Risale-i Nur

İlmihal (Ö. Nasuhi Bilmen)
— 7 —

Büyük

İSLÂM İLMİHALİ
İtikada, İbadetlere, Kerahiyet ve İstihsana, Ahlaka, Siyer-i Enbiya'ya ait olmak üzere on kitaptan müteşekkildir.

Müellifi:

Fatih Dersiâmlarından Emekli Diyanet İşleri Reisi

ÖMER NASÛHİ BİLMEN

Asıl metni kontrol edip düzelten-sadeleştiren:

İlahiyatçı Yazar Mehmet TALÜ

Başkanlığında ilmî bir heyet

İstanbul-2003

— 8 —
BÜYÜK İSLAM İLMİHALİ
Asıl Metni
Kontrol Edip Düzelten ve Sadeleştiren İlmî Heyet:

Mehmet TALÛ (Başkan)

Ali Rıza ÖNDER

İsmail HÜNERLİCE

İsmail YILMAZ

Kenan PAÇACI

Kenan PALA

Murat DEMİR

Osman ORHAN

Ömer AKYILDIZ

Ömer Faruk KURBAN

Yusuf GÜLER

— 9 —
Ömer Nasuhi BİLMEN (1883 - 1971)

Türkiye Cumhuriyeti'nin beşinci Diyanet İşleri başkanı, fıkıh ve tefsir âlimi.

a- Doğumu:

1883'te (hicrî Rebîulevvel 1300, Rumi 1299) Erzurum'un Salasar köyünde doğdu. Babası Hacı Ahmed Efendi, annesi Muhîbe Hanım'dır.

b- Tahsili:

Küçük yaşta iken babasının vefatı üzerine Erzurum Ahmediyye Medresesi müderrisi ve nakîbüleşraf kaymakamı olan amcası Abdürrezzak İlmi Efendi'nin himayesinde yetişti. Amcasından ve Erzurum müftüsü Narmanlı Hüseyin Efendi'den ders okudu. İki hocası da yakın aralıklarla ölünce İstanbul'a gitti (1908) ve Fatih dersiamlarından Tokat'lı Şâkir Efendi'nin derslerine devam edip icazet aldı (1909). Ayrıca Ders Vekâleti'nce açılan imtihanı kazanarak dersiâmlık şehâdetnâmesi aldı (1912). Bu arada okumakta olduğu Medresetü'l-kudât'ı da ALİYYÜ'L-ÂLÂ (birincilik) derecesiyle bitirdi (1913). Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilen, Türkçe ile birlikte üç dilde şiir yazabilen Ömer Nasuhi Bilmen bir ara Fransızca'ya da merak sarmış ve bu dili de tercüme yapacak kadar öğrenmişti.

c- Vazifeleri:

Eylül 1912'de Beyazıt dersiamı olarak göreve başladı. Temmuz 1913'te Fetvâhâne-i Âlî müsevvid mülâzımlığına tayin edildi. Bir yıl sonra başmülâzımlığa terfi edip Ağustos 1915'te Hey'et-i Te'lîfiyye üyesi oldu. 18 Mayıs 1916'da Dârülhilâfe Medresesi Kısm-ı Alî fıkıh müderrisliğine, Nisan 1917'de Mahkeme-i Temyîz Şer'iyye Dairesi terekeye müteallik İ'lâmât telhis mümeyyizliğine nakledildiyse de Mayıs 1920'de tekrar Hey'et-i Te'lîfiyye üyeliğine getirildi. 1922 yılında Meclis-i Tedkikat-ı Şer'iyye üyeliğine nakledildi ve aynı yıl bu dairenin kaldırılması üzerine dersiamlığa devam etti. 1923'te Sahn Medresesi kelâm müderrisi oldu; fakat bu medrese de bir yıl sonra kapatıldı. 14 Şubat 1926'da İstanbul Mütfülüğü müsevvidliğine, 16 Haziran 1943'te de İstanbul mütfülüğüne getirildi. 30 Haziran 1960 tarihinde Diyanet İşleri başkanlığına tayin edildi ve henüz bir yılını doldurmadan 6 Nisan 1961'de emekliye ayrıldı. Uzun memuriyet hayatı boyunca öğretmenlik hizmetinde de bulunan Ömer Nasuhi Bilmen, Dârüşşafaka Lisesi'nde yirmi yıla yakın bir süre ahlâk ve yurttaşlık dersleri okuttu. İstanbul İmam-Hatip Okul'unda ve Yüksek İslâm Enstitüsü'nde

— 10 —

usûl-i fıkıh ve kelâm dersleri verdi. Hayatının sonuna kadar ilmi çalışmalarını sürdürdü ve sekiz ciltlik tefsirini emekli olduktan sonra yazdı.

Önemli not: Uzun memuriyet hayatı süresince sadece 1953 yılında hac farizasını yerine getirebilmek için üç aylık izin almış ve 60. gün görevine başlamıştır. Uzun yıllar içerisinde bir tek gün dahi vazifesine gitmediği görülmemiştir.

d- Vefatı:

12 Ekim 1971'de İstanbul'da vefat eden Ömer Nasuhi Bilmen, Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği'ne defnedildi ve bir ilim güneşi daha battı. Âlimin ölümü, âlemin ölümüdür.

e- Kişiliği:

Ömer Nasuhi Bilmen İstanbul müftülüğüne tayin edildiği tarihten itibaren vefat edinceye kadar gerek ilmi ve ahlâkî otoritesi, gerekse samimi dindarlığı ve tevazuu ile dinî konularda Türkiye'de müslüman halkın başlıca güven kaynağı olmuştur. İnançta, ibadet ve ahlâkta Ehl-i sünnet mezhebini şahsında tam bir liyakatla temsil ettiği için herkesin saygı ve sevgisini kazanmıştı. Şüphesiz bunda yaşadığı sürece aktif politikanın dışında kalmasının da önemli rolü vardır.

{(*): Siyaset hakkındaki görüşlerini de şu bir kaç satır ile dile getirmiştir:

1. "Etme siyasetle sakın iştigal; Berk-i siyasetle yanar perr-ü bal.

2. Ehl-i siyaset olamaz her kişi Ehline terk etmelidir her işi

3. Verme halel birliğine ümmetin Nef'ine say eyle bütün milletin

4. Kendi işinle yürü kıl iştigal Görmesin alem seni şuride hal..."}

Aslında Diyanet İşleri başkanlığından on ay gibi çok kısa bir süre içinde ayrılmasının gerçek sebebi, o günkü yönetimin Türkçe ezan ve benzeri konularda Ömer Nasuhi Bilmen'i kendi politik amaçlarına alet etmeye kalkışmasıdır.

Çünkü 1960 ihtilaliyle Türkiye'de yeni bir devir başlamış oluyordu. Cumhuriyetin her devrinde olduğu gibi ihtilalden sonra da Diyanet İşleri Başkanlığı için yine Ömer Nasuhi BİLMEN akla gelmiş ve devrin başkanı Cemal Gürsel tarafından bu görevi kabul için rica ve ısrar edilmişti. O güne kadar daima bu görevi reddeden bu zatın bu sefer kabulü çok manalıydı. O günün havası içerisinde eğer zayıf mizaçlı bir kimse bu göreve getirilseydi Türkiye'de çok şeyler değişirdi. Ezanın Türkçe okunmasından Kur'an-ı Kerim'in Türkçe okunmasına kadar değişik cereyanlar o günlerin yaygın sloganları idi.

Yine ne gariptir ki Türkiye'de dinle uzaktan yakından ilişkisi olmayan kimselerin dini tadil için gösterdikleri gayret şayanı hayrettir.

Evet, işte o günün şartlarında bu görevi kabul etmekle Türkiye'de birçok değişikliği önlemeyi başardı ve bir müddet sonra da vazifesini yapmış bir insanın

— 11 —

huzuru içinde emekliliğini isteyerek kendisini daha fazla çalışmaya ve son büyük eseri olan Kur'an-ı Kerim Tefsiri'ni yazmaya adadı.

Ömer Nasuhi Bilmen de selefleri gibi dinî meseleler söz konusu olunca asla taviz vermeyen bir yapıya sahipti. Nitekim o yıllarda dinde reform imajını Türkiye'nin gündeminde tutmak için büyük çaba gösteren çevrelere karşı, «Bozulmayan bir dinde reform mu olur» diyor ve İslâm'ın ortaya koyduğu iman, ahlâk ve hukuk ilkelerinin orijinalliğini, evrenselliğini kendinden beklenen liyakat ve cesaretle savunuyordu.

Ömer Nasuhi BİLMEN, okumayı yazmayı sevdiği kadar insanlarla sohbetten o nisbette zevk alırdı. Hiçbir gün misafiri eksik olmaz, her misafirinin mesleği ve kişiliği ile mütenasip sohbetler ederdi. Sabrı sonsuzdu. Kendisine en ters gelen konularda dahi karşısındakini sabırla sonuna kadar dinler ve en yumuşak şekilde onu iknaya ve doğru yolu göstermeye çalışırdı.

Yürümeyi, camileri dolaşmayı ve kabristanları ziyareti severdi. Eski arkadaşlarının birer birer ahirete intikali onu fazlasıyla müteessir eder, gözyaşı dökerdi.

Son derece sağlam bir bünyeye sahipti. Diyanet İşleri başkanlığı döneminde ilerlemiş yaşına rağmen merdivenleri çok hızlı çıkmasına dikkat eden arkadaşları: "Aman Hoca Efendi nazar değecek biraz yavaş çıkın" dediklerini şaka olarak anlatırdı. Büyük ilim dehasının yanı sıra çok nüktedan bir mizaca sahipti.

f- Eserleri:

Ömer Nasuhi Bilmen, eski dersiamlardan Cumhuriyet döneminde telifle meşgul olan birkaç âlimden biridir. Kendisi Erzurum ağzı ile konuştuğu halde eserlerinde kullandığı üslûp ağdalı, fakat mükemmel denecek kadar sağlamdır. Gençlik döneminde yazdığı Türkçe ve Farsça şiirlerinde de duygu, düşünce ve ölçü açısından oldukça başarılıdır.

Hayatının büyük bir kısmını telifle geçiren ve temel İslâmî ilimler alanında çok sayıda eser veren Ömer Nasuhi Bilmen'in başlıca eserleri şunlardır:

1. Hukûk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıhhiyye Kamusu. Sekiz cilttir. Mezhepler arası mukayeseli sistematik bir İslâm hukuku kitabı olup Latin harflerinin kabulünden sonra Türkiye'de İslâm hukuku sahasında kaleme alınmış ilk ve en muhtevalı eserdir. İlk olarak İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından bastırılmıştır. Bu kitap yayımlandığı zaman akademik çevrelerde büyük bir yankı uyandırmıştı.

2. Büyük İslâm İlmihali. Elinizdeki bu eserdir.

3. Kur'ân-ı Kerim'in Türkçe Meâl-i Alîsi ve Tefsiri. Sekiz cilttir. Eserde önce sûreler ve muhtevaları hakkında kısa bilgi verildikten sonra âyetlerin meali yer almakta, ardından her âyetin sade bir üslûpla izah ve tefsiri yapılmaktadır.

4. Büyük Tefsir Tarihi. İki cilttir. İki kısımdan oluşan eserin birinci kısmı (I, 9-l76) usülü tefsire, ikinci kısmı ise tefsir tarihine ayrılmıştır.

— 12 —

5. Kur'ân-ı Kerim'den Dersler ve Öğütler.

6. Sûre-i Fethin Türkçe Tefsiri, İ'tilâyı İslâm ile İstanbul Tarihçesi.

7. Hikmet Goncaları. 500 hadisin tercüme ve izahını ihtiva etmektedir.

8. Muvazzah İlm-i Kelâm. Geniş bir girişle altı bölüm ve sonuç kısmından oluşan ve yeni İlm-i kelâm çığırında yazılmış olan eserde başlıca itikadî ve kelâmî konular yanında İslâm inançlarına ters düşen bazı modern felsefî akımlar da tenkit edilmeye çalışılmıştır.

9. Mülehhas İlm-i Tevhid, Akaid-i İslâmiyye.

10. Yüksek İslâm Ahlâkı.

11. Dini Bilgiler. Diyanet İşleri Başkanlığı'nda çeşitli görevler için yapılan imtihanlara girecek kimseler için sorulu cevaplı olarak hazırlanmış bir eser olup tefsir, hadis, kelâm, usûlü fıkıh, vakıf, ferâiz ve siyer konularını ele almaktadır.

12. Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtakatları. Bu kıymetli eserinde Hz. Muaviye (R.A) hakkındaki suallere de cevaplar bulunmaktadır.

13. Dîni ve Felsefî Ahlak Lûgatçesi.

Beyânülhak, Sırât-ı Müstakim ve Sebilürreşâd mecmualarında çeşitli makaleleri yayınlanan Ömer Nasuhi Bilmen'in ayrıca gençlik yıllarında Farsça olarak yazıp Türkçe'ye çevirdiği «Nüzhetü'l-ervah» adlı bir divançesiyle 1322'de (1904) yazdığı «İki Şükûfe-i Taaşşuk» adlı bir romanı da vardır.

{(*): Geniş bilgi için bak. Türkiye Diyanet Vakfı, İslâm Ansiklopedisi, "BİLMEN Ömer Nasuhi" maddesi.}

— 13 —
MÜELLİFİN "ÖNSÖZ"Ü

Müslümanlar için her hususta bilgi sahibi olmak bir vazifedir. Din hususunda bilgi ise «İlmihal» adını alarak en birinci vazifeyi teşkil eder.

Her Müslüman için yapılması gerekli en büyük bir vazifedir ki, mensup olduğu mukaddes İslam dini hakkında kâfi derecede bilgi sahibi olsun, bu bilgisine göre dini vazifelerini yapsın, dini hayatını tanzim etsin.

Zaten bütün insanlığın bir manevi ruhu mesabesinde olan dinden, din bilgisinden hiçbir kimse ihtiyaçsız kalamaz. En eski zamanlardan beri gerek ilkel kavimlerden ve gerek medeni ve ileri seviyedeki milletlerden hiçbiri yoktur ki dine bağlı bulunmuş olmasın.

İnsanların hakiki rahatları, saadetleri ilahi bir din sayesinde gerçekleşip ortaya çıkar, düşünceli şahsiyetlerin ruhları, vicdanları ancak böyle bir din sayesinde huzursuzluktan kurtulur, sükûnet bulur. Beşeriyetin yaratılışındaki yüksek gaye, ancak böyle bir dine sarılmakla meydana gelir. O halde uyanık bir ruha, temiz bir vicdana sahip olan hangi insandır ki, kendisini böyle hakiki bir dine ihtiyaçtan berî görebilsin? Kendi şahsiyetini, istikbalini, saadetini korumak isteyen hangi bir insandır ki, böyle yüce bir dinin itikada, temizliğe, ibadete, helal ve harama, ahlaka dair olan kutsal hükümleri hakkında muhtaç olduğu bilgileri elde etmek istemesin? O mübarek dinin ortaya çıkmasına, yükselmesine, her tarafa yayılmasına, kısacası feyizli tarihine âit bir şeyler öğrenip bellemek arzusunda bulunmasın?

Hiç şüphe yok ki kendi varlıklarını kaybetmeyen uyanık fertler, cemiyetler öteden beri bu ihtiyacı, bu arzuyu kendi ruhlarında duymuş, dini eserleri aramaya, bunları bulup okumaya lüzum görmüşlerdir.

İnsanların bu yaratılışlarındaki meyillerinden, bu ruhi ihtiyaçlarından dolayıdır ki, her asırda din alimleri tarafından binlerce dini eserler yazılmıştır. Ancak her zamanın, her muhitin haline, kabiliyetine göre bu gibi eserlerde birer yenilik göstermek, mahiyetleri daima muhafaza edilecek olan dini meseleleri mümkün olduğu kadar herkesin anlayabileceği bir tarzda yazmak, bunların bir kısım hikmetlerini, faydalarını sade bir uslüp ile göstermeye çalışmak da pek lazımdır.

Malumdur ki İslam dininin ihtiva ettiği hükümler başlıca şu dört kısma ayrılır.

1. İtikada âit hükümler.

2. İbadetlere, muâmelelere âit hükümler.

3. Helâle, harama, mubah ile mekruha âit hükümler.

4. Ahlâka âit hükümler.

Bu dört kısım hükümler hakkında pek tafsilatlı, mükemmel kitaplar yazılmış olduğu gibi, pek özetlenmiş sade kitaplar da yazılmıştır. Bununla beraber bu

— 14 —

dört kısımdan her biri çok kere başka başka bir kitap halinde yazılmış, bu dört kısmı bir araya toplayan eserler nispeten az bulunmuştur.

Biz esasen tafsilatlı eserlerden ihtiyaçsız kalamayız. Fakat öyle uzun uzadıya yazılmış eserleri okumaya, onlardan kendisi için en lüzumlu olan meseleleri ayırt etmeye de herkesin gücü yetmez. Ne mesleği, ne de vakti müsait bulunmaz. Pek kısa yazılmış eserler ise ihtiyacı yeter derecede karşılayamaz, maksadı temin edemez. Hele bu gibi eserler pek kapalı cümlelerle yazılmış bulunursa, istenilen faydaların elde edilmesi büsbütün güçleşir.

Muhtelif mesleklere ayrılmış olan dindaşlarımızın dini ihtiyaçlarını kâfi derecede karşılayabilecek bir ilmihal kitabı yazılmasına bir çok zatlar tarafından lüzum gösterilmekte ve bu hususta acizlerine müracaat edilmekte idi. Bu yüzden mukaddes dinimizin itikada, temizliğe, ibadete, kerahiyet ve istihsana, ahlaka dâir başlıca hükümlerine ve bir kısım büyük peygamberlerin hayatları ile İslam dininin tarihçesine ait ve on kitaptan oluşan oldukça büyük bir ilmihal kitabı yazmayı bir vazife bildim. ALLAH Teâlâ Hazretlerinden yardımlar dileyerek bu vazifeyi yerine getirmeye başladım, en muteber, en kıymetli din kitaplarımıza müracaat ettim, ibadetler kısmını daha uzunca yazmaya çalıştım, O Kerîm Feyyaz'ın lûtuf ve inayetiyle meydana gelen bu esere «Büyük İslam İlmihali» adını verdim.

Eğer bu eserim, dindaşlarımın istifadelerine hizmet ederek hakkımda hayırlı dualarını kazanmaya vesile olursa, naciz kalemimi tebrik ederim. Bütün yazılarıyla yalnız Hak Teâlâ Hazretleri'nin rızasını kazanmak isteyen aciz bir yazıcı için bundan büyük mükâfat da olamaz. Muvaffakiyet ALLAH'ü Teâlâ'dandır.

Fatih Dersiâmlarından

Erzurumlu Ömer Nasuhî BİLMEN

— 15 —

BİRİNCİ KİTAP

İTİKAT HAKKINDADIR
— 16 —

İÇİNDEKİLER

-Hakikî bir dinin mâhiyeti ve başlıca dinler

-Hakikî bir dinin vasıfları ve faydaları

-İslam dininin evrensel olması ve mesut netîceleri

-İman ve İslam'ın mâhiyetleri

-İman ve İslam'ın şartları

-ALLAH Teâlâ'ya ve sıfatlarına iman

-Peygamberlerine iman

-Peygamberlere olan ihtiyaç

-Semavi kitaplara iman

-Semavi kitaplara olan ihtiyaç

-Kur'ân'ın nasıl ilahi bir kitap olduğu

-Kur'ân'ın ihtiva ettiği hakîkatler

-Meleklere iman

-Meleklerin varlığındaki hikmet

-Âhirete iman

-Kıyametin mâhiyeti ve alametleri

-Âhirete âit hâdiseler

-Ahiretin varlığında ve ebedi olmasındaki hikmet

-Kaza ve kadere iman

-Kaza ve kader, insanların mesûliyyetine mâni değildir

-İtikatta ehli sünnetin imamları

— 17 —

HAKİKİ BİR DİNİN MAHİYETİ VE BAŞLICA DİNLER

1- Hakiki bir din, ALLAH Teâlâ Hazretleri'nin bir kanunudur ve bir takım hükümlerin, hakikatlerin mukaddes toplu bir şeklidir ki; bunu peygamberleri vasıtalarıyla insanlara lütuf ve ihsan buyurmuştur. Bu kanun, insanları hayra götürür. İnsanlar, bu ilâhi kanunun hükümlerine kendi güzel tercihleriyle riâyet ettikçe doğru yolu bulmuş, hidayet üzere bulunmuş olurlar, dünyada da ahirette de selamete, saadete kavuşurlar.

2- Dinler başlıca üç kısma ayrılır:

Birincisi: Hakiki dinlerdir. Bunlar yukarıdaki tarife uygun olan, yani ALLAH Teâlâ tarafından konulup peygamberler vasıtasıyla insanlara bildirilmiş olan dinlerdir. Bunlara «İlahi» ve «Semavi» dinler de denir.

Semavi dinler esas itibarıyla birdirler, hepsi de esasta bir olup aralarında yalnız bazı ibadetler, muameleler bakımından bir fark bulunmuştur.

Hz.Adem'den Hz.İsa'ya kadar olan bütün mübarek peygamberlerin insanlara bildirmiş oldukları dinler, esasen bir; ALLAH'ın birliği akidesine dayalı iken, bunlar sonradan bozulmuş, asılları kaybolmuş olmakla, Hak Teâlâ Hazretleri en son ve en büyük peygamberi olan Hz.Muhammed (S.A.V)'i bütün insanlara peygamber olarak göndermiş, O'nun vasıtasıyla da hakiki dinlerin en sonu ve en mükemmeli olan İslam dinini kullarına ihsan buyurmuştur. Bundan dolayı bugün yeryüzünde hakiki ve ebedi din ancak İslam dinidir.

İkincisi: Muharref dinlerdir. Bunlar yukarıda da işaret olunduğu üzere asılları bakımından birer hakiki din iken sonradan bozulmuş, ilahi mahiyetlerini kaybetmiş olan dinlerdir.

Üçüncüsü: Batıl dinlerdir. Bunlar, asılları bakımından da hakiki bir din ile ilgili olmayan dinlerdir. Bunlar birtakım milletlerin kendilerine din adına uydurmuş, ortaya atmış oldukları şeylerdir. Bunlarda akla, hikmet ve maslahata uygun bazı hükümler bulunsa bile bunlar, asıl mahiyetleri, özlükleri, ilahi olmak şerefinden mahrum bulunduğundan hiçbir şekilde dine mahsus kudsiyete sahip olamazlar. Mecusilerin ve putlara tapan diğer milletlerin dinleri bu kısımdandır.

HAKİKİ BİR DİNİN VASIFLARI VE FAYDALARI

3- Hakiki bir dinin ayırıcı vasıfları, yani kendisini diğer dinlerden müstesna, mümtaz bulunduran sıfatları pek çoktur. Mesela hakiki bir din, insanlara yalnız bir ALLAH'ın varlığını bildirir, yalnız bir ALLAH'a tapılmasını emreder, bütün kâinatın ALLAH Teâlâ'dan başka yaratıcısı olmadığını haber verir, bütün peygamberlere, semavi kitaplara istisnasız inanılmasını ister. Ebedi bir hayatın, bir ahiret gününün varlığını anlatır, insanları bir dairede birleştirir, aralarında bir kardeşlik meydana getirir, aralarında esasen bir eşitlik bulunduğunu gösterir, insanların arasında yalnız takva, ALLAH'tan korkmak, faziletle vasıflanmak itibarı ile bir fark bulunduğunu beyan eder. Kısacası her yönüyle akla, hikmete uygun olur, insanların kurtuluşuna, saadetine vesile bulunur.

— 18 —

İşte bütün bu vasıfları tamamen bulunduran din, bugün yeryüzünde İslam dininden başka değildir.

4- Hakiki bir dinin faydalarına gelince: Bu faydalar pek çok ve pek mühimdir. Böyle bir din sayesinde insanların erişecekleri faydaları, saadetleri tam olarak anlatmaya hiçbir kalem güç yetiremez. Ancak şunu arzedelim ki, insan, hakiki bir din sayesinde kendisinin ne için yaratılmış olduğunu öğrenir, kendisini yaratan, büyüten, nice nimetlere eriştiren mukaddes mabudunu bilir, beşeriyetin peygamber denilen kudsi simalarını tanır, onların güzel huylarıyla hayatını aydınlatmaya çalışır, insanlığa layık bir yaşayış ile yaşar, ölünce de sonsuz bir saadete erişmiş olur.

Şunu da arzedelim ki; hakiki bir din, insana metanet verir, insanı hayata hazırlar, insanı en düşünceli, en kederli günlerinde teselli eder, insanın gelecekteki hayatını korumuş olur.

Bir kere düşünelim: Şüphe yok ki insan bu dünya alemine atılmış bir mahlûk (yaratılmış canlı bir varlık)tır. İnsan bu alemdeki diğer bir çok varlıkların yanında bir zerre mesabesinde kalmaktadır. İnsan bir çok ihtiyaçlar içinde çırpınmaktadır, tabiatın bir çok kuvvetleri karşısında pek aciz bir durumda kalmaktadır. Sonra da daha açılmadan solan çiçekler gibi rengini, güzelliğini, bütün varlığını kaybederek ölüp gitmektedir. O halde insanlık yalnız bu fani varlıktan ibaret olsa, insanlar kadar hallerine acınacak bir mahlûk bulunamaz.

Demek ki insan için bu maddi, fani hayat bakımından tam bir huzur, tam bir bahtiyarlık düşünülemez.

Fakat diğer bir bakımdan insan pek bahtiyardır, pek mesuttur. Çünkü hakiki bir dine sarıldıkça kalben müsterihtir, ebedi bir saadete namzettir, bu fani varlığın yok olması, kendisini hiç de endişeye düşürmez. O, bir ebedi varlığın kendisini kucaklayacağından emindir. O, yok olmaya yüz tutmayacak bir mevkîye kavuşmakla bahtiyar olacağına kanidir.

İşte bütün bunlar, hakiki bir dinin insanlık alemine temin edeceği faydalar kısmındandır.

İnsan ancak böyle bir din, böyle ilahi bir kanaat sayesindedir ki, hayatını tanzim eder, muazzam mabuduna seve seve ibadette bulunur, hukuka riayet eder, ebedi bir mükafat neşesiyle yurduna, yurttaşlarına bütün insanlığa hizmet etmek ister, cemiyetin pek kıymetli bir ferdi bulunur.

Kısacası, insanlığa bu ulvi ruhu veren, bu güzel yaşayış tarzını öğreten, hakiki bir dinden başka değildir.

— 19 —

İSLAM DİNİNİN EVRENSEL OLMASI VE MESUT NETİCELERİ

5- İslam dini, hakiki dinlerin en sonu ve en mükemmelidir. Bu mübarek din, yalnız bir kavme, bir asra mahsus değildir. Bilakis bütün insanlara ve bütün asırlara ait umumi, tabii bir dindir. İnsanların yaratılışlarına, yaşayışlarına tamamıyla uygundur. Bu muazzam din, bir kurtuluş ve mutluluk yoludur, bir selamet ve saadet kaynağıdır. Ve Mukaddes Mabud'umuzun razı olduğu yegane dinden ibarettir.

إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْإِسْلَامُ

"Gerçekten ALLAH katında makbul din, yalnız İslam'dır." {(*): Âl-i İmrân suresi: 19}

6- İslam dininin ortaya çıkma ve yayılma tarihleri gözönüne getirilirse, o çağlardaki milletlerin halleri dikkate alınırsa, bu yüksek dinin ne mesut neticelere sebep olduğu insanlık aleminde ne kadar hayırlı, ne kadar mukaddes sayılmaya layık bir inkılap meydana getirmiş bulunduğu pek güzel anlaşılır.

Malumdur ki, İslamiyet'in ortaya çıkışından evvel bütün yeryüzü din bakımından büyük bir cehalet içinde kalmıştı. Hakiki dinler sönmüş, ilahi ilim ve irfan güneşi batmış, bütün ufukları bir karanlık kaplamıştı. İnsanlar yalnız kendi hırsları uğrunda çalışıyor, çarpışıyor, birbirini esir ediyorlardı. Arap yarımadası halkı ise bütün bütün cehalet içinde kalmıştı, elleri ile yaptıkları putlara tapıyorlardı da, bu hareketlerinden hiç sıkılmıyorlardı. Kendi kız çocuklarını diri diri kumlara gömerek öldürüyorlardı da, hiçbir acı duymuyorlardı. Asırlardan beri başka milletlerin hakimiyeti altında zilletle yaşıyorlardı da, bundan hiç üzülmüyorlardı. Kısacası hiçbir yerde güzel itikattan, güzel ahlaktan, güzel amellerden, duygulardan eser kalmamıştı.

Fakat ne zaman ki islam güneşi doğmaya başladı, derhal alemin birçok tarafları aydınlandı. İnsanlık alemi haktan, adaletten, eşitlik ile kardeşlikten haberdar oldu. Putların, insanların ayaklarına eğilip tapınan başlar, kâinatın ortaktan, benzerden münezzeh olan yaratıcısı için secdelere kapanmak şerefine erdi, ruhlar yükseldi, diller Hak Teâlâ'nın zikri ile bezendi. Gözler büyük yaratıcımızın emsalsiz şaheserlerine hayret ve dikkatle bakmaktan meydana gelen uyanıklık nurları içinde kaldı.

Özetle, islam dini sayesinde hakiki bir medeniyet, tertemiz bir insanlık, pek faydalı bir yükselme ve en mesut bir inkılap meydana geldi. Artık insanlık alemi bu mukaddes dine sarıldıkça, şüphe yok ki daima yükselecektir.

— 20 —

İMAN İLE İSLAMIN MAHİYETİ

7- İman, lugatta bir şeye inanmak, bir şeyi tasdik etmek, "Bu şey böyledir, şöyledir." diye hüküm vermektir.

Istılahta: "ALLAH Teâlâ'nın dinini kalp ile kabul etmek, yani Rasulullah (S.A.V)'in bildirdiği şeyleri kat'i sûrette kalben tasdik eylemektir."

İman asıl bu tasdikten ibarettir. Fakat böyle inanılıp kalp ile samimi surette tasdik edilen şeyleri, bir mani yok ise dil ile ikrar etmek, bunların hakkında şehadette bulunmak lazımdır. Çünkü bir kimse ALLAH Teâlâ'yı ve diğer iman edilecek şeyleri kalben tasdik ettiği halde, dili ile ikrar eylemezse; hali insanlarca meçhul kalır. Onun müslüman olduğuna hükmedilemez.

İman hususunda bu tasdik ve ikrar ile beraber namaz gibi, oruç gibi güzel ameller de lazımdır. Çünkü biz bu amellerle mükellefiz. Bunlar bizim birer vazifemizdir. Bu ameller imana kuvvet verir, imanın kalpteki nurunu artırır. İnsanı azaptan kurtarır, ALLAH Teâlâ'nın lütuflarına, inayetlerine erdirir.

8- İslam tabirine gelince, bu da lugat itibariyle itaat, boyun eğmek bir şeye teslimiyet manalarınadır. Istılahta ise: "ALLAH Teâlâ'ya itaat etmek, Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in din namına bildirmiş olduğu şeyleri kalb ile, dil ile kabul ve güzel görmektir."

Bir de İslam, din manasına gelir.

9- Hakiki bir din ile İslam arasında esasen bir fark yoktur. Her hakiki din, İslam'dır. Her İslam da hakiki bir dindir ki buna «Müslümanlık» da denir.

ALLAH Teâlâ'nın dinine sadece din denildiği gibi millet, şeriat, İslam ve İslam dini de denir. Bununla beraber İslam tabiri bazen güzel ameller manasında, bazen de iman manasında kullanılır. Nitekim şeriat da dini hükümlerin yalnız ibadetlere ve nikah gibi, alım-satım gibi muamelelere ait kısmına söylenir.

İMAN İLE İSLAMIN ŞARTLARI

10- İslam dininde «ALLAH Teâlâ'ya, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kaza ve kadere» iman etmek birer esastır. Bunları bilip tasdik etmek imanın başlıca şartıdır. Bu sebepledir ki «İman'ın şartları altıdır» denir. Bunlar Müslümanlıkta kat'i surette sabittir. Bunlar «zaruriyyatı diniye» dendir. Bunlara inanılması dinde zaruridir, elzemdir. Bunlar tasdik edilmedikçe iman tahakkuk etmez. Böyle zaruriyyati diniyyeden olan herhangi bir şeyi inkâr etmek ise -ALLAH saklasın- insanı derhal dinden mahrum bırakır.

Biz bu husustaki imanımızı «Amentü billahi...» kavl-i şerifini okumakla daima açıklamış ve isbat etmiş oluyoruz

آمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرَسُلِهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ وَبِاْلقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ
— 21 —

"Amentü billahi ve melâiketihi ve kütübihi ve rusülihi ve'l-yevmi'l-ahiri ve bi'l-kaderi hayrihi ve şerrihi min'ALLAH'i Teâlâ. Ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilâhe ill'ALLAH. Ve eşhedü enne Muhammed'en abdühü ve rasulüh."

Bunu okuyan müslüman demiş oluyor ki, «Ben ALLAH Teâlâ'ya ve onun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaderin -yani takdir edilmiş şeylerin- hayır olsun şer olsun, ALLAH Teâlâ'dan olduğuna inandım, öldükten sonra dirilip mahşer yerine gitmek de haktır gerçektir, ben şehadet ederim ki ALLAH Teâlâ'-dan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Hz.Muhammed (S.A.V) ALLAH Teâlâ'nın kuludur ve peygamberidir.»

11- İslamın şartlarına gelince bunlar da beştir. Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in bir hadis-i şerifleri şu mealdedir:

بُنِيَ الْإِسْلَامُ عَلٰى خَمْسِ شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ أَنَّ محمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ وَالْحَجِّ وَ صَوْمِ رَمَضَانَ

"İslam dini beş şey üzerine kurulmuştur. Biri kelime-i şehadettir. Diğerleri de: Namaz kılmak, zekat vermek, hac etmek ve ramazan-ı şerif orucunu tutmaktır." {(*): Buhari; İman:1; No:8; 1/12 Müslim; İman:5; No:21; 1/45 Tirmizi; İman:3; No:2618; 4/275 Nesâî; No:5001; 8/107 Ebu Nuaym el-Isbahani, el-Müsnedü'l-Müstahrec Ala Sahihi'l-İmami Müslim; İman: No:102; 1/110 A. b. Hanbel; No:4783; 2/26}

İşte bu beş şey, İslam'ın şartıdır. Bu şartlara riayet eden bir insan, İslam şerefine ermiş, müslüman ünvanını kazanmış olur.

«Eşhedü en la ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü» kavl-i şerifi kelime-i şehadettir. «La ilahe illallah Muhammedün resûlüllah» kavl-i şerifi de, kelime-i tevhiddir. Biz bu mübarek kelimeleri daima okuruz.

ALLAH TEÂLÂ'YA VE SIFATLARINA İMAN

12- Yukarıda da yazıldığı gibi imanın başlıca altı şartı, altı temeli vardır. Birincisi, ALLAH Teâlâ'ya iman etmektir. Şöyle ki: «ALLAH Teâlâ» diye mukaddes ismini zikrettiğimiz bir Halik-ı Azimüşşan (şânı büyük bir yaratıcı) vardır. O'nun bir tek olan zatı, bütün kemal sıfatlarıyla vasıflanmıştır. Bütün noksan sıfatlardan beridir, tertemizdir. Bütün alemleri yoktan var eden odur, onun büyüklüğüne, kudret ve azametine son yoktur. Bizleri ve bizim gördüğümüz, görmediğimiz, göremeyeceğimiz nice binlerce alemleri yaratıp, yaşatan besleyen ancak odur.

ALLAH Teâlâ'nın «Rahman, Rahim, Halik, Rezzak, Hakim, Rabb, Mübdi, Aziz, Gaffar, Cebbar, Tevvab, Hak» gibi daha bir çok mukaddes isimleri

— 22 —

ve pek muazzam sıfatları vardır. Bilhassa Vücud sıfatıyla muttasıftır, bundan başka mübarek sıfatları iki kısma ayrılır. Bir kısmı "Sıfat-ı selbiye"dir {(*): Allah'ın şanına yakışmayan ve onu noksanlıklardan tenzih eden ve sadece Cenab-ı Hak'ta bulunup yaratıklarda mecâzi de olsa bulunmayan sıfatlardır. (Kıdem, Bekâ gibi)} ki: Kıdem, Bekâ, Havâdise Muhalefet, {(*): "Muhâlefetün lil havâdis" ifadesi daha yaygındır.} Kıyam bizzat, {(*): "Kıyam binefsihi, Kıyam bizatihi" ifadeleri daha yaygındır.} Vahdâniyet'ten ibaret olmak üzere beştir.

Diğer kısmı da Sıfat-ı zatiyye {(*): Allah'ın yüce zatına sabit olan sıfat.} ve Sıfat-ı Sübûtiyedir {(*): Allah'ın yüce zatına sabit olan kemal sıfatları. Hayat, İlim, Kudret gibi ki bunlar diğer yaratıklarda da mecazen noksan olarak bulunabilir.} ki Hayat, İlim, İrade, Kudret, Semi, Basar, Kelam, Tekvin'den ibaret olarak sekizdir. Bu kutsi sıfatların hepsine birden «Sıfat-ı Kemaliye» de denir.

İşte biz böyle kemal sıfatlarıyla vasıflanmış olan bir ALLAH'ü Azimüşşan'ın varlığına ve bütün bu yüce sıfatlarına iman ederiz. Bu mukaddes sıfatlara dair, sırasıyla biraz malumat vereceğiz.

13- VÜCÛD: ALLAH Teâlâ'nın varlığı demektir. Gerçekten ALLAH Teâlâ vardır ve en büyük varlık ona mahsustur. Onun varlığı her şeyden daha fazla apaçık ortadadır. Çünkü ALLAH Teâlâ olmasaydı, hiçbir şey var olmazdı. Gerek bizim ve gerek herhangi bir şeyin varlığı, Hak Teâlâ'nın varlığına bir delildir.

Biz biliyoruz ki, bu alemdeki şeylerden hiçbiri kendi kendine var olacak bir mahiyette değildir. Bunlardan hiçbiri ne kendi kendine var olabilir, ne de kendi kendine yok olabilir. Başka bir deyişle; yaratılmış hiçbir şey, kendi kendine yokluktan varlığa gelemez, varlıktan yokluğa gidemez. Ve yaratılmış hiçbir şey, ne bir zerreyi var edebilir, ne de bir zerreyi yok edebilir. Halbuki içinde yaşadığımız bu dünya ile beraber sonsuz alemler meydana gelmiş, birbiri ardınca meydana gelmekte bulunmuştur. Nice şeyler de var iken yok olmuştur.

Bu sebeple bütün bunları var eden, yok eden kuvvet ve hikmet sahibi yüce bir yaratıcının varlığından asla şüphe edilemez.

14- ALLAH Teâlâ'nın varlığını isbat için, kelam ilminde ve felsefe kitaplarında pek çok deliller yazılmıştır. Biz bunların bir kısmını «Muvazzah İlmi Kelam Dersleri» adındaki eserimizde yazmış bulunuyoruz. Şimdi burada bizim için yalnız:

إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَوَاتِ

âyet-i celilesini {(*): Âl-i İmran sûresi: 190} okuyup yüksek meâlini düşünmek kafidir.

— 23 —

Bu âyet-i kerime güzelce düşünülürse ALLAH Teâlâ'nın varlığına, büyüklüğüne dâir yüz binlerce delil göz önünde belirmeye başlar. Bizim bu eserimiz şüphe yok ki bunları açıklamaya yetişmez. Ancak Astronomi (Gök bilimi), Jeoloji (Yer bilimi), Zooloji (Hayvanlar ilmi), Botanik (Bitki ilmi), Madenler, Psikoloji (Ruh bilimi), Anatomi (Vücut yapısını inceleyen bilim) gibi ilimlerin verdiği malumatı göz önüne getirenler, bu âyet-i celilenin işaret ettiği delillere pek güzel akıl erdirebilirler. Biz burada şunu söyleyelim ki, her selim akıl sahibi güzelce düşündükçe ALLAH Teâlâ'nın varlığını tasdik etmeye mecbur olur. İşte:

إِنَّ فِي خَلْقِ السَّمَوَاتِ وَاْلأرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهارِ لَآيَاتٍ لِاُولِي اْلأَلْبَابِ

"Şüphe yok ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, uzayıp kısalmasında selim akıllara sahip olanlar için -Hak Teâlâ'nın varlığına ve onun kudret ve hikmetinin kemaline âit- deliller, alâmetler vardır." {(*): Âl-i İmran sûresi: 190} meâlinde olan yukarıdaki âyet-i kerime bunu haber veriyor. Bunu takip eden:

اَلَّذِينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهِ

ayet-i kerimesi de temiz, selim akıl sahiplerinin, Hak Teâlâ'yı her halukârda zikreden ve gökler ile yerin yaratılışında tefekküre dalan, "Ya Rabbi! Bunları boş yere yaratmadın." diyen mütefekkir kimselerden ibaret olduğunu bildiriyor.

Bütün bu âyetler İslam dininde aklın, tefekkürün ne kadar kıymetli olduğunu da göstermiş oluyor. Hatta bir hadis-i şerifte de:

لَا عِبَادَةَ كَالتَّفكُّرِ

= Tefekkür gibi ibadet yoktur." buyrulmuştur. {(*): Taberani el-Mu'cemü'l-Kebir; No:2688; 3/68}

Gerçekten müslümanlıkta aklın, düşüncenin büyük bir yeri vardır. İslam dini tamamen akla, hikmete uygundur, hiçbir fikir yürütmekten, tenkitten çekinmesi, korkusu yoktur. İslamiyet mütefekkir insanların dinidir.

İşte bu mütefekkir insanlar, gökleri, yerleri, geceleri, gündüzleri düşünürler, fezada parıldayan ve her biri güneşten binlerce kere daha büyük olan bir çok nurani yıldızların ihtişamını tefekkür ederler. Yer yüzündeki yüz binlerce canlı-cansız emsalsiz şaheserleri göz önüne alırlar. Latif gündüzlerin, ruhani gecelerin ne kadar düzgün, muntazam bir yaratılış kanununa tâbi olarak, biri birini takip edip durduğunu dikkatle bakıp-durup düşünürler. Bütün bu düşünceler, tefekkürler neticesinde bunlara bu varlığı, bu intizamı vermiş olan ALLAH Teâlâ'yı büyük bir heyecan, coşku ve şevk ile tasdik etmeye mecbur olurlar.

Hattâ böyle büyük varlıkları değil, bir zerreden bile küçük olduğu halde büyük bir duygu ile, hayatını müdafaâ endişesiyle hareket eden bir mikrobu, yine bir zerreden küçük olduğu halde sinesi bir kuvvet hazinesi bulunan bir atomcağızı

— 24 —

düşünmek bile, aklı başında olan bir insan için bu kâinatın âlim, hakîm, olan yaratıcısını tasdik etmeye yeterlidir.

Bütün bu garip, emsalsiz şaheser, muntazam varlıklar, birer tesadüf eseri midir? Bütün bunlar bilgiden, hikmetten mahrum, belki de hayalî bir tabiatın mahsulü müdür? Hâşâ! Böyle bir şeye hiçbir akıllı, hiçbir mütefekkir kanaât sahibi olamaz.

15- Tekrar ederiz ki Hâk Teâlâ'nın varlığını büyüklüğünü anlayıp itiraf etmek için:

اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمَوَاتِ

âyeti celîlesini {(*): Bak, madde: 14} güzelce tefekkür yeterlidir. Bunun içindir ki, Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz:

وَيْلٌ لِمَنْ قَرَأَهَا وَ لَمْ يَتَفَكَّرْ فِيهَا

buyurmuştur. {(*): İbn-i Hibban; Rakaik:2; No;620; 2/386} Yani, "yazık o kimseye ki bu âyetleri okur da, bunlarda tefekküre dalmaz."

Etmekte şu levha-i tabiat Bir hâlika pek açık şehadet

(Şu görünen ibretli tabiat manzarası, bir yaratıcıya apaçık delalet ediyorken)

Bilmem nasıl eylemekte inkâr Hallak-ı Hakîm'i ehli gaflet?

(Herşeyi yerli yerinde yaratan ALLAH Teâlâ'yı, gaflet ehli nasıl inkâr edebilmektedir? Bilmem...)

Her sahada parlayan bedayi Eyler bizi intibaha dâvet,

(Her sahada parlayan emsalsiz şâheserler, bizi uyanmaya ibret almaya dâvet ediyor.)

Mağlûp oluyor heva-i nefse Hayfa ki, zavallı âdemiyet

(Ne yazık ki zavallı insanlık nefsin arzu ve isteklerine mağlup oluyor.)

Dünyaya perestiş eyliyenler Nâdim olacaklar en-nihayet

(Dünyaya tapınanlar en sonunda pişman olacaklardır.)

Bir fâide bahşeder mi heyhat! Vaktinde edilmeyen nedamet.

(Fakat boşuna... Çünkü zamanında yapılmayan bir pişmanlık herhangi bir fayda sağlar mı?)

16- KIDEM: Ezeliyet, yani evveli olmamak sıfatıdır. Evveli olmayana kadîm denir, sonradan olana da hâdis denilir. ALLAH Teâlâ kıdem sıfatıyla da vasıflanmıştır. Çünkü ezelîdir, kadîmdir. Varlığının evveli yoktur. Onun evveline asla yokluk geçmemiştir. Onun varlığı yanında milyarlarca sene, bir saniyelik bir müddet bile sayılmaz. Aynı şekilde: Gördüğümüz âlemler, milyarlarca seneden beri mevcut bulunsa bile, yine Hak Teâlâ'nın ezeliyeti yanında bir saniyelik bir hayata sahip olamaz.

Kısacası ALLAH Teâlâ kadîmdir, sonradan var olan, hâşâ ALLAH olamaz. ALLAH Teâlâ'dan başka her ne var ise onlar da hâdistir. Çünkü ALLAH

— 25 —

Teâlâ'nın kudretiyle yaratılmışlardır. Artık şüphe yok ki yaratılanlar, yaratana mahsus olan kadîm sıfatına sahip olamazlar.

كَانَ اللّٰهُ وَ لَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْئٍ

"ALLAH'ü Teâlâ vardı. O'nunla beraber hiçbir şey yoktu."

17- BEKA: Ebediyet, yani sonu bulunmamak sıfatıdır. Sonu olana fânî, sonu olmayana da bâkî denir.

ALLAH Teâlâ beka sıfatıyla da vasıflanmıştır. Çünkü ebedîdir, bâkidir, varlığının asla sonu yoktur, onun yok olacağı bir zaman düşünülemez.

Kâinat dediğimiz bütün varlıklar, ALLAH'ın kudretiyle var olmuşlardır. Bunlar yine ALLAH'ımızın kudretiyle yok olur, tekrar yine var olabilirler, binlerce değişikliklere uğrayabilirler. Fakat ALLAH Teâlâ bâkîdir, yok olmaktan, değişmekten münezzeh (beri)dir. Zira O, başkasının kudretinin eseri değildir ki onun kudretiyle yok olsun veya değişikliğe uğrasın. Bilakis diğer bütün varlıklar, O'nun kudretinin birer eseridir. Artık Hak Teâlâ'da yokluk ve değişiklik nasıl düşünülebilir?

وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُواْلجَلَالِ وَالْإِكْرَامِ

"Azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâkî kalacaktır." {(*): Rahman Suresi: 27}

18- HAVADİSE MUHALEFET: {(*): "Muhalefetün lilhavadis" ifadesi daha yaygındır.} Sonradan var olmuş şeylerden ayrı olmak sıfatıdır. ALLAH Teâlâ havadise muhalefet sıfatıyla da vasıflanmıştır. Çünkü ALLAH Teâlâ yaratılmış şeylerden hiç birine herhangi bir şekilde benzemez. Hepsine muhaliftir. Hatırlara her ne gelirse gelsin ALLAH Teâlâ onlardan mutlaka başkadır.

Yaratılmışlar, kâinat dediğimiz şeyler, hâdistirler, değişirler, başkalaşırlar, birbirine benzeyebilirler ve nihayet yok olurlar. Bütün bu fanî varlıkların cinslerini, nevilerini, şekillerini göz önüne alınız, bunların arasında insanları, melekleri de düşününüz, bunlardan hiçbiri ALLAH Teâlâ'ya hâşa, benzemez ve hiç birisinde ulûhiyetten, mâbudiyetten hâşâ bir hisse, bir parça bulunamaz. Hiç yaratılan, yok olmaya mahkûm bulunmuş olan âciz, fâni şeyler; yaratan, yok olmaktan berî bulunan ALLAH'ü Azimüşşan'a benzeyebilir mi?... Hiç O kadîm, hakîm yaratıcıya ortak olabilir mi?. Böyle bir kanaata sahip olanlar kendi fâni varlıklarını hâşâ, ALLAH'lığa kadar yükseltmeye ALLAH Teâlâ'yı da kendileri gibi naciz bir mahlûk (yaratılmış varlık) derecesine indirmeye cüret küstahlığında bulunmuş olurlar.

İnsanların ve diğer yaratılmış varlıkların bir çok ihtiyaçları vardır. Bunlar mekâna, zamana, yeyip içmeye, gelip gitmeye, doğup doğurmaya ve başka bir

— 26 —

şeye muhtaç bulunurlar. ALLAH Teâlâ ise bütün bu ihtiyaçlardan münezzehtir. O'nun Arş, Kürsî, yedi tabakaya ayrılmış sema (gökler) vesaire denilen nice âlemleri vardır. Fakat O, bunlardan hiç birine muhtaç değildir. Bunlar yok iken O yine var idi.

Artık şüphe yok ki muhtaç olan, yaratılmış şeylerin fani sıfatlarıyla sıfatlanan bir zat, -hâşâ- ALLAH olamaz. Mukaddes dinimiz, bizleri bu gibi yanlış düşüncelerden, inançlardan kesin surette menetmektedir.

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْيءٌ وَ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ

"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla herşeyi işitici ve herşeyi görücüdür." {(*): Şura sûresi: 11}

19- KIYAM BİZATİHİ: Varlığı, durması kendi zatıyla olmak manasında bir sıfattır. Bu sıfat da ALLAH Teâlâ'ya mahsustur. Şöyle ki, Hak Teâlâ'nın ezeli ve ebedi olan varlığı kendi zatıyla durmaktadır. Kendi varlığı; kendi hüviyetinin, kendi mukaddes zatının gereğidir. Asla başkasından değildir. Bunun içindir ki ALLAH Teâlâ'ya «Vacibü'l- vücud» denir. Onun varlığı, başka bir var edene ihtiyaçtan münezzehtir. ALLAH Teâlâ'yı -hâşâ- var eden bir var olsa idi, işte ALLAH o var eden olmuş olurdu. Bu sebeple: "ALLAH'ı kim var etti?" diye bir suale asla yer yoktur. Çünkü ALLAH zatıyla durmaktadır, ezelidir, başkasının var edeceği bir hüviyette değildir. Böyle olmasaydı ne kâinat var olurdu, ne de başka bir şey. Bu hakikat kabul edilmeyince, içinde yaşadığımız âlemin varlığını izaha da asla imkan bulunamaz. Kâinat dediğimiz yaratılmış şeyler ise hem var, hem de yok olmaya elverişli olduğu içindir ki, bir var ediciye muhtaç bulunmuştur.

Kısaca, ALLAH Teâlâ'yı var eden bir var asla düşünülemez. Ve O'ndan başka yaratıcı bir zat mevcut bulunamaz.

هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرِ اللّٰهِ

= ALLAH'tan başka bir yaratıcı var mı?" {(*): Fatır sûresi: 3}

20- VAHDANİYET: Birlik, tek olmak, benzeri olmamak, artmaktan, ayrılmaktan, eksilmekten beri olmak gibi manaları ifade eden bir sıfattır. Bu sıfatla sıfatlanana «vâhid» denir ki, benzeri olmayan, parçalara ayrılmaktan, çoğalmaktan beri bulunan zat demektir. Bu sıfat da ALLAH Teâlâ'ya mahsustur. Şöyle ki, ALLAH Teâlâ zatında, ulûhiyetinde, mabudiyetinde ve diğer bütün sıfatlarında birdir. Ortaktan, benzerden münezzeh (berî)dir. Kendisinde artmak, eksilmek, parçalara ayrılmak, başka şeyler ile birleşmek gibi haller asla bulunamaz.

— 27 —

Evet ALLAH Teâlâ her yönüyle birdir, her nasıl düşünülürse düşünülsün, temiz bir akıl, hikmete âşina bir ruh, bir ALLAH'tan başka ilah bulunduğunu düşünemez, başkasının ulûhiyetle, mabudiyetle sıfatlanmasına imkan veremez.

Gerçekten iki veya daha çok ilahın varlığı kat'i deliller ile reddedilmiş bulunmaktadır. Şu gördüğümüz kâinatın varlığı, devamı, intizamı bütünüyle ALLAH Teâlâ'ın birliğine şahittir.

ALLAH Teâlâ zatında, ulûhiyetinde, mabudiyetinde bir olduğu gibi yaratıcı olmasında da birdir. Yaratılmaya, yok edilmeye kabiliyetli olan; bu sebeple mümkin adını alan herhangi bir şeyi var eden, yok eden ancak ALLAH Teâlâ'dır, O'ndan başka yaratıcı yoktur.

Kâinatı böyle bizzat yaratmaya, yaşatmaya, yok etmeye kâdir olmayan bir zat ise ALLAH olamaz. Bunun içindir ki, ikinci bir ALLAH'ın varlığına asla imkan yoktur. Çünkü faraza iki ALLAH'tan biri kâinâtı tek başına yaratmaya kâdir ise, diğeri lüzumsuz olmuş olmaz mı? Bilakis tek başına yaratmaya kâdir değilse aciz bulunmuş olmaz mı? Lüzumsuz veya aciz bulunan bir zat ise nasıl ALLAH olabilir.

Bu sebeple ALLAH Teâlâ'nın her yönüyle birliğinde hiçbir selim akıl sahibi tereddüt edemez. Birden fazla yaratıcıların, mabudların varlığına inanan milletler ise akla, hikmete aykırı bir inancın esiri olmuş ve hakikat bakımından büyük bir cehalet içinde kalmışlardır

لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

"Bugün mülk, hükümranlık kimindir? (Soruyu soran ALLAH'tır, cevabını veren de O'dur.) Kahhâr olan bir tek ALLAH'ındır." {(*): Gafir (Mümin sûresi): 16}

21- HAYAT: Dirilik demektir. ALLAH Teâlâ bir tek olan, kendi zatına mahsus bir hayat sıfatı ile sıfatlanmıştır. Bu, Hak Teâlâ'nın ilim ile, irade ile, kudret ile sıfatlanmasına mahsus bir sıfattır. Hayatı olmayan bir şey; bilmekten, dilemekten, bir şey yapabilmekten mahrum bulunur, bu mahrumiyet ise büyük bir noksanlıktır.

Evet... Bu sıfatlardan mahrum olan bir şey, kendi kendine hiçbir eser meydana getiremez. Hele bilgi, düşünce, dileme, güç sahibi olan varlıkları yaratmaya asla kabiliyetli bulunamaz. Çünkü hiçbir eser, eser sahibinde bulunmayan bu gibi vasıflara sahip bulunamaz. Bunun içindir ki, tabiat denilip ilim ile, irade ile, kudretle sıfatlanmayan ve varlığı eşya ile durduğu düşünülüp bu eşya haricinde bir varlığı bulunmayan şuursuz bir varlık, bir yaratıcı sıfatına asla sahip görülemez. Özellikle böyle bir varlık akla, iradeye, kudrete sahip milyarlarca yaratılmış varlıkların yaratıcısı hiçbir şekilde olamaz.

— 28 —

Bu sebeple kâinatın yaratıcısı olan ALLAH Teâlâ'nın hayat ile sıfatlanmış bir Hayy-u Kayyûm olduğunda asla şüphe yoktur.

هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ

= O Hay (ezeli ve ebedi bir hayat sahibi)dir, Kayyûm (bütün yaratılmışların idaresini bizzat yürüten)dir." {(*): Bakara suresi: 255}

22- İLİM: Bilmek, idrak etmek sıfatıdır. ALLAH Teâlâ ilim sıfatı ile de sıfatlanmıştır. Ve onun ilmi, yaratılmışların ilmi gibi basit, sınırlı olmayıp bütün kâinatı kuşatıcıdır. Evet... Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ herşeyi bilir, onun bilmesinden bir zerre bile kurtulamaz. Ve hiçbir fert kendi hareketini, kendi düşüncesini ALLAH Teâlâ'dan saklayamaz. Çünkü böyle herşeyi bilmeyen, her hareketten, her düşünceden haberi bulunmayan bir zat ALLAH olamaz, bu kadar emsalsiz şaheserleri meydana getiremez, bu kadar yaratılmış varlıkları idare edemez.

ALLAH Teâlâ'nın böyle herşeyi bildiğini güzelce düşünüp tasdik eden bir insan, şüphe yok ki daima uyanık bulunur, her işini, her hareketini bir edep dairesinde tanzim eder, fena sözler söylemez, fena şeyler düşünmez, hiçbir kimsenin hakkına sarkıntılık etmez, hiçbir kimsenin görüp bilmeyeceği bir yerde bile ALLAH'ın buyruklarına aykırı bir iş yapmaz. Çünkü kendisinin bütün yaptıklarını, yapacaklarını ALLAH Teâlâ'nın bildiğine imanı vardır.

أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَ هُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

"Hiç yaratan bilmez mi? O en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden hakkıyla haberdardır." {(*): Mülk suresi: 14}

23- İRADE: Dileyebilmek, tercih edebilmek sıfatıdır. ALLAH Teâlâ irade sıfatı ile sıfatlanmıştır ve onun iradesi ezelidir. ALLAH Teâlâ yaratacağı şeyleri bu irade sıfatı ile kendi hikmetine göre birer şekle tahsis buyurur ve onun irade buyurduğu şey mutlaka olur, irade buyurmadıkça da hiçbir şey meydana gelemez, getirilemez.

ALLAH Teâlâ bütün bu kâinatı ezeli olan iradesi ile yaratmıştır. Yaratılmış şeylerin binlerce, milyonlarca cinslere, nevilere, sınıflara ayrılmış olması, muhtelif özelliklere, sıfatlara sahip bulunması, mesela bir topraktan, bir sudan, bir havadan istifade eden sayısız ağaçların, ekinlerin, çiçeklerin, meyvelerin, başka başka şekillerde, renklerde, tatlarda meydana gelmesi, bütün ezeli bir iradenin neticesinden başka değildir.

İşte bütün bunlar, ALLAH'ımızın irade sıfatı ile sıfatlanmış olduğuna birer delildir. ALLAH Teâlâ hakkında mecburiyet düşünülemez, hiçbir şeyi var etmeye

— 29 —

veya yok etmeye -haşa- mecbur değildir. Mecburiyet bir acizlik halidir. ALLAH Teâlâ'nın şanına, azametine asla yakışmaz.

فعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ = Dilediği şeyleri mutlaka yapandır." {(*): Burûc suresi: 16}

24- KUDRET: Zenginlik, zor, hayat sahiplerine mahsus kuvvet manasında bir sıfattır. Ezeli, ebedi tam bir kudret ALLAH Teâlâ'ya mahsustur. ALLAH Teâlâ, her yaratılmışta dilediği tasarrufa kâdir, her mümkün şeyi yaratmaya, yok etmeye muktedirdir. Onun kudretine son yoktur. Bu muazzam kâinât onun kudretine pek parlak, pek kuvvetli bir delildir.

ALLAH Teâlâ dilerse bir saniye içinde binlerce alemi yoktan var eder ve dilerse binlerce alemi bir anda büsbütün yok eder. Çünkü herhangi mümkün bir şeyde böyle dilediği şekilde tasarrufa kâdir olmayan bir zat, kâinâtın ALLAH'ı olamaz.

ALLAH'ü Azimüşşan'ın bu büyük kudretini güzelce düşünen bir mümin onun azametinin önünde eğilir, onun kudretinden titrer, onun mukaddes emirlerini, yasaklarını yerine getirmeye çalışır durur.

وَ هُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْئٍ قَدِيرٌ

= O her şeye hakkıyla gücü yetendir." {(*): Maide suresi: 120}

25- SEMİ': İşitmek kuvvetidir. ALLAH Teâlâ semi' = işitme sıfatı ile de sıfatlanmıştır. Onun işitip bilmesi, başkalarının işitip bilmeleri gibi noksan, sınırlı değildir. Hak Teâlâ hazretleri, herşeyi işitir, en gizli sesler, hareketler O'nun işitmesinden kurtulamaz. Özellikle kullarının dualarını, zikirlerini, gizli aşikar yalvarma ve yakarmalarını işitir, kabul eder, mükafatlandırır.

ALLAH Teâlâ'nın böyle herşeyi bilip işitir olduğuna iman eden uyanık bir insan, şüphe yok ki daima güzel konuşur, daima Hak Teâlâ'yı zikre, tevhid ve yüceltmeye çalışır. Her işini, her sözünü güzelce yoluna kor.

اِنَّ اللّٰهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ

= Muhakkak ki ALLAH Teâlâ herşeyi hakkıyla işitici, herşeyi hakkıyla görücüdür." {(*): Hacc suresi: 75}

26- BASAR: Göz ve görme kuvveti demektir. ALLAH Teâlâ kendi şanına layık bir şekilde basar

= görmek sıfatı ile de sıfatlanmıştır. Şöyle ki:

Hak Teâlâ Hazretleri herşeyi görür ve bazı şeyleri görmesi diğer şeyleri görmesine asla mani olamaz ve onun görmesinden hiçbir zerre gizli kalamaz. Mesela en karanlık gecelerde, en ufak karıncaların ve daha küçük yaratılmışların kımıltılarını, yürümelerini, bütün vaziyetlerini görür, bilir.

Şüphe yok ki, görüp bilmekten mahrumiyet, büyük bir noksanlıktır. Böyle noksanlıklar içinde bulunan kör kuvvetler, duymaz-bilmez varlıklar, asla tanrılık,

— 30 —

yaratıcılık vasfına sahip olamazlar. ALLAH'ü Azimüşşan ise bütün noksanlıklardan münezzehtir, bütün kemal sıfatlarla sıfatlanmıştır.

Kalbi iman dolu bir insan, ALLAH Teâlâ'nın daima kendisini görüp gözetmekte olduğunu bilir, düşünür, durumunu düzeltir, edebe aykırı hiçbir harekette bulunmaz, melekler gibi temiz bir hayata sahip olmaya çalışır durur:

وَ اعْلَمُوا أَنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

"İyi bilin ki ALLAH Teâlâ yapmakta olduklarınızı hakkıyla görücüdür." {(*): Bakara sûresi: 233}

27- KELAM: Bir manayı ifade eden, bir maksadı anlatan söz demektir. ALLAH Teâlâ, kelam sıfatına da sahiptir. Onun kelamı, harften, sesten münezzehtir, ezelîdir.

Hak Teâlâ, kendi ezelî kelamını dilediği zaman kendi şanına layık bir şekilde meleklerine bildirir, işittirir, anlatır.

ALLAH Teâlâ'nın Peygamberlerine dilediği şeyleri vahy ve ilham etmiş olması da bu kelam sıfatının bir tecellisi (açıkça ortaya çıkması) demektir. Bu kelam sıfatı iledir ki, semavi (ilahi) kitaplar meydana gelmiş ve özellikle "Kelam-ı Kadîm" denilen Kur'an-ı Mübîn Peygamberimize inmiş olup, insanlık için asırlardan beri bir hidayet rehberi bulunmuştur:

مِنْهُمْ مَنْ كَلَّمَ اللّٰهُ وَ رَفَعَ بَعْضَهُمْ دَرَجاتٍ

"O (Peygamberler)den bir kısmı vardır ki, ALLAH Teâlâ onlarla konuşmuş ve bazılarını da derece derece yükseltmiştir." {(*): Bakara sûresi: 253}

28- TEKVİN: Var etmek, icat etmek manasınadır. Bu da ALLAH Teâlâ'ya mahsus bir sıfattır.

Hak Teâlâ Tekvin sıfatı ile dilediği herhangi bir şeyi yok iken var eder veya var iken yok eder.

ALLAH Teâlâ'nın bu alemleri yaratıp yok etmesi ve bilhassa kullarını yaratması, yaşatması, beslemesi sonra da öldürüp başka bir âleme götürmesi bütün bu Tekvin sıfatının birer tecellisi demektir.

اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْأً اَنْ يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

"ALLAH'ü Teâlâ bir şeyi (yaratmak) istediği zaman onun yaptığı sadece ol demekten ibarettir, o da hemen oluverir." {(*): Yâsin sûresi: 82}

29- ALLAH'ımızın mukaddes sıfatlarına dair verdiğimiz malumata bir hülasa olmak üzere şunu da tekrar arz edelim ki, Hak Teâlâ'nın varlığı, birliği, kudret ve azameti, ezeliyet ve ebediyeti ve diğer yüce sıfatları her şeyden daha açıkçadır, bunları inkâra, düşünüp tasdik etmemeye asla imkan yoktur.

— 31 —

Bir kere düşünelim, bu kâinatta hiçbir zerrenin kendiliğinden var, kendiliğinden yok olamayacağını ve yine hiçbir zerrenin kendiliğinden kımıldanıp duramayacağını ilim ve fen haber vermiyor mu? Halbuki biz milyonlarca âlemin, milyonlarca parlak gök cisimlerinin, yıldızların varlığını, hareket ve sükûnunu görüp biliyoruz. Artık bunları var eden ezeli, ebedi bir ALLAH'ın varlığında nasıl şüphe edilebilir.

Biz yine biliyoruz ki; bilgisi olmayan, iradesi, kudreti bulunmayan bir şeyin; bir gayeye, bir hikmete yönelik ve emsalsiz, latif bir takım eserleri var etmesi aklen imkansızdır. Halbuki biz bu âlemde her neye bakacak olsak, onun bir gâyeye, bir hikmet ve maslahata yüz tutmuş olduğunu görürüz.

Evet... Herhangi bir küreden en küçük bir zerreye kadar bakılınca onların öyle gelişi güzel, tesadüf eseri olmadığı görülüyor, onların boş yere yaratılmamış olduğu anlaşılıyor, her birinde fevkalade bir güzellik ve incelik, bir sanat eseri, bir irade ve seçilmişlik nişanesi görülmüş oluyor.

Artık bu kadar faydalı, emsalsiz şaheserlerin ilim, kudret, hikmet sahibi olan ezeli bir yaratıcıya muhtaç olmadığını kim söyleyebilir.

Biz bütün bu dışımızdaki varlıklardan dikkatlerimizi alalım da kendi nefsimize, kendi vicdanımıza müracaat edelim, vücudumuzun bütün zerreleri, hücreleri, vicdanımızın bütün duyguları, aklımıza fikrimize doğan bütün düşünceler şanı pek büyük bir ALLAH'ın bizleri yaratan, yaşatan, rızıklandıran bir yaratıcının varlığına daima şahitlik edip durmuyor mu?

O halde hiç şüphe yok ki, kimse kendi insanlığını kaybetmedikçe uluhiyyet fikrinden, ALLAH'a iman akidesinden asla mahrum bulunamaz:

هَلْ مِنْ خَالِقِ غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ

"Hiç ALLAH'ü Teâlâ'dan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mıdır." {(*): Fâtır suresi: 3}

PEYGAMBERLERE İMAN

30- Bütün peygamberlere iman etmek Müslümanlıkta bir esastır. Peygamber lugâtta bir haberi getirip bildiren kimse demektir. Din ıstılahında, ALLAH'ü Teâlâ'nın kullarına dinini bildirmek için memur ettiği pek muhterem insanlardan her birine "Peygamber" denilmiştir ki bu zatlar ALLAH'ü Azimüşşan'ın birer elçisi demektir. Bu zatların Hak Teâlâ tarafından böyle peygamber gönderilmiş oldukları, kendi şahsiyetlerinde görülen büyüklükle ve açıklamaya muvaffak oldukları bir takım mucizeler ile sabit olmuştur.

31- Mucize: Başkalarının meydana getiremeyecekleri harikulade şeylerdir ki, bir peygamberin doğruluğuna şahitlik yapmak için onun tarafından Hak Teâlâ'nın kudretiyle meydana getirilir.

— 32 —

32- Keramet: Bir kısım harikulade şeylerdir ki, ALLAH Teâlâ'nın kudreti ile «evliya» denilen kulları tarafından meydana getirilir. Bunlar da o velilerin tabi bulunmuş oldukları peygamber için birer mucize sayılır. Çünkü o peygamber, hakikaten peygamber olmasaydı, kendisine tabi olanlardan böyle kerametler meydana gelemezdi.

33- Meûnet, istidraç: Peygamberlik iddiasına kalkışmayan bazı alelâde kimselerden meydana gelen ve harikulâde bir halde görülen bir takım hadiselerdir ki, kendilerinin büyüklüğüne delalet etmez ve hiçbir vakit mucize veya kerâmet derecesine varamaz.

Fakat yalan yere peygamberlik davasına kalkışan kimselerden ne mucize, ne keramet, ne de diğer hârikalar meydana gelmez.

Öyle yalancı şahısların mucize veya harika diye meydana koyacakları şeyler, şüphe yok ki ya bir göz boyamadır veya bazı ilmi düsturlara dayanan bir sanat eseridir. Bunların mahiyetleri derhal meydana çıkar, bunları başkaları da daha mükemmel bir surette yapıp gösterebilir.

Yalan yere peygamberlik iddiasında bulunmuş olanların ne gibi akibetlere uğradıkları, yalancılıklarının nasıl meydana çıktığı tarihçe malumdur.

34- Peygambere, «Nebi» de denir. Bununla beraber yeni bir kitap ile, yeni bir şeriat ile bir ümmete peygamber gönderilmiş olan zata nebi, peygamber denildiği gibi «Resul, Mürsel» de denir. Yeni bir kitap ve yeni bir şeriat ile gönderilmeyip de kendisinden evvelki bir peygamberin kitabını ve şeriatını ümmetine bildirmeğe memur olmuş olan zata da yalnız nebi veya peygamber denilir, resül ve mürsel denilmez. Nebi'nin çoğulu enbiya'dır, resûl'ün çoğulu rusül, mürsel'in çoğulu da mürselîn'dir.

35- ALLAH Teâlâ'nın ilk peygamberi Hz.Âdem aleyhisselamdır. Son ve en büyük peygamberi de bizim sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselamdır. Bu sebeple Peygamber Efendimize «Hatemu'l-enbiya» denilmiştir. Bunların arasında sayılarını ancak ALLAH Teâlâ'nın bildiği daha bir çok peygamberler gelip geçmiştir. Fakat bunlardan mübarek adları Kur'an-ı Mübin'de beyan olunan, ancak şu yirmi beş peygamberi zişândır: Adem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim, Lut, İsmail, İshak, Yakub, Yusuf, Eyyub, Şuayb, Musa, Harun, Davud, Süleyman, İlyas, Elyasa, Zulkifl, Yunus, Zekeriyya, Yahya, İsa, Muhammed عَلَيْهِمُ الَّصَلَاةُ وَالسَّلَامُ = Aleyhimü's-salâtü ve's-selam = Salât ve Selam onların üzerine olsun."

Bunlardan başka Kur'an-ı Kerim'de kendilerine dair malûmat verilen Üzeyir, Lokman, Zülkarneyn adında üç zat daha vardır ki, bunların birer peygamber mi, yoksa birer veli mi olduğunda ihtilaf vardır. Bunların da pek büyük zatlar olduğunda şüphe yoktur.

Bu muhterem peygamberlere dair kitabımızın onuncu bölümünde malumat verilecektir.

36- Peygamberler, her türlü güzel sıfatlara sahiptirler. Onlardan herbirinin varlığı bir kemal, bir hidayet, bir yücelik-maneviyat nümunesidir. Bilhassa kendilerinde

— 33 —

sıdk, emanet, fetanet, ismet ve şeriatı tebliğ etmek vasıfları da mutlaka mevcuttur. Şöyle ki:

1. Peygamberler sadıktırlar, her hususta doğru sözlüdürler, kendilerinden asla yalan vaki olmaz.

2. Peygamberler emindirler, gerek peygamberlik hususunda ve gerek diğer hususlarda her türlü itimada sahiptirler. Kendilerinde asla hainlik bulunmaz.

3. Peygamberler son derece anlayışlı, akıllı ve kuvvetli görüşe, fevkalade bir zekaya sahip bulunmuşlardır. Onlarda gaflet, yüksek duygulardan, melekelerden mahrumiyet düşünülemez.

4. Peygamberler masumdurlar, onlar son derece iffet ve ismet sahibidirler, onlar gizli, âşikâr her türlü günahlardan ve kendi tabiatının âdiliğini gösterecek bayağı hallerden tamamen beridirler.

5. Peygamberler emrolundukları şeriat hükümlerini ümmetlerine olduğu gibi bildirmişlerdir. Şeriat hükümlerinden herhangi birini saklamış veya unutmuş olmaları asla düşünülemez. Öyle bir şey peygamberlik şanına yakışmaz, onların peygamber gönderilmelerindeki hikmete, ilahi iradeye uygun düşmez.

Kısacası, bütün Peygamberler, şu yazdığımız beş vasfa tamamen sahip bulunmuşlardır. Çünkü bu yüksek, iyi özelliklere sahip olmayan kimseler, milletleri aydınlatacak, onlara rehber olacak bir durumda bulunmuş olamazlar. Artık bütün Peygamberleri bu şekilde bilip tasdik etmek bizim için yapılması gerekli bir vazifedir.

37- Peygamberlerin insanları irşat ve ıslah için Hak Teâlâ tarafından memur edilmiş oldukları güzelce düşünülünce, onlara iman etmenin lüzumu, ehemmiyeti kendiliğinden anlaşılmış olur.

Gerçekten Peygamberlere iman etmek, onların pek yüksek vasıflarını, tabiatlarını bilip tasdik etmek, yüceltmeye, saygıya koşmak bizim için en kat'i boynumuzun bir borcudur.

Peygamberlere iman etmeyen bir kimse, ALLAH Teâlâ'ya da iman etmemiş olur. Çünkü Hak Teâlâ'ya kabul edeceği şekilde iman etmenin yolunu insanlara bildiren ancak peygamberlerdir. Kendi naçiz akıllarını bu hususta rehber edinmek isteyenler, Hakk'a eremezler, dalalet (sapıklık)ta kalırlar. ALLAH Teâlâ'nın peygamberlere iman edilmesi hakkındaki emirlerine de aykırı hareket etmiş olacakları için, bu bakımdan da hidayetten mahrum kalmış olurlar.

Hatta Peygamberlerden yalnız birine iman etmemek, hepsini inkâr etmek gibidir ki, insanı imandan mahrum bırakır. Bilhassa ALLAH'ımızın en son ve en büyük Peygamberi olan Hz. Muhammed (S.A.V)in tarihi hayatı, gün gibi parlak bir sûrette ve bütün milletlerce bugün malum bulunmaktadır. Artık bugün hiçbir millet din hususundaki cehaletinden dolayı mazur sayılamaz. Bugün her millet için en birinci vazifedir ki, o büyük Peygamberin dinini kabul etsin, O'nun peygamberliğini, yüksekliğini tasdik ederek gösterdiği doğru yola gitsin. Bu vazife,

— 34 —

ne zaman hakkıyla ifa edilirse insanlık alemi de o zaman kurtulur, o zaman hakiki bir medeniyete, bitmez tükenmez bir saadete erişmiş olur:

أَنَّ الْاَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِىَ الصَّالِحُونَ

"Muhakkak ki yeryüzü, ona salih kullarım varis olacaktır." {(*): Enbiya sûresi: 105}

PEYGAMBERLERE OLAN İHTİYAÇ

38- Malumdur ki ALLAH Teâlâ, kendisinin mukaddes varlığını, birliğini bilmeleri için ve kendisine ibadet ve itaatte bulunmaları için insanları yaratmış, onları diğer birçok yaratılmışlar arasında akıl ile, fikir ile seçkin kılmıştır. Bunun için bir insan kendi aklını, fikrini güzel kullandığı takdirde, kendisini yaratan, kendisine düşünme kabiliyetini veren bir yaratıcının varlığını sezer, kendisinin ve kendi çevresini kaplamış olan varlıkların öyle gelişi güzel kendiliklerinden var olmamış olduğunu anlar, bu sebeple kendisinde bir uluhiyet düşüncesi uyanır, bir muazzam yaratıcının eseri olduğuna hükmedebilir.

Fakat o büyük yaratıcıyı şanına layık bir şekilde bilemez, onun rızasına uygun olan ibadetlerin nelerden ibaret olacağını kestiremez, kendi yaratılışındaki hikmetin neden ibaret bulunduğunu anlayamaz, insanların birbirine karşı olan haklarını, vazifelerini layıkı ile tayin edemez. Nihayet yaratılışına aykırı yürür de haberi olmaz, vahşette cehalette kalır da farkına varamaz, ebedi saadetten mahrum olur da bunu evvelce anlayıp yüreği sızlamaz.

Nitekim Peygamberlerin varlığından haberleri olmayan veya Peygamberlerin bildirdikleri hakikatleri bozup değiştiren birçok milletler, sapıtmış insanlığa yakışmayacak bir duruma gelmiş, aralarında her türlü vahşicesine haller türemiş, insanlara, ağaçlara, taşlara tapınıp durmakta bulunmuşlardır.

İşte insanları bu gibi çirkin, korkunç hallerden kurtarmak, insanlara dini ve dünyevi vazifelerini öğretmek, kendilerine uyanları dünyada da ahirette de selâmete, saadete erdirmek için birer ilahi rehber olan peygamberlere ihtiyaç vardır.

Bu sebeple ALLAH Teâlâ kendi fazl ve keremiyle insanlara Peygamberler göndermiş ve bu şekilde insanlar hakkında "Hüccet-i ilahiyesi = ALLAH'ın göndermiş olduğu delili" tamam olmuş, artık kimsenin "Ne yapayım! ALLAH'ı bilemedim. ALLAH'a dair bilgi edinemedim!" demeye imkanı kalmamıştır.

39- Peygamberlerin en büyüğü ve en sonu -evvelce de söylediğimiz gibi- bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V)dir.

— 35 —

Evet... Hz. Muhammed (S.A.V) bütün yeryüzündeki milletlerin kıyamete kadar en son peygamberidir. Onun yaymış olduğu din, bütün insanlara aittir, onun bildirdiği İslam dini, en umumi, yaratılışa en uygun ve her zaman için hikmet ve maslahata uygun, ebedi bir dindir. O Mübarek Peygamberin kitabı, O'nun bütün talimatları hiçbir değişikliğe uğramaksızın kıyamete kadar korunmuştur.

Kısacası, insanlık, öteden beri peygamberlere muhtaç bulunmuştur. Peygamberlere uymaksızın Hakkı bilip Hakka ereceğini iddia eden bir gafile soralım ki: Eğer peygamberlerin varlıklarından habersiz bulunan bir muhitte yetişmiş olsa idi, kendisinde ulûhiyet fikri hakkıyla parlayabilecek mi idi? Dini ve dünyevi vazifelerini takdir ve tayin edebilecek mi idi? Kendi vicdanında yüksek hakikatlere karşı bir cazibe bulunabilecek mi idi?

Zavallı adam! Kendi ruhunda sönük sönük parıldamaya başlayan bazı ulvi fikirlerin kendisine nereden geldiğini hiç düşünmemektedir. En basit fenlerde, en kolay işlerde bile üstada, rehbere muhtaç olan biçare insanlar, nasıl olur da ilahi bir ilimde, en mühim bir mevzuda, gayb alemine ait hakikatlerde bir rehbere ihtiyaçtan kendilerini beri görebilirler?

Doğrusu budur ki peygamberlere olan lüzumu, ihtiyacı hiçbir hakiki mütefekkir inkâr edemez:

وِ إِنْ مِنْ أُمَّةٍ إِلَّا خَلَا فِيهَا نَذِيرٌ

"... Hiçbir millet yoktur ki, kendilerine mutlaka bir peygamber gelip geçmiş olmasın." {(*): Fatır sûresi: 24}

SEMAVİ KİTAPLARA İMAN

40- ALLAH Teâlâ Hazretleri, insanlara yine insanlardan peygamberler göndermiş olduğu gibi, bu peygamberlerden bir kısmı vasıtasıyla da insanlara kendi iradelerini, emirlerini, yasaklarını, hikmetlerini birer kitap ile bildirmiştir.

Bu kitapların bir kısmına «Suhuf» denir ki bir kaç sahifelik kitaplardır. Dördü de büyük kitaplardır. Şöyle ki: On sahife Hz.Adem'e, elli sahife Hz.Şit'e, otuz sahife Hz.İdris'e, on sahife Hz.İbrahim'e verilmiş olduğu rivayet olunmaktadır. Büyük kitaplara gelince, bunların tarihçe birincisi, Hz.Musa'ya verilmiş olan Tevrat'tır. İkincisi Hz.Davud'a verilen Zebur'dur, üçüncüsü, Hz.İsa'ya verilmiş olan İncil'dir, dördüncüsü de bizim Peygamberimize verilmiş olan Kur'an-ı Kerimdir.

Bu kitapları ALLAH Teâlâ peygamberlerine vahy etmiştir. Yani, bunları ya Cibril-i Emin adındaki melek vasıtasıyla bildirmiş veya başka bir şekilde ilham ve ihsan buyurmuştur. Bu kitaplara "Kütüb-i İlahiyye = İlahî Kitaplar" denildiği

— 36 —

gibi, sahip oldukları yükseklikten dolayı "Kütüb-i Semaviyye = Semavî Kitaplar" ve Cibril-i Emin vasıtasıyla indirilmiş oldukları için de "Kütüb-i Münzele = İndirilmiş Kitaplar" adı verilir.

41- ALLAH Teâlâ'nın bütün kitaplarına iman etmek bizim için farzdır. Biz bugün başka milletlerin ellerinde bulunan ve semavi oldukları iddia edilen kitapların birer ilahi kitap olduğuna değil, tayin etmeksizin semavi kitapların peygamberlere ihsan buyurulmuş olduğuna iman ederiz. Ve yalnız Kur'an-ı Kerim'in zamanımıza kadar tamamen muhafaza edilmiş ilahi bir kitap olduğunu ve bütün semavi kitapların esaslarını daha mükemmel bir halde kendisinde bulundurduğunu bilip inanırız.

Bütün semavi kitaplar, insanlar için birer rahmet, birer mukaddes rehber bulunmuştur. Bu sebeple bunların hepsine iman ile mükellefiz. Bu kitaplardan herhangi birisini inkâr, hepsini inkâr demektir. Hakiki bir mümin odur ki, ALLAH Teâlâ'nın bütün kitaplarına inanır ve Hak Teâlâ'nın insanlara son kitabı olan Kur'an-ı Azîm'e sarılır, onun hükümlerine riayet etmeye çalışır.

42- Bugün semavi kitaplar, yeryüzünde tamamen mevcut değildir. Aradan asırlar geçmiş, birçok milletler tarihe karışmış olduğundan bu kitaplardan bir çoğu büsbütün kaybolmuş, bir kısmı da pek çok değiştirmelere uğratılıp aradan kalkmış, yerlerini bir takım tarihi kitaplar tutmuştur.

Mesela bugün elde bulunan Tevrat, Zebur, İncil nüshalarından hiçbiri ALLAH Teâlâ'nın Musa, Davud, İsa Aleyhimüsselam'a vermiş olduğu kitapların aynısı değildir. Ancak Kur'an-ı Kerim'dir ki, aslının aynısı olması bakımından tamamen muhafaza edilmiş bulunmaktadır. Bir kelimesi bile değişikliğe uğramamıştır.

43- Kur'an-ı Kerim'in bütün ayetleri, daha başlangıcında bizzat Hz. Peygamber tarafından ezberlenmiş olduğu gibi, birçok Sahabe-i Kiram tarafından da ezberlenmiş, yazılmış idi. Rasulullah (S.A.V)in ahirete göç etmesini müteakip Hz. Ebu Bekir tarafından bütün Ashab-ı Kiram'ın huzurunda bu ilahi kitabın bir nüshası yazdırılarak muhafaza edilmiş, Hz.Osman'ın hilafeti zamanında da bu nüshadan birçok nüshalar yazdırılarak büyük İslam merkezlerine birer nüsha gönderilmiş, bunlardan her birine «Mushaf-ı Şerif» adı verilmiştir. Daha sonra bütün Mushaflar bunlara göre aynen yazıla gelmiştir.

Evet... Her asırda yüz binlerce Mushaf-ı Şerif yazılmış, Kur'an-ı Kerim'i tamamen ezberleyen yüz binlerce hafızlar yetişmiştir ki, bu şeref semavi kitaplar arasında yalnız Kur'an-ı Mübin'e mahsustur. Bu da hikmet gereğidir. Çünkü diğer semavi kitaplar muayyen birer kavme, muayyen birer zamana mahsus olmak üzere peygamberlere verilmişti. Kur'an-ı Kerim ise bütün insanlık alemine ve bütün asırlara mahsus olmak üzere Peygamberimiz'e verilmiştir. Bu sebeple bu Kitab-ı Kerim'in ilahi koruma altında bulunması, ALLAH'ü Teâlâ'nın hikmeti gereği olmuştur.

44- Kur'an-ı Kerim'in bir ayeti bile değişikliğe uğramayıp tamamen muhafaza edilmiş bir halde bulunması öyle bir hakikattir ki, bunu bir takım insaflı müsteşrik (oryantalist)ler de tasdik etmektedirler. Aksini iddia edenler var ise

— 37 —

bunlar müslümanlık aleyhine propaganda yapan, siyasi gayeler takip eden bir takım müteassıp yabancılardan başkası değildir.

Bugün Kur'an-ı Azîm'in her dilde birçok tercümeleri vardır. Mesela; Türkçe, Farsça, Hintçe tercümeleri olduğu gibi Latince, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Felemenkçe, Çince, Cava, Bengal, Malay dillerinde de yazılmış bir çok tercümeleri mevcuttur.

Kısacası, bugün Kur'an-ı Mübin'in yüksek, ilahi hitabeleri, bütün insanlığın kulaklarına çarpıp durmaktadır. Bütün insanlığı bir kardeşlik, bir selamet ve saadet dairesinde toplanmaya davet etmektedir.

وَ مَا هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ = O (Kur'an-ı Kerim) ancak alemler için bir öğütten ibarettir." {(*): Kalem suresi: 52}

SEMAVİ KİTAPLARA OLAN İHTİYAÇ

45- Varlıklarıyla beşeriyet alemine şeref vermiş olan peygamberler, pek mühim olan peygamberlik ve rasullük vazifesini yerine getirebilmek için kendilerine Hak Teâlâ tarafından talimat verilmiş olması lazımdır. İşte bu ilahi talimatlar, peygamberlere semavi kitaplar vasıtasıyla verilmiştir.

Semavi kitaplar Hak Teâlâ'nın insanlar hakkında birer kutsi kanunudur. ALLAH Teâlâ insanlara haklarını, vazifelerini bu kanunlar vasıtasıyla bildirmiştir. Peygamberlerin dünyadaki hayatları geçicidir. Onların ümmetlerine bildirdikleri ilahi hükümlerin devamı ancak bu kitaplar sayesinde mümkün olabilmiştir. Eğer bu kitaplar olmasaydı, insanlar kendi yaratılışlarındaki hikmetten, kendilerinin üzerlerine düşen vazifelerden, kendileri için hazırlanmış olan ahiret nimetlerinden habersiz kalırlardı. Kendi hayatlarını düzene koyacak ilahi düsturlardan mahrum bulunurlardı. Bilhassa kutsi ayetleri okumak, onlarla ibadet etmek, onlardan öğüt almak, onlar ile hakikati anlayıp bir takım boş, manasız görüşlerden kurtulmak şerefinden, bahtiyarlığından uzak kalmış olurlardı.

İşte semavi kitaplara, bu gibi yüksek gayelerden, hikmetlerden dolayı insanlık aleminin pek fazla ihtiyacı bulunmuş ve bu ihtiyacı karşılamak için bu mübarek kitaplar insanlara ihsan buyrulmuştur.

KUR'AN-I KERİM'İN NASIL İLAHİ BİR KİTAP OLDUĞU

46- Kur'an-ı Kerim, yukarıda da söylediğimiz gibi ALLAH Teâlâ'nın yeryüzüne şeref veren en son ve en mukaddes bir kitabıdır. Bu öyle bir kitaptır ki, insanlar ancak bunun gösterdiği yola gittikleri takdirde hakka ererler, saadete kavuşurlar, aralarında her türlü sosyal, ahlakî temizlik, yükselme parlamaya başlar ve umumi bir kardeşlik, bir dostluk, bir dayanışma oluşur.

— 38 —

Kur'an-ı Kerim bir kitaptır ki, onun manası da, nazmı da ALLAH Teâlâ'dandır.

Hak Teâlâ'nın vahyi iledir. Vahye vasıta olan Cibril-i Emin'in Peygamberimize gelip bildirmesiyledir. Bu sebeple Ku r'an-ı Azim'in manası ile amel edilir. O, müslümanları n bir ebedî kan unudur. Mübarek nazmı da bir ibadet olmak üzere okunur, kendisi ile bereketlenilir ve Kur'an'ı n manası ancak bu ilahî nazım sayesinde hakkıyla anlaşılabilir, ruhlara tesir eder, bununla Hak'kı n rızası kazanılır.

47- Kur'an-ı Mübin hiçbir kitaba benzemez, bunun mânasını hiçbir kimse değiştiremez, nazmının yerine de başka bir lâfız konulamaz ve hiçbir tercüme Kur'an hükmünü alamaz.

Kur'an -ı Azim ebedî bir mucizedir, bunun fesahatına, belâgatına son yoktur. Hiçbir âlim, hiçbir edip bunun benzerini yazamaz, hatta en kısa bir sûresinin bir mislini meydana getiremez.

Kur'an-ı Kerim, bu hususta asırlardan beri bütün âleme meydan okumaktadır. Fakat kendi fesahatlerine, belağatlarına güvenen nice kudretli âlimler, edipler onun böyle bir kısa suresinin benzerini yapmaktan bile âciz kalmışlar, aciz olduklarını itiraf da etmişlerdir. Bu da Kur'an'ı n bir mucize bir ilahî kitap olduğuna ebedî bir delildir.

48- Kur'an-ı Hakîm'in ruhlar üzerindeki tesirine gelince, bunda hiç son yoktur. Kur'an'ın âyetlerini güzelce anlayarak okuyup dinleyen temiz kalpli bir insan kendinden geçer, dimağında nice yüksek duygular uyanır, ruhu maneviyat âlemine yükselir, gözlerinden manevî bir zevkin tesîri ile berrak yaşlar serpilmeye başlar.

Bir bahar mevsiminde yağan faydalı yağmurlar ve açılan parlak bir güneşin ışıkları, kurumaya mahkûm bulun mayan otlar, ağaçlar, çiçekler üzerinde ne gibi tesirler yaparsa, Kur'an-ı Kerim'in İlahi hitabeleri de uyanık ruhlar üzerinde onlardan bin kat daha güzel tesirler yapar, gönüllere yeni bir hayat, yeni bir ferahlık verir. Kısacası insanı dünyasından da, ahiretinden de haber dar eder, ebedî bir varlığa, bir saadete kavuşturur:

وَ نُنَیزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَ رَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ

"Biz Kur'an-ı Kerim'den öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir. {(*): İsra suresi: 82}

KUR'AN-I MÜBİN'İN İHTİVA ETTİĞİ HAKİKATLER

49- Kur'an'ın insanlara bildirdiği emirler ve tavsiye ettiği hikmetler, hakikatler pek çoktur. Bunlar başlıca itikada, ibadete, muamelelere, ahlaka, kâinattaki emsalsiz şaheserlere, bir takım ibret alınacak vakıalara ve diğer hususlara aittir. Bunları şu şekilde özetleyebiliriz:

1. Kur'an-ı Mübin, insanlara Hak Teâlâ'nın varlığını, birliğini, büyüklüğünü, hikmet ve kutsiyetini bildirir. Öyle bir şekilde ki, onun yanında felsefecilerin en parlak sözleri pek sönük kalır.

— 39 —

2. Kur'an-ı Hakîm, insanları ilme, irfana, tefekküre davet eder, insanlar ı gaflet içinde yaşamaktan men eder, insanlara Hak Teâlâ'nın hikmetine, kudretine şahidlik eden emsalsiz şaheserlere bakmalarını emir ve tavsiye buyurur.

3. Kur'an-ı Azîm, insanlara gönderilmiş olan peygamberlerin bir kısmına dâir malûmat verir. Onların yüksek vazifelerini nasıl başardıklarını ve bu vazifeler uğrunda ne kadar fedakârlıkta bulunmuş olduklarını bildirir, bütün insanların Hâtemü'l-Enbiya (Peygamber Efendimiz) Hazretlerine tabi olmalarını emreder.

4. Kur'an-ı Mübin, geçmiş ümmetlere ait en ibretli hâdiseleri, tarihî vakıaları bildirir, insanları ibret almaya davet eder. Günahkâr kavimlerin pek korkunç âkibetlerini haber verir.

5. Kur'an-ı Kerim, insanlara daima uyanık bir ruha sahip olup Hak'tan gafil olmamalarını emreder, nefislerinin arzu ve isteklerine uyarak dinî yaşantıdan, faziletten mahrum kalmamalarını tavsiye eder, maddî menfaatlere, dünyevî lezzetlere dalıp da manevî zevklerden, ahiret nimetlerinden mahrum kalmanın ne büyük bir felâket olacağını bildirir.

6. Kur'an-ı Mübîn, müslümanlara dinlerinde sebat dayanıklılık göstermelerini ve daima hakkı müdafaa etmelerini tavsiye eder, düşmanlarına karşı daima kuvvetli bulunmalarını, her türlü müdafaa vasıtalarını hazırlamaya çalışmalarını ihtar eder. Gerektiğinde cihad meydanlarına atılmalarını, yurtlarını, maddî ve manevî varlıklarını can ile, mal ile korumaya gayret etmelerini emreder.

7. Kur'an-ı Hakîm; medenî, sosyal hayatın bir intizam, bir sükûn içinde devam edebilmesi için lâzım gelen esasları, hükümleri bildirir. İnsanlardan bir takım haklara, vazifelere riayet etmelerini ister.

8. Kur'an-ı Azîm, gerek fertlerin ve gerek cemiyetlerin selâmetleri için insanlara adalet, istikamet, tevazu, sevgi, şefkat, ihsan, af etmek, edebe riayet, eşitliğe riâyet gibi yüksek hasletleri tavsiye eder. İnsanları zulümden, hıyanetten, kibirden, cimrilikten, intikam duygularından, yürek katılığından, fuhşiyat denilen kötü gidişlerden, aklı, malı, sıhhatı bozan içkilerden kat'î surette men eder, yapılması, yiyilip içilmesi helâl olup olmayan şeyleri bildirir.

9. Kur'an-ı Hakîm, ALLAH Teâlâ'nın bu âlemde koymuş olduğu tabiat ve yaratılış kanunlarını kimsenin değiştiremeyeceğini anlatır. Herkesin bu kanunlara göre hareketini tanzim etmesi lâzım geleceğine işaret eder. İnsanlara kendi çalışmalarının neticesinden başka bir şey elde edemeyeceklerini hatırlatır, insanları çalışmaya, gayret ve faaliyete teşvik eder.

10. Kur'an-ı Mübin, Hak Teâlâ'n ın «yapınız, yapmayınız» diye vuku bulan emirlerini, yasaklarını kabul eden ve gereğince hareket eden iman sahipleri için takdir edilmiş olan dünyevî, uhrevî muvaffakiyetleri, nimetleri müjdeler, imansı z vicdanlar için de hazırlanmış bulunan kötü âkibetleri, cehennem azaplarını ihtar eder, bütün bu yüce beyanları ile insanları yaratılışlarındaki yüksek gayeden haberdar ederek o gayeye sevk etmek ister.

Kısacası, Kur'an-ı Mu'ciz beyan, daha böyle nice hikmetleri, hakikatları kendisinde bulundurmaktadır, insanlık âlemi ne kadar yükselirse yükselsin

— 40 —

hiçbir vakit, Kur'an'ın yüce talimatlarından ihtiyaçsız kalamaz. Bu talimatlara muhalif şeyler ise haddi zatında yükselme değil, bir alçalmadır:

الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

"Elif, Lâm, Mim. O kitap (Kur'an-ı Kerim), O (nun ALLAH tarafından gönderilmiş olduğunda ve ihtiva ettiği hükümlerin doğruluğu)nda asla en ufak bir şüphe yoktur. O takva sahibi kimseler için bir hidayettir." {(*): Bakara sûresi:1}

MELEKLERE İMAN

50- Melekler, ruh gibi latif, nuranî, mahiyetleri ALLAH Teâlâ'ca malûm, yaratılmış bir kısım kuvvetli varlıklardır. Meleklerin bir kısmı daima ibadetle, zikir ve tefekkür ile meşgul olur. Bir kısmı da yerde, göklerde bir hayli vazifeler ile meşgul bulunur.

Melekler, yemekten, içmekten, evlenmekten, doğup doğurmaktan beridirler. Muhtelif şekillere girebilirler. Hak Teâlâ'nın e mirlerine asla isyan etmezler, vazifelerini emrolundukları şekilde yaparlar, kıyamete kadar bir kutsiyet içinde yaşar, manevî bir zevk ile vakit geçirirler.

51- Biz, meleklerin varlığına iman etmekle mükellefiz. Onların varlığı haddi zatında mümkündür. Gerçekten var oldukları ise bütün peygamberler ve semavî kitaplar tarafından bildirilmiştir. Artık melekleri inkâr etmek, peygamberleri, kitapları inkâr demek olacağından asla caiz olamaz. Bundan dolayıdır ki meleklerin varlığına öteden beri bütün milletler iman ede gelmişlerdir. Bu sebeple meleklere iman etmek bizim dinimizce de bir esastır.

52- Evet... Meleklerin varlığını bütün peygamberler ve bütün ilahi kitaplar haber vermişlerdir. Bu alemde bizim bildiğimiz bilmediğimiz, nice binlerce gizli, aşikar yaratılmış varlıklar vardır. Var oldukları bugün keşfedilmiş veya henüz keşfedilmemiş nice binlerce kuvvetler mevcuttur. Hatta cin denilen akıl ve şuura sahip, gözlerden gizli bir takım yaratıkların varlığını da bize peygamberler ve kitaplar haber vermişlerdir ki, bunların bir takımı mümin, bir takımı da kâfirdir.

Akla, şuura, kuvvet ve kudrete sahip varlıkların yalnız insanlardan ibaret olduğunu iddia etmek, kâinatı n genişliğini, bu kâinatı yaratanın kudret ve azametini güzelce düşünmemekten ileri gelir. Herhangi birşey, sırf görülmediğinden dolayı inkâr edilemez. Nitekim kendi ruhumuzu, kendi vicdanımızı göremediğimiz halde bunları inkâr edemeyiz.

Bu kâinatın büyüklüğüne göre zerre mesabesinde bulunan yeryüzünde cinsleri, nevileri sayılamayacak kadar çok olan canlı varlıklar yaşamakta iken, başka alemlerde, başka nuranî gezegenlerde akıl ve şuura sahip, mahiyetleri bizim mahiyetimize muhalif bir takım yaratılmış varlıkların bulunmadığı nasıl iddia edilebilir.

— 41 —

MELEKLERİN VARLIĞINDAKİ HİKMET

53- Meleklerin varlığındaki hikmeti ancak ALLAH Teâlâ tamamen bilir. Biz şu kadar biliriz ki, Hak Teâlâ, kudretine, hikmetine son olmayan bir yaratıcıdır, nice binlerce alem yaratmıştır, kendi varlığını bilip kendisine ibadet ve itaatta bulunmak için cinleri, insanları yarattığı gibi melekleri de yaratmıştır ve bunları da bu alemde bir takım vazifeler ile vazifeli kılmıştır. Tâ ki bu âlem, güzel bir nizam üzere devam etsin, her zerrede ALLAH'ü Teâlâ'nın büyüklüğü göze çarpsın, her hadise o büyük yaratıcının varlığına, hikmetine şahit bulunsun ve insan kendisinin daima yüce, gizli kuvvetler tarafından göz altında bulunduğunu düşünerek uyanık bir halde yaşasın.

54- Cebrail, Mikâil, Azrail, İsrafil adında dört melek vardır ki, bunlar meleklerin en büyüklerindendir. Bunların yanlarında bir çok melekler daha vardır. Cebrail (Cibril) Aleyhisselâm, Cenabı Hakk'ın kitaplarını peygamberlere getirip tebliğ etmeğe memur bulunmuştur. Mikâil Aleyhisselâm, bu âlemde bir kısım hadiselerin; meselâ rüzgârların, yağmurların, ekinlerin ve benzeri hususların meydana gelmesine memurdur. Azrail Aleyhisselâm, insanların ölecekleri zaman ruhlarını almaya memurdur, İsrafil Aleyhisselâm da kıyamet gününün meydana gelmesi ve bütün insanların öldükten sonra tekrar dirilmeleri hususlarına memur bulunmuştur. Bunların kendilerine mahsus kim bilir daha nice yüksek vazifeleri de vardır.

«Hafaza", "Kiramen kâtibin» denilen melekler de vardır ki, bunlardan her insanın yanında iki melek bulunur. Biri, o insanın güzel amellerini, diğeri de çirkin amellerini yazar, o insanın amel defterini meydana getirirler.

İşte herşeyi muhakkak bir hikmete bağlı yaratmış olan ALLAH Teâlâ Hazretleri, melekleri de bu gibi vazifeleri görmek ve kendisinin adaletini ve kâinattaki hâkimiyet ve mabudiyetini tecelli ettirmek, belirtmek gibi bir çok hikmetlerden dolayı yaratmıştır.

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ

= Gerçekten Rabbin hakkıyla yaratıcı ve herşeyi hakkıyla bilicidir." {(*): Hicr suresi: 86}

AHİRETE İMAN

55- Ahiret, bu dünyadan sonraki sonsuz âlemdir. Şöyle ki: ALLAH Teâlâ, içinde yaşadığımız bu dünyayı ve üzerindeki bütün varlıkları geçici bir zaman için yaratmıştır. Bir gün olacaktır ki, ne bu dünyadan, ne de üzerindeki yaratılmış şeylerden bir eser kalacak. Bilakis Hak Teâlâ'nın takdir ettiği o gün gelince bütün

— 42 —

insanlar, bütün canlı cansız yaratıklar yok olacaktır. Bütün dağlar taşlar, yerler gökler parçalanacak, bu alem bambaşka bir alem olacaktır. Bu bir kıyamettir. Bundan sonra yine ALLAH'ımızın takdir buyurmuş olduğu gün gelince bütün insanlar yeniden hayat bulacak, hepsi de «Mahşer» denilen pek geniş, düz bir sahada toplanacak, yeni bir hayat başlayacaktır ki, bu da "umumî haşr"dir.

İşte bu yeni hayatın başlayacağı günden itibaren bitmez, tükenmez bir halde devam edecek olan âleme de «Ahiret âlemi» denir ki, buna inanmak da müslümanlıkta bir esastır.

56- Ahiretin vaki olacağı, Kur'an-ı Mübin'in âyetleri ile, Peygamber Efendimizin hadisleri ile, bütün ümmetin icmaı ile sabittir. Diğer bütün peygamberler de bu hakikati ümmetlerine haber vermişlerdir. Bu sebeple ahirete iman, pek büyük bir vazifedir, bütün dinlerce pek mühim bir iman esasıdır.

Kudretinin sonu bulunmayan ALLAH Teâlâ'ya göre ahiret hayatını, gelecekteki âlemi meydana getirmek pek kolay bir şeydir. Alemleri yoktan var eden, bilhassa insanları bir çok kuvvetler ile yaratıp kendilerine hayat veren muazzam yaratıcımız için bu âlemleri, bu insanları yok ettikten sonra tekrar yaratmak zor bir şey midir? Bir şeyi ilk olarak var eden daha sonra tekrar var edemez mi? Bunları tekrar var edemeyen zaten ALLAH olabilir mi? Hayır, hayır!... ALLAH Teâlâ, O büyük yaratıcıdır ki, nice bin âlemleri yoktan var etmiştir, nice bin âlemleri de yeniden yaratmaya kâdirdir.

Bir kere astronomi ilmine bakalım. Bir uzayda, sonsuz bir boşlukta dolaşıp duran, vakit vakit parlayan yüz binlerce nur ve ışık âlemini düşünelim. Artık şüphe yok ki, bütün bu muhteşem varlıkları yaratmış olan ALLAH Teâlâ, ahiret âlemini de yaratmaya, meydana getirmeye kâdirdir.

57- Elhamdülillah biz Müslümanlar; ahiret gününe, âhiret hayatına, Cennet ile Cehennem'in şu anda mevcut olduğuna da iman ederiz. Bu imandır ki, bizleri iyiliğe-güzelliğe götürür, bizim ruhumuzu yükseltir, bizi saadete erdirir. Bu imandan mahrumiyet ise insanı şaşırtır, sapıklığa düşürür, her türlü fenalığa sürükler, dünyada da âhirette de bedbaht eder.

KIYAMETİN MAHİYETİ VE ALAMETLERİ

58- Ahiret âlemi başlamadan evvel yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bütün insanların ve dünyanın başına bir kıyamet kopacaktır. Bu kıyametin kopmasını (Nefha-i ula = birinci üfürme) denilen bir hadise meydana getirecektir.

Şöyle ki, İsrafil aleyhisselâm, «Sûr» denilen ve mahiyeti ALLAH Tealâ'ca malûm bulunan korkunç bir ses vasıtasına üfürecek, bundan çıkacak müthiş bir ses ile bütün fani hayat sahipleri yerlere serilip ölecek, her şey altüst olacaktır.

59- Malûmdur ki, arasıra yer sarsıntıları, su tufanları, yanardağların parlaması, yıldırımların düşmesi, yerlerin çökmesi gibi bir takım hâdiseler sebebiyle yer yüzünde ne korkunç, ne müthiş felâketler meydana gelmektedir. Bunlardan her biri ALLAH Tealâ'nın kudretinin, azametinin bir nişanesidir. İşte yeryüzünde, göklerde bir umumî kıyametin kopması da nasıl olacağı bizce bilinmeyen pek korkunç

— 43 —

bir üfürme, bir gürültü sebebiyle olacaktır. Ve buna kim bilir, hatır ve hayale gelmeyen daha nice müthiş hâdiseler de, facialar da yoldaş bulunacaktır. Bütün âlemlerdeki düzen, ancak ALLAH Tealâ'nın bir eseridir. O'nun kudretinin bir alâmetidir. Hak Tealâ Hazretleri bu nizam ve intizamı bir an için olsun ortadan herhangi bir sebeple kaldırınca bütün varlıklar derhal altüst olur, ne genel yerçekimi kuvvetinden, ne de cisimler arasındaki münasebet ve bağdan eser kalır, ne de bir yaratılmışın yaşayabilmesine imkân bulunur.

İşte bu, bir umumî kıyamettir. Bunun kopacağı zamanı, ancak, ALLAH Teâlâ bilir.

60- Kıyametin alametlerine gelince, bunlar da «Eşrat-ı Saat = Kıyamet Alâmetleri» denilen bazı yolsuz, garip, olağanüstü hadiselerdir ki, bunların meydana geleceği de Peygamber Efendimiz tarafından haber verilmiştir. Başlıcaları şunlardır:

1. Din hususunda bilgisizliğin her tarafa yayılması, sarhoşluk veren şeylerin içilmesi, zina gibi fuhşiyatın çoğalması, öldürme hâdiselerinin artması. Bunlar ilk alâmetlerdir; bunlara «Alâmat-ı Suğra = Küçük Alametler» denir.

2. Bir duhan (duman)ın belirmesi ki, müminleri nezleye tutulmuş bir hale getirecek, kâfirleri de sarhoş gibi yapacaktır.

3. Deccal adında bir şahsın türeyip ilahlık dâvasında bulunması, sonra öldürülmesi.

4. Ye'cüc ve Mec'üc adında iki kabilenin yeryüzünde yayılarak bir müddet fesada çalışması.

5. Hz. İsa'nın gökten inip bir müddet Peygamberimizin şeriatıyla amel etmesi.

6. «Dabbe-tül ard» adında canlı bir yaratığın yerden çıkarak insanlara karşı bazı sözler söylemesi.

7. Yemen tarafından dehşetli bir ateşin ortaya çıkıp etrafa yayılması.

8. Doğuda, batıda ve Arap yarımadasında birer hasef vukuu, yani birer yer parçasının batması.

9. Güneşin geçici olarak batı tarafından doğması.

Bunlara da «Alâmat-ı Kübra = Büyük Alâmetler» denilir.

Bütün bu hâdiseler, ALLAH Teâlâ'nın kudretine göre asla imkansız sayılamaz. İçinde yaşadığımız âlemdeki hadiselerin her biri aslında acayip bir yaratılış, bir kudret nişanesi, bir harika numunesidir, artık kıyamet alâmetleri denilen bir kısım hâdiseleri hangi mütefekkir insan imkansız görebilir?

Vaktiyle var oldukları asla kabul edilmeyen bir nice fevkalâde şeyler, vakit vakit meydana çıkmıyor mu? İnsanların zekâları, sanatları sayesinde böyle bir takım emsalsiz şaheserler, acayip şeyler meydana geldiği halde yaratıcımızın büyük kuvveti ile artık nelerin meydana gelebileceğini düşünmelidir.

وَ مَا ذَلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَزِيزٍ

= Bu, ALLAH'a asla güç değildir." {(*): İbrahim suresi: 20}

— 44 —

AHİRETE AİT HÂDİSELER

61- Kıyamet koptuktan bir müddet sonra da ALLAH Teâlâ'nın emri ile «nefha-i saniye = ikinci bir üfürme» vuku bulacak, bu üfürme üzerine, bütün insanlar yeniden hayat bularak yattıkları, bulundukları yerlerden kalkacak, mahşer meydanında toplanacaklardır.

Bir insanın bedeni yüz binlerce parçaya ayrılsa, her tarafa savrulsa, çürüyüp büsbütün mahvolsa yine bunlar ALLAH Teâlâ'nın ilmînden, kudretinden hariç kalmış olamaz. Hak Teâlâ bunları dilediği zaman kudreti ile bir araya toplar, yeniden diriltir, dilediği akıbete kavuşturur.

İnsanların böyle yeniden hayat bulmalarına «haşr-i ecsad» denir ki, ruhlarının cesetlerine yeniden girmesiyle meydana gelecektir.

