. Arefe, Cuma gününe tesadüf etmişti. Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz, yüz binden fazla müslüman ile birlikte
Haccı Ekber yaptı. Ve o gün gayet etkili bir hutbe okudu. Ümmetlerine nasihat verdi, ve başlıca şöyle buyurdu: "Ey insanlar! dinleyiniz, anlayınız, biliniz ki, müslümanlar hep birbirinin kardeşidir. Bir kimseye kardeşinin malı helal olmaz, ancak gönül rızasıyla vermiş ola. Sakın kendinize zulmetmeyiniz! Ey insanlar! Kadınlarınızın üzerinde sizin hakkınız vardır, fakat sizin üzerinizde de onların hakları vardır. Onlar sizin haklarınıza riayet etmelidir. Siz de onlara güzel muamele yapmalısınız. Ey insanlar! Ben size lazım olan dinî hükümleri tebliğ ettim ve size bir şey bıraktım ki, ona sarıldıkça hiç bir vakit sapıklıkta kalmazsınız. O da ALLAH'ın kitabıyla Peygamberinin sünnetidir."
Daha bir çok yüksek açıklamalardan sonra: "Ey insanlar! kıyamet gününde Muhammed (S.A.V) size risaletini tebliğ etti mi? diye sorulur, o vakit siz ne cevap verirsiniz?." diye sordu. Onlar da: "Evet tebliğ etti" diye şahadet ederiz, dediler. Bunun üzerine üç defa "Şahid ol ALLAH'ım!" dedi.
169- O gün akşam üstü
Âyet-i kerimesi {(*): Maide Sûresi:3} nazil oldu ki: "Bu gün size dininizi ikmal ettim, nimetimi de size tamamladım, sizin için din olmak üzere İslâm'ı seçtim." meâlindedir.
Bu âyeti kerime İslam dininin en mükemmel ve en son ilâhi bir din olduğunu gösteriyor, bu din sayesinde müslümanlara en büyük ilâhî nimetlerin tamamıyla ihsan buyurulmuş olduğunu müjdeliyor. Ve İslâm dininden başka Hakk'ın rızasına uygun, ALLAH katında makbul bir din olmadığını da açıkça beyan buyuruyor.
Her müslüman, nail olduğu bu büyük nimet ve saadeti bilir, takdir eder, bunun aksini asla iddia edemez, hatırına getiremez.
Bu âyeti celile, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in ahiret âlemine teşrif edeceklerine de işaret ediyordu. Çünkü artık onun mukaddes vazifesi tamamen yapılmış, insanlar gurup gurup İslâm dinine girmiş veya girmekte bulunuyordu. Artık onun ezeli ma'buduna kavuşacağı, en yüce ebedî mükâfatlara nail olacağı zaman gelmişti.
170- Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz, Mina mevkiinde bir hutbe daha okudu ve orada bulunanlara hitaben: "Ey insanlar! Her birinizin canı, malı diğerine haramdır. Yani bunlara haksız yere tecavüz olunamaz. Kıyamet gününde Rabbinizin huzuruna çıkacaksınız, o da amellerinizden soracak ve amellerinize göre karşılık verecektir. Sakın benden sonra gayrimüslimler gibi ayrılığa düşerek birbirinizin boynunu vurmayınız. "Ey cemaat! haccın yapılış şeklini, adab ve rükünlerini benden öğreniniz, bilmem amma, belki bundan sonra benimle bir daha burada buluşamazsınız." diye buyurdu.
Bu, Fahr-i kâinat, aleyhi ekmelüttehiyyat Efendimiz'in son haccı idi. Bunu Mekke-i Mükerreme'de on gün içinde bitirdi, oradaki ehli iman ile vedalaştı. Medine-i Münevvere'ye geri döndü. Bunun için bu hacca «Veda Haccı» denilmiştir.
RESULÜ EKREM (S.A.V) EFENDİMİZ'İN AHİRETE TEŞRİF ETMELERİ
171- Hatemul Enbiya, aleyhi ekmelüttehaya Efendimiz, veda haccından sonra ahiret hazırlığıyla meşgul olmaya başlamıştı. Hicretlerinin onbirinci senesi Safer ayının son günlerinde idi ki şiddetli bir baş ağrısıyla sıtma hastalığına tutuldu, hastalığı ağırca idi, buna rağmen Mescid-i Saadet'e varıp minbere çıktı, bir hutbe okudu, Ashab-ı Kiramına pek yüce açıklamalarda bulundu, onlara pek yüksek bir adalet ve fazilet, bir eşitlik ve hakkaniyet dersi vermek için "Ey insanlar! Her kimin arkasına vurmuş isem işte arkam, o da kalksın bana vursun, ve her kimin benden alacağı varsa işte malım, gelsin alsın" dedi. Kendisinden sonra Arap yarımadası'ndan müşriklerin çıkarılmasını emretti. Etraftan gelecek elçilere ikram edilmesini tavsiyede bulundu, sonra ALLAH Teâlâ bir kulunu dünya ile kendisine kavuşmak arasında serbest buraktı, o kul da ona kavuşmayı tercih etti." diyerek bununla ahiret âlemine teşrif edeceğine işaret buyurdu.
172- Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in hastalığı ağırlaşınca Ensar-ı Kiram, "acaba halimiz ne olacak?" diye endişe içinde kalmışlardı. Bunu haber alan Nebiyyi Zişan (S.A.V) Efendimiz, Hz. Ali ile amcası Hz. Abbas'ın oğlu Fadl'ın kollarına dayanarak tekrar Mescid-i şerif'e çıktı, etkili bir hutbe okudu ve başlıca şu mealde tavsiyelerde bulundu:
"Ey insanlar! Benim vefat edeceğimi düşünüp telâş etmekte imişsiniz. Hiç bir Peygamber ümmeti arasında ebedî kalmadı ki, ben de sizin aranızda ebedi kalayım? Ey Ensar! Size nasihatim şudur ki ilk muhacirlere hürmet ve riayet edesiniz. Ey muhacirler! Size de vasiyetim şudur ki Ensar'a güzel muamele yapasınız. Ey insanlar! Günah, nimetin elden gitmesine sebep olur. Eğer halk, Hakk'ın emirlerine itaatkar olursa, onların amirleri de öyle olur ve halk âsî olursa, onların amirleri de öyle olur."
173- Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz, hasta olmakla beraber her ezan okundukça Mescid-i şerif'e çıkıyor, Ashab-ı Kiramına imam olup namaz kıldırıyordu. Fakat ahirete teşriflerine üç gün kala hastalığı arttı, artık mescide çıkamaz oldu. "Ebu Bekir'e söyleyiniz, imamlık yapsın" diye buyurdu.
Rebiülevvel ayının onikinci pazartesi günü idi. Ebu Bekir Sıddık Hazretleri, Ashab-ı Kiram'a sabah namazını kıldırıyordu. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, kendisinde bir kuvvet gördü. Mescid-i Saadet'e çıktı, Ashabı'nın saf saf olup ibadet ettiklerini görünce pek memnun oldu ve Hz. Sıddık'a uyup namaz kıldı.
174- Ashab-ı Kiram, Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in iyileşmiş olduğunu sanarak pek sevinmişlerdi. Halbuki Fahr-i alem Hazretleri namazdan sonra hücre-i saadeti'ne dönüp rahat döşeğine yattı. Artık Ezeli, Kerîm Mabud'unun manevî huzuruna kavuşacağı zaman geldi. O güllerden daha hoş-güzel olan mübarek siması, bazen kızarıyor, bazen sararıyordu. Alnından jaleler gibi ter damlaları serpiliyordu. Nihayet, öğle vakti idi ki, birer hidayet yıldızı gibi parlayan o güzel, ilâhi gözlerini göğe dikti. "ALLAH'ümme er-refika'l-a'lâ = Ey ALLAH'ım beni refik-i alâya (kendine) kavuştur" diye dua etti, sonra da mübarek başları aşağıya doğru meylediverdi. Artık mukaddes ruhu, âlâyı illiyyin (en yüce makam)'a uçup gitmişti. Sallâllahü Teâlâ aleyhi vesellem.
PEYGAMBER (S.A.V) EFENDİMİZ'İN AHİRETE İRTİHALLERİ VE BUNDAN KAYNAKLANAN TEESSÜRLER
175- Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri'nin irtihal (Ahirete teşrif)leri, Ashab-ı Kiram arasında pek büyük teessür (keder-üzüntü)ler uyandırdı. O Nebiyyi Zişan (S.A.V)in aziz ehli beyti, ah çekip inlemeye başlamıştı. Fatımetüzzehra Hazretleri, "Vâ ebetah = vay babacığım" diye ağlıyordu. Aişe-i Sıddıka validemiz, Fahriâlem (S.A.V) Efendimiz'in güzelliklerini ve kemalâtını anarak: "Eyvah!, O şanı yüce Peygambere ki, dünyaya asla iltifat etmedi, ümmetinin günahlarını düşünerek bir gece olsun döşeğinde rahat uyumadı. Müşriklerin her türlü eziyetlerine katlanarak asla ümitsizliğe düşmedi, yoksulları, zayıfları lütfu ihsanından mahrum bırakmadı" diye hazin hazin ağlıyordu. Diğer Ashab-ı Kiram ise, şaşkın bir halde kalmışlardı.
176- Hz. Ömer, Resulullah (S.A.V)in irtihaline asla ihtimal vermiyordu. Sonunda Sıddık'ı Âzam Hz. Ebu Bekir (R.A) gelip Hücre-i saadete girdi, Resulü Ekrem (S.A.V)in hoş güzel cismini örten örtüyü kaldırdı, o tertemiz vücudu öptü. "Vâ Nebiyyah = vah peygamberim.!" Senin ölümün de hayatın gibi güzel" diye ağladı, ehli beyte teselli vermeye çalıştı, sonra Mescid-i şerif'e gidip minbere çıktı, cemaata hitaben: "Ey insanlar!. Kim ki Hz. Muhammed (S.A.V)e tapıyor ise, bilsin ki o vefat etti. Her kim ki ALLAH'ü Azimüşşan'a tapıyor ise, bilsin ki ALLAH Teâlâ hay'dır ölmez." dedi. Ve hiç bir Peygamberin dünyada ebediyen kalmadığını söyledi, dinlerinden döneceklerin Cenab-ı Hakka bir zarar veremeyeceklerini, bilâkis nail oldukları İslâm dininde sebat edenlerin mükâfata ereceklerini beyan ederek Ashab-ı Kiram'ın hayretlerini giderdi.
177- Ashab-ı Güzin, Sâide oğulları'nın bahçesinde toplandılar. Biraz münakaşadan sonra Sıddık-ı Âzam Hazretlerini ittifakla Resul'ü Ekrem (S.A.V)e halife seçtiler. Daha sonra Peygamberi Zişan (S.A.V) Efendimiz'in mübarek vucudunun yıkanması ve kefenlenmesini tamamlayarak hastalığı zamanında yatmış olduğu hücre-i saadetine defnedilmesine karar verdiler, ilk evvel
Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in ehli beyti, sonra da diğer erkekler, kadınlar, gençler, köleler gurup gurup gelip teker teker namazını kıldılar. Vakit uzadı, ancak çarşamba gecesi seher vaktinde mübarek kabrine, ravza-i saadetine bırakabildiler.
(Mukaddes, en güzel salavat'ı şerifeler Cennet bahçesi kabrinin ufuklarını en güzel bir şekilde süslesin)
EK
178- Malum olduğu üzere insanlara mahsus kemaller, başlıca iki kısımdır. Bir kısmı, "gayri ihtiyarî" dir ki, bunlar, insanların kazançları ve iradeleri olmaksızın mevcut olan kemallerdir. Asalet, güzel şekil, akıl ve zeki olmak gibi. Diğer kısmı da "İhtiyarî" dir ki, insanların tamamen- kazançları ve iradeleri ile meydana gelen kemallerdir: İlim, irfan gibi bilgiler, meziyetler ve sadâkat, emanet, tevazu, zühdü takva gibi güzel huylar, hal ve gidişler, bu kısımdandır.
Bu iki kısım kemallerden yalnız biri veya bir kaçı bir insanda bulunursa kendisine büyük bir şeref verir, kendisi için övünmeye vesile olur. Ya bu kemallerin hepsi bir zatta toplanmış olursa artık onun ne kadar büyük bir şerefe, yüksek bir mevkiye nail bulunmuş olacağını düşünmelidir.
