Âsâr-ı Bedîiye
— 7 —

Çok kıymetlidir

{(*) Hazret-i Üstad bu yazıyı bilâhare tashihlerinde bizzat kendisi yazmıştır. -Naşir-}

نُقْطَةٌ مِنْ نُورِ مَعْرِفَةِ اللّٰهِ جَلَّ جَلَالُهُ
Nokta Risalesi
Müellifi
Bedîüzzaman Said Nursî
— 8 —
İFADE-İ MERAM

Bir bahçeye girsem, iyisini intihab ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem, "Huz mâ safâ" derim. Muhatablarımı da öyle arzu ederim. Derler:

"Sözlerin iyi anlaşılmıyor?"

Bilirim ki, kâh minare başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim, zuhurat öyle. Şuâat ve şu kitapta mütekellim, âciz kalbimdir. Muhatab, âsi nefsimdir. Müstemi', müteharri-i hakikat bir Japondur. Temaşa eden bunu düşünmeli.

Gayatü'l-gayat olan marifetullahın bir bürhanı olan marifetü'n-Nebiyi Şuâat'ta bir nebze beyan ettik. Şu risalede maksud-u bizzat olan tevhidin lâyühad berahininden yalnız dört muazzam bürhanına işaret edeceğiz. Hem nazar-ı aklîyi hads-i kalbiyle birleştirmek için, melaike ve haşrin bir kısım delailine ima ederek, imanın altı rüknünden dördünün birer lem'asını, fehm-i kàsırımla göstermek isterim.

Said-i Nursî
اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ مَلٰٓئِكَتِه۪ وَ كُتُبِه۪ وَ رُسُلِه وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِه۪ وَ شَرِّه۪ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَ الْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
— 9 —
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مُحَمَّدٍ خَاتَمِ النَّبِيّ۪ينَ وَ عَلٰى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ٓ اَجْمَع۪ينَ

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ maksudumuzdur, matlubumuzdur.

Gayr-ı mütenahi berahininden dört bürhan-ı küllîyi irad ediyoruz.

Birinci Bürhan: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Şu bürhan-ı neyyirimiz Şuâat'ta tenevvür ettiğinden, tenvir-i müddeamızda münevver bir mir'attır.

İkinci Bürhan: Kitab-ı kebîr ve insan-ı ekber olan kâinattır.

Üçüncü Bürhan: Kitab-ı mu'ciz, Kelâm-ı Akdestir.

Dördüncü Bürhan: Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisakı ve berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyaratın mültekası, vicdan denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Evet, fıtrat ve vicdan akla bir penceredir; tevhidin şuâını neşrederler.

BİRİNCİ BÜRHAN: Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan "hakikat-i Muhammediye" (A.S.M.) dir ki, risalet noktasında en muazzam icma' ve en vâsi' tevatür sırrını ihtiva eden mecmu-u enbiyanın şehadetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle vahye istinad eden bütün edyan-ı semaviyenin ruhunu ve tasdiklerini taşıyor. İşte bütün enbiyanın şehadetiyle ve bütün edyanın tasdikiyle ve bütün mu'cizatının teyidiyle musaddak olan bütün akvaliyle, vücud ve vahdet-i Sânii beşere gösteriyor. Demek şu davada ittihad etmiş bütün efazıl-ı beşer namına o nuru gösteriyor. Acaba bu kadar tasdiklere mazhar, büyük, derin, dürbün, sâfi, keskin, hakaik-aşina bir gözün gördüğü hakikat, hakikat olmamak hiç ihtimali var mı?

— 10 —

İKİNCİ BÜRHAN: Kâinat kitabıdır. Evet şu kitabın bütün hurufu ve bütün noktaları, ifrâden ve terekküben Zât-ı Zülcelal'in vücud ve vahdetini, elsine-i mahsusaları kıraat ile;

وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

yi tilavet ediyorlar. Cemi'-i zerrat-ı kâinat birer birer zât ve sıfat vesair vücuh ile, hadsiz imkânat mabeyninde mütereddid iken; birdenbire bir ciheti takib, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsus bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayretbahşâ hikemi intac ettiğinden; Sâniin vücub-u vücuduna şehadetle avalim-i gaybiyenin enmuzeci olan latîfe-i Rabbaniye içinde ilân-ı Sâni' eden misbah-ı imanı ışıklandırıyorlar.

Evet bir nefer, nefsinde ve takımda ve bölükte, taburda ve orduda gibi; her bir zerre de, kendi başıyla zât, sıfat, keyfiyetteki imkânat cihetiyle Sânii ilân ettiği gibi; tesavir-i mütedâhileye benzeyen mürekkebat-ı müteşâbike-i mütesaide-i kâinatın her bir makamında ve her bir nisbetinde ve her bir dairesinde, her bir zerre, muvazene-i cereyan-ı umumîyi muhafaza; ve her nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazifeyi îfa ve hikmeti intac ettiklerinden Sâniin kasd ve hikmetini izhar ve vücud ve vahdetinin âyâtını kıraat ettikleri için, Sâni'-i Zülcelal'in berahini, zerrattan kat kat ziyade olur.

Demek

اَلطُّرُقُ اِلَى اللّٰهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَٓائِقِ

hakikattır, mübalağa değil; belki nâkıstır.

S: Neden aklıyla herkes göremiyor?

C: Kemal-i zuhurundan ve zıddın ademinden.

تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَٓائِنَاتِ فَاِنَّهَا ٭ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَٓائِلُ

Yani: "Sahife-i âlemin eb'ad-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelî'nin yazdığı silsile-i hâdisatın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatla sarıl. Tâ ki mele-i a'lâdan uzanan şu selasil-i resail, seni a'lâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın."

Şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki, nazzamı güneş gibi içinde tecelli ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu'cize-i kudret olan bu kitab-ı kâinatın te'lifinde öyle bir i'caz var ki, bütün

— 11 —

esbab-ı tabiiye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile o i'caza karşı secde ederek:

سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

diyeceklerdir. Her bir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır. Ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzaaf iştibak-ı tesanüd-ü nazmı vardır

ki; bir noktayı yerinde icad etmek için bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır.

Demek sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi O halketmiştir. Pirenin midesini tanzim eden manzume-i şemsiyeyi de O tanzim etmiştir.

Sünuhat'ın dokuzuncu sahifesinde

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ

hakikatına müracaat et. Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör. Nasıl şehd-i şehadet o mu'cize-i kudretin lisanından akıyor. Veyahud şu kitabın bir noktası olan hurdebînî bir huveyne ki, çok defa büyülttükten sonra görünür. Dikkat et! Nasıl mu'ciznümâ, hayret-feza bir misal-i musağğar-ı kâinattır. Sure-i Yâsin, suret-i lafz-ı Yâsin'de yazıldığı gibi; cezaletli, mûcez bir nokta-i câmi'dir. Onu yazan, bütün kâinatı da O yazmıştır.

Eğer insaf ile dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynenin sureti altında olan makine-i dakika-i bedîa-i İlahiyenin şuursuz, kör, mecra ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânatında evleviyet olmayan esbab-ı basita-i câmide-i tabiiyeden husûlünü, muhal-ender muhal göreceksin.

Eğer her bir zerrede hükema şuuru, etıbba hikmeti, hükkâmın siyaseti bulunduğunu ve her bir zerre de sair zerrat ile vasıtasız muhabere ettiğini itikad edersen, belki nefsini kandırıp o muhali de itikad edebilirsin. Halbuki, o zîhayat makinede öyle bir mu'cize-i kudret, öyle bir hârika-i hikmet vardır ki, ancak bütün kâinatı, bütün şuunatını icad eden, tanzim eden bir Sâniin sun'u olabilir. Yoksa kör, az, basit imkân tereddüdüyle ayak atamaz, esbab-ı tabiîden olamaz. Bâhusus o esbab-ı tabiiyenin üssü'l-esası hükmünde olan cüz-ü lâyetecezzadaki kuvve-i cazibe ve kuvve-i dâfianın içtimalarının hortumu üzerinde bir muhaliyet damgası var. Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası

— 12 —

zannettikleri olan cezb, def', hareket, kuva gibi emirler, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten haricîliğe ve itibardan hakikata ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz.

S: Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrattan teşekkül-ü enva' gibi umûr-u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?

C: Sırf başka şey ile nefsini ikna etmek sadedinde olduğu için, umûrun esas-ı fasidesini tebeî bir nazarla, derketmediğinden neş'et ediyor. Eğer nefsini ikna etmek suretinde kasden ve bizzât ona müteveccih

olursa, muhaliyetine ve mâkul olmadığına hükmedecektir. Faraza kabul etse de, tegafül-ü anis-Sâni' sebebiyle hasıl olan ızdırar ile kabul edilebilir.

Dalalet ne kadar acibdir? Zât-ı Zülcelal'in lâzım-ı zarurîsi olan ezeliyeti ve hâssası olan icadı aklına sığıştırmayan, nasıl oluyor ki gayr-ı mütenahî zerrata ve âciz şeylere veriyor.

Evet, meşhurdur ki hilâl-i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemin etti: "Hilâli gördüm." Halbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. Kıl nerede, Kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede, sebeb-i teşkil-i enva' nerede?

İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir; hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken ihtiyarsız dalal başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor.

S: Nedir şu tabiat, kavanîn, kuva ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?

C: Tabiat, âlem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anâsır ve a'zâsının ef'alini intizam ve rabt altına alan bir şeriat-ı kübra-yı İlahiyedir. İşte şu şeriat-ı fıtriyedir ki, "Sünnetullah" ve "Tabiat" ile müsemmadır. Hilkat-i kâinatta cari olan kavanin-i itibariyesinin mecmu' ve muhassalasından ibarettir.

Kuva dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer hükmüdür.

Ve kavanîn dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer mes'elesidir. Fakat o şeriattaki ahkâmın yeknesak istimrarına istinaden vehim, hayal tasallut ederek tazyik edip, şu tabiat-ı hevaiye tevazzu' ve tecessüm edip mevcud-u haricî ve hayalden hakikat suretine girmiştir.

— 13 —

Hayali, hakikat suretinde gören, gösteren nüfusun istidad-ı şûresinden fâil, müessir tavrını takmıştır. Halbuki kör, şuursuz tabiat, kat'iyyen kalbi ikna edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ünsiyet edecek hiç bir mülâemet ve münasebet yok iken ve masdar olmaya kabiliyeti mefkud iken, sırf nefy-i Sâni' farazından çıkan bir ızdırar ile veleh-resan-ı efkâr olan kudret-i ezeliyenin âsâr-ı bahiresinin, tabiattan sudûru tahayyül edilmiş.

