İlmihal (Ö. Nasuhi Bilmen)
— 15 —

BİRİNCİ KİTAP

İTİKAT HAKKINDADIR
— 16 —

İÇİNDEKİLER

-Hakikî bir dinin mâhiyeti ve başlıca dinler

-Hakikî bir dinin vasıfları ve faydaları

-İslam dininin evrensel olması ve mesut netîceleri

-İman ve İslam'ın mâhiyetleri

-İman ve İslam'ın şartları

-ALLAH Teâlâ'ya ve sıfatlarına iman

-Peygamberlerine iman

-Peygamberlere olan ihtiyaç

-Semavi kitaplara iman

-Semavi kitaplara olan ihtiyaç

-Kur'ân'ın nasıl ilahi bir kitap olduğu

-Kur'ân'ın ihtiva ettiği hakîkatler

-Meleklere iman

-Meleklerin varlığındaki hikmet

-Âhirete iman

-Kıyametin mâhiyeti ve alametleri

-Âhirete âit hâdiseler

-Ahiretin varlığında ve ebedi olmasındaki hikmet

-Kaza ve kadere iman

-Kaza ve kader, insanların mesûliyyetine mâni değildir

-İtikatta ehli sünnetin imamları

— 17 —

HAKİKİ BİR DİNİN MAHİYETİ VE BAŞLICA DİNLER

1- Hakiki bir din, ALLAH Teâlâ Hazretleri'nin bir kanunudur ve bir takım hükümlerin, hakikatlerin mukaddes toplu bir şeklidir ki; bunu peygamberleri vasıtalarıyla insanlara lütuf ve ihsan buyurmuştur. Bu kanun, insanları hayra götürür. İnsanlar, bu ilâhi kanunun hükümlerine kendi güzel tercihleriyle riâyet ettikçe doğru yolu bulmuş, hidayet üzere bulunmuş olurlar, dünyada da ahirette de selamete, saadete kavuşurlar.

2- Dinler başlıca üç kısma ayrılır:

Birincisi: Hakiki dinlerdir. Bunlar yukarıdaki tarife uygun olan, yani ALLAH Teâlâ tarafından konulup peygamberler vasıtasıyla insanlara bildirilmiş olan dinlerdir. Bunlara «İlahi» ve «Semavi» dinler de denir.

Semavi dinler esas itibarıyla birdirler, hepsi de esasta bir olup aralarında yalnız bazı ibadetler, muameleler bakımından bir fark bulunmuştur.

Hz.Adem'den Hz.İsa'ya kadar olan bütün mübarek peygamberlerin insanlara bildirmiş oldukları dinler, esasen bir; ALLAH'ın birliği akidesine dayalı iken, bunlar sonradan bozulmuş, asılları kaybolmuş olmakla, Hak Teâlâ Hazretleri en son ve en büyük peygamberi olan Hz.Muhammed (S.A.V)'i bütün insanlara peygamber olarak göndermiş, O'nun vasıtasıyla da hakiki dinlerin en sonu ve en mükemmeli olan İslam dinini kullarına ihsan buyurmuştur. Bundan dolayı bugün yeryüzünde hakiki ve ebedi din ancak İslam dinidir.

İkincisi: Muharref dinlerdir. Bunlar yukarıda da işaret olunduğu üzere asılları bakımından birer hakiki din iken sonradan bozulmuş, ilahi mahiyetlerini kaybetmiş olan dinlerdir.

Üçüncüsü: Batıl dinlerdir. Bunlar, asılları bakımından da hakiki bir din ile ilgili olmayan dinlerdir. Bunlar birtakım milletlerin kendilerine din adına uydurmuş, ortaya atmış oldukları şeylerdir. Bunlarda akla, hikmet ve maslahata uygun bazı hükümler bulunsa bile bunlar, asıl mahiyetleri, özlükleri, ilahi olmak şerefinden mahrum bulunduğundan hiçbir şekilde dine mahsus kudsiyete sahip olamazlar. Mecusilerin ve putlara tapan diğer milletlerin dinleri bu kısımdandır.

HAKİKİ BİR DİNİN VASIFLARI VE FAYDALARI

3- Hakiki bir dinin ayırıcı vasıfları, yani kendisini diğer dinlerden müstesna, mümtaz bulunduran sıfatları pek çoktur. Mesela hakiki bir din, insanlara yalnız bir ALLAH'ın varlığını bildirir, yalnız bir ALLAH'a tapılmasını emreder, bütün kâinatın ALLAH Teâlâ'dan başka yaratıcısı olmadığını haber verir, bütün peygamberlere, semavi kitaplara istisnasız inanılmasını ister. Ebedi bir hayatın, bir ahiret gününün varlığını anlatır, insanları bir dairede birleştirir, aralarında bir kardeşlik meydana getirir, aralarında esasen bir eşitlik bulunduğunu gösterir, insanların arasında yalnız takva, ALLAH'tan korkmak, faziletle vasıflanmak itibarı ile bir fark bulunduğunu beyan eder. Kısacası her yönüyle akla, hikmete uygun olur, insanların kurtuluşuna, saadetine vesile bulunur.

— 18 —

İşte bütün bu vasıfları tamamen bulunduran din, bugün yeryüzünde İslam dininden başka değildir.

4- Hakiki bir dinin faydalarına gelince: Bu faydalar pek çok ve pek mühimdir. Böyle bir din sayesinde insanların erişecekleri faydaları, saadetleri tam olarak anlatmaya hiçbir kalem güç yetiremez. Ancak şunu arzedelim ki, insan, hakiki bir din sayesinde kendisinin ne için yaratılmış olduğunu öğrenir, kendisini yaratan, büyüten, nice nimetlere eriştiren mukaddes mabudunu bilir, beşeriyetin peygamber denilen kudsi simalarını tanır, onların güzel huylarıyla hayatını aydınlatmaya çalışır, insanlığa layık bir yaşayış ile yaşar, ölünce de sonsuz bir saadete erişmiş olur.

Şunu da arzedelim ki; hakiki bir din, insana metanet verir, insanı hayata hazırlar, insanı en düşünceli, en kederli günlerinde teselli eder, insanın gelecekteki hayatını korumuş olur.

Bir kere düşünelim: Şüphe yok ki insan bu dünya alemine atılmış bir mahlûk (yaratılmış canlı bir varlık)tır. İnsan bu alemdeki diğer bir çok varlıkların yanında bir zerre mesabesinde kalmaktadır. İnsan bir çok ihtiyaçlar içinde çırpınmaktadır, tabiatın bir çok kuvvetleri karşısında pek aciz bir durumda kalmaktadır. Sonra da daha açılmadan solan çiçekler gibi rengini, güzelliğini, bütün varlığını kaybederek ölüp gitmektedir. O halde insanlık yalnız bu fani varlıktan ibaret olsa, insanlar kadar hallerine acınacak bir mahlûk bulunamaz.

Demek ki insan için bu maddi, fani hayat bakımından tam bir huzur, tam bir bahtiyarlık düşünülemez.

Fakat diğer bir bakımdan insan pek bahtiyardır, pek mesuttur. Çünkü hakiki bir dine sarıldıkça kalben müsterihtir, ebedi bir saadete namzettir, bu fani varlığın yok olması, kendisini hiç de endişeye düşürmez. O, bir ebedi varlığın kendisini kucaklayacağından emindir. O, yok olmaya yüz tutmayacak bir mevkîye kavuşmakla bahtiyar olacağına kanidir.

İşte bütün bunlar, hakiki bir dinin insanlık alemine temin edeceği faydalar kısmındandır.

İnsan ancak böyle bir din, böyle ilahi bir kanaat sayesindedir ki, hayatını tanzim eder, muazzam mabuduna seve seve ibadette bulunur, hukuka riayet eder, ebedi bir mükafat neşesiyle yurduna, yurttaşlarına bütün insanlığa hizmet etmek ister, cemiyetin pek kıymetli bir ferdi bulunur.

Kısacası, insanlığa bu ulvi ruhu veren, bu güzel yaşayış tarzını öğreten, hakiki bir dinden başka değildir.

— 19 —

İSLAM DİNİNİN EVRENSEL OLMASI VE MESUT NETİCELERİ

5- İslam dini, hakiki dinlerin en sonu ve en mükemmelidir. Bu mübarek din, yalnız bir kavme, bir asra mahsus değildir. Bilakis bütün insanlara ve bütün asırlara ait umumi, tabii bir dindir. İnsanların yaratılışlarına, yaşayışlarına tamamıyla uygundur. Bu muazzam din, bir kurtuluş ve mutluluk yoludur, bir selamet ve saadet kaynağıdır. Ve Mukaddes Mabud'umuzun razı olduğu yegane dinden ibarettir.

إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْإِسْلَامُ

"Gerçekten ALLAH katında makbul din, yalnız İslam'dır." {(*): Âl-i İmrân suresi: 19}

6- İslam dininin ortaya çıkma ve yayılma tarihleri gözönüne getirilirse, o çağlardaki milletlerin halleri dikkate alınırsa, bu yüksek dinin ne mesut neticelere sebep olduğu insanlık aleminde ne kadar hayırlı, ne kadar mukaddes sayılmaya layık bir inkılap meydana getirmiş bulunduğu pek güzel anlaşılır.

Malumdur ki, İslamiyet'in ortaya çıkışından evvel bütün yeryüzü din bakımından büyük bir cehalet içinde kalmıştı. Hakiki dinler sönmüş, ilahi ilim ve irfan güneşi batmış, bütün ufukları bir karanlık kaplamıştı. İnsanlar yalnız kendi hırsları uğrunda çalışıyor, çarpışıyor, birbirini esir ediyorlardı. Arap yarımadası halkı ise bütün bütün cehalet içinde kalmıştı, elleri ile yaptıkları putlara tapıyorlardı da, bu hareketlerinden hiç sıkılmıyorlardı. Kendi kız çocuklarını diri diri kumlara gömerek öldürüyorlardı da, hiçbir acı duymuyorlardı. Asırlardan beri başka milletlerin hakimiyeti altında zilletle yaşıyorlardı da, bundan hiç üzülmüyorlardı. Kısacası hiçbir yerde güzel itikattan, güzel ahlaktan, güzel amellerden, duygulardan eser kalmamıştı.

Fakat ne zaman ki islam güneşi doğmaya başladı, derhal alemin birçok tarafları aydınlandı. İnsanlık alemi haktan, adaletten, eşitlik ile kardeşlikten haberdar oldu. Putların, insanların ayaklarına eğilip tapınan başlar, kâinatın ortaktan, benzerden münezzeh olan yaratıcısı için secdelere kapanmak şerefine erdi, ruhlar yükseldi, diller Hak Teâlâ'nın zikri ile bezendi. Gözler büyük yaratıcımızın emsalsiz şaheserlerine hayret ve dikkatle bakmaktan meydana gelen uyanıklık nurları içinde kaldı.

Özetle, islam dini sayesinde hakiki bir medeniyet, tertemiz bir insanlık, pek faydalı bir yükselme ve en mesut bir inkılap meydana geldi. Artık insanlık alemi bu mukaddes dine sarıldıkça, şüphe yok ki daima yükselecektir.

— 20 —

İMAN İLE İSLAMIN MAHİYETİ

7- İman, lugatta bir şeye inanmak, bir şeyi tasdik etmek, "Bu şey böyledir, şöyledir." diye hüküm vermektir.

Istılahta: "ALLAH Teâlâ'nın dinini kalp ile kabul etmek, yani Rasulullah (S.A.V)'in bildirdiği şeyleri kat'i sûrette kalben tasdik eylemektir."

İman asıl bu tasdikten ibarettir. Fakat böyle inanılıp kalp ile samimi surette tasdik edilen şeyleri, bir mani yok ise dil ile ikrar etmek, bunların hakkında şehadette bulunmak lazımdır. Çünkü bir kimse ALLAH Teâlâ'yı ve diğer iman edilecek şeyleri kalben tasdik ettiği halde, dili ile ikrar eylemezse; hali insanlarca meçhul kalır. Onun müslüman olduğuna hükmedilemez.

İman hususunda bu tasdik ve ikrar ile beraber namaz gibi, oruç gibi güzel ameller de lazımdır. Çünkü biz bu amellerle mükellefiz. Bunlar bizim birer vazifemizdir. Bu ameller imana kuvvet verir, imanın kalpteki nurunu artırır. İnsanı azaptan kurtarır, ALLAH Teâlâ'nın lütuflarına, inayetlerine erdirir.

8- İslam tabirine gelince, bu da lugat itibariyle itaat, boyun eğmek bir şeye teslimiyet manalarınadır. Istılahta ise: "ALLAH Teâlâ'ya itaat etmek, Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in din namına bildirmiş olduğu şeyleri kalb ile, dil ile kabul ve güzel görmektir."

Bir de İslam, din manasına gelir.

9- Hakiki bir din ile İslam arasında esasen bir fark yoktur. Her hakiki din, İslam'dır. Her İslam da hakiki bir dindir ki buna «Müslümanlık» da denir.

ALLAH Teâlâ'nın dinine sadece din denildiği gibi millet, şeriat, İslam ve İslam dini de denir. Bununla beraber İslam tabiri bazen güzel ameller manasında, bazen de iman manasında kullanılır. Nitekim şeriat da dini hükümlerin yalnız ibadetlere ve nikah gibi, alım-satım gibi muamelelere ait kısmına söylenir.

İMAN İLE İSLAMIN ŞARTLARI

10- İslam dininde «ALLAH Teâlâ'ya, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kaza ve kadere» iman etmek birer esastır. Bunları bilip tasdik etmek imanın başlıca şartıdır. Bu sebepledir ki «İman'ın şartları altıdır» denir. Bunlar Müslümanlıkta kat'i surette sabittir. Bunlar «zaruriyyatı diniye» dendir. Bunlara inanılması dinde zaruridir, elzemdir. Bunlar tasdik edilmedikçe iman tahakkuk etmez. Böyle zaruriyyati diniyyeden olan herhangi bir şeyi inkâr etmek ise -ALLAH saklasın- insanı derhal dinden mahrum bırakır.

Biz bu husustaki imanımızı «Amentü billahi...» kavl-i şerifini okumakla daima açıklamış ve isbat etmiş oluyoruz

آمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرَسُلِهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ وَبِاْلقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ
— 21 —

"Amentü billahi ve melâiketihi ve kütübihi ve rusülihi ve'l-yevmi'l-ahiri ve bi'l-kaderi hayrihi ve şerrihi min'ALLAH'i Teâlâ. Ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilâhe ill'ALLAH. Ve eşhedü enne Muhammed'en abdühü ve rasulüh."

