Bedîüzzaman Cevab Veriyor
— 5 —

İfade-i Meram

Büyük İslâm mütefekkiri, âlimi ve mücahidi olan Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin, "Risale-i Nur" namı altındaki külliyatı ile îfa ettiği muazzam hizmet-i Kur'aniye ve imaniyesini, yanlış tefsir ederek, hakikatı tahrif eden, bilerek veya bilmiyerek, uydurma fikir ve isnadlarda bulunan bazı gazeteler, dünyayı velveleye verici feryadlar ve yanlış haberler ile efkâr-ı umumiyeyi bulandırmağa çalıştılar. Hakikatı, evham ve garaz bulutları ile örtmek istediler. Siyaset, tarîkat ve cem'iyet gibi hususlarda ittihama yeltendiler. Bunlara karşı; Üstad Bedîüzzaman Said Nursî Hazretlerinin risale ve mektublarında yazdığı bazı mes'eleleri ibraz ederek, onun lekeden âri ve şübheden uzak, evham ve hayalâttan müberra manevî çehresinin bir küçük âyinesini göstermek lüzumu hasıl oldu. Başka tarif ve tavsife hâcet bırakmadan bizzât aziz Üstad Bedîüzzaman Said Nursî'nin kendi ifadeleri, o müfterilerin uydurmalarını yüzlerine çarpıyor. Menfî gayretkeşler, iftiralarına hakikat süsü

— 6 —

vererek neşre çalışırlarken; ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olan bir bedaheti beyan etmek, hele o iftiraları esası ile çürütmek için neşretmek zarureti ortaya çıktı.

Malûmdur ki: Bir zâtı bilmek ve tanımak için evvelâ onun tarihçe-i hayatı gözden geçirilir. Hayatının muhtelif safha ve tabakalarında ve cem'iyetin ayrı ayrı inkılablara düçar olduğu zaman ve devirlerde, nasıl hareket ettiği tedkik edilir. Bu suretle inanışlarında, kanaat ve fikirlerinde ve davasındaki sadakatı, azmi, doğruluğu ve sebatı tebeyyün etmiş olur.

Sonra o zâtı tarif eden bir cihet de onun eserleridir. Eserleri ile o zâtın; akıl, kalb, ruh gibi manevî ve hakikî şahsiyetinin derece-i vüs'at ve kıymeti tebarüz eder. Bilhâssa zâtının mir'atı olan eserleri, insan kitlelerinde müsbet tesir husule getirmiş ve yapıcı bir rol oynamış ise, bu daha güzel ve ekmel bir tarif edicidir.

Sonra o zâtı bildiren ve tanıttıran başka bir cebhe de: Görüştüğü, tanıştığı ve beraber çalıştığı arkadaşları, dostları ve eserlerini okuyan ve hayatını tedkik ederek ilim ve hikmet mizanı ile konuşan, muasırları olan insanlardır.

— 7 —

Mümtaz ve dâhî bir şahsiyetin, zâtının tereşşuhu ve âyinesi hükmünde olan bu üç cebheden, sıdk ve doğruluğun, fazilet ve hakkaniyetin nuru aksederse, şek ve şübhe kalmaz ki o zât; vazife, mazhariyet, ahlâk ve fazilet gibi insanî kemalâtın evc-i bâlâsına, en güzel noktasına doğru kanat açıp gidiyor demektir.

Öyle ise sevgili kardeş! Yalnız -başka değil- insaf ve adaleti, iz'an ve mantığı, akıl ve hikmeti beraber alarak gel; şu asrı, şu zamanı ve bütün ukûlü kendisiyle meşgul eden bedî' efkârı, bedî' eserleri ve bedî' tavır ve hareketleriyle Bedîüzzaman olan Said Nursî'yi tedkik eyle. Merhum Sultan Abdülhamid Han zamanından beri devam edegelen mücahedesine, muhtelif hayat safhalarına "Risale-i Nur" adı altında milyonlar nüshası, dâhil ve hâriçte intişar eden eserlerine ve milyonları aşan talebelerine ve onu alkışlayan, davasını tasdik, hizmetini takdir eden ehl-i akıl ve ehl-i ilmin binler beyanatlarına geniş ve hakikatlı bir dürbün ile birden bak; göreceksin ki: Allah'a abd ve Hazret-i Peygambere ümmet olarak Kur'an ve iman hizmetinde bulunmanın, nur-u imanı âfak-ı cihana izn-i İlahî ile ilân etmenin eşsiz bir numunesini gösteren, a'zamî ihlas

— 8 —

ve fedakârlığı ile, âlem kadar geniş, güneşler gibi parlak imanı ile ve şimşekler gibi çakan zekâ ve feraseti, ilim ve tefekkürü ile gönülleri cezbelendiren Kur'anın nuru ile akıllara istikamet ve nur, ruhlara inkişaf ve terakki, hayata hayat ve saadet veren bu zât-ı ekmel, Kur'anın hakaikına ma'kes Risale-i Nur'un manevî şahsiyeti haysiyeti ile asrımıza şeref veriyor, zamana değer verdiriyor diye kat'î olarak anlayacaksın.

