Risale-i Nur

İlmihal (Ö. Nasuhi Bilmen)
— 275 —

cenazenin ve diğer ehli imanın ruhlarına bağışlanır, cenazenin ilahi mağfirete nail olması için dua edilir.

Cemaatın toprağa defnettikleri bir din kardeşlerinden hemen ayrılıp dağılmaları uygun değildir. Cenazenin ruhu, onların orada bulunmalarıyla kabre alışmış, Münker-Nekir tarafından sorulacak suallere hazırlanmış, ALLAH'ü Teâlâ'nın rahmet ve mağfiretinin gelmesine beklemiş olur.

Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, bir cenazenin defnini müteakip hemen dönmez, bir müddet kabri yanında durur ve cemaata hitaben:

اِسْتَغْفِرُوا لِأَخِيكُمْ وَسَلُّوا لَهُ التَّثْبِيتَ فَإِنَّهُ الْآنَ يُسْأَلُ

"Kardeşiniz için ALLAH Teâlâ'dan mağfiret isteyiniz ve kendisine sukunet-kolaylık ihsan buyrulmasını dileyiniz, o şimdi sual görecektir." {(*): Ebu Davud; Cenaiz:73; No:3221; 2/234} diye buyururdu.

608- Kabre konulan ve mükellef olan bir müslüman ölü hakkında telkîn verilmesi meşru görülmüştür. Şöyle ki, kabre defnedilmesini müteakip bir salih kimse, kalkıp ölünün yüzünün karşısında durur, ona hitaben: "Ya falan! Yebne fülâne! = Ey falanca kadının oğlu falan" Mesela "Ya Osman! Yebne Zeynep = Ey Zeyneb oğlu Osman!..." diye üç kere seslenir, kendisinin ve anasının adları bilinmezse "Ya abdellah! Yebne Havva! = Ey ALLAH'ın kulu! Ey Havva'nın oğlu!..." denilir. Sonra da:

أُذْكُرْ مَا كُنْتَ عَلَيْهِ مِنْ شَهَادَةِ أَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ وَأَنَّ الْجَنَّةَ حَقٌّ وَالنَّارَ حَقٌّ وَأَنَّ اْلبَعْثَ حَقٌّ وَأَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لَا رَيْبَ فِيهَا وَأَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِى الْقُبُورِ وَأَنَّكَ رَضِيتَ بِاللّٰهِ رَبًّا وَ بِالْاِسْلَامِ دِينًا وَ بَمُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ نَبِيًّا وَ بِالْقُرْآنِ اِمَامًا وَ بِالْكَعْبَةِ قِبْلَةً وَ بِالْمُؤْمِنِينَ اِخْوَانًا رَبِّيَ اللهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُو عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

Ya Osman! yebne Aişe! Üzkür ma künte aleyhi min şehadeti en lâ ilahe illALLAH, ve enne Muhammeden Resûlüllah ve enne'l-cennete hakkun, ve'n-nâre hakkun ve enne'l-ba'se hakkun, ve enne's- sa'ate atiyetün la reybe fihâ ve ennallahe yeb'asü men fi'l-kubûr. Ve enneke radiyte billâhi rabben ve bi'l-İslâmi dînen ve bi Muhammedin sallâllahü aleyhi veselleme nebiyyen ve bi'l-kur'ani imamen ve bi'l-ka'beti kıbleten ve bi'l-mü'minine ihvânâ. Rabbiyellahü la ilahe illâ hû, aleyhi tevekkeltü ve hüve rebbü'l-arşi'l-azîm."

Ey Osman! Ey Aişe oğlu! Hayatında inanıp devam ettirdiğin şekilde "Eşhedü en la ilahe illALLAH ve enne Muhammeden resulüllah" kelime-i şahadetini zikret, şüphesiz cennet haktır, yani sabitttir, cehennem haktır, öldükten sonra dirilmek haktır, kıyamet haktır, bunda şüphe yoktur. ALLAH Teâlâ kabirlerde bulunanları muhakkak diriltip mahşer yerinde toplayacaktır. Ve sen hatırla ki ALLAH Teâlâ'nın rabliğine, İslâm'ın din oluşuna, Muhammed

— 276 —

aleyhisselâtü vesselam'ın peygamberliğine, Kur'an'ın rehber, Kabe'nin kıble ve müminlerin kardeşler oluşuna razı bulunmuş idin. Rabbim ALLAH'tır. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. Ona tevekkül ettim ve O büyük arş'ın rabbisidir." diye seslenir.

Sonra üç kere:

يَا عُثْمَانُ يَا ابْنَ عَائِشَةَ قُلْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ

"Ya Osman! yebne Aişe! Kul la ilahe illâllah."

Ey Osman! Ey Aişe oğlu! "Lailahe illâllah" de.", üç kere de:

قُلْ رَبِّيَ اللّٰهُ وَدِينِيَ الْاِسْلَامُ وَنَبِيِّ مُحَمَّدٌ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ ربِّ لَا تَذَرْهُ فَرْدًا وَأَنْتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ

"Kul rebbiyellah ve dîniye'l-İslâm ve nebiyyî Muhammedün aleyhisselâtü vesselam. Rabbî! lâ tezerhü ferden ve ente hayrü'l-vârisîn."

"De ki: Rabbim ALLAH'tır. Dinim İslâm'dır, Peygamberim Muhammed aleyhisselâtü vessellâmdır. Ya Rabbi! Bu ölüyü yalnız bırakma. Sen varislerin hayırlısısın." denilmesi yaygındır. Umulur ki bu gibi kıraatlar, telkinler vesilesiyle ALLAH Teâlâ, ölüyü bağışlar, onun kabir sualine cevap vermesini kolay kılar.

Hanefi fıkıh alimlerinden bir görüşe göre, definden sonra telkin yapılması ile ne emredilir, ne de yasak edilir.

(Malikîler'e göre telkin, ölüm döşeğinde iken mendup, definden sonra mekruhtur. Şafiîler ile Hanbelîler'e göre ise, müstehaptır.)

609- Bir müslüman, kıldığı bir namazın veya tuttuğu bir orucun veya okuduğu bir Kur'an'ın veya verdiği bir sadakanın sevabını, gerek hayatta olsun ve gerek olmasın diğer bir müslümana veya bütün müslümanlara hediye edebilir, bu caizdir. Bu sevap onlara verilir ve her birinin aynı sevaba nail olacağı ALLAH Teâlâ'nın rahmetinden beklenir.

610- Kabirden çıkan topraktan fazlasını kabrin üzerine atmak mekruhtur. Fakat İmam Muhammed'e göre bunda bir sakınca yoktur. Hazır bulunanların kabir üzerine üçer avuç toprak atmaları ve:

ilk defasında

مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ = minha halaknaküm - sizi ondan (topraktan) yarattık"

ikincisinde

وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ = ve fiha nu'idüküm - yine sizi ona (toprağa) döndüreceğiz"

üçüncüsünde de

— 277 —

وَ مِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرىٰ = ve minha nuhricuküm târeten uhrâ - ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız (dirilteceğiz)" {(*): Tâhâ suresi: 55} demeleri müstehaptır.

Kabir üzerine su serpmekte de bir sakınca yoktur.

Kabirler, birer karış miktarı veya az daha yükseltilir, deve hörgücü gibi yapılır ki, bu menduptur.

Düz bir şekilde yapılmaz ve kireçlenmez. Fakat harap olan bir kabir, çamur ile tamir edilebilir.

611- Cenazeleri gündüzün defnetmek müstehaptır. Geceleyin definleri de mekruh değildir. Şu kadar var ki bir mecburiyet bulunmadıkça, geceleyin defnetmemelidir.

612- Yakınında kara bulunmayan bir gemide ölen ve durdukça bozulmasından korkulan bir müslüman yıkanır, kefenlenir, üzerine namaz kılınıp sağ tarafı üzerine kıbleye karşı olarak denize bırakılır.

(İmam Ahmed'ten nakledildiğine göre böyle ölüye ağır birşey de bağlanır ki, denizin dibine gidebilsin. İmam Şafiî'nin beyanına göre de eğer dar-ı harbe yakın değilse ölü iki tahta arasına sıkıca bağlanmalıdır ki, sular onu bir sahile atsın da müslümanlar tarafından elde edilerek defnolunsun. Bizce de böyle rivayet edilmiştir.)

613- Ölmüş veya öldürülmüş kimseyi, ölü bulunduğu yerdeki kabristanlardan birine defnetmek müstehaptır. Daha defnedilmeden bir-iki mil kadar uzak bulunan başka bir kabristana nakledilmesinde de bir sakınca yoktur. Daha uzak bir yere nakledilmesi hususunda ise, ihtilâf vardır. Bir görüşe göre sefer müddetinden daha uzak bir yere de nakledilebilir. Bu mekruh değildir. Fakat defnedildikten sonra artık çıkarılıp nakledilemez. Ancak başkasının yerini gasp gibi çıkarılması için bir zaruret bulunursa, o zaman çıkarılıp nakledilebilir.

(Malikiler'e göre bir ölü, defninden evvel de, sonra da başka bir yere nakledilebilir, şu şartla ki nakledilirken hali değişmemeli, hürmete aykırı, hakaretvari bir halde nakledilmemeli ve naklinde bir maslahat bulunmalı. Meselâ kabrini deniz sularının basmasından korkulmalı veya bereketi umulur bir mekâna nakli istenilmeli veya ailesinin ziyaret edebilecekleri yakın bir yere nakli arzu edilmelidir. Bu üç şarttan hiç biri bulunmazsa, nakli haram olur.

Hanbelîler'e göre de sahih bir maksat sebebiyle cenazelerin definlerinden evvel de, sonra da nakilleri caizdir. Salih bir kimsenin yanına veya mübarek bir beldeye nakil gibi. Yeter ki kokusunun değişmeyeceğinden emin olunsun. Şafiîler'e göre cenazeleri nakil, esasen haramdır. Ancak ölülerini kendi beldelerinden başka bir yerde defnetmeleri âdet bulunursa, bir de Mekke-i Mükerreme'ye, Medine-i Münevvere'ye, Beyt-i Makdis'e ve salih bir kavmin kabirlerine yakın bir yerde vefat edenler, bundan müstesnadırlar. Bunların kokuları değişmemek şartıyla buralara nakledilmeleri sünnettir. Bununla beraber

— 278 —

bunların naklinden evvel yıkanmış kefenlenmiş, üzerlerine namaz kılınmış olmalıdır, yoksa nakilleri haramdır. Definden sonra nakle gelince, bu da yalnız zaruret haline bağlıdır. Gasbedilmiş bir yere defin gibi ki, sahibinin talebi halinde nakli caiz olur.

(Maverdi'nin beyanına göre yıkanmadan defnedilmek veya defnedilen yeri su basmak, rutubet almak da kabrin açılmasını, ölünün nakledilmesini caiz kılan sebeplerdendir.)

614- Ölünün velisi, cenazenin defninden sonra birinci günden yedinci güne kadar kolayına gelen şeyi fakirlere sadaka vererek sevabını ölüye bağışlamalıdır. Bu bir sünnettir. Buna güç ve imkan bulamazsa iki rekat namaz kılarak sevabını bağışlamalıdır. Fakat ölü sahiplerinin birinci, üçüncü günlerde veya bir hafta sonra ziyafet vermeleri mekruhtur. Ancak ölünün komşularının veya uzak akrabâsının yemek hazırlayarak ölü sahiplerine ikram ve yemeleri için ısrar etmeleri müstehaptır. Çünkü onlar kendilerine yemek hazırlayamayacak bir halde bulunabilirler.

615- Ölü sahiplerinin yapılacak taziyeleri kabul için üç gün kadar evlerinde oturmaları caizdir. Bununla beraber oturulmaması daha iyidir. Cenazenin defninden sonra en son üç güne kadar bir defaya mahsus olmak üzere taziye yapılması müstehaptır. Ancak taziye edilecek kimse, uzakta olursa, o halde üç günden sonra da taziye edilebilir.

Taziyelerin kabristanda veya ölünün kapısı önünde yapılması bidat, mekruh görülmektedir. Taziyenin tekrarı da mekruhtur. Böyle bir musibete uğrayana, "ALLAH Teâlâ size sabrı cemil, ecri cezil ihsan buyursun = ALLAH Teala size güzel bir sabır ve bol mükafat versin" gibi sözler ile taziye edilir, teselli verilir. Bir musibete uğrayan da:

" اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ = İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn = Biz ALLAH'ın kullarıyız, ve biz O'na döneceğiz." {(*): Bakara suresi: 156} diye Cenab-ı Hakk'a teslimiyet göstermelidir.

KABİRLER VE KABRİSTANLAR

616- Kabirleri ve kabristanları güzelce muhafaza etmek, temiz tutmak, ağaçlar ile süslemek hayatta olanlar için birer vazifedir.

Kabirleri çiğneyip üzerlerinden geçmek mekruhtur. Böyle bir hareket, ölü hakkındaki hürmete aykırıdır, âdeta onların haklarına bir tecavüzdür. Bu sebeple bundan mümkün olduğu kadar sakınmalıdır. Fakat kabristana mahsus başka bir yol bulunmadığı takdirde Kur'an okumak veya tesbihte, duada bulunmak şartı ile kabirlerin aralarından, üzerlerinden yürüyüp gitmekte ve kabirlerin kenarlarında oturmakta bir sakınca olmadığı görüşünde olanlar vardır.

— 279 —

617- Bir kabristan, ne kadar eski olursa olsun ve kendisine ne kadar ihtiyaç duyulmayacak bulunursa bulunsun, yine kabristan olarak korunması lâzım gelir. Böyle bir kabristanı satıp veya üzerine herhangi bir müessese kurup içinde bulunan ölü kemiklerini, topraklarını başka bir kabristana nakletmek caiz görülmemektedir.

Ölülerin hakları da dirilerin hakları kadar, hatta ondan daha fazla korunma altına alınmalıdır. Bu haklara riayet edilmesi insanlık için yapılması gerekli bir vazifedir. Baba ve dedelerinin hukukuna riayet etmeyen bir nesil, kendi evlat ve torunlarından ne yüzle riayet bekleyebilir?

618- Su basmakta olan veya gayrımüslim bir millet elinde kalan bir kabristanı başka yere nakletmek caiz görülmüştür. Böyle bir kabristanı mümkün mertebe muhafaza etmeye çalışmak lâzımdır.

619- Bir cenaze kabrine konulup üzerine toprak atıldıktan sonra artık kabri açılmaz, kabrinden çıkarılamaz, bu caiz değildir. Çünkü artık ALLAH Teâlâ'ya teslim edilmiş, cemaatın ellerinden çıkmış olur. Ancak bir zaruret olursa, şöyle ki bir cenaze gasbedilmiş bir yere veya gasbedilmiş bir elbise ile defnedilse veya satın alınıp defnedildiği yeri şüf'a (komşuluk hakkı) yolu ile bir kimse mülk edinse, cenazenin çıkarılması caiz olur, çıkarılmadığı takdirde yer sahibi kabri düzelterek üzerine dilediğini ekebilir. Elbise sahibi de dilerse elbisenin kıymetini almakla yetinir.

Aynı şekilde cemaattan birinin bir eşyası kabre düşmüş olsa, ölüye dokunmaksızın kabrin toprakları açılarak o eşya çıkarılabilir. Bunda bir sakınca yoktur. Çünkü o malın bir hürmeti = değeri vardır. «Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, malları zayi etmeyi yasaklamıştır.» {(*): Buhari; Zekat:17; 2/518, Müslim; Akziye:5; No:593; 3/1341} Bir eşyanın boş yere kabirde kalması ise, muhterem bir malı zayi etmekten başka değildir.

İşte bu hikmet sebebiyledir ki kabirlerin süslenmesi, kabirlerde mum, kandil yakılması da uygun görülmeyip israf sayılmaktadır. Ancak çevresindeki yolu aydınlatma maksadıyla olursa, o zaman uygun olur.

İşte İslâm dininin mala verdiği kıymet, işte her harekette bir şuurun, bir faydanın bulunmasını isteyen bu ilâhi dindeki büyük hikmet!

620- Kabirlerin yanında uyumak, çevrelerini kirletmek, yaş otlarını, ağaçlarını koparmak mekruhtur. Kabristandaki otlar, ağaçlar yaş bulundukça bir nevi hayata sahip demektirler. Bunlar, kendilerine mahsus bir dil ile Hak Tealâ'yı tesbih ederler, bu vesile ile orada yatan ölmüş iman sahiplerinin ALLAH'ın rahmetine nail olacakları umulur.

Resul-ü Ekrem, (S.A.V) Efendimiz, bir kabristanda bulunan iki kabir sahibine azab edildiğini anlamışlar, mübarek ellerine aldıkları yapraksız, yaş bir hurma fidanını ikiye bölüp birini bir kabrin, diğerini de diğer kabrin başına

— 280 —

dikmişler, «Umulur ki bunlar kuruyuncaya kadar bu kabir sahipleri hakkındaki azap hafifleşecektir.» {(*): Buhari; Vuzu:54; No:213; 1/88, Ebu Davud; Taharet:11; No:20 1/52, Nesai; Taharet: 27; No:31; 1/28} diye buyurmuşlardır. Bunun içindir ki, bazı yerlerde kabirlerin üzerlerine mersin ağacı dalları koymak âdet olmuştur. Fakat bu hususta asıl olan, yaş ağaçların dikilmesidir. Buhari şerif şarihi Aynî merhumun dediği gibi: "Kabirlerin üzerlerine sadece yaş, güzel kokulu çiçekleri, yeşillikleri koymak birşey değildir, sünnet olan ağaç dikmektir." Ağaçların sıhhî bakımdan da faydaları malûmdur.

Gerçi kabirlerin üzerine birkaç parça gül, reyhan gibi yaş çiçekler de konulabilir. Fakat bu hususta israf edilmesi, boş yere solup gidecek geçici çiçeklere birçok paralar verilmesi uygun görülemez. Bilhassa başka milletleri taklit düşüncesiyle olursa, asla caiz olamaz.

621- Kabirleri haftada bir gün, bilhassa cuma ve cumartesi günleri gidip ziyaret etmek erkekler için menduptur. Salih zatların kabirleri bereketlenmek için ziyaret edilir. Hatta uzak bir yerde bulunmuş olsa bile. Bu hususta yolculuğu tercih etmek menduptur.

Yaşlı kadınlar da ibret almak, bereketlenmek için kabirleri ziyaret edebilirler, bunda bir sakınca yoktur. Ancak bir fitne korkusu bulunursa, o zaman ziyaret edemezler.

Kabri ziyaret eden, ayakta kıbleye veya ölünün yüzüne karşı durarak dua etmeli,

اَلسَّلامُ عَلَيْكُمْ دَارَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ وَاِنَّا اِنْ شَاءَ اللّٰهُ بِكُمْ لَاحِقُونَ أَسْئَلُ اللّٰهَ لِى وَلَكُمُ الْعَافِيَةَ

"Es-selamü aleyküm dâre kavmin mü'minin. Ve innâ inşâALLAHü biküm lâhikûn. Es'elullahe li ve lekümü'l-afiyete."

"Esselâmü aleyküm, ey müminler yurdunun sakinleri! Bizler de inşaALLAH sizlere kavuşacağız, ALLAH Teâlâ'dan bizim ve sizin için afiyet, uhrevî korkulardan korunmak ve selamet dilerim." {(*): Müslim, Cenaiz: 35; No: 974; 2/669} demelidir. Nebiyyi zişan Efendimiz (S.A.V), Bekî' kabristanını ziyaret ederken böyle selâm verirlerdi.

622- Kur'an okuyacak kimsenin kabir kenarında oturması -tercih edilen görüşe göre- mekruh değildir. Oturup Yasin sûre-i celilesini okumak da pek sevaptır, bu yüzden ALLAH Teâlâ'nın ölülerimize kolaylık vereceği, okuyana da ölüler sayısınca sevap ihsan buyuracağı İmam Ali'den ve Hazret-i Enes'den (RadıyALLAHü anhüma) rivayet olunmuştur. {(*): Deylemi, Firdevs; No:6099; 4/32. İbni Mace: Cenaiz:4; No:1448;1/466, Ebu Davud: Cenaiz: 24; No:3121; 2/208. A.b.Hanbel; No:19803; 5/27. Tayalisi el-Müsned; No:973; 2/244. (Ebu Derda ve Ma'kil bin Yesar (R.A.) rivayetiyle)}

— 281 —

623- Kabirlerin üzerine oda veya kubbe gibi şeylerin yapılması ve yazı yazılması İmam Ebu Yusuf'a göre tahrimen mekruhtur. Umum halka vakfedilmiş olan veya ölüleri defin için terk edilip kimseye ait bulunmayan bir kabristanda ise, kabirler üzerine bina yapıp başkalarının definlerine yarayacak yerleri işgal etmek haramdır.

Bununla beraber alimlerden, salih zatlardan ve büyük (seyyid, veli)lerden bulunan zatların kabirleri kaybolmamak için yanlarına taş konulmasında ve isimlerinin yazılmasında bir sakınca yoktur. Diğer ölülerin de yerleri kaybolup, zillete horluğa düşmemeleri için başları ucuna birer taş dikip isimlerinin yazılmasında bir sakınca görmeyenler vardır. Fakat hiçbir zaman bu taşlara âyet-i kerime yazmamalıdır. Daha sonra taşlar kırılarak yerlere düşmesi muhtemeldir.

(Malikîler'e göre kabir üzerine Kur'an yazılması haram, ölünün adı ile ölüm tarihinin yazılması da mekruhtur. Şafiîler'e göre bunlara yazı yazmak mutlak olarak mekruhtur. Ancak bir âlimin, bir salih zatın kabri olursa, o halde adını ve kendisini tanıtacak vasfını yazmak menduptur. Hanbelîler'e göre de mezar taşlarının yazılması böyle ayırım olmaksızın mekruhtur.)

624- Bir şahsı öldüğü ev içinde bir yere defnetmek mekruhtur. Çünkü böyle bir defin, peygamberlere mahsustur. Yeraltında mahzenler yapıp ölüleri oralara tabutlar ile koymak da bir çok mahzurlardan dolayı mekruh görülmüştür. Bu yerlere «Fuseka» denilir.

625- Bir ölünün cesedi tamamen toprak kesilip kemikleri de kalmamış olmadıkça, kabri açılarak yerine başkası defnedilemez. Ancak başka bir yer bulunmamak gibi bir zaruret bulunursa, bu halde kemikleri toplanır, kendisi ile diğer defnedilecek ölü arasına bir engel olmak üzere toprak veya kerpiç doldurulur.

626- Bir ölü, kabrine yanlış konulmuş olsa, meselâ Kıble'ye yönelik konulmamış bulunsa veya sol tarafına yatırılıp başı ayak tarafına gelmiş olsa, bundan dolayı kabri açılamaz. Çünkü cenazenin sağ tarafına yatırılarak kıbleye yönelik bulunması bir sünnettir, buna riayet edilmediğinden dolayı kabri açmak uygun olamaz.

627- Bir zaruret bulunmadıkça iki üç cenazeyi bir kabre koymak caiz değildir. Zaruret halinde ise konulur, aralarında da bir engel olmak üzere toprak doldurulur. Uhut Şehidleri bu şekilde defnedilmişlerdi.

Câbir ibn-i Abdullah (R.A.) demiştir ki: "Uhud gazasında ilk şehid olan zat, babam idi. Diğer bir şehid ile -Amr ibn-il Cumuh ile- beraber bir kabre defnedilmişlerdi. Babamı böyle başkası ile beraber bir kabirde bırakmaya gönlüm razı olmadı, altı ay sonra kabri açtım, babamı kulağından başka hemen hemen kabre koymuş olduğum gündeki gibi taptaze bir halde buldum, çıkardım, başka bir kabre yalnızca defnettim." {(*): Buhari; Cenaiz:76; No:1287; 1/454. Ebu Davud; Cenaiz:79; No:3232; 2/237. Nesâi; Cenaiz:93; No:2021; 4/84}

— 282 —

628- İslâm yurdunda bulunan gayrimüslimlerin kabirlerine de tecavüz olunamaz. Çünkü onlara hayatlarında eziyet verilmesi haram olduğu gibi öldükten sonra da kabirlerine tecavüz etmek, kemiklerini kırmak, yerlerini dümdüz etmek haramdır. İslam diyarında bulunmak bir ahittir, bir sözleşmedir, buna mutlaka riayet etmek icap eder. Fakat yeni fethedilen bir yerde ihtiyaç görülürse savaşa katılanlara ait kabirleri açmak, kemiklerini kaldırıp yerlerini başka bir şeye tahsis etmekte bir sakınca yoktur.

ŞEHİDLER VE HAKLARINDAKİ HÜKÜMLER

629- Şehadet, büyük bir mertebedir. ALLAH yolunda canını feda eden bir müslümana «Şehid» denir, çoğulu "Şüheda"dır.

Böyle bir zata şehid denilmesi ya Cennete gireceğine şahitlik yapıldığı veya vefatı anında bir takım rahmet melekleri hazır bulunduğu veyahut kendisi Hak Tealâ'nın manevî huzurunda hazır olarak rızıklanacağı içindir.

Şehid kelimesi, «şahid» kelimesine eş anlamlı olup hazır manasını ifade eder.

630- Şehidler, ya hem dünya, hem de ahiret itibarıyla şehiddirler: Bunlar birer şehid-i hükmîdirler. Veyahut yalnız dünya itibarıyla şehiddirler. Bunlar da birer şehid-i hükmîdirler. Veyahut yalnız ahiret hükümleri itibarıyla şehiddirler. Bunlar da birer şehid-i hakikî, şehid-i uhrevîdirler. Bunun için şehidler üç kısıma ayrılır:

1. Mükellef ve dinen temiz olduğu halde kendisine yapıldığı bilinen bir saldırı ile zulmen öldürülmüş olan ve bundan dolayı varislerine diyet olarak bir mal verilmesi lâzım gelmeyen herhangi bir müslümandır.

Bu sebeple gayrimüslimler ile veya yol kesiciler ile harp neticesinde öldürülüp cünüp bir halde bulunmamış olan akıllı, bülûğ çağına ermiş bir müslüman, böyle bir şehiddir.

Harp meydanında gözünden kan gelmiş olmak gibi üzerinde öldürülme alâmeti olduğu halde ölmüş bulunan bir müslüman eri de böyle bir şehiddir.

Aynı şekilde malını, ırzını, canını, diğer müslümanları veya müslümanların himayesinde bulunan gayrimüslim vatandaşları müdafaa ederken kılıç, kama gibi öldürücü bir âlet ile haksız yere derhal öldürülmüş bulunan mükellef, dinen temiz bir müslüman da böyledir.

Bu kısım şehidler, kâmil-tam şehiddir, hem dünya hem de ahiret itibarıyla şehiddirler. Bunlardan herbirine «şehid-i hükmî» denir. Bu kısım şehidlerin hükmü, yıkanılmaksızın yalnız namazları kılınıp elbiseleriyle defnedilmeleridir.

Bu muhterem şehidlerin ALLAH Teâlâ katında kıymet-dereceleri pek yücedir. Hak yolunda şehid olanlar, ebedî bir hayata sahiptirler. Bunlar ebedî bir âlemde daima rızıklandırılacaklardır. Bunların bu üstünlük ve özelliklerinden

— 283 —

dolayıdır ki, ayrıca yıkanmaları icap etmemekte ve kanlı elbiseleri kendileri için bir ayrıcalık nişanesi bulunmaktadır. O kan, bir ibadet eseridir, yok edilemez. Şu kadar var ki, kendilerine dışardan temiz olmayan bir şey isabet etmiş ise, o giderilir. Ve kefene elverişli olmayan kürk, palto, ayakkabı, başörtüleri gibi şeyler üzerinden alınır, zırhları, silâhları da çıkarılır, geri kalan elbisesi "kefen-i sünnet"ten (bak. Madde: 546) fazla ise, azaltılır, noksan ise, münasip bir şey ilâvesiyle sünnet miktarına ulaştırılır.

Bu, İmam-ı A'zam'a göredir. İmameyn'e göre böyle öldürülmüş olan bir müslüman, henüz mükellef ve dinen temiz bulunmamış olsa da hakkında böyle muamele yapılır. Harb halinde öldürülen bülûğ çağına ermemiş bir müslüman çocuğu veya cünüp bulunmuş olan bir İslâm neferi gibi.

(Diğer üç mezhep imamına göre böyle bir şehid-i hükmî yıkanmayacağı gibi üzerine de namaz kılınmaz, münasip olan elbisesiyle defnedilmesi icap eder.)

2. Kalbinde nifak bulunduğu (münafık olduğu) halde şeklen müslüman görünüp savaşta müslümanların saflarında bulunduğu halde düşman tarafından öldürülen herhangi bir şahıstır. Bu da bir «şehid-i hükmî» dir. Buna da dünya hükümleri itibarıyla şehid denir. Bu sebeple görünüş şekli itibarıyla yıkanmaz, üzerine namaz kılınıp elbisesi ile defnolunur.

(Şafiîler'e göre ganimet için veya gösteriş için savaşan veya ganimet mallarından çalan herhangi müslüman da savaş esnasında öldürülünce yalnız «şehid-i dünya» sayılır. Hatta aynı zamanda ALLAH'ın dini İslam'ın yücelmesi için de savaşmış olsa bile. Bu sebeple bunun hakkında da görünüş şekli itibarıyla şehid muamelesi yapılır.)

3. Şehid-i kâmilde aranılan şartlardan bazılarını kendisinde bulundurmayıp vefatı yalnız ahiret hükümleri itibarıyla şehadet sayılan herhangi bir müslümandır.

Meselâ hata yoluyla öldürülüp varislerine diyet adıyla bir mal verilmesi lâzım gelen bir müslüman, ahirette sevaba nâil olması yönüyle şehid sayılırsa da dünya ahkâmı itibarıyla şehid sayılmaz. Bu sebeple diğer ölüler gibi yıkanır, kefene konur namazı kılındıktan sonra defnedilir.

Yine gayrimüslimler ile veya yol kesiciler ile harb ederken yaralanıp harp bittikten sonra bir tarafa çekilip biraz yiyip içtikten veya konuştuktan ve uyuduktan veya ilâç kullandıktan veya aklı başında olarak üzerinden bir namaz vakti geçtikten sonra vefat eden bir müslüman da bu hükümdedir. Bu şekilde vefat eden bir müslümana «Mürtes» denir.

Suda boğulan, ateşte yanan, bina altında kalan, veba, tâun, ishal sıtma, verem hastalıklarından biriyle veya akrep sokması ile ölen, nifas halinde veya gurbet ilinde veya ilim yolunda veya cuma gecesinde vefat eden bir müslüman da aynı hükümdedir.

Sevabını Hak'tan bekleyen bir müezzinin ve doğru muameleli müslüman bir tüccarın, ailesinin nafakasını temin için meşru bir çalışma neticesinde ölen herhangi bir müslümanın vefatı da bunun gibidir.

— 284 —

Bütün bunlara ahiret hükümleri itibarı ile «şehid» denir. Bu sebeple herbirine «Şehid-i hakikî» denilmektedir. Bunlar, dinî vazifelerine riayet eden kimseler ise, ahiret hükümleri bakımından birer hakikî şehidtirler. Fakat dünya hükümleri itibarı ile şehid sayılmazlar. Bu sebeple diğer İslâm ölüleri gibi yıkanır, kefenlenir, namazları kılındıktan sonra kabirlerine defnedilirler.

Evinde veya başka bir yerde öldürülmüş bir halde bulunan bir müslüman hakkında da böyle muamele yapılır. Çünkü onun zulmen öldürülmüş olduğu kesin olarak bilinemez.

Kısacası şehadet, büyük bir nimettir. İnsanın takva üzere yaşayıp şehid olarak vefat etmesi, hakkında pek büyük bir saadettir. Bir hadis-i şerifte:

مَنْ سَأَلَ اللّٰهَ تَعَالَى الشَّهَادَةَ بِصِدْقٍ بَلَغَهُ اللّٰهُ مَنَازِلَ الشُّهَدَآءِ وَاِنْ مَاتَ عَلٰى فِرَاشِهِ

"Şehid olmayı ALLAH Teâlâ'dan canı gönülden dileyen kimseyi ALLAH Teâlâ şehidlerin mertebesine eriştirir, hatta döşeğinde vefat etse bile." {(*): Müslim; İmare:46; No:1909; 3/1517; Ebu Davud; Salat:361; No:1520; 1/476; Tirmizi; Fedaili'l-Cihad:19; No:1653; 4/183; Nesâi; Cihad:36; No:3162; 6/36; İbn-i Mace; Cihad:15; No:2797; 2/935} diye buyrulmuştur. Bütün bunlar, ihlasın, güzel niyetin, yüce makamları sevip arzu etmenin bir mükâfatıdır.

ALLAH'ü Azimüşşan Hazretleri, cümlemizi dinî vazifelerini lâyıkı ile yerine getirmeye muvaffak, güzel niyetlerle vasıflanmış olan salih ve şehidlerden sayılan kulları zümresine katsın. Amîn!

وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

"Güzel sonuç, takva sahibi kimseler içindir. Bütün hamdü senalar alemlerin rabbi ALLAH Teâlâ içindir."

— 285 —

Bütün benliğini vatanına, milletine vakfetmiş Ömer Nasuhi BİLMEN, vatan sevgisini de şöyle dile getiriyor.

~Bil vatanın kıymetini, kadrini.

~Maskat-ı re'sin tanı her şehrini.

~Şefkati bol validemizdir vatan.

~Bir ebedî abidemizdir vatan.

~Yeryüzünün cennetidir yurdumuz.

~Yurdumuzun hadimidir ordumuz.

~Gülşen-i pürfeyz-ü tarabdır vatan.

~Düşmanının çeşmine batsın diken.

~Ümmet-i merhumeyi yarebbenâ!

~Eyleme gülzar-ı vatandan cüda..

Biricik biraderini Çanakkale'de kaybeden Ömer Nasuhi BİLMEN hergün gözyaşı dökmüş ve üzüntüsünü şöyle ifade etmiştir.

~Harbi Umumide büyük kardeşim

~Mahrem-i ruhum, ebedi yoldaşım,

~Nur-ı şehâdetle açıp perr-ü bal,

~Etmiş idi cennetine intikal,

~İşte o günden beri ben bikesim

~Oldu cihan sahası bir mahbesim.

NOT: Bu şiir kitabın aslında bulunmamaktadır. Tarafımızdan ilave edilmiştir.

— 287 —

DÖRDÜNCÜ KİTAP

ORUÇ, KEFFARET, YEMİN, NEZİR VE İTİKAF HAKKINDADIR
— 288 —

İÇİNDEKİLER

Orucun mahiyeti, nevileri

Oruçların farziyyetindeki, vücubundaki sebebler

Orucun meşru olmasındaki hikmet

Oruçlu için müstehab olan şeyler

Orucun şartları, hilal vaktinin sübutu

Oruçlara âit niyetler

Oruçlu kimse için mekruh olup olmayan şeyler

Orucu bozup bozmayan şeyler

Kazaları icap edip etmeyen oruçlar

Keffareti icap edip etmeyen oruçlar

Oruç tutmamayı mübah kılan özürler

Keffaretin mahiyeti ve nevileri

Yeminin mahiyeti ve yemin sayılıp sayılmayan şeyler

Kasem suretiyle olan yeminin nevileri ve hükümleri

Yemine dâir çeşitli meseleler

Nezrin mahiyeti, nevileri ve şartları

Muayyen, gayri muayyen, mutlak ve muallak (şarta bağlı) nezirler

İtikafın mahiyeti, nevileri, meşru olmasındaki hikmet

İtikafın şartları, âdabı

İtikafa dâir bazı meseleler

İtikafı bozup bozmayan şeyler

— 289 —

ORUCUN MAHİYETİ

1- Oruç: "İkinci fecirden itibaren güneşin batışına kadar yemekten, içmekten ve cinsel ilişkiden nefsi menetmek" demektir.

Orucun Arapça'sı: Savm ve sıyam'dır ki, imsak yani nefsi men etmek manasınadır. Sıyam tabiri, savm'ın çoğulu olarak da kullanılmaktadır.

Şer'an müftirat (orucu bozan) denilen şeylerden nefsi hakikaten veya hükmen men etmek bir imsaktır. Yanılarak veya unutularak bir şey yiyilip içildiği takdirde hükmen imsak mevcut bulunmuş olacağından oruç yine bozulmuş olmaz. Nitekim ileride izah olunacaktır.

2- İmsak'in karşılığı iftardır. Şöyle ki hiç oruç tutmamak bir iftar olduğu gibi, güneşin batmasını müteakib orucu açmak da bir iftardır. Oruç esnasında orucu bozacak bir şeyin yapılması da bir iftardır. İftar eden kimseye "müftir" denildiği gibi, orucu bozan şeylerden her birine de "müftir" denilir. Çoğuluna da "muftirât" denir.

3- Ramazan-ı şerif ayına: "Şehr-i sıyam" (oruç ayı), Ramazan bayramına da imsaka nihayet verileceği için: "İd-i fıtr" (iftar bayramı) denilir. İd'in çoğulu: A'yâd'dır.

4- Ramazan-ı şerif orucu, Peygamberimiz (S.A.V)in hicretinden bir buçuk sene sonra Şaban-ı şerif'in onuncu günü farz kılınmıştır, bunun farziyyeti kitap ile sünnet ile icma ile sabittir. Nitekim: " كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ " = oruç size farz kılındı" {(*): Bakara suresi: 183} ayet-i kerimesi bunu emretmektedir.

ORUCUN NEVİLERİ

5- Oruçlar; farz, vacip, nafile ve mekruh nevilerine ayrılır. Farz ve vacip oruçlar da muayyen ve gayri muayyen kısımlarına ayrılmıştır. Şöyle ki: Ramazan-ı şerif orucu, muayyen bir farzdır. Kazaya kalan Ramazan-ı şerif oruçları ile keffaret olarak tutulacak oruçlar da birer gayri muayyen farzdır, bunlar istenilen mübah günlerde tutulabilir.

Muayyen bir günde tutulması nezredilen (adanan) bir oruç, muayyen bir vaciptir. Herhangi bir gün, bir hafta, bir ay gibi tutulması nezredilen bir oruç da gayri muayyen bir vaciptir. Nezredilen itikaf oruçları da birer muayyen vacip demektir ki, itikaf zamanlarına mahsustur. Nitekim ileride izah edilecektir.

6- Hak Teâla'nın rızası için tutulacak nafile oruçlar da müstakil bir nevi teşkil etmektedir ki, bunlar sünnet, müstehap, mendup diye isimlendirilirler. "Aşura" günüyle beraber ondan bir gün evvel, bir gün sonra tutulan oruçlar ve «Eyyam-ı biyz»

— 290 —

denilen her ayın onüçüncü, ondördüncü ve onbeşinci günü tutulan oruçlar gibi ki, bunlar müstehaptırlar.

«Eşhur-u hurum = haram aylar» denilen Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarının Perşembe, Cuma ve Cumartesi günlerinde ve Zilhiccenin evvelinden dokuz günde tutulacak oruçlar da müstehaptır.

7- Ramazan-ı şerif bayramının birinci gününde ve kurban bayramının dört gününde tutulacak oruçlar tahrimen mekruhtur. Çünkü o günler ALLAH Teâla'nın kullarına birer ziyafet günüdür. Bu ziyafetten kaçınmak uygun değildir. Bununla beraber bu günlerde tutulan oruçlar yine oruçtur. Şu kadar var ki, bozulursa kazası lazım gelmez. Zira câiz görülmeyen bir şey gerekli kılınmıştır. Diğer bir görüşe göre ise, kazası gerekir.

8- «Nevruz» denilen ilkbahar gününde ve «Mihrican» denilen sonbahar gününde kasden tutulan oruçlar tenzihen mekruhtur. Çünkü bu günlere tazim edilmiş gibi olur. Halbuki bunlara tazim haramdır. Ancak âdet üzere tutulan bir oruç, bu günlerden birine tesadüf ederse, bu mekruh değildir.

9- Yalnız cuma veya yalnız cumartesi gününde ve bilhassa muharremin «Aşûre günü» denilen yalnız onuncu gününde tutulan oruç da tenzihen mekruhtur.

10- Geceleyin iftar edilmeyip iki-üç gün peş peşe oruç tutulması da mekruhtur ki, buna «Savm-i visal» denir. Nafilede beğenilmiş olan, bir gün oruç tutup bir gün iftar etmektir ki, buna da "Savm-i Dâvud'î = Dâvud (A.S)ın orucu" denilir.

11- Hacılar için zâfiyet vereceği takdirde «Terviye» (Arefe'den bir önceki gün) ve «Arefe» günlerinde oruç tutmak mekruhtur. Çünkü sonra hac fiillerini yerine getirmekten aciz kalabilirler.

12. "Şek günü"nde Ramazan-ı şerif'e veya bir vacibe niyet edilerek tutulan oruç da mekruhtur.

Şek günü, Şaban-ı şerif'in otuzuncu günüdür. Hatta havada bir kapalılık bulunmasa bile. Çünkü o gün başka bir beldede hilalin görünmüş olması muhtemeldir. Bu, hilalin muhtelif yerlerde doğuşuna itibar olunmamasına göredir. Hilalin muhtelif yerlerde doğuşunu muteber sayan ulemaya göre, bir günün "şek günü" sayılabilmesi için hava bulutlu bulunmalıdır, veya gecenin otuzuncu gece olduğuna dair bir alâmet bulunmamalıdır, mesela hilalin görüldüğüne dair olan şahitlik reddedilmiş olmalıdır.

13- Şek günü, Ramazan-ı şerif'e veya bir vacibe niyet edilerek oruç tutulsa bakılır: Eğer Ramazan olduğu anlaşılırsa, bu oruç Ramazan-ı şerif orucundan olmuş olur. Ramazan olmadığı anlaşılırsa, Ramazan-ı şerif orucuna niyet edilmiş olduğu takdirde bir nafile olmuş olur, iftar edilirse, kazası lazım gelir. Fakat bir vacibe niyet edilmiş olduğu takdirde o vacip sahih olur.

— 291 —

Şâyet o günün Şaban'dan mı, yoksa Ramazan'dan mı olduğu anlaşılmazsa, bir vacip namına niyet edilmiş olan oruç, o vacip namına sahih olmaz. Çünkü o günün Ramazan'dan olması ihtimali vardır.

14- Şek gününde tatavvua = nafileye niyet edilse, -sahih olan görüşe göre- bunda bir sakınca yoktur. Ramazân-ı şerif olduğu anlaşılırsa, Ramazan orucu tutulmuş olur. Şaban olduğu ortaya çıkarsa, bu oruç bir nafile olmuş bulunur. Bu halde iftar edilse, kazası lazım gelir. Çünkü bunun tutulması, gerekli kılınmıştır.

15- Şek gününde: "Ramazan ise oruç tutmaya, değilse iftar etmeye" niyet etmiş olan bir kimse, oruç tutmuş olmaz. Zira oruca niyette kesinlik lazımdır. Böyle tereddütle oruca karar verilmiş olamaz.

16- Şek gününde insanlara yaymaksızın oruç tutmak, ümmetin ileri gelenleri için daha faziletlidir, avam (umumi halk) hakkında ise, beklemek daha faziletlidir. Yani onlar ihtiyata riâyet ederek zeval (öğle) vaktine kadar orucu bozan şeylerden sakınır, bir şey yiyip içmezler, beklerler. Ramazan olduğu anlaşılmayınca, iftar ederler. Böylece Ramazan'dan olmayan bir günü Ramazan sanmış olmasınlar.

Bu hususta «havas» (ümmetin ileri gelenleri), şek gününde oruca nasıl niyet edileceğini bilen ve o günün Ramazan olduğuna kat'î sûrette inanmış bulunmayan kimseler demektir. Bu suretle niyet etmesini bilmeyenler de «avam» sayılırlar.

17- Şaban-ı şerif ayını tamamen oruçlu geçiren veya son üç gününde oruçlu bulunan kimse için de şek gününde oruç tutmak daha faziletlidir.

18- Sükût orucu tutmak, yani oruç tutup bununla beraber bir ibadet inancı ile bir şey söylemeyerek sükût etmek mekruhtur. Fakat tefekkür için veya lüzumsuz lakırdılardan kaçınmak için sükût etmekte kerâhet yoktur.

19- Bir kadın için kocasının izni olmaksızın nafile oruç tutmak mekruhtur. Kocası bu orucu bozdurabilir. Kadın da daha sonra kocası izin verince veya kocasından ayrı düşünce bunu kaza eder.

Bununla beraber bir erkek, hasta veya oruçlu olur veya hac için, umre için ihrama girmiş bulunursa, hanımını nafile oruçtan men edemez. Çünkü bu durumda hanımına cinsel ilişkide bulunması mümkün değildir.

20- Ücretle hizmet eden kimse, hizmetine noksanlık verecek ise, iş verenin rızası olmadıkça, nafile oruç tutamaz. Fakat böyle bir zarara sebebiyet vermeyince iş verenin iznine bakmaksızın oruç tutabilir.

21- Üzerinde Ramazan-ı şerif'ten kazaya kalmış oruç bulunan kimsenin nafile oruç tutması mekruh değildir.

22- Oruç tutulması haram kılınan bayram günlerinde iftar edilmeksizin tam bir sene aralıksız oruç tutulması mekruhtur. Buna «Savm-i Dehr = Yıl boyu oruç» denir. Bayram günleri iftar edildiği takdirde ise, böyle bir oruçta sakınca yoktur. Ancak sahibini zayıf düşürecek olursa, veya sahibince bir âdet mahiyetini alırsa, o

— 292 —

zaman mekruh olur. İbadet ise, âdete muhalif olarak sırf Hak Teâlâ'nın rızası için yapılması lazım gelir.

23- Şevval ayında ayrı ayrı günlerde, yani haftada iki gün olmak üzere altı gün oruç tutmak müstehaptır. Bununla beraber aralıksız altı gün tutulmasında da -tercih edilen görüşe göre- bir sakınca yoktur. Bazı alimlere göre ise, böyle aralıksız tutulması mekruhtur.

24- Şek gününde ihtiyaten bir şey yemeden bekleyen bir kimse unutarak bir şey yedikten sonra, o günün Ramazan-ı şerif olduğu anlaşılmakla oruca niyet etse, bu kafi olmaz. O günü kaza etmesi lazım gelir. Şu kadar var ki, o gün akşama kadar bir şey yiyip içmemesi de icap eder.

Diğer bir görüşe göre, bu halde niyet ederek tutacağı oruç yeterli olur. Çünkü niyetten evvel vuku bulan nisyan = unutma niyetten sonraki nisyan gibidir.

ORUÇLARIN FARZ VE VACİP OLMASINDAKİ SEBEPLER

25- Ramazan-ı şerif orucunun sebebi: Ramazan-ı şerif günlerinden herhangi birinin oruca başlamaya müsait bir kısmına yetişmektir. Bu kısım ikinci fecirden itibaren "Dahve-i Kübra" denilen ve şerî gündüzün yarısı bulunan kaba kuşluk = İstiva (güneşin tam tepeye gelmesi) zamanına kadar devam eder.

Bundan dolayı bu müddete yetişen veya bu müddet içinde oruca ehliyet kazanan her müslüman için o günün orucu bir farz olmuş olur.

Ramazan-ı şerif orucunun kazasına sebep olan da yine Ramazan ayına evvelce yetişilmiş olmaktan başka bir şey değildir.

26- Keffaret olarak tutulan oruçların sebepleri, mahiyetlerine göre değişir. Şöyle ki, Ramazan orucuna ait keffaretin sebebi: Bu orucu bir isyan eseri olarak kasten bozmaktan ibarettir.

Zihar keffaretinin sebebi: Helal olan bir vücudu veya bir uzvu, haram olan bir vücuda veya uzva benzetip sonra cinsel ilişki kurmaya azmetmektir.

Yemin keffaretinin sebebi: Yapılan bir yeminde durmamak o yemine riayet etmemektir.

Adam öldürme keffaretinin sebebi de: Suçsuz bir insanı hata yoluyla öldürmektir. İleride bunlar izah edilecektir.

27- Vacip oruçların sebebi: Bunların adanması suretiyle gerekli kılınmış olmalarıdır. Bunların kazasının sebebi de benimsenip başlanmış olan bir ibadetin tamamlanmasının lazım olmasıdır.

28- Nafile oruçların tutulmalarını dinen mecburi kılacak bir sebep yoktur. Bunlar yalnız sevaba nail olmak için isteyenlerin tutacakları oruçlardır. Şu kadar var ki, bunlardan biri tutulduktan sonra bozulacak olursa, kazası vacip olur. Bu kazanın sebebi de böyle bir ibadete hak rızası için başlanılmış olmasıdır ki,

— 293 —

bunun yarıda bırakılması câiz olmayacağından, kaza suretiyle tamamlanması gerekli bir vazife bulunur.

ORUCUN MEŞRU OLMASINDAKİ HİKMET

29- Orucun meşruiyetindeki hikmet, pek âşikardır. Bir kere şüphe yok ki, ALLAH Teâlâ Hazretleri, bir hâkimi mutlaktır. Elbette onun kullarına emrettiği, caiz kıldığı şeylerde bir çok maslahatlar, faydalar vardır. Hatta biz bunları hakkıyla tayin ve takdir edemesek bile.

Bununla beraber orucun dînî, uhrevî faidelerinden başka sıhhî, sosyal, ahlakî bir nice faydalarını bizler de pek iyi takdir edebilmekteyiz. Bu hususta yazılmış bir hayli makaleler, risaleler vardır.

Bir hadis-i şerifte:

لِكُلِّ شَيْءٍ زَكَاةٌ وَزَكَاةُ الْجَسَدُ الصَّومُ زَادَ مُحْرِزٌ فِي حَدِيثِهِ: وَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الصِّيَامُ نِصْفُ الصَّبْرِ

"Her şeyin bir zekatı vardır. Bedenin zekatı da oruçtur. Ravi Muhriz, kendi rivayetinde Resulullah (S.A.V.)in: Oruç sabrın yarısıdır." {(*): İbn-i Mâce; Sıyam:44; No:1745; 1/555; Taberani, el-Mucemu'l-Kebir: No:5974; 6/193; Beyhaki, Şuabü'l-İman; 3/292; Ebu Nuaym, Hilyetü'l-Evliya; 7/136;} buyurduğunu da ilave etmiştir.

İnsan oruç sayesinde hayvani duygularını azaltır, ruhunu safileştirir, melekiyet sıfatıyla vasıflanmaya başlamış olur.

Oruç sayesinde cemiyetin sosyal, ahlaki hayatında başka bir gelişme, başka bir fazilet açıkça ortaya çıkar.

Oruç tutan kimse, nefsini bir kısım şiddetli arzuların saldırısına karşı dayanmaya-direnmeye alıştırır, nefsin taşkınlıklarına karşı idmanlı bulunmuş olur.

Oruç tutan zat, bir müddet mahrumiyete katlanır. Bu mahrumiyet yiyecek içecek bulamayan herhangi bir canlının aşağılanmış-horlanmış bir halde olan mahrumiyeti gibi değildir. Bilakis bu irade ile, gerekli kılınmış yüksek bir gayeye yönelik bir mahrumiyettir, bir nefis mücadelesidir. İnsan bu mahrumiyet sayesinde yoksulların, mahrumların hallerini tecrübe ile anlamış olur. Kendisinde merhamet, şefkat, yardımlaşma duyguları artar. İnsaniyet için pek faideli bir hale gelir, kendisinin duyacağı manevi hazlar ise her türlü düşüncelerin üstündedir.

Ma'bud'unun mukaddes emrine sarılarak rabbinin meşru nimetlerinden bir müddet mahrumiyete katlanan bir insan, artık başkalarının nimetlerine göz diker mi? Başkalarının zararlarına çalışır mı?

— 294 —

Kısacası, böyle toplumun yararına hizmet eden kutsal bir ibadetin meşru kılınmasındaki hikmet apaçıktır. Bunu takdir etmemek için insanın düşünce hassasiyetinden büsbütün mahrum olması lazım gelir.

ORUÇLU İÇİN MÜSTEHAB OLAN ŞEYLER

30- Oruç tutacak kimsenin sahur yemeği yemesi müstehabtır. Bunun vakti gecenin sonudur. Ebu'l-leys'e göre gecenin son altıda biridir. Sahur yemeği oruç için insana kuvvet verir. Sahurun tehiri müstehab ise de, ikinci fecrin doğup doğmadığında şüphe edilecek zamana kadar tehir edilmesi mekruhtur.

«Sahur» seher vaktinde yiyilecek yemektir. Bu yemeği yemeğe «tesehhur = Sahur yemeği yemek» denir. "Seher"de ikinci fecirden biraz evvel olan vakit demektir.

31- İftarı acele yapmak, yani akşam namazından evvel oruç açmak müstehaptır. Ta ki oruç hali namazda kalbin huzuruna mani olmasın. Fakat hava bulutlu olursa, acele edilemez, hatta ezan okunsa bile. Yüksek bir yerde, mesela pek yüksek bir minarede bulunan kimse, güneşin batışını görmedikçe iftar edemez. Hatta aşağıda bulunanlar, kendilerince vuku bulan güneş batışından dolayı iftar etseler bile.

32- Akşamleyin iftar esnasında:

أَللَّهُمَّ لَكَ صُمْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَعَلَيْكَ تَوكَّلْتُ وَعَلٰى رِزْقِكَ أَفْطَرْتُ وَصَوْمَ الْغَدِ مِنْ شَهْرِ رَمَضَانَ نَوَيْتُ فَاغْفِرلِي مَا قَدَّمْتُ وَمَا أَخَّرْتُ

"ALLAH'ümme leke sumtü ve bike amentü ve aleyke tevekkeltü ve ala rizkıke eftartü ve savme'l-gadi min şehr-i Ramazane neveytü fağfirli ma kaddemtü ve ma ehhartü."

"Ey ALLAH'ım! Senin rızan için oruç tuttum, sana iman ettim, sana tevekülde bulundum, senin rızkınla orucumu açtım, Ramazan-ı şerif ayının yarın ki günü orucuna da niyet ettim. Artık benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla." diye dua edilmesi sünnettir.

يَا وَاسِعَ الْمَغْفِرَةِ اِغْفِرْلِى وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ

"Ya Vasia'l-mağfirati iğfirli ve livalideyye ve li'l-müminine yevme yekumü'l-hisab."

"Ey mağfireti bol mabudum! Beni anam ile babamı ve bütün müminleri hesab gününde mağfiret buyur." diye de dua edilir.

33- Orucu hurma gibi tatlı bir şey ile açmak mendubtur.

34- Oruçlunun akrabalarına, fakirlere fazla ihsanda, sadakada bulunması müstehabtır.

— 295 —

35- Oruçlunun mümkün olduğu kadar gece ve gündüz Kur'an-ı Kerim'i okumakla, zikir ile, Rasülü Ekrem Efendimiz'e salat ü selam ile, ilim ile meşgul olması müstehabtır.

36- Oruçlunun fuzuli kelamdan, yani lüzumsuz fazla lakırdılardan dilini tutması da müstehabtır. Gıybetten, söz taşımaktan kaçınmak ise, her zaman uyulması gerekli bir vazifedir. Bu vazife Ramazan-ı şerif'te ise, daha çok kuvvet kazanır.

37- Oruçlu için itikaf damüstehabtır. Nitekim ileride bildirilecektir.

38- Ramazan-ı şerif'te oruç tutmaya mani olacak derecede vücuda zafiyet verir işlerde bulunmak caiz değildir. Öğleye kadar iş görüp sonra dinlenmelidir ve mümkün ise, bazı işleri başkasına dengi ücret ile gördürmelidir.

Kısacası, kat'i bir zaruret bulunmadıkça, nefsini pek ağır işlerde yorarak oruç tutamaz bir hale getirmek caiz görülemez.

ORUCUN ŞARTLARI

39- Orucun farziyetine ve edasının farziyeti ile sahih olmasına dair şartlar vardır. Şöyle ki:

1. Oruç ile mükellef olmak için: İslam, akıl, büluğ şarttır. Bu bakımdan bu vasıfları bulunmayan bir şahıs için oruç farz değildir. Şu kadar var ki, akıllı-mümeyyiz olan (doğruyu yanlıştan ayıran) bir islam çocuğunun orucu bir nafile olarak sahih bulunur.

2. Orucun edası farz olmak için sıhhat ve ikamet şarttır. Bundan dolayı hasta ve seferi olan kimselerin bu halde oruç tutmaları icap etmez. Bunlar daha sonra kaza ederler.

Bir orucun edası sahih olmak için, niyet ve hayız ile nifastan taharet şarttır.

Bundan dolayı niyet edilmeksizin tutulan bir oruç, müçtehidlerin ekseriyetine göre şer'an muteber değildir. Hayız veya nifas halinde bulunan bir kadının oruç tutması da sahih olmaz. Ramazan-ı şerif orucunu daha sonra kaza etmeleri lazım gelir. Nitekim ileride izah edilecektir.

ORUCUN VAKTİ

40- Orucun vakti, ikinci fecirden güneşin batışına kadar olan müddettir. Bununla beraber bu, ikinci fecrin ilk doğuşu anına mı, yoksa aydınlığının ufukta uzanıp dağılmaya başladığı zamana mı itibar olunacaktır meselesinde ihtilaf vardır. Bazı ulemaya göre fecrin ilk doğuşu anı muteberdir. En ihtiyatlı olan da budur. Diğer bazı alimlere göre de aydınlığın biraz uzayıp dağılmaya başladığı zaman muteberdir. Oruç tutacaklar hakkında daha müsait olan da budur.

— 296 —

Bundan dolayı birinci görüşe göre fecri sadıkın ilk doğuşundan itibaren, ikinci görüşe göre de fecrin belirmesiyle aydınlığının dağılmaya başlamasından itibaren oruca başlamak icap eder.

41- Fecrin doğuşunda şüphe eden kimse için daha faziletli olan, yiyip içmeyi terk etmektir. Bununla beraber yiyip içecek olsa, orucu yine tamamdır. Ancak fecirden sonra yemiş veya içmiş olduğu daha sonra anlaşılırsa, orucu bozulmuş olur. O halde kaza etmesi lazım gelir. Fecirden sonra sahur yapılmış olduğunda kuvvetli zan bulunan başka bir delil bulunmazsa, -Zahirurrivayeye göre- buna itibar olunamaz. Fakat bu halde kaza edilmesi ihtiyatlı olmaya daha uygundur.

42- Oruçlu kimse güneşin batışında şüphe etse, iftar etmesi helal olmaz. İftar edip de gerçek durum anlaşılmazsa, üzerine kaza lazım gelir. Keffaretin lüzumu hakkında ise, iki rivayet vardır. Fakat güneş batımından evvel iftar etmiş olduğu anlaşılırsa, üzerine keffaret de vacip olur.

Güneşin batmış olduğu hakkında kuvvetli bir zannı bulunduğu halde iftar eden kimse hakkında da hüküm böyledir. Güneşin batmasından evvel iftar etmiş olduğu daha sonra anlaşılsın, anlaşılmasın müsavidir.

43- Taharrî (araştırma ile) sahur ve iftar etmek caizdir. Şöyle ki, oruç tutacak kimse, başka vasıta bulunmayınca kendi kuvvetli zannına göre sahur yemeği yer ve fecrin doğduğuna kanaat edince oruca başlar, güneşin batışını da araştırarak yine kuvvetli zannına göre orucunu açabilir.

Bununla beraber fecrin doğup doğmadığını iyice kestiremeyen kimse için bir an evvel oruca başlamak ve güneşin battığını kestiremeyen için de hemen orucunu bozmamak ihtiyat gereğidir.

44- Davul veya top sesi ile veya kandil yakılmasıyla oruca başlamak veya oruçtan çıkabilmek için de bunların itimat edilebilecek şekilde muntazam olmasına ve her taraftan görülüp işitilir bir halde bulunmasına dikkat etmek lazımdır. Saatlerin muntazam bir halde işlemekte olduğu da tecrübe ile malum bulunmalıdır.

RAMAZAN-I ŞERİF VE DİĞER (AYLARIN) HİLÂLLERİNİN SÜBUTU

45- Ramazan-ı şerif, kamerî aylardandır. Bunların sübutu, hilâllerin yani yeni ayların görülmesiyledir. Bundan dolayı Şaban-ı şerif'in yirmi dokuzuncu günü güneşin batış vaktinde insanların hilâli araştırmaları, yapmaları gerekli bir vazifedir. Hilâli görürlerse ertesi günü Ramazan orucuna başlarlar. Hava mağmum yani bulutlu, dumanlı bulunup da hilâl görülemezse Şaban-ı şerif'i otuz gün olarak tamamlar, sonra oruca başlarlar.

— 297 —

Bununla beraber Şaban-ı şerif'in hilâlini de Receb-i şerif'in yirmi dokuzunda araştırmak münasiptir. Bu şekilde Şabanın kaç gün olduğu daha iyi anlaşılmış olur.

46- Ramazan-ı şerif'in yirmi dokuzuncu günü de güneşin batışını müteakip Şevval ayının hilâli araştırılır. Görülürse bayram yapılır, görülmezse Ramazan-ı şerif otuz gün tutulur.

47- Kameri aylar bazen otuz, bazen yirmi dokuz gün olur. Yay şeklinde görülen her yeni aya üçüncü gecesine kadar "hilâl" denildiği gibi, her ayın yirmialtıncı, yirmiyedinci gecelerine de hilal denir. Diğer günlerdekine "Kamer-Ay" denilir.

48- Her kameri ayın başlangıcı, ya hilâl görülmekle veya ondan evvelki ayın günleri otuza yetiştirilmekle tesbit edilir.

Hilâl'in çoğulu «Ehille"dir.>Hilâl görüldüğü zaman: "Hilâl! Hilâl!» diye işaret etmek mekruhtur, bir cahiliyye adetidir.

Hilâl görülünce üç kere tekbir ve tehlilden sonra üç kere:

هِلَالَ خَيْرٍ وَرُشْدٍ آمَنْتُ بِاللّٰهِ الَّذِى خَلَقَكَ

"Hilale hayrin ve rüşdin! Amentü billahillezi halekake."

"Ey hayır ve salah hilali! Seni yaratan ALLAH Teâlâ'ya iman ettim." demeli, sonra da:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى ذَهَبَ بِشَهْرِ كَذَا وَجَاءَ بِشَهْرِ كَذَا اَللَّهُمَّ أَهْلِلْهُ عَلَيْنَا بِالْأَمْنِ وَالْإِيمَانِ وَالسَّلَامَةِ وَالسَّلَامِ

"Elhamdü lillahillezi zehebe bişehri keza ve cae bişehri keza. ALLAH'ümme ehlilhü aleyna bil emni vel iman. Vesselameti vesselam."

"Şu ayı -mesela Şabanı- götürüp bu ayı -Ramazan-ı şerifi- getiren ALLAH Teâlâ'ya hamdolsun. Ey ALLAH'ım bu ayı bizlere emniyetle, iman ile selamet ve selam ile hazır buyur." diye dua etmelidir.

49- Hilâlin güneşin batışını müteakip görünmesi muteberdir. Bundan dolayı bir yerde hilâl, zeval (öğle) vaktinden evvel veya sonra görülse, bununla o gün ne oruca başlanır, ne de oruçtan çıkılır, bilakis bu hilâl gelecek geceye ait bulunmuş olur.

Bu, İmam-ı A'zam ile İmam Muhammed'e göredir. İmam Ebu Yusuf'a göre zevalden sonra görülen hilâl, gelecek geceye ait ise de, zevalden evvel görülen bir hilâl, evvelki geceye ait bulunur. Bundan dolayı bununla Ramazan-ı şerif veya bayram kesinlik kazanır. Çünkü bir hilâl, iki gecelik olmadıkça, adete göre zevalden evvel görülemez.

— 298 —

(Diğer üç mezheb imamına göre gündüzün görülen hilale itibar olunmaz, bu hilal mutlaka gelecek geceye aittir. Bu konuda astrologların sözleri de muteber değildir. Her halükarda geceleyin görülmelidir.)

50- Hava kapalı olunca, Ramazan-ı şerif hilaline müslüman, akıllı, adaletli, bülûğa ermiş bir kimsenin şahitliği yeter. Onun hilali görmüş olduğunu ifade etmesine dayanarak oruca başlamak lazım gelir. Bu kimsenin erkek ya da kadın olması müsavidir. Bu halde böyle bir kimsenin şahitliğine yine böyle bir kimsenin şahitlik etmesi de muteberdir.

Bu hususta âdil'den maksat: Hasenatı (iyiliği), seyyiatı (kötülüğü)ne galip olan kimse demektir.

Bu hususta hali kapalı olan kimsenin şahitliği de -sahih olan görüşe göre- kabul olunur.

Bu şahitlik bir haber demektir, dini bir hususu haber vermekten ibarettir. Bunda şahitlik lafzı, dava, mahkeme, hakimin hükmü şart değildir. İhtiyatlı olmak bunu kabul etmektir.

51- Hilali görenin bunu tefsir etmesi, yani "Ben beldenin şu mevkiinden veya dışından baktım. Hilali ufkun şu tarafında, bulutun hemen kenarında veya iki bulutun açık bulunan arasında şu şekilde gördüm." diye izah eylemesi lazım mıdır, değil midir? Bazı zatlara göre lazımdır. Fakat zahiri rivayete göre lazım değildir, böyle tefsir edilmeksizin de şehadet muteber olur. Bu şehadeti işitenler için oruca başlamak icap eder.

52- Ramazan-ı şerif hilalini gören bir müslüman için hemen o gece şehadette bulunmak lazımdır. Hatta bu, evinde beklemesi gereken bir kadın bile olsa, kocasının veya efendisinin izin vermesine bakmaksızın çıkıp gördüğü hilal hakkında şahitlik eder. Çünkü bu, yapılması gerekli dini bir vazifedir.

53- Hilali gören kimse, bir beldede ise hemen hâkimin huzuruna gider, şahitlik yapar. Hâkim de durumu ilan eder. Hâkim bulunmayan bir yerde ise, mescide gider, şehadette bulunur. Âdil bir zat ise, onun bu şahitlik yapmasına dayanarak insanlar oruca başlarlar.

(Şafiiler'e göre hâkimin hükmü ile bütün insanlar üzerine oruç tutmak farz olur. Hattâ bu hüküm, yalnız âdil bir şahsın hilâli gördüğüne dâir olan şahitliğine dayanmış olsa bile. Hakimin hükmü ihtilafı kaldırır, oruç başka mezheb sahiplerine de lazım gelir.)

54- Hilalin görülmesi, bir ayın girmesi, doğrudan doğruya değil, bir olaya bağlı olarak hüküm altına alınabilir. Meselâ, bir kimse, mahkemede bir şahsın yüzüne karşı: "Benim bu şahısta Ramazan-ı şerif'in ilk gününde vermek üzere, şu kadar kuruş alacağım vardır, şimdi ise Ramazan-ı şerif'in hilali görülmüştür. Bu sebeble bu alacağımı bana vermesini isterim" diye dava etse, o şahıs da: "Evet o şekilde borcum vardır, fakat henüz Ramazan-ı şerif ayı girmemiştir" diye inkar etmekle hâkim, o davacının hilali gördüklerine dâir getireceği iki şahidin şahitliği üzerine o borcun verilmesine hükmetse, Ramazan hilaline de dolayısıyla hükmetmiş olur.

— 299 —

Hilali isbat için bu şekilde dava açılması, İmam-ı A'zam'a göre münasiptir. İmameyn'e göre böyle bir davaya lüzum yoktur.

55- Yalnız başına hilali gören kimsenin şahitliği kabul edilmese de kendisinin oruç tutması lazım gelir. Şayet o gün oruç tutmazsa, kaza eder, bundan dolayı keffaret lazım gelmez. Çünkü gördüğü şeyin hilal değil, bir hayal olması muhtemeldir. Şahitliği henüz hâkim tarafından red edilmeden iftar ettiği takdirde de yine keffaret icap etmez. Zira red etmek şüphesi vardır. Keffaretler ise şüphe ile bertaraf olur. Fakat şahitlik kabul edildikten sonra iftar edecek olsa, keffaret lazım gelir. Çünkü bu takdirde şahitliği hâkimin hükmü ile kuvvet bulmuş olur.

— 299 —

li bir zan meydana getirecek miktarda çok kimselerin şahitlikleri kabul edilir. Bunların miktarını tayin, veliyyülemr'in görüşüne bağlıdır. Bir görüşe göre bunların elli erkek olması lazımdır.

Bu hususta şahitlerin belde dışından olup olmamaları arasında -zahiri rivayete göre- fark yoktur. Bir görüşe göre bu halde dışardan gelen iki âdil şahidin şahitliği kabul olunur. Onların daha müsâit bir yerden hilali görmüş olmaları muhtemeldir.

İmam-ı A'zam'dan bir rivayete göre de bu halde taşradan gelmiş olsun olmasın, iki âdil şahidin şahitliği ile yetinilebilir.

Deniliyor ki, zamanımızda herkes yapılması gerekli hilâli araştırma vazifesini yapmaya çalışmaz olduğundan, şimdi böyle iki şahidin şahitliğine itimat edilmesi münasiptir.

57- Hava kapalı olunca, Şevval ve Zilhicce hilalleri hakkında âdil iki erkeğin veya bir erkek ile iki kadının şehadetleri kabul olunur. Bu hususta adalet, hürriyet, şahit sayısı şarttır. Şahitlerin, şahitliğe ehil ve güvenilir kimse olup olmadıklarının araştırılması da yapılmalıdır. «Şahitlik» tabirinin ve «dava» (konunun hakim huzurunda kararlaştırılması)nın şart olup olmamasında ise ihtilaf vardır.

Hakimi, valisi bulunmayan bir yerde hava kapalı olduğu halde iki âdil kimse, Şevval hilalini gördüklerini haber verecek olsalar insanların iftar etmelerinde bir sakınca yoktur.

58- Kapalı bir havada Ramazan-ı şerif hilalini yalnız hâkim görecek olsa, dilerse yerine birini vekil tayin ederek onun huzurunda hilali gördüğüne şehadet eder ve dilerse doğrudan doğruya insanların oruç tutmalarını ilan eyler. Fakat bayram hilalinde böyle bir kişilik şehadet muteber olmaz.

Çünkü bununla bir ibadete nihayet verilecektir. Bununla beraber bunda insanların hukukuna şehadet manası da vardır. Zira oruçtan çıkacaklardır. İnsanların hukukunda ise ikiden noksan kimsenin şehadeti muteber değildir.

Bu bakımdan veliyyülemr veya hâkim, yalnız başına Şevval hilalini görecek olsa, ne musallâya çıkar, ne musallâya çıkmalarını insanlara emreder,

— 300 —

ne de aşikar veya gizlice orucunu açar. Çünkü gördüğü hilalin bir hayâl olması muhtemeldir.

59- Şevval hilali, Ramazan-ı şerif'in yirmi dokuzuncu günü güneşin batışı akabinde araştırılır. Bunu yalnız başına gören kimse, ibadet hususunda ihtiyatlı olmaya riayet ederek iftar etmez. Şayet iftar ederse, yalnız kaza etmesi icap eder. Şehadeti kabul edilmediği halde iftar etse, yine yalnız kaza lazım gelir, keffaret lazım gelmez.

60- Bir kimsenin şehadetine dayanarak- Ramazan-ı şerif orucuna başlamış olan kimseler, otuzuncu günü Şevval hilalini görmeseler de -en doğru görüşe göre- oruca son verirler. Hava bulutlu, kapalı olduğu takdirde ise, ihtilafsız bayram yaparlar.

(Şafilerce tercih edilen görüşe göre Şevval için de bir âdil şahidin şehadeti yeterli olur, hakim bununla hükmedince bayram yapılır.)

61- Hava, bulutlu olduğu halde iki kimsenin şehadetini hakim kabul ederek otuz gün oruç tutulduktan sonra Şevval hilali görülmese bakılır: Eğer hava yine bulutlu ise, ertesi gün iftar ederler. Bunda ittifak vardır. Fakat hava açık ise, bir görüşe göre iftar etmezler. Ancak sahih olan diğer bir görüşe göre, bu halde de iftar edip bayram yaparlar.

62- Bir belde halkı, yirmi dokuz gün oruç tuttuktan sonra iki âdil kimse: "Biz Ramazan hilalini sizin oruca başlamanızdan bir gün evvel görmüştük" diye şahitlikte bulunsalar bakılır: Eğer bunlar, o belde halkından iseler, layık olan, şahitliklerinin kabul edilmemesidir. Çünkü bunlar ALLAH rızası için yerine getirilmesi gerekli olan bu şahitliği vaktiyle terk etmiş bulunmuşlardır. Fakat uzak bir mahalden gelmiş iseler, şahitlikleri câiz olur. Zira bunlar bu şahitliklerinde töhmetten beridirler.

63- Ramazan-ı şerif'ten başka ayların sübûtu için hava kapalı ise, en az iki âdil erkeğin veya bir erkek ile iki kadının şahitlikleri lazımdır. Hava açık ise, büyük bir topluluğun şahitlikleri icap eder. Bu topluluk, tevâtür (yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayacak) derecesinde olunca, şahitliklerinin kabulü için islamiyet şart bulunmaz.

Diğer bir görüşe göre ramazân-ı şerif ile Şevval ve Zilhicceden başka dokuz ayın hilalini ispat için hava, bulutlu olsun olmasın, iki adil şâhidin şahitlikleri yeterli olur. Çünkü bu ayların hilalini görmek için büyük bir topluluk alakadar bulunmaz.

64- Bir belde halkı, hilali görmeksizin yirmi sekiz gün oruç tutup da sonra Şevval hilalini görecek olsalar bakılır: Eğer Şaban hilalini görüp onu otuz gün saymışlar ise, yalnız bir gün kaza ederler, Ramazan-ı şerif yirmi dokuz gün bulunmuş olur. Fakat Şaban hilalini görmeksizin onu otuz gün saymışlar ise, iki gün kaza etmeleri lazım gelir. Çünkü Şabanın yirmi dokuz gün olması muhtemeldir.

— 301 —

Fakat bu belde halkı, yirmi dokuz gün oruç tutup da sonra Şevval hilalini görseler, üzerlerine kaza lazım gelmez. Zira Ramazan-ı şerif, yirmi dokuz gün olabilir.

65- Bir beldede Ramazan-ı şerif orucu hilalin görülmesiyle yirmi dokuz gün tutulmuş olsa, o beldedeki hastalar da ileride bu Ramazan orucunu yirmi dokuz gün olarak kaza ederler. Fakat böyle bir hasta, o belde halkının ne şekilde hareket etmiş olduklarını bilemezse, borcundan kesin bir halde kurtulması için tam otuz gün kaza orucu tutar.

66- Ayın ve güneşin metla'ları - doğdukları yerler, beldelere ve kıtalara göre muhtelif bulunur. Fakat oruç hususunda zahiri rivayete göre hilalin muhtelif yerlerde doğuşuna itibar olunmaz. Fetva bu şekildedir.

Bu bakımdan batı bölgesinde bulunanlar, Ramazan-ı şerif hilalini görecek olsa, bundan haberdar olan doğu bölgesindeki müslümanlar üzerine de oruç tutmak icap eder. Şu kadar var ki, bir beldedeki görünüş diğer bir belde halkı hakkında muteber olabilmesi için, bu görünüş hakkında şehadetin hakim huzurunda olumlu bir karara bağlanmış olması lazımdır. Sadece yalnız bir görüşü haber vermek, hilali görmeyen belde halkı hakkında bir delil olamaz. Şöyle ki, bir belde hakimine iki adil kimse gelip: "Filan beldede hilali gördüklerine dair şahitlerin şehadetlerini, o belde hakimi şartları dahilinde kabul edip hüküm verdi" tarzında şehadet etmelidirler. Hakimin hükmü kesin bir delildir, bunlar da bu hükme şehadet etmiş olurlar. Artık bu belde hakimi de şehadeti kabul ederek ona göre hüküm verebilir.

Başka bir beldede hilalin görülmüş ve karara bağlanmış olduğunu gelip haber verenler, tevatür mertebesinde olunca, böyle bir hükme ihtiyaç görülmeksizin gereği ile amel olunur.

67- Oruç hususunda hilalin muhtelif yerlerde doğuşuna itibar olunmaması: " صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ " = Ramazan hilalini görünce oruç tutunuz, Şevval hilalini görünce bayram yapınız" {(*): Buhari; Savm:11; No:1810; 2/674 - Müslim; Sıyam:2; No:18; 2/762 - Nesâi; Sıyam:9; No:2117; 4/133 - Dârimi; Savm:2; No:1686; 2/7 - A. b. Hanbel; No:9176; 2/422} hadis-i şerifine ve benzeri hadis-i şeriflere dayanmaktadır. Bu hadis-i şerifte oruç tutulmaya başlanılması ve bayram yapılması, hilalin görülmesine bağlanmıştır. Bundan dolayı müslümanlardan bir kısmının hilali görmesiyle alakalı hükmün bağlı olduğu, «Rü'yet-i hilal = hilali görmek» meydana gelmiş, artık oruç tutmak gereği veya bayram yapmak lüzumu hepsine yönelmiş bulunur.

Dinimiz hilalin muhtelif yerlerde doğuşuna itibar edilmesini, veya hesap (takvim) ehlinden sorulmasını emretmemiştir. Hilalin ilerlemiş fen tekniklerine dayanarak görülmesinin mümkün olup olmadığını araştırmak da icap

— 302 —

etmemektedir. Çünkü bu fenni araştırmayı yapmak her yerde, her vakit mümkün olmaz ve dinin gösterdiği kolaylığa da uymaz.

Yine böylece, iki haberciden birinin fenne dayanarak haberini, diğerinin görmeye dayanan haberine tercih etmek de çok kere uygun olamaz. Çünkü her ikisinin de -birinin takvim hesabında, diğerinin de görmesinde- hataya maruz kalması muhtemeldir.

(Malikiler ile Hanbeliler'in mezheblerine göre de hilalin muhtelif yerlerde doğuşuna itibar olunmaz. Şafiiler'e göre aralarında yirmi dört fersah (120 km) veya daha fazla bir mesafe bulunan iki beldede hilalin değişik doğuşlarına itibar olunur, birinde hilalin görülmesi, diğeri için görülme sayılmaz.)

68- Hilalin muhtelif yerlerde doğuşuna itibar olunmadığına nazaran bir belde halkı Ramazan-ı şerif hilalini görüp yirmi dokuz gün oruç tuttuktan ve bayram yaptıktan sonra diğer bir belde halkının yine hilali görerek otuz gün oruç tutmuş oldukları ortaya çıksa, evvelki belde halkının bayramdan sonra kaza olarak bir gün daha oruç tutmaları lazım gelir. Çünkü ilk hilali görüşe itibar olunur. Bu belde halkının hilali bir gün sonra görmüş olmaları muhtemeldir.

69- Hanefi fıkıh alimlerinden bazılarına göre hilalin muhtelif yerlerde doğuşuna itibar edilir.

Bu bakımdan batıda hilalin görünmesinden dolayı doğuda bulunan Müslümanlar için de o gün oruç tutmak veya bayram yapmak icap etmez. Bu hususta her belde kendi hilali görmesine göre amel eder, oruç tutar, bayram yapar, kurban keser. Bununla beraber aralarında yirmi dört fersah (120 km.) den az bir mesafe bulunan iki belde arasında bu ihtilaf mümkün olmaz. Bu sebeple böyle biri birine yakın iki beldeden birinde görülen hilal, diğerince de muteber olur.

70- Ramazan-ı şerif ve bayram yapılması için astronomi ilmine vakıf, adalet sahibi takvim uzmanlarının sözlerine müracaat edilip edilmeyeceği hususunda fıkıh alimleri arasında iki görüş vardır. En sahih kabul edilen bir görüşe göre, bunların bu husustaki sözleri kabul edilmez. Hatta bir takvim uzmanı için bu konuda yaptığı takvim hesabı ile kendisinin de amel etmesi caiz değildir. Gerçi matamatiksel hesaplar kat'i ise de, bu hesapları yapanların hatadan beri olmaları kat'i değildir. Bu yüzdendir ki takvimler arasında daima ihtilaf görülmektedir.

Bununla beraber her yerde böyle ince hesapları yapabilen zatlar bulunamayacağından bunların sözlerine müracaat lüzumu, bilhassa köy, yaylalar ve göçebe halde yaşayan müslümanlar için zorluğu gerektirir. Halbuki dinimiz, bu hususta kolaylık göstermiş, bir hadis-i şerifte: "Hilâli görüldükten sonra oruç tutunuz, hilâli gördükten sonra iftar ediniz, bayram yapınız, size hava kapalı olunca da Şabanı otuza tamamlayınız." {(*): Buhari; Savm: 11} diye buyurulmuştur.

Demek ki, dinimiz orucu ebediyen değişmeyecek sabit, basit herkes tarafından anlaşılıp kabul edilecek bir delile bağlamıştır ki, o da hilalin görülmesidir. Astronomların sözleri gerçi matematiksel kaidelere dayanır, fakat aralarında çok kere

— 303 —

ihtilaf bulunmakta, sözleri düzenli görülmemektedir. Bir de takvim hesabına nazaran kameri aylar mutlaka otuz veya yirmi dokuz gün olmayıp az çok küsuratlı bulunmaktadır. Dinimiz ise, orucun ya tam otuz veya tam yirmi dokuz gün tutulmasını emretmiştir.

Azınlıkta olanlara ait diğer bir görüşe gelince, buna göre bu hususta vakit uzmanlarının, astronomların sözlerine müracaat edilebilir. Bu sözlere itimat etmekte bir sakınca yoktur, Fıkıh alimlerinden "Muhammed ibn-i Mukatil" onların aralarında ittifak ettikleri sözlerine itimat eder, onlardan sualde bulunurdu. Şu kadar var ki, bu hususta onlardan bir cemaatin ittifakı lazımdır. "Kadı Abdülcebbar" da: "Astronomların sözlerine itimat etmekte bir sakınca yoktur" demiştir.

Memleketimizde bir müddetten beri bu görüşe uygun olarak kameri aylar, rasathane tarafından bir cetvel halinde tayin edilmektedir.

(Maliki ve Hanbeli fıkıh alimlerine göre astronomların sözlerine itimat olunmaz. Bu bakımdan bunların sözleriyle umum hakkında oruca başlamak vacip olmaz. Yalnız Malikilerce itimat edilen bir görüşe göre astronomlar, kendi hesabıyla amel ederek oruç tutabilir. Astronomlardan işitip doğru olduğuna kuvvetli bir zannı bulunan kimse de onun takvim hesabına dayanarak oruca başlayabilir.

Şafiilerce de astronomun sözü, kendi hakkında ve kendisini tasdik eden kimse hakkında muteber ise de, tercih edilen görüşe göre bütün insanlar hakkında muteber değildir. Bundan dolayı bu söz üzerine herkesin oruca başlaması vacip olmaz.

Şafiilerden yalnız "İmam Subki"nin bu hususta bir eseri vardır. Bu zat takvim hesabının kat'i olduğunu göz önüne alarak astronomların sözlerine itimat edileceğini kabul etmiş, fakat diğer Şafiiler tarafından reddedilmiştir.)

ORUCA AİT NİYETLER

71- Herhangi bir oruca kalb ile niyet kâfidir. Oruç için sahura kalkılması da bir niyet demektir. Fakat niyetin dil ile de yapılması menduptur.

72- Eda edilen Ramazan-ı şerif, zamanı tayin edilmiş adak, herhangi bir nafile oruç için niyetin vakti güneşin batışından, yani gecenin başlangıcından istiva-kaba kuşluk zamanına kadar devam eder. Bu müddet içinde niyet edilebilir. Fakat güneş batmadan önce veya tam istiva zamanında ve ondan sonra akşama kadar hiçbir oruca niyet edilemez. Bu hususta mukim ile misafir, sağlıklı ile hasta arasında fark yoktur.

Bununla beraber istiva (kaba kuşluk) zamanına kadar böyle niyet edilebilmesi, ikinci fecirden itibaren yiyip içmek gibi oruca mani bir şey bulunmadığı takdirdedir. Böyle bir şey kasten veya unutarak vuku bulmuş olsa, artık niyet caiz olmaz.

— 304 —

(Malikiler'e göre nafile oruç için böyle günün yarısına kadar niyet edilemez. Çünkü sabahleyin niyet edilmeyince, o gün iftar için taayyün etmiş olur. Bir günün ise, hem oruç, hem de iftara ihtimali olamaz.

Şafiiler'e göre ise, güneş batmadan öncesine kadar niyet edilebilir. Yeter ki sabahtan beri oruca aykırı bir şey bulunmamış olsun. Çünkü nafile için dinen takdir edilmiş bir zaman yoktur. Bu oruç tutacak kimsenin isteğine bağlıdır. İnsan olabilir ki zevalden sonra oruç tutmak arzusunu duyar.)

73- Bütün kaza, keffaret ve zamanı tayin edilmemiş adak oruçları için niyetin geceleyin veya ikinci fecr (şafak)ın tam ilk kısmında -başlangıcında- yapılması şarttır. Ve bunları niyette tayin etmek de lazımdır. Bu bakımdan bunlardan herhangi biri için fecirden sonra niyet edilirse veya bunlardan hangisinin tutulacağı kalben olsun tayin edilmezse, tutulmaları sahih olmaz. Çünkü bu oruçlar için muayyen bir ölçü, yani muayyen bir gün yoktur.

Bunlara hangi günlerin tahsis edilmiş olması, ancak böyle tayinle beraber olan bir niyet ile belirlenmiş olur.

Ramazan-ı şerif, zamanı tayin edilmiş adak ve herhangi bir nâfile orucu için sadece oruç tutmaya niyet kâfidir. Meselâ "Yarınki günün orucunu tutmaya veya "Yarın oruç tutmaya, yahut yarınki gün nâfile oruç tutmaya" diye niyet yapılabilir. Bununla beraber bunlar için geceleyin niyet yapılması ve bu oruçların tayin edilmesi, meselâ: "Yarınki Ramazan-ı şerif orucunu tutmaya niyet ettim" denilmesi daha faziletlidir.

74- Ramazan-ı şerif'in her günü için ayrıca bir niyet lâzımdır. Çünkü araya geceler girmektedir ve her günün orucu başlıca bir ibadet bulunmaktadır. Bunun içindir ki, bir günün orucundaki bir bozukluk, diğer günün orucundaki sıhhate mani olmaz.

75- Bir kaza orucuna fecrin doğuşundan sonra niyet edilecek olsa, bununla kaza sahih olmayacağından nâfile oruca başlanılmış olur. Şayet bozulacak olsa, kazası lâzım gelir. Çünkü başlanılmış bir ibadeti yarım bırakmak câiz olamaz.

76- Bir kimse, daha güneş batmadan "Yarın oruç tutayım" diye niyet edip de, sonra yarınki günün istiva-kaba kuşluk zamanına kadar uyusa ve gafil veya baygın bir halde bulunsa, oruç tutmuş olmaz. Fakat güneşin batmasından sonra böyle niyet etmiş olursa, orucu câiz bulunmuş olur.

77- Bir kimse Ramazan-ı şerifte Ramazan olduğunu bildiği halde ne oruca, ne de iftara niyet etmemiş bulunsa, -en sağlam rivayete göre- oruçlu bulunmuş olmaz.

78- Bir kimse, geceleyin herhangi bir oruç için niyet ettiği halde fecrin doğuşundan evvel bu niyetinden dönse, bu dönmesi sahih olur. Fakat oruçlu bir kimse, orucunu bozmaya niyet ettiği halde bozmazsa, sadece bu niyetle orucu bozulmuş olmaz.

79- "İnşaALLAH yarın oruç tutmaya niyet ettim" diye yapılan bir niyet sahihtir. Fakat: "Yarın davete çağırılırsam iftar etmeye, çağırılmazsam oruç

— 305 —

tutmaya" diye yapılan bir niyet muteber değildir. Böyle tereddütlü bir niyetle oruç tutulmuş olmaz

80- İstivakaba kuşluk zamanına kadar niyet câiz olan oruçlarda gündüzün niyet edileceği takdirde, o günün başlangıcından itibaren oruçlu bulunmuş olmaya niyet edilmesi icap eder, niyet edileceği andan itibaren oruç tutmaya niyet edilecek olsa, bununla oruç tutulmuş olmaz.

81- Ramazan-ı şerif gecesinde veya gündüzünde bayılan veya deliren kimse, istiva-kaba kuşluk zamanından evvel ayılıp oruca niyet edince, oruçlu bulunmuş olur.

82- Bir kimse, Ramazan-ı şerifte başka bir vacip oruca niyet edecek olsa, bu Ramazan orucuna niyet etmiş sayılır. Bu hususta İmameyne göre mukim ile misafir arasında fark yoktur. İmam-ı A'zam'a göre misafir olunca niyet ettiği vacip için oruçlu bulunmuş olur. Çünkü onun Ramazan orucunu tutmaya mecburiyeti yoktur.

Nâfileye niyet edilecek olsa, -en sahih olan görüşe göre- Ramazan orucuna niyet edilmiş olur. Hastanın da bu şekilde olan niyetleri -sahih olan görüşe göre- Ramazan-ı şerif yerine vuku bulmuş olur.

Misafir ile hastanın sadece oruç tutmak şeklindeki niyetleri de Ramazan-ı şerif orucu yerine sayılır.

83- Zamanı tayin edilmiş bir adak gününde, keffaret veya Ramazan orucunu kaza gibi başka bir vacibe niyet edilerek oruç tutulmuş olsa, bu oruç -en sahih olan görüşe göre- o vacip için sayılır, o zamanı tayin edilmiş adak orucunun kazası lâzım gelir.

84- Bir oruç ile hem keffarete, hem de nâfileye niyet edilse, keffaret olarak câiz olur. Fakat bir oruç ile hem kazaya, hem de yemin keffaretine niyet edilecek olsa, hiç birinden muteber olmaz. Çünkü bunların aralarında zıtlık vardır. Bu halde bu oruç, bir nâfile olmuş olur.

85- Bir veya birden fazla Ramazanlardan orucu kazaya kalmış kimse için lâyık olan, bunları kaza ederken "üzerine kazası ilk icap etmiş olan oruca" niyet etmektir. Bununla beraber böyle tayin etmeksizin yalnız kazaya niyet etmesi de kâfidir.

86- Bir kadın, henüz âdet içinde iken geceleyin oruca niyet edip fecirden evvel temiz olacak olsa, orucu sahih olmuş olur.

87- Esir bulunan bir kimse, Ramazan-ı şerif ayının girip girmediğini bilemezse araştırır, kanaatine göre oruç tutar, daha sonra bakılır: Eğer Ramazan-ı şerif'e rastlamış ise veya Ramazandan veya oruç tutulması yasak olan günlerden sonra geceleyin niyet ederek tutmuş ise, orucu Ramazan-ı şerif yerine câiz olur, Ramazan günlerinden noksan tutmuş olunca, bu noksanı kaza eder. Fakat Ramazan-ı şerif'ten evvele tesadüf etmiş olursa, câiz olmaz,yalnız nâfile bir oruç olmuş olur.

— 306 —

ORUÇLU KİMSELER İÇİN MEKRUH OLUP OLMAYAN ŞEYLER

88- Oruçlu kimse için su ile ıslatılmış bir misvakı (macunsuz diş fırçası) kullanmak, İmam Ebu Yusuf'a göre mekruhtur. Fakat diğer alimlere göre sabahleyin veya gün ortasından sonra yaş veya kuru misvağı kullanmak da mekruh değildir.

İmam Şafii'ye göre gün ortasından sonra misvak kullanılması mekruhtur.

89- Oruçlu kimsenin istinca (büyük abdest temizliğin)de veya abdest alırken ağzına ve burnuna su almakta aşırı davranması, mesela ağzını su ile doldurup bu suyu ağzında fazla tutmak mekruhtur.

90- Oruçlu kimse için bir özür bulunmaksızın pişirilen yemeği yalnız ağzı ile tatmak mekruhtur. Bu hususta kocasının kötü huylu olması, kadın için bir özürdür, pişireceği yemeğin tuzuna, tadına yutmaksızın bakabilir.

91- Oruçlu kimsenin satın alacağı yağ, bal gibi bir şey iyi olup olmadığını anlamak için yalnız ağzı ile tatması mekruhtur. Bir görüşe göre mutlaka alınması lazım ise veya aldatılmaktan korkulursa, boğaza gitmemek şartı ile tatmasında bir sakınca yoktur.

92- Oruçlu kimse için evvelce çiğnenmiş, beyaz, parçalanmaz bir sakızı çiğnemek mekruhtur.

Yeni bir sakızı ağza alıp çiğnemek ise, caiz değildir.

Erkekler için oruçlu bulunmadıkları zamanlarda da sakız çiğnemek kerih (mekruh) görülmüştür.

Bir özür sebebi ile gizlice çiğnemeleri ise müstesnadır.

93- Oruçlunun kan aldırması, orucunu muhafaza edemeyecek halde zayıf düşmesinden korkulursa mekruhtur. Korkulmazsa, mekruh değildir. Bununla beraber uygun olan, bunu güneşin batışından sonraya tehir etmektir.

94- Ramazan-ı şerifte harareti azaltmak için ağza, burna su almak ve soğuk su ile yıkanmak, İmam-ı Azam'a göre mekruhtur. Çünkü böyle bir hareket, ibadet hususunda ıstırap göstermek demektir. Fakat İmam Ebu Yusuf'a göre bunda mekruhluk yoktur. Zira bu şekilde ibadete yardım edilmiş, yaratılıştan olan ıstırap giderilmiş olur, fetva da bu şekildedir.

95- Nefsinden emin olmayan bir oruçlunun hanımını öpmesi, okşaması mekruhtur.

96- Oruçlu kimsenin hanımı ile çıplak oldukları halde boyun boyuna sarılmaları nefsinden emin olsun olmasın, her halükarda mekruhtur ki, buna "fahiş mübaşeret" denir. Hanımının dudaklarını emmesi de her halükarda mekruhtur ki, buna da "fahiş kuble" denilir.

97- Oruçlu kimsenin cünüp olarak sabahlaması veya gündüzün uyuyup ihtilam (hamamcı) olması, orucuna zarar vermez. Fakat mümkün olduğu takdirde geceleyin yıkanmaması, mekruh olmaktan uzak olamaz.

— 307 —

98- Oruçlu kimsenin gül ve misk gibi bir şeyi koklaması da mekruh değildir. Sürme çekmesi, bıyık yağı da kullanması mekruh değildir.

Fakat erkeklerin ziynet kasdıyla sürme çekmeleri, bıyıklarına yağ sürmeleri mekruh olmaktan uzak olamaz.

ORUCU BOZUP BOZMAYAN ŞEYLER

99- Kasden yiyilip içilen ve oruca aykırı oldukları halde yapılan şeyler, orucu bozarlar. Bunların bir kısmı yalnız kazayı, bir kısmı da kaza ile keffareti gerektirir. Nitekim izah edilecektir.

100- Unutularak bir şeyi yemekle, içmekle veya cinsel ilişki ile oruç bozulmaz. Bu hususta farz ile vacip ve nafile oruçlar arasında fark yoktur. Çünkü yanılma ile unutma affedilmiştir.

(Malikiler'e göre bunların herhangi biri ile farz olan bir oruç bozulur. Kazası lazım gelir. Çünkü orucun rüknü olan imsak elden kaçırılmış olur.)

101- Yanılarak yemekte olan bir oruçluya tesadüf edilince bakılır: Eğer orucunu tamamlamaya kudretli görülüyorsa, kendisine oruçlu bulunduğunu hatırlatmamak tercih edilen görüşe göre tahrimen mekruhtur. Fakat çok yaşlı veya zayıf bir zat olup oruç ile daha zayıf düşeceği anlaşılırsa -diğer ibadetleri edaya kuvvetli bulunması maksadı ile- sükût edilebilir.

Uykuya dalmış bir kimseyi vakti geçmeden namaz kılmak için uyandırmak da bir vazifedir.

Uyuyan mazur olabilir. Fakat uyandırmayan mazur olmayıp günaha girer.

102- Uyku halinde bir şey yemek veya içmek orucu bozar. Bu yanılma mesabesinde değildir.

103- Oruçlu olduğu halde yanılarak yemek yiyen bir kimseye: "Sen oruçlusun" denildiği halde, hiç uyanmayarak (aldırış etmeyerek) yemesine devam etse, sahih olan görüşe göre orucu bozulmuş, kendisine kaza lazım gelmiş olur.

104- Hata yoluyla olan yiyip içmekle de oruç bozulur.

Bu bakımdan bir kimse, oruçlu olduğunu bildiği halde herhangi bir kastı olmaksızın hata ile bir şey yese veya içse, mesela abdest alırken içerisine su kaçsa veya ağzına kar suyu veya yağmur damlaları düşüp içerisine gitse, orucu bozulup üzerine kaza lazım gelir. Fakat oruçlu olduğu hatırında bulunmazsa, bunlardan dolayı orucu bozulmaz.

105- Mazmazadan sonra ağızda kalan yaşlığın tükürük ile beraber yutulması orucu bozmaz.

Aynı şekilde, baştan burun içerisine gelip kasten çekilmekle boğaza giden akıntı da oruca zarar vermez.

106- Dişlerin arasından çıkan kan boğaza gidecek olsa, bakılır: Eğer az olup cevfe (içeriye) gitmezse, orucu bozmaz. Çünkü adete göre bundan kaçınmak mümkün değildir. Çok olmakla beraber tükürüğe mağlup olduğu halde

— 308 —

de hüküm böyledir. Ancak tadı hissedilirse, oruç bozulur. Fakat bu kan tükürükten daha çok veya ona eşit olduğu halde içeriye giderse, orucu bozar.

Çıkarılan dişten akan kan hakkında da bu açıklamalar geçerlidir.

107- Ağızdan kesilmeyip çeneye doğru iplik halinde akıp uzamış bulunan bir ağız salyası geriye çekilerek yutulacak olsa, bununla oruç bozulmaz, çünkü bu halde henüz ağızdan çıkması tamam olmamıştır.

Yine aynı şekilde bir sebepten dolayı ağızdan çıkıp yine ağıza girerek boğaza giden bir su ile de oruç bozulmaz.

108- Konuşmaktan veya diğer bir şeyden dolayı tükürük ile ıslanmış olan dudakları sahibinin emmesi, orucunu bozmaz. Çünkü bunda bir zaruret vardır.

109- Göz yaşı veya yüz teri ağıza girecek olsa, bakılır: Eğer bir iki damla gibi az bir şey ise, orucu bozmaz. Çünkü bundan kaçınmak mümkün değildir. Fakat tuzluluğu bütün ağız içinde hissedilecek derecede fazla olup da oruç hatırda iken yutulacak olursa, orucu bozar.

110- Yenilmesi kast edilmeyen ve kendisinden kaçınmak mümkün bulunmayan bir şeyin içeriye gitmesi orucu bozmaz. Bu sebeple ilaçların tadı, mesela ağrıyan dişe konulan karanfilin tükürükle boğaza giden tadı ve havada dağılan bir duman, topraklardan ve öğütülen veya tokmakla dövülen şeylerden kalkan toz orucu bozmaz. Uçan bir sineğin boğaza gitmesi de böyledir. Fakat ilacın, mesela dişe konulan karanfilin içeriye gitmesi orucu bozar.

Yine böylece, oruçlu olduğunu hatırladığı halde kokladığı bir buhurun dumanı içerisine gitse veya bir sineği tutup yutacak olsa, orucu bozulur, bunu kaza etmesi lazım gelir.

111- Renkli bir ip parçasını defalarca ağza alıp çıkarmak orucu bozmaz. Fakat oruçlu olduğunu hatırlayan bir kimse, ağzına aldığı bir ipin siyah, yeşil, sarı veya kırmızı rengiyle boyanmış olan tükürüğünü yutacak olsa, orucu bozulur.

112- Dişlerin arasında kalmış bir yiyecek yutulsa bakılır: Eğer az bir şey ise orucu bozmaz, fakat çok bir şey ise bozar.

Nohut tanesinden ufak olan şey az, nohut tanesi kadar olan şey de çok sayılır. Bu bir ölçüdür.

113-Dişlerin arasında kalan pek az bir şey, mesela bir susam veya bir buğday tanesini yutmak orucu bozmaz. Fakat böyle bir şey dışarıdan alınıp yutulsa, orucu bozar. Bu halde tercih edilen görüşe göre keffaret de lazım gelir. Şu kadar var ki, böyle pek az bir şey ağza alınıp çiğnense, oruca zarar vermez. Çünkü bu ağızda dağılır, birer zerre mesabesinde kalır. Ancak bunun tadı boğaza gidecek olursa, oruç bozulur.

Nohut miktarından az olup dişler arasında bulunan bir şey ağızdan çıkarılıp daha sonra yenildiği takdirde orucu bozar. Ancak en sahih görüşe göre bu halde keffaret lazım gelmez. Çünkü böyle bir şeyi yemek, tabiat gereğine aykırıdır.

— 309 —

114- Bir kay = kusuntu, kendi kendine gelince bakılır. Eğer ağız dolusu olmayıp kendi kendine içeriye giderse, ittifakla orucu bozmaz. Fakat içeriye iade edilirse, orucu İmam Muhammed'e göre bozar. Çünkü orucu bozan şeylerden sakınmak yok olmuş olur. İmam Ebu Yusuf'a göre bozmaz. Zira bu az olduğundan, abdesti bozmayacağından orucu da bozmaz.

Fakat bu kusuntu ağız dolusu olup içeriye kendi kendine dönecek olursa, orucu İmam Ebu Yusuf'a göre bozar. Çünkü bu, abdeste manidir. İmam Muhammed'e göre bozmaz. Zira orucu bozan şeylerden sakınmak kasden terkedilmiş değildir.

Fakat içeriye kısmen veya tamamen iade olunursa, orucu ittifakla bozar.

115- Bir kusuntu kasden getirilince bakılır: Eğer ağız dolusu ise, orucu ittifakla bozar. Çünkü bu hal, abdeste ve orucu bozan şeylerden sakınmaya manidir, Bu halde içeriye az-çok bir şey geri gider. Bu bakımdan orucun kazası lazım gelir. Fakat ağız dolusundan noksan olup içeriye kendi kendine dönerse, orucu İmam Muhammed'e göre bozar. Çünkü bu orucu bozan şeylerden sakınmaya manidir. İmam Ebu Yusuf'a göre bozmaz. Zira az olduğundan abdeste mani bulunmaz.

Bu kusuntu, içeriye iade edildiği takdirde ise, hem İmam Muhammed'e hem de İmam Ebu Yusuf'tan bir rivayete göre orucu bozar. İmam Ebu Yusuf'tan diğer bir rivayete göre ise, bozmaz.

Ağız dolusu kusuntu hakkındaki bu açıklama, kusuntunun yiyecek, su veya safra olduğuna göredir. Balgam olduğu takdirde İmam-ı Azam ile İmam Muhammed'e göre orucu asla bozmaz.

116- Yalnız tutmakla, öpmekle, oynamakla oruç bozulmayacağı gibi sadece bakmak ve düşünmek neticesi olarak meni akmakla da bozulmaz. Bu yüzden bir kimsenin orucu, hanımını sadece öpmesi ile, okşaması ile bozulmaz.

Yine aynı şekilde hanımının veya başkasının yüzüne veya herhangi bir uzvuna birden fazla olsa bile bakışından veya bunları düşünüşünden dolayı menisinin şehvetle gelmesiyle de bozulmaz.

117- Mâ dûne'l-ferc, yani iki yoldan başka herhangi bir uzva cinsel ilişki neticesinde meni gelmezse, oruç bozulmaz. Meni gelirse oruç bozulup yalnız kaza lazım gelir. El ile meniyi getirmek de bunun gibidir. Hayvana, ölüye cinsel ilişki halinde de bu hüküm geçerlidir.

118- Hanımını elbisesi üstünden tutmakla menisi gelen kimse, hanımının cildinin sıcaklığını hissetmiş ise, orucu bozulur. Hissetmemişse orucu bozulmaz. Yine böylece kadın, kocasının menisi gelinceye kadar kocasını tutacak olsa, kocasının orucu bozulmaz. Fakat bu tutması, kocasının teklifi üzerine ise, o halde orucunun bozulup bozulmamasında ihtilaf vardır.

119- Bir erkek hanımını veya bir kadın kocasını öpüp de, erkekten meni veya kadından bir yaşlık belirse, orucu bozulmuş, kendisine kaza lazım gelmiş olur. Kadın, bu öpme neticesinde bir yaşlık değil, bir lezzet duyacak olsa, orucu İmam

— 310 —

Ebu Yusufa göre bozulur, İmam Muhammed'e göre bozulmaz. Okşamak, el tutuşmak, boyna sarılmak da öpme hükmündedir.

120- Oruçlu olan kimse, istinca (büyük abdest temizliği) halinde nefes alıp vermemelidir ki, içerisine su geçmesin. Bu taharet hususunda aşırılığa gidilir de su, hukne yerine kadar erişirse, orucu bozar.

Hukne: Bir ilaçtır, hukne kullanmaya «İhtikân» denir. Hukneye mahsus alete de «Mihkıne» (şırınga) denilir. Bu şırınganın ucu, aşağıdan nereye kadar yetişirse oraya varacak derecede yapılacak bir istinca, orucu bozar. Bununla beraber böyle bir istinca, pek az yapılabilir. Bunun yapılması sıhhate zararlıdır.

121- İhtikân ve burna akıtılan ilaç, kulağa damlatılan yağ orucu bozar, kazayı icap eder. Fakatkulağa giren su, orucu bozmayacağı gibi kulağa dökülen su da - tercih edilen görüşe göre - orucu bozmaz.

Nitekim üzerinde kulak kiri bulunan bir kulak çöpü kulağa defalarca sokulması da orucu bozmaz. (Şafiilere göre bozar)

122- Erkeğin sidik deliğine damlatılan su veya yağ, sidik torbasına kadar gitse de İmam-ı Azam ile İmam Muhammed'e göre orucunu bozmaz. Sidik torbasına kadar gitmeyip de sidik deliği içinde kalsa ittifakla bozmaz. Fakat tenasül aletine damlatılan su veya yağ, orucu bozar. Bu bir hukne mesabesindedir. İçeriye kadar geçer, bunda ihtilaf yoktur.

123- Su veya yağ ile ıslanmış bir parmağın ön veya arka tarafa sokulması, hatırda bulunan bir orucu bozar, unutma halinde ise, bozmaz. Kuru bir parmağın sokulması ise, her iki takdirde de orucu bozmaz.

124- Vücudun gözeneklerinden içeriye sızan şeyler orucu bozmaz. Bundan dolayı vücuda sürülen bir yağ veya yıkanılıp soğukluğu içeriye sızan bir su, orucu bozmaz.

Yine böylece göze dökülen bir ilaç orucu bozmaz, hatta boğazda hissedilse bile. Göze sürülen bir sürme de böyledir, hatta eseri ve rengi tükürükte görülse bile. Çünkü bunların böyle içeriye sızması gözenekler vasıtasıyladır.

125- Oruçlunun kendi işiyle ağzından başka vücudunun herhangi bir kısmından içerisine tamamen girdirilip kaybolan veya başkası tarafından girdirilip vücudun menfaatine yarayan herhangi bir şey orucu bozar. Bu hususta içeriye giden şeye itibar olunur gittiği yola itibar olunmaz. Bu bakımdan bir kimse tarafından kendi vücudunun herhangi bir uzvundan saplanıp içerisinde tamamen kaybolan şey, mesela bir odun veya demir parçası, orucunu bozar. Fakat böyle bir şeyin bir tarafı dışarıda kalmış bulunursa, orucunu bozmaz, kısmen içeriye sokulmuş olan bir süngü, bir odun parçası gibi.

Yine bu şekilde, içeriye veya dimağa kadar derin bulunan bir yaraya konulan yaş bir ilaç, içeriye veya dimağa kadar sızınca, orucu bozar, kazayı icap eder.

Bu mesele; "İmam Serahsi'nin Mebsut isimli kitabında beyan olunduğu üzere" İmam-ı Azam'a göredir. Bu esasa göre Ramazan-ı şerif'te gündüzün

— 311 —

vücuda yapılan iğne de orucu bozup kazayı gerektirir. Çünkü bu, bir kere oruçlunun kendi rızası ile yapılmaktadır. Sonra da bu, vücudun yararına elverişli bulunmaktadır. İğne vasıtasıyla vücutta bir yol açılıyor, ilaç tam içeriye akıtılmış bulunuyor. Artık ilacın bu suretle içeriye gitmesi suyun gözeneklerinden içeriye gitmesi gibi sayılmaz.

Bundan dolayı derhal hayati bir tehlike, bir zaruret bulunmayınca iğneleri iftardan sonra yapmak gerekir. İhtiyatlı olmaya uygun olan da budur.

Hatta bir görüşe göre başkası tarafından sokulup vücudun içinde kaybolan bir demir parçası, mesela bir ok, demir bile bedenin yararına olmadığı halde yine orucu bozar.

İmameyn'e gelince, bu iki zata göre bir şey, tabii bir yoldan içeriye gitmedikçe oruç bozulmaz. Çünkü oruç: "Yaratılış itibariyle bir yol, bir kanal olan bir uzuvdan bir şeyi içeriye götürmemek suretiyle olan kendini tutmaktır". Biz böyle bir orucu bozucu şeylerden kendimizi tutmakla emrolunmuşuz. Bu hususta ârızi olan yola, bir kanala itibar olunmaz.

Bu yüzden vücudun dışındaki bir yaraya konulan ilaç, içeriye kadar gitse de, oruca zarar vermez. Vücudun cildini yırtarak içeriye gidip kaybolan bir demir, bir kurşun parçası hakkında da hüküm böyledir. Bu halde iğne ile de orucun bozulmaması lazım gelir. Vakti ile Fetvahâne-i Âli tarafından da bu şekilde fetva verilmiştir. Fakat her halükarda ihtiyata riayet edilmesi daha iyidir.

126- Baştaki veya karındaki bir yaraya konulup yaranın rutubeti ile ıslanarak dimağa veya içeriye gitmeyen bir ilaçtan dolayı ittifakla oruç bozulmaz. Fakat böyle bir yaraya konulup dimağa veya içeriye gidip gitmediğinde şüphe edilen sıvı bir ilaç, İmam-ı Azam'a göre orucu bozar. Çünkü böyle bir ilaç genellikle içeriye sızar. İmameyn'e göre bununla oruç bozulmaz. Zira böyle şüphe ile oruç bozulmayacağı gibi, tabii olmayan bir yoldan giden bir ilaç ile de oruç bozulmuş olmaz.

