Âsâr-ı Bedîiye
— 631 —
حقيقت
چكردكلرى

Hakikat Çekirdekleri

حكم بديعيه
(HİKEM-İ BEDİİYYE)
Bedîüzzaman'ın zuhurat-ı kalbiyesinden ibaret olan te'lifatından müntehab bir kısım vecizelerdir
Biraderzadesi Abdurrahman-ı Nursî
— 632 —
İFADE

Amcam Bedîüzzaman bir müddettenberi akıl ile değil, sırf kalb ile mesaile müteveccih oluyor. Kalbine vâzıhan bir şey zuhur etse, bana yazdırıyor ve diyor: "İlim odur ki, kalbde yerleşsin. Yalnız akılda olsa insana malolmuyor." Hem de diyor ki: "Şu mesail yalnız kavaid-i ilmiye değil, belki vicdanen esas ittihaz ettiğim bazı desatir-i kalbiyemdir."

Ve bana emretti: "Zuhurat-ı kalbiyemden istediğini intihab et!" Ben de şu vecizeleri hangi âsârından intihab ettiğimi bervech-i âti işaretlerle gösteriyorum...

İşaretler

ن Noktatun Min Nur-i Marifetillah

ت İşaratü'l-İ'caz

س Sünuhat

ش Şuâatü Marifeti'n-Nebi

ر Rumuz

ا İşarat

ل Lemaat

ق Kızıl Îcâz

م ن Münazarat

ط Tulûat

م Muhakemat

— 633 —
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَحْمَدُهُ مُصَلِّياً عَلٰى مُحَمَّدٍ سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ

ن -Arzı ve bütün nücum ve şümûsu tesbih taneleri gibi kaldıracak, çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dava-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Zira herşey, herşeyle bağlıdır.

ن -Haşirde bütün zevi'l-ervahın ihyası; mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineği, baharda ihya ve in'aşından kudrete daha ağır olamaz. {(*) Sünuhat'ın onuncu sahifesinde bürhanı vardır. -Musannif-} Zira kudret-i ezeliye zâtiyedir; tagayyür edemez, acz tahallül edemez. Avaik tedahül edemez. Onda meratib olamaz, herşey ona nisbeten birdir.

ن -Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneş'i dahi O halketmiştir.

ن -Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i Şemsiyeyi de O tanzim etmiştir.

ن -Kâinatın te'lifinde öyle bir i'caz var ki; bütün esbab-ı tabiiye farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile o i'caza karşı secde ederek:

سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

diyeceklerdir.

ن -Esbaba tesir-i hakikî verilmemiş, vahdet ve celal öyle ister. Lâkin mülk cihetinde esbab, dest-i kudrete perde olmuştur; izzet ve azamet öyle ister. Tâ nazar-ı zahirîde, dest-i kudret mülk cihetindeki umûr-u hasise ile mübaşir görülmesin.

— 634 —

ن -Mahall-i taalluk-u kudret olan herşeydeki melekûtiyet ciheti şeffaftır, nezihtir.

ن -Âlem-i şehadet, avalimü'l-guyub üstünde tenteneli bir perdedir.

ن -Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira şu kitab-ı kebir-i kâinatın herbir harfi, bâhusus zîhayat herbir harfi, herbir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır.

ن -Meşhurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse birşey görmedi. İhtiyar bir zât yemin ederek "Hilâli gördüm..." Halbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. Kıl nerede?. Kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede? Fâil-i teşkil-i enva' nerede?!.

ن -Tabiat, misalî bir matbaadır, tâbi' değil. Nakıştır, nakkaş değil. Kabildir, fâil değil. Mistardır, masdar değil. Nizamdır, nâzım değil. Kanundur, kudret değil. Şeriat-ı iradiyedir, hakikat-i hariciye değil...

ن -Fıtrat-ı zîşuur olan vicdandaki incizab ve cezbe, bir hakikat-i cazibedarın cezbiyledir.

ن -Fıtrat yalan söyleyemez. Bir çekirdekteki meyelan-ı nümüvv der: "Sünbülleneceğim, meyve vereceğim." Doğru söyler. Yumurtada bir meyelan-ı hayat var, der: "Piliç olacağım." Biiznillah olur. Doğru söyler. Bir avuç su, incimad ile meyelan-ı inbisat der: "Fazla yer tutacağım." Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelanlar, sıfat-ı iradeden gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir.