62- Malûmdur ki ruhlar, Cenab-ı Hakk'ın emri ile, fiili ile, yaratması ile meydana gelmiştir. Mahiyetleri insanlarca meçhuldür, insan ölünce ruhu geçici olarak başka bir âleme gider. Orada ameline göre ya rahat yaşar veya azap görür. O âleme «Alem-i berzah» denir ki, dünya ile ahiretten başka bir âlemdir. Yaşayışla ölüm arasında uyku âlemi nasılsa, dünya ile ahiret arasında berzah âlemi de o gibi bir varlıktır. Bunun mahiyetini ancak ALLAH Teâlâ bilir.

İşte ruhlar, ölümden, ebedî surette yok olmaktan kurtulmuş oldukları için, ahiret başlayınca her ruh, ALLAH'ın kudreti ile oluşacak olan kendi sahibinin bedenine tekrar döner, onunla birleşir, birlikte mahşere gider ki, bu aslında bedenen ve ruhen haşirden başka değildir.

63- Mahşerde her mükellef insan, sual ve cevaba tabi olacak, amel defteri kendisine verilecek, dünyadaki amelleri mizana vurulacak, müminlerin bir kısmı peygamberlerin ve diğer büyük zatların şefaatlerine nail olacak, her kişi «Sırat» denilen köprüden geçmek mecburiyetinde kalacak, insanların bir kısmı sırattan geçerek Cennete girecek, bir kısmı da bundan geçemeyip Cehenneme düşecektir. Şöyle ki:

1. Sual ve cevap, ahiret gününde ALLAH Teâlâ tarafından mükellef olan varlıkların sorguya çekilmesidir. Mahşerde büyük bir adalet mahkemesi kurulacak, herkesten dünyadaki yaptıkları sorulacak, ona göre hakkında karar verilecektir.

Hatta insan ölünce kabrinde de «Münker-Nekir» denilen melekler tarafından sorguya çekilecek, "Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir? Dinin nedir? Kıblen neresidir?" diye sual olunacaktır ki, buna «sual-i kabir» denir.

2. Amel defteri, her insanın dünyada iyi ve kötü bütün işledikleri yazılmış olan defteridir. Melekler tarafından yazılmış olan bu defter, ahirette sahibine verilecek, "Al kitabını oku!" denilecek, hiçbir şey gizli kalmayacaktır.

3. Mizan, mahşerde herkesin amellerini tartmaya mahsus bir adalet ölçüsüdür ki, bununla amellerin iyi ve kötü miktarı anlaşılmış olur.

— 45 —

4. Sırat, Cehennemin üzerine kurulmuş, üzerinden geçilmesi pek zor bulunan bir köprüdür ki, bunun üzerinden ALLAH Teâlâ'nın muhterem kulları pek kolaylıkla, hatta bir kısmı birer «berk-i hâtif» göz kamaştırıcı şimşek gibi geçip Cennete gireceklerdir. Kâfirler ile affa nail olmayan bir kısım müminler de geçemeyip Cehenneme düşeceklerdir.

5. Cennet, hatır ve hayale gelmeyen maddî ve manevî nimetleri bulunduran, yok olmaktan berî, şu an mevcut ve sekiz tabakaya ayrılmış bir mükâfat âlemidir ki, bulunduğu yeri ancak ALLAH Teâlâ bilir.

Müminler, Cennette pek büyük nimetlere ereceklerdir, bilhassa ALLAH Teâlâ'yı mekândan, zamandan münezzeh ve şanı ulûhiyetine lâyık bir şekilde vakit vakit görmek şerefine nail olacaklardır ki, buna «Rü'yetullah» denir. İman sahipleri bu nimete nail oldukça cennetin diğer bütün nimetlerini, zevklerini unutacaklar, en büyük, en yüce, en ruhanî bir zevke dalacaklardır. Artık bunun üstünde bir nimet düşünülemez.

6. Cehennem, bütün kâfirler ile bazı günahkâr müminler için yaratılmış, yedi derekeye, aşağı tabakaya bölünmüş bir azap kaynağıdır. Burada kâfirler ebedî surette kalarak azap göreceklerdir.. Günahkâr müminler ise bir müddet azap gördükten sonra affolunarak cennete konulacaklardır. Cehennemin bulunduğu yeri de ancak ALLAH'ü Teâlâ bilir.

7. Kevser Havuzu, Mahşer günü ALLAH'ü Teâlâ tarafından peygamberimize ihsan buyurulacak olan gayet büyük bir havuzdur ki, bunun pek tatlı, berrak suyundan müminler içecek, mahşerin dehşetinden ileri gelen hararetlerini gidereceklerdir.

8. Şefaat, ahiret günü bir kısım günahkâr müminlerin affedilmeleri ve itaatli müminlerin de yüksek mertebelere ermeleri için peygamberimizin ve diğer büyük zatların ALLAH'ü Teâlâ'dan dua ve af dileğinde bulunmalarıdır.

Ahirette bütün insanlara ait muhakeme ve muhasebenin bir an evvel yapılması için en büyük şefaatte bulunacak zat, bizim Peygamber Efendimizdir. Onun bu şefaatine «Şefaati uzma = En büyük şefaat» denir. Ve onun böylece nail olduğu yüksek makama, imtiyaza da «Makam-ı Mahmud» denir.

Bütün bu saydığımız şeylerin hakikatini, tafsilâtını olduğu gibi, tamamıyla bilmek ancak ALLAH'ü Teâlâ'ya mahsustur. Bunların varlıkları, var olabilmeleri ALLAH'ü Teâlâ'nın kudretini, hikmetini düşünüp sezebilen kimseler için asla imkansız, uzak görülemez. Elhamdülillah biz bunların hepsine inanıp itikat etmiş bulunmaktayız.

وَ كَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُقْتَدِرًا

"ALLAH'ü Teâlâ herşey üzerine hakkıyla güç ve iktidar sahibidir." {(*): Kehf suresi: 45}

— 46 —

AHİRETİN VARLIĞINDA VE EBEDİ OLMASINDAKİ HİKMET

64- Malûmdur ki, ALLAH'ü Teâlâ Hazretleri ezelîdir, ebedîdir, kudreti de sonsuzdur ve her fiilinde bir nice hikmetler vardır, onun yaratıcılık sıfatı her zaman tecelli edecektir, onun yarattığı ve yaratacağı varlıkların bir kısmı devam edip duracaktır, kim bilir bu içinde bulunduğumuz âlemi ne kadar asırlardan önce yaratmıştır, sonra da bu âlemde bir takım ibadetler ile, vazifeler ile mükellef olmak üzere insanları seçkin bir sınıf olarak yaratmıştır.

Bütün bu insanlar ve diğer bir nice yaratılmış şeyler, boş yere mi yaratılmıştır? Geçici bir zaman için yaşayıp da, sonra büsbütün mahvolsunlar diye mi bu kadar mükemmel surette meydana getirilmişlerdir? Hayır hayır! Böyle bir iddiaya insanın vicdanı isyan eder, buna her zerrede görülen hikmet eseri karşı çıkar.

65- Şüphe yok ki, insanlar bu dünyaya bir imtihan için getirilmiştir, bu âlemdeki güzel veya çirkin amellerin neticelerine başka bir âlemde ebedî surette kavuşmak için yaratılmıştır. Bu dünyada herkes, yaptığı işlerin mükâfatını veya cezasını yeter derecede görmemektedir. Nice sâlih, muhterem insanlar, mağdur bir halde yaşarlar. Nice sapık, azgın kimseler de refah içinde yaşayarak kötü yürüyüşlerinin cezasını görmezler.

Bu sebeple ilahi adaletin kemaliyle tecelli edeceği bir âlem lâzımdır ki, herkes orada amellerinin tam karşılığına kavuşsun ve ALLAH'ü Teâlâ'nın yaratıcılık sıfatı kendisini daima göstersin.

66- Şunu da düşünmelidir ki, bu dünyada insanlar ve diğer mükellef yaratılmış varlıklar iki kısma ayrılmıştır. Bir kısmı üzerine düşen vazifeleri yerine getirmekte, ALLAH'ü Teâlâ'nın varlığına yok olmaz bir inançla sarılmış bulunmaktadır. Bu sebeple bunların mükâfatları da ahiret hayatında ebedî olacaktır.

Diğer bir kısım ise vazifelerini suistimal etmiş, yaratıcısını unutmuş, kendi hevesine tapınmakta bulunmuş, gittiği dalâlet (sapıklık) yolunun doğruluğuna daimi bir kanaatle gönül bağlamış, milyarlarca sene yaşayacak olsa, kendi inancını, kendi inkârını terk etmemek azminde bulunmuştur. Bu sebeple bunların cezaları da kendi kanaatleri gibi daimî olacak, bunlar ahirette ebedî bir azaba tutulacaklardır.

Şunu da ilâve edelim ki, ALLAH'ü Teâlâ'nın katında güzel iman, o kadar büyük, makbul bir şeydir ki, onun karşılığı ilâhi bir lütuf olarak ebedî bir mükâfattır. Hakkı inkâr, batıla tapınmak da o kadar büyük bir cinayettir ki, bunun karşılığı da daimî bir azaptan başka değildir.

— 47 —
اِنَّ الْاَبْرَارَ لَفِى نَعِيمٍ وَ اِنَّ الْفُجَّارَ لَفِى جَحِيمٍ

= İman ve Salih amel sahibi kimseler muhakkak naim cennetinde, iman ve salih amel sahibi olmayan kimseler ise muhakkak cehennemdedirler." {(*): İnfitar suresi: 13-14}

KAZA VE KADERE İMAN

67- Malûmdur ki, ALLAH'ü Teâlâ'dan başka yaratıcı yoktur. Bu kâinatta her ne meydana gelirse mutlaka Hak Teâlâ'nın bilmesiyle, dilemesiyle, yaratması ile meydana gelir. Bu sebeple herhangi birşeyin muayyen bir şekilde meydana gelmesini Cenab-ı Hakkın ezelde dilemiş olmasına «Kader» denir. Ve Hak Teâlâ'nın böylece dilemiş olduğu herhangi birşeyi zamanı gelince meydana getirmesine de «Kaza» denilir.

Meselâ, herhangi bir insanın filân günde yaratılmasını Hak Teâlâ'nın ezelde dilemiş olması, bir kaderdir. O insanın bu takdir edilmiş günde meydana getirilmesi de bir kazadır, bir yaratma ve icattır. Bununla beraber bu kaza tabiri; takdir, hüküm mânasına da gelir.

68- Kaza ile kadere imân da müslümanlarca büyük bir esastır. Bunlara inanmak, ALLAH Teâlâ'ya imanın gereğidir. Hak Teâlâ'nın varlığını, birliğini bilen, O'nun kâinatta tek başına hâkim olduğuna inanan bir insan için kazaya, kadere iman etmemek mümkün olamaz. Hangi mümkün bir şeydir ki, ALLAH Teâlâ takdir ettiği halde meydana gelmesin? Ve hangi bir şeydir ki, Hak Teâlâ dilemediği halde meydana gelebilsin?

Bu sebeple biz ALLAH'ımızın kazasına, kaderine de inanırız. Ve bu kaza ve kadere razı oluruz. Bu bizim bir iman borcumuzdur. Fakat kendi irademizin, kendi kazancımızın neticesi olmak üzere Cenab-ı Hakkın yaratıp meydana getirdiği bazı şeyler vardır ki, bunlar ALLAH'ımızın rızasına muhalif olduğu için bizim bunlara razı olmamız lâzım ve caîz olamaz. Bunlara «Makzi» {(*): Kendi irade ve kazancımızın neticesi olmak üzere Cenab-ı Hakkın yaratıp var ettiği bazı şeyler vardır ki bunlar Allah'ın rızasına muhalif olduğundan bunları yapmak caiz değildir.} denir.

Meselâ; bir insan bir günah işlemek ister. İradesini, kudretini o günah tarafına sarfeder. ALLAH Teâlâ da dilerse bu günahı o insanın arzusuna göre meydana getirir. İşte bu günah, Hak Teâlâ'nın rızasına muhalif olduğundan buna razı olamayız. Bunun içindir ki, "kazaya rıza, makziye rızayı icab etmez" denir.

69- Kaza ve kadere imanın faydasına gelince: Şüphe yok ki, insan bu iman sayesinde ALLAH'ın yaratıcılığını, hâkimiyetini tanımış olur. Bu sayede ruhu kuvvet bulur, seciyesi yükselir, hayata büyük bir metanetle atılır, muvaffakiyetten muvaffakiyete erer. Çünkü ALLAH Teâlâ'nın kaza ve kaderine razı olan bir insan,

— 48 —

hiçbir şeyden yılmaz, sebeplere sarılmayı da kaza ve kader gereği olarak bilir. Bir işte bir muvaffakiyetsizliğe uğrayacak olsa, "Bunda da kim bilir, Hakk'ın ne gibi gizli hikmetleri vardır." diye düşünür. ALLAH'ın kazasına razı olur. Ümitsizliğe düşmez, azmine gevşeklik getirmez, heyecana kapılmaz, sükûnetli, huzurlu bir kalp ile hayat sahasındaki çalışmasına devam eder durur.

وَ مَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ

= Ve her kim ALLAH'ü Teâlâ'ya tevekkül ederse, O da ona yeter." {(*): Talak sûresi: 3}

KAZA VE KADER İNSANLARIN MESULİYETİNE MANÎ DEĞİLDİR

70- Kaza ve kader, insanların iradelerine, kudretlerine ve çalışıp kazandıkları şeylerden mesul olmalarına mani ve aykırı değildir.

Şöyle ki, ALLAH Teâlâ, insanlara bir kudret, bir irade vermiştir. Bir insan kendi kudretini, iradesini bir işe sarfeder, buna «Kesb» denir. Hak Teâlâ da dilerse o işi, o insanın isteğine göre yaratır. Bu da bir kazadır, bir yaratmadır. Bu sebeple insanın bu kesbi, kendi tercihi ile, kendi cüz'i iradesi ile olduğundan bunun mahiyetine göre mesul olması lâzım gelir. Yoksa: "Ne yapayım kader böyle imiş" diye kendisini mesuliyetten kurtulmuş sayamaz.

Bununla beraber bir insan, bir işi yapacağı zaman kaderin nasıl olduğunu bilemez, kendi düşüncesine, arzusuna göre hareket eder. Artık nasıl ortaya çıkacağını evvelce bilmediği bir kadere kendi işini dayandırarak kendisini bunun mesuliyetinden beri görmeye hakkı olamaz.

71- Bir insanın kendisini her türlü kudretten, iradeden mahrum görmesi bir «Cebr>(zorlama) akidesi» dir ki, asla doğru değildir. Bizim işlerimizden bir kısmı, bizim irademize bağlıdır. Meselâ, ellerimiz bazen bir sıtma sebebi ile titrer, bazen de bunları kendimiz titretiriz. Şimdi bu iki titreyiş arasında fark yok mudur? Elbette vardır. İşte birinci titreyiş cebrîdir, ikinci titreyiş ise iradeye bağlıdır.

Cebr iddiasında bulunanlar, çok kere bu iddialarını kendileri bozarlar. Meselâ, bir kimse kendilerine bir tokat vursa hemen kızar, karşılık vermeye kalkışırlar. Halbuki kendi iddialarına göre o kimseyi mazur görmeleri lâzım gelirdi. Çünkü onun bu tokadı vurması bu iddiâya göre bir kader icabıdır. O kimse bu hususta mecburdur, mesuliyetten beridir. Bir de cebr iddiâsına kalkışanların kendi inanışlarına göre güzel amellerinden dolayı ALLAH Teâlâ'dan bir mükafat beklememeleri lâzım gelir. Zira o ameller de bir kader neticesidir, onları da yaratan ALLAH Teâlâ'dır. Kötü amellerinin mes'uliyetini kabul etmedikleri halde iyi amellerinden mükâfat beklemeye ne hakları olabilir?

— 49 —

Bilakis insanın kendisindeki kudrete, iradeye büyük bir kıymet verip her işini tek başına kendisinin başardığına, meydana getirdiğine inanması da «Kaderiye mezhebi» ne sapmaktır ki, bu da doğru değildir. Bu halde insan, kendisini bir çeşit yaratıcı sanmış, ALLAH'ımıza mahsus olan bir sıfatı takınmaya cüret göstermiş olur.

Kısacası, insan kazanıcıdır, kazanır. ALLAH Teâlâ da yaratıcıdır, yaratır. Bu dünya bir imtihan âlemidir. Hak Teâlâ insanlara hikmeti gereği bir kudret, bir güç-kabiliyet vermiştir. Bundan dolayı da insanı mükellef ve mesul tutmuştur. İnsan, Kerîm mâbudunun bir ihsanı olan bu kudretini hayra sarf ederse hayra erer, şerre sarf ederse şerre düşer.

Bu sebeple insanların vazifeleri, kendi hayatlarını kurtarmak, kendilerine pek nuranî bir istikbal temin etmek için gerek dünyaya ve gerek ahirete ait işlerini güzelce yapmaya çalışmaktır. Yoksa, "Kaza ve kader ne ise o meydana gelir" diye bu çalışmayı terk etmek caiz olamaz, İslâm dini tembelliğe, miskinliğe izin vermez.

وَأَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعَى

= İnsan için ancak çalışıp gayret ettiği şey vardır." {(*): Necm Sûresi: 39}

İTİKADDA EHL-İ SÜNNET'İN İMAMLARI

72- İtikat, inanmak, dinî esasları, hükümleri kalben tasdik etmektir. İnanana «Mutekid",>inanılan şeylerden her birine "Akide", çoğuluna da "Akaid ve Mu'tekadât» denir. Şüphesiz, tereddütsüz, doğru bir itikada «güzel itikad",>bunun aksine de "çirkin itikad» denilir.

Kendilerine «Ehl-i sünnet ve'l-cemaat» ve «Fırka-i Nâciye» adı verilen Müslümanların i'tikatları, şu yukarıdan beri yazdığımız şekildedir. Malûmdur ki, Peygamber (S.A.V) Efendimiz ile görüşüp ona iman etmiş olan zatlara «Ashab-ı Kiram, Ashab-ı Güzîn» denir, Ashab-ı Kiram'ı görüp onlardan feyz almış olan müslümanlara da «Tabiîn» adı verilmiştir.

Ashabı güzîn ile tabiîne, «Selefi salihîn» denilir. Bunlar, ehl-i sünnet ve'l-cemaatın ilk rehberleridir. Bunlar peygamberimizin yolunu hakkıyla takib etmiş, İslâmiyeti her tarafa yaymaya çalışmış, İslâm birliğini, İslâm câmiasını kuvvetlendirmiş, bid'atlardan, yani din adına sonradan türemiş, dine aykırı bulunmuş şeylerden beri bulunmuşlardır.

73- Ehl-i sünnetin itikat hususunda büyük üstatları, büyük imamları vardır. Bunlardan her biri, selefi salihîn mezhebi üzere yürümüş, İslâm âleminde yüz gösteren muhtelif ceryanlara, felsefî görüşlere karşı hak ve hakikati müdafaaya çalışmış, islâm akaidinin ne kadar saf, ne kadar doğru olduğunu yeni yeni deliller ile, çalışmalar ile isbat etmiştir.

— 50 —

İşte bu büyük mücahit âlimlerden birisi imam Matüridî, diğeri de imam Eş'arîdir.

74- İmam Ebu Mansur Muhammed Matüridî H.280 tarihlerinde doğmuş, H.333 tarihinde Semerkant'da vefat etmiştir. Mensup olduğu Matürid, Buhara ilçelerinden biridir. Kendisi Hanefî mezhebinde idi. Pek kıymetli tefsiri ve başka eserleri vardır. Bizim itikatta imâmımızdır. Hanefî mezhebinde bulunan Müslümanların en büyük kısmı i'tikatta Ebu Mansur Matüridîye tabidir.

75- İmam Ebu'l-Hasan Aliyyü'l-Eş'arî H.260 tarihinde Basra'da doğmuş, H.324 tarihinde Bağdat'ta vefat etmiştir. Büyük dedesi Ashab-ı Güzîn'den Ebu Musa el-Eş'arîdir.

Ebu'l-Hasen el-Eş'ari, Şafiî mezhebinde idi. Ehli sünnet itikadına pek çok hizmet etmiştir. Pek değerli eserleri vardır. Mâlikiler ile Şafiî'lerin hemen ekserisi, Hanefiler'in bir kısmı ve Hanbelî mezhebindeki müslümanların bir kısım ileri gelenleri itikat meselelerinde Ebu'l-Hasen el-Eş'arî'ye tabidirler.

76- İmam Matüridî ile İmam Eş'ari arasında esas itibariyle ihtilâf yoktur. Her ikisi de selefi sâlihin yolunu takib etmiştir, ikisi de hak üzeredir. Ancak ikinci derecede bulunan, teferruat sayılan birkaç tali meselede ihtilafları vardır. Fakat bunların başlıcaları da sözde ve görünüşte bir ihtilaftan başka değildir.

Bu sebeple bugün Müslümanların en büyük kısmı, itikatça ya İmam Maturidi'ye veya İmam Eşari'ye tabi bulunmaktadır.

ALLAH Teâlâ Hazretleri hepsinden razı olsun. Amin.

وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ = Güzel sonuç, takva sahibi kimseler içindir." {(*): Kasas sûresi: 83}

Öğrenmenin ve tahsilin nihayeti olmadığını her zaman tekrarlayan Ömer Nasuhi BİLMEN, bu konuyu bakın manzum olarak nasıl dile getiriyor:

— 51 —

İLM-Ü MA'RİFET

Aklı başında uyanık kimseler,

Subh-u mesâ kesb-i kemalât eder.

Sen de benim sevgili yavrum! Müdam

Eyle kemalâta koşup ihtimam

Kesb-i fezâil edip ey gonca fem

Nur ile parlat nazarın dembedem.

Kesb-i kemalâta çalıştıkça sen.

Bulmuş olur fâide senden vatan.

İlm ü hüner âlem için ruhdur,

Bab-ı hüner, herkese meftuhtur.

İlme çalışmakta bugün ehl-i garb

Yükseliyor durmayarak rûz-u şeb

Sen de kazan, eyleme ey hûşyar

Başkasının ilmi ile iftihar,

İnmiş idi gerçi yere maide,

Var mıdır ondan bize bir faide?

Biz dahi ikdam ederek subh-u şâm

Kesb-i kemalât edelim bittemam.

Zulmet içinde kalalım biz neden?

Âleme hurşid, Ziya pâş iken.

Gül gibidir akl-ü zekâ, fikr-i sâf,

Bilgi ziyasiyle bulur inkişaf.

İlm-ü fazilet iken izzetnümun

Ehl-i cehalet, efe la ya'kılûn.

Sanma biter cehl ü ataletle iş,

Kafile-i sa'ye yürü, sen yetiş,

Merd-i ataletşiyem ettikçe âh,

Kim eder ahvaline atf-ı nigâh?

Bunca şuûnat-ı feciül'eser,

Adem için mucib-i ibret yeter.

NOT: Bu şiir, kitabın aslında bulunmamaktadır. Tarafımızdan ilave edilmiştir.

— 53 —

İKİNCİ KİTAP

TAHARETLER VE SULAR HAKKINDADIR
— 54 —

İÇİNDEKİLER

-Mukaddime (4 imam ve hayatları)

-Müslümanlıkta ibadetler, taharetler, bir kısım dini tabirler

-Suların kısımları

-Mutlak ve mukayyed suların nevileri ve hükümleri

-Su artıkları hakkındaki hükümler

-Kuyular hakkındaki hükümler

-Şer'an temiz sayılan ve sayılmayan şeyler ve hükümleri

-Tathir = temizleme yolları

-Özür sahiplerine dair bazı meseleler

-Özrün hükmü

-Kadınlara mahsus hayız ve nifas halleri

-Kadın adetlerine ait meseleler

-İstihaza haline ait meseleler

-Abdestin mahiyeti, abdestin farzları, sünnetleri, adabı

-Abdest duaları

-Abdestin sahih olmasına mani olmayan şeyler

-Mestler üzerine mesh verilmesi

-Meshin cevazındaki şartlar

-Mesh müddeti

-Sargı üzerine mesh

-Meshi bozan şeyler

-Abdesti bozan şeyler

-Abdesti bozmayan şeyler

-Gusül ve guslü icap eden haller

-Guslün farzları, sünnetleri, vasıfları

-Gusül etmeleri icap edenlere haram veya mekruh olan şeyler

-Teyemmümün mahiyeti

-Teyemmümün sünnetleri ve şartları

-Teyemmümü mübah kılıp kılmayan haller

-Teyemmümü bozan haller

— 55 —

MUKADDİME

Dünyanın her tarafına yayılmış olan milyonlarca müslüman, İslam tarihinin ilk asırlarından zamanımıza kadar ibadetler hususunda ve muamelât (muameleler) ile ukûbât (cezalar) gibi İslam Hukuku'nu teşkil eden meseleler hususunda dört büyük müçtehidden birinin mezhebine tabi olagelmişlerdir. Bu dört büyük müçtehid şu zatlardır:

1- İMAM-I A'ZAM EBÛ HANÎFE

Adı Nu'mân'dır, babasının adı da Sâbit'tir. H.80 tarihinde Kûfe'de doğmuş, H.150 tarihinde Bağdat'ta vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh. (ALLAH'ın rahmeti onun üzerine olsun.)

Sâbit, İmam Ali Hazretleri'ne hizmet etmiş, nesli hakkında onun duasını almıştır.

İmam-ı A'zam'ın annesi, Sâbit'in vefatından sonra İmam Cafer-i Sâdık ile evlenmiş, İmam-ı A'zam da bu muhterem zatın yanında yetişmiştir. Ashâb-ı Kirâm'dan birkaç zatı görmüş olmak şerefine de sahiptir.

İmam-ı A'zam'a tabi olanlardan herbirine "Hanefî" veya "Hanefiyyül mezheb" denir. Biz Türkler ve diğer ırklara mensup birçok müslümanlar, bu büyük müçtehidin mezhebine tabi bulunmaktayız. Bu sebeple amelde imamımız İmam-ı A'zam'dır.

İmam Ebû Hanîfe Hazretleri bütün Ehl-i sünnet tarafından takdir edilen dört büyük müçtehidin birincisidir. İmam-ı A'zam denilince yalnız kendisi hatıra gelir. İlmi, zekası, ahlakı, zühd-ü takvası fevkalâde idi. İçtihadındaki yükseklik, mezhebindeki kolaylık ve mükemmeliyet bütün müslümanlarca kabul edilmiştir.

İmam-ı A'zam'ın talebesi arasında da pek güçlü, büyük müçtehitler yetişmiş, fakat hepsi de esas bakımından üstadlarına tabi bulunmuş, hepside Hanefi fukahasından sayılmıştır. Bunların en meşhurları İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Züfer gibi zatlardır.

İmam Ebu Yusuf, Yakub ibn-i İbrahim El-Ensari'dir. Dedesi Sa'd, Ashab-ı Kiram'dandır. Kendisi

H.113 tarihinde Kûfe'de doğmuş, H.182 veya H.192 tarihinde Bağdat'ta vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh. Harunürreşid'in kâzı'l-kuzâtı (Baş kadı - Şeyhü'l-İslam) bulunmuştur.

İmam Muhammed, Hasen-i Şeybani'nin oğludur. Babası Şamlı'dır, kendisi H.135 tarihinde Vasıt'ta doğmuştur, Kûfe'de yetişmiş, H.189 tarihinde Rey şehrinde vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh. Din ilimlerine dair doksan dokuz kitap telif ettiği rivayet olunuyor. El-Mebsût, Ez-Ziyâdât, El- Camiu'l-Kebîr, El-Camiu's-Sağîr, Es-Siyerü'l-Kebîr, Es-Siyerü's-Sağîr başlıca kitaplarındandır. Bu kitaplardaki

— 56 —

meselelere «Zahirü'r-Rivaye» denir. Bunlara da «Zahirü'r-Rivaye Kitapları» denilir.

Hanefi mezhebinde en muteber olan rivayetler de bunlardır. İmam Mâlik'ten hadis okumuştur.

İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed'e (İmameyn) denir.

İmam Züfer, Isfahan'da, Basra'da valilik etmiş olan Hüzeyl adında bir zatın oğludur. İmam-ı Azam'ın kendisine büyük teveccühleri vardı. H.110 tarihinde doğmuş H.158 tarihinde Basra'da vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh.

İlmihalimizin ibadetlere dair ihtiva ettiği meseleler, bütün İmam-ı Azam'ın mezhebine göre yazılmıştır. Bununla beraber bazı temel meselelerde diğer müctehitlerin mezheplerine de işaret olunmuştur.

Hanefi mezhebindeki ihtilaflı meselelerde evvela İmam-ı A'zamın, sonra İmam Ebu Yusuf'un, sonra İmam Muhammed'in, daha sonra da İmam Züfer'in görüşü, ictihadı tercih edilerek o şekilde amel olunur. Bu bir esastır. Bundan yalnız bazı meseleler müstesnadır. Sırası gelince açıklanacaktır.

2- İMAM MALİK İBN-İ ENES

H.93 tarihinde Medine-i Münevvere'de doğmuş, H.179 tarihinde Medine-i Tahire'de vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh.

İmam Malik, müslümanların varlıklarıyla gerçekten iftihar ettikleri dört büyük müctehidin ikincisidir. Pek yüksek bir ilme, parlak bir zekaya, büyük bir zühd ve takvaya sahip idi. Mezhebi vaktiyle Endülüs'e, bütün Mağrip (Kuzey Afrika) ülkesine yayılmıştı. Bugün de Fas, Sudan, Trablusgarb, Cezayir, Yemen taraflarında yaygındır.

3- İMAM MUHAMMED İBN-İ İDRİS EŞ-ŞAFİİ

H.150 tarihinde Askalan'da, veya Şam beldelerinden Gazze'de doğmuş, H.204 tarihinde Mısır'da vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh.

İmam Şafii nesebçe Kureyşî'dir, büyük dedesi Şafii, gençliğinde Rasûlü Ekrem (S.A.V) Efendimize kavuşmak şerefine ermişti. O'nun babası Sabit de Bedir savaşında İslamiyeti kabul etmiş muhterem bir sahabidir.

İmam Şafii, dört büyük müctehidin üçüncüsüdür. Pek büyük bir alimdir, pek büyük bir müfessir ve muhaddistir. Tıp ilminde, şiir ve edebiyatta da ihtisası var idi. Mezhebi doğuya, batıya yayılmıştır.

4- İMAM AHMED İBN-İ MUHAMMED İBN-İ HANBEL

Şeyban kabilesine mensuptur. Aslen Mervez'lidir, H.164 tarihinde Bağdat'ta doğmuş, H.241 tarihinde Bağdat'ta vefat etmiştir. Rahmetullahi aleyh.

İmam Ahmed de pek büyük bir alimdir, dört büyük müctehidin dördüncüsüdür. Hadis ilmindeki bilgisi, kavraması da fevkaladedir. Ezberinde bir milyon hadis-i şerif bulunduğu rivayet olunuyor. «Müsned» adındaki kitabı otuz bin

— 57 —

hadisten oluşmaktadır. Kuhistani'nin ifadesine göre elli bin yedi yüz hadis-i şerif bulunmaktadır. Zühd-ü takvası, yüksek seciyesi, her türlü övgünün üstündedir. Mezhebi, Necd ülkesine ve İslam aleminin diğer bazı parçalarına yayılmıştır.

Bu dört kudretli, mübarek imamın mezhebleri kitap, sünnet, icma-ı ümmet ve kıyas-ı fukaha üzerine kurulmuştur.

Kitaptan maksat, Kur'an-ı Mübin'dir. Sünnetten maksat, Peygamberimizin (S.A.V) mübarek sözleri, işleri ve görüp de men etmeksizin sükût buyurmuş olduğu şeylerdir. Peygamber Efendimizin (S.A.V) evvelce men etmemiş olduğu bir şeyi görüp de ona karşı sükut buyurmaları, o şeyin meşru olduğunu gösterir.

İcmâ-ı ümmetten maksat, bir asırda bulunan bütün müçtehitlerin bir hâdisenin şer'i hükmü hakkında ittifak etmeleridir. Resûl-ü Ekrem Efendimiz: "Ümmetim dalâlet (sapıklık) üzerine toplanmaz" {(*): Taberani, el-Mucemü'l-Kebir; No:13623; 12/342} buyurmuştur. Bir hadis-i şerifte de "Müslümanların güzel gördüğü birşey, ALLAH katında da güzeldir" {(*): Hakim, el-Müstedrek: 3/78} buyurulmuştur. Bu sebeple müslümanların dini varlıklarını temsil eden bütün müçtehitlerin bir mesele hakkında aynı görüş ve kanaatta bulunmaları, o mesele hakkında şer'an muteber bir delildir, bir hüccettir.

Kıyas-ı fukahaya gelince bundan maksat da: Bir hâdisenin kitap ile, sünnet ile veya icmâ-ı ümmet ile sabit olan hükmünü aynı illete, aynı sebebe, aynı hikmete bağlı olarak o hadisenin tam benzerinde de meydana çıkarmaktan ibarettir. Bu ikinci hâdise hakkındaki hükümde güzelce düşünülünce anlaşılır ki, yine kitap ile veya sünnet ile veya icma ile sabit bulunmuştur. Müçtehit ise yaptığı kıyas ile bu hükmü yeniden isbat etmiş olmuyor. Bilakis ikinci hadiseye göre kapalı bulunan bu hükmü yeniden izhar etmiş, meydana çıkarmış oluyor.

Kıyası fukahâ, bir içtihat meselesidir. Bunun meşru olması, makbul olması ise şer'an sabittir.

فَاعْتَبِروُا يَا اُولِي الْاَبْصَارِ

"Ey akıl, basiret sahipleri düşünün de ibret alın." {(*): Haşr sûresi: 2}

Kur'an emri buna delildir. Resûl-ü Ekrem Efendimiz, ümmetinin fukahası için böyle bir içtihadı câiz görmüş, güzel kabul etmiştir.

Nitekim Sahabe-i Kiram'dan Muaz b. Cebel (R.A.) Yemen'e kadı tayin olunmuştu. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin: «Ya Muaz! Ne ile hükmedeceksin?» suâline: «Kitap ile hükmedeceğim, onda bulamazsam sünnet ile hükmedeceğim, onda da bulamazsam içtihadımla hükmedeceğim.» diye cevap vermekle Resûlü Ekrem Hazretleri: «ALLAH Teâla'ya hamd olsun ki; resûlünün elçisini resûlünün razı olduğu şeye muvaffak buyurmuş» {(*): Ebu Dâvud; Ekzıye:11; No:3592; 2/327; Tirmizi; Ahkam:3; No:1332; 3/62; Nesâî; Kuzat:11; No:5334; 8/230; A. b. Hanbel; 5/230} diye memnuniyetini belirtmişti.

— 58 —

Bu sebeple salâhiyetli zatların kıyas yolu ile içtihatta bulunmaları da şer'an pek güzel ve makbul bulunmaktadır.

Kitap, sünnet, icmâ-ı ümmet ile kıyas-ı fukahaya, «Edille-i Erbaa= dört delil", "Usûlü Erbaa= dört temel, asli delil» denir. Bütün müçtehitlerin ekseriyeti bu dört delili kabul etmiş, bütün yüksek müçtehitler, şer'i hükümleri bu dört delilden birine veya bir kaçına dayandırmıştır. Artık bu delillerin hepsini de kabul etmek gerekli bir vazifedir. Bu deliller insanların haklarını vazifelerini bildiren İslam hukukunun gelişmesini temine mahsus birer çok yüksek feyiz ve hikmet kaynağıdır. Müslümanların dini hayatı bu dört feyizli hikmet ve maslahat kaynağından asla uzak, beri olamaz.

Yukarıda mübarek adlarını yazdığımız dört büyük imam, müslümanlar hakkında bir ilahi rahmettir. Bunlar dört temel delilden dini hükümleri çıkarmış, müslümanlara takip edecekleri yolu açıkça göstermişlerdir. Artık bunlardan her hangisinin mezhebine uyan bir Müslüman, hak bir mezhebe intisap etmiş, peygamberimizin yolunda bulunmuş olur.

Bu pek muhterem müçtehitlerin hepsi de dini meselelerin esasında ittifak etmişlerdir. Aralarında bir ayrılık yoktur. Ancak ikinci derecede bulunan bir kısım fer'i (ayrıntılı) meselelerde ihtilaf etmişlerdir. Fakat güzelce incelenirse görülür ki, bunların bir çoğu da görünüşte bir ihtilaftan başka şey değildir. Çünkü bu meselelerin bir çoğunda bu mübarek zatlardan biri, bir azimet ve takva yolunu, diğeri de bir ruhsat ve müsaade yolunu tercih etmiş, bu şekilde ümmeti merhumenin önünde geniş bir rahmet sahası açık bulunmuştur. İşte:

إِخْتِلَاف ُ أُمَّتِي رَحْمَةٌ

= Ümmetimin ihtilafı bir rahmettir." {(*): Deylemi, Firdevs; No:6497; 4/160; Ebu Nuaym, Hılyetü'l-Evliya;7/119} Hadis-i şerifi ile buna işaret buyurulmuştur.

Evet... Düşünmeli ki, müslümanlıkta ibadetlere, muamelelere ve diğer konulara âit ne kadar çok meseleler vardır. Bunların hükümlerini, Kur'an-ı Mübin ile hadis-i şeriflerden ve ümmetin icmâından bulup meydana çıkarmak öyle her müslüman için kolay birşey değildir. Bu pek büyük bir ihtisas işidir.

İşte bu yüksek müçtehitler, bu vazifeyi sadece Hak Teâla'nın rızası için yapmış, müslümanlara lazım olan bütün meseleleri açıkça bildirmiş, her asırda milyonlarca ehli islama rehber olmuşlardır. Artık bu muhterem zatların İslam milleti için ne büyük hizmetlerde bulunmuş olduğunda, bunların her türlü şükrana layık bulunduğunda kim şüphe edebilir?

Bu kıymetli alimler büyük bir manevi kuvvet ve seciye ile ve pek güzel bir niyet ile içtihat sahasında çalıştıkları içindir ki isabet ettikleri meselelerden dolayı ikişer kat, isabet edemedikleri meselelerden dolayı da birer kat sevaba nail olmuşlardır.

Şunu da ilave edelim ki, bu dört büyük müçtehide ait dört mezhepten her birinin müntesipleri, kendi mezheplerinin daha doğru, daha isabetli, sünnete, maslahata

— 59 —

daha uygun ve daha elverişli olduğuna inanırlar. Aksi takdirde, o mezhebi tercih etmelerinin hikmeti kalmaz.

Fakat bundan dolayı diğer mezheplerin itibârını azaltmak da akıllarından geçmez, bu dört mezhebin dördüne de hürmet ederler. Bu hürmet, ehli sünnetin şiarıdır.

Malûmdur ki, İslam hukukunu ihtiva eden ilme, «fıkıh» denir. Fıkıh, lûgatta bir şeyi hakkıyla bilmek, bütün esaslarıyla kavramak manasınadır. İbadetlere, muamelelere, cezalara dair dinî hükümleri bildiren ilme, söylediğimiz gibi fıkıh ilmi adı verilmiştir ki, yazdığımız İlmihal bu fıkıh ilminin bir şubesi demektir.

Dini hükümleri mufassal delillerden, yani yukarıda yazdığımız dört temel delilden anlayıp çıkarmaya ilmi gücü olan İslâm âlimlerinden her birine fekîh, çoğuluna da fukaha denir. Müçtehitler ise fukahanın en yüksek tabakasını teşkil ederler.

Dini hükümleri tayin ve beyan etmek salâhiyeti, bu kudretli fukahaya aittir. Hafızalarında binlerce hadîs-i şerif, binlerce ilmî mesele bulunmuş olan bir nice insaflı âlimler, dinî hükümleri tayin hususunda sözü fukahaya bırakmış, bu pek ince, müşkül vazifeyi ifa için kendilerinde salahiyet görmemişlerdir.

Gerçekten mübarek isimleriyle sahifelerimizi süslemiş olduğumuz dört büyük imamdan, muhterem müçtehitten her birine tâbi olan zatlar arasında öyle geniş bilgi ve kavrayışa, muhtelif ilimlere sahip kudretli âlimler vardır ki, her biri ilim ve irfan hârikası iken içtihada cüret göstermemiş, bu dört mezhep imamından birine intisabı kendisi için bir şeref bilmiştir.

Artık sınırlı bilgi sahibi kimselerin kendilerinde böyle bir salahiyet görmeye nasıl hakları olabilir?

Evet... İtiraf etmeliyiz ki biz, şer'î meselelerin, hâdiselerin hükümlerini, öteden beri herkesin kabulüne mazhar olmuş olan o büyük müçtehitlerden öğrenmek mecburiyetindeyiz. İçtihat için gerekli olan ilmî güce sahip olmayan kimselerin, dini meseleler hakkında -müçtehitlerin mezheplerine aykırı olarak- kendi anlayışlarına göre hükmetmeleri, kendi düşüncelerine göre cevap vermeleri ALLAH katında pek büyük mes'ûliyete sebep olacaktır. Böyle bir kimse vereceği cevapta isabet etse bile, bilmeksizin cevap vermiş olacağı için yine mesuliyetten kurtulamaz. Nitekim bir hadis-i şerif: «Sizin ateşe atılmaya en cür'etkârınız fetvaya yani Şer'î meselelere dair cevap vermeye en fazla cür'et göstereninizdir.» meâlindedir. {(*): Darimî, Mukaddime: 20; No: 157; 1/69}

Bir kere düşünelim, bir kimse mesela tıbba, astronomiye veya fen ilimlerine dair bilgisi olmadığı takdirde, bunlara ait söz söylemeye, yazı yazmaya cesaret edemez. Cesaret edecek olursa büyük hatalara düşmüş, kendisini teşhir etmiş olur. Artık bu ilimlerden daha geniş ve ehemmiyeti, mes'ûliyeti daha büyük olan dini ilimlere dair kâfi derecede malûmatı olmayan kimselerin söz söylemeye, cevap vermeye cür'et göstermeleri nasıl doğru olabilir?. Böyle bir cür'et büyük mesuliyetleri gerektirmez mi?

— 60 —

Yine bunun gibi insanların yapmış oldukları kânun maddelerini bilmeyen kimselerin bu maddeler hakkında gelişi güzel söz söylemeleri, bunların nelerden ibaret olduğunu ve nasıl tatbik edileceğini tayin etmeye kalkışmaları asla doğru görülemez. O halde ilahi bir kânun olan dinin yüksek hükümleri hakkında lâyıkıyla bilgileri bulunmayan kimselerin söz söylemeye, cevap vermeye kalkışmaları nasıl doğru olabilir? İnsan bunun mânevi mesuliyetini düşünerek titremelidir. Maddi menfaatler, yüz gösterecek olan mesuliyetleri asla karşılayamaz.

Eğer dini hususlarda herkes, toplumun kabûlüne mazhar olmuş bulunan muhterem bir müctehide tâbi olmaz da kendi düşüncesine göre söz söyleyecek olursa halk dînin yüce mahiyetini kaybetmiş, büyük bir dalalet (sapıklık) içinde kalmış olur. Nitekim böyle ALLAH'ın nurundan mahrum, karanlıklar dolu bir hal, geçmiş ümmetlerden bir çoğunun başına gelmiştir.

İşte bunun içindir ki, İslam milleti böyle bir dalalet (sapıklık)a düşmemek için öteden beri dört muazzam müçtehitten birine tâbi olmuş, onu rehber edinmiş, o sayede mânevi mesuliyetten kurtulmak çaresini elde edebilmiştir.

Kısacası, bu dört müçtehidin büyüklüğünde, onlara mensup dört mezhebin hak olmasında bütün müslümanların ittifakı vardır. Bu dört mezhepten başkasına uyulmaması hakkında da yine bütün Müslümanların adeta bir ittifakı gerçekleşmiştir. Çünkü bu dört mezhebi tesis eden dört müçtehidden her biri, asr-ı saadete yakın bir zamanda yetişmiş, büyük bir ilim ile, güzel ameller ile, fevkalade bir zeka ile vasıflanmış, eserleri zamanımıza kadar korunmuş, asırlardan beri bütün müslümanların teveccühlerine nail olmuşlardır. Artık bu sayede müslümanların arasında fazla ihtilaf kapısı kapanmış, tam salâhiyet sahibi olmayanların içtihada kalkışmalarına meydan kalmamıştır.

Ara sıra yüz gösterecek bazı hadiselerin, meselelerin hükümlerini tayin hususunda ise bu dört müçtehidden birinin takip etmiş olduğu esasa, koyduğu ve uyulmasını gerekli kılmış bulunduğu usûle müracaat kâfidir. Bunlara uygun olarak dini ilimlerde iktidarları, faziletleri kabul edilmiş olan zatlar tarafından bu gibi hâdiselerin, meselelerin hükümleri halledilip tayin edilebilir.

Bu muhterem dört müçtehide «Eimme-i Erbaa = Dört İmam;» İmam-ı Azam'dan başka üçüne de «Eimme-i Selase = Üç İmam» denir. ALLAH Teâla Hazretleri hepsinden razı olsun. Amin.

MÜSLÜMANLIKTA İBADETLER, TAHARETLER

1- İslam dini, Hak Teâla'ya ibadetten, itaattan, teslimiyetten ibaret en yüce bir dindir. Bu mukaddes din, insanların ALLAH Teâla'yı bilmek ona ibadet ve itaat'ta bulunmak için yaratılmış olduklarını bildirmektedir.

Muazzam İslam dini insanları yükseltir, insanları melekler kadar temiz bir hayata erdirir, insanların ruhlarını en ruhani duygular ile aydınlatır. Bütün kâinâtın mukaddes yaratıcısına kullukta bulunmalarını emreder.

— 61 —

Ezelî, Kerîm mabudumuzun manevi huzuruna kabul edilmek, insan için ne büyük bir nimet, ne yüksek bir şereftir. İşte ibadet ve itaat, insana bu nimeti, bu şerefi temin eder.

Uyanık bir ruhun ferahlaması, sağlam düşünceli bir insanın kalben huzura, hakiki bir neşeye, bir saadete nail olması ancak Hak Teâlâ'ya ibadet sayesinde elde edilir.

İbadet ve itaat zevkinden mahrum olanlar kendi yaratılışlarındaki hikmetten gafil bulunan biçarelerdir.

Hak Teâlâ'ya kullukta bulunmayanlar borçlu oldukları şükran vazifesini terk etmiş, ebedi hayatlarını tehlikeye bırakmış zavallı kimselerdir.

Hiç şüphe yok ki insanların refahı, selameti, hakiki varlığı Hak Teâlâ'ya güzel niyetle, samimi bir kalp ile ibadet ve itaatta bulunmakla gerçekleşir. İbadetlerin bir kısmı ise taharet ve nezafete bağlıdır.

2- Müslümanlık taharet ve nezafete büyük bir ehemmiyet vermiştir. Taharet ki maddi ve manevi sûrette temizlik demektir, bir kısım ibadetlerin şartıdır, başlangıcıdır, anahtarıdır. Temizlik bulunmadıkça bu ibadetler yerine getirilemez. Temizlik bulunmadıkça insan Hak Teâlâ'nın manevi huzuruna giremez. Nitekim bir hadis-i şerifte:

اَلنَّظَافَةُ مِنَ الْإِيمَانِ «Temizlik imandandır.» {(*): İbni Hıbban; No:5459; 7/410 اَلدِّينُ lafzıyla mevcuttur.} buyurulmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte de:

مِفْتَاحُ الصَّلَاةِ الطُّهُورُ «Namazın anahtarı temizliktir.» {(*): Ebu Davud; Taharet:31; No:61; 1/63 Salât:74; No:618; 1/223} buyurulmuştur. Aynı zamanda temizlik sıhhate sebeptir, rızkın artmasına vesiledir. Nitekim:

دُمْ عَلَى الطَّهَارَةِ يُوَسَّعْ عَلَيْكَ الرِّزْقُ

«Temizliğe devam et ki rızkına genişlik verilsin.» diye buyurulmuştur. {(*): Alaüddin Ali el-Mütteki, Kenzü'l-Ummal; No: 44154; 16/129}

Kısacası, ehliyet ve salâhiyet sahibi olan her insan bir takım ibadetlerle, taharetlerle dinen vazifelidir. Bir takım şeyleri yapmakla bir takım şeyleri de terk etmekle mükelleftir. Bunlara dair ilmihâlimizde oldukça malumat verilecektir.

Ancak dini kitaplarda, yazılarda, konuşmalarda çok kere tekrar edilen bir takım tabirler vardır ki, ilk evvel bunların manalarını bilmek lazımdır. Bu sebeple evvela bunların lûgat ve ıstılah manalarını yazacağız.

BİR KISIM DİNİ TABİRLER

1- İBADET: Lûgat'ta; kullukta bulunmak demektir. Şeriat ıstılahınca, «yapılmasında sevap olup, güzel niyetle beraber bulunan herhangi bir ameldir ki Hak Teâlâ'yı tazim etmek için yapılır.» Namaz kılmak, oruç tutmak gibi.

— 62 —

2- TAAT: Emri tutmak emre sarılmak demektir ki buna itaat de denir. Şer'an taat, «yapılmasından dolayı sevap bulunan herhangi bir ameldir, gerek niyetle beraber olsun ve gerek olmasın.» Kur'an-ı Kerimi okumak gibi. Hak Teâlâ'nın emirlerini gönül isteğiyle yerine getirmek birer tâat'tır.

3- KURBET: Yakınlık demektir. Şer'an, «Hak Teâlâ'ya manevi bir halde yakınlığa sebep olan herhangi bir güzel ameldir.» Sadakalar, nafile kılınan namazlar gibi.

4- NİYET: Kast manasınadır ki kalbin bir şeye azmi yönelmesi demektir. Şer'an, «yapılan bir vazifeyle Hak Teâlâ'ya tâatta bulunmayı ve ona manen yakınlaşmayı kast etmekten ibarettir.»

Bir amelin bir ibadet olabilmesi için böyle bir niyete ihtiyaç vardır. Mesela, biz namazlarımızı yalnız ALLAH Teâlâ'nın emrine itaat etmek, rızasını kazanmak için kılarız. İşte bu, namaz hakkında bir niyettir. Yoksa sadece başkalarına göstermek veya öğretmek veya bedence istifade etmek için namaz tarzında yapılacak hareketler, bir ibadet mahiyetinde bulunmuş olamaz. Niyetle beraber olan bir taharet, mesela bir abdest de bir ibadettir.

5- TEKLİF: Bir kimseye meşakkatli bir şeyi emretmek, yapılmasını gerekli kılmaktır. Istılahta: İslam şeriatının «ehliyet ve salahiyet sahibi olan» insanlara bir takım şeyleri yapmalarını, bir takım şeyleri de terk etmelerini emretmek ve yapılmasını gerekli kılmaktan ibarettir. Bunlar ile böylece dinen memur ve vazifeli olan bir insana da «mükellef» denir. Çoğulu "mükellefin"dir.

İnsanlar ehliyetleri, kudretleri nisbetinde mükellef olurlar. Akıllı ve bülûğ çağına ermiş olan kimsenin ehliyeti tam olacağından mükellefiyeti de o nisbette tam bulunur.

6- AKIL: Ruhun bir kuvvetidir ki, insan onun vasıtasıyla bilgi sahibi olur. İyi ile kötüyü ayırır, eşyanın hakikatlerini sezebilir.

Diğer bir tarife göre akıl, bir ruhani nurdur ki; insana yürüyeceği yolu aydınlatır, insanı haktan, hakîkatten haberdar eder, bu ruhi kuvvete sahip olan kimseye «âkil» denir. Bundan mahrum olana da «mecnun» denilir.

7- BÜLÛĞ: Muayyen çağa yetişmek, muayyen vasıflara sahip olmak demektir. Muayyen vasıflara sahip olan veya muayyen yaşta bulunan kimseye «bâliğ, bâliğa» denir. Şöyle ki, ihtilam olan, yani uykuda gördüğü bir rüyadan dolayı kendisine yıkanmak lazım gelen bir erkek bâliğdir. Evlendiği takdirde, çocuk yapabilecek genç bir erkek de bâliğdir. Yine böylece hayız denilen kadınlık âdetini gören veya evlenip gebe kalan bir kız da "bâliğa"dır.

Bâliğ veya bâliğa olma yaşının başlangıcı, bir erkek çocuk için tam on iki ve bir kız çocuk için de tam dokuz yaştır. Bu yaşların sonu da her ikisinde tam on beş yaştır.

Böyle on beş yaşını bitirmiş olduğu halde kendisinde ihtilam gibi, hayız gibi, gebelik gibi bülûğ eseri belirmeyen kimse, hükmen bâliğ, bâliğa sayılır.

8- HÜKÜM: Karar, îcap, gerekli kılmak, etkili olmak, emretmek, güzel âkibet manalarında kullanılır. Istılahta: Bir şeyin üzerine düşen, gerekli olan netice demektir. Mükelleflerin fiilleriyle alakalı olan dini hükümlerden her

— 63 —

birine «hükm-i şer'i = şer'i hüküm» denir. Çoğulu "Ahkam-ı şer'iyye = şer'i hükümler"dir.

Mesela zekat farzdır, hırsızlık haramdır denilmesi birer şer'i hükümdür.

9- EF'ÂL-İ MÜKELLEFİN: Mükellef insanların yaptıkları işlerdir ki: Farz, vâcip, sünnet, müstehap, helal, mübah, mekruh, haram, sahih, fasit, batıl gibi kısımlara ayrılır.

10- FARZ: Yapılması dinen kat'i surette lazım gelen herhangi bir vazifedir ki, farz-ı kat'i ve farz-ı zanni kısımlarına ayrıldığı gibi, farz-ı ayn ve farz-ı kifaye kısımlarına da ayrılır.

11- FARZ-I KAT'İ: Kesin şer'i bir delil ile sabit olan yani; ya Kur'an-ı Mübin'in açık bir ayeti ile veya Peygamberimizin (S.A.V) hadis-i şerif denilen açık sabit bir mübarek sözü ile yapılması kat'iyyen bildirilmiş olan vazifedir. Namaz, zekat gibi.

12- FARZ-I ZANNİ: Müctehidlerce kat'i bir delil ile yakın derecede kuvvetli görülen zanni bir delil ile sabit olan vazifedir ki, amel hususunda farz-ı kat'i kuvvetinde bulunur. Buna «farz-ı ameli» de denir.

Bununla beraber böyle bir şeye delilin zanni olmasından dolayı «vâcip» adı da verilir. Bu halde farz-ı ameli, farz nevilerinin zayıfı, vâcip nevilerinin de kuvvetlisi bulunmuş olur. Nitekim abdestte mutlaka başa mesh etmek bir farz-ı kat'idir. Başın dörtte biri miktarına meshetmek ise bir farz-ı amelidir.

13- FARZ-I AYIN: Mükelleflerden her birinin yapması lazım gelen farzdır. Beş vakitteki namazlar gibi.

14- FARZ-I KİFAYE: Mükelleflerden bazılarının yapmalarıyla diğerlerinden sakıt olan yani; onlar için yapmak mecburiyeti kalmayan farzdır. Cenaze namazı gibi.

Farzların yapılmasında büyük sevaplar vardır. Özürsüz yere yapılmaması da ilahi azaba sebeptir. Farz-ı kifayeyi müslümanlardan bir kısmı yapmadığı takdirde, bundan haberleri olup, bunu yapmaya imkanı bulunan bütün müslümanlar ALLAH'ü Teâla katında mesul, günahkar olurlar.

Kat-i bir farzı inkar, kafirliktir. Ameli bir farzı inkar da bidattır, günahı gerektirir. Bütün bunlar, farzların hükmüdür. Farzın çoğulu feraizdir.

15- VÂCİB: Yapılması şer'an kat'i derecede bir delil ile sabit olmamakla beraber her halükârda pek kuvvetli bir delil ile sabit bulunan şeydir. Vitir ve bayram namazları gibi.

Vâciplerin yapılmasında sevap, terk edilmesinde de azap vardır. İnkar edilmesi bidattır, günahtır. Bunlar da vâciplerin hükmüdür. «Vecibe» tabiri bazen farz, bazen de lazım, vâcip yerinde kullanılır. Çoğulu: vecâip'dir.

16- SÜNNET: Resûl-i Ekrem (S.A.V) Efendimizin farz olmayarak yapmış oldukları şeydir. «Sünnet-i müekkede» ve «Sünnet-i gayr-i müekkede» kısımlarına ayrılır. Sünnet-i seniyyenin bir manası da mukaddimede geçmiştir. Sünnet'in çoğulu da sünen'dir.

— 64 —

17- SÜNNET-İ MÜEKKEDE: Peygamber (S.A.V) Efendimizin devam edip pek az terk buyurmuş oldukları sünnettir. Sabah, öğle ve akşam namazlarının sünnetleri gibi.

İslam dininde yapılması pek gerekli olan ezan, ikamet, cemaate devam gibi sünnetlere: «Sünen-i Hüda» denir ki, bunlar da birer sünnet-i müekkededir.

18- SÜNNET-İ GAYR-İ MÜEKKEDE: Fahri alem (S.A.V) Efendimizin ibadet maksadıyla ara sıra yapmış oldukları şeydir. Yatsı ve ikindi namazlarının ilk sünneti gibi.

Resûlü Ekrem (S.A.V) Efendimizin yiyip içmeleri, giyinip kuşanmaları, oturup kalkmaları gibi hal ve hareketlerine ait şeylere de «sünen-i zevaid» adı verilmiştir ki, bunlar da birer sünnet-i gayr-I müekkede demektir.

Sünnet-i müekkede ve sünnet-i hüda denilen sünnetlerin yapılmasında sevap, kasten terk edilmesinde de azap değilse de kınama vardır. Gayr-i müekkede ve zevaid denilen sünnetlerin yapılması ise pek güzeldir. Sevgili, pek aziz Peygamberimiz (S.A.V)e uymanın bir alameti olduğundan sevaba ve o kudsi Peygamberimiz (S.A.V)in şefaatine bir vesiledir. Fakat terk edilmesi kınamayı gerektirici görülmemektedir. Bunlar da sünnetlerin hükmüdür.

Sahabe-i Güzîn'in hal ve hareketlerine, takip ettikleri zühd ve takva yollarına da biz Hanefilerce «Sünnet» denir.

19- MÜSTEHAP: Lügatta sevilmiş şey demektir. Istılahta: «Resûl-ü Zîşan (S.A.V) Efendimizin bazen yapıp bazen terk buyurmuş oldukları şeydir.» Kuşluk namazı gibi. Bu, bir nevi sünnet-i gayr-i müekkede demektir.

Peygamber (S.A.V) Efendimiz, müstehap denilen şeyleri sevip yapılmasını tercih buyurmuştur. Selef-i Salihin de bunları seve seve işlemiş, bunların yapılmasını din kardeşlerine tavsiye etmiş, bu hususta rağbet ve teşvikte bulunmuşlardır. Müstehaplara: Mendup, fazilet, nafile, tatavvu', edep adı da verilir, Şöyle ki, müstehap olan bir şeye, sevabı çok olup, işlenmesi istenildiğinden dolayı mendup, fazilet denir. Farz ile vâcip üzerine ilave olarak yapıldığı için de nefl = nafile denir. Kat'i bir emre dayanmaksızın sadece teberru sureti ile yapıldığı için de tatavvu' adı verilir. Güzel ve övülmüş bir haslet olması dolayısı ile de edep denilmiştir. Çoğulu adaptır. Edep için bu eserin ahlak kısmına da müracaat. Müstehabın yapılmasında sevap vardır. Yapılmamasında ise kınama, kötüleme ve tenzihen olsun kerahet yoktur. Bunlar da müstehapların hükmüdür.

(Şafii ve Hanbeli fukahasına göre sünnetler ile müstahaplar, menduplar birdir; herhangi bir sünnete müstehap veya mendup da denir.)

20- HELAL: Şer'an câiz görülen herhangi bir şeydir ki, yapılmasından, kullanılmasından dolayı kınama lazım gelmez.

Helalin her türlü şaibeden beri, saf, temiz, kısmına «Tıyb» ve «Tayyib » denir.

— 65 —

21- MÜBAH: Yapılması da, yapılmaması da şer'an câiz bulunan şeydir ki, yapılmasında sevap, terk edilmesinde de günah yoktur. herhangi helal bir yiyeceği veya meyvayı yiyip yememek gibi.

22- MEKRUH: Lugatta sevilmeyip çirkin, nahoş görülen şey demektir. Istılahta: "Yasaklandığı ve men edildiği sabit olmakla beraber ona aykırı, zıt bir emare görülen şeydir ki, yapılması doğru görülmeyip terk edilmesi her halükârda iyi görülür.

23- KERAHET: Esasen bir şeyi fena görmek, bir şeye razı olmamak manasınadır. Şer'an: «Terk edilmesi her halukarda iyi olan bir şeyin terk edilmeyip yapılması» demektir ki, iki kısma ayrılır. Birisi "Keraheti tahrimiyye"dir ki, harama yakın olan kerahettir. Diğeri de "Keraheti tenzihiyye"dir ki, helâle yakın bulunan kerahettir.

Bu İmam-ı A'zam ile İmam Ebu Yûsuf'a göredir. İmam Muhammed'e göre keraheti tahrimiyye ile mekruh olan birşey haram kısmındandır. Yani haram gibi ahiret azabını gerektirici olur. Keraheti tenzihiyye ile mekruh olan birşey ise ittifakla helâle yakındır. Bunun yapılması, azabı gerektirmez. Fakat terk edilmesi oldukça sevaba vesile olur.

Fıkıh kitaplarında mutlak surette kullanılan «kerahet» tâbirinden çok kere keraheti tahrimiyye kastedilir. Nitekim ileride görülecektir.

24- HARAM: Yapılması, kullanılması, yiyilip içilmesi şer'i şerifte kat'î bir delil ile men'edilmiş olan herhangi bir şeydir ki, «haram liaynihî» ve «haram ligayrihî» kısımlarına ayrılır.

25- LİAYNİHİ HARAM: Haddi zatında herkese karşı haram olan şeydir. Lâşe, şarap, akan kan gibi.

26- LİGAYRİHİ HARAM: Haddi zatında helâl olup, başkasının hakkından dolayı haram olan şeydir ki, sahibinin meşru' surette izni bulunmadıkça ondan başkaları için istifade câiz olmaz. Komşularımıza, vatandaşlarımıza ait olan herhangi kıymetli bir mal veya bir yiyecek gibi.

Haram olan şeylere «Muharremât» denir. Haramın terkinden dolayı sevap, yapılmasından dolayı da azab vardır. Haram olduğu ittifak ile kesin olarak sabit olan bir şeyi helâl saymak ise insanı imandan mahrum eder. Bunlar da haramın hükmüdür.

27- SAHÎH: Rukûn (temel esas)larını, şartlarını tamamen bulunduran herhangi bir ibadet veya muameledir. Meselâ farzlarına, vâciplerine riâyet edilerek kılınan bir namaz, sahihtir.

28- CÂİZ: Yapılması şer'an yasak olmayan şey demektir. Bazen sahih yerinde, bazen de mübah yerinde kullanılır.

Bazı muameleler, dünya hükümleri bakımından sahih olduğu hale ahiret hükümleri bakımından câiz olmaz. Cum'a namazı ile mükellef bir kimsenin Cum'a ezanı okunurken yaptığı alım-satım muamelesi gibi. Böyle bir muamele sahihtir, geçerlidir. Fakat manevî mesuliyeti gerektirdiği için câiz değildir.

— 66 —

29- FASİD: Aslen sahih olup, vasfı yönüyle sahih olmayan, yani bizzat kendisi meşru iken gayrimeşru bir şeyle beraber olması sebebiyle meşru olmaktan çıkan şeydir. İbadet hususunda fasid ile batıl bir hükümdedir.

Meşru olan bir ameli bozup iptal eden şeye de «Müfsid» denir. Kasten yapılması azaba sebep ise de, yanılarak yapılması sebep değildir. Namaz içinde gülmek gibi ki, esasen sahih olan namazı ifsad eder.

30- BÂTIL: Rükün(temel esas)larını veya şartlarını tamamen veya kısmen bulundurmayan herhangi bir ibadet veya muameledir. Bir özür bulunmaksızın taharetsiz kılınan namaz gibi.

31- TAHARET: Lügatta nezafet, temizlik demektir. Şer'an taharet, habes, necaset denilen maddeten pis şeylerin veya hades denilen şer'î bir engelin ortadan kalkmasından ibarettir. Temiz olan şeye "Tâhir" temizleyici şeye "Tahûr" ve "Mutahhir", temizlemeye de "Tathir" denir.

Taharetler, Tahareti suğrâ ve Tahareti kübrâ, yani küçük temizlik, büyük temizlik diye ikiye ayrılır.

32- TAHARET-İ SUĞRÂ: Abdestsizlik denilen hali gidermek suretiyle olan temizliktir. Abdest almak gibi.

33- TAHARET-İ KÜBRÂ: Cünüblük, hayız ve nifas denilen hallerden çıkmak için ağıza, buruna su alıp bütün vücudu yıkamak suretiyle yapılan temizliktir ki, buna "Gusül, İğtisal, Boy abdesti" de denir.

34- HADES: Bazı ibadetlerin yapılmasına şer'an mani olan ve hükmen necaset sayılan bir haldir.

Hades-i asgar (küçük hades), Hades-i ekber (büyük hades) kısımlarına ayrılır.

35- HADES-İ ASGAR: Taharet-i suğra ile, meselâ yalnız abdest ile giderilen taharetsizlik halidir. İdrar yapmak ve ağız, burun gibi bir uzuvdan kan gelmek sebebiyle meydana gelen hades gibi.

36- HADES-İ EKBER: Taharet-i kübrâ ile, yani ağzı, burnu ve bütün bedeni yıkamakla giderilen taharetsizlik halidir. Bu da cünüplükten ve hayız, nifas denilen arızalardan ileri gelir. Nitekim ileride tafsilâtı görülecektir.

37- HABES: Maddeten temiz olmayan, nâpâk denilen herhangi bir şeydir. Buna "Necis" ve "Hakiki necaset" de denir. Şöyle ki, esasen veya arızî olarak temiz bulunmayan bir maddeye "Necis","Necaset" denir. Çoğulu Encâs'tır. Meselâ, Sidik esasen necis olduğu gibi sidikli bir elbise de necistir, yani pistir, murdardır.

Esasen murdar olan şeye "Neces" de denilir.

Hakikî necasetler, namazda muaf olan miktarlarına göre "necaset-i hafife","necaset-i galiza = mugallâza" kısımlarına ayrıldığı gibi akıcı olup olmamaları itibariyle mayi (sıvı) ve camid (katı) kısımlarına ve görülüp görülmemeleri bakımından da "Necaset-i mer'iyye" ve "Necaset-i gayr-i mer'iyye" kısımlarına ayrılır.

38- NECASET-İ HAFİFE: Pis olduğuna dair hakkında -başka zıt bir delil bulunmak üzere- şer'î bir delil mevcut olan şeydir. Bu gibi necasetler, bir delile göre murdar görülmekte ise de, diğer bir delile göre murdar sayılmamak lâzım gelmektedir. Eti yenen hayvanların sidikleri gibi.

— 67 —

39- NECASET-İ GALİZA: Pisliği hakkında şer'î bir delil mevcut olup, aksine başka delil bulunmayan şeydir. Lâşe gibi.

40- NECASET-İ MER'İYYE: Hacmi olan veya kuruduktan sonra görülen herhangi bir pis maddedir. Akmış kanlar gibi.

41- NECASET-İ GAYR-İ MER'İYYE: Katı, bir hacmi olmayan veya bulaştığı yerde kuruduktan sonra görülmeyen herhangi murdar bir maddedir. Sidik gibi.

Kısaca, gerek hakikaten ve gerek hükmen temiz olmayan şeyler, bazı ibadetlerin yapılmasına mânidir. Bunları usulü dairesinde temizlemek lâzımdır. Temizlik hususunda en çok kullanılan şey ise sudur.

Bu sebeple hangi şeylerin temiz olup olmadığını ve temiz olmayanların nasıl temizleneceğini bilmek her müslüman için lâzımdır. Bu hususlara dair şer'i şerif bakımından sırasıyla bilgi verilecektir.

SULARIN KISIMLARI

44- Sular şer'an iki kısımdır. Biri, mutlak sulardır ki, su denildiği zaman yalnız bu kısım hatıra gelir. Bunlar yaratıldıkları vasıf üzere duran yağmur, kar suları, deniz, göl, ırmak, pınar, kuyu sularıdır. Bunlardan her birine "Mâ-i mutlak = Mutlak su" denir.

Diğeri mukayyed sulardır ki, herhangi bir maddenin karışması ile yaratılmış oldukları halden çıkmış ve hususî bir ad almış olan sulardır. Gül suları, çiçek suları, asma, üzüm, et suları gibi. Bunlardan her birine de "Mâ-i mukayyed = Mukayyed su" denilir.

45- Mukayyed sular, biri aslî, diğeri de gayrı aslî olmak üzere iki türlüdür. Aslî olanlar: Kavun, karpuz, asma ve gül suları ve benzerleridir. Gayri aslî olanlar da esasen mutlak su iken sonradan olan bir durum sebebiyle mukayyed olan sulardır. İçine düşen yaprakların çürümeleriyle tabiatı olan rikkat ve seyelân = incelik ve akıcılık halini kaybederek bozulan bir su gibi.

46- İçinde nohut, mercimek gibi temiz bir şeyin pişmesiyle incelik ve akıcılığı kalmamış olan bir su da mukayyed bir su sayılır.

Aynı şekilde, içine karışan mukayyed bir su ile üç vasfından, yani renk, koku ve tadından birini veya ikisini kaybeden mutlak bir su da mukayyed olmuş olur. Şöyle ki, bir mutlak suya süt gibi renk ve tattan ibaret iki vasfı olan veya karpuz suyu gibi tattan ibaret bir vasfı bulunan bir sıvı karışıp kendisinde bu vasıflardan yalnız biri belli olsa veyahut sirke gibi renk ile tat ve kokudan ibaret üç vasfı bulunan bir sıvı karışıp da bu vasıflardan ikisi belirse artık o mutlak su, mukayyed olmuş olur.

47- Bir mutlak su, yosun tutmakla veya dura dura bozulmakla veya içine tadını değiştirmeyecek miktarda sabun, zağferan, toprak veya yaprak gibi temiz ve katı şeyler düşmekle veya içinde mısır, nohut gibi şeyler ıslatılmakla mutlak olmaktan çıkmaz. Hatta rengi,kokusu ve lezzeti bozulmuş olsa bile. Şu kadar var

— 68 —

ki; böyle bir sebeple tabiâtını kaybetmiş yani; inceliği, akıcılığı kalmamış olursa artık bir mutlak su olmaktan çıkmış olur.

MUTLAK SULARIN NEVİLERİ VE HÜKÜMLERİ

48- Mutlak sular, "Tahir ve mutahhir=Temiz ve temizleyici" olup olmamak bakımından şöylece beş nevidir.

1) Temiz ve temizleyici olup, kullanılması mekruh olmayan sulardır. Üç vasfı yani rengi tadı ve kokusu bozulmamış ve kendisinde mekruh olmayı gerektiren birşey bulunmamış olan herhangi mutlak bir su bu kısma dahildir. Bu su hem içilir, hem yemeklerde kullanılır, hem de kendisi ile her türlü temizlik yapılabilir.

2) Temiz ve temizleyici olmakla beraber kullanılması mekruh olan sulardır. Ev kedisi gibi ehli bir hayvanın veya çaylak, doğan gibi yırtıcı bir kuşun veya evlerden eksik olmayan fareler gibi haşerelerin kendisinden içmiş olduğu mutlak bir su gibi. Başka bir su varken bu türlü suları içmek, yemek veya temizlikte kullanmak tenzihen mekruhtur.

3) Temiz olduğu halde temizleyici olmayan sulardır. Bunlar bir hadesi = hükmen necaset olan bir şeyi gidermek, farzı yerine getirmek veya sevap kazanmak için insanın bedeninde veya bir uzvunda kullanılan sulardır. Bunlardan her birine: "Ma-i Müstamel = kullanılmış su" denir.

Mesela, abdestsiz olan bir müslümânın bütün abdest azalarında veya bir uzvunda ve cünüp bulunan bir müslümânın bütün bedeninde kullandığı su, bu kısımdandır.

Abdesti olan bir Müslümanın sevap niyetiyle başka bir yerde veya bir ibadet yaptıktan sonra aynı yerde tekrar abdest aldığı su da böyledir.

Aynı şekilde, yemeklerden evvel ve sonra Peygamberimizin sünnetine riayet etmek maksadıyla el yıkamakta kullanılan sular da böyledir.

Bu sebeple bu müstamel sular, her ne kadar temiz olup, maddi necasetleri giderebilirse de hükmi necasetleri gideremez, yani bunlar ile ne abdest alınabilir, ne de gusül edilebilir.

Mâ-i müstamelin böyle temiz ve temizleyici olmaması İmam Muhammed'e göredir. Fetva da bu şekildedir. İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf'a göre bu su, temiz de değildir, pis sayılır.

(İmam Malik ile İmam Şafiî'nin bir görüşüne göre bu müstamel sular, hem temiz hem de temizleyicidir. Fakat tekrar kullanılmaları mekruhtur.)

4) Temiz olmayan sulardır. İçine necaset düştüğü kesinlikle veya kuvvetli bir zan ile bilinen az miktarda ki sular gibi. Bunlar necaset hükmündedir.

İçine düşen necasetten dolayı rengi veya tadı veya kokusu bozulmuş olan ve "büyük havuz" denilen büyük sular ile akıcı sular da bu hükümdedir. Şöyle ki; rakid, yani akmayan, durgun bir suyun yüzeyine bakılır, eğer yüzeyi yüz arşın kare (yaklaşık 46,24 metrekare)sine eşit ise "büyük havuz" adını alır. Bu su dört

— 69 —

köşeli ise her kenarı 10 arşın (yaklaşık 6.8 metre) daire bir halde ise, çevresi tam 36 arşın (yaklaşık 24.48 metre) bulunur. Bundan az olunca, "havz-ı sağir = küçük havuz" olmuş olur.

Cari, yani akarsulara gelince bunlar da az olsun, çok olsun büyük havuz halindedir. Bu sebeple böyle bir su içine düşen bir necasetle üç vasfından biri bozulmadıkça temizlik ve temizleyici vasfını kaybetmiş olmaz. Bunların derinliğine bakılmaz. Avuç ile alınan sudan dolayı dibinin açılmaz olması büyük havuz için yeterlidir. Bir suyun akıcı sayılması için de bir saman çöpünü olsun alıp götürebilmesi de yeterli olur.

5) Şüpheli sulardır. Bunlar ehli merkeplerin veya bunlardan doğmuş olan katırların artığı olan sulardan ibarettir. Böyle bir su temiz ise de, bunu hadesi = hükmen necaseti gidermeye kâfi olup olmamasında şüphe edilmiştir. Buna dair ileride tafsilat vardır.

49- Bir kimsenin abdestli olduğu halde sadece serinlik veya başkasına öğretmek için abdest aldığı su, hem temiz hem de temizleyicidir.

Aynı şekilde, bir kimsenin abdest almasını müteakip aynı yerde daha abdesti bozulmadan ve bir ibadet yapmadan tekrar abdestini tazelediği su da böyledir, içinde temiz bir kabın veya çamaşırın yıkandığı su da böyledir. Çünkü bunlar ile ne maddî ne de hükmî bir temizlik yapılmış değildir. Şu kadar var ki, bu gibi kullanılmış sulardan tabiat nefret eder ve sıhhî bakımdan da bunların zararlı bir hale gelmiş olmaları düşünülür. Artık bir zaruret bulunmadıkça, bu gibi sular içilmez, yemeklerde kullanılmaz ve bunlar ile tekrar abdest veya boy abdesti de yapılmaz.

50- Bir mutlak suya müstamel (kullanılmış) bir su karıştığı takdirde bakılır: Eğer asıl su, karışan sudan iki misli fazla ise, onunla hükmen necaset giderilebilir. Bilâkis karışan su, iki misli ise, giderilemez. Birbirine eşit ise, yine asıl su, ihtiyaten mağlup az sayılır, abdestte, gusülde kullanılmaz.

MUKAYYED SULARIN HÜKÜMLERİ

51- Yukarıda da işaret olunduğu üzere mutlak sular, bir arıza bulunmayınca içilir, yemekte ve maddî temizlikte kullanılır, kendileri ile abdest alınır, gusül edilir, yani hakikî ve hükmî kirler giderilir. Mukayyed sular ise, böyle değildir. Bunlar ile abdest ve boy abdesti alınamaz, yani bunlar ile hükmen necaset giderilemez. Çünkü şer'i şerif, o gibi temizlikler için mutlak suları tayin buyurmuştur. Fakat mukayyet suların bir kısmı içilebilir, yemeklerde kullanılabilir. Bunların yağlı ve yapışkan olmayıp sıkmakla akıp gidecek bir halde bulunan kısmı ile maddeten temiz olmayan şeyler, yani hakikî necasetler giderilebilir.

52- İçlerine düşen bazı şeylerden dolayı mutlak sular, temizliklerini kaybedeceği gibi mukayyed sular da kaybeder. O halde bunların hiçbiri ne hükmî ne de hakîki necasetleri gidermek için kullanılamaz. Nitekim ileride bildirilecektir.

— 70 —

SU ARTIKLARI HAKKINDA HÜKÜMLER

53- Az ve durgun su artıkları şu kısımlara ayrılır:

l) Temiz ve temizleyici olup, kullanılmaları mekruh olmayan artıklardır. Bunlar; ağızları temiz olan bütün insanların, deve, sığır, koyun gibi eti yenen ehlî hayvanların, atların ve attan veya inekten doğmuş katırların ve etleri yenen vahşi hayvanlar ile kuşların artıklarıdır. Bu sebeple bunlar hem içilebilir, hem de temizlikte kullanılabilir.

Ağızları temiz olmayanların artıkları ise, temiz değildir. Ağız dolusu kusan veya şarap içen kimsenin kusması veya içmesi akabinde içtiği suyun artığı gibi.

2) Kullanılmaları mekruh olan artıklardır. Bunlar kedilerin, tavukların, atmaca, şahin, doğan, çaylak, kartal gibi yırtıcı kuşların, pislik yemekten çekinmeyen koyun, keçi gibi hayvanların artıklarıdır.

Başka su varken bunların içilmesi ve temizlikte kullanılması tenzihen mekruhtur. Fakat başka su bulunmayınca, bunlar içilebilir ve bunlar ile temizlik yapılabilir. Bunlar var iken teyemmüm yapılması caiz olmaz.

3) Kullanılmaları şüpheli olan artıklardır. Bunlar; ehlî merkeplerin ve bunlardan doğmuş katırların artıklarıdır. Bunlar ile başka su bulunmadığı takdirde, hem abdest alınır, hem de ihtiyaten teyemmüm yapılır.

Şüpheli bir su ile şüpheli olmayan bir su birbirine karışacak olsa, tartıca ağır gelenine göre hükmolunur, eşit olunca, yine ihtiyaten teyemmüm de yapılır.

4) Necis = murdar sayılan artıklardır. Bunlar; köpek, kurt, aslan, kaplan, domuz gibi yırtıcı hayvanların, vahşi kedilerin artıklarıdır. Bunlar; ne temizlikte kullanılır, ne de bir zaruret bulunmadıkça içilir.

54- Terler ve lûablar, yani salyalar, ağızdan akan sular, hüküm itibariyle artıklar gibidir. Bu sebeple artığı temiz olanın terleri, salyaları da temizdir. Artığı mekruh veya şüpheli olanın terleri, salyaları da mekruh veya şüphelidir. Artıkları temiz olmayanların terleri, salyaları da temiz değildir.

İmam-ı A'zam'a göre atların terleri, salyaları temiz olduğu gibi merkepler ile katırların terleri, salyaları da temizdir.

55- Bir yerde bulunan kaplardan bir çoğunda temiz, birazında da temiz olmayan sular bulunsa, taharriye - araştırmaya lüzum görülür. Yani hangilerinin temiz olduğu, kuvvetli görüş ile tayin edilir, artık onlardan içilir ve abdest alınarak gusledilir. Çünkü hüküm, kuvvetli olana göredir. Fakat temiz olmayanlar çok, veya temiz olanlara eşit ise, içmek ve yemekte kullanmak için araştırma yapılabilir. Ama abdest ve gusül için araştırma lâzım gelmez. Bu sular, döküldükten veya hayvanları suvarmak için birbirine karıştırıldıktan sonra teyemmüm yapılır.

— 71 —

KUYULAR HAKKINDAKİ HÜKÜMLER

56- Kuyular, suları ne kadar çok olursa olsun, yüzeyleri yüz arşın kare (yaklaşık 46, 24 metrekare) sine ulaşmadıkça veyahut daima akıp giden bir su yolu üzerinde bulunmadıkça, küçük havuz hükmündedirler. Bu yüzden içlerine düşecek şeylerden dolayı, haklarında aşağıdaki hükümler geçerli olur.

57- İnsanın veya eti yenen koyun, deve gibi bir hayvanın içine düşüp diri olarak çıktığı kuyu suyu pis olmaz. Ancak üzerinde necaset bulunduğu bilinirse, o halde pis olur.

Yine böylece: Katırın, merkebin ve atmaca, şahin, çaylak gibi yırtıcı bir kuşun ve köpeklerin, kurt, kaplan gibi canavarların içine düşüp diri olarak çıktıkları sular da pis olmaz. Ancak ağızlarının salyası suya dokunmuş olursa, o takdirde o su bu salyanın hükmüne tâbi olur. Her hayvanın salyası ise, artığı hükmündedir. Nitekim evvelce bildirilmiştir.

58- Bir kuyunun içine fare, serçe veya bu büyüklükte başka bir hayvan düşüp ölse, henüz şişmemiş olunca, bu hayvan çıkarıldıktan sonra yirmi kova su çekilir, bu vaciptir. Bu kadar su çıkarılmadıkça, kuyunun suyu temiz olmaz. Bu kuyudan otuz kova su çıkarılması ise, müstehaptır.

59- Bir kuyunun içinde kedi, tavuk, güvercin veya bu büyüklükte başka bir hayvan düşüp ölse de daha şişmeden çıkarılsa o kuyudan kırk kova su çıkarılır, bu vaciptir. Elli veya altmış kova çıkarılması ise, müstehaptır.

60- Bir kuyunun suyuna bir damla bile kan veya şarap veya sidik gibi bir sıvı karışsa, veya içine bir domuz düşse veya koyun, keçi gibi gövdesi büyük bir hayvan düşüp ölse veya serçe, fare gibi gövdesi küçük bir hayvan düşüp ölmekle beraber şişmiş veya dağılmış veya tüyleri dökülmüş bulunsa, o kuyunun bütün suyunu bir kova dolduracak kadar kalmayıncaya kadar çıkarmak icap eder. Şu kadar var ki kuyunun suyu çok olup, devamlı kaynamakta bulunursa, iki yüz kova çıkarmakla yetinilebilir, bu vaciptir. Üç yüz kova çıkarılması ise, müstehaptır. Hattâ ihtiyat için kuyunun bütün suyu takdir edilmeli, o kadar su çıkarılmalıdır. Meselâ, içinde beş yüz kova su bulunduğu takdir edilirse o kadar su çıkarmaya çalışılmalıdır. Bazı alimlere göre fetva da bu şekildedir.

61- Bir kedi köpekten veya bir fare kediden veya bir koyun kurttan korkup kaçarken ölmeksizin kuyuya düşse kuyunun bütün suyu murdar olmuş sayılır. Çünkü bunların bu halde işemeleri kuvvetle düşünülür. Fakat fetva verilen diğer bir görüşe göre bu halde kuyu pis olmuş sayılmaz. Bu hal, zaruretten dolayı muaf tutulmuştur.

62- Tavuktan çıkan taze bir yumurtanın ve henüz doğan bir kuzunun içine düştüğü su, pis olmaz. Ancak üzerinde necaset bulunduğu bilinirse, o takdirde, pis olur.

— 72 —

63- Bir kuyu, içine düşen deve, koyun, keçi, at, katır, merkep, sığır, manda tersleriyle tercih edilen görüşe göre pis olmaz. Bu terslerin yaş veya kırık olmasıyla kuru ve sağlam olması arasında fark yoktur. Çünkü bunlardan korunmak pek müşküldür, özellikle kırlardaki kuyularda. Şu kadar var ki bunlar örf ve âdete göre çok görülürse, veya her kovaya en az bir iki tanesi tesadüf ederse, o zaman su temizliğini kaybetmiş olur.

Bununla beraber bu hususta daha güvenilir kabul edilen bir görüşe göre zaruret dikkate alınır. Şöyle ki, Bunlardan evlerdeki kuyuları korumak müteassir = güç olmadığından, bunlar o kuyuların suyunu temizlikten çıkartır, fakat kırlardaki kuyuları korumak güç olduğundan onları temizlikten çıkarmaz.

64- Tavuk, kaz, ördek hayvanlarının tersleri suyu bozar. Bu sebeple içine düştükleri kuyunun bütün suyunu çıkarmak lâzım gelir. Çünkü bunlar necaseti galiza (ağır büyük pislik)dir.

65- Güvercin, serçe kuşu gibi eti yenen kuşların tersleri kuyulardaki ve kaplardaki suyu bozmaz. Eti yenmeyen kuşların tersleri de suyu bozmaz. (İmam Şafiî'ye göre bunlar suları bozarlar.)

66- İmam-ı A'zam ile İmam Ebu Yusuf'tan bir rivayete göre yırtıcı kuşların tersleri kuyuları bozmaz. Çünkü bunlardan kuyuları korumak güçtür. Miktarları çok olmadıkça, elbiseyi pis etmiş olmaz. Ve vasıflarını değiştirmedikçe, çok olan suları da murdar etmez. Fakat kaplardaki suları bozar. Zira bunları korumak mümkündür.

67- Bir kuyuda lâşeden başka bir necaset görülse o kuyunun suyu bu necasetin görüldüğü vakitten itibaren pis sayılır. Artık ondan abdest ve gusül alınmaz, temizlik yapılmaz. Fare veya kedi ölüsü gibi bir lâşe görüldüğü takdirde ise, bakılır: Eğer düştüğü vakit malûm ise, o vakitten itibaren kuyunun suyu pis olmuş olur. Fakat lâşenin düştüğü vakit bilinmezse o kuyu, lâşe şişmiş veya dağılmış veya tüyleri dökülmüş ise, üç gün ve üç geceden itibaren; bilakis şişmemiş, dağılmamış, tüyleri de dökülmemiş ise, ihtiyaten bir gün bir geceden itibaren murdar sayılır. Bu sebeple o müddetler içindeki abdestler, gusüller sahih olmamış olur. Bunlar ile kılınmış namazların iadesi lâzım gelir. Ve bu su ile yıkanmış necasetli çamaşırları tekrar yıkamak icap eder. Fakat bu su ile necasetli olmayan çamaşırlar yıkanmış ise, onları tekrar yıkamak lâzım gelmez. Bütün bunlar "yakin, şek ile zail olmaz = Kesin olan bir durum, şüphe ile ortadan kalkmaz" kaidesine dayanmaktadır.

Bu mesele, İmam-ı A'zam'a göredir. İmameyn'e göre eğer bu lâşenin ne vakit düştüğü inceleme neticesinde anlaşılmazsa görüldüğü zamandan itibaren kuyunun pis olduğuna hükmedilir, ondan evvel kılınan namazlar iade ve yıkanılan çamaşırları tekrar yıkamak lâzım gelmez, ihtimal ki o lâşe dışarıdan bir rüzgâr ile veya başka bir sebeple kuyuya henüz düşmüştür. "Hâdis olan bir emrin en yakın vakte izafesi=sonradan meydana gelen bir işin en yakın bir zamanda meydana gelmiş olması" kaidesi ise, bir esastır.

— 73 —

68- Pislenmiş bir kuyunun suları çekilip kaybolduktan sonra tekrar gelmeye başlasa, artık temizlenmiş bulunur. Çünkü bu suretle çekilip kaybolan bir necaset geri gelmez.

69- Kuyularda kullanılacak kovalar, orta büyüklükteki kovalardır ki, bazı alimlere göre (1400)dirhem=yaklaşık 4.550 kg su alacak bir miktarda bulunur. Bu kovaların tam ağızlarına kadar dolması lâzım gelmez. Bu kuyudan şer'an muayyen miktar su çekilince kuyunun suyu da, taşları ve çamurları da, kova da, ip de ve kovayı çekenin elleri de temizlenmiş olur. Çünkü bunlar temizlikçe, kuyunun temizliğine tabidirler. Bir kuyudan muayyen bir miktar suyu bir günde çekmek de icap etmez. Başka başka günlerde de çekilebilir.

70- Balıklar, çekirgeler, kurbağalar, sinekler, küçük yılanlar, akrepler, su köpekleri ve su hınzırları gibi akıcı kanı bulunmayan bir hayvanın suda veya başka bir sıvı içinde ölmesi, onu temizlikten çıkarmaz. Bu sebeple öyle bir su ile abdest alınabilir.

71- İçine az çok necaset düşen az bir su, hemen temizlikten çıkar. Fakat bir su, bir necasete, meselâ bir lâşeye, yani suda yaşamayan akıcı kanı bulunan bir hayvan ölüsüne dokununca hemen pis olur mu?. Bu hususta duruma bakılır. Şöyle ki, Bir suyun tamamı veya ekserisi bir lâşeye veya pis bir yer üzerine uğrasa, meselâ olukta bulunan bir necasetin üzerinden akıp gitse pis olmuş olur. Ancak bu suyun üzerine uğradığı necaset, tamamen dağılıp eseri görülmez bir hale gelmiş bulunursa o takdirde, bu su murdar sayılmaz.

Aynı şekilde bir suyun az bir miktarı böyle bir necasete uğrasa, yine temizliğini kaybetmiş sayılmaz. Ancak kendisinde uğramış olduğu necasetin eseri belirmiş olursa o takdirde, temizliğini kaybetmiş sayılır.

72- Bir kuyu ile abdesthane arası, necasetin eseri olan renk, tat ve kokudan biri kuyunun suyuna geçmeyecek, tesir etmeyecek derecede uzak olunca, o kuyunun suyu pis olmuş olmaz. Fakat bunlardan biri suya geçerse, tesir ederse, kuyu pis olmuş olur. Hatta abdesthane ile arasında beş-on arşın = 3.4-6.8 metre uzaklık bulunsa bile.

ŞER'AN TEMİZ SAYILAN ŞEYLER

73- Esasen bütün yeryüzü, bütün madenler, bütün sular, bütün otlar, ağaçlar, çiçekler, meyveler, domuzdan başka bütün hayvanların dış bedenleri murdar bir şeyle beraber olmadıkça, temizdirler. Meselâ, diri köpeğin, filin tüyleri, derileri temizdir. Bunlara dokunan bir su da temizdir. Bu sebeple bunların dokunması elbisenin temizliğine mâni olmaz. Domuzun kılları da badana yapmak, ayakkabı dikmek hususunda bir zaruret sebebiyle kullanılabilir. Bununla yapılan bir badana, veya dikilen bir ayakkabı pis sayılmaz.

Aynı şekilde, bir su kovası, domuz kıllarından yapılmış bir fırça ile boyanmış ve bu boya kuruyarak suyundan eser kalmamış olunca, temiz sayılır. Artık bu kova ile kuyudan su çıkarılabilir. Hattâ bu kıldan az bir miktarı, içine düştüğü bir suyu da bozmaz. Bu, İmam Muhammed'e göredir. Tercih edilen de budur. İmam

— 74 —

Ebu Yusuf'a göre bu kıllar, içine düştüğü suyu bozar. Çünkü bu kılların kullanılması bir zaruret sebebiyle caiz görülmüştür. Su içine düşmesi ise, bu zaruret dışındadır. Bunların fırça olarak kullanılması da hoş görülmemektedir. Bunların yerine başka kullanılacak şey bulunduğu takdirde, kullanılmamaları şüphe yok ki daha iyi olur.

Şunu da ilâve edelim ki, bir şeyin temiz sayılması, her halükarda yiyilip içilmesinin helâl olmasını gerektirmez. Bir nice zehirli sular veya sarhoşluk veren otlar, madenler vardır ki, temiz oldukları halde bunların yiyilmeleri ve içilmeleri haram bulunmaktadır.

(Malikîlere göre her diri yaratığın, köpek ve domuz da olsa, bedeni temizdir.)

74- Boğazlanan hayvanların domuz müstesna olmak üzere derileri, ciğer, yürek, dalak kanları ve damarlarında, etleri içinde kalıp akmayan diğer kanları temizdir. Bu boğazlanma, en kuvvetli olan görüşe göre, şer'î bir surette olmalıdır.

Bit, pire, tahta kurusu kanları da böyledir.

75- Su içinde yaşayıp su içinde ölen balıklar ve diğer hayvanlar temizdir. Bununla beraber bu hayvanlardan bir kısmının yenilmesi haramdır. Sekizinci kitaba müracaat.

76- Domuzdan başka hayvanların, içine kan geçmeyen girmeyen uzuvları, ölmeleriyle pis olmuş olmaz. Bu sebeple bunların boynuzları, tırnakları, yağsız kemikleri, kırkılmış olan kılları, tüyleri, tabaklanmamış derileri temizdir. Sinirleri ise, sahih olan görüşe göre temiz değildir. Çünkü bunlarda acı duyacak kadar bir hayat bulunmuştur.

77- Misk kedisi temizdir. Yenmesi helâldir. Miskin göbeği de temizdir. Zibad denilen yağ da temizdir.

78- Henüz ot otlamamış kuzuların kursakları temizdir. Bunlar, gerek boğazlanmış olsunlar ve gerek olmasınlar. Bu sebeple bunlardan peynir mayası yapılabilir.

79- Tavuktan ölmesine müteakip çıkan yumurta temizdir, yenebilir. Ölmüş bir koyunun memesinden çıkan süt de temizdir. Bu süt, İmam-ı A'zam'a göre içilebilir, fakat İmameyn'e göre bu, esasen temiz ise de, memenin pis olmasından dolayı murdar olacağından içilmez.

80- Kokmuş et, ekşimiş yemek, acımış yağ, kokup kurtlanmış et veya peynir bu yüzden temizliğini kaybetmiş olmaz. Fakat bunların sıhhate zararlı oldukları takdirde, yenilmeleri uygun değildir.

81- Ev kedilerinin sidiği, dokunduğu kapları ve içerilerindeki suları pis eder. Bundan giyilecek şeyler müstesnadır, onlar zaruret sebebiyle bağışlanmıştır, pis sayılmaz.

Aynı şekilde, farelerin sidiği de suları temizlikten çıkarır, fakat yenilecek ve giyilecek şeylere az miktarda dokunan sidikleri, tersleri, tatları belirmeyince affedilmiştir. Çünkü bundan korunmak zordur.

Diğer bir görüşe göre kedinin de, farenin de sidiği hem suları, hem de elbiseyi pisletir, ihtiyata riayet etmelidir.

— 75 —

82- İğne ucu veya iğnenin iplik geçirilecek deliği kadar ufak olan sidik serpintileri bedende, elbisede ve mekânda affolunmuştur. Fakat suda affolunmamıştır, içine düşeceği az ve durgun bir suyu bozar. Çünkü bundan suyu korumak mümkündür.

83- Akar veya durgun bir suya bir necasetin düşmesinden dolayı serpilen damlalar temizdir.

Ancak kendilerinde necaset eseri belirse, o takdirde, temiz olmaz.

84- Heladan, ahırdan, hamamdan çıkan buhar damlaları temiz sayılır. Fakat necaset sayılan bir şeyden damlatmak sureti ile çıkarılmış sıvılar temiz değildir.

85- Caddelerin gerek sert ve gerek gevşek olan çamurları, gübre olmaktan uzak olmasa da temiz sayılır. Bu sebeple bunlardan elbiseye dokunan miktar, namazın sahih olmasına mani olmaz, ancak bütün bütün necaset olduğu bilinirse, o takdirde, mani olur.

86- Cenaze yıkantısı temizdir. Ancak ölünün üzerinde necaset bulunmuş olursa, o halde yıkantısı da pis olur. Yalnız yıkanmakla uğraşıldığı esnadaki serpintiler, kaçınmanın güçlüğü sebebiyle bağışlanmıştır.

87- Necaset yıkantısı da pistir. Temizlenmesi üç defa ile takdir edilmiş şeylerde, dördüncü defası temiz olmuş olur.

88- Pis yerlerden esip gelen bir rüzgârın dokunduğu elbiseler, kumaşlar pis olmaz. Ancak kendilerinde pisliğin eseri belirirse, o halde pis olurlar.

89- Yalnız sıkılmakla damlayacak derecede yaş bulunan pis bir bohçaya sarılmış olan bir elbise, bir kumaş pis olmuş olmaz. Ancak üzerinde necaset eseri belirirse, o halde pis olur.

Aynı şekilde pis, fakat kuru bir yere serilmiş olan şey, bir çamaşır, üzerinde necaset eseri görülmedikçe pis olmuş sayılmaz. Hatta serildiği yer, yaş olmuş olsa bile.

90- Bir kimse, pis olan bir yatak veya yer üzerinde yatıp uyumakla temizliğini kaybetmiş sayılmaz. Ancak terinden veya ayağındaki bir yaşlıktan dolayı o pisliğin eseri, üstünde veya bedeninde görülürse, o takdirde, bunları yıkaması lâzım gelir.

91- Keçi, koyun gibi bir hayvanın memesine bulaşmış olan tersi, sağılan sütü murdar eder. Fakat süt sağılırken içine düşen ve sıvı bir halde bulunmayan bir iki ters tanesi, dağılmadan ve sütte eser bırakmadan hemen çıkarılırsa, sütün temizliğine zarar vermez. Bu miktar bağışlanmıştır. Çünkü bundan korunmak güçtür.

ŞER'AN TEMİZ SAYILMAYAN ŞEYLER

92- Maddeleri itibarıyla şer'an temiz sayılmayan şeyler, namazın sahih olmasına mani olacak miktarları bakımından galîz (ağır) ve hafif kısımlarına ayrılır. Galîz olanlar şunlardır:

1) İnsanlara ait sidikler, tersler, meniler, sidikten sonra gelen "vedî" adındaki sıvılar, eşlerin birbiriyle oynaşması esnasında tenasül uzuvlarından çıkıp

— 76 —

"mezî" denilen yaşlıklar, ağız dolusu kusuntular, herhangi bir uzuvdan çıkıp akan kanlar, vücutlarından kesilip düşen et ve deri parçaları.

Kadınlara mahsus âdet, lohusalık ve istihâze (özür) hallerindeki kanlar da bu kısımdandır. (Şafiîler ile Hanbelîler'e göre meni temizdir).

2) Eti yenmeyen hayvanların sidikleri, ağızlarının salyaları, kuşlardan başkasının tersleri ve bütün hayvanların akan kanları.

Yarasa kuşunun sidiği ile tersi, sakınmak imkansız olduğu için temiz sayılır.

3) Eti yenilen hayvanlardan tavukların, kazların, ördeklerin tersleri.

4) Lâşeler, yani karada yaşayıp boğazlanmaksızın ölen veya şer'i şerife uygun olmaksızın boğazlanan kanlı hayvanlar ve bunların tabaklanmamış derileri. Bu hayvanlara "meyte" denir. Kaz, ördek ölüleri de böyledir.

(Malikîler'e göre meytenin eti gibi cildi, kemiği, sinirleri de temiz değildir. Kılları, yünleri, tüyleri ise, temizdir. Şafiîler'e göre meytenin bütün parçaları, hattâ kılları, tüyleri, yünleri, tırnakları da temiz değildir. Çünkü bunların hepsine hayat girer.)

5) İttifakla şarap ve tercih edilen görüşe göre sarhoşluk veren diğer bütün sıvılar. Çünkü bunların hepsi de akla, sıhhate zararlıdır, hepsi de şer'an yasaklanmıştır. Bunlardan kaçınmak ALLAH'ü Teâlâ tarafından istenmiştir, menetme ve nefret ettirme hikmeti de bunu gerektirmektedir. Özellikle ibadetlerde ihtiyata, paklığa ve tertemiz olmaya riayet edilmesi son derece istenilmiştir. İbadetlerin tam bir temizlik ve ALLAH'ın emrine tam bir sarılma halinde yapılması gerekli bir vazifedir.

(Şafiî mezhebine göre de sarhoşluk verici olan bütün sıvılar az olsun, çok olsun temiz değildir.)

Temiz olmayan şeylerin hafifleri de şunlardır:

1) Atların ve etleri yenen koyun ve geyik gibi ehlî ve vahşi hayvanların sidikleri. Bunların tersleri, İmam-ı Azam'a göre galîza (ağır pislik), İmameyn'e göre hafife (hafif pislik)tir. Fetva da İmameynin görüşüne göredir. Katırlar ile merkeplerin tersleri hakkında da bu ihtilâf vardır.

2) Etleri yenmeyen hayvanlardan atmaca, çaylak, kartal gibi havada tersleyen kuşların tersleri.

3) Her hayvanın karaciğerine bağlı olup, "öd" denilen kesesi ve işkembesi, kendisinin tersi, gübresi hükmündedir. Meselâ, koyunun gübresi hafîf pislik olduğu gibi işkembesi, öd kesesi de hafîf pisliktir.

TEMİZ OLMAYAN ŞEYLERİN HÜKÜMLERİ

93- Temiz olmayan şeyler: Gerek galîz (ağır) ve gerek hafîf kısmından olsun maddî şeyleri kirletmek, meselâ az bir suyun temizliğini gidermek hususunda müsavidirler. Pak olmayan şeyler, bu bakımdan galîza ve hafife kısımlarına ayrılmaz. Ancak namazın sahih olmasına manî olup olmamak itibariyle bu kısımlara ayrılır ve haklarında aşağıdaki hükümler geçerli olur.

— 77 —

94- Necaseti galîza (ağır pislik) sayılan bir şeyin: Câmid (katı) ise, bir miskalden, yani yirmi kırat(yaklaşık 4,5 gram)dan, sıvı ise, el ayası sahasından geniş miktarı, giderilmesi mümkün olunca, namazın sahih olmasına mani olur. Bu miktarlar ise, az pisliktir, namazın sahih olmasına mani olmaz, muaf sayılır.

Bu sebeple namaz kılan kimsenin elbisesinde veya namaz için ayağını bastığı yerde bir miskalden biraz fazla katı ağır necaset bulunsa, namazı sahîh olmaz. Secde ettiği yere gelince, bu hususta İmam-ı Azamdan iki rivayet vardır, İmam Muhammed'in rivayetine göre burada da bir miskalden fazla necaseti galîza bulunsa, namaz bozulur. İmam Ebû Yûsuf'un rivayetine göre bozulmaz.

95- Necaseti hafîfe (hafif necaset)e gelince: Bunun da bulaştığı bedenin veya elbisenin dörtte bir kısmından az miktarı, namaza mani olmaz, muaf sayılır. Bundan fazlası, giderilmesine güç ve imkan bulununca, namazın sahih olmasına mani olur.

Aynı şekilde, bir meste bulaşan böyle bir necaset, topuklardan aşağı olan kısmının dörtte birinden az ise bağışlanır, fazla ise bağışlanmaz. Namaza mani olur.

İmam Ebû Yûsuf'a göre enine, boyuna yalnız bir karış miktarı bulaşması muaftır. Bedenin veya elbisenin bundan fazla miktarına bulaşması muaf değildir.

Bununla beraber imkân bulunduğu takdirde, gerek bedenin ve gerek elbise ile yerin temiz olmayan en az bir şeyden bile beri bulunmasını temin etmeye çalışmak daha faziletlidir. Temiz olmayan bir şeyin muaf denilen az miktarı ile namaz kılınması tamamen affedilmiş değildir, bilakis tahrîmen mekruhtur, bunu gidermeden namaza başlamamalıdır.

TATHÎR - TEMİZLEME YOLLARI

96- Temiz olmayan şeyleri temizlemek için, mahiyetlerine göre muhtelif yollar vardır. Bunların başlıcası su ile yıkamak ve kaynatmakla temizlemektir. Diğerleri de silmek, kazımak, ovalamak ve diğer şeyler ile temizlemektir. Bunları sırasıyla yazıyoruz:

1. Su ile yıkamak yolu ile tathîr = temizleme

Hades denilen ve hükmen bir necaset kabul edilen abdestsizlik, cünüplük ile hayız ve nifas halleri, her yönüyle temiz olan mutlak sular ile giderilir. Su bulunmadığı takdirde, teyemmüm yapılır. Nitekim ileride izah edilecektir.

Hubüs denilen ve hakiki bir necaset olan şeyler de temiz olan mutlak ve mukayyet sular ile temizlenir.

Meselâ; Maddî bir necaset, yağmur, dere, deniz sularıyla giderilebileceği gibi çiçek sularıyla, meyvelerden, sebzelerden çıkacak sular ile, içinde nohut, mercimek gibi şeyler ıslatılmış olan sular ile de giderilebilir. Fakat temiz olmayan sular ile ve yağlı, yapışkanlı sıvılar ile ve içine karışan herhangi bir şeyden dolayı tabiatını, yani inceliğini, akışını kaybetmiş sular ile necaset giderilemez.

Mer'î olan (görülen) necasetler, eserleri, yani cüsseleri, renkleri, kokuları gidinceye kadar su ile yıkamakla temiz olur. Bir kere yıkamakla tamamen giderilirse,

— 78 —

bir daha yıkamak -en sahih olan görüşe göre- mutlaka lâzım gelmez. Bulaştığı şeyden rengi giderilemeyecek bir halde bulunursa, o şey kendisinden bembeyaz su akıncaya kadar yıkanır, murdar boya ile boyanmış kumaşlar, kaplar gibi.

Mer'î olmayan (görülemeyen) necasetler ile bulaşmış olan şey bir kap içinde üç defa yıkanarak her defasında sıkılmakla temiz olur. Sıkmak hususunda yıkayanın kuvvetine itibar olunur. Son sıkışında hiç su damlamayacak derecede sıkmak lâzımdır. Bunun neticesinde hem yıkanan şey, hem yıkayanın eli, hem de kullanılan kap temizlenmiş olur.

Başka başka kaplarda, teknelerde yıkanınca birinci kap üç defa, ikinci kap iki defa, üçüncü kap da bir defa yıkanmakla temizlenmiş olur.

Bir köpeğin yaladığı bir kap da üç defa yıkanmakla pak olur. Bununla beraber böyle pis bir şeyin kokusu, tadı büsbütün kalmamalıdır. Ancak kokusunun tamamen giderilmesi pek güç olursa, o halde bu koku eserinin kalması bağışlanmış olur.

Pis olan bir şeyi su ile yıkamak hususunda akar su ile durgun su ve bir kap içinde yıkamakla kap içinde yıkamamak eşittir. Yeter ki, su safî bir hale gelmiş olsun. Bu hususta sıcak su veya sabun ile başka şey kullanılması, güçlükten beri olmadığı için, mutlaka gerekmez.

Keçe ve benzeri gibi sıkılmaları mümkün olmayan pis şeyler, kap içinde üç defa yıkanır ve her yıkayışta suyu süzülüp damlalar kesilinceye kadar bırakılırsa, temizlenmiş olur. Fazla kurumasına gerek yoktur. Böyle birşey, akar su içinde veya üzerine sular dökülmek suretiyle yıkanırsa, kendisinde necasetin eseri kalmayınca temizlenmiş olur. Ayrıca sıkılmasına, kurutulmasına, tekrar tekrar suya sokulmasına lüzum kalmaz.

Murdar bir kına ile boyanmış bir uzuv üç kere yıkanmakla temiz olur. Kınanın uzuvda kalan rengi zarar vermez. Ve bir uzva dokunan kan gibi bir madde, üç kere yalanıp tükürmekle eseri giderilse, hem o uzuv, hem de yalayanın ağzı temiz olur.

Topraktan yapılıp ateşte pişirilmiş olan kaplar, pis olunca, her defasında damlalar kesilmek üzere üç kere yıkanılıp kötü kokusunun tamamen giderilmesiyle temizlenir. Bir görüşe göre bu kapların yenisi ateşte alazlanmakla pak olur.

Tahtadan veya topraktan yapılmış yeni kaplar, pis olunca, üç defa yıkanır ve her defasında kurutulur, pisliğin rengi, kokusu tamamen gidince pak olur. Çünkü bunların o pis şeyi emmiş olmaları mümkündür.

İçine murdar birşey düşmüş olan sıvı halindeki bir yemek veya zeytin yağı, bir kap içinde üç defa üzerine su dökülüp çalkalandıktan sonra alınmakla temizlenmiş olur.

Temiz olmayan bir su içinde kalıp şişmiş olan buğday, arpa gibi şeyler, üç defa suda ıslatılır, suyu çekilip de şişkinliği gidince temizlenmiş olur.

Görülmeyen bir necaset, bedenin veya çamaşırın hangi tarafına dokunmuş olduğu unutulsa veya neresine dokunduğunda şüphe edilse o bedenin veya çamaşırın bir tarafı yıkanınca, -tercih edilen görüşe göre- her tarafı temiz olmuş sayılır. Fakat tamamını yıkamak ihtiyata daha uygundur.

— 79 —

Üzerinde necaset veya meni bulan kimse, bunun ne zaman bulaştığını tayin edemezse, necasette son abdest bozduğu ve menide son uyku uyuduğu vakitten itibaren kılmış olduğu namazları yeniden kılar.

Bir çeşmenin su boruları pislenmiş olsa, içinden akacak pak su ile necasetin eseri kalmayıp temizlendiğine kanaat hasıl olunca, pak olmuş olur.

2. Su ile kaynatılmak yolu ile temizleme

İçine temiz olmayan birşey karışan ve yüzeyi yüz arşın kare (yaklaşık 46,24 metrekare)den eksik bulunan süt, pekmez, bal gibi sıvı şeyler temiz su ile üç defa asıl kendi miktarlarında kalıncaya kadar kaynatılmakla temiz olur. Çünkü bu halde o temiz olmayan şeyin mahiyetinde bir değişiklik meydana gelir.

Usûlen boğazlanmış, fakat bağırsakları çıkarılmamış olduğu halde, tüylerini yolmak için, kaynar suya atılmış olan tavuk ve benzerleri asla temizlenemez. Çünkü pis suyu içine almış olur. {(*): Bunların temizlenme yolu: İçleri temizlendikten sonra üç defa kaynatılıp ve her defasında kaynatılan su dökülür. Bundan sonra temiz hükmüne girer.} Bu sebeple böyle bir hayvanı kestikten sonra üzerinde bulunan akar kanını ve içini çıkarıp yıkamalı, ondan sonra sıcak suya atmalıdır.

İşkembe de yıkanmadan pek kaynar suya atılırsa bir daha temiz olmaz. Fakat daha kaynar bir hale gelmemiş bir suya atılırsa, daha sonra yalnız yıkamakla temizlenir. Daha kaynar suyu içine çekmeden çıkarıldığı takdirde, de hüküm böyledir. Yalnız yıkamakla pak olur.