KAZA EDİLMELERİ İCAP EDİP ETMEYEN ORUÇLAR

127- Yolculuk veya hastalık özrü ile Ramazan-ı şerif orucunu tutmamış olan kimse, daha bunları kazaya müsait bir vakit bulmadan vefat etse, üzerine ne kaza, ne de fidye lazım gelmez. Şu kadar var ki, fidye verilmesini vasiyet etse, malının üçte birinden verilmesi icap eder.

Fidye, fakir bir kimsenin sabahlı ve akşamlı bir günlük yiyeceğidir ki, bir fıtır sadakasına müsavidir.

128- Yolculuk veya hastalık sebebi ile Ramazan-ı şerif orucunu tutmamış olan kimse, bunu tamamen veya kısmen kaza edebilecek bir müddet bulmuş olduğu halde kaza etmeden vefat edecek olsa, -eğer malı var ise- kazası icap eden her gün için bir fidye verilmesini vasiyet etmesi lazım gelir. Bu fidye, malının üçte birinden fakirlere verilir. Özürsüz yere Ramazan-ı şerif orucunu

— 312 —

kasten tutmayan kimse üzerine de -malı var ise- vefat ettiği takdirde fidye verilmesini vasiyet etmek yapılması gerekli bir vazife olur. Hatta kaza edecek vakit bulamamış olsa, bile. Çünkü mümkün olan edayı terk etmiştir.

Vasiyet bulunmadığı takdirde fidyeyi varislerinin vermeleri lazım gelmez. İsterlerse kendi mallarından bir teberru olarak verebilirler. Varisler veya başkaları ölen kişi adına orucu kaza edemezler. Bu gibi bedeni ibadetlerde vekalet geçerli değildir. Şu kadar var ki, kendileri için tuttukları oruçların sevabını buna bağışlayabilirler.

(İmam Şafii'ye göre böyle bir kimsenin mirasının tamamından kazaya kalmış oruçlarının fidyesi verilir. Kendisi vasiyet etmiş olsun olmasın, müsavidir ve böyle bir kimse adına velisi oruç tutabilir.)

129- Tutulamayan oruçlardan dolayı fidye verilmesi, Ramazan-ı şerif orucuyla bunun kazasına ve adak oruçlarına mahsustur. Yemin ve adam öldürme keffaretleri için lazım gelen oruçları tutmaktan aciz kalan kimsenin daha hayatta iken fidye vermesi caiz değildir. Fakat bunun için vasiyet etmesi caizdir.

130- Bozulan herhangi bir nafile orucun kazası lazım gelir. Bu bozulma, oruçlunun gerek kendi işi ile olsun ve gerek olmasın müsavidir. Bundan dolayı nafile oruç tutmaya başlayan bir kadın adet görecek olsa, -en sahih olan görüşe göre- bu orucu kaza etmesi icap eder. Çünkü bir ibadeti yarıda bırakmamak, üstlenilen bir itaatı, bir kulluk vazifesini iptal etmemek, yapılması gerekli olan bir vazifedir.

(Şafiiler'e göre böyle bir oruçlu serbesttir. Dilerse bunu kaza eder, dilerse etmez. Çünkü esasen nafile bir ibadettir, tamamlamadığı nafile bir ibadet kendisine lazım gelmez.)

131- Bir kimse kaza orucuna fecrin doğuşundan sonra niyet etse, bu oruç, kaza adına sahih olmayıp bir nafile olmuş olur.

Bu yüzden bunu bozacak olsa, ayrıca kazası lazım gelir.

132- Ramazan-ı şerif'in evvelinden sonuna kadar baygın bir halde bulunmuş olan kimse, daha sonra kendine gelince kaza ile mükellef olur, bunda icma' vardır. Çünkü bayılma hali bir hastalıktır. Bununla beraber böyle bir halin bu kadar uzaması nadirdir. Nadir olan şeylerdeki meşakkat-zorluk ise, ruhsat (kolaylık)a sebep olamaz.

133- Bir deli, Ramazan-ı şerif içinde iyileşse, geçmiş günleri kaza eder. Fakat bir kimsenin deliliği, Ramazan-ı şerif'in evvelinden sonuna veya son gününün zevali (öğle vakti)n den sonraya kadar devam etse, daha sonra iyileşmekle kendisine kaza lazım gelmez. Çünkü bunda meşakkat-zorluk vardır. Sahih olan da bu görüştür.

Böyle bir deli Ramazan-ı şerif gecelerinden birinde kendine gelip iyileşip de, sonra fecirden itibaren yine deli olsa, üzerine kaza lazım gelmez.

Bir delinin iyileşmesi, kendisindeki deliliğin tamamen yok olmasıyla tahakkuk eder.

— 313 —

(Malikiler'e göre delilik de bayılma gibidir. Bundan dolayı kazası lazım gelir.)

134- Kazaya kalmış orucu bulunan kimse, bunu kaza etmeden tekrar Ramazan-ı şerif'e yetişince, bu Ramazan orucunu kazadan önce tutar. Çünkü kaza için zaman müsaittir.

(Şafiiler'e göre bir Ramazana mahsus kaza orucunu diğer Ramazan gelmeden tutmak lazımdır. Tutulmadan ikinci bir Ramazan-ı şerif gelince hem kaza, hem de her gün için bir fidye lazım gelir. Çünkü kaza vaktinden çıkarılmıştır. Kazayı vaktinden sonraya bırakma ise, edayı tehir etmek gibidir.)

Hanefilerce kaza böyle bir vakitle sınırlandırılmamıştır. Bu husustaki ayeti celile genel anlamdadır.

135- Bir gayri müslim, Ramazan-ı şerif içinde müslüman olduğu halde geri kalan günlerde oruç tutmayacak olsa, bakılır: Eğer dar-ı harpte hidayete erip müslüman olmuş ve Ramazan-ı şerif çıkıncaya kadar orucun farz olduğunu bilmemiş ise, mazur sayılır, hidayete erip müslüman olmasından sonraki Ramazan günlerini kaza etmesi lazım gelmez. Fakat islam yurdunda hidayete erip müslüman olmuş ise her halükarda kaza etmesi lazım gelir. Çünkü islam diyarında bu gibi cehalet bir özür sayılmaz.

136- Çocuklara göre oruç, namaz gibidir. Bundan dolayı on yaşında bulunan bir çocuğa oruç tutması emir olunur, tutmazsa hafifçe dövülebilir. Bununla beraber tutmazsa, kazası lâzım gelmez. Bir de çocuğun oruca gücü yetmelidir. Oruçtan zarar görecek bir çocuğa "oruç tut" diye emir olunmaz.

KEFFARETİ İCAP EDİP ETMEYEN ORUÇLAR

137- Ramazan-ı şerif orucundan başka hiçbir orucun bozulmasından dolayı keffaret, yani bir ceza, elden kaçırılanın bir telafisi olarak iki ay oruç tutmak lazım gelmez. Çünkü bu keffaretin vacip olması hakkındaki Kur'an-ı Kerim'in açık beyanı, {(*): Not: Ramazan orucu ile alakalı keffaret sahih hadis-i şeriflerle sabittir. Bu konuda bir ayet-i kerime bulunmamaktadır. Kur'an-ı Kerim'deki keffaret ile alakalı ayet-i kerimeler katl (Bak. Nisa suresi: 92), zıhar (Bak. Mücadele suresi: 2-4) ve yemin (Bak. Maide suresi: 89) keffaretini açıklamaktadır.} yalnız eda edilen bir Ramazan orucunu bozmaya mahsustur.

138- Ramazan-ı şerif orucunun bozulmasından dolayı keffaretin lazım gelmesi için, hem şeklen hem de manen oruç bozmak vuku bulmalıdır. Bu da adeten gıdalanmak, tedavi veya lezzetlenmek kastı ile yiyilip içilen şeylerden birini isteğiyle kasten yutmakla veya diri bir insana ön veya arka tarafından isteyerek kasten cinsel ilişkide bulunmakla meydana gelir, hatta menisi gelmese bile.

Bundan dolayı gıda sayılmayan, bedenin yararına olmayan tabiatı ile murdar olup kendisinden nefret edilen bir şeyin isteyerek kasten yiyilip

— 314 —

içilmesinden veya bir ilacın ağızdan başka bir taraftan içeriye akıtılmasından dolayı keffaret lazım gelmez.

Yine böylece, diri bir insana başka bir taraftan veya ölü bir insana veya ölü veya diri bir hayvana herhangi bir tarafından isteyerek cinsel ilişkide bulunup menisi gelen cinsel temaslar da bu hükümdedir. Yalnız kazayı icap eder. Ve bu gibi gayri meşru cinsel ilişkiler ayrıca ilahi azaba sebep olur.

(Şafiilerce ölü veya hayvan hakkındaki cinsel ilişki, keffareti gerektirir. Çünkü bu halde oruca mani olan bir cinsel ilişki bulunmuş olur.)

139- Keffaret, oruç tutmamanın değil, orucu bozmanın bir cezasıdır.

Bu sebeple bir kimse Ramazan-ı şerif'de oruca asla niyet etmediği gibi, hiç orucu bozucu bir şey yapmadan durmuş bulunsa, üzerine yalnız kaza lazım gelir.

Fakat İmam Züfer'e göre oruç için sadece orucu bozucu şeylerden sakınmak kafidir. Bundan dolayı niyet bulunmasa da, yalnız orucu bozucu şeylerden sakınmak ile oruç tutulmuş olur. Artık ne kaza, ne de yalnız keffaret lazım gelir. Bu halde kasten vuku bulacak bir oruç bozma, hem kazayı hem de keffareti icap eder.

Yine böylece, oruca asla niyet edilmediği halde gündüzün kasten oruç bozulsa yalnız kaza lazım gelir, bu cüretten dolayı ayrıca mesuliyet yüz gösterir, tevbe edip istiğfar etmesi icab eder. Fakat keffaret lazım gelmez. {(*): Not: Çünkü keffaret, böyle lâkayd kalmanın günahını karşılayamamaktadır. Tıpkı kasten adam öldürmede ve yalan yere yapılan yeminde keffaret olmadığı gibi.}

Yine aynı şekilde, geceleyin niyet edilmeyip sabahleyin zevalden, yani nehar-i şer'i (fecri sadıktan güneşin batışına kadar olan süre)nin yarısından evvel oruca niyet edilip de, daha sonra kasten oruç bozulacak olsa, yine yalnız kaza lazım gelir, keffaret icap etmez.

Bu, İmam-ı Azam'a göredir. İmameyne göre niyet bulunmaksızın orucu bozucu şeylerden sakınsa veya ba'dezzeval (öğleden sonra) oruç bozulsa, kaza lazım gelip keffaret icap etmezse de, kablezzeval (öğleden önce) oruç bozulsa hem kaza, hem de keffaret lazım gelir. Çünkü zeval (öğle)den evvel oruca niyet edilmesi mümkündür.

(İmam Malike göre dinen geçerli bir mazereti olmadığı halde oruç bozan her mükellef üzerine keffaret lazım gelir.

İmam Şafii'ye göre yalnız cinsel ilişkiden dolayı keffaret icab eder ve cinsel ilişki tekrarlanınca keffaret de tekrarlanır. Çünkü keffaretlerde ibadet manası daha çok bulunmaktadır. İbadetlerde ise iki ya da daha fazla şeyin iç içe girmesi meydana gelmez.)

140- Ramazan-ı şerifte oruca niyet etmiş bir kimse için isteyerek, kasten yiyilmesi veya içilmesi keffareti icabeden şeylerden bir kısmı şunlardır: Ekmek, yiyecek, yağ, peynir, buğday, kavrulmuş arpa, yağ ile yoğrulmuş darı otu,

— 315 —

pişmiş veya çiğ et, su, kar, dolu, sebze suları, karpuz, kavun, yaş ve kuru meyveler, yaş olup temiz bulunan karpuz kabuğu, üzüm tanesi, taze küçük üzüm yaprağı, yiyilen diğer yapraklar, bitkiler, safran, misk, kafuru, herhangi bir ilaç, yiyilmesi alışılmış olan çamur, kilermeni, gebenin canı isteyip yiyeceği çamur, bütün içecekler: Tütün, nargile, enfiye, emilen bir şekerin boğaza giden tadı.

Bunlarda yiyilip içilmek itibarıyla şeklen oruç bozucu olduğu gibi, bedenin yararına olmaları veya kendilerinden lezzet alınması itibarı ile de manen oruç bozma vardır.

141- Kasten yutulacak bir taş, bir demir, bir kurşun, bir çekirdek, kuru kabuklu bir fındık veya badem orucu bozar, kazayı icab ederse, de keffareti icap etmez. Çünkü bunlarda şeklen bir oruç bozma var ise de, yiyilmeleri alışılmış olmadığından manen oruç bozma yoktur.

Yine böylece yutulan bir kağıt, bir pamuk, yiyilmesi alışılmış olmayan bir çamur, bir toprak, kuru bir ot, bir saman parçası, yetişmemiş ayva tanesi, kuru veya yaş kabuklu ceviz tanesi, kabuklu yumurta, kazayı gerektirirse de keffareti gerektirmez. Çünkü bunlar ile genel olarak gıdalanma veya tedavi kast edilmez. Kuru fıstık ise, içerisi olduğu halde çiğnenir ise, keffareti icap eder, çiğnemeden yutulursa, keffareti icap etmez. Hatta başı yarılmış bulunsa bile.

142- Kuru pirinç, kuru darı, mercimek, fiğ de keffareti gerektirici değildir. Çünkü bunlar ile bu halde gıdalanma alışılmış değildir.

Buruna kaçan su veya akıtılan ilaç da böyledir. Zira bunlarda isteyerek yutmak suretiyle oruç bozma yoktur, sadece bir menfaat ise, yalnız kazayı gerektirir.

143- Başkasının tükürüğünü veya başkasının ağzından çıkarılmış lokmasını veya kendisinin ağzından çıkarılıp biraz dışarıda kalmış olan lokmasını alıp yutmak da yalnız kazayı icap eder. Keffareti icap etmez. Çünkü bunlardan (insan) tabiatı nefret eder. Zahir-i rivayete göre kan da böyledir. Fakat dostun tükürüğünü alıp yutmak, Ramazan-ı şerif orucu dikkate alınarak keffareti gerektirir. Zira bununla lezzetlenilir. Afyon gibi sarhoşluk veren kuru otlar da bu kısımdandır.

Özetle, keffaret engel olmak içindir, engel olmak ise, yiyilip içilmesi alışılmış kendisine tabiat itibari ile meyledilen şeylerden dolayı tatbik edilir. (İnsan) tabiatının kendisinden tiksineceği şeylerden ise, insanlar zaten kaçınacakları için bunlardan dolayı engelleyici tedbirler almaya ihtiyaç yoktur.

144- Yiyilmesi alışılmış olan bir şeyin Ramazan-ı şerifte unutarak ağzına atan kimse, oruçlu olduğunu hatırlayınca hemen ağzından çıkarıp atması lazımdır. Bu halde çıkarmayıp da yutarsa, üzerine keffaret lazım gelir. Fakat ağzından çıkarır da soğuduktan sonra yutacak olursa, yalnız kaza icab eder. Çünkü böyle bir şey, insan tabiatı itibarıyla iğrençtir.

— 316 —

145- Bir kimse fecir doğmuş olduğu halde henüz doğmadı zannı ile sahur yapsa veya güneş batmamış olduğu halde battı zannı ile iftar etse, üzerine kaza lazım gelir, keffaret lazım gelmez. Çünkü kasten iftar etmiş değildir.

146- Bir kimse Ramazan-ı şerif'te hanımına hitaben: "Bak fecir doğmuş mu doğmamış mı?" demekle, kadın baktıktan sonra gelip: "Henüz doğmamış" olduğunu haber vermekle, o kimse oruca aykırı bir harekette bulunup da, fecrin doğmuş olduğu daha sonra anlaşılsa, kendisine yalnız kaza lazım gelir, keffaret lazım gelmez. Fakat kadın fecrin doğuşunu bilerek böyle bir hareket de bulunmuş ise, kendisine keffaret de lazım gelir.

147- İki kimse güneşin battığına, iki kimse de henüz batmamış olduğuna şahitlik ettiği halde iftar edilecek olsa da, güneşin batmamış olduğu daha sonra anlaşılırsa, bundan dolayı ittifakla yalnız kaza lazım gelir, keffaret lazım gelmez.

148- İnsanların haklarında olduğu gibi oruç hususunda da ispat etmeye şahitlik etmek muteber, olmadığına dair şahitlik etmek muteber değildir. Bundan dolayı iki kimse fecrin doğduğuna, iki kimse de doğmadığına şahitlik ettiği halde Ramazan orucunu tutacak kimse yemek yiyip de fecrin doğmuş olduğu daha sonra ortaya çıksa, üzerine hem kaza, hem de keffaret lazım gelir. Bunda ittifak vardır. Bu hususta doğmadığına dair şahitlik ispat hususundaki şahitliğe karşı çıkamaz.

Fakat bu hadisede böyle şahitlik edenler birer kimse olsa, yalnız kaza lazım gelir, keffaret lazım gelmez. Çünkü fecrin doğuşu hakkında bir kimsenin şahitliği tam bir delil değildir.

149- Unutarak bir şey yiyen veya fecir doğmuş iken henüz doğmadı zannı ile veya uyku halinde oruca aykırı harekette bulunan kimse, artık orucunun bozulmuş olduğunu sanarak tekrar kasten orucunu bozsa, üzerine keffaret lazım gelmez. Orucunun bu unutma ile bozulmayacağını bildiği halde iftar etse, İmam-ı A'zam'a göre yine keffaret icap etmez. Sahih olan da budur. Çünkü bu hal orucun bozulması şüphesinden, karışıklıktan uzak değildir.

150- Kendisine kusuntu bastıran veya mazmaza ederken bir hata neticesi olarak boğazına su kaçan veya bir kadının güzelliğine bakan kimse, bununla orucun bozulduğunu sanarak Ramazanda kasten orucunu bozacak olsa, üzerine keffaret lazım gelmez. Fakat bununla orucun bozulmayacağını bildiği halde orucunu bozsa, keffaret de lazım gelir. Çünkü bu hususta hiçbir şüpheye yer yoktur.

151- Bir kimse Ramazan-ı şerifte gündüzün misvak kullansa veya birisini gıybet etse de, bu yüzden orucunun bozulduğunu zannederek kasten oruç bozacak olsa, üzerine keffaret lazım gelir.

153- Ramazan günü ihtilam (hamamcı) olan kimse orucunu bozsa bakılır. Eğer bu ihtilam ile orucunun bozulmuş olduğunu zannetmiş ise, üzerine keffaret

— 317 —

lazım gelmez. Fakat bununla orucunun bozulmayacağını biliyorsa, keffaret lazım gelir.

153- Ramazan-ı şerif'te oruçlu olduğunu unutarak cinsel ilişkide bulunan kimse oruçlu olduğunu hatırlar hatırlamaz kendini geri alsa, orucu bozulmuş olmaz. Hatta sonradan menisi gelse bile. Bu bir ihtilam gibi olmuş olur. Fakat hiç hareket etmeksizin meni gelene kadar duracak olsa, kendisine yalnız kaza lazım gelir. Nefsini tahrik ettiği takdirde ise, keffaret icap eder. Çünkü bu takdirde yasaklanmış bir iş tam yapılmış olur. Nitekim kendisini geri alıp tekrar cinsel ilişkiye başlaması takdirinde de hüküm böyledir.

Böyle bir cinsel ilişkinin ikinci fecir zamanına rastlaması halinde de bu hüküm geçerlidir.

154- Bir kadın oruca niyet ettikten sonra uyuduğu veya geçici olarak cinnet geçirdiği halde kendisine kocası cinsel ilişkide bulunsa, orucu bozulmuş olur, üzerine yalnız kaza lazım gelir, keffaret lazım gelmez.

155- Ramazan günü nefsini bir çocuğa veya bir deliye teslim edip cinsel ilişkide bulunan oruçlu bir kadın hakkında ittifakla keffaret lazım gelir.

156- Ramazan günü cebren, yani "İkrah-ı mülci"ye bağlı vuku bulan cinsel ilişki korkutulup zorlanan hakkında yalnız kazayı icap eder, keffareti icap etmez.

"İkrah-ı mülci": Öldürmek veya bir organı kesmek veya bunlardan birine sebebiyet verecek derecede şiddetli dövmek ile yapılan zor kullanma ve tehdittir. Yalnız gam ve elem verecek derecede olan dövmek veyahut yalnız hapsetmek de gayri mülci olan bir ikrahtır ki, bundan dolayı orucu bozmak keffareti düşürmez.

157- Bir yolcu, Ramazan günü zeval (öğle)den evvel beldesine dönmekle bir şey yememiş olduğu halde oruca niyet edip daha sonra kasten orucunu bozacak olsa, üzerine keffaret lazım gelmez.

Zevalden evvel iyileşip oruca niyet etmiş iken sonra orucunu bozan bir deli hakkında da hüküm böyledir.

158- Orucunu bozan kimseye o gün oruç tutmamasını mübah kılacak bir hal başına gelse, kendisinden keffaret düşer.

Mesela sıhhatte bulunan bir kimse Ramazan-ı şerif'te oruca niyet etmiş iken gündüzün orucunu bozsa da aynı günde bayılsa veya adet görmeye başlasa, yahut oruç tutamayacak bir halde hastalansa üzerine yalnız kaza lazım gelir, keffaret lazım gelmez. En sahih olan görüş budur. Bunlar insanın elinde olmayan dinen geçerli birer mazerettir.

Fakat böyle bir kimse, kendisini yaralayıp da oruç tutamaz bir hale gelse -sahih olan görüşe göre- keffaret düşmez. Çünkü bu hale kendisi sebebiyet vermiştir.

Yine böylece orucu açtıktan sonra isteyerek veya istemeyerek sefere çıksa, yine keffaret düşmez. Zira yolculuk kişinin elinde olmayan bir özür değildir.

— 318 —

Sefere çıktıktan sonra orucu bozmak ise, yalnız kazayı gerektirir. Zira o gün esasen oruç tutmakla mükellef bulunmamıştır.

159- Ramazan-ı şerifte oruçlu olarak yolculuğa başlamış bir kimse, unutmuş olduğu bir şeyi almak için ailesi arasına dönüp de hanesinde bir şey yedikten sonra tekrar yola çıksa üzerine keffaret lazım gelir. Çünkü aile yanına dönmekle yolculuktan çıkmış, yemek yediği esnada mukim bulunmuş sayılır. Fakat beldenin evlerini geçtikten sonra bir şey yiyip de daha sonra beldesine dönüp yine bir şey yiyecek olsa, üzerine keffaret lazım gelmez. Hatta böyle yedikten sonra yolculuktan büsbütün vazgeçse bile. Çünkü bu yemesi, bir ruhsat haline rastlamıştır.

(Zahiriye mezhebine göre yolculuk halinde oruç tutmak ayeti kerime - hadis-i şerif'e muhalif olacağından esasen caiz değildir. Diğer mezheplere göre yolcu, serbesttir, dilerse orucunu tutar, dilerse tutmaz, daha sonra kaza eder. Hatta kendisine zarar vermezse, orucunu tutması bizce menduptur.)

ORUÇ TUTMAMAYI MÜBAH KILAN ÖZÜRLER

160- Aşağıdaki on türlü sebepten dolayı oruç tutmamak veya tutulmuş bir orucu açmak mübahtır.

1. Müsaferet (yolculuk). Şöyle ki; Ramazan-ı şerifte en az üç günlük, yani on sekiz saatlik bir yere gidecek kimse, geceden oruca niyet etmeyebilir. Bu yüzden o gün yola çıkınca, oruçlu bulunmamış olur. Fakat bir kimse, oruç tuttuktan sonra gündüzün sefere çıksa, bu yolculuk o ilk gün için bir özür sayılmaz, orucuna devam etmesi lazım gelir. Şu kadar var ki, o gün yola çıkar da daha sonra orucunu açarsa, kendisine keffaret lazım gelmez, yine yalnız kaza icap eder

2. Hastalık. Şöyle ki; bir hasta, kendisinin ölümünden veya aklının gitmesinden veya hastalığının artmasından veya uzamasından korkacak olursa, oruç tutmayabilir veya tutmuş olduğu orucu açabilir. Daha sonra iyi olunca, yalnız kaza ile mükellef olur. Artmasından korkulan göz ağrısı da böyledir. Çünkü bu da bir hastalıktır.

Bununla beraber bu hususta sadece hayali bir korku kâfi değildir. Ya hastanın tecrübesinden veya görülen alametlerden dolayı kendisince kuvvetli bir zan bulunmalıdır.Yahut fasıklığı açıkça belli olmayan bir müslüman doktor tarafından haber verilmelidir.

Oruç tuttuğu takdirde hasta olacağından bu şekilde korkan, yani hasta olacağı, delilden kaynaklanan kuvvetli bir zanna veya müslüman bir doktorun haberine dayalı bulunan sıhhatli bir kimse de hasta hükmündedir.

Aynı şekilde ağır sıtma nöbetine tutulan kimse, henüz sıtma belirip ortaya çıkmadan orucunu bozacak olsa, bunda bir sakınca yoktur. Fakat gün aşırı

— 319 —

sıtmaya tutulan kimse, alışılmış gününde sıtmanın dönmesiyle kendisini zayıf düşüreceğini düşünerek orucunu bozduğu halde sıtma meydana gelmese, kendisine keffaret de lazım gelir.

3. Düşman ile cihad. Şöyle ki; Ramazan-ı şerifte düşman ile savaşta bulunacak bir islam mücahidi, düşman karşısında zayıf düşeceğinden korkarsa, oruç tutmayabilir. Hatta daha sonra savaş vuku bulmasa da kendisine kazadan başka bir şey lazım gelmez.

4. İkrah hali. Şöyle ki; ölüme veya bir organın yok olmasına sebep olacak surette yapılan bir zor kullanma ve tehditten dolayı oruç açılabilir, bu caizdir. Bununla beraber seferî veya hasta olmayan bir kimse, böyle bir zorlama ve tehdide rağmen Ramazan-ı şerif orucunu açmaz da zulmen öldürülecek olursa, günahkar olmaz. Bilakis büyük bir sevap kazanmış, dinindeki dayanıklılığını göstermiş olur. Fakat misafir veya hasta olan kimse, bu zorlamaya rağmen orucunu açmaz da öldürülecek olursa, günaha girmiş olur. Çünkü bunlar için zaten oruçlarını açmak için şer'an ruhsat vardır. Bu ruhsattan da zor kullanma-tehdit halinde istifade etmemeleri doğru olmaz.

5. Şiddetli açlık veya susuzluk. Şöyle ki; oruçlu bir kimse, açlıktan veya susuzluktan dolayı öleceğinden veya aklına eksiklik geleceğinden bir tecrübeye veya alamete veya müslüman bir doktorun haberine dayanarak korkarsa, orucunu daha sonra kaza etmek üzere açabilir.

6. Gebelik, süt analık. Şöyle ki; Ramazan-ı şerifte gebe bulunan veya kendisinin veya başkasının çocuğuna süt veren bir kadın, kendisi veya çocuk hakkında bir zarar gelmesinden korkarsa, orucunu açabilir, daha sonra kaza eder. Şu kadar var ki, süt analığı kesinleşmiş bulunmalıdır. Yani çocuğa kendisinden başka süt veren bulunmamalı veya bulunduğu halde memesini çocuk emmemelidir.

7. Hayız ve nifas hali. Şöyle ki; bir kadın, Ramazan-ı şerifte gündüzün adet görmeğe başlasa veya çocuk doğursa, orucu bozulmuş olur. Artık adet günlerinde ve lohusa bulundukça oruç tutması caiz olmaz.

Fakat bir kadın, adet günü sanarak orucunu bozduğu halde o gün adet görmese, kendisine keffaret de lazım gelir. En açık olan görüş budur.

Ramazan-ı şerifte adet gören bir kadın, geceleyin temizlenecek, yani adeti kesilecek olsa, bakılır: Eğer adet günleri tam on gün ise, ertesi günü Ramazan orucuna başlar. Fakat on günden az ise, adeti kesildikten sonra imsak vaktine kadar yıkanmasına yeterli, cüz'i bir miktarda fazla bir vakit bulunursa yine oruca başlar. Bu kadar bir vakit bulunmazsa, mesela yıkanmasını müteakip hemen imsak zamanı olursa, o gün oruca başlamaz. Çünkü böyle on günden noksan adet görenler hakkında yıkanma müddeti de adet vaktinden sayılır.

8. Ziyafet. Şöyle ki; ziyafet vermek veya ziyafete davet olunmak, nafile oruçları açmak hususunda bir özür sayılabilir. Bundan dolayı daha sonra kaza edeceğine emin olan kimse, vereceği veya çağırıldığı bir ziyafetten dolayı nafile

— 320 —

olarak tutmuş olduğu orucunu bozabilir. Çünkü orucuna devam ettiği takdirde bir müslüman kardeşini gücendirmesi düşünülebilir.

Bir görüşe göre nafile oruç, ziyafet için zeval (öğle)den evvel açılabilirse de zevalden sonra artık açılamaz. Ancak bu orucun açılmaması, ananın veya babanın hukukuna riayetsizliğe sebep olursa, o zaman yine açılabilir.

Ziyafet, ne farz ve ne de vacip oruçlar hakkında bir özür değildir.

9. Talaka yemin. Şöyle ki; nafile veya kaza orucuna başlamış olan bir kimseye orucunu açması için bir şahıs, kendi hanımının boş olmasına yemin etse, yani orucunu açmazsa, karısının boş olacağını söylese, bu kimse için o şahsı bir zarardan, bir eziyetten kurtarmak maksadı ile orucunu açmak mendup bulunmuş olur.

Bazı alimlere göre daha kaba kuşluk zamanı olmamış ise, bu, menduptur ve aksi takdirde mendup değildir. Ancak böyle yemin eden, o kimsenin babası bulunmuş olursa, o zaman menduptur.

10. Yaş büyüklüğü. Şöyle ki; oruç, tutmaya gücü yetmeyen, kendisine: «Şeyh-i fani» denilen pek yaşlı bir kimse, oruç tutmayabilir.

Şeyh-i fani, o ihtiyar kimsedir ki, ölünceye kadar vücuduna eksiklik gelmekte olup tekrar kuvvet bulmadan vefat eder. Böyle bir kimse için, her Ramazan gününün orucuna bedel olarak bir fidye vermek icap eder.

Bu fidye, Ramazan-ı şerif'in evvelinde verilebileceği gibi sonra da verilebilir. Bunda fakirlerin birden fazla olması şart değildir. Bu sebeple otuz günün fidyesi, birden fazla fakirlere verilebileceği gibi bir fakire de bir defada verilebilir. Hatta İmam Ebu Yusuf'a göre bir günün fidyesi de bir kaç fakire dağıtılabilir.

Fidyede böyle fakire mülk yapmak caiz olduğu gibi, mübah kılmak da caizdir. Şöyle ki her günün orucuna bedel bir fakire sabah ve akşam doyacak kadar yemek yedirilmesi de yeterli olur.

161- Kendi hayatında lazım gelen fidyeleri vermemiş olan kimse -malı var ise- bunların verilmesini vasiyette bulunması icap eder. Vasiyet edilen veya başkası tarafından teberru edilerek verilen bir miktar, ölünün zimmetinde kalmış olan farz ve vacip oruçların fidyelerine yetişmediği takdirde «devr» yapılır. Buna «ıskat-ı savm» denilir. Namaz kitabı, madde: 476 ve devamındaki "ıskat-ı salat"a da müracaat!

162- Kendisini şeyh-i fani sanıp fidye vermiş olan kimse, daha sonra oruç tutmaya gücü yetse, fidyenin hükmü kalmaz. Oruç tutması, geçmiş günleri kaza etmesi lazım gelir.

163- Yolcu, hasta, hayızlı, lohusa için kendilerini oruçlu gibi göstermek icap etmez. Yolcu ile hasta, açıkça yiyebilirler. Ancak kendilerini misafir veya hasta tanımayan topluma karşı aşikâre yiyip içmeleri mahzurdan uzak değildir. Töhmetten korunmak ve oruçlu bulunan din kardeşlerine karşı saygı göstermek lazımdır. Hayızlı ile lohusa için de gizlice yiyip içmek adaba daha uygundur.

— 321 —

164- Oruç tutması icap etmeyen bir kimse, oruç tutmasını gerektirici olan bir hale, Ramazan-ı şerif günlerinden biri esnasında sahip olsa, o günün geri kalan kısmını orucu bozucu şeylerden sakınmak ile geçirmelidir.

Mesela imsak vaktinden sonra temizlenen hayızlı veya lohusa bir kadın, artık o günün akşamına kadar orucu bozucu şeylerden sakınmalıdır.

Yine böylece bir yolcu, oruçlu olarak sabahlayıp da daha sonra beldesine dönse veya başka bir beldeye girip ikamet etse, veya oruçlu olmadığı halde imsak vaktinden sonra ikametgâhına dönse, artık o günün akşamına kadar orucu bozucu şeylerden sakınmalıdır. Orucunu açması mekruhtur.

Aynı şekilde imsak vaktinden sonra sıhhat bulan hasta, iyileşen deli, bülûğ çağına eren çocuk, müslüman olan şahıs ve her ne sebeple orucu bozulan kimse için gerektir ki, o günün geri kalan saatlerinde oruçlu gibi bulunsun. Dînî terbiye bunu emretmektedir, hatta böyle bir vaziyette bulunmak, sahih olan görüşe göre vaciptir. Diğer bir görüşe göre de müstehaptır.

Bülûğ çağına eren çocuk ile müslüman olan şahsa o günün orucunu ayrıca kaza etmek icap etmez. Çünkü bunlar imsak anında mükellef bulunmamışlardır. Diğerlerine ise, kaza etmek icap eder.

165- Bir yolcu için meşakkatli olmayacak ise, Ramazan-ı şerif orucunu tutması daha faziletlidir. Fakat meşakkatli olacak ise, veya arkadaşları oruçsuz bulunup, yiyecekleri aralarında müşterek bulunmuş ise, oruç tutmaması daha faziletlidir.

166- Nafakasını kazanmaya muhtaç olan bir işçi, bir sanat sahibi, bu iş ile uğraştığı takdirde orucunu bozmasını mübah kılacak bir hastalığa uğrayacağını bilecek olsa da, daha hasta olmadan oruç tutmaması helal olmaz.

KEFFARETİN MÂHİYYETİ VE NEVİLERİ

167- Keffaret, lûgatta mahvetmek ve gidermek manasındadır. ALLAH Teâlâ Hazretleri bazı kusurları, günahları, bir takım vesilelerle affettiği ve örttüğü için bu vesilelerden her birine: "Kefaret" denilmiştir. Çoğulu "Keffarat"dır. Nitekim günahları affetmeye de "Tekfir-i zünûb" denilir.

168- Keffaretler: Keffareti savm, keffareti zihar, keffareti halk, keffareti katil, keffareti yemin adıyla başlıca beş nevidir. Bu keffaretler, yasak olan şeyleri yapmaktan insanları men etmeye ve alıkoymaya hizmet eder, yapılan bir günaha bir ceza mahiyetinde bulunur. Aynı zamanda bir ibadet mahiyetinde de bulunduğundan günahların bağışlanmasına vesile olur. Bunları sırası ile yazıyoruz.

KEFFARET-İ SAVM (ORUÇ KEFFARETİ)

169- Kefaret-i Savm, Ramazan-ı şerifte bir özrü bulunmaksızın muayyen şartlar dahilinde orucunu bozan bir mükellefin müslüman veya gayrimüslim bir köle veya cariye azat etmesinden, buna gücü yetmiyorsa iki ay aralıksız oruç

— 322 —

tutmasından, buna da gücü yetmiyorsa altmış fakire yemek yedirmesinden ibarettir.

Keffaret-i savm, böyle mübah kılmak sureti ile olabileceği gibi, fakire mülk yapmak sureti ile de olabilir.

(Keffaret-i savm hususunda bu tertibe riayet Hanefilerce ve Şafiilerce lazımdır. Malikiler'e göre lazım değildir, mükellef muhayyerdir. Bunu dilerse azat sureti ile ve dilerse oruç ile veya yemek yedirmekle yapabilir.)

170- Aç, bülûğ çağına ermiş veya bülûğa yaklaşmış altmış fakire sabahlı ve akşamlı doyacakları kadar yemek yedirmek bir mübah kılmadır. Bu yedirilecek yemeğin yalnız buğday ekmeği de olması kafidir, mutlaka katığa ihtiyaç {(*): Not: Bu hüküm örf ve adet üzere buğdaydan yapılan ekmeğe göre değişir. Mesela susamlı ve yumurtalı yapılmış bir ramazan pidesinin yanında elbette katığa gerek yoktur.} yoktur. Fakat katıksız arpa ekmeği kafi değildir.

171- Şayet yüzyirmi fakire, yalnız bir vakit yemek yedirilecek olsa, bu ancak altmış fakire yedirilmiş gibi sayılır. Bunlardan altmış fakire tekrar sabahleyin veya akşamleyin yemek yedirmek lazım gelir. Böyle altmış fakire bir defa yemek yedirildikten sonra bunlar çekip gitseler, hazır bulunmaları beklenmelidir veya tekrar altmış fakire sabahlı-akşamlı yemek verilmelidir.

172- Keffaret-i savm'ın, fakire mülk yapmak sureti ile yapılmasına gelince altmış fakirden her birine yarım sâ', yani beşyüzyirmi dirhem buğday veya bir sâ', yani binkırk dirhem arpa veya hurma veya kuru üzüm verilmesinden ibarettir ki, bu tam bir fıtır sadakası miktarıdır. Bunların kıymetlerini vermek de caizdir.

173- Keffaret-i savm'da bir fakire altmış gün sabah ve akşam veya yüzyirmi sabah veya akşam yemek yedirmek de kafidir.

Aynı şekilde bir fakire iki ayda her gün ya fıtır sadakasında verilen malın bizzat kendisini veya değerinden birerden altmış fıtır sadakası verilmesi de yeterli olur. Fakat bir fakire bir günde birden veya altmış defada verilecek altmış fitre miktarı, yalnız bir günlük fitre miktarı yerine sahih olur.

174- Keffaret-i savm sadakasının, salih amel sahibi olan fakirlere verilmesi daha faziletlidir. İmam Ebu Yusuf'a göre bu, gayrimüslim fakirlere verilemez. Fetva da bu şekildedir.

175- Keffaret-i savm, oruç tutmak sureti ile olunca, bunda ardı ardına olması şarttır. Bundan dolayı bu oruca başlamış olan kimse, peş peşe iki ay oruç tutar. Şayet daha iki ay tamam olmadan ya özürsüz yere veya yolculuk ve hastalık gibi bir özür sebebi ile bu oruca bir gün ara verecek olsa bile, bu keffaret orucuna yeniden başlaması lazım gelir. Bundan kadınların lohusa halleri değilse de, adet halleri müstesnadır. Bundan dolayı vuku bulacak ara verme, keffaretin devamına mani olmaz. Çünkü bu halden kurtulmak müşküldür.

— 323 —

Ramazan-ı şerif orucunun veya muayyen bayram günlerinin araya girmesi de keffaretin ardı ardına olmasına manidir.

176- Keffaret hususunda mükeffirin; yani üzerine keffaret lazım gelen şahsın keffaret zamanındaki haline itibar olunur.

Bundan dolayı bir mükeffir, keffaretin lüzumu zamanında zengin iken keffareti yerine getireceği zaman fakir düşmüş bulunsa, keffaretini oruç ile yapar. Fakat daha orucunu bitirmeden tekrar zengin olup köle azad etmeye gücü yetse, bir köle veya cariye azad etmek suretiyle keffarette bulunması icap eder.

177- Keffaret orucuna kameri aylardan birinin ilk gününde başlanırsa, kameri ayların ilk günlerine itibar olunur, tam iki ayın oruçlu geçmesi ile keffaret de tamam olmuş olur. Fakat ayın ilk gününde başlanılmazsa, ilk ay, üçüncü aydan tamamlanmak üzere otuz gün hesap edilir, ikinci ayda ise, ayın ilk gününe itibar olunur. Bu, imameyne göredir. İmam-ı Azam'a göre bu taktirde tam altmış gün oruç tutulmak icap eder, ayın ilk gününe bakılmaz.

178- Bir kimse, bir Ramazanda veya iki üç Ramazan-ı şerifte özürsüz yere birkaç defa orucunu kasten bozmuş bulunsa, bunlardan dolayı yalnız bir keffaret lazım gelir. Sahih olan görüş budur. Çünkü keffarette ceza yönü daha çok bulunmaktadır. Sebebi bir olan cezalarda ise, iç içe girmek geçerlidir. Bu bir ceza, hepsine yeterli olur. Fakat keffaret yapıldıktan sonra tekrar orucunu bu şekilde bozacak olursa, bundan dolayı da ayrıca bir keffaret lazım gelir. Birinci keffaret ile tam bir uyanma, ders alınmanın meydana gelmediği anlaşılmış olur.

KEFFARET-İ ZIHAR=BENZETME KEFFARETİ

179- Kefaret-i zıhar: Karısının tamamını veya onun yarısı gibi yaygın bir parçasını veya boynu gibi şahsiyetinin tamamını ifade eden bir uzvunu, kendisine nikahı ebediyyen haram olan bir kadının tamamına veya bakması haram olan bir uzvuna benzeten, mesela: "Sen bana anam gibisin" veya "Anamın arkası gibisin" veya "Senin boynun validemin arkası gibidir" diyen bir mükellef müslümana lazım gelen keffaretden ibarettir ki, bu keffareti yerine getirmedikçe karısı ile cinsel ilişkide bulunması helal olmaz. Bu kimse yalan söylemiş, helal olan bir şeyi haram göstermiş olur. Keffaret-i zıhar da tamamen keffareti savm gibidir. Buna dair (Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye) adındaki eserimizde tafsilat vardır.

KEFFARET-İ HALK = HACDA TIRAŞ OLMA KEFFARETİ

180- Kefaret-i halk: Hac için ihrama girip de bir özür sebebiyle saçlarını vaktinden evvel tıraş ettiren kimsenin tutacağı üç günlük oruçtan ibarettir. Bu orucun, ardı ardına olması şart değildir. Bu oruç ayrı ayrı günlerde de tutulabilir. Hac bahsine müracaat!..

— 324 —

KEFFARET-İ KATL = İNSAN ÖLDÜRME KEFFARETİ

181- Kefaret-i katil: Bir müslümanı veya bir gayrimüslim vatandaşı kasden değil, bir hata neticesinde olarak öldüren bir müslümana lazım gelen keffarettir ki, gücü yetiyorsa, bir mümin köle veya cariye azad etmekten, buna gücü yetmiyorsa, iki ay peş peşe oruç tutmaktan ibarettir. Ava atılan bir kurşun ile bir şahsın öldürülmesi, hata yolu ile insan öldürme kısmındandır.

KEFFARET-İ YEMİN = YEMİN KEFFARETİ

182- Kefaret-i yemin: Yaptığı bir yemine riayet etmeyip hanis olan, yani yeminini bozan bir müslümana lazım gelen keffarettir ki, gücü yetiyorsa müslüman veya gayrimüslim bir köle veya cariye azad etmekten veya on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire orta halde birer parça elbise giydirmekten, bu üç şeyden birine gücü yetmeyince de, üç gün peş peşe oruç tutmaktan ibarettir. Bu orucun arasına hayız sebebiyle bir ara verme girse bile, yeniden tutulması icap eder.

(Şafiiler'e göre bu oruçta böyle tevali, yani birbiri ardına tutmak şart değildir.)

183- Kefaret-i yemin için on fakire fıtır sadakası miktarı bir şey verilmesi de yeterli olur. Bir fakire on gün birer fitre verilmesi veya on gün sabahlı ve akşamlı yemek yedirilmesi de yetişir. Çünkü bir fakir, ayrı ayrı günlerde birden fazla fakir mesabesindedir. Bir vakit yemek verip bir vakit de yemek bedeli vermek de caizdir.

184- Kefaret-i yemin için bir fakire on gün birer elbise verilmesi de caizdir. Fakat on elbise bir fakire bir günde verilse, yalnız bir elbise verilmiş gibi olur. Nitekim bu keffaret için on fitre miktarı bir fakire bir günde verilse, yalnız bir fitre verilmiş sayılır.

Keffaret için her fakire verilecek elbise, onun hiç olmazsa, vücudunun tamamını veya ekseri kısmını örtecek bir halde bulunmalıdır. Boylu bir entari gibi. Bundan dolayı yalnız kısa bir gömlek veya yalnız bir don verilse yeterli olmaz. Çünkü bunlardan yalnız birini giyinen kimse, örfen çıplak sayılır. En sahih olan görüş budur. Bu elbisenin iki üç parçadan ibaret olması ise, daha iyidir. Bununla beraber bir elbise kısa da olsa, yemek yerine bir bedel olarak da verilebilir.

185- Bir kimse yeminini daha bozmadan keffarette bulunamaz. Çünkü keffaret, bir tevbe demektir. Tevbe ise, günahtan sonra yapılır. Bir de keffaret, yeminde barr = sadık olmanın bir halefidir. Asıl mümkün oldukça, halefine = yerine geçecek olan şeye gidilemez.

186- Mal ile yapılan keffaretler, ölülerin kefenlerine, borçlarına veya mescidlerin yapımına sarf edilemez. Çünkü bunların fakirlere mübah kılınması veya mülk edilmesi şarttır. Bu sarfda ise, mübah kılma ve mülk yapma bulunmuş olamaz.

— 325 —

YEMİNİN MAHİYETİ VE YEMİN SAYILIP SAYILMAYAN ŞEYLER

187- Yemin, lûgatta kuvvet manasınadır. Şer'an: "Bir işi yapmak veya yapmamak hususunda azimli olmaya veya iddiaya kuvvet vermek için ya ALLAH Teâlâ'ya yemin veya boşamak veya köle azadı gibi bir şeye bağlamak sureti ile yapılan bir akitten ibarettir ki, buna Türkçemizde «and» da denir.

Mesela: "Vallahi falan işi yaptım veya yapmadım" demek ALLAH adı ile yemin etmek sureti ile bir yemin olduğu gibi, "filan işi yaptımsa veya yaparsam kölem azat olsun" demek de şarta bağlamak sureti ile bir yemindir.

188- Yemin edene: «Halif>= and içen" denir. Yemini muhafaza etmeye: "Berr", yemini muhafaza edene de: "Barr» denir.

Bilakis yemini bozmaya veya hakikate muhalif yemin etmeye: «Hins» denildiği gibi, yemini bozan veya hakikate aykırı and içen kimseye de: «Hanis» denilir.

189- ALLAH adı ile yemin etmek sureti ile olan yemin ya "Vallahi, Billahi, Tallahi" denilmesi gibi, ALLAH Teâlâ'nın zat ismine veya üzerine yemin edilmesi adet haline gelmiş olan "Rahman, Rahim" gibi mübarek isimlerinden birine veya "İzzet-i İlahiye, Kudret-i İlahiye" gibi zati sıfatlarından birine and içmekle yapılır.

Başkalarına, mesela: Peygamberlere, Kabe-i Mu'azzama'ya yemin edilemez. Yaratıklardan birinin başına veya hayatına yemin edilmesi de caiz olmaz.

190- "Kasem ederim", "yemin ederim", "şehadet ederim", "ALLAH Teâlâ ile ahd olsun", "ALLAH Teâlâ ile misakım olsun", "üzerime yemin olsun", "üzerime ahdolsun" sözleri de birer yemin sayılır.

191- Bir şahsa hitaben: "Sen, vallahi bugün şöyle yapacaksın" veya "yapmayacaksın" tarzındaki sözler de birer yemindir.

Bundan dolayı o şahıs, buna muhalefet ederse, bu sözü söylemiş olan kimse yeminini bozmuş olur. Ancak bu sözü ile o şahsa yemin verdirmek istemiş olursa, o halde ikisine de bir şey lazım gelmez.

192- Helali haram kılmak da yemin sayılır. Mesela: "Şu yiyeceği yemek benim için haram olsun" demek bir yemindir. Bu yüzden bu yiyeceği daha sonra yemek, keffareti gerektirici olur.

193- Bir kimse "şöyle yaparsam kafir olayım" veya "Yahudi veya Hristiyanım" veya "ALLAH'ın kulu, Peygamberin ümmeti olmayayım" veya "kıblem başka tarafa olsun" veya "ALLAH ruhumu imansız alsın" veya "ALLAH'a iki demişlerden olayım" veya "Ümmet-i Muhammed'den olmayayım" veya "Haşa Resul-ü Ekrem'e dil uzatmış olayım" dese, itikadına, maksadına bakılır. Eğer böyle bir sözü sadece yemin inancıyla iddiasına kuvvet vermek için

— 326 —

söylemiş ise, bu bir yemin olur. Yeminini bozunca üzerine keffaret lazım gelir. Fakat bu sözü bununla kafir olacağına inanmış olduğu halde söylemiş ise, bu yemin olmaz, kendine tevbe ve istiğfar ile imanını ve evli ise, nikahını yenilemesi lazım gelir. Yemini bozulsun, bozulmasın müsavidir.

Dine, imana, -haşa- cinsel ilişkiyi ifade eden sözlerle sövmek de bu hükümdedir. İmanın, nikahın yenilenmesi icap eder.

194- Bir kimse "şöyle yaparsam ALLAH Teala'nın azabına" veya "lanetine" veya "gazabına uğrayayım" veya "hırsız, zinakâr olayım" dese, bununla yemin etmiş olmaz. "Namazım, orucum şu kafirin olsun" demesi de böyledir.

Bununla beraber bir görüşe göre namazın ve orucun bir ibadet ve manevi yakınlık olmak üzere kafire ait olması kast edilirse, bu bir yemin olur, fakat yalnız sevapların ait olması kastedilirse, yemin olmaz.

Bu gibi sözler, İslam terbiyesine, adabına aykırıdır, bunlardan sakınmalı, şayet bunlardan biri vuku bulursa, hemen tevbe ve istiğfar etmelidir.

195- "Mushaf hakkı için", "Kur'an-ı Azim hakkı için", "okuduğum Kur'an hakkı için filan işi işlemem" dediği halde o işi işleyen kimseye keffaret lazım gelmez. Yalnız tövbe ve istiğfar etmesi lazım gelir.

Bununla beraber Kur'an-ı Kerim ALLAH kelamı olduğundan, bir görüşe göre Kur'an'a olan yemin muteberdir.

196- Yalan yere: "ALLAH bilir ki; şu şöyledir" veya "şöyle değildir" denilmesi bir görüşe göre kafir olmayı gerektirir. Çünkü ALLAH Teala'ya -haşa- cehalet nisbet edilmiş olur. Diğer bir görüşe göre ise, kafir olmayı gerektirmez. Zira bununla kafir olmak değil, bilakis yalan bir şeyin geçerli kılınması kastedilmiş olur. Şu kadar var ki, bu, büyük bir günah olduğundan hemen tövbe edilmesi lazım gelir.

Yalan yere: "ALLAH Teâlâ şahittir ki," denilmesi de keffareti değil, tövbe ve istiğfarı icap eder.

ALLAH ADI İLE YAPILAN YEMİNİN NEVİLERİ VE HÜKÜMLERİ

197- ALLAH adı ile yapılan yeminler: Yemin-i lağv, yemin-i gamus, yemin-i mün'akide nevilerine ayrılır. Şöyle ki:

1- Yemin-i lağv: Yanlışlıkla veya doğru olduğu zannı ile yalan yere yapılan yemindir. Bir kimsenin kastı ile beraber olmaksızın başka bir şey söyleyecek iken, "Vallahi" diye yemin etmesi bu kısımdandır.

Yine bunun gibi borcunu ödemiş olmadığı halde ödemiş olduğunu sanarak: "Vallahi borcumu ödedim" diye yemin etmesi de böyledir.

Bu nevi yeminden dolayı keffaret lazım gelmez. Bunun bağışlanacağı umulur.

— 327 —

2- Yemin-i gamus: Yalan yere kasten yapılan yemindir. Mesela borcunu ödememiş olduğunu bilen bir şahsın: "Vallahi ben borcumu ödedim" diye yemin etmesi bu kısımdandır. Bu, pek büyük günahtır. Böyle yalan bir yemin; yurtları viran, yalancıları mahv-u perişan eder. Bunun bağışlanması için keffaret yeterli olmaz. Bundan dolayı yalnız tevbe ve istiğfar etmek ve bu yüzden bir kimsenin bir hakkı zayi olmuş ise, onu yerine getirip helallık almak lazım gelir.

İmam Şafi'ye göre yemini gamustan dolayı da keffaret icap eder.

3- Yemin-i mün'akide: Mümkün ve geleceğe ait bir şey hakkında yapılan yemindir. "Vallahi ben yarın borcumu vereceğim" veya "Vallahi ben filan kimseyle konuşmayacağım" denilmesi gibi.

Böyle bir yemine riayet edilirse, keffaret lazım gelmez. Fakat riayet edilmezse, mesela; yarınki gün borç ödenmezse veya o kimseyle konuşulursa yemin bozulmuş, keffaret lazım gelmiş olur.

İşte bizce, yalnız bu nevi yeminlere ister zorlanarak veya yanılarak veya unutarak riayet edilmemesinden dolayı keffaret icap eder. Bunun hükmü keffarettir.

Böyle bir yemine riayet etmek lazımdır. Ancak buna riayet edildiği takdirde yapılması gerekli bir vazife, bir toplum yararı elden kaçırılacak olursa veya bir musibet yapılacak olursa, o halde bu yemine riayet edilmemesi icap eder. Bu yemin bozulur, ondan sonra keffaret verilir. Hak Teâlâ'dan affetmesi dilenilir.

Mesela; bir kimse borcunu vermemeye veya babası ile konuşmamaya yemin etse, buna riayet edemez. Bilakis borcunu verir, babasıyla konuşur, sonra da keffaretini yerine getirir.

YEMİNE DAİR ÇEŞİTLİ MESELELER

198- Yemin birden fazla olunca, keffaret de birden fazla olur. Hatta yeminlerin yapıldığı yer bir olsa bile. Bu yüzden bir kimse şöyle yapacağına: "Vallahi ve billahi" diye yemin etse, veya "Vallahi" diye bir yerde yemin edip sonra başka bir yerde yine "Vallahi" diye yeminde bulunsa, yeminleri birden fazla olmuş olur. Bu halde yeminini bozunca her yeminden dolayı ayrıca keffaret lazım gelir. Bu keffaretler birbirine, iç içe girmez.

Fakat İmam Muhammed'e göre yemin keffaretleri çoğalınca bir-birinin yerine geçer, yani bir keffaretle hepsinin mesuliyetinden çıkılmış olur. Tercih edilen görüş de budur.

199- "Vallahi filan ve filan ile konuşmayacağım" veya "filan ve filan yere gitmeyeceğim" gibi sözler bir yemin sayılır. Bundan dolayı o iki kimseden yalnız birisi ile konuşulsa veya o iki yerden yalnız birine gidilse, yemin bozulmuş olmaz.

"Vallahi yemek ve su tatmam" denilmesi de bu kısımdandır. Ancak bunlardan herhangi biri ile konuşmamaya veya herhangi birine gitmemeye ve

— 328 —

herhangi birini tatmamaya niyet edilmiş olursa, o halde bunlardan yalnız birini yapmakla de yemin bozulmuş olur.

200- Olumsuzluk edatı ilavesiyle: "Vallahi ne filan ve ne de filan ile konuşurum" veya "Vallahi ne yemek ve ne de su tadarım" denilse, bu iki yemin olmuş olur. Herhangi biri ile konuşulsa veya herhangi biri tadılsa yemin bozulmuş, keffaret icap etmiş olur.

201- Yeminlerin hükmü, örfde kullanılan sözlere göredir. Yoksa onu söyleyenin sırf maksadına göre değildir.

Bundan dolayı bir kimse, bir şahsa hiçbir şey vermemek maksadı ile: "Ben sana para vermeyeceğim" diye yemin etse, başka bir şey vermekle yeminini bozmuş olmaz. Çünkü yemin para lafzı ile yapılmıştır, başka şeye ise, örfen para denilmez.

Aynı şekilde bir kimse bir evde oturup dışarıya çıkmamak niyeti ile: "Ben bu evin kapısından dışarıya çıkmam" diye yemin etse, o evin bacasından veya penceresinden çıkmakla yeminini bozmuş olmaz.

"Şu odaya girmem" diye yemin edildiği halde, onun harabesine girildiği takdirde de hüküm böyledir. Zira harabe örfen oda sayılmaz.

202- Yeminlerde yapıldıkları beldelerin örflerine itibar olunur.

Mesela bir kimse: "Baş yemeyeceğine dair" yemin etse, bu yemini ile bulunduğu beldede satılan başlar kastedilmiş olur. Serçe ve çekirge gibi hayvanların başlarını içine almaz. Bunun için bunları yemekle yemin bozulmaz.

Aynı şekilde meyve yemeyeceğine yemin etse, beldesinde örfen meyve sayılan şeyler kasdedilmiş olur. Yaş üzüm gibi meyve sayılmayan şeyleri içine almaz. Demek ki yeminde kullanılan bu gibi umumi tabirler, örf ile tahsis edilmiş ve kayıtlanmış oluyor.

203- Aklen mümkün ise de, âdeten imkansız olan bir şeye yemin, derhal yeminini bozmuş olmayı icap eder. Bu sebeble bir kimse: "Ben göğe çıkacağım" veya "şu taşı altına çevireceğim" diye yemin etse, hemen yeminini bozmuş olur. Fakat böyle bir yemin, bir vakit ile kayıtlı olursa, o vakit çıkmadıkça yeminini bozmuş olmaz.

"Vallahi on güne kadar şu demiri elmas edeceğim" diye yemin edilmesi gibi. Bu halde daha on gün çıkmadan yemin eden ölse yeminini bozmuş ve bundan dolayı üzerine keffaret vacip olmuş olmaz.

204- Zaman tayin edilmeksizin yapılan yeminlerde, yemin edilen husus, imkansız olmadıkça, yemin bozulmaz, keffaret lazım olmaz.

Mesela bir kimse, bir zata hitaben: "Vallahi ben seni ziyaret edeceğim" dediği halde uzun bir müddet ziyaret etmese, yeminini bozmuş olmaz. Fakat ziyaret etmeden kendisi veya o zat vefat etse, yemini bozulmuş olur.

Zaman tayin edildiği takdirde ise, o zamanın sonuna itibar olunur. "Ben seni yarın ziyaret edeceğim" diye yemin edilmesi gibi ki, o günün güneşinin

— 329 —

batması zamanına kadar devam eder, o gün ziyaret yapılmadan güneş batınca yeminini bozmuş olur.

205- Bir gaye ile kayıtlı olan bir yemin, o gayenin yok olması ile düşer. Çünkü artık barr olmaya = And da gerçek çıkmaya imkan kalmamış olur.

Bundan dolayı bir kimse: "Filan zat izin vermedikçe, ben şu kimse ile konuşmam" diye yemin ettiği halde o zat izin vermeden vefat etse, artık yemin kalmamış olur. Onun da, o kimse ile konuşmasından dolayı keffaret lazım gelmez.

"Sen borcunu vermedikçe ben senden ayrılmam" diye yemin yapıldıktan sonra borcun bağışlanması da bunun gibidir. Artık yemin ortadan kalkmış olur.

Fakat İmam Ebu Yusuf'a göre bu gibi hallerde yemin, devamlılığını sürdürür. Artık her ne vakit şart, mesela konuşmak vuku bulursa, yemin bozulup keffaret veya şarta bağlı olan ceza lazım gelir.

206- Yemin edilen şeyin yokluğu veya ortadan kaldırılması, yeminin vaki olmasına mani olur.

Bu bakımdan bir kimse: "Filana şu hakkını yarın veririm" diye yemin ettiği halde bu gün verecek olsa, artık yeminini bozmuş olmaz.

Bu mesele, İmam-ı Azam ile İmam Muhammed'e göredir.

İmam Ebu Yusuf'a göre ertesi gün olunca, yeminini bozmuş olur.

207- Yeminler, evvelce söylenilen bir söz veya iş ile bağlı kalır.

Bu yüzden bir kimse, muayyen bir yiyeceği yemeğe davet edilmekle: "Vallahi ben yemem" diye yemin etse, bu yemini bu muayyen yiyeceğe ait olur. Başka bir yiyecek yemekle, yeminini bozmuş olmaz.

Yine böylece bir kimse, gitmek üzere bulunan bir şahsa karşı: "Vallahi gitmeyeceksin" diye and içse, bu yemin o şahsın bu gitmesine ait olur, daha sonra gitmesiyle yeminini bozmuş olmaz.

208- Yeminler, mümkün olan mertebe ile kayıtlanır.

Bundan dolayı: "Filan şahsı şu eve girmeye bırakmayacağım" diye yemin edilse, bakılır: Eğer yemin eden, o evin sahibi ise, o şahsı eve girmekten hem sözlü olarak, hem de mümkün olduğu mertebe fiilen men etmesi lazım gelir. Aksi takdirde, eve girdiğinde yeminini bozmuş olur. Amma ev başkasının ise, yalnız sözlü olarak menetmesi yeterlidir.

Kiraya vermiş olduğu bir ev hakkında da böyle sözlü olarak menetmek yeterli olur. Mesela: "Şu kiracıyı burada bırakmayacağım" diye yemin eden kimsenin o kiracıya: "Benim bu evimden çık" demesi yeterlidir. Çünkü kiradan dolayı onu bilfiil çıkarmak hakkına sahip değildir. Kendisi için mümkün olan ancak böyle söz ile çıkarmaya teşebbüsten ibarettir.

Yine bu şekilde bir şahsa hitaben: "Ben seni hapis ettirmem" diye yemin eden kimse, o şahsı alacaklılarının hapsettirmelerine söz ile çalıştığı halde mani olamazsa, yemini bozulmuş olmaz. Aynı şekilde "Filan şahıstaki alacağımı, bu gün onda bırakmayacağım" diye yemin eden kimse, o gün hakime müracaat edip

— 330 —

alacağını dava ve o şahsa inkarı sebebi ile yemin ettirilmesini talep etse, artık yemini bozulmuş olmaz. Çünkü kendisine mümkün olan bundan başka değildir.

209- Yeminler, ilgi-bağ-münasebetin yok olmasıyla son bulur. Şöyle ki, mesela: "Filan şahsın evine girmem" veya "yiyeceğinden yemem" veya "elbisesini giymem" veya "hanımıyla veya dostuyla konuşmam" diye yemin eden kimse, satıldıktan sonra o şahsın evine girse veya yiyeceğinden yese veya elbisesini giyinse veya kendisinden tamamen ayrılan hanımıyla veya kendisine düşman kesilen dostuyla konuşsa, yemini bozulmuş olmaz.

Fakat yeniden alacağı bir eve girse veya yemeğinden yese, veya elbisesini giyse veya alacağı yeni hanımı ile veya edineceği yeni bir dostu ile konuşsa, yeminini bozmuş olur.

Eve, yemeğe, elbiseye işaret edilmiş olsun-olmasın müsavidir. Çünkü bunların şahıslarına düşmanlık edilmez. Fakat hanımına veya dosta işaret ederek: "Şu karısı ile veya şu dostu ile konuşmam", diye yemin edilirse, yemin bunlara sınırlı kalır. Bunlara ait ilgi ve münasebetin ortadan kalkması ile yok olmaz. Bunlar ile nisbetin hanımlık, dostluk ilgisinin yok olmasından sonra da konuşsa, yeminini bozmuş olur. Zira bunların zatlarına düşmanlıktan dolayı böyle yemin edilmiş olması mümkündür.

210- Bir kimse, karısına veya borçlusuna: "Benim iznim olmadıkça, evimden veya şehirden bir tarafa çıkmayacaksın" diye yemin etse, bu, evliliğin ve alacağın devamı haline bağlı kalır. Bundan dolayı evlilik sona erdikten veya borç ödendikten sonra çıkılacak olsa, artık o kimse yeminini bozmuş olmaz.

211- Yeminin bir cümlesinde bulunan bir nekre = bir meçhul, aynı cümledeki diğer bir nekreye dahil olur. Fakat bir marife = malum, bir nekreye dahil olmaz.

Bu yüzden bir kimse: "Şu eve her kimse girerse şöyle olsun" diye yemin etse, o eve kendisinin girmesi ile de yemini bozulmuş olur. O ev gerek kendisine ait olsun ve gerek olmasın, müsavidir.

Fakat "Şu evime her kim girerse şöyle olsun" diye yemin etse, oraya kendisinin girmesi ile yemini bozulmuş olmaz. Çünkü evi kendisine maletmekle, kendisi marife = malum bulunmuş, artık aynı cümlede bulunup nekre = meçhul olan "her kim" mefhumuna dahil bulunmuş olamaz.

Başkasına hitaben: "Senin şu evine her kim girerse" veya "senin şu yemeğinden her kim yerse, şöyle olsun" diye yapılan bir yeminde de muhatabın o eve girmesiyle veya o yemekten yemesi ile yemin bozulmuş, ceza lazım gelmiş olmaz.

212- Yemin ibaresinin bir cümlesindeki marife = malum, diğer bir cümlesindeki nekireye = meçhule dahil olur.

Mesela; bir kimse kölesine hitaben: "Bana şu hadiseyi her kim müjdelerse sen azat ol" diye şarta bağlamak sureti ile yemin etse, o hadiseyi bizzat bu köle de müjdeleyince azad olur. Demek ki ceza = yani "sen azad ol"cümlesinde

— 331 —

bulunup marife olan köle şart cümlesinde bulunup nekire olan "her kim" mefhumuna dahil bulunmuş oluyor.

213- Bir kimse örf ve adete göre bizzat kendisinin de yapabileceği bir muameleyi yapmamaya yemin ettiği halde o muameleyi kendisi için başkasına vekalet ve emir sureti ile yaptırsa bakılır: Eğer o muamele, hukuku mübaşirine, yani onu bizzat yapana ait muamelelerden ise, bunun yapılmasından dolayı o kimse yeminini bozmuş olmaz. Alım, satım, kiraya vermek, kiralamak, bir maldan ikrar yolu ile sulh olmak, bir malı bölmek, bir davaya kabul veya inkar yolu ile cevap vermek, akıllı ve bülûğ çağına ermiş olan evladı evlendirmek muameleleri bunun gibidir.

Mesela bir kimse: "Vallahi ben şu evi satın almayacağım" diye yemin ettiği halde, onu bir vekil vasıtası ile satın alsa, yeminini bozmuş olmaz.

Fakat yemin edilen muamele, hukuku onu bizzat yapana ait olmayıp da müvekkile, âmirine ait muamelelerden ise, o kimse bunu vekil etmek ve emir sureti ile yaptırmakla da yeminini bozmuş olur. Evlenme, boşanma, mal karşılığında kadını boşamak, hibe, sadaka, havale, vasiyet, vakıf, emanet, ödünç alma-verme, borç alma, kısastan sulh, emanet verme ve alma, borcu ödeme, borcu alma, elbise dikmek, elbise giydirmek, hayvan kesmek, hayvana bindirmek, bülûğ çağına ermemiş çocuğu evlendirmek gibi.

Mesela: "Vallahi filan kadınla evlenmeyeceğim" diye yemin eden kimse, o kadınla bir vekil vasıtası ile evlense, yeminini bozmuş, bu sebeple üzerine keffaret lazım olur. Çünkü bu hususta vekil, bir aracıdan, bir elçiden başka değildir, bu muamelenin bütün hukuku o kimseye aittir.

214- "Şunu, şu zata hibe edeceğim" diye yemin eden kimse, o şeyi bağışladığı halde o zat kabul etmese, yeminini bozmuş olmaz. Ödünç vermek, vasiyet, ikrar gibi diğer teberru sureti ile olan akitlerde de hüküm böyledir.

Fakat "şu malı filan zata satacağım" diye yemin eden kimse o malı sattığı halde o zat kabul etmese, yeminini bozmuş olur. Çünkü satma muamelesi kabule bağlı olup yalnız satanın icabı ile = sattım demesi ile tam olmadığından satma muamelesi yapılmamış olur. Kiralamak, nikah, rehin gibi iki tarafın icap ve kabulü ile yapılan diğer muamelelerde de hüküm böyledir.

Bunların hakkındaki yemin, olumsuz olarak yapıldığı takdirde de bu hüküm geçerli olur.

Mesela bir kimse: "Şu malı filan zata hibe etmeyeceğim" diye yemin ettiği halde hibe edip de o zat kabul etmese yeminini bozmuş olur. Bilakis " satmayacağım" diye yemin ettiği halde satsa da o zat kabul etmese, yeminini bozmuş olmaz.

Demek oluyor ki, hibe gibi teberru edilen şeylerde yalnız müteberriin = karşılıksız bağışlayanın icabı kafi oluyor. Fakat alım satım ve kiralama gibi bedelli akitlerde yalnız icap kafi olmayıp, kabule de ihtiyaç bulunuyor.

— 332 —

215- Yemin, arkadaşlık ile samimiyet, lezzet ile elem, gam ile sevinç gibi hayat haline mahsus olan fiillerde yalnız hayat ile bağlı kalır. Ölünün diriye ortak olacağı fiillerde ise, hem hayat, hem de ölüm hallerine geçerli olur.

Bundan dolayı bir kimse, bir şahsa hitaben: "Seninle konuşur isem" veya "senin yanına girer isem" veya "seni öper isem" {(*): Önemli not: Verilen misallere göre burada "veya sana elbise verir isem" cümlesinin bulunması gerekir.} veya "seni döver isem şöyle olsun" diye yemin ettikten sonra o şahıs vefat etse, artık yemin son bulmuş olur. O şahsa ölü halinde hitap etmekle, veya yanına girmekle veya onu öpmekle veya ona elbise vermekle veya onun cesedine vurmakla yemin bozulmuş, ceza lazım gelmiş olmaz.

Fakat "seni yıkar isem" veya "sana elbise giydirir isem" veya "sana dokunur isem" veya "seni bir şeye bindirir isem" veya "seni taşır isem" diye yemin etse, onu öldükten sonra yıkamakla veya kefenlemekle veya vücudunu okşamakla veya bir şeye bindirmekle veya taşımakla da yeminini bozmuş olup ceza lazım gelir.

216- Filan kimse ile konuşmayacağım, söz söylemeyeceğim diye yapılan yemin o kimseye işaret etmekle, mektup yazmakla veya bir haber göndermekle bozulmuş olmaz. Çünkü bunlar; konuşma, söyleme sayılmaz.

217- "Konuşmayacağım" diye yemin eden kimse, namazda Kur'an veya tesbih okumakla yeminini bozmuş olmaz. Namaz dışında ise, bir görüşe göre yeminini bozmuş olur, bir görüşe göre yeminini bozmuş olmaz. Çünkü bu okuma örfen tekellüm = konuşma sayılmaz.

Diğer kitapları okumak hakkında da bu ihtilaf mevcuttur.

218- "Oruç tutmam" diye yemin eden kimse, oruca niyet edip başlamış olunca, yeminini bozmuş olur. Çünkü orucun mahiyeti sadece orucu bozucu şeylerden sakınmaktan ibarettir, o da bununla gerçekleşmiş olur.

"Namaz kılmamaya" yemin eden kimse de namaza başlayıp ilk rekatta secdeye alnını koymakla yeminini bozmuş olur. Zira böyle bir rekat kılınmadıkça namaz mahiyeti tamamen bulunmuş olmaz.

"Hac etmemeye" yemin eden de sahih bir hacca başlayıp farz olan tavafın ekserisini yapınca, yeminini bozmuş olur.

219- "Hanımını dövmemeye" yemin eden kimse onun saçlarını çekse veya gerdanını ısırsa veya sıkıştırsa veya burnuna dokunup kanatsa bakılır: Eğer bunları kızgınlık halinde yapmış ise, yeminini bozmuş olur. Oynaşma halinde yapmış ise, sahih olan görüşe göre yeminini bozmuş olmaz.

Bununla beraber bu dövmekte acı vermek şarttır. Kasta gelince, bunda iki görüş vardır. Bir görüşe göre kasıt da şarttır. Diğer bir görüşe göre şart değildir. Bundan dolayı böyle yemin eden kimse, başkasını dövmek isterken yanlışlıkla

— 333 —

hanımına vuracak olsa, birinci görüşe göre yeminini bozmuş olmaz. Çünkü bunda kasıt olmadığı gibi buna örfen dövme de denilmez. İkinci görüşe göre yeminini bozmuş olur. Zira dövme olayı gerçekleşmiştir.

220- "Yeryüzünde oturmamaya" yemin eden kimse, yere bitişik olmayan bir sergi veya hasır veya deri veya tahta üzerine otursa, yine "Şu döşek üzerinde uyumamaya" yemin eden kimse, onun üzerine konulan diğer bir döşek üzerinde uyusa, yine "Şu tahta üzerinde uyumamaya" yemin eden kimse, onun üzerine konulan diğer bir tahta üzerinde uyusa, yeminini bozmuş olmaz. Fakat döşek üzerine bir yüz takılsa veya tahtanın üzerine bir sergi, bir hasır serilse bu, yeminini bozmuş olmamak için yeterli olmaz.

221- "Yatağında" veya "Şu yatakta uyumam" diye yemin eden kimse, bedeninin çoğu ile o yatağa girip uyumadıkça yeminini bozmuş olmaz.

222- "Bir yere", mesela: "Bir eve ayağını basmayacağına" yemin eden kimse, o yere daha sonra yürüyerek veya bir şeye binerek girecek olsa, yeminini bozmuş olur. Çünkü bir yere ayak basmak, örfen girmekten ibarettir. Fakat böyle yemin ederken yürüyerek girmeyeceğini kastetmiş bulunursa bir şeye binerek girmekle yeminini bozmuş olmaz. Çünkü sözünün hakikatini dilemiş olur.

223- "Bir yere girmeyeceğine" yemin eden kimse, oraya tutulup girdirilirse yeminini bozmuş olmaz, hatta direnmese, karşı koymasa bile. Çünkü yemini; kendi fiiline, yani kendisinin bizzat girmesine aittir. Fakat bu yere daha sonra kendisi girecek olsa, yeminini bozmuş olur.

224- Zor kullanma ve tehdit, kastı iptal etmediği için yeminin akdini men etmez. Bundan dolayı: "Şu muayyen şeyi yemeyeceğine" dair isteyerek veya zor kullanılarak yemin eden kimse, o şeyi daha sonra vuku bulan zor kullanma ve tehdit sebebiyle yiyecek olsa, yeminini bozmuş olur. Nitekim baygın veya deli olduğu halde yediği takdirde de hüküm böyledir.

Fakat "içmeyeceğine" yemin ettiği bir şeyi başkaları zorla boğazına akıtacak olsalar yeminini bozmuş olmaz. Çünkü kendi fiili bulunmamıştır. Daha sonra rızasıyla içerse, yeminini bozmuş olur.

(İmam Şafii'ye göre zor kullanma ve tehdit yemin akdinin gerçekleşmesine manidir.)

225- "Vallahi yersem veya içersem veya giyersem şöyle olsun." diye yemin eden kimse her ne yese veya içse veya giyinse yeminini bozmuş olur. Ben şu yiyeceği, şu suyu veya şu elbiseyi kasdetmiştim dese, tercih edilen görüşe göre ne kadı tarafından ne de müftü tarafından tasdik olunmaz.

Fakat "Vallahi bir şey yersem veya bir şey içersem veya bir şey giyersem şöyle olsun" diye yemin eden kimse bununla muayyen bir şeyi kasdetmiş olduğunu söylerse, kadı tarafından değilse de müftü tarafından tasdik olunur.

— 334 —

226- "Filan şahsın kardeşleriyle veya hanımlarıyla veya dostlarıyla konuşmayacağım" diye yemin eden kimse, bunların hepsi ile, mesela bütün kardeşleri ile konuşmadıkça yeminini bozmuş olmaz. Hatta bir kaçı ile konuşacak olsa bile. Çünkü bu yemin hepsi ile konuşmaktaki bir mahzurdan dolayı yapılmış olabilir. Fakat o şahsın yalnız bir kardeşi veya bir hanımı veya bir dostu olduğunu bildiği halde böyle yemin etse, yalnız bununla konuşmakla da yeminini bozmuş olur.

227- Bir kimse, başkasındaki bir alacağını taksit taksit almayacağına yemin ettiği halde ondan bir miktarını alacak olsa, daha sonra geri kalanını da almadıkça yeminini bozmuş olmaz.

228- Bir kimse: "Malı bulunmadığına" dair yemin ettiği halde ticaret için olmayan eşyası, gelir getiren gayrimenkulu veya arazisi bulunsa, bununla yeminini bozmuş olmaz. Çünkü bunlara örfen mal denilmez, denildiği takdirde yeminini bozmuş olur.

229- "Ben bu işi elbette yapacağım", mesela: "Şu zatı elbette ziyaret edeceğim" tarzında yapılan yeminler, bir defaya mahsustur. Bundan dolayı bir kere ziyaret vuku bulunca yemin yerine getirilmiş olur.

230- Çocukların, delilerin, uykuda bulunanların yeminleri muteber değildir. Fakat sarhoş edici şeylerden birini kasten içmiş olan sarhoşun yemini, ayık bir kimsenin yemini gibidir. Çünkü onun bu sarhoşluğu, kendisinin kast ve tercihine dayalıdır. Bundan dolayı yaptığı yemine riayet etmezse, yeminini bozmuş olur.

231- İstisnaya, yani "İnşallah = ALLAH dilerse" diye ALLAH'ın dilemesi ile beraber olan yeminlerde, adaklarda hanis olmak = yemine, adağa muhalefet etmiş bulunma hali düşünülemez.

Bundan dolayı bir kimse "ALLAH'a yemin ederim ki yarın inşallah şu işi yaparım" diye yemin etse, veya "filan işim olursa, inşallah şu kadar gün oruç tutayım" diye adak adasa da yarın ki gün o işi yapmasa veya o işi olduğu halde oruç tutmasa yeminini bozmuş, günahkar olmaz. Çünkü bu halde o işin yapılması veya orucun tutulması, ALLAH Teala'nın dilemesine bağlanmıştır.

Hak Teala'nın herhangi bir şeyi dileyip dilemediği ise, o şeyin vaki olmasından evvel bizce meçhuldür.

Bu gibi istisnalar, İmam-ı Azam ile İmam Muhammed'e göre sözün hükmünü iptal eder, o sözü azimli, kesin olmaktan çıkarır. İmam Ebu Yusuf'a göre de, o bir şart mesabesindedir. Artık o şart bizce tahakkuk etmedikçe, yani bu yemin anında onun meydana gelmesi kesin olduğu bizce malum bulunmadıkça, ceza lazım gelmez.

(İmam Malik'e göre bu istisna halinde de yeminin ve adağın hükmü lazım gelir. Çünkü her şey, ALLAH Teala'nın dilemesine bağlıdır. Onun söylenmesi yani inşallah denilmesi bereket ummak içindir. Bu sebeple onu söylemekle sözün, yapılan yeminin veya adağın hükmü değişmiş olmaz.)

— 335 —

ADAĞIN MAHİYETİ VE NEVİLERİ

232- Nezir, ALLAH Tealaya tazim için mübah bir işin yapılmasını üstlenmek, öyle bir işin yapılmasını kendi nefsine vacip kılmaktır. Nezrin çoğulu "nüzur" dur. Nezr edene de "nâzir" denir. Nezrin Türkçe'si "adak"tır.

233- Sırf Hak Teala'nın rızası için ibadet sayılacak bazı şeyleri adamak, makbuldür, sevaba vesiledir. "Adağım olsun yarın ALLAH rızası için oruç tutayım veya fakirlere şu kadar para vereyim" denilmesi gibi.

Fakat dünyalık bir maksadın meydana gelmesi için yapılacak adaklar makbul değildir. "Filan işim yoluna girerse, üç gün oruç tutayım" veya "fakirlere para vereyim" denilmesi gibi.

Böyle dünyalık bir gaye için yapılan bir ibadet ve itaat ulvi bir maksada değil, dünyalık bir isteğe bir niyete dayalı bulunmuş olur. Bu ise; ibadetlerde, itaatlarda aranılan ihlasa aykırıdır. Böyle bir adak kaderi değiştiremez. Kader ne ise, yine o meydana gelir. Şu kadar var ki, bazen böyle bir adak ile cimriden bir mal çıkmış olur.

Bununla beraber adaklara riayet lazımdır. Çünkü adak adayan ALLAH Teala ile sözleşme yapmış demektir. Bundan dolayı adağına vefa etmesi, yani adak olarak yapmayı üstlendiği şeyi yerine getirmesi icap eder. Hak Teala Hazretleri adaklarına vefa edenleri Kur'an-ı Kerim'inde övmüştür.

234- Adaklar zaman, mekan, şahıs ve adanılan şey itibarı ile muayyen ve gayrımuayyen nevilerine ayrıldıkları gibi bir şarta bağlı olup olmamak itibarı ile de mutlak, muallak nevilerine ayrılır. Nitekim ileride görülecektir.

NEZR (ADAK)IN ŞARTLARI

235- Bir nezrin şer'an sahih, muteber, yerine getirilmesi gerekli olabilmesi için şu gibi şartlar vardır.

1. Adanılan şeyin cinsinden bir farz veya vacip ibadet bulunmalıdır. Bu yüzden: "Bir gün oruç tutayım" diye yapılan adak sahihtir. Fakat " filan hastayı ziyarette bulunayım" diye yapılacak bir adak sahih, yani yerine getirilmesi gerekli olmaz. Çünkü hastayı ziyaret cinsinden bir farz veya vacip yoktur.

2. Adanılan şeyin cinsinden bulunan bir farz veya vacip bizzat kastedilen bir ibadet olmalıdır, başka bir farz veya vacibe vesile bulunmamalıdır.

Bundan dolayı "iki rekat namaz kılayım" diye yapılan bir adak, sahihtir. Fakat "adağım olsun abdest alayım" veya "tilavet secdesinde bulunayım" diye

— 336 —

yapılacak bir adak muteber değildir. Çünkü abdest ile tilavet secdesi bizzat kastedilen bir ibadet değil, bilakis kastedilmiş olan ibadetlere birer vesiledir.

3. Adanılan şey, zaten yapılması o anda veya gelecekte lazım bir farz veya vacip bulunmamalıdır.

Bu sebeple "adağım olsun yarınki sabah namazını" veya "vitir namazını kılayım" tarzındaki adaklar sahih olmaz.

4. Adanılan şey aslında bir günah olmamalıdır.

Bu yüzden intihar gibi bir şeyi adamak mesela: "Şu işim olursa, canımı hak yolunda kurban edeyim " diye yapılan bir adak sahih olmaz.

Fakat esasen meşru iken başka bir sebepten dolayı yasak edilmiş olan bir şey ile adak sahihtir.

Mesela bir kimse, Ramazan-ı şerif bayramının birinci gününde veya Kurban bayramının dört gününde oruç tutmayı nezir etse, bu sahih olur. Şu kadar var ki, o günlerde oruç tutulması yasak edilmiş bulunmakla, o günlerde oruç tutmayıp daha sonra kaza eder. Bununla beraber oruç tutarsa, adağını yerine getirmiş olur.

ALLAH için evladını kurban edeceğini adayan kimseye, İmam Ebu Yusuf ile İmam Şafii'ye göre bir şey lazım gelmez. Çünkü bu, caiz olmayan bir adaktır. Fakat İmam-ı Azam ile İmam Muhammed'e göre bu halde bir koyun kurban edilmesi icap eder. Zira İbrahim Aleyhis-selam böyle bir kurban ile emrolunmuştur.

5. Adanılan şey, aslında imkansız olmamalıdır.

Bu sebeple bir kimse: "Geçen filan günde oruç tutayım" diye adak adasa, üzerine bir şey lazım gelmez.

Aynı şekilde: "Filan zatın geleceği gün oruç tutayım" diye adak adadığı halde kendisinden oruca aykırı bir şey meydana geldikten veya zeval (öğle) vaktinden sonra o zat gelecek olsa, nezir namına bir şey icap etmez. Çünkü o günde oruç tutulması artık imkansız olmuştur.

Geceleyin geldiği takdirde de hüküm böyledir. Zira adak, gündüz hakkındadır.

6. Nezir edilen şey, nezr edenin mülkünden fazla veya başkasına ait bulunmamalıdır.

Bundan dolayı şu an bin kuruş sadaka vermesini nezr eden kimsenin yalnız yüz kuruşu bulunsa, ancak bu yüz kuruşu sadaka vermesi icap eder. Veya başkasına ait bir malın verilmesini, mesela başkasının koyununun kurban edilmesini nezr eden kimseye de bundan dolayı bir şey lazım gelmez.

— 337 —

MUAYYEN, GAYRIMUAYYEN, MUTLAK VE MUALLAK NEZİRLER

236- "Nezrim olsun yarın oruç tutayım" gibi bir adak muayyen bir nezirdir. "Nezrim olsun bir gün oruç tutayım" denilmesi de gayri muayyen bir nezirdir. Bunlar aynı zamanda birer mutlak, yani şartsız nezirlerdir.

"Falan kimse gelirse, ALLAH için nezrim olsun bir gün oruç tutayım" veya "şu kadar sadaka vereyim" gibi şarta bağlı nezirler de birer muallak nezirdir.

237- Mutlak olan nezirleri yerine getirmek vacip olan bir vazifedir. Muayyen gününde yapılmayan bir nezir, başka bir günde kaza edilir. Mesela bugün fakirlere sadaka verilmesi adandığı halde bu sadaka verilmesi bugün yapılmazsa, başka bir günde yapılması bir kaza mahiyetinde olarak icap eder.

238- Meydana gelmesi istenilen bir şarta bağlanmış olan bir nezir, o şartın gerçekleşmesi halinde yerine getirilmesi icap eder. Meydana gelmesi istenmeyen bir şarta bağlanmış olan bir adağa gelince, bunda nezreden serbesttir, şart gerçekleşince dilerse nezrini yerine getirir, dilerse yalnız yemin keffaretinde bulunur, sahih olan budur.

Mesela: "Şu nimete nail olursam bir ay oruç tutayım" diye nezreden kimse, o nimete nail olunca, bir ay oruç tutması vacip olur. Çünkü şart olan nimet, onun tarafından istenilmiştir.

Bilakis bir kimse, kendisini yalan söylemekten men etmek için "Eğer yalan söylersem, bir ay oruç tutmak nezrim olsun" diye nezrettigi halde yine yalan söylese, serbest olur. Dilerse bu nezrini yerine getirir, yani bir ay oruç tutar ve dilerse yemin keffaretinde bulunur. Zira yalan söylemek şartı kendisince istenilmemiştir, bu nezir bir çeşit yemin demektir.

239- Mutlak bir nezir, muayyen olsa bile zamana, mekana, muayyen paraya, muayyen fakire bağlı kalmaz. Bu nezir, gerek oruç ile, namaz ile, itikaf ile olsun ve gerek para vesaire ile olsun müsavidir.

Bunun için bir kimse: "Cuma günü oruç tutayım" veya "Beytü'l-makdiste şu kadar rek'at namaz kılayım" veya "bu parayı cuma günü falan beldede falan fakire vereyim" diye nezrettiği halde buna muhalif olarak başka bir günde oruç tutsa veya başka bir mescitte o kadar rek'at namaz kılsa veya o miktarda başka bir parayı başka bir beldede başka bir fakire verse, nezrini yerine getirmiş olur.

240- Bir şarta bağlanmış olan bir nezrin o şartın meydana gelmesinden evvel eda edilmez.

Mesela: "Falan zat gelirse üç gün oruç tutayım" diye nezr eden kimse, daha o zat gelmeden üç gün oruç tutacak olsa, nezrini yerine getirmiş olmaz.

241- Şarta bağlanmak şeklindeki bir nezir de zaman ile, mekân ile, muayyen para ve muayyen fakir ile kayıtlı kalmaz.

— 338 —

Mesela "Falan işim olursa, cuma günü oruç tutayım veya şu mahaldeki falan fakire şu elimdeki parayı vereyim" diye nezreden kimse, o işi görüldükten sonra herhangi bir günde o orucu tutabilir, veya herhangi yerdeki diğer bir fakire o paranın miktarını verebilir.

242- Bir vakte bağlanılan bir oruç, o vaktin gelmesinden evvel tutulursa, İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf'a göre caiz olur. İmam Muhammed'e göre câiz olmaz. Receb-i şerif ayında tutulması nezredilen bir orucun Rebîu'l-ahir ayında tutulması gibi.

243- "Bir sene oruç tutayım" diye mutlak surette yapılan bir nezirden dolayı, hilaller itibarı ile tam bir sene oruç tutulması lazım gelir. Şöyle ki, bu halde bakılır: Eğer peşpeşe tutulması söylenmemiş ise, bu oruç ayrı ayrı günlerde tutulabilir. Şayet peşpeşe bir halde tutulursa, otuz beş günün kazası lazım gelir ki, bunların otuz günü Ramazan-ı şerife beş günü de bayramlara rastlayan günlere bedeldir. Böyle nezreden kadın ise, bu sene içinde oruç tutamayacağı âdet günlerini de kaza eder.

Fakat böyle bir sene peşpeşe oruç tutulması nezredilmiş olursa, Ramazan günlerini kaza lazım gelmez.

Zira böyle bir sene, Ramazan-ı şerifsiz olmayacağı için Ramazan günleri bu nezirden istisna edilmiş gibi olur.

244- Bir kimse: "Falan ayda mesela Receb-i şerifte oruç tutayım" diye nezrettiği halde o ayda hasta olsa, oruç tutmayıp daha sonra Ramazan-ı şerifte olduğu gibi kaza eder.

245- "ALLAH rızası için bir gün oruç tutayım" diye yapılan bir nezrin günü muayyen değildir.

Nezreden dilediği gün bu orucu tutabilir. İki gün, üç gün denildiği taktirde de hüküm böyledir.

Bu günlerin oruçları ara vermeden tutulabileceği gibi, ayrı ayrı olarak da tutulabilir. Ancak nezir anında peş peşe tutulmasına niyet edilmişse, o takdirde peş peşe tutulması lazım gelir, ara verilirse yeniden tutulmaları icap eder.

Mesela "Aralıksız on gün oruç tutayım" diye nezr etmiş bulunan bir kadın, beş gün tuttuktan sonra adet görmeye başlasa tuttuğu oruçlar nezir namına sayılmaz. Temizlendikten sonra yeniden on gün oruç tutması lazım gelir.

Fakat ayrı ayrı günlerde şu kadar oruç tutmayı adayan kimse, o kadar gün aralıksız bir şekilde oruç tutsa, nezrini yerine getirmiş olur.

246- "Üzerime oruç vacip olsun" diye nezr eden kimseye yalnız bir gün oruç tutmak lazım gelir. Miktarına niyet etmeksizin: "Bir çok günler oruç tutayım" diye nezr eden kimsenin de İmam-ı Azam'a göre on, İmameyne göre de yedi gün oruç tutması icap eder.

247- "Nezrim olsun ki yalan söylemeyeyim" veya "nezrim olsun ki filan yere gitmeyeyim" gibi sözler, "ahdim olsun" mesabesinde birer yemin sayılır. Bundan dolayı yalan söylense veya o yere gidilse, yalnız yemin keffareti lazım gelir. "Üzerime nezir olsun" tabiri de böyledir. Ancak bunlar ile sadaka vermek,

— 339 —

oruç tutmak veya hac etmek gibi bir ibadete niyet edilirse, o takdirde bu ibadet, icap eder.

Yalnız "Nezrim olsun" denilmesi de böyledir. Bu halde bakılır: Eğer bununla sayı belirtilmeksizin oruca niyet edilmiş ise, üç gün oruç lazım gelir. Miktarı belirtilmeksizin sadakaya niyet edilmiş ise, on fakire birer fitre miktarı vermek icap eder.

248- Nezirde kastın bulunması veya bulunmaması müsavidir.

Bu bakımdan "ALLAH için bir gün oruç tutayım" diyecek yerde "bir ay oruç tutayım" denilse, bir ay oruç tutulması lazım gelir. Bu ayı tayin, nezredene aittir. Hemen nezrin peşine oruca başlanılmaması bir günah değildir.

249- "ALLAH Teâla için şu gün, Mesela perşembe günü oruç tutayım" diye yapılan bir nezir, en yakın olan perşembe gününe ait bulunmuş olur. Bu yüzden yalnız o gün tutulacak oruç ile bu nezir yerine getirilmiş olur. Her perşembe günü oruç tutulması icap etmez. Ancak buna niyet edilmiş olursa, o takdirde icap eder.

250- Nezr edilen günlerden birinde oruç tutulmazsa, kaza lazım gelir.

Mesela "Muayyen günlerde oruç tutmasını adayan kimse, o günlerin şiddetinden, pek sıcak olmasından dolayı oruç tutmaya gücü yetmezse, oruç tutmaz, kazasını müsait günlere, mesela kışa bırakır.

251- Oruç tutmak üzere yaptığı nezirden dolayı üzerine kaza lazım gelen kimse, bu kazayı tehir edip de orucunu tutamayacak kadar yaşlansa, veya geçimini temin için pek meşakkatli bir sanat ile meşgul bulunsa, oruç tutmaz, her gün için bir fidye verir. Fakirliğinden dolayı fidye vermeye gücü yetmezse, ALLAH Teâla'dan mağfiret diler. Çünkü ALLAH'ü Azimüşşan Gafur'dur, Rahîm'dir.

252- Bir kimse, mesela: "Bir ay oruç tutayım" veya "itikafta bulunayım" diye adadığı halde, henüz bir gün geçmeden vefat etse, kendisine bir ay oruç tutmak veya itikafta bulunmak lazım gelmiş olur. Ayın muayyen olup olmaması müsavidir. Bu halde her gün için bir fidye verilmesini vasiyet etmiş olması icap eder. Vasiyeti bulunmadığı takdirde varislerinin müsâdeleri ile bu fidye, geriye kalan mal varlığından verilebilir.

Fakat bir kimse, hasta olduğu halde böyle bir nezirde bulunup da iyileşmeden vefat etse, kendisine bir şey lazım gelmemiş olur. Ama arada bir gün iyileşmiş olsa bile, bir aylık fidye vasiyet etmesi icap eder.

İmam Muhammed'e göre yalnız iyileştiği günler miktarı fidye vasiyet etmesi lazım gelir.

253- "ALLAH Teâla'nın rızası için kurban keseyim" veya "nezrim olsun, kurban kesip etini fakirlere dağıtayım" diye yapılan bir adak muteberdir. Fakat: "Şu hastalıktan iyi olursam bir koyun keseyim" veya "filan türbe için bir kurban keseyim" gibi adaklar, vaatler, bir nezir mahiyetinde değildir. Ve Hak Teâlanın rızasından başka bir kimse namına kurban kesilmesi caiz de değildir.

— 340 —

254- "Filan kimseye şu kadar para nezr ettim" veya "filan türbeye şu kadar mum nezr ettim" veya "filan zatın gelmesi için kurban keseceğim" gibi sözler caiz değildir. Hele bir ölü hakkında: "Ey mübarek zat! Sen benim şu işimi yoluna koyarsan, mesela: "Şu hastama şifa verirsen" veya "şu kaybolmuş malımı bana iade ettirirsen, senin türbene şu kadar şey sarf edeyim tarzındaki adaklar batıldır, haramdır. Bilakis: ALLAH rızası için şu fakire şu kadar para vermek nezrim olsun" veya "ALLAH Teâla hastama şifa verirse" veya "şu kaybolmuş malımı bana iade ederse, Hak rızası için sadaka vereyim" veya "kurban kesip etini dağıtayım" veya "onların mescitlerine şu kadar hasır, zeytin yağı alayım" gibi bir tarzda adak yapılabilir.

255- Adak kurbanının etini, adayan kimse yiyemeyeceği gibi hanımı ile usul ve furuu da yani babası, anası, dedeleri, evladı, torunları da yiyemezler. Bunu, fakirlere sadaka olarak vermeleri lazımdır. Şayet yiyecek olurlarsa yediklerinin kıymetini sadaka olarak vermeleri icap eder.

256- Yapılan bir adak veya yemin keffareti, yerine getirilmezse, hakim tarafından yapılmasına zorlanmaz. Çünkü bunlar sırf dini ibadetlerle alakalı mükellefe yönelik yapılması gerekli birer vazifedir.

İTİKAFIN MAHİYETİ, NEVİLERİ, MEŞRU OLMASINDAKİ HİKMET

257- İtikaf, lügatta: Bir şeye devam etmek manasındadır. Bir şeye devam eden kimseye de "mu'tekif" denir. Şer'i şerifte ise, itikaf: "Bir mescid-i şerifte veya o hükümdeki bir yerde itikaf niyeti ile ikamet etmek" den ibarettir.

258- İtikaflar: Vacip, sünnet-i müekkede ve müstehap nev'ilerine ayrılır. Şöyle ki: Dil ile adak yapılan bir itikaf, vaciptir. Ramazan-ı şerif'in son on gününde itikaf, kifaye yolu ile bir müekked sünnettir. Başka bir zamanda ibadet ve itaat niyeti ile bir mescid-i şerifde bir müddet yapılan itikaf da müstehaptır.

259- Bir itikafın en az müddeti, İmam Ebu Yusuf'a göre bir gündür. İmam Muhammed'e göre de bir saattir. Bir saat, fıkıh alimlerine göre: Zamanın belirsiz az çok bir kısmı demektir. Yoksa bir günün yirmi dörtte biri demek değildir.

(İtikafın en az müddeti, Malikilerce tercih edilen görüşe göre bir gündüz kadar, bir gecedir.

Şafiiler'e göre de "Sübhanellah" denilmesinden bir an fazla olan çok az bir zamandır.)

260- İtikafın meşru kılınmasındaki hikmet ve faydaya gelince, bu pek mühimdir. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz Medine-i Münevvere'ye hicretinden sonra, ahirete göç etmelerine kadar her Ramazan-ı şerif'in son on gününü itikaf ile geçirirlerdi.

İhlas ile olan bir itikaf, amellerin pek şereflisi sayılmaktadır. Bu sayede kalpler, bir müddet olsun dünya işlerinden ayrılmış, Hakk'a yönelmiş olur, birer

— 341 —

beytullah olan mescitlerden birine bu suretle devam eden bir mümin, pek kuvvetli bir kaleye sığınmış, Kerim olan mabudunun feyiz ve yardım kapısına sığınmış olur.

İslam büyüklerinden meşhur Ata demiştir ki: "İtikaf yapan kimse, ihtiyacından dolayı büyük bir zatın kapısında oturup ihtiyacımı yerine getirmedikçe buradan ayrılıp gitmem diye yalvaran bir kimseye benzer ki, ALLAH Teala'nın bir mabedine sokulmuş, beni bağışlamadıkça buradan ayrılıp gitmem demektedir.

Bir müminin her gün azalmakta olan hayat günlerinden istifade ederek böyle kudsi bir yerde bir müddet ezeli yaratıcısına olanca varlığı ile yönelip saf bir kalp ile, tertemiz bir dille ibadet ve itaat da bulunması, manevi bir zevke dalması ne müstesna bir ganimettir.

İtikaf eden kimse, bütün vakitlerini namaza tahsis etmiş demektir. Çünkü bilfiil namaz kılmadığı vakitlerde de mescit içinde namaza hazır bir haldedir. Bu namaza hazır olma hali ise, namaz hükmündedir.

Özetle itikaf sayesinde insanın maneviyatı yükselir, kalbi nurlanır, simasında kulluk nişaneleri parlar, feyizlere erişmiş olur. Ne mübarek, ne güzel bir hayat anı!.

İTİKAFIN ŞARTLARI

261- Bir itikafın sahih olması, şu şartların bulunmasına bağlıdır.

1. İtikaf yapan kimse müslüman, akıllı ve temiz bulunmalıdır.

Bundan dolayı gayrimüslimin, delinin, cünübün, hayız ile nifasdan temiz bulunmayanın itikafı caiz olmaz.

Gayrimüslim ibadete, deli de niyete ehil değildir. Dinen temiz olmayanlar da mescitlere girmekten men edilmişlerdir.

2. İtikafa niyet edilmiş olmalıdır.

Bundan dolayı niyetsiz olarak yapılan bir itikaf, muteber değildir. Zira bunun bir itaat ve ibadet olabilmesi niyete bağlıdır.

3. İtikaf, mescitte veya o hükümdeki bir yerde yapılmalıdır.

Şöyle ki, içinde cemaatla namaz kılınan herhangi bir mescitte itikaf yapılabilir. Büyük camilerde yapılması daha faziletlidir.

Kadınlar da kendi evlerinde mescit edinilen veya edecekleri birer odada itikafta bulunurlar. Buraları onların haklarında birer mescit sayılır. Kadınların evleri dışındaki mescitlerde itikaf etmeleri caiz ise de, mekruhtur. Kadınların kendi evlerinde namaz kılmaları, mescitlerde namaz kılmalarından daha faziletli olduğu gibi, evlerinde itikafları da her türlü fitne ve fesat düşüncesinden uzak olması sebebi ile mescitlerde itikafta bulunmalarından daha faziletlidir.

(İmam Şafiiye göre itikaf, tazime layık bir yerde yapılabilir ki, o da mescitlerdir. Evlerde mescit edinilen yerler, bu tazime layık değildir.)

— 342 —

4. Vacip olan bir itikafta, itikaf eden kimse oruçlu bulunmalıdır. Bu halde orucun yanılarak bozulması itikafa zarar vermez. Diğer itikaflar için oruç şart değildir. Çünkü onlar için bir müddet yoktur. Hatta camii şerifden bir iki saat içinde çıkıncaya kadar itikafa niyet edilmesi de sahihtir.

(Şafiiler'e göre vacip olan bir itikafta da oruç şart değildir.)

262- İtikaf için bülûğ çağına ermek, erkeklik, hürriyet şart değildir.

Bundan dolayı akıllı olan çocuğun, kadının, kölenin itikafları da sahihtir. Şu kadar var ki, kadının itikafı: Var ise kocasının, kölenin itikafı da: Efendisinin iznine bağlıdır. Hatta itikafda bulunmayı adamış olsalar bile. İzin bulunmadığı takdirde kadın, adamış olduğu itikafı kocasından ayrı kaldığı günlerde, köle de azat edildikten sonra kaza eder.

263- Bir kimse, itikaf için hanımına izin verse, bundan dönemez; artık men etmesi sahih olmaz. Efendi ise, kölesine vermiş olduğu izninden dönebilir.

Bir bedel karşılığında azad edilmek üzere efendisiyle bir anlaşma yapmış olan köle veya cariye ise, efendisinin izni olmasa da itikafta bulunabilir. Çünkü bu, kısmen hürriyetine sahiptir.

İTİKAFIN ADABI

264- İtikafın şu gibi edepleri vardır:

1. İtikaf, Ramazan-ı şerif'in son on gününde ve mescitlerin en faziletlisinde yapılmalıdır.

2. İtikaf esnasında hayırdan başka bir şey söylememelidir. Günahı gerektirmeyen şeyleri konuşmakta bir sakınca yoktur. Bir ibadet itikadı ile sükut etmek ise, mekruhtur. Günah-isyan sayılan şeylerden dili tutmak ise, ibadetlerin büyüklerinden biridir.

3. İtikaf esnasında Kuran-ı Kerim'i okumaya, hadis-i şerife, peygamberlerin güzel örneklerle dolu hayatlarını, dini meseleleri okumak-okutmak ve yazmaya devam etmelidir.

4. İtikaf yapan kimse temiz elbiselerini giymeli, güzel kokular sürünmelidir. Başını da yağlayabilir.

5. Kendine itikafı vacip kılacak kimse, buna yalnız kalben niyet etmekle yetinmemeli, bilakis dili ile de söylemelidir.

İTİKAFA DAİR BAZI MESELELER

265- Bir muayyen mescitde, mesela Mescid-i Haram'da itikafa niyet eden kimse, başka bir mescitde itikafa girebilir.

266- Bir ay itikafa adak yapıldığı halde bundan yalnız gecelere veya gündüzlere niyet edilse bu niyet, sahih olmaz. Çünkü ay, muayyen miktardaki

— 343 —

geceler ile gündüzlerden ibarettir. Bundan dolayı geceli-gündüzlü bir ay itikaf icap eder.

267- Yalnız gündüzleri itikafta bulunmaya niyet edilmesi sahihtir. Bu halde her gün fecr (şafak)ın doğuşundan evvel mescide girilip güneşin batışından sonra çıkılır, ve peş peşe olmasına niyet edilmemiş ise, istenilen günlerde itikaf yapılabilir. Bir gün için itikafa niyet edildiği takdirde de gece dahil olmaz. Fakat aralıksız şu kadar gün itikaf edilmesi adak yapılsa, geceler de adağa dahil olur. Aksi de böyledir. Bu halde itikaf için güneşin batışından evvelce mescide gelinir, muayyen olan günler ve geceler mescitte kalınır, son günün güneşin batışından sonra mescitten çıkılır, itikaf son bulmuş olur.

268- Muayyen bir Ramazan-ı şerif ayını itikaf ile geçirmeye adak yapılsa, o Ramazan-ı şerif orucu, bu itikaf orucu için de yeterli olur. Bu adağa rağmen, o Ramazan-ı şerifte oruç tutulup da itikaf yapılmasa, başka bir zamanda oruçlu olarak aralıksız bir ay itikaf edilmesi gerekli olur. Şayet itikaf edilmeksizin diğer bir Ramazan-ı şerif girecek olsa, artık bunda yapılacak itikaf yeterli olmaz. Çünkü bu takdirde kazaya kalan itikafın orucu, zimmette bizzat kendisi yapılması istenilen bir borç olmuştur. Bu, ikinci Ramazan-ı şerif orucuyla ödenmiş olamaz.

269- Tayin etmeksizin bir ay itikafı adamış olan kimse, Ramazan-ı şerifte bir ay itikafta bulunmakla bu adağını yerine getirmiş olamaz. Çünkü bu itikaf için bir ay oruç tutmayı da bu adak ile gerekli kılmış bulunur. Ramazan orucu ise, kendisine ayrıca farz olan bir ibadettir.

270- Bir kimse, adadığı bir itikafı yapmadan vefat edecek olsa, her günü için bir fidye verilmesini vasiyet etmiş olması lazım gelir. Çünkü vacip olan bir itikaf, orucun bir dalıdır. Bundan dolayı oruçtaki fidye, bunda da geçerli olur. Ancak fakir olursa, o halde Hak Teala'dan af ve mağfiret dilenmelidir.

İTİKAFI BOZUP BOZMAYAN ŞEYLER

271- İtikaf yapan kimsenin şer'î, tabiî veya zarurî bir ihtiyaç için mescitten dışarı çıkması itikafını bozmaz.

Mesela: İtikaf yapan kimsenin cuma namazını kılmak için çıkması, şer'î bir özür olduğundan itikafına mani değildir. Zaten cuma namazı müddeti, malum olması sebebiyle adaktan müstesna bulunmuş sayılır.

Yine aynı şekilde abdest bozmak, abdest almak veya gusletmek için çıkması da tabii bir özür olduğundan itikafa zarar vermez.

Yine böylece bulunduğu mescidin yıkılmak üzere bulunması veya oradan zorla çıkarılması da zaruri bir özür olduğundan itikafa zarar vermez.

(Şafiiler'e göre cuma namazı için başka bir mescide çıkılıp gidilmesi itikafı bozar. İtikaf, bir hafta devam edecek ise, cuma namazı kılınır bir mescitte yapılmalıdır.)

— 344 —

272- Cuma namazını kılmak veya abdest bozmak için en yakın olan yere kadar çıkılır, akabinde dönülür. Mescidi terk etmek özründen dolayı da başka bir mescide gidilip orada itikaf tamamlanır.

273- İtikaf eden kimsenin mescitten özürsüz yere çıkması itikafı bozar. Bu yüzden itikaf eden kimsenin geceleyin veya gündüzün bir özür bulunmaksızın bir müddet mescitten kasten veya yanılarak çıkacak olsa, itikafı bozulmuş olur. Bu müddet İmameyn'e göre bir günün yarısından fazla bir zamandır. Bir görüşe göre bir saatten, yani bir günün belirsiz bir parçasından ibarettir. Kadın da itikaf ettiği odadan özürsüz yere evi içerisine çıkarsa, itikafı bozulmuş olur.

274- Hastayı ziyaret etmek için, cenaze için, cenaze namazı için, şahitlikte bulunmak için dışarıya çıkılması da itikafa manidir. Hastalıktan dolayı bir saat kadar dışarıya çıkılması da itikafı bozar. Şu kadar var ki, itikaf adak yapılırken hastaları ziyaret etmek veya cenaze namazında hazır bulunmak istisna edilmiş olursa, bunlar için çıkılması itikafı bozmaz.

275- Ekseriyetle vaki olmayan bir özürden dolayı dışarı çıkmak da itikafa manidir.

Mesela: Boğulmak veya yanmak üzere olan bir kimseyi kurtarmak için veya cemaatin dağılmasından dolayı dışarıya çıkılması da itikafı bozar.

276- İtikaf eden kimseye itikafı esnasında birkaç gün baygınlık veya delilik gelse, itikafı bozulmuş olur. İyileşince yeniden itikafa başlar. Hatta bu hal devam edip birkaç sene sonra yok olsa, yine itikafı kaza etmesi icap eder.

277- Yukarıdaki meseleler, vacip olan itikaflara göredir. Nafile olan itikaflarda bir özre bağlı olsun olmasın, dışarı çıkmakla veya hastayı ziyaret etmekle itikaf bozulmaz.

278- Vacip olan bir itikaf bozulunca kazası lazım gelir. Mesela muayyen bir ay için olan bir itikaf esnasında bir oruç bozulsa veya dışarı çıkılsa, yalnız bu bir günlük itikaf için kaza lazım gelir. Fakat muayyen olmayan, peş peşe bir ay için adanılmış bir itikaf esnasında böyle bir gün oruç bozulacak olsa, yeniden bir aylık bir itikafa başlamak icap eder. Bu bozulma gerek itikaf eden kimsenin yemesi dışarıya çıkması gibi kendi fiili ile olsun ve gerek delilik ve baygınlık gibi kendi fiili olmaksızın olsun müsavidir.

279- Başlanıldıktan sonra terk edilen nafile bir itikafın -zahiri rivayete göre- kazası lazım gelmez.

280- İtikaf eden kimse, hanımı ile cinsel ilişki veya bunu davet edecek öpme, okşama gibi herhangi bir hareket, gerek gündüzün ve gerek geceleyin olsun haramdır. Cinsel ilişki ister kasten ve ister unutarak olsun itikafı bozar, hatta meni gelmese bile. Diğerleri ise, menisi gelmedikçe bozmaz. Nitekim bakmak ve düşünmek neticesinde gelecek olan meni de itikafı bozmaz.