İşte şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz'de bu iki kısım kemalât ve güzelliklerin hepsi de pek yüksek bir şekilde tamamıyla toplanmıştır. Bunlardan başka da nübüvvet ve risalet şerefine mazhar bulunmuşlardı. Onun pek yüksek güzelliklerinden bazılarına sadece bereketlenmek için pek kısaca işaret edeceğiz.
RESULÜ EKREM (S.A.V) EFENDİMİZ'İN ASALETİ
179- Malûmdur ki Fahri âlem (S.A.V) Efendimiz, Kureyş kabilesinden ve Haşimoğullarından gelmiştir. Kureyşliler ise, İsmail (A.S)ın zürriyetinden bulundukları için pek büyük bir asalet ve temiz soyluluk şerefine sahip idiler. Bununla beraber, Mekke-i Mükerreme'de ötedenberi Kâbe-i Muazzama'nın hizmetiyle, idaresiyle müşerref olup daima idarecilik mevkiinde bulunmuşlardı, işte Peygamber (S.A.V) Efendimiz, böyle şerefli bir kavme, seçkin bir aileye mensuptur. Bu mensubiyeti de kendisinin muvaffakiyetine yardım etmiştir.
RESULÜ EKREM (S.A.V)İN GÜZEL SURETİ = HİLYE-İ SAADETİ
180- Peygamber (S.A.V) Efendimiz Hazretleri, bütün yaratılmış olanların en güzeli idi. Bütün uzuvları uygun idi. Ölçülü idi, yakışıklı idi. Mübarek vücudu, güçlü ve kuvvetli idi. Zayıf ve şişman olmayıp orta halde idi, etleri sıkıca idi.
Nurlu cildi ipeklerden yumuşaktı. Hoş güzel cisminin kokusu fevkalâde güzeldi. Okşadığı şeylerden günlerce güzel kokular duyulurdu. Tertemiz vucudu beyazdı, nurani idi. Bu beyazlık içinde hoş-güzel bir pembelik parıldardı. Pek sevimli olan mübarek boyu ne kısa, ne de uzun idi. Bununla beraber yanında bulunanlardan dâima uzun görünürdü. Berrak göğsü ve iki mübarek omuzlarının arası geniş idi ve nurlu omuzlarının arasında güvercin yumurtası gibi bir kırmızı ben nişanesi var idi ki, bu bir "Hatem-i Nübüvvet = Peygamberlik mührü" idi. O Nebiyyi Zişanın bilekleri, elleri, parmakları uzunca ve kalınca idi. Mübarek başı ve ağzı pek ölçülü ve pek güzel sayılacak şekilde büyükçe idi. Ön dişleri seyrekçe idi. Söz söyledikçe inci tanelerinden daha berrak olan dişlerinin parıltısı görülürdü. Parlak alnı genişti. Hilâl kaşları uzunca idi. Kaşlarının arası açıkça idi. İki kaşının arasında gazap ettiği zaman kabarıp beliren hoş-güzel bir damar vardı. Hoşluk-güzellik nişanesi olan kirpikleri, uzun ve siyah idi. Saadetli sakalı sıkça idi, bir tutam boyunca bulunurdu. Ahirete teşrifleri sırasında mübarek başıyla sakalının beyaz saçları henüz yirmi kadar bulunuyordu. Sünbüllerden daha zarif, daha güzel kokulu bulunan başının saçları ne pek kıvırcık, ne de pek düz idi, kulaklarının yumuşaklarını geçmezdi.
Ashab-ı güzîn'den Hz. Enes demiştir ki: "Ben, Resulullah (S.A.V)den daha güzel bir zat görmedim, mübarek yüzünden sanki güneşin nurları akardı, o güzel yüzünde parlayan letafet nurları, güzel dişlerinden gülümsedikçe saçılan berrak parıltılar, karşısında bulunan duvarlara aksederdi.
Evet... Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in bütün uzuvları, bütün duyu organları pek mükemmeldi. Başkalarının göremeyecekleri, işitemiyecekleri kadar uzak yerlerde bulunan şeyleri görür, sesleri işitirdi. Pek vakarlı olan yürüyüşü, inişten aşağıya doğru akar gider gibi süratlice idi. Kendisinde her yönüyle bir mükemmeliyet, bir fevkalâdelik görünürdü. Kendisini ilk gören bir kimse, bir heybet içinde kalırdı, kendisiyle görüşüp konuşmak şerefine nail olan kimse, ona karşı derin bir sevgi duyardı. Onun yüksek vasıflarını görüp anlatanlar, onun bir benzerini ne ondan evvel ne de ondan sonra görüp bilmediklerini itiraf ederlerdi. Kısacası O bir letafet ve mükemmeliyet harikası idi. Sallâllahü aleyhi vesellem.
RESULÜ EKREM (S.A.V)İN PEK YÜKSEK AKIL VE ZEKÂSI
181- Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in mübarek akıl ve zekâsı, her türlü düşüncenin üstündedir. Onun pek yüksek aklı, zekâsı yanında en büyük dahîlerin, en parlak fikirli hakîmlerin akılları, dehaları pek sönük kalırdı. Bu hakikate onun muazzam tarihi pek güzel şahittir. Ceziretülarab (Arap yarımadası)nın peygamberlikten evvelki haliyle sonraki halini düşünmek yeterli olur. ALLAH'ımızın O büyük O son peygamberi kadar insanların ruhî hallerini anlamış, âlemin siyasetini güzelce idare etmiş, insanları irşad ve ıslâh etmeye
muvaffak olmuş, bu hususlarda icap eden esasları hazırlamış bir akıl ve hikmet sahibi gösterilemez.
RESULÜ EKREM (S.A.V)İN FESAHAT VE BELÂĞATI
182- Beyanı veciz olan Peygamber (S.A.V) Efendimiz, yaratılıştan pek fasih idi. Yani yüksek maksatlarını açık açık, parlak bir şekilde ifade ederdi. Huzuruna gelen elçilerin yaptıkları konuşmalara pek edebî bir tarzda karşılıkta bulunurdu. Onun mübarek sözleri arasında bir çok manâları toplayan öyle yüksek cümleler vardır ki, onlara «Cevamîü'l-kelim» denir. Yine onun mübarek sözleri arasında öyle emsalsiz edebî, hikmet dolu cümleler vardır ki, bunlara «Bedayiü'l-hikem» denilir. Biz, bunların bir kısmını ahlâk bahsinde yazmış bulunuyoruz.