— 635 —

ن -Karıncayı emirsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan kudret-i ezeliye; elbette beşeri nebisiz bırakmaz.

ش -Âlem-i şehadetteki insanlara inşikak-ı Kamer, bir mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi; mi'rac dahi âlem-i melekûttaki melaike ve ruhaniyata karşı bir mu'cize-i kübra-yı Ahmediyedir (A.S.M.) ki; nübüvvetinin velayeti bu keramet-i bahire ile isbat edilmiştir ve o parlak zât, berk ve Kamer gibi melekûtta şu'le-feşan olmuştur.

ش -Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahiddir. Birinci, ikincisine bürhan-ı limmîdir; ikinci, birincisine bürhan-ı innîdir.

ن -Hayat, kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir. Onun için ittihada sevkeder.

ن -Hayat, bir şeyi herşeye mâlik eder.

ن -Ruh, bir kanun-u zîvücud-u haricîdir, bir namus-u zîşuurdur.

ن -Sabit, daim, fıtrî kanunlar gibi; ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş ve kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Bir seyyale-i latîfeyi o cevhere sadef etmiştir.

ن -Mevcud ruh, makul kanunun kardeşidir. İkisi hem daimî, hem âlem-i emirden gelmişlerdir.

— 636 —

م ن -Şayet nevilerdeki kanunlara, Kudret-i Ezeliye bir vücud-u haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, vücudu çıkarsa, şuuru başından indirse, yine lâyemut bir kanun olurdu.

ن -Ziya ile mevcudat görünür, hayat ile mevcudatın varlığı bilinir. Herbirisi birer keşşaftır.

ط -Nasraniyet, ya intıfa veya ıstıfa ile İslâmiyet'e karşı terk-i silâh edecektir.

ط -Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlıkda da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor. Ya intıfa bulup sönecek.. veya hakikî Nasraniyetin esasına câmi' olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.

ط -İşte bu sırr-ı azîme, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm işaret etmiştir ki: "Hazret-i İsa nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, aynı şeriatımla amel edecektir."

س -Cumhur-u avamı, bürhandan ziyade, me'hazdaki kudsiyet imtisale sevkeder.

س -Şeriat, yüzde doksanı -zaruriyat ve müsellemât-ı diniye- birer elmas sütun, mesail-i içtihadiye-i hilafiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altunun himayesine verilmez.

— 637 —

س -Kitablar ve içtihadlar Kur'ana dürbün olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı!

ت -Her müstaid, nefsi için içtihad edebilir; teşri' edemez. Bir fikre davet, cumhurun kabulüne vâbestedir. Yoksa davet bid'attır, reddedilir.

م -İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir; hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız dalal başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydirir.

ا -Birbirinden eşeff ve eltaf, kudretin çok âyineleri vardır; sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem-i misale, âlem-i misalden âlem-i ervaha, hattâ zamana, hatta fikre tenevvü ediyor.

ا -Hava âyinesinde bir kelime, milyonlar kelimat olur. Kalem-i kudret, şu sırr-ı tenasülü acib istinsah ediyor.

ا -İn'ikas, ya hüviyeti veya hüviyetle hâsiyeti veya hüviyetle mahiyeti tutar.

ط -Kesifin timsalleri birer meyyit-i müteharriktir. Bir ruh-u nuranînin kendi âyinelerinde olan timsalleri, birer hayy-ı murtabıttır; aynı olmasa, gayrı da değildir.

— 638 —

ت -Şems hareket-i mihveriyesiyle silkinse, meyveleri düşmez; silkinmezse, yemişleri olan seyyarat düşüp dağılacaktır.

م ن -Nur-u fikir, ziya-yı kalb ile ışıklanıp mezcolmazsa, zulmettir, zulüm fışkırır.

م ن -Gözün muzlim nehar-ı ebyazı, muzi leyle-i sevda ile mezcolmazsa basarsız olduğu gibi, fikret-i beyzada süveyda-i kalb bulunmazsa, basiretsizdir.

م ن -İlimde iz'an-ı kalb olmazsa, cehildir. İltizam başka, itikad başkadır.

ا -Bâtıl şeyleri iyice tasvir, safî zihinleri idlâldir.

ا -Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Şu, kuzusuna süt; bu, yavrusuna kay' verir.