281- İtikaf eden kimse, muhtaç olduğu şeyleri mescitte hazır bulundurmaksızın mescitte satın alabilir, mescidi işgal etmeyecek şeyleri

— 345 —

mescide getirebilir, mescitte yer, içer, mescidin içinde hazırlanmış münasip bir yer varsa, orada abdest alıp gusül yapabilir.

Böyle yer yoksa, dışarı çıkar, abdesti ve yıkanmayı müteakip hemen mescide döner.

282- İtikaf eden kimse, ezan okumak için minareye çıkabilir, hatta minarenin kapısı mescidin içerisinden olmasa bile.

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنَ الْمُعْتَكِفِينَ وَالْقَانِتِينَ آمِينَ وَالْحَمْدُ لَكَ يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ

Ey ALLAH'ım! Bizi itikaf edenlerden ve samimiyetle ibadet edenlerden eyle!. Âmîn Bütün hamd ü senalar sana mahsustur!. Ey Âlemlerin Rabbi!.

— 347 —

BEŞİNCİ KİTAP

ZEKAT VE SADAKA-I FITIR HAKKINDADIR
— 348 —

İÇİNDEKİLER

Zekatın mahiyeti

Farz kılınmasındaki hikmet

Zekatın farz olmasının şartları

Zekatın sahih olmasının şartı

Zekata tabi olup olmayan mallar

Ehlî hayvanlara ait zekatlar

Ticaret mallarının zekatı

Altın ile gümüşün zekatı

Kağıt paralar ile banknotların zekatı

Alacakların zekatı

Arazi mahsullerinin zekatı

Madenlerin ve definelerin zekatı

Zekatların ödenme yolları

Zekatın verileceği yerler

Kendilerine zekat verilmesi caiz olup olmayan kimseler

Sadaka-i fıtr'a dair meseleler

— 349 —

ZEKATIN MAHİYETİ

1- Zekat; lügatta taharet, bereket, çoğalma-artma, överek anmak manasındadır.

Istılahta, "Bir malın muayyen bir miktarını, muayyen bir zaman sonra hak sahibi olan bir kısım müslümanlara ALLAH Teâlâ'nın rızası için tamamen temlik etmek (mülkiyetine geçirmek)ten ibarettir.

Zekat, kulların kulluktaki sadakatlerine delalet eder. Bu yönüyle zekata "sadaka" da denilmiştir.

Bununla beraber sadaka tabiri zekattan daha umumidir. Vacipleri, nafileleri de içine almaktadır.

Zekat vermeye "tezkiye", zekat verene de "müzekki" denilir. Şahitler hakkındaki övgüye, güvenilir olduklarını söylemeye de tezkiye denildiği malumdur.

2- Zekat kesin bir farzdır. Peygamberimiz (S.A.V)in hicretinin ikinci senesinde oruçtan evvel farz kılınmıştır. İslâmın şartlarından birini teşkil etmektedir. Muayyen miktarda bulunan nakit paraların ve ticaret mallarının üzerinden bir sene geçtiği takdirde, zekatlarını derhal, yani sene biter bitmez hemen vermek icap eder. Çünkü bu halde bunlara yoksulların hakları taalluk etmiş olur. Artık bunu özürsüz yere tehir etmek caiz olmaz. Diğer bir görüşe göre zekatın verilmesi geciktirmeli olarak farzdır. Yani sene sonunda hemen verilmesi lazım değildir. Mükellef bunu yaşadığı sürece eda edebilir. Eda etmeden ölürse, o zaman günahkar olur. Fakat en sahih olan birinci görüştür.

3- Zekatın aşikare olarak verilmesi daha faziletlidir. Çünkü zekatı bu şekilde veren başkalarına güzel bir örnek olmuş olur ve kendisini başkasının su-i zanından kurtarır. Zekat kesin bir farz olduğundan, bunun edasında riya meydana gelemez. Nafile sadakalarda ise, böyle değildir. Onları gizlice verip gösteriş ihtimalinden kaçınmak daha faziletlidir.

ZEKATIN FARZ KILINMASINDAKİ HİKMET

4- Zekatın farz kılınmasındaki hikmet pek mühimdir ve herkesçe âdeta apaçıktır. Bir hadis-i şerifte:

حَصِّنُوا أَمْوَالَكُمْ بِالزَّكَاةِ وَدَاوُوا مَرْضَاكُمْ بِالصَّدَقَةِ وَاسْتَقْبِلُوا أَمْوَاجَ الْبَلَاءِ بِالدُّعَاءِ

"Mallarınızı zekat ile koruyunuz, hastalıklarınızı sadaka ile tedavi ediniz, bela dalgalarını dua ile, niyaz ile karşılayınız" buyrulmuştur. {(*): Beyhaki; Şüabü'l-İman; 3/282; No:3557, Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra, 5/230, No:6689, Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, 10/128, No:10196, El-Mu'cemü'l-Evsat, 2/274, No:1963}

— 350 —

Demek ki, zekat sayesinde servet korunmuş olur. Sadakalar maddi ve manevi hastalıklara birer ilaç mahiyetinde bulunur. Gerçekten zekat ve sadaka verenlerin mallarında, canlarında bir feyiz ve bereket, bir sıhhat ve âfiyet yüz gösterir, bunun çok üstünde olarak da kendileri Hak Teâlâ'nın rızasını kazanıp nice manevi mükafatlara nail olurlar, nice manevi tehlikelerden kurtulurlar.

5- Zekatın her bakımdan bir çok faydaları vardır. Bir kere malumdur ki, kalplerde pek fazla yer tutan bir mal ve servet sevgisi insanı yüksek duygulardan mahrum eder, insanı bazen fena hareketlere sürükler. Zekat sayesinde ise, kalbin bu zararlı duygusuna meyillerine mukavemet edilmiş, nefis cimrilikten temizlenmiş, mal başkasının hakkından tasfiye edilmiş, insanda şefkat, hayırseverlik, başkalarını düşünmek gibi yüksek duygular vücuda gelmiş olur.

Sonra zekat toplumun huzuruna, refahına, dayanışmasına sebeptir. Yoksulları, âcizleri kendi servetinden faydalandıran bir zengin cemiyetin en sevimli ve en değerli uzvu sayılır, fakirlerin, muhtaçların elemlerini azalttığından onların övgülerine muhabbetlerine, duâlarına nail olur, serveti de hain ve hırslı gözlerin dikilmesinden emin bulunur. Artık böyle birbiri hakkında hayır düşünen, merhametli olan duâcı bulunan bir cemiyet arasında güzel bir âhenk vücuda gelmiş olmaz mı!

6- Bir de zekat vermek, güzel bir akidenin-inancın eseridir. Böyle bir akideye sahip olan kimse, mensup olduğu cemiyet için zarardan beri, bilakis pek faydalı bir insan demektir. Çünkü kendi malından bir kısmını sırf ALLAH Teâlâ'nın rızası için ayırıp fakir olan din kardeşlerine veren ve karşılığında onlardan hiçbir şey gözetmeyen böyle bir insan artık çevresine faydalı olmaz mı? Artık kendisine ait olmayan şeylere göz dikip başkalarının zararlarına hareket eder mi? Başkalarının ellerindeki mallara saldırır mı?

7- Bununla beraber zekat bir şükran vazifesidir. Zekat veren bir müslüman düşünür ki, "Elde ettiğim bu servet, bana Hak Teâlâ'nın bir ihsanıdır. Bir çok insanlar daha güçlü, kuvvetli, daha bilgili oldukları halde bu servetten mahrum bulunuyorlar. Bu sebeple bana ikram ve ihsanı sonsuz olan yüce ALLAH'ın bir lütuf ve ihsanı olan bu servetin şükrünü îfa etmek lazım gelir. İşte bu şükür vazifesi, farz olan bu zekatı ödemekle yerine getirilmiş olur.

8- Şu da düşünülmelidir ki, bir şahsın elde ettiği servette onun mensup olduğu çevrenin bir çok tesiri vardır. Eğer o, böyle bir çevrede yaşamamış olsaydı bu servete nâil olabilecek miydi? İşte bu da bir nimettir. Bu nimete karşı şükür de o çevredeki yoksul, perişan insanlara yardım etmekle meydana gelir. Zekat ve sadaka verilmesi ise, böyle bir yardımdan ibarettir.

Özetle bugün zekat, müslümanlara mahsus, fevkalâde insanî bir vazifedir. Zekat verenler, ALLAH Teâlâ'nın sevgili, hayırlı kulları sayılmaya lâyıktır. Ne mutlu bu güzel vazifeyi yerine getirenlere.

— 351 —

ZEKATIN FARZ OLMASININ ŞARTLARI

9- Bir kimsenin zekat vermekle mükellef olması için bazı şartlar vardır. Bunları kaydediyoruz.

1. Zekat verecek kimse: Müslüman, hür, akıllı, büluğ çağına ermiş olmalıdır. Bundan dolayı gayrimüslimlere, köle ve câriyelere, delilere, çocuklara zekat farz değildir. Şöyle ki, bir gayr-ı müslim zekat ile mükellef değildir. Hatta bir müslüman "Neuzü billah" bir müddet dinden çıkıp daha sonra tövbe edip istiğfar etse, dinden çıktığı zamanlarda kendisine zekat farz olmayacağı gibi, dinden çıkmasından evvelki zamana âit zekat borçları da düşmüş olur.

Çünkü müslüman olmak, zekatın farz olmasında şart olduğu gibi devamında da şarttır. Kölelerle cariyelere gelince, onlar esasen bir şeye sahip olamayacakları için zekat vermeye ehil değildirler, hatta ticarete izinli olmuş olsalar bile.

Delilere gelince, bunlarda iki hal düşünülebilir. Birincisi: Çocukluktan beri deli olmaktır. Bunların bu hali devam ettikçe, kendileri zekat ile mükellef olmazlar. Fakat bunlar büluğ çağına erdikten sonra iyileşip düzelecek olsalar, bu iyileşmeleri tarihinden itibaren zekat ile mükellef olurlar. İkincisi: Büluğ çağına erdikten sonra bir süre deli olmaktır. Bu halde bunların, delilikleri bütün bir sene devam ederse, bu sene için kendilerine zekat farz olmaz. Çünkü bu halde kendilerinden mükellef olma durumu düşer. Fakat bu sene içinde bir süre, mesela bir iki gün iyileşip düzelseler, üzerlerine zekat lazım gelir.

Bu mesele, İmam Muhammed'e göredir. İmam Ebu Yusuf'a göre senenin ekserisinde iyileşip düzelmedikçe, o senenin zekatı icap etmez.

Baygınlık hali ise, zekat ile mükellef olmaya mani değildir.

Çocuklara gelince, bunlar da akıllı olarak büluğ çağına ermedikçe zekat ile mükellef bulunmazlar. Bu sebeple bunların mallarından velileri zekat veremez. Bunların zekatları büluğ çağına erdikleri tarihten itibaren başlar, bir sene sonunda edası vacip olur.

(İmam Şafii'ye göre çocuklar ile delilerin mallarından da zekat lazım gelir, bunu mallarından velileri edâ eder. Çünkü zekat mala yönelik bir haktır, vazifedir. Bu mükellefiyet eksikliği (çocukluk- delilik), bu hakkın farz olmasına mani olmaz. Öşürde olduğu gibi. Bizce zekat, mali bir ibadettir. Bunlar ise, ibadetle mükellef değildirler.)

2. Zekat verecek kimse, temel ihtiyaçlarından ve borcundan başka nisap miktarı veya daha fazla bir mala sahip bulunmalıdır. Bu yüzden bu kadar malı olmayan kimseye zekat farz olmaz.

"Nisap", dinimizin bir şey hakkındaki temel bir ölçü, alamet tayin etmiş olduğu miktardır. Şöyle ki, zekat hususunda altının nisabı yirmi miskal, gümüşün

— 352 —

nisabı iki yüz dirhem, koyun ile keçinin nisabı kırk, sığır ile mandanın nisabı otuz, devenin nisabı da beştir.

Temel ihtiyaçlardan maksat da, oturulacak ev ile eve lüzumlu eşyadan ve kışlık, yazlık elbise ile lüzumlu silahtan, âletten, kitaptan ve binek hayvanı (araba) ile hizmetçi, köle veya cariyeden ve bir aylık -sahih görülen diğer bir görüşe göre bir senelik- nafakaya mahsus erzaktan ibarettir. Borç karşılığı elde bulunan nakitler de bu hükümdedir.

3. Zekatın farz olması için mal, hakikaten veya hükmen nâmi-artıcı bulunmalıdır. Bu bakımdan nami olmayan mallardan zekat lazım gelmez. Hatta nisap miktarından fazla olsa, bile.

"Hakikaten nema" ticaret yolu ile doğurma veya üreme ile olur. Ticarette kullanılan herhangi bir eşya ve hayvan zekata tabi olduğu gibi dölünü veya sütünü almak için kırlarda otlatılan ve saime adını alan hayvanlar da zekata tabidir. Nitekim ileride bildirilecektir.

"Hükmen nema" da çoğaltmaya arttırmaya mümkün olan ile meydana gelir ki, bu sahibinin veya vekilinin elinde bulunan altın ile gümüşe mahsustur. Altın ile gümüşün maddeleriyle ihtiyaçlar giderilemez. Bilakis bunlar ticarette kullanılmak, malların değiştirilmesine vasıta olmak yolu ile ihtiyaçları karşılar, bu yönü ile bunlar yaratılış bakımından artmaya, ticarete mahsustur. Bu yüzden elde bulunan altın veya gümüş nakitler, külçeler zinet takımları kendileri ile ticarete niyet edilmese de veya bunlar nafakaya ev satın alınmasına harcanmak üzere saklanılmış olsa da, nisap miktarına ulaşınca, zekata tabi olurlar.

4. Zekatın farz olması için tam bir mülk bulunmalı, yani bir malda mülkiyet ile vaz'iyed -elde bulundurma- aynı anda bulunmalıdır.

Bu sebeple bir kadın mehrini eline almadıkça bundan dolayı zekat ile mükellef olmaz. Çünkü o mehre sahip ise de, henüz eline geçmiş değildir.

Yine böylece elinde rehin mal bulunan bir kimseye bu rehinden dolayı zekat lazım gelmez. Zira bu borca karşılıktır. Bunda sahibinin elinde bulundurma durumu mevcut değildir.

Yine böylece, borçlu olan kimse, borcuna karşılık olan bir malından dolayı zekat ile mükellef olmaz. Çünkü bu mal elinde bulunmuş olsa da, mülkiyeti yok demektir.

Satın alınıp da henüz teslim alınmamış bir mal ise, teslim alınmış hükmünde olarak zekata tabidir.

Bu nisaba dahil olup bundan sahih olan görüşe göre zekat vermek lazım gelir.

Yolculukta bulunan kimse de malının zekatını vermekle mükelleftir. Çünkü o malını bilfiil elinde bulundurmuyorsa da, o malı vekili vasıtasıyla kullanmaya gücü yeter.

5. Zekatın farz olması için bir mal üzerinden tam bir sene geçmiş bulunmalıdır ki, buna (havli hevelan) denir. Çünkü bu müddet içinde nema =

— 353 —

artmak ziyadeleşmek gerçekleşir. Üreme meydana gelir mevsimler ihtiyaçlar fiyatlar değişir.

Şöyle ki, en az nisap miktarı artmaya elverişli bir mal üzerinden tam bir kameri (hicri) sene geçip sene son bulmadıkça zekat lazım gelmez. Nisap miktarı hem senenin evvelinde, hem de sonunda bulunmalıdır. Bu miktarın sene içerisinde eksilmesi, zekatın farz olmasına engel olmaz. Bilakis sene içinde artan mal da sene sonunda diğer mal ile beraber zekata tabi olur.

Mesela bir kimsenin (1364) senesi başlangıcında temel ihtiyaçlarından fazla iki yüz dirhem gümüş miktarı artmaya elverişli bir malı olup bu mal sene sonuna kadar devam etse, bundan beş dirhem zekat lazım gelir. Bu mal sene ortasında yüz dirhem miktarına indiği halde sene sonunda yine iki yüz dirhem miktarına çıkmış bulunsa yine beş dirhem zekat vermek icap eder.

Sene başında en az iki yüz dirhem miktarı iken sene arasında kazanç hibe veya miras gibi bir sebeple dört yüz dirhem miktarına çıkıp sene sonuna kadar devam etse, on dirhem zekat vermek gerekir. Fakat böyle bir mal sene başında mesela yüz doksan dirhem miktarı iken sene sonunda iki yüz, üç yüz dirhem miktarına çıkmış bulunsa veyahut sene başında iki yüz üç yüz dirhem miktarı iken sene sonunda yüz doksan dokuz dirhem miktarına düşse, zekat lazım gelmez. Bilakis iki yüz dirhem miktarı olduğu günden itibaren başlayacak bir senelik müddet sonunda yine aynı miktarda veya daha fazla bulunacak olursa, zekatı lazım gelir.

İmam Züfer'e göre nisap miktarı senenin başından sonuna kadar tamam bulunmalıdır.

İmam Şafii'ye göre de yılın ekseriyetini merada otlayarak geçiren hayvanlarda hüküm böyledir. Fakat ticaret mallarında nisabın yalnız sene sonunda tam bulunması lazımdır. Sene başında veya içerisinde noksan olması, zekatın farz olmasına mani olmaz.

10- Zekata tabi bir mal üzerinden bir sene geçtikten sonra artacak olsa, bu artan kısmı arttığı günden itibaren bir sene geçmedikçe zekata tabi olmaz.

Mesela 1363 senesi başında üç yüz lira miktarında bulunan bir ticaret malı, 1363 senesi sonunda yine üç yüz lira miktarı olup da 1364 senesi başında üç yüz elli lira miktarına yükselse, bu elli lira miktarı zekat için üç yüz liraya eklenmez. Bunun için ayrıca bir sene geçmesi lazım gelir.

ZEKATIN SAHİH OLMASININ ŞARTLARI

11- Verilen bir zekatın sahih olması için zekat niyeti ile beraber verilmiş olması şarttır. Bu esas üzerine şu meseleler ortaya çıkar.

1. Zekatı fakire verirken veya zekat için bir mal ayırırken bunun zekat olduğuna kalben niyet edilmesi lazımdır. Dil ile söylenmesi lazım değildir. Hatta bir

— 354 —

malı fakire zekat niyetiyle verirken bunun bir hibe veya bir borç olarak verildiğini söylemek bile zekat olmasına mani değildir.

2. Bir mal fakire niyetsiz olarak verildiği takdirde bakılır: Eğer henüz fakirin elinde mevcut ise, zekata niyet edilmesi caizdir. Fakat elinden çıkmış ise, niyet edilmesi geçerli olmaz.

Aynı şekilde bir şahıs bir kimsenin malından onun adına zekatını vermekle o kimse buna izin verse bakılır: Eğer o mal fakirin yanında mevcut ise, bu zekat sahih olur mevcut değilse olmaz.

3. Zekatta vekilin niyeti değil, müvekkilin niyeti muteberdir.

Bundan dolayı bir kimse zekatını vermek için birini vekil tayin etse, zekat olarak vereceği malı teslim ettiği zaman veya o malı vekilin fakire vereceği zaman zekata niyet etmesi icap eder. Vekilin niyeti yeterli olmaz. Bu vekil, bir müslüman olacağı gibi, bir gayrimüslim vatandaş da olabilir.

4. Zekat vermek niyetinde olan bir kimse, bunun için bir mal ayırmaksızın fakirlere vakit vakit bir şeyler verdiği halde hatırına niyet gelmese, bunlar zekatına sayılamaz. Fakat fakire böyle bir mal verirken "bunu niçin veriyorsun?" gibi bir suale, düşünmeksizin hemen "zekat olarak veriyorum" diyebilecek bir halde bulunursa, bu niyet mesabesinde olur.

5. Bir kimse, fakirlere bir müddet sadaka verdikten sonra "Şu müddet içinde sadaka olarak verdiğim şeylerin zekatımdan olmasına niyet etim" demesi geçerli olmaz.

6. Bir kimse elinde bulunan bir malı zekata niyet etmeksizin büsbütün sadaka olarak verse, bunun zekatı kendisinden düşmüş olur. Gerek nafile sadakaya niyet etmiş olsun ve gerek olmasın müsavidir. Fakat bununla bir adağa veya başka vacip bir vazifeye niyet etmiş olursa, bu mal, o niyete göre verilmiş olur, bu mala isabet eden zekat miktarını ayrıca borçlu olup ödemek icap eder.

7. Bir kimse, zekatı icap eden bir malın bir miktarını bir fakire hibe etse, bu miktara isabet eden zekat, kendisinden düşer.

Mesela bir zengin, bir fakirin zimmetinde olan on bin kuruş alacağını bu fakire bağışlasa, yalnız bu on bin kuruşa ait zekatını vermiş olur. Bu hususta zekata niyet edip etmemesi müsavidir. Bu on bin kuruşu diğer mallarının zekatına sayamaz.

Yine böylece, fakir olmayan bir borçluya böyle bir mal bağışlansa, bununla ne o malın, ne de başka mallarının zekatı verilmiş olmaz. -En sahih olan görüşe göre- bu bağışlanan mala isabet eden zekatın da ayrıca verilmesi lazım gelir.

ZEKATA TABİ OLAN MALLAR

12- Mallar, "gizli-saklı mallar" ve "aşikare mallar" adıyla iki kısımdır. Nakit paralar ile evlerde, mağazalarda bulunan ticaret malları, gizli-saklı mallardır. Yılın ekseriyetini merada otlayarak geçiren hayvanlar ile bir kısım

— 355 —

arazi mahsülleri ve madenler, yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret malları ile nakit paralar da aşikare mallardandır. Bunların hepsi de birer muayyen nisbette zekata tabidir.

13- Gizli-saklı malların zekatlarını vermek, sahiplerinin dindarlığına havale edilmiştir. Bunlar, bu malların zekatlarını diledikleri fakirlere, muhtaçlara bizzat verebilirler.

Aşikare malların zekatlarını, muayyen nisbetteki vergilerini ise, veliyyü'l-emir, hususi memurlar vasıtasıyla tahsil ederek dinen muayyen yerlere sarf eder. Bu memurlara "amil", "sai", "aşir" gibi adlar verilmiştir.

14- Vaktiyle tüccarları yol kesicilerden, vesaireden korumak ve karşılığında bir kısım zekatlarını almak için münasip yerlerde "aşir" adı ile bir takım memurlar tayin edilmiş bulunuyordu. Bu memurlar, müslümanların nisap miktarına ulaşan ve üzerlerinden birer sene geçmiş bulunan ticaret mallarından ve üzerlerinde bulunan paralardan kırkta bir nisbetinde zekat tahsil ederlerdi. Ancak bu malların sahipleri bunların zekatlarını daha yola çıkmadan bulundukları beldede vermiş olduklarını veya bunların karşılığında borçlu olduklarını veya bu malların ticaret malı olmadığını veya zekatlarının başka bir aşir tarafından alınmış olduğunu iddia ederlerse, o halde bu iddianın aksi ortaya çıkmadıkça zekatları alınmazdı.

Bu memurlar, tüccarların yanlarında bulunup çabuk bozulacak sebzeler, yaş hurmalar, yaş üzümler gibi şeylerden de zekat almazlardı. Hatta bunların kıymetleri nisap miktarından fazla olsa bile.

Zamanımızda tüccarlar, İslam gümrüklerinde ticaret malları için verdikleri vergileri bu malların zekatına sayabilirler.

ZEKATA TABİ OLMAYAN MALLAR

15- Bir insanın gerek kendi şahsının ve gerek nafakalarıyla mükellef olduğu kimselerin ihtiyaçlarını karşılayan, bu yönüyle "temel ihtiyaçlar" adını alan şeylerden zekat lazım gelmez. Oturulan evler ve bu evlerin lüzumlu eşyası, giyinmeye, kuşanmaya mahsus lüzumlu elbiseler, silahlar, binmeye mahsus hayvanlar (arabalar), hizmete mahsus köleler, cariyeler, bir aylık veya bir senelik taam = yenilecek ve içilecek şeyler, ilim sahiplerinin birer ciltten veya takımdan ibaret olan kitapları, sanat erbabının birer takım aletleri temel ihtiyaçlardan sayılır.

Bu sebeple bunlara sahip olanlar, zengin, nisaba sahip sayılmazlar.

16- Ticaret için olmayan fazla ev eşyasından, kitaplardan sanat aletlerinden, fazla elbiseden, fazla yenilecek ve içilecek şeylerden, altın ve gümüşten olmayan ziynet takımlarından, yakut, zümrüt, inci, elmas gibi ziynet eşyalarından dolayı da zekat lazım gelmez. Çünkü bunlar, artıcı değildir. Şu kadar var ki, bunlar, temel ihtiyaçlardan hariç olup kıymetleri en az nisap miktarına ulaşınca sahipleri zengin

— 356 —

sayılır. Bundan dolayı zekat ile mükellef olmazlarsa da, fıtır sadakası ile ve kurban ile mükellef olurlar. Kendilerinin zekat, sadaka almaları caiz olmaz.

17- Bir kimsenin sahip olduğu halde kendilerinden faydalanması mümkün olmayan, başka bir ifade ile; elinden çıkıp büyük ihtimalle bir daha eline girmeleri umulmayan mallarından zekat lazım gelmez. Bu gibi mallara "mali zımar" denir. Bunlar, bu halde çoğalıcı sayılmayacakları yönüyle zekata tabi olmazlar. İsbatı mümkün olmayıp inkar edilen alacak paralar, gasp ve devletçe el konulup geri alınması umulmayan mallar, denize düşüp çıkarılması mümkün görülmeyen mallar, kırda gömülüp yerleri unutulmuş nakitler, kaybolmuş diğer mallar bu kısımdandır. Bunlardan dolayı -elden çıkmış oldukları müddetçe, istifade etmek mümkün olmadığından- zekat lazım gelmezse de tekrar elde edilince bakılır, nisap miktarına ulaşmış ve zekata tabi mallardan ise, elde edildikleri tarihten itibaren bir sene sona erince, zekatları lazım gelir.

Mesela senelerce inkar edilip delil ile ispatı mümkün bulunmayan şu kadar bin kuruştan ibaret bir alacaktan dolayı, bu seneler için zekat lazım gelmez. Fakat daha sonra ikrar ile veya delil ile sabit olup tahsil edilse, bu ispat anından itibaren zekata tabi olup aradan bir sene geçince zekatı lazım gelir. Ancak sahibinin zekata tabi başka malı da bulunursa, o takdirde bunların zekatı ile beraber o elde edilen malların da zekatını vermek icap eder, bir sene geçmesi beklenilmez.

(İmam Züfer ile İmam Şafii'ye göre bu gibi malların geçmiş seneleri için de zekat lazım gelir. Çünkü mülkiyet mevcuttur.)

18- İnsanlar tarafından istenilecek herhangi bir borca karşılık olacak bir mal, nakit olsun, yılın ekseriyetini merada otlayarak geçiren hayvan veya ticaret malı olsun, zekata tabi olmaz. Ödünç alınmış paralar, telef edilmiş şeylerin bedeli, kadınlara verilecek mehir paraları, geçmiş senelere ait zekat paraları bu borç kısmındandır. Bu yüzden bir kimsenin temel ihtiyaçlarından başka elinde nisap miktarı nakitleri veya ticaret eşyası bulunduğu halde bu miktarda borcu bulunsa, kendisine zekat farz olmaz.

19- Bir kimsenin nisaptan fazla malı olduğu halde bir miktar da borcu bulunsa bakılır: Eğer bu maldan borcu çıktıktan sonra nisaptan noksan olmamak üzere bir şey kalırsa, yalnız bu şeyin zekatı lazım gelir. Fakat nisap miktarından, yani iki yüz dirhem gümüş kıymetinden az bir şey kalırsa, bundan da zekat lazım gelmez.

20- Bir kimsenin mesela yüz lira fazla parası olduğu halde geçmiş senelerden üzerinde kalmış yüz lira da zekattan borcu bulunsa kendisine bu yüz lira için ayrıca bir zekat lazım gelmez. Fakat zekattan borcu mesela kırk lira olsa, geri kalan mevcut altmış liranın zekatı lazım gelir.

Zekat gerçekte ALLAH'a ait yani umumun menfaati ile ilgili haklardandır. Fakat verilmediği takdirde veliyyül-emir tarafından istenilip zekat verilen yerlere harcanabilir. Bu yönüyle bu da insanlar tarafından istenilecek borçlardan

— 357 —

sayılır. Adaktan, keffaretten, fıtır sadakasından, farz olan hacdan dolayı olan borçlar ise, böyle değildir. Bunlar insanlar tarafından istenilemez. Bu sebeple bunların bulunması, eldeki mevcut malların zekata tabi olmasına mani olamaz.

(İmam Şafii'ye göre nisap miktarı artıcı bir mala sahip olan, bunun karşılığında borcu olsa da, zekat ile mükellef olur. Çünkü zekatın farz olması nisap miktarı olan artıcı mal sebebiyledir. Bu borçlu ise, buna sahiptir. Hür bir kimsenin borcu ise, zimmetine taalluk eder, hemen elindeki mala taalluk etmez. Bunun içindir ki bu malda tasarrufu caizdir. Borç ile zekat ise, başka başka haklardır. Birinin varlığı, diğerinin farz olmasına mani olmaz.)

Bizce borçlu fakirdir, nisap miktarı fazla malı yok ise, kendisine zekat verilmesi bile caizdir. Zekat ise, zengine farzdır.

21- İnsanlar tarafından istenilecek bir borcun zekata mani olması hususunda bu borcun nakitlerden veya diğer eşyadan olması müsavi olduğu gibi, vadesi dolmuş olup olmaması da müsavidir. Şu kadar var ki, bu borç zekatın farz olmasından evvel zimmete taalluk etmiş bulunmalıdır. Yoksa bir malın zekatının verilmesi farz olduktan sonra zimmete sonradan gelecek bir borç, bu zekatın düşmesine sebep olamaz.

Sene içinde zimmete gerekli olan bir borç ise, İmam Ebu Yusuf'a göre zekatın farz olmasına mani olmazsa da, İmam Muhammed'e göre mani olur.

22- Bir borca kefil olan kimsenin malından da kefil olduğu borca denk olan miktar hakkında zekat lazım gelmez. Bu kefalet borçlunun emriyle olsun olmasın, müsavidir. Çünkü kefil de borçlu demektir.

23- Bir borç herhangi bir şekilde düşünce ona denk olan malın zekatı için sene başlangıcı, bu düşme tarihinden başlar. Mesela bir kimsenin temel ihtiyaçlarından başka nisap miktarı artıcı bir malı bulunduğu gibi o kadar da borcu bulunsa, kendisine zekat lazım gelmez. Fakat bu borç kendisine bağışlansa, bu bağışlama tarihinden itibaren bir sene geçince bu nisap miktarının zekatı icap eder.

Bu mesele, İmam-ı A'zam'a göredir. İmam Muhammed'e göre bu halde, o malın üzerinden bir sene geçmiş olunca zekat lazım gelir.Hatta borcun düşmesinden itibaren henüz bir sene geçmiş olmasa bile.

24- Muhtelif nisaplara sahip olan, yani hem nisap miktarı nakitleri, hem ticaret eşyası hem de yılın ekseriyeti merada otlayarak geçiren muhtelif cins hayvanları bulunan bir kimsenin bir miktar da borcu bulunsa, bu borcuna temel ihtiyaçlardan olan bir malı, mesela, oturduğu evi karşılık tutulamaz. Bilakis zekata tabi mallarından dilediğini karşılık tutup, diğerlerinin zekatını verir. Ancak bu mallardan bazısının zekatı, veliyyül-emir tarafından tahsil edilecek olursa, o takdirde borcuna evvela nakitleri karşılık tutulur, nakitleri yeterli olmazsa ticaret eşyası da karşılık tutulur, bu da yeterli olmazsa, zekatı nisbeten az olan hayvanları da karşılık tutmak lazım gelir. Nisap miktarı veya fazla bir şey kalırsa yalnız onun zekatını verir.

— 358 —

25- Ticaret için değil, yalnız kira bedellerini almak üzere elde bulunan evlerden, dükkanlardan ve diğer gelir getiren gayrimenkullerden ve kaplar ile aletlerden, makineler ile nakil vasıtalarından zekat lazım gelmez. Bilakis bunların kiralarından toplanan paralar, nisap miktarı olup karşılıklarında borç bulunmadığı ve üzerlerinden tam bir sene geçtiği veya zekatı verilecek diğer nakitler ve mallara ilave edildiği takdirde zekata tabi olurlar.

26- Ticaret için olmayan atlar, İmameyn'e göre yılın ekseriyeti merada otlasınlar otlamasınlar, dişileri ile erkekleri karışık bulunsun bulunmasın, zekata tâbi değildirler. Fetva da bu şekildedir. Fakat İmam-ı A'zam ile İmam Züfer'e göre yılın ekseriyeti merada otlamış olup dişileri ile erkekleri karışık bulunan yük taşımaya ve binmeye alıştırılmamış at cinsi zekata tâbidir. Bunlarda nisap aranılmaz. Sahibi kıymetlerinin kırkta birini zekat olarak verir. Bir görüşe göre de her at başına bir dinar veya on dirhem gümüş verir.Vaktiyle bir dinar altın, on dirhem gümüşe denk bulunurdu. Bu zekatı veliyyül'emir tahsil etmez. Bilakis sahibi dilediği fakire verebilir.

27- Ticaret için olmayan sade erkek atlar, yılın ekseriyeti merada otlasınlar otlamasınlar, İmam-ı Azam'a göre de zekata tabi değildirler. Fakat yılın ekseriyeti merada otlayan sade kısraklar için İmam-ı Azam'a göre zekat icap eder. Çünkü bunlara kaçak erkek atların karışmış olması muhtemeldir. Bununla beraber bu hususta İmam-ı Azam'dan başka bir görüş de rivayet edilmiştir.

28- Merkep, katır, av için eğitilmiş köpek ve pars ticaret için olmayınca zekata tabi olmazlar. Hatta yılın ekseriyetini merada otlamış olsalar bile. Çünkü bunların yılın ekseriyeti merada otlamış olmaları nadirdir, nadire ise, itibar olunmaz.

29- Yük ve çift hayvanları ve kesilip etleri yenmek için veya damızlık için ahırlarda veya kırlarda beslenilen hayvanlar ve en az altı ay ahırlarda alaf ile beslenilen "alufe" adını alan hayvanlar zekata tabi değildirler.

(İmam Malik'e göre bunlar da zekata tabidirler. Çünkü zekat, mülk ve mal olmak itibariyledir ve bunların bir şükranesidir, bunlarda da bir mülk ve mal olmak vardır.)

30- Haram mal için zekat verilemez. Böyle haram bir mal, sahibi mevcut ise, ona iade edilir. Değilse, fakirlere sadaka olarak verilmesi lazım gelir. Fakat haram bir mal, helal bir mala karışmış bulunup da aralarını ayırmak mümkün olmasa, hepsinin zekatını vermek icap eder.

31- Zekat zimmete değil, malın bizzat kendisine taalluk eder. Bu yüzden bir mal, zekatının verilmesi farz olduktan sonra helak olsa, zekatı düşer. Fakat tüketilirse, mesela başkasına bağışlanır veya onunla oturulacak bir ev alınırsa, zekatı düşmez, bunu ödemek lazım gelir.

32- Zekat için ayrılmış olan bir mal, zayi olsa, zekat düşmez. Fakat zekat için ayrılan bir mal fakire verilmeden sahibi vefat etse, varislerine miras olarak kalır.

— 359 —

33- Zekattan borcu olan kimse ölünce bu borcu vasiyet etmemiş ise, geriye bıraktığı mal varlığından alınamaz. Artık malı varislerine intikal etmiş olur. Varislerinden ehil olanlar isterlerse bunu kendi hisselerinden teberru ederek verebilirler.

34- Birden fazla kimselerin zekatlarını fakirlere vermeye vekil olan şahsın, bunlardan aldığı zekat mallarını birbirine karıştırmaksızın fakirlere vermesi lazım gelir. Karıştırdıktan sonra verirse, kendi adına sadaka vermiş olur. O zekat mallarını ayrıca ödemesi icap eder.

EHLÎ HAYVANLARA AİT ZEKATLAR

35- Ehli hayvanlar koyun ile keçiden, sığır ile mandadan ve at ile deveden ibaret olmak üzere başlıca altı cinstir. Bunlardan senenin yarısından fazla bir müddetle serbest meralarda, kırlarda sadece sütleri alınmak veya üremeleri veya semizlenmeleri temin edilmek maksadıyla otlayıp duranlara "sâime" denir, çoğulu sevaim'dir.

Meralarda, kırlarda bu maksatla altı ay kadar otlayan hayvanlar sâime sayılmadığı için zekata tabi olmazlar. Aynı şekilde sadece binilmek veya yük taşıtılmak veya kesilip etleri alınmak için meralarda az-çok bir müddetle otlatılan hayvanlar da zekata tabi değildir. Ticaret için olan hayvanların hükmü ise, aşağıda yazılıdır.

36- Sâime denilen hayvanlardan cinslerine göre senede bir defa birer muayyen zekat alınır. Şöyle ki:

1- Koyunlar ile keçilerin zekatı

Sâime olan koyunlar ile keçilerin nisabı kırktır. Kırktan noksan ise, zekatı yoktur. Kırk koyun için ise, bir koyun zekat verilir. Kırktan sonra yüz yirmi bir koyuna kadar bağışlanmıştır. Yani, bunlar zekata tabi değildir. Yüz yirmi bir koyundan iki yüz bir koyuna kadar zekat olarak iki koyun, iki yüz bir koyundan dört yüz koyuna kadar üç koyun, tam dört yüz koyun için de dört koyun zekat verilir. Sonra her yüzde bir koyun daha verilir. Aradaki miktar bağışlanmıştır, zekata tabi değildir. Verilecek zekat koyunu, bir yaşını doldurmuş olmalıdır, en sahih olan görüş budur.

Keçi de koyun gibidir, bunlar bir cins sayılır, bunlar nisabı tamamlamak için birbirine ilave edilir. Mesela otuz koyun ile on keçiden, bir koyun lazım gelir. Bunların erkekleri ile dişileri müsavidir. Zekat için verilecek koyun, erkek de dişi de olabilir.

Koyunlar ile keçilerden hangisi daha fazla ise, zekatın ondan verilmesi örf-âdet olmuştur. Müsavi ise, mal sahibi serbesttir, dilediğinden zekatını verebilir. Fakat bunlar yalnız koyundan yahut yalnız keçiden ibaret bulunsa, zekatlarını

— 360 —

edâ hususunda birbirinin yerine geçerli olamaz. Bundan dolayı koyun yerine keçi veya keçi yerine koyun verilemez.

2- Sığırlar ile mandaların zekatı

Sâime olan sığır hayvanlarının nisabı otuzdur. Bundan azı için zekat icap etmez. Otuz sığırdan kırk sığıra kadar zekat olarak iki yaşına girmiş erkek veya dişi bir buzağı verilir. Kırk sığırdan altmış sığıra kadar üç yaşına girmiş erkek veya dişi bir dana verilir. Altmış sığırdan ise, birer yaşını bitirmiş iki buzağı verilir. Sonra her otuzda bir buzağı, ve her kırkta bir dana hesabı üzere zekat verilir.

Mesela yetmiş sığır için bir buzağı ile bir dana zekat verileceği gibi seksen sığır için de iki dana ve doksan sığır için de üç buzağı, yüz sığır için bir dana ile iki buzağı ve yüz on sığır için de bir buzağı ile iki dana verilir. Yüz yirmi sığır için de dört buzağı veya üç dana vermek hususunda sahibi serbesttir. Çünkü bunda dört otuz, üç de kırk vardır. Daha çok sayılar içinde bu şekilde işlem yapılır.

Zekat hususunda sığır ile manda arasında fark yoktur. Bunlar bir cins sayılır, bunlar karışık olduğu takdirde birbirine ilâve edilir. Meselâ yirmi sığır ile on manda bulunsa, bunlar için iki yaşına girmiş bir buzağı zekât verilir. Bu iki cinsten hangisi daha fazla ise, zekatları o cinsten verilir. Müsavi oldukları takdirde zekat, değeri daha az olan cinsin en iyisinden veya değeri daha yüksek olan cinsin en düşüğünden verilir. Mesela sığırlar değer bakımından daha düşükse, zekat oların en iyi olan buzağılardan verilir, bu şekilde bir denge temin edilmiş olur.

3- Develerin Zekatı

Sâime olan develerin nisabı beştir. Beşten aşağısı için zekat lazım gelmez. Birer yaşlarını bitirmiş beş deve için bir koyun verilir. Fazlası ona kadar muaftır. On deveden yirmi beş deveye kadar, her beşte bir koyun verilmesi icap eder. Tam yirmi beş deve için de iki yaşına girmiş bir dişi deve yavrusu verilir. Otuz beş deveye kadar başka bir şey verilmez. Tam otuz altı deveden kırk beşe kadar da üç yaşına girmiş bir dişi deve verilir. Kırk altı deveden altmışa kadar da dört yaşına girmiş bir dişi deve verilir.

Tam altmış bir deveden yetmiş beş deveye kadar da beş yaşına ayak basmış bir dişi deve verilir. Yetmiş altı deveden doksana kadar da üçer yaşına girmiş iki dişi deve vermek icap eder. Tam doksan birden yüz yirmiye kadar da dört yaşına girmiş iki dişi deve verilir. Yüz yirmi deveden yüz kırk beşe kadar da böyle dört yaşında iki deve ile beraber her beş devede de bir koyun verilir. Yüz kırk beş deveden itibaren de tafsilatlı fıkıh kitaplarımızda beyan olunduğu nisbette zekat vermek lazım gelir.

— 361 —

Zekat hususunda develerin erkekleri ile dişileri, karışık bulunup bulunmamaları ve Arap, Acem develeri müsavidir. Şu kadar var ki, zekat için verilecek develerin orta halde dişi olması şarttır. Erkek deve verildiği takdirde kıymet itibarı ile verilir.

37- Sene başında nisap miktarında bulunan sâime hayvanlarına sene içinde hibe, miras, satın alma gibi sebeplerle aynı cinsten bir takım sâime hayvanları da katılacak olsa, sene sonunda hepsinin zekatı birden lazım gelir.

(İmam Şafii'ye göre bu eklenen kısım, nisap miktarına ulaşmış olsun olmasın, mülkiyetine geçme tarihinden itibaren bir sene geçmedikçe zekata tabi olmaz.)

38- Sâime hayvanları arasında bulunan kör, zayıf hayvanlar da nisaba dahil olur. Fakat bunlar zekat olarak verilmez.

39- Sâime bulunup henüz birer yaşını doldurmamış olan kuzulardan, sığır ve manda ve deve yavrularından dolayı İmam-ı Azam ile İmam Muhammed'e göre zekat lazım gelmez. Hatta sayıları, nisap miktarından fazla olsa bile. Fakat aralarında kendi cinslerinden büyük hayvanlar bulunursa, zekatları lazım gelir.

Mesela sene başından sonuna kadar bir koyun ile otuz dokuz kuzu bulunsa, sene sonunda bu koyun zekat olarak verilir. Bunlardan bir kuzu verilmesi yeterli olmaz.

Yine böylece yirmi dokuz, otuz sığır yavrusu ile bir tane de sığır bulunsa, bir yaşını bitirmiş bir buzağı vermek icap eder.

Aynı şekilde dört deve yavrusu ile bir tane de iki veya üç yaşına girmiş deve bulunsa, bir koyun verilmesi lazım gelir. Şayet sene içinde veya sene çıktıktan sonra bu yaşlı hayvanlar ölecek olsalar, geri kalan kuzular ve yavrular için yine zekat icap etmez.

İmam Ebu Yusuf'a göre böyle yaşlarını daha doldurmamış hayvanlardan da nisap miktarında olunca zekat lazım gelir. Mesela kırk kuzu için bir kuzu zekat verilir.

(İmam Şafiî hazretlerinin görüşü de böyledir.)

40- Saimelere mahsus iki nisap arasındaki miktar, ittifakla zekattan muaf olduğundan bundan dolayı zekat lazım gelmediği gibi, bunun helak (zayi) olması da İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf'a göre zekata tesir etmez. Fakat İmam Muhammed ile İmam Züfer'e göre helak olması halinde zekat da o nisbette düşer.

Mesela bir kimsenin altmış koyunu bulunsa, bundan kırk koyun için yalnız bir koyun zekat lazım gelir. Bunlar yüz yirmi bir koyuna ulaşmadıkça, geri kalan yirmi koyun için zekat lazım gelmez, bunlar zekattan müstesnadır.

Bu bakımdan bu altmış koyundan on veya yirmi koyun telef olsa, yine geri kalan kırk koyun için İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf'a göre bir koyun zekat verilmesi icab eder. Fakat İmam Muhammed ile İmam Züfer'e göre böyle altmış koyundan onu veya yirmisi telef olsa, zekat da o nisbette azalır. Şöyle ki, on koyun telef olunca bir koyunun altıda biri, yirmi koyun telef olunca da bir koyunun altıda ikisi nisbetinde zekat miktarı azalmış olur.

— 362 —

TiCARET MALLARININ ZEKATLARI

41- Her nevi ticaret malları zekata tabidir. Ticaret malları, uruz denilen mal, kumaş gibi her çeşit eşyadan olabileceği gibi buğday, arpa, pirinç gibi hububattan, demir, bakır, kalay gibi tartılarak alınıp satılanlardan, koyun, deve, at gibi hayvanlardan, ev, han, dükkan gibi gelir getiren gayri menkullerden de olabilir.

Ticaret için, yani alıp satma için olan gayrımenkullerin kira bedelleri de ticaret malı sayılır. Hatta ticaret niyeti bulunmasa bile.

42- Sene başında nisaba ulaşan, yani kıymetleri en az iki yüz dirhem gümüş veya yirmi miskal altın miktarında bulunan ticaret mallarının zekatı için sene sonundaki kıymetlerine itibar olunur. Bu kıymetlere göre zekatları verilir. Ancak bu kıymetler, nisap miktarından aşağıya düşmüş bulunursa, o halde zekatları lazım gelmez. Sene içerisinde artıp eksilmeleri ise, zekata tesir etmez.

Ticaret için olan hayvanlardan da sayılarına, saime olup olmamaya itibar olunmaz. Her halükarda kıymetlerine itibar olunur.

43- Ticaret mallarının sene sonundaki kıymetleri, bulundukları yerdeki piyasaya göre takdir edilir. Bu hususta sahipleri serbesttirler. Bu kıymetleri dilerlerse altın ile ve dilerlerse gümüş ile takdir ve tayin edebilirler. Fakat bunlardan birine göre nisap miktarında bulunduğu halde diğerine göre bulunmasa, mesela bir ticaret malının kıymeti iki yüz dirhem gümüşe müsavi olduğu halde yirmi miskal altına müsavi olmayıp eksik bulunsa, nisap miktarında bulunduğuna göre takdir edilerek, zekatı verilir.

44- Ticaret niyeti, ticaret işi ile beraber olmalıdır. Böyle bir işten soyutlanmış olan bir niyet ile bir mal, ticaret için olmuş olmaz.

Bu yüzden bir kimse bir malı satın alırken veya satmak için birine verirken ticarete niyet ederse o mal ticaret için olur. Fakat bir kimse kendisine miras, hibe veya vasiyet gibi bir yol ile intikal eden bir mal hakkında ticarete niyet etse, sadece bununla o mal ticaret için olmuş olmaz. Bu mesele, İmam Muhammed'e göredir. Fakat İmam Ebu Yusuf'a göre bir kimse kendisine hibe veya vasiyet edilen bir malı ticaret niyetiyle kabul etse, o mal, ticaret için olmuş olur. Çünkü ticaret, mal kazanmak için yapılan bir akittir. Bir kimsenin kabulü bulunmadıkça mülküne girmeyecek olan bir şey ise, o kabul ettiği takdirde bir kazancı, bir kesbi olmuş olur. Artık kendisinin bu işine ticaret niyetinin beraber olması sahih bulunur.

45- Baştan ticaret niyetiyle satın alınmamış olan bir mal, mesela bir takım eşya veya bir miktar zahire ileride satılmak üzere saklanırsa, bu bir ticaret malı sayılmaz. Bu yüzden bunun üzerinden bir sene geçmekle zekatı lazım gelmez.

— 363 —

46- Ölçülür, tartılır veya sayılır şeylerden olan bir ticaret malının kıymeti, sene sonundan sonra artacak veya eksilecek olsa, buna bakılmaz. Bilakis tam sene sonundaki kıymetine bakılır, ona göre zekatı verilir.

Mesela sene başından sonuna kadar yüz lira kıymetinde bulunan kırk kile (ölçek) lik bir ticaret zahiresi, sene sonundan sonra yüz yirmi liraya çıksa veya seksen liraya düşse, buna bakılmaz, tam sene sonundaki yüz liradan ibaret olan kıymetine itibar olunur.

Bu sebeple zekatı kendi cinsinden kırkta bir nisbetinde verilmediği takdirde aynı nisbette olarak yüz liradan verilmesi lazım gelir.

47- Ticaret malları bir sene içinde kendi cinsleriyle veya başka cinslerle değiştirilecek olsa, "havl" müddeti, yani bir senelik müddeti kesilmiş olmaz. Bilakis yine sene sonunda zekatlarını vermek icap eder. Nitekim nakitler hakkında da hüküm böyledir.

Mesela bir kimse sene başında en az iki yüz dirhem gümüş kıymetinde ticaret malı veya bu kadar nakitleri varken sene ortasında bununla başka bir ticaret malı satın alsa bakılır. Eğer bu mal sene sonunda yine iki yüz dirhem kıymetinde veya daha fazla bir kıymette ise, zekata tabi olur.

48- Ticaret için olmayan saime hayvanları sene içinde gerek kendi cinsleriyle ve gerek başkası ile mesela nakitler ile değiştirilecek olsa, sene başından başlayan müddetin hükmü kalmaz, yeniden bir sene geçmedikçe, zekatı lazım gelmez.

Mesela saime olan kırk koyun sene içinde başkasına verilip yine saime olan kırk koyun veya beş deve alınacak olsa, bunların alındıkları tarihten itibaren bir sene geçmedikçe zekatları alınamaz. Çünkü saimelerden alınacak zekat bizzat kendileri itibarıyladır. Alınan saime ise, bizzat kendileri itibariyle evvelki saimelerden başkadırlar. Bununla beraber saimelerde değiştirme, bir gaye değildir. Ticaret mallarında ise, malın kendisi muteber değildir. Bunlarda muteber olan sade mal olmasıdır. Bunların değiştirilmesi ise, esasen istenilmiş olup bu mal olmasına aykırı değildir.

Şu kadar var ki, bu saime hayvanları, zekatları verilmeden veya verildikten sonra nakitler ile değiştirilir, sahibinin başkaca da nisap miktarı nakitleri bulunmuş olursa, bu nakitler, birbirine ilave edilir. Bu nisap miktarı nakitlerin senesi sonunda o bedel olan nakitler de zekata tabi olur. Nisap miktarı ticaret malı bulunduğu takdirde de hüküm böyledir.

İmam Züfer'e göre bu saime hayvanlar kendi cinsleriyle değiştirilirse, müddetin hükmüne mani olmaz, yine aynı senenin sonunda zekatları lazım gelir.

(İmam Şafiî'nin önceki görüşüne göre de gerek kendi cinsleriyle ve gerek başka cinslerle değiştirilsin, müddet kesilmiş olmaz).

49- Ticaret için kırlarda, serbest meralarda beslenilen ehli hayvanlar, saime zekatına değil, diğer ticaret malları gibi kıymetlerinin kırkta biri nisbetinden zekata tabi olurlar. Ancak daha sonra sadece sütleri veya dölleri

— 364 —

alınmak üzere saime olmalarına niyet edilecek olursa, o takdirde saime zekatına tabi olmaları, saime olmalarına niyet edildiği günden başlar, bu zekat tam bir sene sonunda lazım gelir.

Serbest meralardan maksat, para ile kira edilmeyip, halkın hayvanlarını ücretsiz otlatmaya tahsis edilmiş olan otlak yerlerdir.

ALTIN İLE GÜMÜŞÜN ZEKATI

50- Altın ile gümüş, sikke halinde olsun olmasın ve nafaka gibi, ev gibi, bir ihtiyaca sarf edilmesine niyet edilmiş olsun olmasın, nisap miktarında olup üzerinden bir sene geçince zekata tabi olur.

Altının nisabı yirmi miskal, gümüşün nisabı iki yüz dirhemdir. Bir miskal yirmi kırattan, her kırat da beş arpa miktarından ibarettir. Bir şer'i dirhem ise, on dört kırattır. Bu halde on şer'i dirhem, yedi miskal ağırlığına müsavidir.

Bir de örfi dirhem vardır ki, on altı kırattır. O halde yirmi miskal, yirmi beş örfi dirheme müsavidir. Ve iki yüz şer'i dirhem de yüz yetmiş beş örfi dirheme müsavidir.

Bazı fıkıh alimlerine göre zekat ve fıtır sadakası hususunda her beldenin örfi dirhemine itibar olunması lazım gelir. Buna göre gümüşün nisabı, iki yüz örfi dirhemden ibaret olmuş olur. Bu şekilde de fetva verilmiştir. Fitre bahsine de müracaat!

51- Yirmi miskal altının zekatı, yarım miskal altın olduğu gibi, iki yüz dirhem gümüşün zekatı da beş dirhem gümüştür. Yirmi miskalden fazla olan altın dört miskale, ve iki yüz dirhem gümüşten fazla olan miktar kırk dirheme ulaşmadıkça bu fazla için ayrıca zekat lazım gelmez. Ancak bu fazla ile beraber başka bir ticaret malı da bulunursa, ayrıca zekat lazım gelir. Fakat her ikisinden, yani altın ile gümüşten fazla olan miktar, kıymetçe dört miskale veya kırk dirheme müsavi olursa, bu fazladan da zekat lazım gelir.

Bu mesele, İmam-ı Azam'a göredir. İmameyn'e göre ise, böyle küsurların da her halükarda zekatı icap eder.

Mesela bir kimsenin yalnız iki yüz otuz dokuz dirhem gümüşü bulunsa, İmam-ı Azam'a göre yalnız iki yüz dirhem için beş dirhem zekat lazım gelir, küsur olan otuz dokuz dirhem için zekat lazım gelmez. Bu küsurlar kırka ulaşmadıkça zekattan muaftır. İmameyn'e göre ise, bunun için de kırkta bir nisbetinde zekat icap eder.

Yine bu şekilde bir kimsenin yalnız iki yüz yetmiş dirhem gümüşü bulunsa, İmam-ı Azam'a göre iki yüz kırk dirhem için altı dirhem zekat vermesi icap eder, geri kalan otuz dirhem için icap etmez. Fakat İmameyn'e göre bunun için de zekat icap eder.

Altın hakkında da hüküm böyledir.

— 365 —

52- Altın ile gümüşün nisaplarında -kendilerinden zekat verilmesi icap edip etmediğini tayin için- kıymetlerine değil, ağırlıklarına bakılır. Bunda ittifak vardır.

Bundan dolayı altından yapılmış bir tablanın ağırlığı, nisap miktarından az, mesela on dokuz miskal olduğu halde kıymeti yirmi miskalden daha fazla bulunsa, icma ile zekata tabi bulunmuş olmaz. Ancak bununla beraber zekata tabi başka bir mal da bulunup toplamı, nisap miktarına ulaşırsa, o zaman zekat gerekir.

Yine aynı şekilde, iki yüz adet gümüş dirhemden biri tartı itibarıyla biraz noksan bulunsa, zekatları icap etmez. Ancak başka bir zekat malı daha bulunmuş olursa, o takdirde gerekir.

53- Kendilerinde faiz işlemi yürütülemeyen, yani: Şer'an ölçek ve tartı esasına bağlı bulunmayan mallardan zekat verilmesinde kıymetlerine itibar olunur, tartılarına, sayılarına itibar olunmaz.

Bundan dolayı üzerine zekat olarak orta halli iki koyun farz olan kimse, bunların kıymetlerini nakit olarak verebileceği gibi, bu ikisinin kıymetine denk daha iyi bir koyun da vererek zekatını ödeyebilir. Çünkü koyunlar fiyatça farklı farklıdırlar. Bunlarda faiz işlemi yürütülemez.

Fakat kendisinde faiz işlemi yürütülebilen şeylerde böyle kıymete değil, tartıya itibar olunduğundan, mesela zekat olarak verilmesi lazım gelen beş kile adi buğday karşılığında dört kile daha iyi buğday verilemez.

Yine böylece: İki miskal altın yerine, bir miskal ağırlığında olup üzerindeki sanattan dolayı iki miskal kıymetinde bulunan bir altın verilemez. Çünkü bu halde faiz tahakkuk eder.

Bu mesele İmam-ı Azam ile İmameyne göredir. İmam Züfer'e göre verilebilir. Zira kıymetleri müsavidir. Faiz ise, ALLAH Teâla ile kul arasında bulunamaz "Faiz işlemi yürütülebilen mallar için kerahet ve istihsan bahislerine müracaat"

54- Altın veya gümüşten yapılmış olan ziynet takımları, süs eşyaları, tablolar ve diğerleri içinde nisap miktarında olunca, zekat lazım gelir. Bu zekat, kendi cinslerinden olmayan bir mal ile ödeneceği takdirde ağırlıklarına değil, kıymetlerine itibar olunur. Bunda da ittifak vardır. Fakat kendi cinsleriyle ödeneceği takdirde İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf'a göre ağırlıklarına, İmam Züfer'e göre kıymetlerine, İmam Muhammed'e göre de bunlardan fakirlere daha faydalı olanına itibar olunur.

Mesela yirmi miskal ağırlığında bulunan bir altın bilezik, kendisindeki sanat itibari ile yirmi beş miskal kıymetinde bulunsa, bakılır: Eğer zekatı başka cinsten, mesela gümüşten verilecek ise, ağırlığı olan yirmi miskale göre değil, kıymeti olan yirmi beş miskale göre verilmesi icap eder. Fakat kendi cinsi olan altından verilecek olsa, İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf'a göre ağırlığına

— 366 —

nazaran yirmi miskal altına göre verilmesi yeterli olur. İmam Muhammed ile İmam Züfer'e göre ise, bu yeterli olmaz. Bilakis kıymetine nazaran beş miskalin zekatının da ayrıca verilmesi lazım gelir.

Yine böylece iki yüz dirhem halis gümüş için dört dirhem halis gümüş kıymetinde olan beş dirhem ayarı düşük gümüş verilse bu İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf'a göre yeterli olur. Çünkü ağırlık itibarıyla istenilen miktara müsavidir. Fakat İmam Züfer ile İmam Muhammed'e göre yeterli olmaz. Çünkü kıymet itibarıyla istenilen miktardan aşağıdır.

Bilakis iki yüz dirhem ayarı düşük gümüş için beş dirhem ayarı düşük gümüş kıymetinde dört dirhem halis gümüş verilse bu, İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf'a göre yeterli olmaz. Zira ağırlık itibarıyla noksandır. Fakat İmam Züfer'e göre yeterli olur, çünkü kıymetçe müsavidir. Hak Teâlâ ile kulu arasında faiz düşünülemez.

55- Altın ile gümüşün ve ticaret mallarının nisabında bunların bir cinsten bulunmaları şart değildir.

Bu yüzden bir kimsenin bir miktar altın ile gümüşü, bir miktar da ticaret malı bulunup da toplamının kıymeti bir nisap miktarına, yani iki yüz dirhem gümüşe denk bulunsa, kırkta bir nisbetinde zekatları lazım gelir.

56- Her biri nisap miktarından noksan olan altın ile gümüş, birbirini İmam-ı Azam'a göre kıymet itibarı ile, İmameyne göre orantılı ağırlık-yüzdelik itibarı ile tamamlar.

Bundan dolayı bir kimsenin mesela yüz dirhem gümüşü ile yüz dirhem gümüş kıymetinde de on miskal altını bulunsa, bunun için ittifakla beş dirhem miktarı zekat lazım gelir. Fakat yüz dirhem gümüş ile yüz dirhem gümüş kıymetinde beş miskal altını veya elli dirhem gümüş ile yüzelli dirhem gümüş kıymetinde on miskal altını bulunsa, İmam-ı Azam'a göre beş dirhem miktarı zekat lazım gelirse de, İmameyne göre lazım gelmez. Çünkü orantılı ağırlık-yüzdelik itibarı ile nisapları noksandır.

Fakat yüzelli dirhem gümüş ile elli dirhem kıymetinde beş miskal altın bulunsa, zekatları yine ittifakla lazım gelir. Çünkü kıymetleri tam gümüş nisabına denktir. Bundan başka birinin nisabı dörtte üç, diğerinin nisabı da dörtte bir nisbetinde mevcut olduğundan tamamı bir nisaba denk bulunmuş olur.

57- Yüzelli dirhem gümüş, altmış veya seksen dirhem gümüş kıymetinde de beş miskal altın bulunsa, İmam-ı Azam'a göre iki yüz dirhemin kırkta biri olarak beş dirhem zekat lazım gelir. Küsurlar kırka ulaşmadığı için bunlardan zekat lazım gelmez. İmameynin esasına göre ise, bu küsûrlardan dolayı da kırkta bir nisbetinde zekat verilmesi icap eder. Küsûrların zekattan muaf olması İmameyne göre yalnız yılın ekseriyeti merada otlayan hayvanlara mahsustur, nakitler ile ticaret mallarını içine almaz.

(İmam Şafii'ye göre altın ile gümüş birbirine nisabı tamamlamak için ilave edilemez. Cinsleri muhteliftir. Bilakis her birinde tam bir nisap muteberdir.)

— 367 —

58- Geçerli olan karışık paraların altınları veya gümüşleri karışık maddelerden biraz fazla veya müsavi olsa, altın veya gümüş gibi zekata tabi olurlar. Karışık maddelerden daha az olsa, ticaret malları hükmünde olup sene sonunda kıymetlerine göre zekatlarının verilmesi icap eder. Bunlarda ticaret niyeti aranmaz, çünkü nakitler yerinde bulunmaktadırlar.

59- Geçerli olan paralar veya ticaret malı, altın ile gümüşten karışık halde bulunsa, bakılır: Altınları daha çok ise, altın hükmünde, gümüşleri daha çok ise, gümüş hükmünde olurlar. Bu sebeple nisap miktarına ulaşınca, ona göre zekatları verilir. Fakat böyle bir karışık madde, geçerli para ve ticaret malı olmayınca, ağırlıkları dikkate alınır, bunlar nisap miktarına ulaştığı veya ulaşmadığı halde zekata tabi başka bir mal ile beraber bulunursa, ona göre zekatları icap eder, aksi takdirde etmez.

60- Para halinde geçerli olmayan altın veya gümüş, başka bir maden ile karışık bulununca, daha fazla olanına göre hüküm olunur. Bu yüzden bunların altını veya gümüşü daha fazla veya müsavi ise, tamamının zekatı ona göre verilir. Daha az ise, bakılır: Altın veya gümüş kısmı, nisap miktarına ulaşmış veya ulaşmamış, ayrıca da nakitler veya ticaret malı mevcut ise, ona göre zekatı hesap edilerek verilir. Bunlar ticaret mallarından ise, diğer maden kısmı da ayrıca dikkate alınır. Bunların altın veya gümüş kısmı, böyle nisap miktarına ulaşmış değilse tamamı ticaret malları kabilinden olmuş olur. Bu halde ticaret mallarından ise, kıymetleri en az iki yüz dirhem gümüşe denk veya kendisiyle beraber başka ticaret malı veya nakitler mevcut ise, zekata tabi olur, aksi takdirde olmaz.

61- Altın ile gümüş, geçerli madeni para kabilinden olmamak üzere karışık bir halde bulunursa bakılır: Eğer altın müstakillen nisap miktarında ise, veya ikisi bir nisap miktarında olup altın gümüşe ağırlık veya kıymetçe daha fazla veya müsavi ise, hepsi altın sayılır, ona göre zekatı lazım gelir. Fakat altın nisap miktarında olmayıp kendisi gümüşten daha az ise, hepsi de gümüş sayılır.

Mesela altın yirmi miskal olduğu halde gümüş iki veya üç yüz dirhem bulunsa, hepsi de altın sayılır. Yine aynı şekilde altın on miskal olduğu halde iki veya üç yüz dirhem olan gümüş kısmından kıymetli bulunsa, yine hepsi altın sayılır. Fakat altın on miskal olduğu halde gümüş kısmı yüz veya iki veya üç yüz dirhem kadar olup kıymetçe on miskal altından yüksek bulunsa, hepsi de gümüş sayılır.

KAĞIT PARALAR İLE BANKNOTLARIN ZEKATI

62- Kaime ve evrakı nakdiye denilen kağıt paralar ve bankaların istenilen zaman nakde çevrilen ve bedeli alınabilen banknotları nakitler hükmündedir. Çünkü bunların altın ve gümüş gibi tedavülü bilinmektedir. Bunların karşılıkları hakiki veya itibari olarak mevcut bulunmaktadır. Bunlar, hazır bir mal demektir

— 368 —

ve toplumun servetini teşkil etmektedir. Bunlardan kâfi miktara sahip olanlar, fakir değil zengin sayılmaktadır. Bunlar sadece birer alacak senedi mesabesinde değildir. Bunların vasıtası ile her an istifade mümkündür. Bunlar birer nakit, birer değiştirme vasıtası olarak kabul edilmiştir. Kısacası bunlar diğer nakitler gibi istenilen zaman bozdurulmakta ve değiştirilmekte ve birer kıymete sahip olup, ona göre muâmele yapılmaktadır.

Bu bakımdan bunlar nakit ve ticaret malları hükmünde olup, kendi başlarına veya nakitler veya ticaret malları ile beraber nisap miktarında olunca, yani en az iki yüz dirhem kıymetine denk bulununca sene sonunda altın veya gümüş ile olan kıymetlerinin kırkta biri nisbetinde zekata tabi olurlar ve bu zekat kendilerinden de verilebilir.

Mesela kırk kaimenin zekatı için, bir kaime verilmesi caiz olur.

Nitekim karışık olup altını ve gümüşü daha az bulunan madeni paralar ile sırf bakırdan, demirden veya deriden yapılıp geçerli olan paralar hakkında da hüküm böyledir.

Eğer bunlar, altın ve gümüş gibi nakit sayılmayıp da zekata tabi olmasalar, fakirler zekat nimetinden mahrum olacak, bir çok zenginler de servetlerini bu gibi kağıt ve madeni paralara bağlayarak zekat gibi yüksek bir farzı yerine getirmek şerefinden, sevabından nasipsiz kalacaktır ve zekatın farz olmasındaki dini hikmet ortaya çıkmayacaktı.

63- Bankalara yatırılıp muayyen müddetlerde alınabilen ve mukabilinde senetleri bulunup başkalarına devredilebilen asıl paralar da ikrar ile, delil ile sabit borç paralar hükmündedir. Bunun için bunlar da nisap miktarında bulunup üzerlerinden birer sene geçtikçe, zekata tabi olurlar.

ALACAKLARIN ZEKATI

64- Başkalarının zimmetinde olup, deyn = borç denilen ve nisap miktarına ulaşan paralar, zekata tabi olup olmamak bakımından şöylece üç nevidir.

1. Kuvvetli alacaktır. Bu, borç verilmiş olan paralar ile ticaret mallarının bedelleri olan alacaklardır. Bunlar borçlular tarafından ikrar edilmekte olunca, tahsil edildiklerinde geçmiş senelere ait zekatları da verilmek lazım gelir. Şöyle ki:

Mesela bir kimsenin iki sene müddetle zimmetinde olup ikrar etmekte bulunduğu on bin kuruş borcu kendisinden tahsil edilince, bu geçmiş iki seneye ait zekatı vermek icap eder. Bu halde bu on bin kuruş kıymetçe, mesela bin dirhem gümüşe müsavi olsa, bundan birinci sene için (250) kuruş veya (25) dirhem gümüş zekat verilir. Geri kalan (9750) kuruştan da ikinci sene için İmam-ı Azam'a göre (240) kuruş veya (24) dirhem gümüş verilir ki bu miktar küsur kalan on beş dirhem hariç kalmak üzere (9750) dirhemin kırk da birine müsavidir. İmameyn'e göre ise, (243) kuruş (30) para zekat verilmek icap eder. Çünkü küsur kalan on beş dirhem de kırk nisbetinde zekata tabi olur.

— 369 —

Böyle kuvvetli ve üzerinden sene geçmiş bir borçtan en az kırk dirhem miktarı tahsil edilirse bu miktarın zekatı derhal verilir. Bundan az tahsil edilirse, derhal verilmesi lazım gelmez. Ancak sahibinin zekata tabi başka bir malı bulunursa o zaman onun da verilmesi gerekir. Fakat böyle bir borç inkar edilmekte ise, tahsil edildiği zaman geçmiş senelere ait zekatı İmam Muhammed'e göre lazım gelmez. Hatta sahibinin delili bulunmuş olsa bile. Çünkü her delil hakimce muteber olamaz ve herkes dava açarak delilini ortaya koyamaz. Sahih olan görüş budur.

2. Orta alacaktır: Bu, ticaret için olmayan bir malın bedelinden, mesela bir ev kirasından veya âdi bir elbisenin satış bedelinden birinin zimmetinde bulunan alacaktır. Bunun da zimmete geçtiği günden itibaren geçecek seneler için zekatı lazım gelir. Fakat tam nisap miktarı, yani en az iki yüz dirhem gümüş miktarı tahsil edilmedikçe zekatını derhal vermek icap etmez. Ancak sahibinin zekata tabi başka bir malı da bulunursa, o zaman icap eder.

İmam-ı Azam'dan -daha sahih görülen- bir rivayete göre bu kısım alacakların geçmiş senelere ait zekatları lazım gelmez. Bilakis tahsil edildikten sonra zekata tabi olurlar. Tahsil edilmesinden itibaren bir sene geçmedikçe zekatları icap etmez. Ancak sahibinin zekata tabi başka bir malı bulunursa, o zaman hepsinin zekatı verilir.

3. Zayıf alacaktır. Bu, bir şeyin bedeli olmaksızın bir kimsenin zimmetinde bulunan alacaktır. Varisin elinde kalmış olan vasiyet parası gibi, ve henüz tahsil edilmemiş diyet bedeli ve kadının kocasındaki mehrinden veya kadının kocasına boşanma teklifi bedelinden alacağı gibi, bu gibi alacakların geçmiş seneleri için zekat lazım gelmez ve nisap miktarı ele geçirilip de üzerinden bir sene geçmedikçe de zekatları icap etmez. Ancak az çok tahsil edilip de zekatı icap eden başka bir mala katılırsa o halde bu tahsil edilen miktarın bu mal ile beraber zekatı verilmesi icap eder. Bunlardan bir rivayete göre diyet ile efendi ve kölesi arasında bir bedel karşılığında hürriyete kavuşma akdinin bedeli müstesnadır. Bunlar ele geçirilmelerinden itibaren zekata tabi olurlar.

(İmam Şafiî'ye göre borç, zekatın edasını tehir edemez, tahsil edilmese de zekatını vermek icap eder. Çünkü borç verilmesi, sahibinin iradesi ile, tasarrufu ile vaki olmuştur, fakirlerin haklarını tehir hususunda muteber olamaz.)

ARAZİ MAHSULLERİNİN ZEKATI

65- Arazi mahsullerinden hükümetçe alınacak miktar, arazinin nevine göre değişir. Bu miktar, zekat, sadaka, haraç, veya kira bedeli mahiyetinde bulunur. Şöyle ki, bugün müslümanların ellerinde bulunan arazi, başlıca şu dört neviye ayrılmıştır.

1. Öşür arazisi: Bu, fethedilip kendi rızaları ile müslüman olan halkına veya zorla fethedilip İslam mücahitlerine mülkiyet üzere verilmiş olan

— 370 —

topraklardır. Arap yarımadası arazisi bu sınıftandır. Bu toprakların mahsullerinden onda veya yirmide bir nisbetinde «öşür» adı ile zekat alındığı için bunlara «öşür arazisi» denilmiştir.

2. Haraç arazisi: Bu, sulh veya zor kullanma yolu ile feth edilip eski gayrimüslim halkına veya diğer gayrimüslimlere mülk yapılmış olan topraklardır. Irak köyleri ve çevresi bu gibi arazidendir.

Bu nevi araziden ya mahsullerine göre veya münasip görülecek muayyen bir miktarda «haraç» adı ile bir vergi alınır. Bu, zekat sınıfından değildir.

3. Sırf mülk arazisi: Bu, memleket arazisinden olup Beytül-mâl'e âit iken, daha sonra bir bedel karşılığında bazı kimselere satılmış olan topraklardır. Bunların mahsulleri de sahipleri müslüman bulununca zekat hususundaki öşür arazisi mahsulleri gibidir.

Yalnız mülk evlerin etrafındaki mülk bahçeler, bu evlere tabi olduğundan bunların mahsullerinden ve ağaçlarının meyvelerinden öşür vesaire alınmaz.

4. Memleket (devlet) arazisi: Bu, vaktiyle müslümanlar tarafından fethedilip bir kimseye mülk yapılmaksızın umum müslümanlar için bırakılmış olan topraklardır. Bunlar, halk adına hükümete ait olup tasarrufu halka tapu ile devredilmiştir. Bunların yalnız tasarrufları, muayyen kimselere aittir. Bunları kullanan kimseler, kiracı mesabesindedir. Hükümete verecekleri muayyen hisseler veya vergiler de kira bedeli hükmündedir.

Bundan dolayı bu çeşit arazinin, mahsullerinden öşür vesaire adı ile zekat lazım gelmez. Çünkü öşür ile haraç veya öşür ile bu hükümde bulunan kira bedeli bir arazide toplanmaz.

Türkiye'deki arazi, başlıca bu sınıftandır. {(*): Önemli not: Bu hüküm Medeni kanunun kabul tarihi 1926 dan önceye aittir. Medeni kanunun kabulü ile Türkiye'deki arazi statüsü değişmiş ve öşür arazisi sınıfına girmiştir.}

66- Arazi mahsullerinde İmam-ı Azam'a göre nisap şartı bulunmamaktadır. Bu sebeple buğday, arpa, pirinç, darı, karpuz, hıyar, patlıcan, yonca, şeker kamışı gibi öşür arazisi mahsullerinde az olsa da, çok olsa da «öşür» adıyla hisse alınır. İmameyne göre ise, beş vesk miktarı olmayan hububattan ve insanların ellerinde bir sene kadar kalmayacak sebzelerden öşür alınmaz. {(*): Bir vesk, altmış sa' yani 62400 dirhem, bugünkü ifadeyle 165 litre, 190 kg. miktarıdır.}

67- Bir öşür arazisi, yağmur veya çay, ırmak sularıyla sulanırsa, mahsulleri onda bir nisbetinde dalyalar ile dolaplar ile, hayvanlar ile, satın alınacak sular ile bütün sene veya senenin yarısından fazla sulanırsa, yirmide bir nisbetinde «öşür» adıyla zekata tabi olur.

— 371 —

Tohumlar veya amele ücretleriyle diğer masraflar, bundan düşülmez. Bu mahsuller üzerinden bir sene geçmesi de icap etmez. Bir senede birden fazla meydana gelen mahsullerin hepsinden aynı nisbette hisse alınır.

68- Öşürde itibar, araziyedir, mal sahibine değildir.

Bu bakımdan bir öşür arazisi vakıf olsa da, çocuklara, delilere ait bulunsa da, yine mahsullerinden «öşür» adıyla muayyen hisse alınır.

69- Öşür arazisindeki ballardan ve kudret helvalarından da onda bir nisbetinde zekat alınır. Ekilmeden başka bir şeye yaramayan tohumlar ise, zekata tabi olmaz. Ancak ticaret için olursa, o zaman tabi olur.

70- Zeytin ve susam tanelerinden öşür alındığı takdirde, daha sonra yağlarından tekrar öşür alınmaz.

Yine böylece öşrü verilen üzümler için daha sonra tekrar zekat farz olmaz.

71- Öşür arazisi mahsullerinden alınacak muayyen hisseler tamamen yetişip elde edildiği zaman alınır, bundan evvel alınmaz. Hatta daha bitmemiş olan mahsullerin ve belirmemiş olan meyvelerin öşürlerini vermek caiz değildir. Fakat bunlar bittiği ve belirdiği takdirde sahipleri dilerse öşürlerini verebilirler.

72- Daha öşrü verilmemiş olan hububattan veya ağaç üstündeki meyvalardan yenilmemelidir. Bununla beraber öşrünü hesap edip ödemek niyetiyle yenilmesi helal olup bunu ödemek icap eder.

73- Öşür arazisi mahsullerinin öşrü veya memleket (devlet) arazisi kira bedeli vaktinde verilmeyip de daha sonra zayi olsa, veya sahibi vefat etse, bunu ödemek icap eder.

74- Meralardan, biçilen otlardan ve hiçbir kimsenin mülkiyeti altında bulunmayan dağlarda kesilen kendiliğinden yetişmiş kerestelik ağaçlardan veya kendiliğinden yetişmiş olan diğer ağaçlardan kamışlardan ve arazi içindeki çaylardan avlanılan balıklardan öşür alınmaz.

Fakat dağlardan toplanılan meyvelerden öşür alınacağı gibi ağaçlık veya kamışlık veya çayır edinilip sulanan öşür arazisinden ve müslümanlara ait mülk arazisinden her sene kesilip satılacak ağaçlardan, kamışlar ile otlardan da öşür alınır.

Yine böylece bu arazide bulunup kendisiyle ipek böceği beslenilen dut yapraklarından öşür alınır, ipeğinden alınmaz. Bu ipek, hayvana tabidir. İpek böceği öşre tabi olmadığından onun parçası sayılan ipek de tabi olmaz.

75- Öşür arazisi veya memleket arazisi mahsullerinden bir miktarı sahipleri tarafından ticaret maksadı ile olmaksızın ambarda saklanıp üzerinden bir sene geçtikten sonra satılmakla bedelleri olan paralar, nisap miktarına ulaşsa, bundan zekat verilmesi lazım gelmez. Çünkü zekat öşür ile veya kira bedeli ile toplanmaz. Ancak bedeller üzerinden de ayrıca tam bir sene geçecek olursa, o halde zekat gerekir.

— 372 —

Yine böylece bu mahsullerin sahibine bir ay veya bir sene nafaka olmak üzere yetecek miktarından fazlası nisap miktarına ulaşıp ticaret niyetiyle saklanılsa, üzerinden bir sene geçince zekata tabi olur.

MADENLERİN VE DEFİNELERİN ZEKATI

76- Yerlerin altında yaratılmış veya saklanılmış olarak bulunan mallara "rikaz" denir. Bunlardan yaratılmış olan mallar, madenlerdir. Saklanılmış olan mallar da definelerdir ki, bunlara "kenz" de denir.

77- Madenler, şöylece üç çeşittir:

1. Muntabi olan, yani ateş ile yumuşayan erimeye kabiliyeti bulunan madenlerdir. Altın, gümüş, bakır, kalay, nikel, demir madenleri gibi. Civa da bu hükümdedir.

Öşür ve haraç arazisinde veya sırf mülk arazisinde ve sahralarda bulunan bu gibi madenlerden beşte biri nisbetinde hükümet adına hisse alınır. Geri kalanı arazinin sahibi var ise, ona, yok ise, bulana ait olur.

Bu halde memleket arazisi içinde bulunan madenlerin de tamamen hükümete ait olması lazım gelir. Çünkü bunların sahibi halk adına hükümettir.

Fakat İmam-ı Azam'dan diğer bir rivayete göre öşür ve haraç arazisi gibi bütün mülk arazilerinde bulunan madenler, sahiplerine aittir, bunlardan hums = beşte biri alınmaz.

2. Muntabi olmayan, yani ateş ile yumuşayıp erimeğe kabiliyeti bulunmayan madenlerdir. Kireç, alçı taşı, yakut, elmas, firuze gibi. Bu gibi madenlerden hisse alınmaz. Bunların tamamı sahibine ve sahibi yok ise, bulana aittir.

3. Akıcı-sıvı halde bulunan madenlerdir. Su, tuz, zift, petrol gibi. Bunlardan da bir şey alınmaz. Bunlar da tamamen arazi sahibine aittir.

78- Definelere gelince, bunlar da şöylece üç çeşittir:

1. Müslümanlara ait defineler. Bu, üzerinde İslamiyet alameti bulunan mesela Kelime-i tevhid yazılı olan gömülmüş, basılmış madeni paralar ile diğer eşyadan ibarettir. Bunlar, yitik, kaybolmuş mal hükmündedir. Bunları bulanlar, fakir ise, kendilerine, değil ise, fakirlere dağıtırlar veya hükümete teslim ederler.

2. Gayrimüslimlere ait definelerdir. Bu, üzerinde put resmi gibi gayrimüslimlere ait alamet bulunan gömülmüş, basılmış madeni paralar ile diğer eşyadır. Bunların beşte biri hükümete verilir, geri kalanı arazi sahibine, sahibi yok ise, bulana ait olur. Dağ, sahra gibi sahipli olmayan yerlerdeki bu gibi definelerin de beşte biri hükümete, geri kalanı da bulan kimseye ait olur, hatta zimmi (gayrimüslim vatandaş) olsa, bile.

3. Şüpheli definedir. Bu da hususi alameti görülemeyip müslümanlara mı, gayrimüslimlere mi ait olduğu anlaşılamayan gömülmüş, basılmış madeni

— 373 —

paralar ile diğer eşyadır. Bunlar bir görüşe göre "Gayrimüslimlere ait defineler" hükmünde, diğer bir görüşe göre de yitik-kaybolmuş mal mesabesindedir.

Denizlerden çıkarılan incilerden ve gömülmüş nakitlerden ve balıklar ile anberlerden zekat adına bir şey alınmaz. Bu İmam-ı Azam ile İmam Muhammed'e göredir. İmam Ebu Yusuf'a göre denizden çıkarılan nakitlerden, inci ile anberden beşte bir nisbetinde bir hisse alınır.

(İmam Şafiî'ye göre altın ile gümüşten başka madenlerden zekat alınmaz. Altın ile gümüşten de nisap miktarından noksan olmaması şartıyla kırkta bir nisbetinde zekat alınır.)

ZEKATI ÖDEME YOLLARI

79- Zekata tabi altın, gümüş, hububat ve ehli hayvanlar ile ticaret mallarının zekatları için bizzat kendilerini vermek caiz olduğu gibi, kıymetlerini vermek de caizdir. Bu hususta sahipleri serbesttir. Nitekim keffaretlerde, adaklarda, fitrelerde de hüküm böyledir. Çünkü İslam Şeriatında mal sahiplerine kolaylık gösterilmesi nazarı itibara alınmıştır. Bununla beraber bunların vacip olmasındaki hikmet, fakirlerin ihtiyacını gidermektir. Bu hikmet ise, bunların kıymetlerini vermekle de gerçekleşir.

Bu yüzden bir kimse, altının zekatı için gümüş veya zahire veya kumaş verebilir. Yılın ekseriyetini merada otlayan hayvanlar için veya ticaret malları için de nakden para verebilir. Şu kadar var ki, bu hususta fakirler için daha faydalı, lüzumlu olan yönü tercih etmek daha iyidir.

(İmam Şafii'ye göre bunlardan ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde zekatı verilmesi emredilen şeylerin verilmesi lazımdır. Kıymetleri verilemez.)

80- Zekatı icap eden bir mal veya alacak karşılığında diğer bir malı zekat olarak vermek caiz olduğu gibi, bir borcu da alınamayacak bir borç karşılığında fakire bağışlama caizdir. Fakat bir borcu bir malın veya alınabilecek bir borcun karşılığında zekat olarak bağışlama caiz değildir. Çünkü deyn = borç mal olmak itibarıyla maldan noksandır. Artık tam olan bir şey karşılığında noksan olan bir şey verilemez.

Alınabilecek bir borç da mal mesabesindedir.

Bundan dolayı bir kimse, elindeki mesela üç lirasını veya üç lira kıymetindeki bir ticaret malını yüz yirmi liradan ibaret olan mevcut bir nakit için veya birisinde alacağı bu miktar bir meblağ için zekat olarak verilebilir.

Yine böylece bir fakirdeki alacağını o fakire tamamen bağışlasa, zekata niyet etmiş olsun olmasın, bu alacağın zekatını vermiş olur. Fakat bu alacağının bir kısmını, mesela yüz liradan elli lirasını zekatına sayarak bu fakire bağışlasa yalnız bu bağışlanan elli liranın zekatı verilmiş olur. Alacağı diğer elli liranın zekatı verilmiş olmaz.

— 374 —

Yine aynı şekilde bir kimse, bir fakirdeki alacağını kendi elindeki bir malın zekatı için o fakire bağışlasa, bununla o malın zekatını vermiş olamaz.

Yine böylece bir kimse, bir fakirin zimmetindeki alacağını diğer bir şahsın zimmetindeki alacağının zekatı için o fakire bağışlasa, bununla o şahıstaki alacağının zekatını vermiş olamaz.

81- Bir kimse, fakir olan borçlusunu borcundan kurtarmak, kendisi de elindeki malların zekatını kısmen olsun ödemek isterse, borçlusuna borcu miktarı bir nakit parayı zekat olarak verir. Borçlusu da bununla o borcunu bu kimseye öder.

82- Zengin bir kimsenin zimmetindeki bir borç, üzerinden bir sene geçtikten sonra o zengine bağışlansa -en sahih olan görüşe göre- bu borcun zekatı düşmüş olmaz.

83- Bir kimse, birisindeki alacağını elindeki bir malın zekatına saymak üzere bir fakirin gidip almasına müsaade etse, bununla o zekat alındığı anda ödenmiş olur.

84- Toplanmış olan nisapları ayırmak caiz olmadığı gibi ayrılmış nisapları toplamak da caiz değildir. Şöyle ki bir kimsenin mesela seksen koyunu bulunsa, yalnız bir koyun zekat vermesi lazım gelir. Yoksa koyunlar iki nisap miktarına ulaştığı için iki koyun zekat vermek icap etmez.

Fakat iki kişinin müsavi surette müşterek seksen koyunları bulunsa, iki koyun zekat vermeleri lazım gelir. Çünkü her ortak, ayrı bir nisaba sahiptir. Bunlar toplanamaz, bu koyunlar yalnız birisinin malı imiş gibi sayılamaz.

İki kişi arasında müşterek olan kırk koyun veya yirmi miskal altın için ise, -başka zekata tabi malları bulunmayınca- zekat lazım gelmez. Çünkü hiçbiri nisap miktarına ulaşmış değildir.

İki ortaktan birinin hissesi nisap miktarına ulaşmış olduğu halde diğerinin hissesi ulaşmış olmasa, mesela birisinin koyunları kırk, diğerinin koyunları ise, yirmi bulunsa, yalnız nisap miktarına sahip olan ortağın zekat vermesi icap eder.

Nitekim mükellef ile mükellef olmayan arasında müşterek olan mallar hakkında da hüküm böyledir. Yani mükellef olan hissesi nispetinde zekat verir, diğerinin hissesinden zekat lazım gelmez.

85- Nisap miktarında olan bir malın zekatı daha sene dolmadan acele edilerek fakirlere verilebilir. Çünkü farz olmasının sebebi olan nisap bulunmuştur. Daha sonra ödenecek olan bir borcu ödemekte acele etmek ise, esasen sahihtir. Fakirlerin lehine bir harekettir. Fakat nisap miktarında olmayan bir mal için böyle zekatın sene dolmadan verilmesi caiz değildir. Bu yüzden bu mal, daha sonra nisap miktarına yetişse, bu andan itibaren bir sene sonunda ayrıca zekata tabi olur. Evvelce verilmiş olan miktar bir sadaka yerine geçer.

(İmam Malik'e göre zekat acele edilerek vaktinden evvel verilemez. Nitekim ibadetler de vaktinden evvel eda edilemez. İmam Şafii'ye göre de yalnız bir senelik zekat da acele edilebilir. Fazlası edilemez.)

— 375 —

86- Nisap miktarındaki bir malın birkaç senelik zekatı birden verilebilir. Sene sonunda bu miktar mevcut bulundukça zekatları verilmiş bulunur. Bu miktar azalmış olunca da verilmiş olan zekat, bir nafile sadaka yerine geçer.

87- Bir kimsenin mesela yüz lirası olduğu halde acele ederek iki yüz liralık zekat verip de aynı senede sahip olacağı diğer yüz liranın zekatına ve sahip olmadığı takdirde bu mevcut yüz liranın ertesi sene için olan zekatına sayılmasına niyet etse, bu niyeti caiz olmuş olur.

88- Bir kimsenin mesela bin lirası olduğu halde iki bin lira zannederek ona göre zekat verecek olsa, bu fazla verdiği zekatı ertesi senenin zekatına sayabilir.

89- Bir kimsenin her ikisi de birer nisap miktarında olan altın ve gümüşten ibaret malından yalnız birisinin adına zekatını acele ederek vermiş bulunsa, bu zekat her ikisine de sayılarak verilmiş olur. Çünkü bunlar cinsçe bir sayılıp birbirine katıldığından böyle bir tayin, geçersizdir. Bu yüzden bunlardan biri sene içinde telef olsa, bu zekat, tamamen diğerine sarf edilmiş olur.

Fakat hayvanlar hakkında böyle değildir. Bu cins hayvanların zekatını böyle acele vermek diğerlerinin zekatına sayılamaz.

90- Bir kimse, malının zekatından bir fakirin borcunu emriyle ödeyecek olsa, zekatını vermiş olur. Fakat fakirin emri olmaksızın ödeyecek olsa, borç düşer, zekat verilmiş olmaz.

91- Bir kimse, usul (Anne-baba, dede-nine) ve furu'un (çocukları, torunları)ndan biri bulunmayıp yalnız akrabalık yönüyle nafakası üzerine gerekli olan bir yetime zekat niyetiyle elbise yaptırsa veya bir yenilecek şey verse zekatı yerine geçer. Fakat böyle bir yetimi kendi sofrasına alıp beraber yedikleri yemeği zekatına saymak isterse bu, İmam Ebu Yusuf'a göre caiz olursa da, İmam-ı Azam ile İmam Muhammed'e göre caiz olmaz. Çünkü bu halde mülk yapılmış olmaz.

92- Zekatın ehil olan kimseye mülk yapılması şarttır.

Bundan dolayı fakirlere, yemeği serbest bırakmak suretiyle yedirilen yemek zekat sayılmaz.

Yine böylece bir hayır işine sarf edilen bir para, zekata sayılamaz. Mesela bir zekat parasıyla köle azat edilemez, veya bir zata hac yaptırılamaz veya mescit, medrese, çeşme, yol, köprü yaptırılamaz, ölülerin kefenleri alınamaz veya borçları ödenemez.

Fakat bir fakir, aldığı bir zekat parasını kendi rızasıyla bu gibi bir hayır işine sarf etse, bundan hem o fakir, hem de ona zekatı vermiş olan zat, sevap kazanmış olur.

Yine böylece bir fakiri zekata sayılmak üzere bir evde oturtmakla zekat verilmiş olmaz. Çünkü bu bir mülk yapılma sayılmaz.

— 376 —

ZEKATIN VERİLECEĞİ YERLER

93- Zekatın masrafı, yani verileceği kimseler, müslüman fakirler, miskinler, borçlular, yolcular, mükatep (bir bedel karşılığında azat edilmek üzere efendisi ile bir anlaşma yapmış olan köle)ler, mücahitler ve amil (veliyyü'l-emr tarafından zekat toplamaya memur edilen kimseler)den ibaret olmak üzere yedi kısımdır. Şöyle ki:

1- Fakir: Nisap miktarı fazla bir mala sahip olmayan kimsedir. Hatta temel ihtiyaçlarından olmak üzere evi, ev eşyası ve borcuna denk nakitleri bulunsa bile.

2- Miskin: Hiçbir şeye sahip olmayıp yiyeceği ve giyeceği şeyler için dilenmeye muhtaç olan yoksul kimseler.

3- Borçlu: Bundan maksat borcundan fazla nisap miktarı mala sahip olmayan veya kendisinin de başkasında malı var ise, de alması mümkün bulunmayan kimsedir. Böyle borçlu bir kimseye zekat vermek, borçlu olmayan fakire vermekten daha faziletlidir.

4- Yolcu: Bundan maksat, malı beldesinde kalıp, elinde bir şey bulunmayan garip kimsedir. Böyle bir kimse, yalnız ihtiyacı miktarında zekat alabilir. Fakat fazlası helal değildir. Bununla beraber böyle yolcular için mümkün olunca borç almak, zekat almaktan hayırlıdır.

Kendi beldesinde bulunduğu halde malını kaybederek muhtaç bir halde kalmış bir kimse, böyle yolcu hükmündedir. Bunlar, daha sonra mallarını elde edince, almış oldukları zekattan geri kalan miktarı başkalarına sadaka olarak vermeleri lazım gelmez.

5- Mükatep: Bu, bir bedel karşılığında azat edilmek üzere efendisiyle bir anlaşma yapmış olan köle veya cariye demektir. Böyle kimseye bir an evvel hürriyetine kavuşturmak için bir yardım olarak zekat verilebilir. Fakat bir kimse, kendi mükatebine zekat veremez. Çünkü menfaati kendisine ait olmuş olur.

6- Mücahit: Bundan maksat, ALLAH Teâla yolunda gönüllü olarak cihada iştirak etmek istediği halde nafakadan, silah vesaireden mahrum olan gazi demektir. Buna da noksanlarını tedarik etmesi için zekat verilebilir. Buna: " فِى سَبِيلِ اللّٰهِ إِنْقَاقْ = Fî sebîlillah infak = ALLAH yolunda infak" denir.

7- Amil, bundan maksat da veliyyü'l-emr tarafından görünen malların zekatını toplamaya memur edilen kimsedir ki buna "Sâi, tahsildar" da denir. Böyle bir memura bu hizmet müddetince kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarına yetecek miktarda zekat mallarından bir hisse verilir. Hatta haddizatında fakir olmasa bile.

— 377 —

94- Yukarıda gösterilen yedi kısımdan herbiri zekatın verileceği bir yerdir. Bir kimse, zekatını bunlardan herhangi birine verebileceği gibi ikisine, üçüne veya hepsine dağıtabilir. Bununla beraber nisap miktarında olmayan bir zekatın bunlardan yalnız birine verilmesi daha faziletlidir. Ta ki bir ihtiyacını karşılayabilsin.

95- Bir fakire bir defada nisap miktarı zekat verilmesi, caiz ise de, mekruh olmaktan uzak değildir. Ancak bu fakir borçlu olursa veya aile sahibi bulunursa aldığı zekattan aile fertlerine nisap miktarından az bir şey isabet ederse, o takdirde mekruh olmaz.

96- Bir fakir bir zenginden malının zekatını mahkemede dava edemez. Çünkü zekatın kendisine verilmesi mutlaka lazım değildir. Ve bu, bir mali ibadet olduğundan sahibinin dindarlığına bırakılmıştır.

KENDİLERİNE ZEKATVERİLMESİ CAİZOLUP OLMAYANLAR

97- Bir kimse, kendi zekatını fakir bulunan hanımına ve usul ve furuuna, yani babasına, dedesine, anasına, ninesine, oğullarına, kızlarına, bunların çocuklarına, torunlarına veremez. Hatta hanımı boşanıp henüz iddet beklemekte bulunsa bile. Çünkü verdiği zekatın menfaati kısmen kendisine ait bulunmuş olur, halbuki bu menfaat kendisinden tamamen kesilmiş bulunması lazımdır.

İmam-ı Azam'a göre bir kadın da zekatını fakir bulunan kocasına veremez. Zira âdete nazaran aralarında bir menfaat ortaklığı vardır. İmameyne göre verebilir.

98- Temel ihtiyaçlarından başka nisap miktarı mala sahip olan kimseye, zengin sayılacağı için zekat verilemez. O mal, gerek nakitler ve ticaret eşyası gibi artıcı olsun ve gerek fazla ev eşyası gibi artıcı olmasın müsavidir.

Fakat zengin bir kimseye nafile cinsinden olan bir sadakanın verilmesi caizdir. Bu yüzdendir ki vakıfların sadaka cinsinden olan gelirlerini vakfiye gereğince zengin kimselerin almaları da helal bulunmuştur. Bu, bir hibe, bir ihsan mesabesindedir.

99- Haşimoğulları ile onların azatlılarına zekat verilemeyeceği gibi öşür, adak, keffaret gibi diğer vacip sadakalar da verilemez. Zekat ve benzerleri insanların mallarını yıkamış olan su sayılır. Haşimoğulları'nın kadir ve şerefi ise, bunu kabulden yücedir. Kendilerine yalnız nafile ve ihsan yoluyla sadaka verilebilir.

Haşimoğullarından maksat, Resûl-ü Ekrem (S.A.V) Efendimizin amcaları Hazreti Abbas ile Haris'in evlat ve torunlarından ve Hazreti Ali ile kardeşleri Akil ve Cafer'in zürriyetinden ibarettir.

Bu zatların, ihtiyaçlarına göre beytülmal (devlet hazinesi)nin ganimetler kısmından hisseleri vardır. Bu hisselerini alamadıkları takdirde, ihtiyaçtan

— 378 —

kurtulmaları için kendilerine zekat verilebileceğine bazı fıkıh âlimleri fetva vermişlerdir.

100- Kendisine zekat verilecek kimse, zekata, sarf zamanında yani zekatın verildiği vakitte ehil bulunmalıdır. Bu ehliyetin daha sonra yok olması verilen peşin zekatın sahih olmasına mani olmaz.

Bu sebeple bir malın zekatı daha sene dolmadan bir fakire verilip de bu sene son bulmadan o fakir zengin olsa, veya vefat etse, o malın zekatını yeniden vermek icap etmez ve böyle verilen bir zekat, geri de alınamaz. Çünkü verilmesinden beklenen sevap hasıl olmuştur.

101- Bir kimse zekatını zengin bir erkeğin küçük çocuğuna veremez. Çünkü bu çocuk babasının malıyla zengin sayılır. Fakat zengin bir kadının fakir, yetim ve babası müslüman olan çocuğuna verilebilir. Zira bu çocuğun nesebi babası tarafından sabittir. Anasının serveti ile zengin sayılmaz.

Yine böylece bir kimse zekatını zengin bir şahsın fakir ve müslüman olan babasına veya fakir ve müslüman olan büyük oğluna veya kızına veya o şahsın fakir, müslüman bulunan hanımına verebilir. Çünkü bunlar müstakil salahiyet sahipleridir. Birbirinin serveti ile zengin sayılmazlar.

102- Zekat, gayrimüslimlere verilemez. Çünkü bu, müslüman olan fakirlerin hakkıdır. Bir hadis-i şerifte: "Zekatı müslümanların zenginlerinden alıp fakirlerine veriniz" diye buyurulmuştur.

Bununla beraber farz olan zekat vazifesiyle gayrimüslimler mükellef değildirler. Bu, müslümanlara mahsus, sosyal, dini bir vazifedir. Bu vazifeye iştirak etmeyenlerin bundan faydalanmaya hakları olamaz.

Yalnız İmam Züfer, zekatın gayrimüslim vatandaşlara da verilmesini caiz görmüştür. Çünkü bundan maksat, bir ibadet yolu ile muhtaç şahısları ihtiyaçtan kurtarmaktır. Bu maksat ise, zekatı fakir gayrımüslim vatandaşlara vermekle de meydana gelir.

Bununla beraber nafile cinsinden olan sadakalar, gayrimüslim vatandaşlara da verilebilir. Bunda ittifak vardır.

103- Zekatı akrabaya vermek daha faziletlidir. Şöyle ki, zekatı evvela muhtaç olan erkek veya kızkardeşlere, sonra bunların evladına, sonra amcalara, halalara, sonra bunların evladına, sonra dayılara, teyzelere ve bunların evladına, daha sonra diğer "zevilerham" denilen akrabalara vermek daha faziletlidir. Bunlardan sonra da sırasıyla fakir komşulara, meslektaşlara vermek daha faziletlidir.

104- Zekat, malın bulunduğu yerdeki fakirlere verilmelidir. Sene sonunda başka beldedeki fakirlere gönderilmesi mekruhtur. Ancak kendilerine gönderilecek kimseler, akrabadan olurlarsa veya malın bulunduğu yerdeki fakirlerden daha muhtaç olurlarsa, o zaman mekruh olmaz.

Bununla beraber zekatı daha senesi dolmadan başka bir beldeye göndermekte bir sakınca görülmemektedir.

— 379 —

105- Bayramlarda ve diğer günlerde muhtaç olan hizmetçilere veya çocuklara veya bir sevinecek haber getiren fakir kimselere verilecek bahşişlerin zekat niyetiyle verilmesi caizdir.

106- Verilen bir zekat, fakir tarafından veya fakir olan çocuğun veya delinin velisi veya vasisi tarafından teslim alınmadıkça, tamam olmuş olmaz.

Fakir olan bunamış kimsenin veya buluğ çağına yaklaşmış olan çocuğun veya paranın kıymetini bilip aldanmayacak bir yaşta bulunan çocuğun teslim alması da yeterlidir.

107- Bir kimse, zekatını araştırıp zekat verilebilecek kimse olduğunu zannettiği bir şahsa verir de, o şahsın zekatı hakikaten alabilecek kimse olduğu anlaşılırsa, zekatı ittifakla muteber olur. Bilakis hali anlaşılamaz veya zengin olduğu daha sonra ortaya çıkarsa, İmam-ı Azam ile İmam Muhammed'e göre yine muteber olur.

Fakat araştırmaksızın zekata ehil ve verilebilecek kimse olup olmadığını hiç düşünmeksizin verecek olsa, zekatı yine muteber olursa, da zekatı alabilecek kimse olmadığı daha sonra anlaşılsa, zekatını yeniden vermesi icap eder. Çünkü araştırmak hususunda kusur etmiştir.

108- Zekat verilebilecek kimse olup olmadığından şüphe edilen bir şahsa araştırmaksızın verilen zekat, muteber olmamak tehlikesinde bulunur. Ancak o şahsın zekat alabilecek kimse olduğu daha sonra ortaya çıkarsa, tehlike ortadan kalkar.

FITIR SADAKASI (FİTRE)

109- Fıtır sadakası, Ramazan-ı şerifin sonuna yetişen ve temel ihtiyaçlarından başka en az nisap miktarı bir mala sahip bulunan her hür müslüman için verilmesi vacip olan bir sadakadır. Buna yalnız "fitre" de denir ki fıtrat sadakası, yani sevap için verilen yaratılış ihsanı demektir.

110- Fıtır sadakasının vacip olması, zekatın farz olmasından öncedir, orucun farz kılındığı seneye tesadüf eder. Bu, bir yardımlaşmadır, orucun kabulüne, ölümün şiddeti, dehşetinden ve kabrin azabından kurtuluşa bir vesiledir. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye, bayram gününün neşesinden onların da istifade etmelerine bir yardımdır. Bu yönüyle fıtır sadakası insani bir hayır, bir vazifedir.

111- Fıtır sadakası, Ramazan bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren vacip olursa da bundan birkaç gün, hatta bir kaç ay veya sene evvel de, sonra da verilebilir. Ta ki fakirler, bununla bayram namazına çıkmadan evvel, noksanlarını tedarik edebilsinler.

(Diğer üç mezhep imamına göre fıtır sadakası Ramazan-ı şerifin son akşamı, güneşin batmasından itibaren vacip olur. Bayramdan sonraya tehir edilmesi haramdır. Ancak bir özür sebebi ile olursa, o zaman haram olmaz. Bununla beraber tehir etmek ile düşmez, kazası lazım gelir.)

— 380 —

112- Fıtır sadakası, nisap miktarı mala sahip olan her hür müslüman için vaciptir. Hatta çocuk veya deli olsa bile. Bunların velileri bunların mallarından bu sadakayı vermezlerse, bunu kendileri büluğ çağına erdikten veya iyileştikten sonra ödemekle mükellef bulunurlar. Bu mesele İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf'a göredir. İmam Muhammed ile İmam Züfer'e göre, bunlara fıtır sadakası vacip olmaz. Babaları, vasileri bunu onların mallarından verirlerse, bunu onlara ödemek zorunda olurlar. Bilakis bu sadakayı kendi mallarından vermek babalarına vacip olur.

Bu nisaptan murat, iki yüz dirhem gümüş veya yirmi miskal altın veya bunların kıymetlerine denk olan bir maldır. Bu mal, temel ihtiyaçlardan, yani sahibinin borcundan ikametgâhından, evinin lüzumlu eşyasından binip kuşanacağı at (araba) ile silahından ve kendisi ile aile fertlerinin bir aylık veya diğer bir görüşe göre bir senelik nafakalarından fazla bulunmalıdır. Hatta bu fazla, haddizatında nakitler gibi, ticaret malları gibi artıcı sayılan bir mal olmasa bile. Bu fazla malın üzerinden bir sene geçmiş olması da şart değildir.

İşte bu miktar bir mala sahip olan bir müslüman için zekat almak veya vacip sadakaları almak haramdır, kurban kesmek vaciptir.

(Diğer üç mezhep imamına göre bayram günüyle gecesine mahsus kendisi ile aile fertlerinin yiyeceklerinden ve diğer temel ihtiyaçlarından fazla fitre miktarı bir mala sahip olan bir müslüman için fıtır sadakası vacip olan bir vazifedir.)

113- Ramazan-ı şerif bayramının ilk günü fecrin doğuşundan evvel vefat eden veya fakir düşen veya doğuşundan sonra doğan veya kafirken hidayete eren bir müslümana fıtır sadakası vacip olmaz. Fakat doğuştan sonra vefat eden bir müslümana vacip olmuş olur. Bundan dolayı vasiyet etmiş ise, geriye bırakmış olduğu mal varlığının üçte birinden verilir. Varislerinin kendi mallarından vermeleri de caizdir.

114- Nisap miktarı mal, fıtır sadakasının vacip olmasından sonra telef olsa da, fitre düşmez. Çünkü verilmesi için evvelce bir verme gücüne sahip bulunmuştur. Zekat ise, böyle değildir. Onda vermeyi kolaylaştırıcı gücün bulunması lazımdır.

115- Ramazan-ı şerifte bir özür sebebi ile oruç tutmakla mükellef olmayan bir müslüman hakkında da fıtır sadakası vaciptir. Hasta, seferi olan kimse ve takatsız kalmış yaşlı şahıs gibi.

116- Nisaba sahip olan hür bir müslüman, hem kendi nefsi için, hem de fakir olan bunak veya deli veya küçük evladı için ve hizmetinde bulunan köle veya cariyesi için fıtır sadakası vermekle mükelleftir. Hatta köle veya cariyesi gayrimüslim olsa bile. Bu hususta efendinin ehliyetine bakılır. Ticaret için olan köleler ve cariyeler için fıtır sadakası icap etmez. Çünkü bunlar zekata tabidirler. Bunlardan dolayı hem zekat, hem de fıtır sadakası birleşmez.

— 381 —

Yukarıda yazıldığı üzere İmam Muhammed'e göre zengin olan çocuklar için de fıtır sadakası vermek, babalarının malına yönelik vacip bir vazifedir.

117- Fakir bir çocuğun babası ölmüş veya fakir bulunmuş olursa, babasının babası, -nisaba sahip ise- babası yerine geçmiş olup fıtır sadakası verir. Bununla beraber zahiri rivayete göre bu çocuk için fitre vermek dedesine yönelik vacip bir vazife olmaz.

118- Bir kimse kendi hanımının ve büyük, akıllı olan evladının fıtır sadakasını vermekle mükellef olmaz.

Çünkü bunlardan herbiri kendi nefsinde tam bir velayete sahip, malında müstekıllen tasarruf hakkına sahiptir.

Bu bakımdan her biri nisaba sahip ise, zekatını kendi malından vereceği gibi, fıtır sadakasını da kendi malından vermesi lazım gelir.

Bir de sadakalarda bir ibadet mahiyeti vardır. Koca ise, hanımına ait bir ibadet vazifesini yüklenmek için evlenmemiştir.

119- Bir kimse kendi malından hanımının veya büyük evladının fitrelerini izinleriyle verecek olsa, yeterli olur. Ve bunlar kendi ailesi içerisinde idaresinde bulunduğu takdirde, izinleri olmaksızın vermesi de kafidir. Çünkü bu halde örf-adet bakımından izin vardır. Aile arasında bulunan diğer şahıslar hakkında da hüküm böyledir. Bu hususta hakikaten veya örf-adet bakımından izne lüzum vardır. Zira fıtır sadakasının verilmesi niyetle beraber olmalıdır, niyetsiz verilemez. Böyle bir izin ise, niyet hükmündedir.

(İmam Şafii'ye göre kadının fıtır sadakası zengin olsa da, kocasına aittir. Kendilerine ücret tayin edilmemiş olan hizmetçiler hakkında da hüküm böyledir.)

120- Bir kimse kendi ailesi içerisinde bulunsalar bile babasının, anasının fıtır sadakasını vermekle mükellef değildir. Ancak babası fakir olduğu halde deli olursa, o halde mükellef olur.

121- Fıtır sadakası dört cins şeyden muayyen miktarda verilir.

Şöyle ki; buğdaydan yarım sa'ı Iraki, yani beş yüz yirmi dirhem verilir. Buğday unu ile kavudu da buğday hükmündedir. Arpadan, kuru üzümden veya kuru hurmadan da bir sa' = kile yani bin kırk dirhem verilir. Bunların yerlerine kıymetlerinin verilmesi de caizdir, hatta daha faziletlidir. Ancak fakirlerin ihtiyaçları bunların bizzat kendilerine daha fazla olursa, o zaman daha faziletli olmaz.

{(*): Bir sa'ı ıraki (1040) şer'i dirhem itibar olunur ki (910) örfi dirheme müsavidir. O halde (520) şer'i dirhem de (455) örfi dirheme müsavi bulunur. "Küsurlara bakılmazsa" (1040) şer'i dirhem (2,917) kilo gram; (1040) örfi dirhem de (3,333) kilo gram eder. O halde (520) şer'i dirhem (1,458) kilo gram, (520) örfi dirhem de (1,667) kilo gram demektir. Bir kilo gram (357) şer'i dirheme ve (312) örfi dirheme müsavidir. Bir kilo miktarındaki bir şeyin, mesela buğdayın fiyatı faraza (50) kuruş olsa (1,667) kilo gram miktarının fiyatı ne eder? Bunu bulmak için (50) kuruş, (1,667) ile çarpılmalıdır. Bununla fiyat anlaşılır. Örnek; (1,667x50=83,35) demek ki 83 kuruş 35 santim etmiş oluyor.}

— 382 —

122- Zekat nisabında olduğu gibi fıtır sadakası hususunda da dirhemden maksat şer'i dirhemdir. Bununla beraber bu hususlarda her beldenin örfi dirhemine riayet edileceği görüşünde olanlar da vardır. Örfi dirhem fazla olduğundan fıtır sadakasını ona göre vermek ihtiyatlı olmaya daha uygun ve daha fazla sevab kazanmaya sebeb olur.