"Hikmetin başı ALLAH korkusudur" {(*): Deylemi, Firdevs; No:3258; 2/270}
"İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidirler" {(*): Aclûni, Keşful Hafa; No:2793; 2/312}
"İnsanlar tarak dişleri gibi birbirine hukuk yönüyle müsavidir" {(*): Deylemi, Firdevs; No:6883; 4/301}
"Kendi kıymetini bilen kişi helak olmaz" {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.}
"Kendi hakkında istediğini, senin hakkında istemeyen kimsenin arkadaşlığında hayır yoktur" {(*): İbn-i Hibban; İman:5; No:235; 1/471}
"Kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe kişinin imanı kâmil olmaz" {(*): Müslim; İman:17; No:45; 1/67}
"Yalan yere yemin, yurtları harap bir halde bırakır" {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.}
"Emaneti, seni emin kabul eden kimseye teslim et, sana hıyanet edene sen hıyanet etme" {(*): Ebu Davud; Buyu:80; No:3534; 2/312}
"Kadîm hukuka riayet = eski dostluğu muhafaza, imandandır" {(*): Hakim el-Müstedrek; 1/62}
"Alışverişinde en fazla ziyan eden o kimsedir ki, başkasının dünyası uğrunda kendi ahiretini feda eder" {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.}
"Kardeşinin uğradığı musibetten dolayı sevinç gösterme! Sonra Hak Teâlâ, onu kurtarır da o musibete seni düşürür." {(*): Tirmizi; Sıfat-ül Kıyame:54; No:2506; 4/662}
"Cezası en çabuk olan şey, zulümdür" {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır}
"İnsanlara kendini sevdirmek, aklın yarısıdır" {(*): Taberani el-Mu'cemü'l-Evsat; No:6740; 7/381 - Beyhaki, Şuabu'l-iman; No:4686; 4/167}
"Kanaat tükenmez bir mal, yok olmaz bir hazinedir" {(*): Deylemi, Firdevs; No:4699; 3/236}
"Pişmanlık bir tövbedir." {(*): A.b.Hanbel; No:3558; 1/376} mealinde bulunan mübarek hadisler de bu kısımdandır.
RESULÜ EKREM (S.A.V)İN MÜBAREK AHLÂKI
183- Şânı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in ahlâkı, tamamen Kur'an-ı Kerim'e uygun idi. Yani Kur'an-ı Mübîn'in gösterdiği güzel huyların mükemmel bir toplamından ibaret bulunuyordu. Onun kadar güzel ahlâka sahip bir zat görülmemiştir. Bunun içindir ki hakkında Kur'anın ifadesiyle:
= Şüphe yok ki sen pek büyük ahlâk üzere yaratılmış bulunuyorsun." {(*):4 Kalem Suresi:4} buyurulmuştur. Bir hadis-i şerifte de:
"Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" {(*):5 Malik, Muvatta; Husnul-Huluk:8; No:1723; 2/404; Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra; Şehâdât: No:21379; 15/252} buyurulmuştur.
Gerçekten Peygamber (S.A.V) Efendimiz Hazretleri, mekârim ve mehasîni ahlâk denilen pek güzel huylar ile tamamen vasıflanmış, bunları ümmetine de tavsiye etmiş, kendisine uyanları, ahlâkça melekler derecesine yükseltmiştir.
RESULÜ EKREM (S.A.V)İN PEK YÜKSEK İLİM VE İRFANI
184- Hace-i kâinat Efendimiz, sırf ALLAH Teâlâ'nın vahiy ve ilhamı ile pek çok hakikatlerden haberdar idi. Hiç bir kimse ilim ve irfanca O'nun
mertebesine yetişmemiştir ve yetişemez. Semavî kitapların şeriatların hükümlerine, geçmiş ümmetlerin tarihine, her kavmin siyasetine, hikmetli bilgilerine, sosyal hayatına, savaş tekniğine ve daha bir çok yüksek ilimlere vâkıf idi. Meydana getirmiş olduğu dinî müessesenin azameti (büyüklüğü) buna şahittir. Halbuki kendisi ümmî idi, yani hiç bir mektebe, medreseye gitmemiş, hiç bir öğretmenden bir şey okuyup yazmamış, âlimler ile, hikmet ehli ile düşüp kalkmamış idi. Bunun böyle olduğunu bütün kavim ve kabilesi de biliyordu. Bu hali, onun hakkında bir mucize idi. Artık O'nun ilâhi vahye kavuşmuş ve pek büyük bir Peygamber olduğunda nasıl şüphe edilebilir?
RESULÜ EKREM (S.A.V)İN FEVKALÂDE NEZAFETİ (TEMİZLİĞİ)
185- Peygamberi Zişan Efendimiz, nezafete, teharete pek çok riayet ederdi. O'nun bedenen temizlikleri fevkalâde olduğu gibi hal ve gidiş temizliği de her türlü düşüncenin üstündeydi. Hattâ: "Temizliğe fazlasıyla riayet ediniz. Hak Teâlâ İslâm dinini temizlik üzerine kurmuştur, cennete ancak temiz olanlar girecektir" {(*): Aclûni, Keşful Hafa; No:922; 1/288 - Deylemi, Firdevs; No:394; 1/116} diye buyurmuştur. Mübarek vücutlarının pek güzel bir kokusu vardı. Bu hoş ve güzel koku, yaratılıştan idi. Bununla beraber bazen güzel koku da kullanırdı.
RASULÜ EKREM (S.A.V)İN HARİKULADE CÖMERTLİĞİ
186- Peygamberlerin en faziletlisi Rasülü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, son derece ikram ve cömertliğe sahipti. Hiç bir isteyene «yok» diye cevap vermezdi. Eğer yanlarında verilecek bir şey bulunmazsa, ya Ashabından ödünç alarak verir veyahut «yarın gel» gibi bir şey derdi.
Huneyn gazasında ganimet mallarından bir vadide toplanmış olan yüz deve hakkında Safvan b. Ümeyye: "Ne güzel develer!..." demekle Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz: "Öyle ise, onlar senin olsunlar" deyip bu yüz deveyi Safvan'a bağışlamıştı. Safvan, bu lûtfu görünce: "Bu kadar cömertlik ve ikram ancak peygamberlerde bulunur" diyerek hemen müslüman olmuştur. Halbuki müslüman olmak için evvelce dört ay mühlet almış bulunuyordu.