Halbuki: Tabiat misalî bir matbaadır, tâbi' değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-i hariciye değil.

Meselâ: Yirmi yaşında bir adam birdenbire dünyaya gelse, hâlî bir yerde muhteşem ve sanayi-i nefisenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farzetse; kat'iyyen hariçten gelme hiç bir fâilin eseri değil. Sonra içindeki eşya-yı muntazamaya sebeb ararken, tanziminin kavaninini câmi' bir kitab bulsa, onu, ma'kes-i şuur olduğundan, bir fâil, bir illet-i ızdırarî kabul eder.

İşte Sâni'-i Zülcelal'den tegafül sebebiyle böyle gayr-ı makul, gayr-ı mülayim bir illet-i ızdırarî olan tabiatla kendilerini aldatmışlar.

ŞERİAT-I İLAHİYE İKİDİR

Birincisi: Sıfat-ı Kelâmdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef'al-i ihtiyariyesini tanzim eder.

İkincisi: Sıfat-ı İradeden gelen ve evamir-i tekviniye tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinatta cari olan kavanin-i âdâtullahın muhassalasından ibarettir.

Evvelki şeriat nasıl kavanin-i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci şeriat dahi, mecmu-u kavanin-i itibariyeden ibarettir. Sıfat-ı kudretin hâssası olan tesir ve icada mâlik değillerdir. {(*) Dikkat, dikkat! -Müellif-}

Sâbıkan sırr-ı tevhid beyanında demiştik: Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halkeden her şeyi halketmiştir. Öyle ise, bir şeyi yapan Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed olmak zarurîdir.

— 14 —

Şu ehl-i dalaletin gösterdikleri esbab-ı tabiiye hem müteaddid, hem birbirinden haberi yok, hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü a'ma ve ittifakıyet-i avrânın eline vermiştir.

قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ

Elhasıl: İkinci bürhanımız olan kitab-ı kebir-i kâinattaki nazm ve nizam, intizam ve te'lifindeki i'caz güneş gibi gösteriyor ki; bir kudret-i gayr-ı mütenahî, bir ilm-i lâyetenahî, bir İrade-i Ezeliyenin eserleridir.

S: Nazm ve nizam-ı tamme ne ile sabittir?

Elcevab: Nev'-i beşerin havass ve cevasisi hükmünde olan fünun-u ekvan istikra-i tamme ile o nizamı keşfetmişlerdir. Çünki; her bir nev'e dair bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kabildir. Her bir fen, külliyet-i kaide hasebiyle kendi nev'indeki nazm ve intizamı gösteriyor. Zira, her bir fen kavaid-i külliye desatirinden ibarettir. Demek şahsın nazarı, nizamı ihata etmezse, cevasis-i fünun vasıtasıyla görür ki, insan-ı ekber insan-ı asgar gibi muntazamdır. Her bir şey, hikmet üzere vaz' edilmiştir. Faidesiz, abes yoktur. Şu bürhanımız {(*) Delaletçe sîması bir "Hu" lafzına benzer ki, o "Hu"nun her bir cüz'ü küçük "Hu"lardan, her bir küçük "Hu" da küçücük "Hu"lardan teşekkül etmiştir. -Müellif-} değil yalnız erkânı ve âzası, belki bütün hüceyratı, belki bütün zerratı birer lisan-ı zâkir-i tevhid olarak büyük bürhanın sadâ-yı bülendine iştirak ederek "Lâ İlahe İllallah" diye zikrediyorlar.

ÜÇÜNCÜ BÜRHAN: Kur'an-ı Azîmüşşan'dır. Şu bürhan-ı nâtıkın sinesine kulağını yapıştırsan işiteceksin ki; "Allahu Lâ İlahe İllâ Hu" yu tekrar ediyor. Hem gayet mükemmel semeratıyla, meyvedar bir ağacın menba-ı hayatı olan cürsûmu olmazsa veya kökü bozuksa, semere vermez. Şu bürhanımız dallarında meyve-i hak ve hakikat o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şüphe bırakmaz ki, cürsûmesinde olan mes'ele-i tevhid, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli, doğru bir hak ve hakikatı tazammun ediyor.

Hem şu bürhanın âlem-i şehadet tarafına tedelli etmiş olan ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğundan, bizzarure

— 15 —

âlem-i gayb tarafına uzanan tevhide ve gayba dair gusn-u a'zamı yine sabit hakaik ile meyvedardır.

Hem derince şu bürhan tersim edilse anlaşılır ki; onu gösteren Zât, neticesi olan mes'ele-i tevhidde o kadar emindir ki, hiç bir şaibe-i tereddüd hiç bir tarafında ihsas edilmiyor. Hem o neticeyi bütün hakaika esas addederek müselleme ve zaruriye olduğunu bütün kuvvet-i beyanıyla ve ısrarıyla Ona giydiriyor. Ve başka şeyleri Ona irca ediyor. Temel taşı gibi O şedid kuvvet, sun'î olamaz. Hem de, üstündeki sikke-i i'caz her ahbarını tasdik eder; tezkiyeden müstağni kılar. Âdeta ihbaratı binefsiha sabit umûrlardandır.

Evet şu bürhan-ı münevverin altı ciheti de şeffaftır. Üstünde i'caz; altında mantık ve delil; sağında aklı istintak; solunda vicdanı istişhad; önünde, hedefinde hayır ve saadet; nokta-i istinadı vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var ki girebilsin.

Marifet-i Sâni' denilen kemalât arşına uzanan mi'racların usûlü dörttür.

Birincisi: Tasfiye ve işraka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhacıdır.

İkincisi: İmkân ve hudûsa mebni mütekellimînin tarîkıdır.

Bu iki asıl, çendan Kur'andan teşaub etmişlerdir. Lâkin fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği için uzunlaşmış ve müşkilleşmiş, evhamdan masûn kalmamışlar.

Üçüncüsü: Şübehat-âlûd hükema mesleğidir.

Dördüncüsü ve en birincisi: Belâgat-ı Kur'aniyenin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber, cezalet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi'rac-ı Kur'anîdir.

Hem o arşa çıkmak için dört vesile vardır: İlham, tâlim, tasfiye, nazar-ı fikrî.

TARÎK-İ KUR'ANÎ İKİ NEVİDİR

Birincisi: Delil-i inayet ve gayettir ki, menafi'-i eşyayı ta'dad eden bütün âyât-ı Kur'aniye bu delili nesc ve şu bürhanı tanzim ediyorlar.

— 16 —

Bu delilin zübdesi, kâinatın nizam-ı ekmelinde itkan-ı san'at ve riayet-i mesalih ve hikemdir. Bu ise Sâniin kasd ve hikmetini isbat ve tesadüf vehmini ortadan nefyediyor. Zira itkan, ihtiyarsız olmaz. Evet nizamın şahidleri olan bütün fünun-u ekvan, mevcudatın silsilelerindeki halkalardan asılmış mesalih ve semeratı ve inkılabat-ı ahvalin katmer düğümleri içinde saklanmış hikem ve fevaidi göstermekle, Sâni'in kasd ve hikmetine kat'î şehadet ediyorlar. Ezcümle:

Fenn-i hayvanat, fenn-i nebatat, ikiyüz bini mütecaviz enva'ın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebde'lerinin her birinin hudûsuna şehadet ettiği gibi; mevhum ve itibarî olan kavanin, kör ve şuursuz olan esbab-ı tabiiye ise, bu kadar hayret-feza silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrad denilen dehşet-engiz birer makine-i acibe-i İlahiyenin icad ve inşasına adem-i kabiliyetleri cihetiyle her bir ferd, her bir nevi; müstakillen Sâni'-i Hakîm'in dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhar ediyorlar.

Kur'an-ı Kerim

فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ

der. Kur'anda delil-i inayet vücuh-u mümkinenin en mükemmel vechi ile bulunuyor. Kur'an, kâinatta tefekküre emir verdiği gibi, fevaidi tezkâr ve nimetleri ta'dad eden âyâtın fevasıl ve hâtimelerinde galiben akla havale ve vicdanla

müşaverete sevketmek için

اَوَلَا يَعْلَمُونَ، اَفَلَا يَعْقِلُونَ، اَفَلَا يَتَذَكَّرُونَ، فَاعْتَبِرُوا

gibi, o bürhan-ı inayeti ezhanda tesbit ediyor.

İkinci Delil-i Kur'anî: "Delil-i İhtira'"dır. Hülâsası:

Mahlukatın her nev'ine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde müretteb olan âsâr-ı mahsusasını müntic ve istidad-ı kemaline münasib bir vücudun verilmesidir. Hiç bir nevi' müteselsil-i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılab-ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev'in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf, inkılab-ı hakaikın gayrısıdır. Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire, hem harekât-ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve suretler, a'raziyetleri cihetiyle enva'daki mübayenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. A'raz cevher olamaz. Demek enva'ının fasılları ve umum a'razının havass-ı mümeyyizeleri bizzarure adem-i sırftan muhtera'dırlar. Silsilede tenasül, şerait-i âdiye-i itibariyedendir.

— 17 —

Feyâ Acaba! Vâcibü'l-Vücud'un lâzıme-i zaruriye-i beyyinesi olan ezeliyetini zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oluyor da, her bir cihette ezeliyete münafî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hem dest-i tasarruf-u kudrete karşı mukavemet edemeyen koca kâinat, nasıl oldu da küçücük ve nazik zerratların (öyle dehşetli salabet bulmuş ki) kudret-i ezeliyenin yed-i i'damına karşı dayanıyor. Hem nasıl oluyor ki, kudret-i ezeliyenin hâssası olan ibda' ve icadı, hiç bir münasebet-i makule olmadan en âciz ve en bîçare esbaba isnad ediliyor?

İşte Kur'an-ı Kerim şu delili, halk ve icaddan bahseden âyâtı ile ezhanda tanzim ediyor. Müessir-i hakikî yalnız Allah'tır. Tesir-i hakikî esbabda yoktur. Esbab, izzet ve azamet-i kudretin perdesidir. Tâ ki, aklın nazar-ı zahirîsinde dest-i kudret, umûr-u hasise ile mübaşir görünmesin.

Bir şeyde iki cihet var: Biri mülk, âyinenin mülevven vechi gibi. Ezdad ona vârid oluyor. Çirkin olur, şer olur, hakir olur, azîm olur... ilh. Esbab bu cihette vardır. İzhar-ı azamet ve izzet-i kudret öyle ister.

İkinci cihet: Melekûtiyet cihetidir. Âyinenin şeffaf vechi gibi. Şu cihet her şeyde güzeldir. Şu cihette esbabın tesiri yoktur. Vahdet öyle ister. Hattâ hayat ve ruh ve nur ve vücud, iki vecihleri şeffaf ve güzel olduğundan mülken ve melekûten vasıtasız dest-i kudretten çıkıyorlar.

