tesbîhât sadâlarını, kıyâmet gününe kadar kâinâtın sahîfelerinde ve zamânın yapraklarında devâm ettir.
Sen münezzehsin ey o Zât-ı Zülcelâl ki, dünyâ Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın âsâr-ı şerîatiyle Senin hamdinle tesbîh eder. Allâhım, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın âsâr-ı diyânetiyle dünyâyı kıyâmet gününe kadar süsle.
Sen münezzehsin ey o Zât-ı Zülcelâl ki, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın lisânıyla arz senin azamet-i kudretinin arşı altında secde ederek Senin hamdinle tesbîh eder. Allâhım, arzı kıyâmet ve diriliş gününe kadar Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın lisânıyla, bütün aktârıyla konuştur.
Sen münezzehsin ey o Zât-ı Zülcelâl ki, bütün mekânlarda ve zamânlarda bütün mü'min erkekler ve mü'min kadınlar, Muhammedlerinin -Aleyhissalâtü Vesselâm- lisânıyla Senin hamdinle tesbîh eder. Allâhım, mü'min erkekleri ve mü'min kadınları, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Sana olan tesbîhâtınının sadâlarıyla kıyâmet gününe kadar konuştur.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 670)
Üçüncü Fasıl
Vâhid-i Ehad olan ve zıtlardan ve benzerlerden ve şerîklerden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.
Kadîr-i Ezelî olan ve yardımcılarından ve vezîrlerden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.
Kadîm-i Ezelî olan ve sonradan vücûda gelen ve zâil olup gidici olanlardan mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.
Vâcibü'l-Vücûd ve nazîri mümteni' ve kendisinden başka her şey mümkini'l-vücûd olan ve mümkinâtın mâhiyetlerinin levâzımından mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.
Celâl sâhibi ve münezzehtir O Allâh ki, "Kendisinin benzeri hiçbir şey yoktur ve O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir." (Şûra Sûresi, 42:11) Hatâlı ve kâsır evhâmın tasavvur ettiklerinden mukaddes ve berîdir.
Celâl sâhibi ve münezzehtir O Allâh ki, "Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O'nundur. Ve O Azîzdir, Hakîm'dir." (Rum Sûresi, 30:27) Bâtıl ve nâkıs akîdelerin vasfettiklerinden mukaddes ve berîdir.
Kadîr-i Mutlak ve hiçbir şeye muhtâc olmayan ve acz ve ihtiyâctan mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.
Kâinâtın kemâlâtının şehâdetiyle, Zâtında ve sıfâtında ve efâlinde Kâmil-i Mutlak olan ve kusûr ve noksândan mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir. Çünki kâinâtta kemâl ve cemâlden ne varsa hepsi, hads-i sâdıkla ve kat'î bürhânla ve vâzıh delîlle sâbîttir ki, O münezzeh olan Zâtın kemâline nisbeten zaîf bir gölgedir. Zîrâ tenvîr ancak nûrânîden olur. Âyînelerin fânîliği ve mazharların seyyâletiyle berâber cemâl ve kemâlin tecellîsinin devâmıyla ve eâzımdan, meşreblerde ve keşfiyâtta muhtelif ve kâinâttaki kemâlâtın, Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd'un envâr-ı kemâlinin gölgesi olduğunda müttefik bir çok cemâatin icmâ' ve ittifâkıyla da sâbittir.
Ezelî, ebedî ve sermedî olan ve sonradan vücûda gelip teceddüd ve tekâmül edenlerin lâzımı olan tagayyür ve tebeddülden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.
Hâlık-ı kevn ve mekân olan ve kesîf, kesîr, mukayyed ve mahdûd olan mâddiyât ve mümkinâtın lâzımı olan tahayyüz ve tecezzîden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.
Kadîm-i Bâkî olan ve hudûs ve zevâlden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir.
Vâcibü'l-Vücûd olan çocuk ve babadan, çözülüp dağılmaktan ve birleşmekten, hasr ve tahdîd edilmekten, cenâbına yakışmayan ve vücûb-ı vücûduna münâsib olmayan ve ezeliyetine ve ebediyetine muvâfık olmayan şeylerden mukaddes ve berî olan Allâh Celâl sâhibidir ve münezzehtir. O'nun celâli ne yücedir ve O'ndan başka ilâh yoktur.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 672)
(3)
İkinci Bâb
Bu bâbda [Dokuz Nokta] vardır.
3 Risâle-i Nûr'un fikirden sonra en mühim bir esâsı şükür olduğundan ve şükür ve hamdin ekser merâtib ve hakîkatleri Risâle-i Nûr'un eczâlarında îzâh ile beyân edildiğinden burada onlara iktifâen gâyet muhtasar bir sûrette îmân ni'metine mukâbil olan hamdin birkaç mertebeleri zikredildi. Îmân ni'metinin mertebelerine göre de hamdin mertebeleri var. Said Nursi
Birinci Nokta
Altı cihetin karanlıklarını bize izâle eden îmân ni'metinden dolayı hamd Allâh'a mahsûstur.
Zîrâ sağ tarafımız hükmünde olan mâzî ciheti, en büyük mezâr olması cihetiyle karanlıklı ve korkunçtur. Fakat îmân ni'metiyle o mezâr-ı ekber nûrâni bir meclis olarak gözükür. Müstakbel ciheti olan sol tarafımız ise, bizim için büyük bir kabir olmasından dolayı karanlıklı ve korkunçtur.
Fakat îmân ni'metiyle, içinde rahmânî ziyâfetler bulunan süslü bahçeler şeklinde gözükür.
Semâvât âlemi olan üst cihet ise, felsefe nazarıyla korkunç ve müdhiştir.
Fakat îmân ni'metiyle, bu cihet, semânın yüzünü kendileriyle tezyîn eden zâtın emriyle mütebessim ve musahhar lambalar şeklinde gözükür ki onlara ünsiyet edilir ve onlardan dehşete düşülmez.
Arz âlemi olan alt cihet ise, dalâletteki felsefe nazarıyla bakıldığı zamân, kendisinde bulunan vaz'iyetiyle korkunç gözükür.
Fakat îmân ni'metiyle, musahhar ve çeşit çeşit lezzetler ve mat'ûmat ile yüklü rabbânî bir sefîne şeklinde gözükür ki, Rahmânın memleketi etrâfında seyâhat etmeleri için, Sânii, nev'-i beşer ve cins-i hayvânî ona bindirmiştir.
Bir de ön cihet vardır ki, bütün zîhayât sür'atle kâfile kâfile bu cihete yönelir. Bu kâfileler adem zulümâtında bir daha dönmeksizin kaybolup gider.
Fakat îmân ni'metiyle, bu seyâhat, zîhayâtların fenâ yurdundan bekâ yurduna ve hizmet yerinden ücret alma yerine ve zahmet mahallinden rahmet ve istirâhat makâmına intikâli şeklinde gözükür. Ammâ ölüm dalgaları içinde zîhayâtların sür'ati ise, sukût ve musîbet değildir. Belki saâdetlerine doğru, bir iştiyâk ve bir sür'atle suûddur.
Arka cihet de aynı şekilde karanlık ve korkunçtur. Her biri tereddüd ederek ve "Nereden? Nereye?" diye suâl ederek hayret içinde kalır. Çünki gaflet, ona bir cevâb veremez o tereddüd ve o tehayyür, rûhunda karalıklara dönüşür.
Fakat îmân ni'metiyle, bu cihet, insânın mebdei ve vazîfesi şeklinde gözükür. Çünki sultân-ı Ezelî onları dâr-ı imtihâna vazîfeli olarak göndermiştir.
Bu hakîkatten dolayı, bu altı cihette bulunan karanlıkları izâle eden îmân ni'metine edilen hamd dahi büyük bir ni'met olduğundan hamd etmeyi istilzâm eder. Zîrâ bu ni'metin derecesi ve lezzeti hamd ile anlaşılır.
Nihâyetsiz bir dâirenin devrinde teselsül eden bir silsile içindeki elhamdülillâh'dan dolayı hamd Allâh'a mahsûstur.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 675)
İkinci Nokta
Cihât-ı sitteyi bize tenvîr eden îmân ni'metinden dolayı hamd Allâh'a mahsûstur. Çünki îmân cihât-ı sittenin zulümâtını izâle etmekle, def'-i belâ cihetinden büyük bir ni'met olduğu gibi, aynen böyle, cihât-ı sitteyi tenvîr etmesi sebebiyle celb-i menâfi' cihetinden îmân yine büyük bir ni'mettir. İnsân, fıtratının câmiiyeti sebebiyle cihât-ı sittede bulunan mevcûdâtla alâkasından ve nereye yönelirse yönelsin insânın îmân ni'metiyle bütün cihât-ı sitteden istifâdesi mümkün olur.
Bundan dolayı "o hâlde nerede (yüzünüzü kıbleye) dönerseniz, artık orada Allâh'ın râzı olduğu cihet vardır" (Bakara Sûresi, 2:115) âyetinin sırrıyla, hadsiz uzunluktaki mesâfesiyle bu cihet ona tenevvür eder. Hattâ sanki mü'min insânın, dünyânın evvelinden sonuna kadar uzanan ma'nevî bir ömrü vardır. Bu ömür, ezelden ebede kadar uzanan hayât nûrundan yardım ister.
Ve hattâ insân, kendi cihetlerin îmânın tenvîri sırrıyla, hâzır zamânın darlığı ve dar mekândan âlemin geniş sâhasına çıkar ve âlem kendi evi gibi olur. Mâzî ve müstakbel ise rûhuna ve kalbine hâzır zamân gibi gelir. Ve hâkezâ kıyâs et.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 676)
Üçüncü Nokta
İstinâd ve istimdâd noktalarını hâvî olan îmândan dolayı hamd Allâh'a mahsûstur.
Evet, beşerin gâyet aczi ve düşmanlarının çokluğu sırrıyla, hadsiz düşmanlarını def' etmek için beşer şiddetli bir şekilde bir nokta-i istinâda muhtacdır ki ona ilticâ etsin. İhtiyaclarının ve emellerinin gâyet kesretiyle berâber insânın gâyet fakrı sebebiyle, bir nokta-i istimdâda şiddetli bir şekilde muhtâc olur ki, ondan yardım istesin ve ihtiyâclarını onunla taleb etsin.
Allâh'a îmân, fıtrat-ı beşer için bir nokta-i istinâddır. Âhirete îmân ise, O'nun vicdânı için bir nokta-i istimdâddır. Kim bu iki noktayı bilmezse, O'nun kalbi ve rûhu tevahhuş eder ve vicdânı onu dâimâ muazzeb kılar. Kim îmân ile birinci noktaya istinâd eder ve ikinci noktadan istimdâd ederse, ma'nevî lezzetler ve tesellî verici bir ünsiyet ve vicdânının mutmain olacağı bir i'timâd hisseder.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 676)
Dördüncü Nokta
Emsâlinin deverânını göstermekle meşrû' lezzetlerden hâsıl olan elemleri izâle eden ve in'âmın ağacını göstermekle ni'metleri devâm ettiren ve emsâlin teceddüdündeki lezzeti göstermekle firâk elemini izâle eden îmân nûrundan dolayı hamd Allâh'a mahsûstur. Yani her lezzet içinde, zevâlinden neş'et eden elemler vardır. İşte îmân nûruyla o zevâl izâle olur. Ve emsâlin teceddüdüne inkılâb eder. Teceddüdde başka bir lezzet de vardır. Nasıl ki meyve, eğer ağacı bilinmezse, ni'met bu meyvede münhasır kalır ve yenmesiyle zail olur. Kaybolmasından dolayı bir teessüf îrâs eder. Fakat ağacı bilinir ve görülürse, hâzır olan o ağacın bekâsı ve o fânî meyvenin emsâliyle tebdîlinden dolayı O'nun zevâlindeki elem zail olur.
Ve kezâ rûh-ı beşerin en şiddetli hâli, ayrılıklardan neş'et eden elemlerdir. İşte o ayrılıklar îmân nûruyla dağılır, belki içinde başka bir lezzet bulunan emsâlin teceddüdü ile inkılâb eder. Zîrâ her yeni lezzetlidir.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 677)
Beşinci Nokta
Mevcûdâttan düşman ve ecnebî ve korkunç ölüler ve ağlayan yetîmler tevehhüm edilen şeyleri, dost ve kardeş ve mûnis hayâtdârlar ve tesbîh edici ve zikredici kullar şeklinde gösteren îmân nûrundan dolayı hamd Allâh'a mahsûstur.
Yani gaflet nazarı, âlemin mevcûdâtını düşman gibi muzır görür ve her şeyden tevahhuş eder. Ve eşyâyı ecnebîler gibi görür. Zîrâ dalâlet nazarında, bütün mâzî ve istikbâl zamânlarındaki kardeşlik alâkası kesilir. O'nun kardeşliği ve alâkası ancak hâzır ve küçük ve az bir zamân içindedir. Bu yüzden, ehl-i dalâletin ecnebîler ile olan uhuvveti, binler sene içinde bir dakîka gibidir. Ehl-i îmânın uhuvveti ise, mâzînin mebdeinden istikbâlin nihâyetine kadar uzanır.
Hem dalâlet nazarı kâinâtın ecrâmını korkunç ölüler şeklinde görür. Îmân nazarı ise, o ecrâmı, her bir cirmin lisân-ı hâliyle ve fâtırının tesbîhâtıyla konuştuğu mûnis hayâtdârlar olarak müşâhede eder. Bu cihetten bakılınca onlarda bir rûh ve bir hayât vardır. Bundan dolayı korkunç ve dehşet verici olmazlar, enîs ve mûnis olurlar.
Dalâlet nazarı matlablarından âciz olan hayât sâhiblerini, kendileri için muhabbet eden bir hâmî ve onlara sâhib çıkmayı taahhüd eden bir sâhib olmadığını görür. Sanki onlar aczlerinden ve hüzünlerinden ve yeislerinden ağlayan yetîmlerdir. Fakat îmân nazarı der ki; Zevi'l-hayât ağlayan yetîmler değildir. Belki onlar mükellef ibâd ve muvazzaf me'mûrlar ve tesbîh edici zâkirlerdir.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 678)
Altıncı Nokta
Dünyâ ve âhireti ni'metlerle dolu iki sofra olarak gösteren îmân nûrundan dolayı hamd Allâh'a mahsûstur. Mü'min olan, îmân eliyle ve çeşit çeşit zâhirî ve bâtınî duygularıyla ve îmânın ziyâsıyla inkişâf eden kısım kısım ma'nevî ve rûhî letâifiyle o iki sofradan istifâde eder. Evet, dalâlet nazarında zevi'l-hayâtın dâire-i istifâdesi, zevâliyle bulanmış mâddî lezâizi dâiresine doğru küçülür. Îmân nûruyla ise, istifâde dâiresi, semâvât ve arzı belki dünyâ ve âhireti ihâta eden bir dâireye doğru tevessü' eder. Mü'min olan kimse, güneşi evinde bir lamba ve vazîfesinde refîk ve yolculuğunda bir enîs olarak görür. Ve güneş O'nun ni'metlerinden bir ni'met olur. Güneş ise kime ni'met olursa, O'nun dâire-i istifâdesi ve ni'metinin sofrası semâvâttan daha geniş olur.
Evet, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân "Güneşi ve ayı size musahhar kıldı" (İbrahim Sûresi, 14:33) ve "Yeryüzünde olanları size musahhar kıldı" (Hac Sûresi, 22:65) emsâli âyetleriyle, îmândan neş'et eden bu hârika ihsânâta belâgatiyle işâret eder.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 679)
Yedinci Nokta
Allâh'dan dolayı hamd Allâh'a mahsûstur. Vâcibü'l-Vücûdun vücûdu öyle bir ni'mettir ki, her bir ferd bir mevcûd için O'nun fevkınde bir ni'met yoktur. Bu ni'met, nihâyeti olmayan çeşit çeşit ni'metleri ve sonu olmayan ihsânât cinslerini ve hudûdu olmayan atiyyelerin sınıflarını tazammun eder.
Bunlardan bir kısmına Risâle-i Nûr eczâlarında hâssaten Otuzikinci Risâlenin Üçüncü Mevkıfında işâret edilmiştir. Allâh'a îmândan bahseden Risâle-i Nûr eczâlarının bütün risâleleri bu ni'metin yüzünden o hicâbı kaldırır. Ona iktifâ ederek burada kısa kesiyoruz.
Allâh-ü teâlânın rahmâniyetinden dolayı zevi'l-hayâttan rahmetin taalluk ettiği kimseler adedince ni'metleri tazammun eden, hamd Allâh'a mahsûstur. Çünki câmiiyeti sırrıyla insân fıtratında
bütün zevi'l-hayâtla alâkalar vardır. Onların saâdetleri sebebiyle kendisinde ma'nevî bir saâdet hâsıl olur. Ve O'nun fıtratında, onların elemlerinden dolayı bir teessür vardır. Onlara verilen ni'met, bu insân için bir nev'î ni'met olur.
Allâh-ü teâlânın rahîmiyetinden dolayı vâlidelerinin şefkatleriyle kendilerine ni'met verilen çocuklar adedince, hamd Allâh'a mahsûstur. Çünki fıtrat-ı selîme sâhibi olan herkes, vâlidesi olmayan aç bir çocuğun ağlamasından dolayı teellüm ve teveccu' ettiği gibi, vâlidelerin çocuklarına olan taattufundan dolayı da aynen öyle tena'um eder.
Allâh-ü teâlânın hakîmiyetinden dolayı kâinâttaki bütün envâ'-ı hikmetinin dakîkaları adedince hamd Allâh'a mahsûstur. Zîrâ O'nun rahmâniyetinin cilveleriyle insânın nefsi tena'um ettiği ve rahîmiyetinin tecelliyâtıyla insânın kalbi tena'um ettiği gibi, aynen öyle de O'nun hikmetinin letâifiyle de insânın aklı telezzüz eder.
Hak teâlânın hafîziyetinden dolayı "Vâris" isminin tecelliyâtı adedince ve usûlünün ve babalarının ve sâhiblerinin zevâlinden sonra geriye kalan bütün şeyler adedince ve âhiret yurdunun mevcûdâtı adedince ve uhrevî mükâfat sebebiyle muhâfaza olunan âmâl-i beşer adedince hamd Allâh'a mahsûstur. Çünki ni'metin devâmı, ni'metin kendisinden daha büyük bir ni'mettir. Lezzetin bekâsı, lezzetin kendisinden lezzet cihetiyle daha yüksek bir lezzettir. Cennetteki devâmlılık, cennetin kendisinin fevkınde bir ni'mettir. Ve hâkezâ.
Hak teâlânın hafîziyeti, bütün kâinâttaki mevcûdât üzerine, bütün ni'metlerinden daha çok ve daha ziyâde ve daha yüksek ni'metleri tazammun eder.
Ve hâkezâ "Rahmân, Rahîm, Hakîm ve Hafîz" isimlerini sâir Esmâ-yı hüsnâ ile kıyâs et.
Hak teâlânın isimlerinden her bir isim sebebiyle hamd, nihâyetsiz bir hamd ile Allâh'a mahsûstur. Çünki onlardan her bir isimde nihâyetsiz ni'metler vardır.
Nihâyetsiz in'âmâtın hepsinden geçmişte kalanlarının tamâmına bir tercümân olan Kur'ân'dan dolayı hamd nihâyetsiz bir hamd ile Allâh'a mahsûstur.
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan dolayı hamd nihâyetsiz bir hamd ile Allâh'a mahsûstur. Çünki o, daha önce bu ikinci bâbda işâret ettiğimiz bütün ni'metlerin hazînelerinin bütün anahtarları içinde olan îmâna vesîledir.
Rabbi'l-Âlemînin marzıyâtı olan ve mâddî ve ma'nevî çeşit çeşit ni'metlerine bir fihriste olan İslâmiyet ni'metinden dolayı hamd, nihâyetsiz bir hamd ile Allâh'a mahsûstur.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 681)
Sekizinci Nokta
Hamd O Allâh'a mahsûstur ki, "Kâinât" diye isimlendirilen şu kitâb-ı kebîr, O'nun evsâf-ı cemâlini ve kemâlini izhâr edecek bütün bâbları ve fasılları ile ve bütün sahîfeleri ve satırları ile ve bütün kelimeleri ve harfleri ile O'na hamd eder ve O'na senâda bulunur.
Her birisi, Ehad ve Samed olan Nakkâşının evsâf-ı celâlinin parlaklığını izhâr ederek her birinin, Rahmân ve Rahîm olan Kâtibinin evsâf-ı cemâlinin ziyâsına kendi nisbeti mikdârınca mazhariyeti ile ve her birinin, Kadîr-i Alîm ve Azîz-i Hakîm olan münşî ve münşîdinin evsâf-ı kemâlinin envârına kendi nisbeti mikdârınca mazhariyeti ile ve her birinin, Esmâ-yı Hüsnânın sâhibi olan zâtın tecelliyât-ı esmâsının şuâ'larına kendi nisbeti mikdârınca âyinedârlığı ile kendi nisbeti mikdârınca O'na hamd eder ve O'nu tesbîh eder O'nun celâli ne yücedir ve O'ndan başka ilâh yoktur.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 682)
4 : Devir ve teselsül, mümkünât dâiresinde muhâldirler. Çünki ikisi de nihâyetsizliği iktizâ ettiklerinden ve mümkünât dâiresi mütenâhî olduğundan mümkünât dâiresinde gayr-i mütenâhî olan yerleşmez. Fakat dâire-i vücûba tealluk eden hamd ise o gayr-i mütenâhîdir. Devir ve teselsül ile gayr-i mütenâhî bir dâireye girer yerleşir.
Dokuzuncu Nokta
O'nun celâli ne yücedir ve O'ndan başka ilâh yoktur. Dünyânın evvelinden hilkatin âhirine kadar bütün zerrât-ı kâinâtın, ezelden ebede kadar bütün zamânların dakîkalarının âşireleriyle darbı adedince hamd Allâh'dan gelir, Allâh ile olur, Allâh'dan dolayı olur Allâh'a mahsûstur.
"Elhamdülillâh"dan dolayı, sonsuza doğru teselsül eden (Hâşiye) bir teselsüldeki dâirenin devri kadar hamd Allâh'a mahsûstur.
Bana ve kardeşlerime olan Kur'ân ve îmân ni'metinden dolayı, zerrât-ı vücûdumun, dünyâdaki ömrümün dakîkalarının âşireleriyle ve âhirette benim ve kardeşlerimin bekâlarıyla darbı adedince hamd Allâh'a mahsûstur.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 684, yeniyazı sh: 285)
Üçüncü Bâb
(5)
5 الْاَيْسُ Mevcûd demektir. اَللَّيْسُ Adem-i sırf demektir.
Birinci Mertebe
"Ve de ki: 'Hamd o Allâh'a mahsûstur ki, çocuk edinmemiştir; hem mülkte kendisine hiçbir ortak olmamıştır; âcizlikten dolayı O'nun için hiçbir yardımcı da olmamıştır. Artık O'nu tekbîr getirerek yücelt!" (İsrâ Sûresi, 17:111). Lebbeyk ve sa'deyk..
Celâli ne yücedir o Allâh ki, kudret ve ilim cihetiyle her şeyden en büyüktür. Zîrâ o öyle bir Hâlık ve Bârî ve Musavvirdir ki, kudretiyle insânı kâinât gibi yapmış ve insânı kader kalemiyle yazdığı gibi kâinâtı da bu kalemle yazmıştır. Çünki bu büyük âlem, bu küçük âlem gibi, O'nun kudretinin masnûu ve kaderinin mektûbudur. O'nun bu büyük âlemi ibdâ' etmesi, onu bir mescid hâline getirmiştir. Bu küçük âlemi îcâd etmesi, onu bir secde eden hâline getirmiştir. Bu büyük âlemi inşâ etmesi, onu bir mülk hâline getirmiştir. Bu küçük âlemi binâ etmesi, onu bir memlûk hâline getirmiştir. O'nun şu büyük âlemdeki san'atı, bir kitâb şeklinde tezâhür etmiştir. Bu küçük âlemdeki sıbgası, bir hitâb şeklinde çiçek vermiştir. O'nun şu büyük âlemdeki kudreti, O'nun haşmetini gösterir. Bu küçük âlemdeki rahmeti, ni'metini tanzîm eder. O'nun şu büyük âlemdeki haşmeti, O'nun vahdâniyetine şehâdet eder. Bu küçük âlemdeki ni'meti, O'nun ehadiyetini i'lân eder. O'nun şu büyük âlemde bulunan küll ve cüz'lerdeki mührü, sükûn ve hareket şeklindedir. Bu küçük âlemde bulunan cisim ve a'zâlardaki mührü, hüceyre ve zerre şeklindedir.
Şimdi O'nun toplu hâldeki eserlerine bak. Nasıl sabâhın aydınlığı gibi mutlak bir intizâm ile berâber mutlak bir sehâvet göreceksin. Mutlak bir ittizân ile berâber mutlak bir sür'at içinde (göreceksin), mutlak bir ittikân ile berâber mutlak bir kolaylık içinde (göreceksin). Mutlak bir hüsn-i san'at ile berâber mutlak bir vüs'at içinde (göreceksin). Mutlak bir ittifâk ile berâber mutlak bir uzaklık içinde (göreceksin). Mutlak bir imtiyâz ile berâber mutlak bir karışıklık içinde (göreceksin). Mutlak bir kıymetlilik ile berâber mutlak bir kolaylık içinde (göreceksin). İşte bu görünen keyfiyet, ehl-i
tahkîk olan akıl sâhibi için bir şâhiddir. Münâfık olan ahmağı, mutlak kudret sâhibi olan Hakk'ın san'atını ve vahdetini kabûle mecbûr bırakır. O, mutlak ilim sâhibidir.
Hem vahdette mutlak bir kolaylık vardır. Kesret ve şirkte ise kilitlenmiş bir zorluk vardır. Eğer bütün eşyâ tek zâta isnâd edilse, yoktan îcâd etmekdeki kolaylık cihetiyle kâinât hurmâ ağacı gibidir, hurmâ ağacı da meyve gibidir. Eğer kesrete isnâd edilse, yoktan îcâd etmekdeki zorluk cihetiyle hurmâ ağacı kâinât gibidir, meyve ise ağaçlar gibidir. Zîrâ tek zât tek fiil ile pek çok eşyâya âid bir netîceyi ve bir vaz'iyeti külfetsiz ve mübâşeretsiz te'mîn edebilir. Eğer şu vaz'iyet ve netîce kesrete havâle edilse, tekellüfler, mübâşereler ve çekişmeler olmadan onlara ulaşmak mümkün olmaz. Askerlerle berâber kumandan gibi, taşlarla berâber usta gibi, yıldızlarla berâber yer gibi, damlalarla berâber fıskıye gibi, dâiredeki noktalarla berâber merkez noktası gibi.
Şu sırdandır ki, vahdette intisâb, hudûdsuz kudret makâmına geçer. Hem sebeb kuvvetinin menba'larını taşımaya mecbûr olmaz. Ve eser o isnâd edilen şeye nisbet etmekle büyür. Şirket ise her sebeb kendi kuvvetinin menba'larını taşımaya mecbûrdur. Eser de kendi cirmi nisbetinde küçülür. Buradan hareketle karınca ve sinek cebbârlara karşı galebe etti. Ve küçük çekirdek koca bir ağacı taşıdı.
Yine şu sırdandır ki, bütün eşyânın tek zâta isnâd edilmesinde îcâd etmek mutlak ademden olmaz. Bi'l-akis îcâd etmek, tıpkı âyînede temessül eden sûretin, kendisine bir vücûd-ı hâricînin verilmesi için kemâl-i sühûletle fotoğraf kâğıdına nakledilmesi gibi veyâ görünmez bir mürekkeb ile yazılmış bir hattın, gizli yazıyı ortaya çıkaran bir mâdde vâsıtasıyla izhâr edilmesi gibi, ilmen mevcûd olanı vücûd-ı hâricîye çıkarmakdır.
Eşyânın esbâba ve kesrete isnâdında ise îcâd etmek adem-i mutlaktan olması gerekir. O ise eğer muhâl olmazsa, en zor şeylerden biri olur. Demek vahdetteki sühûlet vücûb derecesine varmaktadır. Kesretteki suûbet ise imtinâ' derecesine varmaktadır.
Yine şu hikmettendir ki, Vahdette, ibdâ' ve îcâd "el-Eysi min el-leysi" yani mevcûdu müddetsiz ve mâddesiz olarak adem-i sırftan ibdâ' ve zerrâtı külfetsiz ve karışıksız olarak ilmî kalıba dökmek mümkün olur. Şirk ve kesrette ise, bütün ehl-i aklın ittifâkıyla ademden ibdâ' mümkün olmaz. Çünki bir zîhayâtın vücûdu için yeryüzü ve unsurlarda yayılmış olan zerrâtın toplanması gerekir. Ve ilmî kalıbın olmaması sebebiyle, o zîhayâtın cismindeki zerrelerin muhâfazası için, her zerrede küllî bir ilim ve mutlak bir irâde lâzım olur.
Bununla berâber, şerîkler, kendilerine ihtiyâc duyulmayan, zâtları mümteni' ve sırf tahakkümî olan şeylerdir. Mevcûdâttan hiçbir şeyde onlara ne bir emâre vardır, ne de kendilerine bir işâret vardır. Zîrâ semâvât ve arzın hilkati, bizzarûre gayr-i mütenâhî bir kudret-i kâmile îcâb ettirir. Bu yüzden şerîklere ihtiyâc duyulmamıştır.
Yoksa gayr-i mütenâhî bir kudret-i kâmilenin, hiçbir zarûret olmadan, zarûret bunun aksinde iken, nihâyetsiz olma vaktinde, mütenâhî başka bir kuvvetle sınırlandırılması ve sona erdirilmesi gerekir. O ise beş vecihle muhâldir. İşte şerîkler mümteni' oldular. Zâten mevcûdâttan hiçbir şeyde, ne şu vecihlerle mümteni' olan şerîklerin vücûtlarına bir işâret vardır, ne de tahakkuklarına bir emâre vardır.
Bu mes'eleyi Otuzikinci Risâlenin Birinci Mevkıfında zerrâttan seyyârâta kadar ve İkinci Mevkıfda semâvâttan teşehhusât-ı vechiyeye kadar îzâh ettik. Hepsi de sikke-i tevhîdi göstererek şirki reddeden cevâbı verdiler.
O'nun şerîkleri olmadığı gibi, böylece O'nun ne muîni vardır ne de vezîrleri vardır. Esbâb ise, kudret-i ezeliyenin tasarrufu üzerine ancak ince bir perdedir. Esbâbın en şerefli ve ihtiyârı en geniş olanı insânın kendisidir; bununla berâber, yemek, söz söylemek ve düşünmek gibi en zâhir ef'âl-i ihtiyâriyesinin yüzlerce cüz'ünden elinde sâdece meşkûk tek bir cüz' vardır. Eğer ihtiyârı en şerefli ve en geniş olan sebeb, böyle gördüğün gibi tasarruf-ı hakîkîden elleri bağlanmış ise, îcâd ve rubûbiyette semâvât ve arzın hâlıkına hayvânât ve cemâdâtın şerîk olmaları nasıl mümkün olabilir. Nasıl ki pâdişâhın içine hediye koyduğu zarf veyâ içine hediye sardığı mendîl veyâ eliyle sana ni'met gönderdiği nefer o pâdişâha saltanatında şerîkler olması mümkün değildir. Öyle de elleriyle bize ni'metler gönderilmiş olan sebeblerin ve bizim için iddihâr edilmiş olan ni'metlere bizzât sandukçalar olan zarfların ve bize hediye edilmiş olan atâyâ-yı ilâhiyeye sarılan esbâbın yardımcı şerîkler veyâ müessir vâsıtalar olması mümkün değildir.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 689, yeniyazı sh: 290)
İkinci Mertebe
Celâli ne yücedir o Allâh ki, kudret ve ilim cihetiyle her şeyden en büyüktür. Zîrâ o öyle Hallâk-ı Alîm, Sâni'-i Hakîm, Rahmânü'r-Rahîmdir ki, kâinât bostânındaki şu mevcûdât-ı arziye ve ecrâm-ı ulviye bilbedâhe o Hallâk-ı Alîmin mu'cizât-ı kudretidir.
Ve yeryüzü bahçesindeki rengârenk, süslenen, serilmiş şu bitkiler ve çeşit çeşit, açılıp saçılan, yayılmış şu hayvânlar bizzarûre O Sâni'-i Hakîmin havârik-ı san'atıdır ve bu bağın bahçelerindeki tebüssüm eden çiçekler ve süslenen meyveler, bilmüşâhede O Rahmân-ı Rahîm'in hedâyâ-yı rahmetidir. O şehâdet ediyor, şu nidâ ediyor ve bu i'lân ediyor ki, O'nun hallâkı, şunun Musavviri ve bunun Vâhibi her şeye kâdirdir. Her şeye alîmdir. Rahmet ve ilim cihetiyle her şeyi kaplamıştır. Kudretine nisbeten zerreler ve yıldızlar, az ve çok, küçük ve büyük, sonu olan ve sonu olmayan müsâvîdir. Ve mâzînin bütün vukûât ve garâibi o Sâni'-i Hakîm'in mu'cizât-ı san'atıdır ki, istikbâlin bütün imkânât ve acâibine bu Sâniin hakkıyla kâdir olduğuna şehâdet eder. Zîrâ O, Hallâk-ı Alîm ve Azîz-i Hakîmdir.
Her türlü noksânlıktan ve kusûrdan münezzehtir O Zât ki, yeryüzü bahçesini san'atının meşheri, yarattıklarının mahşeri, kudretinin mazharı, hikmetinin medârı, rahmetinin çiçekliği, cennetinin tarlası, mahlûkâtın geçit yeri, mevcûdâtın akacak yeri, masnûâtın ölçeği yapmıştır. İşte müzeyyen hayvânât, münakkaş kuşlar, meyveli ağaçlar, çiçekli bitkiler O'nun ilminin mu'cizeleridir. San'atının hârikalarıdır. Cömertliğinin hediyeleridir. Lütfunun bürhânlarıdır.
Meyvelerin zînetinden dolayı çiçeklerin tebessümü, seherin nesîminde kuşların cıvıltısı, çiçeklerin yapraklarındaki yağmur damlalarının nağmeli sesi, vâlidelerin küçük çocuklara olan merhameti.. Cin ve insâna, rûh ve hayvâna, melek ve câna bir Vedûd'ün tanıttırması, bir Rahmân'ın sevdirmesi, bir Hannân'ın merhameti, Bir Mennân'ın tahannünüdür.
Tohumlar ve meyveler, dâneler ve çiçekler, birer hikmet mu'cizesi, birer san'at hârikası, birer rahmet hediyesi, birer vahdet bürhânı, dâr-ı âhiretteki lütfunun birer şâhididir. Birer şâhid-i sâdıktırlar. Çünki kendilerinin Hallâkı her şeye kadîr ve her şeye alîmdir. Rahmet ve ilimle, halk ve tedbîrle, sun' ve tasvîrle her şeyi kaplamıştır. Bu yüzden güneş tohum gibidir, yıldız çiçek gibidir, yer dâne gibidir. Yaratmak ve tedbîr, sun' ve tasvîr O'na ağır gelmez.
Tohumlar ve meyveler, kesretin aktârında vahdetin âyîneleri, kaderin işâretleri, kudretin remizleridir. Çünki bu kesret vahdetin menbaındandır. Fâtırın sun' ve tasvîrdeki vahdetine şehâdet ederek sudûr eder. Sonra Sâni'in halk ve tedbîrdeki hikmetini zikrederek vahdette nihâyet bulur.
Hem hikmetin telvîhâtıdır. Çünki Hâlık-ı kül küllî nazarla cüz'iye bakarken orada cüz'üne (de bakar). Zîrâ bir meyve olsa, bu ağacın halk edilmesinden en zâhir bir maksad işte odur. Beşer de şu kâinât için bir meyvedir. Mevcûdâtın Hâlıkı için en zâhir maksûd da O'dur.
Kalb ise çekirdek gibidir, mahlûkâtın Sânii için en parlak âyîne odur. İşte şu hikmettendir ki, bu mevcûdâttaki neşir ve haşre ve bu kâinâtın tahrîb, tebdîl, tahvîl ve tecdîdine en zâhir medâr, ancak bu kâinâttaki o küçücük insândır.
Allâh en büyüktür. Ey büyük olan! Azametinin künhüne akılların erişemediği Zât ancak Sensin.
Çünki her şey berâber (hareketleri ve sesleriyle mûsîka-i zikriye tarzında) Lâ ilâhe illâ hû derler. Sürekli "yâ Hak" ararlar, hepsi "yâ Hay" derler.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 691, yeniyazı sh: 292)
(6)
6 Bu üçüncü mertebe, cüz'î bir çiçeği ve güzel bir kadını nazara alıyor. Koca bahâr bir çiçektir. Cennet dahi bir çiçek gibidir, bu mertebenin mazharlarıdırlar ve âlem güzel ve büyük bir insândır ve hûrîler nev'i ve rûhânîler tâifesi ve hayvânlar cinsi ve insân sınıfı herbiri ma'nen güzel bir insân hükmündedirler. Bu mertebenin gösterdiği esmâyı safahâtıyla gösteriyorlar .
Üçüncü Mertebe
Kudret ve ilim cihetiyle Allâh her şeyden en büyüktür. Zîrâ O öyle bir Kadîr, Mukaddir, Alîm, Hakîm, Musavvir, Kerîm, Latîf, Müzeyyin, Mün'im, Vedûd, Mütearrif, Rahmân, Rahîm, Mütehannin, Cemîl-i Zülcelâl, Kemâl-i Mutlak ve Nakkâş-ı Ezelîdir ki, Kül ve cüz', sahâif ve tabakât olarak bu kâinâtın hakîkati ve küllîlik ve cüz'îlik, vücûd ve bekâ i'tibâriyle bu mevcûdâtın hakîkati,
Ancak O'nun kazâ ve kader kaleminin, tanzîm ve takdîr, ilim ve hikmetle çizdiği hatlarıdır.
Ve ancak O'nun ilim ve hikmet pergelinin sun' ve tasvîr ile yaptığı nakışlarıdır.
Ve ancak O'nun sun' ve tasvîri, tezyîn ve tenvîrinin yed-i beyzâsının lütuf ve keremle işlediği tezyînâtıdır.
Ve ancak O'nun lütuf ve keremi, tearrüf ve teveddüdünün latîfelerinin rahmet ve ni'metle açmış çiçekleridir.
Ve ancak O'nun ayn-ı rahmet ve ni'meti, terahhum ve tahannününün feyzinin cemâl ve kemâl ile çıkmış semereleridir.
Hem mevsimler, asırlar ve devirlerin geçmesine rağmen cemâlin tecellîsinin devâm etmesiyle berâber ve mahlûkâtın ve günlerin ve senelerin geçmesine rağmen in'âmın devâm etmesiyle berâber, âyînelerin fânîliği ve mazharların seyyâliyetinin şehâdetiyle ancak dâimî bir cemâlin ve bâkî bir kemâlin lemeâtıdır.
Evet dâimî tecellî ile berâber, sürekli feyiz ile berâber, âyînelerin fânîliği, mevcûdâtın zevâli, o görünen cemâlin, o parlayan kemâlin mazharların mülkü olmadığını zâhirlerin en zâhiri, âşikârların en âşikârı olarak gösterir. O mücerred cemâlin, o yenilenen ihsânın, o vâcibü'l-vücûdun, o Bâkî-i Vedûd'ün en fasîh beyânı ve en vâzıh bürhânıdır.
Evet mükemmel eser bilbedâhe mükemmel fiile delâlet eder. Sonra mükemmel fiil, bizzarûre mükemmel isme ve mükemmel fâile delâlet eder. Sonra mükemmel isim, bilâşübhe mükemmel sıfata delâlet eder. Sonra mükemmel vasıf, bilâşek mükemmel şe'ne delâlet eder. Sonra mükemmel şe'n, O Zâta lâyık bir sûrette, ki o da hakka'l-yakîndir bilyakîn o Zâtın kemâline delâlet eder.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 693, yeniyazı sh: 293)
Dördüncü Mertebe
Celâli ne yücedir o Allâh ki, en büyüktür. Zîrâ o öyle Adl-i Âdil, Hakem-i Hâkim, Hakîm-i Ezelîdir ki, şu kâinât şeceresinin binâsını, meşîet ve hikmetinin usûlü ile altı günde te'sîs etmiş ve onu kazâ ve kaderinin düstûrlarıyla tafsîl etmiş ve âdet ve sünnetinin
kânûnlarıyla onu tanzîm etmiş ve inâyet ve rahmetinin namûslarıyla onu tezyîn etmiş ve masnûâtının intizâmâtı, mevcûdâtının tezeyyünâtı, teşâbühü, tenâsübü, tecâvübü, teâvünü ve teânukunun ve her şeyde o şeyin kâmet-i kâbiliyetinin mikdârına göre kaderin takdîri ile takdîr edilmiş şuûrlu itkân-ı san'atın şehâdetleriyle onu esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvîr etmiştir. O'nun tanzîmâtındaki hikmet-i âmme, tezyînâtındaki inâyet-i tâmme, taltîfâtındaki rahmet-i vâsia, terbiyesindeki erzâk ve iâşe-i şâmile, Fâtır'ının şuûn-ı zâtiyesine mazhariyetiyle san'atı acîb olan hayât, tahsînâtındaki mehâsin-i kasdiye, zevâliyle berâber in'ikâs eden cemâlin tecellîsinin devâm etmesi, kalbinde ma'bûduna olan sâdık aşk, cezbesinde zâhir olan incizâb, bütün kâmillerinin, O'nun Fâtır'ının vahdeti üzerine ittifâkları, eczâsındaki maslahatlar için tasarruf, nebâtâtı için hikmetli tedbîr, hayvânâtı için keremli terbiye, erkânının tagayyürâtındaki mükemmel intizâm, külliyetinin intizâmındaki cesîm gâyeler, zamâna ve mâddeye ihtiyâc duymadan hüsn-i san'atının gâyet kemâliyle berâber def'aten îcâd edilmesi, imkânâtının tereddüdünün adem-i tahdîdiyle berâber hikmetli teşahhusât, en küçük matlablarına karşı ellerinin kısalığıyla berâber, ihtiyâclarının, gâyet kesretli ve mütenevvi' olmasına rağmen beklenmedik bir yerden ve hissedilmedik bir yerden lâyık ve münâsib vakitte kazâ edilmesi, za'fının ma'denindeki kuvvet-i mutlaka, aczinin menbaındaki kudret-i mutlaka, cümûdundaki zâhir hayât, cehlindeki muhît şuûr tagayyürsüz olan tağyîr edicinin vücûdunu istilzâm eden tagayyürâtındaki mükemmel intizâm, merkezi bir olan mütedâhil dâireler gibi tesbîhâtındaki ittifâk, isti'dâdının lisânıyla, fıtrî ihtiyâclarının lisânıyla, ızdırârının lisânıyla yaptığı üç nev'î duâlarının makbûliyeti, ibâdetlerindeki münâcât ve şühûdât ve füyûzât, kaderindeki intizâm, fâtırının zikriyle hâsıl olan itmi'nân, ondaki ibâdetin, O'nun nihâyeti ile mebdei arasında vuslat ipi oluşu ve kemâlinin zuhûruna sebeb oluşu ve Sâniinin maksadlarının tahakkuk etmesi.
Ve hâkezâ sâir şuûnâtı ve ahvâli ve keyfiyâtı şâhiddirler ki, bütün bunlar bir tek Müdebbir-i Hakîm'in tedbîriyledir ve bir Mürebbî-i Kerîm'in, bir Ehad-i Samed'in terbiyesindedir. Ve bunların hepsi bir tek Seyyidin hademeleridir ve bir tek Mutasarrıf'ın tasarrufu altındadır. Ve masdarları öyle bir Vâhidin kudretidir ki, mevcûdâtının sahîfelerinden her bir sahîfede bulunan mektûbâtından her bir mektûb üzerindeki vahdetinin hâtemleri tezâhür ve tekâsür etmiştir.
Evet, her bir vâdî ve dağdaki ve her bir ova ve sahrâdaki her bir çiçek ve meyve, her bir nebât ve ağaç, belki her bir hayvân ve taş, belki her bir zerre ve toprak nakış ile eser arasında bir hâtemdir. Nazarı dikkatli olanlara gösterir ki, bu eserin sâhibi, aynı zamânda o ibârelerdeki bu mekânın kâtibidir. Karanın sırtının ve denizin batnının kâtibi de O'dur. İbârelerle dolu semâvâtın sahîfesindeki şems ve kameri nakış eden de O'dur. Onları nakşedenin celâli ne yücedir. Allâh en büyüktür. Çünki âlem
berâber (hareketleri ve sesleriyle mûsîka-i zikriye tarzında) Lâ ilâhe illâ hû der.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 695, yeniyazı sh: 296)
(7)
7 - Otuzikinci Sözün Birinci Mevkıfının Zeylinde ve Yirminci Mektubun İkinci Makamında izah edilmiştir.
Beşinci Mertebe
Allâh en büyüktür. Zîrâ o öyle Hallâk, Kadîr, Musavvir, Basîrdir ki, şu ecrâm-ı ulviye ve inci gibi yıldızlar O'nun ulûhiyet ve azametinin bürhânlarının birer nûru ve rubûbiyet ve izzetinin şâhidlerinin birer şuâıdır. Saltanat-ı rubûbiyetinin şa'şaası üzerine
şâhidlik eder ve nidâ eder. Hakimiyet ve hikmetinin vüs'atini ve azamet-i kudretinin haşmetini nidâ eder.
Şimdi âyet-i kerîmeye kulak ver: "Üstlerindeki göğe hiç bakmadılar mı ki, onu nasıl binâ etmişiz ve onu süslemişiz?" (Kâf Sûresi, 50:6).
Sonra semânın yüzüne bak ki, nasıl bir sükûnet içinde bir sükût, bir hikmet içinde bir hareket, bir haşmet içinde bir parlaklık, bir zînet içinde bir tebessümü, intizâm-ı hilkat ve ittizân-ı san'atla berâber göreceksin.
Mevsimlerin tebdîli için lambasının parlaması, meâlimin tenvîri için kandîlinin tehelhülü, âlemlerin süslendirilmesi için yıldızların parlaması, bu âlemin tedbîri için nihâyetsiz bir saltanatın olduğunu ehl-i fikre i'lân eder.
İşte bu Hallâk-ı Kadîr her şeyi hakkıyla bilendir. Her şeye şâmil bir irâde ile irâde eder. Dilediği olur, dilemediği olmaz. Mutlak ve muhît ve zâtî kudretiyle O, her şeye kadîrdir. Bu gündeki şu güneşin ziyâsız ve harâretsiz vücûdu mümkün olmadığı ve tasavvur edilmediği gibi, aynen öyle de semâvâtı, ilm-i muhîtsiz ve kudret-i mutlakasız yaratan bir ilâhın vücûdu mümkün olmaz ve tasavvur edilmez. Demek o, bizzarûre, muhît ve zât için lâzım-ı zâtî olan bir ilimle her şeyi hakkıyla bilendir. Bu ilmin her şeye taalluku lâzımdır. Huzûr ve şühûd ve nüfûz ve nûrânî ihâta sırrıyla hiçbir şeyin ondan ayrılması mümkün olmaz.
Mevcûdâtın hepsinde müşâhede edilen ölçülü intizâmlar, intizâmlı ittizânât, umûmî hikmetler, inâyât-ı tâmme, muntazam kaderler, müsmir kazâlar, muayyen eceller, mukannen rızıklar, müfennen itkânât, müzeyyen ihtimâmât, imtiyâz ve ittizân ve intizâm ve itkânın gâyet kemâli ve mutlak sühûlet, Allâmü'l-Guyûbun ilminin her şeyi ihâtasına şâhiddirler. "(Hiç) yaratan bilmez mi? Çünki o, Latîf'dir, Habîr'dir." (Mülk Sûresi, 67:14) Âyeti delâlet eder ki, bir şeydeki vücûd onu bilmeyi istilzâm eder. Ve eşyâdaki nûr-ı vücûd, ondaki nûr-ı ilmi istilzâm eder.
İnsânın hüsn-i san'atının O'nun şuûruna olan delâletinin nisbeti, hilkat-i insânın O'nun ilm-i hâlıkına olan delâletinin nisbeti yanında, karanlık gecedeki yıldız böceğinin ışıkcığının, gündüzün ortasında yeryüzünde parlayan güneşin şa'şaasına olan nisbeti gibidir.
Hem o her şeyi hakkıyla bilen olduğu gibi, her şeyi irâde eden de O'dur. O'nun dilemesi olmadan bir şeyin tahakkuk etmesi mümkün olmaz. Hem kudret te'sîr ettiği ve ilim temyîz ettiği gibi, irâde de tahsîs eder sonra eşyânın vücûdu tahakkuk eder.
Sübhânehû ve Teâlâ'nın irâde ve ihtiyârının varlığına şâhidler, eşyânın keyfiyâtı ve ahvâli ve şüûnâtı adedincedir.
Evet hadsiz imkânât arasından ve akîm yollar arasından ve müşevveş ihtimâller arasından ve karışık sellerin elleri altında bu en dakîk ve en rakîk nizâmla mevcûdâtın tanzîmi ve sıfatlarıyla tahsîsi ve bu görülen hassâs ve cessâs mîzânla tevzîni, ve basît ve
câmid şeylerden muhtelif ve muntazam zîhayât mevcûdâtın halkedilmesi -insânın bütün cihâzâtıyla nutfeden, kuşun bütün a'zâlarıyla yumurtadan, ağacın mütenevvi' a'zâlarıyla tohumdan olması gibi- her şeyin tahassus ve taayyünu o sübhânehûnun irâde ve ihtiyâr ve meşîeti ile olduğuna delâlet eder. Bir cinsten olan eşyânın ve bir nev'den olan efrâdın a'zâ-yı esâsiye de tevâfuk etmeleri, onların sâniinin vâhid ve ehad olduğuna bizzarûre delâlet ettiği gibi, muntazam alâmet-i fârikalara müştemil hikmetli teşahhusâttaki temâyüzleri de, bu sâni'-i Vâhid-i Ehad'in, dilediğini yapan ve dilediği gibi hüküm veren o Fâil-i Muhtâr ve Mürîd olduğuna öyle delâlet eder. O'nun Celâli ne yücedir.
Hem bu Hallâk-ı Alîm ve Mürîd, her şeyi hakkıyla bilen ve her şeyi irâde eden ve ilm-i muhît ve irâde-i şâmile ve ihtiyâr-ı tâm sâhibi olduğu gibi, zâtın lâzımı olan ve zâttan neş'et eden zâtî ve zarûrî bir kudret-i kâmileye öyle sâhibdir. Zıddının müdâhalesi muhâldir. Yoksa bi'littifâk muhâl olan iki zıddın cem'î lâzım gelir.
Şu kudrette merâtib de bulunmaz. Nûrâniyet, şeffâfiyet, mukâbele, muvâzene, intizâm ve imtisâl sırrıyla, sür'at ve sühûlet ve kesret-i mutlakât içindeki intizâm-ı mutlak ve ittizân-ı mutlak ve imtiyâz-ı mutlakın şehâdetiyle, imdâd-ı vâhidiyet ve yüsr-i vahdet ve tecellî-i ehadiyet sırrıyla, vücûb ve tecerrüd ve mübâyenet-i mâhiyet hikmetiyle, adem-i tekayyüd ve adem-i tehayyüz ve adem-i tecezzî sırrıyla, hâl şu ki, hiç ihtiyâc yok, eğer ona ihtiyâc olsa, avâik ve mevâniin -insânın a'sâbı ve seyyâlât-ı latîfeyi nakil için olan demir hatlar gibi- teshîlde bulunan vesîlelere inkılâb etmesi hikmetiyle, cezâlet cihetiyle zerre yıldızdan, cüz' nev'den ve küllden, cüz'î küllîden, az çoktan, küçük büyükten, insân âlemden ve tohum ağaçtan daha az olmadığı hikmetiyle, ona nisbeten zerreler ve yıldızlar, az ve çok, küçük ve büyük, cüz'î ve küllî, cüz' ve kül, insân ve âlem, tohum ve ağaç müsâvîdirler.
Onları kim yarattıysa, bunları da O'nun yaratması istib'âd olunmaz. Zîrâ o ihâta olunanlar küçültülmüş mektûb misâlleri gibidir. Yâhûd sağılmış ve süzülmüş noktalar gibidir. Hem ihâta eden şeyin, bizzarûre, o ihâta olunan şeyin hâlıkının kabza-i tasarrufunda olması gerekir. Tâ ki, ihâta edenin misâli, O'nun ilminin desâtiriyle o ihâta olunanlarda derc edilsin ve O'nun hikmetinin mîzânlarıyla onları ondan süzsün. İşte şu cüz'iyâtı ibrâz eden öyle bir kudrettir ki, bu külliyâtı ibrâz etmek ona zor gelmez.
Hem cevher-i ferd üzerine esîr zerrâtıyla yazılmış Kur'ân-ı hikmet nüshası, semâvât sahîfeleri üzerine yıldızlar ve güneşler mürekkebiyle yazılmış Kur'ân-ı azamet nüshasından cezâlet cihetiyle daha az olmadığı gibi, aynen öyle de ne bir arı ve bir karıncanın hilkati, hurmâ ağacı ve fîlin hilkatinden cezâlet cihetiyle daha azdır. Ne de çiçeğin gülünün san'atı, Zühre yıldızının parlamasının san'atından cezâlet cihetiyle daha azdır. Ve hâkezâ kıyâs et.
Hem îcâd-ı eşyâdaki kemâl-i sühûletin gâyet derecede olması, ehl-i dalâleti, akılların kendisini reddettiği, hattâ evhâmın ondan
ürktüğü hurâfe muhâlâtı istilzâm eden teşekkül ile teşkîli iltibâs etmeye düşürdüğü gibi, aynen öyle de, ehl-i hak ve hakîkate, Hâlık-ı kâinâtın kudretine nisbeten seyyârâtın zerrât ile müsâvî olduğunu kat'î ve zarûrî bir şekilde isbât ettirmiştir.
O'nun celâli ne yücedir ve şânı ne büyüktür ve O'ndan başka ilâh yoktur.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 700, yeniyazı sh: 300)
(8)
8 Bu mertebe-i sâdise, sâir mertebeler gibi yazılsa idi pek çok uzun olacaktı. Çünki (İmâm-ı Mübîn) ve (Kitâb-ı Mübîn) kısa ifâde ile beyân edilmez. Otuzuncu Söz'de bir nebze zikredildiğinden burada kitâbeten kısa kesip, derste îzâhât verildi.
Altıncı Mertebe
O'nun celâli ne yücedir, şânı ne büyüktür. Allâh ilim ve kudret cihetiyle en büyüktür. Zîrâ O öyle Âdil-i Hakîm ve Kâdir-i Alîm ve Vâhid-i Ehad ve Sultân-ı Ezelîdir ki, bu âlemlerin hepsi O'nun nizâm ve mîzânının, tanzîm ve tevzîninin, adl ve hikmetinin, ilim ve kudretinin kabza-i tasarrufundadır. Ve şühûd derecesinde olan hads ile belki bilmüşâhede O'nun vâhidiyet ve ehadiyet sırrının mazharıdır. Çünki kâinâtta nizâm ve mîzân, tanzîm ve tevzîn dâiresinden hâric hiçbir şey yoktur. Ve onlar İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübînden iki bâbdır. Hem onlar O Alîm-i Hakîm'in ilim ve emrine ve O Azîz-i Rahîm'in kudret ve irâdesine iki ünvândır. Ve şu imâm ile berâber şu kitâbda bulunan şu mîzânlı nizâm, başında iz'ân ve yüzündeki iki göz bulunan kimse için, kâinât ve zamân içindeki eşyâlardan, bir Rahmân'ın kabza-i tasarrufundan ve bir Hannân'ın tanzîminden ve bir Mennân'ın tezyîninden ve bir Deyyân'ın tevzîninden hâric kalan hiçbir şey olmadığına iki parlak bürhândırlar.
Elhâsıl: Mebde' ve müntehâya, asıl ve nesle, mâzî ve müstakbele, emir ve ilme bakan ism-i Evvel ve Âhir'in hallâkıyetteki tecellîsi İmâm-ı Mübîne işâret etmektedir. İsm-i Zâhir ve Bâtın'ın hallâkıyet zımnında eşyâ üzerine tecellîsi ise Kitâb-ı Mübîne işâret eder.