Bütün bunları teemmül ve tefekkür ettikten sonra, o zâtın doğruluğunda, davasının hakkaniyetinde bir şek ve şübhe ihtimali olabilir mi? Kaldı ki, onun dava ettiği hakikat; bin dört yüz sene evvel âlem-i beşeriyete arş-ı rahmetten nüzul eden mukaddes İslâmiyet güneşinin tâ kendisi olup, ona hizmet ve insanlığa dünyevî ve uhrevî saadetler bahşeden nurunu yaymaktan ibarettir.

Evet âlem-i beşeriyet, tarihin hiçbir devrinde görülmemiş manevî sarsıntı ve tezelzüle, bu son asırdaki gibi düçar olmuş değildir. En büyük bir misali, insaniyetin yarısını idaresi altına alan komünizm rejiminin her memleketi ciddî surette düşündüren ve tahribatına karşı çareler aramağa sevk

— 9 —

eden tehlikesidir. Dinsizliği bir şiar-ı medeniyet telâkki ederek harekete geçen bu şiddetli cereyan, maddî kuvveti ile değil, belki manevî tahribatı ile zihinleri idlâl, efkâr ve kulûbü ifsad etmekle, kısa bir zamanda beş yüz milyon Çin'i ve yarı Avrupa'yı istila etmiş ve her memlekette zehirini saçacak vasıtalar elde etmiştir. Bu tehlikeye karşı bütün beşeriyet mukabeleye çalışmaktadır.

Âlem-i İslâmın ileri karakolu ve en kahraman ordusu olan Türk Milletinin bu azîm tehlikeden mahfuz kalması, doğrudan doğruya bir inayet-i İlahiye ve bir himayet-i Rabbaniye iledir. Yoksa yalnız kuvvet değildir.

Risale-i Nur müellifi yemin ile defalarca beyan etmiştir ki: Komünizme karşı en büyük ve kat'î çare Kur'andır. Kur'an'ın bu zamanın fehmine uygun bir dersi ve hakikatlarının delil ve hüccetleri olan Risale-i Nur'dur.

Evet, Risale-i Nur hak ve hakikata dayanan, delil ve hüccete istinad eden iman ve Kur'an hakikatlarını, zamanın fehmine uygun, cem'iyetin telâkki tarzına münasib çekici bir üslûb ve suhulet-i beyanla isbat

— 10 —

ve izah eylemesi ile milyonlarca insanın iman ve itikadını tahkikî yaparak, ruhlarda İslâmî aşk ve muhabbeti uyandırmak suretiyle anarşizmin şiarı olan dinsizlik ve ahlâksızlığa karşı manevî bir sed te'sis eylemiştir.

Evet ruhlarda, akıl ve kalblerde te'sis edilen mukaddes ideal ve gaye birliği, iman aşk ve muhabbeti, yıkılmaz bir kuvvet, aşılmaz bir sed hükmünde manevî bir tesir icra etmektedir.

Vakıa, henüz umumî ve istisnasız bir ıslah müşahede edilmemektedir. Ve Risale-i Nur'a muhalif olan ve dersinden şimdiye kadar nasîbdar olmayan bazı bîçareler bulunmakta ve bazı muhitlerde gizli ve aşikâr din ve ahlâk düşmanlığı yapılabilmektedir.

Bununla beraber kıymet ve ehemmiyet, kemmiyetten ziyade keyfiyette olduğundan; imanlı, karakterli ve yüksek vicdanlı zâtlar ve rıza-yı İlahîyi düstur-u hareket ittihaz eden, İslâmiyetin, milletin terakki ve tealisi için fedai olmak derecesinde ihlas aşkını kazananlar ve bu yolda azim ve sebat gösterenler, şerre karşı terazinin öbür kefesinde hayrın ağır basmasına vesile olmaktadırlar.

