Âyet ve Hadis Fihristleri
— 591 —

İşârât-ül İ'caz

(Türkçe Tercümesi)
Mütercimi Abdülmecid Nursi
İşârât-ül İ'caz

İşarat-ül İ'caz Risalesi 1914-1916 tarihinde Arapça olarak te'lif edilmiş ve 1918 yılında Arapça olarak neşredilmiştir. 1950 yılından sonra da Abdülmecid Ağabeyin Türkçeye tercümesiyle yayınlanmıştır.

(İşarat-ül İ'caz sh: 5)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

وَ بِهِ نَسْتَع۪ينُ

Yalnızca ondan yardım dileriz.

(İşarat-ül İ'caz sh: 7)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

O'nun (Allah'ın) adıyla! O (Allah) her türlü noksanlıktan münezzehtir, uzaktır.

(İşarat-ül İ'caz sh: 12)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

اَلرَّحْمٰنُ ٭ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ ٭ خَلَقَ الْاِنْسَانَ ٭ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ

O Rahmân ki Kur'ân'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona anlamayı ve anlatmayı öğretti. (Rahmân Sûresi, 55:1-4)

فَنَحْمَدُهُ مُصَلّ۪ينَ عَلٰى نَبِيِّه۪ مُحَمَّدٍ ۨالَّذ۪ى اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَ جَعَلَ مُعْجِزَتَهُ الْكُبْرَى الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَ اِشَارَاتِهَا لِحَقَائِقِ الْكَائِنَاتِ بَاقِيَةً عَلٰى مَرِّ الدُّهُورِ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ وَ عَلٰٓى اٰلِه۪ عَامَّةً وَ اَصْحَابِه۪ كَافَّةً

Biz dahi, kâinat hakaikine dair rumuz ve işârâtıyla câmi ve aradan geçen asırlara rağmen kıyamete kadar bâki kalacak mu'cize-i kübrâsı olan Kur'ân ile âlemlere rahmet olarak gönderdiği Muhammed'e ve bütün âl ve ashabına salât ve selâm ederek o Rahmân'a hamd ederiz.

— 593 —

(İşarat-ül İ'caz sh: 13)

بِسْمِ اللّٰهِ

Allah'ın adıyla.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ

Hamd Allah'a mahsustur. (Fâtiha Sûresi, 1:2)

قُلْ

De. Söyle.

(İşarat-ül İ'caz sh: 14)

اَلرَّحْمٰن

Kullarına karşı çok merhametli olan ve şefkat eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:3)

اَلرَّحِيمِ

Rahmeti herşeyi kuşatmakla birlikte, dilediği varlıklara çok özel ihsanı ve hususî rahmet tecelîsi olan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:3)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ

Hamd Allah'a mahsustur. (Fâtiha Sûresi, 1:2)

رَبُّ الْعَالَم۪ينَ

Bütün âlemlerin Rabbi; Her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden; tedbir, tasarruf ve egemenliği altında bulunduran Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:2)

مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ

Hesap gününün yegane sahibi, yöneticisi ve hakimi olan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:4)

اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ

(Yâ Muhammed) Biz sana kevseri verdik. (Kevser Sûresi, 108:1)

بِسْمِ اللّٰهِ

Allah'ın adıyla.

اَسْتَع۪ينُ

Yardım diliyorum.

اَتَيَمَّنُ

Uğurlu, bereketli sayarım, teberrük ederim.

قُلْ

De, söyle

— 594 —
اِقْرَاْ

Oku

بِسْمِ اللّٰهِ

Allah'ın adıyla.

(İşarat-ül İ'caz sh: 15)

اِسْم

İsim, ad..

بِسْمِ اللّٰهِ

Allah'ın ismiyle.

اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

O Rahman'dır, Rahim'dir.

الرَّحِيمِ

Rahmeti herşeyi kuşatmakla birlikte, dilediği varlıklara çok özel ihsanı ve hususî rahmet tecelîsi olan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:3)

اَلرَّحْمٰن

Kullarına karşı çok merhametli olan ve şefkat eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:3)

(İşarat-ül İ'caz sh: 16)

اَلْحَمْدُ

Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü. (Fâtiha Sûresi, 1:2)

(İşarat-ül İ'caz sh: 17)

وَ مَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَ الْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

Cinleri ve insanları ancak Bana îman ve ibadet etsinler diye yarattım. (Zâriyat Sûresi, 51:56)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ

Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah'a mahsustur. (Fâtiha Sûresi, 1:2)

كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُون۪ى

Ben gizli bir hazine idim. Bilineyim diye mahlukatı yarattım. (Süyûti, ed-Dürerü'l-Müntesire, s. 125; Ali el-Kàrî, el-Esrârü'l-Merfûa', s. 273)

لِلّٰهِ

Allah'a has olan.

(İşarat-ül İ'caz sh: 18)

رَبِّ

Rabb, varlıkları terbiye eden, ihtiyaçlarını veren.

— 595 —
الْعَالَمِينَ

Âlemler, varlık âlemleri.

عِشْر۪ينَ ثَلَاث۪ينَ

Yirmi, otuz.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ كَمْ لِلّٰهِ مِنْ فَلَكٍ ٭ تَجْرِى النُّجُومُ بِهِ وَ الشَّمْسُ وَ الْقَمَرُ

Hamd olsun Allah'a ki Onun tayin ettiği nice yörüngeler vardır ki, yıldızlar, güneş ve ay o yörüngelerde akıp gider.

رَاَيْتُهُمْ ل۪ى سَاجِد۪ينَ

Bana secde ettiklerini gördüm. (Yûsuf Sûresi, 12:4)

(İşarat-ül İ'caz sh: 19)

اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

O Rahman'dır, Rahim'dir. (Fâtiha Sûresi, 1:3)

مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ

Hesap gününün yegane sahibi, yöneticisi ve hakimi olan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:4)

يَوْم

Gün.

(İşarat-ül İ'caz sh: 20)

دِين

Din, hakâik-i diniyye, ceza.

اِيَّاكَ نَعْبُدُ

Yalnızca Sana ibadet ederiz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)

(İşarat-ül İ'caz sh: 21)

اُعْبُدْ رَبَّكَ كَاَنَّكَ تَرَاهُ

Rabbine, sanki Onu görüyormuş gibi ibadet et. (Hadis-i bilmânâdır. Buhari, Tefsîru Sûre 31:2, İmân: 31; Müslim, İmân: 1,5,7; Ebu Dâvud, Sünne: 16; Tirmizî, İmân: 4; İbni Mâce, Mukaddime: 9; Neseî, İmân: 5, 6; Müsned, 1:27, 51, 53, 319, 2:107, 462, 4:129, 164)

نَعْبُدُ

İbadet ederiz.

اَلْحَمْدُ

Hamd, övgü.

مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ

Hesap gününün yegane sahibi, yöneticisi ve hakimi olan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:4)

— 596 —
اِيَّاكَ

(Yalnızca) Sana.

وَ اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ

Ve yalnızca senden yardım dileriz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)

"Bizim vücudumuzun zerratı veya ehl-i tevhid cemaatı veyahut kâinat mevcudatı, bütün hâcat ve maksatlarımıza, bilhassa en ehem olan ibadetimize, Senden iane ve tevfik istiyoruz."

نَسْتَع۪ينُ

Yardım dileriz.

نَعْبُدُ

İbadet ederiz.

اِيَّاكَ

Senden, sana.

(İşarat-ül İ'caz sh: 22)

اِهْدِنَا

Bizi hidayete ulaştır. (Fâtiha Sûresi, 1:6)

نَسْتَع۪ينُ

Yardım dileriz.

وَ خَلَقَ كُلَّ شَىْءٍ وَ هَدٰى

Her şeyi yarattı ve ona doğru yolu gösterdi.

اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَ ارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ وَ اَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَ ارْزُقْنَا اِجْتِنَابَهُ اٰم۪ينَ

Allah'ım bize hakkı hak olarak gösterip onun ittibâıyla, bâtılı da batıl olarak gösterip onun içtinabıyla rızıklandır. Âmin, Allah'ım, duamı kabul buyur!

(İşarat-ül İ'caz sh: 23)

الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ

En doğru ve istikametli yol. (Fâtiha Sûresi, 1:6)

وَ مَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِىَ خَيْرًا كَث۪يرًا

Kime hikmet verilmişse işte ona pek çok hayır verilmiştir. (Bakara Sûresi, 2:269)

(İşarat-ül İ'caz sh: 24)

صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
— 597 —

Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna... (Fâtiha Sûresi, 1:7)

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ

Hamd ve övgü Allah'a mahsustur." Fâtiha Sûresi, 1:2

رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

Bütün âlemlerin Rabbidir. (Fâtiha Sûresi, 1:2)

الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:3)

الَّذ۪ينَ

O kimseler ki.

مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ

Hesap gününün yegane sahibi, yöneticisi ve hakimi olan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:4)

نَعْبُدُ

İbadet ederiz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)

نَسْتَع۪ينُ

Yardım dileriz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)

(İşarat-ül İ'caz sh: 25)

اِهْدِنَا

Bizi hidayet yoluna ulaştır. (Fâtiha Sûresi, 1:6)

صِرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ

En doğru ve istikametli yol.

الَّذ۪ينَ

O kimseler ki.

اَنْعَمْتَ

Nimet verdin.

عَلَيْهِمْ

Onların üzerine.

عَلٰى

Üzerine

— 598 —

(İşarat-ül İ'caz sh: 26)

فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَ الصِّدّ۪يق۪ينَ وَ الشُّهَدَٓاءِ وَ الصَّالِح۪ينَ

İşte onlar, Allah'ın kendilerine pek büyük nimetler bağışladığı peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salih kimselerle beraberdirler. (Nisâ Sûresi, 4:69)

الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ

Nimet ve lütfuna mazhar ettiğin kimseler... (Fâtiha Sûresi, 1:7)

غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ

Gazaba uğramışların yoluna değil. (Fâtiha Sûresi, 1:7)

نَعْبُدُ

İbadet ederiz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)

نَسْتَع۪ينُ

Yardım dileriz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)

(İşarat-ül İ'caz sh: 27)

اِنَّمَا تُعْرَفُ الْاَشْيَاءُ بِاَضْدَادِهَا

Her şey zıtlarıyla bilinir.

اَنْعَمْتَ

Nimet verdin.

مَغْضُوبِ

Gazaba ve öfkeye maruz kalanlar.

ضَٓالّ۪ينَ

Hak yoldan sapanlar.

وَلَا ضَّالّ۪ينَ

Ve sapmışların yoluna değil. (Fâtiha Sûresi, 1:7)

(İşarat-ül İ'caz sh: 29)

اَللّٰهُمَّ بِحُرْمَةِ هٰذِهِ السُّورَةِ اجْعَلْنَا مِنْ اَصْحَابِ الصِّرَاطِ الْمُسْتَق۪يمِ اٰم۪ينَ

Allah'ım, bizi bu sûrenin hürmetine sırât-ı müstakim ehlinden eyle. Âmin.

— 599 —

(İşarat-ül İ'caz sh: 30)

Sure-i Bakara

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا

Rabbinizin nimetlerinden hangi birini.. (Rahmân Sûresi, 55:13)

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ الخ

O gün yalanlayanların (peygamberi ve âhireti) vay haline! (Mürselât Sûresi, 77:15)

هُوَ الْمِسْكُ مَا كَرَّرْتَهُ يَتَضَوَّعُ

O misk gibidir, karıştırıldıkça kokususu yayılır, parlar.

(İşarat-ül İ'caz sh: 31)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

وَ اُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا

(Cennet ehline) Rızıkları birbirine benzer şekilde kendilerine sunulur. (Bakara Sûresi, 2:25)

الٓمٓ

Hurûf-u mukattaa. Gr: Kur'an-ı Kerim'de sure başlarında bulunan, kesik kesik, ikisi üçü birleşik veya tek başına yazılı hafler. Elif Lâm Mim, Yâ Sin, Elif Lâm Râ... gibi. Bunlar İlahî birer şifre olup, mânalarını anlayanlar Resul-ü Ekrem (A.S.M.) ve O'nun vârisleridir.

(İşarat-ül İ'caz sh: 32)

الٓمٓ

"Sûrelerin başlarındaki huruf-u mukattaa İlâhî bir şifredir; has abdine, onlarla bazı işaret-i gaybiye veriyor. O şifrenin miftahı, o Abd-i Hastadır, hem Onun veresesindedir."

(İşarat-ül İ'caz sh: 33)

هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ الْاَزَلِىِّ

Bu Ezelî olan, Allah'ın kelâmıdır.

نَزَلَ بِهِ جِبْر۪يلُ

Onu Cebrâil (a.s.) getirmiştir.

عَلٰى مُحَمَّدٍ ع.ص.م.

Muhammed'e (a.s.m.)

— 600 —

(İşarat-ül İ'caz sh: 34)

هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ

Bu Allah'ın kelâmıdır.

(İşarat-ül İ'caz sh: 35)

اَشْهَدُ اَنَّ هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ

Bunun Allah'ın kelâmı olduğuna şehadet ederim.

ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ف۪يهِ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ

Şu yüce kitap ki, onda asla şüphe yoktur. O, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir yol göstericidir. (Bakara Sûresi, 2:2)

وَ لَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ

Rabbinin azâbından küçük bir esinti onlara hafifçe dokunacak olsa... (Enbiyâ Sûresi, 21:46)

اِنْ

Eğer.

نَفْحَةٌ

Küçük bir esinti. (Enbiya Sûresi, 21:46)

مَسَّ

Dokunma, temas etme. (Enbiya Sûresi, 21:46)

مِنْ

... den. (Enbiya Sûresi, 21:46)

نَكَالْ

Ağır azap, ağır ceza.