Bunu okuyan müslüman demiş oluyor ki, «Ben ALLAH Teâlâ'ya ve onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaderin -yani takdir edilmiş şeylerin- hayır olsun şer olsun, ALLAH Teâlâ'dan olduğuna inandım, öldükten sonra dirilip mahşer yerine gitmek de haktır gerçektir, ben şehadet ederim ki ALLAH Teâlâ'-dan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Hz.Muhammed (S.A.V) ALLAH Teâlâ'nın kuludur ve peygamberidir.»

11- İslamın şartlarına gelince bunlar da beştir. Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in bir hadis-i şerifleri şu mealdedir:

بُنِيَ الْإِسْلَامُ عَلٰى خَمْسِ شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ أَنَّ محمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ وَالْحَجِّ وَ صَوْمِ رَمَضَانَ

"İslam dini beş şey üzerine kurulmuştur. Biri kelime-i şehadettir. Diğerleri de: Namaz kılmak, zekat vermek, hac etmek ve ramazan-ı şerif orucunu tutmaktır." {(*): Buhari; İman:1; No:8; 1/12 Müslim; İman:5; No:21; 1/45 Tirmizi; İman:3; No:2618; 4/275 Nesâî; No:5001; 8/107 Ebu Nuaym el-Isbahani, el-Müsnedü'l-Müstahrec Ala Sahihi'l-İmami Müslim; İman: No:102; 1/110 A. b. Hanbel; No:4783; 2/26}

İşte bu beş şey, İslam'ın şartıdır. Bu şartlara riayet eden bir insan, İslam şerefine ermiş, müslüman ünvanını kazanmış olur.

«Eşhedü en la ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü» kavl-i şerifi kelime-i şehadettir. «La ilahe illallah Muhammedün resûlüllah» kavl-i şerifi de, kelime-i tevhiddir. Biz bu mübarek kelimeleri daima okuruz.

ALLAH TEÂLÂ'YA VE SIFATLARINA İMAN

12- Yukarıda da yazıldığı gibi imanın başlıca altı şartı, altı temeli vardır. Birincisi, ALLAH Teâlâ'ya iman etmektir. Şöyle ki: «ALLAH Teâlâ» diye mukaddes ismini zikrettiğimiz bir Halik-ı Azimüşşan (şânı büyük bir yaratıcı) vardır. O'nun bir tek olan zatı, bütün kemal sıfatlarıyla vasıflanmıştır. Bütün noksan sıfatlardan beridir, tertemizdir. Bütün alemleri yoktan var eden odur, onun büyüklüğüne, kudret ve azametine son yoktur. Bizleri ve bizim gördüğümüz, görmediğimiz, göremeyeceğimiz nice binlerce alemleri yaratıp, yaşatan besleyen ancak odur.

ALLAH Teâlâ'nın «Rahman, Rahim, Halik, Rezzak, Hakim, Rabb, Mübdi, Aziz, Gaffar, Cebbar, Tevvab, Hak» gibi daha bir çok mukaddes isimleri

— 22 —

ve pek muazzam sıfatları vardır. Bilhassa Vücud sıfatıyla muttasıftır, bundan başka mübarek sıfatları iki kısma ayrılır. Bir kısmı "Sıfat-ı selbiye"dir {(*): Allah'ın şanına yakışmayan ve onu noksanlıklardan tenzih eden ve sadece Cenab-ı Hak'ta bulunup yaratıklarda mecâzi de olsa bulunmayan sıfatlardır. (Kıdem, Bekâ gibi)} ki: Kıdem, Bekâ, Havâdise Muhalefet, {(*): "Muhâlefetün lil havâdis" ifadesi daha yaygındır.} Kıyam bizzat, {(*): "Kıyam binefsihi, Kıyam bizatihi" ifadeleri daha yaygındır.} Vahdâniyet'ten ibaret olmak üzere beştir.

Diğer kısmı da Sıfat-ı zatiyye {(*): Allah'ın yüce zatına sabit olan sıfat.} ve Sıfat-ı Sübûtiyedir {(*): Allah'ın yüce zatına sabit olan kemal sıfatları. Hayat, İlim, Kudret gibi ki bunlar diğer yaratıklarda da mecazen noksan olarak bulunabilir.} ki Hayat, İlim, İrade, Kudret, Semi, Basar, Kelam, Tekvin'den ibaret olarak sekizdir. Bu kutsi sıfatların hepsine birden «Sıfat-ı Kemaliye» de denir.

İşte biz böyle kemal sıfatlarıyla vasıflanmış olan bir ALLAH'ü Azimüşşan'ın varlığına ve bütün bu yüce sıfatlarına iman ederiz. Bu mukaddes sıfatlara dair, sırasıyla biraz malumat vereceğiz.

13- VÜCÛD: ALLAH Teâlâ'nın varlığı demektir. Gerçekten ALLAH Teâlâ vardır ve en büyük varlık ona mahsustur. Onun varlığı her şeyden daha fazla apaçık ortadadır. Çünkü ALLAH Teâlâ olmasaydı, hiçbir şey var olmazdı. Gerek bizim ve gerek herhangi bir şeyin varlığı, Hak Teâlâ'nın varlığına bir delildir.

Biz biliyoruz ki, bu alemdeki şeylerden hiçbiri kendi kendine var olacak bir mahiyette değildir. Bunlardan hiçbiri ne kendi kendine var olabilir, ne de kendi kendine yok olabilir. Başka bir deyişle; yaratılmış hiçbir şey, kendi kendine yokluktan varlığa gelemez, varlıktan yokluğa gidemez. Ve yaratılmış hiçbir şey, ne bir zerreyi var edebilir, ne de bir zerreyi yok edebilir. Halbuki içinde yaşadığımız bu dünya ile beraber sonsuz alemler meydana gelmiş, birbiri ardınca meydana gelmekte bulunmuştur. Nice şeyler de var iken yok olmuştur.

Bu sebeple bütün bunları var eden, yok eden kuvvet ve hikmet sahibi yüce bir yaratıcının varlığından asla şüphe edilemez.

14- ALLAH Teâlâ'nın varlığını isbat için, kelam ilminde ve felsefe kitaplarında pek çok deliller yazılmıştır. Biz bunların bir kısmını «Muvazzah İlmi Kelam Dersleri» adındaki eserimizde yazmış bulunuyoruz. Şimdi burada bizim için yalnız:

إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَوَاتِ

âyet-i celilesini {(*): Âl-i İmran sûresi: 190} okuyup yüksek meâlini düşünmek kafidir.

— 23 —

Bu âyet-i kerime güzelce düşünülürse ALLAH Teâlâ'nın varlığına, büyüklüğüne dâir yüz binlerce delil göz önünde belirmeye başlar. Bizim bu eserimiz şüphe yok ki bunları açıklamaya yetişmez. Ancak Astronomi (Gök bilimi), Jeoloji (Yer bilimi), Zooloji (Hayvanlar ilmi), Botanik (Bitki ilmi), Madenler, Psikoloji (Ruh bilimi), Anatomi (Vücut yapısını inceleyen bilim) gibi ilimlerin verdiği malumatı göz önüne getirenler, bu âyet-i celilenin işaret ettiği delillere pek güzel akıl erdirebilirler. Biz burada şunu söyleyelim ki, her selim akıl sahibi güzelce düşündükçe ALLAH Teâlâ'nın varlığını tasdik etmeye mecbur olur. İşte:

إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَاْلأرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ لَآيَاتٍ لِاُولِي اْلأَلْبَابِ

"Şüphe yok ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, uzayıp kısalmasında selim akıllara sahip olanlar için -Hak Teâlâ'nın varlığına ve onun kudret ve hikmetinin kemaline âit- deliller, alâmetler vardır." {(*): Âl-i İmran sûresi: 190} meâlinde olan yukarıdaki âyet-i kerime bunu haber veriyor. Bunu takip eden:

اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهِ

ayet-i kerimesi de temiz, selim akıl sahiplerinin, Hak Teâlâ'yı her halukârda zikreden ve gökler ile yerin yaratılışında tefekküre dalan, "Ya Rabbi! Bunları boş yere yaratmadın." diyen mütefekkir kimselerden ibaret olduğunu bildiriyor.

Bütün bu âyetler İslam dininde aklın, tefekkürün ne kadar kıymetli olduğunu da göstermiş oluyor. Hatta bir hadis-i şerifte de:

لَا عِبَادَةَ كَالتَّفكُّرِ

= Tefekkür gibi ibadet yoktur." buyrulmuştur. {(*): Taberani el-Mu'cemü'l-Kebir; No:2688; 3/68}

Gerçekten müslümanlıkta aklın, düşüncenin büyük bir yeri vardır. İslam dini tamamen akla, hikmete uygundur, hiçbir fikir yürütmekten, tenkitten çekinmesi, korkusu yoktur. İslamiyet mütefekkir insanların dinidir.

İşte bu mütefekkir insanlar, gökleri, yerleri, geceleri, gündüzleri düşünürler, fezada parıldayan ve her biri güneşten binlerce kere daha büyük olan bir çok nurani yıldızların ihtişamını tefekkür ederler. Yer yüzündeki yüz binlerce canlı-cansız emsalsiz şaheserleri göz önüne alırlar. Latif gündüzlerin, ruhani gecelerin ne kadar düzgün, muntazam bir yaratılış kanununa tâbi olarak, biri birini takip edip durduğunu dikkatle bakıp-durup düşünürler. Bütün bu düşünceler, tefekkürler neticesinde bunlara bu varlığı, bu intizamı vermiş olan ALLAH Teâlâ'yı büyük bir heyecan, coşku ve şevk ile tasdik etmeye mecbur olurlar.

Hattâ böyle büyük varlıkları değil, bir zerreden bile küçük olduğu halde büyük bir duygu ile, hayatını müdafaâ endişesiyle hareket eden bir mikrobu, yine bir zerreden küçük olduğu halde sinesi bir kuvvet hazinesi bulunan bir atomcağızı

— 24 —

düşünmek bile, aklı başında olan bir insan için bu kâinatın âlim, hakîm, olan yaratıcısını tasdik etmeye yeterlidir.

Bütün bu garip, emsalsiz şaheser, muntazam varlıklar, birer tesadüf eseri midir? Bütün bunlar bilgiden, hikmetten mahrum, belki de hayalî bir tabiatın mahsulü müdür? Hâşâ! Böyle bir şeye hiçbir akıllı, hiçbir mütefekkir kanaât sahibi olamaz.

15- Tekrar ederiz ki Hâk Teâlâ'nın varlığını büyüklüğünü anlayıp itiraf etmek için:

اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمَوَاتِ

âyeti celîlesini {(*): Bak, madde: 14} güzelce tefekkür yeterlidir. Bunun içindir ki, Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz:

وَيْلٌ لِمَنْ قَرَأَهَا وَ لَمْ يَتَفَكَّرْ فِيهَا

buyurmuştur. {(*): İbn-i Hibban; Rakaik:2; No;620; 2/386} Yani, "yazık o kimseye ki bu âyetleri okur da, bunlarda tefekküre dalmaz."

Etmekte şu levha-i tabiat Bir hâlika pek açık şehadet

(Şu görünen ibretli tabiat manzarası, bir yaratıcıya apaçık delalet ediyorken)

Bilmem nasıl eylemekte inkâr Hallak-ı Hakîm'i ehli gaflet?

(Herşeyi yerli yerinde yaratan ALLAH Teâlâ'yı, gaflet ehli nasıl inkâr edebilmektedir? Bilmem...)

Her sahada parlayan bedayi Eyler bizi intibaha dâvet,

(Her sahada parlayan emsalsiz şâheserler, bizi uyanmaya ibret almaya dâvet ediyor.)

Mağlûp oluyor heva-i nefse Hayfa ki, zavallı âdemiyet

(Ne yazık ki zavallı insanlık nefsin arzu ve isteklerine mağlup oluyor.)

Dünyaya perestiş eyliyenler Nâdim olacaklar en-nihayet

(Dünyaya tapınanlar en sonunda pişman olacaklardır.)

Bir fâide bahşeder mi heyhat! Vaktinde edilmeyen nedamet.

(Fakat boşuna... Çünkü zamanında yapılmayan bir pişmanlık herhangi bir fayda sağlar mı?)

16- KIDEM: Ezeliyet, yani evveli olmamak sıfatıdır. Evveli olmayana kadîm denir, sonradan olana da hâdis denilir. ALLAH Teâlâ kıdem sıfatıyla da vasıflanmıştır. Çünkü ezelîdir, kadîmdir. Varlığının evveli yoktur. Onun evveline asla yokluk geçmemiştir. Onun varlığı yanında milyarlarca sene, bir saniyelik bir müddet bile sayılmaz. Aynı şekilde: Gördüğümüz âlemler, milyarlarca seneden beri mevcut bulunsa bile, yine Hak Teâlâ'nın ezeliyeti yanında bir saniyelik bir hayata sahip olamaz.

Kısacası ALLAH Teâlâ kadîmdir, sonradan var olan, hâşâ ALLAH olamaz. ALLAH Teâlâ'dan başka her ne var ise onlar da hâdistir. Çünkü ALLAH

— 25 —

Teâlâ'nın kudretiyle yaratılmışlardır. Artık şüphe yok ki yaratılanlar, yaratana mahsus olan kadîm sıfatına sahip olamazlar.

كَانَ اللّٰهُ وَ لَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْئٍ

"ALLAH'ü Teâlâ vardı. O'nunla beraber hiçbir şey yoktu."

17- BEKA: Ebediyet, yani sonu bulunmamak sıfatıdır. Sonu olana fânî, sonu olmayana da bâkî denir.

ALLAH Teâlâ beka sıfatıyla da vasıflanmıştır. Çünkü ebedîdir, bâkidir, varlığının asla sonu yoktur, onun yok olacağı bir zaman düşünülemez.

Kâinat dediğimiz bütün varlıklar, ALLAH'ın kudretiyle var olmuşlardır. Bunlar yine ALLAH'ımızın kudretiyle yok olur, tekrar yine var olabilirler, binlerce değişikliklere uğrayabilirler. Fakat ALLAH Teâlâ bâkîdir, yok olmaktan, değişmekten münezzeh (beri)dir. Zira O, başkasının kudretinin eseri değildir ki onun kudretiyle yok olsun veya değişikliğe uğrasın. Bilakis diğer bütün varlıklar, O'nun kudretinin birer eseridir. Artık Hak Teâlâ'da yokluk ve değişiklik nasıl düşünülebilir?

وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُواْلجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ

"Azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâkî kalacaktır." {(*): Rahman Suresi: 27}

18- HAVADİSE MUHALEFET: {(*): "Muhalefetün lilhavadis" ifadesi daha yaygındır.} Sonradan var olmuş şeylerden ayrı olmak sıfatıdır. ALLAH Teâlâ havadise muhalefet sıfatıyla da vasıflanmıştır. Çünkü ALLAH Teâlâ yaratılmış şeylerden hiç birine herhangi bir şekilde benzemez. Hepsine muhaliftir. Hatırlara her ne gelirse gelsin ALLAH Teâlâ onlardan mutlaka başkadır.

Yaratılmışlar, kâinat dediğimiz şeyler, hâdistirler, değişirler, başkalaşırlar, birbirine benzeyebilirler ve nihayet yok olurlar. Bütün bu fanî varlıkların cinslerini, nevilerini, şekillerini göz önüne alınız, bunların arasında insanları, melekleri de düşününüz, bunlardan hiçbiri ALLAH Teâlâ'ya hâşa, benzemez ve hiç birisinde ulûhiyetten, mâbudiyetten hâşâ bir hisse, bir parça bulunamaz. Hiç yaratılan, yok olmaya mahkûm bulunmuş olan âciz, fâni şeyler; yaratan, yok olmaktan berî bulunan ALLAH'ü Azimüşşan'a benzeyebilir mi?... Hiç O kadîm, hakîm yaratıcıya ortak olabilir mi?. Böyle bir kanaata sahip olanlar kendi fâni varlıklarını hâşâ, ALLAH'lığa kadar yükseltmeye ALLAH Teâlâ'yı da kendileri gibi naciz bir mahlûk (yaratılmış varlık) derecesine indirmeye cüret küstahlığında bulunmuş olurlar.

İnsanların ve diğer yaratılmış varlıkların bir çok ihtiyaçları vardır. Bunlar mekâna, zamana, yeyip içmeye, gelip gitmeye, doğup doğurmaya ve başka bir

— 26 —

şeye muhtaç bulunurlar. ALLAH Teâlâ ise bütün bu ihtiyaçlardan münezzehtir. O'nun Arş, Kürsî, yedi tabakaya ayrılmış sema (gökler) vesaire denilen nice âlemleri vardır. Fakat O, bunlardan hiç birine muhtaç değildir. Bunlar yok iken O yine var idi.

Artık şüphe yok ki muhtaç olan, yaratılmış şeylerin fani sıfatlarıyla sıfatlanan bir zat, -hâşâ- ALLAH olamaz. Mukaddes dinimiz, bizleri bu gibi yanlış düşüncelerden, inançlardan kesin surette menetmektedir.

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْيءٌ وَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ

"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla herşeyi işitici ve herşeyi görücüdür." {(*): Şura sûresi: 11}

19- KIYAM BİZATİHİ: Varlığı, durması kendi zatıyla olmak manasında bir sıfattır. Bu sıfat da ALLAH Teâlâ'ya mahsustur. Şöyle ki, Hak Teâlâ'nın ezeli ve ebedi olan varlığı kendi zatıyla durmaktadır. Kendi varlığı; kendi hüviyetinin, kendi mukaddes zatının gereğidir. Asla başkasından değildir. Bunun içindir ki ALLAH Teâlâ'ya «Vacibü'l- vücud» denir. Onun varlığı, başka bir var edene ihtiyaçtan münezzehtir. ALLAH Teâlâ'yı -hâşâ- var eden bir var olsa idi, işte ALLAH o var eden olmuş olurdu. Bu sebeple: "ALLAH'ı kim var etti?" diye bir suale asla yer yoktur. Çünkü ALLAH zatıyla durmaktadır, ezelidir, başkasının var edeceği bir hüviyette değildir. Böyle olmasaydı ne kâinat var olurdu, ne de başka bir şey. Bu hakikat kabul edilmeyince, içinde yaşadığımız âlemin varlığını izaha da asla imkan bulunamaz. Kâinat dediğimiz yaratılmış şeyler ise hem var, hem de yok olmaya elverişli olduğu içindir ki, bir var ediciye muhtaç bulunmuştur.

Kısaca, ALLAH Teâlâ'yı var eden bir var asla düşünülemez. Ve O'ndan başka yaratıcı bir zat mevcut bulunamaz.

هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرِ اللّٰهِ

= ALLAH'tan başka bir yaratıcı var mı?" {(*): Fatır sûresi: 3}

20- VAHDANİYET: Birlik, tek olmak, benzeri olmamak, artmaktan, ayrılmaktan, eksilmekten beri olmak gibi manaları ifade eden bir sıfattır. Bu sıfatla sıfatlanana «vâhid» denir ki, benzeri olmayan, parçalara ayrılmaktan, çoğalmaktan beri bulunan zat demektir. Bu sıfat da ALLAH Teâlâ'ya mahsustur. Şöyle ki, ALLAH Teâlâ zatında, ulûhiyetinde, mabudiyetinde ve diğer bütün sıfatlarında birdir. Ortaktan, benzerden münezzeh (berî)dir. Kendisinde artmak, eksilmek, parçalara ayrılmak, başka şeyler ile birleşmek gibi haller asla bulunamaz.

— 27 —

Evet ALLAH Teâlâ her yönüyle birdir, her nasıl düşünülürse düşünülsün, temiz bir akıl, hikmete âşina bir ruh, bir ALLAH'tan başka ilah bulunduğunu düşünemez, başkasının ulûhiyetle, mabudiyetle sıfatlanmasına imkan veremez.

Gerçekten iki veya daha çok ilahın varlığı kat'i deliller ile reddedilmiş bulunmaktadır. Şu gördüğümüz kâinatın varlığı, devamı, intizamı bütünüyle ALLAH Teâlâ'ın birliğine şahittir.

ALLAH Teâlâ zatında, ulûhiyetinde, mabudiyetinde bir olduğu gibi yaratıcı olmasında da birdir. Yaratılmaya, yok edilmeye kabiliyetli olan; bu sebeple mümkin adını alan herhangi bir şeyi var eden, yok eden ancak ALLAH Teâlâ'dır, O'ndan başka yaratıcı yoktur.

Kâinatı böyle bizzat yaratmaya, yaşatmaya, yok etmeye kâdir olmayan bir zat ise ALLAH olamaz. Bunun içindir ki, ikinci bir ALLAH'ın varlığına asla imkan yoktur. Çünkü faraza iki ALLAH'tan biri kâinâtı tek başına yaratmaya kâdir ise, diğeri lüzumsuz olmuş olmaz mı? Bilakis tek başına yaratmaya kâdir değilse aciz bulunmuş olmaz mı? Lüzumsuz veya aciz bulunan bir zat ise nasıl ALLAH olabilir.

Bu sebeple ALLAH Teâlâ'nın her yönüyle birliğinde hiçbir selim akıl sahibi tereddüt edemez. Birden fazla yaratıcıların, mabudların varlığına inanan milletler ise akla, hikmete aykırı bir inancın esiri olmuş ve hakikat bakımından büyük bir cehalet içinde kalmışlardır

لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

"Bugün mülk, hükümranlık kimindir? (Soruyu soran ALLAH'tır, cevabını veren de O'dur.) Kahhâr olan bir tek ALLAH'ındır." {(*): Gafir (Mümin sûresi): 16}

21- HAYAT: Dirilik demektir. ALLAH Teâlâ bir tek olan, kendi zatına mahsus bir hayat sıfatı ile sıfatlanmıştır. Bu, Hak Teâlâ'nın ilim ile, irade ile, kudret ile sıfatlanmasına mahsus bir sıfattır. Hayatı olmayan bir şey; bilmekten, dilemekten, bir şey yapabilmekten mahrum bulunur, bu mahrumiyet ise büyük bir noksanlıktır.

Evet... Bu sıfatlardan mahrum olan bir şey, kendi kendine hiçbir eser meydana getiremez. Hele bilgi, düşünce, dileme, güç sahibi olan varlıkları yaratmaya asla kabiliyetli bulunamaz. Çünkü hiçbir eser, eser sahibinde bulunmayan bu gibi vasıflara sahip bulunamaz. Bunun içindir ki, tabiat denilip ilim ile, irade ile, kudretle sıfatlanmayan ve varlığı eşya ile durduğu düşünülüp bu eşya haricinde bir varlığı bulunmayan şuursuz bir varlık, bir yaratıcı sıfatına asla sahip görülemez. Özellikle böyle bir varlık akla, iradeye, kudrete sahip milyarlarca yaratılmış varlıkların yaratıcısı hiçbir şekilde olamaz.

— 28 —

Bu sebeple kâinatın yaratıcısı olan ALLAH Teâlâ'nın hayat ile sıfatlanmış bir Hayy-u Kayyûm olduğunda asla şüphe yoktur.

هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ

= O Hay (ezeli ve ebedi bir hayat sahibi)dir, Kayyûm (bütün yaratılmışların idaresini bizzat yürüten)dir." {(*): Bakara suresi: 255}

22- İLİM: Bilmek, idrak etmek sıfatıdır. ALLAH Teâlâ ilim sıfatı ile de sıfatlanmıştır. Ve onun ilmi, yaratılmışların ilmi gibi basit, sınırlı olmayıp bütün kâinatı kuşatıcıdır. Evet... Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ herşeyi bilir, onun bilmesinden bir zerre bile kurtulamaz. Ve hiçbir fert kendi hareketini, kendi düşüncesini ALLAH Teâlâ'dan saklayamaz. Çünkü böyle herşeyi bilmeyen, her hareketten, her düşünceden haberi bulunmayan bir zat ALLAH olamaz, bu kadar emsalsiz şaheserleri meydana getiremez, bu kadar yaratılmış varlıkları idare edemez.

ALLAH Teâlâ'nın böyle herşeyi bildiğini güzelce düşünüp tasdik eden bir insan, şüphe yok ki daima uyanık bulunur, her işini, her hareketini bir edep dairesinde tanzim eder, fena sözler söylemez, fena şeyler düşünmez, hiçbir kimsenin hakkına sarkıntılık etmez, hiçbir kimsenin görüp bilmeyeceği bir yerde bile ALLAH'ın buyruklarına aykırı bir iş yapmaz. Çünkü kendisinin bütün yaptıklarını, yapacaklarını ALLAH Teâlâ'nın bildiğine imanı vardır.

أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَ هُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

"Hiç yaratan bilmez mi? O en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden hakkıyla haberdardır." {(*): Mülk suresi: 14}

23- İRADE: Dileyebilmek, tercih edebilmek sıfatıdır. ALLAH Teâlâ irade sıfatı ile sıfatlanmıştır ve onun iradesi ezelidir. ALLAH Teâlâ yaratacağı şeyleri bu irade sıfatı ile kendi hikmetine göre birer şekle tahsis buyurur ve onun irade buyurduğu şey mutlaka olur, irade buyurmadıkça da hiçbir şey meydana gelemez, getirilemez.

ALLAH Teâlâ bütün bu kâinatı ezeli olan iradesi ile yaratmıştır. Yaratılmış şeylerin binlerce, milyonlarca cinslere, nevilere, sınıflara ayrılmış olması, muhtelif özelliklere, sıfatlara sahip bulunması, mesela bir topraktan, bir sudan, bir havadan istifade eden sayısız ağaçların, ekinlerin, çiçeklerin, meyvelerin, başka başka şekillerde, renklerde, tatlarda meydana gelmesi, bütün ezeli bir iradenin neticesinden başka değildir.

İşte bütün bunlar, ALLAH'ımızın irade sıfatı ile sıfatlanmış olduğuna birer delildir. ALLAH Teâlâ hakkında mecburiyet düşünülemez, hiçbir şeyi var etmeye

— 29 —

veya yok etmeye -haşa- mecbur değildir. Mecburiyet bir acizlik halidir. ALLAH Teâlâ'nın şanına, azametine asla yakışmaz.

فعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ = Dilediği şeyleri mutlaka yapandır." {(*): Burûc suresi: 16}

24- KUDRET: Zenginlik, zor, hayat sahiplerine mahsus kuvvet manasında bir sıfattır. Ezeli, ebedi tam bir kudret ALLAH Teâlâ'ya mahsustur. ALLAH Teâlâ, her yaratılmışta dilediği tasarrufa kâdir, her mümkün şeyi yaratmaya, yok etmeye muktedirdir. Onun kudretine son yoktur. Bu muazzam kâinât onun kudretine pek parlak, pek kuvvetli bir delildir.

ALLAH Teâlâ dilerse bir saniye içinde binlerce alemi yoktan var eder ve dilerse binlerce alemi bir anda büsbütün yok eder. Çünkü herhangi mümkün bir şeyde böyle dilediği şekilde tasarrufa kâdir olmayan bir zat, kâinâtın ALLAH'ı olamaz.

ALLAH'ü Azimüşşan'ın bu büyük kudretini güzelce düşünen bir mümin onun azametinin önünde eğilir, onun kudretinden titrer, onun mukaddes emirlerini, yasaklarını yerine getirmeye çalışır durur.

وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْئٍ قَدِيرٌ

= O her şeye hakkıyla gücü yetendir." {(*): Maide suresi: 120}

25- SEMİ': İşitmek kuvvetidir. ALLAH Teâlâ semi' = işitme sıfatı ile de sıfatlanmıştır. Onun işitip bilmesi, başkalarının işitip bilmeleri gibi noksan, sınırlı değildir. Hak Teâlâ hazretleri, herşeyi işitir, en gizli sesler, hareketler O'nun işitmesinden kurtulamaz. Özellikle kullarının dualarını, zikirlerini, gizli aşikar yalvarma ve yakarmalarını işitir, kabul eder, mükafatlandırır.

ALLAH Teâlâ'nın böyle herşeyi bilip işitir olduğuna iman eden uyanık bir insan, şüphe yok ki daima güzel konuşur, daima Hak Teâlâ'yı zikre, tevhid ve yüceltmeye çalışır. Her işini, her sözünü güzelce yoluna kor.

اِنَّ اللّٰهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ

= Muhakkak ki ALLAH Teâlâ herşeyi hakkıyla işitici, herşeyi hakkıyla görücüdür." {(*): Hacc suresi: 75}

26- BASAR: Göz ve görme kuvveti demektir. ALLAH Teâlâ kendi şanına layık bir şekilde basar

= görmek sıfatı ile de sıfatlanmıştır. Şöyle ki:

Hak Teâlâ Hazretleri herşeyi görür ve bazı şeyleri görmesi diğer şeyleri görmesine asla mani olamaz ve onun görmesinden hiçbir zerre gizli kalamaz. Mesela en karanlık gecelerde, en ufak karıncaların ve daha küçük yaratılmışların kımıltılarını, yürümelerini, bütün vaziyetlerini görür, bilir.