(Diğer üç mezheb imamına göre fıtır sadakası buğdaydan da bir sa'dır. Fakat bu sa'dan maksat sa'ı Iraki değil sa'ı Hicazîdir ki 693,1/3 dirhem miktarıdır.)

123- Fıtır sadakası için buğday, arpa, üzüm ile hurma birer sabit ölçüdür. Çünkü bundan maksat, fakirin bir günlük ihtiyacını olsun gidermektir ki, o da bunlar ile mümkün olabilir. Halbuki muayyen bir para ölçü olarak gösterilmiş olsa idi, bu maksat temin edilmiş olamazdı. Zira erzakın fiyatları zaman zaman değişmekte olduğundan o muayyen para, bazı senelerde bu maksadı temin edebilirdi, bazı senelerde temin edemezdi.

124- Fıtır sadakası, zekat gibi niyetle birlikte fakirlere mülk yapmak suretiyle verilir, serbest bırakılamaz. Bu niyet, verilecek malı ayırmak zamanında yapılabileceği gibi, verileceği zaman da yapılabilir, fakat fakire verilirken bunun bir fitre olduğunu söylemek lazım değildir.

125- Fıtır sadakasını aralarında evlilik veya doğum bulunan kimselerin birbirine vermeleri sahih değildir. Mesela bir kimse kendi fitresini, fakir olan hanımına veya babasına veya oğluna veremez.

Fıtır sadakası, İmam Ebu Yusuf ile İmam Şafiî'ye göre fakir olan gayrimüslim vatandaşlara da verilemez. Fetva bu şekildedir. Çünkü bunun verilmesindeki maksat, bayram gününde fakir müslümanların ihtiyaçlarını gidererek onların da bayrama kalpleri rahat bir halde iştirak etmelerini ve dilenmekten kurtularak ibadet ile uğraşabilmelerini temin gibi şeylerden ibarettir. Bu maksat ise, bu sadakanın gayrimüslim vatandaşlara verilmesiyle meydana gelmez.

Bununla beraber bunun gayrimüslim vatandaşlara da verilebileceği görüşünde olan zatlar da diyorlar ki, bu sadakadan asıl maksat, genel olarak fakirlerin ihtiyaçlarını ibadet kabul edilecek bir şey ile gidermektir. Bu maksat ise, fakir olan gayrimüslim vatandaşlara verilmekle de meydana gelir, çünkü onlara verilecek sadakalar da ALLAH'a yaklaştırıcı birer ibadettir.

126- Bir kimse, fitresini bir fakire vereceği gibi, birkaç fakire de dağıtabilir. Birden fazla kimseler de fitrelerini birkaç fakire verebilecekleri gibi, bir fakire de verebilirler.

Fakat bir görüşe göre bir fitre, birden fazla fakirlere verilemez.

— 383 —

127- Birden fazla fitreler, gerek mal olarak ve gerek kıymetleri olsun, sahiplerinin izinleriyle karıştırılmış bir halde fakirlere verilebilir. Her fitreyi diğerinden ayırmaya lüzum yoktur.

Bununla beraber fitrelerin ayrı ayrı verilmesi ihtiyata daha uygundur.

128- Fıtır sadakası, mükellefin bulunduğu yerdeki fakirlere verilmelidir. Başka yerlere gönderilmesi mekruhtur.

وَاللّٰهُ سُبْحُانَهُ وَتَعَالٰى اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
وَيُرْجٰى مِنْ كَمَالِ كَرَمِهِ التَّوْفِيقُ وَالثَّوَابُ

Pak ve münezzeh olan ALLAH-ü Teâla doğruyu en iyi bilendir. O'nun sonsuz lûtf-u kereminden muvaffakiyet ve mükafat ümit edilir.

— 384 —

Ömer Nasuhi Bilmen'in «İki Şükûfe-i Teaşşuk = İki Aşk Çiçeği» isimli romanından bir bölüm:

"Oğlum! Sen bir iffet ve asalet tomurcuğusun. Bilhassa tavsiye ediyorum. Bizi var eden Yaratıcı'nın her emrini yerine getirmeye çalış; annenin rızasını amellerin başı bil; senin gibi bir melekle beraber oturmaya münâsip olmayan iblis tabîatlı kimseler ile arkadaşlık yapma. İnsan kim ile arkadaşlık yaparsa onun ahlâkı ile vasıflanır. Bir demir parçası mıknatısa yapışınca çekim hususiyetini kazanıyor. Sen yüksek meziyetler ile süslenenlerin sohbetlerinde bulunmak şerefini kaybetme, insanlığa, medeniyete hizmetçi ol. İnsanlık namına iyilik et, gece gündüz çalışmak ve gayret yolundan ayrılma ki bu yol pek sağlamdır:

Dâim oku, yaz. Kadrini bil cevher-i ilmin
Kâlâ-yı hüner, hâme-i insana çelenktir.

Bilgi ve kültür insanların ruhu, insanlar da bilgi ve kültürün cesedi hükmündedir. Ruhsuz ceset ise kabre lâyıktır. Edep erbabını taklit et. Edep, ALLAH'ın bir hazinesi, insanlar da onun bekçisidir. Edebi olmayanlar ise, ihtiyacı olmadığı halde bir parça ekmek için bin haneyi rahatsız eden dilencilerden kıymetsizdir.

İnsan için fikir terbiyesinde bulunarak akıl cevherinin parlamasını bilgi ve kültürle artırmaya çalışmak en büyük vazifedir. Edep, hilm, nezâket, şehadet, yüksek gaye, fazileti tamamlamaya çalışmak, güzel geçinmek, vadini yerine getirmek, kalb metâneti, yapılacak işi iyi düşünmek insanlık vazifelerindendir. Edepsizlik, hayâsızlık, katı kalplilik, bâtılı benimsemek, fazla mizah, namusu zedelemek, ayıpları araştırmak, kardeşlere düşmanlık, insan meziyetlerini mahveden kötü ahlâk kısmındandır.

Kısacası, varlığımın nişânı! Bütün iyi huylar ve güzellikler ile kendini ıslaha çalış. İnşallah istikbâlin pek parlak bir mutluluk levhası teşkil edecektir. Sakın yetim kalmanı hatırlayarak mahzun olma. Her ne kadar zayıf vücudum gurbet toprakları içinde saklanacak ise de ruhum seninle beraberdir. Vücûdum zerre zerre toprak olsa da yine her zerre senden ayrılmayı düşünmekle meşguldür. Ebediyyet dergâhına göz yaşlarını akıtarak feyizle dolmanı istirham eyliyorum. Geride kalan (sadece şudur:) Hüküm ALLAH'ındır."

NOT: Bu sayfa kitabın aslında bulunmamaktadır. Tarafımızdan sadeleştirilerek ilave edilmiştir.

— 385 —

ALTINCI KİTAP

FARZ OLAN HAC İLE UMRE HAKKINDADIR
— 386 —

İÇİNDEKİLER

Hac ile umrenin mahiyetleri

Haccın nevileri, rukünleri

Tavafın mahiyeti ve nevileri

Haccın farz olmasının şartları

Haccın edasının farz olmasının şartları

Haccın sahih olmasının şartları

Mikat ile alakalı mâlumat

Haccın farz olmasının sebebi ve zamanı

Haccın farz olmasındaki hikmet

Haccın vacipleri, sünnetleri ve âdabı

Hac ibadeti hakkında tatbikat

Umre, temettü ve kıran haccı hakkında tatbikat, hedy'in mahiyeti ve hükümleri

Hac ile alakalı yasaklar

Bedel = niyabet sureti ile hac

Hac hususundaki bedellik, vasiyet ve adak ile alakalı meseleler

İhsar'a ait meseleler

Resûl-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in kabri saadetlerini ziyaret

— 387 —

HAC İLE UMRENİN MAHİYETLERİ

1- Hac, lûgatta tazim edilecek makamları ve diğer yerleri ziyaret kastında bulunmaktır. Şer'i şerifte; Arafat'ta hususi vaktinde bir miktar durmaktan, daha sonra Kâbe-i muazzama'yı usulü dairesinde tavaf sureti ile ziyaret etmekten ibarettir. Hac eden zata: Hâc = Hacı denir. Çoğulu Huccâc'dır.

2- Umre, lûgatta ziyaret manasınadır. Istılahta: Kâbe-i muazzama'yı tavaftan ve Safâ ile Merve denilen iki mevki arasında sa'y etmekten ibarettir ki, bunun için muayyen bir zaman yoktur. Senenin her mevsiminde yapılabilir. Yalnız arefe günü ile kurban bayramının dört gününde yapılması mekruhtur. Ramazan-ı şerif'te yapılması ise menduptur.

3- Umre, bir sünneti müekkededir. Bunu yapan zata "mutemir" denilir. Farz olan hacca: "Hacc-ı ekber = büyük hac" denildiği gibi, umreye de: "Hacc-ı asğar = küçük hac" denilir. Bununla beraber arefe günü cumaya tesadüf eden bir hacca da: "Hacc-ı ekber" denilmektedir.

(Umre, İmam Malik'e göre de bir müekket sünnettir. Fakat İmam Şafii'ye göre bir defaya mahsus olmak üzere hemen yapılması gerekli olmayan bir farzı ayındır. Hanbelilere göre ise hemen yapılması farz olur.)

HACCIN NEVİLERİ

4- Hac, farz, vacip, nafile kısımlarına ayrıldığı gibi, Haccı ifrat, Haccı temettü, Haccı kıran nevilerine de ayrılır. Şöyle ki:

1. Farz olan hac, şartlarını kendisinde toplayan bir müslümanın ömründe bir defa eda etmekle mükellef olduğu hacdır.

2. Vacip olan hac, adak yapılan veya başlanılmışken bozulan nafile bir hacca bedel, kaza edilecek olan hacdır.

3. Nafile olan hac, mürahik {(*): Not: On iki yaşını bitirip henüz büluğ çağına ermeyen erkek çocuğuna mürahik, dokuz yaşını tamamlayıp da büluğ çağına ermeyen kıza da mürahika denir.} gibi henüz mükellef olmayan bir kimsenin veya farz haccını eda etmiş olan bir zatın hak rızası için nafile yolu ile yapacağı hacdır ki, tekrar tekrar yapılabilir.

4. Haccı ifrat, umre ile beraber olmaksızın yalnız başına yapılan farz, vacip veya nafile hacdır ki, ihrama girerken yalnız hacca niyet edilmiş olur. Bunu yapana "müfrit" denir.

5. Haccı temettü, hac mevsiminde evvela umre için ihrama girilip umre yapıldıktan sonra aynı mevsimde, daha yurda-aile ocağına dönülmeden tekrar ihrama girilerek usulü dairesinde yapılan hacdır. Bunu yapan zata: "Mütemetti" denir. Bu hac, haccı ifrattan daha faziletlidir.

— 388 —

6. Haccı kıran, hac aylarından evvel veya hac ayları içinde ve mikat'tan önce veya mikat'ta umre ile arası bir ihram ile, bir niyet ile birleştirilip umre yapıldıktan sonra usulü dairesinde eda edilen hacdır. Bu şekilde hac yapılması, haccı temettü'den daha faziletlidir. Bunu yapan zata da: "Kârin" denilir. Bunların tafsilatı, tatbikatı ileride görülecektir.

7. Haccın farz, vacip ve sünnet olan herhangi bir fiiline: "Nüsük" denir. Çoğulu: "Menasik"tir. Bu tabir, esasen ibadet ve su ile bir şeyi temizlemek manasınadır.

HACCIN RUKÜNLERİ

6- Haccın rukünleri, yani mahiyetini teşkil eden farzları ikidir. Biri, Arafat'ta bir müddet vukuf, yani durmaktır, diğeri de Kâbe-i muazzama'yı tavaf-ı ziyarette bulunmaktır.

7- Arafat, Mekke-i mükerreme'nin güneydoğusunda altı saatlik bir mesafede bulunan bir mevkidir. Hac yapmak isteyenler için Arafat'ta durmak zamanı, Zilhiccenin dokuzuncu gününe rastlayan arefe gününün zeval (öğle) vaktinden Kurban bayramı ilk gününün fecr (şafak)ın doğuşuna kadar olan müddetin herhangi bir kısmıdır. Bu müddet içinde Arafat'ta hatta bir dakika durulsa bile, bu vakfe farzı, yerine getirilmiş olur. Burada uyanık bir halde durmakla, uyku halinde veya baygın bir halde durmak müsavidir.

8- Arafat'ta muayyen müddetten evvel veya sonra durmakla vakfe farzı yerine getirilmiş olmaz. Ancak Zilhicce hilâlinin tespitinde şüphe vaki olup Zilkade otuz gün olarak tamamlanmış, daha sonra Zilkade'nin yirmi dokuz gün olduğu anlaşılmış olursa, o halde Arafat'ta durmanın Kurban bayramının ilk gününe rastlamış bulunması, istihsan {(*): Açık olan kıyası bırakıp insanların ihtiyacına daha uygun olanı almaktır.} delili ile caiz, yeterli olmuş olur.

9- Hacıların arefe günü zannederek Arafat'ta durdukları günün "Terviye, yani Zilhicce ayının sekizinci" günü olduğu anlaşılsa, bu durma, yeterli olmaz. Arefe günü tekrar durmaları lazım gelir. Şu kadar var ki umum tarafından vakfe ve tavaf yapıldıktan sonra haccın sahih olmadığına, mesela bir gün evvel yapılmış olduğuna dair vuku bulacak şahitlikler, artık dinlenemez.

10- Arafat'ın ortasında Cebel-i rahme'nin yanında kıbleye karşı ALLAH Teâlâ'ya dua edilmesi daha faziletlidir. Burası muazzam çok faziletli bir vakfe yeridir. Dünyanın her tarafından akın edip gelen, yurtları, dilleri, renkleri başka, fakat düşünceleri, gayeleri bir olan binlerce Ehli İslam, Arafat'ta -kefenlere bürünmüş, kabirlerinden yeni hayat bulup mahşer sahasında toplanmış olacak- bir muhterem insan kitlesini temsil eder. Bunların tertemiz birer dil ile Hak Teâlâ Hazretlerini hep birden tevhid ve tekbire başlamaları, bunların hazin,

— 389 —

garibane bir eda ile ALLAH'ü azimüşşandan bağışlamalar, keremler niyaz etmeleri melekleri bile heyecana getirecek ulvî, ruhanî bir manzara meydana getirir.

Şüphe yok ki; ALLAH Teâlâ Hazretleri, bu garip kullarına lutfedecek, meleklerine hitaben: "Şu uzak ülkelerden gelip tozlar, topraklar içinde kalmış, kıyafetleri perişan, rahmet ve inayetimi niyaz edip duran kullarıma bakınız!. Ben Azimüşşan, onları afv ve mağfiretime nail edeceğim." buyuracak, O Feyyaz-ı Kerim'in rahmet ve inayet denizleri dalgalanıp duracaktır.

Ne kudsi bir tecelli, ne ulvî bir mazhariyet!.

(İmam Malik'e göre Arafat'ta vakfe müddeti, Arefe günü güneşin zevali(öğle vakti)nden Kurban Bayramı ilk gününün fecrine (şafak vaktine) kadar devam eder. O gün güneşin zevalinden batışına kadar bir an bile olsa, durulması vaciptir. Güneş battıktan sonra da bir miktar durulması lazımdır, farzdır.)

11- Kâbe-i muazzama, Mekke-i mükerreme şehrinde ALLAH Teâlâ'nın emri ile İbrahim Aleyhisselam'ın ilk defa olarak veya yenilemek sureti ile yapmış olduğu dört köşeli, yüksek, mübarek bir binanın işgal ettiği mukaddes bir mevkidir. Burası, bütün Ehli İslâm'ın bir kıblegâhıdır. Bu kıblegâha, ilahi bir mabed, ilahi rahmetin tecelli ettiği bir yer olmasından dolayı "Beytullah", "Beyti muazzam" adı verilmiştir.

Kâbe-i muazzama, "Harem-i şerif" ve "Mescid-i Haram" denilen büyük bir camii şerifin ortasında bulunmaktadır. Bu camii şerifin etrafında kubbeler vardır, geri kalan kısmı açıktır. Yedi minaresi, {(*): Not: Yapılan son ek inşaatlarla minare sayısı dokuz olmuştur.} bir çok kapıları ve içinde minberi, zemzem kuyusu ve İbrahim Aleyhisselam'ın makamı vardır.

12- Tavaf-ı ziyarete gelince; bu Arafat'ta vakfeden sonra Kâbe-i muazzama'nın etrafında yedi defa dolaşmaktan ibarettir ki, bunun dört defası, bir rukündür, bir farzdır.

Tavaf-ı ziyaretin vakti, Kurban bayramının ilk gününün fecr (şafak)ın doğuşundan başlayarak hayatın son gününe kadar uzayan bir müddetin herhangi bir vaktidir ki, bu vakit de yapılacak bir tavaf ile hac farizası tamamlanmış olur.

TAVAFIN MAHİYETİ VE NEVİLERİ

13- Tavaf, lûgatta ziyaret etmek, bir şeyin etrafında dolaşmak manasınadır. Tavaf edene: "Taif", tavafa mahsus yere de: "Metaf" denir. Tavaf ıstılâhta: "Kâbe-i muazzama'nın çevresinde yedi defa dolaşmaktan ibarettir." Şöyle ki:

Kâbe-i muazzama'nın güney tarafındaki yan yüzün bir köşesine "Rükn-i Hacer", diğer köşesine de "Rükn-i Yemani" denir. Rükn-i Hacer'de,

— 390 —

"Hacer-i Esved = Hacer-i Es'âd" denilen mübarek bir taş vardır ki bu, tavafın başlangıç yerini gösteren bir işarettir.

İşte bu Hacer-i Esved'in bulunduğu köşeden tavafa başlanır, Beyt-i muazzam sola alınarak Beyt-i muazzam'ın kapısına doğru sağa gidilmek sureti ile devir yapılır. Böylece her devir = dolaşma, Hacer-i Esved'in bulunduğu köşeden başlar, orada son bulur. Bu devirlerin her birine bir «Şavt» denir. Bu halde yedi şavt da bir tavaf olmuş olur.

14- Tavaf, bir nevi namazdır; ALLAH Teâlâ'ya heyecan ile muhabbet ve tazimin bir alametidir, Arş-ı ilahi etrafında dolaşan kudsî meleklerin hallerine bir benzeyiş tarzıdır.

Kâbe-i muazzama, bu müşahede (görünen) âleminde, gayb ve meleküt âlemindeki rububiyyet makamının apaçık bir örneğidir. Bu maddi beytin çevresindeki bedenî hareketler, melekût âlemindeki Arşı kudretin etrafında yapılan ruhani hareketlerin birer rumuzudur.

15- Gerek tavafa başlarken ve gerek tavaf esnasında Hacer-i Esved'in önüne geldikçe ona yönelinir, namazda durur gibi tekbir ve tehlil ile bu mübarek taşa eller kaldırılıp sürülür ve mümkün ise öpülür. Bunlar mümkün olmayınca karşıdan el sürmek işareti yapılır. Buna "İstilam = selamlamak" denilmektedir.

Hacer-i Es'ad'e böyle el koymak, Hak Teâlâ Hazretleri ile ibâdet ve itâat hususunda ahitleşmenin ve bu ahde vefa edileceğinin bir işareti, simgesi demektir.

16- Tavafın nevilerine gelince bunlar, aşağıda yazıldığı şekilde beştir.

1. Tavaf-ı kudûm: Taşradan Mekke-i mükerreme'ye varıldığında yapılan tavaftır. Bu tavaf, afakî için, yani mikat (ihrama girme sınırı) haricindeki başka beldelerden Mekke-i mükerreme'ye gelen zatlar için sünnettir. Buna "Tavaf-ı lika"da denir.

(Bu tavaf İmam Malik'e göre vaciptir.)

2. Tavaf-ı ziyaret: Arafat'tan inildikten sonra yapılan tavaftır. Buna "tavaf-ı ifaza" da denir. İşte haccın iki rüknünden biri, bu tavaftır ki, dört şavtı farzdır.

3. Tavaf-ı sader: Hac esnasında Mina mevkiinden Mekke-i Mükerreme'ye inildiği vakit yapılan tavaftır. Buna "tavaf-ı veda" da denir. Bu tavaf afakî hakkında vaciptir. Bununla hac ile alakalı farz, vacip, sünnet bütün vazifeler bitmiş olur. Hacılar, bu şekilde Kâbe-i Muazzama'ya veda ederek vatanlarına dönmek üzere bulunurlar.

(Bu tavaf, Şafiilerce sünnettir.) {(*): Daha sonraki baskılarda bu ifade "Bu tavaf Şafiilerce vacip veya sünnettir." şeklindedir. Yukarıdaki ifade daha doğrudur.}

4. Tavaf-ı tatavvu: Mekke-i mükerreme'de bulunan kimselerin Kâbe-i muazzama etrafında vakit vakit yaptıkları nafile tavaftır. Böyle bir tavaf,

— 391 —

afakîler hakkında nafile namaz kılmaktan daha faziletlidir. Çünkü onlar, her vakit bu şerefe nail olamazlar.

5. Tavaf-ı umre: Dört şavtı, umrenin rüknünden ibaret olan tavaftır ki, her halükarda lazımdır, bunun yerine başka bir şey geçemez.

Umrede tavaf-ı kudûm, tavaf-ı sader yoktur. Umreye ihram ile başlanır, halk veya taksîr ile = tıraş olma ile son verilir.

17- Tavaf esnasında tekbir ve tehlil ile salatü selam okunur.

Tavaflarda (şavtların) peş peşe olması şart değildir. Bundan dolayı bir tavaf daha tamamlanmadan namaz için veya abdesti yenilemek için bırakılsa bozulmaz. Geri kalanı sonra tamamlanabilir. Tavafta kadınların erkeklerle muhazi = bir sırada bulunmaları da tavaflarını bozmaz.

HACCIN FARZ OLMASININ ŞARTLARI

18- Bir kimseye haccın farz olması için sekiz şart vardır. Şöyle ki:

1. Müslüman olmalıdır. Gayrımüslimler, hac ile mükellef değildirler. Bundan dolayı farz edelim ki, bir gayrimüslim hac yaptıktan sonra müslüman olsa, diğer şartları mevcut olunca, yeniden hac etmesi icap eder.

Yine böylece bir müslüman, hac ettikten sonra ALLAH muhafaza- dinden çıkıp sonra tövbe ederek İslamiyete dönse, şartları mevcut olunca tekrar hac etmesi lazım gelir.

2- Bülûğ çağına ermiş olmalıdır. Bir çocuk, akıllı, iyi ile kötüyü, kâr ve zararı ayıracak olsa, hac ile mükellef bulunmaz. Onun yapacağı hac, nafileden ibaret bulunur. Bundan dolayı bülûğ çağına erince ve şartları da bulununca tekrar hac etmesi gerekir.

Velisiyle beraber hacda bulunan çocuğa, velisi haccın bütün vazifelerini yaptırır, mesela şeytanları taşlattırır, ta ki bunları öğrenip büyüdükten sonra kolaylıkla yapabilsin. Bununla beraber bu taşlamayı terk etse, kendisine bir şey lazım gelmez. Çünkü bu, o çocuk hakkında yapılması gerekli bir vazife değildir.

3- Akıllı olmalıdır. Deli olanlar, hac ile mükellef değildirler. İyileştikten sonra haccın farz olma şartları bulununca, hac etmeleri lâzım gelir.

4- Hür olmalıdır. Köleler, cariyeler hac ile mükellef değildirler. Bunların yaptıkları haclar, birer nafiledir. Azad edildikten sonra diğer şartları da bulununca, hac etmeleri icap eder.

5- Haccın farz olduğunu bilmelidir. Şöyle ki, dar-ı harpte gayrimüslimlere ait bir beldede bulunup müslüman olan kimse, haccın farz olduğunu bilmedikçe hac ile mükellef olamaz. Fakat İslam ülkesinde böyle bir cehalet, bir mazeret teşkil etmez. Bundan dolayı İslam yurdunda bulunan bir gayrimüslim, haccın farz olduğunu bilsin bilmesin, müslüman olup diğer şartları da bulununca, hac ile mükellef olur.

— 392 —

6- Hac vazifesini meşakkatsiz bir şekilde gidip yerine getirmeye yeterli bir vakit bulunmalıdır. Bundan dolayı bir kimse hac farizası için diğer şartları tamamen bulunduğu tarihten itibaren bu vazifeyi yerine getirmeye müsait bir vakit bulmadan vefat etse, bu fariza ile mükellef olmuş olmaz.

7- Hicaz'a gidip gelinceye kadar kendisinin ve ailesi efradının normal bir şekilde nafakaları bulunmalıdır. Temel ihtiyaçlarından sayılan malların bulunması ile hac farz olmaz. Fakat ihtiyaçtan fazla bir mal mesela, gelir getiren bir gayri menkul veya fazla eşya bulunsa, bunları satıp hac etmek lâzım gelir. Bir evde kira ile oturmak da haccın farz olmasına mani değildir.

Temel ihtiyaçlar için zekat bahsine müracaat!...

8- Kendi haline münasip nakil vasıtası ve yolda yapacağı masrafları karşılayacak parası bulunmalıdır. Buna rahileye ve zad-ı tarika = yol azığına kudret denir. Şöyle ki:

Hac için yol azığı ve nakil vasıtasına gücünün yetmesi şarttır. Bu güç yeterliliği -hac için gitmeye müsait ise- hac aylarında veya herkesin bulunduğu beldede hacıların normal bir şekilde hacca gidecekleri zamanda bulunması lâzımdır. Bu esnada hacca yeterli temel ihtiyaçlarından fazla bir mala sahip olan kimsenin diğer şartları da bulununca haccetmesi farz olur. Bu malı başka yere sarf edemez, ederse hac zimmetinde borç olmuş olur. Fakat bu vakitten evvel elde edilen bir mal bundan evvel istenilen yere sarf edilebilir. Bundan dolayı kendisine hac farz olmaz.

Mesela, Muharrem ayında hacca yeterli bir mala sahip olan kimse, bunu bir iki ay içinde başka bir tarafa harcayıp da beldesinden hacca gidilmesi adet olan bir zamanda elinde mal kalmamış olsa, kendisine hac farz olmuş bulunmaz. Ödünç ve bedelsiz yararlanmak sureti ile olan yol azığı ve nakil vasıtası yeterli olmaz. Hatta başa kakmayacak kimseler tarafından olsa bile. Mesela, hac etmek üzere hibe edilen bir malı kabul etmek mutlaka lâzım gelmez.

Bununla beraber Mekke-i mükerreme'ye onsekiz saatten yakın bulunan yerdeki müslümanlar için yürümeye güçleri yeterli olunca, nakil vasıtasının bulunması şart değildir.

(İmam Malik'e göre yol azığı ve nakil vasıtasına gücü yetmek mutlaka şart değildir. Bu hususta Mekke-i mükerreme'ye gidip hac fiillerini yerine getirmeye basit bir şekilde imkan bulunması yeterlidir. Bu sebeple fazla meşakkat bulunmaksızın yaya olarak veya kiralamak ile temin edilecek bir nakil vasıtası ile hacca gitmeye ve nafakasını sanatı sebebi ile yolda günden güne elde etmeye gücü yeten bir müslümana -canı ve malı hakkında bir tehlike yoksa- hac farz olur. Yurdunda kendisinin ve ailesinin nafakaları için bir şey terk edip etmemesi müsavidir. Ancak nafakasız kalıp perişan olmalarından korkulacak olursa, o halde hac ile mükellef olmaz.)

— 393 —

HACCIN EDASININ FARZ OLMASINDAKİ ŞARTLAR

19- Haccın edasının farz olması için beş şart vardır. Şöyle ki:

1. Vücut sıhhatli bulunmalıdır. Bundan dolayı bizzat hac edebilecek bir beden sağlığına sahip olamayan kimseye hac etmek farz olmaz. Kör veya kötürüm olanlar da bu hükümdedir.

Fakat İmameyn'e ve İmam-ı Azam'dan bir rivayete göre kendisine rehberlik edecek kimsesi (kâidi) bulunan âmâ (kör), diğer şartları bulununca hac ile mükellef olur.

2. Haccın edası dış engellerden uzak bulunmalıdır.

Bu sebeple bir kimse cezaevinde veya zorla alıkonulmuş bulundukça, hac etmekle mükellef olmaz.

3. Yolda emniyet bulunmalıdır.

Bu yüzden yol tehlikeli bulundukça, hacca gidilmesi farz olmaz.

4. Hac için en az on sekiz saatlik bir yolculukta bulunması gereken bir kadının yanında kocası veya ebediyyen mahremi olan bir erkek bulunmalıdır. Bunların akıllı, bülûğ çağına ermiş veya yaklaşmış olmaları lâzımdır. Beraberinde böyle bir kimse bulunmayacak bir kadın için hac etmesi farz olmaz.

Kendisine hac farz olan bir kadını, yanında böyle bir mahremi bulunduğu takdirde hacca gitmekten kocası men edemez. Çünkü böyle farz olan bir ibadeti yerine getirmek kocasının hakkından önce gelir. Genç bir kadının yalnız süt kardeşi ile veya damadı ile hacca gitmesi zamanın fitne ve fesadı sebebi ile daha sonraki alimler tarafından caiz görülmemiştir.

5. Hacca gidecek kadın kocasından boşanmış veya kocası ölmüş ise iddeti (bekleme süresi) bitmiş olmalıdır. Bundan dolayı böyle bir kadın iddet içinde bulundukça hacca gidemez. Hatta yola çıktıktan sonra Mekke-i mükerreme'ye en az on sekiz saat uzak bir yerde iken -kocasının o sırada ölmesi gibi bir sebeple- iddet beklemesi icap etse, bu iddeti bitirmedikçe oradan çıkmaması lâzım gelir.

HACCIN SAHİH OLMASININ ŞARTLARI

20- Bir hac vazifesinin sahih bir surette yerine getirilmiş olması için şöylece dört şart vardır:

1. İslam: Bu, haccın farz olmasının şartı olduğu gibi sahih olmasının da şartıdır. Bu yüzden gayrimüslim'in haccı sahih olmaz, hatta daha sonra müslüman olsa bile.

2. Mekanı mahsus: Bundan maksat, Arafat ile Kâbe-i Muazzama'dır. Bundan dolayı Arafat'ta vakfe ile Beytullah tavaf edilmedikçe, sahih bir hac meydana gelmiş olamaz.

— 394 —

3. Vakti mahsus: Bundan maksat, Arafat'taki vakfe zamanıdır ki; Arefe gününün zeval(öğle) vaktinden kurban bayramının fecr(şafak)ının doğuşuna kadar devam eden bir müddettir. Tavaf-ı ziyaretin vakti ise - evvelce de beyan edildiği üzere- ömrün sonuna kadardır. Fakat bu tavafın vacip olan vakti, eyyamı nahr'dir. Yani, Kurban bayramının ilk üç günüdür.

Bununla beraber haccı ifrad'ın ve temettu ile kıran haccının tüm vazifelerini yerine getirebilmek için muayyen bir vakit vardır ki; o da Şevval, Zilkade ayları ile Zilhiccenin ilk on gününden ibarettir. Bu müddete "Eşhuri hac = hac ayları" ve hac mevsimi denilir.

Bu hac ayları içinde en son hac vakti, Arefe günüyle ilk kurban günüdür. Bundan dolayı Arefe günü zeval(öğle)den sonra Arafat'ta az çok bulunup bayramın ilk gününde de tavaf-ı ziyareti yapan bir kimse hac vazifesini yapmış olur.

(Şafiîlere göre de Arafat'ta vakfe vakti, Zilhiccenin dokuzuncu gününün zeval (öğle vakti)nden onuncu gününün fecri (şafak vakti)ne kadardır. Bu vakitte bir an bile olsa, vakfe yeterlidir.)

4- Hac niyetiyle ihram: Şöyle ki; ihram, haccı veya umreyi veya her ikisini eda için mübah olan şeylerden bazılarını kendisine belli bir vakit haram kılmak, yani onları yapmaktan sakınmaktır. Bu ihram, hacca veya umreye veya hac ile beraber umreye niyet etmekle ve telbiyede bulunmakla meydana gelir. Telbiye:

لَبَّيْكَ اَللَّهُمَّ لَبَّيْكَ لَبَّيْكَ لَا شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ إِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْكَ لَا شَرِيكَ لَكَ

"Lebbeyk. ALLAH'ümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk. İnnelhamde ve'n-ni'mete leke ve'l-mülk. Lâ şerike lek."

ALLAH'ım! Ben senin emr-u fermanına her zaman itaat ederim, her zaman itaat ederim. Senin için ortak yoktur. Davetine daima ihlas ve sadakatla icabet ederim. Şüphe yok ki hamd de nimet de sana mahsustur, mülk de! Senin ortağın yoktur, mabudum!. demektir.

21- İhramı yapana "muhrim" denir. Muhrim olmayana da (helal) denilir. "İhlal" de ihramdan çıkmak ve bir şeyi harem sahasından dışarıya çıkarmak manasına gelir.

İhram, Beytullah için bir tazim alametidir. Hatta dışardan bir ihtiyaç, mesela ticaret için gelen bir müslüman, hac veya umre kastında bulunmasa da yine ihramsız olarak Mekke-i mükerreme şehrine giremez. Bu haramdır, hürmete aykırıdır.

22- İhrama giren bir erkek dikişli elbiselerini çıkarır, bir peştamal kuşanır üzerine bir omuz havlusu alır, başını ve ayaklarını açık bulundurur, temizlenir, yıkanır veya abdest alır iki rekat namaz kılar, yüksek bir sesle (lebbeyk ALLAHümme lebbeyk...) diye telbiyede bulunur. Hanımı ile cinsel ilişkiyi terk eder, hanımını okşayıp öpmez, akıllı kimseler tarafından "tıyb = güzel kokulu"

— 395 —

sayılan misk, anber, kâfur gibi şeyleri sürünmez, bunları yatağına da sürmez, av hayvanlarını avlamaz ve avlayanlara işaret edip göstermez, Mekke-i Mükerreme'nin haremindeki yeşil ağaçları, yeşil otları kesip koparmaz, kendisinin saçlarını kesmez, tıraş etmez, hac veya umre işlerini bitirinceye kadar bu halde devam eder.

Kokusundan zevk duyulacak her şey "Tîyb" sayılır. İhrama giren kadınlar ise elbiselerini çıkarmazlar, başlarını ve ayaklarını açık bulundurmazlar, telbiyede seslerini yükseltmezler

23- İhrama giren şahısların çadır altına sokulmaları, şemsiye tutmaları, yüzük takmaları, bellerine kemerlerini bağlamaları ve omuzlarına giyinmeksizin palto gibi bir şey almaları haram değildir.

24- Yalnız hac için veya haccı temettü veya haccı kıran için şevvalin birinci gününden zilhiccenin dokuzuncu gününe kadar herhangi bir günde ihrama başlanabileceği gibi bundan evvel de başlanabilir. Çünkü ihram haccın şartıdır. Şart ise kendisine bağlı olan şeyin vaktinden önce yapılabilir, bu caizdir. Abdestin namaz vaktinden önce alınabilmesi gibi. Şu kadar var ki, ihrama daha evvel başlanılması, müddetin uzaması itibariyle sakıncalı olduğundan mekruhtur, ihram sebebiyle yasak olan şeylerden uzun bir müddet korunmak kolay değildir.

(Şafiîlere göre hac için hac aylarından evvel ihrama girilmez. Girilirse umre için girilmiş olur).

MİKAT İLE ALÂKALI MALUMAT

25- Hac için dinen belirlenen mevkiler dışından yolculuk yapan şahıslar için ihrama girmelerine mahsus beş mevki vardır ki, bunlardan her birine "Mikat", hepsine birden "Mevakıt" denir. Bunlar; "Zülhu-leyfe", "Zati ırk", "Cuhfe", "Karn", "Yelemlem" denilen yerlerdir. Fakat bu mevkilere gelmeden evvel de ihrama girilebilir. Hatta Süveyş yoluyla hacca giden şahıslar, "Rabiğ" hizasında ihrama girerler ki, bura-sı Şamlıların mikatı olan ve Mekke-i mükerreme'ye üç merhale uzakta bulunup bugün eseri kalmamış bulunan "Cuhfe" kasabası yakınındadır.

26- Bir hac yolcusu, mikat sınırını ihramsız geçerse bakılır; eğer daha haccın vazifelerini yapmaya başlamadan mikata döner, telbiyede bulunur, ihrama girerse, kendisine bir ceza lâzım gelmez. Fakat mikat yerine dönmez de daha sonra ihrama niyet ederse veya haccın vazife-lerinden birini yaptıktan sonra ihram için mikat yerine dönerse, ceza olarak dem, yani bir koyun kurban etmesi lâzım gelir. Haccın kaçırıl-masından korkulmazsa, mikat yerine dönmek daha faziletlidir.

27- Mekke-i mükerreme'de bulunan şahısların hac için mikat yeri, Mekke-i mükerreme'dir. Tam oradan ihrama girerler, hatta ahalisinden olmasalar bile.

— 396 —

Fakat umre için Mekke haremi dışında bulunan bir yere, bilhassa "Ten'im" denilen yere çıkar, oradan umre için ihrama girerler. Bunun için bu yere "umre" de denilmiştir.

28- Mekke-i mükerreme'nin etrafındaki bir miktar sahaya "Mekke Haremi" denir. Bunun haricine, yani Harem havzası, dışına da "Hill" adı verilir.

Hill'in Mekke-i mükerreme'ye en yakını, batı tarafından üç dört mil mesafede bulunan "Ten'im" mevkiidir.

Hill tabiri, ihrama son vermek manasında da kullanılmaktadır.

29- Mekke haremi ile mikat yerlerinden biri arasındaki yerlerde bulunan şahıslar da bulundukları yerlerden veya Mekke-i Mükerreme'den ihrama girerler. Bunların yakınlık dolayısıyla Mekke-i Mükerreme'ye gidip gelmeleri çok olacağından haklarında böyle bir kolaylık, bir müsâde gösterilmiştir.

HACCIN FARZ OLMASININ SEBEBİ VE EDASININ HEMEN GEREKLİ OLUP OLMAMASI

30- Haccın farz olmasına sebep, Beytullah'ın varlığıdır. Bu mukaddes mabedi ziyaret için Hak Teâlâ'nın emriyle hac farz kılınmıştır. Bu sebep, tekerrür etmediği için haccın farziyeti de tekerrür etmez, mükellef olan bir şahsın ömründe bir defa hac etmesiyle bu farz yerine getirilmiş olur. Hatta akıllı ve bülûğ çağına ermiş bir müslüman, fakir iken yürüyerek hac etmiş olsa, daha sonra zengin olmasıyla yeniden hac etmesi icap etmez.

31- Hac, Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in hicretinin dokuzuncu senesinde farz kılınmıştır. Bu sene Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz tarafından Ebu Bekir Sıddık (R.A.) hac emiri tayin buyurulmuştu. Hicretin onuncu senesinde bizzat Peygamberi Zişan (S.A.V) Efendimiz Mekke-i mükerreme'ye gitmekle hac farzını yerine getirmişlerdi.

32- Farz olan haccın edasına gelince bu, fevri midir, ömri midir? Yani; Şartlarını bulunduran bir şahıs için hemen o şartların gerçekleştiği senede hac yapması lâzım mıdır, yoksa herhangi senede yapması caiz ve edâdan sayılmış olur mu?

Bu hususta iki görüş vardır. Bir görüşe göre farz olan hac, ömridir, mükellef, bunu hayatta oldukça dilediği senede yapabilir, sonraya bıraktığından dolayı günahkar olmaz. Ancak hac etmeden vefat edecek olursa, o takdirde olur.

Fakat daha sahih görülen diğer görüşe göre farz olan haccın edası, fevridir, bunun geciktirilmesi bir günahtır. Şöyle ki: Bir kimse, bulunduğu beldede hacıların Hicaz'a gitmeleri adet olmuş olan bir günde haccın şartları kendisinde bulunsa, hemen hacca gitmesi kendisine farz olur. Bu tarihte hacca gitmezse günahkâr olur. Hatta daha sonra bu şartlardan mahrum kalsa da farz olan bu hac zimmetinde yerleşmiş, kesinleşmiş olduğundan düşmez. Bundan mesul bulunur.

— 397 —

33- Hac aylarında = Hac mevsiminde, hac şartları kendisinde bulunan ve hac yolculuğu için bu müddet yeterli bulunduğu takdirde de hac farz olmuş olur. Bu haccın edasının farz olması da bir görüşe göre ömri ise de, daha sahih görülen diğer bir görüşe göre fevridir. Hemen o mevsimde gitmek icap eder.

HACCIN FARZ KILINMASINDAKİ DİNİ HİKMETLER

34- Malumdur ki hac, islamiyetin beş mühim esasından birini teşkil etmektedir. "Büniye'l-islamü alâ hamsin. = İslam dini, beş esas üzerine kurulmuştur" {(*):Buhari; İman:1; No:8; 1/12, Müslim; İman:5; No:21; 1/45, Tirmizi; İman:3; No:2618; 4/275, Nesâi; No:5001; 8/107,} hadis-i şerifi bunu bildirmektedir.

Hac, şartlarını bulunduran her müslüman için pek mukaddes bir farzdır. Namaz, oruç, birer bedeni ibadettir. Zekat da bir mali ibadettir. Hac ise hem bedeni, hem de mali bir ibadettir. Bu farz, hem bedence olan sıhhat ve selametin, hem de mali varlığın bir şükran vazifesi demektir.

Haccın yapılmasındaki muhtelif usul ve âdâb insanın, ezeli ve kerim olan mabuduna yapacağı tazimlerin, göstereceği kulluk halinin, arz edeceği ihtiyaç ve tevazu tarzının en mükemmel şeklini ihtiva etmektedir.

35- Alîm ve Hakîm olan yaratıcımızın mukaddes bir mabedini, mükerrem bir beytini ziyaret ederek zati ülûhiyyetine olanca temizliği- duruluğu, olanca samimi duyguları ile tazimlerde, dua - yalvarışta bulunan bir kulun bu dini vazifesi, temiz ruhlara büyük ferahlık verecek ulvi bir mahiyette bulunmaktadır.

Bundan başka bütün müslümanların kıblegâhı olan ve İbrahim Aleyhisselam gibi büyük bir Peygamberin makamını içinde bulunduran muazzam bir mabette yapılacak ibadet ve itâatin yüceliğine vesile olacağı mükafat ve sevaplara son yoktur.

Şanı büyük Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in içinde doğup büyüdüğü, islam güneşinin ilk doğmaya başladığı ve islamiyetin binlerce mukaddes hatıralarını sinesinde saklamış bulunduğu mübarek bir beldeyi ziyaretteki feyiz ve bereket de her türlü düşüncelerin üstündedir.

36- İslam âleminin doğu ve batısından tertemiz bir heyecan ile akın edip gelen binlerce dindaşın böyle muhterem bir mekanda toplanmaları, aralarındaki din birliğini, din kardeşliğini, din sevgisini canlandırmaları ve birbirinin halinden haberdar olarak fikir alış verişinde bulunmaları ne kadar takdirlere şayan bir harekettir.

Seyahatin sıhhi, fikri, sosyal, faydalarını takdir eden yabancı milletler, dinen mecbur olmadıkları halde birçok sıkıntılara katlanarak cihanın en ücra taraflarını gezip duruyorlar. İslamiyet ise en faydalı bir seyahate bir kudsiyyet,

— 398 —

bir mecburiyet vermiş, müslümanları böyle bir seyahatin sonsuz feyizlerinden faydalandırmak istemiştir.

37- Hac ibadetini şuurlu bir halde yerine getirecek müslümanların bundan ne kadar istifade edecekleri pek aşikârdır. Özellikle bu farzı yerine getirmek bahtiyarlığına erişen uyanık bir müslümanın bu sayede bir hayli bilgiler elde ederek aydınlanacağı ve sonra dönüp kendi muhitini bir çok islami hadiselerden haberdar ederek aydınlatmaya muvaffak olacağı da şüphesizdir.

38- Özetle haccın farz kılınmasındaki hikmet ve maslahat, pek büyüktür. Müslümanlığın yayılmasına, yükselmesine yöneliktir. Zaten İslam dininin emir ve tavsiye ettiği hangi bir ibadet ve itâat vardır ki, Müslümanların maddi ve manevi sahalardaki ilerlemesini-yükselmesini, feyizlenmesini temin etmesin! Yeter ki, müslümanlar, kendi mukaddes dinlerinin bu emirlerini, tavsiyelerini hakkıyla takdir ederek yerine getirmeye çalışsınlar.

Ne mutlu servete, sıhhate sahip olup da bu gibi dini vazifelerini yerine getirmeye muvaffak olanlara!...

HACCIN VACİPLERİ

39- Hac ibadetinin vacipleri şunlardır:

1. İhrama mikat denilen yerlerden başlamak.

Bundan dolayı Medine-i Münevvere tarafından hacca gidenler, Zülhuleyfe'den, Iraklılar, Horasanlılar, Mâverâunnehir ahâlisi, Zat-i Irk'tan, Şamlılar ile Mısırlılar ve Mağribîler, Cuhfe, hizasında bir yerden, mesela Rabiğ köyü hizasından; Necitliler, Karn'dan; Yemenliler de Yelemlem'den ihrama girerler. Yolları bu mikatlardan birine tesadüf etmeyen hacılar da bunlardan birinin hizasında bulunacak bir yerden ihrama başlarlar.

2. İhramın mahzurlarını, yani ihrama giren kimse için yapılması haram olan şeyleri terketmek.

Dikişli elbise giyinilmesi, av avlanması, daha ihramda iken saçların kesilmesi veya çirkin sözler söylenmesi gibi.

3. Arafat'ta zeval (öğle)den sonra tam güneş batıncaya kadar durmak.

4. Kurban bayramının birinci gününün fecr (şafak)'ından sonra ve güneşin doğmasından evvel, bir an bile olsa, Müzdelife'de durmak.

Müzdelife, Mekke-i mükerreme'ye dört, Arafat'a iki saatlik bir mesafede bulunan bir mevkidir.

5. Dört şavtı farz olan tavaf-ı ziyareti yedi şavt ile tamamlamak.

6. Tavaf-ı ziyareti eyyam-ı nahirden birinde, yani kurban bayramının birinci veya ikinci veya üçüncü gününde yapmak.

7. Tavaf-ı sader'de bulunmak. Bu, mekkî olmayan, yani Mekke-i mükerreme ile civarı sakinlerinden olmayıp taşradan hacca gelip afakî adını alan hacılara mahsustur ki, bir dönüş, veda tavafından ibarettir.

— 399 —

8. Tavaf esnasında hadesten taharetli, avret mahalleri tamamen kapalı olmak.

9. Kâbe-i muazzama'yı tavafa daima Hacer-i Esved tarafından başlayıp Beyt-i Muazzam'ı sola alarak tavaf etmek ve bunu yürüyerek yapmak.

Hasta olanlar sedyeler üzerinde tavaf ettirilir.

10. Her tavaftan sonra iki rekat namaz kılmak.

11. Tavafı, Hatim'in gerisinden yapmak.

Şöyle ki; Beytullah'ın kuzeye doğru olan yan yüzünün bir köşesine "Rukn-ü Şami", diğer köşesine de "Rukn-ü Iraki" denir. Kâbe-i muazzama'nın Altınoluk'u, bu iki rüknün arasında ve Hanefi makamının önündedir. {(*): Not: Günümüzde bu makamlar maalesef kaldırılmıştır.} Bu oluğun akacağı yarım dairelik bir yer, bir yarım duvar ile çevrilmiştir. Bu duvara "Hatîm = Hazire-i İsmail", bunun kuşattığı o yere de Hicr-ul Kâbe denilir ve bu yerin bir kısmı, Kâbe-i muazzama'dan sayılır, orada namaz kılınır, dua edilir. Fakat bu yerin Kâbe-i muazzama'dan olduğu haberi ahad {(*): Not: Tevatür derecesine ulaşmayan, sadece birkaç kişinin rivayet ettiği sahih hadisi şeriftir.} ile sabit olduğundan Beytullah'a yönelmeden bu duvara karşı namaz kılınamaz. Bu duvarın iki tarafı açıktır.

İşte Harem-i şerif içinde bu duvarın arkasından tavaf edilir ki, bu vaciptir.

12. Hac mevsiminde Safâ ile Merve arasında sa'y etmek ve sa'ye Safâ'dan başlamak ve özürleri olmayanların bu sa'yi yürüyerek yapmaları.

Safâ ile Merve, Mekke-i mükerreme'de Mescidi Haram'ın hemen civarında basamaklı iki tepedir. Bunlar, genişçe bir cadde ile birbirine bağlıdır. Safâ'dan başlayıp Merve'ye dört, ve Merve'den Safâ'ya üç defa gidip gelmek vacip bir vazifedir ki, bu yedi geliş gidişe "sa'y" denir. Her defa Kâbe-i muazzama görülünceye kadar basamaklara çıkılır. Şimdi Merve tarafında yüksek binalar yapıldığından Kâbe-i muazzama'yı görmek mümkün olmamaktadır.

Hac için yapılan sa'y, tavafı kudûmden veya ziyaretten sonra, umre için yapılan sa'y da umre tavafından sonra yapılır.

Bu sa'y yerine "mes'a" denir ki eni (35), uzunluğu da (750) arşındır. Bugün iki tarafında dükkanlar bulunan bir caddedir. {(*): Not: Bugün ise Beytullah'ta yapılan genişletme çalışmaları neticesinde, tamamen mescide dahil olup kapalı alan içerisinde kalmıştır.}

(Sa'y İmam Şafiîye göre haccın ve umrenin bir rüknüdür. Bunsuz hac ve umre tamam olmaz.)

Bu hareket tarzı, bütün kainatın malik ve hakimi olan ALLAH Teâlâ Hazretlerine tazimleri, ihtiyaçları arz için Beyt-i uluhiyyetinin mukaddes kapısı

— 400 —

önünde bir şevk ve heyecan ile tekrar tekrar gidip gelmenin, ilahi huzura kabul edilmeyi beklemenin bir remzi demektir.

13. Mina'da ufak taş yığınlarına ufacık taşları atmak ki, buna "Remy-i Cemerat" denir. Şöyle ki:

Mekke-i mükerreme'ye iki saatlik bir mesafede bulunan Mina sahasında birbirine birer ok atımı kadar uzak üç mevzide üç taş yığını vardır ki, bunlara "Cemre-i Ula", "Cemre-i Vusta", "Cemre-i Akabe" adı verilmiştir. Bunlardan her birine Kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günlerinde "Bismillah, ALLAH'ü ekber" denilerek yedişer taş atılır. Bu yedi taş birden atılsa, yeterli olmaz, bir taş yerine geçer. {(*): Kurban bayramının birinci günü sadece cemre-i akabe (büyük şeytan)a yedi taş atılır.}

Bu taşlar beş arşınlık bir mesafeden atılır. Cemrelerin yakınına da düşmeleri yeterli olur. Cemrelerden üç arşın kadar uzak bir yere düşen taşlar yeterli olmaz, yeniden atılması icap eder.

Taşları atacak şahıs hasta bulunsa, eline konulacak taşları atar veya onun adına başkası atar. Nitekim baygın bulunduğu takdirde de onun adına başkası atıverir.

Bir kısım hac vazifelerinde bu gibi vekaletler geçerlidir.

Cemre-i akabe'ye ilk taş atılmakla beraber telbiye'ye son verilir. Artık

لَبَّيْكَ اَللَّهُمَّ لَبَّيْكَ

Lebbeyk. ALLAH'ümme lebbeyk" denilmez. Bu anda telbiyelere icabet meydana gelmiş olur.

(İmam Malik'e göre arefe gününün zeval (öğle vakt)'inden itibaren telbiyelere son verilir. Çünkü o gün Arafat'ta durmakla icabet meydana gelmiş, haccın en büyük rüknü yapılmış olur.)

Bu taşların atılmasındaki hikmet ALLAH Teâlâ'nın ilmine havale edilmiştir. Bu, bizce bir kulluk emridir. Biz bunu yapmakla Hak Teâlâ'nın emrine kayıtsız şartsız olan itaat ve bağlılığımızı göstermiş oluruz. Bir de bu, habis ruhlara, şeytani vesveselere karşı olan nefretimizin bir remzi, ortaya çıkışı demektir. Hz. İbrahim Aleyhisselam'ın sünnetine bağlılık nüktesine de sahiptir.

14. Mina'da taşları attıktan sonra kurban kesmek, daha sonra da Mekke-i mükerreme'nin hareminde ve kurban bayramının ilk üç gününden birinde saçları tıraş etmek veya kırkmak.

Şöyle ki; kurban kesmek temettü' veya kıran haccı yapmış olanlara vaciptir. Bu vacip hac ile umreyi bir arada yapmaya muvaffak olmanın bir şükrânesidir. Yalnız haccetmiş olan taşralı misafir olduğundan, kendisine kurban kesmek vacip değildir. Dilerse bir nafile olmak üzere kurban kesebilir.

Kadınlar saçlarını yalnız uçlarından biraz kırkıverirler.

— 401 —

40- Tıraşa "halk", saçları biraz kesmeye de "taksîr" denir. Bunlar İmam-ı Azam'a göre mekan ile, zaman ile kayıtlıdır. Yalnız Mekke'nin hareminde ve kurban kesme günlerinde yapılabilir.

Bunlar İmam Ebu Yusuf'a göre böyle kayıtlı değildir. Daha sonra başka bir yerde de yapılabilir. İmam Muhammed'e göre zaman ile kayıtlı değilse de mekan ile kayıtlıdır. Bu sebeple kurban kesme günlerinden sonra da yapılabilir. Fakat mutlaka Mekke-i mükerreme'nin hareminde yapılmalıdır. Başka yerde yapılırsa, ceza olarak bir koyun kurban edilmesi lâzım gelir.

Halk, taksîrden daha faziletlidir. Saçsız olanlar başlarının üzerine usturayı gezdirmekle bu vacibi yerine getirmiş olurlar.

41- Haccın vaciplerinden birini terk etmek haccın sahih olmasına mani olmaz. Bundan dolayı ceza olarak yalnız kurban kesmek lâzım gelir. Eti Mekke-i mükerreme fakirlerine dağıtılır. Bununla beraber terk edilen bir vacip yeniden yapılınca ceza düşer. Abdetsiz yapılan bir tavafı iade etmek gibi.

HACCIN SÜNNETLERİ

42- Hac ibadetinin sünnetleri şunlardır.

1. İhrama girerken tamamen yıkanmak veya abdest almak. Bu yıkanmak sadece bir temizlik maksadı ile yapılır. Bundan dolayı hac için ihrama girecek kadın hayızlı ve lohusa olsa da yıkanması sünnettir.

2. İhramın sünneti niyeti ile iki rekat namaz kılmak.

İlk rekâtında Kâfirun suresini, ikinci rekatında da İhlas suresini okumalıdır.

3. İhram için beyaz ve yeni peştamal ile omuz havlusu tutmak. Bunların yenisi ve beyaz renklisi, yıkanmışından ve başka renklisinden daha faziletlidir.

4. İhrama girmeden önce gül gibi güzel kokulu bir şey sürünmek.

5. İhramdan sonra her seher vaktinde, her namaz kılışta, her yokuşa çıkıp inişte, her yolcu kafilesine rast gelince orta bir sesle üç kere "lebbeyk ALLAH'ümme lebbeyk" diye telbiyede bulunmak.

6. Telbiyeler'den sonra Peygamberi Zişan (S.A.V) Efendimiz'e çokça salat-ü selamda bulunmak.

7. Salat-ü selamdan sonra ALLAH Teâlâ'ya yalvarmak ve bilhassa:

اَللَّهُمَّ إِنِّى أَسْأَلُكَ رِضَاكَ وَالْجَنَّةَ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ غَضَبِكَ وَالنَّارِ

"ALLAH'ümme innî es'elüke rızake ve'l-cennete ve eûzü bike min gazabike ve'n-nar."

Ey ALLAH'ım! Ben senden rızanı ve cennetini dilerim, gazabından ve ateşten sana sığınırım, diye dua etmek.

İmam Muhammed'e göre duada tevkit, yani daima aynı dualara alışkanlık kalbin inceliğini- hassasiyetini giderir, samimiyete aykırı bulunur, bir alışkanlık halini alarak tam bir şuurla beraber bulunmamış olur. Bunun için herkes dilediği

— 402 —

şekilde dua etmelidir. Bu müstehaptır. Bununla beraber Rasül-i Ekrem (S.A.V)den nakledilen ve rivayet edilen dualar ile teberrük edilmesi (bereket umulması) da güzel görülmüştür.

8. Mekke-i mükerreme'ye girmek için yıkanmak ve gündüzün girmek, Kâbe-i muazzama'yı görünce dua etmek, Beytullah'ın önünde tekbir ve tehlilde bulunmak.

9. Taşradan gelenler için tavaf-ı kudûmda bulunmak. Geç kalıp da Mekke-i mükerreme'ye girmeden Arafat'a çıkanlardan bu tavaf-ı kudûm düşer.

10. Mekke-i mükerreme'de bulundukça vakit vakit nafile olarak tavaf etmek.

11. Tavaf-ı ziyarette erkeklerin "ıztıba" etmeleri. Yani tavafa başlamadan evvel omuzlarına almış oldukları örtülerin birer ucunu sağ koltuklarının altından alarak sol omuzları üzerine atmaları.

12. Tavaf-ı ziyaretin ilk üç şavtında=devrinde erkeklerin "remel" etmeleri. Yani adımlarını kısaltarak omuzlarını silkerek çalımlıca bir sürat göstermeleri. Bu, hacıların şevkine, kuvvet ve sağlamlılığına dayanıklılığına âit bir nişanedir.

Rasül-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz kaza etmiş olduğu umresinde Ashab-ı Kiram ile beraber bu vaziyette tavaf ederek karşıdan seyreden ve Sahabe-i Kiram'ın zayıf düştüklerini sanan Mekkelilere Ehl-i İslam'ın kuvvet ve büyüklüğünü göstermek istemişti. Bu sünneti seniyyeye hâlâ riayet edilir.

Bu remel, tavaf-ı kudûmde de yapılabilirse de tavaf-ı ziyarette yapılması daha faziletlidir. Veda tavafında yapılmaz.

13. Safâ ile Merve arasında sa'y ederken oradaki iki yeşil direk arasını erkeklerin süratle geçip sonra yine yavaş yavaş yürümeleri. Bu süratle yürüyüşe «hervele» denir.

14. Zilhiccenin yedinci günü öğle namazından sonra Mekke-i mükerreme'de tek bir hutbe okunup insanlara haccın menasiki, yani yapılması lazım gelen vazifeleri öğretmek.

15. Zilhicenin, sekizinci günü güneşin doğmasından sonra Mekke-i mükerreme'de "Mina" ya çıkmak ve o gece Mina'da kalmak. Mina Hareme dahildir.

16. Zilhiccenin dokuzuncu günü, güneşin doğmasından sonra Mina'dan Arafat'a çıkmak.

Arafat'ta veliyyülemr veya vekili, ikindi namazını öğle namazı ile beraber öğle vaktinde kıldırır. Namazdan evvel, zeval(öğle)den sonra iki hutbe okur, insanlara Arafat'ta ve Müzdelife'de durmalarına ve diğer hac fiillerine dair malumat verir.

17. Kurban bayramının ilk gününde bir hutbe okunarak haccın geri kalan yapılması gerekli vazifelerini beyan etmek. Bununla hutbeler üç defa okunmuş olur.

— 403 —

18. Arafat'ta ve Müzdelife'deki namazlarda yalvarma-yakarma ve niyaz ile göz yaşları dökmek veya döker gibi bir vaziyet almak, kendi hakkında ve anası, babası, din kardeşleri hakkında hayırlı dualarda bulunmak.

Arafat, Harem dairesinden hariç, sahradan sayılır. Burada hacıların duruşu, Cuma gününe tesadüf etse, Cuma namazı kılınmaz.

19. Güneşin batmasından sonra Arafat'tan ağır ağır inmek ve Müzdelife'ye varıldığı vakit, gelen gidenlere engel olmamak için vadiden yüksekçe bulunup "Meş'ari haram" denilen "Kuzah tepesi" yakınına konmak.

20. Bayram gecesi Müzdelife'de kalıp bayram sabahı Mina'ya inmek ve kurban kesme günlerinde bütün yol eşyası ile beraber Mina'da kalmak.

21. Mina'da taşlar atılırken Mina'yı sağa, Mekke-i mükerreme'yi sola almak, sırasıyla evvela Cemre-i ûla'yı, sonra Cemre-i vüstâ'yı yaya olarak, daha sonra da Cemre-i Akabe'yi binitli olarak taşlamak ve bu son cemrede taşları aşağıdan yukarıya doğru atıvermek.

22. Taşlamaya ilk gün güneşin doğmasıyla zeval(öğle vakt)i arasında diğer günlerde ise zeval ile güneşin batışı arasında başlamak

23. Mina'dan Mekke-i mükerreme'ye acele inmek isteyen kimse için Zilhicce'nin, on ikinci günü güneşin batmasından evvel yola çıkmak, güneşin batmasına kadar durması mekruhtur.

24. Mina'dan Mekke-i mükerreme'ye gelirken "Muhassab" ve "Ebtah" denilen düz bir mevkiye bir müddetçik inivermek.

25. Veda tavafından ve iki rekat namazdan sonra zemzem suyundan Beytullah'a bakarak ayakta kana kana içmek ve bu mübarek sudan başa ve bedene dökünmek.

26. Hacer-i Esved ile Kâbe-i muazzama'nın kapısı arasında bulunup "Mültezem" denilen yere göğsü ve yüzü koyarak sürüvermek.

27. Kimseye zahmet vermeksizin Kâbe-i muazzama'nın örtüsüne yapışıp duada bulunmak ve içerisine girmek mümkün olunca, kemali edep ve tazim ile girip iki rekat namaz kılmak.

Kâbe-i muazzama'nın estarına = perdesine sarılmak, Mültezem'e sürünme; ALLAH'u Teâlâ'ya yakın olmaya duyulan şevk ve heyecanın bir remzidir. Beytullah'a olan muhabbetin, Hak Teâlâ'nın mağfiretini ısrarla niyazın ve Mabûdü Kerim Hazretlerine sığınmanın bir nişanesidir.

28. Medine-i Münevvere'ye gidip Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimizi ziyaret etmek.

Haccın sünnetlerini terk eden faziletten mahrum, belki de günahkâr olursa da, üzerine kurban kesmek gibi bir ceza lâzım gelmez.

(Şafiilere göre arefe gecesi Mina'da kalmak sünnet, teşrik (Kurban bayramı bir, iki ve üçüncü günün) gecelerinde ise kalmak vaciptir.)

— 404 —

HACCIN ADABI

43- Hac yolculuğunda bulunacak şahısların riayet edecekleri bir kısım adap vardır. Başlıcaları şunlardır:

1. Tam helal bir mal ile hac etmelidir. Çünkü helal olmayan bir mal ile hac edilmesi haramdır.

2. Yola çıkmadan evvel kul borçları var ise ödemelidir.

3. Günahlardan tövbe etmeli, kazaya kalmış ibadetler var ise kaza edilmelidir.

4. Riyadan, iftihar ve övünmekten, ziynet ve ihtişamdan sakınmalı, mütevazi bir şekilde hareket etmelidir.

5. Hac yolculuğu hakkında münasip şahıslar ile istişare etmelidir.

6. Kimler ile arkadaş olacağına, hangi yoldan veya hangi vasıtalar ile yolculuk yapacağına dair istihare yapmalıdır.

7. İcabında kendisini irşat edecek, kendisine yardımda sabır ve sebat tavsiyesinde bulunacak salih bir arkadaş edinmelidir.

8. Yolda arkadaşlarıyla ve diğer yolcular ile çekişmekten, dövüşmekten sakınmalıdır.

9. Düşmanları var ise haklarında af ile, müsamaha ile muamele yapmaya çalışmalıdır.

10. Hac yolculuğuna ay başında perşembe günü, bu olmazsa pazartesi günü sabahleyin çıkmalıdır.

11. Aile efradı ile, dostlar ile veda etmeli, onların dualarını dilemeli, bunun için ziyaretlerine gitmelidir. Onlar da kendisini hacdan gelirken karşılamalıdırlar ki, bu da sünnettir.

12. Hacca giderken ve hacdan dönüp gelince, evinde iki rekat namaz kılıp dua etmelidir.

HAC İBADETİ HAKKINDA TATBİKAT

44- Bir hac vazifesini, vacipleri, sünnetleri, edepleri dairesinde yapacak bir zat, şu şekilde hareket eder:

1. Helal, tertemiz bir mal tedarik eder, ödenmesi lâzım borçları var ise öder, kazaya kalmış ibadetleri var ise mümkün mertebe kaza eder, tövbe ve istiğfar eder, kendisini kötü sözlerden korur, güzel hasletli olmaya çalışır, mütevazi bir şekilde hareket eder, yola çıkacağı zaman evinde iki rekat namaz kılar.

بِسْمِ اللّٰهِ تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ

Bismillahi tevekkeltü alellahi la havle vela kuvvete illa billah.

— 405 —

"ALLAH'u Teâlâ'nın adı ile (Hac yolcuğuna çıkıyorum) ALLAH'u Teâlâ'ya tevekkül ettim. Bütün güç ve kuvvet sadece ALLAH'u Teâlâ'nın yardımı iledir." diyerek Hakk'a sığınır, aile efradıyla, dostlarıyla veda ederek yola çıkar.

2. Mikat, denilen yerlerden birine varınca yıkanır veya abdest alır, giderilmesi lâzım gelen fazla tüyleri bedeninden giderir, tırnaklarını keser, elbisesini çıkarır, beyaz, temiz bir peştamal ile dikişsiz bir örtüye, mesela bir-iki havluya sarılır, güzel kokulu şeyler sürünür, başını açık, ayaklarını çorapsız bulundurur, üstü açık topukları kısa ayakkabı giyinir, iki rekat ihram için namaz kılar, ihrama niyet edip

اَللَّهُمَّ إِنِّي أُرِيدُ الْحَجَّ فَيَسِّرْهُ لِي وَتَقَبَّلْهُ مِنِّى

ALLAH'ümme inni üridü'l-hacce feyessirhu li ve tekabbelhu minni.

"Yarabbi! Ben hac etmek istiyorum, onu bana kolay kıl ve onu benden kabul et" diye dua eder, sonra da:

لَبَّيْكَ اَللَّهُمَّ لَبَّيْكَ...

Lebbeyk. ALLAH'ümme Lebbeyk... diye telbiyede bulunur.

3. Böyle ihrama girdikten sonra hanımı yanında ise cinsel ilişkide bulunmaz, hanımını öpüp okşamaz, dikişli elbise giyinmez, güzel kokulu şeyler sürünmez, saçlarını, tüylerini, tırnaklarını kesmez, güvercin, geyik gibi av hayvanlarını avlamaz, yeşil ağaçları, otları kesip koparmaz, kötü ve şehevi sözlerde bulunmaz, arkadaşları ile ve başkaları ile çekişmez, fakat yıkanabilir, para kesesini beline bağlayabilir.

4. Her namaz kıldıkça ve yolcu kafilelerine rast geldikçe, yokuşlara çıkıp, inişlere indikçe: " لَبَّيْكَ اَللَّهُمَّ لَبَّيْكَ " = Lebbeyk ALLAH'ümme Lebbeyk" diye yüksekçe bir sesle telbiyede bulunur. Mekke-i Mükerreme'ye varacağı zaman yıkanır, veya abdest alır, Mekke-i mükerreme'ye girince hemen Mescid-i Haram'a koşar, Beytullah'ı görünce: " لَبَّيْكَ " Lebbeyk..." diye telbiyede " اَللّٰهُ أَكْبَرُ ALLAH'ü ekber" diye tekbirde " لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ - Lâ ilahe illALLAH" diye tehlilde bulunur, salât ü selam okuyarak:

اَللَّهُمَّ زِدْ بَيْتَكَ تَشْرِيفًا وَتَعْظِيمًا وَتَكْرِيمًا وَبِرًّا وَمَهَابَةً

"ALLAH'ümme zid beyteke teşrifen ve ta'zimen ve tekrimen ve birran ve mehabeten"

"Ey ALLAH'ım! Beyt-i izzetine mahsus şerefi, ta'zimi, saygıyı, ihsan ve heybetini arttır." diye duâ eder.

Hacer-i Esved tarafına yönelerek tekbir alır, Hacer-i Esved'i selamlar, mümkün ise kimseye eziyet vermeksizin öper veya elini sürer. Sonra da Kâbe-i muazzama'yı sola alarak hatimin arkasından tavaf-ı kudûme başlayıp

— 406 —

Beytullah'ın etrafını yedi defa dolaşır, bu tavafın ilk üç şavtında «Remel» yapar, yani adımlarını kısaltır, omuzlarını silkeleyerek çalımlıca bir sürat gösterir ve her dolaşmasında Hacer-i Esved'e gelince onu selamlar, bu tavafı müteakip de İbrahim aleyhisselam'ın makamında, kalabalık ise Harem-i şerif'in diğer yerinde iki rekat namaz kılar, sonra Hacer-i Esved'i yine selamlar, (istilam eder).

5. Bundan sonra sa'y için Safâ ile Merve caddesine çıkar, bu caddede evvela Safâ tepesine Beyt-i Muazzam görülünceye kadar çıkıp Beytullah'a yönelerek tekbir ve tehlilde, salât ü selamda bulunur. Sonra buradan Merve tarafına gider, bu sahadaki iki yeşil direk arasında sürat gösterir, bu şekilde dört defa Safâ'dan Merve'ye, üç defa da Merve'den Safâ'ya gider gelir, Merve tepesinden de Kâbe-i muazzama'ya karşı tekbir ve tehlilde, salâtü selâmda bulunur ve böyle her geliş-gidişte telbiye yapar, sürat ile yürüdüğü zaman;

اَللَّهُمَّ اغْفِرْ وَارْحَمْ وَتَجَاوَزْ عَمَّا تَعْلَمُ فَإِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِىُّ الْعَظِيمُ

"ALLAH'ümmağfir verham vetecavez amma ta'lem. Feinneke ente'l-aliyyü'l-azim."

"Ya Rabbi! Bağışla, merhamet et, bildiğin kusurlarımıza bakma, çünkü sen şüphesiz en yüce, en büyüksün." diye dua eder.

Bu geliş-gidişin peşpeşe bir halde olması daha faziletlidir, ara ile yapılması da caizdir.

6. Yalnız hacca niyet etmiş olan bu zat, böyle sa'y ettikten sonra da Mekke-i mükerreme'de yine ihramlı olarak kalır, dilediği zaman Beytullah'ı nafile tavaf eder, Zilhicce'nin sekizinci - Terviye - günün de sabah namazını Mekke-i mükerreme'de kılar sonra "Mina" mevkiine çıkar, orada Arefe günü'nün sabah namazını kılıncaya kadar durur, sonra Arafat'a gider, o gün güneş batınca da Müzdelife'ye yönelip geceyi Müzdelife'de geçirir, akşam namazını yolda kılmayıp yatsı namazı ile beraber imama uyarak Müzdelife'de kılar. Kurban bayramı gününün fecr(şafak)ı doğunca da hemen sabah namazını kılar, sonra Müzdelife'de «Meş'ar-i haram» denilen mevkiye gider, orada biraz durur, bütün bu yerlere gider gelirken vakit vakit telbiyede bulunur.

7. Meş'ar-i haram'da iken fecir (şafak) tamamen aydınlanınca daha güneş doğmadan Mina tarafına vakar ve sükünet ile yönelir, Mina'da Cemretü'l-akabe denilen taş kümesine yedi tane küçük taş atar, bu taşları sağ elinin baş ve şehadet parmakları ucu ile tutarak atar ve herbirini attıkça tekbir alır, bu atış bitince orada durmaz. Sonra dilerse kurban keser, daha sonra tıraş olur veya saçlarının uçlarından parmak uçları kadar bir şey kırkar, bunları yapınca hanımı ile cinsel ilişkiden başka ihramın bütün yasakları kendisine mübah olmuş olur.

8. Bundan sonra aynı günde, yani bayramın birinci gününde veya ikinci veya üçüncü gününde Mekke-i mükerreme'ye döner, tavaf-ı ziyareti yapar, tavaf-ı kudûmde remel yapmamış ise bunu tavaf-ı ziyaretin ilk üç şavtında

— 407 —

yapar, bu tavafı bitirince iki rekat namaz kılar. Artık bu tavaftan sonra, kendisi için hanımı ile cinsel ilişki de mübah olmuş olur.

Tavaf-ı ziyaret için Mina'dan Mekke-i mükerreme'ye Bayramın birinci gününde inmek daha faziletlidir.

9. Tavaf-ı ziyaretten sonra tekrar Mina'ya gider, Cemreleri taşlamak için üç gün Mina'da oturur. Bayramın ikinci günü zeval(öğle) vaktinden sonra Mina'da "Mescid-i Hayf" yakınındaki Cemre-i ûlâ'dan başlayarak cemrelerin üçünü de taşlar. Şöyle ki, yaya yürüyerek evvela Cemre-i ûlâya, sonra Cemre-i vustaya yedişer taş atar ve her birinde tekbir alır, ve bu iki cemreden her birinin yakınında ayrıca durup kendisine, anasına, babasına, din kardeşine dua eder, sonra binitli olarak Cemre-i Akabe civarına gider, buna da yedi taş atar, fakat burada dua için durmaz.

Bayramın üçüncü gününde de zeval(öğle)den sonra bu tertip üzere cemreleri taşlar. Şayet Mina'da iken bayramın dördüncü günü de girecek olsa, o gün dahi böylece taş atar. Bu güne mahsus olmak üzere taşları zeval(öğle)den evvel de atılabilir.

(Bu halde atılan taşların sayısı yetmişe ulaşmış olur. Bu taşlar, Müzdelife'de iken veya Mina'ya gelirken toplanır, ihtiyaten yıkanır, cemrelerde biriken taşlardan alıp atmak mekruhtur.)

10. Bundan sonra tekrar Mekke-i mükerreme'ye döner, yolda "Muhassab" denilen düzlükte biraz durup dinlenir. Daha sonra Mekke-i mükerreme'ye giderek Harem-i şerif'e varır, veda tavafını yaparak iki rekat namaz kılar. Bundan sonra zemzem kuyusunun yanına gider, elinden gelirse suyunu kendisi çeker, Beytullah'a karşı durup kana kana içer, bununla yüzünü, başını yıkar ve kolayına gelirse, bedenine de döker, içtikçe:

اَللَّهُمَّ اِنِّي أَسْأَلُكَ عِلْمًا نَافِعًا وَرِزْقًا وَاسِعًا وَشِفَاءً مِنْ كُلِّ دَاءٍ

"ALLAH'ümme inni es'elüke ilmen nâfian ve rizkan vâsian ve şifâen min külli dâin."

"Ey ALLAH'ım! Ben senden faydalı bilgi, geniş rızık, ve her hastalıktan şifa dilerim!" diye dua eder.

11. Zemzem suyunu içtikten sonra Kâbe-i muazzama'nın en yüksek eşiğini öper ve mümkün olursa, içerisine girip iki rekat namaz kılar, duvarına yüzünü sürüp ALLAH Teâlâ'ya hamd eder, istiğfarda bulunur, kemali edep ile tekbir ve tehlil ederek, daha sonra Mültezem'e gelir, yüzünü ve göğsünü koyar, Kâbe-i muazzama'nın örtüsüne yapışarak duada bulunur. Artık Mekke-i mükerreme'de kalmayacak ise yüzünü Beytullah yönünden ayırmayıp ayrılışından dolayı bir hüzün ile ağlaya ağlaya veya ağlar gibi bir vaziyet alarak arka arka çekilir, Harem-i şerif'ten çıkar, dilediği gün memleketine döner.

Bu hac vazifelerini yerine getirme hususunda kadınlar da erkekler gibidirler. Şu kadar var ki kadınlar, ihramda normal, âdetleri üzere giyinmiş ve

— 408 —

başları ile ayakları örtülü bulunmuş olur. Bununla beraber yüzlerine dokunmamak üzere bir peçe de kullanabilirler. Telbiyelerde seslerini yükseltmezler, tavafta ve Safâ ile Merve arasında sürat göstermezler, ihramdan çıkmak için de saçlarının uçlarından biraz kesmekle yetinirler. Hacer-i Esved'i selamlamak için erkeklerin aralarına sıkışmazlar.

Adet görmeye başlayan bir kadın, haccın bütün vazifelerini yapabilir. Yalnız bu halde tavaf-ı ziyareti yapamaz, tehir eder. Bu tehirinden dolayı kendisine kurban veya başka bir ceza da lâzım gelmez.

Tavaf-ı ziyaretten sonra adet görmeye başlayan bir kadından veda tavafı vazifesi düşer.

UMRE HAKKINDA TATBİKAT

45- Yukarıdaki tatbikat, yalnız haccı ifrad hakkındadır. Yalnız umre yapmak isteyen kişi ise şu şekilde hareket eder.

1. Bu şahıs, taşralı olduğuna göre mikatta; Mekke-i mükerreme ahalisinden olduğu takdirde Mekke-i mükerreme'nin haremi dışında ihrama girer, evvelce beyan edildiği şekilde elbisesini çıkarır, peştemal ile örtüye bürünür.

اَللَّهُمَّ إِنِّي أُرِيدُ الْعُمْرَةَ فَيَسِّرْهُ لِي وَتَقَبَّلْهُ مِنِّى

ALLAH'ümme inni üridül umrete feyessirha lî vetekabbelha minni

Yarabbi!. Ben umre yapmak istiyorum, onu bana kolay et ve onu benden kabul buyur, diye yalnız umreye niyet eder, ve "

لَبَّيْكَ اَللَّهُمَّ لَبَّيْكَ...

- Lebbeyk ALLAH'ümme lebbeyk..." diye telbiyede bulunur. Hac için ihrama giren bir kimsenin kaçınacağı şeylerden bu da kaçınır, yolculuğu esnasında telbiyeye devam eder.

2. Mekke-i mükerreme'ye girince umre için tavafta bulunup bildiğimiz şekilde Beytullah'ın etrafında yedi defa dolaşır, Hacer-i Esved'i her defasında selamlar, ilk üç dolaşmasında sürat gösterir, tekbir ve tehlilde bulunur.

3. Bu tavaftan sonra Safâ ile Merve arasında evvelce yazıldığı şekilde sa'y eder. Daha sonra başının saçlarını tıraş ettirmek veya kısmen kestirmek suretiyle umresini tamamlamış, ihramdan çıkmış olur. Artık Mekke-i mükerreme'de kaldıkça Kâbe-i muazzama'yı dilediği vakit tavaf edebilir ve dilediği münasip elbiseyi giyebilir. Kendisine evvelce helal olan şeyler, yine helal olmuş olur.

Tavafın dört şavtı, umrenin rüknüdür. Geri kalan üç şavt = devir ile Safâ ve Merve arasında yedi defa yürümek, daha sonra saçları tıraş etmek veya kısmen kestirmek de umrenin vaciplerindendir.

Umrenin şartları da, vakit müstesna olmak üzere haccın şartları gibidir. Bundan dolayı ihram da umrenin bir şartıdır.

— 409 —

Umrenin sünnetleri, edepleri de haccın Safâ ile Merve arasında ki sa'yin'den itibaren sonuna kadar olan sünnetleri ve edepleri gibidir.

HACCI TEMETTÜ HAKKINDA TATBİKAT

46- Evvelce de yazıldığı üzere haccı temettü, hac ile umreyi başka başka iki ihram ile bir arada yapmaktır. Taşradan gelen hacılar, ihramda fazla kalmamak için en fazla bu haccı temettü'yü tercih ederler. Şöyle ki:

1. Bir taşralı Mikat'ta ihrama başladığı zaman: "Ya Rabbi! Ben umre etmek istiyorum! Bu umreyi bana kolay kıl ve bunu benden kabul buyur!" diye niyet ederek telbiyede bulunur, iki rekat namaz kılar, diğer hususlara da riayet eder.

2. Mekke-i mükerreme'ye girince umre için Kâbe-i muazzama'yı usulüne göre yedi kere tavaf eder, sonra iki rekat namaz kılar, sonra da çıkıp Safâ ile Merve arasında "Sa'y" denilen hareketi yapar. Bunu müteakip de saçlarını tıraş ettirir veya kısmen kestirir, umresini bitirmiş olur.

3. Bu şekilde umresini yapmış olan şahıs, tehallül etmiş, yani ihramdan çıkmış olur. Mekke-i mükerreme'de hiç ihrama girmemiş şahıslar gibi bir halde bulunur, her zamanki elbisesini giyinir. Mübah olan diğer şeyleri yapabilir.

4. Bu kimse, Mina'ya çıkılacak gün veya daha evvel Mekke-i Mükerreme'de tekrar ihrama girip hacca niyet eder, telbiyede bulunur ve yalnız hac için niyet etmiş olan bir kimse gibi -evvelce beyan ettiğimiz- hac vazifelerini tamamıyla yerine getirmeye çalışır, bundan başka Mina'da bir kurban da keser.

Bu kurban, hac ile umreyi bir arada yapmaya muvaffak olmanın bir şükrânesidir. Cemre-i Akabe (büyük şeytan) taşlandıktan sonra tıraştan veya saçları kestirmeden evvel kurban kesme günlerinden birinde kesilir. Bu bir koyun olabileceği gibi, kurban kesilecek bir devenin veya sığırın yedide bir hissesi de olabilir. Böyle bir kurban kesmekten âciz ise üç gün Arefe gününde bitmiş olmak üzere hac esnasında, yedi gün de bayram günleri çıktıktan sonra veya beldesine döndükten sonra oruç tutar ki bu, vacip olan bir vazifedir.

5. Bu tatbikat, haccı temettüde bulunup Mekke-i mükerreme'ye hedy olarak beraberinde kurban götürmemiş veya göndermemiş olan bir şahsa göredir. Eğer böyle bir kurban bulunursa, sadece umreyi yapmakla ihramdan çıkılmış olmaz. Bilakis umre için tavaf eder, sa'yde bulunur. Bununla beraber terviye gününe, yani Zilhicce'nin sekizinci gününe kadar ihramda kalır. Bunu müteakip hac için ihrama niyet eder. Geri kalan hac vazifelerini yerine getirmeye devam ederek kurban bayramının ilk gününde bu şükran kurbanını keser. Daha sonra saçlarını tıraş ettirir veya kısmen kestirir. Artık o anda iki ihramdan çıkmış olur.

— 410 —

HACCI KIRAN HAKKINDA TATBİKAT

47- Malûm olduğu üzere haccı kıran, hac ile umrenin ihramını cem etmek; yani ikisi için birden ihrama girmektir. Şöyle ki:

1. Haccı kıranda bulunacak şahıs, mikat yerinde veya daha evvel umre ile hacca birlikte niyet edip iki rekât namaz kılar. Sonra: "Ey ALLAH'ım! Ben umre ile hac yapmak istiyorum! Bunları bana kolay kıl! Bunları benden kabul buyur!" diye dua eder. Telbiyede bulunur, ihramlı kimse için yasak olan hususlara tamamıyla riayet etmeye çalışır.

2. Bu şahıs, Mekke-i mükerreme'ye girince evvelâ umresini yapar, Beytullah'ı tavaf eder, Safâ ile Merve arasında sa'y eder. Sonra haccın vazifelerini -evvelce yazıldığı şekilde- yapmaya başlar. Bu haccı kıran'a muvaffak kılınmasından dolayı hacc-ı temettü'de olduğu gibi bir şükrâne olarak, yalnız Cemre-i Akabe'yi (büyük şeytanı) kurban bayramı birinci günü taşladıktan sonra, {(*): ÖNEMLİ NOT: Bu ifade bize aittir. İstanbul-1951 baskısında "cemreleri taşladıktan sonra", daha sonraki baskılarda ise "cemreleri veya yalnız Cemre-i Akabe'yi taşladıktan sonra" şeklindedir.} saçlarını tıraştan veya kestirmeden evvel bir kurban keser ki, bu vaciptir. Bunu bulup kesemeyecekse, üç gün arefe gününde bitmiş olmak üzere oruç tutar, yedi gün de bayram günleri çıktıktan sonra dilediği vakit tutar ki toplamı on gündür. Bunlar ayrı ayrı günlerde de tutulabilir.

3. Haccı kırana niyet eden şahıs umresini yapmadan Arafat'a gidecek olsa, umresini bozmuş olur. Artık kendisine bu şükran kurbanı vacip olmaz. Şu kadar var ki, umreyi kaza etmesi ve bunu bozmuş olmasından dolayı bir ceza olarak kurban kesmesi lâzım gelir.

Haccı temettü ile haccı kıran, taşralılara mahsustur. Mekke-i Mükerreme'de veya Mekke ile mikat arasında bulunanlar bunu yapmazlar. Çünkü bu hacları yaparken bir aralık, aile efradının yanına dönüp gitmemeleri lâzımdır. Bunların ise bu esnada aile efradından uzaklaşmaları müşküldür.

HEDY'İN MAHİYETİ VE HÜKÜMLERİ

48- ALLAH Teâlâ'ya manen yakınlaşmak için veya bir cinayetten dolayı bir keffaret olarak kesilmek üzere Harem-i şerif'e götürülen veya kendisi veya parası gönderilen kurbana "hedy" denir ki, en az bir yaşındaki koyun ile altı ayını doldurup bir yaşındaki koyun gibi görülen toklu ve beş yaşını tamamlamış deve ile iki yaşını bitirmiş olan sığır hayvanından olur. Bunların erkekleriyle dişileri müsavidir. Kurbandaki vasıflar bunlarda da aranır.

— 411 —

Koyun cinsinden olan kurbana "dem" denir, diğerlerine de "bedene" denir. Hedy'in en iyisi bedenedir.

49- Bir hayvanın hedy olması, ya açıkça veya herhangi bir işaret ile olur.

Mesela "hedy" için denilerek satın alınıp Mekke-i mükerreme'ye gönderilen bir koyun, açıkça hedy olmuş olur. Hedy olmasına kalben niyet edilen bir koyun veya hedy olmasına niyet edilmeksizin kesilmek için Mekke-i mükerreme'ye gönderilen bir koyun veya deve de delâleten hedy olmuş olur.

50- Hedy hayvanına binilmesi, yük yükletilmesi, bir zaruret bulunmadıkça caiz değildir, tazime aykırıdır. Bu yüzden kıymetine noksan gelirse, bu noksan miktarı sadaka vermek lâzım gelir.

51- Hedy kurbanının sütünü sahibi içmez, hatta etini yemesi kendisine caiz olan kısımdan olsa bile. Memelerini soğuk su ile yıkayarak sütünü kesmeye çalışır, ancak hayvana zarar verirse, o halde sütünü fakirlere sadaka olarak verir. Sahibi bundan istifade etse veya bu sütü zengin kimselere verse, bedelini sadaka olarak vermesi lâzım gelir.

52- ALLAH rızası için teberru edilen bir şeyin bizzat kendisini sadaka olarak vermek caiz olduğu gibi, kıymetini ve bir rivayete göre benzerini sadaka vermek de caizdir.

Bundan dolayı bir kimse kendi koyunlarından muayyen birini hedy olmak üzere tayin etse, bunun kıymetini veya benzerini hedy olarak Harem-i şerif'e gönderebilir.

53- Nafile olarak gönderilen hedy, yolda çalınsa veya telef olsa, yerine başkasını göndermek icap etmez. Vacip olarak gönderilmiş olunca yerine başkasını göndermek icap eder. Fazla kusurlandığı takdirde de hüküm böyledir. Ancak sahibi zengin değilse, o halde bu kusurlu hedy de yeterli olur.

Aynı şekilde Harem'de kesilip de eti henüz dağıtılmadan çalınsa, artık başkasını kesmek lâzım gelmez. Çünkü bu vacip, yerinde yapılmıştır.

54- Evvelce de yazıldığı üzere haccı temettü ile haccı kırandan dolayı hedy vaciptir. Bunun koyun cinsinden olması da yeterlidir. Bu kurban, bayramın birinci, ikinci veya üçüncü gününde kesilebilir. Fakat birinci gününde kesilmesi daha faziletlidir. Bu, bir şükran kurbanı olduğundan bunun etinden sahibi de yiyebilir. Geri kalanını Mekke-i Mükerreme fakirlerine dağıtmak daha faziletlidir.

55- Hac mevsiminde nafile olarak Harem-i şerif'te kesilen her cins kurban da birer hedydir. Bunların etlerinden sahipleri de yiyebilirler.

56- Hacca ait cinayetlerden, yani yapılması yasak olan şeyleri yapmaktan dolayı birer ceza veya keffaret olarak kesilecek kurbanlar da hedy kısmındandır. Bunların etlerinden sahipleri ve sahiplerinin hanımlarıyla usul (ana-baba, dedeleri-nineleri) ve füru (çocukları-torunları) yiyemezler. Çünkü bunlar; zekât, adak kurbanı, ve fıtır sadakası mesabesindedirler. Yiyecek olsalar, kıymetini fakirlere ödemek lâzım gelir.

— 412 —

57- Bedene cinsinden olan kurbanların, nafile, veya adak veya hacc-ı temettü ile hacc-ı kıran için olunca taklid edilmeleri, yani kendilerine birer kurbanlık alâmeti konulması müstehaptır. Bu başkaları için yapılması uygun güzel bir örnek teşkil eder. Fakat ceza ve keffaret kurbanlarına böyle bir alâmet konulmamalıdır. Çünkü bunların teşhir edilmesi değil, gizli tutulması münasiptir.

58- Hedy kurbanlarının kesilecekleri yer, mutlaka Mekke-i Mükerreme'nin haremidir. Bunların Mina'da kesilmesi şart değildir. Şu kadar var ki yolda sakatlanmış olan bir nâfile hedy, yolda kesilebilir. Bu halde etinden yemek sahibine helâl olmaz, tamamını dağıtmak lâzım gelir. Çünkü bunun etinden sahibinin yiyebilmesi, bunun mahalline, yani Harem-i şerif'e kavuşması şartına bağlıdır.

HAC VE UMRE İLE ALAKALI YASAKLAR

59- Hac veya umre için ihrama girmiş olan şahıslar için yapılması, şer'an yasak olan şeylere (Cinâyât-ül hac) denir ki, bu hususta kast ile yanılma, hata, unutma müsavidir.

(Şafiilerce hata ile unutma af olunmuştur.)

60- Hac ve umreye ait memnuât - cinayetler (yasaklar) şu beş kısma ayrılır:

1. Yapılmalarından dolayı yalnız, birer "dem", yani koyun veya keçi kurban edilmesi icap eden cinayetlerdir.

Bülûğ çağına ermiş bir muhrimin, yani ihrama girmiş bir kimsenin bir uzvuna tamamen veya bir uzvu miktarı ayrı ayrı yerlerine güzel kokulu bir şey sürmesi, başına kına yakması, yağ sürünmesi, tam bir gün akşama kadar dikişli bir elbise giyinmesi veya başını örtülü bulundurması, başının en az dörtte birini tıraş ettirmesi, fazla tüylerini gidermesi, tırnaklarını kesmesi, haccın vaciplerinden birini, meselâ Mikat yerinde ihrama girmeyi terk etmesi, cünüp veya hayızlı olarak tavaf-ı kudûmda veya veda tavafında veya abdestsiz olarak tavaf-ı ziyarette bulunması gibi.

Haccı kıranda bu cinayetlerden biri meydana gelirse, iki ihramın hürmetini korumak için iki "dem" icap eder. {(*): ÖNEMLİ NOT: Hacc-ı kıran yapanlar sadece ihram yasaklarından birini yapacak olurlarsa, iki dem kesmeleri gerekir. Haccın veya umrenin vaciplerinden birini terk ettikleri takdirde sadece bir dem gerekir.}

Böyle kişinin bizzat kendi iradesiyle yapılmalarından dolayı dem lâzım gelen şeylerden biri bir hastalık ve zaruret sebebiyle yapılsa, yapan serbest olur, dilerse haremde bir kurban keser, dilerse istediği yerde üç gün oruç tutar ve dilerse altı fakire yarımşar sa' (birer fitre)den üç sa' buğday miktarı (altı fitre) verir ki, (3120) şer'i dirhem ağırlığına eşit demektir.

— 413 —

Bu sadaka vermenin Mekke-i mükerreme fakirlerine yapılması daha faziletlidir. Bu sadaka vermede fakire mülk yapmak caiz olduğu gibi ibaha (yemek yedirmek) de caizdir. İmam Muhammed'e göre ibaha -yemek yedirmek- caiz değildir.

2. Yapılmasından dolayı bedene, yani deve veya sığır kurban edilmesi icap eden cinayetlerdir.

Bunlar; Arafat'ta vakfeden sonra daha tıraş olmadan veya saçları kestirmeden evvel yapılan cinsel ilişki ile tavaf-ı ziyareti cünüp olarak veya hayız veya nifas halinde yapmaktan ibarettir.

Bununla beraber herhangi tavaf, taharet halinde iade edilirse cezası düşer.

Arafat'ta vakfeden sonra tıraş olmadan veya saçları kestirmeden evvel aynı yerde cinsel ilişki tekrar edilirse, yalnız bir bedene lâzım gelir. Değişik yerlerde yapılmış olursa, birinci cinsel ilişkiden dolayı bedene, diğerleri için de "dem" lâzım gelir. Çünkü birinci cinsel ilişki ile bir tavafa noksanlık gelmiştir. Böyle bir noksan tavaf için de "dem" yeterli olur. Fakat tıraş olduktan veya saçları kestirdikten sonra tavaf-ı ziyaretin tamamından veya dört şavtından evvel cinsel ilişkide bulunsa, yalnız bir koyun kurban etmek yeterli olur. Bu halde tavaf-ı ziyaretin tamamından veya dört şavtından sonra yapılacak cinsel ilişki ile artık ne bedene, ne de "dem" lâzım gelmez.

3. Herbirinin yapılmasından dolayı yarım sa', yani beş yüz yirmi dirhem (bir fitre) miktarı sadaka verilmesi lâzım gelen cinayetlerdir.

Bunlar, bir ihramlının uzuvlarından birinin az bir miktarına güzel kokulu bir şey sürmesi, bir günden az dikişli bir şey giyinmesi veya başını örtmesi, başının dörtte birinden azını tıraş etmesi, yalnız bir tırnağını kesmesi, başkasını tıraş etmesi, başkasının tırnağını kesmesi, abdestsiz olarak tavaf-ı kudûm'da veya veda tavafında bulunması gibi şeylerdir.

Tedavi için tîyb = güzel kokulu şey kullanılması, cezayı gerektiriyorsa da yağ kullanılması, meselâ bir yaraya zeytin yağı sürülmesi cezayı gerektirici değildir.

Kırık bir tırnağı koparmak da caizdir. Çünkü bunda büyüme özelliği kalmamıştır.

4. Herbirinin yapılmasından dolayı yarım sa' dan = beş yüz yirmi dirhem buğday (bir fitre) miktarından eksik sadaka verilmesi lâzım gelen cinayetlerdir.

Bunlar, ihramlının çekirge öldürmesi, üzerindeki biti öldürmesi veya öleceği yere atması, başkasının üzerindeki biti öldürmesi için göstermesinden ibarettir. Bunlardan birini yapan bir ihramlı, dilediği miktar bir şey sadaka olarak verir.

Öldürülen bitler, üçten fazla olursa, yarım sa' buğday (bir fitre) miktarı sadaka verilir. Dışarıda, mesela yolda görülen bir biti öldürmek yasak değildir. Bundan dolayı cezayı gerektirici olmaz. Çünkü bu, eziyet veren bir hayvan olduğundan esasen öldürülmesi caizdir.

— 414 —

Bir ihramlının ihramdan çıkıncaya kadar hazin, perişan, mütevazi bir vaziyet ile Hak Teâla'ya ihtiyacını arz etmesi lâzım geldiğinden bu halde üste başa çeki düzen verilmemesi, bir kulluk ve bir muhtaçlık nişanesi bulunmuştur.

5. Her birinin yapılmasından dolayı zaman = bedelinin ödenmesi gerekli olan cinayetlerdir. Bunlar da ihramlının av hayvanlarını öldürmesinden veya Mekke-i mükerreme'nin haremindeki yaş ağaçları, yeşil otları kesip koparmasından ibarettir.

Bundan dolayı ihramlı olan bir kimse, gerek Harem-i şerif'te ve gerek Harem dışında hiçbir av hayvanını öldüremez ve öldürene yerini gösteremez.

Aynı şekilde bir ihramlı Mekke-i mükerreme'nin haremindeki yaş ağaçları ve yeşil otları kesemez. Aksine hareket ederse, bunların kıymetlerini ödemesi gerekir.

Şöyle ki, öldürülen hayvan, eti yenilmez hayvanlardan ise cezası, bir koyun veya keçi kurban etmekten fazla olmaz. Fakat eti yenilir hayvanlardan ise, öldürüldüğü yerdeki kıymeti iki âdil kişi tarafından tayin edilerek tamamen sadaka olarak verilir. Eğer bu kıymet bir fitre miktarından az ise, karşılığında ihramlı için bir gün oruç tutmak da yeterli olur.

Bununla beraber bu kıymet, bir kurban kıymetine müsavi olursa, ihramlı serbesttir, dilerse bununla bir kurban alır, Harem dahilinde keser, fakirlere dağıtır, dilerse bununla satın alıp dilediği fakirlere yarımşar sa' buğday veya birer sa' arpa veya hurma (birer fitre) dağıtır, yahut yarımşar sa' buğday (bir fitre) karşılığında ayrı ayrı günlerde olsa bile birer gün oruç tutar.

Öldürülen hayvan, doğan, köpek gibi eğitilmiş bir şey ise, sahibine eğitilmiş olduğuna göre kıymeti, fakirlere de eğitilmemiş olduğuna göre kıymeti verilmek lâzım gelir.

Ağaçlara, otlara gelince bunlar, kendi kendine bitmiş, kimseye ait değilse Harem-i şerif'in hakkını korumak için kıymetleri sadaka olarak verilir. Fakat bir kimsenin mülküne dahil ise, birer kıymetleri de sahiplerine verilmesi lâzım gelir.

Harem-i şerif'teki bir ağacın yalnız yapraklarını almak, ağaca zarar vermezse câizdir, bundan dolayı ceza olarak bir bedel ödemek lâzım gelmez.

HAC İLE UMRENİN YASAKLARINA AİT DEĞİŞİK MESELELER

61- İhramlı hakkında bir hayvanın bir ayağını kırmak veya bir kuşun kanadını kırıp kendisini kaçıp kurtaramayacak bir hale getirmek veya bir kuşun cılk olmayan yumurtasını kırmak, o hayvanı veya kuşu öldürmek hükmündedir.

62- Bir hayvanın tüylerini, kıllarını kesmek veya kaçıp kurtulmasına ve kendisini müdafaa etmesine mani olmayacak bir uzvunu kesip kırmak, kıymetine ârız olan noksan nisbetinde sadaka vermek icap eder. Ancak iyi olup eseri kalmazsa, o takdirde birşey icap etmez.

— 415 —

63- İhramlının avladığı hayvan, kendi kendine ölse, yine cezayı gerektirici olur. Çünkü buna el koyması, hükmen bir öldürmek demektir.

64- İhramlının av hayvanını satın alması da yasaktır. Çünkü o, ihramlı hakkında mali değeri olan bir mal sayılmaz. Fakat ihramlı olmayan kimsenin kendisi için veya ihramlının emri olmaksızın ihramlı için harem dışından avlamış olduğu hayvanın etinden kendisi yiyebileceği gibi, ihramlı da yiyebilir.

65- İhramlı, tavuk ve koyun gibi yaratılışı itibari ile yabani olmayan ehlî hayvanları kesip etinden yiyebilir. Fakat karadaki av denilen yabani hayvanları kesecek olsa, etinden kendisi de, başkaları da yiyemez. Çünkü bu ölü hayvan mesabesindedir. Deniz kuşlarını da avlayamaz. Zira onlar aslen kara hayvanıdırlar, onları öldürmek cezayı gerektiricidir.

66- Mekke-i mükerreme'nin hareminde öldürülen av, İmameyn'e göre ölü hayvan hükmündedir, bunu öldüren bir ihramlı, bunun etinden yese, istiğfar etmesi lâzım gelir. İmam-ı A'zam'a göre cezasını verdikten sonra yese, yediği miktarın kıymetini sadaka olarak verir öder.

67- Ne Harem-i şerif'teki ava vurmak için bir şey atılır, ne de Harem'deki bir kimse, Harem dışındaki bir ava bir şey atabilir. İkisi de haramdır. Çünkü haremdeki av, emniyet içerisindedir. Harem'deki bir kimse de, dışındaki ava bir şey atmaktan yasaklanmıştır.

68- Mekke-i mükerreme hareminin av hayvanlarını avlamak, kendi kendine biten yeşil otlarını koparmak, bir kısım kendi kendine biten ağaçlarını kesmek yalnız ihramlıya değil, ihramlı olmayana da helâl değildir. Bundan dolayı Mekke-i mükerreme ahalisinden ihramlı olmayan bir kişi, bunlardan birini avlasa veya koparıp kesse, mutlaka kıymetini öder. Bunun karşılığında ihramlı gibi oruç tutması yeterli olmaz. Çünkü bu, ihramlı olmayan Mekke'li hakkında bir borçtur, bir keffaret değildir.

İhramlı olmayanın böyle bir şeyin yerini göstermesi de bir günahtır. Fakat bundan dolayı kendisine bir garamet = ödenecek bir şey, lâzım gelmez.

69- Harem dahilinde hayvanları otlatmak ve kendi kendine biten otları biçmek helâl değildir. Fakat Mekke samanı denilen izhir otu ile mantarları kesip toplamakta bir haramlık yoktur.

Yine böylece, kurumuş ağaçları kesmek, bir ağacın kırık bir dalını koparmak caiz olduğu gibi, ekilmiş ekinleri, sebzeleri ve insanların yetiştirdikleri herhangi ağacı ve insanların yetiştirdiği cinsten olduğu halde kendi kendine bitip yetişmiş olan ağaçları kesmek de helâldır.

Yalnız insanların yetiştirdikleri cinsten olmayıp kendi kendine bitmiş olan ağaçları kesmek cezayı gerektiricidir. Böyle bir ağacı birden fazla kimseler kesse, hepsine yalnız bir ceza lâzım gelir ki, o da bunun kıymetini ödemekten ibarettir.

70- Bir kaç ihramlı, bir av hayvanını öldürecek olsalar İmam-ı A'zam'a göre her birine ayrıca tam bir ceza lâzım gelir.

— 416 —

(İmam Şafiî'ye göre hepsine bir ceza icap eder. Nitekim ihramlı olmayanların Mekke hareminde öldürecekleri bir av hayvanından dolayı da yalnız bir ceza lâzım gelmektedir.)

71- Bir şahsın yaptığı cinayetlerin cinsleri ve işlenme yerleri bir olunca, bir ceza yeterli olur, fakat cinsleri veya işlenme yerleri birden fazla olunca ceza da birden fazla olur.

Meselâ bir ihramlı, bir zaruret olmaksızın bir yerde bir kaç uzvuna güzel kokulu bir şey sürse, veya bir elinin veya bir ayağının veya iki eliyle iki ayağının tırnaklarını kesse hepsine bir dem yeterli olur. Şayet bir elinin veya bir ayağının iki veya üç tırnağını kesse her tırnak için yarım sa' buğday (bir fitre) veya bunun kıymetini sadaka olarak verir. Bunların kıymeti bir dem kıymetine denk olursa, ihramlı, bundan dilediği miktar noksan bir şey sadaka olarak verebilir.

Aynı şekilde bir elinin beş tırnağını kestikten sonra daha keffaret vermeden aynı yerde diğer elinin beş tırnağını da kesecek olsa, yine yalnız bir dem lâzım gelir. Fakat bir yerde veya başka başka yerlerde ellerinin tırnaklarını kesip başını tıraş ettirse ve bir uzvuna güzel kokulu bir şey sürse her biri için ayrıca bir dem lâzım gelir.

72- Bir ihramlı, bir zaruretten, meselâ aynı hastalıktan dolayı bir müddet gündüzleri dikişli bir elbise giyinip geceleri çıkaracak olsa, bundan dolayı ceza olarak bir dem yeterli olur.

Fakat bu hastalıktan iyileştikten sonra diğer bir hastalıktan, meselâ sıtmadan dolayı tekrar böyle bir elbise giyinecek olsa, bundan dolayı da ayrıca bir dem icap eder.

73- İhramda bulunan bir kadının eline kına yakması, demi icab eder. Erkeğin sakalına kına yakmasından dolayı da dem değil, sadaka vermesi lâzım gelir. Çünkü üzerindeki haşeratı, böcekleri öldüreceğinden korkulur.

74- Arafat'ta vakfeden evvel diri bir insan hakkında ön veya arka taraftan cinsel organı kaybolacak derecede cinsel ilişki vuku bulsa, hac bozulmuş olup bir ceza olarak ertesi sene kaza edilmesi icap eder. Bununla beraber bozulan bu hac da noksan bırakılmayıp tamamlanır ve bu yasak hareketten dolayı bir de dem lâzım gelir.

(İmam Şafiî'ye göre bedene icab eder.)

75- Hac için ihrama girip aralarında Arafat'ta vakfeden evvel cinsel ilişki vaki olan bir karı ile kocadan her biri aynı şekilde mükellef olur. Her birine bir dem lâzım gelir. Ertesi sene ihrama girince birbirinden ayrılır, başka başka yollardan giderek Arafat'ta durur, haclarını kaza ederler. Cinsel ilişki korkusu olunca, böyle birbirinden ayrı yürümeleri mendup bulunmuş olur.

76- Şehvetle bakmak, öpüp okşamak veya iki yoldan biri ile olmaksızın cinsel ilişki haccı bozmaz, hatta meni gelse bile. El ile tatmin olma neticesinde

— 417 —

meni gelirse, dem lâzım gelir. Rüyalanmak (hamamcı olmak) tan dolayı bir şey lâzım gelmez.

77- Umre için ihrama giren kimse de daha tavafın dört şavtını yapmadan cinsel ilişkide bulunsa, umresi bozulmuş olur. Bununla beraber bu umreyi tamamlamaya devam eder, ceza olarak bir koyun kurban keser, sonrada bu umreyi kaza eder, bu vaciptir. Tavafın dört şavtından sonra cinsel ilişkide bulunsa, umresi bozulmaz, yalnız bir kurban kesmesi lâzım gelir.

78- İhramlının zarar verici; karga, çaylak, akrep, yılan, fare, sinek, karınca, pire, kene, arı, kirpi, kertenkele, kelebek gibi av cinsinden olmayan ve insanın bedeninden doğmayan haşaratı ve üzerine saldıran köpeği ve kurt gibi tabiatında saldırganlık bulunan herhangi bir yırtıcı av hayvanını öldürmesi hakkında cezayı gerektirici olmaz.

79- Bir ihramlı, ihramdan çıkmak kastı ile birden fazla av hayvanlarını vurup öldürecek olsa, yalnız bir dem lâzım gelir. Çünkü bu; cinayet kastı ile değil, ihrama son vermek maksadı ile yapılmış olur.

80- Bir ihramlının yanındaki kafeste veya evinde bulunan av hayvanını salıvermesi icap etmez. Çünkü bu hal ava saldırı sayılmaz.

(İmam Şafiî'ye göre bunu salıvermesi lâzımdır. Zira avı mülkünde tutmak ava saldırı demektir.)

BEDEL = NİYABET SURETİ İLE HAC

81- Hac için bedel, başka bir tabir ile vekil tutmaya " İhcac" denir. Böyle kendi yerine başkasını hacca gönderen kimseye de "Amir" "Menûp" "Mahcucun anh" denir.

Bir kimse, bizzat hac etmeye gücü yetsin yetmesin, kendi yerine müslüman, akıllı olan bir kimseyi nafile olmak üzere vekil tayin edebilir. Bu şahıs, o kimsenin tayin ettiği yerden gider. Onun adına niyet ederek hac eder.

82- Kendi adına nafile hac için bedel gönderen şahıs, bu haccın sevabına nail olur. Çünkü bu, hac yolunda, Hak rızası için malı infak etmek demektir. Böyle bir infak ise, bizzat olabileceği gibi vekaletle de olabilir.

83- Bir şahıs kendisine farz olan bir haccı, başkasına vekalet sureti ile yaptırabilmesi için aşağıdaki şartların bulunması lâzımdır. Aksi takdirde böyle bir vekalet geçerli olmaz. Şöyle ki;

1. Amir için hac farz olmuş bulunmalıdır. Farz olmadan vekalet yolu ile yapılan hac, bir nafile olur, daha sonra amire hac farz olunca, tekrar hac edilmesi lâzım gelir.

2. Amir bizzat hac etmekten aciz olup bu acizliği vekil tayin ettiği vakitten ölümüne kadar devam etmelidir. Bu yüzden bir aralık acizliği yok olsa, bizzat hac etmesi icap eder. Vekalet sureti ile olan hac nafile olmuş olur. Bundan körlük ve yatalaklık halleri müstesnadır. Bunlar vekaletle yapılan hacdan sonra ortadan kalksa da haccın yeterliliğine mani olmaz.

— 418 —

İmam Ebu Yusuf'a göre herhangi bir acizlik vekilin haccı bitirmesinden sonra yok olsa, artık yapılan haccın yeterliliğine zarar vermez.

3. Amir kendi adına hac etmesini vekiline emretmelidir. Bu sebeple onun emri olmaksızın adına başkasının yapacağı hac yeterli olmaz.

4. Amir normal bir şekilde yol masrafını vermelidir. Bu sebeple vekil, kendi malı ile hac ederse, kendi adına hac etmiş olur. Ancak kendi malından harcadığı şey nisbeten az bir miktarda bulunursa, o zaman amirin adına hac yapılmış olur.

5. Amir bu vekalet için bir ücret şart etmemiş olmalıdır. Bir ücret karşılığında hac eden kimse kendi adına hac etmiş olur, bu ücrete hak sahibi olamaz. Çünkü hac sırf bir ibadet olduğundan ücret karşılığında yapılamaz.