عَذَابِ

Hafif azap, ceza. (Enbiya Sûresi, 21:46)

رَبّ

Terbiye eden, gözetip büyüten, sevk ve idare eden.

عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَ حُسْنُكَ وَاحِدٌ وَ كُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ

Yani, "İbarelerimiz ayrı ayrı ise de, hüsnün birdir. Hepsi de o hüsne işaret ediyorlar."

(İşarat-ül İ'caz sh: 36)

الٓمٓ ٭ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ف۪يهِ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ

Elif, Lâm, Mîm. İşte bu kitapta hiç şüpheye yer yoktur; takvâ sahipleri için bir hidâyet kaynağıdır. (Bakara Sûresi, 2:1-2)

— 601 —
الٓمٓ، ذٰلِكَ، الْكِتَاب، لَا رَيْبَ ف۪يهِ

Elif, lâm, mim. * Bu [kitap] * Kitap [Kur'ân] * Onda asla şüphe yoktur. (Bakara Sûresi, 2:1-2.)

الٓمٓ

Elif, lâm, mim. (Bakara Sûresi, 2:1.)

ذٰلِكَ

Bu [kitap] (Bakara Sûresi, 2:2.)

الْكِتَاب

Kitap [Kur'ân] (Bakara Sûresi, 2:2.)

ال

Belirli yapma edatı. İsimlerin başına gelir, onları muayyen yapar.

لَا رَيْبَ ف۪يهِ

Onda asla şüphe yoktur. (Bakara Sûresi, 2:2.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 37)

لَا

"Hayır" Olumsuzluk edatı.

وَ كَمْ مِنْ عَٓائِبٍ قَوْلًا صَحِيحًا وَ اٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّق۪يمِ

Yani: Kur'anda ta'yib edilecek hiçbir nokta yoktur. Kur'an gibi sahih kavilleri ta'yib etmek, ancak fehimlerin sekametinden ileri geliyor." (El-Mütenebbî, Divan, 4:246.)

الٓمٓ ٭ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ف۪يهِ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ

Elif, lâm, mim. Şu yüce kitap ki, onda asla şüphe yoktur. O, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir yol göstericidir. (Bakara Sûresi, 2:1-2.)

الٓمٓ

Elif, lâm, mim. (Bakara Sûresi, 2:1.)

ذٰلِكَ الْكِتَابُ

Şu yüce kitap ki... (Bakara Sûresi, 2:2.)

لَا رَيْبَ ف۪يهِ

Onda asla şüphe yoktur. (Bakara Sûresi, 2:2.)

هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ

O, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir yol göstericidir. (Bakara Sûresi, 2:2.)

— 602 —

(İşarat-ül İ'caz sh: 38)

الٓمٓ

Elif, lâm, mim. (Bakara Sûresi, 2:1.)

ذٰلِكَ الْكِتَابُ

Şu yüce kitap ki... (Bakara Sûresi, 2:2.)

هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ

O, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir yol göstericidir. (Bakara Sûresi, 2:2)

هَاد۪ى

Hidayet eden, doğru yolu gösteren.

هُدًى

Hidayet, doğru yol. (Bakara Sûresi, 2:2.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 39)

مُتَّق۪ينَ

Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar, müttakiler. (Bakara Sûresi, 2:2.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 40)

اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ

Onlar ki gayba inanırlar. (Bakara Sûresi, 2:3)

اَلَّذ۪ينَ

Onlar ki... (Bakara Sûresi, 2:3.)

مُتَّق۪ينَ

Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar, müttakiler. (Bakara Sûresi, 2:2.)

تَخْلِيَه

Tathir etmek ve temizlemektir.

تَحْلِيَه

Tezyin etmek ve süslendirmek manasınadır.

(İşarat-ül İ'caz sh: 41)

اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ

O takva sahipleri ki, görmedikleri hâlde Allah'a ve Onun bildirdiklerine iman ederler. (Bakara Sûresi, 2:3.)

اَلْمُؤْمِنُونَ
— 603 —

İnananlar, iman edenler.

اَلَّذ۪ينَ

Onlar ki... (Bakara Sûresi, 2:3)

مُؤْمِنُونَ

İnananlar, mü'minler.

يُؤْمِنُونَ

O takva sahipleri ki... (Bakara Sûresi, 2:3.)

مُؤْمِنُونَ

İnananlar, mü'minler.

بِالْغَيْبِ

Görmedikleri hâlde. (Bakara Sûresi, 2:3)

(İşarat-ül İ'caz sh: 42)

وَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ

Namazı dos doğru kılarlar. (Bakara Sûresi, 2:3)

يُق۪يمُونَ

Dosdoğru kılarlar.

(İşarat-ül İ'caz sh: 43)

يُصَلُّونَ

Namaz kılarlar.

يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ

Namazı dosdoğru kılarlar. (Bakara Sûresi, 2:3)

وَ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden muhtaçların ihtiyaçlarını giderirler. (Bakara Sûresi, 2:3)

عِمَادُ الدّ۪ينِ

[Namaz] dinin direğidir. (Tirmizî, İman: 8; İbni Mâce, Fiten: 12; Müsned, 5:231, 237; Hâkim, Müstedrek, 2:76.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 44)

يُزَكُّونَ

Tezkiye ederler; bir şeyi temizlerler.

يَتَصَدَّقُونَ

Sadaka verirler.

— 604 —
يُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ

Zekatlarını verirler.

وَ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden muhtaçların ihtiyaçlarını giderirler. (Bakara Sûresi, 2:3)

مِنْ

...den. (Bakara Sûresi, 2:3.)

مِمَّا

Kendilerine verdiklerimizden. (Bakara Sûresi, 2:3.)

رَزَقْنَا

[Kendilerine verdiğimiz] rızıklarından. (Bakara Sûresi, 2:3.)

نَا

Biz, bize.

(İşarat-ül İ'caz sh: 45)

اَلزَّكٰوةُ قَنْطَرَةُ الْاِسْلَامِ

Zekât, İslâmın köprüsüdür. (el-Münzirî, et-Terğîb ve't-Terhîb, 1:517)

(İşarat-ül İ'caz sh: 47)

وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

Onlar sana indirilen Kur'ân'a da, senden önceki peygamberlere indirilen kitaplara da inanırlar. Onlar, âhirete de kesin olarak iman etmiş kimselerdir. (Bakara Sûresi, 2:4)

اَلَّذ۪ينَ

Öyle ki..

مُتَّق۪ينَ

Allah'tan korkanlar; takvâ sahipleri.

يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ

Gayba inanırlar.

(İşarat-ül İ'caz sh: 48)

وَالْمُؤْمِنُونَ بِالْقُرْاٰنِ

Kur'ân'a iman edenler.

وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ

Onlar Sana indirilen Kur'ân'a inanırlar.

— 605 —
اَلَّذ۪ينَ

Onlar ki..

مُؤْمِنُونَ

Mü'minler, Allah'a inananlar.

يُؤْمِنُونَ

İnanırlar.

مَا

Onlar, o şeyler.

اُنْزِلَ

İndirildi.

(İşarat-ül İ'caz sh: 49)

عَلَيْكَ

Senin üzerine.

اِلَيْكَ

Sana.

عَلٰى

Üzerine.

وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ

Senden önceki peygamberlere indirilen kitaplar... (Bakara Sûresi, 2:4)

(İşarat-ül İ'caz sh: 50)

مِنْ قَبْلِكَ

Senden önce (ki peygamberler.) (Bakara Sûresi, 2:4)

(İşarat-ül İ'caz sh: 51)

مِنْ قَبْلِكَ

Senden önce (ki peygamberler.) (Bakara Sûresi, 2:4)

(İşarat-ül İ'caz sh: 52)

مِنْ قَبْلِكَ

Senden önce.

مِنْ

...den, ...dan

وَ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
— 606 —

Onlar âhirete de kesin olarak inanırlar. (Bakara Sûresi, 2:4)

(İşarat-ül İ'caz sh: 53)

وَ قَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا

Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır. (Nuh Sûresi, 71:14)

وَ مَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ

Rabbin, kullara zulmedici değildir. (Fussilet Sûresi, 41:46)

سُبْحَانَكَ مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا

(Rabbimiz) Seni bütün noksanlardan tenzih ederiz. Bunu (kâinatı ve içindeki varlıkları) boşuna yaratmadın. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:191)

(İşarat-ül İ'caz sh: 56)

لَا وَاللّٰهِ

Vallahi hâyır!..

وَ قَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا

Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır. (Nuh Sûresi, 71:14)

وَ مَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ

Rabbin, kullara zulmedici değildir. (Fussilet Sûresi, 41:46)

(İşarat-ül İ'caz sh: 58)

وَ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

Onlar âhirete de kesin olarak inanırlar. (Bakara Sûresi, 2:4)

بِالْاٰخِرَةِ

Ahirete.

لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلَّٓا اَيَّامًا مَعْدُودَةً

"Cehennem ateşi, bizi daima yakacak değil ya! Ancak birkaç gün yakacaktır" (Bakara Sûresi, 2:80)

اَلْ

İsimleri, eşyayı belirli, muayyen kılan edat.

(İşarat-ül İ'caz sh: 59)

يُؤْمِنُونَ

İnanırlar, iman ederler.

يُوقِنُونَ
— 607 —

Kesin olarak iman ederler. (Bakara Sûresi, 2:4.)

اُولٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ

İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler. (Bakara Sûresi, 2:5)

اُولٰٓئِكَ

İşte onlar.

عَلٰى

...üzere, ... üzerinde.

هُدًى

Hidayet, doğru yol.

مِنْ

...den.

رَبِّهِمْ

Rablerinden. (Bakara Sûresi, 2:5.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 60)

وَ بِالْاٰخِرَةِ

Ahirete de... (Bakara Sûresi, 2:4.)

اُولٰٓئِكَ

İşte onlar.

عَلٰى

...üzere, ... üzerinde.

(İşarat-ül İ'caz sh: 61)

بَارَزَ

Savaştı, mübareze yaptı.

ثَمَرَّةك

Meyve.

عَلٰى

... üzere, ... üzerine.

هُدًى

Hidayet, doğru yol.

مِنْ
— 608 —

...den.

رَبِّ

Rabb, terbiye eden ihtiyaçlarını gören, gideren.

وَ اُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

Dünya ve âhirette saâdet ve kurtuluşa erenler de onlardır. (Bakara Sûresi, 2:5)

(İşarat-ül İ'caz sh: 62)

اُولٰٓئِكَ

İşte onlar. (Bakara Sûresi, 2:5.)

هُمْ

Onlar.

مُفْلِحُونَ

Dünya ve ahirette saadet ve kurtuluşa erenler. (Bakara Sûresi, 2:5.)

"Birinci اُولٰٓئِكَ saadet-i âcile عَاجِلَه olan hidayet semeresine işarettir.

İkinci اُولٰٓئِكَ hidayetin semere-i âcilesine آجله işarettir.

اَلَّذ۪ينَ

Onlar ki...

هُمْ

Onlar.

(İşarat-ül İ'caz sh: 63)

اُولٰٓئِكَ

İşte onlar. (Bakara Sûresi, 2:5)

هُمْ

Onlar. (Bakara Sûresi, 2:5.)

اَلْمُفْلِحُون

Dünya ve ahirette saadet ve kurtuluşa erenler. (Bakara Sûresi, 2:5.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 64)

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ

İnkâr edenlere gelince, sen onları inkârlarının âkıbetinden sakındırsan da birdir, sakındırmasan da... (Bakara Sûresi, 2:6)

— 609 —
تَحْلِيَه

Güzel özellikle süslemek, donatmak, tezyin etmek.

تَخْلِيَه

Noksanlıklardan uzak tutmak, tenzih etmek, boşaltmak.

اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ى نَع۪يمٍ ٭ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ى جَح۪يمٍ

İhlas ile kulluk edenler, nimetlerle dolu Cennet içindedir. Günaha dalan kâfirler ise Cehennem ateşindedir. (İnfitar Sûresi, 82:13-14)

اِنَّ

Muhakkak ki. (Bakara Sûresi, 2:6.)

اَلَّذ۪ينَ

Onlar ki.

(İşarat-ül İ'caz sh: 65)

اِنَّ

Muhakkak ki.

اَلَّذ۪ينَ

Onlar ki.

(İşarat-ül İ'caz sh: 66)

اَلَّذ۪ينَ

Onlar ki.

هٰذَا

Bu.

(İşarat-ül İ'caz sh: 67)

لَا يُؤْمِنُونَ

İman etmezler. (Bakara Sûresi, 2:6.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 68)

سَوَٓاءٌ

Birdir, aynıdır, müsavidir. (Bakara Sûresi, 2:6.)

عَلَيْهِمْ

Onlar üzerinde. (Bakara Sûresi, 2:6.)

عَلٰى

Üzerinde.

— 610 —
ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ

"O inkar edenleri korkutarak ikaz etsen de, etmesen de..." (Bakara Sûresi, 2:6)

اَمْ

Müsavatı ifade eder; yoksa, yâhut..

(İşarat-ül İ'caz sh: 69)

اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ

İnzar etmesen de, korkutmasan da...

وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

Onlar için çok büyük bir azap vardır. (Bakara Sûresi, 2:7)

لَمْ يُؤْمِنُوا

İmân etmediler.

كَفَرُوا

Onlar Allah'ı inkâr ettiler, kâfir oldular.

لَا يَتْرُكُونَ الْكُفْرَ

Küfrü terk etmezler.

(İşarat-ül İ'caz sh: 70)

لَا يُؤْمِنُونَ

İman etmezler.

خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ

Allah onların kalpleri üzerine mühür vurmuştur. (Bakara Sûresi, 2:7)

وَ عَلٰى سَمْعِهِمْ

Kulakları üzerine de.

