İstersen tarihe bir nazar eyle! Zalim Neron>gibilerin kılınçlarının akıttığı mazlumların kanı ile nasıl boyandığını gör! Sonra tarihe bir kulak ver, dinle ki, Engizisyon cem'iyetinin tazyiki ile yükselen enîn, feryat ve tel'in sadâlarını işiteceksin. Öyle ki bu cem'iyetin îka' eylediği acip mezalimler karşısında beşyüz sene müddetinde akıllar dehşet içerisinde bırakılmıştır
Benim nazarımda o vahşi cem'iyet halen de ölmüş değil, belki medeniyet suretinde tenasüh etmiş ve ya da medeniyet ve siyasetin hile ve huda'larına sarılarak zamanımıza kadar gelmiştir. Ecnebilerin İsevî olmayanlarla olan muameleleri bu davanın delilidir.
Sonra da istersen Fransa tarihine bak ki; mezheblerinin kendi aralarında vukua getirdikleri ihtilaflar neticesinde kopan ihtilallerle, fakirleri nasıl dehşetlere düşürdüğünü ve bu ihtilafların mazlumlar üstünde icra ettirdikleri ve dörtyüz sene kadar devam eden karanlıklı inkılabları gör!..
Bütün bunların içinde en acibi; hiçbir akla intibakı mümkün olmayan o mezhebin, siyasetin elinde bir vasıta olarak kalmış olmasıyla, fakirlerin mahvına ve mütefekkirlerin ezilmesine sebeb olmuş olmasıdır. İşte benzerî hâdiseler ehl-i fakr ve zaruretin, aynı zamanda feylesofların kalblerinin tâ derinliğinden kaynayıp gelen öfke ile, müstebitlerden intikam almak hissini netice vermiş olması gibi, onları pek çok çalkantılı badirelere sürükleyen Katolik mezhebine karşı da husumet hissini doğurmuştur. Amma bununla beraber; ehl-i isyan, Katolik mezhebine, Hristiyanlık dinini terk ederek hücum etmediler. Belki Protestan mezhebine dayanarak hücuma geçtiler. Bütün bunlarla beraber ve binlerce feylesofların ona hücumlarına rağmen, şu anda yine Pariste Katolik mezhebi resmi mezheb olarak devam etmektedir.
Feyâ lil'aceb! İslâmiyet -ki, biz fakirler topluluğunun hayatıdır- nasıl o mezheble (Katolik) kıyas edilebilir ki, İslâmiyetle onun arasında yer ve gök kadar uzun mesafeler ve pek çok farklar vardır.
Bu farklardan bazılarını "Hutbe-i Şamiye"de {(*) Ayrıca 29. Mektubun yedinci kısmı olan "İşarat-ı Seb'a" kısmında bu farklar daha da tafsilli yazılmıştır. -Naşir-} tafsilen yazmışım.
O farklardan en barizi ise; İslâmiyet dini, âlem-i İslâm arasında husumete sebeb olmamasıdır. Olmuşsa da, ekall-i kalildir. Husumet
ancak İslâmiyetle, ona tecavüz edenlerin arasında olmuştur. Hem İslâmiyet, Katolik Mezhebi hilafına olarak -nadir bazı hâdiseler müstesna- ehl-i İslâm arasında siyasî desiselerin âleti ve vasıtası olmamıştır. Öyle ise, hiçbir mazlumun bizdeki şu hakiki hisse (din hissine) itiraz etmeye hakkı yoktur. Çünkü İslâmiyet, fakirlerin sığınağı, mazlumların melce'idir.
Kur'anı Rahmeten lil âlemin olarak inzal eden Allah'a yemin olsun ki; İslâmiyetteki vücub-u zekât ve hurmet-i riba gibi emirler, kalblerinin bütün samimiyetleriyle şehadet ediyorlar ki; İslâmiyet fakirlerin hamisi, miskinlerin melce'idir.
Halbuki Katolik mezhebi ise, fakirlerin ve zaiflerin karşısında her zaman zalimlerin kal'ası olmuştur. İşte İslâmiyette -bu mezhebe nisbetle-, siyasî desiselerin müdahalesi neticesinde mazlumlarda heyecana getirdiği intikam hissi ancak binde birdir.
İşte bu açık ve beyyin farklarla ve münasebetsiz kıyas ile beraber, Hristiyanların sülûk ettikleri yoldan biz de gitmiş olsaydık; İslâm âlemini bin yıl boyunca herc ü merce sürükledikten sonra, şayet o kıyas doğru olmuş olsaydı, ancak Fransa'nın şimdiki tarzına ulaşabilirdik.
Halbuki onların hal-i hazır medeniyetleri (ahlâk ve insanlık gibi mefhumlarda) ise, o kadar çok sû'-i istimalât, günah ve kötülükleriyle beraber bedava bile olsa alınmaması lâzımken, acaba bin senenin mesaîsinin sarfından sonra nasıl alınabilirdi?
S- Ecnebilerden gelmiş olan o hiss-i husumet (yani dine karşı) İslâm âleminde cây-ı kabul görmemiş ise, bize bu derece sirayetinin sebebi nedir?
C- Nasılki bir söz, "maânî-i sâneviye" tesmiye edilen maksatları ile, fikirleri bazan tenvir, ya da karartması olduğu gibi; öyle de bir kelâm, "maânî-i ûlâ" tabir edilen tarz-ı ifadesi ve üslûbunun suretleri ile hisleri bazan tenzih ya da kirletmesi vaki' oluyor.
İşte buna göre, tercüme edilip içimize girmiş olan ecnebi eserler, kendi maksadları ile fikirlerimizi bazan tenvir ettiği gibi; çok defa da kendi üslûblarının suretleri ile hissiyatımızı teşviş eder, belki de bazan sapıttırır. Hatta bazan ecnebilerin bir tarihçisi veya edîbinin kitablarında İslâm dininin mukaddesatı veyahut İslâm büyüklerinin bahsi geçtiğinde; sükûti ile, ya da ehemmiyetsizliğini îma eden
"es" geçmesiyle, ya da bir tür tarz-ı ifadesiyle istihfaf ve hürmetsizliği telkin eder.
Musibetlerin en büyüklerinden birisi de: Ecnebilerden gelip içimize girmiş, onların hissiyatları ile meşbu' tarz-ı üslûblarındaki, hamele-i din ve medrese âlimlerine karşı hiss-i istihfafdır. Halbuki bu din âlimleri şu insanların kâffesinden daha çok hürmet, merhamet ve muhabbete lâyıktırlar. Hem de kusur ve hata onların vücudundan değil, belki zamanın müsaadesizliği ile kâmil muhakkiklerin bulunmamalarındandır. Evet, din âlimleri İslâmiyetin direkleridirler.
Bu münasebetle; bir zaman işittim ki, birisi evinin damı altındaki direkte bir gevşeklik ve za'fiyet görür. Onun yerine kuvvetli bir direk koymadan evvel, o zaif direği sallamağa başlar. Haliyle evin damı başına yıkılır.
Hem gördüm ki; birisi Hz. İmam-ı Ömer'in (R.A.) celalet ve büyüklüğüne delil getirmek yolunda, boyunun bir minare cesametinde olduğunu söyledi. Başka birisi de Hz. Ömer'in büyüklük ve celaleti, onun ruhunun azametinden kinayedir diye olan hakikatı ikame etmeden evvelki adamın delilini çürüttü. O da dedi ki: "O halde Hz. Ömer de bizim gibi birisi imiş!.." Feteemmel!...
Hem müşahade ettim ki: Birisi, dininde salabetli bir adamın taassubuna hücum ediyordu. Lâkin salabet-i diniyenin kıymet ve ehemmiyeti olan takva, hakta sebat, ahlâkta metaneti, delil olarak yerine ikame etmeden önce, işte bu adam, o fakirin salabet-i diniyesini böylece ifsad etmiş oluyordu.
Evet, kim ki evinin tavanı altındaki zaif direği çekmek istiyorsa, evvelen onun yerine kuvvetli bir direkle muhafaza altına aldıktan sonra kaldırsın. Yoksa bilmeden evi harab etmiş olacaktır.
Hem bir fasid delili iptal edip çürütmek isteyen adam, sahih bir delil ile hak olan neticeyi tesbit ettikten sonra etsin. Aksi halde düşünmeden ifsad etmiş olur.
Hem taassuba hücum etmek isteyen kimse, evvelâ salabet-i diniyenin hürmetini muhafaza altına aldıktan sonra hücum etsin. Yoksa şuuru ermeden idlâl etmiş olur.
S- Ehl-i hevanın dillerine dolayarak vızıltılarına bahane gösterdikleri Otuzbir Mart hâdisesi hakkında siz ne dersiniz?
C- Önce 11 Nisan {(*) "Onbir Nisan saikası" Rumî 11 Nisan 1325, Miladi 25 Nisan 1909 tarihidir ki, Hareket Ordusunun Edirne'den kalkıp, gelip İstanbul'u kuşatmasıdır. -Naşir-} saikası hakkında sual ediyor isen; onu ben Divan-ı Harb-i Örfî Mahkemesinde yaptığım müdafaatım olan "İki Mekteb-i Musibet'in Şehadetnamesi" eserimde şerh etmişim.
Bu ifadeden sonra; bütün kuvvetimle diyorum ki: O hâdise muvafık ve muhaliflerin hataları ile vücuda gelmiş bir hâdisedir.. Ve birbirine muhâsım olan her iki taraf, kendi hatiatlarını bazı sâkit ve mütevekkil masumların üstüne atmalarından ibarettir..
İşte ey fesad ve bozgunculuklarını başkalara yükleyerek kendilerini temize çıkarmağa çalışan mağrurlar! Sizin meseliniz; birbirlerini katledip yeryüzüne fesad saçan adamların meseline benzer ki; bunların fesadlarını defetmek ve onları sulha davet için aralarına bir kısım salah ehli kimseler girer. Musalaha için aralarına girmiş olan bu insanlar, onlara mukaddes şeyleri hatırlatırlar. Tâ ki müthiş desiselerini izale etsinler. Şu arabulucuları, o mukaddesatın bereketiyle onların fesadlarının yüzden bire inmesine Cenab-ı Hak muvaffak eder.
İşte tam bu esnada (fesadlı desiseleri meydana çıkacağı sırada) birbiriyle boğuşan o iki muhâsım grup, kendilerini temize çıkarmak için birbirlerinin nefislerini gurur hediyeleriyle okşayarak ve karşılıklı olarak birbirlerinin enaniyetlerine rüşvet vererek; gayet insafsızca o masum nasihatçılara karşı birleşirler ve düşmanlık oklarını hemen bunlara çevirmeye başlarlar ve kendilerinin -ortadaki veba yollarını kapatmaya çalışan bu masumlara- bütün hatiatlarını yüklerler.
Evet, gerçi nasihatçı gruptan bazılarının da birtakım hücumları vâki oldu. O da, bunlar -dekaik-aşina nazarlarıyla- halihazırda bir mikdar hanzele meyvesini vermiş olan ağacın nüvesinde, zakkum ağacının tohumlarını keşf edip gördükleri içindi. Evet, bu nasihatçılar da vakıa bazı hücumlarda bulundular. Lâkin Allah için cihad yapmış oldular!..
Divan-ı Harb-i Örfî
Şu "İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi" kitabını tab' ederken elimizde dört nüshası vardı:
-Eski harf ile matbu' ilk iki nüsha.
-İbrahim Fakazlı'nın el yazısıyla ve merhum Üstadımız Bedîüzzaman Said-i Nursî Hazretleri tarafından tashih ve tetkik edilmiş bir nüsha.
-Yeni yazı ile matbu' bir nüsha.
-Merhum Emirdağlı Ceylan'ın eliyle yazılmış ve Üstad Hazretleri tarafından tashih görmüş elyazma bir nüsha.
Biz bunların içinden merhum Üstad Hazretlerinin tashih etmiş oldukları iki nüshayı esas aldık. Her dört nüshayı dikkat ve titizlik içinde karşılaştırarak tashih ettik.
{(*) Not: Bu eser, 1911 ve 1912 yıllarında iki defa tab'edilmiş, her iki tab'ı da Kürdîzâde Ahmet Ramiz tarafından gerçekleştirilmiştir. 1912'deki ikinci tabında, eserin nâşiri Ahmet Ramiz'in bu önsözü baştarafında neşredilmiştir. Bu önsözün ehemmiyetinden olsa gerektir ki, Bedîüzzaman Hazretleri bilâhare eseri bazı tasarruf ve tashihlerden sonra neşrettirdiğinde ondan mühim kısımlarını beraberce neşrettirmiştir.. Biz ise onun tamamını derc ediyoruz. -Naşir-}
323 senesi (1907) zarfında idi ki; Kürdistan'ın yalçın, sarp ve âhenîn mâvera-i şevahik-ı cibalinde tulû' etmiş Said-i Kürdî isminde nevadir-i hilkatten ma'dud bir ateşpare-i zekânın İstanbul âfâkında rü'yet edildiği haberi etrafa aksetmiş; ve fıtraten mütecessis olan bazı kimseler o hârika-i fıtratı peyapey gördükçe, mader-i hilkatin hazain-i lâ-tefnasındaki sehaveti bir türlü hazmedemeyenleri, şu Kürd kıyafetinde, o şal ve şalvar altında, öyle bir kânun-u dehanın ihtifa edebileceğini bir türlü anlamayarak; âtıl ve müzevver olan ekseriyet-i hasise, zelil olan hissiyat-ı umumiyesini bir kelime-i tezyifin mana-yı intikamında telhis etmişlerdi: Mecnun!..
Said-i Kürdî filvaki' ifrat-ı zekâ itibariyle hudud-u cünunda idi. Fakat öyle bir cünun ki; onun ulvî ruh, kemal ve aklına bir şairin şu mısralarında tercüman-ı zîşanı olmuştur:
Cünun başımda yanar, ateş-i maâlîdir
Cünun başımda benim bir zekâ-i âlîdir.
Benim cünunuma rehber ziya-yı ulviyet,
Benim cünunumu bekler azîm bir niyet...
Evet Said-i Kürdî İstanbul'a, şûrezâr Kürdistan'ın maarifsizlikle öldürülmek istenilen kâinat idrakinde yapamadığı kâşanelere bedel, Yıldız siyasetlerini zelzelelere vermek azmiyle gelmişti. Daha İstanbul'a gelmeden Van'dan, Bitlis'ten, Siirt'ten, Mardin'den, Erzurum'dan defaatle nefy olundu. İstanbul'a gelmesiyle beraber, Merhum Sultan Abdülhamid tarafından da suret-i ciddiyede tarassud altına aldırıldı ve tevkif edildi.
Nihayet bir gün geldi ki, Said-i Kürdî'yi Üsküdar'a Toptaşı'na (Toptaşı Hastahanesi) yolladılar. Çünki hapishanede ikaz edilecek kimseler bulunmak muhtemeldi. Tımarhaneden (Eserin ilk matbu' nüshalarında "Bîmarhaneden" şeklindedir) ikide bir de çıkartılır; maaş, rütbe tebşir edilirdi. Hazret-i Said: "Ben Kürdistan'da mekteb (üniversite) açmak üzere geldim, başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim ve başka bir şey istemem." derdi. Tabir-i âherle Bedîüzzaman iki şey istiyordu: Kürdistan'ın her tarafında mektebler açtırmak istiyor, başka bir şey almamak istiyordu...
Arş-ı kanaat oldu behişt-i gına bize,
Biz etmeyiz zemin-i müdaraya ol emin.
Mensabların, makamların en bülendidir,
Vicdanımızca mensab tahkir-i zalimin.
Şehzadebaşı'nda şematetle bir konferans verildiği gece, kemal-i mehabetle sahneye çıkıp irad ettiği nutk-u beliğ-i bîtarafane, Said'in ihata-i ilmiyesi kadar hamaset ve fedakârlıkta da bîmenend olduğunu teyid eder.
Gerek o gece, gerek menhus 31 Mart'ta cihandeğer nasihatlarıyla ortaya atılan hoca-i dânâya; "böyle tehlikeli âvânda vücud-u kıymetdarının sıyaneti, nef'an lil-umum elzem olduğu" ihtar edildiği zaman: "En büyük ders, doğruluk yolunda ölümünü istihkar dersi vermektir."
"Yerinde ölmek için bu hayat lâzımdır" fikrine karşı:
Aşinayız, bize bîganedir endişe-i mevt.
Adl ü Hak uğruna nezreylemişiz canımızı.
mısraı ile mukabele ederdi.
Said-i hüşyarın safvet-i ruhunu, besalet ve şecaatini, fedakârlığındaki nihayetsizliğini anlamak ve ona ebedî bir rabıta-i aşkla bağlanmak için lisan-ı hamasetinden meşhur Kahriyat'ın ezcümle şöyle bir parçasını dinlemek kifayet eder.
Saray-ı zindanı yık, taşlarını başlara vur!
Yere indir güneşi, yıldızı eflâka savur.
Ser-i bîdâdı kopar, kalb-i a'dayı kavur,
Ol bize âb-ı hayat, ateş-i seyyal-i memat.
Bedîüzzaman'a zurefadan biri, bir gün irfanıyla mütenasib bir esvab iktisası lüzumundan bahseder. Müşarün-ileyh: "Siz Avusturya'ya güya boykot yapıyorsunuz.. Yine onun yolladığı kalpakları giyiyorsunuz! Ben ise, bütün Avrupa'ya boykot yapıp, yalnız memleketimin mamulâtını giyerim" buyurmuştur.
Elyevm, Said-i Kürdî Kürdistan'a döndü. İstanbul'un heva-yı gıll u gışşından ve tezviratından; bedraka-i efkâr olmak lâzım gelen gazetecilerin -bazılarının- bütün fenalıklara bâdî, bütün felâketlerin müvellidi olduklarını görerek, bu derece açık cinayetlere tahammül edemeyerek me'yus ve müteessir (olarak) vahşetzâr fakat munis, fakat vefakâr ve namusperver olan dağlarına döndü. İsabet etti. Kimbilir, belki en büyük icraatından biri de budur.
Vaktâ ki hürriyet divanelikle yâdolunurdu; zaîf istibdad tımarhaneyi mekteb eyledi. Vaktâ ki itidal, istikamet; irtica ile iltibas olundu; meşrutiyette şiddetli istibdad, hapishaneyi mekteb yaptı.
Ey şu şehadetnamemi temaşa eden zevat! Lütfen ruh ve hayalinizi misafireten, yeni medeniyete karışmış asabî bir Kürd talebesinin hal-i ihtilalde olan cesed ve dimağına gönderiniz. Tâ tahtie ile hataya düşmeyesiniz.
Ben talebeyim, onun için her şeyi mizan-ı şeriatla muvazene ediyorum. Ben milliyetimizi, yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için her şeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum.
Ben hapishane denilen âlem-i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cem'iyet-i beşeriyenin gaddarane hallerini tenkid ederek; değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev'-i benî-beşere irad ettiğim bir nutuktur.
Onun için يَوْمَ تُبْلَى السَّرَٓائِرُ sırrınca kabr-i kalbden hakaik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin. Âhirete kemal-i iştiyak ile müheyyayım, bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım. Nasılki bir bedevi garaibperest, İstanbul'un acaib ve mehasinini işitmiş, fakat görmemiş iken; nasıl kemal-i hâhişle görmeyi arzu eder! Ben de ma'rez-i acaib ve garaib olan âlem-i âhireti o hâhişle görmek istiyordum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, ceza değil; sizin elinizden gelirse, beni vicdanen muazzeb ediniz! Ve illâ başka suretle azab, azab değil, benim için bir şandır!
Bu haydut hükûmet, zaman-ı istibdadda akla husumet ederdi. Şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükûmet böyle olursa; yaşasın cünun, yaşasın mevt!.. Zalimler için de yaşasın Cehennem!..
Ben zâten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi Divan-ı Harb iyi bir zemin oldu. İleride gelen sözler Harbiye Nezaretinde feveran etti. Müteferrik zamanlarda (yani nutkun iki sülüsü) mukadder suallere cevaben ikinci Divan-ı Harbde birden söyledim. Ve sualler kısmı, tahliyemin ikinci gününde birinci Divan-ı Harb reisi Hurşid Paşaya bir defa ve başkasına mükerreren masum mahpusları müdafaa için irad ettim ve bir parçasını da başka yerlerde münakaşa suretinde söyledim.
Bidayetlerde herkesten sual olunduğu gibi, bana da sual ettiler: "Sen de şeriatı istemişsin?"
Dedim: Şeriatın bir hakikatına, bin ruhum olsa feda etmeğe hazırım! Zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilalcilerin isteyişi gibi değil.
Hem de dediler: İttihad-ı Muhammedîye (A.S.M.) dâhil misin?
Dedim: Maal'iftihar! En küçük efradındanım. Fakat benim tarif ettiğim vecihle... Ve o ittihaddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir? Bana gösteriniz.
İşte o nutku şimdi neşrediyorum. Tâ ki, meşrutiyeti lekeden ve ehl-i şeriatı me'yusiyetten ve ehl-i asrı tarih nazarında cehil ve cünundan ve hakikatı evham ve şükûkdan kurtarayım. İşte başlıyorum:
Dedim: Ey Paşalar, Zabitler! Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmali:
Yani: Medar-ı iftiharım olan mehasinim, şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl itizar edeyim, mütehayyirim.
Mukaddeme olarak söylüyorum: Mert olan cinayete tenezzül etmez. Şayet isnad olunsa cezadan korkmaz. Hem de haksız yerde i'dam olunsam, iki şehid sevabını kazanırım. Zira başka şehid, yarı mükâfatını dünyada nam ve şöhretle mübadele eder. Şayet hapiste kalsam, böyle hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevkii hapishane olsa gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zalimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.
Bunu da derim ki: Bazı kabahatli adam kabahatini setr için başkasını jurnal veya buranın hali gibi müdahene eder. {(*) Nüsha farkında: "Siyaseti dinsizliğe âlet yapan bazı adamlar kabahatini setr için başkasını irtica' ile ve dinini siyasete âlet yapmakla itham ederler."} Şimdiki hafiyeler eskisinden beterdirler. Bunların sadakatına nasıl itimad olunur? Adalet onların sözüne nasıl bina edilir? Hem de cerbeze ile insan, adalet yaparken zulme düşüyor. Zira insan kusursuz olmaz. Fakat zaman-ı medid ve efrad-ı kesîre içinde ve tahallül-ü mehasinle ta'dil olunan müteferrik kusurları cerbeze ile cem'edip, bir zaman-ı vâhidde bir şahs-ı vâhidden sudûrunu tevehhüm ederek şedid cezaya müstehak görür. Halbuki bu tarz, bir zulm-ü şediddir.
Şimdi gelelim o onbir buçuk cinayetlerimin ta'dadına!...
{(**) İhtar: Bu cinayetlerin herbiri Divan-ı Harbdeki kırk tane evrak-ı perişanımda ve sair şâyiatda hatıra gelen sual-i mukadderlere birer cevab-ı icmalidir. -Müellif-}
BİRİNCİ CİNAYET: Geçen sene bidayet-i hürriyette elli-altmış telgraf umum aşair-i Ekrada sadaret vasıtasıyla çektim.
Meali şu idi:
"Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz emr, hakikî adalet ve meşveret-i şer'iyeden ibarettir. Hüsn-ü telakki ediniz. Muhafazasına çalışınız!.. Zira, dünyevî saadetimiz meşrutiyettedir. İstibdaddan herkesten ziyade biz zarardîdeyiz."
Her yerden bu telgrafların cevabı, suret-i hasenede geldi. Demek Kürdleri tenbih ettim, gafil bırakmadım. Tâ ki yeni bir istibdad onların gafletinden istifade etmesin. Neme lâzım demediğimden cinayet {(*) Nüsha farkında: "Cinayet işledim ki, bu mahkemeye girdim..."} ettim.
İKİNCİ CİNAYET: Ayasofya ve Bayezid ve Fatih'te ve Süleymaniye'de umum ulema ve talebeye hitaben müteaddid nutuklar ile, şeriatın ve müsemma-yı meşrutiyetin münasebet-i hakikiyesini şerh ve teşrih ettim. Ve mütehakkimane istibdadın, şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan ettim.
Şöyle ki: سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hadîsinin sırrıyla; şeriat âleme gelmiş, tâ istibdadı ve zalimane tahakkümü mahvetsin.. Eğer temessül etse, istibdad bir "dev", dürründe meşrutiyet-i Süleyman, şeriat hâtem-i Süleyman suretine girer idi. Bu hasiyet-i teshire mâlik olan hâtem-i şeriat idi; taht-ı medeniyette oturan ve efkâr-ı umumiye denilen Süleyman-ı meşrutiyetin engüştüne lâyık iken, ifrit-i istibdat gasb etmiş idi.
Herhangi bir nutuk irad ettimse; herbir kelimesini kimsenin bir itirazı varsa, bürhan-ı kat'î ile isbata hazırım diye umuma meydan okudum.. Ve dedim ki: "Asıl şeriatın mülk-ü hakikîsi, {(**) Nüsha farkı: "Meslek-i hakikîsi, hakikat-i meşrutiyet-i meşruadır."} hakikat-i meşrutiyetdir." Demek meşrutiyeti, delail-i şer'iye ile kabul ettim. Başka müzebzibler gibi, taklidî ve hilaf-ı şeriat telakki etmedim. Ve şeriatı rüşvet vermedim. Ve ulema ve şeriatı, Avrupa'nın zunûn-u fasidesinden iktidarıma göre kurtarmağa çalıştığımdan cinayet ettim.
ÜÇÜNCÜ CİNAYET: İstanbul'da yirmi bine yakın Kürdler, -hammal ve gafil ve safdil olduklarından- müstebidlerin onları iğfal ile Kürd kavmini lekedar etmelerinden korktum. Kürdlerin umum yerlerini ve kahvelerini gezdim; Geçen sene anlayacakları bir tarîkle meşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde: "İstibdad, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah ne vakit Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehalet ve zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı cihad edeceğiz: San'at, marifet, ittifak silâhıyla!.. Ama komşularımız ve bizi teyakkuz ve terakkiye sevkeden Ermenilerle kemal-i memnuniyetle dost olup hakikî kardeşlerimiz olan Türklerle el ele vereceğiz. Zira husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zira, hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz..."
İşte o hammalların, Avusturya'ya karşı -benim gibi Avrupa'ya karşı- boykotajları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılane hareketleri bu nasihatın tesiri olmuştur. Padişaha karşı irtibatlarını ta'dil etmek ve boykotajla Avusturya'ya karşı harb-i iktisadî açmağa sebebiyet verdiğimden, demek cinayet ettim ki, bu belaya düştüm...
DÖRDÜNCÜ CİNAYET: Avrupa, bizdeki cehalet ve taassub müsaadesiyle, şeriatı -hâşâ ve kellâ- müsaid-i istibdad zannettiklerinden, nihayet derecede kalben dağdar idim. Onların zannını tekzib etmek için, meşrutiyeti herkesten ziyade şeriat namına alkışladım. Lâkin yine korktum ki; başka bir istibdad tekrar o zannı tasdik etsin! Ne kadar kuvvetim varsa, Ayasofya Câmiinde meb'usana hitaben feryad ettim ve söyledim ki:
Meşrutiyeti, meşruiyet unvanı ile telakki ve telkin ediniz! Tâ yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdad, pis eliyle o mübareği ağrazına siper etmekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı şeriatla takyid ediniz. Zira cahil efrad ve avam; kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsiz olur. Adalet namazında kıble mezahib-i erbaa olsun... Tâ ki namaz sahih ola!.. Zira hakaik-i meşrutiyet, sarahaten ve zımnen ve iznen mezahib-i erbaadan istihracı mümkün olduğunu dava ettim.
Ben ki, bir âdi Kürdüm. Ulemaya farz-ı ayn olan bir vazifeyi omuzuma aldım. Demek cinayet ettim ki, bu tokadı yedim.
BEŞİNCİ CİNAYET: Gazeteler iki kıyas-ı fasid cihetiyle ve neşriyat-ı haysiyet-şikenâne ile ahlâk-ı İslâmiyeyi sarstılar. Ve efkâr-ı umumiyeyi perişan ettiler. Ben de onları redden, ceridelerde makaleler neşrettim. Dedim ki:
Ey gazeteciler! Edibler edebli olmalı, hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umumî-i müşterek-i milletten bîtarafane çıkmalı. Ve matbuât nizamnamesini, vicdanınızdaki hiss-i diyanet ve niyet-i hâlisa tanzim etmeli. Halbuki, siz iki kıyas-ı hâdi' ile, yani taşrayı İstanbul'a ve İstanbul'u Avrupa'ya kıyas ederek efkâr-ı umumiyeyi bataklığa düşürdünüz. Ve ağraz-ı şahsiye ve fikr-i intikamı uyandırdınız. Zira elifbâ okumayan çocuğa, felsefe-i tabiiye dersi verilmez. Ve erkeğe, karı libası yakışmaz. Ve Avrupa'nın hissiyatı, İstanbul'da tatbik olunmaz. İhtilaf-ı milel ve akvam, tehalüf-ü emkine ve aktar; ihtilaf-ı ezmine ve a'sar gibidir. Birisinin libası, ötekinin endamına gelemez.
Demek Fransızın ihtilal-i kebiri bize tamamen düsturu'l-hareket olamaz. Yanlışlık, tatbik-i nazariyat, mukteza-yı hali düşünmemekten çıkar.
Ben ki ümmi ve bedevi bir Kürd'üm, böyle cerbezeli ve mugalatalı ve ağrazlı muharrirlere nasihat ettim; demek cinayet işledim!..
ALTINCI CİNAYET: Kaç defa büyük içtimalarda, heyecanları hissettim. Korktum ki, avam-ı nâs siyasete karışmakla asayişi ihlâl etsinler. Bir Kürd talebesinin lisanına yakışacak lafızlar ile heyecanı teskin ettim.
Ezcümle: Bayezid'de talebenin içtimaında ve Ayasofya mevlidinde ve Ferah Tiyatrosu'ndaki heyecana yetiştim. Bir derece heyecanı teskin eyledim. Yoksa bir fırtına daha olacaktı. Ben ki, bedevi bir adamım. Medenîlerin entrikalarını bildiğim halde işlerine karıştım. Demek cinayet ettim!..
YEDİNCİ CİNAYET: İşittim; İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) namıyla bir cem'iyet teşekkül etmiş. Nihayet derecede korktum ki; bu ism-i mübarekin altında bazılarının bir yanlış hareketi vücuda gelsin. Sonra işittim: Bu ism-i mübareki bazı mübarek zevat, -Süheyl Paşa ve Şeyh Sadık gibi zâtlar- daha basit ve sırf ibadete ve sünnet-i seniyeye tebaiyete nakletmişler. Ve o cem'iyetten kat'-ı alâka ettiler ve siyasete karışmayacaklar! Lâkin tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdid kabul etmez. Ben nasıl ki, dindar yedi cem'iyete bir cihette mensubum. Zira maksadlarını bir gördüm. Kezalik o ism-i mübareke intisab ettim. Lâkin tarif ettiğim vecihle ki; işte bu tarifi ceridelerde neşretmiş idim. Benim murad ettiğim ve dâhil olduğum İttihad-ı Muhammedînin (A.S.M.) tarifi budur ki:
Şark ve garba ve cenubdan şimale mümted bir silsile-i nuranî ile merbut bir dairedir. Dâhil olanlar, bu zamanda üçyüz milyondan ziyadedir. Bu ittihadın cihetü'l-vahdeti ve irtibatı, tevhid-i İlahîdir. Ve peyman ve yemini, imandır. Müntesibleri, Kalû Belâ'dan dâhil umum mü'minlerdir. Defter-i esmaları da, Levh-i Mahfuz'dur. Bu ittihadın naşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiyedir. Ve yevmiye cerideleri de, i'lâ-i kelimetullahı hedef-i maksad eden umum ceraid-i diniye.... Kulüp ve encümenleri, mesacid ve medaris ve zevâyadır... Merkezi
de, Haremeyn-i Şerifeyn'dir. Böyle cem'iyetin reisi, Fahr-i Âlem'dir (A.S.M.). Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle cihad-ı ekber, yani ahlâk-ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya ve başkalara da muhabbet ve kavl-i leyyin ile -eğer ızrarı intac etmezse- nasihat...
Bu ittihadın nizamnamesi Sünnet-i Nebeviye ve kanunnamesi evamir ve nevahi-i şer'iyedir. Ve kılınçları da, berahin-i kàtıadır. Zira medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değil... Taharri-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi. Zaten medeniyet onları tokatlıyor. Hedef-i maksadları da, i'lâ-i kelimetullah'tır. Şeriatta yüzde doksandokuzu ahlâk ve ibadet ve fazilete aittir.
Yüzde bir nisbetinde siyasiyata mütealliktir; onu da ulü'l-emirlerimiz düşünsünler.
Şimdiki maksadımız: O silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, herkesi bir şevk ve hâhiş-i vicdanî ile tarîk-i terakkide kâ'be-i kemalâta sevketmektir. Zira i'lâ-i kelimetullahın bu zamanda en büyük bir sebebi, maddeten terakki etmektir.
Ben bu ittihadın efradındanım ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb-i iftirak olan fırkalardan değilim.
Elhasıl: Sultan Selim'e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira o, Kürd'leri ikaz etti. Onlar da ona biat ettiler. Şimdiki Kürd'ler, o zamandaki Kürd'lerdir.
Bu mes'elede seleflerim: Şeyh Cemaleddin-i Efganî, allâmelerden Mısır müftüsü merhum Muhammed Abdüh, müfrit âlimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin Efendilerle Namık Kemal Bey ve Sultan Selim'dir.