— 11 —

İşte böyle çok yüksek ve saadetli bir neticenin, vatan ve milletin selâmeti namına ne kadar elzem ve tebrike lâyık olduğu aşikârdır. Hâl böyle iken, hakikatın tam aksine ağır ittiham ve iftiralar; bu saadet yolcuları için aslâ bir noksanlık ve zaîflik değil ve ruhlarına fütur vermek değil, bilakis rıza-yı İlahînin parıldayıp dalgalanmasına, kalblere, vicdanlara ebediyet ve sermediyet âleminin nur ve feyzinin celbine daha ziyade vesile oluyor diyerek, o musibetleri sabırla karşılıyorlar.

İşte ruhunda bu nokta-i istinadı bulan için, faraza dünya bomba olup patlasa, hakdan yüz çevirmek ve geri dönmek hususunda o mü'min için bir mana ifade eder mi? Elbette etmez. "Hasbünallahü ve ni'mel vekil" bütün tehlikelere karşı etrafımızda çevrilmiş muhkem bir surdur diye mukabele eder. Ve şübhesiz Kur'anın kal'ası çok sağlam ve metindir... Nitekim Hazret-i Üstad der:

"Elde Kur'an gibi bir mu'cize-i bâki varken, başka bürhan aramak aklıma zâid görünür.

Elde Kur'an gibi bir bürhan-ı hakikat varken, münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?"

— 12 —

"Ehl-i sünnet ve cemaat olan ehl-i hak mezhebini karargâh yap ve Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyanın muhkemat kal'asına gir ve Sünnet-i Seniyeyi rehber yap, selâmeti bul."

Ne garib ve acıklı bir mes'ele ki: Maddede boğulmuş, menfaat-i nefsaniyesine esir olmuş, İslâmiyet ruhundan bîhaber zavallılar, hak yolcularının faaliyetlerine baktıkları zaman, Allah rızasından gelen, iman ve Kur'andan fışkıran manevî sürur ve sevinci his ve derketmedikleri için, bunu hasis menfaatler ve dünyevî maksadlar peşinde koşmak gibi yalanlarla, iftiralarla manalandırmak istemektedirler. Bu müfsidler, iftiracılar; hiç olmazsa tarih sahifelerine nazar etselerdi, böyle bir zanna aslâ kapılmayacaklardı. Çünki göreceklerdi ki: Tarihe şeref veren erler, dünyevî bir maksad ve menfaatle hareket etmemişler, başkalarının saadetiyle telezzüz etmekten gelen rıza-yı İlahîye müteveccih sürur ve şeref onlara kâfi gelmiş.

İşte büyük kahraman Üstad Bedîüzzaman Said Nursî ve talebelerinin hareketleri de böyle çok ulvî, insaf ve akıl sahiblerini sevinçle ve heyecanla ağlattıracak derecede nezih ve parlaktır.

Bu hareketi, bu hizmeti başka maksadlara

— 13 —

hamletmek isteyen, başka cephede göstermeğe çalışanlar, ancak ya eblehliklerini ilân ediyorlar veya Allah'a isyan ve ihanetlerini izhar ediyorlar.

Evet onlar zamanın dar sahifesindeki muvakkat galebelerinden sonra, hak ve hakikat güneşi olan nur-u Kur'anın mutlak ve daimî hâkimiyeti karşısında derin bir hicaba bürünmeye mecburdurlar.

Eğer o insafsızlar, Nur Talebelerinin iyi niyet ve hüsn-ü ahlâkına aşina olup, fîsebilillah hareket ettiklerine vâkıf olup da sırf temerrüdlerinden ve garazlarından dolayı aleyhe geçmek ve o nuru söndürmek gayretinde bulunuyorlarsa beyhudedir. Zira "Kur'an yıldızlarına perde çekilmez; gözünü kapayan yalnız kendi görmez, başkasına gece yapamaz."

Takdir-i Huda kuvvet-i bâzu ile dönmez Bir şem'a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.

Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'inde Nur'u söndürmek isteyenlere şöyle hitab ediyor:

"Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Allah ise muhakkak nurunu tamamlayacaktır. Kâfirler hoşlanmasalar da."

Neşredenler
— 14 —
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ وَ بِهِ نَسْتَع۪ينُ

(Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en son peygamber olduğunu en güzel bir şekilde Risale-i Nur'un muhtelif eczalarında ve bilhâssa Mu'cizat-ı Ahmediye Risalesinde izah ve isbat eden Bedîüzzaman'dır.)

BİNLER NUMUNEDEN İKİ NUMUNESİ
Mu'cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) Zeylinin Bir Parçasıdır.

