Not: Muhakemat eseri gibi, Münazarat Risalesi de hem Arabça hem Türkçe olarak 1910'da te'lif edilip 1913'de tab' edilmişlerdir.
«Dine zarar olmasın, ne olursa olsun» başlığından sonra parantez içindeki cümleler bilâhare müellifi tarafından ilâve edilmiş ve tarafımızca konulmuştur. -Naşir-
Azametli bahtsız bir kıt'anın, şanlı tali'siz bir devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi veyahut Bedîüzzaman'ın Münazaratı
Yâ-eyyühennazır! Hasenatı seyyiatına, savabı hatasına tereccuh edenler mağfiret ve afva müstehaktırlar.
İşte iki inkılab, beni iki te'lif-i müşevveşe mecbur etti. İki rıhlet dahi iki kitabı ilham ettirdi.
Şu eserlerden herbirisi Kürd olduğu gibi; aynı halde Türk, aynı vakitte Arabdır. Güya herbir eser, Arab abâsını iktisâ ve Türk pantolonu giymiş külahlı bir Kürddür. Böyle acibü'ş-şekil bir te'lif, te'lif kanununa muhalefetle muahaze olunmamak gerektir...
Evet benim hakkım sükût idi. Zira âcizim. Bilirim, âsârım rağbete şâyan değildir. Fakat Sa'dî'nin:
olan matemâlûd ve hikmetâmiz kelâmının verdiği himmet... Hem de benim gibi iktidarsızların mahcubiyetlerini izale ile, meydan-ı hamiyete çıkmağa cesaret vermek için numune-i imtisal olmağa olan arzu... Hem de eseri bizzat rağbete şâyan olmasa da, benim gibi me'mul olmayan birisinden küçük bir eser dahi, bir nev'i antikalık rağbetine şâyan olmasına olan ümid; beni eser yazmağa cesaret vermişlerdir. Yoksa ben bilmez değilim ki: Eserlerim bazan hem hakikat-şiken, hem nazım-şiken, hem üslûb-şiken, hem hayal-şiken, hem hiss-şiken, hem ifrat-âlûddur. Lâkin ne yapayım başka türlü de olamazdı.
Zira tam bir asrı bir seneye sığıştıran ve yedinci asırdan onüçüncü asra kadar benim gibi kurûn-u vustâ adamlarının hayalini yuvarlandırmakla; herbir asır bir hiss ve bir tesiri karıştırıp birinci eserimi ilham eden Temmuz'un inkılab-ı mes'udunun teşvikiyle, hem de bütün devair ve tabakat-ı mütedâhile-i mütesafileyi karıştıran; ve istibdadın tazyik-i mecnunanesiyle vücuda atılan; ve doktorların tokadıyla ademden tımarhane kapısıyla dışarıya fırlayan "cinnet hatıratı" olan eserimi tekmil edip, "İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi"ni ibraza beni mecbur eden Mart ve Mayıs meş'um ve müthiş olan ihtilal ve inkılabının verdiği heyecan ile; hem de gayet mütenevvia ve muhtelife tabayi' ve hissiyatı tazammun eden ve o "İki Reçeteyi" vücuda
getiren üssülesas mesleğim, elmas-misal olan İslâmiyet hissinin sadefi ve Kürdlükle memzuç olan milliyet fikrinin verdiği ders ile şöyle eserleri intac etti. Demek herbir eserim birkaç asrın fezlekesi; ve Kürd taifelerinin tabiatlarının enmûzeci; ve gayet muhtelife etvarımın numunesi olduğundan, hakiki intizam onda aramak abestir.
Evet edebin değil, belki edebiyatın kanununa karşı âsârımı muhalefete sevk eden yedi esbabdır:
Evvelâ: Sabavetimden beri kâh kuyu dibinde, kâh minare başında gibi fehmen istidadlarda bulunuyorum. Kâh gayet dakik bir hakikat davetsiz elime geliyor. Kâh gayet tanışım, dostum olmuş bir hakikat ecnebi olup tanımıyorum. Hatta bir günde kâh gayet cahil, kâh tecrübeli bir siyasî gibi işe karışmak isterim.
Sâniyen: Meşrutiyetin fecr-i sadıkına kadar inşa ve kitabette tamamen hem ümmi hem acemî idim. Her ne ki inşa ettimse, üstadımız olan meşrutiyetten öğrendim. Cinan-ı cenânda yemişler kemale ermemiş iken kopardım. Eğer size ekşi gelirse, yüzünüzü ekşitip abûs, kamtarîr olmayınız.
Sâlisen: Müstehak olmadığım teveccüh-ü âmmeden neş'et eden bir şöhret-i kâzibe, bana tahmil ettiği vazife-i mühimme ile aczden neş'et eden atlamak nümayişe, sahte ehliyetle ehil olmadığım bir şeye girişmeğe mecbur oldum...
Râbian: Fıtraten bendeki gurûr, milliyeten bendeki fahriye, mesleken bendeki tahdîs-i nimet, meşreben bendeki meyl-i tefevvuk, kavmiyeten bendeki meyl-i tecellüd ve meyl-i nümayiş; şâş adama eserlerimde hakikattan fazla bir enaniyet gösteriyor. Evet enaniyet var.. Benim değil milletimin enaniyetidir. Benlik var. Benim değil sınıfım olan melâik-i medarisin izzetidir.
Hâmisen: Ben Kürdçe düşünürüm, Türkçe ve Arabça yazıyorum. Matbaa-i hayaldeki mütercim acemî, ya kalbin sözünü iyi anlamıyor. Veya lisanın diline aşina değildir. Hem Türkçe'nin sarf, nahvini bilmediğimden; manaya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor. Hatta "evet, işte, şimdi, hem de, zira, olan, şu, bu" tekerrürleri sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashihine de kat'iyyen razı olamıyorum. Zira külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münasebet ve ülfet peyda etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder.
Sâdisen: Tabiatımdaki ifrat cihetiyle düşündüğümden; mütercim-i hayalînin tercümesinde, hattatın imlasında, tâbi'in tab'ında, mütaliîn fehminde bazan yanlış düşmekle güzel bir hakikat çirkinleşiyor.
Sâbian: Şu "Saykal-ı İslâmiyet" ve "Ekrad Reçetesi" olan iki eser, o dehşetli dağ ve dere ve sahraların kuvve-i münbitesi fevkalâde neşvünema vererek kırk-elli gün zarfında hem yeşillendi, hem cesîm bir şecere oldu, hem meyve verdi.
Evet öyle bir vakitte vücuda geldi ki; dağlar beni derelerin yed-i haşinine fırlatıyordu. Onlar da beni sahraların yüzlerine çarpıyordu. Sonra hamiyet-i milliye ve hamiyet-i İslâmiye şu iki sınıf meyveleri dağ başından koparıp ve bazan rüzgâr vurup derenin dibine düşmüş meyveleri ilaç için toplayıp, medine-i medeniyetin çarşısına getirdiler. Hatta bir kısmı "Bâşit" dağının yemişidir. Bir taifesi "Ferraşin" ovasının meyvesidir. Bir miktarı "Beytüşşebab" deresinde kırmızılanmış semeresidir.
İşte şu iki eseri yazdığım vakit; zaman kısa, mekân vahşi, ben seyyah, zihin müşevveş, vücud yarım hasta, yazmak acele olduğundan elbette müşevveş olur.
Ey ehl-i insaf! Mazeretim bu!.. Kabul ederseniz, insafın şe'nidir. Etmezseniz emin olunuz; size minnet etmem. Hiç de kabul etmeyiniz. Sizin minnetiniz dağ başında olsun. Size beğendirmek için değil, belki hakka hizmet için yazdım, vesselâm.
Şu eserin nağamatını dinlemek için bir Kürd cesedini giymek, bir vahşi hayalini başına takmak gerektir. Yoksa ne istima' helâl, ne sema' tatlı olur.
Emma ba'd: Ehl-i hamiyetin nazarına arz ediyorum ki: Vaktâ meşrutiyetin ikinci yaşında İstanbul, temsil ettiği asırdan tarihvari bir nazarla göçüp kurûn-u vustâya karşı aşağıya inmekle, aşair-i Ekradın içinde cevelan ile bahardan güze bir rıhlet-i sayfiye; güzden bahara bilâd-ı Arabiyeden bir rıhlet-i şitaiye ettim. Dağ ve sahrayı bir medrese ederek meşrutiyeti ders verdim. Birden bana göründü ki; meşrutiyeti gayet garib bir surette telakki etmişler. Her tarafın şüphe ve sualleri ağleb bir dereden gelmiş gibi gördüm.
İşte teşhis-i maraz için miftah-ı kelâmı onlara verdim, dedim: "Siz sual ediniz, ben de ona göre cevap vereyim." Onlar istihsan ettiler. Zira Kürdlerin tabiat-ı meşrutiyetperveranelerine binaen dersi münazara ve münakaşa suretiyle okuyorlar. Onun içindir ki; medreseleri küçük bir meclis-i meb'usan-ı ilmiyeyi andırıyor. İşte tamimen lil-fâide, suallerini cevaplarımla musafaha ettirerek şu kitabı yazdım. Tâ birbirine muavenette bulunsun. Hem de görmediğim Ekrad ve emsaline şu kitap bana bil-vekalet onlarla konuşarak cevap versin. Hem de lisanları kalblerine tercümanlık edemeyenlere bedelen sual etsin.
Elhasıl: Şu kitap tarafımdan cevap, onların canibinden sual etmek vazifesiyle mükelleftir. Hem de siyaset tabiblerine teşhis-i illete dair hizmet ile muvazzaftır.
Ey ehl-i hamiyet anlayınız! Kürd ve emsali, fikren meşrutiyetperver olmuş ve oluyorlar. Lâkin bazı memurîn, fiilen meşrutiyetperver olması müşküldür. Halbuki akılları gözlerinde olan avama ders veren fiildir.
S- Ey Seyda! İstanbul'a gittin, bu inkılab-ı azîmi gördün, mühim işler içine girdin, bize ne getirdin?
C- Müjde getirdim!
S- Müjde ne demek? Bazılar bize: "Sizin için fenalık var" diyorlar?
C- Nurdan zarar gelmez. Gelirse, huffaşa gelir, murdar şeylere gelir. Size cemi' kuvvetimle yalnız Kürdistana değil, belki âleme işittirecek tarzda bağırarak müjde veriyorum ki; umum İslâmın, lâsiyyema Osmanlıların, bâhusus Ekradın saadetinin fecr-i sadıkının geldiğini hatta Bâşit başında görüyorum.
Faraza şu devletin yarı milleti bahasında verilse idi, gene erzan.. ve zulmetle beraber yansa idi gene ucuz...
S- Biz öyle işitmedik?
C- Şeytanın arkadaşları çoktur...
S- Öyle ise zihnimize gelen şüpheleri ve sualleri hallet!
C- Elbette... Fakat müşteri olmadan, istemeden malımı satmam...
S- İstibdad nedir? Meşrutiyet nedir? Diğeri: Ermeniler ağa oldular. Biz sefil kaldık. Başkası: Dinimize zarar yok mu? Daha başkası: Jön Türkler şöyledirler, böyledirler. Bizi de zarardîde edecekler. Diğeri: Gayr-i Müslim nasıl asker olacak?.. ilh...
C- Yâhu, şu gürültülü karmakarışık, sizin gibi intizamsız suallerinize nasıl cevap vereceğim!..
S- Kaide-i suali sen göster!..
C- Meşrutiyet kanunu ile sual ediniz!.. Yani içinizden bir iki zeki adamı intihab ediniz, tâ size vekil olarak müşteri olup sual etsin; siz de dinleyiniz! Onlar: "Peki, peki..."
S- İstibdad nedir? Meşrutiyet nedir?..
C- İstibdad tahakkümdür. Muamele-i keyfiyedir. Kuvvete istinad ile cebirdir. Re'y-i vâhiddir. Sû'-i istimalâta gayet müsaid bir zemindir. Zulmün temelidir. İnsaniyetin mahîsidir. Sefalet derelerinin esfel-i sâfilinine insanı tekerlendiren ve Âlem-i İslâmiyeti zillet ve sefalete düşürttüren ve ağraz ve husumeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren; hatta herşeye sirayet ile zehirini atan, o derece ihtilafatı beyne'l-İslâm îka' edip Mu'tezile, Cebrî, Mürcie gibi dalalet fırkalarını tevlid eden istibdaddır.
Evet taklidin pederi ve istibdad-ı siyasînin veledi olan istibdad-ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfıza, Mu'tezile gibi İslâmiyeti müşevveş eden fırkaları tevlid etmiştir.
S- İstibdad bu derece bir semm-i kàtil olduğunu bilmezdik. Lehülhamd parçalandı. Onu esasıyla tedavi edecek olan tiryak-ı meşrutiyeti bize tarif et!..
C- Bâzı memurların ef'ali adem-i ülfetten dolayı size yanlış ders gösterdiği ve şiddetten neş'et eden müşevveşiyetle hal-i hazırdan fehmettiğiniz meşrutiyeti tefsir etmeyeceğim... Belki hükûmetin hedef-i maksadı olan meşrutiyet-i meşru'ayı beyan edeceğim:
İşte meşrutiyet
âyet-i kerimelerinin tecellisidir. Ve meşveret-i şer'iyedir. O vücud-u nuranînin kuvvete bedel, hayatı haktır. Kalbi, marifettir. Lisanı, muhabbettir. Aklı, kanundur, şahıs değildir.
Evet, meşrutiyet; hâkimiyet-i millettir. Siz dahi hâkim oldunuz. Umum akvamın sebeb-i saadetidir. Siz de saadete gideceksiniz. Bütün eşvâk ve hissiyat-ı âliyeyi uyandırır. Uyku bes... Siz de uyanınız!.. İnsanı hayvanlıktan kurtarır. Siz de tam insan olunuz. İslâmiyetin bahtını, Asya'nın tali'ini açacaktır. Size müjde! Bizim devleti ömr-ü ebediyeye mazhar eder, milletin bekasıyla ibka edecek. Siz daha me'yus olmayınız...
Bir ince tel gibi her tarafa heva ve hevesin tehyici ile çevrilmeğe müstaid olan re'y-i vâhid-i istibdadı; lâyetezelzel bir timur direk gibi,
lâyetefellel bir elmas kılınç gibi olan efkâr-ı âmmeye tebdil eder. Siz de Sefine-i Nuh gibi emniyet ediniz. Herkesi birer padişah hükmüne getiriyor. Siz de hürriyetperverlikle padişah olmağa gayret ediniz. Esas-ı insaniyet olan cüz-ü ihtiyarı temin eder, âzad eder. Siz de câmid olmaya razı olmayınız. Üçyüz milyondan ziyade ehl-i İslâmı bir aşiret gibi birbirine rabt eder. Siz de o rabıtayı muhafaza ediniz! Zira meşveret perdeyi attı, milliyet göründü, harekete geldi... Milliyet içinde İslâmiyet ışıklandı, ihtizaza geldi. Zira milliyetimizin ruhu İslâmiyettir. Hakiki ve nisbî ve izafîden mürekkebdir. Başka millete benzemiyor.
S- İstibdadın çirkinliğine, meşrutiyetin bu derece iyiliğine delilin nedir?..
C- Siz avam olduğunuzdan; hayalinizle tefekkür, gözünüzle taakkul ettiğinizden, temsil size bürhan-ı nazarîden daha ziyade mukni'dir.İşte ikisinin mahiyetlerini misal ile tasvir edip göstereceğim.
İşte biliniz hükûmet, hekim gibidir. Millet hastadır. Farz ediniz; ben şu çadırda oturmuş bir hekimim. Şu etraftaki herbir köyde Allah etmesin birer ayrı hastalık var. Ben o hastalıkları teşhis etmemişim. Hem de tacizimi istemeyen müdahenecilerden, yalancılardan başka kimseyi görmemişim. Şu halde şu köylere tanımadığım bir hastalığa, görmediğim bir hastaya gönderdiğim reçetesiz, mizansız bir ilacı istimal eden, acaba şifa mı bulur? Veyahut ölür?..
Evet مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا sırrına, şunun saye-i muzlimanesinde mazhar oldunuz.
İşte her köye böyle ilaç göndermek, hatta dâü'l-cû' ile karın ağrısına mübtela olan emsalinize hazım ilâcı hükmünde olan iane toplamak; yahut eşkıyalık ve husumet derdiyle mültehib bulunan o vücuda iltihabı tezyid eden "Hamidîlik" icra etmek ve ilâ âhirihi. Acaba tedavi mi? Yoksa tesmim midir, melekü'l-mevte yardım etmek midir?..
İşte mahiyet-i istibdadın timsali budur. Zira sâbıkta padişah kendi yerinde mahpus gibi oturuyordu. Bîçare milletin halini anlamıyordu. Yahut zaaf-ı kalb ve kuvvet-i vehim ile anlamak istemiyordu. Yahut mütehevvisane ve mütekeyyifâne ve mütekalkıl olan tabiatı anlattırmaya müsaid değildi.
İşte hükûmetteki istibdada, herşeydeki istibdadı kıyas ediniz! Hatta taklidi tevlid eden ilmin istibdadı dahi böyledir.
Amma bizzarure hükûmet-i İslâmiyenin hedef-i maksadı olan meşrutiyet-i meşru'anın timsalini isterseniz; farzediniz ben bir hekimim. Şu çadır dahi eczahanedir, içindeyim. Umum köylerde veyahut evlerde çeşit çeşit hastalıkları teşhis etmiş, reçetesini yazmış bir müntehap adam yanıma geliyor. Reçetesini ibraz ediyor ki; "Dâü'l-cehil ile baş ağrısı var" yazılıdır. Ben dahi fen afyonunu ibtida onların lisanlarının zarfında sonra da lisan-ı resmiye ifrağ ederek veriyorum. Bir başkasının reçetesini gösteriyor ki; "Kalb hastalığı olan za'f-ı diyanet var". Ben de fünunu, maarif-i İslâmiye ile mezcederek bir macun yapıyorum, müderrislerin ellerine veriyorum, gönderiyorum. Diğerinde "Dâü'l-husumet ile ihtilal sıtması var". Ben de fikr-i milliyeti uyandırarak, ışıklandırarak, tiryak misal adalet ve muhabbeti o nur ile mezcettirerek sulfato misal bir ilaç veriyorum. İşte böyle bir hekimdir ki, vatan hastahanesinde bîçare etfali helâktan halas eder.
Hâ! Hükûmet-i meşrutanın timsal-i nuranîsi:
sırrınca, herbir büyük adam bu düsturu nazara almak gerektir.
S- Derman dermandır, neden zehir olsun?
C- Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman hadden geçerse derd getirir.
S- Ne diyorsun, " استحسنت ذا ورم " Hal-i hazırın eskisi gibi çok fenalığı var, bize zulmeder. Hem de zaafta, kuvvetsizlikte eskisine benzer. Demek tarif ettiğin meşrutiyet daha bize selâm etmemiş, tâ ki biz de "Ehlen ve sehlen" desek.
C-
Fakat sizin divaneliğinizden korkmuş, gelememiş. Zulüm meşrutiyetin hatası değil, belki kafanızdaki cehaletin zulmetindendir. Siz divanelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz. "Gevdân" ve "Mamhuran" aşiretleri daha asker gelmeden, alâküllihal vermeğe mecbur olan emval-i emîriyeyi hazır etseydiler, şu kadar zulüm olmayacaktı. Evet bir millet cehaletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebid eder.
Siz diyorsunuz: "Şimdiki hükûmet eskisi gibi zaîftir." Evet kuvvetsizlikte dokuz yaşındaki çocuk, doksan yaşındaki ihtiyara benzer. Fakat o kabre müteveccihen iner, eğilir girer. Şu ise, doğrulur, şebabe doğru yükselir.
S- Neden böyle bulanıktır, sâfi olmuyor?