İhtilaf u tefrika endişesi
Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni.
İttihadken savlet-i a'dayı def'e çaremiz
İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni...
Ben zahiren buna teşebbüs ettim, iki maksad-ı azîm için:
Birincisi: O ismi tahdid ve tahsisten halâs etmek ve umum mü'minine şümulünü ilân etmek... Tâ ki, tefrika düşmesin ve evham çıkmasın.
İkincisi: Bu geçen musibet-i azîmeye sebebiyet veren fırkaların iftirakını, tevhid ile önüne sed olmak idi. Vâ esefâ ki, zaman fırsat vermedi. Sel geldi, beni de yıktı.
Hem derdim: Eğer bir yangın olsa, bir parçasını söndüreceğim. Fakat elbisem de yandı... Ve uhdesinden gelmediğim şöhret-i kâzibem de maalmemnuniye ref' oldu. Ben ki, âdi bir adamım. Böyle meclis-i meb'usan ve a'yan ve vükelanın en mühim vazifelerini düşündürecek bir emri, uhdeme aldım. Demek cinayet ettim...
SEKİZİNCİ CİNAYET: Ben işittim; Askerler bazı cem'iyetlere intisab ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise-i müthişesi hatırıma geldi. Gayet telaş ettim. Bir gazetede yazdım ki:
En mukaddes cem'iyet, askerin cem'iyetleridir ki; umum asker silkine girenler, neferden ser-askere kadar dâhildir. Zira ittihad, uhuvvet, itaat, muhabbet ve i'lâ-i kelimetullah ki, dünyanın en mukaddes cem'iyetinin maksadıdır. Umum askerler tamamıyla mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet ve cem'iyet onlara intisab etmek lâzımdır. Sair cem'iyetler, milleti asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir. Amma İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) -ki, umum mü'minlere şâmildir- cem'iyet ve fırka değil!.. Merkezi ve saff-ı evveli guzât ve şüheda, ulema ve sulehâ teşkil ediyor. Hiçbir ferd, zabit olsun, nefer olsun hariç değil ki, tâ intisaba lüzum kalsın.. Lâkin bazı cem'iyet-i hayriye, kendine İttihad-ı Muhammedî diyebilir. Buna karışmam.
Ben ki, âdi bir talebeyim. Böyle büyük ulemanın vazifelerini gasbettim. Demek cinayet ettim...
DOKUZUNCU CİNAYET: Mart'ın 31'inci günündeki dehşetli hareketi, iki-üç dakika uzaktan temaşa ettim. Müteaddid metalibi işittim. Fakat elvan-ı seb'a sür'atle çevrilse, yalnız beyaz göründüğü gibi; sair metalipdeki fesadatı binden bire indiren ve avamı anarşistlikten kurtaran ve efrad elinde kalan umum siyasâtı, mu'cize gibi
muhafaza eden lafz-ı şeriat yalnız göründü. Anladım; iş fena, itaat muhtell, nasihat tesirsizdir. Yoksa her vakit gibi, yine o ateşin itfasına teşebbüs edecektim. Fakat avam çok, bizim Kürdler gafil ve safdil; ben de bir şöhret-i kâzibe ile görünüyordum. Üç dakikadan sonra çekildim. Makri Köyü'ne gittim, tâ beni tanıyanlar karışmasınlar. Rast gelenlere de karışmamak tavsiye ettim. Eğer zerre mikdar dahlim olsa idi, zâten elbisem beni ilân ediyor. Şöhret de beni büyük gösteriyor; bu işde pek büyük görünecektim. Belki Ayastafanos'a kadar tek başıma olsun mukabele ederek isbat-ı vücud edecektim, merdane ölecektim. O vakit dahlim bedihî olurdu. Tahkike lüzum kalmazdı.
İkinci günde ukde-i hayatımız olan itaat-i askeriyeden sual ettim. Dediler ki: "Askerin zabitleri asker kıyafetine girmiş. İtaat çok bozulmamıştır."
Tekrar sual ettim: "Kaç zabit vurulmuş?" Beni aldattılar, dediler: "Yalnız dört tane. Onlar da müstebid imişler. Hem de şeriatın âdâb ve hududu icra olunacak!" Ben de gazetelere baktım; onlar da o kıyamı meşru gibi tasvir ediyorlar idi. Ben de bir cihetten sevindim. Zira en mukaddes maksadım, şeriatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. Fakat itaat-i askeriyeye halel geldiğinden, nihayet derecede me'yus ve müteessir oldum. Ve umum gazetelerle askere hitaben neşrettim ki:
"Ey askerler! Zabitleriniz bir günah ile nefsine zulmediyorlarsa, siz o itaatsizlikle otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon nüfus-u İslâmiyenin birer birer haklarında zulmediyorsunuz. Zira umum İslâm ve Osmanlıların haysiyet ve saadet ve bayrak-ı tevhidi sizin itaatiniz ile kaimdir. Hem de şeriat istiyorsunuz, fakat itaatsizlikle şeriata şiddetli muhalefet ediyorsunuz."
Ben onların hareketini ve şecaatlarını okşadım. Zira efkâr-ı umumiyenin yalancı tercümanı olan cerideler, nazarımıza hareketlerini meşru göstermiştiler. Ben de takdirle beraber, nasihatı bir derece tesir ettirdim. İsyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle âsân olmazdı. Ben ki bilfiil tımarhaneyi ziyaret etmiş bir adamım, "Böyle işler neme lâzım, akıllılar düşünsün" demediğimden cinayet ettim...
ONUNCU CİNAYET: Harbiye nezaretindeki asakir içine Cuma günü ulema ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itaata getirdim. Nasihatımın tesirini sonradan gösterdiler. İşte nutkun sureti:
"Ey asakir-i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon İslâmın namus ve haysiyeti ve asr-ı saadeti ve bayrak-ı tevhidi, sizin itaatinizle vâbestedir. Sizin bir zabitiniz bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itaatsizlikle üçyüz milyon İslâma zulüm ediyorsunuz. Zira bu itaatsizlikle hayat-ı İslâmı tehlikeye atıyorsunuz. Biliniz ki: Asker ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika herc ü merc olur. Asker neferatı siyasete karışmaz. Yeniçeriler şahiddir. Siz şeriat dersiniz, halbuki şeriata muhalefet ediyorsunuz ve lekedar ediyorsunuz. Şeriatla, Kur'an ile, hadîs ile, hikmet ile, tecrübe ile sabittir ki: Sağlam, dindar, hakperest ulü'l-emre itaat farzdır. Sizin ulü'l-emriniz ve üstadınız; zabitlerinizdir. Nasıl ki mahir mühendis ve hâzık tabib günahkâr olursa; tıb ve hendeselerine halel vermez. Kezalik münevverü'l-efkâr ve fenn-i harbe aşina, mektebli, hamiyetli, mü'min zabitlerinizin -ki herbiri binlere mukabildir- bir cüz'î nâmeşru hareketi için itaate halel vermekle umum Osmanlı ve İslâmlara zulmetmeyiniz! Zira itaatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfusun hakkına tecavüz demektir. Bilirsiniz ki, bayrak-ı tevhid-i İlahî sizin yed-i şecaatinizdedir. O yed'in kuvveti de itaattir ve intizamdır. Zira bin muntazam ve mutî asker, yüzbin başı-bozuğa mukabildir. Ne hâcet!.. Yüz sene zarfında otuz milyon nüfusun vücuda getiremediği böyle inkılabları itaatle siz yaptınız. Bunu da söylüyorum ki: Bir mektepli ve münevverü'l-fikir zabitini zayi' etmek, meydan-ı harbde binlerce adamı zayi' etmektir. Zira şimdi hüküm-ferma, şecaat-i akliye ve fenniyedir. Bir münevverü'l-fikir, binlere mukabildir. Ecnebiler size bu şecaatle galebe çaldılar. Yalnız şecaat-i kalbi kâfi değil!..
Elhasıl: Fahr-i Âlem'in fermanını size tebliğ ediyorum ki: İtaat farzdır. Yaşasın asker!.. Yaşasın meşrutiyet-i meşruâ!.."
Demek ben, bu kadar âlim varken, böyle mühim vazifeleri deruhde ettiğimden cinayet ettim!..
ONBİRİNCİ CİNAYET: Ben Kürdistanda Kürdlerin hal-i perişanını görüyordum. Anladım ki: Dünyevî saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacaktır. O fünunun da gayr-ı müteaffin bir mecrası ulema ve bir menba'ı da medreseler olmak lâzımdır. Tâ ulema-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsinler.
Zira, Kürdlerin zimam-ı ihtiyarı, ulema elindedir. O vesaik (yeni yazılarda "ve o saik ile" şeklindedir) ile devr-i istibdadda Dersaadet'e geldim. Saadet tevehhümüyle!. O vakitte şimdi münkasım olmuş ve şiddetlenmiş olan istibdadlar, umumen Sultan-ı Mahlu'a isnad edildiği halde; onun Zabtiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsan denilen rüşvet ve hakk-ı sükûtu kabul etmedim, reddettim. Milletimin namını lekedar etmedim. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli sultana boyun eğmedim. Başka sivrisinekler {(*) İttihatçılara bakıyor. -Müellif-} beni cebr ile değil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler. Bir buçuk senedir burada Kürdistanda neşr-i maarif için çalışıyorum. Ekser İstanbul bunu bilir.
Ben ki bir hammalın oğluyum. Bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi hammal oğulluğundan ve fakr-ı halden çıkarmadım. Ve dünya ile gönülleşemediğim halde; ve en sevdiğim mevki olan Kürdistanın yüksek dağlarını terketmekle millet için tımarhaneye, tevkifhaneye ve meşrutiyet zamanında işkenceli hapishaneye düştüğüme sebebiyet veren öyle umûrlara teşebbüs etmekle büyük bir cinayet eyledim ki; bu dehşetli mahkemeye girdim!..
YARI CİNAYET: Şöyle ki: Daire-i İslâm'ın merkezi ve rabıtası olan nokta-i hilafet elinden kaçırmamak fikriyle ve sultan-ı sâbık, sâbık kusuratını derk ile, nedamet ederek kabul-ü nasihata istidad kesbetmiş zannıyla ve "Aslah tarîk, musalahadır" mülahazasıyla, şimdiki en çok ağraz ve infialâta mebde ve tohum olan suret-i garazı daha ahsen suretle düşündüğümden, Sultan-ı Sâbık'a, ceride lisanıyla söyledim ki:
"Münhasif Yıldız'ı dârülfünun et, tâ Süreyya kadar i'lâ olsun!.. Ve oraya seyyahlar ve eski zebaniler yerine, melaike-i rahmeti yerleştir! Tâ cennet gibi olsun!.. Ve Yıldız'daki milletin servetini, milletin baş hastalığı olan cehaleti tedavi için millete iade et! Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et! Zira senin idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden, sen dünyayı terket! Zekatü'l-ömrü, Ömer-i Sâni (ömr-i sânî) yolunda sarfeyle!..
Şimdi muvazene edelim: Yıldız, eğlence yeri olmalı veya darülfünun? Ve içinde seyyahîn gezmeli veyahut ulema tedris etmeli? Ve mağsub olmalı veyahut mevhub olmalı?! Hangisi daha iyidir? Ashab-ı insaf hükmetsin."
Ben ki bir gedayım, padişaha nasihat ettim, demek yarı cinayet ettim.
Cinayetin öteki yarısını söylemek zamanı gelmedi.
{(HAŞİYE) O yarının zamanı; onbeş sene sonra, yirmisekiz senedir müellifin sebeb-i hapsi olan, Siracünnur'un âhirindeki Risaleye bakınız. Tam o yarı cinayeti bileceksiniz. -Müellif-}
Diriğa! Maden-i saadetimiz olan meşrutiyet-i meşru'a ve menba-ı hayatımız ve İslâmiyete uygun olan maarif-i cedideye, millet nihayet derecede müştak ve susamış olduğu halde, bu hâdisede ifratperver olanlar meşrutiyete ağraz karıştırmakla; ve münevverü'l-fikirler de harekât-ı lâübaliyane ile rağabat-ı millete karşı maatteessüf sed çektiler. Bu seddi çekenler, ref'etmelidirler. Vatan namına rica olunur.
Ey paşalar, zabitler! Bu onbir buçuk cinayetin şahidleri binlerce adamdır. Belki bazılarına İstanbul'un yarısı şahiddir. Ben bu onbir buçuk cinayetin cezasına rıza ile beraber, onbir buçuk sualime de cevab isterim. İşte bu seyyiatıma bedel bir hasenem de var. Söyleyeceğim:
Herkesin şevkini kıran ve neş'esini kaçıran ve ağraz ve hiss-i taraftarlığı uyandıran ve sebeb-i tefrika olan cem'iyat-ı avamiyenin teşkiline sebebiyet veren meşrutiyetü'l-isim ve müstebidü'l-mana olan ve "İttihad ve Terakki" ismini de lekedar eden buradaki şube-i hafiyeye muhalefet ettim.
Herkesin bir fikri var. Ben de hürrüm... Selâmet-i millet için bir fikrim var. İşte: Sulh-u umumî ve afv-ı umumî ve ref'-i imtiyaz lâzım. Tâ ki biri bir imtiyaz ile, başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın. Fahr olmasın, derim: Biz ki Kürdüz (nüsha farkında: Biz ki, hakikî müslümanız) aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için, yalana tenezzül etmeyiz. Zira biliriz ki:
Fakat meşrutiyet-i hakikiyenin müsemmasına ahd ü peyman ettiğimden, istibdad ne şekilde olursa olsun, isterse meşrutiyet libası giysin ve ismini taksın; rast gelsem sille vuracağım.
Fikrimce meşrutiyetin düşmanı; meşrutiyeti gaddar, çirkin ve hilaf-ı şeriat göstermekle meşveretin düşmanlarını çok edenlerdir. "Tebeddül-ü esma ile hakaik tebeddül etmez."
En büyük hata, insan kendini hatasız zannetmek olduğundan, hatamı itiraf ederim ki; nâsın nasihatını kabul etmeden, nâsa nasihatımı kabul ettirmek istedim. Ve nefsimi irşad etmeden başkasının irşadına çalıştığımdan, emr-i bilmarufu tesirsiz etmekle tenzil ettim. Hem de tecrübe ile sabittir ki: Ceza, bir kusurun neticesidir. Fakat bazan o kusur, işlenilmemiş başka kusurun suretinde kendini gösterir. O adam masum iken cezaya müstehak olur. Allah musibet verir, adalet eder. Fakat hâkim ceza verir, zulmeder.
Ey ulü'l-emr! Bir haysiyetim vardı, onunla milletime (yani: İslâm milletine) hizmet edecektim; kırdınız. Bir şöhret-i kâzibem vardı; onunla avama nasihatımı tesir ettirirdim, maal-memnuniye mahvettiniz. Şimdi usandığım bir hayat-ı zaîfem var. Kahrolayım eğer i'dama esirger isem. Mert olmayayım, eğer ölmeye gülmekle gitmezsem. Sureten mahkûmiyetim, vicdanen mahkûmiyetinizi intac edecektir. Bu hal bana zarar değil, belki şandır. Fakat millete zarar ettiniz. Zira nasihatımdaki tesiri kırdınız.
Saniyen: Kendinize zarardır. Zira hasmınızın elinde bir hüccet-i kàtıa olurum. Beni mihenk taşına vurdunuz. Acaba fırka-i hâlisa dediğiniz adamlar böyle mihenge vurulsa, kaç tane sağlam çıkacaktır.
Eğer meşrutiyet, bir şubenin istibdadından ibaret ise ve yalnız ona isim ise ve hilaf-ı şeriat hareket ise:
Zira yalanlarla ittihad yalandır. Ve ifsadat üzerine müesses olan ism-i meşrutiyet fasiddir. Müsemma-yı meşrutiyet; hak, sıdk, muhabbet ve imtiyazsızlık üzerine beka bulacaktır.
Maatteessüf bunu kemal-i telaş ve teessüfle ihtar ediyorum ki: Meselâ bir âlim-i zîtehevvür ki, sıfat-ı ilim kendini fesad ve fenalıktan men'etmiş iken, daima onun sıfat-ı tehevvüründen vücuda gelen
(fesad ve fenalığın zikri vaktinde,) onu âlimlikle yâdetmek ve sıfat-ı ilme ilişmek, nasıl ki ilme husumet ve adaveti îma eder.
Kezalik; şeriat-ı mutahharanın ve ittihad-ı Muhammedînin ism-i mukaddesi ki, fırkaların ağraz-ı şahsiye ve hilaf-ı şeriat ile ektikleri tohum-u fesadı, bir milyon fişenk havaya atıldığı ve umum siyasât ve asayiş efrad elinde kaldığı ve ortalık anarşist gibi olduğu halde, o müdhiş fırtına mu'cize-i şeriatla kansız, hafif geçtiği halde, o mübarek namlar, o müdhiş fesadı binden bir dereceye indirmekle beraber; daima o ismi sahib-i ağraza siper göstermek, pek büyük ve hatarlı bir noktaya, belki ukde-i hayatiyeye ilişmektir ki; dehşetinden her bir vicdan-ı selim titriyor ve dağdar-ı teessüf oluyor.
Süreyya'yı süpürge yapmağa ve üfürmekle Şems'i söndürmeğe ihtimal veren; belâhetini ilân eder. Meselâ: Ağrı Dağı ile Sübhan Dağı, ikisini tartacak dehşetli bir mizan ile muvazenelerini, cevv-i semada Zühal'de duran bir melaike de o mizanın ucunu tutsa, Ağrı Dağı üzerine bir dirhem ilâve olunsa; Sübhan Dağı âsumana, Ağrı Dağı zemine geldiğini görenlerden kàsırü'n-nazar olan, kıymet ve sıkletini, tamamen o dirhemden bilecektir. İşte haysiyet-i askeriye ve hamiyet-i İslâmiye ve şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) o cesîm dağlara benzer. Esbab-ı hariciye bir dirhem kıymetindedir. Bu kıymetsiz esbabı esas tutmak, insaniyetin ve İslâmiyetin kıymetini bilmemek ve tenzil etmektir.
Hakkın hatırını kırmayacağım, hakikatı söyleyeceğim! Zira hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilmez! Kimin hatırı kırılırsa kırılsın, yalnız hak sağ olsun!...
Şöyle ki: 31 Mart hâdisesi denilen o saika ve müdhiş fırtına, esbab-ı adîde tahtında öyle bir istidad-ı tabiîyi müheyya etmişti ki; neticesi herc ü merc olduğu halde, min-indillah ehl-i kıyamın lisanına daima mu'cizesini gösteren ism-i şeriat geldi. O fırtınayı gayet hafif geçirdiğinden; Nisan'ın nısfından sonraki umum cerideleri indallah mahkûm ediyor. Zira o hâdiseye sebebiyet veren yedi mes'ele ve onunla beraber yedi hal nazar-ı mütalaaya alınsa, hakikat tezahür eder. Onlar da bunlardır:
Birincisi: Yüzde doksan İttihad ve Terakki'nin tahakkümü aleyhinde bir hareket idi.
İkincisi: Fırkaların meydan-ı münakaşatı olan vükelayı tebdil idi.
Üçüncüsü: Sultan-ı mahlu'u (nüsha farkında: Sultan-ı mazlumû) sukut-u musammemden kurtarmaktı.
Dördüncüsü: Hissiyat-ı askeriyenin ve âdâb-ı dindaranelerinin muhalif telkinatın önüne sed çekmekti.
Beşincisi: Pekçok i'zâm edilen Hasan Fehmî Bey'in katilini meydana çıkarmaktı.
Altıncısı: Kadro haricine çıkanları ve alay zabitlerini mağdur etmemekti.
Yedincisi: Hürriyeti, sefahete şümulünü men'.. ve âdâb-ı şeriatla tahdid.. ve avamların siyaset-i şer'î bildikleri yalnız kısas ve kat'-ı yed haddini icra idi.
Fakat zemin bataklık ve dam ve plân serilmiş idi.. Ve en mukaddes olan itaat-i askeri feda edildi.
Üssülesas esbab: Fırkaların taraftarâne ve garazkârane münakaşatı ve ceridelerinin belâgat yerine mübalağât ve yalan ve ifratperverane keşmekeşleri idi.
Bu metalib-i seb'ada nasıl ki elvan-ı seb'a çevrilse, yalnız beyaz görünür. Bunda da yalnız ziya-yı şeriat-ı beyza tecelli etti. Zira fesadın önüne sed çekti. Hem de yedi mukaddeme düşünülse, her birinde şeriatın ism-i mübarekinin mu'cizesini gösterir.
Elhasıl: Sekiz-dokuz ayda ceridelerin neşriyat-ı müheyyicâneleriyle; ve fırkaların cem'iyetlere fedaî yazmakla; ve inkılabı vücuda getiren zevatın tahakkümatıyla; ve itaat-i askeriyeye münafî olan hürriyet-i mutlaka efrada sirayetle; ve âdâb-ı diniyeye muhalif zannettikleri şeyler, bazı dikkatsizlerin efrada telkinatıyla; ve itaat bozulduktan sonra müstebidler, mürteciler, dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan olanlar iyilik zannı ile o bataklık zeminde tohum ekmeğe başlamasıyla; ve devletin umum siyasâtı cahil efradın elinde kalmakla; ve bir milyona yakın fişenk havaya atmakla; ve dâhil ve hariç müddeîler parmak vurmakla ortalık anarşistlik haline girdiğinden, bu hâdisenin istidad-ı tabiîsi, herc ü merc ve müdahale-i ecnebi
iken; -min-indillah- ism-i şeriat, o esbab-ı müteaddideden çıkan ervah-ı habîse ve münteşireyi yuvalarına irca' ile onüç asırdan sonra bir mu'cize daha gösterdi. Hem de geçen inkılab-ı azîmde ordu ve ulemanın sadâsı ki; "Meşrutiyet, şeriata müsteniddir" diye umum ehl-i İslâmın vicdanlarını manyetizmalandırdı. O inkılabların kaide-i tabiiyesini hark ile, şeriatın tesir-i mu'cizanesini gösterdi. Ve daima da gösterecektir.
Nisan'ın nısf-ı âhirindeki ceridelerin esas-ı fikirlerine mu'terizim. Şöyle ki:
Hayat onun yoluna daima feda edilen ve hayattan bin derece daha mukaddes ve daha âlî olan haysiyet ve itaat-i askeriyeyi, -hayata feda edilen ve ehl-i vicdan nazarında gayet hasis olan- mal-ı nâmeşruaya feda etmeğe ihtimal verdiler. Hem de hakaik ve ahval onun cazibesine tâbi ve o merkeze merbut olan şems-i şeriat, saltanata veya hilafete veya başka siyasete tâbi ve âlet; şems-i müniri bir menhus ve münkesif yıldıza peyk ve cazibesine tâbi itikad etmek gibi göstermekle, tarîk-i narefteye sülûk ettiler.
Cemi' kuvvetimle derim ki: Terakkimiz, ancak milletimiz olan İslâmiyetin terakkisiyle ve hakaik-i şeriatın tecellisiyledir. Yoksa "Yürüyüşünü terk ile, başkasının yürüyüşünü öğrenmedi"ye mâsadak olacağız.
Evet hem şan ve şeref, hem sevab-ı âhiret, hem hamiyet-i millî, hem hamiyet-i İslâmî, hem hubb-u vatan, hem hubb-u din ile mütehassis olmalıyız. Zira müsenna daha muhkemdir!
Ey paşalar, zabitler! Cinayetlerime ceza ve şimdi suallerime de {(HAŞİYE) Bu sualler, kırk-elli masum mahpusun tahliyelerine sebeb oldu. -Müellif-} cevab isterim. İslâmiyet insaniyet-i kübra ve şeriat medeniyet-i fuzla olduğundan, âlem-i İslâmiyet, medine-i fâzıla-i Eflatuniye olmağa sezadır.
Birinci Sual: Ceridelerin tesvilâtıyla meşru bilerek, burada görenek ve âdetine binaen cereyan-ı umumiye kapılan safdillerin cezası nedir?
İkinci Sual: Bir insan yılan suretine girse; veyahut bir veli haydut kıyafetine, yahut meşrutiyet istibdad şekline girse, ona taarruz edenlerin cezası nedir? Belki hakikaten yılan ve haydut ve istibdaddır.
Üçüncü Sual: Acaba müstebid yalnız bir şahıs olur? Veyahut eşhas-ı müteaddide müstebid olurlar? Bence, kuvvet kanunda olmalı, yoksa istibdad münkasım olmuş olur. Ve komitecilikle tam şiddetlenir.
Dördüncü Sual: Bir masumu i'dam yoksa on câniyi afv, daha zarardır?
Beşinci Sual: Tazyikat-ı maddiye, ehl-i meslek ve fikre galebe etmediği için, daha ziyade nifak ve tefrika vermez mi?
Altıncı Sual: Bir maden-i hayatımız olan ittihad-ı millet, ref'-i imtiyazdan başka ne ile olur?
Yedinci Sual: Müsavatı ihlâl, yalnız bazılara tahsis ve haklarında kanunu tamamıyla tatbik etmek zahiren adalet iken, bir cihette acaba müsavatsızlıkla zulüm ve garaz olmaz mı? Hem de tebrie ve tahliye ile masumiyetleri tebeyyün eden ekser mahpusînin, belki yüzde sekseni masum iken; acaba ekseriyet nokta-i nazarında bu hal hüküm-ferma olsa, garaz ve fikr-i intikam olmaz mı? Divan-ı Harb'e diyeceğim yok!.. İhbar edenler düşünsünler.
Sekizinci Sual: Bir fırka kendine bir imtiyaz taksa, herkesin en hassas nukàt-ı asabiyesine daima dokundura dokundura, zorla herkesi meşrutiyete muhalif gibi gösterse; ve herkes de onlar kendilerine taktığı ism-i meşrutiyet altında olan mana-yı istibdada ilişse, acaba kabahat kimdedir?
Dokuzuncu Sual: Acaba bahçıvan bir bahçenin kapısını açsa, herkese ibaha etse, sonra da zayiat vuku bulsa, kabahat kimdedir?
Onuncu Sual: Hürriyet-i kelâm ve fikir verilse, sonra da muahaze olunsa; acaba bîçare milleti ateşe atmak için bir plân olmaz mı? Böyle olmasa idi, başka bahaneyle mevki-i tatbike konulacağı hayale gelmez mi?
Onbirinci Sual: Herkes meşrutiyete yemin ediyor. Halbuki ya müsemma-yı meşrutiyete kendi muhalefet.. veya edenlere karşı sükût
etse; acaba keffaret-i yemin vermek lâzım gelmez mi? Ve millet yalancı olmaz mı? Ve masum olan efkâr-ı umumiye yalancı, ma'tuh ve gayr-ı mümeyyiz addolunmaz mı?
Elhasıl: İstibdad ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermadır. Güya istibdad ve hafiyelik tenasüh etmiş. Ve Sultan Abdülhamid'den de istirdad-ı hürriyet değilmiş. Belki hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmakmış! Zira hürriyetle alışverişi yoktur.
Yarım Sual: Nazik ve zaîf bir vücud ki, sivrisinek ve arıların ısırmasına tahammül edemediği için, gayet telaş ve zahmetle def'ine çalışırken; biri çıksa, dese ki: Maksadı bu sivrisinekleri ve arıları def' değil, belki arkasında yarı mürde büyük ejderhayı ihya ile kendine musallat etmek ister. Acaba hangi ahmağı kandıracaktır?
Sualin diğer yarısı çıkmağa izin yoktur.
Ceridelerde neşrettiğim umum makalatımdaki umum hakaika nihayet derecede musırrım. Şayet zaman-ı mazi canibinden, Asr-ı Saadet mahkemesinden adaletname-i şeriatla davet olunsam; neşrettiğim hakaikı aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa, o zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim. Şayet müstakbel tarafına, üçyüz sene sonra tenkidat-ı ukalâ mahkemesinden tarih celbnamesiyle celb olunsam, yine bu hakikatları tevessü' ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim.
Demek, hakikat tahavvül etmez; hakikat haktır.
Millet uyanmış, mugalata ve cerbeze ile iğfal olunsa da devam etmeyecektir. Hakikat telakki olunan hayalin ömrü kısadır. Feveran-ı efkâr-ı umumî ile, o tesvilat ve mugalatât dağılacak ve hakikat meydana çıkacaktır.
Sizin işkenceli hapishanenin hali: Zaman müdhiş, mekân muvahhiş, mahpusîn mütevahhiş, cerideler mürcif, efkâr müşevveş, kalbler hazîn, vicdanlar müteessir ve me'yus. Bidayet-i halde zabitler şematetli, nöbetçiler müz'iç olmakla beraber, vicdanım beni tazib etmediği için o hal bana eğlence gibi idi. Ve musibetlerin tenevvü'ü, musikînin tenevvü-ü nağamatı gibi bana gelirdi. Hem de geçen sene tımarhanede tahsil ettiğim dersi, şimdi bu mektebde itmam ettim. Musibet zamanının uzunluğundan, uzun dersler gördüm. Dünyanın ruhanî lezzeti olan hüzn-ü masumane ve mazlumaneden, zaîfe şefkat, gadre şiddet-i nefreti istifade eyledim. Ümidim kavîdir ki: Çok masumların kalblerinden hararet-i hüzünle tebahhur eden Ây! Vây! ve Âh! lar, rahmetli bir bulut teşkil edecektir.
{(*) Âlem-i İslâm'da yeni yeni İslâm devletlerinin teşekkülleriyle o rahmetli bulut teşekküle başlamıştır. -Müellif-}
İstitrad olarak bir latîfe söyleyeceğim: (Böyle ciddiyât esnasında latîfe söylemekten maksadım; Dünyaya bir mel'abe nazarıyla baktığımı îma ve işarettir. Zaten şuunat-ı dünya santranç oyununa benzer.) Ben geçen sene Garibüzzaman idim... Sonra Bedîüzzaman oldum.. Şimdi de Bid'atüzzaman oldum. İstanbul'a da şeamet oldum. O da bana şeametli oldu. Beni sathında kabul etmez, batnına geçirmek istiyor. Bâhusus Mart ve Mayıs müstebid aylardır.
Mart'ı kadro haricine çıkarmalı. Mayıs'ı da tekaüd etmeli, tâ muvazene-i malî husule gelsin. Çıkılmayacak yola sapılmış bir işarettir.
Elhasıl: Ya ben İstanbul'da kalacağım yahut bu iki ay gitmeyecekse, ben veda' edeceğim!..
Ey koca İstanbul! Müsavat ve uhuvveti sende devr-i istibdadda, yalnız tımarhanede; meşrutiyeti, yalnız tevkifhanede gördüm. Elveda ey gelin libası giymiş acuze-i şemtâ! Usandım, sen zehirli bala benzersin. Belki medenî libası giymiş vahşi adama benzersin. Sureten ne kadar medenîliğin var; sîreten dahi nifak, sefahet, ağraz içinde o kadar, o derece vahşisin; tam dünyaya benzersin. Dünyaya geldiğime ben de pişman oldum. Riyanın sözünü, seni tasavvur ettikçe tahattur ediyorum.
Eğer medeniyet böyle tecavüzat-ı haysiyet-şikenâne; ve iftiraât-ı nifak-cuyane ve fikr-i intikam-ı bî insafane ve mugalatât-ı şeytanetkârane ve diyanette harekât-ı lâübaliyaneye müsaid bir zemin ise; herkes şahid olsun ki, o saadet-saray-ı medeniyet tesmiye olunan, akreb ve yılanların yuvaları olan böyle mahall-i ağraza Kürdistanın, hürriyet-i mutlakanın meydanı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet haymelerini tercih ediyorum. Zira burada görmediğim hürriyet-i fikir ve serbestî-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kalb, Kürdistanın dağlarında tam manasıyla hükümfermadır.
Bildiğime göre, edibler edebli olurlar ve ceridelerde terbiye-i efkâr ederler. Şimdi bazı edibleri edebsiz ve bazı cerideleri de naşir-i ağraz görüyorum. Eğer edeb böyle ise ve efkâr-ı umumî böyle müzebzeb olsa; şahid olunuz, ondan vazgeçtim. Bunda da dâhil değilim!.. Ve Kürdistanın yüksek dağlarında, yani "Başit" başında ecsam ve elvah-ı âlemi, ceridelerine bedel mütalaa edeceğim.
Muarradır feyzan-i feyzimiz şeyn-i temennadan
Bize dâd-ı ezeldir, zîrden bâlâdan istiğna
Çekildik neşve-i ümidden, tûl-ü emellerden
O mecnunuz ki, ettik vuslat-ı leyladan istiğna...
Medeniyetten istifam, sizi düşündürecek. Evet böyle istibdad ve sefahet ve zilletle memzuç medeniyete, bedeviyeti tercih ediyorum. Bu medeniyet, eşhası fakir ve sefih ve ahlâksız eder. Fakat hakikî medeniyet nev'-i insaniyetin terakki ve tekemmülüne ve mahiyet-i nev'iyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet eder. Bu nokta-i nazardan medeniyeti istememek, insaniyeti istememektir.