{(*): Risalet-i Ahmediye (A.S.M.) delaili hakkında olup, Mi'rac Risalesinin Üçüncü Esasının nihayetindeki üç mühim müşkilden birinci müşkile ait suale, muhtasar bir fihriste suretinde verilen cevabdır.}

Sual: Şu Mi'rac-ı Azîm, niçin Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'a mahsustur?

— 15 —

Elcevab: Şu birinci müşkiliniz: Otuzüç aded Sözlerde tafsilen halledilmiştir. Yalnız şurada Zât-ı Ahmediye'nin (A.S.M.) kemalâtına ve delail-i nübüvvetine ve o Mi'rac-ı a'zama en elyak o olduğuna icmalî işaretler nev'inde, bir muhtasar fihriste gösteriyoruz. Şöyle ki:

Evvelâ: Tevrat, İncil, Zebur gibi Kütüb-ü Mukaddese, pek çok tahrifata maruz oldukları halde, şu zamanda dahi, Hüseyin-i Cisrî gibi bir muhakkik, nübüvvet-i Ahmediyeye (A.S.M.) dair o kitablardan yüzon işarî beşaretler çıkarıp "Risale-i Hamîdiye"de göstermiştir.

Sâniyen: Tarihçe müsbettir ki: Şıkk ve Satih gibi meşhur iki kâhinin, nübüvvet-i Ahmediyeden (A.S.M.) biraz evvel, nübüvvetine ve âhirzaman peygamberi olduğuna beyanatları gibi çok beşaretler, sahih bir surette tarihen nakledilmiştir.

Sâlisen: Veladet-i Ahmediye (A.S.M.) gecesinde Kâ'be'deki sanemlerin sukutu ile, Kisra-yı Faris'in saray-ı meşhuresi olan Eyvan'ı inşikak etmesi gibi, irhasat denilen yüzer hârikalar tarihçe meşhurdur.

Râbian: Bir orduya parmağından gelen

— 16 —

suyu içirmesi ve câmide bir cemaat-i azîmenin huzurunda, kuru direğin, minberin naklinden dolayı müfarakat-ı Ahmediyeden (A.S.M.) deve gibi enîn ederek ağlaması;

وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ

nassı ile, Şakk-ı Kamer gibi, muhakkiklerin tahkikatıyla bine baliğ olan mu'cizatıyla serfiraz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor.

Hâmisen: Dost ve düşmanın ittifakıyla ahlâk-ı hasenenin şahsında en yüksek derecede; ve bütün muamelâtının şehadetiyle secaya-yı sâmiye, vazifesinde ve tebliğatında en âlî bir derecede; ve Din-i İslâmdaki mehasin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatında en âlî hisal-i hamîde en mükemmel derecede bulunduğunu ehl-i insaf ve dikkat tereddüd etmez.

Sâdisen: Onuncu Söz'ün İkinci İşaretinde işaret edildiği gibi: Uluhiyet, mukteza-yı hikmet olarak tezahür istemesine mukabil, en a'zamî bir derecede Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) dinindeki a'zamî ubudiyetle en parlak bir derecede göstermiştir.

Hem Hâlık-ı Âlem'in nihayet kemaldeki cemalini bir vasıta ile mukteza-yı hikmet ve

— 17 —

hakikat olarak göstermek istemesine mukabil; en güzel bir surette gösterici ve tarif edici, bilbedahe yine o zâttır.

Hem Sâni'-i Âlem'in nihayet cemalde olan kemal-i san'atı üzerine enzar-ı dikkati celb etmek, teşhir etmek istemesine mukabil; en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşahede o zâttır.

Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakatında vahdaniyeti ilân etmek istemesine mukabil, en a'zamî bir derecede bütün meratib-i tevhidi ilân eden yine bizzarure o zâttır.

Hem Sahib-i Âlem'in nihayet derecede âsârındaki cemalin işaretiyle, nihayetsiz hüsn-ü zâtîsini ve cemalinin mehasinini ve hüsnünün letaifini âyinelerde mukteza-yı hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukabil; en şaşaalı bir surette âyinedarlık eden ve gösteren ve sevip, başkasına sevdiren yine bilbedahe o zâttır.

Hem şu saray-ı âlemin Sâni'i, gayet hârika mu'cizeler ile ve gayet kıymetdar cevherler ile dolu hazine-i gaybiyelerini izhar ve teşhir etmesi ve onlarla kemalâtını tarif

— 18 —

etmek ve bildirmek istemesine mukabil, en a'zamî bir surette teşhir edici, tavsif edici ve tarif edici yine bilbedahe o zâttır.