C- Yüz seneden beri harab'a yüz tutan bir şey, birden yapılamaz. Size bir misal söyleyeceğim: Bir bulâğ {(*) Bulağ, Kürdçede "pınar" demektir. -Naşir-} başı çok zaman taaffün ve tesemmüm etmiş, içine çok pislik düşmüş. Sonra da onu tasfiye için o pislikleri içinden çıkarılırsa ve bir havuz gibi yapılırsa; acaba pınarın suyu bir zaman bulanık olarak gelmiyecek mi? Fakat merak etmeyiniz!.. Âkıbet berrak olacaktır.
S- Tarif ettiğin meşrutiyetin ne miktarı bize gelmiş? Ve niçin bütün gelmiyor?
C- Ancak on kısımdan bir kısmı size gelebilmiş. Zira sizin şu vahşetengiz, cehaletperver, husumet-efza olan sarp dağ ve derin derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehalet ejderhasından, husumet kurtlarından bîçare meşrutiyet korkar. Kolaylıkla gelmeye cesaret edemez. Eğer siz tenbel kalıp da, onun yolunu yapmazsanız, tenbellik etseniz, yüz sene sonra tamamen cemalini göreceksiniz.
Zira sizinle İstanbul arasındaki mesafe bir aylıktır. Fakat sizinle ehl-i meşrutiyet arasındaki mesafe bin aydan fazladır. Zira eski zamanın adamlarına benzersiniz. O nâzik meşrutiyet İstanbul havalisindeki yılanlardan kurtulsa; şu uzun mesafeden geçmekle, cehalet gibi müthiş bataklığı, fakr gibi mütevahhiş kıraçları, husumet gibi gayet Keyşer Dağları kat'etmekle beraber, eşkıyaya rastgelecektir.
Ezcümle: Bazı ceza-yı sezasını hazm etmeyen, bir kısım da başkasının etini yemekten dişi çıkarılan ve bazı, bir meşhur Bektaşî gibi mana verenler yol üzerine çıkıp gasb u garet ediyorlar. Daha onların öte taraflarında da bir kısım gevezeler vardır; bazı bahane ile parça parça etmek istiyorlar. Öyle ise ona bir yol veyahut bir balon yapınız!..
S- Biz me'yus olduk. Daha ne vakit bize gelecektir?
C- Ye's aczden gelir. Ye's mani-i her kemaldir. Hamiyet ise; şiddet-i mevani'a karşı şiddetle metanet etmektir. Halbuki şu zaman, mümteniât-ı âdiyeyi mümkün derecesine indiriyor. Çabuk ye'se inkılab eden hamiyet, hamiyet değildir. Ben sizi tenbellikten kurtarmak için kabahatlarınızı gösteririm. Onu, çabuk gelmek istiyorsanız; işte marifet ve faziletten demir yolunu yapınız!. Tâ ki, meşrutiyet, medeniyet denilen şimendifer-i kemalâta binip ve terakkiyât tohumlarını bindirerek kısa bir zamanda mânilerden kurtulup geçerek size selâm etsin. Siz ne kadar yolu acele ile yapsanız, o da o derece acele ile gelecektir.
S- İnşâallah tali'imiz varsa, biz de göreceğiz. Bize tevekkül kâfi değil midir?
C: Bîçare tali'inize siz de yardım etmelisiniz. Bağdat tarrarları gibi olmayınız. Sizin atalet bahanesi olan şu teşebbüssüz tevekkülünüz nizam-ı esbabı reddettiğinden; kâinatı tanzim eden meşiete karşı temerrüd demektir. Şu tevekkül döner, nefsini nakzeder.
S- Şimdi fenalığı da görüyoruz, iyiliği de görüyoruz. Meşrutiyetin âsârı hangisi, ötekinin âsârı hangisidir?
C- Ne kadar iyilik var, meşrutiyetin ziyasındandır. Ne kadar fenalık var, ya eski istibdadın zulmetinden, yahut meşrutiyet namıyla yeni bir istibdadın zulmündendir. Geri kaldı; ta ta'ziyeden sonra veda' edip pederini takib etsin. Fakat emin olunuz, ziya galebe çalacaktır.
S- Meşrutiyeti pek çok i'zam ediyorsun. Eskide re'y-i vâhid idi. Milletten sual yok idi. Şimdi meşverettir. Milletten sual edilir. Millet "ne için" der. Ona "ne istersin" denilir. İşte bu kadar... Daha nedir, o kadar ilâveyi takıyorsun?
C- Zaten şu nokta bütün cevaplarımı tazammun etmiş. Zira meşrutiyet hükûmete düştüğü vakit; fikr-i hürriyet, meşrutiyeti her vecihle uyandırır. Her nev'de, her taifede onun san'atına ait bir nevi meşrutiyeti tevlid eder. Hatta ulemada, medarisde, talebede bir nev'i
meşrutiyeti intac eder. Evet her taifeye ona mahsus bir meşrutiyet bir teceddüd ilham olunuyor.
İşte şu arkasında şems-i saadeti telvih eden; ve temayül ve incizab ve imtizaca yüz tutan lemaat-ı meşverettir ki; bana meşrutiyet hükûmetini bu kadar sevdirmiştir. Bence taklidin temelini atıp ihtilafatı çıkarmakla mu'tezile, cebrî, mürcie, mücessime gibi dalalet fırkalarını İslâmiyetten intac eden mesail-i diniyedeki istibdad-ı ilmîdir. Ve nefsü'l-emirde mukayyed olan şeyde ıtlaktır. {(*) Dikkat lâzım... -Müellif-} Meşrutiyet-i ilmiye hakkıyla teessüs etse, meyl-i taharri-i hakikatın imdadıyla, fünun-u sadıkanın muavenetiyle, insafın yardımıyla şu firak-ı dâlle ehl-i sünnet ve cemaate dâhil olacakları kaviyyen me'muldür. Şu fırkalar eğer çendan bir hizb olarak görünmüyor, fakat efkârda tahallül ederek münteşiredir. Herkesin dimağında onların meylettiği mesleğe meyelan bulunabilir. Hatta eğer bir dimağ büyütülse, maânî tecsim edilir ise; şu fırak, sinematoğrafvâri {(**) Kürtlere medeniyetin garabetini zikrettiğim sırada sinematoğrafı tarif etmiştim. -Müellif-} o dimağda temessül ettiği görülecektir. Şu kıssa uzundur, makamı değil... Siz suallerinizi ediniz!..
S- Şu meşrutiyet büyüklerimizi, beylerimizi kırdı. Fakat bazıları da müstehak idi. Hem de maddeten birşeyi görmeden yalnız meşrutiyetin namını işitmekle kendi kendilerine düştüler. Bunun hikmeti nedir?
C- Manen her bir zamanın bir hükmü ve hükümrânı vardır. Sizin ıstılahınızca o zamanın makinesini çeviren bir ağa lâzımdır. İşte zaman-ı istibdadın hâkim-i manevîsi kuvvet idi. Kimin kılıncı keskin, kalbi kasî olsa idi, yükselirdi. Fakat zaman-ı meşrutiyetin zenbereği, ruhu, kuvveti, hâkimi, ağası haktır, akıldır, marifettir, kanundur, efkâr-ı âmmedir... Kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa yalnız o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezayüd, kuvvet ihtiyarlandıkça tenakus ettiklerinden; kuvvete istinad eden kurûn-u vustâ hükûmetleri inkıraza mahkûm olup, asr-ı hazır hükûmetleri, ilme istinad ettiklerinden Hızırvârî bir ömre mazhardırlar.
İşte ey Kürtler! Sizin bey ve ağa, hatta şeyhleriniz dahi eğer kuvvete
istinad ile kılınçları keskin ise, bizzarure düşeceklerdir. Hem de müstehaktırlar. Eğer akla istinad ile cebir yerine, muhabbeti istimal ve hissiyat-ı efkâra tâbi' ise, o düşmeyecek belki yükselecektir.
S- Neden şu inkılab-ı hükûmet herşeyde bir inkılab getirdi?
C- اَلنَّاسُ عَلٰى سُلُوكِ مُلُوكِهِمْ sırrınca istibdad herkesin damarlarına sirayet etmiş idi. Çok nam ve suretlerde kendini gösteriyordu. Çok dâm ve planlar istimal ediyordu. Hatta benim gibi bir adam ilmi vasıta edip tahakküm ediyor idi. Veyahut sehavet-i milliyeyi sû'-i istimal eder idi. Veyahut şu şeyh gibi, necabeti sebebiyle herkes onun hatırını tutarak, tutmakla mükellef bildiğinden tahakküm ve istibdad ediyordu.
S- Demek öldürmemize hükûmetin istibdadına yardım eden başka istibdadlar da var imiş?
C- Evet cehaletimizin silâhıyla asıl bizi mahveden, içimizdeki garib namlar ile hüküm süren parça parça istibdadlar idi ki; hayatımızı tesmim etmiş idi. Fakat yine kabahat o küçük küçük istibdadların pederi olan istibdad-ı hükûmete aittir.
S- Beyler, ağalar, müteşeyyihler iki kısımdır. Farkları nedir?
C- İstibdad ile meşrutiyet kadar farkları vardır. Ben dahi meşrutiyet ve istibdadı müşahhas olarak size göstermek istediğimden, şu iki kısmı timsal olarak beyan ediyorum.
S- Nasıl?
C- Eğer büyük adam istibdad ile kuvvete veya hileye veya kendisinde olmayan tasannu'an kuvve-i maneviyeye istinaden halkı isti'bad ederek, havf ve cebrin tazyiki ile tutup insanı hayvanlığa indirmiş; daima o milletin şevkini kırar, neş'elerini kaçırır. Eğer bir namus olursa, yalnız o şahs-ı müstebidde görünür, denir ki: "Filan adam şöyle yaptı." Eğer bir seyyie olursa, kabahat bîçare etbaa taksim olunur. İşte şu mahiyetteki büyük, hakikaten büyük değildir, küçüktür. Milletini küçüklettiriyor. Zira milleti her sa'yi suhre gibi işliyor, hatır için gibi yapıyor... İyilik etse de riya karıştırıyor. Müdahene ve yalana alışıyor. Daima aşağıya iniyor. Zira sa'y-i insanînin buharı hükmünde olan şevk müntefî oluyor. Ağaları ve büyükleri omuzlarına biner, tâ
yalnız görünsün. Onların etlerinden yer, tâ büyüsün. O milletin gonca misal istidadatı üzerine o reis perde olup ziyayı göstermiyor. Belki yalnız o, neşvünema bulur. İnkişaf eder. Açılır.
Eğer müşahhas istibdadı görmek arzu ediyorsanız işte size şu...
S- Aman bu kadar istibdadın fena bir zehiri var iken acibdir ki, biz bu kadar kalmışız!
C- Acib değildir. İhtilaftan bazan istifade olunur. O pis istibdadın taaddüdü için birbirinin kuvvetini bir derece kırar, ta'dil ederdi. Yoksa işiniz fena idi.
S- İkinci kısım nasıldır?
C- Bir büyük adam, hakka isnad ile aklı istimal edip, muhabbetle milletini kendisine rabt, zîr-i destânın omuzları üstüne çıkmaz, altına girer, yükseltir, şevklerini uyandırır. Bir iyilik olursa, manen millete tevzi' eder. Herkese bir parça namus düşmekle şevki artırır. Hak yerini bulmak için milletini ziya-yı marifete karşı tutar, gonca misal olan o milletin hissiyatına zülâl-i muhabbet ve aklı gönderir, neşvünema verirse; سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hadîs-i şerifte; meşrutiyetli reise misal-i müşahhas olur. Meşrutiyeti gözle görmek istiyorsanız işte şu ayîneye bakınız!..
S- Demek büyük o değil ki; kılıncı keskin olsun, milleti kendine feda etsin. Belki odur ki; aklı keskin olsun, kalbi millet için fedakâr olsun.
C- Ha! Şimdi bir ışık buldunuz!.. Elbette bir doğru şeyhin müridleri, yahut eski âdil beylerin mensublarıyla; müstebid bir ağa hizmetkârlarının cihet-i irtibatta farklarını bulursunuz.
Maatteessüf büyüklerdeki meziyet, sebeb-i tevazu iken, vasıta-i tahakküm oluyor. Avamdaki zaîf bir damar, câlib-i şefkat iken, vesile-i esaret oluyor.
S- Şu pis istibdad, ne vakitten beri başlamış geliyor?..
C- İnsanlar hayvanlıktan çıkıp geldiği vakit, nasılsa bunu da beraber getirmiştir.
S- Demek şu istibdad hayvaniyetten gelmedir?
C- Evet müstebid bir kurt, bîçare bir koyunu parça parça etmek; daima kavî zaifi ezmek, hayvanların birinci düstur ve kavanin-i esasiyesindendir.
S- Sonra...
C- Şeriat-ı garra zemine nüzul etti; tâ ki zeminin yüzünü temiz ve insanın yüzünü ak etsin. Şu insaniyetin siyah lekesini izale etsin. Hem de izale etti...
Fakat vâ esefâ ki, muhit-i zamanî ve mekânînin tesiriyle hilafet, saltanata inkılab edip, istibdad bir parça hayatlandı. Tâ Yezid zamanında bir derece kuvvet bularak başını kaldırdığından; İmam Hüseyin Hazretleri hürriyet-i şer'iye kılıncını çekti, başına havale eyledi. Fakat ne çare ki; istibdadın kuvveti olan cehil ve vahşet cevanib-i âlemde zeyn-âb زَيْن آب gibi Yezid'in istibdadına kuvvet verdi.
S- Şimdiki meşrutiyet, istibdad nerede? Onların harekâtı nerede? Hilafet, saltanat nerede? Nasıl tatbik ediyorsun, yekdiğerine musafaha ve temas ettiriyorsun? Aralarında karnlar ve asırlar var?
C- Meşrutiyetin sırrı, kuvvet kanundadır. Şahıs hiçtir. İstibdadın esası, kuvvet şahısta olur. Kanunu kendi keyfine tabi' edebilir. Hak kuvvetin mağlubu... Fakat bu iki ruh, her zamanda birer şekle girer, birer libas giyer. Bu zamanın modası böyle giydiriyor. Zannolunmasın; istibdad galebe ettiği vakit tamamen hükmünü icra etmiş... Meşrutiyet mağlub olduğu vakit mahvolmuş, kella! Kâinatta galib-i mutlak, hayır olduğundan; pek çok enva' ve şuabâtı heyet-i içtimaiyede meşrutiyyet hükümferma olmuştur. Cidal, berdevam... Harb ise, seccal (sical)dir.
S- Bazı adam, "Şeriata muhaliftir" diyor...
C- Ruh-u meşrutiyet, şeriattandır. Hayatı da ondandır. Fakat ilca-ı zaruretle; teferruat olabilir, muvakkaten muhalif düşsün. Hem de her ne hal ki, meşrutiyet zamanında vücuda gelir, meşrutiyetten neş'et etmesi lâzım gelmez. Hem de hangi şey vardır ki; her cihetle
şeriata muvafık olsun. Hangi adam var ki; bütün ahvali şeriata mutabık olsun? Öyle ise şahs-ı manevî olan hükûmet dahi masum olamaz. Ancak Eflatun-u İlahînin medine-i fâzıla-i hayaliyesinde masum olabilir. Lâkin meşrutiyet ile sû'-i istimalâtın ekser yolları münsed olur. İstibdadda ise açıktır.
S- İtiraz ettiğin şeye nasıl cevab veriyorsun?
C- Ben libasa ilişiyordum. Hükûmet iyi bir adamdır, pislerin libasını giymiş idi. Biz o libası yırtmak ve yıkamak istiyorduk, olamadı. Zamana bıraktık. Tâ yavaş yavaş yırtılsın.
Evet namazı kılıyordu, kıbleyi tanımıyordu. Sonra tanıdı veya tanıyacaktır. "Ehven-i şerreyn" bir adalet-i izafîyedir. Fakat kemal-i telehhüf ile bağırıyorum ki: Şiddete inkılab eden fikr-i intikamın tedahülü ve heyecanatı intac eden tecrübesizlik, üzerimize emri şiddetlendirdi. Pahalaştırdı. Muvakkaten bir nevi karanlık çöktü. Emin olunuz ki, çekilecektir...
S- Neden makine-i ahval güzelce işlemiyor?
C- Zira tecrübe, hamiyet, nur-u kalb ve nur-u fikri cem'edenler vezaife kifayet etmezler. Bazı ehl-i gayret ve hamiyette de meylü't-tahrib meleke olmuş. Tamire pek alışık değildir. Bazı ehl-i tecrübe ve tamir ise, eskisine bir derece meyl ile istidadları pek müsaid değildir. Demek bize bir nesl-i cedid lâzımdır.
Bunu da cidden söylüyorum: Eğer meşveret, şeriattan bir parmak müfarakat ederse, eski hal yüz arşın ayrılmıştır.
S- Neden?
C- Bir ince teli rüzgâr her tarafa çevirebilir. Fakat içtima' ve ittihad ile hasıl olan hablü'l-metin ve urvetü'l-vüska, değme şeylerle tezelzül etmez. İcma-ı ümmet, şeriatta bir delil-i yakînîdir. Re'y-i cumhur, şeriatta bir esastır. Meyelan-ı amme, şeriatta muteber ve muhteremdir.
İşte bakınız!. Eski padişahların iradesini, Ermeni rüzgârı veya ecnebi hevası veya vehmin vesvesesi esmekle çevirebilirdi. O da sükûta rüşvet-i maneviye olarak bir çok ahkâm-ı şeriatı feda ediyordu. Şimdi kapı açıldı, -fakat tamamı ileride- üçyüz ârâ-yı mütekabile ve efkâr-ı mütehalife
hak ve maslahattan başka bir şey ile musalaha etmez. Veya sükût etmezler. Hak ve maslahat ise, şeriatta esastır.
Fakat
kaide-i şer'iyesince bazan haram bildiğimiz şey, ilca-yı zaruretle vâcib olur. Taaffün etmiş parmak kesilir, tâ el kesilmesin. Selâmet-i millet, cevher-i hayata tevakkuf etse; vermekten tevakkuf edilmez. Nasıl ki edilmedi. Dünyada en acib, en garibi; ruhunu iftiharla selâmet-i millete feda edenlerden, bazan garazında, menfaat-i cüz'iye-i gururiyesinde buhl eder, vermiyor. Demek şeriatı isteyenler iki kısımdır:
Biri: Muvazene ile zarureti nazara alarak müdakkikane meşrutiyeti şeriata tatbik etmek istiyor.
Diğeri de: Muvazenesiz zâhirperestane çıkılmaz bir yola sapıyor.
S- Meclis-i Meb'usanda Hristiyanlar, Yahudiler vardır. Onların re'ylerinin şeriatta ne kıymeti vardır?
C- Evvelen: Meşverette hüküm ekserindir. Ekser ise Müslümandır. Altmıştan fazla ulemadır. Meb'us hürdür. Hiçbir tesir altında olmamak gerektir. Demek hâkim, İslâm'dır.
Sâniyen, saati yapmakta veyahut makineyi işletmekte san'atkâr bir Haço veya Berham'ın re'yi muteberdir. Şeriat reddetmediği gibi; Meclis-i Meb'usan'daki mesalih-i siyasiye ve menafi'-i iktisadiye dahi ekseri bu kabilden olduğundan reddetmemek lâzım gelir. Amma ahkâm ve hukuk ise, zaten tebeddül etmez. Tatbikat ve tercihattır ki; meşverete ihtiyaç gösterir. Meb'usların vazifesi o ahkâm ve hukuku sû'-i istimal etmemek ve bazı kadı ve müftülerin hilelerine meydan vermemek için; bâzı kanunları yapmak, etrafına sur etmektir. Aslın tebdiline gitmek olamaz. Gidilse intihardır.
S- "Adalettir" diyorsun. Neden tekâlif-i devlet, fukara üstünde hafifleşmedi?