DÖRDÜNCÜ BÜRHAN: Vicdan-ı beşer denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Şu bürhanda dört nükteyi nazar-ı dikkate al!

Birincisi: Fıtrat yalan söylemez. Meselâ, bir çekirdekdeki meyelan-ı nümüv der ki: "Sünbülleneceğim, meyve vereceğim." Doğru söyler. Meselâ, yumurtada bir meyelan-ı hayat var, der: "Piliç olacağım." Biiznillah olur. Doğru söyler. Meselâ bir avuç su, incimad ile meyelan-ı inbisatı der: "Fazla yer tutacağım." Metin demir onu yalan çıkaramaz. Sözünün doğruluğu demiri parçalar. İşte şu meyelanlar, irade-i İlahiyeden gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir.

— 18 —

İkincisi: Beşerin havassü'l-hams-ı zahire ve bâtınadan başka, âlem-i gayba karşı açılan pek çok pencereleri var. Gayr-ı meş'ur pek çok hisleri var. Hiss-i sâmia, bâsıra, zaika olduğu gibi, bir hiss-i sâdise-i sadıka-i saika var. Hem bir hiss-i sâbia-i bârika-i şaika var. O şevk ve sevk yalan söyleyemez, yanlış gidemez.

Üçüncüsü: Mevhum bir şey hakikat-i hariciyeye mebde' olamaz. Fıtrat-ı vicdanda nokta-i istinad ile nokta-i istimdad, iki hakikat-i zaruriyedir. Hilkatin safveti ve en mükerremi olan ruh-u beşer, o iki nokta olmazsa en süflî, en berbad bir mahluk olur. Halbuki, kâinattaki hikmet ve nizam ve kemal bu ihtimali reddeder.

Dördüncüsü: Akıl ta'til-i eşgal etsede, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de; Onu görür, Onu düşünür, Ona müteveccihtir. Hads ki, şimşek gibi sür'at-i intikaldir, daima onu tahrik eder. Hadsin muzaafı olan ilham, onu daima tenvir eder. Meyelanın muzaafı olan arzu ve onun muzaafı olan iştiyak ve onun muzaafı olan aşk-ı İlahî, onu daima marifet-i Zülcelal'e sevkeder. Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-i cazibedârın cezbiyledir.

Bu nükteleri bildikten sonra, şu bürhan-ı enfüsî olan vicdana müracaat et, göreceksin ki kalb, bedenin aktarına neşr-i hayat ettiği gibi, kalbdeki ukde-i hayatiye olan marifet-i Sâni'dir ki, istidadat-ı gayr-ı mahdude-i insaniye ile mütenasib olan âmâl ve müyul-ü müteşa'ibeye neşr-i hayat eder. Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder. İşte nokta-i istimdad.

Ve kavga ve müzahametin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin, binlerce musibet ve mezahimlere karşı yegâne nokta-i istinad marifet-i Sâni'dir.

Evet her şeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni'-i Hakîme itikad etmezse ve alelamyâ kör tesadüflere havale ederse; ve o beliyyata karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse; ister istemez tevahhuş, dehşet, telaş,havftan mürekkeb bir halet-i cehennem-nümun ve ciğerşikâfe düşecektir. O ise eşref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insanînin her şeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıd oluyor.

— 19 —

Şu nokta-i istimdad ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde hüküm-fermalık, hakikat-i nefsü'l-emriyenin hâssa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan, Sâni'-i Zülcelal marifetini kalb-i beşere daima tecelli ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır.

Sâni'-i Zülcelal bu dört bürhan-ı azîmin kat'î şehadetleriyle Vâcibü'l-Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürîd, Semî', Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi; bütün evsâf-ı celaliye ve cemaliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki: Masnu'daki feyz-i kemal, Sâniin zıll-i tecellisinden muktebestir. Demek, kâinatta ne kadar hüsün, cemal, kemal varsa, umumundan lâyühad derecede yüksek tabakada evsaf-ı cemaliye ve kemaliye ile Sâni'-i Zülcelal muttasıftır. Zira, ihsan servetin, icad vücudun, îcab vücubun, tahsin hüsnün, tenvir nurun fer'i ve delili olduğu gibi; bütün kâinattaki bütün kemal ve cemal, Sâni'-i Zülcelal'in kemal ve cemaline bir zıll-i zalildir ve bürhanıdır.

Hem de Sâni'-i Zülcelal cemi' nekaisten münezzehtir. Zira nevâkıs, mahiyet-i maddiyatın istidadsızlığından neş'et eder. Zât-ı Zülcelal maddiyattan mücerreddir, münezzehtir. Hem kâinatın mahiyat-ı mümkinesinden neş'et eden evsaf ve levâzımatından mukaddestir.

لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌ جَلَّ جَلَالُهُ سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى لِشِدَّةِ ظُهُورِه۪ سُبْحَانَ مَنِ اسْتَتَرَ لِعَدَمِ ضِدِّه۪ سُبْحَانَ مَنِ احْتَجَبَ بِالْاَسْبَابِ لِعِزَّتِه۪

SUAL: VAHDETÜ'L-VÜCUDU NASIL GÖRÜYORSUN?

Elcevab: Tevhidde istiğraktır. Ve nazara sığışmayan bir tevhid-i zevkîdir. Esasen tevhid-i rububiyet ve tevhid-i uluhiyetten sonra tevhidde zevken şiddet-i istiğrak, vahdet-i kudret, yani;

لَا مُؤَثِّرَ فِى الْكَوْنِ اِلَّا اللّٰهُ

sonra vahdet-i idare, sonra vahdetü'ş-şühud, sonra vahdetü'l-vücud, sonra yalnız bir vücudu, sonra yalnız bir mevcudu görünceye müncer oluyor. Muhakkikîn-i sofiyenin müteşabihat hükmünde olan şatahatıyla istidlal edilmez. Daire-i esbabı yırtıp çıkmayan

— 20 —

ve tesirinden kurtulmayan bir ruh, vahdetü'l-vücuddan dem vursa, haddinden tecavüz eder. Dem vuranlar, Vâcibü'l-Vücuda o kadar hasr-ı nazar etmişlerdir ki, mümkinâttan tecerrüd ederek, yalnız bir vücudu, belki bir mevcudu görmüşler.

Evet, delil içinde neticeyi görmek, âlemde Sânii müşahede etmek, turuk-u istiğrakkârâne cihetiyle cedavil-i ekvanda cereyan-ı tecelliyat-ı İlahiyeyi ve melekûtiyet-i eşyada sereyan-ı füyuzâtı ve merâyâ-yı mevcûdâtta tecelli-i esma ve sıfâtı, -yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken- dîk-ı elfaz sebebiyle uluhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye tabir ettiler. Ehl-i fikir, o hakaik-i zevkiyeyi nazarın mekayisine sığıştırdığından, çok evham-ı bâtılaya menşe oldu.

Maddeperver hükema ve zaîfü'l-itikad ehl-i nazarın vahdetü'l-vücudu ile evliyanın vahdetü'l-vücudu, tamamen birbirinin zıddıdır. Beş cihetten fark vardır:

Birincisi: Muhakkikîn-i sofiye, Vâcibü'l-Vücuda o kadar hasr-ı nazar etmiş ve müstağrak olmuş ve ehemmiyet vermişler ki, O'nun hesabına kâinatın vücudunu inkâr etmişler. Hükema ve zaîfü'l-itikad olanlar, maddeye o kadar hasr-ı nazar etmişler ve müstağrak olmuşlar ki, fehm-i uluhiyetten uzaklaştılar. Ve o derece maddeye kıymet verdiler ki, herşeyi maddede görmek, hattâ uluhiyeti onda mezcetmek, hattâ kâinat hesabına uluhiyetten istiğna etmek derecede meslek-i müteassifeye girmişlerdir.

İkincisi: Muhakkikîn-i sofiyenin vahdet-i vücudu, vahdetü'ş-şuhudu tazammun eder. İkincilerin, vahdetü'l-mevcudu tazammun eder.

Üçüncüsü: Birincilerin mesleği zevkîdir. İkincilerin nazarîdir.

Dördüncüsü: Birinciler, evvelen ve bizzat Hakka nazar, tebeî olarak halka bakarlar. İkinciler, evvelen ve bizzat halka bakarlar.

Beşincisi: Birinciler, Hüdâperesttirler. İkinciler, hodperesttirler.

اَيْنَ الثَّرَا مِنَ الثُّرَيَّا وَ اَيْنَ الضِّيَٓاءُ السَّاطِعُ مِنَ الظُّلْمَةِ الطَّامِسَةِ
— 21 —
TENVİR

Meselâ: Küre-i arz rengârenk muhtelif ve küçük küçük cam parçalarından farzolunursa, her biri başka haysiyetle levnine ve cirmine ve şekline nisbet ile şemsten bir feyiz alacaktır. Şu hayalî feyiz ise, ne güneşin zâtı ve ne de ayn-ı ziyasıdır. Hem de ziyanın temasili ve elvan-ı seb'asının tesaviri ve güneşin tecellisi olan şu gûna-gûn ve rengârenk çiçeklerin elvanı faraza lisana gelseler, herbiri "Güneş benim gibidir" veyahut "Güneş benim" diyeceklerdir.

آنْ خَيَالَات۪ى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْتْ ٭ عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَاسْتْ

Fakat ehl-i vahdetü'ş-şuhudun meşrebi fark ve sahvdır. Ehl-i vahdetü'l-vücudun meşrebi mahv ve sekirdir. Sâfi meşreb ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahvdır.

تَفَكَّرُوا ف۪ى اٰلَٓاءِ اللّٰهِ وَ لَا تَفَكَّرُوا ف۪ى ذَاتِه۪ فَاِنَّكُمْ لَنْ تَقْدِرُوا
حَق۪يقَةُ الْمَرْءِ لَيْسَ الْمَرْءُ يُدْرِكُهَا فَكَيْفَ كَيْفِيَّةُ الْجَبَّارِ ذِى الْقِدَمِ هُوَ الَّذ۪ى اَبْدَعَ الْاَشْيَٓاءَ وَ اَنْشَاَهَا فَكَيْفَ يُدْرِكُهُ مُسْتَحْدَثُ النَّسَمِ
İFADE

Evliyaullah demişler;

اَلطُّرُقُ اِلَى اللّٰهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَٓائِقِ

Yani: Marifetullahın bürhanları nefesler kadar hadsizdir.