Zîrâ kâinât büyük bir ağaç gibidir. O'nun her bir âlemi de yine ağaç gibidir. Bu yüzden cüz'î bir ağacı, kâinât ve envâı ve âlemlerinin hilkati için misâl verebiliriz. İşte şu cüz'î ağacın bir aslı ve bir mebdei vardır ki, o da, üzerinde neş'et ettiği çekirdektir. Ve kezâ O'nun ölümünden sonra vazîfesini devâm ettiren bir nesli vardır ki, o dahi O'nun meyvesindeki çekirdektir.
İşte mebde' ve müntehâ, ism-i Evvel ve Âhir'in tecellîsine mazhardırlar. Sanki o mebde' ve o aslî çekirdek, intizâm ve hikmetle, o ağacın teşekkül düstûrlarının mecmûundan mürekkeb bir fihriste
ve ta'rîfedir. Nihâyetlerinde olan meyvelerindeki çekirdekler, ism-i Âhir'in tecellîsine mazhardırlar. Kemâl-i hikmetle meyvelerde bulunan bu çekirdekler, sanki bu ağacın benzerinin teşekkülü için kendisine bir fihriste ve bir ta'rîfe tevdî' edilmiş küçük sandukçalardır. Ve sanki gelecek ağaçların teşekkülünün düstûrları onlarda kalem-i kaderle yazılmıştır.
Ağacın zâhiri ise, ism-i Zâhir'in tecellîsine mazhardır. Kemâl-i intizâm ve tezyîn ve hikmetle olan zâhiri, sanki O'nun kâmetine göre kemâl-i hikmet ve inâyetle takdîr edilmiş muntazam, müzeyyen ve murassa' bir hulledir.
O ağacın bâtını ise, ism-i Bâtın'ın tecellîsine mazhardır. Kemâl-i intizâmla ve akılları hayrette bırakan tedbîr ile ve hayâtî mâddeleri muhtelif a'zâlar kemâl-i intizâmla tevzî' etmekle, sanki bu ağacın bâtını, gâyet intizâm ve ittizân içinde hârika bir makinedir.
Hem nasıl O'nun evveli acîb bir ta'rîfe ve âhiri hârika bir ta'rîfedir, İmâm-ı Mübîne işâret ederler, öyle de acîb san'atlı bir hulle olarak O'nun zâhiri ve gâyet intizâm içinde bir makine olarak bâtını Kitâb-ı Mübîne işâret ederler.
Hem nasıl insândaki kuvve-i hâfızalar levh-i mahfûza işâret eder ve ona delâlet eder, öyle de her bir ağaçtaki aslî çekirdekler ve meyveler İmâm-ı Mübîne işâret eder. Zâhir ve bâtını ise Kitâb-ı Mübîni gösterir. İşte bu cüz'î ağaca, mâzîsi ve müstakbeliyle şecere-i arzı, evâili ve âtîsiyle şecere-i kâinâtı, ecdâdı ve nesilleriyle şecere-i insânı kıyâs et. Ve hâkezâ.
O'nun hâlıkının celâli ne yücedir. Ve O'ndan başka ilâh yoktur.
Ey Kebîr! Sen öyle bir zâtsın ki, azametini tavsîf etmek için akıllar yol bulamaz ve fikirler ceberûtunun künhüne erişemez.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 703, yeniyazı sh: 302)
9 Bu esmâ-yı mübârekenin dûrbînleriyle, mevcûdâttaki cilveleri altında ef'âl-i İlâhiyeye ve âsârına bakmakla, Müsemmâ-yı Zülcelâl'e intikâl edilir.
Yedinci Mertebe
Celâli ne yücedir O Allâh ki, kudret ve ilim cihetiyle her şeyden en büyüktür. Zîrâ o öyle Hallâk, Fettâh, Fa'âl, Allâm, Vehhâb, Feyyâz ve Şems-i Ezelîdir ki, şu kâinât, envâı ve mevcûdâtı ile berâber, O'nun envârının gölgeleri, ef'âlinin eserleri, esmâsının envâı tecelliyâtının elvân-ı nukûşu, O'nun kazâ ve kader kaleminin hatları ve O'nun sıfât ve cemâl ve kemâlinin tecelliyâtının âyîneleridir. Bütün kitâbları ve suhufuyla ve tekvînî ve Kur'ânî âyetleriyle Şâhid-i Ezelîn'in icmâı, üzerinde tezâhür eden gınâ-yı mutlak ve servet-i mutlaka ile berâber zâtında ve zerrâtındaki iftikârâtı ve ihtiyâcâtıyla arzın âlemle berâber icmâı, ervâh-ı neyyire ve kulûb-i münevvere ve ukûl-ı nûrâniye sâhiblerinden olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâdan bütün ehl-i şühûdun bütün tahkîkâtları ve keşfiyâtları ve füyûzâtları ve münâcâtlarının icmâı ile, onların ve arz ve ecrâm-ı ulviyenin ve süfliyenin hepsi Vâcibü'l-Vücûd ile berâber ittifâk etmişlerdir ki, bu mevcûdât O'nun kudretinin âsârı, kaderinin mektûbâtı, esmâsının âyîneleri ve envârının temessülâtıdır. O'nun celâli ne yücedir ve O'ndan başka ilâh yoktur.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 704)
Dördüncü Bâb
Lâ ilâhe illallah hakkındadır.
İki Fasıl'dır.
Hazret-i Hızır'ın (a.s.) meşhûr ve mühim bir virdi mebde' ve esâs olarak ma'rifetullâhta ve tevhîdin merâtibinde altmış üç mertebeye işâret ediyor. O altmış üç mertebenin herbirisi iki cümledir. لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه vahdâniyeti isbât ettiği gibi هُوَ ile başlayan isimler, Vücûd-u Vâcibi isbât ediyor. Âdetâ birinci cümle vahdâniyeti gösterdiği zamân bir suâl-i mukadder hâtıra geliyor. "O vâhid kimdir? Nasıl bileceğiz?" diye vâki' olan suâle, meselâ هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ ile cevâb veriyor. Yani kâinâtı dolduran âsâr-ı şefkat ve merhamet Onundur. O Rahmân'ı tanıttırıyor ve hâkezâ... Kıyâs et.
(10) Bu şehâdetlerde iki hüküm var. Birisi vahdâniyeti gösterir.
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه dır. Diğeri o vâhidin vücûdunu isbât eder ki هُوَ ile başlayan isimlerdir. Herbir هُوَ geldiği vakit bir suâl-i mukaddere cevâbdır.
Gûyâ deniliyor ki; "O İlâh-ı vâhidi nasıl tanıyacağız?"
Cevâb veriyor ki; Meselâ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ bunda diyor ki: "Bu mevcûdâtın derdlerini görüp dinleyen birisi var ki, istediklerini yapıyor." Böyle âsâr-ı ef'âl-i İlâhiyeyi ve o ef'âl; Semî', Basîr gibi isimleri isbât eder. O isimler mevsûfların vücûdunu gösterirler. İşte bütün bu cümleler bu tarzdadırlar. Âsâr ile ef'âli, ef'âl ile esmâyı, esmâ ile Vücûd-ı Vâcib'i isbât ederler.
11 الْحَنَّانُ Rahmetlerin en latîf cilvesini gösterendir.
12 الْمَنَّانُ Ni'met verici demektir.
13 هُوَ الْمَعْرُوفُ لِكُلِّ الْعَارِفِينَ fıkrasından sonraki fıkraların meâli şudur ki: "O İlâh-ı Vâhid'i tanımak istiyorsan bak bütün nev'-i beşerde gelen âriflerin ayrı ayrı yollarla delîlleriyle tanıdıkları bir Ma'rûf var. İşte o Ma'rûf O'dur. O İlâh-ı Vâhid'in böyle had ve hesâba gelmez ehl-i ma'rifetin had ve hesâba gelmez ayrı ayrı tarzlarda tanıdıkları bir Zâtın vücûdu güneş gibi zâhir olur. Hem nev'-i beşerdeki had ve hesâba gelmez âbidlerin bir tek Ma'bûda ibâdet etmeleri ve o ibâdete karşı mukâbele-i ma'neviye görmeleri ve münâcât ve füyûzâta mazhar olmaları güneş gibi o Ma'bûdun vücûdunu muzâaf tevâtürlerle güneş gibi gösteriyorlar ve hâkezâ." Öteki fıkraları kıyâs et.
14 مُنِيبِ Kâinatdan yüzünü çeviren ve Baki-i Hakikiye müteveccih olan kimse.
15 جَنَانِ Kalb.
16 الَانَامِ Mahlûkat.
17 اِيمَانًا بِاللّٰهِ Bu kelime ile Allaha iman ediyorum.
18 اَمَانًا مِنَ اللّٰه Bana azabdan emniyetim için bir vesikadır.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Allâhım, her bir ni'met ve rahmet ve hikmet ve inâyetin önünde, her bir hayât ve memât ve hayvân ve nebâtın önünde, her bir çiçek ve meyve ve çekirdek ve tohum önünde, her san'at ve sıbgat ve nizâm ve mîzânın önünde ve bütün mevcûdât ve zerrâtında bulunan her bir tanzîm ve tevzîn ve temyîzin önünde sana şöyle bir şehâdeti takdîm ediyorum: Şehâdet ederiz ki,
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Hay ve Kayyûm olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Bâkî ve Zevâlsiz olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Azîz ve Cebbâr olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Hakîm ve Gaffâr olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Evvel ve Âhir olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Zâhir ve Bâtın olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Semî' ve Basîr olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Latîf ve Habîr olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Gafûr ve Şekûr olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Hallâk ve Kadîr olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Musavvir ve Basîr olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Cevâd ve Kerîm olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Muhyî ve Alîm olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Muğnî ve Kerîm olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Müdebbir ve Hakîm olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Mürebbî ve Rahîm olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Azîz ve Hakîm olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Aliyy ve Kaviyy olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Veliyy ve Ganiyy olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Şehîd ve Rakîb olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur. Garîb ve Mücîb olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Fettâh ve Alîm olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Hallâk ve Hakîm olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Rezzâk ve Kuvvet sâhibi Metîn olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Ehad ve Samed olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Bâkî ve Emced olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Vedûd ve Mecîd olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Dilediğini yapan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Melik ve Vâris olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Bâkî ve Bâis olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Bârî ve Musavvir olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Latîf ve Müdebbir olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Seyyid ve Deyyân olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Hannân ve Mennân olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Sübbûh ve Kuddûs olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Adl ve Hakem olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Ferd ve Samed olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Nûr ve Hâdî olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her ârifin Ma'rûf'u olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her âbidin hak Ma'bûd'u olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her şâkirin Meşkûr'u olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her zâkirin Mezkûr'u olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her hâmidin Mahmûd'u olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her tâlibin Mevcûd'u olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her muvahhidin Mevsûf'u olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her muhibbin hak Mahbûb'u olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her mürîdin Mergûb'u olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her münîbin Maksûd'u ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her kalbin Maksûd'u ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her mahlûkun Mûcid'i ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her zamânda Mevcûd olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her mekânda Ma'bûd olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her lisânla Mezkûr olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Her ihsânla Meşkûr olan ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Minnetsiz in'âm eden ancak O'dur.
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Allâh'a îmân ile
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Allâh'dan emân ile
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Allâh katında emânetle
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Hak ve Hak ile
Allâh'dan başka ilâh yoktur; İz'ân ve Sıdk ile
Allâh'dan başka ilâh yoktur; Kulluk ve kölelik ile
Melik ve Hak ve Mübîn olan Allâh'dan başka ilâh yoktur;
Muhammed Allâh'ın resûlü ve va'dinde sâdık ve emîndir.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 710)
Dördüncü Bâb'ın İkinci Faslı
Ekser aktâbın ve bilhâssa Gavs-ı Geylânî'nin her sabâh virdlerinin fâtihası hükmünde beş altı satır temcîd ve ta'zîm, benim için uzun bir silsile-i tefekkürün çekirdeği hükmüne geçip, doksan dokuz mertebe-i ma'rifet ve tevhîde işâret nev'inden bir sünbül-i ma'nevî vermiş. O doksan dokuz mertebesinden yetmiş dokuz mertebesi burada zikredildi. O işârâtın herbir fıkrasında iki cihetle Zât-ı Akdes'e bakar. Biri, hâzır ve meşhûd vaz'iyetiyle şehâdet eder, ma'nâsıyla للّٰهِ شَهِيدٌ ta'bîriyle ifâde ediliyor ve emsâllerinin birbiri arkasından gelip geçmesinden tezâhür eden silsilenin işâretine عَلَى اللّٰهِ دَلِيلٌ diye delâlet eder ma'nâsında ifâde edilmiştir. İşte
19 اَصْبَحْنَا Biz sabâha girdik. Bu sabâhın mülkü de Allâh'a şâhiddir. Bu bâbda iki nükte var.
Birinci Nükte şudur ki: Her şey hâl-i hâzır vücûduyla Cenâb-ı Hakk'ın vücûduna ve vahdetine şehâdet ettikleri gibi muntazaman tebeddül edip arkalarındaki emsâllerine yer vermek için gitmesiyle bir teceddüd sûreti altında azîm bir silsileyi göstermekle Cenâb-ı Hakk'ın vücûb ve vahdâniyetine delîl demektir.
Elhâsıl: شَهِيدٌ fıkrasıyla hâl-i hâzır vücûdunu ve دَلِيلٌ cümlesiyle de gelip geçen emsâllerinin terkîbinden teşekkül eden silsilesini gösterir.
İkinci Nükte: Kâide-i nahviye ile الْاٰلَاءُ ِللّٰهِ شَهِيدَةٌ demek lâzım gelirken, للّٰهِ شَهِيدٌ deniliyor. Çünki herbir اٰلَاء tek başıyla bir şâhiddir. شَهِيدٌ müzekker lafzıyla herbir ferd şehâdet eder ma'nâsını ifâde ediyor. Eğer شَهِيدَةٌ dese idi, cemâatin ma'nâsını ifâde ederdi. Meselâ: وَالرُّبُوبِيَّةُ ِللّٰهِ شَهِيدٌ deniliyor. Çünki, rubûbiyetten murâd Cenâb-ı Hakk'ın rubûbiyetiyle ettiği terbiyeler ve tedbîrler şehâdet ediyor demektir. Nefs-i rubûbiyet görünmüyor. Fakat onun eseri olan terbiyeler ve tedbîrler görünüyor ki görünen şeyleri şâhid yapmak için شَهِيدٌ denilmiş. Eğer شَهِيدَةٌ denilse idi, doğrudan doğruya rubûbiyete râci' olurdu.
ا اِنَّ رَحْمَتَ اللّٰهِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَ âyetinin dahi رَحْمَتَ müennes iken قَرِيبَةٌ denmeyip قَرِيبٌ denmesinin nüktesi, güneş hükmündeki âlî, küllî rahmetin yakınlığını ifâde etmekten ziyâde, o güneşin şuâ'ları olan husûsî ihsânlar murâd edildiğinden herbir muhsine yakın bir ihsân görülür. İhsân lafzı ise müzekkerdir. Onun hakkı قَرِيبٌ dür.
Hem Cenâb-ı Hakk'ın muhsinlere rahmetiyle karîb olduğunu ifâde içindir ki قَرِيبَةٌ denilmedi.
20 الْاٰلَاءُ Ni'met.
21 Bunun emsâlinde شَهِيدَةٌ lâzım gelirken müzekker lafzı bulunması, اِنَّ رَحْمَتَ اللّٰهِ قَرِيبٌ مِنَ الْمُحْسِنِينَ deki قَرِيبَةٌ yerine قَرِيبٌ deki nükte içindir. Bazı yerde cemâat gelse de كلِّ واحد murâd olduğundan müzekker lafzı olan شَهِيدٌ zikredilmiştir.
22 اَلْبَهَاءُ Hüsün demektir.
23 وَالْعَظَمُوتُ Mübâlağalı azamet.
24 اَلْجَبَرُوتُ Azamûtun daha bâtını ve daha dâimîsi
25 الْاَ قْضِيَةُ ة Hâl-i hâzır ve cüz'iyâtın mahsûs ve muntazam mikdârları Fâtır-ı Hakîm'in vücûduna şehâdet ettikleri gibi..
26 اَلتَّقْدِيرُ Küllî şeylerin ve cüz'iyâtın zevâliyle başka bir takdîrin ve muntazam bir mikdârın tezâhürü yine o Fâtır-ı Hakîm'in vücûduna delâlet eder. Âdetâ hayâttaki intizâmât-ı kazâiye şehâdet ve hayât ve mevtin münâvebeleri içinde tecellî-i kader ve muntazamâne takdîr, ihyâ ve imâteye delâlet ediyor, demektir. Meselâ terbiye: Vücûdunu şerâiti dâhilinde idâre etmek ve tedbîr onu değiştirmek olup herbiri ayrı ayrı delâlet eder. Sair fıkralar buna kıyas edilsin..
27 الْاِتِّقَانُ Ehemmiyetli ve san'atlı yapılmasıdır.
28 Görünen mehâsinin zevâliyle ma'nevî ve misâlî sûretlerinin letâifi irâde edilmiştir. Veyâhûd o gelip geçen silsilenin mehâsini murâddır.
29 مَحَامِدْ Hâzır hamdleri murâd edip, medâih-i dâimiye ve sâbit senâlardır ki, gûyâ hâzır hamdlerin mâzî ve müstakbeli ihâta eden silsile-i emsâlinden tezâhür eden senâlardır.
30 Kemâlât; ma'bûdiyeti iktizâ eden kemâlât demektir. Yani âbidler ibâdetleriyle gitse de ma'bûdiyeti istilzâm eden kemâlât bâkîdirler. Bütün gelen silsileleri geçenlerin yerlerine ibâdete sevk eder.
31 وَ التَّحِيَّاتُ Yani bütün zîhayâtlar âsâr-ı hayâtlarını muntazaman murâd-ı İlâhî dâiresinde gösterdikleri cihetle Sâni'-i Zülcelâllerinin san'atını alkışlıyorlar. Nasıl ki bir zât hârika bir makine yapsa o makinenin başında bir fonoğraf bir fotoğraf gibi ayrı ayrı kendi kendine işler, konuşur, yazar, muhâbere eder cihâzât bulunsa, o adamın istediği tarzda işlese, netîcelerini güzelce verse, o makineye bakan nasılki o zâtı mâşâallâhlarla ve bârekallâhlarla alkışlar, ma'nevî hediyeler verir. Aynen o makine de ondan maksûd olan netîceleri, eserleri mükemmel izhâr etmekle o cihâzâtın lisân-ı hâliyle san'atkârını takdîrler ve tahsînlerle ve ma'nen mâşâallâhlarla tebrîk edip alkışlar ve tahiyyeler ve hediyeler verir. İşte bütün zîhayâtın herbirisi başında pek çok muhtelif fonoğraflar ve fotoğraflar ve telgraf ve telefon makineleri gibi çok makineler var. Onlar hilkatlerindeki netâici ve maksadları nihâyet derecede mükemmel gösterdiklerinden hayâtlarının tezâhürâtıyla tahiyyât ta'bîr edilen ma'nevî alkışlar hediyeler, tebrîkler ve tahsînlerle Sâni'-i Zülcelâl'in tesbîhâtını hem kemâlât-ı san'atını i'lân ediyorlar, demektir. Biz ise اَلتَّحِيَّا تُ demekle kendi lisânımızla o tahiyyâtları yâd edip kendi hesâbımıza dergâh-ı İlâhîyeye takdîm ederiz. Zâten lisân o makinelerden birisidir ve ondan matlûb netîcelerden birincisi bu tercümânlıktır.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Biz sabâha girdik. Mülk Allâh'a şâhid ve Kibriyâ Allâh'a delîldir.
Azamet Allâh'a şâhid ve heybet Allâh'a delîldir.
Kuvvet Allâh'a şâhid ve Kudret Allâh'a delîldir.
Ni'metler Allâh'a şâhid ve dâimî in'âmlar Allâh'a delîldir.
Güzellik Allâh'a şâhid ve Cemâl-i sermedî Allâh'a delîldir.
Celâl Allâh'a şâhid ve Kemâl Allâh'a delîldir.
Azamût Allâh'a şâhid ve Ceberût Allâh'a delîldir.
Rubûbiyet Allâh'a şâhid ve Ulûhiyet-i Mutlaka Allâh'a delîldir.
Saltanat Allâh'a şâhid ve Göklerin ve yerin orduları Allâh'a delîldir.
Kazâlar Allâh'a şâhid ve Takdîr Allâh'a delîldir.
Terbiye Allâh'a şâhid ve Tedbîr Allâh'a delîldir.
Tasvîr Allâh'a şâhid ve Tanzîm Allâh'a delîldir.
Tezyîn Allâh'a şâhid ve Tevzîn Allâh'a delîldir.
İtkân Allâh'a şâhid ve Vücûd Allâh'a delîldir.
Halk Allâh'a şâhid ve Dâimî Îcâd Allâh'a delîldir.
Hüküm Allâh'a şâhid ve Emir Allâh'a delîldir.
Mehâsin Allâh'a şâhid ve Letâif Allâh'a delîldir.
Mehâmid Allâh'a şâhid ve Medâih Allâh'a delîldir.
İbâdât Allâh'a şâhid ve Kemâlât Allâh'a delîldir.
Tahiyyât Allâh'a şâhid ve Berekât Allâh'a delîldir.
Salavât Allâh'a şâhid ve Tayyibât Allâh'a delîldir.
Mahlûkât Allâh'a şâhid ve Geçmiş hârikalar Allâh'a delîldir.
Mevcûdât Allâh'a şâhid ve Gelecek mu'cizeler Allâh'a delîldir.
Gökler Allâh'a şâhid ve Arş Allâh'a delîldir.
Güneşler Allâh'a şâhid ve Aylar Allâh'a delîldir.
Yıldızlar Allâh'a şâhid ve Seyyâreler Allâh'a delîldir.
Cev, tasarrûfâtı ve yağmurlarıyla Allâh'a şâhid ve yer Allâh'a delîldir. Yani, yerde zâhir olan kudret ve onda bâhir olan hikmet ve ondaki mükemmel san'at ve ondaki müzeyyen renk ve ondaki mütenevvi' ni'met ve ondaki vâsi' rahmet Allâh'a delîldir.
Binler âyâtıyla Kur'ân Allâh'a şâhid ve binler mu'cizâtıyla Muhammed (asm) Allâh'a delîldir.
Acâibi ve garâibiyle denizler Allâh'a şâhid ve yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle nebâtât Allâh'a delîldir. Yani, yapraklarıyla tesbîh eden, çiçekleriyle hamd eden, meyveleriyle tekbîr getiren o süslü, çiçekli ve meyveli nebâtât Allâh'a delîldir.
Tesbîh eden yaprakları ve hamd eden çiçekleri ve tekbîr getiren meyveleriyle ağaçlar Allâh'a şâhid ve tekbîr getiren hayvânât ve tesbîh eden huveynât ve hamd eden kuşçuklar ve saf tutup tehlîl eden kuşlar Allâh'a delîldir.
Kâinât mescidindeki ibâdetleri ve salâvâtlarıyla ins ve cin Allâh'a şâhid ve tesbîhâtları ve ibâdetleriyle âlem mescidindeki melek ve rûh Allâh'a delîldir.
San'at Allâh'ındır; öyleyse medih Allâh'a âiddir.
Sıbgat Allâh'ındır; öyleyse Senâ Allâh'a âiddir.
Ni'met Allâh'ındır; öyleyse Şükür Allâh'a âiddir.
Rahmet Allâh'ındır; öyleyse Hamd âlemlerin Rabbi olan Allâh'a âiddir.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 717)
Beşinci Bâb
Hasbünallahü ve ni'mel vekil hakkındadır.
Hasbünallâhü ve ni'me'l vekîl'in mertebeleri hakkındadır.
Beş nüktedir. (32)
32 Ben on üç sene evvel yüksek bir yer olan Yûşa' Tepesi'nden dünyâya baktım. Birbiri içindeki mevcûdât tabakâtına ve mehâsinine herkes gibi meftûn idim. Âdetâ şedîd bir muhabbetle alâkadârdım. Hâlbuki, pek zâhir bir sûrette fenâ ve zevâlde yuvarlanmalarını aklen müşâhede ettim. Dehşetli bir elem ve firâk ve hadsiz firâklardan gelen bir zulmet hissettim.
Birden حَسْبُنَا اللّٰهُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ âyeti otuz üç mertebesiyle imdâdıma yetişti. Ben de gelecek tarzda remizli okuyordum. Mağrible yatsı ortasında devâm ettiğim yedi cümle-i mübârekenin herbirisi birer lem'a olarak Otuzbirinci Mektûb'un Lemeât'ına girecekti. Beş cümlesi girdi. Bu ikisi kalmıştı. Onun için Dördüncü, Beşinci Lem'a'ların yerleri açık kalmıştı. Biri حَسْبُنَا اللّٰهُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ diğeri لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ in merâtibine dâir olacaktı. Bu iki mübârek kelâmın merâtibi ilimden ziyâde fikir ve zikir olduğundan Beşinci Bâb olarak Arabî zikredildi.
33 Bir zamân bu cümle-i mübârekenin çok envârını ve makâmâtını gördüm. Beni çok zulümâttan ve vartalardan kurtardı. Ben o ahvâl ve makâmâta işâret için gâyet muhtasar birer fıkra bazen birer kelime ile kendi tahatturum için işâretler koymuştum. O baştaki fıkra ise herkes gibi benim de bir mahbûbum olan koca dünyânın zevâlini ve fenâsını ve içindeki zîhayâtların ölümünü düşündüğümden bu çok elîm ve derin derdlerime merhem olarak حَسْبُنَا اللّٰهُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ i buldum. Baştaki cümleler bu sırra göre gidiyorlar.
Birinci Nükte
Bu kelâm, acz-i beşerî marazına ve fakr-ı insânî hastalığına mücerreb bir devâdır. "Allâh bize yeter. Ve (O) ne güzel vekîldir."
Zîrâ O, Mûcid, Mevcûd-ı Bâkîdir. Bu yüzden mevcûdâtın zevâlinde bir beis yoktur. Çünki Vâcibü'l-Vücûd olan Mûcidinin bekâsıyla, mahbûbun vücûdu dâimîdir.
O, Sâni' ve Fâtır-ı Bâkîdir. Bu yüzden masnûâtın zevâline üzülmek yoktur. Çünki Sâni'indeki medâr-ı muhabbet bâkîdir.
O, Melik ve Mâlik-i Bâkîdir. Bu yüzden zevâl ve gidişlerde yenilenen mülkün zevâline teessüf yoktur.
O, Şâhid ve Âlim-i Bâkîdir. Sevilen şeylerin dünyâdan kaybolup gitmelerine tahassür yoktur. Bu yüzden Çünki onlar, onları Görenin dâire-i ilminde ve nazarında bâkîdir.
O, Sâhib ve Fâtır-ı Bâkîdir. Bu yüzden güzel şeylerin zevâline keder yoktur. Çünki onların güzelliklerinin menşei, onların Fâtır'ının isimlerinde dâimîdir.
O, Vâris ve Bâis-i Bâkîdir. Bu yüzden ahbâbın firâkına mahzûn olmak yoktur. Çünki onlara Vâris olan ve onları tekrâr Diriltecek olan Bâkîdir.
O, Cemîl ve Celîl-i Bâkîdir. Bu yüzden güzel isimlerin âyîneleri olan güzel şeylerin zevâline üzülmek yoktur.
Çünki âyinelerin zevâlinden sonra isimler güzellikleriyle berâber bâkîdir.
O, Ma'bûd ve Mahbûb-ı Bâkîdir. Bu yüzden mecâzî mahbûbların zevâlinden elem çekmek yoktur. Çünki Mahbûb-ı Hakîkî Bâkîdir.
O, Rahmân, Rahîm, Vedûd ve Raûf-ı Bâkîdir. Bu yüzden zâhirî ni'met verici ve şefkat edicilerin zevâlinden ne gam vardır, ne yeise düşmek vardır, ne de ehemmiyet vermek vardır. Çünki rahmeti ve şefkati her şeyi kaplamış olan Zât Bâkîdir.
O, Cemîl, Latîf ve Atûf-ı Bâkîdir. Bu yüzden lütfedicilerin ve şefkat edicilerin zevâline yanmak ve ehemmiyet vermek yoktur. Çünki onların hepsinin yerine geçen ve bütün bunlar, O'nun tecelliyâtından bir tek tecellînin yerine geçemeyen Zât Bâkîdir. O'nun bu sıfatlarla bâkî oluşu, dünyâdan her bir ferdin fenâ ve zevâl bulan her nev'î mahbûbâtının yerine geçer Allâh bize yeter Ve (O) ne güzel vekîldir.
Evet, dünyâ ve içindekilerin bekâsı için, O'nun Mâlikinin ve Sâni'inin ve Fâtır'ının bekâsı bana yeter.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 719)
34 Nasıl ki âfâkın ve dünyânın fenâ ve zevâlinin arkasında Bâkî-i Zülcelâl'in bâkî esmâsının cilvelerini gördüm. Tâm tesellî buldum. Öyle de şahsıma baktım, şahsımdaki müteaddid muhtelif tabaka-i mevcûdât-ı nefsiye ve meftûn olduğum sıfât ve hakâik-i şahsiye gâyet sür'atle zevâl ve fenâya koştuklarından insânın fıtratındaki aşk-ı bekâ sırrıyla o fânîlerde bir bekâ aradım. Hâlıkımın bâkî cilve-i esmâsını gördüm. Herbir sıfatımın zevâlinde ona temessül eden bir ismin cilvesini bâkî gördüm. Ve kat'iyen anladım ki: Fıtrat-ı insâniyedeki aşk-ı bekâ, muhabbet-i İlâhiyeden teşa'ub eden bir muhabbettir. İnsân mahbûbunu yanlış bir sûrette arıyor. Âyînede temessül edeni sevmek ve aramak lâzım iken, âyîneyi veyâ âyînenin zîneti hükmüne geçen temessülün keyfiyetini sevmeğe başlıyor. هُوَ yerine اَنَا ye perestiş ediyor. Zevâlinden sonra yanlışını anlıyor. İşte kalb ve mâhiyet-i insâniye zîşuûr bir âyînedir. Onda temessül edeni şuûr ile hisseder, aşk-ı bekâ ile sever.
35 Şu ve gelecek altı kelimedeki ى harfleri mütekellim zamîri olup kendini gösteriyor.
İkinci Nükte
Allâh'ın, Bâkî olan İlâhım ve Bâkî olan Hâlıkım ve bâkî olan Mûcidim ve Bâkî olan Fâtırım ve Bâkî olan Mâlikim ve Bâkî olan Şâhidim ve Bâkî olan Ma'bûdum ve Bâkî olan Bâisim olması, bekâm için bana yeter. Bu yüzden vücûdumun zevâlinde beis yok, hüzün yok, teessüf yok, tahassür yoktur, benim şahsımda bulunan her bir sıfat, ancak O'nun bâkî isimlerinden bir ismin şuâıdır. Bu sıfatın zevâli ve fenâsı, O'nun için i'dâm değildir. Çünki o, ilim dâiresinde mevcûddur ve Hâlıkına bâkî ve meşhûddur.
Ve kezâ, O'nun, Bâkî olan ve mâhiyetimin âyînesinde Bâkî isminin şuâı temessül eden ilâhım olduğuna ve Benim mâhiyetimin hakîkati, ancak bu ismin gölgesi olduğuna dâir ilmim ve iz'ânım ve şuûrum ve îmânım, bekâ ve lezzeti için bana yeter. O ismin, benim hakîkatimin âyînesinde temessülü sırrıyla, hakîkatim kendisi mahbûb oldu. Zâtından dolayı mahbûb değil, belki onda olan ve onda temessül eden şeylerin bekâsı, O'nun için bir çeşit bekâ olması sırrıyladır.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 720)
(36)
36 Kâinâtın en mühim muammâsı, mütemâdiyen mevt ve hayât, zevâl ve fenâ içindeki fa'âliyet-i dâimenin tılsımını keşfeden Yirmidördüncü Mektûb'da Beş Remiz ve Beş İşâretle îzâh edilen mühim bir hakîkatin merâtibine gâyet icmâlli işâretler nev'inden eskiden beri tahatturla tefekkür ediyordum. Fenâ ve zevâl ve adem ise, başka başka vücûdların ünvânları olduğunu ve kesretli vücûdları semere verdiğini ve zevâle giden bir şey kendine bedel çok vücûdları bıraktığını gösterir bir nüktedir. Bir zîhayâtın mevti ve zevâli birçok vücûdları meyve verip, o meyveleri arkasında bırakır, sonra gider. Evet, bir fânî çok cihetlerle bâkî kalır. Bir dâne çürümekle ölür. Fakat yüz dâneyi câmi' bir sünbülü yerinde bırakır. İşte bu sırra binâen mevtten ve ademden ürkmek ve zevâlden teessüf etmek yerinde değildir.
37:
Tercümesi: Yirmidokuzuncu Risâlede kat'iyetle ve zarûretle ve bâhir bürhânlarla O'nun bekâsı isbât edildiği gibi, eğer zîrûhlardan değilse, o zamân kavânîn-i hakîkatlerinin ve hilkatlerinin ve nevâmîs-i mâhiyetlerinin ve desâtîr-i teşekküllerinin bekâsıdır. Çünki bu kânûn ve nâmûs ve düstûr, bu ferd ve nev' için bir rûh-ı emrîdir. Nasıl ki, incir ağacı ölür ve yok olur; O'nun kavânîn-i teşekkülü olan rûh-ı emrîsi ise bâkî kalır ve bir zerre gibi olan çekirdeklerinde devâm eder. İşte bu rûh-ı emrî ölmüyor, belki O'nun üzerinde sûretler yenileniyor, belki zîhayâtın mâhiyeti devâm ediyor. Zîrâ O'nun mâhiyeti, bâkî olan esmâ-yı hüsnâdan bir ismin bir gölgesidir ki, şu mâhiyet, o bâkî ismin şuâı altında bekâ bulur ve O'nun hüviyeti yine bir çok misâlî levhalarda bâkî kalır. Öyleyse adem, ancak zâil bir vücûdun dâimî vücûdlara intikâli için bir ünvândır.
Üçüncü Nükte
Allâh bize yeter Ve (O) ne güzel vekîldir. Zîrâ O öyle bir Vâcibü'l-Vücûddur ki, bu mevcûdât-ı seyyâle ancak O'nun îcâd ve vücûdunun tecelliyâtındaki teceddüde birer mazhardırlar. Onunla ve ona intisâbla ve O'nun ma'rifetiyle hadsiz envâr-ı vücûd hâsıl olur. O olmadığı zamân ise, adem zulümâtı ve firâk elemleri zuhûr eder.
Bu mevcûdât-ı seyyâle ancak birer âyînedir. Ve fenâları ve zevâlleri ve bekâlarında i'tibârî teayyünâtın değişmesiyle altı cihetle yenilenmektedir.
Birincisi: Güzel ma'nalarının ve misâlî hüviyetlerinin bâkî kalması.
İkincisi: Sûretlerinin misâlı levhalarda bâkî kalması.
Üçüncüsü: Uhrevî semerelerinin bekâsı.
Dördüncüsü: O'nun için bir nev'î vücûd olan ve kendisini temsîl eden Rabbânî tesbîhâtının bekâsı.
Beşincisi: İlmî meşhedler ve sermedî manzaralarda bekâsı.
Altıncısı: Eğer zîrûhlardan ise rûhlarının bekâsı. Zîrâ mevtlerinde, fenâlarında, zevâllerinde, ademlerinde, zuhûrlarında ve sönüp gitmelerindeki muhtelif keyfiyâtında olan vazîfeleri, ancak esmâ-yı ilâhiyenin mukteziyâtını izhâr etmektir.
Bu vazîfenin sırrından dolayıdır ki, mevcûdât, mevt ve hayât, vücûd ve ademle dalgalanan gâyet sür'atte bir sel gibi olmuştur. Yine bu vazîfeden dolayı, dâîmî fa'âliyet ve müstemir hallâkıyet
tezâhür eder. Öyleyse hem benim hem her bir ferdin "Allâh bize yeter. Ve (O) ne güzel vekîldir." demesi gerekir.
Yani, Vâcibü'l-Vücûdun eserlerinden bir eser olmam, vücûd olarak bana yeter. Müzevver ve akîm olan vücûdun milyonlarca senesine karşı, münevver ve mazhar olan vücûdun bir ân-ı seyyâlesi bana kâfîdir.
Evet, intisâb-ı îmânî sırrıyla vücûdun bir dakîkası, intisâb-ı îmânîsiz binlerce senenin yerine geçebilir.
Belki şu dakîka, merâtib i'tibâriyle şu binlerce seneden daha etem ve daha geniştir.
Kezâ, semâda azameti ve arzda âyetleri olan ve gökleri ve yeri altı günde yaratan Zâtın san'atı olmam, vücûd ve kıymeti i'tibâriyle bana yeter.
Kezâ, semâyı kandîllerle süsleyip nûrlandıran ve yeryüzünü çiçeklerle süsleyip güzelleştiren zâtın masnûu olmam, vücûd ve kemâli i'tibâriyle bana yeter.
Kezâ, bu kâinât bütün kemâlâtı ve mehâsiniyle O'nun kemâli ve cemâline nisbetle zaîf bir gölge ve O'nun âyât-ı kemâli ve işârât-ı cemâli olan zâtın mahlûku ve memlûkü ve abdi olmam, fahır ve şeref olarak bana yeter.
Kezâ, sayısız ve saymakla bitmez ni'metlerin kâf ve nûn arasındaki latîf sandukçalarda iddihâr eden ve milyonlar kantarı, içinde tohumlar ve çekirdekler denilen latîf sandukçalar bulunan bir tek avuç içinde depolayan Zât, her şey için bana yeter.
Kezâ, bütün cemâl ve ihsân sâhiblerine karşı, bana O Cemîl ve Rahîm olan Zât yeter ki, bu güzel masnûât, mevsimlerin ve asırların ve dehirlerin geçmesiyle O'nun envâr-ı cemâlinin yenilenmesi için birer fânî âyînelerden başka bir şey değildir. Ve bu bahâr ve yaz mevsiminde yenilenen ni'metler ve birbirini ta'kîb eden meyveler, mahlûkâtın ve günlerin ve senelerin geçmesi üzerine O'nun dâimî in'âmındaki mertebelerin yenilenmesi için birer mazhardır.
Kezâ, Hâlık-ı mevt ve hayâtın esmâsının cilvelerine bir harîta ve bir fihriste ve bir fezleke ve bir mîzân ve bir mikyâs olmam, hayât ve mâhiyeti i'tibâriyle bana yeter.
Kezâ, Esmâ-yı Hüsnânın sâhibi olan Fâtırımın şuûnât-ı zâtiyesine hayâtımın mazhariyetiyle, kalem-i kudretle yazılmış ve o Kadîr-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûmun esmâsını anlatıp gösteren bir kelime olmam, hayât ve vazîfesi i'tibâriyle bana yeter.
Kezâ, beni, içinde hedâyâ-yı rahmetinin müzeyyenâtı bulunan vücûd hullemin ve fıtrat kaftanımın ve muntazam hayâtımın gerdânlığının murassaâtıyla süsleyen Hâlıkımın esmâsının cilveleriyle süslenmekle kardeşlerim olan mahlûkât arasında i'lânım ve teşhîrim ve Hâlık-ı kâinâtın nazar-ı şühûduna i'lânım ve izhârım, hayât ve hukûku i'tibâriyle bana yeter.
Kezâ, zîhayâtların vâhib-i Hayât'a olan tahiyyelerini fehmetmem ve onlara şâhid olup onlara şâhidlik etmem, hukûk-ı hayâtım i'tibâriyle bana yeter.
Kezâ, Sultân-ı Ezelîmin nazar-ı şühûduna arz olunmak için, îmânî bir şuûrla O'nun cevâhir-i ihsânının murassaâtıyla teberrüc ve tezyînim hukûk-ı hayâtım için bana yeter.
Kezâ, O'nun abdi ve masnûu ve mahlûku ve muhtâc olanı olduğuma ve O'na muhtâc bulunduğuma ve O'nun, hikmetine ve rahmetine lâyık bir şekilde terbiye eden Rahîm, Kerîm, Latîf ve bana ni'met verici ola Hâlıkım olduğuna dâir ilmim ve iz'ânım ve şuûrum ve îmânım, hayât ve lezzeti i'tibâriyle bana yeter.
Kezâ, mutlak olan aczimin ve mutlak olan fakrimin ve mutlak olan za'fımın emsâliyle o Kadîr-i Mutlak'ın merâtib-i kudretine ve o Rahîm-i Mutlak'ın derecât-ı rahmetine ve o Kaviyy-i Mutlak'ın tabakât-ı kuvvetine mikyâsiyetim, hayât ve kıymeti i'tibâriyle bana yeter.
Kezâ, Hâlıkımın muhît sıfatlarını anlamak için cüz'î ilim, irâde ve kudret sıfatlarımın cüz'iyetiyle ma'kesiyetim bana yeter. Böylece cüz'î ilmimin mîzânıyla O'nun muhît ilmini fehmederim.
Kezâ, Kâmil-i Mutlak ancak benim ilâhım olduğuna ve kâinâtta kemâlâttan ne varsa, O'nun kemâlinin âyetlerinden ve O'nun kemâline birer işâret olduğuna dâir ilmim kemâl olarak bana yeter.
Kezâ, nefsimde kemâlât olarak îmân-ı billâh bana yeter. Zîrâ îmân, beşer için bütün kemâlâtına bir menba'dır.
Kezâ, Esmâ-yı Hüsnânın sâhibi olan, beni yediren ve beni içiren ve beni terbiye eden ve beni tedbîr eden ve benimle konuşan ve celâli yüce olan ve lütuf ve ihsânı her şeyi kuşatan İlâhım ve Rabbim ve Hâlıkım ve Müsavvirim, muhtelif cihâzâtımın çeşitli lisânlarıyla istenilen envâ'-ı ihtiyâcâtıma âid her şey için bana yeter.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 725)
Dördüncü Nükte
Benim sûretimi ve zîhayâtlardan olan emsâlimin sûretini, latîf san'atıyla ve latîf kudreti ve hikmetiyle ve latîf rubûbiyeti ile su içinde açan Zât, bütün metâlibim için bana yeter.
Kezâ, beni inşâ eden, kulağımı ve gözümü açan, cismimde bir lisân ve bir kalb derc eden, onda ve cihâzâtımda, rahmetinin çeşit çeşit hazînelerinin müddeharâtını tartmak için sayısız hassâs mîzânlar yerleştiren ve kezâ lisânımda ve kalbimde ve fıtratımda, esmâsının çeşit çeşit defînelerini anlamak için saymakla bitmez hassâs âletler derc eden zât, bütün maksadlarım için bana yeter.
Kezâ, bütün envâ'-i ni'metini ihsâs etmek ve ekser tecelliyât-ı esmâsını tattırmak için, bu a'zâ ve âlâtı ve bu cevârih ve cihâzâtı ve bu havâs ve hissiyâtı ve bu letâif ve ma'neviyâtı, celîl ulûhiyeti ve cemîl rahmetiyle ve kebîr rubûbiyeti ve kerîm re'fetiyle ve azîm kudreti ve latîf hikmetiyle, benim küçük ve hakîr şahsımda derc eden ve zaîf ve fakîr vücûdumda derc eden Zât bana yeter.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 726)
Beşinci Nükte
Benim her bir ferdin, hâl ve kâl ile ve teşekkür ve iftihârla şöyle dememiz gerekir.
Beni yaratan ve beni adem zulmetinden çıkararak bana vücûd nûrunu in'âm eden Zât bana yeter.
Kezâ, beni hayât sâhibi kılarak, sâhibine her şeyi veren ve sâhibinin elini her şeye uzatan hayât ni'metini bana in'âm eden Zât bana yeter.
Kezâ, beni insân yaparak, insânı, âlem-i kebîrden ma'nen daha büyük olan küçük bir âlem hâline getiren insâniyet ni'metini bana in'âm eden Zât bana yeter.
Kezâ, beni mü'min kılarak, dünyâ ve âhireti ni'metlerle dolu iki sofra hâline getirip îmân eliyle mü'mine onları takdîm eden îmân ni'metini bana in'âm eden Zât bana yeter.
Kezâ, beni habîbi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ümmetinden kılarak, îmânda bulunan ve kemâlât-ı beşeriyenin en yüksek merâtibinden olan muhabbet ve mahbûbiyet-i ilâhiyeyi bana in'âm eden Zât bana yeter ki, bu muhabbet-i îmâniye ile, mü'minin istifâde elleri imkân ve vücûb dâiresinin nihâyetsiz müştemilâtına kadar uzanır.
Kezâ, cins ve nev'î ve dîn ve îmân cihetiyle beni mahlûkâtının bir çoğundan üstün kılıp beni ne câmid, ne hayvân ne de dalâlette giden yapmayan Zât bana yeter ki, hamd de O'na mahsûstur, şükür de O'na mahsûstur.
Kezâ, "Beni ne yerim ne de göğüm içine sığdırabilir; fakat beni mü'min kulumun kalbi içine sığdırabilir" meâlindeki hadîsin sırrıyla, beni esmâsının tecelliyâtına câmi' bir mazhar yaparak kâinâtın içine sığdıramadığı bir ni'meti bana in'âm eden Zât bana yeter. Yani, mâhiyet-i insâniye, bütün kâinâtta tecellî eden esmânın bütün tecelliyâtına mazhar ve câmi'dir.
Kezâ, bende bulunan mülkünü benim için muhâfaza edip sonra onu bana iâde etmek için benden satın alan ve karşılığında bize cenneti veren Zât bana yeter. Vücûdumun zerrelerinin zerrât-ı kâinâtla darbı adedince şükür de Ona mahsûstur. Hamd de O'na mahsûsdur.
Hasbî Rabbî Cellallâh Nûr-u Muhammed Sallallâh. Lâ ilâhe illallâh.
Hasbî Rabbî Cellallâh Sırr-u kalbî zikrullâh. Zikr-u Ahmed Sallallâh.
Lâ ilâhe illallâh.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 728)
(38)
38 Çok risâlelerde beyân etmişiz ki: İnsânın fıtratında hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr bulunmakla berâber hadsiz a'dâsı ve nihâyetsiz metâlibi vardır. İnsân bu acz ve fakrından fıtraten bir Kadîr-i Rahîm'e ilticâya muhtâcdır. Nasıl ki حَسْبُنَا اللّٰهُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ birinci cümlesi acze merhem ve bütün a'dâsına karşı bir melce' gösterir. وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ cümlesinde de fakrına da ve o bütün metâlibine de bir vesîleyi gösterdiği gibi لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظِيمِ dahi başka bir sûrette aynen حَسْبُنَا اللّٰهُ gibi acz ve fakr-ı beşerînin ilâcı وَ لَا حَوْلَ kelimesi a'dâsına karşı nokta-i istinâdı kendi kuvvetinden teberrî etmekle kuvvet-i İlâhiyeye ilticâ وَلَا قُوَّةَ kelimesiyle metâlibine ve hâcâtına vesîle-i mutlak tevekkül ile kudret-i İlâhiyeye i'timâd etmektir. Bu لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ cümlesinin pek çok merâtibini kendimde tecrübe ile hissettim. O mertebelere birer kısa kelime ile işâretler koymuşum. O işâretler vâsıtasıyla o merâtibi mülâhaza ediyorum. Bu bâbda kısmen o mertebeleri remzeden kelimeler aynen zikredilecektir.
Altıncı Bâb
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l aliyyi'l azîm hakkındadır.
Bu mübârek kelime-i tayyibe, "Subhanallah" ve "Elhamdulillah" ve "Lâ ilahe illallah" ve "Allahuekber" ve "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi'l aliyyi'l azîm" olan meşhûr "bâkiyât-ı sâlihât" tan [bâkî kalıcı beş sâlih amel] beşinci olanıdır.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 729)
Ey İlâhım ve Seyyidim ve Mâlikim,
Benim nihâyetsiz fakrım vardır. Bununla berâber hâcâtım ve metâlibim sayısız ve saymakla bitmez. Benim elim ise, metâlibimin en ednâsına ulaşmaz. Havl ve kuvvet ancak Sendedir, ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! Ey Hasîb, ey Vekîl, ey Kâfî!
İlâhî, ihtiyârım zaîf bir kıl gibi; emellerim ise saymakla bitmez. Hiçbir zamân kendilerinden müstağnî kalamayacağım şeylerden ise dâimâ âcizim.
Havl ve Kuvvet ancak Sendedir, ey Ganî, ey Kerîm, ey Kefîl, ey Hasîb, ey Kâfî!
Ey İlâhım ve Seyyidim ve Mâlikim,
Benim iktidârım zaîf bir zerre gibidir. Bununla berâber düşmanlar, illetler, evhâmlar, korkular, elemler, hastalıklar, zulmetler, dalâletler ve uzun seferler saymakla bitmez. Onlara karşı havl ve onlara mukâbele etmeye kuvvet ancak sendedir, ey Kavî, ey Kadîr, ey Karîb, ey Mücîb, ey Hafîz, ey Vekîl!
Ey ilâhım! Emsâlim gibi, hayâtım da sönecek olan bir şu'le gibidir. Arzûlarım ve emellerim ise saymakla bitmez. Bu emelleri taleb etmeye karşı havl ve onları tahsîl etmeye kuvvet ancak sendedir.
Ey Hay, ey Kayyûm, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Vekîl, ey Vâfî!
Ey ilâhım! Akrânım gibi, ömrüm de tükenecek bir dakîka gibidir. Bununla berâber maksadlarım ve metâlibim sayısızdır ve saymakla bitmez. Onlara karşı havl ve onlara yetecek kuvvet ancak Sendedir, ey Ezelî olan, ey Ebedî olan, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Vekîl, ey Vâfî!
Ey ilâhım! Şuûrum, sönüp gidecek olan bir lem'a gibidir. Bununla berâber envâr-ı ma'rifetinden olup muhâfaza edilmesi gereken şeyler ve zulümât ve dalâletten olup kendisinden muhâfaza olunulması gereken şeyler sayısızdır ve saymakla bitmez. Bu zulümât ve dalâlete karşı havl ve bu envâr ve hidâyât üzerine kuvvet ancak sendedir, ey Alîm olan, ey Habîr olan, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Hafîz, ey Vekîl!
Ey ilâhım! Benim sabırsız bir nefsim, feryâd eden bir kalbim, zaîf bir sabrım, nahîf bir cismim, alîl ve zelîl bir bedenim vardır. Bununla berâber mâddî ve ma'nevî yüklerden üzerime yüklenen ağırdır ağır. Bu yüklere karşı havl ve onları taşımaya kuvvet ancak sendedir, ey Rabb-i Rahîmim, ey Hâlık-ı Kerîmim, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Vekîl, ey Vâfî.
Ey ilâhım! Zamândan bana âid olan, akışı sür'atli olan geniş bir selde akıp giden bir ândır. Mekândan bana âid olan ise kabir kadardır. Bununla berâber sâir mekânlarla ve zamânlarla alâkam vardır. Onlara olan alâkaya karşı havl ve onlarda bulunanlara ulaşmaya kuvvet ancak Sendedir, ey mekânların ve kevnlerin Rabbi, ey dehirlerin ve zamânların Rabbi, ey Hasîb, ey Kâfî, ey Kefîl, ey Vâfî!
Ey ilâhım! Benim nihâyetsiz bir aczim, hadsiz bir za'fım vardır. Bununla berâber düşmanlarım ve bana elem verenler ve kendisinden korktuğum şeyler ve beni tehdîd eden belâlar ve âfetler saymakla bitmez. Onların hücûmlarına karşı havl ve onları def' edecek kuvvet ancak Sendedir, ey Kavî, ey Kadîr, ey Karîb, ey Rakîb, ey Kefîl, ey Vekîl, ey Hafîz, ey Kâfî!
Ey ilâhım! Benim hadsiz bir fakrım, nihâyetsiz bir ihtiyâcım vardır. Bununla berâber hâcâtım ve metâlibim ve vazîfelerim saymakla bitmez. Onlara karşı havl ve onlara yetecek kuvvet ancak Sendedir, ey Ganî, ey Kerîm, ey Muğnî, ey Rahîm!
Ey ilâhım! Kendi havl ve kuvvetimden kurtuldum Sana yöneldim ve Senin havl ve kuvvetine sığındım. Beni kendi havl ve kuvvetime bırakma. Aczime ve za'fıma ve fakrıma ve ihtiyâcıma merhamet et. Göğsüm daraldı, ömrüm zâyi' oldu, sabrım bitti, fikrim helâk oldu. Gizlimi de açığımı da bilen ancak Sensin. Bana fâide verene de zarar verene de mâlik olan ancak Sensin. Üzüntümü ferahlatmaya ve zorluklarımı kolaylaştırmaya kâdir olan ancak Sensin. Bütün üzüntülerimi ferahlat, bana ve kardeşlerime bütün zorlukları kolaylaştır.
Ey ilâhım! Ona sevk olunmakla berâber zamâna karşı ve korkularına karşı havl ve kendisiyle alâkalı olmakla berâber mâzî ve lezzetlerine karşı kuvvet ancak Sendedir, ey Ezelî, ey Ebedî!
Ey ilâhım! Korktuğum ve kendisinden kurtulamadığım zevâle karşı havl ve hayâtımdan hasretini çektiğim ve kendisine ulaşamadığım geçmiş şeyleri iâde edecek kuvvet ancak Sendedir, ey Sermedî, ey Bâkî!
Ey ilâhım! Adem zulmetine karşı havl ve vücûd nûruna kuvvet ancak Sendedir, ey Mûcid, ey Mevcûd, ey Kadîm!
Ey ilâhım! Hayâta katılan zararlara karşı havl ve hayâta lâzım olan sevinçlere kuvvet ancak Sendedir, ey Müdebbir, ey Hakîm!
Ey ilâhım! Zîşuûrlara hücûm eden elemlere karşı havl ve his sâhibleri için matlûb olan lezzetlere kuvvet ancak Sendedir, ey Mürebbî ey Kerîm!
Ey ilâhım! Akıl sâhiblerine ârız olan kötülüklere karşı havl ve himmet sâhibleri için tezyîn edici olan mehâsine kuvvet ancak Sendedir, ey Muhsin, ey Kerîm!
İlâhî! Ehl-i isyâna gelen nikmetlere karşı havl ve ehl-i tâate gelen ni'metlere kuvvet ancak Sendedir, ey Gafûr, ey Mün'im!
İlâhî! Hüzünlere karşı havl ve sevinçlere eriştirecek kuvvet ancak Sendedir. Çünki güldüren ve ağlatan ancak Sensin, ey Cemîl, ey Celîl!
İlâhî! Hastalıklara karşı havl ve âfiyete eriştirecek kuvvet ancak Sendedir, ey Şâfî, ey Muâfî!
İlâhî! Elemlere karşı havl ve emellere eriştirecek kuvvet ancak Sendedir, ey Müncî, ey Mugîs!
İlâhî! Zulmetlere karşı havl ve nûrlara eriştirecek kuvvet ancak Sendedir. ey Nûr, ey Hâdî!
İlâhî! Mutlak sûrette şerlere karşı havl ve aslen hayırlara eriştirecek kuvvet ancak Sendedir, ey hayır elinde olan ve her şeye gücü yeten ve kullarını hakkıyla gören ve mahlûkâtının ihtiyâclarından haberdâr olan Zât!
İlâhî! Ma'siyetlere karşı havl ancak Senin ismetinledir, tâate eriştirecek kuvvet ancak Senin tevfîkinledir, ey Muvaffık, ey Muîn!
39 Bu لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ ye dâir mertebelerde hakîkatlerine yalnız işâretler edildi. Bürhânlar ve delîller zikredilmedi. Çünki geçmiş bâblarda zikredilen yüzler ve belki binler vahdâniyet bürhânları ve rubûbiyet delîlleri umûmiyetle لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ nin hakîkatlerine delîllerdir. Onun için ayrı ayrı delîller zikredilmedi.