3. Ateşe sokmak yolu ile temizleme

Kendisine pis bir su ile su verilmiş bir bıçağın içi de dışı da murdar olmuş olur. Bu halde dışı yıkanmakla veya temiz birşey ile silinmekle temiz olur, artık onunla et, karpuz gibi şeyler kesilebilir. Fakat bununla içi temiz olmayacağından üzerinde bulunan kimsenin namazı sahih olmaz, içerisinin temiz olması ise, ateşe sokularak kendisine temiz su ile üç defa veya bir defa su verilmekle olur.

Pis çamurdan yapılmış olan testi, bardak gibi şeyler, ateşte pişip kendisinde necaset eseri kalmayınca temizlenmiş olur.

Boğazlanmış bir hayvanın kellesi veya herhangi bir maden parçası üzerindeki kanlar, ateşe konulup da yanar giderse, temiz olur.

Kendilerine pis yaşlık dokunmuş olan fırınlar, tandırlar, içlerinde yanan ateş ile temizlenmiş olurlar. Artık kendilerinde ekmek pişirilebilir.

4. Silmek yolu ile temizleme

Bıçak, cam, abanoz, cilâlı tahta, düz mermer ve tepsi gibi şeyler, yaş veya kuru bir pislik ile kirlenir de, yaş bir bez ile veya sünger ile veya toprak ile veya yaprak gibi birşey ile o pisliğin eseri kalmadığına kuvvetli zan meydana gelecek derecede silinirse temizlenmiş olur. Bu sebeple kana bulaşmış, sonra da temiz bir bez ile veya toprak ile tamamen silinmiş bir bıçağın veya kılıcın üstte bulunması, namazın sahih olmasına mâni olmaz.

— 80 —

5. Kazımak ve ovalamak yolu ile temizleme

Mest ve kundura gibi necaseti emmeyecek ayakkabılar, kendilerine hayvan tersi gibi görünür bir necaset dokunduğu halde su ile temizleneceği gibi bıçak gibi birşey ile kazınmakla da, yere sürtülmekle de temizlenebilir. Fakat sidik gibi görünmeyen necaseti mutlaka yıkamak lâzımdır. Nitekim elbiseye veya bedene dokunan necaseti de kazımak, toprağa sürtmek kâfi değildir, yıkamak lâzım gelir.

İnsanların kurumuş olan menileri, ovalamak ile temizlenebilir, hatta dokunduğu elbise astarlı bulunsa bile. Fakat yaş olan meniyi mutlaka su ile yıkamak lazımdır. Bununla beraber elbiseye dokunmuş olan kuru bir meni, ovalamakla temizlendikten sonra o elbise ile namaz kılınabilirse de yeri tekrar ıslansa -en sahih olan görüşe göre- murdarlık geri döner, yeniden kurutup ovalamak veya yıkamak lazım gelir.

Donmuş bir halde bulunan bir yağ, kendisine dokunmuş olan pis bir maddenin oyulup çıkarılması ile temizlenmiş olur.

Murdar olmuş bir çukur veya kuyu, necasetin geçip tesir etmediğine kuvvetli zan meydana gelecek bir yere kadar her tarafından kazınması ile temizlenmiş olur.

6. Kurumak, toprak sermek yolu ile temizleme

Yeryüzü ve yeryüzünde sabit bulunan herhangi birşey, pis olunca, kurumakla temizlenir. Şöyle ki, bir yer parçası güneş, rüzgâr veya ateş ile kuruyup üzerindeki pisliğin eseri kalmayacak olsa, pak olmuş olur. Bu sebeple üzerinde namaz kılınabilir. Şu kadar var ki, bununla teyemmüm caiz olmaz. Çünkü böyle bir yer temiz ise de, temizleyici değildir.

Yerde sabit bulunan ot, ağaç, döşenmiş taş, tuğla, kiremit gibi şeyler de kendilerine bulaşan necasetin eseri kalmamak üzere kurumakla temizlenmiş olur. Fakat yerde sabit olmayıp koparılmış veya çıkarılmış olan otlar, ağaçlar, taşlar, tuğlalar, kerpiçler ve benzerleri kendilerinde necasetten eser kalmadığına dair kuvvetli zan meydana gelinceye kadar yıkamakla temizlenir, kurumaları kâfi değildir. Şu kadar var ki, cilâlı olmayıp sert, katı, kaba olan taşlar, yerden ayrılmış olsalar da kurumakla temiz olurlar. Değirmen taşları gibi. Çünkü bunlar pisliği içlerine çekip aldıkları için yeryüzü hükmündedirler.

Pis olan bir yeryüzü, necasetin eseri gidinceye kadar üzerine su akıtmakla veya necasetin kokusu alınmayacak derecede üzerine temiz toprak sermekle de temizlenir.

7. Suyun akması veya kaybolması yolu ile temizleme

İçine necaset düşmüş olan küçük bir su, meselâ alelade bir havuz veya su dolu bir hamam kurnası, bir tarafından veya üstündeki musluktan su gelip üzerinden az çok akıp gitmekle temiz olur. Yeter ki necaset eseri belli olmasın. Bu, bir akar su demektir. Fakat bu gelen suyun, altındaki bir delikten çıkıp gitmesi kâfi değildir.

Murdar olmuş bir kuyunun suyu çekilip kaybolunca temizlenmiş olur. Artık sonradan gelen suyu pis olmaz. Çünkü giden murdarlık geri dönmez.

— 81 —

8. İstihâle - Değişim yolu ile temizleme

Temiz olmayan birşey, başka bir mahiyet alınca temiz olur. Meselâ bir merkep veya bir domuz, diri veya ölü olarak tuzlaya düşüp de tuz kesilse, temizlenmiş olur.

Aynı şekilde pis bir madde, meselâ bir yığın gübre toprak kesilse, bir tezek yanıp kül olsa, bir şarap sirkeye veya misk ahusunun kanı miske dönerek değişse, temiz olmuş olur.

Pis bir yer alt-üst edilmekle, pis bir zeytinyağı sabun haline getirilmekle temizlenmiş olur.

Bir şıra veya bir şarap, içine herhangi murdar birşey düşüp dağıldıktan sonra sirke yapılmakla temizlenmiş olmaz. Fare düştüğü takdirde de böyledir.

Aynı şekilde, murdar bir süt, peynir yapılmakla veya pis bir buğday öğütülmekle veya unundan ekmek yapılmakla ve murdar bir susamdan yağı çıkarılmakla temiz olmaz. Çünkü bunlarda değişim yoktur.

9. Bazı tasarruflar yolu ile temizleme

Harmanda dövülen buğday, arpa gibi bir şeyin muayyen olmayan bir miktarı, hayvanın işemesiyle murdar olduktan sonra, ondan o murdar olan kısma müsavi veya fazla bir miktar her ne suretle elden çıkarılmış olsa, hem bu miktar, hem de geriye kalan kısım temiz sayılır. Çünkü bunun genelinde temizlik asıldır, kesindir. Temiz olmayan miktarın hangi kısımda kaldığı ise meçhuldür, şüphelidir. Bu sebeple asıl olan taharet, şüphe ile yok olmaz.

Böyle bir buğday ve benzeri bölüşülmekle veya kısmen yıkanılmakla da temizlenmiş olur.

Yarısından az ve muayyen olmayan bir miktarı pis olmuş bulunan bir pamuk tamamen atılınca temizlenmiş olur. Fazla miktarda olursa temizlenmez.

10. Boğazlama veya tabaklama yolu ile temizleme

Domuzdan başka herhangi bir hayvanın derisi, meşru surette boğazlanması ile temiz olur. Bu sebeple böyle bir derinin üzerinde namaz kılınabilir. Etine gelince eğer yenmesi helâl olan hayvanlardan ise eti de temiz olmuş olur. Fakat eti yenmez hayvanlardan ise, -fetva verilen görüşe göre- eti temiz olmaz. Bu halde bundan bir miskal (yaklaşık 4,5 gram) miktarı bir kimsenin üzerinde bulunsa, namazının sahih olmasına mani olur. Bununla beraber boğazlanması ile eti temiz olsa da yine yenilemez. Çünkü her temiz olanın mutlaka yenmesinin helâl olması gerekmez.

Domuzdan başka herhangi hayvanın derisi, tabaklanmakla da temiz olur.

Tabaklamak iki türlüdür. Birisi: "Hakikî tabaklama"dır ki, şap, mazı, tuz ve benzeri şeyler ile yapılır. Bu suretle deriler, postekiler kokmaktan, rutubetten kurtulur. Diğeri de "hükmî tabaklama"dır ki, derilere, postekilere toprak serpmekle, onları güneşe, havaya, rüzgâra karşı bırakmakla yapılır. İşte bu iki şekilden biri ile tabaklanan bir deri temizlenmiş olur. Bu sebeple bunun üzerinde namaz kılınabilir, bunu üzerine almış, giyinmiş olan kimsenin namazı sahih olur.

Tabaklamakla postekilerden necasetli rutubet yok olur. Domuz derisi ise, büsbütün pistir. Bundan yalnız rutubetin yok olması kâfi değildir.

— 82 —

İnsan derisi, hürmet ve kerametinden dolayı tabaklanmaz. Bu deri tabaklanmakla temiz olsa da asla kullanılamaz.

Gayrimüslim bir ülkede murdar birşey ile tabaklandıkları bilinen deriler ile üç defa yıkanmadıkça namaz kılınamaz. Bu hususta şüphe edilir ve bir güçlüğe sebep olmaz ise, yine ihtiyaten yıkamak daha iyidir.

11. İstinca ve istibra yolu ile temizleme

Kan, meni, sidik, dışkı gibi şeylerin çıktıkları mahalleri temizlemek lâzımdır ki, buna "İstinca" denir. Bu temizleme, avret mahallini nâmahrem kimselerin yanlarında açmaksızın, su ile yapılacağı gibi ufak taşlar ile de yapılabilir. Evvelâ taşlar ile sonra da su ile yapılması daha iyidir. Fakat kemik, kireç, kömür, tezek, bez, pamuk veya kâğıt {(*): Buradaki kağıttan maksat, yazı ve kitap basımında kullanılan kağıttır. Özellikle tuvalet için üretilmiş kağıtlar kullanılabilir.} gibi şeyler ile istinca mekruhtur.

Su ile istincanın sıhhî faydaları pek çoktur. Buna dair tıp kitaplarında kıymetli malûmat vardır.

İstinca mahallini geçip namazın sahih olmasına mâni olacak miktardaki bir necaseti yıkamak ise farzdır.

Erkeklerin idrar yaptıktan sonra sidik eserinin tamamıyla kesilmesini beklemeleri lâzımdır ki, buna da "istibra" denir. Bu, insanların âdetlerine, tabiatlarına göre biraz yürümek veya öksürmek veya ayakları biraz kımıldatmak gibi bir tarzda yapılır. Sidik tamamıyla kesildiğine kanaat geldikten sonra istinca yapılmalıdır. Çünkü sidik yaşlığının bulunması, sidiğin damlaması gibi abdestin sahih olmasına mânidir.

İstincada temizliğe fazla dikkat edip sidik ve benzeri eseri bırakmamaya "istinka" denilir. İstincadan sonra ayağa kalkmadan temiz bir bez parçası ile veya sol el ile kurulanıp bedendeki kullanılmış suyu mümkün mertebe azaltmalıdır. Bir hadîsi şerifte:

اِسْتَنْیزِهُوا مِنَ الْبَوْلِ فَاِنَّ عَامَّة عَذَابِ الَقَبْرِ مِنْهُ

"Sidikten pek korununuz. Çünkü kabrin bütün azabı ondandır." diye buyurulmuştur. {(*): Darekutni; Taharet; 1/128}

Bu sebeple sidikten son derece sakınmalı, taharete dikkat etmelidir. Kadınlara istibra gerekmez. Onların bir müddet durmaları kâfidir. Ondan sonra istinca ederek abdest alabilirler.

İstibra ve istincanın bazı adabı vardır. Mesela, daha helaya girmeden hafifçe "bismillah" deyip

بسم اللّٰه اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْخُبْثِ وَالْخَبَائِثِ

"Bismillâhi Allâhümme innî eûzu bike minel hubsi vel habais." {(*): Müslim; Hayız:32; No:357; 1/283}

— 83 —

"Yâ Rabbi! Ben sana pislikten, pis olmaktan sığınırım." diye dua etmeli ve helâya evvelâ sol ayağı atarak girmeli, sağ ayağı atarak çıkmalıdır.

Helâda kıbleye doğru oturmamalı, kıble tarafına arka da çevirmemelidir. Bunlar mekruhtur. Rüzgâra karşı işemek ve bir özür bulunmadıkça ayakta işemek, karınca ve benzeri haşerat deliklerine ve abdest alınacak veya gusledilecek yerlere işemek de mekruhtur.

Yol üzerine, mescit civarına, kabristana, durgun ve akar sulara, kuyulara, ırmak kenarlarına, ağaç altlarına abdest bozmak da mekruhtur. Halkın göreceği bir yerde istibra yapılması da âdaba, mürüvvete aykırıdır.

Helâda lakırdı yapılmamalı, dinî, uhrevî şeyler düşünülmemelidir. Avret mahalline ve def edilen maddelere bakılmamalıdır. Sidiğin içine tükürülmemelidir. Oruçlu olmayan kimse istinca ederken ayaklarını birbirinden uzakça tutmalı, kendisini iyice aşağıya salıvermelidir. Bu, fazla temizliğe hizmet edeceği için menduptur.

ÖZÜR SAHİPLERİNE DAİR BAZI MESELELER

97- Abdesti bozup devam eden şeye "özür" denir. Çoğulu "A'zar"dır. Özür sahibine erkek ise "mazur" kadın îse "mazure" denilir. Meselâ vakit vakit burun kanaması, herhangi uzuvdan bir kanın çıkıp akması, bir ağrıdan dolayı göz sulanması, meme ve kulak gibi bir uzuvdan irin gibi bir sıvının çıkması, mesaneden sidik gelmesi, ishal veya yel çıkması birer özürdür. Bu sebeple bunların sahipleri mazur veya mazure olmuş olurlar.

98- Herhangi bir özürün muteber olması için bir müddet vardır. Şöyle ki bir özür, evvelâ abdest alınıp namaz kılınacak kadar bir müddet kesilmemek üzere tam bir namaz vakti devam etmeli, daha sonra her namaz vaktinde hiç olmazsa bir kere daha tekrar edip durmalıdır ki; sahibi, özürlü sayılsın.

Meselâ bir kimsenin burnu bir gün öğle vaktinin evvelinden sonuna kadar, bir abdest ile bir namaza müsait olmamak üzere kanayıp da bu hal, bunu müteakip her namaz vaktinde bir defa olsun tekrar edecek olsa, o kimse mazur olmuş olur. Fakat böyle bir özür, tam bir namaz vakti içinde bir defa olsun tekrar etmezse, artık kesilmiş, sahibi de mazur olmaktan çıkmış olur.

ÖZÜRÜN HÜKMÜ

99- Bir özür sahibi, her namaz vakti abdest alır, o vakit içinde aldığı abdest ile -bunu bozacak başka birşey meydana gelmedikçe- dilediği kadar farz, nafile namaz kılabilir. Hatta kazaya kalmış namazlarını da kılabilir. Vitir ile bayram ve cenaze namazlarını da kılabilir. Hatta o özrü tekrar edip dursa bile.

Meselâ bir özür sahibi, sabah namazı için tam vaktinde abdest alsa, bu abdest sabah namazı vaktinin çıkmasına kadar devam eder. Bu vaktin çıkması ile, yani güneşin doğması ile son bulmuş olur. Artık bu abdest ile başka bir namaz kılınamaz. Ancak özrünün geçici olarak kesilmiş olduğu bir anda abdest almış ve henüz özrü

— 84 —

tekrar etmeden ve başka abdest bozucu birşey de olmadan vakit çıkmış olursa, bu takdirde, vaktin çıkması ile bu abdesti bozulmuş olmaz, tam taharet üzere bulunmuş olur.

Fakat bu özürlü kimse, güneşin doğmasından sonra alacağı bir abdest ile öğle vaktinin sonuna kadar dilediği namazları kılabilir. Yeter ki, kendisinden abdest bozucu başka birşey meydana gelmesin.

Kısaca özürlü kimselerin abdestleri bir namaz vaktinin girmesi ile bozulmaz, çıkması ile bozulur.

Bu, İmam-ı A'zam'a göredir. Sahih olan da budur.

İmam Ebu Yusuf'a göre özürlü kimsenin abdesti hem namaz vaktinin girmesiyle, hem de çıkması ile bozulur. Bu sebeple güneş doğduktan sonra aldığı abdest, öğle namazı vaktinin girmesi ile bozulur.

İmam Züfer'e göre ise, özürlü kimsenin abdesti namaz vaktinin yalnız girmesi ile bozulur, çıkması ile bozulmaz. Bu sebeple mazurun sabah namazı için aldığı bir abdest, güneşin doğması ile bozulmaz, bilakis öğle namazı vaktinin girmesi ile bozulur.

(İmam Şafiî'ye göre özürlü kimsenin her namaz için ayrıca abdest alması lazımdır, onun abdesti, kıldığı namazı bitirince son bulmuş olur.)

100- Bir özür sahibi, özrü kesilmiş olduğu halde abdest bozucu başka bir şeyden dolayı abdest alıp da, daha sonra kendisinde bulunan özrü yine tekrar etse, abdesti bozulmuş olur, yeniden abdest alması lazım gelir. Çünkü evvelki abdesti bu özürden dolayı değildi.

Fakat özrü kesilmediği halde vakit içinde özründen veya başka bir abdest bozucu şeyden dolayı abdest alıp da, o vakit içinde özrü tekrar etse, bu abdesti bozulmuş olmaz. Çünkü bu, abdest hem özrü, hem de o abdest bozucu şey için alınmış sayılır.

101- Özürlü bir kimse özrünün çıkmasına herhangi bir şekilde mani olmaya gücü yetse, meselâ oturarak veya secde yerine ima ederek veya özrün çıkış yerini meşakkatsiz bir halde tıkayarak özrün çıkmasına mâni olabilse, artık mazur hükmüne tâbi olmaz. Bu sebeple abdest alıp tam bir taharetle namazını kılar, yoksa vakit içinde alıp sonra özrü ortaya çıkmış olduğu haldeki abdesti ile namaz kılamaz.

102- Özürlü kimsenin çamaşırına özründen çıkıp bulaşan pis sıvılar ve benzeri, özrü devam ettikçe namazının sahih olmasına mâni olmaz. Hatta dirhem (3,2 gram) miktarından fazla olsa bile. Fakat bu pis maddeler, çamaşırına tekrar tekrar dokunmayacak ise, bunların yıkanması icap eder.

Görülüyor ki mübarek İslâm dini, bir kolaylık dinidir. Özür sahipleri hakkında da her şekilde kolaylık gösterilmiştir. Artık dinî vazifelerini yerine getirme hususunda hiçbir kimse, bir mazeret ileri süremez.

KADINLARA MAHSUS HALLER

103- Kadınlara mahsus hayız, nifas ve istihâze halleri vardır. Şöyle ki:

Hayız: Bir kadının döl yatağı denilen rahminden bir hastalık veya çocuk doğurmak sebebi ile olmaksızın muayyen müddetler içinde gelen kandır. Buna

— 85 —

"adet hali" denir. Bu suretle gelen bir kana "hayız" veya "dem-i hayız" denildiği gibi, bu kan sebebi ile muayyen bir zaman için ileri gelen şer'î bir maniaya da hayız denir. Böyle âdet gören kadına da "hâyız" denilir.

Nifas: Kadınlardan çocuk doğurmalarını müteakip veya çocuğun çoğu kısmı çıktığı anda gelen kandır. Böyle bir kadına da "Nüfesâ" denir ki, lohusa demektir.

İstihâza: Rahimden değil de, bir damardan gelip tenasül uzvu yolu ile akan kokusuz bir kandır. Kendisinde bu hal bulunan kadına da "müstehâza" adı verilir.

HAYIZ HALİNE AİT MESELELER

104- Kadınların âdet hallerine çok dikkat etmeleri lâzımdır. Çünkü bu haller, kendilerinin bir çok dinî vazifeleri ile ilgilidir. Bu husustaki başlıca meseleler şunlardır:

105- Kadınlar en az dokuz yaşlarında bülûğ çağına erip âdet görmeye başlar. Elli veya elli beş yaşlarında da «sinn-i iyas» denilen bir çağa kavuşup âdetten kesilirler. Bu müddetten daha evvel âdetten kesilen kadınlar da vardır.

(Malikîler'e göre henüz dokuz yaşına girmemiş bir kızdan gelen kan, bir hastalık kanıdır. Dokuz ile on iki yaşı arasında bulunan bir kızdan gelen kan, kadınlara veya doktora gösterilir, hayız olduğuna kesin kanaat veya bu hususta şüphe ederlerse, hayız olmuş olur. Hayız olmadığına kesin kanaat ederlerse, bir hastalık kanı sayılır. On üç yaşını geçen bir kadından elli yaşına kadar gelen kan ise, mutlaka hayızdır. Elli yaşını geçmiş bir kadından yetmiş yaşına kadar gelen kan da kadınlara veya doktora gösterilir, yetmiş yaşına yetişmiş bir kadından gelen kan ise, kesinlikle istihazadır.

(Şafiiler'e göre âdetlerin kesilmesi için muayyen müddet yoktur, hayatı boyunca devam edebilir. Bu hususta iklim göz önüne alınır. Çünkü âdet müddeti, beldelerin sıcak ve soğuk olmalarına göre değişir. Şu kadar var ki, adetlerin altmış iki yaştan sonra kesilmesi çoğunlukla olur.

Hanbelîler'e göre de iyas (hayızdan kesilme) müddeti, elli sene ile takdir edilmiştir. Bundan sonra gelen kan, kuvvetli de olsa, hayız değil, istihazadır.)

106- Âdet müddetinin en azı üç gün, yani yetmiş iki saat, en çoğu da on gün, yani iki yüz kırk saattir. Bu iki müddet arasında görülecek kanlar, âdet kanı sayılır. Bu müddet içinde kanın devam üzere gelmesi lâzım değildir, ara sıra kesilebilir. Meselâ bir kadın, üç gün kan görse de sonra iki gün kan kesilip daha sonra üç gün daha devam etse bu sekiz günün toplamı, âdet gününü teşkil etmiş olur.

(Maliki mezhebine göre ibadetler bakımından âdetin en azı için bir sınır yoktur. Hatta bir an görülen bir kan ile de âdet gerçekleşmiş olur. Fakat vefat, boşanma iddetlerine, istibralara {(*): Cariyenin rahminde çocuk olup olmadığını anlaması için bir süre beklemesi, kendisini satın alan efendisi ile cinsel ilişkiye girmemesi. Nikahla alınan dul bir kadının gebe olmadığına kanaat getirmek için kadının bir adet görünceye kadar beklemesi. Fasid nikah ile cinsel ilişkide bulunulan kadının da istibrada bulunması gerekir.} göre âdetin en az müddeti, bir gün veya bir

— 86 —

günün bir miktarıdır, âdetin en çok müddeti ise, gebe olmayan bir müptedie hakkında yani yeni âdet görmeye başlamış bir kadın hakkında onbeş gün olmak üzere takdir edilir.

107- İki âdet arasındaki temizlik haline "tuhr hali" denir. Bunun müddeti onbeş günden az olamaz. Fakat bundan fazla olabilir. Aylarca, senelerce devam edebilir. Böyle temizlik hali devam eden bir kadına "Mümteddetü't-tuhr" denilir.

(Malikîlerle, Hanbelîlere göre bir hayız arasında kanın kesildiği günlere: "Temizlik günleri = yevmü'n-neka" denir ki, hayız olan kadın, bu günlerde temiz sayılır, diğer temiz kadınların yapacaklarını yapar.

Tuhr'un en az müddeti Malikîlere göre sekiz veya on veya, on yedi gündür. Hanbelîlere göre ise, onüç gündür.)

108- Bazı kadınların âdet günleri muayyendir, meselâ her ay beş veya yedi veya dokuz gün âdet görürler. Böyle bir kadına "mutade" denir. Bir âdet, bir defa ile belirlenmiş sayılabilir. Şöyle ki henüz âdet görmeye başlayan bir kız, ilk defa olarak meselâ sekiz gün kan, daha sonra yirmi iki gün temizlik görse, bu şekilde âdeti belirlenmiş olur. Bu sebeple daha sonra kendisinden bir hastalık neticesi olarak sürekli kan gelecek olsa, âdeti ve temizlik günleri her ay o şekilde hesap edilir.

109- Bazı kadınlarda âdet günleri sabit değildir, daima değişir. Bunlar, meselâ bir ay beş, diğer bir ayda altı gün âdet görebilirler. Bu halde ihtiyat ile amel lâzım gelir. Şöyle ki böyle bir kadın, altıncı gün oldu mu yıkanır, namazlarını kılar ve Ramazân-ı şerif'te ise, orucunu tutar. Çünkü bu altıncı gündeki kanın istihaza (özür) olması düşünülebilir. Fakat bu altıncı gün çıkmadıkça, cinsel ilişkide bulunamaz, boşanmış ise, iddeti bitmiş sayılamaz. Zira bu altıncı gündeki kanın da hayız olması muhtemeldir.

110- Bir âdetin değişmiş olması için ona muhalif iki âdet görülmelidir. Meselâ her ay beş gün âdet gören bir kadın, sonra iki defa dört veya altı gün kan görse, âdeti beş günden dört veya altı güne intikal etmiş olur.

Özetle âdet bir defa ile sabit, iki defa ile değişmiş olabilir. Bununla beraber İmam Ebû Yûsuf'a göre âdet, bir defa ile de değişmiş sayılabilir. Buna "fesh-i âdet" de denilmektedir.

111- Belirli adet günlerine muhalif olup, on günden fazla devam etmeyen kanlar âdet kanı sayılır. Bu halde âdet değişmiş olur. Meselâ her ay yedi gün kan gören bir kadın, daha sonra on gün kan görse hepsi de hayız hali sayılır. Bu takdirde, âdeti yedi günden on güne intikal etmiş olur. Fakat belirli adet günlerinden fazla gelen kan, belirli günlerde gelen kan ile beraber on günden fazla olsa, belirli günlerde gelen kandan fazla olan miktar, hayız değil istihâza (özür) sayılır. Meselâ böyle yedi gün kan gören bir kadın daha sonra, on bir veya on iki gün kan görmeye başlasa, bunun belirli olan yedi günlüğü hayız, geri kalan dört veya beş günlüğü de istihâza olmuş olur.

— 87 —

Aynı şekilde her aybaşından itibaren meselâ beş gün âdet gören bir kadın, adeti üzere beş gün kan gördüğü gibi, bundan iki veya üç veya beş gün önce de kan görmüş olsa, bunların tamamı âdet sayılır. Fakat bunların tamamı, on günden fazla ederse, yalnız âdeti günlerinde gördüğü kan hayız olur, belirli günlerden fazla olan kan ise, bir istihâza (özür) sayılır.

112- Âdet gören bir kadından bir hastalık neticesi olarak her zaman kan gelecek olsa, hayız ve temizlikteki âdetine göre hükmolunur. Meselâ her aybaşından itibaren on gün kan, yirmi gün veya altı aydan noksan olmak üzere şu kadar ay ve gün de temizlik görmek üzere âdeti sabitleşmiş bir kadından daha sonra sürekli kan gelecek olsa, yine o şekilde her ayın ilk on günü hayız, diğer yirmi günü veya şu kadar ay ile günü de temizlik sayılır. Fakat temizlik müddeti tam altı ay veya daha fazla bulunmuş olursa, temizlik müddeti altı aydan bir saat noksan olarak kabul edilir ki, bu müddet gebelik müddetinin en az sınırı demektir.

Aynı şekilde yeni hayız görmeye başlayan bir kızın âdeti sabit olmaksızın kanı kesilmeyip devam edecek olursa, her aydan on günü âdetine hesap edilir, yirmi günü de temizlik müddeti sayılır.

113- Bir hastalık veya dikkatsizlik neticesi olarak âdet günlerini unutmuş olan bir kadına "Mütehayyire" denir. Böyle bir kadının gördüğü akıntı kesilmeyecek olsa, âdeti hakkında kuvvetli zannı ile amel eder. Kuvvetli zannı bulunmayınca ihtiyat yönü dikkate alınarak boşanmış ise, iddeti hususunda âdeti on gün, temizlik müddeti de altı aydan bir saat noksan olmak üzere takdir edilir. Diğer bir görüşe göre temizlik müddeti iki ay olarak kabul edilir. Namazları, oruçları hakkında ise, tafsilât vardır. Bu konuda en mükemmel izahat İmam Serahsi'nin Mebsût isimli kitabında mevcuttur.

114- Âdet görecek bir çağa gelen bir kız, ilk defa görmeye başladığı kandan dolayı hemen namazını terk, orucunu tehir eder. Evli ise, cinsel ilişkide bulunmaz. Buna "mübtedie" denir. Bu kan üç günden az bir müddette kesilirse, hayız olmadığı anlaşılır, o zaman terk ettiği namazlarını kaza etmesi lâzım gelir.

İmam-ı A'zam'dan bir görüşe göre bu kan, üç gün devam edip de âdet kanı olduğu sabit olmadıkça, namaz terk, oruç tehir edilmez.

115- Hayız müddeti içinde gelen kan, tamamıyla kesilmedikçe, âdet son bulmuş olmaz. Bu kan siyah, kırmızı, yeşilimtırak veya sarı olabileceği gibi, bulanık, toprağımsı bir renkte de bulunabilir. Âdetini bitirmiş bir kadından gelecek akıntı bembeyaz bir renkte bulunur.

116- Bir kadının görmekte olduğu âdetini kocasına karşı inkâr etmesi veya hakikate muhalif olarak âdet gördüğünü iddia etmesi helâl değildir.

Âdet görmekte olduğunu söyleyen bir kadın iffetli, saliha ise, sözü kabul olunur, değilse kabul olunmaz. Ancak doğru söylediğine bir işaret bulunursa, meselâ sözü âdetinin başlayacağı bir zamana rastlarsa, o halde kabul olunur.

— 88 —

NİFAS HALİNE AİT MESELELER

117- Nifas = Lohusalık halinin en az sınırı yoktur, bir gün bile olabilir, en son sınırı ise, kırk gündür. Bundan sonraki kan nifas değildir. Bununla beraber bazı kadınlar, çocuk doğurduktan sonra on beş veya yirmi, yirmi beş gün kadar kan görür, ondan sonra temizlenmiş olurlar. Bu sebeple onların nifas müddeti, bu kadar olmuş olur, bundan sonra yıkanır, namaz kılar, oruç tutarlar.

(Nifasın en son sınırı İmam Malik'e göre yetmiş, İmam Şafiî'ye göre altmış gündür. Çoğunlukla kırk gündür.)

118- El, ayak gibi uzuvları belirmiş olan bir çocuğun düşmesiyle nifas hali meydana gelir ve çoğunlukla on, on beş gün kadar devam eder. Fakat âzası henüz belirmemiş bir düşük ile nifas hali meydana gelmez. Bunun düşmesiyle görülen kan üç gün devam eder, evvelce de en az on beş gün temizlik hali devam etmiş bulunursa, bu bir hayız kanı olmuş olur, böyle olmazsa, istihaza (özür) sayılır.

119- Hayız, nifas, istihaza (özür) halleri, kanın dışarıya çıkmasıyla malûm olur. Bu sebeple çocuk doğuran kadından faraza kan çıkmasa, İmameyn'e göre lohusa olmuş olmaz. Bu sebeple kendisine gusül lâzım gelmez. Oruçlu ise, orucu bozulmaz, kendisine yalnız abdest almak lâzım gelir. Fakat İmam-ı A'zam'a göre ihtiyaten gusül etmesi icap eder.

120- Nifas müddeti içinde görülen temizlik de nifastan sayılır. Meselâ on gün kan gelip beş gün kesildikten sonra tekrar on gün kan gelecek olsa, bu yirmi beş günün hepsi de nifas müddeti sayılır.

(Malikîler'e göre bu aradaki temizlik müddeti yarım ay devam ederse temizlik sayılır, bundan sonra gelen kan, hayızdır. Yarım aydan az devam ederse, hepsi de nifas sayılır.

Şafiiler'e göre de bu temizlik günleri en az on beş gün devam ederse, temizlik sayılır, artık bu günlerden evvelki hal nifas hali, sonraki hal de bir hayız hali olmuş olur. Fakat bu temizlik on beş günden az devam ederse, hepsi nifas hali sayılır.

Hanbelîler'e göre bu temizlik günleri mutlaka temizlik hali sayılır. Bu sebeple diğer temiz haldeki kadınlara vacip olan şeyler, bu nifas gören kadına da bu temizlik günlerinde vacip olur.)

121- Bir kadın, tev'em = ikiz olarak iki çocuk doğurunca nifas müddeti birinci çocuğun doğduğu günden başlar, hesap edilir.

(Malikîlere göre iki çocuk arasında altmış günden az bir müddet geçmiş ise, nifas müddeti birinci çocuktan başlar, bundan fazla bir müddet geçmiş ise, her çocuktan dolayı bir nifas müddeti başlar.

Şafiîlere göre müddet, ikinci çocuğun doğmasından başlar, birinci çocuğun doğmasından sonra gelen kan ise, eğer adet zamanına rast gelmiş ise, hayız kanı olmuş olur, rast gelmemiş ise, bir illet kanı sayılır.)

— 89 —

HAYIZ VE NİFAS HALLERİNE DAİR BAZI HÜKÜMLER

122- Âdet gören veya lohusa bulunan müslüman kadınları hakkında bazı özel hükümler vardır. Şöyle ki, böyle bir kadın namaz kılamaz, şükür secdesinde bile bulunamaz, oruç tutamaz, Kur'an-ı Kerim'den -bir ayet bile olsa- okuyamaz, dua ayetlerini dua maksadı ile okuması bundan müstesnadır. Kur'an-ı Kerim'e veya onun bir levhada veya parada yazılı tam veya tam olmayan bir ayetine el dokunduramaz. En sahih olan görüşe göre Kur'an'ın tercümesi hakkında da hüküm böyledir, onu da eline alamaz. Mescitlere giremez, Kâbe-i Muazzama'yı tavaf edemez, kocası ile cinsel ilişkide bulunamaz ve kocası kendisinin göbeği altından diz kapakları altına kadar olan uzuvlarından örtüsüz olarak hatta şehvetsiz olsa bile- istifade edemez. Bütün bunlar haramdırlar. Örtü bulunduğu taktirde ise, cinsel ilişkiden başka bir şekilde istifade edebilir.

123- Âdet gören veya lohusa olan bir kadın, bunlara mahsus müddet içinde terk edeceği farz namazları daha sonra kaza etmez. Namazlar her gün tekrar ettiği için kendisine şer'î şerif kolaylık göstermiştir. Fakat terk edeceği Ramazan-ı şerif oruçlarını daha sonra kaza eder.

124- Farz veya nafile oruç tutmuş olan bir kadın, böyle oruçlu iken hayız görse veya lohusa olsa, o orucu daha sonra kaza eder.

Aynı şekilde bir nafile namaza başlamış iken kendisinde böyle bir hal meydana gelse, bu namazı da sonra kaza eder. Fakat farz namaza başlamış ise, bunu kaza etmez. Çünkü bunun kendisine farz olmadığı belirmiş olur.

125- Bir kadın temiz olduğu halde yatıp da uyandığı zaman hayız görmeye başlamış olduğunu anlasa, uyandığı zamandan itibaren adet görmeye başlamış sayılır. Bilakis hayızlı bir kadın yatıp da uyandığı zaman temiz olmuş olduğunu anlasa, ihtiyaten uyuduğu zamandan itibaren temizlenmiş sayılır. Bu sebeple bu iki takdirde de eğer yatsı namazını kılmadan yatmış ve uykuda iken bu namaz vakti geçmiş bulunursa, bu namazı kaza etmesi lâzım gelir.

126- Âdet gören veya lohusa bulunan bir kadın, dua ayetlerini, dua maksadı ile okuyabilir. Allah Teâlâ'yı zikir ve tesbih edebilir. Böyle bir kadının pişireceği yemekler ve içeceği suların artıkları mekruh değildir. Bu kadını kocasının yatağına alması, kendisinden (cinsel ilişki dışında), başka bir şekilde istifade etmesi caizdir.

127- Bir kadının âdeti henüz bitmeden kanın kesilmesine ve yıkanmasına itibar olunmaz. Bu sebeple âdeti tamamen bitmedikçe, kendisi ile cinsel ilişki yapılamaz. Çünkü adet müddeti içinde kanın tekrar gelmesi mümkündür. Fakat kadın, böyle kanın kesilmesi üzerine yıkanmış olunca, ihtiyaten namazlarını kılar, orucunu da tutar.

128- Hayız ile nifasın azamî müddetleri geçince cinsel ilişki, derhal helâl olur. Fakat bu müddetten evvel kesilmeleri ile hemen helâl olmaz. Bu takdirde, kadın ya yıkanmış olmalıdır veya üzerinden bir namaz vakti geçmelidir veya bir

— 90 —

özür sebebiyle teyemmüm edip onunla -hatta nafile olsa bile- bir namaz kılmış bulunmalıdır ki, bu cinsel ilişki helâl olsun.

129- Hayız ile nifas hususunda cinsel ilişki bakımından bir müslümanın gayrimüslim olan hanımı da, sahih olan görüşe göre, müslüman hanım hükmündedir. Diğer bir görüşe göre gayrimüslim hanımın âdeti her ne vakit tamam olursa, kendisine müslüman olan kocasının cinsel ilişkide bulunması helâl olur. Yıkanmasını veya bir namaz vakti geçmesini beklemeye lüzum yoktur.

130- Bir kimse, henüz âdetini bitirmemiş olan hanımına cinsel ilişkide bulunacak olsa, günahkâr olur. Bu sebeple tövbe ve istiğfar etmesi lâzım gelir. Bununla beraber fakir müslümanlara bir veya yarım dinar miktarı birşey sadaka vermesi de menduptur. Bir dinar, bir miskal, yani yüz arpa (yaklaşık 4,5 gram) ağırlığında bulunan altın sikkedir.

131- Âdet ve nifas halleri, kadınlar için bazı hususlarda bir mazeret teşkil etmektedir. Bu sebeple kendilerine namaz farz olmuyor, oruçları da kazaya kalıyor.

Bununla beraber bu halde bulunan bir kadın, kendisinden gelen akıntıdan dolayı tam bir taharet halinde bulunamaz. Hak Teâlâ'nın manevi huzuruna kabul edilebilmek ve Mukaddes Mabud'umuzun mübarek âyetlerini okuyup elde tutabilmek için tam bir taharet ve nezafet halinde bulunmak lâzımdır. Bu sebeple bu haldeki bir kadın için namaz kılmak, Kur'an-ı Kerim'i okumak, elde tutmak caiz olamaz.

Diğer bir bakımdan da böyle bir kadın, bir nevi hastadır, istirahata muhtaçtır, kendisinden gelen akıntı da kötü kokuludur, bundan selim bir tabiat rahatsız olur. Bu sebeple bu halde cinsel ilişkinin caiz olması hikmete uygun bulunamaz.

Bir de bu geçici yasak sayesinde insan, nefsine hakim kesilir, nefsinde bir itidal yüz gösterir. Bedenî kuvvet, tamamen harcanmaktan kurtulur, sıhhatin, kuvvetin devamına hizmet edilmiş olur.

Özetle şer'i şerifin tayin ettiği hükümlerde kim bilir daha nice hikmetler, maslahatlar vardır. Bizim vazifemiz ise, bu hükümlere raiyetten başka değildir. 194. meseleye de müracaat!

İSTİHAZA (ÖZÜR) HALİNE AİT MESELELER

132- Bir kadından üç günden az, on günden fazla gelen bir kan, hayız değil, bir istihazadır, bir hastalık kanıdır. Gebe olan kadından gelen kan da hayız değil, bir istihazadır.

(İmam Malik ile İmam Şafiî'ye göre gebe olan kadınlar da âdet görebilirler. Bu yüzden doğumdan evvel gelen kan hayız sayılır. Bununla beraber Şafiîler'e göre çocuk tamamen doğduktan sonra gelen kan nifastır, bundan evvel gelen kan ve çocuk ile beraber gelen kan nifas değildir. Bu kan, kadın hayızlı bulunmuş ise, âdet kanıdır, hayızlı bulunmamış ise, hastalık kanıdır. Hanbelîler'e göre doğumla

— 91 —

beraber dışa çıkan kan ve doğumdan iki veya üç gün evvel talk = doğum ağrısı gibi bir alâmete yakın olarak gelen kan, nifas sayılır.)

133- İstihaza denilen kan, başka uzuvlardan gelen kanlar gibidir. Bununla yalnız abdest bozulur. Devam ederse; sahibi, özürlü sayılır. Bu sebeple hakkında özürlülere ait hükümler geçerli olur. Kısaca özürlü olan bir kadından namaz düşmez, bu kadın orucunu kazaya bırakamaz, kendisi ile cinsel ilişki de haram olmaz.

134- Henüz dokuz yaşına girmemiş kızlardan gelen kan istihazadır. Bu yaştaki çocuklardan kan gelmesi nadirdir, nadir için ise, hüküm yoktur.

135- «Sinn-i iyas» denilen çağa girip âdetten kesilmiş, iyasına hükmedilmiş, meselâ yetmiş yaşına girmiş bir kadından daha sonra gelecek kan istihazadır. Diğer bir görüşe göre bu kadın eski âdeti üzere akar kan görürse, âdeti geri dönmüş olur. Fakat az bir yaşlık görmesi âdet sayılmaz.

ABDESTİN MAHİYETİ

136- Abdest, muayyen uzuvları usulüne göre yıkamaktan, mesh etmekten ibaret bir temizliktir, bir ibadet ve itâattır. Abdeste güzelliğinden, nezafete hizmetinden dolayı «vuzu» adı verilmiştir. Abdestin manevî birçok faydaları, sevapları olduğu gibi, maddeten de pek çok menfaatleri vardır. Vakit vakit abdest alan bir müslüman, temizliğe riayet etmiş, temizliği alışkanlık haline getirerek kendisini birçok hastalıklara sebebiyet verecek kirli hallerden kurtarmış olur.

"Abdest üzerine abdest, nur üzerine nurdur" buyurulmuştur. Bir hadisi şerif de:

مَنْ تَوَضَّأِ كَمَا اُمِرَ وَصَلَّى كَمَا اُمِرَ غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِ

şu mealdedir: "Her kim emir olunduğu gibi abdest alır ve emrolunduğu şekilde namaz kılarsa, geçmiş günahı bağışlanır, affolunur." {(*): İbn-i Hibban: Tahâret:1; No:1042; 3/317 Nesâî: Tahâret: 108; No:144; 1/90 İbn-i Mâce; Taharet: 193; No:1396; 1/447 Dârimi; Tahâret:45; No:717; 1/197}

137- Namaz gibi bir kısım dinî vazifeleri yerine getirmek için abdeste lüzum vardır. Bu vazifelerden her birinin yapılması, abdestin bir sebebidir. Abdestsiz bir kimse namaz kılamaz, tavaf edemez, Mushaf-ı Şerif'i bitişik olmayan bir kılıf içinde bulunmadıkça, eline alamaz. Kur'an'ın tam veya tam olmayan bir âyetine bile el süremez. Bunlar haramdır. Fakat Kur'an-ı Kerim'i ezber olarak veya karşıdan Mushaf'a bakarak okuyabilir. Abdest ile akıllı bulûğ çağına ermiş olan ve suyu kullanmaya gücü bulunan her müslüman, lüzumu halinde mükellef olur.

ABDESTİN FARZLARI

138- Abdestin farzları dörttür. Birincisi: Yüzü bir kere su ile yıkamaktır. İkincisi: İki elleri dirsekler ile beraber bir defa yıkamaktır. Üçüncüsü: Ayakları iki topuklar ile beraber bir kere yıkamaktır. Dördüncüsü: Başın dörtte bir miktarına

— 92 —

ıslak bir el ile veya başka bir vasıta ile başka bir yerde kullanılmamış temiz bir yaşlıkla bir kere mesh etmektir. Şöyle ki:

Yüz denilen uzuv, iki kulak yumuşakları arasındaki mahal ile alında saç bittiği yer ile çene altı arasında bulunan mahalden ibarettir. Sakal başı ile iki kulak arasındaki kılsız yerler de yüzden sayılır. Bu sebeple bunları bir kere yıkamak farzdır.

Sakal sıkı olunca, onun üstünü yıkamak yeterli olur, altındaki derileri yıkamak icap etmez. Fakat seyrek olunca, altındaki derileri de yıkamak lâzım gelir.

Dirseklere gelince bunlara «Mirfak» denir, elleri dirseklere kadar, dirseklerle beraber yıkamak lâzım ise de, dirseklerin yukarılarını yıkamak mecburî değildir. Ayakların iki tarafında olup, «sâk>= topuk» denilen yüksekçe kemikleri de yıkamak lâzımdır. Fakat bunların yukarısını yıkamak icap etmez.

Başa meshe gelince, başın nâsiye denilen ön tarafına mesh edilmesi daha faziletlidir. Mesh edilen mahal, iki kulağın üstüdür. Bu kısımdaki saçların üzerine mesh edilmesi yeterlidir. Fakat bu kısımdan aşağıya sarkan saçların mesh edilmesi yeterli olmaz. Hatta bunlar başın üstünde topuz yapılmış bulunsa bile.

(Mâlikîler ile Hanbelîler'e göre başın tamamını mesh etmek vaciptir. Şafiiler'e göre en az bir mesh bile yeterlidir.)

ABDESTİN SÜNNETLERİ

139- Abdestin başlıca sünnetleri şunlardır:

1. Abdeste başlarken evvelâ temiz olan elleri bileklere kadar yıkamak. Temiz olmayan elleri evvelce yıkamak ise farzdır, ta ki diğer uzuvları kirletmesin.

2. Abdeste «Eûzü» ve «Besmele» ile başlamak. Abdest arasında okunacak besmele ile bu sünnet yerine getirilmiş olmaz.

(Hanbelîler'e göre abdestin başlangıcında besmele okumak vaciptir, kasden terk edilirse, abdest batıl olur, yanılarak veya bilmeyerek terk edilmesi, abdesti iptal etmez.)

3. Niyet etmek, yani abdesti, namaz kılmak veya abdestsizliği gidermek veya Hak Teâlâ'nın emrini yerine getirmek kastı ile almaktır.

Dil ile: "Niyet ettim ALLAH rızası için abdest almaya" denilmesi, güzel görülmüştür. Niyetin vakti, elleri veya yüzü yıkamaya başlama zamanıdır.

(Mâlikîler ile Şafiîler'e göre abdestin başlangıcında niyet etmek farzdır. Hanbelîler'e göre de niyet abdestin sahih olmasının şartıdır.

4. Mazmaza ve istinşak. Şöyle ki elleri yıkadıktan sonra evvelâ üç kere ağza, dolusunca su alınır ki, buna «mazmaza» denir. Üç kere de burunun yumuşağına kadar su alınır ki, buna da «istinşak» denilir. Bunların her defasında su yenilenir. Bunlar ile ağız ve burun içerisi yıkanılmış ve kullanılacak suyun tadı, kokusu anlaşılmış olur.

— 93 —

5. Mazmaza ve istinşakta mübalâğa etmek. Şöyle ki su mazmazada boğaza kadar, istinşakta burnun katı yerine kadar vardırılır. Fakat oruçlu kimseler böyle mübalâğa yapmazlar.

6. Misvak kullanmak. Şöyle ki misvak arak denilen ağacın dalıdır. Bunun gibi elyaflı olan diğer ağaç dallarından da yapılabilir.

Misvak, parmak kalınlığında ve kullananın karışı boyunda olmalıdır. Sağ ele alınır, serçe parmağının üstünden geçirilir, baş parmakla altından tutulur, ıslatılarak ağzın sağ tarafından başlanır, dişlere enine sürülür, kullanılması oruca mani değildir.

Misvağın pek çok faydaları ve sevabı vardır. Dişleri temizler, ağız kokusunu giderir, sıhhate hizmet eder. Bir hadis-i şerifte

اَلسِّوَاكُ مَطْهَرَةٌ لِلْفَمِ مَرْضَاةٌ لِلرَّبِّ

"Misvak ağzı temizleyici ve Rabbin rızasını celb edicidir." buyurulmuştur. {(*): İbn-i Mâce; Tahâret:7 No:289 1/106 Müslim; Tahâret:15; No:45; Ebû Dâvud; Tahâret: 25, Tirmizi; Tahâret:18 No:22,23 Nesâî; Tahâret:5-6, A. b. Hanbel; 1/80}

Diğer bir hadis-i şerifte de

لَوْلَا أَنْ أَشَقَّ عَلٰى أُمَّتِي لَأَمَرْتُهُمْ بِالسَّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ وُضُوءٍ

"Eğer ümmetime zahmet vermeyecek olsa idim, her abdest alırken misvak kullanmalarını emrederdim." buyurulmuştur.

{(*): Buhâri; Savm:27; No:1831; 2/682; Cuma:7; No:847; 1/303 Müslim; Taharet:15; No:42 Ebû Dâvud; Taharet:25: No:47; 1/59 Tirmizi; Taharet:18; Salat:10 Nesâî; Taharet:7; Mevakıt:20 İbn-i Mâce; Salat:8; Taharet:7 Dârimi; Taharet:18; No:683; Muvatta; Taharet:32; No:115; 1/81 A. b. Hanbel; 1/80-120-214-221-366; 2/28-94-231-345-250-256-287-313-384-399-400- 429-433-460-473-496-502-509-517-531;3/442;4/114-116; 5/193-410; 6/150-325-429}

Misvak bulunmaz veya kullanılması dişleri kanatırsa, yerine parmak kullanılabilir. Şöyle ki baş parmak, ağzın sağ tarafına, şahadet parmağı da sol tarafına salınarak üst ve alt dişler ovalanır.

Bununla beraber misvak, yalnız namazlara mahsus değildir, kullanılması her zaman güzel görülmüştür. Çünkü temizliğe hizmet eder ve kıl fırçalar ile yapılan diş temizlemesine her yönüyle üstün gelir.

Kadınların oruçlu olmadıkları zaman sakız çiğnemeleri, misvak yerine geçer.

7. Tertibe riayet etmek. Şöyle ki, abdestte evvelâ yüz, sonra kollar yıkanır. Daha sonra başa meshedilir, daha sonra da ayaklar yıkanır ve mestli ise, mesh edilir. Böyle tertibe riayet edilmezse, yine abdest sahih olur, fakat sünnete muhalif düşer.

(Şafiîler ile Hanbelîler'e göre abdest uzuvları arasında bu tertibe riayet edilmesi farzdır.)

8. Abdeste sağ taraflardan başlamak. Yani sağ kollar, sol kollardan evvel, sağ ayaklar da sol ayaklardan evvel yıkanır. Bu, sağ tarafın şerefinden dolayıdır.

— 94 —

9. Abdest uzuvlarını üçer defa yıkamak. Bunların birer defası farz, diğer ikişer defası da sünnettir. Üçten fazla veya noksan yıkamak ise, sünnete muhaliftir. Ancak şüpheyi gidermek veya suyun azlığı gibi bir zaruret sebebi ile olursa, o zaman sünnete muhalif olmaz.

10. Abdestte elleri veya ayakları yıkamaya parmak uçlarından başlamak.

11. Abdestte parmakları hilâllemek. Şöyle ki, el parmakları birbirine sokulmak suretiyle hilallenir. Ayak parmaklarının hilâllenmesi de el parmaklarından biri ile yapılır. Sol elin serçe parmağı ile sağ ayağın altından ve serçe parmağın arasından hilallemeye başlanması ve sıra ile devam edilerek sol ayağın serçe parmağında bitirilmesi güzel görülmüştür. Parmakları akar suya sokmak da hilâllemek yerine geçer.

12. Abdest suyunu bıyıkların ve kaşların altlarına ve yüzün çevresinden sarkmış bulunan fazla kıllara eriştirmek.

13. Sakalın çeneden aşağıya uzamış kısmını meshetmek ve sık olan sakalı bir avuç su ile alt tarafından el parmakları ile hilâllemek. Bu İmameyn'e göredir, İmam-ı A'zam'a göre ise, müstehaptır.

14. Başın tamamını bir su ile meshetmek. Buna «kaplama mesh» denir. Kaplama meshin sünnet üzere yapılması şöylecedir: Her iki el tamamen ıslatılır, sonra bu iki elin küçük, orta ve adsız parmakları birbirine bitiştirilir. Ve bu ellerin ayaları yukarı kaldırılıp bu bitişik parmaklar, uç uca gelmek üzere birbirine yaklaştırılır ve bu parmaklar başın ön tarafından enseye kadar çekilir, sonra da iki elin ayaları başın iki tarafına yapıştırılarak ense tarafından başın önüne kadar çekilir. Bu şekilde bütün başın meshi bitmiş olur. Sonra başa değdirilmeyen baş parmakların içi ile kulakların dışları ve şehadet parmaklarının içi ile de kulakların içleri mesh edilir. Parmakların arkaları ile de boyna mesh verilir.

Bununla beraber başın tamamını her ne şekilde olursa olsun, kaplama mesh etmek de yeterlidir. (Şafiîler'e göre meshi üç kere tekrar etmek sünnettir.)

15. Kulakları mesh etmek. Bu mesh, yeni bir su ile yapılacağı gibi yukarıda bildirildiği şekilde de yapılabilir. Serçe parmakları kulak içlerine sokarak kımıldatmalıdır.

(Hanbelîler'e göre kulaklar ile içlerini mesh etmek farzdır. Çünkü bunlar da baş tarifine dahildir.)

16. Boynu mesh etmek. Şöyle ki, başı ve kulakları mesh ettikten sonra iki elin arkaları ile ve üçer parmakla yeni bir su almaya muhtaç olmaksızın boyun meshedilir. Boğazı mesh etmek bid'attır.

17. Abdest uzuvlarını, üzerine dökülen su ile iyice ovmak.

18. Abdest uzuvlarını ara vermeden yıkamak. Yani henüz biri kurumadan diğerini de yıkamaya başlamak. Buna «vilâ» denir. Havanın fazla sıcaklığından dolayı her yıkanan uzvun hemen kuruması bu vilâyı bozmaz.

Bazı alimlere göre vilâ'dan maksat, abdest alınırken ara yerde abdestten başka birşey ile uğraşmamaktır.

— 95 —

(Malikîler ile Hanbelîler'e göre dört abdest uzvu arasında fevre, vilâya riayet edilmesi, yani bunların hemen birbiri peşine yıkanılması farzdır.)

ABDESTİN ÂDABI

140- Abdestin birçok âdabı vardır. Başlıcaları şunlardır:

1. Daha vakit girmeden abdest alıp namaza hazır bulunmak. Özür sahipleri bundan müstesnadırlar.

2. Abdest alırken kıbleye yönelmek.

3. Abdest alırken yüksekçe bir yerde durmak, tâ ki abdest suları elbiseye dokunmasın.

4. Abdestte başkasından yardım istememek. Ancak bir özürden dolayı olursa, bir de başkasının kendi arzusu ile abdest suyunu hazırlaması veya abdest uzuvlarına dökmesi adabı bozmaz.

5. Abdest esnasında bir zaruret bulunmadıkça dünya lakırdısı yapmamak.

6. Abdestin başından sonuna kadar niyeti unutmayıp kalpte tutmak ve her uzvu abdest niyeti ile yıkarken Besmele-i Şerife'yi okumak ve her uzvu yıkarken dua etmek, salât-ü selâm getirmek.

7. Abdest alırken sıkı olmayan parmak yüzüklerini oynatmak. Dar olan yüzükleri oynatmak ise, mutlaka lâzımdır, tâ ki altı kuru kalmasın.

8. Abdestte ağza, burna sağ el ile su vermek, sol el ile sümkürmek.

9. Abdestte yüzü yıkarken göz pınarlarını yoklamak, abdest suyunu dirseklerin ve topukların yukarılarına kadar yetiştirmek.

10. Abdest suyu, israf derecede fazla ve uzuvlardan damlamayacak derecede az olmamak. Deniz kenarında olsa bile, fazla su sarf etmek mekruhtur.

11. Abdest suyu güneşte ısıtılmış olmamak. {(*): Burada bakır ve benzeri kaplarda açıkta kalıp güneşte ısıtılmış su kastedilmektedir. Yoksa günümüz teknolojisinde güneş enerjisi ile ısıtılan su ile abdest almakta ve bu suyu kullanmakta hiçbir sakınca yoktur.}

12. Abdest için toprak ibrik kullanmak ve bunu sol tarafta bulundurup kullanırken ağzından değil, kulpundan tutmak, bu ibriği yalnız kendisine tahsis etmemek, bunu boş bırakmayıp diğer bir abdeste hazır olmak üzere dolu bulundurmak.

13. Abdest bitince kıbleye karşı şahadet kelimelerini okumak. Bir hadis-i şerif ve meali şu şekildedir:

مَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ يَتَوَضَّأٌ فَيُسْبِغُ الْوُضُوءَ ثُمَّ يَقُولُ: أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلا َّاللّٰهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ اِلَّا فُتِحَتْ لَهُ أَبْوَابُ الْجَنَّةِ الثَّمَانِيَّةِ يَدْخُلُهَا مِنْ أَيِّ بَابٍ شَاءَ

"Sizden biri, abdest alır ve abdestini eksiksiz olarak tamamlar, sonra da "Ben şahadet ederim ki, ALLAH Teâlâ'dan başka mabud yoktur, Hazret-i

— 96 —

Muhammed de ALLAH'ın Rasulüdür" derse, kendisine sekiz cennetin kapıları açılır, dilediği kapıdan cennete girer." {(*): A. b. Hanbel; No:16863; 4/145}

14. Abdestten artan sudan kıbleye karşı ayakta biraz içerek

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنِى مِنَ التَّوَّابِينَ وَاجْعَلْنِى مِنَ الْمُتَطَهِّرِينَ

"Allahümmec'alni minet tevvabine vec'alni minel mütetahhirin."

"Ya Rabbi! Beni her günah işledikçe tövbe eden ve günahtan kaçınıp tertemiz bulunan salih kullarından kıl." diye dua etmek.

Şöyle de dua edilebilir:

اَللَّهُمَّ اشْفِنِى بِشِفَائِكَ وَ دَاوِنِى بِدَوَائِكَ وَاعْصِمْنِى مِنَ الْوَهْلِ وَاْلأَمْرَاضِ وَاْلأَوْجَاعِ

"Allahümme'şfinî bişifâike ve dâvini bidevâike va'sımnî minel vehli vel emrazı vel evcai"

"Ya Rabbi! Beni kendi şifan ile şifalandır, kendi devan ile devalandır ve beni korkudan, hastalıklardan, ağrılardan koru."

15. Abdestin sonunda bir, iki veya üç kere Kadir sûrei celilesi'ni okumak.

16. Abdestten sonra kerahet vakti değilse iki rekât nafile namaz kılmak. Bu saydığımız şeyler, dînî ve sıhhî bakımdan birçok faydaları bulundurduğu için abdestin adabından bulunmuşlardır. Abdestin sünnetlerine, edeplerine aykırı olan şeyler ise, ya tahrimen veya tenzîhen mekruhtur.

ABDEST DUALARI

141- Abdeste mahsus, Selef-i Salihin'den bizlere kadar gelmiş dualar vardır. Her uzuv yıkanırken kendisine münasip bir dua okunur. Bunlar okunmasa da abdest tamam olur, fakat okunmaları pek güzeldir. Şöyle ki:

1. Abdest alacak şahıs abdeste başlarken "Eûzü ve Besmele"den sonra:

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِي جَعَلَ الْمَاءَ طَهُورًا وَجَعَلَ الْاِسْلَامَ نُورًا

"Elhamdü lillahi'llezi ceale'l-mae tahuren ve ceale'l-islame nurâ." "Hamdolsun ALLAH Teala'ya ki suyu temizleyici islamı nur kılmıştır." der.

2. Ağzına su alırken:

اَللَّهُمَّ اَسْقِنِى مِنْ حَوْضِ نَبِيِّكَ كَأْسًا لَا أَظْمَأٌ بَعْدَهُ أَبَدًا

"Allahümme eskınî min havzi nebiyyike ke'sen la ezmeu ba'dehü ebedâ."

"Yâ Rabbi! Bana Peygamberinin havz-ı kevser'inden öyle bir kâse su ihsan buyur ki, ondan sonra asla susuzluk duymayayım." der.

3. Burnuna su alırken:

اَللَّهُمَّ لَا تُحَرِّمْنِي رَايِحَةَ نَعِيمِكَ وَجِنَانِكَ

"Allahümme la tuharrimni rayihate ne'imike ve cinânike."

— 97 —

"İlahi! Beni nimetlerinin ve cennetlerinin güzel kokularından mahrum bırakma." der.

4. Yüzünü yıkarken

اَللَّهُمَّ بيِّضْ وَجْهِى بِنُورِكَ يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهٌ وَتَسْوَدُّ وُجُوهٌ

"Allahümme beyyiz vechi bi nurike yevme tebyazzu vucuhun ve tesveddü vucuh."

"Allah'ım! Bazı yüzlerin beyazlanacağı, bazı yüzlerin de kararacağı günde, benim yüzümü ak kıl." der.

5. Sağ kolunu yıkarken:

اَللَّهُمَّ أَعْطِنِي كِتَابِي بِيَمِينِي وَحَاسِبْنِي حِسَابًا يَسِيرًا

"Allahümme a'tıni kitabi biyeminî ve hasibni hisaben yesira." "Ya İlâhi! Bana amel defterimi sağ tarafımdan ver ve benim hesabımı kolay kıl" der.

6. Sol kolunu yıkarken:

اَللَّهُمَّ لَا تُعْطِنِي كِتَابِي بِشِمَالِي وَلَا مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِي وَلَا تُحَاسِبْنِي حِسَابًا شَدِيدًا

"Allahümme la tu'tini kitabi bi şimali ve la min verâi zahri ve la tuhasibni hisaben şedida."

"Yâ Rabbi! Bana kitabımı sol tarafımdan ve arka tarafımdan verme ve beni şiddetli bir hesap ile sorguya çekme." der.

7. Başa meshederken:

اَللَّهُمَّ غَشِّنَي بِرَحْمَتِكَ وَأَنْزِلْ عَلَيَّ مِنْ بَرَكَاتِكَ

"Allahümme gaşşini bi rahmetike ve enzil aleyye min berekatike."

"İlahi! Beni rahmetinle ört-kapla, benim üzerime bereketlerinden indir." der.

8. Kulaklarına meshederken:

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنِي مِنَ الَّذِّينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُ

"Allahümme'calni minellezine yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahseneh." "Ya rabbi!. Beni Hak sözü, işitip de en güzeline uyan kullarından et." der.

9. Boynuna meshederken:

اَللَّهُمَّ أَعْتِقْ رَقَبَتِي مِنَ النَّارِ

"Allahümme a'tik rakabeti minennâr."

"Ya İlahi! Benim vücudumu cehennem ateşinden azat et." der.

10. Ayaklarını yıkarken:

اَللَّهُمَّ ثَبِّتْ قَدَمَيَّ عَلَي الصِّرَاطِ يَوْمَ تَزِلُّ فِيهِ الْاَقْدَامُ

"Allahümme sebbit kademeyye ales-sırati yevme tezillü fihil akdâm."

— 98 —

"Ya Rabbi! Bir takım ayakların kayacağı günde, iki ayağımı sırat-ı müstakim üzerinde sabit kıl." diye dua eder.

ABDESTİN VASIFLARI İTİBARİYLE NEVİLERİ

142- Abdestler, vasıfları, gerekli olmaları itibarı ile şu üç kısma ayrılır:

1. Farz olan abdestler: Bunlar, abdestli olmayan müslümanların namaz kılmak, tilavet secdesinde bulunmak veya Kur'an-ı Kerim'i elleri ile tutmak için alacakları abdestlerdir.

2. Vacip olan abdestler: Bunlar, abdestsiz olan müslümanların Kâbe-i Mükerreme'yi yalnız tavaf etmek için alacakları abdestlerdir.

3. Mendup olan abdestlerdir: Bunlar da sadece taharet üzere bulunmak veya ezber olarak Kur'an okumak veya ezan okuyup kamet getirmek veya dîni kitapları tutmak veya dînî ilimleri okuyup okutmak veya cenazeyi yıkamak veya takip etmek yahut hiddet ve gazap ateşini söndürmek için alınacak abdestlerdir. Herhangi bir hatadan sonra alınacak abdest de bu kısımdandır. Böyle bir maksatla abdest alındı mı, bununla namaz da kılınabilir, Mushaf'ı şerif de ele alınabilir.

ABDESTİN SAHİH OLMASINA MANİ OLMAYAN ŞEYLER

143- Dudakların adet üzere yumuldukları zaman, görülmez bir halde kalan kısmını abdestte yıkamak lâzım değildir. Bunların kuru kalması, abdeste zarar vermez. Bunlar ağza tabidir.

144- İyi olup da henüz kabuğundan ayrılmamış olan bir çıbanın içini yıkamak lâzım değildir.

145- Şehirlilerin ve köylülerin tırnaklarındaki kirler ve bedenlerinden doğan kirler ve pire, sinek tersleri, abdestin sahih olmasına mani olmaz.

146- Boyacıların tırnaklarında kalan boyalar, zaruret sebebi ile, abdestlerine zarar vermez. Fakat bir zarurete bağlı olmayıp tırnakların üzerinde birer ince tabaka teşkil eden ve altlarına suyun gitmesine mani olan boyalar, abdestin sahih olmasına manidir. Nitekim abdest uzuvlarına yapışmış olan hamur, mum, çapak gibi şeyler de böyledir.

147- Abdest uzuvlarından birinin bir zaruret sebebi ile yıkanmaması veya meshedilmemesi, abdestin sahih olmasına mani olmaz. Meselâ bir yarayı veya ayakta bulunan bir yarık yerini yıkamak sahibine zarar verirse bunlar meshedilebilir. Mesh de zarar verirse, terk edilir.

Aynı şekilde bir yaranın üzerindeki ilaç, yara mahallini aşmış olunca, bu aşılmış kısım yıkanır, fakat yıkanılması zarar verirse, mesh ile yetinilir.

148- Abdest esnasında veya abdestten sonra bir abdest uzvunun yıkanıp yıkanmadığında şüphe edilirse bakılır; eğer sahibi vesveseli değilse, yani çok kere böyle şüphe etmemekte ise, o uzvunu yıkar. Fakat vesveseli ise yıkamaz, şüphe etmesine bakılmaz.

— 99 —

149- Abdest aldığını kesin olarak bildiği halde bozulduğunda şüphe eden kimse, abdestli sayılır. Bu şüphe abdestine zarar vermez. Bilakis kendisinde abdesti bozucu birşey meydana geldiğini kesin olarak bildiği halde, daha sonra abdest alıp almadığında şüphe eden kimse, abdestsiz sayılır, çünkü yakîn (kesin olan bir durum) şek (şüphe) ile zâil (yok) olmaz.

150- Abdest uzuvlarından biri veya birkaçı bulunmayan kimse için yalnız mevcut uzuvlarını yıkamak lâzım gelir. Meselâ ayakları kesilmiş olan bir kimseden bunları yıkamak farzı düşmüş olur, bu hal abdestin sahih olmasına, tam olmasına mani olmaz.

MESTLER ÜZERİNE MESH VERİLMESİ

151- Ayağa giyilen ve «mest» denilen ve mest hükmünde bulunan şeyler üzerine abdest alınırken mesh edilmesi caizdir. Bu, İslâm şeriatının göstermiş olduğu bir kolaylıktan ibarettir. Bu meshten maksat, mestlerin üzerine ayakların parmakları ucundan aşık kemiklerini aşmak üzere inciklere doğru el parmaklarını ıslak olarak sürmektir.

152- Ayaklara meshin farz miktarı, her ayağın ön tarafında bulunan mestin üzerindeki el parmaklarının en küçüğü ile üç parmaklık yerdir. Bu kadar bir yere mesh ile bu farz yapılmış olur.

(Malikîler'e göre mestlerin bütün üstüne mesh edilmesi lâzımdır. Bir miktarına mesh yeterli değildir. Hanbelîler'e göre mestlerin üstünün çoğu kısmına mesh edilmesi yeterli olur. Şafiîlerce de mestlerin üstüne bir parmak kadar bile olsa, mesh edilmesi de yeterlidir.)

153- Mestlerin altına mesh edilmez. Yapılan meshte parmakların açıkça bulunması, meshin el parmakları ile yapılması ve meshin ayak parmakları ucundan yukarıya doğru yapılması sünnete uygun bir meshtir. Yoksa mestin üzerine su dökmek, mesti sünger gibi birşey ile ıslatmak, mestin üstüne enine olarak mesh etmek veya meshe mestin koncundan başlamak da yeterli olur. Şu kadar var ki bunlar sünnete uygun düşmez.

154- Ayakları topukları ile beraber örten çizmeler, potinler, kendileri ile üç mil kadar yürünebilecek derecede kuvvetli kalın çoraplar ve konçlu aba terlikler, mest hükmündedir. Bu sebeple bunların üzerine de mesh yapılabilir.

MESHİN CAİZ OLMASINDAKİ ŞARTLAR

155- Bir meshin caiz olması, şu yedi şartın bulunmasına bağlıdır.

1. Mestler, ayağa abdest için ayaklar yıkandıktan sonra giyilmiş olmalıdır. Bir özür sebebi ile ayağa veya sargısına mesh edilmiş bulunması da yıkama hükmündedir. Bu sebeple bu meshten sonra giyilmiş mestler üzerine meshedilebilir.

2. Mestler, ayakları topukları ile beraber her taraftan örtmüş bir halde bulunmalıdır. Topuklardan kısa mestler, potinler ve benzeri şeyler üzerine mesh yapılmaz.

— 100 —

3. Ayağa giyilmiş mestler ile normal bir şekilde en az bir fersah (yaklaşık 5 km.), yani üç mil (1 kara mili yaklaşık 1609 m.) kadar bir yol yürümek mümkün olmalıdır. Bir mil ise, şer'an dört bin mimarî arşın (1 mimari arşın yaklaşık 76 cm.) mesafedir. Böyle bir arşın ise, yirmi dört parmaktır.

4. Mestlerden her biri, topuktan aşağı kısmında ayak parmaklarının küçükleri nisbetinde üç parmak miktarı delikten, sökükten, yırtıktan beri bulunmalıdır. Şu kadar var ki, böyle bir noksan, ayak parmaklarının uçlarına tesadüf ederse, miktara değil, adede bakılır. Üç parmak görünmedikçe meshe zarar vermez. Aynı şekilde mestlerde üç parmak miktarı sökük bulunduğu halde mestlerin sağlamlığı sebebi ile yürürken bu sökük açılıp görünmezse, meshe zarar vermez. Bir mestteki yırtıklar toplanır, iki mestteki yırtıklar toplanmaz. Bu sebeple bir mestte iki, diğerinde de bir veya iki parmak miktarı yırtık bulunsa, meshe mani olmaz.

(Malikîler'e göre ayağın en az üçte biri görülecek miktarda bulunmayan bir yırtık, meshi bozmaz. Şafiiler ile Hanbelîler'e göre ise, ayakta yıkanması farz olan herhangi bir miktar, mestlerdeki bir yırtıktan görülecek bir halde bulunsa, mesh bozulmuş olur. Hatta o miktar, çorap ile veya başka birşey ile örtülmüş bulunsa bile.)

5. Mestler, bağsız olarak ayakta durabilecek derecede kalın olmalıdır.

6. Mestler, dışarıdan aldığı suyu hemen içine çekerek ayağa kavuşturacak bir halden beri bulunmalıdır.

7. Her ayağın ön tarafından en az üç küçük el parmağı kadar yer mevcut bulunmalıdır.

Bu sebeple bir veya iki ayağının ön tarafı bulunmayan kimse, mestlerine mesh edemez. Hatta ökçe tarafları mevcut bulunsa bile. Çünkü bir ayağı yıkamakla diğerini mesh etmek bir arada olmaz. Fakat bir ayağı tamamen mevcut bulunmayan kimse, diğer ayağına giydiği mest üzerine mesh edebilir. Bu halde mesh ile yıkama bir arada olmuş olmaz.

MESH MÜDDETİ

156- Bir meshin müddeti, mukim olan kimse için bir gün bir gece, yani yirmi dört saat, misafir için, yani en az on sekiz saatlik bir mesafeye giden yolcu için üç gün üç gece, yetmiş iki saattir. Bu müddet, abdest bozulma anından itibaren başlar. Meselâ bir kimse bugün saat birde ayaklarını yıkamak suretiyle abdest alıp mestlerini giyse de, kendisinden saat beşte abdestini bozan birşey meydana gelse, bu beşten itibaren meshin müddeti devama başlamış olur, yoksa mestlerini giydiği vakitten başlamış olmaz.

157- Mukîm iken misafir olan kimse, misafir müddetine tâbi olur, bu müddeti doldurur. Bilâkis misafir olan kimse bir gün ve bir gece meshettikten sonra mukîm olsa, müddeti bitmiş olur. Bu sebeple ayaklarını yıkaması lâzım gelir.

158- Mestlerine meshetmek suretiyle abdestli bulunan kimse, mestlerini ayağından çıkarınca yalnız ayaklarını yıkaması lâzım gelir, abdestini tamamen tazelemesi icap etmez. Fakat ayaklarını yıkamak sureti ile abdest alıp mestlerini

— 101 —

giyinmiş olan kimse, daha bu abdesti bozulmadan herhangi bir sebeple mestlerini ayağından çıkarsa, abdesti bozulmayacağı için ayaklarını tekrar yıkaması lâzım gelmez.

(Malikîler'e göre mesh için bir müddet yoktur. Guslü gerektirici birşey bulunmadıkça, mest üzerine daima meshedilebilir. Şu kadar var ki, Cuma namazını kılacak kimseler için her cuma günü mestlerini çıkarıp ayaklarını yıkamak menduptur. Şafiîler ile Hanbelîler'e göre mubah bir seferde bulunan kimse için mesh müddeti üç gün, üç gecedir. Günah sayılan bir seferde ise, bu müddet, bir gün ile bir geceden ibarettir.)

SARGI ÜZERİNE MESH

159- Kırılan veya yarası bulunan bir uzvu yıkamak zarar verdiği takdirde, üzerine bağlı olan tahtaya veya bez sargıya abdest ve gusül halinde bir kere mesh edilir, bu mesh de zarar verse terk olunur.

160- Elde, tırnakta ve başka herhangi bir uzuvdaki bir yara üzerine konulan sakız, pamuk gibi şeylerin ve ilâçların üzerine de zaruret halinde birer kere mesh yapılır. Bunlara sıcak su zarar vermediği takdirde, mesh yeterli olmaz. Yapılacak meshin sargıyı kaplaması lâzım değildir. Ekseri kısmına mesh kâfidir.

161- Sargıyı çözmek zarar verdiği takdirde, özür mahallinin etrafından sargı altında kalan yerleri yıkamak lâzım gelmez. Bunlardan açık bulunan yerleri mesh etmek yeterli olur.

162- Böyle bir sargı üzerine yapılan mesh, bir müddete tâbi değildir, özür devam ettikçe üzerine mesh caiz olur. Bu sargının abdestli bir halde sarılmış olması da lâzım değildir.

163- Bir sargı üzerine mesh yapıldıktan sonra değiştirilse tekrar mesh lâzım gelmez. Aynı şekilde, bir sargıya mesh yapıldıktan sonra üzerine başka bir sargı daha bağlansa, yeniden meshe lüzum görülmez. Ve henüz özür yok olmadan sargı açılsa, mesh bozulmuş olmaz.

164- İki ayaktan birinin üzerine bir özür sebebi ile mesh yapılsa, diğerini yıkamak lâzım gelir.

Çünkü bu mesh de yıkamak hükmündedir.

165- Özür büsbütün yok olunca, mesh bozulmuş olur, artık sargıya mesh edilemez.

MESHİ BOZAN ŞEYLER

166- Abdesti bozan her şey, meshi de bozar. Bu sebeple müddet henüz bitmemiş ise, yeniden alınacak abdestte mestlere veya sargılara yeniden mesh yapılır. Aşağıdaki hususlardan dolayı da mesh bozulur:

1. Üzerine mesh edilmiş olan mestin ayaktan çıkması veya çıkarılması. Bu halde abdest mevcut ise, yalnız ayakları yıkamak yeterli olur.

Bir mestin koncuna kadar ayağın çoğu kısmının çıkması da tamamen çıkması hükmündedir.

— 102 —

2. Mesh müddetinin son bulması. Bu halde henüz abdest devam ediyorsa, yalnız ayakları yıkamak kâfidir, yeniden tam bir abdest almaya mecburiyet yoktur. Bununla beraber mesh müddeti son bulduğu halde mestlerin ayaktan çıkarılması takdirinde ayakların soğuktan donması gibi bir zarardan korkulursa yine meshe devam edilir.

ABDESTİ BOZAN ŞEYLER

167- Aşağıdaki şeylerden her biri abdesti bozar:

1. Önden veya arkadan kan, meni, sidik, dışkı gibi bir necasetin veya herhangi bir sıvının çıkması, hatta abdestte, gusülde yıkanması farz olan yere kadar ulaşmasa bile.

2. Arka taraftan yel çıkması.

3. Ağızdan, burundan ve ön ile arkadan başka herhangi bir uzuvdan sıvı halinde kan çıkması. Şöyle ki, ağızdan çıkan akıcı kan tükürükten daha çok veya eşit ise, abdesti bozar, değilse bozmaz. Bu, renginden anlaşılır. Diğer uzuvlardan çıkan bir kan ise, çıktığı yeri geçip yanlarına yayılınca abdesti bozar, yoksa iğne ucu gibi çıkıp da yerinde kalan bir kan damlası abdeste mâni değildir. El veya pamuk ile silinmesi zarar vermez. Yaradan çıkan irin, sarı su hakkında da hüküm böyledir.

Vücuttaki kabarcıklardan çıkan safî su da, sahih görülen görüşe göre kan hükmündedir. Diğer bir görüşe göre bu su, abdesti bozmaz. Bu görüşte çiçek ve uyuz hastalıklarına tutulanlar için bir genişlik, bir kolaylık vardır. Zaruret halinde bu görüş ile amel edilmesinde bir sakınca olmadığı, İmam Hulvânî'den nakledilmiştir.

(Şafiîler'e göre önden ve arkadan başka herhangi bir uzuvdan gelen kan, irin ve sarı su ile abdest bozulmaz.)

4. Ağız dolusu kusmak. Şöyle ki, ağızdan kolaylıkla yumulmayacak derecede yemek, su veya safra gibi bir maddenin gelmesi abdesti bozar. Hatta bunlar bir mecliste azar azar gelip toplamı ağız dolusuna ulaşsa bile. Bu, İmam Ebû Yûsuf'a göredir, İmam Muhammed'e göre bunlar, başka başka yerlerde gelse de sebepleri bir olunca, yine abdesti bozmuş olur.

5. Az veya çok bayılmak, çıldırmak ve yürüyüşte elinde olmayarak bir sallantı meydana getirecek derecede sarhoşluk, hatta bu sarhoşluk bir zorlama neticesinde olsa bile.

6. Rukûlu ve secdeli bir namazda mükellef olan kimsenin uyanık iken kasten veya yanılarak kahkaha ile, yani yanında bulunanların işitecekleri derecede gülmesi. Bununla hem abdest, hem de namaz bozulur. Çocuğun veya uyuyanın kahkahası ise, namazını bozarsa da abdestini bozmaz. Tercih edilen görüş budur.

7. Çocuk doğurmak. Hatta çocuk ile beraber kan çıkmasa bile.

8. Fahiş mübaşeret. Şöyle ki, erkek ile kadının örtüsüz veya pek ince bir örtü ile karınlarını veya uyanmış bulunan tenasül uzuvlarını birbirine temas

— 103 —

ettirmeleri, abdestlerini bozar. Hatta kendilerinden bir sıvı çıkmasa bile. İmam Muhammed'e göre bu vaziyette bir yaşlık, bir mezi çıkmadıkça abdest bozulmuş olmaz.

9. Erkeğin tenasül uzvu içine tamamen, yani kaybolacak surette tıkatılmış pamuğun daha sonra dışarıya çıkması veya çıkarılması. Hatta üzerinde yaşlık bulunmasa bile. Aynı şekilde, bu uzva kısmen tıkatılıp kısmen dışarısında kalmış olan pamuğun dışarısına sidiğin geçmiş olması. İçeri kısmındaki yaşlık abdeste zarar vermez. Ancak pamuk dışarıya çıkıp düşerse, o halde ona az bir sidiğin geçmesi de abdesti bozar.

10. Kadının tenasül uzvu içerisine veya dışarısına tıkatılan bez veya pamuğun yaş olarak dışarıya çıkması veya çıkarılması. Şöyle ki, bu uzvun dışarı kısmına tıkatılan pamuğun iç tarafı ıslanmış olunca, abdest bozulmuş olur. Hatta dışarısına yaşlık geçmiş olmasa bile. Fakat bu uzvun içeri kısmına tıkatılmış olan pamuğun dışarısına kadar yaşlık geçmedikçe, abdest bozulmaz.

11. Yan yatarak veya bağdaş kurarak veya dirseklere dayanarak veya ayakları oturak yerinin altından bir tarafa uzatarak yahut namaz dışında secde eder gibi bir vaziyette bulunarak uyumak. Aynı şekilde oturup uyuyan kimsenin uyanmaksızın oturağı yerinden tamamen yukarıya kalkacak olsa, abdesti bozulur, hatta kendisi yere düşmese bile.

12. Çıplak hayvan üzerinde yokuşa çıkarken uyumak. Fakat düz yerde veya yokuştan aşağıya doğru giderken uyumak, abdesti bozmaz. Nitekim palanlı veya eğerli hayvan üzerinde uyumak da, bu hallerin hiç birinde abdeste zarar vermez.

13. Teyemmüm etmiş kimsenin abdeste müsait suyu görmesi.

14. Özür sahibi olanlar için namaz vaktinin çıkması. 99'uncu meseleye bakınız.

ABDESTİ BOZMAYAN ŞEYLER

168- Aşağıdaki şeyler, abdesti bozmazlar:

1. Bir hastalıktan dolayı olmaksızın gözden akan su ve ağlama.

2. Yara ve benzeri şeyler içinde görülüp dışarıya çıkmayan kan, irin ve sarı su damlası.

3. Bir yaradan kopan deri parçası.

4. Mayasıl yaşlığı ve parmak aralarındaki pişinti.

5. Yarı miktarından az donmuş kana bulaşmış tükürük ve sümük.

6. Kulaktan, burundan veya yaradan çıkan kurt. Bu kurt temizdir, üzerindeki yaşlık ise azdır, kendisinde akıcılık kuvveti yoktur.

7. Ağız dolusu olmayan kusuntu.

8. Baştan inen veya içeriden yükselip çıkan balgam, hatta ağız dolusu olsa bile. Çünkü bu, kaypak, yapışkan olduğundan murdarlığı içine çekmez. Üstündeki yaşlık ise, azdır. Bu İmam-ı A'zam ile İmam Muhammed'e göredir. İmam Ebu Yusuf'a göre cevften = içeriden gelen ağız dolusu balgam, abdesti bozar.

9. Erkeğin veya kadının tenasül uzvundan çıkan kokmuş veya kokmamış yel.

— 104 —

10. Arka taraftan rutubetsiz, kokusuz bir halde çıkarılan hukne = kullanılmış ilaç. Bununla beraber bu halde ihtiyata uygun olan, abdesti tazelemektir.

11. Erkeğin tenasül uzvuna damlatılıp daha sonra geri gelen yağ. Bu, İmam-ı A'zam'a göredir.

12. Donmuş aleka = pıhtı halinde kusulan kan parçası.

13. Baştan buruna veya kulağa kadar akıp gelen, fakat gusül için temizlenmesi icap edecek bir yere kadar akmayan kan.

14. Kullanılan misvakta veya ısırılan elma, ayva gibi sert bir meyve üzerinde görülüp akıcılığı bilinmeyen kan eseri.

15. Pire, kene, sivrisinek, kara sinek gibi haşarattan birinin doluncaya kadar emdiği kan.

Sülüğün doluncaya kadar emip de düştüğü zaman, kendisinden akacak kadar olan kan abdesti bozar.

16. Saçların tıraş edilmesi, bıyıkların kırpılması, tırnakların kesilmesi.

17. Oturağı yere tamamen yerleştirmek sureti ile oturarak uyumak.

18. Namazda iken ayakta veya oturarak veya rükû veya secde halinde uyumak.

19. Namaz dışında veya cenaze namazında veya tilavet secdesinde kahkaha ile gülmek. (Şafiîler'e göre namaz içinde de kahkaha ile abdest bozulmaz.)

20. Tebessüm, yani ne kendisinin, ne de yanında bulunanların işitemeyecekleri derecede gülümseme, bununla abdest bozulmayacağı gibi namaz da bozulmaz. Fakat yalnız kendisinin işiteceği derecedeki gülmek, abdesti bozmazsa da namazı bozar.

21. Herhangi bir kimsenin vücuduna veya tenasül uzvuna yalnız el ile temasta bulunmak. (Malikîler'e göre mükellef bir kimse, bulûğ çağına yaklaşmış olan bir kadının açık veya hafif birşey ile örtülü bir uzvuna lezzet kastıyla dokunsa, abdesti bozulur. Kasıt olmaksızın duyulan bir lezzet de böyledir. Hatta kadın mahrem olsa bile kendisine şehvetli olan bir dokunma ile, el ile dokunma ile abdest bozulur.

Şafiîler'e göre herhangi bir namahrem kadının bir uzvuna hiçbir örtü bulunmaksızın dokunmak abdesti bozar. Hatta şehvetle olmasa bile.

Bundan kadının saçları, dişleri ve tırnakları müstesnadır. Bunlara dokunmak, bir şehvetle olsa da abdesti bozmaz.

Aynı şekilde Şafiîler'e göre bir erkek veya kadın, kendisinin veya başkasının oturağını veya ön tenasül uzvunu örtüsüz olarak elinin içi ile tutsa abdesti bozulur. Malikîler ile Hanbelîler'e göre de böyledir. Ancak bunlara göre bir kadının kendi tenasül uzvunu tutması abdestini bozmaz.)

Tenbih: Bu gibi ihtilaflı meselelerde ihtiyata riayet edilmesi daha iyidir. Meselâ, Hanefî mezhebinde bulunan bir kimse kendi mezhebine göre abdesti bozmayıp başka mezheplere göre abdesti bozan bir halde bulundu mu -ihtilâftan kurtulmak için- abdest almalıdır. Bu, menduptur. Bilhassa imam ise.

— 105 —

GUSÜL VE GUSLÜ ÎCAP EDEN HALLER

169- Gasl yıkamak manâsında olduğu gibi, gusül ve iğtisâl de yıkanma manâsındadır. Şer'i şerifte gusül; bütün vücudun yıkanmasından = boy abdestinden ibarettir ki, bu bir taharet-i kübrâ (büyük temizlik)dir. Bunu icap eden ve "hades-i ekber" adını alan şeyler ise, cünüplükten ve hayız ile nifas kanlarının kesilmesinden ibarettir. Cünüplük hali ise, -aşağıda izah edileceği üzere- meninin = nutfenin şehvetle inmesinde ve cinsel ilişkiden meydana gelir.

170- Şehvetle yerinden ayrılan ve şehvetle dışarıya atılan bir meniden dolayı gusül lâzım gelir. Şehvetle yerinden ayrılıp şehvet kesildikten sonra dışarıya akıtılan meniden dolayı da İmâm-ı A'zam ile İmam Muhammed'e göre gusül lâzım gelir. Fakat imam Ebu Yusuf'a göre lâzım gelmez. Rüyada şehvetle yerinden ayrılan bir meninin, tenasül uzvu tutulup şehvet bittikten sonra dışarıya akıtılması gibi. Seferilik halinde veya kış mevsiminde bulunan kimseler hakkında bu son görüşte kolaylık vardır. Bunun için bu görüşle fetva verileceğini söyleyen alimler de vardır.

171- Birini el ile tutmak veya birine bakmak neticesinde şehvetle gelip akan bir meni de guslü icap eder.

172- Cinsel ilişki halinde haşefenin, yani sünnet mahallinin veya o kadar bir kısmın girmesi ile, her iki taraf bulûğ çağına ermiş ise, gusül lâzım gelir, meni gelsin gelmesin müsavidir. Yalnız biri bulûğ çağına ermiş ise, gusül yalnız ona lâzım gelir, diğerine lâzım gelmez. Şu kadar var ki murahik, yani bulûğ çağına yaklaşmış ise, yıkanmadıkça namazdan men edilir. Taharete riayet edip, namaza devam etmesi için gerekli uyarılarda bulunmak icap eder.

Henüz şehveti bulunmayan bir çocuğun cinsel ilişkisi ise, ne kendisi hakkında, ne de ilişkide bulunduğu kadın hakkında guslü icap etmez. Bu bir parmak veya odun parçası gibidir ki, bunların önden veya arkadan girdirilmesi, tercih edilen görüşe göre meni gelmedikçe yıkanmayı gerektirmez. Diğer bir görüşe göre bunların ön taraftan şehvet kastı ile girdirilmesi guslü gerektirir. Aynı şekilde ölüye, hayvana, hünsâ-i müşkile, yani erkek mi kadın mı olduğu belli olmayan insana veya benzeri, cinsel ilişkiye mahal olmayan herhangi bir çocuğa ilişki de meni gelmedikçe, guslü icap etmez. Aynı şekilde tenasül uzvunun bez gibi bir şeye sarılarak kullanılması, şehvet vaki olmadıkça, guslü icap etmez. Fakat şehvet vaki olsun olmasın, ihtiyata uygun olan yıkanmaktır.

173- Uykudan uyanan kimse, yatağında veya çamaşırında veya butlarında bir yaşlık görünce bakılır. Eğer ihtilam olduğunu, yani rüyada cinsel ilişkide bulunduğunu hatırlıyorsa, kendisine gusül lazım gelir. O yaşlığın meni veya mezi olduğunu bilsin veya bunlarda şüphe etsin, müsavidir. Bunda ittifak vardır. Fakat ihtilam olduğunu hatırlamadığı takdirde, o yaşlığın mezi, yani tenasül uzvundan gelmiş akça su olduğunu anlasa, veya mezi mi, meni mi diye şüphe etse, kendisine

— 106 —

gusül lâzım gelmeyeceği gibi, meni olduğuna kani olsa da yine gusül lâzım gelmez. Çünkü şehvetle gelmiş olduğu malûm değildir.

Bu mesele İmam Ebu Yûsuf'a göredir, İmam-ı Â'zam ile İmam Muhammed'e göre bunun mezi olduğuna kanaat getirmiş ise, gusül lâzım gelmez. Fakat meni olduğuna kanaat getirir veya meni mi, mezi mi diye şüphe ederse, gusül lâzım gelir. İhtiyata uygun olan da budur. Bu sebeple fetva da bu şekildedir.

174- Yatağından uyanıp kalkan kimse, ihtilam olduğunu hatırladığı halde tenasül uzvunda bir yaşlık görse, gusül etmesi lâzım gelir. Ayakta veya oturduğu yerde uyuyan kimse, uyanıp da bu uzvunda böyle bir yaşlık görse bakılır; eğer bu yaşlığın meni olduğuna kanaati var ise veya uyumadan evvel bu uzvu hareketsiz bir halde bulunmuş ise, gusül etmesi lâzım gelir. Fakat böyle kanaati bulunmayıp da tenasül uzvu evvelce uyanmış ise, gusül lâzım gelmez. O yaşlık mezi kabul edilir. Çünkü uzvun uyanması mezinin çıkmasına sebeptir.

175- Sarhoş ve bayılmış olan bir kimse uyanıp da kendisinde meni bulacak olsa, yıkanması lâzım gelir. Mezi bulacak olsa, lâzım gelmez.

176- İdrar yapan kimseden tenasül uzvu uyanmış olduğu halde meni gelse, yıkanması lâzım gelir. Uyanmış olmayınca lâzım gelmez. Çünkü uyanmak şehvetin varlığına delildir.

177- Bir erkek veya kadın, rüyada ihtilam olduğu halde meni dışarıya çıkmış bulunmasa, yıkanması lâzım gelmez, İmam Muhammed'e göre bu halde kadının ihtiyaten yıkanması icap eder. Çünkü kadından çıkacak meninin yine kendisine dönmesi muhtemeldir.

178- İhtilam olan veya cinsel ilişkide bulunan bir kimse, idrar yapmadan veya çokça yürümeden veya tekrar uyumadan yıkanıp da sonra kendisinden meninin geriye kalanı çıkacak olsa, tekrar yıkanması lâzım gelir. Fakat idrar yaptıktan veya epeyce yürüdükten veya uyuduktan sonra şehvetsiz olarak gelecek meni guslü icap ettirmez. Çünkü bu halde o meni, yerinden şehvetsiz ayrılmış bulunur. Aynı şekilde bir kadından yıkandıktan sonra kocasının menisi çıkacak olsa, tekrar yıkanması icap etmez.

179- Bir yatakta yatan iki kimse, uyandıktan sonra ihtilam olduklarını hatırlamadıkları halde yatakta yaş meni görseler veya kuru meni görüp de bu yatakta kendilerinden evvel başkası yatmamış bulunsa da, bu meninin hangisine ait olduğuna bir alâmet bulunmasa ikisi de ihtiyaten yıkanır.

180- Şehvetle olmayıp da dövülmeden, ağır birşey kaldırmadan veya yukarıdan aşağıya düşmeden dolayı gelip akan bir meni guslü icap etmez.

(İmam Şafiî'ye göre bu halde de gusül lâzım gelir.)

181- Yerinden şehvetle ayrılan bir meni, bedenin dışına veya dışı hükmünde bulunan bir mahalle çıkmadıkça, guslü icap etmez.

182- Bakire hakkında bekâretini bozmamak sureti ile vuku bulan bir cinsel ilişki, meni gelmeyince guslü icap etmez. Çünkü bekâretin varlığı cinsel ilişkinin tam olmadığını göstermektedir.

183- Gayrimüslim bir erkek veya kadın cünüp veya hayızlı veya lohusa olduğu halde müslüman olsa, gusül etmesi farz olur. Hayzı veya lohusalığı bitmiş

— 107 —

olsa da eğer yıkanmamış ise, en sahih olan görüşe göre yine gusül icap eder. Fakat temiz olan, yani yıkanmış bulunan veya henüz cünüp, hayızlı ve lohusa olmamış olan gayrimüslim bir erkek veya bir kadın müslüman olsa, yıkanması mendub olur.

GUSLÜN FARZLARI

184- Guslün farzları, birer kere ağzı, burnu ve bütün vücudu yıkamaktan ibaret olmak üzere üçtür. Bu farzlar, aşağıda bildirildiği şekilde yapılması lazım gelir.

185- Ağıza, buruna bolca su alınmalı, bu hususta abdestteki mazmaza ile istinşaktan daha fazla bir mübalâğa gösterilmelidir.

186- Vücutta iğne ucu kadar olsun, kuru bir yer kalmamasına dikkat edilecek, kulaklar ve göbek oyuğu yıkanacak, su saçların, sakalların, kaşlar ile bıyıkların aralarına ve altlarındaki cilde kadar geçecektir. Hatta bunlar pek sıkı bulunmuş olsa bile. Bu sebeple bunların araları ve dipleri kuru kalırsa, gusül tamam olmuş olmaz. Şu kadar var ki kadınların aşağıya sarkmış olan saçlarının mutlaka yıkanması lâzım değildir. Yeter ki su, bunların diplerine yetişmiş olsun. Erkeklerde ise, bir zaruret bulunmadığı için, böyle sarkmış saçların da her tarafını yıkamak icap eder.

187- Kapanmış olan küpe deliklerinin içerisi de yıkanılmalıdır. Şöyle ki, bu deliklerin ıslanmış olduğuna kuvvetli zan meydana gelmeli, böyle bir zan meydana gelmezse, onları el ile ovuşturarak ıslatmalıdır. İçlerine su zorlukla girebilecek bir halde bulunan küpe deliklerini de içlerine su geçecek bir tarzda el ile ıslatıp yıkamalıdır.

188- Tırnaklar arasında kalan kurumuş çamurların ve göz çapakları gibi şeylerin altını da yıkamalıdır. Bu lâzımdır. Fakat tırnaklardaki kirler, topraklar ve kınalar gusle mani olmaz. Çünkü bunlar, suyun geçmesine mani değildir. Bu hususta köylüler ile şehirliler müsavidir. Sahih olan görüş budur.

189- Bir özür sebebi ile sünnet olmamış kimse, gulfesini, yani sünnette kesilecek derinin içerisini de yıkamalıdır. Bu lâzımdır. Ancak açılmasında zorluk bulunursa, o halde yıkanması gerekmez. Çünkü bu deri, bedenin dışından sayılır, buna kadar gelen bir sidik ile abdest bozulur.

190- Dişlerin arasında suyun geçmesine mani olacak derecede sert nohut miktarı bir yemek parçası bulunmamalıdır, vücudun hiç bir yerinde balık derisi veya çiğnenip kurumuş ekmek parçası gibi birşey de bulunmamalıdır. Çünkü bunların altına su geçmeyince gusül sahih olmuş olamaz.

191- Birbirine bitişip de aralarına su geçmeyecek bir halde bulunan parmakları guslederken su ile hilâllemeli, içi boş olan göbeğin içini de yıkamalı ve necaset bulunmasa da aşağı avret yerlerini su ile istincada bulunmalıdır. Çünkü bunların da kuru kalmaları guslün sahih olmasına mani olur.

192- Ayaklarda çatlak olup da üzerlerine merhem konulmuş olduğu takdirde, bakılır; eğer zarar vermeyecek ise, altlarını yıkamak lâzımdır, zarar

— 108 —

verecek ise, su ile üzerleri yıkanılır, bu da zarar verirse, mesh ile yetinilir, mesh de zararlı ise, terk edilir.

193- Ağzını veya burnunu yıkamadığını veya bir uzvunun kuru kalmış olduğunu sonradan anlayan kimsenin yeniden gusletmesi lâzım gelmez. Bilakis yalnız bu uzuvları yıkaması yeterli olur. Eğer arada farz bir namaz kılmış ise, onu iade etmesi icap eder.

194- Gözlerin içini soğuk ve sıcak su ile yıkamak zararlı ve meşakkatli olduğu için bunu ne abdestte, ne de gusülde yıkamak icap etmez. Sahibi âmâ olsa bile. Hatta göz, temiz olmayan bir sürme ile sürmelenmiş olsa dahi, bunu yıkamak lâzım gelmez. Gözlerin hafifçe kapatılması da abdeste, gusle mani olmaz. Yeter ki, su kirpiklere ve pınarlara vardırılmış olsun, bu lâzımdır.

(Malikiler'e göre de gözlerin ve ağız ile burunun içerisi ve görünmeyen kulak deliği, bedenin dışarısından sayılmaz. Bu sebeple bunları abdestte ve gusülde yıkamak farz değildir. Bilakis sünnettir. Bu halde takma gözleri abdest ve gusülde çıkarıp altını yıkamaya lüzum yoktur. Ve bu yıkama zararlı olunca, caiz bile olmaz. Gözlerin içerisinden maksat, göz kapaklarının kapanması ile görülmez hale gelen göz tabakasıdır.

Hanbelîler'e göre ağız ile burunun içleri yüzden sayılır. Bunun için abdestte, gusülde yıkanılmaları farzdır.)

GUSLÜN SÜNNETLERİ

195- Guslün başlıca sünnetleri şunlardır:

1. Gusle niyet ile, besmele ile ve misvak ile başlamak.

Bu niyet, guslün sahih olması için şart değildir. Fakat sevaba vesiledir. Taharetin bir ibadet sayılmasına sebeptir.

(Malikîler ile Şafiîler'e göre gusülde niyet, farzdır. Hanbelîler'e göre de bu niyet, guslün sahih olmasının şartıdır. Bu sebeple ihtilaftan kurtulmak için gusülsüzlüğü gidermek, namaz gibi ibadetleri yerine getirmek maksadı ile gusül edildiğini, boy abdesti esnasında hatırlamalıdır.)

2. Gusülde evvelâ elleri, oyluk yerlerini yıkamak, bedende meni ve diğer şeylerin eseri var ise, gidermek.

3. Gusülden evvel sünnet üzere abdest almak. Şu kadar var ki bir kap içinde veya toprak üzerinde yıkanıldığı takdirde, ayakları yıkamayı sonraya bırakmalıdır.

4. Abdestten sonra evvelâ üç defa başa, sonra üç defa sağ omuza, üç defa da sol omuza su dökmek ve ilk veya her su döktükçe bedeni, iyice ıslanması için ovuşturmak ve bir kap içinde veya toprak üzerinde yıkanıldığı takdirde, oradan çıkarken evvelâ sağ, sonra da sol ayağı yıkamak.

(İmam Malik ve İmam Ebu Yûsuf'tan bir rivayete göre gusülde bedeni delk etmek, yani ovuşturmak farzdır.)

5. Gusül suyunda israftan ve taktirden, yani pek fazla veya eksik olmasından kaçınmak.

— 109 —

6. Kimsenin görmeyeceği bir yerde yıkanmak. Fakat erkekler, erkekten, kadınlar da kadından boş bir yer bulamadıkları takdirde, bir köşeye çekilerek ve avret yerlerini peştamal ile örterek yıkanırlar. Avret yerlerini açmaları caiz olmadığı gibi yalnız erkeklerin veya erkekler ile kadınların arasında bulunan kadınlar için de bunların arasında yıkanmak caiz olmaz. Bu halde teyemmüm ederek namazları kılmaları uygundur. Çünkü su, hükmen bulunmamış olur.

Aynı şekilde gerek erkekler ve gerek kadınlar, peştamal gibi birşey bulamaz da kendi cinsleri arasında avret yerlerini açmaya mecbur kalacakları takdirde, guslü tehir edip namazlarını teyemmüm ile kılarlar. Daha sonra tenha bir yer veya peştamal bulunca, gusül edip teyemmüm ile kıldıkları namazları iade ederler. Bu hususa hamamlarda pek dikkat etmelidir.

7. Tenha bir yerde yıkanıldığı halde de avret yerlerini açık bırakmamak, şayet açık bırakılırsa kıble tarafına yönelmemek.

8. Gusül ederken söz söylememek.

9. Gusülden sonra elbiseyi giyerken çabukça örtünüvermek

10. Gusülden sonra bedeni bir havlu ile, bir mendil ile silmek.

11. Bir kimse, ağzına ve burnuna su almak suretiyle akar bir suya veya büyük bir havuza dalsa veya yağmur altında durup bütün vücudu ıslansa, gusül vazifesini yerine getirmiş olur. Bu hallerde uzuvlarını kımıldandırırsa veya su içinde abdest ile gusle müsait bir müddet durursa, sünnete de riayet etmiş olur.

12. Yukarıda yazılan sünnetlere uygun olmayan bir gusül, âdabına riayet edilmemiş ve mekruh olmuş olur.

Abdestte âdâptan sayılan şeyler, gusülde de âdâptandır. Şu kadar var ki, gusülde Kıble'ye dönülmez. Ancak avret yerleri peştamal ile kapalı olursa, o halde dönülür.

Abdestte mekruh olan şeyler, gusülde de mekruhtur. Bundan başka gusül esnasında dua okumak da mekruhtur.

Bir de gusülde bir uzvun suyu ile, damlar bir halde olunca, diğer bir uzvu ıslatmak caizdir. Çünkü gusülde bütün beden bir uzuv sayılır. Abdestte ise, bu caiz değildir.

GUSLÜN VASIFLARI

196- Gusül yapılması, yukarıda 169. meselede beyan olunduğu üzere cünüplükten ve hayız ile nifas kanlarının kesilmesinden dolayı farz olan bir vazifedir. Bazı sebeplerden dolayı da bir sünnet veya müstehap olur. Bunların başlıcaları şunlardır:

1. Cuma ve iki Bayram namazları için yıkanmak.

2. Hac veya Umre için ihrama girerken ve Arefe günü vakfe için yıkanmak.

3. Mekke-i Mükerreme'ye veya Medine-i Münevvere'ye girmek için yıkanmak.

4. Müzdelife'de ve Mina'da bulunmak için yıkanmak.

5. Günahtan tövbe için yıkanmak.

— 110 —

6. Husûf (ay tutulması), Küsûf (güneş tutulması) namazları ve yağmur duası için yıkanmak.

7. Kan aldıran, ölü yıkayan veya baygınlıktan ayılan kimse için yıkanmak.

8. Seferden gelen veya yeni elbise giyen kimse için yıkanmak.

9.Berât veya Kadir gecesine eren kimse için yıkanmak.

10. İnsanların toplanacakları yerde hazır olacak kimse için yıkanmak.

11. İstihâze (özür) halinden kurtulan kadın için yıkanmak.

12. Cünüplüğünü müteakip âdet görmeye başlayan bir kadın, dilerse cünüplüğünden dolayı yıkanır, dilerse yıkanmasını âdetinin bitmesine bırakır.

13. Her cinsel ilişkiden dolayı yıkanmak. Şöyle ki, hanımıyla cinsel ilişkide bulunan kimse, henüz yıkanmadan tekrar cinsel ilişkide bulunabilir. Fakat arada yıkanması veya abdest alması menduptur.

14. Daha namaz vakti olmadan yıkanmak. Şöyle ki cünüp bir kimsenin yıkanmasını namaz vaktine kadar tehir etmesi bir günah sayılmaz. Fakat daha evvel yıkanması daha faziletlidir.

Sünnet ve müstehap olan gusüller sadece temizlik ve tazim için yapılır. Bunlarda mazmaza = ağzı çalkalamak ve istinşak = buruna su çekmek mutlaka icap etmez.

(Şafiîlere göre farz olan gusüllerden başkası sünnettir.)

GUSLETMELERİ FARZ OLANLARA HARAM VEYA MEKRUH OLAN ŞEYLER

197- Gusletmeleri farz olanlara gusül etmeden evvel haram olan şeyler şunlardır:

1. Namaz kılmak, Kur'an-ı Kerim kastı ile, bir âyet miktarı olsa bile, Kur'an okumak. Fakat dua ve senaya dair âyetleri dua ve sena kastı ile okumak caizdir. Meselâ, cünüp olan veya âdet gören bir kadın, dua maksadı ile Fatiha sûre-i celîlesi'ni okuyabilir.

Aynı şekilde, bu halde Kur'an âyetlerini çocuklara kelime kelime öğretmek caizdir. Kelime-i şehadeti okumak, tesbih ve tekbirde bulunmak da caizdir.

2. Kur'an-ı Kerim'e bir âyet veya yarım âyet olsa bile el sürmek, Mushaf-ı Şerif'i el ile tutmak haramdır. Fakat bitişik olmayan bir kılıf, bir mahfaza, bir torba veya sandık içinde bulunan bir Mushaf-ı Şerif'i tutmak ise, caizdir.

3. Kâbe-i Muazzama'yı tavaf etmek ve bir zaruret olmadığı halde bir mescide, bir cami-i şerife girmek ve içinden geçmek.

Zaruret hali bundan müstesnadır. Meselâ yıkanacak kimsenin evinin kapısı mescidin içinde olur da, bu kapıyı başka tarafa çevirmesi ve başka ikametgâh bulması mümkün olmazsa, onun hakkında evine gitmek üzere mescide girmek caiz olur.

Mescit içinde yatan bir kimse, rüyalanınca dışarıya çıkmak için teyemmüm eder, dışarıya çıkmaktan korkarsa, teyemmüm ile oturur. Fakat bununla ne Kur'an okuyabilir, ne de namaz kılabilir.

— 111 —

4. Üzerinde ayeti kerime yazılı bir levhayı, bir parayı el ile tutmak.

Gusletmeleri icap eden kimselere yıkanmadan evvel yapmaları mekruh olan şeyler de şunlardır:

1. Dinî kitaplardan herhangi birini el ile tutup okumak.

2. Elini, ağzını yıkamadan yiyip içmek.

3. Elde tutulmayıp yer üzerinde bulunan bir sayfaya, bir levhaya Kur'an-ı Kerim'i yazmak. Bu da İmâm Muhammed'e göre mekruhtur.

Cünüp ile hayızlı ve lohusanın Kur'an-ı Kerim'e bakmaları mekruh değildir. Bu, el ile tutmak gibi sayılmaz.

(İmam Malik'e göre cünüp olan Kur'an-ı Azîm'i okuyamaz ise de, hayızlı olan kadın okuyabilir. Çünkü cünüp, derhal yıkanabilir. Hayızlı kadın ise böyle değildir, mazurdur.)

TEYEMMÜMÜN MAHİYETİ VE FARZLARI

198- Teyemmüm, lûgatta kast manasındadır. Şer'i şerifte «su bulunmadığı veya bulunduğu halde kullanılmasına güç ve imkan bulunmadığı takdirde, temiz olan toprak cinsinden birşey ile abdestsizliği gidermek maksadı ile yapılan bir iştir.» Şöyle ki, abdestsiz olan veya gusül etmesi icap eden bir kimse, iki elini toprak cinsinden temiz bir şeye bir kere vurup, bununla yüzünü mesh eder. Sonra iki elini bir daha vurup, bununla da dirseklerine kadar iki elini mesh eder. Ve bu işi, abdestsizliği gidermek veya namaz kılmak veya taharetsiz sahih olmayan başka bir ibadette bulunmak niyetiyle beraber olur. İşte teyemmümün mahiyeti bundan ibarettir. O halde teyemmümün farzları da bir niyet ile, iki meshten ibaret bulunmuş olur.

İmam Züfer'e göre teyemmümde niyet, farz değildir.

199- Teyemmüm, bu ümmete mahsustur. Bu bir kolaylık eseridir. Mukaddes Mâ'bud'una ibadet edecek bir müslümanın alışkanlık haline getirmiş olduğu taharetten mahrum bir halde ibâdet etmemesini temin eder. Bu hususta o müslümanın duyduğu ruhî bir ihtiyacı giderir, insanı asıl fıtratına (toprağa) döndürerek kendisinde alçak gönüllülük, tevazu, Hakk'a tâzîm duygularını canlandırır.

200- Teyemmümün meşru kılınması, Peygamber Efendimiz (S.A.V.)'in hicretinin beşinci senesindedir. Şöyle ki, Hicret-i Seniye'nin beşinci senesi Şaban ayının ilk günlerinde Huzaa kabilesinin bir oymağı olan Benî Mustalak Gazvesinde Resûl-ü Ekrem ile bin kadar İslam askeri, susuz bir yerde gecelemişlerdi. Sabah namazını kılmak için abdest alacak su bulamadılar. Sabaha yakın, "Yolculukta bulunup da su bulamazsanız, temiz toprak ile teyemmüm ediniz." {(*): Nisa suresi: 43, Mâide suresi: 6} mealindeki âyeti kerime nazil oldu. Teyemmüm ile namaz kılmalarına müsaade olundu. Ashab-ı Kiram çok sevindi, teyemmüm ederek sabah namazını kıldılar.