م ن -Bir şey'in vücudu, bütün eczasının vücuduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz'ün ademiyle olduğundan; zaîf adam, iktidarını göstermek için tahrib tarafdarı oluyor; müsbet yerine menfîce hareket ediyor.

— 639 —

ط -Desatir-i hikmet, nevamis-i hükûmetle; kavanin-i hak, revabıt-ı kuvvetle imtizac etmezse, cumhur-u avamda müsmir olamaz.

م ن -Zulüm, başına adalet külahını geçirmiş; hıyanet, hamiyet libasını giymiş; cihada bağy ismi takılmış, esarete hürriyet namı verilmiş... Ezdad, suretlerini mübadele etmişler.

م ن -Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır. Aç canavara karşı tahabbüb; merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.

س -Zaman gösterdi ki: Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil.

ت -Dünyaca havass tanınan insanlardaki meziyet, sebeb-i tevazu' ve mahviyet iken; tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur.

ت -Fukara aczi, avamın fakrı, sebeb-i merhamet ve ihsan iken; esaret ve mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.

ط -Bir şeyde mehasin ve şeref hasıl oldukça, havassa peşkeş edilir. Seyyiat olsa, avama taksim edilir.

— 640 —

ط -Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.

ا -Bütün ihtilalat ve fesadın asıl ve madeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin mahrek ve menba'ı tek iki kelimedir:

Bir: "Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!"

İki: "İstirahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim."

Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki, o da vücub-u zekâttır.

İkinci kelimenin devası, hurmet-i ribadır.

ا -Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup, ribaya "Yasaktır, girmeye hakkın yoktur" der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden, dinlemeli!..

س -Devletler, milletler muharebesi; tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez.

ط -Tarîk-i gayr-ı meşru ile bir maksadı takib eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür.

س -Avrupa muhabbeti gibi gayr-ı meşru' muhabbetin âkıbeti, mükâfatı, mahbubun gaddarane adavetidir.

— 641 —

ط -Maziye, mesaibe kader nazarıyla; ve müstakbele, maasiye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebr ve İtizal, burada barışırlar.

ط -Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde cez'a iltica etmemek gerektir.

س -Hayatın yarası iltiyam bulur. İzzet-i İslâmiye namus-u millînin yaraları pek derindir.

س -Öyle zaman olur ki; bir kelime bir orduyu batırır, bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur.

س -Öyle şerait tahtında olur ki; küçük bir hareket, insanı a'lâ-yı illiyyîne çıkarır. Öyle hal olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel-i safilîne indirir.

م -Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar.

م -Bir tane hakikat, bir harman hayalata müreccahtır.

ت - لَا يَلْزَمُ مِنْ لُزُومِ صِدْقِ كُلِّ قَوْلٍ ، قَوْلُ كُلِّ صِدْقٍ

Her söz doğru olmalı.. her doğru, söz olmamalı!..

— 642 —

م -Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.

م -İnsanları canlandıran emeldir; öldüren ye'stir.

س -Eskiden beri i'lâ-i kelimetullah ve beka-yı istiklaliyet-i İslâm için; farz-ı kifaye-i cihadı deruhde ile kendini yek-vücud olan âlem-i İslâm'a fedaya vazifedar ve hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet ve hürriyet-i müstakbelesiyle telafi edilecektir.

س -Zira şu musibet, mâye-i hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişafını hârikulâde ta'cil etti.

س -Hristiyanlığın malı olmayan mehasin-i medeniyeti ona mal etmek, İslâmiyetin düşmanı olan tedenniyi ona dost göstermek; feleğin ters dönmesine delildir.

س -Paslanmış bîhemta bir elmas, daima mücella cama müreccahtır.

م -Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.

م -Mecaz ilmin elinden cehlin eline düşse; hakikata inkılab eder;hurafata kapı açar.

— 643 —

م -İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir. Her şeyi olduğu gibi tavsif etmek gerektir.

م -Şöhret, insanın malı olmayanı da insana maleder.

م -Hadîs, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattır.

ا -İhya-yı din, ihya-yı millettir. Hayat-ı din, nur-u hayattır.

س -Nev'-i beşere rahmet olan Kur'an; ancak umumun, lâekall ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.

س -Medeniyet-i hazıra, beş menfî esas üzerine teessüs etmiştir:

-Nokta-i istinadı, kuvvettir. O ise, şe'ni tecavüzdür.