C- Bir fark vardır. Eskide varidat zayi' olur, giderdi. Şimdi millet rakibdir. Demek o, suya ve şûristana atılırdı. Şimdi tarlaya atılıyor veya atılacaktır. İşte bir nevi hafîflik...
S- Şu hükûmet ve Türkler nasıl olsalar, biz rahat edemiyoruz. Yükselemiyoruz. Başımızı kaldırıp onların üzerinden âleme temaşa etmek ve ellerimizi onlarla beraber safî suya uzatmak, kendimizi de bir kavim olduğumuzu göstermek nasıldır? Zira hükûmet ve İstanbul daha bulanıktır.
C- Meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Yani efkâr-ı âmmenizin misal-i mücessemi olan meb'usan hâkimdir. Hükûmet hâdim ve hizmetkârdır. Öyle ise kendinizden teşekki ediniz. Her kabahatı hükûmet ve Türklere atmakla çok aldanırsınız. Size bir misal söyleyeceğim:
Her tarafa şubeler salmış bir büyük çeşme başında bir tagayyürat olursa, her tarafa da sirayet eder. Fakat yüz pınarın ortasında büyük bir havuz olursa, o havuz pınarlara bakar ve onlara tabidir. Faraza o havuz tamamen tagayyür ederse; veyahut Allah etmesin bozulursa da çeşmelere tesir etmez. Eğer pınar, pınar olursa...
İşte bakınız! İstibdadın hükmünce İstanbul ve hükûmet bulâğ başı idi. Şikayette hakkınız vardı. Şimdi ise hakikat itibariyle bilkuvve İstanbul göldür, hükûmet havuzdur. Türk zeyn-âbdır. Veya öyle olmak lâzımdır. Pınar bizlerdedir. Veya bizde olmak gerektir.
Ey Kürdler! Görüyorum ki bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen, taaffün eden bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdadı görüyoruz. Öyle ise gayret ediniz, çalışınız; sebeb-i saadetimiz olan meşrutiyeti takviye için fikr-i milliyeti haffar yapıp marifet ve fazileti eline veriniz!.. Şu yerlerde de bir küngân atınız, tâ bir kemalât pınarı bizde de çıksın. Yoksa daima dilenci olacaksınız. Ya susuzluktan öleceksiniz. Hem de dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa nefsine olsun. Bence merhamet dilencileri ya haksız veya tenbeldirler. Eğer siz insan olsanız, hükûmet ve İstanbul ve Türkler nasıl olsalar olsunlar, size fenalıkları dokunmaz. Fakat iyilikleri gelir.
S- Neden iyilik gelsin, fenalık gelmesin, ikisi arkadaştır?
C- Yahu dedik, şimdi hükûmet ve İstanbul çukurda bir havuzdur veya öyle olacaktır. Havuz ise, aşağıdadır. Fenalık sakîldir, yukarıya yuvarlanmaz. (Cehaletle cezbetmemek şartıyla). İyilik nurdur, yukarıya akseder.
S- {(*): Bu Münazarat kitabı, ilk tab'ından sonraki baskılarında Üstad Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri tarafından, başından şuraya kadar olan kısmı ile beraber, içinden bazı parçalar çıkartılarak neşrettirilmiştir. Demek o zaman umumî maslahat ve Nur derslerinin efkâr-ı âmmede tanınması, yanlış telakkilere düşürülmemesi v.s... gibi maslahatlar için öyle îcab etmiştir. -Naşir-} Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?
C- İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de acaba mağlub bîçare bir padişah, yahut müdahin memurlar veyahut mantıksız polislere itimad edilir, dinin himayesi onlara bırakılırsa mı daha iyidir? Yoksa efkâr-ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyat-ı İslâmiyenin madeni olan -herkesin kalbindeki şefkat-i imaniye olan- envâr-ı İlahînin lemaatının içtima'larından ve hamiyet-i İslâmiyenin şerarat-ı neyyiranesinin imtizacından hasıl olan amud-u nuranînin ve o seyf-i elmasın hamiyetine bırakılırsa daha mı iyidir?! Siz muhakeme ediniz.
Evet şu amud-u nuranî, {(*) Risale-i Nur'u hissetmiş ki, üç sahife ile cevab veriyor. Fakat siyaset perdesi başka renk vermiş. -Müellif-} dinin himayeti, şehametinin başına, murakıbının gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz; lemaat-ı müteferrika tele'lüe başlamış. Yavaş yavaş incizab ile imtizac edecektir. Fenn-i hikmette takarrur etmiştir ki: Hiss-i dinî, lâsiyyema din-i hakk-ı fıtrînin sözü daha nafiz, hükmü daha âlî, tesiri daha şediddir.
Elhasıl: Başkasına itimad etmeyen, nefsiyle teşebbüs eder. Size bir misal söyleyeceğim: Siz göçersiniz. Göçerin malı koyundur; o işi bilirsiniz. Şimdi her biriniz, bazı koyunları bir çobanın uhdesine vermişsiniz. Halbuki çoban tenbel ve muavini kayıtsız, köpekleri değersiz; tamamıyla ona itimad etseniz, rahatla evlerinizde yatsanız, bîçare koyunları müstebid kurtlar ve hırsızlar ve belalar içinde bıraksanız daha mı iyidir? Yoksa onun adem-i kifayetini bilmekle nevm-i gafleti terkedip hanesinden her biri bir kahraman gibi koşsun, koyunların etrafında halka tutup bir çobana bedel bin muhafız olmakla; hiçbir kurt ve hırsız cesaret etmesin daha mı iyidir? Acaba Mamhuran hırsızlarını tövbekâr ve sofi eden şu sır değil midir? Evet ruhları ağlamak istedi, biri bahane oldu ağladılar.
Evet, evet!... Neam, neam!... Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa; şevkiniz bozulmasın, teessüf etmeyiniz. Zira kâinatı nağamatıyla raksa getiren, hakaikın esrarını ihtizaza veren musika-i İlahiye hiç durmuyor. Sermeden zürm-zürm eder. {(**) Kürtçedir. -Müellif-}
Padişahların padişahı olan Sultan-ı Ezel'in, Kur'an denilen musika-i İlahiyesi ile umum âlemi doldurarak kubbe-i âsumanda (zirmîn) getirmekle; sadef, mağara, kehf-misal olan ulema ve meşayih ve hutebanın dimağ ve kalb ve femlerine vurarak, aks-i sadâ onların lisanlarından çıkıp seyr ü seyelan ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı "zirme zirm" ile ihtizaza getiren o sadânın tecessüm ve intiba'ıyla; umum kütüb-ü İslâmiyeyi birer Tanbur ve Kanun'un bir teli ve şeridi hükmüne getiren ve her bir tel, bir nev'iyle onu ilân eden o sadâ-yı semavî ve ruhanîyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba nasıl ona nisbet sivrisinek bir emîrin demdemelerini veya piş-i reşk gibi hükûmet adamlarının vızvızalarını işitecek midir?!
Elhasıl: İnkılab-ı siyasî cihetiyle dininden havf eden adam; dinden hissesi, beytü'l-ankebut gibi zaîf düşmüş cehalettir, onu korkutur.. Takliddir, onu telaşa düşürttürür. Zira itimad-ı nefsin fıkdanı ve aczin vücudu cihetiyle, saadetini yalnız hükûmetin cebinden zannettiğinden; kalbini, aklını da hükûmetin kesesinden tahayyül eder, korkar.
S- Bazı adam, dediğiniz gibi demiyor. Belki "Mehdi gelmek lâzımdır." der. Zira dünya şeyhuhet itibariyle müşevveşedir; İslâmiyet ağrazın teneffüsü ile mütezelziledir.
C- Eğer Mehdi acele edip gelse; baş-göz üstüne, hemen gelmeli. Zira güzel bir zemin müheyya ve mümehhed oldu. Zannettiğiniz gibi çirkin değildir. Güzel çiçekler baharda vücudpezir olur. Rahmet-i İlahî şanındandır ki; şu milletin sefaleti, nihayetpezir olsun. Bununla beraber, kim dese: "Zaman bütün berbad oldu", eskisine temayül gösterse; bilmediği halde İslâmiyetin muhalefetinden neş'et eden eski seyyiatı, bazı ecnebilerin zannı gibi İslâmiyete isnad etmektir.
S- Efkârı teşviş eden ve meşrutiyeti takdir etmeyen kimlerdir?
C- Cehalet ağanın, inad efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklid hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı riyasetlerinde, insan milletinde menba'-ı saadetimiz olan meşvereti inciten bir cem'iyettir. {(*) Burada mason ve dönmelerin cem'iyetinden haber vermek içinde, bir çeyrek asır istibdad-ı mutlakla hükmeden bir hâkimiyeti gaybî ihbar eder. -Müellif-} Benî-beşerde ona intisab eden; bir dirhem zararını bin lira milletin menfaatına feda etmeyen; hem de menfaatını ızrar-ı nâsta gören; hem de muvazenesiz, muhakemesiz mana veren; hem de meyl-i intikam ve garaz-ı şahsîsini feda etmediği halde, mağrurane millete ruhunu feda etmek davasında bulunan; hem de beylik veya tavaif-i mülûk mukaddemesi olan muhtariyet veya (istibdad-ı mutlak manasında bir) cumhuriyet gibi gayr-ı makul fikirlerde bulunan; hem de zulüm görmüş, kin bağlamış, hürriyet ve meşrutiyetin birinci ihsanı olan afv ve istirâhat-ı umumiyeyi fikr-i intikamına yediremediğinden herkesin a'sabına dokundurmakla, tâ heyecana gelip terbiye görmekle teşeffi isteyenlerdir.
S- Neden bunların umumuna fena diyorsun? Halbuki bizim hayırhahımız gibi görünüyorlar.
C- Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet kimse demez ayranım tırştır (ekşidir). Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise, kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz.
S- Neden hüsn-ü zannımıza sû'-i zan edersin? Eski padişahlar ve eski hükûmetler seni haktan çeviremedi. Jön Türkler sizi kendilerine râm ve müdaheneci edemediler. Zira seni hapis ettiler, asacaktılar; sen tezellül etmedin. Merdane çıktın. Hem
sana büyük maaş verecektiler; kabul etmedin. Demek sen onların tarafdarlığı için demiyorsun. Demek hak tarafdarısın...
C- Evet hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlîdir. Hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa da edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız.
S- Nasıl anlayacağız? Biz cahiliz, sizin gibi ehl-i ilmi taklid ederiz.
C- Çendan cahilsiniz, fakat âkılsınız. Hanginizle zebib, yani üzümü paylaşsam, (zekâvetiyle) bana hile edecektir. Demek cehliniz özür değil... İşte müştebih ağaçları gösteren, semereleridir. Öyle ise, benim ve onların fikirlerimizin neticelerine bakınız. İşte birisinde istirahat ve itaattır. Ötekisinde ihtilaf ve zarar saklanmıştır.
Size bir misal daha söyleyeceğim: Şu sahrada bir nar görünür. Ben derim nurdur; nar olsa da, eski nârdan kalma zaîf, yukarı tabakasıdır. Geliniz etrafına halka tutup temaşa edelim. İstifaza edip tâ tabaka-i nariye yırtılsın, istifade eyleyelim. Eğer dediğim gibi nur ise, zâten istifade edeceğiz. Eğer onların dedikleri gibi nar olsa, karıştırmadık ki bizi yandırsın. Onlar diyorlar ki: "Ateş suzandır." Eğer, nur olursa kalb ve gözlerini kör eder. Eğer nar olursa cisim ve libaslarını yandırır. Zira şu "nar" dedikleri nur-u saadet {(*): Burada dahi Risale-i Nur'u hissetmiş, fakat siyaset perdesiyle bakmış, hakikatın şekli değişmiş. -Müellif-} dünyanın hangi tarafına çıkmış ise, milyonlarla insanın tulum gibi kan suyu üzerine boşaltılmış ise söndürülmemiş. Hatta bu iki senedir memleketimizde iki-üç defa söndürülmesine teşebbüs edildi. Fakat söndürmek isteyenler, kendileri söndüler. {(**): Said'i yirmibeş sene ezen bir parti, bu zulmü sönmesiyle tasdik etti. -Müellif-}
S- Sen dedin ateş değil, şimdi ateş nazarıyla bakıyorsun.
C- Evet nur, fenalara nardır, yandırır.
S- O fırkadan ehl-i fazl kısmına ne diyeceğiz? Onlar iyi adamlardır.
C- Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar.
S- Nasıl iyilikten fenalık gelir?
C- Muhali taleb etmek, kendine fenalık etmektir... Bir dağdan uçmak niyetiyle kendini havalandıran, parça parça olur. Zira onların istedikleri şey, ya bir hükûmet-i masumedir... Halbuki şimdi şahs-ı vâhid bile masum olamaz. Nerede kaldı; zerratı günahkârlardan mürekkeb bir hükûmet, tamamıyla masum olsun. Demek nokta-i nazar, hükûmetin hasenatı seyyiatına tereccuhudur. Yoksa seyyiesiz hükûmet muhal-i âdidir. Ben öyle adamlara, anarşist nazarıyla bakıyorum. Zira onlardan birisi -Allah etmesin- bin sene yaşayacak olursa, âdeta mümkün hükûmetin hangi suretini görse, hülya ile yine razı olmayacak. Şu hülyanın neticesi olan meylü't-tahrib ile o sureti bozmağa çalışacak. {(*) Komünist ve anarşist manasıyla Kemalizmi ve inkılab softalarını ve dönmelerini görmüş gibi haber veriyor. -Müellif-} Şu halde böylelerin fena zannettikleri Jön Türklerin nazarlarında dahi mel'un, anarşist ve iğtişaşcı fırkasından addolunurlar. İstedikleri şey, muhal olduğu için neticesi ihtilal ve fesaddır.
S- Belki onlar eski hali istiyorlar?
C- Size kısa bir söz söyleyeceğim. Ezber edebilirsiniz. İşte: "Eski hal muhal... Ya yeni hal veya izmihlal!"
S- Acaba daha Sultan Hamid gibi padişah tahta çıkmayacak mıdır? Eski hâl hiç olmayacak mıdır?
C- Acaba sizin şu siyah çadırınız parça parça edilip yandırılırsa, külü havaya savrulursa, o külden yeniden çadır edip içinde oturmak kabil midir?
S- Neden?
C- Zira eskiden bin adamdan yalnız onu mütenebbih iken, istibdad o dehşetli kuvvetiyle karşısında duramadı, parçalandı. Şimdi istibdadın kuvveti binden bire indi. Tenebbüh ve iltihab-ı ezhan birden bine çıktı.
S- İstibdad o kadar fena bir şey iken, niçin herkes bir çeşit ile onu irtikâb ederdi?
C- İçinde tefer'unun lezzet-i menhusesi ve tahakküm ve tehevvüs-ü nemrudane vardı.
S- Şimdi çok hilaf-ı şeriat şeyler yapılıyor?
C- Bence muhalif-i hakikat-i şeriat olan şeyler, meşrutiyete dahi muhaliftir. Ya günahlarıdır.. Veya ilca-ı zarurettir. Farzediniz; şu siyaset muhalif olsun, yine telaşa mahal yoktur. Zira şeriat-ı garra'nın bin kısmından bir kısmıdır ki siyasete taalluk eder. O kısmın ihmaliyle şeriat ihmal olunmaz.
Evet imtisal etmemek, inkâr etmek demek değildir.Hem de Devlet-i Osmaniye'ye tâbi' olan İslâmların onbeş misli İslâmlar, sırf siyaset-i ecanib altındadırlar; onların dinlerine zarar gelmez. Nerede kaldı ki, bir hükûmette ki kendisi İslâm, millet-i hâkimesi İslâm, üssü'l-esas-ı siyaseti de şu düsturdur: "Bu devletin dini, Din-i İslâm'dır. Şu esası vikaye etmek vazifemizdir. Çünki milletimizin mâye-i hayatiyesidir."
S- Demek hükûmet bundan sonra da İslâmiyet ve din için hizmet edecek midir?
C- Hayhay! Bazı akılsız dinsizler müstesna olmak şartıyla, hükûmetin hedef-i maksadı -velev gizli ve uzak olsa bile- uhuvvet-i imaniye sırrıyla üç yüz milyonu bir vücud eden, nuranî olan İslâmiyetin silsilesini takviye ve muhafaza etmektir. Zira nokta-i istinad ve nokta-i istimdad yalnız odur. Yağmurun kataratı, nurun lemaatı dağınık ve yayılmış kaldıkça çabuk kurur, çabuk söner. Fakat sönmemek için, mahvolmamak için, Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak bize لَا تَتَفَرَّقُوا ve لَا تَقْنَطُوا ile ezel canibinden nida ediyor. Evet; şeş cihetten nağme-i لَا تَقْنَطُوا eyler huruş!...
Evet zaruret ve incizab ve temayül ve tecarüb ve tecavüb ve tevatür; o katarat ve lemaatı musafaha ettirerek, ortalarındaki mesafeyi tayyedip bir havz-ı âb-ı hayatı ve dünyayı ışıklandıracak bir elektrik-i nevvareyi teşkil edecektir. Zira kemalin cemali dindir, saadetin ziyasıdır, hissin ulviyetidir, vicdanın selâmetidir. {(*) Yine oku: Acele etme, yani şifre gibi işareti var. -Müellif-}
S- Şimdi hürriyet bahsini sual edeceğiz. Nedir şu hürriyet ki, o kadar tevilat onda birbiriyle çekişiyorlar ve hakkında acib garib rü'yalar görülür?
C- Yirmi seneden beri onu, hattâ rü'yalarda bile takib eden ve o sevda ile her şeyi terkeden birisi size güzel cevab verebilir.
Sual: Hürriyeti bize çok fena tefsir etmişler. Hattâ âdeta hürriyette insan her ne sefahet ve rezalet işlese, başkasına zarar etmemek şartıyla birşey denilmez... Acaba böyle midir?
Cevab: Öyleler hürriyeti değil, belki sefahet ve rezaletlerini ilân ile, çocuk bahanesi gibi bir hezeyan ediyorlar. Zira nâzenin hürriyet, âdâb-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyinedir. Yoksa sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır, nefs-i emmareye esir olmaktır.
Hürriyet-i umumî, efradın zerrat-ı hürriyatının muhassalıdır. Hürriyetin şe'ni odur ki: Ne nefsine, ne gayrına zararı dokunmasın.
{(*) Acele etme, yani Mizan Ceridesinin sahibi Murad haklıdır. Tanin muharriri Hüseyin Cahid yanlış ve hata ediyor. -Müellif-}
S- Bazı nas, senin gibi mana vermiyorlar. Hem de bazı Jön Türklerin a'mal ve etvarı pis tefsir ediliyor. Zira bazısı Ramazanı yer, rakı içer, namazı terkeder. Böyle, Allah'ın emrinde hıyanet eden, nasıl millete sadakat edecektir?
C- Evet, neam!.. Hakkınız var. Fakat hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan, fezail-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakikî hamiyet ve sadakat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve san'at başka olduğu için, fâsık bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte şimdi salahat ve mahareti, tabir-i âherle fazileti ve hamiyeti, nur-u kalb ve nur-u fikri cem'edenler vezaife kifayet etmezler. Öyle ise, ya maharettir veya salahattır. San'atta maharet ise müreccahtır. Hem de o sarhoş namazsızlar Jön Türk değil, belki şeyn Türklerdir. Genç
Türklerin râfızîleridir. Her şeyin bir râfızîsi var. Hürriyetin râfızîsi de süfehadır.
Ey Kürdler (ve Türkler!) İnsaf ediniz! Bir râfızî bir hadîse yanlış mana verse veya yanlış amel etse; acaba hadîsi inkâr etmek mi, yoksa o râfızîyi tahtie ile namus-u hadîsi muhafaza etmek mi lâzım gelir?. Belki hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve te'dibden başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şahane serbest olsun.
nehyinin sırrına mazhar olsun.