(Malikiler'e göre haccın bedenî bir ibadet olma yönü daha çoktur. Bundan dolayı farz olan bir hac için niyabet = bedel tutmak caiz değildir. Bunun hakkında ki ücretle yaptırma geçersizdir. Fakat nafile hac için vekalet mekruh olmakla beraber caizdir.

Şafiîler ile Hanbeliler'e göre hac, vekaletin geçerli olduğu ibadetlerdendir. Bu sebeple bizzat hac veya umre yapmaktan aciz olan kimsenin başkasına bir ücret karşılığında veya nafakasını temin etmek. sureti ile hac veya umre yaptırması sahihtir.)

6. Amirin verdiği mal, vasıta ile hacca müsait olunca vekil vasıta ile hacca gitmelidir, hatta âmir, yaya olarak hac edilmesine izin vermiş bulunsa bile. Aksi takdirde vekil sarfede ceği malı âmire borçlu olur, vasıta ile hac ettirilmesi lâzım gelir. Fakat verilen mal, vasıta ile hacca müsait değilse, yaya olarak yapılan hac, yeterli olur.

7. Amirin vasiyet etmiş olduğu mal, müsait ise, vatanından hac edilmelidir, aksi takdirde müsait bulunacağı yerden hac edilir. Bizzat veya vekil olarak hac etmek üzere yola çıkan şahıs, yolda vefat edip tarafından hac edilmesi vasiyet edilmiş bulunsa İmam-ı Azam'a göre vatanından, yani ikamet ettiği yerden, İmameyn'e göre de vefat ettiği mahalden hac ettirilir.

Aynı şekilde kendisi için beldesinden başka bir yerden hacca gidilmesini vasiyet eden kimsenin vasiyetine göre hac ettirilir. Vefat eden bir kimse namına beldesinden hacca gidilmesi lâzım gelirken vasisi başka bir beldeden hac ettirecek olsa, bu hac, vasi namına olur, vefat eden için ayrıca hac ettirmesi lâzım gelir. Ancak bu iki belde arasında bir günde, gecelemeden gidip gelmek mümkün olursa, bu takdirde hac, vefat edenin namına sahih olmuş olur.

8. Vekil hac vazifelerine başlamadan evvel veya ihramına girerken âmir namına hac etmeye niyet etmeli, dili ile

لَبَّيْكَ اَللَّهُمَّ عَنْ فُلَانٍ
Lebbeyk. ALLAH'ümme an fülanin.
— 419 —

"ALLAH'ım ben senin emr-u fermanına her zaman itaat ederim, bunu falancanın yerine söylerim." diye telbiyede bulunmalıdır, yalnız kalbiyle niyet etmeside kafidir.

9. Vekil amir namına bizzat hac etmelidir. Şayet bir engel sebebiyle başkasına para verip hac ettirirse bu, âmir namına sahih olmaz, almış olduğu yol masrafını öder. Ancak âmir, kendisine o yolda izin vermiş veya "dilediğini yap" demiş bulunursa, o zaman sahih olur. Çünkü bu takdirde mutlak vekil mesabesin de bulunmuş olur.

10. Vekil, haccını bozmamış olmalıdır. Şöyle ki: Vekil, Arafat'ta vakfeden evvel hanımı ile cinsel ilişkide bulunsa haccını bozmuş olur. Artık daha sonra kaza edeceği hac, âmir namına olmamış olur. Bundan dolayı almış olduğu masrafı ödemesi lâzım gelir.

Şayet vekil, Arafat'ta vakfeden sonra cinsel ilişkide bulunsa masrafı ödemez. Çünkü haccın asıl ruknünü yapmış olur. Şu kadar var ki, tavaf-ı ziyarette bulunmadan memleketine dönerse hanımına karşı ihramlı olarak kalır, kendi malı ile gidip tavaf-ı ziyareti yapmadıkça ihramdan tamamen çıkmış olmaz.

11. Vekil âmire muhalefet etmemiş olmalıdır meselâ, âmir hacc-ı ifrad'ı emretmiş iken, vekil umrede ve hacc-ı kıran veya hacc-ı temettu'da bulunsa, âmir namına hac etmiş olmaz. O halde aldığı yol masrafını geri öder.

Fakat vekil, âmirin emrini yerine getirmekle beraber kendisi için de kendi parası ile ayrıca umrede bulunabilir. Nitekim yalnız umre yapmaya memur olan kimse de bunu yaptıktan sonra kendi masrafı ile kendi namına hac edebilir. Amma evvelâ kendisi için hac yapıp sonra âmir namınâ umre yapması caiz değildir.

12. Vekil yalnız âmir adına hac için ihrama girmelidir. Biri kendi namına, diğeri de âmir namına olmak üzere iki ihrama niyet etse, âmir namına haccı câiz olmaz. Ancak kendi namına olan ihramı bırakıp âmir namına ihrama devam ederse o zaman caiz olur.

13. Vekil telbiyeyi yalnız bir âmir namına yapmalıdır. İki kişinin vekaletini kabul edip onların namına telbiye ederse, hiç biri namına câiz olmaz. Almış olduğu masrafları öder. Fakat bunlardan yalnız birini tayin ederek ihramda bulunursa, onun hakkında câiz olup diğerinin masrafını ödemesi lâzım gelir.

Bunlardan tayin etmeksizin birisi için ihrama girse, İmam Ebu Yusuf'a göre yine vekalet sahih olmaz, kendi hakkında nafile olarak hac yapmış olur. İmam-ı Azam'a göre yapacağı haccı bunlardan birine sarfedebilir.

14. Vekil, haccı kaçırmamış olmalıdır. Bundan dolayı bir vekil, kendi işleri ile uğraşır da muayyen senede hac edemezse, aldığı masrafı öder. Fakat hastalık gibi elinde bulunmayan bir özür sebebiyle hac edemezse ödemez, yeniden hac etmesi lâzım gelir.

15. Amirin tahsis ettiği vekil, âmir namına hac etmiş bulunmalıdır.

— 420 —

Bu yüzden âmir "Benim tarafımdan başkası değil, falan şahıs hac etsin" dediği halde o şahsın emri ile veya vefatı ile başkasına hac ettirilecek olsa, bu hac, âmir namına câiz olmaz.

Fakat âmir, böyle ismen belirtmeyip de "benim tarafımdan falan şahıs hac etsin" demiş olduğu takdirde o şahıs vefat edince başkasına hac ettirilebilir.

Nitekim hiç bir kimseyi tayin etmeksizin adına hac ettirilmesini vasiyet etmiş olan kimse için de vefatında vârisleri toplanarak diledikleri bir şahsı vekil tayin edebilirler.

16. Amir ile vekil, müslüman, akıllı olmalı ve vekil hac vazifelerinin nasıl yapılabileceğini bilecek bir yaşta bulunmalıdır.

Bundan dolayı müslüman gayrimüslim'i ve gayrimüslim müslümanı hac için bedel tayin edemeyeceği gibi, akıllı kimsenin deli için ve delinin akıllı kimse için hac etmesi de câiz değildir.

Haccın nasıl yapılabileceğini bilemeyecek bir çocuk da vekil tâyin edilemez.

84- Bir kimse, anası veya babası adına emirleri olmaksızın hac edebilir. Çünkü bu, bir velâyet ve vekalet değildir. Bilakis kendi ibadet ve itaatının sevabını bunlara bağışlamak demektir.

HAC HUSUSUNDAKİ BEDELLİK, VASİYET VE ADAK İLE ALAKALI BAZI MESELELER

85- Hac için bedel tayin edilecek şahsın evvelce kendi adına hac etmiş bulunması, İmam Şafiî'ye göre şart ise de, biz Hanefîlerce şart değildir. Bu ihtilâftan kurtulmak için evvelce kendi adına hac etmiş, haccın vazifelerini iyi bilen bir kimseyi bedel tayin etmek daha faziletlidir.

Bununla beraber efendilerinin izinleriyle kölelerin, kocalarının izinleriyle yanlarında mahremleri bulunacak kadınların da bedel tayin edilmeleri câizdir. Şu kadar var ki, kadınların bu vekilliği mekruhtur. Çünkü onların hacları azda olsa, noksandır telbiyelerde seslerini yükseltmezler, "Remel", "Hervele" gibi bazı hac vazifelerini yapamazlar.

86- Vekil, vasıtalı olarak gidip gelmek ve israftan ve pek sıkı davranmaktan sakınmak şartıyla âmirin parasını sarf eder. Artan parayı da getirip kendisine veya vârisine verir. Ancak âmir veya mükellef olan vârisleri, bu parayı vekile verirken "bundan artacak miktarı kendin için hibe olarak kabul et ve al" diye vekâlet vermiş olurlarsa, o takdirde vekil, artacak parayı kendi adına bağışlayıp alabilir.

87- Vekil hacdan sonra Mekke-i mükerreme'de kalabilir ve ikinci sene kendi parası ile kendisi için hac edebilir. Fakat hacdan sonra dönmek daha faziletlidir.

— 421 —

88- Vekile masraf olarak verilen para; Mekke-i mükerreme'de veya yakınında zayi olsa veya bitip bir şey kalmasa da vekil kendi malından sarf edecek bulunsa, adına hac ettiği ölen şahsın geriye bıraktığı malından alabilir. Yeter ki, kendi kusuru veya israfı bulunmasın.

89- Hac ile mükellef olan kimse, hemen mükellef olduğu sene hac için yola çıkar da daha hac etmeden vefat ederse, hac için vasiyet etmesi icap etmiş olmaz, niyetiyle kazanmış olur. Fa kat haccını daha sonraki yıllara tehir etmiş ise, vasiyet etmesi icap eder, etmezse günâhkar olmuş olur.

90- Bir kimsenin malının üçte birinden hac için vasiyet ettiği para, birkaç hacca yeterli olunca bakılır: Eğer bir defa hac edilmesini vasiyet etmiş ise, bir kere hac ettirilir, artan mal varislerine verilir. Fakat böyle bir hac edilmesini açıkça söylememiş ise, bu paranın imkanına göre bir senede veya birkaç sene içerisinde bir kaç hac yaptırılır. Bu hususta vasi, serbesttir. Fakat ibadette acele davranmak istenildiğinden bunların bir senede yaptırılması daha faziletlidir.

91- Vefat eden bir kimsenin vârisi, geriye kalan malından almak üzere kendi parası ile o vefat eden kişi adına hac etse, bakılır: Eğer vefat eden kişi onun böyle hac etmesini vasiyet etmiş ise, bu hac, o vefat eden kişi adına câiz olur. Fakat böyle bir vasiyette bulunmamış ise, câiz olmaz. Bu yüzden vâris, bu parayı geriye kalan maldan bu hac namına alamaz.

92- Vefat eden bir kimsenin vârisi, vefat eden kişinin vasiyeti bulunsun bulunmasın, geriye kalan malından almamak üzere kendi parası ile vefat eden kişi adına hac etse, bu vefat eden şahsa farz olmuş bulunan hac yerine geçerli olmaz.

Fakat bazı alimlere göre geçerli olur. Bu, vefat eden kişinin borcunu vârislerinden birinin kendi malından ödemesine benzer.

93- Vefat eden bir kimsenin hac ettirmek için vasîsi olan şahıs, başkasına hac ettirmeyip kendisi vekaleten hac edebilir. Ancak vefat eden şahıs tarafından başkası tahsîs edilmiş ve ismen belirtilmiş bulunursa, o takdirde vekaleten hac edemez.

94- Bir kimse, vârislerinden birine geriye kalan malından şu kadar masraf ile adına bedel olarak hac etmesini vasiyet etse, vefatından sonra o vâris, diğer vârislerin açık izinleri olmadıkça hac edemez. Vasiyet edilen mal mirasa dahil olur.

95- Vefat eden bir kişi için muayyen bir senede hac etmek üzere vârisi tarafından vekil tayin edilen zat, yol masrafını aldığı halde o sene hac etmeyip de ertesi sene hac edecek olsa, vefat eden kişi adına caiz olur, masrafı geri ödemez.

96- Vefat eden bir kişi adına vasisi tarafından vekil tayin edilen kişi, yolda hastalanıp almış olduğu masraf parasını tamamen harcamış olsa, kendisine dönüp gelmesi için vasi tarafından yeniden masraf parası gönderilmek lâzım

— 422 —

gelmez. Fakat vasi tarafından vekile "eğer paran yetmezse borç al, ben öderim" denilmiş ise, bu muteber olur.

97- Vefat eden bir kimse sağlığında meselâ on bin kuruş bir şahsa, onbin kuruş fakirlere, on bin kuruş da haccı için vasiyet etmiş olduğu halde geri kalan malının üçte biri yirmi bin kuruştan ibaret bulunsa bu üçte bir, bunların arasında üçte birer olmak üzere eşit bir şekilde taksim edilir. Fakirlere isabet eden miktar, hacca düşen miktara ilave edilir. Hac yaptırıldıktan sonra bir şey artarsa, o da fakirlere verilir. Çünkü farz olanı ilk evvel yerine getirmek daha iyidir.

98- Bir kimse mutlak veya bir şarta bağlı olarak hac yapmayı adasa mesela: "Adağım olsun ALLAH için hac edeyim" veya "filan işim görülürse adağım olsun hac edeyim" dese, birinci surette mutlaka, ikinci surette işi görülünce hac etmesi icap eder. Çünkü bu gibi adaklar, haccın vacip olması sebeplerindendir.

İmam-ı Azam'dan zahiri rivayete göre sadece yemin keffareti ile bu adağın mesuliyetinden çıkılamaz.

(İmam Malik'e göre de hac yapmayı adayan kimsenin bu adağını yerine getirmesi lâzımdır. İmam Şafiî'nin bir görüşüne göre hac yapmayı adayan kimse serbesttir, dilerse adağına bağlı kalıp hac eder ve dilerse yemin keffaretin de bulunur. Diğer bir görüşüne göre yalnız yemin keffareti lâzım gelir.)

99- Vefat eden bir kişi hayatında malının üçte birini zekâtına, haccına, adağına ve diğerlerine harcanmak üzere vasiyet edip de bu miktar bunların hepsini yapmaya yetişmese bakılır: Eğer bunlar zekât ve farz hac gibi farz şeyler ise, vefat edenin ilk söylemiş olduğu tercih edilir, o yerine getirilir. Fakat biri farz, diğeri adak veya nafile ise, farz tercih olunur. Biri adak, diğeri nafile ise, adak tercih edilir. Hatta adağı farzdan evvel, nafileyi de adaktan önce söylemiş olsa bile.

100- "ALLAH için adağım olsun Beytullah'a veya Kâbe-i muazzama'ya veya Mekke-i mükerreme'ye gideyim" diye adak yapıldığı takdirde hac veya umre lâzım gelir. Bunlardan birini tâyin hususunda bu adağı yapan dilediğini tercih edebilir.

"ALLAH için Harem'e veya Mescid-i Haram'a veya Mescid-i Medine'ye veya Mescid-i Aksa'ya gideyim" diye adak edilmesi, İmam-ı Azam'a göre muteber değildir. Çünkü böyle bir ibadetin gerekli olması hususunda bir örf yoktur.

Fakat "Harem'e" veya "Mescid-i Haram'a gideyim" tarzındaki bir adak İmameyn'e göre muteberdir, hac ile umreden birini tercih etmek lâzım gelir.

101- Yaya olarak hac etmeği adak yapan kimse, -en sahih olan görüşe göre- evinden diğer bir görüşe göre ihrama gireceği yerden itibaren yaya olarak gidip hac eder. Daha tavaf-ı ziyareti yapmadan vasıtaya binse, kurban kesmesi lâzım gelir.

— 423 —

102- Adak hali hariç, hac yolunda- kendisini korumak, usanmaktan sakınmak için- vasıtalı olmak yaya olmaktan daha faziletlidir.

Bununla beraber yürümeye gücü yeten bir kimse için yaya olarak gidip hac etmenin daha faziletli olduğu görüşünde olanlar da vardır.

İHSAR İLE ALAKALI MESELELER

103- İhsar lûgatta, bir kimseyi arzusuna - isteğine kavuşmaktan men etmek ve hapsetmek manasındadır. Şer'an "hac için ihrama girmiş bir şahsın Arafat'ta vakfe ile tavaf-ı ziyaretten, umre için ihrama girmiş bir şahsın da tavaftan men edilmesi" demektir.

Böyle men edilen kişiye "muhsar" denir.

Hac yolunda kocası veya mahremi vefat eden ihramlı bir kadın da "muhsar" sayılır.

104- İhsar, bir nevi zaruret hali cinayeti sayılır. Onun için bundan dolayı kurban kesilmesi ve o suretle ihramdan çıkılması lâzım gelir. Bu kurbana "ihsar demi" denilir.

Mesela bir ihramlı, bir hastalıktan veya düşmandan veya nafakasının tükenmesinden dolayı haccını yerine getirmeye muvaffak olamazsa, Mekke-i mükerreme'nin hareminde kesilmek için Mekke-i Mükerreme'ye bir koyun veya parasını gönderir. Bunun kesileceği kesin olan saati müteakip ihramdan çıkarak ihram yasaklarından kurtulmuş olur.

105- İhsardan dolayı ihrama son vermek için İmam-ı A'zam ile İmam Muhammed'e göre yalnız kurban kesilmesi yeterlidir. Ayrıca halk veya taksîr = tıraş olmak veya saç kesmek icap etmez. İmam Ebu Yusuf ile İmam Şafiî'ye göre halk veya taksîr de lâzımdır. Bunlar haccın vazifelerindendir.

Bir görüşe göre de Harem dahilinde vuku bulan bir ihsardan dolayı ihramdan çıkmak için, halk veya taksîr lâzımdır. Nitekim Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Hudeybiye'de böyle yapmıştı.

106- Muhsara ait kurbanın, kurban bayramının birinci, ikinci veya üçüncü günlerinden birinde kesilmesi, İmam-ı Azam'a göre şart değildir. Daha evvel ve sonra da kesilebilir.

107- Bir muhsar, fakir olsa da kurban kesmedikçe ihramdan çıkmış olamaz.

(İmam Şafiî'nin bir görüşüne göre fakir olan muhsar bir kurban yerine on gün oruç tutar. İmam Şafiî'ye göre bu kurban, ihsar vuku bulduğu yerde de kesilebilir.)

108- Hacdan men edilen ihramlı, haccı kırana niyet etmiş olduğu takdirde Mekke-i mükerreme'nin hareminde kesilmek için iki kurban gönderir. Bunlardan biri hac, diğeri de umresi içindir. Böyle iki kurban kesilmedikçe ihramdan çıkmış olmaz.

— 424 —

109- Hac veya umreden men edilen ihramlı, gönderdiği kurban ile ihramdan çıktıktan sonra aynı mevsimde hacca veya umreye imkân bulsa, men edildiği hacca veya umreye bedel hac veya umre etmesi icap eder. Bunları yapmadıkça ihramdan çıkmış olmaz. Çünkü bu ihramlı, âdeta başlamış olduğu bir haccı veya umreyi kaçırmış kimse mesabesinde bulunur.

110- Haccı kırana niyet etmiş olan bir kimse, hac ile umre den men edilmesi sebebiyle Mekke-i mükerreme'nin haremine kur ban göndermek suretiyle ihramdan çıkıp da daha sonra engelin ortadan kalkması sebebiyle Harem-i şerif'e gidip umresiyle haccını yapmaya imkân bulsa, üzerine bir hac ile iki umre lâzım gelir. Bunlardan bir hac ile bir umre kaza olarak icap eder. Çünkü bunlar, ihrama girmesiyle kendisine lâzım gelmiştir. Diğer bir umre de bunlara ait ihramdan çıkmak, ihram yasaklarından kurtulmak için lâzım gelmiş olur. Bu hac ile bu iki umre ayrı ayrı zamanlarda da yapılabilir.

111- Yalnız umre için ihrama giren bir kimse, umrenin rukünleri olan tavaf ile sa'yden men edilecek olsa, ihramdan çıkmak için Mekke-i mükerreme'nin haremine bir kurban gönderir ve bu umresini ileride imkân bulunca kaza eder. Buna "umretü'l-kaza" " عُمْرَةُ الْقَضَاءِ " denir.

(İmam Malik'e göre umre yapan kimse, umre yapması engellenmesinden dolayı kurban ile ihramdan çıkmış olamaz, çünkü umrenin vakti muayyen değildir, kaçırılmasından korkulamaz.)

112- İhramlı bir kimse, hacdan men edilmekle kurban göndermiş olup da daha sonra engelin kalkması sebebiyle haccı yapmaya kudret bulsa, hemen haccını yapmaya yönelir, çünkü aslı yerine getirmeye imkân bulmuştur. Bu halde kurbanına, daha kesilmeden yetişir ise, sahip olur. Onda dilediği gibi tasarruf edebilir. Zira artık ona ihtiyaç kalmamıştır.

113- Bir kimse, Arefe günü Arafat'ta vakfeden sonra tavaf-ı ziyaretten ve diğer hac vazifelerinden men edilse, bununla hacdan engellenmiş olmaz. Çünkü artık haccını tamamlamasına imkân vardır, kaçırılmasından korkulmaz, tavaf-ı ziyaret her zaman yapılabilir.

Bilakis Arafat'ta vakfeden men edildiği halde yalnız tavaf-ı ziyarete muvaffak olsa, yine engellenmiş sayılmaz. Çünkü bu takdirde de hac kaçırılmış olur. Bu tavaf ile beraber sa'y edip tıraş olunca veya saçını kısaltınca, ihramdan çıkmış olur. Bu ihramdan çıkmaya bedel olan kurbana artık ihtiyaç kalmaz.

114- Mikat yerinden farz, adak veya nâfile hac için ihrama giren kimse, Arefe günü zeval(öğle)den sonra bayram gününün fecr (şafağ)ına kadar, pek az bir miktar da olsa, Arafat'ta vakfeye muvaffak olamazsa, hac kaçırılmış olur. Artık ihramdan çıkmak için kendisine umre yapması ve bu haccı da gelecek sene kaza etmesi icap eder. Bu umre için ayrıca ihram icap etmez. Bilakis o kaçırılan haccın ihramı buna da yeterli olur. Bu umreye başlayınca telbiyeye de son verir.

— 425 —

Bu şahıs, eğer haccı kırana niyet etmiş ise, iki defa umre yapması lâzım gelir. Bu sebeple iki defa tavaf eder, iki defa da Safa ile Merve arasında sa'y'de bulunur. Bunların birincileri niyet edilmiş olan hac ile umreye bedeldir. İkincileri de haccın ihramından çıkıp ihram yasaklarından kurtulmak içindir.

Bu ikinci umreye başlayıp Hacer-i Esved'i selamlaması anında telbiyeye son verir.

115- Hac için vekil olan ihramlı kimse hacdan men edilse, hareme gönderilecek kurban bedeli amirine lazım gelir. Çünkü amirinin namına bu mesuliyete girmiştir. Bundan kurtulmak için amirin yardımına ihtiyaç vardır. Bu halde vekil amirinin malından yapmış olduğu masrafları da ödemez. Zira bu onunla ilgili bir husustur, bu engel hususu da kendisinin iradesi ile değildir. Fakat bir vekil, hac cinayetlerinden birini kendi iradesi ile yapacak olursa, icap eden kurbanın bedeli kendisine ait olur. Çünkü o yasak olan şeyi kendi iradesi ile yapmıştır.

RESULÜ EKREM (S.A.V) EFENDİMİZ'İN KABRİ SAADETİNİ ZİYARET

116- Hac yolculuğunda bulunan kimselerin Medine-i Münevvere'ye giderek Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in mescid-i şeriflerini, kabr-i saadetlerini ziyaret etmeleri pek büyük bir vazifedir.

Bazı alimlerin beyanına göre, evvela hac vazifesini yerine getirmeli, o vesile ile Hak Teala'nın mağfireti ile günahlardan temizlenmeli de, sonra Peygamber-i zişan'ımızın ziyaretine varmalıdır.

Bununla beraber hacdan evvel de Medine-i Tahire'ye gidilebilir.

117- Şam yolcuları gibi Mekke-i mükerreme'ye gitmek üzere yolları Medine-i Münevvere'ye uğrayan şahıslar için ilk evvel Resul-ü Ekrem Efendimizi ziyaret etmek bir vazifedir, manevi yakınlığa bir vesiledir. Bunu bir an evvel yapmamak katı kalpliliğin bir eseridir. Bu ziyaret adeta namazların evvellerindeki sünnetler mesabesindedir. Bu halde hac ve umre için ihram, sonraya bırakılır. Mekke-i mükerreme'ye gidileceği zaman Medine-i Münevvere ahalisinin mikat yeri olan Zülhuleyfe'den ihrama girilir.

118- Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in pürnûr olan kabr-i saadetlerini ziyaret, manevi yakınlıkların en faziletlisi en şereflisidir. Nasıl olmasın ki bütün kainat, o Peygamber-i Zişan'ın nurundan yaratılmıştır. Bütün beşeriyetin en büyük, en muhterem rehberi odur. Bütün insanlara Hak Teala'nın mukaddes dinini, mübarek kitabını tebliğ ederek insanları haktan, faziletten, hakiki medeniyetten haberdar eden odur.

— 426 —

119- Hazreti Muhammed (A.S) Efendimiz bir Peygamber-i Zişan'dır ki, tertemiz hayatı, bütün mukaddes söz ve fiilleri hayran edecek paklığı, bir fazilet ve hikmeti kendisinde bulundurmuştur.

O öyle kadri yüce bir Peygamberdir ki, bütün beşeriyetin selametine saadetine çalışarak yeryüzünde en mesut bir inkılap meydana getirmiştir.

O bir muazzam Peygamberdir ki, kabri saadetinde her an lahuti nurlar, parıldanıp durmaktadır. O aziz bir varlıktır ki, mescid-i saadeti bir emniyet yeri olup, münevver kabriyle mübarek minberi arası, cennet bahçelerinden latif bir bahçedir.

O şanı şerefi büyük bir Resulü Kibriya'dır ki, mübarek vücudu ile topraklarına ebedi bir şeref ve ulviyet vermiş olduğu tertemiz belde, ilahi vahyin son tecelligâhı olup, sinesinde islamiyetin binlerce mukaddes hatıralarını, şeref levhalarını saklamaktadır. Artık o mukaddes hayat sahibi Peygamberin kabri saadetlerini ziyaret etmek pek mühim bir vazife olmaz mı?

120- Resulü Ekrem (S.A.V)'in kabr-i saadetlerini ziyaret etme faziletinin sonu yoktur. Bir hadis-i şerifte: "Beni ahirete irtihalimden sonra ziyaret eden, beni hayatımda ziyaret etmiş gibi olur." {(*): Darekutni, Hac, No: 193: 2/278; Taberani, el-Mucemü'l-Kebir, No: 13496; 12/309} "Kabrimi ziyaret edene şefaatim vaciptir" {(*): Darekutni, Hac, No: 194; 2/278; Beyhaki, es-Sünen-i Kübra, Hac, No: 10407; 8/44} buyurulmuştur. Bundan dolayı her müslüman ve bilhassa hacca giden her ehli iman, büyük bir engel karşısında kalmadıkça, mutlaka gidip Fahr-i âlem (S.A.V) Efendimiz'i ziyaret etmelidir.

Bütün peygamberlerin sonuncusu olan o büyük Peygamber'in yüce gayretleri sayesinde hak ve hakikatten haberdar olup hidayet ve saadete eren bir müslüman, nasıl olur da mübarek Hicaz bölgesine kadar gitmiş iken, o mukaddes Peygamber'in, o eşsiz-benzersiz veliyyi'nimetlerimizin latif kabrini, şeref-yücelik dolu mescidini, mübarek beldesini ziya ret etmeksizin yurduna dönebilir.

Özellikle bir hadis-i şerifte: "Beytullah'ı ziyaret edip de beni ziyaret etmeyen bana cefa etmiş olur" buyurulmuştur. {(*): el-Kâmil fi'd-Duafâ, 8/248 No: 1956}

Diğer bir hadîs-i şerif de: "Hali müsait iken beni ziyaret etmeyen bana cefada bulunmuş olur." mealindedir. {(*): el-Kâmil fi'd-Duafâ, 8/248 No: 1956}

121- Medine-i Münevvere'ye gidecek şahıslar için riayet edilmesi lazım gelen bazı hususlar vardır. Şöyle ki:

— 427 —

1. Medine-i Tahire'ye gidecek bir şahıs, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in kabr-i saadetini ve mescid-i şerifini ziyaret niyetinde bulunmalı, yolda sık sık salâtü selâm okumalı, o mübarek beldeye yaklaşınca yıkanmalı, yeni elbiselerini, yenisi yoksa yıkanmışlarını giyinmeli, bir zaruret yoksa, yaya olarak kemali edep ve hürmet ile yürümeli, o münevver beldeye girince de duaya başlamalı, Fahr-i Kâinat'ın hicret buyurmuş, Cebrail (A.S)ın son ilâhî vahyi indirmiş olduğu mukaddes bir beldede bulunmak şerefine nâil olduğunu düşünerek salât-ü selâma devam etmelidir.

2. Medine-i Münevvere'ye girerken, Besmele-i şerife ile:

وَقُلْ رَبِّ اَدْخِلْنِى مُدْخَلَ صِدْقٍ وَاَخْرِجْنِى مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ لِى مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَانًا نَصِيرًا

"Ve kul rabbi edhılni müdhale sıdkın ve ahricni muhrace sıdkın vec'alli min ledünke sültanen nasira"

"De ki: Ya Rabbi! Beni -Medine-i Münevvere'ye veya herhangi bir yere girdirirken- doğru mükemmel bir girişle girdir ve beni -her nereden çıkarırken- doğru makbul bir çıkışla çıkar ve bana kendi tarafından hakkıyla yardımcı bir kuvvet, bir hüccet nasip buyur" {(*): İsra sûresi:80} gibi bir ayet-i kerime okumalı.

اَللَّهُمَّ افْتَحْ لِى اَبْوَابَ رَحْمَتِكَ وَارْزُقْنِى زِيَارَةَ رَسُولِكَ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَمَا رَزَقْتَ اَوْلِيَائَكَ وَاَهْلَ طَاعَتِكَ وَاغْفِرْلِى وَارْحَمْنِى يَا خَيْرَ مَسْؤُلٍ

"ALLAH'ümmeftah li ebvabe rahmetike verzukni ziyarete rasülike sallALLAH'ü aleyhi ve sellem kema razekte evliyâeke ve ehle taatike vağfirli verhamni ya hayra mes'ulin."

"Ya Rabbi! Bana rahmetinin kapılarını aç, bana Resulünün Aleyhissalâtü vesselam ziyaretini nasib et, velilerine, taatında bulunanlara nasib ettiğin gibi. Ey kendisine niyaz edilenlerin hayırlısı! Beni mağfiret eyle, bana merhâmet buyur" diye Hak Taalâ'ya yalvarmalıdır.

3. Peygamber Efendimiz'in Mescid-i saadetleri görülünce kemali tevazu ile salât-ü selâmı artırmalı, içerisine girince orada minberi şerifin yanındaki direk, sağ omuzu hizasında olmak üzere Tahiyyet-ül mescid olarak iki rekat namaz kılmalıdır. Çünkü orası, Resûlü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in durmuş olduğu saadetli yerdir. Ve bu minber ile kabr-i saadet arasındaki saha, bir cennet bahçesi demektir.

Bu nimete erişmekten dolayı iki rekat da şükür namazı kılmalı, hatıra gelen hayırlı dualarda bulunmalı, kimse hakkında beddua etmemelidir.

4. Sonra şanı yüce Resûlü Ekrem (S.A.V) Hazretleri'nin kabr-i saadetlerine mübarek ayakları tarafından gidip mübarek yüzleri karşısında dört arşın kadar uzakta olarak gayet edep ve tevazu ile, huşu ve son derece saygı ile durmalıdır. O

— 428 —

şanı yüce büyük Peygamber'in mukaddes bakışlarının kendisine yönelik olduğunu, selâmını alacağını, niyazlarını işiteceğini dualarına "Amin" demek lütfunda bulunacağını düşünerek:

اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا سَيِّدِى يَا رَسُولَ اللّٰهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا حَبِيبَ اللّٰهِ

"Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi ve beraketüh es-selamü aleyke ya seyyidi ya resülellah esselamü aleyke ya habibellah."

"Ey Peygamber! Selam, ALLAH'ın rahmeti ve bereketleri senin üzerine olsun, sana selam olsun ey Efendim ya Resülellah, sana selam olsun ya Habibellah" gibi bir tarzda tazimlerini sunmalı dilediği hayırlı şeyler hakkında dua etmelidir. Resûlü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'e ulaştırılmak üzere kendisine bazı şahıslar tarafından emanet edilmiş selâmlar var ise, onları da o şahıslar adına Fahr-i âlem Efendimiz'e arzetmelidir.

Kabr-i saadet önündeki duvara yaklaşıp el sürmekten ve yüksek sesle dua etmekten sakınmalıdır. Çünkü bunlar tazime aykırıdır.

5- Bu ziyaretçi, bir arşın miktarı yürüyerek Ebubekir Sıddık (R.A)ın mübarek başları hizasında durmalı.

اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا خَلِيفَةَ رَسُولِ اللّٰهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا صَاحِبَ رَسُولِ اللّٰهِ وَاَنِيسَهُ فِى الْغَارِ وَرَفِيقَهُ فِى الْاَسْفَارِ وَاَمِينَهُ عَلَى الْاَسْرَارِ جَزَاكَ اللّٰهُ تَعَالٰى خَيْرًا

"Esselamü aleyke ya halifete rasülillah. Esselamü aleyke ya sahibe Rasülillah ve enisehü fi'l-gari ve rafikahu fil'esfari ve eminehü ale'l-esrari cezâkellahü teala hayran."

"Sana selâm olsun ey Resulullah'ın Halifesi! Sana selâm olsun ey Resülullah'ın mağaradaki can ciğer arkadaşı, seferlerde yoldaşı, gizli işlerde emini, Hak Teâlâ sana hayırlı mükâfatlar versin." gibi hitaplarla hürmetlerini sunmalıdır. Sonra bir arşın daha yürüyerek Ömer'ül Faruk (R.A)'ın mübarek başları hizasında durmalı,

اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا اَمِيرَ الْمُؤْمِنِينَ يَا نَاصِرَ الْمُسْلِمِينَ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا مُشَتِّتَ شَمْلِ الْمُشْرِكِينَ جَزَاكَ اللّٰهُ تَعَالٰى عَنَّا خَيْرَ الْجَزَاءِ

"Esselamü aleyke ya emire'l-mü'minin. Ya nâsira'l-müslimin. Esselamü aleyke ya müşettite şemli'l-müşrikin. Cezakellahu teâla annâ hayra'l-cezai."

"Sana selâm olsun ey mü'minlerin emîri, ey müslümanların yardımcısı! Sana selâm olsun ey müşriklerin cemiyetini dağıtıp perişan eden din mücahidi! Bizlere olan iyiliklerinden dolayı Hak Tealâ sana hâyırlı mükâfâtlâr versin." gibi bir tarzda saygılarını takdim etmeli, daha sonra yine dönüp Resul-ü Ekrem

— 429 —

Hazretlerinin mübarek yüzleri hizasında bir miktar daha salat-ü selâm ile duada bulunmalıdır.

6. Bundan sonra da Ashab-ı Kiram'dan Ebû Lübabe (R.A)'a nisbet edilip kabr-i saadeti ile minberi şerif arasında bulunan direğin yanına gelerek kerahet vakti haricinde dilediği kadar nâfile namaz kılmalı, tövbeler edip ALLAH Teâlâ'dan dilediğini istemelidir.

Rivayete göre Ebû Lübabe Hazretleri Tebük gazasına iştirak etmemiş, bundan dolayı pişman olup tövbesinin kabulüyle müjdeleneceği zamana kadar kalmak üzere kendisini bu direğe bağlamış, tövbesinin kabul edilmesiyle bundan kurtulmuştur.

7. Ziyaretçi daha sonra Mescid-i Saadet'te Üstüvane-i Hannane denilen direğin yanına varmalı, orada da namaz kılarak salât ü selâm da bulunmalıdır.

Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Mescid-i Saadet'te daha minber yapılmadan mihrap civarında bulunan hurma ağacından bir direğe dayanarak hutbelerini okurlardı. Hicretin sekizinci senesinde minber yapılınca hutbelerini minberden okumaya başlamıştı. Hazreti peygamberin bu ayrılışından dolayı bu mübarek direk, bir hârika olarak inleyip ağlamakla merhamet dolu Peygamber Efendimiz, minberden inerek kendisini kucaklamış, onun hazin inleyişini, ağlayışını sakinleştirmişti. Halâ nişanesi mevcut olan bu direk, Resul-ü Ekrem (S.A.V)'in emri ile minberin altına defnedilmiştir.

8. Ziyaretçi, bundan sonra da "Baki'" kabristanına gitmeli, Fatımatü'z-zehra, (R.A)'nın Baki'deki mescidinde namaz kılmalıdır. {(*): Bugün bu ve diğer mescitler maalesef tamamen yıkılmıştır, hiç bir izleri kalmamıştır.} Bu kabristandaki mübarek şehitlerin, İslâm mücahitlerinin, bir çok Sahabe-i Kiram'ın kabirlerini ziyaret etmeli, özellikle orada medfun bulunan Hz.Abbas'ın, Hz.Osman'ın, Peygamber Efendimizin pak hanımlarının ve Peygamber Efendimizin muhterem oğlu Hz. İbrahim'in, Hz.Hasan ile Zeynül Abidînin ve Muhammed Bakır ile Caferi Sadık hazretlerinin kabirlerini ziyaret edip onların faziletlerini ve güzel eserlerini düşünmeli, onların amellerine, örnek hal ve gidişatlarına erişme temennisinde bulunmalıdır. Fahr-i Kâinat Efendimizin halası ve Zübeyr b. Avvam, (R.A)ın vâlidesi Hz.Safiyye ile İmam Ali (K.V)nin vâlidesi Hz.Fatıma'nın kabirleri de Baki' kabristanı yanındadır.

9. Bundan sonra da Uhud dağı tarafına giderek Seyyid-üş Şüheda Hazret-i Hamza (R.anh) ile diğer Uhud şehitlerinin mübarek kabirlerini ziyaret etmeli, daha sonra Cumartesi günü Kubâ mescidine gidip iki rekat namaz kılmalı, kapısının yanında bulunan Eris kuyusunun suyundan içmelidir. Daha sonra da "Seli" dağının bir parçası üzerinde bulanan "Mescid-i Feth"i ziyaret etmelidir.

Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, her cumartesi günü Kubâ mescidine giderdi. Bu mübarek mescidin ilk taşlarını evvelâ Peygamber Efendimiz, sonra Hz.Sıddık, sonra Hz.Ömer, sonra da Hz.Osman koymuştur.

— 430 —

Nebiyy-i Zîşan Efendimiz (S.A.V)in mübarek yüzükleri, Hz.Osman'ın elinden halifeliği esnasında bu Eris kuyusuna düşmüş, bir daha bulunamamıştı.

10. Özetle, bir hac yolcusu, Medine-i Münevvere'de bulundukça buradaki mukaddes makamları ziyaret etmeli, bilhassa Mescid-i Nebevî'ye devam edip orada namazlarını kılmalı, Resul-ü Ekrem (S.A.V)in Kabri Saadetlerini ziyaret etmeyi büyük bir nimet, bir ganimet bilmelidir.

Fahr-ül Mürselin Hazretleri'nin komşularına bahşiş-hediye olarak bir şeyler ikram etmeli, Mekke-i mükerreme'ye gideceği veya beldesine döneceği zaman Mescid-i Nebevî'de iki rekat namaz kılarak vedada bulunmalı, dilediği hayırlı dualarda, niyazlarda bulunarak tekrar tekrar salât-ü selâm ile tazimlerini arz etmeye çalışmalıdır. Bunlar müstehaptır, güzel şeylerdir.

Feyiz ve inayetine nihayet bulunmayan ALLAH'ü Azîmüşşan Hazretleri'nden sızlanarak niyaz ederiz ki bu ziyaret şerefine bizleri de nâil buyursun. Amîn!

— 431 —

NA'T-I ŞERİF

1. Ey nuri hüda! Ziyayi kudret!.> Ey neyyiri âsımanı vahdet!.

2. Peygamberi bî naziri haksın,> Her türlü sitayişe ehaksın,

3. Cisminle verince dehre ziver,> Eflâke tefevvuk etti yerler.

4. Bir mislini almamıştır elbet,> Ağuşuna dayei meşiyyet

5. Oldu sana münkeşif kemahi,> Gencinei hikmeti ilahi.

6. Kudsiyyetin ey nebiyyi Enver> Düşmanların itiraf ederler.

7. Vermekte bütün ukule hayret,> Hülkunde olan mükemmeliyyet.

8. Ey pertevi hak! Resuli efham!> Nurunla hayat buldu âlem.

9. ALLAH'tan ey nebiyyi muhtar!. Ettin beşeriyyeti haberdar.

10. Yarab ne idi o devri fetret!> Sarmıştı nasıl cihanı zulmet!.

11. Almıştı hazan, muhiti yekser> Solmuştu o dilnişin çiçekler.

12. Dönmüştü zemin, harabe zare,> Hasretle bakardı yer mezare,

13. Bulmuştu zevâl ehli iman,> Tutmuştu fezayı putperestan

14. Etmişti ufûl mihri hikmet> Sönmüştü çırağı âdemiyyet

15. İcra edilirdi bi behane,> Binlerce rusûmı vahşiyane.

16. Vakta ki nebiyyi kutsi tinet,> Birdenbire dehre verdi ziynet.

17. Bir ruhı meali etti ruşen,> Afakı ceziretül arabdan.

18. Etraf bütün müzeyyen oldu> Eflâkü zemine nûr doldu

19. Ahlakı zaman, tebeddül etti,> Kibru azamet, fenaya gitti.

20. Mahv oldu dalâlet, en nihaye> Gark oldu gönüller incilâye.

21. Ashabı edep, muradın aldı> Alem bütün inşirahe daldı

22. Yağdı yere bir latif baran> Her saha kesildi bir gülistan

23. Parlattı cihanı nuri iman> Ekvane hayat verdi Kur'an

24. Mahvoldu o nuru müstani> Söndürmeye say eden edâni.

25. Mahveyleyemez o nuru nâsut;> Nasuta zebun olurmu lâhut,

26. Ey badı nesim! Çık semaya,> Var beldei pâki Mustafa'ya.

27. Sür ravzai feyzine cebinin> Öp hâkini fahri âleminin.

28. Ol hâke sarıl, tevessül eyle,> Pür neşve kesil, tekemmül eyle.

29. Ol ravzai pâke her seher sen,> Lutfeyle, selâm söyle benden.

30. Al halimi çeşmi itinaya, Arz eyle Resuli kibriyaya.

31. Derdi dilime inayet etsin,> Ukbada bana şefaat etsin.

32. Peygamberimiz, nasirimizdir.> Bir melcei bi nazirimizdir.

33. Olsun o nebiyyi sidre makber> Binlerce salâtı hakka mazher,

— 432 —

34. Ashabına ruhumuz fedadır.> Ashabı nücumu ihtidadır.

اَللَّهُمَّ اسْتَجِبْ دُعَائَنَا آمِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدَنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِهِ وَصِحْبِهِ اَجْمَعِينَ

ALLAH'ümme! İstecip duâena Âmin. Ve'l-hamdü lillahi rabbi'l-âlemin. Ve's-salatü ve's-selamü alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecmeîn.

HAZRETİ PEYGAMBER (S.A.V)'İ ÖVMEK ÜZERE YAZILMIŞ BİR ŞİİR

1- Ey ALLAH'ın nuru!.. Kudret ışığı!.. Ey göğün tek yıldızı

2- Eşsiz-benzersiz hak peygambersin Her türlü övgüye en layıksın

3- Varlığınla zamana süs-zinet verince yerler feleklere üstün geldi

4- Senin bir mislini ALLAH'ü Teâla yaratıp yetiştirmek dilememiştir elbet

5- İlahi hikmet hazineleri sana olduğu gibi apaçık olmuştur

6- Ey nur dolu peygamber!.. Senin kutsiyetini düşmanların bile itiraf ederler.

7- Yaratılışında ahlakında olan mükemmellik bütün akıllara hayret vermekte

8- Ey hak ışığı!.. Şanı büyük Resül!.. Nurunla hayat buldu alem

9- Ey seçilmiş peygamber!.. Bütün beşeriyeti ALLAH'tan haberdar ettin.

10- Ey Rabbim! Neydi o fetret devri cihanı nasıl zulmet sarmıştı

11- Baştan başa her yeri sonbahar kaplamıştı o gönül alıcı çiçekler solmuştu

12- Yeryüzü harabeye viraneye dönmüştü, hayattakiler mezardakilere hasretle bakardı

13- Ehli iman yok olmuştu, cihanı putperestler doldurmuştu

14- Hikmet aşkı, sevgisi batmıştı, insanlık çırağı sönmüştü

15- Sebepsiz yere binlerce vahşet adetleri-merasimleri icra edilirdi

16- Peygamber (S.A.V)'in mukaddes yaratılışı kâinatı birden bire süslediği zaman

17- Arap yarım adası ufuklarından parlak yüce bir ruh doğdu

18- Bütün her taraf süslenmiş oldu. Yerler gökler nurla doldu

19- O zaman ki ahlak değişti. Kibir, büyüklük taslamak yok oldu gitti

20- En sonunda sapıklık mahv oldu. Gönüller tamamen aydınlandı cilalandı

21- Edep - ahlak sahipleri muradına erdi. Bütün âlem gönül ferahlığına daldı

22- Yeryüzüne latîf bir yağmur yağdı. Her taraf bir gül bahçesi oldu

23- İman nuru cihanı parlattı kainata hayat verdi Kur'an

24- ALLAH'ın o nurunu söndürmeye çalışan alçaklar mahv oldu

25-O nuru insanlık mahv edemez o ilahi nur insanlığa mağlup olur mu

— 433 —

26- Ey tatlı esen rüzgar! Göğe çık Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)'in tertemiz beldesine var.

27- Feyizli ravzasına alnını sür Fahri Âlemi'nin toprağını öp

28- O toprağa sarıl tevessül eyle pür neşe ol kemale er

29- Her sabah o tertemiz ravzaya sen lütfedip benden selam söyle

30- Halimi göz önüne al, itina göster, Resül'ü Kibriya'ya arz eyle

31- Gönlümün derdine inayet etsin. Ahirette bana şefaat etsin

32- Peygamberimizin canı gönülden yardımcımızdır. Eşsiz-benzersiz bir sığınma yerimizdir.

33- O büyük kabirdeki Peygamber binlerce hak salavata nail olsun

34- Ashabına ruhumuz fedadır. Ashabı, hidayet yıldızlarıdır.

Ey ALLAH'ım!. Duâmızı kabül eyle Âmin.

Bütün hamd'ü senalar; Âlemlerin Rabbi ALLAH'a mahsustur. Salâtü Selam Peygamber Efendimize, Âline ve ashabına... hepsine olsun.

Ömer Nasuhi Bilmen'in «İki Şükûfe-i Teaşşuk = İki Aşk Çiçeği» isimli romanının önsözü

— 434 —

DEĞERLİ OKUYUCULARA

Medeni bir milletin şöhret kaynağı bilgi ve kültürdür. Bilgi ve kültür, medeniyet cihanının güneşidir. Bilgi ve kültürün parlayıp ortaya çıkmadığı taraflar, cehalet karanlıkları içinde kalır. Herkesin istifadesini esas alan ve dünyanın yükselmesine sebep olan icatların tamamı bilgi ve kültürün tarifine dahildir. İnsanlık âleminde yaşayan her insan - Medeniyet kanunu icabınca- diğer insanlar hakkında saadet getirecek işler yapmak için gücü nisbetinde çalışma, gayret ve bilgi, kültür tahsiliyle mükelleftir.

Bilgi ve kültürün büyük bir kısmı da edebiyattır. Fikirleri aydınlatmaya, ahlâkı güzelleştirmeye, zihinlere ışık tutmaya hizmet eden her eser, her makale edebiyattan sayılır. Edebiyatın en seçkin kısmı -vezinsiz, kafiyesiz bile olsa- şiir adını alır. Edebiyatın hakikatlerine âşinâ olanlar, romanı da edebiyattan sayarlar. Zira: Edebiyat dairesinde yazılan romanlar insanı olan biten hadiselerden hissedar ettiği gibi, ahlâkı güzelleştirir, zihni genişletir, kalem kuvvetini artırır. Yoksa romandan maksat, hikâyenin mevzularını teşkil eden hayali şahısların halini tasvir etmek değildir. Şu naçiz ifâdemden anlaşıldığı gibi, bazı tercüme romanlar görülüyor ki, insanlık âdâbı ve millî ahlâkımızı ihlâl ediyor. En adî bir ziyâfet evinde, içki kadehindeki zehirli suyla saçılmış olan bir takım saçma sözleri söyleyenlerin boş işlerden ibaret bulunan konuşmalarıyla dolu bulunuyor. Okuyanların başını şişirmekten, zihinlere bıkkınlık vermekten başka bir fayda veremiyor. Bu gibi romanların, edebiyatın mâhiyetinden hariç bulunduğunu açıklamaya gerek yoktur.

Evet, yabancı milletlerin edebî eserlerinin çoğunun, fikir hediyeleri ve ince manalı, nükteli sözlerle süslü olduğu inkâr olunamaz. Fakat bütün bütün eserlerini ve millî hallerini taklide düşkünlük göstermek, âdâb ve islâmî ahlâkımızı yıkacağı, ve istenen faydalar yerine, çoğunlukla zarar görüleceği de malûmdur.

Bendeniz de, fikir tecrübesinin sevketmesiyle «İki Şükûfe-i Teaşşuk» başlığı altında bir romancağız karalamaya heveslendim. Güçsüzlüğüme bakmayarak niyetimi uygulamaya cesaret ettim. Bu eser, edebî güzelliklerin tatlarından yoksundur. Edebiyatçıların tenkid ve itirazına lüzum yok. Kendi vicdanımın mahkemesinde mahkûm olduğumu itiraf ederim. Lâkin ne yapalım? Bir kere yazıldı, imhasına gönlüm razı olmuyor. Edebî inceliklerden ne kadar mahrum olsa da, yine tabiatımdan meydana gelen bir eser ve çocukluğumdan yâdigâr olduğundan, içime işleyen, dokunaklı bakışlarıma sahiptir.

Bununla beraber bu eser, balolarda, salonlarda aşırı sevdâsını herkese ifşa ederek gördüğü erkeklere karşı cilveli olan yabancı kadınlara dâir yazılmamıştır. Ancak pırlanta elmaslardan daha çok kıymetli olan namus cevherini masumiyet perdesiyle muhafaza eden, masumiyetini koruyan namuslu bir kızın iffetli aşkını tasvir, ve gözlerinden jaleler gibi serpilen aşk damlalarını kimseye göstermeyerek içinin derdini gizleyen sevdaya tutulmuş bir âşığın hislerini ve hüzünlü hallerini göstermek için yazılmıştır. İslâmî ve millî ahlâkımızın bir edebe bağlılık numunesini, mütalaa edeceklerin huzuruna arzeder, bunun için rağbete nail olacağını ümîd eylerim.

~NOT: Bu kısım kitabın aslında bulunmamaktadır. Tarafımızdan sadeleştirilerek ilave edilmiştir.

— 435 —

YEDİNCİ KİTAP

KURBANLARA, KESİLEN HAYVANLARA, AVLARA AİTTİR
— 436 —

İÇİNDEKİLER

Kurbanın mahiyeti, vacip olması ve meşru kılınmasındaki hikmet

Kurbanın cinsi ve kusurlu olup olmaması

Kurbanın kesilecek vakti

Kurbanın eti ve derisi hakkında yapılacak şeyler

Akika Kurbanı

Hayvan kesme işlemi, kesilen hayvan ve hayvan kesmenin mahiyetleri

Zebh = boğazlama ameliyesi, etleri yenilip yenilmeyen hayvanlar

Kimlerin boğazlayacakları hayvanların etleri yenilip yenilmeyeceği

Ölü hayvanın mahiyeti ve hükmü

Sayd = avın mahiyeti ve caiz olması

Neler ile av yapılabileceği

Av hususunda aranılan şartlar

— 437 —

KURBANIN MAHİYYETİ, VACİP OLMASI VE MEŞRU KILINMASINDAKİ HİKMET

1- Kurban, ALLAH Teâlâ'ya manen yaklaşabilmek için kurban niyetiyle kesilen hususî hayvandır. Kurban bayramında böyle Hak rızası için kesilen kurbana «udhiyye",>bunu kesmeye de "tazhiye» denilir.

2- Kurban bayramında ibadet niyetiyle kurban kesmek, hür, mukim, müslüman, zengin olan kimse için vacip olan bir vazifedir. Zenginden maksat, temel ihtiyaçlarından başka artıcı-çoğalıcı olsun olmasın, en az iki yüz dirhem gümüş miktarı mala sahip olan, yani fıtır sadakası ile mükellef bulunacak kimsedir. (Zekat bahsine de müracaat!...) Kurban kesme günlerinde kurban kesmeye gücü yeten kimse kurban kesmeyip de daha sonra fakir düşse, vacip olan bu kurban vazifesi zimmetinden, mesuliyetinden düşmez.

3- Kurban kesmekle mükellef olmak için İmam-ı A'zam ile İmam Ebu Yusuf'a göre akıllı ve büluğ çağına ermiş olmak şart değildir. Bundan dolayı zengin olan çocuğun veya delinin malından velisinin kurban kesmesi lazımdır. Bu çocuk veya deli bu kurbanın etinden yer, geri kalanı da elbise gibi bizzat kendisinden istifade edecekleri bir şey ile değiştirilir.

Fakat İmam Muhammed'e göre akıl ve büluğ çağına ermiş olmak şarttır. Bu sebeple çocukların ve delilerin mallarından kurban kesilmesi vacip olmaz. Fetva verilen görüş de budur. Velileri kesecek olsalar, parasını öderler. Şu kadar var ki, bir kimsenin kendi malından çocuğu namına kurban kesmesi menduptur.

(İmam Malik ile İmam Şafiî'ye göre kurban, vacip değil sünnet-i müekkededir.)

4- Vacip olan kurban ibadeti, Hak yolunda fedakarlığın bir nişanesi, ALLAH Teâlâ'nın verdiği nimetin bir şükranesidir. Bunun neticesi de sevaba erişmek ve bir takım belalardan korunmaktır.

Bununla beraber insanların ihtiyaçları için her gün yeryüzünde yüz binlerce hayvan kesiliyor. Fakat bunlardan yalnız halleri, vakitleri yerinde olanlar istifade ediyor. Kurban bayramında ise Hak rızası için bir kısım hayvanlar kesiliyor, bunların etlerinden, derilerinden bir çok muhtaçlar da istifade ediyor, iktisadi bir mesele, dini ve ahlaki bir mahiyet alıyor, şahsî menfaat, yerini toplum menfaatine bırakıyor. Bu yüzden kurban kesilmesi, müslümanlığa mahsus, pek toplumsal, insani bir fedakarlık demektir.

5- Kurban kesilmekle kesilen hayvanların miktarı pek artmış olmaz. Bilakis kurban kesildiği günlerde kasaplar için kesilecek hayvanların sayısı azalır, o günlerde yine normal bir şekilde kesilmiş olur.

Kendi zevkleri uğrunda hergün binlerce hayvanların kesilmesini çok görmeyenlerin, senede bir defa ALLAH rızası için bir kısım hayvanların

— 438 —

fakirlerin menfaatine olarak kurban namıyla kesilmesini çok görmeleri, doğrusu büyük bir düşüncesizliktir.

Netice olarak, kurbanın meşru olması; dini, ahlaki, sosyal bir takım hikmetlere, faydalara dayanmaktadır. Bunu takdir etmeyecek bir akıl sahibi düşünülemez.

KURBANIN CİNSİ VE KUSURLU OLUP OLMAMASI

6- Kurbanlar, yalnız koyun ve keçi ile deve, sığır hayvanlarından kesilebilir. Mandalar da sığır cinsinden sayılır. Bunların erkekleri ile dişileri müsavidir. Bununla beraber koyun cinsinin erkeğini kurban etmek daha faziletlidir. Keçinin erkeği ile dişisi kıymetçe müsavi olsalar, dişisini kurban etmek daha faziletlidir. Aynı şekilde devenin veya sığırın, erkeği ile dişisi etçe veya kıymetçe müsavi olsalar, dişisinin kurban edilmesi daha faziletlidir.

7- Koyun ile keçi ya birer yaşını bitirmiş bulunmalı veya koyunlar yedi, sekiz aylık olduğu halde birer yaşında imiş gibi gösterişli olmalıdır. Deve en az beş yaşını, sığır da iki yaşını bitirmiş bulunmalıdır.

8- Tavuk, horoz, kaz gibi ehli hayvanlar, kurban olamaz. Bunları kurban niyetiyle kesmek tahrimen mekruhtur. Çünkü bunda Mecusiler'e bir benzeyiş vardır. Etleri yenilen vahşi hayvanlar da kurban olamaz.

9- Bir koyun veya keçi, yalnız bir kişi namına kurban olabilir. Bir deve veya bir sığır ise birden yedi kişi adına kadar kurban olabilir. Yeter ki, ortaklardan herbiri müslüman olup bu hayvanın yedide birine sahip olsun ve kendi hissesini Hak rızası için kurban kesecek bulunsun.

Ortaklar, kesilen kurbandan hisselerini ayırmak isterlerse tartı ile ayırırlar, mücazefe, yani göz kararı ile ayıramazlar.

(İmam Malik'e göre bir sığır, bir manda veya deve bir aile efradına yedi veya daha fazla kimse için kurban olabilir. Bu caizdir. Fakat başka başka aile efradı için yediden az olsalar da caiz olmaz.)

10- Kurbanlık hayvanın şaşı, topal, uyuzlu ve deli olmasında, boynuzlu veya boynuzsuz veya boynuzunun biraz kırık bulunmasında ve kulaklarının delinmiş veya enine yarılmış olmasında, kulaklarının uçlarından kesilip sarkık bir halde bulunmasında, dişlerinin azı düşmüş olmasında, tenasül uzvu bulunmayıp kesilmiş, burma bir halde yaşamasında bir sakınca yoktur.

11- İki gözü veya bir gözü kör olan, dişlerinin ekserisi düşmüş veya kulakları kesilmiş olan, boynuzlarının biri veya ikisi kökünden kırılmış olan, kulağının veya kuyruğunun yarısından fazlası veya memelerinin başları kopmuş bulunan, kulakları veya kuyruğu doğuştan bulunmayan bir hayvan, kurban olamaz.

12- Kurbanın semiz olması daha faziletlidir. Kemikleri içinde iliği kalmamış derecede zayıf veya topallayan, ayağını yere basıp kesileceği yere

— 439 —

kadar gidemeyecek halde topal veya aşikâr bir halde hasta bulunan bir hayvan da kurban olamaz.

13- Kurban kesmekle mükellef bir kimsenin satın aldığı kurbanda yukarıdaki kusurlardan biri daha sonra meydana gelse, yerine başkasını alıp kesmesi icap eder. Fakat fakir bir kimsenin aldığı kurban, böyle kusurlansa, yine kurban kesilmesi caiz olur, yerine başkasını alması icap etmez. Hattâ böyle kusurlu bir hayvanı satın alıp kurban kesmesi de yeterli olur. Çünkü bu kurban, onun hakkında bir nafileden ibarettir, nafileler de ise oldukça genişlik- müsamaha vardır.

(Diğer üç mezhep imamına göre zengin hakkında da yeterli olur. Başkasını almaya gerek yoktur.)

14- Zengin kimsenin aldığı kurban, henüz kesilmeden ölse, yerine başkasını alması icab eder.

Fakir kimsenin aldığı kurban ölse, başkasını alması lâzım gelmez.

15- Zengin kimsenin aldığı kurban, kaybolup veya çalınıp da yerine başkasını kestikten sonra bulunsa, artık bunu da kesmesi lâzım gelmez. Çünkü vacip olan vazifesini yapmış bulunmaktadır. Fakat fakir kimsenin bu takdirde kesmesi lâzım gelir. Çünkü fakirin satın aldığı kurban, kurban olmak üzere kesinleşmiş, kendisine vacip olmadığı halde bunun kurban olmasını gerekli kılmıştır.

16- Kurban için alınan hayvanın, çalındıktan veya kaybolduktan sonra yerine başka kurban alınıp da daha sonra o da kurban kesme günlerinde bulunsa bakılır: Sahibi zengin ise bunlardan dilediğini kurban keser, şu kadar var ki sonradan aldığının kıymeti noksan olduğu halde onu kesse, aradaki fazla miktarı sadaka olarak verir. Fakat fakir ise her ikisini de kesmesi lazım gelir. Çünkü bunlar onun hakkında adak kurbanı mesabesindedir. {(*): "Çünkü bunlar onun hakkında, başlanmış bir nafile ibadet mesabesindedir. Başlanılan nafile ibadeti tamamlamak ise vaciptir" şeklindeki değerlendirme daha isabetli olurdu.} Bununla beraber bir görüşe göre yalnız birisini kesebilir.

17- Kaybolan kurbanlık hayvan yerine alınan ikinci kurbanlık hayvan henüz kesilmeyip de kurban kesme günlerinden sonra evvelki kurbanlık bulunsa, sahibi bunlardan hiç birini kesmez, bilakis bunların en kıymetlisini sadaka olarak verir.

18- Bir kimse kurbanlık hayvan alıp sonra onu satarak yerine aynısını alsa, İmam Ebu Yusuf'a göre caiz olmaz. Çünkü bunun bizzat kendisine ALLAH hakkı ilgili olmuş olur. Fakat İmam-ı Azam ile İmam Muhammed'e göre mekruh olmakla beraber caiz olur.

19- Kurbanlık hayvan kesilmeden evvel doğursa, yavrusu da kendisiyle beraber kesilir. Çünkü bu, anasına tabidir. Şayet kesilmeyip de satılırsa parasının sadaka olarak verilmesi icap eder.

— 440 —

KURBANIN KESİLECEK VAKTİ

20- Kurbanın kesilecek zamanı, eyyam-ı nahr'dir, yani kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günüdür. Fakat birinci gününde kesilmesi daha faziletlidir.

21- Kurbanlar, şehirlerde veya bayram namazı kılınan diğer yerlerde namazdan sonra, bayram namazı kılınmayan köylerde, göçebelikte de bayram gününün fecr (şafak)ından sonra kesilir, ilk vakti budur. Kurbanı geceleyin kesmek tenzihen mekruhtur.

(İmam Şafii'ye göre kurbanlar, bayramın dördüncü gününde de güneşin batış vaktine kadar kesilebilir)

22- Kurbanlar, kıbleye karşı yatırılarak بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰهُ أَكْبَرُ Bismillahi ALLAH'ü ekber) diye kesilir. Bunu elinden gelirse, sahibi kesmelidir, elinden gelmezse, münasip bir müslümana emredip kestirmeli, kendisi de başında bulunmalı ve:

اِنَّ صَلَات۪ى وَنُسُك۪ى وَمَحْيَاىَ وَمَمَات۪ى لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ لَا شَر۪يكَ لَهُ

İnne salâtî ve nüsükî ve mahyâye ve memâtî lillâhi rabbi'l-âlemin. Lâ şerike leh.

"Muhakkak benim namazım, kurban ve diğer ibadetlerim hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan ALLAH içindir. Onun hiçbir ortağı yoktur." {(*): Enam Suresi:162-163} ayet-i celilesini okumalıdır. Yalnız kurban sahibinin besmelesi yeterli olmaz, muhakkak kesen, ( بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰهُ أَكْبَرُ = Bismillahi ALLAH'ü ekber) demelidir. Kasten besmeleyi terk ederse, kurbanın eti yenilemez. Kurban sahibi elini kasabın eli üzerine koyarak kurbanı kesseler, ikisinin de besmelede bulunmaları icap eder. Birisi terk etse, kurbanın eti yenilmez.

23- Kurban bayramında kesilmek üzere satın alınmış olan kurban hayvanı, kesilmeyip de kurban kesme günleri geçmiş bulunsa, o hayvanın, mevcut ise bizzat kendisini, ölmüş ise kıymetini fakirlere sadaka olarak vermek icap eder. Ertesi seneye bırakılmaz.

24- Kurbanın vacip olmasında kurban kesme günlerinin sonu muteberdir. Bundan dolayı kurban bayramının üçüncü günü güneşin batışından evvel zengin olan mükellef bir müslümana kurban vâcip olur. Hatta ondan evvel fakir olsa bile. Bilakis o günün güneşin batışından biraz evvel fakir düşen veya vefat eden müslümanlardan da vacip olan kurban vazifesi düşer.

25- Zilhiccenin onuncu günü olduğuna şahadet edilip de bayram namazı kılındıktan ve kurbanlar kesildikten sonra, o günün henüz arefe günü olduğu

— 441 —

ortaya çıksa, müslümanların ibadet ve itaatlarını korumak için kılınan namaz ile kesilen kurbanlar, yeterli olmuş olur. Çünkü bu gibi hatalardan kaçınmak daima mümkün değildir.

26- Zilhiccenin onuncu günü olduğu zeval (öğle) vaktinden evvel sâbit olsa, bayram namazı kılınır. Daha sonra kurbanlar kesilir. Fakat zeval vaktinden sonra sâbit olsa, o gün bayram namazı kılınmaz, kurbanlar kesilebilir. Ertesi günü de bayram namazı kılınır.

Hayvanı kesileceği yere yumuşaklıkla götürmelidir ve keskin bıçak ile kesip, kendisine zahmet vermemelidir. Fazla acı çekmesine sebebiyet vermemek için debelenmesi sona erdikten sonra soymalıdır. Kurban sahibi, kurban kesildiği gün ilk yemeğini kurbanın ciğerinden seçmelidir. Bu, menduptur.

KURBANIN ETİ VE DERİSİ HAKKINDA YAPILACAK ŞEYLER

27- Adak yoluyla olmayan kurbanın etinden sahibi, zengin olsun, olmasın yiyebileceği gibi, fakir olmayan kimselere de yedirir ve dağıtabilir. Fetva bu şekildedir. Bununla beraber hiç olmazsa üçte birini fakirlere sadaka olarak vermelidir. Ancak orta halli bulunan kurban sahibinin nafakasını temin etmekle mükellef olduğu kimseler çok bulunursa, o halde kurbanın etini onların yemeleri için alıkoyabilir, bu menduptur.

Diğer bir görüşe göre fakir kimse, kurban bayramında kurban olmak üzere satın alıp kestiği hayvanın etinden yiyemez. Çünkü kendisine vacip olmadığı halde böyle kurbanlık alıp kesmesi, bir adak mesabesinde bulunur. Adak adayan kimse ise adak kurbanının etinden yiyemez. Onu hanımına, anne-babasına, dedelerine-ninelerine.... ve çocuklarına-torunlarına..... ve zengin kimselere yediremez. Yedirse, kıymetini öder.

28- Kurbanın sütünden istifade etmek, etini veya postunu satıp parasını almak, veya demirbaş olmayacak bir şey ile değiştirmek mekruhtur. Böyle bir şey yapılırsa, kıymetini sadaka olarak vermek lâzım gelir. Bundan kasap ücreti de verilmez.

29- Kurbanın postu sadaka olarak verilir veya ondan seccade veya sofra gibi evde kullanılacak bir şey yapılır. Kesilmeden evvel yünlerini kırkmak mekruhtur. Kırkılacak olursa, sadaka olarak verilmelidir. Fakat kesildikten sonra yünü yolunup veya kırkılıp kullanılabilir.

30- İki, üç kimse, yanlışlıkla birbirinin kurbanını kesecek olsalar her kesilen hayvan, sahibinin kurbanı olmak üzere câiz olur, birbirine bir şey borçlu olmaz. Bu halde her biri, kendi hayvanının - mevcut ise- etini alır. Yenilmiş veya dağıtılmış ise birbirine aradaki farkı helâl eder. Şayet cimrilik gösterirler de helâl etmezlerse, her biri diğerine ait kurban etinin kıymetini öder. Bu halde

— 442 —

bu kıymeti de sadaka olarak vermek lâzım gelir. Çünkü bu, kurban etinin bedelidir.

31- Bir kimse, kendisine emanet edilen bir kurbanı, sahibinin izni olmaksızın bayram günü sahibi adına kesecek olsa, bunu ödemez. Sahibinin kurban kesme vazifesi düşer. Çünkü buna delâleten izin vardır.

32- Bir kimse, gasp etmiş olduğu bir hayvanı mesela bir koyunu kendi adına kurban kesecek olsa, diri olduğu haldeki kıymetini ödemek üzere sahih olur.

Fakat kendisine emanet, mesela muhafaza edilmek üzere verilen bir hayvanı böyle kurban kesecek olsa, sahih olmaz. Çünkü bu hayvana, kesmeden evvel bedelini ödemek ile sahip bulunmuş değildir. Rehin olarak bırakılmış hayvan, rehin alana nazaran kurban hususunda bir görüşe göre gasp edilmiş, diğer bir görüşe göre muhafaza edilmek üzere emanet bırakılmış hükmündedir.

33- Bir kimse, kendi malından alıp sevabını vefat etmiş bir kişiye bağışlamak üzere bayram günü kestiği kurban etinden yiyebilir. Başkalarına da verebilir. Tercih edilen görüş budur. Fakat bir kimse, miras bırakan şahsın emri ile onun için keseceği kurban etini yiyemez, bunu tamamen sadaka olarak vermesi lazım gelir.

34- Bir kimse, kendisi için tek başına kurban kesmek için aldığı bir deve veya sığıra daha sonra altı kimsenin ortak olmasına razı olarak bunu birlikte kurban olarak kesmeleri caiz olur. Ancak bu mekruh olur. O kimse ahdini bozmuş sayılır. Ortaklarından alacağı parayı sadaka olarak vermelidir.

Bununla beraber o kimse, fakir olduğu takdirde bir görüşe göre başkalarının bu ortaklığına razı olamaz. Çünkü onun keseceği bu kurban, bir adak mesabesindedir. O, bu kurbanı satın almakla kendisine vacip kılmış olur.

35- Kurban ibadetinin rüknü-temel esası: İraka-i dem'dir, yani kurbanlık hayvanı boğazlayıp kanını akıtmaktır. Bu olmadıkça, vacip olan kurban ibadeti yerine getirilmiş olamaz. Bundan dolayı kurbanlık hayvanın kesilmeksizin sadaka olarak verilmesi caiz olamaz. Fakat alınan kurban hayvanı her nasılsa kesilmeden kurban kesme günleri çıkacak olsa, bunun diri olarak sadaka verilmesi lazım gelir. Çünkü kurbanlık hayvanın boğazlanıp kanının akıtılması, sadaka olarak verilmeye dönüşmüş olur. Bunun etinden sahibi yiyemez.

36- Bir kurbanı, ehl-i kitap olan gayrimüslim birisinin kesmesi mekruhtur. Mecusinin kesmesi ise asla caiz değildir. Fakat bir kurbanın etinden herhangi gayrimüslime hibe yolu ile vermekte bir sakınca yoktur.

Kurban, Peygamber Efendimiz (S.A.V)in hicretinin ikinci senesinde meşru buyurulmuştur. Bunun meşru olması kitap ile, sünnet ile, icma ile sabittir.

(Kurban, Şafiilere göre tek başına bir şahıs için bir sünneti ayndır. Bir aile efradı için ise bir sünneti kifayedir. Ailenin nafakasını temin eden kişi kurban kesince, artık diğerlerinden bu sünnet düşer.)

— 443 —

AKİKA KURBANI

37- Yeni doğan çocuğun başındaki ana tüyüne "akika" denir. Böyle bir çocuk için şükür olarak kesilen kurbana da "akika" adı verilmiştir. Bunun müslümanlarca asıl adı "nesike" dir.

Akika, bizce mübah ve nihayet menduptur. Diğer üç mezhep imamına göre sünnettir, Zahiriyye mezhebine göre de vaciptir.

38- Akika kurbanı, çocuğun doğduğu günden buluğ çağına ereceği güne kadar kesilebilir. Fakat yedinci günü kesilmesi daha faziletlidir. Çocuğun yedinci günü adı konulur ve başının saçları kesilip ağırlığınca altın veya gümüş sadaka olarak verilir ve aynı günde bu kurban kesilir ki, böyle yapılması, diğer üç mezhep imamına göre müstehaptır.

39- Kurbana elverişli olan her hayvan, akikaya da elverir. Oğlan çocuğu için kesileceği gibi, kız çocuğu için de kesilir ve her biri için bir koyun kesilmesi yeterli olur. Oğlan çocuğu için iki koyun kesilmesi görüşünde olanlar da vardır.

40- Akikanın kemikleri, çocuğun sıhhat ve selametine hayra vesile olması için kırılmayıp yalnız mafsallarından ayrılır, o şekilde pişirilir. Bu müstehaptır. Diğer bir bakımdan da çocuğun mütevazi olmasına, katı kalpli olmaktan, ihtirastan kurtulmasına hayra vesile olması için kemiklerin kırılması müstehap görülmüştür.

Akikanın etinden kesen yiyebilir. Başkalarına da yedirebilir ve sadaka olarak verir.

ZEBH, ZEBİHA VE TEZKİYENİN MAHİYETLERİ

41- Zebh, boğazlamak, hayvanın boğazına bıçak vurup damarlarını kesmek demektir. Boğazlanmış veya boğazlanacak hayvana da "zebiha" denir.

Tezkiye de boğazlamak mânasına olup şer'an iki türlü olur. Birisi, hakikî ve irade ile yapılan tezkiyedir ki, bir hayvanı usulü dairesinde keskin bir âlet ile boğazlamaktır. Diğeri de hükmî ve zoraki tezkiyedir ki, bu da bir avın aldığı yaradan ibarettir. Bir av, şartları dairesinde bu yaradan ölünce, boğazlanmış sayılır.

42- Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarlarını kesmeye "Nahr" denilir. Deveyi zebh etmek mekruh olduğu gibi, koyun, sığır hayvanını da nahr mekruhtur.

— 444 —

ZEBH = BOĞAZLAMA AMELİYESİ

43- Meşrû surette boğazlama, hayvanın hulkumunu, yani nefes borusunu ve "meri" denilen yemek ve içmek borusunu ve bunların arasında bulunup "vedec" denilen iki damarını kesmek suretiyle yapılır. Bu dört şeyden üçünün kesilmesi İmam-ı A'zam'a göre yeterlidir. İmam Ebu Yusuf'a göre mutlaka nefes borusu ile yemek borusu ve o iki damardan biri kesilmelidir. İmam Muhammed'e göre de bu dört şeyden her birinin ekserisi kesilmiş bulunmalıdır.

44- Hayvanları boğazlamak hususunda damarlarını kesip kanlarını akıtacak herhangi bir âlet yeterlidir. Meselâ bıçak yeterli olduğu gibi, keskin kamış kabuğu, cam parçası da yeterlidir. Şu kadar var ki, bu âlet, hayvana zahmet vermeyecek bir halde keskin olmalıdır. Hayvanı yere yatırdıktan sonra bu âleti keskinletmeye çalışmak mekruhtur. Hayvanı ayağından tutarak kesileceği yere çekmek de mekruhtur. Hayvanı boynunun altından değil, üstünden kesmek ve daha soğumadan kafasını tamamen kesip derisini soymak da mekruhtur.

45- Hayvanları boğazlarken "tesmiye" de bulunmak, yani (Bismillâh) demek lâzımdır. Bu hususta Hak Tealâ'nın mübarek isimlerinden herhangi birini zikretmek de yeterli olur. Meselâ ALLAH'ü Ekber, ALLAH'ü A'zam veya ALLAH denilmesi yeterli olur. Fakat ALLAH Tealâ'nın ismini dua maksadıyla zikretmek yeterli olmaz. اَللَّهُمَّ اغْفِرْلِى - ALLAH'ümmeğfirli. Ey ALLAH'ım beni mağfiret eyle. denilmesi gibi. (Bismillâhi, Allâhü Ekber) denilmesi müstahaptır. havyanı kıble tarafına yönelterek kesmek, sünnet olduğundan terki mekruhtur.

46- Besmele kasten terk edilirse, hayvanın eti yiyilmez, haram olur. Fakat bir unutma neticesi olarak terk edilirse, boğazlanan havyanın yiyilmesine mani olmaz. Çünkü nisyan = unutma, affolunmuştur.

(İmam Şafiî'ye göre yalnız boğazlama yeterlidir. Besmele okunması, bir sünnet-i müekkededir, besmele bulunmasa, yani "Bismillâh" denilmese de hayvanın eti haram olmaz. Bu görüş, Ebu Hüreyre ile İbni Abbas (R.anhüma) dan rivayet edilmiştir. Şu kadar var ki bu görüş, diğer müçtehitlerin ittifakına muhaliftir, bununla beraber Şafiîlerce de besmeleyi terk mekruhtur.)

ETLERİ YİYİLİP YİYİLMEYEN HAYVANLAR

47- Tabiatında vahşilik ve adilik olmayan ve tabiatıyla iğrenç görülmeyen hayvanların etleri şartları dairesinde helâldir, yiyilebilir. Tavuk, kaz, ördek, zürafa, deve kuşu, bağırtlan kuşu, güvercin, bıldırcın, koyun, keçi, deve, sığır, manda, ekin kargası, tavus, kırlangıç, baykuş, tavşan, turna gibi hayvanlar bu gruptandır. Serçe ve sığırcık kuşlarını yemekte sakınca görülmemiştir.

— 445 —

Yarasanın yiyilip yiyilmemesinde, haram veya mekruh olup olmadığında ihtilâf vardır. Hüdhüd yemek mekruh görülmüştür.

Saksağan, kumru, bülbül, keklik kuşlarının etleri esasen helâldir. Ancak bunların etlerini yiyenlere bir âfet isabet edeceğine dair insanlar arasında bir kanaat mevcut olduğundan, bunları yemek güzel görülmemiştir.

(Şafiîlerce kırlangıç, tavus, hüdhüd, papağan kuşlarının etleri haramdır. Martı ile balıkçıl kuşları ise helâldir.)

48- Azı dişleriyle kapıp avlayan, parçalayan ve kendisini müdafaa eden hayvanların etleri haramdır, yenilmez. Kurt, ayı, arslan, kaplan, pars, sincap, samur, sansar, maymun, sırtlan, fil, köpek, kedi, keler, tilki, gelincik gibi hayvanlar bu kısımdandır. Azı dişleri olduğu halde bununla başkasına saldırmayan bir hayvanın eti ise yiyilebilir. Deve gibi.

49- Tırnakları ile kapıp avlayan, tırmalayan ve tabiatıyla adi olan kuşların etleri de haramdır veya tahrimen mekruhtur. Kerkes, çaylak, kartal, kuzgun, akbaba, alaca karga, yarasa, atmaca, şahin gibi. Bunlar leş yemekten çekinmezler. Tırnaklı olduğu halde bununla hayvanları avlamayan bir kuş ise yiyilebilir. Güvercin gibi.

50- Habis olan, yani tabiatıyla iğrenç bulunan bir takım hayvanların etleri de haramdır, yiyilmez. Fare, yaban faresi, akrep, yılan, kene, kurbağa, kara ve deniz kaplumbağası, arı, kara sinek, sivrisinek, köstebek, kirpi, bit, pire, ve diğer haşereler gibi.

Görülüyor ki bu haram olan hayvanlardan bir kısmı yırtıcı bir tabiata sahiptir, yaratılış itibarı ile eziyet vericidir, yaradılışında bir adilik mevcuttur. Bir kısmı ise iğrençtir, tabiat itibarı ile nefret edilmiştir. İnsan ise nezih, mükerrem bir varlıktır. Bundan dolayı insanlar bu gibi adi, zararlı hayvanların etlerinden korunmuştur. Gıdaların insanlar üzerinde iyi ve fena tesiri ise inkar edilemez. İnsan kendi faydasını ararsa, İslam dininin müsaade ettiği şeylerden istifade etmeli, men etmiş olduğu şeylerden de kaçınmalıdır. Başka selamet yolu yoktur.

51- Temiz olmayan şeyleri yemiş olan tavuk, koyun, sığır ve deve gibi hayvanların etleri, bir müddet hapsedilmeksizin hemen kesildikleri takdirde mekruhtur. Çünkü bu halde etleri fena bir kokudan uzak olmaz. Hapis müddeti tavuklar için üç, koyunlar için dört, sığırlar ile develer için de on gündür. Böyle pislikle yaşayan bir hayvana "cellale" denir.

Bu hayvanlar, temiz olmayan şeylerden etleri kokmayacak miktar yemiş oldukları takdirde, hapisleri lazım gelmez, etleri mekruh olmaksızın yiyilebilir.

52- Domuz sütüyle beslenmiş kuzuların yiyilmesi helaldir. Çünkü süt yok olup gider, eseri kalmaz.

Eti yiyilecek bir hayvan, şarap içirilip de akabinde boğazlanacak olsa, yiyilmesi mekruh olmakla beraber helal olur.

53- Yalnız süt emip başka bir şey yemeye gücü yetmeyen küçük kuzuların öldükten sonra karınlarından çıkarılan peynir mayaları temizdir. Nitekim koyun,

— 446 —

deve gibi ölmüş hayvanların memelerinden çıkacak sütler de temizdir. Bedenlerinin temiz olmaması sütlerine tesir etmez.

54- Beygirler cihada yarayan kıymetli hayvanlardır. Bu sebeple bunların etlerini yemek, İmam-ı Azam'a göre tahrimen veya tenzihen mekruhtur. İmameyne göre de tenzihen mekruhtur.

55- Ehli merkeplerin ve anaları merkep olan katırların etleri haramdır veya tahrimen mekruhtur. Vahşi merkeplerin ve anaları sığır olan katırların etleri ise haram değildir. Hayvanlar analarına tabidirler.

(İmam Malik'ten bir rivayete göre ehli merkeplerin etleri, mekruh, bir rivayete göre de haramdır. Meşhur olan görüşe göre beygirlerin etleri de haramdır. İmam Şafiî ile İmam Ahmed'e göre beygirlerin etleri mekruh değildir.)

56- Daima suda yaşayan, suda barınan = teayyüş eden hayvanlardan her nevi balık etleri yiyilebilir, helaldir. Kalkan balığı, sazan, balığı, yunus balığı, yılan balığı bu kısımdandır. Fakat diğer su hayvanları pis yaratıklardan sayılır. Yiyilmeleri caiz olmaz. Mesela yengeçler, midyeler, istiridyeler, ıstakozlar helal değildir, etleri yiyilemez.

Aynı şekilde deniz insanı, deniz aygırı, deniz domuzu gibi, balık suretinde bulunmayan deniz hayvanlarının yiyilmeleri helal olmadığı gibi avlanılmaları da helal görülmemektedir.

57- Suda kendi kendine, görünürde sebepsiz olarak ölüp de suyun yüzüne çıkan balıklar yiyilemez. Fakat suyun açılıp kurumasından dolayı ölen fazla sıcaktan veya soğuktan ölen veya kuşlar tarafından öldürülen, su içinde bağlı tutulmakla ölen, buz arasında sıkışarak ölen balıklar yiyilebilirler. Balıklarda boğazlamak icab etmez. Nitekim çekirgelerin yiyilebilmesi için de boğazlamaya lüzum yoktur.

58- Göle veya denize atılan balık otunu yemekle göl veya deniz içinde ölen veya avlanıp da sudan çıkarılmadan başlarına tokmak ile vurulup öldürülen ve ağ içinde kurtulamayıp ölen balıkların yiyilmeleri de helâldir.

59- Balıklar, temiz olmayan suların içinde bulunmuş olsalar da etleri yiyilebilir.

Avlanan bir balığın içinden çıkan balık, sağlam ise o da yiyilebilir. Sağlam değilse, yiyilemez.

60- Boğazlanan bir hayvanın karnından çıkan yavrusu, İmam-ı Azam'a göre yiyilmez. Anasının boğazlanması, yavrusu için yeterli olmaz. Bir canlının kesilmesi, iki canlının kesilmesi olamaz. Bundan dolayı kesilen bir koyunun veya devenin karnından ölü bir halde çıkacak yavrusu yiyilemez. Bu yavru da başlı başına bir hayat sahibidir. Onun hakkında da başlı başına bir kesme işlemi şarttır.

İmameyne göre eğer yaratılışı tamam olmuş ise, ayrıca kesim işlemine lüzum yoktur. Eti yiyilebilir.

(Diğer üç mezhep imamının görüşleri de böyledir.)

— 447 —

61- Koyun, sığır gibi hasta bir hayvan, diri olup olmadığı bilinemeyip boğazlanırken harekette bulunsa veya kendisinden -diri hayvandan çıkarcasına- kan çıksa, eti yiyilebir. Çünkü bunlar, hayat alametidir. Şu kadar var ki, yalnız gözünü veya ağzını açması veya ayağını uzatması bir hareket sayılmaz.

Böyle bir hayvanın kesilirken gözünü yumması, ayağını çekmesi, tüylerinin ürperip kalkması birer hareket sayılır; hayatına delâlet eder.

62- Hayvanların "demi mesfuh" denilen akar kanları temiz değildir. Besmele ile kesilmiş olup olmamaları bu hususta müsavidir.

Besmele ile kesilip etleri yiyilen hayvanların içerlerinde kalarak akmayan kanları ise temizdir.

Bunların karaciğerleri, dalâkları da temizdir, bunlardaki kanlar pâktır.

Kesilen bir koyunun ödü, bezi, sidik torbası, tenasül uzvu, yumurtaları ise mekruhtur, bunları yememelidir.

63- Domuzun her bir parçası temizlikten mahrumdur, bunun hiç bir şeyi helâl değildir. Yalnız kıllarından istifade edilip edilmeyeceği hususunda ihtilaf vardır. İmameyn ile, İmam Şafii'ye göre domuzun kıllarından badana fırçası yapılması ve bununla ayakkabı dikilmesi caizdir. Hatta bu kıldan bir miktar, az bir su içine düşecek olsa, İmam Muhammed'e göre o suyu temizlikten çıkarmaz. Çünkü bu kıllardan istisnasız istifadeye müsaade edilmesi, temizliğine delildir. Fakat İmam Ebu Yusuf'a göre bu kullanma hakkındaki müsaade bir zaruretten dolayıdır. Suya düşmesi halini içine almaz. Bundan dolayı içine düştüğü az bir suyu bozar. Domuzların yalnız Darülharb'e götürülüp oradaki gayrimüslim ahâliye satılması caizdir.

64- Bir misafir için besmele ile boğazlanan koyun, sığır gibi bir hayvanın eti yiyilebilir, çünkü misafire ikram lazımdır. Bu, Hak rızası için boğazlanmış olur. Fakat herhangi bir zatın yemesi için değil de, sadece gelişine tazim için boğazlanırsa, besmeleyle beraber olsa da yiyilemez. Zira bu, ALLAH için ve misafire ikram için değil, o büyük görülen zata tazim için kesilmiş sayılır. Bundan dolayı böyle bir hayvan, o şahsın misafirliğine riayet, kendisine ikram ve yedirmek niyeti ile kesilmelidir.

Aynı şekilde herhangi bir ölüye tazim için kabri üzerinde kesilen kurbanın eti de helal olmaz. Kurban, ALLAH rızası için kesilip sevabı istenilen bir müslümana bağışlanabilir.

KİMLERİN BOĞAZLAYACAKLARI HAYVANLARIN ETLERİ YİYİLİP YİYİLMEYECEĞİ

65- Müslümanların ve vatandaş olsun olmasın, gayrimüslim olan ehli kitabın, yani Yahudiler ile Hıristiyanların, hatta kadın bile olsa besmele ile = ALLAH Teâlâ'nın ismini zikr ile boğazlayacakları koyun, sığır, deve gibi hayvanların etleri yiyilebilir. Besmele tam kesilme halinde bulunacaktır. Bu şarttır. Kesilmeden

— 448 —

yer değişirse, mesela bu arada bir şey yiyilirse, başkası ile konuşulursa, bu besmele yeterli olmaz, kesim yeri değişmiş olur. Hatta müslüman veya ehli kitap bulunan ve bismillah demeye aklı erip hayvanı kesmeye gücü yeten bir çocuğun veya delinin, dilsizin, sünnetsizin veya sarhoşun besmele ile keseceği bu gibi hayvanların etleri yiyilir.

66- Besmelenin unutulmak sebebiyle terkedilmiş olması, zarar vermez. Hatta ehli kitabın besmelede bulunup bulunmadıkları bilinmediği takdirde de kestikleri yiyilebilir. Ekseri âlimlerin görüşü böyledir.

67- Mecûsîlerin, puta tapanların, mürtedlerin, Besmele-i şerîfe'yi kasden terk eden müslümanların veya ehl-i kitabın kestikleri yiyilemez. Bunların etleri haram olmuş olur.

MEYTENİN MAHİYETİ VE HÜKMÜ

68- Kendi kendine ölmüş olan herhangi bir hayvana "Meyte" denir ki, temiz değildir, yiyilemez. Boğazlanmayıp da boğulmak, başı koparılmak, başına tokmak vurulmak veya kulak tozuna şiş saplamak gibi gayrimeşrû bir surette öldürülen bir havyan da meyte hükmündedir.

69- Yüksek yerden düşüp ölen, başka bir hayvanın boynuzu ile, kafası ile, veya tekmesi ile vurmasından dolayı ölen, bir taş veya kereste parçasının çarpması ile ölen, bir yırtıcı hayvan tarafından parçalanmakla ölen herhangi bir hayvan da meytedir. Bu yüzden eti yiyilemez.

Fakat esasen eti helâl olan böyle bir hayvan, henüz kendisinde az çok bir hayat bulunduğu halde besmele ile boğazlansa, eti yiyilebilir. Bu, İmam-ı Azam'a göredir. İmam Ebu Yusuf'a göre eğer benzeri yaşamayacak bir hale gelmiş ise, boğazlanmakla eti helâl olmaz. İmam Muhammed'e göre de eğer henüz boğazlanan bir hayvanın yaşayabileceği az bir miktardan biraz daha fazla yaşayabilecek bir halde ise boğazlanınca eti helâl olur, yoksa olmaz.

70- Eti yiyilen bir hayvanın etinden -daha kendisi hayatta iken kesilmeden- ayrılan, kopan, kulak gibi bir uzvu, bir parçası da ölü hayvan hükmündedir. Bundan yalnız balık ile çekirge müstesnadır. Bunlar da boğazlamaya ihtiyaç yoktur.

Bir de bir hayvanın kesildikten sonra kendisinde hayattan henüz eser var iken kopan parçası, ölü hükmünde değildir. Şu kadar var ki, bu parçayı yemek mekruhtur.

SAYD = AVIN MAHİYETİ VE CAİZ OLMASI

71- Sayd = Av, tabiatıyla vahşî olup insandan kaçınan, eti yiyilsin, yiyilmesin, herhangi bir hayvandır ki, elde edilmesi ancak bir hile ile mümkün olabilir. Böyle bir av hayvanını kaçamaz bir hale getirip elde etmeye "ıstıyad-avlamak" denir.

72- Bir av hayvanına karşı bir hayvanı, meselâ bir köpeği salıvermeye "irsal" kışkırtmaya da "iğra" denilir. İğra, irsalden sonra olur.

Ava kendiliğinden varan eğitilmiş bir hayvanın, meselâ köpeğin arkasından yapılacak iğra, irsal hükmündedir.

— 449 —

73- Vahşî hayvanları avlamak câizdir. Bu mubah bir kazanç yoludur. Fakat diğer kazanç yolları bundan daha faziletlidir. Telehhi = keyif, eğlence için av avlamak ise uygun değildir, kalbe katılık, gaflet verir, mahlûkata karşı şefkat duygulârını azaltır.

Bununla beraber Hak Teâlâ Hazretleri, bu hayvanları insanlar için yaratmıştır. İnsanlar, ya bir ihtiyac sebebi ile veya kendi yiğitlik-cesâretlerini denemek için veya bir ferahlık maksadı ile bazı hayvanları avlayabilirler. Çok kere yiyilecek hayvanlar yiyilmek için, yiyilmeyecek hayvanlar da derileri, dişleri veya zararlarının def edilmesi için avlanılır.

Şu kadar var ki, bunları avlamak için başkalarının ekinlerini telef etmek veya kendilerini ikametgâhlarında rahatsız etmek câiz değildir.

NELER İLE AVLANILABİLİR?

74- Av, ya talim görmüş köpek, doğan, pars, atmaca, şahin gibi bir hayvan vasıtası ile veya yaralayacak bir silâh ile ve tuzak kurmakla veya çukur kazmakla veya bıçak, kılıç, kamış gibi keskin bir şeyi yere dikmekle yapılır. Bir hayvanın eğitilmiş bir hale geldiği, ya kuvvetli bir görüş ile veya işin ehline müracaat ile sâbit olur. Çünkü bu gibi hayvanların talim müddetleri tabiatlarındaki ihtilâfa göre değişir. Bu hususta muayyen bir müddet yoktur. Bu, İmam-ı Azam'a göredir. İmameyn'e ve İmam-ı Azam'dan bir rivayete göre de azı dişleri olan hayvanların eğitilmiş olmaları, peş peşe üç defa tuttukları av hayvanlarını yemeyip terk etmeleriyle anlaşılır. Tırnaklı kuşların eğitilmiş olmaları da salıverildikten sonra çağrıldıkları zaman, hemen koşup gelmeleriyle bilinmiş olur.

Pars gibi hayvanların eğitilmiş bir hale gelmiş olmaları da hem yemeyi terk, hem de çağrılınca geri dönmeleriyle kesinleşmiş olur. Çünkü bunların tabiatlarında hem yırtıcılık, hem de ürküp kaçmak vardır.

75- Av hususunda eğitilmeye kabiliyeti olmayan arslan, kaplan, ayı gibi hayvanlar ile ve dinen bizzat pisliğin kendisi olan domuz ile av avlamak caiz değildir.

76- Bir av hayvanının eğitilmiş olmadığı daha sonra anlaşılsa, mesela eğitilmiş olduğuna hükmedilen azı dişi sahibi bir hayvan, avladığı bir avın etinden yese veya tırnaklı bir hayvan, çağrıldığı halde geri dönüp gelmese, evvelki ve sonraki avladığı hayvanın eti haram olmuş olur. Çünkü bu takdirde henüz eğitilmiş olmadığı anlaşılır. Tam eğitilmiş olmadıkça da avlayacağı hayvanlar yiyilemez.

AV HUSUSUNDA ARANILAN ŞARTLAR

77- Bir av etinin yiyilebilmesi için şu şartlar lazımdır:

1- Av, dinen eti yiyilebilen hayvanlardan olmalıdır.

2- Avcı, dinen hayvan kesmeye ehil bir müslüman veya ehli kitab biri olmalıdır. Bunlardan besmeleyi bilen ve av kastında bulunan doğru ile yanlışı

— 450 —

ayıramayan bir çocuğun, bir delinin veya bir sarhoşun avladığı av, helaldir. Fakat hac veya umre için ihramda bulunan bir müslümanın, ne haremin içinde ve ne de dışında avlayacağı av, helal olmaz.

Aynı şekilde bir Mecûsi'nin veya putperestin veya mürtedin avladığı hayvanın eti de haramdır, bunlar yiyilemez.

3- Avcı, ava silah atarken veya hayvanı saldırtırken hakikaten veya hükmen besmele çekmiş olmalıdır. Besmeleyi unuttuğundan dolayı terk eden bir avcı, hükmen besmele çekmiş olur. Besmele kasten terk edilirse, avın eti yiyilemez, haram olur.

(İmam Şafiiye göre besmele şart değildir. Fakat bunu terk mekruhtur.)

4- Avcı, henüz elde etmeden, av herhangi bir uzvuna isabet eden bir yaradan dolayı ölmelidir. Bundan dolayı henüz ölmeden elde edilirse, boğazlanması lazım gelir. Boğazlanmaz da ölürse, eti yiyilemez.

5- Avcı, silah ile vurduğu veya eğitilmiş hayvan ile tutturup yaraladığı av hayvanını durmaksızın elde etmek için hemen koşmalıdır. Çünkü bu halde avı daha ölmeden elde edip boğazlaması mümkündür. Bu mümkün oldukça hükmen boğazlamak yeterli olmaz. Bundan dolayı bir müddet durduktan veya başka bir şey ile uğraşıp av gözden kaybolduktan sonra gidip de avı ölmüş bulsa, eti yiyilemez. Zira bu takdirde başka bir sebeple ölmüş olması düşünülebilir. Fakat böyle durmaksızın hemen gidip de avı yaralı bir halde ölmüş bulsa, eti yiyilebilir. Bu surette hükmen yeterli bir boğazlama bulunmuş olur.

6- Ava saldıran eğitilmiş hayvan da bir müddet durmayıp hemen ava doğru yürümelidir. Kendisine de eğitilmiş olmayan başka bir hayvan iştirak etmemiş olmalıdır.

Pars gibi eğitilmiş bir hayvanın salıverildikten sonra istirahat için değil, avını avlamak için bir hile olarak bir yere saklanıp duruvermesi zarar vermez.

7- Av köpekleri gibi dişli eğitilmiş av hayvanları, tuttukları avların etinden kendi kendilerine az çok yememelidirler. Bu yüzden bunlar, tuttukları avları parçalayıp etlerinden yiyecek olsalar, artık o avların etleri yiyilemez. Fakat tırnaklı eğitilmiş hayvanların tutup etlerinden yedikleri avlar yiyilebilir. Çünkü bu ikinci kısım hayvanların eğitilmiş olmaları yemeyi terk sureti ile değildir, bilakis çağrıldıkları zaman geri dönüp gelmeleri iledir.

Aşağıdaki meseleler bu şartlar üzerine ayrılmış olan farklı meselelerdendir.

78- Muhtelif avlar için bir besmele yeterlidir. Şöyle ki, avcı silâh atarken veya eğitilmiş hayvanı saldırtırken bir defa " بِسْمِ اللّٰهِ اَللّٰهُ أَكْبَرُ -Bismillah ALLAH'ü Ekber" dediği halde, birden fazla avlar, aldıkları yara neticesinde ölseler, hepsinin etleri yiyilebilir.

Yine böylece bir kimsenin muayyen bir ava besmele ile attığı ok veya kurşun, diğer bir avı yaralayarak öldürse eti yiyilebilir. Çünkü bu surette besmele, o muayyen ava değil, atılan alete, salınan hayvana aittir. Bununla

— 451 —

beraber mükellef kılmak şahsın gücüne göredir. Avcının gücü ise yalnız atmayadır, yoksa dilediği ava isabet ettirmeye değildir.

79- Bir ava karşı eğitilmiş bir köpeği veya doğan gibi diğer bir hayvanı besmele ile saldırtmak da bu hususta kurşun atmak hükmündedir.

Fakat avcı, bir alet üzerine besmele okuduğu halde, diğer bir aleti atacak olsa isabet edeceği avın eti kesilmedikçe yiyilemez.

Nitekim bir kimse, boğazlamak üzere yatırmış olduğu bir hayvanı besmeleden sonra bırakıp da yerine o besmele ile başka bir hayvan boğazlayacak olsa, eti helâl olmaz. Çünkü bu ikinci hayvan üzerine besmelede bulunmamıştır.

80- Atılan bir kurşundan aldığı bir yara neticesinde henüz elde edilemeden ölen veya bir av köpeğinin açtığı yaradan dolayı derhal ölen bir av, yiyilebilir. Fakat atılan taşın ve atılan başka bir şeyin ağırlığından dolayı yaralanmaksızın ölen veya bir av köpeğinin sadece çarpmasından veya boğmasından dolayı ölen bir av, yiyilemez. Çünkü yaralama, hükmen bir tezkiye = boğazlamadır. Yaralama bulunmayınca, tezkiye bulunmamış olur, fetva verilen görüş budur.

81- Av hayvanının yiyilebilmesi için sadece yaralamak yeterli değildir, bununla beraber kan da akmış olmalıdır. Fakat bazı alimlere göre kan akması şart değildir. Diğer bazı alimlere göre de yaralama, büyük ise kan çıkması lâzım gelmez, yoksa lâzım gelir.

İmam Ebu Yusuf ile İmam Şafiî'ye göre ise esasen yaralama lâzım değildir. Yaralanma bulunmasa da eğitilmiş hayvanların öldürdükleri avların etleri yiyilebilir.

82- Dişli eğitilmiş hayvanlar, tuttukları avların kanlarını içseler veya sahiplerinin kendilerine atacağı et parçalarını yeseler veya sahipleri avı elde ettikten sonra bunun etinden yiyecek olsalar bu, o avların yiyilmesine mani olmaz.

83- Yaralı olduğu halde henüz diri iken elde edilen bir av, boğazlanmazsa, eti yiyilemez. Şu kadar var ki, bu avın hayatı, henüz boğazlanmış bir hayvanın hayatı gibi hemen sönmeye mahkûm bir halde ise, boğazlanması icap etmez. Bununla beraber bu halde de boğazlanması daha iyidir.

84- Eğitilmiş bir av hayvanı, avladığı avı, meselâ bir geyiği tutup yaraladıktan sonra yere çarpıp tekrar yaralayarak öldürse, eti helâl olur. Çünkü tutacağı avı bir defa yaralayıp tekrar yaralamaması av hayvanına talim edilemez, dolayısıyla bu, affolunmuştur.

85- Avcı tarafından atılan bir şey ile yaralanan bir av, ilk evvel yere düşüp de hemen ölse, eti yiyilebilir. Çünkü bun dan kaçınmak mümkün değildir. Fakat suya düşerek veya bir dam veya bir ağaç üzerine düşüp oradan da yere düşerek ölse, eti yiyilemez. Zira su ile veya o dama veya ağaca çarpmasıyla ölmüş olması düşünülür.

Bununla beraber başka bir görüşe göre eğer aldığı ilk yara derhal öldürücü bir yara ise, eti yiyilebilir, yoksa yiyilemez.

— 452 —

86- İki avcıdan biri, silâh atarak bir avı yaraladığı halde diğeri de silâh atarak öldürse bakılır; Eğer bu iki avcıdan biri silâh atıp da avı kaçamaz bir hale getirdikten sonra, diğeri de silâh atarak öldürmüş ise eti yiyilemez. Çünkü bu takdirde o avı tutup boğazlamak imkânı bulunmuş olur, artık ikinci avcı, bu avın yaralı bir durumdaki kıymetini birinci avcıya borçlu bulunur.

Fakat bu av, ilk aldığı yaradan dolayı artık yaşaması umulmayacak bir hale gelmiş ise eti yiyilebilir. Zira bu takdirde ölmesi, birinci avcının silâhına nispet edilir, ikinci avcıya da ödeme lâzım gelmez.

87- Oldukça ehlileşmiş olan av hayvanlarını da boğazlamak lazımdır. Evde beslenen geyik gibi.

Bilakis koyun, deve gibi ehli hayvan yabanileşip de elde edilmesi zor bulunsa veya kuyuya düşüp de boğazlanması mümkün olmazsa, yaralamak suretiyle, mesela kurşun ile yaralayarak, öldürülmesi caiz olur. Bundan dolayı eti yiyilebilir. Çünkü hakkında hakikaten boğazlama imkansız olmuş demektir.

88- Bir kimse eğitilmiş hayvanı besmele ile bir ava gönderdiği halde, o hayvan birden fazla av hayvanlarını birbiri peşine avlayacak olsa, hepsi de yiyilebilir.

Aynı şekilde bir ava attığı ok veya kurşun birden fazla avlara isabet ederek bunları yaralasa veya öldürse, hepsi de yiyilebilir.

(İmam Malik'e göre evvelki av yiyilebilir. Diğerleri yiyilemez. Çünkü ona göre ava hayvanı göndermek veya silah atmak halinde avı tayin şarttır. Bu tayin ise, yalnız birinci av hakkında bulunmuştur.)

اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ

"Doğruyu en iyi bilen ALLAH'tır. Nihayet dönüp varılacak en güzel yer ALLAH katındadır."

— 453 —

SEKİZİNCİ KİTAP

KERAHÎYET VE İSTÎHSAN HAKKINDADIR
— 454 —

İÇİNDEKİLER

Bazı dinî tabirler

Her müslüman için öğretim ve öğrenimin lüzûmu

Vaaz ve nasihatin ehemmiyeti

Mukaddesata hürmet ve tâzim

Diyanet ve muâmelât "beşeri münasebetler" hususunda sözleri kabul edilecek kimseler

Müslümanlıkta aile ve akrabalık münasebetleri

Müslümanlıkta kazancın ehemmiyeti. Muhtelif kazanç yollarının üstünlük dereceleri

Alış-verişin çeşitleri ve kazanç miktarı, ihtikârın "kara borsacılığın" mahiyyeti ve hükmü

Fâizin mahiyyeti ve çeşitleri

Borç alma-verme meselesi

Müslümanlıkta yapılmaları caiz olup olmayan şeyler, yiyip-içme miktarı ve bunların âdâbı, giyilmeleri, kullanılmaları lâzım ve caiz olup olmayan şeyler

Lukata "kayıp eşya"ların mahiyyeti ve hükmü

Müslümanlıkta eğlencelerin, müsabakaların hükmü

Müslümanlıkta insanların hayatça ve organca korunma altında olmaları

Hayvanlara merhamet ile muamelenin lüzumu. Müslümanlıkta maddî ve manevî temizlik

Mübarek dinimizde: "Helâl, haram, mübah, mekruh, müstahsen (dinimizin güzel gördüğü şey) veya gayr-i müstahsen" olan şeylerin bir kısmı, fıkıh kitaplarımızda:

كِتَابُ الْكَرَاهِيِّةَ وَالْاِسْتِحْسَانِ = Kitabü'l-kerâhiye ve'l-istihsan."

كِتَابُ الْحَضَرِ وَالْاِبَاحَةِ = Kitabü'l-hazar ve'l-ibâha."

كِتَابُ الْاَطْعِمَةِ وَالْاَشْرِبَةِ = Kitabü'l-et'ime ve'l-eşribe."

كِتَابُ الزُّهْدِ وَالْوَرَعِ = Kitabü'z-zühd ve'l-vera", gibi ünvanlar altında yazılı bulunmaktadır. İşte ilmihalimizin bu sekizinci kitabı, bu kısma ait bazı meseleleri içine almaktadır.

— 455 —

BAZI DÎNÎ TABİRLER

1- İstihsan: Lugatta bir şeyi güzel saymak, güzel sanmaktır. Usulü fıkıh ıstılahınca:"Açık kıyası bırakıp insanların ihtiyacına daha uygun olanı almaktır."Diğer bir ifade ile "Kolaylık için güç olanı terketmek, herkesin başına gelebilecek şeylerde -dini bir müsadeye dayalı- kolaylık tarafını arayıp tercih etmek" demektir. Burada istihsandan maksat, pek lüzumlu, pek güzel bir kısım dinî meseleleri beyandan ibarettir.

Dinimizin güzel gördüğü, müstehap saydığı şeylerden her birine" müstahsen" denir. Aksine de "gayri müstahsen" denilir.

2- Kerahiyet: Lugatta zahmet, meşakkat, şiddet ve bir şeyi fena görmek manasındadır. Şer'an "terkedilmesi daha iyi olan bir şeyin terkedilmeyip yapılması" demektir ki, buna «kerahet» de denir. Taharet: 25.Madde'ye müracaat.

3- Hazar: Lugatta menetmek demektir. Mahzur yerinde kullanılır ki yasak edilmiş manâsındadır. Şer'an yapılması yasak olan şeylerden ibarettir. Çoğulu "Mahzurat"tır.

4- İbâha: Mübah kılmak, yani, bir şeyin yapılmasını da, yapılmamasını da caiz görmektir. Bir şeyin yapılmasına verilen izin, bir ibahadır. Bir yiyecekten bir kimsenin yemesine yetkili şahsın verdiği izine de «ibaha» denir. Mubah tabiri için Taharet: 23. Maddeye müracaat.

5- Zühd: Bir şeye rağbet etmemek, bir şeyden kaçınmak manasınadır. Dünyaya meyletmeyip, ibadet ve itaatla fazla meşgul olmak demektir.

6- Vera: Harama düşmek korkusuyla şüpheli şeylerden kaçınmak demektir. Buna «Takva", "îttika» da denir. Vera ve takva sahibine de «Müteverri, Müttaki» denir.

7- Met'umât: Tadılan, yenilen şeyler demektir. Her yenilen şeye «taam» denir, çoğulu "et'ime"dir.

8- Meşrubat: İçilen sıvı şeylerdir. Lügatta her içilen sıvıya «Şarab» denir. Çoğulu "eşribe"dir.

Istılahda ise, şarap, sarhoşluk veren herhangi bir sıvıdan ibarettir. «Hamr» denilen içkiye de «Şarap» denilegelmiştir.

Helâl, haram, mubah, mekruh tabirleri için de, Taharet: 22-28. maddeye müracat!...

HER MÜSLÜMAN İÇİN ÖĞRETİM VE ÖĞRENİMİN LÜZUMU

9- İlim tahsil etmek, esasen her müslüman erkek ve kadın için bir vazifedir. Şöyle ki, her müslüman için mükellef olduğu dinî vazifeleri yapabilecek, hak ile batılı, helâl ile haramı ayırt edebilecek miktar bilgi sahibi olmak farz olan bir vazifedir. Çünkü hadis-i şerifte:

— 456 —
طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلٰى كُلِّ مُسْلِمٍ وَمُسْلِمَةٍ

"İlim öğrenmek her müslüman kadın ve erkek üzerine farzdır." buyurulmuştur. {(*): İbn-i Mace: Mukaddime: 17}

Başkalarına muhtaç oldukları şeyleri öğretmek için ilim tahsil etmek de bir sünnettir, bir ibadettir. Bundan fazlasını bir kemal "dini olgunluk", bir zînet olmak üzere tahsil etmek de mubahtır. Başkalarına karşı öğünmek, kibirlenmek ve başkaları ile mücadele etmek, tartışmak için ilim tahsil etmek ise, mekruhtur.

10- İlim tahsil etmek, esasen gerek fertler için ve gerek toplum için lâzımdır. Bu bir zarurettir. Bu zaruret miktarı ilim tahsili, bir İslâm toplumunun bütün fertlerinin yapması gerekli olan dini bir vazifedir. Şu kadar var ki ilimlerin bir kısmı, her fert için mutlaka lâzım olduğundan bu kısmın tahsili bir farzı ayındır, bununla her fert mükelleftir. Bir kısmı ise, her fert için değil, toplum hayatı için vazgeçilmez olduğundan bunun tahsili de bir farzı kifayedir. Tıp, matematik, harp ilimleri gibi. Bu ilimleri herkes tahsil edemez. Bunlar ile toplumun bazı fertleri meşgul olabilirler. Bu halde bunları bir kısım fertler tahsil edince farz olan bu vazife yerine getirilmiş olur. Fakat bunlar ile İslâm toplumunu teşkil eden fertlerin hiç biri meşgul olmazsa, o toplumun bütün fertleri ALLAH katında mesul olurlar.