RESULÜ EKREM (S.A.V)İN EŞSİZ, BENZERSİZ KAHRAMANLIĞI
187- Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz, fevkalâde bir cesarete, bir kuvvet ve kahramanlığa sahipti. Bir çok savaşlarda bir çok zırh giymiş, kahramanlar
firara mecburiyet gördükleri halde, Resulü Efham (S.A.V) Efendimiz sebat eder dururdu. Mesela Uhud ve Huneyn gazalarında gösterdiği cesaret ve kahramanlık her türlü düşüncenin üstündedir.
Bir defa Medine-i Tahire'nin dışından korkunç bir gürültü işitilmiş, düşman tarafından bir baskın olduğu sanılmıştı. Herkesten evvel Fahr-i âlem Hazretleri kılıcını kuşanarak gürültü tarafına koşmuş ve henüz başkaları daha yeni hazırlanırken kendisi dönerek "korkacak bir şey yok "diye halkı sakinleştirmişti.
Hz. Ali derdi ki: "Savaşlarda Resulü Ekrem (S.A.V) kadar düşmana yaklaşan bir kimse bulunmazdı. Birçok defalar savaş kızışıp başımız sıkıntıya gelince Resulü Ekrem (S.A.V)e sığınırdık."
RESULÜ EKREM (S.A.V)İN YÜKSEK HİLMİ (YUMUŞAK HUYLULUĞU) VE AFV-Ü KEREMİ (BAĞIŞLAMASI VE İKRAMI)
188- Fahr-i Kâinat Efendimiz, son derece hilm ile, afv-ü kerem ile vasıflanmış idi. Kızılacak yerlerde sükûnetini muhafaza eder, mübarek hayatına kastedenleri bile affederdi. Uhud gazasında mubarek bir dişi şehid edilmiş, güzel yüzü kanlar içinde kalmış olduğu halde yine düşmanlarına beddua etmemiş, "Yarabbi! Kavmime hidayet et, çünkü onlar bilmiyorlar" {(*): Buhari; Enbiya:52; No:3290; 3/1282, Taberâni, el-Mucemu'l-Kebir; No:5694; 6/120} diye niyazda bulunmuştu. "Niçin bunlara beddua etmiyorsun?" diyenlere: "Ben lanet edici olarak gönderilmedim, insanları Hak yoluna ALLAH'ın rahmetine davet için gönderildim" {(*): Müslim; Birr:24; No:2599; 4/2006} diye cevap vermişti.
Mekke-i Mükerreme'yi fetih buyurdukları gün Kureyş hakkında Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in gösterdiği lûtuf ve ihsanı da, onun ne kadar affedici olduğuna şahittir.
RESUL-Ü EKREM (S.A.V)İN YÜKSEK HAYASI
189- Seyyid-ül Mürselin Efendimiz, gerek yaratılış ve gerek dinî haya ve edeb bakımından da bütün insanların üstünde idi. Kendisinde görülen hayanın kemalinden dolayı hiç bir kimsenin sözünü kesmez, yüzüne uzun uzadıya bakmazdı. Utanılacak veya çirkin görülecek şeyleri açıkça söylemeyip, üstü kapalı bir şekilde söylerdi. Hoşuna gitmeyen bir şeyin bir kimseden meydana geldiğini işitince: "Filân kimse neden öyle yapmış? demezdi. Bilakis "bazı kimseler neden şöyle yapıyormuş" demekle yetinirdi.
Ashab-ı Kiram'dan bir zat, pek fazla hayalı olduğundan bazı arkadaşları kendisini kınamak istemişler. Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri, bunu haber alınca: "Onu haline bırakınız, çünkü haya imandandır." {(*): Buhari; Edep:77; No:5767; 5/2268} Buyurmuş. Diğer bir hadis-i şerifte de: "Haya insan için bir ziynettir." {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} buyurulmuştur.
RESUL-Ü EKREM (S.A.V)İN EMSALSİZ VEFASI
190- Fahr-i âlem Efendimiz, son derece vefakâr idi. Ashabını, akrabasını, ehli beytine mensup olanları unutmaz, daima kendilerini arar, sorar, iltifat ederdi. Bir defa Habeş hükümdarı Necaşi tarafından huzuru saadetine elçiler gelmişti. Bunlara bizzat hizmet etmek lûtfunda bulundu. Ashab-ı Kiram'dan bazıları: "Ya Resulâllah!. Biz hizmete yetişiriz" dediler. Cevaben buyurdu ki: Bunlar Habeşistan'a hicret etmiş olan Ashabıma yer göstermiş, ikram etmişlerdi, şimdi ben de bunlara bir karşılık olarak hizmet etmek isterim." {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır. } Bazen hane-i saadetlerine hediyeler gelince: "bunu filân hatunun evine gönderiniz, çünkü O, Hatice'nin dostu idi, Onu severdi" {(*): Tirmizi; El-Birr v'es-Sadaka:70; No:2017; 4/369} diye emreder, merhum hanımının hatırasına riayette bulunurdu.
Bir defa hane-i saadetlerine gelen bir hatunun hatırını tam bir nezaket ile sormuş, sonra buyurmuştu ki: "Bu hatun, Hatice zamanında evimize gelir giderdi, eski dostluklara riayet imandandır." {(*): Hakim, el-Müstedrek; 1/62}
RESULÜ EKREM (S.A.V)İN ŞEFKAT VE MERHAMETİ
191- Pek fazla merhametli olan Peygamberimiz (S.A.V), ümmeti hakkında son derece şefkatli, merhametli idi. Ümmeti hakkında daima kolaylık yönünü tercih buyururdu. Namazda iken bir çocuğun ağladığını işitse ona merhameten namazını hafifçe kılar, çocuğun sesini durdurmak isterdi. Hele haktan kaçınanların hallerine pek acır, hidayete ermeleri için dua ederdi.