S- {(*) Hayme-nişinler tarafından... -Müellif-} Demek biz eskiden beri hürriyetimize mâlik idik. Hürriyetimiz tev'em olarak bizimle beraber doğmuş. Öyle ise başkalar keyiflensin, bize ne?
C- Evet zâten o sevda-yı hürriyettir ki, sizi tahammül-sûz meşakkatlere mütehammil kılmış ve bu kadar medeniyetin müşa'şa mehasininden, sizi anka-meşrebane müstağni etmiştir. Fakat ey göçerler! Sizde olanı yarı hürriyettir. Diğer yarısı başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de kut-u lâyemut ve vahşet ile âlûde olan bu hürriyet, sizin dağ komşunuz olan hayvanlarda da bulunur. Vakıa, şu bîçare vahşi hayvanların bir lezzeti ve tesellisi varsa, o da hürriyetleridir. Lâkin güneş gibi parlak, her ruhun maşukası ve cevher-i insaniyetin küfvü o hürriyettir ki; saadet-saray-ı medeniyette oturuyor ve marifet ve fazilet hulleleriyle mütezeyyinedir.
C- O bîçare şâir, hürriyeti bolşevizm mesleği ve ibaha mezhebi zannetmiş. Hâşâ! Belki insana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyeti intac eder. Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Abdülhamid'e ahrardan ziyade hücum ederdi ve derdi: "Hürriyeti ve kanun-u esasîyi otuz sene evvel kabul ettiği için fenadır." İşte yahu, Sultan Abdülhamid'in mecbur
olduğu istibdadını hürriyet zanneden ve kanun-u esasînin müsemmasız isminden ürken, sözünde ne kıymet olur. Belki böyle diyenler öyledirler. Hem de, yirmi senelik İslâmiyet'in bir fedaisi de demiştir:
S- Nasıl, hürriyet imanın hâssasıdır?
C- Zira rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinat'a hizmetkâr olan adam, tezellüle tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye, izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüzü dahi şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir bîçareye tahakküme dahi, tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derecede hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saadet...
S- Bir büyük adama, bir veliye, bir şeyhe, bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların ve faziletlerinin esiriyiz.
C- Velayet, şeyhlik, büyüklüğün şe'ni; tevazu ve mahviyettir. Tekebbür ve tahakküm değildir. Demek tekebbür eden, sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.
S- Neden tekebbür küçüklük alâmetidir?
C- Zira her bir insan için, içinde görünecek ve onunla nâsı temaşa edecek bir mertebe-i haysiyet ve şöhret vardır. İşte o mertebe eğer kamet-i istidadından daha yüksek ise; o, o seviyede görünmek için tekebbür ile ona uzanıp tetavül edecektir. Şayet kıymet ve istihkakı daha bülend ise, tevazu' ile tekavvüs edip ona eğilecektir.
S- Pekâlâ, kabul ettik ki hürriyet iyidir, güzeldir. Fakat şu Ermenilerin hürriyeti çirkin görünür, bizi düşündürür. Re'yin nedir?
C- Evvela: Onların hürriyeti; onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise, şer'îdir. Bundan fazlası; sizin fenalığınıza, divaneliğinize karşı bir tecavüzleridir, cehaletinizden bir istifadeleridir.
Sâniyen: Farzediniz ki, hürriyetleri bildiğiniz gibi size fena olsun. Lâkin, yine biz ehl-i İslâm zararlı değiliz. Çünki içimizdeki Ermeniler
üç milyon olmadığı gibi, gayr-ı müslimler dahi on milyon yoktur. Halbuki bizim milletimiz ve ebedî kardeşlerimiz üçyüz milyondan ziyade iken; üç müdhiş kayd ile mukayyed olup, ecnebilerin istibdad-ı manevîlerinin taht-ı esaretlerinde eziliyorlar. İşte hürriyetimizin bir şubesi olan gayr-ı müslimlerin hürriyeti, bizim umum milletimizin hürriyetinin rüşvetidir. Ve o müdhiş istibdad-ı manevînin {(*) Kırk dört sene sonra söylemesi lâzım gelen sözleri, o zaman söylemiş. -Müellif-} dâfiidir. Ve o kayıdların anahtarıdır. Ve ecnebilerin, bizim dûşümüze çöktürdükleri müdhiş istibdad-ı manevînin râfi'idir. Evet Osmanlıların hürriyeti; koca Asya tali'inin keşşafıdır, İslâmiyetin bahtının miftahıdır, ittihad-ı İslâm surunun temelidir.
S- Nedir o üç kayıd ki, istibdad-ı manevî onunla âlem-i İslâmiyeti kaydetmiştir?
C- Meselâ: Rus hükûmetinin istibdadı, bir kayıddır. Rus milletinin tahakkümü de diğer bir kayıddır. Âdât-ı küfriye ve zalimanelerinin tagallübü de üçüncü bir kayıddır. İngiliz hükûmeti, gerçi zahiren müstebid değil ise de, milleti mütehakkimedir. Âdâtı dahi bir derece mütegallibedir. İşte size Hindistan bir bürhan ve Mısır yarı bürhandır. Binaenaleyh, milletimiz ya üç veya bir buçuk kayıd ile mukayyeddir.
Buna mukabil, bizim gayr-ı müslimlerin ayaklarında yalnız bir yalancı kaydımız vardı. Ona bedelen çok nazlarını çektiğimiz gibi, onlar neslen ve serveten ziyadeleştiler; biz bir nevi hizmetkârlık olan memuriyet ve askerlik cihetiyle servet ve nesilce aşağıya yuvarlandık. Bence onlar eskiden beri hür idiler. Zira fikr-i milliyet, hürriyetin pederidir. Yine esir Ekrad ve Etrak idi. İşte o yalancı kaydı, üç veya on milyonun ayağından açıyoruz. Tâ ki, üç kayıd ile mukayyed üçyüz milyon İslâmın hürriyetine meydan açılsın. {(*) Lillahilhamd şimdi açılmaya başladı. -Müellif-} Elbette âcilen عَاجِلًا üçü veren ve âcilen آجِلًا üçyüzü kazanan, hasaret etmiyor.
{(**) Yine bak mâşâallah, hem Nur'un Zülfikar ve Hüccetullahi'l-Bâliğa gibi mecmualarını, hem Yemen, Mısır, Cezayir, Hind, Fas, Kafkas, Fars ve Arab gibi İslâm milletlerini haber verir gibi şifreli bir fıkradır. -Müellif-}
S- Heyhat! Nasıl hürriyetimiz umum âlem-i İslâmiyetin hürriyetinin mukaddimesi ve fecr-i sadıkı oluyor?
C- İki cihet ile:
Birincisi: Bizde olan istibdad, Asya'nın hürriyetine zulmanî bir sed çekmiş idi. Ziya-yı hürriyet o muzlim perdeden geçemez idi ki, gözleri açsın, kemalâtı göstersin. İşte bu seddin tahribiyle, fikr-i hürriyet Çin'e kadar yayıldı ve yayılacaktır. {(*) Fakat Çin evvela komünist oldu. -Müellif-} Âlemdeki terazinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birdenbire terazinin öteki gözünde olan vahşet ve istibdadı kaldırdı, gitgide kalkacak. Eğer siz sahife-i efkârı okusanız, tarîk-i siyaseti görseniz, huteba-i umumî olan -doğru konuşan- ceraidi dinleseniz anlayacaksınız ki: Arabistan, Hindistan, Cava, Mısır, Kafkas, Afrika ve emsallerinde o derece fikr-i hürriyetin galeyanıyla, âlem-i İslâm'ın efkârında öyle bir tahavvül-ü azîm ve inkılab-ı acib ve terakki-i fikrî ve teyakkuz-u tam intac etmiştir ki; bahasına yüz sene verse idik yine ucuzdu. Zira hürriyet, milliyeti gösterdi. Milliyet sadefinde olan İslâmiyetin cevher-i nuranîsi tecelliye başladı. İslâmiyetin ihtizazını ihbar etti ki, herbir Müslim, cüz'-ü ferd gibi başıboş değildir. Belki her biri, mürekkebat-ı mütedâhile-i mütesaideden bir cüz'dür. Sair eczalar ile, cazibe-i umumiye-i İslâmiyet noktasında birbiriyle sıla-i rahmleri vardır. Şu ihbar bir kavî ümid verir ki; nokta-i istinad ve nokta-i istimdad gayet kavî ve metindir. Şu ümid, yeisle öldürülen kuvve-i maneviyemizi ihya etti. Şu hayat, âlem-i İslâmî'deki galeyan eden fikr-i hürriyetten istimdad ederek umum âlem-i İslâm üzerine çökmüş olan istibdad-ı manevî-i umumînin perdelerini parça parça edecektir. {(**) Lillahilhamd, kırk beş sene sonra parça parça etmeye başladı. -Müellif-}
İkinci Cihet: Şimdiye kadar ecnebiler bahane-mahane tutardı. Milletimizi eziyorlardı. Şimdi ise, ellerinde uruk-u insaniyetkâranelerine veya damar-ı mutaassıbanelerine veya a'sab-ı dessasanelerine dokunduracak, ellerinde serrişte-i bahane olacak öyle nokta bulamazlar. Bulsalar da tutamazlar. Bâhusus medeniyet, hubb-u insaniyeti tevlid eder.
S- {(*) Dehşetli ve hakikatlı bir sual. -Müellif-} Heyhat! Bize teselli veren şu ulvî emeli ye'se inkılab ettiren etrafımızda hayatımızı zehirlettirmek ve devletimizi parça parça etmek için ağızlarını açmış o müdhiş yılanlara ne diyeceğiz?
C- Korkmayınız! Medeniyet, fazilet, hürriyet; âlem-i insaniyette galebe çalmağa başladığından, bizzarure terazinin öteki gözü şey'en fe-şey'en hafifleşecektir. Farz-ı muhal olarak, (Allah etmesin) eğer bizi parça parça edip öldürseler; emin olsunlar, biz yirmi olarak öleceğiz, üçyüz olarak dirileceğiz. Başımızdan rezail ve ihtilafatın gubarını silkip, hakikî münevver, müttehid olarak kervan-ı benî beşere pişdarlık edeceğiz. Biz en şedid, en kavî ve en bâki hayatı intac eden öyle bir ölümden korkmayız.
Biz ölsek de, İslâmiyet sağ kalır.
{(**): Eski Said parlak bir nurun hissiyle, kuvvetli bir ümidle, tam teselli ile, siyaseti İslâmiyete âlet etmek fikriyle, hararetle hürriyete çalışırken; diğer bir hiss-i kable'l-vuku'la dehşetli ve dinsizce bir istibdad-ı mutlakın, kırksekiz sene evvel bir hadîsin manasıyla geleceğini haber verdiği bir kumandanın çıkmasını ve Said'in teselli haberlerini yirmi senede bilfiil tekzib edeceğini hissederek, otuz seneden beri "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyaseti" deyip siyaseti bıraktı, Yeni Said oldu. -Müellif-}
S- Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?
C- Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir; hukuktadır. Hukukta ise, şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat: "Karıncaya ayak basmayınız" dese, tazibinden men' ederse, nasıl benî âdem'in hukukunu ihmal eder? Kellâ!.. Biz imtisal etmedik!
Evet İmam-ı Ali'nin (R.A.) âdi bir Yahudi ile muhakemesi ve fahriniz olan Salahaddin-i Eyyübî'nin miskin bir Hristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.
S- Ermeniler zimmîdirler. Ehl-i zimmet zimmettarlarıyla nasıl müsavi olur?
C- Kendimizi dev âyinesinde görmemeliyiz. Kabahat bizde, tamamen zimmetimize alamadık. Bihakkın adalet-i şeriatı gösteremedik. Şeriat dairesinde hukuklarını istibdadın sünnet-i seyyiesiyle muhafaza edemedik. Sonra da istedik, kuvvetimiz kalmadı. Ben şimdi Ermenilere bir nev'i zimmî-i muahid nazarıyla bakıyorum.
S- Ermeniler bize düşmanlık edip hile ve hıyanet ediyorlar, nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz?
C- Düşmanlığın sebebi olan istibdad öldü. İstibdadın zevaliyle dostluk hayat bulacak. Size bunu kat'iyyen söylüyorum ki; şu memleketin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmağa vâbestedir. Fakat mütezellilane dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi muhafaza ederek musalaha elini uzatmaktır.
Bir şey söyleyeceğim: Eğer mümkündür; Ermeniler birden sahife-i vücuddan silinsin, olabilir yalnız size husumetin bir faydası olsun. Yoksa mutlaka husumet zarardır. Halbuki Âdem zamanından yolda arkadaşlık eden, bizimle gelmiş büyük bir unsurun zevali değil, belki küçük bir kavmin mahvı dahi دُونَهُ خَرْطُ الْقَتَادِ dir. Amrdellan kabilesi bin senedir yine Amrdellan'dır. Hem de onlar uyanmışlar, siz uykudasınız; rü'ya görüyorsunuz. Hem de fikr-i milliyetle müttefik ve kavîdirler, siz ihtilafla şimdilik boşsunuz. Hem de galebe etmek istiyorsanız; onlar, sizi mağlub ettiği silâh ile; yani akıl ile, fikr-i milliyetle, meyl-i terakki ile, temayül-ü adalet ile mağlub edebilirsiniz. Bence şimdi kılınç vuran, o kılıncın aksi döner yetimlerine dokunur. Şimdi galebe kılınç ile değildir. Kılınç olmalı, lâkin aklın elinde... Hem de dostluğun sebebi vardır, zira komşudurlar. Komşuluk, dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar. Dünyaya yayıldılar. Terakkiyat tohumlarını topladılar. Vatanımızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbur, terakkiye ikaz, bizdeki fikr-i milliyeti hüşyar ediyorlar.
İşte şu noktalara binaen, onlarla ittifak etmek lâzımdır. Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahveden cehalet ağa ve oğlu zaruret efendi ve hafidi husumet beydir. Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse, şu üç müfsidin kumandası altında yapmışlar.
S- Rum ve Ermenilerin hürriyeti bizi teşviş ediyor. Bir kere tecavüze başlıyorlar; bir kere hürriyet ve meşrutiyet bizimdir, biz yaptık diyorlar. Bizi me'yus ediyorlar?
C- Zannediyorum tecavüzleri, eskiden sizden tahayyül ettikleri tecavüze karşı bir teşeffi-i gayz ve bundan sonra sizden tevehhüm ettikleri tecavüze karşı bir nümayiş gibidir. Eğer tamamıyla iman etseler ki, tecavüz sizden olmaz, adalete kanaat edeceklerdir. Şayet adalete kanaat etmezlerse; hak, hakkın kuvvetiyle burunlarını kırıp ikna ettirecektir. Hem de "Meşrutiyeti biz istihsal ettik" olan sözleri yalandır. Hürriyet ve meşrutiyet; askerimizin süngüsüyle, cem'iyet-i milliyenin kalemiyle sahife-i vücuda geldi. Öyle herzegûların arzuları, beylik ve muhtariyetin ammizadesi olan adem-i merkeziyet-i siyasiye idi. Sonra da yüzde doksan bize ittiba' ettiler. Beşi geveze, birkaç tanesi de zevzeklik edip eski hülyasından vazgeçmek istemiyorlar.
S- Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur'anda nehiy vardır:
لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَ النَّصَارٰى اَوْلِيَٓاءَ Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?
C- Evvela: Delil, kat'iyyü'l-metin olduğu gibi; kat'iyyü'd-delalet olmak gerektir. Halbuki tevil ve ihtimalin mecali vardır. Zira nehy-i Kur'anî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. Hem de hüküm müştakk üzerine olsa; me'haz-ı iştikakı, illet-i hüküm gösterir. Demek bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile yahudiyet ve nasraniyet olan âyineleri hasebiyledir. Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san'atı içindir. Öyle ise, herbir müslümanın herbir sıfatı müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfat ve san'atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh, müslüman olan sıfat veya bir san'atı istihsan etmekle iktibas etmek neden caiz olmasın? Ehl-i kitabdan bir haremin olsa elbette seveceksin.
Sâniyen: Zaman-ı Saadette bir inkılab-ı azîm-i dinî vücuda geldi. Bütün ezhanı nokta-i dine çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adaveti o noktada toplayıp muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun için gayr-ı müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin şimdi âlemde bir inkılab-ı acib-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhanı zabt ve bütün ukûlü meşgul eden nokta-i medeniyet ve terakki ve dünyadır.
Zâten onların ekserîsi, dinlerine o kadar mukayyed değildirler. Binaenaleyh onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan asayişi muhafazadır. İşte şu dostluk, kat'iyyen nehy-i Kur'anîde dâhil değildir.
S- Bir kısım Jön Türk der: "Demeyin Hristiyanlara "Hey kâfir!" Zira ehl-i kitabdırlar." Neden kâfir olana "kâfir" demeyeceğiz?
C- Kör adama, "Hey kör!" demediğiniz gibi... Çünki eziyettir. Eziyetten nehiy var: مَنْ اٰذٰى ذِمِّيًّا ilh...
Saniyen: Kâfirin iki manası vardır: Birisi ve en mütebadiri, dinsiz ve münkir-i Sâni' demektir. Şu mana ile, ehl-i kitaba ıtlak etmeğe hakkımız yoktur. İkincisi: Peygamberimizi ve İslâmiyeti münkir demektir. Şu mana ile onlara ıtlak hakkımızdır. Onlar dahi razıdırlar. Lâkin örfen evvelki mananın tebadüründen, bir kelime-i tahkir ve eziyet olmuştur.
Hem de daire-i itikadı, daire-i muamelâta karıştırmağa mecburiyet yoktur. Kabildir; o kısım Jön Türklerin muradı bu olsun.
S- Çok fena şeyleri işitiyoruz. Bâhusus gayr-ı müslimlerde... Güya bir İslâm kızını almışlar, filan yerde böyle olmuş, diğer yerde şöyle olmuş. Olmuş, olmuş, olmuş, ilââhir...
C- Evet maatteessüf daha yeni ve bulanık bir devlette ve cahil ve perişan bir millette, şöyle fena ve pis şeylerin vuku'u zarurî gibidir. Eskide daha berbadı vardı. Fakat şimdi görünüyor. Bir derd görünürse, devası âsândır. Hem de büyük işlerde yalnız kusurları görmek, cerbezelik ile aldanır ve aldatır. Cerbezenin şe'ni, bir seyyieyi sünbüllettirerek hasenata galib etmektir.
Meselâ: Şu aşiretin herbir ferdi, bir günde attığı balgamı, cerbeze ile vehmen tayy-ı mekân ederek birden bir şahısta tahayyül edip, başka efradı ona kıyas ederek, o nazar ile baksa.. veyahut bir sene zarfında birisinden gelen rayiha-i keriheyi, cerbeze ile tayy-ı zaman tevehhümüyle, birden dakika-i vâhidede, o şahıstan sudûrunu tasavvur etse; acaba ne derecede evvelki adam müstakzer, ikinci adam müteaffin olur? Hattâ hayal gözünü kapasa, vehim dahi burnunu tutsa mağaralarından
kaçsalar, hakları var. Akıl onları tevbih etmeyecektir.
İşte şu cerbezenin tavr-ı acibi; zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile her şeyi temaşa eder. Hakikaten cerbeze, enva'ıyla garaibin makinasıdır.
Görülmüyor mu ki; cerbeze-âlûd bir âşıkın nazarında umum kâinat birbirine muhabbet ile müncezib ve rakkasane hareket edip gülüşüyor. Çocuğunun vefatıyla matem tutan bir vâlidenin nazarında, umum kâinat hüzün-engizane ağlaşıyor. Herkes istediği ve haline münasib gördüğü meyveyi koparır.