11- İslâm dininde ilim, pek kıymetli bir şeydir. İlim, bir nurdur, bir hayattır, bir toplumun yaşamasına, yükselmesine sebeptir. Cehalet ise, bir karanlıktır, bir ölümdür, bir felâkettir.

Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz Lokman Hekim'in oğluna şöyle bir öğüt vermiş olduğunu hikâye buyurmuştur:

يَا بُنَيَّ عَلَيْكَ بِمُجَالَسَةِ الْعُلَمَاءِ وَاسْمَعْ كَلَامَ الْحُكَمَاءِ فَاِنَّ اللّٰهَ لَيُحْيِى الْقَلْبَ الْمَيِّتَ بِنُورِ الْحِكْمَةَ كَمَا يُحْيِيَ اْلأَرْضَ الْمَيِّتَةَ بِوَابِلِ الْمَطَرِ

"Oğulcağızım! Alimlerin meclislerine devam et, hikmet sahibi kimselerin sözlerini dinle. Çünkü ALLAH Teâlâ, yer yüzünü ince yağmur ile dirilttiği gibi, ölü bir kalbi de şüphe yok ki hikmet nuru ile diriltir." {(*): Muvatta; İlim:1; No:1940; 1/478. Taberani, el-Mu'cemul Kebir; No: 7810; 8/199. Deylemi, Firdevs; No:4550; 3/196.}

12- Müslümanlıkta her meslek erbabı için o meslekle alakalı dinî meseleleri bilmek bir vecibedir, mühim bir vazifedir. Meselâ, ticaretle uğraşacak kimseler için bu hususta dinen caiz, helâl olup olmayan şeyleri ilk evvel öğrenmek lâzımdır. Taki muamelelerinde gayrimeşru birşey bulunmasın.

13- Müslüman hanımlar, abdest, namaz, oruç gibi dinî hususlara ait bir kısım meseleleri ya kocaları, mahremleri, vasıtalarıyla öğrenirler veya kocalarının

— 457 —

rızalarıyla arasıra bir ilim meclisine giderek öğrenmeye çalışırlar. Fakat kocalarının rızaları olmadıkça bir ilim meclisine çıkıp gidemezler. Şu kadar var ki, bir kadına dinî bir meseleyi öğretmek vazifesi yüz gösterdiği takdirde bakılır: Eğer kocası bu meseleyi çözer veya ehlinden öğrenip kendisine bildirirse, maksat hasıl olmuş olur. Fakat kocası bunu halledemez ve sorup öğrenmekten de çekinir ise, kadın, o meseleyi gidip ehlinden öğrenmek selâhiyetine sahip bulunur. Yeter ki İslâm âdabına uygun bir tarzda hareket etsin.

14- İlim sahasında hakka yardım için, bir hakkın açıklanmasına yardım için, ilmî bilgilerin artmasını temin için yapılan ilmi tartışmalar, münazaralar caizdir. Bunlar ibadetten sayılır. Fakat bir müslümanı kahretmek, mahcup etmek ve üstünlük taslamak için bir mala, bir alakaya nail olmak için yapılacak tartışmalar, tenkitler haramdır, ahlâka muhaliftir.

15- İlim sahasında "Mira" ve "mücadele" denilen şey, asla caiz değildir. "Mira" başkasının ifadelerinin lâfzında veya mânasında görülen bir noksandan dolayı hemen itiraz etmektir, bu itiraz, kendini görmekten, kendisini göstermekten ileri gelir. Bu sebeple söylenilen bir sözü hemen düzeltmeye kalkışmamalıdır. Ancak dini bir fayda için olursa o takdirde yumuşaklıkla nezaketle hareket edilmelidir. Bir hadîs-i şerîfte:

لَايَسْتَكْمِلُ الْعَبْدُ حَقِيقَةَ الْإِيمَانِ حَتّٰي يَدَعَ الْمِرَاءَ وَهُوَ مُحِقٌّ

"Kul, haklı olduğu halde bile mirayı = faydasız tartışmayı terk etmedikçe, imanın hakikatini tamamlamış olmaz." buyurulmuşlur. {(*):.Beyhaki, Şuabu'l-İman; No: 5244-5245. 4/317.}

Hak bir şeyde, bile bile inatçı olmak ve kibirlilik göstermek de asla caiz değildir. Öyle bir hal, riyadan, kinden, hased ile hırs ve açgözlülükten ileri gelir ki, insan için pek büyük bir eksikliktir. اَلحقُّ أَحقُّ اَنْ يتَّبع = Hak, kabul edilmeye daha lâyıktır."

MÜSLÜMANLIKTA VAAZ VE NASİHATİN EHEMMİYETİ

16- İslâm dininde vaaz ve nasihat pek mühim bir vazifedir, bir farzı kifayedir. Kürsülerde, minberlerde halka karşı öğüt maksadıyla yapılan vaazlar birer sünnettir, peygamberimizin yoludur. Şer'i şerife uygun, ihtiyac karşılayacak şekilde, hikmetli bir tarzda okunan hutbelerden, yapılan vaazlardan herkes istifade eder. Bunlar birer «tezkir» dir. «Tezkir» = vazifeleri hatırlatmak ise, müminler için pek faydalıdır.

17- Nasihat: Esâsen hayır istemek demektir. Bir hadîs-i şerifte:

— 458 —
إِنَّ الدِّينَ النَّصِيحَةٌ لِلّٰهِ وَلَكِتَابِهِ وَلِرَسُولِهِ وَلِأَئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهُمْ

"Şüphe yok ki din, ALLAH için, ALLAH'ın kitabı için, Peygamberi için, müslümanların imamları için ve hepsi için hayır istemekten ibarettir" diye buyurulmuştur. {(*): Müslim; İman:23; No:55; 1/74. Tirmizi; Birr ve sıla:17; No:1932;3/372. Darimi; Rikak:4; No:2754; 2/402. Ebu Davud; Edep:67; No.4944; 2/704. Nesâi; Bey'at:31; No:4199; 7/157.}

Gerçekten ALLAH'ü Teâlâ'nın dinine hizmet için çalışmak, başkalarının hidayetine dini yaşantısına selâmet ve saadetine hizmet için çalışmak ne büyük bir hayırseverliktir, ne yüce bir harekettir!. Bunun içindir ki bir hadîs-i şerifte:

لَأَنْ يَهْدَي اللّٰهُ عَلٰى يَدَيْكَ رَجُلًا خَيْرٌ لَكَ مِمَّا طَلَعَتْ عَلَيْهِ الشَّمْسُ وَغَرَبَتْ

"ALLAH Teâlâ'nın bir kimseyi senin ellerinle-vasıtanla hidayete erdirmesi, senin için güneşin üzerine doğduğu ve battığı şeylerin tamamından daha hayırlıdır" buyurulmuştur. {(*): Hakim el-Müstedrek; 3/598. Taberani el-Mu'cemu'l-Kebir; No:994; 1/332.}

18- Nasihat, gerçekten bir hayır dilemektir, pek övülmüş bir hizmettir. Fakat sâdece reislik sevdasıyla veya bir mala veya insanların alaka ve takdirine nail olmak maksadıyla yapılan vaazlar, okunan hutbeler, sahipleri için birer vebaldir, güzel niyetle yapılmadığı için ALLAH Tealâ katında değeri yoktur.

19- ALLAH rızası için yapılıp bir hayırseverlik eseri olan bir nasihati kabul etmemek, kendimizden üstün olan kimselerin meşru emirlerine, tavsiyelerine itaattan kaçınmak ise, "temerrüd = inatçılık, dik başlılık" denilen fena bir haslettir ki, hasetten, kendini görmekten, nefsin arzu ve isteklerine uymaktan ileri gelir.

20- Müslümanlıkta ma'ruf ile emretmek, münkerden men etmek de bir öğütten, bir hayır dilemekten ibaret olup, pek mühim bir vazifedir. Müslümanlar, bu vazifeyi lâyıkıyla yerine getirmek suretiyle başka milletlerden ayrılmış, Kur'an-ı Kerim'de övülmüşlerdir.

21- Maruf, tabiata uygun, şer'an güzel görülmüş olan şeydir. Münker de bilâkis tabiata aykırı, şer'an çirkin bulunan şeydir. Bu sebeple her müslüman, kendi dindaşları hakkında ve bütün insanlık hakkında hayır ister, maruf ile emretmeyi ve tavsiyede bulunmayı, münkerden men etmeyi dinî bir vazife bilir. Şu kadar var ki, bu vazifenin dereceleri vardır. Şöyle ki, bu irşat vazifesi, yapılmasında bir fenalığın meydana gelmesi muhtemel değilse, fiilen yapılır, muhtemel ise, söz ile yapılır, bu da tehlikeli ise, yalnız kalben yapılır, yani marufun yapılması, münkerin terkedilmesi için kalben dua edilir.

22- Bir müslüman, yapacağı emir ve men etmenin zararsız kabul edilebileceğini kuvvetli zannı ile bilirse, bu vazifenin yapılması kendisine gerekli olur, bunu terkedemez. Fakat bu yüzden bir engelle karşılaşacağını, meselâ

— 459 —

kendisinin dövülüp sövüleceğini yine kuvvetli zannıyla bilirse, bunu terketmesi daha faziletli olur. Kabul edilmemekle beraber böyle bir mahzur meydana gelmeyeceğini bildiği takdirde de serbesttir. Dilerse bu vazifeyi yapar, dilerse yapmaz. Şu kadar var ki, yapması daha faziletlidir. Bu uğurda bazı sıkıntılara katlanmak ise, bir cihaddır.

23- Bir şahsın emir veya men ettiği şey, hakka ve maslahata uygun ise, kabul edilmelidir. Hatta kendisi sözüyle amel etmese bile. Bununla beraber bir emretme veya nehyetmenin ruhlara tesir edebilmesi için, bu vazifeyi yerine getirmeye çalışan kişi, şu beş vasfa sahip olmalıdır:

1. Bilgi sahibi bulunmalıdır. Çünkü bilgisiz kimse, bu irşat vazifesini güzelce yapamaz.

2. Söylediği şey ile kendisi de amel etmelidir. Aksi takdirde

لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ

= Niçin yapmadığınız şeyi söylersiniz!" {(*): Saf suresi: 2} azarlamasına maruz kalır.

3. Bütün sözleriyle ALLAH Tealâ'nın rızasını, müslümanların yükselmelerini gözetmelidir. Bunu gaye bilmelidir.

4. Muhatapları hakkında şefkat göstermeli, irşat vazifesini merhametle, yumuşaklıkla yapmalıdır.

5. Sabır ile, güzel ahlak ile vasıflanmış olmalı, hiddetten, şiddetten kaçınmalıdır.

Şunu da ilâve edelim ki, avamdan bulunan kimselerin ilim ve irfan ile şöhret bulmuş zatlara emir ve men etmede bulunmaları uygun değildir. Böyle bir hareket, edepsizlik sayılır, kendi haklarında bilmeksizin bir zarara sebep olabilir.

MUKADDESATA HÜRMET VE TAZİM

24- ALLAH Teâlâ'ya mensûb olan, dinen pak, nezih "tertemiz", manevî bir büyüklüğe sahip bulunan şeylere" mukaddesat = kutsal şeyler" denir.

ALLAH Tealâ Hazretleri, mukaddes olduğu gibi, onun bütün mübarek isimleri de mukaddestir. Hattâ bir ism-i celîli de "Kuddûs"dür.

Yine ALLAH Tealâ'nın kitapları, peygamberleri, velîleri birer kudsiyete sahiptirler. İslâm ibadetleri birer mukaddes vazifedir. İslâm mabetleri de birer mukaddes, mübarek yerlerdir.

25- Biz müslümanlar, bütün mukaddesata son derece hürmet ve tazim ile mükellefiz. Mukaddesata hürmet ve tazim etmeyen kimse, ruhu sönmeye başlamış, yüksek duygulardan mahrum kalmış, gafil bir şahıs demektir, insanî kıymetini kaybetmiş bulunur.

— 460 —

26- Mukaddesata karşı yapılacak hürmet ve tazim'in şekli, mukaddesatın hüviyet ve mahiyetine göre değişir. Biz burada bunların bir kısmına işaret edeceğiz. Şöyle ki:

27- Herhangi mukaddes bir ibadete veya hayırlı bir işe başlayacağımız zaman Besmeleyi şerifeyi, mabudumuzun mukaddes ismini okumamız lâzımdır. Bir hadisi şerifte:

كُلُّ أَمْرٍ ذِي بَالٍ لَمْ يُبْدَأْ بِبِسْمِ اللّٰهِ فَهُوَ أَبْتَرُ

"Herhangi ehemmiyetli bir iş, "Bismillah" ile başlanılmazsa, eksik kalır, hayırlı bir neticeye eremez" {(*): A. b. Hanbel: No;8495; 2/359; Darakutni; Salat: No:2; 1/229} buyurulmuştur.

28- Biz mukaddes mabudumuzun mübarek isimlerini zikrederken «Teâlâ» gibi «Celle celâlühü» gibi bir tabir kullanırız. Meselâ: «ALLAH Teâlâ» der, «Hak celle ve alâ» deriz, veya «Rabbimiz Celle celâlühü hazretleri» deriz. Bunlar birer İslâm terbiyesi gereğidir.

29- Büyük Peygamberimizin yüksek isimlerinden biri zikredilince salât-ü selâm okuruz. Meselâ, «Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi vesellem» deriz. Ve mübarek isimlerinden birini yazdığımız, zaman «Aleyhissalâtü vesselâm» veya «sallâllahü aleyhi vesellem» gibi bir ifade yazarız veya dilimizle okuruz.

Diğer peygamberlerin mübarek isimlerinide «Selâm» ile zikr ederiz. Meselâ, «Adem aleyhisselâm", "İbrahim aleyhisselâm» deriz. İki olursa «Aleyhimesselâm",>daha fazla olunca "Aleyhimüsselâm» denilir.

30- Şânı yüce Peygamberlerden başkaları salât-ü selâm ile tek başına anılmaz. Ancak Peygamberler ile zikr edilince selât-ü selâma iştirak ettirilebilirler. Meselâ «Ebubekr aleyhisselât-ü vesselam» veya yalnız, «aleyhisselâm» demeyiz, yine, ALLAH Tealâ Hazretleri «Ashabı kirama salât-ü selâm buyursun» demeyiz, bilakis «ALLAH Tealâ Hazreti Muhammed'e ve onun âl ve ashabına salât ve selâm buyursun» diye dua ederiz.

Peygamberler ile onlara tâbi olan ashabı kiramın aralarını ayırmak ve tâzîmdeki farka işaret için bu husus, İslâmi âdâb olarak bütün ümmet arasında kabul edilmiştir.

31- İsimleri yalnızca zikr edilen ashabı güzîn hakkında "Radıyallâhü anhüm = ALLAH onlardan râzı olsun" deriz. Bir olunca "Radıyallahü anh = ALLAH ondan razı olsun", iki olunca da "Radıyallahü anhüma = ALLAH o ikisinden razı olsun" denilir.

Diğer ulema hakkında "Rahmetullahi aleyh, Rahmetullahi aleyhima, Rahmetullahi aleyhim = ALLAH'ın rahmeti onun, o ikisinin, onların üzerine olsun" denilir.

— 461 —

Evliyâ-i Kiramdan tanınmış şahıslar hakkında da, "Kaddesellahu Esrarehu, Esrarehüma, Esrarehüm = ALLAH'ü teâla onun sırrını, o ikisinin sırrını, onların sırrını {(*): Ruh gibi insan bedenine konulmuş olan bir latîfedir ki, temâşâ (seyretme) mahallidir Bak; Cürcâni; Ta'rifat:79} mukaddes eylesin"denilebilir. Bütün bunlar İslâm âdabı icablarındandır.

32- Bütün Ashab-ı Kiramı, din büyüklerini hayır ile anmak hepsine karşı hürmet ve muhabbet göstermek, hiç birinin hakkında dil uzatmamak lâzımdır. Onların aralarında geçen bazı olayları ileri sürerek haklarında hürmete aykırı sözlerde bulunmak, hiç bir müslümana yakışmaz, ve asla caiz olmaz.

33- Kur'an-ı Âzîm'î okumaya "Euzü" ile "Besmeleyi şerife" ile başlanır. Rabbimizin bu mukaddes kitabından hakkıyla istifade edebilmek için mutlaka zatı ulûhiyetine sığınmamız, kendisinden yardım dilememiz lâzımdır.

34- Bir Mushaf-ı Şerîf ele alınarak okunacağı zaman, abdestli bulunmak lâzımdır. Bu esnada kıbleye yönelmeli, toplu, hürmetli bir vaziyet almalıdır. Abdestsiz olan bir kimse, Mushaf-ı şerifi kılıfsız olarak eline alamaz. Kudsî bir kitabı ancak temiz, nezih olan eller tutabilir.

35- Kur'an-ı Azîm, temiz yerlerde, avret mahalleri örtülü ve Kur'anı dinleyecek vaziyette bulunan kimselerin yanlarında açıkça okunabilir. Kirli-pis yerlerde veya avret mahalleri açık veya başka bir işle meşgul kimselerin yanlarında âşikâre okunamaz, mekruhtur.

Dışarıda bulunup okunan Kur'an-ı Kerîme karşı hürmetli bir vaziyet almayacak kimselerin işitecekleri şekilde alenen Kur'an okunması da uygun değildir. Bu hal, Kur'an-ı Kerîm hakkında hâşâ ihaneti ve halk hakkında manevî mesuliyeti gerektireceğinden buna sebebiyet vermemelidir.

36- Hattat olan zat, yazacağı bir Mushaf-ı şerif kağıtlarını yüksekçe tutup pek ince olmayan bir kalemle ve tertemiz bir mürekkep ile beyaz kâğıt üzerine yazmalı, satırlarını seyrekçe bırakmalıdır. Mushaf nüshalarını pek küçük kağıt parçalarında ince kalemler ile yazmak, tenzihen mekruhtur. Bu mübarek nüshaların altın ile veya gümüş ile süslenilmesi, tazimi gösterdiğinden caiz görülmüştür.

37- Mushaf-ı şerifi, Haceri Esvedi, Kâbe-i Muazzama'nın eşiğini tazim için öpmek caizdir. Buna «diyanet öpmesi» denir. Nitekim mübarek bir şahsın elini öpmeye de «tehıyye öpmesi» denilir.

"İmam Şafiîye göre ekmeği öpmek, mubah veya hasen "güzel" olan bir bidattır. Bu öpmek, Hanefîlerce de mubah, görülebilir."

38- Mushaf-ı Şerîf ile, diğer dinî bir kitap ile veya taşında Kur'an-ı Kerim'den birşey yazılı bir yüzük parmakta iken -kesin bir zaruret bulunmadıkça- helaya girilemez, hürmete aykırıdır. Bunları helaya girmeden evvel çıkarmalı, temiz bir yere bırakmalıdır.

— 462 —

39- Bir Mushaf-ı Şerîf, okunmayacak bir hale gelince, temiz bez içine konup ayak basılmayacak temiz bir yere gömülmelidir. Bu, Kur'ân'a ihanet değil, bir ikramdır. Bununla beraber tam üzerine toprak atılmaması için orada bir lâhid "Bak. Namaz kitabı Madde: 600" veya tahtalardan bir tavan yapılmalıdır. Bu gibi mushafları yakmak caiz değildir.

Diğer dinî kitaplar ise, yıpranmış olunca, hem gömülebilir, hem de akar suya bırakılabilir, hem de içlerindeki mukaddes isimler silindikten sonra yakılabilir. Bu gibi kitap kâğıtlarına birşey sarmak, dine, ilme karşı hıyâneti ifade edeceğinden caiz olamaz.

Aynı şekilde, içlerinde Cenabı Hakk'ın veya Resul-ü Ekrem'in isimleri yazılı kâğıt parçalarına da bu isimler silinmeksizin bir şey sarılması mekruhtur.

40- Mabetlere karşı hürmette bulunmak da yapılması gerekli dini bir vazifedir.

Bir Camii şerife, bir mescide hürmetle girilir, içinde tazimli bir şekilde oturulur, lâubali hareketlerden, lüzumsuz sözlerden kaçınılır, "Namaz kitabı Madde:490 ve devamına" müracaat!..

41- Kur'an-ı Azîme, din ve imana, Peygamberlerden herhangi birine ve Peygamberimiz (S.A.V)'in, bir sünnetine, bir hadîs-i şerife, bir İslâm mabedine -haşa- sövmek, ihanette bulunmak veya bunlardan birini hafife almak "el-iyazu billâh = bundan ALLAH'a sığınırız" kafirliktir, derhal tevbe ve istiğfar edip imanı ve nikâhı tazelemek icap eder.

Bir şahsın sarhoş bir halde böyle çirkin bir işte bulunması, kafir olmasını gerektirmez. Çünkü kafirlik, itikat-imanla alakalıdır. Aklın gitmesi ile beraber tahakkuk etmez. Böyle bir şahsa lâzımdır ki tevbe ve istiğfar etsin, sarhoşluk verici şeyleri kullanmaya son versin, böyle haram bir şeye devam etmesin.

42- İnsan, aslında en güzel şekilde yaratılmış mükemmel, muhterem bir varlıktır. Hiç bir kimseye sövülmesi caiz değildir. Bilhassa ağza sövülmesi büyük bir günahtır, «tazîr» {(*): Hakkında belli bir ceza bulunmayan suçlardan dolayı şekli ve miktarı kadı(hâkim) tarafından tâyin ve tatbik edilen cezadır.} cezasını ve tevbe-istiğfar etmesini gerektirir. Hattâ bazı fıkıh alimlerine göre bir mü'minin ağzına sövülmesi kâfir olmasını gerektirir. Çünkü mü'minin ağzı iman ve Kur'an yeridir, onun ağzına söven, -haşa- Kur'an'a sövmüş gibi olur. Bu sebeple imanını ve nikâhını yenilemesi lâzım gelir.

43- Kur'an-ı Kerim'i veya herhangi bir din kitabını kasten temiz olmayan bir yere atmak, Kur'an âyetlerini, kelimelerini sihir büyü gibi bir maksatla temiz olmayan şeyler ile yazmak ve yine bu maksatla tazime aykırı sözler söylemek kafirliği gerektirir. Bu sebeple bu gibi şeylerden son derece kaçınmak lâzımdır.

44- Sihir = Büyü; bedenlere, ruhlara, gönüllere tesir eden, insanı hasta bırakan, öldüren, karı ile kocanın arasını açan, bir takım dökümlerden, yazılardan, dualar ile

— 463 —

efsunlardan ibarettir ki bütün müçtehid alimlerce kesinlikle haramdır. Böyle bir şey, fâsık kimselerin ellerinde meydana gelebilir. Hattâ bazı müctehitlere göre sihri öğrenip başkalarına öğreten kimseler, dinden çıkmış olurlar, öldürülmeleri lâzım gelir. Şu kadar var ki, caiz olmasına inanmaksızın sadece kendisini fenalığından korumak için sihir yapmayı öğrenen kimse, dinden çıkmış olmaz.

45- "Büyücüler, şeytanlar, her istediklerini yaparlar" diye itikat edilmesi de kafir olmaya sebep olur.

Sihrin bir hakikati var mıdır, yoksa bir sanattan, bir göz bağcılıktan ibaret midir? Diğer üç mezhep imamına göre, sihrin bir hakikati vardır. Bazı sihirler, Cenab-ı Hakkın dilemesiyle tesir eder. Fakat İmam-ı A'zam'dan rivayet edildiğine göre sihrin ne hakikati vardır, ne de cisimler üzerinde bir tesiri. Bazı hâdiseler, bir tesadüf eseri olabilir. Bununla beraber sihrin çeşitleri vardır. Bir çeşit sadece bir sanattan başka bir şey değildir. Bir fevkalâdeliği yoktur.

46- Sihirbazların tövbeleri bazı müctehitlere göre kabul olunur. Bazılarına göre kabul olunmaz. Mutlaka dünyada ceza görmeleri lâzım gelir. Çünkü bu, bir zındıklıktır.

47- Kehanette bulunmak, yani gayptan haber vermek iddiasına kalkışmak, yıldızlardan bir takım hükümler çıkarmak, «remil atmak» {(*): Kum toprak, kül, kağıt gibi şeylerde bulunan bir takım çizgi nokta ve şekillere dayanılarak bakılan bir çeşit fal.} da haramdır. İslam dini, bu gibi şeyleri kesinlikle menetmiştir. Bunlar ile vakitlerini zayi etmek, münevver, mütefekkir insanlara asla yakışmaz.

DİYANET VE MUAMELÂT HUSUSUNDA SÖZLERİ KABUL EDİLİP EDİLMEYECEK KİMSELER

48- Diyanet-i mahzada, yani yalnız ALLAH Teâlâ ile kulu arasındaki bir ibadet hususunda âdil olan kimselerin sözleri kabul edilir. Fâsıkların, gayrimüslimlerin sözleri kabul edilmez.

Meselâ, mevcut bir suyun temiz olmadığını bir âdil müslüman, haber verip de başka su bulunmasa, teyemmüm caiz olur. Fakat bunu fâsık veya hali bilinmeyen veya gayrimüslim bir kimse haber verirse, araştırmak lâzım gelir. Yani o suyun hakikaten temiz olup olmadığı araştırılır, kuvvetli zanna göre amel olunur. Şöyle ki: Eğer bu haber verenin doğru söylediği hakkında kuvvetli zan meydana gelirse, yalnız teyemmüm yapılır, yalan söylediği hakkında kuvvetli zan meydana gelirse bu su ile abdest alınır, ihtiyaten teyemmüm de yapılır.

49- Bir suyun temiz olduğunu bir âdil, temiz olmadığını da diğer bir âdil müslüman haber verse, bunun temiz olduğuna hükmedilir. Çünkü suda asıl olan temiz olmaktır. Fakat ölü bir hayvanın boğazlanmış olduğunu bir âdil,

— 464 —

boğazlanmamış olduğunu da diğer bir âdil kimse haber verse, bu hususta en kuvvetli kanaate göre amel olunur.

50- Bir gayrimüslimin müslüman olmuş olduğunu bir müslüman haber verse, üzerine cenaze namazı kılınması caiz olur.

51- Alım-satım ve benzerleri gibi muamelelere gelince bunlarda adalet şart değildir. Fâsıkların, gayrimüslimlerin sözleri de kabul edilir. Hattâ bunların bu muameleler esnasında meydana gelen helal ve harama ait sözleri de makbuldür.

Meselâ bir gayrimüslim, yanında bulunan bir et hakkında, "Ben bunu bir müslümandan veya bir ehli kitabtan aldım" dese, o eti bir müslümanın yemesi helâl olur. Bilâkis "bir Mecusiden aldım" dese, helâl olmaz.

Muamelât denilen işler, pek geniş, pek umumîdir. Bu yüzden bu hususta gayrimüslimlerin de sözlerini kabul etmek, sosyal bir zarurettir.

MÜSLÜMANLIKTA AİLE VE AKRABALIK MÜNASEBETLERİ

52- Müslümanların arasında bir din kardeşliği vardır. Bu umumî dinî yakınlıktır, en kuvvetli bir bağdır. Bu sebeple müslümanlar, herhangi ırka, herhangi yurda mensup olurlarsa olsunlar, birbirine bağlıdırlar, birbirini severler, birbiri hakkında hayır isterler. Nitekim bir âyeti kerîmede: " اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ = Müslümanlar şüphe yok ki kardeşlerdir." {(*): Hucurat suresi: 10} buyurulmuştur.

Bundan başka müslümanlar arasında farklı derecelerde bir neseb, bir süt, bir hısımlık yakınlığı da vardır. Bu bakımdan da aralarında bir takım vazifeler, haklar, hükümler cereyan eder, bunlara riayet edilmesi dinen lâzım gelir.

53- Müslümanların artmaları, kuvvetlenmeleri, yurtlarını, varlıklarını müdafa edebilmeleri, aralarında aile teşkilâtının gelişmesine bağlıdır. Bunun için aile teşkil etmek ve bu ailenin devamına çalışmak müslümanlıkta mühim bir vazifedir.

Şöyle ki aile yuvası kurmaya güç ve imkanına sahip, kendisinde şiddetli bir evlenme arzusu mevcut olan bir müslüman için evlenip aile sahibi olmak, vacip veya farzdır. Nefsi arzuları normal bir halde bulunan bir müslüman için de bir sünneti müekkededir. Bir hadis-i şerifte:

تَنَاكَحُوا تَكَثَّرُوا فَإِنِّى أُبَاهِى بِكُمُ اْلأُمَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

"Evleniniz, çoğalınız, evlât sahibi olunuz, çünkü ben kıyamette sizinle ümmetlere karşı iftiharda bulunurum" {(*):. Abdurrezzak Musannef; No:10391; 6/173. Şafii Ümm; Nafakat; 5/213} buyurulmuştur.

— 465 —

Fakat aile hukukuna riayet edilemeyeceği, meselâ, alınacak kadına zulüm ve kötülük yapılacağı bilindiği takdirde, evlenmek haramdır. Çünkü bu halde aile hayatından beklenilen faydalar meydana gelemez.

54- Talak-boşama hâdisesine gelince, bu bir yönden meşru ise de diğer bir yönden yasaklanmıştır, mahzurdan uzak değildir. Şöyle ki aile hayatından beklenilen şeyler meydana gelmediği veya iffet veya uyum bakımından bir fenalık yüz gösterdiği takdirde talak, meşrudur, tavsiye edilmiştir. Fakat böyle bir ihtiyaç zaruret bulunmadıkça, talak hoş karşılanmamıştır, güzel değildir. Nitekim bir hadîs-i şerifte:

أَبْغَضُ الْحَلَالِ عِنْدَ اللّٰهِ اَلطَّلَاقُ

"Talak, ALLAH katında helâl şeylerin en sevimsizidir" buyurulmuştur. {(*):. Ebu Davud; Talak:3 No:2178; 1/661: İbn-i Mace; Talak:1; No:2018; 1/650. Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra; Talak; No:15268; 11/193}

Bu sebeple aile hayatını yaşatmaya çalışmalı, lüzumsuz yere ayrılma, boşanma hâdiselerine meydan vermemelidir, bunun mesuliyetinden çekinmelidir.

55- Her müslüman için aile hayatı ile alakalı dinî meseleleri kâfi derecede bilip bunlara riayet etmek de bir vazifedir. Kimlerin birbiriyle evlenip evlenemeyeceğini, kimlerin arasında mahremiyet mevcut olup olmadığını bilmek icab eder.

56- Nikâh denilen evlenme muamelesi, müslümanlarca karı ile koca olacak kimseler veya bunların velîleri veya vekilleri arasında ve en az iki müslüman erkeğin veya bir müslüman erkek ile iki müslüman kadının huzurlarında, "Ben seninle evlendim," "ben de kabul eyledim" veya "ben falancanın kızı falancayı velisi veya vekili bulunduğum falanca için eş olarak kabul ettim" "ben de falancayı velisi veya vekili bulunduğun falancaya velisi veya vekili olmam hasebi ile evlendirdim" gibi bir icap ve kabul ile akit yapılır. Ve kadına «mehir» adıyla emsaline göre bir miktar mal verilmesi de lâzım gelir. Bu mehir, iki tarafın rızasıyla evvelce de tayin edilebilir. Kadın bu mehrini sonra kocasına bağışlayabilir.

57- Babalar, dedeler, analar, nineler, erkek ve kız kardeşler, amcalar, dayılar, halalar, teyzeler arasında bir neseb yakınlığı, bir ebedî mahremiyet vardır. Bunların arasında nikâh asla caiz değildir. Meselâ bir kimse, hiç bir vakit ne anasını, ne kızını, ne de halasını nikâh ile alamaz.

Yine bir kimse, kendi kardeşinin kızını veya torununu da alamaz. Fakat bir kimse, halasının veya teyzesinin kızını alabilir. Ve iki kardeş çocukları da

— 466 —

birbirleri ile evlenebilirler. Bunlar arasında bir yakınlık var ise de, bir mahremiyet yoktur.

58- Süt itibariyle sabit olan mahremiyet de nesebce sabit olan mahremiyet gibidir. Bu sebeple bir kimse ile süt babası, süt anası, süt dedesi, süt ninesi, süt kardeşi, süt kardeş evlâdı, süt halası, süt teyzesi arasında ebedî bir mahremiyet vardır. Bunlar birbirleri ile evlenemezler.

Bununla beraber bu mahremiyetin sabit olması için çocuk, sütü en fazla iki buçuk yaşına kadar - hatta bir kere olsa bile- emmiş veya içmiş bulunmalıdır. Bu müddetten sonra emilen veya içilen bir süt ile süt evlatlığı, süt kardeşliği sabit olamaz. Bu müddet, İmam-ı A'zam'a göredir. İmameyn'e göre süt müddeti iki senedir.

59- Kadın ile kocasının bir kısım akrabası ile kendileri arasında «sıhriyet = hısımlık» itibariyle bir yakınlık meydana gelmiş olur ki, bu da bir mahremiyet meydana getirir, nikâhın caiz olmasına mani olur. Şöyle ki; bir kimse, kendi hanımının anasını, ninesini, başka kocasından olan kızını veya torununu asla nikâh edemez. Hatta aralarındaki evlilik bitmiş olsa bile. Şayet bunlardan birine gayrimeşru olarak yaklaşacak olsa veya bunların bir uzvunu -sıcaklığı duymaya mani bir engel bulunmaksızın- şehvetle tutsa veya öpse, karısı kendisine ebediyen haram olur. Buna «Hürmeti musahare» denir.

60- Bir kadın da kendi kocasının babasıyla veya başka hanımından olan oğlu ile, torunu ile asla evlenemez. Bunların arasında da ebedî bir mahremiyyet vardır. Şayet aralarında gayrimeşru bir ilişki veya şehvetle bir temas meydana gelse, kocasına ebediyyen haram olur.

61- Bir erkekle kendi karısının kız kardeşi, halası veya teyzesi arasında geçici bir mahremiyet vardır. O erkek, evlilik devam ettikçe bunlardan birini alamaz. Fakat bu evlilik tamamen bittikten, meselâ kadın öldükten veya boşanıp iddeti bittikten sonra alabilir. {(*): ÖNEMLİ NOT: Kocası ölen bir kadının kendi evinde dışarıya çıkmadan bekleyeceği bir süredir ki, bu süre 4 ay 10 gündür. (Bakara suresi: 234) Kocasından boşanan bir kadın ise üç ay hali (hayız müddeti) iddet bekler. (Bakara suresi: 228) İddet bekleyen bir kadının evlenmesi kesinlikle haramdır.}

62- Bir kimse, üvey anasıyla veya kendi oğlunun veya torununun karısı ile asla evlenemez. Hatta evlilik sona ermiş olsa bile. Bunlar arasında da «hürmet-i musahere» vardır. Şayet bir kimse, oğlunun veya torununun veya babasının hanımına gayrimeşru yakınlıkta veya şehvetle temasta bulunsa; bu kadın kocasına ebediyyen haram olmuş olur.

63- Hürmet-i musahere, gayrimeşru ilişkiyle de sabit olur. Şöyle ki, bir kimse, kendisine gayrimeşru bir şekilde cinsel ilişkide bulunmuş veya bir uzvunu engelsiz şehvetle tutmuş veya öpmüş veya cinsel organına şehvetle bakmış olduğu bir kadının neseb veya süt itibarıyla anasını, ninesini, kızını,

— 467 —

torununu asla alamaz. Bunlar ile aralarında ebedî bir mahremiyyet bulunmuş olur. Bu, yapmış olduğu gayrimeşru hareketin bir nevi cezasıdır, neticesidir.

64- Bir müslüman, başkasının nikâhında veya iddetinde bulunan bir kadını alamaz. Aynı şekilde bir müslüman, ehli kitap olan bir yahudi veya hıristiyan kadını nikâh edebilirse de, müşrik olan bir kadını, meselâ bir mecusi kadını asla nikâh edemez. Ancak kadın, bu şirkini terk ederse, o zaman nikah edebilir.

Bir müslüman kadını ise, hiç bir gayrimüslim ile evlenemez. Bu, dinen kesin bir şekilde haramdır. Böyle bir hal, İslâm şerefine, İslâm menfaatine ve bir müslüman kadının şahsi selâmet ve saadetine aykırıdır.

65- Müslümanların münasebetlerinde karşılıklı bir hürmet, bir nezaket vardır. Bir müslüman, başkasının evine rızası olmadıkça giremez, başkasının evinin içine izni olmadıkça dışarıdan bakamaz, sözleriyle kimseyi rahatsız edemez. Bunun dışında olarak erkekler, göbekleri altından itibaren diz kapakları altına kadar olan uzuvları müstesna olmak üzere birbirlerinin bütün uzuvlarına bakabilirler.

66- Kadınların birbirlerine veya kendi kocaları olmayan erkeklere bakmaları da erkeklerin birbirine bakmaları gibidir. Bu sebeple bir müslüman kadın, diğer bir kadının veya bir erkeğin göbeği altından diz kapakları altına kadar olan kısmına bakamaz, diğer uzuvlarına bakabilir. Yeter ki bir şehvet, yani kalben bir arzu ve meyil korkusu bulunmasın.

67- Bir erkek, yabancı veya yakını olup nikâhı ebediyyen haram olmayan bir kadının ahlâkî bir mahzur bulunmadığı takdirde yalnız yüzüne, ellerine bakabilir. Ebediyyen mahremi olan bir kadının meselâ anasının veya kızının veya teyzesinin ise, yüzüne, başına, göğsüne, kulaklarına, baldırlarına bakabilir ve bu uzuvları tutabilir. Yeter ki iki taraftan hiç birinde şehvet korkusu bulunmasın.

68- Erkek ile hanımı arasında her yönüyle özel bir durum "helal olmak" mevcut olduğundan biri diğerinin bütün vücuduna bakabilir. Şehvetle olup olmaması müsavidir. Şu kadar var ki, cinsel organlarına bakmamaları daha iyidir, edebe uygundur.

69- Bir doktor, tedavisinde bulunduğu bir kadının hastalıklı olan herhangi mahrem bir uzvuna zaruret miktarı bakabilir. Şu kadar var ki, tedavisini bir kadına tarif ederek havale etmesi daha uygundur. Çünkü cinsin cinse bakması daha hafiftir.

MÜSLÜMANLIKTA KESB = KAZANCIN EHEMMİYETİ

70- Müslümanlıkta kesb, yani kazanç sahasına atılmak, esasen ilim gibi bütün müslümanlara ait, pek ehemmiyetli bir vazifedir. Hattâ bir hadis-i şerifte:

— 468 —
اَلْكَسْبُ فَرِيضَةٌ عَلٰى كُلِّ مُسْلِمٍ وَمُسْلِمَةٍ

"Kazanç aramak müslüman olan her erkek ve kadın için bir farzdır." {(*): Beyhaki es-Sünenü'l-Kübra; İcara; No:11908; 9/56 (Benzeri)} buyurulmuştur. Çünkü herhangi bir müslüman, mükellef olduğu vazifeleri ancak kazanç sayesinde yerine getirebilir. Bu vazifelerin yapılması kuvvet ile sıhhate bağlıdır. Kuvvet ve sıhhat ise, gıdaya ve diğer hususlara bağlıdır. Gıda ve diğer hususlar ise, ancak kazanç vasıtasıyla elde edilebilir. Bu sebeple kazanç meydanına atılmak da mühim bir vazifedir, bir farzdır. Şöyle ki:

71- Herhangi bir müslüman için kendi nefsini ve nafakaları üzerine lâzım gelen kimseleri geçindirmeye ve borçlarını ödemeye yetecek miktar helâlinden kazançta bulunmak bir farzdır. Nitekim bir hadîs-i şerifte:

طَلَبُ الْحَلَالِ وَاجِبٌ عَلٰي كُلِّ مُسْلِمٍ

"Her müslüman üzerine helâli aramak vaciptir." {(*): Taberani; el-Mu'cemü'l-Evsat: No:8606; 9/278} buyurulmuştur.

72- Fakirlere yardım, gariplere iyilik yapmak için yeterli miktardan fazla kazanç, övülmüştür, güzel görülmüştür. Böyle bir kazanç nafile ibadetten daha faziletlidir. Çünkü bunun faydası başkalarına da dokunmaktadır.

73- Geniş bir imkana sahip olmak, daha fazla nimetlenmek için daha çok miktarda kazanmak, mubahtır. Bir hadîsi şerif de:

نِعْمَ الْمَالُ اَلصَّالِحُ لِلرَّجُلِ الصَّالِحِ

"Salih insan için salih mal ne güzeldir." {(*): Beyhaki Şüabu'l-İman: No:1248; 2/91} meâlindedir.

74- Halka karşı kibirlenmek ve övünmek için yapılan kazanç haramdır. Hatta helâl bir yolda yapılmış olsa, bile. İnsanlara karşı servetiyle, mevkii ile çalım satan kimseler, yarın ahirette Hak Tealâ Hazretleri'nin gazabına uğrayacaklardır.

MUHTELİF KAZANÇ YOLLARININ ÜSTÜNLÜK DERECELERİ

75- Başka başka kazanç yolları vardır. Bunların en faziletlisi, evvelâ cihat yoludur. Sonra ticarettir, sonra ziraattır. Bazı alimlere göre ziraat, ticaretten daha faziletlidir. Daha sonra da sanattır. Şöyle ki:

76- Müslümanlar için icap ettiğinde cihat meydanına atılıp İslâmiyeti yükseltmeye, İslâm yurdunu, İslâm varlığını müdafaaya çalışmak bir farzdır. Bu farzın dâiresi, lüzumuna göre genişler, eli silâh tutan müslümanların bir kısmına ve yeterli olmazsa, hepsine yönelen farz bir vazife olur. Bu uğurda

— 469 —

düşman ile çarpışan, düşmanı tepeleyen İslâm mücahidleri gazi, hayatlarını feda edenler de şehit ünvanını alırlar.

Şehitlere ölü denilmesi doğru değildir. Onlar ebedî bir hayata sahiptirler. Onlar, ALLAH Tealâ'nın manevî huzurunda rızıklandırılıp dururlar. Bu sebeple şehitlik büyük bir mertebedir.

İşte bu cihad neticesinde müslümanların galip gelip ganimet malları elde etmeleri, en faziletli bir kazançtır. Çünkü bununla düşman kahredilmiş, din ile dünya birleştirilmiş olur. Bu mallar, velîyyülemr tarafından bir orana göre mücahidlere taksim edilir. Bu malları mücahidlerin kendi kendilerine almaları, intizama engel, başka mücahidlerin ve beytülmalın hukukuna aykırı olduğu için helâl değildir.

77- Müslümanlıkta ticaret de pek kıymetli bir kazanç yoludur. Ticaret, toplumların refahına, yükselmesine sebeptir. Bir hadîs-i şerifte:

تِسْعَةُ أَعْشَارِ الرِّزْقِ فِي التِّجَارَةِ

"Rızkın onda dokuzu ticarettedir" {(*): Deylemi Firdevs: No:2879; 2/176} buyurulmuştur. Diğer bir hadîs-i şerifte de:

اَلتَّاجِرُ الصَّدُوقُ اْلأَمِينُ يُحْشَرُ مَعَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ

"Doğru muameleli, müslüman bir tacir Peygamberler ile, sıddıklar ile, şehidler ile haşr olur." {(*): Tirmizi; Büyü':4; No:1209; 3/515; İbn-i Mace; Ticarat:1; No:2139; 2/724; Darimi; Büyû':8; No:2539; 2/322} buyurulmuştur.

78- Müslümanlıkta ziraat da pek mühim bir kazanç yoludur. Bunun faydası pek umumîdir. Ekincilik, insanlıkla beraber doğmuştur. Bununla ilk uğraşan zat, Hazreti Âdem Aleyhisselâmdır. Bir hadîs-i şerifte:

أُطْلُبُوا الرِّزْقَ تَحْتَ خَبَايَا اْلأَرْضِ

"Rızkınızı yerin altında gizli bulunan şeylerde arayınız." {(*): Beyhaki; Şüabü'l-İman: No:1233; 2/87} buyurulmuştur. Bu yüksek emir, ziraata da, madenciliğe de şâmildir.

79- Müslümanlıkta sanat da pek makbul bir kazanç yoludur. Bir çok sanatlar vardır. Bunların bir kısmı, toplum hayatı için pek lâzımdır. İnsan, kendisine en faydalı, en güzel sanatlardan birini seçmelidir. Bir hadîs-i şerif:

اَلْحِرْفَةُ أَمَانٌ مِنَ الْفَقَرٍ "Sanat, fakirlikten emandır." {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} mealindedir.

— 470 —

80- Müslümanlarca tese'ül = dilenme esasen bir kazanç yolu değildir. Az çok kazanmaya gücü olan her müslüman için dilenmek haramdır. Bir müslüman, yüksek himmet sahibi bulunur, onun ruhu, dilenciliğe tenezzül etmez. Şu kadar var ki, kazanmaktan tamamen âciz olan bir kimse için dilenmesi lâzım gelir. Böyle âciz bir kimse, dilenmeyi bırakıp da açlıktan ölecek olsa, günaha girmiş olur. Çünkü kendisini tehlikeye atmış, bir nevi intihar etmiş bulunur. Böyle bir halde dilenmek ise, hayatın dayanılması mümkün olmayan ihtiyaçlarından ileri geldiği için bir zillet sayılmaz. Bir hadîs-i şerifte:

اَلسُّؤَالُ آخِرُ كَسْبِ الْعَبْدِ Dilenme, kulun en son kazancıdır" {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} diye buyurulmuştur.

81- Bir fakir, dilenmekten de âciz bir durumda bulunursa, halinden haberdar olan herhangi bir müslüman için ona bizzat veya bir aracı ile yemek yedirmek, onun hayatını kurtarmak yapılması gerekli bir vazife olur. Bu vazife yapılmazsa, bu hali bilen müslümanlar günahta ortak olurlar.

Şunu da ilave edelim ki, bir günlük nafakası olan bir fakir için dilenmek helâl değildir.

ALIŞ VERİŞİN NEVİLERİ VE KAZANÇ MİKTARI

82- Bey' = Satış muamelesi, "Malı mala değişmek" demektir. Bir kimse, elindeki bir malını aza-çoğa satabilir mi?. Bu mesele etraflıca açıklanmaya muhtaçtır. Şöyle ki, satış muamelesi başlıca şu dört kısma ayrılır:

1. Bir malı sermayesine = kaça mâl olmuş ise, ona satmaktır. Buna, «Tevliye» denir. Bu, caizdir. Bir satıcı, bazen elindeki bir malını hiç kâr gözetmeksizin aldığı fiyata satar. Bu, kendi hakkıdır. Ancak bu hususta riayet edilecek şey, sermaye miktarını doğru söylemektir. Aksi takdirde satıcı ALLAH katında mesul olur. Alıcı da alış muamelesini dilerse bozdurur, dilerse fazla bedeli geri alabilir.

2. Bir malı sermayesinden noksana satmaktır. Buna da «Vazi'a» denir. Bu hususta da sermayeyi doğru söylemek lazımdır. Fakat burada alıcıya düşen ahlâki bir vazife vardır. Şöyle ki, eğer fakir bir kimse, bir zaruret dolayısıyla bir malını böyle noksanına satıyorsa, onun zararına meydan vermemeli, o malı mümkün olduğu kadar değeriyle satın almalıdır. Bu, bir yardımlaşma, bir sadaka mahiyetinde olmuş olur.

3. Bir malı, sermayesini ve lüzumlu masraflarını söyleyerek onlardan bir miktar fazlasıyla satmaktır. Buna da «Murabaha» denilir. Sermayenin ve zarurî masrafların yekûnunu tam bir sıhhat üzere tayin eden bir tüccar, elindeki bir malı

— 471 —

az çok bir kâr ile satabilir. Bu, caizdir. Şu kadar var ki alıcının o mala olan ihtiyacından istifadeye kalkışmamalı, insaf dairesini aşmamalıdır. Aksi takdirde böyle bir muamele, mekruh olmaktan, uhrevî mesuliyetten uzak olmaz.

4. Bir malı sermayesini söylemeksizin az çok bedel karşılığında satmaktadır. Buna da «Müsaveme» denilir. Böyle bir satış da caizdir. Hattâ yalan söylemek ve sermayenin miktarını tayin hususunda hataya düşmek tehlikesinden salim olduğu için daha güzel görülmüştür. Şu kadar var ki, satıcı, alıcıyı aldatır, onun piyasayı bilmediğinden istifade ederek o malın başka bir yerde bulunmadığını ve pek kıymetli olduğunu söyleyerek onu «Gabn-ı fahiş» ile satarsa, bu hareketi helâl olmaz, kendisi ALLAH katında mesul olur, alıcı da böyle bir «tağrir» den = aldatıştan dolayı o malı geri verebilir.

Gabn-ı fahiş: Eşya ve ticaret malları gibi bir şeyi kıymetinden yüzde yirmi, ve bir hayvanı yüzde on, gelir getiren bir mülkü de yüzde beş fazlasıyla veya daha fazlasıyla satmak suretiyle gerçekleşir. Fakat tağrir = aldatış bulunmayınca böyle bir muamele zorla bozulamaz.

İHTİKÂRIN MAHİYYETİ VE HÜKÜMLERİ

83- İhtikâr, lügatta: "Bir şeyi azalıp kıymetlensin diye saklamak" manasındadır. Istılahta: "İnsanların ve ehli hayvanların yiyeceklerine, içeceklerine ait şeyleri ahâlisine zarar verecek bir beldede satın alıp kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar bekletmektir." Böyle yapan kimseye de «Muhtekir» denir.

İhtikârın kırk gün ile kayıtlanması, dünyaca yapılacak ceza itibarıyladır, yoksa ihtikâra bir gün bile meydan veren kimse, günahkâr olup ahiret azabına müstehak olur.

84- Bir beldeye dışardan gelecek şeyleri beldeye getirilerek serbest satılmasına meydan vermeyip, belde dışında karşılayarak satın almak da bir nevi ihtikârdır.

85- İhtikâr, İmam-ı A'zam'a göre -tarifinden de anlaşıldığı üzere- yalnız yenilecek ve içilecek maddelerde olur. Fakat İmam Muhammed'e göre elbiselik mallarda da olur. İmam Ebu Yusuf'a göre ise, topluma zarar veren herhangi bir maddede olabilir. Altın, gümüş, demir ve benzerleri gibi.

86- İhtikârın hükümlerine gelince topluma zarar veren bir ihtikâr, tahrimen mekruhtur, ALLAH Teâlâ katında mesuliyeti gerektirir.

İhtikârın sonu iflâstır. Muhtekir, kendi alçak menfaati için toplumu zarara, sıkıntıya sokuyor, neticede toplumun hayatına kastetmiş oluyor. Bu yüzden veliyyülemir veya yetkili olan hakim, muhtekirin şahsî ve ailevî ihtiyaçlarını karşılayacak miktardan fazla olan ihtikâr mallarını satmasına hükmedebilir. Şayet satmaz da muhalefette bulunursa, münasip göreceği şekilde cezalandırır ve o malları, o muhtekir adına satabilir.

— 471 —

87- İhtikâr yapıldığında veliyyülemr, eşyaya kıymet takdir edebilir. Şöyle ki, veliyyülemir veya yetkili olan hâkim, ticaret mallarına bir zaruret görülmedikçe kıymet takdir edemez. Bu durumda «tes'ir = narh>(fiyat) belirlemek» mekruhtur. Çünkü ticaretin gelişmesine engel olabilir. Bir hadîs-i şerifte: "Fiyat koyucu ancak nimetleri azçok veren ve rızıklandırıcı olan ALLAH Teâlâdır" {(*): Ebu Davud; Buyu:51; No:3451; 2/293, Tirmizi; Buyu:43; No:1314; 3/605, İbn-i Mace; Ticarât:27; No:2200; 2/741} buyurulmuştur. Fakat bu malların sahipleri haddi aşar, bunları fahiş bir fiyatla, yani en az iki kat fiyatla satmaya başlarsa, veliyyülemir veya hâkim, bilir kişi ile istişare ederek kıymetleri takdir ve tayin edebilir. Bunda bir sakınca yoktur. Hattâ İmam Malik'e göre kıtlık yıllarında fiyatları tesbit etmek, vali bulunan zat üzerine bir vazife olur, hatta fiyatlarda fahiş bir fazlalık bulunmasa bile.

88- Bir kimse, kendi arazisinin mahsullerini bekletmekle muhtekir sayılmaz. Çünkü bu, kendisine ait bir hakdır, buna toplumun hakları alakalı olmaz. Bir kimse, kendi arazisini ekmeyebilir. Bu sebeple mahsullerini de satmayabilir. Şu kadar var ki pahalılık ve kıtlık zamanını beklediğinden dolayı günaha girer. Zira müslümaların hakkında fena bir niyette bulunmuş olur.

89- Başka bir beldeden kendi beldesine getirtmiş olduğu bir malı bekleten kimse, İmam-ı A'zam'a göre muhtekir sayılmaz. Çünkü toplumun hakkı, bulundukları beldeden ve o belde etrafından toplanılan mallarla alakalı olur. Bununla beraber bu getirtilen malları satmak müstehaptır. Bunları bekletmek mekruh olmaktan uzak olamaz.

İmam Ebu Yusuf'a göre bu kimse de muhtekir sayılır, hakkında muhtekir muamelesi uygulanır. İmam Muhammed'e göre ise, âdet üzere dışarıdan getirtilen maddeleri bekletmek mekruhtur. Fakat âdete aykırı olarak pek uzak yerlerden getirtilen maddeleri bekletmek mekruh değildir. Çünkü bunlara toplumun hakkı alakalı olmaz.

Kısacası ihtikârda hayır yoktur. Bu şefkat ve merhamet duygularına mâni, insanlığın hayırseverlik hususiyetine aykırı olduğundan bundan kaçınmalıdır.

RİBÂNIN MAHİYETİ VE NEVİLERİ

90- Ribâ "Faiz", lugatta fazlalık manasınadır. Şer'an alış-verişte akit yapanlardan birine verilmesi şart koşulup, karşılığı bulunmayan fazla bir miktardan ibarettir. On dirhem gümüşü, on bir dirhem gümüş karşılığında satmak gibi.

91- Ribâ, altın ve gümüş gibi "mevzunat"tan olan, yani tartılan şeyler ile buğday, arpa, hurma, tuz, kuru üzüm gibi "mekilât"tan bulunan, yani ölçü ile alınıp verilen şeylerde olur.

— 473 —

"Ribâ, Malikîler'e göre yalnız altın ve gümüş ile geçimi temin edip "kût = erzak" denilen şeylerde olur. Şafiîler'e göre de yalnız altın ve gümüş ile yiyeceklerden olan şeylerde olur."

92- Riba, iki nevidir: «Riba-i fazl," "Riba-i nesie.»

"Riba-i fazl," tartılan veya ölçülen bir cins eşyanın, kendi cinsi karşılığında peşin olarak fazlasıyla satılması halinde meydana gelir.

Bu sebeple altın, gümüş, bakır, buğday, arpa ve tuz gibi bir şey, kendi cinsiyle derhal değiştirilecek olsa, miktarlarının eşit olması icap eder. Birinin miktarı biraz fazla olunca, bu bir ribâ olmuş olur ki haramdır. ALLAH katında cezası pek büyüktür. Hatta aynı cinsten olan bu iki kısım eşyadan bir kısmı sanat itibariyle daha kıymetli veya bir kısmı daha iyi, diğeri daha düşük bulunsa bile.

Altın ile gümüş, sanat itibarıyla veya sikke halinde bulunmakla veznî olmaktan çıkmış olmaz. Çünkü bunların veznî = tartılır şeylerden olmaları, nassı şer'i "Hadis-i şerif" ile sabittir. Meselâ on miskal "yaklaşık 45 gram" altın, yine on miskal altın karşılığında peşin olarak satılabilir. Fakat on bir miskal karşılığında satılamaz. Bu bir miskal, fazla olduğundan ribâ olmuş olur.

Aynı şekilde on kile "20 teneke" buğday, on kile buğday karşılığında peşin olarak satılabilir.

Fakat dokuz veya on bir kile buğday karşılığında satılamaz. Fazla miktar, ribâdır.

93- Riba-i fazldan kurtulmak için, bir cinsten olan, faizli işlem olabilecek mallardan her birini ya tamamen veya kısmen kendi cinsinden başkasıyla değiştirmelidir.

Meselâ on miskal altın, yüz dirhem gümüş karşılığında ve on kile buğday on beş kile arpa karşılığında peşin olarak değiştirilebilir. Yine on miskal altın, dokuz miskal altın ile şu kadar dirhem gümüş karşılığında ve on kile buğday da beş kile buğday ile şu kadar kile arpa karşılığında peşin olarak değiştirilebilir.

94- "Riba-i nesie"ye gelince, bu da tartılan veya ölçülen şeyleri birbiri karşılığında veresiye olarak değiştirmektir, hatta miktarları eşit olsa, bile, bu da haramdır.

Meselâ on dirhem "yaklaşık 32 gram" gümüş veya bu ağırlıktaki bir gümüş para, yine on dirhem gümüş veya gümüş sikke karşılığında veresiye olarak satılamaz. Çünkü bunların cinsleri ve miktarları birdir. Biri peşin, diğeri veresiyedir. Bu şekilde aralarında bir fark vardır. Bu sebeple bu, bir ribâdır, bir günahtır.

Aynı şekilde elden verilen bir kile buğday ile daha sonra harman zamanında verilecek bir kile buğday satın alınamaz. Bunlar, kalitesi yüksek ve düşük olmak itibariyle farklı bulunsunlar bulunmasınlar, müsavidir. Çünkü cinsleri, miktarları birdir. Böyle olmakla beraber biri peşin diğeri veresiyedir. Veresiye ise, peşine karşılık olamaz. Arada bir fazlalık bulunmuş olur.

95- Mevzunattan yani tartılan şeyler, cinsleri farklı olsa da, birbiriyle veresiye olarak değiştirilemez. Meselâ, şu kadar kilo demir karşılığında, o kadar

— 474 —

kilo bakır veresiye olarak satılamaz. Çünkü bunlar, vezni "tartılan" olmak itibariyle birdirler.

Aynı şekilde şu kadar kile buğday, o kadar kile arpa veya tuz karşılığında veresiye olarak satılamaz. Zira bunlar da keyli "yani ölçü ile alınıp verilen şeylerden" olmakta birdirler.

Bu esastan yalnız nakitler müstesnadır. Şöyle ki, nakit paralar karşılığında nakit cinsinden olmamak üzere tartılan ve ölçülen şeyler peşin olarak alınabileceği gibi, veresiye olarak da alınabilir. Çünkü alış veriş hakkında buna ihtiyaç vardır.

İSTİKRAZ "BORÇ ALMA-VERME" MESELELERİ

96- «İstikraz» borç alıp verme muamelesi, yalnız misliyatta, {(*): Çarşı ve pazarda aynı fiyatta kendi gibisi bulunan şeydir, standart olan mallar.} yani altın ve gümüş gibi mevzunat "yani tartılan şeyler" ile, buğday, arpa gibi me'kilât'ta, yani "ölçü ile alınıp verilen" ve yumurta, ceviz gibi taneleri arasında kıymetlerini değiştirecek derecede farklılık bulunmayan adediyatta, yani "sayılarak alınıp verilen şeylerde" geçerli olur. Hayvan ve el örgüsü, el dokuması gibi kıyemîyâtta {(*): Çarşı ve pazarda dengi bulunmayan yahut bulunsa da fiyatça farklı olan şeydir. Standart olmayan mallar. Yazma kitaplar, el yapısı kaplar, kullanılmış arabalar, eski paralar gibi, nâdir eşya halini almış "misliyyattan" olan şeyler de kıyemiyyattan sayılır.} olmaz.

97- Gerek altından, gümüşten ve benzeri madenlerden olan nakit paralar ve gerek diğer tartılan veya ölçülen şeyler, daha sonra yalnız misil "denk, aynı"ları alınmak üzere borç olarak alınıp verilebilir. Buna, «karz-ı hasen» denir ki, sosyal bir yardım olduğundan büyük bir sevaptır. Fakat bunun karşılığında fazla bir şey verilmesi şart edilmiş olursa bu, bir faiz meselesi olur ki, bu da riba hükmündedir. Mukriz'in, yani borç verenin bir veya birden fazla ortaklardan ibaret olması arasında fark yoktur.

98- Borç alınan şeyler, daha sonra kendi misilleriyle ödenir. Meselâ, borç alınan bir altın akçe, yine bir altın akçe ile ve bir miktar buğday yine o miktar buğday ile fazla bir şey verilmeksizin ödenir. Şu kadar var ki borç alınan akçe meselâ, kağıt para, daha sonra bulunmasa veya geçmez bir hale gelse - fetva verilen görüşe göre- son geçerli olduğu tarihteki kıymeti ile ödenmek lâzım gelir.

99- Bir kimse, borç verdiği para ve başka bir şeyin tamamını veya bir miktarını borçlusuna bağışlayabilir. Borç alan da aralarında bir şart bulunmaksızın kendisine borçlu olduğu kimseye hediye verebilir.

Kısacası borç alma-vermelerde iki taraftan birine şart koşulan bir menfaat helâl değilse de, şart koşulmayan bir menfaat helâldir. Bu sebeple bir borçlu,

— 475 —

borcunu ödemekle beraber kendiliğinden şu kadar kuruş da bir âdet neticesi olmaksızın fazla verse bu, helâl olur.

100- Bir kimsenin bir parayı başka bir yerde bulunan bir şahsa ödemek suretiyle borç alması mekruhtur. Fakat böyle bir parayı aralarında bir şart bulunmaksızın borç verenin izniyle başka bir yerde bulunan bir şahsa götürüp vermesi mekruh değildir. Hattâ böyle bir şart ve âdet bulunmaksızın biraz da fazla bir şey vermesinde bir haramlık yoktur. Bu, bir hibe olmuş olur.

101- Bir kimsenin bir şahsa, meselâ bir tüccara her ay veya her sene kendisine şu kadar meblâğ vermek üzere bir miktar para vermesi caiz değildir. O meblâğ, bir ribâ olmuş olur. Fakat muayyen miktar parayı muayyen bir işte kullanıp elde edilecek kârından kendisine muayyen bir miktarının, meselâ üçte birinin veya yarısının verilmesi şartıyla vermesi caizdir. Çünkü bu, şirket "ortaklık" muamelesi demektir. Bu halde o kimsenin zarara da sermayesi nisbetinde ortak olması lâzım gelir.

102- Komşular arasında ekmekler, gerek sayı ve gerek tartı itibarıyla borç alınıp verilebilir. Bu hususta teamül "gelenek" mevcut olup, müsamaha geçerlidir. Bu, İmam Muhammed'in görüşüdür. Fetva da bu şekildedir.

103- Faizin dinen haram kılınmasında bir çok hikmetler vardır. Bir kere muhtaç bir kimseye verilen bir paradan, daha sonra fazla bir şey alınması, sosyal yardım vazifesine aykırıdır. Sonra bir paranın bu şekilde artırılması, çok kere şahsın iktisadî faaliyetini azaltır, kendisini tembelliğe sevk edebilir. Bununla beraber borç alınan paradan borç alanın bir kazanç elde edip etmeyeceği mııhakkak değildir, bilakis muhtemeldir. Çok kere alınan borç paralar lüzumsuz yere sarf edilerek karşılığında bir çok zararlara katlanmak lâzım gelir. Rehin verilen nice kıymetli malların bu yüzden hiç pahasına elden çıktığı daima görülür. Halbuki verilecek fazla miktar, kesinleşmiş muayyen bir maldır. Bu sebeple muhtemel, düşünülen bir kazanç, kesinleşmiş bir mala karşılık olamaz.

Esasen katî bir lüzum görülmedikçe borç almamalıdır. Borç huzuru, rahatı kaçırır, hürriyeti kısıtlar. Borç verecek bir halde bulunanlar da ellerinden gelen yardımı muhtaçlardan esirgememelidirler, sadece ALLAH rızası için, karz-ı hesen suretiyle borç verip mükâfatını ALLAH Tealâ'dan beklemelidir. Yerine sarf edilen bir borç para, sadakadan daha faziletlidir. Bununla beraber borç alacaklar da emin, sözünde durur, ilk fırsatta borçlarını vermeye azimli olmalıdırlar. Bu gibi vasıflardan mahrumiyet, yardım vazifesini bozmaktadır.

MÜSLÜMANLIKTA YAPILMALARI CAİZ OLMAYAN ŞEYLER

104- Ferdlerin ve toplumun selâmetine, iffet ve temizliğine, saadetine muhalif olan şeyler, İslâm dininde yasaktır, haramdır. Bunların yapılması dünyevî veya uhrevî mesuliyeti gerektirmektedir. Bunlara «günah, masiyet, ism» denir.

— 476 —

105- Günah olan şeyleri bizzat yapmak caiz değildir. O gibi şeylere razı olmak ve bir zorlama olmadıkça yardım etmek de caiz değildir.

Meselâ bir kimse, bir şey çalamaz. Bu haramdır, cezayı gerektirir. Bir şeyin çalınmasına razı da olamaz, yardım da edemez. Bu da haramdır, yasaktır.

106- Günah olan şeylere razı olmak veya yardım etmek yerine göre ya haram veya mekruh olur. Bu, şer'i şerifte bir asıldır. Buna binlerce mesele, dayanabilir.

Meselâ bir şahıs, herhangi bir haksızlığı geçerli kılmak için bir kimseden bir mal alamaz. Bu, rüşvettir, haramdır. Bu sebeple bir haksızlığı geçerli kılmak için bir mal da veremez ve böyle bir malın verilmesine vasıta da olamaz. Bunlar da haramdır, yasaktır. Çünkü böyle alınması yasak olan bir şeyin, verilmesi de, verilmesine delâlet edilmesi de haramdır, yasaktır. Nitekim bir hadîs-i şerif:

لَعَنَ اللّٰهُ الرَّاشِيَ وَالْمُرْتَشِيَ وَالرَّائِشَ يَعْنِى الَّذِى يَمْشِي بَيْنَهُمَا

"ALLAH Teâlâ rüşvet alana da, rüşvet verene de, bunların arasında rüşvete vasıta olana da lanet buyursun." {(*): Deylemi, Firdevs; No:5438; 3/463} mealindedir.

107- Bir kimse, kendisine miras bırakan şahsın gayrimeşru bir sebeple elde etmiş olduğu bir malından miras hissesi almamalıdır. Daha iyi olan budur. Bu, bir vera "sakınma" ve zühd "terk etmek" faziletidir. O hisseyi almak, meşru olmayan bir harekete razı olmak demektir.

Bu sebeple insan, helâl ve meşru olan hisse ile yetinmeli, o mal asıl sahibi malûm ise, ona geri verilmelidir. Malûm değilse fakirlere sadaka olarak dağıtılmalıdır. Çünkü böyle haram bir maldan kurtulmanın çaresi, sahibine geri vermek imkansız olunca, sadaka olarak vermektir.

108- Alacağı bir gıda maddesini gayrimeşru bir hale getireceği veya alacağı genç bir köleye fena muamelede bulunacağı veya satın alacağı silâhı fitneye âlet edeceği anlaşılan bir kimseye bunları satmamalıdır. Bu satış, tenzihen de olsa, mekruh olmaktan uzak değildir.

YENİLMELERİ VE İÇİLMELERİ HELÂL OLUP OLMAYAN ŞEYLER

109- Eşyada yenilip ve içilmek itibarıyla asıl olan mübah olmaktır. Bütün eşya, esasen insanların istifadeleri için yaratılmıştır. Bu sebeple aslında temiz olan, akla ve sıhhate zararlı olmayan bir kısım hayvan etleri, buğday, arpa, pirinç gibi hububat denilen şeyler, sebzeler, meyveler, sıvılar helâldir. Bunlar yenilip içilebilirler.

Fakat bazı şeyleri yeyip içmek, insanlara zararlı, hikmet ve maslahata aykırı olduğu için müslümanlıkta haram kılınmıştır.

— 477 —

110- Hayvanlardan tabiatıyla pis olanların, dişleri ile veya tırnakları ile kendilerini müdafaa edip başkalarına saldıranların etleri haramdır. "Yedinci kitaba müracaat!"

111- Bitkilerden insanı öldüren veya aklını gideren, vücudu zehirleyen veya herhangi bir şekilde sıhhate zararlı olan şeyleri yemek haramdır. Meselâ afyon, haşhaş, esrar gibi sarhoşluk veren, aklı bozan şeyleri yemek caiz değildir. Bunlardan sarhoş olanlar hakkında -İslâm ahkâmına göre- tazir cezası lâzım gelir. Tazir ise, yetkili hakim tarafından yapılacak hapis, dövme, azarlama, ikaz gibi cezalardır.

112- Sıvılardan vücuda zararlı olanları, insana sarhoşluk verenleri içmek haramdır. Çünkü sarhoşluk veren bir sıvının azı da, çoğu da müçtehidlerin çoğuna göre haramdır. Nitekim bir hadîs-i şerifte:

مَا أَسْكَرَ كَثِيرُهُ فَقَلِيلُهُ حَرَامٌ

"Çoğu sarhoşluk veren bir şeyin azı da haramdır." {(*): Ebu Davud; Eşribe: 5; No:3681; 2/352, Tirmizi; Eşribe:3; No:1865; 4/292, Nesâi; Eşribe:25; No:5607; 8/300, İbn-i Mace; Eşribe:10; No:3393; 2/1125, A. b. Hanbel; No:5616; 2/91} buyurulmuştur.

Bu gibi sıvıların içilmelerindeki zararlar, herkesçe malûmdur. Bu haram içeceklerin toplum bünyesinde açtığı yaralar pek acıklıdır. Bunların uhrevî mesuliyetleri ise, pek şiddetlidir. Hele «hamr = şarap» denilen içkinin bir damlasını bile içmek, icma ile haram olup şer'an had {(*): Bizzat ALLAH Teâlâ tarafından belirlenmiş, miktarı belli cezalar. Şarap içene kâdı tarafından 80 sopa vurulur.} denilen cezayı gerektirmekdir. Kısacası bu pek zararlı olan şeylerden kaçınmalıdır. Bunlardan kaçınmak, gerek fertlerin ve gerek toplumun selameti için pek lâzımdır.

113- Temiz içecekler, sadece bozulmakla haram olmaz. Ancak vücuda zararlı bir hale gelmiş olursa, o zaman haram olur. Etler ise, kokunca, yiyilmeleri haram olur. Süt, tereyağı, zeytinyağı kokmakla haram olmaz. Yiyeceklere gelince, bozulup keskinleşince temizliğini kaybetmiş ve bu sebeple yenilmesi haram olmuş olur.

114- Hamamların pis sularını ve benzeri şeyleri sebze bahçelerine akıtmak mekruhtur. Fakat bu gibi pis sular ile sulanan bahçelerin sebzelerini yemek haram değildir. Bir çok fıkıh alimlerine göre mekruh da değildir.

İnsan pisliğini satmak mekruhtur. Fakat başka maddeler ile karıştırılmış olan pisliğini ve herhangi bir hayvan gübresini satmak mekruh değildir.

115- Temiz olmayan şeyleri, meselâ bozulup temizliğini kaybeden kokmuş etleri ve benzeri şeyleri, etleri yenilen hayvanlara yedirmek caiz değildir.

116- İçine temiz olmayan bir şey düşen veya akıtılan, dinen az kabul edilen bir sıvı, temizliğini kaybederek içilmesi haram olur. Dinen çok kabul

— 478 —

edilen bir sıvı da içine düşen temiz olmayan bir şey ile rengini veya tadını veya kokusunu kaybedince temizlikten çıkmış, içilmesi haram olmuş olur. "İkinci kitaba müracaat."

117- Yukarıda haram oldukları yazılan şeylerden her biri li aynihi "bizzat kendisi" haramdır. Bir de li gayrihi "başka bir sebeple" haram olan şeyler vardır ki onlar da başkalarına ait olan mallardır. Şöyle ki, bir kimse için başkasının bir malını rızası olmaksızın haksız yere almak, meselâ yiyeceğini veya suyunu yiyip içmek haramdır. Aksi takdirde mal hürriyeti kalmaz. İnsanların toplum halinde mülkiyet ve tasarruf haklarına sahip olarak yaşamalarına imkân bulunmaz.

118- Bir baba, muhtaç olmadıkça tabiatı kötü olan evlâdının malını kendi kendine alıp yiyemez. Fakat bir ihtiyaç bulunmasa da iyi olan evlâdının malını alıp yiyebilir. Bir hadîs-i şerifte:

اَنْتَ وَمَالُكَ لِاَبِيكَ

"Sen de, senin malın da babanındır" {(*): Neylü'l-Evtar; Nafakât:1; No:3; 6/321} diye buyurulmuştur.

119- Tedavi için temiz olan ilaçları yiyip, içmek, kullanmak caizdir. Hattâ Peygamber (S.A.V) Efendimiz:

تَدَاوَوْا يَا عَبَادَ اللّٰهِ فَاِنَّ اللّٰهَ تَعَالٰى لَمْ يَضَعْ دَاءً اِلَّا وَضَعَ دَوَاءً غَيْرَ دَاءٍ وَاحِدٍ اَلْهَرَمُ

"Ey ALLAH'ın kulları! Tedavîde bulununuz. Çünkü ALLAH Tealâ bir hastalık yaratmamıştır ki, illâ onun için bir deva, bir ilâç da yaratmıştır. Yalnız bir hastalık müstesna ki, o da ihtiyarlıktır." {(*): Ebu Dâvud; Tıp:1; No:2855; 2/396; A. b. Hanbel; No:17987; 4/278; El-Mu'cemü'l- Kebir; No:483; 1/184} diye buyurmuştur.

Bu sebeple bir çok hastalıklar, tedavi sebebiyle yok olur. İlahi kanun böyle olmalıdır. Bununla beraber şifayı tedaviden değil, ALLAH Tealâ'dan bilmelidir.

120- Helâl, temiz olmayan şeyler ile tedavide bulunmak, esasen caiz değildir. Şu kadar var ki, bazı fıkıh alimlerine göre, başka bir ilâç bulunmadığı takdirde müslüman, âdil bir doktorun göstereceği lüzum üzerine caiz olabilir.

Şöyle ki bir hastalığın veya bir hastalığa sürükleyecek bir zafiyetin tedavisi için mubah bir ilâç bulunmazsa, böyle bir doktorun "şifa ümidi vardır" diye tavsiyesi üzerine li aynihi "bizzat kendisi" haram bir şey ile zaruret miktarı tedavi caiz olur.

Fakat sadece görünürde bir menfaat düşüncesiyle, meselâ, yalnız kilo almak arzusu ile böyle bir ilâcı kullanmak caiz değildir. Bunda tedavi mahiyeti yoktur. Bunun haram olduğunda ittifak vardır.

Görülen lüzum üzerine bir uzvunda ameliyat yapılacak bir kimseye aklını giderecek temiz bir ilâç içirilmesinde de bir sakınca görülmemektedir.

— 479 —

YİYİP İÇME MİKTARI VE BUNLARIN ÂDABI

121- Ölmeyecek miktar yiyip içmek farzdır, ki insan bu sayede oruç tutmaya ve ayakta namaz kılmaya gücü olur. Hattâ insan, kendisini ölümden kurtaracak miktar helâl bir şey bulamazsa haram olan bir şeyden o miktar yiyip içebilir. Meselâ böyle bir kimse, kendi kendine ölmüş bir hayvanın etinden yiyebilir. Yine boğazında kalan bir lokmayı gidermek için başka su bulamayınca kâfi miktar sarhoşluk veren bir sıvıdan içebilir. Fakat fazlasını yiyip içemez. Çünkü zaruretler, kendi miktarlarıyla takdir olunur.

122- Bir insan için kuvvetini artırmak için doyuncaya kadar yiyip içmek mubahtır. Bundan fazla yiyip içmek ise, haramdır. Bunun ölçüsü mideyi bozacağına kuvvetli zan oluşacak miktardır.

Bununla beraber misafirlerine riayet için veya ertesi gün tutacağı oruca kuvvetli bulunmak için biraz fazla yiyip içmekte bir sakınca yoktur.

123- Misafir için veya her birinden bir miktar yemek suretiyle ihtiyaca kâfi gıda alabilmek için sofrada çeşitli yiyecek bulunmasında bir sakınca yoktur. Bununla beraber haddinden fazlası, israf sayılacağından uygun olamaz.

Sofrada çeşitli meyvelerin bulunmasında da bir sakınca yoktur. Fakat terki daha iyidir. Birden fazla, çeşitli şeyler mideyi bozabilir.

Kısacası mubah olan şeyleri bir ihtiyaç bulunmaksızın çoğaltmak da israf sayılır, bundan kaçınmalıdır. Sofra üzerine lüzumundan fazla ekmek koymak gibi.

124- Ayakta su içmekte bir sakınca görülmeyebilir. Fakat yürürken su içilmesi, zararlı olduğundan uygun değildir. Suyu bir nefeste içmek de sıhhî bakımdan uygun görülmemektedir.

125- Farz olan ibadetleri eda için zayıf düşecek derecede yiyip içmeyi azaltmak suretiyle perhizde bulunmak caiz değildir. Fakat normal bir şekilde yapılacak bir perhiz mubahtır.

126- Yiyip içmenin adabına gelince, yemekten evvel ve sonra eller yıkanmalıdır. Bir hadîs-i şerîf: "Yemekten evvel el yıkamak bir hasenedir, yemekten sonra ise, iki hasenedir, iki kat sevabdır." {(*): Deylemi, Firdevs; No:7241; 4/426} meâlindedir.

127- Cünüp olan erkekler ve kadınlar için ellerini ve ağızlarını yıkamadan yiyip içmek mekruhtur.

Âdet gören kadınlar için de yemekten evvel ağızlarını yıkamak daha iyidir.

128- Yemeklerin evvelinde "Besmele-i şerife"yi okumalı, sonunda da "Elhamdülillah" demelidir. Bu nimeti bize veren, bu nimetten istifade kuvvetini

— 480 —

bize ihsan buyuran Kerîm ve Rahîm olan ALLAH'ımızı bu vesile ile de tazim etmelidir. Yemeğin evvelinde besmele unutulursa sonunda: "Bismillâhi âlâ evvelihi ve âhirihi = yemeğin evveline de sonuna da bismillah " denilmelidir.

129- Yemeğe başlarken besmeleyi sofra başında bulunanların işitebilecekleri bir tarzda okumalıdır. Bu, bir telkin etme, bir hatırlatma demektir. Fakat yemek sonunda işitilecek bir ses ile "Elhamdülillah" denilmesi uygun değildir. Ancak sofrada bulunanların hepsi de yemeklerini bitirmiş olurlarsa, o zaman denilebilir.

130- Yemeklere az bir tuz ile başlamak, tuz ile bitirmek faydalıdır, sünnettir. Ekmek parçalarına hürmet etmeli, bunların üzerine tuzluk ve benzeri şeyleri koymamalıdır. Bunlara parmakları, ağzı, bıçakları silip atmamalıdır. Yemekler de pek sıcak olarak yenilmemelidir, koklanmamalıdır, yemeklere ve sulara üflenmemelidir. Bunlar adaba aykırıdır.

131- Yemek esnasında sükut edilmesi mekruhtur. Yemek yerken sâlih zatların menkıbeleri anlatılmalıdır, güzel bir şekilde konuşulmalıdır. Hele misafirlerin yanında ev sahibinin fazla sükut etmesi hiç uygun değildir. Ev sahibi, misafirlerin yanından ayrılmamalı, onların yanlarında hizmetçisine darılmamalı ve misafirlerine bizzat hizmet etmek güzelliğini de esirgememelidir. Yemek arasında misafirlerine ısrar etmeksizin "buyurunuz" demeyi de unutmamalıdır. Bu, bir müstahaptır.

132- Ev sahibi kendilerine ziyafet verdiği zatlar ile beraber onlara ağırlık verecek kimseleri bulundurmamalıdır. Misafirler de ev sahibinin rızası malûm olmadıkça, başkalarını ziyafete beraberlerinde getirmemelidirler. Ve ziyafetten sonra ev sahibinden müsaade istemedikçe ve "ALLAH'a ısmarladık" veya "ALLAH'a emanet olunuz" gibi bir duada bulunmaksızın çıkıp gitmemelidirler.

GİYİLMELERİ, KULLANILMALARI LAZIM VE CAİZ OLUP OLMAYAN ŞEYLER

133- Her müslüman için avret mahallerini örtecek kendisini sıcaktan, soğuktan koruyacak miktar elbise giymek farzdır. Bu elbisenin etekleri, erkeklerde bacaklarının yarısına kadar, kadınlarda ayaklarının yüzlerine kadar uzamalı, kolları da parmak uçlarına kadar uzun bulunmalıdır.

Erkeklerin elbisesi, kırmızı veya sarı renkte olmamalı, siyah veya beyaz renkte olmalıdır. Bu renkler, müstehabdır, yeşil renk de sünnete uygundur.

134- Elbise, ne fevkalâde değerli, ne de son derece adi olmalı, bilakis orta bir halde bulunmalıdır. Çünkü her şeyin orta halde bulunması hayırlıdır. Bununla beraber ALLAH Tealâ'nın verdiği nimeti göstermek için bir zinet olmak üzere kâfi miktardan fazla elbise edinmek müstehaptır. Peygamber (S.A.V) Efendimiz:

— 481 —
أَنْعِمْ عَلٰى نَفْسِكَ كَمَا أَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْكَ

"ALLAH Tealâ sana inam ettiği gibi, sen de kendine in'am et" {(*): Beyhaki Şuabu'l-İman; No:6198; 5/162} buyurmuştur. Diğer bir hadîs-i şerifte de:

إَنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ أَنْ يَرٰى أَثَرَ نِعْمَتِهِ عَلٰى عَبْدِهِ

"Şüphe yok ki ALLAH Tealâ nimetinin eserini kulunun üzerinde görmeyi sever." {(*): Beyhaki Şuabu'l-İman; No: 6196-6200; 5/162} buyurulmuştur.

135- Cuma günlerinde, bayramlarda, cemiyetlerde süslenmek için güzel elbise giyinmek mubahtır. Fakat böyle elbise ile devamlı süslenip durmak uygun değildir. Bu, bir gurur eseri olur ve çok kere muhtaç olanların kinine sebep olur. Kibirlenmek ve böbürlenmek için elbise giyinmek ise, mekruhtur.

136- Kibirlenmek maksadıyla yapılan her şey mekruhtur. İnsanlığa yakışmaz. Bu sebeple başkalarına karşı böbürlenmek, zorba tavrı takınmak maksadıyla pek kıymetli elbiseler giyilmesi veya pek yüksek binalar yaptırılması mekruh olmaktan uzak olamaz. Hele böyle bir hareket, israf derecesine varırsa, harama dönmüş olur. Akıllı olan kimse, sadece bir gurur için, sadece bir gösteriş için israfa düşmez, parasını lüzumsuz şeylere sarfederek iktisada, ihtiyata muhalefette bulunmaz. Başkalarına kötü örnek olarak toplum hayatında gedikler açılmasına sebebiyet vermez.

137- Fakirlerin veya orta halli kimselerin, fazla zenginleri taklit ederek israfa düşmeleri caiz değildir. Bu, pek acınacak bir haldir. Bir zengin için giyinilmesi mubah olan bir elbise, bir fakir hakkında mekruh, hattâ haram olabilir. Herkes haline, servetine göre hareket etmeli, mukadderata razı olmalı, meşru şekilde hayatını tanzime çalışmalıdır.

138- İpek kumaşlardan elbise giyinmek, kadınlar için caizdir, erkekler için caiz değildir. Beden ile ipek elbise arasında başka bir giysi bulunsun bulunmasın, müsavidir. Fakat yalnız uzatmaları ipek olan veya üzerinde dört parmak eninde ipek işlemeler, saçaklar, kenarlar bulunan kumaşlardan elbise giyinmek erkekler için de caizdir. Bir de erkeklerin harb halinde kalın ipekli elbise giyinmeleri, İmameyn'e göre caizdir. Bu gibi elbiseler, mücahidleri düşmana karşı heybetli gösterir ve kılıç darbelerine karşı dayanıklı bulunur.

139- Erkekler için ipek kumaşlar, ipek takkeler mekruhtur. Erkek çocuklara da ipekli, altın sırmalı kumaşlar giydirmek mekruh olmaktan uzak değildir. Fakat bir erkek, ağrıyan gözüne ipekli bir mendil bağlıyabilir. Bunda bir sakınca yoktur.

482

140- İpekli eşyadan, başka şekilde istifade etmek caizdir. Meselâ ibrişimden dokunmuş bir seccade üzerinde namaz kılınabilir, bunda bir mekruhluk yoktur. Aynı şekilde ev içini ipekli kumaşlar ile bezemek de caizdir. Yeter ki bir böbürlenme-övünme için olmasın.

Yüzleri ipek kumaştan yapılan minderler üzerinde oturmak, yataklarda yatmak da İmam-ı A'zam'a göre helâldir.

141- Üzerinde "MâşâALLAH"veya "Elmülkü lillâh" gibi bir ibare işlenmiş bulunan bir seccadeyi veya herhangi bir döşemeyi yere sermek mekruhtur. Hatta harflerin araları açılmış, bazı harflerin üzerlerine örgü örülmüş olsa bile. Çünkü tek tek harflere de hürmet lâzımdır. Harflerdeki bitişikliği gidermekle mekruhluk yok olmaz.

142- Altın ile, gümüş ile ve benzeri mücevherat ile kadınların süslenmeleri caizdir. Erkekler ise, zinet maksadıyla olmaksızın gümüşten halkalı mühür kullanabilirler. Ve zinet için de olsa, gümüşlü kemer, altın yaldızlı, işlemeli kılıç kuşanabilirler. Fakat altından, demirden, tunçtan, şişeden, taştan halkalı mühür kullanamazlar. Bu haramdır.

Mühürde itibar kaşa değil, halkayadır. Kaşı taştan, akikten yakuttan ve benzeri şeylerden olabilir. Şu kadar var ki, bir ihtiyaç görülmedikçe mühür kullanılmaması daha faziletlidir.

143- Sadece bir zinet için evde altın ve gümüş kaplar, tablalar benzeri şeyler bulundurmak caizdir. Fakat altın veya gümüş kaplardan yemek yenilmesi, su içilmesi, yağlanılması, güzel kokulu bir şey sürülmesi erkeklere de, kadınlara da mekruhtur.

Gümüş veya altın kaşık ile yemek yenilmesi de böyledir. Gümüş veya altın kalem, hokka kullanmak da mekruh olmaktan uzak değildir. Şu kadar var ki, altın veya gümüş kaptaki bir yemeği ve benzeri başka bir kaba naklettikten sonra yemekte, içmekte, kullanmakta bir mekruhluk yoktur. Aynı şekilde gümüşle süslü kaplardan su içilmesi de mekruh değildir. Yeter ki, gümüşlü tarafı ağıza alınmasın.

144- Kalaysız bakır, tunç kaplardan yemek yenilmesi mekruhtur. En iyisi toprak cinsinden olan kaplardır. Şişeden, billurdan, akikten yapılmış kapların kullanılmasında da bir mekruhluk yoktur. Bunların temizlenmesi kolaydır. Bunlar sıhhî bakımdan madenî kaplara tercih edilmiştir.

145- Sallanan bir dişi gümüş bir tel ile bağlamak caizdir. Fakat altın bir tel ile bağlamak, İmam-ı A'zam'a göre caiz değildir. İmam Muhammed'e göre ise, her ikisi ile de bağlamak caizdir, bunda bir sakınca yoktur. Bir görüşe göre İmam Ebu Yusuf'un içtihadı da böyledir.

Aynı şekilde çıkan bir dişi yerine iade ederek, gümüş veya altın bir tel ile bağlamak, İmam-ı A'zam'dan bir rivayete göre mekruhtur. Bu diş, ölünün dişi hükmündedir. Bunun yerine besmele ile boğazlanmış bir koyun dişi gümüş bir tel ile bağlanabilir. Bunun yerine gümüşten bir diş de edinilebilir.

— 483 —

Fakat İmam Ebu Yusuf'a göre çıkan bir dişi yerine iade ederek gümüş veya altın bir tel ile bağlamakta veya onun yerine gümüşten bir diş edinilmesinde bir sakınca yoktur. İmam-ı A'zam'ın da dişin iade edilmesi görüşünde olduğu İmam Ebu Yusuf'tan rivayet edilmiştir. İmam Muhammed'e göre ise, çıkan dişin yerine gümüşten de, altından da diş yaptırılabilir.

Düşmüş veya kesilmiş bir burun yerine, altından burun yapılabilir. Fena koku yapacağı için gümüşten yapılmaz.

146- Nazar değmesin diye çocukların elbisesine boncuk işlenmesi, nazarlıklar takılması caiz değildir. Bunlar cahiliyyet devrine âit bir âdettir. Fakat ekin tarlalarında, bostanlarda birer değnek üzerine hayvan kafası takılmasında bir mahzur yoktur. Bunlar, hem birer korkuluktur, bazı zararlı kuşların, hayvanların buralara gelip sokulmalarına mâni olur, hem de göz değmemesine bir sebep olabilir. Çünkü «isabet-i ayn» denilen göz değmesi çok kere vakidir. İnsana da, hayvana da, mala da isabet edebilir. Bu sebeple tarlaya, bostana bakacak kimselerin gözleri ilk evvel bu yüksek korkuluklara dokunur. Artık ondan sonra ekinlere vesaireye dokunmasında bir zarar kalmayabilir.

147- Nazardan ALLAH Tealâ'ya sığınmalıdır. Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz buyurmuştur ki:

إِذَا رَأٰى أَحَدُكُمْ مِنْ أَخِيهِ أوْ مِنْ نَفْسِهِ أَوْ مِنْ مَالِهِ مَا يُعْجِبُهُ فَلْيُبَرِّكْهُ فَإِنَّ الْعَيْنَ حَقٌّ َ

"Kendisinin veya kardeşinin bir şeyi bir kimsenin hoşuna gidince bereketle dua etsin. Çünkü göz deymesi haktır." {(*): A. b. Hanbel; No:15273; 3/447}

Bereketle dua ise, şöyle yapılır:

تَبَارَكَ اللّٰهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ أَللَّهُمَّ بَارِكْ فِيهِ

"TebarekALLAH'ü ahsenü'l-halikine. ALLAH'ümme barik fîhi." {(*): Heysemi, Mecmau'z-Zevaid; 5/109}

"Yapıp yaratanların en güzelini yapan ALLAH ne yücedir! "Ne güzel yaratmış!" Ey ALLAH'ım ona bereket ihsan eyle."

Bizlerce MaşaALLAH, Tebarekâllah = ALLAH'ın dilediği oldu, ALLAH bereketli kılsın" denilmesi yaygındır.

Bir hadîs-i şerifte de:

مَنْ رَأٰى شَيْئًا فَأَعْجَبَهُ قَالَ مَا شَاءَ اللّٰهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ لَمْ يَضُرَّهُ

"Her kim hoşuna giden bir şeyi görünce:

— 484 —
مَا شَاءَ اللّٰهُ لَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللّٰهِ

= MaşaALLAH. Lâ kuvvete illa billah = MaşaALLAH kuvvet yalnız ALLAH'ındır" {(*): Kehf sûresi: 39} derse ona göz zarar vermez." {(*): Heysemi, Mecmau'z-Zevaid; 5/109} diye buyurulmuştur.

LUKATA (KAYIP EŞYA)LARIN MAHİYETİ VE HÜKÜMLERİ

148- Bir yerde bulunup sahibi bilinmeyen kayıp bir mala «lukata» denir. Bunu o yerden alıp kaldırmaya «İltikat",>bunu alıp kaldıran kimseye de "Mültekit» denilir.

Başkalarının rızaları olmaksızın mallarını ellerinden haksız yere almak haram olduğu gibi, lûkataları da alıp benimsemek haramdır.

149- Bir kimse, bir yerde bir lukata, meselâ bir miktar para veya eşya bulsa, bunu sahibine vermek üzere oradan alıp kaldırabilir. Fakat kendisine mal edinmek için alıp kaldıramaz. Bu, bir gasp sayılır.

150- Lûkataları alıp kaldırmak hususunda şu gibi hükümler vardır:

1. Görüldüğü yerde bırakıldığı takdirde zayi olmasından korkulmayan bir lukatayı alıp kaldırmak mübahtır.

2. Terkedildiği takdirde zayi olması ihtimali bulunan bir lukatayı alıp sahibi için saklamak mendubtur.

3. Zayi olacağından korkulan bir lukatayı alıp saklamak vacibtir.

4. Herhangi bir lukatayı sahibine vermeyip kendisine mal edinmek maksadı ile almak haramdır.

151- Bir kimse, bir lukatayı bulunca, bunu sahibine vermek üzere aldığına başkalarını şahid tutar, sonra sahibi ortaya çıkar da kendisine ait olduğunu isbat edince, ona teslim eder. Sahibine verilmek üzere başkalarını şahit tutarak alınıp saklanılan bir lukata, mültekit "bulanın" yanında bir kusuru olmaksızın zayi olsa, sahibine bedelini ödemesi icap etmez.

152- Lûkataları hükümete teslim etmek de caiz olabilir. Hele zimmî "gayrimüslim vatandaş"lara ait olduğu anlaşılan lukatalar, devlet hazinesine konmalıdır. Sahipleri ortaya çıkarsa, kendilerine aynen ve satılmışlar ise, bedelen iade edilir. Ortaya çıkmazsa, toplum menfaatine sarf olunur,

153- Mültekit, kendisindeki lukatayı münasib bir şekilde ilân eder ve lukatanın kıymetine göre münasib bir müddet bekler. Sahibi ortaya çıkmazsa, fakirlere sadaka olarak verir, kendisi fakir ise, bundan istifade edebilir. Fakat daha sonra sahibi ortaya çıkarsa, bedelini borçlu olur (öder).

Sahibinin aramayacağı belli olan pek kıymetsiz şeylerde ise, bir müddet beklemeye lüzum yoktur. Bir kuruş, bir meyve, bir âdi mendil gibi.

— 485 —

154- Yollarda, bahçelerde, ağaçların altlarında bulunan başaklar, meyveler hakkında da lukata hükümleri geçerlidir. Bununla beraber bu hususta tafsilât vardır. Şöyle ki:

Yazın şehirlerde ağaçların altlarına dökülen meyveler, sahipleri tarafından açıkça veya âdet üzere delâleten serbest edilmiş ise, alınıp yenilebilir, yoksa yenilemez, haramdır.

Şehirlerde bahçe ve bostan içinde bulunan meyveler, ceviz ve benzeri şeyler bozulmayıp kalabilecek şeylerden ise, sahiplerinin açıkça izinleri bulunmadıkça alınamaz. Çabuk bozulacak şeylerden ise, tercih edilen görüşe göre açıkça veya âdet üzere men edilmemiş olunca, alınıp yenilebilir. Diğer bir görüşe göre de sahiplerinin rızaları bilinmedikçe alınıp yenilemez.

Bu vaziyet köylerde olunca bakılır: Eğer meyveler bozulmayıp kalabilecek şeylerden ise, sahiplerinin izinleri bilinmedikçe alınıp yenilemez. Fakat bozulacak şeylerden ise, tercih edilen görüşe göre men edildiği açıkça belli olmadıkça alınıp yenilebilir.

Ağaç üzerinde bulunan meyvalara gelince bunlar, her nerede bulunurlarsa bulunsun sahiplerinin izinleri olmadıkça, daha faziletli olan alınıp yenilmemesidir. Ancak pek bol olup da yenilmeleri sahiplerine ağır gelmezse, o halde o meyvalardan bir miktar alınıp, orada yenilebilir. Fakat toplanıp başka bir yere götürülemez, bu caiz değildir.

155- Akar ırmak suları üzerinde bulunan meyvaları çok olsa da, toplayıp yemek caizdir. Çünkü bunlar, bu halde bırakılırsa, çabuk bozulurlar, bunları toplamaya delâleten izin vardır. Fakat böyle bir su üzerinde bulunan ağaçlara gelince bakılır. Eğer sudan çıkarılacakları zaman kıymetli bulunmayacak şeyler ise, alınmaları helâl olur. Fakat kıymetli bulunacak şeyler ise, helâl olmaz, haklarında lukata "kayıp eşya" muamelesi yapılır.

156- Bahçelerin, bostanların içinde, duvarların dibinde değil de, başka yerlerde dağınık veya toplu olarak bulunan meyvalar hakkında da lukata hükmü geçerli olur. Bunlar malûm ise, sahibine, değilse fakirlere verilir. Bunları bulan fakir değilse, bunlardan istifade edemez.

157- Yollara dökülmüş olan ağaç yaprakları, eğer dut yaprakları gibi kendisiyle istifade olunacak şeyler ise, bunları, onun-bunun toplayıp alması caiz değildir. Aksi takdirde kıymetini sahibine borçlu olurlar. Fakat istifade olunmayacak şeyler ise, toplanıp alınabilirler, ödenmeleri lâzım gelmez.

158- Ekin tarlalarında veya karpuz, hıyar bostanlarında ekinler alındıktan ve karpuzlar, hıyarlar toplandıktan sonra başkalarının toplamalarına âdeten izin verilmiş olan başak ve benzeri döküntülerini onun-bunun toplamaları caizdir.

159- Sünnet veya düğün cemiyetlerinde şeker veya para serpmekte bir sakınca yoktur. Bu serpilen şeyleri hazır bulunanlar, alıp toplayabilirler ve bunları almak için avuçlarını veya eleklerini açan kimselerin avuçlarına veya

— 486 —

eteklerine düşen şeyler kendilerine ait olur. Bu sebeple bunları başkaları alamazlar. Alırlarsa, kendilerinden geri alınabilirler.

MÜSLÜMANLIKTA EĞLENCELERİN, MÜSABAKALARIN HÜKMÜ

160- İslam dininde meşrû eğlenceler, mübahtır. Lehv ve leab denilen bir takım zararlı, faydasız eğlenceler ise, caiz değildir. Bunların bir kısmı haramdır, bir kısmı da tahrimen mekruhtur. Bunlar, aslında boş şeylerdir. İnsanın hayatı ise, pek kıymetlidir, daima faydalı şeylere sarf edilmelidir. Zararlı, faydasız şeylere sarf edilmesi, doğru olamaz.

Meselâ kumar oyunu haramdır. Çünkü bunun zararı herkesçe malûmdur. Kumar yüzünden ferah bulmuş kimse gösterilemez, fakat kumar yüzünden mahvolmuş, perişan olmuş, kederler, elemler içinde kalmış binlerce kimseler, aileler gösterilebilir.

Tavla, satranç gibi oyunlar da tahrimen mekruhtur. Bunlar, kıymetli vakitlerin ziyanına sebep ve kumara sevkedeceği için iyi şeyler değildir. Yalnız İmam Şafiî Hazretleri ve bir rivayete göre İmam Ebu Yusuf Hazretleri de satrancın mübah olduğunu söylemişlerdir. Fakat bu mübahlık, satrancın kumar yoluyla oynanmadığı ve bir farz-vâcib vazifenin yapılmasına mâni olmadığı takdirdedir. Yoksa ittifakla haramdır.

161- Bir hadis-i şerife göre:

كُلُّ لَهْوِ الْمُسْلِمِ حَرَامٌ اِلَّا ثَلَاثَةً مُلَاعَبَتُهُ اَهْلَهُ وَتَأْدِيبُهُ لِفَرَسِهِ وَمُنَاضَلَتُهُ بِقَوْسِهِ

"Müslümanın her oyunu haramdır, yalnız üç oyun müstesna; bunlar, ailesi ile eğlencesinden, atını terbiye ve eğitmesinden ve ok atma oyunundan ibarettir." {(*): Fethu'l-Bâri; İsti'zan:52; No:6301; 12/366}

Bunlar meşru, faydalı birer eğlencedir. Aile ile eğlence, aile hayatının bir sevgi ve neşe içinde devamına yardım eder. Binek hayvanlarını eğitip ve yetiştirmek ile silâh oyunları da cihad bakımından pek lüzumlu olup İslâm yurdunun müdafaasına hizmet eder. Bu sebeple bunlar, bu kıymetli gayelerinden dolayı caiz bulunmuştur.

162- Eğlence maksadı ile ve kumar şeklinde değil de, harb için idman yapmak ve kuvvet kazanmak maksadıyla yapılan bir kısım müsabakalar, caizdir. Bunlar ile birer meşru gaye takib edilebileceği için bunlar, lehv ve leab "boş eğlence" sınıfından sayılmaz. Bunlar birer spordur, cihad için hazırlıktır. Güreşler, silâh atmalar, piyade ve at, deve gibi binek hayvanlarıyla süvari olarak yapılan yarışlar bu kısmındandır. Bu müsabakalarda bulunanlara bahşiş olarak bir para, bir hediye verilmesi de caizdir. Bunlar, cihad sebeplerini temin etmek için bir teşvik mahiyetindedir.

— 487 —

MÜSLÜMANLIKTA İNSANLARIN HAYATÇA VE ORGANCA KORUNMA ALTINDA OLMALARI

163- İnsanların bizzat kendileri ve uzuvları hayatta olduğu gibi, öldükten sonra da her türlü saldırıdan korunmuş, hürmet edilmeye lâyıktır. Bu sebeple herhangi bir insanın hayatına haksız yere kastedilmesi haramdır, bir cinayettir. Aynı şekilde bir insanın herhangi bir uzvunu, kendi hayatına ait bir zaruret bulunmaksızın haksız yere kesmek, yaralamak da haramdır, bir suçtur. Nitekim bir insanı hadım yapmak, haksız yere dövmek de caiz değildir.

164- İnsan, muhterem yaratılmış bir varlık olduğundan onun âzasından hiç biriyle koparılarak faydalanılamaz. Onun herhangi bir parçası: meselâ saçları, tırnakları veya çıkmış dişleri satılamaz, bunları gömmek lâzım gelir. Bu sebeple bir kadının saçları alınıp başka bir kadının saçlarına ilâve edilemez. Böyle bir hareket insanın şerefine bir tecavüzdür, bir çeşit sahtekârlıktan ibarettir ve diğer bir insanın bir parçasıyla faydalanmak mahiyetindedir. Hattâ bir kadın, kendi saçlarına kendisinin dökülmüş olan saçlarını da ilâve edemez, bu mekruh olmaktan uzak değildir. Fakat başka temiz bir yaratığın saçlarını ilâve edebilir.

165- Yiyecek bir şey bulamayıp mecbur bir hale gelen bir insan, kendi vücudundan bir parça et koparıp yiyemez. Başka birisinin uzuvlarından birini de müsaadesiyle kesip yiyemez. Böyle bir emir ve müsaade sahih değildir. Fakat böyle zor durumda kalan bir kimse, bulacağı bir ölüden, hayatını kurtarabilecek miktarda yer, eğer yemez de ölürse, günaha girmiş olur. Nitekim oruç tutan bir kimse de ölünceye kadar bir şey yemezse günahkâr olur. Yine yenilecek bir şey bulunduğu halde yemeyip açlıktan ölen kimse de günahkar olur.

166- Henüz ana rahminde bulunan bir cenîni düşürmek de caiz değildir, çirkin bir iştir, bir nevi cinayettir. Şu kadar var ki henüz hayat bulmamış bir cenîn, geçerli bir zaruret sebebi ile, tıbbî bir gerekçe neticesinde düşürülebilir.

Bir de gebe bulunan bir kadın, vücudunun sıhhati için ilâç içebilir. Bunun tesiri ile vaki olacak düşükten dolayı mesul olmaz.

167- Çocuk olmasın diye "azil"de bulunmak, yani meniyi cinsel organı dışarısına akıtmak uygun değildir. Hanımının rızası olmadıkça caiz olmaz. Ancak bir hastalıktan veya bir fitne fesattan korkulursa, o zaman caiz olur. Kısacası müslümanların nüfusunu azaltacak şeylere kalkışmak doğru görülemez.

168- Bir müslüman için intihar, kendi kendini öldürmek ahirette büyük azapları gerektiren bir cinayet olduğu gibi, kendi ölümünü temenni etmek de caiz değildir. Bir kızgınlık veya geçim sıkıntısı yüzünden ölümü temenni etmek mekruhtur. Bir hadîs-i şerifte buyurulmuştur ki:

— 488 —

"Sizden biri kendisine gelen bir zarardan, bir felâketten dolayı ölümünü mutlaka temenni edecek ise, "Ya Rabbi! Benim hakkımda hayat hayırlı ise, beni yaşat ve eğer ölüm hayırlı ise, beni öldür." diye dua etsin." {(*): Buhari; Mezra:19; No:5347; 5/2146 - Müslim; Zikir, dua, tövbe, istiğfar:4; No:2680; 4/2064 - Ebu Davud; Cenaiz:13; No:3108; 2/205}

169- Bazı hayatî zaruretlerden dolayı insanlar üzerinde ameliyat yapmak caizdir. Meselâ içinde taş bulunan bir mesaneyi usulü dairesinde yarmak veya bütün vücuda yayılacak bir hastalıktan dolayı bir uzvu kesmek caizdir, bunda bir sakınca yoktur.

170- Ölen bir kadının rahminde diri bir çocuk bulunsa, bu çocuğu kurtarmak için o kadının karnını sol tarafından yarmak lâzım gelir.

Aynı şekilde bir çocuk, anasının karnında enine bir vaziyet alıp çıkarılması için parça parça edilmesinden başka bir yol bulunmazsa, bu vaziyet ise, anası için bir tehlike teşkil etse bakılır. Eğer çocuk canlı değilse parça parça edilerek çıkarılır. Canlı ise, bu şekilde çıkarılması caiz görülmemiştir. Çünkü bir hayat sahibini kurtarmak için diğer masum bir hayat sahibini parçalamak lâzım gelecektir. {(*): ÖNEMLİ NOT: Bu gibi hususlarda günün tıbbi, teknolojik gelişmelerine göre hareket edilmelidir. Sezeryanla doğum gibi.}

171- İnsanlara faydalı, maddi-manevi temizliğe sebep olduğundan dolayı «Hitan=sünnet» ameliyesi, çok eski zamanlardan beri bir sünnet bulunmuştur.

Malûm olduğu üzere erkek çocukların sünnet edilmelerine «hitan» denir. Bu, bir İslâm alâmetidir. Bunun müstehap olan vakti çocuğun yedinci yaşından on ikinci yaşına kadardır. Daha evvel de sünnet yapılması caizdir.

Buluğ çağına eren bir kimse, sünnet edilmemiş ise, ya bizzat kendisi veya yapabilirse hanımı tarafından sünnet edilir. Bu mümkün olmayınca bir sünnetçiye müracaat olunur.

172- Müslüman olan bir gayrimüslimin ihtiyarlığı sebebi ile sünnete tahammül edemeyeceği işin ehli tarafından haber verilirse bu sünnetten istisna edilebilir. Çünkü bir özür sebebi ile vacibin bile terki caizdir. O halde sünnetin terki öncelikle olur.

HAYVANLARA MERHAMET İLE MUAMELENİN LÜZUMU

173- İslâm dininde bütün yaratılmışlara şefkatle muamele yapılması, bir vazifedir. Bilhassa hayvanlara zulüm edilmeyip iyi bakılması lâzımdır. Hayvanları pek fazla yormamalıdır, dövmemelidir. Hayvanlara zulmün cezası ağırdır. Çünkü hayvanların Hak Tealâ'dan başka yardımcısı, müdafaa edeni yoktur.

— 489 —

"ALLAH Tealâ'dan başka yardımcısı bulunmayanlara zulm edenler hakkında ise, Hak Tealâ'nın gazabı pek şiddetli olacaktır." diye buyurulmuştur.

174- Hayvanların riayet edilecek hakları vardır. Mesela ehli hayvanların yiyeceklerini, içeceklerini vaktinde vermek, tımarlarına bakmak, haklarında yumuşaklık ile, merhamet ile muamelede bulunmak lâzımdır. Her cins başka bir hizmet için yaratılmıştır. Buna muhalefet etmemelidir.

Meselâ, sığır hayvanları, arabalara koşulmak, tarlalarda çalıştırılmak için yaratılmıştır, bunlara binilmemeli, bunların sırtlarına merkepler gibi yük yükletilmemelidir.

175- Zararlı olmayan serçe, hüdhüd gibi küçük kuşları, hayvanları boş yere öldürmemelidir. Hiç bir hayvanın yüzüne vurmamalıdır. Ve yüzünü dağlamamalıdır. Hiç bir hayvanı nişan almak için hedef tutmamalıdır, kuşların yuvalarına geceleyin gitmemelidir. Geceler onlar için bir emniyet, bir yerleşme zamanıdır.

176- Zararlarını gidermek için yılan, akrep, fare, çaylak, kara karga, kudurmuş köpek gibi hayvanlar öldürülür. Bununla beraber hiç bir hayvanı ne kadar zararlı olursa olsun, ateşe atmak suretiyle öldürmek caiz değildir.

177- "Öldürülecek bir yılanın veya akrebin eşi, intikam alır" diye söylenilen sözlerin aslı yoktur. Bunların intikamından korkmak, fazla bir korkaklık eseridir, erkeklere yakışmaz.

MÜSLÜMANLIKTA MADDÎ VE MANEVÎ TEMİZLİK

178- İslâm dini, gerek maddî ve gerek manevî, ruhî taharet ve temizliğe büyük bir ehemmiyet vermiştir. Bu iki kısım temizlik arasında büyük bir ilgi vardır. Bunlardan biri diğerinden ayrılamaz. Hattâ bunlardan her biri bir bakımdan maddî ise, diğer bir bakımdan da manevîdir. Abdest gibi.

179- Müslümanlıkta maddî şeyler ile kirlenen bir vücudu bir elbiseyi, bir mekânı temizlemek bir vazife olduğu gibi, günah denilen manevî fenalıklarla kirlenmiş olan bir ruhu temizlemek de bir vazifedir.

180- Başlıca maddî temizlikler şunlardır:

1. Müslümanlıkta her ne sebeple kirlenen bir vücudu, bir elbiseyi, bir yeri ve benzeri şeyleri su ile temizlemek bir esastır. Bu temizlik işi, temizlenecek şeyin haline göre farz, sünnet veya müstehaptır.

2. Müslümanlıkta namaz kılabilmek için abdest almak ve icab edince gusl etmek farz olan bir temizlik vazifesidir.

3. Müslümanlar için yüzde, kulakta, burunda, tırnaklarda saç ve sakalda bulunan kirleri gidermek, saçları tarayıp bağlamak, insanların nefretine meydan vermemek, sünnet olan bir temizlik vazifesidir.