Hem şu kâinatın Sâni'i, şu kâinatı enva'-ı acaib ve zînetlerle süslendirmek suretinde yapması ve zîşuur mahlukatını seyr ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona idhal etmesi ve mukteza-yı hikmet olarak onlara o âsâr ve sanayiin manalarını, kıymetlerini, ehl-i temaşa ve tefekküre bildirmek istemesine mukabil; en a'zamî bir surette cin ve inse, belki ruhanîlere ve melaikelere de Kur'an-ı Hakîm vasıtasıyla rehberlik eden, yine bilbedahe o zâttır.

Hem şu kâinatın Hâkim-i Hakîm'i, şu kâinatın tahavvülâtındaki maksad ve gayeyi tazammun eden tılsım-ı muğlakını ve mevcudatın "Nereden? Nereye? Ve ne oldukları" olan şu üç sual-i müşkilin muammasını bir elçi vasıtasıyla umum zîşuurlara açtırmak istemesine mukabil, en vâzıh bir surette ve en a'zamî bir derecede hakaik-i Kur'aniye vasıtasıyla o tılsımı açan ve o muammayı halleden, yine bilbedahe o zâttır.

Hem şu âlemin Sâni'-i Zülcelal'i, bütün güzel masnuatıyla kendini zîşuur olanlara tanıttırması ve kıymetli nimetler ile kendini

— 19 —

onlara sevdirmesi, bizzarure onun mukabilinde zîşuur olanlara marziyatı ve arzu-yu İlahiyelerini bir elçi vasıtasıyla bildirmesini istemesine mukabil, en a'lâ ve ekmel bir surette, Kur'an vasıtasıyla o marziyat ve arzuları beyan eden ve getiren, yine bilbedahe o zâttır.

Hem Rabbü'l-Âlemîn, meyve-i âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs'at-i istidad verdiğinden ve bir ubudiyet-i külliyeye müheyya ettiğinden ve hissiyatça kesrete, dünyaya mübtela olduğundan, bir rehber vasıtasıyla, yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bâkiye çevirmek istemesine mukabil; en a'zam bir derecede, en eblağ bir surette, Kur'an vasıtasıyla en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda îfa eden, yine bilbedahe o zâttır.

İşte mevcudatın en eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuur ve zîşuur içinde en eşref olan hakikî insan ve hakikî insan içinde geçmiş vezaifi en a'zamî bir derecede, en ekmel bir surette îfa eden zât; elbette bir Mi'rac-ı A'zam ile Kab-ı Kavseyn'e çıkacak, saadet-i ebediye kapısını çalacak, hazine-i rahmeti açacak, imanın

— 20 —

hakaik-i gaybiyesini görecek, yine o olacaktır.

Sâbian: Bilmüşahede şu masnuatta gayet güzel tahsinat, nihayet derecede süslü tezyinat vardır. Ve bilbedahe şöyle tahsinat ve tezyinat, onların Sâni'inde, gayet şiddetli bir irade-i tahsin ve kasd-ı tezyin var olduğunu gösterir. Ve irade-i tahsin ve tezyin ise, bizzarure o Sâni'de, san'atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsî bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnuat içinde en câmi' ve letaif-i san'atı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnuattaki güzellikleri "Mâşâallah" deyip istihsan eden, bilbedahe o san'atperver ve san'atını çok seven Sâni'in nazarında en ziyade mahbub, o olacaktır.

İşte masnuatı yaldızlayan mezaya ve mehasine ve mevcudatı ışıklandıran letaif ve kemalâta karşı, "Sübhanallah, Mâşâallah, Allahu Ekber" diyerek semavatı çınlattıran ve Kur'anın nağamatıyla kâinatı velveleye verdiren, istihsan ve takdir ile, tefekkür ve teşhir ile, zikir ve tevhid ile, berr ve bahri cezbeye getiren, yine bilmüşahede o zâttır.

İşte böyle bir zât ki:

اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ
— 21 —

sırrınca bütün ümmetinin işlediği hasenatın bir misli, onun kefe-i mizanında bulunan ve umum ümmetinin salavatı, onun manevî kemalâtına imdad veren ve risaletinde gördüğü vezaifin netaicini ve manevî ücretleriyle beraber rahmet ve muhabbet-i İlahiyenin nihayetsiz feyzine mazhar olan bir zât, elbette Mi'rac merdiveniyle Cennet'e, Sidretü'l-Münteha'ya, Arş'a, Kab-ı Kavseyn'e kadar gitmek, ayn-ı hak, nefs-i hakikat, mahz-ı hikmettir...

(Mektubat, sh. 211)
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî