Âsâr-ı Bedîiye
— 77 —
رُمُوزْ

Rumuz

Müellifi Bedîüzzaman Said-i Nursî
— 78 —
İFADE

Herkes insanlarla meşgul. Ben insanlardan usandım. Misalîlerle mübahase daha hoşuma gidiyor. Çünkü münsiftirler.

Garibdir ki; bir iki senedir uyanık iken zihnimde bir karanlık oluyor. Bazan nisyan-ı mutlak basar. Âlem-i menama girdikçe bir vuzuh geliyor, daha iyi görüyorum. İşte iki gece âlem-i manada iki suale maruz oldum.

Birinci gecede cevaba hazırlanırken uyandım.

İkinci gecede cevabı verdim. Daha itmam etmeden uyandım.

— 79 —
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Birinci Sual: İ'caz-ı Kur'an'ı îcaz ile beyan et!

Cevap: İ'caz-ı Kur'an, yedi menabi-i küllîyeden tecelli ve yedi anasırdan terekküb eder.

Birinci Menba': Lafzın fesahatından, nazmın cezaletinden, mananın belâgatından, mefhumların bedaatından, mazmunların bera'atından, üslûbların garabetinden tevellüd eden nakş-ı acibdir.

İkinci Unsur: Umûr-u kevniyedeki gaybdan, hakaik-i İlahiyedeki gaybdan, mazideki gaybdan, müstakbeldeki gaybdan terekküb eden ilmül-guyûbdur.

Üçüncü Menba': Lafzı cihetiyle; pek çok ve usûl-ü Arabîyece sahih, nazar-ı belagâtta müstahsen, hikmet-i teşri'iyeye münasib pek vâsi' vücuh ve ihtimalatın şümulünden.

Ve mana cihetiyle; meşarib-i evliya, ezvak-ı ârifîn, mezahib-i sâlikîn, mesalik-i fukaha, turuk-u mütekellimîn ihatasından.

Ve ahkâm cihetiyle; hakaik-i ahval, desatir-i saadet-i dâreyn, vesail-i terbiye, revabıt-ı hayat-ı içtimaiyenin istî'abından.

Ve ilmi cihetiyle; ulûm-u kevniye, ulûm-u İlahiyeye istiğrakından.

Ve makasıd cihetiyle; muvazenet ve ıttırad ve desatir-i fıtrata mutabakatından neş'et eden câmiiyet-i hârikulâdedir.

Dördüncü Unsur: Her asrın derece-i fehim ve edebine ve her asırdaki tabakatın derece-i istidad ve kabiliyetine ifaza-i nur, her bir asra ve her asırdaki herbir tabakaya kapısı küşade ve herbirisini irza etmekle hasıl olan hârikulâde tazeliğiyle ihatasıdır.

Beşinci Menba': Nakil cihetiyle; ahbar-ı evvelîn ve ahirîn, hakaik-i gayb ve şehadet, serair-i İlahiye, revabıt-ı kevniyeye dair hikâyatıdır ki: Ne vaki' ne akıl ve mantık onu kabul etmese de tekzib edememiş. Kütüb-ü sâbıkanın ittifakından musaddıkane, ihtilafî yerlerde musahhihane hikâyatından neş'et eden ihbarat-ı sadıkasıdır.

— 80 —

Altıncı Unsur: Tazammun ettiği ve tesis ettiği Din-i İslâmdır ki; onun misline ne mazi muktedir olmuş. Ne müstakbel muktedir olabilir.

Yedinci Menba': Şu altı menba'dan çıkan envar-ı sittenin imtizacından tevellüd eden hüsn-ü hakikiden hasıl olan zevk-i i'cazdır ki, hadsen bilinir. Tabirine lisan ve fikir kàsırdır.

Eğer desen: Tasvirden anlaşılır ki; taaddüd-ü mesalik ve ihtilaf-ı turuk matlubdur?

Cevab: Evet matlubdur. Hem zarurîdir. Eğer hodgâmlıkdan neş'et eden inhisar zihniyetiyle başkaların reddine kalkışırsa الْبُغْضُ فِى اللّٰهِ sû'-i istimal ederse, o vakit ihtilaf zarardır. Yoksa اَلْحُبُّ لِلّٰهِ düsturunu esas tutsa, tekâmülde teavün kanununu bilse, şeriatın vüs'atini, tabibliğini düşünse ihtilaf, imtizaca sebeb olur.

Elhasıl: Herkes kendi mesleğine «Hüve hakkun» demeli, «Hüve'l-hakk» dememeli. Veyahut «Hüve'l-ahsen» demeli, «Hüve'l-hasen» dememeli.

Ey sail-i misalî! Cevab-ı mûcez istedin, ben de mücmel cevab verdim. İzahı istersen, birçok mücelled lâzım gelir.

İşte şu anasır-ı seb'anın, yalnız birinci unsurunun ikinci cüz'ü olan nazmın cezaletini beyan etmek için «İşaratü'l-İ'caz» namındaki tefsirimi irae ediyorum. Zira bütün o tefsir ancak nazmın cezaletinin bir kısmını şerh edebilmiştir.

İkinci Sual: Ki cevabı yarısı beyaz, yarısı siyahtır.

Dedi ki: Bürhanınıza şekk-i itiraz geldikçe; imanınız sarsılmaz mı? Bu ma'reke-i evham olan istidlaliyatla taharri zarar vermez mi?

Elcevap: Eğer neticeyi -bürhan ile bağlı- onunla ikame ve isbat suretiyle olsa; ve tahakkuk-u hakaika ayar tutmakla adem-i delilden adem-i medlûlü tevehhüm etse zarar olur. Halbuki, iman incecik bir bürhana yüklenmez. Belki öyle bir hadse bina ve istinad eder ki; o hads öyle menabi'den kuvvet ve öyle maadinden ışık alır ki; söndürülmesi kâinatın söndürülmesidir.

— 81 —

Birinci Menba': En azîm icma' sırrını ve en vasi' tevatürün manasını tazammun eden milyonlar ehl-i hakikatın ittifakıdır. Sırr-ı icma' ve sırr-ı tevatür noktasından tecelli eden bir hads-i mukni'le o netice zihinde karar kılmıştır. Zira, herbir muhakkikin bir bürhanı var. Ve o bürhanın mahiyeti teşhis edilmese de vücudu kat'iyyen malûmdur.

Acaba dünyada hangi itiraz ve şüphe vardır ki; milyarlar huyût-u berahinden teşekkül etmiş şu Habl-i Metini kesebilsin? Çünkü derim: Vahdete dair şu netice, hasra gelmez ehl-i tahkikin herbiri bir bürhan veya berahin ile hakikat olarak görmüşler. Demek onların bütün bürhanları sarsılmaz bir bürhandır. Çünkü o bürhanları tanımasa da vücudlarını bilir, hadsin zengin bir menbaıdır.

İkinci Menba': Kâinatın bütün şehadatıdır.

Üçüncü Menba': Vicdandaki fıtrattır. Bunlar gibi daha çok menba'lar vardır.

İşte bu hads, bütün menabii söndürülmezse sönmez. Şübhe, bir delili, yüz delili atsa da medlûle îras-ı zarar edemez. Çünkü o kubbe-i âliye yalnız bir direk üstünde kaim değildir.

Zihnin cüz'iyeti hasebiyle, müşteri nazarıyla isbatına çalışmak hatardır. Belki bu istidlalat ve berâhînin vazifesi menfîdir. Matlabı tavzih eder. Tasfiye eder. Bazan da takviye eder.

TEDKİK İKİ ÇEŞİTTİR

Biri: Gittikçe نُورٌ عَلٰى نُورٍ tenevvür eder.

Diğeri: Gittikçe şübehatın zulümatına düşer.

Meselâ, bir tatlı suyun menbaı var. O menba'dan binlerce cedavil ve o cedvellerden şubeler teferru' ederek çok yerlerde dolaşıp, bazı ecza-i âher ile bulaşmış.

İşte bir adam menba'ı gördü tattı. Hakkalyakînle tatlılığını anlamış, teşa'ubatın ittisalini derketmiş. Sonra hangi cedvele yahut herhangi fer'a rastgelse, edna bir emare tatlılığına dair ona kanaat verir. Ta aksi kat'î bir delil ile tebeyyün edinceye kadar. O vakit başka madde karışmış der. Bu nev'i nazar ve tedkik; imanın kuvvet ve inkişafına yardım eder.

— 82 —

İkinci Nazar: Menba'dan aşağı inmeye bedel, aşağıda gezer. Bu ise hangi fer'a rastgelse, acılığına bir emare görse şübheye düşer. Tatlılık için delil-i kat'î arzu eder. Heyhat! Her yerde bürhan ele gelmez. Böyle incecik bir fer'a, cesîm bir neticeyi bindirmek ister. Gitgide şüphe, emniyetsizlik tezayüd eder.

Hem de akıl nazar penceresiyle eşyaya bakar. Halbuki mahall-i iman olan kalb, hads ve ilham gibi isimlerle tabir edilen bir hiss-i sâdise-i bâtına ile hakaika bakar ki; enbiyada vahy o hisse göredir.

Nazar-ı aklî kendi desatiriyle çok fakirdir ve dardır. Pek çok hakaika karşı kàsır olur, kavrayamadığından "hakikat değil" der, reddeder.

Bir insî tarafından soruldu: اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِ Halbuki kâfir müslümana galebe eder?

Elcevap: Sıfat-ı Kelâmdan gelen evamir-i teşri'iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi; Sıfat-ı İradeden gelen evamir-i tekviniyeye karşı da taat ve isyan vardır.

Evvelkide mükâfat ve mücazat galiben âhirette olur. İkincisinde ağleb dünyada olur.

Meselâ: Sabrın mükâfatı zaferdir. Ataletin mücazatı sefalettir. Sa'y ve sebatın sevabı, servet ve galebedir. Şu halde, kâfirin evamir-i tekviniyeye karşı itaati, Müslümanın evamir-i tekviniyeye karşı isyanına galebe etmiştir. Bir müslim, herbir sıfatı Müslüman olmak lâzım gelmediği gibi; bir kâfirin herbir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş'et etmek lâzım değildir. Veyahut galebesi ona istidraçtır, Müslümana tathîrdir.

-Şu âlemin ihtilali nedir?

-Sa'yin sermaye ile mücadelesidir.

-Acaba ikisini barıştırmak çaresi yok mudur?

Evet vücub-u zekât, hurmet-i riba, karz-ı hasen şerait-i sulhiyedir. Şu riba taşını altından çeksen, şu zalim medeniyet kasrı çökecektir.

— 83 —

-Gâvurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?

-Şimdilik biri necis, biri encestir. Tahir-i mutlak yalnız desatir-i İslâmiyettir. Öyle ise iki cereyana da lanet!..

Evet, lâkin bize bulaşmış olan encesin temizliği hesabına onun izalesine çalışan necise necis demekle, onu da kendimize sıçratmak maslahat olmasa gerektir.

Meselâ: Bir hınzır seni boğuyor, bir ayı da onu boğuyor. Ayının bağrına dürtmekle kendine musallat etmek, akıldan ziyade cünundur. Zâten bir cinnet-i müstevliye dünyaya dağılmıştır.

-Küfrün inşikakından ne görüyorsun?

-İttihad-ı İslâm.

-İttihad-ı İslâm nedir?

-İttihad-ı İslâm, şarkdan garba, cenubdan şimale mümted bir meclis-i nuranidir ki, el-an üçyüz milyondan fazla efrad bulunur ki; gafletlerinden nâşi gayr-ı meş'ur bir surete girmiş olan bir rabıta-i metin ile birbiriyle merbutturlar.

Misak-ı Ezeliye ile peyman ve yeminimiz olan iman ile o cem'iyete dâhil olmuşuz. Ehl-i tevhidiz, ittihada memuruz. Şu cem'iyetin şubeleri bütün mesacid ve medaris ve tekâya ve zevayadır. Ve şu cem'iyetin reisi Resul-i Ekremdir (A.S.M.). Kanun-u esasîsi Kur'an-ı Azîmüşşandır. Bütün efrad mabeynindeki rabıta-i nuraniyeyi şuurî bir surette ihtizaza getirmekle, bütün o şubelere ifaza-yı nur etmek zamanı gelmiştir.

İşte kâ'be-i saadetimiz olan ittihad-ı münevver-i İslâmın hacerü'l-esvedi, Kâ'be-i Mükerreme'dir... Ve dürret-i beyzası, Ravza-i Mutahharadır. Mekke-i Mükerremesi, Ceziretü'l-Arab'dır. Medine-i Medeniyet-i Münevveresi, Devlet-i Osmaniyedir.

Bir zaman İslâmiyetin secaya, revabıt, mehasin-i ahlâkına işareten rumuz tarîkiyle şöyle demiştim:

Eğer şu Kâ'be'nin zînet ve nakşını görmek istersen, işte bak! Haya ve hamiyetten neş'et eden civanmerdane humret; hürmet ve rahmetten tevellüd eden masumane tebessüm; cezalet ve melahattan hasıl

— 84 —

olan ruhanî halâvet; Aşk-ı şebabîden, şevk-i baharîden neş'et eden semavî neş'e; Hüzn-ü gurubîden, ferah-ı seherîden vücuda gelen melekûtî lezzet; Hüsn-ü mücerredden, cemal-i mücelladan tecelli eden mukaddes zînet birbiriyle imtizac edip ondan çıkan levn-i nuranî, o şark ve garbın kab-ı kavseyni olan kâ'be-i saadetteki tâk-ı muallâsındaki kavs-i kuzahındaki elvan-ı seb'anın; lacivert ve yeşil levninin timsalini göreceksin. Lâkin ittihad, cehl ile olmaz. İttihad, imtizac-ı efkârdır. İmtizac-ı efkâr, marifetin şuâıyla olur.

YÜKSEKTEN BAKMAK İSTEYEN DESSAS BİR PAPAZA CEVAP

Bir adam seni çamura düşürmüş, öldürüyor. Ayağını senin boğazına basmış olduğu halde; istifham-ı istihfafıyla sual ediyor ki;

Mezhebin nasıldır?

Buna cevab-ı müskit, küsmekle sükût edip yüzüne tükürmektir.

«Tükürün o laînin o hayâsız yüzüne!»

Ona değil, hakikat namına şudur:

-Birinci Sual: Din-i Muhammed nedir?

-Cevap: Kur'an'dır.

-İkinci Sual: Fikir ve hayata ne verdi?

-Cevap: Tevhid ve istikamet.

-Üçüncü Sual: Mezahimin devası nedir?

-Cevap: Hurmet-i riba ve vücub-u zekâttır.

-Dördüncü Sual: Şu zelzeleye ne der?

-Cevap:
لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى وَالَّذ۪ينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ الخ
— 85 —
MÜCAHİD BİR HAYVAN MERSİYESİ
وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَ

İşte o cünuddan bir gazi şehid.

Nev'-i hayvandaki meymûn saîd.

Ey maymun-i meymûn!

Mü'minleri memnun, kâfirleri mahzûn, Yunan'ı da mecnun eyledin.

Öyle bir tokat vurdun ki, siyaset çarkını bozdun.

Loyd Corc'u>kudurttun, Venizelos'u>geberttin!..

Mizan-ı siyasette pek ağır oturdun ki; Küfrün ordularını, zulmün leşkerlerini bir hamlede havaya fırlattın.

Başlarındaki maskelerini düşürüp, maskara ederek bütün dünyayı güldürdün!

Cennetle mübeşşer olan hayvanların isrine gittin!

Cennette saîdsin, çünkü gazi hem şehidsin!...

MÜHİM BİR NOKTA

İslâm gaflet edip küstü. Hristiyanlık dini fen ve medeniyeti kendine maledip iki silâhla galebe çaldı.

Şimdi şarkta müthiş bir silâh imal ediliyor. Bunun hak kısmına sahib olmalı. Yoksa yine küssek, onu da Hristiyanlık İslâmiyet aleyhinde istimal edecektir. Buna karşı dayanılmaz.

Cumhur-u avama müteveccih olan bir fikir, bir kudsiyet almazsa söner. O desatire kudsiyet verecek iki muazzam rakib din var.

Şu keskin fikir gözünü açtığı vakit, hasmını ve hasmının elindeki silâhını Hristiyanlık dini bulmuştur. Öyle ise o fikir, kudsiyet almak için İslâmiyete dehalet etmeye mecburdur.