— 490 —

4. Her müslüman için haftada bir kere olsun vücudunu yıkamak müstehaptır. En faziletli olan Cuma gününde yıkanmaktır. Çünkü Cuma müslümanların bir bayramıdır, bir toplantı zamanıdır, o günde her yönüyle temiz olmak pek güzeldir.

5. Müslümanlar için uzanan tırnakları ve fazla uzanan bıyıkları kesmek müstehaptır. Sakalda sünnet olan bir tutam miktarıdır. Ondan fazlasını kesmekte bir sakınca yoktur.

6. Kol altındaki ve kasıklardaki tüyleri yolmak veya tıraş etmek müstehaptır. Bunlar haftada veya onbeş günde bir temizlenmelidir. Kırk gün kadar hali üzerine bırakmak tahrimen mekruhtur.

7. Erkeklerin veya kadınların temizlenmek için kendilerine mahsus hamamlara gitmelerinde bir sakınca yoktur. Umumî bir ihtiyaçtan dolayı bu, caiz görülmüştür. Yeterki avret mahallerini örtsünler. Erkeklerin kendi aralarında, kadınların da kendi aralarında peştemal bağlamayarak açık bir halde yıkanmaları haramdır. Hattâ bir kimse, yalnız başına bir yerde yıkanacağı zaman bile peştemal bağlamalıdır. Edebe uygun olan budur. Tenha bir mahalde peştemalı sıkmak veya temizlik yapmak için az bir müddet peştemalsız durmak caiz olabilir.

8. Hamamda vücudun baştan göbeğe ve dizlerden topuklara kadar olan kısmını tellak "keseci"ye oğdurmakta bir sakınca yoktur. Fakat bazı alimlere göre bir zaruret bulunmadıkça, bu oğdurmak mekruhtur. Göbek ile dizler arasındaki kısmı oğdurmak ise, caiz görülemez. Ayakları oğdurmak da mürüvvete aykırıdır. İhtiyacından dolayı bu hizmeti gören bir şahsı o kadar aşağılamamalıdır.

181- Başlıca manevî temizlikler de şunlardır:

1. Kalbleri güzel ahlak ile, güzel ameller-emeller ile temizlemeye, süslemeye, nurlandırmaya çalışmalıdır. Manevî temizlik, bunlar ile ortaya çıkar.

2. Günahlar ile kirlenen ruhları, kalbleri tövbe ile, istiğfar ile temizlemeğe çalışmalıdır. Malumdur ki, günahlar kebair "büyük" ve sağair "küçük" diye iki kısımdır. Kebâirin, yani büyük günahların başlıcaları şunlardır: ALLAH Tealâ'yı inkâr etmek, ALLAH Tealâ'ya şirk (ortak) koşmak, kesin olarak sabit olan bir dinî hükme inanmamak ki, bu üçü -El'iyazübillâh = Bundan ALLAH'a sığınırız- kafirliktir. ALLAH'ın rahmetinden ümidini kesmek, ALLAH'ın azabından, gazabından emin olmak, günah üzerine ısrar etmek, yani herhangi bir günahı daima işleyip durmak, namazı orucu terketmek ALLAH yolunda cihaddan kaçınmak, anaya, babaya asi olmak, yalan yere şahitlik ve yemin etmek, bir kimseyi haksız yere öldürmek, bir kimsenin bir uzvunu haksız yere kesmek veya sakat bir hale koymak, faiz alıp vermek ve hırsızlık yapmak, rüşvet almak, yetimlerin mallarını yemek, zina ve livata denilen rezaletleri işlemek, iffetli kadınlara fuhuş isnad etmek. İşte bunlar, dereceleri farklı birer büyük günahtır, Diğer bir çok günahlar da birer küçük günahtır.

— 491 —

3. Günahların bir kısmı, yalnız ALLAH Teala'nın hakkına aittir. Diğer bir kısmı da insanların haklarıyla alakalıdır. Birinci kısımda insan, kalben pişman olup ALLAH Tealâ'dan af ve rahmet dilemeli, bir daha öyle bir günahda bulunmamaya kesinlikle karar vermelidir. Ve o günah, kafir olmayı gerektirecek bir mahiyette ise, hemen tecdid-i iman (imanı tazelemek), tecdid-i nikâh (nikahı tazelemek)de bulunmalıdır. Namaz gibi, oruç gibi kazası lâzım gelen bir ibadetin terkinden ibaret ise, hemen bunu kazaya çalışmalıdır.

Günahların insanlarla alakalı kısmında ise, yine kalben bir pişmanlık duyarak hem ALLAH Tealâ'dan af dilemeli, hem de hakkına tecavüz edilen kimseden, mümkün ise, helâllik istemelidir, kendisini razı etmeye ve tecavüz edilen hakkı ödemeye çalışmalıdır. Ruhların «Seyyiât» denilen günah kirlerinden temizlemesi, ancak bu sayede mümkün olabilir.

182- Görülüyor ki, mukaddes İslâm dini hem maddî, hem de manevî temizlikleri birer dinî hükme bağlamış, bunları sadece insanların keyiflerine bırakmamıştır. Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz de: اَلنَّظَافَةُ مِنَ الْإِيمَانِ Nezafet imandandır." {(*): İbni Hıbban; No:5459; 7/410} mealindeki bir hadîs-i şerîfiyle temizliğe bir kutsallık vermiş, onun ehemmiyetini göstermiştir. Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ طَيِّبٌ يُحِبُّ الطَّيِّبَ نَظِيفٌ يُحِبُّ النَّظَافَةَ كَرِيمٌ يُحِبُّ الْكَرَمَ جَوَّادٌ يُحِبُّ الْجُودَ قَالَ فَنَظِّفُوا أَفْنِيتَكُمْ وَلَا تَشَبَّهُوا بِالْيَهُودِ

"Şüphe yok ki ALLAH Tealâ temizdir, temizi sever, naziftir, nezafeti sever, kerîmdir, keremi sever, cömerttir, cömertliği sever. Artık evlerinizin çevresini temiz tutunuz, yahudilere benzemeye çalışmayınız." {(*): Tirmizi Edeb:41; No:2799; 5/ 111}

183- Malûmdur ki ALLAH Tealâ bizleri bir imtihan için yaratıp bu dünyaya getirmiş, bir takım vazifeler ile mükellef tutmuştur. Bizim maddi-manevi temizliğimiz, saadetimiz ancak bu vazifelere riayetle gerçekleşir. Bu vazifeleri yapmayanlar, yaratıcımızın mukaddes emirlerine muhalefet etmiş olurlar. Böyle bir kimsenin kıymeti alçalmış, kalbi kararmış, ruhu kirlenmiş, kendisi azaba müstehak olmuş olur. Artık bu halde yapılacak şey tövbedir, istiğfardır, hayatın gayesine göre harekettir. Kirlenen bir ruhun temizliği ancak bunlar ile mümkündür.

184- İnsan, tertemiz günahsız bir halde dünyaya getirilmiştir. Artık kirli, günahkâr bir halde ahirete gitmekten sıkılmalıdır. İnsan bir kere düşünmelidir, kendi yaratıcısının, mabudunun mukaddes emirlerine karşı nasıl isyan edebilir? İnsanın ruhu böyle bir isyandan dolayı sızlamalı değil midir? İnsan, kudret ve

— 492 —

azametinin sonu olmayan büyük yaratanından korkmalı, O'nun, her an nail olduğu nimetlerini düşünerek utanmalı değil midir?

Bununla beraber insan, insanlık hali, günahdan uzak kalamıyor. Yeter ki bu günahtan dolayı kalbi sızlasın, ruhunda pişmanlık duysun, hemen ALLAH'ına yönelsin, günahının affedilmesini dilesin, daha tövbe imkânları elde iken günahtan kurtulmaya çalışsın.

ALLAH Tealâ Hazreteri:

تُوبُٓوا اِلَى اللّٰهِ جَم۪يعًا اَيُّهَ الْمُؤْمِنُونَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

"Ey müminler! Hepiniz ALLAH'a tevbe ediniz ki, kurtulabilesiniz" {(*): Nur suresi: 31} buyuruyor. Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz de:

اَلتَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ

"Günahından tövbe eden günah işlememiş kimse gibidir." {(*): İbni Mace; Zühd:30; No: 4250; 2/1419} buyurmuştur.

Artık bizim vazifemiz, günahlarımızdan dolayı, için için yanıp yakılarak hakka yürümektir. Ve seyyid-i istiğfar denilen şu mübarek cümle ile Hak Tealâ Hazretlerinden -tevbe ve istiğfar edici olarak- af ve mağfiretler dilemektir.

أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الْعَظِيمَ الَّذِى لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ

"Estağfirullah. el-azim ellezi la ilahe illa hü el-hayye'l-kayyüme ve etübü ileyh."

"Hayy, Kayyüm ve Yüce olan ALLAH'tan mağfiret dilerim ve Ona tevbe ederim. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur."

"Yarabbi! Bizi uyandır, bizim dualarımızı, tövbelerimizi kabul buyur, Amîn. Ve'l-hamdüleke ya rabbe'l-âlemîn. (Bütün hamd-ü senalar sana mahsustur, ey âlemlerin Rabbi!)"

— 493 —

DOKUZUNCU KİTAP

İSLAM AHLAKINA AİTTİR
— 494 —

İÇİNDEKİLER

-Ahlâkın mahiyeti, nevileri ve ahlâk ilmînin kısımları

-Ahlâkın ehemmiyeti ve güzelleştirilmesinin mümkün olması

-Vazifelerin mahiyetleri ve nevileri

-İlâhi vazifeler, şahsî vazifeler, ailevî vazifeler, sosyal vazifeler

-Müslümanlıkta adabı muaşeret

-Güzel ve çirkin huylar

— 495 —

AHLÂKIN MAHİYETİ, NEVİLERİ VE AHLÂK İLMİNİN KISIMLARI

1- Ahlâk lâfzı, hulk lâfzının çoğuludur. Hulk, insanın ruhundaki «huy» dediğimiz bir meleke, bir özellik demektir. Böyle bir meleke, ya hayırlı bir netice verir veya hayırsız, gayrimeşru bir netice verir. Bu itibar ile ahlâkî melekeler, güzel ve çirkin diye iki kısma ayrılır. Şöyle ki: Güzel melekelere ve bunların güzel semerelerine, neticelerine "ahlâk-ı hasene, ahlâk-ı hamide = güzel huylar" adı verilir. Bilâkis çirkin melekelere ve bunların çirkin mahsullerine de "ahlâk-ı kabiha = çirkin huylar", "ahlâk-ı zemime, mesaviy-i ahlâk, rezaili ahlâk = kötü ahlâk" denilir.

Mesela edep, tevazu, kerem, cömertlik birer güzel meleke eseridir. Edepsizlik, kibir, cimrilik de birer çirkin meleke neticesidir.

İşte bütün bu melekelerden, bu neticelerden bahseden ilme de «ahlâk ilmi» denilmektedir.

Ahlâk ilmi, "nazarî ahlâk", "amelî ahlâk" kısımlarına ayrılır. Nazarî ahlâk, ahlâkî esaslara, kanunlara ait görüşleri, fikirleri gösterir; amelî ahlâk ise, ahlâkî vazifelerin nelerden ibaret olduğunu bildirir.

İnsanlar, hayatlarındaki tatbikat itibariyle nazarî ahlâktan çok amelî ahlâka muhtaçtırlar. Biz de bu eserimizde bu amelî kısmından biraz bahsedeceğiz.

Yalnız şunu arzedelim ki felsefecilerin bir takımı, ahlâk müesseselerini hazza, zevke, maddî bir menfaate, kalbin duygularına veya vazife ve kemal esasına dayandırmak istemişlerdir. Halbuki bunların hiç biri ahlâk için kâfi bir dayanak olamaz. Bunlara dayanan ahlâk müesseseleri, insanların bu husustaki ihtiyaçlarını tatmin edemez. Ancak hakîkî bir dine dayanan ve bu sebeple ilâhî bir mahiyete sahip olan bir ahlâk müessesesidir ki, insanların ruhlarını tatmine, yükselmelerini temine yeterli olur. İşte ALLAH'a hamdolsun bizler, İslâm dini sayesinde böyle yüksek bir ahlâk müessesesine nail bulunmaktayız.

AHLÂKIN EHEMMİYETİ VE GÜZELLEŞTİRİLMESİNİN MÜMKÜN OLMASI

3- Müslümanlık; ahlâka pek büyük bir kıymet, bir ehemmiyet vermiştir. Zaten müslümanlık; bir ahlâk, bir fazilet, bir hikmet dinidir. Hattâ Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: "

بُعِثْتُ لِاُتَمِّمَ مَكَارِمَ الْاَخْلَاقِ
— 496 —

"Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" buyurmuştur. {(*): Muvatta; Husnul-Huluk:8; No:1723; 2/404; Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra; Şehâdât: No:21379; 15/252}

İslam dininde insanların manevî kıymetleri, sahip oldukları ahlâk ile ölçülüdür. Bir hadîs-i şerîfte:

اَحْسَنُكُمْ إِيمَانًا اَحْسَنُكُمْ خُلُقًا

"Sizin imanca en güzeliniz, ahlâkça en güzel olanınızdır" {(*): İbn-i Hıbban; No:361; 2/76} diye buyurulmuştur. Diğer bir hadîs-i şerifte:

اَحَبُّ عِبَادِ اللّٰهَ اِلَى اللّٰهِ اَحْسَنُكُمْ خُلُقًا

"ALLAH Teâlâ'ya kullarının en sevgilisi, ahlâkça en güzel olanıdır. {(*): A. b. Hanbel; No:2728; 2/189} meâlindedir. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz:

اَللَّهُمَّ اِنِّى اَسْأَلُكَ الصِّحَّةَ وَالْعَافِيَةَ وَحُسْنَ الْخُلُقِ

"Yarabbi! Ben senden sıhhat, afiyet ve güzel ahlâk dilerim" {(*): Heysemi, Mecmeu'z-Zevaid; 10/173} diye dua buyururdu.

4- İnsanların ahlâkı değişebilir. Çirkin huyları güzel huylara değiştirmeye «tehzibi ahlâk» denir.

Bu değiştirme, her halde mümkündür. Mümkün olmasaydı, Nebiyyi Zişan Efendimiz: " حَسِّنُوا أَخْلَاقَكُمْ = Ahlâkınızı güzelleştiriniz" diye emretmezdi.

Nefisleriyle mücadele eden bir nice zatların ne güzel huylar kazandıkları daima görülmektedir. Riyazet, terbiye; hayvanlara, otlara, çiçeklere, hatta taşlara tesir edip dururken insanlara tesir etmez mi? "Huy canın altındadır, can çıkmadıkça huy çıkmaz" sözü her yönüyle doğru değildir. Gerçi bazı huyları değiştirmek güçtür. Fakat imkansız değildir. Tedavi sayesinde bazı hastalıklar, tesirsiz bir hale geldiği gibi, terbiye ve mücadele sayesinde de bazı huylar, hiç olmazsa tesirini gösteremez bir hale gelir, güzel huyların karşısında siner, kalır.

VAZİFELERİN MAHİYETLERİ VE NEVİLERİ

5- Vazife, yapılması dinen mecburî olan veya tavsiye buyurulan herhangi bir hayır, bir kemal, bir güzel şey demektir. Bu tarife göre vazifeler, iki nevidir. Bir nevi; dince mecburi olan vazifelerdir ki, bunları yapmamak mutlaka mes'ûliyeti, azabı gerektirir. Namaz, oruç, zekât gibi. Diğer nevi; dinen

— 497 —

mutlaka mecbur olmamakla beraber teşvik edilip tavsiye buyurulan ahlâkî, tercih etmeye bağlı vazifelerdir ki, bunlara riayet edilmesi, bir meziyyettir, bir kemaldir, insanın sevaba ve övgüye nâil olmasına bir vesiledir. Yapılmaması ise, bir eksiklik olmakla beraber, mutlaka bir sorguyu, bir azabı gerektirmez. Nafile kılınan namazlar, fakirlere verilen sadakalar, insanlara karşı yapılan güzel, nazikâne muameleler gibi.

6- İnsanlara ait bütün vazifeler, İslâm dininin çerçevesi içinde bulunmaktadır. Bunlardan yapılması dinen mecburi olan vazifeleri, kitabımızın ibadetlere ait kısmında yazmış bulunuyoruz. Bu ahlâk kısmında ise, en fazla ahlâkî ve tercihe bağlı vazifelerden bahsedeceğiz.

7- Vazifeler, diğer bir bakımdan başka bir taksime tabi bulunmaktadır.

Şöyle ki vazifeler, ya sadece ALLAH Teâlâ için yapılır, veya insanın kendi şahsına veya ailesine karşı yapılır, veyahut topluma karşı yapılır. Bu itibar ile de vazifeler, ilâhî, şahsî, ailevî ve sosyal nevilerine ayrılır.

İLÂHÎ VAZİFELER

8- Her akıllı ve büluğ çağına ermiş olan kimse, ALLAH Teâlâ Hazretlerini bilip ona kullukta bulunmakla mükelleftir. Bir insan için bu kulluktan daha büyük bir nimet, bir şeref olamaz. Biz evvelâ büyük yaratanımızın varlığını, birliğini, kudret ve azametini, mukaddes emirlerini ve yasaklarını bilir, tasdik ederiz. Bunlar bizim birer itikadî vazifelerimizdir. Sonra da namaz, oruç, zekât, hac gibi sırf bedenî veya sırf malî veya hem bedenî hem malî olan ibadetler ile mükellef bulunduğumuzu bilir, bunları seve seve yaparız, bunlardan feyiz alır, büyük zevkler duyarız. Bunlar da bizim birer amelî vazifelerimizdir.

9- İslâm yurdunu muhafaza ve müdafaa da ilâhi bir vazife demektir. Cihad, İslâm vatanını müdafaa, bazen farzı kifaye, bazen de farzı ayın olur. Kat'î bir zaruret bulunmadığı halde İslâm ordusuna katılmakla cihada, İslâm vatanını muhafazaya gönüllü olarak iştirak etmek, ilâhî, vatani bir ahlâk vazifesidir.

Dine, İslâm varlığına hizmetten daha büyük ne olabilir? Bir hadis-i şerifte:

جَاهِدُوا الْمُشْرِكِينَ بِاَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ وَاَلْسِنَتِكُمْ

"Müşrikler ile mallarınızla, nefislerinizle ve dillerinizle cihad ediniz." {(*): Ebu Davud; Cihad:18; No:2504; 2/13, Nesâi; Cihad:1; No:3096; 6/7, A. b. Hanbel; No:11837; 3/124} diye buyurulmuştur. Bu sebeple ALLAH yolunda cihad, beden ile olacağı gibi para ile, dil ile de olabilir.

— 498 —

Bir hadis-i şerifte de: "

اَبْوَابُ الْجَنَّةِ تَحْتَ ظِلَالِ السُّيُوفِ

"Şüphe yok ki cennetin kapıları kılıçların gölgeleri altındadır" {(*): Buhari; Cihad:111; No:2804; 3/1082, Müslim; İmare:41; No:1902; 3/1511, Ebu Davud; Cihad:89; No:2631; 2/48} diye buyurulmuştur.

İşte bütün bunlar müslümanlıkta askerliğin, dine, vatana hizmetin ne kadar kıymetli olduğunu göstermeğe kâfidir. Ne mutlu İslâm erlerine, İslâm kahraman mücahidlerine!

10- Nefis ile mücadele de en büyük bir cihaddır. Bu sebeple en mühim ilâhî bir vazifedir. Nefsini

İslâmiyetin verdiği bir terbiye dairesinde korumayan kimse, ne kendisine ne de yurduna hakkıyla hizmet edemez. Yüksek fedakârlıklar, yüksek bir İslâm terbiyesi sayesinde meydana gelir. Buna tarihi hâdiseler şahittir. Bunun içindir ki, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz bir gazadan döndükten sonra Ashab-ı Kiram'ına hitaben: "Biz küçük bir cihaddan büyük bir cihada dönmüş bulunmaktayız." {(*): Aclûni, Keşfu'l-Hafa; No:1362; 1/424} buyurarak nefis ile olan mücadeleye işaret buyurmuşlardı.

11- Bir takım nafile ibadetler de birer ilâhi vazifedir. Meselâ biz ALLAH Teâlâ'nın rızasını kazanmak için nafile namaz kılar, oruçlar tutarız, kalblerimizin nurlanması için vakit vakit Kur'an-ı Kerim okuruz, imanımızın nurunu artırmak için ezeli mabudumuzun, mukaddes isimlerini zikrederiz, uyanık bir ruha sahip olmak için yüce yaratıcımızın büyüklüğünü, eseri olan kainattaki yüksekliği düşünür, tefekküre dalarız. İşte bütün bunlar birer ilâhî vazifedir.

ŞAHSİ VAZİFELER

12- İnsanlar, kendilerine karşı da bir takım vazifeler ile mükelleftirler. Bu vazifelerin bir kısmı bedenlerine, bir kısmı da ruhlarına aittir. Başlıcaları şunlardır:

1. Beden Terbiyesi: Öyle ki her insan için maddi ve manevi temizliğe dikkat ederek zinde bir vücuda sahip olmak lâzımdır. Bir hadis-i şerifte: "Kuvvetli olan bir mümin, zayıf olan bir müminden hayırlıdır" {(*): Müslim; Kader:8; No:2664; 4/2052 - İbn-i Mace; Zühd:54; No:4168; 2/1395} buyurulmuştur.

2. Sağlığı korumak: Sağlık büyük bir nimettir. Bu sebeple sağlığa zararlı şeylerden kaçınmak ve lüzum görüldükçe tedaviye ehemmiyet vermek lâzımdır. Bir hadis-i şerife göre: Ölümden başka hiç bir hastalık yoktur ki tedavisi mümkün olmasın, yeter ki ilâcı elde edilsin." {(*): Buhari; Tıp:7; No:5363; 5/2153, Müslim; Selam:29; No:2215; 4/1735, Tirmizi; Tıp:5; No:2041; 4/385}

— 499 —

3. Zararlı perhiz ve rejimlerden kaçınmak: Müslümanlıkta ruhbanlık yoktur. Geceli ve gündüzlü aç durmak, helâl şeylerden nefsini büsbütün men etmek caiz değildir.

İslâmiyetin emrettiği ibadetler, az yeme ve içmeler, normal bir halde olup hayatın gelişmesine pek fazla elverişlidir. Bunların aksine olan hareketler ise, hayata tesir edeceği, tembelliğe sebep olacağı için caiz olamaz. Bir hadis-i şerifte:

"Nefsin senin metiyyen = bineğindir, artık ona merhamet ile muamele yap." {(*): Elimizdeki mevcut kaynak eserlerde böyle bir hadis-i şerif bulunamamıştır.} buyurulmuştur.

4. Vücudu harap edecek şeylerden sakınmak: Müslümanlıkta içki haramdır. Herhangi bir uzvu kesin bir gerekçe bulunmaksızın kesmek haramdır. İntihar denilen cinayet de haramdır. Çünkü bunlar Hak Teâlâ'nın insana bir atiyyesi-ihsanı, bir emaneti olan hayata suikast demektir. Bu sebeple bu gibi haram olan şeylerden kaçınmak şahsî bir vazifedir. Aksi takdirde insan birçok pişmanlıklardan, azaplardan kurtulamaz.

5. İradeyi kuvvetlendirmek: İnsan sağlam-güçlü bir irade sahibi olmalıdır. Faydalı şeyleri bilip yapmalı, faydasız şeyleri de sadece onu bunu taklit etmek hevesiyle yapmamalıdır. İnsan bir kanaata, bir seciyeye sahip bulunmalı, hakkı kabul etmeli, haksız zararlı bir şeyi de herhangi bir menfaat ve başka birşey düşüncesiyle geçerli kılmaya çalışmamalıdır. Böyle bir hafiflik insana yakışmaz.

6. Aklı, zihni ilim ve irfan nurlarıyla aydınlatmak, kalbde faydalı, yüksek duyguları uyandırmak: Müslümanlıkta ilim ve marifet tahsil ederek aklı ve zihni nurlandırmak pek mühim bir vazifedir. İnsan akıllıca yaşamalı, daima hakikat arkasından koşmalıdır. Yanlış fikirlerden, aldatıcı sözlerden, yaldızlı muhakemelerden, zararlı törelerden, batıl inançlardan, adi duygulardan kaçınmalıdır. Bir hadis-i şerifte:

قِوَامُ الْمَرْءِ عَقْلُهُ وَلَا دِينَ لِمَنْ لَا عَقْلَ لَهُ

"İnsanın dayanacağı şey aklıdır, aklı olmayanın dini de yoktur." {(*):.Beyhaki, Şuabul İman; No: 4644; 4/157, Deylemi, Firdevs; No:4629; 3/217} buyrulmuştur.

AİLEVÎ VAZİFELER

13- Aile hayatı, bir toplumun başlangıcıdır. Müslümanlıkta aile teşkilâtı pek önemlidir. Aile fertleri, başlıca karı ile kocadan ve bunların çocuklarından ibarettir. Bunların karşılıklı vazifeleri ise, şunlardır:

— 500 —

1. Kocanın başlıca vazifeleri: Hanımı ile güzel geçinmek, onu himaye etmek, onun nafakasını temin ederek, kendisine sadakattan ayrılmamaktır. Bir hadis-i şerifte:

خِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ لِنِسَائِهِمْ

"Sizin hayırlılarınız, kadınları hakkında hayırlı olanlarınızdır." {(*):Tirmizi; Raza':11; No:1165;2/386. İbn-i Mace; Nikah:50; No:1978; 1/636. Ebu Ya'la Müsned; No:5900; 5/258. İbn-i Ebi Şeybe; Edep:2; No:5; 6/88.} buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte de:

مَا أَكْرَمَ النِّسَاءَ اِلَّا الْكَرِيمُ وَلَا اَهَانَهُنَّ اِلَّا اللَّئِيمُ

"Kadınlara ancak kerim olanlar ikram, kötü olanlar da ihanet eder." {(*):Aclûni, Keşfu'l-Hafa; No: 1234; 1/386.} buyurulmuştur.

2. Kadınların başlıca vazifeleri: Kocasının meşru emirlerini tutmak, onun namusunu, haysiyyetini koruyup haline kanaat etmek israftan kaçınmak, ev hanımı olacak bir vaziyette bulunmaktır. Mes'ud bir halde yaşamanın birinci yolu budur.

3. Çocukların babalarına, analarına karşı başlıca vazifeleri: Onlara hürmet ve itaat etmektir, kendilerinin hayatlarına vesile olan, kendilerini senelerce bir muhabbet ve şefkatla kucaklarında beslemiş bulunan babalarına, analarına karşı "of" demeleri bile caiz değildir. Babasına, anasına bakmayan, onların meşru emirlerini dinlemeyen, onların îhtiyaçlı zamanlarında yardımlarına koşmayan bir çocuk hayırlı evlât olmak şerefinden mahrum kalır, toplumun fertleri arasında kıymetli bir uzuv sayılamaz, Hak Teâlâ'nın azabına müstehak olur.

Babalar hürmet, analar da yardım etmek bakımından önceliklidir. Bununla beraber ananın hakkı, babaya göre iki kattır. Bir hadis-i şerifte:

اَلْجنَّةُ تَحْتَ أَقْدَامِ اْلأُمَّهَاتِ

"Cennet anaların ayakları altındadır" buyurulmuştur. {(*):Aclûni, Keşfu'l-Hafa; No: 1078; 1/335. Nesâi; Cihad:6; No:3104; 6/11: Beyhaki, Şuabu'l-İman; No: 7832; 6/178.}

Hayırlı çocuklar, yalnız babalarına değil, belki onlardan sonra onların dostlarına, kabirlerine de hürmette kusur etmezler. Çünkü bu hürmet de babaya, anaya hürmet kısmındandır.

— 501 —

4. Babaların ve anaların çocuklarına karşı başlıca vazifeleri: Dünyaya gelmelerine sebeb oldukları bu yavrularını güçleri yettiği ölçüde beslemek, terbiye etmek, okutup bir kazanç yoluna sevketmektir.

Baba ile ana, çocuklarına karşı eşit derecede davranmalı, çocukları bakıp okşamak hususunda eşit tutmalıdır ki, aralarında bir gücenme, bir rekabet duygusu meydana gelmesin.

Ana ile baba, çocuklarına merhamet ile muamele yapmalı, kendilerini isyana sevk etmeyecek tarzda terbiyeye çalışmalı ve kendilerine karşı güzel bir fazilet örneği halinde bulunmalıdırlar. Dokuz yaşına giren çocuklarını kendi yataklarından ayırmalı, on üç yaşına girdikleri halde namaz kılmayan çocuklarını hafifçe dövmeli, on altı yaşına giren çocuklarını da mahzur yok ise, evlendirmeye çalışmalıdır. Salih çocuklar, Hakk'ın birer kıymetli ihsanı demektir.

5. Kardeşlerin başlıca vazifeleri: Birbirini sevmek, birbirine yardım edip hürmet ve şefkatta bulunmaktır. Kardeşlerin aralarında pek kuvvetli bir bağlılık vardır. Bunu daima korumalıdır. Hele büyük kardeşler, baba ve ana yerindedirler. Bunlara karşı büyük bir saygı göstermelidir.

Maddî bir menfaat yüzünden birbirine düşman kesilen kardeşler, iyi ruhlu kimseler sayılmaya layık olamazlar. Birbirine tutkun olan kardeşler, hayatta daima muvaffak olurlar.

Şunu da ilâve edelim ki hizmetçiler de aile efradından sayılırlar. Bunlara karşı da lütuf ile, gönül alıcı muamelede bulunmalıdır, kendilerine güçleri yetmeyecek işleri yüklememelidir.

Hizmetçiler de insanlık bakımından efendilerine müsavidirler. Bunların da mümkün mertebe terbiyelerine, güzelce yaşamalarına bakmalıdır, kusurlarını affederek kendilerini güzel bir tarzda ıslaha çalışmalıdır.

SOSYAL VAZÎFELER

14- Malûmdur ki, insanlar yaratılış itibarıyla medenîdirler, toplu bir halde yaşamak ihtiyacındadırlar. Bunun için aralarında karşılıklı bir takım vazifeler bulunur, bunlara riayet edilmedikçe toplum hayatı devam edemez, hiç bir işte intizam bulunamaz. Bunların başlıcaları şunlardır:

1. Toplum fertlerinin hayatına riayet: Her insan yaşamak hakkına sahiptir. Hiçbir kimsenin hayatına haksız yere kasdedilemez. İslam dininde bir insanı haksız yere öldüren, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Bilâkis bir insanın yaşamasına yardım eden, bütün insanları yaşatmış gibi sayılır.

2. Fertlerin hürriyetlerine riayet: ALLAH Teâlâ, insanları esasen hür olarak yaratmıştır. Hiçbir kimse gayrimeşru bir sebeple esir edilmez. Şu kadar var ki, hürriyetlerin dairesi muayyendir, her insan her istediğini yapmak selâhiyetine sahip olamaz. O zaman toplumun hürriyeti mahvolur gider.

— 502 —

Herhangi bir sebeple esarete düşmüş kimseleri hürriyetlerine kavuşturmak ise, müslümanlıkta büyük bir hayır sayılmaktadır.

3. Fertlerin vicdanlarına riayet: Vicdan, ilâhi bir kuvvettir, ruhun bir hususiyetidir. İnsan bozulmayan bir vicdan sayesinde iyi şeyler ile kötü şeylerin aralarını ayırmaya gücü yetebilir. Vicdanların kıymetleri dışarıdaki eserlerinden anlaşılır. Fena harekette bulunan bir insanın iyi bir vicdana sahip olduğunu iddiaya hakkı olamaz.

Müslümanlık, bütün insanların hidayetini, saadetini arzu eder, temiz vicdanlara büyük kıymet verir. Kirli vicdan sahiplerinin de hallerine acır, kendilerini irşada çalışır. Fakat hiç bir kimsenin vicdanına başkalarının musallat olmasına cevaz vermez, insanlar, birbirini hayır dileyici bir tarzda uyandırmaya, ıslaha çalışırlar. Birbirinin vicdanına tahakküm edemezler. Vicdanları görüp gözeten, ancak ALLAH Teâlâ'dır. Herkesi vicdanındaki duygularından dolayı taltif veya azap edecek olan ancak Hak Teâlâ'dır. Yalnız şunu da ilâve edelim ki, fena vicdanları ıslâh için yapılacak hikmetli ihtarları, tavsiyeleri vicdanlara birer tecavüz mahiyetinde saymak doğru değildir.

4. Fertlerin ilmî kanaatlerine riayet: Müslümanlıkta onun bunun fikrine, ilmi kanaatine tecavüz edilmesi caiz değildir. Şu kadar var ki, herhangi fikrin veya kanaatin doğru olup olmadığına dair yine ilmî bir tarzda mütâlaa yürütülebilir. Çünkü bir hakkın ortaya çıkması, ancak bu sayede mümkün olur, bir batılın hayırsızlığından toplumun kurtulabilmesi de yine bu sayede mümkün bulunur.

5. Fertlerin namus ve haysiyetlerine riayet: İslâm dininde herkesin namusu, haysiyeti tecavüzden korunmuştur. Böyle bir tecavüz ağır bir cezayı gerektiricidir. Bunun içindir ki, müslümanlıkta gıybet, iftira, alay etmek, sövüp saymak kesinlikle haramdır. Başkalarının namusuna, haysiyetine hürmet etmeyen kimse, namus ve haysiyet duygusundan mahrum, toplumun mukaddesatına musallat bir canavar demektir.

6. Fertlerin mülkiyet haklarına riayet: Müslümanlıkta herhangi bir kimsenin mülküne, tasarruf hakkına tecavüz etmek haramdır. Herkesin kazancı kendisine aittir. Herkesin meşru malları tecavüzden korunmuştur. Toplumun ilerlemesi, medenî bir halde yaşayabilmesi, ancak bu korunma sayesinde mümkün olur. Bir toplumu teşkil eden fertlerin servet ve meslek itibariyle farklı derecelerde bulunmaları, hikmet ve toplumun maslahatı menfaatı gereğidir. Herkes hakkın kısmetine razı olmalıdır, herkes meşru şekilde çalışıp servet sahibi olmalıdır. Temiz bir toplum hayatının başka şekilde devamına imkân yoktur.

— 503 —

MÜSLÜMANLIKTA ÂDABI MUÂŞERET

15- İslâm dini, insanların muaşeretine, yani, birbiriyle görüşüp konuşmalarına, medenî toplu bir halde yaşamalarına büyük bir ehemmiyet vermiştir.

Müslümanların muaşeretlerinde samimiyet, tevazu, sadelik zorakilikten uzak, karşılıklı yardımlaşma, nezaket, hürmet, muhabbet, hayır severlik bir esastır.

16- Müslümanlıkta halk ile muâşeretin çeşitli safhaları, mertebeleri vardır. Bir kısmı şunlardır:

1. Herkese karşı tatlı dilli, güler yüzlü, açık kalpli olmak. Bir müslüman, daima güler yüzlü bulunur, hiç bir kimseyi dökülü bir çehre ile karşılamaz. Bir hadis-i şerifte:

إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ السَّهْلَ اَلطَّلْقَ الْوَجْهِ

"Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ mülayim huylu, açık yüzlü kimseyi sever" {(*): Deylemi, Firdevs; No:574; 1/156} buyurulmuştur.

2. Herkes ile güzelce görüşmek, halka eziyet vermekten kaçınmak. Bir hadis-i şerifte:

اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ

"Müslüman odur ki; dilinden, elinden müslümanlar selâmette bulunur." {(*): Buhari; İman:3; No:10; 1/13, Müslim; İman:14; No:40; 1/65, Ebu Davud; Cihad:2; No:2481; 2/6, Tirmizi; İman:12; No:2627; 5/17, A. b. Hanbel; No:2835; 2/194} buyurulmuştur.

3. Halkın eziyetlerine katlanmak, kötülüğe karşı iyilikle muamelede bulunmak: Bir hadis-i şerifte:

إِنْ أَرَدْتَ أَنْ تَسْبِقَ الصِّدِّيقِينَ فَصِلْ مَنْ قَطَعَكَ وَأَعْطِ مَنْ حَرَمَكَ وَاعْفُ عَمَّنْ ظَلَمَكَ

"Sıddıkların mertebelerini geçmek istersen: Senden kesilene sen bağlan (yani sana gelmeyene sen git, sıla-i rahim yap); senden esirgeyene sen esirgeme, ver; sana zulmedeni de sen affet." {(*): Deylemi, Firdevs: No:8529; 5/392} Buyrulmuştur.

4. Dargınlığa hemen son vermek: Müslümanlar, aralarında bir dargınlık yüz gösterirse hemen barışırlar, birbirini üç günden fazla terketmezler.

— 504 —

Müslümanların gönüllerinde düşmanlık, kîn duyguları yaşayamaz. Bir hadis-i şerifte:

لَا يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أَنْ يَهْجُرَ أَخَاهُ فَوْقَ ثَلَاثٍ

"Bir müslüman için helâl olmaz ki, kardeşini üç günden fazla terkede." {(*): Buhari; Edep:62; No:5725; 5/2255, Müslim; Bir vessıla vel edep:7; No:2559; 4/1983, Ebu Davud; Edep:55; No:4910; 2/695, Tirmizi; Bir Vessıla:24; No:1935; 4/329} buyurulmuştur.

5. Araları düzeltmeye gayret: Bir müslüman, iki din kardeşi arasında her nasılsa bir dargınlık yüz göstermiş olduğunu görünce, aralarını bulmaya, o dargınlığı giderecek çare aramaya çalışır. Bir hadis-i şerif:

أَفْضَلُ الصَّدَقَةِ إِصْلَاحُ ذَاتِ الْبَيْنِ

"Sadakanın en faziletlisi, dargın kimselerin aralarını bulup islâh etmektir." {(*): Müsnedi Abd bin Humeyd; No:335; 1/135} meâlindedir.

6. İnsanların kusurlarını araştırmamak, ifşa etmemek, bilâkis örtmeye çalışmak: Müslümanlar, kimsenin ayıplarını araştırmazlar, kimsenin şahsına ait kusurlarını meydana çıkarıp teşhîr etmeye çalışmazlar. Bunun aksine hareket, dinen yasaktır. Bir hadis-i şerifte:

لَا يَسْتُرُ عَبْدٌ عَبْدًا إِلَّا سَتَرَهُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

"Bir kul, bir kulun kusurunu örterse ALLAH Teâlâ'da onun günahını kıyamet gününde örter" {(*): A. b. Hanbel; No:8809; 2/388} buyurulmuştur.

7. Dostları arkalarından müdafaa etmek: Bir müslüman, lüzum görüldükçe dostlarını, dindaşlarını arkalarından müdafaa eder, onların haklarındaki yanlış fikirleri düzeltmeye çalışır. Bir hadis-i şerifte:

اَللّٰهُ فِى عَوْنِ الْعَبْدِ مَا دَامَ الْعَبْدُ فِى عَوْنِ اَخِيهِ

"Bir kul kardeşine yardımda bulundukça kendisine de ALLAH Teâlâ daima yardım eder." {(*): Müslim: Zikir ve'd-Dua:11; No:2699; 4/2074} buyurulmuştur.

8. İnsanların kalplerini kötü zandan korumak için töhmetli yerlerden uzak bulunmak: Bunun aksine hareket, bir çok kimselerin günaha girmesine sebep olur, insanlar arasında dedikoduya, dargınlığa meydan verir. Bir hadis-i şerifte:

اِتَّقُوا مَوَاضِعَ التُّهَمِ
— 505 —

"Töhmet yerlerinden kaçınınız" {(*): Suyuti, Şerhu Süneni İbn-i Mâce; No:2559; 1/184} buyurulmuştur.

9. Farklı halk sınıflarıyla, mevkilerine göre sohbette, münasebette bulunmak: Meselâ: Herkese kabiliyetine göre hitap etmeli, bir âlimden, bir zahidden, bir zenginden beklenilen vasıfları bir câhilden, bir fasıktan, bir fakirden beklememelidir.

10. İhtiyarlara hürmet, çocuklara, düşkünlere merhamet ve şefkat göstermek: Müslümanlıkta büyüklere karşı saygı, küçüklere karşı sevgi bir esastır. Bu esas, aile arasında bir kat daha ehemmiyetli bulunur. Meselâ anaya, babaya pek fazla hürmet lâzımdır. Bunları adlarıyla çağırmak edebe aykırıdır. Bir kadının kocasını adıyla çağırması da edebe aykırı olduğundan mekruhtur.

Bir hadis-i şerif şu mealdedir:

مَا وَقَّرَ شَابٌّ شَيْخًا اِلَّا قَيَّضَ اللّٰهُ لَهُ فِى شَيْبَتِهِ مَنْ يُوَقِّرُهُ

"Bir genç, bir ihtiyara sadece yaşından dolayı hürmet etti mi, ALLAH Teâlâ da ona bir mükâfat olmak üzere ihtiyarlığı çağında hürmet edecek bir kimseyi mutlaka yaratır" {(*): Tenzihul-Kemal; No:6971; 32/98}

Bu mübarek hadis, ihtiyarlara saygı gösteren gençlerin sevap kazanacaklarını, çok yaşayacaklarını müjdelemektedir. Artık ihtiyarlara saygısızlık yapan bazı gençler, bunu biraz düşünmelidirler.

11. Hayır sever olmak, yardımlaşma ve dayanışmada bulunmak: Şöyle ki, müslümanlar, herkesin hakkında hayır diler, herkese karşı yardımda bulunmaktan bir zevk duyarlar. Müslümanların meşru' bir sahada birbirine yardım etmesi, aracılık yapması aralarındaki din kardeşliği icabıdır. Kendisi hakkında hayırlı görüp istediği bir şeyi başkaları hakkında da istemeyen kimse, İslâm muaşeretinin temiz esaslarına riâyet etmemiş olur. Bir hadis-i şerifte:

لَا يُؤْمِنُ اَحَدُكُمْ حَتّٰى يُحِبَّ لِاَخِيهِ اَوْ قَالَ لِجَارِهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ

"Sizden, biri kendisi için sevip istediği bir şeyi, kardeşi veya komşusu için de sevip istemedikçe hakkıyla mü'min olamaz." {(*): Buhari; İman:6; No:13; 1/14} buyurulmuştur.

12. "Selâm vermek: Şöyle ki, müslümanlar arasında selâm vermek bir sünnettir, bir dostluk, bir hayırseverlik alâmetidir. Selâm almak da bir farzdır. Bir hadis-i şerifte:

لَا تَدْخُلُوا الْجَنَّةَ حَتّٰى تُؤْمِنُوا وَلَا تُؤْمِنُوا حَتّٰى تَحَابُّوا اَوَ لَا اَدُلُّكُمْ عَلٰى شَيْءٍ اِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ اَفْشُوا السَّلَامَ بَيْنَكُمْ
— 506 —

"Siz îman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de îman etmiş olamazsınız, yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şeye delâlet edeyim mi? Aranızda selâmı yayınız, yani, birbirinizi selâmlayınız." {(*): Müslim; İman:22; No:54; 1/74; İbn-i Hıbban; İman:236; 1/471} buyurulmuştur.

Selâm vermenin bazı âdabı vardır. Mesela, bir meclise girilirken konuşulmadan evvel اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ = Esselâmü aleyküm" dîye selâm verilir. Boş bir yere giren müslüman " اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلٰى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحِينَ =Esselâmü âleyna ve ala ibâdillâhissâlihîn" der.

Gençler ihtiyarlara, binitli olanlar yayalara, yürüyenler oturanlara, arkadan gelenler önden gidenlere selâm verirler. Bir cemaate verilen selâma içlerinden birisi " وَعَلَيْكُمُ لسَّلَامُ = Ve aleykümüsselâm" diye karşılıkta bulununca, diğerlerinden selâm vazifesi düşer. Hiç birisi böyle bir mukabelede bulunmazsa hepsi de günaha girer.

Bir meclisten ayrılırken de selâm ile ayrılmak daha faziletlidir.

Kendisine selâm verilen kimsenin daha güzel bir karşılıkta bulunması için: " وَعَلَيْكُمُ السَّلَامُ Ve aleykümüsselâmü ve rahmetül'lâhi ve berekâtüh" demesi, yerine göre pek güzeldir.

Bir kimsenin selâmını getirip tebliğ edene " عَلَيْكَ وَعَلَيْهِ السَّلَامُ = aleyke ve aleyhisselâm" diye karşılık verilir. Bir mektupla selâm yazılmış olunca, ya dili ile veya yazılacak mektupta yazı ile " وَعَلَيْكَ السَّلَامُ = ve aleykesselâm" denilir.

Selâmı iade etmekten (almaktan) hakikaten veya hükmen âciz olan kimseye selâm vermek mekruhtur. Bu sebeple yemek yiyen veya Kur'an okuyan veya hutbe dinleyen veya namaz kılan bir kimseye selâm vermemelidir. Verilirse, alınması mutlaka lâzım gelmez. Fâsıklığını ilân etmekten çekinmeyen kimselere de selâm vermek mekruhtur.

Kısacası selâm verip almak, bir dostluk nişanesidir, muhabbete vesiledir. Fakat selâm verirken rükûya gidercesine eğilmek mekruhtur. Hattâ bazı alimlere göre selâm verirken rükûya yakın bir halde eğilmek, secde etmek gibidir. Yaratılmışlara tazim için yapılacak bir secde ise, îmana aykırıdır.

13. Musâfaha = El tutuşmada bulunmak: Şöyle ki, iki müslüman bir araya gelince birbirinin elini tutar. Salât-ü selâm okur, birbirinin hatırını sorarlar. Bu da sevgi, dostluk nişanesidir. Bir hadis-i şerifte:

مَا مِنْ مُسْلِمَيْنِ يَلْتَقِيَانِ فَيُصَافِحَانِ اِلَّا غُفِرَ لَهُمَا قَبْلَ اَنْ يَتَفَرَّقَا
— 507 —

"Birbirine rastlayan iki müslüman, müsâfahada bulundu mu, daha birbirinden ayrılmadan mağfiret olunurlar." {(*): Ebu Davud; Edep:153; No:5212; 2/775, Tirmizi; İstizan ve Edep:31; No:2727; 5/74 - İbn-i Mace; Edep:15; No:3703; 2/1220} buyurulmuştur.

14. Teşmit-i Âtıs = Aksırana karşı hayır ve bereketle dua etmek: Şöyle ki bir müslüman aksırınca: " اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ = Elhamdülillah" der, yanındaki müslüman kardeşi de " يَرْحَمُكُمُ اللّٰهُ yerhamükümüllah = ALLAH size rahmet etsin" diye dua eder, aksıran şahıs da: " يَهْدِينَا وَيَهْدِيكُمُ اللّٰهُ = yehdinâ ve yehdikümüllâh = ALLAH Teâlâ bizleri de sizleri de hidayette daim buyursun" diye karşılıkta bulunur.

15. Meclislerde temiz ve adaba riayetkar bir halde bulunmak: Şöyle ki müslümanlar meclislerde yıkanmış, temiz ve hattâ abdestli bir halde toplanırlar, görünümleri temiz, elbiseleri temiz bulunur. Meclislerde bilgili veya yaşlı zatlar üste geçirilir, lüzum görülmedikçe söze atılmayıp söylenilen faydalı şeyleri dinlerler, meclise sonradan gelenlere yer verirler, birbirine karşı güler yüzlü- tatlı dilli bulunurlar.

Müslümanlar, kendi kendilerine meclisin üst başına geçmezler, kendilerine hürmet için kalkarak yerlerini vermek isteyenlerin hemen yerlerine geçip oturmazlar, rızaları olmadıkça iki kimsenin arasına sokulup oturmak istemezler, bir meclisteki üç müslümandan ikisi başbaşa verip gizlice konuşmazlar, üçüncü arkadaşlarının üzülmesine, yanlış zanna düşmesine meydan vermezler.

Müslümanlar, bulundukları meclisten arkadaşlarından müsaade alarak ayrılırlar. Ve meclisten kısa bir süre için ayrılan arkadaşlarının yerine hemen geçip oturmazlar.

16. Dostları ziyaret: Müslümanlar münasip zamanlarda gidip din kardeşlerini, büyüklerini veya yakınlarını ziyaret ederler. Bu ziyaret de bir muhabbet ve vefa nişanesidir. Şu kadar var ki ziyaret, usandıracak derecede pek sık olmamalıdır. Ziyarete gelenlere mümkün olduğu kadar ikram edilmesi lâzımdır. Bir hadis-i şerifte: " اِذَا أَتَاكُمُ الزَّائِرُ فَاَكْرِمُوهُ " "Sizi ziyarete gelenlere ikram ediniz." {(*): Taberani el-Mu'cemu'l-Kebir; No:422; 17/161} buyurulmuştur.

17. Ziyafetlere icabet: Bir müslüman, din kardeşinin dâvetine icabet eder. Ziyafetinde bulunur. Bu şekilde aralarındaki muhabbet ve mürüvvet artmış olur. Bir hadis-i şerifte:

— 508 —
اِذَا دَعَا اَحُدُكُمْ اَخَاهُ فَلْيُجِبْ عُرْسًا كَانَ اَوْ نَحْوَهُ

"Sizden birinizi kardeşi düğün yemeğine veya öyle bir şeye davet edince, icabet etsin." {(*): Ebu Davud; Et'ime:1; No:3738; 2/367} buyurulmuştur. Yeter ki ziyafette haram bir şey bulunmasın. Çünkü bir müslüman, gayrımeşru eğlenceler, içkiler bulunduğunu bildiği bir ziyafete gidemez. Ancak gittiği takdirde men etmeye gücü olursa veya kendisine hürmeten o haram şeyin terk edileceğini bilirse, o zaman gidebilir.

Ziyafette misafirlere ağırlık verecek kimseleri bulundurmamalıdır. Misafirler gitmek isteyince ev sahibi ısrar etmeksizin biraz daha oturmalarını dilemelidir. Herhalükarda merasim, sade, tabiî, külfetten beri bulunmalıdır.

18. Hürmet için ayağa kalkmak: Müslümanlar yanlarına gelen din kardeşleri için ayağa kalkabilirler. Bu bir hürmet alametidir. Mescitte bulunan veya Kur'an okuyan bir müslümanın tazim edilmeye layık bir zat için ayağa kalkması mekruh değildir. Bir meclise gelenler için ayağa kalkılması âdet olan yerlerde ayağa kalkmak, uygun bir davranıştır. Çünkü aksi takdirde düşmanlığa, dargınlığa sebebiyet verilmiş olabilir.

19. Değerli zatların ellerini öpmek: Müslümanlar, âlimlerin, takva sahibi kimselerin, âdil hâkimlerin ellerini bereketlenmek için öperler, kendileri ile müsâfahada bulunurlar, bunda bir sakınca yoktur. Bunlardan başka büyüklerin ellerini müslümanlıklarına tazim ve ikram için öpmek de caizdir. Fakat dünyalık bir gaye için öpmek mekruhtur. Bir de bir müslümanın başkası ile karşılaştığı zaman kendi elini öpmesi tahrimen mekruhtur. Alimlerin ve diğer büyüklerin huzurlarında yerleri öpmek de haramdır. Bunu yapanlar ve buna razı olanlar günaha girmiş olurlar. Bu bir nevi putlara yapılan ibadetleri andırır. Bir müslüman için asla caiz değildir.

20. Komşuluk haklarına riayet etmek: Şöyle ki müslümanlıkta komşuluğun büyük ehemmiyeti vardır. Bir hadis-i şerifte:

اِلْتَمِسُوا الْجَارَ قَبْلَ شِرَاءِ الدَّارِ وَالرَّفِيقَ قَبْلَ الطَّرِيقِ

"Ev almadan evvel komşu, yola çıkmadan evvel arkadaş araştırınız" {(*):. Aclûni, Keşful Hafa; No: 531; 1/179. Taberani el-Mu'cemu'l-Kebir; No:4379; 4/268.} buyurulmuştur.

Komşulara ikram bir sünnettir. Bir müslüman, komşusuna fazla riayet eder, güler yüz gösterir, lüzumuna göre ödünç verir, bir kederi olunca teselli verir, taziyede bulunur, komşusuna eziyet verecek şeylerden sakınır, evlerinin akıntı suları ile, çerçöpleriyle komşularına zarar vermez. Gece ve gündüz yüksek perdeden devam eden çalgılarının, radyolarının sesleriyle komşularını rahatsız edenler, komşularının huzurlarını, hastalarını, okur-yazarlarını düşünmeyenler, komşuluk haklarına riayet etmemiş, en mühim sosyal bir vazifeyi ayaklar altına almış bulunurlar.

Bir hadis-i şerifte:

مَا آمَنَ بِاللّٰهِ مَنْ لَا يَأْمَنُ جَارُهُ بَوَائِقَهُ

"Kötülüklerinden komşusu emin olmayan kimse, ALLAH'a -layıkıyla- iman etmiş olmaz" {(*): Buhari; Edep:29; No:5670; 5/2240. Hakim el-Müstedrek; 4/165. A. b. Hanbel; No:3663; 1/387. No:2818; 2/288. Tayalisi, Müsned; No:1437; 2/676.} buyurulmuştur.

Kısacası insan komşularının muhabbetini, övgüsünü kazanmalıdır. Hazreti Ömer (R.A) demiştir ki: "Komşusu, yakını ve yol arkadaşı tarafından övülen kimsenin güzel hal sahibi olduğundan şüphe etmeyiniz."

21. Hastaları ziyarette bulunmak: Müslümanlar, hasta olan dostlarını, komşularını münasip zamanlarda gidip ziyaret eder. Afiyetlerine duada bulunurlar. Bu da sevgiyi kuvvetlendirmeye, kalbleri hoş etmeye hizmet eden bir vazifedir. Bununla beraber bunun bir takım âdabı vardır. Mesela bu ziyaret, pek sık yapılmamalıdır, hastanın yanında çok oturulmamalıdır, canını sıkacak sözler söylememelidir.

Bir hadis-i şerifte:

خَمْسٌ تَجِبُ لِلْمُسْلِمِ عَلٰى أَخِيهِ رَدُّ السَّلَامِ وَتَشْمِيتُ الْعَاطِسِ وَإِجَابَةُ الدَّعْوَةِ وَعِيَادَةُ الْمَرِيضِ وَاتِّبَاعُ الْجَنَائِزِ

"Beş şey vardır ki, kardeşine karşı müslümana vacip olur. Bunlar da: Verilen selâmı almak, aksırana hayır ile dua etmek, davete icabet, hastayı ziyaret ve cenazelere katılmaktır." {(*):Ebu Davud; Edep:98; No:5030; 2/726. Buhari; Edep:124; No:5868; 5/2297. Tirmizi; Edep:1; No:2745; 4/338. A. b. Hanbel; No: 18034; 4/284.} diye buyurulmuştur.

22. Cenazelere katılmak: Bu da mühim, sevabı çok olan bir kardeşlik vazifesidir. Müslümanlar, vefat eden din kardeşlerinin cenazelerini kabirlerine kadar hüzünlü, düşünceli bir halde götürür, rahmet toprağına emanet ederler, haklarında rahmetle duada bulunurlar. Bir hadis-i şerifte:

مَنْ صَلّٰى عَلٰى جَنَازَةٍ فَلَهُ قِيرَاطٌ فَاِنْ شَهِدَ فَلَهُ قِيرَاطَانِ اَلْقِيرَاطُ مِثْلَ اُحُدٍ

"Bir cenaze üzerine namaz kılana bir kırat, defninde hazır bulunana da iki kırat sevap vardır. Bir kırat ise, Uhud dağı kadardır." {(*):İbni Mace; Cenaiz:34; No:1540; 1/492. Nesei; Cenaiz:79; No: 1997; 4/77. A. b. Hanbel; No: 7306; 2/246.} buyurulmuştur.

— 510 —

23. Müslümanların kabirlerini ziyaret etmek: Müslümanlar kendi aralarından âhirete gitmiş olan zatların, bilhassa büyük âlimlerin, salihlerin kabirlerini vakit vakit ziyaret eder, kendilerini rahmetle anarlar. Bu da bir vefa ve kıymet bilmek vazifesidir. Bununla beraber bir hadis-i şerifte beyan olunduğu üzere: «Kabirleri ziyaret, ölümü hatırlatır, uyanmaya vesile olur.» {(*): Tirmizi; Cenaiz:60; No:1056; 2/330, Nesâi; Dahaya:36; No:4430; 7/234, A. b. Hanbel; No:22496; 5/358} Bu sebeple kabirleri hürmetle, ibretle ziyaret etmeli, insanlığın acıklı akıbetini düşünerek gâfilane bir halde yaşamaktan kaçınmalıdır.

GÜZEL VE ÇİRKİN HUYLAR

16- إِتِّقَا = İttika: ALLAH Teâlâ'dan korkmak, haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmaktır. Böyle bir hale «takva» da denir. Sahibine de «mütteki» denilir. Mütteki olan bir şahıs, emîn, itimada lâyık bir insan demektir ki, kendisinden hiç bir kimseye zarar gelmez.

İslam dininde insanlar, esasen birbirine müsavi olup üstünlükleri ancak takva itibarıyladır. Kur'an-ı Kerim'de:

اِنَّ أَكْرَمَكُمِ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقَاكُمْ

"Şüphe yok ki, ALLAH katında en üstün-değerli olanınız, en fazla mutteki olanınızdır." {(*): Hucurat sûresi:13} diye buyurulmuştur.

İttikanın zıddı fısktır, fücurdur. Yani doğru yoldan çıkmak, Hak Teâlâ'ya âsi olmak, haramdan, şüpheli şeylerden kaçınmamaktır. Böyle bir halin neticesi ise, felâkettir, azaptır.

17- أَدَبٌ = Edep: Güzel terbiye, güzel huylar ile vasıflanmak ve utanılacak şeylerden insanı koruyan bir meleke demektir.

Edep, insan için en büyük bir şereftir. Edebin zıddı isaet'dir ki, kötülükten, terbiyeye ve fazilete aykırı hareketten ibarettir.

Edep insanın ziynetidir. Edep, insanı nefsinin arzu ve isteklerine uymaktan korur, kurtarır.

أَدَبُ الْمَرْءِ خَيْرٌ مِنْ ذَهَبِهِ

"İnsanın edebi, altınından hayırlıdır" denilmiştir. Edebten mahrum bir insan, bir toplum için zararlı mikroplardan daha tehlikeli bir yaratıktır.

— 511 —

18- إِحْسَانٌ = İhsan: Bağışlama, iyilik etme, bahşiş verme, hayır adına yapılması münasip olanı yapma demektir. İhsan, adaletin üstünde bir fazilettir. Bir âyet-i kerimede:

وَاَحْسِنُوا إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

"İhsan ediniz, şüphe yok ki ALLAH Teâlâ ihsan edenleri sever." {(*): Bakara sûresi:195} buyurulmuştur. Diğer bir âyet-i celîlede:

وَاَحْسِنُ كَمَا اَحْسَنَ اللّٰهُ اِلَيْكَ

"ALLAH Teâlâ sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et." {(*): Kasas sûresi:77} mealindedir.

19- إِخْلَاصٌ = İhlâs: Herhangi bir işi güzel bir niyetle saf bir kalp ile yapmak, o işe başka bir şey karıştırmamaktır. Böyle bir hale «hulûs» da denir. Yapılan vazifelerin kıymetleri, ihlâsa göre artar. İhlasın zıddı, riyadır. Bir vazifeyi sadece bir gösteriş için veya maddî bir fayda için yapmaktır.

Riyakâr bir insan, temiz ruhlu bir insan değildir, yaptığı amellerin mükâfatını Hak'dan dilemeye yüzü olamaz. Bir hadis-i şerifte:

إِنَّ اللّٰهَ لَا يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلَّا مَا كَانَ لَهُ خَالِصًا وَابْتُغِيَ بِهِ وَجْهُهُ

"Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ sadece kendisi için ve kendisinin rızası istenilerek yapılan amelden başkasını kabul buyurmaz" {(*): Nesâi; Cihad:24; No:3140; 6/25} buyurulmuştur.

20- إِسْتِقَامَةٌ = İstikamet: Her işte itidal üzere bulunmak, adaletten, doğruluktan ayrılmayıp diyanet ve akıl dairesinde yürümek demektir. Dinî ve dünyevî vazifelerini olduğu gibi yapmaya çalışan bir müslüman, tam istikamet üzere olan bir insandır. Böyle bir insan ise, toplumun en kıymetli bir ferdi sayılır.

İstikametin zıddı, "hıyanet"tir ki, doğruluğu bırakıp emanete, ahde riayet etmemek, verilen sözde durmamak, insanların haklarına tecavüzden çekinmemek demektir.

Bir âyeti kerimede Resul-ü Ekrem Efendimize hitaben

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ
— 512 —

"Emrolunduğun gibi istikamette bulun" {(*): Hûd sûresi:112} buyurulmuştur ki, bu istikametin ne kadar lâzım ve mühim olduğunu göstermeğe kâfidir.

21- إِطَاعَةٌ = İtaat: Âmirlerin meşru emirlerini dinleyip ona göre yürümektir. ALLAH Teâlâ'nın buyurduklarını dinleyip tutmak bir itaattır. İnsanın saadeti de bu itaata bağlıdır. Bunun zıddı, isyandır. Hak Teâlâ'nın yüksek emirlerini dinlemeyen bir insan, günahkâr, hayırsız bir kimsedir ki, kendisini tehlikeye atmış olur. Artık böyle bir şahıstan insanlık ne bekleyebilir!

Kur'an-ı Mübin'de şöyle buyurulmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اَطِيعُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُوا الرَّسُولَ وَاُولِى اْلأَمْرِ مِنْكُمْ

"ALLAH'a itaat ediniz, ALLAH'ın Peygamberine ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz." {(*): Nisa sûresi:59}

22- إِعْتِمَادٌ = İtimad: Güvenme, emniyet, bir şeye kalben güvenip dayanmak demektir. Halkın itimadını kazanmak bir muvaffakiyet eseridir. İktisadî ve sosyal hayatın devamı, itimadın varlığına bağlıdır. Bu sebeple insan güzel, dosdoğru hareketleriyle herkesin itimadını kazanmaya çalışmalıdır; itimada aykırı olan şey, hiyanettir, suistimaldir ki neticesi pek korkunçtur.

23- إِقْتِصَادٌ = İktisad: Her hususta itidal üzere bulunmak, lüzumundan fazla ve noksan harcamalardan kaçınmaktır. İnsan, iktisada riayet sayesinde rahat yaşar. Bir hadis-i şerifte:

مَا عَالَ مَنِ اقْتَصَدَ

"İktisada riayet eden fakir olamaz." {(*): A. b. Hanbel: No:4257; 1/447} buyurulmuştur.

İktisadın zıddı, israftır, taktir (kısma)dır. İsraf, yemek, içmek ve giyinip gezmek gibi hususlarda malum olan dereceyi aşmaktır ki haramdır, fertlerin ve toplumların yıkılmasına sebeptir. Bunun içindir ki Kur'an-ı Hakim'de:

اِنَّ اللّٰهَ لا َيُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ

"Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ israf edenleri sevmez" {(*): A'raf Suresi: 31} buyurulmuştur. Taktir de, yemek içmekte ve diğer hususlarda lüzumundan fazla kısmaktır ki bu da uygun değildir.

— 513 —

24- أُلْفَةٌ = Ülfet: Münasip kimseler ile güzel bir şekilde görüşüp konuşmak demektir. İnsanlar, daima toplumdan uzak bir halde yaşayamazlar. Birbirleriyle görüşmek mecburiyetindedirler. Güzel ahlâk sahibi olan bir kimse, herkes ile güzel görüşür, herkesin sevgisini kazanır. Bu hale «ünsiyet» de denir. Zıddı uzlet, nefret, inzivadır ki, kimse ile görüşmeyip kendi başına bir yerde yaşamak, herkesten uzaklaşmaktır. Herkes ile görüşmek uygun olmadığı gibi, herkesten kaçınmak da uygun olmaz. Bir hadis-i şerifte:

اَلْمُؤْمِنُ يَأْلِفُ وَيُؤْلَفُ وَلَا خَيْرَ فِيمَنْ لَا يَأْلِفُ وَلَا يُؤْلَفُ وَخَيْرُ النَّاسِ اَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ

"Mümin, ülfet eder ve ülfet olunur. Ülfet etmeyen, ülfet olunmayan kimse de ise, hayır yoktur. İnsanların hayırlısı da insanlara en faydalı olanıdır." {(*): Taberani, el-Mu'cemü'l-Evsat: No:5783; 6/368} buyurulmuştur.

25- أَمْنِيَّةٌ = Emniyet: Bir şeye itimat etmek mânasına geldiği gibi, insanda doğruluktan ileri gelen yüksek bir meleke mânasına da gelir. İnsanların sırlarını ve emanet bıraktıkları mallarını güzelce saklamak da bir emniyet halidir. Emniyetin zıddı, hıyanettir, suistimaldir, sözde durmamaktır.

Fertleri arasında emniyet bulunmayan bir toplum, geleceğinden emin olamaz. Emniyeti suistimal, münafıklık alâmetidir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثٌ إِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَإِذَا اُؤْتُمِنَ خَانَ وَإِذَا وَعَدَ أَخْلَفَ

"Münafığın alâmeti üçtür: Söyleyince yalan söyler, vaad edince döner, emanet edilince hıyanette bulunur." {(*): Buhari; Şehadet:28; No:2536; 2/952; Müslim; İman:25; No:59; 1/78; Tirmizi; İman:14; No:2631; 5/19; Nesai; İman:20; No:5023; 8/117}

26- إِنْصَافٌ = İnsaf: Adalet dairesinde hareket ve hakikati itiraf demektir: İnsaf, ciddi ve seciyeli bir insanın nişanesidir. Bunun zıddı, zulümdür, gadirdir, hakkı inkârdır. Bir hadis-i şerifte:

اَلْإِنْصَافُ نِصْفُ الدِّينِ

"İnsaf, dinin yarısıdır." {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} buyurulmuştur. Çünkü hakikî bir din, itiraf edilmesi lâzım gelen sabit şeyler ile yapılması icap eden faideli şeylerin bir toplamıdır. İnsaflı olan bir kimse ise, dinin yarısını teşkil eden o sabit şeyleri

— 514 —

mutlaka itiraf eder. Bunun için kendisindeki insaf, dinin âdeta yarısı bulunmuş olur.

27- بَشَاشَةٌ = Beşaşet: Güler yüzlü, hoş halli olmaktır. Beşaşet, ruhta safiyetin, neşenin yüzde parıltısı demektir. Zıddı, ubusettir ki, yüz ekşiliğinden ibarettir. İnsan daima beşuş olmalı, hiç bir kimseye karşı çatık kaşlı bulunmamalıdır. Beşaşet bir sadaka, bir ihsan sayılır. Bir hadis-i şerifte:

إِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ السَّهْلَ الطَّلَقَ

"Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ, yumuşak huylu, açık yüzlü kulunu sever." {(*): Deylemi, Firdevs: No:574; 1/156} buyurulmuştur.

28- تَأْدِيبٌ = Te'dib: Terbiye etmek, edepli, töreli bir halde yetiştirmek demektir. Zıddı terbiyeyi terk ve ihmal etmektir. Te'dib vazifesinde asla müsamaha etmemelidir. Kendi çocuklarını güzelce te'dibe çalışmak, her aile reisi için yapılması gerekli bir vazifedir. Bu husustaki dikkatsizliğin zararları, yalnız bir ferde, bir aileye değil, koca bir topluma aittir.

مَنْ لَمْ يُؤَدِّبْهُ اْلأَبْوَانِ يُؤَدِّبْهُ الْمَلَوَانُ وَمَنْ لَمْ يُؤَدِّبْهُ الْمَلَوَانُ يُؤَدِّبْهُ النِّيرَانُ

"Baba ile ananın tedip etmediğini, gece ile gündüz, yani zaman tedip eder. Gece ile gündüzün tedip etmediğini de, cehennem te'dip eder." {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} buyurulmuştur.

29- تَأَنِّي = Teenni: Bir işte acele etmeyip bir düşünce dairesinde hareket etmektir. Böyle bir harekete «teüde» de denir. Vakti gelip çatmış olan hayırlı bir işte teenniye mahal yoktur. Fakat henüz vakti gelmeyen bir iş hakkında acele hareket etmek de mahrumiyete sebep olacağından doğru değildir.

Teenninin zıddı, isti'caldir, yani bir şeyi vaktinden evvel elde etmeye koşmaktır. Bir hadis-i şerifte:

اَلتَّأَنِّى مِنَ الرَّحْمٰنِ وَالْعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ

"Teenni Rahman'dan, acele ise, şeytandandır." {(*): Beyhaki Süneni Kübra; Âdap:15; No:20851; 15/70; Heysemi, Mecmeu'z-Zevaid; 8/19;} buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerif de şu mealdedir:

اَلتَّؤُدَةُ فِى كُلِّ شَيْءٍ خَيْرٌ اِلَّا فِى عَمَلِ اْلآخِرَةِ

"Her işte teenni hayırlıdır, âhiret işi müstesna." {(*): Ebu Dâvud; Edep:11; No:4810; 2/670; Hâkim el-Müstedrek; İman: 1/63}

— 515 —

30- تَعْظِيمٌ = Ta'zim: Hürmet, riayet, bir zat hakkında büyük sayıldığına delâlet edecek şekilde güzel muamelede bulunmak demektir. Zıddı, tahkirdir, yani bir kimseye karşı kıymetini düşürecek tarzda muamele yapmak demektir ki, asla caiz değildir.

İlim, edep, yaş itibariyle bizden büyük olanlara hallerine göre saygı göstermek, bizden genç olanlar hakkında da sevgi ile muamelede bulunmak bizim için insanî bir vazifedir. Bir hadis-i şerifte:

مَنْ لَمْ يُوَقِّرْ كَبِيرَنَا وَلَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا فَلَيْسَ مِنَّا

"Bizim büyüklerimize tazim, küçüklerimize merhamet etmeyen bizden değildir." {(*): A. b. Hanbel; No:2325; 1/257; İbn-i Hıbban; 2/211} buyurulmuştur.

31- تَفَأُّلٌ = Tefe'ül: Bir şeyi uğur saymak, bir hâdiseyi bir hayır başlangıcı görmektir. Bu, güzel bir zan meselesi olduğundan övülmüştür. Zıddı, teşe'üm, tetayyürdür ki, bu da bir şeyi uğursuz görmek, nefsin kendisinden nefret duyduğu bir hâdiseyi, meselâ bir kuşun ötüşünü veya bir tarafa uçuşunu bir uğursuzluğa alâmet saymak demektir. Bu ise, bir kötü zan, fena kuruntu eseri olduğundan caiz değildir.

İnsan için herhangi bir hâdiseden bir uğursuzluk hükmü çıkararak kendisini ümitsizlik veya kötü kuruntu içinde bırakmak doğru değildir. Bazı günlere, vakitlere uğursuzluk isnat edilmesi de uygun görülemez.

Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

يُعْجِبُنِى الْفَأْلُ الْكَلِمَةُ الْحَسَنَةُ الْكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ

"Fe'l, yani güzel söz, temiz konuşma hoşuma gider." {(*): Buhari; Tıb:54; No:5440; 5/2178; Müslim; Selam:34; No:2224; 4/1746} buyurmuştur.

İnsan hayırlı söz söylemeli, fena kötü-uğursuz konuşmalardan dilini sakındırmalıdır.

32- تَفَكُّرٌ = Tefekkür: Düşünmek, bir mesele hakkında fikri harekete getirmek demektir. Büyük Yaratanımızın kudretine şahitlik yapan varlıkları tefekküre dalmak bir ibadettir. Maddî ve manevî bir çok keşifler, yükselişler, tamamen tefekkür neticesidir.

Tefekkürün zıddı gaflettir, düşünmekden mahrumiyettir ki, insana asla yakışmaz. Bir hadis-i şerîfte:

تَفَكَّرُوا فِى خَلْقِ اللّٰهِ وَلَا تَفَكَّرُوا فِى اللّٰهِ فَتُهْلِكُوا
— 516 —

"ALLAH Teâlâ'nın yaratmış, olduğu şeyler hakkında tefekküre dalınız, fakat ALLAH Teâlâ'nın zatında tefekküre dalmayınız, sonra helak olursunuz." {(*): Taberani, el-Mucemul-Evsat; No:6315; 7/172; Heysemi, Mecmeu'z-Zevaid; 1/181} buyurulmuştur.

33- تواضع = Tevazu': Alçak gönüllü olmak, hak ettiği mertebenin aşağısına kendiliğinden razı olarak, o şekilde muamelede bulunmaktır. Zıddı tekebbürdür, tecebbürdür, gururdur. Bunlar, kendisini büyük görmek, kendisini lâyık olduğu mertebenin, üstünde göstermeye çalışmak, fani şeylere güvenerek ona buna karşı çalım satmaktır ki, pek kötü bir huydur. Bir hadis-i şerif:

مَنِ اقْتَصَدَ اَغْنَاهُ اللّٰهُ وَمَنْ بَذَرَ اَفْقَرَهُ اللّٰهُ وَمَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ وَمَنْ تَجَبَّرَ قَصَمَهُ اللّٰهُ

"ALLAH Teâlâ, iktisatlı olanı zengin eder, israf edeni de fakir düşürür, tevazu göstereni yükseltir, kibirlenen kimseyi de kırar geçirir." {(*): Heysemi, Mecmeuz-Zevâid; 10/253} mealindedir.

34- تَوَكُّلٌ = Tevekkül: Hakk'a güvenmek, sebeplere sarıldıktan sonra muvaffakiyeti Hakk'tan beklemek ve insanların güçleri yetişemediği şeyleri ALLAH Teâlâ'ya bırakıp ümitsizlik ve kederden beri olmaktır. Tevekkülden mahrumiyet, büyük bir noksanlıktır. Bir mümin bilir ki herhangi bir hâdisenin meydana gelmesi için sadece sebeplerin var olması kâfi değildir. Yaratanımızın dilemediği bir hâdise hiç bir vakit meydana gelemez. Ve Yaratanımızın dilediği bir şeye de hiç bir kuvvet mani olamaz. Bununla beraber tevekkül, sebeplere sarılmaya mani değildir. ALLAH Teâlâ, bir çok hâdiseleri birer sebebe bağlamıştır. Bu husustaki ilâhi kanuna riayet lâzımdır, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, devesini bir şeye bağlamaksızın dışarıda bırakıp huzurlarına giren Amr b. Ümeyye' (R.A)a: " قَيِّدْ وَتَوَكُلْ = Deveni bağla ve tevekkül eyle" {(*): Beyhaki, Şuabü'l-İman; No:1211; 2/80} diye tenbih buyurmuştur.

35- ثَبَاتٌ = Sebat: Sözde durmak, ahde vefa etmek, bir meslekte, bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak demektir. "Sabit olanlar, nâbit olurlar = bir işte sebat edenler neticeye ulaşırlar" sözü meşhurdur. Sebat, muvaffakiyetin bir şartıdır. Bununla beraber hayırlı ve doğru-gerçek olan şeylerde sebat göstermek bir fazilettir. Faydasız, batıl şeylerde sebat göstermek ise, aklın zafiyetine, insafın yokluğuna delâlet edeceği için büyük bir kusurdur.

— 517 —

36- جُودٌ = Cûd: Cömertlik, insanlara ihtiyaçlarını bildirmelerine meydan vermeksizin lütufta, ihsanda bulunmak halidir. Verilmesi lâyık olan şeyleri münasip olan yerlere kolaylıkla-içtenlikle vermek, melekesinden ibaret olan «seha» da bu kısımdandır.

Cûd ve seha, insana lâyık bir meziyettir. Bunların zıtları ise, his-set, tama', cimriliktir ki, insanlara asla yakışmaz. Bir hadis-i şerifte:

طَعَامُ السَّخِيِّ شِفَاءٌ وَطَعَامُ الْبَخِيلِ دَاءٌ

"Cömert kimsenin yemeği şifadır, cimri kimsenin yemeği de hastalıktır." {(*): Deylemi, Firdevs; No:3954; 2/455} buyurulmuştur.

37- حَزْمٌ = Hazm: Basiretle yürümek, ihtiyatlı bir tarzda davranmak, neticesi bilinmeyen şeylere hemen atılmamaktır. Zıddı, ihtiyatsızlıktır. Hazm'a riayet edenler, pişmanlığa düşmezler. Bununla beraber hazm, bazen kötü bir kuruntudan ileri gelir. Bu sebeple hazm diye kuruntuya düşmemek lâzımdır. Bunun içindir ki bir hadis-i şerifte: " اَلْحَزْمُ سُوءُ الظَّنِّ = Hazm kötü bir düşüncedir." {(*): Zehebi, Mizanül'itidal; No:9404; 7/138} buyurulmuştur.

38- حُسْنُ ظَنٍّ = Hüsnü zan: Güzel sanma, bir kimsenin veya bir hâdisenin iyiliği hakkındaki vicdanî kanaat demektir. Zıddı, suizandır. İnsan, suizanda toleranslı-ölçülü davranmalı, hiç bir kimse hakkında da yok yere suizanda bulunmamalıdır.

Gerçi herhangi bir kimse hakkında körü körüne "pek iyi bir zattır" diye hükmetmek, hüsnü zannı suistimal etmek olacağından kötüdür. Onun bunun hallerini araştırmak, kusurlarını bilmeye çalışmak arzusu da tecessüs (bak. Madde: 16/6) denilen ve suizandan kaynaklanan gayriahlâkî bir hareket olduğu için haramdır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "Şüphe yok ki zannın bazısı bir günahtır." {(*): Hucurat Suresi:12} buyurulmuştur.

39- حِفْظُ لِسَانٍ = Hıfzu lisan: Dili lüzumsuz sözlerden koruyup ihtiyaç miktarından fazla söz söylememek halidir ki, pek güzeldir. Zıddı, «mâlayani» denilen faydasız şeyler ile uğraşmak, ağza her geleni söylemektir. Akıllı kimseler, çok kere sükût ederler. Lüzum görülmedikçe söz söylemek istemezler.

— 518 —

Sükût pek güzeldir. Yeter ki bir hakkın zayi olmasına, bir hakikatın yanlış anlaşılmasına sebep olmasın.

Aleyhisselâtü Vesselam Efendimiz:

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا اَوْ لِيَصْمُتْ

"Her kim ALLAH'a ve âhiret gününe inanmakta ise, hayır söylesin veya sussun." {(*): Buhari; Edep:31; No:5672; 5/2240, Müslim; İman:19; No:47; 1/68, Ebu Davud; Edep:123; No:5154; 2/760} buyurmuştur.

40- حَقٌّ = Hak: ALLAH Teâlâ'nın bir mübarek ismidir. Her sabit, doğru olan şeye de hak denir ki zıddı batıldır. Herkesin meşru olan salâhiyetine, iktidarına, bir şey üzerindeki malikiyetine de hak denilmiştir ki, çoğulu "hukuk"tur.

Her hak karşılığında bir vazife vardır. Meselâ bir insan hayat hakkına, şeref ve haysiyet hakkına sahiptir. Bunlara kimsenin tecavüzü caiz değildir. Bu sebeple o insan da bu hak karşılığında başkalarının hayat hakkına, şeref ve haysiyet hakkına riayetle vazifelidir. Bunlara da kendisi tecavüz edemez. Böyle bir tecavüz haramdır, cezayı gerektirmektedir, dünyanın intizamına manidir.

Hak, daima haktır. Hakka kuvvet ve başka bir şey galip gelemez. Geçici olarak yok olan bir hak, bir gün dünyada, dünyada olmasa bile, yarın âhirette ortaya çıkacaktır.

41- حِكْمَةٌ = Hikmet: İlim ve amelin birleşmesinden meydana gelen yüksek bir sıfattır. Bilmeyen veya bilgisi ile amel etmeyen bir kimse, hakîm unvanını alamaz. Her şeyin hakikatına bilgi edinmeye de hikmet denir. Adaba, ahlâka, vaazlara ait edebi sözlere, fıkralara da hikmet denilir.

Hakîm olan zatta, zekâ, hafıza, güzel düşünce, kolaylıkla öğrenme, safî zihin, güzel anlayış, hafızasındakileri hatırlayıp kullanma özellikleri bulunur. Bir âyet-i kerimede:

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا

"Kendisine hikmet verilmiş olan kimseye muhakkak bir çok hayır verilmiş olur." {(*): Bakara sûresi:269} buyurulmuştur. Bir hadis-i şerif de şu mealdedir:

اَلْحِكْمَةُ ضَالَّةُ الْمُؤْمِنِ فَأَيْنَمَا وَجَدَهَا أَخَذَهَا

"Hikmet müminin yitiğidir. Bu sebeple onu nerede bulursa alır." {(*): Deylemi, Firdevs; No:2770; 2/152.}

— 519 —

42- حِلْمٌ = Hilm: Şiddete tahammül, gazap (kızgınlık) ateşini söndürmek, nefsini heyecandan korumak demektir ki, yerinde gösterilmek şartı ile büyük bir fazilettir. Zıddı hiddettir, düşünmeden bir işe başlamaktır ki, bu da öfkeden, titizlikten, hoşa gitmeyen bir hâdiseden dolayı gazap kuvvetinin parlamasından ibarettir.

Gazap, darılma halleri, kalp kanının kaynaması zamanında kişinin kendisinde meydana gelen bir değişmedir ki, haksız yere olunca bir kusur sayılır, pişmanlığa sebep olur. Fakat akla tabi ve haksızlığa karşı olan bir gazap, güzeldir. Çünkü mukaddes şeyler, bu sayede müdafaa edilebilir.

Hilm, ilim ve hikmetle beraber olmalıdır. Bir hadis-i şerifte:

مَا جُمِعَ شَيْءٌ اِلٰى شَيْءٍ أَفْضَلُ مِنْ عِلْمٍ اِلٰى حِلْمٍ

"Hiçbir şey, diğer bir şey ile ilim ile hilmden daha faziletli olarak toplanmış değildir." {(*): Musannef İbn-i Ebi Şeybe; Edep.43; No:5; 6/126. Darimi; Mukaddime:48; No:576;1/152. Deylemi, Firdevs; No.6371; 4/120.} buyurulmuştur.

43- حَمِيَّةٌ = Hamiyet: Mukaddes şeyleri, milletin haklarını korumak ve namusu, haysiyeti töhmet altında kalmaktan korumak hususlarında gösterilen bir gayret ve özen göstermek hususiyetidir. Bu pek güzel bir haslettir. Fakat batıl fikirleri, inançları korumak yolunda gösterilen gayrete «Hamiyet-i cahilâne» denir ki bu pek kötüdür.

44- حَيَاءٌ = Haya: Utanma, hicab, ar, namus manâlarına gelir. Çirkin şeylerden nefsin darlanması, edebe aykırı bir hadisenin meydana gelmesinden dolayı kalbin bir rikkat (incelik) ve ızdırap içinde kalması demektir ki, eseri hemen yüzde belirmeye başlar.

Haya, pek güzel bir haslettir. Zıddı, "vekahat"dır ki, utanmazlıktan, batılı hak suretinde görüp çekinmeksizin işlemekten ibarettir.

Hayasızlık, insanı insanlıktan çıkarır, hayvanlardan aşağı bir hale düşürür. Bir hadis-i şerifte:

اَلْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الْإِيمَانِ

"Haya, imandan bir bölümdür." {(*): Buhari; İman:14; No: 24; 1/17. Müslim; İman:12; No. 35; 1/65. Ebu Davud; Edep:7; No:4795; 2/667. İbni Hıbban; İman:4; No:167; 1/386. Nesâi; İman:16; No:5004; 8/110. İbni Mace; Mukaddime:9; No:57; 1/22. A. b. Hanbel; No: 9417; 2/443.} buyrulmuştur. Diğer bir hadis-i şerifde:

— 520 —
مَنْ لَا يَسْتَحْيِى مِنَ النَّاسِ لَا يَسْتَحْيِي مِنَ اللّٰهِ

"İnsanlardan utanmayan, ALLAH Teâlâ'dan da utanmaz." {(*):Taberani el-Mu'cemu'l-Evsat; No:7155. 8/78.} mealindedir.

45- خُشُوعٌ = Huşu: Tevazu göstermek, hakka boyun eğmek, korku ve sevgi ile beraber edepli bir vaziyet almak demektir. Zıddı gaflet, kibirlenmek kalb huzurundan mahrumiyettir. Bir ibadetin kıymeti huşulu olması nisbetinde artar. Haşyet de tazimle karışık, kalbe ait bir korku demektir. ALLAH korkusuna «haşyetullah» denir.

Kalbinde haşyetullah bulunmayan bir kimseden her türlü fenalık meydana gelebilir. Bir hadis-i şerifte:

رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللّٰهِ

"Hikmetin başı ALLAH korkusudur." {(*): Beyhaki, Şuabu'l-İman; No: 744; 1/470. Deylemi, Firdevs; No:3258; 2/270.} buyurulmuştur.

ALLAH Teâlâ'nın kudretini, azametini düşünen her mütefekkir müminin kalbinde ALLAH korkusu parlar, kendisini daima iyiliğe sevkeder durur.

46- خَيْرٌ = Hayır: İyilik demektir. Her meşru olan mal ve menfaat da bir hayırdır, Cenab-ı Hakk'ın bir ihsanıdır. ALLAH Teâlâ'nın rızasını kazanmaya vesile olan her güzel amel, bir hayırdır, asıl «hayr-ı ahlâkî = hayır ahlakı» da bundan ibarettir.

Hayrın zıddı, şerdir. Hakka, tabiata uygun olmayan ve fena bir neticeyi doğuran her şey, bir şerden ibarettir.

Herkesin hakkında iyilik dilemeye «hayırhahlık» denir ki, ruhun tertemiz olmasından ileri gelir. Bütün hayır müesseseleri, hayırhahlığın bir eseridir. Başkasının fenalığını istemek de «bedhahlık» denilen ruhî bir hastalıktır ki, sahibinin kötü bir kimse olduğuna bir alâmettir.

İşte «hased» denilen pek kötü bir huy, bu bedhahlıktan başka değildir...

Evet... Başkasının hakkı ile nail olduğu nimetlerden huzursuz olup da o nimetlerin yok olmasını istemek bir hasedden ibarettir. Bu pek fena bir haslet olduğu için bundan pek sakınmalıdır. Bir hadis-i şerifte:

إِيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ

"Hasedden kaçınınız. Çünkü ateş kuru odunları yakıp bitirdiği gibi, hased de güzel âmelleri yer bitirir." {(*): Ebu Davud; Edeb:52; No:4903; 2/693} buyurulmuştur.

— 521 —

Şerre âlet olan bir nimetin yok olmasını istemek hased sayılmaz. Aynı şekilde başkasının nail olduğu bir nimetin aynısına nail olmak arzusu da hased değildir. Bu arzuya «Gıbta» ve «Münafese» denir ki bazı hallerde caizdir. Yüksek bir âlimin bilgisine, faziletine gıpta edilmesi gibi.

47- دُوستلوقْ = Dostluk: İki veya daha fazla kimse arasında meydana gelen samimî bir sevgi ve bağlılık demektir. ALLAH için olan dostluk devam eder, dünya için olan dostluk da kayıp giden bir yıldız gibi parlar parlamaz, söner gider.

Dostluğun zıddı düşmanlıktır, adavettir, garezkârlıktır. Bütün müslümanlar birbirinin dostudur, çünkü aralarında ebedî olan bir din kardeşliği vardır.

Peygamberi Zişan (S.A.V) Efendimiz, ALLAH'ın rahmetine nail olmuş olan ümmetine söyle emretmiştir:

لَا تَبَاغَضُوا وَلَا تَحَاسَدُوا وَلَا تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللّٰهِ إِخْوَانًا وَلَا يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أَنْ يَهْجُرَ أَخَاهُ فَوْقَ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ

"Birbirinize buğz etmeyiniz, haset etmeyiniz, arka çevirmeyiniz, ey ALLAH'ın kulları!.. Kardeş olunuz, bir müslümana helâl olmaz ki kardeşini üç günden fazla terk ede." {(*): Buhari; Edeb:57; No:5718; 5/2253}

Başkasının bir kederinden dolayı sevinmek de bir düşmanlık eseri olduğundan caiz değildir. Buna «Şematet» denir. Bir hadîs-i şerifte:

لَا تُظْهِرِ الشَّمَاتَةَ لِأَخِيكَ فَيَرْحَمَهُ اللّٰهُ وَيَبْتَلِيكَ

"Kardeşin için şematet ortaya koyma, sonra ALLAH Teâlâ ona merhamet eder de, seni o belaya düşürür." {(*): Tirmizi; Sıfatü'l-Kıyame:54; No:2506; 4/662} buyurulmuştur.

48- دِيانة = Diyanet: Dindarlık, dinin mukaddes hükümlerine riayet, gereğince hareket etmektir. Zıddı, dinsizlik, dinin hükümlerine riayetsizliktir ki, bütün fenalıkların en büyük kaynağıdır.

İnsanların kurtuluşu, temiz bir halde yaşayışı, saadete ermesi ancak diyanet sayesindedir. Diyanet, yaratılış gereğidir, gerek ferdler için ve gerek toplumlar için zarurîdir. Bu sebeple diyanete sımsıkı sarılmalıdır. Bu, insanlığın menfaat ve selâmeti bakımından son derece lâzımdır.

49- ذِكْرٌ = Zikr: Anmak, hatırlamak manasınadır. ALLAH Teâlâ'nın mukaddes isimlerini anmak, yapılması gerekli bir vazifedir, en yüce bir zikirdir.

— 522 —

Hak Teâlâ hazretlerini zikretmek, ya büyüklüğünü düşünmekle olur. Bundan heybet ve saygı gösterme meydana gelir. Ya kudretini düşünmekle olur. Bundan korku ve hüzün doğar. Veya nimetlerini anmakla olur, bundan şükür ve hamd meydana gelir. Veya pek emsalsiz olan şaheserlerini tefekkür ile olur, bundan da ibret ve uyanma yüz gösterir.

Zikrin zıddı, nisyandır, Hakk'ı unutmaktır. ALLAH'ü Azimüşşan'ın mübarek isimleri ile kulluk lisanını süslememektir. Bu pek acınacak bir gaflet eseridir. Bir âyet-i kerimede:

وَاذْكُرُوا اللّٰهَ كَثِيرًا لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

"ALLAH Teâlâ'yı çok zikrediniz ki felah bulabilesiniz." {(*): Cuma sûresi: 10} buyurulmuştur. Bir hadîs-i şerifte:

أَفْضَلُ الذِّكْرَ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَأَفْضَلُ الدُّعَاءِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ

Zikrin en faziletlisi "Lâilâhe illallâh"dır, duanın en faziletlisi de "Elhamdülillâh"dır." {(*): Tirmizi; Dua:9; No:3383; 5/462} diye buyurulmuştur.

50- رِضَاءٌ = Rıza: Hoşnut olmak, muvafakat göstermek, herhangi bir hükmü veya hâdiseyi kalben hoş görüp kabul etmektir. Zıddı muhalefettir, reddir, itirazdır.

ALLAH Teâlâ'nın her hükmüne, her takdirine razı olmak bir kulluk vazifesidir. Hak bir şeye razı olmamak bir ahmaklık alâmeti olduğu gibi bâtıl bir şeye razı olmak da bir tuğyan, bir isyan eseridir.

Bir hadis-i şerifte:

إِذَا أَحَبَّ اللّٰهُ عَبْدًا اِبْتِلَاهُ لِيَسْمَعَ تَضَرُّعَهُ

"ALLAH Teâlâ bir kulu severse imtihan eder, bazı sıkıntılara mübtelâ kılar, ta ki duasını, niyazını işitsin" {(*): Taberani, el-Mu'cemü'l-Evsat; No:1267; 2/144} buyurulmuştur.

51- رِفْقٌ = Rıfk: Yavaşlık, yumuşaklık, nezaket ve gönül alıcı muamele, neticesi güzel olan bir şeye güzelce boyun eğme manasınadır. Zıddı da unftur, huşunettir, gılzettir ki, sertlik göstermekten, katı yürekli olmaktan, nezakete muhalif muamelede bulunmaktan ibarettir. İnsan, rıfk sayesinde en müşkül neticeleri elde edebilir. Huşunetle muamele yüzünden de elde edilmesi pek yakın olan şeyleri, imkansız bir hale getirmiş olur. Bir hadis-i şerifte:

— 523 —
إِنَّ اللّٰهَ رَفِيقٌ يُحِبُّ الرِّفْقَ وَيُعْطِى عَلَيْهِ مَا لَا يُعْطِى عَلٰى عُنْفٍ

"Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ Refîk'tir, rıfkı sever ve unf üzerine vermediğini rıfk üzerine verir." {(*): Müslim; Edep:23; No:2993; 4/2003; Ebu Davut; Edep:11; No:4807; 2/670; İbn-i Mace; Edep:9; No:3688; 2/1216; A. b. Hanbel: No:904; 1/112} buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerif de:

مَنْ حَرُمَ الرِّفْقَ حَرُمَ الْخَيْرَ

"Rıfktan mahrum olan, hayırdan mahrum bulunur." {(*): Müslim; Edep:23;No:2992; 4/2003; A. b. Hanbel: No:18767; 4/366} mealindedir.

52- سَعْىٌ = Sa'y: Çalışmak, bir maksadın meydana gelmesi için elden gelen gayreti sarfetmektir. Zıddı, atalet, bataet, meskenet (tembellik)tir ki, İslâm ruhuna asla uygun değildir. İnsan, meşru şeyleri elde etmek için muntazaman bir say ve gayret sahibi olmalıdır. Bütün yükselme- ilerlemeler, sa'y ve gayretin birer neticesidir. Kur'an-ı Kerim'de:

وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعٰى

"İnsan için çalıştığı şeyden başkası yoktur." {(*): Necm sûresi:39} buyurulmuştur.

53- سَتْرُ عُيُوب = Setri uyub: Onun bunun ayıplarını, kusurlarını örtmek, görmemezlikten gelmek, başkalarına ifşa etmemek (yaymamak) demektir. Zıddı, ifşayı uyub (ayıpları yaymak)dır.

Başkalarının kusurlarını arkalarından söylemek gıybettir. Hattâ bir kimsenin arkasından boyuna, elbisesine, yiyip içmesine, gezip yürümesine dair bir noksanını dil ile, göz ile veya el ile işaret ederek göstermek de bir gıybettir. Çünkü bunları haber alınca, müteessir olacağı (üzüleceği) şüphesizdir.

Başkalarına, yapmadıkları kusurları isnat etmek (yüklemek, atmak)da iftiradır, bühtandır. Bunlar,

İslâm terbiyesine aykırıdır, kesinlikle haramdır. Bir hadis-i şerifte:

طُوبٰى لِمَنْ شَغَلَهُ عَيْبُهُ عَنْ عُيُوبِ النَّاسِ

"Ne mutlu o kimseye ki kendi kusuru, kendisini başkalarının kusurlarını görmekten meşgul kılmıştır." {(*): Deylemi, Firdevs: No:3929; 2/447; Ebu Nuaym, Hilyetül Evliya: 3/203} buyurulmuştur.

Bu sebeple insan, kendi kusurunu görüp onu düzeltmeye çalışmalıdır. Şu kadar var ki, gayrimeşru şeyleri hiç çekinmeksizin yapıp duran fasık kimselerin

— 524 —

bu çirkin hallerini arkalarından söylemek, gıybet sayılmaz. Bu söyleyiş ile fena haller kötülenmiş, başkaları bundan korunmuş olur. Bir islam toplumuna karşı lâübalice bir vaziyet alarak gayri ahlâkî şeyleri açıkça yapıp duran kimselerin bu rezilliklerini söylemek, kamuoyunun güzel bir tepkisi demektir. Yeter ki bu söyleyiş, şahsî bir kızgınlık neticesi olmasın.

Gıybetin mesuliyetinden kurtulmak için mümkün ise, gıybet edilen kimseden helâllik istemeli, özür dilemelidir. Bazı alimlere göre yapılmış olan bir gıybetten dolayı pişman olup tevbe-istiğfarda bulunmak kâfidir. Durumu haber verip gıybet edilen kimseden helâllik dilemek bir üzüntüye, bir dargınlığa sebeb olabilir. Şu kadar var ki o kimse bu gıybetten haberdar olmuş ise, o halde kendisinden özür dileyerek helallik istemesi lâzımdır.

İki dargın kimsenin özür dilemek için müsafahada bulunması helalleşmek sayılır.

54- شَجَاعَةٌ = Şecaat: Yiğitlik, bahadırlık, kalb metaneti, lüzumu halinde tehlikelere atılabilmek hususiyeti demektir. Zıddı, cebanettir, korkaklıktır. Hak yolunda mukaddes şeyleri müdafaa uğrunda gösterilen şecaat, pek kıymetli bir haslettir.

55- شَفْقَةٌ = Şefkat: Acıyıp esirgeme, korku ile karışık, merhametten ileri gelen ruhî bir haldir ki, başkalarının başına gelen veya gelmesi muhtemel bulunan hoş olmayan bir hal karşısında ortaya çıkar. Zıddı, rahmet ve rikkat (incelik) duygusundan mahrumiyettir ki pek fena bir haslettir.

Şefkat temiz, saf kalblerin bir özelliğidir. İslam dininde ALLAH Teâlâ'nın emirlerine tazim, yarattıklarına da şefkat büyük bir esastır.

56- شُكْرٌ = Şükür: Görülen iyiliğe karşı söz ile, iş ile memnuniyet ve kıymetbilirlik göstermektir.

Görülen bir iyiliği övgü ile anmak da bir şükürdür. Zıddı küfran-ı ni'met (nimeti inkar etmek, nankörlük yapmak)tır. Biz, her dakika binlerce nimetlerine nail olduğumuz ALLAH Teâlâ'ya şükür etmeye borçlu bulunduğumuz gibi, iyiliğini gördüğümüz şahıslara karşı da teşekküre borçluyuz. Bir hadis-i şerifte:

مَنْ لَا يَشْكُرُ النَّاسَ لَا يَشْكُرُ اللّٰهَ

"İnsanlara şükretmeyen, ALLAH Teâlâ'ya da şükretmez." buyurulmuştur. {(*): Tirmizi; Bîrr ve sıla:35; No:1954; 4/339; Ebu Davud; Edep:12; No:4811; 2/671; A. b. Hanbel; No:11306; 3/73}

57- شَهْوَةٌ = Şehvet: İstek, tabiata uygun olan bir şeyi istemek için nefsin hareketi, hayat sahiplerinin birbirine karşı olan tabiî meyilleri demektir. Meşru

— 525 —

bir şey hakkındaki normal bir şehvet, bir meyil, iyidir. Meşru olmayan bir şey hakkındaki şehvet ise, hayvanca bir hal olduğundan pek kötüdür, pek zararlıdır, bundan kaçınmak lâzımdır.

Heva, boş yere arzu ve nefsin bir lezzetten dolayı bir şeye meşru bir sebep olmaksızın meyletmesi demektir. Heves de bir şey hakkında gösterilen noksan ve olgunlaşmamış bir aşktan, sevdadan başka değildir. Şüphe yok ki bunların ikisi de kötüdür. İnsanın feyzine, şerefine manidir. Peygamber (S.A.V)

Efendimiz

اَللَّهُمَّ جَنِّبْنِى مُنْكَرَاتِ الْاَخْلَاقِ وَلْاَهْوَاءِ

Ya Rabbi! Beni ahlâkın çirkin olanlarından ve hevalardan uzak bulundur." {(*): İbn-i Hıbban; Rekâik: No:960; 3/240} diye dua ederdi.

58- صَبْرٌ = Sabr: Acıya katlanmak, tabiata uygun gelmeyen hallere telâş göstermeksizin dayanmaktır. Zıddı, ceza, sabırsızlıktır. İnsan yaşadıkça bir takım acı hâdiseler karşısında kalır, işte bunlara karşı sabretmek lâzımdır. Bir âyet-i kerime'de de:

اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِرِينَ

"Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ, sabredenlerle beraberdir." {(*): Bakara Sûresi; 153} buyurulmuştur. Sabrın sonu selâmettir, muvaffakiyettir. Sabır acıdır, fakat meyvesi tatlıdır.

Sabırsızlık ruhun zâfiyetinden ileri gelir. Şu kadar var ki, meşru olmayan şeyler hakkında sabır caiz değildir. Bunlara karşı kalben bir acı duyulması ve mümkün ise, mücadele yapılması icap eder. Giderilmesi mümkün olan kötülüklere veya ihtiyaçlara katlanmak sabır değil, bir acizliktir, bir miskinliktir. Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz:

اَللَّهُمَّ اِنِّى اَعُوذُ بِكَ مِنَ الْعَجْزِ وَالْكَسَلِ

"İlâhi! Ben sana acizlikten ve tembellikten sığınırım." {(*): Buhâri; Davât:37; No:6006; 5/2341; Müslim; Zikir:15; No:2706; 4/2079} diye dua buyururdu.

59- صِدْقٌ، صَدَاقَةٌ = Sıdk, sadakat: Hakikata uygun olan doğru söz, sıdktır. Artniyet şaibe

(leke)sinden beri ve her yönüyle halis olan bir dostluk da sadâkattır. Herhangi bir doğruluğa da sadâkat denir. Sıdkın zıddı, kizb = yalandır. Sadâkatin zıddı da hıyanettir, istikametten mahrumiyettir.

İnsanlara sıdk ve sadâkat yakışır. Yalancı bir kimseyi ne ALLAH Teâlâ sever, ne de başkaları. Yalan haramdır. Yalancı bir kimsenin insanlık bakımından hiç bir kıymeti olamaz.

— 526 —

Söylediği yalan sözleriyle halkı aldatan, yaptığı hileler, aldatmalar ile ötekini berikini kandırmaya çalışan kimse, pek büyük bir günahkârdır. Bir hadis-i şerifte buyurulmuştur ki:

مَنْ غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا وَالْمَكْرُ وَالْخِدَاعُ فِى النَّارِ

"Bize hıyanet eden, bizden değildir. Mekr ve Hud'a (hile - tuzak) denilen şeyleri yapanlar cehennemdedirler." {(*): İbn-i Hıbban; Birr: No:567; 2/326, Taberani, el-Mu'cemü'l-Kebir; No:10234}

Kısacası, insanın sözü de, özü de doğru olmalıdır. Doğru olmayanlar için saâdet kapıları kapalıdır. İslamiyet gibi hikmet ve hakikat esasları üzerine kurulmuş bir dinde doğruluğa aykırı bir şey, asla yer bulamaz.

60- صَلَاحٌ = Salâh: İyi hal, her hayrı bulunduran faziletlerin toplanmasından meydana gelen yüksek bir sıfattır. Zıddı fesattır, fücurdur. Bir millet, kendi fertlerinin salâhına çalışmalıdır, çalışmazsa fesat erbabının elinde esir olur. Bir müslüman, dinî ve dünyevî vazifelerini bilip güzelce tatbik etmedikçe, iyi hal sahibi olamaz.

61- صِلَةُ الرَّحْمِ = Sıla-i rahim: Akrabayı arayıp sormak, akrabanın kusurlarını affetmek, muhtaç olanlarına yardımda bulunmaktır. Akraba ile görüşmek, sohbette bulunmak, kendilerine selâm veya hediye göndermek, sıla-i rahim sayılır. Yakın olan akrabayı mümkün ise, bulundukları beldelere gidip görmek, uzak akraba ile de mektuplaşmak lâzımdır. Zıddı kat'i rahimdir ki akrabayı unutup terketmektir. Böyle bir hareket müslümanlığın tavsiye ettiği ailevî, sosyal vazifelere aykırıdır. Bir hadis-i şerif:

صِلَةُ الرَّحْمِ تَزِيدُ فِى الْعُمْرِ

"Sıla-i rahim, ömrü uzatır, artırır." {(*): Heysemi, Mecmeu'z-Zevâid; 1/194;} meâlindedir.

62- صَلَابَةٌ = Salâbet: Metanet, mukaddes şeyleri korumak hususunda insanın sahip olduğu kalp kuvveti demektir. Zıddı lâubalilik, inanç gevşekliğidir.

Salâbet, pek kıymetli bir haslettir. Bazen salâbet yerinde «taassub» tabiri de kullanılır. Taassub, esasen âdetlerde, törelerde, maddî ve manevî diğer hususlarda fazla sebat ve taraftarlık göstermek demektir. Bu sebeple iki türlüdür. Biri, meşru taassubtur ki, akla uygun âdetlere, inançlara karşı gösterilen sebattır. Bu pek güzeldir. Diğeri ise, batıl, faydasız töreler, modalar, fikirler ve yapılıp yapılmamasında dinî bir mahzur bulunmayan hususlar hakkında gösterilen taassubtur ki, bu pek kötüdür. Ne yazık ki bir takım kimseler bu ikinci kısma

— 527 —

dahil bir çok esassız şeylere dört elleriyle sarıldıkları halde, mukaddes şeylere, dinî emir ve yasaklara sarılan kimselere bir kusur olmak üzere taassub isnat etmekten kendilerini alamazlar. Bu bir tersine görüş neticesidir. Bundan kaçınılmalıdır. Hakkı hak, batılı da batıl görmeye çalışmalıdır.

63- ظَرَافَةٌ = Zarafet: İncelik, kibarlık, zekâya uygun, hoş gelen sözler ile, işler ile vasıflanma melekesi demektir. Zıddı, kabalık denilen bir halettir ki, ruhlar üzerinde pek fena tesir yapacağı için kötüdür. Tabi zarafetler, esasen haddi aşmamak şartı ile güzeldir. Fakat her işte, her sözde bir zarafet göstermeye çalışmak, ağır başlılığa da, ciddiyete de aykırıdır, hafiflikten ibarettir. Bu sebeple bu hususta orta halden ayrılmamalıdır.

64- عَدْلٌ، عَدَالَةٌ = Adl, adalet: Hakka yönelmek haksızlıktan kaçınmak, her hakkı hak sahibine vermeye çalışmaktır. Zıddı zulümdür, gadrdır, insafsızlıktır.

Dünyanın bütün nizam ve intizamı adalete bağlıdır. ALLAH Teâlâ Hazretleri bize adaletle emrediyor. Bu sebeple insan, her hareketini bir ölçü, bir adalet dairesinde yapmaya çalışmalıdır. Vazifesinde adalete riayet etmeyen bir insan, kendisine de vatanına da, bütün insanlığa da fenalık etmiş olur. Herhangi bir hakkın zayi olmasına veya tehirine sebebiyet vermek bir zulümdür. Herhangi kimseden haksız yere bir şey almak zulümdür. Herhangi insana veya hayvana haksız yere eziyet vermek de bir zulümdür. Zulmün neticesi ise, azaptır, felâkettir. Bir hadis-i şerifte:

اِتَّقُ دَعْوَةَ الْمَظْلُومِ فَاِنَّهُ لَيْسَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ اللّٰهِ حِجَابٌ

"Mazlumun bedduasından sakın. Çünkü o beddua ile Hak Teâlâ arasında perde yoktur." {(*): Buhari; Zekat:62; No:1452; 2/544 - Müslim; İman:7; No:19; 1/50 - Ebu Davud; Zekat:5; No:1584; 1/498} buyurulmuştur.

65- عَزْمٌ = Azm: Bir işe kesin bir şekilde niyet etmek, bir işi yapmaya kalbi bağlayarak yönelmektir. Zıddı, tereddüt ve ihmaldir. Meşru gayeler uğrunda azimli olmak bir meziyettir. Bir âyet-i kerîme şu mealdedir:

فَاِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلَ عَلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

"Azm edince de ALLAH'a tevekkül et, artık tereddüt etme. Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ, tevekkül edenleri sever." {(*): Ali İmran Suresi:159}

— 528 —

66- عَشْقٌ = Aşk: Fazla sevgiden, ilgiden, birşey hakkında kalbin pek fazla alâka ve cazibe göstermesinden ibarettir. İnsanlar, maddeten veya manen güzel, lezzetli buldukları şeylere karşı kalblerinde bir meyil duyarlar. Bu meyil, ölçülü olursa «muhabbet",>pek kuvvetli olursa "aşk» adını alır. İnsanlar, hoşlarına gitmeyen şeylere karşı da bir «nefret» duyarlar. Bu nefret ölçülü olunca «buğz",>pek kuvvetli olunca da "makt» adıyla anılır.

Mukaddes şeylere karşı olan meylin bir aşk derecesinde bulunması pek güzeldir. Fakat fani varlıklara, güzelliklere karşı aşk derecesinde olan meyil, kalbin zafiyetinden, düşüncenin noksanlığından ileri geldiği için kötüdür.

Mukaddes şeyler hakkındaki aşka: «aşk-ı hakikî", "aşk-ı rahmani» denir. Fani, nefsani şeyler hakkındaki aşka da «aşk-ı mecazî", "aşk-ı himarî» denilir. Bu sebeple bu ikinci kısımdan kaçınmak her mütefekkir, yüksek himmetli insan için bir vazifedir.

67- عِصْمَةٌ = İsmet: Masumluk, günahlardan kaçınmak melekesine sahip olmak, Hak Teâlâ'nın korkusuyla bütün çirkin şeylerden berî bulunmak demektir. Fena şeylerden uzak bir durumda bulunmak da ALLAH Teâlâ'nın bir koruması olduğundan bir ismet sayılır.

İsmetin zıddı, mücrimlik, günahkârlık halidir. İnsanın asıl güzelliği, şerefi, sahip olduğu ismet sayesindedir.

68- عِفَّةٌ = İffet: Namus, haramlardan kaçınmak, nefsi hayvanî arzulardan menetmek melekesi demektir. Zıddı fuhuştur. Namusa aykırı harekettir.

Ruhların temizliği iffet iledir. İffetsiz bir şahıs, zehirli mikroplardan daha zararlı bir yaratıktır, kendisinden mutlaka uzaklaşmak lâzımdır. Nebiyyi Zişân Efendimiz (S.A.V):

اَللَّهُمَّ اِنِّى اَسْأَلُكَ الْعِفَّةَ فِى دُنْيَايَ وَدِينِي وَاَهْلِى وَمَالِى

"Yarabbi. Ben senden, dünyam, dinim, ehlim ve malım hakkında iffet dilerim." {(*): Ebu Davud; Edep:109; No:5074; 2/739. A. b. Hanbel; No:4770; 2/25} diye dua buyurmuştur.

69- عفو = Afv: Bağışlamak, suçtan geçmek, günahkâr kimse hakkında müstehak olduğu cezayı bir lûtuf olarak terketmek manasınadır. «Safh» da bir meseleden dolayı göz yummak, başa kakmamaktır ki af ile beraber kullanılır.