İlâhî! Benim insânî olan nev'imle şiddetli bir alâkam vardır. Bununla berâber "Her nefis ölümü tadıcıdır" (Âl-i İmrân Sûresi, 3:185) âyeti beni tehdîd ediyor ve nev'imle cinsimle alâkalı emellerimi söndürüyor ve onların ölümlerini bana haber veriyor. Bu mevt ve haberden neş'et eden bu hüzn-i elîme karşı havl ve kalb ve rûhumdan zâil olanların yerini dolduracak olan tesellîyi verecek kuvvet ancak Sendedir. Çünki her şeye karşı kâfî gelen fakat her şey kendisine kâfî gelemeyen Zât ancak Sensin.
İlâhî! Benim, evim ve menzilim gibi olan dünyamla şiddetli bir alâkam vardır. Bununla berâber "O'nun üzerindeki herkes fânîdir. Celâl ve ikrâm sâhibi Rabbinin zâtı ise bâkî kalır" (Rahmân Sûresi, 55:27) âyeti, benim bu evimin harâb olacağını ve bu yıkılacak olan evde kendileriyle berâber oturduğum mahbûblarımın zevâl bulacağını i'lân ediyor. Bu korkunç musîbete karşı ve göçüp giden ahbâbdan ayrılıklara bile karşı havl ve bunlara karşı bana tesellî verecek ve onların yerine geçecek kuvvet ancak Sendedir, ey tecelliyât-ı rahmetinden bir cilve, benden ayrılan her şeyin yerine geçebilen Zât!
İlâhî! Mâhiyetimin câmiiyeti ve bana in'âm ettiğin cihâzâtımın gâyet kesreti i'tibâriyle alâkalarım ve kâinâta ve envâına şiddetli ihtiyâclarım vardır. Bunlar berâber "O'nun zâtından başka her şey helâk olucudur. Hüküm O'nundur ve ancak O'na döndürüleceksiniz." (Kasas Sûresi, 28:88) Âyeti beni tehdîd eder ve eşyâlarla olan pek çok alâkamı keser. Ve her bir alâkanın kesilmesiyle, rûhumda bir yara ve ma'nevî bir elem oluşur. İşte bu hadsiz yaralara karşı havl ve onları tedâvî edecek kuvvet ancak Sendedir, ey her şeye kâfî gelen ve bütün eşyâ, teveccüh-i rahmetinden bir tek şeye kâfî gelemeyen Zât, ey bir şey için olduğunda her şey o şey için olan ve o şey için olmadığında o şey için hiçbir şey olmayan Zât!
İlâhî! Cismânî şahsiyetimle şiddetli alâkam ve ibtilâ ve meftûniyetim var. Öyle ki, sanki cismim, zâhirî nazarımda bütün âmâl ve metâlibimin tavanına bir direktir. Bende bekâya karşı şiddetli aşk var. Bununla berâber cismim ne demir ne de taştandır ki filcümle devâm etsin. Bi'lakis her ân dağılmak üzere bulunan et ve kan ve kemiktendir. Yine bununla berâber hayâtım cismim gibi iki tarafı sınırlıdır, yakın bir zamânda mevtin hâtemiyle mühürlenecektir. Bununla berâber ihtiyârlıktan başım beyâz âlev aldı. Hastalık sırtımı ve göğsümü darbelemiştir. Bu hâlden dolayı ben
üzüntü, sıkıntı, ızdırâb, teellüm ve şiddetli hüzün içindeyim. Bu korkunç hâle karşı havl ve beni üzen şeylere karşı beni tesellî edecek ve benden kaybolan şeyleri telâfî edecek ve benden geçip giden şeylerin yerine geçebilecek kuvvet ancak Sendedir, ey Bâkî olan ve bâkî isimlerinden bir isme yapışan kimse, kendisinin bekâsı ve ibkâsı ile bâkî olan Rabbim!
40 لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ nin merâtibindeki yirmi mertebe başta yazılacaktı. Âhirde yazacağım diye te'hîr etmiştim. Âhire geldiğimiz vakit şimdilik teehhür etti. Çünki îzâh ile olsa çok uzun olurdu. Kendime mahsûs yalnız işâretlerle yazılsa idi, istifade az olurdu. Başka vakte ta'lîk edildi.
İlâhî Benim ve bütün zîhayâtın, kendilerinden kaçış olmayan ölüm ve zevâle karşı şiddetli bir korkumuz var. Ve benim, devâmları olmayan ömür ve hayâta karşı şiddetli bir muhabbetim var. Bununla berâber ecellerin bizim cisimlerimize hücûmuyla mevtin sür'ati, ne bende başka birinde, kesip attığı hâric dünyevî emellerden ne hiçbir emel ve tahrîb ettiği hâric ne de bir lezzet bırakır. Bu korkunç belâya karşı havl ve buna karşı bizi tesellî edecek kuvvet ancak Sendedir, ey Hâlık-ı mevt ve hayât! Ey hayât-ı sermediye sâhibi olan ve kendisine temessük eden ve kendisine yönelenin ve kendisini tanıyan ve kendisini sevenin hayâtının devâm ettiği ve
ölümün ona teceddüd-i hayât ve tebdîl-i mekân olduğu zât! Öyle ise "Dikkat edin! Şübhesiz Allâh'ın Velî (kul)larına hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun (da) olmayacaklardır" sırrıyla, ona ne hüzün vardır ve ona ne de elem vardır.
İlâhî! Nev'im ve cinsimden dolayı benim göklerde ve yerde olan teellümât ve temenniyât ile ve onların ahvâli ile alâkalarım var. Fakat hiçbir cihetle onlara emrimi dinletecek ve emelimi bu cirimlere teblîğ edecek kuvvet bende yok. Bu belâlara ve alâkalara karşı havl ancak Sendedir, ey Göklerin ve yerin Rabbi ve ey onları sâlih kullarına teshîr eden Zât!
İlâhî! Benim ve bütün akıl sâhiblerinin, geçmiş zamânlar ve gelecek vakitlerle alâkalarımız var. Bununla berâber biz daracık bir zamân-ı hâzırda hapsolunduk; mâzî ve müstakbel zamânın en ednâsına bile ellerimiz yetişmez ki, bizi sevindirecek bir şeyi bundan celb edelim yâhûd bizi üzecek bir şeyi bundan def' edelim.
Bu hâle karşı havl ve o hâlin en güzel hâle tahvîline yetecek kuvvet ancak Sendedir, ey asırların ve zamânların Rabbi!
İlâhî! Benim fıtratımda ve her bir ferdin fıtratlarında, ebedü'l-âbâda uzanan ebedî emeller ve sermedî matlablar var. Çünki fıtratımıza öyle acîb ve câmi' bir isti'dâd tevdî' etmişsin ki, onda, dünyâ ve içindekilerin kendilerini doyuramayacağı bir ihtiyâc ve bir muhabbet vardır. Bu ihtiyâc ve bu muhabbet bâkî cennetten başka hiçbir şeye râzı olmaz ve bu isti'dâd saâdet-i ebediye yurdundan başka hiçbir şeyle tatmîn olmaz, ey dünyâ ve âhiretin Rabbi! Ve ey Cennetin ve dâr-ı karârın Rabbi!
"Seni (her türlü noksânlıktan) tenzîh ederiz; senin bize öğrettiklerinden başka bizim için bir ilim yoktur. Şübhe yok ki Alîm, Hakîm ancak sensin." (Bakara Sûresi, 2:32.)
"Bizi buna (bu mükâfâta vesîle olan amellere) hidâyet eden Allâh'a hamd olsun; eğer Allâh bizi hidâyete erdirmeseydi, doğru yolu bulamazdık. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri (bize) hakkı getirmişlerdir." (A'râf Sûresi, 7:43.)
Allâhım, ümmetimin hasenâtı adedince, Efendimiz Muhammed'e ve âl ve ashâbına salât ve selâm et. Âmîn.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsûstur.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 737)
Yedinci Bâb
Neşhedü en Lâ ilâhe illallahü ve enne Muhammeden resulullah hakkındadır.
41 Bu ikinci şehâdette herbir kelime nübüvvet-i Ahmediyenin(asm) birer hak bürhânına îmâ ettiği ve birer vazîfe-i nübüvvete ve birer makâmât-ı Muhammediyeye(asm) işâret ettiği gibi birinci şehâdette herbir fıkra dahi küllî çok berâhîn-i vahdâniyete delâlet ettiğinden gûyâ herbiri hem benim şâhidim hem benimle şehâdet eder ve ben onların lisân-ı hâl ile şehâdetlerini lisân-ı kâle niyetimle kalb edip berâber şehâdet getiriyoruz demektir.
Birinci Makâm
"Şehâdet ederiz ki Allâh'dan başka ilâh yoktur ve Muhammed (asm) Allâh'ın Resûlüdür" cümlesinin şehâdeti hakkındadır.
Allâhım! Ey seçilmiş olan Muhammed'in (asm) Rabbi, Ey cennetin ve cehennemin Rabbi, Ey peygamberlerin ve hayırlı kimselerin Rabbi, Ey sıddîkların ve ebrârın Rabbi, Ey küçüklerin ve büyüklerin Rabbi, Ey habbelerin ve meyvelerin Rabbi, Ey nehirlerin ve ağaçların Rabbi, Ey sahrâların ve ovaların Rabbi, Ey kölelerin ve hürlerin Rabbi, Ey gecenin ve gündüzün Rabbi.
Akşamladık ve sabâhladık, Seni şâhid tutarız; Senin bütün mukaddes sıfatlarını şâhid tutarız; Senin bütün esmâ-yı hüsnânı şâhid tutarız; Senin bütün yüce meleklerini şâhid tutarız; Senin çeşitli mahlûkâtının hepsini şâhid tutarız; Senin büyük peygamberlerinin hepsini ve Senin büyük velîlerinin hepsini ve Senin yüksek asfiyânın hepsini şâhid tutarız; Senin sayısız ve saymakla bitmez tekvînî âyetlerinin hepsini şâhid tutarız; Senin müzeyyen, mevzûn, manzûm, mütemâsil masnûâtının hepsini şâhid tutarız; Senin âciz, câmid, câhil olan fakat havl ve tavlinle ve emir ve izninle acîb ve muntazam vazîfeleri taşıyan kâinât zerrelerinin hepsini şâhid tutarız; basît ve câmid şeylerden olan zerrâtın, mütenevvi', muntazam, sağlam ve san'atlı hadsiz mürekkebâtının hepsini şâhid tutarız; hayât mâddeleri gâyet ihtilât içinde karışık olan ve gâyet imtiyâz içinde def'aten birbirinden ayrılan nâmî mevcûdâtın terekkübâtının hepsini şâhid tutarız; enbiyâ ve evliyânın sultânı, mahlûkâtın en efdali ve apaçık mu'cizelerin sâhibi olan Habîb-i Ekrem'ini -salavât ve teslîmâtın en üstünü O'nun ve âlinin üzerine olsun- şâhid tutarız; apaçık âyetler ve nûrlu bürhânlar ve vâzıh delîller ve parlak nûrlar sâhibi olan Furkân-ı Hakîm'ini şâhid tutarız:
Bizim hepimiz şehâdet ederiz ki, sen ancak Vâcibü'l-Vücûd, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Hay, Kayyûm, Alîm, Hakîm, Kadîr, Mürîd, Semî', Basîr, Rahmân, Rahîm, Adl, Hakem, Muktedir ve Mütekellim olan Allâh'sın ve bütün güzel isimler Senindir.
Yine şehâdet ederiz ki, tek başına senden başka ilâh yoktur. Senin şerîkin yoktur. Ve sen her şeye hakkıyla kadîrsin ve her şeyi hakkıyla bilensin.
Yine yukarıda geçenlerin hepsi ile ve yukarıda geçenlerin hepsiyle berâber şehâdet ederiz ki, Muhammed (asm) Senin kulun, peygamberin, seçkin kulun, halîlin, mülkünün cemâli, san'atının melîki, inâyetinin gözü, hidâyetinin güneşi, muhabbetinin lisânı, rahmetinin misâli, mahlûkâtının nûru, mevcûdâtının şerefi,
kâinâtının tılsımının keşşâfı, saltanat-ı rubûbiyetinin dellâlı, isimlerinin hazînelerinin ta'rîf edicisi, kullarına Senin emirlerinin ta'lîm edicisi, kitâb-ı kâinâtın âyetlerinin müfessiri, Senin medâr-ı şühûdun ve işhâdın, kendi cemâline ve esmâna olan muhabbetinin ve san'atına ve masnûâtına ve mahlûkâtının mehâsinine olan muhabbetinin âyînesi, âlemlere rahmet olarak ve âlemler sarâyının nakışlarındaki boya san'atının hikmetiyle saltanat-ı rubûbiyetindeki mehâsin-i kemâlâtı beyân etmek ve âlemler kitâbının satırlarındaki âyetlerin kelimelerindeki hikmetlerin işâretleriyle Senin isimlerinin hazînelerini ta'rîf etmek ve marziyâtını beyân etmek için gönderdiğin habîbin ve resûlündür, ey göklerin ve yerlerin Rabbi! Ona ve âline ve ashâbına ve ihvânına, her anda ve zamânda milyonlar salât ve selâm olsun.
Ey Hafîz, ey Hâfız, ey Hayru'l-Hâfızîn olan Allâhım, bize ihsân ettiğin bu şehâdetleri Senin hıfzına, Senin himâyene ve Senin rahmetine tevdî' ediyoruz. Haşir ve mîzân gününe kadar onları hıfz eyle. Âmîn Hamd âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsûstur.
(Osmanlıca Lem'alar sh: 740)
42 Bu makâmın îzâhı Ondokuzuncu Mektûb olan Mu'cizât-ı Ahmediye(asm) risâlesinin âhirindedir. Şu makâmın herbir kaydı herbir kelimesi risâlet-i Ahmediyenin(asm) birer delîline işâret eder ve Kur'ân-ı Hakîm'in Kelâmullâh olduğuna dâir olan bürhânlara îmâ eder. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile Kur'ân, her ikisi vahdâniyet-i İlâhiyeye birer gâyet parlak delîl olarak burada zikredilmişlerdir.
İkinci Makâm
Hamd, Allâh'a mahsûstur. O'nun Vücûb-ı Vücûduna öyle bir Zât delâlet eder, insânlara O'nun evsâf-ı Celâlini ve Cemâlini ve kemâlini öyle bir Zât gösterir.
Ve O'nun Vâhid ve Ferd ve Samed olduğuna öyle bir Zât şâhidlik eder ki, o, tasdîk olunmuş Şâhid-i Sâdık ve tahkîk olunmuş Bürhân-ı Nâtıktır. Enbiyâ ve mürselînin efendisidir ki, onların icmâ'larının ve tasdîklerinin ve mu'cizelerinin sırrını hâvîdir. Evliyâ ve sıddîkînin imâmıdır ki, onların ittifâklarının ve tahkîklerinin ve kerâmetlerinin sırrını hâvîdir.
Hârika irhâsât ve bâhir mu'cizât ve kat'î ve vâzıh bürhânlar sâhibidir.
Zâtında ahlâk-ı âliye, vazîfesinde hısâl-i gâliye ve şerîatinde secâyâ-yı sâmiye sâhibidir.
Vahyi indiren Zât-ı Zülcelâl'in ona tevfîki ile ve indirilen vahyin îcâzıyla ve kendisine vahiy indirilen Zâtın Ona kuvvet-i îmânı ile ve kendilerine vahiy indirilenlerin keşfiyâtları ve tahkîkâtlarıyla berâber icmâıyla, vahy-i Rabbânînin indiği yerdir.
Âlem-i gayb ve melekûtün seyyârıdır.
Ervâhı müşâhede ve melâikeye arkadaşlık eden ve cin ve insin Mürşidi olandır. Şecere-i hilkatin meyvelerinin en münevveridir.
Hakkın sirâcı, hakîkatin bürhânı, muhabbetin lisânı, rahmetin misâli, kâinât tılsımının keşşâfı, muamma-yı hilkatin halledicisi, saltanat-ı rubûbiyetin dellâlıdır.
Hâlık-ı kâinâtın, mevcûdâtın hilkatindeki makâsıdının medâr-ı zuhûrudur. Kâinâtın kemâlâtının vâsıta-i tezâhürüdür.
Ma'nevî şahsiyetiyle, Fâtır-ı Kâinât'a kâinâtın hilkatinde nasbü'l-ayn olduğunu remzeden (yani Sâni' ona bakmış ve O'nun ve emsâlinin hürmetine bu âlemi yaratmış)dır.
Düstûrlarıyla, her iki dünyâdaki saâdetin düstûrlarına enmûzec olan dîn ve şerîat ve islâmiyetin sâhibidir. Sanki bu dîn kitâb-ı kâinâttan çıkarılmış bir fihristedir. Kendisine indirilmiş olan Kur'ân ise, sanki kâinâtın âyâtını okumaktır. Hak dîni, kendisinin, kâinât Nâzımının nizâmı olduğuna işâret edendir. Çünki bu kâinâtı, bu nizâm-ı etemm ve ekmel ile tanzîm eden kim ise, bu nazm-ı ahsen ve ecmeli câmi' olan bu dîni tanzîm eden de Odur.
Yer ve gökler devâm ettiği müddetçe salavâtın en efdali ve teslîmâtın en etemmi, biz Ademoğulları topluluğunun efendisi ve biz mü'minler topluluğunun îmâna hidâyet edicisi olan Abdullâh İbn-i Abdülmuttalib oğlu Muhammed'in üzerine olsun.
Çünki bu Şâhid, âlem-i şehâdette bütün şâhidlerin gözü önünde gaybe dâir, müşâhid tavrıyla şehâdet eder. Evet görülüyor ki, kendisi görür, sonra asırların ve aktârın arkasında en yüksek sadâsı ile beşer tâifelerine seslenerek şâhidlik eder.
Evet, bu O'nun, mâzînin derinliklerinden istikbâlin yüksek tepelerine kadar bütün kuvvetiyle işitilen sesinin sadâsıdır. Evet, o ses yerin yarısını istîlâ etti; benî-âdem'in beşte biri O'nun semâvî boyasıyla boyandı. Ma'nevî saltanatı 1350 sene devâm etti; her zamânda sâdık ve mutî' raiyetinden 350 milyon kişi üzerinde, seyyidlerinin ve sultânlarının emirlerine nefislerinin ve kalblerinin ve rûhlarının ve akıllarının inkıyâdıyla zâhiren ve bâtınen hükmediyor.
Asırların kayaları üzerine ve aktârın meydânlarına çivilenmiş kuvvet-i düstûrlarının şehâdetiyle gâyet ciddiyetiyle zühdünün ve dünyâdan istiğnâsının şehâdetiyle gâyet vüsûku ile seyrinin şehâdetiyle gâyet itmi'nânı ve vüsûku ile herkesin ittifâkıyla herkesten daha fazla ibâdet eden ve daha fazla takvâ sâhibi oluşunun şehâdetiyle gâyet derecedeki kuvvet-i îmânı ile, "Gerçekten şunu bil ki, Allâh'dan başka ilâh yoktur" ile öyle kat'î ve mükerrer şehâdet eder ki, Furkân-ı Hakîm o Zât-ı Zülcelâl'in vücûb-ı vücûduna delâlet eder. O'nun celâlinin ve cemâlinin ve kemâlinin evsâfını tasrîh eder. Öyle bir Furkân-ı Hakîm ki, meşreblerde ve mesleklerde muhtelif, kalbleri ve akılları müttefik olan enbiyânın ve evliyânın ve muvahhidînin bütün kitâblarının sırr-ı icmâını hâvîdir. Çünki o kitâbların hakâiki, altı ciheti münevver olan Kur'ân'ın esâsâtını tasdîk ederler. Zîrâ Kur'ân'ın üstünde sikke-i i'câz, içinde hakâik-ı îmân, altında berâhîn-i iz'ân vardır. Hedefi saâdet-i dâreyndir. Nokta-i istinâdı ise, Onu indiren Zâtın, âyetleriyle, indirilen
Kur'ân'ın, i'câzıyla, kendisine Kur'ân indirilen Zât'ın, ona kuvvet-i îmânı ve emniyetiyle ümmîliğiyle ve kemâl-i teslîmiyeti ve safvetiyle ve nüzûlü sırasında ma'lûm vaz'iyetiyle berâber icmâıyla mahz-ı vahy-i Rabbânîdir. O, bilyakîn mecma'-i hakâiktir. Bilbedâhe envâr-ı îmânın menbaıdır. Bilyakîn saâdetlere îsâl bilmüşâhede, kâmil meyveler sâhibidir. Farklı farklı emârelerden olan hads-i sâdık ile, meleklerin ve ins ve cinnin makbûlüdür. Âkıl ve kâmil olanların ittifâkıyla, aklî delîllerle müeyyeddir. Vicdânın ona itmi'nânının şehâdetiyle, fıtrat-ı selîme ile musaddaktır. Bilmüşâhede ebedî mu'cizedir. Basar-ı mutlak sâhibidir ki, eşyâyı kemâl-i vuzûh ile görür. Gaybı ve uzağı, hâzır ve yakîn gibi görür. Mutlak inbisât sâhibidir ki, mukarrabînden olan mele-i a'lâya bir dersi öğretir, etfâl-i beşere de bu dersin aynısını öğretir. Ta'lîmi ve ta'lîmâtı, yükseklerin en yükseğinden, basitlerin en basitine kadar zîşuûrun tabakâtına şâmil olur. "O'ndan başka ilâh yoktur" ve "Şunu bil ki, Allâh'dan başka ilâh yoktur" şeklindeki kat'î ve mükerrer bir şehâdetle, âlem-i şehâdette gaybın lisânıdır.
(Lem'alar sh: 304)
Otuzuncu Lem'a
Bu Lem'a, 1935-36 yıllarında Eskişehir Hapishanesinde te'lif edilmiştir.
Otuzuncu Lem'anın Birinci Nüktesi
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Yeri de döşeyip düzenledik. Biz ne güzel donatıcıyız! (Zâriyat Sûresi, 51:48)
(Lem'alar sh: 307)
"Temizlik îmândandır." Bu hususta bir çok hadis rivâyet edilmiştir. (Müslim, Tahâret: 1; Dârimî, Vudû': 2; Müsned, 5:342, 344; el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 291)
Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle Allah'a hamd olsun.
Muhakkak ki Allah çok tevbe edenleri ve temiz olanları sever. (Bakara Sûresi, 2:222)
(Lem'alar sh: 308)
Otuzuncu Lem'anın İkinci Nüktesi
Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. Herşeyi Biz ancak belirli bir miktarla indiririz. (Hicr Sûresi, 15:21)
(Lem'alar sh: 310)
Gökyüzünü yükseltip nizam ve ölçü verdi. Tâ ki ölçüde sınırı aşmayasınız! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yerine getirin ve âhiretteki mizanınızı ziyana düşürmeyin! (Rahmân Sûresi, 55:7-9)
(Lem'alar sh: 311)
Otuzuncu Lem'anın Üçüncü Nüktesi
Rabbinin yoluna hikmetle çağır. (Nahl Sûresi, 16:125)
(Lem'alar sh: 316)
Yiyin, için, fakat israf etmeyin. (A'râf Sûresi, 7:31)
(Lem'alar sh: 317)
Günlerin âşireleri ve mahlûkatın zerreleri sayısınca Ona ve âl ve ashabına salât ve selâm olsun.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Lem'alar sh: 318)
Otuzuncu Lem'anın Dördüncü Nüktesi
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
De ki: O Allah birdir. (İhlâs Sûresi, 112:1)
(Lem'alar sh: 325)
Eğer göklerde ve yerde Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harap olup giderdi. (Enbiyâ Sûresi, 21:22)
Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun? (Mülk Sûresi, 67:3)
(Lem'alar sh: 327)
Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. (Haşir Sûresi, 59:22)
Bir şeye sebep olan, onu işleyen gibidir. ["Hayrın yolunu gösteren, onu işleyen gibidir" (Feyzü'l- Kadîr, c.3, s. 537, hadîs no: 4250; Keşfü'l-Hafâ, c. 1, s. 399.)
(Lem'alar sh: 328)
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Lem'alar sh: 329)
Otuzuncu Lem'anın Beşinci Nüktesi
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kadirdir. (Rum Sûresi, 30:50)
Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O Hayy ve Kayyûmdur. Onu ne uyuklama ve ne de uyku tutmaz, gafletin hiçbir çeşidi hiçbir zaman Ona ârız olamaz. (Bakara Sûresi, 2:255)
(Lem'alar sh: 332)
Dirilten de, öldüren de ancak Odur. Geceyle gündüzü değiştirmek de ancak Onun eseridir. (Mü'minûn Sûresi, 23:80)
Dirilten de, öldüren de ancak Odur. O birşeyin olmasını dilediği zaman Onun işi sadece 'Ol' demektir; o da oluverir. (Mü'min Sûresi, 40:68)
Yeryüzünü ölümünün ardından diriltir. (Rum Sûresi, 30:24)
(Lem'alar sh: 333)
Rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Odur. (Zâriyat Sûresi, 51:58)
Hastalandığımda bana şifa veren ancak Odur. (Şuarâ Sûresi, 26:80)
İnsanlar ümitsizliğe düştüklerinde yağmuru indiren ancak Odur. (Şûrâ Sûresi, 42:28)
..öyle ki, Odur. (Şûrâ Sûresi, 42:28)
.. Rızık verici ancak Odur. (Zâriyat Sûresi, 51:58)
(Lem'alar sh: 339)
Ey her zîhayattan önce var olan Hayy.. Ey her zîhayattan sonra bâkî olan Hayy..
Ey kendisine benzer hiçbir şey bulunmayan Hayy.. Ey kendisi gibi hiç hayat sahibi bulunmayan Hayy..
Ey hiçbir şeriki bulunmayan Hayy.. Ey hiçbir hayat sahibine hiçbir vecihle muhtaç olmayan Hayy..
Ey bütün canlılara ölümü veren Hayy.. Ey bütün canlıları rızıklandıran Hayy..
Ey ölüleri dirilten Hayy.. Ey kendisine asla ölüm ârız olmayan Hayy..
Sen aczden ve şerikten münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman, el-aman, bizi azap ateşinden ve Cehennemden kurtar. Âmin.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Lem'alar sh: 340)
Otuzuncu Lem'anın Altıncı Nüktesi
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Herşeyin hüküm ve tasarrufu Onun elindedir. (Yâsin Sûresi, 36:83)
Göklerin ve yerin tedbir ve tasarrufu Ona aittir. (Zümer Sûresi, 39:63)
Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. (Hicr Sûresi, 15:21)
Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. (Hûd Sûresi, 11:56)
(Lem'alar sh: 341)
"Yani, ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef'âlinde nazîri yoktur, misli olmaz, şebîhi yoktur, şerîki olmaz."
(Lem'alar sh: 344)
Onu ne uyuklama ve ne de uyku tutmaz, gafletin hiçbir çeşidi hiçbir zaman Ona ârız olamaz. (Bakara Sûresi, 2:255)
Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. (Hûd Sûresi, 11:56)
Göklerin ve yerin tedbir ve tasarrufu Ona aittir. (Zümer Sûresi, 39:63)
(Lem'alar sh: 346)
O Allah ki, gökleri, gördüğünüz gibi direksiz yükseltti. (Ra'd Sûresi, 13:2)
Bütün işler sadece Ona döndürülür. (Hûd Sûresi, 11:123)
(Lem'alar sh: 347)
O her an bir tasarruftadır. (Rahmân Sûresi, 55:29)
O dilediğini hakkıyla yapandır. (Burûc Sûresi, 85:16)
O dilediğini dilediği şekilde yaratır. (Rum Sûresi, 30:54)
Herşeyin hüküm ve tasarrufu Onun elindedir. (Yâsin Sûresi, 36:83)
Bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. (Rum Sûresi, 30:50)
Diriltir ve öldürür.
(Lem'alar sh: 353)
Hamd Allah'a mahsusutur. Ve Onun Rahmaniyetine ve Hakîmiyetine..
(Lem'alar sh: 356)
Ümmetinin hasenatı adedince Ona ve âline salât ve selâm olsun. Ya Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm, yâ Ferd, yâ Hayy, yâ Kayyûm, yâ Hakem, yâ Adl, yâ Kuddûs!
Furkan-ı Hakîminin hakkı için ve Habib-i Ekreminin hürmetine, Esmâ-i Hüsnânın hakkı için ve İsm-i Âzamın hürmetine Senden niyaz edip istiyoruz: Bizi nefsin ve şeytanın ve cin ve insanın şerrinden muhafaza buyur. Âmin.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Lem'alar sh: 357)
Otuzbirinci Lem'a
Şualara inkısam etmiş olup, Şuaların onbeşi te'lif edilmiş, bir kısmı henüz te'lif edilmemiştir. "Şualar" namı altında müstakil bir mecmua halinde neşredilecektir.
Otuzikinci Lem'a
Eski Said'in en son te'lifi ve yirmi gün Ramazanda te'lif edilen, kendi kendine manzum gelen "Lemaat" risalesidir. "Sözler" Mecmuasında neşredilmiştir.
Otuzüçüncü Lem'a
Yeni Said'in en evvel hakikattan şuhud derecesinde kalbine zahir olan ve Arabî ibaresinde Katre, Habbe, Şemme, Zerre, Hubab, Zühre, Şu'le ve onların zeyillerinden ibarettir. "Risale-i Nur Külliyatından Mesnevî-i Nuriye" ismi altında intişar etmiştir.
(Lem'alar sh: 358)
Münacat
Bu Münacat Risalesi, 1931 yılında Kastamonu'da te'lif edilmiştir.
(Lem'alar sh: 370)
Ey su ile herşeyi canlandıran Zât-ı Akdes, Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim.
(Lem'alar sh: 373)
Allah, onların söyledikleri şeylerden pek münezzehtir ve pek büyük bir yücelikle yücedir. (İsrâ Sûresi, 17:43)
(Lem'alar sh: 374)
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)
Duâları ise şu sözlerle sona erer: 'Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." (Yûnus Sûresi, 10:10)
(Lem'alar sh: 445)
Sekizinci Lem'anın Fihristesinden Bir Parça
Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. (Hûd Sûresi, 11:112)
O gün onlardan bedbaht (şakî) da, mutlu (saîd) olan da vardır. (Hûd Sûresi, 11:105)
Gaybı Allah'tan başka hiç kimse bilmez. (bk. Neml Sûresi, 27: 65)
(Lem'alar sh: 447)
Yirmisekizinci Lem'anın Fihristesinden Bir Parça
Lâtin harfleri tamim edilip, umuma öğretilip yazdırılacak.
Sirâcü'n-Nur gizliden gizliye yanıp yayılıyor; Sirâcü's-Sürc (Kandiller Kandili), gizliden gizliye yanıp aydınlanıyor.
"Ya Rab! Benim yıldızımı nur eyle. Âhirzamana kadar bedi' bir surette ışıklandır, şûlelendir..."
(Lem'alar sh: 448)
Ey kadri yüce olan ismin taşıyıcısı!
Savaş ve korkma!, Harbet ve çekinme!
Ey mürîdim (Said)! Zamanın Abdülkâdirîsi ol! .. İhlâs-ı tâmmı kazan ki, maîşette dahi (ismin gibi) mes'ud olasın.
(Lem'alar sh: 449)
Ey o zamana yetişen ve âlimlerden olan insan!
Ey kadri yüce olan ismin taşıyıcısı!
Korkma!
Karşıla, kaçma!
Şuâlar
(Şualar sh: 5)
İkinci Şua
İkinci Şua, 1936 yılında Eskişehir Hapihanesinde te'lif edilmiştir.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
O Allah birdir. (İhlâs Sûresi, 112:1)
(Şualar sh: 6)
O Allah birdir. (İhlâs Sûresi, 112:1)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Ancak Onun yardımını isteriz.
Bil ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. (Muhammed Sûresi, 47:19)
Muhammed'in hayatı kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki.. (Bu yeminin yalnız Buhari'de, on beş ayrı hadîste zikri geçmektedir. bk. Tecrîd-i Sarîh Tercemesi Kılavuzu: s.180. Ayrıca bk. Müsned: 4:16)
(Şualar sh: 8)
Allah'ım, Efendimiz Muhammed'e (a.s.m.) ve Efendimiz Muhammed'in (a.s.m.) âline, bütün hastalıklar ve devâlar adedince salât eyle ve onu ve âlini çok çok mübarek kıl ve selâm et.
Bütün hastalıklar ve devâlar adedince.
(Şualar sh: 9)
Allahtan başka ilah yoktur.
"Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyade faziletli ve kıymetli sözleri, Lâ ilâhe illâllah kelâmıdır."
Evliyaya tuzak olan hayaller, İlahî bahçelerin ay yüzlü güzellerinin akisleridir.
(Şualar sh: 10)
Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)
(Şualar sh: 11)
Muhakkak ki şirk pek büyük bir zulümdür. (Lokman Sûresi, 31:13)
(Şualar sh: 12)
Neredeyse öfkeden parçalanacak! (Mülk Sûresi, 67:8)
(Şualar sh: 13)
Muhakkak ki şirk pek büyük bir zulümdür. (Lokman Sûresi, 31:13)
(Şualar sh: 14)
İmân nurundan dolayı, Allah'a hamd olsun. (Dua)
(Şualar sh: 21)
Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan sadece Allah'tır. (Zâriyat Sûresi, 51:58)
(Şualar sh: 28)
O birdir.
(Şualar sh: 29)
O'nun şeriki, ortağı yoktur.
(Şualar sh: 30)
Bu kâinattaki varlıkların ve eşyanın mevcud tarz ve şekillerinden daha güzelinin ve mükemmelinin tasavvuru mümkün değildir.
(Şualar sh: 32)
Mülk tamamen O'nundur. Bütün hamdler, övgüler, teşekkürler O'na aittir.
(Şualar sh: 33)
O hem Evveldir, hem Ahir'dir, hem Zahir'dir, hem Bâtın'dır. (Hadid Sûresi, 57:3)
(Şualar sh: 37)
[Kıyametin kopması] yalnız tek bir ses ve emirledir... (Yâsin Sûresi, 36:53.)
Kıyametin gerçekleşmesi ise, ancak göz açıp kapayıncaya kadardır. (Nahl Sûresi, 16:77)
Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (A'râf Sûresi, 7:172.)
'Evet, Rabbimizsin' dediler. (A'raf Sûresi: 172.)
(Şualar sh: 38)
Kıyametin gerçekleşmesi ise, ancak göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır. (Nahl Sûresi, 16:77)
(Şualar sh: 40)
Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere ve hayrın da şerrin de Yüce Allah'tan olduğuna, öldükten sonra dirilişin hak olduğuna iman ettim. Şahadet ederim ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şahadet ederim ki, Muhammed (A.S.M.) Allah'ın resulüdür. Allah O'na, Âline, Ashabına ve ihvanına salât ve selâm etsin, âmin.
(Şualar sh: 41)
Allahım, göklerde dönen hiçbir yıldız ve hareket eden hiçbir gezegen, hava boşluğunda hiçbir tesbih edici bulut ve şimşek ve gök gürültüsü, yeryüzünü dolduran hayvanlardan ve şaşırtıcı san'at eserlerinden hiçbir fert, denizlerde hiçbir damla, balıklarından ve şaşırtıcı san'at eserlerinden hiçbirisi, dağlarda hiçbir taş, hiçbir bitki ve depolanmış madenlerden hiçbirisi, ağaçlarda hiçbir yaprak ve hiçbir süslenmiş çiçek ve meyve, hayvanların cisimlerinde âletler ve düzenli cihazlardan hiçbirisi, kalblerde hiçbir hatıralar ve ilhamlar ve nurlanmış itikad ve inançlar yoktur ki, hepsi Senin
varlığının vâcib ve bir olduğuna şahitler olmasın. Yerleri ve gökleri emrine boyun eğdiren kudretinin hakkı için, nefsimi bana boyun eğdir ve isteklerimi bana nasip eyle. Kur'ân'a ve imana ve Risale-i Nur'a hizmet için, kullarının kalblerini ve yüksek ve alçak bütün ruhlu varlıklarının kalblerini bana ve iman ve Kur'ân hizmetkârlarına boyun eğdir, ey herşeyi işiten Semî', ey herşeye herşeyden daha yakın olan Karîb, ey bütün dualara cevap veren Mücîbe'd-Daavât! Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve kikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Şualar sh: 42)
Üçüncü Şua - Münâcat Risalesi
Bu Şua, Kastamonu'da 1937'de telif edilmiştir.
(Şualar sh: 43)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Göklerin ve yerin yaratılmasında, gecenin ve gündüzün değişmesinde, insanlara faydalı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah'ın gökten su indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, her türlü canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgârları sevk etmesinde ve gökle yer arasında Allah'ın emrine boyun eğmiş bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için Allah'ın varlık ve birliğine, kudret ve rahmetine işaret eden nice deliller vardır. (Bakara Sûresi, 2:164)
(Şualar sh: 55)
Ey su ile herşeyi canlandıran Zât-ı Akdes, Seni her türlü noksanlıktan tenzih ederim.
(Şualar sh: 58)
Allah, onların söyledikleri şeylerden pek münezzehtir ve pek büyük bir yücelikle yücedir. (İsrâ Sûresi, 17:43)
(Şualar sh: 59)
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)
Duâları ise şu sözlerle sona erer: 'Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." (Yûnus Sûresi, 10:10)
(Osmanlıca Şualar sh: 109)
Üçüncü Şua Osmanlıca
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O'ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmân'dır, Rahîm'dir. (Bakara Sûresi, 2:163)
Ey her şeyin evveli ve âhiri, * Ey her şeyin ilâhı ve sanatkârı,
Ey her şeyin râzıkı ve hâlıkı, * Ey her şeyin yaratıcısı ve sultânı,
Ey her şeyi daraltan ve genişleten, * Ey her şeyi ilk defa yaratan ve öldükten sonra tekrar iâde eden,
Ey her şeye gerekli sebepleri yaratan ve bir ölçü takdir eden, *
Ey her şeyi terbiye ve idâre eden,
Ey her şeyi döndüren ve değiştiren, * Ey her şeyi dirilten ve öldüren,
Bütün kusurlardan münezzehsin, Senden başka ilâh yok! Emân ver bize. Bizi Cehennemden kurtar.
"İşte bu nümune gösteriyor ki; Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm marifetullahta, vahdaniyetin isbatında öyle bir mertebededir, hiç kimse yetişemez. Ve o vâdide imam-ı mutlak odur. Herkes onun arkasında o hazineye gidebilir. Malûmdur ki; mükemmel marifetler, ilimler, san'atlar efkârın telahukuyla ve fikirlerin terakkubuyla birbirine iltihak ederek, birbirinin eserini tekmil ede ede, tâ mükemmel bir suret alınır. Bunun içindir ki; şeşhane tüfengini icad eden usta, şimdi bir mitralyozun ustasından daha ziyade hünerlidir.
Halbuki dikkatle Cevşen-ül Kebir münacatını kalbin kulağıyla, hayalen huzur-u saadette bulunmasıyla, Resul-i Ümmi'den (Aleyhissalâtü Vesselâm) dinleyen adam anlar ve görür ki; 1001 bürhanı ve tarifini tazammun eden ve herbirisi bir silsile-i efkârın neticesi ve tevhidin bir penceresi olan o 1001 kudsî hakikatları, bir ümmi zâtta (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve ümmi bir kavimde ve ümmi bir muhitte ve ehl-i fetret, kitabsız bir millette mucidane, muhteriane, kimseyi taklid etmeyerek, muamma-yı hilkati ve tılsım-ı kâinatı keşif suretiyle, tek başıyla o münacatta beyan ediyor. Bu zaman gibi, binler keşşafın muaveneti ve münacatları gibi taklidkârane değil; belki kubbe-i sema altında, ehl-i semavata işittiren ve kâinat mescidinde, o mescid-i ekberin cemaat-ı kübrasına dinlettiren, hadsiz rikkatten ve nihayetsiz şefkatten insanlara imdad ve meded ve merhamet ve necat istiyor ve diyor:"
(Osmanlıca Şualar sh: 111)
İşte müfessir-i a'zam bu münacatıyla, o âyet-i azîmenin bir vechini tefsir ediyor.
Bir kısa meali ve tercümesi budur: Diyor ki:
Ey göklerde ve ecram-ı ulviyede azameti görünen Zât-ı Zülcelal! Ey zeminde ve zeminin her bir mevcudunda vahdaniyetin delilleri, âyetleri müşahede edilen Zât-ı Zülkemal! Ey her bir şeyde ve mahlukta vücub-u vücuduna delalet eden bürhanlar bulunan Zât-ı Vâcib-ül Vücud! Ey azametli denizlerde acibeleri yaratan Zât-ı
Celil-i Zülkemal! Ey dağlarda zîhayatların hacetleri için iddihar edilen hazineleri halkeden Hallak-ı Kerim! Ey her bir şeyin yaratılışını güzel yapan, güzel tedbirini gören ve ona levazımatını güzel bir tarzda veren Zât-ı Cemil-i Zül'ikram! Ey her şeyi her bir hacetinde her bir emrinde ona müracaat eden ve her bir mevcud her bir keyfiyetinde ona dayanan ve her bir hak ve hakikat ve hüküm ve hâkimiyet ona raci' olan Zât-ı Kadîr ve Rabb-i Külli Şey! Ey her şeyde zahir bir surette lütfunun eserleri ve inayetinin cilveleri ve güzel san'atının latif nakışları ve rahmetinin letafetli hediyeleri müşahede edilen Zât-ı Latif-i Habir! Ey zîşuur mahlukatına kudretini göstermek için kâinatı bir meşher-i acaib yapan ve umum masnuatını kudret ve hikmet ve rahmet gibi kemalâtını teşhir etmek için birer dellâl, birer ilânname hükmüne getiren Zât-ı Kadîr-i Hakîm! Sen acizden ve şerikten, kusurdan münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilah yok ki, bize imdad etsin. El aman! El aman! Bizi azab ateşinden ve Cehennem'den kurtar.
(Şualar sh: 60)
Dördüncü Şua
Bu Ayet-i Hasbiye Risalesi, 1938 yılında Kastamonu'da te'lif edilmiştir.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
(Şualar sh: 61-63-64)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
(Şualar sh: 65)
Allah'ın bir şeye "ol" demesi ve anında olması anlamında "kün" emri.
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
(Şualar sh: 66)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
Bize yeter.
Biz.
(Şualar sh: 67)
Bize yeter.
Biz.
(Şualar sh: 68)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
(Şualar sh: 71)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
(Şualar sh: 73)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
İmân nimeti için Allah'a hamdolsun.
(Şualar sh: 81)
İmân nimeti için Allah'a hamdolsun.
Ey Rabbimiz! Unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme. (Bakara Sûresi, 2:286)
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Şualar sh: 82)
Beşinci Bab
mertebelerine dair beş nüktedir.
Bu حَسْبُنَا اللّٰهُ وَ نِعْمَ الْوَك۪يلُ kelâmı, acz-i beşer marazına ve fakr-ı insan hastalığına mücerrep bir devadır. Zira: O Mûcid ki, Mevcud-i Bâkî'dir; öyle ise mevcudatın bâkî meyveler vermek için bu beka-i dünyeviyenin kabuğunu bırakarak zeval bulmalarından müteessir olmamak gerektir. Çünkü Vacibü'l-Vücud olan Mûcid'in bekasıyla ve varlığıyla o sevimli mahlûkatın vücutları mahv ve ademden kurtulup devam eder.
O Sâni ki, Fâtır-ı Bâkî'dir; öyle ise masnuatın zevalinden mahzun olmamak gerektir. Çünkü medar-ı muhabbet olan bâkî isim ve sıfatların sahibi Sâni-i Zülcelâl'in varlığı ve bekasıyla masnuatın devam-ı vücutları tahakkuk eder.
O Melik ki, Malik-i Bâkî'dir; öyle ise mülkün teceddüdündeki zeval ve firaklardan teessüf etmemek gerektir. Çünkü Bâkî-i Sermedî'ye intisapla hadsiz bir mülke malikiyet gibi, manen istifade edilir.
O Şâhid ki, Âlim-i Bâkî'dir; öyle ise mahbubatın dünyadan kaybolup gitmelerinden tahassür etmemek gerektir. Çünkü o mahbubat, Şâhid-i Ezelî'nin bekası ve varlığıyla daire-i ilminde ve nazarında daimî bir vücut bulur.
O Sahib ki, Fâtır-ı Bâkî'dir; öyle ise güzel şeylerin zevalinden kederlenmemek gerektir. Çünkü onların hüsünlerinin menşei olan bâkî esmanın sahibi Fâtır-ı Mutlak'ın bekası ve varlığıyla eşya-i müstahsene beka bulur.
O Vâris ki, Bâis-i Bâkî'dir; öyle ise ahbabın firakından ahufizar etmemek gerektir. Çünkü her şeyi tekrar diriltecek olan ve bütün onlar kendisine dönen Bâkî-i Zülkemal'in bekası ve varlığıyla, umum ahbap idam-ı ebedîden kurtulup bir saadet-i sermediyeye mazhar olur.
O Cemîl ki, Celîl-i Bâkî'dir; öyle ise güzel şeylerin zevaliyle mahzun olmamak gerektir. Çünkü onlar öyle bir Zat-ı Zülcemal'in
esmasının âyineleridir ki, kendilerinin zevalinden sonra da o güzel esmanın bekaları devam eder.
O Ma'bud ki, Mahbub-i Bâkî'dir; öyle ise mecazî mahbupların zevalinden elem çekmemek gerektir. Çünkü Mahbub-i Hakikî'nin bekası ve varlığıyla bütün o dostların vücutları beka bulur.
O Rahmanürrahîm ki, Vedûd ve Raûf-i Bâkî'dir; öyle ise zahirî mün'im ve müşfiklerin zevaline ehemmiyet vermemek, onlar için gam çekmemek ve me'yus olmamak gerektir. Çünkü rahmet ve şefkati her şeyi ihata eden Zat-ı Zülcelâl bâkîdir.
O Cemîl ki, Lâtif ve Atûf-i Bâkî'dir; öyle ise zahirî lütuf ve şefkat sahiplerinin zevalinden muazzep olmamak ve ehemmiyet vermemek gerektir. Çünkü onlara mukabil, hepsi Onun tecelliyatından bir tek tecellinin dahi yerini tutamayan Fâtır-ı Zülcelâl bâkîdir.
Keza, Onun bütün bu evsafıyla ve esmasıyla beraber bekası ve varlığı, dünyadaki her bir ferdin fenâ ve zeval bulan bütün enva-ı mahbubatına bedeldir.
Öyle ise حَسْبُنَا اللّٰهُ وَ نِعْمَ الْوَك۪يلُ demeliyiz.
Evet, dünyanın ve içindekilerin devam ve bekası için, onun Malik'inin ve Sâniinin ve Fâtır'ının varlığı ve bekası yeter.
(Şualar sh: 83)
Bekam için Allah bana yeter. Çünkü benim İlâh'ım bâkî,
Hâlık'ım bâkî, Mûcid'im bâkî, Fâtır'ım bâkî, Malik'im bâkî, Şâhid'im bâkî, Ma'bud'um bâkî ve Bâis'im bâkîdir.
Öyle ise, benim vücudumun zevalinde beis yok, hüzün yok, teessüf yok, tahassür yoktur. Zira Mûcid'imin bâkîliğiyle beraber, Onun esmasıyla icadı dahi bâkîdir.
Benim şahsımdaki sıfatlar ise, Onun esma-i bâkîsinden bir ismin bir şuaıdır. O sıfatlar, Hâlık'ının daire-i ilminde mevcut ve nazar-ı şuhudunda bâkî olduğundan, onlar zeval ve fenâya gitmekle idam olmuyorlar.
Keza, bâkî olan İlâh'ımın Bâkî isminin benim mahiyetimin aynasındaki şuaının bâkî olduğuna; benim mahiyetimin hakikatinin dahi o ismin bir gölgesinden başka bir şey olmadığına;
ve o ismin, benim mahiyetimin aynasında temessülü sırrıyla, benim hakikatim dahi bizzat mahbup değil, onda olan ve onda bâkî kalan şeylerin çeşit çeşit bekalar olması hasebiyle mahbup olduğuna dair ilmim ve iz'anım ve şuurum ve imanım, beka ve lezzet-i beka itibarıyla bana yeter.
(Şualar sh: 84)
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَ نِعْمَ الْوَك۪يلُ ile intisap peyda edilen Zat öyle bir Vacibü'l-Vücud'dur ki, bu mevcudat-ı seyyale Onun icat ve vücudunun daima teceddüt eden tecelliyatının ancak birer mazharıdır. Onunla ve Ona intisapla ve Onun marifetiyle, hadsiz envar-ı vücut hâsıl olur.
Ona iman ve intisap olmazsa, had ve hesaba gelmez zulümat-ı adem ve âlâm-ı firak ortaya çıkar.
Bu mevcudat-ı seyyale, Bâkî-i Sermedî'nin birer âyinesi olduğundan, zeval ve fenâ ve bekalarında taayyünat-ı itibariyelerinin tebeddülüyle teceddütleriyle beraber, altı cihetle bekaya mazhar olur:
Birincisi: Güzel manaları ve misalî hüviyetleri beka bulur.
İkincisi: Suretleri elvah-ı misaliyede bâkî kalır.
Üçüncüsü: Uhrevî semereleri beka kazanır.
Dördüncüsü: Onun için bir nevi vücut demek olan, elvah-ı mahfuzada temessül eden Rabbanî tesbihatı bâkî kalır.
Beşincisi: Meşahid-i ilmiye ve menazır-ı sermediyede bâkî kalır.
Altıncısı: Eğer zîruhlardan ise, ruhu beka bulur. Zira onun mevtinde, fenâsında, zevalinde, ademinde, zuhurunda ve sönüp gitmesindeki muhtelif keyfiyet ve vazifeleri, esma-i İlâhiyenin mukteziyatını izhar etmekten ibarettir. Bu vazife sırrıyladır ki, mevcudatı, gayet sür'atli bir tarzda mevt ve hayat, vücut ve adem dalgaları arasında gayet sür'atle cereyan eden bir sel hâline getirmiştir.
Kâinattaki faaliyet-i daimenin ve hallâkıyet-i müstemirrenin tezahürü, işte bu vazife sırrından neş'et eder.
Öyle ise, hep birlikte, حَسْبُنَا اللّٰهُ وَ نِعْمَ الْوَك۪يلُ demeliyiz.
Yani, Vacibü'l-Vücud'un âsârından bir eser olmak, vücut olarak bana yeter. Sûrî ve akim bir vücutta milyonlar sene geçirmektense, böyle mazhar ve münevver bir vücutta bir an-ı seyyale bana kâfidir.
Evet, intisab-ı imanî sırrıyla bir dakikalık vücut, intisab-ı imanîden mahrum binlerce seneye mukabil gelir. Hatta o bir dakika, meratib-i vücut itibarıyla diğer binler seneden daha etem ve daha geniştir.
Keza, semada azameti ve arzda ayetleri görünen ve gökleri ve yeri altı günde yaratan Zatın sanatı olmam, bana vücut ve kıymet-i vücut itibarıyla yeter.
Keza, semayı kandillerle süsleyip nurlandıran ve zemini çiçeklerle göz kamaştırıcı bir şekilde tezyin eden Zatın masnuu olmam, bana vücut ve kemali vücut itibarıyla yeter.
Keza, kâinat bütün kemalât ve mehasiniyle Onun kemal ve cemaline nispetle bir zayıf gölgeden ve Onun âyât-ı kemalinden ve işarat-ı cemalinden ibaret olan Zatın mahlûku ve memlûkü ve abdi olmam, bana fahir ve şeref için yeter.
Keza, had ve hesaba gelmeyen nimetlerini kaf ve nun arasındaki lâtif sandukçalarda iddihar eden ve milyonlarla kantarı tohum ve çekirdek denilen bir avuç dolusu lâtif sandukçalarda kudretiyle toplayan Zat, her şey için bana yeter.
Keza, bütün cemal ve ihsan sahipleri yerine, bana o Cemîl ve Rahîm olan Zat yeter ki, bu güzel masnuat, mevsimlerin ve asırların ve dehirlerin müruruyla Onun envar-ı cemalini tazelendirmek için fenâya mazhar olan âyinelerden başka bir şey değildir; ve bu bahar ve yaz mevsimlerinde tekrarlanan nimetler ve birbirini takip eden meyveler, mahlûkatın ve günlerin ve senelerin gelip geçmesiyle Onun daimî nimetlerinin teceddüdü için mazharlardan ibarettir.
Keza, Hâlık-ı Mevt ve Hayat'ın esmasının cilvelerine bir harita ve fihriste ve fezleke ve mizan ve mikyas olmam, bana hayat ve mahiyet-i hayat itibarıyla yeter.
Keza, bütün Esma-i Hüsnanın müsemması olan Fâtır'ımın şuunat-ı zatiyesine hayatımın mazhariyeti sırrıyla, kalem-i kudretle yazılan ve o Kadîr-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyum'un esmasını gösterip anlatan bir kelime olmam, hayat ve vazife-i hayat itibarıyla bana yeter.
Keza, beni, hedâyâ-i rahmetinin müzeyyenatını muhtevi vücut hullemin ve fıtrat kaftanımın ve muntazam hayat gerdanlığımın murassaatıyla tezyin eden Hâlık'ımın esmasının cilveleriyle süslenerek kardeşlerim olan mahlûkata ilân ve teşhirim ve Hâlık-ı Kâinat'ın nazar-ı şuhuduna ilân ve izharım, hayat ve hukuk-ı hayat itibarıyla bana yeter.
Keza, hukuk-ı hayatım itibarıyla, zîhayatların Vahib-i Hayat'a olan tahiyyatlarını fehmetmem ve onlara şahit olup şahitlik etmem bana yeter.
Keza, Sultan-ı Ezelî'nin nazar-ı şuhuduna arz olunmanın şuur ve imanında olarak Onun cevahir-i ihsanatının murassaatıyla süslenip güzelleşmem, hayatımın hukuku olarak bana yeter.
Keza, Onun abdi ve masnuu ve mahlûku olduğuma ve Ona muhtaç bulunduğuma ve Onun, hikmetine ve rahmetine lâyık bir surette beni terbiye eden ve bana lütufta bulunup nimetlerini ihsan eden Hâlık-ı Rahîm'im ve Rabb-i Kerîm'im olduğuna dair iz'anım ve şuurum ve imanım, hayat ve lezzet-i hayat itibarıyla bana yeter.
Keza, acz-i mutlak ve fakr-ı mutlak ve zaaf-ı mutlakımın misaliyle o Kadîr-i Mutlak'ın meratib-i kudretine ve o Rahîm-i Mutlak'ın derecat-ı rahmetine ve o Kavi-i Mutlak'ın tabakat-ı kuvvetine mikyas teşkil etmem, hayat ve kıymet-i hayat itibarıyla bana yeter.
Keza, cüz'î ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarımın cüz'îliğinin ma'kesiyetiyle Hâlık'ımın muhit sıfatlarını fehmetmem bana yeter.
Nitekim benim cüz'î ilmimin mizanıyla Onun muhit ilmini fehmederim.
Hakeza, benim İlâh'ımın Kâmil-i Mutlak olduğuna ve kâinatta kemalât olarak ne varsa Onun kemalinin ayetlerinden bir ayet ve Onun kemalinin işaretlerinden bir işaret olduğuna dair ilmim, kemal olarak bana yeter.
Keza, nefsimde kemalât olarak iman-ı billâh bana yeter; çünkü beşer için iman bütün kemalâtın menbaıdır.
Keza, muhtelif cihazatımın lisanıyla istenilen enva-ı hacatımın hepsi için, bütün Esma-i Hüsnanın müsemması olan, beni yediren ve içiren ve terbiye ve tedbir eden ve benimle konuşan, celâli her şeyden nihayetsiz derecede yüce olan ve lütuf ve ihsanı her şeyi kuşatan İlâh'ım ve Rabbim ve Hâlık'ım ve Musavvir'im bana yeter.
(Şualar sh: 88)
Benim suretimi ve emsalim olan zîhayatların suretlerini basit bir sudan lâtif sanatıyla ve her şeye nüfuz eden kudreti ve hikmetiyle ve her şeyi her şe'niyle ihata eden rububiyetiyle açan Zat, bütün metalibim için bana yeter.
Keza, beni inşa eden, kulağımı ve gözümü açan, cismime lisanımı ve kalbimi derç eden, vücuduma ve cihazatıma, rahmet hazinelerinin çeşit çeşit müddeharatını tartacak hesapsız mizanlar yerleştiren ve..
Keza lisanıma ve kalbime ve fıtratıma, esmasının çeşit çeşit definelerini anlamaya yarayacak hesapsız hassas aletler yerleştiren
Zat, benim bütün makasıdıma yeter.