— 112 —

TEYEMMÜMÜN SÜNNET ÜZERE YAPILMASI

201- Bir teyemmümün sünnete uygun olması için aşağıdaki şekilde yapılması gerekir.

1. Teyemmüme başlarken Besmele-i Şerife'yi okuyup namaz için taharete niyet etmelidir. (Hanbelîler'e göre Besmele-i Şerife'yi okumak vaciptir. Bu olmayınca teyemmüm olmaz.)

2. İki eli parmakları açık olduğu halde temiz bir toprağa vurup ileri geri çekmelidir.

3. Elleri kaldırınca bakmalı, eğer fazla tozlanmışsa, bunları yan yana getirip birbirine hafifçe vurmalı, bu şekilde tozları silktikten sonra bunlar ile bütün yüzü mesh etmelidir.

4. Elleri tekrar evvelce vurulduğu yere veya başka temiz bir yere vurup toz tutmuşlar ise, yine silkmeli, bu defa sol elin baş parmağını ayırarak diğer parmakların iç tarafları ile sağ elin dış taraflarını parmaklarının uçlarından dirseğine kadar mesh ederek çekmeli, sonra da sağ elin iç tarafına dönerek yine sol elin, serçe parmağı ile baş parmağını halka edip, baş parmağı da beraber olmak üzere ayası ile sağ elin dirseğinden itibaren iç tarafını bileğine kadar mesh etmeli ve baş parmağı daha ileri yürüterek sağ elin baş parmağının üstünü de mesh eylemelidir.

5. Sağ elin iç tarafları ile de sol elin dış ve iç taraflarını aynı şekilde mesh etmelidir.

6. Teyemmümde beyan olunan tertibe riayet edip evvelâ yüzü, sonra da kolları meshetmeli ve meshleri arasında ara vermemelidir.

TEYEMMÜMÜN ŞARTLARI

202- Teyemmümü mübah kılacak bir özür bulunmalıdır. Bu özür suyu kullanmaya hakikaten veya hükmen güç ve imkan bulunmamaktır. Şöyle ki, su temizlenecek kimsenin bulunduğu yerden en az bir mil (yaklaşık 1609 metre), yani dört bin adım uzakta bulunmalıdır. Bu halde su hakikaten bulunmamış sayılır.

Yahut su var ise de, yıkandığı takdirde, hastalanmaktan veya hastalığın artmasından veya uzamasından bir tecrübeye veya müslüman, mütehassıs bir tabibin beyanına göre korkulmalıdır. Bu halde de su hükmen bulunmamış sayılır.

(Malikîlere göre bu hususta müslüman mütehassıs doktor bulunmazsa, gayrimüslim mütehassıs doktorun sözü de yeterli olur.)

Yakında bulunan bir suyu elde etmek hususunda cana, mala, ırz ve emanete ait bir tehlike bulunması veya bulunan bir suyun abdeste veya gusle yetişmemesi veya bulunan suyun abdeste veya gusle kullanılması halinde kendisinin veya arkadaşının veya hayvanının susuzluktan öleceğine kuvvetli zan meydana gelmesi yahut kuyudan suyu çıkarabilmek için ip ve kova bulunmaması yahut bulunan

— 113 —

suyun yapılacak bir hamura veya giderilmesi lâzım gelen bir necaseti gidermeye kâfi olup, bundan fazla bulunmaması veya bulunan su ile abdest alındığı veya gusül edildiği takdirde, bayram veya cenaze namazlarının tamamen geçmesinden korkulması hallerinde de su, hükmen bulunmamış sayılır. Şu kadar var ki, bu namazlara kısmen yetişeceği anlaşılan veya cenazenin velisi olup da namaz için kendisinin bekleneceğini bilen kimse için teyemmüm yeterli olmaz.

Aynı şekilde, bedeli olan, yani kazası mümkün bulunan namazlar için su bulunduğu halde sadece kaçırılmasından dolayı teyemmüm caiz olmaz. Cuma ve diğer vakit namazları gibi.

203- Niyet bulunmalıdır. Şöyle ki, teyemmüm edecek kimse, elini teyemmüm edeceği şeye koyarken veya eline dokunan toprak ile yüzünü meshe başlarken, bu hareketini hadesten taharet veya namaz kılmak veya taharetsiz yapılması caiz olmayan, yapılması istenen başka bir ibadeti yerine getirmek kastı ile yapmalıdır. Böyle bir maksat bulunmayan bir teyemmüm ile namaz kılınamaz. Hatta sadece teyemmüme niyet edilse bile.

Bu sebeple su bulamayan abdestsiz bir kimse, meselâ yalnız Mushaf-ı Şerif'i eline almak veya bir mescidi şerife girmek maksadı ile teyemmüm etse, bununla namaz kılması sahih olmaz. Çünkü Mushaf-ı Şerif'i tutmak, taharete bağlı ise de, kendisi yapılması istenilen bir ibadet değildir. Kastedilen Kur'an-ı Kerim okumaktır. Mescide girmek de, boy abdesti alması lâzım gelen kimse için taharete bağlıdır, fakat bu da bizzat yapılması istenilen bir ibadet değildir. Aynı şekilde abdestiz kimse için ezber olarak Kur'an okumak, bir ibâdet ise de, taharete bağlı değildir.

Ezan okumak, ikamette bulunmak, kabirleri ziyaret etmek, ölüyü defnetmek, selâmı almak veya herhangi hayırlı bir işte bulunmak için yapılan teyemmüm ile de namaz kılınamaz.

204- Teyemmüm her yönüyle temiz olan yer cinsinden birşey ile yapılmalıdır. Şöyle ki, kendisine pislik dokunmamış olan toprak ile, kum, horasan, alçı gibi yer cinsinden olan şeyler ile; mermer gibi madenî taşlar ile, kiremit, tuğla, yakut, zümrüt, zebercet, kibrit, sürme, mercan ile, nemli veya yanık toprak ile, yer cinsinden olmayan birşey ile karışık olup, o şeyden fazla bulunan toprak ile, fetva verilen görüşe göre kaya tuzu ile ve çamur ile sıvanmış duvar ile teyemmüm olunabilir. Hatta bunların üzerlerinde toz bulunmasa bile.

Fakat kurumadıkça çamur ile teyemmüm yapılamaz. Bu İmam Ebu Yûsuf'a göredir. İmam-ı A'zam'a göre vaktin çıkmasından korkulursa, çamur ile teyemmüm edilir. Yeter ki suyu toprağından fazla bulunmasın.

Odunların veya otların yanmalarından meydana gelen külleri ile, demir, altın, gümüş gibi eriyip şeklini değiştiren, yumuşayan madenler ile, inciler ile, camlar ile, kumaşlar ve elbiseler ile, hayvan postekileri ile teyemmüm yapılamaz. Çünkü, bunlar yer cinsinden sayılmazlar. Ancak üzerlerinde eserleri belirecek şekilde toz bulunursa, o zaman yapılabilir.

Bir de henüz madeninde bulunan altın, gümüş, demir, bakır gibi şeyler ile üzerlerindeki topraklardan dolayı teyemmüm olunabilir.

— 114 —

(İmam Ebu Yûsuf ile İmam Şafii'ye göre teyemmüm yalnız toprak ile yapılır, İmam Mâlik'e göre toprak ile, kum ile teyemmüm caiz olduğu gibi otlar ile, ağaçlar ile, kar ile de caiz olur. İmam Ahmed ibnî Hanbel'e göre de teyemmüm, yalnız yanmamış, başkasından gasbedilmemiş, tozlu bir halde bulunan temiz bir toprak ile yapılır. Kum ve benzeri şeyler ile yapılamaz.)

205- Taharete aykırı hal bitmiş olmalıdır. Meselâ bir uzuvdan çıkan kan daha kesilmeden abdest alınamayacağı gibi, teyemmüm de yapılamaz.

206- Meshe mâni şeyler, ciltten giderilmiş olmalıdır. Aksi halde mesh cilde değil, o mâni üzerine yapılmış olur. Elde kurumuş kalmış hamur parçası gibi.

207- Teyemmüm, iki elin iç yüzü ile iki defa toprak cinsinden bir şeye konulmakla yapılmalıdır. Bununla beraber bir kimseye, niyet edince başkası vasıtası ile de teyemmüm ettirilebilir.

208- Teyemmüm, iki elin veya bunların yerine geçecek bir şeyin tamamı ile veya çoğu kısmı ile yapılmalıdır. Bu sebeple iki parmakla yapılacak bir teyemmüm, sahih olmaz. Fakat bir el ile yüz, diğer bir el ile kol da mesh edilebilir. Bu halde bir el ile tekrar toprağa vurulup diğer kol da meshedilir. Eli çolak olup, suyu kullanamayan kimse, yardımcısı yok ise, yüzünü ve kollarını yere sürmek suretiyle teyemmüm edebilir. Elleri ve kolları kesilmiş kimse de yalnız yüzünü yere sürerek teyemmüm yapar, yüzünde yara bulunsa, teyemmüm etmeksizin namazını kılar.

209- Yüz ile kollar, tamamen mesh edilmelidir. Şöyle ki, yüzün her tarafı, meselâ sakal başı ile kulak araları ve kaşlar ile gözler arası ve burnun her yanı mesh edilir. Yüzük ve bilezik gibi şeyler kımıldatılır, parmaklar hilâllenir. Bununla beraber diğer bir görüşe göre bu uzuvların çoğu kısmını mesh kâfidir. Dörtte biri nisbetinde mesh edilmemesi, teyemmümün sahih olmasına mâni olmaz.

TEYEMMÜMÜ MÜBAH KILIP KILMAYAN BAZI HALLER

210- Daha namaz vakti girmeden de teyemmüm yapılabilir. Fakat namazın müstehap vakti geçmeden su bulunmasını kuvvetli bir zan ile ümit eden kimsenin teyemmümü tehir etmesi menduptur.

(Diğer üç mezhep imamına göre bir namaz için vakit girmedikçe teyemmüm yapılamaz. Çünkü teyemmüm zarureten taharet sayılmıştır. Özürlü bir kadının tahareti gibi vaktinden evvel olunca, yeterli olmaz.)

211- Bir mil (yaklaşık 1609 metre) mesafeden yakında su bulunduğunu zanneden kimsenin, zannettiği tarafa doğru üç-dört yüz adım kadar giderek veya birisini göndererek suyu araması lâzımdır. Ancak yolda bir düşman, bir tehlike korkusu bulunursa, o zaman gerekmez.

212- Bir kimse, su bulunup bulunmadığını kendisinden soracak münasip bir şahıs bulunduğu halde, ondan sormadan teyemmüm edemez. Şayet teyemmüm ederek namaz kılsa da, sonra bir milden yakın bir yerde suyun bulunduğu kendisine haber verilse, kıldığı namazı iade etmesi lâzım gelir.

— 115 —

213- Kendisine su verileceği vaad edilen kimse, namazını tehir eder. Hatta kazaya kalmak korkusu bulunsa bile. Şu kadar var ki suyu vaad edenin yanında veya bir mil mesafeden az olmak üzere yakınında su bulunmuş olmalıdır.

214- Boy abdesti alması icap eden bir kimse, yalnız uzuvlarının bazısına, yahut yalnız abdestine yetişebilecek su bulsa yine teyemmüm eder, o suyu kullanması lâzım gelmez.

215- Yalnız içilmek için kırlarda, sarnıçlarda hazırlanmış olan umuma ait sular, teyemmüme mani olmaz. Ancak çok olup da onunla abdest ve gusül yapılmasına müsaade edilmiş olduğu anlaşılırsa, o zaman mani olur.

216- Hacıların hediye için taşıdıkları zemzem suyu, teyemmüme mânidir. Ancak içine en az bir misli gül suyu gibi bir mukayyet su karıştırılmış olursa, o zaman mani olmaz.

217- Cünüplükten dolayı teyemmüm etmiş bir kimseden abdesti bozan birşey meydana gelse, cünüp değil, abdestsiz olmuş olur. Bu sebeple yalnız abdeste yetecek su bulursa, bununla abdest alır, bunu da bulamazsa, tekrar teyemmüm eder.

218- Abdest almak veya gusül etmek için başkasının yanında bulunan suyu istemek lâzımdır. Ancak su, esirgenecek bir yerde bulunmuş olursa, o halde gerekmez.

219- Abdest alacak veya gusül edecek kimsenin ihtiyacından fazla parası olduğu takdirde, değer kıymetiyle veya bu kıymetten biraz fazlasıyla satılan suyu alması lâzımdır. Fakat normal fiyatın iki misli para ile satılan bir suyu alması icap etmez. Bu, fahiş bir fiyattır.

220- Parası olan bir âciz, kendisine dengi ücreti ile abdest aldırtacak kimse bulursa, teyemmüm edemez.

221- Başkasının yardımı ile abdest alabilecek kimsenin yardımcısı, kendi kölesi, kendi çocuğu veya kendi ücretli hizmetçisi ise, teyemmüm etmesi ittifakla caiz olmaz.

Böyle bir hasta, kendisinden yardım istediği takdirde, yardım edecek başka kimseye sahip ise, yine teyemmüm edemez. Eşi gibi. Zâhirü'l-mezhep de bu şekildedir. Fakat İmam-ı A'zam'dan bir görüşe göre bu takdirde, teyemmüm edebilir. Deniliyor ki karı ile koca, bu hususta birbirine yardım ile mecbur olacak şekilde mükellef değildir. Bu sebeple bunlardan biri diğerine bir yardımcı sayılmaz. Şu kadar var ki, birbirine böyle bir yardım vazifesinde bulunmaları, bir mürüvvet eseri olarak güzel görülmüştür. Hatta bunlardan biri diğerine yardım etmeyi üstlendiği takdirde, Zahir-i rivayet'e göre teyemmüm alamaz.

222- Bir yerde hapsedilmiş olup da temiz su ve toprak bulamayan kimse İmam-ı A'zam ile İmam Muhammed'e göre namazını sonraya bırakır. İmam Ebu Yûsuf'a göre birşey okumaksızın namaz kılar gibi kıyam, rükû, secde vaziyetlerini alır, başka bir tabir ile kendisini namaz kılanlara benzetir, daha sonra kurtulunca kaza eder.

223- Abdest uzuvlarının çoğunda veya yarısında yarası bulunan kimse, teyemmüm eder. Fakat yarısından azında yarası bulunan kimse, sağlam uzuvlarını yıkar, yaralı uzvunu mesh eder, teyemmüm yapamaz. Gusül hususunda ise,

— 116 —

vücudun çoğu kısmı veya yarısı yaralı ise, teyemmüm edilir, yarısından azı yaralı ise, sağlam kısım yıkanır, yaralı kısım mesh edilir.

224- Bir teyemmüm ile abdest gibi birden fazla farz ve nafile namazlar kılınabilir.

(İmam Şafiî'ye göre bir teyemmüm ile yalnız bir farz namaz ile birden fazla nafile namazlar kılınabilir ve en sahih olan görüşe göre bir teyemmüm ile, bir farz namazla beraber cenaze namazları da kılınabilir. Fakat bir teyemmüm ile bir farz namazdan başka kılınmaz.)

Bu ihtilâftan kurtulmak için her farz namaz için yeniden teyemmüm etmek daha iyidir.

225- Temiz bir yerden birçok kimseler teyemmüm edebilirler. Çünkü yeryüzü el konulması ile kullanılmış olmaz.

TEYEMMÜMÜ BOZAN HALLER

226- Abdesti bozan veya guslü icap eden haller, teyemmümü de bozar, hükümsüz bırakır. Teyemmümü mubah kılan özrün ortadan kalkması da, özürden dolayı yapılmış olan teyemmümü bozar. Bu sebeple su bulunmadığından veya hastalıktan dolayı yapılmış olan bir teyemmüm, su bulunduğu veya hastalık yok olduğu anda bozulur, son bulur. Su ile abdest alınmadıkça veya gusül edilmeyince namaz kılınamaz.

227- Cünüplükten dolayı yapılan teyemmüm, abdest yerine de geçer. Bu sebeple araya yeniden bir cünüplük veya abdestsizlik hali geçmedikçe, suyu kullanmaya güç ve imkan meydana gelinceye kadar bu teyemmümle birçok namazlar kılınabilir. Nitekim su ile yalnız gusül etmiş olan kimse de, bu temizliği devam ettikçe, abdeste muhtaç olmaksızın dilediği namazları kılabilir.

228- Bir özür için teyemmüm etmiş olan kimse diğer bir özre tutulsa, birinci özrün son bulması ile teyemmümü biter. Diğer özrü için tekrar teyemmüm etmesi lâzım gelir.

Meselâ su bulunmadığından dolayı teyemmüm etmiş olan kimse, henüz su bulmadan abdest almaya mâni olacak derecede hasta olup da bu esnada su bulacak olsa, evvelki teyemmümü bitmiş olur, bu hastalıktan dolayı tekrar teyemmüm etmesi lâzım gelir. Çünkü teyemmümün sebebi değişmiştir.

229- Teyemmüm etmiş kimse, namaz içinde iken su bulunsa, namazı bozulmuş olur, abdest alıp yeniden namaz kılması lâzım gelir. Fakat namaz tamamen kılındıktan sonra suyun bulunması, bu namazın iadesini icap etmez.

— 117 —

Arapça ve Farsça'yı Türkçe kadar iyi bilen Ömer Nasuhi Bilmen bir ara Fransızca'ya da merak sarmış ve tercümeler yapacak kadar öğrenmiştir. Lisana olan sevgisini ve ihtiyacını da şöyle dile getiriyor:

"Sa'y ederek merdüm-i hikmet eser,

Elsine-i halkı taallüm eder.

~Bizlere bilhassa lisan-ı arap,

~Vermededir başka kemal-ü edep.

~Ruh-ı edebilir o lisan-ı güzin,

~Çünki odur bedraka-i ilm-i din.

Ya lugat-i fûrs ne pâkizedir,

Kubbe-i irfana bir avizedir.

~Nutkumuza başka teravet verir.

~Fikrimize haylice vüs'at verir.

~Etmek için bizdeki asarı derk,

~Bu güzelim dilleri bilmek gerek.

Elsine-i şarkdan eden ihtiraz,

Şarkımızın kıymetini anlamaz.

Bunları tahsile şitâb etmeli,

Vahdet-i İslam'a taraf gitmeli."

NOT: Bu şiir kitabın aslında bulunmamaktadır. Tarafımızdan ilave edilmiştir.

— 119 —

ÜÇÜNCÜ KİTAP

NAMAZLAR HAKKINDADIR
— 120 —

İÇİNDEKİLER

-Namazın ehemmiyeti ve fazileti

-Namaza dair bazı tabirler

-Namazların nevileri ve rekatları

-Namazların şartları, rukûnleri (Hadesten ve necasetten taharet, setr-i avret, istikbal-i kible, vakit, niyyet, iftitah, kiyam, kiraat, ruku, secde, kade-i ahire...)

-Namazların vacipleri, sünnetleri, âdabı

-Ezan ve ikamet, imamet ve cemaat

-Kadınların erkeklerle bir hizada bulunması

-Namazların tek başına ve cemaatle nasıl kılınacağı

-Cuma namazı, Cuma namazının farz olmasının ve edasının şartları

-Cuma namazı ile alakalı meseleler

-Bayram namazları, Teravih namazı, Hastaların namazları

-Seferin mahiyeti, müddeti ve hükümleri

-Eda ile kazanın mahiyetleri ve kaza namazları

-Müdrik, lâhik, mesbuk hakkındaki meseleler

-Sehiv secdeleri, Tilâvet secdesi, Şükür secdesi, Nafile namazlar

-Mekruh vakitler

-Namazlarda mekruh olup olmayan kıraatler

-Zelletü'l-kârî

-Kur'an-ı Kerîm'i öğrenip okumak ve dinlemek vazifeleri

-Namazların mekruhları

-Namazı bozup bozmayan şeyler

-Iskat-ı salât meselesi

-Mescitlere ait hükümler

-Cenazeler hakkındaki farzlar, vazifeler

-Cenazelerin yıkanmaları, kefenlenmeleri

-Cenaze namazları, Cenazeleri kabre kadar götürmek ve defnetmek

-Kabirler ve kabristanlar

-Şehidler hakkındaki hükümler

— 121 —

NAMAZIN EHEMMİYETİ VE FAZİLETİ

1- Malûmdur ki, ALLAH Teâlâ'yı tevhîd, yani onun varlığını, birliğini bilip tasdik etmek, yapılması gerekli en büyük bir vazifedir. Bundan sonra farzların en büyüğü, en mühimi namazdır. Namaz, imanın alâmetidir, kalbin nurudur, ruhun kuvvetidir, müminin miracıdır. Mümin, bu sayede Hak Teâlâ'nın manevî huzuruna yükselir, ALLAH Teâlâ'ya münacaatta bulunarak manevî yakınlığa erer, mümin için ne yüce bir şeref!

Bütün hakikî dinler, insanlara namaz kılmalarını emretmiştir. Bizim Sevgili Peygamberimiz (S.A.V) Efendimiz de peygamberliğinin ilk yıllarından itibaren namaz kılmakla mükellef bulunmuştu. Şu kadar var ki, bu namaz biri güneşin doğmasından evvel, diğeri de güneşin batmasından sonra olmak üzere sadece iki vakte ait idi. Sonra mirac gecesinde beş vakit namaz farz olmuştur. Peygamber Efendimiz (S.A.V)in miracı ise tercih edilen görüşe göre Peygamber Efendimiz (S.A.V)in hicretinden on sekiz ay evvel, Receb-i şerifin yirmi yedinci gecesinde vuku bulmuştur.

2- Kur'an-ı Kerim'de, mübarek hadislerde namaza dâir bir çok emirler, tavsiyeler vardır ki, bütün bunlar İslâm dininde namaza ne kadar büyük bir ehemmiyet verildiğini gösterir. Mesela bir âyet-i kerime:

اُتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلٰوةَ إِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللّٰهِ أَكْبَرُ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

şu mealdedir: "Resulüm! Sana vahyolunan Kur'an âyetlerini güzelce oku ve namazı erkân ve âdabına riayetle kıl. Şüphe yok ki namaz, edebe, namusa uygun olmayan şeylerden, çirkin görülen işlerden men eder. Muhakkak ALLAH Teâlâ'nın zikri, her ibadetten daha büyüktür. ALLAH Teâlâ bütün işlediklerinizi bilir." {(*): Ankebut suresi; 45} Namaz ise en büyük bir zikirdir. Diğer bir âyeti celile de:

وَأَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَآتُوا الزَّكٰوةَ وَمَا تُقَدِّمُوا لِأَنْفُسِكُمْ مِنْ خَيْرٍ تَجِدُوهُ عِنْدَ اللّٰهِ إِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

şu mealdedir: "Namazı ikame ediniz, yani dosdoğru kılınız, zekâtı da veriniz, kendiniz için hayırdan her ne şey evvelce göndermiş olursanız onu ALLAH Teâlâ'nın yanında bulursunuz. Asla zayi olmaz. Şüphe yok ki, ALLAH Teâlâ yaptığınız şeyleri görür." {(*): Bakara suresi; 110} Bir hadis-i şerifte:

— 122 —

اَلصَّلَاةُ عِمَادُ الدِّينِ = Namaz, dinin direğidir." buyrulmuştur. {(*): Deylemi; Firdevs; No: 3795. 2/404} Diğer bir hadis-i şerif de:

صَلَاةُ الرَّجُلِ نُورٌ فِي قَلْبِهِ فَمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ فَلْيَتَنَوَّرْ

= Namaz, kişinin kalbinde bir nurdur, artık sizden dileyen tenevvür etsin, kalbindeki nurunu artırmaya çalışsın." mealindedir. {(*): Deylemi; Firdevs; No: 3723. 2/388}

İşte bütün bu mübarek âyetler, hadîsler, namazın ne kadar büyük ve ALLAH'ımızın yüce katında ne kadar makbul bir ibadet olduğunu göstermeye kâfidir.

3- Gerçekten namaz, pek mukaddes bir ibadettir. Namazın faziletlerine son yoktur. Namaz akıllı, bulûğ çağına ermiş olan her müslüman için muayyen vakitlerde edası lâzım gelen pek yüksek yapılması gerekli bir vazifedir. Bu mühim farz vazifeyi yerine getirenler, ALLAH Teâlâ'nın pek büyük lütûflarına, inayetlerine ereceklerdir. Bunu kasten terk edenler de azabı pek şiddetli olan Hak Teâlâ'nın çok acı veren azaplarına müstehak olacaklardır.

Müslümanlar, henüz yedi yaşlarına girmiş çocuklarını namaza alıştırmakla mükelleftirler. Bu çocuklara velileri, namaz kılmalarını emir ve tarif ederler. On yaşına girdiği halde namaz kılmayan çocuğun velisi tarafından -üç tokattan fazla olmamak üzere- el ile hafifçe dövülmesi lâzım gelir.

4- İnsan bir kere düşünmeli, her an ALLAH Teâlâ'nın binlerce nimetlerine, inayetlerine nail olmaktadır. Öyle Kerim, Rahim olan Mabud'umuzun sonsuz lütuf ve nimetlerine karşı teşekkürde bulunmak icap etmez mi? İşte insan namaz yolu ile bu şükran borcunu ödemeye, Mabud'unun lütuflarını, nimetlerini tertemiz bir dil ile zikrederek-anarak kulluk vazifesini yerine getirmeye çalışmış olur. Nitekim:

اَلصَّلَاةُ جَامِعَةٌ لِأَقْسَامِ الشُّكْرِ

"Namaz, şükrün bütün kısımlarını toplayıcıdır." denilmiştir.

Bununla beraber namaz, ruhu temizleyen, kalbi aydınlatan, insanı yüksek duygulardan haberdar eden, insanı kötülüklerden alıkoyan, insanı hayra, tefekküre, tevazûya, intizama sevk eyleyen en güzel bir ibadettir.

İnsan, namaz vesilesi ile nice günahlardan kurtulacak, Hak Teâlâ'nın nice binlerce ihsanlarına, keremlerine kavuşacaktır.

Namaz, manevî hayattan başka maddî hayata da açıklık-ferahlık verir, insanın maddi ve manevi temizliğine, sıhhatine, muntazam hareketine sebep olur.

5- Kısaca namazın farz kılınmasındaki hikmetler, faydalar her türlü düşüncelerin üstündedir. Fakat bir müslüman namazını yalnız ALLAH Teâlâ'nın rızası için kılar, yalnız Ma'bud'una şükür için, tazim için kılar. Farzedelim ki namazın hiç bir faydası olmadığı düşünülse bile, yine bunu bir kulluk vazifesi bilerek, sadece yaratıcısının emrine itaat için kılmaya çalışır. Bu kudsî vazifenin yerine

— 123 —

hiç bir şeyin geçemeyeceğini kesin olarak bilir, namaza sarf edilecek dakikaları hayatının en neşeli, en saadetli zamanı olmak üzere kabul eder.

Gerçekten fani hayatın yok olmayacak bir çok güzel neticeleri ancak namaz sayesinde elde edilir ve namaza tahsis edilen vakitler, ebediyet âleminin sonsuz olan saadet günlerini hazırlamış olur.

Gıptalar olsun bu pek mübarek, bu pek feyizli ibadete layıkı ile devam edenlere!

NAMAZA DAİR BAZI TABİRLER

6- Salât: Namaz demektir. Çoğulu «salevât"dır.>Salât, lûgatta "dua» manasınadır. Şer'i şerifte «bildiğimiz mübarek ibadetten, rukünler ve zikirlerden ibarettir.» Namaz kılana da «Musalli» denir.

Bir de salât Peygamber (S.A.V) Efendimiz hakkında «ALLAHümme salli ve sellim âlâ seyyidina Muhammedin ve âlâ âli seyyidina Muhammed = Ey ALLAH'ım! Efendimiz Hz. Muhammed'e ve Efendimiz Hz. Muhammed'in âline salât ve selâm buyur.» gibi bir tarzda yapılan dua manasına gelir. Bu salât ve selâmdan maksat ise Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimizin dünyada da, ahirette de her türlü tazimlere nail olmasını istemekten ve bu vesile ile kendisine olan bağlılığımızı, hürmetlerimizi göstermekten ibarettir.

7- Tekbir: " اَللّٰهُ أَكْبَرُ = ALLAH'ü ekber" demektir.

8- Kıyam: Ayakta durmaktır.

9- Kıraat: Kur'an-ı Kerim'den bir miktar okumaktır.

10- Rükû: Lûgatta «eğilmek» demektir. Din ıstılahında «namazda kıraatten sonra eğilerek baş ile arkaya düz bir vaziyet vermektir.»

11- Kavme: Rükûdan kıyama kalkıp bir kere

سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ

"Sübhane rabbiye'l-âzîm " diyecek kadar durmaktır.

12- Secde: Namaz kılarken eğilerek yüzün bir miktarını Hak Teâlâ'ya tazim için yere koymaktır. Birbiri ardınca yapılan iki secdeye «secdeteyn» denir. «Sücud» tabiri de secde etmek ve secdeler mânasına gelir.

13- Celse: İki secde arasında bir defa «Sübhane rabbiye'l-âzîm» denilecek kadar oturmaktır.

14- Ka'de: Namazda teşehhüt için, yani " اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ = Ettehiyyatü lillâhi"yi okumak için oturmaktır. Bir namazda iki defa oturulursa birincisine «ka'de-i ula = ilk oturuş",>ikincisine de "ka'de-i ahire = son oturuş» denir.

15- Rekat: Namazın bölüklerinden her biri demektir. Şöyle ki, bir namazda kıyam ile rukû ve iki secdenin toplamı bir rekattır. Bir namazda iki defa kıyam ile rukû ve sücut bulunursa o namaz, iki rekatlı bulunmuş olur. Üç veya dört defa bulunursa namaz da üç veya dört rekatlı olmuş bulunur.

16- Şef' = çift: Namazların her iki rekatı demektir. Dört rekatlı bir namazın evvelki iki rekatına «şef'i evvel» diğer iki rekatına da «şef'i sâni» denir. Üç rekatlı bir namazın üçüncü rekatı da bir «şef'i sâni» demektir.

— 124 —

NAMAZLARIN NEVİLERİ VE REKATLARI

17- Namazlar farz, vacip, sünnet, müstehap nevilerine ayrılır. Şöyle ki, akıllı ve bulûğ çağına ermiş olan her müslümanın günde beş defa muayyen vakitlerde, muayyen rekatlar ile kılacağı namazlar, birer farzı ayndır. Cuma namazı da bu kısımdandır. Vitir ve bayram namazları da birer vaciptir. Farz namazlardan evvel veya sonra, yahut hem evvel hem de sonra kılınan bir kısım namazlar da birer sünnettir. Teravih namazı da böyledir. Diğer vakitlerde sadece Hak Teâlâ'nın rızası için kılınan ve nafile, tatavvu denilen bir kısım namazlar da, ya birer sünnet veya müstehaptır. Kuşluk namazı gibi.

Bütün bu namazların sahih olmaları için bir takım şartları, rükünleri vardır ki, bunlara riayet edilmesi de yapılması gerekli olan birer vazifedir. Bunlar namazların farzlarını teşkil eder. Bunlardan başka namazların bir takım da vacipleri, sünnetleri, edepleri vardır.

Namazların bir takım da mekruhları, müfsitleri vardır ki her namazın bunlardan beri olması lâzım gelir. Bu sebeple her müslüman için bunları bilip, ona göre bu dinî vazifesini yerine getirmeye çalışmak icap eder.

18- Namazların rekatlarına gelince, sabah namazının iki rekat sünneti, iki rekat da farzı vardır. Öğle namazının dört rekat ilk sünneti, dört rekat farzı, iki rekat da son sünneti vardır. İkindi namazının farzdan önce kılınan dört rekat sünneti, dört rekat da farzı vardır. Akşam namazının üç rekat farzı, iki rekat da farzdan sonra kılınan sünneti vardır. Yatsı namazının dört rekat ilk sünneti, dört rekat farzı, iki rekat da son sünneti vardır.

Cuma namazının dört rekat ilk sünneti, iki rekat farzı, dört rekat da son sünneti, iki rekat da «vaktin sünneti» niyeti ile diğer bir sünneti vardır.

Vitir namazı ise üç rekattan ibarettir. Bayram namazları da ikişer rekattan ibarettir. Teravih namazı yirmi rekattır. Diğer nafile namazlar da en az ikişer rekattır. Bütün bunlara dair sırası ile tafsilât verilecektir.

NAMAZLARIN FARZLARI, ŞARTLARI VE RÜKÜNLERİ

19- Namazların farzları on ikidir. Bunlardan altısı namaza daha başlamadan bulunması lâzım gelen farzlardır ki:

l- Hadesten taharet 2- Necasetten taharet 3- Setri avret 4- İstikbali kıble 5- Vakit 6- Niyetten ibarettir. Bunlara «namazın şartları» denir.

Diğer altısı da namazın başlangıcından itibaren bulunması lâzım gelen farzlardır ki:

l- İftitah tekbiri 2- Kıyam 3- Kıraat 4- Rukû 5- Sücûd 6- Ka'de-i ahire'den ibarettir. Bunlara da «namazın rukûnları» denir. Bunlar namazın bünyesini, mahiyetini teşkil ederler.

— 125 —

20- Yukarıdaki on iki farzdan başka, namazda «tadili erkân"a>riayet edilmesi, İmam Ebû Yûsuf ile diğer üç mezhep imamına göre farz olduğu gibi, namazdan kendi iradesi ve fiili ile çıkılması da İmam-ı A'zam'a göre bir farzdır. Buna "Huruc bi sun'ihi» denir. Bunlar ile namazların rukûnları sekiz olmuş olur. Nitekim bunlar sırası ile izah edilecektir.

HADESTEN VE NECASETTEN TAHARET

21- Namazdan evvel hadesten taharet, necasetten taharet birer şarttır. Bunlar bulunmadıkça namaz sahih olmaz. Hadesten, yani «necaseti hükmiye» denilip guslü veya abdesti icap eden şeylerden temiz bulunmak lâzım olduğu gibi, «necaseti hakikiye» denilip maddeten pis bulunan şeylerden temiz bulunmak da lâzımdır. Şöyle ki namaz kılacak kimsenin bedeni ile elbisesi ve namaz kılacağı yer, temiz olacaktır.

Bu iki şarta dair ikinci kitabın 93. ve 95. meselelerine bakılmalı. {(*): Bir de yine ikinci kitabın 33 ilâ 43 üncü meselelerini de önemle okuyalım.}

SETR-İ AVRET

22- Namazda avret yerini örtmek bir şarttır. Şöyle ki, namazda örtülmesi farz olan, başkalarının bakmaları caiz bulunmayan uzuvlara «avret mahalli» denir. Erkeklerin avret yeri sayılan uzuvları, göbekleri altından dizleri altına kadar olan yerdir. Diz kapakları da bu yere dahildir.

Kadınlara gelince hür olanların yüzleri ile ellerinden başka bütün bedenleri avrettir. Yüzleri ile elleri ise ne namazda, ne de bir fitne korkusu bulunmadıkça namaz dışında avret değildir. Ayaklarında ise ihtilâf vardır. En sahih kabul edilen görüşe göre ayakları da avret değildir. Bunlar ile yolda yürümek ihtiyacı vardır. Bu sebeple bunları örtmek özellikle fakir kadınlar hakkında müşkildir.

Diğer bir görüşe göre hür kadının namazı, ayağının dörtte biri nispetinde açık bulunmasıyla bozulur, diğer bir görüşe göre de ayakları, namaza göre avret yeri sayılmazsa da namaz haricinde avret yeri sayılır. Bu ihtilâftan kurtulması için ayaklarını örtmeleri daha iyidir. Sahih olan görüşe göre hür kadınların kolları da, kulakları ile salıverilmiş saçları da avrettir.

23- Cariyelere göre avret yeri, erkekler gibi göbekleri altından dizleri altına kadar olan mahal ile sırtları ve karınları ile göğüsleridir. Hür kadınların şereflerine ve mevkileri itibarıyla örtmekle mükellef oldukları uzuvları daha fazladır. Cariyeler ise hürriyet şerefinden mahrum, efendilerinin hizmetleriyle meşgul olacakları için haklarında daha fazla genişlik ve ruhsat gösterilmiştir.

24- Avret sayılan uzuvlardan birinin tamamı veya en fazla dörtte biri açık bulunsa namazı bozar, fakat dörtte birinden noksan miktarı açık bulunsa bozmaz. İmam Ebû Yûsuf'a göre avret sayılan bir uzvun en az yarısı açık bulunmadıkça namazı bozmaz.

— 126 —

Meselâ namazda baldırın dörtte birinden noksanı açık bulunsa namaz bozulmaz. Aynı şekilde bazı alimlere göre but ile diz kapağı bir uzuv sayılır. Artık yalnız diz kapağının açık bulunması ile namaz bozulmaz. Çünkü diz kapağı, bu uzvun dörtte birinden noksandır.

25- Bir uzvun avret olması -tercih edilen görüşe göre- başkalarına göredir. Sahibine göre değildir. Başkaları tarafından görülemeyecek bir halde bulunması kâfidir. Bu sebeple bir kimse namaz kılarken geniş bulunan elbisesinin yakasından avret yerini görecek olsa, bununla namazı bozulmaz. Fakat başkası görecek olursa bozulur.

26- Bir kimse namaz kılarken kendi kastı ve fiili olmaksızın açılan bir avret yerini derhal örtse namazı bozulmuş olmaz. Fakat kıyam veya rukû gibi bir rüknü tamamlayacak kadar bir müddet örtmezse, tercih edilen görüşe göre, namazı bozulur.

Namazda iken elbiseye dokunan bir necaseti hemen atıp atmamak hususunda da bu hüküm geçerlidir.

Böyle bir şey, namaz kılanın kendi kastı ve fiili ile vuku bulursa namazı derhal bozulur.

Avret mahallerinin birer parçası açılıp da toplamı en küçük bir avret uzvunun en az dörtte birine müsavi olsa ve açıklık müddeti bir ruknü eda edecek kadar devam etse, namazın sahih olmasına mâni olur. Yoksa olmaz.

27- Bir kimse temiz elbisesi bulunduğu ve onu giymeye kadir olduğu halde giymeyip de karanlık bir gecede çıplak olarak namaz kılacak olsa, namazı icma (bütün müçtehitlerin ittifakı) ile caiz olmaz.

28- Cildin rengini gösterecek derecede ince olan bir elbise ile avret yeri örtülmüş sayılmaz. Bu sebeple böyle bir elbise ile namaz sahîh olmaz. Elbisenin darlığından dolayı avret yerinin belli olması -tahrimen mekruh ise de- namazın sahih olmasına mâni değildir.

29- Elbise bulacağını ümit eden çıplak kimse, vaktin çıkmasından korkmadıkça bekler. Temiz yer bulacağını ümit eden kimse hakkında da hüküm böyledir.

30- Avret yerini örtecek bir şey bulamayan kimse, oturarak ve ayaklarını kıble tarafına uzatarak îmâ ile namazını kılar, daha faziletli olan budur. Çünkü bu vaziyette oldukça kapalı bulunur. Avret yerinin bir kısmını örtecek bir şey bulunursa kullanmak farz olur. Bu halde en evvel «Avret-i galîze» denilen ön ve arka taraflar örtülür, sonra erkeklerce butlar, daha sonra dizler örtülür. Kadınlarca da butlardan sonra karınlar, arkalar ve daha sonra dizler, daha sonra da diğer uzuvlar örtülür.

Bütün bunlar, namazın her türlü şartlarda edası lâzım ve dinen yapılması istenen pek büyük farz bir vazife olduğunu göstermektedir.

İSTİKBAL-İ KIBLE

31- Namazlarda Kâbe-i Muazzama'ya yönelmek de bir şarttır. Şöyle ki, "Kâbe-i Muazzama", Mekke-i Mükerreme'deki malûm binadan ibaret değildir.

— 127 —

Bilakis bu binanın yerinden ibarettir. Bu mübarek yerin göklere kadar üst tarafı ve en derinliklerine kadar alt tarafı bütün kıble yönüdür. Bu sebeple Kâbe-i Muazzama'nın yanında veya içinde bulunanlar, bunun herhangi bir tarafına yönelerek namazlarını kılabilirler. Hâttâ cemaatle namaz kılsalar imam ile cemaatin bir tarafta bulunmaları icap etmez. İmam,

Kâbe'nin bir tarafına, cemaat de diğer tarafına yönelebilirler. Yeter ki imamın bulunduğu tarafa duran cemaat, imamdan daha ileri bulunmuş olmasın. Diğer cemaatin imamdan ileri durmuş bulunmaları, imama uymalarına mâni olmaz. İmam ile yüz yüze gelmemeleri kâfidir.

Fakat Kâbe-i Muazzama'nın dışında, uzakta bulunan kimselerin tam Kâbe'ye yönelerek namaz kılmaları farz değildir. Bilakis Kâbe tarafına yönelmeleri farzdır, bu yeterli olur.

32- Kâbe yönü, trigonometri ilmi ile tayin edilir, mescitlerin, camilerin mihrapları Kâbe yönünü göstermektedir. Seleften kalma eski bir mihrap mevcut olunca Kâbe yönünü araştırmaya ihtiyaç kalmaz. Çünkü bu mihraplar, usulü dairesinde yapılmıştır. {(*): Yine de bu konuda teknolojik imkânlarla araştırma yapmakta fayda vardır. Çünkü eskiler hata yapmış veya zaman zaman vaki olan zelzele veya başka sebeplerle kaymalar, sapmalar olabilir.}

Doğu ahalisinin kıble tarafı, Hanefilerce tam batı yönüdür.

33- Namaz için kıble tarafına dönülünce Kâbe'ye niyet edilmesi, meselâ «döndüm Kâbe'ye» denilmesi -sahih olan bir görüşe göre- lâzım gelmez. Yeter ki kıblenin Kâbe olduğu bilinsin. Diğer bir görüşe göre lâzım gelir.

34- Bir kimse namazda bir özür bulunmaksızın göğsünü kıbleden çevirse namazı ittifakla bozulur. Yüzünü çevirecek olsa, derhal kıbleye dönmesi icap eder. Bununla namazı bozulmaz. Fakat tahrimen mekruh olmuş olur.

35- Bir kimse hasta olup da kıble tarafına dönemediği ve kendisini döndürecek kimse de bulunmadığı veya hasta olmadığı halde bir düşman veya yırtıcı bir hayvan sebebi ile kıble tarafına dönmekten korktuğu takdirde gücü yettiği tarafa doğru namazını kılar. Çünkü mükellef olmak, güç ve imkana göredir.

36- Yerin çamurundan dolayı hayvan üzerinde namaz kılan kimse, arkadaşlarından ayrılmak korkusu bulunmayınca hayvanını durdurup kıbleye yüz tutarak namazını kılar. Fakat yer çamurlu olmayıp da yalnız ıslanmış bulunsa hayvan üzerinde farz namaz kılınamaz, yere inilmesi lâzım gelir. Ancak arkadaşlarından uzak kalmak gibi bir tehlike bulunursa, o halde yere inilmesi gerekmez.

37- Bir kimse farz bir namazı bir özür sebebi ile yere inemeyip hayvan üzerinde kıldığı takdirde, gücü yettiği tarafa yönelerek kılabilir. Fakat kıble tarafına doğru yürüyen bir hayvanın üzerindeki kimsenin namazı, o hayvanın kıble tarafından bir rükün eda edilecek kadar dönmesi ile bozulur.

38- Kıble tarafında şüphe edip de yanında soracak kimse bulunmayan bir kimse, araştırma yapar. Yani bazı delillere, işaretlere, yıldızlara bakarak kıble tarafını araştırır. Kendi kanaatine göre tayin edeceği tarafa doğru namazını kılar.

— 128 —

Namazını bitirdikten sonra kıble tarafında hata ettiğini anlasa da, artık o namazı iade etmez. Fakat daha namaz içinde iken kıble tarafını bilecek olsa, o tarafa döner, namazını tamamlar, yeniden kılması lâzım gelmez. Bu şüphe, gerek şehir içinde ve gerek kırda ve gerek karanlık gecede ve gerek gündüzün olsun müsavidir. Böyle bir şahıs için kapıları çalıp kıble tarafını sormak icap etmez.

39- Bir kimse kıble tarafında şüphe edip de yanında kıble tarafını bilir bir şahıs bulunduğu halde ondan sormaksızın kendi incelemesine, araştırmasına göre bir tarafa yönelerek namaz kılsa bakılır: Eğer kıble tarafına isabet etmiş ise namazı caiz olur, etmemişse olmaz. Kör hakkında da hüküm böyledir.

Bu hususta güvenilir bir şahsın sözü kendi kanaatine uymasa da onu tutmak icap eder. Çünkü güvenilir bir şahsın kıble tarafını bildirmesi, araştırmadan daha iyidir.

40- Kıble tarafında şüphe eden kimse, araştırmada bulunmaksızın namaza başlayıp namaz esnasında kıbleye isabet etmiş olduğunu anlasa namazını iade eder. Tam bir kanaatle kılacağı geri kalan rekatları, şüpheli olarak kıldığı rekatlar üzerine bina etmez. Kuvvetli, zayıf üzerine bina edilemez. Fakat namazını bitirdikten sonra anlarsa, artık iade lâzım gelmez. Hepsi bir halde kılınmış olur.

İmam Ebû Yûsuf'a göre her iki takdirde de iade lâzım gelmez.

41- Kıble tarafında şüphe eden kimse, araştırdığı halde kanaatine muhalif bir tarafa yönelerek namazını kılsa sahih olmaz. Hatta kıbleye isabet etmiş olsa bile. Bu sebeple bu namazı iade etmesi lâzım gelir.

İmam Ebu Yûsuf'a göre eğer isabet etmiş ise iade lâzım gelmez.

42- Kıble tarafında ihtilâf eden kimseler, namazlarını tek tek kılarlar. Cemaatle kıldıkları takdirde imamına muhalif kanaatte bulunanın namazı sahih olmaz.

43- Gemi içinde namaz kılan kimse, mümkünse kıbleye yönelir, dilediği tarafa namaz kılamaz ve gemi her döndükçe kendisinin kıble tarafına yönelmesi lâzım gelir.

44- Bir kimse abdestsiz olduğunu zannedip namazdan ayrıldıktan sonra abdestli olduğunu hatırlasa da namazı bozulmuş olur. Hatta mescitten henüz çıkmamış olsa bile. Fakat bir kimse, mescitte namaz kılarken kendisinin abdestinin bozulduğu zannı ile kıbleden ayrılıp da daha mescitten çıkmadan abdestinin bozulmadığını anlasa, İmam-ı A'zam'a göre namazı bozulmuş olmaz. Ama mescitten çıktıktan sonra anlasa namazı ittifakla bozulmuş olur. Çünkü mekânın değişmesi, bir özür sebebi ile olmayınca namazı bozar.

45- Nafile namazlara gelince, bir kimse nafile bir namazı şehir dışında bir özür sebebi ile olmasa da, hayvan üzerinde istediği tarafa doğru kılabilir. İmam Ebû Yûsuf'a göre nafile namaz, şehir içinde de mekruh olmaksızın hayvan üzerinde bu şekilde kılınabilir. İmam Muhammed'e göre ise şehir içinde böyle istenilen tarafa kılınması mekruhtur.

Şehir dışından maksat, seferi olan kimsenin namazını iki rekat kılmaya başlayacağı yerden ibarettir. (Müsafirler bahsine müracaat!)

— 129 —

46- Bir kimse kıble'den başka bir tarafa bir rekat namaz kılmış olan bir körü kıble tarafına çevirip de kendisine uyacak olsa, bakılır: Eğer âmâ (kör), kıble'yi soracak bir kimse bulunduğu halde sormaksızın namaza başlamış ise ikisinin de namazı sahih olmaz. Eğer soracak kimse yoktu ise, o kimsenin namazı sahîh olmazsa da âmânın namazı sahîh olur.

Müslümanların namaz kılarken yer yüzündeki mabetlerin en eskisi ve en mukaddesi olan Kâ'be-i Muazzama'ya yönelmeleri; aralarındaki birliği canlandırmak, intizamı korumak, gönüllerini müşterek bir ibadetin ilâhî neşeleriyle, nurlarıyla aydınlatmak gibi hikmetlere dayanmaktadır.

NAMAZ VAKİTLERİ

47- Farz namazlar ile bunların sünnetleri ve vitir namazıyla teravih ve bayram namazları için vakit de şarttır. Şöyle ki, farz namazlar, sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı namazlarından ibarettir. Cuma namazı da öğle namazı yerine geçer. Bu namazların muayyen vakitlerini bilmek önemli bir vazifedir. Vakti daha girmeden kılınan bir namaz, muteber değildir, iadesi lâzım gelir. Vakti çıktıktan sonra kılınacak bir farz namaz ise eda edilmiş olmayıp kaza edilmiş olur. Kaza ise her yönüyle eda yerine geçemez. Ve bir namazın özürsüz yere kazaya bırakılması, ALLAH Teâlâ yanında büyük bir mesuliyete sebep olur. Cuma, bayram ve sünnet namazları ise vakitleri çıkınca kaza da edilemez.

48- Sabah namazının vakti, ikinci fecir (şafak)ın doğmasından güneşin doğmasına kadar olan müddettir. İkinci fecir, sabaha karşı doğu ufkundan yayılmaya başlayan beyaz bir nurdan, aydınlıktan ibarettir. Bununla sabah vakti gerçekten girmiş olur. Bu sebeple buna «Fecr-i sadık» denir. Karşıtı birinci fecirdir ki, gökte iki tarafı karanlık, uzunca bir hat şeklinde beliren bir beyazlıktan ibaret olup az sonra kaybolur, kendisini bir karanlık takip eder, bundan sonra ikinci fecir meydana gelir. Bu birinci fecre, sabahın gerçekten girmesini göstermediği ve yalancı bir aydınlık olduğu için «Fecr-i kâzib» adı verilmiştir. Bu fecir, gece hükmündedir. Bu sebeple bununla ne yatsı vakti çıkmış, ne de sabah vakti girmiş olur. Hattâ bu esnada yiyip içmek de oruç tutacak kimseye haram olmaz.

49- Sabah namazında isfâr müstehaptır. Yani bu namaz, aydınlığın belirmesiyle ortalığın açılması zamanında kılınmalıdır. Şöyle ki, ikinci fecrin nuru tam belirip gecenin karanlığı açılacağı ve atılan bir okun nereye düştüğünü atanın göreceği bir vakte kadar sabah namazı tehîr edilmelidir. Bununla beraber kılınacak farzın fesadı anlaşıldığı takdirde onu daha güneş doğmadan sünnet üzere yeniden kılacak kadar bir vakit de kalmalıdır. Yalnız Kurban bayramının ilk gününde Müzdelife'de bulunacaklar için o günün sabah namazını fecri müteakip daha ortalık karanlık iken kılmak daha faziletlidir. Buna «tağlîs» denilmektedir. Diğer üç mezhep imamına göre tağlîs daima daha faziletlidir.

50- Öğle namazının vakti, güneşin zeval (güneşin tam tepe noktasından batıya doğru kaymaya başlaması)ndan itibaren başlar ve "Fey-i zeval=güneş tam tepedeyken her şeyin kendi gölgesi"nden başka, her şeyin gölgesi kendisinin iki

— 130 —

misline ulaşacağı zamana kadar devam eder. Bu zamana «Asri sanî» denir. Bu, İmam-ı A'zam'a göredir. İmameyn'e ve diğer üç mezhep imamına göre ise her şeyin gölgesi fey-i zevalden başka kendisinin bir misline ulaşınca öğle namazı vakti çıkmış, ikindi namazı vakti girmiş olur. Bu zamana da «Asr-ı evvel» denir.

Bu ihtilâftan kurtulmak için öğle namazını her şeyin gölgesi, fey'i zevalden başka kendisinin bir misli olacak zamana kadar tehir etmemeli, ikindi namazını da her şeyin gölgesi, fey-i zevalden başka iki misli olmadıkça kılmamalıdır. Başka bir tabir ile öğle namazını asr-ı evvelden önce kılmalı, ikindi namazını da asr-ı sani olmadıkça kılmamalıdır.

Cuma namazının vakti de tam öğle namazının vakti gibidir. Bu vakitlerin güzelce anlaşılabilmesi için bazı ıstılahları izah etmek lazımdır. Şöyle ki, gündüze Arapça «Nehar» denir. Nehar iki kısımdır, biri "şer'î nehar"dır ki, fecr-i sadık (şafak)tan güneşin batışına kadar olan müddettir. Diğeri de "örfî nehar"dır ki, güneşin doğuşundan batışına kadar olan müddet olup şer'î nehardan kısadır.

Öğle namazı, güneşin zevalini müteakip başlar. Zeval ise örfi neharın tam ortasına rastlar. Mesela bir örfi nehar, on saat devam etse, tam beşte zeval vakti olmuş olur ki artık güneş, görünüş itibarıyla gökte yarı yolu almış olur. Artık her şeyin gölgesi şimdiye kadar doğudan batıya doğru düşmekteyken bundan sonra batıdan doğuya doğru düşmeye başlar. İşte güneşin tam bu yarı yola geldiği anda her şeyin yere düşen gölgesine de «fey-i zeval» denir.

Fey' esasen dönme manasınadır. Gölgede batıdan doğuya doğru dönmeye başladığı için bu adı almıştır. Şimdi tam bu zeval anında güneşe karşı dikilmiş bir metre uzunluğundaki bir şeyin gölgesini yarım metre farz ediniz, bu bir fey-i zevaldir. Bundan sonra o şeyin gölgesi iki metre daha uzayıp artmış olunca yani gölgesi iki buçuk metreyi bulunca asr-ı sani olmuş, İmam-ı A'zam'a göre öğle vakti çıkmış, ikindi vakti girmiş olur.

Fey'i zeval, zaman ve mekana göre uzun-kısa veya hiç belirsiz olabilir.

Şunu da ilave edelim ki, tam bu zeval anına rastlayan bir namaz caiz değildir, bu bir kerahet ve haram vakittir. Fakat bu mekruhluk, namazın caiz olmaması yalnız bu pek cüz'i olan bir ana mı mahsustur, yoksa bundan biraz evvelinden mi başlar? Bu hususta iki görüş vardır: Bir görüşe göre bu hususta örfi nehar muteberdir. Bu sebeple tam zeval vaktine «istiva vakti» denir ki, güneş gündüzün yarı dairesi üzerinde bulunup herkesin tam başı üstünde veya o hizaya gelmiş gibi görülür. İşte mekruhluk zamanı da yalnız bu andan ibaret bulunmuş olur.

Fakat diğer bir görüşe göre bu hususta şer'i nehar muteberdir. Şer'i neharda ise istiva vakti, zeval vaktinden biraz evvel taayyün eder. Bu halde kerahet zamanı da bu istivâ vaktinden zeval vaktine kadar olan müddetten ibaret bulunmuş olur. Mesela ocak ayının birinci günü, fecr-i sadık'ın doğuşu saat: 05:40'ta olsa, güneşin batışı da 16:50'de olacağına göre şer'i neharın müddeti 11 saat 10 dakika olmuş olur. Bu günde güneşin doğuşu saat 07:20'de olacağından örfi neharın müddeti de 9,5 saat bulunmuş olur. Bu halde şer'i neharın yarısı yani istiva zamanı fecirden 5 saat 35 dakika sonra olup güneşin doğuşundan 3 saat 50

— 131 —

dakika sonraya rastlamış olur. Bu sebeple, şer'i neharın yarısı, zeval vaktinden 52 dakika evvel olmuş olur. İşte bu 52 dakikalık müddet bir kerahet zamanıdır. Harzem fukahasının görüşü bu şekildedir. Mekruh vakitler bahsine de müracaat!

51- İkindi namazının vakti, yukarıdaki iki görüşe göre öğle namazı vaktinin çıkmasından itibaren güneşin batacağı zamana kadardır. Öğle namazını yazın biraz serinlik çökünceye kadar tehir etmek, kışın da ilk vaktinde kılmak müstehaptır, ikindi namazını da güneşin daha tegayyür etmeyeceği saate kadar tehir etmek daima müstehaptır. Bu tegayyürden maksat güneşin kendisine bakan gözleri kamaştıramaz bir hale gelmesidir.

52- Akşam namazının vakti, güneşin batmasından itibaren şafağın kaybolacağı zamana kadardır.

Şafak, İmam-ı A'zam'a göre akşamleyin ufuktaki kızartıdan sonra meydana gelen beyazlıktan ibarettir. İmameyn ile diğer üç mezhep imamına göre ve İmam-ı A'zam'dan diğer bir rivayete göre de ufukta meydana gelen kızartıdan başka değildir. Bu kızartı gidince akşam namazının vakti çıkmış olur.

Akşam namazını ilk vaktinde kılmak müstehaptır. Vakti dar olduğundan tehir edilmesi uygun olmaz. Ve kızartının kaybolmasına kadar tehir etmemelidir.

53- Yatsı namazının vakti, yukarıdaki iki görüşe göre şafağın kaybolmasından başlar, ikinci fecrin doğuşuna kadar devam eder, fecir doğunca bu vakit bitmiş olur.

Yatsı namazını gecenin üçte birine kadar tehir etmek müstehaptır. Gecenin yarısına kadar ise, mubahtır. Fecrin doğuşundan biraz evvele kadar tehir ise bir özür bulunmadıkça mekruhtur. Çünkü bu halde kaçırılmasından korkulur. Ve ihtilâftan kurtulmak için ufuktaki beyazlık kaybolmadıkça kılınmamalıdır. Bulutlu günlerde sabah, öğle, akşam namazlarını biraz tehir etmek, ikindi ve yatsı namazlarını da vakit girer girmez kılmak müstehaptır.

54- Vitir namazının vakti, yatsı namazının vaktidir. Şu kadar var ki, vitir namazı bu husustaki bir emir sebebiyle yatsı namazından sonra kılınır. Bu, İmam-ı A'zam'a göredir. İmameyn'e göre ise vitrin vakti yatsı namazı kılındıktan sonra başlar. Bu ihtilâf üzerine şöyle bir mesele ortaya çıkar:

Bir kimse, yatsı namazını kıldıktan sonra elbisesini değiştirip başka elbise ile vitri kılsa da evvelki elbisesinin temiz olmadığı anlaşılsa İmam-ı A'zam'a göre yalnız yatsı namazını iade lâzım gelir. İmameyn'e göre ise, her iki namazı da iade icap eder. Çünkü vitir namazı vaktinden evvel kılınmış olur.

Vitir namazını uyanacağına emin olmayan kimse için uyumadan evvel kılmak, uyanacağına emin bulunan kimse için de gecenin sonuna kadar tehir etmek daha faziletlidir.

55- Teravih namazının vakti, tercih edilen bir görüşe göre yatsı namazından sonradır, sabah namazının vaktine kadar devam eder, vitirden evvel de sonra da kılınması caizdir. Bu sebeple yatsı namazı kılınmadan teravih kılınamaz, kılınsa iadesi lâzım gelir.

56- Bayram namazları vakti, sabahleyin güneş yükselip kerahet vakti çıktığı zamandan itibaren istiva zamanına kadar devam eder.

— 132 —

Ramazan bayramı namazı, bir özür sebebi ile birinci gün istiva (kaba kuşluk) zamanından evvel kılınamazsa ikinci gün istiva zamanına kadar kılınır, artık özür bulunsa da üçüncü gün kılınamaz. Kurban bayramı namazı ise bir özür sebebi ile birinci gün kılınamazsa ikinci gün kılınır, ikinci gün de bir özür sebebi ile kılınamazsa üçüncü gün istiva zamanına kadar kılınır. Bu namazları bir özür bulunmaksızın böyle ikinci veya üçüncü güne tehir etmek ise bir günahtır. Bu bayram namazları, istiva zamanından veya zeval vaktinden sonra ise hiç bir halde kılınamaz. Kazaları da caiz değildir.

57- Vaktin müsait olduğunu zannederek sünnete başlamış olan kimse, iki rekat namaz kıldığı takdirde farzın kaçırılacağından korkacak olsa da başlamış olduğu namazı bırakmaz. İki rekatı müteakip teşehhütten sonra selâm verir. Üçüncü rekatta ise dördüncü rekatı da kılar, sonra selâm verir. Çünkü böyle başlanmış olan bir namazın tamamlanması vacip olur.

58- Vakit, namazın şartı olduğu gibi farz olmasının da sebebidir. Bu sebeple bir yerde namaz vakitlerinden bir-ikisi tahakkuk etmese o vakitlere ait olan namazlar, o yer ahalisine farz olmamış olur.

Meselâ, bazı yerlerde senenin bir mevsiminde (akşam güneş battıktan sonraki) şafak daha kaybolmadan fecir doğarak sabah namazının vakti girmektedir. Artık bu gibi yerlerde yatsı namazı düşmüş olur. Nitekim abdest uzuvlarından bir-ikisini kaybeden kimse için de o uzuvlarını yıkamak mükellefiyeti kalmaz. Bu şekilde fetva verilmiştir

Bununla beraber meseleyi iyice inceleyen bazı fıkıh alimlerine göre bu gibi yerlerdeki müslümanlar da tam beş vakit namaz ile mükelleftirler. Bulundukları yerde bu namazlardan herhangi birinin vakti tam olarak belli olmazsa, o namazı kaza halinde kılarlar veya kendilerinin bulundukları yere en yakın olup kendisinde namaz vakitleri tam olarak belli olan bir beldenin vakitlerine göre o namaz için de bir vakit takdir ederek edasına çalışırlar. Her ne kadar vakit, namazın bir şartı, bir sebebi, bir alâmeti ise de, fakat namazın asıl sebebi ilâhî hitaptır, ilâhi nimetlerin devamı, sürüp gitmesidir. Bunun için bütün müslümanlar, bu beş vakit namazla mükelleftirler. Bu sebeple bunları kılmaları lâzımdır.

İmam Şafiî'nin içtihadı da bu şekildedir. İhtiyata uygun olanı da budur.

Güneşi uzun müddet batmayan veya doğmayan yerlerde namaz vakitlerinin böyle takdir edilip edilmeyeceğinde de büyük fıkıh alimlerinin ihtilâfı vardır. Böyle yerlerde bulunmaları farz edilen müslümanların oruçları, zekâtları hususunda da böyle bir takdir uygun görülmektedir.

59- Her gün beş vakitte namaz kılmanın farz olması bir çok hikmetleri bulundurmaktadır. Biz burada ancak şunu arz edelim ki, insan, sabahleyin âdeta yeni bir hayat bulmuş, zulmetten kurtulup nura kavuşmuş, bir faaliyet meydanına atılmak üzere bulunmuş olur. Bu hayatı insana veren, insanı bu faaliyette muvaffak edecek olan ise ancak ALLAH Teâlâ Hazretleri'dir. Bu sebeple insan, bu hayat nimetine şükretmek, bu faaliyete bir hayır, bir bereket ummak üzere

— 133 —

mübarek bir ibadetle başlamak için sabah namazını kılmakla mükellef bulunmuştur.

İnsan, sabahtan akşama kadar hayat nimetinden faydalanıyor. Bu müddet içinde devamlı ve maddî bir faaliyet gösterip duruyor. Bu bir muvaffakiyet eseridir, işte bu muvaffakiyete şükretmek ve bu faaliyetin ruhları gaflet ve kalp katılığı içinde bırakmasına mâni olmak için de öğle ve ikindi namazları farz bulunmaktadır. Akşamın yaklaşması ile son bulmaya yüz tutan bir günlük yaşayışın, faaliyetin ruhanî, neşe getiren bir ibadetle sona ermesi bir saadet alâmeti, bir şükran nişanesi, bir ubudiyet vazifesi olacağından bunun için de akşam namazı kılınmaktadır.

İnsan, daha sonra uyku âlemine can atacaktır. Bir nevi ölüm numunesi olan ve bir bakımdan da bir huzur ve istirahat devresi sayılan bu âleme varmadan evvel bir günlük hayata kudsî bir ibadetle son vermek, o âleme ilahî bir zevk ve uyanıklık ile geçip gitmek, yaratıcımızın bağışlamasına sığınmak, imanlı bir ölüm alameti olacağından bunun için de yatsı namazı kılınmaktadır.

Kısacası, gerek insanın ve gerek etrafındaki bütün varlıkların hayatında doğmak, büyümek, duraklamak, ihtiyar olmak, sonra da ölüp gitmek gibi muhtelif beş safha meydana gelmektedir. Artık bu safhalara karşılık olmak ve insanın maddi varlığı ile, çalışması ile manevî varlığı ve çalışması arasında güzel bir denge tesis edebilmek için beş vakitte kılınan namazlardan daha yüksek, daha faydalı bir çare bulunamaz. Bizleri bu mukaddes ibadetle mükellef olmak şerefine nail etmiş olan Kerîm Mabud'umuza ne kadar şükretsek yine azdır.

NAMAZLARA AİT NİYETLER

60- Namazlarda niyet de şarttır. Şöyle ki, niyet esasen bir azimden, kesin bir iradeden ibarettir. Kalbin bir şeye karar vermesi, bir işin ne için yapıldığını bedaheten = düşünmeksizin bilmesi demektir.

Namaz hususunda niyet «ALLAH Teâlâ için ihlasla namaz kılmayı dilemek ve hangi namazın kılınacağını bilmektir.»

Amellerin kıymetleri, sevapları niyetlere göredir, insanın niyeti hâlis olmalıdır, insan yapacağı bir ibadeti şuurlu bir halde yapmalıdır. Yapacağı amel ile hakkın rızası gibi yüksek bir gayeyi gözetmeli, gafil bir halde bulunmamalıdır.

61- Niyet kalbe aittir. Bununla beraber niyetin kalp ile yapılıp dil ile söylenmesi daha iyidir. Meselâ bir insan, başlayacağı bir namaza kalp ile niyet edip, dil ile bir şey söylemese o namazı yine caiz olur. Fakat kalp ile niyet etmekle beraber «şu vaktin farz veya sünnet namazını kılmaya niyet ettim» demesi daha iyidir. Bu şekilde niyet, tercih edilen görüşe göre müstehaptır. {(*): ÖNEMLİ NOT: Namaza kalp ile niyet etmeden sadece dil ile niyet etmek ise yeterli değildir.}

62- Farz namazlarda ve bayram ile vitir namazlarında bunları tayin etmek lâzımdır. Meselâ «bugünkü sabah namazına veya cuma namazına veya vitir namazına veya bayram namazına» diye niyet edilir. Sadece farz namazını

— 134 —

kılmaya niyet yeterli değildir. Farz namazlar bununla tayin edilmiş olmaz. Fakat hangi namaz olduğu tayin edilmeksizin vakit içinde «bu vaktin farzını kılmaya» diye niyet edilmesi yeterli olur. Rekatların miktarını söylemeye gerek yoktur. Cuma namazı bundan müstesnadır. Onu vaktin farzı niyeti ile kılmak yeterli olmaz. Çünkü asıl vakit cumanın değil, öğle namazınındır.

63- Nafile namazlara gelince bunlar için, meselâ "Şu vaktin ilk sünnetini veya son sünnetini kılmaya niyet ettim" denilir. Bununla beraber bunlarda sadece namaza niyet de kâfidir, o namazın bir müekked veya gayri müekked sünnet ve benzeri olduğunu tayine lüzum yoktur. Şu kadar var ki, teravih namazı için "teravih namazını veya vaktin sünnetini kılmaya niyet ettim" demelidir. İhtiyat olan budur.

64- Cemaate yetişip de imamın farzı mı, yoksa teravihi mi kıldırdığını bilmeyen bir kimse, farza niyet ederek imama uyar. Eğer imam farzı kıldırmakta ise onun da farzı sahih olur, eğer imam teravihi kıldırmakta bulunmuş ise onun kılacağı namaz nafile olur, yatsı namazından evvel kılınmış olacağı için teravihden sayılmaz.

65- Niyetin tekbir alma zamanına çok yakın olması daha faziletlidir. Daha evvel de niyet edilebilir.

Yeter ki niyet ile tekbir arasında namaza aykırı bir iş bulunmuş olmasın.

Meselâ bir kimse abdest alırken şu namazı kılmaya niyet etse, sonra yiyip içmek ve söylemek gibi namaza muhalif bir amelde bulunmadan namaz yerine gelip namaza başlasa, namaz sahih olur. Hatta bu esnada hatırına o niyet gelmese bile.

Fakat tekbirden sonra yapılacak bir niyet ile namaz sahih olmaz. Tercih edilen görüş budur. Diğer bir görüşe göre tekbirden sonra "Sübhaneke"den veya "Eûzü"den evvel yapılacak bir niyet ile de namaz caiz olur.

(İmam Şafiî'ye göre niyetin tekbir alma zamanına çok yakın olması şarttır.)

66- Eda niyetiyle kaza ve kaza niyetiyle eda caizdir.

Mesela bir kimse daha öğle namazının vakti çıkmamıştır zannı ile öğle namazını edaya niyet edip de, daha sonra vaktin çıkmış olduğunu anlarsa, o namaz kaza mahiyetinde olarak câiz olur.

67- Bir kimse bir vakit içinde iki farz namaza niyet etse, meselâ bir öğle vakti içinde öğle namazı ile ikindi namazına niyette bulunsa bu niyeti, vakti girmiş olan namaz hakkında muteber olur, daha vakti girmemiş olan namaz buna engel olamaz.

68- Bir kimse bir vaktin farzına niyet ederek namaza başlasa da, sonra nafile kılıyormuş gibi bir zan ile tamamlasa, bu namazı o farzdan ibaret bulunmuş olur. Çünkü namazın sonuna kadar niyetin hatırlanması şart değildir.

69- Bir kimse nafileye niyet ederek tekbir aldıktan sonra, farza niyet ederek tekrar tekbir alsa, farza başlamış olur. Aksi de böyledir. Aynı şekilde bir kimse meselâ öğle namazının farzına niyet ederek bir rekat kıldıktan sonra ikindi namazının farzına veya bir nafile namaza niyet ederek tekrar tekbir alsa, öğle namazını bozmuş, ikinci niyetine göre namaza başlamış olur.

— 135 —

70- Cemaatle namaz halinde imama uyulduğuna da niyet edilmesi lazımdır. Meselâ "Bugünkü öğle namazının farzını kılmaya niyet ettim, uydum şu imama" denilir. Böyle bir şekilde niyet edilmediği takdirde imama uymak sahih olmaz. Arapça olarak şu şekilde niyet edilir:

نَوَيْتُ أَنْ أُصَلِّيَ لِلّٰهِ تَعَالٰى فَرْضَ الظُّهْرِ أَدَاءً مُقْتَدِيًا بِهٰذَا الْإِمَامِ

"Neveytü en usalliye lillahi teâlâ farze'z-zuhri edaen muktediyen bi haze'l-imami"

71- Bir kimse namaza tek başına başlamış iken imama uymaya niyet ederek dil ile tekrar tekbir alsa, evvelki namazını bozmuş, imama uymuş olur.

72- İmama uyan kimsenin kılacağı namazı tayin etmeksizin yalnız «imama uydum» veya «iktida ettim» diye niyet etmesi, tercih edilen görüşe göre kafi değildir. «İmam ile beraber namaz kılmaya niyet ettim.» denilmesi de böyledir.

73- Bir kimse imama uymaya niyet edip namaza başladığı halde imam henüz namaza başlamamış bulunsa, bu uyma sahih olmamış olur. Hattâ «ALLAH» veya «Ekber» lâfzını imam daha bitirmeden kendisi bitirse, imama uymuş olamaz. Fakat ikinci defa olarak tekbir alırsa bununla imama uymuş olur.

74- Cemaatin imama uymaya niyeti, imamın «ALLAH'ü ekber» diye namaza başladığından sonra olmalıdır ki, bir namaz kılana uyulmuş olsun ve imamdan evvel tekbir alınmış olma ihtimali kalmasın. Bu İmameyn'in görüşüdür. İmam-ı A'zam'a göre cemaatin tekbirleri, imamın tekbirine çok yakın olmalıdır. Çünkü bunda ibadete sürat ve acele etme fazileti vardır. O halde niyetin evvelce olması lâzım gelir.

Bununla beraber, imam daha Fatiha'yı şerife'yi bitirmeden tekbir alıp imama uyan kimse, iftitah tekbirinin sevabına kavuşmuş olur.

75- Kendisine uyulan imamın kim olduğunu bilmek lâzım değildir. Hattâ Ali sanılan imamın Veli olduğu anlaşılsa da, vaki olan uymaya zarar gelmez. Şu kadar var ki, tayin edilerek bizzat Ali'ye uymaya niyet edilmiş olduğu halde, imamın başkası olduğu anlaşılsa uyma sahih olmamış olur. Çünkü bu kayıtlanmış, belirlenmiş bir niyettir.

76- İmam olan şahsın imamlığa niyet etmesi lâzım değildir. Ancak kendisine kadınların da uymaları sahih olması için imamlığa niyet eylemesi lâzımdır. Bu sebeple bir imam «Ene îmamün limen tebiani = Ben bana uyanlara imamım» diye niyet etse, kendisine kadınlar da uyabilirler. İmamlık bahsine de müracaat!

İFTİTAH TEKBİRİ

77- Namaza " اَللّٰهُ أَكْبَرُ = ALLAH'ü ekber" diye başlanır. Bu, bir iftitah tekbiridir. Buna "Tahrime" de denir. İftitah tekbiri, ALLAH Teâlâ'ya sırf tazim için zikredilecek bir tabir ile yapılır. Bununla namaza girilmiş, dışarıdan ilgi kesilmiş olur.

— 136 —

Tahrime, Hanefilerce namazın esasen bir rüknü değil, bir şartıdır, namazdan öncedir. Şu kadar var ki namazın rukûnlarına fazla bitişik olduğu için, o da bir rukûn sayılmıştır.

Diğer üç mezhep imamına göre tahrime de esasen namazın bir rüknüdür, bu ihtilâf üzerine bazı meseleler ortaya çıkar.

78- Namaza başlarken "ALLAH'ü ekber" yerinde "ALLAHü'l-kebir" veya "ALLAH'ü kebir" veyahut yalnız "ALLAH" denilmesi de farz için kâfidir. Bunlarda ALLAH Teâlâ'ya tazîm ifade eden birer tabirdir. Fakat "ALLAHümmegfirli, Estagfirüllah, Eûzu billah, Bismillah" gibi bir tabir ile namaza başlanamaz. Çünkü bunlar, birer dua kelimesidir, yalnız tazimi ifade etmez.

79- Bir elif ilavesiyle " اَللّٰهُ أَكْبَارٌ =ALLAH'ü ekbâr" denilmekle namaza başlanmış olmaz. Namaz esnasında böyle denilmesi, en sahih olan görüşe göre namazı bozar, çünkü mana değişmiş olur.

"ALLAH" ismi celîlinin elifini uzatarak " آللّٰهُ = Âllah" denilmesi de şüphe ifade edeceği için namazı bozar. {(*): Çünkü bu durumda mana "ALLAH en büyük müdür?" şeklinde olur.}

Ulemâdan Muhammed ibn-i Mukatil'e göre eğer namaz kılan kimse, harflerin uzatılması ile kısa okunmasını ayıramayacak bir halde ise namazı bozulmaz. Fakat evvelki görüş esastır, asıldır. Çünkü böyle bir cehalet, geçerli bir özür değildir.

80- "ALLAH'ü ekber" yerinde Farisî kâf ile, yani yumuşak kâf ile "ALLAH'ü egber" denilse bununla namaza başlanmış olur.

81- İmama uymak üzere ayakta alınan iftitah tekbirinin tamamen kıyam halinde alınması şarttır. Bu sebeple rukû halinde bulunan bir imama uyan kimse, kıyam halinde "ALLAH" deyip de "Ekber" lâfzını rukûya vardıktan sonra diyecek olsa, imama uyması sahih olmaz.

NAMAZLARDA KIYAM = AYAKTA DURMAK

82- Kıyam, farz ve vacip namazlarda bir rukûndur, bir esastır. Bu sebeple kıyama gücü yeten kimsenin kaiden, yani oturarak kılacağı bir farz veya vacip namaz, caiz olmaz. Rukûnlar farz olduğundan onlara riayet lâzımdır.

83- Bir hasta ayakta namaz kılmaktan hakikaten veya hükmen âciz bulunsa, yani ya ayakta durmaya hiç gücü yetmese veya gücü yetse de bundan dolayı hastalığının artmasından veya uzamasından veya şiddetli ağrılar duymasından korkacak olsa, namazını oturduğu halde kılar, gücü yeterse rükûya ve secdeye varır, çünkü meşakkat kolaylığı celb eder, zaruretler kendi miktarınca takdir olunur.

84- Bir hasta, bir yere dayanmak suretiyle ayakta namaz kılmaya gücü yettikçe farz namazları oturduğu halde kılamaz.

— 137 —

Aynı şekilde bir müddet ayakta kılmaya gücü yetince o kadar ayakta durur, sonra oturarak namazını bitirir. Hattâ yalnız iftitah tekbirini ayakta almaya gücü yeten kimse, bu tekbiri ayakta alır, sonra oturup namazını kılar, başka türlü yapamaz.

85- Bir hasta, kıyama gücü yettiği halde rukû ile secdeye yahut yalnız secdeye gücü yetmese, namazını ayakta kılması lâzım gelmez. Bilakis oturup îma ile kılar, daha faziletli olan budur. Fakat İmam Züfer ile diğer üç mezhep imamına göre namazını ayakta îma ile kılması icap eder. İmadan maksat, namazda başı aşağıya doğru eğivermek suretiyle yapılan işarettir.

86- Ayakta namaz kıldığı takdirde kıraattan âciz kalacak kimse, namazını oturarak kıraat ile kılar, ayakta kıraata bir miktar gücü olan kimse ise gücü yetecek miktarı ayakta okur, sonra gerisini de oturarak okur.

87- Rukû ve sücud ile namaz kıldığı takdirde yarasından kan akacak kimse, namazını ayakta veya oturup îma ile kılar. Ayakta namaz kıldığı takdirde sidiğini tutamayacak kimse de namazını oturarak rukû ve sücud ile kılar.

88- Tek başına namaz kıldığı halde kıyama gücü olup cemaat ile kıldığı zaman gücü olmayan kimse, namaza ayakta başlar, sonra oturur, gücü varsa rukû için yine ayağa kalkar, rukû eder, fakat mutlaka namazı iade etmesi lâzım gelmez.

89- Oturduğu halde bile rukûya, secdeye gücü olmayan kimse, başıyla îma ederek rukû ve secdesini yapar, secde için rükûdan daha fazla başını eğer, üzerine secde etmek için yastık gibi bir şey bulundurması uygun olmaz. Bununla beraber böyle bir şey üzerine başını koyarak secde edecek olsa, caiz olur. Bu halde yerin kuvvetini duyarsa namazını rukû ve secdesi ile kılmış sayılır, duymazsa îma ile kılmış olur.

90- Oturduğu halde namaza gücü yetmeyen kimse, arkası üzerine yatar, ayaklarını kıble tarafına yöneltir, rukû ve sucûd için îmada bulunur, başıyla îma yapabilmesi için omuzlarının altına münasip bir şey konulur. Böyle bir hasta, yüzü kıbleye yönelmiş olarak sağ yanı üzerine yatıp da îma ile rukû ve sücudda bulunsa namazı yine caiz olur. Fakat gücü varsa arkası üzerine yatması daha faziletlidir.

91- Oturduğu halde namaz kılabilecek bir hasta, gücü yetiyorsa teşehhütte oturduğu gibi oturur, bu şekilde namazını tamamlar, gücü yoksa haline göre bir vaziyet alır.

92- Bir hasta, başı ile imaya gücü olmasa, namazını sonraya bırakır, kalbi ile veya gözleri ile veya kaşlarıyla îmada bulunmaz. Bu, İmam-ı A'zam'a göredir, İmam Ebu Yusuf'a göre bu halde kalbi ile îmada bulunamazsa da gözleri ile, kaşları ile îmada bulunur. İmam Züfer ile İmam Şafiî'ye göre kalbi ile de îmada bulunur.

Diğer bir rivayete göre böyle bir hastanın acizliği, bir gün ve bir geceden fazla devam edince bu müddete ait namazları büsbütün düşer. Hatta aklı başında bulunmuş olsa bile.

93- Bir kimsenin baygınlığı bir gün ile bir geceden az devam ederse, bu halde geçen namazlarını kaza eder. Fakat bundan çok devam ederse namazları

— 138 —

düşer. Bu azlık, çokluk, İmam-ı A'zam'a göre saat itibarı ile, İmam Muhammed'e göre de geçen namazların vakitleri itibarı iledir. Bu sebeple İmam Muhammed'e göre geçmiş olan namazlar, beşten fazla ise düşer, değilse düşmez. Bu görüş, daha iyi görülmektedir.

Kısacası namaz, tam bir özür bulunmadıkça asla terk ve tehir edilemez. Aksi takdirde ALLAH'ü Azîmüşşan'ın azabı pek şiddetli, pek korkunçtur. Zât-ı rububiyet'ine iltica ederiz.

94- Bir özür sebebi ile olmadıkça farz namazlar, hayvan üzerinde kılınamaz. Bu hususta vitir namazı ile cenaze namazı ve yerde okunmuş olan secde âyetinden dolayı yapılacak tilâvet secdesi ve kazası lâzım gelen herhangi bir namaz da bu hükümdedir. İmam-ı A'zam'dan bir rivayete göre sabah namazının sünneti de bir özür bulunmadıkça hayvan üzerinde kılınamaz.

95- Yürümekte olan bir araba, yürümekte olan bir hayvan hükmündedir. Bu sebeple bir zaruret bulunmadıkça üzerinde farz, vacib namazlar kılınamaz. Yerinde duran bir araba ise yer üzerindeki bir sedir, bir taht yerindedir, üzerinde herhangi bir namaz kılınabilir.

96- Yürümekte bulunan bir gemi içinde, bir özür bulunmasa da bütün namazlar oturularak kılınabilir. Fakat ayakta kılınması daha faziletlidir. Bu, İmam-ı A'zam'a göredir. İmameyn'e göre baş dönmesi gibi bir özür bulunmadıkça farz namazlar oturularak kılınamaz. Çünkü kıyam, bir rükündür, bir özür bulunmadıkça terk edilemez. İmam-ı A'zam'a göre ise gemide baş dönmesi çoğunlukla olur, çoğunluk ise muhakkak hükmündedir.

97- Deniz kenarında veya ortasında bağlanıp duran bir gemi, eğer çalkalanmamakta ise yer hükmündedir, içinde ayakta olarak namaz kılınır. Fakat çalkalanıp durmakta ise hayvan hükmünde olur. Bu sebeple eğer mümkünse içinden çıkarak namazı dışarıda kılmak lâzım gelir.

Harekette bulunan bir yolcu uçağı da yürümekte bulunan bir gemi yerindedir. Bunun da hareketi, durması yolcuların ellerinde değildir.

98- Yürümekte bulunan bir hayvanın, meselâ devenin üzerindeki hevdecin iki gözü, hayvanın sırtı hükmündedir. Fakat durmakta bulunan bir hayvanın üzerindeki hevdecin gözleri altına yere bitişik olmak üzere bir ağaç dayanıldığı takdirde, yer üzerindeki sedir, tahta, minderlik hükmünde bulunmuş olur.

99- Hayvan üzerinde namaz kılan kimse, rukû ve sücudu îma ile yapar, secde için rükudan fazla eğilir. Hayvan üzerinde bir şey üzerine, meselâ hayvanın eğerine baş koyularak secde edilmesi mekruhtur.

100- Sünnet ve müstehab namazlar, bir özür bulunmasa da oturularak kılınabilir. Fakat daha faziletli olan ayakta kılmaktır, bu hususta icma vardır. Bundan yalnız sabah namazının sünneti, İmam-ı A'zam'a göre müstesnadır. Nitekim yukarıda da işaret olunmuştur. Teravih namazını da bir özür bulunmaksızın oturarak kılmak caiz ise de mekruhtur.

101- Bir kimsenin ayakta olarak başladığı nafile bir namazı, yorulacak olsa, bir yere dayanarak veya oturarak kılması caizdir. Böyle bir özür bulunmadıkça bir yere dayanılmasında veya oturulmasında mekruhluk vardır.

— 139 —

102- Bir kimse, oturduğu halde başlamış olduğu nafile bir namazı kalkıp ayakta tamamlayabilir. Bunda ittifak vardır.

NAMAZLARDA KIRAAT

103- Namazda kıraat, yani namaz kılanın kendisi işitecek kadar diliyle harflerini dosdoğru çıkararak Kuran-ı Kerim âyetlerinden bir miktar okuması, namazın bir rüknü olarak farzdır. Kendisi bile işitemeyecek derecedeki bir kıraat ise kıraat sayılmaz. Yalnız imama uyan kimse bu kıraattan müstesnadır. Nitekim ileride izah edilecektir.

104- Nafile namazlar ile vitrin ve iki rekatlı farz namazların her rekatında kıraat, farzdır. Fakat dört veya üç rekatlı farz namazların tayin etmeksizin yalnız iki rekatlarında kıraat farzdır. Şu kadar var ki, kıraatın ilk iki rekatlarda bulunması vacib görülmüştür. Bu sebeple bu ilk iki rekatlarda kıraatin kasten terk edilmesi mekruhtur. Yanılarak terk edilmesi de sehiv secdelerini icap eder. Bu halde farzların diğer rekatlarında Fatiha okunması, tercih edilen görüşe göre vaciptir, yanılarak terk edilmesi sehiv secdelerini gerektirir.

Fakat diğer rivayetlere göre farzların bu son, yani üçüncü ve dördüncü rekatlarında kıraat caiz olduğu gibi tesbih de ve bir veya üç tesbih miktarı susmak da caizdir. Şu kadar var ki, kıraat daha faziletlidir, Fatihanın okunması ise sünnettir.

105- Namazda kıraatın farz olan miktarına gelince, bu miktar İmam-ı A'zam'a göre kıraat farz olan her rekatta, pek kısa olsa bile, bir âyettir. Böyle bir âyet okundu mu, bu farz yerine getirilmiş olur. Fakat İmameyn'e ve İmam-ı A'zam'dan diğer bir rivayete göre bu miktar, kısa üç ayet veya böyle üç ayet miktarı uzun bir ayettir, ihtiyata uygun olan da budur.

Bir harften veya bir kelimeden ibaret olan bir âyetin, meselâ " ن = Nûn" ve " مُدْهَامَّتانِ =Müdhammetan" âyetlerinin okunması ise en sahih olan görüşe göre ittifakla yeterli olmaz. Çünkü bu, bir kıraat sayılmaz.

106- Bir âyeti celileden başkasını okumaya gücü olmayan kimse, o âyeti kerimeyi İmam-ı A'zam'a göre bir kere okur, bir rekatta üç kere tekrar etmez. İmameyn'e göre tekrar eder. Fakat üç âyet okumaya gücü olan kimsenin bir âyeti üç kere tekrar etmesi İmameyn'e göre de caiz değildir.

107- "Âyete'l-kürsi" gibi uzun bir âyetin bir kısmını bir rekatta, diğer kısmını da diğer rekatta okumak, en sahih olan görüşe göre yeterli olur. Çünkü bunlar, üçer kısa âyete denk bulunmuş olur.

Yanlış kıraatların hükümleri için «Zellet'ül-kari» bahsine müracaat!

NAMAZLARDA RÜKÛ

108- Namazlarda rukû da bir rükün olduğundan farzdır. Kıraattan sonra eğilerek rükûya varılır, baş ile arka düz bir istikamette bulunur. Eller dizlere kadar varır. Şöyle ki, ayakta namaz kılan kimsenin rukû için yalnız başını eğmesi yeterli olmaz, arkasını da eğerek başı ile arkası düz bir çizgi gibi doğru bir şekil

— 140 —

almış bulunur. Bu tam bir rükûdur. Bununla beraber namaz kılan, rükûya vardığında tam bu şekilde bulunmazsa bakılır, eğer kıyama daha yakın görülürse rükûsu sahih olmaz. Fakat rukû şekline yakın görülürse sahih olur.

109- Oturduğu halde namaz kılan kimse, rukû ederken alnı dizleri hizasında olacak derecede arkasını eğmelidir.

Rukû şeklinde kambur olan kimsenin rukû için başını biraz eğmesi lâzımdır. Kamburluğu rukû sayılmaz.

110- İmama rukû halinde yetişen kimse, ayakta tekbir alıp daha sonra rükûya gider. Bu tekbiri rükûya yakın bir şekilde alsa, namazı bozulur, imama uymuş olamaz.

111- İmama henüz rükûda iken yetişip uyarak rükûya varan kimse, o rekatı imam ile kılmış sayılır. Fakat imam rükûda iken tekbir alıp da imam rükûdan kalktıktan sonra rükûya giden kimse, o rekata yetişmiş olamaz. Bilakis mesbuk (imama birinci rekattan sonra uyan kimse) olur. O rekatı namazın sonunda tek başına kılar.

112- İmama uyan kimse, imamdan evvel rükûya gidip daha imam rükûya gitmeden başını kaldırsa bu rükûsu yeterli olmaz. Bu sebeple bunu imamın rükûsu esnasında iade etmezse namazı bozulmuş olur.

İmama uyan bir kimse imamdan evvel rükûdan, secdeden başını kaldırırsa, hemen rukû veya secdeye dönmesi gerekir ki, imama muhalefeti ortadan kalksın.

113- İmama rükûda yetişen kimse, iki tekbire muhtaç değildir. "ALLAH'ü ekber" diye namaza başlar ve hemen rükûya gider. Bu bir tekbir ile hem iftitah, hem de rukû tekbirini almış olur. İmamlık bahsine de müracaat!

NAMAZLARDA SECDE

114- Secde de namazın bir rüknü olduğundan farzdır. Namaz kılan kimse, rükûdan sonra secdeye varır, rukû halinden daha fazla eğilir, cephesini - alnını, yüzünü, iki ayağını ve iki eli ile iki dizini yere veya yere bitişik bir şey üzerine koyar. Hak Teâlâ Hazretlerine tazimde bulunur. Bu secde her rekatta birbiri ardınca iki defa yapılır.

115- Namazda secde için yere alın konulduğu halde, burun konulmasa secde yine caiz olur. Şu kadar var ki böyle bir secde, bir özür bulunmayınca mekruhtur.

Bilâkis burun konulduğu halde alın konulmasa bakılır, eğer bir özür sebebiyle ise secde ittifakla caiz olur. Bir özürden dolayı değilse İmam-ı A'zam'a göre mekruh olmakla beraber caiz olur. İmameyn'e göre caiz olmaz.

116- Bir özür sebebiyle olsa da, yanak veya çene ile secde yapılamaz. Alında veya burunda secdeye mâni bir özür bulunsa imâ ile secde yapılır.

117- Secdede elleri, dizleri yere koymak mutlaka farz değildir, bilakis sünnettir. Ancak İmam Züfer'e ve İmam Şafiî ile İmam Ahmed'e göre farzdır.

— 141 —

118- İki ayağın veya bir ayağın parmakları yere konulmadıkça secde caiz olmaz. Tercih edilen görüş, budur. Bir ayağın yalnız bir parmağını veya ayağın yalnız üstünü yere koymak yeterli olmaz.

119- Secde edilecek yer, ayakların konulduğu yerden yüksek olunca bakılır, eğer yükseklik yarım arşın, yani on iki parmak (yaklaşık 34 cm) miktarı ise secde caiz olur, bundan fazla ise câiz olmaz.

120- Kalabalık veya başka bir özür sebebi ile dizler üzerine secde caizdir. Aynı şekilde kalabalık sebebi ile aynı namazı kılanların birbiri arkasına secde etmeleri de caizdir.

121- Bir kimse, başındaki sarığının bir büklümü veya sırtındaki bir elbisenin fazla miktarı üzerine secde edecek olsa, bakılır; eğer bunlar, temiz bir şey üzerine konulmuş olur ve sarığının büklümü de alnına bitişik bulunursa secde caiz olur, yoksa olmaz. Mutlaka yerin sertliğini duymak da lâzımdır. Bu sertliğin hissedilmesine mani olacak pamuk ve benzeri bir şey üzerine secde edilemez.

122- Atılmış yün, pamuk, saman, kar gibi bir şey üzerine secde edildiği takdirde bakılır; eğer bunlar sık ve sert olup hacimleri anlaşılırsa secde caiz olur. Fakat bunların içinde yüz kaybolup, hacimleri anlaşılmazsa ve böyle bir şeyin üzerinde yüz aşağıya tam yerleşerek karar bulacak olmazsa, secde caiz olmaz.

123- Çuval içinde bulunan buğday, arpa, pirinç, darı gibi hububat üzerine secde yapılabilir. Fakat çuval içinde bulunmayan buğday ve arpa üzerine secde yapılabilirse de, darı gibi kaypak şeyler üzerine secde yapılamaz.

124- Ufak bir taş üzerine secde edilemez. Fakat alnın çoğu bu taş ile beraber yere temas edecek olursa secde caiz olur.

125- Yere serilmiş olan herhangi temiz bir şey üzerine secde edilebilir, hatta bir özür sebebiyle olmasa veya serilmiş bulunduğu yer temiz bulunmasa bile. Yeter ki o yerin pis kokusu veya rengi gibi bir eseri belirmesin. Şu kadar var ki böyle bir şeyin yere serilmesi ya sıcaktan veya soğuktan korunmak veya elbiseyi tozdan, topraktan korumak için olmalıdır. Yoksa sırf alnı topraktan korumak için olursa mekruh olmaktan beri olamaz.

(İmam Mâlik'e göre kilim, keçe, posteki gibi yer cinsinden olmayan bir şey üzerine secde edilmesi mekruhtur.)

126- Sıcaktan veya soğuktan korunmak gibi bir özür sebebi ile temiz yere konulacak iki el üzerine secde edilebilir.

127- Üzerinde namaz kılınacak sergi, temiz bir elbise ise yukarı tarafını aşağıya getirip etekleri üzerine secde etmelidir. Çünkü bu, tevazuya daha yakındır.

128- Rukû ve sücud rukûnlarının yerine getirilmiş olması için rukû ve sücud denilebilecek kadar bu vaziyetlerde durmak kâfidir. Mutlaka üçer defa tesbih okunacak miktar durmak farz değildir. Fakat bunlarda sünnet miktarının en azı üçer kere tesbih okumaktır. Ortası beş, en güzeli de yedişer tesbih okumaktır. Tek başına namaz kılan, daha çok tesbihde bulunabilir. Fakat imam olan şahıs, cemaatin rızası bulunmadıkça üçten fazla tesbihde bulunamaz. Cemaati usandırmak, kaçırmak uygun değildir.

— 142 —

Rükûda tesbih:

" سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ = Sübhane rabbiye'l-azîm."

"Pek büyük olan Rabbim! Her türlü noksanlardan beridir, münezzehtir."

Secdedeki tesbih de:

" سُبْحَانَ رَبِّيَ اَلْأَعْلٰى = Sübhane rabbiyel-a'lâ"dır.

"Pek yüce kudret ve azametle vasıflanmış olan Rabbimi, bütün noksanlardan tenzih ederim, beri kılarım."

129- Her rekatta iki secde yapılır. Bunlardan biri kasten terk edilse namaz bozulmuş olur. Yanılarak terk edilse selâmdan sonra da hatırlansa namaza aykırı bir şey bulunmamış ise secdeye varılır. Daha sonra son ka'de (oturuş), iade edilerek sehiv secdeleri yapılır. Sehiv secdesi bahsine müracaat!

130- Secde, namazın en mühim bir ruknüdür. Secde, ALLAH Teâlâ'ya gösterilen tevazunun, tazimlerin en mükemmel nişanesidir. Bir hadis-i şerifte:

أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ

"Kulun Rabbi'sine -yani onun rahmetine- en yakın olduğu hal, secdeye varmış olduğu haldir. Artık -secdede- duayı çokça yapınız." {(*): Müslim: Salat;42 No;215, 1/350, Ebu Davud; Salat;152.No;875. 1/294. Nesâî; Tatbik;78, No:1137; 2/226}buyrulmuştur. Çünkü secde hali, en fazla bir mütevazilik ve ALLAH'ü Teâlâ'ya son derece yakın olma hali olduğundan, bu duaların kabul edilmesi kuvvetle ümit edilir.

Secdesiz bir namaz, namaz değildir. Mabud'umuzun manevî huzurunda yerlere kapanarak tazimlerini arz etmek istemeyen bir insan, kulluk vazifesini terk etmiş, Hak Teâlâ'ya manevi yakınlık şerefinden mahrum kalmış olur.

NAMAZLARDA KADE-İ AHİRE

131- Namazların sonunda teşehhüd (tahiyyatı okuyacak kadar) oturmak da namazın bir farzı, bir rüknüdür. Buna «Ka'de-i ahire = son oturuş» denir. Hatta kendisinden evvel başka ka'de bulunmasa bile. Sabah namazında olduğu gibi.

Teşehhüt miktarından maksat ise tahiyyatı okuyacak kadar müddettir.

اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيِّبَاتُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلٰي عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحِينَ اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

"Et-tehiyyatü lillahi ve's-salevatü ve't-tayyibat. Es-selamü aleyke eyyühe'n-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtüh. Es-selamü aleyna ve a'lâ ibâdillâhi's-salihîn. Eşhedü en la ilahe illALLAH. Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve rasulüh."

"Bütün dualar, senalar -veya bütün mülkler- ve bedenî, malî ibadetler, ALLAH Teâlâ'ya mahsustur. Bunlara başkaları müstehak olamaz. Selam da ve ALLAH Teâlâ'nın rahmetiyle bereketleri de -Ey şanı yüce Peygamber!- sana mahsustur. Ve selam bizlere ve ALLAH Teâlâ'nın salih kullarına olsun. Şahadet ederim ki -kesin olarak bilirim ki- ALLAH Teâlâ'dan başka hakiki Mabud

— 143 —

yoktur. Ve şehadet ederim ki, Hz. Muhammed Hak Teâlâ'nın kuludur ve peygamberidir." {(*): Beyhaki, es-Sünenü'l-Kübra; No:2882-2883-2884-2885; 2/493}

132- Bir kimse iki rekat sabah namazını kılıp da sonra oturmaksızın üçüncü bir rekata kalkarak bunun sonunda secde edecek olsa, bu namaz farz olmaktan çıkıp nafileye dönmüş olur. Bu sebeple bir rekat daha ilâve edilerek sonra oturmak lâzım gelir.

Aynı şekilde dört rekatlı bir farz namazının dördüncü rekatında ve akşam namazının üçüncü rekatında oturulmayıp da bir rekat daha kılınarak secdeye varılsa bu namaz da nafileye dönüşmüş olur. Bu halde kılınan namaz, sabah namazı ise dört rekatı müteakip hemen selâm verilir, ikindi gibi dört rekatlı bir namaz ise beşinci rekata bir rekat daha ilâve edip daha sonra selâm verilir. Sahih olan görüşe göre bu halde sehiv secdesi lâzım gelmez.

Bu mesele, İmam-ı A'zam ile İmam Ebû Yûsuf'a göredir. İmam Muhammed'e göre bu namaz esasen namaz olmaktan çıkar, nafile de olmuş olmaz.

133- Bir kimse, namazın sonunda teşehhüt (tahiyyatı okuyacak kadar) oturup da daha sonra namazdaki tilâvet secdesini hatırlayarak secdeye varsa namazı bozulur. Çünkü bu halde son ka'de (oturuş) bulunmamış sayılır. Ancak bu tilâvet secdesinden sonra tekrar teşehhüt miktarı oturursa namazı bozulmaz.

134- Son ka'de (oturuş)un tamamını uyku içinde geçiren bir kimse, uyandıktan sonra tekrar bir teşehhüt miktarı oturmazsa namazı bozulur. Çünkü uyku içindeki bir fiil, irade ile olmadığı için geçerli değildir. Bunun varlığı ile yokluğu müsavidir. Nitekim namazda uyku halinde yapılan kıyam, kıraat, rukû gibi fiillerde geçerli değildir.

TA'DİL-İ ERKÂNA RİAYET

135- Namazlarda tadili erkâna riayet, İmam Ebû Yûsuf'a göre bir rükün olduğundan farzdır. Bundan maksat, namazın kıyam, rükû, sücud gibi her rüknünü bir sükûnet ile yerine getirmek, bu rukûnları yaparken her uzvun yatışıp, hareket halinden beri bulunmasıdır. Meselâ rükûdan kıyama kalkarken vücut, dimdik bir hale gelmeli, sükûnet bulmalı, en az bir kere "

سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظِيمِ

Sübhanellah'il-azim" diyecek kadar ayakta durup daha sonra secdeye varmalıdır. Her iki secde arasında da böyle bir tesbih miktarı durmalıdır.

136- Tadili erkân, İmam-ı A'zam ile İmam Muhammed'e göre vaciptir. Bu sebeple birinci görüşe göre tadili erkâna riayet edilmeksizin kılınan bir namazı iade etmek = yeniden kılmak lâzımdır, ikinci görüşe göre ise bu halde yalnız sehiv secdesi lâzım gelir. Fakat böyle bir namazı iade etmek daha iyidir. Bununla ihtilâftan kurtulunmuş olur. Nitekim bir mekruh işlenerek kılınan namazları da yeniden kılmak vacib görülmüştür.

— 144 —

137- Namazdan manevî bir zevk alan şahıslar namazda tadili erkana riayet eder, acele etmekten sakınır, acele etmeyi tazime, âdaba aykırı görürler.

Hayatın en faydalı, en kıymetli saatleri, ibadet ile geçen vakitlerdir. Boş yere veya geçici bir fayda uğrunda saatlerini, günlerini harcayan insanların, namaz gibi değeri çok yüksek bir ibadetten, ebedî bir saadet vesilesinden, ilahi bir huzur neşesinden bir ân evvel çıkıp kurtulmaya çalışmaları pek garip, pek acınacak bir hal değil midir?

NAMAZDAN KENDİ İRADE VE FİİLİ İLE ÇIKMAK

138- Namaz kılanın, kendi iradesine bağlı olan bir fiil ile namazdan çıkması da İmam-ı A'zam'a göre bir rükün olduğundan farzdır. Buna «Huruc bi sun'ıhi» denir. Fakat bu İmameyn'e göre farz değildir. Bu ihtilâf üzerine aşağıdaki iki mesele ortaya çıkar.

139- Bir kimse, namazın sonunda teşehhüt (tahiyyat okuyacak kadar) oturduktan sonra kasten, namazı bozucu bir harekette bulunsa, meselâ gülse veya konuşsa veya bir şey yeyip içse namazı ittifakla tamam olmuş olur. Fakat kendisinden kasıtlı olmaksızın abdesti bozucu bir şey meydana gelse bu halde İmameyn'e göre yine namazı tamam olmuş olur. Fakat İmam-ı A'zam'a göre tamam olmuş olmaz. Bilakis hemen abdest alıp kendi isteği ile namazdan çıkması lâzım gelir. Yoksa namazı bâtıl olur.

140- Bir kimse, son ka'de (oturuş)ta teşehhüt miktarı oturduktan sonra henüz iradesi ile namazdan çıkmadan namaz vakti çıksa veya başka bir namaz vakti girse namazı İmameyn'e göre tamamdır, İmam-ı A'zam'a göre ise bozulmuş olur. Çünkü bu namaza kendi irade ve fiili ile son vermiş değildir.

NAMAZLARIN VACİBLERİ

141- Namazların farzları olduğu gibi bir kısım vacipleri de vardır, bu vaciplere riayet ile namazın farzları daha güzel yapılmış, noksanları giderilmiş olur. Şöyle ki:

1. Namaza başlarken yalnız " اللّٰه = ALLAH" ism-i celili gibi sırf tazimi ifade eden bir lafız ile yetinilmeyip, tekbiri ifade eden bir tabirin de bulunması, meselâ " اَللّٰهُ أَكْبَرُ = ALLAH'ü ekber" denilmesi vaciptir.

2. Namazlarda Fatiha sûre-i celilesini okumak vaciptir. Fatiha'yı şerife'yi okumak, diğer üç mezhep imamına göre ise farzdır.

3. Namazlarda farz olan kıraatin ilk iki rekata tahsis edilmesi vaciptir.

4. İlk iki rekattan her birinde bir defa Fatiha'yı şerife okunup tekrar edilmemek vaciptir.

5. Fatiha'yı şerife'yi okunacak diğer sûrelerden veya ayetlerden evvel okumak vaciptir.

6. Fatiha'yı şerife'ye, başka bir sûre veya bir sûre yerine geçecek miktar ayet-i kerime ilâvesi vaciptir. Şöyle ki, farz namazların ilk evvelki rekatlarında

— 145 —

Fatiha'dan sonra diğer bir sûre veya bir sûreye denk bir miktar ayet-i kerime okunması vacip olduğu gibi, vitir ile nafile namazların her rekatında Fatiha ve Fatiha'dan sonra bir sûre veya bir miktar âyet-i kerime okunması da vaciptir.

(Fatiha'ya başka bir sûrenin veya âyetin zam ve ilâvesi, diğer üç mezhep imamına göre sünnettir.)

7. Münferid = tek başına namaz kılan kimse, sabah, akşam, yatsı namazlarında kıraati dilerse sesli ve dilerse sessizce yapar. Geceleyin kılacağı nafile namazlarda da böylece serbesttir. Fakat öğle, ikindi ve gündüzün kılacağı nafile namazlarda sessizce okuması vaciptir.

8. Cemaatle kılınan namazlardan sabah, cuma, bayram, teravih, vitir namazlarının her rekatında, akşam, yatsı namazlarının ilk iki rekatlarında sesli, öğle ve ikindi namazlarının bütün rekatları ile akşam namazının üçüncü ve yatsı namazının da son iki rekatlarında sessizce kıraatte bulunmak vaciptir.

9. Vitir namazında kunut, yani dua okumak ve kunut tekbirini almak vaciptir. Bu İmam-ı A'zam'a göredir. İmameyn'e göre ise bunlar sünnettir.

10. Kazaya kalan bir namaz, gündüzün cemaatle kılınsa bakılır: Eğer sabah namazı gibi sesli kıraat olunması lâzım gelen bir namaz ise yine sesli kıraat olunur, yoksa sessizce kıraat icap eder. Tek başına namaz kılan ise serbesttir. Sesli kıraat olunacak bir namazda sesli kıraatte bulunabilir. Bir rivayete göre ise serbest olmayıp gündüz kaza edeceği herhangi bir namaz da sessiz okunması vaciptir.

11. Secdede yalnız alın ile yetinilmeyip alın ile beraber burnun da yere konulması vaciptir.

12. Üç veya dört rekatlı namazlardaki birinci ka'de (oturuş) vacibtir.

13. Namazların her ka'desinde teşehhütde bulunmak, yani tahiyyatı okumak vaciptir.

14. Namaz içinde okunan secde ayetinden dolayı tilâvet secdesinde bulunmak vaciptir.

15. Namazda yanılarak terk edilen vaciplerden dolayı sehiv secdelerinde bulunmak vaciptir.

16. İki bayram namazının üçer zevaid (ilave) tekbirleri vaciptir. Bu namazlarda birinci rekatların rukû ve sücud tekbirleri sünnettir. İkinci rekatlarının rukû tekbirleri ise vacip olan zevaid tekbirlere yakın olduğu için vâciptir.

17. Namazların farzlarında tertibe riayet etmek ve iki farz arasına farz olmayan bir şeyin girmesine meydan vermemek vaciptir. Farz olan kıyamdan sonra rükûya, rükûdan sonra secdeye gidilmesi gibi.

18. Vâciplerden her birini de yerinde yapıp, tehir etmemek vaciptir. Kıraattan sonra bir müddet yanılarak tefekküre dalıp, daha sonra rükûya varılması gibi.

19. Namazların sonunda selâm vermek, yani evvelâ sağ tarafa, sonra da sol tarafa yüzü çevirerek " اَلسَّلَامُ = Es-selâm" demek vaciptir." عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ

— 146 —

= Aleyküm ve rahmetüllah = Selam ve ALLAH'ın rahmeti sizin üzerinize olsun." denilmesinin vacip olduğu ise açıkça beyan edilmiş değildir. Bir görüşe göre sol tarafa selâm verilmesi sünnettir. Namazdan çıkılması ise fıkıh alimlerinin çoğuna göre yalnız bir selâm ile meydana gelir, bununla namaz bitmiş olur. Artık bu selâmı vermiş olana, başkasının uyması sahih olamaz. Meşhur olan görüş budur.

NAMAZLARIN SÜNNETLERİ

142- Namazların bir kısım da sünnetleri vardır. Bu sünnetler namazların vaciplerini tamamlar, onlardaki kusurları gidermeye ve fazla sevaba vesile olur. Sünnetlere riâyet ve devam etmek Rasulullah (S.A.V)e bir sevgi nişanesidir. Bununla beraber bu sünnetleri terk etmek, namazın bozulmasını, iadesini icap etmez. Şu kadar var ki, hafife alınmaksızın kasten terk edilmesi bir günahtır, (Peygamber Efendimiz S.A.V'in şefaatinden) bir mahrumiyettir. Fakat istihfaf edilmesi, yani bir sünnetin hak görülmemesi, hikmetten uzak, abes sayılması, -neûzü billâh = ALLAH'a sığınırız- kâfirliktir. Çünkü sünnet de şer'î hükümlerden, esaslardan biridir.

Namazlardan evvel veya namazların içinde başlıca sünnet olan şeyler, şunlardır:

1. Beş vakit namaz ile cuma namazı için ezan ve ikamet sünnettir.

Şöyle ki, vaktinde cemaatle eda olunan her farz namaz için ezan ve ikamet sünnet olduğu gibi, kazaya kalıp cemaatle kılınacak farz namazlar için de sünnettir.

Birden fazla namazlar, cemaatle kaza edileceği takdirde bunlardan yalnız ilk kılınacak namaz için ezan okunur, sonra gerek bu namaz için ve gerek bunun ardınca kılınacak diğer kaza namazları için birer ikamet ile yetinilir.

Kendi evlerinde tek başlarına namaz kılacak erkekler için ezan ile ikamet, müstehaptır. Gerek misafirler için ve gerekse cemaatle namaz kılacaklar için ezan ile ikameti terk etmek ise mekruhtur.

Cuma günü şehirde bulundukları halde mazeretleri sebebi ile cuma namazını kılamayanlara öğle namazını kılarken ezan ve ikamet lâzım gelmez. Kadınlar için de ezan ve ikamet sünnet değildir. Ezan ve ikamet bahsine müracaat!

2. İftitah tekbirini alırken ellerin yukarıya kaldırılması sünnettir.

Şöyle ki, erkekler ellerini baş parmakları kulaklarının yumuşaklarına değecek kadar, kadınlar da ellerini parmaklarının uçları omuzlarına kavuşacak şekilde memelerinin hizasına kadar kaldırıp o vaziyette " اَللّٰهُ أَكْبَرُ = ALLAH'ü ekber" derler. Ellerin içleri kıbleye yönelik bulunmalıdır. Birbirine yönelik de bulunabilir.