Bu makamda size bir temsil irad edeceğim. Meselâ: Sizden bir adam yalnız bir saat tenezzüh etmek üzere gayet müzeyyen ve müzehher bir bahçeye girse; nekaisten müberra olmak, cinan-ı cennetin mahsusatından ve her kemale bir noksanı karıştırmak, şu âlem-i kevn ü fesadın mukteziyatından olmakla; şu bahçenin müteferrik köşelerinde de bazı pis ve murdar şeyler bulunduğu için, inhiraf-ı mizac sevki ve emriyle yalnız o taaffünatı taharri ve o murdar şeylere idame-i nazar eder. Güya onda yalnız o var. Hülyanın hükmüyle fena hayal tevessü' ederek, o bostanı bir selhhane ve mezbele suretinde gösterdiğinden; midesi bulanır ve istifrağ eder, kemal-i nefret ile kaçar.
Acaba beşerin lezzet-i hayatını gussedar eden böyle bir hayale, hikmet ve maslahat rûy-i rıza gösterilebilecek midir?
Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rü'ya görür. Güzel rü'ya {(*) Mevt, bir nevmdir. -Müellif-} gören, hayatından lezzet alır.
S- Ermeni fedaileri o kadar fenalık ettikleri halde, şimdi en muteber onlar oldular. Zehirlerine tiryak nazarıyla bakıldı.
C- Zira fenalıkları iyiliğe yardım etti. Eğer meylü't-tahribden vazgeçmezler ise, (Arabî aslında: "vazgeçerlerse" dir) müfsidlikten çıktılar deriz. Yoksa maraz muzmer olsa daha muzırdır. Buhar menfez bulmadıkça zelzele verir. Hayırdan bazan şer tevellüd ettiği gibi, şerden de bazan hayır doğar. Çok şerir var ki; şerleri ahyarın maksadına hizmet ettiği için, ahyar suretinde görünür ve şerri alkışlanır. Sen evini tamir için tahrib eylediğin vakit, başkası sirkat için delerse, bir
cihetten sana muavenet etmiş olur. Fakat tamirde ihtiyatlı bulun!...
S- Gayr-ı müslimin askerliği nasıl caiz olur?
C- Dört vecihle:
Evvela: Askerlik kavga içindir. Dünkü gün siz o dehşetli ayı ile boğuştuğunuz vakit karılar, çingeneler, çocuklar, itler size yardım ettiklerinde size ayıb mı oldu?
Sâniyen: Peygamberin (Aleyhissalâtü Vesselâm) Arab müşriklerinden muahid ve halifleri var idi. Beraber kavgaya gider idiler. Bunlar ise, ehl-i kitabdır. Orduda toplu olmayıp müteferrik olduklarından, bizdeki ekseriyet ve kuvvet-i hissiyat, mazarrat-ı mütevehhimeye karşı sed çeker.
Sâlisen: Düvel-i İslâmiye'de velev nadiren olsun gayr-ı müslim, askerlikte istihdam olunmuştur. Yeniçeri Ocağı buna şahiddir.
Râbian: Neslen ve serveten tedennimize ve gayr-i müslimlerin terakkisine sebeb; askerliğin bizde münhasır olması idi. Zira bundan kaç asır evvel şu devletin nüfus-u İslâmiyesi kırk milyondan fazla idi. Ve şimdilik içimizdeki o gayr-i müslimler o vakitte yalnız beş altı milyon idi. Servet ve ticaret elimizde idi. Halbuki biz yirmiye yuvarlandık. Fakr bataklığına düştük. Onlar fakrın ayağı altından çıkıp servetin başına binerek on milyona çıktılar.
Bunun en mühim sebebi: Meselâ senin dört oğlun varsa, askerlik mülahazasıyla evlenmezler. Şayet evlenseler memuriyet ilcasıyla kedi yavrusu gibi her tarafa gezdirerek mahsul-ü hayatını zayi' edecektir. Delil istersen Van'a git, bir Ermeni kapısını, bir İslâm dergâhını aç, bak!.. Göreceksin ki; Ermeni evi on sağlam delil gösterecek, İslâmın evi iki zaîf bürhanı nazar-ı ibrete arz edecektir.
S- Eskiden İslâmlar zengin, onlar fakir idiler. Şimdi her yerde kaziye bilakistir. Hikmeti nedir?
C- İki sebebi biliyorum:
olan ferman-ı Rabbanîden müstefad olan meyelan-ı sa'y; ve
olan ferman-ı Nebevîden müstefad olan şevk-i kesb, bazı telkinat ile o meyelan kırıldı
ve o şevk de söndü.
Zira i'lâ-yı kelimetullah şu zamanda maddeten terakkiye mütevakkıf olduğunu bilmeyen; ve dünya
cihetiyle kıymetini takdir etmeyen; ve kurûn-u vustâ ile kurûn-u uhranın ilcaatını tefrik eylemeyen; ve birbirinden gayet uzak, biri mezmum ve biri memduh olan tahsil ve kesbde olan kanaatı ile, mahsul ve ücretteki kanaatı temyiz etmeyen; ve birbirinden nihayet derecede baîd, hattâ biri tenbelliğin unvanı, diğeri hakikî ihlasın sadefi olan iki tevekkülü -ki biri, meşietin muktezası olan esbab arasındaki nizama karşı temerrüd hükmünde olan; tertib-i mukaddemattaki bir tevekkül-ü tenbelane.. Diğeri: İslâmiyetin muktezası olan; netice itibariyle gerdendade-i tevfik olarak vazife-i İlahiyeye karışmamakla terettüb-ü neticede mü'minane tevekküldür- ikisini birbiriyle iltibas eden ve "Ümmetî! Ümmetî!" sırrını teferrüs etmeyen ve
hikmetini anlamayan bazı adamlar ve bilmeyen bir kısım vaizlerdir ki, o meyelanı kırdılar; o şevki de söndürdüler.
İkinci Sebeb: Biz, gayr-ı tabiî ve tenbelliğe müsaid ve gururu okşayan imaret maişetine el atıp, belamızı bulduk.
S- Nasıl?
C- Maişet için tarîk-i tabiî ve meşru' ve zîhayat; san'attır, ziraattır, ticarettir. Gayr-ı tabiî ise; memuriyet ve her nev'iyle imarettir. Bence imareti, ne nam ile olursa olsun, medar-ı maişet edenler bir nevi cerrar ve aceze ve seeledir. Fakat hilebaz kısmında...
Bence memuriyete veya imarete giren, yalnız hamiyet ve hizmet için girmelidir. Yoksa yalnız maişet ve menfaat için girse, bir nevi çingenelik eder. {(*) Ey memurlar, Eski Said'in kırkbeş sene evvel söylediği bu sözünden gücenmeyiniz. -Müellif-} İşte memuriyet filcümle ve askerlik bilcümle bizde olduğu için, servetimizi israf eline verip neslimizi etrafa saçıp zayi' ettik. Eğer öyle gitse idi, biz de elden giderdik. İşte onların asker olması, zarurete yakın bir maslahat-ı mürseledir. Hem de mecburuz. Mesalih-i mürsele ise, İmam-ı Mâlik mezhebinde bir illet-i şer'iye olabilir.
S- Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar, nasıl olur?
C- Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi... Zira meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa; kaymakam ve vali reis değil, belki ücretli hizmetkârdır. Gayr-ı müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farzediniz ki; memuriyet bir nevi riyaset, bir ağalıktır. Gayr-ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik ettiğimiz vakitte; millet-i İslâmiyeden aktar-ı âlemde üç yüz bin adamın riyasetine yol açılıyor. Biri zayi' edip, bini kazanan zarar etmez.
S- Şeriatın bazı ahkâmı, meselâ valilerin vazifelerine taalluku var?..
C- Bundan sonra bizzarure hilafeti temsil eden Meşihat-ı İslâmiye (ve diyanet dairesi) hem âlî, hem mukaddes, hem ayrı, hem nezzare olacaktır. Şimdi hâkim şahıs değil, efkâr-ı âmme olduğu için, onun nev'inden (şahs-ı manevî) bir fetva emini ister... İşte şu hâkimin fetva-eminîsi Meşihat'ta Mezahib-i Erbaa'dan kırk-elli ulema-i muhakkik bir meclis-i meb'usan-ı ilmiye teşkiliyle, şahs-ı manevîleri öteki şahs-ı maneviye fetva-eminlik edecektir. Yoksa hâkim ve müftü bir cinsten olmazsa birbirinin lisanını anlamazlar. Zira şahs-ı vâhid, şahs-ı maneviyi kandıramaz ve tenvir edemez.
S- Eskiden beri işitiyoruz ki: "Bazı Jön Türkler masondurlar, dine zarar ediyorlar?"
C- İstibdad, kendini ibka etmek için şu telkinatı vermiştir. {(*) Nasılki şimdi yirmibeş sene istibdad-ı mutlakı yapanlar, dindarları irtica' ile ittiham ederek, istibdad-ı mutlakın altındaki irtidadlarını saklıyorlar. -Müellif-} Bazı lâübalilik dahi, şu vehme kuvvet veriyor. Fakat emin olunuz ki, onların -masonluğa girmeyen kısmının- maksadı, dine zarar değildir. Belki milletin selâmetini temin etmektir. Fakat bazıları, dine lâyık olmayan bârid taassuba müfritane ilişiyorlar. Demek (hürriyet ve) meşrutiyete hizmetleri sebkat eden veyahut kabul eyleyenleri Jön Türk tesmiye ediyorsunuz. İşte onların bir kısmı, İslâmiyet fedaileridir. Bir kısmı da, selâmet-i millet fedaileridir. Onların ukde-i hayatiyelerini teşkil eden, -mason olmayan- ekserî İttihad ve Terakki'dir. Ve sizin şu aşairiniz kadar ulema ve meşayih, Jön Türkler meyanında
mevcuddur. Vakıa onlarda bir takım edebsiz, çok sefih bazı masonlar dahi bulunur; lâkin yüzde on... Yüzde doksanı sizin gibi mu'tekid müslimlerdir. Velhükmü lil-ekser.
{(**) Tekrar temaşa et, çünki bu Arabî fıkra şifrelidir, işareti var. -Müellif-}
Hüsn-ü zan ediniz; sû'-i zan, hem size, hem onlara zarar verir.
S- Neden sû'-i zannımız onlara zarar versin?
C- Onların bir kısmı sizin gibi tahkiksiz, taklid ile İslâmiyetin zevahirini bilirler. Taklid ise, teşkikat ile yırtılır. O halde bazılarına -bâhusus dinde sathî, felsefe ile mütevaggil olursa- "dinsiz" dediğiniz vakit, ihtimal ki tereddüde düşüp, mesleği İslâmiyet'ten hariçmiş gibi vesveselerle "Herçi bâd âbâd" diyerek, me'yusane belki muannidane İslâmiyete münafî harekâta başlar. İşte ey bî-insaflar! Gördünüz, nasıl bazı bîçarelerin dalaletine sebeb oluyorsunuz. Fena adama, "iyisin iyisin" denilse iyileşmesi; iyi adama, "fenasın fenasın" denildiğinde fenalaşması çok vuku' bulmuştur.
S- Neden?
C- Faraza, bazılarının altında büyük bir fenalıkları varsa da, hücum edilmemek gerektir. Zira çok fenalık vardır ki; iyilik perdesi altında kaldıkça ve perde yırtılmadıkça, ondan tegafül edildikçe, mahdud ve mahsur kaldığı gibi; sahibi perde-i hicab ve haya altında ıslahına çalışır. Lâkin vaktâ ki perde yırtılsa, haya atılır; hücum gösterilse, fenalık fena tevessü' eder.
Ben Mart hâdisesinde şuna yakın bir hal gördüm. Zira İslâmiyet'in meşrutiyetperver ve hamiyetli fedaileri, cevher-i hayat makamında bildikleri nimet-i meşrutiyeti şeriata tatbik ile; ehl-i hükûmeti adalet namazında kıbleye irşad ve nam-ı mukaddes-i şeriatı meşrutiyet kuvvetiyle i'lâ; ve meşrutiyeti şeriat kuvvetiyle ibka; ve bütün seyyiat-ı sâbıkayı, muhalefet-i şeriat üzerine ilka etmek için bazı
telkinatta ve teferruatın tatbikatında bulundular. Sonra, sağını solundan farketmeyen, hâşâ şeriatı istibdada müsaid zannederek, Tuti taklidi gibi "Şeriat isteriz!" demekle, maksad ortada anlaşılmaz oldu. Zâten plânlar serilmişti. İşte o vakit yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herifler, o ism-i mukaddese tecavüz ettiler. İşte cây-ı ibret bir nokta-i siyah!
{(*) Gitme, dikkat et. Âlîhimmet olanlar, o hâdisede sükût ettiler. Garazkâr cerideler, hakikî hürriyetin sadâsını susturdular. Meşrutiyet pek az adamların üstüne münhasır kaldı. Fedakârları da dağıldılar. -Müellif-}
S- Neden bazılarını dinsiz zannettiğimizden bize zarar gelsin?
C- Hayal perdesi üstünde size bir timsal manzarasını göstererek mazarratını anlatacağım:
İşte şu sahrada gayet muhteşem bir bostan içinde bir kasr; bir köşesinde sizin Beytüşşebab Kaplıcası gibi bir kaplıca olduğunu tahayyül ediniz. Siz dışarıda bürudetin tazyikiyle, kar'ın tokadıyla, rüzgârın sillesiyle ihtiyaren veya ızdıraren saray içine girmeğe mecbursunuz. Lâkin kapıda bir-iki kör ve havuz içinde bazı çıplak adamları görmüş veya işitmişsiniz. Bundan tevehhüm ediyorsunuz ki; o saray, körhane veya çıplakhanedir. Siz girdiğinizde, onlar gibi olmak için taat libasını çıkarıyorsunuz ve onların avretini görmemek için, akide denilen hakikat gözünü kapatıyorsunuz. Halbuki onlar muhteşem odalarda gözleri açık, avretleri mestur olarak mütefekkirane meşveret ve bazı köşelerdeki kör ve çıplakların setr ve tedavisine hizmet ediyorlar. İşte sen, şu suret-i vahşiyane ve eblehanede avretin açık, gözün kapalı olarak içlerine girsen; acaba bundan daha büyük maskaralık ve zarar olabilir mi?
Hakikaten bence, bir müslüman neslinden gelen adam, akıl ve fikri İslâmiyet'ten tecerrüd etse bile, fıtratı ve vicdanı hiç bir vakitte İslâmiyet'ten vazgeçemez. En ebleh, en sefih bile, sedd-i rasîn-i istinadımız
olan İslâmiyet'e bütün mevcudiyetiyle tarafdardır; lâsiyyema siyasetten haberdar olan...
Zaman-ı saadetten şimdiye kadar hiç bir tarih bize bildirmiyor ki; bir müslüman muhakeme-i akliyesiyle başka bir dini, İslâmiyet'e tercih etmiş, delil ile dâhil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mes'ele... Taklid ise, ehemmiyetsizdir. Halbuki edyan-ı saire müntesibleri mutlaka fevc fevc, muhakeme-i akliye ile, bürhan ile daire-i İslâmiyet'e dâhil olmuş ve olmaktadırlar. Eğer biz, doğru İslâmiyet'i ve İslâmiyet'e lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek; bundan sonra efvacen efvacen dâhil olacaklardır.
Hem de tarih bize bildiriyor ki: Ehl-i İslâm'ın temeddünü, hakikat-i İslâmiyete ittiba'ları nisbetindedir. Başkaların temeddünü, dinleriyle makûsen mütenasibdir. Hem de hakikat bize bildiriyor ki: Mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz. Lâsiyyema uyanmış, insaniyeti tanımış, müstakbele ve ebede namzed olmuş adam dinsiz olamaz. Zira uyanmış bir beşer, kâinatın tehacümüne karşı istinad edecek ve gayr-ı mahdud âmâline neşvünema verecek ve istimdadgâhı olacak noktayı -yani din-i hak olan dane-i hakikatı- elde etmezse yaşamaz. Bu sırdandır ki; herkeste din-i hakka bir meyl-i taharri uyanmıştır. Demek istikbalde nev'-i beşerin din-i fıtrîsi İslâmiyet olacağına beraatü'l-istihlal vardır.
Ey insafsızlar! Umum âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ziyalandıracak istidadında olan hakikat-i İslâmiyeti nasıl dar buldunuz ki, fukaraya ve mutaassıb bir kısım hocalara tahsis edip, yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz. Hem de; umum kemalâtı câmi', bütün nev'-i beşerin hissiyat-ı âliyesini besleyecek mevaddı muhit olan o kasr-ı nuranî-yi İslâmiyeti, ne cür'etle matem tutmuş bir siyah çadır gibi bir kısım fukara ve bedevilere (ve mürteci'lere) has olduğunu tahayyül ediyorsunuz? Evet herkes âyinesinin müşahedatına tâbi'dir. Demek sizin siyah ve yalancı âyineniz size öyle göstermiştir.
S- İfrat ediyorsun, hayali hakikat görüyorsun. Bizi de techil ile tahkir ediyorsun. Âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak?
{(*) Muhtemeldir ki, o zamanda orada bulunan bir veli; Eski Said'in Risale-i Nur'un dar dairesini gayet geniş ve siyasî bir daire olarak bir hiss-i kable'l-vuku'la kırk sene evvel hissetmesinden ve bu risaledeki çok cevabları o histen neş'et ettiğinden, o veli yalnız bu noktada itiraz etmiş. -Müellif-}
C- Herkese dünya terakki dünyası olsun, yalnız bizim için tedenni dünyasıdır. Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:
Ey üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitane benim sözümü dinleyen, bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bana temaşa eden Said, Hamza, Ömer, Osman, Yusuf, Ahmed vesaireler!.. Size hitab ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, "Sadakte" deyiniz!. Ve demek size borç olsun!.. Şu muasırlarım varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim. Sizler cennet-âsâ bir bahardasınız.. Şimdi ekilen tohumlar, zemininizde çiçek açacaktır. Benim hizmetimin ücretini; sizden şunu beklerim ki: mazi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarıma uğrayınız. O çiçeklerden birkaç tanesini mezar taşı denilen, kemiklerimi misafir eden toprağın kapıcısının başına takınız. Kapıcısına tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. هَن۪يئًا لَكُمْ sadâsını işiteceksiniz.
{(*) Gitme! Seni çağırır. -Müellif-}
Şu zamanın memesinden bizimle süt emen, gözleri arkadan maziye bakan, tasavvuratları kendileri gibi hakikatsız ve ayrılaşmış çocuklar, şu kitabın hakaikını hayal tevehhüm etsinler. Zira benim vüsukum var ki, şu kitabın mesaili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.
Ey muhatab! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın minaresinin tepesinde durup, sureten medenî fikren mazinin en derin derelerinde olanları câmi'e davet ediyorum.
İşte ey iki ayaklı mezar-ı müteharrik! Mesîl-i neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz! Tâ ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz eden nesl-i cedid gelebilsin!..
S- Eskiler bizden a'lâ veya bizim gibi, gelenler bizden daha fena gelecekler?
C- {(*) Antikalığı için bu cevab dahi yazıldı. -Müellif-} Ey Kürdler! (Ey Türkler ve Kürdler ve Nurcular!) Acaba şimdi
bir miting yapsam; sizin ikibin sene evvel ecdadınızı ve iki asır sonradaki evlâdınızı şu gürültühane olan asr-ı hazır meclisine davet etsem; acaba eski ecdadınız demiyecekler mi ki:
"Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice-i hayatımız siz misiniz? Heyhat! Bizi akîm bir kıyas ettiniz!."
Hem de sol tarafında duran ve şehristan-ı istikbalden gelen evlâdınız, sağdakileri tasdik ederek demiyecekler mi ki:
"Ey tenbel pederler! Siz misiniz hayatımızın suğra ve kübrası? Siz misiniz şu şanlı ecdadımızla bizi rabteden hadd-i evsatı? Heyhat!.. Ne müşagabeli bir kıyas oldunuz!" {(*) Fenn-i Mantık'ın tabiratı... O zaman ilm-i Mantık dersini alan talebeleri, o mecliste bulunmasından öyle söylemiş. -Müellif-}
İşte ey Kürdler (Ve ey inkılab softaları!) Manzara-i hayal {(**) Hayal dahi bir simotograftır. -Müellif-} üstünde gördünüz ki, şu büyük mitingde iki taraf da sizi protesto ettiler.