Keza, bana bütün enva-ı nimetini ihsas etmek ve ekser tecelliyat-ı esmasını tattırmak için, celîl ulûhiyetiyle ve cemîl rahmetiyle ve kebir rububiyetiyle ve kerîm re'fetiyle ve azîm kudreti ve lâtif hikmetiyle benim küçük ve hakir şahsımda ve zayıf ve fakir vücudumda bu aza ve alâtı ve bu cevarih ve cihazatı ve bu havas ve hissiyatı ve bu letaif ve maneviyatı derc eden Zat bana yeter.
(Şualar sh: 89)
Ben ve her bir fert, hâlen ve kàlen, müteşekkir ve müftehir olarak, şöyle demeliyiz:
Beni halk eden ve adem zulmetinden çıkararak bana vücut nurunu in'am eden Zat bana yeter.
Keza, sahibine her şeyi veren ve onun elini her şeye uzatan hayat nimetini bana bağışlayarak beni hayat sahibi yapan Zat bana yeter.
Keza, insanı, âlem-i kebirden manen daha büyük bir küçük âlem yapan insaniyet nimetini bana bağışlayarak beni insan yapan Zat bana yeter.
Keza, dünya ve ahireti nimetlerle dolu iki sofra hâline getirerek iman eliyle mü'mine takdim eden iman nimetini bana bağışlayarak beni mü'min yapan Zat bana yeter.
Keza, beni habibi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmeti yaparak, imanda bulunan ve bütün kemalât-ı beşeriye meratibinin fevkinde olan muhabbet ve mahbubiyet-i İlâhiye nimetini bana bağışlayan ve bu muhabbet-i imaniye ile, mü'minin istifadesini imkân ve vücup dairelerinin nihayetsiz müştemilâtına kadar genişleten Zat bana yeter.
Keza, beni camit kılmayıp, hayvan yapmayıp, dalâlette bırakmayarak, cins ve nevi ve din ve iman itibarıyla mahlûkatının pek çoğundan üstün kılan Zat bana yeter; hamd da Ona, şükür de Ona mahsustur.
Keza,
(Ben ne arz, ne de semaya sığmam; fakat, mü'min bir kulumun kalbine sığarım. (Hadis-i kudsî, Müsnedü'l-Firdevs, 3: 174; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:165.) hadis-i kudsîsinin sırrıyla, arz ve semanın istiap edemediği Zat-ı Zülcelâl, bir mü'min kulunun kalbine yerleşir.
Yani, bütün kâinatta tecelli eden esma-i İlâhiyenin bütün tecelliyatına insanın cami bir mazhar olması sırrıyla, kâinata sığmayan bir nimeti bana bağışlayarak beni esmasının tecelliyatına cami bir mazhar yapan Zat bana yeter.
Keza, bende bulunan mülkünü muhafaza etmek üzere benden satın alarak sonra bana iade eden ve karşılığında bize Cenneti veren Zat bana yeter. Vücudumun zerrelerinin zerrat-ı kâinatla darbı adedince Ona şükür ve hamd olsun.
Hasbî Rabbî Cellallah. * Nur Muhammed Sallallah. * Lailahe illallah.
Hasbî Rabbî Cellallah. * Sirru kalbî zikrullah. * Zikrü Ahmed Sallallah. * Lailahe illallah.
(Şualar sh: 92)
Altıncı Şua
Altıncı Şua, 1937-43 yıllarında Kastamonu'da te'lif edilmiştir.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Bütün tahiyyeler, bütün mübarek şeyler, bütün salâvat ve duâlar ve bütün kelimat-ı tayyibe Allah'a mahsustur. (Buhari, Ezân: 148, 150, el-Amel Fi's-Salât: 4, İsti'zân: 3, 28, Da'avât: 16,
Tevhîd: 5; Müslim, Salât: 56, 60, 62; Ebû Dâvud, Salât: 178; Tirmizî, Salât: 100, Nikâh: 17; Nesâî, Tatbîk: 23, Sehv: 41, 43-45, 56, 100-104; İbn-i Mâce, İkâme: 24; Nikâh: 19; Dârimî, Salât: 84, 92; Muvatta', Nidâ': 53, 55; Müsned, 1:292, 376, 382-4:409)
Bütün canlıların hayatları boyunca yaptıkları tesbihat ve fıtrî hediyeler Allah'a mahsustur.
Bereket ve tebrike sebep mübarek mahlûk, tohum, çekirdek, dâne, yumurta; ruh sahiplerinin hususî ibadetleri; kâmil insan ve Allah'a yakın meleklerin nuranî ve yüksek ibadetleri hep Allah'a mahsustur. (Müslim, Salât: 56, 60, 62; Tirmizî, Salât: 100; Neseî, Tatbik: 23; Darimî, Salât: 84, 92.)
Tesbihler, hayat hediyeleri, fıtrî ibadetlerin hepsi Allah'a mahsustur.
(Şualar sh: 93)
Tesbihler, hayat hediyeleri, fıtrî ibadetler.
Mübarek şeyler, tebrik ve berekete sebep olan yaratıklar.
Ruh sahiplerinin hususî ibadetleri.
Kâmil insanların ve Allah'a yakın meleklerin nurlu ve yüksek ibadetleri.
Selâm olsun sana ey Peygamber!
(Şualar sh: 94)
Bize ve Allah'ın salih kullarına selâm olsun.
Selâm olsun sana; sana da selâm olsun.
Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığına şehadet ederim. Ve Muhammed'in (a.s.m.), Allah'ın elçisi olduğuna da şehadet ederim.
Tesbihler, hayat hediyeleri, fıtrî ibadetler.
Selâm olsun sana ey Peygamber!
(Şualar sh: 95)
Allah'ım, İbrahim'e (a.s.) ve İbrahim'in (a.s.) nesline rahmet ettiğin gibi, Muhammed'e (a.s.m.) ve Muhammed'in (a.s.m.) nesline de rahmet et. (Buhari, Enbiyâ: 10)
Umulur ki Rabbin, seni övülmüş bir makam olan en büyük şefaat makamına kavuşturur. (İsrâ Sûresi, 17:79)
Muhammed'i (a.s.m.) O'na va'dettiğin övülmüş bir makam olan şefaat makamına kavuştur. (Buhari, Ezân: 8, 17. Sûrenin tefsiri: 11; Tirmizî, Mevâkît: 43; Salât: 42; Ebû Dâvud, Salât: 37; Nesâî, Ezân: 38; İbn-i Mâce, Ezân: 4; İkâme: 25; Müsned, 3:354)
Ümmetimin alimleri İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir. (Bu hadîs, kaynaklarda haber-i meşhur olarak geçmektedir. bk. Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ: 2:64; Tecrîd-i Sarîh Tercemesi: 1:107 (Diyanet İşleri Yayınları)
(Şualar sh: 96)
Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tâbi olan sâlih kullarının yoluna... (Fâtiha Sûresi, 1:7)
Gazabına uğrayanların ve sapıtmış olanların yoluna değil. (Fâtiha Sûresi, 1:7)
(Şualar sh: 97)
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Şualar sh: 98)
Yedinci Şua - Ayet-ül Kübra Risalesi
Bu Âyet-ül Kübra Risalesi, 1941 yılında Kastamonu'da te'lif edilmiştir.
(Şualar sh: 99)
Ayet-ül Kübra ile beni musibetten emin kıl.
(Şualar sh: 100)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Cinleri ve insanları ancak Beni tanısınlar ve Bana îman ve ibâdet etsinler diye yarattım. (Zâriyat Sûresi, 51:56)
(Şualar sh: 104)
Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür.
Azamet gömleğim, Kibriyâ ise kaftanımdır. (Müslim, Birr: 136; Ebû Dâvud, Libâs: 25; İbn-i Mâce, Zühd: 16; Müsned: 2:248, 376, 414, 427, 442, 4:416; İbn-i Hibban, Sahih, 1:272, 7:473; Alâuddin el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl: 3:534)
Ey mülkünden başka memleket bulunmayan Zât..
Ey kullarının senâlarıyla Onu övmekte âciz kaldıkları Zât,
Ey mahlûkatı Onun yüceliğini vasfedemeyen Zât..
Ey künhüne vehimler bile yetişemeyen Zât, (yalnız bu cümle Cevşen'in 54. ukdesinde yer almaktadır.)
Ey kemâli gözle idrak edilemeyen Zât..
Ey sıfât-ı kudsiyesine fehimler ulaşamayan Zât,
Ey kibriyâsına fikirler erişemeyen Zât..
Ey evsâf-ı cemâliyesini insanların güzel gösteremediği Zât.
Ey hüküm ve kazâsı kullar tarafından geri çevrilemeyen Zât..
Ey herbir şeyde âyetleri zâhir olan Zât,
Sen aczden ve şerikten münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman, el-aman! Bizi azap ateşinden ve Cehennemden kurtar.
(Osmanlıca Şualar sh: 219)
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş olan Zat, Sen her türlü ku-surdan münezzehsin.
Allahtan başka ilah yoktur
O.. O.. O..
(Osmanlıca Şualar sh: 220)
.. nın azametinin şehadetiyle
.. nın azametinin müşahedesiyle
(Osmanlıca Şualar sh: 221)
Yedi gök ve yer ve onların içindekiler Onu (Allah'ı) tesbih eder. (İsrâ Sûresi, 17:44)
Göklerin ve yerin yaratılmasında,.... (Bakara Sûresi, 2:164)
(Şualar sh: 105)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Yedi gökle yer ve onların içindekileri Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Şüphesiz ki O Halîmdir, cezâ vermekte acele etmez; Gafûrdur, günahları çokça bağışlar. (İsrâ Sûresi, 17:44)
(Şualar sh: 106)
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü'l-Vücud ki, vüs'at ve mükemmeliyeti bilmüşahede görünen teshir ve tedbir ve tedvir (döndürme) ve tanzim ve tanzif ve tavzif hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, semâvât bütün içindekilerle beraber Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
(Şualar sh: 108)
Ve rüzgârları sevk etmesinde ve gökle yer arasında Allah'ın emrine boyun eğmiş bulutlarda... (Bakara Sûresi, 2:164)
(Şualar sh: 109)
İnsanlar ümitsizliğe düştüklerinde yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayan da Odur. (Şûrâ Sûresi, 42:28)
Gök gürültüsü Onu hamd ederek, tesbih eder. (Ra'd Sûresi, 13:13)
Şimşeğin parıltısı ise neredeyse gözleri alıverir. (Nûr Sûresi, 24:43)
(Şualar sh: 110)
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü'l-Vücud ki, vüs'at ve mükemmeliyeti bilmüşahede görünen teshir ve tasrif ve tenzil ve tedbir hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, cevv-i semâ bütün içindekilerle beraber Onun vücub-u vücuduna delâlet eder.
(Şualar sh: 111)
Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir. (Rum Sûresi, 30:50)
Ondan (C.C) başka ilah yoktur.
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü'l-Vücud ki, umumiyet ve şümul ve mükemmeliyeti bilmüşahede görünen, bütün zevilhayatın iaşesi için tohumların teshir ve tedbir ve terbiye ve feth ve tevzi ve muhafaza ve idaresi ve Rahmâniyet ve Rahîmiyet hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, arz bütün içindekiler ve üzerindekilerle Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
(Şualar sh: 112)
Daha yok mu?
(Şualar sh: 113)
Ondan (C.C) başka ilah yoktur.
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü'l-Vücud ki, genişlik ve intizamı gözle görünen teshir ve muhafaza ve iddihar ve idare hakikatlerindeki ihatanın büyüklüğünün şehadetiyle, denizler ve nehirler bütün içindekilerle beraber Onun birlik içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
Dağları direk (yapmadık mı?) (Nebe Sûresi, 78:7)
Yeryüzünde sâbit dağlar diktik." (Hicr Sûresi, 15:19)
Dağları sapa sağlam dikti. (Nâziât Sûresi, 79:32)
(Şualar sh: 114)
Ondan (C.C) başka ilah yoktur.
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü'l-Vücud ki, Rabbânî ihtiyat maddelerinin bilmüşahede vâsi ve âmm ve muntazam ve mükemmel iddihar ve idare ve muhafaza ve tedbiri ve tohumların neşri hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, bütün dağlar ve sahrâlar bütün içindekiler ve üzerindekilerle beraber Onun vücub-u vücuduna delâlet eder.
Ondan (C.C) başka ilah yoktur.
(Şualar sh: 115)
İman nimeti için Allah'a hamdolsun
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü'l-Vücud ki, mizanlı ve fesahatli yapraklarının ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin ve intizamlı ve belâğatli meyvelerinin kelimeleriyle konuşan ve tesbih eden bütün ağaç ve nebat nevilerinin icmâı, birbirinin misli ve benzeri olan mahdut çekirdek ve habbeciklerden süslü ve birbirinden farklı ve mütenevvi, gayr-ı mahdut suretlerinin hepsinin birden fethi hakikatinin kat'î delâletiyle beraber, kasdî ve rahmetli in'âm ve ikram ve ihsan hakikatinin ve iradeli ve hikmetli temyiz ve tezyin ve tasvir hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, icmâ ile Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
(Şualar sh: 116)
Ondan (C.C) başka ilah yoktur.
(Şualar sh: 117)
Ondan (C.C) başka ilah yoktur.
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü'l-Vücud ki, mevzun ve muntazam ve fasih hasselerinin ve kuvvelerinin ve hissiyat ve latîfelerinin kelimeleriyle ve mükemmel ve beliğ cihazat ve cevarih ve âlât ve âzâlarının kelimeleriyle hamd ve şehadet eden bütün hayvanat ve tuyur nevilerinin ittifakı, birbirinin misli ve benzeri, mahsur ve mahdut sayıda yumurta ve katrelerden muntazam, muhtelif, mütenevvi ve gayr-ı mahsur suretlerinin fethi hakikatinin kat'î delâletiyle beraber, iradeli icad ve sun' ve ibdâ' hakikatinin ve kasdî temyiz ve tezyin hakikatinin ve hikmetli takdir ve tasvir hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
(Şualar sh: 118)
Ondan (C.C) başka ilah yoktur.
(Şualar sh: 119)
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, bütün enbiyanın, tasdik edici ve tasdike mazhar mu'cizât-ı bâhirelerinin kuvvetiyle ittifakları, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, bütün asfiyanın, muhakkak ve müttefik ve parlak burhanlarının kuvvetiyle ittifakları, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
(Şualar sh: 120)
Ondan (C.C) başka ilah yoktur.
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü'l-Vücud ki, bütün evliyanın, muhakkak ve musaddak ve zahir keşif ve kerametlerinin icmâı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
(Şualar sh: 121)
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, insanların nazarına temessül eden ve beşerin havâs kısmıyla konuşan melâikenin ittifakı, birbirine tetabuk ve tevafuk eden ihbaratıyla, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
(Şualar sh: 123)
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü'l-Vücud ki, istidat ve mezheplerinin farklılığıyla beraber bütün münevver ve müstakim akıl sahiplerinin birbirine tetabuk eden kanaat ve yakînleri, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, birbirine mütebayin meslek ve meşreplerine rağmen bütün selim ve nuranî kalb sahiplerinin birbirine tetabuk eden keşifleri ve birbirine tevafuk eden müşahedeleri de, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
(Şualar sh: 124)
Beşerin akıllarına ve fehimlerine göre konuşmak, bir tenezzül-ü İlâhîdir.
(Şualar sh: 125)
(De ki:) Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi." (Kehf Sûresi, 18:109)
(Şualar sh: 126)
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü'l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, tenezzülât-ı İlâhiyeyi ve mükâlemât-ı Sübhâniyeyi ve taarrüfât-ı Rabbâniyeyi ve kullarının münâcâtına mukabelât-ı Rahmâniyeyi ve mahlûkatına vücudunu ihsas eden iş'ârât-ı Samedâniyeyi mutazammın bütün hak vahiylerin icmâı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, teveddüd-ü İlâhiyeyi ve mahlûkatının duâlarına icâbât-ı Rahmâniyeyi ve kullarının istiğaselerine imdadat-ı Rabbâniyeyi ve masnuatına vücudunu bildiren ihsasat-ı Sübhâniyeyi mutazammın sadık ilhamların ittifakı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
(Şualar sh: 127)
Ay yarıldı. (Kamer Sûresi, 54:1)
Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı. (Enfâl Sûresi, 8:17)
(Şualar sh: 133)
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü'l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, Kur'ân'ının azamet-i saltanatı ve dininin haşmet-i vüs'ati ve kemâlâtının kesreti ve hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi ahlâkının
ulviyetiyle, fahr-i âlem ve şeref-i nev-i benî Âdem olan Zât (a.s.m.), Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, O Zât (a.s.m.), zâhir ve bâhir ve musaddık ve musaddak yüzlerce mu'cizâtının kuvvetiyle ve dininin sâti' ve kàti' binlerce hakaik-i diniyesinin kuvvetiyle ve Ehl-i Beytinin icmâıyla ve basar sahibi Ashabının ittifakıyla ve ümmetinden burhan ve nuranî basiret sahibi muhakkiklerin tevafukuyla, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna şehadet ve onu ispat eder.
(Şualar sh: 134)
Artık emrolunduğun şey ile onları (camın kırılıp dağılması gibi) parçala onlara açıkça anlat! (Hicr Sûresi, 15:94)
(Şualar sh: 135)
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ı tesbih eder. (Hadîd Sûresi, 57:1)
(Şualar sh: 139)
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü'l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, melek ve ins ve cin ecnâsının makbulü ve mergubu olan, her dakikada bütün âyetleri nev-i insandan yüz milyonların lisanında kemâl-i ihtiramla okunan, saltanat-ı kudsiyesi arzın ve âlemlerin aktarında ve zamanın ve asırların yüzlerinde devam eden, nuranî hâkimiyet-i mâneviyesi arzın yarısında ve beşerin beşte birinde on dört asırdır kemâl-i ihtişamla cârî olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan,
Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, Kur'ân, müşahede ve ayân ile, kudsî ve semâvî sûrelerinin icmâı ve nurânî ve İlâhî âyetlerinin ittifakı ve esrar ve envârının tevafuku ve hakaik ve semerât ve âsârının tetabukuyla Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna şehadet ve onu ispat eder.
(Şualar sh: 141)
Amel defterleri açılıp yayınlandığında... (Tekvîr Sûresi, 81:10)
(Şualar sh: 143)
Allah'tan başka ilâh yoktur. Nazîri mümteni ve Ondan başka herşey mümkin ve Vâhid-i Ehad olan o Vâcibü'l-Vücud ki, mücessem bir kitab-ı kebîr, muazzam bir kur'ân-ı cismânî, munazzam ve müzeyyen bir kasr ve muntazam ve muhteşem bir memleket olan bu kâinat, sûrelerinin ve âyetlerinin ve kelimelerinin ve harflerinin ve bablarının ve fasıllarının ve sayfalarının ve satırlarının icmâıyla ve erkânının ve envâının ve eczasının ve cüz'iyatının ve sekene ve müştemilâtının ve varidat ve masarifinin ittifakıyla, bütün ulema-i ilm-i kelâmın icmâına müstenit hudus ve tagayyür ve imkân hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle ve suret ve müştemilâtının hikmet ve intizamla tebdili ve huruf ve kelimatının nizam ve mizanla tecdidi hakikatinin şehadetiyle ve mevcudatında müşahede
ve ayân ile görünen teâvün ve tecavüb ve tesanüd ve tedahül ve muvazene ve muhafaza hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
(Şualar sh: 144)
Yalnız Sana. (Fâtiha Sûresi, 1:5)
(Şualar sh: 147)
Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi. (Kehf Sûresi, 18:109)
Bütün kâinatı adâletle tedbir ve idare etmekte olan Allah, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh bulunmadığını ap açık delillerle bildirdi. Buna melekler ve ilim sahipleri de şâhitlik ettiler. Ondan başka ilâh yoktur; Onun kudreti herşeye galiptir ve Onun her işi hikmet iledir." (Âl-i İmrân Sûresi, 3:18)
(Şualar sh: 148)
Allah'tan başka ilâh yoktur. O öyle bir Vâcibü'l-Vücud ve Vâhid-i Ehaddir ki, bütün güzel isimler, bütün yüce sıfatlar ve en yüce vasıflar Ona aittir. İrade ve kudretle icad ve halk ve sun' ve ibdâ' fiillerini, ihtiyar ve hikmetle takdir ve tasvir ve tedbir ve tedvir fiillerini, kasd ve rahmetle ve kemâl-i intizam ve muvazene ile tasrif ve tanzim ve muhafaza ve idare ve iaşe fiillerini tazammun eden faaliyet-i müstevliyenin devamı içinde görünen tezahür-ü rububiyet ve onun içinde görünen tebarüz-ü ulûhiyet hakikatinin azametinin şehadetiyle; ve "Bütün kâinatı adaletle tedbir ve idare etmekte olan Allah, Ondan başka ilâh bulunmadığını ap açık delillerle bildirdi. Buna melekler ve ilim sahipleri de şahitlik ettiler. Ondan başka ilâh yoktur; Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır" (Âl-i İmrân Sûresi, 3:18.) meâlindeki âyet-i kerimenin hakikat-i esrarının azamet-i ihatasının şehadetiyle; bütün kudsî ve muhît sıfatlarının ve kâinatta tecellî eden bütün Esmâ-i Hüsnâsının icmâı ve kâinatta tasarruf eden bütün şuunat ve ef'âlinin ittifakı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
(Şualar sh: 149)
... hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle.
... hakikatinin azamet-i ihatasının müşahedesiyle.
(Şualar sh: 152)
Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. (Fetih Sûresi, 48:7)
Eğer göklerde ve yerde Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harap olup giderdi. (Enbiyâ Sûresi, 21:22)
(Şualar sh: 153)
Allah'tan başka ilâh yoktur. O tektir ve Onun ortağı yoktur.
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Vâhid-i Ehad ki, tebarüz-ü ulûhiyet-i mutlaka hakikatinin azametinin müşahedesi, kezâ vahdeti iktiza eden tezahür-ü rububiyet-i mutlaka hakikatinin azamet-i ihatasının müşahedesi, kezâ vahdetten neş'et eden kemâlât hakikatinin azamet-i ihatasının müşahedesi, kezâ şirke mâni olan ve şirki nefyeden hâkimiyet-i mutlaka hakikatinin azamet-i ihatasının müşahedesi, Onun vahdâniyetine ve vücub-u vücuduna delâlet eder.
Ondan (C.C) başka ilah yoktur.
(Şualar sh: 154)
Gökleri ve yeri altı günde yaratan Odur. (Hadîd Sûresi, 57,4)
Allah geceyi gündüze, gündüzü geceye katar. (Lokman Sûresi, 31:29)
(Şualar sh: 155)
Muhakkak ki Allah, Kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bundan başka günahları (dilediği kimse için) bağışlar. (Nisâ Sûresi, 4:48)
Rabbin balarısına ilhâm etti: 'Dağlardan, kendine evler edin. (Nahl Sûresi, 16:68)
(Şualar sh: 156)
Ehlî hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir sütle sizi besleriz. (Nahl Sûresi, 16:66)
Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümden de hem sarhoş edici bir içki, hem de güzel bir rızık edinirsiniz. Akıllarını kullanan bir topluluk için şüphesiz bunda bir delil vardır. (Nahl Sûresi, 16:67)
(Şualar sh: 158)
O herşeye kàdirdir. (Hûd Sûresi, 11:4; Rum Sûresi, 30:50; Şûrâ Sûresi, 42:9; Mülk Sûresi, 67:1)
Allah en büyüktür.
(Şualar sh: 161)
"Bütün ins ve cin, birtek sayha ve emirle yanımızda meydan-ı haşre hazır olurlar."
"Kıyamet ve haşrin işi ve yapılması, gözünü kapayıp hemen açmak kadardır, belki daha yakındır"
"Ey insanlar! Sizin icad ve ihyanız ve haşir ve neşriniz, birtek nefsin ihyası gibi kolaydır, kudretime ağır gelmez"
(Şualar sh: 165)
Bir baştan diğer başa herşey, her zaman Lâilâhe İllallah zikrini ilân ediyor ve Yâ Hak, Yâ Hay diye haykırıyorlar.
Evet, "Herbir şeyde, Onun bir olduğuna delâlet eden bir âyet vardır. (İbnü'l-Mu'tez'ın bir şiirinden alınmıştır. İbn-i Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ani'l-Azîm,1:24)
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Vâhid-i Ehad ki, kemâlli ve ihatalı kibriya ve azamet hakikatinin müşahedesi, kezâ ef'âlinin ıtlak ve nihayetsizlikle zuhurları ve Onun irade ve hikmetinden başka hiçbir şeyin bu fiilleri takyid edememesi hakikatinin müşahedesi, kezâ mevcudatın sür'at-i mutlaka içinde kesret-i mutlaka ile icadı ve mahlûkatın itkan-ı mutlak içinde suhulet-i mutlaka ile halk edilmesi ve masnuatın nihayet-i hüsn-ü san'at ve ülüvv-ü kıymet içinde mebzuliyet-i mutlaka ile ibdâı hakikatlerinin müşahedesi, kezâ mevcudatın bir küll ve küllî halinde ve beraberlik ve câmiiyet ve tedahül ve münasebet içinde vücut bulması hakikatinin müşahedesi, kezâ şirki nefyeden intizamat-ı âmme hakikatinin müşahedesi, kezâ Sâni-i Kâinatın bir olduğuna bedahetle delâlet eden ve kâinatın tedbirine medar olan şeylerdeki vahdetin müşahedesi, kezâ kâinatta tasarruf eden ve herşeyi muhît olan ef'âl ve esmânın birliği, kezâ yeryüzünde münteşir olan istilâ edici unsurların ve nevilerin birliği, Onun vücub-u vücud içindeki vahdetine delâlet eder.
(Şualar sh: 166)
Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibadetten daha hayırlıdır. (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ: 1:310; Gazâlî, İhyâu Ulûmü'd-Dîn: 4:409 (Kitâbu't-Tefekkür); el-Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid: 1:78)
(Şualar sh: 167)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Fettah olan Allah'ın adıyla
Annelerinizin karnında sizi üç karanlık içinde, bir yaratılıştan diğerine çevirerek yaratıyor. İşte Rabbiniz olan Allah Odur; bütün mülk Ona âittir. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O halde yüzünüz nasıl haktan çevrilir? (Zümer Sûresi, 39:6)
Ne yerde ve ne de gökte hiçbir şey Allah'tan gizli kalmaz. Annelerinizin rahimlerinde size dilediği gibi bir suret veren Odur. Ondan başka ilâh yoktur. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:5, 6)
(Şualar sh: 172)
Şüphesiz ki rızık veren, ancak mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan Allah'tır. (Zâriyat Sûresi, 51:58)
Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a âit olmasın. Allah onların rahimlerdeki yerini de bilir, yaşayıp öleceği yeri de. Bunların hepsi ap açık bir kitapta yazılmıştır. (Hûd Sûresi, 11:6)
Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı Allah verir. O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir. (Ankebût Sûresi, 29:60)
(Şualar sh: 173)
Nice alimler var ki geçim sıkıntısı içindedirler. Nice cahiller de vardır ki varlık içinde yüzüyorlar.
(Şualar sh: 175)
Rabbimin bu fazlından dolayı Allah'a hamdolsun.
(Şualar sh: 176)
Bizi bu saâdete eriştiren Allah'a hamd olsun. Yoksa Allah hidâyet etmeseydi biz kendiliğimizden buna erişemezdik. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirdiler. (A'râf Sûresi, 7:43)
Allah'tan başka ilâh yoktur. O Vâhid-i Ehad ki, fenn-i nebatat ve hayvanatın şehadetiyle, dört yüz bin nevi zîhayatın suretlerinin mükemmel ve kusursuz şekilde açılmasında görünen fettahiyet hakikatinin azamet-i ihatasının müşahedesi, kezâ bilmüşahede ve açıkça görünen vüs'atli ve intizamlı Rahmâniyet hakikatinin azamet-i ihatasının müşahedesi, kezâ bütün zîhayatlara şâmil, hatasız ve noksansız, muntazam idare-i muhîta hakikatinin azametinin müşahedesi, kezâ rızık isteyen herkesin birden her hâcet vaktinde sehivsiz ve nisyansız, şümullü bir şekilde rızıklandırılmasında görünen rahîmiyet ve iaşe-i şâmile hakikatinin azamet-i ihatasının müşahedesi, Onun vücub-u vücud içindeki vahdetine delâlet eder. Onun şânı herşeyden yücedir. Bütün onları rızıklandıran, o Rahmân-ı Rahîm, o Hannân-ı Mennândır. Onun in'âmı herşeyi muhît, ihsanı herşeye şâmildir. Ve Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)
Yâ Rabbi! Bismillâhirrahmânirrahîm hakkı için, yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm! Efendimiz Muhammed'e ve onun bütün âline ve ashabına, bütün Risale-i Nur hurufatının adedince, bu adedin dünya ve âhiretteki bütün ömrümüzün dakikalarının âşireleriyle darbı adedince, bütün bu adetlerin de benim ömrüm müddetince zerrât-ı vücudumun sayısıyla darbı adedince salât ve selâm et. Beni, Risale-i Nur'un neşrinde bana yardım edenleri, bu risalenin kâtibini, atalarımızı, üstadlarımızı, şeyhlerimizi, kız ve erkek kardeşlerimizi, Risale-i Nur'un sadık talebelerini ve bilhassa bu risaleyi yazan ve istinsah edenleri, bu salâvatlardan herbiri için bir sadaka ile mağfiret et, rahmetinle ey Erhamürrâhimîn! Âmin.
Onların duâları, "Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun" sözleriyle sona erer. (Yûnus Sûresi, 10:10)
(Şualar sh: 180)
Dokuzuncu Şua
Bu Dokuzuncu Şua, 1937-43 yılları arasında Kastamonu'da te'lif edilmiştir.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Akşama erdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah'ı tesbih edin. Göklerde ve yerde olanların hamd ve senâsı Ona mahsustur. Gündüzün sonuna doğru ve öğle vaktine erişince de Allah'ı tesbih edip namaz kılın.
Ölüden diriyi, diriden ölüyü O çıkarır. Ölümünden sonra yeryüzünü O diriltir. Siz de kabirlerinizden böyle çıkarılacaksınız.
Yine Onun âyetlerindendir ki, sizi topraktan yaratmıştır; sonra siz birer insan olarak yeryüzüne yayılırsınız.
Yine Onun âyetlerindendir ki, size hemcinslerinizden kendilerine ısınacağınız eşler yaratmış, aranıza muhabbet ve merhamet
vermiştir. Düşünen bir topluluk için elbette bunda Allah'ın varlık ve birliğine, kudret ve rahmetine deliller vardır.
Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin, seslerinizin ve sîmâlarınızın farklılığı da yine Onun âyetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır.
Gece ve gündüzde uyumanız ve Onun lûtfundan rızık aramanız da yine Onun âyetlerindendir. Kulak veren bir topluluk için bunda elbette deliller vardır.
Yine Onun âyetlerindendir ki, size korku ve ümit vermek için şimşeği gösterir; gökten bir su indirir ve ölümünden sonra yeryüzünü onunla diriltir. Akıl sahibi bir topluluk için elbette bunda deliller vardır.
Yine Onun âyetlerindendir ki, gök ve yer Onun emriyle ayakta durur. Sonra O sizi bir emirle çağırdığında derhal kabirlerinizden çıkarsınız.
Göklerde ve yerde kim varsa Onundur; hepsi de Ona boyun eğer.
Halkı önce yaratan, sonra tekrar diriltecek olan Odur; bu ise Onun için daha kolaydır. Göklerde ve yerde tecellî eden en yüce sıfatlar Onundur. Onun kudreti herşeye galiptir; O herşeyi hikmetle yapar. (Rum Sûresi, 30:17-27)
(Şualar sh: 181)
Öyle ise: Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir. O herşeye hakkıyla kadirdir. (Rum Sûresi, 30:50)
(Şualar sh: 184)
Ve Resullerine..(iman ettim)
Ve Kitaplarına..(iman ettim)
Güneş dürülüp toplandığında... (Tekvîr Sûresi, 81:1)
Ey insanlar, Rabbinizin azabından çekinin. Kıyâmet gününün zelzelesi, muhakkak ki pek büyük birşeydir. (Hac Sûresi, 22:1)
Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır. (Zilzal Sûresi, 99:1)
Gök yarıldığı zaman. (İnfitar Sûresi, 82:1)
Gök yarıldığında. (İnşikak Sûresi, 84:1)
Onlar birbirlerine neyi sorup duruyorlar? (Nebe Sûresi, 78:1)
Dehşeti herşeyi kaplayan kıyâmetin haberi sana geldi mi? (Gâşiye Sûresi, 88:1)
(Şualar sh: 185)
Ahiret gününe inanmak.
(Şualar sh: 188)
Göklerin ve yerin Rabbi. (Ra'd Sûresi, 13:16)
(Şualar sh: 190)
Meleklere ve kadere, hayır ve şerrin Allah Tealâ'dan geldiğine inanmak.
(Şualar sh: 193)
Onuncu Şua
Onbeşinci Lem'a'dan sonraki Risale-i Nur Külliyatının fihristesidir. Fihrist Risalesinde İkinci Kısımdır.
Onbirinci Şua - Meyve Risalesi
Meyve Risalesi 1943-44'te Denizli Hapishanesinde 10. ve11. Meseleleri de Emirdağı'nda telif edilmiştir.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Yusuf (a.s.) daha yıllarca zindanda kaldı. (Yûsuf Sûresi, 12:42)
(Şualar sh: 208)
Gökleri ve yeri yarattı. (En'âm Sûresi, 6:1)
Göklerin ve yerin Rabbi. (Ra'd Sûresi, 13:16)
Allahdan başka ilâh yoktur.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Şualar sh: 209)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Kıyâmetin gerçekleşmesi ise göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır. (Nahl Sûresi, 16:77)
Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. (Lokman Sûresi, 31:28)
Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir." (Rum Sûresi, 30:50)
(Şualar sh: 214)
Yine Onun âyetlerindendir ki, gök ve yer Onun emriyle ayakta durur. Sonra O sizi bir emirle çağırdığında derhal kabirlerinizden çıkarsınız. (Rum Sûresi, 30:25)
(Şualar sh: 215)
Amel defterleri açıldığında. (Tekvîr Sûresi, 81:10)
O Evveldir; O Âhirdir; O Zâhirdir; O Bâtındır (Hadîd Sûresi, 57:3)
(Şualar sh: 216)
O Evveldir.
O Âhirdir.
O Zâhirdir.
O Bâtındır
O Âhirdir
(Şualar sh: 217)
O Zâhirdir.
Amel defterleri açıldığında. (Tekvîr Sûresi, 81:10)
O Bâtındır
O Evveldir; O Âhirdir; O Zâhirdir; O Bâtındır (Hadîd Sûresi, 57:3)
(Şualar sh: 228)
Orada canların çekeceği, gözlerin zevk alacağı herşey vardır. (Zuhruf Sûresi, 43:71)
(Şualar sh: 230)
Muhakkak ki Allah, Kendisine ortak koşulmasını affetmez. (Nisâ Sûresi, 4:48)
(Şualar sh: 231)
Onlar orada ebedî olarak kalıcıdırlar. (Nisâ Sûresi, 4:169)
(Şualar sh: 232)
Göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler. 'Bu kâinatı boş yere yaratmadın, ey Rabbimiz,' derler. 'Seni bütün noksanlardan tenzih ederiz. Sen de bizi Cehennem ateşinin azâbından koru. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:191)
Ey Rabbimiz Cehennem azâbını bizden uzaklaştır. Onun azâbı dâimî bir helâktır. Gerçekten de orası ne kötü bir durak, ne kötü bir konaktır! (Furkan Sûresi, 25:64-65)
Bizi ateşten koru.. Bizi ateşten kurtar.. Bizi ateşten halas eyle..
(Şualar sh: 233)
O dünyada da, âhirette de ziyana uğramıştır. (Hac Sûresi, 22:11)
Allah en büyüktür. (4 defa)
Yerin Rabbi ve Alemlerin Rabbi.
(Şualar sh: 234)
Allah her türlü kusurdan münezzehtir.
Hamd Allaha mahsustur.
Allahtan başka ilah yoktur.
Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, sadece tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. (Lokman Sûresi, 31:28)
Yeryüzünün Rabbi ve Alemlerin Rabbi.
(Şualar sh: 235)
Allah en büyüktür.
Hamd Allaha mahsustur.
Allah her türlü kusurdan münezzehtir.
(Şualar sh: 236)
Allahın adıyla..
Allahtan başka ilah yoktur.
Allah her türlü kusurdan münezzehtir.
Hamd Allaha mahsustur.
Allah en büyüktür.
Verdiği nimetler üzerine Allah'a hamd olsun.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Şualar sh: 237)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Peygamber, kendisine Rabbinden indirilen Kur'ân'ı tasdik edip ona îmân etti. Mü'minler de onunla beraber îmân ettiler. Onların hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine îmân etti. Onlar, 'Biz Allah'ın peygamberlerinden hiçbirini ayırmayız; birine inandığımız gibi hepsine de inanırız' diyerek îmân getirdiler. (Bakara Sûresi, 2:285)
(Şualar sh: 239)
Kitaplarına ve peygamberlerine îmân etti.
(Şualar sh: 240)
Allah her türlü kusurdan münezzehtir. Hamd Allaha mahsustur. Allah en büyüktür.
Ben şehadet ederim ki; Allahtan başka ilah yoktur.
Ve ben şehadet ederim ki; Muhammed O'nun resulüdür.
(Şualar sh: 242)
"Allah'a iman için ve vahdâniyeti için ve vücub-u vücudu için ve sıfâtı ve esmâsı için, ezelden ebede bütün esmâsının tecelliyâtı adedince Ona hamd olsun.
(Şualar sh: 244)
Zulmedenler.. Zulmedenler.. Zâlimler.
(Şualar sh: 246)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
"Surelerin başlarındaki huruf-u mukattaa İlahî bir şifredir. Hâs Abdine, onlarla bazı işaret-i gaybiye veriyor. O şifrenin miftahı, O Abd-i Hâstadır, hem O'nun veresesindedir."
Rabbin ise, şüphesiz ki, kudreti herşeye galip olan ve rahmeti herşeyi kuşatan Allah'tır. (Şuarâ Sûresi, 26:9)
Ey insanlar ve cinler, Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz? (Rahmân Sûresi, 55:13)
Yazıklar olsun o gün yalanlayanlara! (Mürselât Sûresi, 77:15)
Sen aczden ve şerikten münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdat etsin. El-aman, el-aman! Bizi azap ateşinden ve Cehennemden halâs et, kurtar ve bize necat ver.
(Şualar sh: 248)
Muhakkak ki Allah herşeye hakkıyla kàdirdir. (Bakara Sûresi, 2:20)
Şüphesiz ki Allah herşeyi hakkıyla bilir. (Ankebût Sûresi, 29:62)
Onun kudreti herşeye galiptir; O herşeyi hikmetle yapar. (Rum Sûresi, 30:27)
Onun kudreti herşeye galiptir, O çok bağışlayıcıdır. (Rum Sûresi, 30:5)
Âlemlerin Rabbi.
Rabbin, Rabbin.
Âlemlerin Rabbi.
Yeri ve göğü yaratan Odur. (Hadîd Sûresi, 57:4)
O geceyi gündüze, gündüzü de geceye geçirir. (Hadîd Sûresi, 57:6)
O Allah, (Zemin ve göklerin haşmet-i hilkatinde) kalbin dahi hâtırâtını bilir idare eder"
(Şualar sh: 249)
Her bilenin üzerinde daha iyi bilen biri vardır. (Yûsuf Sûresi, 12:76)
(Şualar sh: 250)
İmân eden ve güzel işler yapanlar için ise, altından ırmaklar akan Cennetler vardır. (Burûc Sûresi, 85:11)
Onlar orada ebedîdirler. (Nisâ Sûresi, 4:57)
Hiç şüphesiz kâfirler... (Nisâ Sûresi, 4:101)
Cehennem ateşindedir. (Tevbe Sûresi, 9:35, 109)
Ve zâlimler... (İnsan Sûresi, 76:31)
Onlar için acı bir azap vardır. (İbrahim Sûresi, 14:22)
Oraya atıldıklarında Cehennemin gürleyişini işitirler ki, kaynayıp duruyor. Neredeyse o Cehennem onlara olan öfkesinden parçalanacak! (Mülk Sûresi, 67:7-8)
(Şualar sh: 251)
Allah'dan başka ilâh yoktur... Allah'dan başka ilâh yoktur... Allah'dan başka ilâh yoktur...
(Şualar sh: 252)
Muhammed (a.s.m.) Allah'ın elçisidir, Peygamberidir.
Birşeye sebeb olan onu yapan gibidir.
Bazan insan, göz hastalığından dolayı güneş ışığını inkâr eder. Ağzındaki hastalıktan dolayı da suyun tadını beğenmez.
(Şualar sh: 254)
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Şualar sh: 260)
Senin Rabbin kimdir?
Kim?
Senin Rabbin.
Yani, "Kadere iman eden gamlardan kurtulur."
(Şualar sh: 262)
Sana her ne iyilik erişirse Allah'tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir. (Nisâ Sûresi, 4:79)
Hamd Allaha mahsustur.
Allah her türlü kusurdan münezzehtir.
Allah göklerin ve yerin nûrudur. (Nûr Sûresi, 24:35)
(Şualar sh: 264)
Allah dilemiş ve ne güzel yapmış.. Allah ne mübarek yaratmış.. Allah her türlü kusurdan münezzehtir.
Hamd Allaha mahsustur.. Şükür Allaha mahsustur.. Allah en büyüktür.
(Şualar sh: 265)
Hayır, (onların evlât dedikleri) Allah'ın ikramda bulunduğu kullardır. (Enbiyâ Sûresi, 21:26)
Verilen emri yerine getirirler. (Tahrîm Sûresi, 66:6)
(Şualar sh: 266)
De ki: Sığınırım sabahın Rabbine. (Felâk Sûresi, 113:1)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
De ki: Sığınırım sabahın Rabbine. Yarattığı şeylerin şerrinden. Karanlığı çöktüğünde gecenin şerrinden. Düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden. Haset ettiğinde hasetçinin şerrinden. (Felâk Sûresi, 113:1-5)
(Şualar sh: 267)
De ki: Sığınırım sabahın Rabbine. (Felâk Sûresi, 113:1)
Yarattığı şeylerin şerrinden. (Felâk Sûresi, 113:2)
Düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden. (Felâk Sûresi, 113:4)
Haset ettiğinde hasetçinin şerrinden. (Felâk Sûresi, 113:5)
(Şualar sh: 268)
Yarattığı şeylerin şerrinden. (Felâk Sûresi, 113:2)
Den, dan...
Şer
Haset ettiğinde hasetçinin şerrinden. (Felâk Sûresi, 113:5)
Düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden. (Felâk Sûresi, 113:4)
Düğümlere üfleyen büyücüler.
(Şualar sh: 269)
..Şerrinden
Şer
Den, dan..
Karanlığı çöktüğünde gecenin... (Felâk Sûresi, 113:3)
Gece..
Karanlık çöktüğü zaman..
(Şualar sh: 270)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Dinde zorlama yoktur; doğruluk sapıklıktan, îman küfürden iyice ayrılmıştır. (Bakara Sûresi, 2:256)
Kim birer mâbud gibi kıymet verilen tâğutları reddederse... (Bakara Sûresi, 2:256)
Ve kim Allah'a îman ederse, işte o (...) yapışmıştır. (Bakara Sûresi, 2:256)
Sapa sağlam bir kulpa... (Bakara Sûresi, 2:256)
O kopmaz ve kırılmaz. Allah ise herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir. (Bakara Sûresi, 2:256)
Allah imân edenlerin dostu ve yardımcısıdır. (Bakara Sûresi, 2:257)
Onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidâyet nûruna kavuşturur. (Bakara Sûresi, 2:257)
İnkâr edenlerin dostu ise tâğuttur. (Bakara Sûresi, 2:257)
Onları imân nûrundan mahrum bırakıp inkâr karanlıklarına sürüklerler. (Bakara Sûresi, 2:257)
İşte onlar Cehennem ateşinin ehlidir, orada ebediyen kalacaklardır. (Bakara Sûresi, 2:257)
(Şualar sh: 271)
Dinde zorlama yoktur; doğruluk sapıklıktan, îman küfürden iyice ayrılmıştır. (Bakara Sûresi, 2:256)
Ebediyen kalıcıdırlar. (Bakara Sûresi, 2:257)
(Şualar sh: 272)
Ve kim Allah'a îman ederse, işte o (...) yapışmıştır. (Bakara Sûresi, 2:256)
Sapa sağlam bir kulpa... (Bakara Sûresi, 2:256)
Allah imân edenlerin dostu ve yardımcısıdır. (Bakara Sûresi, 2:257)
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin. (Bakara Sûresi, 2:32)
Muhakkak ki insan azgınlaşır (Alâk Sûresi, 96:6)
(Şualar sh: 273)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
Kâinatta hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
Allahın Selamı, Rahmeti ve Bereketi üzerinize olsun
(Şualar sh: 274)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
Kâinatta hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
(Şualar sh: 278)
Onikinci Şua
Denizli Hapishanesinde yazılmıştır. 1944 yılında Denizli Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan müdafaalardır.
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 279)
Kadere iman eden keder ve üzüntülerden kurtulur.
(Şualar sh: 280)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
Biz, Allah'ın kullarıyız ve yine Ona döneceğiz. (Bakara Sûresi, 2:156)
(Şualar sh: 281,82,83)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 284)
Namaza yaklaşmayın (Nisâ Sûresi, 4:43)
Sarhoş olduğunuz zaman (Nisâ Sûresi, 4:43)
(Şualar sh: 286)
Allah bize kâfidir. Ve O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 287)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 291)
Bize Allah yeter. O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173
Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur. (Tevbe Sûresi, 9:129)
(Şualar sh: 293)
Onüçüncü Şua
Denizli Hapishanesinde yazılmıştır. 1944 yılında Üstad Hazretlerinin hapiste bulunup başka koğuşlarda kalan talebelerine yazdığı mektuplardır.
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
Kadere iman eden keder ve üzüntülerden kurtulur.
Rabbinin hükmüne sabret. Muhakkak ki Sen bizim gözetimimiz altındasın. Rabbini hamd ile tesbih et. (Tûr Sûresi, 52:48)
(Şualar sh: 294)
Allah neyi seçti ise, hayırlı olan odur.
Küfür ve dalâlet dışında her türlü halimiz için Allah'a hamd olsun.
Olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız; halbuki o sizin için bir hayırdır. (Bakara Sûresi, 2:216)
(Şualar sh: 296)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 297)
Bizi kurtar. Bize merhamet et. Bizi muhafaza et.
Âyetü'l-Kübrâ hakkı için o fecet ve musibetten bana eman ver, beni emin kıl!
(Şualar sh: 298)
"İşte, Risale-i Nur'un sözleri, hurufları ki, onlara işaretler eyledik. Sen onların hassalarını topla ve mânâlarını tahkik eyle. Bütün hayır ve saadet onlarla tamam olur" der. "Hurufların mânâlarını tahkik et" karinesiyle mânâyı ifade etmeyen hecaî harfler murad olmayıp, belki kelimeler mânâsındaki "Sözler" namıyla risaleler muraddır.
Gaybı hakkıyla ancak Allah bilir.
Ey Rabbimiz! Unutur veya hatâya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme. (Bakara Sûresi, 2:286)
Gecenin bir kısmında Onu tesbih et. (Tûr Sûresi, 52:49)
Ve yıldızlar kaybolurken de (Onu tesbih et). (Tûr Sûresi, 52:49)
(Şualar sh: 302)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 304)
Muhakkak ki Allah, inananları savunacaktır. (Hac Sûresi, 22:38)
Onların nurları, önlerinde ve sağlarında koşuyor (Hadîd Sûresi, 57:12)
Allah onları görüp gözetmektedir. (Şûrâ Sûresi, 42:6)
Onlara müjdeler olsun! (Ra'd Sûresi, 13:29
İmân edenler.
(Şualar sh: 305)
Allah onları görüp gözetmektedir. (Şûrâ Sûresi, 42:6)
Onlara müjdeler olsun! (Ra'd Sûresi, 13:29
Ey Rabbimiz, nûrumuzu tamamla ve bizi bağışla. (Tahrîm Sûresi, 66:8)
Bizi bağışla.
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 308)
İşte kâfirler o zaman hüsrâna uğramışlardır. (Mü'min Sûresi, 40:85)
Yemin olsun asra. İnsan muhakkak hüsrandadır. (Asr Sûresi, 103:1-2)
(Şualar sh: 309)
Yemin olsun asra.
(Şualar sh: 312)
İşlerin en hayırlısı zorlu olanıdır. (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ: 1:55)
Mü'minler ancak kardeştirler. (Hucurât Sûresi, 49:10)
(Şualar sh: 314)
İşlerin en hayırlısı zorlu olanıdır. (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ: 1:55)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
(Şualar sh: 320)
Duacı, dua eden, çağıran (belli bir şahıs), duacınız.
(Şualar sh: 321)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 322)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
Kâinatta hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
(Şualar sh: 323)
Göz değmesi, deveyi kazana, adamı kabre sokar. (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ: 2:76; el-Mağribî, Câmiu'ş-Şeml: 2:49; el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr: Hadîs no: 5748)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
Kâinatta hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
(Şualar sh: 324)
Olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız; halbuki o sizin için bir hayırdır. (Bakara Sûresi, 2:216)
Hayır, Allah'ın seçtiği şeydir.
(Şualar sh: 328)
Bizi bağışla.
Muvaffak et.
Sâdık Risale-i Nur talebeleri.
Sâdıklar.
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
Her türlü musîbet karşısında söylediğimiz söz şudur: "Biz Allah'ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz. (Bakara Sûresi, 2:156)
(Şualar sh: 329)
"Senin rabbin kimdir?"
Kim?
Senin Rabbin..
(Şualar sh: 330)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 333)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 335)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 336)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 337)
Her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Ey cinler ve insanlar topluluğu! Size, sizin içinizden seçilmiş peygamberler gelmedi mi? (En'âm Sûresi, 6:130)
(Şualar sh: 338)
Her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
Her türlü musîbet karşısında söylediğimiz söz şudur: Biz Allah'ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz. (Bakara Sûresi, 2:156)
Her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
Allah neyi seçti ise, hayırlı olan odur.
(Şualar sh: 339)
Sabır, ferahlık ve genişliğin anahtarıdır. (Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 6:298, Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:21)
Her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
Ölü iken îmân ile diriltip nûra kavuşturduğumuz ve halk içinde o nûr ile doğru yolda yürüyen kimse... (En'âm Sûresi, 6:122)
Ölü iken
(Şualar sh: 340)
Allah'a tâbi olan topluluk, gerçek galiplerin tâ kendisidir. (Mâide Sûresi, 5:56)
(Şualar sh: 341)
Her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 344)
Her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 345)
Herkes delidir. Fakat boş şeylerle meşgul olma nisbetinde delilik derecesi farklılık arz eder.
(Şualar sh: 347)
Ondördüncü Şua
Afyon Ağır Ceza Mahkemesi Müdafaaları ve Bediüzzaman Hazretlerinin hapishanede talebelerine yadığı mektuplar. (1948-1949)
(Şualar sh: 348)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur. (Tevbe Sûresi, 9:129)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla..
Onunla yardım isteriz..
(Şualar sh: 353)
Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. (Fâtır Sûresi, 35:18)
(Şualar sh: 364)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
(Şualar sh: 368)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 370)
Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur. (Tevbe Sûresi, 9:129)
(Şualar sh: 371)
Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah'a sığınırım.
(Şualar sh: 375)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
(Şualar sh: 378)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
(Şualar sh: 380)
Mü'minler ancak kardeştirler. (Hucurât Sûresi, 49:10)
(Şualar sh: 388)
Her türlü musîbet karşısında söylediğimiz söz şudur: Biz Allah'ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz. (Bakara Sûresi, 2:156)
(Şualar sh: 389)
(O zaman) annesinin hakkı altıda birdir. (Nisâ Sûresi, 4:11)
(Eğer vârisler hem erkek, hem de kız kardeşler ise,) erkeğe iki kız hissesi vardır. (Nisâ Sûresi, 4:176)
(Şualar sh: 392)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 396)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır. (Enfâl Sûresi, 8:40; Hac Sûresi, 22:78)
Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. (Fâtiha Sûresi, 1:2)
(Şualar sh: 398)
Ey Peygamber, eğer insanlar senden yüz çevirirse, sen, de ki: 'Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur. (Tevbe Sûresi, 9:129)
(Şualar sh: 399)
Allah alışverişi helâl, fâizi ise haram kıldı. (Bakara Sûresi, 2:275)
(Şualar sh: 400)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 401)
Yani, "Uzun zaman hilâfet-i Abbâsiye devam edecek, sonra o saltanat Deccal eline geçecek" (Kenzü'l-Ummal, 14:271)
(Şualar sh: 414)
Onun âilesine ve ashabına selâm olsun.
Ey elbisesine bürünen! (Müzzemmil Sûresi, 1)
(Şualar sh: 418)
Allah en büyüktür.
(Şualar sh: 419)
Alimler peygamberlerin mirasçılarıdırlar. (Buhari, İlim: 10; Ebû Dâvud, İlim: 1; İbn-i Mâce, Mukaddime: 17; Dârimî, Mukaddime: 32; Müsned: 5:196)
Resûlüllah'ın ahlâkıyla ahlâklanınız.
(Şualar sh: 420)
İsa'dan (a.s.) başka mehdi yoktur. (el-Berzenci, el-İşâa' fi Eşrâti's-Sâa': s.112)
(Şualar sh: 421)
Benden sonra hilâfet otuz sene devam edecektir. (Müsned, 5:220, 221, 273; Ebû Davud, Sünnet: 8; Tirmizi, Fiten: 48)
(Şualar sh: 424)
"Cehennem ehl-i küfre öyle hiddet eder ki, parçalanmak derecesine gelir"
Onun ehl-i beytine de (salât ve selâm olsun.)
(Şualar sh: 430)
Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah'a sığınırım.
(Şualar sh: 431)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
Benden sonra hilâfet otuz sene sürecek, ondan sonra da ısırıcı saltanat şeklini alacak; sonra ceberût ve fesâd-ı ümmet meydan alacak. (Müsned, 5:220, 221, 4:273; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:340)
(Şualar sh: 433)
Allah'a hamd olsun ki, bu Rabbimin bir ihsânıdır.
(Şualar sh: 441)
Biz sana ap açık bir fetih yolu açtık. (Fetih Sûresi, 48:1)
Ve Allah sana pek şerefli bir zaferle yardım etsin. (Fetih Sûresi, 48:3)
(Şualar sh: 446)
Her türlü noksandan uzak olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 451)
Biz her türlü musîbet karşısında şöyle deriz: Biz Allah'ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz. (Bakara Sûresi, 2:156)
(Şualar sh: 454)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
(Şualar sh: 461)
Onaltıncı Mektub
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Onlar öyle kimselerdir ki, insanlar onlara 'Düşman size karşı büyük bir kuvvet topladı; onlardan korkun' dedikleri zaman onların imanı ziyadeleşti ve 'Allah bize yeter; O ne güzel vekildir' dediler. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
Ona yumuşak bir dille söz söyleyin. (Tâhâ Sûresi, 20:44)
(Şualar sh: 462)
Gerçek hile, hilesizliktedir.
(Şualar sh: 464)
"İslâm, cahiliyetten kalma kabilecilik ve menfî ırkçılık gütmeyi ortadan kaldırmıştır. (Keşf-ül Hafa, 1:127). Bu ibare, İslâmiyet öncesi câhiliye âdetlerine dönmekten men eden hadislerden iktibas edilmiştir. Bu mevzuda bir çok hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Bunlardan birisi şöyledir: "İslâm dini, kendinden önceki bâtıl olan fiil, hareket, âdet ve inanışları keser, kaldırır." Buharî, Ahkâm: 4, İmâra: 36, 37; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Tirmizî, Cihâd: 28, İlim: 16, Nesâî, Bey'a: 26; İbni Mâce, Cihad: 39; Müsned, 4:69, 70, 199, 204, 205, 5:381, 6:402, 403)
(Şualar sh: 465)
Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Muhakkak ki Allah kullarını hakkıyla görür. (Mü'min Sûresi, 40:44)
(Şualar sh: 467)
Rabbinin nimetini yâd et. (Duhâ Sûresi, 93:11)
Allah'a tevekkül ettik.