وَ عَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ

Gözlerinde de bir çeşit perde vardır. (Bakara Sûresi, 2:7)

(İşarat-ül İ'caz sh: 71)

وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

Onlar için çok büyük bir azap vardır. (Bakara Sûresi, 2:7)

لَا يُؤْمِنُونَ

İman etmezler.

سَوَٓاءٌ
— 611 —

Eşittir.

(İşarat-ül İ'caz sh: 72)

خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَ عَلٰى سَمْعِهِمْ وَ عَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

İnkârlarında ısrar ettikleri için Allah onların kalblerini de, kulaklarını da mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de, hakkı görmelerine mâni bir perde vardır. Âhirette ise onların hakkı pek büyük bir azaptır. (Bakara Sûresi, 2:7)

(İşarat-ül İ'caz sh: 76)

خَتَمَ

Mühürledi.

لَا يُؤْمِنُونَ

İman etmezler.

(İşarat-ül İ'caz sh: 77)

اَللّٰهُ

Allah.

لَا يُؤْمِنُونَ

İman etmezler. (Bakara Sûresi, 2:6)

بِاللّٰهِ

Allah'a.

عَلَى

Üzerine, üzerinde. (Bakara Sûresi, 2:7.)

خَتَمَ

Mühür vurdu, mühürledi.. (Bakara Sûresi, 2:7.)

عَلَى

Üzerine

(İşarat-ül İ'caz sh: 78)

وَ عَلٰى سَمْعِهِمْ

Kulaklarına da [mühür vurdu.]. (Bakara Sûresi, 2:7.)

عَلَى

Üzerine

وَ عَلٰى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ

Gözlerinde de bir çeşit perde vardır. (Bakara Sûresi, 2:7)

— 612 —
خَتَمَ

Mühürledi.

غِشَاوَةٌ

Perde.

خَتَمَ اللّٰهُ

Allah mühürledi.

(İşarat-ül İ'caz sh: 79)

غِشَاوَةٌ

Perde.

وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ

Onlar için büyük bir azap vardır. (Bakara Sûresi, 2:7)

وَ عَلَيْهِمْ عِقَابٌ شَد۪يدٌ

(Ahirette) ise onları şiddetli bir ceza kuşatacaktır.

وَلَهُمْ

Ve onlar için, onlara.

عَذَابٌ

Bir azap.

(İşarat-ül İ'caz sh: 80)

عَظ۪يمٌ

Çok büyük.

عَذَابٌ

Bir azap.

(İşarat-ül İ'caz sh: 82)

بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ

Söylemiş oldukları yalanlar, Allah'ı, Kur'an'ı ahiret gününü yalanlamaları sebebiyle.. (Bakara Sûresi, 2:10)

Münafıklar Bahsi

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz sh: 105)

8. Âyet

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّهِ وَ بِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَ مَاهُمْ بِمُوئْمِنِينَ

İnsanlardan bir kısmı da, mü'min olmadıkları halde, 'Allah'a ve âhiret gününe inandık' derler; fakat onlar inanmamışlardır. (Bakara Sûresi, 2:8)

— 613 —

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz sh: 106)

مِنَ النَّاسِ

İnsanlardan...

مَنْ

Kimse, o kimse.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz sh: 107)

مِنَ النَّاس

İnsanlardan...

مَنْ

Kimse, o kimse.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz sh: 108)

يَقُولُ

Diyor ki, derler ki...

اٰمَنَّا

İman ettik.

يَقُولُ اٰمَنَّا

İman ettik derler.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz sh: 109)

بِاللّهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ

Allah'a ve âhiret gününe.

وَمَاهُمْ بِمُوئْمِنِينَ

Onlar mü'min değiller, inanmadılar. (Bakara Sûresi, 2:8)

وَمَا اٰمَنُوا

İman etmediler.

وَمَاهُمْ بِمُوئْمِنِينَ

Onlar mü'min değiller, inanmadılar. (Bakara Sûresi, 2:8)

اٰمَنَّا

İman ettik.

وَمَا اٰمَنُوا

İman etmediler.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz sh: 110)

اٰمَنَّا
— 614 —

İman ettik.

نَحْنُ مُوئْمِنُونَ

Biz mü'minleriz.

وَمَاهُمْ بِمُوئْمِنِينَ

Onlar mü'min değiller, inanmadılar. (Bakara Sûresi, 2:8)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 111)

9 ve 10. Âyetler

يُخَادِعُونَ اللّهَ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَمَايَخْدَعُونَ اِلَّا اَنْفُسَهُمْ وَمَا يَشْعُرُونَ
فِى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَ هُمُ اللّهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ

Allah'ı ve mü'minleri güya aldatmaktadırlar. Halbuki onlar yalnız kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar. Onların kalblerinde nifak hastalığı vardır. Kötülük işleyerek hastalıklarını tedavi etmeye çalıştıkları için Allah da onların o hastalıklarını arttırmıştır. Âyetlerimizi yalanlayıp durmaları yüzünden onlara pek acı bir azap vardır. (Bakara Sûresi, 2:9-10)

اٰمَنَّا

İman ettik.

يُخَادِعُونَ

Aldatırlar, hile ederler.

يَكْذِبُونَ

Yalan söylerler.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 113)

يُخَادِعُونَ اللّهَ

"Hile ile Allah'ı kandırmak istiyorlar."

وَمَايَخْدَعُونَ اِلَّا اَنْفُسَهُمْ

"Onlar ancak nefislerine hile yapıyorlar."

وَمَا يَشْعُرُونَ

"Nef' ve zararı tefrik edecek bir hisse malik değillerdir."

فِى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ

("Nifak ve hasetten) kalblerinde, ruhlarında öyle bir maraz vardır ki, (o maraz, hakkı bâtıl, hakikati hurafe telâkki etmeye sebeptir..")

فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضًا

Allah da hastalıklarını arttırmıştır.

— 615 —

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 114)

وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ

Onlar için pek elîm, çok acı bir azap vardır.

بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ

Yalanladıkları şeylerden dolayı: Allah'ı, ahireti, Kur'an'ı...

يُخَادِعُونَ اللّهَ وَالَّذِينَ اٰمَنُوا

Allah'ı ve O'na inananları, iman edenleri aldatmaya çalışırlar. (Bakara Sûresi, 2:9)

النَّبِىُّ

Nebî, Hz. Peygamber.

المُوئْمِنُون

Mü'minler.

وَالَّذِينَ اٰمَنُوا

İman edenler ki.

يُخَادِعُونَ

Onlar aldatırlar.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 115)

وَالَّذِينَ اٰمَنُوا

İman edenler ki.

وَمَا يَخْدَعُونَ اِلَّا اَنْفُسَهُمْ

Onlar ancak kendilerini aldatırlar. (Bakara Sûresi, 2:9)

يَخْدَعُونَ

Aldatırlar.

يَضُرُّونَ

Zarar verirler.

اَنْفُسَهُمْ

Kendilerine.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 116)

وَمَايَشْعُرُونَ

Farkına varmıyorlar. (Bakara Sûresi, 2:9)

فِى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ

Onların kalplerinde hastalık vardır. (Bakara Sûresi, 2:10)

— 616 —

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 117)

فِى قُلُوبِهِمْ

Onların kalplerinde... (Bakara Sûresi, 2:10)

مَرَضٌ

Hastalık

فَزَادَهُمُ اللّهُ مَرَضًا

Allah onların hastalıklarını artırdı. (Bakara Sûresi, 2:10)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 118)

وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ

Onlar için çok acı bir azap vardır. (Bakara Sûresi, 2:10)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 119)

بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ

Söylemiş oldukları yalanlar; yalanladıkları şeyler: Allah,âhiret, Kur'an sebebiyle.. (Bakara Sûresi, 2:10)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 121)

11.12. Âyetler

وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ لَاتُفْسِدُوا فِى الْاَرْضِ قَالُوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ
اَلَا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلكِنْ لَايَشْعُرُونَ

Onlara 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın' dendiği zaman, 'Biz ancak ıslah ediciyiz' derler. Dikkat edin, asıl bozguncular onlardır; fakat farkında değildirler. (Bakara Sûresi, 2:11-12)

وَاِذَا قِيلَ

Denildiği zaman..

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ

İnsanlardan bazıları şöyle der.

يَقُولُ

Der, söyler.

يُخَادِعُونَ

Aldatırlar.

يَكْذِبُونَ

Yalan söylerler.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 123)

وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ
— 617 —

Onlara denildiği zaman. (Bakara Sûresi, 2:11)

لَا تُفْسِدُوا

Fesad çıkarmayın.

فِى الْاَرْضِ

Yeryüzünde.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 124)

قَالُوا اِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ

"Bizler ancak ıslah edici insanlarız' iddiasında bulundular."

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 125)

مُصْلِحُونَ

Islah ediciler.

نُصْلِحُ

Islah ederiz.

اَلَا اِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلكِنْ لَا يَشْعُرُونَ

Kesin olarak biliniz ki, onlar ancak kötülük yayan bozgunculardır. Fakat farkında değildirler. (Bakara Sûresi, 2:12)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 126)

وَلٰكِنْ لَايَشعُرُونَ

Fakat farkında değildirler. (Bakara Sûresi, 2:12)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 127)

13.Âyet

وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ اٰمَنُوا كَمَا اٰمَنَ النَّاسُ قَالُوا اَنُوئْمِنُ كَمَا اٰمَنَ السُّفَهَاءُ اَلَا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ وَلكِنْ لَا يَعْلَمُونَ

Yani, "İnsanların imana geldikleri gibi siz de imana geliniz, diye imana dâvet edildikleri zaman, 'Süfeha takımının imana geldiği gibi biz de mi imana geleceğiz?' diye cevapta bulunurlar. Fakat süfeha takımı ancak ve ancak onlardır; lâkin bilmiyorlar." (Bakara Sûresi, 2:13)

وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ اٰمَنُوا كَمَا اٰمَنَ النَّاسُ

Onlara 'diğer insanlar gibi iman edin' denildiğinde. (Bakara Sûresi, 2:13)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 128)

قَالُوا اَنُوئْمِنُ كَمَا اٰمَنَ السُّفَهَاءُ

Beyinsizlerin; akılsız, kârını-zararını bilmeyenlerin inandıkları gibi mi inanalım? dediler. (Bakara Sûresi, 2:13)

— 618 —
اَلَا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ

Biliniz ki akılsız ve ahmak olanlar, yalnızca kendileridir. (Bakara Sûresi, 2:13)

وَلكِنْ لَا يَعْلَمُونَ

Fakat bunu bilmezler. (Bakara Sûresi, 2:13)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 129)

وَاِذَا قِيلَ لَهُمْ اٰمَنُوا كَمَا اٰمَنَ النَّاسُ

Onlara "insanların iman ettikleri gibi siz de iman edin" denildiği vakit. (Bakara Sûresi, 2:13)

اِخلَصُوا فِى اِيمَانِكُمْ

İmanınızda ihlâslı olun.

كَمَا اٰمَنَ النَّاسُ

İnsanların iman ettikleri gibi.

نَاسْ

İnsanlar.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 130)

قَالُو اَنُوئْمِنُ كَمَا اٰمَنَ السُّفَهَاءُ

Beyinsizlerin; akılsız, kârını-zararını bilmeyenlerin inandıkları gibi mi inanalım? dediler. (Bakara Sûresi, 2:13)

قَالُوا

Dediler ki.

اَنُوئْمِنُ

İnanacak mıyız?

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 131)

كَمَا اٰمَنَ السُّفَهَاءُ

Bu beyinsizlerin, akılsız ve ahmakların iman ettikleri gibi mi?

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 132)

اَلَا اِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ

Biliniz ki akılsız ve ahmak olanlar yalnızca kendileridir. (Bakara Sûresi, 2:13)

وَلكِنْ لَا يَعْلَمُونَ

Ancak onlar bilmezler. (Bakara Sûresi, 2:12)

— 619 —

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 133)

لَا يَعْلَمُونَ

Bilmezler.

اَفَلَا يَعْقِلُونَ ٭ اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ ٭ اَفَلَا يَتَذَكَّرُونَ

Akletmezler mi? Düşünmezler mi? Düşünmez misiniz?

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 134)

14.15. Âyetler

وَاِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَالُوا اٰمَنَّا وَاِذَا خَلَوْ اِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا اِنَّا مَعَكُمْ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ ٭ اَللّهُ يَسْتَهْزِءُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ فِى طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

İman edenlere rastladıklarında 'İnandık' derler. Şeytanlaşmış reisleri ve arkadaşlarıyla baş başa kalınca da, 'Aslında biz sizinle beraberiz; onlarla sadece alay ediyoruz' derler. Alaylarına karşılık Allah onları maskaraya çevirir. Ve onlara mühlet verip azgınlıkları içinde bırakır da, şaşkın şaşkın bocalayıp dururlar. (Bakara Sûresi, 2:14-15)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 135)

وَاِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَالُوا اٰمَنَّا

"Mü'minlere rast geldikleri zaman, biz de imana geldik' diyorlar."

وَاِذَا خَلَوْا

"Kaçıp halvetlere gittikleri zaman..."

اِلَى شَيَاطِينِهِمْ

"Şeytanlarına kaçıp, şeytanlarının himayelerine giriyorlar."

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 136)

قَالُوا اِنَّا مَعَكُمْ

Yani, "Bizler sizinle beraberiz"

قَالُوا اِنَمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ

"Bizim mü'minlerle olan ihtilâtımız, onlarla istihza içindir. Aramızda samimiyet yoktur. Ancak yüzlerine gülüyoruz."

اَللّهُ يَسْتَهْزِءُ بِهِمْ

Allah onları maskaraya çevirir.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 137)

وَيَمُدُّهُمْ فِى طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
— 620 —

Ve onlara mühlet verip azgınlıkları içinde bırakır da, şaşkın şaşkın bocalayıp dururlar.

اِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا

İman edenlerle karşılaştıkları zaman. (Bakara Sûresi, 2:14)

لَقُوا

Karşılaştılar.

اَلْمُوئْمِنِينَ

Mü'minler.

اَلَّذِينَ اٰمَنُوا

İman edenler.

قَالُوا

Dediler.

اٰمَنَّا

İman ettik.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 138)

اٰمَنَّا

İman ettik.

وَاِذَا خَلَوْا اِلَى شَيَاطِينِهِمْ قَالُوا اِنَّا مَعَكُمْ

Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında 'Biz sizinle beraberiz' derler. (Bakara Sûresi, 2:14)

خَلَوْا

Başbaşa kaldılar.

مَعَ

...inle beraber, birlikte.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 139)

مَعَ

...inle beraber, birlikte.

شَياَطِينِهِمْ

Onların şeytanları.

قَالُوا اِنَّا مَعَكُمْ

'Sizinle beraberiz' dediler, derler

وَاِذَا لَقُوا الَّذِينَ اٰمَنُوا قَالُوا اٰمَنَّا
— 621 —

İman edenlerle karşılaştıkları zaman, "Biz de iman ettik" dediler. (Bakara Sûresi, 2:14)

اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ

"Bizler (mü'minlere karşı,) ancak istihza edici insanlarız."

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 140)

اِنَّا مَعَكُمْ

Bizler muhakkak sizlerle beraberiz.

اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ

"Bizler (mü'minlere karşı,) ancak istihza edici insanlarız."

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 141)

اَللّهُ يَسْتَهْزِءُ بِهِمْ

Allah onlarla istihza eder, onları maskaraya çevirir.

اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِئُونَ

"Bizler mü'minlere karşı, ancak istihza edici insanlarız."

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 142)

اَللّهُ يَسْتَهْزِءُ بِهِمْ

Allah onlarla istihza eder, onları maskaraya çevirir.

وَيَمُدُّهُمْ فِى طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ

Ve onlara mühlet verip azgınlıkları içinde bırakır da, şaşkın şaşkın bocalayıp dururlar.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 143)

يَمُدُّ

Müddet verir.

يَسْتَمِدُ

Müddet ister.

طُغْيَان

Azgınlık, isyan.

هُمْ

Onlar.

يَعْمَهُونَ

Başıboş, âvâre dolaşırlar.

— 622 —

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 144)

16. Âyet

اُولٰئِكَ الَّذِينَ اشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِالْهُدَى فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ

Yani: "Onlar, hidayeti verip dalâleti satın alan birtakım kafasızlardır ki, ticaretlerinden bir faide göremedikleri gibi o zarardan kurtulmak için yol da bulamıyorlar." (Bakara Sûresi, 2:16)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 145)

اُولٰئِكَ

İşte onlar

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 146)

اَلَّذِينَ

Öyle kimseler ki

اشْتَرَوُا

Satın aldılar.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 147)

اَلضَّلَالَةَ بِالْهُدَى

Hidayete karşılık inkârcılığı...

فَمَا رَبِحَتْ تِجَارَتُهُمْ

Yani, "Ticaretlerinin kârı olmadı."

وَمَا كَانُوا مُهْتَدِينَ

Bir daha doğru yolu bulamamışlardır, hidayeti kaybetmişlerdir.

هُدًى لِلْمُتَّقِينَ

Takvâ sahipleri için bir hidayet kaynağı.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 148)

17.18.19.20. Âyetler

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا فَلَمَّا اَضَائَتْ مَا حَوْلَهُ ذَهَبَ اللّهُ بِنُورِهِمْ وَ تَرَكَهُمْ فِى ظُلُمَاتٍ لَا يُبْصِرُونَ ٭ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ ٭ اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَ رَعْدٌ وَ بَرْقٌ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فِى اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَللّهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ ٭ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا اَضَاءَ لَهُمْ مَشَوْا فِِيهِ وَاِذَا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْ شَاءَ اللّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ اِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
— 623 —

O münafıkların hali, karanlık bir gecede ateş yakan kimsenin durumu gibidir ki, ateş tam onların çevresini aydınlatmışken, Allah birden nurlarını alıp götürür ve onları karanlıklar içinde bırakır; onlar da artık hiçbir şeyi göremez olurlar.

Sağır, dilsiz ve kördürler; gece karanlığında bir ses işitmez, kimseye birşey işittiremez, bağırsalar da yardıma gelen olmaz, yollarını bulamazlar. Çabaladıkça batar, o musibetten kurtulup geri dönemezler.

Yahut onların hali, şiddetle boşanan karanlıklı, gök gürültülü ve şimşekli bir yağmura tutulmuş yolcuların misaline benzer. Yıldırımdan ölme korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah o kâfirleri kudretiyle çepe çevre kuşatmıştır.

Şimşeğin çakması neredeyse gözlerini alır. Etraflarını aydınlatınca birkaç adım yürürler. Fakat üzerlerine karanlık çökünce oldukları yerde kalırlar. Eğer Allah dileseydi onlara verdiği işitme ve görme nimetlerini de alıverirdi. Muhakkak ki Allah herşeye hakkıyla kàdirdir. (Bakara Sûresi, 2:17-20)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 150)

اِشْتَرَوُا الضَّلَالَةَ بِاْلهُدَى

Onlar hidâyet karşılığında inkârcılığı satın aldılar. (Bakara Sûresi, 2:16)

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا

O münafıkların misali; (karanlık bir gecede) ateş yakan kimse(nin durumu) gibidir.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 151)

فَلَمَّا اَضَائَتْ مَاحَوْلَهُ ذَهَبَ اللّهُ بِنُورِهِمْ

Ateş tam onların çevresini aydınlatmışken Allah, birden nurlarını alıp götürür.

فَلَمَّا

Ne zaman ki.

وَتَرَكَهُمْ فِى ظُلُمَاتٍ

Allah onları karanlıklar içine bırakır. (Bakara Sûresi, 2:17)

لَايُبْصِرُونَ

Görmezler.

— 624 —

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 152)

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَ

Yani, "Sağır, lâl (dilsiz), kör olup dönemezler."

صُمٌّ

Sağırlar.

بُكْمٌ

Dilsizler.

عُمْىٌ

Körler.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 153)

فَهُمْ لَايَرْجِعُونَ

Onlar geri dönemezler.

مَثَلُهُمْ كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا

Onların durumu bir ateş yakan kişi gibidir. (Bakara Sûresi, 2:17)

مَثَل

Durum, hâl.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 154)

اَلَّذِى

O kimse ki.

اِسْتَوْقَدَ

Ateş yaktı.

نُورِهِمْ

Onların nurları.

نَار

Ateş.

فَلَمَّا اَضَائَتْ مَاحَوْلَهُ ذَهَبَ اللّهُ بِنُورِهِمْ

Ateş çevresini aydınlattığı zaman Allah onların nurunu yok etti. (Bakara Sûresi, 2:17)

فَلَمَّا

Ne zaman ki, hemen akabinde..

لَمَّا
— 625 —

Ne zaman ki, ...ınca

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 155)

اَضَائَتْ

Aydınlattı..

مَاحَوْلَهُ

Etrafını çevresini..

ذَهَبَ

Alıp götürdü.

ذَهَبَ اللّهُ

Allah alıp götürdü.

بِنُورِهِمْ

Onların nurunu.

ذَهَبَ اللّهُ بِنُورِهِمْ

Allah onların nurunu alıp götürdü.

نُور

Bir nur.

هُمْ

Onlar, onların..

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 156)

وَتَرَكَهُمْ فِى ظُلُمَاتٍ لَايُبْصِرُونَ

Allah onları karanlıklar içinde, hiçbir şeyi göremez halde bıraktı. (Bakara Sûresi, 2:17)

تَرَكَ

Terketti, bıraktı.

فِى

İçinde, de, da..

ظُلُمَات

Karanlıklar

لَايُبْصِرُونَ

Görmezler.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 157)

لَايُبْصِرُونَ

Görmezler.

— 626 —
صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لَايَرْجِعُونَ

Yani, "Sağır, dilsiz, kör şahıslar gibi o musibetten kurtulup geri dönemezler." (Bakara Sûresi, 2:18)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 158)

صُمٌّ

Sağır.

بُكْمٌ

Dilsiz, lâl.

عُمْىٌ

Kör.

فَهُمْ لَايَرْجِعُونَ

Onlar geri dönemezler.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 159)

اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاءِ فِيهِ ظُلُمَاتٌ وَ رَعْدٌ وَ بَرْقٌ يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فِى اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ وَاللّهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ كُلَّمَا اَضَائَلَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَاِذَا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا وَلَوْشَاءَ اللّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ اِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

Yahut münafıkların meseli; semadan yağan şiddetli, fırtınalı yağmura tutulan yolcuların meseli gibidir. O yağmurun şiddetini arttıran zulmetler, gürültüler, şimşekler yağmurun içinde vardır. Şimşeklerin çakmasıyla ölmek korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar. Cenâb-ı Hak, kudretiyle kâfirleri ihata etmiştir. Kâfirlerden küfürlerinin cezasından kurtulan yoktur.

Çakan şiddetli şimşekler, hemen hemen gözleri kör edecek şânındandır. Onlar, şimşekler çaktığı ve etraf aydınlandığı zaman yürürler, karanlık çöktüğü vakit dururlar. Eğer Cenâb-ı Hak murad etseydi, onların kulaklarının ve gözlerinin nurlarını götürürdü. Cenâb-ı Hak herşeye kàdirdir." (Bakara Sûresi, 2:19,20)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 162)

صَيِّب

Şiddetli yağmur, fırtına.

اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَاء
— 627 —

Yahut sema canibinden yağan şiddetli, fırtınalı yağmur.

فِيهِ ظُلُمَاتٌ

Onda karanlıklar vardır.

وَ رَعْدٌ

Ve gök gürültüsü.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 163)

رَعْد

Gök gürültüsü.

وَ بَرْقٌ

Ve şimşek..

يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فِى اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ

Şimşeklerin çakmasıyla, ölümden korkarak parmaklarını kulaklarına sokarlar. (Bakara Sûresi, 2:19)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 164)

وَاللّهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ

Allah, inkârcıları tamamen kuşatmıştır. (Bakara Sûresi, 2:19)

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ

Şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar. (Bakara Sûresi, 2:20)

كُلَّمَا اَضَائَلَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَاِذَا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا

Onlar, her bir aydınlıkta orada biraz yürürler. Karanlık üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar. (Bakara Sûresi, 2:20)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 165)

وَلَوْشَاءَ اللّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ

Eğer Allah dileseydi, onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. (Bakara Sûresi, 2:20)

اِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir. (Bakara Sûresi, 2:20)

اَوْكَصَيِّبٍ

Yahut şiddetli yağan yağmur gibi... (Bakara Sûresi, 2:19)

اَوْ

Yahut

بَلْ
— 628 —

Hatta, belki

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 166)

كَصَيِّبٍ

Şiddetli yağan yağmur gibi

اَوْكَالَّذ۪ينَ سَافَرُوا ف۪ى صَحْرَٓاءَ خَالِيَةٍ وَلَيْلَةٍ مُظْلِمَةٍ فَاَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ بِصَيِّبٍ

Yahut onların durumu; boş bir sahrada, karanlıklı bir gecede şiddetli, fırtınalı, tufanlı bir yağmura maruz kalmış kimse gibidir ki...

مطر

Yağmur

صيب

Şiddetle yağan yağmur

مِنَ السَّمَاء

Sema tarafından

وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ

Yerde hareket eden hiçbir hayvan, havada kanat çırpan hiçbir kuş yoktur ki... (En'âm Sûresi, 6:38)

دَابَّة

Dâbbe, canlı mahluk

فِى الْاَرْضِ

Yer yüzünde, yer rainde

طائر

Bir kuş

يَطِيرُ

Uçuyor, kanat çırpıyor

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 167)

مِنَ السَّمَاء

Semadan.

جِهَةِ

Yön.

— 629 —

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 168)

وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ

O, gökten, oradaki dağ gibi bulutlardan dolu indirir. (Nûr Sûresi, 24:43)

قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ

Gümüş beyazlığında, billûr berraklığında kaplar... (İnsan Sûresi, 76:16)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 169)

مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ

Oradaki dağ gibi bulutlardan dolu (indirir.) (Nûr Sûresi, 24:43)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 170)

قَوَارِيرَ مِنْ فِضَّةٍ

Gümüş beyazlığında, billûr berraklığında kaplar... (İnsan Sûresi, 76:16)

مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ

Oradaki dağ gibi bulutlardan dolu (indirir.) (Nûr Sûresi, 24:43)

وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ

O, gökten, oradaki dağ gibi bulutlardan dolu indirir. (Nûr Sûresi, 24:43)

فِيهِ ظُلُمَاتٌ

Onun içinde karanlıklar vardır.

فِيهِ

Onun içinde

صَيِّبٍ

Şiddetli fırtına

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 171)

ظلمَات

karanlıklar

وَ رَعْدٌ وَ بَرْقٌ

Gök gürültüsü ve şimşek.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 172)

بَرْقٌ خَاطِفٌ

Kapıp kaçan şimşek

— 630 —
يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فِى اٰذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ

Şimşeklerin çakmasıyla, ölüm korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar

يَجْعَلُونَ اَصَابِعَهُمْ فِى اٰذَانِهِمْ

Parmaklarını kulaklarına tıkarlar.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 173)

يدْخلون

Sokuyorlar.

يَجْعَلُونَ

Koyarlar

اَصَابِعَهُمْ

Parmaklarını.

اَصَابِعَ

Parmaklar.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 174)

فِى اٰذَانِهِمْ

Kulaklarının içine.