Şüphe yok ki, görüp bilmekten mahrumiyet, büyük bir noksanlıktır. Böyle noksanlıklar içinde bulunan kör kuvvetler, duymaz-bilmez varlıklar, asla tanrılık,

— 30 —

yaratıcılık vasfına sahip olamazlar. ALLAH'ü Azimüşşan ise bütün noksanlıklardan münezzehtir, bütün kemal sıfatlarla sıfatlanmıştır.

Kalbi iman dolu bir insan, ALLAH Teâlâ'nın daima kendisini görüp gözetmekte olduğunu bilir, düşünür, durumunu düzeltir, edebe aykırı hiçbir harekette bulunmaz, melekler gibi temiz bir hayata sahip olmaya çalışır durur:

وَ اعْلَمُوا أَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

"İyi bilin ki ALLAH Teâlâ yapmakta olduklarınızı hakkıyla görücüdür." {(*): Bakara sûresi: 233}

27- KELAM: Bir manayı ifade eden, bir maksadı anlatan söz demektir. ALLAH Teâlâ, kelam sıfatına da sahiptir. Onun kelamı, harften, sesten münezzehtir, ezelîdir.

Hak Teâlâ, kendi ezelî kelamını dilediği zaman kendi şanına layık bir şekilde meleklerine bildirir, işittirir, anlatır.

ALLAH Teâlâ'nın Peygamberlerine dilediği şeyleri vahy ve ilham etmiş olması da bu kelam sıfatının bir tecellisi (açıkça ortaya çıkması) demektir. Bu kelam sıfatı iledir ki, semavi (ilahi) kitaplar meydana gelmiş ve özellikle "Kelam-ı Kadîm" denilen Kur'an-ı Mübîn Peygamberimize inmiş olup, insanlık için asırlardan beri bir hidayet rehberi bulunmuştur:

مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَ رَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجاتٍ

"O (Peygamberler)den bir kısmı vardır ki, ALLAH Teâlâ onlarla konuşmuş ve bazılarını da derece derece yükseltmiştir." {(*): Bakara sûresi: 253}

28- TEKVİN: Var etmek, icat etmek manasınadır. Bu da ALLAH Teâlâ'ya mahsus bir sıfattır.

Hak Teâlâ Tekvin sıfatı ile dilediği herhangi bir şeyi yok iken var eder veya var iken yok eder.

ALLAH Teâlâ'nın bu alemleri yaratıp yok etmesi ve bilhassa kullarını yaratması, yaşatması, beslemesi sonra da öldürüp başka bir âleme götürmesi bütün bu Tekvin sıfatının birer tecellisi demektir.

اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْأً اَنْ يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

"ALLAH'ü Teâlâ bir şeyi (yaratmak) istediği zaman onun yaptığı sadece ol demekten ibarettir, o da hemen oluverir." {(*): Yâsin sûresi: 82}

29- ALLAH'ımızın mukaddes sıfatlarına dair verdiğimiz malumata bir hülasa olmak üzere şunu da tekrar arz edelim ki, Hak Teâlâ'nın varlığı, birliği, kudret ve azameti, ezeliyet ve ebediyeti ve diğer yüce sıfatları her şeyden daha açıkçadır, bunları inkâra, düşünüp tasdik etmemeye asla imkan yoktur.

— 31 —

Bir kere düşünelim, bu kâinatta hiçbir zerrenin kendiliğinden var, kendiliğinden yok olamayacağını ve yine hiçbir zerrenin kendiliğinden kımıldanıp duramayacağını ilim ve fen haber vermiyor mu? Halbuki biz milyonlarca âlemin, milyonlarca parlak gök cisimlerinin, yıldızların varlığını, hareket ve sükûnunu görüp biliyoruz. Artık bunları var eden ezeli, ebedi bir ALLAH'ın varlığında nasıl şüphe edilebilir.

Biz yine biliyoruz ki; bilgisi olmayan, iradesi, kudreti bulunmayan bir şeyin; bir gayeye, bir hikmete yönelik ve emsalsiz, latif bir takım eserleri var etmesi aklen imkansızdır. Halbuki biz bu âlemde her neye bakacak olsak, onun bir gâyeye, bir hikmet ve maslahata yüz tutmuş olduğunu görürüz.

Evet... Herhangi bir küreden en küçük bir zerreye kadar bakılınca onların öyle gelişi güzel, tesadüf eseri olmadığı görülüyor, onların boş yere yaratılmamış olduğu anlaşılıyor, her birinde fevkalade bir güzellik ve incelik, bir sanat eseri, bir irade ve seçilmişlik nişanesi görülmüş oluyor.

Artık bu kadar faydalı, emsalsiz şaheserlerin ilim, kudret, hikmet sahibi olan ezeli bir yaratıcıya muhtaç olmadığını kim söyleyebilir.

Biz bütün bu dışımızdaki varlıklardan dikkatlerimizi alalım da kendi nefsimize, kendi vicdanımıza müracaat edelim, vücudumuzun bütün zerreleri, hücreleri, vicdanımızın bütün duyguları, aklımıza fikrimize doğan bütün düşünceler şanı pek büyük bir ALLAH'ın bizleri yaratan, yaşatan, rızıklandıran bir yaratıcının varlığına daima şahitlik edip durmuyor mu?

O halde hiç şüphe yok ki, kimse kendi insanlığını kaybetmedikçe uluhiyyet fikrinden, ALLAH'a iman akidesinden asla mahrum bulunamaz:

هَلْ مِنْ خَالِقِ غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ

"Hiç ALLAH'ü Teâlâ'dan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mıdır." {(*): Fâtır suresi: 3}

PEYGAMBERLERE İMAN

30- Bütün peygamberlere iman etmek Müslümanlıkta bir esastır. Peygamber lugâtta bir haberi getirip bildiren kimse demektir. Din ıstılahında, ALLAH'ü Teâlâ'nın kullarına dinini bildirmek için memur ettiği pek muhterem insanlardan her birine "Peygamber" denilmiştir ki bu zatlar ALLAH'ü Azimüşşan'ın birer elçisi demektir. Bu zatların Hak Teâlâ tarafından böyle peygamber gönderilmiş oldukları, kendi şahsiyetlerinde görülen büyüklükle ve açıklamaya muvaffak oldukları bir takım mucizeler ile sabit olmuştur.

31- Mucize: Başkalarının meydana getiremeyecekleri harikulade şeylerdir ki, bir peygamberin doğruluğuna şahitlik yapmak için onun tarafından Hak Teâlâ'nın kudretiyle meydana getirilir.

— 32 —

32- Keramet: Bir kısım harikulade şeylerdir ki, ALLAH Teâlâ'nın kudreti ile «evliya» denilen kulları tarafından meydana getirilir. Bunlar da o velilerin tabi bulunmuş oldukları peygamber için birer mucize sayılır. Çünkü o peygamber, hakikaten peygamber olmasaydı, kendisine tabi olanlardan böyle kerametler meydana gelemezdi.

33- Meûnet, istidraç: Peygamberlik iddiasına kalkışmayan bazı alelâde kimselerden meydana gelen ve harikulâde bir halde görülen bir takım hadiselerdir ki, kendilerinin büyüklüğüne delalet etmez ve hiçbir vakit mucize veya kerâmet derecesine varamaz.

Fakat yalan yere peygamberlik davasına kalkışan kimselerden ne mucize, ne keramet, ne de diğer hârikalar meydana gelmez.

Öyle yalancı şahısların mucize veya harika diye meydana koyacakları şeyler, şüphe yok ki ya bir göz boyamadır veya bazı ilmi düsturlara dayanan bir sanat eseridir. Bunların mahiyetleri derhal meydana çıkar, bunları başkaları da daha mükemmel bir surette yapıp gösterebilir.

Yalan yere peygamberlik iddiasında bulunmuş olanların ne gibi akibetlere uğradıkları, yalancılıklarının nasıl meydana çıktığı tarihçe malumdur.

34- Peygambere, «Nebi» de denir. Bununla beraber yeni bir kitap ile, yeni bir şeriat ile bir ümmete peygamber gönderilmiş olan zata nebi, peygamber denildiği gibi «Resul, Mürsel» de denir. Yeni bir kitap ve yeni bir şeriat ile gönderilmeyip de kendisinden evvelki bir peygamberin kitabını ve şeriatını ümmetine bildirmeğe memur olmuş olan zata da yalnız nebi veya peygamber denilir, resül ve mürsel denilmez. Nebi'nin çoğulu enbiya'dır, resûl'ün çoğulu rusül, mürsel'in çoğulu da mürselîn'dir.

35- ALLAH Teâlâ'nın ilk peygamberi Hz.Âdem aleyhisselamdır. Son ve en büyük peygamberi de bizim sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselamdır. Bu sebeple Peygamber Efendimize «Hatemu'l-enbiya» denilmiştir. Bunların arasında sayılarını ancak ALLAH Teâlâ'nın bildiği daha bir çok peygamberler gelip geçmiştir. Fakat bunlardan mübarek adları Kur'an-ı Mübin'de beyan olunan, ancak şu yirmi beş peygamberi zişândır: Adem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Eyyub, Şuayb, Musa, Harun, Davud, Süleyman, İlyas, Elyasa, Zulkifl, Yunus, Zekeriyya, Yahya, İsa, Muhammed عَلَيْهِمُ الَّصَلَاةُ وَالسَّلَامُ = Aleyhimü's-salâtü ve's-selam = Salât ve Selam onların üzerine olsun."

Bunlardan başka Kur'an-ı Kerim'de kendilerine dair malûmat verilen Üzeyir, Lokman, Zülkarneyn adında üç zat daha vardır ki, bunların birer peygamber mi, yoksa birer veli mi olduğunda ihtilaf vardır. Bunların da pek büyük zatlar olduğunda şüphe yoktur.

Bu muhterem peygamberlere dair kitabımızın onuncu bölümünde malumat verilecektir.

36- Peygamberler, her türlü güzel sıfatlara sahiptirler. Onlardan herbirinin varlığı bir kemal, bir hidayet, bir yücelik-maneviyat nümunesidir. Bilhassa kendilerinde

— 33 —

sıdk, emanet, fetanet, ismet ve şeriatı tebliğ etmek vasıfları da mutlaka mevcuttur. Şöyle ki:

1. Peygamberler sadıktırlar, her hususta doğru sözlüdürler, kendilerinden asla yalan vaki olmaz.

2. Peygamberler emindirler, gerek peygamberlik hususunda ve gerek diğer hususlarda her türlü itimada sahiptirler. Kendilerinde asla hainlik bulunmaz.

3. Peygamberler son derece anlayışlı, akıllı ve kuvvetli görüşe, fevkalade bir zekaya sahip bulunmuşlardır. Onlarda gaflet, yüksek duygulardan, melekelerden mahrumiyet düşünülemez.

4. Peygamberler masumdurlar, onlar son derece iffet ve ismet sahibidirler, onlar gizli, âşikâr her türlü günahlardan ve kendi tabiatının âdiliğini gösterecek bayağı hallerden tamamen beridirler.

5. Peygamberler emrolundukları şeriat hükümlerini ümmetlerine olduğu gibi bildirmişlerdir. Şeriat hükümlerinden herhangi birini saklamış veya unutmuş olmaları asla düşünülemez. Öyle bir şey peygamberlik şanına yakışmaz, onların peygamber gönderilmelerindeki hikmete, ilahi iradeye uygun düşmez.

Kısacası, bütün Peygamberler, şu yazdığımız beş vasfa tamamen sahip bulunmuşlardır. Çünkü bu yüksek, iyi özelliklere sahip olmayan kimseler, milletleri aydınlatacak, onlara rehber olacak bir durumda bulunmuş olamazlar. Artık bütün Peygamberleri bu şekilde bilip tasdik etmek bizim için yapılması gerekli bir vazifedir.

37- Peygamberlerin insanları irşat ve ıslah için Hak Teâlâ tarafından memur edilmiş oldukları güzelce düşünülünce, onlara iman etmenin lüzumu, ehemmiyeti kendiliğinden anlaşılmış olur.

Gerçekten Peygamberlere iman etmek, onların pek yüksek vasıflarını, tabiatlarını bilip tasdik etmek, yüceltmeye, saygıya koşmak bizim için en kat'i boynumuzun bir borcudur.

Peygamberlere iman etmeyen bir kimse, ALLAH Teâlâ'ya da iman etmemiş olur. Çünkü Hak Teâlâ'ya kabul edeceği şekilde iman etmenin yolunu insanlara bildiren ancak peygamberlerdir. Kendi naçiz akıllarını bu hususta rehber edinmek isteyenler, Hakk'a eremezler, dalalet (sapıklık)ta kalırlar. ALLAH Teâlâ'nın peygamberlere iman edilmesi hakkındaki emirlerine de aykırı hareket etmiş olacakları için, bu bakımdan da hidayetten mahrum kalmış olurlar.

Hatta Peygamberlerden yalnız birine iman etmemek, hepsini inkâr etmek gibidir ki, insanı imandan mahrum bırakır. Bilhassa ALLAH'ımızın en son ve en büyük Peygamberi olan Hz. Muhammed (S.A.V)in tarihi hayatı, gün gibi parlak bir sûrette ve bütün milletlerce bugün malum bulunmaktadır. Artık bugün hiçbir millet din hususundaki cehaletinden dolayı mazur sayılamaz. Bugün her millet için en birinci vazifedir ki, o büyük Peygamberin dinini kabul etsin, O'nun peygamberliğini, yüksekliğini tasdik ederek gösterdiği doğru yola gitsin. Bu vazife,

— 34 —

ne zaman hakkıyla ifa edilirse insanlık alemi de o zaman kurtulur, o zaman hakiki bir medeniyete, bitmez tükenmez bir saadete erişmiş olur:

أَنَّ الْاَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِىَ الصَّالِحُونَ

"Muhakkak ki yeryüzü, ona salih kullarım varis olacaktır." {(*): Enbiya sûresi: 105}

PEYGAMBERLERE OLAN İHTİYAÇ

38- Malumdur ki ALLAH Teâlâ, kendisinin mukaddes varlığını, birliğini bilmeleri için ve kendisine ibadet ve itaatte bulunmaları için insanları yaratmış, onları diğer birçok yaratılmışlar arasında akıl ile, fikir ile seçkin kılmıştır. Bunun için bir insan kendi aklını, fikrini güzel kullandığı takdirde, kendisini yaratan, kendisine düşünme kabiliyetini veren bir yaratıcının varlığını sezer, kendisinin ve kendi çevresini kaplamış olan varlıkların öyle gelişi güzel kendiliklerinden var olmamış olduğunu anlar, bu sebeple kendisinde bir uluhiyet düşüncesi uyanır, bir muazzam yaratıcının eseri olduğuna hükmedebilir.