S- Şu kadar tahkire müstehak değildik. Biz eslafın ezyalini tutmakla beraber, ahlafın teşebbüsatından dahi geri kalmamağa söz veriyoruz.
C- Nedamet ettiğinizden vazifeniz olan suale avdet edebilirsiniz.
S- Ulema-i eslaf istibdadın fenalığından bahsetmişler mi?
{(*) Bu sual-cevab dahi her zaman yaşayabildiğinden, o kırk sene evvelki ders şimdi dahi lüzumludur, yaşar. -Müellif-}
C- Bin kere evet. Zira ağleb-i şuara kasidelerinde, çok müellifler kitablarının dibacelerinde zamandan şikayet ve dehre itiraz ve feleğe hücum etmiş ve dünyayı ayak altına alıp çiğnemişler. Eğer kalb kulağıyla ve akıl gözüyle dinleyip baksanız, göreceksiniz ki: Bütün itirazat okları, mazinin muzlim perdesine sarılan istibdadın bağrına gider ve işiteceksiniz ki; bütün vaveylâlar istibdad pençesinin tesirinden geliyor. Gerçi istibdad görünmüyordu ve ismi belli değildi; lâkin herkesin ruhu istibdadın manasıyla tesemmüm ederdi ve bir zehir atanı bilirdi. Bazı kuvvetli dâhîler nefes aldıkça amîk ve derin bir
feryad koparır idi. Fakat akıl onu güzelce tanımazdı. Çünki karanlıkta ve toplanmamış idi. Vaktâ ki o mana-yı istibdadı, def'i muhal bir bela-yı semavî zannettiler; zamana hücum ve dehrin başına tokat ve feleğin bağrına oklar atmağa başladılar. Çünki bir kaide-i mukarreredir: Birşey cüz'-i ihtiyarînin dairesinden ve cüz'iyetten çıkıp külliyet dairesine girse, veyahut bihasebil'âde def'i muhal olsa; zamana isnad edilir ve kabahat dehre atılır, taşlar feleğin kubbesine vurulur. Eğer iyi temaşa etsen göreceksin ki; feleğe atılan taşlar, döndüğü vakit bir yeis olarak kalbde tahaccür eder...
{(*) Dur, geçme, anla... Yani iyilikleri reislere, fenalıkları zamana verip şetimle şekva ederler. -Müellif-}
S- Acaba şu zaman ve dehrin şikayetinden Sâni'-i Zülcelal'in san'at-ı bedî'ine itiraz çıkmaz mı?
C- {(**) Çok ehemmiyetli bir cevabdır. -Müellif-} Hâyır, aslâ!.. Belki manası şudur: Güya şikayetçi der ki: İstediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhi ettiğim hal, hikmet-i ezeliyenin düsturu ile tanzim olunan âlemin mahiyeti müstaid ve inayet-i ezeliyenin pergârıyla nakşolunan feleğin kanunu müsaid ve meşiet-i ezeliyenin matbaasında tab'olunan zamanın tabiatı muvafık ve mesalih-i umumiyeyi tesis eden hikmet-i İlahî razı değillerdir ki; şu âlem-i imkân, Feyyaz-ı Mutlak'ın yed-i kudretinden şu ukûlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüzün iştihasıyla istediğimiz semeratı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz. Evet bir şahsın tehevvüsü için büyük bir daire-i muhita hareket-i mühimmesinden durdurulmaz.
S- Çok âlim ve şâirler, zamanlarında büyük hâkimleri ifrat ile sena etmişlerdir. Halbuki o hâkimlerin çoğuna müstebid nazarıyla bakıyorsun. Demek iyi etmemişler?
C-
latîf bir hile ile vazgeçirmek ve onlara hasenat arkasında müsabaka için garib bir bahşiş-i şâiraneyi ortaya koymak... Lâkin o bahşiş koca bir milletin sırtından alındığından istibdadkârane hareket etmişlerdir. Demek eğer çendan niyette iyi etmişler, lâkin amelde yanlış gitmişler.
S- Neden?
C- Zira kaside ve bazı te'liflerinde büyük bir kavmin mehasinini manen garet edip, bir müstebide verip ve ondan gösterdiğinden, şu noktadan bilmeyerek istibdadı alkışlamışlar.
S- Biz Kürdler, (Biz Türkler ve Kürdler...) bizde kalbimizin dolusu, belki cesedimizi mâlâmâl, belki inbisat edip şu derelerde dağ olarak tahaccür etmiş kal'amız olan bir şecaat vardır. Ve başımızın dolusu zekâvetimiz var. Ve sinemizi mâlâmâl edecek gayret vardır. Ve bedenimizi ve a'zâlarımızı dolduracak itaat vardır. Ve dereleri hayatlandıracak, dağları müzeyyen edecek efradımız var... {(*) Demek kuvve-i maneviyeleri kırılmamış. -Müellif-}
Neden böyle sefil ve müflis ve zelil kaldık, ki yol üstünde de kaldık. Terakkiye binenler bizi çiğneyip istikbale doğru koşup gidiyorlar. Komşumuz olan milletler bizden az iken, kuvvetleri bizden çok kısa iken, üzerimize tetavül ediyorlar?
{(**) İstersen dikkat et. O zaman Ermeni meb'usu Vartakis ve Hakkari meb'usu Seyyid Molla Tahir'e işaret eder. -Müellif-}
C- Hîna, meşrutiyette tövbenin kapısı açıktır ve tövbe edenler çoktur. Şimdiki rüesaya tevbih ve ta'nifte hakkım yoktur. Ben taşımı sâbıka atıyorum. Bazılarının hatırı kırılsa da mazur tutulsun. Yalnız hakkın hatırı kırılmasın. Zira milletin hatırı, onların hatırından daha âlî, daha gâlîdir. İşte o tedenninin mühim bir sebebi: Bazı rüesa ile haksız olarak (millete fedakârlık iddia eden sahtekâr hamiyetfüruşlar veya) velayeti dava eden ehliyetsiz bazı müteşeyyihlerdir. Fakat sünnet-i seniyeye muhalif olan bu sünnet-i seyyie, yine istibdadın seyyiatındandır.
S- Nasıl?
C- Zira herbir millet için, Onun cesaret-i milliyesini teşkil eden ve namus-u milliyesini muhafaza eden kuvveti, onda toplanacak bir manevî havuz vardır. Ve sehavet-i milliyesini teşkil eden ve menafi'-i umumiyesini temin eden, fazla kalan malları, onda tahazzün edecek bir hazine-i maneviye vardır.
İşte o iki kısım reisler, bilerek veya bilmeyerek, o havuzun ve o hazinenin etrafında delik-melik açtılar. Mâye-i bekayı ve madde-i hayatı çektiler. Havuzu kurutup, hazineyi boş bıraktılar. Böyle gitse, devlet milyarlar borç altında kalıp düşecek. Nasıl bir adamın kuvve-i gazabiye olan dafiası ve kuvve-i şeheviye olan cazibesi olmazsa ölmüş olmuş olur veya hayy iken meyyittir. Hem de bir şimendiferin buhar kazanı delik-melik olsa, perişan, hareketten muattal kalır. Hem de bir tesbihin ipi kırılsa dağılır.
Öyle de: Bir şahs-ı manevî olan bir milletin kuvvet ve malının havuz ve hazinesini boşaltan başlar; o milleti serseri ve perişan ve mevcudiyetsiz edip, fikr-i milliyetin ipini kesip, parça parça ederler.
Evet,
bazı avamın hatırı için hakikatın hatırını kırmayacağım.
S- Şu makam, nihayet derecede tafsile değer bir makamdır. Mücmel ve mübhem bırakma!
C- Zaman-ı sâbık, vahşet ve cehaletinizi istihdam ederek pis bir tarîk ve müheyya ettiği plânlar ile bir kısım ehliyetsiz müteşeyyihler hile kuvvetiyle, bir kısım büyükler cebir kuvvetiyle o menba'ı ve o madeni delip, zülâl-i hayatı kumistan ve şûristan sahrasına akıttılar. Bazı tenbel ve cerrarlar yeşillendi. Hattâ onlar servet-i dünyadan tenfir yolunda pençesini küçük bir "sayd"a atan bîçarelerin hassas ve zaîf damarlarını tutarlardı. Ta pençeleri o sayddan açılsın, onlar o avı kaçırsınlar. Evet her milletin -o milletin menfaatı için- bir miktar malı ile fedakârlık edip bir sehaveti vardır.
İşte bizdeki sehavet-i milliye sû'-i istimal edildi. Başka milletin sehavet-i millîsi zeyn-âb gibi içine girer, milletin cevfinde hazine tutar. Ulûm ve maarif altına su verir. Hem de zaman-ı sâbıkta bir kısım
büyükler, namus-u milleti muhafaza eden cesaret-i milliyeyi sû'-i istimal edip, zemin-i ihtilaf olan kumistana atıp kaybettiler. Her biri o kuvvetin bir tarafını başkasının boynuna vurup kırdılar ve kırıldı. Hattâ beşyüz bin kahraman ile namus-u milleti muhafaza etmeye müstaid olan bir kuvvet-i azîmeyi mabeynlerinde sarfedip ihtilafat zemininde mahvettiklerinden, kendilerini terbiyeye müstehak ederlerdi. Eğer meşrutiyetten ve hürriyet-i şer'iyeden istifade edip, o delikleri kapatıp veya zeyn-âb suretine çevirseniz, o kıymetdar kuvveti harice sarfetmek için devletimizin eline verseniz; bahasında merhamet, adalet ve medeniyeti kazanacaksınız.
-Eğer isterseniz sizin ile becayiş olacağım. Ben sorayım, siz cevab veriniz.
C-
S- Ermeni milleti sizden daha cesur olabilir mi?
{(*) Türkler ve Kürdler şecaat fenninde allâme olduklarından ben sâil, onlar mücîb olabilirler. -Müellif-}
C- Hâyır. Aslâ! Âlem şahittir; olmamış ve olamaz.
S- Neden onların bir fedaisini yandırıp parça parça ederlerdi, esrarını ve arkadaşını izhar etmezdi. Halbuki sizin bir yiğidinize bir bıçak vurulsa, bütün esrarını kanıyla beraber fışkırtarak döker. Şecaatça bu büyük bir tefavüttür. Sebebi nedir?
C- Biz asıl sebebini teşhis edemiyoruz. Fakat biliriz ki; zerreyi dağ gibi eder ve arslanı tilkiye bende ettirir bir nokta vardır. Senin vazifeni kaldıramıyoruz. Vücudunu bildik, mahiyetini sen şerhet...
C- Öyle ise, dinleyiniz ve kulaklarınızı beş açınız. İşte fikr-i milliyetle uyanmış bir Ermeninin himmeti, mecmu-u milletidir. Güya onun milleti küçülmüş, o olmuş veya onun kalbinde yerleşmiş. Onun ruhu ne kadar tatlı ve kıymetdar olsa da, milletini daha ziyade tatlı ve büyük bilir. Bin ruhu da olsa feda etmekle iftihar eder. Çünki kendince yüksek düşünür.
Halbuki sizin -şimdi demem, lâkin eskiden- bir yiğidiniz uyanmamış, (nura girmemiş) milletinin namusunu bilmemiş, yalnız bir menfaat veya bir garaz veya bir adamın veya bir aşiretin namusunu mülahaza eder, kısa düşünürdü. Elbette tatlı hayatını öyle küçük şeylere herkes feda etmez.
Faraza, fikr-i milliyetle {(*) Milliyet bir vücuddur. Ruhu İslâmiyet, aklı Osmaniyet, cismi sizde Türklük ve Kürd'lüktür. -Müellif-} onlar gibi temaşa etseydiniz, kahramanlığınızı âleme tasdik ettirip yüksek tabakalara çıkacaktınız. Eğer Ermeniler sizin gibi sathî ve kısa düşünseydiler, nihayette korkak ve sefil olacaklardı. Hakikaten sizde hârikulâde şecaate istidadınız vardır. Zira beş kuruş gibi bir menfaat veya cüz'î bir haysiyet veya itibarî bir şeref veya "Filan yiğittir" sözünü işitmek gibi küçük emirlere hayatını istihfaf eden ve ağasının namusunu isti'zam eden; acaba eğer uyansa, hazinelere değer olan milliyetine {(**) Yani üçyüz milyonun uhuvvetini ve manevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet milliyetine. -Müellif-} binlerce ruhu da olsa, istihfaf-ı hayat etmez mi? Elbette hayatını on paraya satan, on liraya binlerce şevkle verir.
Maatteessüf güzel şeylerimiz gayr-ı müslimler eline geçtiği gibi, güzel ahlâkımızı dahi çalmışlar. Güya ahlâk-ı âliyemiz yanımızda revac bulmadığından, bize darılıp onlara iltica etti. Ve onların rezaili, kendileri içinde revaç bulmadığından, cehaletimizin pazarına götürüldü!.. Acaba görmüyor musunuz; terakkiyat-ı hazıranın üssü'l-esası, belki din-i hakkın muktezası olan "Ben ölürsem; milletim sağdır" gibi kelime-i beyza veya haslet-i hamrayı onlar çalmışlar. Onların bir fedaisi der: "Ben ölürsem milletim sağ olsun, içinde bir hayat-ı maneviye-i ebediyem vardır." Ve bütün sefaletin ve şahsiyatın esası olan: "Ben öldükten sonra, dünya ne olursa olsun, isterse tufan olsun." Veyahut
olan kelime-i hamka ve seciye-i avrâ', himmetimizin elini tutmuş rehberlik ediyor.
İşte en iyi haslet ki, dinimizin muktezasıdır. Biz ruhumuzla, canımızla, vicdanımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz: "Biz
ölsek, milliyetimiz olan İslâmiyet haydır, ilelebed bâkidir. Milletim sağ olsun. Sevab-ı uhrevî bana kâfidir. Milletin hayatındaki hayat-ı maneviyem beni yaşattırır, âlem-i ulvîde beni mütelezziz eder.
deyip, Nur'un ve hamiyetin nurlu rehberlerini kendimize rehber etmeliyiz.
S- Biz kuvvetimizi nasıl toplayıp, namus-u milliyeyi muhafaza edeceğiz?
C- Fikr-i milliyet ile milletin cevfinde havz-ı kevser gibi bir havz-ı marifet ve muhabbet yapınız. Altındaki suyunu çeken delik-meliği, maarif ile kapayınız. İçine su akıtan yukarıdaki mecraları, fazilet-i İslâmiye ile açınız. Büyük bir çeşme var; şimdiye kadar sû'-i istimal ile şûristana dağılıp, bazı seele ve acezeye neşvünema verdi. Bu çeşmeye güzel bir mecra yapınız, mesaî-yi şer'î ile şu havuza dökünüz. Sonra da bostan-ı kemalâtınıza su veriniz. Bu, hiç bitmez, tükenmez bir menba'dır.
S- Nedir o çeşme?
C- Zekât!.. Siz Hanefî ve Şafiîsiniz.
Sual: {(*) Darılma, şu kelâm zekâtın postunu giymiş... Kırkbeş sene evvel bedevi aşaire olan bu dersler, şimdi Nur'un şakirdlerine de bir ders olabilir diye kalbime ihtar edildi. Ben de Medresetü'z-Zehra erkânına havale ederim. Lüzumsuz ve münasib olmayan kelimeleri çıkarıp bu zamana ve Nurculara muvafık kısmını yazsınlar. Tâ Eski Said dahi bir Nurcu olsun, o zamanda münferid kalmasın. -Müellif-}
S- Nasıl?
C- Eğer ezkiya zekâvetlerinin zekâtını ve ağniya velev zekâtın zekâtını milletin menfaatına sarfetseler; milletimiz de başka milletlere yolda karışabilir.
S- Daha başka?
C- İanat-ı milliye-i İslâmiye denilen nüzur ve sadakat, zekâtın ammizadeleridir, asabiyetini çekerler, hizmette yardım edecekler.
S- {(*) Bazı sualler komşu görünür, lâkin ortalarına büyük bir dere düşmüş. Hayal bir balona binse ve eline bir dürbün alsa, ancak vatanlarını bulabilir. -Müellif-} Neden çok âdât-ı müstemirremizi tezyif ediyorsun?
C- Herbir zamanın bir hükmü vardır. Şu zaman, bazı ihtiyarlanmış âdâtın mevtine ve neshine hükmediyor. Mazarratları menfaatlarına olan tereccuhu, i'damına fetva veriyor.
S- Herşeyden evvel bize lâzım nedir?
C- Doğruluk.
S- Daha?
C- Yalan söylememek.
S- Sonra?
C- {(**) Madem muhatablar içine Nurcular girdiler. Sıdk kelimesine ihlas, sadakat, sebat, tesanüd gibi kelimeler ilâve olunur. -Müellif-} Sıdk, ihlas, sadakat, sebat, tesanüd!
S- Yalnız?
C- Evet!
S- Neden?
C- Küfür yalandır. İman sıdktır. Şu bürhan kâfi değil midir ki; hayatımızın bekası, imanın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır.
S- Evvel rüesamız ıslah olunmalı?
C- Evet rüesanız malınızı ceplerine hapsettikleri gibi, akıllarınızı da ya ceplerine almışlar veya dimağınızda hapsetmişler. Öyle ise, şimdi onların yanındaki akıllarınızla konuşacağım:
Eyyüherrüus verrüesa!.. Tekasülî olan tevekkülden sakınınız. İşi birbirinize havale etmeyiniz. Elinizdeki mal ve aklımızla bize hizmet ediniz. Çünki şu mesakini istihdam ile ücretinizi almışsınız. İşte hizmet vaktidir...
S- Bir-iki senedir herkeste bir arzu-yu diyanet ve meyelan-ı hak uyanmıştır. Hattâ bizim Gevdan, Mamhuran hırsızları da, Şeyh Ahmed'in bir nasihatı ile sofi olmuşlar.
C- Reşadet-penah meşrutiyet {(*) Madem Nurcular Mamhuran içine girmişler; "şeyh meşrutiyet" yerine, Ahrar perdesi ve hamiyet-i İslâmiye ve milliye ve elbette, ittihad-ı Muhammedî dairesinde olan Şeyh Risaletü'n-Nur denilmeli. -Müellif-} (ve şeyh Risale-i Nur) sayesindedir.
Zira meşrutiyet taht-ı efkâra çıktı; hablü'l-metin-i milliyeti ihtizaza getirdi; nuranî urvetü'l-vüska olan İslâmiyet ihtizaza geldi. Her bir müslim anladı ki, başıboş değil. Menfaat-i müştereke ile ve hüsn-ü mücerred ile başkalarıyla bağlıdır. Umum İslâm bir aşiret gibi birbiriyle merbuttur. Nasıl bir aşiretten bir adam bir iyilik etse; umum aşiret bu namus ile iftihar eder, hissedar olur. O namus bir olarak kalmaz. Binlerce âyinede görünen bir mum gibi, bin olur. O aşiretin rabıta-i hayatiyesine nur ve kuvvet verir. Eğer birisi bir cinayet işlese, bütün efrad-ı aşiret onunla bir derece müttehem sayılır. Meselâ: Şu mecliste olan adamlar birbiriyle bağlı olursa; birisi kendini çamura atsa, arkadaşlarını ya beraber düşürecek veya tahrik ile taciz edecektir.
Binaenaleyh, şimdi bir günah "bir"likte kalmaz, bine çıkar. Bir hayır,
hükmüne geçer.
İşte şu nüktedir ki, ya fikren veya ruhen uyanmışlara ağlamağa hâhiş vermiştir; bir bahane ile ağlar, tövbekâr olur. Lâkin minare başında olan akıl, kalîb-i kalb dibinde bulunan sebebini iyi göremiyor.