اَلْجَزَاءُ مِنْ جِنْسِ الْعَمَلِ

Ceza, yapılan işin cinsinden olur.

مِنَ الصَّوَاعِقِ

Şiddetli yıldırımlardan dolayı.

حَذَرَ الْمَوْتِ

Ölüm korkusundan.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 175)

وَاللّهُ مُحِيطٌ بِالْكَافِرِينَ

Şüphesiz ki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.

اللّه

Allah (c.c.)

مُحِيطٌ

Çepçevre kuşatan, ihata eden

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 176)

بِالْكَافِرِينَ
— 631 —

Kafirleri, inkarcıları

مُحِيطٌ

Çepçevre kuşatan, ihata eden

كَافِرِينَ

Kafirler, inkarcılar

يَكَادُ الْبَرْقُ يَخْطَفُ اَبْصَارَهُمْ

Neredeyse şimşeğin ışığı onları kör edecek, gözlerini kapıp götürecek (Bakara Sûresi, 2:20)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 177)

يَكَاد

Neredeyse.

يَخْطَفُ

Kapıyor, alıp kaçıyor.

عُيُونٌ

Gözler, ırmaklar, nehirler

اَبْصَارَهُمْ

Onların gözleri

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 178)

يَكَاد

Neredeyse, hemen hemen

يَخْطَفُ

Kapıyor, alıp kaçıyor.

عُيُونٌ

Gözler, ırmaklar, nehirler

اَبْصَارَهمْ

Onların gözleri.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 178)

كُلَّمَا اَضَائَلَهُمْ مَشَوْا فِيهِ وَاِذَا اَظْلَمَ عَلَيْهِمْ قَامُوا

Onlar, her bir aydınlıkta orada biraz yürürler. Karanlık üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar. (Bakara Sûresi, 2:20)

كُلَّمَا

Her defasında

— 632 —
اَضَائَلَهُمْ

Onları aydınlattığında.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 179)

مَشَوْا

Yürüdüler.

فِيهِ

Onun içinde.

وَاِذَا

..dığı zaman, vakit

اَظْلَمَ

Karanlık çöktüğünde.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 180)

عَلَيْهِمْ

Üzerlerine.

عَلٰى

üzerinde

قَامُوا

Ayağa kalktılar

وَلَوْشَاءَ اللّهُ لَذَهَبَ بِسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْ

Eğer Allah dileseydi, onların işitme ve görme özelliklerini giderirdi. (Bakara Sûresi, 2:20)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 181)

لَوْ

Şayet, eğer.

شَآءَ

Diledi, istedi.

ذَهَبَ به

Götürdü.

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 182)

ذَهَبَ

Gitti.

ذَهَبَ به
— 633 —

Götürdü.

اِنَّ اللّهَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

Şüphesiz ki Allah'ın her şeye gücü yeter. (Bakara Sûresi, 2:20)

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 183)

اِنَّ

Muhakkak, kesinikle, mutlaka.

اَللّهُ

Allah (c.c.)

عَلٰى

üzerine, üzerinde

كُلِّ

Her, hepsi

شَىْءٍ

Şey

(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 184)

قادر

Kudretli, gücüyeten

قَدِيرٌ

Her zaman, her yerde, her şeye gücü yeten

21-22. Âyet

(İşarat-ül İ'caz sh: 83)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ى خَلَقَكُمْ وَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ ٭ اَلَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَ اَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Yani: "Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki; Arz'ı size döşek, semayı binanıza dam yapmış ve semadan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sâir gıdaları çıkartsın. Öyle ise, Allah'a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki, Allah'tan başka mabud ve hâlıkınız yoktur." (Bakara Sûresi, 2:21-22)

(İşarat-ül İ'caz sh: 86)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا

Ey insanlar! (Rabbinize) ibadet ediniz. (Bakara Sûresi, 2:21)

— 634 —
رَبَّكُمُ الَّذ۪ى خَلَقَكُمْ

Sizi yaratan Rabbinize. (Bakara Sûresi, 2:21)

(İşarat-ül İ'caz sh: 88)

اَلَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً وَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ

O Rabbiniz ki, yeryüzünü size bir döşek, gökyüzünü bir dam yaptı. Gökten de size bir su indirip onunla türlü meyvelerden ve mahsullerden size rızık çıkardı. (Bakara Sûresi, 2:22)

اَلَّذ۪ى خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ

Sizi ve sizden evvelkileri yaratan (Rabbinize). (Bakara Sûresi, 2:21)

(İşarat-ül İ'caz sh: 91)

لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا

"Arz ve semâda Allah'tan başka ilâhlar olmuş olsa idiler, şu görünen intizam fesada uğrardı"

اُعْبُدُوا

İbadet ediniz.

وَ ف۪ى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰٓى اَنَّهُ وَاحِدٌ

Herbir şeyde, Onun bir olduğuna delâlet eden bir belge (delil) vardır. (İbnü'l-Mu'tez'in bir şiirinden alınmıştır. İbn-i Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'âni'l-Azîm, 1:24)

(İşarat-ül İ'caz sh: 92)

فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا

Sakın Allah'a eş ve ortaklar koşmayınız. (Bakara Sûresi, 2:22)

وَ اللّٰهُ الْغَنِىُّ وَ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ

Allah hiçbir şeye muhtaç olmayan ganîdir; siz ise muhtaçsınız. Allah zengindir. Siz fakirsiniz. (Muhammed Sûresi, 47:38)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا

Ey insanlar! (Rabbinize) ibadet ediniz. (Bakara Sûresi, 2:21)

(İşarat-ül İ'caz sh: 93)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا

Ey insanlar! (Rabbinize) ibadet ediniz. (Bakara Sûresi, 2:21)

اُعْبُدُوا

İbadet ediniz.

— 635 —

(İşarat-ül İ'caz sh: 94)

رَبَّكُمْ

O Rabbinizdir.

الَّذ۪ى خَلَقَكُمْ

Ki, sizi (O) yaratmıştır.

وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ

Sizden öncekileri de...

لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

Tâ ki takva mertebesine ulaşasınız.

جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا

Yeryüzünü size döşek yaptı.

(İşarat-ül İ'caz sh: 95)

وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً

Gökyüzünü kubbe yaptı.

وَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً

Gökten bir su indirdi.

رِزْقًا لَكُمْ

Size rızık olarak. (Bakara Sûresi, 2:22.)

فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا

Öyle ise bile bile Allah'a eş ve ortak koşmayın. (Bakara Sûresi, 2:22.)

يَٓا اَيُّهَا

Ey...ler,...lar

(İşarat-ül İ'caz sh: 96)

يَا

Ey!

اَىُّ

Hangi.

هَا

İşte

(İşarat-ül İ'caz sh: 97)

اَىُّ
— 636 —

Hangi.

نَاس

İnsanlar.

اُعْبُدُوا

İbadet ediniz. (Bakara Sûresi, 2:21)

رَبَّكُمْ

Rabbinize.

اَلَّذ۪ى

O ki.

اَلَّذ۪ى خَلَقَكُمْ

O Rabbiniz ki, sizi yaratmıştır. (Bakara Sûresi, 2:21.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 98)

اَلَّذ۪ى جَاءَكَ

O kişi ki, sana geldi, sana gelen kişi...

رَبّ

Rabb

اَلَّذ۪ى

O ki, o şey ki

وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ

Sizden önceki (insanları) da. (Bakara Sûresi, 2:21)

اَلَّذ۪ينَ

Onlar ki, o şeyler ki

لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

Umulur ki, korunmuş olursunuz, takvaya ulaşırsınız. (Bakara Sûresi, 2:21)

(İşarat-ül İ'caz sh: 99)

تَتَّقُونَ

Takvaya erişesiniz. (Bakara Sûresi, 2:21)

اَلَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً

O (Rabbiniz ki), yeryüzünü size bir döşek, gökyüzünü bir kubbe yaptı. (Bakara Sûresi, 2:22.)

— 637 —

(İşarat-ül İ'caz sh: 100)

لَكُمْ

Sizin için, size

فِرَاشًا

Döşek, yatak

وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً

Gökyüzünü kubbe yaptı. (Bakara Sûresi, 2:22.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 101)

وَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ

Gökten de size bir su indirdi ve onunla türlü meyveler ve mahsullerden size rızık çıkardı. (Bakara Sûresi, 2:22)

مِنَ السَّمَٓاءِ

Semadan, gökten. (Bakara Sûresi, 2:22.)

مَٓاءً

Bir su. (Bakara Sûresi, 2:22.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 102)

فَاَخْرَجَ

Akabinde hemen çıkardı. (Bakara Sûresi, 2:22.)

اَخْرَجَ

Çıkardı.

اَنْزَلَ

İndirdi.

وَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاهْتَزَّتِ الْاَرْضُ وَ رَبَتْ وَ اَخْضَرَتْ وَ اَنْبَتَتْ فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ

Semadan bir su indirdi de yeryüzü harekete geldi, kabardı; nebatatını yeşertti, bitirdi ve onunla meyvelerden bir rızık çıkardı.

اِهْتَزَّتْ

Harekete geldi.

بِهِ

Onunla.

مِنَ الثَّمَرَاتِ

Meyvelerden.

— 638 —
مِنْ

...dan, ...den

فَاَخْرَجَ بِه۪ اَنْوَاعًا مِنَ الثَّمَرَاتِ

Onunla çeşit çeşit meyveler çıkardı.

رِزْقًا

Rızık olarak.

(İşarat-ül İ'caz sh: 103)

لَكُمْ

Sizin için. (Bakara Sûresi, 2:22.)

فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا

Sakın Allah'a eş ve ortaklar koşmayınız. (Bakara Sûresi, 2:22)

تَجْعَلُوا

Yapmayınız..

تَعْتَقِدُوا

İnanmayınız.

لِلّٰهِ

Allah'a.

اَنْدَادًا

Eşler, ortaklar. (Bakara Sûresi, 2:22.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 104)

وَ اَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

Bildiğiniz hâlde, bile bile. (Bakara Sûresi, 2:22.)

تَعْلَمُونَ

Bilirsiniz. (Bakara Sûresi, 2:22.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 105)

23.24. Âyet

Nübüvvet Hakkında

وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٭ فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ
— 639 —

Gayet kısa bir meali: Yani "Abdimiz üzerine inzal ettiğimiz Kur'anda bir şübheniz varsa, Kur'anın mislinden bir sure yapınız; hem de Allah'tan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şüheda ve muinlerinizi de çağırınız, yardım etsinler. Eğer sözünüzde sadık iseniz hepiniz beraber çalışınız, Kur'anın mislinden bir sure getiriniz. Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde, zâten getiremezsiniz ya, öyle bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır." (Bakara Sûresi, 2:23-24)

(İşarat-ül İ'caz sh: 106)

لَا تَخَفْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا

"Korkma, Allah bizimle beraberdir"

لَيْسَ الْكَحْلُ كَالتَّكَحُّلِ

Yani: Fıtrî karagözlülük, sun'î (yapma) karagözlülük gibi değildir. Yani yapma ve sun'î olan birşey ne kadar güzel ve ne kadar kâmil olursa olsun, fıtrî ve tabiî olan şeylerin mertebesine yetişemez ve onun yerine kaim olamaz.

(İşarat-ül İ'caz sh: 113)

فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪... فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ

Bunu yapamazsanız -ki elbette yapamayacaksınız -yakıtı insanlar ve taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış Cehennem ateşinden sakınınız. (Bakara Sûresi, 2:23-24)

فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪

Haydi onun benzeri bir sûre getirin. (Bakara Sûresi, 2:23)

(İşarat-ül İ'caz sh: 114)

فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪

Haydi onun benzeri bir sûre getirin. (Bakara Sûresi, 2:23)

(İşarat-ül İ'caz sh: 115)

وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا

Eğer indirdiklerimizden herhangibir şüpheye düşüyorsanız.. ( Bakara Sûresi, 2:23)

وَ كَمْ مِنْ عَٓائِبٍ قَوْلًا صَح۪يحًا ٭ وَ اٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّق۪يمِ

Sağlam sözleri kötüleyen nice kişiler vardır ki, onların âfetleri hasta anlayışlarından ileri gelir. (El-Mütenebbî, Dîvan, 4:246)

(İşarat-ül İ'caz sh: 116)

اِنَّ اللّٰهَ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى

Muhakkak ki Allah'ın (c.c.) hükümranlığı Arşı kaplamıştır.

— 640 —
اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ

Beşerin akılları seviyesinde ilahî tenezzülat. Yani Allâh-u teâlanın insanların anlıyabilecekleri seviyede onlara hitab etmesi.

(İşarat-ül İ'caz sh: 118)

كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدَرِ عُقُولِهِمْ

İnsanlarla anlayış seviyelerine göre konuş.

(İşarat-ül İ'caz sh: 119)

قَالَ

Dedi.

(İşarat-ül İ'caz sh: 121)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا

Ey insanlar, (Allah'a) ibadet ediniz. (Bakara Sûresi, 2:21)

(İşarat-ül İ'caz sh: 122)

اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحٰى

O ancak vahyedilen bir vahiydir. (Necm Sûresi, 53:4)

(İşarat-ül İ'caz sh: 123)

لَوْ كُلُّ كَلْبٍ عَوٰى اَلْقَمْتَهُ حَجَرًا ٭ لَمْ يَبْقَ ف۪ى هٰذِهِ الْكُرَةِ اَحْجَارُ

"Her üren kelbin (köpeğin) ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz."