Hem de mana-yı meşrutiyete ibtila ve muhabbetimin sebebi budur ki: Asya ve Âlem-i İslâmiyetin istikbalde firdevs-i terakkisinin birinci kapısı, meşrutiyet ve hürriyettir. Ve tali' ve taht ve baht-ı İslâm'ın anahtarı da meşrutiyetteki şûradır. Zira şimdiye kadar üçyüz milyon İslâm, ecanibin istibdad-ı manevîsi altında eziliyordu. Şimdi hâkimiyet-i millet, âlemde bâhusus bundan sonra Asya'da hükümferma olduğu halde herbir ferd-i müslüman, hâkimiyetin bir cüz-ü hakikîsine mâlik olur. Ve hürriyet, üçyüz milyon İslâmı esaretten halâs etmeğe bir çare-i yegânedir. Farz-ı muhal olarak burada yirmi milyon nüfus, tesis-i hürriyette çok zarardîde olsalar da, feda olsunlar. Yirmiyi verir, üçyüzü alırız.
Diriğa!. Bizdeki anasır, hava gibi muhtelittir. Su gibi mümteziç olmamış. İnşâallah elektrik-i hakaik-i İslâmiyetle imtizac ederek, ziya-yı maarif ve hararetiyle kuvvet tevlid ederek, bir mizac-ı mutedile-i adalet vücuda gelecektir.
Yaşasın meşrutiyet-i meşrua!.. Sağ olsun hakikat-i şeriatın terbiyesinden çıkan neyyir-i hürriyet!..
{(*) Senin bu siyasî ümidlerin şimdiye kadar boşa çıktı. İnşaallah başka surette zuhur eder. -Müellif-}
Ey tabib efendi! Sen dinle ben söyleyeceğim. Cinnetime bir delil daha senin eline vereceğim; sual olunmadan cevab!.. Antika bir divanenin sözünü dinlemeyi arzu edersiniz. Muayenemi muhakeme suretinde istiyorum. Senin vicdanın da hakem olsun. Tabibe ders-i tıb vermek fuzulilik, amma teşhis-i illete yardım edecek noktalar hastanın vazifesidir. Hem de istikbal sizi tekzib etmemek için dinlemenize lüzum görürsünüz, şu dört noktayı nazar-ı mütalaaya alınız!
(Ve sonra yine tımarhanede iken verdiğim bâzı izahatın suretidir.)
Ben Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Kaba olan ahvalimi Kürdistan kapanıyla tartmalı. Hassas olan medenî İstanbul mizanıyla tartmamalısınız. Öyle yaparsanız, maden-i saadetimiz olan Dersaadet'ten önümüze sed çekmiş olursunuz. Hem de ekser Kürdleri tımarhaneye sevketmek lâzım gelir. Zira Kürdistan'da en revaçlı olan ahlâk; cesaret, izzet-i nefis, salabet-i diniye, muvafakat-ı kalb ve lisandır. Medeniyette, nezaket denilen emir, onlarca müdahenedir.
Benim elbisem gibi, ahval ve ahlâkım da nâsa muhaliftir. Hak ve nefsü'l-emri mihenk-i itibar ittihaz ediniz. Zamanın veya âdetin revaç verdiği bazı ahlâk-ı seyyieyi (görenek vasıtasıyla numune-i imtisal olmuş) mikyas yapmayınız. "Neme lâzım başkası düşünsün" feryad-ı meyyitaneyi vermek gibi...
Müslümanım, İslâmiyet cihetiyle manen memurum; ve sadakatle mükellefim. Millete, din ve devlete nâfi' olan birşey düşüneceğim!
Şâz ve nadir olarak istidad-ı zamanın fevkinde çok kimseler gelip geçmiş. Nas ibtida onlara cünun veya abes isnadından sonra, sihre veya hârikaya haml etmişler. Birinci ve ikinci noktanın mabeyninde
olan tezad, cinnetime hükmeden zevatın delil ve müddealarında olan tezada îmadır. Zira ef'alleriyle demişler: "Divanedir. Çünkü her mesail-i müşkileye cevap veriyor." Böyle delil getiren delidir.
Asabî adam, hususan benim gibi sinirli bir kimsenin telaş ve hiddet etmesi zarurîdir. Bâhusus bir fikr-i âlîyi (yani hürriyet-i şer'iyeyi) onbeş sene zihninde taşıyan ve bilfiil karib olduğu zaman, (yani bir inkılab-ı azîm ile) kendini muhâtarada ve mehlekede görse; ve temaşasından mahrum kalsa, nasıl telaş ve hiddet etmesin? Hem de benden daha divane zabtiye nâzırıdır. Zira benden daha hadîddir. Hem de bu cinnet-i muvakkataya müptela olmayan binde birdir.
Eğer müdahene, temelluk, tazarru'-u sinnurî, menfaat-i umumiyeyi, menfaat-i şahsiyeye feda etmek aklın muktezasından addedilmek lâzım gelirse; şahid olunuz! Ben o akıldan istifamı veriyorum. Divanelikle -ki bence bir mertebe-i masumiyet gibidir- iftihar ediyorum.
Dört nokta şüpheyi davet etmiş. Onları bilerek bazı hikmet-i hafîye için yapmışım.
Şekl-i garibim... Bu muhalif libasımla makasıd-ı dünyeviyeden istiğnamı; ve âdât-ı beldeye adem-i müraattan özrümü; ve ahval ve etvarımı nâsa muhalefetini; ve münasebet-i zâhir ve bâtın ile tabiîlik insaniyetimi; ve milletimin muhabbetini ilân etmek içindir. Hem de garib mana, garib bir lafız içinde olmalı. Tâ ki nazar-ı dikkati celbetsin. Hem de sanayi-i mahalliyeye revac vermek için bir nasihat-ı fiilî ediyorum. Hem de kendimde bir meyl-i teceddüdü göstermek; ve zamanın teceddüd edeceğine işaret ediyorum. Hem de Sultan Selim'e biat etmiştim.
Ulema ile olan münazaramdır. Onun sebebi: İstanbul'a geldim, gördüm ki; sair şuabâta nisbeten medaris terakki etmemiştir. Bunun da
sebebi; kitaba nazarla istinbat-ı mes'ele etmek olan istidadı, meleke-i ilim yerinde ikame olunmuş. Ve talebelerde adem-i münazara ve sual ve cevap sebebiyle; şevksizlik ve melekesizlik ve atalet gibi bazı hali intac etmiş. Sair müntic-i taaccüb ve hayret olan ulûm-u ekvân; veya eğlence ile vakit geçirmeyi müntic olan fünun-u hevesat; ve lezzat-ı hakikiyeyi mutazammın olan ulûm-u maksud-u bizzât gibi, ulûm-u İlahiye tahsil olunmaz. Bunun da, ya bir himmet-i âli veya bir tevaggul-u tam veya müsabakayı müntic olan sual ve cevap gibi bir şevk-i kasrî ve haricî lâzımdır. Veyahut taksimü'l-a'mal kaidesine tatbikan herbir talebenin istidadına göre bazı fünun ile tevaggul etmeli. Tâ mütehassıs olsun, sathî olmasın. Zira her ilmin bir suret-i hakikiyesi var. Meleke olmadığı vakit, bazı tarafı nakıs olan suretlere benzer.
Bunun da çaresi: Ona müstaid olan bir fenni esas tutmalı. Ve buna münasib fünunu; her birinden birer fezleke alınmalı ve o fenn, esasın suret-i hakikîsini mütemmim ittihaz etmelidir.
Zira herbir fezleke, bir suret-i müstakilleyi teşkil etmiyor. Lâkin bir suret-i esasiyeyi tekmil edebilir.
Ey sözümü işiten talebe-i ulûm! Mektepliler gibi -ki onlar nakıs olan seleflerine hayru'l-halef olmuşlar- çalışalım ki; evc-i kemale vâsıl olan seleflerimize hayru'l-halef olalım!..
Ben münazara ile bilfiil iki noktadan ikaz etmek istiyordum.
Fuzulilik olarak iki fikri beyan etmiştim.
Birincisi: Şu zaman-ı terakkide medeniyet-i hakikiyeyi teşkil eden İslâmiyet, medeniyet-i hazıraya nisbetle terakki etmemiş. Bunun da en büyük sebebi; üç büyük şubelerin ki, "cümlenin maksudu bir, amma rivayet muhtelif," mâsadakına muvafık; ehl-i medrese, ehl-i mektep, ehl-i tekyenin tebayün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşaribidir. Ehl-i medrese ehl-i mektebi bazı gayr-ı murad olan zevahirin teviliyle za'f-ı akide ile ittiham ediyorlar. Bunlar ise, berikileri fünun-u cedideye adem-i vukufları sebebiyle nâkıs ve gayr-ı mutemed addediyorlar.
Ehl-i medrese ehl-i tekyeyi; ibadet olan zikri, sebeb-i şevk vaz' olunmuş olan bâzı mübah a'mal ve harekât -ki, avam ve cahil hataen
ibadet zannederler- halbuki bu zan bâtıldır. İbadet yalnız zikirdir. Harekât, mübah olmak şartıyla caizdir. Bu zann-ı avama binaen; bunlara ehl-i bid'at nazarıyla bakıyorlar. Bunların tefritiyle ve ötekilerin ifratıyla müsamaha kapısı açıldı. Bâzı bide'at, zikir ile ihtilat eyledi. Bu tebayün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşarib ahlâk-ı İslâmiyeyi sarsmış ve terakkiyat-ı medeniyetten geri bırakmıştır.
Bunun da çaresi: Mekatibde ulûm-u diniyeyi bihakkın okutmak.. ve medariste lüzumsuz kalan hikmet-i atîkaya bedel bazı fünun-u lâzıme-i cedide tahsil olunmak.. ve tekyelerde mütebahhirîn ulema bulunmaktır. Bu takdirde şuabât-ı selâse yekaheng-i terakki olarak kat'-ı meratib etmek kaviyyen me'mûldür.
İkinci Fikir: Vaizlere aittir ki; Bunlar müderris-i umumîdir. Bunların nasayihinde kendimce bir tesir hissetmedim. Düşündüm, kasavet-i kalbimden başka üç sebeb buldum.
Birisi: Asr-ı hazırayı zaman-ı salifeye kıyasen yalnız tasvir-i müddea ve parlak göstermektir. Halbuki zaman-ı salifde safa-yı kalb ve taklid-i ulema hükümferma idi. Bunlara delil lâzım değil idi. Şimdi de herkeste bir meyl-i taharri-i hakikat peyda olmuş, bunlara karşı tasvir-i müddea tesir etmez. Ancak tesir ettirmek için isbat-ı müddea ve ikna' lâzımdır.
İkinci Sebeb: Bir şeyi tergib veya terhib etmekle, ondan daha mühim şeyi tenzil etmekti. Meselâ: "Bir gece iki rekat namaz kılmak, haccı tavaf etmek; veya kim gıybet etse zina etmiş gibidir." derler.
Üçüncüsü: Belagatın muktezası olan mukteza-yı hale mutabık ve ilcaat-ı zamana muvafık söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar.
Demek istiyorum ki; vaiz hem âlim-i muhakkik olmalı ki, tâ isbat-ı müddea etsin. Hem hakîm-i müdakkik, tâ muvazene-i şeriatı bozmasın. Hem de beliğ-i mukni' olması şarttır.
Dördüncüsü: Zihnim perişandır demişim. Halbuki bu cümleden maksadım; kuvve-i hâfızama nisyan tareyanı ve zihnimdeki sıkıntı ve tabiatımdaki tevahhuş muraddır. Hiçbir divane, "ben divaneyim" demediği için, benim cinnetime nasıl delil olabilir. Hem de "İzhar" dan sonra üç mâh ders gördüğümü söylemiştim. İki cihetle şu söz şüpheyi
davet eder. Ya hilaftır... Halbuki ekser Kürdistan bunun sıdkını bilir. Ya doğru olduğu halde; sen ey doktor dediğin gibi: Temeddüh ve gurur misillü bir unsur-u cinneti îma eder.
Buna cevap: Bir rical-i devletin sualine karşı cevab-ı savab vermek istemekliğimdir. Eğerçi temeddühü istilzam etmiş... Şuurumda şüpheniz kalmadığı vakit, fikrimde şüpheniz vardır zannediyorum. Onu bir muhakeme ile bu şüphe de zâil olabilir.
Zira gayet serbest vahşi Kürtlerden olan bir adam, elmas gibi millete bir sadakat ve cevher gibi bir fikr-i âlî sahibi olmadığı halde, nasıl bu zamanda bu kadar alâmet-i farika ile hile ve fikr-i fasidini saklayabilir? Bence hile, terk-i hiledir. Demek herkese müreccah -çünkü kimseyi millete sadık bulmadım- ve sâfi bir sadakatı kalbden hissetmiş de, bu gûna ahvalde bulunmuş.
Demek bizim doktorların fehmi hasta. Ve kendi raporlarıyla mecnun. Ve zabtiye nâzırı da hiddeti için divanedirler.
Ey doktor! Sen iyi doktorsan evvelâ o bîçareleri tedavi et. Sonra beni.
Ey şu kelâmıma nazar eden zevat! Eğer kelâmımda dokunacak veya sizin zaîf midenizde hazm olunmayacak sözler bulunursa, mazur tutunuz! Çünkü divanelik zamanında söylemişimdir. Muhitim o zaman tımarhanenin duvarlarıydı.
Muhitin tesiri müsellemdir. Zira! د۪يوَانَه رَا قَلَمْ ن۪يسْت
Ümmi vahşi yani hür, Türkçe iyi bilmez bir Kürd bu kadar ifade-i meram edebilir vesselâm...
Padişah sana selâm etmiş. Bin kuruş da maaş bağlamış. Sonra da yirmi, otuz lira yapacak, dedi.
Ben maaş dilencisi değilim. Bin lira da olsa kabul edemem. Kendim için gelmedim, milletim için geldim. Hem de bu bana vermek istediğiniz rüşvet ve hakk-ı sükûttur.
İradeyi reddediyorsun, irade red olunmaz.
Red ediyorum, tâ ki padişah darılsın, beni çağırsın, ben de doğrusunu söyleyeyim.
Neticesi vahimdir!
Neticesi deniz olsa, geniş bir kabirdir. İdam olunsam, bir milletin kalbinde yatacağım. Hem de İstanbul'a geldiğim vakit, hayatımı rüşvet getirmişim, ne ederseniz ediniz!... Bunu da ciddi söylüyorum: "Ben isterim ki; ebna-yı cinsimi bilfiil ikaz edeyim ki, devlete intisab, hizmet etmek içindir. Maaş kapmak için değildir."
Hem de benim gibi bir adamın millete ve devlete hizmeti nasihatladır. O da hüsn-ü tesirledir. O da hasbîlikledir. Bu da garazsızlık, o da ivazsızlık, o da terk-i menafi'-i şahsiye iledir. Binaenaleyh ben maaşın kabulünde mazurum.
Senin Kürdistan'da neşr-i maarif olan maksadın, meclis-i vükelada derdest-i tezekkürdür.
Acaba maarifi te'hir, maaşı ta'cil edersiniz, ne kaide iledir? Menfaat-i şahsiyemi menfaat-i umumiye-i millete tercih ediyorsunuz.
Nâzır hiddet etti...
Ben hür yaşamışım. Hürriyet-i mutlakanın meydanı olan Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Bana hiddet fayda vermez, nâfile yorulmayınız. Beni nefyedin, Fîzân olsun, Yemen olsun râzıyım. Siz de pîneduzluktan ve yamacılıktan kurtulursunuz. Ben de yüksekten düşmekle incinmekden kurtulurum.
Ne demek istiyorsun?
Sigara kâğıdı kadar ince ve nizam namıyla bir perdeyi bu kadar feveran-ı efkâr ve hissiyata karşı herkesin üstüne örtmüşsünüz. Herkes altında sizin tazyikatınızla meyyit-i müteharrik gibi inliyor. Ben acemi idim, altına girmedim. Üstüne düştüm. Suret-i telebbüsüm gibi ahlâkım da sakîl idi. Bir kere mabeynde yırtıldı. Şişli'de bir Ermeninin evine düştüm. Orada yırtıldı. Şekerci Hanına düştüm. Orada da yırtıldı. Tımarhaneye düştüm. Şimdi de tarassudhaneye düşmüşüm.
Hasılı: Siz de o kadar yamacılık yapamazsınız. Ben de incinirim...
Hem de Kürdistan'da iken sizi iyi bilirdim. Bu ahval, sizin serairinizi bana iyi öğretti. Bâhusus tımarhane bu metinleri bana iyi şerh etti. Hem de bu hallere teşekkür ederim. Zira sû'-i zan makamında hüsn-ü zan eder idim.
Ebna-yı cinsime de burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis nâtamam kalır.
Ey Asurîler ve Kiyanîlerin cihangirlik zamanında pişdâr, kahraman askerleri olan arslan Kürdler!
Beşyüz senedir yattınız yeter, artık uyanınız, sabahdır. Yoksa sahra-yı vahşette vahşet ve gaflet sizi garat edecektir.
Hikmet-i İlahî denilen makine-i âlemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme mümted ve müteşaib kanun-u nuranî-i İlahînin müessisi olan hikmet-i İlahî, ufk-u ezelden engüşt-i kaderi kaldırmış size emrediyor ki: Tefrika ile katre katre müteferrik su gibi, zayi' olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle tevhid ve mezc ederek zerratın cazibe-i cüz'iyeleri gibi bir cazibe-i umumi-i millî teşkili ile; Kürd gibi bir kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i İslâmiye ve Osmaniyenin mevkebinde bir kevkeb-i münevver gibi cazibesine ittiba' ile muvazene ve aheng-i umumiyeyi muhafaza ediniz.
Hem de «hürriyet» denilen, Sübhan ve Ağrı dağları gibi istikbalin cibal-i şahikasının tepesinde ayağa kalkmış ve esaret-i nefs altına girmeyi yasak etmiş ve gayra tecavüzü tecviz etmeyerek şeriat'a istinad etmiş olan sultan-ı hürriyet, yüksek sadâ ile sizin gibi mazinin en derin derelerinde gafil ve müteferrik bir kavme: "Cehalet ve fakra hücum için fen ve san'at ve silâh başına, ileri arş!" emrini veriyor.
Hem de «hakikat» denilen tabakat altında mestûr ve mahpus kalmış; ve tabaka-i istibdadın mahv ve ref'iyle omuzu üstünde olan tabaka-i cehil ve gafletin tahfifiyle ihtizaza gelmiş ve kıyama teşebbüs etmiş olan muhbir-i hakaik size her cihetle haber veriyor ki: Mahiyetinizde dest-i kaderin ektiği istidadatı ve mukadderatınızı fiile çıkaran ve mahiyet-i kavmiyenizde saklanmış olan secayanızı âb-ı hayat-ı maarifle iska etmek vaktidir. Yoksa kuruyacak, yahut tefessüh edecektir.
Hem de «ihtiyaç» denilen medeniyetin pederi ve terakkiyatın müessisi olan üstad-ı ihtiyaç, sillesini kaldırmış size hükmediyor ki: Ya hayat ve hürriyetinizi bu sahra-i vahşette garete vereceksiniz... Veyahut meydan-ı medeniyette fen ve san'at balon ve şimendiferine binerek istikbali istikbal ve o ahval-i müttefikayı istirdad ederek, kâ'be-i kemalata koşacaksınız.
Hem de «milliyet» denilen, mazi derelerinden ve hal sahralarından ve istikbal dağlarından, hayme-nişin olan Rüstem-i Zâl ve Salahaddin-i Eyyübî (nüsha farkında: Celaleddin-i Harzemşah, Sultan Selim, Barbaros Hayri gibi ecdadınızdan dâhî kahramanlarla...) gibi Kürd dâhî kahramanlarıyla bir çadırda oturan bir aile gibi herkesi başkasının haysiyet ve şerefi ile şereflendiren ve hissiyat-ı ulvîyenin enmuzeci ve İslâmiyet milliyeti içinde mezc olmuş olan fikr-i milliyetiniz size emr-i kat'î ile emrediyor ki: Tâ her biriniz umum bir milletin ma'kes-i hayatı ve hâmi-i saadeti ve umum milletin bir misal-i müşahhası olunuz.. şimdiki gibi bir şahıs değil, bir millet kadar büyüyeceksiniz. Zira maksadın büyümesi ile himmet de büyür. Ve hamiyet-i İslâmiye ile (Türk, Kürd tam birleşmiş İslâmî ve dinî) o milliyetin galeyanıyla ahlâk da tekemmül ve teali eder.
Hem de «meşrutiyet» denilen sebeb-i saadet-i akvam ve hâkimiyet-i milliyeyi temin ile makine-i hayatın buharı olan hürriyetteki irade-i cüz'iyeyi istibdad ve tahakkümün itfasından kurtaran ve meşveret-i şer'iyenin mayası ile mayalandıran meşrutiyet-i meşruâ, sizi meclis-i imtihana davet ediyor ki: Sinn-i rüşde büluğunuzu ve vasiyete adem-i ihtiyacınızı görmek istiyor. İmtihana hazırlanınız. Mevcudiyetinizi ittihadla gösteriniz ve hamiyet-i millî ile fikir ve vicdan-ı şahsiyenizi milletin kalb ve akl-ı müştereki gibi gösteriniz. Yoksa sıfır çekecek, şehadetname-i hürriyeti elinize vermeyecektir.
Evet mazinin sahralarında keşmekeşinize sebebiyet veren herbirinizdeki meylü'l-ağalık ve fikr-i hod-serane ve enaniyet; şimdi ise istikbalin saadet-saray-ı medeniyette, fikr-i icada ve teşebbüs-ü şahsiyeye ve fikr-i hürriyete inkılab edecektir. Hatta diyebilirim ki: Başkalarının sükûtî medreselerine nisbet, sizin gürültülü olan medreseleriniz bir meclis-i meb'usan-ı ilmiyeyi gösteriyor. Ve imam arkasında kıraat-ı Fatiha ile semavî ve ruhanî vızıltılarınız, mezheben ve medreseten ve kavmiyeten mahiyetinizdeki istidad-ı meşrutiyet sırrına kaderin bir îma ve nişanı vardır.
nın başka unvanı olan teşebbüs-ü şahsîye müşevvik var.
Hem de her bir kemalin müessis ve hâmisi olan «cesaret ve namus-u millî» emrediyor; nasıl ki şimdiye kadar dimağdan kalbe mecra açmakla aklı kuvvete mezc ederek, maarifinizi kılıncın hutut-u cevherinden öğrenmekle şecaat-i maddîde terakki ettiniz; şimdi ise
kalbden fikre karşı menfez açınız. Kuvveti aklın imdadına ve hissiyatı efkârın arkasına gönderiniz. Tâ ki, şecaat-i akliye-i medeniyet meydanında namus-u millî pâyimal olmasın. Kılıncınız fen ve san'at cevherinden yapılmalı.
Hem de «lisan-ı maderzâd» denilen eşi'a-i hissiyat-ı milliyenin ma'kesi; ve semerat-ı edebin şeceresi; ve âb-ı hayat-ı maarifin cedavili; ve kıymet ve tekemmülünüzün mizan-ı itidali; ve doğrudan doğruya herkesin vicdanına karşı menfez açmakla hayt-ı şuâı gibi tesiratı ilka' edici "ihmalinizle gayet müşevveş ve bazı dalları aşılanmış" olan lisanınız "şecere-i tûba" gibi bir şecerenin tecellisine müstaid iken; böyle kurumuş ve perişan kalmış; ve medeniyet lisanı olan edebiyattan nakıs kalmış olduğundan, lisan-ı teessüfle lisanınız sizden hamiyet-i milliyeye arz-ı şikayet ediyor.
İnsanda kaderin sikkesi lisandır. İnsaniyetin sureti ise, sahife-i lisanda nakş-ı beyan tersim ediyor. Lisan-ı maderzâd ise; tabiî olduğundan elfaz -davet etmeksizin- zihne geliyor. Alışveriş yalnız mana ile kaldığından zihin çatallaşmaz.. Ve o lisana giren maarif "nakş alelhacer" gibi bâki kalır. Ve o zeyy-i lisan-ı millî ile görünen her ne olursa me'nus olur.
İşte hamiyet-i millînin bir misalini size takdim ediyorum ki; o da Motki'li Halil Hayâlî Efendidir ki hamiyet-i millînin her şubesinde olduğu gibi, bu şube-i lisan meydanında "kasabu-s sebak"ı ihraz eylemiş. Ve lisanımızın esası olan Elifba ve Sarf ve Nahvini vücuda getirmiş. Ve hatta diyebilirim ki; asr-ı hamiyet ve gayret ve fedakârlık ve himayet-i zuafa imtizac ederek, vücud-u manevîsini teşkil etmiştir. Hakikaten Kürdistan madeninden böyle bir cevher-i hamiyete rast geldiğinden bizim istikbalimizi, onun gibi (ümidinden) birçok cevahir ışıklandıracaktır.
İşte bu zât şâyan-ı iktida bir numune-i hamiyet göstermiş. Ve muhtac-ı tekemmül olan lisan-ı millîmize dair bir temel atmış. Onun isrine gitmeyi ve temeli üzerine bina etmeyi ehl-i hamiyete tavsiye ediyorum.
Nutuklar ve Makaleler
Not: Bu kısım iki bölümdür.
Birinci Bölüm: Evvela bazı gazetelerde neşredilip, sonra herhangi bir topluluğa hitab edilmiş ya da evvela nutuk suretinde irad edilip, bilâhare bazı gazetelerde neşredilmiş nutuklardan müteşekkildir.
İkinci Bölüm: Sadece gazetelerde neşredilmiş -birisi hariç- makalelerden ibarettir. Üstadımızın elde edilmiş sair bütün makaleleri de ilk asıllarıyla dercedilecektir.
Üstad-ı Muhteremimizin bilâhare bazı tasarruf ve tashihlerini gören parçalar esas metin kabul edilip alınacak, dipnotlarda da, nüsha farkları kayd edilecektir.
Nutuklardaki nüsha farklarını dipnotlarda siyah yazı ile verdik.
Nutuklar
Kader bana Türkçeyi az vermiş. Hattı hiç vermemiş. Dilim, kalbimin lisanını iyi anlamıyor ki; iyi tercümanlık etsin.
Hem de derin yerden çıkarıyor manayı... Bazı hakikat parçalanır. Sizin fehim ve dikkatiniz bana yardım etsin.
Bedîüzzaman-ı Kürdî'nin ilân-ı hürriyetin üçüncü gününde irticalen ve sonra Selânik'te Meydan-ı Hürriyette tekrar ettiği nutkun suretidir.
{(*) Not: Bu nutuk; Hürriyet ilânının (II. Meşrutiyetin) üçüncü gününde 27 Temmuz 1908 tarihine nutuk olarak İstanbul'da;
Ve bir hafta sonra da Selânik'te irad edildiği gibi;
02 Ekim 1908 - 08 Ekim 1908 tarihleri arasında 11, 12, 24 ve cilt 2 sayılı Misbah Gazetesi'nde neşredilmiş ve sonra;
"Kütübhane-i İçtihad" sahibi Ahmed Ramiz tarafından "Nutuk" diye derlenen Bedîüzzaman Hazretlerinin sair bazı makaleleri ile birlikte 1910 tarihinde İstanbul İkbal-i Millet matbaasında tab' ettirilmiştir.
Biz, ayrı ayrı zamanda neşredilmiş bu Nutuk'un, ya da Makalenin her iki nüshalarını da yeniden karşılaştırdıktan sonra dercettik.
Bu nutkun Misbah Gazetesiyle olan farkları dipnotlarda siyah yazı ile verilmiştir.
"Misbah" gazetesi 2 Ekim 1908 nüshasında, bu nutkun ilk bölümünün başında şöyle bir tarif koymuştur:
"İstanbul'umuzca Kürd Hoca denmekle maruf, fâzıl-ı şehir Bedîüzzaman-ı Kürdî Molla Said Hazretlerini inkılab-ı mes'ud ibtidalarında Dersaadet ve Selanik'te kerraren irad edip bilhâssa gazetemize ihda eylediği nutk-ı irticalidir."
Bu tariften başka "Misbah" gazetesi, nutkun baştarafını kısaca ve hülâsaten alıp geçmiş. Biz ise "Nutuk" kitabındaki metni asıl aldık. -Naşir-}
Birinci tecrübe, birinci inşa', birinci nutuk olduğundan noksan ve iğlakı tabiîdir. Mazur tutarsanız, teşekkür ederim. Tutmazsanız mazursunuz. Zira hürriyet var.
Kaplan postuna benzeyen elbisem gibi, üslûb-u beyanım da zamanın modasına muhaliftir. Zira alaturka terzilik bilmiyorum, tâ bu maânîye iyi libas keseyim ve düğme yapayım.
Reca ediyorum, nutkumu hayal-hanenize girmekten yasak etmeyiniz. Benim gibi hem hayalden kapı açın, tâ ki kalbe girsin. Zira hamiyet ve diyanet ve gayretinizle iş var, müzakere edecekler. Kalbin karanlık köşelerinden ışık yakacaklar!..
Ey hürriyet-i şer'î! Öyle müdhiş amma güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun; benim gibi bir Kürdü tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet zindan-ı esarette kalacaktık. Seni ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum.
Eğer aynü'l-hayat-ı şeriatı menba-ı hayat yapsan ve o cennette neşvünema bulsan, bu millet-i mazlume de eski zamana nisbeten bin derece terakki edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse, ağraz-ı şahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedar etmezse!..
"El-azametü lillah vel-minnetü lehû" ki; bizi kabr-i vahşet ve istibdaddan ihraç ve cennet-i ittihad ve muhabbet-i milliyeye davet etti.
Ya Rab! Ne saadetli bir kıyamet, ne güzel bir haşir ki, "vel-ba'sü ba'de'l-mevt" hakikatının küçük bir misalini bu zaman bize tasvir ediyor. Şöyle ki:
Asya'nın ve Rumeli'nin köşelerinde medfun olan medeniyet-i kadîme hayata başlamış; ve menfaatini mazarrat-ı umumiyede arayan ve istibdadı arzu edenler يَا لَيْتَن۪ى كُنْتُ تُرَابًا demeye başladılar.
Yeni hükûmet-i meşrutamız mu'cize gibi doğduğu için, inşâallah bir seneye kadar
nin sırrına mazhar olacağız!..
Mütevekkilane, sabûrane tuttuğumuz otuz sene Ramazan-ı sükûtun sevabıdır ki, azabsız cennet-i terakki ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet-i milletin beraat-i istihlali olan Kanun-u Şer'î-i Esasi, hâzin-i Cennet gibi bizi oralara duhûle davet ediyor.
Ey mazlum ihvan-ı vatan!.. Gidelim dâhil olalım!
Birinci kapısı: İttihad-ı kulûb.
İkincisi: Muhabbet-i milliye.
Üçüncüsü: Maarif.
Dördüncüsü: Sa'y-i insanî.
Beşincisi: Terk-i sefahettir.
Ötekilerini sizin zihninize havale ediyorum. Zira davete icabet vâcibdir.
Bu inkılab-ı azîmin fatihası mu'cize gibi başladığı için bir fâl-i hayırdır ki, hâtimesi de pek güzel olacaktır. Şöyle ki:
Bu inkılab, fikr-i beşerin ağır zincirlerini parça parça ve istidad-ı terakkiye karşı sedleri zîr ü zeber ederek, hükûmeti varta-i mevtten tahlis ve bu millet-i mazlumede cevher-i insaniyeti izhar ve âzade olarak kâ'be-i kemalâta doğru gönderdiği gibi; hâtimesi de, yani otuz sene kadar rengârenk sefahat ve hevesât ve israfât ve lezaiz-i nâmeşruâ gibi seyyiat-ı medeniyet, devlet-i medeniyeti, (hükûmet-i müstebide gibi) inkıraza sevkeden umûrlar maddeten zararını ihsas edeceğinden o muzlim ve kesif olan sehab, arzu-yu umumî ile münkeşif olduğundan, şems-i şeriat ve ma'kesi olan kamer-i medeniyet berrak ve saf cevv-i âsumanda {(*) Misbah'da "cevv-i siyasâtda" tarzındadır.} Asya'yı ve Rumeli'ni tenvir ve mutazammın olduğu istidad-ı kemalin tohumları tenmiye ve hürriyetin yağmuru ile neşvünema bularak rengârenk elvan ile tezyin edeceğini bu fâl-i hayır bize müjde veriyor. Mu'cize-i Peygamberîdir (A.S.M.) ve bu millet-i mazlumeye bir inayet-i İlahîyedir ve cem'iyet-i milliyenin niyet-i hâlisesinin kerametidir ki, {(**) Misbah'da "eseridir ki" ifadesiyledir.} bu maden-i saadet ve hürriyet olan ittihad-ı kulûb ve muhabbet-i millî elimize meccanen geçti. Milel-i saire milyonlarla cevahir-i nüfus feda etmekle kazandılar. Ölmüş olan hissiyat ve âmâl ve müyulat-ı âliye-i milliyemiz ve ahlâk-ı hasene-i İslâmiyemizi bu küre-i arz denilen (cezbe tutmuş mevlevî gibi) meczub cevvalin sımahında tanin-endaz ve umum milleti sürur ile bir garib ihtizaza getiren sadâ-yı hürriyet ve adalet, nefh-i sûr-u İsrafil gibi hayatlandırıyor.
Sakın ey ihvan-ı vatan! Sefahetlerle ve dinde lâübaliliklerle tekrar öldürmeyiniz. Ve bütün efkâr-ı fasideye, ahlâk-ı rezileye ve desais-i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı; bu şeriat-ı garra üzerine müesses olan Kanun-u Esasî Azrail hükmüne geçti, onları öldürdü.