Af ve safhın zıddı, intikamdır, cezalandırmaktır. İntikam ki, acı çıkarmak, fena bir muameleye karşı kalbini rahatlatmak için diğer bir fena muamelede bulunmaktan ibarettir, bazı şartlar dairesinde caiz olabilir. Fakat af ile muamele

— 529 —

yapmak şüphe yok ki daha iyidir. Affın zevki, intikamın zevkinden daha fazladır. Bir hadîs-i şerifte:

مَا زَادَ اللّٰهُ عَبْدًا بِعَفْوٍ إِلَّا عِزًّا

"ALLAH Teâlâ, bir kula af sebebiyle izzetten başka birşey arttırmaz." {(*): Müslim; Birr:19; No:2588; 4/2001} buyurulmuştur.

Bir şahsa karşı kalben tutulan bir buğz ve öfke ve zarar vermek arzusuna da «kin» denilir ki, bu da çok kere insanlığa layık olmaz. Yalnız mukaddes şeylere düşman olanlara karşı kalpte ebedî bir kin ve düşmanlık beslenmesi icabeder.

70- عَهِدْ =Ahd: Söz vermektir. Riayet edilmesi lazım gelen mukavele(sözleşme)ye de ahd denir. Ahde riayet, yapılması gerekli bir vazifedir. Ahde vefa etmemek bir zulümdür. İnsanlar ahidlerinde, sözlerinde durmalıdırlar, bunlardan mesuldürler. Verilen bir sözde meşru bir sebep olmaksızın durmamak, insanın kıymetini ayaklar altına alacak derecede bir noksanlıktır. Bir hadis-i şerîfte:

إِنَّ حُسْنَ الْعَهْدِ مِنَ الْإِيمَانِ

"Ahdin güzelliği, yani ahde lâyıkıyla riayet edilmesi imandandır." {(*): Buhari; Edep:23; No:5658; 5/2237} buyurulmuştur.

71- فَضْلٌ، فَضِيلَةٌ = Fazl, fazilet: Üstünlüğe, kerem ve ihsana, ilim ve marifete «fazl» denir. İlim ve irfan itibariyle olan yüksek dereceye ve ahlâkî vazifelere riayet melekesine de «fazilet» denilir. Fazlın zıddı, kötülük, cimrilik-pintilik, cehalettir. Faziletin zıddı da rezalet, adilik-alçaklıktır. Faziletin çoğulu «fezail"dir.>Hikmet, adalet, şecaat ve iffet sıfatlarına "fezail-i asliye» adı verilmiştir ki, bunlardan bir çok faziletler, doğar. İnsan fazl ile, fazilet ile vasıflanmalıdır, insanın şerefi ancak bu sayede temin edilmiş olur.

72- فُتُوَّةٌ = Fütuvvet: Yiğitlik, insanın şerefi, kerem ve seha (cömertlik), dostların kusurlarına karşı bağışlama ile muamele demektir. Zıddı korkaklık, zillet, cimrilik, öfkedir. Fütuvvet, sahibini dine ve mürüvvete aykırı hallerden korur, fedakârlığa, yardımseverliğe sevkeder. Bu sebeple fütüvvetle vasıflanmaya çalışmalıdır.

73- فَرَاسَةٌ = Feraset: Zihin uyanıklığı, bir şeyi çabukça anlayış kabiliyeti, bir insanın ahlâkını, kabiliyetini yüzünden anlamak melekesi demektir.

— 530 —

Feraset, iki türlüdür. Biri, bir nevi ilham eseridir ki, sebebi bilinmeksizin meydana gelir. Diğeri, bir kazanma eseridir ki, muhtelif tabiatlara vakıf olmak sebebiyle meydana gelir.

Ferasetin zıddı, ahmaklıktır, zekâdan mahrumiyettir. Ferasetli kimselerin huzurlarında uyanık bulunmalı, edebe, fazilete aykırı şeylerden kaçınmalıdır. "Müminin ferasetinden sakınınız. Çünkü o, Allah'ın nuruyla bakar." {(*): Tirmizi;Tefsir.(Hıcr); No:3138;5/88. Taberani el-Mu'cemu'l-Kebir: No:7497; 8/102} buyurulmuştur.

74- قَدِرْدَانْلِقْ = Kadirdanlık: Herkesin mertebesini bilip hakkında ona göre muamele yapmaktır. Zıddı kadirnâşinaslıktır. Sosyal hayatta kadirdanlığın büyük bir ehemmiyeti vardır. Kadir bilen milletler arasında ilim ve hüner sahipleri çoğalır, kadir bilmeyen milletler de bilgiden, marifetten mahrum kalırlar. Bir hadis-i şerifte:

أَنْزِلُوا النَّاسَ مَنَازِلَهُمْ

"İnsanları mertebelerine indiriniz, yani herkese mevkiine göre muamele yapınız." {(*): Ebu Davud; Edep:23; No:4842; 2/677. Müslim; Mukaddime; 1/6} buyurulmuştur.

75- قَنَاعَةٌ = Kanaat: Kısmete razı olmak, yemek, içmek, gibi hususlarda iktisad, ölçülü olma dairesinde hareket etmektir. Zıddı israftır, saçıp savurmaktır, ihtirastır, aç gözlülük ile âdi bir hırstan ibarettir.

Kanaati yanlış anlamamalıdır. Kanaat, mutlaka az ile yetinip tembellik içinde yaşamak değildir. Bilakis hırslı hareketlerden kaçınmak, başkalarının nimetlerine göz dikmeyip hakkına razı olmak, bir gönül huzuruyla yaşamaktır. Birçok hırsızlıklar, cinayetler kanaatsizliğin bir neticesidir. Bir hadîs-i şerifte:

اَلْقَنَاعَةُ كَنْیزٌ لَا يَفْنٰى

"Kanaat, tükenmez bir hazinedir." {(*): Beyhaki; Kitabü'z-Zühd; No:104; 1/88} buyurulmuştur.

Gerçekten kanaatli bir kimse, işini yoluna koyar, başkalarına muhtaç olmaz, hazinelere sahipmiş gibi müreffeh, şerefli bir halde yaşar. Diğer bir hadîs-i şerifte:

عَزَّ مَنْ قَنَعَ وَذَلَّ مَنْ طَمَعَ

"Kanaat eden azîz, aç gözlü olan da zelil olur." {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} mealindedir.

— 531 —

Herhangi bir hususta belli miktarı geçmek bir «israf» tır. Bir şeyi boş yere dağıtmak, lâyık olmayan yerlere sarfetmek bir saçıp savurmadır. Bir şeyin elde edilmesini adice, cimrilikle karışık bir tarzda isteyip durmak da bir "tama"dır ki bunlar mutlaka kötü hasletlerdir. "Hırs"a gelince, bu da bir şey hakkında gösterilen fazla bir rağbet ve meyilden ibarettir ki, iki türlü olur. Biri, âdi şeyler hakkındaki hırstır ki kötüdür, kalbin fakirliğinden, zafiyetinden ileri gelir. Diğeri ise, yüksek, güzel şeyler hakkındaki hırstır ki, iyidir. Ruhun yüksek bir iradesine, yüceliğine delâlet eder.

76- كَرَمٌ = Kerem: Cömertlik, şan ve şeref, kıymetli şeyleri kolaylıkla, gönül hoşnutluğu ile vermek demektir. Zıddı, cimriliktir. Kerem, yüksek fıtratta yaratılmış insanlara mahsus bir meziyettir.

77- لُطْفٌ = Lûtuf: İyilik, güzellik, yumuşaklıkla, okşayışla muamele demektir ki, insanlık nişanesidir. Zıddı zulümdür, kaba, sert muameledir ki, insanlığa yakışmaz.

Yaratılanlar hakkında gösterilen lütuf ve kerem, yaratanın muvaffak kılmasına, yardımına kavuşmaya bir vesiledir.

78- لَطِيفَةٌ، مِزَاحٌ = Lâtife, mizah: Şaka ve hoş nükteli söz demektir. Zıddı, ciddiyettir. Sırf bir eğlence, bir iltifat olmak için yapılan ve hiç bir kimsenin hatırına dokunmayan latifeler caizdir. Yeter ki lâtif olsun, lüzumundan fazla olmasın.

Latifenin çokluğu, gülmeyi artırır, kalbi öldürür, heybeti giderir, düşmanlığa sebep olur. Bir hadis-i şerîfte şöyle buyurulmuştur:

اِنَّ الرَّجُلَ لَيَتَكَلَّمُ بِالْكَلِمَةِ يَضْحَكُ بِهَا جُلَسَائُهُ يَهْوِي بِهَا مِنْ أَبْعَدَ مِنَ الثُّرَيَّا

"İnsan bir söz söylerken bununla yanında bulunanlar gülüşür de, kendisi Süreyya yıldızından daha uzağa uçar gider." {(*): İbn-i Hıbban; No:5716; 13/24} Yani şeref ve heybeti kaybolur. Bu sebeple o gibi latifelerden çekinmelidir.

79- مُبَاهَاةٌ = Mübahat: Övünme, iftihar etme, maddî veya manevî bazı sebepler, vasıflardan dolayı iftiharda bulunmak demektir. Takdire lâyık, yüce şeylere mensup olmaktan dolayı mübahatta bulunmak caizdir. Fakat herhangi fani bir varlıktan dolayı mübahatta bulunmak, kendisini görmek, asla caiz değildir. Böyle bir hale «ucb", "gurur", "cahilane tefahur» denilir ki pek kötüdür.

Bir hadîs-i şerifte:

— 532 —
ثَلَاثٌ مُهْلِكَاتٌ شُحٌّ مُطَاعٌ وَهَوًى مُتَّبَعٌ وَاِعْجَابُ الْمَرْءِ بِنَفْسِهِ

"Üç şey helak edicidir: Fazla cimrilik, uyulmuş heva, insanın kendisini görüp beğenmesi." {(*): Taberani, el-Mu'cemü'l-Evsat; No:5448; 6/214} buyurulmuştur.

80- مَتَانَةٌ = Metanet: Esasen sağlamlık, dayanıklık manâsınadır. Istılâhda: "İnsanın fikrinde sabit, azminde kuvvetli, inancında köklülük sahibi olması demektir. Zıddı zaafiyettir, gevşekliktir. Hak uğrunda metanet göstermek kıymetli bir tabiat işidir.

81- مدحٌ = Medh: Övmek, irade ile yapılan güzel işlerden dolayı dil ile yapılan övme demektir.

Zıddı zemdir, yani birinin aleyhinde fena sözler söylemek, onun kötü hallerini meydana koymaktır.

Medhe lâyık kimseleri medhetmek, toplum arasında faziletin, olgunluğun artmasına sebep olabileceği için güzeldir. Fakat medhe lâyık olmayanları medhetmek, hakikata muhalif, tabiata aykırı, başkalarını aldatmaya sebep olacağı için pek kötüdür. Bir hadis-i şerifte:

إِذَا رَأَيْتُمُ الْمَدَّاحِينَ فَاحْثُوا فِى وُجُوهِهِمُ التُّرَابَ

"Onu bunu medhedip duranları görünce yüzlerine toprak saçınız." {(*): A. b. Hanbel; No:5651; 2/94} buyurulmuştur. Gerçekten şahsî bir menfaat düşüncesiyle lâyık olmayanları medhe kalkışanlar, böyle bir muameleye müstahaktırlar. Herhangi bir kimseyi haksız yere kötülemek de haramdır.

82- مُدَارَاةٌ، مُمَاشَاةٌ = Müdara, Mümaşat: Yüze gülmek, dıştan dostluk göstermek, insanlara karşı güzel muamelede bulunmak, başkalarının fikirlerine uyarcasına hareket etmek ve barış, iyilik üzere durmaktır. Meşru şekilde yapılan mudara güzeldir, muvaffak olmaya bir sebeptir. Bir hadis-i şerifte:

مُدَارَاةُ النَّاسِ صَدَقَةٌ

"İnsanlara mudara bir sadakadır." {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerif de:

أُمِرْتُ بِمُدَارَاةِ النَّاسِ كَمَا أُمِرْتُ بِالْفَرَائِضِ

"Ben farzlar ile emrolunduğum gibi insanlara mudara ile de emrolundum." {(*): Hadis, elimizdeki mevcut kaynak eserlerde bulunamamıştır.} meâlindedir.

— 533 —

Fakat güzel bir akıbet düşüncesiyle olmaksızın herhangi bir kimsenin sadece mevkiinden veya servetinden dolayı yüzüne gülmek, kendisine müdarada bulunmak pek kötüdür. Böyle bir hale yaltaklanmak, dalkavukluk, yağcılık denir ki, insanlığa asla yakışmaz, dinen yasak, aklen kötüdür.

83- مَحَبَّةٌ = Muhabbet: Sevgi, dostluk ve kendisinden lezzet duyduğu şeye ruhun meyletmesi demektir. Zıddı buğzdur, düşmanlıktır.

Muhabbetler, iki türlüdür. Biri tabii ve yaratılıştan olan muhabbettir, insanın evlâdına karşı olan sevgisi gibi. Diğeri kazanılmakladır. İnsanın kendisinde olgunluk gördüğü bir insanı sevmesi gibi.

Muhabbetler diğer bir bakımdan da iki türlüdür. Biri sebebi yok olan muhabbetlerdir. Bir kimseyi sadece dünyalığından dolayı sevmek ki, o dünyalık aradan kalkınca muhabbet de aradan kalkar. Diğeri, sebebi yok olmayan muhabbetlerdir. Herhangi bir şahsı sadece ALLAH için sevmek gibi. Bu türlü muhabbetler devam eder, işte ahlâkça bir fazilet sayılan muhabbetlerden maksad da bu türlü sevgilerdir. Bir hadis-i şerifte:

أَحَبُّ اْلأَعْمَالِ إِلَى اللّٰهِ الْحُبُّ فِي اللّٰهِ وَالْبُغْضُ فِي اللّٰهِ

"ALLAH Teâlâ'ya amellerin en sevgilisi, ALLAH için muhabbet, ALLAH için buğzdur." {(*): A. b. Hanbel; No:20796; 5/146} buyurulmuştur. Bu sebeple insan, ALLAH Teâlâ'nın sevdiği şeyleri sevmeli, sevmediği şeyleri de sevmemelidir.

84- مَرْحَمَةٌ، رَحْمٌ = Merhamet, Rahm: Esirgemek, acımak, şefkat göstermek, çaresiz kimselerin hallerine kalben acıyarak kendilerine yardımda bulunmak demektir. Merhamet, temiz ruhların bir süsüdür. Yalnız insanlara değil, hayvanlara da merhamet etmelidir. Bir hadis-i şerifte:

إِرْحَمُوا مَنْ فِي اْلأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ

"Yerde olanlara merhamet ediniz ki, size de gökte olanlar merhamet etsinler." {(*): Beyhaki, Şuabü'l-İman; Salat:75; No:11048; 7/476} buyurulmuştur.

85- مُرُوَّةٌ = Mürüvvet: Erkeklik, insanlığa uygun olan şeyi yapmak, güzel görünen şeyleri alıp kötülenmeye sebep olan hallerden kaçınmak demektir. Zıddı namertliktir. Açıkça yapılmasından utanılacak bir şeyi gizlice de yapmamak bir mürüvvet eseridir. Görülen bir iyiliği unutmamak ve fırsat düşünce karşılığında iyilik yapmak da bir mürüvvet eseridir.

— 534 —

86- مُشَاوَرَةٌ = Müşavere: Danışma, bir hususun hayırlı olup olmadığını anlamak için münasip görülen kimse ile fikir alışverişinde bulunmak demektir. Zıddı kendi bildiğine gitmek, kendi başına iş yapmaktır.

Müşavere bir sünnettir, insan, müşavere neticesinde aydınlanır, hatırına gelmeyen şeyleri hatırlar, ihtiyatlı bir tarzda hareket etmiş olur. Hodrey olan, yani yalnız kendi görüş ve fikriyle iş gören kimse ise, çok kere pişmanlık çeker. Bir hadis-i şerif:

مَا خَابَ مَنِ اسْتَشَارَ

"İstişare eden zarar görmemiştir." {(*): Acluni, Keşfül Hafa; No:2216; 2/188} meâlindedir. Şu kadar var ki kendisiyle müşavere edilecek şahıs, doğru sözlü, tecrübeli, kararsızlıktan, gururdan beri, düşünceden, kederden uzak bulunmalı ve kanaatini olduğu gibi söylemekten çekinmemelidir.

87- مُعَاوَنَةٌ، تَعَاوُنٌ = Muavenet, taavün: İnsanların birbirine yardımda, hizmette bulunmaları demektir. İnsanlar, daima birbirinin yardımına muhtaçtırlar. İnsan, elinden gelen yardımı akrabasından, dostlarından, vatandaşlarından esirgememelidir. Şu kadar var ki yardımlar, meşru hususlarda olmalıdır. Meşru olmayan hususlardaki yardımlar birer günahtır, birer zarardır. Netekim Kur'an-ı Kerim'de:

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ

"Birbirinize ihsan ve takva üzere yardım ediniz, günah ve düşmanlık üzere yardım etmeyiniz." {(*): Maide Suresi: 2} diye buyurulmuştur.

88- منَّة = Minnet: İyilik etmek manasına geldiği gibi, yapılan iyilikleri birer birer sayarak başa kakmak manasına da gelir. Bu ikinci manaya olan minnet, fena bir haslettir, yapılan iyilikleri mahveder. Nitekim bir âyet-i kerîmede:

يَا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُبْطِلُوا صَدَقَاتِكُمْ بِالْمَنِّ وَالْاَذٰى

"Ey müminler sadakalarınızı minnetle, eziyet vermekle iptal etmeyiniz." {(*): Bakara Sûresi; 264} buyurulmuştur. Ancak iyilik edilen kimse nankör olursa o halde ona karşı minnet etmek, uyanmasına, nankörlüğe son vermesine belki sebep olur diye caiz görülebilir.

— 535 —

89- نَامُوسٌ = Namus: Irz, iffet, edep, haya, emniyet ve istikamet gibi faziletlerin tamamından oluşan pek kıymetli bir haslettir. Şeriata, kanuna da namus denir. Cibril-i Emin'e «Namus-u ekber» denilmiştir. Namusun zıddı iffetten, istikametten mahrum bulunmaktır.

Namus, sabit bir hakikattır, onun bunun anlayışına tabi değildir. İslâm ahlâkına, adabına aykırı olan herhangi bir şeyin namus vasfıyla ilgisi yoktur. Bu sebeple o gibi şeylerden kaçınmak lâzımdır.

90- نِفَاقٌ = Nifak: İki yüzlü olmak, dil ile imanlı veya dost görünüp kalpte kafirliği veya düşmanlığı gizlemek manasınadır. Böyle bir insana «münafık» ve «ikiyüzlü» denir. Bir hadîs-i şerifte

ذُو الْوَجْهَيْنِ لَا يَكُونُ عِنْدَ اللّٰهِ وَجِيهًا

"İki yüzlü olan kimse ALLAH katında bir mevki sahibi olamaz." {(*): Buhâri; Ahkam:27; No:6757; 6/2626} buyurulmuştur. Bu sebeple insan, samimî olmalı, dili kalbine, sözü özüne uygun bulunmalıdır.

91- نَمِيمَةٌ = Nemime: Söz götürme, koğuculuk yapma, bir kimse aleyhine söylenen sözleri bir fitne-fesat maksadıyla kendisine ulaştırma demektir ki, pek kötü bir huydur. Bu yüzden nice dostların arası açılır, nice düşmanlıklar yüz gösterir. Bir hadîs-i şerifte: "Nemmam, koğucu olan, cennete giremez." {(*): Tirmizi; Birr:79; No:2026; 4/375} buyurulmuştur. Yani öyle bir müslüman, azaba müstahak olur, doğrudan doğruya cennete girmeye lâyık olmaz. Ne büyük tehdid!... Böyle çirkin bir hasletten ALLAH Teâlâ'ya sığınırız.

92- وَعْدٌ = Va'd: Söz vermek, söz verilen şey, bir kimsenin yapacağına dair söz vermiş olduğu husus demektir. İnsan, lüzum görülmedikçe bir şeyi vadetmemeli, vadedeceği takdirde "İnşALLAH" demelidir. Çünkü daha sonra vadini yerine getiremezse, mesul bir durumda kalmış olur.

Bir hadîs-i şerifte: " اَلْوَعْدُ دَيْنٌ "Va'd borçtur" buyurulmuştur. Bu sebeple va'di yerine getirmek, bir insanlık vazifesidir.

93- وَفَاءٌ = Vefa: Verilen sözü yerine getirmek, borcu ödemek, dince ve akılca lâzım gelen şeyi yerine getirip mesûliyetinden çıkmak demektir. Bu pek şerefli bir vazifedir. Zıddı olan "hulf" yani sözde durmamak, ahde riayet

— 536 —

etmemek ise, haramdır. Eski dostluğu muhafaza etmeye de «vefakârlık» denir. İnsan, vefalı olmalı, dostlarını, eski hukuku unutmamalıdır.

94- وَقَارٌ = Vakar: Ağırbaşlı olmak, yapılacak işlerde dikkatli ve ihtiyatlı olmaktır. Zıddı, şiddettir, hafifliktir. Samimî olan vakar, insanın kıymetini yükseltir. Bunun alâmeti, dışarıda ve tenhada müsavi bir hal üzere bulunmaktır. Hafiflik ise, insanın şerefini yok eder.

Vakar, bir kibirlilik hali değildir. Bilakis tefekkürden, şerefi muhafaza duygusundan, ilim ile hilmin kuvvetinden ileri gelir. Hafiflik ise, anlayışsızlık ve az akıllılık nişanesidir. Lüzumsuz yere öteye beriye bakıp durmak veya gidip gelmek, bazı uzuvları oynatmak, her söze bir ehemmiyetle kulak vermek, lüzumsuz sualler sormak, sualde ve cevapta acele davranmak, elbiseye, endama lüzumundan fazla çeki düzen vermek, bunların hepsi bir hafiflik eseridir. Bu sebeple insan, bu gibi hafiflik sayılacak şeylerden kendisini korumalıdır.

95- هِمَّةٌ = Himmet: Yüksek bir irade, kalbin bütün ruhanî kuvvetleriyle ALLAH Teâlâ'ya ve diğer mukaddes gayelere yönelmesi demektir. Zıddı, adi karakterli, basit şeylere rağbet göstermesidir. İnsan himmetine göre yükselir, "himmetin yüksekliği imandandır", yüksek gayelere yetişmek arzusu, büyük bir himmetin nişanesidir.

Daima mirat-ı ulviyyata nasb-ı dikkat et, Gözlerinden in'ikas-ı nur-i himmet parlasın.

(Daima yükseklerde bulunan aynaya gözlerini dikmeye bak ki, Gözlerinden himmet nurunun yansıması parlasın.)

96- يُسْرٌ = Yüsr: Kolaylık, zenginlik, bir şeyin yapılması veya yapılmaması hususundaki kolaylık demektir. Zıddı, usrdur, çetinliktir. Müslümanlıkta kolaylık, bir esastır. Resul-ü Ekrem, (S.A.V) Efendimiz:

بَشِّرُوا وَلَا تُنَفِّرُوا وَيَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا

"Müjdeleyiniz, nefret vermeyiniz. Kolaylık gösteriniz, güçleştirmeyiniz." {(*): Buhari; İlim:11; No:69; 1/38 - Müslim; Cihad ve Siyer:3; No:1732; 3/1358} diye emretmiştir.

Bu sebeple insanların kalplerini sevindirmek, insanların nefretine sebep olacak şeylerden kaçınmak, insanlara her işte kolaylık göstermek bir esastır.

Bir hadîs-i şerif de:

اَلدِّينُ يُسْرٌ وَلَنْ يُغَالِبَ الدِّينَ اَحَدٌ اِلَّا غَلَبَهُ
— 537 —

"Din kolaylıktan ibarettir, din ile galebe yarışına çıkan herhangi bir kimseye din, mutlaka galip gelir." {(*): Buhari; İlim:28; No:39; 1/23 - Nesai; İman:28; No:5034; 8/122} mealindedir.

Artık mukaddes İslâm dininin bütün beşeriyet için rahmet olan bu mübarek mahiyetini güzelce bilmeli, onun her yönüyle tatbiki mümkün ve kolay olan emirlerine, hükümlerine hakkıyla riayet etmeli, onun gösterdiği açık, geniş, nuranî yolu takibe çalışmalıdır. İnsan, ancak bu sayede selâmete, hidayete, saadete kavuşur. Bizleri böyle yüce bir dine nail etmiş olan Ezeli Mabudumuza, Kerîm yaratıcımıza ne kadar şükredecek olsak, yine kulluk vazifemizin yüzbinde birini yerine getirmiş olamayız. Ancak onun ezelî, ebedî olan dergâh-ı izzetine sığınarak kusurlarımızın, günahlarımızın bizlere bağışlanmasını hazîn bir kalp ile, aciz bir dil ile istirham eder, aflarına, keremlerine nail olmayı, şu aciz, günahkar yalvarma-yakarmalarımızla niyaz eyleriz.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِهِ وَصِحْبِهِ اَجْمَعِينَ

"Bütün hamdü senalar alemlerin Rabbi ALLAH Teâlâ'ya mahsustur. Salat ve selam Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'e, O'nun âli ve ashabı, hepsinin üzerine olsun!"

— 538 —

MÜZNİBANE BİR NİYAZ

1. Afvet ilâhi! Sen beni muhtacı rahmetim,

2. Gelmekteyim huzuruna yaklaştı rıhletim.

3. Geçmektedir vatanda garibane günlerim,

4. Ben şimdi öz evimde giriftarı gurbetim.

5. Erdir beni visaline Ma'bud-i Akdesim,

6. Döndüm hilâle kalmadı hicrana tâkatim.

7. Mahveyledi hayatımı gafletle rüzgâr,

8. Geçti bütün heva ile ömri muvakkatim.

9. Andıkça seyyiatımı, muzlim hayatımı,

10. Yakmaktadır derûnümü ahı nedametim.

11. Ben müznibim, bu belli, fakat bir muvahhidim,

12. Bir dilfikâr bende-i şahı risaletim.

13. Lütfen beni bağışla habib-i nezihine,

14. Lâhûtî bir saadete dönsün şekavetim.

15. Olsun ilâhî! Bir ebedî feyze cilvegâh,

16. Zikrinle son nefeste lisan-ı sadakatim.

17. Nurunla ruşen eyle karanlık mezarımı,

18. Dönsün riyaz-i cennete hâki mezelletim.

— 539 —

GÜNAHKARÂNE BİR YALVARIŞ

1. Ey ALLAH'ım! Sen beni affet, rahmetine muhtacım.

2. Yolculuğum (ölümüm) yaklaştı huzuruna gelmekteyim.

3. Vatanda günlerim garibane geçmektedir.

4. Ben şimdi öz evimde gurbete tutulmuşum.

5. Ey Mukaddes Ma'bud'um! Sana kavuşmayı bana nasip eyle.

6. Hilale döndüm (iki büklüm oldum) ayrılığa gücüm takatim kalmadı.

7. Gafletle geçen zaman hayatımı mahveyledi

8. Geçici ömrüm tamamen heva-i heves ile geçip gitti.

9. Günahlarımı, kapkaranlık hayatımı hatırladıkça,

10. İçimi pişmanlık "aaah"larım yakmaktadır.

11. Ben günahkarım. Bu belli! Fakat ALLAH'ın birliğine inanan bir kimseyim.

12. Ben, Rasüllerin şahı Hazret-i Muhammed (S.A.V)'in bağrı yanık bir kölesiyim.

13. Lütfen beni tertemiz habibine bağışla ki

14. Bedbahtlığım, kötü halim Rabbani bir saadete dönsün

15. Ey ALLAH'ım! Bir ebedi feyze görünme yeri olsun

16. Dosdoğru dilim, seni son nefeste zikretmekle

17. Karanlık mezarımı nurunla apaydınlık eyle

18. Yattığım toprak cennet bahçelerine dönsün.

— 540 —
Ömer Nasuhi Bilmen'e ait bir şiir.

"AH MİNELMEVT = AH ÖLÜM"

Ey zair-i kabrim bana şefkatle nigâh et

Yâd eyleyip ahvâl-i sefîlanemi âh et

İm'ân ile bak tercûme-i hâlimi söyler

Kabrimde temevvüc eden otlar ve çiçekler

Sevdaya sabâvette giriftâr idi gönlüm

Müstağrak-ı feyz-i ruh dildâr idi gönlüm

Her şâm-ı seher nâlezen olmakta idim ben

Eylerdi serşeğim feveran didelerimden

Hep mihnet ve matemle güzer etti hayatım

Afâka şererpaş idi berk-ı nağmâtım

Ahir ben o sevda ile bimâr-ı gam oldum

Düştüm yere illetle varaklar gibi soldum

Kuşlar oluyor şimdi mezarımdan navâzen

Yok kimse beni bir saran efrad-ı beşerden

Etbâh için insanı eder sanki nasihat

Kabrimde ziyâpâş olan envâr-ı sükûnet

Pek dalma ki dünya evi girdab-ı gamdır

Nev-i beşerin girdiği yer hâk-i ademdir...

NOT: Bu şiir kitabın aslında bulunmamaktadır. Tarafımızdan ilave edilmiştir.

— 541 —

ONUNCU KİTAP

SİYER-İ ENBİYA'YA PEYGAMBERLERİN (A.S.) HAYATLARINA VE AHLAKINA AİTTİR
— 543 —

İÇİNDEKİLER

-Siyer-i Enbiya'nın "Peygamberlerin (A.S) hayatlarının ve ahlakının" mahiyeti, faydaları ve kaynakları.

-Mübarek adları, Kur'an-ı Mübin'de zikrolunan şanlı peygamberler.

-Hatem-ül Enbiya (Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in dünyayı teşrifleri ve şerefli nesepleri.

-Çocukluk, gençlik zamanları.

-İlahi vahye, nübüvvet ve risalete nail olmaları.

-İslamiyet'in doğuşu sıralarında Arabistan'ın dini ve sosyal hali.

-Müslümanlığı ilk kabul eden zatlar.

-Müslümanların çektikleri eziyetler ve Habeşistan'a hicretleri.

-Peygamberimiz (S.A.V)in kabileleri dine daveti ve Akabe biatı.

-İnşikak-ı Kamer (Ayın iki parçaya ayrılması) ve Miraç mucizeleri.

-Medine-i Münevvere'ye hicret ve Peygamber (S.A.V) Efendimizin bazı icraatları.

-Peygamber (S.A.V) Efendimiz'e cihad izni verilmesi ve karşısında bulunan başlıca gayrimüslimler.

-Vuku bulan başlıca savaşlar.

-Rasülü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in ahirete irtihalleri ve bundan kaynaklanan teessürler.

-Peygamber (S.A.V) Efendimizde tecelli eden pek yüksek vasıflar, kemaller.

— 544 —

SİYER-İ ENBİYANIN "PEYGAMBERLERİN (A.S) HAYATLARININ VE AHLAKININ" MAHİYETİ, FAYDALARI VE KAYNAKLARI

1- Siyer-i Enbiya, mübarek peygamberlerin yüksek hayatlarına ait olup umumî tarihin pek kıymetli bir şubesi bulunmuştur.

Malum olduğu üzere ALLAH Teâlâ Hazretleri, evvelce insanlara kendi aralarından vakit vakit peygamberler göndermiştir. İnsanların bir kısmı bu mukaddes peygamberlere tabi olarak dünyaya ve ahirete ait vazifelerini öğrenmiş, ifaya çalışmış, muntazam toplumlar meydana getirmiş, medeniyete ve fazilete nail olmuşlardır. Diğer bir kısmı da bu mübarek zatlara muhalefet ederek hakiki insanlıktan mahrum kalmış, kafirliği imana, rezaleti fazilete tercih etmiş, sonunda bu yüzden nice felaketlere uğrayarak sönüp gitmişlerdir.

İşte "siyer-i enbiya" dediğimiz toplu tarihi bilgiler, bizlere o muhterem Peygamberlerin hayatlarını, güzel vasıflarını bildirir, onların ümmetlerini ne suretle irşada çalıştıklarını gösterir, onlar ile bazı kavimler arasında vuku bulan bir kısım hadiseleri, savaşları kaydeder, bizler için ibret alınacak, istifade edilecek bir çok malumat verir.

2- Siyer-i enbiyanın bir çok faydaları vardır. Mesela insan siyer-i enbiyayı okuyunca, bir kısım Mukaddes Peygamberlerin yüksek varlıklarını, tertemiz hallerini öğrenir. Onların Hak yolunda ne kadar çalışmış, insaniyeti ve medeniyeti ne kadar yükseltmiş olduklarını anlar. Bu sayede fikri açılır, zekası artar, kendisinde bir uyanıklık meydana gelir, kalbinde dindarlık duygusu kuvvet bulur, din büyükleri hakkında hürmeti artar, onların güzel ahlakıyla vasıflanmaya çalışır.

3- Siyer-i enbiyanın kaynaklarına gelince bunların başlıcası Kur'an-ı Kerim ile Hadis-i şerif kitaplarıdır. Bunlar iki kutsî kaynaktır. En doğru malumat ancak bu iki hakikat kaynağından alınır. Gerçi her ne kadar bir kısım peygamberlere dair Tevrat'ta, İncil'de ve diğer eski din kitaplarında bazı malumat var ise, de bu kitaplar, asıllarını kaybetmiş, bir çok değişikliklere uğramış olduklarından kendilerine asla itimat edilemez.

Tarih kitaplarına gelince, bunların bildirdikleri şeylerin birçoğu da birer sağlam vesikaya dayanmadığından kabule layık görülemez. Zaten asrı saadetten, yani Peygamber Efendimiz'in mübarek zamanlarından evvelki çağlara "Kurun-u ûla = ilk çağlar" denir ki bu çağlara ait olan tarihî bilgiler pek noksandır. Bunun içindir ki, birçok peygamberlerin hayatları bizce malum değildir.

4- Büyük Peygamberler arasında bütün tarihi hayatı malum olan zat ancak bizim Peygamber-i Zîşan'ımız Hz.Muhammed Mustafa Aleyhissalatü vesselam Efendimiz'dir. Evet Peygamberimiz Fahriâlem Efendimiz'in bütün kutsî hayatı

— 545 —

olanca teferruatına kadar tamamen kaydedilmiştir ki, bu şeref ve meziyet dünyada başka hiçbir zata nasip olmamıştır.

5- Yüce Peygamberlerin mübarek hayatlarına dair yazılmış bir hayli kitaplar vardır. Fakat bunların en tafsilatlısı ve mükemmelleri bizim Peygamberimizin yüksek hayatlarına dair olanlardır.

Peygamber Efendimize dair olan ilk siyer kitabını yazan zat tabiînden yani, Ashab-ı Kiram'ı görmüş olanlardan "Urve" ile talebesinden "Zührî"dir. Diğer bir rivayete göre Rasulü Ekrem Efendimiz'in mukaddes hayatlarını ilk yazan zat H.150 tarihinde Bağdat'ta vefat etmiş olan "Muhammed İbn-i İshâk"tır.

6- Bugün eldeki siyer kitaplarının en eskisi ve muteberi üçtür. Birincisi H.207 tarihinde Bağdat'ta vefat etmiş olan "Vakıdî"nin siyer kitabıdır. İkincisi H.313'te vefat eden Basra'lı "İbni Hişam"ın siyer kitabıdır. Üçüncüsü de H.315 senesinde Bağdat'ta vefat etmiş olan "Muhammed Taberî"nin yazmış olduğu siyer kitabıdır.

İslam âlimleri Rasulü Ekrem (S.A.V) Efendimize dair daha birçok kitaplar yazmış oldukları gibi Avrupalı, Amerikalı müsteşrikler de bu hususta hayli kitaplar yazmışlardır.

MÜBAREK İSİMLERİ KUR'AN-I KERİM'DE ZİKROLUNAN ŞANLI PEYGAMBERLER

7- ALLAH Teâlâ Hazretleri vaktiyle insanlara birçok Peygamber göndermiştir. Fakat bunlardan yalnız yirmi beşinin mübarek adlarını Kur'an-ı Mübin'de beyan etmiş, bizlere ibret ve uyanıklık dersi olmak üzere o kutsî zatların yüksek hallerinden haber vermiştir. Biz kendilerine iman etmekle mükellef bulunduğumuz o muhterem zatlara dair bu kitabımızda kısaca malumat vereceğiz.

1. ADEM ALEYHİSSELAM

8- Bütün insanların ilk babası ve ilk peygamberi Adem (A.S)dır. Şöyle ki, ALLAH Teâlâ Hazretleri, bu alemi yoktan var etmiş, bir çok zamanlar geçtikten sonra da yeryüzünde insan cinsinin ilk babası olmak üzere bir yaratılış harikası olarak Hz. Adem'in cesedini topraktan yaratmış, kendisini ruh ile, ilim ile mümtaz kılmış ve ona eş olmak için de Hz. Havva'yı vücuda getirmiştir.

Bütün melekler ALLAH Teâlâ'nın emriyle Hz. Adem'e secde ettiler, yalnız meleklerin arasında yaşayan ve esasen cin taifesinden bulunan iblis = şeytan kendisinin ateşten yaratılmış ve bu sebeple Adem'den yüksek bulunmuş olduğunu iddia ederek bu secdeden kaçınmakla melekler arasından kovulmuş, kibrinin cezasına kavuşmuştur.

9- ALLAH Teâlâ, hususi bir lütuf olarak Hz. Adem ile Havva'yı cennete koymuş, cennette bulunan bir ağacın meyvesini yemekten kendilerini bir hikmetten

— 546 —

dolayı men etmişti. Halbuki şeytan bir yolunu bularak cennete girmiş, bunlara vesvese vermiş, bu meyveden yerseniz cennette ebedi olarak kalırsınız diye yalan yere yemin etmekle, Hz. Adem ile Havva bu yasaklamayı unutarak o meyveden yemişler, bunun üzerine cennetten çıkarılarak tekrar yeryüzüne indirilmişlerdir. Rivayete göre Adem (A.S) Serendip adasına, Hz. Havva da Cidde'ye indirilmiş, daha sonra Mekke-i Mükerreme civarında Müzdelife denilen yerde buluşmuşlardır.

Hz. Adem ile Havva derhal pişman olup tevbe ve istiğfarda bulunmakla Hak Teâlâ tevbelerini kabul etmiş, Hz. Adem'i kendi çocukları ve torunlarına Peygamber tayin ederek kendisine on sahifelik bir kitap ihsan buyurmuştur.

10- Rivayete göre Adem (A.S) bin sene veya dokuz yüz otuz sene yaşamış, vefat edince Serendip adasında veya Mekke-i Mükerreme'de Ebu Kubeys dağında defnedilmiştir. Nuh (A.S) tarafından gemiye alınmış olan mübarek nâşının daha sonra beyti makdisde defnedilmiş olduğu da rivayet edilmiştir.

Hz. Adem'den bir sene sonra da Hz. Havva vefat edip Cidde'de veya Hz. Adem'in yanında defnedilmiştir.

11- Malum olduğu üzere ALLAH Teâlâ Hazretleri kudret ve hikmet sahibidir, dilediğini dilediği şekilde yaratabilir. Bundan dolayı Adem (A.S)ı da insanların ilk babası olmak üzere mükemmel bir halde yaratmıştır, yoksa başka bir mahluktan evrim geçirmek suretiyle vücuda getirmiş değildir. Bunun aksine olan sözler, birer kuru iddiadan ibarettir, insanların kadrini-şanını ihlal ettiği ve dini bilgilere muhalif bulunduğu için bizce hiçbir kıymeti yoktur.

12- Adem (A.S)dan sonra peygamberlik, ALLAH tarafından Hz. Şit'e verilmiştir. Şit (A.S), Hz. Adem'in en güzel ve en sevgili oğludur. Rivayete göre Hz. Adem'in yaratılışından yüz yirmi sene sonra doğmuş, "912" sene yaşamış, vefat edince Ebukubeys dağında Hz. Adem'in yanına defnedilmiştir.

Hz. Şit'e Peygamberliği, tehlil ve tesbihi muhtevi olmak üzere "50" sahifelik bir kitap verilmiş ve Hz. Adem'in vasiyeti üzerine kardeşlerine reis bulunmuştur.

Kabe-i Muazzama'yı bir rivayete göre Hz. Adem, diğer bir rivayete göre de Hz. Şit ilk defa olarak taştan bina etmiştir.

Şit'in manası "Hibetullah"dır. Hz. Adem'e şehid edilen Habil adındaki oğluna bedel olarak ALLAH tarafından hibe ve ihsan buyurulmuş demektir. Bu zata "Şis" de denilmektedir.

2. İDRİS (A.S)

13- Hz. İdris büyük bir peygamberdir. Hz. Şit'den sonra Peygamberliğe nail olmuştur. Bir çok ilimlere, hikmetlere, göklerin esrarına vakıf idi. Bir rivayete göre ilk yazı yazan ve ilk elbise giyen Hz. İdris'tir. Yer yüzünde üç yüz altmış sene yaşadığı rivayet edilir. Sonunda Hak Teâlâ tarafından yüksek bir makama kaldırılmıştır.

— 547 —

3. NUH (A.S)

14- Hz. Adem'den sonra insanlar çoğalmış, bir çok yerleri imar etmiş, fakat hakiki dini, ALLAH Teâlâ'nın birliği ve mabudiyeti hakkındaki tevhid akidesini bırakmış, putlara tapınmaya başlamışlardı.

Kendilerine kırk veya elli yaşında bulunan Nuh (A.S) Peygamber gönderildi. Bu muhterem zatın dokuz yüz elli sene süren öğütlerini dinlemediler. Sonunda Hz. Nuh, ALLAH Teâlâ'nın emri ile bir gemi yapmaya çalıştı. Bu gemi yapılıp bitince gökten yağmurlar yağmaya, yerlerden sular fışkırmaya, denizler kaynayıp taşmaya başladı. Sular bütün yeryüzünü kapladı. Dağların tepelerini bile aştı. Buna "Tufan Hadisesi" denir ki, rivayete göre Hz. Adem'in yaratılışından "2242" sene sonra vuku bulmuş, beş veya yedi ay devam etmiştir.

15- Nuh (A.S), Sâm, Hâm, Yâfes adındaki üç oğlu ile diğer müminleri ve münasip gördüğü hayvanlardan birer çift gemiye almış, bunların dışında kalanlar, suların içinde boğulup gitmişlerdir. Hz. Nuh'un Yâm veya Kenan adındaki oğlu da kendisine inanmayıp bu günahkâr kavim arasında mahvolup gitmiştir.

Daha sonra yağmurlar kesilmiş, sular çekilmeye başlamış, Hz. Nuh'un gemisi de Musul civarında "Cudi" denilen dağın üzerine Muharremin onuna rastlayan "Âşûra" gününde oturmuş, rivayete göre kırkı erkek, kırkı da kadın olmak üzere seksen kişiden ibaret bulunan gemi halkı karaya çıkmış, ALLAH Teâlâ'nın dinine sarıldıkları için selamete ermişlerdir.

16- Hz. Nuh'a ikinci Adem denir. Çünkü yeryüzündeki insanlar tufandan sonra bütün onun neslinden türeyip yeryüzüne dağılmış, aralarında başka başka diller meydana gelmiştir.

Rivayete göre Hz. Nuh'un oğlu bulunan Sâm; Arapların, Farsların, Rumların, Hâm da Sudan kavminin, Yâfes de Türklerin ilk babasıdır.

Hz. Nuh, tufandan sonra altmış sene veya üç yüz elli sene kadar daha yaşamıştır.

17- Nuh (A.S)ın ve diğer bazı kimselerin uzun bir müddet yaşamış oldukları çok görülemez. Hak Teâlâ Hazretleri ilk insanları bir hikmetten dolayı çok yaşatmıştır. ALLAH Teâlâ'nın kudretine göre güçlük yoktur. Zaten hayatımızın her anı onun kudreti ile ayakta durmaktadır. Yoksa bir dakika bile yaşamak mümkün değildir. Bu sebeple Hak Teâlâ dilediği kulunu uzun bir ömre nail edebilir. Artık bu seneleri aylar ile veya mevsimler ile tevile lüzum yoktur.

Tufan hadisesine gelince bu, ekseri alimlere göre umumidir, bütün yeryüzüne şamildir, en yüksek dağların tepelerinde görülen deniz hayvanlarının fosilleri de bunu teyit ediyor. Bazı alimlere göre de hususidir, yalnız Hz. Nuh'un bulunduğu Babil bölgesi ve civarına âittir. Hakikatini ALLAH Teâlâ bilir.

— 548 —

4. HUD (A.S)

18- Hz. Hud Yemen'de "Hadramut" civarında "Ahkaf" denilen mahalde yaşayan "Ad" kavmine Peygamber gönderilmiştir. Şöyle ki, insanlar, tufan afetinden sonra yine azıtmışlar, yollarını sapıtmışlar, Hak Teâlânın dinine aykırı hareketlere cüret göstermişlerdi. Bunlardan bir kısmı da Ad kavmi idi. Bunlar, bir çok nimetlere, kuvvetlere nâil olmuş, muhteşem binalar yapmış, fakat ALLAH Teâlâ'nın birliğini inkar ederek putlara tapınmakta bulunmuşlardı. Kendilerine Hud (A.S) gönderildi. Bu muhterem Peygamber bir çok mucizeler gösterdi. Fakat inanmadılar, sonunda yedi gece, sekiz gün devam eden şiddetli bir rüzgar ile helak oldular. Hz. Hud da kendisine iman edenler ile beraber başka bir tarafa çıkıp gitti. Yüz elli sene yaşadığı ve Mekke-i Mükerreme'de veya Hadremut'da medfun olduğu rivayet olunmuştur.

5. SALİH (A.S)

19- Hz. Salih, Şam ile Hicaz arasında "Hicr" denilen mahalde yaşayan "Semud" kavmine Peygamber gönderilmiştir. Bu kavim de dağları delmiş, taşları oymuş, kendilerine pek sağlam binalar yapmışlardı. Fakat bunlar da doğru yoldan çıkmış bulunuyorlardı. Hz. Salih'in yirmi sene devam eden emirlerine, nasihatlarına muhalefet ettiler. "Kendisine sakın dokunmayınız" diye tenbih ettiği harikulade bir deveyi boğazladılar. Sonunda dehşetli bir sayha ile yerlere serilip helak oldular. Salih (A.S) da kendisine iman edenler ile beraber çıkıp evvela Şam'a, Filistin'e, sonra da Mekke-i Mükerreme'ye gitti. Seksen beş sene veya iki yüz sene yaşadığı ve Mekke-i Mükerreme'de Rükn ile Makam arasında medfun bulunduğu rivayet edilmektedir.

6. İBRAHİM (A.S)

20- Hz. İbrahim, ulül'azm = azm sahipleri denilen büyük Peygamberlerden biridir. Bunlar, bizim Peygamberimizle Hz. Nuh'tan ve Hz. İbrahim ile Hz. Musa ve Hz. İsa'dan ibarettir.

Nuh (A.S)ın çocukları yeryüzüne dağıldıkları zaman Ham'ın neslinden "Nümrud" adında birisi bir çok kabileleri başına toplayarak Babil de, şimdiki Musul şehrinin bulunduğu yerlerde Babil hükümetini kurmuştu. Babil ülkesine "Geldanistan" denildiği gibi hükümdarlarına da "Nümrud" denilirdi.

Babil ahalisi arasında "Saibe" denilen batıl bir din türemişti. Bunlar; güneşe, aya, yıldızlara, putlara, hükümdarlarına tapmakta idiler. ALLAH Teâlâ Hazretleri, Nümrud İbn-i Ken'an zamanında Babil ahalisine İbrahim (A.S)ı Peygamber gönderdi ve ona on sahifelik bir kitap verdi.

— 549 —

21- Hz. İbrahim, Babil ahalisine hak ve hakikati bildirmeye çalıştı, kendilerini Hak dine davet etti, doğan ölen, sönüp giden şeylerin tapılmaya layık olmadığını kendilerine söyledi. Fakat bunlar aldırmadılar, bir yortu (bayram) günü halk, şehir dışına çıkmışlardı. İbrahim (A.S), şehirde kaldı, puthaneye giderek bir takım putları kırdı, elindeki baltayı da büyük putun boynuna astı. Halk, şehre dönüp bu hali görünce bunu Hz. İbrahim'in yaptığına hükmettiler. Hz. İbrahim de: "Eğer söyleyebilirse sorunuz, bakalım belki bunu bu büyük put yapmıştır" dedi. "Hiç cansız bir put böyle bir şey yapabilir mi?" dediler. Hz. İbrahim de: "Mademki bunlar cansız, ellerinden bir şey gelmez şeylerdir, artık ne için bunlara tapıyorsunuz?" dedi. İbrahim (A.S), bu cahil kavme ne kadar gaflet ve dalâlet içinde kalmış olduklarını bu suretle de anlatmak istemişti. Bunun üzerine hepsi de biraz sustular, cehaletlerini sezer gibi oldular. Ne yazık ki cahilâne gururları tekrar baş gösterdi. Sapıklıklarında ısrar ettiler, Hz. İbrahim'i yaktıkları büyük bir ateş içine attılar. Fakat ateş, ALLAH Teâlânın emriyle bir gül bahçesi oldu, o mübarek zatı yakmadı. Bu bir mu'cize idi. Bunu görenlerden bazıları iman ettiler. Hz. İbrahim de bu mü'minleri ve kendi ehl-i beytini alarak Şam diyarına hicret etti. Bir aralık kıtlık olması sebebi ile Mısır'a gitti, sonra da dönüp Ken'an ilinde, yani Kudüs-ü şerif havalisinde ikamet buyurdu.

22- İbrahim (A.S), rivayete göre Adem (A.S)ın yaratılışından üçbin üçyüz otuzyedi sene sonra Babil'de doğmuş ve yüzyetmişbeş veya ikiyüz sene yaşamıştır. Kudüs'ü şerife bağlı "Halilürrahman" kasabasında bir mağara içinde hanımı Sâre ile beraber medfundur.

Hz. İbrahim'e "Halilullah" denir ve kendisine bütün milletler hürmet eder. Son derece misafirperver idi. Minberde hutbe okumak, misvak kullanmak, sünnet olmak, tırnak kesmek Hz. İbrahim'in sünnetleri kısmındandır. Kâbe-i Muazzama'yı oğlu İsmail (A.S) ile beraber ilk olarak veya yenileyerek bina kılmıştır.

7. LUT (A.S)

23- Hz. Lut, İbrahim (A.S)ın kardeşi Haran'ın oğludur. Onunla beraber Şam'a hicret etmişti, sonra Filistin'de "Sedum" nahiyesine Peygamber gönderildi. Bu nahiyenin ahalisi, dinden çıkmış, o zamana kadar hiçbir kavmin yapmadığı fenalıklara cüret göstermişlerdi. Hz. Lut'un öğütlerini dinlemediler, Sonunda başlarına taşlar yağdı, yurtları gönderilen melekler vasıtasıyla alt üst edildi, Lut (A.S) da Hz. İbrahim'in yanına çıkıp gitti. Halilurrahman kasabasında medfundur.

8. İSMAİL (A.S)

24- Hz. İsmail, İbrahim (A.S)ın oğludur. "Hacer" adındaki hanımından dünyaya gelmiştir. Bu Muhterem Hacer bir cariye idi, onu Mısır hükümdarı İbrahim

— 550 —

(A.S)ın hanımı "Sâre"ye bağışlamıştı. Sâre de bunu mübarek kocası Hz. İbrahim'e vermişti. Sahih görülen bir rivayete göre Hacer Sâre'den evvel vefat etmiştir.

25- İbrahim (A.S), Hak Teâlâ'nın emriyle Hacer'i ve oğlu İsmail'i alıp Hicaz'da Kabe-i Mükerreme'nin bulunduğu mahalle kadar götürdü orada bıraktı. Yemen'den gelmekte bulunan "Cürhüm" kabileleri de bunlara refakat eyledi. O zamana kadar ıssız ve susuz bulunan Mekke-i Mükerreme vadisini bunlar imar ettiler, hatta bunların ayakları bereketleriyle «Zemzem» denilen su meydana çıktı, artık oralar şenlenmişti.

26- Hz. İbrahim, bir aralık bir rüya gördü. Bu ALLAH Teâlâ'nın bir vahyi idi, oğlu İsmail'i kurban etmesi emrolunmuştu. Bunun üzerine henüz on iki yaşında bulunan Hz. İsmail'i Mekke-i Mükerreme'de "Sebir" dağının eteğinde tenha bir mevkiye götürdü, onu mabuduna kurban etmek istiyordu. Bu sevgili yavru da "Babacığım!. Emrolunduğun şeyi yap, inşaallah beni sabredenlerden bulursun" diyordu. Bu, ALLAH yolunda olan fedakarlığın en yüksek bir nişanesi idi. Fakat ALLAH Teâlâ, lutfetti, baba ile oğlun şu fedakarlığına mükafat olarak Hz. İsmail'e bedel bir koç ihsan buyurdu da, bu latîf masum çocuk kurban olmaktan kurtuldu.

27- İsmail (A.S) büyüyüp Cürhümî'lerden kız aldı ve on iki çocuğu doğdu. İbrahim (A.S) ara sıra gelir, oğlunu görürdü. Sonra Hz. İsmail'in oğulları ve torunları çoğalıp etrafa hakim olmuşlardır.

Hz. İsmail, İbrahim (A.S)ın şeriatı ile amel etmek üzere Yemen kabilelerine ve "Amalika" denilen eski bir kavme Peygamber gönderilmişti. Hz. İbrahim'den kırk sene sonra yüzotuzyedi yaşında vefat ettiği ve anası Hacer'in Hicrdeki {(*): Ka'be ile Hatim denilen yarım daire şeklindeki duvar arasına kalan ve Altınoluk'un altına rastlayan yer.} kabri civarında medfun bulunduğu rivayet edilmiştir.

9. İSHAK (A.S)

28- Hz. İshak, İbrahim (A.S)ın ikinci oğludur. Sâre'nin çocuğu olmuyordu. Hz. İsmail doğduğu zaman mahzun olmuştu. Hak Teâlâ Hazretleri lutfetti. Sâre de ihtiyarlığı zamanında Hz. İshak'ı doğurdu. İshak (A.S) daha Hz. İbrahim hayatta iken Şam ahalisine ALLAH tarafından Peygamber gönderildi. İbrahim (A.S)ın vefatından sonra da yerine geçti, neslinden birçok Peygamberler gelmiştir.

29- Bazı rivayetlere göre İbrahim (A.S) Hz. İsmail'i değil, Hz. İshak'ı kurban etmekle emredilmişti.

İshak (A.S) rivayete göre 160 yaşındayken vefat etmiş, Hz. İbrahimin yattığı mağarada medfun bulunmuştur. Validesi Sâre de 127 yaşında olarak Şam'da vefat etmiştir.

— 551 —

10. YAKUB (A.S)

30- Hz. Yakub İshak (A.S)ın oğludur. Lakabı «İsrail» olduğundan oğullarına, torunlarına «Benî İsrail» denilmiştir. Hz. İshak'tan sonra yerine Peygamber olarak Ken'an ilinde kalmıştı. Daha sonra Mısır'a teşrif etmiş, orada vefat etmekle vasiyeti gereği muhterem dedesi Hz. İbrahim'in medfun bulunduğu Halilürrahman kasabasındaki mağaraya nakledilmiştir.

11. YUSUF (A.S)

31- Hz. Yusuf, Yakub (A.S)ın oğludur. Hz. Yakub'un oniki oğlu vardı. Fakat hepsinden fazla Hz. Yusuf'u severdi. Onda başka bir güzellik, başka bir zeka ve kabiliyet tecelli etmişti. Daha oniki yaşındayken bir gece rüyasında onbir yıldız ile güneşin ve ayın kendisine secde ettiklerini görmüştü. Bu rüyasını Hz. Yakub'a söyledi. O da hasetlerini çekmesin diye "çocuğum!.. Bu rüyanı kardeşlerine söyleme" diye tenbih etti.

Hz. Yusuf'un kardeşleri babalarının Yusuf hakkındaki muhabbetlerini kıskanıyorlardı. Sonunda bir gün onu eğlenmek üzere gezinti bahanesi ile kıra götürüp bir kuyuya attılar. Sonra da onu kuyudan çıkaran bir kafileye "kölemizdir." diye sattılar. Babalarına da "Yusuf'u kurt yedi" diye yalan söylediler.

Kafile henüz on yedi yaşında bulunan Hz. Yusuf'u alıp Mısır'a götürdü. Orada Aziz-i Mısır'a yani Mısır'ın maliye bakanı yerinde bulunan Kıtfir'e sattı.

32- Yusuf (A.S) pek güzel idi. Yüzünden, gözünden nurlar akardı. Kendisine evvela ilim ve hikmet, sonra da peygamberlik verilmiştir. Aziz'in hanımı Zeliha'nın isteğini kemali iffet ve nezahetinden dolayı reddetti. Bunun üzerine iftiraya uğrayarak yedi sene zindanda kaldı. Daha sonra masum olduğu anlaşılarak zindandan çıkarıldı. Mısır'a maliye bakanı oldu. İffet ve haramlardan uzaklaşmasının mükafatına erdi.

33- Hz. Yusuf zindandayken Amalika kavminden olan Reyyan b. Velid adındaki fir'avunun, yani Mısır hükümdarının, aşçısı ile şerbetçisi de zindana atılmışlardı. Bunlar gördükleri bir rüyayı Hz. Yusuf'a anlatarak tabir etmesini dilediler. Hz. Yusuf da bunlara evvela biraz nasihat verdi. Sonra da rüyalarının neye delalet ettiğini anlattı. Bunlar bir müddet sonra Hz. Yusuf'un tabir ettiği şekilde zindandan çıkarıldı. Birisi Firavun'a yine şerbetçi oldu, diğeri de asıldı. Hz. Yusuf bir müddet daha zindanda kaldı. Sonunda Mısır hükümdarı da bir rüya gördü. Bunu kimse tabir edemedi. Şerbetçinin hatırlaması üzerine Hz. Yusuf'a müracaat edildi. Bu rüyaya göre yeryüzünde yedi sene bolluk, ardından da yedi sene kıtlık olacak. Sonra bir sene de halk pek çok varlık görecekti. Hz. Yusuf'u zindandan çıkardılar. Aziz-i Mısır vefat etmişti. Hz. Yusuf'u Mısır'a maliye bakanı

— 552 —

tayin ettiler.. Zeliha'yı da nikah ile Hz. Yusuf'a verdiler. Rivayete göre bu hükümdar Hz. Yusuf'a iman etmiştir.

34- Yusuf (A.S)ın emri ile bolluk senelerindeki fazla ekinler başakları ile beraber ambarlarda biriktirildi. Sonra kıtlık seneleri başladı. Artık halk bu ambarlara koşup duruyordu.

Hz. Yusuf bu esnada birçok günler aç kalırdı. "Elinin altında bu kadar hazineler bulunduğu halde neden aç kalıyorsun?" diyenlere "Aç kalanların hallerinden gafil bulunmamak için" derdi. Yusuf (A.S)ın kardeşleri de tahıl ürünleri almak için bir iki defa Ken'an ilinden Mısır'a çıkıp geldiler. Sonunda Hz. Yusuf kendisini kardeşlerine tanıttı ve "ALLAH Teâlâ erhamür rahimîn'dir, sizi affeder, bana yapmış olduğunuz şeyden dolayı siz bugün hesaba çekilmeyeceksiniz." diyerek haklarında pek büyüklük gösterdi ve muhterem babası Yakub (A.S) ile annesini ve bütün kardeşlerini Mısır'a davet etti.

35- Yakub (A.S)ın artık sevgili Yusuf'una kavuşacağı zaman gelmişti. Hanımı ile, oğulları ile Mısır'a teşrif ettiler. Hz. Yusuf'un sarayında hepsi birden şükür secdesine kapandılar. Yusuf (A.S)ın evvelce görmüş olduğu rüya bu şekilde çıkmış oldu. Bu tarihten itibaren İsrailoğulları Mısır'da yerleşip kaldılar.

Rivayete göre Hz. Yakub Mısır'da onyedi sene kadar kalmıştır. Hz. Yusuf da pek muhterem babasından sonra ellidört sene kadar daha yaşayıp yüzon yaşında vefat etmiştir. Daha sonra Hz. Musa, Mısır'dan çıkarken Hz. Yusuf'un mermer tabut içinde bulunan mübarek nâşını da beraber çıkarmıştır. Kabri Hz. İbrahim'in medfun bulunduğu mağaradadır.

12. EYYÛB (A.S)

36- Hz. Eyyüb, İshak (A.S)ın "Iys" adındaki oğlunun neslinden Hz. Yusuf'a muasır büyük bir Peygamberdir. Birçok çocukları ve Şam havalisinde birçok malları vardı. Hak Teâlâ tarafından bir imtihan olmak üzere bütün malları elinden çıktı, çocukları öldü, kendisi de ağırca bir hastalığa tutuldu, hanımı "Rahme" veya "Liyya" hizmetine bakıyordu. Rivayete göre Rahme Yakub (A.S)ın kızıdır. Liyya da Yusuf (A.S)ın oğlu Afrayim'in kızıdır.

Eyyüb (A.S) bütün musibetlere sabretti. Sonunda ALLAH'ü Teâlâ kendisine şifa verdi ve yeniden birçok mallar, çocuklar ihsan buyurdu.

37- Hz. Eyyüb'ün doksan üç yaşında vefat ettiği ve kendisinden sonra "Bişr" adındaki oğlunun da Şam'da Peygamber olduğu rivayet olunur. Bu zata "Zülkifl" denilmiştir.

Eyyüb (A.S)ın hastalığı, halkın kendisinden nefret etmesine, uzaklaşmasına sebep olacak derecede değildi. Bazı tarihçilerin bu husustaki sözleri hakikate aykırıdır. Peygamberan-i Zişan, insanların kendilerinden kaçınmalarına sebebiyet verecek hallerden korunmuşturlar. Sahip oldukları peygamberlik vazifesi bunu gerektirmektedir.

— 553 —

13. ŞUAYB (A.S)

38- Hz. Şuayb, İbrahim (A.S)ın torunlarından veya onunla beraber Şam diyarına hicret etmiş olan bir kabiledendir. Büyük validesi Lut (A.S)ın kızıdır. Kendisi "Medyen" ve "Eyke" şehirlerinin putperest ahalisine Peygamber gönderilmişti. Bunlara pek güzel, pek tesirli vaazlarda bulundu. Fakat dinsiz, ahlaksız, hırsız bulunan bu ahali o vaazları dinlemediler. Kötü gidişlerini terk etmediler.

Sonunda Eyke halkı yedi gün devam eden pek şiddetli bir sıcağı müteakip, üzerlerine bir buluttan yağan ateş yağmurlarıyla helak oldu. Medyen halkı da korkunç bir azap gürültüsüyle, bir yer sarsıntısıyla yerlere serilerek bitip gitti.

Şuayb (A.S) Arapça konuşurdu, pek fasih, beliğ idi, pek tesirli, hikmet dolu nutuklar verirdi. Bu sebeble Peygamber Efendimiz ona "Hatibul-Enbiya = Peygamberlerin Hatibi" ünvanını vermiştir.

Hz. Şuayb'ın Mekke-i Mükerreme'ye hicret ettiği ve üç yüz yaşında vefat edip Rükn ile Makam {(*): Rukn: Hacer-i Esved'in bulunduğu Kabe'nin köşesi. Makam ise Kabe'nin kapısı önünde bulunan Makam-ı İbrahim'dir.} arasında defnedildiği rivayet olunmuştur.

14. MUSA (A.S)

39- Hz. Musa, İsrailoğullarından "İmran" adında bir zatın oğludur. Mısır'da doğmuştur. İsrailoğulları Mısır'da artarak on iki kabileye ayrılmıştı. Bunlara "İsrailoğulları'nın torunları" denirdi. Bunların böyle artmaları Mısır'ın eski ahalisi olan Kıptilerin hoşuna gitmiyordu. Bunlara zahmet veriyorlar, dedelerinin yurdu olan Ken'an iline çıkıp gitmelerine de mani oluyorlardı.

Bir gün Mısır Kâhinlerinden biri, "İsrailoğullarından gelecek bir çocuk Mısır devletinin batmasına sebep olacak" diye Fir'avun'a yani Kabûs ibn-i Mus'ab adındaki Mısır hükümdarına haber vermiş, Fir'avun da İsrailoğulları'nın yeni doğan çocuklarını öldürmeye başlamıştı. İşte bu sırada Hz. Musa doğdu. Validesi onu cellat eline vermektense bir sandık içine koyarak Nil ırmağına atmayı daha uygun gördü. Nil'in sahile attığı bu sandığı Fir'avun'un hanımı Asiye (R.A) elde edip açtı, içinden fevkalade bir güzellik, bir letafet nuru halinde çıkan masum çocuğu pek sevip kendisine evlat edindi. Hz. Musa'nın validesi de bir yolunu bularak kendisini bu seçkin yavrusuna süt anne tayin ettirdi.

40- Hz. Musa kendi can düşmanının sarayında besleniyordu, bu pek garip ibret alınacak ilahi bir cilve idi.

Hz. Musa büyüdü, bir gün sokakta İsrailoğulları'ndan biriyle kavga eden bir Kıbtiye bir tokat attı. Kıptinin son günleri imiş, kazara canı çıktı. Hz. Musa,

— 554 —

yaptığına pişman oldu, Fir'avun'dan korkarak Medyen şehrine çıkıp gitti. Orada Şuayb (A.S)ın kızı "Safura" ile evlendi, bir müddet sonra Mısır'a dönüp gitmek üzere hanımıyla beraber yola çıktı, giderken Tur dağına uğradı, orada ALLAH Teâlâ'nın tecellisine mazhar oldu, kendisine peygamberlik verildi. Büyük kardeşi Harun (A.S) ile beraber Fir'avun'u dine davete memur oldular.

41- Hz. Musa'nın eli ay gibi parlardı, elindeki asa da dilediği vakit büyük bir ejderha kesilirdi. Bunlar birer mucize idi. O zaman Mısır taraflarında sihir = büyücülük pek ilerlemişti, Fir'avun, bu mucizeleri sihir sandı, sihirbazları topladı, Hz. Musa'ya meydan okudular. Fakat Hz. Musa'nın asa mucizesini görünce sihirbazların hepsi de iman ettiler, bunun bir sihir olmadığını derhal anladılar. Çünkü bu asa, bir ejder kesilerek büyücülerin meydanda birer yılan, çıyan gibi gösterdikleri ipleri, değnekleri yuttu, silip süpürdü. Eğer Hz. Musa'nın gösterdiği şey, bir göz boyacılık olsa idi böyle imha harikası meydana gelemezdi.

42- Sıkılmadan ilahlık iddiasında bulunan Firavun ile Mısır eski ahalisi olan kıptiler, Hz. Musa'nın bu mucizelerini gördükleri halde ne yazık ki yine iman etmediler. Sonunda Musa (A.S), bir gece İsrâiloğullarını alıp Mısır'dan çıktı, Süveyş "Kızıl" denizi bir mucize olarak yarıldı, on iki yola ayrıldı, İsrâiloğullarının on iki kabilesi bu yollardan karşı yakaya geçtiler. Bunları takip eden Firavun ile ordusu ise, suların tekrar kapanması üzerine boğulup gittiler. Yalnız Firavunun cesedi suların çarpmasıyla sahile atılmış idi. Kendi fani varlığına güvenerek yaratanını unutan, Tanrılık davasında bulunmakdan utanmayan gafil, aldatan, bir şahsiyetin şu elim akibeti büyük bir ibret levhası teşkil ediyordu.

43- Musa (A.S), Firavun'dan kurtulmuş, İsrâil oğulları ile beraber denizi selametle geçerek Tih sahrasına gelmişti. Onları burada bırakarak "Turi Sina" denilen Tur dağına gitti orada kırk gün kadar Hak Teâala'ya ibadette, münacaatta bulundu, mekandan ve zamandan münezzeh olan ALLAH Teâlâ ile konuşmak şerefine nail oldu, kendisine Tevrat kitabı verildi.

44- Hz. Musa, Turi Sina'dan Tih sahrasına dönünce kavminin bir kısmını Samiri adında birinin altından yapmış olduğu bir buzağıya tapar bir halde bulmuş, bundan pek müteessir olmuş idi. Bunlar, Harun (A.S)ın nasihatlarını dinlemeyerek böyle bir cehalette bulunmuşlardı, tövbe edip yaptıklarına pişman oldular.

45- Musa (A.S), Kenan topraklarını, Arz-ı mukaddesi almak için Amalika ile savaş etmek istiyordu. İsrâiloğulları ise, savaştan kaçındılar, o mübarek Peygamberin bedduasına uğrayarak kırk sene Tih sahrasında kaldılar. Aradan bir hayli zaman geçti, İsrâiloğulları arasında çölde büyümüş yiğitler yetişti. Hz. Musa, bunları alıp Lut denizinin güney taraflarına götürdü, daha ileriye giderek Amalikadan "Avc ibni Unk", adındaki hükümdar ile savaş etti, Şeria nehrinin doğu taraflarındaki beldeleri elde etti.

— 555 —

46- Hz. Musa, bir aralık gidip İbrahim (A.S)ın zamanından beri hayatta olan veya Hz. İbrahim ile beraber hicret eden zatların zürriyetinden bulunan Hızır (A.S) ile görüşmüş, onun mazhar olduğu ledünni ilmine şahit bulunmuştur.

Hızır (A.S)ın bir Peygamber olduğunu ve kıyamete kadar hayatta bulunacağını söyleyenler vardır. Zülkarneyn ile beraber seyahatta bulunmuş, hayat menbaına varıp Ab-ı hayattan içmekle böyle uzun bir ömre nail olmuş olduğu rivayet edilmektedir. Bir kısım zatlara göre de vaktiyle vefat etmiştir. Zaten bu gibi büyüklerin hayatı ile ölümü müsavidir, onlar ebedi ve ulvi bir hayata mazhardırlar.

47- Musa (A.S), rivayete göre Kenan hududuna yakın bir mahalde yüz yirmi yaşında olduğu halde vefat etmiştir ki Hz. Adem devrinin üçbin sekizyüz altmışsekizinci yılına ve Mısır'dan çıkmalarının kırkıncı senesine tesadüf etmektedir.

Hz. Musa'ya "Kelimullah" denir. Pek büyük bir Peygamber'dir. Dağınık bir halde yaşayan İsrailoğullarını bir araya toplamış onları esaretten kurtarmış hâkimiyete nâil etmişti. Ne yazık ki İsrailoğulları daha sonra vakit vakit yoldan çıkmış, hakiki dinlerini kaybetmiş tekrar esaretten esarete düşmüşlerdir.

15. HARUN (A.S)

48- Hz. Harun, Musa (A.S)ın ana baba bir büyük kardeşi, veziri ve peygamberlik işlerinde ortağı idi. Pek güzel ve beyaz yüzlü fasih, halîm bir zat idi. Hz. Musa Tûr'a gittiği zaman kendisi İsrailoğulları'nın başında bulunmuş, buzağıya tapanlara: "Siz bu yüzden bir fitneye düşmüş bulunuyorsunuz, sizin Rabbiniz Rahman ve Rahim olan ALLAH Teâlâdan başka değildir, bana tâbi olunuz, benim emrime itaat ediniz, Samiri gibi bir münafığın sözüne bakmayınız" diye tesirli öğütler vermiş ise de kabul etmedikleri için kendisi bir tarafa çekilerek Hz. Musa'nın dönmesini beklemiş, İsrailoğullarını tefrikaya, mücadeleye düşürmemek için daha ilerisine gidememişti. Rivayete göre Hz. Musa'dan yedi ay veya üç sene evvel yüz yirmi üç yaşında olarak Tih sahrasında vefat etmiş Tur-i Sina civarında "Mürran" dağındaki bir mağaraya defnedilmiştir. Kabri meşhurdur.

49- Harun ve Musa (A.S)dan sonra Hz. Musa'nın halifesi bulunan ve kendisine daha sonra peygamberlik verilmiş olan Yûşâ (A.S) İsrailoğullarını alıp çölden çıkarmış, Ken'an ilini Ken'ânilerden almış, Şam diyarını fethetmiştir.

Yûşâ (A.S) yirmi sekiz sene kadar İsrailoğullarına hâkim olup yüz on yaşında vefat etmiş, kendisinden sonra on altı kadar daha hâkimler gelip İsrailoğullarına reislikte bulunmuşlardır. Bunların sonuncusu "İşmuil" (A.S)dır. Bu zatların idareleri "493" sene kadar sürmüştür. Bu müddete "Hakimler devri" denir. Sonra İsrailoğulları kendilerine "Talût" adındaki bir zatı hükümdar tayin etmişlerdir.

Bu tarihten sonra da İsrailoğulları arasında "Melikler devri" başlamıştır.

— 556 —

16. DAVUT ALEHİSSELAM

50- Hz. Davut, Yakup (A.S)ın oğlu Yehûda'nın neslindendir. İşmuil (A.S)ın vefatından sonra kendisine peygamberlik verilmiş, kayın pederi Tâlût'un vefatından sonra da İsrailoğullarına hükümdar olmuştur.

Hz. Davud'a verilen "Zebur" kitabı hep vaazlardan, ilahilerden ve duâlardan ibaretti. Şer'î hükümleri ihtiva etmiyordu, kendisi de Musa (A.S)ın şeriatı ile amel etmiştir.

51- Davut (A.S) pek güzel bir sese sahip idi, Zebur'u okudukça işitenler pek rûhani zevkler içinde kalırdı, bir mûcize olmak üzere mübarek elleriyle demirleri mum gibi yumuşatır, bunlardan zırh yapar kendi elinin emeğiyle yiyeceğini temine çalışır, devlet hazinesinden para almak istemezdi. İnsanlara daima öğütler verir, adâletle hükme çalışır dururdu. Kudüs'ü şerif'i fethederek başkent yapmış, Umman beldelerini, Halebi, Nusaybini, Ermenistanı zapt etmiş, kırk sene hükümette bulunduktan sonra yetmiş yaşında olarak vefat etmiştir.

17. SÜLEYMAN (A.S)

52- Hz. Süleyman, Davut (A.S)ın oğludur. Onun vefatından sonra on üç yaşında olarak yerine geçmiş, sonra kendisine Peygamberlik de verilmiştir. Bu sebeple muhterem babası gibi Peygamberlikle hükümdarlığı bir arada bulundurmuştur.

Hz. Süleyman'a doğu ve batıdaki hükümdarlar itaat göstererek kıymetli hediyeler göndermiş, Yemen Melikesi Belkıs dâhi kendisiyle görüşmeye gelmiştir. Kızıl denizde hazırlattığı donanmayı Muhit denizi "okyanus" sahillerine göndermişti. "Tetmür" "Bâ'lebek" şehirlerini ve yedi senede Mescid-i Aksa'yı yaptırıp tamamlamıştır.

53- Süleyman (A.S), bir mucize olmak üzere kuşların dillerini, maksatlarını anlardı. Hükmü, insanlara ve cinlere, hattâ rüzgârlara geçerdi. Ahlâka, hikmete ait yazıları vardır. Kırk sene pek ihtişamlı bir hüküm sürdükten sonra elli üç veya altmış yaşında ALLAH'ın rahmetine kavuşmuştur.

Hz. Süleyman'dan sonra İsrailoğulları, iki devlete ayrıldı. Biri "Yehûda" devletidir ki, başkenti Kudüs idi, ve bu devlet, insanların gözünde daha muteber bulunuyordu. Diğeri de "İsrail" devletidir ki, idare merkezi Nablus, daha sonra Samire şehri olmuştur.

Bu devletler, daha sonra doğru yoldan çıktılar. İsrail devleti Asûriler tarafından mahvedildi. Yahûda devleti de "Buhti Nassar"ın hücumuna uğradı. Birçok yahûdiler Babil esaretine düştü, daha sonraları İsrailoğulları, İranlıların, Yunanlıların ve Romalıların hakimiyetleri altına düşerek kendi hakimiyetlerini elden çıkardılar.

— 557 —

54- Buhti Nassar, Kudüs'ü zaptettiği zaman Mescid-i Aksa'yı yıkmış, Tevrat nüshalarını yakmış, Üzeyr (A.S) ile Daniyel (A.S)ı da diğer İsrailoğulları'nın âlimleriyle beraber Babil'e götürmüştü. Daha sonra İran'daki "Kiyaniyan" hükümeti Babil'i zapt ile Geldaniye hükümetini mahvedince İsrailoğulları, Babil esaretinden kurtulup vatanlarına dönmüşler, Mescid-i Aksa'yı yeniden yapmışlar, Hazreti Üzeyr de Tevrat'ı ezbere okuyup yeniden yazdırmış, çoktan beri unutulmuş olan Musa (A.S)ın şeriatı yeniden meydana çıkmıştır.

55- Kur'an-ı Kerim, Hazreti Üzeyr'e dair malûmat vermektedir. Fakat Peygamber olup olmadığını beyan buyurmamaktadır. İslâm âlimlerinden bir kısmına göre Hazreti Üzeyr, bir Peygamber değildir, bilakis evliyadan büyük bir zattır. Vaktiyle yahudilerden bazıları Hazreti Üzeyr'e, -hâşâ- ALLAH'ın oğludur, diyerek şirke düşmüşlerdi.

56- Kur'an-ı Mübin'de isimleri zikrolunan Zülkarneyn ile Lokman'ın peygamberliğinde de ihtilâf vardır. Zülkarneyn'in adı bir rivayete göre "Mus'ab" dır. İbrahim (A.S)ın zamanında yaşamış olduğu rivayet edilmiştir. Dünyanın doğu ve batısına seyahat etmiş, Ye'cüc ve Me'cüc denilen bir kabileye karşı bir sed yapmış, pek büyük muvaffakiyetler göstermiştir. Her halde Yunanlı İskender'den başka bir zattır. Tarihi hayatı bizce tamamen malûm değildir.

Hz. Lokman'a gelince bu da rivayete göre Davud (A.S)ın zamanında yaşamış, Hz. Davud'la görüşmüş, salih ve hakim bir zattır. Yunus (A.S)ın zamanına kadar yaşamış olduğu rivayet edilmiştir. Oğluna olan pek hikmetli öğütleri Kur'an-ı Kerim'de zikredilmiştir.

18. İLYAS ALEYHİSSELÂM

57- Hz. İlyas, İsrailoğulları'na gönderilmiş mübarek bir peygamberdir. İsrailoğulları, Süleyman (A.S)dan sonra ihtilâfa düşmüş, içlerinden bazıları Ba'lebek hakiminin yaptırmış olduğu "Ba'l" adındaki puta tapmaya başlamışlardı. Kendilerine ilâhi bir lütuf olarak gönderilen Hz. İlyas'ın nasihatlerini dinlemediler, o mukaddes zatı beldelerinden bile çıkardılar. Fakat bunun üzerine pek fena bir kıtlığa tutuldular, yaptıklarına pişman olarak İlyas (A.S)ı arayıp buldular, bir müddet onun öğütlerini tuttular ise de, sonra yine isyana başladılar. Hazreti İlyas da onların aralarından çekilerek bir yerde melekvârî bir tarzda yalnızlığı tercih etti.

19. ELYESA ALEYHİSSELÂM

58- Hazret'i Elyesa', İsrailoğulları peygamberlerindendir. İsrailoğulları, İlyas (A.S)dan sonra bu zatın da nasihatlerini kabul etmediler, Hz. Musa'nın şeriatını bırakarak birbirleriyle uğraştılar, Sonunda üzerlerine Asuriye devleti musallat oldu.

— 558 —

Hazreti Elyasa', İsrailoğulları'nın bu yolsuz hareketlerinden usanarak yerine Zülkifl (A.S)ı bıraktıktan sonra ahirete ALLAH'ın rahmetine kavuşmuştur.

20. ZÜLKİFL ALEYHİSSELÂM

59- Zülkifl Hazretleri, muhterem bir peygamberdir. Elyesa' Hazretleri'ne halife olduktan sonra peygamberliğe de nail olmuştur. Kavmini tevhid dinine davet etmiş, kendilerine bir çok tesirli nasihatlerde bulunmuştur. Bitlis şehri yakınında medfun olduğu rivayet edilmektedir. Şamda ve başka yerlerde de makamları vardır.

21. YUNUS ALEYHÎSSELÂM

60- Hz. Yunus, İsrailoğullarından mübarek bir peygamberdir. Annesine nispetle Yunus b. Metta diye anılır. Asuriye devletinin başkenti olan bugünkü Musul şehrinin karşısında harabesi görülen "Ninuva" halkına Peygamber gönderilmiştir. Putlara tapmakta bulunan Ninuva halkı, Hz. Yunus'un otuz üç sene devam eden nasihatlerini dinlemediler. Hz. Yunus da kendisine ALLAH tarafından daha izin verilmeden Ninuva'yı bıraktı, Dicle kenarına gitti, bir gemiye binip bir tarafa gitmek istedi, fakat gemi yürümedi, içinde bulunanlar, "aramızda bir suçlu köle var" demeye ve kur'a atmaya başladılar. Hz. Yunus, "o suçlu köle benim, Rabbimden daha izin almadan kavmimi terkettim" diye kendisini suya attı.

Derhal bir büyük balık tarafından yutuldu. Bereket versin ki hemen tövbe-istiğfara başladı.

لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ اِنّ۪ى كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ

La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü mine'z-zalimin." {(*): Enbiya sûresi: 87} diye ALLAH Teâlâ'yı tesbihe devam etti de, bir müddet sonra balık kendisini çıkarıp sahile attı. Bu tesbih, şu mealdedir:

"Yarabbi! Senden başka Ma'bud yoktur. Seni noksanlardan tenzih ederim, ben şüphesiz zalimlerden oldum."

61- Yunus (A.S)dan sonra Ninuva şehrini korkunç bir kara duman kaplamıştı. Halkı, derhal ALLAH Tealâ'ya yalvararak tevbe ettiler, yaptıklarına pişman oldular. O duman da üzerlerinden açılıp gitti, başlarına gelecek belalardan kurtulmuş oldular.

Hz. Yunus, tekrar Ninuva'ya gelip bir müddet daha mukaddes vazifesine çalıştı, daha sonra bu şehri terk ederek yalnızca ibadet etmeye çekildiği bir yerde ALLAH'ın rahmetine kavuştu.

62- Asuriye devleti daha sonra yıkılmıştır. Şöyle ki Medye hükümdarı ile Babil valisi, Ninuva şehrini kuşatarak yakıp yıktılar, Asûriler'in son hükümdarı bu halden son derece üzüldü, aile fertleriyle beraber yaktırdığı büyük bir ateşin içine

— 559 —

atılarak yanıp gittiler. Bu şekilde sona eren Asuriye devletinin yerine de "Medye" ve "Geldan" devletleri kurulmuş oldu.

22. ZEKERİYYA ALEYHİSSELÂM

63- Hz. Zekeriyya, Süleyman (A.S)ın neslinden pek büyük bir zattır. Mescid-i Aksa'da reis idi, kendisine peygamberlik ihsan olunmuştur.

Hz. Zekeriya'nın hanımı "İşa"ın kız kardeşi "Hanne" kocası "İmran"dan "Meryem" adında bir kız doğurmuştu. Evvelce yapmış olduğu adak sebebiyle bu kızını Mescid-i Aksa'nın hizmetine vakfetti, Zekeriyya (A.S) da bunu alıp teyzesi İşa'nın yanına götürdü. Meryem, teyzesinin yanında büyüdükten sonra Mescid-i Aksa'da kendisine tahsis edilen bir odada ibadet ile meşgul oluyordu. Bu pek nezih, iffetli olan kız, koca yüzü görmediği halde ALLAH Teâlâ'nın bir kudret ve hikmeti eseri olarak gebe kaldı, Hz. İsa'yı doğurdu.

64- Hz. İsa'nın babasız olarak doğmasından dolayı Yahudiler şüpheye düştüler. Babasız çocuk olamaz diyorlardı. Halbuki Adem (A.S)ın hem babasız, hem de anasız olarak yaratılmış olduğuna inanıyorlardı. Hz. İsa'nın da bir yaratılış harikası olduğunu görüp duruyorlardı. Nihayet Zekeriyya (A.S) gibi (ALLAH katında) değeri pek yüce yaşlı bir zata, günahsız bir peygambere iftira ederek yüz yaşında bulunan o ihtiyar zatı şehid ettiler.

Bir rivayete göre Zekeriyya (A.S), oğlu Yahya (A.S)ın şehid edilmesinin ardından şehid edilmiştir.

23. YAHYA ALEYHİSSELÂM

65- Hz. Yahya, Zekeriyya (A.S)ın oğludur. Onun ihtiyarlığı zamanında hanımı İşa'dan dünyaya gelmiştir. ALLAH Teâlâ'nın azabından son derece korkar, günleri ah çekmek ve inlemekle geçerdi. Daha genç iken kendisine peygamberlik ihsan olundu. Rivayete göre Hz. İsa'dan üç sene veya altı ay evvel doğmuştur, ilk evvel Hz. Musa'nın şeriatıyla âmel ederdi, sonra İncil-i şerif'in Hz. İsa'ya verilmesi üzerine İsa (A.S)ın şeriatıyla âmel etmekle emredilmiştir.

66- Yahya (A.S), Hz. İsa'nın şeriatıyla âmel etmeye başladığı bir sırada idi ki, İsrailoğulları'nın reisi olan "Hiredus" Musa (A.S)ın şeriatı üzere kendi kardeşinin kızını almak istedi. Fakat Hz. Yahya, İsa (A.S)ın şeriatına göre bu nikâhın, artık caiz olmayacağını bildirdi. Bunun üzerine hırslı reis, gücenip o masum peygamberi henüz otuz yaşlarında iken şehid etti. Bu şehadet, rivayete göre Hz. İsa'nın semaya kaldırılmasından bir sene evvel olmuştur. Bu cinayeti işleyenler, bunun cezasını çekmiş, yurtları harab olmuş, nesilleri kesilip gitmiştir. Ahirette görecekleri azab ise, her türlü korkunç düşüncelerin üzerindedir.

— 560 —

24. İSA ALEYHİSSELÂM

67- Hz. İsa, Hz. Meryem'in oğludur. Onun doğuşu harikulade bir hadise bulunmuştur, Yahudiler, bunu anlayamadılar, kötü zanna düşerek Hz. Meryem'i cezalandırmak istediler, fakat Hz. İsa, daha beşikte yatar bir çocuk iken ALLAH Teâlâ'nın kudretiyle söze başladı:

"Ben ALLAH'ın kuluyum, bana kitap verdi, bana Peygamberlik verdi, beni her nerede bulunursam bulunayım mübarek kıldı." {(*): Meryem sûresi:30-31} dedi. Bu harikayı gören Yahudiler, Hz. Meryem'e taarruzdan el çektiler.

Rivayete göre Hz. İsa, Mescid-i Aksa'ya bir kaç mil mesafede bulunan "Beyt-i Lahm" köyünde yirmidört aralık çarşamba gecesi doğmuştur.

68- Hz. Meryem, kocaya varmamış, melekler kadar temiz, iffetli bir halde yaşarken sırf ALLAH'ın kudreti ile Hz. İsa'ya gebe kalmıştı. Kur'an-ı Kerim, bunu açıkça beyan buyurmaktadır. Bütün müslümanlar, buna bu şekilde inanmaktadırlar. Büyük yaratıcımızın kudretini düşünenler, onun nice hârikaları meydana getirmiş olduğunu hatırlayanlar, Hz. Adem'in babasız ve anasız olarak yaratılmış olduğunu düşünenler, artık Hz. İsa'nın bu yaratılışını imkansız göremezler, bunu asla inkâr edemezler. Hz. İsa'nın bu harikulade yaratılışını inkâr etmek, Kur'an-ı Mübin'in şahitliğini yalanlamak demektir ki buna hiç bir mü'min cesaret edemez.

Evet... Hz. İsa'nın böyle babasız yaratılmış olduğunu inkâr etmek, ALLAH Teâlâ'nın kudret ve azametini sınırlamak Kur'an'ın açık beyanlarını yorumlamak ve değiştirmek, milyonlarca müslümanların asırlardan beri devam eden sahih inancını bozmak demektir ki, böyle yanlış bir iddiadan, düşünceden ALLAH Teâlâ'ya sığınırız.

69- İsa (A.S), otuz yaşına girince peygamberliğe ve İncil-i şerif'e nail olmuş, Yahudiler'i irşada çalışmış, kendilerine güzel güzel öğütler vermiş, büyük büyük mucizeler göstermişti. Fakat kendisine pek az kimse iman etmiştir ki, onlara «Havariyyun» denilir, rivayete göre on iki zattan ibarettirler.

Hz. İsa'nın bir müddet annesiyle beraber Ürdün'e bağlı «Nâsire» köyünde ikamet etmiş olduğunu, bu sebeple kendisine tâbi olanlara «Nasâra",>dinlerine de "Nasraniyyet» denilmiş bulunduğu rivayet edilmektedir.

Yahudiler, sonunda Hz. İsa'nın hayatına kastettiler, ona benzettikleri bir şahsı tutup Kudüs'te siyaset meydanında darağacına astılar, İsa (A.S) ise, Hak Teâlâ'nın emriyle, kudretiyle göğe kaldırıldı, orada melekiyyet kisvesine büründü. Kendisine «Ruhullah» denir. Babasız olarak bir kudret üfürüşü ile yaratılmış olduğu için bu seçkin unvana nail olmuştur.

— 561 —

70- Nasâra'nın iddialarına göre Hz. İsa, İskender'in Babil'i ele geçirmesinden üç yüz altmış sene sonra doğmuştur. Bu sırada annesi Hz. Meryem, henüz onüç - onbeş veyahut yirmi yaşında bulunuyordu. Hz. İsa, otuz yaşında Peygamber olmuş, doğduğundan otuziki sene birkaç gün sonra göğe kaldırılmıştır. Hz. Meryem de bundan sonra altı sene daha yaşamıştır.

Fakat İslâm âlimlerinden, muhaddis (hadis alim)lerinden bir kısım zatlara göre İsa (A.S), kırk yaşında iken peygamberliğe nail olmuş, yüz yirmi yaşında iken de göğe kaldırılmıştır.

71- Hz. İsa'nın hayatına kastetmiş olan Yahudiler, daha sonra cezalarını buldular. Şöyle ki, Romalılar, Kudüs-ü şerif'i zaptederek Mescid-i Aksa'yı yıktılar, kitapları yaktılar, Yahudilerin bir kısmını öldürdüler, bir kısmını da esir ettiler. Bunun neticesinde ne hakikî Museviyet (Yahudilik)ten, ne de hakikî İseviyet (Hıristiyanlık)tan eser kalmadı.

Gerçekten Museviyet gibi İseviyet de asıl kendi mahiyetini kaybetmiş, hiç de yer yüzüne yayılamamıştır.

Gerçi Hz. İsa'nın vasiyeti üzerine Havarilerden bazıları öteye beriye dağılıp Hz. İsa'nın bildirdiği ilâhî dini yaymaya çalışmak istediler. Fakat o zaman dünyanın her tarafı cehalet içinde, kafirlik ve şirk içinde kalmış bulunuyordu. Yahudiler ile putperest olan Romalılar ise, Îsevî (Hıristiyan)ların en büyük düşmanları kesilmişlerdi. İseviyeti kabul edenler, dinlerini gizliyor, gizlice ibadette bulunuyorlardı. Bu sebeple hıristiyanlık, üç yüz sene kadar genişleyemedi, bu müddet içinde de mahiyetini büsbütün kaybetmiş, ilâhî bir din olmaktan çıkmış oldu.

72- Yahudiler, Hz. İsa'nın hayatına suikastta bulundukları gibi tebliğ ettiği dinine de pek kötü kasıtta bulunmuşlar, içlerinden bazıları İseviyyeti (Hıristiyan)lığı dıştan kabul ederek dost görünmüş, halkın bilgisizliğinden istifade ederek Hz. İsa'nın tebliğatını, talimatını değiştirmiş, Hıristiyanlığı bozmuş, akıl ve hikmete aykırı bir hale getirmişlerdi.

Romalılar ise, Îseviyyete karşı açık bir düşman kesilmişlerdi. Fakat ne olursa olsun din duygusu yaratılıştan vardır, bundan kalbleri, dimağları büsbütün mahrum bırakacak bir kuvvet yoktur. Romalılar, görünüşte hâkim mevkiinde iken İseviyyetin manen mağlûbu oldular, söndürmek istedikleri bir dini parlatmaya hizmet ettiler. Şu kadar var ki hakikî bir din yerine, onun adını taşıyan, Hıristiyanlık da denilen bozulmuş, aslını kaybetmiş bir din yerine geçmiş oldu.

73- Roma imparatoru Kostantin, Hz. İsa'nın doğumundan üçyüz on sene sonra siyasî bir gaye için Hz. İsa'ya nisbet edilen bozulmuş bir dini kabul etti, bayraklarına haç alâmeti koydu, mağlûp ordusuna kuvvet vermek istedi, hıristiyanlığın yayılmasına bir çok gayretler gösterdi.

Kostantin, eski Bizans kasabasının bulunduğu yerde "Kostantiniye = İstanbul" şehrini yaptırıp başkenti Roma'dan buraya nakletmişti. Bu tarihe kadar İncil-i şerif'in asıl nüshaları kaybolmuş, İncil adına havariler ile onların

— 562 —

öğrencileri tarafından bir çok risaleler, tarihî kitaplar yazılmıştı. Bunun için hıristiyanların arasında büyük bir ihtilâf vardı. Kostantinin emriyle "İznik" şehrinde ruhanî bir meclis toplandı. Bu meclisin binden fazla üyesi vardı, birçoğu birbirinin dilini anlıyamıyordu. Yüzlerce risalelerden, kitaplardan yalnız dördü bu üyelerin birazı tarafından seçilerek İncil adı ancak bunlara verildi.

74- Roma imparatorluğu, daha sonra doğu ve batı imparatorluğu adıyla ikiye ayrılmıştır. Bu hükümetler, birbirini kıskanıyordu. Nihayet mezhebçe de ikiye ayrıldı. Roma'da «Rimpapa"ya>tâbi olanlara "Katolik» denildi, İstanbul patriğine tâbi olanlara da «Ortodoks» adı verildi. Daha sonra bir de «Protestanlık» meydana çıkmıştır. Bu sebeple bugün İsevî (Hıristiyan)ların başlıca mezhepleri üçtür. Bunların da bir takım şubeleri vardır. Kısacası İsa (A.S)ın bildirmiş olduğu «ALLAH'ın birliği» inancına dayanan bir din, daha sonra aslını kaybetmiş, renkten renge girmiş, bu dinin mensupları Hz. İsa'ya ve diğer yaratılmışlara - hâşâ -ilahlık derecesi vermişler, mabetlerini resimler- heykeller ile doldurmuşlar, müşriklerin ibadethanelerine benzer bir hale getirmişlerdir.

75- Milâttan itibaren altı asır geçmiş, cihanın her tarafı cehalet ve sapıklık içinde kalmıştı. Gerek Roma hükümeti ve gerek İran'daki «Sasaniler devleti» ahlâk bozukluğu yüzünden çözülmeye yüz tutmuştu. Bütün milletler arasında dinsizlik, ahlâksızlık yaygınlaşmıştı. Bu, bir «fetret devri = Hz. İsa (a.s) ile Hazreti Muhammet (S.A.V) arasında peygambersiz geçen devre» idi. Artık dünyayı hak ve hakikate davet için, dünyayı ıslah için en büyük ve en son bir Peygamberi zîşanın gönderilmesine ihtiyaç vardı. Bunun üzerine ALLAH Teâlâ insanlığa lutfetti, kendilerine en büyük Peygamberi ve Habibi olan Hatemü'l- Enbiya (peygamberlerin sonuncusu) Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz Hazretleri'ni gönderdi. Artık insanlık ufuklarını yeni bir hidayet nuru, o ana kadar görülmemiş bir büyüklükle, bir güzellikle aydınlatmaya başlamış oldu.

~Hakkın en şaşaalı nuru tecelli etti

~Doğdu Kur'an güneşi, leyle-i fetret bitti.

(Hakkın en parlak nuru ortaya çıktı. Kur'an güneşi doğdu, fetret gecesi bitti.)

25. HAZRET'İ MUHAMMED MUSTAFA ALEYHİ EKMELÜ'T-TEHAYA

(Selamların en mükemmeli onun üzerine olsun)

76- ALLAH'ımızın bütün insanlara son Peygamberi olan Hazreti Muhammed (S.A.V) Efendimiz, Arabistan'da Mekke-i Mükerreme şehrinde milâdın 571. yılında dünyayı şereflendirmiştir.

Müslümanlığın ilk yayıldığı yer Arabistan'dır ki buraya "Ceziretü'l-arab = Arap yarımadası" da denir.

Ceziretü'l-arab, Asya kıtasının güney batısında büyük bir yarım adadır. Hicaz, Yemen, Umman, Hazremut, Necd arazisine ayrılır. İşte Mekke-i Mükerreme

— 563 —

ile Medîne-i Münevvere şehirleri, mübarek araziden olan bu Hicaz bölgesindedir.

77- Arabistanda oturanlar ötedenberi Arab kabileleridir. Bunlar şu dört kısma ayrılmıştır:

1- "Arab-ı baide": Bunlar, Arabistanın en eski ahalisidir. Ad ve Semud kavimleri bunlardandı. Bunların tarihleri meçhuldür, kendileri bitip gitmişlerdir.

2- "Arab-ı aribe = mütearribe": Bunlar, Yemen'de hükümet kurmuş olan Kahtan'a mensupturlar. Kahtan'ın asıl dili Süryanî idi, bunun çocukları, Arab-ı baide'ye karıştığından işbu Arab-ı âribe türemiş, Arapça konuşmaya başlamıştır, Cürhüm kabilesi bunlardan idi. Bu Araplar da nesilleri kesilerek sönüp gitmişlerdir.

3- "Arab-ı müsta'ribe": Bunlar, İsmail (A.S)a mensupturlar. Hz. İsmail'in çocukları Arab-ı aribe arasına karışmış olduğundan işbu Arab-ı müsta'ribe meydana gelmiştir. Hz. İsmail'in asıl dili İbranî iken cürhüm kabilesi arasında yaşamakla Arapça konuşmuş ve bu dili çocuklarına nakletmiştir.

Arab-ı müsta'ribe, birçok kabilelere ayrılmıştır. Peygamberimizin zamanında Arabistan'ın ahalisi de bu Arab-ı müsta'ribeden başka değildi. Bunların en seçkini kureyş kabilesidir.

4- "Arab-ı müsta'cime": Bunlar, müslümanlığın doğuşundan sonra İslâmiyeti kabul edip Araplaşmış olan kavimlerdir. Suriye, Irak, Mısır, Mağrip (Kuzey Afrika) ahalisi bunlardandır. Bunlar da kendi dillerini, bırakarak Arapça konuşmaya başlamışlardır.

PEYGAMBERİMİZİN MÜBAREK NESEBLERİ

78- Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz Kureyş kabilesinden ve Âli Haşim'den "Haşim ailesinden" gelmiştir. Muhterem babasının adı "Abdullah", dedesinin adı "Abdülmüttalib" annesinin adı da "Âmine" dir.

Fahriâlem Efendimiz'in baba tarafından mübarek nesebleri şöyledir:

Hazreti Muhammed (S.A.V) ibn-i Abdillah, b. Abdilmuttalib, Haşim, Abdi Menaf, Kusay, Hakîm (Kilab), Mürre Keab, Lüey, Galib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinane, Huzeyme, Müdrike, İlyas, Mudar, Nizar, Mead, Adnan. Adnan da İsmail (A.S)ın oğlu "Kıyzar"ın neslindendir. Adlarını yazdığımız bu zatlardan her birinin çocukları bir çok kabilelere ayrılmış, Malik'in oğlu Fihr'in çocuklarından da Kureyş kabilesi oluşmuştur.

79- Resülü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in annesi tarafından yüksek nesebleri de şu şekildedir: Hz. Muhammed (S.A.V) b. Amine, Binti Vehb, b. Abdi Menaf, b. Zühre, b. Hakîm (Kilab)...

Demek ki Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in babası tarafından mübarek nesebiyle anası tarafından neseb-i şerifleri Mürre oğlu Hakim'de birleşiyor.

— 564 —

80- Peygamber Efendimiz (S.A.V)in dedesi ve zamanında Kureyş kabilesinin reisi bulunan Abdulmuttalib, Ka'be-i Muazzama'nın mütevellisi idi. Ebu Talib, Ebu Leheb, Haris, Zübeyr, Hamza, Abbas, Abdullah ve başka isimlerde on üç oğlu var idi. Fakat bunlardan en fazla Abdullah'ı severdi. Çünkü onda başka bir güzellik, başka bir nuraniyet vardı. Abdulmuttalib, bu sevgili oğluna Zühreoğulları reisi Vehb'in kızı olup Kureyş kızları içinde her yönüyle seçkin bulunan Hz. Amine'yi nikâhla aldı. İşte bu iki kıymetli insanın evlenmesinden de Peygamberi Zişan (S.A.V) Efendimiz dünyayı şereflendirdi.

Abdullah Hazretleri, Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in doğmalarından iki ay evvel bir ticaret kafilesiyle Medine-i Münevvere'ye gidip, orada vefat etti ki, daha yirmi beş yaşında bulunuyordu. Bunun için Fahr-i Alem (S.A.V) Efendimiz yetim kalmıştı.

RESUL-Ü EKREM (S.A.V)İN ÇOCUKLUK HAYATI VE İLK EVLENMELERİ

81- Şanı yüce Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in çocukluk çağı pek mukaddes bir halde geçmiştir. Daha doğar doğmaz bir takım harikalar belirmiş, kavmi ve kabilesi arasında bir bolluk ve bereket meydana gelmiştir. Kâbe-i Muazzama içine müşrikler tarafından konulmuş olan putlar yüzleri üzerine yerlere düşmüş, ateşe tapanların ateşleri sönmüş, garip rüyalar görülmüş idi.

Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in dedeleri arasında evlâddan evlâda geçen bir nur, bir güzellik vardı. Bu nur, nihayet Peygamber (S.A.V) Efendimiz'e intikal ederek onun mübarek yüzünde parlamaya başlamıştır.

82- Mekke-i Mükerreme halkı, yeni doğan çocukları havası hoşgüzel yerlerde yaşayan, dilleri pek fasih (açık-seçik) bulunan aşiretlerden birer süt anaya verirlerdi. Hazreti Muhammed (S.A.V)i Beni Sa'd kabilesinden Haris adındaki şahsın hanımı Halime'ye verdiler. Halime, bu meleklerden daha güzel, daha temiz çocuğu bağrına bastı, yurduna alıp götürdü, dört sene besledi. Bu müddet içinde Hazreti Muhammed (S.A.V) de gördüğü harikulade hallerin ve yurdunda beliren bolluk ve bereketin sonu yoktu. Artık O'nu getirip validesi muhterem Amine hazretlerine teslim etti. Hz. Amine de bu masum yavrusunu alıp dayı oğulları bulunan Neccar oğullarını ziyaret için Medine-i Münevvere'ye götürdü. Bir müddet orada kaldılar, sonra Mekke-i Mükerreme'ye dönerken Hz. Âmine, "Ebva" denilen yerde daha yirmi yaşında olduğu halde vefat etti. Peygamber Efendimiz (S.A.V), henüz altı yaşlarında iken annesini de kaybederek öksüz kalmış oldu. "Ümmü Eymen" adındaki dadısı, kendisini alıp Mekke-i Mükerreme'ye getirdi. Dedesi Hz. Abdülmuttalib'e teslim etti. İki sene sonra da Abdülmuttalib Hazretleri vefat etmekle Fahr-i âlem (S.A.V) Efendimiz amcası Ebu Talib'in yanında kaldı.

— 565 —

83- Ebu Talib, kardeşinin oğlu Hazreti Muhammed'i pek çok sever, pek fazla korurdu. Bir aralık ticaret için Şam taraflarına kafile ile gidiyordu, henüz on iki yaşında bulunan Hz. Muhammed (S.A.V)i de beraber götürdü. «Busra» denilen beldeye kadar gittiler, alış verişlerini bitirip bir kaç gün sonra geri döndüler.

Peygamber (S.A.V) Efendimiz on yedi yaşında iken de diğer amcası Zübeyr ile beraber Yemen'e gidip, az sonra geri dönmüşlerdir.

84- Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz artık Kureyş kabilesi arasında büyük bir şeref ve şana sahip bulunuyordu. Kendisine «Muhammedü'l-emîn = emin, güvenilir Muhammed (S.A.V)» deniliyordu. Kureyş'in pek şerefli ailesinden "Huveylid kızı Hatice" adında pek muhterem, zengin bir hatun var idi. Daha genç iken dul kalmıştı, bazı kimselere sermaye vererek ticaret yaptırıyordu.

Fahr-i âlem (S.A.V) Efendimiz'e de sermaye verdi, kölesi "Meysere"yi yanına katıp Şam tarafına beraber gitmelerini rica etti, Efendimiz (S.A.V) de bunu kabul ederek Busra'ya kadar gittiler. Orada işlerini görüp birkaç gün içinde geri döndüler.

İşte Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in gençliğindeki seyahatleri bunlardan ibarettir. Bu seyahatler esnasında kendisinden bazı harikalar ortaya çıkmış, kendisinin büyüklüğünü bazı şahıslar görüp anlamışlardı. Fakat yazdığımız gibi bu seyahatler uzun bir müddet devam etmediği için Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in bir takım şahıslar ile uzun boylu görüşüp konuşması vaki olmamıştır.

85- Mefhar-i kâinat (S.A.V) Efendimiz, henüz yirmi beş yaşında idi. Hz. Hatice de kırk yaşını geçmişti. Pek yüksek bir ruha sahip, pek şerefli bir hanedana mensup olan Hz. Hatice Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in muhterem hanımı olmak şerefine her yönüyle lâyık idi. Bu sebeple Nebiyyi Zişan (S.A.V) Efendimiz, Hz. Hatice ile evlenmiş, o mübarek validemizi ilk hanımı olmak şerefine kavuşturmuştur.

86- Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in cariyesi Mâriye'den doğan İbrahim adındaki muhterem oğlundan başka bütün erkek ve kız evlâdı Haticetü'l-kübra Hazretlerinden dünyaya gelmiştir. Evvelce Kâsım adındaki mübarek oğlu doğmuş, bunun üzerine Hz. Peygamber (S.A.V)e künye olarak "Ebü'l-kasım - Kasım'ın babası" denilmiştir. Sonra da Abdullah adındaki muhterem oğlu ile Zeyneb, Rukiye, Ümmügülsüm, Fatımetü'z-zehra adındaki kızları dünyaya gelmiştir. Kasım, İbrahim, Abdullah Hazretleri daha çocuk iken vefat etmişlerdir. Resulü Ekrem (S.A.V)den sonra yalnız Hz. Fatıma kalıp, o da altı ay geçmeden ahirete göçerek muhterem oğulları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'i öksüz bırakmıştır. ALLAH Teâlâ cümlesinden razı olsun.

— 566 —

PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V)İN İLÂHİ VAHYE VE NÜBÜVVET VE RİSALETE NAİL OLMASI

87- Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz, çocukluğundan beri fevkalâde bir fazilet ve temiz bir hayat içinde yaşamıştı. Kavminin cahilâne törelerinden tamamen beri idi. Kimseden bir şey okumamıştı, bir şey yazmamıştı, kimse ile dinî mevzulara dair bir şey konuşmamıştı, O'nun üzerinde kimsenin öğretmenlik hakkı olamazdı. O, bütün cihanın en büyük öğretmeni, en yüksek mürşidi olmaya namzet idi. O'nu ALLAH Teâlâ, bir yaratılış harikası olarak yaratmıştı. O'nun kalbine bütün ilimleri, irfanları bizzat Hak Teâlâ Hazretleri akıtacaktı. O, tam bir mâsumiyet içinde kırk yaşlarına yaklaşmıştı. O sıralarda mübarek gözlerine melekler görünür, "Ya Muhammed (S.A.V)!" diye gaibten seslenilirdi. Kendisine taşlardan, ağaçlardan selâm sesleri gelirdi. Aklı, zekâsı, maddî ve manevî sıhhat ve kemali fevkalâde bir şekilde mükemmeldi.

88- Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz tam kırk yaşlarına girince peygamberlik şerefine nail oldu. Şöyle ki, Fahr-i âlem Hazretleri, Mekke-i Mükerreme halkından bazı büyüklerin âdetleri üzere kırk yaşlarına yakın senede bir ay kadar gider, "Hira" dağında bir mağarada eyleşir, orada ALLAH Teâlâ'nın kudretini, azametini, tefekküre dalar ve oradan geçen yolculara yiyecek ve içecek verirdi. Tam kırk yaşlarına girince ilk evvel altı ay kadar rüyasında gördüğü şeyler, birer sabah aydınlığı gibi açık bir şekilde meydana çıkardı. Bu peygamberliğin bir başlangıcı idi. ALLAH'ü Azimüşşan'ın vahyini, yani kendisine vereceği emirleri, indireceği Kur'an ayetlerini güzelce kavrayabilmesi için bir alıştırma demekti. Bu altı aydan sonra yine Hira'da iken bir gün Cibril-i Emîn geldi, İkra' sure-i celilesi'nin ilk âyetlerini getirdi, kendisini peygamberlikle müjdeledi.

89- Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, Kur'an-ı Kerim'in inmeye başlaması suretiyle ortaya çıkan ilâhî vahyin heybetinden titremiş, kim bilir ne büyük, ne manevî zevkler, heyecanlar içinde kalmıştı. Hemen muhterem hanımı Haticetü'l-kübra'nın yanına giderek durumu anlatmış, artık nübüvvet (peybamberliğ)e nail olduğu kesinleşmişti.

Bundan sonra bir müddet İlâhî vahiy kesildi, Kur'an-ı Mübin'in âyetleri inmedi. Pek şiddetli olan ilahi vahyi almaya, tam bir kabiliyet ve şevkin oluşması için böyle bir müddet beklemeye bir hikmet gereği lüzum var idi. Bu müddet, rivayete göre üç sene kadardır. Bunu müteakip tekrar Cibril-i Emîn göründü. Kur'an-ı Azim'in âyetlerini getirmeye başladı. Hz. Muhammed (S.A.V) de gerek kendi kavmini ve gerek diğer bütün insanları hak dine davet etmeye emredilmiş oldu.

90- Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz'in, ALLAH tarafından görevlendirildiği memuriyete: Nübüvvet, Risalet denildiği gibi Bi'set, Meb'usiyet de denir. Bu sebeple