(Şualar sh: 469)
Allah'a tevekkül ettim (Hûd Sûresi, 11:56)
Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder. (Yûsuf Sûresi, 12:53)
(Şualar sh: 472)
Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez. (Bakara Sûresi, 2:286)
(Şualar sh: 473)
Onaltıncı Mektub'un Zeyli
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
(Şualar sh: 475)
Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur.
(Şualar sh: 476)
Zilletle ele geçen âb-ı hayat, tıpkı Cehennem gibidir. İzzetle Cehennem ise, medar-ı iftihar bir menzilim olur. Dîvânü Antera, (Takdim ve şerh: Mecîd Tarrâd), 135
(Şualar sh: 477)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır! (Enfâl Sûresi, 8:40; Hac Sûresi, 22:78)
Bâkî olan sadece Odur.
(Şualar sh: 479)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 481)
Olabilir ki siz bir şeyden hoşlanmazsınız; halbuki o sizin için bir hayırdır. (Bakara Sûresi, 2:216)
(Şualar sh: 482)
İşlerin en hayırlısı zorlu olanıdır. (el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ: 1:55)
(Şualar sh: 485)
Gizliden gizliye nurlanır.
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 486)
Muhakkak ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır. (İnşirah Sûresi, 94:6)
(Şualar sh: 488,9,91,92,93,94)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 495)
Kadere iman eden, kederden emin olur. (ed-Deylemî, el-Müsned 1:113; el-Müsâvî, Feyzu'l-Kadîr 3:187; Ali el-Müttakî, Kenzü'l-Ummâl 1:106)
(Şualar sh: 496)
Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah'a sığınırım.
(Şualar sh: 498,99)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 502,3)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
Allah neyi seçti ise, hayırlı olan odur.
(Şualar sh: 505)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi; sonsuza kadar sürekli üzerinize olsun. Allah size iki dünyada da selâmet versin.
(Şualar sh: 506)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
Yani: "Benim amcam, pederimin kardeşi Abbas'ın veledinde Hilafet-i İslâmiye devam edecek. Tâ Deccal'a, o hilafeti teslim edinceye kadar. Yani saltanat-ı hilafet Deccal'ın muhrib eline geçecek."
(Şualar sh: 507)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
Onların üzerine bir zillet ve yoksulluk damgası vuruldu. (Bakara Sûresi, 2:61)
(Şualar sh: 508)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi; sonsuza kadar sürekli üzerinize olsun.
Allah neyi seçti ise, hayırlı olan odur.
(Şualar sh: 509)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
"Kadere iman eden gam ve hüzünden emin olur"
"Herşeyin güzel cihetine bakınız"
Kısacık bir meali: "Sözleri dinleyip en güzeline tâbi' olup fenasına bakmayanlar, hidayet-i İlahiyeye mazhar akıl sahibi onlardır."
(Şualar sh: 513,4,5,6,7,8)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 519)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
Tebareke, Nûn ve Sail (Mearic)surelerinin hakkı için...
Sonra Nûn (Sûresi)
Nûn. Kaleme ve yazdıklarına yemin olsun. (Kalem Sûresi: 1)
Tozdurup savuranlara yemin olsun. (Zâriyat Sûresi: 1)
(Şualar sh: 520)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
Allah neyi seçti ise, hayırlı olan odur.
(Şualar sh: 521,22,23,26,27)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 529)
De ki, O Allah birdir. (İhlâs Sûresi, 112:1)
Ondan başka ilâh yoktur.
O (Allah)...
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 530,31,32,33,34,35,37,38,)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
Bâkî olan sadece Odur.
(Şualar sh: 539)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 556)
Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur. (Tevbe Sûresi, 9:129)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
(Şualar sh: 578)
Beşinci Şua
Aslı 1908 yılında yazılmıştır. 1918 ve 1928 de yeniden düzenlenmiştir. Beşinci Şua'nın verdiği haberlerin tümünün tahakkuk etmesi üzerine 1938 yılında en son halini alarak neşredilmiştir.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Onun alâmetleri gelmiştir. (Muhammed Sûresi, 47:18)
Halbuki o âyetlerin tefsirini Allah'tan ve ilimde derinlik ve istikamet sahibi olanlardan başkası bilemez. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:7)
Biz buna inandık. Muhkem âyetler de, müteşâbih âyetler de, hepsi Rabbimizin katından indirilmiştir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:7)
(Şualar sh: 581)
Gaybı ancak Allah bilir.
(Şualar sh: 583)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Gerçek bilgi ancak Allah katındadır. (Mülk Sûresi, 67:26)
(Şualar sh: 584)
Gaybı ancak Allah bilir.
Deccalin fitnesinden ve âhirzaman fitnesinden (Sana sığınıyoruz ya Rabbî!) Buharî, Daavât: 37,39,44,45; Müslim Mesâcid, 127; Müsned, 6:139)
(Şualar sh: 585,6,8,9)
Gaybı ancak Allah bilir.
Sizin gününüzle bin sene kadar uzun olan kıyâmet gününde... (Secde Sûresi, 32:5)
(Şualar sh: 591)
Gaybı sadece Allah bilir.
(Şualar sh: 592)
Ancak asâsını kemirmekte olan bir ağaç kurdu. (Sebe Sûresi, 34:14)
Ey Rabbimiz! Unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek, bizi onunla hesaba çekme. (Bakara Sûresi, 2:286)
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Şualar sh: 593)
Mesih Deccalın şerrinden ... Mesih Deccalın şerrinden. (Buhârî, Ezan: 149; Cenâiz: 88; Tirmizî, Dua: 70, 76, 132; Müsned: 2:185, 186, 414, 416.)
Gerçek bilgi ancak Allah katındadır. (Mülk Sûresi, 67:26)
(Şualar sh: 596)
Yemin olsun incire ve zeytine. (Tîn Sûresi, 95:1)
Rabbinin ismiyle oku. (Alâk Sûresi, 96:1)
Muhakkak ki insan azgınlaşır. (Alâk Sûresi, 96:6)
Gaybı ancak Allah bilir.
Doğrusunu Allah daha iyi bilir.. Gaybı ancak Allah bilir.
(Şualar sh: 597)
Onbeşinci Şua - El-Hüccet-üz Zehra Risalesi
Bu Onbeşinci Şua 1949 yılında Afyon Hapishanesinde te'lif edilmiştir. Te'lifine 1926 da başlanan Risale-i Nur Külliyatının enson te'lif edilen risalesidir.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Ve Ondan yardım diliyoruz.
(Şualar sh: 598)
Allah'tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Onun hiçbir şeriki yoktur. Mülk umumen Onundur. Hamd ve senâ, medih ve minnet Ona mahsustur. Hayatı veren ve hayatı rızık ile devam ettiren Odur. Ölümü veren de Odur. O kendisine asla ölüm ârız olmayan Hayy-ı Ezelîdir. Bütün hayır Onun elindedir. O her şeye hakkıyla kadirdir. Herşeyin ve herkesin dönüşü de Onadır. (Buharî, Ezân: 155; Teheccüd: 21; Müslim, Zikir: 28, 30, 74, 75, 76; Tirmizî, Mevâkıt: 108; Hac: 104; Nesâî, Sehiv: 83-86; İbni Mâce, Dua: 10, 14, 16; Ebû Dâvud, Menâsik: 56; Dârîmî, Salât: 88, 90; Muvatta', Hac: 127, 243; Kur'an: 20, 22; Müsned, 1:47; 2:5; 3:320; 4:4; 5:191)
Allah'tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur.
Ey Mevlâm! Âyetü'l-Kübrâ hürmetine, beni tüm sıkıntılardan kurtar.
(Şualar sh: 599)
O birdir.
Onun hiçbir şeriki yoktur.
De ki: Eğer onların dedikleri gibi, Allah ile beraber başka ilâhlar da bulunsaydı, Arşın sahibi olan Allah'a üstün gelmek için elbette bir yol ararlardı. (İsrâ Sûresi, 17:42)
(Şualar sh: 600)
Mülk umumen Onundur.
Hamd ve senâ, medih ve minnet Ona mahsustur.
(Şualar sh: 601)
Hayatı veren O'dur.
Ölümü veren de Odur.
(Şualar sh: 602)
O, kendisine asla ölüm ârız olmayan Hayy-ı Ezelîdir.
(Şualar sh: 603)
Bütün hayırlar Onun elindedir.
"Herşeyin anahtarı Onun elindedir"
(Şualar sh: 604)
Neredeyse öfkeden parçalanacak! (Mülk Sûresi, 67:8)
(Şualar sh: 605)
O herşeye hakkıyla kadirdir. (Hûd Sûresi, 11:4; Rum Sûresi, 30:50; Şûrâ Sûresi, 42:9; Mülk Sûresi, 67:1)
(Şualar sh: 606)
Ve dönüş O'nadır.
(Şualar sh: 607)
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Şualar sh: 608)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Hamd, Allah'a mahsustur. (Fâtiha Sûresi, 1:2)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. (Fâtiha Sûresi, 1:2)
Hamd, Allah'a mahsustur. (Fâtiha Sûresi, 1:2)
(Şualar sh: 609)
Âlemlerin Rabbi. (Fâtiha Sûresi, 1:2)
O Rahmândır; Rahimdir. (Fâtiha Sûresi, 1:3)
(Şualar sh: 611)
Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. O Rahmândır; rahmeti bütün varlıkları kuşatır ve bütün yaratıklarının her türlü rızkını merhametle yetiştirir. O hesap gününün sahibidir. (Fâtiha Sûresi, 1:2-4)
O hesap gününün sahibidir. (Fâtiha Sûresi, 1:4)
Herkesin dönüşü Onun huzurunadır. (Mâide Sûresi, 5:18)
(Şualar sh: 612)
O hesap günü... (Fâtiha Sûresi, 1:4)
Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)
Bugün senin cesedini kurtaracağız. (Yûnus Sûresi, 10:92)
İbadet ediyoruz, istiane ediyoruz, yardım diliyoruz.
"Ben ibadet ve istiane ederim."
(Şualar sh: 613)
Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)
Bizi (doğru yola) ilet. (Fâtiha Sûresi, 1:6)
(Şualar sh: 614)
Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)
İbadet ederiz.
(Şualar sh: 615)
Yardım isteriz.
Ancak Senden yardım isteriz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)
Bizi doğru yola ilet. (Fâtiha Sûresi: 1:6)
(Şualar sh: 616)
Bizi doğru yola ilet. (Fâtiha Sûresi: 1:6)
Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tâbi olan sâlih kullarının yoluna ilet. (Fâtiha Sûresi, 1:7)
Üzerlerine
Peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih kimseler... (Nisâ Sûresi, 4:69)
Peygamberler
(Şualar sh: 617)
Sıddıklar.
Şehidler.
Gazabına uğrayanların ve sapıtmış olanların yoluna değil. (Fâtiha Sûresi, 1:7)
(Şualar sh: 618)
Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tâbi olan sâlih kullarının yoluna ilet -gazabına uğrayanların ve sapıtmış olanların yoluna değil. (Fâtiha Sûresi, 1:7)
Ey Rabbimiz! Duamızı kabul buyur!
İbadet ediyoruz... Yardım diliyoruz...
(Şualar sh: 619)
Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. (Fâtiha Sûresi, 1:2)
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Şualar sh: 620)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Ve Ondan yardım diliyoruz.
Allah'tan başka hiçbir ilâhın olmadığına şehadet ederim.
Ve Muhammed'in (a.s.m.) Allah'ın Resûlü olduğuna şehadet ederim.
Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hidâyet ve hak din ile gönderen Odur. Buna şâhit olarak Allah yeter. Muhammed Allah'ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise pek merhametlidirler. (Fetih Sûresi, 48:28-29)
Muhammed (a.s.m.) Allah'ın Resulüdür. (Fetih Sûresi, 48:29)
(Şualar sh: 621)
Eğer sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım. (Hadîs-i Kudsî, Keşfü'l-Hafâ, 2:164; Ayrıca el-Hâkim'in el-Müstedrek'inde bu mânâyı teyit eden şu sahih hadis naklediliyor: "Peygamber Efendimiz buyurdu: Allah İsâ'ya (a.s.) şöyle vahyetti, 'Ey İsâ, Muhammed'e iman et. Ümmetine de emret ki onlardan ona ulaşanlar da iman etsinler. Muhammed olmasaydı Âdem'i yaratmazdım. Muhammed olmasaydı Cennet ve Cehennemi yaratmazdım. Su üzerinde Arşı yarattığımda arş çırpındı. Üzerine Lâ ilâhe İllallah Muhammedun Resûlullah yazdım, sakinleşti." (el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:615) Ayrıca bk. et-Taberâni, El-Mu'cemü'l-Evsât, 6:314; et-Taberânî, El-Mu'cemü's-Sağîr, 2:182; El-Hallâl, es-Sünne, 1:237; el-Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 5:489.)
Bir şeye sebep olan, onu işleyen gibidir. ["Hayrın yolunu gösteren, onu işleyen gibidir" (Feyzü'l- Kadîr, c.3, s. 537, hadîs no: 4250; Keşfü'l-Hafâ, c. 1, s. 399.) hadîsinden alınan bir ölçü.]
(Şualar sh: 622)
Ümmîliğiyle beraber en ekmel bir din ve İslâmiyet ve şeriatla ve en kavî bir iman ve itikad ve ibadetle ve en yüksek bir dâvet ve münacat ve duâ ile ve en eamm bir tebliğ ve misli görülmemiş harika ve müsmir, en etemm bir metanetle def'aten zuhurunun şehadetiyle, Muhammed Allah'ın resulüdür ve Sâdıku'l-Va'di'l-Emîndir.
(Şualar sh: 623)
Ey Peygamber, Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun.
Ey Peygamber, Allah'ın selâmı üzerine olsun.
"İmanın altı rükünlerinin hakikatleri ve tahakkukları ve hakkaniyetleri, Muhammed'in (a.s.m.) risaletine ve hakkaniyetine kat'î şehadet eder."
"O zât (a.s.m.) güneş gibi kendi kendine delildir. Binler mu'cizat ve kemâlât ve yüksek, güzel ahlâkıyla risaletine ve sadıkıyetine pek kuvvetli şehadet eder."
(Şualar sh: 624)
Ay yarıldı. (Kamer Sûresi, 54:1)
Attığın zaman sen atmadın, ancak Allah attı. (Enfâl Sûresi, 8:17)
Had ve hesaba gelmeyen hakikat ve burhanlarıyla beraber Kur'ân'ın şehadetiyle...
(Şualar sh: 625)
İşaretlerinin kudsiyetiyle Cevşen'in, delillerinin kuvvetiyle Risale-i Nur'un, tevatür kuvvetindeki irhasatlarıyla mâzinin, binler hâdise ve mu'cizesini tasdikiyle istikbalin şehadetiyle.
(Şualar sh: 626)
Kuvvetli yakînleriyle ve onu hakkalyakîn derecesinde tasdikleriyle Ehl-i Beytinin, kemâl-i imanları ve aynelyakîn derecesinde onu tasdikleriyle Ashabının, kuvvetli tahkikatları ve ilmelyakîn derecesinde onu tasdikleriyle asfiyanın, kat'î keşfiyat ve müşahedatlarıyla onun risaletinde ittifak eden aktâbın şehadetiyle...
(Şualar sh: 627)
Ümmetimin alimleri, İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir. (Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ: 2:64; Tecrîd-i Sarîh Tercemesi: 1:107 (Diyanet İşleri Yayınları))
(Şualar sh: 628)
Geçmiş asırlardaki kâhinler ve hâtifler ve âriflerden tevatürle nakledilen müjdelerin, semâvî kitaplarda müşahede edilen sair nebî ve resullerin müjdelerinin, ve o peygamberlerin (aleyhimüsselâm), mukaddes kitaplarda Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma şehadet edip onun geleceğini tebşir etmelerinin şehadetiyle...
(Şualar sh: 629)
Kâinatın, gayeleri ve onda tezahür eden makàsıd-ı İlâhiye ile onun hakkaniyetine şehadetiyle. Çünkü kâinatın yaratılışındaki gayeler ve makàsıd-ı İlâhiye, kıymetini bulup vazifelerini yerine getirmesi, hüsün ve kemâlinin ortaya çıkması ve hakikatlerindeki hikmetlerin tahakkuk etmesi, insanlar içinde peygamberlerin gönderilmesine, bilhassa risalet-i Muhammediyeye mütevakkıftır. Zira bütün bunları en zahir şekilde gösteren ve bu gayelerin en etemm medarı olan, O'dur. Eğer risalet-i Muhammediye olmasaydı, bu mükemmel kâinat ve bu sermedî mânâlar sahibi kitab-ı kebir, hebâen mensur gidecek, mânâsız kalacak ve kemâlâtı sukut edecekti ki, bu da pek çok cihetlerden muhaldir.
(Şualar sh: 630)
Muhammed'in (a.s.m.) Allah'ın resulü olduğuna şehadet ederim.
(Şualar sh: 631)
Muhammed'in (a.s.m.) Allah'ın resulü olduğuna şehadet ederiz.
Kâinat Sahibi ve Hâlıkı ve Mutasarrıfının, Rahmâniyet ef'âli ve Rububiyet icraatıyla, risalet-i Muhammediyeye şehadeti. Meselâ Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyanı ona indirmek ve Onun elinde envâ-ı mu'cizatı izhar etmek ve her türlü halinde Onu himaye ve muvaffak ederek Onun dinini bütün hakikatleriyle beraber idame ettirmek ve Onun makam-ı hürmet ve şerefini yüceltmek ve Ona bilmüşahede bütün mahlûkatın üzerinde makam vermek gibi Rahmâniyet fiilleri ve Onun risaletini kâinatına mânevi bir güneş yapmak ve Onun dinini, kullarının kemâlâtına bir fihriste yapmak ve Onun hakikatini, ulûhiyetinin tecelliyatına câmi bir ayna yapmak ve bu kâinatta mahlûkatın vücudu için rahmet ve hikmet ve adaletin lüzumu ve gıda ve su ve hava ve ışığın zarureti derecesinde zarurî vazifelerle Onu tavzif etmek gibi rububiyet fiilleriyle, bu Kâinat Sahibi, Onun hakkaniyetine şehadet eder.
(Şualar sh: 633)
Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet ederim.
"Ey Peygamber, Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun."
(Şualar sh: 634)
Muhammed'in (a.s.m.) Allah'ın resulü olduğuna şehadet ederim.
Allahım, Ona ve âl ve ashabına, okunan ve yazılan bütün Kur'ân harfleri adedince salât ve selâm et.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Şualar sh: 635)
Elhüccetüzzehra'nın İkinci Makamı
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Ve Ondan yardım diliyoruz.
Allah göklerin ve yerin nûrudur. Onun nûrunun misâli, bir lâmba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır. Kandil de cam fânus içindedir. Cam fânus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer ki, mübârek bir ağacın (yakıtından) tutuşturulmuştur. (Nûr Sûresi, 24:35)
Yahut onların amelleri, derin bir denizin karanlıklarına benzer ki, o denizi üst üste dalgalar kaplamıştır. (Nûr Sûresi, 24:40)
(Şualar sh: 636)
Gazabına uğrayanların ve sapıtmış olanların yoluna değil. (Fâtiha Sûresi, 1:7)
(Yahut onların amelleri,) derin bir denizin karanlıklarına benzer. (Nûr Sûresi, 24:40)
(Şualar sh: 637)
Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tâbi olan sâlih kullarının yoluna ilet. (Fâtiha Sûresi, 1:7)
Göklerin ve yerin Rabbi. (Ra'd Sûresi, 13:16)
Üzerinde gezin ve Allah'ın verdiği rızıktan yiyin diye, yeryüzünü sizin emrinize veren Odur. (Mülk Sûresi, 67:15)
Allah göklerin ve yerin nurudur. (Nûr Sûresi, 24:35)
Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. (Fâtiha Sûresi, 1:2)
Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tâbi olan sâlih kullarının yoluna ilet. (Fâtiha Sûresi, 1:7)
(Şualar sh: 638)
Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tâbi olan sâlih kullarının yoluna ilet. (Fâtiha Sûresi, 1:7)
Allah göklerin ve yerin nurudur. (Nûr Sûresi, 24:35)
Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. (Hûd Sûresi, 11:56)
Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı Allah verir. (Ankebût Sûresi, 29:60)
And olsun ki Biz Âdemoğullarına ikramda bulunduk. (İsrâ Sûresi, 17:70)
İhlâs ile kulluk edenler, nimetlerle dolu Cennet içindedir. (İnfitar Sûresi, 82:13)
Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. (Fâtiha Sûresi, 1:2)
Gazaba uğrayanlar... sapıtmış olanlar. (Fâtiha Sûresi, 1:7)
(Şualar sh: 639)
Gökleri ve yeri yaratan. (En'âm Sûresi, 6:1)
Ay'ı ve Güneş'i itaat ettiren!
Alemlerin Rabbi.
Allah göklerin ve yerin nûrudur. (Nûr Sûresi, 24:35)
And olsun ki yakın göğü Biz kandillerle süsledik. (Mülk Sûresi, 67:5)
Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl binâ edip süsledik. (Kâf Sûresi, 50:6)
Bundan başka semâya da iradesini yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. (Bakara Sûresi, 2:29)
Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tâbi olan sâlih kullarının yoluna ilet. (Fâtiha Sûresi, 1:7)
Yahut onların amelleri, derin bir denizin karanlıklarına benzer. (Nûr Sûresi, 24:40)
(Şualar sh: 640)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
De ki: Hamd olsun o Allah'a ki evlât edinmekten münezzehtir, mülkünde ortağı bulunmaz ve hiçbir şeyden de âciz değildir ki yardımcıya ihtiyacı olsun. Ve hürmet ve tâzim ile Onun yüceliğini an. (İsrâ Sûresi, 17:111)
Allah, ilim ve kudretiyle herşeyden büyüktür. Zira O, Zâtının lâzımı olan muhit ilmiyle herşeyi her şe'niyle bilir. Öyle bir ilmin herşeye taallûku lâzımdır ve hiçbir şeyin Ondan gizlenmesi mümkün değildir. Çünkü huzur ve şuhud ve nuranî ihata vardır; vücut malumiyeti istilzam eder ve nur-u ilmin bütün âlem-i vücuda ihatası vardır.
Evet, mevcudatta müşahede edilen mizanlı intizamlar
Ve nizamlı ittizanlar,
Kasdî hikmet-i âmme
Ve mahsus inâyât-ı şâmile,
Muntazam kazâlar ve müsmir kaderler,
Muayyen eceller ve mukannen erzaklar,
Düsturlarının sağlamlığıyla kâinattaki fenleri netice veren itkanat ve herşeyi süslendiren ihtimamat ile,
Suhulet-i mutlaka içindeki kemâl-i intizam ve insicam ve ittisak ve ittikan ve ittizan ve imtiyaz-ı mutlaka, herşeyi bilen bir Allâmü'l-Guyûbun ihata-i ilmiyesine delâlet eder.
"Yaratan bilmez olur mu? Onun ilmi herşeyin inceliklerine nüfuz eder ve O herşeyden hakkıyla haberdardır" (Mülk Sûresi, 67:14) İnsanın hüsn-ü san'atının onun şuuruna delâletiyle, hilkat-i insanın ilm-i Hâlıka delâleti arasındaki nisbet, karanlık gecedeki yıldız böceğinin ışıkçığının, günün ortasında yeryüzünde parlayan güneşin şâşaasına nisbeti gibidir.
En yüce meseller Allaha aittir.. Kuşatıcı ışığın, güneşe lüzumu gibi...
(Şualar sh: 641)
Bütün tahiyyeler, bütün mübarekler, bütün salevât ve duâlar ve bütün kelimat-ı tayyibe Allah'a mahsustur. (Buhari, Ezân: 148, 150, el-Amel Fi's-Salât: 4, İsti'zân: 3, 28, Da'avât: 16, Tevhîd: 5; Müslim, Salât: 56, 60, 62; Ebû Dâvud, Salât: 178; Tirmizî, Salât: 100, Nikâh: 17)
(Şualar sh: 642)
Bütün tahiyyeler, bütün mübarekler, bütün salevât ve duâlar ve bütün kelimat-ı tayyibe Allah'a mahsustur. (Nesâî, Tatbîk: 23, Sehv: 41, 43-45, 56, 100-104; İbn-i Mâce, İkâme: 24; Nikâh: 19; Dârimî, Salât: 84, 92; Muvatta', Nidâ': 53, 55; Müsned, 1:292, 376, 382... 4:409)
"Sâni-i Zülcelâlini, hayatlarının lisan-ı halleriyle, ins ve cin ve melek olan zîşuurların kàl dilleri gibi tahiyyelerle alkışlar ve tebriklerle اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ derler. Ve hayatlarının fiyatını, doğrudan doğruya bütün mahlûkatı bütün ahvâliyle bilen Hâlıklarına ubudiyetkârâne takdim ediyorlar."
(Şualar sh: 643)
"Mübareklerin ve görenlere "Bârekâllah" dedirtenlerin ve اَلْمُبَارَكَاتُ nün geniş âlemine girip bütün zîruhun mâsum, mübarek yavrularını ve bütün zihayatın mukadderat ve programlarının kutucukları olan tohum ve çekirdekleri başta olarak o mübarekât âlemi.."
(Şualar sh: 644)
Zîruh âleminin bütün salevât ve ubudiyetlerini Ona takdim ve tahsis eder mânâsıyla, Mi'rac-ı Ekberde Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve mi'rac-ı asgar olan namazlarda onun ümmeti,
der.
(Şualar sh: 645)
"Ehl-i mârifet ve iman ve küllî şuur sahibi olan ins ve cin ve melek ve ruhânîlerin, kâinatı güzel tayyibeleri ve haseneleri ve ubudiyetleriyle güzelleştiren ve güzellerin âlemine bakan ve sermedî Cemîl-i Mutlakın hadsiz cemâl ve güzelliklerini ve kâinatı süslendiren isimlerinin daimî güzelliklerini tam bilen ve aşk ve şevkle küllî ubûdiyetler ile mukabele eden ve parlak iman ve geniş marifetler ve medh ü senaların revâih-i tayyibe ve hoş kokularıyla Hâlıklarına karşı o hadsiz tayyibatlar mânâsı..."
(Şualar sh: 646)
"Yani, bütün mahlûkatta müşahede edilen ölçülü düzgünlük, mizanlı intizam, ihatalı bir ilme şehadet eder."
"Yani, bütün kâinattaki masnuâtta, cüz'î-küllî, seyyarattan tâ kandaki küreyvât-ı hamrâ ve beyzâya kadar herşeyde gayet düzgün bir ölçü, mütenasip bir mizan bulunması, bedahetle muhît bir ilme delâlet ve kat'î şehadet eder."
(Şualar sh: 647)
Yani, bütün kâinattaki hallâkıyet ve faaliyette ve tebeddülât ve ihyâ ve tavzifat ve terhisatta bütün masnuâtın herbiri ve herbir taifenin tesadüf imkânı olmayan öyle kastî ve bilerek takılan hikmetleri ve faideleri ve vazifeleri var. Ve görüyoruz ki, ihâtalı bir ilmi bulunmayan, hiçbir cihette, hiçbirisine icad noktasında sahip çıkamaz.
Yani, bütün zîhayat, zîşuur âleminde, her nev'e ve her ferde, hususî ve ona münasip ve umuma şâmil inayetler, şefkatler, himayetler, bedahet derecesinde ihatalı bir ilme delâlet ve o inayetlere mazhar olanları ve ihtiyaçlarını bilen bir Alîm-i İnayetkârın vücub-u vücuduna hadsiz şehadetler eder, demektir.
(Şualar sh: 648)
"Yani, herşeyin, hususan nebatat ve eşcar ve hayvanat ve insanların şekilleri ve miktarları, ilm-i ezelînin iki nev'i olan kaza ve kaderin düsturlarıyla san'atkârâne biçilmiş ve herbirinin kàmetine göre tam münasip dikilmiş, mükemmel giydirilmiş, gayet muntazam birer hikmetli şekil verilmiş. Onlar, herbiri ve beraber, bir nihayetsiz ilme delâlet ve bir Sâni-i Alîme, adetlerince şehadet ederler demektir."
(Şualar sh: 649)
"Yani: Ehemmiyetli bir hikmet için, zahir nazarda mübhem ve gayr-ı muayyen tevehhüm edilen eceller ve rızıklar, ibham perdesi altında kaza ve kader-i ezelînin defterinde mukadderat-ı hayatiye sahifesinde her zîhayatın eceli mukadder ve muayyendir; tekaddüm, teahhur etmez. Ve her zîruhun rızkı tayin ve tahsis edilip kaza ve kader levhasında yazıldığına hadsiz deliller var."
(Şualar sh: 650)
"Yani: Her masnuda, hususan bahar mevsiminde zemin yüzünde sermedî bir hüsn ü cemalin cilvelerini gösteren bütün güzel mahluklar, ezcümle çiçekler, meyveler ve kuşçuklar ve sinekler ve bilhassa yaldızlı ve yıldızlı kuşçukların hilkatlerinde ve suretlerinde ve cihazatlarında öyle mu'cizane bir meharet ve dikkat ve hârika bir san'at, bir ittikan, bir mükemmeliyet ve san'atkârlarının mu'cizatlı hünerlerini gösteren ayrı ayrı, çeşit çeşit tarzlarda şekiller, makinecikler.."
"O güzel masnu'larda o derece bir şirin süslemek ve tatlı bir zînet ve cazibedar bir cemal-i san'at.."
(Şualar sh: 651)
"Evvelâ: Bütün zeminde görüyoruz; tam bilmekten ve meharetten gelen gayet sühulet ve kolaylıkla acib zîhayat makineler, def'aten ve bir kısmı bir dakikada düzgün, ölçülü, emsalinden farikalı yapılmaları, nihayetsiz bir ilme delalet ve san'attaki meharet-i ilmiyeden gelen sühulet ve kolaylık derecesinde o ilmin kemaline şehadet eder.
Sâniyen: Gayet kesret ve çokluk içinde şaşırmadan gayet derecede san'atlı, mükemmel icadlar, nihayetsiz bir kudret içinde hadsiz bir ilme delalet ve Alîm ve Kadîr-i Mutlak'a hadsiz şehadet eder.
Sâlisen: Sür'at-i mutlaka ve gayet çabuk yapılmakla beraber, gayet derecede mizanlı, ölçülü icadları; hadsiz bir ilme delalet ve adedlerince bir Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak'a şehadet ederler.
Râbian: Gayet geniş bütün zemin yüzünde hadsiz zîhayatların vüs'at-i mutlaka ile beraber gayet san'atkârane, süslü, kemal-i hüsn-ü san'at ile yapılmaları hiç şaşırmayan, herşeyi beraber gören, bir şeyi bir şeye mani' olmayan bir ihatalı ilme delalet ve bir Alîm-i Küll-i Şey ve Kadîr-i Mutlak'ın masnu'ları olduklarına herbiri ve beraber şehadet ederler.
Hâmisen: Bu'd-u mutlak ve birbirinden gayet uzak bir nevin efradı; biri şarkta, biri garbda, biri şimalde, biri cenubda, aynı zamanda, aynı tarzda birbirinin misli ve birbirinden teşahhusça imtiyazlı bir surette vücuda gelmeleri ancak bir Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak'ın kâinatı idare eden hadsiz kudreti ve bütün mevcudatı ahvaliyle ihata eden nihayetsiz ilmiyle olabilmesi cihetiyle, muhit bir ilme delalet ve bir Allâm-ül Guyûb'a hadsiz şehadet ederler.
Sâdisen: İhtilat-ı mutlakla beraber hiç şaşırmadan ve karıştırmadan herbirisi tam bir imtiyaz ve alâmet-i farika ile o karışık emsalinde ve karanlık yerlerde, meselâ toprak altındaki tohumlar gibi şaşıran vaziyetlerde o çok kalabalıklı zîhayat makinelerin her birisinin hiçbir cihazatını noksan bırakmayarak mu'cizatlı bir surette yaratılmaları, güneş gibi ilm-i ezelîye delalet ve gündüz gibi Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak'ın hallakıyetine, rububiyetine şehadet ederler."
(Şualar sh: 652)
(Şualar sh: 653)
"Yani, herşey onun irade ve meşietiyle olur. İstediği olur, istemediği olmaz. Her ne isterse yapar. İstemezse, hiçbir şey olmaz. Bir hüccet şudur: Görüyoruz ki, bu masnuatın herbiri muayyen zâtı, mahsus sıfatı, ayrı hususî mahiyeti, mümtaz farikalı sureti, hadsiz imkânat ve başka tarzlarda olabilir, teşvişçi ihtimalat içinde, neticesiz çok yollarda ve sel gibi akan ve karıştıran ve birbirine zıd unsurların müdahaleleri içinde ve sehiv ve iltibasa sebebiyet veren ve birbirine benzeyen emsalleri içinde bu karmakarışık hallere karşı, o herbir masnuu ince, tam, düzgün bir nizam altına almak ve hassas, cessas, mükemmel bir ölçü ve mizanla her uzvunu ve cihazını tartmak, takmak ve yüzüne süslü, düzgün bir sîma, bir teşahhus vermek ve birbirine muhalif a'zalarını basit, camid, ölü bir maddeden zîhayat olarak gayet san'atlı yaratmak.. meselâ insanı ayrı ayrı yüz cihazatı ile bir katre sudan icad etmek ve kuşu pekçok âlât ve muhtelif cihazlarıyla bir basit yumurtadan inşa edip mu'cizatlı suret giydirmek ve ağacı dal, budak ve mütenevvi a'za ve eczasıyla basit, camid "karbon, azot, müvellidülmâ, müvellidülhumuza"dan terekküb eden bir küçük çekirdekten çıkarmak, muntazam, meyveli bir şekil giydirmek, elbette ve elbette bedahetle, şübhesiz kat'iyyetle vücub ve zaruret ve lüzum derecesinde isbat eder ki; o herbir masnua bütün zerrat ve eczasıyla ve suret ve mahiyetiyle bir Kadîr-i Mutlak'ın irade ve meşietiyle ve ihtiyar ve kasdıyla o mahsus, mükemmel vaziyet
veriliyor. Ve herşeye şamil bir iradenin taht-ı hükmündedir. Ve bu tek masnuun bu şübhesiz tarzda irade-i İlahiyeye delaleti gösteriyor ki, bütün masnuat hadsiz, nihayetsiz ve güneş ve gündüz gibi zahir bir kat'iyyette, her şeye şamil irade-i İlahiyeye, adedlerince şehadetler ve bir Kadîr-i Mürîd'in vücub-u vücuduna hadsiz hüccetlerdir.
Hem ilm-i İlahînin sâbıkan mezkûr bütün delilleri, aynen iradenin dahi delilleridir. Çünki, ikisi kudretle beraber iş görüyorlar. Biri birisiz olmaz. Herbir nev'in ve cinsin efradı, a'za-i nev'iye ve cinsiyede tevafukları nasıl delalet eder ki Sâni'leri birdir, vâhiddir, ehaddir.. öyle de: Yüzlerinin sîmaları hikmetli bir tarzda birbirinden farikalı ve ayrı olması kat'î delalet eder ki: O Sâni'-i Vâhid-i Ehad, bir fâil-i muhtardır. İrade ve ihtiyar ve meşiet ve kasd ile herşeyi yaratır."
(Şualar sh: 654)
(Şualar sh: 656)
Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. (Lokman Sûresi, 31:28)
(Şualar sh: 657)
"Yani, herşeye kadîr öyle bir kudreti var ki, bütün eşyayı ihata etmiş ve Zât-ı Vâcibü'l-Vücuda lüzum-u zâtî ile fenn-i mantık tabirince "zaruriyet-i nâşie" ile lâzımdır, vâciptir, infikâki muhâldir, imkânı yoktur.
Madem böyle bir lüzumla böyle bir kudret Zât-ı Akdestedir; elbette onun zıddı olan acz hiçbir cihetle içine giremez, Zât-ı Kadîre ârız olamaz.
Madem birşeyde mertebelerin bulunması, onun zıddı içine girmesiyledir. Meselâ, hararetin derece ve mertebeleri, soğuğun girmesi ve güzelliğin ise çirkinliğin müdahalesiyle olması ve bu zâtî kudrete zıt olan acz, ona yanaşması, hiçbir cihetle imkânı yok. Elbette, o kudret-i mutlakada mertebeler bulunmaz.
Madem mertebeler onda bulunmaz; elbette o kudrete nisbeten yıldızlar, zerreler müsâvi ve cüz ve küll ve bir fert ve bütün nevi o kudrete karşı farkları yoktur. Ve bir çekirdek ve koca ağacı ve kâinat ve insan ve bir nefsi diriltmesi ve haşirde bütün zîruhların ihyâsı, o kudrete nisbeten müsâvidirler ve kolaydır. Büyük-küçük, az-çok farkı yoktur.
Bu hakikate kat'î şahit, hilkat-ı eşyada gördüğümüz kemâl-i san'at, nizam, mîzan, temyiz, kesret, sür'at-i mutlakada suhulet-i mutlaka ve tam kolaylıktır."
(Şualar sh: 658)
meâli, bu mezkûr hakikattir."
İkinci Basamak:
"Evet, nasıl ki "nuraniyet" cihetiyle güneşin ziyası ve aksi, kudret-i Rabbâniye ile deniz yüzüne ve bütün kabarcıklarına girmesi, birtek cam parçasına girmesi gibi kolaydır, ikisi müsâvidir. Öyle de, Zât-ı Nuru'l-Envârın nuranî kudreti dahi gökleri, yıldızları yaratması, döndürmesi, sineklerin, zerrelerin icadı ve döndürmesi gibi Ona kolaydır, ağır gelmez.
Hem nasıl ki "şeffâfiyet" hassasıyla birtek âyinecikte ve bir gözbebeğinde güneşin misalî sureti kudret-i İlâhiye ile bulunur; aynı kolaylıkla bütün parlak şeylere ve katrelere ve şeffaf zerreciklere ve deniz yüzlerine o aksi ve ışığı emr-i İlâhî ile verilir. Aynen öyle de, masnuatın melekûtiyet ve mahiyet yüzleri şeffaf ve parlak olmasından, kudret-i mutlakanın cilvesi, tesiri, birtek nefsin icadında bulunması kolaylığı derecesinde bütün hayvanatı yaratır. Az-çok, büyük-küçük fark yok.
Hem nasıl ki dağları tartacak derecede gayet büyük ve tam hassas bir teraziye iki müsavî ceviz konulsa, bir küçük çekirdek bir cevize ilâve edilse, terazinin bir gözü dağ başına, bir gözü de derin dereye indirmesi kolaylığı derecesinde, o iki ceviz yerine iki müsâvi dağ mîzanın iki gözüne konulsa, birisine bir ceviz ilâvesiyle bir dağı göklere kaldırır, bir dağı derelere indirir. Aynen öyle de, ilm-i kelâmın tâbirince, "imkân, müsâviyü't-tarafeyndir." Yani, vâcip ve mümteni olmayan, belki mümkün ve muhtemel olan şeylerin vücut
ve ademleri, bir sebep bulunmazsa müsavidir, farkları yoktur. Bu "imkân ve müsavat"ta az-çok, büyük-küçük birdirler.
İşte, mahlûkat, mümkündürler. Ve imkân dairesinde vücut ve ademleri müsâvi olmasından, Vâcibü'l-Vücudun hadsiz kudret-i ezeliyesi birtek mümküne vücut vermesi kolaylığında bütün mümkünatın vücudu, ademin "muvazene"sini bozar, herşeye lâyık bir vücudu giydirir. Ve vazifesi bitmişse, zâhirî vücut libasını çıkarıyor, suretâ ademe, belki daire-i ilimdeki mânevî vücuda gönderir. Demek eşya, Kadîr-i Mutlaka verilse, bahar bir çiçek kadar, bütün insanların haşirde ihyaları bir nefs kadar kolay olur. Eğer esbaba isnad edilse, bir çiçek bir bahar kadar ve bir sinek bütün hayvanat kadar müşkülâtlı olur.
Hem nasıl ki, "intizam" sırrıyla bir koca sefine veya tayyareyi bir parmağı düğmesine dokunmakla harekete getirmesi, bir saatin zembereğine anahtarla parmak dokunmasıyla harekete girmesi derecesinde kolay ve rahattır. Aynen öyle de, ilm-i ezelînin düsturlarıyla ve hikmet-i sermediyenin kanunlarıyla ve irade-i Rabbâniyenin küllî cilveleri ve muayyen usulleriyle herşeye küllî ve cüz'î, büyük-küçük, az-çok bir mânevî kalıp, bir hususi miktar, bir hâlis hudut verildiğinden, tam intizam-ı ilmî ve irade kanunu içindedirler. Elbette Kadîr-i Mutlak hadsiz kudretiyle manzume-i şemsiyeyi çevirmesi ve arz sefinesini medâr-ı senevîsinde gezdirmesi, bir cesette kanı ve kandaki küreyvât-ı hamrâ ve beyzâyı ve o küreciklerdeki zerreleri nizamlı, hikmetli çevirmesi derecesinde suhuletli ve kolaydır ki, bir insanı kâinat sisteminde, harika cihazlarıyla, bir katre sudan, birden, zahmetsiz yaratır. Demek o ezelî ve hadsiz kudrete isnad edilse, bu kâinatın icadı, bir insanın icadı kadar suhulet peydâ eder, kolay olur. Eğer Ona verilmezse, birtek insanı acip cihazları ve duygularıyla yaratmak, kâinat kadar müşkülâtlı olur.
Hem nasıl ki, "itaat ve imtisal ve emir dinlemek" sırrıyla, bir kumandan bir arş emriyle bir neferi hücuma sevk ettiği gibi, aynı emirle koca bir mutî orduyu dahi kolayca hücuma tahrik eder. Aynen öyle de irade-i İlâhî kanunlarına kemâl-i itaate ve tekvînî emr-i Rabbânînin işaretine emirber nefer ve emir kulu misillü fıtrî meyil ve şevk içinde ve ilm-i ezelî ve hikmetin tayin ettikleri hatt-ı hareket düsturları dairesinde ve ordu neferlerinden bin derece ziyade itaatli ve emir dinler ve emir kulu hükmünde olan masnuat, hususan zîhayatlardan birtek ferdi, "Ademden haydi vücuda çık, vazife başına gir" diye emr-i Rabbânî ile ve ilmin tayin ettiği tarzda ve iradenin tahsis eylediği surette, kudret ona mahsus bir vücut giydirip, elini tutup meydana çıkarmak kolaylığında, bahardaki zîhayatın ordusunu aynı kuvvet ve kudretle icad eder, vazifeler verir. Demek herşey o kudrete isnad edilse, bütün zerrat ordusunun ve yıldızlar fırkalarının icadı, bir zerre, birtek yıldız kadar kolay ve suhuletli olur. Eğer esbaba isnad edilse, bir zîhayatın gözbebeğinde ve dimağındaki zerrenin acip vazifelerini yerine getirecek bir kàbiliyetle yaratılması, hayvanat ordusu kadar müşkülâtlı ve zahmetli olur.
(Şualar sh: 660)
Üçüncü basamak
dir. Kısacık işaretlerle meâline bakacağız.
Yani, nasıl ki bir padişah ve kumandan-ı âzam, hâkimiyetinin vâhidiyeti ve bütün raiyeti yalnız onun emirlerine göre hareketi cihetiyle, o hâkim-i âzam, koca memleketi ve büyük milleti idare etmesi, bir köy ehlini idare etmek kadar kolay olur. Çünkü, hükümde vâhidiyet itibariyle, efrad-ı millet aynen asker neferatı gibi teshilâta vesile olup, kolayca emirler, kanunlar tatbik edilir. Eğer muhtelif hâkimlere bırakılsa, çok keşmekeşe düşmesiyle beraber, birtek köyün, belki bir hanenin o memleket kadar idaresi müşkül olur. Hem o itaatli millet, birtek kumandana bağlanması haysiyetiyle, herbir ferd-i nefer gibi, o kumandanın kuvvetine ve cihazat depolarına ve ordusuna dayandığı bir kuvvetle bir şahı esir edebilir, bin derece şahsî kuvvetinden ziyade iş görebilir. Onun o padişaha intisabı hadsiz bir kuvveti ve iktidarı olup pek büyük işler yapar. Eğer o intisap kesilse, o büyük kuvvet gider, kendi bileğindeki cüz'î kuvvetiyle ve belindeki az cephane ve fişekleri miktarınca iş görebilir. Yoksa, intisap kuvvetine dayanan mezkûr askerin gördüğü bütün işler ondan istenilse, bileğinde bir ordu kuvveti ve belinde padişahın cephaneler ambarı bulunmak gerektir.
Aynen öyle de, Sultan-ı Ezel ve Ebed, Sâni-i Kadîr, vâhidiyet-i saltanat ve hâkimiyet-i mutlaka cihetiyle, kâinatı bir şehir kolaylığında ve bir baharı bir bahçe suhuletinde ve haşirde bütün ölmüşleri ihyâ etmek, o bahçe ağaçlarının yaprak, çiçek meyvelerini, gelen baharda yaratmak kolaylığında yapar. Ve kolayca bir sineği koca kartal kuşu sisteminde yaratır. Ve suhuletle bir insanı bir küçük kâinat hükmüne getirir. Eğer esbaba verilse, bir mikrop bin gergedan, bir meyve bir büyük ağaç kadar müşkülâtlı olur. Ve belki zîhayatın bedeninde acip vazifeleri gören herbir zerreye herşeyi görecek bir göz ve herşeyi bilecek bir ilim verilmek lâzımdır ki, o ince ve mükemmel vazife-i hayatiyeyi yapabilsin.
Hem vahdette yüsr ve suhulet ve kolaylık o dereceye gelir. Nasıl ki, bir ordu teçhizatı bir tek elden, birtek fabrikadan gelmesiyle, birtek neferin teçhizat-ı askeriyesi gibi kolaylaşır. Eğer ayrı ayrı eller karışsa ve muhtelif cihazat herbiri başka fabrikadan alınsa, o vakit birtek nefer teçhizatı, kemiyet noktasında bin müşkülâtla tedarik edilebilir, müteaddit âmir ve zâbitler karıştığı cihetiyle bin nefer kadar suûbet peydâ eder. Hem bin neferin idaresi ve kumandanlığı birtek zâbite verilse, bir cihette bir nefer kadar kolay olur, eğer on zâbite veya neferlere bırakılsa, pek karışık ve müşkül düşer. Aynen öyle de, herşey Vâhid-i Ehade verilse, birtek şey gibi
kolay olur. Eğer esbaba isnad edilse, birtek zîhayat, zemin kadar müşkül, belki imkânsız olur. Demek vahdette kolaylık, vücub ve lüzum derecesine gelir. Ve kesretli eller karışmakta suûbet, imkânsızlık derecesine düşer.
Risale-i Nur Mektubat'ında denildiği gibi, eğer gece-gündüzdeki tebeddülâtı ve yıldızların harekâtı ve senedeki güz, kış, bahar, yaz gibi mevsimlerin tahavvülâtı birtek Müdebbire ve Âmire bırakılsa; o Kumandan-ı Âzam, bir neferi olan küre-i arza emreder ki: "Kalk, dön, gez." O da, o iltifat ve emrin neş'e ve sevincinden meczup Mevlevî gibi iki hareketiyle yevmî ve senevî tahavvülâta ve yıldızların zâhirî ve hayalî hareketlerine gayet kolayca bir vesile olup vahdetteki tam suhulet ve gayet kolaylığı gösterir. Eğer o tek Âmire değil, belki esbaba ve yıldızların keyiflerine bırakılsa ve arza "Sen dur, gezme" denilse, o halde, arzdan binler derece büyük binler yıldızlar ve güneşler, her gece ve her sene milyonlar ve milyarlar senelik mesafeleri kesmek ve gezmekle mevsimler ve gece gündüz gibi o vaziyet-i arziye ve semaviye husul bulabilir ve imkânsızlık ve muhaliyet derecesinde müşkül ve suûbetli düşer...
Üçüncü Basamaktaki وَتَجَلِّى الْاَحَدِيَّةِ kelimesi, pek büyük ve çok ince ve derin ve gayet geniş bir hakikate işaret eder. Onun izah ve ispatını Risale-i Nur'a havale edip, gayet kısa bir temsil ile birtek nüktesini beyan edeceğiz.
Evet, nasıl ki güneş, ziyasıyla umum zemini ışıklandırıp vâhidiyete bir misal olduğu gibi, âyine gibi mukàbilindeki her şeffaf şeyde timsali ve aksi ve yedi renkli ziyasıyla ve zâtının suretiyle bulunup ehadiyete dahi bir misal teşkil eder. Eğer güneşin ilmi ve kudreti ve ihtiyarı olsaydı ve cam parçalarının ve içinde güneşçikler görünen katrelerin ve kabarcıkların kàbiliyetleri bulunsaydı, irade-i İlâhiyenin kanunuyla herbirisinde ve yanında timsaliyle ve sıfatlarıyla tam bir güneş bulunup, sair yerlerde bulunması onun tasarrufatına hiç noksan vermeyerek kudret-i Rabbâniyenin emriyle, tesiriyle, hükmüyle pek büyük zuhurata sebep olarak, ehadiyetteki fevkalâde kolaylık ve suhuleti gösterir. Aynen öyle de, Sâni-i Zülcelâl, vâhidiyet itibarıyla bütün eşyayı ihata eden ilim ve iradesi ve kudretiyle bakar ve hâzır ve nâzır olduğu gibi, ehadiyet cihetiyle ve tecellîsiyle herşeyin, hususan zîhayatın yanında isimleri ve sıfatlarıyla bulunur ki, kolayca, bir anda sineği kartal sisteminde, bir insanı küçük bir kâinat sisteminde icad eder. Ve zîhayatı öyle mu'cizatlı bir şekilde yaratır ki, eğer bütün esbab toplansa, bir bülbülü, bir sineği yapamazlar. Ve bir bülbülü yaratan, bütün kuşları yaratan olabilir. Ve bir insanı halk eden ancak kâinatı icad eden Zâttır.
(Şualar sh: 662)
DÖRDÜNCÜ VE BEŞİNCİ BASAMAK
Bu iki basamağın hakikatini umuma ifade etmek çok müşkül olmasından, yalnız kısacık bir iki nüktesi ve muhtasar meâli beyan edilecek. Yani, vücut mertebelerinin en kuvvetli ve sarsılmaz olan vücub mertebesinde ve ezelî ve ebedî derecesinde bir vücut sahibi ve maddiyattan münezzeh ve mücerred ve bütün mahiyetlere mübayin bir mahiyet-i mukaddeseyi taşıyan bir Kadîr-i Mutlakın kudretine nisbeten, yıldızlar zerreler gibi ve haşir bir bahar misillü ve haşirde bütün insanları diriltmesi bir nefsin ihyâsı derecesinde kolaydır. Çünkü vücut tabakalarından kuvvetli bir nev'in bir tırnağı, hafif bir tabakanın bir dağını eline alır, çevirir. Meselâ, kuvvetli vücud-u haricîden bir âyine ve kuvve-i hafıza, zayıf ve hafif olan vücud-u misalî ve mânevîden yüz dağı ve bin kitabı içine alırlar ve çevirebilirler. İşte vücud-u misâlî ne derece kuvvetçe vücud-u haricîden aşağı ise, mümkünatın hâdis ve ârızî vücutları dahi ezelî, sermedî, vâcip bir vücuttan binler derece daha aşağı ve hafiftir ki, o mukaddes vücut, bir zerre tecellîsiyle, mümkünatın bir âlemini çevirir. Maatteessüf şimdilik semli hastalık gibi üç ehemmiyetli sebep müsaade etmediklerinden, bu pek uzun hakikati ve nüktelerini Risale-i Nur'a ve başka zamana havale ederiz.
(Şualar sh: 663)
ALTINCI BASAMAK
Yani, nasıl ki fennin tabirince ukde-i hayatiye namında bir cilve-i irade-i İlâhiyenin ve emr-i tekvînînin bir kanunuyla ve o emir ve iradenin teveccühleriyle koca bir ağacın şuursuz dal ve sert budakları, meyvelerine ve yaprak ve çiçeklerine zembereği ve midesi hükmündeki o ukde-i hayatiyeden onlara gidecek lüzumlu maddeler ve erzaklara avâik ve mevâni ve sed olmazlar, belki teshilâta vesile oluyorlar. Aynen öyle de, kâinat ve bütün mahlûkatın icadında bütün mâniler bir cilve-i irade ve teveccüh-ü emr-i Rabbânîye karşı mümânaatı bırakıp kolaylığa âlet olmasından, kudret-i sermediye, o tek ağacı icad kolaylığında, kâinatı ve zemindeki enva-ı mahlûkatı icad eder, hiçbirşey Ona ağır gelmez. Eğer bütün icadlar o kudrete verilmezse, o vakit o tek ağacın inşa ve idaresi, bütün ağaçlar, belki zeminin icadı ve idaresi kadar müşkül olacak. Çünkü o zaman herşey mâni ve sed olur. O halde bütün esbab toplansa, bir ağacın emirden, iradeden gelen ukde-i hayatiye midesinden, zembereğinden intizamla meyve, yaprak, dal ve budaklara lâzım erzak ve cihazatı gönderemezler. İllâ ki, ağacın herbir cüz'üne, hattâ herbir zerresine bütün ağacı ve eczasını ve zerrâtını görecek ve
bilecek ve yardım edecek bir göz, bir ihâtalı ilim, bir harika kudret ve fevkalâde muavenet verilsin.
İşte, bu beş adet basamaklardan çık, bak. Küfür ve şirkte ne derece müşkilât, belki muhâlât bulunduğunu ve ne kadar akıldan, mantıktan uzak ve mümteni olduğunu, imanda ve Kur'ân yolunda ne kadar suhulet ve vücub derecesinde kolaylık ve ne kadar mâkul ve makbul ve lüzum derecesinde kat'î ve rahat bir hak ve hakikat bulunduğunu gör, bil.
de.
Rahatsızlık ve sıkıntılar, bu ehemmiyetli basamağın bâki kısmını tehire sebep oldular.
(Şualar sh: 664)
İmân nimeti için Allah'a hamdolsun.
"YEDİNCİ BASAMAK
Bir ihtar: Bu dokuz basamakların hakikatlerinin esası ve madeni ve güneşi Sûre-i İhlâs'tan
âyetleridir. Sırr-ı ehadiyet ve samediyet cilvesinden gelen lem'alara kısa işaretlerdir. Bu yedincinin meâline bir iki nükte ile gayet muhtasar bakıp tafsilini Risale-i Nur'a havale ederiz.
Yani, göz ve beyindeki acip vazifeleri gören bir zerre, bir yıldızdan; ve bir cüz, küll mecmuundan; meselâ dimağ ve göz, insanın tamamından; ve cüz'î bir fert, hüsn-ü sanatça ve garabet-i hilkatça umum bir neviden; ve bir insan, acip cihazlarıyla küllî cins hayvandan; ve bir fihriste ve program ve kuvve-i hafıza hükmünde olan bir çekirdek, mükemmel masnuiyeti ve mahzeniyetçe koca ağacından; ve bir küçük kâinat olan bir insan, kemâl-i hilkati ve cemiyetli harika cihazlarının binler acip vazifeleri görecek bir tarzda mahlûkiyeti kâinattan aşağı değiller.
Demek zerreyi icad eden, yıldızın icadından âciz kalamaz. Ve lisan gibi bir uzvu halk eden, elbette insanı kolayca halk eder. Ve birtek insanı böyle mükemmel yaratan, herhalde bütün hayvanatı kemâl-i suhuletle yaratabilecek ve gözümüz önünde yaratıyor. Ve çekirdeği bir liste, bir fihriste, bir defter-i kavânin-i emriye, bir ukde-i hayatiye mahiyetinde yaratan, elbette bütün ağaçların Hâlıkı olabilir. Ve âlemin bir nevi mânevî çekirdeği ve cemiyetli meyvesi olan insanı halk edip bütün esmâ-i İlâhiyeye mazhar ve âyine ve
bütün kâinatla alâkadar ve zeminin halifesi yapan Zâtın, elbette ve elbette öyle bir kudreti var ki, koca kâinatı, insan icadının kolaylığı ve suhuleti derecesinde halk edip tanzim eder. Öyle ise, zerrenin ve cüz ve cüz'î ve çekirdek ve bir insanın Hâlıkı, Sânii, Rabbi kim ise, elbette, bedahetle yıldızların ve nevilerin ve küll ve külliyatların ve ağaçların ve bütün kâinatın Hâlıkı, Sânii, Rabbi aynen Odur. Başka olması muhal ve mümtenidir."