Ey hamiyetli ihvan-ı vatan! İsrafat ve hilaf-ı şeriat ve lezaiz-i nâmeşruâ ile tekrar ihya etmeyiniz! Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihad-ı millet ve meşrutiyet ile rahm-ı madere geçtik, neşvünema bulacağız. Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkiden inşâallah mu'cize-i Peygamberî (A.S.M.) ile, şimendifer-i Kanun-u Şer'î-i Esasiyeye {(1) Misbah'da "kanun-u şer'î-i esasî şimendiferine" ifadesiyledir.} amelen ve burak-ı meşveret-i şer'iyeye fikren bineceğiz. Bu vahşet-engiz sahra-yı kebiri bir zaman-ı kasirde tekemmül-ü mebadi cihetiyle tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz. Zira onlar öküz arabasına binmişler, yola gitmişler. Biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebadiye bineceğiz, geçeceğiz. Belki câmi'-i ahlâk-ı hasene olan hakikat-i İslâmiye ve istidad-ı fıtrî ve feyz-i imanın ve şiddet-i cû'un hazma verdiği teshil yardımıyla fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiş idik.
Talebeliğin bana verdiği vazife ile hürriyetin ferman-ı mezuniyetiyle ihtar ediyorum:
Ey ebna-yı vatan! Hürriyeti sû'-i tefsir etmeyiniz, tâ elimizden kaçmasın. Ve müteaffin olan eski esareti başka kabda bize içirmekle bizi boğmasın. {(HAŞİYE) Evet daha dehşetli bir istibdad ile, pek acı ve zehirli bir esareti bize içirdiler. -Müellif-} Zira hürriyet, müraat-ı ahkâm ve âdâb-ı şeriatla ve ahlâk-ı hasene ile tahakkuk ve neşvünema bulur. Sadr-ı evvelin, yani Sahabe-i Kiramın o zamanda âlemde vahşet ve cebr-i istibdad hükümferma olduğu halde, hürriyet ve adalet ve müsavatları bu müddeaya bürhan-ı bahirdir. Yoksa hürriyeti sefahet, lezaiz-i nâmeşrua, israfat, tecavüzat, heva-i nefse ittiba'da serbestiyet ile tefsir, amel etmek; bir padişahın esaretinden çıkmakla, nefsin esaret-i rezilesinin altına girdiklerinden milletin çocukluk istidadını ve sefih olduğunu gösterdiğinden; paralanmış olan eski esarete {(2) Misbah Gazetesinde "esarete kesb-i istihkakdır" şeklindedir.} lâyık ve hürriyete adem-i liyakat gösterir. Zira sefih mahcurdur. Geniş, müşa'şa olan yeni hürriyet-i şer'iyeye adem-i liyakat, -zira çocuğa geniş olmaz- ve şanlı olan ittihad-ı millî, {(3) Misbah'da "ittihad ve milleti" ifadesiyledir.} bozulmuş ve müteaffin
olan halat ile fena bir hastalığa hedef edecektir. Zira ehl-i takva {(1) Misbah'da "ehl-i kemal ve vicdanın" ifadesiyledir.} ve vicdanın tefsiri böyle değil. Mezhebi de muhalif olacaktır. Biz Millet-i Osmaniye erkeğiz. Kamet-i merdane-i istidad-ı millîmizde kadınların libası gibi süslü sefahat ve hevesat ve israfat yakışmıyor. Binaenaleyh aldanmayalım
kaidesini düsturu'l-amel yapalım.
Şöyle ki: Ecnebiyede terakkiyat-ı medeniyeye yardım edecek noktaları (fünun ve sanayi gibi) {(2) Misbah'da "fünun ve ulûm ve sanayii alalım" tarzındadır.} maalmemnuniye alacağız. Amma medeniyetin zünub ve mesavîsi olarak bazı âdât ve ahlâk-ı seyyie ki, ecnebilerde (onlarda) mehasin-i kesîre-i medeniyesiyle muhat olduğu için çirkinliği o kadar göstermiyor. Biz ise aldığımız vakit sû'-i tali' cihetiyle, sû'-i intihab vasıtasıyla müşkilü't-tahsil mehasin-i medeniyeti terk, çocuk gibi heva ve hevese muvafık zünub-u medeniyeti kesbettiğimizden, muhannes veya mütereccile gibi {(HAŞİYE) Kadınlaşmış erkek... Erkekleşmiş kadın... -Müellif-} oluruz. Yani karı erkek gibi giyinse maskara olur. Erkek, karı süsüyle süslense muhannesliktir, yakışmaz. Merd-i valâhimmet, zîb ü zîverle muzahref cilveli hanım gibi olmamalı.
Elhasıl: Zünub ve mesavî-i medeniyeti, (adet ve ahlâk-ı seyyieyi) hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i şeriatla yasak edeceğiz. Tâ ki, medeniyetimizin gençliği ve şebabiyeti, zülâl-i aynü'l-hayat-ı şeriatla muhafaza olsun. Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki; onlar Avrupa'dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mabihil-bekası olan âdât-ı milliyeyi muhafaza ettiler. Bizim âdât-ı milliyemiz İslâmiyet'te neşvünema bulduğu için, iki cihetle sarılmak zarurîdir.
Ey hamiyetli ebna-yı vatan! Cem'iyet-i millî {(3) Misbah Gazetesinde "cem'iyet-i ahrar" olarak geçer.} ruhlarını feda etmekle saadetimize yol açtılar. Biz de, bazı sefahat ve lezaizimizi terk ile onlara yardım edeceğiz. Zira o sofra-yı nimete beraber oturuyoruz. Efkâr-ı faside sahibi, yani hürriyet altında istibdadı ve mezalimi arzu
edenler, mevt-i ebedîye mazhar olan zaman-ı mazinin cevfinde medfun olan istibdadatı veyahut seyl-i huruşan-ı zaman içinde yuvarlanmış olan mezalimi, bir daha temaşa etmemek için, tarih-i hayat-ı hürriyetin beyanıyla, mazi ve hal meyanında delinmez bir sedd-i âhenîn çekmek istiyorum.
Şöyle ki: Bu inkılab-ı azîm doğurduğu hürriyeti, meşveret-i şer'iyenin terbiyesine verse, bu milletin eski satvet ve kuvvetini ihya edecektir. Eğer veba ve ağraz-ı şahsiyeye müsadif olsa; istibdad-ı mutlaka dönecek. Hürriyet tam zamanında doğdu. Ahval ve ilcaat-ı zaman tam terbiyesine hizmet ister. Sun'î ve ihtiyarî değil, tâ ki çok külfete muhtaç olsun. Eski zaman gibi belki bu kadar tazyikatın tesiriyle me'yusiyet ve mahv olmak şanından olmayan hamiyet-i İslâmiye, o kadar galeyana gelmiş ki; güya hürriyet rahm-ı maderde tekemmül yaşına kadar gelmiş. Kadem-nihade-i saha-i vücud olduğu anda hükümfermalığını ilân ve hiçbir müsademata karşı tezelzüle ve delinmeğe uğramayacak bir sedd-i âhenîn gibi veyahut taht-ı Belkıs gibi beş hakaik-i sabite üzerine teessüs edecek!..
Birinci Hakikat: (Hal-i içtimadır) Mecmu'da bir kuvvet bulunur, hiçbir ferd o kuvvete mâlik olamaz. Bir kalın şerit ile eczasından ince bir telin kuvveti gibi veyahut efkâr-ı umumiyeyi mutazammın yeni hükûmetimiz ve eski hükûmetlerimiz gibi... {(*) Misbah Gazetesinde "yeni hükûmetimizle, eski hükûmetimiz bu şeritle onun cüz'î teline benzer" ifadesiyledir.}
Ey millet! Biz şimdi kalın şeridiz. Her kim muhalefet ve hodserane ile bunu zaîf etse, umumun hakkına afvolunamaz bir cinayettir.
İkinci Hakikat: Zaman-ı salifte, yani galebe-i vahşet vaktinde âlemde hükümferma; vahşetin mahsulü ve tedenni ve inkırazın mahkûmu olan kuvvet ve cebrin saltanatı idi. Bunlar yani kuvvet ve cebir herhangi devletin deveran-ı demi yerine girmiş ise, o devleti kendi gibi ömr-ü tabiîyle kayd ve ecel-i inkırazın pençesine vermiş. Ve öyle devletlerin sahaif-i tarihiyeleri (satırları) baykuşların âşiyanı gibi satırları inkırazlarını çağırıyorlar, bağırıyorlar.
Ve tasallut-u medeniyetin {(1) Misbah'da "şimdiki zamanda yani galebe-i medeniyet zamanında" ifadesiyle,} zamanında âlemin hükümranı, ilim
ve marifettir. Müvellidi medeniyet ve şanı tezeyyüd ve ömrü ebedî olduğundan, herhangi devletin hayat ve müdebbiri olmuş ise, o hükûmeti {(2) Misbah Gazetesinde "o devleti" ifadesiyledir.} kendi gibi kayd-ı ömr-ü tabiîden ve ecel-i inkırazdan tahlis ve küre-i arz kadar yaşamasına istidad vermiş. Kitab-ı Avrupa sahaifi bunu alenen gösteriyor. Bu hakikata misal isterseniz, eski hükûmetimize ve yeni hükûmetimize bakınız.
Eğer denilse: Şimdiye kadar bu hükûmet-i zaîfeyi {(3) Misbah'da "eski hükûmeti" tarzındadır.} âdi adamlar idare edebilirdi. Amma bu kadar metin ve dehşetli, kaviyyen emel ettiğimiz yeni hükûmeti (yeni devleti) omuzunda taşıyacak hârika ve dâhî adamlar {(4) Misbah'da "ve dâhî de" tarzındadır.} lâzımken, Asya ve Rumeli tarlası acaba öyle mahsulât verecek mi?
Buna cevab: Eğer başka inkılablar başa gelmezse, evet!..
Ve Üçüncü Hakikat'a dikkat et. Şöyle ki: Bu zaman-ı mazide insan istidad-ı gayr-ı mütenahiye mâlik iken, o kadar dar ve mahdud daire içinde hareket ediyordu ki; güya insan iken hayvan gibi yaşadığından, efkâr ve ahlâkı o daire nisbetinde tedenni etmiş ve mahsur kalmış idi. Şimdi bu şer'î hürriyet-i âdilane yaşasa, fikr-i beşerin ağır zincirlerini paralamakla ve istidad-ı terakkiye karşı sedleri herc ü merc {(5) Misbah'da "zîr ü zeber" tarzındadır.} ederek o küçük daireyi dünya kadar tevsi' edebilir. Hattâ benim gibi bir köylü âdi adam, süreyya kadar ulvî olan idare-i umumîyi nazara alacak. Âmâl ve müyulatın filizlerini orada bağlayacak. Ve herbir fiil ve tavrının orada bir ihtizaz ile zîmedhal bulunacağından, himmeti Süreyya kadar teali ve ahlâkı o derece tekemmül ve efkârı memalik-i Osmaniye kadar tevessü' edeceğinden; Eflatunları ve İbn-i Sina'ları ve Bismark'ları ve Dekart'ları ve Taftazanî'leri inşâallah geri bırakacak. Bu kuvvetli Asya ve Rumeli tarlası çok şübban-ı vatan mahsulü vereceğinden {(1) Misbah'da "vereceğine" tarzındadır.} kaviyyen ümidvarız.
Lâsiyyema şu memalik-i Osmaniye umum enbiyanın mahall-i zuhuru
ve düvel-i mütemeddine-i salifenin mehd-i teşekkülü ve şems-i İslâmiyetin maşrık-ı tulû'u olduğundan, insanların fıtratlarında (bu üç şeyi) ektikleri, istidadat-ı kemal bu hürriyetin yağmuru ile neşvünema bulsa, herkesin istidadı ve fikr-i münevveri şecere-i tûbâ gibi dal, budakları her tarafa açacaktır. Ve şarkı garba nisbeti, seheri guruba nisbeti gibi edecektir. Eğer sûs-ü ataletle ve sümûm-u ağraz ile kurutulmazsa...
Dördüncü Hakikat: Şeriat-ı garra Kelâm-ı Ezelî'den geldiğinden ebede gidecektir. Zira şecere-i meylü'l-istikmal, âlemin dalı olan insandaki meylü't-terakkinin muhassal ve semeresi olan istidadının telahuk-u efkârla hasıl olan netaici teşerrüb ve tagaddi ile büyümesi nisbetinde, şeriat-ı garra aynen maddî zîhayat gibi tevessü' ve intibak edeceğinden ezelden gelip ebede gideceğine bürhan-ı bahirdir. {(2) Misbah'da "delil-i kat'îdir" tarzında.} Asr-ı Saadet, sadr-ı evvelin hürriyet ve adalet ve müsavatı -bâhusus o zamanda- delil-i kat'îdir ki, {(3) Misbah'da "bürhan-ı bahirdir" tarzında.} şeriat-ı garra müsavatı, adaleti ve hürriyet-i hakkı cemi' revabıt ve levazımatıyla câmi'dir.
İmam-ı Ömer (R.A.) ve İmam-ı Ali (R.A.) ve Salahaddin-i Eyyübî-i Kürdî (R.H.) âsârı bu müddeaya delil-i alenîdir. Buna binaen kat'iyyen hükmediyorum: Şimdiye kadar noksaniyatimiz ve tedenniyâtımız ve sû'-i ahvalimiz dört sebebden gelmiş:
1- Şeriat-ı garranın adem-i müraat-ı ahkâmından.
2- Bazı müdahinlerin keyfemayeşâ sû'-i tefsirinden.
3- Zahirperest âlim-i cahil veyahut cahil-i âlimin taassubat-ı nâ-bemahallinden.
4- Sû'-i tali' cihetiyle, sû'-i intihab tarîkıyla müşkilü't-tahsil, Avrupa mehasinini terk ederek, çocuk gibi heva ve hevese muvafık zünub ve mesavî-i medeniyeti tuti gibi takliddir ki, bu netice-i seyyie zuhur ediyor. Memurîn hakkıyla vazifesini îfa etse, memur olmayan ilcaat-ı zamana muvafık sa'yetse, sefahete vakit bulmayacaktır. {(1) Misbah'da "bu bir mizan-ı ta'dildir" cümlesi de vardır.} Bu iki kısmın herhangisinden bir ferd, sefahete inhimak gösterdi ise, bu
heyet-i içtimaiye içinde muzır bir mikrop suretine giriyor.
Beşinci Hakikat: Zaman-ı sâbıkta (salifde) revabıt-ı içtima' ve levazım-ı taayyüş {(2) Misbah'da "revabıt-ı içtimaiye ve levazım-ı taayyüşiye ve fevaid-i medeniye" ifadesiyledir.} ve fevaid-i medeniyet o kadar tekessür ve teşa'ub etmediğinden, bazı kalil adamların fikri, devletin idaresine yarı kâfi gibi idi. Amma bu zamanda revabıt-ı içtima' o kadar tekessür {(3) Misbah Gazetesinde: "revabıt-ı içtimaiye o kadar iştibak-ı levazım-ı taayyüşüye" ifadesiyledir.} ve levazım-ı taayyüş o derece taaddüd ve semerat-ı medeniyet o kadar tefennün etmiş ki, ancak yalnız kalb-i millet hükmünde olan meclis-i meb'usan ve fikr-i ümmet makamında olan meşveret-i şer'î ve seyf ve kuvvet-i medeniyet menzilinde bulunan hürriyet-i efkâr o devleti taşıyabilir. Ve idare ve terbiye edebilir. Bu hakikata misal; eski hükûmet-i müstebide ve yeni hükûmet-i meşrutadır.
Üçüncü Hakikat'ın bana verdiği vazife ile ve hürriyetin ferman-ı mezuniyetiyle "üç şey" ihtar ediyorum:
Birinci: {(4) Misbah'da "Birincisi" ibaresiyledir.} Bir cisim birden zerrattan tahallül, yeni zerrattan teşekkül eylemesi muhal olacağından, cism-i devletin birden memurîni ref' ve yenilerini ikame eylemesi muhal olmasa da, müteazzirdir. Binaenaleyh istidadı habîs ve kabil-i ıslah olmayan adamları zâten cism-i devlet def'-i tabiî ile ifraz edecektir. Amma kabil-i ıslah olanlar, zâten güneş daha garbdan tulû' etmediğinden tövbenin kapısı açıktır. Bunların tecrübelerinden istifade etmeli. Bunların yerini dolduracak kırk sene lâzım. Yoksa umum aleyhinde itale-i lisan ve terzil etmek, bu şanlı olan ittihad-ı milleti -bozulmuş olan bazı efkâr ve ahlâklarına binaen- bir hastalığa hedef edecektir.
İkinci (İkincisi): Ben Kürdistan dağlarında büyümüş idim. Merkez-i hilafeti güzel tahayyül ediyordum. Vaktâ, bundan yedi-sekiz ay mukaddem Dersaadet'e (İstanbul'a) geldim. Gördüm ki: İstanbul tevahhuş ve tenafür-ü kulûb sebebiyle medenî libasını giymiş vahşi bir adama benzerdi. Şimdi ittihad-ı millî ve (muhabbet-i milliye sebebiyle) medenî adam, fakat yarı medenî ve yarı vahşi libasında bize arz-ı dîdar ediyor. Evvel Kürdistanda fenalığın sebebi, Kürdistan uzvu hastalanmış
zannediyordum. Vaktâ ki, hasta olan İstanbul'u gördüm. Nabzını tuttum. Teşrih ettim. Anladım ki, kalbteki hastalıktır, her tarafa sirayet eder. Tedavisine çalıştım, bir divanelikle taltif edildim.
Hem de gördüm ki; medeniyet-i hakikiyeyi teşkil eyleyen İslâmiyet, maddî cihetinde medeniyet-i hazıradan pek geri kalmış. Güya İslâmiyet sû'-i ahlâkımızdan darılmış mazi tarafına dönüp gidiyor, zaman-ı saadete bizi şikayet edecektir. Bunun en büyük sebebi; istibdaddan sonra, mürşid-i umumî olan üç büyük şubenin -ki "cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif" veyahut
beytinin mâsadakı olan ehl-i medrese ve ehl-i mekteb ve ehl-i tekyenin tebayün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşaribidir.
Bu tebayün-ü efkâr, ahlâk-ı İslâmiyenin esasını sarsmış ve ittihad-ı milleti çatallaştırmış ve terakkiyat-ı medeniyeden geri bırakmıştır. Zira biri ifrat ile diğerini tekfir ve tadlil ediyor.. Ve öteki tefrit ile onu {(*) Misbah'da "berikini" şeklinde.} techil ve gayr-ı mutemed addediyor.
Bunun çaresi, tevhid ile tevahhüd; ve efkârlarının mabeyninde {(**) Misbah'da "ve efkârlarına itidal noktasında akd-ı musafaha eylemeli" ifadesiyledir.} teyid-i münasebet ile musalaha... Tâ itidal noktasında musafaha ile birleşmekle, aheng-i terakkiyi ihlâl etmesinler.
Üçüncüsü: Ben vaizleri (vaizlerin bazısını) dinledim. Nasihatları bana tesir etmedi. Düşündüm, kasavet-i kalbimden başka üç sebeb buldum:
Birincisi: Zaman-ı hazırayı zaman-ı salifeye kıyas ederek yalnız tasvir-i müddeayı parlak, mübalağalı gösteriyorlar. Tesir ettirmek için isbat-ı müddea ve ikna-i müteharri-i hakikat lâzım iken ihmal ediyorlar.
İkincisi: Bir şeyi tergib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil edeceklerinden, muvazene-i şeriatı (iyice) muhafaza etmiyorlar.
Üçüncüsü: Belâgatın muktezası olan mukteza-yı hale mutabık, yani ilcaat-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete münasib söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar.
Hasıl-ı kelâm: Büyük vaizlerimiz hem âlim-i muhakkik olmalı, tâ isbat ve ikna' etsin. Hem hakîm-i müdakkik olmalı, tâ muvazene-i şeriatı bozmasın. Hem beliğ-i mukni' olmalı, tâ mukteza-yı hal ve ilcaat-ı zamana mutabık söz söylesin ve mizan-ı şeriatla tartsın ve böyle olması da şarttır.
Yaşasın şeriat-ı garra!.. Yaşasın adalet-i İlahî!.. {(*) Misbah'da "yaşasın uhuvvet-i vatan" cümlesi de vardır.} Yaşasın ittihad-ı millî!.. Ölsün ihtilaf!.. Yaşasın muhabbet-i millî!.. Gebersin ağraz-ı şahsiye ve fikr-i intikam!.. Yaşasın şecaat-i mücessem (mücesseme) askerler!.. Yaşasın satvet-i müşahhas ordularımız!.. Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cem'iyet-i ahrar!.. Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halife-i Peygamber!..
Kürdistan dağ ağacının meyvesi, hazmı sakîldir.. Dikkatlice çiğneyiniz, ta hazmolsun... Yoksa helâl etmeyeceğim.
Eğer siz de -iki gazeteci nasıl sözümü tahrif etmiş- öyle okursanız, Allah imdad eyleye. İrticalen söylemişim, lâkin her bir kelimede bir maksadım var. Dikkat ediniz, tâ ki:
ye mâsadak olmayasınız vesselâm.
{(*) Kütübhane-i İçtihad sahibi Ahmed Ramiz'in neşrettiği "Nutuk-1" isimli eserden alınan bu nutuk, elyazma ve Hazret-i Üstad'ın tashihinden geçmiş bir nüsha ile karşılaştırılmştır. -Naşir-}
Hayat ittihaddadır. Benim gibi bir bedevinin fikri, fıtrat-ı asliyeye daha yakın olduğu için muhakemesi de tabiî olduğundan, sun'îden daha mükemmel olacaktır. Şöyle ki:
Efrad mabeyninde muhabbet-i millî, zerrat mabeynindeki cazibe-i cüz'iyeleri gibi, bir muhassal teşkil ile, cihetü'l-vahdetimiz olan usûl-ü merkeziyeyi intac edeceğinden ittihad ve muhabbet-i millî revabıtını tahkim eylemekle; zülâl-i medeniyet o mecârîde seyelan ederek şu anasır-ı muhtelifeyi bir seviyeye getirdiğinden, aheng-i terakki hoş bir nağme ile ecnebilerin sımah-ı hâssasında tanin-endaz edecektir.
Hem de her kavmin mâbihi'l-bekası olan âdât-ı milliye ve lisan-ı kavmiyeye ve istidad-ı efkâra muvafık, hükûmet teşebbüsata başlamalı... Tâ ki makine-yi terakkiyat-ı medeniyetin buharı hükmünde olan müsabakayı intac edecek bir hiss-i rekabet peyda olabilsin. Yoksa bu revabıt ve mecârîyi fekk edecek adem-i merkeziyet fikri; veyahut onun ammizadesi unsura mahsus siyasî kulüpler -zaten merkezden nefret var- istibdad ciheti ile ve şiddet-i ihtilaf-ı unsur ve mezheb sebebiyle birden bire kuvve-i anilmerkeziyeye inkılab edeceğinden, tevsi'-i mezuniyet kabına vahşetin galeyanıyla sığmayacağından; Osmanlılık ve meşrutiyet perdesini birden feveran ile yırtacak bir muhtariyete; ve sonra istiklaliyete; ve sonra tavaif-i mülûk suretini giydiğinden hiss-i rekabet daiyesiyle vahşetin ve adem-i müsavatın mahsulü olan fikr-i istila yardımıyla bir mücadele-i keşmekeş intac edeceğinden, öyle bir zenb-i azîm olur ki; hürriyetteki hasene-i uzmaya menafi'-i umumî mizanıyla tartılsa muvazi, belki ağır gelecektir.
Seviye-i irfanı -bir mütemeddin devlet, Alman gibi libas-ı siyaseti- kamet-i istidadımıza ya kısa veya uzun olacaktır. Zira seviyemiz bir değildir. Tıbbın eski bir düsturudur ki; her illet, zıdd-ı tabiatıyla tedavi olunur. Binaenaleyh, mizac-ı ittihad-ı millete ârız, semûm-u istibdad ile istidad ve meyl-i iftirak marazı izale veya tevkif lâzım iken; adem-i merkeziyet fikriyle veyahut onun kardeşi oğlu gayr-ı mahlut siyasî kulüpler sirayetine yardım ve önüne menfezler, kapılar açmak, muhalif-i kaide-i hikmet ve tıb olduğundan, bir deha-yı mücessemin ki; fatiha-yı zaferi istihsal, hasene-i uzma-yı Hürriyet ve ittihad-ı millî iken; böyle bir iftirakın zenb-i azîmiyle hâtime çekmek, onüç asır evvel ölmüş asabiyet-i cahiliyeyi ihya ile fitneyi ikaz etmek; ve Asya'nın mahall-i saadetimiz olan sema-yı müstakbeldeki cinanı cehenneme döndürmek, hamiyet ve ulüvv-ü cenablarına yakıştıramıyorum. Onun tevili güzel, fikren taakkul edebiliriz. Amma istidadımızla amelen tatbik edemeyiz. Tatbikine çok zaman lâzım. Biz ki, ekseriz, muvahhidiz. Tevhidle mükellef olduğumuz gibi, ittihadı tesis edecek muhabbet-i milliye ile de muvazzafız. Eğer unsur lâzım ise, unsur için bize İslâmiyet kâfidir.
Ruhumu misafireten bir hammal cesedine gönderdim. Ve hammal lisanıyla hammallara hitaben beyan-ı hal ettim. Kusurumu müstear hammallığıma bağışlamalı.
Ey hammallar! Sizin kalbinizde bu fikri ekiyorum. Zira kalbiniz hâlî ve bozulmamıştır.
beytinin ruhu sizden tecelli edecek. Kulak istemem, kalble dinleyiniz!..
Gayet kıymettar üç cevherimiz var: Şeriat, namus, gayret lisanıyla muhafazasını bizden istiyorlar.
İslâmiyet ki, milyonlarla şühedanın kan bahasıdır.
İnsaniyet ki, insanı umum âleme sultan eden odur.
Milliyetimiz ki, o âsâr ile hayy olan dâhî seleflerimizle bir rabıta-i ittihadımızdır.
Bundan maada; bizim üç düşmanımız var, bizi mahvediyor:
Fakr!.. Yalnız burada Kürdlerden kırkbin hammal buna canlı delillerdir.
Cehil!.. Bu kırkbinden kırk nefer mürebbi-yi efkârî olan gazeteyi bu zaman-ı terakkide okuyamamasıyla müsbettir.
Keşmekeştir. Şimdi dörtyüz bin cesur muharib bir kuvve-i cesîmeye mâlik olduğumuz halde, ihtilaf-ı dâhilîden dolayı mahvoluyor.
Şimdi bize üç elmas kılıç lâzımdır. Tâ ki, üç cevherimizi muhafaza ve üç düşmanımızı da mahvetsin.
İttihad-ı millî...
Sa'yi insanî...
Muhabbet-i millîdir kî; bu ittihadla o kuvve-i cesîmeyi hükûmetin eline vermekle harice sarfettiğinden; kendimizi müstehakk-ı adalet; ve ona bedel hükûmetten adalet ve müterakim hukukumuzu isteyeceğiz. Altıyüz seneden beri bayrak-ı tevhidi umum âleme karşı i'la eden ve istibdada şiddet-i itaat; ve terk-i âdât-ı milliye ile ihtiyarlanan bizim şanlı Türk pederlerimize kuvvet ve cesaretimizi peşkeş ve hediye edelim.
Ona bedel: Onların akıl ve marifetinden istifade edeceğiz. Ve asaletimizi de göstereceğiz.
Elhasıl: Türkler, bizim aklımız... Biz de onların kuvveti... Mecmuumuz bir iyi insan oluruz. Hodserane yapmayacağız. Bu azmimizle başka unsurlara ders-i ibret vereceğiz. İyi evlad böyle olur. Hem de istibdad zamanında bir batman itaat etmişsek, şimdi on batman itaat ve ittihad lâzımdır. Zira, şimdi sırf menfaati göreceğiz. Çünkü hükûmet-i meşruta, hakikî hükûmet-i meşruâdır.
Elhasıl: İttifakta kuvvet var, ittihadda hayat var. Uhuvvette saadet var. İtaat-ı hükûmette selâmet var. Hablü'l-metin-i ittihada ve şerit-i muhabbete sarılmak zarurîdir.
Gazeteler iki vazife-i mühimmeyi deruhde etmiştir. Çünkü iki rütbeye mazhar olmuş...
Birincisi: Dellâlü'l-mehasin ve'l-meayib...
İkincisi: Hatib-i umumî ve yahut mürebbi-i efkâr...
Evvelki unvan iktiza ediyorki: Hâkimiyet-i millet ve hakk-ı tefettüşün seyf-i kàtı'ı olan lisan-ı matbuattaki tesiratı muhafaza etsin.
İkinci unvan iktiza ediyor ki: Efkârı terbiye ve talim etsin, sathi etmesin.
Halbuki; şimdi aksü'l-amel yapıyor. Zira bu kadar kesret ve karmakarışıklık bu tesiratı inkısama vermekle kuvvetini kaybetmiş ve efkârı âdeta sathî etmiş; ve ehl-i sa'yin vaktini de imate ediyor. Hem de gazete sahibi zemin bulmak için fikr-i intikamın maden-i habîsi olan şahsiyatı karıştırıyor.. Veyahut on para kazanmak için ahlâk-ı İslâmiyeyi esasıyla sarsan istihzaât ve terzilât ve müstehcenât ile ezhan-ı şûrede ahlâk-ı rezilenin tohumunu ekiyorlar.. Veyahut devletin en mühim, en nazik ve en hafî noktaları avamın ezhanına arz ediyorlar ki, bizi bu hale düşüren malayanilik ve mâfevkinin vazifesine karışmak gibi seyyiata meydan veriyorlar. Bu gazetelere ya tensîkât veya taksim-i a'mal kaidesinin icrası lâzımdır.
Ciddi gazetelerin âyinelerinde; iki aylık çocuğun ağzına ekmek doldurmakla çarçabuk büyük olmak için öldüren seksen yaşındaki acuzenin suret-i kabihi, içinde görünüyor.
Ve mizah gazetelerin paslı mir'atlarında, üçüncü arkadaşın müşairâne vaktinde kafiye-i ث yi bulmak için اِمْرَ أَت۪ى طَالِقٌ ثَلَاثًا Arkadaşları demişler: مَا ذَنْبُ الْفَق۪يرَةِ؟ قَالَ ض۪يقُ الْقَافِيَةِ Bu paslı muzahref âyine
içinde bunun suretini görüyoruz.
Ey gazeteciler!.. Hedef-i maksadımız olan ittihadı, sizin cerbeze ile yaptığınız mugalatalar ile inhilal-i anasırı netice vermekte olduğundan; bizim delil-i hayatımız olan mukaddemat-ı ittihadı akîm bırakıyorsunuz.
Hasıl-ı kelâm: Evvel "Haydar Ağalık" vardı. Şimdi siz de "Haydo" yaptınız. Halbuki; bize lâzım "Haydar"dır. O elmas kılınca benzeyen lisan-ı matbuata itidal ile saykal vurun. Tâ ki ifrat ve tefrit ile pas tutmasın.
Ey zamanın Rüstem-i Zâl'i!..
Âlem-i misalin misal-i musağğarı olan âlem-i hayâlde senin misalini ziyaret ediyoruz. Zira şimdi herbir mehasin lafız gibi; senin misalin mana gibi içinde görünmekle, aklın göz bebeğinden birden irtisam ediyor. Selânik'e geldim. Senin hakiki suretini mecazî misalinle görüştürmek için sû'-i tali', hased veyahut nazar değmemek için iki misal-i zirvekârın cem'ine müsaade etmedi. Sizin tesis ettiğiniz bünyan-ı saadeti tahkim etmek için teşekkür-i fiilî olarak Kürdistana gitmek niyetindeyim.
Ey verese-i enbiya ulema ve meşayih-i ekrad!.. Merkezde olduğum için size tenbih ediyorum ki; bu zaman-ı âhirde fikr-i istibdadın sehab-ı muzlimi, şems-i İslâmiyetin ulvîyet ve hüsn-ü hakikisini enzardan setr etmişti. Hatta âdetâ İslâmiyet, ecnebilerin nazarında mâni-i terakki ve adalet ve hürriyet gibi imiş... Hâşâ sümme hâşâ!...
Zira sadr-ı evvelin (bâhusus o zamanda) hürriyet ve müsavat ve adaletleri bürhan-ı bahirdir ki; şeriat-ı garra, (ibadetteki müsavat bunu teyid ediyor) hürriyet-i hakkı ve adalet ve müsavat-ı hukukun cemi'-i revabıt ve levazımatıyla câmi'dir. Zira şeriat, Kelâm-ı Ezelîden geldiğinden ebede gidecektir. Nasıl enbiyalar vahiy ile kavaidi tesis ve müçtehidîn, içtihad ile ahkâmı istinbat... Siz de ilcaat-ı zamana o ahkâm-ı âdileyi tevfik ve tatbik ediniz!..
Ey şecaat-nihâd rüesa-yı Ekrad!.. Şimdiye kadar padişaha iktida ettiniz ki; milletin vahşetinden dolayı tedenni ve inkırazın mahkûmu olan kuvvet ve cebri millette istimal lüzum gördünüz. Şimdi de padişah yine size imamdır. İktida ediniz ki; o ömr-ü ebediye mazhar olan marifet ve adaleti ile milletini idare edecek... Siz de öyle yapınız. Tâ ki, necat bulasınız. Kuvvet ve cebr yerine akıl ve adaleti istimal ediniz!.. Tahvif yerinde muhabbeti ikame ediniz, tâ riyasetiniz berdevam olsun.
Mâhasıl: Efendimiz o kadar haşmetli ağalık kürkünü milletine bağışladı, siz de o eski ve köhnelenmiş ağalık abâsını bir hulle-yi adalete tebdil ediniz.