O büyük peygamberin, O mukaddes Resül'ün merhameti yalnız insanlara değil, hayvanlara, ağaçlara, ekinlere de idi. Mûte savaşında bulunacak olan İslâm ordusuna hitaben şu mealde öğütler vermişti: "ALLAH Teâlâ'nın adına sığınarak onun ve sizin
düşmanlarınızla harb ediniz. Fakat gideceğiniz yerlerde dünyadan soyulmuş râhipler göreceksiniz, onlara asla dokunmayınız. Kadınlar ile çocuklara şefkatle muamele yapınız, hurma ve diğer meyve ağaçlarını kesmeyiniz, evleri yıkmayınız." {(*): Beyhaki es-Sünenü'l-Kübra; Siyer; No:18666; 13/386}
Hicretin onuncu senesinde idi ki, muhterem oğlu Hz. İbrahim, henüz on altı aylık bir masum olduğu halde vefat etmiş, kızı Fatımetü'z-Zehra'dan başka evlâdı kalmamıştı. Bir gül goncası gibi açılmadan solan o masumun haline acıyarak ağlamış, mübarek gözlerinden şebnemler gibi yaşlar serpilmişti. Orada bulunan İbn-i Avf: "Ya Resulâllah! Sen de mi ağlıyorsun? demekle şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz: "Gözümüz ağlar, kalbimiz mahzun olur. Fakat bizden ALLAH'ın rızasına aykırı bir söz çıkmaz" {(*): Buhari; Cenaiz:42; No:1241} diyerek ruhundaki yüce hassasiyetini göstermiştir.
Kısacası O Peygamberi Zişan'ın mukaddes varlığı, bütün kâinat için ALLAH'ın büyük bir rahmetidir. Bunun içindir ki hakkında:
"Resûlüm! Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik." {(*): Enbiya sûresi:107} âyet-i kerimesi nazil olmuştur.
RESULÜ EKREM (S.A.V)İN GÜZEL GEÇİMİ
192- Kâinatın Efendisi Peygamber (S.A.V) Efendimiz, güzel geçim hususunda da insanların en iyisi idi. Herkes ile güzel görüşür, daima güler yüzlü bulunurdu, sohbet esnasında kimsenin sözünü kesmezdi. Ancak münasebetsiz bir konuşma olursa o zaman keserdi. Ve her kavmin büyüklerine daima ikram eder, onları kendi kabilelerinin reisliğine tayin buyururdu. Yapılan davetlere icabet eder, verilen hediyeleri kabul buyurur, karşılığında da hediyeler verirdi. Şer'i şerife muhalif olmayan hususlarda insanlara muhalefet etmek istemezdi. Hoşuna gitmeyen bir şey görünce görmemezlikten gelirdi. Ancak o şey günah olursa, o zaman müdahale ederdi.
Hele Ashab-ı Kiram'ı hakkında pek şefkatli idi. Kendilerine rastgelince selâm verir, ellerini tutar, musafaha eder, içlerinden görünmeyenleri araştırır, hasta olanları ziyarete gider, gönüllerini hoş ederdi. Hattâ Ashab-ı Güzîn'iyle bazen latifeler de yapardı. Bununla beraber latifelerinde de birer hakikat parlardı.
Hazreti Enes (R.A) diyor ki: "Ben Resulâllah (S.A.V)e on sene hizmet ettim. Hiç bir gün bana darılarak of!.. demedi. Ve yaptığım hiç bir şey için "neden yaptın?" yapmadığım birşey için de "neden yapmadın?" diye buyurmadı. {(*): Buhari; Edeb:39; No:5691}
RESULÜ EKREM (S.A.V)İN YÜKSEK TEVÂZUSU
193- Peygamber Efendimiz (S.A.V), yaratılmışların en şereflisidir. O kadar yüksek mertebesiyle beraber pek fazla mütevazi idi. Fakirleri, zayıfları daima okşar, misafirlerinin altlarına kendi mübarek elbiselerini döşeyecek kadar lûtufta bulunurdu. Bir meclise girince nerede boş yer bulursa orada oturmak ister, bulunduğu meclislerde elbisesini toplu tutup etrafa yaymazdı. Bununla beraber bulunduğu meclislerde herkesten fazla vakarını korurdu. Konuşmaya lüzum görmedikçe sükût ederdi. Gülmek icap edince tebessüm ile yetinirdi. Huzur-u saadetinde bulunanlar da son derece edebe riayet eder, başlarını aşağıya eğerlerdi. Konuşurken seslerini fazla yükseltmezlerdi, gülmeleri de tebessüm derecesini geçmezdi. Risaletmeap (S.A.V) Efendimiz, âcizlere, yoksullara o kadar iltifat ve tevazu gösterdiği halde, kendileriyle mektuplaştığı hükümdarlara karşı asla küçülme göstermez, risalet makamının yüceliğini muhafazadan asla geri durmazdı. Kayserler'e, Kisralar'a gönderdiği mektuplarında daima mübarek ismini öne alır, meselâ "ALLAH'ın kulu ve Resulü Muhammed (S.A.V) tarafından Rum büyüğü Hirakl'e" diye yazdırırdı. Ve kendilerini hiç
çekinmeksizin İslâm dinine davet ederdi, kabul etmedikleri takdirde azaba uğrayacaklarını, saltanatlarının ellerinden çıkacağını kendilerine açıktan açığa ihtar buyururdu.
RESULÜ EKREM (S.A.V)İN PEK NEZİH ZÜHD VE TAKVASI
194- Peygamberlerin sonuncusu, Peygamber (S.A.V) Efendimiz, daima ibadetle meşgul olur, daima Hak Teâlâ'nın rızası için ümmetinin hidayet ve saadetine çalışırdı. Hattâ geceleri o kadar namaz kılardı ki, çokça kıyamda durmaktan mübarek ayakları şişerdi. "Ya Resulâllah! neden kendine bu kadar zahmet veriyorsun? ALLAH Teâlâ senin geçmişini geleceğini bağışlamış değil mi?" diyenlere: "Ben Rabbimin çok şükür eden bir kulu olmayayım mı?" {(*): Buhari; Tefsir:323; No:4557; 4/1830; Müslim; Sıfatül Münafikin:18; No:2819; 4/2171; Tirmizi; Salat:187; No:412; 2/268; Nesai; Salat-ı id; 17; No:1644; 3/219; İbn-i Mace; İkameti Salat:200; No:1419; 1/456} diye cevap verirdi.