(Diğer üç mezhep imamına göre, erkekler de ellerini yalnız omuzlarının hizasına kadar kaldırırlar.)

3. Tekbir için eller kalkarken parmakların araları zorlama olmaksızın biraz açıkça bulunması sünnettir.

4. İmam olan şahsın tekbirleri ve rükûdan kıyama kalkarken:

— 147 —

سَمِعَ اللّٰهُ لِمَنْ حَمِدَهُ = Semiallahü limen hamideh = ALLAH Teâlâ kendisine hamd edenin hamdini kabul buyurur" cümlesini ve namazın sonunda iki tarafa vereceği selâmı, ihtiyaç miktarı seslice yapması sünnet olduğu gibi cemaatin rükûdan kalkarken gizlice:

أَللَّهُمَّ رَبَّنَا وَلَكَ الْحَمْدُ = ALLAHümme rebbena ve lekel hamd = Ey Rabbimiz olan ALLAH'ü Azimüşşan! Hamd de sana mahsustur." demesi, tekbirler ile selâmı gizlice yapması da sünnettir. Tek başına namaz kılan, rükûdan kalkarken hem " سَمِعَ اللّٰهُ لِمَنْ حَمِدَهُ = Semi-ALLAH'ü limen hamideh" hem de: " أَللَّهُمَّ رَبَّنَا وَلَكَ الْحَمْدُ = ALLAH'ümme rebbena ve lekel hamd" der.

5. Namazların evvelinde gizlice:

سُبْحَانَكَ أَللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ وَتَبَارَكَ اسْمُكَ وَتَعَالٰى جَدُّكَ وَلَا اِلٰهَ غَيْرُكَ

"Sübhaneke'llahümme ve bi hamdik. Ve tebare kesmük ve Teâlâ ceddük ve lâ ilahe gayrük = Ey ALLAH'ım! Seni tesbih ve tenzih eder, sana hamd'ü senada bulunurum. Senin mukaddes ismin mübarektir ve senin azamet ve celalin pek yüksektir ve senden başka hak ma'bud yoktur." okunması, bundan sonra Fatiha'dan evvel yine gizlice "Euzü-Besmele" yani:

أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

"Euzü billahi mine'ş-şeytanirracim. Bismillahirrahmanirrahim."

"ALLAH tarafından kovulmuş olan şeytanın şerrinden ALLAH'ü Tealâ'ya sığınırım. Rahman ve Rahîm olan ALLAH'ü Teâlânın adı ile başlarım." okunması ve diğer rekatlarda da Fatihadan evvel besmele-i şerife okunup, Fatihaların sonunda gizlice «Amin» denilmesi sünnettir. Bu hususta imam ile cemaat ve tek başına namaz kılan arasında fark yoktur. Şu kadar var ki cemaat, Fatiha'yı şerife'yi okumayacağı için eûzü besmele de okumaz.

"Amin"in manası: "Dualarımızı kabul buyur" demektir.

Her rekatta Fatiha'yı şerife'den evvel besmele-i şerife'yi okumak, en sahih kabül edilen bir görüşe göre ise vâciptir. Fatihadan sonra okunacak surelerin evvelinde besmele-i şerife okunmaz. Yalnız İmam Muhammed'e göre sessizce kılınacak namazlarda bu surelerin başında da besmele-i şerife okunur.

6. Namazda erkeklerin sağ ellerini göbeklerinin altında olarak sol elleri üzerine koymaları ve baş parmakları ile serçe parmaklarını halka şeklinde bulundurarak bununla sol bileklerini tutup diğer üç parmaklarını kolları üzerine uzatmaları, kadınlarda halka etmeksizin sağ ellerini göğüsleri üzerinde tam sol elleri üzerine koymaları sünnettir.

7. Namaz arasındaki tekbirler, yani kıyamdan rükûya, secdelere gidilirken ve secdelerden kalkılırken " اَللّٰهُ أَكْبَرُ = ALLAH'ü ekber" denilmesi ile, tesmi'ler

— 148 —

yani rükûdan kıyama kalkılırken " سَمِعَ اللّٰهُ لِمَنْ حَمِدَهُ = SemiALLAHü limen hamideh" denilmesi sünnettir.

8. Rukû ve sücud tesbihleri, yani rukû halinde en az üç kere "

سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ

= Sübhane rabbiye'l-azîm" denilmesi, secde halinde de en az üç kere " سُبْحَانَ رَبِّيَ اَلْأَعْلٰى = Sübhane rabbiye'l-â'lâ" denilmesi sünnettir.

9. Rukû halinde erkeklerin elleri ile parmakları arası açık olarak dizlerini tutmaları sünnettir. Kadınlar bu halde parmaklarını açıkça bırakmaz ve dizlerini tutmazlar, ellerini dizleri üzerine koymakla yetinirler.

10. Kıyamda bir özür bulunmadığı takdirde iki ayağın arasını dört parmak kadar açık bulundurmak sünnettir.

11. Tahiyyata oturuş ile celse (iki secde arasında oturuş) hallerinde erkeklerin sol ayaklarını döşeyerek üzerlerine oturmaları ve sağ ayaklarını güçleri nispetinde kıbleye yönelik dikmeleri, kadınların da sol ayaklarını sağ taraflarına yatık bulundurarak yere oturmaları sünnettir. Bu oturmaya «teverrük» denir.

12. Rükûda erkeklerin inciklerini dik tutmaları, kadınların da dizlerini bükük bulundurmaları sünnettir. Bu halde erkeklerin arkaları düz tutulmuş, kadınların arkaları ise biraz yukarıya meyilli bulunmuş olur.

13. Secdeye varılırken evvelâ dizleri, sonra elleri, sonra da yüzü yere koymak, secdeden kalkarken de önce yüzü, sonra da elleri dizleri üzerine koyarak yerden kaldırmak sünnettir. Ancak buna gücü yetmezse, o halde el ile yere dayanarak kalkmak caiz olur.

14. Ka'de (oturuş)larda ve secdeler arasındaki celselerde ellerin kıbleye karşı bir halde oyluklar üzerine konulup dizlerin tutulması sünnettir.

15. Ka'delerdeki teşehhütlerde " لَا اِلٰهَ = lâ ilâhe" denirken sağ elin şahadet parmağı kaldırılıp اِلَّا اللّٰهُ " = illallah" denirken indirilmesi sünnettir. Bu halde baş parmak ile orta parmak halka edilip diğer iki parmak bükülmelidir. Bir çok kimseler, bu sünneti yerinde yapamazlar, bu sebeple bunun terk edilmesini uygun görenler de vardır.

16. Farzların, vitir namazının ve müekked sünnetlerin son ka'de (oturuş)larında, gayri müekked sünnetler ile diğer nafile namazların da her ka'desinde tahiyyattan sonra Nebiyyi Ekrem Efendimize selât-ü selâm okumak sünnettir.

أللَّهمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدَنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلٰى سَيِّدِنَا اِبْرَاهِيمَ وَعَلٰى آلِ سَيِّدِنَا اِبْرَاهِيمَ اِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلٰى سَيِّدِنَا اِبْرَاهِيمَ وَ عَلٰى آلِ سَيِّدِنَا اِبْرَاهِيمَ اِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

"ALLAHümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed. Kema salleyte ala seyyidina İbrahime ve ala ali seyyidina İbrahime inneke hamidün mecid. Ve barik ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed, kema barekte ala seyyidina İbrahime ve ala ali seyyidina İbrahim inneke hamidün mecid."

— 149 —

"Ey ALLAH'ım! Efendimiz, büyüğümüz velinimetimiz Muhammed'e ve Efendimiz Hz. Muhammed'in aile efradına rahmet et! Onların şeref ve değerini yücelt! Hz. İbrahim'e ve Hz. İbrahim'in aile efradına rahmet ettiğin gibi! Şüphe yok ki, Sen Hamid'sin (bütün hamd-ü sena) Mecid'sin bütün azamet ve celal sana mahsustur. Ve Efendimiz Hz. Muhammed'i ve Efendimiz Muhammed'in aile efradını mübarek kıl, onların feyiz ve bereketini daima artır. Hz. İbrahim'i ve Hz. İbrahim'in aile efradını mübarek kıldığın gibi! Şüphe yok ki, Sen Hamid'sin (bütün hamd-ü sena) Mecid'sin bütün azamet ve celal sana mahsustur." {(*): Buhari; Enbiya: 12; No:3190; 3/1233 Müslim; Salat:17; No:405; 1/305 Ebu Davud; Salat:178; No:977; 1/321 Tirmizi; Vitir:20; No:473; 2/26 Nesâi; Salat:49; No:1285; 3/45 İbn-i Mace; İkame-i Salat:25; No:904; 1/293}

17. Bütün namazların son ka'de (oturuş)larında salât ve selâmdan sonra iki tarafa selâm vermeden evvel dua edilmesi sünnettir. Bu dua, Ku'ran'ı Kerim'in mübarek dua ayetlerinden biriyle yapılmalı veya bunlara benzer bulunmalıdır. Kullardan istenilebilecek şeyler hakkında namazda dua edilmesi, meselâ "Ya Rabbi! Bana şu kadar para ver" denilmesi caiz görülmemektedir. Namazların sonunda uygun olan:

رَبَّنَا آتِنَا فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى اْلآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

"Rabbena atina fi'd-dünya haseneten ve fi'l-ahireti haseneten ve kînâ azabe'n-nâr."

"Ya Rabbi! Bize dünyada bir güzellik, ahirette de bir güzellik -bir güzel nimet ve saadet- ver. Ve bizi cehennem azabından koru." ayet-i kerîmesinin {(*): Bakara suresi: 201} okunmasıdır.

18. Namazların sonunda selâm verirken yüzün evvelâ sağ, sonra sol tarafa döndürülmesi sünnettir.

19. Sütre edinmek sünnettir. Şöyle ki sahrada ve benzeri açık yerlerde namaz kılan kimse, önünden başkasının geçmesi muhtemel olunca sağ veya sol kaşı hizasına en az bir arşın (yaklaşık 68 cm.) boyunda kalın veya ince bir ağaç diker, dikilmesi mümkün olmazsa, ağacı boyuna uzatır veya önüne böyle uzunlamasına bir çizgi çizer. Enine yarım daire şeklinde bir çizgi çizmesi de caizdir. Direk, sandalye gibi şeyler de sütre vazifesini görür.

Cemaatle kılınan namazlarda yalnız imamın önünde sütrenin bulunması kâfidir. Namaz kılanın önünden geçilmesi edebe aykırıdır, günahtır, bundan sakınmalıdır. Namaz kılan, önünden geçecek kimseyi men için " سُبْحَانَ اللّٰهِ = Sübhanellah" diyebilir veya eli ile veya gözüyle veyahut başı ile hafifçe işaret edebilir. Sütrenin bulunması, namaz kılanın kalp huzuruna, namazını derli toplu kılmasına yardım eder, onun gözlerini sütrenin gerisinden men edip, hayal gücünün etrafa dağılmasına mâni olur.

— 150 —

NAMAZLARIN ÂDABI

143- Namazların bir kısım âdabı vardır. Bunlar birer mendup demektir. Bunları terk etmek, gerçi kınamayı gerektirmez, bir günah sayılmaz. Fakat bunlara riayet edilmesi daha faziletlidir, daha fazla sevap kazanmaya sebeptir. Şuurlu bir müslüman, namazın ne büyük bir ibadet olduğunu bilir, namaz sayesinde Ezeli ve Rahim olan Mabud'unun manevî huzurunda bulunduğunu anlar, O Mukaddes Mabud'unun kendisini görüp bildiğini düşünerek son derece edebe rîayet eder, dış görünümü pek mütevazi bir hal alır, iç alemi -kalbini mümkün mertebe masiva (ALLAH'tan başka her şey)den, adi- bayağı düşüncelerden, dünyalık alakalardan korumaya çalışır. Bunun içindir ki: "

صَلَاةَ إِلَّا بِحُضُورِ لَا الْقَلْبِ

= Namazın kemali ancak kalp huzuru iledir." {(*): Deylemi, Firdevs; No:7935. 5/195 ( لِمَنْ لَمْ يَتَخَشَّعْ lafzıyla.) denilmiştir.}

NAMAZLARIN BAŞLICA ÂDABI ŞUNLARDIR

1. Namazda maddi ve manevi bir sükûnet, bir huzur, bir tazim- korku içinde bulunmak.

2. Üst elbiseyi açık bulundurmayıp düğmelemek ve erkekler için iftitah tekbirini alırken ellerini - mevcut ise- yen (kol ağzı)ndan çıkarmak.

3. Namaz kılarken kıyamda secde yerine, rükûda ayakları üzerine, secdede burnun iki kanadına, ka'dede kucağa, selâmda da sağ ve sol omuz başlarına bakmak.

4. Rukû ve sücud tesbihlerini, -tek başına namaz kılan için- üçten fazla yapmak.

5. İkamet alınırken: " حَيَّ عَلَى الْفَلَاحِ = Hayye ale'l-felah = Haydin felaha!" denildiğinde imam ile cemaatin ayağa kalkması.

İmam, mihraba yakın bulunmazsa her saf, imam aralarından geçeceği zaman ayağa kalkar.

6. İmam için " قَدْ قَامَتِ الصَّلَاةُ = Kad kameti's-salâh = namaz başladı" denildiği anda namaza başlamak. İmam olan şahıs bu hareketiyle müezzin olan şahsı tasdik etmiş olur. Bununla beraber ikamet bittikten sonra namaza başlamasında da bir sakınca yoktur. Hatta İmam Ebû Yûsuf ile diğer üç mezhep imamına göre uygun olan da budur.

İkamet alınırken camiye giren kimse, oturur, cemaatle beraber ayağa kalkar. Yoksa ikametin bitmesini ayakta beklemez.

— 151 —

7. Namazda esnemek halinde ağzı tutmak ve dudakları, dişlerle olsun kapamak, mümkün olmazsa, sağ el ile kapamak, öksürüğü ve geğirmeyi mümkün mertebe gidermek.

Bütün bunlar, güzel görülmüştür. İbadet esnasında yapılması lâzım gelen tazimler kısmındandır.

EZAN VE İKAMET

144- Ezan, lugatta i'lam, bildirmek demektir. Şer'i şerifte, «Farz namazlar için muayyen vakitlerde malum şekilde okunan mübarek sözlerden ibarettir.» Ezan okuyan şahsa «müezzin» denir.

Farz namazlar için ezan, yani bu namazların kılınacağını ilân, kitap ile, sünnet ile sabittir. Fakat müslümanlığın başlangıcında bildiğimiz şekilde ezan okunmazdı. Bir aralık namaz vakti olunca " اَلصَّلَاةَ اَلصَّلَاةَ = Es-salâte es-salâte, Namaza! Namaza!" veya " اَلصَّلَاةُ جَامِعَةٌ = es-salâtü camiatün, namaz toplayıcıdır" yani namaz müslümanların güzel bir cemaat halinde yaşamalarına vasıtadır, bir takım güzellikleri ve şükrün her çeşidini içermektedir" diye nida edilmişti. Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in hicretinin birinci senesinde Medine-i Münevvere'de Mescid-i Nebevî inşaatı bitmiş, Ashab-ı Kiram, düzenli bir halde toplanarak cemaatle namaz kılmaya başlamışlardı, işte bu sırada Rasul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz namaz vakitlerinin ilânı hususunda Ashab-ı Kiram ile istişarede bulundu. Nihayet Ashab-ı Kiram'dan bazı şahısların aynı şekilde görmüş oldukları sadık bir rüyayı ve onu doğrulayan bir vahye dayalı bildiğimiz şekilde ezan okunmaya başlanmıştır ki bu, erkekler hakkında vacip kuvvetinde bir sünneti müekkededir. Müslümanlığın en büyük şiârından biridir. Peygamber (S.A.V) Efendimiz'in hicreti bahsine de müracaat!

Ezan-ı Muhammedî vasıtası ile halka hem namaz vakitleri ve namazların kılınacağı bildirilmiş oluyor, hem de namazın dünya ve ahirette kurtuluşa sebep olacağı söylenilmiş oluyor, bununla beraber bütün cihana karşı da İslâm dininin en mukaddes esasları ilân edilmiş bulunuyor.

Gerçekten yeryüzünde namaz vakitleri muhtelif saatlere rastlamaktadır. Bu sebeple hiç bir saat yoktur ki; İslâm mabedlerinin yüksek minarelerinden bütün insaniyet alemine ALLAH Teâlâ'nın varlığı, birliği, azameti, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in risâleti, namazın dünya ve ahirette kurtuluşa vesile olduğu birer yüksek sedâ ile ilân edilmiş olmasın. Ne şerefli bir irşat vazifesi! Ezan ile ikamete dair bir takım hükümler vardır. Şöyle ki:

l. Ezan, şu mübarek kelimelerden ibarettir.

اللّٰه أَكْبَرُ اللّٰه أَكْبَرُ اللّٰه أَكْبَرُ اللّٰه أَكْبَرُ
أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ
— 152 —
أَشْهَدُ أَنَّ مُحمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ أَشْهَدُ أَنَّ مُحمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
حَيَّ عَلَى الصَّلَاةِ حَيَّ عَلَى الصَّلَاةِ
حَيَّ عَلَى الْفَلَاحِ حَيَّ عَلَى الْفَلَاحِ
اللّٰه أَكْبَرُ اللّٰه أَكْبَرُ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ

"ALLAH'ü ekber, ALLAH'ü ekber, ALLAH'ü ekber, ALLAH'ü ekber Eşhedü en lâ ilahe illALLAH, Eşhedü en lâ ilahe illALLAH

Eşhedü enne Muhammede'r-resûlüllâh, Eşhedü enne Muhammede'r-resûlüllâh

Hayye ale's-salâh, Heyye ale's-salâh Hayye ale'l-felâh, Hayye ale'l-felâh

ALLAH'ü ekber, ALLAH'ü ekber lâ ilâhe illALLAH."

Memleketimizde bir müddet şu terceme okunmuştu:

{(*): Ezan, İslam'ın değişmez bir simgesidir. Dünyanın neresinde olursa olsun, müslüman varlığının ve kimliğinin bir göstergesidir. Aslî (özgün) dilinde okunması konusunda onbeş asırlık bir uygulama ve bir ittifak söz konusudur. Ezan'ın asıl gayesi vaktin girdiğini bildirip, namaza davet olduğundan değişik dilleri konuşan müslümanların hepsine bu davetin ulaştırılması, ancak yine hepsinin ortak bilincine hitap etmekle olur ki, bunun yolu da bilinen aslî lafızlarıyla okunmasından geçer. Herkesin konuştuğu veya dilediği dilde ezan'ın okunması halinde birçok kargaşanın, çekişmenin ve bölünmenin ortaya çıkacağı açıktır. Böyle bir uygulama beraberliği zedeleyeceği, toplumsal bütünlüğü bozacağı, ibadetlerden beklenen asıl gayeyi ortadan kaldıracağı için de mahzurludur.

Ne ilginçtir ki: Memleketimizde cami cemaatının, namaz kılanların "Türkçe ezan" diye bir problemi ve isteği yoktur. Cami ile, namaz ile uzaktan-yakından ilgisi olmayan, kimselerin ezan hakkında görüş belirtmesi normal mi?... Camiye uğramayan, namaz kılmayan kimseyi ezan niçin ilgilendirir, anlamak mümkün değil! ALLAH hidayet versin. Amin.}

"Tanrı uludur, Tanrı uludur. Tanrı uludur. Tanrı uludur. Şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrı'dan başka yoktur tapacak. Şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrı'dan başka yoktur tapacak. Şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrı'nın elçisidir Muhammed, şüphesiz bilirim, bildiririm Tanrının elçisidir Muhammed. Haydin namaza, haydin namaza. Haydin felaha, haydin felaha. Tanrı uludur, Tanrı uludur. Tanrıdan başka yoktur tapacak."

Sabah namazında iki kere «Hayye ale'l-felâh>= Haydin felaha» dan sonra iki kere:

اَلصَّلَاةُ خَيْرٌ مِنَ النَّوْمِ

= Es-salâtü hayrün minen nevm = Namaz uykudan hayırlıdır" diye

2. Erkekler tarafından gerek tek başına ve gerek cemaatle farz namaza başlanılacağı sırada ikamet yapılır. Yani mübarek ezan kelimeleri aynen okunur. Şu kadar var ki iki kere "Hayyealel-felah"dan sonra "Kad kameti's-salâtü kadkameti's-salat" denir ki, tercümesi "namaz başladı, namaz başladı"dır. Bu "salat" kelimeleri üzerinde durulunca "salah" diye okunur.

— 153 —

Bir de ezanda her cümlenin arası bir duraklama ile ayrılır, ikinci cümlelerde ses biraz daha yükseltilir ki buna «teressül» ve «irtisal» denir. İkamette ise duraklama yapılmaz, sürat gösterilir ki, buna da «hadr» denilir.

{(*): ÇOK ÖNEMLİ NOT:

اَلْأَذَانُ جَزْمٌ وَ الْإِقَامَةُ جَزْمٌ

"Ezan cezm edilir ve ikamet cezm edilir...." hadis-i şerifi hükmünce ezan ve ikametin kelimeleri cezimlidir ki, gerek tekbirler, gerek diğer cümleler birbirine bitiştirilmemek üzere sonları cezimli olarak okunur. Tekbirlerin bitiştirilmesi halinde "ekber" kelimesinin sonundaki "rı" harfi "ALLAH" lafzı celalindeki hemzenin "e" sesinin nakledilmesiyle "a" yani, "ALLAH'ü ekberallahü ekber" şeklinde okunur. "ALLAHü ekberullahü ekber." şeklinde okunması yanlıştır. Maalesef ezan okuyanların büyük bir kısmı bundan gafildir. (Nimet-i İslam}

3. Cumadan başka bir farz için birden fazla ezan ve hiç bir farz için birden fazla ikamet meşru değildir. Bu sebeple bir cami-i şerifte ezan ve ikametle vakit namazı alışılmış bir şekilde kılındıktan sonra tekrar cemaatle veya tek başına bazı kimselerin kılacakları aynı namaz için ne ezan okunur, ne de ikamet alınır. Vitir, bayram, teravih ve diğer nafile namazlarda ikamet yoktur.

4. Evde veya kırda kılınacak farz namazlar için de hem ezan hem de ikamet daha faziletlidir. Bununla beraber, bunlar da yalnız ikamet ile yetinilebilir. Fakat ezan ile yetinmek mekruhtur.

5. Bir namaz için daha vakti gelmeden ezan okumak caiz değildir. Böyle bir ezanı iade lazım gelir. Çünkü bununla vaktin geldiğini haber vermek faydası hasıl olmuş olmaz. Ancak İmam Ebû Yusuf ile diğer üç mezhep imamlarına göre yalnız sabah namazı için vaktinden evvel ezan okunması caizdir.

6. Ezan ile ikametin arasını biraz ayırmak uygundur. Şöyle ki akşam ezanından sonra üç kısa âyet okunacak kadar bir ara verilmeli, sonra ikamette bulunmalıdır. Diğer vakitlerde ise her iki rekatında oniki âyet okunarak iki veya dört rekat namaz kılınacak kadar bir ara verilmelidir.

7. Ezan ve ikamet vakit namazları için sünnet olduğu gibi kaza namazları için de sünnettir. Çünkü bunlar, vakitlerin değil, namazların sünnetlerindendir.

8. Birden fazla kaza namazları başka başka meclislerde kaza edildiği takdirde, her biri için ezan ve ikamet lâzımdır. Bir mecliste kaza edildiği takdirde ise her biri için ayrıca bir ezan ve ikamet daha faziletli ise de -ilk kaza edilecek namaz için ezan ve ikamet getirildiği takdirde-diğerleri için yalnız ikamet de yeterli olur.

9. İkamet ile namaz arasında yemek, içmek veya yıkanmak gibi bir şey vaki olsa, ikameti iade etmek gerektir. Fakat ikamet alan kimse, ika-metten sonra sünnet kılsa veya imam ikametten sonra hazır olsa, ikamet iade edilmez.

10. Müezzin olan şahsın sünneti bilen, takva sahibi olması müstehaptır. Cahillerin, fâsıkların ezan okumaları mekruhtur.

11. Sarhoşun, deli ile henüz iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayıramayan çocuğun okuyacağı ezanı iade etmek mendup veya vaciptir. Akıllı olan bir çocuğun ezan okuması da bir rivayete göre mekruhtur.

— 154 —

12. Ezanı oturarak okumak mekruhtur. Ancak yalnız kendisi için okuyacak olursa o zaman mekruh olmaz. Seferi olan kimseden başkası için ezanı binekli-vasıta içinde okumak da mekruhtur.

13. Ezanda telhin, yani ezan kelimelerini, harflerini caiz-sahih olacak şekilde okumamak mekruhtur.

14. Kadınların, bunakların, cünüplerin ezan okumaları veya ikamette bulunmaları mekruhtur. Bunların ikametleri değilse de okudukları ezanlar iâde edilmelidir. Çünkü ezanın tekrar edilmesi cuma gününde olduğu gibi meşrudur.

Abdestsiz kimselerin de ikamette bulunmaları mekruhtur.

15. Müezzin, cemaatin haline bakmalıdır. Cemaat bir namazın vaktiyle kılınmasını istediği takdirde hemen ikamette bulunmalı, mahalle reisi veya benzeri şahısların gelmelerini beklememelidir. Çünkü bunda riya, dalkavukluk ve cemaate eziyet vardır.

16. Müezzin, ezanda ve ikamette ayakta olarak kıbleye yönelir. " حَيَّ عَلَى الصَّلَاةِ = Hayye ale's-salah = Haydin namaza." derken sağ tarafa, " حَيَّ عَلَى الْفَلَاحِ = Hayye ale'l-felah = Haydin felaha." derken de sol tarafa döner. Minarede ise görülecek lüzuma göre sağ taraftan sol tarafa doğru dolaşarak okur bitirir ve ezanda sesinin yükselmesine yardım etsin diye iki parmağının uçlarını iki kulağına tıkamış bulunur.

17. Sesi yükseltmek, güzelleştirmek gibi bir özür, meşru bir gaye sebebiyle olmaksızın ikamet esnasında tenahnüh = boğazı temizlemek mekruhtur. Ezan ve ikamet esnasında müezzinin söz söylemesi de mekruhtur. Hattâ bu esnada kendisine verilecek bir selâmı bile almaz.

18. Ezan okunurken işitenlerin sözü kesmeleri, hatta Kur'an okuyan kimsenin de durup ezanı dinlemesi daha faziletlidir. Diğer bir görüşe göre mescit içinde veya kendi evinde Kur'an okumakta bulunan kimse, okumasına devam eder. Ancak kendi mahallesinin mescidinde ezan okunursa o zaman devam etmez. Bununla beraber ezan esnasında işitenlerin söz söylemelerinin mekruh olmadığı da beyan olunmaktadır.

19. Ezanı ve ikameti işiten kimsenin bunları kendi kendine müezzin gibi okuması ve ancak

"Hayye ale's-salâh, Hayye ale'l-felah" denirken kendisinin "

لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ

= Lâ havle ve lâ kuvvete illa billah = Günahtan dönmek, çekinmek, itaata güçlü bulunmak ancak ALLAH Teâla'nın koruması ile yardımı ile mümkün olur." demesi ve sabah ezanında müezzinin " اَلصَّلَاةُ خَيْرٌ مِنَ النَّوْمِ = Es-salâtü hayrun mine'n-nevm = Namaz uykudan hayırlıdır." demesine karşı da:

" صَدَقْتَ وَ بَرِرْتَ = sadakte ve berirte" yani "sadıksın, gerçeksin, doğru söylemiş bulunuyorsun" diye karşılıkta bulunması müstehaptır.

— 155 —

Ezanı işiten kimse cünüp de olsa, bu şekilde karşılık verir. Çünkü bu, bir övgüdür. Fakat hayızlı ile loğusa karşılık vermez. Zira onlardan fiilen bir karşılık verme olan namaz düşmüş olduğundan böyle sözlü bir karşılık verme de düşmüş bulunur.

20. Ezanı işiten kimse, ilk " أَشْهَدُ أَنَّ مُحمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ = Eşhedü enne Muhammeder-Resûlüllah = Şehadet ederim ki Muhammed (S.A.V) ALLAH'ü Teâla'nın Rasûlüdür." denilirken "

صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ

" Sallallâhü aleyke yâ rasûlallâh" der ki, "ALLAH Teâlâ sana rahmet etsin ey ALLAH'ın Peygamberi" demektir.

İkinci defa "Eşhedü enne Muhammeden... denilirken:

قَرَّتْ عَيْنِى بِكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ

= Karret ayni bike yâ resûlallâh" der ki, "Gözüm seninle aydın olsun" mealindedir. Ve bunları derken baş parmaklarının tırnaklarını yahut şahadet parmaklarının uçları içini öperek gözlerine sürer ki, bu bir müstehaptır. Bu, ikamette yapılmaz.

21. Ezanı işiten bir müslüman sonunda:

أَللّٰهُمَّ رَبَّ هٰذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلَاةِ الْقَائِمَةِ آتِ مُحَمَّدًاۨ الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَالدَّرَجَةَ الرَّفِيعَةَ وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًاۨ الَّذِي وَعَدْتَهُ اِنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ

"ALLAH'ümme Rabbe hâzihi'd-da'veti't-tammeti ve's-salâti'l-kâimeti âti Muhammedeni'l-vesilete ve'l-fazilete ve'd-derecete'r-refiate veb'ashü makamen Mahmudeni'l-lezi veadtehu. İnneke lâ tuhlifü'l-mîâd"

"ALLAH'ım! Ey bu tam davetin yani mübarek ezanın ve kılınmak üzere bulunan namazın mukaddes Rabbisi! Peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V)e vesileyi, fazileti ve yüksek dereceyi ihsan et ve onu kendisine va'd buyurmuş olduğun makamı Mahmud'a eriştir, şüphe yok ki sen vadinden dönmezsin." diye dua etmelidir. Çünkü böyle dua eden, şefâate hak kazanmış olur, Fahri âlem Efendimiz kendisine şefâat edecektir.

Bu duada geçen "vesile"nin cennette bir yüce makam olduğu, "fazilet"in de yine yüksek bir makam olduğu, "Makam-ı Mahmud"un da en büyük şefâat makamı olduğu beyan olunmaktadır. Böyle bir duada bulunmak, Resûl-ü Ekrem (S.A.V)e muhabbetin kuvvetlice bağlılığın bir nişanesidir.

22. Beş vakitte ezan okunduktan sonra «namaz vakti» gibi bir tabir ile ayrıca nida edilmesine: «Tesvib = tekrar i'lâm» denir. Görülen tembellikler, ihmaller sebebiyle böyle bir ihtar da yapılabilir. Bunu, daha sonraki devirlerin alimleri güzel görmüşlerdir.

Kısacası, Ezan-ı Muhammedî müslümanlığın en büyük güzelliklerinden biridir. Müezzin olan zat, bütün âleme karşı Hak Teâlâ'nın varlığını, birliğini, Resul-ü Ekrem (S.A.V)in Peygamberliğini ilân eden, bütün insanları dünya ve ahiret kurtuluşuna davet eyleyen pek hayırlı bir insan demektir. Bunun içindir ki

— 156 —

Peygamber (S.A.V) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Müezzinin sesinin yetiştiği yerlere kadar insan, cin ve başka hiç birşey yoktur ki onu işitip duymuş olsun da, kıyamet gününde müezzin için güzel şahitlikte bulunmasın.» {(*): İbn-i Hibban; Salat:7; No:1661-1666; 4/551-Musannef İbn-i Ebi Şeybe; Ezan:36; No:16-17; 1/25}

Diğer bir hadisi şerifte: «İnsanların kıyamette en uzun boylusu müezzinlerdir.» {(*): Sahih İbn-i Hibban; Salat:7; No:1670; 4/556- A.b.Hanbel; No:16419; 4/95- Musannef İbni Ebi Şeybe; Ezan:36; No:8-10; 1/254} mealindedir. Hazret-i Ömer (R.A.): «Eğer üzerimde halifelik vazifesi olmasaydı, müezzinlik yapardım.» demiştir. {(*): Musannef İbni Ebi Şeybe; Ezan:36; No:1; 1/254} Bütün bunlar, müslümanlıkta hakka hizmetin, ALLAH adını yüceltmenin, hayrı istemenin ne kadar kıymetli, şerefli birşey olduğunu göstermektedir.

İMAMLIK VE CEMAAT

145- Akıllı, bulüğ çağına ermiş, hür ve meşakkatsiz bir halde birlikte namaz kılmaya gücü ve imkanı olan erkek müslümanların toplanıp cemaatle cuma namazını kılmaları farz, diğer farz namazlarını kılmaları da bir sünneti müekkededir. {(*): ÖNEMLİ NOT: Bayram namazları da cemaatle kılınır, vaciptir.}

Cuma namazından başka farz namazların cemaatle kılınması Malikiler'e ve bir kısım Şafiler'e göre de bir sünneti müekkededir. İmam Ahmet b. Hanbel, Ebû Sevre ve Davud-u Zahirî ile diğer bazı müçtehitlere göre de vaciptir. Bu halde bir şahsın tek başına namaz kılması haramdır. İbn-i Rüşd'e ve İbn-i Bişr'e ve bir kısım Şafiîler'e göre de beldelerde bir farz-ı kifayedir. Her mescitte cemaatle namaz kılınması ise sünnettir. Her bir ferdin cemaatle namaz kılması da mendupdur.

Hanbelî fıkıh alimlerinin beyanına göre esasen cemaatle namaz, mukim iken ve sefer halinde vâcib olup namazın mescidlerde cemaatle kılınması ise sünnettir ki, bununla hem vâcib, hem de sünnet yerine getirilmiş olur.

Cemaatin farzı ayn olduğu görüşünde olanlar da vardır.

146- Müslümanlıkta cemaatle namaz kılmaya büyük bir ehemmiyet verilmiştir. Büyük sevaba ermek ve ihtilâftan kurtulmak için cemaate devam etmelidir. Cemaat ne kadar çok olursa, fazilet de o mertebede fazla olmuş olur. Bir hadisi şerif ve meali şöyledir:

صَلَاةُ الْجَمَاعَةِ تَفْضُلُ صَلَاةَ الْفَذِّ بِسَبْعٍ وَ عِشْرِينَ دَرَجَةٌ
— 157 —

"Cemaatle namaz kılmanın sevabı, tek başına namaz kılmanın sevabından yirmi yedi kat fazladır." {(*): Buhari; Cemaat:2; No:619; 1/231, Müslim; Mesacid:42; No:650; 1/450, Nesâi; İmamet:42; No:837; 2/103, A. b. Hanbel; No:5310; 2/65}

Cemaate devam, İslâm şîarından, iman alâmetlerindendir. Cemaatle kılınan namaz ile müslümanların birliği, birbirine bağlılığı gösterilmiş olur, müslümanların arasında bir muhabbet, bir dayanışma-yardımlaşma duygusu uyanır, bilmeyenler bilenlerden istifade eder. Salih kimselerle beraber yapılan ibadetlerin, duaların ALLAH katında kabul edilmesi çok daha fazla umulur.

147- Cemaatle kılınan namazda kendisine uyulan zata "imam" denir. Bu zatın bu vazifesine de "imamet" denilir. İmama uymaya, yani bir kimsenin kendi namazını imamın namazına bağlamasına "iktida", «ittiba» adı verilir. Bu kimseye de "muktedi", "müttebi'", "me'mum" gibi adlar verilmiştir. Kendi başına namaz kılana da "münferid" denir.

İmam, dinen kendisine uyulan şahıstır. Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, sahabe-i kiramına imamlık yapmıştır. Daha sonra Hulefa-i Raşidîn (dört halife) de imamette bulunmuşlardır. İmamlığın fazileti, müezzinliğin faziletinden daha fazladır. İkisini birden yapmak ise daha büyük bir fazilettir,

148- İmam olabilmenin başlıca şartları; Müslüman, bulûğ çağına ermiş, akıllı ve erkek olmak, doğru düzgün Kur'an-ı Kerim okuyabilmek, özürlerden beri olmaktır. Bu sebeple kendisinde bu şartlar bulunmayanlar imam olamazlar. Nitekim aşağıdaki meselelerden de anlaşılacaktır.

149- Cemaat arasında imamlığa en lâyık olan; sünnete âlim, yani fıkıh bilgisi olandır. Bunda müsavi olsalar kıraatı daha güzel olandır. Bunda da müsavi olsalar, daha fazla müttaki olan, yani haramdan kaçınandır. Bu üç vasıfta müsavi olsalar, yaşta büyük olandır. Bunda da müsavi olsalar, yumuşaklılık, merhamet ve haya gibi ahlak itibarıyla daha mükemmel olandır. Bu hususta da müsavi olsalar, yüzce, sonra nesebce, sonra sesce, daha sonra elbise bakımından temizlikçe güzel olandır. Bunların hepsinde de farz edelim ki müsavi olsalar, aralarında kura çekilir. Bütün bunlar, imamlığa verilen kıymet ve ehemmiyetin büyüklüğünü gösterir. Bunun içindir ki bu vazifeyi vaktiyle bulundukları yerlerde yönetimde bulunan kimseler üzerlerine almışlardı.

Bununla beraber cemaat arasında ev sahibi veya o mahallenin vazifeli imamı bulunursa bunlar tercih olunurlar, hatta aranılan vasıflar kendilerinde tamamen bulunmasa bile.

Başkasının evinde imam olacak kimse, onun izni ile imamlık yapar. Başkasının evinde tek başına namaz kılacak kimse de ev sahibinden izin istemelidir, daha faziletli olan budur.

150- Fâsık (haramları açıkça işlemeye devam eden) veya bid'at sahibi bir kimsenin imamlık yapması tahrimen mekruhtur. Çünkü fasık, dinî işlerde laubali bulunur, İmam Muhammed ile İmam Mâlik'e göre ise bunlara uymak esasen câiz değildir.

— 158 —

Bidat sahibine «mübtedi'» denir ki itikadı, ehli sünnet vel cemaatın itikadına muhalif bulunan kimse demektir. Bid'at sahibine uymanın mekruh olmakla beraber caiz olması, itikadı kafir olmasını gerektirmediği takdirdedir. Eğer kafir olmasını gerektirirse bu uyma, bütün Hanefilerce de caiz olmaz. Şefaati, kabir azabını, Hafaza meleklerini inkâr gibi.

151- Kölelerin, gayrımeşru çocukların imamlık yapmaları mekruhtur. Çünkü bunlar genellikle cahil kimselerdir. Bilgili oldukları takdirde imamlıkta bulunabilirler.

Kör olan kimsenin imamlık yapmasında bir sakınca yoktur. Fakat görür kimselerin imamlığı daha faziletlidir. Bununla beraber kör bir kimsenin imam olmasının mekruh olduğu görüşünde olanlar da vardır. Çünkü özür sahibidir, elbisesinin temizliğine belki fazla dikkat edemez.

152- Erkeklerin kadınlara ve -sahih olan görüşe göre- büluğ çağına ermemiş çocuklara, akıllı kimsenin bunak olana, Kur'an-ı Kerim'i güzel okuyanın ümmiye (okuyamayana), ümminin dilsize, elbisesi temiz olanın temiz olmayana, avret yerleri kapalı olanın açık bulunana, özürsüz kimsenin özürlüye, bir özür sahibinin başka bir özür sahibine uyması câiz değildir. Fakat özürleri bir olan kimselerin birbirine uyması caizdir.

153- Kadının kadına imamlık yapması mekruh olmakla beraber caizdir.

Şayet kadınlar kendi aralarında cemaatle namaz kılacak olurlarsa imam olacak kadın, aralarında durur, önlerine geçmez. Bu öne geçme de mekruhtur.

154- Abdestte ayaklarını yıkamış olan kimsenin ayaklarına mesh etmiş olan kimseye ve abdest almış kimsenin teyemmüm etmiş kimseye, ayakta namaz kılanın oturarak namaz kılana, boyu düzgün olanın rukû derecesinde kanbur olana uyması caizdir. Son üç durumda uymanın caiz olmasına İmam Muhammed muhaliftir.

155- Farz namaz kılanın nafile veya başka bir farz namazı kılana uyması caiz değildir. Fakat nafile namaz kılanın, farz namaz kılana uyması caizdir. Meselâ öğle namazını kılmış olan bir kimse, öğle namazını kıldıran bir imama uyacak olsa, bu ikinci defa kılacağı namaz, bir nafile olarak caiz bulunur.

156- Bir kimsenin kendisini haklı yere istemeyen bir cemaate namaz kıldırması mekruhtur. Fakat istenmemeyi gerektirici bir durum veya imamlığa daha ehliyetli bir zat bulunmadığı takdirde cemaatin istememesine bakılmaz. Çünkü bu takdirde cemaatin istememesi gayr-i meşru bulunmuş olur.

157- Mezhep farklılığı uymaya mani değildir. Yeter ki imam olan zat, namazın şartlarına, rukûnlarına riâyet etsin. Şöyle ki müslümanlar, fıkıh bakımından mezhepleri farklı olsa da esasta bir oldukları için birbirine uyabilirler. Bu hususta en faziletli olan, her müslümanın kendi mezhebinde bulunan bir imama uymasıdır. Bu olmayınca diğer mezhepte bulunup namazın farzlarına riayet eden herhangi bir imama uyulması, tek başına namaz kılmaktan daha faziletlidir.

Şu kadar var ki bir müslüman, kendi mezhebine göre namazı bozacak bir şeyin böyle bir imamda bulunduğunu görüp bilirse, ona uyması sahih olmaz. Bir

— 159 —

Hanefî'nin, burnundan kan aktığı halde abdestini yenilemeden imamlığa geçen bir Şafiî'ye uyması gibi.

(Malîkiler ile Hanbeliler'e göre ise namazın sahih olması için şart olan şeylerde yalnız imamın mezhebine itibar olunur, uyanın mezhebine bakılmaz. Bu sebeple bir Maliki veya Hanbelî, başının tamamını mesh etmemiş olan bir Şafiî'ye veya Hanefî'ye uysa namazı sahih olmuş olur. Çünkü böyle bir mesh, her ne kadar Maliki ve Hanbelî mezheplerince sahih değilse de Hanefî ve Şafiî mezheplerince sahihtir.)

158- İmam olan zat, cemaati nefret ettirecek şeylerden sakınmalıdır. Meselâ bir imamın kıraati veya tesbihleri cemaate ağırlık verecek derecede uzatması doğru değildir. Bu hususta sünnetin en az olan mertebesi ile yetinmelidir. Çünkü bu uzatma cemaati nefret ettirir, bu da mekruhtur. Cemaatle kılınacak bir namazın sevabı daha fazladır. Bu sevaptan başkalarını mahrum bırakmaya sebebiyet vermek münasip olamaz. Ancak cemaat, bu uzatmaya razı olurlarsa, o zaman mekruh olmaz.

Bununla beraber cemaatin rükû, secde tesbihlerini ve ka'de (oturuş)ları sünnet üzere tamamlamalarına meydan vermeyecek tarzda imamın acele davranması da mekruhtur. Cemaatin yetişmesi için imamın rükûyu uzatması da mekruh bulunmaktadır.

159- İmamın kendisine kolay gelen âyetleri, sûreleri okuması vaciptir. Henüz kuvvetlice ezberlememiş olduğu âyetleri okumamalı, cemaati hatırlatma yapmaya mecbur bırakmamalıdır. Şöyle ki imam bir âyette yanılır, hatırlayamazsa bakılır; eğer sünnet miktarı veya namazın caiz olacağı kadar kıraatte bulunmuş ise hemen rükûya gitmelidir, yanıldığı yeri cemaatten birinin söylemesi için beklememelidir. Bu miktarı okumamış ise başka bir âyete geçmelidir.

160- İmamın cemaatten en az bir arşın (yaklaşık 68 cm.) miktarı yüksek veya alçak bir yerde durup namaz kıldırması mekruhtur. Ancak kendisiyle beraber cemaatten bir kaç kimse bulunursa, o zaman mekruh olmaz.

161- İmam ile uyan kimsenin yerleri hükmen bir olmalıdır. Bu sebeple aralarında yüksek boylu bir duvar olup imamın görülmesi veya sesinin işitilmesi mümkün bulunmasa uyma sahih olmaz.

Aynı şekilde imam ile uyan kimse arasında veya imama uyan ile öndeki saf arasında uzaklık bulunsa bakılır; eğer namaz mescit dışarısında kılınıp aradaki mesafe, bir saf bağlanacak miktardan az ise uyma sahih olmuş olur. Fakat bundan fazla ise sahih olmaz. Fakat namaz mescit içinde kılınmakta ise, bu uzaklık ne kadar olursa olsun, uymanın sahih olmasına mani değildir. Bununla beraber bazı alimlere göre mescit, Beyt'ül-makdis mescidi (Mescid-i Aksa) gibi pek geniş olursa saflar birbirine bitişmeksizin mescidin en uzak bir tarafında durarak imama uyulması caiz olmaz.

162- İmam binitli, uyan râcil = yayan bulunsa veya başka hayvanlara veya gemilere binmiş bulunsalar, mekânın farklı olması sebebiyle uyma sahih olmaz.

— 160 —

Aynı şekilde camide veya başka bir yerde imam ile uyan kimse arasında kayık geçecek büyüklükte bir ırmak veya araba yürüyecek genişlikte saf tutulmayan bir yol bulunsa uymaya mani olur.

163- Cemaate kavuşmak için koşa koşa yürümek mekruhtur, tazime aykırıdır. Bu gibi hareketlerden daima sakınmalıdır.

164- Cemaatin birçok kişi olması mutlaka lâzım değildir. Bir kişi ile de cemaatin fazileti meydana gelir. Hatta uyan kişi bir kadın veya bülûğ çağına ermemiş bir çocuk olsa bile. Bu sebeple evde aile fertleriyle beraber cemaatle kılınan namaz da, tek başına kılınan namazdan kat kat daha faziletlidir. Fakat dinen geçerli bir özür bulunmaksızın evde cemaatle namaz kılıp camiye gitmemek, bid'at ve mekruh olmaktan uzak görülmemektedir. Mescitlerde, camilerde cemaatle kılınan namazların fazileti daha fazladır. 146 ncı meseleye de müracaat!

165- Namazda imama uyan, bir kişi ise imamın sağında durur. İki ve daha fazla ise imamın arkasında dururlar. Mekruh olmayan duruş budur. Cemaatin imamdan ileri durması ise caiz değildir. Bu hususta secde yerine değil, ayakların yerine itibar olunur. İmamın ayak topuklarının cemaatin topuklarından ileri olması yeterlidir.

(İmam Mâlik'e göre cemaatin imamdan ileri durması, mekruh ise de namazın caiz olmasına mani değildir.)

166- İmama uyan kimse, imama uymaya niyet etmiş olmalı ve kıldıkları farz namaz aynı olmalıdır. Bu sebeple bir kimse, bir imama uymaya niyet etmeksizin uysa veya kendisi meselâ, öğle namazını kılmak istediği halde, imam ikindi namazını kıldırmakta bulunsa uyması caiz olmaz.

167- İmamın sesi kâfi gelmezse cemaatten biri tarafından iftitah ve namaz içindeki tekbirler seslice alınır ve rükûdan kalkarken seslice " رَبَّنَا وَلَكَ الْحَمْدُ = Rabbena ve lekel hamd" denilir ve seslice selâm verilir. Bu, bir "tebliğ ve i'lâm"dır. Şu kadar var ki tekbirler alınırken iftitah ve namaz içindeki tekbir niyeti ile alınmalıdır, sadece i'lâm (duyuru) için alınmamalıdır. Eğer ilk tekbir ile tahrimeye, namaza başlamaya niyet edilmezse bunu alan, namaza başlamış olamaz, diğerleri de tesbih (semiALLAH'ü limen hamideh), tahmid (Rabbena ve lekel hamd), namaz içindeki tekbirler niyeti ile alınmazsa sevaptan mahrum olmaya sebep olur. İmamın sesi yeterli olduğu takdirde ise bu duyuruya ihtiyaç kalmayacağından, bu mekruh olmuş olur. Buna müezzin olan şahıslar dikkat etmelidirler.

168- İmam, birinci selâmı ikinci selâmdan daha yüksek bir ses ile alır ki bu, onun için bir sünnettir. Çünkü seslice selâm alınması cemaate bir duyuru demektir. Bu duyuruya ihtiyaç ise, daha fazla birinci selâmda görülür.

169- İmam selâm verince uyan da tahiyyatı bitirmiş ise selâm verir, salât-ü selâm ile duayı bitirmek için selâmı tehir etmez. Tahiyyat'ı bitirmeden selâm vermesi de caizdir.

170- İmam, namazdan sonra iki tarafa selâm verirken " عَلَيْكُمْ = Aleyküm" kelimesiyle Hafaza meleklerini ve bütün cemaati kasteder. Cemaatten her biri de

— 161 —

sağ tarafına selâm verirken o taraftaki melekler ile cemaati ve o tarafta veya hizasında ise, imamı kasteder. Sol tarafına selâm verirken de o taraftaki melekler ile cemaati ve o tarafta ise imamı kasteder. Onlara selâm vermiş olur. Tek başına namaz kılanlar da bu selâmlar ile yalnız Hafaza meleklerini kastederler.

171- Cemaat, selâmdan sonra:

أَللَّهُمَّ اَنْتَ السَّلَامُ وَمِنْكَ السَّلَامُ تَبَارَكْتَ يَا ذَا اْلجلَالِ وَلْاِكْرَامِ

"ALLAHümme ente's-selâmü ve minke's-selâm, tebarekte ya zelcelâli ve'l-ikram."

"İlâhî! Sen selâmsın, bütün noksanlardan berisin, dünya ve ahiret selâmeti de senin inayetinle meydana gelir. Sen Mukaddes'sin! Ey celâl ve ikram ile vasıflanmış olan Ma'bud'um!" cümlesi okununcaya kadar yerlerinde durur. {(*): ÖNEMLİ NOT: Sahih hadis-i şeriflerde önce üç kere istiğfarın yapılması, sonra bu duanın okunması yazılıdır. Eksik olarak yapılan bu sünnetin tam olarak yapılmasına dikkat edelim. Bak: Müslim, Mesacid: 135, 1/414} Sonra kalkıp sünneti veya duayı başka münasip bir yerde tamamlarlar. Bundan fazla, yerlerinde durmaları mekruh olmaktan beri değildir. Farzdan sonra safı bozmaları müstehaptır. Tâ ki sonradan gelenler, bunları hâlâ farzda sanmasınlar.

172- İmam, selâm verince bakılır; eğer namaz bitmiş ise serbesttir. Dilerse sağ tarafına ve dilerse sol tarafına döner. Kıbleyi sağ veya sol tarafına alır, o şekilde oturur ve dilerse çıkıp işine gidebilir. Ve dilerse cemaate döner. Ancak henüz safların, birinde karşısına denk gelen namaz kılan bir kimse bulunursa, o zaman dönmez. Çünkü namaz kılanın yüzüne karşı oturmak mekruhtur. Fakat namaz bitmeyip kılınacak sünnet bulunursa imam, " أَللَّهُمَّ اَنْتَ السَّلَامُ = ALLAH'ümme ente's-selâm..." denilinceye kadar yerinde durur, sonra kalkar, sağa, sola, ileriye veya geriye çekilerek o sünnet namazını kılar. Eğer kendisini bir şey meşgul etmeyecek ise bu sünneti gidip evinde kılabilir. Çünkü sünnetlerin evde kılınması daha faziletlidir. Şu kadar var ki cemaatin yanlış bir düşünceye kapılması muhtemel ise sünnetleri eve gitmeden kılmalıdır.

173- Tek başına namaz kılanlara gelince bunlar farz namazları kıldıkları yerde durabilirler, sünnetleri de orada kılabilirler.

Şu kadar var ki nafile namazları başka bir tarafa çekilip kılmaları daha güzeldir.

174- Cemaat, imama kıyam, rukû secde gibi fiilî rukûnlerde ve "Sübhaneke" ile "Tesbihat ve Tahiyyat" gibi zikri hususlarda uyar. Fakat okumakla yerine getirilen bir rukûn olan kıraatte uymaz. Mutlaka susar, imamın sesli olan kıraatini dinler.

Bu, İmam-ı Â'zam ile Ebu Yusuf'a göredir. Bu iki imama göre sesli okunan namazlarda cemaatin okuması tahrimen mekruh olduğu gibi sessiz okunan namazlarda da cemaatin okuması böylece mekruhtur. İmam, cemaate reislik

— 162 —

etmektedir. Bu sebeple imamın kıraati cemaatin de kıraati demektir. Nitekim bir hadis-i şerifte:

مَنْ كَانَ لَهُ إِمَامٌ فَقِرَائَتُهُ لَهُ قِرَائَةٌ

"Her kim imamla beraber namaz kılarsa, imamın kıraati onun da kıraatidir." {(*): İbn-i Mace; İkame:13; No:850; 1/277, A. b. Hanbel; No:14233; 3/339, Darakutni; Salat; No:1; 1/323} buyrulmuştur.

Fakat İmam Muhammed sessiz okunan namazlarda cemaatin de kıraatte bulunmasını caiz görmüştür.

(İmam Mâlik'e göre gizlice kıraat olunan namazlarda imama uyan da gizlice kıraatte bulunur. Bu güzel görülmüştür. İmam Ahmed'e göre gizlice okunan namazlarda imama uyan da gizlice kıraatte bulunur. Bundan başka imamın sesli okuduğunu cemaatten herhangi biri işitmezse kendisi de kıraatte bulunur, bu vaciptir. Fakat işitirse kıraatte bulunması caiz olmaz. İmam Şafiî'ye göre de gizlice okunan namazlarda imama uyan Fatiha'dan başka âyetler de okur. Sesli okunan namazlarda ise imama uyanın yalnız Fatiha'yı gizlice okuması icap eder. Ancak rekatın kaçırılmasından korkacak olursa o zaman okuması gerekmez.)

175- İmam, namaza başlamak için tekbir alırken ellerini kaldırmasa veya "Sübhaneke"yi okumasa veya rükû, secde tekbirlerini ve bunlardaki tesbihleri veya " سَمِعَ اللّٰهُ لِمَنْ حَمِدَهُ = SemiALLAH'ü limen hamideh" demeyi veya "tahiyyat" ile selâmı terk etse, veya "teşrik" tekbirini almasa cemaat bunları yapar, bu dokuz hususta imama uymaz.

İmam Muhammed'e göre imam, "Sübhaneke"yi terk edip Fatiha'yı okuduktan sonra sureye başlamış olsa, artık cemaatte "Sübhaneke"yi okumaz.

176- İmam kunut duasını, bayram tekbirlerini, birinci ka'de (oturuş)u, tilâvet ve sehiv secdelerini terk etse, cemaat de terk eder. İmam bir secde fazla yapsa veya bayram tekbirlerini Ashâb-ı Kiram'dan rivayet edilen miktardan fazla alsa veya cenaze namazında dörtten fazla tekbir alsa veya yanılarak beşinci rekata kalksa, cemaat bu hususlarda imama uymaz. Beşinci rekata kalktığı takdirde bakılır; eğer imam, dördüncü rekattan sonra ka'de yapmış ise cemaat oturarak bekler. İmam derhal dönüp teşehhüdü iade etmeksizin selâm verirse cemaatte beraber selâm verir. Fakat beşinci rekat için de secdeye varırsa cemaat kendi başına selâm verip namazdan çıkar. Şayet imam, dördüncü rekatı müteakip ka'de yapmamış ise cemaat yine bekler, eğer imam derhal ka'deye dönüp daha sonra selâm verirse cemaatte beraber selâm verir. Fakat imam, beşinci rekatın secdesini de yapmış olursa hepsinin namazı bozulmuş olur. Cemaatin kendi kendilerine teşehhüdü ve selâmı fayda vermez.

177- Vitir namazında cemaat, daha kunutu bitirmeden imam rükûya varsa, cemaat de varır. Ancak kunuttan henüz bir şey okumamış olursa, o takdirde cemaat imam ile beraber rükûyu kaçırmayacak miktar bir şey okur.

— 163 —

178- İmam, kunutu unutup rükûya gittiği halde cemaat ona uymamakla imam, başını kaldırıp kunut duasını okuduktan sonra tekrar rükûya gitmekle cemaatte kendisine tâbi olsalar, cemaatin namazı bozulmuş olur.

179- Cemaatle kılınan namazlarda safların muntazam olmasına, aralarında açıklık bulunmamasına dikkat edilir ve imam olan zat, buna dikkat eder. Safların en faziletlisi birinci saftır, sonra sırası ile ikinci üçüncü ve diğer saflardır. İmama yakın bulunmanın fazileti pek çoktur.

180- Cemaatten birinin saf arkasında yalnızca durup imama uyması mekruhtur. Ancak saf arasında sokulup namaza uyacak bir yer bulunmazsa o zaman mekruh olmaz.

181- İmamı rukû halinde bulan kimse kendisine uymak için ilk saflara gideceği takdirde rekatı kaçıracağından korkarsa son safa durarak imama uyar, saflardan birine katılmaksızın kendi başına yalnızca bir yerde durup imama uymaz. Hatta rekat kaçırılacak olsa bile.

182- Namaz kılanın önünden geçmek mekruhtur. Ancak önünde sütre gibi veya ağaç veya direk gibi bir araya giren bir şey bulunursa o zaman mekruh olmaz. Bu mekruh olma durumu kırlarda, büyük mescitlerde namaz kılanın secde edeceği yerden geçmek halindedir. Çünkü böyle büyük yerlerde namaz kılanın önünden hiç geçilmemesinde meşakkat vardır. Evlerde, küçük mescitlerde ise namaz kılanın herhangi bir şekilde önünden geçmesi ile olur.

İmamın karşısında bulunan bir sütre, araya giren bir şey, cemaat için de yeter. Nitekim evvelce de beyan olunmuştur.

183- Yüksek veya aşağı bir yerde namaz kılanın önünden, geçildiği takdirde bakılır; eğer geçen kimse ile namaz kılanın bazı uzuvları arasında aynı hizada olma, bir karşılaşma bulunursa, geçen kimse günahkâr olur, yoksa olmaz. Fakat bununla hiç bir vakit namaz bozulmuş olmaz.

Bir görüşe göre geçenin aşağı yarısı, namaz kılanın yukarı yarısı ile aynı hizada olsa, yine mekruh olmuş olur. Yerde namaz kılanın önünden ata binmiş bir kimsenin geçmesi gibi.

184- İmam, her nasılsa abdestsiz olarak namaz kıldırmış olduğunu daha sonra, yani cemaat dağıldıktan sonra anlayacak olsa, bunu cemaata imkân dairesinde haber vermesi icap eder. Diğer bir görüşe göre icap etmez.

185- Bir imamın, meselâ köyde bulunan akrabasını gidip görmek için veya bir musibetten dolayı veya sadece bir istirahat için senede bir kere bir hafta kadar imamlık hizmetini terk etmesi dinen, örf ve adete göre uygun görülmüştür.

186- Bir mazeret bulunmadıkça cemaate devam etmelidir. Devam edilmemesini mubah kılacak mazeretler ise teyemmümü mubah kılacak derecede olan hastalıklardır, felçli olmaktır, yürümeye mani olacak derecedeki ihtiyarlıktır, körlüktür, şiddetli yağmur, çamur, soğuk ve karanlıktır, haksız yere bir kimsenin saldırısına uğramak korkusudur, yanından ayrıldığı takdirde zarar göreceğinden korkulan bir hasta bakıcılığında bulunmaktır, hazırlanmış olan bir yolculuk işleriyle uğraşmaktır.

— 164 —

Dinî meseleler ve kitap telifi ile uğraşmak, meselâ fıkıh öğrenip öğretmek de bu kısımdandır. Şu kadar var ki, bu meşguliyyet yüzünden cemaati devamlı terk etmek doğru değildir. Sadece tembellik ve önemsememe neticesi olarak cemaati terk edip duran bir kimse ise tazir cezasına müstahak olur, şahadeti kabul edilmez. İmamın bidatçı olmasından dolayı cemaati terk eden kimse ise tazir cezasına müstahak olmaz. Cemaate devam etmek istediği halde makbul bir özür sebebiyle düzenli bir şekilde devamdan mahrum kalan kimse de niyetine göre cemaat sevabına nail olur.

KADINLARIN MUHAZATI (AYNI HİZADA BULUNMASI)

187- Cemaat, farklı şahıslardan ibaret olunca imamın arkasında evvelâ erkekler, sonra erkek çocuklar, sonra da kadınlar saf bağlarlar. Bu tertibe erkekler ile erkek çocukların riayetleri sünnettir, erkekler ile kadınların riâyetleri ise farzdır.

Bu sebeple bir kadın veya büluğ çağına yaklaşmış olan bir kız çocuğu bir erkeğin önünde veya tam hizasında aynı namazı cemaatle kılacak olsa, erkeğin namazı bozulur. Buna «muhazatı nisa = kadınların erkekler ile bir hizada bulunması» meselesi denir. Bu muhazattan dolayı namazın bozulması için şöylece on şart vardır:

1. İmam olan şahıs, kadınlar için imamlığa niyet etmiş bulunmalıdır. Çünkü böyle bir niyet bulunmazsa kadınların imama uymaları sahih olmaz ki onların muhazatı erkeklerin namazlarını bozabilsin. Yalnız cenaze namazında bu niyete lüzum yoktur. Bir de bazı alimlere göre cuma veya bayram namazlarında da kadınların imama uymaları için bu niyet şart değildir.

2. Erkekten ileri veya onun tam bitişiğinde namaz kılan kadın, mahrem olsun olmasın, büluğ çağına ermiş veya yaklaşmış olmalıdır. Dokuz yaşındaki bir kız, sekiz veya yedi yaşında olup gelişmiş olan bir kız da büluğ çağına yaklaşmış sayılır.

3. Kadın veya kız, namazı anlayacak bir halde bulunmalıdır. Bu sebeple namazın ne olduğunu bilmeyip sadece cemaate uyan deli bir kadının muhazatı namazı bozmaz.

4. Muhazat kıyam veya rukû gibi bir rükün miktarı devam etmelidir. Bu, İmam Muhammed'e göredir, İmam Ebû Yûsuf'a göre böyle bir rükün bizzat eda edilmiş olmalıdır. Bu sebeple hemen muhazat bulunmakla namaz bozulmaz.

5. Muhazat, rukû ve secde ile kılınır bir namazda bulunmalıdır. Bu sebeple cenaze namazında ve tilâvet secdesindeki muhazat bunların sahih olmasına mani değildir.

6. Namaz, erkek ile onun hizasında bulunan kadın arasında iftitah tekbiri itibarıyla müşterek olmalı, yani kadın, ya hizasında bulunduğu erkeğin iftitah tekbirine, kendi iftitah tekbirini bağlayarak ona uymuş olmalı veya bu erkek ile beraber iftitah tekbirini üçüncü bir kişinin iftitah tekbirine bağlamış bulunmalıdırlar. Bu sebeple erkek ile kadın aynı namazı yan yana durarak tek

— 165 —

başlarına kılsalar veyahut yalnız biri imama uyup diğeri tek başına kılacak olsa, namazları bozulmuş olmaz.

7. Namaz, erkek ile kadın arasında eda itibarıyla müşterek olmalıdır. Şöyle ki kadın, ya hizasında bulunmuş olduğu erkeğe veya her ikisi diğer bir erkeğe uymuş, aynı namazı beraber kılar bulunmuş olmalıdırlar.

Bu sebeple erkek ile kadın, bir veya birkaç rekat kılındıktan sonra imama uyup da imamın selâmından sonra kalkarak kaçırmış oldukları rekatları kılarken aralarında muhazat meydana gelse, bununla namaz bozulmuş olmaz. Çünkü bunlara «mesbuk» denir. Mesbuk ise kendi başına kıldığı rekatlarda tek başına sayılır.

8. Erkek ile kadının yerleri bir olmalıdır.

Bu sebeple bunlardan biri, meselâ mescidin zemininde, diğeri de en az bir adam boyu yüksek bir mahfilde tam birbiri hizasında bir vaziyette bulunarak cemaatle namaz kılsalar, bu muhazat, namazın sahih olmasına mani olmaz.

9. Erkek ile kadının yönleri bir olmalıdır. Bu sebeple Kâ'be-i Mükerreme'nin içerisinde her biri başka bir yöne yönelerek cemaatle namaz kılarken aynı hizada bulunsalar, bu namazı bozmaz.

10. Erkek ile kadının arasında, araya giren herhangi bir şey bulunmamalıdır.

Bu sebeple aralarında direk gibi bir şey veya bir insan sığacak kadar bir açıklık bulunursa muhazat, namazı bozmaz.

Kısacası, bu on şart toplanınca muhazat erkeklerin namazını bozar. Şöyle ki imama uyan kadınlar, erkeklerin safı önünde bir saf teşkil etseler, bütün bu erkeklerin namazları bozulur. Erkeklerin arasında üç kadın bulunsa, bunların hem sağ ve hem sol yanlarındaki birer erkeğin, hem de arka taraflarındaki her saftan üç erkeğin namazları bozulur. Aradaki kadınlar iki olursa yanlarındaki birer erkek ile arka taraflarındaki yalnız iki erkeğin namazı bozulur. Daha arkadakilerin namazlarına bir şey olmaz. Aradaki kadın, bir tane olunca sağ ve sol tarafındaki birer erkek ile arka tarafındaki saftan bir erkeğin namazı bozulur, başkalarının namazları bozulmaz. Namazları bozulan erkekler, kadınlar ile diğer erkekler arasında birer engel mesabesinde bulunmuş olacaklarından, artık bu bozulma başkalarının namazlarına tesir etmez.

Erkeklerin namazlarını böyle bozan, huzurlarını kaçıran kadınlar ise şüphe yok ki bundan dolayı günahkâr olmuş, Hak Teâlâ'nın azabına lâyık bulunmuş olacaklardır. {(*): ÖNEMLİ NOT: Bu muhazat-ı nisa meselesine nerede olursa olsun mutlaka son derece dikkat etmek gerekir. Maalesef Ka'be'de kadınlar erkekler bu hususa hiç dikkat etmiyorlar. Bu mesele kendilerine hatırlatıldığında "Burası Beytullah" diyorlar. Böyle şey olamaz, çok yanlıştır.}

Bu sebeple böyle namazın bozulmasına sebebiyet vermekten kaçınmalı, İslâm terbiyesine riayet etmeli, yalnız yaşlı kadınlar, cemaate devam edecek olurlarsa mescitlerde, kendilerine tahsis edilecek yerlerden ileri geçmemelidirler. Yoksa bekledikleri sevap, kazanacakları günahı karşılayamaz. Zaten aslında

— 166 —

kadınların cemaate devam etmeleri mekruh olmaktan uzak görülmemektedir. Kadınların mescitleri, evlerinin içerisidir. Bir hadis-i şerifte:

خَيْرُ صَلَاةِ النِّسَاءِ فِى قَعْرِ بُيُوتِهِنَّ

"Kadınların namazlarının en faziletlisi, evlerinin içinde kıldıkları namazlardır" {(*): A. b. Hanbel; No:26030; 6/301} buyrulmuştur. Kadınların namazları ile evlerini nurlandırmaları, kendileri için pek büyük bir şereftir. Nitekim bir hadîs-i şerifte de şöyle buyrulmuştur:

نَوِّرُوا مَنَازِلَكُمْ بِالصَّلَاةِ وَقِرَائَةِ الْقُرْآنِ

"Oturduğunuz yerleri, evlerinizi namaz ile, Kur'an-ı Kerim okumakla nurlandırınız." {(*): Beyhaki Şuabu'l-İman: Fi Tazimi'l-Kur'an: No:2033; 2/358 Deylemi Firdevs; Nun: No:6726; 4/245}

NAMAZLARIN SURET-İ TATBİKİYESİ, YALNIZCA NASIL KILINACAĞI

188. Malum olduğu üzere namazlar farz, vacip, sünnet, müstehap kısımlarına ayrılmakta ve ikişer, üçer, dörder rekatlı bulunmaktadır. Bu namazlar evvelce yazdığımız farzlarına, vaciplerine, sünnetlerine adabına riayet edilmek üzere şu şekilde kılınır.

1. Sabah namazları

Sabah namazının iki rekat sünnetini kılmak için "Niyet ettim bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya" diye niyet edilir ve hemen eller yukarıya kaldırılıp " اَللّٰهُ أَكْبَرُ = ALLAH'ü Ekber" diye tekbir alınır. Daha sonra eller bağlanır "

سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ

= Sübhanekellahümme ve bihamdik ve tebareke'smük ve teâlâ ceddük ve la ilahe gayrük" ile:

أَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

= Eüzü billahi mine'ş-şeytani'r-racim. Bismillahirrahmanirrahim" ve Fatiha'yı şerife okunur, sonra "Amin" denir ve «bir miktar» daha Kur'an okunur. Bu «miktar"dan>maksat, en az bir sûre veya en az üç kısa âyet veya üç kısa âyet uzunluğunda bir âyettir. Bu "bir miktar» tabiri yazılarımızda tekrarlanacaktır. Akabinde "ALLAH'ü ekber" diye rükûya varılır, bu halde en az üç kere " سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ = Sübhane rabbiye'l-azîm" denir. Sonra " سَمِعَ اللّٰهُ لِمَنْ حَمِدَهُ = SemiALLAH'ü limen hamideh" denilerek ayağa kalkılır, ayakta; " أَللَّهُمَّ رَبَّنَا وَلَكَ الْحَمْدُ

— 167 —

= Allâhümme rabbena ve leke'l-hamd" denir. Rüku ile secde arasındaki bu kıyama «kavme» denir ki, bunda eller yanlara salıverilir. Daha sonra " ALLAH'ü ekber" diye secdeye varılır, secdede de üç kere " سُبْحَانَ رَبِّيَ اَلْأَعْلٰى = Sübhane rabbiye'l-a'lâ" denir, sonra "ALLAH'ü ekber" denilerek kalkılır, bir tesbih miktarı oturulup yine "ALLAH'ü ekber" diye ikinci secdeye varılır, bunda da üç kere "Sübhane rabbiye'l-a'lâ" denir. Bununla bir rekat bitmiş olur.

Bu ikinci secdeyi müteakip "ALLAH'ü ekber" denilerek ikinci rekata kalkılır, tam ayakta yalnız besmele-i şerife ile Fatiha'yı şerif'e ve bir miktar daha Kur'an okunur, birinci rekatta olduğu gibi rükûya ve secdeye varılır, ikinci secdeden sonra oturulur ki bu bir ka'dedir. Bunda " اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ = Ettahiyyatü lil'lahi" ve " أللَّهمَّ صَلِّ... وَبَارِكْ... = ALLAHümme salli... ve bârik..." ve " رَبَّنَا آتِنَا فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً... = Rabbena Âtina fiddünya haseneten..." mübarek kelimeleri sonuna kadar okunur, sonra

اَلسَّلَامُ عَليْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ

= Esselamü aleyküm ve rahmetüllâh" diye sağ tarafa, sonra da "Esselamü aleyküm ve rahmetüllâh" diye sol tarafa yüz çevirerek selâm verilir. Bununla da iki rekatlı namaz bitmiş olur. {(*): Bu mübarek kelimeler için 131, 142 inci maddelere önemle bakınız!}

Bütün bu tekbirler, tesmi'ler, kıraatlar, hafiyyen, yani yalnız namazı kılan kimsenin kendisi işitebileceği bir sesle gizlice yapılır.

Namazda erkekler ile kadınların ellerini nasıl kaldıracakları, nasıl bağlayacakları, rukû ile secdede ve ka'delerde nasıl bir vaziyet alacakları ise «Namazın sünnetleri ve adabı» bahsinde bildirilmiştir.

Sabah namazının iki rekat farzına gelince, bunun için evvelâ erkeklere mahsus olmak üzere ikamet alınır, sonra "bugünkü sabah namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir ve eller kaldırılarak " اَللّٰهُ أَكْبَرُ = ALLAH'ü Ekber" diye namaza başlanır ve sünnetinde bildirildiği üzere kılınıp tamamlanır. Şu kadar var ki, sabah namazlarının farzlarında Fatiha'dan sonra biraz fazla Kur'an okunması sünnettir. Bu sünnetin en az mertebesi, kırk âyettir. Bununla beraber üç kısa âyet miktarı okunması da caizdir. Vaktin çıkmasından korkulduğu takdirde az âyet okunur, hattâ yalnız Fatiha ile veya birkaç âyet ile de yetinilebilir.

Tek başına namaz kılan, bu farzı kılarken tekbirler ile "Semiallâhülimen hamideh" cümlesini ve Fatiha ile Fatiha'dan sonra okuyacağı âyetleri sesli de okuyabilir.

2. Öğle namazları

Öğle namazının ilk dört rekat sünnetinin evvelki iki rekatı tam sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Şu kadar var ki bunda "bugünkü öğle namazının ilk sünnetine" diye niyet edilir ve bunda ikinci rekattan sonraki oturuş, son ka'de değil, birinci ka'de olduğundan bu ka'dede yalnız "Ettehiyyatü lillâhi..."

— 168 —

okunur, sonra "ALLAH'ü ekber" denilerek ayağa kalkılır. Sübhaneke okunmaksızın yalnız besmele ile Fatiha'yı şerife ve bir miktar daha Kur'an-ı Kerim okunarak yine yukarıdaki tarif üzere rükûya, secdelere gidilir, daha sonra dördüncü rekat için "ALLAH'ü ekber" denilerek ayağa kalkılır, bunda da yalnız besmele ile Fatiha'yı şerife ve bir miktar daha Kur'an-ı Kerim okunarak yine tarif üzere rükûya secdelere varılır, daha sonra oturulur ki bu son ka'dedir. Bunda da "Ettehiyyatü lillâhi..." ile "ALLAHümme salli... ve barik..." ve "Rabbena Âtîna..." duası tamamen okunup iki tarafa -yazdığımız şekilde- selâm verilir. Ve böylece bu dört rekat sünnet kılınmış olur.

Öğle namazının dört rekat farzına gelince, sünnetten sonra namaza muhalif bir şey ile uğraşmadan ayağa kalkılır, ikamet alınır, o günkü öğle namazının farzını edaya niyet edilir ve eller yukarıya kaldırılarak "ALLAH'ü Ekber" diye tekbir alınır, ilk iki rekatı, sabah namazının iki rekat farzı gibi kılınır. Şu kadar var ki bu iki rekattan sonraki oturuş, birinci ka'de olduğundan bunda yalnız "Ettehiyyatü lillâhi..." okunur, daha sonra "ALLAH'ü Ekber" denilerek üçüncü rekata kalkılır, yalnız besmele ile Fatiha'yı şerife okunarak -tarif edildiği şekilde- rükûya, secdelere varılır, sonra "ALLAH'ü Ekber" denilerek dördüncü rekat için ayağa kalkılır, yine besmele ile Fatiha sûresi okunarak rükûya, secdelere gidilir, daha sonra oturulur ki bu son ka'dedir. Bunda "Ettehiyyatü..." ile "ALLAHümme sallî... ve barik..." ve "Rabbena Âtina..." duası okunup iki tarafa selam verilir. Artık farz da kılınmış olur.

Öğlenin farzında okunacak âyetler, sabah namazında okunacak miktardan çoğunlukla az olur. Öğlenin son iki rekat sünnetine gelince bu da "bugünkü öğle namazının son sünnetini kılmaya" diye niyet edilip tamamen sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Bu son sünneti, dört rekat kılmak müstehaptır. {(*): Peygamberimiz (S.A.V.)in eşi Ümmü Habibe anamız (R.Anha)dan rivayete göre Peygamberimiz (S.A.V.): "Kim öğlen(in farzın)dan önce ve sonra dört rekat namaz kılmaya devam ederse (o kimse) Cehennem ateşine haram kılınır." buyurmuşlardır. Ebu Davud, Tatavvu: 7; Tirmizi, Mevakit: 198,200; Nesâi, Kıyamu'l-leyl: 56,67; İbn-i Mace, İkame: 105, 108; A. b. Hanbel: 5/418,420 6/63,148,326} O halde ya her iki rekatta bir selâm verilir yahut dört rekatın sonunda selam verilir. Bu takdirde birinci oturuşta yalnız "Rabbena âtina..." duası okunmaz. Üçüncü rekat için tekbir alınarak ayağa kalkınca yine "Sübhaneke'llahümme..." okunur. Ve bu son iki rekat da evvelki iki rekat gibi kılınır. Tek başına namaz kılan, öğle namazının gerek sünnetlerinde ve gerek farzında tekbirler ile tesmi' ve tahmidi ve kıraat ile diğer hususları sessizce yapar.

3. İkindi namazları

İkindi namazının dört rekat sünnetinin her iki rekatı, bir şef', yani müstakillen bir namaz gibidir. Bu sebeple bu dört rekatın her şef'i, tamamen sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Şöyle ki evvelâ o günkü ikindi namazının sünnetini kılmaya niyet edilir, bu namazın ilk iki rekatı -tarif edildiği

— 169 —

şekilde- kılınınca oturulur, bu bir son ka'de demektir. Bunda "Ettehiyyatü..." ile beraber "ALLAHümme salli... ve barik..." okunur, yalnız "Rebbena Atina..." duası okunmaz, sonra "ALLAH'ü Ekber" denilerek üçüncü rekata kalkılır, "Sübhanekellahümme.." ile "Euzü" ve "Besmele-i şerife"den sonra Fatiha'yı şerife ve bir miktar daha Kur'an-ı Kerim okunarak rükûya ve secdelere varılır. Daha sonra tekbir ile dördüncü rekata kalkılarak yalnız Besmele-i şerife ile Fatiha ve bir miktar daha Kur'an-ı Azim okunur. Sonra yine rükûya, secdelere varılır, daha sonra oturulur ki bu da son ka'dedir. Bunda "Ettehiyyatü..." ile "ALLAHümme salli... ve ALLAHümme barik..." ve "Rabbena Atina..." duası okunarak iki tarafa selâm verilir.

İkindi namazının farzına gelince, bu da tamamen öğle namazının farzı gibi kılınır. Yalnız niyet değişir, yani o günkü ikindi namazının farzını edaya niyet edilir. Tek başına namaz kılan, ikindi namazının sünnetini de, farzını da öğle namazı gibi sessizce eda eder.

4. Akşam namazları:

Akşam namazının üç rekat farzı, öğle, ikindi namazlarının ilk üç rekat farzları gibi kılınır. Şöyle ki o günkü akşam namazının farzını edaya niyet edilip namaza tekbir ile başlanır, yukarıdaki tarif üzere ilk iki rekatı kılınarak oturulur. Bu, birinci ka'dedir. Bunda yalnız "Ettehiyyatü lillâhi..." okunur. Daha sonra üçüncü rekata kalkılarak yalnız Besmele ile Fatiha'yı şerife okunur, sonra "ALLAH'ü Ekber" denilerek rükûya secdelere varılır, daha sonra oturulur ki, bu da son ka'dedir. Bunda "Ettehiyyatü..." ile "ALLAHümme salli... ve barik..." ve "Rabbena Atina..." duası okunarak iki tarafa selâm verilir.

Akşam namazının farzında vaktin darlığı sebebi ile kısa sureler okunur.

Akşam namazının sünnetine gelince, bu da "bu akşam namazının sünnetini kılmaya" diye niyet edilip tam sabah namazının sünneti gibi kılınır, bu sünneti altı rekat olarak kılmak ise müstehaptır. Bu halde her iki rekatta bir selâm vermeli ve aynı şekilde kılmalıdır. Bununla beraber dört rekatında bir selâm verilip ikindi namazının sünneti gibi de kılınabilir. Bu fazla olan dört rekata «Evvabîn namazı» adı verilir ki, pek sevaptır. {(*): Ebu Hureyre (R.A)den rivayet edildiğine göre Rasulullah (S.A.V) şöyle buyurdu: "Her kim akşam(ın farzın)dan sonra altı rekat kılar ve arasında kötü söz konuşmazsa, o altı rekat o kimse için 12 senenin ibadetine muadil (denk) kılınır." Tirmizi, Salât: 321, No: 435}

Tek başına namaz kılan kimse, akşam namazının farzını da sabah namazının farzı gibi sesli kılabilir.

5. Yatsı namazları

Yatsı namazının ilk dört rekat sünneti, tamamen ikindi namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Dört rekat farzı da tamamen öğle, ikindi namazlarının farzları gibi eda olunur, iki rekat son sünnetine gelince bu da tamamen sabah ve akşam

— 170 —

namazlarının iki rekat sünnetleri gibi kılınır. Yalnız niyetler değişmiş, yatsı namazının farzına, sünnetlerine niyet edilmiş olur.

Yatsı namazının son sünneti de dört rekat olarak kılınabilir. Bu halde tamamen ilk dört rekatı gibi kılınır. Bununla beraber iki rekatta bir selâm vermek suretiyle de kılınabilir. Bu takdirde her iki rekatın ka'desinde "Tahiyyat" ile "ALLAH'ümme salli... ve barik..." ve "Rabbena Atina..." duası da okunur. Geceleyin kılınan nafile namazlarda daha faziletli olan da böyle iki rekatta bir selam vermektir. Tek başına namaz kılan kimse, yatsı namazının farzını, sabah namazı gibi sesli de kılabilir.

6. Vitir namazı

Üç rekattan ibaret olan vitir namazı da şöylece kılınır; evvelâ o günün vitir namazını kılmaya niyet edilir. Sonra "ALLAH'ü Ekber" denilerek namaza başlanır, "Sübhanekellahümme..." ve "Euzü" ile "Besmele-i şerife"den sonra Fatiha sûresi ve bir miktar daha Kur'an-ı Kerim okunarak -tarif edildiği şekilde- rükûya, secdelere varılır, sonra ikinci rekata kalkılıp yalnız Besmele ile Fatiha'yı şerife ve bir miktar daha Kur'an-ı Azim okunarak yine rükûya, secdelere varılır, daha sonra oturulur ki bu, birinci ka'dedir. Bunda yalnız "Ettehiyyatü lillâhi..." okunur, daha sonra "ALLAH'ü Ekber" denilerek üçüncü rekata kalkılır, bunda da yalnız Besmele ile Fatiha'yı şerife ve bir miktar daha Kur'an-ı Kerim okunarak daha ayakta iken eller kaldırılıp "ALLAH'ü Ekber" diye tekbir alınır, tekrar eller bağlanıp ayakta kunut duası okunur, sonra "ALLAH'ü Ekber" diye rükûya, secdelere gidilir, daha sonra oturulur ki, bu da son ka'dedir. Bunda da bildiğimiz şekilde "tahiyyat" ile "ALLAH'ümme salli... ve barik..." ve "Rabbena Atina..." duası okunarak iki tarafa selam verilir. Sünnet olan kunut duası şudur:

أَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْتَعِينُكَ وَنَسْتَغْفِرُكَ وَ نَسْتَهْدِيكَ وَنُؤْمِنُ بِكَ وَنَتُوبُ اِلَيْكَ وَنَتَوَكَّلُ عَلَيْكَ وَنُثْنِى عَلَيْكَ الْخَيْرَ كُلَّهُ نَشْكُرُكَ وَلَا نَكْفُرُكَ وَنَخْلَعُ وَنَتْرُكُ مَنْ يَفْجُرُكَ
أَللَّهُمَّ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَلَكَ نُصَلِّى وَنَسْجُدُ وَاِلَيْكَ نَسْعٰى وَنَحْفِدُ نَرْجُو رَحْمَتَكَ وَنَخْشٰى عَذَابَكَ إِنَّ عَذَابَكَ بِالْكُفَّارِ مُلْحِقٌ

ALLAHümme inna nesteinüke ve nestağfirüke ve nestehdike ve nü'minü bike ve netübü ileyke ve netevekkelü aleyke ve nüsni aleykel hayra küllehü neşkürüke ve lâ nekfürüke ve nahleü ve netrükü men yefcürük. ALLAHümme iyyake na'büdü ve leke nüsalli ve nescüdü ve ileyke nes'a ve nahfidü, nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bilküffari mülhik

İlahi! Biz muhakkak senden yardım diler, senden mağfiret diler, senden hidayet isteriz. Seni tasdik eder, sana tövbe eder, sana itimat eyleriz. Ve seni bütün hayır ile senada, zikirde bulunur, nimetlerini itiraf ile sana şükür ederiz, seni inkâr etmeyiz, sana isyan edip duranları alaşağı ederiz, terk ederiz. Kendilerinden irtibatımızı keseriz.

— 171 —

Ya İlahi! Biz ancak sana ibadet ederiz ve senin manevi yakınlığına nail olmak için çalışır, koşarız.

Senin rahmetini umar, azabından da korkarız, şüphe yok ki senin azabın kafirlere erişicidir.

(İmam Şafiî'ye göre, vitirde kunut, Ramazan-ı şerifin son yarısına mahsustur. Rükûdan kalkınca okunur. Şafiilerce vitir namazının en azı bir rekat, en çoğu da on bir rekattır.)

189- Vitir namazlarına dair bazı meseleler

1. Vitir namazı, yalnız Ramazan-ı şerif'te cemaatle kılınır. Ve imam olan zat, üç rekatta da tekbirleri, tesmi'leri, kıraatı seslice yapar. Kunut duasını ise tercih edilen görüşe göre hem imam, hem de cemaat sessizce okurlar. Ramazan-ı şerif'ten başka günlerde ise vitri cemaatle kılmak mekruhtur.

2. Mesbuk (imama birinci rekat kılındıktan sonra uyan) kimse, imam ile beraber kunutu okur. Yetişememiş olduğu rekatları kaza edince artık kunut duasını okumaz. Mesbuk için ileride malûmat verilecektir.

3. Bir kimse, vitir namazında şüphe edip üçüncü rekatta mı yoksa ikinci rekat da mı olduğunu kestiremese bulunduğu rekatta kunutu okur, rükûdan ve secdelerden sonra kalkar, bir rekat daha kılar, tekrar kunutu okur. Rükûdan, secdelerden sonra teşehhütte bulunur, selam ile namazını tamamlar. Şayet birinci rekatta iken böyle şüphe etse, üçüncü rekat olması muhtemel olan her rekatta kunut duasını okur.

4. Vitirden başka namazlarda kunut duası okunmaz. Yalnız bir fitne, bir bela-musibet vaki olduğu sıralarında sabah namazlarının farzında kunut okunabilir.

(İmam Malik ve İmam Şafiî'ye göre her vakit sabah namazlarının farzında rükûdan sonra kavme halinde kunut duası okunur. Bu kunut, Malikiler'e göre müstehap, Şafiiler'e göre sünnettir.)

5. Sabah namazlarında kunut duasını okuyan bir Maliki veya Şafiî'ye uyan bir Hanefî, susar, kunutu okumaz. En kuvvetli olan görüş budur. Şayet okuyacak olursa gizlice okur.

6. Kunut duasını bilmeyen yalnız "Rabbena Âtina..." âyeti kerimesini okuyabilir. Üç kere " أللّٰهُمَّ اغْفِرْلِى = ALLAHümmağfirli -Ey ALLAH'ım! Beni mağfiret eyle!" de diyebilir. Üç kere " يَا رَبِّ = Yarab!" demesi de caizdir. {(*): ÖNEMLİ NOT: Vitir namazı kılınırken üçüncü rekatta kunut için tekbir alındıktan sonra kunut (dua) yapmak vaciptir. Yoksa kunut duası diye bilinen duayı okumak vacip değil, sünnettir. Bu sebeple kunut duasını bilmeyen yukarıdaki metinde yazılı olanları okumakla da, bu vacibi yerine getirmiş olur.}

NAMAZLARIN CEMAATLE KILINMA ŞEKLİ

190- Yukarıda verdiğimiz malûmat münferidler yani, tek başına namaz kılanlar hakkındadır.

— 172 —

Cemaat ile namaz kılanlar da şu şekilde harekette bulunurlar:

1. Cemaatten her biri imama uymaya niyet eder, meselâ "Niyet ettim bugünkü sabah namazının farzını edaya, uydum şu imama" diye niyette bulunur. Sonra imam, ellerini kaldırır, aşikare "ALLAH'ü Ekber" diye namaza başlar. Cemaat de ellerini kaldırarak gizlice "ALLAH'ü Ekber" deyip imam ile beraber namaza başlarlar. Hepsi de "Sübhanekellahümme..." yi gizlice okurlar, sonra cemaat susar. İmam gizlice "Eüzü" ve "Besmele" okur, kıraatte bulunarak namazı kıldırır.

Şöyle ki sabah namazıyla akşam ve yatsı namazlarının ilk ikişer rekatlarında ve vitir namazının her üç rekatında Fatiha'yı şerife ile Fatiha'dan sonra okuyacağı âyetleri cehren, yani cemaatin işitebilecekleri şekilde aşikâr olarak okur, bütün tekbirleri, tesmi'leri ve selâmları aşikare yapar. Akşam namazının üçüncü ve yatsı namazının üçüncü ve dördüncü rekatlarıyla öğle ve ikindi namazlarının bütün rekatlarında tekbirleri, tesmi'leri, selâmları aşikare, "Sübhaneke" ile kıraatı gizlice yapar.

2. İmam, sabah namazının ilk rekatında okuyacağı ayetleri, ikinci rekatta okuyacağı âyetlerden ikide bir nisbetinde uzun bulundurmalıdır. Bu bir sünnettir. Bu, cemaatin birinci rekata yetişmesine yardım eder.

3. Cemaat, tekbirleri gizlice alırlar, imam, rükûdan kalkarken aşikare " سَمِعَ اللّٰهُ لِمَنْ حَمِدَهُ

SemiALLAH'ülimen hamideh" ve gizlice: رَبَّنَا وَلَكَ الْحَمْدُ = Rabbena ve lekel hamd" deyince {(*):. İmam-ı A'zam'dan diğer bir rivayete göre imam " رَبَّنَا وَلَكَ الْحَمْدُ " demez} cemaat da gizlice yalnız " أَللَّهُمَّ رَبَّنَا وَلَكَ الْحَمْدُ = ALLAH'ümme Rabbena ve lekel hamd" yahut " رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ = Rabbena lekel hamd" derler. Ve imam ile beraber gizlice rükuda üçer kere " سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ = Sübhane rabbiyel azim" secdelerde de, üçer kere " سُبْحَانَ رَبِّيَ اَلْأَعْلٰى = Sübhane rabbiyel a'lâ" derler.

4. İmam ile cemaat, birinci ka'delerde yalnız "Tahiyyatı", ikinci ka'delerde de "Tahiyyat" ile beraber " ALLAH'ümme salli... ve barik..." ile "Rabbena Âtina..." duasını gizlice okurlar, imam evvelâ sağ tarafa, sonra da sol tarafa aşikare selâm verince, cemaat da bu şekilde birlikte gizlice selâm verirler. İmam aşikare okuduğu Fatiha'nın sonunda gizlice " آمين = Amîn = kabul buyur Ey ALLAH'ım!" diyeceği gibi cemaat da yine gizlice "âmîn" derler.

5. İmam, selam verdikten sonra müezzin aşikare

أَللَّهُمَّ اَنْتَ السَّلَامُ وَمِنْكَ السَّلَامُ تَبَارَكْتَ يَا ذَا اْلجلَالِ وَلْاِكْرَامِ

"ALLAHümme ente's-selâmü ve minke's-selâm, tebarekte ya zelcelâli ve'l-ikram" der, {(*): Bak: Madde-171} sünnet var ise kılınır, daha sonra Rasul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'e salât-ü selâm okunur. Ya müezzin sesle veya imam ile cemaatten her biri gizlice ayete'l-kürsi'yi okur, otuz üçer kere " سُبْحَانَ اللّٰهِ

— 173 —

= Sübhanallah", " اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ = Elhamdülillah", " اَللّٰهُ أَكْبَرُ = ALLAH'ü Ekber" derler. Bunların bu adedi, sağ elin parmaklarıyla tespit edilebileceği gibi tesbih taneleriyle de tespit edilebilir. Yeter ki bir yanlışlık yapılmasın.

6. Yukarıdaki şekilde otuz üçer kere tesbih, tahmid ve tekbirden sonra müezzin, sesle

لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَاشَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ لْحَمْدُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَلِيِّ الْاَعْلَى الْوَهَّابِ

Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerike leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve âlâ külli şey'in kadir, sübhane rabbiyel aliyyil a'lel vahhâb der, (imam ve) bütün cemaat da (dua edip bitiminde) iki ellerini yüzlerine bereket umarak sürerler.

Tek başlarına namaz kılanlar da bunları okurlar. Bütün bunlar, namazların âdabından, müstehaplarından bulunmaktadır. Bunlara riayet edenler, büyük sevaplara ereceklerdir.

7. Namazların yukarıdan beri yazdığımız vakitler, rukûnlar, rekatlar dairesinde kılınması, Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'den tevatür {(*): Yalan üzerinde birleşmeleri aklen caiz olmayan bir topluluğun, yine kendileri gibi bir topluluktan görmeye veya işitmeye dayalı bir şeyi haber vermeleridir. Böyle bir habere de mütevatir denir.} ile sabit ve bu hususta bin üç yüz şu kadar seneden beri her asırda bütün ümmetin ittifakı gerçekleşmiştir. Peygamber Efendimiz (S.A.V):

صلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِى أُصَلِّى

"Beni nasıl namaz kılar gördünüz ise, öylece namaz kılınız." {(*): Buhari; Ezan:18; No:605; 1/226} diye emretmiştir. Bu sebeple Peygamber-i Zişan'ımızın kılmış olduğu namazlara muhalif bir namaz, İslâm dininde asla muteber bir namaz sayılmaz.

CUMA NAMAZI

191- Cuma, müslümanlarca bir bayram günüdür, bu mübarek günde müslümanlığın varlığı, birliği, güzellikleri açıkça ortaya çıkar. Bu hayırlı günde mükellef olan müslümanlar, camilerde- mescitlerde toplanırlar, okunacak hutbeleri dinleyerek istifade ederler. Hep birlikte cuma namazını kılarlar, sonra ya başka ibadetlerle meşgul olur veya birbirini ziyaret ederler, yahut günlük işleriyle uğraşmaya tekrar başlarlar.

Bir hadis-i şerifte buyruluyor ki:

خَيْرُ يَوْمٍ طَلَعَتْ عَلَيْهِ الشَّمْسُ يَوْمُ الجُمُعَةِ فِيهِ خُلِقَ آدَمُ وَ فِيهِ أُدْخِلَ الْجنَّةَ وَفِيهِ أُخْرِجَ وَ لَا تَقُومُ السَّاعَةٌ إِلَّا فِى يَوْمِ الْجُمُعَةِ
— 174 —

"Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, Cuma günüdür. Adem (A.S.) o gün yaratılmış, o gün cennete konulmuş, o gün cennetten çıkarılmıştır. Kıyamet de ancak Cuma gününde kopacaktır." {(*): Müslim; Cuma:5; No:854; 2/585. Tirmizi; Cuma:1; No:488; 2/359} Bütün bu hâdiseler ise bir nice hayırları, hikmetleri toplamaktadır.

192- Resul-ü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz, hicreti seniyyeleri esnasında Medine-i Münevvere'ye yakın bulunan "Salim ibni Avf" yurdunda "Rânuna" denilen vadi içerisinde "Benî Salim mescidi"nde ilk Cuma hutbesini okumuş, ilk Cuma namazını kıldırmıştır.

193- Cuma namazının vakti, tam öğle namazının vaktidir. Cuma namazı için minarelerde ezan okunur, camiye gidilince evvelâ tam öğle namazının sünneti gibi dört rekat Cuma'nın ilk sünneti kılınır, daha sonra cami-i şerif içinde bir ezan daha okunup minberde cemaate karşı bir hutbe okunur, bu hutbeyi müteakip ikamet alınarak Cuma'nın iki rekat farzı cemaatle aşikare okuyuşla eda olunur. Bu farzdan sonra da yine öğlenin ilk dört rekat sünneti gibi Cuma'nın son dört rekat sünneti kılınır, bundan sonra da «Zuhri âhir» adıyla dört rekat daha namaz kılınır ki, buna dair ileride malûmat verilecektir. Bunu müteakip de «vaktin sünneti» niyeti ile tam sabah namazının sünneti gibi iki rekat namaz daha kılınır.

194- Kendilerinde Cuma'nın farz olmasının şartları bulunan kimseler için iki rekat Cuma namazı farzı ayn'dır. Cuma namazının diğer namazlardaki şartlardan başka kendisine mahsus on iki şartı daha vardır. Bunların altısı, vücub'unun, yani farz olmasının, diğer altısı da edasının şartlarıdır.

CUMANIN FARZ OLMASININ ŞARTLARI

195- Cumanın bir şahsa farz olması için aşağıda yazıldığı şekilde altı şart vardır:

1. Erkek olmaktır. Bu sebeple Cuma namazı, erkeklere farz olup kadınlara farz değildir.

2. Hürriyettir. Bunun için Cuma namazı, kölelere farz değildir. Mükâtep denilen (yani bir bedel karşılığında azat edilmek üzere efendisiyle bir anlaşma yapmış olan) köleler ile, kısmen azat edilmiş olan kölelere ise farzdır.

3. İkamettir. Bu sebeple şer'an müsafir sayılan kimselere Cuma namazı farz değildir. Seferilik bahsine müracaat!

4. Sıhhattir. Bu sebeple hasta olup Cuma namazına çıktığı takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkan kimseye Cuma namazı farz değildir.

Yürümekten âciz bulunan çok yaşlı kimseler de bu hükümdedirler. Hasta bakıcılığı da bunun gibidir. Şöyle ki hasta bakıcısı, camiye gittiği takdirde hastanın zayi olacağından korkulursa, kendisine cuma namazı farz olmaz.

— 175 —

5. Gözlerin selâmetidir. Bu sebeple Cuma namazı, kör olanlara farz değildir, hatta kaidleri, yani ellerinden tutup götürecek kimseleri bulunsa bile. Bu İmam-ı A'zam'a göredir. İmameyn'e göre kaidleri bulunan körlere Cuma namazı farzdır.

6. Ayakların selâmetidir. Bu sebeple kötürüm veya ayakları kesilmiş olan kimselere cuma namazı farz değildir, hatta kendilerini yüklenecek kimseleri bulunsa bile.

Düşman korkusu, şiddetli yağmur, fazla çamur ve benzeri şeyler de cuma namazına gidilmemesini mubah kılacak mazeretlerdendir.

Bununla beraber kendisinde bu altı şart bulunmayan bir kimse, meselâ bir kadın veya bir kör her ne kadar kendisine Cuma namazı farz değilse de, camiye gidip cemaatle cuma namazını kılacak olsa, vaktin farzını eda etmiş olur, artık o günün öğle namazını ayrıca kılmakla mükellef olmaz.

CUMANIN EDASININ ŞARTLARI

196- Cumanın edası için de aşağıdaki şekilde altı şart vardır.

1. Cuma namazını, veliyyülemr'in veya vekilinin kıldırmasıdır. Şöyle ki Cuma namazını ya en büyük veliyyülemr veya onun izniyle diğer bir şahıs kıldırmalıdır. Veliyyülemr veya onun izin vereceği bir şahıs bulunamayan bir yerde, meselâ dar-ı harp'te müslüman cemaatin seçmeleriyle içlerinden biri Cuma namazını kıldırabilir.

Hutbe okumaya izin, namaz kıldırmaya da izindir. Aksi de böyledir. Bunlara izni bulunan kişi, bir özrü olsun olmasın yerine başkasını vekil tayin edebilir. Hatta böyle vekil tayin etmesi için kendisine izin verilmiş olmasa bile. Fakat hatib'in huzurunda izni alınmaksızın başkasının hutbe okuması caiz olmaz.

2. İzn-i âm'dır. Yani muayyen bir yerde, bir cami-mescitte müslümanların toplanıp Cuma namazını kılmaları için veliyyülemr tarafından müsaade edilmiş olmalıdır. Muayyen bir cemaat, böyle bir caminin kapısını kapayarak yalnız kendi başlarına cuma namazını kılmak isteseler, namazları caiz olmaz. Fakat mescidin kapısı açık bırakılarak insanların gelmesine izin verildiği halde başkaları gelmese de namazları caiz olur.

3. Vaktin devamıdır. Şöyle ki Cuma namazını kılabilmek için öğle vakti henüz devam etmekte olmalıdır. Bu vakit çıktı mı artık cuma namazı ne eda ve ne de kaza şekliyle kılınamaz. O günün öğle namazı da kılınmamış ise yalnız onu kaza lâzım gelir.

Daha cuma namazı kılınmakta iken vakit çıkacak olsa, yeniden öğle namazını kaza olarak kılmak icap eder.

(İmam Mâlik'e göre cuma namazı, öğle vakti çıktıktan sonra da kılınabilir. İmam Ahmed'den bir görüşe göre de cuma namazı, zeval (öğle) vaktinden evvel de kılınabilir.)

4. Cemaat bulunmasıdır. Şöyle ki Cuma namazı için cemaatin en az miktarı imamdan başka üç kişidir. İmam Ebu Yusuf'a göre imamdan başka iki kişidir.

— 176 —

(İmam Mâlik'ten bir rivayete göre otuz, İmam Şafiî ile İmam Ahmed'in en kuvvetli rivayetine göre de kırk kişidir.)

Cemaatin akıllı ve erkek olması ve İmam-ı A'zam'a göre hiç olmazsa birinci secdeye kadar hazır bulunması da şarttır. Bu sebeple yalnız kadınların veya çocukların veya birinci secdeden evvel dağılan kimselerin bulunması ile cuma namazı kılınamaz. Cemaatin bulunması, İmameyn'e göre iftitah tekbirine kadar, İmam Züfer'e göre de ka'dede teşehhüt miktarı duruncaya kadar lâzımdır. Cemaat bundan evvel dağılacak olsa, geri kalan bir veya iki kişinin öğle namazını kılması icap eder.

Fakat cemaatin mukim veya hür olmaları şart değildir. Hattâ seferi veya köle olan bir müslümanın cuma namazında imam olması bile sahihtir.

5. Cumanın farz olan namazından evvel hutbe okunmasıdır. Şöyle ki vaktin girmesinden sonra bir cemaatin huzurunda bir hutbe okunması lâzımdır. Bu sebeple hutbe okunurken cemaat bulunmayıp da, daha sonra namazda bulunacak olsa, namazları caiz olmaz.

Cemaatin hutbeyi işitmeleri şart değildir. Sadece hazır bulunmaları kâfidir. Hutbe esnasında bir mükellef erkeğin, hatta seferi olsa bile, bulunması da kâfi görülmektedir.

Cuma hutbesinin rüknü, İmam-ı A'zam'a göre ALLAH Teâlâ'yı zikretmekten ibarettir. Bu sebeple hutbe niyeti ile yalnız " اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ = Elhamdülillâh" veya " سُبْحَانَ اللّٰهِ = Sübhanellâh" veya " لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ = lâ ilâhe illALLAH" denilecek olsa, yeterli olur. İmameyn'e göre ise hutbe denilecek derecede uzunca bir zikirden ibarettir. Bunun da en az metrebesi, tahiyyat miktarı hamd ve salevât ile müslümanlara duadır.

Hutbenin vacipleri, hatibin taharet üzere olması, avret yerlerinin örtülü bulunması ve hutbeyi ayakta okumasıdır.

Hutbenin sünnetleri de hutbeyi iki kısma ayırmak, bunların arasında bir tesbih veya üç âyet okunacak kadar oturmaktır. Bunun için buna «iki hutbe» denir. Bununla beraber bu iki hutbeden her biri hamdı, kelime-i şahadeti, salât-ü selâmı bulundurmalı ve birinci hutbe, bir âyeti kerimenin okunmasıyla bir nasihatı, ikinci hutbe de ehl-i iman hakkında duayı ihtiva etmelidir. Ve bu ikinci hutbede, hatibin sesi birinci hutbedekinden daha aşağı bulunmalıdır. Bunlar da hutbenin sünnetlerindendir.

Her iki hutbeyi de pek uzatmamak sünnettir. Hatta hutbeyi Tıval-i mufassal'dan, yani «Hücurat suresi» ile "Buruc suresi"ne kadar olan surelerin herhangi birinden uzunca okumak, bilhassa kış mevsiminde mekruhtur. Cemaati nefret ettirmek doğru değildir. Cemaatin çok acele işleri olabilir. Onları camide fazla tutmak, cuma namazına devamlarına mani olacağından mahzurlu olmaktan uzak olamaz. Hatip olan zat, bunları düşünmelidir, sözlerinin sonu, evvelini unutturacak, kıymetten düşürecek derecede hutbesi uzun bulunmamalıdır.

— 177 —

Hutbelerin kısa, fakat derli toplu, faydalı bir tarzda bulunması, hatibin ehliyet-kabiliyet ve faziletine delildir. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

اِنَّ طُولَ صَلَاةِ الرَّجُلِ وَ قَصْرَ خُطْبَتِهِ مَئِنَّةٌ مِنْ فِقْهِهِ فَأَطِيلُوا الصَّلَاةَ وَ أَقْصِرُوا الْخُطْبَةَ وَ اِنَّ مِنَ البَيَانِ سِحْرًا

"Namazının uzun, hutbesinin kısa olması, kişinin fekahetinden -derin dini bilgisinden- bir alâmettir. Artık namazı -cemaate ağır gelmeyecek derecede- uzatınız, hutbeyi de kısaca okuyunuz, şüphe yok ki bazı sözler vardır ki, bir sihir gibi kalpleri etkiler." {(*): A.b. Hanbel: No:17853; 4/263 Dârimi; No:1556; 1/440} İşte hutbeler de belâgatı ile, yüksek manası ile ruhları kendisine cezb edecek bir halde bulunmalıdırlar.

Ashab-ı Kiram'dan rivayet olunuyor ki, Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimizin namazı da, hutbesi de orta bir halde olup ifrat ve tefritten, yani pek kısa ve pek uzun olmadan beri idi. Nitekim bir rivayet şöyledir:

عَنْ جَابِرٍ بْنِ سَمُرَةَ قَالَ كُنْتُ أُصَلِّى مَعَ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَكَانَتْ صَلَاتُهُ قَصْدًا وَخُطْبَتُهُ قَصْدًا

"Cabir bin Semure (R.A)dan şöyle dediği rivayet olunmuştur:

Ben Rasulullah (S.A.V) ile beraber Cuma namazını kılardım. O'nun namazı da, hutbesi de orta bir halde idi." {(*): Müslim; Cuma:13; No:866; 2/591, Tirmizi; Cuma:12; No:507; 2/381}

Hatip, ezan okununcaya kadar minberde oturur, sonra ayağa kalkar, gizlice Euzü-Besmele okuyarak, açıkça hamdü senada bulunur, hutbesini cemaate karşı okur. Savaş yoluyla alınmış olan bir beldede hatib, sol elinde tutacağı bir kılıca dayanarak hutbesini okur, bu vaziyet, İslâm'ın azametini, İslâm mücahitlerinin dayandıkları kuvveti hatırlatır, milletin cesaretini artırır. Hutbe bitince ikamet alınır. Bunlar da hutbenin sünnetleri olmaktadır.

Hatibin hutbe sünnetlerine riayet etmemesi veya hutbe esnasında dünya lakırdılarında bulunması mekruhtur.

6. Cuma namazının bir beldede veya belde hükmünde bulunan bir yerde eda edilmesidir. Beldeden maksat, valisi, hâkimi, yolları, mahalleleri bulunan herhangi bir şehirdir. Bir beldeye bitişik olup asker toplamak, at bağlamak, silâh atmak, cenaze namazı kılmak, ölüleri defnetmek gibi beldenin menfaatleri için hazırlanmış olan sahalar da belde yerindedir. Bunlara «Fina-i belde» denir.

Bu sebeple bir belde camilerinde cuma namazı kılınabileceği gibi böyle bir sahada da kılınabilir. Vaktiyle şehirlerin böyle dışarısında birer " مُصَلّٰى = Namazgah" bulunurdu, ahalî cuma ve bayram günlerinde oralarda toplanarak namazlarını kılar, müslümanların birliğini, kudretini, hakka bağlılığını göstermeye

— 178 —

çalışırlardı. Hattâ İmam-ı A'zam'a göre bir beldede yalnız bir cami-i şerifte veya musallada cuma namazı kılınır, birden fazla yerlerde kılınmaz.

Fakat İmam Muhammed'e ve İmam-ı A'zam'dan diğer bir rivayete göre cuma namazı bir beldede bulunan birden fazla camilerde kılınabilir. En sahih olan da budur. Nitekim uygulama da bu şekildedir.

İmam Ebu Yusuf'tan bir görüşe göre bir şehirde ancak iki yerde cuma namazı kılınabilir. Diğer bir görüşe göre de aralarında bir ırmak bulunmadıkça iki yerde bile kılınamaz.

Cuma namazının birden fazla yerlerde kılınmasını caiz görmeyenlere göre bir beldede kılınan birden fazla cuma namazlarından hangisine daha evvel tekbir alınarak başlanılmış ise o sahih olmuş, diğerleri sahih olmamış olur. İşte böyle bir ihtilâftan kurtulmak içindir ki, cumanın dört rekat son sünnetinden sonra «Zühr-i ahir» niyeti ile dört rekat namaz daha kılınmaktadır. Şöyle ki, "Vaktine yetişip henüz üzerimden düşmeyen son öğle namazına" diye niyet edilip tam öğle namazının dört rekat farzı veya dört rekat sünneti gibi dört rekat namaz kılınır. Daha iyi olan, sünneti gibi kılmaktır. Çünkü eğer cuma namazı sahih olmamış ise bu dört rekat ile o günün öğle namazı kılınmış olur. Son iki rekatında Fatiha'ya ilave edilen sure veya bir miktar ayeti celile bunun sahih olmasına zarar vermez. Ve eğer cuma namazı sahih olmuş ise bu dört rekat kazaya kalmış bir öğle namazı yerine geçer. Kazaya kalmış böyle bir namaz bulunmayınca da bir nafile namazı olmuş olur.

Kısacası bu şekilde kılınması ihtiyata uygun olduğundan alimlerin çoğunluğu tarafından güzel görülmüştür. Hattâ Şafiî ulemasından bir çokları da bunu uygun görmektedirler. Çünkü İmam Şafiî'ye göre de bir beldede ilk kılınmaya başlanan cuma namazı muteberdir, diğerleri muteber değildir. O halde cuma namazına sonra başlamış olanların öğle namazını kılmaları icap eder.

Bununla beraber bu içtihadi bir mesele olduğundan İmam Şafiî Hazretleri, Bağdat'ta birden fazla camilerde cuma namazının kılındığını görmüş olduğu halde buna itiraz etmemiştir.

CUMA NAMAZI İLE ALAKALI BAZI MESELELER

197- Bir çok köylerde Cuma namazı kılınmasına ötedenberi izin verilmiş olduğundan beldelerde olduğu gibi bu köylerde de Cuma namazı kılına gelmiştir. Mescitlere ait hükümler bahsine de müracaat!