(İşarat-ül İ'caz sh: 124)

وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا

Eğer indirdiklerimizden herhangi bir şüphe duyuyorsanız.. (Bakara Sûresi, 2:23)

لَا رَيْبَ ف۪يهِ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ

Onda asla şüphe yoktur. O, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir yol göstericidir. (Bakara Sûresi, 2:2)

لَا رَيْبَ ف۪يهِ

Onda hiçbir şüpheye yer yoktur. (Bakara Sûresi, 2:2)

وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ى رَيْبٍ

Şübhe içinde iseniz. (Bakara Sûresi, 2:23)

فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪

"Kur'anın mislinden bir sure getiriniz."

— 641 —

(İşarat-ül İ'caz sh: 125)

تَشَبَّثُوا، وَجَبَ التَّشَبُّثُ، تَعَلَّمُوا، جَرِّبُوا

Teşebbüs ediniz. Teşebbüs şarttır. Öğreniniz ve tecrübe ediniz.

وَادْعُوا شُهَدَٓاءَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ

Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın. (Bakara Sûresi, 2:23)

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا

eğer yapamazsanız

(İşarat-ül İ'caz sh: 126)

وَلَنْ تَفْعَلُوا

Bundan sonra da kat'iyyetle yapamayacaksınız."

نَوْعٌ مُنْحَصِرٌ فِى الشَّخْصِ

"Bir şahısta inhisar etmiş bir nevidir."

فَاتَّقُوا النَّارَ الَّت۪ى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ

"Kâfirlere hazırlanan bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır."

فَاتَّقُوا

Sakının.

اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا

Eğer bunu yapamazsanız...

(İşarat-ül İ'caz sh: 127)

فَاتَّقُوا

Sakının.

اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا

Eğer bunu yapamazsanız...

الَّت۪ى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ

Yakıtı insanlar ve taşlar olan (Cehennem ateşi.)

فَاتَّقُوا النَّارَ

Cehennem ateşinden sakının.

نار

Ateş, cehennem

اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ
— 642 —

Kâfirler için hazırlanan. (Bakara Sûresi, 2:24)

فَاتَّقُوا

Sakının.

اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا

Eğer bunu yapamazsanız...

اُعِدَّتْ

Hazırlandı.

(İşarat-ül İ'caz sh: 129)

وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا

Eğer Kulumuza indirdiğimiz Kur'an-ı Kerim hakkında bir şüpheniz var ise. (Bakara Sûresi, 2:23)

اِنْ كُنْتُمْ ف۪ى رَيْبٍ

Herhangi bir şüpheniz var ise.

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا

Ey insanlar, ibadet ediniz.

(İşarat-ül İ'caz sh: 130)

وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ى رَيْبٍ

Eğer bir şüpheniz varsa...

اِنِ ارْتَبْتُمْ

Şüpheye düştüyseniz.

رَيْبٍ

şüphe

مِمَّا

O şey hakkında, o şeyden

مِنْ

....dan, ...den

ف۪ى شَيْءٍ

Bir şeyle ilgili, o şey hakkında

وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ى رَيْبٍ ف۪ى شَيْءٍ مِمَّا نَزَّلْنَا

Eğer indirdiklerimizden herhangibir şüphe duyuyorsanız..

نَزَّلْنَا

Peyderpey İndirdik.

(İşarat-ül İ'caz sh: 131)

نَزَّلْنَا

İndirdik.

— 643 —
اَنْزَلْنَا

(Bir defada) indirdik.

عَبْدِنَا

Kulumuz.

اُعْبُدُوا

İbadet edin.

فَاْتُوا

Getirin.

بِسُورَةٍ

Bir sûre ile.

(İşarat-ül İ'caz sh: 132)

مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَدْرِ

Tatmayan bilmez.

(İşarat-ül İ'caz sh: 133)

مِنْ مِثْلِه۪

Onun benzerinden.

مِثْلِ سُورَةٍ مِنْهُ

Ondan bir sûrenin benzerini.

بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪

Onun benzerinden bir sûre ile.

وَادْعُوا

Çağırın.

(İşarat-ül İ'caz sh: 134)

شُهَدَٓاءَ

Şahitler (yardımcılar).

وَادْعُوا

Çağırın.

شُهَدَٓاءَكُمْ

Kendinize yardım istediğiniz kişiler.

مِنْ دُونِ اللّٰهِ

"Allah'tan maada, dünyada ne kadar erbab-ı fesahat varsa çağırınız."

(İşarat-ül İ'caz sh: 135)

اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Eğer iddianızda sadıksanız.

— 644 —
اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ تَفْعَلُوا

Yani: "Sözünüzde sadık olsaydınız, yapacaktınız."

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ

Bunu yapamazsanız ki, elbette yapamayacaksınız, Cehennem ateşinden sakının. (Bakara Sûresi, 2:24)

فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا

Eğer bunu yapamazsanız ki...

فَاتَّقُوا النَّارَ

Cehennem ateşinden sakının.

(İşarat-ül İ'caz sh: 136)

فَاتَّقُوا النَّارَ

Cehennem ateşinden sakının.

اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا

Bunu yapamazsanız ki...

تَفْعَلُوا

Yaparsınız.

تَاْتُوا

Getirin.

وَلَنْ تَفْعَلُوا

Ki asla yapamayacaksınız.

(İşarat-ül İ'caz sh: 137)

فَاتَّقُوا

Sakının.

اِنْ لَمْ تَفْعَلُوا

Bunu yapamazsanız ki...

اٰمَنُوا

İman edin!

تَجَنَّبُوا

Çekinin, kaçının.

النَّارَ

Ateş, Cehennem

اَلَّت۪ى
— 645 —

Öyle ki.

نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ

Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş. (Tahrîm Sûresi: 6)

وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ

Yakıtı insanlar ve taşlar olan (Cehennem ateşi.) (Bakara Sûresi, 2:24)

النَّاس

İnsanlar

حِجَارَة

Taşlar

(İşarat-ül İ'caz sh: 138)

اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ

Kâfirler için hazırlandı.

لَكُمْ

Sizin için.

لِلْكَافِر۪ينَ

Kâfirler için.

اُعِدَّتْ لَكُمْ ِلَانَّكُمْ مِنَ الْكَافِر۪ينَ وَالنَّارُ اُعِدَّتْ لِلْكَافِر۪ينَ

Sizin için hazırlandı. Çünkü siz kafirlerdensiniz. Cehennem ateşi de kafirler için hazırlanmıştır.

(İşarat-ül İ'caz sh: 139)

25.Âyet

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Yani: "İman eden ve iyi işler işleyen mü'minlere beşaret ver ki, altında nehirler akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden bir meyve yedikleri zaman; bu, bundan evvel yediğimiz meyvedir derler. Birbirine benzer bir surette rızıkları getirilip verilir. Ve o Cennetlerde onlar için temiz kadınlar vardır. Ve onlar o Cennetlerde de daimî bir şekilde kalacaklardır." (Bakara Sûresi, 2:25)

(İşarat-ül İ'caz sh: 140)

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا

Ey insanlar, ibadet edin. (Bakara Sûresi, 2:21)

— 646 —
اِنْ كُنْتُمْ ف۪ى رَيْبٍ

Eğer bir şüpheye düşüyorsanız.. (Bakara Sûresi, 2:23)

(İşarat-ül İ'caz sh: 141)

وَ امْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ

"Ey mücrimler! Bir tarafa çekiliniz"

فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ

"Daimî kalmak üzere Cennet'e giriniz."

(İşarat-ül İ'caz sh: 142)

اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ

Gök yarıldığında. (İnşikak Sûresi, 84:1)

اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ

Güneş dürülüp toplandığında. (Tekvîr Sûresi, 81:1)

اِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ

Ve yıldızlar döküldüğünde. (Tekvîr Sûresi, 81:2)

(İşarat-ül İ'caz sh: 143)

وَامْتَازُوا

Bir kenara çekiliniz. (Yâsin Sûresi, 36:59)

(İşarat-ül İ'caz sh: 144)

وَ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

Onlar, âhirete de kesin olarak imân etmiş kimselerdir. (Bakara Sûresi, 2:4)

(İşarat-ül İ'caz sh: 146)

لَيْسَ فِى الْجَنَّةِ اِلَّا اَسْمَٓائُهَا

"Cennet'te, yalnız isimleri vardır."

وَ بَشِّر۪ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

İman eden ve iyi işler işleyen mü'minleri müjdele! (Bakara Sûresi, 2:25)

اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى

Ki (altında nehirler) akan Cennetler onlar için vardır. (Bakara Sûresi, 2:25)

(İşarat-ül İ'caz sh: 147)

تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ

Altında nehirler akar. (Bakara Sûresi, 2:25)

— 647 —
نَهْر، جَنّة

Bir nehir, bir Cennet.

كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ

O Cennetlerden herhangi bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikleri vakit, 'Bu, bundan evvel bize (dünyada) rızık olarak verilenlerdendir' derler. (Bakara Sûresi, 2:25)

وَ اُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا

Yani rızıkları birbirine müteşabih olarak getirilir.

اُتُوا

Getirilir.

وَ لَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ

Ve onlar için cennette tertemiz eşler vardır. (Bakara Sûresi, 2:25)

(İşarat-ül İ'caz sh: 148)

وَ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Ve onlar orada ebedî kalacaklardır. (Bakara Sûresi, 2:25)

وَ بَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

İman eden ve iyi işler işleyen mü'minleri müjdele! (Bakara Sûresi, 2:25)

بَشِّرْ

"Müjdele!

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا

İman eden ve (iyi işler) işleyen (mü'min)ler.

اَلْمُؤْمِن۪ينَ

Mü'minler.

اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ

İman edenler.

اَلَّذ۪ينَ

O Kimseler

(İşarat-ül İ'caz sh: 149)

وَ عَمِلُوا

Amel edenler, işleyenler

— 648 —
الصَّالِحَاتِ

Salih ameller.

يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَ مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

Namazı dos doğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda bağışta bulunurlar. (Bakara Sûresi, 2:3)

صَالِحَاتِ

Güzel ve iyi işler. (Bakara Sûresi, 2:25)

اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ

Onlar için altından nehirler akan Cennetler vardır. (Bakara Sûresi, 2:25)

اَنَّ

Muhakkak.

لَهُمْ

Onlar için.

(İşarat-ül İ'caz sh: 150)

تَحْت

Alt.

مِنْ

-den, -dan.

اَنَّ

Muhakkak.

لَهُمْ

Onlar için.

تَجْر۪ى

Akar.

(İşarat-ül İ'caz sh: 151)

مِنْ تَحْتِهَا

Altından.

الْاَنْهَارُ

Nehirler, ırmaklar.

كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ
— 649 —

O Cennetlerdeki herhangi bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikleri vakit, "Bu, bundan evvel bize (dünyada) rızık olarak verilenlerdendir" derler.

كُلَّمَا

Her defasında.

(İşarat-ül İ'caz sh: 152)

رُزِقُوا

Rızık olarak verildiğinde.

مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ

Orada bulunan meyvelerden.

مِنْ ثَمَرَاتِهَا

Onun meyvelerinden bir meyve.

مِنْهَا

Ondan.

مِنْ ثَمَرَةٍ

Bir meyve.

رِزْقًا

Rızık olarak. (Bakara Sûresi, 2:25.)

قَالُوا

Derler, dediler

هٰذَا الَّذ۪ى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ

Bu, bundan önce (dünyada) rızık olarak bize verilenlerdendir. (Bakara Sûresi, 2:25.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 153)

وَ اُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا

Rızıkları dünyadakine benzer şekilde kendilerine getirilir. (Bakara Sûresi, 2:25.)

هٰذَا الَّذ۪ى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ

Bu daha önce yediğimiz rızıktandır. (Bakara Sûresi, 2:25.)

اُتُوا

Sunulur.

مُتَشَابِهًا

Benzer şekilde.

— 650 —
وَ لَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ

Orada onlar için tertemiz kadınlar vardır. (Bakara Sûresi, 2:25.)

لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى

Onlar için altından ırmaklar akan Cennetler vardır. (Bakara Sûresi, 2:25.)

لَهُمْ

Onlar için.

حُورٌ ع۪ينٌ

İri gözlü huriler.

(İşarat-ül İ'caz sh: 154)

ف۪يهَا

Orada.

مُطَهَّرَةٌ

Tertemiz.

وَ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

Onlar orada (cennette) ebedi kalıcıdırlar. Yani, "Onlar da, ezvaçları da, Cennet de, Cennetin lezaizi de hep ebedîdirler." (Bakara Sûresi, 2:25)

(İşarat-ül İ'caz sh: 155)

26.27. Âyetler

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَ اَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَ يَهْد۪ى بِه۪ كَث۪يرًا وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَ ٭ اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ وَ يَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَ يُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ اُولٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

Gayet kısacık bir meali: Yani "Cenab-ı Hak kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi hakir, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlukla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terketmez. İmanı olanlar, onun Rablarından hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, Allah bu gibi hakir misallerden neyi irade etmiştir diyorlar. Allah onun ile çoklarını dalalete atar ve çoklarını da hidayete götürür. Fakat fâsıklardan maada dalalete attığı yoktur. Fâsıklar da ol adamlardır ki; Allah'ın taatinden hurucla, misak-ı ezelîden sonra ahidlerini bozarlar ve Allah'ın akrabalar arasında veya mü'minler beyninde emrettiği hatt-ı muvasalayı keserler; yeryüzünde işleri ifsaddır; dünya ve âhirette zarar ve hüsrana maruz kalan ancak onlardır." (Bakara Sûresi, 2:26-27)

— 651 —

(İşarat-ül İ'caz sh: 156)

كَمَثَلِ الَّذِى اسْتَوْقَدَ نَارًا

(Onların durumu), ateş yakan adamın meseli gibidir. (Bakara Sûresi, 2:19)

اَوْ كَصَيِّبٍ مِنَ السَّمَٓاءِ

Şiddetle yağan yağmur gibi... (Bakara Sûresi, 2:19)

(İşarat-ül İ'caz sh: 157)

وَ ف۪ى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ

Herşeyde Allah'ın birliğini gösteren delil vardır. "Kitab-ı kebiri kâinatta yaratılan herhangi birşey, Hâlıkın azametine delâlet eden bir kelime-i hâliyedir."

اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ى وَ لَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَدًا

(De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa,) hattâ bir o kadarını daha getirip ilâve etsek, Rabbimin sözleri tükenmeden. (Kehf Sûresi, 18:109)

(İşarat-ül İ'caz sh: 158)

اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ

Yaratan bilmez mi? O Latif ve Habir dir. (Mülk Sûresi, 67:14)

(İşarat-ül İ'caz sh: 160)

نَسْجُ الْعَنْكَبُوتِ

Örümceğin ağı.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا

Cenab-ı Hak, (kullarını irşad ve ikaz etmek üzere,) sivrisinek gibi bir mahlûkla misal getirmeyi, (kâfirlerin keyfi için) terk etmez.

اَرَبٌ يَبُولُ الثَّعْلَبَانُ بِرَاْسِه۪

Başına tilkilerin bevl ettiği bir şey nasıl rab olur.

(İşarat-ül İ'caz sh: 161)

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا

Şüphesiz ki Allah sivrisinekle veya ondan daha küçüğüyle misal vermekten çekinmez. (Bakara Sûresi, 2:26.)

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ

İman edenler, onun, Rablerinden gelen hak olduğunu bilirler.

— 652 —
بَعُوضَة

Sivrisinek.

(İşarat-ül İ'caz sh: 162)

وَ اَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا

İnkâr edenler ise.

(İşarat-ül İ'caz sh: 163)

مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا

Allah bu gibi hakîr misallerden neyi irade etmiştir?

يَعْلَمُونَ

Onlar bilirler.

لَا يَعْلَمُونَ

Onlar bilmezler.

يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَ يَهْد۪ى بِه۪ كَث۪يرًا

Allah, onunla çoklarını dalâlete atar ve çoklarını da hidayete götürür.

مَاذَا

Ne?

(İşarat-ül İ'caz sh: 165)

وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَ

(Verdiği misallerle Allah) ancak fâsıkları saptırır.

يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا

Allah, onunla çoklarını dalâlete atar.

اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ وَ يَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَ يُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ

Fâsıklar öyle kimselerdir ki, Allah'a itaatten çıkıp, mîsak-ı ezelîde yaptıkları ahidlerini bozarlar ve Allah'ın akrabalar ve mü'minler arasında emrettiği bağlantıyı keserler; yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkarırlar. (Bakara Sûresi, 2:27)

يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ

Fâsıklar, Allah'a verdikleri ahidlerini bozarlar.

وَ يَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ

Allah'ın akrabalar veya mü'minler arasında emrettiği bağları koparırlar.

— 653 —

(İşarat-ül İ'caz sh: 166)

وَ يُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ

Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar.

اُولٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

İşte onlar hüsrana uğrayanlardır.

عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَ حُسْنُكَ وَاحِدٌ وَ كُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ

"Söylediğimiz sözler ayrı ayrı ise de, senin hüsnün birdir. Bütün sözlerimiz, o hüsn-ü cemale işaret ediyorlar."

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ٓى اَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا

Cenâb-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi küçük, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlûkla misal getirmekten, kâfirlerin keyfi için haya etmez. (Bakara Sûresi, 2:26)

(İşarat-ül İ'caz sh: 167)

اِنَّ

Muhakkak..

لَا يَسْتَحْي۪ى

Çekinmez, hayâ etmez.

لَا يَتْرُكُ

Terk etmez.

بَعُوضَةً

Sivrisinek.

يَسْتَحْي۪ى

Çekinir, hayâ eder.

اَمَا يَسْتَحْي۪ى رَبُّ مُحَمَّدٍ اَنْ يُمَثِّلَ بِهٰذِهِ الْمُحَقَّرَاتِ

"Muhammed'in Rabbi bu hakir şeylerden temsil getirmeye hayâ etmez mi?"

(İşarat-ül İ'caz sh: 168)

مُشَاكَلَةً فِى الصُّحْبَةِ

Karşılıklı konuşmada muhatabın bildiği kelime ve mânâları kullanarak açıklama.

يَسْتَحْي۪ى

Çekinir.

اَنْ يَضْرِبَ
— 654 —

Bir mesele hakkında örnek verme.

مِنَ الْمَثَلِ الْحَق۪يرِ

Değersiz ve sıradan bir örnekden.

ضَرْب

Misal.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْي۪ى ضَرْبَ الْبَعُوضَةِ مَثَلًا

Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez.

(İşarat-ül İ'caz sh: 169)

اِسْتِحْيَا

Çekinme, hayâ etme.

ضَرْب

Misal.

بَعُوضَةً

Sivrisinek.

مَثَلًا

Misal.

مَا

O şey ki..

فَمَا فَوْقَهَا

Çok daha fevkinde, üstünde olan. (Bakara Sûresi, 2:26.)

مَا فَوْقَهَا

Onun üstünde, ötesinde.

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَ اَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا

İmanı olanlar, onun, Rablerinden hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, 'Allah bu gibi hakîr (küçük ve değersiz) misallerden neyi irade etmiştir?' derler. (Bakara Sûresi, 2:26)

(İşarat-ül İ'caz sh: 170)

اَمَّا

(o meseleye) gelince..., ise...

فَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ
— 655 —

Onlar bunun hak olduğunu bilirler.

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا

İman edenler.

اَلْمُؤْمِنُونَ

Mü'minler.

اَنَّهُ الْبَلِيغُ

Şüphesiz ki o çok belagatlidir.

اَنَّهُ الْحَقُّ

Şüphesiz ki o haktır.

بَعُوضَةً

Sivrisinek.

(İşarat-ül İ'caz sh: 171)

مِنْ رَبِّهِمْ

Rablerinden.

وَ اَمَّا الَّذ۪ينَ كَفَرُوا

Kafirler ise.

اَمَّا

(o meseleye) gelince..., ise...

اَلَّذ۪ينَ كَفَرُوا

Küfredenler; Allah'ı inkar edenler.

اَلْكَافِرُونَ

Kâfirler; inkarcılar.

يَعْلَمُونَ

Bilirler.

فَلَا يَعْلَمُونَ

Bilmezler.

فَيَقُولُونَ

Derler ki.

يُضِلُّ بِه۪ كَث۪يرًا وَ يَهْد۪ى بِه۪ كَث۪يرًا

Allah, onunla çoklarını dalâlete atar ve çoklarını da hidayete götürür.

— 656 —
اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا

İman edenler.

يَهْد۪ى بِه۪

Onunla hidayete götürür.

يُضِلُّ بِه۪

Onunla dalalete götürür.

يَهْد۪ى

Doğru yola iletir.

(İşarat-ül İ'caz sh: 172)

مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ

Allah bununla ne irade etti.

كَث۪يرًا

Birçoğunu.

وَمَا يُضِلُّ بِه۪ٓ اِلَّا الْفَاسِق۪ينَ

Onunla ancak fâsıkları dalâlete atar.

(İşarat-ül İ'caz sh: 173)

اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِهِ وَ يَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَ يُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ

Fâsıklar öyle kimselerdir ki, Allah'a itaatten çıkıp, mîsak-ı ezelîde yaptıkları ahidlerini bozarlar ve Allah'ın akrabalar ve mü'minler arasında emrettiği bağlantıyı keserler; yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkarırlar. (Bakara Sûresi, 2:27)

يَنْقُضُونَ

Bozarlar.

(İşarat-ül İ'caz sh: 174)

وَ يَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ

Allah'ın emrettiği bağlantıyı keserler.

وَ يُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ

Yeryüzünde fesat çıkarıyorlar, bozgunculuk yapıyorlar.

اُولٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

İşte onlar, gerçekten zarara uğrayanlardır. (Bakara Sûresi, 2:27)

— 657 —
اُولٰٓئِكَ

İşte onlar

(İşarat-ül İ'caz sh: 175)

اُولٰٓئِكَ

İşte onlar

هُمْ

Onlar

الْخَاسِرُونَ

Hüsrana uğrayanlar.

خَاسِر۪ين

Hüsrandakiler.

(İşarat-ül İ'caz sh: 176)

28. Âyet

كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Ne suretle Allah'ı inkâr ediyorsunuz? Halbuki sizin hayatınız yoktu, O size hayatı verdi; sonra sizi öldürecektir, sonra yine hayat verecektir, sonra Ona rücu' edip gideceksiniz.

كَيْفَ

Nasıl?

(İşarat-ül İ'caz sh: 177)

كَيْفَ تَكْفُرُونَ

Nasıl inkâr ediyorsunuz? (Bakara Sûresi, 2:28.)

كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Ne suretle Allah'ı inkâr ediyorsunuz. Hâlbuki sizin hayatınız yoktu; O size hayatı verdi. Sonra sizi öldürecek, sonra yine hayat verecektir. Sonra Ona rücu edip gideceksiniz. (Bakara Sûresi, 2:28.)

كُنْتُمْ اَمْوَاتً

Hayatınız yoktu, ölü idiniz. (Bakara Sûresi, 2:28.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 178)

فَاَحْيَاكُم

O size hayatı verdi.

— 658 —

(İşarat-ül İ'caz sh: 179)

فَاَحْيَاكُم

O, sizi diriltti, size hayat verdi.

كَيْفَ

Nasıl?

ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ

Sonra sizi tekrar (O) öldürecek.

(İşarat-ül İ'caz sh: 180)

ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ

Sonra yine size hayat verecektir.

يُحْي۪يكُمْ

Sizi diriltecektir.

ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Sonra Ona rücu edip gideceksiniz. (Bakara Sûresi, 2:28.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 181)

كَيْفَ

Nasıl?

وَ كُنْتُمْ اَمْوَاتًا

Hâlbuki hayatınız yoktu, ölü idiniz.

فَاَحْيَاكُمْ

(O) size hayat verdi.

ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ

Sonra sizi öldürecek.

ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ

Sonra yine size hayat verecektir.

ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Sonra Ona rücu edip gideceksiniz. O'na döndürüleceksiniz. (Bakara Sûresi, 2:28.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 182)

كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ

Nasıl Allah'ı inkâr ediyorsunuz? (Bakara Sûresi, 2:28.)

تَكْفُرُونَ
— 659 —

İnkâr ediyorsunuz

لَا تُؤْمِنُونَ

İman etmiyorsunuz.

وَ كُنْتُمْ اَمْوَاتًا

Hâlbuki hayatınız yoktu, ölü idiniz.

وَ تَعْلَمُونَ اِنْ كُنْتُمْ اَمْوَاتًا

Ölüler olduğunuzu bildiğiniz hâlde.

تَعْلَمُونَ

Biliyorsunuz, bildiğiniz hâlde.

اِنْ

Eğer..

(İşarat-ül İ'caz sh: 183)

كُنْتُمْ

İdiniz.

اَمْوَاتًا

Hayatı olmayanlar, cansızlar, ölüler.

لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا

Adı anılmaya bile değmez birşey. (İnsan Sûresi, 76:1)

فَاَحْيَاكُمْ

O size hayatı verdi. (Bakara Sûresi, 2:28.)

اَحْيَاكُمْ

Size hayat verdi.

صِرْتُمْ اَحْيَٓاءً

Diri oldunuz, hayat buldunuz.

ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ

Sonra sizi öldürecektir. (Bakara Sûresi, 2:28.)

تَمُوتُونَ

Ölürsünüz.

ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ

Sonra size yine hayat verecektir.

ثُمَّ
— 660 —

Sonra yine

(İşarat-ül İ'caz sh: 184)

ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Sonra Ona rücu edip gideceksiniz. (Bakara Sûresi, 2:28.)

ثُمَّ

Sonra.

تُرْجَعُونَ

(Esbab perdesinin keşfiyle, vesaitin tardıyla) Allah'a rücu' edeceksiniz."

(İşarat-ül İ'caz sh: 185)

29. Âyet

هُوَ الَّذ۪ى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَل۪يمٌ

O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra semaya yöneldi ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O herşeyi hakkıyla bilendir. (Bakara Sûresi, 2:29)

وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Ve O'na döndürülürsünüz.

جَمِيعًا

Tamamı, hepsi.

ثُمَّ

Sonra

سَبْعَ

Yedi.

(İşarat-ül İ'caz sh: 187)

وَ تَزْعُمُ اَنَّكَ جِرْمٌ صَغ۪يرٌ ٭ وَ ف۪يكَ انْطَوَى الْعَالَمُ الْاَكْبَرُ

Sen kendinin küçük bir varlık olduğunu zannedersin. Halbuki senin içinde büyük âlem dürülmüştür.

ثُمَّ

Sonra.

وَ الْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَا

Sonra da yeri yayıp (düzenleyip) döşedi. (Nâziât Sûresi, 79:30)

— 661 —
كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا

(Gök ile yer) bitişik iken, Biz onları birbirinden koparıp ayırdık. (Enbiyâ Sûresi, 21:30)

(İşarat-ül İ'caz sh: 188)

كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا

(Gök ile yer) bitişik iken, Biz onları birbirinden koparıp ayırdık. (Enbiyâ Sûresi, 21:30)

وَ كَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ

Arşı su üzerindeyken... (Hûd Sûresi, 11:7)

ثُمَّ

Sonra.

(İşarat-ül İ'caz sh: 189)

ثُمَّ

Sonra

اِسْتَوٰى

Belli bir nizam ve intizamla düzenledi.

اِعْلَمُٓوا وَ تَفَكَّرُوا

Bilin ve tefekkür edin.

ثُمَّ اِعْلَمُوا وَ تَفَكَّرُوا اَنَّهُ اسْتَوٰى

Sonra, bilin ve tefekkür edin ki, hiç şüphesiz O yönelmiştir (iradesini yöneltmiştir.)...