Ey bağlı arslanlar gibi efrad-ı Ekrad!.. Şimdiye kadar iki cihetle esir idiniz. Biri hükûmet-i müstebidenin tekâlif-i zalimanesiyle... Diğeri bazı zalimlerin gasp u garet tecavüzatıyla... Şimdi bu inkılab-ı azîmden sonra âzadesiniz. Herbiriniz âleminizde hükûmet-i meşruta-i meşru'anın tekâlif-i âdilânesine itaat; ve hukuk-u gayra men'-i tecavüz şartıyla birer padişah gibisiniz!.. Bu saltanat-ı şahsiyeyi muhafaza, teşebbüs-ü şahsî ile ellerinizden geldiği kadar bu ittihad-ı millete
ve meşrutiyete her cihetle hizmet ediniz!.. Zira bizim, belki umum millet-i İslâmın ve mutlak Osmanlıların necat ve hayatı bu ittihad-ı milletle kaimdir.
Ey umum Ekrad!.. Gözünüzü açınız, sabah geldi. Ve müteyakkız olunuz. Sizin ihtilaf ve vahşetinizden efkâr-ı faside sahibi istifâde etmesin. Bu şanlı olan ittihad-ı milleti fena bir hastalığa hedef etmesinler. Zira o vakit bütün millet ve İslâmiyet size davacı olacaktır.
Zaman size sille vurmakla o ihtilaf ve keşmekeşi atacaktır... Namusunuzu isterseniz, tokat yemeden atınız!.. Bunu da muhakkak bilin; her tarafa hücum eden medeniyete karşı vahşetinizi muhafaza edemezsiniz. Bu "vahşet" lafzından darılmayınız. Zira evvel nefsime söylüyorum... Hem de kabahat hükûmetindir. İstediğim nokta, Kürtlük namus ve haysiyetini muhafaza; ve yiğit, kahraman Arnavutlara meşrutiyet ve adalete hizmet ile iktida ediniz. Bu hal-i hazır, saadetimize herkesten ziyade hizmet edecektir. Çünkü herkesten ziyade istibdattan biz zarar görmüşüz. Güya bizden darılmıştılar. Mazi tarafına bizi sevk ediyorlardı. Beşaret ediyorum ki, yakın zamanda umum Kürdistanda medaris-i münderiseyi ihya ve olmayan yerlerde de medaris tesis edilecektir vesselâm.
Benim gibi bir asabî ve sinirli; ve hakikatı hiçbirşeye feda etmeyen, gayet insafsızlığa karşı sözlerindeki şiddet ve ifratı ile muaheze ederseniz, insafsızlığa bir insafsızlık daha ilâve edersiniz.
Ruh-u kulüp ittihad-ı kulûbdedir. Ve mizac-ı hayat-ı hükûmet, kulüplerin imtizacındadır. Perişan ve tabakat-ı ağraz içinde yeni uyanmış bizim efkâr-ı umumiyemize peşkeş ettiğim o derece hasnâ bir hakikatı kıymet-nâşinaslıkla o kadar çirkin bir tevil libasını giydirmişler ki; hamiyet ve gayretin emr-i kat'îsiyle endam ve a'zâ-yı seb'asını, perde-i nezaketi yırtmakla göstermeğe mecburum. Herbir uzvu bir hakikat içinde gösteriyorum.
Birinci Hakikat: Bir adam bir dereceye çıksa ki; bir pencerede âlemi temaşa etse, kameti kısa olduğu halde o seviyeye gelmek için tetavül ve uzun olduğu halde tekavvüs ettiği gibi; bir adam kıymet ve istidadı mazhar olduğu rütbe ve hâkimiyetinin madûnunda olsa, tefritten teberrisini göstermek için tekebbür ve mâfevkinde olsa, ifrattan tenezzüh ve bir seviyeye gelmek ve ulviyetini izhar için tevazu' edecektir.
İkinci Hakikat: Beşerin âmâl ve ağrazı gayr-ı mahdud olduğundan, bu dar ve mahdud dünya istiab edemediğinden; her bir emirde ağraz-ı kesîre tezahüm ederek tehasüd ve keşmekeşi intac; ve cidal-i hayatın müsabaka meydanına yol açıyor. Âhiret geniş olduğu için, o gayr-ı mahdud âmâli istiab eylediğinden; umûr-u uhreviyede (ki birisi de hukukullah tabir olunan menafi'-i umumiyedir) yerleştirilmesi için müzahamet yoktur. Buna mikyas; gayet kıymettar ve kemal-i hakikî ve Süreyya kadar ulvî olan zülâl-i velayet gibi umûrlarda hased yoktur ve gayet dûn-kıymet ve emr-i itibarî ve serab ve sera nisbetinde olan rütbelerde ve seriü'z-zeval hüsün ve kuvvette hased gayet çoktur.
Üçüncü Hakikat: İbadet ve camideki müsavat üssülesas-ı meslek edilse, umûr-u uhreviyeden olan hamiyet-i millî kuvvetiyle ve teşebbüs-ü şahsî yardımıyla cüz'i muhabbetler öyle bir cazibe-i umumîyeyi teşkil eder ki; Kürd gibi bir kitle-i azîmeyi küre gibi tedvir edecektir. Lâkin haysiyet-i itibariyeyi ele almak; ve o müsavat-ı asliyeyi
ihlâl etse; mikropların yuvası gibi ağraz ve enaniyetler intişara başlayacaktır. Ki tiryak yine o müsavattır. Zira herkesin bir enesi var.
Ne nesil iledir, ne sâl iledir
Ne câh iledir, ne mal iledir
Beyim ululuk, kemal iledir.
beyti bu hakikata şahiddir.
Dördüncü Hakikat: Bir hasta, hekime karşı üç halde bulunur:
Birincisi: Gözünü kapar hiç bir şey söylemez, hekim de hiç ehemmiyet vermez. Kâh zehir, kâh ilacı verir. İstibdatta milletin hali gibi...
İkincisi: Hasta hekime teşhis-i illete yardım ve verdiği ilacı hüsn-ü istimal ve hayatına lâzım olanı taleb ediyor. Tabib de hastanın gözü açık olduğu için ihtiyat ve dikkate mecbur oluyor. Benim kulüplerde arzu ettiğim meslek gibi...
Üçüncüsü: Hasta âdeta hekimini yalnız reçeteci gibi tanıyor ve hasta iken, hekimfuruşluk zevkiyle ilaçları kendisi almak ve terkib ve istimal etmek maharetsizliği için اِثْمُهُ اَكْبَرُ مِنْ نَفْعِهِ sırrına mazhar olur. Zira halâvet-i hâkimiyetle sarhoş olur. Şimdi veya ileride kulüplerin mesleği gibi...
Elfezleke: Millet hastadır. Hükûmet de hekimdir. En fena zamanda teslim-i nefs ettiğimiz halde, en menfaatli zamanda ittiham ve hod-serane etmek; menfaat-i umumiyeyi hedef-i maksad edenin kârı değildir. Kuvvet kanunda olsun. Yoksa istibdad münkasım olmuş olur.
Beşinci Hakikat: İstibdadın maden ve menbiti olan şeref ve haysiyet ve itibarî rütbeden istimdad ve milleti istihdam ve hâtır ve tahakküm ve taraftarı rabıta etmektir ki; vahşetin ağalığı budur. Ümmü'l-ağavat olan Yıldız'da ebu'l-ağavat olan Sultan Hamid bu ağalıktan vazgeçti. Nerede kaldı başka sivrisinekler!..
Amma hürriyet ve medeniyetin ağalığı nefsine ve kemaline istinad ve iktidarını istimal ve millete hizmet etmektir ki سَيِّدُ الْقَوْمِ خَاِدُمهُمْ buna düstur-u tatbikdir. Şediden hamiyeti dava eden, o takviyesine çalıştığı hamiyetten şüphelidir.
Altıncı Hakikat: Bazı kulüpler, netice-i ittihad-ı millet olduğundan tabiî kulüptür ve muhkemdir. Bizim arslan Kürdlerin ihtilafı için; kulübümüz sun'î ve mukaddime-i ittihad olduğundan; gayet ihtiyat ve hulus-u niyet ve fedakârlık (hatta ruhunu, nerede kaldı enaniyetler) ve maharet ve itidal-i dem'e muhtaçtır. Zira az bir ifrat ile çok a'sab ve hissiyat heyecana geliyor, hususan büyüklerden... Ve böyle esaslarda az bir yanlış, kesr-i adedî gibi; füruatta bir yekûn-u azîm seyyiatı teşkil edecektir. Hem de o kadar geniş daire, ahrara efkâr-ı umumiyeden başka serpuş olamadığından, riyaset-i şahsiyenin kat'iyyen aleyhindeyim. Reisimiz ancak hükûmettir.
Yedinci Hakikat: Kulüp ki, efkâr-ı umumiyenin ma'kes ve mevcûdiyet-i kavmiyenin mir'at ve mihrakıdır. Biz -ki güya akıl ve marifetimiz, kuvvet ve cesaretimizde mündemiç ve münteşirdir.- mevcudiyetimiz ve efkâr-ı umumiyemizin kıymetini rakibimiz ile muvazene ederek tenzil edeceğiz. Bize lâzım Türklerle -ki; güya mazlumiyetle zayi' olan eski şanlı kuvvetleri akıl ve marifetlerine inzimam etmiştir- ittihad edeceğiz. Onlar bizi müdafaa etsin. Zira onlara çok ücret vermişiz.
Yahu bu güzel hakaikı eğer fehmetmişsen; bak ne pis teville rağbet-i umumiyeye karşı sed çekmişler. Şöyle: Güya ben Kürdlerin ve ittifakında başkasının beyliğini intac edeceğim gibi kelimat-ı lâya'kılâne ile ve kat'iyyen bir madde-i rekabet mabeynimizde olmayan zâtlara hased ve garaz ve kendim için usandığım şöhretten ve çirkin gördüğüm riyaseti istiyorum gibi hodperestâne ile kıymet-i zâtiyelerini gösterdiler.
Ben şimdiye kadar hilaf ile vifakı yapmak fikrindeydim. Enaniyete karşı gelmek, daha ziyade kabarmak havfıyla ve
emeliyle hakikatı sükût içinde sakladım... Ve şimdi tam görünmeyen ve müstakbel tarlasında mazarrat ile sünbüllenen ağrazın, zürrâ'ının boynunu zamanın sillesine havale eyledim.
Eğer daiye-i teferrüd, ihtilaf, hodfuruşluk, meylü'l-ağalık, milleti istihdam, aldanmak ve aldatmak, sun'î Kürtlük muktezasından gösterilse;
şahid olunuz, o Kürtlükten istifamı veriyorum... Ve cesaret ve sadakat ve diyanetin unvanı olan tabiî Kürtlükle iftihar ediyorum. Nasıl ki, zaman-ı istibdatta bu tabiî Kürtlük için tımarhaneye düştüm. Divanelerin hekimine dedim: "Eğer müdahene, temelluk, tazarru'-u sinnurî, tabasbus-u kelbî, menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye feda etmek aklın muktezasından addedilmek lâzım gelirse; şahid olunuz, ben o akıldan istifamı veriyorum ve divanelikle iftihar ediyorum."
Ey Kürdler!.. Tımarhaneyi kabul ettim, Kürdlüğü lekedar etmemek için irade-i padişahı ve maaş ve ihsan-ı şahaneyi kabul etmedim.
{(HAŞİYE) Not: Medar-ı ibret ve hayrettir ki: 1324 senesinde Hürriyetin üçüncü gününde İstanbul'da hem sonra Selânik'te Meydan-ı Hürriyette binler siyasîlere karşı dava ettiği ve bütün kuvvetiyle şeriatı istediği; ve hürriyeti ve meşrutiyeti şeriata hizmetkâr yaptığı halde; sonra 31 Mart'ta Hareket Ordusu gayet dehşet ve şiddetle şeriat isteyenleri mes'ul ettikleri zamanda, Divan-ı Harb-i Örfî'de Said'in bu münteşir nutuklarından tam beraet verildiği halde; şimdi ise, siyaseti otuz seneden beri (*) bıraktığı ve o nutuklarına nisbeten siyasete pek az teması için yirmi yedi sene dinsizlik hesabına işkenceler, gaddarane azab ve ceza verenler, elbette din namına zulüm etmiş engizisyondan daha zalim olduklarını isbat eder. -Said-i Nursî-
(*) Bu beyanı Üstad Hazretleri 1951 yılında buraya kaydetmiştir. -Naşir-}
Muvaffakıyet, niyet-i hâlisenin refikidir. مَنْ كَانَ لِلّٰهِ كَانَ للّٰهُ لَهُ vesselâm... Mâ temme'l-kelâm.
Makaleler Kısmı (2)
(*): 1908-1909 ve sonra 1920'lerde siyasî ve dinî gazetelerde neşredilen Bedîüzzaman Said-i Nursî Hazretlerinin elde edilmiş makaleleridir. -Naşir-
{(*) Not: Hazret-i Üstadın 19 Eylül 1324 - 02 Ekim 1908'de Misbah Gazetesinde neşredilmiş "Hürriyete Hitab" nutkundan sonra gazetelerde neşredilmiş makalelerin birincisi, her ne kadar Şûra-yı Ümmet Gazetesi 6 Teşrin-i Sâni 1324 - 19 Kasım 1908 tarih ve 46. sayılı nüshasında neşredilmiş olan, "...Hamidiye Alaylarına Dair Beyan-ı Hakikat" makalesi ise de; fakat 1908'in ilk yarısı içerisinde (tahminen Mart başlarında) merhum Sultan İkinci Abdülhamid'e dilekçe olarak arz edilip, bilâhare Şark ve Kürdistan Gazetesi sayı: 1, 19 Teşrin-i Sâni 1324 - 02 Aralık 1908 de neşredilen yazısını birinci makale olarak dercediyoruz. -Naşir-}
Millet-i Osmaniye meyanında mühim bir unsur teşkil eden Kürdistan ahalisinin ahvali hükûmetçe malûm ise de, hizmet-i mukaddese-i ilmiyeye dair bâzı metalibatı arz etmeğe müsaade dilerim.
Şu cihan-ı medeniyette ve şu asr-ı terakki ve müsabakatta sair ihvan gibi yekaheng-i terakki olmak için, himmet-i hükûmetle Kürdistanın kasaba ve kurasında mekatib tesis ve inşa' buyurulmuş olduğu ayn-ı şükranla meşhud ise de;
-Bundan yalnız lisan-ı Türkîye aşina etfal istifade ediyor.
-Lisana aşina olmayan evlâd-ı Ekrad yalnız medaris-i ilmiyeyi maden-i kemalat bilmeleri ve mekatib muallimlerinin lisan-ı mahalliye adem-i vukufiyetleri cihetiyle maariften mahrum kalmaktadır. Bu ise; vahşeti, keşmekeşi, dolayısıyla garbın şematetini davet ediyor.
-Hem de ahalinin vahşet ve taklid, hal-i ibtidaisinde kalmaları cihetiyle evham ve şükûkun tesiratına hedef oluyor.
-Eskiden beri herbir vecihle Ekradın madûnunda bulunanlar, bu gün onların hal-i tevakkufta kalmalarından istifade ediliyor.
Bu ise ehl-i hamiyeti düşündürüyor. Ve bu üç nokta Kürtler için müstakbelde bir darbe-i müthişe hazırlıyor gibi ehl-i basireti dağdar etmiştir.
Bunun çaresi: Numune-i imtisal ve sebeb-i teşvik ve tergib olmak için, Kürdistanın nukàt-ı muhtelifesinden;
Biri: Ertuşî aşairi merkezi olan Beytüşşebab cihetinde...
Diğeri: Motkân, Belkân, Sason vasatında...
Biri de: Sipkan ve Hayderan vasatında olan nefs-i Van'da:
"Medrese" nam-ı me'lufuyla ulûm-u diniye ve fünun-u lâzıme ile beraber, -hiç olmazsa, ellişer talebe bulunmak ve oraca medar-ı maişetleri hükûmet-i seniyece tesvid edilmek üzere- üç dârü't-talim tesis edilmelidir.
Bazı medarisin dahi ihyası, maddî ve manevî Kürdistanın hayat-ı istikbaliyesini temin eden esbab-ı mühimmesindendir. Bununla maarifin temeli teessüs eder. Ve bu mebde-i teessüsten ittihad takarrur edecek; ihtilaf-ı dâhilîden dolayı mahvolan kuvve-i cesîmeyi hükûmetin eline vermekle, harice sarf ettirmek için hakkıyla müstehakk-ı adalet ve kabil-i medeniyet oldukları gibi, cevher-i fıtrîlerini göstereceklerdir.
Türkçeyi iyi bilmez ve san'at-ı inşayı öğrenmemiş ve yeni uyanmış bir Kürd'ün ifade-i meramındaki kusuru afvedilsin. Hem de havassa hitab eder, işaret kâfidir.
Hamidiye denilen asakir-i milliye-i Kürdî intizam ister, lağvı kabul etmez. Zira intizam, zararı def' ve büyük menfaatini temin edecektir. Ve mevt ve mahvın kardeşi olan lağv -ki zararı zararla def'dir- muhalif-i kaide-i usûldür. Hem de o maden-i hamiyet ve mazhar-ı şecaat olan hayat-ı Kürdîyi tesis eden, ittihadın temeli ve büyük rabıtası "Hamidiye Alayları"dır. Alayların hal-i hazırı, askerlikten evvelki hallerine veya "Hamidiye" olmayanlara ve binnisbe bir derece medenî ehl-i kuraya nisbeten gösterdikleri ziyade istidad-ı temeddünî cihetiyle, cennet-i medeniyet ve nerdiban-ı terakkinin onlar için birinci kapı basamağı ve mevcudiyet-i kavmiyeyi gösterir olan askerlik unvan-ı mübecceli "Kürd" gibi şedidü'ş-şekime ve meyyal-i maâlî ve meşrutiyetle yeni uyanmış ve efkâr-ı umumiyenin dürbünü ile müstakbelde keşfedeceği maadin-i hayat-ı milliyeyi; ve öteden beri Hükûmet-i Osmaniye ile rabıta-i lâyenfekki olan sadâkatı tahkim ve tesis eden askerlik unvanı, başka bir kavm, kolaylıkla çıkarmayacaklardır. Nerede kaldı, o arslan Kürd'ler!..
Ve o cennet-i medeniyet kapısı olan askerlik cihetiyle bostan-ı maarife karşı açılmış ve "mekteb-i aşair" denilen küçücük bir pencerenin kapatılmasıyla, ziya-yı hakikatla tenevvür eden ve o menazır-ı behîceyi seyreden ve o meyvelerden lezzet-i hakikiye-i daimiyeyi duyan bîçare etfal-i Ekradın neşatlarını söndürmekle, zulmet-i me'yusiyete düştükleri için, büyük bir unsur-u sadıkın esas-ı sadakatlarını sarsmıştır. Bundan ibret alınız; pencerenin kapatılmasıyla böyle olursa, kapının seddiyle neler olmaz?..
Hem de vahşet ve ihtilaf ve aşairlik ve hükûmetsizlik netaic-i zaruriyesi olan fenâlıkları, Kürdlere sebeb-i kemal olan askerlik mürafakatiyle illet-i tardiye gibi illet yapmak; bir büyük âlimin işlediği bir kabahat ile ilmi tezyif ve muzır bilmek gibidir. Şimdiye kadar "Hamidî" o zaîf hükûmet-i sâbıkanın hudud-u mühimmini muhafaza ve düşman-ı vatanın tepesine bir "asâ-yı tehdid" idi.. Ve muhakkak olan, çok mazarrat-ı adîdeye karşı bir sedd-i âhenîn teşkil etmişlerdi. Hâkimiyet-i milleti temin eden efkâr-ı umumiyenin düşman-ı bîemanı o gebermiş olan "istibdad"ı ibka ve ilka-yı ihtilaf ile efkâr-ı umumiyeyi tefrika ile imha ve efkâr-ı umumiyeyi tenvir ve taskil eden maarifi ifna ve imdad-ı cehalet ile itfa ettiğinden; şimdi dişleri dökülmüş olan eski hükûmet büyük bir kabahat işlemiş ki; keffareti, kaç seneye kadar yeni hükûmet-i âdile bizi ihmal ve müsamaha etmektedir. Tâ ki, kâfil-i hayat-ı millî ve muhafaza-i hukukî olan efkâr-ı umumiyeyi tevlid eden ittihadı ve o efkâr-ı umumiyenin dürbünü ve seyf-i kàtı'ı ve menar-ı rehberi olan maarifi tesis etmeye muvaffak olalım. Sonra ıslah-ı hal etmez isek dünya kadar bizi muahaze etsinler; kabahat, hükûmet-i zalimenindir. Bizim de olsa, Güneş garbdan tulû' etmediğinden tövbenin kapısı açıktır. Hem de medenî ve özürsüz ve ahlâk ve hayat-ı hükûmeti esasıyla sarsan sair ehl-i kabahat afv olunsa, biz özr-ü cehalet için bittab' afva daha ziyade müstehak ve muhtacız.
Kürd'leri başka unsura -kıyas-ı hâdi' ile- kıyas ile, tatbik-i ahkâm ve terbiye etmek hatadır. Bir çocuk ne kadar zeki olsa, elifbayı okumadan ulûm-u âliye dersi verilmez.
Hülasa: Ehvenü'ş-şerri ihtiyar, bir adalet-i izâfiyedir. "Ücâletü'r-râkib" gibi yapılsın. Tâ ki, adalet-i hakikiyeye istidad peyda edilsin. Vesselâm.
Ey Kürd Milleti!
İttifakda kuvvet, ittihadda hayat, kardeşlikte asr-ı saadet ve hükûmette selâmet vardır. İttihadın ipini (zincirini) ve muhabbetin şeridini iyi tutun ki, sizi beladan halâs etsin. Size bir şey söyleyeceğim, kulağınızı iyi verin. Biliniz ki; bizim üç cevherimiz vardır, ki bunlar muhafazalarını bizden istemektedirler.
Birincisi: İslâmiyettir ki, milyonlarla şüheda onun bahasına kanlarını vermişlerdir.
İkincisi: İnsaniyettir ki, biz aklî hizmetlerle civanmerdânelik ve insanlığımızı halkın nazarında dünyaya göstermemiz lâzımdır.
Üçüncüsü: Milliyetimizdir ki, bize meziyet vermiştir. Eskiler bu iyilik ve meziyetiyle yaşamaktadırlar. Biz de milliyetimizin korunması yolunda çalışmalıyız ki, kabirlerinde yatanların ruhlarını şâd edelim.
Bundan başka: Bizim üç düşmanımız vardır ki, bizi harab etmektedir. Bu düşmanlardan;
Birincisi: Fakirliktir. İstanbul'un kırk bin hammalı bunun delilidir.
İkincisi: Cehalet ve okumamazlıktır. Bizde binde birinin gazeteleri okuyamaması onun delilidir.
Üçüncüsü: Düşmanlık ve ihtilaftır ki, bu adavet kuvvetimizi tüketmektedir. Bizi de terbiyeye müstehak eyler. Hükûmet de insafsızlığından bize zulüm ediyordu.
Bunu işittikten sonra biliniz ki, tek çaremiz şudur: Biz üç elmas kılıncı elimize almalıyız. Tâ ki o üç cevherimizi elimizden etmemeli... Ve o her üç düşmanımızı üzerimize saldırtmamalı. İşte o kılınç: Adalet, maarif ve okumadır.
İkinci kılınç: Millî ittifak ve muhabbettir.
Üçüncüsü: Her insanın kendi işini kendisinin yapmasıdır. Ve sefiller gibi halkın himmet ve yardımına muntazır olmamak ve vasiyetlere sırtı dayamamaktır.
Ve sonuç olarak: Okuma, okuma, okuma!.. Ve elele verme, elele verme, elele verme!..
On beş senedir ki düşündüğüm ihtiyacat arasında iki noktayı hedef-i maksad etmiştim. Bu ikiden maada Kürdistan'ın istikbalini temin edecek vesaiti görmedim.
Birincisi: İttihad-ı milli.
İkincisi: Ulûm-u diniye ile beraber, fünun-u lâzıme-i medeniyeyi tamim etmektir ki, esası ve medresesi aşiret alaylarıdır. Bu sırra istinaden bilâ-perva diyorum:
Aşairde asker olmayanları da onlar gibi asakir-i milliye yapmalı; tâ ki şuâ-i elektrikiye gibi olan askerlik, o aşair-i muhtelife-i mütecavire meyanında bir münasebet-i kimyeviye gibi peyda ederek imtizac-ı efkâr ve irsal ile onların cevherlerini ve kıymet-i hakikiyelerini izhar etsin. Ziya-i maarif ve Kürdlerin hararetli kuvvetlerini tevlid edebilsin. Zira bedevilik, asabîlik, hükûmetsizlik, netice-i zulm-ü hükûmet olan fakr u zaruret ilcaatıyla, ağraz tesadüm eder. Sadâ-yı mevt gibi daima merkeze şikayetler aks-endaz olduğundan, hükûmetin lütfuna bedel sillesine istihkak ve rakiplerin de şematet li-a'dâ aks-i sadâsı gibi ehl-i hamiyetin kafalarında nara vurarak kuvve-i maneviyelerini me'yusiyet darbesiyle mağlub ve ehl-i basireti dağdar ediyor.
Hem de dört yüz bin (400.000) kahraman ve muharib bir kuvve-i cesîmeye mâlik iken ihtilaf-ı dâhilîden mahvolduğu gibi, ihtilaftan tevellüd eden şurişle merhamet-i pederaneye bedel buğz-u zalimaneyi davet ediyor. Hem de medeniyetin ruh-u hayatı olan fünun ve maarif-i cedidesinden Kürdler nefret etmişler:
1- Zahiren ecanibten geldiğinden,
2- Bazı mesail-i fenniye, bazı hikâyat-ı İslâmiye ve bazı teşebbühat ile -ki avam-ı nâs sathî olarak akide ve hakikat telakki etmişlerdir- müsademat ve münakazatlarından,
3- Ve her kemalin madeni bildikleri medarisin usûlüne muhalefetten,
4- Ve bazı ehl-i mektebe, İslâmiyeti yalnız zevahir ve taklidî olarak bir akide-i tıflâne ile fünunumuza kesbettiği meleke-i feylesofaneye karşı muhakeme ve mukabele etmekle vâdi-i evham ve şükûka düştüklerinden Kürdler maarif-i cedideden gayet ürküyorlar.
Bunun çare-i yegânesi, aşiret alaylılık ve askerlik bâb-ı âlîsi ile mekatib ve maarifi içlerine idhal ve maden-i saadetleri olan medaris-i münderiseyi ihya ile ulûm-u diniye ile beraber fünun-u lâzıme-i medeniyeyi Kürd uleması tedris etmektir.
Hülâsatü'l-kelâm: Her milletin, lâsiyyema Kürdlerin hablü'lmetini ve unsur-u hayatı olan ittihad, eğer bir kasr olsa, aşiret alayları ve her unvana galebe çalan askerlik esaslı ve uzun bir temel ve muhkem bir tavan olacaktır. Ve o kasr-ı ittihad ve ittifakı ziyalandıran veyahut o hayat-ı akvamın deveran-ı dem yerine geçen havagazı menbaı gibi olan maarife aşiret alayları gayet müşa'şa bir medrese-i fünun ve cesîm bir fabrika-i sanayi olacaktır. Üstad-ı hükûmet, alayların istidadına göre iyi bir ders-i intizam verse, feni'me'l-matlub, vesselâm.
Ey meb'usan-ı ahali, hukukullah tabir olunan menafi'-i umumiyeyi bostan-ı medeniyette Meb'us-u İlahî'nin aynü'l-hayat şeriatıyla iska ediniz, tâ ki medeniyetimiz bu hayat ile gençliğini ebedileştirsin ve adalet-i İlahiye de hakkıyla tezahür etsin. Zira adalet-i İlahiye arş-ı şeriatta tecelli ediyor. Oradan nâzil olan ahkâmı düsturu'l-amel yapınız; tâ ki hukukullahta izinsiz tasarruf lâzım gelmesin. Sahib-i hakkın izni olmasa tasarruf caiz olmaz. İnsanlar hür oldular, lâkin yine ibadullahtırlar.
İstibdat denilen dîv-i derendenin yaarında hanım-ı hatime-i edyan, sükût ile ibka edilmiş idi. Şimdi elbette, taht-ı medeniyette oturan ve efkâr-ı umumî denilen süleyman-ı meşrutiyetin engüşt-i mübarekine, her hâsiyet-i teshire mâlik nigin-i şeriat-ı garra lâyık görülecek. Evet bunu lâyık görünüz, fiilen de tebrik ve inkıyad ediniz. Bırakmayınız, meşrutiyetin yed-i âdilanesine yakışan o seyfullah-ı beyzaya istibdadın pis pençesi ilişsin ve ağrazına vesile ederek o mübareki lekedar etmesin.
Milyonlarca dâhîlerin nusus-u kàtıadan istihracıyla şecere-i tûbâ gibi teşaub etmiş ve siyaseten ve maslahaten hangisinin hangi meselesine temessük caiz bulunmuş
sırrını tefsir eylemiş olan mezahib-i erbaadan o define-i bîpâyan ve bîintiha, o cevahir ile memludur. Ya o şeriat-ı garradan ahkâm-ı âdile ve hakaik-i ulviyeyi düstur olmak üzere tanzim için hamele-i şeriatın
efkâr-ı umumiyesine müracaat ediniz. Tâ ki, meşrutiyetteki hakaikı ve Kanun-u Esasîdeki ahkâmı daha mükemmel, daha vâzıh şeriat-ı garradan istihrac ve tanzim etsinler. Nasıl ki az himmetle Mecelle-i Ahkâmı tanzim ettiler. Zira hablü'l-metin-i hayatımız olan ittihad-ı umumî bununla tahakkuk edecek ve kuvvet bulacaktır.
Şimdiye kadar şems-i İslâmiyet sehab-ı muzlim-i istibdad ile ve onun neticesi olan sû'-i ahlâk ve za'f-ı diyanetle mestur ve münkesif ve makes olan kamer-i medeniyet, haylulet-i cehalet ve vahşet ile münhasif olduğundan, hâşâ, din-i İslâm müsaid-i istibdad ve atalet olduğuna dair bazıları için bir zann-ı bâtıl hasıl olmuştur.
bir şeriatta esas olsa, acaba ne senedle, ne suretle mani-i terakki olur.
Siz de meşrutiyeti meşruiyet unvanı ile tavsif ve telakki ve telkin ediniz, tâ ki o bâtılı tekzib edesiniz. Yoksa başka vicdanî dinlere kıyasen şeriatı siyasetten tecrid ile o zann-ı bâtılı tasdik etmeyiniz. Zira dinimiz nasıl ki manevî ve vicdanî ve uhrevî ve naklîdir, maddî ve siyasî ve aklî ve maaşı tanzim ve temin ediyor. Bazı Avrupa muhakkikleri demişlerdir ki: "Bazı aktardaki insanların daire-i medeniyete duhûllerine vasıta-i yegâne, İslâmiyettir." Müslümanların lahm u demlerine karışmış olan din-i İslâm, onların hissiyat ve efkârında müessir ve vicdanlarında sultan-ı muta olduğundan şimdi esas-ı terakkiyi metin bir esasa istinad ettirmek için efkâr ve ezhan meyanında seyyale-i elektrikiye gibi cereyan eden mesail-i diniye ile vicdanlarıyla muhabere ve neşredilsin.
Hem de etfalin talimi kasrî ve cebrîdir. Etfale benzeyen akvamın terbiye ve talimleri de cebrî gibi olacaktır. Bu zaman-ı hürriyette kasır, şevk ve muhabbet olacaktır. Ve o şevk-i hakikiyi tevlid eden, vicdanlarından çıkan sadâ-yı diyanettir. Ve onu tehyic eden hâsiyet, ruhanî manyetizmaya mâlik olan şeriat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) emr-i nafiziyle olacaktır. Kürdistan, Arabistan, Arnavutluk'ta gezenler, bu müddeada tereddüt etmezler. Onların ezhanını ruhanî manyetizma ile manyetizmalandırmak ancak şeriat namıyla olacaktır. Marazımızı teşrih edelim, ona göre deva arayalım. Marazımız atalet, cehalet ve muhalefet-i şeriatla hasıl olan sû'-i ahlâk ve onların neticeleri
olan fakr u zaruret ve irtikâb-ı hile ve başka nam ile sirkat-ı âlenidir. Âlem-i medeniyet, bu seyyiatın izalesini bizden istiyorlar. Diyaneti zaîfleştirmekle tedavi, parmaktaki cerihanın tedavisi için göz çıkarmağa benzer. Zira milletin kalb hastalığı za'f-ı diyanettir.
Hülâsatü'l-hülâsa: Meşrutiyet, seyf-i elmas-ı şeriatı elde tutmak zaruridir; tâ ki üç şecere-i zakkumu esasıyla kessin, o üç define-i cevahiri veyahut şecere-i tûbâyı muhafaza etsin.
Birinci şecere-i zakkum, Avrupa'nın hakkımızda zann-ı fasidi ve onun semeresi olan hiss-i nefret ve merhametsizlik ve şematettir. Zira İslâmiyetin mani-i terakki ve müsaid-i istibdat olduğunu hataen zannetmişler idi.