198- (Cuma namazı kılınma izni olmayan bir yerde ikamet eden) bir köylü, cuma günü bir şehre gidip Cuma vaktine kadar orada durmak niyetinde bulunsa kendisine Cuma namazı farz olur. Fakat cuma vaktinden evvel şehirden çıkmaya niyet ederse farz olmaz. Cuma vaktinin girmesinden sonra şehirden çıkmaya niyet ederse -tercih edilen görüşe göre- yine cuma farz olmaz.

199- Cuma günü zeval (öğle) vaktinden sonra Cuma namazını kılmadan sefere çıkmak mekruhtur.

Zeval (öğle) vaktinden evvel çıkmak ise mekruh değildir.

— 179 —

200- Özürlü veya hapsedilmiş olanların Cuma günü şehirde öğle namazını Cuma namazından evvel veya sonra cemaatle kılmaları mekruhtur. Bunların öğle namazlarını cuma namazı kılındıktan sonra kılmaları müstehapdır. {(*): ÖNEMLİ NOT: Bu hükümden kadınlar müstesnadır. Yani kadınların Cuma günü öğle namazlarını kılmaları için Cuma namazının kılınmasını cemaatin dağılmasını beklemeleri gerekmez. Vakit girer girmez kılabilirler. Çünkü kadınlara Cuma namazı geçici bir özür sebebiyle değil aslen farz kılınmamıştır.} Çünkü o vakte kadar özürlerinin ortadan kalkması umulur.

201- Bir kimse, Cuma günü özrü bulunmadığı halde Cuma namazı kılınmadan öğle namazını kılacak olsa, bu namazı sahih olursa da, Cuma namazını terk ettiğinden dolayı günaha girmiş olur. Fakat böyle bir kimse, daha sonra Cuma namazını kılmak için -daha Cuma namazı kılınmadan- camiye yönelse kıldığı öğle namazı batıl, yani nafileye dönüşmüş olur. Cuma namazına ister yetişsin, ister yetişmesin ve ister gitmeden vazgeçsin veya vazgeçmesin. Bu sebeple Cuma namazına gidip yetişmezse, o öğle namazını yeniden kılması lâzım gelir.

İmameyn'e göre gidip Cuma namazına başlamadıkça kılmış olduğu öğle namazı batıl olmaz.

202- Cuma için tekbir almak, yıkanmak, misvak kullanmak, güzel elbiseler giyinmek, güzel kokulu şeyler sürünmek müstehaptır. Minarede ezan okununca da başka şeyler ile uğraşılmayıp hemen camiye gidilmesi vaciptir.

203- Cuma günü camiye erkence gitmek, «tahiyyet'ül-mescit» olmak üzere iki rekat namaz kılmak, Kehf suresini okumak veya dinlemek menduptur.

204- Cuma günü camiye giden kimse başkalarına eziyet vermemek ve hutbeye henüz başlanılmış olmamak şartı ile hatibe yakın yere kadar gidebilir. Yoksa bulabildiği yerde oturur. Fakat yer bulamaz, ileri saflarda da boş yer bırakılmış olursa mecburen bu boş yerlerden birine kadar gidebilir.

205- Hatip minbere çıkınca cemaatin konuşmayıp susması, selâm alıp vermemesi, nafile namaz kılmaması icap eder. Hattâ hutbede Resulü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz'in mübarek isimleri zikredilince cemaatin salât-ü selâmda bulunmaksızın yalnız dinlemekle yetinmesi daha faziletlidir. İmam Ebû Yusuf'tan bir görüşe göre bu halde gizlice salât-ü selâm okunur.

206- Cumanın başlanılmış olan ilk sünneti, hatibin minbere çıkması halinde uzatılmaksızın hemen -vaciplerine riayet etmek üzere- tamamlanmalıdır.

207- Cuma namazını, hutbeyi okuyan şahsın kıldırması daha iyidir.

208- Cuma namazı henüz bitmeden imama uyan kimse, bu namazı tamamlar. Hatta imama tahiyyatta veya sehiv secdesinde yetişmiş olsa bile. İmam Muhammed'e göre ikinci rekatın rükûsundan sonra gelip imama uyan kimse, cuma namazını değil, öğle namazını tamamlar.

— 180 —

BAYRAM VE BAYRAM NAMAZLARI

209- Bayram, bir ferah ve sevinç günü demektir. Arapçası «İyd"dir.>Çoğulu "A'yad» gelir.

Bayram tebriğine «Ta'yid",>bayramlaşmaya da "Muayede» denir.

Resul-ü Ekrem sallâllahü aleyhi ve sellem Efendimiz Medine-i Münevvere'yi teşrif edince ahalisinin senede iki bayram, eğlence, sevinç günleri olduğunu anlayıp «ALLAH Teâlâ size o iki bayram günlerine bedel onlardan daha hayırlı iki bayram günleri ihsan buyurmuştur.» diye müjdelemiş, o günlerin «İyd-i fıtır» ile "İyd-i adha", yani Ramazan-ı şerif Bayramı ile Kurban Bayramı günleri olduğunu haber vermiştir. {(*): Ebu Davud, Salat: 239; - Nesâi, İdeyn:1; Hakim, el-Müstedrek: 1/294; A. b. Hanbel: 3/103, 178, 235, 250.}

Bu günlere «iyd» denilmesi, bunların birer ferah ve sevinç günü olup, her yıl gelmeleri ile hayır- bereket umulmasından veya bunlarda ALLAH Teâlâ'nın bir çok lütuf ve ihsanlarda bulunmasından dolayıdır. Ramazan Bayramı üç, Kurban Bayramı da dört gündür.

210- Kendilerine Cuma namazı farz olan kimselere -Cuma namazının farz olma ve eda şartları dairesinde- Ramazan ve Kurban Bayramı namazları vaciptir. Yalnız bayram namazlarında hutbeler, vacip olmak üzere şart değildir. Bilakis bu namazlardan sonra hutbe okunması bir sünnet-i seniyyedir.

211- Bayram namazlarının ilk vakti işrak zamanıdır. Yani güneşin görünüşe göre ufuktan bir rumh = mızrak (normal bir mızrak -süngü, 12 karış, yaklaşık 2.7 m. uzunluğundadır) veya iki mızrak boyu kadar yükselip kerahet zamanı çıktığı andır ki, bu andan itibaren istiva veya zeval (öğle) vaktine kadar kılınması caizdir. Mekruh vakitler bahsine müracaat!

212- Bayram namazları, ikişer rekattır. Cemaatle aşikare okuyuşla kılınır. Ezan ve ikamet bulunmaksızın imam, iki rekat Ramazan veya Kurban Bayramı namazına, cemaat da böyle iki rekat bayram namazına ve imama uymaya niyet eder. " اَللّٰهُ أَكْبَرُ = ALLAHü Ekber" diye iftitah tekbiri alınır. Eller bağlanır, hep birlikte gizlice " سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ = Sübhanekellahümme" okunur, sonra imam aşikare, cemaat da gizlice " اَللّٰهُ أَكْبَرُ = ALLAH'ü Ekber" diye üç defa tekbir alırlar, her tekbirde eller yukarıya kaldırılıp daha sonra yanlara salıverilir ve her tekbir arasında üç tesbih miktarı durulur. Üçüncü tekbiri müteakip yine eller bağlanır, imam gizlice "Euzü" ve "Besmele"den sonra aşikare Fatiha'yı şerife ile bir miktar daha Kur'an-ı Kerim'den okur, aşikare "ALLAH'ü Ekber" diyerek -bilindiği gibi-

— 181 —

rükûya, secdelere gider, cemaat da gizlice tekbir alarak imama uyar. Sonra tekbir alınarak ikinci rekata kalkılır, imam gizlice besmele-i şerife'den sonra yine aşikare Fatiha'yı şerife ile bir miktar daha Kur'an okur, tekrar üç defa eller kaldırılarak birinci rekatta olduğu gibi tekbir alınır, daha sonra yine imam aşikare, cemaat da gizlice "ALLAH'ü Ekber" diye tekbir alarak rükûya, secdelere varılır, sonra da oturulup اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ = Ettehiyyatü", " أللَّهمَّ صَلِّ وَبَارِكْ = ALLAH'ümme salli ve barik" ve "Rabbena âtina..." duası gizlice okunarak iki tarafa selâm ile namaza son verilir.

Bu halde bayram namazlarının her rekatında üç zait tekbir bulunmuş olur ki bunlar da vaciptir. (Hanbeli mezhebine göre birinci rekatta altı, ikinci rekatta beş tekbir alınır ve her iki rekatta tekbirler, kıraatten önce olur. İmam Malik ile İmam Şafiî'ye göre de birinci rekatta yedi, ikinci rekatta beş tekbir alınır ve tekbirler her iki rekatta da kıraatten önce yapılır.)

213- Hatip, bayram namazını müteakip minbere çıkar, oturmaksızın hutbeye başlar. Cumada olduğu gibi iki hutbe okur, şu kadar var ki, bu bayram hutbelerine tekbir ile başlanır, cemaat da bu tekbirlere hafifçe iştirak eder. Hatip Ramazan Bayramı hutbesinde cemaate fıtır sadakasına ve Kurban Bayramı hutbesinde de kurban ile teşrik tekbirlerine dair malûmat verir.

Cuma hutbelerinde sünnet olanlar, bayram hutbelerinde de sünnettir. Mekruh olanlar da mekruhtur. Bu bayram hutbelerinin namazdan evvel okunması da caiz olmakla beraber mekruh bulunmuştur.

214- İmam, birinci rekatta bayram tekbirlerini unutup da Fatihayı kısmen veya tamamen okuduktan sonra hatırlarsa tekbirleri alır. Fatihayı yeniden okur. Fakat Fatiha ile bir miktar daha Kur'an okuduktan sonra hatırlarsa tekbirleri alır, kıraatı iade etmez.

215- Bayram namazında birinci rekatın rükûsuna varmış olan imama uyan kimse, bu rükûya yetişeceğini zannederse hem iftitah tekbirini, hem de kendi mezhebine göre bayram tekbirlerini ayakta alarak daha sonra rükûya varır, rûkûnun kaçırılmasından korktuğu takdirde ise iftitah tekbirini müteakip rükûya varır, bayram tekbirlerini rükûda alır, bu tekbirleri alırken ellerini kaldırmaz, imam kıyama kalkınca kendisi de kalkar, hatta tekbirleri bitirmiş olmasa bile. İmam ile alacağı tekbirlerde imama uyar, kendi mezhebine uygun olmasa da fazla ve noksan tekbir almaz. Ancak imamın aldığı tekbirler, Sahabe-î Kiram'dan rivayet edilen miktarı aşarsa, o halde imama uymak lâzım gelmez.

216- Bayram namazının ikinci rekatına yetişen kimse, birinci rekatı kılmaya kalkınca evvelâ gizlice Besmele-i şerife'yi ve Fatiha'yı şerife ile ekleyeceği ayet-i kerimeleri okur, sonra yine gizlice tekbirleri alır, namazını tamamlar. Zahirürrivaye böyledir. Bununla beraber bu gibi mesbuk (imama birinci rekattan sonra uymuş) olanlar, kendi kendilerine alacakları tekbirlerin adedinde imama uymaz, bilakis kendi mezheplerine göre alırlar.

— 182 —

Bayram namazına hiç yetişmeyen kimse ise kendi başına bayram namazı kılamaz. Dilerse dört rekat nafile namazı kılar. Bu bir kuşluk namazı yerine geçer, büyük sevaba vesile olur.

(Şafiilerce bayram namazları sünneti müekkededir. Bir görüşe göre de farzı kifayedir, İslâm'ın şiarından sayılır. Cemaatle kılınması daha faziletlidir, tek başına da hutbesiz kılınabilir. Bu sebeple bunu seferi olan kimseler de, kadınlar da tek başlarına kılabilirler. Güneşin doğuşundan zeval (öğle) vaktine kadar kılınabilir.

Bayram namazları Malikiler'e göre de sünneti müekkede ve bir görüşe göre de farzı kifayedir. Hanbelî mezhebine göre de farzı kifayedir, imam ile kılmaya muvaffak olamayanın bunu kaza etmesi sünnettir.)

217- Kurban bayramı namazını ilk vaktinde kılmak, Ramazan bayram namazını da biraz tehir etmek müstehaptır. Bayram namazı, cenaze namazından, cenaze namazı da bayram hutbesinden önce kılınır.

218- Bayram namazları, bir şehirde umumî bir musallada (namazgahta) kılınabileceği gibi birden fazla camilerde de kılınabilir.

219- Bayram günlerinde erken kalkmak, yıkanmak, misvak kullanmak, gülyağı gibi temiz, güzel kokulu şeyler sürünmek, giyinmesi mübah elbiseleri herkesin haline göre en güzelini giymesi, Hak Teâlâ'nın nimetlerine şükür için ferah ve sevinç göstermek, rastgelecek din kardeşlerine karşı güler yüzlü bulunmak, mümkün mertebe fazla sadaka vermek, bayram gecelerini ibadetle ihya etmek müstahap olup, güzel görülmüştür.

220- Ramazan bayramında bayram namazından evvel hurma gibi tatlı bir şey yenilmesi, Kurban bayramında ise namaz kılınmadıkça bir şey yenilmemesi müstahaptır. En sahih olan görüşe göre bu hususta kurban kesecek kimse ile kesmeyecek kimse müsavidir. Kurban kesecek kimsenin keseceği kurban etiyle yemeğe başlaması daha uygundur. Bununla beraber namazdan evvel bir şey yenilmesi de mekruh değildir.

221- Kurban kesecek kimse, tırnaklarını ve başının saçlarını kesmeyi tehir eder. Bu menduptur.

Fakat bu tehir mekruh olacak bir müddetle olmamalıdır. Bu müddetin en son sınırı ise kırk gündür.

Daha faziletli olan haftada bir kere tırnakları, bıyıkların fazla kısmını kesmek, fazla tüyleri gidermek, yıkanmak suretiyle bedenin temizliğine bakmaktır. Hiç olmazsa bunlar on beş günde bir yapılmalıdır, kırk günden fazla terkedilmesi ise mazur görülemez.

222- Bayram günü cami-i şerife bir sükûn ve vakar ile gidilir, namaza giderken Ramazan bayramında gizlice, Kurban bayramında da açıkça tekbir alınması, namazdan sonra da mümkün ise başka bir yoldan ikametgâha dönülmesi menduptur.

223- Kurban Bayramının birinci gününe «yevmü'n-nahr» diğer üç gününe de «eyyam-ı teşrik» denir. Bu bayramdan evvelki gün ise "yevm-i arefe"dir ki, Zilhiccenin dokuzuncu günüdür. Ramazan-ı şerif Bayramında arefe yoktur.

— 183 —

Arefe gününün sabah namazından itibaren bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar yirmi üç farz vakit namazını müteakip bir defa:

اَللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَ اللّٰهُ أَكْبَرُ اَللّٰهُ أَكْبَرُ وَ لِلّٰهِ الْحَمْدُ

ALLAH'ü Ekber, ALLAH'ü Ekber, lâilâhe illâllâhü vellâhü ekber, ALLAH'ü ekber velillâhil hamd" diye tekbir alınır ki, buna da «teşrik tekbiri» denilir. Memleketimizde bunun tercümesi bir aralık şu şekilde okunmuştur: "Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrıdan başka tanrı yoktur. Tanrı uludur, tanrı uludur, hamd ona mahsustur."

Tekbirlerin bu miktar okunması İmameyn'in görüşüdür, uygulama da bu şekildedir. İmam-ı A'zam'a göre bu tekbirler, arefe gününün sabahından ertesi günün ikindisine kadar olan sekiz vakit farz namazını müteakip alınır.

224- Teşrik tekbirleri, fıkıh alimlerinin bir çoğuna göre vâcibdir. Sünnet diyenler de vardır. İmameyn'e göre farz namazlarını kılmakla her mükellef olan kimse için bu tekbirler vâcibdir. Bu hususda tek başına namaz kılanla imama uyan, seferi ile mukim olan, köylü ile şehirli, erkek ile kadın müsavidir. İmam-ı A'zam'a göre ise bu tekbirlerin vacib olması için mukim olmak, hür ve erkek olmak ve namazın müstehap şekilde cemaatle kılınan bir farz namaz olması şarttır. Bu sebeple seferi olanlara, kölelere, kadınlara ve tek başına namaz kılan kimselere vacib değildir. Ancak bunlar, üzerlerine teşrik tekbiri vacib olup cemaatle farz namazları kılan kimselere uyarlarsa, o zaman vacib olur. Cuma, Bayram namazı kılınmayan köylerdeki kimselere de vacip olmaz. Ve Cuma günü öğle namazını kendi aralarında cemaatle kılan özürlü kimselere de vacib olmaz. Kadınların kendi aralarında cemaatle namaz kılmaları da müstehab şekliyle olan cemaatten sayılmaz.

225- Bir senenin teşrik günlerinden birinde terk edilen bir namaz, yine o senenin teşrik günlerinden birinde kaza edilse sonunda teşrik tekbiri alınır. Fakat başka günlerde veya başka senenin teşrik günlerinden birinde kaza edilecek olsa, teşrik tekbiri alınmaz.

226- Bir namazda sehiv secdeleriyle teşrik tekbiri ve telbiye toplanacak olsa, evvela sehiv secdeleri yapılır, sonra tekbir alınır, sonra da telbiyede bulunulur. Şayet telbiye evvel yapılırsa, sehiv secdeleri ve teşrik tekbiri düşer. Telbiye için hac bahsine müracaat!

227- Arefe günü insanların bir yerde toplanarak Arafat'ta bulunan hacıları taklit edercesine bir vaziyet almaları, bir esasa dayanmamaktadır, hatta bunu mekruh görenler de vardır.

228- Bayram günlerinde müslümanların birbirini tebrik etmesi, birbiriyle musafaha yapması, biribirine " غَفَرَ اللّٰهُ لنَا وَ لَكُمْ = Gaferallâhü lena veleküm" yani "ALLAH Tealâ bizi de sizi de mağfiretine nail buyursun", veya " تَقَبَّلَ اللّٰهُ تَعَالٰى مِنَّا وَمِنْكُمْ = Tekabbelellâhü Teâlâ minna ve minküm" yani "ALLAH Teâlâ bizden ve sizden kabul buyursun." gibi bir şekilde duada bulunması da mendubdur.

— 184 —

TERAVİH NAMAZI

229- Teravih namazı, Ramazan-ı şerife mahsus, yirmi rekattan ibaret olup bir sünneti müekkededir. Bu namazı Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz ile Hülefa-i Raşidin (R.Anhüm) devamlı kılmışlardı. Bu namazın cemaatle kılınması da bir sünneti kifayedir. Bu sebeple bütün bir mahalle halkı cemaatle kılmayı bırakıp evlerinde kılacak olsalar, sünneti terk ile günahkâr olmuş olurlar.

230- Teravih namazının her dört rekatı sonunda, bir miktar oturularak istirahat edildiği için, bu dört rekata, bir «Terviha» denilmiştir. Bir teravih namazında beş terviha vardır. Bu tabir «Tervih» kelimesinden bina-i merre'dir. {(*): Arapça Dil Bilgisi, Sarf ilminde; adet bildiren bir mastardır.} Tervih ise insanın kendisini rahatlandırması manasınadır. Çoğulu "teravih"tir.

231- Mescitlerde teravih namazı cemaatle kılındığı halde, bir özrü olmaksızın cemaatı terk ederek bu namazı evinde kılan kimse, günahkâr olmazsa da fazileti terketmiş olur. Hattâ evinde cemaatle kılsa cemaat sevabına nail olursa da, mescitteki cemaatın faziletine nail olamaz. Çünkü mescitlerin fazileti daha fazladır.

232- Teravih namazını kılacak kimsenin teravihe veya vaktin sünnetine veya gece namazına niyet etmesi ihtiyata daha uygundur. Sadece namaz kılmaya veya nafile namaza niyet edilmesi de birçok fıkıh alimlerine göre caizdir.

233- Teravih namazını her iki rekatta bir selâm vermek suretiyle on selâm ile bitirmek daha faziletlidir. Dört rekatta bir, selâm da verilebilir. Sekizde, onda hatta yirmide bir selâm vermek suretiyle kılmak da caizdir. Fakat bu, mekruh olmaktan uzak görülmemektedir.

234- Teravih namazı, iki rekatta bir selâm verildiği zaman tam akşam namazının iki rekat sünneti gibi, dört rekatta bir selâm verildiği takdirde de tam yatsı namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Cemaatle kılındığı zaman, cemaat hem teravihe hem de imama uymaya niyet eder, imam da tekbirleri tesmi'leri, kıraatleri aşikare yapar.

235- İmam için teravih namazının her iki rekatında eşit derecede kıraatta bulunmak ve selamları da eşit kısımlara ayırıp meselâ iki veya dört rekatta bir selâm vermek daha faziletlidir. Çünkü böyle yapılması, ruhu düşünceden kurtarır.

236- Teravih'in her rekatında on âyet okunması müstehaptır. Çünkü bu şekilde devam edilirse bir Ramazan'da bir hatim yapılmış olabilir. Böyle bir defa hatim ile teravih namazı kılınması ise bir sünnettir. Bazı alimlere göre bu hatmin yirmi yedinci geceye, yani Kadir gecesine tesadüf ettirilmesi müstehabdır.

237- Teravih namazını kıldıracak şahsın güzel sesli olmasından çok, doğru okuyucu olmasına özen gösterilmelidir. Güzel ses, kalbi meşgul ederek tefekküre, huşuya mani olabilir. Kıraatında tecvid veya okuma hatası bulunan bir imamın mescidini bırakarak dürüst okuyan bir imamın bulunduğu mescide gidilmesinde bir sakınca yoktur.

— 185 —

238- İmamın teravihte cemaatı nefret ettirecek miktarda kıraatte bulunması, uygun değildir. Şu kadar var ki, Fatiha'yı şerife'den sonra okunacak âyetler bir sûreden veya üç kısa âyet miktarından noksan olmamalıdır. Ka'delerde teşehhüdden sonra ALLAHümme salli... ve barik... de terk edilmemelidir.

239- Teravih namazını özürsüz yere oturarak kılmak veya uykunun bastırmış olduğu bir halde kılmak mekruhtur. İmamın rükûya varmasına kadar oturup uymayı tehire bırakmak da mekruhdur.

240- Teravih namazının bir miktarı kılındıktan sonra imama uyan kimse, teravih bitince kendisi noksan kalan rekatları tamamlar, sonra da vitir namazını kendi başına kılar. Daha iyi olan budur. Bununla beraber imam ile vitri kılıp sonra teravihi tamamlaması da caiz görülmüştür.

241- Yatsı namazında cemaatı terk etmiş olan kimse, teravih ve vitir namazlarında imama uyabilir. Bu sebeple bir kimse, imam yatsı namazını kıldırıp teravihe başlamış olduğu esnada mescide gelse evvelâ yatsı namazını kendi başına kılar, sonra teravih için imama uyar, eksik kalan rekatları da yine kendi başına kılar. Aynı şekilde teravihi imam ile kılmayan, vitri imam ile kılabilir. Sahih olan görüş böyledir. Fakat imam da cemaat da yatsı namazını cemaatle kılmamış olurlarsa yalnız teravih namazını cemaatle kılamazlar. Çünkü teravihin cemaatı, farzın cemaatına tâbidir. Teravihin müstakil bir cemaatle kılınması, nafileler hakkındaki şer'i hükme uygun düşmez.

242- İmam, teravih namazının, mesela ilk bir rekatını müteakip yanılarak oturup selâm verdikten sonra yeniden iki rekat kılmadan geri kalan rekatlarını usulü dairesinde kıldıracak olsa, bir görüşe göre namazı caiz olup yalnız o ilk iki rekatı kaza eder. Diğer bir görüşe göre geri kalan namazları da caiz olmaz, hepsini kaza etmesi lâzım gelir. Çünkü teravih, bir namazdır, yapılan teşehhüdler, selâmlar yerinde vaki olmamış olur.

243- Teravih, vaktin sünnetidir, yoksa orucun sünneti değildir. Bu sebeple hasta veya seferi kimse gibi o anda oruç tutmakla mükellef olmayanlar için de Teravih namazını kılmak sünnettir.

Akşam üstü hayızdan veya nifasdan kurtulan bir müslüman kadın veya müslüman olan bir kimse hakkında da o gece Teravih namazını kılmak sünnettir.

HASTALARIN NAMAZLARI

244- Hastalık, bedenin, tabii halini, kuvvetini kaybetmesinden meydana gelen bir acizlik halidir. Hastaya «mariz",>hastalığa da "maraz» denir. Mariz'in çoğulu "merza", maraz'ın çoğulu da "emraz"dır. Hastalar da akılları başlarında bulundukça bir takım şer'î vazifelerle mükellefdirler. Bununla beraber şer'i şerif, onların hakkında birçok kolaylıklar göstermiştir. Namaz hakkında, aşağıdaki meselelerde görülen kolaylıklar da bu kısımdandır.

245- Bir hasta takatine göre namaz kılmakla mükellef olur. Meselâ ayakta durmaya asla gücü yetmeyen veya ayakta durması hastalığının uzamasına veya artmasına sebep olacağı anlaşılan bir hasta, oturarak namazını kılar, oturmaya da

— 186 —

gücü yetmezse gücüne göre yanı üzerine veya arkası üstüne yatarak îma ile namazını kılabilir.

246- İma ki, namazda rukûya ve secdeye işaret olmak üzere başı eğmektir. Bu, ayakta yapılabileceği gibi oturarak da yapılabilir. Bununla beraber bir şeye dayanarak ayakta yapılması mümkün olan bir îma, yatarak yapılamaz, bu caiz değildir.

247- Îma ile de namaz kılmaya gücü yetmeyen bir hasta bir gün ve bir gecelik ve daha fazla olan namazları sonraya bırakır, sonra iyi olunca bunları kaza etmesi lâzım gelir. Diğer bir rivayete göre bir gün ve bir geceden fazla olan namazları büsbütün düşer. Hatta aklı başında olsa bile.

248- Hastalığı sebebi ile oturduğu halde veya ima ile namaz kılabilen kimse, bu hastalığı esnasında kılamamış olduğu namazları sıhhat bulduktan sonra kaza edince oturduğu halde veya îma ile kılamaz. Çünkü özür ortadan kalkmıştır. Fakat sıhhat zamanında kazaya bırakmış olduğu namazlarını böyle hastalığı esnasında kaza edecek olsa, oturduğu halde veya îma ile kaza edebilir. Zira gücüne göre mükellef olur, gücünün yetmediği bir şey kendisinden istenilemez.

Özür sahipleri için, Taharet: 97. Maddeye de müracaat!

SEFERİN MAHİYETİ VE MÜDDETİ

249- Sefer = müsaferet; lugatta herhangi bir mesafeye gitmektir. Karşıtı "ikamet"dir. Şer'i şerif bakımından sefer, belirli bir mesafeye gitmektir ki, bu normal bir yürüyüş ile üç günlük, yani on sekiz saatlik bir mesafeden ibarettir. Buna "üç merhale"de denir.

Normal yürüyüş, yaya yürüyüşüdür ve kafile arasındaki deve yürüyüşüdür. Denizlerde de yelken gemileriyle havanın normal hali geçerlidir.

İşte karalarda böyle bir yürüyüş ile, denizlerde de normal bir hava ile ve yelkenli bir gemi ile on sekiz saat sürecek bir mesafe, «sefer müddeti» sayılır.

Demek ki, bu yolun yalnız gidilecek mesafesi muteberdir, yoksa gidilip geri dönülmesine ait mesafesi muteber değildir.

250- Vatanında veya o hükümdeki bir yerde oturan kimseye «mukim",>buradan çıkıp en az on sekiz saatlik bir mesafeye gitmeye başlamış olan kimseye de şer'an "müsafir = yolcu» adı verilir.

251- Yolculuk hali esasen meşakkatsiz olamaz. Bu sebeple şer'i şerif, yolcular hakkında bazı kolaylıklar göstermiştir. Yolculukta gece ve gündüz sürekli yola devam edilemez, istirahata da ihtiyaç görülür, bazı fıkıh kitaplarımızda "sefer müddeti üç gün üç gecedir" denilmesi bu esasa mâni değildir. Bu sebeple bir günlük normal yürüyüş, ortalama altı saat olarak kabul edilmiştir. Bazı seferler, meşakkatsiz olsa da hüküm şahsa değil, cinse göre olacağından sefer hükmü, bütün sefer hallerini içine almıştır.

— 187 —

252- Fıkıh alimlerinden bazılarına göre sefer müddeti, on sekiz fersah (yaklaşık 90 km.)lik bir mesafeden ibarettir. Bir fersah üç mil, her mil ise 20 dakika sürecek olsa, on sekiz fersah 18 saat etmiş olur.

Bir fersah, on iki bin adım, bir mil de dört bin adım sayılmaktadır. Bununla beraber fersahlar düz yerler ile dağlık ve derelik yerlere göre değişir. Meselâ düz bir yerde bir fersah mesafe bir saatta alınabileceği halde dağlık bir yerde böyle bir mesafe bir saatta alınamaz. Bu sebeple bu hususta fersah, temel bir ölçü sayılmamalıdır. Şu kadar var ki, fersaha itibar edildiği takdirde bir çok meseleler halledilmiş olur.

Meselâ tren ile, uçak ile olan yolculuklarda kat edilecek arazinin kaç fersah olduğu dikkate alınır, en az on sekiz fersahlık bir mesafe katedilmiş olunca sefer müddeti gerçekleşmiş, sefer hükmü başlamış olur. Artık yolculuk yapılan vasıtaların halini dikkate almaya ihtiyaç kalmaz.

(Gerçekten diğer üç mezhep imamları da bu fersah ölçüsünü kabul etmişlerdir. Sefer müddeti, İmam Malik ile İmam Ahmed'e göre "16 fersah, yani 48" mildir. "Bir mil ise altı bin el arşınıdır. Bu halde sefer müddeti, seksen buçuk km. ile yüz kırk metreye eşit bulunmuş olur."

İmam Şafiî'nin sonraki görüşüne göre de 48 mildir. Önceki görüşüne göre de bir gün bir gecedir.)

253- Gidilecek bir yerin hem karadan, hem de denizden yolu bulunsa yolcunun gideceği yola itibar olunur. Bu sebeple bir beldeye deniz yoluyla meselâ on iki saatte, kara yoluyla da on sekiz saatte gidilecek olsa, karadan gidenler seferi sayılır, denizden gidenler sayılmaz. Bir yerin karadan iki yolu bulunduğu takdirde de hüküm böyledir, yalnız sefer mesafesinde bulunan yoldan gidenler, seferi bulunmuş olurlar.

254- Seferilik, vatan edinilen beldenin veya köyün yola çıkıldığı yönündeki evlerinden ayrıldıktan ve en az üç günlük bir yere gidilmesine niyet edildikten itibaren başlar. Bu sebeple bu evler tamamen geçilmedikçe ve sefere niyet edilmedikçe sefer hali başlamış olamaz.

255- Bir beldenin kenarlarında olup «Fina-i Mısır» {(*): Bak: Madde 196/6.} denilen yerler de beldeden sayılır. Bunlar ekseri bir ok atımından = dört yüz adımdan az bir mesefe teşkil ederler. Belde ile aralarında tarlalar, bostanlar bulunmadıkça beldenin tamamlayıcısı bulunurlar. Bu sebeple bunları da geçmek lâzımdır ki, seferilik başlamış olsun.

Şehrin dışındaki bağlar, bostanlar ve bekçilere, bostancılara ait meskenler, kulübeler şehirden sayılmaz.

SEFERİN HÜKÜMLERİ

256- Yolcular hakkında bir kısım kolaylıklar, ruhsatlar gösterilmiştir. Mesela Ramazan-ı şerif'te seferilikte bulunan için orucunu tehir etmek mübahtır.

— 188 —

Seferîlerin mesh müddeti üç gün üç gecedir. Seferî, dört rekatlı farz namazlarını ikişer rekat olarak kılar ki, buna «kasr-ı salât» denir. Bizce seferinin böyle namazını iki rekat kılması lâzımdır. {(*): ÖNEMLİ NOT: Yukarıda belirtildiği gibi seferi olan kimse sadece dört rekatlı farz namazları iki rekat olarak kılar. Diğer bütün namazlar, yani sabah, akşam, vitir, sünnet ve nafile namazlar aynen kılınır.} Buna muhalif olarak farzları dört rekat olarak kılması mekruhtur. Bununla beraber iki rekat kılıp da teşehhüdde bulunduktan sonra iki rekat daha kılacak olsa, farzı eda etmiş, bu son iki rekat da nafile olmuş olur. Şu kadar var ki selâmı tehir etmiş olmasından dolayı günah işlemiş sayılır. Fakat birinci teşehhüdü terk etse veya evvelki iki rekatta kıraatta bu lunmamış olsa, farzı eda etmiş olmaz. Nitekim sabah ve cuma namazlarında da hüküm böyledir. Kasr-ı salât (dört rekatlı farz namazların iki kılınması), Peygamber Efendimiz (S.A.V)in hicretinin dördüncü senesinde meşru kılınmıştır. Meşru kılınması, Kitap ile, Sünnet ile, İcma-ı ümmet ile sabittir.

(İmam Şafiî'ye göre seferi, serbesttir. Dilerse farzları dörder rekat olarak kılabilir.)

257- Seferi olan, vatanına dönünce seferi olmaktan çıkar. Hatta vatanında ikamete niyet etmese bile. Fakat başka bir beldeye, köye gidip sadece ikamet etmekle seferi olmaktan çıkmaz. Ancak orada en az on beş gün ikamete niyet ederse, o zaman mukim olur. On beş günden az ikamete niyet etse veya iki yerde, meselâ Mekke-i Mükerreme ile Mina'da on beş gün ikamete niyet edip yalnız birinde on beş gün durmasa bununla seferilik hali son bulmuş olmaz.

258- Seferi olan bir kimse, bulunduğu yerde on beş gün ikamete niyet etmeyip, bugün yarın çıkıp gideyim derken uzun bir müddet orada oturacak olsa, yine seferilikten çıkmış olmaz, hattâ bir beldeye gidip muayyen bir işi yapmak, ve daha sonra oradan çıkmak niyetinde bulunan kimse de bununla mukim olmuş olmaz. Ancak o işin on beş günden önce yapılamayacağını bilmiş olursa, o takdirde ikamete niyet etmese de mukim sayılır.

259- Sahra (meskun olmayan yerler)de ikamete niyet sahih değildir. Ancak göçebe halinde olup çadırlarda oturanlar, bir sahrada oturmaya niyet ettikleri ve yanlarında kendilerine ve hayvanlarına en az on beş gün yetecek kadar su ve ot bulunduğu takdirde mukim sayılırlar. Bu halde bunlar bu yerden kalkıp aralarında on sekiz saatlik (yaklaşık 90 km.) bir mesafe bulunan diğer bir yere gitmeye niyet etmedikçe mukim olmaktan çıkmazlar.

260- Sefer ve ikamet hallerinde uyan değil, uyulanın niyeti muteberdir. Bu sebeple asker kumandanın, köle efendisinin, işçi işvereninin, talebe hocasının, mehri muaccel (peşinen verilmesi kararlaştırılan mehri)ni almış olan kadın kocasının niyetine göre mukim veya seferi olmuş olur.

— 189 —

261- Sefer hususunda henüz büluğa ermemiş kimsenin niyeti muteber değildir. Bu sebeple böyle bir çocuk hakkında sefer hükümleri geçerli olmaz. Çünkü sefer hususunda sefer müddeti bir mesafeyi katetmeye niyet şart olduğu gibi, tek başına karar verebilmek ile bulûğ çağına ermiş olmak da şarttır.

(Şafii'lere göre bulüğ çağına yaklaşmış olan çocuğun sefere niyeti muteberdir, dört rekatlı farz namazını iki kılabilir.)

262- Seferilik halinde bulunan bir kimse, tabi olduğu kimsenin niyetini, nereye kadar gideceğini bilmediği ve sualine cevap da alamadığı takdirde üç günlük bir mesafeye gidinceye kadar namazlarını tamam kılar, ondan sonra dört rekatlı farzları iki kılmaya başlar. Düşman eline esir düşen bir müslüman hakkında da hüküm böyledir.

Herhangi bir sebepten dolayı soru sorulamaması da, suale cevap alınamaması yerindedir.

263- "Dar-ı harb"de askerin ikamet etmeye niyeti sahih değildir. Fakat kendilerine gelip eman ile sığınan bir müslümanın orada ikamete niyeti sahihtir.

264- En büyük veliyyül'emir de sefer hususunda başkaları gibidir.

Bu sebeple bir veliyyül'emir, sefere niyet etmeksizin memleketi dahilinde bir müddet dolaşacak olsa, namazlarını tamam kılar, fakat sefer müddeti dolaşmaya niyet ederse, dört rekatlı farz namazlarını iki kılar. Sahih olan budur. Resulü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz ve Hulefa-i Râşidîn (R.Anhüm) Medine-i Münevvere'den Mekke-i Mükerreme'ye gidince dört rekatlı farz namazları ikişer rekat olarak kılarlardı.

265- Namaz vakti devam ettikçe seferilik ve ikamet itibarıyla namazın vasfı değişebilir, vakit çıkınca da kesinleşmiş olur. Bunlarda vaktin sonu yâni "ALLAH'ü ekber" demeye müsait bir anın kalmamış olması muteberdir. Bu sebeple seferi olan bir kimsenin namazı, vakit henüz tamamen çıkmadan vatanına dönmesiyle veya bir yerde on beş gün ikamete niyet etmesiyle iki rekattan dört rekata değişmiş olur. Fakat namazını henüz kılmadan vakit çıkıp da daha sonra vatanına dönse veya bir yerde onbeş gün ikamete niyet edecek olsa, artık bu namazı iki rekat olarak kaza eder, dört rekat olarak kaza etmez. Çünkü vaktin çıkmasıyla, vasfı, yani bir seferilik namazı olması kesinleşmiş olur.

266- Seferilik halinde bulunan bir kadın, hayızlı iken gideceği yere üç günden az bir mesafe kaldığı esnada temizlenecek olursa namazlarını tamam olarak kılar.

267- Mukimin kazaya kalan namazları seferi olmasıyla ve seferi olan kimsenin kazaya kalan namazları da ikamete niyet etmesiyle değişmez. Bu sebeple bir mukim, seferilik halinde kazaya kalmış namazlarını ikişer rekat olarak kılacağı gibi, seferi olan bir kimse de ikamet zamanında kazaya kalmış namazlarını dörder rekat olarak kılar.

268- Mukim seferi olana, seferi olan da vakit içinde mukime uyabilir. Şöyle ki bir mukimin vakit içinde olsun olmasın, seferi olan kimseye uyması sahihtir.

— 190 —

Seferi olan kimse iki rekatı müteakip selâm verince, mukim kalkar. En sahih olan görüşe göre kıraatte bulunmaksızın namazını tamamlar, sehiv secdesi de yapmaz. Çünkü bu mukim, bir «lâhik» demektir. (Lâhik bahsine müracaat!) İmam olan seferinin cemaate hitaben namazdan evvel veya sonra "Siz namazınızı tamamlayınız, ben seferiyim" demesi müstehaptır.

Seferi olana gelince, bu da ancak vakit içinde mukime uyabilir. Bu halde dört rekatlı bir farz namazını mukim gibi tam olarak kılar. İmama vakit içinde uymakla farz namazı iki rekattan dört rekata dönmüş olur. Fakat vaktin haricinde, yani kendisinin seferi iken kazaya kalmış dört rekatlı bir namazında mukime uyması sahih olmaz. Çünkü böyle kazaya kalmış namazı, evvelce iki rekat olarak kesinleşmiştir.

269- Seferi ile mukim, dört rekatlı bir namazı kazaya bırakmış olsalar bu namazda seferi, mukime uyamaz. Zira bu namaz, seferi hakkında iki rekat olarak kesinleşmiş olur. Bu sebeple birinci ka'de (oturuş) seferi hakkında farz olduğu halde, mukim hakkında farz değildir. O halde farz namaz kılan, nafile namaz kılana uymuş olur ki bu, caiz değildir.

270- Seferi, vakit içinde mukime uyduğu halde namazı bozulsa bunu yine iki rekat olarak kılar. Çünkü uymak, yok olmuştur.

271- Yolculuk veya yağmur mazeretiyle iki vakit namazını bir vakitte kılmak caiz değildir. Yalnız Arafat'ta öğle ile ikindi, Müzdelife'de de akşam ile yatsı namazlarını birleştirip bir vakitte cemaatle kılmak caiz bulunmuştur. Hac bahsine müracaat!

(Diğer üç mezhep imamına göre dinen geçerli bir mazeret sebebiyle öğle ve ikindi veya akşam ile yatsı namazlarını öne almak veya tehir etmek suretiyle bir vakitte birleştirip kılmak caizdir. Meselâ öğle namazı ile ikindi namazı öğle vaktinde kılınabileceği gibi ikindi vaktinde de kılınabilir.)

272- Sefer hükümleri hususunda yolculuğun meşru olup olmaması arasında fark yoktur. Bu sebeple efendisinden kaçmış bir köle veya haksız yere kocasından kaçmış bir kadın dahi seferi bulundukça dört rekatlı farz namazlarını ikişer rekat kılar, orucunu da sonraya bırakabilir.

(Diğer üç mezhep imamına göre bu gibi yolcular sefer hakkındaki ruhsatlardan istifade edemezler, onlar bu yoldaki kolaylıklara lâyık olamazlar.)

SEFERİLİK HALİNİN SON BULUP BULMAMASI

273- «Vatan-ı asli"ye>dönüp gelmekle yolculuk hali sona erer. Hatta orada ikamete niyet edilmese bile. "Vatan-ı ikamet» ise böyle değildir, orada ikamete niyet lâzımdır.

274- Bir insanın doğup büyüdüğü veya evlenip içinde yaşamak istediği veya içinde barınmak kastedip başka yere tamamen yerleşmek için gitmek istemediği yer kendisinin "vatan-ı asli"sidir. Bir kimsenin böyle doğduğu ve

— 191 —

evlendiği veya içinde tamamen yerleşmeye, ölünceye kadar yaşamaya karar vermiş olduğu yer olmayıp yalnız içinde en az on beş gün kalmak istediği yer de kendisi için bir "vatan-ı ikamet"tir. Yeter ki o yer böyle ikamete elverişli bulunsun.

Seferi olan bir kimsenin içinde on beş günden az oturmak istediği yer de kendisinin bir "vatan-ı sükna"sıdır ki buna itibar yoktur. Bununla ne vatan-ı asli, ne de vatan-ı ikamet muntakız = değişmiş, bozulmuş olmaz.

275- Vatan-ı aslî kendi misli ile değişmiş, bozulmuş olur. Vatan-ı ikametle değişmiş, bozulmuş olmaz. Şöyle ki bir kimse içinde doğup büyüdüğü veya evlendiği yeri terk edip başka bir beldede tamamen yerleşmeye başlasa, artık o evvelki vatanı, ikamet hususunda vatanı olmaktan çıkar. Daha sonra oraya gidecek olsa, en az on beş gün ikamete niyet etmedikçe, farz namazlarını dörder rekat kılması lâzım gelmez.

Fakat vatan-ı aslîsinden geçici bir zaman için çıkıp, başka bir yeri vatan-ı ikamet edindikden sonra vatan-ı aslîsine dönse, niyete muhtaç olmaksızın mukim olur, dört rekatlı farz namazlarını, tam kılması icab eder.

276- Vatan-ı ikamet, vatan-ı aslî ile ve diğer bir vatan-ı ikametle ve sadece sefere çıkmakla değişmiş, bozulmuş olur. Hatta aralarında sefer müddeti bulunmasa bile. Meselâ bir kimse, yolculuğu esnasında bir beldede bir ay ikamete niyet edip, bu kadar durduktan sonra tekrar yola çıksa veya diğer bir beldeye gidip orada da en az on beş gün oturmaya niyet etse, artık evvelki belde vatan-ı ikamet olmaktan çıkmış olur. Oraya tekrar dönmekle mukim olmuş olmaz. Bilakis mukim sayılabilmesi için orada tekrar ikamete niyet etmesi lâzım gelir. Fakat vatan-ı ikametinden geçici bir iş için ikamet müddeti içinde sefer müddetinden az, bir kaç saatlik bir mesafedeki bir yere gidip geri dönmekle vatan-ı ikamet bozulmuş olmaz.

277- Vatanından çıkıp en az üç günlük bir mesafede bulunan bir yere gitmek isteyen kimse, daha oraya gitmeden yol esnasında bir köyde on beş gün oturmaya niyet etse, burası Zahir'ür-rivaye'ye göre bir vatan-ı ikamet olmuş olur. Diğer bir görüşe göre ise olmaz.

278- Vatanından sefer niyetiyle ayrılıp henüz üç günlük bir mesafe alamadan vatanına dönmek kasdında bulunan bir yolcu, vatanına daha gelmeden sadece dönmekle dört rekatlı farz namazlarını tam kılmaya başlar. Çünkü böyle yolculuğu bozmakla yolculuk terk edilmiş olur.

279- Seferi olan bir kimse, içinde ikamet etmek istemediği bir beldede evlenecek olsa, bir görüşe göre mukim sayılır, diğer bir görüşe göre mukim sayılmaz. En sahih olan da budur.

280- İki beldede birer hanımı olan kimse, bunlardan herhangisinin yanına gidince mukim sayılır. Fakat bunlardan biri vefat edip, bulunduğu beldede kendisine ev, bağ, bahçe gibi şeyler kalacak olsa, oraya gitmekle mukim

— 192 —

sayılmaz. Fakat diğer bir görüşe göre orası onun yine vatanı sayılacağından mukim olmuş olur.

(Malikiler'e göre bir yolcu, gittiği yerde tam dört gün ikamete niyet edip kendisine yirmi vakit namaz farz olacak olsa, mukim sayılır, dört rekatlı farz namazlarını iki kılamaz. Bu müddete o yere fecir (şafak)ın doğuşundan sonra girdiği gün ile oradan çıkacağı gün dahil değildir.

İmam Şafiî'ye göre de bir yerde girip çıkma günlerindan başka tam dört gün ikamete niyet edilmesi, dört rekatlı farz namazları iki kılmaya mâni olur.

Hanbeliler'e göre de bir yerde -hatta ikamete elverişli olmasa bile- mutlaka ikamete niyet eden veya yirmi namazdan fazla farz olacak bir müddetle ikamete niyette bulunan kimse, mukim sayılır, dört rekatlı farz namazını iki kılamaz.)

EDA İLE KAZANIN MAHİYETİ VE KAZA NAMAZLARI

281- Bir namazı vaktinde kılmaya «eda» vaktinden sonra kılmaya da «kaza» denir. Vaktinde kılınan ve kılınacak olan bir namaza «vaktiyye» veya «salât-ı hâzıra» denildiği gibi vaktinde kılınmamış olan bir namaza da «faite» denilir. Çoğulu "Fevait"dir.

282- Vaktinde kılınmamış olan beş vakit farz namazların kazası farzdır. Vitir namazının kazası da vaciptir. Sünnetlere gelince, bir sabah namazının farzıyla beraber sünneti kaçırılmış olunca o günün güneşin doğmasından sonra istiva (kaba kuşluk) vaktine kadar bu sünnet, farz ile beraber kaza edilir. Güneşin doğuşundan evvel, istivadan sonra kaza edilemez. İmam Muhammed'e göre bu sünnet, yalnız olarak kaçırılmış olsa, yine güneşin doğuşundan (kerahet vaktinden) sonra istiva zamanına kadar kaza edilir. {(*): Sabah namazının sünnetini kılamadan farzını imamla beraber cemaatle veya tek başına kılan kimse farzdan sonra, vakit de olsa güneşin doğuşuna kadar bu sünneti kılamaz. Çünkü sabah namazının farzı kılındıktan sonra güneşin doğuşuna kadarki zaman içerisinde nafile namaz kılmak mekruhtur. Sadece kaza namazı kılınabilir. Kılınmayan bu sabah namazının sünneti işrak veya kuşluk vaktinde kılınabilir. Öğleden sonra ise kesinlikle kılınamaz.}

Bir de öğle namazının ilk sünneti, cemaatle farza yetişmek için terkedilecek olsa, farzdan sonra son iki rekattan evvel kaza edilir. Fetva bu şekildedir. Ta ki vakti içinde iki defa tehir edilmiş olmasın. Bununla beraber son iki rekattan sonra da kaza edilebilir, namazın tertibi iki defa değişmemesi için bunu daha iyi görenler de vardır.

Cuma namazının ilk dört rekat sünneti hakkında da bu öne alma ve tehir etme hükmü geçerlidir. Terk edilen diğer sünnetlerin kazası lâzım gelmez. Fakat başlanıldıktan sonra her nasılsa terkedilen bir sünnet -herhangi bir nafile- namazının kazası icap eder.

— 193 —

Meselâ öğlenin son sünnetine başlanılmış iken cenaze namazını kaçırmamak için bu sünnet terk edilmiş olsa, bunu daha sonra kaza lâzım gelir.

283- Bir namazı özürsüz yere kazaya bırakmak büyük bir günahtır. Bu namaz, kaza edilmekle yerine getirilmiş olur. Fakat bunun tehirinden dolayı meydana gelen günahın affı için tevbe ve istiğfar lâzımdır. Herhangi bir bahane ile bir namazı tehire, kazaya bırakmaktan son derece sakınmalıdır. Çünkü bunun günahı pek büyüktür. İnsan, gerek Mabuduna ve gerek insanlara olan borçlarını biran evvel ödemeye çalışmalıdır, hayatın müddeti malûm! Borçlarını ödemeden ahirete gidenlerin hallerine ne kadar acınsa azdır.

Tenbih: Kazaya kalan birden fazla, meselâ altmış, yetmiş senelik namazların muayyen bir günde, meselâ Ramazan-ı şerif'in son cumasında kılınacak bir günlük namaz ile kaza edilmiş, affedilmiş olacağı hakkındaki sözlerin hiçbir dini kıymeti yoktur. Bu hususta nakledilen bir hadîs, muhaddis (hadis alimleri)nin, meseleyi iyice inceleyen âlimlerimizin beyanlarına göre mevzu (uydurma)dır, aslı yoktur, icma-ı ümmete muhaliftir. Çünkü böyle herhangi bir ibadet, senelerce kaçırılmış olan farzların, vaciplerin yerine geçemez. Böyle bir iddia, farzların, vaciblerin terkedilmesine, boş verilmesine sebep olacağından akla, dine, hikmete aykırıdır. Kusurlu olmak, kolaylaştırmaya sebep olamaz. Bu, usulce bir esastır. Bununla beraber bu hadîsi nakledenler, muhaddislerden değildirler, bu hadisi, hadiste kaynak olan eserlerden birine dayandırmış değildirler. Artık bu naklin ne kıymeti olabilir!

Kazaya kalan bir namazın kılınması, bizim için gereklidir. Biz bunu yerine getirmekle mükellefiz. Bunu yapmaz isek azaba müstehak oluruz. Şu kadar var ki, kazaya kalmış olan bir namazı Hak Teâlâ Hazretleri dilerse affeder ve dilerse affetmez, ve herhangi bir ibadet vesilesiyle sahibine bir çok sevaplar da verebilir. Kimse bu hususlara karışamaz ve kesin bir şekilde hüküm veremez.

Yukarıdaki iddia, kazası kesin olarak gereken bir namazın mâkûl bir misliyle kaza edilmesi hakkındaki farziyeti inkâr demektir ki asla caiz olamaz.

Bu mesele hakkında Aliyyü'l-karî Merhum'un, ve diğer alimlerin tetkikleri vardır. Aliyyü'l-karî'nin "Mevzuatı"na, "Abdurrahim Fetvası"na ve "Mev'ize-i Hasene"ye müracaat!

284- Bir kimsenin namazı kazaya kalınca bakılır; eğer o kimse, sahib-i tertip ise bu kaza namazı ile vakit namazları arasında tertibe riayet lâzımdır. Sahib-i tertip değilse bu namazı kaza etmeden diğer namazlarını kılabilir.

285- Bir kimsenin tertip sahibi sayılması için en az altı vakit namazı kazaya kalmamış olmalıdır. Altı vakit namazı kazaya kaldı mı, sahib-i tertip olmak vasfını kaybeder. Artık onun ne kaza namazları arasında, ne de kaza namazlarıyla vakit namazları arasında tertibe riayet etmesi icap etmez.

286- Kazaya kalan namazlar, «hadîse ve kadîme = yeni ve eski» adıyla iki kısımdır. «Hadîse» olanlar, yani yakın bir zamanda kaçırılmış bulunanlar, altı vakte ulaşınca ittifakla tertibe riayet etmenin lüzumunu düşürür. «Kadîme» olan,

— 194 —

yani evvelce kaçırılmış bulunan namazlara gelince bunlar da altı vakte ulaşmış ise, kendisi ile fetva verilen görüşe göre tertibe riayetin lüzumunu düşürür.

Meselâ bir kimse vaktiyle bir ay namaz kılmayıp daha sonra bunları kaza etmeksizin vakit namazlarını muntazaman kılmaya başlamış iken, tekrar bir vakit namazını kazaya bırakacak olsa, bu son namazını hatırladığı halde kaza etmeden bunu müteakip olan vakit namazlarını eda edebilir. Böyle bir kimse geçirmiş olduğu namazları tamamen kaza etmedikçe sahib-i tertip vasfını kazanamaz. En sahih olan görüş budur.

287- Sahib-i tertip olan bir şahıs, bir farz namazını veya İmam-ı A'zam'a göre vacip olan vitir namazını özürsüz yere veya hayız ve nifas gibi namazı düşürecek bir mahiyette olmayan bir özür sebebiyle vaktinde kılmamış olsa, bu namazı, ilk vakit namazından evvel kaza etmesi icap eder. Çünkü gerek kaçırılan namazların arasında ve gerek bunlar ile vakit namazlarının arasında tertibe riayet, esasen şarttır. Ancak kazaya kalan namaz, unutulup daha sonra hatıra gelmiş olursa veya vakit darlaşmış veya kaçırılan namazlar çok olup sahibi, sahib-i tertip olmaktan çıkmış bulunursa o zaman tertibe riayet şart değildir.

Meselâ tertip sahibi olan bir kimse, her nasılsa uykuya dalıp bugünkü günün sabah namazını kılamamış bulunsa bu sabah namazını bugünkü öğle namazından evvel kaza etmesi lâzım gelir. Bunu hatırladığı halde kaza etmeksizin öğle namazını kılsa, bu namaz İmam Muhammed'e göre geçersiz olur. İmam Ebu Yusuf'a göre farz olmaktan çıkar, nafile olur. İmam-ı A'zam'a göre ise geçici olarak sahih olmaz. Şöyle ki bundan sonra o sabah namazını kaza etmeden beş vakit namazını daha eda edecek olursa bu altı vaktin hepsi de sahih olmuş olur. Fakat böyle beş vakit namazını daha kılmadan o sabah namazını kaza ederse arada kılmış olduğu vakit namazları geçersiz olup yeniden kılınmaları lâzım gelir.

Aynı şekilde böyle bir kimse, sabah namazını kaçırmış olduğu halde bunu unutup öğle namazını kılacak olsa, bu öğle namazı sahih olmuş olur.

Aynı şekilde bir şahıs, kazaya kalmış olan yatsı namazını fecir (şafak)tan sonra hatırlayıp, vakit ise yalnız sabah namazını kılmaya müsait bulunsa, sabah namazını eda eder, yatsı namazını daha evvel kaza etmemesi, bu sabah namazının sahih olmasına mani olmaz. Ancak kaçırdığı namazı hatırladığı halde vakit namazını pek uzatıp da, bu yüzden vaktin daralmasına sebebiyet vermiş olursa, o halde vakit namazı caiz olmaz.

288- Faiteler -kazaya kalmış namazlar- birden fazla olup da vakit bunlardan yalnız bir kısmıyla vakit namazına müsait bulunsa, en sahih olan görüşe göre tertibe riayet lüzumu düşer.

Aynı şekilde bir kimsenin vitirden başka altı vakitten fazla veya altı vakit namazları kazaya kalmış olsa, bunları kaza etmeden vakit namazlarını eda etmesi sahih olur. Çünkü bu halde tertibe riayet edilmesinde külfet vardır.

— 195 —

Faiteler, vitirden başka altı vakit olunca çok, altıdan noksan olunca az sayılır.

(İmam Şafiî'ye göre kazaya kalan namazlar ile vakit namazları arasında tertip şart değildir. Bilakis müstehabdır.)

289- Bir kimse, bir günlük namazlarından birini kaçırmış olduğu halde bunu bir türlü tayin edemezse bir günlük namazını yeniden kılar. Çünkü bununla kazaya kalan namaz, yakinen kılınmış olur. Diğerleri de birer nafile sayılır.

İki üç veya daha fazla günlerde birer vakit namazı kaçırılmış olduğu halde bunların hangi namazlar olduğu tayin edilemediği takdirde de o kadar günün bütün namazları yeniden kılınır.

290- Kazaya kalan namazlar birden fazla olunca bunlara, tayin edilerek niyet edilmesi lâzım gelmez. Çünkü bunda külfet vardır. Bilakis kazaya kalmış olan, meselâ ilk veya son sabah namazını veya öğle namazını kılmaya niyet edilmesi yeterli olur.

291- Bir kimse, ne kadar namazı kazaya kaldığını bilmese kuvvetli olan görüşüne göre hareket eder. Eğer görüşü yok ise üzerinde kaza namazı kalmadığına kanaat edinceye kadar kaza namazı kılar.

292- Bir kimse, bir namazı kılıp kılmadığında şüphe etse, vakti henüz çıkmamış ise yeniden kılar, vakti çıktıktan sonra şüphe etse, üzerine bir şey lâzım gelmez. Çünkü farzın sebebi olan vakit çıkmıştır. Bir müslümanın namazını vaktinde kılmış olması ise bir asıldır.

293- Gayrimüslim bir ülkede müslüman olup da cehaleti sebebiyle namazlarını kılmamış olan kimse, daha sonra İslâm yurduna gelip dinî vazifelerini öğrense o namazları kaza etmesi lâzım gelmez. Fakat İslâm diyarında bulunup müslüman olan kimse, bu hususta mazur değildir. Müslüman olduğu tarihten itibaren namazlarını kılmakla mükellef olur. Çünkü İslâm yurdunda cehalet, bir mazeret teşkil etmez, herkes dinî vazifelerini ehlinden sorup öğrenebilir.

294- Bir kimse, kaza namazını kılarken cemaatle vakit namazına başlanacak olsa, namazını tamamlamadıkça cemaate iştirak etmez. Hatta sahib-i tertip olmasa bile.

295- Aynı olan kaza namazları, usulü dairesinde cemaat ile de kılınabilir. Cemaat bahsine müracaat!

296- Kaza namazlarının evde kılınması daha iyidir. Çünkü günahları örtüp teşhir etmemek lâzımdır. Böyle teşhir, hakka karşı bir cüret sayılır ve başkaları için kötü bir numûne teşkil edebilir.

297- Bir kadın, meselâ "Yarınki gün şu kadar namaz kılayım veya oruç tutayım" diye niyet ettiği halde o gün âdet görmeğe başlasa o namazı veya orucu temiz olacağı günlerde kaza eder.

298- Kaza namazlarının muayyen vakitleri yoktur. Üç kerahet vaktinden başka istenilen her vakitte kaza namazı kılınabilir.

— 196 —

Meselâ kazaya kalmış bir öğle namazı, akşamdan sonra, bir akşam namazı da öğleden evvel veya sonra kılınabılir.

299- Kaza namazlarını bir an önce kılmak, nafile namaz kılmaktan daha önemlidir, daha iyidir. Fakat farz namazların müekkede olsun olmasın sünnetleri bundan müstesnadır. Yani bu sünnetleri terkederek bunların yerine kazaya niyet edilmesi daha iyi değildir. Bilâkis bu sünnetlere niyet edilmesi daha iyidir. Hattâ kuşluk, tesbih namazları gibi haklarında hadis-i şerif bulunan nafile namazlar da böyledir. Bunlara da böyle nafile olarak niyet etmek daha iyidir. Çünkü bu sünnetler, farz namazlarını tamamlar, bunların telâfisi mümkün değildir, kaza namazlarının ise muayyen vakitleri olmadığı için telâfileri mümkündür.

Bununla beraber namazları kazaya bırakmak bir günahtır. Bu günahtan mümkün mertebe kurtulmak için sünnetleri feda etmek münasip olamaz. Böyle bir günahı işleyen kimsenin fazla ibadette bulunarak ilâhî affa sığınması icab ederken, hakkında Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in şefaatini kazanmasına vesile olacak bir kısım mübarek sünnetleri, nafileleri terketmesi nasıl uygun olabilir? Hem bir kısım vakit namazlarını kazaya bırakmak, hem de diğer bir kısım vakit namazlarını tamamlayan, kemale erdiren sünnetlerden ayırmak, iki kat kusur olmaz mı? Bunun aksine olan bazı nakiller muteber değildir, kendisi ile fetva verilen görüşe muhaliftir.

Hem sünnetleri, hem de kaza namazlarını kılmaya müsait vakit bulamadıklarını iddia edenler bulunursa, bunlar insaflı bir iddiada bulunmuş sayılamazlar. Boş yere en kıymetli vakitlerini zayi eden insanlar, bilmem böyle bir iddiaya ne yüzle cüret edebilirler?

(Iskat-ı salât bahsine de müracaat)!...

MÜDRİK HAKKINDAKİ MESELELER

300- Müdrik, imama tamamen uyan, yani namazın evvelinden sonuna kadar aralıksız olarak imama uyan, bütün rekatları imam ile beraber kılan kimsedir. İmama ilk rekatın rükûsunda yetişen, o rekata yetişmiş ve müdrik adını almış olur.

Namaza imam ile beraber başlamanın fazileti pek büyüktür, bu hususta aşağıdaki meseleler geçerlidir.

301- Bir kimse, tek başına bir farz namaza başladıktan sonra bulunduğu yerde o farz namaz, cemaatle kılınmaya başlansa bakılır; eğer namaza başladıktan sonra henüz secdeye varmamış ise namazını bırakır, imama uyar, cemaat sevabını kazanmaya koşar, bu müstehaptır. Ve eğer bir kere secdeye varmış ise bakılır; kıldığı namaz, sabah ve akşam namazı ise yine bırakır, imama uyar. Fakat bunların ikinci rekatı için secdeye varmış ise artık bırakmaz, tamamlar, imama uyamaz. Çünkü sabah namazından sonra nafile kılınamayacağı gibi, üç rekatlı bir namaz da nafile olarak kılınamaz.

— 197 —

Öğle namazı gibi dört rekatlı bir farz ise kıldığı bir rekata bir rekat daha ilâve eder, teşehhütde bulunur, selâm verip imama uyar, evvelce kıldığı o iki rekat, nafile olmuş olur.

Böyle bir namazın üçüncü rekatında bulunup da henüz secdesine varmamış ise, hemen ayakta veya oturarak selâm vererek namazdan çıkar. İmama uyar, tek başına kıldığı iki rekat, yine bir nafile olmuş olur. Fakat bu namazın üçüncü rekatınında secdesini yapmış bulunursa artık bunu tamamlar, farzı yerine getirmiş olur. Ve bu namaz, öğle veya yatsı namazı olduğuna göre daha sonra imama da uyabilir. İmam ile kılacağı namaz da bir nafile olmuş olur. Fakat ikindi namazı ise uyamaz. Zira ikindi namazından sonra nafile kılınması mekruhtur.

302- Nafile bir namaza başlamış olan bir kimse, yanında cemaatle namaza başlanınca, bu nafileyi iki rekat olmak üzere kılar, daha sonra selâm verip cemaate iştirak eder. Üçüncü rekata kalkmış ise onu da dördüncü rekat ile tamamlamadıkça namazını kesmez. Bundan cenaze namazı müstesnadır. Şöyle ki, böyle nafileye başlamış olan kimse, kılınmaya başlanan bir cenaze namazının kaçıralacağından korkarsa, kılacağı namazı hemen bırakır, cenaze namazı için imama uyar, sonra o nafileyi kaza eder. Çünkü cenaze namazının telâfisi mümkün değildir.

303- Cemaatle sabah namazına başlanılmış olduğunu gören kimse, cemaate yetişebileceğini zannederse, hemen sabah namazının sünnetini kılar ve lüzum görürse "Sübhaneke" ile "Euzü"yü ve sure ilâvesini bırakıp yalnız Fatiha'yı şerife ile ve rukû ve secdelerde birer defa tesbih ile yetinebilir. Daha sonra imama uyar. Fakat cemaate yetişeceğini hiç zannetmezse, sünnete başlamayıp imama uyar, artık bu sünneti kaza edemez. Şayet sünnete başlamış ise tamamlar, artık bırakamaz.

Fakat öğle, ikindi, yatsı namazları böyle değildir. Bunların cemaatle kılınmaya başlanılmış olduğunu gören kimse, bunların sünnetlerini kılmadan imama uyar, sonra öğlenin dört rekat sünnetini kaza eder, ikindinin sünnetini kerahet vakti olduğu için kaza edemez. Yatsı namazının dört rekat sünnetini, bir gayri müekked sünnet olduğu için dilerse kaza eder, dilerse kaza etmez.

304- Vaktin veya cemaatle namazın tamamen kaçırılacağını kesin olarak bilen kimse, sünnetleri kılamayacağı gibi, kendisinde bulunan az bir necaseti de temizlemekle uğraşamaz. Başka bir cemaat bulabileceğinden emin olan kimsenin ise, az bir necaseti gidermeden namaza başlamaması daha faziletlidir. Tâ ki namazı ittîfakla sahih olmuş olsun.

(Şafiiler'e göre namaz, az bir necaset ile de bozulur.) Taharet: 93-95. Maddelere de müracaat!

— 198 —

LÂHİK HAKKINDAKİ MESELELER

305- Lâhik, namaza imam ile beraber başladığı halde kendisine uyku, gaflet veya cemaatin çokluğundan dolayı bir zahmet veya bir abdest bozucu bir durum meydana gelip de namazın tamamını veya bir kısmını imam ile kılamayan kimsedir. Lâhik hakkında aşağıdaki meseleler geçerlidir.

306- Lâhik, aynen imama uyan gibidir. İmama uyan, imamın arkasında Kur'an okuyamayacağı gibi, lâhik de kaçırmış olduğu rekatları kendi başına kılınca Kur'an okuyamaz, tamamen imama uyan gibi hareket eder ve kendi başına kılacağı rekatlardaki yanılmasından dolayı sehiv secdeleri de yapmaz.

307- Lâhik, mümkün ise kaçırdığı rekatları veya rukünları kaza eder, sonra imama tekrar uyarak onunla selâm verir.

Meselâ imama uyan bir kimse, birinci rekatın kıyamında uyuyup da imamın secdeye vardığı anda uyansa, hemen rükûya varır, sonra secdeye vararak imama uyar.

308- Lâhik, imamına yetişemeyeceğini bildiği takdirde hemen imama uyar, imam namazdan çıkınca kendisi kaçırmış olduğu rekatları veya rukûnları kaza eder.

Meselâ imama uyan bir kimse, dördüncü rekatta iken burnu kanasa saftan ayrılır, namazı bozacak birşey ile uğraşmaksızın hemen abdest alır, mümkün olduğu yerde imama uyar. İmam selâm vermiş olursa kendi başına o dördüncü rekatı hiç birşey okumaksızın imamın arkasında kılıyormuş gibi tamamlar. Çünkü lâhik, hükmen imamın arkasında namazını kılmış sayılır.

Aynı şekilde bu hâdise üçüncü rekatta vaki olsa da, imam dördüncü rekata başlasa, lâhik abdest alıp evvelâ o üçüncü rekatı kıraatsız olarak kılar, daha sonra imama uyar, onunla dördüncü rekatı kılarak selâm verir. Fakat imamına böyle yetişemeyeceğini bilirse hemen imama uyar, imam selâm verince kendisi kalkar, üçüncü rekatı kıraatsız olarak kılar, selâm verir.

İmam sehiv secdelerinde bulunacak olsa, lâhik namazını henüz tamamlamamış ise, onunla beraber bu secdeleri yapmaz, bilakis namazını tamamlar, ondan sonra bu sehiv secdelerini yapar.

309- Her lâhik'ın yukarıda bildirildiği şekilde hareket etmesi kolay değildir. Bu sebeple lâhiklerin bu noksan kalan namazlarına yeniden başlamaları daha uygun görülmüştür.

MESBUK HAKKINDAKİ MESELELER

310- Mesbuk, imama namazın başında değil, arasında veya sonunda, meselâ bir iki veya üç rekat kılındıktan sonra veya son ka'de (oturuş) da uyan kimsedir. Mesbuk hakkında aşağıdaki meseleler geçerlidir.

— 199 —

311- Mesbuk, kaza edeceği rekatlarda tek başına namaz kılan gibidir. Meselâ bir kimse imama sabah namazının ikinci rekatında uyacak olsa, mesbuk olmuş olur. Bu halde tekbir alıp susar, imam ile beraber son ka'dede yalnız "Ettehiyyat"ı okur, imam selâm verince kendisi ayağa kalkar, imam ile kılmamış olduğu ilk rekatı kılmaya başlar, "Sübhaneke"den ve "Euzü" ile "Besmele" den sonra Fatiha'yı şerife ile bir miktar daha Kur'an-ı Kerim okur, usulü üzere rükûya, secdelere gider, daha sonra oturup "Ettehiyyat" ile "ALLAH'ümme salli... ve barik..." ve " رَبَّنَا آتِنَا = Rabbena âtina" duasını okuyarak selâm verir.

Akşam namazının ikinci rekatında imama uyan kimse de birinci rekat hakkında bu şekilde hareket eder.

312- Mesbuk, akşam namazının son rekatında imama uysa "Sübhaneke"yi okur, imamla beraber o rekatı kılıp teşehhüde oturur, daha sonra kalkar, "Sübhaneke" ile "Euzü" ve "Besmele"yi ve Fatiha'yı şerife ile bir miktar daha Kur'an-ı Kerim okur, rukû ve sücuddan sonra oturur, yalnız "Ettehiyyatü"yü okur, sonra "ALLAH'ü ekber" diyerek ayağa kalkar, yalnız besmele ile Fatiha'yı şerifeyi ve bir miktar daha Kur'an-ı Kerim okuyarak rükûya ve secdelere varır, daha sonra son ka'deyi yaparak selâm ile namazdan çıkar. Bu halde üç defa teşehhütde bulunmuş olur. Bununla beraber mesbuk, ikinci rekatın sonunda teşehhütde yanılarak oturmayacak olsa, kendisine sehiv secdeleri lâzım gelmez. Çünkü bu rekat, diğer bir yönden birinci rekat yerindedir.

313- Mesbuk, dört rekatlı namazlardan birinin dördüncü rekatında imama uysa imam ile teşehhüde oturduktan sonra kalkar, "Sübhaneke"yi "Euzü" ile "Besmele"yi ve Fatiha ile bir miktar daha âyet-i kerime okur, rukû ve sücuddan sonra oturur, yalnız "Ettehiyyatü"yü okur. Daha sonra kalkar, Besmele ile Fatiha'yı ve bir miktar daha ayet-i celile okuyup rükûya, secdelere varır, oturmaksızın kalkar, yalnız Besmele ve Fatiha ile bir rekat daha kılarak son ka'deyi yapar. "Ettehiyyat" ile "ALLAH'ümme salli... ve barik..." ve " رَبَّنَا آتِنَا = Rabbena âtina" duasını okuyup selâm verir.

314- Mesbuk, dört rekatlı namazların üçüncü rekatından itibaren imama uysa onunla beraber son ka'dede yalnız "Ettehiyyatü"yü okur, daha sonra kalkar, "Sübhaneke"yi ve "Euzü" ile "Besmele" ve Fatiha ile bir miktar daha Kur'an-ı Kerim okuyup rükûya, secdelere varır. Daha sonra kalkar, yalnız Besmele'yi ve Fatiha ile bir mikdar daha âyet-i kerime okuyarak yine rükûya, secdelere varır, teşehhüde oturur, "Ettehiyyat" ile " ALLAH'ümme salli... ve barik..." ve " رَبَّنَا آتِنَا = Rabbena âtina " duasını okuyarak selâm ile namazını bitirir.

315- Mesbuk dört rekatlı namazların ikinci rekatında imama uyacak olsa, üç rekatı imam ile beraber kılmış olur, teşehhütten sonra ayağa kalkar. "Sübhaneke"yi ve "Euzü" ile "Besmele"yi ve Fatiha'yı şerife ile ilave edeceği

— 200 —

âyetleri okur, rukü ve secdelere varır, son ka'deyi yaparak namazını selâm ile tamamlar.

316- İmama rükûda iken uyan kimse, o rükûnun ait olduğu rekata yetişmiş olur. Fakat imamı secde halinde bulan kimse, hemen secdeye varırsa da bu secdenin ait olduğu rekatı kılmış sayılmaz. Bu sebeple o rekatı yukarıdaki tarifler üzere kaza etmesi lâzım gelir.

317- Mesbuk, imam selâm verdikten sonra "ALLAH'ü ekber" diyerek ayağa kalkıp noksan kalan rekatları tamamlar. İmam daha selâm vermeden mesbukun kalkıp noksan kalan rekatları kaza etmesi uygun değildir. Ancak namaz vaktinin çıkmak üzere bulunması veya önünden insanların geçmeleri korkusu gibi bir zaruret bulunursa o zaman kalkabilir.

Bununla beraber imam, henüz selâm ile namazdan çıkmamış olunca, mesbukun teşehhüt miktarı oturması lâzımdır. Bundan evvel kalkması caiz değildir.

318- İmam, teşehhüdü bitirmedikçe mesbukun kıyamı ve kıraatı muteber değildir. Bu sebeple mesbuk, birinci veya ikinci rekatı kaza için ayağa kalkar da, imamın teşehhüdü bitirdiğinden sonra namaz caiz olacak miktar Kur'an okursa, namazı caiz olur. Fakat bundan daha az olursa namazı sahih olmaz.

319- Mesbukun kaza edeceği rekatlarda başkasına uyması, başkasının da bu halde mesbuka uyması caiz değildir. Mesbuk bu hususta tek başına namaz kılıcı sayılmaz. Fakat bir mesbuk, ne kadar rekat kaza edeceğini unutup da kendisiyle beraber mesbuk bulunan bir kimsenin ne kadar kaza edeceğini sadece nazar-ı itibara alsa, bununla namazının sahih olmasına bir zarar gelmez.

320- Mesbuk, namazını yeniden kılmak niyetiyle tekbir alacak olsa, evvelki tekbir ile başlamış olduğu namazı bozmuş olur. Tek başına namaz kılan kimse ise böyle değildir. Başka bir namaz kılmaya niyet etmedikçe aynı namaza yeniden başlamak niyetiyle alacağı tekbir, bu namazını iptal etmez. Çünkü her iki namaz, tek başına namaz kılana göre birbirinin aynıdır. Mesbuk ise bir bakıma tek başına namaz kılan, diğer bir bakımdan da imama uymuş olduğundan, onun hakkında bu aynı olmak durumu yoktur.

321- Mesbuk, İmam-ı A'zam'a göre de Kurban bayramında teşrik tekbirlerini imam ile beraber alır, daha sonra ayağa kalkıp kılamadığı rekatları tamamlar. Halbuki İmam-ı A'zam'a göre tek başına namaz kılan, bu tekbirler ile mükellef değildir. Bu sebeple, mesbuk bu hususta tek başına namaz kılan değil, imama uymuş kimse durumundadır. {(*): ÖNEMLİ NOT: Teşrik tekbirleri hususunda fetva İmameyn'e göre (Bak. Madde: 224) olduğu için mesbukun bu şekilde hareket etmesi şart değildir. İmam selam verince hemen ayağa kalkıp kılamadığı rekatları tamamlaması ve daha sonra teşrik tekbirlerini getirmesi de mümkündür.}

322- Mesbuk, ayağa kalkması sahih olacak yerde kıyam edip de daha imam selâm vermeden namazını bitirerek selâmda imama uysa, namazı bozulmaz.

— 201 —

323- İmam daha selâm vermeden mesbuk, tahiyyatı okuyup bitirmiş olsa, bir görüşe göre kelime-i şehadeti tekrar eder, bir görüşe göre de susar. Bu hususta sahih olan, mesbukun tahiyyatı yavaş yavaş okumasıdır.

Birinci ka'de (oturuş)da imamdan evvel "Ettehiyyatü"yü bitirmiş olan imama uyan bir kimse de susar, tekrar "Ettehiyyatü"yü okumaz.

324- Mesbuk, aşikare okunan namazlarda imama uyunca "Sübhaneke"yi okumaz, geri kalan rekatları kazaya kalkınca okur, sahih olan budur. Nitekim yukarıda da işaret olunmuştur.

325- İmam, yanılarak beşinci rekata kalktığı gibi mesbuk da kendisine tâbi olarak kıyama kalksa bakılır; eğer imam, dördüncü rekatta oturmuş ise, mesbukun namazı bu kıyam ile bozulur. Fakat imam, dördüncü rekatta oturmamış ise, beşinci rekatta secdeye varmadıkça mesbukun namazı bozulmaz.

326- Bir mesbuk, lâhik (Bak. Madde: 305) de olabilir. Şöyle ki imama sonradan uyan kimse, uyku veya abdest bozucu bir şey gibi bir sebeple rukûnlardan veya rekatlardan bir kaçını imam ile kılamayıp kaçırsa hem mesbuk, hem de lâhik olmuş olur. Bu halde evvelâ kaçırdığı şeyleri kıraatsız olarak kaza eder, sonra mümkün ise geri kalan namazda imama uyar, daha sonra da imama uymadan evvelki bir veya birden fazla rekatları kıraatle kaza eder. Evvela bunları kaza edip, daha sonra namaz arasında kaçırmış olduğu rukûnleri veya rekatları kaza etmesi de caizdir. Fakat bu takdirde meşru tertibe riayet etmemiş olacağından günahkâr olur.

SEHİV SECDELERİ İLE ALAKALI MESELELER

327- Sehiv secdeleri herhangi bir namazın vaciplerinden birini yanılarak terk veya tehirden dolayı {(*):. Farzın tehiri vacibin terki demektir. (bak.Madde.141/17)} o namazın sonunda yapılması icap eden iki secde ile "Ettehiyyatü'den ve "Allâhümme salli... ve bârik" ile duadan ibaretir. Şöyle ki, son ka'de(oturuş)da yalnız "Ettehiyyatü" okunduktan sonra iki tarafa selam verilir, daha sonra "ALLAH'ü ekber" denilerek secdeye varılıp üç kere "Sübhane rabbiye'l-ala" okunur, daha sonra "ALLAH'ü ekber" denilerek kalkılır, bir tesbih miktarı oturduktan sonra tekrar "ALLAH'ü ekber" diyerek ikinci secdeye varılır, yine üç defa "Sübhane rabbiyel'ala" okunduktan sonra "ALLAH'ü ekber" denilerek kalkılır, oturularak "Ettehiyyatü" ve "Allâhümme salli... ve bârik" ile " رَبَّنَا آتِنَا = Rabbena Atina" duası okunup evvela sağ tarafa sonrada sol tarafa selam verilir.

— 202 —

Yalnız sağ tarafa selam verildikten sonra sehiv secdelerinin yapılması daha faziletlidir, ihtiyata uygundur. Nitekim cemaatle kılınan namazlarda cemaatin yanlışlıkla dağılmasına meydan vermemek için, yalnız sağ tarafa selamdan sonra sehiv secdesinin yapılması gerekli görülmüştür.

328- Sehiv secdeleri vaciptir. Malum olduğu üzere gerek farz ve gerek vacip veya sünnet olan herhangi bir namazın kıraat, rukû, sücud gibi farzları; Fatiha, zamm-ı sûre, tertibe riayet gibi vacipleri; ka'de (oturuş)larda Allâhümme salli... ve bârik okunması gibi sünnetleri vardır. Bu sebeple bunlara riayet lazımdır ki, bir namaz mükemmel olmuş olsun.

Şimdi farz olsun olmasın herhangi bir namazda bir farzın kasten veya yanılarak terk edilmesi, o namazın iadesini icap eder, bu büyük noksanı telafi için sehiv secdeleri kâfi değildir.

Bir vacibin kasten terk veya tehiri ise bir günahtır, bundan dolayı sehiv secdeleri lazım gelmezse de, böyle bir namazı iade etmek uygundur. Bir vacibin yanılarak terk edilmesi veya tehir edilmesi ise sehiv secdelerini icap eder. Bu sûretle o noksan düzeltilmiş ve telafi edilmiş olur. Bir sünnetin kasten veya yanılarak terki ise sehiv secdelerini icap etmez, fakat kasten terk edilmesi, bir kusurdur, sevaptan, faziletten mahrumiyete sebebiyet verir.

(Sehiv secdeleri, Malikiler'e göre sünnettir. Şafiiler'e göre de sünettir, şu kadar var ki imam, sehiv secdelerinde bulunursa buna uymak cemaat için vacip olur.)

Hanbelîler'e göre bazen vacip, bazen sünnet, bazen de mübah olur. Meselâ namazın terkedilen bir sünnetinden dolayı yapılacak sehiv secdeleri mübahtır.

Sehiv secdeleri İmam Şafiî ile İmam Ahmed'e göre iki tarafa daha selam verilmeden yapılmalıdır, İmam Mâlik'e göre yanılma, bir fazlalık sebebiyle ise sehiv secdeleri selâmdan sonra, bir noksan veya bir noksan ile fazlalık sebebiyle ise selâmdan evvel yapılmalıdır. Bu, biraz daha faziletli olma meselesidir. Yoksa hepsi de caizdir.)

329- Bir namazın tam bir rüknünü, bir farzını öne almak veya tehir etmek, sehiv secdelerini icap eder. Çünkü bu öne alma ve tehir vacibi terk etmek kısmındandır. Kıyamda "Sübhaneke"den sonra henüz kıraatta bulunmadan rükûya gidilip, daha sonra hatırlanarak kıyama dönmekle kıraat farzının yerine getirilmesi gibi. Bu halde evvelki rukû muteber olmaz, kıraatten sonra yeniden rukû yapılır. Böyle kıyama dönmekle kıraat, daha sonra rukû bulunmadığı takdirde namaz bozulur. Çünkü böyle her rekatta rukû gibi tekrar edilmeyen rukûnlar arasında tertibe riayet edilmesi farzdır.

330- Namazın rekatlarından birindeki iki secdeden biri, yanılarak terk edilip ondan sonraki rekatın veya ka'de (oturuş)un sonunda hatırlansa, bunun tehire uğramasından dolayı namazı iade lâzım gelmez. Bilakis hemen o secde kaza edilir. Eğer son ka'dede iken hatırlansa, bu secde yapılır. Daha sonra son ka'de tekrar edilir, ondan sonra da sehiv secdeleri yapılır. Bu halde son rekatta beş secde ile üç ka'de bulunmuş olur. Çünkü her rekatta iki secde vardır. Böyle

— 203 —

tekrar edilen bir rüknün kısmen tehir edilmesi, farzı terk kısmından olmadığı için iadeyi icap etmez.

Fakat bir rekattaki iki secdeden ikisi de yanılarak öne alınmış olsa, meselâ evvelâ iki secde daha sonra rukû yapılmış bulunsa bu halde farz olan tertibe riayet için tekrar rükûya, daha sonra secdelere gidilir, bu tekrar ve iadeden dolayı da namazın sonunda sehiv secdeleri yapılır.

331- Herhangi bir namazın bir rüknünü tekrar etmek, sehiv secdelerini gerektirir. Bir rekatta iki defa rukû veya üç defa secde yapılması gibi. Birinci ve ikinci rekatlarda Fatiha'nın peşpeşe tekrar okunması, rükûda veya secdede veya teşehhüd yerinde Kur'an okunması da böyledir.

Fakat üçüncü veya dördüncü rekatlarda Fatiha'nın iki defa okunması veya bunlarda Fatiha ile beraber başka bir sûrenin de okunması, yahut yalnız başka bir sûrenin okunması sehiv secdelerini icap etmez. Çünkü bu takdirde bir vacip terk veya tehir edilmiş ve Kur'an meşru olan yerinin dışında okunmuş olmaz. Şu kadar var ki, bu halde bu rekatlar evvelki rekatlardan daha uzatılmış ve cemaata ağırlık verilmiş olursa mekruh olmaktan uzak olamaz.

332- Bir vacibi yanılarak terk etmek sehiv secdelerini icap eder. Birinci ka'deyi veya vitirde kunutu veya bayram namazlarında zait tekbirleri, yahut birinci veya ikinci ka'delerde tahiyyatı okumayı terk etmek gibi.

Vitir namazında rükûdan sonra kunut duasının unutulduğu hatırlansa, artık okumak üzere kıyama dönülmez, rükûdan sonra okunması da lâzım gelmez. Çünkü yeri kaçırılmıştır. Rukû halinde hatırlandığı takdirde de okunması icap etmez. Sahih olan rivayet böyledir. Bununla beraber okunsun okunmasın, her iki takdirde de sehiv secdeleri lâzım gelir.

Kunut tekbirini unutup almamak, bir görüşe göre sehiv secdesini icap eder, bir görüşe göre icap etmez.

333- Bir vacibin yanılarak tehir edilmesi de sehiv secdelerini gerektirir. Birinci veya üçüncü rekattan sonra biraz oturulması, dördüncü rekattan sonra beşinci rekat için ayağa kalkılması, sabah namazının ikinci rekatından sonra üçüncü bir rekata ve akşam namazının üçüncü rekatından sonra dördüncü bir rekata kalkılması gibi.

Birinci ka'de (oturuş)da teşehhüt miktarından fazla oturulup üçüncü rekata kıyamın te'hir edilmesi de böyledir.

334- Bir vacibin vasfını değiştirmek, sehiv secdesini gerektirir. İmamın aşikare okunacak âyetleri gizlice veya gizlice okunacak ayetleri aşikare okuması gibi. Bunun sınırı, namaz sahih olacak miktar okunmasıdır. Fatiha'yı şerîfenin ilk âyetlerini okumak bu kısımdandır.

Bununla beraber yalnız kısa bir âyet miktarı okunması da İmam-ı A'zam'a göre bu hükümdedir.

İmameyn'e göre ise bu hükümde değildir.

Aşikare okumanın aşağı mertebesi, başkasının işiteceği miktardır, gizlice "hafiyyen" okunmanın en aşağı mertebesi de yalnız okuyanın işiteceği miktardır.

— 204 —

335- Sessizce okunacak yerde Fatiha'nın çoğu bir yanılma neticesi aşikare okunsa geri kalan kısmı yine sessizce okunur.

Bilâkis aşikare okunacak bir namazda Fatiha kısmen gizlice okunup da daha sonra aşikare okunacağı hatırlansa, Fatiha yeni baştan aşikare okunur. Ta ki bir rekatta aşikare okumak ile sessizce okumak bir arada bulunmuş olmasın. Fakat diğer bir görüşe göre bu yeniden okunmaz, yalnız geri kalan kısmı aşikare okunur.

336- Tek başına namaz kılanın aşikare veya gizlice okumasından dolayı- Zahirürrivaye'ye göre- sehiv secdesi lâzım gelmez. Şu kadar var ki, gizlice okunacak yerde, meselâ öğle namazında alenen okunması kasıtlı olursa bir günah sayılır.

Tek başına namaz kılanın gündüzün kılınan nafile namazlarında âşikare kıraatte bulunması mekruhtur.

337- İmam, meselâ sabah namazında Fatiha'yı şerifeyi yanılarak gizlice okuyup sonra hatırlasa, ilave edeceği sûreyi alenen okur, Fatiha'yı iade etmez.

338- Cemaat halinde aşikare kıraat edilecek bir namaza başlamış ve Fatiha'yı gizlice okumuş olan bir şahsa başkası gelip uysa, o şahıs imam olmayı arzu ederse sûreyi alenen okur, arzu etmezse alenen okuması lâzım gelmez.

339- Farz bir namazda ikinci rekattan sonra oturulmayıp da üçüncü rekata yanılarak kıyam için hareket edilince bakılır; eğer ka'deye yakın ise oturulur, sehiv secdesi lâzım gelmez. Fakat kıyama yakın ise kalkılır, daha sonra sehiv secdeleri yapılır. Çünkü bu halde vacip olan birinci ka'de terk edilmiş bulunur.

Bununla beraber Zahirürrivaye'ye göre namaz kılan, henüz tam kıyama doğrulmamış ise ka'deye döner, vacibi terk etmez, imam tam doğrulup kalktıktan sonra ka'deye dönerse namazı bozulur. Zira bu takdirde farz olan kıyam bozulmuş, namazın tertibi büsbütün değiştirilmiş olur. Diğer bir görüşe göre bu halde namazı bozulmaz, kendisi günah işlemiş olur, sehiv secdeleri icap eder.

340- Sünnetlerde ikinci rekatı müteakip oturulup "tahiyyat" okunmadığı üçüncü rekatta hatırlansa bakılır. Eğer bu üçüncü rekatın secdesi daha yapılmamış ise oturmaya dönülür. Yapılmış ise dönülmez. Diğer bir görüşe göre secde yapılmış olsun olmasın, artık oturmaya dönülmez, her iki takdirde de sehiv secdeleri lazım gelir.

341- Dört rekatlı farzlarda ikinci ka'deye oturulmaksızın beşinci rekata kalkılacak olsa, henüz beşinci rekat için secde edilmedikçe ka'deye dönülür, teşehhütten sonra selâm verilip sehiv secdeleri yapılır. Çünkü farz olan bir ka'de tehir edilmiş, bu tehir ise vacibi terk sayılmıştır. Fakat beşinci rekat için secde yapılmış olursa, bu namaz nafileye dönmüş bulunur. Artık buna bir rekat daha ilâve edilir, tam altı rekatlı bir nafile namaz kılınmış sayılır. Bu halde en sahih olan görüşe göre sehiv secdeleri lâzım gelmez. Bu mesele, İmam-ı A'zam ile İmam Ebû Yusuf'a göredir. İmam Muhammed'e göre beşinci rekatın secdesinden baş kaldırılınca, namaz tamamen bâtıl olmuş olur.

— 205 —

342- Dört rekatlı bir farz namazın son ka'desinde selâm verilmeden yanılarak ayağa kalkılsa hemen ka'deye dönülüp selam verilir ve sehiv secdeleri yapılır. Fakat beşinci rekat için secdeye varılmış olunca, buna bir rekat daha ilâve edilir. Bu halde evvelki dört rekat ile farz tamam olmuş olur. Diğer iki rekat da nafile sayılır ve istihsanen {(*): Açık olan kıyası bırakıp insanların ihtiyacına daha uygun olanı almaktır. İstihsan, Fıkıh Usulü'nde bir delildir.} sehiv secdeleri de yapılır.

Akşam namazında ikinci ka'deden sonra bir dördüncü rekata, sabah namazında da ka'deden sonra bir üçüncü rekata kıyam edilmesi de bu hükümdedir.

Bu sebeple bunlara ilâve edilen ikişer rekat da nafile olmuş olur. Bunlar, tam bir kasıtla beraber yapılmadığı için vakit itibarıyla mekruh sayılmaz. Tercih edilen de budur.

343- Dört veya üç rekatlı farz ve vitir namazlarında birinci ka'dede teşehhütten sonra yanılarak

أللَّهمَّ صَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى آلِ مُحَمَّدٍ

= ALLAH'ümme salli ala Muhammedin ve ala âli Muhammed" denilmesi ve İmam-ı A'zam'dan bir rivayete göre bu teşehhütten sonra bir harf bile ziyade edilmesi, sehiv secdelerini icap eder. Fakat son ka'delerde teşehhütten sonra Kur'an okunması, dua edilmesi, sehiv secdelerini icap etmez. Çünkü bu ka'de, dua ve sena mahallidir. Kur'an ise dua ve senayı toplayıcıdır.

Namazda zikirlerin, duaların ve teşehhüdün, yani tahîyyatın aşikâre okunması da sehiv secdelerini icap etmez.

344- Farz namazların son üçüncü ve dördüncü rekatlarında kasten sükût edilip Fatiha veya başka bir sûre veya bir miktar âyeti celile okunmaması, bir hatadır, sehiv secdelerini icap etmez. Fakat yanılarak sükût edilip Fatiha'yı şerife veya diğer bir sûre okunmaması, sehiv secdelerini icap eder.

İmam Ebû Yusuf'a göre her iki takdirde de sehiv secdeleri lâzım gelir.

345- Namaz içinde bir rükün eda edilecek kadar tefekküre dalınsa, meselâ; îftitah tekbirini aldım mı, almadım mı diye o kadar düşünülse de sonra tekbir alındığı hatırlansa veya alınmamış olması sanılarak tekrar bir tekbir daha alınsa, sehiv secdeleri lâzım gelir.

Aynı şekilde üç rekat mı, dört rekat mı kılındığında tereddüt edilerek düşünülse veya Fatiha okunduktan sonra hangi sûrenin okunacağı tefekkür edilse, yine sehiv secdeleri icap eder. Çünkü bu hallerde vacip tehir edilmiş olur.

Bir rüknü veya bir vacibi eda etme esnasında meydana gelecek bir tefekkür, bir düşünce ise sehiv secdelerini gerektirmez. Tam bir kalb huzuru ile namaz kılmak, öyle herkese kolay ve nasip olacak bir fazilet değildir.

346- Bir kimse, kıldığı bir namazın rekatlarında şüphe etse, bakılır; eğer bu şüphe, ömründe başına ilk defa gelmiş ise o namazı yeniden kılar. Fakat birkaç

— 206 —

defa gelmiş ise araştırır, kanaatine göre hüküm verir, namazı yeniden kılmaya lüzum görülmez. Araştırma hususunda kalbin şahitliği kâfidir.

Meselâ sabah namazını kılarken bir rekat mı kıldım, iki rekat mı diye şüphe edip de bir rekat kılmış olduğuna kalben hüküm verse, buna ihtiyaten bir rekat daha ilâve eder, bu husustaki tereddüdünden, düşüncesinden dolayı da sehiv secdelerini yapar. Bilakis iki rekat kılmış olduğuna hüküm ettiği takdirde oturur, teşehhütten ve selâmdan sonra sehiv secdelerini yapar. Hiç birine karar vermediği takdirde de az olanı alır, çünkü az, kesin olandır. Bu halde bir rekat daha kılar. Şu kadar var ki, bu takdirde tereddüt ettiği rekatın sonunda oturur, daha sonra kalkıp o bir rekatı kılar. Zira evvelce iki rekat kılmış olması muhtemeldir. Bu takdirde de namazın sonunda sehiv secdelerini yapar.

347- Dört rekatlı bir namaza başlamış olan kimse, kıldığı rekatın birinci rekat mı, ikinci rekat mı olduğunda şüphe edip bir tarafı tercih edemezse, kendisini bir rekat kılmış sayar ve her bir rekatın sonunda ihtiyaten bir kerre teşehhüt miktarı oturur, bu sûretle dört defa ka'de yapılmış olur. Çünkü birinci sayılan rekatın ikinci ve üçüncü sayılan rekatın dördüncü rekat olması ihtimal dahilindedir.

348- Bir kimse kıldığı rekatın ikinci rekat mı, üçüncü rekat mı olduğunda tereddüt etse, -sahih olan görüşe göre- bu rekatın sonunda oturmaz. Bir tarafı tercih edemezse, bunu ikinci rekat sayar, geri kalan rekatları da tamamlar. Bundan akşam namazı ile vitir namazı müstesnadır. Bu tereddüt, bunlardan birinde vaki olursa, oturmak lâzım gelir. Çünkü tereddüt edilen rekatın üçüncü rekat olması muhtemeldir. Bu halde teşehhütten sonra bir rekat daha ilâve edilir. Zira tereddüt edilen rekatın, ikinci rekat olması muhtemeldir. Bunların sonunda da sehiv secdeleri yapılır.

349- Dört rekatlı namazlarda kılınan rekatın dördüncü rekat mı, beşinci rekat mı olduğunda ve sabah namazında kılınan rekatın ikinci rekat mı, üçüncü rekat mı olduğunda, akşam ile vitir namazlarında da kılınan rekatın üçüncü rekat mı, dördüncü rekat mı olduğunda şüphe edilse, sonunda oturulur, teşehhütten sonra kalkılıp bir rekat daha kılınır. Çünkü bu rekatların üçüncü, dördüncü veya beşinci rekat olması muhtemeldir. O halde ilâve edilen birer rekat ile fazla olan miktar, nafile olmuş olur. Sonunda da sehiv secdeleri yapılır. Bu şüphe, kıyam veya rukû veya rükûdan kıyam halinde olduğuna göredir.

İlk secde yapıldıktan sonra (şüphelenme vâki) olursa, ittifakla namaz bâtıl olur. Çünkü şüphe edilen rekatın fazla olup son ka'de (oturuş)un terk edilmiş bulunması muhtemeldir. İlk secde halinde olursa, yalnız İmam Muhammed'e göre namaz bâtıl olmaz.

350- Namazda Fatiha'dan evvel başka bir sûre, hatta bir harf bile olsa, yanılarak okunsa, iade edilerek evvelâ Fatiha'yı şerife, sonra da o sûre okunur. Namazın sonunda da sehiv secdeleri yapılır. Bu tertip noksanı, rukû halinde bile hatırlansa, kıyama dönmekle iadesi gerekli kılınır. Böyle bir yanılma, çoğunlukla olmaz. Bu sebeple bunun az miktarı da af olmaz. Fakat bir namazda okunan bir

— 207 —

sûrenin altındaki sûre de okunulmak istenilirken üstündeki sûre okunsa, bundan dolayı sehiv secdeleri lâzım gelmez.

351- Bir kimse namazda Fatiha okuyup okumadığında şüphe etse, bakılır: Eğer henüz başka sûre okumamış ise Fatihayı okur, fakat başka sûre okumuş ise, artık Fatihayı okumaz. Çünkü sûrenin Fatihadan sonra okunması bellidir. Bununla beraber bu hususta bir görüş ve kanaati var ise, ona göre amel eder.

352- Bir kimse ilk rekatlarda birer sûre okuyup da Fatihayı okumamış bulunduğunu secdeye vardıktan sonra hatırlasa, son rekatlarda Fatiha'yı iade etmez. Çünkü son rekatlarda zaten Fatiha okunacaktır. Bir rekatta iki Fatiha okunması ise meşru değildir. Yalnız Hasan ibn-i Zeyyad'a göre son rekatlarda Fatiha kaza edilir.

353- Dört veya üç rekatlı farz namazların ilk iki rekatında Fatihadan sonra birer sûre -birer miktar ayet-i celile- ilave edilmemiş olsa, bu sûre üçüncü ve dördüncü rekatlarda Fatihadan sonra okunur ve bu namaz, cemaatle kılınan bir akşam veya yatsı namazı ise, üçüncü ve dördüncü rekatlarda hem Fatiha, hem de okunacak sûre aşikare okunur. Çünkü bir kıyamdaki kıraat, birdir. Bunun bazısı gizlice, bazısı aşikare okunamaz. Yalnız sûrenin aşikare okunacağı görüşünde olanlar da vardır. İmam Ebu Yusuf'a göre ise, ikisi de gizlice okunur. Çünkü son rekatlarda gizlice okumak sünnettir. İmam Ebû Yusuf'tan bir rivayete göre de artık son rekatlarda bu sûre okunmaz, zira bunun yeri kaçırılmıştır. Bununla beraber yukarıda anlatılan bütün durumlarda sehiv secdeleri yapılır.

354- İmamın yanılması, kendi hakkında asaleten, cemaat hakkında da imama uymaları sebebi ile sehiv secdelerini icap eder. Cemaatten birinin imama uymuş olduğu halindeki yanılması ise, ne kendisi, ne de imam hakkında sehiv secdelerini icap etmez.

355- Sehiv secdesi halinde bulunan bir imama uymak sahihtir. Gerek sehiv secdelerinin herhangi birinde ve gerek teşehhüdünde olsun müsavidir.

İmama ikinci sehiv secdesinde uyan kimseye birinci secdeyi ve sehiv secdelerinden sonraki teşehhüdde uyan kimseye de her iki secdeyi kaza etmek lâzım gelmez.

356- Mesbuk (imama birinci rekattan sonra uyan kimse), imam ile beraber sehiv secdelerini yapar, hatta imamın yanılması mesbukun uymasından evvel vaki olmuş olsa bile. Çünkü imama tabidir.

Mesbuk, henüz imamı selâm vermeden ayağa kalkıp kıraatta ve hatta rükûda bulunduktan sonra imamı selâm verip sehiv secdelerine varacak olsa, mesbuk da hemen bu secdelere iştirak eder. Evvelce yaptığı kıraatı ve rükûsu aradan kalkar. Bunları yeniden kalkıp yapar.

Bununla beraber mesbuk, bu secdelerde imamına uymasa, namazı bozulmaz. Namazını bitirince bu sehiv secdelerini kendi başına yapar.

— 208 —

Aynı şekilde mesbuk, secdeye vardıktan sonra imamı sehiv secdelerini yapacak olsa, imamına tabi olmaz, namazını bitirir, sonra sehiv secdelerini yapar. Şayet bu halde imamına uysa, namazı bozulur.

357- Mesbukun imamdan sonra kendi başına kılacağı rekatlardan birinde yanılması, hakkında sehiv secdelerini icap eder. Hatta evvelce imam ile beraber de sehiv secdelerinde bulunmuş olsa bile. Çünkü bu hususta tek başına namaz kılan kimse olmuştur.

358- Mesbuk, imam ile beraber yanılarak selâm verse, kendisine sehiv secdeleri lâzım gelmez. Fakat imamın selâmından sonra selâm verecek olsa, lâzım gelir. Çünkü birinci halde henüz imama uymuş, ikinci halde ise tek başına namaz kılan kimsedir. İmama uyana ise, kendi yanılmasından dolayı secde lâzım gelmez.

359- Sehiv secdeleri, bir namazda yanılmaların birden fazla olması sebebiyle tekrar edilmez. Bu sebeple bir kimse, bir namaz içinde iki-üç defa yanılsa, gaflette bulunsa, bunlar için namazın sonunda yalnız bir defa sehiv secdelerinde bulunması yeterli olur ve sehiv secdelerindeki bir yanılma da başkaca sehiv secdelerini icap etmez.

360- Sehiv secdeleri, kasten veya yanılarak terk edilse, namaza aykırı bir hal olmadıkça, meselâ konuşulmadıkça yine yapılabilir. Fakat teşehhütten sonra gülmek, söz söylemek gibi namaza aykırı bir hal olursa veya vakit sehiv secdelerine yetmezse, sehiv secdeleri düşer. Sabah namazında selamı müteakip güneşin doğması, ikindi namazında güneşin değişmesi (kerahet vaktinin girmesi) gibi.

361- Bir imam, sehiv secdelerini terkedecek olsa, cemaat da terk eder. Nitekim Cuma ve Bayram namazlarında fazla izdihamdan dolayı bir karışıklığa meydan vermemek için bu secdeler terk edilmektedir.

362- Sehiv secdelerindeki iki secde ile tahiyyat ve selam vaciptir. Tahiyyattan sonra "ALLAH'ümme salli... ve barik..." ile dua okunması ve bu secdelerdeki tekbirler ve secde halindeki tesbihler ve iki secde arasındaki celse (oturma) da sünnettir.

363- Bir kimse, namazını tam kıldığını kesin olarak bildiği halde, âdil bir kimse eksik kıldığını haber verse buna aldırış etmez. Fakat iki âdil kimse haber verirse, onların haberlerine itibar etmesi lâzım gelir. Çünkü bu haber, dinen muteber bir şahitlik ölçüsündedir. Böyle bir haber ise, bir çok hususlarda muteberdir, bağlayıcıdır. İmam ile cemaat, ihtilâf ettikleri takdirde imam, kesin kanaati var ise, cemaatin sözüyle amel etmez. Yoksa amel eder.

TİLÂVET SECDESİ İLE ALAKALI MESELELER

364- Kur'an-ı Kerim'in sûrelerinde on dört secde âyeti vardır ki, bunlardan birini okuyan veya işiten her mükellef için bir secde lazım gelir. Şöyle ki, tilâvet

— 209 —

secdesi niyetiyle eller kaldırılmaksızın "ALLAHü Ekber" denilerek secdeye varılır, secdede üç kerre "

سُبْحَانَ رَبِّيَ اَلْأَعْلٰى

= Sübhane rabbiyel a'lâ" veya bir kere:

سُبْحَانَ رَبِّنَا اِنْ كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولًا

= Sübhane rabbinâ in kane va'dü rabbinâ le mef'ula = "Rabbimizi bütün noksanlıklardan tenzih ederiz, beri kılarız. Rabbimizin va'di mutlaka yerine getirilir." {(*): İsra suresi: 108} denilir. Daha sonra "ALLAH'ü Ekber" denilerek secdeden kalkılır.

365- Tilâvet secdesinin rüknü ALLAH'ü Teâlâ'ya tazim, tevazu ve secdeden kaçınanlara muhalefet için alnı yere koymaktır. Fakat namaz halinde rukû ve hasta için îmâ da aynı maksadı taşımış olduğundan bu, secde yerine geçer. Nitekim aşağıda izah edilecektir.

366- Tilâvet secdesine ayaktan inilmesi ve bu secdeden kalkarken ayağa kadar kalkılması ve böyle ayağa kalkarken:

غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَ اِلَيْكَ الْمَصِيرُ

= Gufraneke Rabbena ve ileyke'l-masîr = Ey Rabbimiz! Senin mağfiretini istiyoruz. Dönüş ancak sanadır." {(*): Bakara suresi: 285} denilmesi müstehaptır. Bu secdeye inilirken ve bundan kalkılırken alınan tekbirler de müstehaptır. Asıl secde ise vaciptir. Bu secdede teşehhüt ve selâm yoktur.

(Diğer üç mezhep imamına göre tilavet secdesi sünnettir.)

367- Tilâvet secdesini yapacak kimsenin hadesten ve necasetten temiz, avret yerleri örtülü, kıbleye yönelmiş olması şarttır.

368- Tilâvet secdesi, secde ayetini okuyan bir mükellef için vacip olduğu gibi, bunu dinleyen bir mükellef için de vaciptir. İster dinlemeyi kastetmiş olsun, ister olmasın. Bu secdeyi yapan, sevaba erer, yapmayan da bir vacibi terk etmiş olacağından günaha girer.

369- Bülûğ çağına yaklaşmış bir çocuğun, cünübün, hayızlı ile loğusanın veya bir sarhoşun veya bir gayrimüslimin okuyacağı bir secde ayetini işiten her mükellefe tilavet secdesi vacip olur. Çünkü bunların bu okuyuşları sahih bir okumadır. Müslüman olan bir cünüb veya sarhoş da okuyacağı veya işiteceği bir secde âyetinden dolayı, secde ile mükellef olur. Temizlik ve uyanıklık (sahv) halinde bu secdeyi yapmaları lâzım gelir.

Fakat hayızlı ve loğusa bulunan bir kadına ne okuyacağı ve ne de işiteceği bir secde âyetinden dolayı tilâvet secdesi vacip olmaz. Çünkü bunlar bu halde namaz ile mükellef değillerdir.

370- Uyuyanın, delinin okuyacakları secde ayetlerinden dolayı işitenlere, en sahih olan görüşe göre tilâvet secdesi lâzım gelmez. Nitekim kendileri de bu secde ile mükellef olmazlar. Zira bunların okumaları ve işitmeleri bir kasıt ve

— 209 —

ayırım ile beraber olmamıştır. Fakat daha sahih görülen bir görüşe göre kendisine secde âyetini okuduğu haber verilse, uyuyana tilâvet secdesi vâcip olur. İhtiyata uygun olan da budur.

371- Eğitilmiş kuşlardan veya yankıdan veya sesleri aksettiren CD - kasetçalar ve benzeri ses kayıt cihazı gibi bir aletten işitilen bir secde âyetiyle de tilâvet secdesi vacip olmaz. Fakat diğer sahih görülen bir görüşe göre kuşlardan işitilen secde âyetinden dolayı tilâvet secdesi lâzım gelir. Zira işitilen Kelâmullah'tır, ihtiyata uygun olan da budur.

Radyoya gelince bu, yankı olmaktan ziyade nâkil sayılmaktadır. Kasıtlı olarak okunan şeylerin hemen aynısını nakletmektedir, bundan işitilen sesler, yankı gibi sadece bir yansımadan ibaret değildir. Bunun için radyo vasıtası ile işitilen bir secde âyeti celilesinden dolayı secde edilmesi vacip olsa gerektir. Vacip olmasa bile secde edilmesinde bir mahzur olmadığından her halükarda secde edilmesi ihtiyata uygun, Kuran-ı Azîm'e karşı hürmet ve tazimi ifade etmektedir. {(*): NOT: Günümüzde radyo veya televizyondan verilen Kur'an-ı Kerim yayınları ekseriyetle banttan, yani CD, kaset ve benzeri ses kayıt cihazlarından yapılmaktadır. Bu sebeple dinlenilen secde ayetlerinden dolayı tilavet secdesini yapmak vacip olmaz. Ancak "canlı yayın" yapıldığı ifade edilirse, o zaman vacip olur.}

(Şafiiler'e göre okuyuşun meşru ve kasıtlı olması şarttır. Bu sebeple cünübün kıraatı veya rukû halindeki bir kıraat, meşru olmadığı için bundan dolayı ne okuyana ve ne de dinleyene tilâvet secdesi sünnet olmaz. Aynı şekilde yanılarak vuku bulan veya eğitilmiş kuşlardan veya bir aletten işitilen bir okuyuştan dolayı da kasıtlı olmadığı için secde edilmesi sünnet değildir.)

372- Tilâvet secdesi, secde ayetinin hece hece okunmasıyla veya sadece yazılması ile veya teleffuz edilmeksizin sadece yazısına bakılması ile tilâvet secdesi lâzım gelmez. Çünkü bu hallerde okuma bulunmuş olmaz.

373- Bir secde ayetinin secdeyi gösteren kelimesiyle bunun başından veya sonundan bir kelime daha beraber okunsa veya dinlense sahih olan görüşe göre secde lâzım gelir. Diğer bir görüşe göre, secde âyetinin ekserisi okunmadıkça secde vacip olmaz.

374- Secde âyetini işitmeyen mükellefe, tilâvet secdesi vacip olmaz. Hatta okunduğu mecliste hazır bulunmuş olsa bile.

375- Bir secde âyeti, olduğu gibi Arapça okunursa, her işiten mükellefe bunun secde âyeti olduğu haber verilince secde etmesi, ittifakla vacip olur. Fakat bir secde âyetinin meselâ Farsça tercümesi okunacak olsa, bunu işittiği halde anlamayan kimseye, sadece haber verilmekle tilâvet secdesi vacip olmaz. Bu, İmameyn'e göredir. İmam-ı A'zam'a göre bunun bir secde âyeti tercümesi olduğu haber verilirse tilâvet secdesi vacip olur. İmam-ı A'zam'ın bu hususta İmameyn'in görüşüne döndüğü rivayet olunuyor. İtimat da bunun üzerinedir. Fakat bu secde

— 211 —

âyetinin tercümesini okuyana secde etmesi ittifakla ihtiyaten vacip olur. Bunu anlasın anlamasın müsavidir.