Marifet-i Nebinin bürhanları dahi nüfus-u mü'minîn kadar muhtelif şahsiyetler ile tezahür eder. Demek şu enfas-ı halâik mikdarında ve bu nüfus-u ehl-i iman adedinde lâyüadd bürhanların netice-i yegânesidir.

Evet muvaffak bir nazar, kâinatın her zerresinin her halinden vücud-u Sânii, hem Peygamberin her bir hal, kal, fiilinden sıdk-ı nübüvvetin şuâını görür.

— 22 —

Bir şahıs bir şahsa tamamen benzemediği gibi, fehim dahi fehme benzemez. Delil bir olsa da, tarz-ı telakki ve tarîk-i tefehhüm ayrı ayrıdır.

İşte şu risalede kelime-i şehadetin iki kelâmındaki tevhid ve nübüvvete dair tarz-ı tefehhüm ve tarîk-i telakkimi Japon'un eski bir suali münasebetiyle yalnız meslek-i nazar noktasında mûcez bir icmal ile yazdım. O maksad-ı âliyeye uzanan mi'rac-ı zevkî-i işrakî ve minhac-ı hadsî-i ilhamî ise tabire sığışmaz. İşaratü'l-İ'caz'da

يَٓااَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا

ilâahir...

وَاِنْ كُنْتُمْ ف۪ى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا

ilâahir...

وَبِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

İlââhir... Âyetleri beyanında yine Kur'an'dan istifaza ettiğim aynı fehmimi Arabî olarak yazmıştım.

Şu kelime-i şehadetteki cevher-i iman bir nurdur. Allah (C.C.) istediğinin kalbine atar. Kayyumu hidayet-i İlahiyedir. Bürhan ise bir mücahiddir, düşmanını tard eder. Süpürgecidir, evhamdan tehzib eder.

Peşinen derim; Türkçe güzel ifade edemiyorum. Manayı düşündükçe lafzı düşünemiyorum. Kari'den ricam odur ki, lafzın perişaniyetini görüp manaya karşı ihtiramsızlık, lâkaydlık göstermesin.

وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ
— 23 —
MELAİKE TASDİKİ İMANIN BİR RÜKNÜDÜR
MEDHAL
DÖRT NÜKTEYE DİKKAT!

BİRİNCİ NÜKTE: Madde asıl değil tâbi'dir. Mahdum değil hâdimdir. Hâkim değil mahkûmdur. Lübb, esas, müstekar değil yarılmaya, erimeye, yırtılmaya müheyya bir kışırdır, zebeddir, surettir.

Zira âlet-i mükebbire ile binler defa büyütülen, sonra görünen bir mikroba dikkat edilse görünür ki, maddenin tesagürü nisbetinde, âsâr-ı hayat, nur-u ruh tezayüd eder, teşeddüd eder.

Madde inceleştikçe bizden uzaklaşınca, ruh âlemine hayat âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddet ile tecelli ediyor.

Bak o hurdebînî huveynenin havassına! Ne kadar keskindirler ki, a'zâsını, rızkını görür. Kardeşinin sesini işitir, ilâahir... Demek havassı ve kuvaları binler defa bizimkilerden şediddir, keskindir, hassastırlar.

Hem madde-i meşhureden başka pek çok menabiin tereşşuhatı, lemaatı, semeratı âlem-i mülkte vardır ki, kat'iyen maddeye ve hareketine irca' ile izah edilmez. Demek âlem-i mülk ve şehadet, âlem-i melekût ve ervah üstünde tenteneli bir perdedir...

Her şey, hatta meyvelerin içi dışından, bâtını zâhirinden daha muntazam, daha latîf, daha san'atkârâne olduğu gösterir ki; hüküm melekûtundur.

Esbab-ı maddiye bahanedir, tabi'dirler. Yoksa zâhiri daha mükemmel olmak lâzım gelirdi. Maddeden azîm bir kütleyi nasıl bir ruh istihdam eder, bir zerreyi de istihdam edebilir. Ona istinad ile âlem-i misalde müzehher bir şahıs olur. Âlem-i türabda bir çekirdek âlem-i havada ondan bir şecer-i meyvedar gibi...

— 24 —

İKİNCİ NÜKTE: Hayat herşeyin başında ve esasındadır. Hayat herşeyi herşeye maleder. Onun ile bir şey der: "Herşey malımdır. Dünya hanemdir. Kâinat mülkümdür."

Ziya, ecsamın keşşafı ve elvanın sebeb-i vücudu olduğu gibi; hayat dahi mevcudatın keşşafı... Ve cüz'ü küll gibi belki daha büyük yapmak.. Ve küllü cüz'e sıkıştırmak ve iştirak ve ittihad ettirmek gibi kemalât-ı vücudun sebebidir. Hayat kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir.

Bak! Hayatsız bir cisim, dağ dahi olsa yetimdir, münferiddir, garibdir. Münasebeti yalnız oturduğu mekân ve ona karışan şeyle var. Başka ne varsa ona nisbeten ma'dumdur.

Şimdi bak küçücük bir cisme! Meselâ bal arısına hayat girdiği anda, bütün kâinatla öyle münasebat tesis eder, bütün taifeleri ile öyle bir ticaret akd ediyor ki, diyebilir: "Âlem bahçemdir. Güneşim parlıyor." Saika ve şaikayı ihtiva eden havass-ı aşeresiyle; dünyanın ekser envaı ile ihtisas, ünsiyet, mübadele ve tasarrufa başlar.

Bak! Hayat tabaka-i insaniyeye çıktıkça öyle inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki; ziya-yı akılla menzilindeki odaları gezer gibi, avalim-i ulviye ve ruhiye ve cismaniyede gezer. O, o avalime misafir gittiği gibi, onlar dahi onun mir'at-ı ruhuna misafir oluyorlar. Hayat, Zât-ı Zülcelalin en parlak bir bürhan-ı vahdeti; ve en büyük bir nimeti ve tecelli-i merhameti; ve en hafi, dakik, bilinmez bir nakş-ı nezihidir.

Bak! Enva-ı hayatın en ednası olan hayat-ı nebat ve onun en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, o derece zuhur, kesret, mebzuliyet, ülfetle zaman-ı Âdem'den beri hikmet-i beşer nazarından gizli kalmış. Hakikatı keşfedilmemiş. Hem o kadar nezihtir ki, dest-i kudret ile onun arasında sebeb-i zahirî vaz' edilmemiş. Zira mülk ve melekûtu, iki vechi temiz, pâk, şeffaftır. Nazar-ı zâhirîde umûr-u hasise ile perdesiz mübaşeretinden teali eden izzet-i kudret, esbab-ı zahiriye yalnız mülk cihetinde bulunmasını başka şeyde ister, bunda istemez. Hatta denilebilir; hayat olmazsa vücud vücud değildir. Hayat ruhun ziyasıdır.

Madem ki, hayat bu derece ehemmiyetlidir. Madem âlemde bir intizam-ı kâmil var. Bir itkan-ı muhkem var. Madem bu bîçare perişan küremiz, bu kadar zevil-ervah ile dolmuştur. Öyle ise bir hads-i sadıkla

— 25 —

hükmolunur ki; şu kusûr-u semaviye ve şu buruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasib sükkânı vardır. Nar nuru yakmaz. Nuranî dahi Şemste yaşar. (Balık suda gibi.)

Madem Kudret-i Ezeliye âdi ve en kesif bir maddeden zevil-ervahı halkeder. Elbette nur gibi, esir gibi ruha yakın sair seyyalat-ı latîfe maddeleri ihmal etmez, meyyit bırakmaz.

Temsil: Melaikeyi, ruhaniyâtı tasdik etmeyen, vahşi bir adama benzer ki; büyük muhteşem bir medenî şehre gidiyor. Şehrin uzak köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye rast gelir ki, sefil insanlarla dolu. Etrafı da zevil-ervah ile memlu... Onlara mahsus şerait-i hayatiye vardır ki; bazısı âkilü'n-nebat, bazısı âkilü's-simâktir.

Sonra, uzakta binlerce müzeyyen kusûr-u âliye görüyor ki, mabeynlerinde geniş tenezzühgâh meydanları var. Uzaklıktan veya kasr-ı nazarından veya onların gizlenmesinden, o insanlar ona görünmediği ve şurada gördüğü şerait-i hayat o kasırlarda görünmediği için itikad ediyor ki; o kasırlar sâkinînden hâlîdir.

Hem melaikeyi tasdik eden zât, o vahşinin arkadaşı olan, nim-bedevi bir adama benzer ki; şu küçük, hakir haneyi gördü ki, zîruhla dolu. Ve ihtiyar ve hikmete delâlet eden şehrin intizamını gördüğünden cezm eder ki; o kusûr-u müzeyyenenin bazı sükkânları var ki, onlar onlara münasib, onlar ona muvafıktırlar. Kendilerine mahsus şerait-i hayatiyeleri vardır. Uzaklık veya gözün kabiliyetsizliği veya tesettürlerine binaen görünmemeleri, olmamalarına delil olamaz. "Adem-i rü'yet, adem-i vücuda delalet etmez."

Demek, küre-i arzın hakaret ve kesafetiyle beraber bu kadar zevil-ervahın vatanı olması ve en hasis hatta müteaffin cüz'leri menba-ı hayat kesilmesi, bittarîkı'l-evlâ hem intizam-ı muttaride mebni olan kıyas-ı hafiyy-i hadsiye müesses olan kıyas-ı evlevî ile delâlet eder ki; şu feza-yı lâyetenahî burucuyla, nücumuyla zîşuur, zevil-ervah ile doludur. Nurdan, nârdan ve seyyalatlardan mahluk olan o zevil-ervaha şeriat: "melaike ve cânn" der. Melaike ise ecnas-ı muhtelifedir. Cinn dahi öyle.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Bütün ukalâ, turuk-u tabirde ihtilaflarıyla beraber melaikenin mana ve hakikatının vücuduna icma'-ı manevîyle

— 26 —

ittifak etmişlerdir. Hatta Meşşaiyyûn, melaikeyi: "enva'ın mahiyat-ı mücerrede-i ruhaniye" ile tabir etmişlerdir. İşrâkiyyun: "ukûl-ü aşere, erbabü'l-enva" diye tevsim etmişler. Ehl-i edyan "melekü'l-cibal, melekü'l-bihar, melekü'l-emtar"namlarıyla tesmiye etmişler. Hatta akılları gözlerinde olan maddiyyun ve tabiiyyun dahi mana-yı melaikeyi inkâra mecal bulmamışlar, belki nevamis-i fıtratta "kuva-yı sâriye" diye bir cihette tasdike muztar olmuşlar.

Evet madem ki, hayat mevcudâtın keşşafıdır, belki neticesi, zübdesidir. Nasıl, şu feza-yı vesîa sâkinînden ve şu semavât-ı latîfe mutavattinînden hâlî olabilir?

S: Acaba şu hilkatte cari olan nevamis ve kavanin, kâinatın irtibat ve hayeviyetine kâfi değil midir?

C: Bu nevamis-i cariye ve şu kavanin-i sâriye umûr-u itibariyedir, vehmiyedirler. Ki hem mümessilâtı, hem meakisi, hem dizginlerini tutan melaikeler olmazsa, onlara bir vücud taayyün etmez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakikat-i hariciye olmaz. Hem de ehl-i hikmetle ehl-i din; ve akıl ile nakil ittifak etmişler ki; teşekkül-ü ervaha nâmuvafık, câmid, zâhir olan "âlem-i şehadet" de mevcudat münhasır değildir. Ve vücud ona inhisar etmemiştir. Belki daha çok tabakat-ı vücud var. Deniz balığa münasebeti gibi; ervaha muvafık ve o ervahla dolu bir âlemü'l-gayb ve avalimu'l-ervah dahi bulunur.

Madem ki bütün bu umûr, mana-yı melaikenin vücuduna şehadet eder. Onların vücudunun en ahsen sureti ve ukûl-ü selime kabul edecek ve istihsan edecek keyfiyeti odur ki, şeriat şerh etmiştir.. Der: "Melaike, ibad-ı mükerremdir. Emre muhalefet etmezler. Ecsam-ı latîfe-i nuraniyedirler. Enva-ı muhtelifeye münkasımdırlar. Melaike bir ümmettir ki, Sıfat-ı İradeden gelen şeriat-ı tekviniyenin hamelesi ve mümessili ve mümtesilidirler. Müessir-i hakikî olan kudret-i Fâtıra'nın ve irade-i ezeliye'nin emrine tâbi' bir nev ibadullahtır."

DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Mes'ele-i melaike, o mesaildendir ki, bir cüz'ün vücuduyla küllün tahakkuku bilinir. Bir şahsın rü'yetiyle nev'in vücudu malûm olur. Zira kim inkâr ederse, küllü inkâr eder.

Ey birader bak! Görmüyor musun, işitmiyor musun ki; bütün ehl-i edyan, bütün asırlarda zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar melaikenin vücuduna ittifak ve insanın taifeleri birbirinden bahsi gibi, onlarla

— 27 —

muhavere edilmesine ve onların müşahedesine ve onlardan rivayet etmesine icma' etmişler. Acaba hiçbir ferd onlardan görünmese, hem bizzarure bir şahıs veya eşhasın vücudu kat'î bilinmezse, hem onların bilbedahe vücudlarını hissetmezse, hiç mümkün müdür; böyle müsbet ve vücudî bir emirde müstemirren ittifak devam etsin? Bununla beraber muhaldir ki, itikad-ı umumînin müvellidi olan mebadi-i zaruriye olmadan, böyle bir vehim bütün inkılabat-ı beşeriyede akaid-i beşerde istimrar etsin, beka bulsun? Öyle ise şu icma'ın senedi bir hads-i kat'idir ki, emarat-ı müteferrikadan tevellüd etmiştir. O emarat çok vakıatın müşahedâtından neş'et etmiştir. O vâkıât, kat'iyyen bazı mebadi-i zaruriyeye istinad etmiştir. Öyle ise bu itikad-ı umumînin sebebi, tevatür-ü manevî kuvvetini ifade eden pekçok kerrat ile müşahede ve rü'yetlerinden hasıl olan mebadi-i zaruriyedir, esasat-ı kat'iyedir.

Halbuki tek bir ruhanînin vücudu, tek bir zamanda tahakkuk etse, şu nev'-i muhtelifü'l-esnaf tahakkuk eder. Madem şu nev' tahakkuk ediyor, suret-i tahakkukun en ahseni, en makulü, en makbulü, şeriatın şerh ettiği gibidir, Kur'an'ın gösterdiği gibidir, Sahib-i Mi'racın gördüğü gibidir.

İşte medhal dört nüktesiyle bitti.

Eğer buraya kadar kalben çıkmış isen, maksadın hakaikını görmek istersen, hazır ol! Tahir ol!

İşte âlem-i Kur'an kapıları açıktır. İşte cennet-i Furkan, Müfettehatü'l-ebvabdır. Gir, bak! Melaikeyi içinde iyi gör. Onlarla tanış!

Sure-i Kadirde:

تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْ

hem

عَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللهَ مَا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُوءْمَرُونَ

hem

سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ لَايَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ

Eğer istersen Sure-i

قُلْ اُوحِىَ اِلىَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ

ye gir! Cinlerle de görüş!

— 28 —
HAŞİR
وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ
MEDHAL

Şu mes'eleye dair Kur'an'ın işaratından fehmettiğim bir mikdarını Arabî olarak İşaratü'l-İ'caz'da yazmıştım. Burada vazifem, hükm-ü Kur'anı güzel telakki etmek için zemini ihzar etmektir.

İşte kalbe kabiliyet-i kabul verecek ve vicdanı iz'ana ihzar edecek dört esas var ki:

Muktezî mevcuddur,

Fâil muktedirdir,

Mahall kabildir,

Mani' yoktur.

BİRİNCİ MAKAM

Saadet-i Ebediyeye muktezî vardır. O muktezînin vücuduna bürhan, on menabi'den süzülen ve tehallüb eden bir hadstir.

Birincisi: İşte kâinatta bir nizam-ı ekmel-i kasdî var. Her cihette reşehat-ı ihtiyar, lemaat-ı kasd görünüyor. Her şeyde bir nur-u kasd, her şe'nde bir ziya-yı irade, her harekette bir lem'a-yı ihtiyar, her terkipte bir şu'le-i hikmet nazar-ı dikkate çarpıyor.

Evet saadet-i ebediye olmazsa, "Nizam" bir suret-i zaîfe-i vâhiyeden ibaret kalır, yalancı bir nizam olur. Nizamın ruhu olan maneviyat ve revabıt ve niseb heba olur. Demek nizamın nazzamı saadet-i ebediyedir.

İkinci Menba': Hilkatte bir hikmet-i tamme var. Evet inayet-i ezeliyenin timsali olan Hikmet-i İlahiye kâinattaki riayet-i mesalih ve iltizam-ı hikem lisanıyla saadet-i ebediyeyi ilân eder. Zira saadet-i ebediye olmazsa, kâinatta bilbedahe sabit olan hikem ve fevaidi mükâbere ile inkâr etmek lâzım gelir.

Üçüncü Menba': Akıl ve hikmet ve istikraın şehadetleriyle sabit olan hilkatteki adem-i abesiyet; hem Sâni'in fıtratta, her şeyde en

— 29 —

kısa yolu ve en yakın ciheti ve en hafif sureti ve en güzel keyfiyeti ihtiyar ve intihab etmesiyle sabit olan adem-i israf, saadet-i ebediyeye işaret eder. Zira adem-i sırf herşeyi abes eder.

Fıtratta, ezcümle insanda fenn-i menafi'ü'l-a'zâ şehadetiyle sabit olan adem-i israf gösterir ki; insanda olan istidadat-ı maneviye ve âmâl ve efkâr ve müyulat dahi israf edilmeyecektir. O meyl-i tekemmül, bir kemalin vücudunu ve o meyl-i saadet, bir saadet-i ebediyeye namzed olduğunu kat'î olarak ilân eder. Öyle olmazsa, insanın mahiyet-i hakikiyesini teşkil eden maneviyat ve âmâl kurur, hebaen gider.

Acaba kıymettar bir cevherin kılıfına o derece dikkat ve itina edilse ki, gubarın konulmasına da müsaade etmeyen sahibi, nasıl ve ne suretle o cevher-i yegâneyi kırıp mahveder.

Şu üç menba'daki üç şahidi tezkiye eden herbirinin mevzuunun nev'indeki nizamına şahid-i sadık olan cemi'-i fünunun istikra-i tammesidir. Ki o intizam-ı kâmili ihtilalden halâs eden, meyl-i tekemmülü tatmin eden yalnız saadet-i ebediyedir.

Dördüncü Menba': Pek çok enva'da yevm ve sene gibi, hatta insanın şahıslarında bir çok kıyamet-i mükerrere-i nev'iye vardır ki; bir kıyamet-i kübranın tahakkukunu ihsas ediyor.

Evet, maruf saatin saniye, dakika, saat, eyyamını sayan çarklarına benzeyen Allah'ın büyük saatindeki yevm, sene, ömr-ü beşer, deveran-ı dünya birbirine mukaddeme olarak döner, işler. Geceden sonra sabahı, kışdan sonra baharı işledikleri gibi; mevtten sonra subh-u kıyamet o destgâhtan, o saat-i uzmadan çıkacağını haber veriyorlar.

Bir şahsın müddet-i ömründe başına geçen bir çok kıyamet çeşitleri geçmiştir. Beş altı senede bilittifak bütün zerratını değiştirmiş, belki bir senede iki defa tedricî bir kıyamet görmüş... Hem bazı enva'-ı hayvanatta bazı vakitte bir kıyamet-i nev'iye müşahede ediyoruz.

İnsanın bir şahsı, başkasının nev'i hükmündedir. Zira nur-u fikir, onun âmâline öyle bir vüs'at vermiş ki; ezmine-i selâseyi yutsa tok olmaz. Sair nevilerdeki ferdlerin mahiyeti cüz'î, kıymeti şahsî, nazarı mahdud, kemali mahsur, lezzet ve elemi ânidir. Beşerin ise mahiyeti ulvî, kıymeti gâlî, nazarı âmm, kemali hadsiz, lezzeti, elemi kısmen dâimîdir.

— 30 —

Öyle ise, çok nev'ilerde olan birer çeşit kıyamet-i mükerrere-i neviyede, insan için bir kıyamet-i şahsiye-i umumîyeye remz vardır.

Beşinci Menba': Beşerin cevher-i ruhundaki gayr-ı mahsur istidadat ve o istidadatta mündemiç olan gayr-ı mahdud kabiliyât; ve o kabiliyâttan neş'et eden hadsiz müyulat; ve o müyulattan hasıl olan lâyetenahî âmâl; ve o âmâlden tevellüd eden gayr-i mütenahî efkâr ve tasavvurât; şu âlem-i şehadetin mâverasında olan saadet-i ebediyeye elini uzatmış, medd-i nazar ederek o tarafa müteveccih olmuştur. Hatta ruhun bir şâir san'atkârı olan hâsse-i hayale denilse: "Sana dünya bir milyon ömür ile verilecektir. Fakat sonun adem-i sırf, hiçlik olacaktır."

Hayal, derinden derine, -bunu alkışlamak yerine- teessüf edecektir. Bir hizmetkârı tatmin etmeyen şu dünya, sultan-ı ruhu nasıl tatmin edebilir?

İşte hiç yalan söylemeyen fıtrattaki şu kat'î, şedid, sarsılmaz, meyl-i saadet-i ebediye; saadet-i ebediyenin tahakkukuna bir hads-i kat'î veriyor.

Altıncı Menba': Errahmanurrahîm olan Sâni'-i Zülcelal'in rahmetidir. Evet nimeti nimet eden, nimeti nıkmetlikten halas eden; ve kâinatı firak-ı ebedîden hasıl olan vaveylâlardan kurtaran saadet-i ebediye, o rahmetin şe'nindendir ki beşerden esirgemesin. Zira bütün nimetlerin reisi, re'si, neticesi olan saadet-i ebediye verilmezse, bütün nimetler nıkmetlere tahavvül eder. O tahavvül ise, bilbedahe ve bizzarure ve umum kâinatın şehadetiyle muhakkak olan Rahmet-i İlahiyeyi inkâr etmek lâzım gelir. Halbuki rahmet, en vâzıh ve güneşten daha parlak bir hakikattır.

Bak, rahmetin cilvelerinden olan "Muhabbet ve Aşk ve Şefkat" nimetlerine dikkat et! Eğer firak-ı ebedî ve hicran-ı lâyezalîye incirar etse; görürsün ki, o muhabbet, en büyük musibet olur. Şefkat en büyük maraz olur. Akıl en büyük bela olur. Demek rahmet, rahmet olduğu için hicran-ı ebedîyi muhabbet-i hakikiyeye karşı çıkarmaz.

Yedinci Menba': Kâinattaki bütün letaif, bütün mehasin, bütün kemalât, bütün incizabat ve iştiyakat ve terahhumat birer mazmundur ki, Sâni'in lütfu merhametinin, ihsan ve kereminin cilvelerini

— 31 —

bizzarure ve bilbedahe kalbe gösteriyor. Madem bir hakikat var, bilbedahe hakiki rahmet var. Madem hakiki rahmet var, saadet-i ebediye olacaktır.

Sekizinci Menba': Fıtrat-ı zîşuur olan vicdandır. Kim kendi uyanık vicdanını dinlese: "Ebed!.. ebed!.." sesini işitecektir. Demek o, onun için mahluktur. Demek bu incizab ve cezbe bir gaye-i hakikî ve hakikat-i cazibedârın yalnız cezbiyle olabilir.

Dokuzuncu Menba': Sadık, masduk, musaddak olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ihbarıdır. Evet O'nun sözleriyle saadet-i ebediyenin kapıları açılmış. Ve O'na karşı kelâmları birer penceredir. Zaten bütün kuvvetiyle bütün davaları tevhidden sonra o noktada temerküz ediyor.

Onuncu Menba': Onüç asırda yedi vecihle i'cazını muhafaza eden Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyanın ihbarat-ı kat'iyesidir. Evet nefs-i ihbarı, haşr-i cismanînin keşşafı ve şu remz-i hikmetin miftâhıdır. Hem tazammun ettiği ve mükerreren tefekküre emrederek nazara vaz' ettiği berahin binlerdir.

Ezcümle: Bir kıyas-ı temsiliyeyi tazammun eden

وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا

ve

قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓى اَنْشَاَهَا اَوَّلَ مَرَّةٍ

hem bir delil-i adlîye işaret eden

وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ

gibi pek çok âyât-ı kesire ile haşr-i cismaniyedeki saadet-i ebediyeye nâzır pek çok dürbünleri nazar-ı beşere vaz' etmiştir.

BİRİNCİ KIYASIN HÜLÂSASI

Bak, vücud-u insan tavırdan tavıra geçtikçe acib, muntazam inkılabatı geçiriyor. Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan azm ve lahme, azm ve lahmden halk-ı cedide intikal, gayet dakik desatire tâbidir. Her bir tavrın öyle kavanin-i mahsusa ve öyle nizamat-ı muayyene ve öyle harekât-ı muttaridesi vardır ki; cam gibi altında kasd, irade, ihtiyar, hikmetin cilvelerini gösterir. İşte vücud itibariyle böyle her sene libasını değiştiren o vücudun bekası, inhilalin yerini dolduran bir terkibe muhtaçtır.

— 32 —

İşte o hüceyratın yıkılmasıyla tamir etmek zarureti, bir madde-i latîfe ister ki, âzânın hâcatı nisbetinde Rezzak-ı Hakikî bir kanun-u mahsus ile taksim ediyor.

İşte o madde-i latîfenin etvarına bak! Göreceksin ki; o kafile-i zerrat, küre-i havada, toprakta münteşir iken, bir hareket-i kasdîyi işmam eden bir keyfiyetle toplanıyorlar. Güya herbir zerre bir vazife ile muvazzaf, bir mekân-ı muayyeneye gitmek için memurdur gibi toplanır. Bir Saik-i Muhtarın kanun-u mahsusuyla âlem-i mevalide girer. Nizamat-ı muayyene ile, harekât-ı muttaride ile, desatir-i mahsusa ile bedende dört matbahda pişirildikten sonra, dört inkılab-ı acibeyi geçirdikten sonra, dört süzgeçten süzüldükten sonra aktar-ı bedende intişar ederek, bütün muhtaç olan a'zâların derece-i ihtiyaçlarına göre Rezzak-ı Hakikî'nin inayetiyle inkısam eder.

İşte o zerrattan herbir zerreye bir nazar-ı hikmetle baksan göreceksin ki; kör ittifak, kör tesadüf hiç ona karışamaz. Herbiri hangi tavra girmiş ise, kavanin-i muayyenesiyle güya ihtiyaren amel ediyor. Hangi tabakaya sefer etmiş ise, öyle muntazam ayak atıyor ki, bilbedahe bir Saik'in emriyle gidiyor.

İşte böyle tavırdan tavıra, tabakadan tabakaya gitgide hedef-i maksadından ayrılmayarak, makam-ı lâyıkına girer oturur. İşte bu hal gösteriyor ki; evvelen o zerreler muayyendiler, muvazzaftılar. O makamlar için namzed idiler. İşte şu neş'e-i ûlâyı gören, neş'e-i uhrayı istib'ad ile istinkâr etmemek gerektir.

Meselâ, bir taburun askerleri istirahat izniyle dağılıp boru ile çağrılsa birden tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir taburu teşkil etmekten çok ve çok esheldir. Bir vücudda imtizac ile ünsiyet ve münasebet peyda eden zerrât, Sûr-u İsrafil ile Hâlıkının emrine lebbeykzen olmaları aklen birinci icaddan daha sehl, daha mümkündür. Hem nüveler hükmünde olan ecza-i asliye, ikinci neş'e için bir esas-ı kâfidir.

İKİNCİ KIYASIN HÜLÂSASI

Şu âlemde çok görüyoruz ki; zalim, fâcir, gaddar gayet refah ve rahat ile ömür geçiriyor. Halbuki, görüyoruz ki; mazlum, fakir, mütedeyyin, hüsn-ü hulk sahibi, zahmet ve zillet ve mazlumiyette

— 33 —

hayatını geçiriyor. Sonra mevt gelir, ikisini müsavi kılar. Eğer şu müsavat nihayetsiz ise zulüm görünür. Halbuki zulümden tenezzühü kâinatın şehadetiyle sabit olan adalet ve hikmet-i İlahiye, bir mecma'-ı âher iktiza eder ki; birincisi cezasını, ikincisi mükâfatını görsün.

Hem şu perişan beşeri, sair ihvanı olan kâinat-ı muntazama gibi tanzim edecek ve istidadıyla mütenasib tecziye ve mükâfat edecek bir mahkeme-i kübra ister. Tâ adalet-i mahza tecelli etsin. Şu dar dünya beşerin ruhunda mündemiç olan istidadat-ı gayr-ı mahdudenin sünbüllenmesine müsaid değildir. Demek başka âleme gönderilecektir.

İnsanın cevheri büyüktür. Ebede namzettir. Mahiyeti âliyedir. Cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir. Sair kâinata benzemez. İntizamsız olamaz. Mühmel kalamaz. Abes olamaz. Fena-yı mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi âğuş-u nazendârânesini açıp bekliyorlar.

Şu âyetler gibi, çok berahin-i latîfeyi tazammun eden âyât-ı saireyi kıyas ile, tetebbu' et! İşte bu menabi-i aşere muktezînin vücuduna kat'iyyen delalet eder.

İKİNCİ MAKAM

Fâil muktedirdir. Kudrette noksan yoktur. A'zam ve asgar ona nisbeten birdirler. Evet bir Kadîr ki; âlem bütün güneşleri, yıldızları, avalimi, zerratı, cevahiri, gayr-ı mütenahî lisanlar ile azametine, kudretine şehadet eder. Hiçbir vehim ve vesvesenin hakkı var mıdır ki, haşr-i cismanîyi O kudretten istib'ad etsin?

Şurada yalnız deriz: En çok ve en büyük şey, en basit ve en küçük şeye nisbeten kudrete daha ağır gelemez.

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ

İşte, şu sırrı "Sünuhat"ta yazmıştım. Makamın münasebetiyle naklediyorum:

— 34 —

İşte Kudret zâtiyedir. Acz tahallül edemez. Melekûtiyete taalluk eder. Mevani' tedahül edemez. Nisbeti kanunîdir. Cüz' külle müsavi, cüz'î küllî hükmüne geçer.

Birinci Nokta: Kudret-i Ezeliye, Zât-ı Akdesin lâzıme-i zaruriye-i nâşie-i zâtiyedir. Öyle ise zıddı olan "acz", onun melzumu olan zâta bilbedahe ârız olamaz. Madem acz zâta ârız olamaz bilbedahe kudrete, tahallül edemez. Madem tahallül edemez, bilbedahe kudrette meratib olamaz. Zira meratibin vücudu ezdadın tedahülüyledir.

Meselâ, hararette meratib, bürudetin tahallüliyledir. Hüsündeki derecât, kubhun tedahüliyledir. İlh... Mümkinatta hakikî, tabiî lüzum-u zâtî olmadığından kâinatta ezdad birbirine girebilmiş. Meratib tevellüd ederek ihtilafat ile tagayyürat neş'et etmiştir.

Madem ki, kudrette meratib olamaz. Makdurat dahi bizzarure kudrete nisbeti bir olur. En büyük en küçüğe müsavi ve zerrat yıldızlara emsal olur.

İkinci Nokta: Sâbıkan geçtiği gibi, kâinatın âyine gibi iki ciheti var; biri mülk, biri melekûtiyet.

Mülk ciheti ezdadın cevelangâhıdır. Hüsn kubh, hayır şer, sıgar kiber, sa'b sehl gibi umûrun mahall-i tevarüdüdür. Onun için vesait ve esbab va'z edilmiş. Tâ dest-i kudret zâhiren umûr-u hasise ile mübaşir görünmesin. Azamet ve izzet öyle ister. Fakat hakikî tesir vermemiş. Vahdet öyle ister.

{(*) Eğer vasıta hakikî olsa idi ve hakikî tesir verilse idi; hem bir şuur-u küllî verilmek lâzım idi. Hem bizzarure eser-i itkan, kemal-i san'at muhtelif olacaktı. Halbuki en âdiden en âliye, en küçükten en büyüğe itkan derece-i kemalde, mahiyetin kameti nisbetindedir. -Müellif-}

Melekûtiyet ciheti ise, her şeyde şeffafedir. Teşahhusat karışmaz. O cihet vasıtasız Hâlıkına müteveccihtir. Terettüb, teselsülü yoktur. İlliyet, ma'luliyet giremez. İ'vicacatı yoktur. Avaik müdahale edemez. Zerre şemse kardeş olur.

Evet Kudret, hem basit, hem nâmütenahî, hem zâtî... Mahall-i taalluk-u kudret, hem vasıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Büyük küçüğe tekebbürü yok, cemaat ferde rüçhanı yok. Küll cüz'e nisbeten kudrete karşı fazla nazlanması olamaz.

— 35 —
Üçüncü Nokta:
لَيْسَ كَمِثْلَه۪ شَيْءٌ.٭ وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى

Temsil, tasvir ve tasavvuru teshil ettiğinden şu gamız noktayı altı temsil ile işaret edeceğiz.

İşte şeffafiyet, mukâbele, muvazene, intizam, tecerrüd, itaatın sırlarını birden zihinde mezc edebilsen; vesvesesiz bu noktayı anlayacaksın.

Sakın mikyas yapma! Âciz mümkinâtın zaif, küçücük mikyasları Kadîr-i Ezelî'nin tasarrufatına şebih olamaz. Tanzir edemez. Yalnız şu emrin imkânının fehmini teshil eder.

Birinci Temsil: Şemsin feyz-i tecellisi olan timsali, denizin mecmu'-u sathında, denizin herbir katresinde aynı hüviyeti gösteriyor. Küre-i Arz perdesiz güneşe karşı muhtelif cam parçalarından olsa; timsal-i şems herbir parçada ve umum sath-ı arzda müzahametsiz, tecezzisiz, tenakussuz bir olur. İşte şeffafiyet sırrı.

Faraza şems muhtar olsaydı, o feyizden biri daha rahat, diğeri daha zahmet olamazdı.

İkinci Temsil: Noktalardan terekküb eden bir daire-i azîmenin nokta-i merkeziyenin elinde bir mum ve muhitteki noktaların ellerinde birer âyine farzedilse; nokta-i merkeziyenin muhit âyinelerine verdiği feyz; müzahametsiz, tecezzisiz, tenakussuz nisbeti birdir. İşte mukabele sırrı.

Üçüncü Temsil: Hakiki bir mizanın iki gözünde iki güneş veya iki yıldız veya iki dağ veya iki yumurta veya iki cevher-i ferd, herhangisi bulunsa, sarfolunacak aynı kuvvetle o hassas, azîm terazinin bir kefesi süreyyâya, bir kefesi seraya inebilir. İşte muvazene sırrı.

Dördüncü Temsil: En azîm bir gemi en küçük bir oyuncak çevirmesi gibi çevrilebilir. İşte intizamın sırrı.

Beşinci Temsil: Bir mahiyet-i mücerrede, bütün cüz'iyatına en asgarından en ekberine yorulmadan, tenakus etmeden, tecezzi etmeden bir bakar, girer. Teşahhusat-ı mülkiye cihetindeki hususiyât müdahale edip şaşırtmaz, nazarını tağyir etmez. İşte tecerrüdün sırrı.

— 36 —

Altıncı Temsil: Bir kumandan «Arş!» emriyle bir neferi tahrik ettiği gibi, bir orduyu dahi tahrik eder.

Her şeyin bir nokta-i kemali var. Ve o noktaya bir meyli var. Muzaaf meyil ihtiyaçtır. Muzaaf ihtiyaç iştiyaktır. Muzaaf iştiyak incizabdır. Bunlar emr-i tekvinînin mahiyat tarafından birer habb ve nüve-i imtisalidir. Mahiyat-ı mümkinatın mutlak kemali, mutlak vücuddur. Hususî kemali, istidadatını bilfiile çıkaran ona mahsus vücuddur. Bütün kâinatın كُنْ emrine itaatı, bir nefer hükmünde olan bir zerrenin itaati gibidir. İrade-i Ezeliye'den gelen كُنْ emr-i ezelîsine mümkinin itaat ve imtisalinde, yine iradenin tecellisi olan meyil ve ihtiyaç ve şevk ve incizab birden mümtezic, mündemiçtirler. İşte itaat sırrı.

Şu temsilat-ı sitte nâkıs, mütenahî, zaîf, hakikî tesiri yok olan kuvvet-i mümkinatta müşahede ile görünüyor. Öyle ise gayr-ı mütenahî, ezelî, ebedî, bütün kâinatı adem-i sırftan icad eden ve bütün ukûlü hayrette bırakan âsâr-ı azamet ile tecelli eden Kudret-i Ezeliyeye nisbeten herşey müsavidir. Hiçbirşey ağır gelemez. Gaflet olunmaya.

Şu esrar-ı sitte olan küçücük mizanlarla o Kudret-i Ezeliye tartılmaz. Belki hiç münasebete giremez. Yalnız istib'adı def' için zikredilir.

İşte şu üç noktayı ve üçüncü noktadaki altı sırrıyla mülk ve mümkün canibinde değil, belki melekûtiyet ve Kudret-i Ezeliye cihetinde nazar edilse, istinkâra incirar eden istib'ad zâil ve nefis mutmain olur.

NETİCE

Madem ki, Kudret-i Ezeliye gayr-ı mütenahiyedir. Hem lâzıme-i zaruriyedir. Hem herşey lekesiz, perdesiz cihet-i melekûtiyeti ona müteveccihtir. Hem ona mukabildir. Hem tesavi-i tarafeyn olan imkân itibariyle mütevazinü't-tarafeyndir. Hem şeriat-ı fıtriye-i kübra olan nizama mutî'dir. Hem avaik ve hususiyat-ı mütenevviadan cihet-i melekûtiyet mücerreddir. Öyle ise küll-ü âzam, cüz'-ü asgara nisbeten kudrete karşı ziyade nazlanmaz, mukavemet etmez. Öyle ise, haşirde bütün zevil-ervahın ihyası, mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir

— 37 —

sineğin baharda ihya ve inşaından kudrete daha ağır olamaz. Öyle ise;

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ

mübâlâğasızdır, mücazefesizdir, doğrudur, haktır, hakikattir.

İşte müddeamız ki, «Fâil muktedirdir... O cihette hiçbir mani' yoktur» tahakkuk etti.

ÜÇÜNCÜ MAKAM

Mahall kabildir... Şurada dört nokta var. Âlemin imkân-ı mevti ve vukuu, tamir ve ihyasının imkânı ve vukuu...

Birinci Nokta: Kâinatın imkân-ı mevtine delil: Bir şey kanun-u tekâmüle dâhil ise, o şeyde neşvünema var. Neşvünema varsa, ona bir ömr-ü tabiî var. Ömr-ü tabiî varsa, ona bir ecel-i fıtrî var. Vâsi' bir istikra ile sabittir ki, pençe-i mevtten kendini kurtaramaz. Nasıl ki, insan küçük bir âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz. Âlem dahi büyük bir insandır, o da ölümün pençesinden kurtulamaz, o da ölecek. Sonra dirilecek. Veya yatıp sonra subh-u haşir ile gözünü açacaktır.

Hem nasıl ki, kâinatın bir nüsha-i musağğarası olan bir şecere tahrib ve inhilalden başını kurtaramaz. Öyle de: Şecere-i hilkatten olan silsile-i kâinat tamir ve tecdid için tahribden kendini kurtaramaz. Eğer ecel-i fıtrîden evvel irade-i ezeliyenin izniyle bir maraz-ı haricî veya bir hâdise-i muharrib olmazsa ve Sâni'i daha evvel onu bozmazsa; her halde, -hatta fennî bir hesab ile- bir gün gelecek ki:

اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ٭ وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ ٭ وَاِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ ٭ اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ٭ وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ ٭ وَاِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ

sırları Kadir-i Ezelînin izniyle tezahür edip o büyük insanın sekeratı da acib bir hırhıra ve müdhiş bir savt ile fezayı dolduracak, bağırıp ölecek sonra dirilecek.

— 38 —

Dakik Bir Nükte: Nasıl ki su, kendi zararına incimad eder. Buz buzun zararına temeyyu eder. Lübb, kışır zararına kuvvetleşir. Lafz, mana zararına kalınlaşır. Ruh, cesed hesabına zaîfleşir. Cesed, ruh hesabına inceleşir... Öyle de: Âlem-i kesif, âlem-i latîf hesabına şeffaflanır. Kudret-i Fâtıra -tabir caiz ise- hummalı bir faaliyetle ecza-i meyyite-i hâmide-i camide-i kesifede her tarafta iş'al-i nur-u hayat ettiğini bir remz-i kudrettir ki; âlem-i latîf hesabına âlem-i kesifi eritiyor, yandırıyor, ışıklandırıyor. Hakikat ne kadar zaîf ise de ölmez. Belki teşahhusatta seyr ü sefer eder. Hakikat büyür, inkişaf eder, gençleşir. Kışır ve suret eskilenir, incelenir, parçalanır. Daha güzel olarak tazelenir. Ziyade - noksan noktasında makûsen mütenasibtirler. Şu kanun, bütün kanun-u tekâmüle dâhil olan eşyaya şâmildir. Demek bir zaman gelecek ki; hakikat-i uzma-yı kâinatın kışır ve sureti olan âlem-i şehadet Allah'ın izni ile parçalanacak, daha güzel, daha latîf bir surette tazelenecektir;

يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ

sırrı tahakkuk edecektir.

İkinci Nokta: Şu mevtin vuku'udur. Buna delil; cemi'-i edyan-ı semaviyenin icmaıdır. Bütün fıtrat-ı selimenin şehadetidir. Ve kâinatın tahavvül ve tebeddül ve tagayyürünün işaretidir.