سَبْعَ

Yedi.

مَوْجٌ مَكْفُوفٌ

(Sema), dalgaları karar kılmış bir deniz(dir.) (Tirmizî, Tefsîru Sûre 57:1; Müsned, 2:370)

(İşarat-ül İ'caz sh: 190)

سَبْعَ سَمٰوَاتٍ

Yedi gök.

هُوَ الَّذ۪ى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى الْاَرْضِ جَم۪يعً

O ki, yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yarattı.

(İşarat-ül İ'caz sh: 191)

ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ
— 662 —

Sonra semaya istiva etti.

فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ

Gökyüzünü yedi gök olarak tanzim etti.

كُنْ

Ol.

فَيَكُونُ

Hemen oluverir.

اِسْتَوٰى

Belli bir nizam ve intizamla düzenledi.

(İşarat-ül İ'caz sh: 192)

وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

O, her şeyi hakkıyla bilendir.

هُوَ الَّذ۪ى

O ki.

هُوَ

O..

اَلَّذ۪ى

Odur ki...

ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

Sonra O'na tekrar döndürülürsünüz.

اِلَيْهِ

Ona.

(İşarat-ül İ'caz sh: 193)

لَكُمْ

Sizin için.

مَا فِى الْاَرْضِ

Yeryüzünde bulunan her şey.

فِى الْاَرْضِ

Yerde (içinde), yerin içinde.

فِى

..de, ...da, içinde..

عَلَى

Üzerinde.

جَمِيعًا

Tamamı.

— 663 —
ثُمَّ اسْتَوٰى

Sonra belli bir nizam ve intizamla düzenledi.

ثُمَّ

Sonra.

(İşarat-ül İ'caz sh: 194)

اَرَادَ اَنْ يُسَوّ۪ى

Tesviyeyi (dengeli bir şekilde düzenlemeyi) irade etti.

اِسْتَوَى

Tesviye etti, düzenledi.

اِلَى السَّمَٓاءِ

Gökyüzüne.

فَسَوّٰيهُنَّ

Onları düzenledi.

فَيَكُونُ

Oluverir. (Yâsin Sûresi: 29.)

كُنْ

Ol! (Yâsin Sûresi: 29.)

نَوَّعَهَا وَ نَظَّمَهَا وَ دَبَّرَ الْاَمْرَ بَيْنَهَا فَسَوّٰيهُنَّ

Nevi'lere ayırdı, tanzim etti, aralarında lâzım gelen emirleri, tedbirleri yaptı; sonra (yedi tabakaya) tesviye etti.

وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

O ki, her şeyi hakkıyla bilendir.

(İşarat-ül İ'caz sh: 195)

وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

Onun her şeye gücü yeter.

وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

O ki, her şeyi hakkıyla bilendir.

بِكُلِّ

Her şeye.

مَا مِنْ عَامٍ اِلَّا وَقَدْ خُصَّ مِنهُ الْبَعْضُ

Umumî hiçbir şey yoktur ki bazı hususî durumları olmasın.

شَيْءٍ

Şey. "Bu kelime; vâcib, mümkin, mümteni'a şamildir."

عَل۪يمٌ

Hakkıyla bilir.

— 664 —

(İşarat-ül İ'caz sh: 196)

30. Âyet

وَ اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ى جَاعِلٌ فِى الْاَرْضِ خَل۪يفَةً قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَ يَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ وَ نَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَ نُقَدِّسُ لَكَ قَالَ اِنّ۪ٓى اَعْلَمُ مَالَا تَعْلَمُونَ

"Yani: Düşün o zamanı ki, Rabb'in melaikeye hitaben: "Ben yerde bir halifeyi yaratacağım!" dedi. Melaike de: "Yerde fesad yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın! Halbuki biz, hamdinle seni tesbih ve takdis ediyoruz." dediler. Rabb'in de: "Sizin bilmediğinizi ben biliyorum!" diye onlara cevab verdi." (Bakara Sûresi, 2:30)

(İşarat-ül İ'caz sh: 199)

وَ اِذْ

Hani.

وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

O her şeyi hakkıyla bilendir. (Bakara Sûresi, 2:29.)

اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا وَ اِذْ قَالَ رَبُّكَ

Hani yarattığını muntazam yaratmıştı ve Rabbin şöyle demişti: ...

اِنّ۪ى جَاعِلٌ فِى الْاَرْضِ خَل۪يفَةً

Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım. (Bakara Sûresi, 2:30.)

قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَ يَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ

Melâike de, "Yerde fesat yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın?" dediler. (Bakara Sûresi, 2:30.)

قَالَ اِنّ۪ٓى اَعْلَمُ مَالَا تَعْلَمُونَ

Rabbin de, "Sizin bilmediğinizi Ben biliyorum" dedi. (Bakara Sûresi, 2:30.)

وَ اِذْ قَالَ رَبُّكَ

Rabbin şöyle demişti: ...

اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا

Hani yarattığını muntazam olarak yaratmıştı...

(İşarat-ül İ'caz sh: 200)

اِذْ
— 665 —

Hani.

رَبُّكَ

Rabbin.

لِلْمَلٰئِكَةِ

Meleklere.

اِنّ۪ى

Muhakkak ki, ben..

اَتَجْعَلُ

Yaratacak mısın? Yapacak mısın?

وَ اِذْ قُلْنَا

Hani biz demiştik.

اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ

Muhakkak ki Biz, Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye Kur'ân'ı Sana hak olarak indirdik. (Nisâ Sûresi, 4:105.)

نَا

Biz.

بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ

Allah'ın gösterdiği şekilde. (Nisâ Sûresi, 4:105.)

جَاعِلٌ

Yapan.

خَالِقٌ

Yaratan.

(İşarat-ül İ'caz sh: 201)

فِى الْاَرْضِ

Dünyada, arzda.

فِى

...da, ...de, içinde.

عَلَى

Üzerinde.

خَل۪يفَة

Bir halife.

قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَ يَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ
— 666 —

(Melâike de, "Yerde) fesat yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksn?" dediler. (Bakara Sûresi, 2:30)

قَالُٓوا اَتَجْعَلُ

Yaratacak mısın? Yapacak mısın? Dediler.

اِذْ قَالَ

Hani, demişti...

(İşarat-ül İ'caz sh: 202)

قَالَ - قَالُٓوا

Dedi-dediler.

اَتَجْعَلُ

Yaratacak mısın? (Bakara Sûresi, 2:30.)

ف۪يهَا

Onda, orada.

مَنْ

Kimse, o kimse.

يُفْسِدُ

Fesad çıkarıyor, bozgunculuk yapıyor.

(İşarat-ül İ'caz sh: 203)

فِيهَا

Onda, orada.

يَسْفِكُونَ

Kan dökerler, kan döküyorlar.

يَقْتُلُونَ

Öldürürler, öldürüyorlar.

الدِّمَٓاءَ

Kanlar.

وَ نَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَ نُقَدِّسُ لَكَ

Halbuki biz, hamdinle Seni tesbih ve takdîs ediyoruz. (Bakara Sûresi, 2:30.)

وَ نَحْنُ نُسَبِّحُ

Biz tesbih ediyoruz.

نَحْنُ

Biz.

نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ

Hamdinle Seni tesbih ediyoruz. (Bakara Sûresi, 2:30.)

— 667 —
وَ نُقَدِّسُ لَكَ

Ve Seni takdîs ediyoruz.

(İşarat-ül İ'caz sh: 204)

نُقَدِّسُكَ

Seni takdîs ediyoruz. (Bakara Sûresi, 2:30.)

نُقَدِّسُ لَاجْلِكَ

Biz nefislerimizi, fiillerimizi günahlardan temizlemekle beraber, kalplerimizi masivadan Senin için çeviriyoruz.

يَسْفِكُ

Kan döker, kan döküyor.

قَالَ اِنّ۪ٓى اَعْلَمُ مَالَا تَعْلَمُونَ

Rabbin de, "Sizin bilmediğinizi Ben biliyorum" dedi. (Bakara Sûresi, 2:30.)

اِنّ۪ٓى اَعْلَمُ

Muhakkak ben biliyorum.

اِنَّ

Muhakkak ki.

لَا تَعْلَمُونَ

Bilmiyorsunuz. (Bakara Sûresi, 2:30.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 205)

اَعْلَمُ

Biliyorum. (Bakara Sûresi, 2:30.)

اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ

Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yapar. (Tevbe Sûresi, 9:28.)

(İşarat-ül İ'caz sh: 206)

31.32.33.Âyetler

وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِئُون۪ى بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُلَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ ٭ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يم ٭ قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْ فَلَمَّٓا اَنْبَاَهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْ قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓى اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ
— 668 —

Cenab-ı Hak, bütün eşyanın isimlerini Âdem'e (A.S.) öğretti. Sonra o eşyayı melaikeye göstererek dedi ki: "Eğer iddianızda sadık iseniz, bunların isimlerini bana söyleyiniz."

Melaike dediler ki: "Seni her nekaisten tenzih ve bütün sıfât-ı kemaliye ile muttasıf olduğunu ikrar ederiz. Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur, herşeyi bilici ve her kimseye liyakatına göre ilm ü irfan ihsan edici sensin."

Cenab-ı Hak dedi ki: "Yâ Âdem! Bunların isimlerini onlara söyle." Vakta ki Âdem, isimlerini onlara söyledi. Cenab-ı Hak dedi ki: "Size demedim mi semavat ve Arz'ın gaybını bilirim ve sizin Âdem hakkında lisanla izhar ettiğinizi ve kalben gizlediğinizi bilirim." (Bakara Sûresi, 2:31,32,33)

وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ

Yaş ve kuru ne varsa ap açık bir kitapta yazılmıştır. (En'âm Sûresi, 6:59)

(İşarat-ül İ'caz sh: 207)

وَ عَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا

Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti. (Bakara Sûresi, 2:31)

وَ اَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَ

Demiri de Onun için yumuşattık. (Sebe Sûresi, 34:10)

غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَ رَوَاحُهَا شَهْرٌ

Sabah gidişi bir aylık, akşam gidişi de bir aylık mesafe (giderdi.) (Sebe Sûresi, 34:12)

كَاَنَّ كِرَامَ الْكَاتِب۪ينَ تَنَزَّلُوا عَلٰى قَلْبِه۪ وَحْيًا بِمَا ف۪ى صَح۪يفَةٍ

Sanki Kirâmel Kâtibîn melekleri yazılı bir sayfadaki herşeyi onun kalbine ilhâm ediyordu.

(İşarat-ül İ'caz sh: 208)

اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ

"Âsânı taşa vur" (dedik.) (Bakara Sûresi, 2:60)

يَا نَارُ كُون۪ى بَرْدًا وَ سَلَامًا

Ey ateş, serin ve selâmetli ol. (Enbiyâ Sûresi, 21:69)

لَوْلَٓا اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪

Eğer Rabbinin delilini görmeseydi. (Yûsuf Sûresi, 12:24)

اِنّ۪ى َلَاجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ

Yani "Ben Yusuf'un kokusunu alıyorum"

اَنَا اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ
— 669 —

Sen daha gözünü açıp kapamadan ben onu Sana getiririm. (Neml Sûresi, 27:40)

عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ

Bize kuşların dili öğretildi. (Neml Sûresi, 27:16)

(İşarat-ül İ'caz sh: 209)

وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ

Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti. (Bakara Sûresi, 2:31)

اِنّ۪ٓى اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

Şüphesiz ki ben sizin bilmediklerinizi bilirim. (Bakara Sûresi, 2:29)

ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِئُون۪ى بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُلَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Sonra Allah bütün varlıkları melâikeye göstererek dedi ki: 'Eğer iddianızda sadık iseniz, bunların isimlerini Bana söyleyiniz.' (Bakara Sûresi, 2:31)

(İşarat-ül İ'caz sh: 210)

قَالُوا

Dediler.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)

قَالَ يَٓا اٰدَمُ اَنْبِئْهُمْ بِاَسْمَٓائِهِمْ

Cenab-ı Hak dedi ki: 'Ya Âdem! Bunların isimlerini onlara söyle.' (Bakara Sûresi, 2:33)

قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓى اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ

Cenab-ı Hak dedi ki: 'Size demedim mi semavat ve arzın gaybını bilirim ve sizin izhar ettiğinizi ve gizlediğinizi bilirim.' (Bakara Sûresi, 2:33

وَ عَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا

Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti. (Bakara Sûresi, 2:31)

عَلَّمَ

Öğretti.

(İşarat-ül İ'caz sh: 211)

اٰدَمَ

Âdem

— 670 —
الْاَسْمَٓاءَ

İsimler.

عَرَضَهُمْ

Onlara arzetti, sundu.

كُلَّهَا

Hepsini, tamamını.

ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰٓئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِئُون۪ى بِاَسْمَٓاءِ هٰٓؤُلَٓاءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ

Sonra Allah bütün varlıkları melâikeye göstererek dedi ki: 'Eğer iddianızda sadık iseniz, bunların isimlerini Bana söyleyiniz.' (Bakara Sûresi, 2:31)

ثُمَّ

Sonra

هُوَ اَكْرَمُ مِنْكُمْ وَ اَحَقُّ بِالْخِلَافَةِ

"Yani: Âdem, sizden daha kerim ve hilafete daha müstehak ve lâyıktır."

هُمْ

Onlar, onlara.

(İşarat-ül İ'caz sh: 212)

هُمْ

Onlara

عَرَضَ

Arzetti, sundu.

عَلٰى

Üzerine, üzerinde..

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)

وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ

Onların duaları ise şu sözlerle sona erer: 'Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.' (Yûnus Sûresi, 10:10)