376- Bir secde âyeti, hakîkaten veya hükmen aynı olan bir mecliste tekrar tekrar okunsa, bir kere secde edilmesi yeterli olur. Fakat başka başka secde âyetleri okunursa veya meclis hakikaten veya hükmen değişirse, her okunan âyet için başka bir secde lâzım gelir.

Muayyen bir yerde, meselâ bir mescîdde iki defa okunan bir secde âyetinin meclisi hakikaten bir bulunmuş olur. Örfen bir mekân sayılan yerlerin bölümleri arasındaki birlik de hükmen birlik sayılır. Meclisin hakikaten değişmesi de bir odadan diğer bir odaya geçmek gibidir. Hükmen değişmek ise mescid gibi ve bir oda gibi bir yerde secde âyeti okunduktan sonra orada başka bir şeye başlamakla meydana gelir. Secde âyeti okunduktan sonra üç kelime kadar konuşulması veya üç adım kadar yürünülmesi veya birşeyden üç lokma yenilmesi veya bir sudan üç yudum içilmesi gibi.

Meclisin değişmesi, okuyucuya göre kendisinin meclisi değiştirmesi ile, dinleyiciye göre de onun meclisi değiştirmesiyle meydana gelir. En sahih olan budur. Bu sebeple bir meclis, bir şahsa göre bir olduğu halde diğer şahsa göre değişmiş olabilir.

377- Tilavet secdesi hususunda gemi, bir oda gibidir. Yürümekte bulunan araba veya hayvan üzerinde ise meclîs daima değişmiş sayılır. Bu sebeple araba veya hayvan üzerinde namaz halinde olmaksızın tekrarlanan bir secde âyetinden dolayı tekrarlanma miktarınca tilâvet secdesi vacip olur.

378- Tilâvet secdesi için okuyanın öne alınması, dinleyenlerin de onun arkasında saf tutmaları ve ondan evvel secdeye varmayıp secdeden kalkmamaları müstehaptır. Bununla beraber buna muhalif olarak bulundukları yerde secdeye varmaları ve secdeden daha evvel kalkmaları da mekruh değildir. Çünkü hepsi de tek başına sayılır.

379- Tilâvet secdesi için niyet, şarttır. Fakat tayin, şart değildir. Bu sebeple bir kaç secde âyetini okumuş veya dinlemiş olan bir kimse, bunların sayısınca ve tilavet secdesi niyetiyle secde eder, fakat hangi secdenin hangi secde âyetine ait olduğunu tayine muhtaç olmaz. Bu secdeye namaz içinde yalnız kalben niyet edilir. Namaz dışında ise dil ile de niyet edilmesi sünnettir.

380- Tilâvet secdesinin edasının vacip olması, fevri değildir. Yani secde âyeti okunur okunmaz hemen secde edilmesi, lâzım gelmez. Bu secde uzun bir müddet sonra da yapılabilir, yine eda olur, kaza sayılmaz. Tercih edilen görüş budur. Şu kadar var ki, bir zaruret bulunmadıkça tehir edilmesi tenzihen mekruhtur. Namaz içinde ise hemen yapılması vaciptir. Çünkü bu, namazdan bir kısım olmuştur. Namaz dışında kaza olunamaz. Bunu secde âyeti okunduktan sonra üç âyetten sonraya bırakmamak lâzım gelir. Nitekim bu mesele aşağıdaki meselelerden açıklığa kavuşacaktır. İmam Ebû Yusuf'a göre tilâvet secdesinin, namazın dışında da hemen yapılması vaciptir.

381- Secde âyeti okununca hemen secde edilmesi mümkün olmadığı takdirde

— 212 —

okuyan veya dinleyenlerin:

سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَ اِلَيْكَ الْمَصِيرُ

= Semi'na ve eta'na gufraneke Rabbena ve ileyke'l-masîr. = Ey Rabbimiz! Senin emrini işittik ve itaat ettik, senin mağfiretini istiyoruz. Dönüş ancak sanadır." {(*): Bakara suresi: 285} demeleri müstehaptır.

382- Secde âyeti, namazda kıyam halinde okununca bakılır; eğer bundan sonra üç âyetten fazla okunmazsa yapılacak rukû veya sücud ile bu tilâvet secdesi de yerine getirilmiş olur. Gerek buna niyet edilmiş olsun ve gerek olmasın. Fakat tercih edilen görüşe göre rukû şeklinde yapılacak olan tilâvet secdesine niyet edilmesi lâzımdır. Fakat üç âyetten fazla okunacak ise bu secde âyetinden dolayı hemen ayrıca rukû veya secde edilmesi icap eder. Secde edilmesi daha faziletlidir. Namazın rukû ve secdeleriyle bu secde düşmez. Yalnız üç âyet okunacağı takdirde ise ihtilaf vardır. Tercih edilen, bununla secdenin derhal yapılması gerekli olmaz. Namazın rukû ve secdeleriyle bu secde eda edilmiş olur.

383- Secde âyetini namaz içinde okuyan kimse, dilerse okuyacağı âyetlerin miktarına bakmaksızın derhal "ALLAH'ü ekber" diye tilâvet secdesine varır. Tilavet secdesi niyetiyle yalnız rükûya varması da kâfidir. Daha sonra tekrar ayağa kalkar, bir kaç âyet daha okur, ondan sonra namazın rükûsuna, secdelerine gider, namazına devam eder. Eğer bir sûreyi bitirmiş ise, diğer bir sûreden bir kaç âyet okur. Çünkü tilâvet secdesinden kalkar kalkmaz böyle bir kaç âyet okumadan namazın rukû ve secdelerine gidilmesi mekruhtur.

Namazın dışında ise yalnız rukû etmek sûretiyle tilâvet secdesi eda edilmiş olmaz. Çünkü tilâvet secdesi, hususi bir tazimdir, bir emre sarılma nişanesidir. Bunlar namaz içindeki rukû ile de yapılmış olursa da namazın dışındaki rukû ile yapılmış olamaz.

384- Cemaatle namaz kılındığı takdirde imam olan zat, yukarıdaki meselede beyan olunduğu üzere öyle rukû ile tilâvet secdesine niyet etmemelidir. Çünkü cemaat, bunun farkında olamayacakları için, böyle bir niyette bulunmamış olurlar. Bu sebeple tilâvet secdesi, onlardan düşmez. O halde imamın selâmından sonra cemaatin tilâvet secdesi yapıp, daha sonra tekrar teşehhütte bulunmaları lâzım gelir. Bunu ise herkes yapamaz.

385- Secde âyeti bir namazda tekrar edilse de, en sahih olan görüşe göre yalnız bir tilâvet secdesi lâzım gelir. Bu tekrarlanma, ister bir rekatta ve ister başka başka rekatlarda bulunsun müsavidir. Çünkü meclis birdir.

Bu mesele, İmam Ebû Yusuf'a göredir. İmam Muhammed'e göre başka başka rekatlarda tekrar edilirse tilâvet secdesi de tekrarlanır, meclis değişmiş sayılır.

386- İmam, secde âyetini okuyup secdeye varmakla cemaat, imamın rükûya ve secdeye vardığını sanarak rükûya, secdeye varsalar, bununla namazları

— 213 —

bozulmaz. Fakat bir secde daha yapsalar bozulur.

387- İmamın; Cuma ve Bayram namazları gibi büyük cemaatlerle kılınan namazlarda ve gizlice kıraat olunacak namazlarda secde âyetini okuması mekruhtur. Çünkü cemaatin şaşırmasına sebebiyet verebilir. Ancak secde ayeti, kıraatın sonuna, meselâ okunan surenin sonuna tesadüf ederse, o zaman namazın secdeleriyle tilâvet secdesi de eda edilmiş, sakıncalı görülen husus bertaraf olmuş olur. Bu halde imama lâyık olan, bu namazın rükusu ile tilâvet secdesine niyet etmemektir. Ta ki vacip olan bu secde, namazın secdeleriyle bütün cemaat tarafından da eda edilmiş olsun.

388- Mesbuk (imama birinci rekattan sonra uyan kimse), ayağa kalktıktan sonra, imam tilâvet secdesini hatırlayarak yapacak olsa, bakılır; eğer mesbuk, henüz secdeye varmamış ise tilâvet secdesi için imama uyar, secdeye varır, daha sonra ayağa kalkarak kalan namazını tamamlar, eğer imama uymazsa, namazı bozulur. Fakat secdeye varmış ise, artık imama uymaz. Şayet uyarsa namazı bozulur.

389- Seferi olan kimseye uyan bir mukim, onun yapacağı tilâvet secdesine iştirak eder. Sonra kalkıp namazını tamamlar. Şayet kendi başına kılacağı rekatlarda da bir secde âyeti okuyacak olursa, bundan dolayı da ayrıca secde etmesi lâzım gelir.

390- Bir kimse namaz kılarken rükû, secde veya ka'de (oturma) halinde secde âyetini okusa veya imama uymuş olduğu halde onun arkasında secde âyetini okusa, ne kendisine ne de imamına, ne de bu imama uyan diğer cemaate tilâvet secdesi vacip olmaz. Çünkü namaz kılanlar, bu halde Kur'an okumaktan men edilmişlerdir. Bunların kıraatı hükümsüzdür. Fakat bu okumayı cemaatin dışından duyanlara tilâvet secdesi lâzım gelir. Bunlar, gerek başka bir namazda tek başına veya cemaatle bir halde bulunmuş olsunlar ve gerek olmasınlar. Zira bunlar, o yasaklama ve engelleme dışında bulunmuş olurlar.

391- Namaz içinde okunan secde âyetinden dolayı namaz bitirildikten sonra secde edilemez. Çünkü bu secde yukarıda da işaret olunduğu üzere namazın bir kısmı olmuştur. Artık ondan ayrılamaz. Fakat namazda bulunan kimse, namazda bulunmayan bir kimsenin okuduğu secde âyetini işitecek olsa, namazını kıldıktan sonra secde eder. Daha namazda iken secde etmesi yeterli olmaz. Bununla beraber secde etse, namazı bozulmaz.

Nitekim namazda okunan bir secde âyetini, o namazda olmayıp işiten bir mükellef için de namaz dışında secde etmek lâzım gelir. Şu kadar var ki bu mükellef, o secde âyetini okuyan kimseye uyar. Onunla beraber bu secdeyi yaparsa bu vacibi yerine getirmiş olur. Şayet o secde yapıldıktan sonra o rekatta uyarsa, bu secdeyi o imam ile beraber hükmen yapmış sayılır. Artık ne namazın içinde, ne de dışında ayrıca tilâvet secdesinde bulunması icab etmez.

392- Hasta veya bir arabaya veya hayvana binmiş olduğu halde secde âyetini okuyan veya dinleyen bir mükellefin ima sûretiyle tilâvet secdesinde bulunması caizdir. Fakat bir mükellefin binmiş olmadığı halde, okuduğu veya

— 214 —

dinlediği bir secde âyetinden dolayı bir özrü bulunmadıkça, binmiş olduğu halde ima ile secde etmesi caiz olmaz.

393- Secde âyetini, hazır olanlar secde için hazırlıklı iseler aşikare okumak, hazırlıklı değilseler gizlice okumak müstahaptır. Bunda cemaata karşı bir şefkat vardır.

394- Bir sûreyi celile okunup da içindeki secde âyetinin bırakılması mekruhtur. Çünkü bu secdeden bir nevi kaçınmak demektir. Yalnız secde âyetinin okunup da sûredeki diğer âyetlerin okunmaması ise mekruh değildir. Fakat müstehap olan -daha faziletli kabul edilmek ve tercih edilmek düşüncesini gidermek için- secde âyetiyle beraber bir veya birkaç âyetin de okunmasıdır.

395- On dört secde âyetini bir mecliste okuyup her biri için okudukça ayrıca bir secde yapan veya hepsini okuduktan sonra tamamına birden on dört secdede bulunan kimsenin dünyevî ve uhrevî mühim işlerine, kendisine hüzün ve keder verecek hususlarda ALLAH Teâlâ'nın kendisine kafi geleceği rivayet olunmuştur.

396- Namazı bozan şeyler, tilâvet secdesini de bozar. Daha tilâvet secdesinden kalkmadan abdest bozucu herhangi bir şeyin vaki olması veya konuşma veya kahkaha ile gülme gibi. Şu kadar var ki, bu secdedeki kahkaha ile abdest bozulmuş olmaz. Ve kadınların erkeklerle aynı hizada bulunması da bu secdeyi bozmaz.

ŞÜKÜR SECDESİ

397- Şükür secdesi; yani bir nimetin elde edilmesinden veya bir bela ve musibetin bertaraf olmasından ve benzerlerinden dolayı kıbleye yönelerek ve tekbir alarak secdeye varmaktan, hamd ile tesbih ve şükürden sonra yine tekbir ile secdeden kalkmaktan ibarettir ki, tilâvet secdesi gibidir. Ancak şükür secdesi, müstehaptır. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz ile Ashab-ı Güzin'den birçokları şükür secdesinde bulunmuşlardır. Mesela Nebiyyi Zişan Efendimiz, Ebu Cehil'in başını kesilmiş görünce, beş defa şükür secdesine varmışlardı.

398- Bir nimetin yüz göstermesi, bir musibetin yok olması gibi bir sebep bulunmaksızın yapılacak şükür secdeleri, ne yapılması sünnet bir ibadettir, ne de mekruhtur. Fakat namaz bittikten sonra bu şekilde secde yapılması mekruhtur. Çünkü bunu da namazın vaciplerinden veya sünnetlerinden sanacak kimseler bulunabilir. Böyle bir inanışa sebep olabilecek her mubah ise, mekruh olmaktan uzak olamaz.

KORKU NAMAZINA DAİR BİLGİ

399- Korku namazı İmam-ı A'zam ile İmam Muhammed'e göre bugün de caizdir. İmam Ebu Yusuf'a göre bunun caiz olması asr-ı saadete mahsus idi.

Korku namazından maksat, düşman veya sel veya yangın yahut büyük bir canavar gibi bir engel karşısında bulunan bir İslâm cemaatının kendilerini idare

— 215 —

eden veliyyülemr'i veya diğer muhterem bir zatı imam edinerek onun arkasında farz bir namazı nöbetle kılmalarıdır. Şöyle ki, bu cemaattan bir kısmı meselâ düşman karşısında durur, geri kalan kısmı da gelip imama uyar, iki rekatlı bir namazın ilk rekatını, üç veya dört rekatlı bir namazın da ilk iki rekatını imam ile beraber kılar, ikinci secdeden veya birinci ka'de(oturuş)ta teşehhütten sonra düşman cephesine gider, diğer kısım gelerek imama uyar, onun ile beraber geri kalan rekatları kılar, tekrar düşman karşısına gider, imâm kendi başına selâm verir, namazdan çıkar. Birinci kısım döner gelir, namazını kıraatsız olarak tamamlar, selâm verir, düşmana karşı gider. Çünkü bu kısım, lahik (Bak. Madde: 305) bulunmuştur. Sonra ikinci kısım gelir, namazlarını kıraatla tamamlayıp düşman cephesine tekrar gider. Zira bunlar da mesbuk (bak. Madde: 310) bulunmuşlardır. Bununla beraber her iki kısım, bulundukları yerde de namazlarını tamamlayabilirler.

400- Resulü Ekrem, (S.A.V) Efendimiz, "Zatürrika'", "Batn-ı nahl", "Usfan", "Zîkared" vakıalarında korku namazını kıldırmıştır. Sonra Ashab-ı Kiram da mecusiler ile yaptıkları harplerde böyle korku namazı kılmışlardır.

Bir cemaatın bu şekilde namaz kılmaları, muhterem bir imama tabi olmak için tartışmaları, aşırı istek göstermeleri sebebiyledir. Yoksa her grubun başka bir imama uyarak emniyet halindeki gibi namazlarını kılmaları daha faziletlidir.

401- Korku namazının sahih olması için imama uyan grupların namaz esnasında savaşmamaları, yer değiştirmemeleri, gider-gelirken hayvana binmemeleri, kısacası namaza aykırı başka bir harekette bulunmamaları lâzımdır. Aksi takdirde imam ile kıldıkları namaz bozulur, namazlarını yeniden kılmaları lâzım gelir.

402- Korkunç bir savaş ve benzeri hallerde, bir İslâm cemaatının korkuları artar, binmiş oldukları hayvanlardan yere inmekten âciz bulunurlarsa, her er binmiş olarak gücü yettiği yöne doğru îma ile namazını kılar, bu da mümkün olmazsa, namazlarını tehir ederler. Nitekim Hendek Savaşı'nda bir kaç vakit namaz kazaya bırakılmıştı. {(*): ÖNEMLİ NOT: Korku namazı ile alakalı verilen bu bilgi, namazın dindeki önemini ve cemaatle kılmanın ehemmiyetini ortaya koymaktadır. Tabiri caiz ise: "Bir eli yağda, bir eli balda" olup, namazını kılmayan ve sudan bahanelerle cemaatı terk eden günümüz Müslümanlarına ithaf olunur!... Korku namazı için bak: Nisa suresi: 102}

TATAVVU' = NAFİLE NAMAZLAR

403- Beş vakitteki farz namazların sünnetlerinden başka bir takım nafile namazlar daha vardır ki, bunlara «Tatavvu' namazı» denilir. Bunlar müstehap, mendub namazlardır. Bunlar, ALLAH Tealâ'ya manen yakınlığa sebep olurlar, her birinin kendisine mahsus bir takım faziletleri, sevapları vardır. Başlıcaları şunlardır:

— 216 —

1. Tehiyyetü'l-mescid: Bu, bir müstehap namazdır. Şöyle ki, bir mescidi şerife sadece ziyaret veya bir şey öğretmek ve öğrenmek gibi bir maksat için giren bir müslüman, orada nafile olarak iki rekat namaz kılar. Bir günde bir kaç defa girilse bir defasında böyle bir namaz kılınması kâfidir. Bununla mescidin sahibi olan ALLAH Teâlâ hakkında lâzım gelen tahiyye, yani tazim yerine getirilmiş olur.

Tehiyyetü'l-mescid, bir mescide, bir cami-i şerife girilince daha oturmadan kılınmalıdır, daha faziletli olan budur. Oturulduktan sonra da kılınabilir. Bir mescide girip de meşguliyetinden veya mekruh vakit olması gibi bir sebepten dolayı Tehiyyetü'l-mescid'i yapamayacak bir müslümanın:

سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ

"Sübhanellâhi ve'l-hamdü lillahi ve la ilahe ilallâhü vellahü ekber" demesi de müstehap görülmüştür.

Bir mescitte herhangi bir namazı kılmak veya bir mescide farzı eda ve imama uyma niyetiyle girmek de tehiyyetü'l-mescid yerine geçer.

2. Abdesti veya guslü müteakip namaz: Şöyle ki abdest alındıktan veya gusül yapıldıktan sonra vakit müsait ise daha yaşlık kuruyacak kadar bir müddet geçmeden iki rekat namaz kılınması mendupdur. Bu, abdest veya gusül nimetine nail olmanın bir şükran ifadesidir. Böyle bir taharete nâil olmak için manen temiz bir itikada, maddeten de temiz bir suya sahip olmak, hem de özürsüz vücut sağlığını bulundurmak lâzımdır. Artık bu şartları bulunduran bir insanın yaratıcısına şükür için iki rekat namaz kılması pek güzel olmaz mı? Bununla beraber abdesti veya guslü müteakip herhangi bir farz veya sünnet namazın kılınması ile de bu şükran vazifesi yapılmış olur.

3. Duha-Kuşluk namazı: Şöyle ki, güneş doğup bir miktar yükseldikten sonra istiva (kaba kuşluk) vaktine kadar iki veya dört veya sekiz veya oniki rekat namaz kılınır ki, menduptur. Bu, Resulü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz'in mübarek fıiliyle sabittir. Bunun sekiz rekat kılınması daha faziletlidir. Bunun tercih edilen vakti, gündüzün dörtte biri geçtikten sonradır.

4. Teheccüt namazı = Salât-ı leyl: Şöyle ki, yatsı namazından sonra daha uyumadan veya bir miktar uyuduktan sonra kılınacak nafile bir namaza «Salât-ı leyl- Gece namazı» denir ki, sevabı pek çoktur. Bir miktar uyuduktan sonra kalkılıp kılınırsa «Teheccüt» adını alır. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, teheccüt namazına devam buyururlardı. Bu gece namazı iki rekattan sekiz rekata kadardır. Her iki rekatta bir selâm verilmesi daha faziletlidir.

Bir hadîs-i şerifte: "Her kim geceleyin uyanır, eşini de uyandırır da iki rekat namaz kılarlarsa, ALLAH Teâlâ'yı çok zikir eden erkekler ile kadınlardan yazılırlar." {(*): İbn-i Hibban; Salat:33; No: 2568; 6/308. Ebu Davud; Salat:308; No:1309; 1/418. İbn-i Mace; İkameti's-salat:175; No:1335; 1/423. Hakim el-Müstedrek; Salat-ı tatavvu'; 1/316} buyrulmuştur.

— 217 —

Hak Teâlâ Hazretlerini çok zikreden erkekler ile kadınlara ise ALLAH Teâlâ'nın büyük bir mağfiret, büyük bir mükâfat hazırlamış olduğu:

وَالذَّاكِرِينَ اللّٰهَ كَثِيرًا وَالذَّاكِرَاتِ أَعَدَّ اللّٰهُ لَهُمْ مَغْفِرَةً وَأَجْرًا عَظِيمًا

"ALLAH'ı çok zikreden erkekler ve kadınlar var ya! İşte ALLAH, onlar için büyük bir mağfiret ve çok büyük bir mükafat hazırlamıştır." {(*): Ahzab suresi: 35} Ayet-i kerimesiyle müjdelenmektedir.

Bir kimse, daima kıldığı bir teheccüt namazını özürsüz yere terk etmemelidir. Çünkü bir hadis-i şerifte:

أَحَبُّ لْأَعْمَالِ اِلَى اللّٰهِ أَدْوَمُهَا وَ إِنْ قَلَّ

"Amellerin ALLAH Tealâ'ca en sevimlisi, en devamlısıdır, hatta az olsa bile." {(*): Buhari; Rikak:18; No:6099; 5/2373. Müslim; Salatü'l-Müsafirin:30; No:216; 1/541} buyrulmuştur.

5. Regâib gecesi namazı: Şöyle ki, Receb-i şerifin ilk Cuma gecesine «Regâib Gecesi» denir. Bazı alimlerin beyanına göre bu gecede Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, ALLAH'ü Teâlâ'nın fiillerinden bir fiilinin kalbine belirmesine nail olup, ALLAH Teâlâ'nın fiillerinin nuruna dalmakla Hak Teâlâ Hazretleri'ne şükür için on iki rekat namaz kılmıştır. Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in muhterem validelerinin rahmine bu Regaip gecesinde şeref vermiş olduğuna dair olan bir rivayet, pek uygun görülmemektedir. Çünkü bu gece ile Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in doğum tarihleri arasındaki müddet, bunun aksini göstermektedir. {(*): Not: Receb ayından itibaren, Peygamber (S.A.V.) Efendimiz'in doğum ayı olan Rebîu'l-evvel ayının 9. ay olduğu düşünülürse, yukarıdaki rivayetin doğru olduğu görülecektir.} Şu kadar var ki Hz. Amine'nin Fahri Âlem Efendimize hamile olduğuna bu geceden itibaren haberdar olmuş olması düşünülebilir. Bununla beraber Regaip gecesi, pek mübarek bir gecedir. Zaten Regaip, nefis, rağbet edilen, bahası ağır ve çok ikram ve ihsan manasına olan "ragibe"nin çoğuludur. Bu geceyi ibadetle ihyanın sevabı pek çoktur. Fakat bu gecede kılınacak namazın sünnet, mendup olması hakkında kuvvetli bir delil mevcut görülmemektedir. Bu gecede toplanıp regaip namazını cemaatle kılmanın bir bid'at olduğu açıkça ifade edilmektedir. Zaten teravihten başka hiçbir nafile namazını birbirlerini çağırarak cemaatle kılmak, mekruh olmaktan uzak değildir. Ancak bir yerde bulunan iki üç kişinin bu gibi namazları cemaatle kılmaları câiz görülmüştür.

6. Mi'rac gecesi namazı: Şöyle ki, Receb-i şerif'in yirmi yedinci gecesine rastlayan mübarek mi'rac gecesinde on iki rekat nafile namaz kılınması güzel görülmüştür. Her rekatında Fatiha'yı şerîf'e ile başka bir sûre okuyarak iki rekatte bir selam vermeli, sonra yüz kere:

— 218 —
سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ

= Sübhânellahi velhamdülillahi vela ilâhe illallâhü vellâhü ekber" demeli, daha sonra yüz kere istiğfar ederek, yüz kere de salât-ü selâm okumalıdır. Gündüzün de oruçlu bulunmalıdır. Bu halde isyana dair olmaksızın yapılacak her duanın kabulü, ALLAH'ın rahmetinden umulur.

7. Berat gecesi namazı: Şöyle ki, Şaban-ı Şerîf'in onbeşine rastlayan geceye «Berat gecesi» denir, pek mübarek bir gecedir. Berat gecesinde bütün yaratılmışların bir sene içindeki rızıklarına, zengin veya fakir, aziz veya zelil olacaklarına, sağ kalacaklarına veya öleceklerine, ecellerine, ve hacıların sayılarına dair ALLAH tarafından meleklere malûmat verileceği beyan olunmaktadır.

Kısacası Berat gecesinde ibadet ve itaatta ve nafile namaz kılmakta birçok sevaplar vardır. Fakat bu geceye mahsus şekli muayyen, sünnet bir namaz yoktur. Bu husustaki rivayetler kuvvetli değildir.

Berat gecesinde kılınacak namaza «Salât'ül-hayır» denilmiştir. Bu namaz, bir çok rivayete göre yüz rekattır. Her rekatında Fatiha'yı şerife'den sonra on kere İhlas sûresi okunur.

8. Kadir gecesi namazı: Şöyle ki Ramazan-ı şerif'in yirmi yedinci gecesine rastladığı kuvvetle tercih edilen Kadir gecesi, pek mübarek bir gecedir, Kur'an-ı Kerim, bu geceden itibaren Resulü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz'e inmeye başlamıştır. Bu geceyi ihya etmenin sevabı pek çoktur. Bu gecenin bir anı vardır ki, ona rastlayan bir dua mutlaka kabul buyrulur. Bu şerefli gecede teravih'ten sonra bir müddet daha ibadette bulunulması, nafile namaz kılınması, bu geceyi ihya demektir.

Deniliyor ki, Kadir namazının en azı iki rekat, ortası yüz rekat, en çoğu da bin rekattır. Bu namaz iki rekat kılındığı takdirde her rekatında iki yüz âyeti celile okunmalı, yüz rekata kadar kılındığı takdirde, her rekatında Fatiha'yı şerife'den sonra "İnna enzelnahü..." süresiyle üç kere de İhlâs sûre-i celilesi okunup her iki rekatta bir selâm verilmelidir.

أَللّٰهُمَّ اِنَّكَ عَفُوٌّ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّى

= ALLAH'ümme inneke afuvvün tühibbü'l-afve fa'fü anni; yani "Yarabbi! Sen affedicisin, affı, bağışlamayı seversin, beni affet." duası da tekrar edilmelidir.

Bu namazın bu şekilde kılınacağı hakkındaki rivayetler, pek kuvvetli değildir. Asıl maksat, bu geceyi mümkün olduğu kadar ihya etmektir. Bu kutsî gecede elden geldiği kadar diğer nafile namazlar gibi ALLAH rızası için namaz kılınabilir. Fakat mutlaka zorakilikten-bitkinlikten kaçınılması daha faziletlidir. {(*): ÖNEMLİ NOT: Üzerinde kaza namazı bulunan kimselerin bu gibi mübarek gecelerde nafile namaz yerine kaza namazı kılmaları daha yerinde olur. Bak. Madde: 299}

9. Yolculuk namazı: Şöyle ki, bir müslüman bir yola gideceği veya bir yoldan geldiği zaman iki rekat namaz kılmalıdır. Bu menduptur. Giderken evde,

— 219 —

gelirken mescitde kılmak daha faziletlidir. Peygamber Efendimiz (S.A.V), seferden gündüzün kuşluk vakti dönerler, Mescid-i Saadet'e gider, iki rekat namaz kılar, orada bir müddet otururlardı. (Sallâllahü tealâ aleyhi vesellem).

10. Tesbih namazı: Şöyle ki, bu her rekatında yetmiş beş defa

سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ

"Sübhânellahi velhamdülillahi vela ilâhe illallâhü vellâhü ekber" diye tekbir alınan dört rekatlı bir namazdır. ALLAH Teâlâ'nın rızası için nafile namaza niyet edilerek "ALLAH'ü ekber" diye namaza başlanır, Sübhaneke'den sonra 15 kere "SübhanALLAH'i velhamdülillah..." okunur. Sonra "Euzü" ile "Besmele-i şerife" ve "Fatiha" ile bir sûre-i celile okunup tekrar (10) kere "SübhanALLAH'i..." okunur. Akabinde rükûya varılır, üç kere "Sübhane Rabbîyel azîm"den sonra 10 defa "SübhanALLAH..." okunarak rükûdan "SemiALLAH'ü limen hamideh, Rebbena velekelhamd" denilerek kalkılır, yine 10 defa "SübhanALLAH'i..." okunur, daha sonra secdeye varılıp üç defa "Sübhane rabbiyel â'la"dan sonra 10 kere Sübhanellah..." okunur. Secdeden tekbir ile kalkılır, celse (oturma) halinde yine 10 kere "Sübhanellahi..." okunur, ikinci secdeye tekbir ile varılıp üç defa "Sübhane rabbiyel â'lâ"dan sonra yine 10 kere "SübhanALLAH'i..." okunur ki, bu zait tesbihlerin toplamı 75 etmiş olur.

Daha sonra ikinci rekata kalkılır, yine evvelâ 15 kere "SübhanALLAH'i..." okunur, sonra yine birinci rekattaki şekilde hareket edilerek ka'de (oturuş)a varılır. "Tahîyyat" ve "ALLAH'ümme salli... ve barik" okunur. Zait tesbihlerin toplamı (150) etmiş olur. Daha sonra selâm vermeden veya selâmı müteakip ayağa kalkılır. Üçüncü, dördüncü rekatlar da tam bu tarif dairesinde kılınır ve böylece her rekatta yetmiş beş "SübhanALLAH'i..." okunmuş olur ki, toplamı (300) eder.

Bu tesbih namazında yanılma vuku bulsa, sehiv secdelerinde artık bu tesbihler okunmaz.

Tesbih namazının da sevabı pek çoktur. Bu namaz, her vakit kılınabilir, hiç olmazsa haftada veya ayda bir defa, bu da olmazsa ömürde bir defa kılmalıdır.

11. Tevbe namazı: Şöyle ki; bir müslüman, insanlık hali bir günah işlese, bundan pişman olup derhal tevbe etmesi lâzım gelir. İşte böyle bir kimsenin işlediği günahtan tevbe için güzelce abdest aldıktan sonra kırsal bir yere çıkıp iki rekat namaz kılması ve o günahtan dolayı ALLAH'u Teâlâ'dan af dilemesi menduptur. Böyle günah işleyip de sonra kalbinde pişmanlık duyguları beliren, bu günahı bir daha işlememeye azmedip Hak Tealâ'dan bağışlanmasını dileyen bir müminin mağfirete nail olacağı bir hadis-i şerifte beyan buyrulmuştur.

12. Hacet namazı: Şöyle ki uhrevî veya dünyevî bir ihtiyacı olan kimse, güzelce abdest alır, yatsı namazından sonra iki veya dört rekat ve bir görüşe göre on iki rekat namaz kılar, sonra Hak Teâlâ Hazretlerine hamd ü senada, Resulü

— 220 —

Ekrem (S.A.V) Efendimiz'e salât-ü selâmda bulunur. Daha sonra hacet duasını okuyup ihtiyacının yerine getirilmesini ALLAH Tealâ'dan niyaz eder

Hacet namazının birinci rekatında Fatiha-i şerife'den sonra üç kere Âyet'el-kürsî, diğer üç rekatında da birer Fatiha ile birer defa ihlâs, Felak ve Nas sûreleri okunması hakkında bir hadîs-i şerif vardır. Hacet duası şudur:

أَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ تَوْفِيقَ أَهْلِ الْهُدٰى وَأَعْمَالَ أَهْلِ الْيَقِينِ وَمُنَاصَحَةَ أَهْلِ التَّوْبَةِ وَعَزْمَ أَهْلِ الصَّبْرِ وَ جِدَّ أَهْلِ الْخَشْيَةِ وَ طَلَبَ أَهْلِ الرَّغْبَةِ وَ تَعَبُّدَ أَهْلِ اْلوَرَعِ وَعِرْفَانَ أَهْلِ الْعِلْمِ حَتّٰي أَخَافُكَ أَللَّهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ مَخَافَةً تَحْجِزُنِي عَنْ مَعْصِيَتِكَ حتّٰي أَعْمَلَ بِطَاعَتِكَ عَمَلًا أَسْتَحِقُّ بِهِ رِضَاكَ وَحَتّٰي أُنَاصِحَكَ بِالتَّوْبَةِ خَوْفًا مِنْكَ وَ حَتّٰي أُخْلِصَ لَكَ النَّصِيحَةَ حُبًّا لَكَ وَحَتّٰي أَتَوَكَّلَ عَلَيْكَ فِي الْأُمُورِ حُسْنَ ظَنٍّ بِكَ سُبْحَانَ خَالِقِ النُّورِ

"ALLAH'ümme innî es'elüke tevfika ehlil'hüda ve a'mâle ehli'l-yakîn ve münasahate ehli't-tevbeti ve azme ehli's-sabri ve cidde ehli'l-haşyeti ve talebe ehli'r-rağbeti ve taabbüde ehli'l-verei' ve irfane ehli'l-ilmi hatta ehafüke. ALLAH'ümme innî es'elüke mehafeten tehcizuni an ma'siyetike hatta a'mele bi taâtike a'melen estehikku bihi rızâke ve hatta ünasihake bi't-tevbeti havfen minke ve hatta uhlisa leke'n-nasihate hübben leke ve hatta etevekkele aleyke fil umuri hüsne zannin bike Sübhane halıkin-nuri."

"Ya ilâhî!. Ben senden hidayet ehlinin muvaffakiyetini, yakîn erbabının amellerini, tevbekârların ihlasını, sabırlı zatların azmini, haşyet (korku) sahiplerinin ciddiyetini, rağbet erbabının niyazını, takva ehlinin ibadete çalışmalarını ve ilim sahiplerinin irfanını dilerim. Ta ki senden hakkıyla haşyet (korku) üzere bulunayım. Yarabbi! Ben senden öyle bir havf ve haşyet (korku) ya nail olmak isterim ki, beni sana isyanda bulunmaktan men etsin. Ta ki senin itaatine öyle bir iş işleyeyim ki onunla senin rızana lâyık olayım, ve ta ki, senden korkmaktan dolayı sana halis bir şekilde tevbe edeyim, ta ki sana muhabbetten dolayı senin için hayır severliğimi ihlaslı bir şekilde yapayım ve tâ ki her işte sana güzel zannımdan dolayı sadece senin zatına tevekkül edeyim, ey nuru yaratan ALLAH'ım! Seni tesbih ve takdis ederim" der. Sonra ihtiyacını zikreder.

13. İstihare namazı: Şöyle ki, hakkında bir şeyin hayırlı olup olmadığına dair manevî bir işarete nail olmak isteyen kimse, yatacağı zaman iki rekat namaz kılar, ilk rekatında "Kâfirun sûresi"ni, ikinci rekatında da "İhlâs sûresi"ni okur, sonunda da istihare duasını okur, sonra da abdestli olarak kıbleye yönelerek yatar, rüyada beyaz veya yeşil görülmesi hayra, siyah veya kırmızı görülmesi de şerre delâlet eder. Bu şekilde istihare namazının yedi gece yapılması ve kalbe ilk doğana bakılması da bir hadis-i şerîf ile beyan buyrulmuştur.

Resulü Ekrem, (S.A.V) Efendimiz, Ashab-ı Kiram'ına istihareyi öğretirlerdi. İstihare namazını kılma imkanı bulunmayınca yalnız duası ile yetinilir.

— 221 —

Esasında meşru ve hayırlı olan bir şey hakkında yapılacak istihare, onun istenilen vakitte yapılıp yapılmaması için yapılabilir. Yoksa bizzat o şey hakkında yapılmaz. Muayyen bir senede hac yapılıp yapılmaması veya haramda ısrarlı olan bir kişinin, bir haramdan men edilip edilmemesi gibi. İstihare duası, Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'den şu şekilde rivayet olunmuştur:

أَللَّهُمَّ إِنِّي اَسْتَخِيرُكَ بِعِلْمِكَ وَ أَسْتَقْدِرُكَ بِقُدْرَتِكَ وَ أَسْأَلُكَ مِنْ فَضْلِكَ الْعَظِيمِ فَإِنَّكَ تَقْدِرُ وَ لَاأَقْدِرُ وَتَعْلَمُ وَلَا أَعْلَمُ وَ أَنْتَ عَلَّامُ الْغُيُوبِ أَللَّهُمَّ إِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هٰذَا الْأَمْرَ خَيْرٌ لِي فِي دِينِي وَ مَعَاشِي وَ عَاقِبَةِ أَمْرِي وَعَاجِلِ أَمْرِي وَ آجِلِهِ فَاقْدِرْهُ لِي وَ يَسِّرْهُ لِي ثُمَّ بَارِكْ لِي فِيهِ وَ إِنْ كُنْتَ تَعْلَمُ أَنَّ هٰذَا الْأَمْرَ شَرٌّ لِي فِي دِينِي وَ مَعَاشِي وَ عَاقِبَةِ أَمْرِي وَ عَاجِلِ أَمْرِي وَ آجِلِهِ فَاصْرِفْهُ عَنِّي وَ اصْرِفْنِي عَنْهُ فَاقْدِرْ لِيَ الْخَيْرَ حَيْثُ كَانَ ثُمَّ أَرْضِنيِ بِهِ

"ALLAH'ümme inni estehîruke bi ilmike ve estakdirüke bi kudretike ve es'elüke min fazlike'l-azim, fe inneke takdirü ve la akdirü ve ta'lemü ve la a'lemü ve ente allamü'l-guyûb. ALLAH'ümme, in künte ta'lemü enne hâze'l- emre hayrün li fi dini, ve meâşi ve akıbeti emri ve acili emri ve âcilihi fakdirhü li ve yessir hü li sümme bârik lî fihi. Ve inkünte ta'lemü enne hazel'emre şerrün li fî dîni ve meâşi ve akıbeti emri ve acili emri ve âcilihi fasrifhü anni vasrifni anhü fakdir liye'l-hayre haysü kâne sümme ardînî bihi.

"Ya İlâhi! Sen bildiğin için, senden hakkımda hayırlısını bana bildirmeni dilerim. Ve kudretin yettiği için ben senden kuvvet ve takat isterim ve hayra ermemi senin büyük, fazıl ve kereminden niyaz eylerim, çünkü sen her şeye kadirsin. Ben ise kadir değilim, ve sen her şeyi bilirsin, halbuki ben bilemem, sen gayıpları da tamamen bilirsin.

Ya Rabbi! Sen bilirsin, eğer bu iş; benim dinim, yaşayışım, işimin akibeti, dünyam ve ahiretim hakkında hayırlı ise, bunu bana nasip ve müyesser eyle. Sonra bunda benim için feyiz ve bereket meydana getir. Ve eğer bu iş; benim dinim, hayatım, işimin akibeti hakkında ve dünyevî uhrevî hususlarımda benim için bir şer ise, bunu benden çevir, beni de bundan çevir. -Bunun için gönlümde bir meyil bırakma- ve benim için hayır nerede ise nasip ve kolay kıl, sonra da beni bu mukadder hayır ile hoşnut buyur. Ey Kerim olan yaratıcım! {(*): Buhari; Tatavvu:1; No:1109; 1/391, Ebu Davud; Salat:366; No:1538; 1/481}

14. Katil namazı: Şöyle ki, her nasılsa kısasa, ölüme mahkûm olan bir müslüman, bu cezanın tatbikinden evvel iki rekat nafile namaz kılarak tevbe ve istiğfar etmeli, bir takım hayırlı dualarda bulunmalıdır. Bu namaz, onun hakkında ALLAH'ü Teâlâ'nın rahmetine nail olmasına vesile olabileceği için güzel görülmüştür.

— 222 —

15. İstiska namazı: Şöyle ki, yağmurlar kesildiği zaman, müslümanlar yağmur duasına çıkar, Kerîm olan yaratıcımızdan yağmur yağdırmasını niyaz ederler. İmam-ı A'zam'a göre istiskadan maksat yalnız duadır, istiğfardır, bunda cemaatle namaz sünnet değildir, bilakis caizdir, insanlar isterlerse ayrı ayrı namaz kılabilirler. Fakat imameyne göre istiska için veliyülemrin veya vekilinin cuma namazı gibi âşikâre kıraatle iki rekat namaz kıldırması menduptur. Bu namazı müteakip bayramlarda olduğu gibi iki hutbe okunur, Hatîb, minbere çıkmaz, yerde durur; kılıç, ok, veya asâ gibi bir şeye dayanır, öylece hutbelerini okur.

Üç gün birbiri peşine istiska duasına çıkılması güzel görülmüştür. Yağmur yağması gecikirse, eski elbiseler giyinilerek ve başlar öne eğilerek tevazulu bir halde yayan olarak sahraya çıkılır, evvelce tevbeler yenilenir, fakirlere sadakalar verilir, haksız yere alınmış şeyler var ise sahiplerine geri verilir, müslümanlar için mağfiret istenilir. Ve İmam Muhammed'e göre hatip, hutbe esnasında elbisesini dört köşeli ise aşağısını yukarıya, yukarısını da aşağıya, değirmi ise sağını sol tarafına, solunu da sağ tarafına getirir ve kaba kaftan ise içini dışarıya, dışını da içeriye getirir, o şekilde giyer. Bu, sıkıntılı halin değişmesi için bir hayır umma nişanesidir. Fakat cemaat, elbiselerini böyle tersine giyinmezler.

Müslümanlar, yanlarına çocuklarını, ehli hayvanlar ile onların yavrularını beraber alırlar. Çocukları yavruları bir müddet analarından uzaklaştırırlar, bu hazin tarzda zayıflara, ihtiyarlara dualar ettirerek kendileri de "âmîn" derler.

Kısacası hüzünlü, tevazulu, kalp yumuşaklığı ve ALLAH korkusuyla dolu bir vaziyet ile ALLAH Tealâ'nın rahmet ve yardımı niyaz edilir. Daha sahraya çıkmadan yağmurlar yağmaya başlarsa bunun şükranesi olmak için de yine sahraya çıkarlar ki, bu da menduptur.

Yağmurlar, lüzumundan çok yağmaya başlayınca da bunun kesilmesi, başka taraflara dönmesi için dua edilmesinde bir sakınca yoktur. Yağmur yağarken " أَللَّهُمَّ صَيِّبًا نَافِعًا = ALLAH'ümme sayyiben nâfi'an" yâni Ya Rabbi! Bunu hakkımızda faydalı bir yağmur kıl! denir. Lüzumundan fazla yağınca da:

أَللَّهُمَّ حَوَالَيْنَا وَ لَا عَلَيْنَا

= ALLAH'ümme havaleyna ve la aleyna" yani Ya Rabbi! Bunu zarar vermeyecek yerlere yağdır, bizim üzerimize yağdırma! diye dua edilir.

Dua eden, dilerse ellerini yukarıya kaldırır, dilerse iki şehadet parmağıyla işaret eder. Her duada ellerin iç yüzünü semaya doğru tutmak sünnettir.

İşte bu istiska da gafil beşeriyet için bir uyanma dersi demektir. Her vakit sonsuz rahmetlerine, yardımlarına nail olup durmakta bulunduğumuz Kerîm, Rahîm olan ALLAH'ımızı hiç bir an unutmamak ve her vesile ile ona muhtaç olduğumuzu anlayarak azametli dergâhına yönelmek, niyazda bulunmak, bizim için bir kulluk borcudur.

— 223 —

Bir kere düşünelim, vakit vakit bulutlardan topraklarımıza yağan o faydalı yağmurlar kesilse, bunun neticesi olarak da ırmaklar kurusa, su kanalları bomboş kalarak yıkılıp gitse, acaba bu suları bize kim temin edebilecektir?

Kaynaklarından daima fışkırıp duran, hayatımıza hizmet eden o tatlı, berrak suları, Hak Tealâ yerlerin dibine geçirse, acaba bunları bize kim getirebilecektir. İşte:

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَصْبَحَ مَاؤُكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَأْتِيكُمْ بِمَاءٍ مَعِينٍ

"De ki: Haber veriniz bakalım, eğer suyunuz -bir sabah- çekilip yerlerin altına gitmiş bulunsa, size öyle akıp giden -kolaylıkla elde edilen- bu suyu -ALLAH Teâlâ'dan başka- kim getirebilecektir?" {(*): Mülk suresi: 30} âyet-i kerimesi de dikkatlerimizi bu noktaya çekip duruyor. Artık insanlık için gaflet, Cenab-ı Hakk'a ihtiyaç duymama, nankörlük asla caiz olamaz.

Resul-ü Ekrem (S.A.V)'den bize nakledile gelen yağmur duası şudur:

أَللَّهُمَّ أَسْقِنَا غَيْثًا مُغِيثًا هَنيِئًا مَرِيئًا غَدَقًا مُجَلِّلًا سَيْحًا عَآمًّا طَبَقًا أَللَّهُمَّ أَسْقِنَا الْغَيْثَ وَلا َتَجْعَلْنَا مِنَ الْقَانِطِينَ أَللَّهُمَّ اِنَّ بِالْبِلَادِ وَ الْعِبَادِ وَ الْخَلْقِ مِنَ الَّأْوَاءِ وَ الضَّنْكِ مَا لا َنَشْكُو اِلَّا اِليْكَ أَللَّهُمَّ اَنْبِتْ لَنَا الزَّرْعَ وَ اَدِرَّ لَنَا الضَّرْعَ وَاَسْقِنَا مِنْ بَرَكَاتِ السَّمَاءِ وَ اَنْبِتْ لَنَا مِنْ بَرَكَاتِ الْاَرْضِ أَللَّهُمَّ اِنَّا نَسْتَغْفِرُكَ اِنَّكَ كُنْتَ غَفَّارًا فَاَرْسِلِ السَّمَاءَ عَلَيْنَا مِدْرَارًا

"ALLAH'ümme! Eskına gaysen mugisen henien merien gadekan mücellilen seyhan âmmen tabeka, ALLAH'ümme! Eskına'l-gayse ve la tec'alna mine'l-kanitîn. ALLAH'ümme! İnne bi'l-bilâdi ve'l-ıbâdi ve'l-halki mine'l-le'vaî ve'd-danki mâ la neşkû illâ ileyke. ALLAH'ümme! Enbit lena'z-zer'a ve edirre lena'd-dar'a ve eskina min berekâti's-semai ve enbit lena min berekâti'l-arz. ALLAH'ümme! İnna nestağfirüke inneke künte gaffara, fe ersili's-semae aleyna midrarâ."

Ya Rabbi! Bize yardım eden, içimize sinen bol, faydalı, her tarafı kaplayan, her tarafa akıp giden, her tarafı sulayan umumî bir yağmur ihsan buyur.

İlâhi! Bizi yağmurla sula, bizi ümitlerini kesmiş kimselerden etme! Ey Rabbimiz! Kullarda, beldelerde ve diğer yaratılmış şeylerde öyle bir güçlük, öyle bir darlık var ki, senden başkasına arzedemeyiz. Ey Yüce Yaratıcımız! Bizim için ekinleri bitir, bizim için memeleri sütle doldur, bizi göğün bereketlerinden sula, bize yeryüzünün bereketlerinden yetiştir. Ey Kerim Ma'bud'umuz! Biz senden mağfiret dileriz. Şüphe yok ki sen çok mağfiret edicisin. Artık bize gökten bol bol yağmurlar yağdır. Ey Gafur, Rahîm Rabbimiz!" {(*): Kitabü'l-Ümm; İstiska; 1/417}

— 224 —

16. Küsûf namazı: Şöyle ki, güneş tutulduğu zaman cuma namazını kıldıran imam, ezansız ve ikametsiz olarak en az iki rekat namaz kıldırır ve her rekatta fazla miktar ve İmam-ı A'zam'a göre gizlice, İmameyne göre de aşikare kıraatta bulunur. Meselâ her rekatta Bakara sure-i celilesi kadar okur ve diğer namazlar gibi her rekatında bir kere rükû, iki defa secde eder, namazdan sonra da güneş açılıncaya kadar kıbleye doğru ayakta veya insanlara karşı oturarak dua eder. Cemaat da "âmin" der. Böyle bir imam bulunmazsa, insanlar bu namazı kendi evlerinde tek başlarına kılarlar.

Küsûf namazını büyük bir camide kılmak, mescitlerde kılmaktan daha faziletlidir. Sahrada da kılınabilir.

Küsûf namazlarında İmam-ı A'zam'a, İmam Malik ile İmam Ahmed'e göre hutbe okunmaz. Çünkü Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz, küsûf hâdisesinden dolayı namaz kılınmasını, dua edilmesini, sadaka verilmesini tavsiye buyurmuş, hutbe okunmasını emretmemiştir. İmam Şafiî ile İbn-i Hacer'e ve bir kısım muhaddis (hadis alimlerine) göre ise, namazdan sonra hutbe okunması müstehaptır.

17. Husuf namazı: Şöyle ki, ay tutulduğu zaman müslümanların evlerinde teker teker bir halde ve küsuf namazı gibi aşikare veya gizli kıraatla iki veya dört rekat namaz kılmaları mendup, güzel görülmüştür. Bu namazın camide cemaatle kılınması, İmam-ı A'zam'a göre sünnet değildir, fakat caizdir.

İmam Şafiî ile İmam Ahmed ve diğer bazı ehli hadis de cemaatle kılınması görüşündedirler. İmam Malik'e göre ise cemaatle kılınamaz. İnsanların geceleyin her taraftan toplanıp bunu cemaatle kılmaları güçtür.

Şiddetli rüzgâr, fazla karanlık, geceleyin fazla ışıklık, yer sarsıntıları, umumî hastalıklar gibi korkunç hâdiseler zamanında da küsûf ve husuf namazları gibi namaz kılınması, güzel görülmüştür.

Bu gibi geçici olaylar, hadiseler, hepsi ALLAH Teâlâ'nın kudretine, hikmetine, azametine delâlet eden birer emsalsiz şaheserdir.

وَ مَا نُرْسِلُ بِالْآيَاتِ اِلَّا تَخْوِيفًا

"Oysa biz, (kudretimize delalet eden) mucizeleri, olağanüstü hadiseleri ancak (inkarcıları) korkutmak için göndeririz." {(*): İsra suresi: 59} Ayet-i celîlesi ifadesince bu gibi alâmetler, insanları korkutmak için, insanları isyanlardan kurtarıp itaat, tevbe ve istiğfar etmeye çekmek için vakit vakit meydana getirilen kudret alametleridir. Bunları gören kabiliyetli bir kimsenin ruhunda bir korku ve heyecan meydana gelir, gözlerinin önünde Hak Tealâ'nın celâl ve azameti belirmeye başlar. Artık o kimse Yüce Yaratıcı'mızın bu kainatı ne kadar muntazam ve mükemmel bir şekilde yaratmış olduğunu anlar, daima o büyük yaratanın koruma ve himayesine

— 225 —

muhtaç bulunduğunu idrâk eder, bu anlayış ile O Ezeli Yaratıcı'sına döner, O'na tazim için namaz kılar, O'nun korumasına, yardımına nâil olmak için dua eder, gafletten uyanır, uyanık bir ruha sahip olmak için çalışmış olur.

Güneş ve Ay tutulmasının ne gibi muntazam kanunlar dairesinde meydana geldiği malûmdur. Mütefekkir bir insan için bu kanunları böyle düzenli, mükemmel bir tarzda meydana getirmiş olan Yüce Yaratıcı'yı düşünmek en yüksek bir vazifedir.

Güneş ve Ay tutulması ile aydınlık nimeti, karanlığa dönüşüyor, iki parlak kürenin simasını yoğun bir karanlık kaplıyor, bu hal devam edecek olsa, hayatî varlığımızda kim bilir ne fecî değişiklikler meydana gelir. Halbuki Alîm ve Hakîm olan kainatın yaratıcısının koymuş olduğu tabiat kanunları buna müsaade etmiyor. Bu korkunç hüzün verici hal, az sonra yok oluyor. O iki kudret meşalesi, yine olanca parlaklığı ile ışıklarını, nurlarını etrafa saçıp durmaya başlıyor. Artık bundan dolayı Kerîm ve Rahîm olan Yaratıcımıza binlerce, yüzbinlerce şükür etsek yine kulluk vazifemizi yerine getirmiş olamayız.

Hiçbir kimsenin doğmasından veya ölmesinden dolayı ay ile güneşin tutulmayacağını Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz beyan buyurmuşlardır. Şöyle ki, Peygamber Efendimizin (S.A.V) muhterem oğulları İbrahim, bir buçuk yaşında iken hicretin onuncu senesinde vefat etmiş, onun vefatı gününde güneş tutulmuştu. İnsanlar, bu masum çocuğun vefatından dolayı güneşin tutulmuş olduğunu konuşunca Peygamber Efendimiz (S.A.V), güneş tutulmasının hikmetini beyan etmek üzere:

اِنَّ الشَّمْسَ وَ الْقَمَرَ لَا يَنْكَسِفَانِ لِمَوْتِ اَحَدٍ وَ لَا لِحَيَاتِهِ فَإِذَا رَاَيْتُمْ فَصَلُّوا وَادْعُوا اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ

"Güneş ile Ay, şüphe yok ki bir kimsenin ne ölmesinden ve ne de doğmasından dolayı tutulmaz. Bunların tutulduğunu gördüğünüz zaman namaz kılınız ve ALLAH'ü Azimüşşan'a dua ediniz." {(*):. Buhari; Küsuf:2; No:997; 1/354. Müslim; Küsuf:5; No:911; 2/628. Nesâi; Küsuf:1; No:1459; 3/124. A.b. Hanbel; No:17753; 4/253.} diye buyurmuştur.

Diğer bir hadis-i şerifte de: "Bunlar ALLAH Tealâ'nın âyetlerinden iki âyettir, iki kudret ve hikmet alâmetidir." {(*): Buhari; Küsuf:13; No:1008; 1/359. Müslim; Küsuf:5; No:991; 2/628. Nesâi; Küsuf:21; No:1497; 3/150.} diye buyrulmuştur.

Resulü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in mübarek dilleri daima böyle hakikatlara tercüman olmuş, insanları yanlış düşüncelerden, inanışlardan men etmiştir. İslâmiyetin tertemiz sahası, akla hikmete uygun olmayan inançlardan, hareketlerden her şekilde uzak bulunmuştur. Artık böyle ulvî bir peygambere, mukaddes bir dine nâil olmamızdan dolayı ne kadar şükran secdelerine kapansak yine az değil midir? (Sallallâhü Tealâ aleyhi vessellem)

— 226 —

MEKRUH VAKİTLER

404- Beş vakit vardır ki, onlara «mekruh vakitler» denir.

Birincisi: Güneşin doğmasından bir mızrak boyu, yani beş derece (ki bizim memlekete göre kırk ile elli dakika arasında değişir) yükselmesine kadar olan vakittir.

İkincisi: Güneşin tam tepeye gelip tam zeval (doğudan batıya doğru kayma) anında bulunduğu vakittir.

Üçüncüsü: Güneşin sararmasından, gözleri kamaştırmaz bir hale geldiğinden battığı zamana kadar olan vakittir.

Dördüncüsü: Fecr-i sadık (şafak)'ın doğmasından güneşin doğacağı zamana kadar olan vakittir.

Beşincisi: İkindi namazı kılındıktan sonra güneşin sararmasına, gözleri kamaştıramaz bir hale gelmesine kadar olan vakittir.

405- Evvelki üç kerahet vaktinde ne kazaya kalmış farz namazlar, ne vitir gibi vacip namaz, ne de vaktiyle hazırlanmış olan bir cenaze namazı kılınabilir, ne de evvelce okunmuş bir secde âyetinden dolayı tilâvet secdesi yapılabilir. Aksi takdirde iadeleri lâzım gelir.

Bu üç vakitte nafile namaz da kılınmaz. Şu kadar var ki kılınacak olsa, mekruh olmakla beraber sahih olup iadesi lâzım gelmez. Çünkü bu mekruhluk, nafile namazların sahih olmasına mani olmaz. Bununla beraber bu vakitlerden birine rastlayan bir nafile namazı bozup, kerahet vaktinden sonra kaza etmek daha faziletlidir.

Bu üç vakit, ateşe tapanların ibadet zamanlarıdır. Onlara benzemekten kaçınmak, dini bir hikmet icabıdır.

Diğer iki kerahet vaktinde ise yalnız nafile namaz mekruhtur. Farz ve vacip bir namaz mekruh değildir. Cenaze namazı ile tilâvet secdesi de mekruh değildir. Bu iki vakitten birinde başlanılmış olan bir nafile namazı, kerahetten kurtulması için bozulursa, daha sonra kazası lâzım gelir.

406- Güneşin batışı halinde yalnız o günün ikindi namazı kılınabilir. Fakat diğer bir günün kazaya kalmış olan ikindi namazı kılınamaz. Çünkü kâmil bir halde vacip olan bir ibadet, nakıs olarak kaza edilemez. Kerahet vakti ise ibadetin nakıs olmasına sebeptir.

Güneşin doğuşuna rastlayan herhangi bir namaz ise bozulur. Bu sebeple bir kimse, daha ikindi namazını eda etmekte iken güneş batsa, namazı bozulmaz. Fakat sabah namazını kılmakta iken güneş doğsa, namazı bozulur. Çünkü birinci takdirde yeni bir namaz vakti girmiş olur. İkinci takdirde ise namaz vakti çıkmış, yeni bir namaz vakti girmemiş olur.

407- Tam zeval (batıya kayma) anına rastlayan bir namaz, farz veya vacip ise bozulmuş, nafile ise mekruh olmuş olur. Yalnız İmam Ebû Yusuf'tan bir rivayete

— 227 —

göre Cuma günü zeval vaktinde nafile namaz kılınması caiz, mekruh olmaktan beridir. Zeval vuku bulunca, yâni güneş batı tarafına meyledince artık icma ile kerahet vakti çıkmış olur. Zeval vakti için 50. maddeye de bakınız.

408- Mekruh olan bir vakitte okunan bir secde âyetinden dolayı o vakitte secde yapılabilir. Fakat bu secdeyi kerahet vaktinden sonraya bırakmak daha faziletlidir. Yine kerahet vakitlerinden birinde hazırlanmış olan bir cenaze namazı, o vakitte kılınabilir. Hatta daha faziletli olan da bu namazı tehir etmeyip hemen kılmaktır. Çünkü cenazelerde acele etmek gereklidir.

409- Güneş battıktan sonra da, daha akşam namazını kılmadan nafile namazı kılmak mekruhtur.

Zira akşam namazı tehir edilmiş olur. Halbuki akşam namazında acele etmek, daha faziletlidir.

410- Cuma günü imam hutbeye çıktıktan veya ikamet getirildikten sonra da nafile namaza başlamak mekruhtur.

411- İki bayram namazından evvel ve bayram hutbeleri esnasında ve bu hutbelerden sonra bayram namazı kılınan yerde nafile namaz kılmak mekruh olduğu gibi, küsûf, istiska ve hac hutbeleri esnasında da mekruhtur. Bu hutbeleri dinlemek lâzımdır.

412- Mekruh olmayan bir vakitte başlanılmış olan nafile bir namaz, meselâ sabah namazının sünneti bozulmuş olsa, ikindi namazından sonra güneş batıncaya kadar ve fecrin doğuşundan sonra, güneşin bir mızrak boyu yükselmesine kadar kaza edilemez, mekruhtur.

Bununla beraber kaza edilse sahih olur. Diğer kerahet vakitleri de böyledir. Ancak bundan evvelki üç kerahet vakti müstesnadır. Onların birinde kaza edilmesi sahih olmaz. Yeniden kazası icap eder.

413- Güneşin doğup görünüşüne göre bir veya iki mızrak boyu miktarı yükselince kerahet vakti çıkmış olur. Artık istenilen nafile ve kaza namazları kılınabilir. Bu miktarı tayin hususunda başkaca basit bir usul de vardır. Şöyle ki, çeneyi göğse dayayarak güneşe doğru bakmalı, eğer güneş ufuktan yükselmiş olmasından dolayı görülemezse, kerahet vakti çıkmış bulunur. 211. Maddeye de bakınız!.

NAMAZLARDA MEKRUH OLUP OLMAYAN KIRAATLER

414- Namazlarda yedi mütevatir kıraattan herhangi biri ile amel edilebilir. Ancak acaib, garip görülecek kıraatler ile amel edilmemelidir. Çünkü zevkine varamayacak bazı kimselerin günaha girmelerine sebebiyet verilmiş olabilir.

Hanefî imamları, Ebu Amr ile Hafs'ın, Asım'dan olan kıraatlerini tercih etmişlerdir.

415- Kur'an-ı Kerim'i namazda tertip edildiği üzere okumakta bir sakınca yoktur. Fakat mukim için sünnet olan «mufassal» denilen sûreleri okumaktır. Şöyle ki, kıraat miktarında seferi olan için sünnet olan, Fatihadan sonra dilediği

— 228 —

sûreyi okumaktır. İmam olsun olmasın, mukim için sünnet olan ise sabah ve öğle namazlarında Fatihadan sonra «Tıval-i mufassal» denilen sûrelerden, ikindi ile yatsı namazlarında «Evsat-ı mufassal» denilen sûrelerden, akşam namazlarında da «Kısar-ı mufas-sal» denilen sûrelerden bir sûre okumaktır.

"Hucurat sûresi"nden "Bürüc sûresi"nin sonuna kadar olan sûreler tıval-i mufassaldır. "Tarık sûresi"nden "Lemyekün sûresi"nin sonuna kadar olan sûreler, evsat-ı mufassaldır. Bundan sonraki sûreler de kısar-ı mufassaldır. Bu sûrelere "mufassal" denilmesinin sebebi, bunların birbirinden sıkı sıkı besmele-i şerife ile ayrılmış bulunmalarıdır.

416- Namazların Fatiha'yı şerife'den sonra bir miktar daha Kur'an-ı Kerîm okunması icap eden rekatlarında tam bir sûre okunması daha faziletlidir. Bununla beraber bir sûrenin bir kısmı bir rekatta, geri kalanı da diğer bir rekatta okunabilir, bu mekruh değildir.

417- Namazın bir rekatında bir sûrenin sonunu, diğer rekatında da başka bir sûrenin sonunu okumak, sahih olan bir görüşe göre mekruh değildir.

418- Namazın bir rekatında bir sûrenin evvelinden veya ortasından, diğer rekatında da başka bir sûrenin evvelinden veya sonundan okumak da veya kısa bir sûre okumak da mekruh değildir. Fakat daha iyi olan, bir zaruret bulunmadıkça böyle okumamaktır.

419- Namazın bir rekatında bir sûre, diğer bir rekatında da arada iki veya daha fazla sûre bulunmak üzere aşağıdan başka bir sûre okunması mekruh değildir. Fakat arada bir sûrenin bulunması mekruhtur. Ancak terk edilen bu sûre, evvelce okunan sûreden en az üç âyet miktarı uzun bulunmuş olursa, o zaman mekruh olmaz.

420- Namazda bir sûrenin bir âyetinden arada en az iki âyet bulunmak üzere diğer âyetine geçmek mekruh değildir. Fakat daha iyi olan, bir zaruret bulunmadıkça geçmemektir.

421- Bir rekatta iki sûre okumak mekruh değildir. Ancak arada bir veya birden fazla sûre atlanmış olursa, o zaman mekruh olur. Bununla beraber farz namazlarda böyle iki sûre okunmaması daha iyidir.

422- Bir rekatta zaruret bulunmadıkça bir âyetten diğer âyete intikal = geçmek, mekruhtur. Hatta aralarında üç âyet bulunsa bile. Şayet böyle bir intikal, yanılarak olur da sonra hatırlanırsa, bu âyetler tertiplerine riayet için yeniden sırası ile okunur.

423- Namazda bir âyet yerinde başka bir âyet okunsa bakılır; eğer tam bir vakf (durma) ile durulduktan sonra o başka âyete başlanılmış ise, namaz bozulmaz. " وَ الْعَصْرِ اِنّ َالْاِنْسَانَ denildikten sonra " اِنَّ الْاَبْرَارَ لَفِى نَعِيمٍ âyeti celilesini okumak gibi.

Fakat vakf edilmeyip vasıl (geçilmiş) ise bakılır: Eğer mana değişmemiş ise namaz yine bozulmaz:

— 229 —
اِنَّ الَّذِينِ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلًا

yerine

اِنَّ الَّذِينِ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَزَاءً الْحُسْنٰى

okumak gibi. Fakat mana değişmiş ise, fıkıh alimlerinin çoğuna göre namaz bozulur: Yukarıdaki âyet-i celileyi:

اِنَّ الَّذِينِ آمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اُولٰئِكَهُمْ شَرُّ اْلبَرِيَّةِ

diye okumak gibi.

424- Bir namazda bir âyeti celile tekrar edilse, meselâ bir sûre bir rekatta iki defa okunsa veya bir sûre her iki rekatta kıraat olunsa bakılır: Eğer bu tek başına kılınan bir nafile namaz ise, mekruh olmaz. Fakat farz namaz ise, unutmak veya başka bir sûre bilmemek gibi bir özür sebebiyle olmayınca mekruh olur.

425- Birinci rekatta "... قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ sûresi okunsa, ikinci rekatta da bu sûreyi celilenin okunması münasip olur. Çünkü tekrar etmek, geriye dönülerek yapılan kıraattan daha az mahzurludur, şu kadar var ki, hatim ile namaz kılan bir zat, birinci rekatta Muavvizeteyn (Felak-Nas)ı okumuş olursa, ikinci rekatta Fatiha'dan sonra Bakara sûresinden bir miktar okur.

426- İkinci rekatta birinci rekatta okunan sûrenin üstündeki sûreyi okumak mekruhtur, ancak kasıtlı okunmazsa o zaman mekruh olmaz. Bununla beraber okunmaya başlanmış olunca terk edilmemelidir. Bunun nafile namazlarda mekruh olmayacağı görüşünde olanlar da vardır.

427- Namazda Sübhaneke ile Euzü ve Besmele'yi ve "âmin" lâfzını aşikâre okumak mekruhtur.

428- Ayakta okunan âyetleri rukû halinde bitirmek mekruhtur, okunan âyetleri, sûreleri namaz içinde parmak ile saymak da İmam-ı A'zam'a göre mekruhtur. İmameyn'e göre ise, bunda bir sakınca yoktur.

429- Nafile namazların birinci rekatlarını ikinci rekatlarından uzun kılmak mekruhtur. Ancak Resulü Ekrem (S.A.V.) Efendimiz'den rivayet edilen bir hadis-i şerif bulunursa, mekruh değildir.

Meselâ bir rivayete göre şanı büyük Peygamber Efendimiz (S.A.V) vitir namazının birinci rekatında

سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰى

sûresini, ikinci rekatında

قُلْ يَا اَيُّهَا الْكَافِرُونَ

sûresini, üçüncü rekatında da

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ

sûresini kıraat buyurmuştur. İmam Muhammed'in tercihine göre yalnız teravih namazlarında birinci rekatlar, ikinci rekatlardan daha uzun olabilir.

430- Farz namazlar ile nafile namazlarda ikinci rekatları birinci rekatlardan uzun kılmak mekruhtur. Fakat nafilelerde üçüncü rekatları birinci ve ikinci rekatlardan uzun kılmak mekruh olmaz. Çünkü nafilelerde her iki rekat bir şef = müstakil bir kısım sayılır. Bak. Madde: 16

— 230 —

431- Farz namazlarda ve cemaatle kılınan namazlarda okunacak âyetler münasebetiyle namaz kılanın; "Ya Rabbi! Beni cehennem azabından koru " diye sığınmada bulunması, veya ALLAH Teâlâ'dan rahmet ve mağfiret dilemesi mekruhtur. Yalnız başına nafile kılan kimsenin bu şekilde dua etmesinde bir sakınca görülmemektedir.

432- Namazda sünnet miktarı kıraatten sonra bir hasr = tutukluk olacak olursa, hemen rükûya gidilmeli, başka bir âyete, sûreye geçilmemelidir. Fakat henüz sünnet miktarı kıraat yapılmamış ise, bu geçiş mekruh olmaz.

433- Kur'an-ı Kerîm, farz namazlarda yavaş yavaş ve derin bir tefekkür ile harf harf okunmalı, teravih namazlarında çok yavaş ile sürat arasında okunmalı, diğer gece nafile namazlarında ise, süratle okunabilir. Yeter ki mânası anlaşılacak şekilde okunsun, tecvid hatası bulunmasın.

434- Namazda ve namaz dışında aşikare Kur'an okunurken sadece sesi güzelleştirmek, kıraatı süslemek için elhan = nağmeler ile kıraatte bulunmak güzel görülmüştür. Nitekim bir hadîs-i şerifte:

زَيِّنُوا اْلقُرْآنَ بِاَصْوَاتِكُمْ

= Kur'an-ı Mübin'i seslerinizle süsleyiniz" buyrulmuştur. {(*): Ebu Davud; Salat:20; No:1468; 1/464; Nesai; İftitah:83; No:1015; 2/179; İbn-i Mace; İkameti's-salat:176; No:1342; 1/426} Yeter ki bununla mana değişmesin, kelimelerin yapısı bozulmasın, harfler uzatılarak bir harf, iki harf gibi okunmasın. Bazı kimselerin müezzinlik esnasında birer elif ilavesi ile: " رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ = Rabbena lekelhamd" demeleri gibi. " رَابٌ = Raab" ise, üvey baba demektir. Mana değiştiği için namazın bozulmasına sebep olacağından bu gibi elhandan = nağmelerden kaçınmak lâzımdır.

Kısacası; elhan neticesinde Kur'an kelimelerinin manaları değişirse namaz bozulur. Yalnız «Med» ve «Lin» denilen harflerde değişiklik olup aşırı bir şekilde olmazsa, namaz bozulmaz, aşırı şekilde olursa, namaz bozulur, hatta mana değişmese bile.

Harekesiz olan " ا = elif" harfinden bir önceki harf, üstünlü ve " و = vav" harfinden bir önceki harf ötreli, ve " ي = ye" harfinden bir önceki harf esreli olursa, bu " ي -و -ا " harfleri birer harf-i med (bir önceki harfi uzatan) olmuş olur. " رَبَّنَا - مُؤْمِنُونَ - مُسْلِمِينَ " kelimelerinde olduğu gibi. " و " ve " ي " harfleri cezimli, bir önceki harfleri de üstünlü olursa, bu " و - ي " harflerinden her biri bir harfi lin olur. " غَيْبٌ - خَوْفٌ " kelimelerinde olduğu gibi.

— 231 —

ZELLETÜ'L-KARİ (OKUYUCU HATASI)NA AİT ESASLAR

435- Bir namaz, içinde vaki olan bir kıraat yanlışlığı ile bozulur mu bozulmaz mı meselesi pek mühimdir. Buna dikkat etmek lâzımdır. Kur'an-ı Kerim'i okumadaki bir hataya, okuyanın sürçmesine «Zelletü'l-kari» denir. Bu husustaki başlıca esaslar şunlardır.

436- Kur'an-ı Mübin'in bir kelimesi kasten değiştirilir, mana da değişirse, namaz ittifakla bozulur. Ancak hamd ü senaya ait olup yerine yine hamd ü senaya dair bir lâfız okunmuş olursa, o zaman bozulmaz. Fakat böyle bir cüret caiz görülemez.

Fakat yanılarak değiştirilmiş olunca bakılır: Eğer okunan lâfzın benzeri Kur'an'da bulunmaz, manası da Kur'an'daki kelimenin manasından uzak olup aralarında fazla bir ayrılık bulunarak iki mana arasında bir münasebet mevcut olmazsa, bununla namaz ittifakla bozulur. " هٰذَا الْغُرَابُ " yerine " هٰذَا الْغُبَارُ " okumak gibi. Ancak okunan lafız, tesbih, tahmit, veya zikir olursa, o zaman bozulmaz.

Benzeri Kur'an'da bulunmadığı gibi manası da bulunmayan bir lafız hakkında da hüküm böyledir, yani namaz bozulur. " يَوْمَ تُبْلَى سَّرَائِرُ " yerine " يَوْمَ تُبْلَى سَّرَائِلُ " okunması gibi.

437- Yanılarak okunan lâfzın benzeri Kur'anda bulunduğu ve bu lafız ile Kur'an'daki kelimenin manası aşırı şekilde değişmemekle beraber ikisinin mânası birbirinden uzak bulunduğu takdirde, İmam-ı A'zam ile İmam Muhammed'e göre namaz bozulur. En ihtiyatlı olan budur. Fakat İmam Ebu Yusuf ile diğer bazı fıkıh alimlerine göre bozulmaz. Çünkü bunda umumu belva vardır. Yani, bu umumî bir derttir, insanların çoğunluğu bundan kurtulamayacak bir haldedir. Bu sebeple fetva verilen görüş de budur.

438- Yanılarak okunan lâfzın benzeri Kur'an'da bulunmamakla beraber, bununla mana değişmeyecek olsa, İmam-ı A'zam ile İmam Muhammed'e göre namaz bozulmaz. Çünkü mana esastır, en çok mana dikkate alınır. Fakat İmam Ebu Yusuf'a göre bozulur. Zira bu hususta asıl olan, Kur'an'da benzerinin bulunup bulunmamasıdır. " قَوَّامِينَ " yerine " قَيَّامِينَ " okunması gibi.

Demek oluyor ki, İmam-ı A'zam ile İmam Muhammed, yanılarak yanlış okunan lâfız ile Kur'an'daki mananın fazla değişip değişmemesini dikkate almışlardır. Şöyle ki, eğer mana, fazlaca değişirse namaz bozulur, yoksa bozulmaz. Okunan lâfzın Kur'an'da benzeri bulunsun bulunmasın farketmez.

— 232 —

İmam Ebu Yusuf ise, okunan lafzın Kur'an'da benzeri mevcut olup olmamasını esas tutmuştur. Bu sebeple eğer Kur'an'da benzeri mevcut ise, namaz bozulmaz, hatta mana, aşırı bir şekilde değişse bile. Ve eğer benzeri mevcut değilse, namaz bozulur. Hatta mana, aşırı bir şekilde değişmese bile.

Yukarıda 436, 437, 438 rakamları ile gösterilen üç esas mutekaddimîn denilen ilk devir müçtehitlere göredir. Aşağıdaki esaslar da müteahhirîn denilen sonraki fıkıh alimlerine göredir ki, bu hususta biraz daha müsamaha gösterilmiştir.

439- Kur'an-ı Kerim'in kıraatinde i'rab (kelimenin son harfinin harekesi) yönüyle yanılarak meydana gelen hata, namazı mutlaka bozmaz. Hatta itikadı, kafirliği gerektirecek kadar mana değiştirilmiş olsa bile. Çünkü insanların bir çoğunun i'rab şekillerini ayırmaya gücü yetmez. " وَاِذِ بْتَلٰى اِبْرَاهِيمَ رَبُّهُ " ayet-i kerimesinde İbrahim'in mimi'ni ötre, rabbühû'nun be'sini de üstün okumak gibi, " نَعْبُدُ " kelimesinin be'sini esre okumak da böyledir.

440- Kur'an-ı Kerim'in kelimelerinden şeddesiz bir harfi yanılarak şeddeli ve şeddeli bir harfi şeddesiz okumak, med edilecek (uzatılacak) bir harfi kasr etmek (uzatmamak) ve kasr edilecek bir harfi med etmek, idğam edilecek (birbirine katılacak) harfleri fekk etmek (ayırmak) ve fekk edilecek harfleri idğam eylemek, namazı bozmaz. " اِيَّاكَ " kelimesini şeddesiz olarak okumak gibi. Yerinin dışında yapılan imâle (meyilli uzatma) da namazı bozmaz. " بِسْمِ اللّٰهِ " veya " مَالِكَ يَوْمِ الدِّينِ " ayet-i kerimesini imale ile okumak gibi.

İnce okunacak bir harfi kalın, kalın okunacak bir harfi ince okumak da bunun gibidir. Çünkü bu hususlarda da umum-i belva (kaçınılması zor veya imkansız durum) vardır.

441- Kur'an okunurken yerinin dışında vakf (kıraatı kesmek, durmak) veya iptida (kıraata başlamak) olsa, bakılır; eğer bununla mana değişmezse, namaz icma ile bozulmaz ve eğer mana değişirse bunda ihtilâf vardır. Fetva verilen görüş, bununla da namazın bozulmayacağıdır. Müteahhirîn (sonraki fıkıh alimleri)nin çoğunluğunun görüşü budur. Çünkü bunda da umum-i belva vardır. Herkes manayı bilip ona göre kıraatta bulunamaz. Ve unutmak, nefes kesilmek gibi arızalardan kurtulamaz. Bu sebeple " لَا اِلٰهَ " diye vakf edilip sonra " اِلَّا هُوَ " denilse veya " قَالَتِ الْيَهُودُ " diye vakfedilip daha sonra " عُزَيْرٌ اِبْنُ اللّٰهِ " diye başlanılsa, bununla tercih edilen görüşe göre namaz bozulmaz.

442- Kur'an'dan bir harf yerine yanılarak başka bir harf okunacak olsa, bakılır; eğer bu iki harfin arasında -kaf ile kef'te olduğu gibi- mahreç (harfin çıkış yeri) yakınlığı var ise, veya bunlar "sin ile sat gibi" bir mahreçten olup

— 233 —

aralarında ibdal (bir harfin yerine başka bir harf koymak) caiz ise, bununla namaz bozulmaz. " فَلَا تَقْهَرْ " yerine " فَلَا تَكْهَرْ " ve " اَلصَّمَدُ " yerine " اَلسَّمَدُ " okunması gibi. " فَتْحٌ قَرِيبٌ " yerine " فَتْحٌ غَرِيبٌ " okunması da böyledir. " ى - ج " harfleri bir mahreçten oldukları halde aralarında ibdal caiz değildir. Yani bunlar birbirine kalb edilmez (çevrilmez).

443- İki harf arasında mahreç birliği veya yakınlığı olmadığı halde umum-i belva bulunup bunların aralarını ayırmak müşkil bulunsa, bunlardan birinin yerine diğerinin telâffuz edilmesi, fıkıh alimlerinden bir çoklarına göre namazı bozmaz. " ض " yerine " د ", " ذ " veya " ظ " harfinin okunması ve " ذ " yerine de " ز " veya " ظ " harfinin telâffuz edilmesi gibi. " ص " ile " س ", " ط " ile " ت " harfleri de böyledir. Birçok fıkıh alimi namazın bozulmayacağına fetva vermişlerdir. Ancak kasten böyle okunursa o zaman bozulur.

Bu sebeple " وَلَا الضَّالِينَ " yerine " وَلَا الظَّالِينَ " veya " وَلَا الدَّالِينَ " okunması namazın sahih olmasına mâni olmaz. Bununla beraber bu hususta başka görüşler de vardır. Bu harflerin aralarını ayırmaya gücü yetecek kimse için bunların böyle ibdaline meydan vermemek icap eder. Kasten böyle okunursa, namaz bozulur.

444- Aralarını külfetsiz olarak ayırmak mümkün olan iki harften birini diğeri ile değiştirmek, meselâ " ص " yerine " ط " harfini okumak, namazı ittifakla bozar. " اَلصَّالِحَاتُ " yerine " اَلطَّالِحَاتُ " okunması gibi " اَللّٰهُ اَحَدٌ " yerine " اَللّٰهُ اَحَتٌ ve فِطْرَةَ اللّٰهِ الَّتِى فَطَرَ " yerine " فَتَرَ " okumak da böyledir.

445- Namazda Kur'an'dan bir kelimenin bir parçası kesilse, meselâ " اَلْحَمْدُ " yerinde unutmaktan veya nefesin kesilmesinden dolayı yalnız " اَلْ " denilip daha sonra " حَمْدُ " denilse veya okunacak bir kelime hatıra gelmeyip başka bir kelimeye geçilse, fıkıh alimlerinin çoğuna göre namaz bozulmaz. Hatta mana değişmiş olsa bile. Çünkü unutma ve nefesin kesilmesi hususunda zaruret ve umumi belva vardır. Hattâ " مَطْلَعِ الْفَجْرِ " yerine nefesin kesilmesinden dolayı " مَطْلَعِ الْفَجِّ " denilerek rükûya varılsa, namaz bozulmuş olmaz.

Bununla beraber namazı bozacak bir lâfzın tamamını okumakla bir parçasını okumak müsavidir. Her iki takdirde namaz bozulur.

446- Kıraat esnasında bir kelimenin son harfi, diğer bir kelimeye vasl edilecek (ulaştırılacak) olsa, alimlerin çoğunluğuna göre namaz bozulmaz.

— 234 —

" اِيَّاكَ نَعْبُدُ " ve " اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ " ayeti kerimesini " اِيَّا كَنَعْبُدُ " ve " اِنَّٓا اَعْطَيْنَا كَالْكَوْثَرَ " diye okumak gibi. Şu kadar var ki, bu gibi kelimelerde sekte (sesin kesilmesi) yapılmamasına dikkat edilmelidir.

Aynı şekilde " يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ " yerinde " يَحْسَبُونَنَّهُمْ " diye vasl edilse namaz bozulmaz.

447- Kıraatta yanılarak bir harf ilave edilecek olsa bakılır; eğer mâna değişmezse, namaz bozulmaz. " يُدْخِلْهُ نَارًا " yerine " يُدْخِلْهُمْ نَارًا " okunması gibi. Fakat mâna değişirse, bir görüşe göre namaz bozulur. " اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ " yerine " وَاِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَل۪ينَ " okumak gibi. Çünkü bu halde kasemin cevabı, kasem kılınmış oluyor. Bununla beraber, bu hata ile namazın bozulmayacağı görüşünde olanlar da vardır. " مَثَانِى " yerine " مَثَانِينَ " ve " زَرَابِي " yerine " ذَرَابِيبُ " okunduğu takdirde de namaz bozulur.

448- Kur'an-ı Mübin'in kelimelerinden birinin bir harfi yanılarak noksan okunsa bakılır; eğer bu harf, kelimenin asıl harflerinden olup mâna değişirse, İmam-ı A'zam ile İmam Muhammed'e göre namaz bozulur. " مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ " yerine " مِمَّا زَقْنَاهُمْ " ve " جَعَلْنَا " yerine " عَلْنَا " okunması gibi.

Yine asıl harflerden olmamakla beraber hazf (bir harfin kaldırılıp okunmaması)ndan dolayı itikadı kafir olmayı gerektirecek bir mana meydana gelirse, yine namaz bozulur. " وَمَا خَلَقَ الذَّكَرَ وَالْاُنْثٰى " yerine " وَمَا خَلَقَ الذَّكَرَ الْاُنْثٰى " okunması gibi.

Fakat bu hazf terhim sureti ile, yani kelimenin son harfini hazf ile olursa, namaz bozulmaz. " وَنَادَوْا يَا مَالِكُ " yerine " وَنَادَوْا يَا مَالِ " okumak gibi.

449- Namazda Kur'an'ın bir kelimesi veya harfi yanılarak kaldırılıp okunmasa bakılır, eğer mâna değişmezse namaz bozulmaz. " وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا " yerine " وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ رُسُلُنَا " okunması gibi, " وَمَا تَدْر۪ى نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَدًا " ayeti kerimesinde " ذَا " yı ve " جَزٰٓوُ۬ٔا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا " ayet-i kerimesinde de ikinci " سَيِّئَةٌ "ü okumamak da böyledir. Fakat mana değişirse, çoğu alimlere göre namaz bozulur. " فَمَا لَهُمْ لَايُؤْمِنُونَ " yerine " فَمَا لَهُمْ يُؤْمِنُونَ " okunması gibi.

— 235 —

Kaldırılıp okunmayan harf, asıl harflerden olmadığı veya asıl harflerden olmakla beraber mâna değişmediği takdirde namaz bozulmaz. " اَلْوَاقِعَةُ " kelimesini " ة "siz okumak gibi. " تَعَالٰى جَدُّ رَبِّنَا " yı " تَعَالَ جَدُّ رَبِّنَا " okumak da böyledir.

450- Kur'an-ı Kerim'in bir kelimesi namazda tekrar edilse bakılır. Eğer bununla mâna değişmezse namaz bozulmaz, değişirse bazı fıkıh alimlerine göre yine bozulmaz. Diğer bazılarına göre ise, bozulur, sahih görülen de budur. " رَبِّ الْعَالَم۪ينَ " yerine " رَبِّ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ " okumak gibi. Bununla mânanın değişeceğini bilen kimsenin bunu böyle kasten okuması, şüphesiz namazı bozar. Fakat sadece dil sürçmesi ile veya mahreci doğru yapmak kasdıyla okunduğu takdirde, namazın bozulmayacağı daha uygun görülmektedir.

Aynı şekilde bir kelimenin bir harfi tekrar edilse bakılır: Eğer şeddeli bir harfi iyice belirtmek için ise, namaz bozulmaz. " مَنْ يَرْتَدَّ " yerine " مَنْ يَرْتَدَّدَ " okunması gibi. Fakat " اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ " yerine üç lam ile " اَلْحَمْدُ لِلِلّٰهِ " okunması gibi ise, namaz bozulur.

451- Âyetlerdeki kelimelerin harfleri yanılarak öne alınsa veya tehir edilecek olsa, bakılır, eğer mâna değişir ise, namaz bozulur. " عَصْفٌ " ve " خُسْرٌ " yerine " عَفْصٌ " ve " سُرْخٌ " okunması gibi. Fakat mâna değişmezse bozulmaz. " غُثَٓاءً اَحْوٰى " yerine " غُثَٓاءً اَوْحٰى " okunması gibi. Tercih edilen budur.

452- Kur'an-ı Kerim'in okunmasında bir kelime yanılarak ilave edilecek olsa, bakılır, eğer o ilave edilen kelime, Kur'an'da bulunup mânayı değiştirmezse, namazı bozmaz.

لَاتَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًا

ayeti kerimesinin sonuna " وَبَرًّا " kelimesini ilâve gibi.

İlave edilen kelime, Kur'an'da bulunmamakla beraber mânayı değiştirmediği takdirde de hüküm böyledir. " ف۪يهِمَا فَاكِهَةٌ وَنَخْلٌ وَرُمَّانٌ " ayet-i kerimesini " وَنَخْلٌ وَتُفَّاحٌ وَرُمَّانٌ " diye okumak gibi. Şu kadar var ki " تُفَّاحٌ " kelimesi Kur'an'da bulunmadığı için İmam Ebu Yusuf'a göre bununla namaz bozulur. Fakat ilave edilen kelime, Kur'an'da bulunduğu halde itikadı kafirliği gerektirecek derecede mânayı değiştirirse, namazı bozar.

مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُمْ اَجْرُهُمْ

ayet-i celilesine salihan'dan sonra " وَكَفَرَ " kelimesini ilâve etmek gibi.

— 236 —

453- Kur'an-ı Mübin'in kelimelerinden biri diğerinden önce okunup mâna değişmezse, namaz bozulmaz. " ف۪يهَا زَف۪يرٌ وَشَه۪يقٌ " yerine " ف۪يهَا شَه۪يقٌ وَزَف۪يرٌ " okunması gibi. Fakat mâna değişirse, fıkıh alimlerinin çoğuna göre namaz bozulur;

اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ى نَع۪يمٍ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ى جَح۪يمٍ

ayet-i kerîmesinde cehim'i evvel, ne'im'i sonra okumak gibi.

454- Kur'an-ı Kerim'in iki kelimesi diğer iki kelimesi üzerine yanılarak takdim edilse bakılır; eğer mâna değişmezse, namaz bozulmaz.

يَوْمَ تَسْوَدُّ وُجُوهٌ وَتَبْيَضُّ وُجُوهٌ

okunması gibi. Fakat mâna değişirse, namaz bozulur; " فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ " yerine " فَخَافُوهُمْ وَلَا تَخَافُونِ " okunması gibi.

455- Kur'an-ı Kerim'de ALLAH Tealâ'nın isimlerinden birine yanılarak te'nis (dişilik) harfi ilâve edilse, bir görüşe göre namaz bozulur. Daha sahih görülen diğer bir görüşe göre bozulmaz. " اِلَّٓا اَنْ يَاْتِيَهُمُ اللّٰهُ " ayet-i kerimesini " اِلَّٓا اَنْ تَاْتِيَهُمُ اللّٰهُ " okumak da bu kısımdandır.

456- Bir ismin yerine yanılarak diğer bir isim okunarak onunla nisbet değişirse bakılır; eğer kendisine nisbet edilen şey Kur'an'da bulunmazsa, namaz ihtilafsız bozulur. " مَرْيَمَ ابْنَةَ غَيْلَانَ " okunması gibi. " عِيسَى بْنُ لُقْمَانَ " okunması ile de namaz bozulur. Çünkü Hz.İsa (A.S) babasız olarak yaratılmıştır. Bu nisbet, Kur'an'a muhaliftir. Ve eğer Kur'an'da bulunursa fıkıh alimlerinin çoğuna göre namaz bozulmaz, " مَرْيَمَ ابْنَةَ لُقْمَانَ " ve " مُوسَى بْنُ عِيسَى " okunması gibi.

457- Rahmet ayeti, azap ayeti ile ve aksine azab âyeti, rahmet âyeti ile bitirmek veya

اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى

yerine " اَلشَّيْطَانُ... " diye okumak fıkıh alimlerinin çoğuna göre namazı bozar. İmam Ebu Yusuf'tan bir rivayete göre bozmaz, diğer sahih görülen rivayete göre bozar. Çünkü ALLAH Teâlâ'nın haber verdiğinin aksi haber verilmiş olur.

458- " بَلٰى " yerinde " نَعَمْ " okunsa, meselâ

اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ قَالُوا بَلٰى

yerine " نَعَمْ " denilse, fıkıh alimlerinin çoğuna göre namaz bozulur. Çünkü belâ, olumsuzluğu reddetmek, müspet olanı tasdik içindir. Neam ise, olumsuzu tasdik içindir. Şöyle ki, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sualine "belâ" diye cevap verilince, mâna "Evet sen bizim Rabbimizsin." demek olur. Halbuki neam denilince mâna, "Evet sen bizim Rabbimiz değilsin." demek olur ki, bu bir inkârdır.

459- Okunan lâfız, Kur'an'da bulunduğu halde Kur'an'daki kelime ile aralarında mânaca yakınlık bulunmasa bakılır; eğer itikadı kafirliği gerektirici şeylerden olursa, fıkıh alimlerinin çoğuna göre namazı bozar. Bu hususta İmam

— 237 —

Ebu Yusuf'tan sahih görülen rivayet de böyledir.

وَعْدًا عَلَيْنَا اِنَّا كُنَّا فَاعِل۪ينَ

yerine " غَافِلِينَ " okunması gibi.

460- Elseg = peltek olan kimse, " ر " harfini " غ " veya " ل " yahut " ي " olarak telâffuz etse, namazı bozulmaz. " رَبِّ الْعَالَم۪ينَ " yerine " لَبِّ الْعَالَم۪ينَ " demesi gibi. Bununla beraber böyle bir kimse için mümkün olduğu kadar dilini düzeltmeye çalışması lâzımdır. Doğru okuyamadığı harf bulunmayan âyetleri bulup okumalıdır. Böyle bir kimse, ümmi (Kur'an-ı Kerim okumasını bilmeyen) gibidir. Kendisine güzel Kur'an okuyanların uymaları caiz olmaz.

461- " اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ " kelimesini, " اَلْهَمْدُ لِلّٰهِ " veya " اَلْخَمْدُ لِلّٰهِ " okuyanlar veya " قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ " ayet-i kerimesini " كُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ " diye telâffuz edenler de başka türlü okuyamadıkları takdirde peltek hükmünde bulunurlar.

462- Bir kimse namaz kılarken büyük bir hata ile kıraatte bulunduktan sonra, dönüp doğru bir şekilde kıraat eylese namazı caiz olur.

Deniliyor ki, bir namaz bir çok yönlerden sahih olduğu halde bir yönden bozulsa, ihtiyaten bozulduğuna hükmedilir. Bundan kıraat hususu müstesnadır. Çünkü bu hususta umumî belvâ (kaçınılması zor ve imkansız bir durum) vardır. Sahih olma yönü tercih edilir. Bununla beraber bu hususta da namazı yeniden kılmak ihtiyata daha uygundur.

(İmam Şafii'ye göre Fatiha'nın dışındaki hata namazı bozmaz. Çünkü ona göre kasden olmayan bir söz, namazı bozmaz. Bu hata ise, kasıtlı değildir. Fatiha'daki hata ile namazın bozulması ise, mezhebine göre Fatihasız namazın caiz olmamasından dolayıdır). Kıraat bahsine müracaat!

KUR'AN-I KERİM'İ ÖĞRENİP OKUMAK VE DİNLEMEK VAZİFELERİ

463- Her müslüman için namazı caiz olacak miktar Kur'an-ı Kerim'den ezber etmek, bir farz-ı ayndır. Fatiha sûresi ile diğer bir sûreyi ezber etmek de vaciptir ki, bununla farz da yerine getirilmiş olur. Kur'an-ı Mübin'in diğer kısımlarını ezberleyip hafız olmak da ehli İslâm için bir farz-ı kifayedir.

464- Kur'an-ı Kerim'i namaz dışında Mushaf-ı şerif'ten bakarak okumak, ezber okumaktan daha faziletlidir. Çünkü bu takdirde okuma ibadeti ile Mushaf-ı şerif'e bakma ibadeti toplanmış olur.

465- Kur'an-ı Azim'i namaz dışında da kıbleye yönelerek ve güzel elbiseler giyinmiş bulunarak taharet üzere okumak müstehaptır. Evvelinde "eüzü" ile "besmele"yi okumak da müstehaptır.

— 238 —

466- Kur'an-ı Mübin'i ayda bir kere hatim etmek daha iyidir. Senede bir, kırk günde bir, haftada bir hatim edilmesini tercih edenler de vardır. Üç günden az bir müddette hatim edilmesi müstehap değildir. Çünkü böyle az bir müddette okunacak bir Kur'an-ı Azîm'in yüksek mânalarını düşünmek mümkün olamaz, tecvidine de belki riayet edilemez.

467- Kur'an-ı Kerim'i dinlemek bir farz-ı kifayedir. Bununla beraber başka işler ile uğraşan kimselerin yanlarında Kur'an âyetlerinin seslice okunması uygun değildir. Bu halde Kur'an-ı zişan'ı dinlemeyenler değil, okuyanlar günaha girmiş olurlar.

468- Kur'an-ı Hakim'i okumak, nafile ibadetten ve aşikâre okumak, sessizce okumaktan ve dinlemek, okumaktan daha faziletlidir. Yeter ki riyadan uzak olsun.

469- Bir kimse, yürürken veya bir iş görürken Kur'an-ı Kerim'i okuyabilir. Yeter ki bu hal, Kur'an'ın gafletle okunmasına sebebiyet vermesin.

470- Namaz kılınması mekruh olan vakitlerde dua ile, tesbih ile, Peygamber Efendimiz'e salât-ü selâm ile meşgul olmak, Kur'an-ı Kerim'i okumaktan daha faziletlidir.

471- Kur'an-ı Kerim'i güzel ses ile tecvid üzere okumak müstehaptır. Nitekim bir hadis-i şerif'te:

لِكُلِّ شَيْئٍ حِلْيَةٌ وَحِلْيَةُ الْقُرْآنِ حُسْنُ الْصَوْتِ

"Her şeyin bir süsü vardır, Kur'an'ın süsü de güzel sestir." {(*): Abdürrezzak; Salat; No:4173; 2/484} buyrulmuştur.

Fakat tecvide aykırı şekilde telhin ile, terci' {(*): Telhin, terci': Tecvid kaidelerine uyulmaması sebebi ile meydana gelen okuma hataları.} ile, nağmeler ile okumak caiz değildir. Kelimeleri değiştiren bir lâhn (hata), ihtilafsız haramdır. Lâhn ile Kur'an okuyan kimseye doğrusunu ihtar etmek, işiten kimse için yapılması gerekli dini bir vazifedir. Ancak bu yüzden aralarında bir düşmanlık, bir kin meydana geleceği bilinirse, o müstesna.

472- Kur'an-ı Azîmüşsan'ı okuyup öğrenmiş olan kimse, daha sonra Mushaf'ı şerif'ten okuyamayacak derecede unutacak olsa, günahkâr olur.

473- Kur'an-ı Kerim'i okumak gibi başkasına okutmak da pek büyük bir ibadettir. Bir hadîs-i şerifte:

خَيْرُكُمْ مَنْ تَعَلَّمَ الْقُرْآنَ وَ عَلَّمَهُ

"Sizin en faziletliniz, Kur'an'ı öğrenip başkalarına öğreteninizdir." {(*): Buhari; Fezâilü'l-Kur'ân:21; No:4739; 4/1919; Tirmizi; Fezâilü'l-Kur'ân:15; No:2909; 5/175;} buyrulmuştur. Diğer bir hadisi şerifte de:

— 239 —
اَلْقُرَّاءُ عُرَفَاءُ اَهْلِ الْجَنَّةِ

"Güzel Kur'an okuyan müslümanlar, cennet ehlinin en arif olanlarıdır." {(*): Dârimi; Fezâilü'l-Kur'ân:33; No:3484; 2/561} buyrulmuştur.

Kur'an-ı Mübin maddî, manevî, bedenî ve kalbî hastalıkların bir şifasıdır. Nitekim: " اَلْقُرْآنُ دَوَاءٌ " hadîs-i şerifi {(*): İbn-i Mâce; Tıp:28; No:3501; 2/1158} de bunu bildirmektedir.

Artık her müslüman için icap etmez mi ki, Kur'an-ı Kerim'i öğrensin, onu okumakla şereflensin, birçok sevaplara nail olsun!

NAMAZLARIN MEKRUHLARI

474- Namazların mekruhları, yani namaz içinde yapılması veya yapılmaması mekruh olan şeyler, tahrimi ve tenzihî olmak üzere iki nevidir. Şöyle ki, bir vacibin terkini içeren bir şey, tahrimen mekruhtur. Bir sünnetin terkini içeren bir şey de tenzihen mekruhtur. Bununla beraber tenzihen mekruh olanlar da, ehemmiyetleri ve tahrimen mekruh olanlara yakınlıkları itibari ile farklı farklıdırlar. Meselâ bir sünneti müekkedeyi terk etmek, bir vacibi terk etmek derecesine yakın bir mekruh olmaktadır. Nitekim farzların, vaciplerin, müstehapların ve bunların zıtlarının dereceleri de farklı farklıdır.

Namazda mekruh olup «namazın mekruhları» diye sayılan şeylerin başlıcalarını kaydediyoruz.

Şöyle ki:

1. Namaz kılarken bir özür bulunmaksızın yere, direğe, duvara veya asaya dayanmak mekruhtur.

2. Namazda bir kere sağa, bir kere de sola doğru meyil etmek mekruhtur. Çünkü böyle bir hareket, abestir ve huşuya (kalp huzuruna) aykırıdır.

3. Namazda özürsüz yere birbiri peşine olmamak üzere birkaç adım yürümek mekruhtur. Fakat, görülen bir yılanı, bir akrebi öldürmek gibi bir özür sebebi ile atılacak birkaç adım, mekruh değildir. Bununla beraber bunları öldürmek, biraz yürümeye ve birkaç kere çarpmaya muhtaç olursa, bununla namaz bozulur. Ancak bu halde namazı bozmak için şer'an ruhsat vardır. Çünkü herhangi bir zararı gidermek için namazı bozmak caizdir. Meselâ bir kimseyi ölümden veya bir malı -hatta kıymeti 3,2 gr. gümüş miktarında olsa bile- zayi olmaktan kurtarmak için namaz bozulabilir. Bu mal namaz kılana ait olsun olmasın, müsavidir.

4. Namazda bit veya pire tutmak, öldürmek ve kovalamak mekruhtur. Karınca ve pire gibi bir şeyin ısırmasından rahatsız olan namaz kılan bir kimsenin, bunları yalnızca tutup atması mekruh değildir.

— 240 —

5. Namazda güzel bir şeyi koklamak veya tükürüğü atmak veya elbise ile bir veya iki kere yelpazelenmek veya namazdan evvel veya namaz içinde bir erkek için kolları dirseklere doğru toplamak mekruhtur.

6. Namazda kıyam, rukû ve secde hallerinde elleri bir özür bulunmaksızın sünnet olan uzuvlar üzerine koymamak mekruhtur. Kıyamda elleri yanlara salıvermek gibi.

7. Namazda daha dizleri yere koymadan elleri yere koymak ve secdeden kalkarken dizleri ellerden evvel kaldırmak mekruhtur. Ancak bir özürden dolayı olursa, mekruh olmaz.

8. Namazda yanları yere koyup, butları, incikleri yukarıya dikmek mekruhtur.

9. Erkeklerin secde ederken kollarını tamamı ile yere döşemeleri mekruhtur.

10. Rukû veya secde ederken iftitah tekbirinde olduğu gibi elleri yukarıya kaldırmak mekruhtur.

11. Namaz içinde bir özür bulunmaksızın bağdaş kurup veya dizleri dikip oturmak mekruhtur.

12. Rükûda, secdede, kavme (bak: madde-11) ile celse (bak: madde-13) de sükûneti, uzuvların sakin bir hale gelmesini terk etmek ve pek acele rukû ve secde eder olmak mekruhtur.

13. Namazda gerinmek veya esnemek ve el ile ağzı kapamak mekruhtur. Çünkü gerinmek, bir gaflet ve tembellik eseridir. Esnemek de bir gevşeklik-uyuşukluk nişanesidir. Ancak esneme halinde ağzı kapamaya gücü yetmezse, o halde namaz içinde sağ elin arkası ile, namaz dışında da sol elin arkası ile ağız kapatılmalıdır.

14. Namazda bir zaruret bulunmaksızın isteyerek öksürmek mekruhtur. Öksürüğü mümkün olduğu kadar gidermek, edebe riayet bakımından pek güzeldir.

15. Namazda sesi işitilmeyecek derecede üfürmek mekruhtur. Bu halde en az iki harften ibaret bir ses işitilecek olursa, namaz bozulur.

16. Namaz içinde, verilen selâmı el veya baş işareti ile almak mekruhtur.

17. Namazda okumaya mâni olmayacak miktarda ağıza altın, gümüş, inci gibi erimez bir şey almak mekruhtur. Bunlar okumaya mâni olursa, namaz bozulur. Nitekim eriyen şeyler de böyledir.

18. Namazda dişlerin arasında nohut tanesinden küçük bulunan bir yemek parçasını yutmak mekruhtur. Nohut tanesinden büyük olursa, namazı bozar. Nohut miktarı da en sahih olan görüşe göre namazı bozar.

19. Mübah bir yemek hazır olduğu halde namaza başlamak mekruhtur. Ancak vaktin çıkmasından korkulursa, o zaman mekruh olmaz. Bu yemeğe gerek iştah duyulsun duyulmasın, müsavidir.

20. Namazda gözleri yummak veya gözler ile gök tarafına veya sağa, sola bakmak veya bir tarafa boynu ile dönüp bakıvermek mekruhtur. Görünülmesi caiz olmayan bir şeyi görmemek için veya son derece kalp huzurundan, ALLAH

— 241 —

korkusundan meydana gelen bir halden veya başka şeylerden dikkati kesip Hak Teâlâ'nın mukaddes tarafına yönelme kastından dolayı gözleri yummak, mekruh değildir. Bir ihtiyaç anında göz ucu ile bakmak da mekruh olmaz.

21. Namazda iki elin parmaklarını birbirine çatmak, parmak çıtlatmak veya çıtlayacak sûrette sıkıvermek ve elleri böğrüne koymak mekruhtur.

22. Namazda daha selâm vermeden terleri veya yüze dokunmuş olan toprakları silmek mekruhtur. Ancak bu silmek, bir zararı gidermek veya bir faydayı elde etmek için olursa, o zaman mekruh olmaz. Göze girip zahmet veren bir teri gidermek gibi.

23. Rukû halinde sünnet üzere olan şekle muhalif bir sûrette başı yukarı tutmak veya aşağıya indirmek ve imamdan evvel rukûya veya secdeye gitmek ve ondan evvel rükûdan veya secdeden baş kaldırmak mekruhtur. Fakat imam daha rukû veya secdeye gitmeden ona uyan, rukûya veya secdeye gidip başını kaldırsa namazı bozulur. Ancak daha imam selâm vermeden bu rükûyü veya secdeyi imam ile veya ondan sonra iade ederse, o zaman bozulmaz.

24. Rükûda veya secdede tesbihleri terketmek veya üçten az okumak mekruhtur.

25. Kıyamdan rükûya, rükûdan secdeye, secdeden kıyama intikal hallerinde meşru olan tekbirleri, zikirleri bu intikal hallerinden sonra okumak mekruhtur. Kıyamdan rükûya vardıktan sonra " اَللّٰهُ أَكْبَرُ = ALLAH'ü ekber" demek ve rükûdan kıyama tam döndükten sonra " سَمِعَ اللّٰهُ لِمَنْ حَمِدَهُ = SemiALLAH'ü limen hamideh" demek gibi. Bu şekilde bu zikirlerin mahalli kaçırılmış olur.

26. Kırda namaz kılarken çakıl taşlarını eliyle düzeltmek mekruhtur. Ancak üzerine secde etmek mümkün olmazsa, bu halde bir iki defa düzeltmek caiz olur.

27. Başkasının yerinde rızası olmaksızın kılınan namaz mekruhtur. Bir görüşe göre böyle bir yer, bir müslümana ait olup ekilmemiş ise, üzerinde namaz kılmak da mekruh değildir.

28. Bir kimse, başkasına ait bir yer ile, topluma ait yoldan bir yer üzerinde namaz kılmak mecburiyetinde kalsa bakılır, eğer şahsa ait yer, ekilmiş veya bir gayrimüslime ait bulunmuş ise, o yol üzerinde kılması daha iyidir. Gayrimüslimin bu namaza razı olmayacağı malûmdur.

29. Namazı, zihni meşgul edecek, kalp huzurunu bozacak şeylerin mevcut bulunduğu bir yerde kılmak mekruhtur. Süs eşyaları, oyun-oyuncak ve benzeri şeylerin bulunduğu yer gibi. Hattâ mescitlerde çalınmaları muhtemel ise, ayakkabılarını arka tarafa bırakmak da huzuru bozacağından mekruh sayılmıştır.

30. Yanmakta olan sobaya, ocağa ve ateş dolu mangala karşı namaz kılmak mekruhtur. Muma, kandile, lâmbaya karşı namaz kılmak ise, mekruh değildir.

Aynı şekilde asılı bulunan Mushaf-ı şerif'e veya bir kılıca karşı namaz kılmak da mekruh değildir. Çünkü bunlara hiçbir kimse tarafından tapılmamıştır.

— 242 —

31. Bir insanın yüzüne karşı arada birşey olmaksızın namaz kılmak mekruhtur. Fakat bir insanın arkasına karşı namaz kılmak mekruh değildir. Ancak bu insanın, konuşmasından dolayı şaşırmak muhtemel olursa, o zaman mekruh olur.

32. Temiz olmayan şeylere karşı ve temiz olmayan şeyler yakınında namaz kılmak mekruhtur. Bunlar namaz hakkındaki hürmete aykırıdır. Kabristanda, yol ortasında, hamamda, hayvan boğazlanan yerlerde namaz kılmak da böyledir. Ancak kabristanda veya hamam gibi bir yerde namaz için bir yer tayin edilmiş olursa, o zaman mekruh olmaz.

33. Namazda bir ihtiyaç bulunmaksızın bir çocuğu veya kendisini meşgul edecek herhangi bir şeyi yüklenmek mekruhtur.

34. Helaya gitmek sıkıntısı bulunduğu halde namaza başlamak mekruhtur. Hattâ namaz esnasında böyle fazla bir sıkıntı görülüp kalbi meşgul edeceği takdirde, vakit müsait ise, namazı bırakmalı, sıkıntıyı giderdikten sonra abdest alıp tekrar namaza başlamalıdır ki namaz, kalb huzuru ile ve kemali üzere kılınmış olabilsin. Aksi takdirde namaz, sahih olsa da sahibi çirkin bir iş yapmış ve günaha girmiş olur.

35. Namazın sahih olmasına mâni olmayacak miktar az bulunan bir necasetin elbisede, bedende veya namaz yerinde bulunması mekruhtur.

36. Namazda kirli, ev işleri sırasında giyilen elbiseleri giymek mekruhtur. Çünkü namazda temiz, ziynetten sayılan elbiselerin giyinilmesi emir olunmuştur. Ancak başka elbise bulunmazsa, o zaman mekruh olmaz.

37. Namazda bir özür sebebiyle olmaksızın elbiseyi giyinmeyip omuzlar üzerine alarak etrafını salıvermek mekruhtur.

38. Namazda elleri çıkaracak bir aralık bırakmaksızın ihram gibi bir şeyin içine bürünmüş bulunmak mekruhtur.

39. Bir özürden dolayı olmadıkça yalnız bir elbise ile meselâ yalnız bir entari ile namaz kılmak mekruhtur. Erkeklerin sıcak yerlerde gömlek giymeyip yalnız şalvar ile namaz kılmaları da böyle mekruhtur.

40. Erkeklerin namazı, bir zaruret bulunmaksızın ipek elbiseler ile kılmaları mekruhtur. Kerahiyet ve istihsan kısmına müracaat!

41. Elbiseyi topraktan veya diz etmekten korumak için rükûya veya secdeye varırken yavaşça ameli kalil (az bir hareket) ile yukarıya çekmek mekruhtur.

42. Namazı gasp edilmiş bir elbise ile kılmak mekruhtur. Hatta başka elbise bulunmasa bile. Çünkü başkasının malından izni olmaksızın istifade etmek caiz değildir.

43. Erkeklerin secde ederken yere değmesin diye bütün saçlarını arka taraflarına bir kurdele veya benzeri bir şey ile toplamış bulunmaları mekruhtur.

44. Erkeklerin uzatmış oldukları saçlarını kadınlar gibi toplayıp başlarının üzerinde bağlamış veya başlarının etrafına sarmış oldukları halde namaz kılmaları mekruhtur. Böyle bir şeyin namaz içinde kasden yapılması ise, ameli kesir (çok hareket) olacağından namazı bozar.