Elhasıl: İslâm uyandı {(**) Evet kırkbeş sene sonra Pakistan, Arabistan aşairi dahi hâkimiyet ve istiklallerini kazandılar. Eski Said'i bu derste tasdik ediyorlar ve daha edecekler. -Müellif-} ve uyanıyor. Pisliği pis, iyiliği iyi olarak gördüler. Ha şu dereler aşairini tövbekâr eden şu sırdır. Hem de bütün İslâm yavaş yavaş bu istidadı almakta ve kesbetmektedir. Lâkin siz bedevi olduklarınızdan, fıtrat-ı asliyeniz oldukça bozulmamıştır. İslâmiyetin kudsî milliyetine daha yakınsınız.
S- {(*) Şu birbirinden uzak suallerden senin hayalin atlamakla cimnastiğe alışır. Lâkin dikkat et; bir şey ayağına dolaşıp, düşüttürüp ayağın kırılmasın. (Yani savcılar gibi yanlış mana verme!.) -Müellif-} Misafirperverlik müstahsen bir âdetimiz olduğunu bilirken, neden kimseye misafir olmuyorsun? Talebelerinizi de ekmeğimizi yemekten, hediyemizi almaktan men' ediyorsun. Halbuki size iyilik etmek borcumuzdur ve hakkınızdır.
İşte şu âdetimiz
neden şu âdet-i müstemirreyi tezyif ediyorsun?
C- Evvela: İlim azizdir, zelil etmek istemem. Hem de size göstermek isterim ki: Bir kısım ehl-i ilim vardır ki; dünyaya tenezzül etmez ve san'at-ı ilmi, medar-ı maişet etmez. Talebe ise, cerrar ve seeleden ayrıdır.
Sâniyen: Vazifelerinde ihmal ile kanaat gösteren ve maaşlarıyla kanaat etmeyen, harcırahları ellerini misafirlikten çektirmemiş olan bazı memurlara fiilen nasihat etmek isterim.
Sâlisen: Vâridat-ı zulmiyeleri kesilmiş olan bazı büyüklere, zulümat-ı zulme sapıp, pek geniş açtığı masarifinin kapısının seddine yol gösteriyorum.
Râbian: Millet içinde seyahat edenler, acaba millet için mi, yahut keyif için mi? Bir mizan göstermek, hile ve hamiyete bir mihenk gösteriyorum.
S- Sen halkın ihsanına mani oluyorsun. Acaba bundan sehavetin tezyifi çıkmaz mı?
C- İhsan ihsandır, eğer nev'e olsa veya fakire ve muhtaca olsa; fert muztar olmazsa hiçtir. Sehavet o vakit sehavettir, eğer millet için olsa; yahut milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şayet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tenbel eder, çingeneliğe alıştırır. Elhasıl: Millet bâkidir; ferd fâni...
{(*): Şu ibare, kendine hediye olunan ve mevzuun fabrikasından çıkan yerli bir üslûbu giymiştir. -Müellif-}
C-
S- Mütegallib başlar, kendi kendilerine düştüler. Zulmün kapısı onların yüzüne karşı kapatıldı. Düşenlere ayak vurulmaz. Sekeratta olanları bırak, sekeratını tamam etsin.
C- İsterim ki: Meşrutiyet ve hürriyet-i şer'iyenin sünnetini onlara ezber ettireyim. Ta ki ölmedilerse temessül etsinler. Evet yalnız istibdadın kuvveti ile terbiye olunan başlar, bil'istihkak düştüler.
Lâkin içlerinde gayet hamiyetli adamlar var, onlara teşekkür ederiz. Bazı mütekâsil var, onlardan şikayet ederiz. Bazı mütehayyir, mütereddid var; onları irşad etmek isteriz. Bazı ölmüşler var, miraslarını muhafaza etmek isteriz. Tâ yeni çıkmalar almasınlar.
S- Ne demek?
C- Korkuyorum; ehliyetsizlikle beraber teşeyyüh veya necabeti dava edenler aşair içinde o rüesalara kardeşlik dava ederek miraslarını alsınlar, iki başlı bir bela kesilsinler. Zira sizdeki cehalet-i avrâ ve itaat-i amyâ, ağaiyet ve tahakküme tenasüh hükmünü verir. Güya ağaiyet suretiyle ölse, efendilik kalıbıyla veyahut teşeyyüh cismiyle veya asilzâdelik şekliyle hayatlanacaktır. İşte benim maksadım o meylü'l-ağalık ve meylü't-tahakküm ve meylü'r-riyaseti öyle öldüreceğim, kıyamete kadar haşr olmasın.
S- Sen eskiden umum mürşid şeyhlere muhabbet, hattâ müteşeyyihlere de hüsn-ü zan ederdin. Neden şimdi (bid'aya düşmüş) bir kısım müteşeyyihlere hücum ediyorsun?
C- Bazan adavet, şiddet-i muhabbetten gelir. Evet nefsim için onları ne kadar sever idim; nefs-i İslâmiyet için bin derece daha ziyade onlara âşık idim.
{(*): Şu üslûb, bir silsilenin mübarek hırkalarının parçalarından dikilmiştir. Yani: Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî, Hâlid Ziyaeddin, Seyyid Taha, Seyyid Sıbgatullah ve Seyda gibi evliyaya işaret var. -Müellif-}
Lâkin onların asl u esas-ı mesleği, kulûbün tenviri ve rabtı, yani fazilet-i İslâmiye üzerine sülûk.. yani hamiyet-i İslâmiye ile tahattüm.. yani İslâmiyet için hayatta zühd ve ravhı terk.. Yani ihlas için terk-i menafi'-i şahsiye, yani tesis-i muhabbet-i umumiyeye teveccüh.. yani ittihad-ı İslâmiyeye hizmet ve irşad!..
S- Daima ittihad-ı İslâmdan bahsedersin. Bize tarif et?!.
C- "İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi" olan eserimde tarif etmişim. Şimdi ileride o kasr-ı muallânın bir taşını, bir nakşını göstereceğim. İşte: Kâ'be-i saadetimiz olan ittihad-ı münevver-i İslâmın Hacerü'l-Esvedi, Kâ'be-i Mükerremedir ve dürret-i beyzası, Ravza-i Mutahhara'dır; Mekke-i Mükerreme'si, Ceziretü'l-Arab'dır; Medine-i Medeniyet-i Münevveresi, tam hürriyet-i şer'iyeyi tatbik eden Devlet-i Osmaniye'dir.
Eğer İslâmiyet milliyetini ve ittihad-ı İslâmın taşını ve nakşını ister isen, işte bak! Hayâ ve hamiyetten neş'et eden civanmerdane humret; hürmet ve rahmetten tevellüd eden masumane tebessüm; fesahat ve melahattan hasıl olan ruhanî halâvet; aşk-ı şebabîden, şevk-i baharîden neş'et eden semavî neş'e; hüzn-ü gurubîden, ferah-ı seherîden vücuda gelen melekûtî lezzet; hüsn-ü mücerredden, cemal-i mücelladan tecelli eden mukaddes zînet; {(HAŞİYE): Şu müselsel üslûbdaki fıkralar; herbiri İslâmiyetin bir şuâına, bir hüsnüne, bir seciyesine, bir rabıtasına, bir temeline işarettir. -Müellif-} birbiri ile imtizac edip, ondan çıkan levn-i nuranî, ancak o şark ve garbın kab-ı kavseyni olan kâ'be-i saadetinin, tâk-ı muallâsının, kavs-i kuzahının elvan-ı seb'asının lacivert levninin timsalini, belki şu levnin manzarasını bir derece irae edilebilir.
Lâkin ittihad, cehl ile olmaz. İttihad, imtizac-ı efkârdır. İmtizac-ı efkâr, marifetin şuâ-i elektriğiyle olur.
S- Neden eskide sükût ettin?
C->{(*): Lisan-ı Arabî'nin elzemiyetini düşündüğüm vakitte söylemişim. -Müellif-}
S- Şeyhlere (bid'alara düşmüş şeyhlere) hücum hatardır. İçlerinde evliya bulunur.
{(**) Mürşidler şu tekyede, yani bu ibarette toplanmışlar. Ziyaret etmeden geçme. Yani hem Mevlevî, hem Kadirî, hem Nakşî, hem Bektaşî'ye işaret var. -Müellif-}
Evet benim hücumum onların aleyhinde değil, lehlerindedir. Tâ onların suretiyle kendini gösteren bazı ehliyetsiz, onların kıymetini tenzil etmesin.
Beni tehdid ile vazgeçiremezler. Azm-i kat'î ile maksadımın yoluna tesadüf eden herbir mehalike gireceğim. Şu hayat-ı dünyeviyeyi edna bir Ermeni, milletine feda ettiği halde; ben ki, şu hayat ile alâkam pek zaîf... Bâhusus yedi defadır şu hayat elimden uçacak idi, emaneten elimde bırakılmış. Bunu vermekten minnet etmek hakkım değildir. O ruh, kafesten ağaca uçmak; akıl, re'sten ye'se kaçmak istedikleri halde, ileride feda için ibka edildi. Bu hayat ile tehdid etmek hiçtir. Kaldı ki, hayat-ı uhreviye ile tehdid ediyorlar. Ondan da hiç minnet çekmem. Şimdiki nâr-ı teessüfle muhterik bir ruh olsun, onların bedduasıyla Cehennem'de yansın, o teessüf ateşini içinden çıkarmak ile vicdan, maksaddan bir Firdevsi tazammun ettiği gibi, hayal dahi emelden bir Cennet'i teşkil edecektir. Umumun malûmu olsun ki: İki elimde iki hayatımı tutmuşum, iki hasım için iki meydan-ı mübarezede iki harb ile meşgulüm. Tek hayatlı olan adam meydanıma çıkmasın.
S- Şimdiki şeyhlerden ne istersin?
C- Daima onların demdemelerinin mevzuu olan ihlası; hem de tekye denilen manevîleşmiş kışlada, tarîkat denilen ruhanîleşmiş askerlikte ona murabıt oldukları olan cihad-ı ekber ve terk-i iltizam-ı nefsi; hem de onların şiarı olan, zühdün manası olan terk-i menafi'-i şahsiyeyi; hem de daima iddiasında bulundukları ve mizac-ı İslâmiyetin
mâyesi olan muhabbeti isterim. Zira onlar, bizi istihdam ederek ücretlerini almışlar. Şimdi bize hizmet etmek borçlarıdır.
S- Nasıl olsunlar?
C- Ya başlarımızdan kalksınlar, yahut inad ve gıybet ve tarafdarlığı mabeynlerinden kaldırsınlar. Zira bir kısım dalalet ve bid'at fırkalarının teşekkülüne, bazı bid'atkâr müteşeyyihler sebebiyet vermiştir.
S- Nasıl birbiriyle ittihad ve ittifak edecekler? Halbuki bazıları bazılarını münkirdir. Onların düsturlarındandır ki; münkir ile muhabbet, belki ünsiyet dahi haramdır. İnkâr mes'elesi mühimdir?
C- Öyleyse, size şöyle bir hitab etmek hakkımdır:
Ey eblehler! Ey hayvanlar! İşitmediniz mi, anlamamış mısınız ki:
bir namus-u İlahîdir. Veya körleşmiş misiniz ki, görmüyor musunuz ki:
bir düstur-u Nebevîdir.
Acaba şu sıdk ve kizb mabeyninde mütereddid olan inkâr mes'elesi, nasıl oldu şu iki esas-ı azîm ve metine nâsih نَاسِخْ olabildi? Olsun, inkâr mes'elesi doğru olsun; Allah'ın kelâmı değil ki, mensuh olmasın. İşte zaman onu nesheder. Zararı faidesine galebesi, fetva verir. Mensuh ile amel caiz değildir.
S- Belki birbirleriyle adavetleri, birbirinden gördükleri nâmeşru bazı ef'al içindir?
C- Acaba ne cihetle, ne insaf ile, ne suretle!.. Sübhan Dağı kadar ağır ve büyük olan iman ve İslâmiyet ve insaniyet ve cinsiyet sebebiyle hasıl olan muhabbet; şöyle çocuğun bahanesiyle bazı nâmeşru harekât vesilesinden mütehassıl olan adavete karşı hafif ve mağlub olmuştur? Evet muhabbeti iktiza eden İslâmiyet ve insaniyet, Cebel-i Uhud gibidir. Adaveti intac eden esbab, bazı küçük çakıl taşları gibidir. Muhabbeti adavete mağlub ettiren adam, nazar-ı hakikatta Cebel-i Uhud'u bir çakıl taşından aşağı derecesine indirmek kadar ahmakane bir harekettir.
Adavetle muhabbet, ziya ile zulmet gibi içtima edemez. Adavet galebe çalsa, muhabbet mümaşata inkılab eder. Muhabbet galebe çalsa, adavet terahhum ve acımağa inkılab eder. Benim mezhebim: Muhabbete muhabbet etmektir, husumete husumettir. Yani dünyada en sevdiğim şey, muhabbet ve en darıldığım şey de husumet ve adavettir.
S- Veli olan şeyh, müddeî olan müteşeyyih ile farkları nedir?
C- Eğer; hedef-i maksadı, İslâmın ziya-yı kalb ve nur-u fikriyle ittihad ve mesleği, muhabbet ve şiarı terk-i iltizam-ı nefs ve meşrebi, mahviyet ve tarîkatı, hamiyet-i İslâmiye olsa kabildir ki bir mürşid ve hakikî şeyh olsun.
Lâkin eğer; mesleği, tenkis-i gayr ile meziyetini izhar ve husumet-i gayr ile muhabbetini telkin ve inşikak-ı asâyı istilzam eden hiss-i taraftarlık ve meyelan-ı gıybeti intac eden kendi muhabbetini, başkasına olan husumete mütevakkıf gösterilse; o bir müteşeyyih-i müteevviğdir, bir zi'b-i mütegannimdir. Davula bedel tarîkata veya kitaba el vurur ki, bahşiş ve şabaş alsın. Din ile, dünyanın saydına gider. Ya bir lezzet-i menhuse veya bir tehevvüs-ü süflî veya bir içtihad-ı hata onu aldatmış, o da kendisini iyi zannedip büyük meşayihe ve zevat-ı mübarekeye sû'-i zan yolunu açmıştır!
S- Sözlerin iyi, fakat dinleyen nerede? Meslek âlî, ittiba' edenler aşağıdır...
Sual: Âlem-i İslâmın ulemasının ortalarındaki müdhiş ihtilafata ne dersin, re'yin nedir?
Cevab: Ben âlem-i İslâmiyete gayr-ı muntazam veya intizamı bozulmuş bir meclis-i meb'usan ve encümen-i şûra nazarıyla bakıyorum. Şeriattan işitiyoruz ki; re'y-i cumhur budur, fetva bunun üzerinedir. İşte şu: Bu meclisteki re'y, ekseriyetin naziresidir. Re'y-i cumhurdan maada olan akval, eğer hakikat ve mağzdan hâlî ve boş olmazsa istidadatının re'ylerine bırakılır. Tâ herbir istidad terbiyesine münasib
gördüğünü intihab etsin. Lâkin burada iki nokta-i mühimme vardır: {(*) Şu iki noktaya dikkat ile kıymet versen fena olmaz. -Müellif-}
Birincisi: Şu istidadın meyelanı ile intihab olunan ve bir derece hakikatı tazammun eden ve ekalliyette kalan kavl, nefsü'l-emirde mukayyed ve o istidad ile mahsus olduğu halde, sahibi ihmal edip mutlak bıraktı. Etbaı iltizam edip tamim etti. Mukallidi taassub edip, o kavlin hıfzı için muhaliflerin hedmine çalıştılar. Şu noktadan müsademe, müşagabe, cerh ve red, o derece meydan aldı ki; ayakları altından çıkan toz ve ağızlarından feveran eden duman ve lisanlarından püsküren berkler, şimşekli ve bazan rahmetli bir bulut, şems-i İslâmiyetin tecellisine bir hicab teşkil etmiştir. Lâkin ziya-yı şemsten tefeyyüz etmesine istidad bahşeden rahmetli bulut derecesinde kalmadı. Yağmuru vermediği gibi, ziyayı dahi men'etmektedir.
İkinci nokta: Ekalliyette kalan kavl, eğer içindeki hakikat ve mağz, onu intihab eden istidadlardaki heves ve heva ve mevrus âyineye ve mizacına galebe çalmazsa, o kavl bir hatar-ı azîmde kalır. Zira istidad onunla insibağ edip onun muktezasına inkılab etmek lâzım iken; o, onu kendisine çevirir ve telkîh eder, kendi emrine müsahhar eder. İşte şu noktada hüda hevaya tahavvül ve mezheb mizacdan teşerrüb eder. Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker.
S- Acaba kâinatta şu meclis-i âlî-i İslâmî, şu sergerdan küre şehrinde bir intizamı daha bulmayacak mıdır?
C- İman ederim ki; umum âlem-i İslâmî, millet-i insaniyede ve Âdem kavminde bir meclis-i meb'usan-ı mukaddese hükmüne geçecektir. Selef ve halef asırlar üzerinde birbirine bakıp mabeynlerinde bir encümen-i şûra teşkil edeceklerdir. Fakat birinci kısım olan ihtiyar babalar, sâkitane ve sitayişkârane dinleyeceklerdir.
S- {(*) Bir Arnavut tarafından vuku' bulan sualdir. -Müellif-} Taaddüd-ü zevcat ve esir ve köle gibi bazı mesaili, bazı ecnebiler serrişte ederek, medeniyet nokta-i nazarında şeriata bazı evham ve şübehatı irad ediyorlar.
C- Şimdilik mücmelen bir kaide söyleyeceğim. Tafsilini müstakil bir risale ile beyan etmek fikrindeyim.
İşte İslâmiyet'in ahkâmı iki kısımdır:
Birisi: Şeriat ona müessistir, bu ise hüsn-ü hakikî ve hayr-ı mahzdır.
İkincisi: Şeriat, muaddildir. Yani gayet vahşi ve gaddar bir suretten çıkarıp, ehvenü'ş-şer ve muaddel ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikîye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir surete ifrağ etmiştir. Çünki birden tabiat-ı beşerde umumen hükümferma olan bir emri birden ref' etmek, birden tabiat-ı beşeri birden kalbetmek iktiza eder. Binaenaleyh şeriat vâzı-ı esaret değildir, belki en vahşi suretten böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek bir surete indirmiştir, ta'dil etmiştir.
Hem de dörde kadar taaddüd-ü zevcat: Tabiata, akla, hikmete muvafakatı ile beraber; şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekiz-dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus taaddüdde öyle şerait koymuştur ki; ona müraat etmekle hiçbir mazarrata müeddi olmaz. Bazı noktada şer olsa da ehvenü'ş-şerdir. Ehvenü'ş-şer ise, bir adalet-i izafiyedir. Heyhat!.. Âlemin her halinde hayr-ı mahz olamaz.
S- {(*) Şu sual maalcevap ehemmiyetsizlik ile beraber, cevapta bir iki nokta-i mühimme vardır. -Müellif-} İnkılabdan on sene evvel, hükûmete nihayet derecede mu'teriz olduğun halde; hükûmete hücum edenlere dahi itiraz ederdin. Hatta selatîn-i Osmaniyeyi ifrat ile sena ederdin. Hatta der idin: Muhtemeldir Abdülhamid muktedir değildir ki; dizgini gevşetsin, milletin saadetine yol versin. Veyahut hata bir içtihad ile olabilir; bir gayr-ı makbul özrü kendine bulsun. Veyahut avanelerinin ve vehminin elinde mahpus gibidir. Sonra birden bütün kabahatı ona attın. Neden hem itiraz hem hücum ederdin? Hem de bazılara karşı müdafaa ederdin?