Fakat o büyük yaratıcıyı şanına layık bir şekilde bilemez, onun rızasına uygun olan ibadetlerin nelerden ibaret olacağını kestiremez, kendi yaratılışındaki hikmetin neden ibaret bulunduğunu anlayamaz, insanların birbirine karşı olan haklarını, vazifelerini layıkı ile tayin edemez. Nihayet yaratılışına aykırı yürür de haberi olmaz, vahşette cehalette kalır da farkına varamaz, ebedi saadetten mahrum olur da bunu evvelce anlayıp yüreği sızlamaz.

Nitekim Peygamberlerin varlığından haberleri olmayan veya Peygamberlerin bildirdikleri hakikatleri bozup değiştiren birçok milletler, sapıtmış insanlığa yakışmayacak bir duruma gelmiş, aralarında her türlü vahşicesine haller türemiş, insanlara, ağaçlara, taşlara tapınıp durmakta bulunmuşlardır.

İşte insanları bu gibi çirkin, korkunç hallerden kurtarmak, insanlara dini ve dünyevi vazifelerini öğretmek, kendilerine uyanları dünyada da ahirette de selâmete, saadete erdirmek için birer ilahi rehber olan peygamberlere ihtiyaç vardır.

Bu sebeple ALLAH Teâlâ kendi fazl ve keremiyle insanlara Peygamberler göndermiş ve bu şekilde insanlar hakkında "Hüccet-i ilahiyesi = ALLAH'ın göndermiş olduğu delili" tamam olmuş, artık kimsenin "Ne yapayım! ALLAH'ı bilemedim. ALLAH'a dair bilgi edinemedim!" demeye imkanı kalmamıştır.

39- Peygamberlerin en büyüğü ve en sonu -evvelce de söylediğimiz gibi- bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V)dir.

— 35 —

Evet... Hz. Muhammed (S.A.V) bütün yeryüzündeki milletlerin kıyamete kadar en son peygamberidir. Onun yaymış olduğu din, bütün insanlara aittir, onun bildirdiği İslam dini, en umumi, yaratılışa en uygun ve her zaman için hikmet ve maslahata uygun, ebedi bir dindir. O Mübarek Peygamberin kitabı, O'nun bütün talimatları hiçbir değişikliğe uğramaksızın kıyamete kadar korunmuştur.

Kısacası, insanlık, öteden beri peygamberlere muhtaç bulunmuştur. Peygamberlere uymaksızın Hakkı bilip Hakka ereceğini iddia eden bir gafile soralım ki: Eğer peygamberlerin varlıklarından habersiz bulunan bir muhitte yetişmiş olsa idi, kendisinde ulûhiyet fikri hakkıyla parlayabilecek mi idi? Dini ve dünyevi vazifelerini takdir ve tayin edebilecek mi idi? Kendi vicdanında yüksek hakikatlere karşı bir cazibe bulunabilecek mi idi?

Zavallı adam! Kendi ruhunda sönük sönük parıldamaya başlayan bazı ulvi fikirlerin kendisine nereden geldiğini hiç düşünmemektedir. En basit fenlerde, en kolay işlerde bile üstada, rehbere muhtaç olan biçare insanlar, nasıl olur da ilahi bir ilimde, en mühim bir mevzuda, gayb alemine ait hakikatlerde bir rehbere ihtiyaçtan kendilerini beri görebilirler?

Doğrusu budur ki peygamberlere olan lüzumu, ihtiyacı hiçbir hakiki mütefekkir inkâr edemez:

وِ إِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلَّا خَلَا فِيهَا نَذِيرٌ

"... Hiçbir millet yoktur ki, kendilerine mutlaka bir peygamber gelip geçmiş olmasın." {(*): Fatır sûresi: 24}

SEMAVİ KİTAPLARA İMAN

40- ALLAH Teâlâ Hazretleri, insanlara yine insanlardan peygamberler göndermiş olduğu gibi, bu peygamberlerden bir kısmı vasıtasıyla da insanlara kendi iradelerini, emirlerini, yasaklarını, hikmetlerini birer kitap ile bildirmiştir.

Bu kitapların bir kısmına «Suhuf» denir ki bir kaç sahifelik kitaplardır. Dördü de büyük kitaplardır. Şöyle ki: On sahife Hz.Adem'e, elli sahife Hz.Şit'e, otuz sahife Hz.İdris'e, on sahife Hz.İbrahim'e verilmiş olduğu rivayet olunmaktadır. Büyük kitaplara gelince, bunların tarihçe birincisi, Hz.Musa'ya verilmiş olan Tevrat'tır. İkincisi Hz.Davud'a verilen Zebur'dur, üçüncüsü, Hz.İsa'ya verilmiş olan İncil'dir, dördüncüsü de bizim Peygamberimize verilmiş olan Kur'an-ı Kerimdir.

Bu kitapları ALLAH Teâlâ peygamberlerine vahy etmiştir. Yani, bunları ya Cibril-i Emin adındaki melek vasıtasıyla bildirmiş veya başka bir şekilde ilham ve ihsan buyurmuştur. Bu kitaplara "Kütüb-i İlahiyye = İlahî Kitaplar" denildiği

— 36 —

gibi, sahip oldukları yükseklikten dolayı "Kütüb-i Semaviyye = Semavî Kitaplar" ve Cibril-i Emin vasıtasıyla indirilmiş oldukları için de "Kütüb-i Münzele = İndirilmiş Kitaplar" adı verilir.

41- ALLAH Teâlâ'nın bütün kitaplarına iman etmek bizim için farzdır. Biz bugün başka milletlerin ellerinde bulunan ve semavi oldukları iddia edilen kitapların birer ilahi kitap olduğuna değil, tayin etmeksizin semavi kitapların peygamberlere ihsan buyurulmuş olduğuna iman ederiz. Ve yalnız Kur'an-ı Kerim'in zamanımıza kadar tamamen muhafaza edilmiş ilahi bir kitap olduğunu ve bütün semavi kitapların esaslarını daha mükemmel bir halde kendisinde bulundurduğunu bilip inanırız.

Bütün semavi kitaplar, insanlar için birer rahmet, birer mukaddes rehber bulunmuştur. Bu sebeple bunların hepsine iman ile mükellefiz. Bu kitaplardan herhangi birisini inkâr, hepsini inkâr demektir. Hakiki bir mümin odur ki, ALLAH Teâlâ'nın bütün kitaplarına inanır ve Hak Teâlâ'nın insanlara son kitabı olan Kur'an-ı Azîm'e sarılır, onun hükümlerine riayet etmeye çalışır.

42- Bugün semavi kitaplar, yeryüzünde tamamen mevcut değildir. Aradan asırlar geçmiş, birçok milletler tarihe karışmış olduğundan bu kitaplardan bir çoğu büsbütün kaybolmuş, bir kısmı da pek çok değiştirmelere uğratılıp aradan kalkmış, yerlerini bir takım tarihi kitaplar tutmuştur.

Mesela bugün elde bulunan Tevrat, Zebur, İncil nüshalarından hiçbiri ALLAH Teâlâ'nın Musa, Davud, İsa Aleyhimüsselam'a vermiş olduğu kitapların aynısı değildir. Ancak Kur'an-ı Kerim'dir ki, aslının aynısı olması bakımından tamamen muhafaza edilmiş bulunmaktadır. Bir kelimesi bile değişikliğe uğramamıştır.

43- Kur'an-ı Kerim'in bütün ayetleri, daha başlangıcında bizzat Hz. Peygamber tarafından ezberlenmiş olduğu gibi, birçok Sahabe-i Kiram tarafından da ezberlenmiş, yazılmış idi. Rasulullah (S.A.V)in ahirete göç etmesini müteakip Hz. Ebu Bekir tarafından bütün Ashab-ı Kiram'ın huzurunda bu ilahi kitabın bir nüshası yazdırılarak muhafaza edilmiş, Hz.Osman'ın hilafeti zamanında da bu nüshadan birçok nüshalar yazdırılarak büyük İslam merkezlerine birer nüsha gönderilmiş, bunlardan her birine «Mushaf-ı Şerif» adı verilmiştir. Daha sonra bütün Mushaflar bunlara göre aynen yazıla gelmiştir.

Evet... Her asırda yüz binlerce Mushaf-ı Şerif yazılmış, Kur'an-ı Kerim'i tamamen ezberleyen yüz binlerce hafızlar yetişmiştir ki, bu şeref semavi kitaplar arasında yalnız Kur'an-ı Mübin'e mahsustur. Bu da hikmet gereğidir. Çünkü diğer semavi kitaplar muayyen birer kavme, muayyen birer zamana mahsus olmak üzere peygamberlere verilmişti. Kur'an-ı Kerim ise bütün insanlık alemine ve bütün asırlara mahsus olmak üzere Peygamberimiz'e verilmiştir. Bu sebeple bu Kitab-ı Kerim'in ilahi koruma altında bulunması, ALLAH'ü Teâlâ'nın hikmeti gereği olmuştur.

44- Kur'an-ı Kerim'in bir ayeti bile değişikliğe uğramayıp tamamen muhafaza edilmiş bir halde bulunması öyle bir hakikattir ki, bunu bir takım insaflı müsteşrik (oryantalist)ler de tasdik etmektedirler. Aksini iddia edenler var ise

— 37 —

bunlar müslümanlık aleyhine propaganda yapan, siyasi gayeler takip eden bir takım müteassıp yabancılardan başkası değildir.

Bugün Kur'an-ı Azîm'in her dilde birçok tercümeleri vardır. Mesela; Türkçe, Farsça, Hintçe tercümeleri olduğu gibi Latince, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Felemenkçe, Çince, Cava, Bengal, Malay dillerinde de yazılmış bir çok tercümeleri mevcuttur.

Kısacası, bugün Kur'an-ı Mübin'in yüksek, ilahi hitabeleri, bütün insanlığın kulaklarına çarpıp durmaktadır. Bütün insanlığı bir kardeşlik, bir selamet ve saadet dairesinde toplanmaya davet etmektedir.

وَ مَا هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ = O (Kur'an-ı Kerim) ancak alemler için bir öğütten ibarettir." {(*): Kalem suresi: 52}

SEMAVİ KİTAPLARA OLAN İHTİYAÇ

45- Varlıklarıyla beşeriyet alemine şeref vermiş olan peygamberler, pek mühim olan peygamberlik ve rasullük vazifesini yerine getirebilmek için kendilerine Hak Teâlâ tarafından talimat verilmiş olması lazımdır. İşte bu ilahi talimatlar, peygamberlere semavi kitaplar vasıtasıyla verilmiştir.

Semavi kitaplar Hak Teâlâ'nın insanlar hakkında birer kutsi kanunudur. ALLAH Teâlâ insanlara haklarını, vazifelerini bu kanunlar vasıtasıyla bildirmiştir. Peygamberlerin dünyadaki hayatları geçicidir. Onların ümmetlerine bildirdikleri ilahi hükümlerin devamı ancak bu kitaplar sayesinde mümkün olabilmiştir. Eğer bu kitaplar olmasaydı, insanlar kendi yaratılışlarındaki hikmetten, kendilerinin üzerlerine düşen vazifelerden, kendileri için hazırlanmış olan ahiret nimetlerinden habersiz kalırlardı. Kendi hayatlarını düzene koyacak ilahi düsturlardan mahrum bulunurlardı. Bilhassa kutsi ayetleri okumak, onlarla ibadet etmek, onlardan öğüt almak, onlar ile hakikati anlayıp bir takım boş, manasız görüşlerden kurtulmak şerefinden, bahtiyarlığından uzak kalmış olurlardı.

İşte semavi kitaplara, bu gibi yüksek gayelerden, hikmetlerden dolayı insanlık aleminin pek fazla ihtiyacı bulunmuş ve bu ihtiyacı karşılamak için bu mübarek kitaplar insanlara ihsan buyrulmuştur.

KUR'AN-I KERİM'İN NASIL İLAHİ BİR KİTAP OLDUĞU

46- Kur'an-ı Kerim, yukarıda da söylediğimiz gibi ALLAH Teâlâ'nın yeryüzüne şeref veren en son ve en mukaddes bir kitabıdır. Bu öyle bir kitaptır ki, insanlar ancak bunun gösterdiği yola gittikleri takdirde hakka ererler, saadete kavuşurlar, aralarında her türlü sosyal, ahlakî temizlik, yükselme parlamaya başlar ve umumi bir kardeşlik, bir dostluk, bir dayanışma oluşur.

— 38 —

Kur'an-ı Kerim bir kitaptır ki, onun manası da, nazmı da ALLAH Teâlâ'dandır.

Hak Teâlâ'nın vahyi iledir. Vahye vasıta olan Cibril-i Emin'in Peygamberimize gelip bildirmesiyledir. Bu sebeple Ku r'an-ı Azim'in manası ile amel edilir. O, müslümanları n bir ebedî kan unudur. Mübarek nazmı da bir ibadet olmak üzere okunur, kendisi ile bereketlenilir ve Kur'an'ı n manası ancak bu ilahî nazım sayesinde hakkıyla anlaşılabilir, ruhlara tesir eder, bununla Hak'kı n rızası kazanılır.

47- Kur'an-ı Mübin hiçbir kitaba benzemez, bunun mânasını hiçbir kimse değiştiremez, nazmının yerine de başka bir lâfız konulamaz ve hiçbir tercüme Kur'an hükmünü alamaz.

Kur'an -ı Azim ebedî bir mucizedir, bunun fesahatına, belâgatına son yoktur. Hiçbir âlim, hiçbir edip bunun benzerini yazamaz, hatta en kısa bir sûresinin bir mislini meydana getiremez.

Kur'an-ı Kerim, bu hususta asırlardan beri bütün âleme meydan okumaktadır. Fakat kendi fesahatlerine, belağatlarına güvenen nice kudretli âlimler, edipler onun böyle bir kısa suresinin benzerini yapmaktan bile âciz kalmışlar, aciz olduklarını itiraf da etmişlerdir. Bu da Kur'an'ı n bir mucize bir ilahî kitap olduğuna ebedî bir delildir.

48- Kur'an-ı Hakîm'in ruhlar üzerindeki tesirine gelince, bunda hiç son yoktur. Kur'an'ın âyetlerini güzelce anlayarak okuyup dinleyen temiz kalpli bir insan kendinden geçer, dimağında nice yüksek duygular uyanır, ruhu maneviyat âlemine yükselir, gözlerinden manevî bir zevkin tesîri ile berrak yaşlar serpilmeye başlar.

Bir bahar mevsiminde yağan faydalı yağmurlar ve açılan parlak bir güneşin ışıkları, kurumaya mahkûm bulun mayan otlar, ağaçlar, çiçekler üzerinde ne gibi tesirler yaparsa, Kur'an-ı Kerim'in İlahi hitabeleri de uyanık ruhlar üzerinde onlardan bin kat daha güzel tesirler yapar, gönüllere yeni bir hayat, yeni bir ferahlık verir. Kısacası insanı dünyasından da, ahiretinden de haber dar eder, ebedî bir varlığa, bir saadete kavuşturur:

وَ نُنَیزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَ رَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ

"Biz Kur'an-ı Kerim'den öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir. {(*): İsra suresi: 82}

KUR'AN-I MÜBİN'İN İHTİVA ETTİĞİ HAKİKATLER

49- Kur'an'ın insanlara bildirdiği emirler ve tavsiye ettiği hikmetler, hakikatler pek çoktur. Bunlar başlıca itikada, ibadete, muamelelere, ahlaka, kâinattaki emsalsiz şaheserlere, bir takım ibret alınacak vakıalara ve diğer hususlara aittir. Bunları şu şekilde özetleyebiliriz:

1. Kur'an-ı Mübin, insanlara Hak Teâlâ'nın varlığını, birliğini, büyüklüğünü, hikmet ve kutsiyetini bildirir. Öyle bir şekilde ki, onun yanında felsefecilerin en parlak sözleri pek sönük kalır.

— 39 —

2. Kur'an-ı Hakîm, insanları ilme, irfana, tefekküre davet eder, insanlar ı gaflet içinde yaşamaktan men eder, insanlara Hak Teâlâ'nın hikmetine, kudretine şahidlik eden emsalsiz şaheserlere bakmalarını emir ve tavsiye buyurur.

3. Kur'an-ı Azîm, insanlara gönderilmiş olan peygamberlerin bir kısmına dâir malûmat verir. Onların yüksek vazifelerini nasıl başardıklarını ve bu vazifeler uğrunda ne kadar fedakârlıkta bulunmuş olduklarını bildirir, bütün insanların Hâtemü'l-Enbiya (Peygamber Efendimiz) Hazretlerine tabi olmalarını emreder.

4. Kur'an-ı Mübin, geçmiş ümmetlere ait en ibretli hâdiseleri, tarihî vakıaları bildirir, insanları ibret almaya davet eder. Günahkâr kavimlerin pek korkunç âkibetlerini haber verir.

5. Kur'an-ı Kerim, insanlara daima uyanık bir ruha sahip olup Hak'tan gafil olmamalarını emreder, nefislerinin arzu ve isteklerine uyarak dinî yaşantıdan, faziletten mahrum kalmamalarını tavsiye eder, maddî menfaatlere, dünyevî lezzetlere dalıp da manevî zevklerden, ahiret nimetlerinden mahrum kalmanın ne büyük bir felâket olacağını bildirir.

6. Kur'an-ı Mübîn, müslümanlara dinlerinde sebat dayanıklılık göstermelerini ve daima hakkı müdafaa etmelerini tavsiye eder, düşmanlarına karşı daima kuvvetli bulunmalarını, her türlü müdafaa vasıtalarını hazırlamaya çalışmalarını ihtar eder. Gerektiğinde cihad meydanlarına atılmalarını, yurtlarını, maddî ve manevî varlıklarını can ile, mal ile korumaya gayret etmelerini emreder.

7. Kur'an-ı Hakîm; medenî, sosyal hayatın bir intizam, bir sükûn içinde devam edebilmesi için lâzım gelen esasları, hükümleri bildirir. İnsanlardan bir takım haklara, vazifelere riayet etmelerini ister.

8. Kur'an-ı Azîm, gerek fertlerin ve gerek cemiyetlerin selâmetleri için insanlara adalet, istikamet, tevazu, sevgi, şefkat, ihsan, af etmek, edebe riayet, eşitliğe riâyet gibi yüksek hasletleri tavsiye eder. İnsanları zulümden, hıyanetten, kibirden, cimrilikten, intikam duygularından, yürek katılığından, fuhşiyat denilen kötü gidişlerden, aklı, malı, sıhhatı bozan içkilerden kat'î surette men eder, yapılması, yiyilip içilmesi helâl olup olmayan şeyleri bildirir.

9. Kur'an-ı Hakîm, ALLAH Teâlâ'nın bu âlemde koymuş olduğu tabiat ve yaratılış kanunlarını kimsenin değiştiremeyeceğini anlatır. Herkesin bu kanunlara göre hareketini tanzim etmesi lâzım geleceğine işaret eder. İnsanlara kendi çalışmalarının neticesinden başka bir şey elde edemeyeceklerini hatırlatır, insanları çalışmaya, gayret ve faaliyete teşvik eder.

10. Kur'an-ı Mübin, Hak Teâlâ'n ın «yapınız, yapmayınız» diye vuku bulan emirlerini, yasaklarını kabul eden ve gereğince hareket eden iman sahipleri için takdir edilmiş olan dünyevî, uhrevî muvaffakiyetleri, nimetleri müjdeler, imansı z vicdanlar için de hazırlanmış bulunan kötü âkibetleri, cehennem azaplarını ihtar eder, bütün bu yüce beyanları ile insanları yaratılışlarındaki yüksek gayeden haberdar ederek o gayeye sevk etmek ister.

Kısacası, Kur'an-ı Mu'ciz beyan, daha böyle nice hikmetleri, hakikatları kendisinde bulundurmaktadır, insanlık âlemi ne kadar yükselirse yükselsin

— 40 —

hiçbir vakit, Kur'an'ın yüce talimatlarından ihtiyaçsız kalamaz. Bu talimatlara muhalif şeyler ise haddi zatında yükselme değil, bir alçalmadır:

الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

"Elif, Lâm, Mim. O kitap (Kur'an-ı Kerim), O (nun ALLAH tarafından gönderilmiş olduğunda ve ihtiva ettiği hükümlerin doğruluğu)nda asla en ufak bir şüphe yoktur. O takva sahibi kimseler için bir hidayettir." {(*): Bakara sûresi:1}

MELEKLERE İMAN

50- Melekler, ruh gibi latif, nuranî, mahiyetleri ALLAH Teâlâ'ca malûm, yaratılmış bir kısım kuvvetli varlıklardır. Meleklerin bir kısmı daima ibadetle, zikir ve tefekkür ile meşgul olur. Bir kısmı da yerde, göklerde bir hayli vazifeler ile meşgul bulunur.

Melekler, yemekten, içmekten, evlenmekten, doğup doğurmaktan beridirler. Muhtelif şekillere girebilirler. Hak Teâlâ'nın e mirlerine asla isyan etmezler, vazifelerini emrolundukları şekilde yaparlar, kıyamete kadar bir kutsiyet içinde yaşar, manevî bir zevk ile vakit geçirirler.

51- Biz, meleklerin varlığına iman etmekle mükellefiz. Onların varlığı haddi zatında mümkündür. Gerçekten var oldukları ise bütün peygamberler ve semavî kitaplar tarafından bildirilmiştir. Artık melekleri inkâr etmek, peygamberleri, kitapları inkâr demek olacağından asla caiz olamaz. Bundan dolayıdır ki meleklerin varlığına öteden beri bütün milletler iman ede gelmişlerdir. Bu sebeple meleklere iman etmek bizim dinimizce de bir esastır.

52- Evet... Meleklerin varlığını bütün peygamberler ve bütün ilahi kitaplar haber vermişlerdir. Bu alemde bizim bildiğimiz bilmediğimiz, nice binlerce gizli, aşikar yaratılmış varlıklar vardır. Var oldukları bugün keşfedilmiş veya henüz keşfedilmemiş nice binlerce kuvvetler mevcuttur. Hatta cin denilen akıl ve şuura sahip, gözlerden gizli bir takım yaratıkların varlığını da bize peygamberler ve kitaplar haber vermişlerdir ki, bunların bir takımı mümin, bir takımı da kâfirdir.

Akla, şuura, kuvvet ve kudrete sahip varlıkların yalnız insanlardan ibaret olduğunu iddia etmek, kâinatı n genişliğini, bu kâinatı yaratanın kudret ve azametini güzelce düşünmemekten ileri gelir. Herhangi birşey, sırf görülmediğinden dolayı inkâr edilemez. Nitekim kendi ruhumuzu, kendi vicdanımızı göremediğimiz halde bunları inkâr edemeyiz.

Bu kâinatın büyüklüğüne göre zerre mesabesinde bulunan yeryüzünde cinsleri, nevileri sayılamayacak kadar çok olan canlı varlıklar yaşamakta iken, başka alemlerde, başka nuranî gezegenlerde akıl ve şuura sahip, mahiyetleri bizim mahiyetimize muhalif bir takım yaratılmış varlıkların bulunmadığı nasıl iddia edilebilir.

— 41 —

MELEKLERİN VARLIĞINDAKİ HİKMET

53- Meleklerin varlığındaki hikmeti ancak ALLAH Teâlâ tamamen bilir. Biz şu kadar biliriz ki, Hak Teâlâ, kudretine, hikmetine son olmayan bir yaratıcıdır, nice binlerce alem yaratmıştır, kendi varlığını bilip kendisine ibadet ve itaatta bulunmak için cinleri, insanları yarattığı gibi melekleri de yaratmıştır ve bunları da bu alemde bir takım vazifeler ile vazifeli kılmıştır. Tâ ki bu âlem, güzel bir nizam üzere devam etsin, her zerrede ALLAH'ü Teâlâ'nın büyüklüğü göze çarpsın, her hadise o büyük yaratıcının varlığına, hikmetine şahit bulunsun ve insan kendisinin daima yüce, gizli kuvvetler tarafından göz altında bulunduğunu düşünerek uyanık bir halde yaşasın.

54- Cebrail, Mikâil, Azrail, İsrafil adında dört melek vardır ki, bunlar meleklerin en büyüklerindendir. Bunların yanlarında bir çok melekler daha vardır. Cebrail (Cibril) Aleyhisselâm, Cenabı Hakk'ın kitaplarını peygamberlere getirip tebliğ etmeğe memur bulunmuştur. Mikâil Aleyhisselâm, bu âlemde bir kısım hadiselerin; meselâ rüzgârların, yağmurların, ekinlerin ve benzeri hususların meydana gelmesine memurdur. Azrail Aleyhisselâm, insanların ölecekleri zaman ruhlarını almaya memurdur, İsrafil Aleyhisselâm da kıyamet gününün meydana gelmesi ve bütün insanların öldükten sonra tekrar dirilmeleri hususlarına memur bulunmuştur. Bunların kendilerine mahsus kim bilir daha nice yüksek vazifeleri de vardır.

«Hafaza", "Kiramen kâtibin» denilen melekler de vardır ki, bunlardan her insanın yanında iki melek bulunur. Biri, o insanın güzel amellerini, diğeri de çirkin amellerini yazar, o insanın amel defterini meydana getirirler.

İşte herşeyi muhakkak bir hikmete bağlı yaratmış olan ALLAH Teâlâ Hazretleri, melekleri de bu gibi vazifeleri görmek ve kendisinin adaletini ve kâinattaki hâkimiyet ve mabudiyetini tecelli ettirmek, belirtmek gibi bir çok hikmetlerden dolayı yaratmıştır.

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ

= Gerçekten Rabbin hakkıyla yaratıcı ve herşeyi hakkıyla bilicidir." {(*): Hicr suresi: 86}

AHİRETE İMAN

55- Ahiret, bu dünyadan sonraki sonsuz âlemdir. Şöyle ki: ALLAH Teâlâ, içinde yaşadığımız bu dünyayı ve üzerindeki bütün varlıkları geçici bir zaman için yaratmıştır. Bir gün olacaktır ki, ne bu dünyadan, ne de üzerindeki yaratılmış şeylerden bir eser kalacak. Bilakis Hak Teâlâ'nın takdir ettiği o gün gelince bütün

— 42 —

insanlar, bütün canlı cansız yaratıklar yok olacaktır. Bütün dağlar taşlar, yerler gökler parçalanacak, bu alem bambaşka bir alem olacaktır. Bu bir kıyamettir. Bundan sonra yine ALLAH'ımızın takdir buyurmuş olduğu gün gelince bütün insanlar yeniden hayat bulacak, hepsi de «Mahşer» denilen pek geniş, düz bir sahada toplanacak, yeni bir hayat başlayacaktır ki, bu da "umumî haşr"dir.

İşte bu yeni hayatın başlayacağı günden itibaren bitmez, tükenmez bir halde devam edecek olan âleme de «Ahiret âlemi» denir ki, buna inanmak da müslümanlıkta bir esastır.

56- Ahiretin vaki olacağı, Kur'an-ı Mübin'in âyetleri ile, Peygamber Efendimizin hadisleri ile, bütün ümmetin icmaı ile sabittir. Diğer bütün peygamberler de bu hakikati ümmetlerine haber vermişlerdir. Bu sebeple ahirete iman, pek büyük bir vazifedir, bütün dinlerce pek mühim bir iman esasıdır.

Kudretinin sonu bulunmayan ALLAH Teâlâ'ya göre ahiret hayatını, gelecekteki âlemi meydana getirmek pek kolay bir şeydir. Alemleri yoktan var eden, bilhassa insanları bir çok kuvvetler ile yaratıp kendilerine hayat veren muazzam yaratıcımız için bu âlemleri, bu insanları yok ettikten sonra tekrar yaratmak zor bir şey midir? Bir şeyi ilk olarak var eden daha sonra tekrar var edemez mi? Bunları tekrar var edemeyen zaten ALLAH olabilir mi? Hayır, hayır!... ALLAH Teâlâ, O büyük yaratıcıdır ki, nice bin âlemleri yoktan var etmiştir, nice bin âlemleri de yeniden yaratmaya kâdirdir.

Bir kere astronomi ilmine bakalım. Bir uzayda, sonsuz bir boşlukta dolaşıp duran, vakit vakit parlayan yüz binlerce nur ve ışık âlemini düşünelim. Artık şüphe yok ki, bütün bu muhteşem varlıkları yaratmış olan ALLAH Teâlâ, ahiret âlemini de yaratmaya, meydana getirmeye kâdirdir.

57- Elhamdülillah biz Müslümanlar; ahiret gününe, âhiret hayatına, Cennet ile Cehennem'in şu anda mevcut olduğuna da iman ederiz. Bu imandır ki, bizleri iyiliğe-güzelliğe götürür, bizim ruhumuzu yükseltir, bizi saadete erdirir. Bu imandan mahrumiyet ise insanı şaşırtır, sapıklığa düşürür, her türlü fenalığa sürükler, dünyada da âhirette de bedbaht eder.

KIYAMETİN MAHİYETİ VE ALAMETLERİ

58- Ahiret âlemi başlamadan evvel yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bütün insanların ve dünyanın başına bir kıyamet kopacaktır. Bu kıyametin kopmasını (Nefha-i ula = birinci üfürme) denilen bir hadise meydana getirecektir.

Şöyle ki, İsrafil aleyhisselâm, «Sûr» denilen ve mahiyeti ALLAH Tealâ'ca malûm bulunan korkunç bir ses vasıtasına üfürecek, bundan çıkacak müthiş bir ses ile bütün fani hayat sahipleri yerlere serilip ölecek, her şey altüst olacaktır.

59- Malûmdur ki, arasıra yer sarsıntıları, su tufanları, yanardağların parlaması, yıldırımların düşmesi, yerlerin çökmesi gibi bir takım hâdiseler sebebiyle yer yüzünde ne korkunç, ne müthiş felâketler meydana gelmektedir. Bunlardan her biri ALLAH Tealâ'nın kudretinin, azametinin bir nişanesidir. İşte yeryüzünde, göklerde bir umumî kıyametin kopması da nasıl olacağı bizce bilinmeyen pek korkunç

— 43 —

bir üfürme, bir gürültü sebebiyle olacaktır. Ve buna kim bilir, hatır ve hayale gelmeyen daha nice müthiş hâdiseler de, facialar da yoldaş bulunacaktır. Bütün âlemlerdeki düzen, ancak ALLAH Tealâ'nın bir eseridir. O'nun kudretinin bir alâmetidir. Hak Tealâ Hazretleri bu nizam ve intizamı bir an için olsun ortadan herhangi bir sebeple kaldırınca bütün varlıklar derhal altüst olur, ne genel yerçekimi kuvvetinden, ne de cisimler arasındaki münasebet ve bağdan eser kalır, ne de bir yaratılmışın yaşayabilmesine imkân bulunur.

İşte bu, bir umumî kıyamettir. Bunun kopacağı zamanı, ancak, ALLAH Teâlâ bilir.

60- Kıyametin alametlerine gelince, bunlar da «Eşrat-ı Saat = Kıyamet Alâmetleri» denilen bazı yolsuz, garip, olağanüstü hadiselerdir ki, bunların meydana geleceği de Peygamber Efendimiz tarafından haber verilmiştir. Başlıcaları şunlardır:

1. Din hususunda bilgisizliğin her tarafa yayılması, sarhoşluk veren şeylerin içilmesi, zina gibi fuhşiyatın çoğalması, öldürme hâdiselerinin artması. Bunlar ilk alâmetlerdir; bunlara «Alâmat-ı Suğra = Küçük Alametler» denir.

2. Bir duhan (duman)ın belirmesi ki, müminleri nezleye tutulmuş bir hale getirecek, kâfirleri de sarhoş gibi yapacaktır.

3. Deccal adında bir şahsın türeyip ilahlık dâvasında bulunması, sonra öldürülmesi.

4. Ye'cüc ve Mec'üc adında iki kabilenin yeryüzünde yayılarak bir müddet fesada çalışması.

5. Hz. İsa'nın gökten inip bir müddet Peygamberimizin şeriatıyla amel etmesi.

6. «Dabbe-tül ard» adında canlı bir yaratığın yerden çıkarak insanlara karşı bazı sözler söylemesi.

7. Yemen tarafından dehşetli bir ateşin ortaya çıkıp etrafa yayılması.

8. Doğuda, batıda ve Arap yarımadasında birer hasef vukuu, yani birer yer parçasının batması.

9. Güneşin geçici olarak batı tarafından doğması.

Bunlara da «Alâmat-ı Kübra = Büyük Alâmetler» denilir.

Bütün bu hâdiseler, ALLAH Teâlâ'nın kudretine göre asla imkansız sayılamaz. İçinde yaşadığımız âlemdeki hadiselerin her biri aslında acayip bir yaratılış, bir kudret nişanesi, bir harika numunesidir, artık kıyamet alâmetleri denilen bir kısım hâdiseleri hangi mütefekkir insan imkansız görebilir?

Vaktiyle var oldukları asla kabul edilmeyen bir nice fevkalâde şeyler, vakit vakit meydana çıkmıyor mu? İnsanların zekâları, sanatları sayesinde böyle bir takım emsalsiz şaheserler, acayip şeyler meydana geldiği halde yaratıcımızın büyük kuvveti ile artık nelerin meydana gelebileceğini düşünmelidir.

وَ مَا ذَلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَزِيزٍ

= Bu, ALLAH'a asla güç değildir." {(*): İbrahim suresi: 20}

— 44 —

AHİRETE AİT HÂDİSELER

61- Kıyamet koptuktan bir müddet sonra da ALLAH Teâlâ'nın emri ile «nefha-i saniye = ikinci bir üfürme» vuku bulacak, bu üfürme üzerine, bütün insanlar yeniden hayat bularak yattıkları, bulundukları yerlerden kalkacak, mahşer meydanında toplanacaklardır.

Bir insanın bedeni yüz binlerce parçaya ayrılsa, her tarafa savrulsa, çürüyüp büsbütün mahvolsa yine bunlar ALLAH Teâlâ'nın ilmînden, kudretinden hariç kalmış olamaz. Hak Teâlâ bunları dilediği zaman kudreti ile bir araya toplar, yeniden diriltir, dilediği akıbete kavuşturur.

İnsanların böyle yeniden hayat bulmalarına «haşr-i ecsad» denir ki, ruhlarının cesetlerine yeniden girmesiyle meydana gelecektir.

62- Malûmdur ki ruhlar, Cenab-ı Hakk'ın emri ile, fiili ile, yaratması ile meydana gelmiştir. Mahiyetleri insanlarca meçhuldür, insan ölünce ruhu geçici olarak başka bir âleme gider. Orada ameline göre ya rahat yaşar veya azap görür. O âleme «Alem-i berzah» denir ki, dünya ile ahiretten başka bir âlemdir. Yaşayışla ölüm arasında uyku âlemi nasılsa, dünya ile ahiret arasında berzah âlemi de o gibi bir varlıktır. Bunun mahiyetini ancak ALLAH Teâlâ bilir.

İşte ruhlar, ölümden, ebedî surette yok olmaktan kurtulmuş oldukları için, ahiret başlayınca her ruh, ALLAH'ın kudreti ile oluşacak olan kendi sahibinin bedenine tekrar döner, onunla birleşir, birlikte mahşere gider ki, bu aslında bedenen ve ruhen haşirden başka değildir.

63- Mahşerde her mükellef insan, sual ve cevaba tabi olacak, amel defteri kendisine verilecek, dünyadaki amelleri mizana vurulacak, müminlerin bir kısmı peygamberlerin ve diğer büyük zatların şefaatlerine nail olacak, her kişi «Sırat» denilen köprüden geçmek mecburiyetinde kalacak, insanların bir kısmı sırattan geçerek Cennete girecek, bir kısmı da bundan geçemeyip Cehenneme düşecektir. Şöyle ki:

1. Sual ve cevap, ahiret gününde ALLAH Teâlâ tarafından mükellef olan varlıkların sorguya çekilmesidir. Mahşerde büyük bir adalet mahkemesi kurulacak, herkesten dünyadaki yaptıkları sorulacak, ona göre hakkında karar verilecektir.

Hatta insan ölünce kabrinde de «Münker-Nekir» denilen melekler tarafından sorguya çekilecek, "Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? Dinin nedir? Kıblen neresidir?" diye sual olunacaktır ki, buna «sual-i kabir» denir.

2. Amel defteri, her insanın dünyada iyi ve kötü bütün işledikleri yazılmış olan defteridir. Melekler tarafından yazılmış olan bu defter, ahirette sahibine verilecek, "Al kitabını oku!" denilecek, hiçbir şey gizli kalmayacaktır.

3. Mizan, mahşerde herkesin amellerini tartmaya mahsus bir adalet ölçüsüdür ki, bununla amellerin iyi ve kötü miktarı anlaşılmış olur.

— 45 —

4. Sırat, Cehennemin üzerine kurulmuş, üzerinden geçilmesi pek zor bulunan bir köprüdür ki, bunun üzerinden ALLAH Teâlâ'nın muhterem kulları pek kolaylıkla, hatta bir kısmı birer «berk-i hâtif» göz kamaştırıcı şimşek gibi geçip Cennete gireceklerdir. Kâfirler ile affa nail olmayan bir kısım müminler de geçemeyip Cehenneme düşeceklerdir.

5. Cennet, hatır ve hayale gelmeyen maddî ve manevî nimetleri bulunduran, yok olmaktan berî, şu an mevcut ve sekiz tabakaya ayrılmış bir mükâfat âlemidir ki, bulunduğu yeri ancak ALLAH Teâlâ bilir.

Müminler, Cennette pek büyük nimetlere ereceklerdir, bilhassa ALLAH Teâlâ'yı mekândan, zamandan münezzeh ve şanı ulûhiyetine lâyık bir şekilde vakit vakit görmek şerefine nail olacaklardır ki, buna «Rü'yetullah» denir. İman sahipleri bu nimete nail oldukça cennetin diğer bütün nimetlerini, zevklerini unutacaklar, en büyük, en yüce, en ruhanî bir zevke dalacaklardır. Artık bunun üstünde bir nimet düşünülemez.

6. Cehennem, bütün kâfirler ile bazı günahkâr müminler için yaratılmış, yedi derekeye, aşağı tabakaya bölünmüş bir azap kaynağıdır. Burada kâfirler ebedî surette kalarak azap göreceklerdir.. Günahkâr müminler ise bir müddet azap gördükten sonra affolunarak cennete konulacaklardır. Cehennemin bulunduğu yeri de ancak ALLAH'ü Teâlâ bilir.

7. Kevser Havuzu, Mahşer günü ALLAH'ü Teâlâ tarafından peygamberimize ihsan buyurulacak olan gayet büyük bir havuzdur ki, bunun pek tatlı, berrak suyundan müminler içecek, mahşerin dehşetinden ileri gelen hararetlerini gidereceklerdir.

8. Şefaat, ahiret günü bir kısım günahkâr müminlerin affedilmeleri ve itaatli müminlerin de yüksek mertebelere ermeleri için peygamberimizin ve diğer büyük zatların ALLAH'ü Teâlâ'dan dua ve af dileğinde bulunmalarıdır.

Ahirette bütün insanlara ait muhakeme ve muhasebenin bir an evvel yapılması için en büyük şefaatte bulunacak zat, bizim Peygamber Efendimizdir. Onun bu şefaatine «Şefaati uzma = En büyük şefaat» denir. Ve onun böylece nail olduğu yüksek makama, imtiyaza da «Makam-ı Mahmud» denir.

Bütün bu saydığımız şeylerin hakikatini, tafsilâtını olduğu gibi, tamamıyla bilmek ancak ALLAH'ü Teâlâ'ya mahsustur. Bunların varlıkları, var olabilmeleri ALLAH'ü Teâlâ'nın kudretini, hikmetini düşünüp sezebilen kimseler için asla imkansız, uzak görülemez. Elhamdülillah biz bunların hepsine inanıp itikat etmiş bulunmaktayız.

وَ كَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُقْتَدِرًا

"ALLAH'ü Teâlâ herşey üzerine hakkıyla güç ve iktidar sahibidir." {(*): Kehf suresi: 45}

— 46 —

AHİRETİN VARLIĞINDA VE EBEDİ OLMASINDAKİ HİKMET

64- Malûmdur ki, ALLAH'ü Teâlâ Hazretleri ezelîdir, ebedîdir, kudreti de sonsuzdur ve her fiilinde bir nice hikmetler vardır, onun yaratıcılık sıfatı her zaman tecelli edecektir, onun yarattığı ve yaratacağı varlıkların bir kısmı devam edip duracaktır, kim bilir bu içinde bulunduğumuz âlemi ne kadar asırlardan önce yaratmıştır, sonra da bu âlemde bir takım ibadetler ile, vazifeler ile mükellef olmak üzere insanları seçkin bir sınıf olarak yaratmıştır.

Bütün bu insanlar ve diğer bir nice yaratılmış şeyler, boş yere mi yaratılmıştır? Geçici bir zaman için yaşayıp da, sonra büsbütün mahvolsunlar diye mi bu kadar mükemmel surette meydana getirilmişlerdir? Hayır hayır! Böyle bir iddiaya insanın vicdanı isyan eder, buna her zerrede görülen hikmet eseri karşı çıkar.

65- Şüphe yok ki, insanlar bu dünyaya bir imtihan için getirilmiştir, bu âlemdeki güzel veya çirkin amellerin neticelerine başka bir âlemde ebedî surette kavuşmak için yaratılmıştır. Bu dünyada herkes, yaptığı işlerin mükâfatını veya cezasını yeter derecede görmemektedir. Nice sâlih, muhterem insanlar, mağdur bir halde yaşarlar. Nice sapık, azgın kimseler de refah içinde yaşayarak kötü yürüyüşlerinin cezasını görmezler.

Bu sebeple ilahi adaletin kemaliyle tecelli edeceği bir âlem lâzımdır ki, herkes orada amellerinin tam karşılığına kavuşsun ve ALLAH'ü Teâlâ'nın yaratıcılık sıfatı kendisini daima göstersin.

66- Şunu da düşünmelidir ki, bu dünyada insanlar ve diğer mükellef yaratılmış varlıklar iki kısma ayrılmıştır. Bir kısmı üzerine düşen vazifeleri yerine getirmekte, ALLAH'ü Teâlâ'nın varlığına yok olmaz bir inançla sarılmış bulunmaktadır. Bu sebeple bunların mükâfatları da ahiret hayatında ebedî olacaktır.

Diğer bir kısım ise vazifelerini suistimal etmiş, yaratıcısını unutmuş, kendi hevesine tapınmakta bulunmuş, gittiği dalâlet (sapıklık) yolunun doğruluğuna daimi bir kanaatle gönül bağlamış, milyarlarca sene yaşayacak olsa, kendi inancını, kendi inkârını terk etmemek azminde bulunmuştur. Bu sebeple bunların cezaları da kendi kanaatleri gibi daimî olacak, bunlar ahirette ebedî bir azaba tutulacaklardır.