— 243 —

45. Namaz içinde az bir hareket ile üzerinden bir elbiseyi çıkarmak veya başındaki sarığı açmak veya böyle bir şeyi giyinmek veya başına sarmak mekruhtur. Fakat böyle bir şey, fazla bir hareket ile yapılırsa, namaz bozulur. Namazda elbise ile veya bedenden bir şey ile boş yere oynamak da mekruhtur.

46. Namazda başın etrafına mendil gibi bir şey bağlayıp tepesini açık bırakmak mekruhtur.

47. Namazda tekâsülden, tehâvünden dolayı başı açık bulundurmak mekruhtur. Tekâsülden maksat, baş örtmeyi bir ağırlık saymaktır. Tehâvünden maksat da namazda baş örtmeyi mühim bir şey saymamaktır. Halbuki bu bir sünnettir. Böyle olmayıp da bir özürden dolayı olursa, başın açık bulunması mekruh değildir. Sadece sıcaktan veya hafifletmeden dolayı başı açık bırakmak ise, mekruh görülmüştür. Bu, bir özür sayılmaz.

Bir de namazda "tezellül (tevazu) ve huşu (ALLAH korkusu, saygısı) maksadı ile başı açık bırakmakta bir sakınca yoktur" denilmiştir. Bununla beraber deniliyor ki "tezellül ve huşu, kalbî bir şeydir. O halde kalben tezellül ve huşuda bulunup başı örtmek daha iyidir." Gerçi "tezellül ve huşu maksadıyla başı açık bırakmak kalbdeki tezellül ve huşûnun bir dış alâmetidir. Bu sebeple güzeldir." diyenler de vardır. Şu kadar var ki, namaza başlarken sadece tezellül ve huşu maksadıyla başlarını açık bırakacak uyanık şahıslar pek az bulunur.

Şunu da ilâve edelim ki, biz namazlarımızı Resul-ü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in kılmış olduğu şekilde kılmakla memuruz. Nitekim:

صَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي

"Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz, namazınızı o şekilde kılınız." {(*): Buhari; Ezan:18; No:605; 1/226} hadis-i şerifi bunu ifade etmektedir. Nebiyy-i Zişan Efendimiz ise namazlarını mübarek başları örtülü olarak kılmışlardır. Bu bir âdet işi değildir. Bilakis namazda Peygamberimizin fiilî sünnetlerine uymak ve başkalarına benzemekten sakınmak meselesidir. İhramda başların açık bulunması başka bir hikmete bağlıdır. O bir mahşer hayatından numunedir. Namaz buna kıyas edilemez. İbadetlerde kıyas yapılmaz. Artık şüphe yok ki hakiki bir özür bulunmadıkça namazda başı güzel ve secdeye mâni olmayan bir başlık ile örtmek daha faziletlidir. Hattâ secde esnasında baştan düşen başlığı başa tekrar koymak daha faziletli görülmüştür. Ancak başa tekrar konulması, çok hareketin yapılmasına sebep olursa, o zaman konulmaz.

Bu husustaki mekruhluk ve daha faziletli olma durumu erkeklere göredir. Kadınlara göre ise, başlarının namazda örtülü olması mutlaka lâzımdır. Açık bulunması namazlarını bozar, sahih olmasına mâni olur.

Bu mesele, dinî kitaplarımızın bir çoğunda ve mesela el-Bahru'r-Râik ile Reddü'l-Muhtar'da geniş bir şekilde yazılmıştır.

— 244 —

48. Namaz kılanın başı üstünde veya kendisine yakın olarak ön tarafında veya kendisine yakın olmasa da sağ veya sol tarafından hizasındaki duvar veya tavan üzerine yapılmış veya asılmış heykel veya canlı bir varlığın resminin bulunması mekruhtur. Arka tarafında bulunması da tercih edilen görüşe göre mekruhtur. Fakat bunun mekruh olması nispeten azdır.

Namaz kılanın ayakları altında veya oturduğu yerde bulunan veya karşıdan uzuvları seçilemeyecek derecede küçük olan veya başları kesilmiş veya yüzleri büsbütün silinmiş veya bir ip ile örülüp bozulmuş-değiştirilmiş olan bir resmin bulunması, namaz bakımından bir mekruh olmayı gerektirmez.

Aynı şekilde kese, cüzdan gibi şeyler içindeki paralar üzerinde küçükçe bulunan resimler veya bir uzuvda döğme şeklinde resmi yapılıp elbise ile örtülen veya yüzük kaşına nakşedilip belirsiz bir halde duran resimler, namazın mekruh olmasını gerektirmez.

Canlı bir varlığa ait olmayan resimlerde de bir mekruhluk yoktur. Ağaç, bina, ay, güneş resimleri bu kısımdandır. Çünkü bunların resimlerine tapınılmamıştır. Ancak namaz kılanın zihnini meşgul edecek bir şekilde bulunurlarsa, o zaman mekruh olur.

Bir de kuştan daha küçük olan resim veya bir yerde bulunduğu halde ayaktan bakılınca uzuvları belli olmayan resim, namaz kılanın yanında bulunsa, mekruh olmaz.

49. Üzerinde canlı bir varlığın resimleri bulunan bir elbise ile namaz kılınması ve canlı bir varlığa ait resim üzerine secde edilmesi mekruhtur. Fakat böyle bir elbisenin üzerine başka elbise giyilirse, onunla namaz kılınması mekruh olmaz.

Bir de yere serili olup üzerinde böyle resimler bulunan bir serginin resimsiz olan kısmında namaz kılınması, secde edilmesi mekruh değildir.

Malûmdur ki öteden beri bir çok kavimler, ALLAH Teâlâ'nın varlığı-birliği inancını bırakıp şirke düşmüş, hayali, canlı mabudlarının resimlerini, heykellerini yaparak onlara tapınmakta, tâzim göstermekte bulunmuş, mabetlerini onlar ile doldurmuşlardır.

Bugün maddeten pek yüksek görülen bir nice milletler de hâlâ kendilerini böyle putlara tapınmaktan kurtaramıyorlar.

İslam dini ise, insanlara tevhid inancını tebliğ ve talim etmiş, müşrik kavimlerin bu putperestçe hallerini pek fazla çirkin kılmıştır. Artık ezeli, hakîm bir mabudun varlığına kesin bir şekilde inanmış ve yalnız ona ibadetle iftihar eden, övünen İslâm milletinin bu putperestlere karşı bir muhalefet nişanesi göstermesi lâzımdır. ALLAH Teâlâ'nın varlığı-birliği inancını daima belirtip ortaya koymak için mabetlerini, namaz kılacakları yerleri bu gibi taklit ve tazîmi çağrıştıracak şeylerden beri bulundurmaları, yapılması gerekli dini bir vazifedir.

Gerçi hiç bir müslümanın bu gibi resimlere, heykellere tapınmak hatırından geçmez. Fakat şu putperest milletlere karşı bir muhalefet eseri göstermek ve zihni az çok meşgul edecek şeylerden namazgâhımızı berî bulundurmak, dinimizin yüksek hikmetleri gereğidir.

50. Mekruh olan namazların bir kısmı imamet ve cemaat bahsinde, bir kısmı da kıraat ve namaz vakitleri bahsinde ve diğer bahislerde yeri geldikçe geçmiştir.

— 245 —

51. Yanılmaksızın ve sehiv secdelerini gerektirmeksizin tahrimen mekruh ile eda olunan namazların iade edilmesi vacibtir. Fatiha'yı şerife yerine kasten başka âyeti celîle okunarak kılınan namaz gibi.

Tercih edilen görüşe göre bir mekruhla beraber kılınan evvelki namaz ile farz ve benzeri eda edilmiş, iade edilerek kılınan namaz da tamamlayıcı durumda bulunmuş olur.

NAMAZI BOZUP BOZMAYAN ŞEYLER

475- Fesad bozulma, ifsad da bozma demektir. Karşıtları salah = sıhhat ile ıslahtır, ibadetlerde fesat ile butlan birdir. Fasit olan bir ibadete batıl da denir. Bir şeyi bozan, salâh dairesinden çıkaran, sahih olmaktan mahrum bırakan şeye de müfsid denir. Çoğuluna da Müfsidat denir.

Bir namaz, şartlarından veya rukûnlardan biri bulunmadığı takdirde fasit olacağı gibi, bu şartlar ve rukûnlar dairesinde başlanıldıktan sonra bazı şeylerin bulunmasından dolayı da fasid olabilir. Namazı böyle ifsad eden şeylere «Müfsidat-ı salât = namazı bozan şeyler» adı verilir. Bunların bir kısmı önceden yeri geldikçe yazılmıştı.

Biz burada şartları ve rukûnları dahilinde başlanılmış bir namazı ifsad edecek şeylerin başlıcalarını yazacağız. Şöyle ki:

1. Namazda -iki harften ibaret olsa bile- söyleyenin işiteceği derecede namaza aykırı bir söz söylemek namazı bozar. Bu hususta kasıt ile yanılma, unutmak ile uyuklama ve hata halleri müsavidir.

2. Bir hastalıktan veya bir malın veya arkadaşın kaybı gibi bir musibetten dolayı harfler oluşacak şekilde, sesle ağlamak veya "ah, uh, eh" diye inlemek, "ah, of" çekmek, yahut bir toza üflemek veya bir şeyden bezginlik göstermek için "uf, tuh" demek namazı bozar.

ALLAH Teâlâ'nın korkusundan veya cenneti, cehennemi hatırlamaktan dolayı ağlamak, ah çekmek ve inlemek ise, namazı bozmaz. Kendisini tutamayacak derecede şiddetli hastalıktan dolayı bir ah ve inleme de namazı bozmaz.

3. Cemaattan biri, imamın okuduğu Kur'an-ı Kerim hoşuna giderek ağlasa veya "Evet" dese bakılır; eğer bu, bir huşu eseri ise, namazı bozulmaz. Fakat sadece nağmenin güzelliğinden dolayı hoşlanma neticesi ise, bozulur.

4. Bir özür, makbul bir maksat sebebi ile olmaksızın tenahnuhte bulunmak, yani "eh" diye boğazı tahrik etmek, namazı bozar. Fakat zorlanmadan tabii olarak meydana gelen bir tenahnuh, bir özür teşkil ettiğinden namazı bozmayacağı gibi, sesi düzeltmek ve güzelleştirmek için veya namazda bulunduğunu bildirmek için veya

— 246 —

kendi imamının bir kıraat hatâsını düzeltmek için yapılan bir tenahnuh da, dinen geçerli bir maksada dayandığından -sahih olan görüşe göre- namazı bozmaz.

5. Aksıran kimseye namazda, "Yerhamukellah" denilmesi veya başkasının "Rahimekellah" demesi üzerine, namazda "Âmîn" denilmesi, namazı bozar. Ama aksıranın kendisi için "Yerhamukellah" demesi, namazı bozmaz.

Aynı şekilde aksıran kimseye hamd etmesini hatırlatmak için namazda "Elhamdülillâh" denilmesi, en sahih olan görüşe göre namazı bozmaz. Çünkü bunun bu hususta cevap olması örf ve adet haline gelmiş değildir. Bu yalnız bir zikirden ibaret kalmış olur.

6. Namazda "ALLAH" ismi celîli işitilmekle "Celle celâlüh" denilse veya Nebiyyi Ekrem (S.A.V) Efendimiz'in ismi şerifi işitilmekle "Sallallahü aleyhi vesellem" denilse bakılır; eğer bununla bir cevap kastedilmiş ise, namaz bozulur. Fakat sadece bir hamd-ü sena, bir salât-ü selam kastedilmiş ise, bozulmaz. Çünkü bu, namaza aykırı olmayan bir zikir olmuş olur.

7. Namazda meydana gelen şeytanî bir vesveseden dolayı: " لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ " denilse bakılır; eğer bu vesvese uhrevî bir şey hakkında ise, namaz bozulmaz. Fakat dünyevî bir şey hakkında ise, bozulur. Çünkü vesvese bir elemdir. Bu halde dünyevî bir elemden dolayı bu "lahavle" sözü söylenilmiş olur.

8. Namaz kılan, kendisini çağıran veya içeriye girmek için müsaade isteyen bir kimseye namazda bulunduğunu anlatmak için "Elhamdülillâh" veya "SübhanALLAH" dese veya okuyuşunu aşikâr yapsa, bununla namazı bozulmaz.

9. Kur'an-ı Kerim'de veya hadîs-i şerifte bulunan bir duayı namaz içinde okumak, namazı bozmaz. Namazda:

"ALLAH'ümme ekrimni = Ey ALLAH'ım! Bana ikramda bulun!", "ALLAH'ümme en'im aleyye = Ey ALLAH'ım! Bana ihsanda bulun.", "ALLAH'ümme aslih emri = Ey ALLAH'ım! İşimi düzelt.",

"ALLAH'ümmerzukni'l-afiyete = Ey ALLAH'ım! Bana afiyet ihsan eyle.",

"ALLAH'ümmağfirli velivâlideyye ve li'l-mü'minine ve'l-müminat = Ey ALLAH'ım! Beni, anne ve babamı ve bütün kadın erkek müminleri mağfiret eyle." denilmesi gibi. Fakat:

"ALLAH'ümmağfir liammî = Ey ALLAH'ım! Amcamı mağfiret eyle",

"ALLAH'ümmağfir lihalî = Ey ALLAH'ım! Dayımı mağfiret eyle." gibi bir dua namazı bozar.

Çünkü böyle bir dua Kur'an'da ve hadîste mevcut değildir.

10. Namazda insanların konuşmalarına benzer bir tarzda dua edilmesi ve halktan istenilmesi mümkün olan bir şeyin Hak Teâlâ'dan istenilmesi, namazı bozar. "ALLAH'ümme at'imnî lahmen = Ey ALLAH'ım! Bana et yedir.", "ALLAH'ümmakzi deynî = Ey ALLAH'ım! Borcumu öde." "ALLAH'ümmerzuknî zevceten = Ey ALLAH'ım! Bana bir eş ihsan eyle." diye dua edilmesi gibi.

11. Namazda bir kimseye dili ile selâm vermek veya başkasının selâmını dili ile almak veya musafeha suretiyle selâmlaşmak, namazı bozar. Hatta «Aleyküm» denilmese ve selâm yanılarak alınmış olsa bile.

— 247 —

12. Namazda el ile veya baş ile selâm alınsa veya sorulan veya istenilen bir şey için baş ile, göz ile veya kaş ile işarette bulunulsa, namaz bozulmaz. Fakat bir namaz kılana "ileri git" veya "yanında namaz kılacak kimseye yer ver" denilip, o da bu emir üzere harekette bulunsa, namazı bozulur. Çünkü namaz içinde ALLAH Teâlâ'dan başkasının emrini yerine getirmiş olur. Fakat kendi kendisine biraz çekilerek safa sokulacak kimseye yer vermesi, namazı bozmaz.

13. Çok hareket namazı bozar. Az hareket bozmaz. Şöyle ki, namaza ve namazı düzeltmeye ait olmayan ve çok hareket sayılan her hareket, namazı bozar. Çok hareket odur ki; onu yapanı dışarıdan gören, onun namazda olmadığından şüphelenmez. Karşılığı az harekettir ki, onu yapanı gören, onun namazda olup olmadığında şüphelenir.

Meselâ bir namaz kılan, yerden bir taş alarak kuşa veya benzerine atacak olsa, namazı bozulur. Çünkü bu hareketi, çok kabul edilen bir harekettir. Fakat yanında bulunan bir taşı bir eliyle atacak olsa, bozulmaz. Zira bu, az bir harekettir. Şu kadar var ki, namaz içinde başka bir şey ile uğraşmış olacağından dolayı günahkar olmuş olur.

14. Bir kimse namazda kendi imamından başka bir şahsın okuduğu Kur'an'daki yanlışlığı düzeltse, takıldığı yeri söylese, namazı bozulur. Çünkü bu, bir öğretme ve öğrenme sayılır. Öğretme ve öğrenme ise, çok bir harekettir. Fakat kıraat kasdı ile okuyup da bunun neticesinde o şahıs için takıldığı yer açılmış olsa, namazı bozulmaz.

Aynı şekilde kendi imamının takıldığı yeri söylese namazı bozulmaz. Hatta imam, namaz caiz olacak miktar kıraatte bulunmuş olsa bile. Çünkü bunlar aynı namazı düzeltmeye aittir. Halbuki namaz kılan bir kimse, kendisiyle beraber aynı namazda bulunmayan bir kimsenin söylemesiyle takıldığı yeri açarsa, namazı bozulur. Çünkü bu, bir öğrenme sayılır.

15. Bir kimse namazda vücudunu bir kere veya peşpeşe iki kere veya başka başka rekatlarda birer, ikişer kere kaşısa, namazı bozulmaz. Fakat bir rekatta birbiri ardınca üç defa kaşısa, bozulur.

Şu kadar var ki, bir uzvunu elini tekrar kaldırmadan birkaç defa kaşıması bir defa kaşıma sayılır.

16. Namazda özürsüz yere birbiri ardınca hiç durmadan en az üç adım atmak, namazı bozar. Aynı şekilde bir şahsın çarpması üzerine namaz kılınan yerden iradesi dışında üç adım kadar yürümek de namazı bozar. Namaz kılınan yerden tutulup çıkarılmak takdirinde de hüküm böyledir.

17. Namazda bir çok kere olmaksızın bir el ile, baştan sarığı veya başlığı kaldırıp yere koymak veya bunları yerden kaldırıp başa koymak, namazı bozmaz. Fakat bunları yerden kaldırıp başa konulması, çok hareketle olursa, namazı bozar.

18. Namaz kılanın bir kimseye bir el ile veya bir kamçı ile vurması, namazı bozar. Çünkü bu, çok bir harekettir. Fakat hayvan üzerinde namaz kılanın bu

— 248 —

hayvana peşpeşe üç defa vurması, namazını bozarsa da, bir veya iki defa vurması bozmaz. En sahih olan görüş budur.

Aynı şekilde hayvanın yürümesi için bir ayağı bir-iki kere vurmak, namazı bozmaz. Fakat iki ayağı vurmak bozar. İki ayak, iki el yerinde bulunmuş olur.

19. Namazda iken hayvana binmek, namazı bozar, hayvandan inmek bozmaz.

20. Namaz içinde bir ayakkabıyı iki el ile giyinmek, namazı bozar. Fakat ayakkabılarını ayaktan kolayca çıkarıvermek, namazı bozmaz.

21. Bir kimse, namazda yanılarak veya kasten az-çok birşey, meselâ bir tane buğday yese veya bir damla su içse veya gözüne sürme çekse veya bedeninden bir uzvuna veya saçlarına bir yağ sürse veya başının veya sakalının tüylerini tarasa veya örse namazı bozulur. Çünkü bunlar, birer çok harekettir. Fakat bir elinde bulunan bir yağı veya benzerini diğer eline almaksızın başına veya başka bir uzvuna sürse, bununla namazı bozulmaz. Zira bu, az bir harekettir.

22. Namazda çocuğu alıp süt vermek, namazı bozar. Çocuk namaz kılmakta bulunan bir kadının memesini kendi kendine tutup emecek olsa, bakılır; eğer süt çıkmaksızın bir iki defa emmiş olursa, namaz bozulmaz. Fakat süt çıkarsa veya süt çıkmaksızın iki defadan fazla emerse, namaz bozulur.

23. Namaz içinde bulunan bir erkeğin namazı, kendisini hanımının öpmesiyle veya okşamasıyla bozulmaz. Ancak o erkeğin şehveti meydana gelirse, o zaman bozulur. Fakat bir kadının namazı, kendisine kocasının şehvetle dokunmasıyla veya şehvetle olsun olmasın, öpmesiyle bozulur. Çünkü cinsel yaklaşma hususunda kocanın faaliyeti asıldır.

24. Bir kimse, namazda iken gözüne dokunan bir kitaba yalnız baksa veyahut ne yazılmış olduğunu anlamak için şöyle bir bakacak olsa, sahih olan bir görüşe göre namazı bozulmaz. Fakat karşısında bulunan bir Mushaf-ı şerif'ten yahut yazılı olan bir mihrabdan Kur'an-ı Kerîm âyetlerini okuyacak olsa, bakılır; eğer okuduğu âyetler, zaten ezberinde ise, namazı bozulmaz. Fakat ezberinde değilse en az bir âyet okuyunca bozulur. Çünkü bu, bir öğrenme demektir.

Bu mesele, İmam-ı A'zam'a göredir. İmameyn'e göre bununla da namaz bozulmaz. Şu kadar var ki, böyle bir okuma mekruhtur. Bunda ehl-i kitaba bir benzeyiş vardır.

25. Sadece kalbî olan kuruntular, fiiller, namazı bozmaz. Bu sebeple bir kimse, namaz içinde diliyle söylemeksizin fikriyle bir şiir, bir hutbe tertib edecek olsa, çirkin bir iş yapmış ve günaha girmiş olur. Çünkü kalbi namazda başka şeyler ile uğraşmış bulunur. Yine de bununla namazı bozulmaz.

26. Namaz kılan bir kimse, kaç rekat namaz kıldığına dair olan bir suale cevaben bir elinin bir, iki veya üç parmağıyla işaret edecek olsa, namazı bozulmaz. Ve üç kelimeden az olmak üzere bir yazı yazsa, namazı bozulmaz. Ancak bakanlara namazda bulunmadığı zannını verecek tarzda olursa, o zaman bozulur.

— 249 —

27. Cemaatle namaz kılan kimse, bir özür sebebiyle diğer bir görüşe göre özür bulunsun bulunmasın kıble tarafına veya sağ veya sol tarafa yahut kıbleden yüzünü çevirmeksizin arka tarafa bir rukün miktarı dura dura birer saf kadar gitse, mescitten çıkmadıkça veya kırda ise, saflardan ayrılmadıkça namazı bozulmaz. Çünkü mescitte ve sahrada safların bulunduğu yer, tek bir yer hükmündedir. Bu sebeple kırda namaz kılanın ön tarafında saf bulunmazsa secde yerini geçmesiyle namazı bozulur. Nitekim tekbaşına namaz kılan kimsenin de secde yerini geçmesiyle namazı bozulur. Kadınlar hakkında evleri bir görüşe göre mescit, diğer bir görüşe göre de kır hükmündedir.

28. Ağız dolusundan noksan olan bir kusuntu, tutulmasına imkân bulunmayıp da tekrar içeriye gitse, bununla namaz bozulmaz.

29. Namaz kılan bir kimse, göğsünü özürsüz kıbleden döndürse, namazı bozulur. Fakat bir uzvundan kan çıkmadığı halde, kan çıkmak gibi bir sebeple abdestinin bozulduğunu zannedip de kıbleye arka çevirecek olsa, mescitten çıkmadıkça, namazı bozulmaz. Ancak imam olup yerine başkasını geçirmiş olursa, o zaman namazı bozulur.

30. Namaz içinde bulunan kimseden burun kanaması veya kusuntu gibi elinde olmayan ve bu sebeple «hades-i semavî» denilen abdesti bozacak birşey meydana gelse, serbesttir. Dilerse abdest alıp namazını yeniden kılar. Buna «isti'naf-ı salât = namaza yeniden başlamak» denir. Daha faziletli olan da budur. Ve dilerse namaza muhalif bir şey ile asla uğraşmaksızın en yakın yerdeki su ile abdest alır. Tek başına namaz kılan ise, bu abdest aldığı yerde veya evvelce namaza başlamış bulunduğu yerde namazının kalan kısmını tamamlar. İmama uymuş ise, evvelki yerine dönüp orada namazını tamamlar. İmama uymanın sahih olmasına manî olacak bir yerde durup orada imama tekrar uymaz. Ancak cemaatle namaz kılınıp bitmiş olursa, o halde tek başına namaz kılan gibi hareket eder. Buna da «bina-i salât = geri kalan namazın kılınması» denilir.

Böyle bir kimse, abdest almak için yakın suyu bırakıp uzağa gitse veya gidip gelirken Kur'an okusa veya bu esnada avret yeri açılsa, artık namazını bina edemez, yeniden kılması lâzım gelir.

Lâhik bahsine (Madde: 305 ve devamına) da müracaat!...

31. Namazı bozulan bir imamın yerine başkasını geçirmesi icma ile caizdir. Şöyle ki, bir imam, namaz esnasında burnu kanamak gibi elinde olmayan bir sebeple abdesti bozulsa, cemaatten imamlığa ehil bir şahsı işaretle veya elbisesindan tutarak mihraba geçirir, imam ile beraber yalnız bir kimse bulunmuş olsa, bu kimse imamlığa ehil ise, yerine geçmesi kesinleşmiş olur. İmam, böyle birini yerine geçirmeksizin mescitten çıkınca veya sahrada ise, safları geçince cemaatın namazı bozulur. İmam tek başına namaz kılan kimse hükmünde kalır, dilerse abdest alıp namazına devam eder, dilerse namazını yeniden kılar. Cemaatta bu konuda bilgisizlik çok olunca, bu yerine geçirme yönüne gidilmeyip namazın

— 250 —

yeniden kılınması daha faziletlidir. Aksi takdirde namazın bozulmasını gerektiren bâzı yanlış hareketlerin meydana gelmesi muhtemeldir.

32. Dişlerin arasında kalmış olan bir şey, namaz içinde yutulsa bakılır; eğer en az bir nohut miktarı ise, namazı bozar, bundan noksan ise, bozmaz.

33. Ağızda bulunan bir şeker parçasının, namazda çiğnenmediği halde tadı boğaza gitse, namazı bozar. Fakat namazdan evvel yiyilmiş bir yemeğin ağızda kalmış olan tadı, namaz içinde tükürükle boğaza gitse, bununla namaz bozulmaz.

34. Namazda sakız veya hindistan cevizi gibi birşey, peşpeşe üç kere çiğnenecek olsa, yutulmasa bile namaz bozulur. Fakat çiğnenmediği halde bunun pek küçük bir parçası boğaza gidecek olsa, bundan namaz bozulmaz.

35. Namaz içinde meydana gelecek bir bayılma veya çıldırma ile namaz bozulur.

36. Dört rekatlı bir namazı bilmemesi sebebiyle iki rekat zannederek birinci ka'de (oturuş)u müteakip selâm veren kimsenin namazı bozulur. Yatsının farzını teravih, öğlenin farzını cuma veya sabah namazı zannederek birinci ka'dede selâm verilmesi de böyledir. Fakat yanılarak böyle bir selâm ile namaz bozulmaz, (kalkılıp namaza devam edilir, sonunda da sehiv secdesi yapılır).

ISKAT-I SALÂT (NAMAZ BORCUNU DÜŞÜRME) MESELESİ

476- Kazaya kalmış beş vakit farz namazlarıyla vitir namazlarının affedilmesi ümidi ile yapılan bir sadaka verme muamelesine «ıskat-ı salât» denilmektedir. Şöyle ki, bir mükellef, bu namazları -ima ile olsa bile- eda ve kazaya gücü varken eda ve kaza etmeksizin vefat etse, bunların ıskatı için, yani bunların uhrevî mesuliyetinden kurtulabilmesi ümidiyle, onun adına sadaka verilebilmesi için malının üçte birinden vasiyette bulunmuş olması lâzımdır. Bu takdirde mal varlığının üçte birinden namaz fidyesi verilerek kendisinin ilâhî affa nail olması Cenab-ı Hak'tan niyaz edilir.

477- Iskat-ı salât için bir şey vasiyet etmemiş olan bir ölünün velisi, yâni mükellef olan vârislerinden biri tarafından bağışlanan bir mal ile de bu ıskat-ı salât muamelesi yapılabilir. Ölünün bu yüzden affa nail olacağı ALLAH'ü Teâlâ'dan ümit edilir.

Fakat varisleri dışında bir kimse tarafından yapılacak böyle bir bağışın bu hususda kâfi olup olmadığında ihtilâf vardır. Her halde böyle bir kimse tarafından ölü adına verilecek bir bağışın da ölüye sevabı ulaşır.

478- Bir kimse hastalığı zamanında olsa da kazaya kalmış namazlarını iskat için fidye, sadaka veremez. Çünkü bunları kaza etmesi muhtemeldir. Bu fidye hiçbir vakit, kesinlikle namaz yerine geçerli olamaz. Fakat bunu kazaya muvaffak olamayacağını düşünerek vasiyette bulunursa bu vasiyeti, vefatında varisi var ise, geriye bıraktığı malının üçte bir miktarından, varisi yok ise, tamamından yerine getirilir.

— 251 —

479- Iskat-ı salât hususunda ölünün miladi yıl itibarıyla hayatı dikkate alınır. Şöyle ki, ölü, erkek ise, on iki, kadın ise, dokuz yaşından sonraki yaşayış müddeti hesap edilir, bu müddet içinde namazlarını kılmış, muhafaza etmiş olsa da bunların kılınmasında noksanlar bulunması korkusu ve düşüncesiyle bütün bu müddet için fidye verilmesi tercih edilir.

Meselâ bir erkek ölünün yaşadığı süre yetmiş sene olsa, bunun elli sekiz senesi için her bir namaz karşılığı, bir fitre miktarı fidye verilir.

480- Namaz fidyesi için tahsis edilen para muayyen müddet için yeterli olmadığı takdirde, bu para çoğunlukla on fakire devir suretiyle verilebilir. Bir fakire veya bir kaç fakire de bu şekilde verilebilir.

Meselâ altmışiki yaşında vefat eden bir şahsın elli senelik hayatı için devir yapılmak istense, fıtır sadakası miktarı, elli kuruş, tahsis edilen fidye parası da doksan lira olsa, bir aylık devir yapılır. Şöyle ki:

Vitir ile beraber bir aylık namaz otuz gün itibarı ile yüz seksen vakit eder. Bunun fidyesi de doksan lira eder. Elli senede ise, 600 ay mevcuttur. Bu halde bu doksan lira on fakire veya bir kaç fakire altı yüz defa devredilir. Şayet bu para 180 lira olursa, üç yüz defa devir yeterli olur. 45 lira olduğu halde ise, bin iki yüz defa devre lüzum görülür. Kısacası devir miktarı, tahsis edilen paranın miktarına göre değişir.

481- Fidyenin devri hususunda acele davranılmamalı, tam usulüne göre temlik (vermek) ve temellük (almak) muamelesi yapılmalıdır. Şöyle ki, ölünün velisi, yani mükellef varisi, fidyeyi fakire verirken "falâncanın oğlu falâncanın namaz keffareti olmak üzere bunu al" deyip, fakire hakikaten malı olmak üzere vermeli, fakir de bunu "kabul ettim" deyip aldıktan sonra kendi rızası ile o veliye hibe ve teslim etmeli, veli de hibeyi kabul edip aldıktan sonra yine bu usul üzere o fakire veya başka bir fakire vererek kazaya kalan namazlara denk gelecek şekilde devri yapıp bitirmelidir.

Böyle bir paranın fakire bağışlanması, fakirin de fedakarlık göstererek bunu bağışlayana hibe etmesi, artık kaçırdığını, yapamadığını telafi etmeye gücü ve imkanı kalmamış olan bir din kardeşinin uhrevî mesuliyetini azaltmak gibi pek hayırlı bir maksada yönelik olduğundan, bu büyük bir şefkat ve din kardeşliği nişanesidir.

~"Bebehâ nedihend, Bebehâne dihend"

~"Parası ile vermiyorlar, bir bahane ile veriyorlar"

vecizesini unutmamalıdır.

482- Devir muamelesini, ihtilâftan kurtulmak için ölünün bizzat velisi yapmalıdır. Bunu bizzat yapamazsa, yerine bir şahsı bu hususta daimi bir velayet ve risalet (vekalet) yoluyla tayin etmelidir. Artık o şahıs, verilecek parayı o veli adına fakire vermeli, ve o parayı fakir tarafından o veli adına onun bir elçisi sıfatıyla hibe olarak kabul eylemelidir. Böyle olmazsa, o kimsenin bu parayı temlike (vermeye) ve veli adına temellüke (almaya) yetkisi olamaz.

— 252 —

Varis olmayan bir kişi de, ölü adına bağış yaparak namaz fidyesini verebileceği görüşünde olan bazı fıkıh alimlerine göre ise, böyle daimî bir vekâlet ve risalete ihtiyaç yoktur. Başlangıçta fidyeyi vermeye veli tarafından vekil edilen kimse, bunu fakire verir ve fakirin kendisine yapılan hibesini kabul ederek, bunu kendi tarafından ölü adına fakire tekrar verir. Bununla beraber birinci görüş tercih edilmiştir. Devirden sonra velinin veya vekilinin elinde hibe suretiyle kalan paradan kendileriyle devir yapılan fakirlere kalplerini hoş edecek miktar bir şey verilir, geriye bir miktar kalırsa o da başka fakirlere sadaka olarak verilir. Şayet bu para yerine ziynet eşyasından, meselâ mücevherlerden bir şey konulmuş olsa, bunun kıymeti hakkında bu sadaka verme muamelesi yapılır.

483- Namaz fidyesinden sonra oruç keffareti, sonra kurban keffareti, sonra yemin keffareti için tekrar devir yapılır. Bozulup kaza edilmemiş, nafile namazlar ve adak yapılıp da eda edilmemiş adak namazları ve kurbanları adına da bir miktar devir yapılır. Hattâ yapılmamış tilâvet secdesi de bir vakit namaz gibi sayılarak bundan dolayı da fidye verilir. Namaz fidyesinin hepsini bir fakire bir günde vermek caizdir. Yemin keffareti ve oruç keffareti fidyeleri ise, böyle değildir. (Oruç ve yemin keffareti bahislerine de müracaat)

484- Namaz fidyesinin vasiyet edilmesi, bunun vârisler tarafından bağışlanarak yapılmasından daha iyidir. Bir de bu fidye, daha ölü defnedilmeden yapılmalıdır. Uygun olan budur. Bununla beraber defnedildikten sonra yapılması da caizdir. Ölünün velisi onun adına kazaya kalmış namazlarını kılamaz, oruçlarını tutamaz. Fakat bu gibi ibadetlerin sevabından ölmüş bir müslümana hediye edilebilir. Bundan ölünün istifade edeceği ALLAH'ü Teâlâ'nın rahmetinden beklenir.

485- İma ile de namaz kılmaktan âciz bulunan bir hasta, bu hal üzere vefat edecek olsa, bu hastalığı müddeti içinde kılamamış olduğu namazlar için vasiyette bulunması icap etmez. Çünkü bunları kaza ile mükellef olacak bir zamana ermemiştir. Bu sebeple bunlar, üzerine yapılması gerekli bir vazife olmamıştır ki, fidye verilmesi yönüne gidilsin.

486- Namaz fidyesi hakkında açık bir nass (ayet kerime ve hadis-i şerif) ve icma yoktur. Bu usül, nass ile sabit olan "oruç fidyesi"ne kıyas yolu ile de kabul edilmiş değildir. Bilakis bu, bir ihtiyat eseridir ve Hanefî müçtehitleri bunu güzel görmüşlerdir. Bunun mutlaka kazaya kalmış namazlar yerine geçeceği iddia edilemez. Şu kadar var ki, böyle bir fidye vasiyeti bir pişmanlık eseridir, bir tevbe-istiğfar nişanesidir, bunun vâris tarafından bağışlanarak yapılması da bir şefkat, bir hayırseverlik alâmetidir, kazaya da artık imkân kalmamıştır. Bu sebeple bunun kabul edilmesi ALLAH Teâlâ'nın rahmetinden umulmaktadır.

Bu sebeple bu usül, bazılarının zannettikleri gibi daha sonraki devirlerde Merhum «İmam Birgivî» tarafından ileri sürülmüş bir şey değildir. Bilakis Hanefi mezhebine ait yazılmış en eski kitaplarda da bu şekilde yazılı bulunmuştur.

— 253 —

Mesela deniliyor ki, fidye ile oruç borcunun düşeceği hakkında nass vardır. Namaz da Hanefi fıkıh alimlerinin istihsanına {(*): Açık olan kıyası bırakıp insanların ihtiyacına daha uygun olanı almaktır. İstihsan, Fıkıh Usulü'nde bir delildir.} göre oruç gibidir ve oruçtan daha mühimdir. Bu sebeple kazasına imkân kalmamış olan namazlardan dolayı da fidye verilerek ilâhî affın gelmesini niyazda bulunmak, ihtiyatlı bir iş olmak üzere uygundur.

487- İmam Muhammed Şeybanî (Rahmetullâhi aleyh), "Ziyadat" adındaki kitabında "Namaz fidyesi, inşaallahü Teâlâ yeterli olur." Demiştir. Demek ki bunun af ve mağfirete bir vesile olacağı ALLAH Teâlâ'dan umuluyor. Yoksa bu hususta kesin bir nass yoktur. Eğer bu fidye namazların yerine geçeceği bir nassa veya bir kıyasa dayanmış olsaydı, böyle "ALLAH'ın dilemesi"ne bağlama yönüne gidilmezdi, (yani inşaALLAH denilmezdi.)

Fahr'ül-İslâm Pezdevî'nin Usul kitabı'nda da deniliyor ki: "Namaz hakkında fidyenin caiz olmasına, yani namaza karşılık olup yerine geçeceğine oruç hakkında hükmettiğimiz gibi hüküm veremeyiz. Ancak namaz hakkında fidyenin kabulünü ALLAH Teâlâ'nın fazl-ü kereminden bekleriz. İbn'ül-Hümam gibi içtihat mertebesine erişmiş bir alimin de Fethu'l-Kadir'deki ifadesine göre: "Namaz, Hanefi alimlerinin istihsanı ile oruç gibidir. Madem ki oruç ile fidye = yemek yedirmek arasında bir benzerlik dinen sabit olmuştur, bu sebeple bu benzerlik namaz ile fidye arasında da sabit olabilir. Eğer böyle bir benzerlik var ise, arzu edilen netice meydana gelmiş olur. Yoksa namaz fidyesi, bir bağış ve ihsandan ibaret kalır. Bağış ve ihsan ise, günahların giderilmesine sebep olur. Nitekim bir ayeti kerimede:

اِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّآتِ

"Muhakkak ki iyilikler kötülükleri (günahları) giderir." {(*): Hud suresi: 114} buyrulmuştur.

488- Fıkıh kitaplarımızdan Kuhistanî'de deniliyor ki: "Eğer ölü, namaz fidyesi ile vasiyette bulunmamış ise, velisinin bağışlaması caizdir. Bunun dinen çok güzel bir iş olduğunda ihtilaf yoktur. Bunun sevabı ölüye ulaşır."

Gerçi hiçbir vakit, namaz fidyesi ile namaz borçlarımızın ödenmiş olacağını iddia edemeyiz. Fakat acizane verilecek sadakalardan dolayı da ALLAH'ın rahmetine nâil olmaktan ümidimizi kesmeyiz. Hiçbir hayır ve ihsan, ALLAH katında zayi olmaz, verilen sadakalardan ve yapılan vakıflardan dolayı mü'minin amel defterine daima sevap yazılır, durur.

489- Bir ölünün geriye bıraktığı mal varlığından vasiyeti bulunmadığı takdirde varisleri, fidye vermeye mecbur değildir. Hele vârisler fakir olurlarsa bir

— 254 —

örf ve âdet veya bir mürüvvet düşüncesiyle bunları fidye vermeye yönlendirmek doğru olamaz. Bilhassa vârisler arasında çocuklar, yetimler bulunursa, bunların hisselerinden fidye verilmesi asla caiz olmaz.

Bir de kendileriyle devir yapılacak fakirler arasında çocuk, bunak, deli, zengin ve gayrimüslim bulunmaması lâzımdır. Bu hususlara dikkat etmelidir.

MESCİDLERE AİT HÜKÜMLER

490- Mescid, İslâm mabedlerine verilen bir isimdir. Lugatta "secde edilecek yer" demektir. Çoğulu «mesacid"dir.>Mescitlerin büyüğüne "Cami» denir, çoğulu "Cevami"dir.

Mescidler, ALLAH Teâlâ'ya ibadet için yapılmıştır. Bu sebeple her mescidin büyük bir şeref ve fazileti vardır. Bu şerefe işaret için her mescide «Beytullah» denilir.

Bu sebeple mescidlere tazim edilir. Mescidlerde kimsenin dilediği gibi tasarruf hakkı yoktur. Bir mescid, kıyamete kadar mesciddir. Mescidlere hürmetsizlik, mescidlere tecavüz, Hak Tealâ'nın hukukuna tecavüz demektir ki, uhrevi mesuliyeti pek büyüktür.

491- Bir mescidin içerisi, arsası mescid olduğu gibi göğe kadar olan bütün üst tarafı da mescid hükmündedir. Bu sebeple mescidlerin içlerinde yapılması mekruh, yasak olan şeyler, bunların üstlerinde de mekruhtur.

492- Mescidlerin «fina-i mescid» denilen etrafı da, yani kendilerine bitişik olup aralarında yol bulunmayan sahalar da namaz hususunda mescid hükmündedir. Bu sebeple oralardan imama uymak sahihtir. Hatta saflar oralara kadar varmamış olsa bile. Fakat diğer hususlarda mescid hükmünde değildirler, oralardan geçip gitmek, oralara abdestsiz olarak girmek caizdir.

Bayram ve cenaze musallaları = namazgahları da yalnız namaz hususunda mescid hükmündedirler.

Bir kimsenin kendi evinde kendisi için mescid edindiği yer hakkında ise, mescid hükmü asla geçerli olmaz.

493- Mescidlerin en faziletlisi, evvelâ Mescid-i Haram, yani Kâbe-i Muazzama ile çevresindeki mescid sahası, sonra Medine-i Münevvere'deki Mescid'ün-Nebî (A.S), sonra "Beyt'ül-Makdis mescidi (Mescid-i Aksa), sonra Kuba mescidi'dir. Daha sonra en eski olan, daha sonra da en büyük olan mesciddir.

(Malikiler'e göre mescidlerin en faziletlisi, evvelâ Mescidü'n-Nebi'dir, sonra Mescid-i Haram, sonra Mescid-i Aksa'dır, bunlardan sonra bütün mescidler müsavidir. Şu kadar var ki, yakın olan mescidde namaz kılınması, komşu olma hakkına riayet etmekten dolayı daha faziletlidir.)

— 255 —

494- Bir kimsenin kendi mahallesi veya kabilesi mescidinde namaz kılması, diğer mescidlerde namaz kılmasından daha faziletlidir. Hatta diğer mescidlerin cemaatleri çok olsa bile. Şu kadar var ki, imamı daha takva, fıkıh ilmini daha çok bilen bir mescidde namaz kılınması daha faziletlidir. Bu hususta Mescid-i Haram ile Mescid-i Nebi, şüphe yok ki müstesna bir özelliğe sahiptirler. Bunlarda kılınan namazların sevapları kat kat daha fazladır.

495- Bir mescid insanlara dar gelecek olsa, yanındaki yer, sahibinden kıymeti ile satın alınarak mescide katılır. Hatta sahibi razı olmasa bile. Çünkü buna umum halkın ihtiyacı bulunmuş olur. Ve böyle bir mescid veya cami, daha sonra inşaat mühendisleri ve mimarlardan oluşan bilirkişilerin tahmin ve ifadelerine göre çok genişlemiş bir hale gelince, içinde Cuma ve Bayram namazları kılınabilmesi için Veliyyülemir'den tekrar izin alınması lâzım gelir.

496- Bir kimse, ALLAH Teâlâ'nın rızası için yapmış olduğu mescidin idaresine, tamirine, donanım ve aydınlatılmasına ve ehil ise, müezzinliğine, imamlığına başkalarından daha fazla hak sahibidir. Kendisinden sonra da evlâdı, aşireti başkalarından daha layıktır. Bunlar müezzinliğe, imamlığa ehil olmayınca, bu hususta görüş ve yetki, kendilerinindir. Diledikleri münasip kimseleri müezzin ve imam tayin edebilirler. Şu kadar var ki, bu tayin hususunda vakfeden ile mahalle halkı arasında ihtilâf olursa, bakılır; eğer vakfedenin tercih ettiği şahıslar, daha ehil veya halkın tercih ettiği şahıslara müsavi ise, vakfedenin seçtiği tercih olunur. Yoksa halkın seçtiği tercih edilir.

497- Bir mescidin duvarlarını, kubbesini bir takım nakışlar ile, yaldızlar ile süslemekte bir sakınca yoktur. Lâkin sade bir halde bulunması daha iyidir. Özellikle kıble tarafının dikkati çeken ince, nefis nakışlar ile süslenmesi, namaz kılanların gözlerini alarak kalplerinin huzuruna mani olacağı için mekruh görülmüştür.

Bununla beraber bir kimse, bir mescidi kendi malından süsleyebilir. Fakat vakıf yetkilileri, bu gibi nakışları, süsleri vakfın malından yapamaz, yaparsa parasını öder. Çünkü bunlar mescidin binasına, devamına ait şeyler değildir. Ancak gelir fazlasının zalim kimselerin eline geçip zayi olacağından korkulursa, o zaman yapabilir.

498- Mescidlerin kandilleri, gecenin en fazla üçte birine kadar yakılabilir, bunlardan fazla yakılamaz, vakfa tecavüz olur. Ancak vakfeden şart etmiş olursa veya yakılması örf ü adet haline gelmiş bulunursa o zaman yakılabilir.

499- Mescit içinde kuyu kazılmaz. Eskiden beri mevcut ise, hali üzere bırakılır. Mescit içinde abdest de alınamaz. Ancak abdest için hazırlanmış bir yer bulunursa o zaman alınabilir.

500- Görevli imam ve müezzini bulunan bir mescitte namaz kılındıktan sonra tekrar cemaat halinde ezan ile, ikamet ile, namaz kılınması mekruhtur. Fakat tekrar ezan ve ikamet bulunmaksızın mescidin mihrabından başka bir tarafında

— 256 —

sayılı kimselerin tekrar cemaatle namaz kılmaları, sahih olan görüşe göre mekruh değildir.

501- Bir mescitte ezan okunduktan sonra içinde bulunan kimsenin orayı bırakıp başka bir mescide gitmesi mekruhtur. Ancak başka bir mescitte görevli müezzin veya imam bulunmuş olursa, o zaman gidebilir.

502- Namaz kılanın önünden geçmek bir günahtır. Fakat mescitte ileri saflarda yer var iken arkadaki safları işgal eden kimsenin önünden geçip ileri gidilmesi caizdir. Çünkü bu kimse, kendi şahsiyetinin hürmetini düşürmüş bulunur.

503- Mescit içinde, itikâfta olmayan kimsenin yemek yemesi, uyuması mekruhtur. Yalnız bir görüşe göre gurbetçi olan kimsenin de yemesinde, uyumasında bir sakınca yoktur. Bununla beraber ihtilaftan kurtulmak için böyle bir gurbetçinin itikâfa niyet etmesi daha iyidir.

504- Mescitlere abdestli olarak girilir. Mescitlere namaz için olmaksızın çocukları, delileri sokmak ve mescitlerden bir zaruret bulunmadıkça yol gibi geçip gitmek caiz değildir. {(*): ÖNEMLİ NOT: Kendilerine gusul (boy abdesti) almaları farz olan cünüb, hayızlı, ve loğusa olan ve bir de avret yerleri örtülü olmayan kimselerin turistik amaçla da olsa mescitlere, camilere girmesi caiz değildir. (Bak: Taharet: Madde-197)}

505- Bir mescid-i şerife girerken evvelâ sağ ayağı atarak girmeli ve derhal Resûlü Ekrem (S.A.V) Efendimiz'e salat ü selâmda bulunmalı, «ALLAHümme'ftah aleyna ebvabe rahmetike = Ey ALLAH'ım! Bizlere rahmetinin kapılarını aç» diye dua etmeli, çıkarken de evvelâ sol ayağı dışarıya atmalı; «ALLAHümme'ftah aleyna ebvabe fadlike = Ya Rabbi! Üzerimize lütuf ve kereminin kapılarını aç» diye duada bulunmalıdır.

506- Mescitlere lâubalî bir vaziyette girilemez. Meselâ kollar sıvalı, palto omuzlara atılmış bir tarzda girmek, uygun olmaz. Mescitlerde gelişigüzel oturulamaz. Meselâ bir mescitte bir zaruret bulunmadıkça dizleri dikmek veya ayakları uzatmak caiz görülemez.

Aynı şekilde mabedlerde sergiler üzerine kirli, ıslak ayaklarla basılamaz, mabedlerin temizliğini bozan şeyler yapılamaz. Bilâkis herkes mabedlere hâlince en temiz, en güzel elbiselerini giyinerek gitmeli, cemaati nefret ettirecek hallerden kaçınmalıdır. Nitekim bir âyet-i celîlede:

خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ

"Mescide her gidişinizde güzel elbiselerinizi giyiniz." {(*): A'raf suresi: 31} buyrulmuştur.

507- Mescitlerde yüksek sesle konuşmak mekruhtur. Ancak cemaate duyurmak için hatiplerin, vaizlerin ve talebesine duyurmak için din dersleri veren

— 257 —

üstadların seslerini yükseltmeleri caizdir. Başkalarının namazlarını karıştırmamak şartı ile Kur'an okuyanların veya zikrullahta bulunanların seslerini yükseltmeleri de caizdir.

508- Mescitlerde gürültü yapmak, lüzumsuz yere dünyevî sözlerle konuşmak, kaybolmuş eşyayı sorup araştırmak, zikirden, hikmetten uzak şiirler okumak caiz değildir. Denilmiştir ki: «Mescitdeki lâkırdılar hasenatı yer, bitirir; ateş odunları yakıp bitirdiği gibi.»

509- Mescitlerde hadd cezalarını yerine getirmek, alış-veriş yapmak caiz değildir. Yalnız itikâfta olanlar, ticaret ve kazanç için olmaksızın sadece ihtiyaçları kadar alış-verişte bulunabilirler. (İtikâf bahsine müracaat!)

(İmam Ahmed'e göre mescitlerde nikâh kıyılması sünnettir. İmam Şafiî'ye göre bu nikah kıyılması, yalnız itikâflı olan kimse hakkında caizdir.)

510- Mescit içinde dilencilik etmek haramdır. Bu dilencilere para vermek de mekruhtur. İhtiyatlı olan görüş budur. Fakat hediye, sadaka vermek yasak değildir.

511- Mescitleri pis, kötü kokulu şeylerden korumak, yapılması gerekli dini bir vazifedir. Bu sebeple mescit kandillerinde temiz olmayan yağları kullanmak caiz değildir. Soğan, sarmısak gibi şeyleri yemiş olan kimselerin cemaat arasına sokulmaları da uygun değildir. Çünkü bunların kokusu cemaata eziyet verir.

512- Mescitlerde okunan Kur'an-ı Kerim'i, hutbeleri ve yapılan vaazları tam bir hürmet ile dinlemek lazımdır ve mescitlerde oturup kalkma, gidip gelme âdabına hakkıyla riayet edilmesi bir vazifedir.

Bütün bunlar, mübarek mabedlere ait âdap kısmındandır. Bunların aksine hareket, İslâm âdabına aykırıdır. Böyle bir hareket, bir İslâm mabedinin ne kadar kudsî bir makam olduğunu güzelce anlamamaktan ileri gelir. Kur'an-ı Mübin'e ve diğer yüce şeylere karşı yapılması icap eden tazimleri bilmemekten kaynaklanır, toplumsal terbiyeye ve din kardeşlerine karşı gösterilmesi lâzım gelen hürmet ve temizliğe aykırı bulunur. Artık bu gibi yolsuz hareketlerden kaçınmalı, İslâm âdabına hakkıyla riayet etmelidir.

513- Mescit kapılarını namaz vakitlerinden sonra kapamak mekruhtur. Ancak içinde bulunan eşyanın çalınmasından korkulursa, o zaman kapatılabilir.

EK

514- Mescid, cami inşa etmenin fazileti, sevabı pek fazladır. Bunların inşaatına yardım etmek, bir îman, bir hayırseverlik nişanesidir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:

اِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللّٰهِ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ
— 258 —

"ALLAH Tealâ'nın mescidlerini ancak ALLAH Teâlâ'ya ve ahiret gününe îman eden kimse inşa eder, mamur kılar" {(*): Tevbe suresi: 18} diye buyrulmuştur.

515- Mescitleri inşa ve imar eden ehli iman hakkında büyük müjdeler vardır. Mesela bir hadis-i şerifte:

مَنْ بَنٰى َمَسْجِدًا يَبْتَغِى بِهِ وَجْهَ اللّٰهِ بَنَى اللّٰهُ لَهُ بَيْتًا فِى الْجَنَّةِ

"Her kim, ALLAH Tealâ'nın rızasını dileyerek bir mescid inşa ederse, Hak Tealâ da ona cennette bir ev inşa eder." {(*): Müslim; El-Mesacid ve Mevaız-ıs Salah:4; No:24; 1/328} buyrulmuştur.

Diğer bir hadis-i şerifte de:

مَنْ بَنَى اللّٰهِ بَيْتًا يُعْبَدُ اللّٰهُ فِيهِ مِنْ مَالٍ حَلَالٍ بَنَى اللّٰهُ لَهُ بَيْتًا فِى الْجَنَّةِ مِنْ دُرٍّ وَ يَاقُوتٍ

"Her kim helâl malından, içinde ALLAH'ü Tealâ'ya ibadet edilir bir bina yaparsa, ALLAH Tealâ da onun için cennette inciden, yakuttan bir ev meydana getirir." {(*): Taberani, el-Mu'cemu'l Evsat; No:5055; 6/27} buyrulmuştur.

Kısacası helâl mal ile riyadan, gösterişten uzak olarak meydana getirilen bir mabedin sevabı pek fazladır. Ne mutlu bu gibi hayırlara muvaffak olanlara!

516- İnsanlar ölünce amelleri biter, amel defterleri kapanır, artık bu defterlere sevap yazılmaz. Ancak mescid yapmış olmak gibi sadaka-i cariyeleri (hayır müesseseleri) bulunan ehl-i imanın amel defterleri kapanmaz, onlara daima sevaplar yazılır durur.

Nitekim bir hadis-i şerifte buyrulmuştur ki:

إِنَّ مِمَّا يَلْحَقُ الْمُؤْمِنَ مِنْ عَمَلِهِ وَ حَسَنَاتِهِ بَعْدَ مَوْتِهِ عِلْمًا عَلَّمَهُ وَ نَشَرَهُ أَوْ وَلَدًا صَالِحًا تَرَكَهُ أَوْ مُصْحَفًا وَرَّثَهُ أَوْ مَسْجِدًا بَنَاهُ أَوْ بَيْتًا لِابْنِ السَّبِيلِ بَنَاهُ أَوْ نَهْرًا أَجْرَاهُ أَوْ صَدَقَةً أَخْرَجَهَا مِنْ مَالِهِ فِي صِحَّتِهِ وَ حَيَاتِهِ تَلْحَقُهُ مِنْ بَعْدِ مَوْتِهِ

"Bir mümine, öldükten sonra amelinden ve hayır hasenatından ulaşacak şeylerden biri, öğrenip neşretmiş olduğu ilimdir veya geriye bırakmış olduğu salih evlâttır veya miras bırakmış olduğu Mushaf-ı şerif'tir veya yapmış olduğu mescittir veya yolcular için inşa etmiş olduğu evdir veya akıtmış olduğu ırmaktır veyahut sıhhatinde, hayatında malından çıkarmış olduğu sadakadır. Bunlar vefatından sonra kendisine erişir." {(*): İbn-i Mace; Mukaddime:20; No:242; 1/88}

— 259 —

İşte bu mealdeki hadis-i şerif de mescitleri yapan, medreseleri meydana getiren, çeşmeleri akıtan ve benzeri vakıfları tesis etmiş olan zatlar hakkında ne büyük bir müjdeyi içinde bulunduruyor.

517- ALLAH Tealâ'nın rızası için yapılmış vakıflar, birer sadaka-i câriyedir. Şöyle ki, mükellef bir müslüman, bir malını menfaati, geliri ALLAH Tealâ'nın kullarına ait olacak bir şekilde temlik ve temellük (alım-satım)dan yasaklanmış bir hale getirse, onu vakfetmiş olur. Artık o mal sırf Hak Teâlâ'nın mülkü hükmünde bulunur, onda kimsenin mülki-yet hakkı kalmaz.

Herhangi bir vakfın lâzım bir hale gelmesi için usulü dairesinde mahkemede tescil edilmesi gerekir. Ancak bundan vakıf mescitler ile kabristanlar ve vasiyet suretiyle olan vakıflar müstesnadır. Şöyle ki, bir müslüman, bir mescid inşa edip onu yolu ile beraber mülkünden çıkarır ve içerisinde namaz kılınması için insanlara izin vermekle insanlar da orada cemaatle namaz kılarsa, o mescidin vakfedilmiş olması, tescile muhtaç olmaksızın tamam olmuş olur. Yine bir kimse, mülkünde bulunan bir arsayı kabristan olmak üzere vakfedip içerisine ölü defnedilmesine izin vermekle ölü defnedilse, vakfiyesi tamam olmuş olur.

Aynı şekilde bir kimse, bir malını bir hayır yoluna vakf olmak üzere vasiyet edip daha sonra o vasiyet üzerine vefat etse, bakılır; eğer malının üçte biri kâfi ise veya varisi yok ise veya varisi olup vasiyetin tamamına izin verirse o mal o hayır yoluna tamamen vakfedilmiş olur. Eğer malının üçte biri kâfi olmayıp varisi de fazlasına izin vermezse, geriye kalan malının ancak üçte bir miktarı nisbetinde o hayır yoluna vakf-ı lazım ile vakfedilmiş bulunur. Bunun lüzumu tescile bağlı olmaz. (Vakıflara dair "Hukuk-u İslâmiyye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye" adındaki eserimizin beşinci cildinde tafsilât vardır.)

518- Mescitlere, ibadette bulunmak ve cemaatle namaz kılmak için devam etmek de mescitleri ihya ve imar mesabesinde olduğundan fazileti pek fazladır. Bir hadis-i şerifte:

مَنْ رَاحَ إِلٰى مَسْجِدِ الْجَمَاعَةِ فَخَطْوَةٌ تُكْتَبُ لَهُ حَسَنَةٌ ذَاهِبًا وَ رَاجِعًا

"Bir kimse, içinde cemaatle namaz kılınan bir mescide gidecek olsa, gider gelirken atacağı adımlardan her biriyle bir günahı silinir, diğer biri ile de kendisi için bir hasene yazılır." {(*): A. b. Hanbel; No: 6563; 2/172} buyrulmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte de:

مَنْ تَوَضَّأَ فِى بَيِتَهِ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ ثُمَّ أَتَى الْمَسْجِدَ فَهُوَ زَائِرُ اللّٰهِ وَحَقٌّ عَلَى الْمَزُورِ أَنْ يُكْرِمَ الزَّائِرَ

"Her kim evinde güzelce abdest alsa, sonra da bir mescide gitse ALLAH Teâlâ'nın zairi = ziyaretçisi olmuş olur. Ziyaret edene ikram etmek ise, her ziyaret edilen zat üzerine bir haktır." {(*): Taberani, el-Mu'cemu'l-Kebir; No:6129; 6/253} diye buyrulmuştur.

— 260 —

Diğer bir hadis-i şerifte de:

مَنْ مَشٰى فِى ظُلْمَةِ اللَّيْلِ اِلَى الْمَسْجِدِ لَقِيَ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ بِنُورٍ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

"Gecenin karanlığında mescide yürüyecek kimse, kıyamet günü ALLAH Tealâ'ya nurlar içinde kavuşacaktır." {(*): Musannef İbn-i Ebi Şeybe; Salat:75; No:1; 2/156 İbn-i Hibban; Salat; No:2046; 5/394} buyrulmuştur.

Ne büyük müjdeler! Artık mescitlere devamı bir ganimet bilmeli, cemaatle namaz kılmak sevabını elden kaçırmamaya çalışmalıdır. Bu hususta muvaffak olmamızı ALLAH Teâlâ Hazretleri'nden niyaz eyleriz.

CENAZE HAKKINDAKİ VECÎBELER, VAZİFELER

519- Cenaze, ölü demektir, ölmek üzere bulunan kimseye «muhtezar» denir. Muhtezarın yanında kelime-i tevhidi, kelime-i şehadeti okumaya ve ölünün kabrinde yapılacak muayyen hitabeye de «telkîn» denir.

Ölünün yıkanılmasına «gasl-i meyyit",>ölünün yıkanmasından, kabre defnedilmesine kadar lâzım gelen şeylere ve bu şeyleri tedarik etmeye de "techiz» adı verilir. Ölüyü kefenlemeye, yani malum, bilinen şeylere sarmaya da «tekfin» denilmektedir.

520- Ölen bir müslümanı yıkamak, kefenlemek, üzerine namaz kılıp bir kabre defnetmek, müslümanlar için bir farz-ı kifayedir. Bu farzı yapmadıkları takdirde bundan hepsi de ALLAH katında mesul olurlar. Ancak yapacak bir halde bulunmazlarsa, o zaman sorumlu olmazlar.

521- Müslüman olarak ölenleri hayır ile anmak, onların güzel taraflarını söylemek, fenalıklarını söylemekten çekinmek, müslümanlar için bir vazifedir. Nitekim bir hadis-i şerifte:

أُذْكُرُوا مَحَاسِنَ مَوْتَاكُمْ وَكُفُّوا عَنْ مَسَاوِيهِمْ

"Ölülerinizin güzel hallerini anınız, anlatınız, kötülüklerini söylemekten çekininiz." {(*): Ebu Davud; Edep:50; No:4900; 2/692 Tirmizi; Cenaiz:34; No:1019; 3/339 Hakim el-Müstedrek; 1/385} buyrulmuştur.

Hattâ müslüman olarak ölen bir kimsede görülüp güzel haline delâlet eden güzel koku veya yüzünün nurlanması gibi şeyleri söylemek müstehaptır. Fakat kötü koku veya yüzünün kararması gibi şeyleri söylemek haramdır, gıybetten sayılmıştır. Ancak ölü bidat, fısk-u fücur sahibi olmakla (haramları pervasızca aşikare işlemekle) tanınmış ve bu hal üzere ölmüş bulunursa, o halde başkalarına ibret olmak üzere söylenmesi caiz olabilir.

— 261 —

522- Muhtezar (ölmek üzere olan bir kimse)yi bir güçlük yok ise, kıbleye doğru sağ yanı üzerine çevirmek müstehaptır. Ayakları kıbleye doğru olarak ve başı biraz yükseltilerek arkası üstüne de yatırılabilir. Alışılmış ve normal olan da budur. Bu halde başı biraz yukarıya kaldırılır, ta ki yüzü kıbleye yönelsin.

523- Muhtezara kelime-i tevhit telkin edilir. Bu bir sünnettir. Şöyle ki, daha ruhu boğazına gelmeden yanında kelime-i tevhit veya kelime-i şehadet okunur, fakat "sen de oku" diye kendisine teklif edilmez. Muhtezar da bu mübarek kelimeyi bir kere okuyup başka bir şey söylemezse, artık telkine son verilir. Ta ki son sözü kelime-i tevhit olmuş olsun. Bu telkini muhtezarın kendisinden nefret edeceği bir kimse yapmamalıdır.

Bu telkin, bir tevbe-istiğfarla beraber olmak üzere:

اَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الْعَظِيمَ الَّذِى لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ وَأَتُوبُ اِلَيْهِ

"Estağfirullah. El-Azîm. Ellezi lâ ilahe illâ hu. El-hayye'l-Kayyûme ve etûbü ileyh."

"O şanı yüce ALLAH Teâlâ'dan mağfiret diler ve ona tevbe ederim ki, ondan başka hak mabut yoktur, O Hayy'dır, Kayyûm'dur." demek gibi bir şekilde de yapılabilir. Bir hadîs-i şerifte:

مَنْ كَانَ آخِرُ كَلَامِهِ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ دَخَلَ الْجَنَّةَ

"Her kimin son sözü lâ ilâhe illallah olursa, cennete girer." {(*): Hakim el-Müstedrek: Kitabu'd-Duâ; Ebu Dâvud; Cenâiz:20; No:316; 2/207; A. b. Hanbel; No:21529; 5/233} buyrulmuştur. Muhtezarın yanında Yasin süresi ile R'ad suresi'nin okunması da müstehaptır.

524- Muhtezar, ölünce gözleri yumdurulur, çenesi bir bez ile iyice çekilip ağzı kapatılarak tepesinden bağlanır. Bunları yapan kimse, şöylece dua etmelidir:

بِسْمِ اللّٰهِ وَعَلٰى مِلَّةِ رَسُولِ اللّٰهِ. أَللَّهُمَّ يَسِّرْ عَلَيْهِ اَمْرَهُ وَسَهِّلْ عَلَيْهِ مَا بَعْدَهُ وَاَسْعِدْهُ بِلِقَائِكَ وَاجْعَلْ مَا خَرَجَ اِلَيْهِ خَيْرًا مِمَّا خَرَجَ عَنْهُ

"Bismillahi ve ala milleti Rasûlillah. ALLAHümme yessir aleyhi emrehu ve sehhil aleyhi ma ba'dehu ve es'idhu bi likâike vec'al ma harece ileyhi hayran mimma harece anhu."

"ALLAH Tealânın ismini zikir ile ve Resûlullahın dini üzerine ölmüş olsun. Ey Allâhım! Buna işini kolay et, kendisine ilerisini kolaylaştır, onu cemalinle mes'ut et, ona yöneldiği âlemi içerisinden çıktığı âlemden hayırlı buyur."

525- Ölünün üzerinden elbisesi çıkarılır, bir teneşir veya başka bir tahta üzerine konulur. Üstüne örtü çekilir, şişmesine mâni olması için karnının üstüne bir kılıç veya başka bir demir parçası konulur, elleri yanına uzatılır, kolları

— 262 —

göğsünün üzerine konulmaz, yanında cünüp veya hayızlı veya loğusalı olan kimse bulunmaz.

526- Ölünün yanında güzel kokulu bir şey bulundurulur. Yıkanmadıkça yanında Kur'an-ı Kerim okunmaz, bu mekruhtur. Bu halde başka bir odada Kur'an-ı Kerim okunabilir. Ölünün bulunduğu yer geniş olup üzerinde de tam bir örtü bulunduğu takdirde, kendisine yakın oturulmaksızın gizlice Kur'an-ı Kerim okunması da mekruh olmayabilir.

527- Ölünün komşuları, yakınları vefatından haberdar edilirler. Bunlar da ölüye karşı son vazifelerini yapmaya koşar, sevap kazanırlar.

CENAZELERİN GASLEDİLMELERİ

528- Cenazelerin biran evvel yıkanılması, hazırlanıp ve kefenlenmesi, kabirlerine konulması müstehaptır. Bu halde cenaze teneşir denilen bir sedir, bir tahta üzerine -ayakları kıbleye doğru olarak- arka üstüne yatırılır. Teneşirin çevresi güzel kokulu birşey ile üç, beş veya yedi defa tek olarak tütsülendirilir, göbeğinden dizlerine kadar olan avret mahalli birşey ile örtülüp üzerinden elbisesi tamamen çıkarılmış bulunur.

529- Cenaze yıkayan = Erkek veya kadın kimse, yıkama farzını yerine getirmeye niyet etmeli ve besmele-i şerife ile başlamalı ve yıkama bitinceye kadar:" غُفْرَانَكَ يَا رَحْمٰنُ = Gufraneke Ya Rahman = Ey Rahman olan mabudum! Mağfiretini dilerim" demelidir.

Yıkayıcı, eline bir bez sararak örtünün altından ölünün istincasını (taharetini) temin eder. Sonra abdest aldırmaya başlayarak evvelâ: Cenazenin yüzünü yıkar, ağzına burnuna su vermez, yalnız dudaklarının içini, dışlarını, burun deliklerini, göbeğinin çukurunu parmakla veya parmağına sardığı bir bez parçası ile mümkün mertebe mesheder. Daha sonra elleri ile kollarını yıkar, -sahih olan görüşe göre- başını da meshedip ayaklarını da tehir etmeksizin hemen yıkar, böylece abdesti alınmış olur.

Namazın ne olduğunu henüz anlamayacak bir yaşta bulunan bir çocuk ölünce, böyle bir abdest aldırması icap etmez.

530- Cenazenin abdesti tamamlanınca üzerine mümkünse ısıtılmış, tatlı su dökülür, saçı ve sakalı, var ise, hatmi denilen güzel kokulu bir ot ile, mevcut değilse sabun ile taranmaksızın yıkanır. Sonra sol tarafına çevrilerek evvelâ: Sağ tarafı bir kere yıkanır, sonra sağ tarafına çevrilerek sol tarafı da bir kere yıkanır ve böylece sağ ve sol tarafları üç defa yıkanır. Daha fazla da yıkanabilirse de israfa gerek yoktur. Bundan sonra cenaze hafifçe kaldırılıp, meselâ yıkayanın göğsüne veya eline veya dizine yaslandırılarak karnı yavaşça sıvazlanır, bir şey çıkarsa su dökülüp giderilir, yeniden abdeste ve yıkamaya lüzum görülmez. Fakat şişip

— 263 —

dağılmak üzere bulunan bir ölünün üzerine yalnız su dökmekle yetinilir, abdesti ve üç kere yıkanması icap etmez.

531- Ölünün saçları ve tırnakları kesilmez, sünnet olmamış ise, sünnet edilmez, yıkanılmasında pamuk kullanılmaz, yıkanma neticesinde havlu gibi bir şey ile kurulandırılır, ondan sonra kefen gömleği giydirilir, geri kalan kefenleri yayılarak başına ve sakalına hanut denilip kâfuru, sandal ve benzeri şeylerden oluşan güzel kokulu bir şey konulur, secde yerleri olan alnına, burnuna, ellerine, dizlerine ve ayaklarına da kâfuru konulur.

532- Ölünün yıkanacağı yer örtülü olup, onu yıkayıcıdan ve ona yardım edecek kimselerden başkaları görmemelidir.

Bir ölüyü kendisine en yakın olan kimse veya takva sahibi, emanet ehli bulunan bir şahıs yıkamalıdır. Bu yıkamak ücretsiz olmalıdır. Çünkü bu, bir dînî vazifedir. Hattâ bir kimse, bu yıkamak vazifesi için kesinleşip kendisinden başkası bulunmazsa, bunun karşılığında bir ücret alması caiz olmaz. Fakat böyle kesinleşmeyip başka yıkayıcılar da bulunursa, ücret almak caiz olur.

533- Erkek olan ölüyü erkek, kadını da kadın yıkar. Bu yıkayıcılar taharet üzere bulunmalıdırlar. Bunların cünüp veya hayızlı loğusa bulunmaları ve gayrimüslim olmaları mekruhtur. Ancak müslüman hakkında gayrimüslimden başka erkek ve müslüman kadın hakkında gayrimüslimden başka kadın bulunmazsa, o zaman mekruh olmaz.

534- Bir kadın, vefat eden kocasını yıkayabilir. Çünkü kadın iddet bekliyecektir. {(*): ÖNEMLİ NOT: Kocası ölen bir kadının kendi evinde dışarıya çıkmadan bekleyeceği bir süredir ki, bu süre 4 ay 10 gündür. İddet bekleyen bir kadının evlenmesi kesinlikle haramdır. Bak: Bakara suresi: 234} Bu iddet çıkmadıkça, kocalık devam etmektedir. Fakat bir erkek, ölmüş bulunan hanımını yıkayamaz. Zira erkeğe iddet lâzım gelmez, hanımı ölünce aralarındaki evlilik bitmiş olmuş olur. Şu kadar var ki yıkayacak kadın bulunmazsa, hanımına teyemmüm ettirir.

(Diğer üç mezhep imamına göre kocanın da hanımını yıkaması caizdir.)

535- Erkekler arasında ölmüş kadına mahremi var ise, eliyle teyemmüm ettirir, mahremi yok ise, yabancı olan bir erkek, eline bir bez sararak ve gözlerini kapayarak teyemmüm ettirir.

536- Su bulunmadığı takdirde de teyemmüm ile yetinilir. Bir cenaze hakkında teyemmüm yapılıp namazı kılındıktan sonra su bulunacak olsa, yeniden yıkanır, namazın tekrar kılınıp kılınmayacağı hakkında ise, İmam Ebû Yusuf'tan iki görüş vardır.

537- Henüz müştehat olmayan bir kız çocuğunu erkek ve henüz mürahik olmayan bir erkek çocuğunu da kadın yıkayabilir. Dokuz yaşındaki bir kız müştehattır.

— 264 —

Bir erkek çocuğu on iki, bir kız çocuğu da dokuz yaşını bitirdiği halde büluğ çağına ermezse, erinceye kadar mürahik ve murahika adını alır.

538- Tenasül aleti kesilmiş veya husyeleri çıkarılmış olan kimseler ile tam erkeklerin farkı yoktur.

Bu sebeple bunları da erkekler yıkarlar.

539- Suda boğulmuş bir müslüman, yıkamak niyeti ile üç defa suda hareket ettirilerek yıkanır, sadece su içinde kalmış olması, hayatta olan müslümanlardan bu yıkama vazifesinin düşmesini icap etmez.

540- Bir müslümanın yakını veya eşi bulunan gayrimüslim bir erkek veya kadın kendi dindaşlarına teslim edilir. Teslim edilmediği takdirde sünnet üzere olmaksızın yıkanır, onun hakkında yukarıdaki tarif üzere hareket edilmez.

541- Vefat eden bir müslümanın gayrimüslim akrabasından başka bir velisi bulunmazsa, cenazesi bunlara verilmez. Çünkü onun hazırlanması ve kefenlenmesi, namazının kılınması bütün müslümanlara yönelik bir farz-ı kifayedir.

542- Ölü olarak düşen bir çocuk, bir bez parçasına sarılarak defnedilir, yıkanması lâzım gelmez,

543- Erkek mi, kadın mı olduğu anlaşılmayan, bu sebeple kendisine «Hünsayi müşkil» denilen kimse, ölünce yıkanmaz. Bilakis teyemmüm ettirilir, kefen hususunda ise, kadın sayılır.

544- Ölmüş olan bir müslümanın başı ile beraber vücudunun çoğu bulunacak olsa, yıkanır, kefenlenir, namazı kılınır. Fakat başsız olarak yalnız yarısı bulunsa veya gövdesinin çoğu kaybolmuş olsa; yıkanmaz, kefenlenmez, üzerine namaz kılınmaz. Bilakis bir beze sarılarak defnedilir.

545- Kefene sarıldıktan sonra ölüden çıkacak bir sıvı ve benzeri artık yıkanmaz.

CENAZELERİN KEFENLENMELERİ

546- Vefat eden erkekler ile kadınlardan her birinin bedenini, onu örtecek bir elbise ile kefenlemek bir farzdır. Bu farzı yerine getirmeyen müslümanlar, günahkâr olurlar. Bununla beraber kefenler üç kısma ayrılır. Birincisi: «Kefeni sünnet» dir ki erkeklere göre kamis ile îzar ve lifafeden ibaret olmak üzere üç kattır (Bak madde:547). Kadınlara göre de bunlar ile beraber bir baş örtüsü ile bir göğüs örtüsünden ibaret olmak üzere beş kattır. İkincisi: «Kefeni kifayet» dir ki, erkeklere göre izar ile lifafeden, kadınlara göre de bunlar ile beraber bir baş örtüsünden ibarettir. Üçüncüsü: «Kefeni zaruret» dir ki, gerek erkekler ve gerek kadınlar için yalnız bir kattır. Bu halde ölü, bulunabilen bir kat elbiseye sarılmış olur. Fakat bir zaruret bulunmadıkça böyle bir kat ile yetinilmemelidir.

547- Kamis, bir gömlek yerindedir ki, boyun kökünden ayaklara kadar uzun bulunur, yeni ve yakası olmaz, etrafı oyulmaz. İzar da bir don ve eteklik yerindedir ki, baştan ayağa kadar uzun bulunur. Lifafe ise, bir sargı yerinde olup, baştan ayağa

— 265 —

kadar uzun bulunmakla beraber baş ve ayak tarafları düğümlenir, bunun için izardan daha uzun bulunmuş olur.

548- Kefenin beyaz pamuk bezinden olması daha faziletlidir. Nitekim yaygın olan da patiskadan yapılmasıdır. Kefenin yenisi ve yıkanmışı müsavidir. Kadınlar için ipekten ve zaferan ve usfur denilen boyalar ile boyanmış bezlerden de kefen yapılabilir.

Kefenler, mümkün mertebe güzel ve her ölünün haline uygun olmalıdır. Meselâ erkeklerin kefenleri cuma veya bayram günlerinde, kadınların kefenleri de babalarını ziyarete gidecekleri günlerdeki elbiselerine kıymetçe uygun bulunmalıdır. Bu bir ölçüdür. Kefen-i sünnetten fazlasını yapmak ise mekruhtur, bilhassa varisler arasında muhtaçlar veya çocuklar bulunursa.

549- Kefenler daha ölülere sarılmadan bir, üç veya beş kere güzel kokulu şeyler ile tütsülenir. Evvelâ lifafe, tabuta veya kilim, hasır gibi bir şey üzerine yayılır, onun üzerine de izar yayılır, sonra, da ölü kamis, yani kefen gömleği içinde olarak izarın üstüne konur, bu halde ölü, erkek ise izar evvelâ soluna, sonra da sağına getirilerek sarılır. Daha sonra lifafe de öylece sarılır, açılmasından korkulursa kefen bir kuşak ile de bağlanır.

Ölü kadın olunca saçları iki örük edilerek kefen gömleği üzerinden göğsü üzerine konur, onun üzerine başörtüsü yüzüyle beraber örtülür, üstüne de izar sarılır, izarın üzerinden de göğüs örtüsü bağlanır, daha sonra da lifafe sarılır, göğüs örtüsü lifafeden sonra da bağlanabilir.

550- Kefen hususunda mürahik ile mürahika (bak: madde-537), büluğa ermiş erkek ile kadın hükmündedir. Henüz mürahik ve mürahika olmayanların kefenleri yalnız izar ile lifafeden, yahut yalnız bir kattan ibaret olabilir. Bununla beraber üç kat olması daha güzeldir.

551- Herkesin kefeni, kendi malından tedarik edilir. Kefen masrafı borçtan, vasiyet ile mirasdan öncedir.

Fakat borç karşılığında rehin bırakılmış olan mal, kefene sarfedilemez, rehin alanın hakkı daha önceliklidir.

Malı bulunmayan bir ölünün kefeni, hayatta iken nafakasını vermekle mükellef olacak kimselere aittir. Böyle bir kimse bulunmazsa, beytülmal tarafından temin edilir, bu da mümkün olmazsa, bunu müs lümanların kendi aralarında tedarik etmeleri icap eder.

552- Kadınların kefenleri zengin olsalar da kocalarına aittir. Fetva bu şekildedir. İmam Muhammed'e göre yalnız mal bırakmayan kadınların hazırlanmaları ve kefenlenmeleri, nafakalarını vermekle mükellef bulunmuş olan kimselere aittir. Malları mevcut olunca ondan temin edilir.

(İmam Şafiî'ye göre de böyledir.)

553- Bir ölünün hazırlanmasını ve kefenlenmesini vârislerinden biri temin etse, bunun masraflarını, ölünün geriye bıraktığı mal varlığından alabilir. Fakat vârisi olmayan bir kimse, akrabasından olsa bile, vârislerin emirleri

— 266 —

bulunmaksızın temin etse, geri kalan malından alamaz. Gerek alacağına dair şahit tutmuş olsun ve gerek tutmamış olsun.

554- Bir ölünün kabri açılıp kefeni çalınmış bulunsa bakılır; eğer daha taptaze duruyorsa yeniden kefene sarılır. Bu kefen, geriye kalan malı henüz taksim edilmemiş ise malından, edilmiş ise vârisleri tarafından temin edilir.

CENAZE NAMAZLARI

555- Temizlenmiş, ön tarafta hazırlanmış müslüman bir ölü için müslümanların abdestli ve kıble tarafına yönelmiş olarak cenaze namazı kılmaları bir farz-ı kifayedir.

556- Cenaze namazının şartı niyettir. Bu niyette ölünün erkek veya kadın, oğlan veya kız çocuğu olduğu tayin edilir. İmam olan şahıs, ALLAH Teâlâ rızası için hazır olan cenaze namazını kılmaya ve o cenaze için dua etmeye niyet ederek namaza başlar, imamlığa niyet etmesi lâzım gelmez. Hatta, cemaat arasında kadınlar da bulunsa bile.

Cemaattan her biri de ALLAH rızası için o cenaze namazını kılmaya ve onun için duaya ve imama uymaya niyet eder.

Ölü, erkek ise "şu erkek için" kadın ise "şu kadın için" diye duaya niyet edilir. Çocuklar hakkında da o şekilde niyet edilir. Cemaattan biri, ölünün erkek mi, kadın mı, büyük mü, küçük mü olduğunu bilmediği takdirde, imamın namaz kılacağı ölüye imam ile beraber namaz kılmaya ve dua etmeye niyet eder.

557- Cenaze namazının rukûnları, kıyam ile tekbirdir. Sünnetleri de sena ile salât ve selâmdan ve ölü ile diğer müslümanlara duadan ibarettir. Duanın rükün olduğu görüşünde olanlar da vardır. Şöyle ki, cenazeye karşı ve kıbleye yönelerek saf bağlanır, niyet edilir, imam olan şahıs ellerini kaldırarak aşikare " اَللّٰهُ أَكْبَرُ = ALLAH'ü ekber" diye tekbir alır, ellerini namazda olduğu gibi bağlar, cemaat de gizlice tekbir alarak ellerini bağlarlar. Bu tekbir, bir yönden bir rükün, diğer bir yönden de bir şarttır. Bu tekbiri müteakip imam da cemaat da gizlice:

سُبْحَانَكَ أللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ وَتَبَارَكَ اسْمُكَ وَتَعَالٰى جَدُّكَ وَجَلَّ ثَنَاؤُكَ وَلَا إِلٰهَ غَيْرُكَ

"Sübhanekellahümme ve bihamdike ve tebarakesmüke veteâlâ ceddüke ve celle senaüke velâ ilahe ğayruk" diye okurlar, sonunda ellerini kaldırmaksızın, " اَللّٰهُ أَكْبَرُ = ALLAHü ekber" diye aşikare tekbir alır, cemaat da ellerini kaldırmaksızın gizlice tekbir alırlar. Bu defa da gizlice; "ALLAHümme salli ve barik..." okurlar, tekrar aynı şekilde " اَللّٰهُ أَكْبَرُ = ALLAH'ü ekber" diye tekbir alırlar. Bu defa da ölüye ve diğer müminlere gizlice dua edilir, bunu müteakip de yine " اَللّٰهُ أَكْبَرُ =ALLAH'ü Ekber" denilip tekbir alınır, daha sonra evvelâ sağ tarafa,

— 267 —

sonra da sol tarafa aşikare, cemaat da gizlice selâm vererek namazı bitirmiş olurlar.

Bu vacip olan selâm ile ölüye, cemaate ve imama selâm verilmesine niyet edilir. Bazı alimlere göre bu selâm ile ölüye niyet edilmez.

(Cenaze namazında Fatiha'yı şerife okunması, Şafiiler'ce bir rukûndur. İlk tekbirden sonra okunması daha faziletlidir. Hanbelîler'ce de bir rukûndur, birinci tekbirden sonra okunması vaciptir. Malikîler'e göre ise tenzihen mekruhtur.)

558- Erkek cenaze namazında şöyle dua edilmesi rivayet edilmiştir:

أَللّٰهُمَّ اغْفِرْ لِحَيِّنَا وَمَيِّتِنَا وَشَاهِدِنَا وَغَائِبِنَا وَذَكَرِنَا وَأُنْثَانَا وَصَغِيرِنَا وَكَبِيرِنَا، أَللّٰهُمَّ مَنْ أَحْيَيْتَهُ مِنَّا فَأَحْيِهِ عَلَى الْإِسْلَامِ وَمَنْ تَوَفَّيْتَهُ مِنَّا فَتَوَفَّهُ عَلَى الْإِيمَانِ وَخُصَّ هٰذَا الْمَيِّتَ بِالرَّوْحِ والرَّاحَةِ وَالْمَغْفِرَةِ وَالرَّضْوَانِ، أَللَّهُمَّ إِنْ كَانَ مُحْسِنًا فَزِدْ فِى إِحْسَانِهِ وَاِنْ كَانَ مُسِيئًا فَتَجَاوَزْ عَنْهُ وَلَقِّهِ الْأَمْنَ وَالْبُشْرٰى وَالْكَرَامَةَ وَالزُّلْفٰى بِرَحْمَتِكَ يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ

"ALLAHümme'ğfir li-hayyina ve meyyitina ve şahidina ve gaibina ve zekerina ve ünsânâ ve sağîrina ve kebîrina. ALLAHümme men ahyeytehû minna fe ahyihî ale'l-İslâm ve men teveffeytehu minna fe teveffehû ale'l-iman ve husse hâze'l-meyyite bir'revhi ver'rahati vel'mağfireti verrıdvan, ALLAHümme in kâne muhsinen fezid fî ihsanihî ve in kâne müsîen fe tecavez anhü ve lakkıhil'emne ve'l-büşra ve'l-keramete vez'zülfa bi rahmetike yâ erhamerrahimîn"

"ALLAH'ım! Bizim dirilerimizi ölülerimizi, burada hazır bulunanları ve bulunmayanları, erkeklerimizi, kadınlarımızı, küçük ve büyük günahlarımızı af ve mağfiret buyur.

Ey ALLAHım! Bizden yaşattıklarını İslâm üzere yaşat, bizden öldürdüklerini iman üzere öldür.

Bilhassa bu ölüyü kolaylığa, rahata, mağfirete ve rızana erdir.

Ya Rabbi! Eğer bu ölü, iyi kimse ise iyiliğini artır ve eğer yaramaz bulunmuş ise affet, kendisine emniyet, müjde, iyilik ve yakınlık nasip buyur, rahmetinle ey erhamerrahimin."

559- Ölü, erkek çocuk veya doğuştan deli ise:

وَمَنْ تَوَفَّيْتَهُ مِنَّا فَتَوَفَّهُ عَلَى الْإِيمَانِ

"Ve men teveffeytehu minna fe teveffehû ale'l-iman" cümlesinden sonra:

أَللَّهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا فَرَطًا أَللَّهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا أَجْرًا وَذُخْرًا أَللَّهُمَّ اجْعَلْهُ لَنَا شَافِعًا مُشَفَّعًا

"ALLAHümmec'alhü lena ferata, ALLAHümmec'alhü lena ecren ve zuhrâ. ALLAHümmec'alhü lena şâfian müşeffeâ."

"Ey ALLAHım! Onu bize önden gönderilmiş bir ecir kıl. Ya Rabbi! Onu bize bir sevab, bir ahiret azığı kıl, onu bizlere şefaatçi ve şefaati kabul edilmiş kıl." diye dua edilir.

560- Ölü, kadın olunca müennes (dişilik) zamiri ile dua edilir, meselâ:

— 268 —

وَخُصَّ هٰذا الْمَيِّتَ = ve hussa haza'l meyyite" yerine " وَخُصَّ هٰذَا الْمَيِّتَةَ " = ve hussa hazihi'l meyyitete" denir. أَللَّهُمَّ إِنْ كَانَ مُحْسِنًا = ALLAHümme in kâne muhsinen..." yerine "

أَللَّهُمَّ إِنْ كَانَتْ مُحْسِنَةٌ فَزِدْ فِى إِحْسَانِهَا

ALLAHümme in kânet muhsineten fezid fî ihsaniha..." denir. Kız çocuğu ise " أَللَّهُمَّ اجْعَلْهُ " = ALLAHümmec'alhü... yerine:

أَللَّهُمَّ اجْعَلْهَا لَنَا فَرَطًا أَللَّهُمَّ اجْعَلْهَا لَنَا أَجْرًا وَذُخْرًا أَللَّهُمَّ اجْعَلْهَا لَنَا شَافِعَةٌ مُشَفَّعَةٌ

"ALLAHümmec'alha lena ferata. ALLAHümmec'alha lena ecran ve zuhra. ALLAHümmec'alha lena şafiaten müşeffeaten." denir.

561- Cenaze hakkında rivayet edilen bu duaları bilmeyenler, kolaylarına gelen başka münasip duaları okuyabilirler.

Meselâ: " رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً " = Rabbena âtina fi'd-dünya haseneten..." ayet-i kerimesini okusalar yeterli olur.

أَللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي وَلِلْمَيِّتِ وَلِسَائِرِ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ

"ALLAHümme'ğfirli ve li'l-meyyiti ve li-sâiri'l-müminine ve'l-mü'minat."

"Ey ALLAH'ım! Beni ve bu ölüyü ve diğer kadın erkek bütün müminleri mağfiret eyle." diye de dua edebilirler.

562- Cenaze namazının asıl rüknü olan tekbirler -tarif edildiği şekilde- üçtür. İlk tekbir ile beraber toplamı dört etmiş olur. İmam bir beşinci tekbir daha alacak olsa, cemaat buna iştirak etmez.

563- Cenaze namazında cemaat şart değildir. Yalnız bir müslüman erkeğin veya bir kadının kılması ile de bu farz yerine getirilmiş olur. Cemaat ile kılındığı halde imamlığa öncelikli olan, idareci durumunda olan şahıslardır. Bunlardan sonra Cuma namazını kıldıran imam, sonra da iyi hal sahibi olan mahalle veya kabile imamı, daha sonra da ölünün varislerinin sırası üzere velisi bulunan kimselerdir.

564- Bir veli, namaz kıldırmak için sıra kendisine gelmiş olunca, başkasına izin verebilir. Dereceleri önce olan şahıslardan başkası velinin izni olmadıkça namazı kıldıramaz, kıldıracak olsa, veli de yeniden namazı kılar ve başka bir cemaata kıldırabilir. Fakat başkası yeniden kıldıramaz ve dereceleri müsavi velilerden biri kıldırınca veya kıldırmasına izin verince diğerlerinin artık kıldırmaya salâhiyetleri kalmaz, çünkü bu velayet, her birine tam, müstakil olarak sabit bulunmuştur.

Vefat eden bir kadının velisi bulunmazsa, namazını kıldırmaya kocası, sonra da komşuları daha layıktır.

İmam-ı A'zam'dan bir görüşe ve İmam Ebu Yusuf'a göre ölünün namazını kıldırmak hususunda velisi herkesten öncedir.

(İmam Şafiî'nin görüşü de İmam Ebu Yusuf'un görüşü gibidir.)

— 269 —

565- Bir ölünün namazını yalnız kadınlar kılacak olsalar, caiz olup bununla bu farz eda edilmiş olur.

Kadınların cenaze namazını cemaat ile kılmaları da caizdir. Fakat tek tek kılmaları müstehaptır.

566- Birden fazla cenaze toplansa, her birine ayrı ayrı namaz kılmak daha iyidir. Hangisi evvel getirilmiş ise onun namazı önce kılınır. Hep beraber getirilmiş ise, en faziletli olanınki önce kılınır. Bununla beraber hepsine bir namaz da yeterli olur. Bu halde imamın önünde erkek olan ölü bulundurulur, diğer ölüler de saf halinde veya biribiri hizasında göğüsleri imama karşı olarak sıraya konur. Şöyle ki, imama karşı evvelâ erkekler, sonra erkek çocuklar, sonra kadınlar, daha sonra da kız çocukları konulmuş olur.

567- İmam, ölünün göğsü hizasında durur. Cemaat da hiç olmazsa üç saf bağlar. Bu safların en faziletlisi en geride bulunandır.

568- Cenaze musallaya yanlış konulup baş tarafı imamın sol tarafına gelmiş bulunsa namaz caiz olur. Şu kadar var ki bunun kasden yapılması bir günahtır.

569- Cenaze namazına başlanmış olduktan sonra gelip cemaate katılan kimse, derhal tekbir alır, noksan kalan tekbirleri de selâmdan sonra dua okumaksızın birbiri peşine alıp, daha cenaze musalladan kaldırılmadan tamamlar.

Aynı şekilde imamın dördüncü tekbirinden sonra cemâate katılan kimse, hemen tekbir alır, imamın selâmından sonra da üç tekbiri kaza eder. Fetva bu şekildedir. Diğer bir görüşe göre birinci tekbirde imama yetişemeyen kimse, imamın diğer tekbirini bekler, imam tekbir almadıkça cemâate katılmaz. (Bu görüşe göre dördüncü rekattan sonra gelen kimse, cenaze namazına yetişmiş olmaz.)

570- Şiddetli yağmur gibi bir özür, bir zaruret bulunmadıkça cenazeyi cami-i şerif içine alarak namazını orada kılmak tenzihen mekruhtur. Cenaze mescidin ön tarafına konularak imam ile cemâatın bir kısmı cenaze ile beraber, bir kısmı da mescidin içinde durur, saflar da bitişik bulunursa, kılınacak namaz mekruh olmaz. Nitekim bir çok büyük camilerde âdet bu şekildedir. Bundan Mescid-i Haram, müstesnadır. Onun içinde her türlü namaz kılınır. Cenaze namazını kabristanda kılmak da münasip görülmemektedir.

571- Cenaze namazında kadınlar, erkeklerin arkasında saf bağlarlar. Çünkü kadınlar için safların hayırlısı en geride bulunan saftır. Bununla beraber bir kadın, erkeğin yanında durarak cenaze namazını kılsalar, namazları bozulmaz. Zira bu mutlak bir namaz değildir.

572- Kıble tarafı araştırılıp ona göre cenaze namazı kılındıktan sonra hata edilmiş olduğu anlaşılırsa, namazı iade lazım gelir.

573- Cenaze namazı kılındıktan sonra imamın abdestsiz olduğu anlaşılırsa, namaz iade edilir. Fakat cemâatın abdestsiz bulunmuş olduğu anlaşılırsa, namaz iade edilmez. Çünkü imamın namazı sahih olunca, bununla bu namaz farzı yerine getirilmiş olur.

— 270 —

574- Güneşin doğması, batması ve zevale (öğleye) yaklaşması zamanında cenaze namazını kılmak mekruhtur. Bununla beraber kılınsa, iadesi lâzım gelmez, bu vakitlerde defnetnek ise, mekruh değildir.

575- Gıyabi cenaze namazı kılmak caiz değildir. Çünkü kıble tarafında sapma meydana gelir. Meselâ ölü, doğu tarafında olsa, namaz da kıbleye yönelince ölü, arka tarafta kalır, ölü tarafına dönülünce de kıble, arka tarafta kalmış olur.

(Mâlikilere göre de gıyabi cenaze namazı kılınmaz. Fakat Şafiilere göre gıyabi cenaze namazı kılınabilir. Nitekim Resûl-ü Ekrem Efendimiz (S.A.V), Necaşi'nin namazını bu şekilde kılmıştı. Buna cevaben deniliyor ki: Bu, Resul-ü Efham Hazretleri'ne mahsustur, onun için (bir mucize eseri olarak) yerler derlenip toplanarak Necaşi'nin Peygamber Efendimiz (S.A.V)in huzuruna gelmiş olması mümkündür.

(Hanbelîlere göre de aradan bir aydan fazla bir müddet geçmemiş olunca, gıyabi cenaze namazı kılınabilir.)

576- Namazı kılınmadan defnedilip üzerine toprak atılmış olan bir cenazenin şişip dağılmamış olduğuna dair kuvvetli bir kanaat mevcut olunca, hakkını ödemek için kabri üzerine namazı kılınır. Hatta yıkanmadan defnedilmiş olsa bile. Fakat dağıldığına dair kuvvetli bir zan mevcut olunca, artık namazı kılınamaz. Dağılıp dağılmama hususunda kuvvetli zanna itibar olunur.

(Cenaze namazını kılmanın farz olması icma ile sabittir. Bu icmanın senedi de Kur'an'ın Kerim'in " وَصَلِّ عَلَيْهِمْ = ve onlara dua et (cenaze namazını kıl)" {(*): Tevbe suresi: 103} emri ile Rasulullah (S.A.V)'in fiilî sünneti, yani bizzat cenaze namazını kılması ve kıldırmasıdır. Mâlikî fıkıh alimlerinden Aliy-y'ül-Âdevî, haşiyesinde diyor ki: "Cenaze namazının Mekke-i Mükerreme'de mi, yoksa Medine-i Münevvere'de mi meşru kılınmış olduğunda bazı fıkıh alimleri tereddüt etmiştir. Bazı hâdis-i şeriflere göre Medine-i Münevvere'de meşru kılındığı anlaşılmaktadır." Gerçi Resulü Ekrem (S.A.V)'in Medine-i Münevvere'de Ber'a ibn-i Ma'rur (R.Anh)'ın kabrini ziyaret ederek üzerine ilk cenaze namazını kılmış olduğu rivayet olunmaktadır.)

577- Diri olarak doğduğu bilinen veya ekserisi diri olarak çıkan bir çocuk yıkanıp namazı kılınır.

Böyle olmayınca yalnız yıkanır, üzerine namaz kılınmaz.

578- Bir ölü yıkanmadan veya unutularak yalnız bir uzvu yıkanmadan kefene sarılacak olsa, kefen açılır, yıkanması tamamlanır, üzerine namaz kılınmış ise, iade edilir. Kabre konulup da üzerine henüz toprak atılmamış olduğu takdirde de hüküm böyledir. Fakat toprak atılmış bulunursa, artık kabirden çıkarılması haramdır. Yıkanılması düşer, yalnız kabri üzerine tekrar namaz kılınır. En sahih olan budur. Kefensiz olarak kabre konulmuş olduğu halde de artık kabri açılmaz.

— 271 —

579- İntihar edenin cenaze namazı kılınır. İmam Ebu Yusuf'a göre intihar hata ile veya şiddetli bir ağrıdan dolayı olmadıkça, intihar edenin cenaze namazı kılınmaz.

580- Anasını veya babasını haksız yere kasten öldüren kimsenin cenaze namazı kılınmaz.

581- Savaş halinde öldürülmüş olan isyancılar ve yol kesiciler yıkanmaz ve üzerlerine namaz kılınmaz. Fakat savaş bertaraf olduktan sonra öldürüldükleri takdirde yıkanırlar, namazları da kılınır. Recm {(*): Evli veya dul kimsenin zina yapması halinde kendilerine uygulanan dini ceza.} veya kısas yolu ile öldürülenlerin de yıkanıp namazları kılınır.

582- İrtidat ettiği (dinden çıktığı)ndan dolayı öldürülen bir şahsın namazı kılınamayacağı gibi, cesedi de ne İslâm kabristanına, ne de döndüğü din kabristanına defnedilir. Bilakis boş bir yerde kazılacak bir çukura gömülür.

583- Bir müslümanın nikâhında bulunan ehli kitap bir kadın, gebe olduğu halde vefat etse, namazı kılınmaz, bunda icma vardır. Kabrine gelince onun için ayrıca bir kabir yapmak daha ihtiyatlıdır. Bir görüşe göre çocuğa tabi olarak İslâm kabristanına defnedilir. Diğer bir görüşe göre de çocuk henüz ondan bir parça bulunduğu için, ona tâbi olmayıp kendi dinine ait bir kabristana defnedilir.

584- Müslümanlar ile gayrimüslimlerin cenazeleri birbirine karışık bir halde bulunsa bakılır; eğer müslümanlara mahsus bir alâmet var ise, ona göre amel olunur. Bir alâmet bulunmadığı takdirde ise, hepsi yıkanır ve müslümanlara niyet edilerek hepsinin üzerine namaz kılınır. Fakat gayrimüslimler çok bulunursa yalnız yıkanırlar, hiçbirinin üzerine namaz kılınmaz. Çünkü çoğunluk için verilen hüküm hepsi için geçerli olur. Müsavi görüldükleri takdirde ise, bir görüşe göre üzerlerine namaz kılınır, bir görüşe göre kılınmaz.

Defnedilmelerine gelince, bunda da ihtilâf vardır, bir rivayete göre bunlar ayrıca bir kabristana defnedilirler, kabirleri yükseltilmez, düzletilir.

585- Meçhul bir kimse, İslâm yurdunda öldürülmüş bir halde bulunsa bakılır; eğer bir alâmet var ise, ona göre amel olunur, yok ise, sahih olan bir görüşe göre İslâm yurduna tabi kılınmakla yıkanıp üzerine namaz kılınır. Nitekim dar-ı harpte bulunan bir ölü de İslâmiyet'ine dair bir alâmet bulunmayınca, bulunduğu yere tabi olarak gayrimüslim sayılır.

586- Cenaze namazını kıldıracak imamın, akıllı olması şarttır. Diğer namazları bozan şeyler, cenaze namazını da bozar.

587- "Ölünün alnına veya sargısına veya kefenine ahidname, yani kendisinin iman üzerine, ahdi ezelî üzerine sabit bulunmuş olduğuna dair bazı mukaddes kelimeler yazılması takdirinde ALLAH Teâlâ'nın mağfiretine nail olacağı umulur" denilmiştir. Fakat bu mübarek kelimelerin, meselâ Kelime-i Tevhid'in kabir içinde kalıp daha sonra çiğnenmesi veya cenazeden akacak sıvılar

— 272 —

içinde kalması muhtemeldir. Bu sebeple bunun sakıncalı olduğu dikkate alınmaktadır.

Ölünün yıkanmasından sonra, kefenlenmesinden evvel alnına mürekkeple değil, yalnız şahadet parmağı ile: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ = Bismillahirrahmanirahim" göğsü üzerine de: " لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ = La ilahe illALLAH" yazılması daha uygun görülmüştür.

CENAZELERİ KABİRLERİNE KADAR TAKİP ETMEK

588- Cenazeleri, peşinden gidip kabre kadar götürmek sünnettir. Bunda büyük sevaplar vardır. Hattâ akrabadan veya komşulardan veyahut iyi hali ile bilinmiş zatlardan olan bir cenazeyi takip etmek, nafile ibadetten daha faziletlidir, yoksa nafile ibadetler daha faziletlidir.

589- Hazırlanmış olan cenazeleri bir an evvel götürüp kabirlerine defnetmek daha iyidir. Meselâ Cuma günü sabahleyin hazırlanmış olan bir cenazenin cemaati çok olsun diye Cuma namazından sonraya tehir edilmesi mekruhtur. Ancak Cuma namazının kaçırılmasından korkulursa, o zaman mekruh olmaz.

Bayram namazı vaktinde hazırlanmış olan bir cenazenin namazı da, bayram namazından sonra, hutbeden evvel kılınır.

590- Cenazeyi taşımakta sünnet olan, dört kimsenin dört taraftan yüklenmesidir. Her tarafından on adım miktarı taşımak müstehaptır ki, toplamı kırk adım eder. Bunun büyük sevabı vardır. Şöyle ki, bir müslüman, cenazeyi evvelâ ön tarafından sağ omuzuna sonra ayak tarafından sağ omuzuna alır, daha sonra ön tarafından sol omuzuna, daha sonra da ayak tarafından sol omuzuna alır ve herbirinde on adım yürür, uygun olan budur.

591- Cenazeleri omuzlar üzerine yüklenerek kabirlerine kadar taşımak onların haklarında gösterilen en büyük hürmet ve tazim nişanesidir. Böyle bir hareket, insanlığın şeref ve kıymetine büyük bir riayeti göstermektedir. Bir insanı eşya taşır gibi bir şekilde uhrevî meskeninin kapısına kadar taşımak, insanlığın hassas ruhunu rencide edebilir. Bu sebeple bir zaruret bulunmadıkça cenazeyi arkaya almak veya hayvana, arabaya yüklemek mekruhtur. Cenaze kendisine ızdırap verilmeksizin omuzlar üzerinde süratlice götürülmelidir. Çocuk olan bir cenazenin de el üstünde götürülmesi, hayvan üzerine yükletilmesinden daha iyidir. Çocuk cenazesini yalnız bir kimsenin yaya veya binmiş olarak eli üzerinde götürmesinde bir sakınca yoktur.

592- Cenazeye katılanlar, cenazenin arkasından yürümelidirler. Daha faziletli olan budur. Bununla beraber önünden yürümeleri de mekruh değildir. Cenazeyi yaya olarak takip etmek de, binmiş olarak takip etmekten daha faziletlidir. Binmiş olan, cemaata eziyet vermemek için arkadan gelir. Ancak fazla ileriden gidecek olursa, o zaman önden gider.

— 273 —

593- Cenazeyi takip edenler, hayatın akıbetini tefekkür etmeli, huşu içerisinde bir vaziyet almalıdırlar, münasip olan budur. Bunların gülüp söylemeleri, dünya lâkırdılarına dalmaları doğru olmaz. Hattâ zikir ile veya Kur'an-ı Mübin'in kıraatı ile seslerini yükseltmeleri bile tahrimen mekruhtur.

594- Cenazeleri buhurlar ile, mumlar ile, gürültüler ile, ağıtlar ile takip etmek mekruhtur. Cenazeye katılanlar, bu gibi şeyleri men etmeye çalışmalıdırlar, men edemeyecekleri takdirde, cenazeye katılmaktan geri dönmezler.

(Hanbelîler'e göre cenaze ile beraber haram bir şey bulunur da cenazeye katılan şahıs, bunu engellemekten âciz kalırsa bu cenazeyi takip etmesi haram olur. Çünkü bunda günahı onaylama vardır.)

595- Cenaze için göz yaşları dökerek ağlamakta, kalben mahzun olmakta bir sakınca yoktur. Yeter ki lüzumsuz sözler söylenmesin. Cenaze için ağıt yakmak, yaka yırtmak, yüz tırmalamak, saç yolmak, dizlere vurmak gibi şeyler haramdır, ALLAH'ın takdirine karşı bir isyandır.

Bir ölü, kabrinde ailesinin, akrabasının ağlamalarından dolayı azap görmez. Ancak bunlara ağlamalarını vasiyet etmiş olursa, o zaman azap görür.

596- Cenazeye katılanlar daha namazı kılınmadan geri dönmemelidirler. Dönmeye lüzum görülürse, cenaze sahibinin müsaadesini almalıdırlar, daha iyi olan budur.

Hele cenazeyi takip eden müslümanlardan bir kısmı, cenaze namazını kılarken diğer bir kısmının seyirci vaziyetinde durarak bu namaza iştirak etmemeleri kadar acınacak, garip görülecek bir hareket olamaz.

597- Cenaze için ayağa kalkmak, başka dinlere benzemek demek olduğundan mekruhtur, memnudur, yasaktır. Bir mâni yok ise, ayağa kalkıp cenazeyi takip etmelidir. Kabirlerine götürülen cenazelere el kaldırıp selâm vermek de gereksizdir, bir esasa dayanmış değildir.

598- Kadınların cenazelerin peşine gidip kabristana kadar varmaları tahrimen mekruhtur. Bundan dolayı sevaba değil, günaha girmiş olurlar.

CENAZELERİN KABİRLERİNE KONULMASI

599- Cenaze kabre götürülüp omuzlardan indirilince cemaat, bir mahzur yok ise, otururlar, bundan evvel oturmaları mekruh olduğu gibi, bundan sonra ayakta durmaları da mekruhtur.

600- Kabrin bir boy miktarı derin ve yarım boy miktarı enli olması da güzeldir, yarım boy miktarı derin olması da yeterli olur. Kabirlerde daha faziletli olan lâhidtir. Şöyle ki, toprağı sert olan bir kabrin içinde kıble tarafı oyulur, ölü buraya konulur. Önüne de tahta, kamış veya kerpiç gibi şeyler konur. Bu halde toprak tam ölünün üzerine değil, bu şeyler üzerine atılmış olur ki, bu ölüye karşı bir hürmet demektir. Fakat kabir yeri yumuşak veya rutubetli olup da lahit

— 274 —

kazması mümkün olmazsa, dere gibi çukur kazılır, buna «şakk = yarma» denir, iki tarafı lüzum görülürse kerpiç, tuğla gibi bir şey ile örülür, ölü bunların arasına konulur, üzerine de kendisine dokunmayacak bir tarzda kerpiç veya tahtalar ile tavanımsı bir şey yapılır, bunun üzerine de toprak atılır.

601- Kabrin zemini rutubetli veya yumuşak olduğu takdirde cenaze tabut ile defnedilebilir. Hatta bu halde tabutun taştan, demirden yapılmış olması da caizdir. Fakat böyle olmayınca tabut ile defnedilmeleri mekruhtur. Bazı fıkıh alimlerine göre kadınların tabut ile defnedilmeleri güzel görülmüştür, hatta yer yumuşak olmasa bile.

Zemini rutubetli olan bir kabrin içine toprak döşenmesi sünnettir.

602- Cenaze kabre kıble tarafından konulur, sağ tarafı üzerine kıbleye döndürülür, bağı var ise, çözülür, arkası üstüne yatırılmaz.

Cenazeyi kabre koyanlar,

بِسْمِ اللّٰهِ وَعَلٰى مِلَّةِ رَسُولِ اللّٰهِ

"Bismillahi ve alâ milleti rasulillahi."

"ALLAH Teâlâ'nın isimiyle ve Rasulullah'ın milleti üzerine seni defnediyoruz." derler.

Bunların adedi muayyen değildir, yeterli miktarda olması aranır. Kadınları kabre koyacak kimselerin kendilerinin neseb yönüyle mahremleri olmaları daha iyidir. Bunlar bulunmazsa, yabancılardan iyi hal sahibi olanlar tercih olunur. Kadınlar kabre yerleştirilinceye kadar kabirleri üstüne bir perde örtülür.

603- Bir kimsenin "falan şahıs, kendisini yıkasın veya namazını kılsın veya kabre koysun" diye yapmış olduğu vasiyetine riayet lâzım değildir. Ancak velileri bu vasiyete razı olurlarsa, o zaman gerekir.

604- Cenazeyi taşımak veya kabri kazmak için bazı kimseleri ücretle çalıştırmak caizdir.

605- Bir kabristanda, bir kimsenin hazırlamış olduğu bir kabre başka bir ölü defnedilecek olsa, bakılır; eğer kabristan geniş ise, bu mekruhtur, geniş değilse caizdir. Şu kadar var ki o kimsenin masrafını vermek lâzım gelir.

606- Bir kimsenin kendisi için kabir kazdırıp hazırlaması, bir görüşe göre mekruhtur. Çünkü hiçbir kimse kendisinin nerede öleceğini bilemez. Fakat kefen hazırlamakta mekruhluk yoktur, zira buna ihtiyaç çok kere gerçekleşmektedir.

Ebu Bekir Sıddık (R.A.) kendisine kabir kazıp, hazırlamak isteyen bir kimseye: "Kendin için kabir hazırlama, kabir için kendini hazırla." diye tavsiye buyurmuştur.

607- Bir müslüman kabrine defnedildikten sonra orada bir deve boğazlayıp paylaşılabileceği kadar oturularak Kur'an okumak güzel görülmüştür. Çok kere Mülk (Tebareke) suresi ile Vakıa' suresi ve İhlâs suresi ve Muavvizeteyn (Felak ve Nas) sureleri, sonra Fatiha'yı şerife ile Bakara suresinin evveli okunur. Sevabı