İkinci şecere-i zakkum, maden-i ahlâk-ı seyyie ve medeniyetin en büyük seyyiesi olan dinsizliktir. Bu şecere-i zakkumun zemin-i şûresi budur ki, eğer her kemale muhit olan din-i İslâmî yalnız vicdana sıkıştırılsa, din bir tarafta kalır ve hamele-i şeriat tebaiyet hükmüyle geri kalarak gitgide inhitat ederek o şecere-i zakkum müsait zemin bulacaktır. Zira herkes tebeî ve sathî nazarıyla dine nazar ederek dikkatsizlik ve taassup ile dine karışmış olan bazı hikâyat-ı İslâmiye ve teşbihat-ı İsrailiyat ki, bazı avam-ı nâs onları akide ve hakikat ve İslâmiyetten telakki etmişlerdir. Onlar da avam gibi akide ve hakikat zannedeceklerinden, fünunlarla muhakeme ettikleri vakit kalb hastalığı mesabesinde olan za'f-ı akideye mübtela olacaklardır.
Üçüncü şecere-i zakkum, nifak ile anâsır-ı İslâmiyeyi tefrikaya ve efradın kalblerini teşettüte ve efkâr-ı umumiyeyi çatallaştırmağa ve hükûmeti izmihlale verecektir. Zira en âmi ve cebîn, en has ve cesur gibi hiss-i diyanetle mütehassis, din namıyla ne telkin olunsa ruhunu feda eder. Hubb-u vatan ve sırf hubb-u millet ve saadet-i dünyevî olan hissiyatlar ancak binden bir tane, hakkıyla mütehassis oluyor. Ve muhtessler de hubb-u vatan ve millet içinde diyanet ve şevket-i İslâmî ve şerayi'-i dinî mülahazasıyla mütehassis oluyor. Demek din vasıtasıyla olmazsa, şahs-ı manevî olan hükûmet, avam-ı nâs nazarında münafık veya mürted gibi olacak ve hayatımız olan ittihad ve ruhu hükûmet olan itaat, "ehven min beyti'l-ankebut" olacaktır. Bir asker hiss-i hakiki-i vicdaniyattan ârî farzedilse, kâr û zararda ne fedakârlık gösterecek?!
Eğer şeriat tecessüm ve temessül etse idi, istibdadı şeytan gibi tel'in edecekti. Şeriatı bertaraf bırakmayınız; tâ istibdat pis eliyle vücudunu lekedar etmesin. Meşruiyet zemininde neş'et eden;
Birinci şecere-i tûbâ, ittihad-ı umumîdir. Zira avam ve havass hiss-i dinle mütesaviyen mütehassistirler. Eğer din namıyla olmasa, bîçare avam mazi tarafa dönüp gidecekler, zaman-ı saadete sizi şekva edeceklerdir.
İkinci şecere-i tûbâ, ceyd-i şebabete mazhar olan medeniyetimizdir. Zira şeriat, mehasin-i medeniyete emr ile beraber, medeniyeti inkıraza sevk eden ve ihtiyarlatmakta olan sefahet ve israfat ve maişetteki müthiş müsavatsızlıktan nehyediyor.
Üçüncü şecere-i tûbâ, ikbal-i istikbalimizi temin eden diyanet-i kâmilemizdir. Zira meşrutiyette şeriat, esas-ı evvel-i medeniyetimizin deveran-ı demi yerine geçmiş olan şeriat-ı Ahmedîyi teneffüs ve terakkiyat-ı efkâr ile onun mülevves olan hikâyat ve İsrailiyat ve teşbihattan tasfiye edileceğinden, küre-i arzın deveran-ı demi yerine geçecektir. Veyahut şems-i İslâmiyet sema-i siyasette sehab-ı muzlimden halâs olduğundan, kamer-i medeniyeti tenvir ve Asya tarlasının çiçeklerini tenmiye ve tezyin edecektir. Zira din esası olduğu halde, hamele-i şeriat, dâhî ve siyasî adamlar olacaklar ve İslâmiyeti o hikâye-i İsrailiyattan tecrid edecek ve sileceklerdir.
"Yeni dünya"nın en meşhur feylesofu demiş ki: "İslâmiyet çıktığı zaman ateş-i cevval gibi, odun parçalarına benzer sair edyan ve efkârı bel'etti. On iki asırda iki yüz milyonun rehber-i hayatı olmuş ve o hakaik-i ulviye müsademat-ı âleme karşı hâsiyetini ve hakikatını muhafaza etmekle şimdi mir'at-ı mücella gibi Muhammed-i Arabî'yi nazarımızda tecessüm ettiriyor."
Elhasıl: Bir hazine-i cevahire mâlik olduğumuz halde, Avrupa'ya ahkâmda izhar-ı fakr, ahlâkta dilencilik etmek din-i İslâma büyük bir hıyanettir ve hayat-ı millete kast etmektir. Dünya için din feda olmaz, berahin-i akliye üzerine müesses olan din-i İslâm, başka dine kıyas olunmaz.
Evet Avrupa'dan ahz u iktibasa muhtacız. İhtiyacımız idare-i mülk ve tanzim-i kuva-yı harbiye-i bahriyeden ve fünun ve sanayiden işimize yarayanlarıdır (dinimizin emri ile). Avrupa da bizden yalnız adaleti ister ve medeniyeti bekler, tâ muvazenesi bozulmasın. Bu iki esasa şeriatımız, müessis ve külliyeti ile nazırdır. Za'f-ı diyanetle uhuvvet ve hürriyet ve medeniyet, bataklık ve müteaffin sulardan zehirlenmiş çiçek ve meyvelere benzer. Acaba Şeyheyn ve Ömereyn ve Harun ve Me'mun ve Endülüs'teki Emeviler, za'f-ı dinle mi terakki ettiler? Zaman-ı salifte âlemde hükümferma olan istibdadın pederi vahşet olduğu halde, sadr-ı evvelin hürriyet ve adalet ve müsavatları bürhan-ı bahirdir ki, şeriat-ı garra, hürriyet-i hakkı ve adaleti ve ibadetteki müsavatıyla îma olunan müsavat-ı hukuku cemi'-i revabıt ve levazımatıyla câmidir. Buna binaen kat'iyen hükmediyorum, şimdiye kadar noksaniyetimiz ve tedenniyatımız ve sû'-i ahlâkımız dört sebebten gelmiş:
Birincisi: Şeriat-ı garranın adem-i müraat-ı ahkâmından ve bazı hakaik-i şer'iyeyi başka unvanla gösterdiğinden, avamı tenfir ile itaat-ı vicdaniyelerini sarsmaktır. Devr-i inhitatımızdan beri güya fevka'ş-şeriat bazı nizamatı neşr etmek (şeriattan izin almadan) tedennimizin en büyük sebebidir.
İkincisi: Bazı müdahinlerin keyfemayeşa sû'-i tefsir etmek, hâşâ, İslâmiyeti istibdada müsait ve medeniyete mani gibi göstermektir.
Üçüncüsü: Zahirperest dinin cahil dostları, taassubat-ı nâbemahall ile bazı teşbihatı hakikat olarak telakki ve telkin ederek ve bunu iyilik belleyip dine hıyanet etmesidir.
Dördüncüsü: Müşkilü't-tahsil mehasin-i medeniyeti terk ile çocuk gibi heva ve hevese muvafık zünub-u mesavî-i medeniyeti tuti gibi taklit etmeleridir.
Ey vükela-i ümmet, şeriat namıyla meydana çıksanız, icma-ı ümmetin bir küçük dili olacaksınız. Hem de şeriat-ı garranın nidasıyla bütün ezhanı manyetizmalandıracak ruhen ve vicdanen evamiriniz telakki olunacaktır. Siz ehl-i teşrih değilsiniz; ehl-i tercih ü tatbik-i ahkâm-ı ilcaat-ı zamane olacaksınız. Ve böyle esaslarda az bir ihmal ve inhiraf, kesr-i adedî gibi füruatta bir yekûn-u azim-i seyyiat teşkil edecektir. Şimdi tam görünmese, müstakbel tarlasında ebucehilkarpuzu gibi mazarrat ile sünbüllenecektir. Ehven-i şerri ihtiyar, adalet-i izafiyedir. Ücâletü'r-râkib gibi yapılmasın, ta adalet-i hakikiyeye istidat peyda olsun.
Ey meb'uslar, iyi muvazene ediniz, tâ ki
beyti size handezen-i istihfaf olmasın. Elhasıl, adalet ne unvanla olsa, adalettir. Lâkin ihtilaf-ı unvanın büyük bir tesiri var. Hatta mantıkta: "Bir şey-i vâhid bir unvanla zarurî olduğu halde, başka unvanda nazarîdir." Ve salât, ibadet unvanıyla -kıbleye müteveccih olduğu halde- sahih ve karindir; ve lu'b unvanıyla veyahut kıbleye teveccüh olunmasa bâtıl ve haramdır; namaz, sureten o namazdır.
Binaenaleyh, meşrutiyet ve kanun-u esasî denilen adalet ve meşveret, bu unvan ile beraber o unvan-ı muhteşem ve müessir ve adalet-i mahzayı mutazammın ve nokta-i istidadımızı temin eden ve meşrutiyeti bir esas-ı metine isnad ettiren ve evham ve şükûk sahibini varta-i hayretten kurtaran ve istikbal ve âhiretimizi tekeffül eden ve menafi'-i umumî olan hukukullahı izinsiz tasarrufundan sizi tahlis eden ve hayat-ı milliyemizi muhafaza eden ve umum ezhanı manyetizmalandıran
ve ecanibe karşı kemalimizi ve metanetimizi ve mevcudiyetimizi gösteren ve sizi muahaze-i dünyevî ve uhrevîden kurtaran ve maksad ve neticede ittihad-ı umumiyi tesis eden ve o ittihadın ruhu olan efkâr-ı umumiyeyi tevlid eden ve çürük mesavî-i medeniyeti hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten yasak eden ve bizi Avrupa dilenciliğinden kurtaran ve geri kaldığımız uzun mesafe-i terakkiden sırr-ı i'caza binaen zaman-ı kasirde tayyettiren ve Turan ve Ariyanı ve Sami tevhid ederek, zamanıyla bize bir büyük kıymet veren ve şahs-ı manevî-i hükûmeti müslüman gösteren ve kanun-u esasinin ruhu ve On Birinci Madde'yi muhafaza eden ve Avrupa'nın eski zann-ı fasidlerini tekzib eden ve Muhammed hâtem-i enbiya ve şeriatın ebedi olduğunu tasdik ettiren ve muharrib-i medeniyet olan dinsizliğe karşı sed çeken, tebayün-ü efkâr ve zalâm-ı teşettüt-ü ârâyı, safa-i nuranisiyle ortadan kaldıran ve umum ulema ve vaizleri ittihad-ı saadet-i millete ve icraat-ı hükûmet-i meşrutaya hâdim eden ve adalet-i mahz ve merhametli olduğundan, anâsır-ı gayr-ı müslimeyi daha ziyade telif ve rabteden -evet, evet daha ziyade rabteden; zira onların itminanı nokta-i diyanete istinad ettirmekledir.- ve en cebîn ve âmî bir adamı en cesur ve has adam gibi hiss-i hakiki-i terakki ve fedakârlık ve hubb-u vatanla mütehassis eden ve hêdim-i medeniyet olan sefahet ve israfat ve havaic-i gayr-ı zaruriyeden bizi halâs eyleyen ve muhafaza-i âhiretle beraber imar-ı dünya etmekle sa'ye neşat veren ve hayat-ı medeniyet olan ahlâk-ı hasene ve hissiyat-ı ulviyenin düsturlarını ders veren ve her birinizi elli bin kişinin tekadi-i hakkından tebrie eden ve sizi icma-ı ümmete küçük bir misal-i meşru gösteren ve sırr-ı niyete binaen âmâlinizi ibadet gibi telakki ettiren ve üç yüz milyonun hayat-ı maneviyesine kasd-ı cinayetten sizi tahlis eden ol şeriat-ı garra unvanıyla gösterseniz, bu kadar fevaidi tahsil ile beraber acaba ne gibi şeyi kaybedeceksiniz.
Eğer denilse: Acaba medeniyetin revabıtı ve fünundaki hakaikı şeriat-ı garradan nasıl çıkarılacak ve tatbik?..
Ben derim: Ulema-yı dinin efkâr-ı umumiyelerine müracaat ediniz ve ezhan-ı nekkada havale ediniz.
Fahr olmasın derim ki, o külliyetten cüz'iyetim cihetiyle iddia ediyorum ki benden sual ediniz; medeniyetin mehasin-i hakikiyesini şeriat-ı garrada daha ekmelini göstereceğim ve fünundaki hakaik-i yakîniyenin
hiçbir nusus-u kàtıa-i İslâmiyeye muhalif olmadığını isbat edeceğim. Muhalefet ancak fünunun bazı nazariyat veyahut faraziyattadır ki, gençlerimiz tuti taklidi gibi, yakîn zannetmişler. Ve nususun bazı zevahir-i gayr-ı murad meyanında vuku bulur.
Ey meb'uslar, Mecelletü'l-Ahkâm bir hüsn-ü misaldir. İslâmiyet sizden çok büyük şeyler bekliyor. Peygamber de zaman-ı saadette elini kaldırmış gibi size nida ediyor.
Hem de kuvvet kanunda olsun. Yoksa istibdad münkasım olmuş olur. Kanunun kuvveti, mukanninin kuvvetiyledir.
kanun-u İlahîdeki kuvvet ve akaid-i hakka cihetiyledir ki, bir zaman-ı kasirde şark ve garbı adalete mazhar ve istila etti. Şeriatın büyüğüne itaat istibdadın gayrıdır. Zira şeriatta tefevvuk eden en büyük bir adama esaret-i nefisten tahallüs ve hürriyet-i şer'iyeden tekemmül için hiss-i ihtiram ve muhabbetle itaat, hibr ve havf üzere müesses ve tenebbüh-ü efkâr cihetiyle şimdiki zamanda istidadı kalmayan istibdadın gayrıdır. Mesalik ve edillede ihtilaf, maksad ve neticede ittihaddır. Kuvve-i dafia ve cazibe gibi bir kıyasta bulunmalı, tâ muvazene bozulmasın. Sırf ittihad taklidi intac ediyor.
Hürriyet-i mutlakanın meydanı olan Kürdistan dağlarında büyümüş ve âdât u âdâb ve nezaket namıyla hiçbir kayd altına girmemiş ve hürriyetini hiçbir şeye ve lezzete feda etmemiş ve hatta zaman-ı istibdatta hürriyetin unvanı ve en müsait bir zemini olan divaneliği kabul etmiş ve âlem-i gaybtan gelen bir sadâ-yı manevî vicdanında tanin-endaz olarak kalbindeki İslâmiyeti tehyic ve gayretini temvic ederek bu hararetli hissiyatının aks-i sadâsı gibi izhar eylemiş bir adamın asabiyetinden neş'et eden ifrat ve tefritini onun hulus-u niyetine ve ihtiyarlığına bağışlamak mukteza-yı mürüvvet ve insaniyettir.
Yaşasın adalet-i İlahî! Ebedî olsun şeriat-ı Ahmedi! Pâyidar olsun meşruta-i meşrua!
Ben Kürd olduğum için Kürdlere dair bir-iki söz söyleyeceğim. Şöyle ki:
Bizim Kürdler maarifi kılıçlarının hutut-u cevherinden öğrenmişler. Maarif-i cedideden dört sebeb için ürküyorlar:
Birincisi: Bazı mesail-i fenniyeye, bazı avamların takliden veya hataen akide ve hakikat ve İslâmiyet telakki ettikleri bazı hikâyat ve teşbihat ve İsrailiyatın muhalefetidir.
İkincisi: Bazı ehl-i fen ve ehl-i mektebe nazar-ı sathî ve taklidî olarak zevahir-i dini tahsil ile bir akide-i tıflâneyi fünunlarda kesbettiği meleke-i feylesofaneye mukabele ve muhakeme etmekle, varta-i evham ve şükûka düştükleridir.
Üçüncüsü: Maden-i her kemal bildikleri medarisin ahvaline muhalefet ve mübayenettir.
Dördüncüsü: Zahiren o fünunun bilâd-ı ecnebiyeden gelmesidir.
Bunun çaresi, şecaatlerini okşayan Hamidiye Alaylarının askerlik münasebetiyle mekatibi "medrese" nam-ı me'lufuyla ulûm-u diniye ile beraber, fünun-u lâzıme-i medeniyeyi Kürd ulemasının Kürdlerin istidadına göre tedris etmesidir ve Kürdistan'da medaris-i münderiseyi ihya ve onlarca en mühim olan talebe tayinatını Maarif ve Evkaf'tan vermektir.
Bu fikir, on beş sene hususi mesleğimdi; efkâr-ı umumiyeye arz ediyorum, tâ ki meslek-i umumi olsun, zira vakti gelmiş.
Birincisi: Avrupa'dan mehasin-i medeniyetin iktibasına muhtacız. Halbuki medeniyetin mehasiniyle beraber mesavîsi de, terakki ve en garib ve aldatıcı bir surete girmiş. Bu seyyiatın en fenası ve medeniyetin muharribi ve bâr-ı girânı, sefahet ve havaic-i gayr-ı zarurîde israfât ve maişetteki müthiş müsavatsızlıktır. Binaenaleyh, mehasinle beraber seyyiat da medeniyetimiz içine sokulmamak için, bize öyle bir kanun-u hâkim ve mümeyyiz lâzım ki; heva ve hevese galebe etsin. Zira bizde çocukluk tabiatı var.
İkincisi: Nasılki Kürdlerin asabiyetlerinden bir hâkim reis, Avrupa'ya müdahene için frenk libası giyse, Kürd'ler o hâkime itaate bedel ihanet edeceklerdir. Şayet tanısalar ki Kürd'dür; libas-ı millîsini tebdil ettiği için, "millete hakaret etmiş" derler. Bunun gibi bu zaman-ı meşrutiyetteki hâkim, şahs-ı mütehakkim değil, belki kanun-u mümeyyizdir. Bu kanunu libas-ı millî ile göstermek lâzımdır. Yoksa asabiyet-i maneviye, karşısına çıkacaktır.
Üçüncüsü: Anasır-ı gayr-ı müslimenin; adalet ve müsavat ve hürriyetin devamına itminanları tam olamaz. Meğer bu müsavat ve adalet, metin bir nokta-i istinada rabt edile... O da lâyetegayyer ve vicdanın hâkimi nokta-i diyanet ve şeriattır. Demek bu adaletin mukteza-yı diyanet olduğunu göstersek, tamamen mutmain olacaklar, hiç ürkmeyecekler. (Lâübalilerin zannı gibi!..) Zira ittifak hüdâdadır, hevada değil. Olsa da muvakkattır. Zira heva, akrebin yuvası gibi ağraz ve enaniyetin menşe-i intişarıdır.
Dördüncüsü: Hadîdü'l-mizaç bir âlimin hiddetinden neş'et eden seyyiatı, illet-i tardiyeye binaen ilmi de lekedar edebilir; meğer
bir salih âlim gösterilse ve o seyyiatın menşei hiddet olduğu isbat olunsa!.. Binaenaleyh, istibdadın ve zaman-ı mazinin seyyiatı din ve şeriatı lekedar etmemek için, meşrutiyeti şeriat libasıyla göstermek ve tatbik etmek zaruridir. Hulefa-i Raşidînin ve Ömer Bin Abdülaziz'in zamanlarını taklid edebiliriz.
Eğer denilse ki: Onlardaki safvet ve ahlâk-ı hasene bizde yoktur ki taklid mümkün ola?
Ben de derim: Meyl-i terakkinin ikazıyla bizdeki tenebbüh-ü efkâr ve telahuk-u efkârdan hasıl olan tekemmül-ü mebadi ve ihata-i medeniyet bu safvet ve ahlâkın yerini tutar. Düvel-i ecnebiyenin adaleti bu cevabı isbat eder.
Medeniyet-i İslâmiyenin medeniyet-i hazıradan farkı, yalnız menahî ve rezail ve esaret-i nefisten men'dir. Hem de kamet-i merdane-i istidad-ı millîmize kadınların libası gibi süslü sefahet ve hevesat yakışmıyor. Zira bir erkek bir kadının kametinde istihsan ettiği libası giyse rezil olur.. ve bilakis!..
Elhasıl: Çürük olan mesavî-i medeniyeti hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i şeriat ile yasak edeceğiz. Tâ ki medeniyetimiz, bu âb-ı hayat-ı şeriat ile gençliğini ebedileştirsin. Eğer medeniyet-i İslâmiye bir cism-i nâmî olsa; şeriat, deveran-ı demi ve diyanet de hararet-i gariziyesi olacaktır. Hem de şeriat-ı garra Kelâm-ı Ezelîden geldiğinden ebede gidecektir.
Maruf umum enbiyanın memalik-i Osmaniyeden zuhuru, kader-i İlahiyenin bir işaret ve remzidir ki; bu insanların makine-i tekemmülatlarının buharı diyanettir.. Ve bu Asya ve Rumeli çiçekleri ziya-yı diyanetle neşvünema bulacaktır. Binâenaleyh, herbir mü'min i'lâ-yı kelimetullahla mükelleftir ve bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. Ve a'da-yı terakkiye karşı herkes cihada mükelleftir ve en büyük düşman, gayr-ı mahsûs ve dâhilî düşmandır. O da üç büyük düşmandır:
Birincisi: Fakr,
İkincisi: Cehl,
Üçüncüsü: İhtilaftır.
Bu üç düşmana cihad etmek dinen mükellefiz.
Üç elmas kılıncı elde etmek lâzımdır:
Birincisi: Muhabbeti millî,
İkincisi: İttihad,
Üçüncüsü: Maarifdir.
Cihad-ı hariciyeyi İslâmiyetin hakaik-i ulviyesinin berahin-i kàtıasının elmas kılınçlarına havale edeceğiz. Bu zamanın cihadı, muhabbet ve tahabbübledir. Tahvif ile değildir. وَلَا تَجَسَّسُوا Nass-ı celilin muhalefetiyle, hafiye havfıyla kimse hakkıyla iktidarını sarf edemezdi.
Ve âyetin nısf-ı âhiri وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا ya gazeteler muhalefet ederek, eski hafiyeler gibi herkesin fikrine bir ızdırab ve tereddüd ilka etmiştir. Amma vâesefâ! İfrata müstaid olanlar tefrite de kabil oluyor.
Ey ulema! Size hitab ediyorum, şöyleki: Her zamanda ulemalar ümera-yı müstebideye takliden, her bir âlim kendi fikrini herkese kabul ettirmekle, bir nev'i istibdad gibi yapıyordu. Şimdi meşrutiyettir. Hâkim şahs-ı mütehakkim değil, belki meşveretin ruhu olan efkâr-ı ammedir. Siz de ilimde bir nev'i meşrutiyeti takip ediniz. Zira istibdad, hasılat-ı terakkiyi istihlâk ile insanları mazi tarafına döndürüyor.. İstibdad, istikbale istidbar ediyor. Katre katre su, müteferrik kalsa kuruyor. Tecemmu' etse, bir havz-ı âb-ı hayat oluyor.
Bunu da ilâveten söylüyorum ki: Sırf maneviyat, atlamaya benzer. Teavün-ü kuvvet tesirsizdir. Bir ve bin ikisi birdir... Amma maneviyatın mebadisi maddiyattan olduğundan; büyük taşı kaldırmaya benzer, teavün ve tedavül-i efkâra muhtaçtır. Böyle makamlarda
denilir. Avrupa bu sırra ve sırr-ı taksim-i a'mal esasına binaen o hârikulâde terakkiyatı ve maarifi tesis eylemişler.
Hem de efkâr-ı âmmenin meşverette feveranı olsa, hâr u haşâk makamında olan bazı akaid-i bâtıla ve fırak-ı dâllenin bid'atları ki,
umum ehl-i İslâmı dağdar-ı teessüf etmiş.. Ve daha çok seyyiatın sahiblerinin taassub veya dikkatsizlikle hasıl olan cehl-i mürekkebin menşe-i galatlarının beyaniyle izale ederek, sâfi ve berrak hakaik-i İslâmiyeyi bütün efkâr ve kulûbe icra ve isale edecektir.
Nutk-u sâbıktaki "ihtiyar"lığına bağışlamak hatâdır. Sevâbı, ihtiyarsızlığına bağışlamaktır.
İfade-i Meram: Şimdiki Şark'ta medeniyetin müessisi ve bize bir ders-i ibret vermiş olan Japonların medeniyet-i cismaniyelerine hayat vermek için, taharri-i din ederek bazı sualler sormuşlar idi. Ve ben de kendim gibi bir cevap vermiş idim. Ben bu cevabın kuvvetini tecrübe için, (ki bu mazi ve istikbal ortasında açılan büyük selli dere ve uçurum üzerinden atlıyacak mı? yoksa sair zaif ve kuvvetsiz ve hakikatsız ve ihtiyarlanmış olan âdât ve efkâr gibi mazi tarafında mı kalacak? bilmek için;) bu cevabı şimdiki efkâr-ı umumiyeye peşkeş ve hediye ediyorum. Ve rağbet-i umumiyeyi celb ile bizim gibi nevresidenin sa'yine neşat vermek için bir hizmet niyetindeyim. Şu bintü'l-fikri ve zâde-i tabiat ve semere-i fuad, şimdiki daire-i vâsia-i hürriyetle mütenasib geniş ve haşmetli efkâr-ı umumiyenin rağbetine yakışacak -üslûb cihetiyle- bir şey değil ise de, lâkin dört cihetiyle antika olduğundan ve antikalık, guluvv-u kıymetin yerini tutmakla; itibar-ı umumiyenin rağbetine istihkakı ümid ediyorum.
Birinci antikalık ciheti: Dağ meyvesidir. Zira Kürdistan dağlarında şu zamanda sudur eden sözler, kurûn-u ûlâ sözlerini andırıyor. Güya biz kurûn-u ûlâdan bu tarafa hareket etmemişiz. Çünkü hürriyet-i mutlakalarımızı şimdiye kadar olan medeniyet-i zelilane ve nâmeşru' ve sefihaneye feda etmek reva görmedik.
İkincisi: Tabiîliktir. Yani benim tabiatıma muvafıktır. Zira, benim gibi bir bedevinin fikri fıtrat-ı asliyeye daha yakın olduğundan, muhakemesi de tabiî ve hadisü'l-ahddır. Sun'î ne kadar mükemmel olursa, tabiî yerini tutmaz. Hem de kelâm, tabiî gibi olduğundan; mütekellimin mizac-ı hissiyatını andırır.. ve okunduğu vakit, madenî benim gibi bir Kürd olduğunu nazar-ı hayale karşı tecessüm ettirir ve zihinde maneviyatın resmini doğru nakşeder.
Üçüncüsü: Üslûb-u garibimdir ki, sür'at ve kesret ve ülfet ile sathilenen ezhanı dikkate imale eder. Zira, garib olan ahlâk ve hissiyatımla mütenasib olan elbisem; maânîler dahi istihsan ederek, elbisem gibi bir üslûb-u beyanı giydirmek benden istediler. Ben de hatırlarını kırmadım. Amma alaturka terziliği iyi bilmiyorum.
Dördüncüsü: Bu cevap gençtir, ihtiyardır. Bedevidir, medenîdir. Hürr-ü mutlakdır, hürr-ü mukayyeddir. Yaşı dahi hürriyetten iki mah daha yaşlıdır. Güya altı ay zarfında elli sene, belki daha çok tayy-ı zaman ederek yaşamış. Zira veladeti vaktinde tercüman-ı efkâr olan gazeteyi, şimdi bir gazete ile muvazene olsa, mabeynlerinden asırlar geçmiş zan olunacak. Hem de bedavetteki hürriyet-i mutlakanın ve medeniyetteki hürriyet-i mahdudenin izdivacından tevellüd etmiş. Güya: Dîk-i arş, marifet-i Sâniden tarîk-i ilham ile sadâsını işitmiş bir dîkü's-sabah gibi bu inkılab-ı azîmin sabah-ı infilâkına ezhan-ı naimeyi sayahıyla ikaz ediyordu.
Bu cevabın mebde' ve meadi, yani mevzu ve gayenin celaleti; ve sâilin ehemmiyeti sair kusurları setredeceğini ümit ediyorum. Bintü'l-fikrin cihazı üslûb-u garibdir ve mehr-i muacceli de dikkattir. Ve hem de birinci tecrübe, birinci inşa, birinci te'lif olduğundan noksanı ve iğlakı tabiîdir. Hem de uzun cümlelerle söylemişim, tâ ki hakikatin sureti parçalanmasın ve hakikatin etrafında daire çekmekle mahsur bırakmaktır. Eğer tutmadım, elinize vermedim; siz dikkatinizle tutunuz.
Zaman-ı salifte, şuara divanlarından hüsnünü; bir çok ulema, dibace-i te'liflerinden Hulefa-i Raşidinin mesleğinden olmayan bir şahs-ı hâkime mehasin-i milleti gasben ona vermek ve ondan neş'et ettiği gibi ıtra'lı medihle istibdada kuvvet vermişlerdi. Ve mesavî-i istibdadı dahi nâ-kabil-i def' gördüklerinden, zaman ve feleği hedef ederek şikayat ve itirazâtın oklarını -daima manası tesiriyle malûm ve lafzı meçhul olan- istibdada atarlardı. Meşrutiyet-i şer'iye altında olan adalet-i mahz ancak Eflatun-u İlahînin mehasin-i hakikiye-i medeniyetin misal-i müşahhası göstermek istediği medine-i fâzılasında ihtimal verebilirlerdi.
Ben isem, o def'i muhal gördükleri istibdadı yıkmakla ve muhal-i âdi gördükleri medine-i fâzılanın esasını atmakla meşgul olan bir ehl-i asrın efradı olduğumdan, o âdete muhalefet ettim.
Birinci suali maalcevap icmalen müddea gibi vaz' ediyorum. Sonraki tafsilat o müddeayı müntic
gibidir. Şöyle ki:
Demişler: "Vücud-u Sânia delil-i vâzıh nedir?"
Cevap: Delil-i nuranî ve hayat-ı ateşîn ve âlemin aynı olan Muhammed (A.S.M.) ve kalb-i hidayetin lisanı ki Muhammed (A.S.M.) in lisanıdır.
Meali: Nurefşan nazarına karşı hayal, hakikatı setredemez; hak olan mesleği tesvilata, tedlisata muhtaç değildir. Bu kelâm iki fırka-i dâllenin reddine işarettir. Şimdi bed' edeceğim cevaba... (Mâba'di var)
Biz Kalû Belâ'dan Cem'iyet-i Muhammedî'de (Aleyhissalâtü Vesselâm) dâhiliz. Cihetü'l-vahdet-i ittihadımız tevhiddir. Peyman ve yeminimiz imandır. Mademki muvahhidiz, müttehidiz. "Molla Ahmed Cezerî-i Kürdî, Kürdçe olarak buyurmuş ki:
Herbir mü'min i'lâ-yı kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. Zira ecnebiler fünun ve sanayi' silâhıyla bizi istibdad-ı manevîleri altında eziyorlar. Biz de, fen ve san'at silâhıyla i'lâ-yı kelimetullahın en müdhiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilaf-ı efkârla cihad edeceğiz.
Amma cihad-ı haricîyi şeriat-ı garranın berahin-i kàtıasının elmas kılınçlarına havale edeceğiz. Zira medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir.
Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur. Cumhuriyet {(*) Evet o zaman meşrutiyet, şimdi o kelime yerine cumhuriyet konulmuş. -Müellif-} ki, adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. Onüç asır evvel şeriat-ı garra teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa'ya dilencilik etmek, din-i İslâma büyük bir cinayettir ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdad tevzi' olunmuş olur.
hâkim ve âmir-i vicdanî olmalı. O da marifet-i tam ve medeniyet-i âmm veyahut din-i İslâm namıyla olmalı. Yoksa istibdad daima hükümferma olacaktır.
İttifak hüdadadır, hevada ve heveste değil.
İnsanlar hür oldular, amma yine abdullahtırlar. Herşey hür oldu, şeriat da hürdür, meşrutiyet de. Mesail-i şeriatı rüşvet vermeyeceğiz. Başkasının kusuru, insanın kusuruna sened ve özür olamaz.
Yeis, mani'-i herkemaldir. {(*) Volkan'da "her kemaldir" kelimesinden sonra: "havale etmek menba-ı her zillettir" cümlesi vardır.} "Neme lâzım, başkası düşünsün" istibdadın yadigârıdır. Bu cümlelerin mabeynini rabtedecek olan mukaddematı, Türkçe bilmediğim için mütaliînin fikirlerine havale ediyorum.