-Hedef-i kasdı menfaattır. O ise, şe'ni tezahümdür.

-Hayatta düsturu, cidaldir. O ise, şe'ni, tenazu'dur.

-Kitleler mabeynindeki rabıtası; âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni müdhiş tesadümdür.

-Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve arzularını tatmindir. O heva ise, insanın mesh-i manevîsine sebebdir.

— 644 —

س -Şeriat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet;

-Nokta-i istinadı, kuvvete bedel haktır ki, şe'ni, adalet ve tevazündür.

-Hedefte, menfaat yerine fazilettir ki şe'ni, muhabbet ve tecazübdür.

-Cihetü'l-vahdet de, unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i dinî, vatanî, sınıfîdir ki şe'ni samimî uhuvvet müsalemet ve haric'in tecavüzüne karşı yalnız tedafü'dür.

-Hayatta düstur-u cidal yerine, düstur-u teavündür ki şe'ni, ittihad ve tesanüddür.

-Heva yerine hüdadır ki; şe'ni, insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür.

س -Mevcudiyetimizin hâmisi olan İslâmiyetten elini gevşetme, dört el ile sarıl! Yoksa mahvolursun.

س -Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasına terettüb eder.

س -Musibet; cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir.

ن م -Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi ittiba'ı Kur'andır.

ن م -Azametli bahtsız bir kıt'anın, şanlı tali'siz bir devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi ittihad-ı İslâmdır.

— 645 —

س -Şehid kendini hayy bilir. Feda ettiği hayatı, sekeratı tatmadığından, gayr-ı münkatı' ve bâki görüyor. Yalnız daha nezih olarak buluyor.

س -Adalet-i mahza-i Kur'aniye; bir masumun hayatı, kanı, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir.

س -Hodgâmlık ile, öyle insan olur ki; heves ve ihtirasına mani herşey'i, hattâ elinden gelirse dünyayı harab ve nev'-i beşeri mahvetmek ister.

س -Havf, zaaf, tesirat-ı hariciyeyi teşci' eder.

س -Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata feda edilmez.

س -İstanbul siyaseti, İspanyol gibi bir hastalıktır.

ت -Tasadduk malda olduğu gibi; ilimde, fikirde, fiilde de olur.

ن م -Deli adama "iyisin, iyisin" denilse iyileşmesi, iyi adama "fenasın, fenasın" denilse fenalaşması nadir değildir.

— 646 —

س -Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.

س -İnadın işi, Şeytan birisine yardım etse; "Melektir" der, rahmet okutur; ötekinde melek görse, "libasını değiştirmiş." der, lanet eder.

ن م -Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman, hadden geçse, dert getirir.

م ن - اَلْجَمْعِيَّةُ الَّت۪ى ف۪يهَا التَّسَانُدُ اٰلَةٌ خُلِقَتْ لِتَحْر۪يكِ السَّكَنَاتِ وَالْجَمَاعَةُ الَّت۪ى ف۪يهَا التَّحَاسُدُ اٰلَةٌ خُلِقَتْ لِتَسْك۪ينِ الْحَرَكَاتِ

م ن -Cemaatte vâhid-i sahih olmazsa; cem' ve zamm, kesr-i darbî gibi küçültür.

ط -Adem-i kabul, kabul-ü ademle iltibas olunur. Adem-i kabul; adem-i delil-i sübut onun delilidir. Kabul-ü adem, delil-i adem ister. Biri şek, biri inkârdır.

ر -Şübhe, bir delili, yüz delili atsa da; medlûle îras-ı zarar edemez. Çünki binler delil daha var.

— 647 —

س -Sevad-ı a'zama ittiba' edilmeli!.. Lâkayd Emevîlik en nihayet Sünnet ü Cemaate; ekalliyette kalan salabetli Alevîlik, en nihayet Râfızîliğe dayandı.

ر -Hakta ittifak, ehakkta ihtilaf olduğundan; bazan hak, ehakktan ehakktır; hasen, ahsenden ahsendir.

ر -Herkes kendi mesleğine "Hüve hakkun" demeli, "Hüve'l-hakku" dememeli. Veyahut "Hüve'l-ahsen" demeli, "Hüve'l-hasen" dememeli.

ا -Cennet olmazsa, Cehennem tazib etmez. Zemherir olmazsa ihrak etmez.