Şu sekeratı zihninde temessül etmek istersen bak! Şu kâinat; dakik, ulvî bir nizam ile birbirine bağlanmış. Hafî, nâzik, latîf birbiriyle tutunmuş!.. Ve ecram-ı ulviyeden bir cirim «Kün» veya "mihverinden çık!" hitabına mazhar olunca sekerata başlar. Nücum tesâdüme, ecram telâtuma, feza-yı gayr-ı mütenahî; gülleleri küreler gibi büyük, milyonlar top sadâlarının muhassalıyla vaveylâya başlar.. Birbirine çarpışarak, küremiz büyüklüğünde kıvılcım saçarak!..

İşte şu mevt ile dest-i kudret, kâinatı çalkalar. Kâinat tasaffi ile ayrılmaya başlar. Cehennem aşireti ve maddesiyle bir tarafa çekilir; Cennet anasırı ve letaifiyle başka yerde tecelli eder...

Üçüncü Nokta: Ölecek âlemin dirilmesi mümkündür. Zira Birinci Makamda geçtiği gibi; kudrette noksan yok, gayet kavî muktezî var. Mes'ele ise mümkinattandır.

Evet, kâinatta dikkat edilse görünür ki; içinde iki unsur-u esasî var, her tarafa uzanmış. İki kök var ki; tahassül ve temerküz

— 39 —

ile ebedîleşse, cennet - cehennem olacaktırlar. Cennet - Cehennem ise, şecere-i hilkatten ebed tarafına tedelli eden dalının iki meyvesidir. Ve silsile-i kâinatın iki neticesidir. Ve seyl-i şuunatın iki mahzenidir. Ve ebede karşı cereyan eden mütemevvic mevcûdatın iki havzıdır. Ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır. Ki Dest-i Kudret, bir hareket-i şedide ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havz mevadd-ı münasibiyle dolacaktır.

Hakîm-i Ezelî, inayet ve hikmet-i ezeliyesinin iktizasıyla şu dünyayı tecrübe ve imtihana meydan olmak için yarattı. Tecrübe ve imtihan neşv ü nemaya sebebdir. O neşv ü nema, istidadatın inkişafına sebebdir. O inkişâf, kabiliyatın tezahürüne sebebdir. O tezahür, hakaik-i nisbiyenin zuhuruna sebebdir. O hakaik-i nisbiye, âhirette hakaik-i hakikiyeye inkılab ettiği gibi; dünyada da bütün kâinatın revabıtı ve tutkalı hükmünde olan meratib-i nisbiyenin takarruruna sebebdir.

İşte bu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki; cevahir-i âliye, hazefât-ı safileden tasaffi eder. Vaktâ ki bunun gibi çok hikem-i dakika için âlemi bu surette irade etti. Şu âlemin tagayyür ve tahavvülünü de irade etti. Şu tahavvül ve tagayyür için ezdadı birbirine karıştırdı. Mazarratı menafi'a mezc, darrı nef'a derc; şüruru hayrata mütedahil, mekabihi mehasinle müctemi' halk ederek; şu ezdadı dest-i kudret yoğurarak kâinatı kanun-u tebeddül ve tagayyüre ve namus-u tahavvül ve tekâmüle tabi' kıldı.

Vaktâ ki, meclis-i imtihan kapandı. Vakt-i tecrübe bitti. İnayet-i ezeliye teb'id için ezdadın tasfiyesini istedi. Hulûd için esbab-ı tagayyürü ve mevadd-ı ihtilafı tefrik etmek istedi.

İşte bu tasfiyenin neticesinde, Cehennem bir cism-i muhkem ile, aşiretiyle meşhun olarak hitab-ı

وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ

ye mazhar oldu. Hem Cennet bir cism-i müebbed-i müşeyyed ile kendi esasatıyla tecelli ederek, taifesi

فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ

hitab-ı teşrifiyeye mazhar oldu.

Münasebet, şart-ı intizamdır. İntizâm, sebeb-i devamdır. Hakîm-i Ezelî iki menzilin sâkinlerine kudret-i kâmilesiyle öyle bir vücud-u müstekarr verir ki, hiç inhilal ve tagayyüre maruz kalamaz. Zira inkıraza

— 40 —

müncer olan tagayyürün esbabı bulunmaz. Esbab-ı tagayyür bulunsa da, vâridat ve masarif mabeynindeki nisbet, müstekardır. Halbuki şu dünyada inkıraza müncer olan tagayyürün sebebi; bedendeki terekküb ve tahlil mabeynindeki nisbet istikrarsız olduğu içindir.

Dördüncü Nokta: Şu mümkün vaki' olacaktır. Başta Kur'an-ı Kerim bütün kütüb-ü semaviye bunda müttefiktir. Zât-ı Zülcelalin evsaf-ı celaliye ve cemaliyesi bunun vuku'una tecelliyatıyla delâlet ederler.

DÖRDÜNCÜ MAKAM
RUH KAT'İYYEN BÂKİDİR

Bence şu mes'ele o kadar kat'îdir ki; fazla beyan abes olur. Âlem-i berzah ve âlem-i ervahdaki âhirete gitmek için bekleyen hadsiz ervah-ı bâkiye kâfileleriyle bizim mabeynimizdeki mesafe o kadar ince, dakiktir ki; bürhan ile göstermeye lüzum kalmaz. Yalnız vesveseleri izale için hads-i kalbînin menabiine işaret edeceğiz. İşte şuradaki hadsin dört madeni var.

Birinci Maden: Enfüsîdir ki, her ruh kaç sene yaşamış ise, o kadar belki ondan fazla beden değiştirdiği halde, yine bilbedahe aynen bâki kalmıştır. Öyle ise, mevt ile çıplak olmak dahi bekasına tesir etmez. Yalnız burada tedricî libas değiştiriyor. Mevtte birden soyunuyor.

Gayet kat'î bir hads ile sabittir ki; cesed ruhla kaimdir. Ruh, binefsihi kaim ve hâkim olduğundan; cesed istediği gibi dağılsın, toplansın istiklaliyetine sebeb vermez. Belki cesed, hanesi ve yuvasıdır. Libası ise bir derece sabit ve letafetçe ona münasib bir gılaf-ı latîfi var. Öyle ise mevtte bütün bütün çıplak olmaz.

İkinci Maden: Âfâkîdir ki; müşahedat-ı mükerrereye incirar eden bir nevi hükm-ü tecrübîdir.

Evet, tek bir ruhun ba'del-mevt bekası bilbedahe anlaşılsa, şu nev'in külliyetiyle bekasını istilzam eder. Zira mantıkca zâtî bir hâssa bir ferdde görünse, bütün efradda dahi vücuduna hükmedilir;

— 41 —

çünkü zâtîdir. İşte şu mes'elede mûcibe-i cüz'iye, mûcibe-i külliyeyi istilzam eder, denilir. Halbuki değil bir ferd belki o kadar hadsiz, o kadar hasre gelmez müşahedâta istinad eden âsâr, o derece kat'îdir ki; bizde nasıl Yeni Dünya {(*) Yani: Amerika. -Müellifi-} var, orada insanlar var; vücudlarına hiç vehim hatıra gelmez. Öyle de vesvese kabul etmez ki, şimdi âlem-i melekût ve ervahda ölmüş insanların ervahları vardır.

Hem hads-i kat'î ile insanda ba'del-mevt esaslı bir cihet bâkidir. O esas ise ruhtur. Zaten tahrip ve inhilal, kesret ve terkibin şe'nidir. Basit ve vahdete ârız olmaz.

Sâbıkan beyan ettik ki; hayat kesrette vahdeti temin eder. Ve şuur, ruhun ziyasıdır. Öyle ise ruhun fenası, ya tahrib ve inhilal iledir. O ise vahdet ve besatet bırakmaz. Veya idam iledir. O ise Cevvad-ı Mutlak Celle Celalühunun merhameti, cûdu bırakmaz ki, verdiği nimet-i vücudu geri alsın.

Üçüncü Maden: Dikkat edilse; maruz-u tagayyür olan bütün enva'da bir hakikat-i sabite bütün tagayyürat ve etvar içinde yuvarlanarak, suretler değiştirip ölmeyerek, yaşayarak geliyor, bâki kalıyor.

İşte şahs-ı insanî -sâbıkan geçtiği gibi- tasavvurat ve şuur-u küllî ile bir şahıs iken, bir nev' hükmüne geçiyor. Öyle ise, onun hakikat-i zîşuuru ve unsur-u zîhayatı olan ruhu dahi Allah'ın izniyle daima bâkidir.

Dördüncü Maden: Ruha -masdar itibariyle- bir derece müşabih ve yalnız vücud-u hissî olmayan enva'da hükümran olan kavanine dikkat edilse görünür ki; şayet o kanun vücud-u haricî giyse idi; o enva'ın birer ruhu olurdu. Halbuki daima bâki, daima müstemir, hiçbir tagayyürat onların vahdetine tesir etmez. Ruh ise, âlem-i emirden gelen bir kanun-u zîşuur, bir namus-u zîhayattır ki; Kudret-i Ezeliye ona vücud-u haricîyi giydirmiş. Demek nasılki sıfat-ı iradeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavanin, daima bâki kalıyor. Aynen onların kardeşi ve onlar gibi Sıfat-ı iradenin tecellisi olan, âlem-i emirden gelen ruh; bekaya mazhar olmak daha ziyade lâyıktır. Çünkü zîvücud ve zîhakikat-i hariciyedir. Daha kavîdir, çünkü zîşuurdur. Daha daimîdir, çünkü hayydır, zîhayattır.

— 42 —

Ey birader! Zihni iz'ana, kalbi kabule ihzar etmek için şu dört makamdaki nıkàtı fehmetmiş isen; işte bak maksada giriyoruz!

İşte Kur'an-ı Kerim ve Furkan-ı Hakîm'in cennetine gir! Bak haşr-i cismânîyi kemal-i vuzuh ile ve Cennet ve Cehennemin ahvalini beyan-ı mu'ciz ile sana gösteriyor. Kimsenin haddi yoktur; o beyandan sonra beyana kalkışsın!

لَيْسَ بَعْدَ بَيَانَ الْقُرْاٰنِ بَيَانٌ
نَعَمْ، اِذَا طَلَعَتِ الشَّمْسُ اِخْتَفَتِ النُّجُومُ وَ انْطَفَتْ السُّرُجُ

Bak menzilgâh-ı dünyada a'sar-nişîn olan ecyâlin sufûfuna hitaben kâinatı zelzeleye getiren şu hutbe-i ezeliyeyi dinle:

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا وَ قَالَ الْاِنْسَانُ مَالَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًا لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ ف۪يهَا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