Peygamber-i Zişan (S.A.V) Efendimiz, dünyada bulundukça bu yoldan asla ayrılmadı. Zaman-ı saadetlerinde Ceziretül'arab (Arap yarımadası) fethedildi, Medine-i Münevvere'ye her taraftan ganimet malları gelmeye başladı, hükümdarlar tarafından kıymetli hediyeler gönderildi. Kısacası dünya olanca varlığıyla yüz gösterdi. Fakat o şanı yüce Peygamber (S.A.V) bunların hiç birine iltifat etmedi. Bütün bunları, fakirlere, gazilere, müslümanların yükselmelerine sarfetti, hattâ bir gün kendisine bir kese altın gelmişti, onu ashabına dağıtmıştı, hane-i sadetinde yalnız altı altın kalmıştı, gece uyumadı, kalkıp bunları dağıttı, şimdi rahat ettim buyurdu.
Aişe-i Sıddîka validemiz diyor ki: "Resulullah (S.A.V), ahirete teşriflerine kadar peş peşe üç gün doyuncaya kadar yemek yememişti. Halbuki isteseydi Hak Teâlâ ona hatır ve hayale gelmedik nîmetler verirdi. Bazen bir ay kadar biz hanımlarının odalarında yemek pişirmek için ocak yanmazdı. Yiyip içtiğimiz yalnız hurma ile sudan ibaret bulunurdu. Bazen Resulü Ekrem (S.A.V)in haline acır, ağlardım. Birgün "Canım sana feda olsun! Dünya nimetlerinden kâfi miktarını kabul buyursan olmaz mı?" diye sordum. Buyurdular ki: "Ben nerede dünya nerede! Kardeşlerim olan ulül'azm peygamberler, {(*): ALLAH'ın emirlerini yerine getirme hususunda en çok dikkat ve titizlik, sabır ve sebat gösteren peygamberlerdir. Bunlar Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed'dir. Salât ve selam hepsinin üzerine olsun. Rabbim cümlemizi şefaatlarına nail buyursun. Bak: Şura sûresi: 13, Ahzab sûresi: 7, Ahkaf sûresi: 35.} bundan daha şiddetli hallere sabrettiler, öylece gidip Hak Teâlâ'ya kavuştular. ALLAH Teâlâ da onlara büyük sevaplar, makamlar verdi. Şimdi ben geniş bir yaşantıya erersem Hak
Teâlâ'dan utanırım, benim mertebemin onların mertebelerinden aşağıya kalmasından sıkılırım, benim en özlediğim şey, o kardeşlerim olan Peygamberlere kavuşmaktır." {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.}
Mukaddes, muazzam Peygamberimiz (S.A.V), bu mübarek sözlerinden sonra dünyada ancak bir ay daha yaşamışlardı. Ahirete teşrif buyurdukları zaman ehli beytine ne bir altın, ne de bir deve veya bir koyun bırakmamıştı. Terkettiği şeyler, yalnız silâhlarıyla bindikleri katır ve gelirini vakfetmiş olduğu araziden ibaretti.
İşte Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, bu kadar kalp genişliğine sahipti.. Hak yolunda bu kadar samimî, bu kadar fedakâr idi. Onun yüksek maksadı, yalnız ALLAH'ına kulluk etmek, İslâm dinini yaymak, insanları cehaletten kurtarmak, yer yüzünü insaniyet ve medeniyet nurları içinde bırakmaktı.
RESULÜ EKREM (S.A.V)İN EŞSİZ MUVAFFAKİYETLERİ
195- Nebiyyi Zişan Efendimiz, sahip olduğu yüksek vasıf ve mucizeler sayesinde yaymaya muvaffak olduğu yüce ilahi din sayesinde hedeflediği pek mukaddes gâyeye erdi, dünya tarihinde hiç bir zata nasib olmayan pek muazzam muvaffakiyetlere nail oldu.
Evet... O şanı yüce Peygamber (S.A.V), Hak Teâlâ'nın kitabını, insanlığa maddî ve manevî saadet yollarını gösteren Kur'an-ı Mübin'i, O ebedî mucizeyi bütün insanlara tebliğ etti. Bütün hükümleri akla, hikmete, maslahata uygun ve her asrın ihtiyacına fazlasıyla kâfi olan İslam şeriatını yaymaya muvaffak oldu. Kendisine tâbi olan insanları hakikî hürriyete kavuşturdu. İnsanların arasında bir eşitlik tesis etti. İnsanlık bakımından, hukuk bakımından, Hak Teâlâ'ya kulluk bakımından insanlar arasında fark olmadığını ilân ederek büyüklük taslayanların burunlarını kırdı. ALLAH'ü Teâlâ'nın manevî huzurunda yerlere kapanarak kulluk vazifesinde bulunmak şerefinden bütün insanların aynı tarzda faydalanmaları lüzumunu bildirdi. Hakikî münevverliğin tam bir tevazu ile hakka boyun eğme ve ibadetten, fazilet ve iffet dairesinde yaşamaktan, diğer insanlara karşı bir ayrıcalık iddiasında bulunmaksızın kulluk vazifesini herkesle beraber aynı şekilde yerine getirmeye çalışmaktan ibaret olduğunu ilân etti. Fanî, maddî bilgilere, servetlere güvenerek ona buna karşı cahilâne bir gurura tâbi olanların Hak Teâlâ'nın fakir, zayıf kullarıyla beraber bulunarak kulluk vazifesini aynı şekilde yerine getirmekten kaçınanların münevver değil, manen karanlıklar içinde kalmış zavallı kimseler olduğunu beyan buyurdu. Ruhlarında kabiliyet bulunan bahtiyar kimseler, O'nun bu yüce beyanlarını takdir ettiler, O'nun saadet kanadı altına can attılar, saadete erdiler.
196- Resulü Ekrem (S.A.V) Hazretleri, daha ahiret âlemine teşrif etmeden müslümanların sayısı bir milyonu geçmiş ve kendisi yüz yirmi bin müslüman ile Haccı Ekber yapmıştı. Bu günkü gün yeryüzündeki müslümanların miktarı üçyüzelli milyondan {(*): Bugün ise bu miktar, Elhamdülillah iki milyara yaklaşmaktadır. Rabbim Müslümanların sayısını günbegün artırsın. İslam'ı ve Müslümanları aziz ve mansur eylesin. Amin!} fazladır. Bu miktarın günden güne artacağı da pek umulmaktadır.