Ey meb'usan! Uzunluğu ile beraber gayet mûcez bir tek cümle söyleyeceğim. Dikkat ediniz, Zira itnabında îcaz var. Şöyle ki:
Meşrutiyet ve kanun-u esasî denilen adalet ve meşveret ve kanunda cem'-i kuvvet!.. Bu unvan ile beraber, asıl mâlik-i hakikî, sahib-i unvan-ı muhteşem ve müessir ve adalet-i mahzayı mutazammın, nokta-i istinadımızı temin eden ve meşrutiyeti bir esas-ı metine istinad ettiren, evham ve şükûk sahibini varta-i hayretten kurtaran, istikbal ve âhiretimizi tekeffül eden, menafi'-i umumiye olan hukukullahı izinsiz tasarruftan sizi tahlis eden, hayat-ı milliyemizi muhafaza eden, umum ezhanı manyetizmalandıran, ecanibe karşı metanetimizi, kemalimizi, mevcudiyetimizi gösteren, sizi muahaze-i dünyeviye ve uhreviyeden kurtaran maksad ve neticede ittihad-ı umumîyi tesis eden, o ittihadın ruhu olan efkâr-ı âmmeyi tevlid eden, çürük mesavî-i medeniyeti hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten yasak eden, bizi Avrupa dilenciliğinden kurtaran; geri kaldığımız uzun mesafe-i terakkiden -sırr-ı i'caza binaen- bizi bir zaman-ı kasîrede tayyettiren ve Arab ve Turan ve İran ve Sâmileri tevhid ederek az zamanıyla bize bir büyük kıymet veren, şahs-ı manevî-i hükûmeti Müslüman gösteren, kanun-u esasînin ruhu ve Onbirinci Madde'yi muhafaza ile sizi hins-ı yeminden kurtaran, Avrupa'nın eski zann-ı fasidini tekzib eden, Muhammedin (Aleyhissalâtü Vesselâm) hâtemü'l-enbiya ve şeriatın ebedî olduğunu tasdik ettiren, muharrib-i medeniyet olan dinsizliğe karşı sed çeken, zulmet-i tebayün-ü efkâr ve teşettüt-ü ârâyı safa-yı nuranîsi ile ortadan kaldıran, umum ulema ve vaizleri ittihad ve saadet-i millete ve icraat-ı hükûmet-i meşruta-i meşruâya hâdim eden; adalet-i mahzası merhametli olduğundan anasır-ı gayr-ı müslimeyi daha ziyade te'lif ve rabteden, en cebîn ve
âmî adamı en cesur ve has adam gibi hiss-i hakikî-i terakki ve fedakârlık ve hubb-u vatanla mütehassis eden ve hêdim-i medeniyet olan sefahet, israfât ve havaic-i gayr-ı zaruriyeden bizi halâs eyleyen, muhafaza-i âhiretle beraber imar-ı dünya etmekle sa'ye neşat veren, hayat-ı medeniyet olan ahlâk-ı hasene ve hissiyat-ı ulviyenin düsturlarını öğreten, herbirinizi ey meb'uslar ellibin kişinin tekadi-i hakkından tebrie eden ve sizi icma-ı ümmete küçük bir misal-i meşru' gösteren ve hüsn-ü niyete binaen a'malinizi ibadet gibi ettiren, üçyüz milyon Müslümanın hayat-ı maneviyesine sû'-i kasd ve cinayetten sizi tahlis eden ol şeriat-ı garra unvanıyla gösterseniz ve hükümlerinize me'haz edinseniz ve düsturlarını tatbik etseniz; acaba bu kadar fevaidiyle beraber ne gibi bir şey kaybedeceksiniz? Vesselâm...
Şeriat-ı garra, Kelâm-ı Ezelîden geldiğinden ebede gidecektir. Nefs-i emmarenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz, İslâmiyete istinad iledir. O hablül-metine temessük iledir. Ve haklı hürriyetten {(1) Volkan'da "Ve hürriyet-i haktan" ifadesiyledir.} hakkıyla istifade etmek, imandan istimdad iledir. Zira Sâni'-i Âlem'e hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubudiyete tenezzül etmemesi gerektir. Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir. Ve ahlâk-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya ile muvazzaftır.
Ey evliya-i umûr! Tevfik isterseniz, kavanin-i âdâtullaha tevfik-i hareket ediniz! Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız. Zira maruf umum enbiyanın memalik-i İslâmiye ve Osmaniyeden zuhuru, kader-i İlahînin {(2) Volkan'da "Kudret-i İlahiyenin" ifadesiyledir.} bir işaret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının makine-i tekemmülatının buharı diyanettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, ziya-yı İslâmiyet ile neşvünema bulacaktır.
Dünya için din feda olunmaz. Gebermiş istibdadı muhafaza için, vaktiyle mesail-i şeriat rüşvet verilirdi. Dinin {(3) Volkan'da "bunun" ifadesiyledir.} mes'eleleri terk ve feda edilmesinden, zarardan başka ne faydası görüldü?. Milletin kalb hastalığı za'f-ı diyanettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir.
Bizim cemaatimizin meşrebi: Muhabbete muhabbet ve husumete husumettir. Yani beyne'l-İslâm muhabbete imdad ve husumet askerini {(4) Volkan'da "ve husumet ceyşini" ifadesiyledir.} bozmaktır.
Mesleğimiz ise, ahlâk-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) ile tahalluk ve Sünnet-i Peygamberîyi ihya etmektir. Ve rehberimiz şeriat-ı garra, kılıncımız da berahin-i kàtıa ve maksadımız i'lâ-yı kelimetullahtır. Cemaatimize {(1) Volkan'da "cem'iyetimize" kelimesiyledir.} her bir mü'min manen müntesibdir. Sureten intisab ise, Sünnet-i Nebeviyeyi kendi âleminde ihyaya azm-i kat'î iledir. En evvel mürşid-i umumî olan ulema ve meşayih ve talebeyi, şeriat namına ittihada davet ederiz.
Gazeteci denilen huteba-i umumî, iki kıyas-ı fasidle milleti bataklığa düşürtmüştür.
Birincisi: Vilayatı, İstanbul'a kıyas ederek... Halbuki elifbayı okumayan çocuklara felsefe dersi verilse sathî olur.
İkincisi: İstanbul'u Avrupa'ya kıyas etmişler. Halbuki bir erkek, kadının kametinde istihsan ettiği bir libası giyse maskara {(2) Volkan'da "muhannes" ifadesiyledir.} ve rezil olur.
{(3) Volkan'da "ve rezil olur"dan sonra şu cümleler yazılıdır.
Hatime: Benim perişan sözlerimin mabeynlerini rabt edecek mukaddemat-ı matviyeyi itnabdan." ihtirazen hayalimde hıfz ile zikretmedim. Ve bu müşevveş sözlerimi temaşa edenler misafireten ve tenezzülen ruhlarını bir "Kürd evi" ıtlakına şâyan olan cesedime göndersin de hazinetü'l-hayalimi teftiş ile matlubatı çıkarsın. Yani leylamı benim gözlerimle temaşa etsin. Yaşasın şeriat-ı garrâ!..
-Bedîüzzaman Said-i Kürdî-}
Bedîüzzaman-ı Kürdî'nin fihriste-i makasıdı ve efkârının programıdır.
Ey şu müşevveş sözlerimi temaşa eden zât! Gayet dikkat ve muhakeme ile mütalaa et. Yoksa sathi nazardan hasıl olan sû'-i tefehhüm zannınızı helâl etmem. Sen de okuma!.. {(*) Volkan'da "sen anla da okuma" tarzındadır.}
İfadatım zekilere hitaptır. İşaret kâfidir. Benim mekteb-i edebim Kürdistan'ın yüksek dağları olduğundan, kusurumu ümmilik ve acemiliğime bağışlamak mukteza-yı mürüvvettir.
Ben ki; İslâmiyete, maarif-i İslâmiyeye, ulemaya, talebeliğe ve Osmanlılığa ve hilafete ve ittihad-ı Muhammediyeye ve Kürdlüğe intisabım cihetiyle şu sıfatlardan neş'et eden devair-i mütekatı'a gibi cem'iyetlerin mültekası olduğumdan ve her bir heyet-i içtimaiyenin cism-i nâmî gibi tenbihe muhtaç olan ukdetü'l-hayatiyesinde mündemiç istidadatı fiile çıkarmasının muharriki ve mûkızı meylü't-terakki olduğundan, o ukde-i hayatı mütenebbih etmek ve meylü't-terakkiyi faaliyete sevk etmek için herbir heyete mahsus birer fikrim vardır.
Âlem-i İslâmiyetin ukde-i hayatiyetisini tenbih ve temin ve meylü't-terakkisini faal etmek için; adalet ve meşveretten ibaret olan meşrutiyetin me'haz ve menbaını, ezel ve ebed şanında olan kanun-u İlahînin şârihi olan mezahib-i erbaayı ittihaz etmektir. Zira milyonlarla dâhilerin ecr-i âhiret için istinbat ettikleri bahr-i umman gibi mesail-i şer'iyeye
kanaat etmeyip; Avrupa'ya ahkâm ve ahlâkta dilencilik ve izhar-ı fakr etmek, din-i İslâm'a büyük bir cinayettir. Meşrutiyette hâkim, kânun olduğundan bu kânun, libas-ı milliye-i İslâmiyeyi giymeli. Tâ ki, asabiyet-i maneviye onun riyasetine karşı cevab-ı red vermesin. Meşrutiyette şeriat-ı garra hükümferma olduğu halde, üç şecere-i zakkumu kökünden ihraç edecek. Ve üç şecere-i tûbâ zemin-i meşrutiyette neşvünema bulacak ve dal budaklar saçacaktır.
Zakkum şecereleri: Dinsizlik, iftirak ve nifak ve zünub ve mesavî-yi medeniyet ve hakkımızda şematetli olan zann-ı fasid-i ecanibdir.
Ve tûbâ şecereleri: Ruhanî manyetizma ile ittihad-ı âmme ve inbisat-ı şeriat cihetiyle terakki ve tenzih-i din ve nokta-i metin-i dine istinad, meşrutiyet sebebiyle ikbal-i istikbalimizdir. Hem de anasır-ı gayr-ı müslime, meşrutiyetin devamına mutmain olacaktır.
Cemi' kuvvetimle derim ki: Hiçbir hakikî mehasin-i medeniyet yoktur ki; İslâmiyet sarahaten veya zımnen veya iznen onu veya daha ahsenini mütekeffil olmasın. Ammâ vâesefâ ki; çabuk {(*) Volkan'da "çocuk aldatıcı" ifadesiyledir.} aldatıcı mesavî-i medeniyeti çocuk tabiatlı bâzı ehl-i heva ve heves mehasin zannederek tuti gibi en evvel onu taklid ettiler.
Hem de meşrutiyet, şeriatın abd-i memlûküdür. Ondan gasbolunmaz. Dikkat isterim ki; şeriat ile hiç münasebeti olmayan o müthiş istibdad-ı zalimane sırf milleti aldatmakla bir münasebet-i mevhumeye istinad ile ol kadar dâhil ve haric mühacemata karşı bu kadar zaman kendini muhafaza ettiğinden, şimdi asl-ı şeriatla münasebet-i hakikiyesi olan meşrutiyetin bekası bu kuvvet-i âlîye istinad etmek zarurîdir.
Maarif-i İslâmiye ordusunun fırkaları olan ehl-i medrese ve ehl-i tekye ve ehl-i mektebin ifrat ve tefrit ile birbirlerini tadlil ve techil ile hasıl olan ve ahlâk-ı İslâmiyeyi esasıyla sarsan ve aheng-i terakkiyi ihlâl eden tebayün-ü efkârlarını ve tehalüf-ü meşariblerini izale; ve efkârı tevhid, meşaribi takrib zarurîdir.
Nasıl ki; cesîm bir fabrika-yı muntazamanın ve bir kasrın odalarının kapıları birbirine açılıyor, bir maksada hizmet eder.
Kezalik, mektep ve medrese ve tekye, teyid-i münasebet ile o kasr-ı âlî-i İslâmiyenin birer açık kapılı odası gibi olmak ve salonu da hükûmet olmak zarurîdir. Tâ herbiri diğerinin noksanını tekmil ile kaide-i taksimü'l-mesaî tatbik edilsin.
Teyid-i münasebet şöyledir ki: Mekatib-i âliyede hakaik-i İslâmiyeyi berahin ile okutmak ve medreselerde fünun-u lâzıme-i medeniye, -eski hükemanın bataklığına bedel- tedris olunmak ve tekyelerde de mütebahhirîn ulema bulunmaktır.
Devlet-i ilmiyede meşrutiyet-i ilmiyeyi tesis etmektir. Tâ ki, efkâr-ı umumiye-i ilmiye feveran ile, ağraz ve enaniyet ve evham ve şübehatı bel' etsin. Zira herbir âlim, kendi fikrini herkese kabul ettirmekle taklid yolunu açmak ve taharri-i hakikatın yolunu seddetmekle bir nev'i istibdad-ı ilmiye yapıyor.
Elhasıl: İstibdad gerek idarede gerek ilimde olsun, semerat-ı sa'yi istihlâkla istikbale istidbar ediyor. İdarede kuvvet kanunda olmalı. Ve ilimde de kuvvet hakta olmalı. Yoksa istibdad hükümferma olur.
Talebelik san'at-ı mütenevviasında taksimü'l-mesai kaidesini medresede tatbik etmekle beraber, içtimaât ile münazara ve müdavele-i efkârdan feveran eden bir nev'i efkâr-ı umumiyeyi üstad-ı manevî ittihaz etmektir. Tâ ki talebelikte ukdetü'l-hayatiye tenebbüh ve meylü't-terakki faaliyete ve meylü't-teceddüd zuhura başlasın.
Elhasıl: Nasıl ki, devlette efkâr-ı amme hâkimdir. Müftüsü de efkâr-ı umumiye-i ulema olmalı. Ve üstad ve muallimi de efkâr-ı âmme-i talebe olmalıdır. Tâ ki, meşrutiyet mütesaviyen ve mütenasiben cereyan etsin. Şeriatta icma-ı ümmet hüccet-i kat'î olduğundan efkâr-ı âmmenin kıymet ve mevkiini gösterir.
Mürşid-i umumî olan vaiz ve hatipler hem âlim-i muhakkik olmalıdır, tâ bürhan ile ikna' eylesin. Zira tasvir ve tezyin-i müddea, müteharri-i hakikata karşı faidesizdir. Ve hem de hakîm-i müdakkik olmalıdırlar, tâ ki bir şeyi tergib veya terhib ile, ondan daha mühim şeyi tenzil ve tahfif edip muvazene-i şeriatı bozmasınlar. Ve hem de beliğ-i hakîm olmalıdırlar. Tâ ki, mukteza-yı hale mutabık ve ilcaat-ı zamana muvafık ve teşhis-i illete münasib söz söylesinler.
Osmanlılığın meylü't-terakkisini faal etmektir. Şöyle ki: Bu devletin mâbihi'l-hayatı ve dini, Din-i İslâm olduğundan; her bir Osmanlı i'lâ-yı şevket-i İslâmiyeye mükellef ve her bir mü'min i'lâ-yı kelimetullaha muvazzaftır. Ve bu zamanda i'lâ'nın en büyük sebebi maddeten terakki olduğundan; ve terakkinin en müthiş düşmanı olan cehalet ve zaruret ve ihtilafa; seyfü'l-marifet ve sa'y-i insanî ve ittihad ile din namına ittihad edeceğiz. Amma a'da-yı haricî, medenî olduklarından fikren galebe çalmak lâzımdır. O cihadı da berahin-i şeriata havale edeceğiz.
Hilafete dair bir rü'yadır. Âlem-i manada padişahı gördüm. Dedim: "Sen zekatü'l-ömrü Ömer-i Sâni'nin mesleğinde sarfet!.. Tâ ki, meşrutiyet riyasetine lâzım ve biatın manası olan teveccüh-ü umumiyeyi kazanasın."
Padişah dedi: Ben O'nun yolunda gideyim. Siz de ol zaman ehlini taklid edebiliyor musunuz?.. Bir de sizde, onlardaki kuvvet-i İslâmiyet ve safvet ve ahlâk!..
Ben dedim: Bizdeki tenebbüh-ü efkâr-ı umumî ve tekemmül-ü mebadi ve vesait ve ihata-i medeniyet, o noktaların yerini tutmakla; hem o noktaları istihsal, hem de netice-i matlub olan terakkiyi intac edebiliyor. {(*) Volkan'da "edebilir" ifadesiyledir.} Düvel-i ecnebiyenin adaleti bunu isbat eder.
O dedi: Nasıl yapacağım?
Dedim: "İstibdad, kalb-i memalik olan İstanbul'da kan bırakmadığından hüsn-ü niyeti göster. Pür-şefkat ile meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi; menfur olmuş Yıldızı mahbub-u kulûb etmek için, eski zebanîler yerine melaike-i rahmet gibi muhakkikîn-i ulemayı doldurmak ve Yıldızı dârülfünun gibi etmek ve ulûm-u İslâmiyeyi ihya etmek ve Meşihat-ı İslâmiyeyi ve Hilafeti, mevki-i hakikisine is'ad etmek ve milletin kalb hastalığı olan za'f-ı diyanet ve baş hastalığı olan cehaleti, servet ve iktidarınla tedavi etmekle, Yıldızı Süreyya kadar i'lâ et. Tâ Hanedan-ı Osmanî ol burc-u hilafette pertevnisâr-ı adalet olabilsin. Hem de havaic-i zaruriyeye iktisad et. Tâ alıştırılmış olan israfa iktidarı olmayan bîçare millet de iktida etsin. Madem ki, imamsın..."
Birden uyandım, gördüm ki; asıl bu âlem-i yakaza rü'yadır. Asıl uyanmak ve hakikat o rü'ya imiş.
İleride tavaif-i mülûk temelleri hükmünde olan anasır-ı muhtelife kulüplerinin ittihadının temeli ve nokta-i istinadımızın esası olan "İttihad-ı Muhammedî"den anasır-ı gayr-ı müslime tevahhuş etmesinler. Zira mesleğimiz sırf ahlâkî ve dinî olduğundan, onlara faide-i azîmeden başka zarar vermez. {(*) Volkan'da "zarar vermez" cümlesinden sonra, "hem de muvazene-i devleti muhafaza eden milliyetimiz İslâmiyetten başka yoktur" cümlesi de vardır.} Bizi kendilerine kıyas etmesinler. Zira milliyetleri çoktan vicdanî olan dinlerine galebe çalmış... Hem de onları medenî biliriz. Medenîlere ikna' ile, muhabbetle galebe çalınır.
Bâhusus en vahşi zamanlarda bu kadar edyan ve akvam-ı muhtelife ferman-ı لَٓا اِكْرَاهَ فِى الدّ۪ينِ ile medeniyet-i İslâmiyede masûn kalmışlardır. Ne vakit cem'iyetimizden tevahhuş etseler, meşrutiyete adem-i kabiliyetlerini ve vatana hıyanetlerini ve meşrutiyeti muvakkat ve gayr-ı meşru' istediklerini göstermiş olurlar.
Hem de ecnebiler bu cem'iyet-i ahlâkiye ve mürşidaneyi istihsan etmeleri gerektir. Zira eski zamanda ecnebiler vahşi olduklarından İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) onların vahşetine karşı taassub ve husumet göstermeğe mecbur idi. Şimdi onların medenîleşmeleri ile o
mahzur zâil olmuştur. Zira din noktasında medenîlere galebe ikna iledir. Ve mezheb ve dinin ulviyetini ve mahbubiyetini fiilen göstermek iledir. Söz anlamayan bedeviler gibi icbar ve husumetle değildir. Amma vâesefâ ki, İslâmiyet ve hamiyet namını taşıyan bazı zevzek ve lâübalilerin "kamerin menfaati, ayyaşlar mehtâbında işret etmeğe münhasır; ve şemsin faidesi bataklıkta mevadd-ı hasise taaffün etmeğe münhasırdır." diyen eblehler işret ve taaffünü mania' olmak için şems ve kamerin men'-i tulûuna kalkışmaları gibi; en mukaddes ve ulvî olan şeriat-ı garra ve onun hâdimi ve en hakikatlı ve uhrevî olan İttihad-ı Muhammedîyi kendi cem'iyet-i dünyeviyelerine kıyasen ağraz-ı faside ve metalib-i süfliyeye vasıta etmek gibi bir emr-i muhale ihtimal veriyorlar. Ve şems-i hakikate püf-püf ediyorlar. Heyhat nerede Süreyya süpürge olur? Veya üzüm salkımı gibi yenilir? Cihan arslanları silsile-i şeriata bağlı olduğundan, tilkinin onu koparmağa kalkışması sırf mecnunanedir.
Cem'iyetimizin meşrebi, beyne'l-İslâm muhabbetin manasına muhabbet ve husumetin medlûlüne husumettir. Ve mesleği: "Ahlâk-ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihya etmektir. Ve rehberi şeriat-ı garra ve seyfi berahin-i kàtıa ve maksadı i'lâ-yı kelimetullah'dır...."
Kürdlerin ihtilafından zayi' olan kuvve-i cesîmelerinden istifade etmek için, ittihad-ı millî ile efkâr-ı umumiyelerini izhar etmek ve maarif ile o efkârı terakki ettirmektir. Tâ ki, meylü't-terakkileri faaliyete ve ukde-i hayatiyeleri tenvire {(*) Volkan'da "tenebbühe başlasın" ifadesiyledir.} başlasın. Halbuki maarif-i cedideden dört sebebten tevahhuş ediyorlar. İstizah olunca izah edeceğim. Bâhusus şimdiki bazı gençlerimizin dinlerindeki lâübaliyane hareketleri daha ziyade milleti tevhiş ediyor. Bu gibi lâübaliler meşrutiyete hizmet değil, bilakis meşrutiyete ve millete büyük bir darbe vurarak tarîk-i terakkiyi sedde sebeb oluyorlar.
Kürdistan'a maarif-i cedidenin idhaline çare-i yegâne: Hamidiye alaylarında askerlik münasebetiyle; mekatibte medrese nam-ı me'lufuyla ulûm-u diniye ile beraber fünun-u lâzıme-i medeniyeyi; aşair-i mezkûrenin
üç muhtelif nukàtında talebenin tayinatının teminiyle beraber üç dârü'l-ilim küşâd ve bunlardan neş'et eden Kürd uleması da, ihya olacak medaris-i münderisede Kürdlerin istidadlarına göre tedris-i fünun etmektir.
Kader bana Türkçeyi az vermiş. Hattı hiç vermemiş. Dikkatinizle bana yardım edin.
Şöyle ki: Zahiren hariçten cereyan eden maarif-i cedidenin bir mecrası da, bir kısım ehl-i medrese olmalı. Tâ gıll u gıştan tasaffi etsin.
Zira bulanıklığıyla başka mecradan taaffün ede gelmiş ve atalet bataklığından neş'et eden ve istibdad semûmu ile teneffüs eden ve zulüm tazyiki ile ezilen efkâra bu müteaffin su, bazı aksü'l-amel yaptığından, misfat-ı şeriat ile süzdürmek zarurîdir. Bu da ehl-i medresenin dûş-u himmetine muhavveldir.
Tarîk-i Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) şübhe ve hileden münezzeh olduğundan; şübhe ve hileyi îma eden gizlemekten de müstağnidir. Hem de o derece azîm ve geniş ve muhit bir hakikat, bâhusus bu zaman ehline karşı hiçbir cihetle saklanmaz. Bahr-i umman nasıl bir destide saklanacak?
Tekraren söylüyorum ki: İttihad-ı İslâm hakikatında olan İttihad-ı Muhammedî'nin (Aleyhissalâtü Vesselâm) cihet-i vahdeti tevhid-i İlahîdir. Peyman ve yemini de imandır. {(*) Volkan'da "imandır" kelimesinden sonra: "Encümen ve cem'iyetleri, mesacid ve medaris ve zevaya'dır" ifadesi vardır.} Müntesibîni umum mü'minlerdir. Nizamnamesi Sünnet-i Ahmediye'dir (Aleyhissalâtü Vesselâm). Kanunu, evamir ve nevahi-i şer'iyedir. Bu ittihad, âdetten değil, ibadettir.
İhfa, havf, riyadandır. Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslâmdır. İttihadın hedef ve maksadı; o kadar uzun, münşaib, muhit merakiz ve maabid-i İslâmiyeyi birbirine rabtettiren bir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut olanları ikaz ve tarîk-i terakkiye bir hâhiş ve emr-i vicdanî ile sevketmektir.
Bu ittihadın meşrebi, muhabbettir. Husumeti ise, cehalet ve zaruret ve nifakadır. Gayr-ı müslimler emin olsunlar ki; bu ittihadımız, bu üç sıfata hücumdur. Gayr-ı müslime karşı hareketimiz ikna'dır. Zira onları medenî biliriz. Ve İslâmiyeti mahbub ve ulvî göstermektir. Zira onları munsıf zannediyoruz. Lâübaliler iyi bilsinler ki, dinsizlikle kendilerini hiçbir ecnebiye sevdiremezler. Zira mesleksizliklerini göstermiş olurlar. Mesleksizlik, anarşilik sevilmez. Ve bu ittihada tahkik ile dâhil olanlar, onları taklid edip çıkmazlar. İttihad-ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm)
olan İttihad-ı İslâmın efkâr ve meslek ve hakikatını efkâr-ı umumiyeye {(*) Volkan'da "enzar-ı umumiyeye" lafzıyladır.} arz ederiz. Kimin bir itirazı varsa etsin, cevaba hazırız.
İttihad-ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) cemaatine {(*) Volkan'da "cemi'yetine" kelimesiyledir.} isnad ettikleri dokuz evham-ı fasideyi reddedeceğim.
Böyle nâzik bir zamanda din mes'elelerini ortaya atmak münasib görülmüyor.
Elcevab: Biz dini severiz; dünyayı da yine din için severiz.
Sâniyen: Madem ki meşrutiyette hâkimiyet millettedir. Mevcudiyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milliyetimiz de yalnız İslâmiyet'tir. Zira Arab, Türk, Kürd, Arnavut, Çerkez ve Lazların en kuvvetli ve hakikatlı revabıt ve milliyetleri, İslâmiyet'ten başka bir şey değildir. Nasılki az ihmal ile tavaif-i mülûk temelleri atılmakta ve onüç asır evvel ölmüş olan asabiyet-i cahiliyeyi ihya ile fitne ikaz olunmaktadır. Ve oldu, gördük...
Bu unvan tahsisiyle, müntesib olmayanları vehim ve telaşa düşürüyor?
Elcevab: Evvel de söylemiştim. Ya mütalaa olunmamış veya sû'-i tefehhüme uğramış olduğundan tekrarına mecbur oldum. Şöyle ki:
İttihad-ı İslâm olan İttihad-ı Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm) dediğimiz vakit, umum mü'minlerin mabeyninde bilkuvve veya
bilfiil sabit olan ittihad muraddır. Yoksa İstanbul ve Anadolu'daki cemaat {(1) Volkan'da "İstanbul ile Volkan idarehanesi murad değildir" ifadesiyledir.} murad değildir. Amma bir katre su da, sudur. Bu unvandan tahsis çıkmaz. Tarif-i hakikîsi {(2) Volkan'da "tasrif-i hendesesi şöyledir" şeklindedir.} şöyledir:
Esas temeli; şarktan garba, cenubdan şimale mümted ve merkezi Haremeyn-i Şerifeyn, cihet-i vahdeti tevhid-i İlahî.. peyman ve yemini iman.. nizamnamesi, Sünnet-i Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselâm).. kanunnamesi, evamir ve nevahi-i şer'iye.. kulüp ve encümenleri, umum medaris, mesacid ve zevaya.. o cemaatin (cem'iyetin) ilelebed ve muhalled naşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiye ve her vakit naşir-i efkârı başta Kur'an ve tefsirleri {(HAŞİYE) Ve bu zamanda bir tefsiri, Risale-i Nur. -Müellif-} ve i'lâ-yı kelimetullahı hedef-i maksad eden umum dinî ve müstakim ceraiddir. Müntesibîni, umum mü'minlerdir. {(3) Volkan'da "kalû belâ'dan beri müntesiptirler" cümlesi de vardır.} Reisi de Fahr-i Âlem'dir (Aleyhissalâtü Vesselâm).
Şimdi istediğimiz nokta, mü'minlerin teveccühleri ve teyakkuzlarıdır. Teveccüh-ü umumînin tesiri inkâr edilmez. İttihadın hedef-i maksadı i'lâ-yı kelimetullah ve mesleği de kendi nefsiyle cihad-ı ekber ve başkalarını irşaddır. Bu mübarek heyetin {(4) Yine Volkan'da "cem'iyetin" kelimesiyledir.} yüzde doksan dokuz himmeti siyaset değildir. Siyasetin gayrı olan hüsn-ü ahlâk ve istikamet ve saire gibi makasıd-ı meşruâya masruftur. Zira bu vazifeye müteveccih olan cem'iyetler pek az, kıymet ve ehemmiyeti ise pek çoktur. Ancak yüzde biri, siyasiyyunu irşad tarîkiyle siyasete taalluk edecektir. Kılınçları, berahin-i kat'iyyedir. {(5) Volkan'da "Berahin-i kàtıa" ifadesiyledir.} Meşrebleri de muhabbet olduğu gibi, beyne'l-mü'minîn uhuvvet çekirdeğinde mündemiç olan muhabbete şecere-i tûbâ gibi neşvünema vermektir.
Volkan'a mensub cem'iyetin, tefrikadan ve başkalarına tevlid-i ye'sinden başka ne faidesi var?
Elcevab: Bu tefrik değil, tevhiddir. Ye's değil, ümiddir. O hakikat-i uzma ki, nısf-ı küre-i arzda meknuz uruk-u zeheb gibi bir köşesini keşf ile tecelli etmiş yeni bir meş'aledir. Bahr-i umman bir destide sığışmadığı gibi, İttihad-ı Muhammedî de Volkan idaresinde veya İstanbul'da sıkışıp kalmayacaktır. Belki şimdiki kuvveden fiile çıkmış bir parça İttihad-ı Muhammedî kar'u'l-asâ gibi ikazdan ibarettir. Hem de o derece uzun ve müteselsil ve merakiz-i İslâmiyeyi birbirine rabt eden silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut umum mü'minleri i'lâ-i kelimetullahın bu zamanda en büyük vasıtası olan maddeten ve manen terakkiyata bir şevk ve emr-i vicdanî ile sevk etmektir. Zira istibdad ve tahakkümden tahallüs, hâhiş ve şevk-i vicdanî ile sevk olur. Halbuki binde bir tane münevverü'l-fikirdir, vicdanen mütehassis oluyor. Hiss-i din olsa, ehass-ı havass ve en âmî hiss-i din ile mütesaviyen tarîk-i terakkide münevverü'l-fikir gibidirler. Hem de tenvir-i fikre sebeb olan marifet-i âmm veya medeniyet-i tâmm bizde olmadığı için, nuru'n-nur olan din-i İslâmı menâr etmeliyiz, tâ aheng-i terakki muhtell olmasın.
İçimizdeki gayr-ı müslimler ürkecekler veya bahane tutacaklar?
Elcevab: Bahane tutmak çocukluktur veya hainliktir. Ürkmek ise, cehalet veya tecâhüldür. Zira gayr-ı müslimler kurûn-u vustâda vahşi oldukları zamanlarda ferman-ı لَٓا اِكْرَاهَ ile, bu kadar edyan ve akvam-ı muhtelife medeniyet-i İslâmiyede masûn kaldıklarından, İslâmiyetin ulüvv-ü cenabı ve gayr-ı müslimlerin tevehhüm ettikleri mahzurun ademi güneş gibi tezahür ediyor. Hem de gayr-ı müslimlerin selâmeti, vatanın saadeti iledir. Ve meşrutiyetin devamı, ruhu, nokta-i istinadı ve mürşidi, şeriat ve milliyetimiz olan İslâmiyyet olduğundan; gayr-ı müslimler bu ittihaddan ürkmek değil, takdis ve ünsiyet etmek lâzımdır.
Ecnebilerin bundan tevahhuş etmek ihtimali var?
Elcevab: Bu ihtimale ihtimal verenler mütevahhiştir. Zira merkez-i taassublarında İslâmiyet'in ulviyetine dair konferanslarla {(*) Bismark ve Mister Karlayl gibilerin malûm beyanatlarına işaret eder. -Müellif-} takdis etmeleri bu ihtimali reddeder. Hem de düşmanlarımız onlar değil; asıl bizi bu kadar düşüren i'lâ-yı kelimetullah'a mani olan cehalet ve neticesi olan muhalefet-i şeriattır... Ve zaruret ve onun semeresi olan sû'-i ahlâk ve harekâttır... Ve ihtilaf ve onun mahsulü olan ağraz ve nifaktır ki, ittihadımız bu üç insafsız düşmana hücumdur.
Amma ecnebilerin vahşi oldukları kurûn-u vustâda; İslâmiyet, vahşete karşı husumet ve taassuba mecbur olduğu halde, adaleti ve itidalini muhafaza etmiş. Hiçbir vakit engizisyon gibi etmemiş. Ve bu zaman-ı medeniyette ecnebiler medenî ve kuvvetli olduklarından, o zararlı {(**) Volkan'da "o mahzur olan" kelimesiyledir.} olan husumet ve taassub zâil olmuştur. Zira din nokta-i nazarından medenîlere galebe çalmak ikna' iledir, icbar ile değildir. Ve İslâmiyeti, mahbub ve ulvî olduğunu -evamirine imtisalen- ef'al ve ahlâk ile göstermek iledir. İcbar ve husumet, vahşilerin vahşetine karşıdır.
Bazıları; "Sünnet-i Nebeviyeyi hedef-i maksad eden İttihad-ı İslâm, hürriyeti tahdid eder ve levazım-ı medeniyete münafîdir" diyorlar?!
Elcevab: Asıl mü'min, hakkıyla hürdür. Sâni'-i Âlem'e abd ve hizmetkâr olan, halka tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Demek imana ne kadar kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur.
Amma hürriyet-i mutlaka ise, vahşet-i mutlakadır, belki hayvanlıktır. Tahdid-i hürriyet dahi insaniyet nokta-i nazarından zarurîdir.
Sâniyen: Çocukluk tabiatı ile, heva ve heves ile zünub ve mesavî-i medeniyet mehasin zan olunuyor. Halbuki medeniyetin hiçbir hakiki
mehasini yoktur ki, İslâmiyette sarahaten veya zımnen veya iznen o veya daha ahseni bulunmasın.