De ki: O Allah birdir. O Allah'tır, Sameddir; herşey Ona muhtaç olduğu halde O hiçbir şeye muhtaç değildir. (İhlâs Sûresi, 112:1-2)
(Şualar sh: 665)
SEKİZİNCİ BASAMAK
Yani, ihata edilen cüz'iyat ve küll ve külliyatın içinde bulunan fertler ve tohumlar ve çekirdeklerin, ihata eden büyük külliyata nisbetleri, güya küçücük nümune ve gayet ince yazıyla çok küçük kıtada yazılmış aynı küll ve külliyatın misalleridir. Öyle ise, ihata eden külliyat, o cüz'iyat Hâlıkının kabzasında ve tamamen tasarrufunda bulunmak lâzımdır. Tâ, ilminin mizanlarıyla ve ince kalemleriyle o büyük muhitin kitabını, o çok küçücük yüzer kıtalarda, defterlerde derc edebilsin.
Hem ihata edilen ecza ve cüz'iyatın muhit ile nisbetleri, temsilleri, güya süt gibi muhitlikten sağılmış katreler; veya biri o muhiti sıkmış, o noktalar ondan akmış. Meselâ, kavun çekirdeği, onun umum etrafından sağılmış bir katre veya o kitap tamamen içinde yazılmış bir noktadır ki, fihristesini, listesini, programını taşıyor.
Madem böyledir, elbette o cüz'iyat ve katreler ve noktalar ve fertler Sâniinin elinde, o muhit küll ve külliyat bulunmak elzemdir. Tâ hikmetinin hassas düsturlarıyla o fertleri, katreleri, noktaları ondan sağsın. Demek birtek tohumu, birtek ferdi yaratan, elbette o büyük küll ve külliyatı ve onları ihata eden ve onlardan çok büyük olan diğer külliyatları ve cinsleri yaratan yine Odur, başka olamaz. Öyle ise, birtek nefsi yaratan, bütün insanları yaratabilir. Ve birtek ölüyü dirilten, haşirde bütün cin ve ins ölülerini diriltebilir ve diriltecek. İşte,
âyetinin hükmü ve dâvâsı gayet kat'î ve parlak bir surette hak ve ayn-ı hakikat olduğunu gör.
(Şualar sh: 666)
Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. (Lokman Sûresi, 31:28)
DOKUZUNCU BASAMAK
"Yani, nasıl ki, faraza kàbil-i inkısam olmayan ve ilm-i kelâm ve felsefede cevher-i fert namını alan bir zerrede, ondan daha küçücük olan madde-i esiriye zerreleriyle bir Kur'ân-ı Azîmüşşan yazılsa ve semâvât sahifelerinde dahi yıldızlar ve güneşlerle diğer bir Kur'ân-ı Kebîr yazılsa, ikisi muvazene edilse, elbette cevher-i ferd zerresinden yazılan hurdebînî Kur'ân, gökler yüzlerini yaldızlayan Kur'ân-ı Azîm ve Kebîrden acâipçe ve san'atın i'cazında geri değil, belki bir cihette ileri olduğu gibi; aynen öyle de, Hâlık-ı Kâinatın kudretine nisbeten masnuiyetindeki garabet ve cezâlet noktasında, zühre çiçeği, Zühre yıldızından geri değil ve karınca, filden aşağı olmaz ve mikrop, gergedandan hilkatça daha acip ve arı sineği, hurma ağacından fıtrat-ı acîbesiyle daha ileridir. Demek bir arıyı yaratan, bütün hayvanları yaratabilir. Bir nefsi dirilten, haşirde bütün insanları ihya edip haşir meydanına toplayabilir ve toplayacak. Hiçbirşey Ona ağır gelmez ki, gözümüz önünde gayet çabuk ve kolaylıkla her baharda haşrin yüz bin nümunelerini yaratıyor.
Son cümle-i Arabiyenin gayet kısacık meâli şudur: Yani, ehl-i dalâlet, mezkûr basamakların sarsılmaz hakikatlerini bilmediklerinden
ve gayet çabuk ve gayet kolaylıkla birden mahlûkat vücuda geldiklerinden, teşkili ve bir Sâniin hadsiz kudretiyle icadı, teşekkül ve kendi kendilerine vücut bulmak tevehhüm edip hiçbir zihin, hattâ vehim dahi kabul etmediği ve her cihetle muhal ve imkânsız hurafelerin kapısını kendilerine açmışlar. Meselâ, o halde zîhayatın herbir zerresine hadsiz bir kudret, bir ilim, herşeyi görecek bir göz ve her san'atı yapabilecek bir iktidar vermek lâzım gelir. Birtek İlâhı kabul etmemekle, zerreler adedince ilâheleri mezheplerince kabul etmeye mecbur olarak Cehennemin esfel-i sâfilînine girmeye müstehak düşerler.
Amma ehl-i hidâyet ise, geçen basamaklardaki kuvvetli hakikatler ve sarsılmaz hüccetler, selim kalblerine ve müstakim akıllarına gayet kat'î kanaat ve kuvvetli iman ve aynelyakîn bir tasdik vermiş ki, şüphesiz ve vesvesesiz itmi'nân-ı kalble itikad ederler ki, yıldızlar, zerreler, en küçük, en büyük, kudret-i İlâhiye nisbeten farkları yoktur ki, gözümüz önünde bu acâipler oluyor.
Ve herbir acîbe-i san'at
âyetinin dâvâsını tasdik ve hükmü ayn-ı hak ve hakikat olduğuna şehadet ederler, lisan-ı hal ile Allahu ekber derler. Biz dahi onların adedince Allahu ekber deriz. Ve şu âyetin dâvâsını bütün kuvvet ve kanaatimizle tasdik ve hükmü, ayn-ı hak ve nefs-i hakikat olduğuna hadsiz hüccetlerle şehadet ederiz."
(Şualar sh: 667)
Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. (Lokman Sûresi, 31:28)
(Şualar sh: 668)
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)
Allah'ım! Âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Zâta salât ve selam et. Hamd âlemlerin Rabbine mahsustur.
(Şualar sh: 672)
Her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah'ın adıyla..
Kâinatta hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi dâima ebediyete kadar üzerinize olsun.
Bir şeye sebeb olan, o şeyi yapan gibidir.
(Şualar sh: 673)
Bâkî olan sadece Odur.
(Şualar sh: 674)
Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah'ın adıyla.
Hiçbirşey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
Allah'ın selâmı rahmeti ve bereketi ebediyyen üzerinize olsun.
(Şualar sh: 675)
Onlar dünya hayatını seve seve (ahirete) tercih ederler. (İbrahim Sûresi, 14:3)
(Şualar sh: 680)
Her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah'ın adıyla..
Hiçbirşey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
(Şualar sh: 681)
Her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah'ın adıyla..
(Şualar sh: 682)
Yaş ve kuru ne varsa ap açık bir kitapta yazılmıştır. (En'âm Sûresi, 6:59)
Ona bir bakmak, incelemek, tedkik etmek lâzım.
(Şualar sh: 685)
Birinci Şua
1936'da Eskişehir Hapsinde telif edilmiş ve 1938'de Kastamonu'da tebyiz edilmiştir.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Ve Ondan yardım diliyoruz. Ve Ondan yardım diliyoruz.
(Şualar sh: 687)
Allah göklerin ve yerin nûrudur. Onun nûrunun misâli, bir lâmba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır. Kandil de cam fânus içindedir. Cam fânus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer ki, ne doğuya, ne de batıya âit olmayan mübârek bir ağacın yakıtından tutuşturulur. Onun yakıtı, kendisine ateş dokunmasa bile ışık verecek kàbiliyettedir. O nûr üstüne nûrdur. Allah dilediğini nûruna kavuşturur. İnsanlara Allah böyle misaller verir. Çünkü Allah herşeyi hakkıyla bilendir. (Nûr Sûresi, 24:35)
Onun nûrunun misâli, bir lâmba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır.
(Şualar sh: 688)
... bir lâmba yuvası gibidir ki, onda bir kandil vardır. (Nûr Sûresi, 24:35.)
Cam fânus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer...
Yâ Rab! Nur isminle ve cemâlinle parlat yıldızımı.
Bir ağaçtan. (Nûr Sûresi, 24:35.)
Hak ile bâtılı ayıran hikmet dolu Kur'ân'dan...
O nûr üstüne nûrdur. Allah dilediğini nûruna kavuşturur.
(Şualar sh: 689)
Dilediği kimse. (Nûr Sûresi, 24:35.
Dilediği.
Bir lamba yuvası gibi. Onda bir kandil vardır. Kandil de cam fânus içindedir.
Bir lamba yuvası gibi.
Cam fanus içinde.
Kandil de cam fânus içindedir. Cam fânus ise, inci gibi parlayan bir yıldıza benzer...
Bir mübarek ağaçtan.
(Şualar sh: 690)
Bir ağaç..
Ne doğuya, ne de batıya ait olmayan yakıt. (zeytin ağacından)
"Nasıl ki elektriğin kıymettar metâı, ne şarktan, ne de garptan celb edilmiş bir mal değildir. Belki yukarıda, cevv-i havada rahmet hazinesinden, semâvât tarafından iniyor. Her yerin malıdır. Başka yerden aramaya lüzum yoktur"
Onun yakıtı, kendisine ateş dokunmasa bile ışık, nur verecek kabiliyettedir.
"On üçüncü ve on dördüncü asırda semâvî lâmbalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır."
(Şualar sh: 691)
Onun yakıtı ışık verecek kàbiliyettedir...
Kendisine ateş dokunmasa bile.
Neredeyse, hemen hemen.
(Şualar sh: 692)
Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. (Hûd Sûresi, 11:112)
Hûd Sûresi Beni ihtiyarlattı. (Tirmizî, 56. Sûrenin tefsiri; el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:343)
Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. (Şûrâ Sûresi, 42:15)
O gün insanlardan şakîler ve saidler vardır. (Hûd Sûresi, 11:105)
Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. (Şûrâ Sûresi, 42:15)
(Şualar sh: 693)
Bizim uğrumuzda cihad edenlere Biz yollarımızı gösteririz. (Ankebût Sûresi, 29:69)
Şüphesiz ki insan azgınlaşır. (Alâk Sûresi, 96:6)
Bizim uğrumuzda cihad edenlere. (Ankebût Sûresi, 29:69)
Muhakkak ki Biz onlara hidayet ederiz, dosdoğru yolumuzu gösteririz. (Ankebût Sûresi, 29:69)
And olsun ki Biz sana, Seb'a Mesânî'yi, her zaman tekrarlanan yedi âyeti, Fatiha Sûresini verdik. (Hicr Sûresi, 15:87)
(Şualar sh: 694)
Seb'a Mesânî'yi (Fatiha Sûresini verdik.)
And olsun ki Biz sana, Seb'a Mesânî'yi (Fatiha Sûresini) verdik. (Hicr Sûresi, 15:87)
Ölü iken îmân ile diriltip nûra kavuşturduğumuz ve halk içinde o nûr ile doğru yolda yürüyen kimse gibi olur mu?... (En'âm Sûresi, 6:122)
Ölü iken..
"Saidü'n-Nursî dahi meyyit hükmünde idi. Risaletü'n-Nur ile ihyâ edildi, onunla hayat buldu."
Ölü iken îmân ile diriltip nûra kavuşturduğumuz kimse gibi olur mu?... (En'âm Sûresi, 6:122)
Diriltip nûra kavuşturduğumuz ve halk içinde o nûr ile doğru yolda yürüyen kimse... (En'âm Sûresi, 6:122)
(Şualar sh: 695)
Ölü iken... gibi olur mu?
Ölü iken îmân ile diriltip nûra kavuşturduğumuz ve halk içinde o nûr ile doğru yolda yürüyen kimse, inkâr karanlıkları içinde kalıp da ondan hiçbir zaman çıkmayacak olan kimse gibi olur mu? (En'âm Sûresi, 6:122)
Bir ölü..
Ölü.
İnkâr karanlıkları içinde kalan kimse gibi... (En'âm Sûresi, 6:122)
(Şualar sh: 696)
Ölü olan kimse.. gibi olur mu?
Şakîlere gelince... (Hûd Sûresi, 11:106)
Saidlere gelince, onlar da Cennette kalacaklardır. (Hûd Sûresi, 11:108)
Bedbaht, şakî olanlara gelince, onlar ateştedirler, orada onların (güçlükle ve fecî bir sesle) nefes alıp vermeleri vardır. (Hûd Sûresi, 11:106)
(Şualar sh: 697)
Allah'ın nûrunu üflemekle söndürmek isterler. (Tevbe Sûresi, 9:32)
Şakîlere gelince... (Hûd Sûresi, 11:106)
Gaybı hakkıyla ancak Allah bilir.
Cehennem ateşinde güçlükle ve fecî bir sesle nefes alıp verirler. (Hûd Sûresi, 11:106)
Cehennem ateşinde..
Yemin olsun burçlarla dolu gökyüzüne. (Burûc Sûresi, 85:1)
Mü'min erkeklere ve mü'min kadınlara eziyet ve işkence eden, sonra tevbe de etmemiş olan kimseler için Cehennem azâbıyla beraber bir başka yangın azâbı daha vardır. (Burûc Sûresi, 85:10)
(Şualar sh: 698)
Ölü iken gibi... olur mu?..
("Karanlıklar içinde) size bir nur ihsan edeceğim ki o nur ile doğru yolu bulup onda gidesiniz." (Hadid Sûresi, 57:28)
(Şualar sh: 699)
Allah, delil ve mu'cizeleriyle hakkı ortaya çıkarır. (Yûnus Sûresi, 10:82)
Kelimeleriyle, delil ve mu'cizeleriyle...
De ki: Elbette Rabbim beni dos doğru bir yola eriştirdi. (En'âm Sûresi, 6:161)
Dos doğru bir yol... (En'âm Sûresi, 6:161)
Bir yol...
Elbette Rabbim beni dos doğru bir yola eriştirdi. (En'âm Sûresi, 6:161)
(Şualar sh: 700)
("Allah'a iman eden,) hiç kopmayacak bir zincir-i nuranîye yapışır, temessük eder." (Bakara Sûresi, 2:256; Lokman Sûresi, 31:22)
Hiç kopmayacak bir zincir-i nuranî. (Bakara Sûresi, 2:256; Lokman Sûresi, 31:22.)
Allah hikmeti dilediğine verir (de ona hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak gösterir.) (Bakara Sûresi, 2:269)
Onlara kitabı öğretecek, hikmeti (kâinatın yaratılış sırlarını ve gayesini) bildirecek ve onları inkâr ve isyan kirlerinden temizleyecek... (Bakara Sûresi, 2:129)
Sizi inkâr ve günah kirlerinden temizler, size Kur'an'ı, kâinatın gayesini ve sırlarını öğretir. (Bakara Sûresi, 2:151)
(Şualar sh: 701)
Alet ilimleri: Felsefe, mantık, psikoloji, matematik vs..
Halbuki o âyetlerin tefsirini Allah'tan ve Allah'ın kendilerine ilimde derinlik ve istikamet ihsan ettiği kimselerden başkası bilemez. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:7)
Fakat onlardan ilimde derinlik ve istikamet sahibi olanlar... (Nisâ Sûresi, 4:162)
(Şualar sh: 702)
Allah'tan başka.
Şüphesiz ki insan azgınlaşır. (Alâk Sûresi, 96:6)
Allah'tan başka.
Derinlik sahibi olanlar...
Onlarda ilimde derinlik ve istikamet sahibi olanlar.
(Şualar sh: 703)
Ey insanlar! Size, Rabbinizden ap açık bir delil olan bir peygamber geldi ve size, dünyanızı ve âhiretinizi aydınlatıcı ap açık bir nûr olarak Kur'ân'ı indirdik. (Nisâ Sûresi, 4:174)
Apaçık.
Muhakkak size geldi.
Apaçık bir delil.
Apaçık bir nur.
Muhakkak size, ap açık bir delil olan bir peygamber geldi... (Nisâ Sûresi, 4:174)
Size, ap açık bir nûr olarak Kur'ân'ı indirdik. (Nisâ Sûresi, 4:174)
O, îmân edenler için bir hidâyet rehberi ve bir şifâdır. (Fussilet Sûresi, 41:44)
(Şualar sh: 704)
Ey Peygamber, eğer insanlar senden yüz çevirirse, sen, de ki: 'Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. (Tevbe Sûresi, 9:129)
De ki: 'Allah bana yeter. Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim.
Allah bana yeter.
(Şualar sh: 705)
Şüphesiz Allah'a tâbi olan topluluk gerçek galiplerin tâ kendisidir. (Mâide Sûresi, 5:56)
O gün onların nûru önlerinden ve sağlarından koşarak Cennete yol gösterirken, onlar da 'Ey Rabbimiz,' derler. 'Nûrumuzu tamamla ve bizi bağışla. (Tahrîm Sûresi, 66:8)
'Ey Rabbimiz,' derler. 'Nûrumuzu tamamla... (Tahrîm Sûresi, 66:8)
Bizi bağışla.
(Şualar sh: 706)
Biz Kur'ân'dan mü'minler için bir şifâ ve rahmet olan şeyi indiriyoruz. (İsrâ Sûresi, 17:82)
Mü'minler için bir şifâ ve rahmet olan şey...
Allah da onu dos doğru bir yola iletti. (Nahl Sûresi, 16:121)
De ki: Elbette Rabbim beni dos doğru bir yola eriştirdi. (En'âm Sûresi, 6:161)
(Şualar sh: 707)
(Dos doğru) bir yol.
Nûr.
Rabbim beni dos doğru bir yola eriştirdi. (En'âm Sûresi, 6:161)
Onlardan yüz çevir. (En'âm Sûresi, 6:68)
(Şualar sh: 708)
Rabbim beni dos doğru bir yola eriştirdi. (En'âm Sûresi, 6:161)
Şüphesiz ki benim Rabbim hak ve adâlet üzeredir. (Hûd Sûresi, 11:56)
Bu yüce kitabın âyetleridir. (Yûnus Sûresi, 10:1; Yûsuf Sûresi, 12:1; Hicr Sûresi, 15:1; Ra'd Sûresi, 13:1; Şuara Sûresi, 26:2; Kasas Sûresi, 28:2; Lokman Sûresi, 31:2)
Tâ sîn. Bu, yüce Kur'an'ın âyetleridir. (Neml Sûresi, 27:1)
(Şualar sh: 709)
Bu yüce kitabın âyetleridir. (Yûnus Sûresi, 10:1; Yûsuf Sûresi, 12:1; Hicr Sûresi, 15:1; Ra'd Sûresi, 13:1; Şuara Sûresi, 26:2; Kasas Sûresi, 28:2; Lokman Sûresi, 31:2)
İşte bu..
(Şualar sh: 710)
Dos doğru bir yol... (En'âm Sûresi, 6:161)
Umulur ki Rabbimiz bize bundan daha hayırlısını verir. (Kalem Sûresi, 68:32)
Bu Kur'an, kudreti herşeye galip olan ve hikmeti herşeyi kuşatan Allah tarafindan indirilmiştir. (Zümer Sûresi, 39:1)
(Şualar sh: 711)
Her bir âyetin mânâ mertebeleri vardır; zâhirî (açık), bâtınî (açık ve görünür mânâsının içindeki, ehlinin anlayabileceği mânâ), haddi (kapsamı) ve muttala'ı (anlam çerçevesi) vardır. Bu dört mânâ tabakasından herbirinin de fürûatı (detayları), işaretleri, dalları ve ayrıntıları vardır. (bk. Ebu Yâ'lâ, el-Müsned 9:287; et-Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat 1:236)
Bu Kur'ân, indirilmiştir. (Zümer Sûresi, 39:1)
(Şualar sh: 712)
"Surelerin başlarındaki huruf-u mukattaa İlahî bir şifredir. Hâs abdine, onlarla bazı işaret-i gaybiye veriyor. O şifrenin miftahı, o Abd-i Hâstadır, hem Onun veresesindedir." Mektubat (390)
(Şualar sh: 713)
Bu Kur'an, kudreti herşeye galip olan ve hikmeti herşeyi kuşatan Allah tarafindan indirilmiştir. (Zümer Sûresi, 39:1)
(Şualar sh: 714)
Bu Kur'ân, indirilmiştir. (Zümer Sûresi, 39:1)
"Surelerin başlarındaki huruf-u mukattaa İlahî bir şifredir. Hâs abdine, onlarla bazı işaret-i gaybiye veriyor. O şifrenin miftahı, o Abd-i Hâstadır, hem Onun veresesindedir." Mektubat (390)
Bu Kur'an, kudreti herşeye galip olan ve hikmeti herşeyi kuşatan Allah tarafindan indirilmiştir. (Zümer Sûresi, 39:1)
Hâ mîm. Bu kitap, Rahmân ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir. (Fussilet Sûresi, 41:1-2)
(Şualar sh: 715)
Bir indirme'dir.
Hâ mîm. Bu kitap, Rahmân ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir. (Fussilet Sûresi, 41:1-2)
"Surelerin başlarındaki huruf-u mukattaa İlahî bir şifredir. Hâs abdine, onlarla bazı işaret-i gaybiye veriyor. O şifrenin miftahı, o Abd-i Hâstadır, hem Onun veresesindedir." Mektubat (390)
(Şualar sh: 716)
O gün insanlardan şakîler ve saidler vardır. (Hûd Sûresi, 11:105)
Saidlere gelince, onlar da Cennette kalacaklardır. (Hûd Sûresi, 11:108)
Cennet.
Saidlere gelince...
Mesut kılınanlar..
O gün insanlardan şakîler ve saidler vardır. (Hûd Sûresi, 11:105)
Said, mutlu kimse..
Cennette kalacaklardır. (Hûd Sûresi 11:108)
Ebedî olarak kalıcıdırlar. (Hûd Sûresi 11:108.)
(Şualar sh: 717)
Saidlere gelince... (Hûd Sûresi, 11:108)
Ebedî olarak Cennette kalacaklardır. (Hûd Sûresi, 11:108)
(Şualar sh: 718)
Onlar Allah'ın nûrunu ağızlarıyla (söndürmek isterler.) Fakat Allah nûrunu tamamlayacaktır -kâfirler hoşlanmasa da... (Saf Sûresi, 61:8)
Onlar Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Fakat Allah nûrunu tamamlayacaktır... (Saf Sûresi, 61:8)
Bu yüce kitabın âyetleridir. (Hicr Sûresi, 15:1; Ra'd Sûresi, 13:1; Yûsuf Sûresi, 12:1)
Tâ sin. Bunlar yüce Kur'ân'ın âyetleridir. (Neml Sûresi, 27:1)
Rabbim beni dosdoğru bir yola eriştirdi. (En'âm Sûresi, 6:161)
Şüphesiz ki benim Rabbim hak ve adâlet üzeredir. (Hûd Sûresi, 11:56)
Onlardan yüz çevir. (En'âm Sûresi, 6:68)
Allah'ın nûrunu ağızlarıyla (söndürmek istiyorlar.) Yemin olsun ki, Allah nûrunu tamamlayacaktır.
(Şualar sh: 719)
Allah'ın nûrunu ağızlarıyla üflemekle söndürmek isterler. Allah nûrunu tamamlamaktan başka birşeye râzı olmaz -kâfirler istemese de.. (Tevbe Sûresi, 9:32)
Allah'ın nûrunu üflemekle (söndürmek isterler.) Allah ise nûrunu tamamlamaktan başka birşeye râzı olmaz... (Tevbe Sûresi, 9:32)
(Şualar sh: 720)
Damla denize delâlet eder.
Elif lâm râ. Bu bir kitap ki, insanları Rablerinin izniyle zulümattan çıkarman; kudreti herşeye galip olan ve her türlü hamde
lâyık Allah'ın yoluna kavuşturman için onu sana indirdik. (İbrahim Sûresi, 14:1)
İnsanları Rablerinin izniyle (inkâr karanlıklarından) îman nûruna...
Kudreti herşeye galip olan ve her türlü hamde lâyık olan Allah'ın yoluna...
(Şualar sh: 720)
Kudreti herşeye galip olan ve her türlü hamde lâyık olan Allah'ın...
İnkâr karanlıklarından. (İbrahim Sûresi, 14:1)
(Şualar sh: 721)
Kudreti herşeye galip olan ve her türlü hamde lâyık olan Allah'ın...
İnkâr karanlıklarından. (İbrahim Sûresi, 14:1)
İnsanları çıkarman. (İbrahim Sûresi, 14:1)
Elif lâm râ. Bu bir kitap ki, onu Sana indirdik... (İbrahim Sûresi, 14:1)
Sana
Elif lâm râ. Bu bir kitap ki, onu indirdik... (İbrahim Sûresi, 14:1)
(Şualar sh: 722)
Onu (Kur'an'ı) indirdik
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Şualar sh: 723)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Elif lâm râ. Bu bir kitap ki, insanları Rablerinin izniyle zulümattan (karanlıklardan) nura çıkarman için onu sana indirdik. (İbrahim Sûresi, 14:1)
İnsanları Rablerinin izniyle (inkâr karanlıklarından) îman nûruna...
(Şualar sh: 724)
Onlar dünya hayatını seve seve âhirete tercih ederler, halkı Allah yolundan alıkoyarlar ve doğru yolu eğri göstermeye çalışırlar. Öyleleri, haktan pek uzak bir sapıklık içindedirler. (İbrahim Sûresi, 14:3)
Halkı Allah yolundan alıkoyarlar..
Doğru yolu eğri göstermeye çalışırlar..
(Şualar sh: 725)
Onlar dünya hayatını seve seve...
Doğru yolu eğri göstermeye çalışırlar..
Allah'ın geçmişteki azap günleri (İbrahim Sûresi, 14:5)
Hak dini onlara açıklasın diye, her peygamberi Biz ancak kendi kavminin lisanıyla gönderdik. (İbrahim Sûresi, 14:4)
(Şualar sh: 726)
Her peygamberi..
Kavmini karanlıklardan nûra çıkar ve Allah'ın geçmişteki azap günlerini onlara hatırlat. (İbrahim Sûresi, 14:5)
Allah'ın geçmişteki azap günlerini onlara hatırlat.
(Şualar sh: 727)
Sekizinci Şua
Üçüncü Keramet-i Aleviye Risalesi
Sekizinci Şua 1942 yılında Kastamon'da telif edilmiştir. Bu risale Kaside-i Celcelûtiye'dir. Me'hazi Mecmuat-ül Ahzab "Şazeli" cildindedir.
(Şualar sh: 728)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Siracü'n-Nur (Nur Kandili) gizliden gizliye yanıp intişar eder, yayılır.
Tebareke, Nûn, Mearic, Hümeze, Tekvir, Zariyat ve Necm Sûrelerinin hakkı için ve Ikterabet (Kamer) Sûresinin hakkı için, bütün işler bana yaklaşmış oldu. Hizb hizb, âyet âyet Kur'ân sûrelerinin hakkı için, bunları okuyanın okumaları adedince ve nazil olan âyet ve sûreler sayısınca, indirdiğin bütün faziletli kitapların faziletleri hakkı için ey Rabbim, Senden yardım diliyorum.
(Şualar sh: 729)
Tekvîr Sûresi hürmetine...
Güneş dürülüp toplandığında. (Tekvîr Sûresi, 81:1)
Yemin olsun esip savuran rüzgâra. (Zâriyat Sûresi, 51:1)
Esip savuran rüzgara yemin olsun.
Yemin olsun esip savuran rüzgâra. (Zâriyat Sûresi, 51:1)
(Şualar sh: 730)
Battığı zaman yıldıza andolsun. (Necm Sûresi, 53:1)
Tûr Dağına yemin olsun. (Tûr Sûresi, 52:1)
Esip savuran rüzgara yemin olsun. (Zâriyat Sûresi, 51:1)
Yıldıza yemin olsun. (Necm Sûresi, 53:1)
Kıyâmet yaklaştı, ay yarıldı. (Kamer Sûresi, 54:1)
Ve Ikterabet (Kamer) Sûresiyle bütün işler bana yaklaşmış oldu.
Hizb hizb, âyet âyet Kur'ân sûrelerinin hakkı için.
(Şualar sh: 731)
Ey Mevlâm, lütfunla indirdiğin bütün faziletli kitaplarının hakkı için Senden yardım diliyorum.
Yedi gökle yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
Ey Mevlâm! Âyetü'l-Kübrâ hürmetine, beni bütün sıkıntılardan kurtar.
(Şualar sh: 732)
İçine muhkem (sağlam) bir şekilde sırların yerleştirildiği Duhan Sûresinin hakkı için.
(Şualar sh: 733)
Kur'ân'da geçen bütün "Hâ, Mîm"lerde bulunan sırların hakkı için ve risalelere bölünmüş Nur'un hakkı için beni koru ey Nur!..
Onun nurunun misali... (Nûr Sûresi, 24:35)
Nur kandili, gizliden gizliye yanıp yayılır. Sirâcü's-Sürc (Kandiller Kandili), gizliden gizliye yanıp aydınlanır.
Rahîm, Celâl, Raûf, Münezzeh, Kuddûs ve Rahîm isimlerinin nuruyla fitne ve dalâlet ateşi söndürülecek.
(Şualar sh: 734)
Gizliden gizliye beyan edilerek, açıklanarak.
Gizliden gizliye aydınlanır.
Gizlice.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Onun kuvveti herşeye galiptir ve O herşeyi hikmetle yapar. (İbrahim Sûresi, 14:4)
Siracü'n-Nur (nur kandili) yanıp parlıyor.
İzzet, Azamet, Celal ve Kibriya ve Raûf'un nuruyla..
"İzzet, azamet ve celâl ve kibriya."
Süryanîce Rauf''dir
Süryanîce Rahîm'dir.
(Şualar sh: 735)
Onun nuruyla dalâlet ve fitne ateşi söner.
Ey fitne ve felâket asrına yetişen kişi! Şanı yüce Mevlâ'dan, her türlü fitne, bela ve musibetin şerrinden korunmayı iste ve yalvar ki o fitne, sıkıntı ve azabın şerrinden seni korusun.
Şüphesiz ki, Biz [sana Kevser'i] verdik. (Kevser Sûresi: 1.)
(Şualar sh: 736)
"Yani, ecnebi hurufarı bin üçyüz kırksekizde (1348) tamim edilecek, çoluk-çocuk, emirler ve fakirler icbar suretinde gece dersleriyle öğrenmeye çalışacaklar."
Satır - satır yazılacak..
Ey fitne ve dalâlet asrına erişen!
Ey o fitne ve felâket asrına yetişen Said!
İdrak eden, yetişen, anlayan..
"Kürd kalbidir. (Yani; tersinden okunuşudur.)"
(Şualar sh: 737)
Onunla fitne ve dalâlet ateşi söndürülecek.
Geniş mânâları içeren kasem, kıymetli dua ve İsm-i Âzam...
Hiç şüphesiz bu kıymetli münacat ve muazzam dua ve geniş mânâlar ihtivâ eden kasem ve İsm-i Âzam ve bu büyük gizli sır, dünya ve âhiret hazinelerinden bir hazinedir.
Sirâcü'n-Nur gizliden gizliye yanıp yayılıyor; Sirâcü's-Sürc (Kandiller Kandili), gizliden gizliye yanıp aydınlanıyor.
Sonsuz izzet, azamet, celâl ve kibriya sahibi, bütün kusur ve noksanlıklardan münezzeh olan Zât-ı Rahîm'in nuruyla küfrün ateşi söndürülür.
(Şualar sh: 738)
Ma'bûd-u bilhak (el-İlâh) Hû, Samed, Zü'l-Batş (Düşmanlarını kıskıvrak yakalayan), Cebbar (Hükmüne karşı konulmaz) ve Halîm olan Zâtın yardımıyla (o nûr) düşmanlarının ateşini bastıracak.
Nurun kandili gizli olarak yakılıp apaçık aydınlatılır.
Kandiller kandili gizli olarak tutuşturulur; o da tenevvür eder.
Celâl ve Hâlık isimlerinin nuru, Kuddüs isminin bereketi ve kibriyan ile dalâlet ve fitne ateşi söndürülür.
Allah, Hû, Samed, Kahhar isimleriyle ve savaş deniziyle, yükselen düşmanlık ateşi söndürülür.
Allah, Hak, Cemîl, Vedûd ve Mucîb isimlerinin hürmetine;
Mürîd, Cemîl, Zahir isminle taksim edilen, yüce olan ve yüceltilen ayetlerin (ve tefsirlerinin) şanı hürmetine duamı kabul buyur!..
Yüce olan ve yüceltilen ayetlerin (ve tefsirlerinin) şanı hürmetine.
Yüce olan ve yüceltilen ayetlerin
Mülk Sûresi (Tebareke) hakkı için.
(Şualar sh: 739)
..........................
..........................
..........................
"Yirmi beşte geçen ve sırları bilmek manasında.."
(Şualar sh: 740)
"İsm-i Adl ve ism-i Hakemin tecellîsiyle ve adalet ve mizanıyla ve intizam ve hikmetiyle dünya tamir edilir, tahripten kurtulur."
"O iki ismin râyiha-i tayyibesiyle ve çok hoş kokularıyla, dünya güzel kokular alır, attar dükkânı gibi râyiha-i tayyibe verir."
..........................
Yıldızımı parlat.
Siracü'n-Nur (nur kandili) yanıp parlıyor.
Ey kadri yüce olan ismin taşıyıcısı!
Muazzam isim.
(Şualar sh: 741)
"Hazine-i esrar olan بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ile başladım. Ruhum, onunla o hazineyi keşfetti"
Allah'ın yardımı ve fetih geldiği zaman. (Nasr Sûresi, 110:1)
(Şualar sh: 742)
Yâ Rab! Nur isminle ve cemâlinle parlat yıldızımı, .. Günler ve asırlar boyunca Sensin buna kàdir olan ey Nur.
Nûr ismiyle yıldızımı parlat.
Senin Allah, Ehad, Celal, Celîl, Bedi', ... isimlerin hep parlamaktadır.
Bütün dualara kesin cevap veren isimlerini sayarak.... O isimlerinin ortaya çıkıp parlamasıyla, çevrenin bereketiyle..
Yıldızımı parlat.
(Şualar sh: 743)
Yıldızımı parlat.
Siracü'n-Nur (nur kandili) yanıp parlıyor.
(Şualar sh: 744)
Yâ Rab! Âyetü'l-Kübrâ hakkı için beni bütün sıkıntılardan kurtar, eman ve emniyet ver.
Güzel isimlerin ile beni sıkıntı ve perişaniyetten koru.
İsm-i Azam olan o esma risalesini (30.Lem'a) bereketiyle beni teşettütten, perişaniyetten hıfz eyle. Ya Rabbi!
Öyle nurlu harfler ki Mars yıldızı gibi yücedir.
Asâ-yı Mûsa ismiyle karanlıklar dağılır.
İsm-i Azam olan o esma risalesini (30.Lem'a) bereketiyle beni teşettütten, perişaniyetten hıfz eyle. Ya Rabbi!
Öyle nurlu harfler ki Mars yıldızı gibi yücedir.
Asâ-yı Mûsa ismiyle karanlıklar dağılır.
Âyetü'l-Kübrâ hakkı için..
(Şualar sh: 745)
Sözdeki, birbirine bağlı, işaretli manalar. Kelimelerin kullanış ve tarzlarından hareketle onların zımnında bulunduğu anlaşılan manalar.
Yani "Ya Rab! Beni kurtar, eman ve emniyet ver"
Esma-i Hüsna hürmetiyle, bereketiyle..
"İsm-i Âzam olan o esmâ risalesinin bereketiyle beni teşettütten, perişaniyetten hıfz eyle yâ Rabbi"
(Şualar sh: 746)
"Hazine-i esrar olan بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ile başladım. Ruhum, onunla o hazineyi keşfetti"
Güzel isimlerin ile beni sıkıntı ve perişaniyetten koru.
Bu harfler ki, Nur harfleridir; Merih yıldızı gibi yüce ve yüksektir.
(Şualar sh: 747)
Asa-yı Mûsa ismi hürmetine zulmetler, karanlıklar dağılır.
(Şualar sh: 748)
Ey Rabbimiz! Unutur veya hatâya düşer de bir kusur işlediysek bizi onunla hesaba çekme. (Bakara Sûresi, 2:286)
(Şualar sh: 749)
Rabbinin nimetini de yâd et. (Duhâ Sûresi, 93:11)
(Şualar sh: 750)
İçinde sırların dürülü olduğu hazinelerin keşfine ruhum onunla ulaştı.
Ey celâl sahibi Allah'ım, bana ilmin sırlarını lütfunla bildir, Seninle anlaşılır onlar ya Halîm!
Bu sözler Muhammedin (a.s.m.) amcasının oğlu Ali'nindir (r.a.) ve yaratılmış olan herşey hakkındaki ilimlerin sırlarını toplamıştır.
Yaratılmış olan herşey hakkındaki ilimlerin sırlarını toplamıştır.
Nurun kandili tutuşturulur.
Ondan sonra, onun devamında..
Yirmiyedinci Söz'ün Zeyline işaret (Sahabeler Hakkında)
(Şualar sh: 751)
Ondan sonra, onun devamında..
Otuzbirinci Söz'ün Zeyline işaret. (Şakk-ı Kamer Mu'cizesine dair.)
"İşte Risale-i Nur'un Sözleri otuz üç ve bir cihette otuz iki ve Mektubat namındaki risalelerin dahi bir cihette otuz iki ve bir cihette otuz üç olup bu münâcâtla mutabık olması ve yalnız risale şeklinde iki adet zeyilleri bulunması ve o zeyillerin birisi Yirmi Yedinci Sözün ehemmiyetli zeyli ve diğeri Otuz Birinci Sözün kıymettar zeyli olması ve o iki zeyl risalesinin müstakil mertebe ve numaraları bulunmaması veبَعْدَهَا kelimesi dahi aynı yerde, aynı mânâda tevafuk etmesi bana iki kere iki dört eder derecesinde kanaat veriyor ki, Hazret-i İmam-ı Ali (r.a.) tebeî bir mânâ ile ve işârî bir mefhumla Risale-i Nur'a, hattâ zeyillerine bakmak için öyle yapmış."
Gaybı Allah'tan başka kimse bilmez.
Doğrusunu Allah bilir.
Hatâ ve günahlarımdan, yanılgı ve yanlışlıklarımdan dolayı Allah'tan mağfiret diliyorum. Risale-i Nur'un okunan, yazılan ve havada temessül eden harflerinin dünyada, berzahta ve âhiretteki hayatımın dakikalarının âşireleriyle çarpımından çıkan netice kadar, iman ve Kur'ân nimetinden dolayı Allah'a hamd olsun.
Tehmiz (Hümeze) sûresi hakkı için..
Yâsin Sûresi..
Kâf, Hâ, Yâ, Ayn, Sâd (sûresi) hakkı için..
"Beşinci mertebede bulunması, hem Beşinci Söze, hem Beşinci Mektuba, hem Beşinci Lem'aya ve Dördüncü Şua olan Ayet-i Hasbiye Risalesine, hem Üçüncü Şua olan Münacat'a baktığı..."
(Şualar sh: 752)
Allah'ım Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâma, Onun âl ve ashabına da o kadar salât ve selam et. Bize ve Nur talebelerine de o kadar rahmet eyle. Âmin. Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Şualar sh: 753)
Ve Ondan yardım diliyoruz.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
(Şualar sh: 756)
Ve böylece sürüp gider.
(Şualar sh: 756)
Her nerede kıbleye yönelirseniz Allah'ın rızası oradadır. (Bakara Sûresi, 2:115.)
(Şualar sh: 758)
Güneşi ve ayı da sizin hizmetinize verdi. (İbrahim Sûresi, 14:33)
Yerde olanları da, denizde olanları da, sizin hizmetinize vermiştir. (Hac Sûresi, 22:65)
Hamd Allah'a mahsustur.
(Şualar sh: 761)
Davet eden, çağıran, dua eden, duacı..
İşârât-ül İ'caz
İşarat-ül İ'caz Risalesi 1914-1916 tarihinde Arapça olarak te'lif edilmiş ve 1918 yılında Arapça olarak neşredilmiştir. 1950 yılından sonra da Abdülmecid Ağabeyin Türkçeye tercümesiyle yayınlanmıştır.
(İşarat-ül İ'caz sh: 5)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Yalnızca ondan yardım dileriz.
(İşarat-ül İ'caz sh: 7)
O'nun (Allah'ın) adıyla! O (Allah) her türlü noksanlıktan münezzehtir, uzaktır.
(İşarat-ül İ'caz sh: 12)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
O Rahmân ki Kur'ân'ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona anlamayı ve anlatmayı öğretti. (Rahmân Sûresi, 55:1-4)
Biz dahi, kâinat hakaikine dair rumuz ve işârâtıyla câmi ve aradan geçen asırlara rağmen kıyamete kadar bâki kalacak mu'cize-i kübrâsı olan Kur'ân ile âlemlere rahmet olarak gönderdiği Muhammed'e ve bütün âl ve ashabına salât ve selâm ederek o Rahmân'a hamd ederiz.
(İşarat-ül İ'caz sh: 13)
Allah'ın adıyla.
Hamd Allah'a mahsustur. (Fâtiha Sûresi, 1:2)
De. Söyle.
(İşarat-ül İ'caz sh: 14)
Kullarına karşı çok merhametli olan ve şefkat eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:3)
Rahmeti herşeyi kuşatmakla birlikte, dilediği varlıklara çok özel ihsanı ve hususî rahmet tecelîsi olan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:3)
Hamd Allah'a mahsustur. (Fâtiha Sûresi, 1:2)
Bütün âlemlerin Rabbi; Her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden; tedbir, tasarruf ve egemenliği altında bulunduran Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:2)
Hesap gününün yegane sahibi, yöneticisi ve hakimi olan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:4)
(Yâ Muhammed) Biz sana kevseri verdik. (Kevser Sûresi, 108:1)
Allah'ın adıyla.
Yardım diliyorum.
Uğurlu, bereketli sayarım, teberrük ederim.
De, söyle
Oku
Allah'ın adıyla.
(İşarat-ül İ'caz sh: 15)
İsim, ad..
Allah'ın ismiyle.
O Rahman'dır, Rahim'dir.
Rahmeti herşeyi kuşatmakla birlikte, dilediği varlıklara çok özel ihsanı ve hususî rahmet tecelîsi olan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:3)
Kullarına karşı çok merhametli olan ve şefkat eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:3)
(İşarat-ül İ'caz sh: 16)
Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü. (Fâtiha Sûresi, 1:2)
(İşarat-ül İ'caz sh: 17)
Cinleri ve insanları ancak Bana îman ve ibadet etsinler diye yarattım. (Zâriyat Sûresi, 51:56)
Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah'a mahsustur. (Fâtiha Sûresi, 1:2)
Ben gizli bir hazine idim. Bilineyim diye mahlukatı yarattım. (Süyûti, ed-Dürerü'l-Müntesire, s. 125; Ali el-Kàrî, el-Esrârü'l-Merfûa', s. 273)
Allah'a has olan.
(İşarat-ül İ'caz sh: 18)
Rabb, varlıkları terbiye eden, ihtiyaçlarını veren.
Âlemler, varlık âlemleri.
Yirmi, otuz.
Hamd olsun Allah'a ki Onun tayin ettiği nice yörüngeler vardır ki, yıldızlar, güneş ve ay o yörüngelerde akıp gider.
Bana secde ettiklerini gördüm. (Yûsuf Sûresi, 12:4)
(İşarat-ül İ'caz sh: 19)
O Rahman'dır, Rahim'dir. (Fâtiha Sûresi, 1:3)
Hesap gününün yegane sahibi, yöneticisi ve hakimi olan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:4)
Gün.
(İşarat-ül İ'caz sh: 20)
Din, hakâik-i diniyye, ceza.
Yalnızca Sana ibadet ederiz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)
(İşarat-ül İ'caz sh: 21)
Rabbine, sanki Onu görüyormuş gibi ibadet et. (Hadis-i bilmânâdır. Buhari, Tefsîru Sûre 31:2, İmân: 31; Müslim, İmân: 1,5,7; Ebu Dâvud, Sünne: 16; Tirmizî, İmân: 4; İbni Mâce, Mukaddime: 9; Neseî, İmân: 5, 6; Müsned, 1:27, 51, 53, 319, 2:107, 462, 4:129, 164)
İbadet ederiz.
Hamd, övgü.
Hesap gününün yegane sahibi, yöneticisi ve hakimi olan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:4)
(Yalnızca) Sana.
Ve yalnızca senden yardım dileriz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)
"Bizim vücudumuzun zerratı veya ehl-i tevhid cemaatı veyahut kâinat mevcudatı, bütün hâcat ve maksatlarımıza, bilhassa en ehem olan ibadetimize, Senden iane ve tevfik istiyoruz."
Yardım dileriz.
İbadet ederiz.
Senden, sana.
(İşarat-ül İ'caz sh: 22)
Bizi hidayete ulaştır. (Fâtiha Sûresi, 1:6)
Yardım dileriz.
Her şeyi yarattı ve ona doğru yolu gösterdi.
Allah'ım bize hakkı hak olarak gösterip onun ittibâıyla, bâtılı da batıl olarak gösterip onun içtinabıyla rızıklandır. Âmin, Allah'ım, duamı kabul buyur!
(İşarat-ül İ'caz sh: 23)
En doğru ve istikametli yol. (Fâtiha Sûresi, 1:6)
Kime hikmet verilmişse işte ona pek çok hayır verilmiştir. (Bakara Sûresi, 2:269)
(İşarat-ül İ'caz sh: 24)
Nimet ve lütfuna mazhar ettiklerinin yoluna... (Fâtiha Sûresi, 1:7)
Hamd ve övgü Allah'a mahsustur." Fâtiha Sûresi, 1:2
Bütün âlemlerin Rabbidir. (Fâtiha Sûresi, 1:2)
Kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:3)
O kimseler ki.
Hesap gününün yegane sahibi, yöneticisi ve hakimi olan Allah. (Fâtiha Sûresi, 1:4)
İbadet ederiz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)
Yardım dileriz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)
(İşarat-ül İ'caz sh: 25)
Bizi hidayet yoluna ulaştır. (Fâtiha Sûresi, 1:6)
En doğru ve istikametli yol.
O kimseler ki.
Nimet verdin.
Onların üzerine.
Üzerine
(İşarat-ül İ'caz sh: 26)
İşte onlar, Allah'ın kendilerine pek büyük nimetler bağışladığı peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salih kimselerle beraberdirler. (Nisâ Sûresi, 4:69)
Nimet ve lütfuna mazhar ettiğin kimseler... (Fâtiha Sûresi, 1:7)
Gazaba uğramışların yoluna değil. (Fâtiha Sûresi, 1:7)
İbadet ederiz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)
Yardım dileriz. (Fâtiha Sûresi, 1:5)
(İşarat-ül İ'caz sh: 27)
Her şey zıtlarıyla bilinir.
Nimet verdin.
Gazaba ve öfkeye maruz kalanlar.
Hak yoldan sapanlar.
Ve sapmışların yoluna değil. (Fâtiha Sûresi, 1:7)
(İşarat-ül İ'caz sh: 29)
Allah'ım, bizi bu sûrenin hürmetine sırât-ı müstakim ehlinden eyle. Âmin.
(İşarat-ül İ'caz sh: 30)
Sure-i Bakara
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Rabbinizin nimetlerinden hangi birini.. (Rahmân Sûresi, 55:13)
O gün yalanlayanların (peygamberi ve âhireti) vay haline! (Mürselât Sûresi, 77:15)
O misk gibidir, karıştırıldıkça kokususu yayılır, parlar.
(İşarat-ül İ'caz sh: 31)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
(Cennet ehline) Rızıkları birbirine benzer şekilde kendilerine sunulur. (Bakara Sûresi, 2:25)
Hurûf-u mukattaa. Gr: Kur'an-ı Kerim'de sure başlarında bulunan, kesik kesik, ikisi üçü birleşik veya tek başına yazılı hafler. Elif Lâm Mim, Yâ Sin, Elif Lâm Râ... gibi. Bunlar İlahî birer şifre olup, mânalarını anlayanlar Resul-ü Ekrem (A.S.M.) ve O'nun vârisleridir.
(İşarat-ül İ'caz sh: 32)
"Sûrelerin başlarındaki huruf-u mukattaa İlâhî bir şifredir; has abdine, onlarla bazı işaret-i gaybiye veriyor. O şifrenin miftahı, o Abd-i Hastadır, hem Onun veresesindedir."
(İşarat-ül İ'caz sh: 33)
Bu Ezelî olan, Allah'ın kelâmıdır.
Onu Cebrâil (a.s.) getirmiştir.
Muhammed'e (a.s.m.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 34)
Bu Allah'ın kelâmıdır.
(İşarat-ül İ'caz sh: 35)
Bunun Allah'ın kelâmı olduğuna şehadet ederim.
Şu yüce kitap ki, onda asla şüphe yoktur. O, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir yol göstericidir. (Bakara Sûresi, 2:2)
Rabbinin azâbından küçük bir esinti onlara hafifçe dokunacak olsa... (Enbiyâ Sûresi, 21:46)
Eğer.
Küçük bir esinti. (Enbiya Sûresi, 21:46)
Dokunma, temas etme. (Enbiya Sûresi, 21:46)
... den. (Enbiya Sûresi, 21:46)
Ağır azap, ağır ceza.
Hafif azap, ceza. (Enbiya Sûresi, 21:46)
Terbiye eden, gözetip büyüten, sevk ve idare eden.
Yani, "İbarelerimiz ayrı ayrı ise de, hüsnün birdir. Hepsi de o hüsne işaret ediyorlar."
(İşarat-ül İ'caz sh: 36)
Elif, Lâm, Mîm. İşte bu kitapta hiç şüpheye yer yoktur; takvâ sahipleri için bir hidâyet kaynağıdır. (Bakara Sûresi, 2:1-2)
Elif, lâm, mim. * Bu [kitap] * Kitap [Kur'ân] * Onda asla şüphe yoktur. (Bakara Sûresi, 2:1-2.)
Elif, lâm, mim. (Bakara Sûresi, 2:1.)
Bu [kitap] (Bakara Sûresi, 2:2.)
Kitap [Kur'ân] (Bakara Sûresi, 2:2.)
Belirli yapma edatı. İsimlerin başına gelir, onları muayyen yapar.
Onda asla şüphe yoktur. (Bakara Sûresi, 2:2.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 37)
"Hayır" Olumsuzluk edatı.
Yani: Kur'anda ta'yib edilecek hiçbir nokta yoktur. Kur'an gibi sahih kavilleri ta'yib etmek, ancak fehimlerin sekametinden ileri geliyor." (El-Mütenebbî, Divan, 4:246.)
Elif, lâm, mim. Şu yüce kitap ki, onda asla şüphe yoktur. O, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir yol göstericidir. (Bakara Sûresi, 2:1-2.)
Elif, lâm, mim. (Bakara Sûresi, 2:1.)
Şu yüce kitap ki... (Bakara Sûresi, 2:2.)
Onda asla şüphe yoktur. (Bakara Sûresi, 2:2.)
O, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir yol göstericidir. (Bakara Sûresi, 2:2.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 38)
Elif, lâm, mim. (Bakara Sûresi, 2:1.)
Şu yüce kitap ki... (Bakara Sûresi, 2:2.)
O, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir yol göstericidir. (Bakara Sûresi, 2:2)
Hidayet eden, doğru yolu gösteren.
Hidayet, doğru yol. (Bakara Sûresi, 2:2.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 39)
Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar, müttakiler. (Bakara Sûresi, 2:2.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 40)
Onlar ki gayba inanırlar. (Bakara Sûresi, 2:3)
Onlar ki... (Bakara Sûresi, 2:3.)
Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar, müttakiler. (Bakara Sûresi, 2:2.)
Tathir etmek ve temizlemektir.
Tezyin etmek ve süslendirmek manasınadır.
(İşarat-ül İ'caz sh: 41)
O takva sahipleri ki, görmedikleri hâlde Allah'a ve Onun bildirdiklerine iman ederler. (Bakara Sûresi, 2:3.)
İnananlar, iman edenler.
Onlar ki... (Bakara Sûresi, 2:3)
İnananlar, mü'minler.
O takva sahipleri ki... (Bakara Sûresi, 2:3.)
İnananlar, mü'minler.
Görmedikleri hâlde. (Bakara Sûresi, 2:3)
(İşarat-ül İ'caz sh: 42)
Namazı dos doğru kılarlar. (Bakara Sûresi, 2:3)
Dosdoğru kılarlar.
(İşarat-ül İ'caz sh: 43)
Namaz kılarlar.
Namazı dosdoğru kılarlar. (Bakara Sûresi, 2:3)
Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden muhtaçların ihtiyaçlarını giderirler. (Bakara Sûresi, 2:3)
[Namaz] dinin direğidir. (Tirmizî, İman: 8; İbni Mâce, Fiten: 12; Müsned, 5:231, 237; Hâkim, Müstedrek, 2:76.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 44)
Tezkiye ederler; bir şeyi temizlerler.
Sadaka verirler.
Zekatlarını verirler.
Ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden muhtaçların ihtiyaçlarını giderirler. (Bakara Sûresi, 2:3)
...den. (Bakara Sûresi, 2:3.)
Kendilerine verdiklerimizden. (Bakara Sûresi, 2:3.)
[Kendilerine verdiğimiz] rızıklarından. (Bakara Sûresi, 2:3.)
Biz, bize.
(İşarat-ül İ'caz sh: 45)
Zekât, İslâmın köprüsüdür. (el-Münzirî, et-Terğîb ve't-Terhîb, 1:517)
(İşarat-ül İ'caz sh: 47)
Onlar sana indirilen Kur'ân'a da, senden önceki peygamberlere indirilen kitaplara da inanırlar. Onlar, âhirete de kesin olarak iman etmiş kimselerdir. (Bakara Sûresi, 2:4)
Öyle ki..
Allah'tan korkanlar; takvâ sahipleri.
Gayba inanırlar.
(İşarat-ül İ'caz sh: 48)
Kur'ân'a iman edenler.
Onlar Sana indirilen Kur'ân'a inanırlar.
Onlar ki..
Mü'minler, Allah'a inananlar.
İnanırlar.
Onlar, o şeyler.
İndirildi.
(İşarat-ül İ'caz sh: 49)
Senin üzerine.
Sana.
Üzerine.
Senden önceki peygamberlere indirilen kitaplar... (Bakara Sûresi, 2:4)
(İşarat-ül İ'caz sh: 50)
Senden önce (ki peygamberler.) (Bakara Sûresi, 2:4)
(İşarat-ül İ'caz sh: 51)
Senden önce (ki peygamberler.) (Bakara Sûresi, 2:4)
(İşarat-ül İ'caz sh: 52)
Senden önce.
...den, ...dan
Onlar âhirete de kesin olarak inanırlar. (Bakara Sûresi, 2:4)
(İşarat-ül İ'caz sh: 53)
Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır. (Nuh Sûresi, 71:14)
Rabbin, kullara zulmedici değildir. (Fussilet Sûresi, 41:46)
(Rabbimiz) Seni bütün noksanlardan tenzih ederiz. Bunu (kâinatı ve içindeki varlıkları) boşuna yaratmadın. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:191)
(İşarat-ül İ'caz sh: 56)
Vallahi hâyır!..
Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır. (Nuh Sûresi, 71:14)
Rabbin, kullara zulmedici değildir. (Fussilet Sûresi, 41:46)
(İşarat-ül İ'caz sh: 58)
Onlar âhirete de kesin olarak inanırlar. (Bakara Sûresi, 2:4)
Ahirete.
"Cehennem ateşi, bizi daima yakacak değil ya! Ancak birkaç gün yakacaktır" (Bakara Sûresi, 2:80)
İsimleri, eşyayı belirli, muayyen kılan edat.
(İşarat-ül İ'caz sh: 59)
İnanırlar, iman ederler.
Kesin olarak iman ederler. (Bakara Sûresi, 2:4.)
İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler. (Bakara Sûresi, 2:5)
İşte onlar.
...üzere, ... üzerinde.
Hidayet, doğru yol.
...den.
Rablerinden. (Bakara Sûresi, 2:5.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 60)
Ahirete de... (Bakara Sûresi, 2:4.)
İşte onlar.
...üzere, ... üzerinde.
(İşarat-ül İ'caz sh: 61)
Savaştı, mübareze yaptı.
Meyve.
... üzere, ... üzerine.
Hidayet, doğru yol.
...den.
Rabb, terbiye eden ihtiyaçlarını gören, gideren.
Dünya ve âhirette saâdet ve kurtuluşa erenler de onlardır. (Bakara Sûresi, 2:5)
(İşarat-ül İ'caz sh: 62)
İşte onlar. (Bakara Sûresi, 2:5.)
Onlar.
Dünya ve ahirette saadet ve kurtuluşa erenler. (Bakara Sûresi, 2:5.)
"Birinci اُولٰٓئِكَ saadet-i âcile عَاجِلَه olan hidayet semeresine işarettir.
İkinci اُولٰٓئِكَ hidayetin semere-i âcilesine آجله işarettir.
Onlar ki...
Onlar.
(İşarat-ül İ'caz sh: 63)
İşte onlar. (Bakara Sûresi, 2:5)
Onlar. (Bakara Sûresi, 2:5.)
Dünya ve ahirette saadet ve kurtuluşa erenler. (Bakara Sûresi, 2:5.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 64)
İnkâr edenlere gelince, sen onları inkârlarının âkıbetinden sakındırsan da birdir, sakındırmasan da... (Bakara Sûresi, 2:6)
Güzel özellikle süslemek, donatmak, tezyin etmek.
Noksanlıklardan uzak tutmak, tenzih etmek, boşaltmak.
İhlas ile kulluk edenler, nimetlerle dolu Cennet içindedir. Günaha dalan kâfirler ise Cehennem ateşindedir. (İnfitar Sûresi, 82:13-14)
Muhakkak ki. (Bakara Sûresi, 2:6.)
Onlar ki.
(İşarat-ül İ'caz sh: 65)
Muhakkak ki.
Onlar ki.
(İşarat-ül İ'caz sh: 66)
Onlar ki.
Bu.
(İşarat-ül İ'caz sh: 67)
İman etmezler. (Bakara Sûresi, 2:6.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 68)
Birdir, aynıdır, müsavidir. (Bakara Sûresi, 2:6.)
Onlar üzerinde. (Bakara Sûresi, 2:6.)
Üzerinde.
"O inkar edenleri korkutarak ikaz etsen de, etmesen de..." (Bakara Sûresi, 2:6)
Müsavatı ifade eder; yoksa, yâhut..
(İşarat-ül İ'caz sh: 69)
İnzar etmesen de, korkutmasan da...
Onlar için çok büyük bir azap vardır. (Bakara Sûresi, 2:7)
İmân etmediler.
Onlar Allah'ı inkâr ettiler, kâfir oldular.
Küfrü terk etmezler.
(İşarat-ül İ'caz sh: 70)
İman etmezler.
Allah onların kalpleri üzerine mühür vurmuştur. (Bakara Sûresi, 2:7)
Kulakları üzerine de.
Gözlerinde de bir çeşit perde vardır. (Bakara Sûresi, 2:7)
(İşarat-ül İ'caz sh: 71)
Onlar için çok büyük bir azap vardır. (Bakara Sûresi, 2:7)
İman etmezler.
Eşittir.
(İşarat-ül İ'caz sh: 72)
İnkârlarında ısrar ettikleri için Allah onların kalblerini de, kulaklarını da mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde de, hakkı görmelerine mâni bir perde vardır. Âhirette ise onların hakkı pek büyük bir azaptır. (Bakara Sûresi, 2:7)
(İşarat-ül İ'caz sh: 76)
Mühürledi.
İman etmezler.
(İşarat-ül İ'caz sh: 77)
Allah.
İman etmezler. (Bakara Sûresi, 2:6)
Allah'a.
Üzerine, üzerinde. (Bakara Sûresi, 2:7.)
Mühür vurdu, mühürledi.. (Bakara Sûresi, 2:7.)
Üzerine
(İşarat-ül İ'caz sh: 78)
Kulaklarına da [mühür vurdu.]. (Bakara Sûresi, 2:7.)
Üzerine
Gözlerinde de bir çeşit perde vardır. (Bakara Sûresi, 2:7)
Mühürledi.
Perde.
Allah mühürledi.
(İşarat-ül İ'caz sh: 79)
Perde.
Onlar için büyük bir azap vardır. (Bakara Sûresi, 2:7)
(Ahirette) ise onları şiddetli bir ceza kuşatacaktır.
Ve onlar için, onlara.
Bir azap.
(İşarat-ül İ'caz sh: 80)
Çok büyük.
Bir azap.
(İşarat-ül İ'caz sh: 82)
Söylemiş oldukları yalanlar, Allah'ı, Kur'an'ı ahiret gününü yalanlamaları sebebiyle.. (Bakara Sûresi, 2:10)
Münafıklar Bahsi
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz sh: 105)
8. Âyet
İnsanlardan bir kısmı da, mü'min olmadıkları halde, 'Allah'a ve âhiret gününe inandık' derler; fakat onlar inanmamışlardır. (Bakara Sûresi, 2:8)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz sh: 106)
İnsanlardan...
Kimse, o kimse.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz sh: 107)
İnsanlardan...
Kimse, o kimse.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz sh: 108)
Diyor ki, derler ki...
İman ettik.
İman ettik derler.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz sh: 109)
Allah'a ve âhiret gününe.
Onlar mü'min değiller, inanmadılar. (Bakara Sûresi, 2:8)
İman etmediler.
Onlar mü'min değiller, inanmadılar. (Bakara Sûresi, 2:8)
İman ettik.
İman etmediler.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz sh: 110)
İman ettik.
Biz mü'minleriz.
Onlar mü'min değiller, inanmadılar. (Bakara Sûresi, 2:8)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 111)
9 ve 10. Âyetler
Allah'ı ve mü'minleri güya aldatmaktadırlar. Halbuki onlar yalnız kendilerini aldatırlar da farkında bile olmazlar. Onların kalblerinde nifak hastalığı vardır. Kötülük işleyerek hastalıklarını tedavi etmeye çalıştıkları için Allah da onların o hastalıklarını arttırmıştır. Âyetlerimizi yalanlayıp durmaları yüzünden onlara pek acı bir azap vardır. (Bakara Sûresi, 2:9-10)
İman ettik.
Aldatırlar, hile ederler.
Yalan söylerler.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 113)
"Hile ile Allah'ı kandırmak istiyorlar."
"Onlar ancak nefislerine hile yapıyorlar."
"Nef' ve zararı tefrik edecek bir hisse malik değillerdir."
("Nifak ve hasetten) kalblerinde, ruhlarında öyle bir maraz vardır ki, (o maraz, hakkı bâtıl, hakikati hurafe telâkki etmeye sebeptir..")
Allah da hastalıklarını arttırmıştır.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 114)
Onlar için pek elîm, çok acı bir azap vardır.
Yalanladıkları şeylerden dolayı: Allah'ı, ahireti, Kur'an'ı...
Allah'ı ve O'na inananları, iman edenleri aldatmaya çalışırlar. (Bakara Sûresi, 2:9)
Nebî, Hz. Peygamber.
Mü'minler.
İman edenler ki.
Onlar aldatırlar.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 115)
İman edenler ki.
Onlar ancak kendilerini aldatırlar. (Bakara Sûresi, 2:9)
Aldatırlar.
Zarar verirler.
Kendilerine.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 116)
Farkına varmıyorlar. (Bakara Sûresi, 2:9)
Onların kalplerinde hastalık vardır. (Bakara Sûresi, 2:10)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 117)
Onların kalplerinde... (Bakara Sûresi, 2:10)
Hastalık
Allah onların hastalıklarını artırdı. (Bakara Sûresi, 2:10)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 118)
Onlar için çok acı bir azap vardır. (Bakara Sûresi, 2:10)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 119)
Söylemiş oldukları yalanlar; yalanladıkları şeyler: Allah,âhiret, Kur'an sebebiyle.. (Bakara Sûresi, 2:10)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 121)
11.12. Âyetler
Onlara 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın' dendiği zaman, 'Biz ancak ıslah ediciyiz' derler. Dikkat edin, asıl bozguncular onlardır; fakat farkında değildirler. (Bakara Sûresi, 2:11-12)
Denildiği zaman..
İnsanlardan bazıları şöyle der.
Der, söyler.
Aldatırlar.
Yalan söylerler.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 123)
Onlara denildiği zaman. (Bakara Sûresi, 2:11)
Fesad çıkarmayın.
Yeryüzünde.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 124)
"Bizler ancak ıslah edici insanlarız' iddiasında bulundular."
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 125)
Islah ediciler.
Islah ederiz.
Kesin olarak biliniz ki, onlar ancak kötülük yayan bozgunculardır. Fakat farkında değildirler. (Bakara Sûresi, 2:12)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 126)
Fakat farkında değildirler. (Bakara Sûresi, 2:12)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 127)
13.Âyet
Yani, "İnsanların imana geldikleri gibi siz de imana geliniz, diye imana dâvet edildikleri zaman, 'Süfeha takımının imana geldiği gibi biz de mi imana geleceğiz?' diye cevapta bulunurlar. Fakat süfeha takımı ancak ve ancak onlardır; lâkin bilmiyorlar." (Bakara Sûresi, 2:13)
Onlara 'diğer insanlar gibi iman edin' denildiğinde. (Bakara Sûresi, 2:13)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 128)
Beyinsizlerin; akılsız, kârını-zararını bilmeyenlerin inandıkları gibi mi inanalım? dediler. (Bakara Sûresi, 2:13)
Biliniz ki akılsız ve ahmak olanlar, yalnızca kendileridir. (Bakara Sûresi, 2:13)
Fakat bunu bilmezler. (Bakara Sûresi, 2:13)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 129)
Onlara "insanların iman ettikleri gibi siz de iman edin" denildiği vakit. (Bakara Sûresi, 2:13)
İmanınızda ihlâslı olun.
İnsanların iman ettikleri gibi.
İnsanlar.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 130)
Beyinsizlerin; akılsız, kârını-zararını bilmeyenlerin inandıkları gibi mi inanalım? dediler. (Bakara Sûresi, 2:13)
Dediler ki.
İnanacak mıyız?
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 131)
Bu beyinsizlerin, akılsız ve ahmakların iman ettikleri gibi mi?
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz, sh: 132)
Biliniz ki akılsız ve ahmak olanlar yalnızca kendileridir. (Bakara Sûresi, 2:13)
Ancak onlar bilmezler. (Bakara Sûresi, 2:12)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 133)
Bilmezler.
Akletmezler mi? Düşünmezler mi? Düşünmez misiniz?
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 134)
14.15. Âyetler
İman edenlere rastladıklarında 'İnandık' derler. Şeytanlaşmış reisleri ve arkadaşlarıyla baş başa kalınca da, 'Aslında biz sizinle beraberiz; onlarla sadece alay ediyoruz' derler. Alaylarına karşılık Allah onları maskaraya çevirir. Ve onlara mühlet verip azgınlıkları içinde bırakır da, şaşkın şaşkın bocalayıp dururlar. (Bakara Sûresi, 2:14-15)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 135)
"Mü'minlere rast geldikleri zaman, biz de imana geldik' diyorlar."
"Kaçıp halvetlere gittikleri zaman..."
"Şeytanlarına kaçıp, şeytanlarının himayelerine giriyorlar."
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 136)
Yani, "Bizler sizinle beraberiz"
"Bizim mü'minlerle olan ihtilâtımız, onlarla istihza içindir. Aramızda samimiyet yoktur. Ancak yüzlerine gülüyoruz."
Allah onları maskaraya çevirir.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 137)
Ve onlara mühlet verip azgınlıkları içinde bırakır da, şaşkın şaşkın bocalayıp dururlar.
İman edenlerle karşılaştıkları zaman. (Bakara Sûresi, 2:14)
Karşılaştılar.
Mü'minler.
İman edenler.
Dediler.
İman ettik.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 138)
İman ettik.
Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında 'Biz sizinle beraberiz' derler. (Bakara Sûresi, 2:14)
Başbaşa kaldılar.
...inle beraber, birlikte.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 139)
...inle beraber, birlikte.
Onların şeytanları.
'Sizinle beraberiz' dediler, derler
İman edenlerle karşılaştıkları zaman, "Biz de iman ettik" dediler. (Bakara Sûresi, 2:14)
"Bizler (mü'minlere karşı,) ancak istihza edici insanlarız."
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 140)
Bizler muhakkak sizlerle beraberiz.
"Bizler (mü'minlere karşı,) ancak istihza edici insanlarız."
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 141)
Allah onlarla istihza eder, onları maskaraya çevirir.
"Bizler mü'minlere karşı, ancak istihza edici insanlarız."
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 142)
Allah onlarla istihza eder, onları maskaraya çevirir.
Ve onlara mühlet verip azgınlıkları içinde bırakır da, şaşkın şaşkın bocalayıp dururlar.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 143)
Müddet verir.
Müddet ister.
Azgınlık, isyan.
Onlar.
Başıboş, âvâre dolaşırlar.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 144)
16. Âyet
Yani: "Onlar, hidayeti verip dalâleti satın alan birtakım kafasızlardır ki, ticaretlerinden bir faide göremedikleri gibi o zarardan kurtulmak için yol da bulamıyorlar." (Bakara Sûresi, 2:16)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 145)
İşte onlar
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 146)
Öyle kimseler ki
Satın aldılar.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 147)
Hidayete karşılık inkârcılığı...
Yani, "Ticaretlerinin kârı olmadı."
Bir daha doğru yolu bulamamışlardır, hidayeti kaybetmişlerdir.
Takvâ sahipleri için bir hidayet kaynağı.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 148)
17.18.19.20. Âyetler
O münafıkların hali, karanlık bir gecede ateş yakan kimsenin durumu gibidir ki, ateş tam onların çevresini aydınlatmışken, Allah birden nurlarını alıp götürür ve onları karanlıklar içinde bırakır; onlar da artık hiçbir şeyi göremez olurlar.
Sağır, dilsiz ve kördürler; gece karanlığında bir ses işitmez, kimseye birşey işittiremez, bağırsalar da yardıma gelen olmaz, yollarını bulamazlar. Çabaladıkça batar, o musibetten kurtulup geri dönemezler.
Yahut onların hali, şiddetle boşanan karanlıklı, gök gürültülü ve şimşekli bir yağmura tutulmuş yolcuların misaline benzer. Yıldırımdan ölme korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Halbuki Allah o kâfirleri kudretiyle çepe çevre kuşatmıştır.
Şimşeğin çakması neredeyse gözlerini alır. Etraflarını aydınlatınca birkaç adım yürürler. Fakat üzerlerine karanlık çökünce oldukları yerde kalırlar. Eğer Allah dileseydi onlara verdiği işitme ve görme nimetlerini de alıverirdi. Muhakkak ki Allah herşeye hakkıyla kàdirdir. (Bakara Sûresi, 2:17-20)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 150)
Onlar hidâyet karşılığında inkârcılığı satın aldılar. (Bakara Sûresi, 2:16)
O münafıkların misali; (karanlık bir gecede) ateş yakan kimse(nin durumu) gibidir.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 151)
Ateş tam onların çevresini aydınlatmışken Allah, birden nurlarını alıp götürür.
Ne zaman ki.
Allah onları karanlıklar içine bırakır. (Bakara Sûresi, 2:17)
Görmezler.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 152)
Yani, "Sağır, lâl (dilsiz), kör olup dönemezler."
Sağırlar.
Dilsizler.
Körler.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 153)
Onlar geri dönemezler.
Onların durumu bir ateş yakan kişi gibidir. (Bakara Sûresi, 2:17)
Durum, hâl.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 154)
O kimse ki.
Ateş yaktı.
Onların nurları.
Ateş.
Ateş çevresini aydınlattığı zaman Allah onların nurunu yok etti. (Bakara Sûresi, 2:17)
Ne zaman ki, hemen akabinde..
Ne zaman ki, ...ınca
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 155)
Aydınlattı..
Etrafını çevresini..
Alıp götürdü.
Allah alıp götürdü.
Onların nurunu.
Allah onların nurunu alıp götürdü.
Bir nur.
Onlar, onların..
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 156)
Allah onları karanlıklar içinde, hiçbir şeyi göremez halde bıraktı. (Bakara Sûresi, 2:17)
Terketti, bıraktı.
İçinde, de, da..
Karanlıklar
Görmezler.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 157)
Görmezler.
Yani, "Sağır, dilsiz, kör şahıslar gibi o musibetten kurtulup geri dönemezler." (Bakara Sûresi, 2:18)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 158)
Sağır.
Dilsiz, lâl.
Kör.
Onlar geri dönemezler.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 159)
Yahut münafıkların meseli; semadan yağan şiddetli, fırtınalı yağmura tutulan yolcuların meseli gibidir. O yağmurun şiddetini arttıran zulmetler, gürültüler, şimşekler yağmurun içinde vardır. Şimşeklerin çakmasıyla ölmek korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar. Cenâb-ı Hak, kudretiyle kâfirleri ihata etmiştir. Kâfirlerden küfürlerinin cezasından kurtulan yoktur.
Çakan şiddetli şimşekler, hemen hemen gözleri kör edecek şânındandır. Onlar, şimşekler çaktığı ve etraf aydınlandığı zaman yürürler, karanlık çöktüğü vakit dururlar. Eğer Cenâb-ı Hak murad etseydi, onların kulaklarının ve gözlerinin nurlarını götürürdü. Cenâb-ı Hak herşeye kàdirdir." (Bakara Sûresi, 2:19,20)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 162)
Şiddetli yağmur, fırtına.
Yahut sema canibinden yağan şiddetli, fırtınalı yağmur.
Onda karanlıklar vardır.
Ve gök gürültüsü.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 163)
Gök gürültüsü.
Ve şimşek..
Şimşeklerin çakmasıyla, ölümden korkarak parmaklarını kulaklarına sokarlar. (Bakara Sûresi, 2:19)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 164)
Allah, inkârcıları tamamen kuşatmıştır. (Bakara Sûresi, 2:19)
Şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar. (Bakara Sûresi, 2:20)
Onlar, her bir aydınlıkta orada biraz yürürler. Karanlık üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar. (Bakara Sûresi, 2:20)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 165)
Eğer Allah dileseydi, onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi. (Bakara Sûresi, 2:20)
Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir. (Bakara Sûresi, 2:20)
Yahut şiddetli yağan yağmur gibi... (Bakara Sûresi, 2:19)
Yahut
Hatta, belki
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 166)
Şiddetli yağan yağmur gibi
Yahut onların durumu; boş bir sahrada, karanlıklı bir gecede şiddetli, fırtınalı, tufanlı bir yağmura maruz kalmış kimse gibidir ki...
Yağmur
Şiddetle yağan yağmur
Sema tarafından
Yerde hareket eden hiçbir hayvan, havada kanat çırpan hiçbir kuş yoktur ki... (En'âm Sûresi, 6:38)
Dâbbe, canlı mahluk
Yer yüzünde, yer rainde
Bir kuş
Uçuyor, kanat çırpıyor
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 167)
Semadan.
Yön.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 168)
O, gökten, oradaki dağ gibi bulutlardan dolu indirir. (Nûr Sûresi, 24:43)
Gümüş beyazlığında, billûr berraklığında kaplar... (İnsan Sûresi, 76:16)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 169)
Oradaki dağ gibi bulutlardan dolu (indirir.) (Nûr Sûresi, 24:43)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 170)
Gümüş beyazlığında, billûr berraklığında kaplar... (İnsan Sûresi, 76:16)
Oradaki dağ gibi bulutlardan dolu (indirir.) (Nûr Sûresi, 24:43)
O, gökten, oradaki dağ gibi bulutlardan dolu indirir. (Nûr Sûresi, 24:43)
Onun içinde karanlıklar vardır.
Onun içinde
Şiddetli fırtına
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 171)
karanlıklar
Gök gürültüsü ve şimşek.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 172)
Kapıp kaçan şimşek
Şimşeklerin çakmasıyla, ölüm korkusundan parmaklarını kulaklarına sokarlar
Parmaklarını kulaklarına tıkarlar.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 173)
Sokuyorlar.
Koyarlar
Parmaklarını.
Parmaklar.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 174)
Kulaklarının içine.
Ceza, yapılan işin cinsinden olur.
Şiddetli yıldırımlardan dolayı.
Ölüm korkusundan.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 175)
Şüphesiz ki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır.
Allah (c.c.)
Çepçevre kuşatan, ihata eden
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 176)
Kafirleri, inkarcıları
Çepçevre kuşatan, ihata eden
Kafirler, inkarcılar
Neredeyse şimşeğin ışığı onları kör edecek, gözlerini kapıp götürecek (Bakara Sûresi, 2:20)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 177)
Neredeyse.
Kapıyor, alıp kaçıyor.
Gözler, ırmaklar, nehirler
Onların gözleri
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 178)
Neredeyse, hemen hemen
Kapıyor, alıp kaçıyor.
Gözler, ırmaklar, nehirler
Onların gözleri.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 178)
Onlar, her bir aydınlıkta orada biraz yürürler. Karanlık üzerlerine çökünce de oldukları yerde kalırlar. (Bakara Sûresi, 2:20)
Her defasında
Onları aydınlattığında.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 179)
Yürüdüler.
Onun içinde.
..dığı zaman, vakit
Karanlık çöktüğünde.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 180)
Üzerlerine.
üzerinde
Ayağa kalktılar
Eğer Allah dileseydi, onların işitme ve görme özelliklerini giderirdi. (Bakara Sûresi, 2:20)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 181)
Şayet, eğer.
Diledi, istedi.
Götürdü.
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 182)
Gitti.
Götürdü.
Şüphesiz ki Allah'ın her şeye gücü yeter. (Bakara Sûresi, 2:20)
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 183)
Muhakkak, kesinikle, mutlaka.
Allah (c.c.)
üzerine, üzerinde
Her, hepsi
Şey
(Osmanlıca İşarat-ül İ'caz , sh: 184)
Kudretli, gücüyeten
Her zaman, her yerde, her şeye gücü yeten
21-22. Âyet
(İşarat-ül İ'caz sh: 83)
Yani: "Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vâsıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki; Arz'ı size döşek, semayı binanıza dam yapmış ve semadan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sâir gıdaları çıkartsın. Öyle ise, Allah'a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki, Allah'tan başka mabud ve hâlıkınız yoktur." (Bakara Sûresi, 2:21-22)
(İşarat-ül İ'caz sh: 86)
Ey insanlar! (Rabbinize) ibadet ediniz. (Bakara Sûresi, 2:21)
Sizi yaratan Rabbinize. (Bakara Sûresi, 2:21)
(İşarat-ül İ'caz sh: 88)
O Rabbiniz ki, yeryüzünü size bir döşek, gökyüzünü bir dam yaptı. Gökten de size bir su indirip onunla türlü meyvelerden ve mahsullerden size rızık çıkardı. (Bakara Sûresi, 2:22)
Sizi ve sizden evvelkileri yaratan (Rabbinize). (Bakara Sûresi, 2:21)
(İşarat-ül İ'caz sh: 91)
"Arz ve semâda Allah'tan başka ilâhlar olmuş olsa idiler, şu görünen intizam fesada uğrardı"
İbadet ediniz.
Herbir şeyde, Onun bir olduğuna delâlet eden bir belge (delil) vardır. (İbnü'l-Mu'tez'in bir şiirinden alınmıştır. İbn-i Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'âni'l-Azîm, 1:24)
(İşarat-ül İ'caz sh: 92)
Sakın Allah'a eş ve ortaklar koşmayınız. (Bakara Sûresi, 2:22)
Allah hiçbir şeye muhtaç olmayan ganîdir; siz ise muhtaçsınız. Allah zengindir. Siz fakirsiniz. (Muhammed Sûresi, 47:38)
Ey insanlar! (Rabbinize) ibadet ediniz. (Bakara Sûresi, 2:21)
(İşarat-ül İ'caz sh: 93)
Ey insanlar! (Rabbinize) ibadet ediniz. (Bakara Sûresi, 2:21)
İbadet ediniz.
(İşarat-ül İ'caz sh: 94)
O Rabbinizdir.
Ki, sizi (O) yaratmıştır.
Sizden öncekileri de...
Tâ ki takva mertebesine ulaşasınız.
Yeryüzünü size döşek yaptı.
(İşarat-ül İ'caz sh: 95)
Gökyüzünü kubbe yaptı.
Gökten bir su indirdi.
Size rızık olarak. (Bakara Sûresi, 2:22.)
Öyle ise bile bile Allah'a eş ve ortak koşmayın. (Bakara Sûresi, 2:22.)
Ey...ler,...lar
(İşarat-ül İ'caz sh: 96)
Ey!
Hangi.
İşte
(İşarat-ül İ'caz sh: 97)
Hangi.
İnsanlar.
İbadet ediniz. (Bakara Sûresi, 2:21)
Rabbinize.
O ki.
O Rabbiniz ki, sizi yaratmıştır. (Bakara Sûresi, 2:21.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 98)
O kişi ki, sana geldi, sana gelen kişi...
Rabb
O ki, o şey ki
Sizden önceki (insanları) da. (Bakara Sûresi, 2:21)
Onlar ki, o şeyler ki
Umulur ki, korunmuş olursunuz, takvaya ulaşırsınız. (Bakara Sûresi, 2:21)
(İşarat-ül İ'caz sh: 99)
Takvaya erişesiniz. (Bakara Sûresi, 2:21)
O (Rabbiniz ki), yeryüzünü size bir döşek, gökyüzünü bir kubbe yaptı. (Bakara Sûresi, 2:22.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 100)
Sizin için, size
Döşek, yatak
Gökyüzünü kubbe yaptı. (Bakara Sûresi, 2:22.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 101)
Gökten de size bir su indirdi ve onunla türlü meyveler ve mahsullerden size rızık çıkardı. (Bakara Sûresi, 2:22)
Semadan, gökten. (Bakara Sûresi, 2:22.)
Bir su. (Bakara Sûresi, 2:22.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 102)
Akabinde hemen çıkardı. (Bakara Sûresi, 2:22.)
Çıkardı.
İndirdi.
Semadan bir su indirdi de yeryüzü harekete geldi, kabardı; nebatatını yeşertti, bitirdi ve onunla meyvelerden bir rızık çıkardı.
Harekete geldi.
Onunla.
Meyvelerden.
...dan, ...den
Onunla çeşit çeşit meyveler çıkardı.
Rızık olarak.
(İşarat-ül İ'caz sh: 103)
Sizin için. (Bakara Sûresi, 2:22.)
Sakın Allah'a eş ve ortaklar koşmayınız. (Bakara Sûresi, 2:22)
Yapmayınız..
İnanmayınız.
Allah'a.
Eşler, ortaklar. (Bakara Sûresi, 2:22.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 104)
Bildiğiniz hâlde, bile bile. (Bakara Sûresi, 2:22.)
Bilirsiniz. (Bakara Sûresi, 2:22.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 105)
Nübüvvet Hakkında
Gayet kısa bir meali: Yani "Abdimiz üzerine inzal ettiğimiz Kur'anda bir şübheniz varsa, Kur'anın mislinden bir sure yapınız; hem de Allah'tan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şüheda ve muinlerinizi de çağırınız, yardım etsinler. Eğer sözünüzde sadık iseniz hepiniz beraber çalışınız, Kur'anın mislinden bir sure getiriniz. Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde, zâten getiremezsiniz ya, öyle bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır." (Bakara Sûresi, 2:23-24)
(İşarat-ül İ'caz sh: 106)
"Korkma, Allah bizimle beraberdir"
Yani: Fıtrî karagözlülük, sun'î (yapma) karagözlülük gibi değildir. Yani yapma ve sun'î olan birşey ne kadar güzel ve ne kadar kâmil olursa olsun, fıtrî ve tabiî olan şeylerin mertebesine yetişemez ve onun yerine kaim olamaz.
(İşarat-ül İ'caz sh: 113)
Bunu yapamazsanız -ki elbette yapamayacaksınız -yakıtı insanlar ve taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış Cehennem ateşinden sakınınız. (Bakara Sûresi, 2:23-24)
Haydi onun benzeri bir sûre getirin. (Bakara Sûresi, 2:23)
(İşarat-ül İ'caz sh: 114)
Haydi onun benzeri bir sûre getirin. (Bakara Sûresi, 2:23)
(İşarat-ül İ'caz sh: 115)
Eğer indirdiklerimizden herhangibir şüpheye düşüyorsanız.. ( Bakara Sûresi, 2:23)
Sağlam sözleri kötüleyen nice kişiler vardır ki, onların âfetleri hasta anlayışlarından ileri gelir. (El-Mütenebbî, Dîvan, 4:246)
(İşarat-ül İ'caz sh: 116)
Muhakkak ki Allah'ın (c.c.) hükümranlığı Arşı kaplamıştır.
Beşerin akılları seviyesinde ilahî tenezzülat. Yani Allâh-u teâlanın insanların anlıyabilecekleri seviyede onlara hitab etmesi.
(İşarat-ül İ'caz sh: 118)
İnsanlarla anlayış seviyelerine göre konuş.
(İşarat-ül İ'caz sh: 119)
Dedi.
(İşarat-ül İ'caz sh: 121)
Ey insanlar, (Allah'a) ibadet ediniz. (Bakara Sûresi, 2:21)
(İşarat-ül İ'caz sh: 122)
O ancak vahyedilen bir vahiydir. (Necm Sûresi, 53:4)
(İşarat-ül İ'caz sh: 123)
"Her üren kelbin (köpeğin) ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz."
(İşarat-ül İ'caz sh: 124)
Eğer indirdiklerimizden herhangi bir şüphe duyuyorsanız.. (Bakara Sûresi, 2:23)
Onda asla şüphe yoktur. O, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir yol göstericidir. (Bakara Sûresi, 2:2)
Onda hiçbir şüpheye yer yoktur. (Bakara Sûresi, 2:2)
Şübhe içinde iseniz. (Bakara Sûresi, 2:23)
"Kur'anın mislinden bir sure getiriniz."
(İşarat-ül İ'caz sh: 125)
Teşebbüs ediniz. Teşebbüs şarttır. Öğreniniz ve tecrübe ediniz.
Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın. (Bakara Sûresi, 2:23)
eğer yapamazsanız
(İşarat-ül İ'caz sh: 126)
Bundan sonra da kat'iyyetle yapamayacaksınız."
"Bir şahısta inhisar etmiş bir nevidir."
"Kâfirlere hazırlanan bir ateşten sakınınız ki; odunu, insanlar ile taşlardır."
Sakının.
Eğer bunu yapamazsanız...
(İşarat-ül İ'caz sh: 127)
Sakının.
Eğer bunu yapamazsanız...
Yakıtı insanlar ve taşlar olan (Cehennem ateşi.)
Cehennem ateşinden sakının.
Ateş, cehennem
Kâfirler için hazırlanan. (Bakara Sûresi, 2:24)
Sakının.
Eğer bunu yapamazsanız...
Hazırlandı.
(İşarat-ül İ'caz sh: 129)
Eğer Kulumuza indirdiğimiz Kur'an-ı Kerim hakkında bir şüpheniz var ise. (Bakara Sûresi, 2:23)
Herhangi bir şüpheniz var ise.
Ey insanlar, ibadet ediniz.
(İşarat-ül İ'caz sh: 130)
Eğer bir şüpheniz varsa...
Şüpheye düştüyseniz.
şüphe
O şey hakkında, o şeyden
....dan, ...den
Bir şeyle ilgili, o şey hakkında
Eğer indirdiklerimizden herhangibir şüphe duyuyorsanız..
Peyderpey İndirdik.
(İşarat-ül İ'caz sh: 131)
İndirdik.
(Bir defada) indirdik.
Kulumuz.
İbadet edin.
Getirin.
Bir sûre ile.
(İşarat-ül İ'caz sh: 132)
Tatmayan bilmez.
(İşarat-ül İ'caz sh: 133)
Onun benzerinden.
Ondan bir sûrenin benzerini.
Onun benzerinden bir sûre ile.
Çağırın.
(İşarat-ül İ'caz sh: 134)
Şahitler (yardımcılar).
Çağırın.
Kendinize yardım istediğiniz kişiler.
"Allah'tan maada, dünyada ne kadar erbab-ı fesahat varsa çağırınız."
(İşarat-ül İ'caz sh: 135)
Eğer iddianızda sadıksanız.
Yani: "Sözünüzde sadık olsaydınız, yapacaktınız."
Bunu yapamazsanız ki, elbette yapamayacaksınız, Cehennem ateşinden sakının. (Bakara Sûresi, 2:24)
Eğer bunu yapamazsanız ki...
Cehennem ateşinden sakının.
(İşarat-ül İ'caz sh: 136)
Cehennem ateşinden sakının.
Bunu yapamazsanız ki...
Yaparsınız.
Getirin.
Ki asla yapamayacaksınız.
(İşarat-ül İ'caz sh: 137)
Sakının.
Bunu yapamazsanız ki...
İman edin!
Çekinin, kaçının.
Ateş, Cehennem
Öyle ki.
Yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş. (Tahrîm Sûresi: 6)
Yakıtı insanlar ve taşlar olan (Cehennem ateşi.) (Bakara Sûresi, 2:24)
İnsanlar
Taşlar
(İşarat-ül İ'caz sh: 138)
Kâfirler için hazırlandı.
Sizin için.
Kâfirler için.
Sizin için hazırlandı. Çünkü siz kafirlerdensiniz. Cehennem ateşi de kafirler için hazırlanmıştır.
(İşarat-ül İ'caz sh: 139)
25.Âyet
Yani: "İman eden ve iyi işler işleyen mü'minlere beşaret ver ki, altında nehirler akan Cennetler onlarındır. O Cennetlerden bir meyve yedikleri zaman; bu, bundan evvel yediğimiz meyvedir derler. Birbirine benzer bir surette rızıkları getirilip verilir. Ve o Cennetlerde onlar için temiz kadınlar vardır. Ve onlar o Cennetlerde de daimî bir şekilde kalacaklardır." (Bakara Sûresi, 2:25)
(İşarat-ül İ'caz sh: 140)
Ey insanlar, ibadet edin. (Bakara Sûresi, 2:21)
Eğer bir şüpheye düşüyorsanız.. (Bakara Sûresi, 2:23)
(İşarat-ül İ'caz sh: 141)
"Ey mücrimler! Bir tarafa çekiliniz"
"Daimî kalmak üzere Cennet'e giriniz."
(İşarat-ül İ'caz sh: 142)
Gök yarıldığında. (İnşikak Sûresi, 84:1)
Güneş dürülüp toplandığında. (Tekvîr Sûresi, 81:1)
Ve yıldızlar döküldüğünde. (Tekvîr Sûresi, 81:2)
(İşarat-ül İ'caz sh: 143)
Bir kenara çekiliniz. (Yâsin Sûresi, 36:59)
(İşarat-ül İ'caz sh: 144)
Onlar, âhirete de kesin olarak imân etmiş kimselerdir. (Bakara Sûresi, 2:4)
(İşarat-ül İ'caz sh: 146)
"Cennet'te, yalnız isimleri vardır."
İman eden ve iyi işler işleyen mü'minleri müjdele! (Bakara Sûresi, 2:25)
Ki (altında nehirler) akan Cennetler onlar için vardır. (Bakara Sûresi, 2:25)
(İşarat-ül İ'caz sh: 147)
Altında nehirler akar. (Bakara Sûresi, 2:25)
Bir nehir, bir Cennet.
O Cennetlerden herhangi bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikleri vakit, 'Bu, bundan evvel bize (dünyada) rızık olarak verilenlerdendir' derler. (Bakara Sûresi, 2:25)
Yani rızıkları birbirine müteşabih olarak getirilir.
Getirilir.
Ve onlar için cennette tertemiz eşler vardır. (Bakara Sûresi, 2:25)
(İşarat-ül İ'caz sh: 148)
Ve onlar orada ebedî kalacaklardır. (Bakara Sûresi, 2:25)
İman eden ve iyi işler işleyen mü'minleri müjdele! (Bakara Sûresi, 2:25)
"Müjdele!
İman eden ve (iyi işler) işleyen (mü'min)ler.
Mü'minler.
İman edenler.
O Kimseler
(İşarat-ül İ'caz sh: 149)
Amel edenler, işleyenler
Salih ameller.
Namazı dos doğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda bağışta bulunurlar. (Bakara Sûresi, 2:3)
Güzel ve iyi işler. (Bakara Sûresi, 2:25)
Onlar için altından nehirler akan Cennetler vardır. (Bakara Sûresi, 2:25)
Muhakkak.
Onlar için.
(İşarat-ül İ'caz sh: 150)
Alt.
-den, -dan.
Muhakkak.
Onlar için.
Akar.
(İşarat-ül İ'caz sh: 151)
Altından.
Nehirler, ırmaklar.
O Cennetlerdeki herhangi bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildikleri vakit, "Bu, bundan evvel bize (dünyada) rızık olarak verilenlerdendir" derler.
Her defasında.
(İşarat-ül İ'caz sh: 152)
Rızık olarak verildiğinde.
Orada bulunan meyvelerden.
Onun meyvelerinden bir meyve.
Ondan.
Bir meyve.
Rızık olarak. (Bakara Sûresi, 2:25.)
Derler, dediler
Bu, bundan önce (dünyada) rızık olarak bize verilenlerdendir. (Bakara Sûresi, 2:25.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 153)
Rızıkları dünyadakine benzer şekilde kendilerine getirilir. (Bakara Sûresi, 2:25.)
Bu daha önce yediğimiz rızıktandır. (Bakara Sûresi, 2:25.)
Sunulur.
Benzer şekilde.
Orada onlar için tertemiz kadınlar vardır. (Bakara Sûresi, 2:25.)
Onlar için altından ırmaklar akan Cennetler vardır. (Bakara Sûresi, 2:25.)
Onlar için.
İri gözlü huriler.
(İşarat-ül İ'caz sh: 154)
Orada.
Tertemiz.
Onlar orada (cennette) ebedi kalıcıdırlar. Yani, "Onlar da, ezvaçları da, Cennet de, Cennetin lezaizi de hep ebedîdirler." (Bakara Sûresi, 2:25)
(İşarat-ül İ'caz sh: 155)
26.27. Âyetler
Gayet kısacık bir meali: Yani "Cenab-ı Hak kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi hakir, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlukla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terketmez. İmanı olanlar, onun Rablarından hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, Allah bu gibi hakir misallerden neyi irade etmiştir diyorlar. Allah onun ile çoklarını dalalete atar ve çoklarını da hidayete götürür. Fakat fâsıklardan maada dalalete attığı yoktur. Fâsıklar da ol adamlardır ki; Allah'ın taatinden hurucla, misak-ı ezelîden sonra ahidlerini bozarlar ve Allah'ın akrabalar arasında veya mü'minler beyninde emrettiği hatt-ı muvasalayı keserler; yeryüzünde işleri ifsaddır; dünya ve âhirette zarar ve hüsrana maruz kalan ancak onlardır." (Bakara Sûresi, 2:26-27)
(İşarat-ül İ'caz sh: 156)
(Onların durumu), ateş yakan adamın meseli gibidir. (Bakara Sûresi, 2:19)
Şiddetle yağan yağmur gibi... (Bakara Sûresi, 2:19)
(İşarat-ül İ'caz sh: 157)
Herşeyde Allah'ın birliğini gösteren delil vardır. "Kitab-ı kebiri kâinatta yaratılan herhangi birşey, Hâlıkın azametine delâlet eden bir kelime-i hâliyedir."
(De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa,) hattâ bir o kadarını daha getirip ilâve etsek, Rabbimin sözleri tükenmeden. (Kehf Sûresi, 18:109)
(İşarat-ül İ'caz sh: 158)
Yaratan bilmez mi? O Latif ve Habir dir. (Mülk Sûresi, 67:14)
(İşarat-ül İ'caz sh: 160)
Örümceğin ağı.
Cenab-ı Hak, (kullarını irşad ve ikaz etmek üzere,) sivrisinek gibi bir mahlûkla misal getirmeyi, (kâfirlerin keyfi için) terk etmez.
Başına tilkilerin bevl ettiği bir şey nasıl rab olur.
(İşarat-ül İ'caz sh: 161)
Şüphesiz ki Allah sivrisinekle veya ondan daha küçüğüyle misal vermekten çekinmez. (Bakara Sûresi, 2:26.)
İman edenler, onun, Rablerinden gelen hak olduğunu bilirler.
Sivrisinek.
(İşarat-ül İ'caz sh: 162)
İnkâr edenler ise.
(İşarat-ül İ'caz sh: 163)
Allah bu gibi hakîr misallerden neyi irade etmiştir?
Onlar bilirler.
Onlar bilmezler.
Allah, onunla çoklarını dalâlete atar ve çoklarını da hidayete götürür.
Ne?
(İşarat-ül İ'caz sh: 165)
(Verdiği misallerle Allah) ancak fâsıkları saptırır.
Allah, onunla çoklarını dalâlete atar.
Fâsıklar öyle kimselerdir ki, Allah'a itaatten çıkıp, mîsak-ı ezelîde yaptıkları ahidlerini bozarlar ve Allah'ın akrabalar ve mü'minler arasında emrettiği bağlantıyı keserler; yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkarırlar. (Bakara Sûresi, 2:27)
Fâsıklar, Allah'a verdikleri ahidlerini bozarlar.
Allah'ın akrabalar veya mü'minler arasında emrettiği bağları koparırlar.
(İşarat-ül İ'caz sh: 166)
Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar.
İşte onlar hüsrana uğrayanlardır.
"Söylediğimiz sözler ayrı ayrı ise de, senin hüsnün birdir. Bütün sözlerimiz, o hüsn-ü cemale işaret ediyorlar."
Cenâb-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi küçük, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlûkla misal getirmekten, kâfirlerin keyfi için haya etmez. (Bakara Sûresi, 2:26)
(İşarat-ül İ'caz sh: 167)
Muhakkak..
Çekinmez, hayâ etmez.
Terk etmez.
Sivrisinek.
Çekinir, hayâ eder.
"Muhammed'in Rabbi bu hakir şeylerden temsil getirmeye hayâ etmez mi?"
(İşarat-ül İ'caz sh: 168)
Karşılıklı konuşmada muhatabın bildiği kelime ve mânâları kullanarak açıklama.
Çekinir.
Bir mesele hakkında örnek verme.
Değersiz ve sıradan bir örnekden.
Misal.
Allah, bir sivrisineği, ondan daha da ötesi bir varlığı örnek olarak vermekten çekinmez.
(İşarat-ül İ'caz sh: 169)
Çekinme, hayâ etme.
Misal.
Sivrisinek.
Misal.
O şey ki..
Çok daha fevkinde, üstünde olan. (Bakara Sûresi, 2:26.)
Onun üstünde, ötesinde.
İmanı olanlar, onun, Rablerinden hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, 'Allah bu gibi hakîr (küçük ve değersiz) misallerden neyi irade etmiştir?' derler. (Bakara Sûresi, 2:26)
(İşarat-ül İ'caz sh: 170)
(o meseleye) gelince..., ise...
Onlar bunun hak olduğunu bilirler.
İman edenler.
Mü'minler.
Şüphesiz ki o çok belagatlidir.
Şüphesiz ki o haktır.
Sivrisinek.
(İşarat-ül İ'caz sh: 171)
Rablerinden.
Kafirler ise.
(o meseleye) gelince..., ise...
Küfredenler; Allah'ı inkar edenler.
Kâfirler; inkarcılar.
Bilirler.
Bilmezler.
Derler ki.
Allah, onunla çoklarını dalâlete atar ve çoklarını da hidayete götürür.
İman edenler.
Onunla hidayete götürür.
Onunla dalalete götürür.
Doğru yola iletir.
(İşarat-ül İ'caz sh: 172)
Allah bununla ne irade etti.
Birçoğunu.
Onunla ancak fâsıkları dalâlete atar.
(İşarat-ül İ'caz sh: 173)
Fâsıklar öyle kimselerdir ki, Allah'a itaatten çıkıp, mîsak-ı ezelîde yaptıkları ahidlerini bozarlar ve Allah'ın akrabalar ve mü'minler arasında emrettiği bağlantıyı keserler; yeryüzünde fesat ve bozgunculuk çıkarırlar. (Bakara Sûresi, 2:27)
Bozarlar.
(İşarat-ül İ'caz sh: 174)
Allah'ın emrettiği bağlantıyı keserler.
Yeryüzünde fesat çıkarıyorlar, bozgunculuk yapıyorlar.
İşte onlar, gerçekten zarara uğrayanlardır. (Bakara Sûresi, 2:27)
İşte onlar
(İşarat-ül İ'caz sh: 175)
İşte onlar
Onlar
Hüsrana uğrayanlar.
Hüsrandakiler.
(İşarat-ül İ'caz sh: 176)
28. Âyet
Ne suretle Allah'ı inkâr ediyorsunuz? Halbuki sizin hayatınız yoktu, O size hayatı verdi; sonra sizi öldürecektir, sonra yine hayat verecektir, sonra Ona rücu' edip gideceksiniz.
Nasıl?
(İşarat-ül İ'caz sh: 177)
Nasıl inkâr ediyorsunuz? (Bakara Sûresi, 2:28.)
Ne suretle Allah'ı inkâr ediyorsunuz. Hâlbuki sizin hayatınız yoktu; O size hayatı verdi. Sonra sizi öldürecek, sonra yine hayat verecektir. Sonra Ona rücu edip gideceksiniz. (Bakara Sûresi, 2:28.)
Hayatınız yoktu, ölü idiniz. (Bakara Sûresi, 2:28.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 178)
O size hayatı verdi.
(İşarat-ül İ'caz sh: 179)
O, sizi diriltti, size hayat verdi.
Nasıl?
Sonra sizi tekrar (O) öldürecek.
(İşarat-ül İ'caz sh: 180)
Sonra yine size hayat verecektir.
Sizi diriltecektir.
Sonra Ona rücu edip gideceksiniz. (Bakara Sûresi, 2:28.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 181)
Nasıl?
Hâlbuki hayatınız yoktu, ölü idiniz.
(O) size hayat verdi.
Sonra sizi öldürecek.
Sonra yine size hayat verecektir.
Sonra Ona rücu edip gideceksiniz. O'na döndürüleceksiniz. (Bakara Sûresi, 2:28.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 182)
Nasıl Allah'ı inkâr ediyorsunuz? (Bakara Sûresi, 2:28.)
İnkâr ediyorsunuz
İman etmiyorsunuz.
Hâlbuki hayatınız yoktu, ölü idiniz.
Ölüler olduğunuzu bildiğiniz hâlde.
Biliyorsunuz, bildiğiniz hâlde.
Eğer..
(İşarat-ül İ'caz sh: 183)
İdiniz.
Hayatı olmayanlar, cansızlar, ölüler.
Adı anılmaya bile değmez birşey. (İnsan Sûresi, 76:1)
O size hayatı verdi. (Bakara Sûresi, 2:28.)
Size hayat verdi.
Diri oldunuz, hayat buldunuz.
Sonra sizi öldürecektir. (Bakara Sûresi, 2:28.)
Ölürsünüz.
Sonra size yine hayat verecektir.
Sonra yine
(İşarat-ül İ'caz sh: 184)
Sonra Ona rücu edip gideceksiniz. (Bakara Sûresi, 2:28.)
Sonra.
(Esbab perdesinin keşfiyle, vesaitin tardıyla) Allah'a rücu' edeceksiniz."
(İşarat-ül İ'caz sh: 185)
29. Âyet
O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra semaya yöneldi ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O herşeyi hakkıyla bilendir. (Bakara Sûresi, 2:29)
Ve O'na döndürülürsünüz.
Tamamı, hepsi.
Sonra
Yedi.
(İşarat-ül İ'caz sh: 187)
Sen kendinin küçük bir varlık olduğunu zannedersin. Halbuki senin içinde büyük âlem dürülmüştür.
Sonra.
Sonra da yeri yayıp (düzenleyip) döşedi. (Nâziât Sûresi, 79:30)
(Gök ile yer) bitişik iken, Biz onları birbirinden koparıp ayırdık. (Enbiyâ Sûresi, 21:30)
(İşarat-ül İ'caz sh: 188)
(Gök ile yer) bitişik iken, Biz onları birbirinden koparıp ayırdık. (Enbiyâ Sûresi, 21:30)
Arşı su üzerindeyken... (Hûd Sûresi, 11:7)
Sonra.
(İşarat-ül İ'caz sh: 189)
Sonra
Belli bir nizam ve intizamla düzenledi.
Bilin ve tefekkür edin.
Sonra, bilin ve tefekkür edin ki, hiç şüphesiz O yönelmiştir (iradesini yöneltmiştir.)...
Yedi.
(Sema), dalgaları karar kılmış bir deniz(dir.) (Tirmizî, Tefsîru Sûre 57:1; Müsned, 2:370)
(İşarat-ül İ'caz sh: 190)
Yedi gök.
O ki, yeryüzünde bulunan her şeyi sizin için yarattı.
(İşarat-ül İ'caz sh: 191)
Sonra semaya istiva etti.
Gökyüzünü yedi gök olarak tanzim etti.
Ol.
Hemen oluverir.
Belli bir nizam ve intizamla düzenledi.
(İşarat-ül İ'caz sh: 192)
O, her şeyi hakkıyla bilendir.
O ki.
O..
Odur ki...
Sonra O'na tekrar döndürülürsünüz.
Ona.
(İşarat-ül İ'caz sh: 193)
Sizin için.
Yeryüzünde bulunan her şey.
Yerde (içinde), yerin içinde.
..de, ...da, içinde..
Üzerinde.
Tamamı.
Sonra belli bir nizam ve intizamla düzenledi.
Sonra.
(İşarat-ül İ'caz sh: 194)
Tesviyeyi (dengeli bir şekilde düzenlemeyi) irade etti.
Tesviye etti, düzenledi.
Gökyüzüne.
Onları düzenledi.
Oluverir. (Yâsin Sûresi: 29.)
Ol! (Yâsin Sûresi: 29.)
Nevi'lere ayırdı, tanzim etti, aralarında lâzım gelen emirleri, tedbirleri yaptı; sonra (yedi tabakaya) tesviye etti.
O ki, her şeyi hakkıyla bilendir.
(İşarat-ül İ'caz sh: 195)
Onun her şeye gücü yeter.
O ki, her şeyi hakkıyla bilendir.
Her şeye.
Umumî hiçbir şey yoktur ki bazı hususî durumları olmasın.
Şey. "Bu kelime; vâcib, mümkin, mümteni'a şamildir."
Hakkıyla bilir.
(İşarat-ül İ'caz sh: 196)
30. Âyet
"Yani: Düşün o zamanı ki, Rabb'in melaikeye hitaben: "Ben yerde bir halifeyi yaratacağım!" dedi. Melaike de: "Yerde fesad yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın! Halbuki biz, hamdinle seni tesbih ve takdis ediyoruz." dediler. Rabb'in de: "Sizin bilmediğinizi ben biliyorum!" diye onlara cevab verdi." (Bakara Sûresi, 2:30)
(İşarat-ül İ'caz sh: 199)
Hani.
O her şeyi hakkıyla bilendir. (Bakara Sûresi, 2:29.)
Hani yarattığını muntazam yaratmıştı ve Rabbin şöyle demişti: ...
Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım. (Bakara Sûresi, 2:30.)
Melâike de, "Yerde fesat yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın?" dediler. (Bakara Sûresi, 2:30.)
Rabbin de, "Sizin bilmediğinizi Ben biliyorum" dedi. (Bakara Sûresi, 2:30.)
Rabbin şöyle demişti: ...
Hani yarattığını muntazam olarak yaratmıştı...
(İşarat-ül İ'caz sh: 200)
Hani.
Rabbin.
Meleklere.
Muhakkak ki, ben..
Yaratacak mısın? Yapacak mısın?
Hani biz demiştik.
Muhakkak ki Biz, Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye Kur'ân'ı Sana hak olarak indirdik. (Nisâ Sûresi, 4:105.)
Biz.
Allah'ın gösterdiği şekilde. (Nisâ Sûresi, 4:105.)
Yapan.
Yaratan.
(İşarat-ül İ'caz sh: 201)
Dünyada, arzda.
...da, ...de, içinde.
Üzerinde.
Bir halife.
(Melâike de, "Yerde) fesat yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksn?" dediler. (Bakara Sûresi, 2:30)
Yaratacak mısın? Yapacak mısın? Dediler.
Hani, demişti...
(İşarat-ül İ'caz sh: 202)
Dedi-dediler.
Yaratacak mısın? (Bakara Sûresi, 2:30.)
Onda, orada.
Kimse, o kimse.
Fesad çıkarıyor, bozgunculuk yapıyor.
(İşarat-ül İ'caz sh: 203)
Onda, orada.
Kan dökerler, kan döküyorlar.
Öldürürler, öldürüyorlar.
Kanlar.
Halbuki biz, hamdinle Seni tesbih ve takdîs ediyoruz. (Bakara Sûresi, 2:30.)
Biz tesbih ediyoruz.
Biz.
Hamdinle Seni tesbih ediyoruz. (Bakara Sûresi, 2:30.)
Ve Seni takdîs ediyoruz.
(İşarat-ül İ'caz sh: 204)
Seni takdîs ediyoruz. (Bakara Sûresi, 2:30.)
Biz nefislerimizi, fiillerimizi günahlardan temizlemekle beraber, kalplerimizi masivadan Senin için çeviriyoruz.
Kan döker, kan döküyor.
Rabbin de, "Sizin bilmediğinizi Ben biliyorum" dedi. (Bakara Sûresi, 2:30.)
Muhakkak ben biliyorum.
Muhakkak ki.
Bilmiyorsunuz. (Bakara Sûresi, 2:30.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 205)
Biliyorum. (Bakara Sûresi, 2:30.)
Muhakkak ki Allah her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yapar. (Tevbe Sûresi, 9:28.)
(İşarat-ül İ'caz sh: 206)
31.32.33.Âyetler
Cenab-ı Hak, bütün eşyanın isimlerini Âdem'e (A.S.) öğretti. Sonra o eşyayı melaikeye göstererek dedi ki: "Eğer iddianızda sadık iseniz, bunların isimlerini bana söyleyiniz."
Melaike dediler ki: "Seni her nekaisten tenzih ve bütün sıfât-ı kemaliye ile muttasıf olduğunu ikrar ederiz. Senin bize öğrettiğin ilimden başka bir ilmimiz yoktur, herşeyi bilici ve her kimseye liyakatına göre ilm ü irfan ihsan edici sensin."
Cenab-ı Hak dedi ki: "Yâ Âdem! Bunların isimlerini onlara söyle." Vakta ki Âdem, isimlerini onlara söyledi. Cenab-ı Hak dedi ki: "Size demedim mi semavat ve Arz'ın gaybını bilirim ve sizin Âdem hakkında lisanla izhar ettiğinizi ve kalben gizlediğinizi bilirim." (Bakara Sûresi, 2:31,32,33)
Yaş ve kuru ne varsa ap açık bir kitapta yazılmıştır. (En'âm Sûresi, 6:59)
(İşarat-ül İ'caz sh: 207)
Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti. (Bakara Sûresi, 2:31)
Demiri de Onun için yumuşattık. (Sebe Sûresi, 34:10)
Sabah gidişi bir aylık, akşam gidişi de bir aylık mesafe (giderdi.) (Sebe Sûresi, 34:12)
Sanki Kirâmel Kâtibîn melekleri yazılı bir sayfadaki herşeyi onun kalbine ilhâm ediyordu.
(İşarat-ül İ'caz sh: 208)
"Âsânı taşa vur" (dedik.) (Bakara Sûresi, 2:60)
Ey ateş, serin ve selâmetli ol. (Enbiyâ Sûresi, 21:69)
Eğer Rabbinin delilini görmeseydi. (Yûsuf Sûresi, 12:24)
Yani "Ben Yusuf'un kokusunu alıyorum"
Sen daha gözünü açıp kapamadan ben onu Sana getiririm. (Neml Sûresi, 27:40)
Bize kuşların dili öğretildi. (Neml Sûresi, 27:16)
(İşarat-ül İ'caz sh: 209)
Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti. (Bakara Sûresi, 2:31)
Şüphesiz ki ben sizin bilmediklerinizi bilirim. (Bakara Sûresi, 2:29)
Sonra Allah bütün varlıkları melâikeye göstererek dedi ki: 'Eğer iddianızda sadık iseniz, bunların isimlerini Bana söyleyiniz.' (Bakara Sûresi, 2:31)
(İşarat-ül İ'caz sh: 210)
Dediler.
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)
Cenab-ı Hak dedi ki: 'Ya Âdem! Bunların isimlerini onlara söyle.' (Bakara Sûresi, 2:33)
Cenab-ı Hak dedi ki: 'Size demedim mi semavat ve arzın gaybını bilirim ve sizin izhar ettiğinizi ve gizlediğinizi bilirim.' (Bakara Sûresi, 2:33
Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretti. (Bakara Sûresi, 2:31)
Öğretti.