Şunu da ilâve edelim ki, ALLAH'ü Teâlâ'nın katında güzel iman, o kadar büyük, makbul bir şeydir ki, onun karşılığı ilâhi bir lütuf olarak ebedî bir mükâfattır. Hakkı inkâr, batıla tapınmak da o kadar büyük bir cinayettir ki, bunun karşılığı da daimî bir azaptan başka değildir.

— 47 —
اِنَّ الْاَبْرَارَ لَفِى نَعِيمٍ وَ اِنَّ الْفُجَّارَ لَفِى جَحِيمٍ

= İman ve Salih amel sahibi kimseler muhakkak naim cennetinde, iman ve salih amel sahibi olmayan kimseler ise muhakkak cehennemdedirler." {(*): İnfitar suresi: 13-14}

KAZA VE KADERE İMAN

67- Malûmdur ki, ALLAH'ü Teâlâ'dan başka yaratıcı yoktur. Bu kâinatta her ne meydana gelirse mutlaka Hak Teâlâ'nın bilmesiyle, dilemesiyle, yaratması ile meydana gelir. Bu sebeple herhangi birşeyin muayyen bir şekilde meydana gelmesini Cenab-ı Hakkın ezelde dilemiş olmasına «Kader» denir. Ve Hak Teâlâ'nın böylece dilemiş olduğu herhangi birşeyi zamanı gelince meydana getirmesine de «Kaza» denilir.

Meselâ, herhangi bir insanın filân günde yaratılmasını Hak Teâlâ'nın ezelde dilemiş olması, bir kaderdir. O insanın bu takdir edilmiş günde meydana getirilmesi de bir kazadır, bir yaratma ve icattır. Bununla beraber bu kaza tabiri; takdir, hüküm mânasına da gelir.

68- Kaza ile kadere imân da müslümanlarca büyük bir esastır. Bunlara inanmak, ALLAH Teâlâ'ya imanın gereğidir. Hak Teâlâ'nın varlığını, birliğini bilen, O'nun kâinatta tek başına hâkim olduğuna inanan bir insan için kazaya, kadere iman etmemek mümkün olamaz. Hangi mümkün bir şeydir ki, ALLAH Teâlâ takdir ettiği halde meydana gelmesin? Ve hangi bir şeydir ki, Hak Teâlâ dilemediği halde meydana gelebilsin?

Bu sebeple biz ALLAH'ımızın kazasına, kaderine de inanırız. Ve bu kaza ve kadere razı oluruz. Bu bizim bir iman borcumuzdur. Fakat kendi irademizin, kendi kazancımızın neticesi olmak üzere Cenab-ı Hakkın yaratıp meydana getirdiği bazı şeyler vardır ki, bunlar ALLAH'ımızın rızasına muhalif olduğu için bizim bunlara razı olmamız lâzım ve caîz olamaz. Bunlara «Makzi» {(*): Kendi irade ve kazancımızın neticesi olmak üzere Cenab-ı Hakkın yaratıp var ettiği bazı şeyler vardır ki bunlar Allah'ın rızasına muhalif olduğundan bunları yapmak caiz değildir.} denir.

Meselâ; bir insan bir günah işlemek ister. İradesini, kudretini o günah tarafına sarfeder. ALLAH Teâlâ da dilerse bu günahı o insanın arzusuna göre meydana getirir. İşte bu günah, Hak Teâlâ'nın rızasına muhalif olduğundan buna razı olamayız. Bunun içindir ki, "kazaya rıza, makziye rızayı icab etmez" denir.

69- Kaza ve kadere imanın faydasına gelince: Şüphe yok ki, insan bu iman sayesinde ALLAH'ın yaratıcılığını, hâkimiyetini tanımış olur. Bu sayede ruhu kuvvet bulur, seciyesi yükselir, hayata büyük bir metanetle atılır, muvaffakiyetten muvaffakiyete erer. Çünkü ALLAH Teâlâ'nın kaza ve kaderine razı olan bir insan,

— 48 —

hiçbir şeyden yılmaz, sebeplere sarılmayı da kaza ve kader gereği olarak bilir. Bir işte bir muvaffakiyetsizliğe uğrayacak olsa, "Bunda da kim bilir, Hakk'ın ne gibi gizli hikmetleri vardır." diye düşünür. ALLAH'ın kazasına razı olur. Ümitsizliğe düşmez, azmine gevşeklik getirmez, heyecana kapılmaz, sükûnetli, huzurlu bir kalp ile hayat sahasındaki çalışmasına devam eder durur.

وَ مَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ

= Ve her kim ALLAH'ü Teâlâ'ya tevekkül ederse, O da ona yeter." {(*): Talak sûresi: 3}

KAZA VE KADER İNSANLARIN MESULİYETİNE MANÎ DEĞİLDİR

70- Kaza ve kader, insanların iradelerine, kudretlerine ve çalışıp kazandıkları şeylerden mesul olmalarına mani ve aykırı değildir.

Şöyle ki, ALLAH Teâlâ, insanlara bir kudret, bir irade vermiştir. Bir insan kendi kudretini, iradesini bir işe sarfeder, buna «Kesb» denir. Hak Teâlâ da dilerse o işi, o insanın isteğine göre yaratır. Bu da bir kazadır, bir yaratmadır. Bu sebeple insanın bu kesbi, kendi tercihi ile, kendi cüz'i iradesi ile olduğundan bunun mahiyetine göre mesul olması lâzım gelir. Yoksa: "Ne yapayım kader böyle imiş" diye kendisini mesuliyetten kurtulmuş sayamaz.

Bununla beraber bir insan, bir işi yapacağı zaman kaderin nasıl olduğunu bilemez, kendi düşüncesine, arzusuna göre hareket eder. Artık nasıl ortaya çıkacağını evvelce bilmediği bir kadere kendi işini dayandırarak kendisini bunun mesuliyetinden beri görmeye hakkı olamaz.

71- Bir insanın kendisini her türlü kudretten, iradeden mahrum görmesi bir «Cebr>(zorlama) akidesi» dir ki, asla doğru değildir. Bizim işlerimizden bir kısmı, bizim irademize bağlıdır. Meselâ, ellerimiz bazen bir sıtma sebebi ile titrer, bazen de bunları kendimiz titretiriz. Şimdi bu iki titreyiş arasında fark yok mudur? Elbette vardır. İşte birinci titreyiş cebrîdir, ikinci titreyiş ise iradeye bağlıdır.

Cebr iddiasında bulunanlar, çok kere bu iddialarını kendileri bozarlar. Meselâ, bir kimse kendilerine bir tokat vursa hemen kızar, karşılık vermeye kalkışırlar. Halbuki kendi iddialarına göre o kimseyi mazur görmeleri lâzım gelirdi. Çünkü onun bu tokadı vurması bu iddiâya göre bir kader icabıdır. O kimse bu hususta mecburdur, mesuliyetten beridir. Bir de cebr iddiâsına kalkışanların kendi inanışlarına göre güzel amellerinden dolayı ALLAH Teâlâ'dan bir mükafat beklememeleri lâzım gelir. Zira o ameller de bir kader neticesidir, onları da yaratan ALLAH Teâlâ'dır. Kötü amellerinin mes'uliyetini kabul etmedikleri halde iyi amellerinden mükâfat beklemeye ne hakları olabilir?

— 49 —

Bilakis insanın kendisindeki kudrete, iradeye büyük bir kıymet verip her işini tek başına kendisinin başardığına, meydana getirdiğine inanması da «Kaderiye mezhebi» ne sapmaktır ki, bu da doğru değildir. Bu halde insan, kendisini bir çeşit yaratıcı sanmış, ALLAH'ımıza mahsus olan bir sıfatı takınmaya cüret göstermiş olur.

Kısacası, insan kazanıcıdır, kazanır. ALLAH Teâlâ da yaratıcıdır, yaratır. Bu dünya bir imtihan âlemidir. Hak Teâlâ insanlara hikmeti gereği bir kudret, bir güç-kabiliyet vermiştir. Bundan dolayı da insanı mükellef ve mesul tutmuştur. İnsan, Kerîm mâbudunun bir ihsanı olan bu kudretini hayra sarf ederse hayra erer, şerre sarf ederse şerre düşer.

Bu sebeple insanların vazifeleri, kendi hayatlarını kurtarmak, kendilerine pek nuranî bir istikbal temin etmek için gerek dünyaya ve gerek ahirete ait işlerini güzelce yapmaya çalışmaktır. Yoksa, "Kaza ve kader ne ise o meydana gelir" diye bu çalışmayı terk etmek caiz olamaz, İslâm dini tembelliğe, miskinliğe izin vermez.

وَأَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعَى

= İnsan için ancak çalışıp gayret ettiği şey vardır." {(*): Necm Sûresi: 39}

İTİKADDA EHL-İ SÜNNET'İN İMAMLARI

72- İtikat, inanmak, dinî esasları, hükümleri kalben tasdik etmektir. İnanana «Mutekid",>inanılan şeylerden her birine "Akide", çoğuluna da "Akaid ve Mu'tekadât» denir. Şüphesiz, tereddütsüz, doğru bir itikada «güzel itikad",>bunun aksine de "çirkin itikad» denilir.

Kendilerine «Ehl-i sünnet ve'l-cemaat» ve «Fırka-i Nâciye» adı verilen Müslümanların i'tikatları, şu yukarıdan beri yazdığımız şekildedir. Malûmdur ki, Peygamber (S.A.V) Efendimiz ile görüşüp ona iman etmiş olan zatlara «Ashab-ı Kiram, Ashab-ı Güzîn» denir, Ashab-ı Kiram'ı görüp onlardan feyz almış olan müslümanlara da «Tabiîn» adı verilmiştir.

Ashabı güzîn ile tabiîne, «Selefi salihîn» denilir. Bunlar, ehl-i sünnet ve'l-cemaatın ilk rehberleridir. Bunlar peygamberimizin yolunu hakkıyla takib etmiş, İslâmiyeti her tarafa yaymaya çalışmış, İslâm birliğini, İslâm câmiasını kuvvetlendirmiş, bid'atlardan, yani din adına sonradan türemiş, dine aykırı bulunmuş şeylerden beri bulunmuşlardır.

73- Ehl-i sünnetin itikat hususunda büyük üstatları, büyük imamları vardır. Bunlardan her biri, selefi salihîn mezhebi üzere yürümüş, İslâm âleminde yüz gösteren muhtelif ceryanlara, felsefî görüşlere karşı hak ve hakikati müdafaaya çalışmış, islâm akaidinin ne kadar saf, ne kadar doğru olduğunu yeni yeni deliller ile, çalışmalar ile isbat etmiştir.

— 50 —

İşte bu büyük mücahit âlimlerden birisi imam Matüridî, diğeri de imam Eş'arîdir.

74- İmam Ebu Mansur Muhammed Matüridî H.280 tarihlerinde doğmuş, H.333 tarihinde Semerkant'da vefat etmiştir. Mensup olduğu Matürid, Buhara ilçelerinden biridir. Kendisi Hanefî mezhebinde idi. Pek kıymetli tefsiri ve başka eserleri vardır. Bizim itikatta imâmımızdır. Hanefî mezhebinde bulunan Müslümanların en büyük kısmı i'tikatta Ebu Mansur Matüridîye tabidir.

75- İmam Ebu'l-Hasan Aliyyü'l-Eş'arî H.260 tarihinde Basra'da doğmuş, H.324 tarihinde Bağdat'ta vefat etmiştir. Büyük dedesi Ashab-ı Güzîn'den Ebu Musa el-Eş'arîdir.

Ebu'l-Hasen el-Eş'ari, Şafiî mezhebinde idi. Ehli sünnet itikadına pek çok hizmet etmiştir. Pek değerli eserleri vardır. Mâlikiler ile Şafiî'lerin hemen ekserisi, Hanefiler'in bir kısmı ve Hanbelî mezhebindeki müslümanların bir kısım ileri gelenleri itikat meselelerinde Ebu'l-Hasen el-Eş'arî'ye tabidirler.

76- İmam Matüridî ile İmam Eş'ari arasında esas itibariyle ihtilâf yoktur. Her ikisi de selefi sâlihin yolunu takib etmiştir, ikisi de hak üzeredir. Ancak ikinci derecede bulunan, teferruat sayılan birkaç tali meselede ihtilafları vardır. Fakat bunların başlıcaları da sözde ve görünüşte bir ihtilaftan başka değildir.

Bu sebeple bugün Müslümanların en büyük kısmı, itikatça ya İmam Maturidi'ye veya İmam Eşari'ye tabi bulunmaktadır.

ALLAH Teâlâ Hazretleri hepsinden razı olsun. Amin.

وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ = Güzel sonuç, takva sahibi kimseler içindir." {(*): Kasas sûresi: 83}

Öğrenmenin ve tahsilin nihayeti olmadığını her zaman tekrarlayan Ömer Nasuhi BİLMEN, bu konuyu bakın manzum olarak nasıl dile getiriyor:

— 51 —

İLM-Ü MA'RİFET

Aklı başında uyanık kimseler,

Subh-u mesâ kesb-i kemalât eder.

Sen de benim sevgili yavrum! Müdam

Eyle kemalâta koşup ihtimam

Kesb-i fezâil edip ey gonca fem

Nur ile parlat nazarın dembedem.

Kesb-i kemalâta çalıştıkça sen.

Bulmuş olur fâide senden vatan.

İlm ü hüner âlem için ruhdur,

Bab-ı hüner, herkese meftuhtur.

İlme çalışmakta bugün ehl-i garb

Yükseliyor durmayarak rûz-u şeb

Sen de kazan, eyleme ey hûşyar

Başkasının ilmi ile iftihar,

İnmiş idi gerçi yere maide,

Var mıdır ondan bize bir faide?

Biz dahi ikdam ederek subh-u şâm

Kesb-i kemalât edelim bittemam.

Zulmet içinde kalalım biz neden?

Âleme hurşid, Ziya pâş iken.

Gül gibidir akl-ü zekâ, fikr-i sâf,

Bilgi ziyasiyle bulur inkişaf.

İlm-ü fazilet iken izzetnümun

Ehl-i cehalet, efe la ya'kılûn.

Sanma biter cehl ü ataletle iş,

Kafile-i sa'ye yürü, sen yetiş,

Merd-i ataletşiyem ettikçe âh,

Kim eder ahvaline atf-ı nigâh?

Bunca şuûnat-ı feciül'eser,

Adem için mucib-i ibret yeter.

NOT: Bu şiir, kitabın aslında bulunmamaktadır. Tarafımızdan ilave edilmiştir.