C- İnkılabdan onaltı sene evvel Mardin cihetlerinde beni hakka irşad eden bir zata rastgeldim; siyasetteki muktesit mesleği bana gösterdi. Hem tâ o vakitte meşhur "Kemal'in rü'yasıyla" {(**) Namık Kemal'in hürriyeti bir huriye benzeterek ve rü'ya ile vasıflandırarak edibane bir tasvir ile anlattığı makalesi ve kitapçığıdır. -Naşir-} uyandım. Lâkin maatteessüf sû'-i tesadüf ile hükûmete itiraz edenlerden ehl-i ifrat ve ehl-i tefrite rast geldim. Ehl-i ifratın bir kısmı, Arab'dan sonra İslâmiyetin kıvamı olan Etrak'i tadlil ediyorlardı. Hattâ bir kısmı
o derece tecavüz etti ki, ehl-i kanunu tekfir ederdi. Otuz sene evvel kanun-u esasî ve hürriyetin ilânını tekfire delil gösterirdi,
ilâ âhir.. hüccet ederdi.
Bîçare bilmezdi ki: مَنْ لَمْ يَحْكُمْ bi-mana مَنْ لَمْ يُصَدِّقْ dır.
Acaba sâbık istibdadı hürriyet zanneden ve kanun-u esasîye itiraz eden adamlara nasıl itiraz etmeyeceğim elbette... Eğer çendan hükûmete itiraz ederdiler, lâkin onlar istibdadın daha dehşetlisini istediler. Bunun için onları reddederdim. İşte şimdi ehl-i hürriyeti tadlil eden şu kısımdandır.
İkinci kısım olan ehl-i tefriti gördüm. Dini bilmiyorlar, ehl-i İslâma insafsızca itiraz ediyorlar, taassubu delil getiriyorlardı. İşte şimdi Osmanlılıktan tecerrüd edip, tamamı tamamına Avrupa'ya temessül etmek fikrinde bulunanlar şu kısımdandır. Bununla beraber istibdad kendini muhafaza etmek için, herkese vesvese verdiği gibi; beni de inkılabdan on sene evvel aldattı. Ki, ehl-i ihtilalin ekseri masondur. Lillahilhamd o vesvese bir iki sene zarfında zâil oldu. Tâ o vakitte anladım; bizim ekser ahrarımız mu'tekid müslümanlardır.
Elhasıl: Hükûmete hücum edenlerin bazıları "Haydo Haydo!" derlerdi. Bazıları "Haydar Ağa, Haydar Ağa!." derlerdi. Ben "Haydar" derdim. Şimdi de "Haydar" derim vesselâm!..
Eyyühel-avam! Şimdi Allah'a ısmarladık! Siz durunuz, havass ile konuşulacak bir davam var. Hükûmet ve eşraf ve İttihad-Terakki'ye karşı bir mühim mes'elem var.
Ey tabaka-i havas! Biz avam ve ehl-i medrese, sizden hakkımızı isteriz.
S- Ne istersin?
C- Sözünüzü fiiliniz tasdik etmek, başkasının kusurunu kendinize özür göstermemek, işi birbirine atmamak, üzerinize vâcib olan hizmetimizde tekâsül etmemek, vasıtanızla zayi' olan mâfâtı telafi etmek, ahvalimizi dinlemek, hâcatımızla istişare etmek, bir parça keyfinizi terk ve keyfimizi sormak istiyoruz!
Elhasıl: Ekrad ve ulemasının istikbalini temin etmek istiyoruz.
İttihad ve Terakki manasındaki hissemizi isteriz. Üzerinize hafif, yanımızda çok azîm birşey isteriz.
S- Maksadını mübhem bırakma, ne istersin?
C- Câmiü'l-Ezher'in kızkarındaşı olan, "Medresetü'z-Zehra" namıyla dârülfünunu mutazammın Kürdistan'ın merkezi hükmünde olan Bitlis ve iki refikasıyla Bitlis'in iki cenahı olan Van ve Diyarbekir'de tesisi... Emin olunuz, biz Kürdler başkasına benzemiyoruz. Yakînen biliriz, içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş'et eder.
S- Nasıl? Ne gibi? Ne için?
C- Ona bazı şerait ve vâridat ve semerat vardır.
S- Şeraiti nedir?
C- Sekizdir.
Birincisi: Medrese nam-ı me'luf ve me'nus ve cazibedar ve şevk-engiz, itibarî olduğu halde büyük bir hakikatı tazammun ettiğinden rağabatı uyandıran o mübarek "medrese" ismiyle tesmiye.
İkincisi: Fünun-u cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc.. ve lisan-ı Arabî vâcib, Kürdî caiz, Türkî lâzım kılmak.
S- Şu mezcde ne hikmet var ki, o kadar tarafdarsın; daima söylüyorsun?
C- Dört kıyas-ı fasid {(*) İşte o kıyaslar; maneviyatı maddiyata kıyas edip Avrupa sözünü onda dahi hüccet tutmak. Hem de bazı fünunda meşhur olanların, başkasında da sözünü hüccet tutmak. Hem de fünun-u cedideyi bilmeyen ulemanın sözünü, ulûm-u diniyede dahi kabul etmemek. Hem de fünun-u cedidede mahareti için gurura gelip, dinde de nefsine itimad etmek. Hem de selefi halefe, maziyi hale kıyas edip haksız itirazda bulunmak gibi fasid kıyaslardır. (Birader-i Ebu Lâşey) Abdülmecid} ile hasıl olan safsatanın zulmetinden muhakeme-i zihniyeyi halas etmek, meleke-i feylesofane, taklid-i tufeylaneye ettiği mugalatayı izale etmek...
S- Ne gibi?
C- Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir.
İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. İki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakitte; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.
Üçüncü şart: Zülcenaheyn, (Türkler ve) Kürdlerin mutemedi olan Ekrad ulemasından veya istînas etmek için lisan-ı mahallîye aşina olanları müderris olarak intihab etmektir.
Dördüncüsü: Ekrad'ın istidadı ile istişare etmek, onların sabavet ve besatetlerini nazara almaktır. Zira çok libas var; bir kamete güzel, başkasına çirkin gelir. Çocukların talimi; ya cebr ile, ya hevesatlarını okşamak ile olur.
Beşinci şart: Taksimü'l-a'mal kaidesini bitamamiha tatbik etmek.. tâ şubeler birbirine medhal ve mahreç olmakla beraber, herbir şubede mütehassıs çıkabilsin.
Altıncı şart: Bir mahreç bulmak ve müdavimlerin tefeyyüzünü temin etmek; hem de mekatib-i âliye-yi resmiyeye müsavi tutmak ve imtihanlarını, onların imtihanları gibi müntic kılmak, akîm bırakmamaktır.
Yedinci şart: Dârü'l-muallimîni muvakkaten şu dârülfünun dairesinde merkez kılmak, mezcetmektir. Tâ ki, intizam ve tefeyyüz ondan buna geçsin ve fazilet ve diyanet, bundan ona geçsin; tebadül ile herbiri ötekine bir kanat verip zülcenaheyn olsun.
Sekizinci Şart: Kürdistanda âdet-i müstemirre olan talim-i infiradîyi halka ve daireye tebdil etmek...
S- Vâridatı nedir?
C- Hamiyet ve gayret.
S- Sonra?
C- Şu medrese, çekirdek gibi bilkuvve bir şecere-i tûbâyı tazammun eyliyor. Eğer hamiyet ve gayretle yeşillense, tabiatıyla madde-i hayatını cezb ile sizin kuru kesenizden istiğna edecektir.
S- Ne cihetle?
C- Çok cihetle.
Birincisi: Evkaf, hakkıyla intizama girse, şu havuza tevhid-i medaris tarîkıyla bir mühim çeşmeyi akıtacaktır.
İkincisi: Zekâttır. Zira biz hem Hanefî, hem Şafiîyiz. Bir zaman sonra o Medresetü'z-Zehra, İslâmiyete ve insaniyete göstereceği hizmetle, şübhesiz bir kısım zekâtı bil'istihkak kendine münhasır edecektir. Bâhusus zekâtın zekâtı da olsa kâfidir.
Üçüncüsü: Şu medrese neşredeceği semeratla, tamim edeceği ziya ile, İslâmiyete edeceği hizmetle ukûl yanında en a'lâ bir mekteb olduğu gibi; kulûb yanında en ekmel bir medrese, vicdanlar nazarında en mukaddes bir zaviyeyi temsil edecektir. Nasıl medrese, öyle de mekteb, öyle de tekye olduğundan; İslâmiyetin ianat-ı milliyesi olan nüzur ve sadakat kısmen ona teveccüh edecektir.
Dördüncüsü: Mezkûr tebadül için dârü'l-muallimîn ile imtizac ettiğinden, dârü'l-muallimînin vâridatı bir derece tevsi' ile muvakkaten ve âriyeten -eğer mümkün ise- verilse, bir zaman sonra istiğna edecek, o âriyeyi iade edecektir.
S- Bunun semeratı nedir ki, on seneden beri {(*) Belki ellibeş seneden beri. -Müellif-} bağırıyorsun?
C- İcmali: {(**) Şu Medresetü'z-Zehra'ya dair mebahisi, hürriyetin üçüncü senesinde nutuk suretiyle Bitlis'te, Van'da, Diyarbekir'de, daha birçok yerlerde ahaliye ders verdim. Umumen dediler: "Hakikattır, hem mümkündür." Demek diyebilirim ki, ben onların tercümanıyım bu mes'elede!.. -Müellif-} Ekrad ulemasının istikbalini temin ve maarifi, Kürdistan'a medrese kapısıyla sokmak ve meşrutiyet ve hürriyetin mehasinini göstermek ve ondan istifade ettirmektir.
S- İzah etsen fena olmaz.
C- Birincisi: Medarisin tevhid ve ıslahı...
İkincisi: İslâmiyeti, onu paslandıran hikâyat ve İsrailiyat ve taassubat-ı bârideden kurtarmak. Evet İslâmiyetin şe'ni metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salabet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neş'et eden taassub değildir. Bence taassubun
en dehşetlisi, bazı Avrupa mukallidlerinde bulunur ki, sathî şübhelerinde muannidane ısrar gösteriyorlar. Bürhan ile temessük eden ulemanın şanı değildir.
Üçüncüsü: Mehasin-i meşrutiyeti neşr için bir kapı açmaktır. Evet Ekrad'da meşrutiyeti incitecek niyet yoktur. Fakat istihsan edilmezse istifade edilmez, o daha zarardır. Hasta, tiryakı zehir-âlûd zannetse elbette istimal etmez.
Dördüncüsü: Maarif-i cedideyi medarise sokmak için bir tarîk ve ehl-i medresenin nefret etmeyeceği saf bir menba'-ı fünun açmaktır. Zira mükerreren söylemişim: Fena bir tefehhüm, meş'um bir tevehhüm şimdiye kadar sed çekmiştir.
Beşincisi: Yüz defa söylemişim, yine söyleyeceğim: Ehl-i medrese, ehl-i mekteb, ehl-i tekyenin musalahalarıdır. Tâ, temayül ve tebadül-ü efkâr ile lâekall maksadda ittihad eylesinler. Teessüf ile görülmüyor mu ki; onların tebayün-ü efkârı, ittihadı tefrik ettiği gibi; tehalüf-ü meşaribi de, terakkiyi tevkif etmiştir. Zira herbiri mesleğine taassub, başkasının mesleğine sathiyeti itibariyle tefrit ve ifrat ederek; biri diğerini tadlil, öteki de berikini techil eyliyor.
Elhasıl: İslâmiyet hariçte temessül etse; bir menzili mekteb, bir hücresi medrese, bir köşesi zaviye, salonu dahi mecmaü'l-küll.. biri diğerinin noksanını tekmil için bir meclis-i şûra olarak, bir kasr-ı müşeyyed-i nuranî timsalinde arz-ı didar edecektir. Âyine kendince güneşi temsil ettiği gibi; şu Medresetü'z-Zehra dahi o kasr-ı İlahîyi haricen temsil edecektir.
Eyyühel-eşraf! Size hizmet ettiğimiz gibi, bize hizmet ediniz. Yoksa... Ey bizi vesayete muhtaç çocuk nazarıyla bakan ehl-i hükûmet! Size itaat ettiğimiz gibi, saadetimizi temin ediniz. Ve illâ... Ey Kürd, (Türk) cem'iyet-i milliye vazifesini bil'istihkak omuzunuza alan İttihad ve Terakki! İyi ettiniz mezcettiniz. İyi etseniz iyi ve illâ
{(*) İhtar: Ey kendini havass zanneden ehl-i siyaset ve ehl-i hükûmet! Ye'si kırmak için avama ders ve hitab olan şu kitabı sened tutup teselli etmeyiniz. Zira sizin sû'-i istimaliniz, onların sû'-i tefehhümünden daha ziyade sû'-i tesir eder. Size de bir ders vermek için zamanı tevkil eyledim. Dersini dinlemediniz, dehşetli tokadını yediniz. -Müellif-}
S- Ulemaya pek çok itab ettiler, hattâ...
C- Büyük, pek büyük bir insafsızlık!..
S- Neden?
C- Ademin kabahatını, vücuda vermek kadar ahmaklık.
S- Ne demek?
C- Bir zâtta ilim, adem-i hilim ile iktiranı cihetiyle, adem-i hilimden neş'et eden kabahatı ile ilmi mahkûm etmek ne derece eblehliktir; öyle de: İslâm'ın kudsiyetini daima telkin eden ve ahkâm-ı diniyeyi iktidarlarınca tebliğ eden ve şimdi millet-i İslâmiye mabeyninde en ziyade hürmet ve muhabbet ve merhamete müstehak olan bîçare ulemayı, zamana yakışacak ulemanın adem-i vücudundan neş'et eden kabahatı ve günahı ile mahkûm etmek, o bîçarelere hamletmek, ahmaklık değildir de ya nedir?
Evet vücudlarından zarar gelmemiş, istediğimiz ulemanın ademinden gelmiştir. Zira zekiler galiben mektebe gittiler. Zenginler, medresenin maişetine tenezzül etmediler. Medrese de, -intizam ve tefeyyüz ve mahreç bulunmadığından- zamana göre ulemayı yetiştiremedi. Sakın, ulemaya buğzetmek, büyük bir hatardır. {(**) Ey ehl-i medaris, me'yus olmayınız! Şimdi ilim ve fen hâkimdir. Her nev'iyle teali edecek. En a'lâsı en âlî tabakaya çıkacak. -Müellif-}
S- Niyeti hâlis olanlar azdır. Senin niyetin hâlis olsa muvaffak olacaksın, niyetine bak?
C- Lillahilhamd ve lâ fahr... {(*) Şeyhin kerameti şeyhten rivayet; lâkin tahdis-i nimet dahi bir şükürdür. -Müellif-} İhlas-ı niyeti ihlâl eden anasır-ı garaz olan neseb ve nesil ve tama' ve havf beni bilmiyorlar. Ben de onları tanımıyorum veya tanımak istemiyorum. Zira meşhur bir nesebim yok ki, mazisini muhafazaya çalışayım. Ben, Ebu lâşey olduğumdan, bir neslim de yoktur ki, istikbalini temin edeyim. Öyle bir cünunum var ki, Divan-ı Harb dehşet ve tahvifiyle tedavisine muktedir olamadı. Öyle bir cehaletim var ki, beni ümmi edip, dinar ve dirhemin nakşını okuyamıyorum...
Kaldı, ticaret-i uhrevî. Öyle bir ahdetmişim; re'sü'l-malı da kaybetsem mesleğimden dönmeyeceğim. Şimdiden hasaret ediyorum, çok günaha düşüyorum.
Bir şey kaldı: O da şöhret-i kâzibedir. İşte ben ondan usandım, kaçıyorum. Zira uhdesine gelmediğim çok vazifeyi bana yükletiyor.
S- Neden meşrutî hükûmete ve dinsiz olmayan Jön Türklere mümkün olduğu kadar hüsn-ü zan ediyorsun?
C- Mümkün olduğu derecede sû'-i zan ettiğiniz için, ben hüsn-ü zan ederim. Eğer öyle ise, zâten iyi. Yoksa, tâ öyle olsunlar, yol gösteriyorum.
S- İttihad ve Terakki hakkında re'yin nedir?
C->Kıymetlerini takdir ile beraber, siyasiyyunlarındaki şiddete mu'terizim.
{(**) Adaletin tevziinde adalet olmasa zulüm görünür. Bir hatır için bin hatır kırılmaz. Şiddet ayrı, hamiyet ayrıdır. Bir hodpesend hakkı iltizam etse, çokları haksızlığa sevk eder, belki mecbur eder. -Müellif-}
Me'muldür ki o şiddet, nedamete ve şefkate inkılab etsin. Lâkin onların iktisadî ve maarifî olan -bâhusus şarkî vilayattaki- şubelerini bir derece istihsan ve tebrik ederim.
S- Zindan-ı atalete düştüğümüzün sebebi nedir?
C- Hayat cidaldir. Şevk ise matiyyesidir. İşte himmetiniz şevke binip mübareze-i hayat meydanına çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedid olan yeis rast gelir. Kuvve-i maneviyesini kırar.
Siz o düşmana karşı لَا تَقْنَطُوا kılıncını istimal ediniz.
Sonra müzahametsiz olan hakkın hizmetinin yerini zabteden meylü't-tefevvuk istibdadı hücuma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürttürür.
Siz كُونُوا لِلّٰهِ hakikatını o düşmana gönderiniz.
Sonra da, ilel-i müteselsiledeki terettübü atlamakla müşevveş eden acûliyet çıkar, himmetin ayağını kaydırır.
Siz, وَاصْبِرُوا وَ صَابِرُوا وَ رَابِطُوا yu siper ediniz.
Sonra da, medeniyyün bittab' olduğundan, ebna-yı cinsinin hukukunu muhafazaya ve hakkını onlar içinde aramağa mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî karşı çıkar.
Siz de, خَيْرُ النَّاسِ اَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ olan mücahid-i âlîhimmeti mübarezesine çıkarınız.
Sonra başkasının tekâsülünden görenek fırsat bulup ve hücum edip belini kırar.
Siz de عَلَى اللّٰهِ لَا غَيْرِه۪ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ olan hısn-ı hasîni himmete melce ediniz.
Sonra da acz ve nefsin itimadsızlığından neş'et eden tefviz ve işi birbirine bırakmak olan düşman-ı gaddar gelir. Himmetin elini tutup oturtturur.
Siz de لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ olan hakikat-i şahikayı üzerine çıkarınız. Tâ o düşmanın eli o himmetin dâmenine yetişmesin.
Sonra Allah'ın vazifesine müdahale etmek olan dinsiz düşman gelir; himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder.
Siz de اِسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ وَلَا تَتَاَمَّرْ عَلٰى سَيِّدِكَ olan kâr-aşina ve vazife-şinas olan hakikatı gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin.
Sonra umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylü'r-rahat gelir. Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar.
Siz de لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى olan mücahid-i âlîcenabı o cellad-ı sehhara gönderiniz.
Evet size meşakkatte büyük rahat var. Zira fıtratı müteheyyic olan insanın rahatı, yalnız sa'y ve cidaldedir.
{(*) Şimdi anlıyorum ki, ne dediğimi anlamıyorsunuz. Zira ben siz oluyorum, anlamıyorum. Şunun büyük kardeşi olan "Ulema Reçetesi" daha mübhem konuşuyor. Demek beraber gezmekliğim lâzım. İşte ben de hayalimi terfik ettim. -Müellif-}
Seyahatımda beni tanımayanlar kıyafetime bakıp, beni tacir zannettiklerinden derdiler ki:
Sen tacir misin?
C- Evet tacirim ve hem de kimyagerim.
S- Neyi?
C- İki madde var, mezcettiriyorum: Bir tiryak-ı şâfî, bir elektrik-i muzi tevellüd eder.
S- Nerede bulunur?
C- Medeniyet ve fazilet çarşısında; cephesinde insan yazılan, iki ayak üstünde olan sandukadaki, üstüne kalb yazılan siyah veya pırlanta bir kutudadır.
S- İsimleri nedir?
C- İman, muhabbet, sadakat, hamiyet...