(İşarat-ül İ'caz sh: 211)
Âdem
İsimler.
Onlara arzetti, sundu.
Hepsini, tamamını.
Sonra Allah bütün varlıkları melâikeye göstererek dedi ki: 'Eğer iddianızda sadık iseniz, bunların isimlerini Bana söyleyiniz.' (Bakara Sûresi, 2:31)
Sonra
"Yani: Âdem, sizden daha kerim ve hilafete daha müstehak ve lâyıktır."
Onlar, onlara.
(İşarat-ül İ'caz sh: 212)
Onlara
Arzetti, sundu.
Üzerine, üzerinde..
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32)
Onların duaları ise şu sözlerle sona erer: 'Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.' (Yûnus Sûresi, 10:10)
Mesnevi-i Nuriye
Mesnevî-i Nuriye
Bu Mesnevî-i Nuriye 1921- 1922 yıllarında İstanbul'da Arapça olarak te'lif edilmiş olup Arapça olarak yayınlanmıştır. Bilahere 1950 den sonra Abdülmecid Ağabey tarafından tercüme edilmiştir.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 5)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
(Mesnevî-i Nuriye sh: 7)
Her bir şeyde, Onun bir olduğuna delâlet eden bir âyet vardır. (İbnü'-Mu'tez'in bir şiirinden alınmıştır. İbn-i Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ani'l-Azîm, 1:24)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 10)
Lem'alar
(Türkçe Risale-i Nur'un Yirmiikinci Sözü ile aynı mealdedir)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Allah herşeyin yaratıcısıdır. Ve O her şey üzerinde hakkıyla görüp gözeticidir. (Zümer Sûresi, 39:62)
Göklerin ve yerin tedbir ve tasarrufu Ona âittir. (Zümer Sûresi, 39:63)
Şânı ne yücedir Onun ki, herşeyin hüküm ve tasarrufu elindedir. (Yâsin Sûresi, 36:83)
Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın. (Hicr Sûresi, 15:21)
Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. (Hûd Sûresi, 11:56)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 15)
Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir. (Rum Sûresi, 30:50)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 21)
Reşhalar
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
(Mesnevî-i Nuriye sh: 22)
Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 23)
Haber, gözle görmeye benzemez, ikisi aynı şey değildir.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 25)
Sen olmasaydın [yâ Muhammed], Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım. (Keşfü'l-Hafâ, 2:164, hadis no: 2123.)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 27)
O ancak kendisine vahyolunanı söyler. (Necm Sûresi, 53:4)
Güneş dürülüp toplandığında. (Tekvîr Sûresi, 81:1)
Gök yarıldığı zaman. (İnfitar Sûresi, 82:1)
Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır. (Zilzal Sûresi, 99:1)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 30)
Salât ve selâm o nurânî zâta olsun ki, O Zât, Rahmân ve Rahîm'den ve Arş-ı Âzamdan gelen Furkân-ı Hakîmin kendisine indiği Efendimiz Muhammed'dir. Ümmetinin iyilikleri sayısınca milyonlar salât ve milyonlar selâm üzerine olsun.
Risaleti Tevrat, İncil ve Zebur'da müjdelenen; nübüvveti irhâsatla, cinlerin hâtifleriyle, insanlık âleminin evliyalarıyla, beşer kâhinleriyle müjdelenen; bir işaretiyle ay'ı ikiye bölen Efendimiz Muhammed'e, ümmetinin nefesleri sayısınca milyonlar salât ve
selâm olsun. Davetine ağaçların koşup geldiği, duâsıyla yağmurun hemen iniverdiği, sıcaktan korumak için bulutların ona gölge yaptığı, bir ölçek yemeğiyle yüzlerce insanın doyduğu, parmaklarının arasından üç defa kevser gibi suların çağladığı, onun hürmetine Allah'ın, kertenkeleyi, ceylânı, kurdu, ağaç kütüğünü, zehirli keçinin kolunu, deveyi, dağı, taşı ve ağacı konuşturduğu, Miracın sahibi olan ve gözü asla şaşmayan o büyük miraç mu'cizesinde rüyetullaha mazhar olan...
Efendimiz ve Şefaatçimiz Muhammed'e, Kur'ân'ın ilk inmeye başladığı andan zamanın sonuna kadar Onu okuyan her bir okuyucunun okuduğu her bir kelimenin hava dalgalarının âyinelerinde Rahmân'ın izniyle yansıyan bütün kelimelerinin bütün harfleri sayısınca, milyonlar salât ve selâm olsun. Bütün bu salâvatlardan her biri hürmetine bizi bağışla, ey İlâhımız, bize merhamet et. Âmin.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 33)
Lâsiyyemalar
[Onuncu Söz'ün bir cihette esası ve Yirmisekizinci Söz'ün Arabî ikinci makamıdır.]
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
(Mesnevî-i Nuriye sh: 36)
And olsun ki, onlara "Gökleri ve yeri yaratan kimdir?" diye sorsan, elbette "Allah" derler. (Lokman Sûresi: 25.)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 42)
Sen olmasaydın, Sen olmasaydın ben âlemleri yaratmazdım. (Ali el-Kari, Şerhü'ş-Şifâ, 1:6; el-Aclunî, Keşfü'l-Hafâ, 2:164)
Allahım, her iki dünyanın efendisi, iki âlemin medar-ı fahri, dünya ve âhiretin hayatı, iki cihan saadetinin vesilesi, zülcenâheyn ve cin ve insin resulü olan şu Habîbine, Onun bütün âl ve ashabına ve Onun enbiyâ ve mürselîn kardeşlerine salât ve selâm et. Amin.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 46)
Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. And olsun ki, geleceğinde şüphe olmayan kıyamet gününde O sizi kabirlerinizden toplayıp diriltecektir. Allah'tan daha doğru sözlü kim vardır? (Nisâ Sûresi, 4:87)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 47)
Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir. (Rum Sûresi, 30:50)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 49)
Allah'ım, bizi saadet ehlinden kıl, saidler zümresinde haşret ve saidlerle beraber, Nebiyy-i Muhtarının şefaatiyle Cennete idhal et. Ona ve Âline de, Senin rahmetine ve Onun hürmetine lâyık şekilde salât ve selâm et. Amin, âmin, âmin.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 50)
Katre
Allah her noksandan münezzehtir. Ve hamd Allah'a mahsustur. Ve Allah'tan başka ilâh yoktur. Ve Allah herşeyden büyüktür. Ve havl ve kuvvet ancak Allah'a aittir.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 51)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Hamd Allah'a, Salat Onun Peygamberinedir..
(Mesnevî-i Nuriye sh: 52)
Ben kendime mâlik değilim.
Ölüm haktır.
Rabbim birdir.
Ben.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 53)
Ondan Başka İlah yoktur (C.C)
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm peygamberlerin Efendisi olan Muhammed'in ve Onun bütün Âl ve Ashâbının üzerine olsun.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 54)
Bil ki Allah'tan başka ilâh yoktur. (Muhammed Sûresi, 47:19)
Ondan başka yaratıcı yoktur.
Ondan başka sâni' yoktur.
Ondan başka müdebbir yoktur.
Ondan başka mürebbi, terbiye edici yoktur.
Ondan başka mutasarrıf yoktur.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 55)
Allah ki Ondan başka İlah yoktur. (Bakara Sûresi, 2:255)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 56)
Allah ki Ondan başka İlah yoktur. (Bakara Sûresi, 2:255)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 57)
Allah ki Ondan başka İlah yoktur. (Bakara Sûresi, 2:255)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 58)
Hepiniz Allah'a koşun kaçın, yönelin. (Zâriyat Sûresi, 51:50)
Haberiniz olsun ki, kalbler ancak Allah'ın zikriyle huzura kavuşur. (Ra'd Sûresi, 13:28)
Allah ki Ondan başka İlah yoktur. (Bakara Sûresi, 2:255)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 59)
Allah ki Ondan başka İlah yoktur. (Bakara Sûresi, 2:255)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 60)
Allah ki Ondan başka İlah yoktur. (Bakara Sûresi, 2:255)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 61)
Allah ki Ondan başka İlah yoktur. (Bakara Sûresi, 2:255)
Beklemediği yerden. (Talâk Sûresi, 65:3)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 62)
Allah ki Ondan başka İlah yoktur. (Bakara Sûresi, 2:255)
Havl ve kuvvet ancak Allah'a aittir
Bil ki Allah'tan başka ilâh yoktur. (Muhammed Sûresi, 47:19)
Muhammed Allahın Resulüdür.
Ondan Başka İlah yoktur (C.C)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 63)
Alemlerin Rabbi.
Rabbim.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 65)
De ki: Ey günahta aşırı giderek nefislerine zulmetmiş olan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir. (Zümer Sûresi, 39:53)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 66)
Mülk Onundur; hamd de Onadır; havl ve kuvvet ise ancak Ondandır.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 72)
İbadet ederiz (Fâtiha Sûresi, 1:5)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 73)
Ondan başka İlah yoktur.
Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a ait olmasın. (Hûd Sûresi, 11:6)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 75)
Kaçış Nereye..?
Allah'ım, Kur'ân'ı akıllarımıza, kalblerimize, ruhlarımıza nur ve nefislerimize de mürşid eyle. Âmin, âmin, âmin.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 76)
Katre'nin Zeyli
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm ise, efendimiz Muhammed'e (a.s.m.) ve Onun âl ve Ashâbına olsun.
Hamd Allah'a mahsustur.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 82)
Herşeyde Allah'ın birliğini gösteren bir delil vardır.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 83)
Biz Allah'ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz. (Bakara Sûresi, 2:156)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 84)
Hubab
Hâlık-ı Kerim, kendi mülkünü senden satın alıyor, Cennet gibi büyük bir fiyat veriyor. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor, kıymetini yükselttiriyor. Yine sana hem bakî hem mükemmel bir surette verecektir.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm ise, efendimiz Muhammed'e (a.s.m.) ve Onun âl ve Ashâbına olsun.
Allah'tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh bulunmadığını şehadet ederim.
Muhammed (a.s.m), Allah'ın resulüdür.
Hamd Allaha mahsustur.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 87)
Şuur taalluk etmediği taraftan, hissedilmediği yerden.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 89)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 90)
O ikisine müracaat et; orada insanların gaflet ettikleri büyük bir hakikat bulacaksın.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 95)
O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir. (Bakara Sûresi, 2:137)
Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz? (Rahmân Sûresi, 55:13)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 97)
Yani, bu münacat, kalbe Farisî olarak tahattur ettiğinden, Farisî yazılmıştır.
Yâ Rab! Tevekkülsüz, gafletle, iktidar ve ihtiyarıma dayanıp derdime derman aramak için cihât-ı sitte denilen altı cihette nazar gezdirdim. Maatteessüf derdime derman bulamadım. Mânen bana denildi ki: "Yetmez mi dert, derman sana."
Evet, gafletle sağımdaki geçmiş zamandan teselli almak için baktım. Fakat gördüm ki, dünkü gün, pederimin kabri; ve geçmiş zaman, ecdadımın bir mezar-ı ekberi suretinde göründü. Teselli yerine vahşet verdi. (Haşiye-1)
Haşiye-1: İman, o vahşetli mezar-ı ekberi, ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma-ı ahbap gösterir.
Sonra soldaki istikbale baktım, derman bulamadım. Belki yarınki gün, benim kabrim; ve istikbal ise, emsalimin ve nesl-i âtinin bir kabr-i ekberi suretinde görünüp, ünsiyet değil, belki vahşet verdi. (Haşiye-2)
Haşiye-2: İman ve huzur-u iman, o dehşetli kabr-i ekberi, sevimli saadet saraylarında bir davet-i Rahmâniye gösterir.
Soldan dahi hayır görünmediği için, hazır güne baktım. Gördüm ki, şu gün, güya bir tabuttur. Hareket-i mezbuhânede olan cismimin cenazesini taşıyor. (Haşiye-3)
Haşiye-3: İman, o tabutu, bir ticaretgâh ve şaşaalı bir misafirhane gösterir.
İşbu cihetten dahi devâ bulamadım. Sonra başımı kaldırıp şecere-i ömrümün başına baktım. Gördüm ki, o ağacın tek meyvesi benim cenazemdir ki, o ağacın üstünde duruyor, bana bakıyor. (Haşiye-4)
Haşiye-4: İman, o ağacın meyvesini cenaze değil, belki ebedî hayata mazhar ve ebedî saadete namzet olan ruhumun eskimiş yuvasından yıldızlarda gezmek için çıktığını gösterir.
O cihetten dahi meyus olup başımı aşağıya eğdim. Baktım ki, aşağıda, ayak altında, kemiklerimin toprağı ile mebde-i hilkatimin
toprağı birbirine karışmış gördüm. Derman değil, derdime dert kattı. (Haşiye-5)
Haşiye-5: İman, o toprağı, rahmet kapısı ve Cennet salonunun perdesi olduğunu gösterir.
Ondan dahi nazarı çevirip arkama baktım. Gördüm ki, esassız, fâni bir dünya, hiçlik derelerinde ve adem zulümatında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem değil, belki vahşet ve dehşet zehrini ilâve etti. (Haşiye-6)
Haşiye-6: İman, o zulümatta yuvarlanan dünyayı, vazifesi bitmiş, mânâsını ifade etmiş, neticelerini kendine bedel vücutta bırakmış mektubât-ı Samedâniye ve sahâif-i nukuş-u Sübhâniye olduğunu gösterir.
Onda dahi hayır görmediğim için ön tarafıma, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki, kabir kapısı yolumun başında açık görünüp, onun arkasında ebede giden cadde, uzaktan uzağa nazara çarpıyor. (Haşiye-7)
Haşiye-7: İman, o kabir kapısını âlem-i nur kapısı ve o yol dahi saadet-i ebediye yolu olduğunu gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem olur.
İşte şu altı cihette ünsiyet ve teselli değil, belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukabil, benim elimde bir cüz-i ihtiyarîden başka hiçbir şey yoktur ki, ona dayanıp onunla mukabele edeyim. (Haşiye-8)
Haşiye-8: İman, o cüz-i lâyetecezzâ hükmündeki cüz-ü ihtiyarî yerine, gayr-ı mütenâhi bir kudrete istinad etmek için bir vesika verir. Ve belki iman bir vesikadır.
Halbuki o cüz-i ihtiyarî denilen silâh-ı insanî hem âciz, hem kısadır. Hem ayarı noksandır. İcad edemez. Kisbden başka hiçbir şey elinden gelmez. (Haşiye-9)
Haşiye-9: İman, o cüz-i ihtiyarîyi, Allah namına istimal ettirip, her şeye karşı kâfi getirir. Bir askerin cüzî kuvvetini devlet hesabına istimal ettiği vakit, binler kuvvetinden fazla işler görmesi gibi...
Ne geçmiş zamana hulûl edebilir, ne de gelecek zamana nüfuz edebilir. Mazi ve müstakbele ait emellerime ve elemlerime faidesi yoktur. (Haşiye-10)
Haşiye-10: İman, dizginini cism-i hayvanînin elinden alıp kalbe, ruha teslim ettiği için, maziye nüfuz ve müstakbele hulûl edebilir. Çünkü kalb ve ruhun daire-i hayatı geniştir.
O cüz-i ihtiyarînin meydan-ı cevelânı, kısacık şu zaman-ı hazır ve bir ân-ı seyyaldir.
İşte, şu bütün ihtiyaçlarımla ve zayıflığımla ve fakr ve aczimle beraber, altı cihetten gelen dehşetler ve vahşetlerle perişan bir halde iken, kalem-i kudretle sahife-i fıtratımda ebede uzanan arzular ve sermede yayılan emeller âşikâre bir surette yazılmıştır, mahiyetimde derc edilmiştir.
Belki dünyada ne varsa, nümuneleri fıtratımda vardır. Umum onlara karşı alâkadarım. Onlar için çalıştırıyorum, çalışıyorum.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 98)
İhtiyaç dairesi, nazar dairesi kadar büyüktür, geniştir.
Hattâ, hayal nereye gitse, ihtiyaç dairesi dahi oraya gider; orada da hâcet vardır. Belki, her ne ki elde yok, ihtiyaçta vardır. Elde olmayan ihtiyaçta vardır; elde bulunmayan ise hadsizdir.
Halbuki daire-i iktidar, kısa elimin dairesi kadar kısa ve dardır.
Demek, fakr ve ihtiyaçlarım dünya kadardır.
Sermayem ise, cüz-i lâyetecezzâ gibi cüz'î bir şeydir.
İşte, şu cihan kadar ve milyarlar ile ancak istihsal edilen hâcet nerede? Ve bu beş paralık cüz-ü ihtiyarî nerede? Bununla onların mübayaasına gidilmez, bununla onlar kazanılmaz. Öyle ise başka bir çare aramak gerektir.
O çare ise şudur ki: O cüz-i ihtiyarîden dahi vaz geçip, irade-i İlâhiyeye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberri edip, Cenâb-ı Hakkın havl ve kuvvetine iltica ederek hakikat-i tevekküle yapışmaktır. Yâ Rab! Madem çare-i necat budur; Senin yolunda o cüz-i ihtiyarîden vaz geçiyorum ve enaniyetimden teberri ediyorum.
Ta, Senin inâyetin, acz ve zaafıma merhameten elimi tutsun. Hem, ta Senin rahmetin, fakr ve ihtiyacıma şefkat edip bana istinadgâh olabilsin, kendi kapısını bana açsın.
Evet, her kim ki rahmetin nihayetsiz denizini bulsa, elbette bir katre serap hükmünde olan cüz-i ihtiyarına itimat etmez, rahmeti bırakıp ona müracaat etmez.
Eyvah, aldandık! Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur; bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgâr gibi uçar, gider.
Kendine güvenen ve ebedî zanneden mağrur insan zevâle mahkûmdur, sür'atle gidiyor. Hane-i insan olan dünya ise, zulümat-ı ademe sukut eder. Emeller bekàsız, elemler ruhta bâki kalır.
Madem hakikat böyledir. Gel, ey hayata çok müştak ve ömre çok talip ve dünyaya çok âşık ve hadsiz emellerle ve elemlerle müptelâ bedbaht nefsim! Uyan, aklını başına al! Nasıl ki yıldızböceği kendi ışıkçığına itimat eder, gecenin hadsiz zulümatında kalır. Balarısı kendine güvenmediği için gündüzün güneşini bulur; bütün
dostları olan çiçekleri, güneşin ziyasıyla yaldızlanmış müşahede eder.
Öyle de, kendine, vücuduna ve enaniyetine dayansan, yıldızböceği gibi olursun. Eğer sen fâni vücudunu, o vücudu sana veren Hâlıkın yolunda feda etsen, balarısı gibi olursun, hadsiz bir nur-u vücut bulursun. Hem feda et. Çünkü şu vücut sende vedia ve emanettir.
Hem Onun mülküdür, hem O vermiştir. Öyle ise, minnet etmeyerek ve çekinmeyerek fena et, feda et, ta bekà bulsun. Çünkü nefy-i nefy ispattır. Yani, yok yok ise, o vardır. Yok, yok olsa, var olur.
Hâlık-ı Kerîm, kendi mülkünü senden satın alıyor; Cennet gibi büyük bir fiyatı verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor, kıymetini yükselttiriyor. Yine sana hem bâki, hem mükemmel bir surette verecektir. Öyle ise, ey nefsim, hiç durma. Birbiri içinde beş kârlı bu ticareti yap. Ta beş hasâretten kurtulup, beş ribhi birden kazanasın.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 99)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Şüphesiz ki namaz, mü'minler üzerine belli vakitler için farz olarak yazılmıştır. (Nisâ Sûresi, 4:103)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 102)
Hep birlikte Allah'ın ipine (Kur'an'a) sımsıkı sarılın. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:103)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
(O Allah) ne güzel mevla, dost ne güzel yardımcıdır. (Enfâl Sûresi, 8:40)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 105)
Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece 'Ol' demektir; o da oluverir. (Yâsin Sûresi, 36:82)
Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. (Lokman Sûresi, 31:28)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 106)
Arşı su üzerinde idi... (Hûd Sûresi, 11:7)
Cennetin damı Rahmân'ın Arşıdır. (el-Münâvî, Künûzü'l-Hakâik, s.78)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 107)
Zeyl-ül Hubab
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Ey yer ve göğün kayyûmu olan Allah'ım! Seni ve Senin bütün san'at eserlerini ve mahlûklarını şahit tutarak ilân ederiz ki, Sen, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allah'sın. Sen birsin, ortağın yoktur. Günahlarımızın affı için Sana dönüyor ve af diliyoruz. Alemlere rahmet olarak gönderdiğin Muhammed'in, Senin kulun ve peygamberin olduğuna da şehadet ediyoruz. Allah'ım, Onun hürmetine münasip ve Senin rahmetine lâyık şekilde, Ona ve bütün Âl ve Ashabına salât ve selâm eyle.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 109)
Bulutların geçişi gibi geçip gider. (Neml Sûresi, 27:88)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 110)
De ki: Eğer duanız olmasa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var?" Furkan Sûresi, 25:77
(Mesnevî-i Nuriye sh: 115)
Ey Erhamü'r-Râhimîn olan Allah'ım! Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmetine rahmet et ve onların kalblerini iman ve Kur'ân nuruyla nurlandır. Kur'ân'ın burhanlarını izhar et ve İslâm dinini yücelt. Âmin.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 116)
Habbe
Habbe diyor ki:
Ben tevhid meyveleriyle yüklü bir ağacın dalıyım. Tevhid incileriyle dolu bir denizin damlasıyım.
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Din-i İslâm ve kemâl-i iman için Allah'a hamd olsun. Daire-i İslâmın merkezi ve envâr-ı imanın menbaı olan Muhammed ile Onun bütün âl ve ashabına, gece gündüz, ay ve güneş devam ettikçe salât ve selâm olsun.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 120)
Biz Allah'ın kullarıyız; sonunda yine Ona döneceğiz. (Bakara Sûresi, 2:156)
Gökler ve yer bitişik iken Biz onları birbirinden koparıp ayırdık. (Enbiyâ Sûresi, 21:30)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 121)
Her canlı şeyi sudan yarattık. (Enbiyâ Sûresi, 21:30)
Cenâb-ı Hak herşeyden evvel benim nurumu yarattı. (Bu hadis, Câbir bin Abdillah tarikiyle Abdürrezzak'tan şu lafızlarla rivayet edilmiştir: "Evvelu mâ halakallâhu nûra nebiyyike yâ Câbir" Yani, "Cenâb-ı Hak herşeyden evvel senin Peygamberinin nurunu yarattı ey Câbir." el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 1:205, 2:129)
Onların ilk yaratılışı Bize zor mu geldi ki, tekrar diriltmekten âciz kalalım? Doğrusu onlar ilk yaratılışlarını kabul ettikleri halde yeni bir yaratıştan şüphe ediyorlar. (Kâf Sûresi, 50:15)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 123)
Onların duaları şu sözlerle sona erer: 'Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. (Yûnus Sûresi, 10:10)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 124)
Sözlerimiz muhtelifse de, Senin hüsnün birdir. O sözlerin hepsi de o güzelliğe işaret eder.
Kâinatın satırlarını dikkatle mütalâa et. Zira onlar, yüce semâvî meclisten (mele-i a'ladan) sana gönderilmiş mektuplardır.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 125)
Geceye benzeyen gençliğim zamanında gözlerim uyudu.
Ancak ihtiyarlık sabahıyla uyandım.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 128)
Allah dilediğini yapar. (İbrahim Sûresi, 14:27)
Allah dilediği gibi hükmeder. (Mâide Sûresi, 5:1)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 132)
Allah'ım! Sen benim Rabbim, Hâlık'ım ve Ma'bud'um olduktan sonra, iki dünyanın hayatını da kaybetsem ve kâinat bütünüyle bana düşmanlık da etse, ehemmiyet vermemeliyim.
Çünkü, ben Senin mahlûkun ve masnuunum. Sonsuz günahkârlığım ve insana değer kazandıran sair güzel hasletlerden nihayetsiz uzaklığımla beraber, Senin ile bir alâka ve intisap cihetim var. İşte Senin böyle durumdaki bir mahlûkunun lisanıyla niyaz ediyorum ey Hâlık'ım, ey Rabbim, ey Razık'ım, ey Malik'im, ey Musavvir'im!
Yâ İlâhî! Esma-i Hüsnan, İsm-i Azam'ın, Kur'ân-ı Hakîm'in, Habib-i Ekrem'in, Kelâm-ı Kadim'in, Arş-ı Azamın ve bir milyon İhlâs Sûresi hürmetine bana merhamet et yâ Allah, yâ Rahman, yâ Hannan yâ Mennan, yâ Deyyan!
Günahlarımı bağışla yâ Gaffar, yâ Settar, yâ Tevvâb, yâ Vehhâb!
Beni affet yâ Vedûd, yâ Raûf, yâ Afüv, yâ Gafur!
Bana lütufta bulun yâ Lâtif, yâ Habîr, yâ Semî, yâ Basîr!
(Mesnevî-i Nuriye sh: 133)
Günahlarımı affet yâ Halîm, yâ Alîm, yâ Kerîm, yâ Rahîm!
Bizi dosdoğru yola hidayet et yâ Rab, yâ Samed, yâ Hâdî!
Bana fazl ve ihsanda bulun yâ Bedî, yâ Bâkî, yâ Adl, yâ Hû!
Kalbimi ve kabrimi iman ve Kur'ân nuruyla canlandır yâ Nur, yâ Hak, yâ Hayy, yâ Kayyum, yâ Malike'l-Mülk, yâ Zelcelâl-i ve'l-İkram, yâ Evvel, yâ Ahir, yâ Zahir, yâ Bâtın, yâ Kavî, yâ Kadir, yâ Mevlâm, yâ Gafir!
Yâ Erhamerrâhimîn! Kur'ân'daki İsm-i Azam ve şu âlem kitabındaki en büyük sır olan Hz. Muhammed (a.s.m.) hürmetine, bu güzel isimlerini bedenimdeki kalbime ve kabrimdeki ruhuma İsm-i Azam'ın nurlarını akıtan pencereler eylemeni niyaz ediyorum. Bu sayfa, kabrimin tavanı, bu isimler de hakikat güneşinin huzmelerini ruhuma akıtan pencereler olsun.
Allah'ım! Kıyamete kadar bu isimlerle dua eden ebedî bir dilimin olmasını temenni ediyorum. Öyle ise, şu kalıcı yazıları, benden sonra geçici dilim yerine kabul eyle.
Allah'ım! Peygamber Efendimize (a.s.m.) rahmet eyle. Öyle rahmet ki, Onun hürmetine bizi bütün korku ve belâlardan kurtar. Bütün ihtiyaçlarımızı o rahmetin hürmetine yerine getir.
Bütün günahlarımızı o rahmetin hürmetine temizle, o rahmetin ile bütün hata ve günahlarımızı bağışla.
Ey Allah'ım, ey dualara cevap veren Mucîbe'd-Daavat! Hayatım boyunca ve ben öldükten sonra, her an bu salâvatın kat kat fazlasını ver. Bir milyon salât ve selâm, bir o kadar da çarpımından çıkan netice ve bunun da kat kat fazlası Efendimiz Muhammed'e, Onun Âl, Ashap, yardımcı ve tâbilerine olsun. Bu salâvatların her birini benim ömür müddetimdeki günahkâr nefeslerim sayısınca çoğalt. Bu salâvatların her birisi hürmetine beni affeyle, bana merhamet et. Bunu rahmetinle yap, yâ Erhamerrâhimîn. Âmin.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 134)
Zeyl-ül Habbe
Allah'ın kudret ve gücünden başka kudret ve güç yoktur.
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır. (Enfâl Sûresi, 8:40)
Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Bize bahşettiği îmân ve İslâm nimeti için yağmurun katreleri, denizlerin dalgalaları, ağaçların meyveleri, çiçeklerin nakışları, kuşların nağamâtı ve nurların lemaâtı sayısınca Allah'a hamdolsun.
Ve her türlü halde bize in'âm ettiği bütün nimetleri için, bütün çağlardaki bütün nimetleri adedince Allah'a şükürler olsun. Hem, iyilik ve hayır sahiplerinin efendisi Muhammedini'l-Muhtâr (a.s.m.) efendimize, Onun pâk âline ve nur saçan hidâyet yıldızları ashâbına gece-gündüz devam ettiği müddetçe salât ve selâm olsun.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 136)
Bir şeyi muhafaza ettin, ezberledin ama, bir çok şey senden kayboldu.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 141)
Allah'ın kudret ve gücünden başka kudret ve güç yoktur.
Ademden çıkıp vücûda gelmek ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyle olabilir.
Zevale gitmeyip bekada kalmak ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyle olabilir.
Mazarratı def' ve menfaati celp ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyle olabilir.
Musibetten uzak olup matluba nail olmak ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyle olabilir.
Measiye düşmemek, ibadete devam etmek ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyle olabilir.
Azaba maruz kalmamak nimete mazhar olmak ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyle olabilir.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 142)
Zulmete düşmemek, nuriyle tenevvür etmek ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyle olabilir.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 143)
Zeyl-üz Zeyl
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
(Mesnevî-i Nuriye sh: 149)
Zühre
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
(Mesnevî-i Nuriye sh: 155)
Kâfirlerin duası ancak boşa gider. (Ra'd Sûresi, 13:14)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 157)
Biz Allah'ın kullarıyız; dönüşümüz de ancak Onadır. (Bakara Sûresi, 2:156)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 158)
Allah bizi de, sizi de sırat-ı müstakime eriştirsin.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 159)
Mutlak yokluk, ancak pek büyük güçlüklerle ispat edilebilir. (İbni Kayyim el-Cevzî, es-Savâiku'l-Mürsele 4:1310; İbni Kayyim el-Cevzî, er-Rûh fi'l-Kelâm 1:198)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 160)
Hırs, hasaret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir. (bk. İbni Kays, Kura'd-Dayf 4:301; el-Meydânî, Mecmeu'l-Emsâl 1:24)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 163)
Atâlet içinde istirahat eden, ömründen şikâyetçidir. Çalışan ve iş gören ise haline şükreder.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 165)
Rabbin balarısına ilham etti. (Nahl Sûresi, 16:68)
Rahmeti herşeyi kaplamıştır. (A'râf Sûresi, 7:156)
Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
Birşeyin olmasını murad ettiği zaman Onun işi sadece 'Ol' demektir; o da oluverir. (Yâsin Sûresi, 36:82)
Şânı ne yücedir Onun ki, herşeyin iç yüzü Onun elindedir. Siz de Ona döneceksiniz. (Yâsin Sûresi, 36:83)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 166)
Namazı dos doğru kılın. (Bakara Sûresi, 2:43, 83, 110; Nisâ Sûresi, 4:77,103; En'âm Sûresi, 6:72; Yûnus Sûresi, 10:87: Hac Sûresi, 22:78: Nûr Sûresi, 24:56; Rum Sûresi, 30:31; Mücadele Sûresi, 58:13; Müzemmil Sûresi, 73:20)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 168)
De ki: Ey mülkün hakiki sahibi olan Allahım... (Âl-i İmrân Sûresi, 3:26)
Her gelecek şey yakındır. (İbn-i Mâce, Mukaddime:7; Dârimî, Mukaddime 23)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 169)
Senden başka ilâh yoktur. Sen birsin. Senin hiçbir şerikin yoktur. Dünyada son, âhirette ve kabirde ilk söz: Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur; yine şehadet ederim ki Muhammed (a.s.m.) Allah'ın Resulüdür.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 170)
Allah kulunu tecrübe eder. Fakat kul Rabbini tecrübe edemez.
Maverdî, Edebü'd-Dünyâ ve'd-Dîn s. 12; Ma'mer b. Râşid, el-Câmi' 11:113; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ 4:12; İbnü'l-Cevzî, Telbîsü İblîs 1:344; İbni Hacer, el-İsâbe 4:764
(Mesnevî-i Nuriye sh: 171)
Peygambere düşen, ancak tebliğ etmekten ibarettir. (Nûr Sûresi, 24:54)
Sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidayet verir. (Kasas Sûresi, 28:56)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 172)
Haddini bilen ve haddini tecaavüz etmeyen kimseye ne mutlu.
Buhârî, et-Tarihu'l-Kebîr 3:338; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr 5:71; Beyhâkî, es-Sünenü'l-Kübrâ 4:182
İnsanlar helâk oldu -âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu -ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu -ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük
bir tehlike ile karşı karşıyadırlar. (bk. Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ 2:415; Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn 3:414,4:179, 362)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 173)
Ben muhabbet üzerine bir rüşvet istemiyorum. Bir karşılık beklenen muhabbet zayıftır. bk. İbni Kays, Kura'd-Dayf 1:95, 207; ez-Zehebî, Târihu'l-İslâm 103.
Üzerine Allah'ın adı zikredilmeyen şeylerden yemeyin! (En'âm Sûresi, 6:121)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 178)
Kim zerre kadar bir iyilik yaparsa karşılığını görür. Kim zerre kadar bir kötülük işlerse o da onun karşılığını görür. (Zilzal Sûresi, 99:7-8)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 179)
Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun? (Mülk Sûresi, 67:3)
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 180)
Zerre
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
(Mesnevî-i Nuriye sh: 185)
Muhakkak ki, şirk pek büyük bir zulümdür. (Lokman Sûresi, 31:13)
Gerçekten insan çok zâlim ve çok câhildir.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 187)
Allah dilediğini yapar. (İbrahim Sûresi, 14:27)
Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. (Bakara Sûresi, 2:255)
Allah onları arkalarından kuşatıcıdır. (Burûc Sûresi, 85:20)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 188)
Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 192)
Şemme
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Peygamberlerin Efendisi Muhammed'in risaletini âlemlere rahmet kılan Âlemlerin Rabbine hamd olsun. Allah, Ona ve bütün âl ve ashabına rahmet etsin.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 193)
Eğer hak onların keyiflerine tâbi olsaydı, gökler ve yer fesâda uğrardı. (Mü'minûn Sûresi, 23:71)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 194)
Gizliliklere nüfuz eden, sırları bilen.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 195)
Göklerin ve yerin yaratılışı; dillerinizin ve renklerinizin, (seslerinizin ve simalarınızın) farklılığı da yine Onun âyetlerindendir. (Rum Sûresi, 30:22)
Göklerin ve yerin yaratılmasında, gecenin ve gündüzün değişmesinde... (Bakara Sûresi, 2:164)
Dağları birer kazık yaptık. (Nebe Sûresi, 78:7)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 198)
İçlerinden söze başlayan biri, 'Bu halde ne kadar kaldınız?' diye sordu. 'Bir gün, yahut daha da az' kaldık dediler. (Kehf Sûresi, 18:19)
Lâkin Rabbinin katında bir gün, sizin hesabınıza göre bin yıl gibidir. (Hac Sûresi, 22:47)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 200)
Günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir. (Şems Sûresi, 91:9)
Kim, kimse.
Nefsini günaha daldıran da hüsrâna düşmüştür. (Şems Sûresi, 91:10)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 201)
Yer ve gökler devam ettikçe salâvatın en üstünü Onun üzerine olsun.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 202)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 203)
Allah'ım!
Günahlar dilimi tuttu, emrine itaatsizliğim utancımdan ne diyeceğimi bilemez hâle getirdi.
Şiddetli gaflet sesimi kıstı. Rahmet kapını çalıyor ve efendim, dayanağım olan Şeyh Abdülkadir Geylânî'nin sence makbul ve kapıcın yanında tanınan sesiyle mağfiret kapında durarak şöyle sesleniyorum:
"Ey rahmeti her şeyi kaplayan! Ey her şeyin iç yüzü ve hükümranlığı elinde olan! Ey kendisine hiçbir şey zarar vermeyen, kendisine hiçbir şey fayda sağlamayan, kendisini hiçbir şey mağlûp edemeyen, kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan, kendisine hiçbir şey
ağır gelmeyen, hiçbir şeyden yardım beklemeyen, hiçbir şey kendisini başka bir şeyle meşgul olmaktan alıkoymayan, hiçbir şey kendisine benzemeyen, hiçbir şey kendisini âciz bırakamayan Allah'ım! Benim her şeyimi bağışla. Öyle ki, beni hesaba çekeceğin hiçbir şey kalmasın.
"Ey her şeyin dizgini elinde, her şeyin anahtarı yanında olan, ey hiçbir şey yokken var olan, ey her şeyden sonra da varlığı devam eden, ey her şeyin üstünde varlığı zahir olan, ey her şeyden başka ve Bâtın olan, ey her şeyi emri altında bulunduran Allah'ım! Benim bütün günahlarımı bağışla. şüphesiz senin her şeye gücün yeter.
"Ey her şeyi bilen, her şeyi kuşatan, her şeyi gören, her şeye şahit olan, her şeyi gözetip kontrol eden, her şeye lütufta bulunan, her şeyden haberdar olan Allah'ım! Bütün günah ve hatalarımı bağışla! Öyle ki, beni hesaba çekeceğin hiçbir şey kalmasın. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter.
"Allah'ım! Senden ayrı yaşamaktan ve bayağı arzularımdan, senin celâlinin izzetine, izzetinin celâline, saltanatının kudretine, kudretinin saltanatına sığınırım.
"Ey dergâhına sığınanları koruyan Allah'ım! Beni şeytanî arzulardan koru, beşerî kirlerden temizle, peygamberin olan Hz. Muhammed'in (a.s.m.) candan sevgisini nasip ederek gaflet pasından, cehaletten gelen evhamlardan uzaklaştır. Öyle ki, benlik ve enaniyet tamamen yok olup, her şeyim Allah tarafından olsun. Böylece Allah'ın nimeti sayesinde ihsan deryasına dalsın,
Allah'ın kılıçlarıyla yardıma mazhar olsun, Allah'ın inayetiyle memnun olsun, Allah'tan alıkoyan her şeyden Allah'ın himayesiyle korunmuş olsun.
"Ey nurların nuru, ey sırları bilen, ey gece ve gündüzü döndüren, ey her şeyi elinde bulunduran Melik, ey izzet sahibi Aziz, ey düşmanlarına galip gelen Kahhar, ey sonsuz merhamet sahibi Rahîm, ey sonsuz şefkat sahibi Vedûd, ey günahları affeden Gaffar, ey gaypları çok iyi bilen, kalp ve gözleri hâlden hâle çeviren, ey kusurları örten, ey günahları bağışlayan!
Allahım! Günahlarımı bağışla! Sebeblerin tazyikatına maruz, bütün kapılar yüzüne kapanmış ve sırat-ı müstakimde gidenleri takip etmek, onların izinde yürümek ona zorlaşmış ve bir kazanç elde edemeden ömrünü ve nefsini gaflet ve günah meydanlarında telef etmiş, harcamış olan kuluna merhamet et! Ey dua edildiğinde cevap veren, ey hesapları sür'atle gören, ey Kerîm, ey Vehhab! Hastalığı büyük, şifası zor, çaresi zayıf ve belâsı kuvvetli olan ve Senden başka melce' ve ümidi bulunmayan kuluna merhamet et!
"Allah'ım, kederimi, üzüntümü ve şikâyetimi sadece sana arz ediyorum.
"Allah'ım, tek delilim muhtaç oluşum, hazırlığım elimin boş olması ve çaremin tükenmişliğidir.
"Allah'ım, senin cömertlik deryalarından bir damla benim bütün ihtiyaçlarımı karşılar, senin af dalgalarından bir zerre bana yeter.
"Ey yarattıklarına karşı çok şefkatli olan Vedûd, ey yarattıklarını çok seven Vedûd, ey yüce Arşın Sahibi, ey mahlûkatı yoktan yaratan ve onları öldükten sonra yeniden dirilten, ey dilediğini yapan! Arşının rükünlerini dolduran zatının nuru hürmetine, bütün yarattıklarına galip geldiğin kudretin ve her şeyi kuşatan rahmetin hakkı için istiyorum. Senden başka ilâh yok, ey kulların imdadına koşan Allah'ım! Bize imdat et. Ömrüm boyunca işlediğim bütün günahlarımı ve dilimin sürçmelerini bağışla. Bunu rahmetinle yap, ey merhamet edenlerin en merhametlisi. Duamızı kabul eyle. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun."
(Mesnevî-i Nuriye sh: 204)
Onuncu Risale
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Şeytanlar için o yıldızları birer mermi yaptık. (Mülk Sûresi, 67:5)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 205)
Yani, "Ey ins ve cin cemaati! Mülkümden hariç bir memlekete çıkıp kurtulmak için semâvat ve arzın aktarından çıkmaya kuvvetiniz varsa çıkınız. Amma ancak bir sultan ile çıkarsınız." (Rahmân Sûresi, 55:33)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 207)
Nefislerinizi temize çıkarmayın. (Necm Sûresi, 53:32)
Allah'ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi nefislerini unutturmuştur. (Haşir Sûresi, 59:19)
Sana her ne iyilik erişirse Allah'tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir. (Nisâ Sûresi, 4:79)
Onun zatından başka herşey helâk olup gidicidir. (Kasas Sûresi, 28:88)
Nefsinin arzusunu kendine mâbud edinen kimse. (Furkan Sûresi, 25:43)
Kim, kimse.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 208)
Mülk umumen Onundur; hamd de Ona mahsustur.
Yerdeki herşeyi bizim için yarattı.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 209)
Bizim birşeyi yapmamız, gözün bir bakışı gibi kolay ve sür'atli tek bir emirledir. (Kamer Sûresi, 54:50)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 211)
Eşyânın hakikati, ancak zıtlarıyla bilinir.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 212)
En doğrusunu Allah bilir.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 214)
Fertleri içinde barındıran küllî; bireyler sahibi tür. Küllî, cüzîlerden, fertlerden oluşur.
Cüz'leri içinde barındıran küll. Küll, cüzlerden, parçalardan oluşur.
Altlarından ırmaklar akar. (Bakara Sûresi, 2:25)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 218)
Ay için de menziller takdir ettik. (Yâsin Sûresi, 36:39)
Yılları ve hesabı bilesiniz diye. (Yûnus Sûresi, 10:5)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 219)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır. (Enfâl Sûresi, 8:40)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 220)
Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan da Allah ile Allah'ın azabını unutturup, sadece affına güvendirerek sizi aldatmasın. (Lokman Sûresi, 31:33)
Bilin ki, Allah'ın dostları için ne bir korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. "Onlar îmân eden ve Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan takvâ ehlidir.
"Dünya hayatında da, âhirette de onlar için müjde vardır. Allah'ın sözlerinde değişiklik olmaz. En büyük ödül işte budur. (Yûnus Sûresi, 10:62-64)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 221)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Yemin olsun incire ve zeytine. Ve Sînâ Dağına. (Tîn Sûresi, 95:1-2)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 222)
Ey insanlar, hepiniz Allah'a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir ve her türlü övgüye lâyıktır. (Fâtır Sûresi, 35:15)
İhlâs ile kulluk edenler, nimetle dolu Cennet içindedir. Günaha dalan kâfirler ise Cehennem ateşindedir. (İnfitar Sûresi, 82:12-13)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 223)
Bu dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadan başka birşey değildir. Asıl hayata mazhar olan ise âhiret yurdudur. (Ankebût Sûresi, 29:64)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 225)
Bana dua edin, size cevap vereyim. (Mü'min Sûresi, 40:60)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 226)
Hepinizin dönüşü Onadır. (En'âm Sûresi, 6:60; Yûnus Sûresi, 10:4)
Hepiniz Ona döndürüleceksiniz. (Bakara Sûresi, 2:245)
Herkesin dönüşü sadece Onun huzurunadır. (Mâide Sûresi, 5:18)
Dönüş sadece Onadır. (Ra'd Sûresi, 13:36)
Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muamele ederim. (Buharî, Tevhid: 15, 35; Müslim, Tevbe: 1, Zikr, 2, 19; Tirmizî, Zühd: 51, Daavât: 131; İbni Mâce, Edeb: 58; Dârimî, Rikak: 22; Müsned, 2:251, 315, 391, 412, 445, 482, 516, 517, 524, 534, 539, 3:210, 277, 491, 4:106)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 228)
Bu servet, ancak bilgim sayesinde bana verilmiştir. (Kasas Sûresi, 28:78
Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
Güneşi de bir kandil yaptı. (Nuh Sûresi, 71:16)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 231)
Mu'cize-İ Kübradan Ondördüncü Reşha
And olsun ki düşünülmesi, anlaşılması ve ezberlenmesi için Biz Kur'ân'ı kolaylaştırdık. (Kamer Sûresi, 54:32)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 233)
Güneşi de bir lamba yaptık. (Nuh Sûresi, 71:16)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 234)
Ey yer, suyunu yut! Ey gök, suyunu kes! (Hûd Sûresi, 11:44)
Ey yeryüzü ve gökyüzü! İsteseniz de, istemeseniz de, ikiniz birden emrime uyun. (Fussilet Sûresi, 41:11)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 236)
Şu'le
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
(Mesnevî-i Nuriye sh: 241)
Kulun Rabbine en yakın olduğu an, onun secde halidir. (el-Münavî, Feyzü'l-Kadîr, 2:68, hadis no:1348; el-Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, 2:110)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 243)
Şu'le'nin Zeyli
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
(Mesnevî-i Nuriye sh: 245)
Nokta
Marifetullahın (c.c.) nurundan (bir nokta).
Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Teâlâdan geldiğine iman ettim. Ölümden sonra diriliş haktır. Allah'tan başka ilâh olmadığına şahitlik ederim. Muhammed'in, Allah'ın resulü olduğuna da şahitlik ederim.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 246)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla
Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Peygamberlerin hâtemi olan Muhammed'e ve bütün âl ve ashabına salât ve selâm olsun.
Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. O Hayydır, O Kayyûmdur. (Bakara Sûresi, 2:255)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 247)
Hiçbirşey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
Allah'a giden yollar, mahlukâtın nefesleri sayısıncadır.
"Sahife-i âlemin eb'âd-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelînin yazdığı silsile-i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Ta ki mele-i âlâdan uzanan şu selâsil-i resâil, seni âlâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın."
(Mesnevî-i Nuriye sh: 248)
Sen her türlü noksandan münezzeh ve uzaksın. Bizim hiç bir kudretimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen Azîzsin, Senin kudretin herşeye galiptir; Hakîmsin, Senin her işin hikmet iledir.
Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. (Lokman Sûresi, 31:28)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 250)
(Resûlüm) Sen 'Allah' de, sonra bırak onları saplandıkları batakta oynayadursunlar. (En'âm Sûresi, 6:91)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 253)
Haydi, çevir gözünü: En küçük bir kusur görüyor musun? (Mülk Sûresi, 67:3)
Onlar bilmiyorlar mı ki? (Bakara Sûresi, 2:77)
Hiç akletmiyorlar mı? (Yâsin Sûresi, 36:68)
Hiç düşünmez misiniz? (Yûnus Sûresi, 10:3)
İbret alınız. (Haşir Sûresi, 59:2)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 256)
Onun benzeri hiçbirşey yoktur. Münezzehtir o Zât ki, şiddet-i zuhurundan ihtifâ etmiştir. Münezzehtir o Zât ki, zıddı ve rakibi olmadığı için istitar etmiştir. Münezzehtir o Zât ki, esbabı izzetine perde yapmıştır.
Mükevvenatta Allah'tan başka müessir yoktur.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 257)
Serâ (yer) nerede, Süreyyâ (gök) nerede? Yani; aralarında yerle gök arası kadar fark vardır. Herşeyi gösteren ışık nerede, herşeyi örtüp saklayan zulmet nerede?
Evliyaya tuzak olan hayaller, ilâhî bahçelerin ay yüzlü güzellerinin akisleridir, yansımalarıdır.
Allah'ın nimetlerini tefekkür edin; Onun zâtını tefekkür etmeyin. Çünkü buna güç yetiremezsiniz. (El-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 3:262-263)
İnsan, kendi hakikatini dahi idrak etmekten âciz iken, herşeyden önce var olan ve herşeyi ceberutiyet-i mutlaka ile hükmü altında tutan Zâtı nasıl idrak edebilir? O Cebbâr-ı Zîkıdem ki, herşeyi ilk olarak yoktan yaratmış ve inşa etmiştir; sonradan var olup can bulanlar Onu nasıl idrak etsin? (İmam-ı Ali'ye (r.a.) ait olduğu rivayet edilmektedir. bk. Dîvân u İmamı Ali, Beyrut)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 259)
Münderecat Hakkında
Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. (Bakara Sûresi, 2:107)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 260)
Fihrist
Her bir şeyde, Onun bir olduğuna delâlet eden bir âyet vardır. (İbnü'-Mu'tez'in bir şiirinden alınmıştır. İbn-i Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ani'l-Azîm, 1:24)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 261)
Şimdi bak Allah'ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir. (Rum Sûresi, 30:50)
Allah'tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh bulunmadığını şehadet ederim.
(Mesnevî-i Nuriye sh: 264)
Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173)
Havl ve kuvvet, ancak herşeyden yüce ve nihayetsiz azamet sahibi olan Allah' a aittir. (Ayrıca bk. Buhârî, Meğâzî: 38; Müslim, Zikr: 44-46)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 265)
Göklerin ve yerin yaratılışı; dillerinizin ve renklerinizin, (seslerinizin ve simalarınızın) farklılığı da yine Onun âyetlerindendir. (Rum Sûresi, 30:22)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 266)
Şeytanlar için o yıldızları birer mermi yaptık. (Mülk Sûresi, 67:5)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 267)
Ay için de menziller takdir ettik. (Yâsin Sûresi, 36:39)
Yılları ve hesabı bilesiniz diye. (Yûnus Sûresi, 10:5)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 268)
(Mesnevî-i Nuriye sh: 269)
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin. (Bakara Sûresi, 2:32)
Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme. (Bakara Sûresi, 2:286)
Barla Lahikası
Barla Lâhikası Bediüzzaman Hazretleri Barla'da sürgün olarak bulunduğu 1926-1934 zamanlarında gerek kendisi gerek talebelerin yazdığı mektuplardır.
(Barla Lâhikası sh: 10)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Onlara söyle ki, ancak Allah'ın lütfuyla ve rahmetiyle ferahlansınlar. Bu, onların dünyada toplayıp durduklarından daha hayırlıdır. (Yûnus Sûresi, 10:58)
(Barla Lâhikası sh: 12)
Ben sözlerimle Muhammed'i (a.s.m.) övmüş ve güzel göstermiş olmadım; bilakis, Muhammed'den (a.s.m.) bahsetmekle sözlerimi övmüş ve güzelleştirmiş oldum. (Hassan b. Sâbit (r.a.) ait bir sözdür. İbn-i Esir, el-Meselü's sair, 2/357; el-Kalkeşendî, Subhu'l Aşa, 2/321; İmam-ı Rabbanî, Mektubât, 1/58, 44. Mektub.)
yani: "Kur'anın hakaik-i i'cazını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur'anın güzel hakikatları, benim tabiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi."
(Barla Lâhikası sh: 15)
O her şeye hakkıyla kadirdir. (Rum Sûresi: 50; Hadid Sûresi: 2.)
(Barla Lâhikası sh: 18)
Allah'a hamd olsun. Bu Rabbimin fazlındandır. (Metnin ikinci cümlesi olan هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ى kısmı Neml Sûresinin 40. ayetidir.)
Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi, 2:32.)
(Barla Lâhikası sh: 19)
Bir dua: "Allah'ım! Efendimiz Muhammed'e, Onun Âl ve Ashabına, Senin rızanı kazanmaya ve Onun da hakkını ödemeye vesile olacak şekilde bol bol salât ve selâm eyle.
(Barla Lâhikası sh: 21)
O'nun (Allah)'ın adıyla.
Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
(Barla Lâhikası sh: 23)
Allahım, bizi ve bu ikisini ve kardeşlerimizden onların emsallerini, Kur'ân ve iman hizmetinde, Senin muhabbet ve rızanı celb edecek şekilde muvaffak et -kendisine Kur'ân'ı indirdiğin O Zât hürmetine ki, gece gündüz değiştikçe ve güneş ve ay döndükçe salât ve selâmın en üstünü Onun üzerine olsun.
(Barla Lâhikası sh: 24)
Yirmiyedinci Mektub ve Zeyilleri
(Barla Lâhikası sh: 25)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
O'nun (Allah'ın) adıyla.
Hiçbir şey yoktur ki Allah'ı hamd ile tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
Allah'ın selâmı, rahmeti ve bereketi, kâinatın zerreleri adedince ebediyyen üzerinize olsun.
İşittik ve itaat ettik. (Bakara Sûresi, 2:285)
(Barla Lâhikası sh: 26)
Bugün size dininizi ikmal ettim. (Mâide Sûresi, 5:3)
(Barla Lâhikası sh: 27)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
(Barla Lâhikası sh: 28)
Allah'a hamd olsun. Bu Rabbimin fazlındandır. (Metnin ikinci cümlesi Neml Sûresinin 40. ayetidir.)
(Barla Lâhikası sh: 30)
Sabır, ferahlık ve genişliğin anahtarıdır. (el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 6:298; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2:21)
Şüphesiz ki Allah sabredenlerle beraberdir. (Bakara Sûresi, 2:153)
(Barla Lâhikası sh: 32)
Allah'a hamd olsun. Bu Rabbimin fazlındandır. (Metnin ikinci cümlesi Neml Sûresinin 40. ayetidir.)
Baş, göz üstüne.
(Barla Lâhikası sh: 36)
Bana duâ edin, size cevap vereyim. (Mü'min Sûresi, 40:60)
(Barla Lâhikası sh: 37)
De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. (İsrâ Sûresi, 17:81)
Her türlü kusur ve noksandan münezzeh olan Allah'ın adıyla.
Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi, 17:44)
Allah'ın selâmı üzerinize olsun.
(Barla Lâhikası sh: 38)
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
O gün onların ağızlarını mühürleriz; elleri bize onların yaptıklarını anlatır, ayakları kazandıkları günahlara şahitlik eder. (Yâsin Sûresi, 36:65)
(Barla Lâhikası sh: 39)
Allah'ım, bu dünyadan bizi ancak kelime-i şehadet ve imanla çıkar.
Allah'a inandım, meleklerine inandım, kitaplarına inandım, peygamberlerine inandım, âhiret gününe inandım, iyiliğin de kötülüğün de Allah tarafından geldiğine inandım, öldükten sonra dirilmenin hak olduğuna inandım. Ben şehâdet ederim ki, Allah'tan başka bir ilâh yoktur, yine ben şehadet ederim ki, Muhammed (a.s.m.) Allah'ın kulu ve peygamberidir.
(Barla Lâhikası sh: 45)
Elli bin sene uzunluğunda olan bir günde... (Meâric Sûresi, 70:4)
(Barla Lâhikası sh: 49)
Kadere imân eden kederden kurtulur.
Eğer insanlar senden yüz çevirirse, sen de ki: 'Allah bana yeter. Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ben Ona tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de Odur. (Tevbe Sûresi, 9:129)
(Barla Lâhikası sh: 50)
Bizi bu saadete eriştiren Allah'a hamd olsun. Yoksa, Allah hi-dayet etmeseydi biz kendiliğimizden buna erişemezdik. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirdiler. (A'râf Sûresi, 7:43)
Allah'ım, efendimiz Muhammed'e (a.s.m.), Onun âl ve ashabına, ezelden ebede kadar ilm-i İlâhîdeki mevcudat adedince salât ve selâm et.
(Barla Lâhikası sh: 51)
Allah'ım, Risale-i Nurla şereflenen bu dürr-ü yektâ (biricik inci) Müellifi muhafaza eyle. Onun ve kalbi hakikatlarla dolu olan Sabri'nin kalbine neşe ve sürur ver.
(Barla Lâhikası sh: 52)
Ben sözlerimle Muhammed'i (a.s.m.) övmüş olmadım; aslında sözlerimi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmla övmüş ve güzelleştirmiş oldum. (İmam Rabbanî, Mektubat, 1:58)
(Barla Lâhikası sh: 53)
Ameller ancak niyetlere göredir. (Buharî, Bed'ü'l-Vahy:1, İman: 41, Nikâh: 5, Talâk: 11, Menâkıbu'l-Ensâr: 45, I'tk: 6, Eymân: 23, Hıyel: 1; Müslim, İmâra: 155; Ebû Dâvud, Talâk: 11; Tirmizî, Fedâilü'l-Cihâd: 16; Neseî, Tahâret: 59, Talâk: 24, Eymân: 19; İbn-i Mâce, Zühd: 26; Müsned, 1:25, 43)