ا -Zaman ihtiyarlandıkça, Kur'an gençleşiyor; rumuzu tavazzuh ediyor.

س -Bazan nur, nâr göründüğü gibi; şiddet-i belâgat dahi, mübalağa görünür.

س -Hararette meratib, bürudetin tahallülü iledir; hüsündeki derecat, kubhun tedahülü iledir.

ن -Kudret-i Ezeliye zâtiyedir, lâzımedir, zaruriyedir; acz tahallül edemez, meratib olamaz, herşey ona nisbeten müsavidir.

— 648 —

ن -Şemsin feyz-i tecellisi olan timsali, deniz sathında, denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor.

ن -Hayat cilve-i tevhiddendir ki, kesretin mebdei vahdettir.. Müntehası da vahdet kesbediyor.

س -İnsanlarda veli, Cum'ada dakika-i icabe, Ramazanda Leyle-i Kadir, Esmaü'l-Hüsnada İsm-i A'zam, ömürde ecel meçhul kaldıkça; sair efrad dahi kıymetdar kalır, ehemmiyet verilir. Yirmi sene mübhem bir ömür, nihayeti muayyen bin sene ömre müreccahtır.

س -Dünyada masiyetin âkıbeti, ikab-ı uhrevîye delildir.

س -Rızk, hayat kadar kudret nazarında ehemmiyetlidir.

س -Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor, inayet besliyor.

س -Hayat; muhassal-ı mazbuttur, görünür. Rızk; gayr-ı muhassal, tedricî münteşirdir, düşündürür.

س -Açlıktan ölmek yoktur. Zira bedende şahm ve saire suretinde iddihar olunan gıda bitmeden evvel ölüyor. Demek, terk-i âdetten neş'et eden maraz öldürür; rızıksızlık değil.

— 649 —

ن م -Âkilü'l-lahm vahşilerin helâl rızkı, hayvanatın hadsiz cenazeleridir; hem rûy-i zemini temizliyor, hem rızkını buluyorlar.

ا -Bir lokma kırk paraya, bir lokma on kuruşa; ağıza girmeden, boğazdan geçtikten... birdirler. Yalnız, birkaç saniye ağızda bir fark var.

ا -Müfettiş ve kapıcı olan kuvve-i zaikayı taltif ve memnun etmek için, birden ona gitmek, israfın en sefihidir.

ا -Lezaiz çağırdıkça, "sanki yedim" demeli. "Sanki yedim" düstur yapan; bir mescidi yiyebilirdi, yemedi.

ا -Eskiden ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar vardı. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.

ا -Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; "hoş geldin" demeli.

ا -Geçmiş lezaiz, "ah!" dedirtir. "Ah!", müstetir bir elemin tercümanıdır.

ا -Geçmiş âlâm, "Oh!" dedirir. "Oh!", kalbde muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.

— 650 —

ا -Nisyan bir nimettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterakimi unutturur.

ا -Derece-i hararet gibi, her musibette bir derece-i nimet vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece-i nimeti görüp, Allah'a şükretmeli. Yoksa isti'zam ile üflense, şişer. Merak edilse, ikileşir; kalbdeki misali, hakikata inkılab eder; o da kalbi döver.

س -Kavî'nin zaîfe karşı tevazu'u, zaîfte tezellül olur.

س -Bir ulü'l-emir makamındaki ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir. Hanesinde ciddiyeti, kibirdir; mahviyeti tevazu'dur.

س -Ferd mütekellim-i vahde olsa, müsamahası, fedakârlığı amel-i sâlihtir; mütekellim-i maalgayr olsa, hıyanettir, amel-i talihtir.

س -Bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefs eder, tefahur edemez; millet namına tefahur eder, hazm-ı nefs edemez.

س -Tertib-i mukaddematta "tefviz" tenbelliktir, terettüb-ü neticede tevekküldür.

س -Semere-i sa'yine, kısmetine rıza; kanaattır, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa, dûn-himmetliktir.

— 651 —

ر -Evamir-i teşri'iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi; evamir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfat ve mücazat, galiben âhirette; ikincisinde, ağleb dünyada olur. Meselâ: Sabrın mükâfatı zaferdir, ataletin mücazatı sefalettir, sa'yin sevabı servettir, sebatın mükâfatı galebedir.