Kısacası O mukaddes Peygamber'in mübarek ismi, bin üç yüz altmış şu kadar seneden beridir ki daima milyonlarca dilleri süsleyip durmaktadır. Yaymış olduğu mukaddes İslam dininde yüzlerce milyon insanın tertemiz ruhlarına hâkim bulunmaktadır.
Artık çocukluk zamanları meleklerin üstünde bir sâfilik ve iffetle geçmiş, kırk yaşlarından itibaren nübüvvet ve risalete kavuşmakla dünyayı karanlıktan nura çıkarmış, altmış üç senelik mübarek dünyevî hayatları bütün şeref ve mukaddes parıltılarıyla çevrilmiş olan O büyük, O en son Peygamberi Zişan'a ümmet olduğumuzdan dolayı ne kadar sevinsek ne kadar iftihar etsek Hak Teâlâ Hazretlerine ne kadar şükür eylesek yine azdır.
Ey ALLAH'ım! Sen bizi O Mukkaddes Peygamber'in himayesinden uzak düşürme. Sen O mübarek Peygamberine ve diğer aziz Peygamberlerine ve hepsinin muhterem âl ve Ashab'ına sonsuz salât ve selâm buyur. Amîn! Vel-hamdü leke Ya Rabb'el-âlemin. Bütün hamd-ü senalar sana mahsustur, Ey âlemlerin Rabbi!
NA'T-I ŞERİF
1. Vücudundur senin timsal-i hikmet Ya Resulâllah!
2. Kudümün kâinata verdi nüzhet Ya Resulâllah!
3. Mukaddessin, bütün esrara vakıfsın ki zahirdir,
4. Senin her bir sözünden bin hakikat Ya Resulâllah!
5. Cihana verdiğin feyzi düşündükçe sıkılmaz mı,
6. Seni inkâr eden ehl-i cehalet Ya Resulallah?
7. Senin nur-i zuhurunla ne ulvi mazhariyyet ki!
8. Ufuklardan açıldı gitti zulmet Ya Resulallah!
9. Tecelliyâb olunca tal'atın evci risaletten,
10. Münevver etti ekvanı hidayet Ya Resulallah!
11. Meşam-i âşıkanı her seher etmektedir ta'tîr,
12. Nesîm ettikçe dergâhın ziyaret Ya Resulallah!
13. Zülâl-i vuslatınla âlemi ihya ederken sen,
14. Dili pür vecdimi yaksın mı firkat Ya Resulallah?
15. Muattar ravza-ı pür feyzine ben iştiyakımdan,
16. Enin etmekteyim, artık inayet Ya Resulallah!
17. Günahkârım peşiman bir kulum, gayet perişanım,
18. Niyaz etmekteyim senden şefaat Ya Resulallah!
HZ. PEYGAMBER (S.A.V)İ ÖVMEK ÜZERE YAZILMIŞ BİR ŞİİR
1. Ya Resülellah! Senin varlığın bir hikmet timsali, numunesidir.
2. Ya Resülellah! Senin gelişin kainata büyük bir neşe ve ferahlık vermiştir.
3. Mukaddessin, bütün sırlara vakıfsın ki; ortaya çıkmaktadır...
4. Senin her bir sözünden binlerce hakikat, Ya Resülellah!
5. Cihana verdiğin feyzi düşündükçe sıkılmaz mı,
6. Seni inkâr eden ehl-i cehalet Ya Resulallah?
7. Senin dünyaya gelişinin nuruyla ne yüce şereflenme ki,
8. Ufuklardan karanlıklar açıldı gitti, Ya Resulallah!
9. Risaletin zirvesinden senin doğuşun gerçekleşince
10. Bütün kainatı hidayet nurlandırdı, Ya Resulallah!
11. Aşıkların burnuna her seher vakti koku getirmektedir,
12. Senin dergahını hoş-güzel rüzgar ziyaret ettikçe, Ya Resulallah!
13. Sana kavuşmanın tatlılığı ile sen alemi ihya ederken,
14. Çoşku-aşk dolu kalbimi ayrılığın yaksın mı Ya Resulallah?
15. Güzel kokulu feyiz dolu ravzana ben iştiyakımdan,
16. İnlemekteyim artık yardım et Ya Resulallah!
17. Günahkârım, pişman bir kulum, gayet perişanım,
18. Niyaz etmekteyim senden şefaat Ya Resulallah!
BU ESERİN BAŞLICA KAYNAKLARI
1.Kur'an-ı mübîn.
2.Sahih-i Buhâri.
3.Sahih-i Müslim.
4.El-Camiu's-sağîr.
5.Kitâbü't-terğîb ve't-terhîb
6.Şemâil-i Tirmizi.
7.Şifâ-i şerif
8.Mevâhib-i Ledünniye.
9.Akâid-i Nesefiye.
10.Şerhu'l-Mekâsıd.
11.Şerhu'l-Mevâkıf.
12.el-Mebsût Serahsî
13.el-Bedaî.
14.El-Hidâye.
15.El-Bahrürrâik.
16.Ed-Dürer ve'l-Gurer.
17.El-Multeka'l-ebhur.
18.Haleb-i sağir.
19.El-Merâkı'l-felâh.
20.Haşiye-i Tahtavî
21.Ed-Dürrü'l-muhtar.
22.Reddu'l-muhtar.
23.Mecmûatu'r-resâil-i İbn-i Abidîn
24. El-Fetâva'l-Hindiyye.
25. Feyziyye
26.Behçe
27.Netice.
28.Ali Efendi
29.Abdürrahim Fetvaları
30.Mecmûâtu'l-Cedide
31.Muhtasar-ı Ebu'z-Ziya
32.Şerh-u Ebi'l-Berekât.
33.Haşiyet-u Dusukî
34.Kitabü'l-üm.
35.Tuhfetü'l-muhtaç.
36. Neylü'l-Meârib.
37. Keşşafü'l-kına.
38.Kitabü'l-Muhalla.
39.Bidayetü'l-müctehid
Nihayetü'l-muktasıd.
40. el-Mizânü'l-kübra.
41. İhyaü'l-ulum.
42. Tarikat-ı Muhammediyye.
43. Şerh-u Şir'atü'l-İslâm..
44. Siyer-i ibn-i Hişam.
45. Tarih-i ibn-i Esîr
46. Siyer-i Halebî.