س -Müsavatsız adalet, adalet değildir. Temasül, tezadın sebebidir. Tenasüb, tesanüdün esasıdır. Sıgar-ı nefs, tekebbürün menba'ıdır. Za'f, gururun madenidir. Acz, muhalefetin menşeidir. Merak, ilmin hocasıdır. Sıkıntı, sefahetin muallimidir. Ye's, dalalet-i fikrî; zulmet-i kalb, ruh sıkıntısının menba'ıdır.

س -Kudret-i Fâtıra ihtiyaç, hususan açlık ihtiyacıyla; başta insan bütün hayvanatı gemlendirip, nizama sokmuş. Hem âlemi herc ü mercden halas edip, hem ihtiyacı medeniyete üstad ederek, terakkiyatı temin etmiştir.

س - اِذَا تَاَنَّثَ الرِّجَالُ بِالتَّهَوُّسِ تَرَجَّلَ النِّسَٓاءُ بِالتَّوَقُّحِ

م ن -Bir meclis-i ihvanda güzel bir karı girdikçe; riya, rekabet, hased damarı intibah eder. Demek inkişaf-ı nisvandan, medenî beşerde ahlâk-ı seyyie inkişaf eder.

ن -Beşerin şimdiki seyyiat-âlûd hırçın ruhunda, mütebessim küçük cenazeler olan suretlerin rolü ehemmiyetlidir.

— 652 —

ش -Memnu' heykel; ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir heves-i mütecessim veya bir riya-yı mütecessiddir.

İslâmiyetin müsellematını tamamen imtisal ettiği cihetle; bihakkın daire dâhiline girmiş zâtta; meylü't-tevsi', meylü't-tekemmüldür. Lâkaydlık ile haricde sayılan zâtta meylü't-tevsi', meylü't-tahribdir. Fırtına, zelzele zamanında; değil içtihad kapısını açmak, belki pencerelerini de kapatmak maslahattır.

Lâübaliler ruhsatlarla okşanılmaz; azimetlerle, şiddetle ikaz edilir.

ا -Bîçare hakikatlar, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.

س -Küremiz hayvana benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nevi hayvan olmayacak mıdır?. Veya bir mikrop küremiz kadar büyüse, ona benzemeyecek midir? Hayatı varsa, ruhu da vardır.

س -Âlem, insan kadar küçülse, yıldızları zerrât ve cevahir-i ferde hükmüne geçse; o da bir hayvan-ı zîşuur olmayacak mıdır? Allah'ın böyle çok hayvanları vardır.

— 653 —

ن -Şeriat ikidir:

Birinci: Âlem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır.

İkinci: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenatını tanzim eden ve sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki; bazan yanlış olarak tabiatla tesmiye edilir.

Melaike bir ümmet-i azîmedir ki, sıfat-ı iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriye denilen evamir-i tekviniyenin hamelesi ve mümessili ve mümtesilidirler.

ق - اِذَا وَازَنْتَ بَيْنَ حَوَاسِّ حُوَيْنَةٍ خُرْدَب۪ينِيَّةٍ وَ حَوَاسِّ الْاِنْسَانِ تَرٰى سِرًّا عَج۪يبًا
ق - اِنَّ الْاِنْسَانَ كَصُورَةِ يٰسٓ كِتُبَتْ ف۪يهَا سُورَةُ يٰسٓ

Maddiyyunluk manevî taundur ki, beşere şu müdhiş sıtmayı tutturdu, gazab-ı İlahîye çarptırdı. Telkin, taklid, tenkid kabiliyeti tevessü' ettikçe, o taun da tevessü' eder.

En bedbaht, en muzdarib, en sıkıntılı; işsiz adamdır. Zira atalet ademin ammizadesi, mevtin biraderzadesidir. Sa'y, vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır.

— 654 —

Ribanın kap ve kapıları olan bankaların nef'i; beşerin en fenası gâvurlara ve onların en zalimlerine ve bunların en sefihlerinedir. Âlem-i İslâma zarar-ı mutlaktır; mutlak beşerin refahı nazara alınmaz. Zira gâvur, harbî ve mütecaviz ise, hürmetsiz, ismetsizdir.

Cum'ada hutbe; zaruriyat ve müsellematı tezkirdir, nazariyatı talim değildir. İbare-i Arabiye daha ulvî ihtar eder.

Hadîs ile âyet muvazene edilse, görünür ki; beşerin en beliği dahi, âyetin belâgatına yetişemez ve ona benzemez.