Sâlisen: Bazı sefih ve lâübaliler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emmarenin esaret-i rezilesi altına girmek istiyorlar.
Elhasıl: Şeriat dairesinden hariç olan hürriyet, ya istibdad veya esaret-i nefis veya canavarcasına hayvanlık veya vahşettir. Böyle lâübaliler ve zındıklar iyi bilsinler ki, dinsizlikle ve sefahetle sahib-i vicdan hiçbir ecnebiye kendilerini sevdiremezler ve benzetemezler. Zira mesleksiz ve sefih sevilmez. Ve bir kadına yakışır -istihsan ettiği- libası erkek giyse maskara olur. {(1) Volkan'da "erkek giyse müsteskal olur" ifadesiyledir.}
İttihad-ı İslâm cemaati, {(2) Volkan'da "Bu cem'iyet" şeklindedir.} sair cem'iyet-i diniye ile şakku'l-asâdır. Rekabet ve münaferatı intac eder?!
Elcevab: Evvelâ umûr-u uhreviyede hased ve müzahamet ve münakaşa olmadığından; bu cem'iyetlerden hangisi münakaşaya, rekabete kalkışsa, ibadette riya ve nifak etmiş gibidir?!.
Sâniyen: Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden cemaatlerin iki şart ile umumunu tebrik {(3) Volkan'da "takdis" kelimesiyledir.} ve onlarla ittihad ederiz.
Birinci şart: Hürriyet-i şer'iyeyi {(4) Volkan'da "meşrutay-i meşruayı" şeklindedir.} ve asayişi muhafaza etmektir.
İkinci şart: Muhabbet üzerinde hareket etmek, başka cem'iyete leke sürmekle kendisine kıymet vermeğe çalışmamak. Birinde hata bulunsa, müfti-i ümmet cem'iyet-i ulemaya havale etmektir.
Sâlisen: İ'lâ-yı kelimetullahı hedef-i maksad eden cemaat, {(5) Volkan'da "cem'iyet" kelimesiyledir.} hiçbir garaza vasıta olamaz. İsterse de muvaffak olamaz. Zira nifaktır. Hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda olunmaz. Nasıl Süreyya süpürge
olur veya üzüm salkımı gibi yenilir? Şems-i hakikata "püf, püf" eden, divaneliğini ilân eder.
Ey dinî cerideler! Maksadımız: Dinî cemaatler maksadda ittihad etmelidirler. Mesalikte ve meşreblerde ittihad mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir. Zira taklid yolunu açar ve "Neme lâzım, başkası düşünsün" sözünü de söylettirir.
Asıl ittihad-ı İslâm {(1) Volkan'da "asıl ittihad-ı Muhammedînin.." şeklinde.} olan buradaki cemaate, manen gibi sureten de intisab edenlerin ekserîsi avam, bir kısmı da meçhulü'l-hal olduğundan, fitne ve ihtilafı {(2) Volkan'da "bir esas-ı metine adem-i istinadı ima ediyor" cümlesi.} îma ediyor?..
Elcevab: Belki ağraza adem-i müsaadesine binaendir ki, evail-i İslâm'a müşabehetidir. Hem de madem maksadı, ittihad ve i'lâ-yı kelimetullahtır. Teşebbüsât ve harekâtı da ibadettir. İbadet câmiinde şah ve geda birdir. Müsavat hakikî düsturdur. İmtiyaz yoktur. Zira en ekrem, en müttakidir. Ve en müttaki, en mütevazidir. Binaenaleyh, manen asıl hakikat-i ittihada intisabıyla beraber, sureten onun numunesi olan bu uhrevî ve sırf dinî cemaate {(3) Volkan'da "ön cem'iyete" kelimesiyledir.} intisab ile teşerrüf edecek, yoksa şeref vermeyecektir. Bir katre, bahr-i ummanı tezyid edemez. Hem de bir günah-ı kebire ile imandan çıkmadığı gibi, şems garbdan tulû' etmediğinden tevbenin kapısı da açıktır. Bir desti müteneccis su, bir denizi tencis etmediği gibi; kendi de temizlendiğinden, şimdi bu numune-i ittihada intisab eden adama şartımız olan Sünnet-i Nebeviyeyi (Aleyhissalâtü Vesselâm) ihya ve evamirine imtisal ve nevahiden içtinab ve asayişe ilişmemek {(4) Volkan'da "ve muhafaza-i meşrutâ-i meşruaya" ifadesiyledir.} elinden gelse azm-i kat'î ile... Dâhil olan bazı meçhulü'l-hal olanlar bu hakikat-i âliyeyi lekedar edemez. Zira kendi lekedar olsa da imanı mukaddestir. Bu unvan-ı mukaddese böyle bahane ile leke sürmek; İslâmiyet'in kıymet ve ulviyetini bilmemekle beraber, kendini ahmaku'n-nâs ilân etmektir.
Numune-i ittihad olan cemaatimize {(5) Volkan'da "cem'iyetimize" kelimesiyledir.} -sair cem'iyât-ı dünyeviyeye kıyasen- leke sürmeyi, ta'riz etmeyi cemi'-i kuvvetimizle reddederiz. İstifsar tarîkiyle bir itirazları olursa cevaba hazırız. İşte meydan...
Benim dâhil olduğum cemaat burada tafsil ettiğim ittihad-ı İslâmdır. {(*) Volkan'da "cemaat ve ittihad-ı İslâm" yerine "cem'iyet" ifadesiyledir.} Yoksa mu'terizlerin bâtıl tevehhüm ettikleri cem'iyet-i mütehayyele değildir. Bu dinî heyet {(**) Volkan'da: "Bu cem'iyetin efradı" şeklindedir.} efradı, şarkta olsa, garbda olsa, cenubda olsa, şimalde olsa beraberiz.
Cem'iyetlerde teşebbüsat-ı hafiye olduğu halde, İttihad-ı Muhammedînin izhar-ı serairi neden lüzum görülmüş?..
Elcevab: İslâmiyet aşikârdır. Hem de kuvve-i ittisâiyesi tazyik olunsa âleme zelzele verecek. Hem de ihfa, hile ve şüpheyi davet ettiğinden, hile ve şübheden münezzeh olan hakikat, hafâdan da müstağnidir. Hem de, müesses iken bazı köşelerden tecelli ediyor. Hem de bidayet-i İslâmda kırk oldu, saklanmadı; nasıl üçyüz milyondan sonra gizlenecek? Hem de bir şeyi akıl görür kabul eder, fikir uğraşır teslim eder bir hakikat, hafâ perdesini kabul etmez.
Yüzbin defa cemi' mü'minlerin lisanıyla insanların adedi kadar deriz: Yaşasın şeriat-ı garra-yı Ahmedî (A.S.M.)
{(*) Volkan'ın iki sayısında devam eden bu makale bilâhare Hazret-i Üstad'ın sair makalelerinde yaptığı gibi bazı tasarruflarına uğramamıştır. Biz ise onun Volkan'daki ilk aslını derc ediyoruz.}
Lisanım fikrime iyice tercümanlık edemiyor. Muhakemenizle bu perişan sözlere bir intizam veriniz.
SUAL: Asl-ı İttihad-ı Muhammedînin numunesi ve bir şu'lesi olan buradaki ittihad ne edecektir?
Elcevap: Manevî ve irşad tarîkiyle ikaz edecek ve aktar-ı erbaaya yayılmış olan silsile-i müteselsile-i nuraniyeyi ihtizaza getirecek ve beynel mü'minîn muhabbet ve uhuvveti kuvveden fiile çıkaracak.. Müteferrik ve tavaif-i mülûk temelleri olan cem'iyetleri tevhid edecek ve vasıta-i terakki olan hubb-u din, hubb-u vatan gibi ve hedef-i maksad olan i'lâ-yı kelimetullahı menfaat-i dünyeviye gibi, hamiyet-i İslâmiye ile hamiyet-i milliye gibi herkesi müteveccih kılacak!.. Zira vasıta-i terakkimiz tarîkde, maksadda ve hiss-i hamiyette müsennadır, daha muhkemdir.
Amma vâesefâ ki, istifade tarîkini bilmedik. Bu "müsenna"nın bir katı çözülse nısf-ı kuvvet gibidir. Hem de: "Yürüyüşünü terk ile başkasının yürüyüşünü öğrenmedi" meseline mâsadak olacağız. Hem de: Lahm ve demlerine karışmış olan hissiyat-ı diniyenin yerini başka bir şey tutamaz. Meğer birden vücud, tamamıyla birden inkılab edebilsin.
SUAL: Bu cem'iyet-i Muhammedî sair cem'iyetler gibi hiss-i tarafdarı ve rekabeti ve münakaşayı uyandıracak. Bâhusus askere sirayet ile neticesi iyi çıkmaz.?
Elcevab: İttihad-ı Muhammedî, sair cem'iyâtın akran ve emsali değildir. Belki umumun pederi ve mürşididir; o yıldızlara, bu şems ziya verecek ve her dairenin mâfevkinde... Ve sair devaire muhittir. Zira manen livaü'l-hamd-i Muhammedî (A.S.M.) altına girmeyen mü'min yoktur. Lâsiyyema asakir-i muvahhidin, cem'iyetin hedef-i maksadı olan muhabbet ve uhuvvete ve i'lâ-yı kelimetullaha tamamıyla mazhardırlar. Asıl İttihad-ı Muhammedînin saff-ı evvelini umum asakir-i muvahhidin teşkil eyler.
Biz bu İttihad-ı Muhammedî ile isteriz ki; umum millet de asker gibi müttehid ve yek-vücud olsun. Ve o muhabbet ve uhuvveti kuvveden fiile çıkarsınlar. Ve müdafi ve muhafız-ı hukuk ve hallal-i müşkilât, efkâr-ı âmmeyi tevlid ve tehzib etsin. Zira katre katre su müteferrik kalsa, kurur hebaya gider, ittihad ile bir havz-ı âb-ı hayat olur.
Ey ümmet-i Muhammed! Bu İttihad-ı Muhammedî'nin sadâsı umum mü'minlere bir "Arş!" emridir. Mübareze-i hayat meydanında, tarîk-i terakkide parlak müstakbel tarafına asker gibi sizi sevk ediyor.
SUAL: Anasır-ı gayrı müslimeyi de, ittihad-ı İsevî ve Musevîye teşebbüslerine teşviktir. Bu ise taassubla ve iftirakla meşrutiyete darbe olmaz mı?!
Elcevab: Zarar yoktur, onlar da yapsınlar ve hem de çokdan yapmışlar. Şimdi bir Nebiyy-i Zîşanın ismine isnad ile bir cem'iyet çıksa; ya o Nebinin ihtiramı tasdik ve tebcil ve muhabbeti izhar içindir, bu ise husumeti davet etmez. Veyahut ona mensup ayinleri icra etmektir. Bu ise ferman-ı لَٓا اِكْرَهَ فِى الدّ۪ينِ ile hürriyet-i mezhebiye teessüs ettiğinden, münakaşaya mahall olmaz. Eğer siyasiyat ve maddiyata karışmaya vesile addedecekler ise, buna muvaffak olamazlar. Zira onların dinleri sırf vicdanî olduğundan, siyaset ve maddiyata münasebeti az ve hem de çoktan kesilmiş ve hem de muhtaç değillerdir. Zira, milliyet ve menfaat onların terakkiyatına muharrik-i kâfidir. Biz ise, saadet-i dünyeviye ve uhreviye ile bu ittihada eşedd-i ihtiyaçla muhtacız. Çünkü milliyetimiz İslâmiyetten başka yoktur. Kavmiyet nazara alınsa, tavaif-i mülûk gibi olur. Ve vicdanımıza dinden başka âmir ve müşevvik yoktur. Hem de menba-ı istidadımız ve
nokta-i istinadımız bu ittihad-ı diniyedir.
SUAL: Böyle nazik bir zamanda hissiyat-ı diniyeyi heyecana getirmekle, teskin ve ta'dili güç olur?
Elcevab: Dinde hükümferma olan hak ve adalet, hissiyatı ta'dil ve tahdid eder. Sair hissiyata kıyas olunmaz. Hem de bu heyecanın hararetiyle imtizac-ı kimyevî-i anâsır gibi, bize lâzım olan "ziya-yı maarif" hararetli kuvvet ve şevki tevlid edecektir. Hem de terakkiyat ve medeniyete lâzım olan hissiyat-ı ulviyede en bedevi adam, en münevverü'l-fikir gibi İslâmiyet namıyla tarîk-i terakkide şevk-i vicdanî ile sevk edecektir. Hem de bu sadâ-yı dinî bu merkez-i hilafetten sudûr etmekle, etrafa aks-endaz olmaz ise, istibdad her unsurda merkezden iftirak meylini ekdiğinden; bu meyilden istifade ederek, bazı sahib-i zuhur mütemehhidlik veya müceddidlik namıyla başka taraflarda bu sadâyı çıkaracak ve bu devlet-i İslâmiyeyi tefrikaya düşürecek ve bu ism-i mübareki de tenzil ve tahdîd edecektir.. Hem de intizam-ı idareye şiddet-i ihtiyacımızdan yüz derece veya daha ziyade tehzib-i ahlâka muhtacız. Bu da iksir-i diyanetledir.
Zira, umum enbiyanın memalik-i Osmaniyeden zuhuru, kaza ve kader-i İlahînin bir işareti ve remzidir ki; bu memleket insanlarının tekemmülatı ve tehzib-i ahlâkı, hiss-i dinin mâyesiyle olacaktır. Hem de şeriatla münasebet-i vehmîden başka irtibatı olmayan istibdad, o kadar zamanda o derece dâhil ve haric mühacemata karşı kendini muhafaza ettiğinden, şimdi şeriatın has abd-i memlûkü ve münasebet-ı hakikî ile merbut olan meşrutiyet-i meşruâ bu kuvvet-i azîme-i şer'iyeye isnad ve istimdad etmek zarurîdir.
SUAL: Eğer Cem'iyet-i Muhammediye siyasete karışırsa hükûmetin ruhu olan itaat muhtell olur?
Elcevab: Evvela: Cem'iyetin hedef-i maksadı siyaset değil. Zira ekser meb'usan, ulema ve müttaki olduklarından, siyaset ciheti onlara muhavveldir.
Saniyen: Hükûmet hükûmet-i İslâmiye olduğundan, İttihad-ı Muhammedî'nin kanunnamesi olan evamir ve nevahi-i şer'iyeyi takib etmesi zarurîdir. Şayet etmezlerse ikaz edilecektir. Lâkin tagallüb ve kuvvet ile icbar değildir... İhtar ediyorum ki; İttihad-ı Muhammedî
dediğimiz cem'iyet, bazı zevattan ibaret bir cem'iyet değildir ki; o efradın teferrukuyla veya sû'-i istimaliyle leke gelsin. Zira, şemsin küçük bir misaline ma'kes olan bir cam parçası kırılsa; veyahut göz yummakla nehar leyle tahvil edilse, bütün âyinelerde mütecelli olan ziya-yı şems mürtefi olmadığı gibi; buradaki resmî cem'iyet teferruk etse ve hasbe'z-zaman tebeddüle uğrasa, yine şems-i hakikat-i ittihad-ı Muhammedînin tecelliyatına sekte getiremez. Zira İttihad-ı Muhammedî hakikaten her mü'mini muhittir. Lâkin bâzı zevat-ı ma'dude, nısf-ı küre-i arzda kurulmuş o cesîm fabrika-i İslâmiyetin çarklarını temizlik ve harekâtını tesri' etmek için başkalarını davet ve istimdad ile hademe gibi hizmet ettirecektir ki, bunların en birincisi ulema ve meşayih ve talebe ve hutebâdırlar.
SUAL: Şimdiye kadar bu fikre neden teşebbüs olunmadı?
Elcevab: Zaten istibdad herkesin şevkini kırıp atalete sevk ediyordu. Şimdi ise, madem ki meşrutiyette efkâr-ı âmme hâkimdir, o efkârın eczası da her ferdin fikr-i mahsusudur, her ferd de hareket etmek lâzımdır. Tâ cereyan-ı umumî muhtell olmasın. Binaenaleyh, yalnız saadet-i vatan ve selâmet-i hükûmet olan makâsıd, farz-ı kifaye gibi telakki olunduğundan; herkes: "Neme lâzım, başkası düşünsün" gibi cevab-ı miskinâneye ve başkasına havale ve itimad etmek gibi tevekkül-ü âcizâneye müsait bir zemin olur.
Amma hubb-u din ve i'lâ-yı kelimetullah herkese farz-ı ayn olduğundan, herkes kendini mükellef bildiğinden,
na'ra-yı merdanesiyle teşmir-i sak ederek, zincir-i âtaleti kırmak ve perde-i sefaleti yırtmakla meydan-ı terakkiye atılacaktır. Şimdiye kadar ihtilaf-ı efkârımızdan istibdad istifade etti.. Kezalik, ihtilaf-ı İslâmdan Avrupa da istifade ederek istibdad-ı manevîleri altında bizi ezdi. Şimdi evvelen biz müttefik olalım. Tâ ki dest-i vifakı bizdeki gayr'i müslimlere de uzatabilelim. Ve Avrupa'nın istibdad-ı manevîsi de meşrutiyet-i maneviyeye inkılab edebilsin.
İhtar-ı mühim: İttihad-ı Muhammedî hedef-i maksadımızdır ve o noktaya çalışacağız. Şimdiki resmî İttihad-ı Muhammedî ki onun bir katresidir, o ittihad-ı Muhammedîye bir mukaddemedir. Herkes san'atına ve hedef-i maksadına mensub olabilir. Binaenaleyh, teberrük
ve taakkul için hedef-i maksadımız olan "İttihad-ı Muhammedî" unvan-ı mübarekini taşıyoruz. Asıl İttihad-ı Muhammedî'nin tarif ve hendesesi şöyledir ki: Esası, aktar-ı âleme mümted bir silsile-i nuranî ile bağlıdır. Merkezi Haremeyn-i Şerifeyndir. Ve cihetü'l-vahdeti, tevhid-i İlâhidir. Ve peyman ve yemini, imandır. Ve nizamnamesi, sünen-i Ahmediyedir. Ve kanunnamesi, evamir ve nevahi-i şer'iyedir. Ve kulüp ve encümenleri, umum medaris ve mesacid ve zevâyadır. Ve cem'iyetin ilel-ebed ve daimi nâşir-i efkârı umum kütüb-ü İslâmiyedir. Ve muvakkat nâşir-i efkârı, i'lâ-yı kelimetullahı hedef-i maksad eden umum ceraiddir. Ve müntesibîni, umum mü'minlerdir. Saff-ı evveli, guzât ve şüheda teşkil eder, kalû belâ'dan beri müntesibdirler. Defter-i esmaları, levh-i mahfuzdur. Böyle bir İttihad-ı Muhammedî cem'iyeti, reisi ve seyyidi, Fahr-i Âlemdir (A.S.M.). Hem de her ferdin de her cem'iyet-i diniyenin de reisi yine O'dur, hem de Reis-i Âlemdir.
"Ben İttihad-ı Muhammedî efradındanım" dediğim vakit, muradım bu ittihaddır. Hem de bu ittihadı hedef-i maksad eden adamlardanım, demek istiyorum. Mesleğimiz muhabbettir, muhabbeti neşretmektir. Biz husumet edenlere muhalifiz. Hem de şimdiki resmî bir cem'iyeti teşkil ediyoruz. Bütün müteferrik cem'iyat-ı İslâmiyeyi tevhid etmek için!.. Yoksa, fazla bir fırkayı çıkarmak değildir. Hâşâ ve kellâ!...
Tefrika ika' edenden değilim. İtiraz ve evham-ı fasideyi sonra red ve ilân edeceğim.
{(*) Bu makale Volkan'ın üç sayısında devam etmiştir.}
VEHİM: Sen bu hakaiki çok tekrar ediyorsun, hem de aynı ibare ile?..
İrşâd: Evvelâ: Hakikat olduğu için tekrar ediyorum. Hakikat da ziya gibi usandırmaz. Hem de üç dört makale yazdım. Muterizler tecahül ettiler. Gözlerine sokmak istiyorum. Çocuklara tekrar lâzımdır. Hem de bir meslek takib ettiğimi gösteriyorum. Bir mesleği takib edenler tekrara mecbur olurlar. Hem de birşeyin esası atılsa, mükerreren irca'-ı nazar lâzımdır. Mesleksiz olanlardır ki, her yola sapıyorlar. Bizim tarîkımız birdir. Lâkin Türkçe elfazında pek zengin değilim. Bazı usandırıcı elfazı tekrar ediyorum.
VEHİM: Siz cem'iyetinize "İttihad-ı Muhammedî" unvanını vermişsiniz. Bundan sureten müntesib olmayanlar evhama düşüyorlar. Başka bir unvana tebdil etseniz ne olur?..
İrşâd: İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) ikidir:
Biri: Aksa'l-makasıddır ki, umum mü'minler iman ile dâhildir.
Diğeri: Onun tezahür ve tecellisine bilfiil hizmet eden cem'iyettir ki, mukaddemesidir. Buna resmen intisab, şeriat-ı Ahmediyenin ahkâm-ı münifesine müraata azm-i kat'î iledir. Bu azm ve tevbeye karşı taannüd edenler evhama düşüyorlar. Hem de bu cem'iyetten maksad, İttihad-ı Muhammedîyi tecelli ettirmektir. Ve o hakikat-i sabite ve sâkineyi {(**) Volkan'da "sâkite" kelimesiyledir.} ihtizaza getirmektir. Bu cem'iyete gayet cazibedar ve cellâb bir unvan lâzımdır ki, nur-u iman ile münevver olan muvahhidini cezb edebilsin. Sair cem'iyetlerde müsemma ismini arıyor. Bunda ise, isim müsemmasını arıyor.
Hem de "Kur'an" lafzı her âyete ve lafz-ı "âlem" her nev'e ve "su" lafzı her katreye ıtlakları gibi, cemi'-i mü'minîne muhit olan "İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.)" unvanı herbir cem'iyet-i İslâmiyeye ıtlak olunabilir. Nasıl ki, umum mü'min, Muhammedîdir. Her ferd-i mü'min de Muhammedîdir. Biz de Muhammedîyiz, Ahmedîyiz. (A.S.M.)
VEHİM: Böyle cem'iyet ve fırkaların teşkilatı, hükûmetin zaîflemiş olan itaati ve icraâtını haleldar edecek. Zira temeddün-ü hakikiye elan mazhar olamamışız. Ve vahşet ve cehaletten de husumet ve taassub çıkıyor?..
İrşâd: Bu cem'iyete intisaba şart olan evamir-i şer'iyeye imtisal ve nevahiden içtinab ve muhafaza-i meşruta-i meşruaya azm-i kat'i ile cehd edenler, hükûmetin itaatine iyi bir menba' ve icraâtına güzel bir mecra teşkil ederler. Zira, evamir-i şer'iye ile mukayyeddirler. Bâzı cem'iyetlerin efradı gibi fevzâvî ve anarşistliğe ve hodserane muamelâta ve tahakkümâta temayül edemezler. Hem de bu cem'iyette hükûmet haric kalamaz.
VEHİM: Bu cem'iyete istihsanen intisab edenler ne ile muvazzaf olurlar?..
İrşâd: İki vazifesi vardır.
Birincisi: Kendi nefsi ile cihad-ı ekberde bulunmak, yani şeriat-ı garraya ittiba' ve sünen-i Ahmediyeyi ihyaya azm-i kat'î ile teşebbüs etmektir.
İkincisi: Sair mü'minleri uhuvvet ve muhabbete davet.. ve sâkin ve sabit olan uhuvvet-i diniyeyi ihtizaza getirerek tezyid ve izhar etmektir. Bu cem'iyete resmen intisab, yalnız defter-i mahsusasına kaydettirmekle değildir. Belki rabt-ı kalb ve istihsan ve teveccüh iledir. Zira bu ittihad ruhanî ve manevîdir. Surî ve cismanî değildir.
VEHİM: Bu mukaddeme olan cem'iyet, maksad olan hakikat-i İttihad-ı Muhammediyeye (A.S.M.) bir numune ve ma'kes ve hüsn-ü misal olmak lâzımgelir. {(*) Volkan'da "lâzım idi" ifadesiyledir} Halbuki sizin perişan halinizi temaşa edenler o hakikat-i ulviyenin şu'lesini
göremiyorlar?..
İrşâd: Evet şems-i hakikat-i ittihada karşı şimdiki cem'iyet, o madenden çıkmış elmas parçasıdır. Daha saykal vurulmamıştır ki, onun misali içinde görünsün. İnşâallah bir seneye kadar ulemanın himmetiyle aktar-ı cihanda tele'lü' edecek. Şayet bu parça kırılsa da, daha büyük ve müşa'şa binlerce parça ve ma'kes bulunacaktır. Efradı ne kadar müteferrik olsa müctemi' gibidir. Zira bu cem'iyetin nizamâtı şeriatla müesses ve münasebatı ruhanî olduğundan, cemi' dünya onlara nisbeten bir meclis-i vâhid gibidir. Sair cem'iyetler gibi sureten içtima' ve müdavele-i efkâr ile ve nizamât namıyla bid'atları icad etmeyecektir. Lâkin hademelerin hidematına ait bazı nizamat-ı mahsusası olabilir.
Hem de bu cem'iyetin aktardaki erkânı mabeynindeki münasebat-ı ruhanîyeyi nazar-ı aklî ile görebilseniz, mir'at-ı mücella gibi o hakikat-i ulvîyenin misali size aksedecektir. Münasebatı teşkil eden o nuranî silsilelerden turuk-u aliyye-i meşayihîn silsilelerini bir misal olarak gösteriyorum.
VEHİM: Şimdiki zamanda terakkiyata ve saadet-i dünyeviyeye sarf-ı himmet lâzım iken, böyle taassub ve teşettütü intac eden dîn meselesi meşrutiyette esas tutulsa bazı mahaziri intac eder?!.
İrşâd: Dünyada tedennimizin sebebi, dinimize riayetsizliktendir. Hem de intizam-ı idareden ziyade tezhib-i ahlâka muhtacız. Mühezzib-i ahlâk da dindir. Dünya için din ihmal olunmaz. Biz vatanı Din ve Haremeyn için severiz. Dünyayı da din için imar edeceğiz.
Madem ki meşrutiyette hâkimiyet-i milletdir. Mevcûdîyet-i milleti göstermek lâzımdır. Milliyetimiz ise, yalnız İslâmiyettir. Zira anasır-ı İslâmiyenin revabıt ve milliyetleri, İslâmiyetten başka Hazret-i Nuh (A.S.) evlâdlığıdır. Nasıl ki az bir ihmal ile tavaif-i mülûk temelleri atıldı... Ve onüç asır evvel İslâmiyetin darbesiyle ölen asabiyet-i cahiliye ve kavmiyeyi ihyaya başlamasıyla fitne ikaza başladı.
VEHİM: Bu cem'iyet, tefrika verir ve ye'si intac ve vehmi tevlid eder?
İrşâd: Bu tefrika değil, müteferrik cem'iyetleri tevhid etmektir. Yeis vermez, ümid-i hayat ve ittihad verir. Şöyle ki: O hakikat-i uzma ki, nısf-ı küre-i arzda meknun urûk-u zeheb gibi bir köşe ile tecelli etmiş yeni bir şu'le, o hakikatın tamamen keşfine bir beşarettir. Hem de kuvveden fiile çıkmış bu parça (İttihad-ı Muhammedî) (A.S.M.) kar'u'l-asâ gibi mü'minleri ikaz ile şevk-i vicdaniyle tarîk-i terakkide Kâ'be-i kemalâta doğru sevk edecektir. Zira bu zamanda i'lâ-i kelimetullahın en büyük sebebi maddeten ve manen terakki etmektir. Çünkü ecnebiler terakki ile bize galebe çaldılar. Biz de muhalefet-i şeriat ve sû'-i ahlâkımızla onlara yardım ettik.
Şimdi bize lâzım; o silsile-i müteselsile-i nuranîyi -ki merakiz-i İslâmiyeyi birbirine rabt etmiş, o silsilelerin sükûn ve sükûnetleriyle gaflet ettik, anlayamadık, istifade edemedik. Onları- ihtizaza getirmektir. Ve uhuvvet çekirdeğinde mündemiç olan muhabbete şecere-i tûba gibi neşvünema vermektir. Ve hamiyet-i İslâmiyeyi galeyana getirmekle imtizac ve ittihad-ı anasırın husulüyle kuvvet ve marifeti tevlid etmektir. {(*) Volkan'da "etmektir" kelimesinden sonra şu cümle vardır: "sadedden çıktık, ne yapayım şimdi hayalime geldi.. Şöyle ki âmir.."}
Hem âmir ve hâkim vicdanî olmalı. Yoksa daima istibdadın taht-ı tahakkümünde bulunacağız. Âmir-i vicdanî de tenevvür-ü fikre tevakkuf eder. Tenevvür-ü fikir ise, umumda ya marifet-i âmm veya medeniyet-i tâm veya İslâmiyetin hissiyle olacaktır. Halbuki binden on tane medeniyet veya marifetle münevverü'l-fikirdir. Bu ise, aheng-i terakkiyi ihlâl eder. Aheng-i ıttıradî için nure'n-nur olan Din-i İslâmı menar ve rehber etmeliyiz. Tâ herkes de münevverü'l-fikir gibi olsun. Zira, hiss-i dîn ile en âmî, en münevverü'l-fikir gibi mütehassistir. Fikri münevver olmasa da kalbi münevverdir. Hissiyat güzel olursa, efkâr da müstakim olur.
VEHİM: İçimizde gayr-ı müslimler bahane tutacaklar veya ürkecekler?
İrşâd: Bahane tutmak çocukluktur. Ürkmek ise, cehalettir. Zira gayr-ı müslimlerin saadeti vatanın selâmeti iledir. Ve meşrutiyetin devamı ve ruhu ve nokta-i istinadı ve mürşidi, şeriat ve milliyetimiz olan İslâmiyet olduğundan, gayr-ı müslimler bu ittihaddan ürkmek değil, takdis ve ünsiyet etmek lâzımdır.
VEHİM: Ecnebiler bundan tevahhuş etmek ihtimaldir?
İrşâd: Bu ihtimale ihtimal verenler tevahhuş ediyor. Zira merkez-i taassublarında İslâmiyetin ulviyetine dair konferanslarla takdis etmeleri bu ihtimali reddeder. Feylesof-u şehir Mister Carlyle>Amerika'dan yüksek bir sadâ ile bütün Avrupa'ya İslâmiyetin kudsiyetini işittirmiş. Hem de düşmanlarımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Tabiî Avrupa'da bundan istifade ile bizi istibdad-ı manevîleri altına aldılar. Bu ittihadımızla bu üç düşman-ı bîinsafa -ve başta ihtilaf olarak- hücum edeceğiz. Amma ecnebilere düşman nazarıyla değil, belki saadetimizi ve i'lâ-i kelimetullaha bu zamanda vasıta olan terakki ve madeniyete bizi teşvik ve icbar ettiklerinden dost ve hâdim nazarıyla bakacağız. Hem de ecnebiler medeniyetleriyle beraber kuvvetli olduklarından taassub ve husumete mahall kalmamış. Zira, din nokta-i nazarından medenîlere galebe çalmak ikna' iledir, icbar ile değildir. Ve İslâmiyeti mahbub ve ulvî olduğunu ef'al ve ahlâkımızla göstermek ve maddeten terakki etmekledir. İcbar ve husumet, söz anlamayan veya anlamak istemeyen vahşilerin vahşetine karşıdır.
VEHİM: Meşrutiyetin bir rüknü hürriyet-i tammedir. Halbuki Sünnet-i Nebeviyeyi hedef-i maksad eden ittihad-ı Muhammedî (A.S.M.) hürriyeti tahdîd eder. Ve medeniyetin çok levazımına münafîdir?!.
İrşâd: Hürriyeti tahdid ile tahkik ve tekmil eder. Ve medeniyetin aldatıcı zünub ve mesavîsini hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten Seyf-i şeriatla yasak eder. Zira asıl hür, mü'mindir. Dinsiz daima istibdad altındadır. Çünkü Sâni'-i Âleme hakkıyla abd ve hizmetkâr olan, başkasının istibdadına tezellüle tenezzül etmemek gerektir.
Ve tahdid-i hürriyet, insaniyet nokta-i nazarından zarurîdir. Amma hürriyet-i mutlaka, vahşet-i mutlakadır. Belki hayvanlıktır. İnkıyad-ı vicdan ile, ahkâm-ı şer'î ile takyid-i hürriyetde tekemmüldür, münafî değil... Amma levazım-ı medeniyet dediğiniz bâzı zünub ve mesavî-i medeniyeti çocukluk tabiatıyla, heva ve heves ile aldatıcı mehasin zannedersiniz!.. Halbuki asel-i müsemmem gibi aldatıcıdır. Medeniyetin hiçbir mehasin-i hakikiyesi yoktur ki, şeriatta sarahaten ve istilzamen veya iznen o veya daha ahseni bulunmasın.
Hem de bazı lâübaliler hür yaşamak istemediklerinden, nefs-i emarenin istibdad ve esaret-i rezilesinin altına girmek istiyorlar.
Elhasıl: Şeriat dairesinden hariç olan hürriyet, ya başka kalıpta istibdad veya esaret-i nefs veya vahşet-i hayvaniyedir. Böyle lâübaliler iyi bilsinler ki; diyanetsizlikle, sefahetle sahib-i vicdan hiçbir ecnebiye kendilerini sevdiremezler, benzettiremezler. Zira mesleksiz ve sefih sevilmez...Ve erkeğe karı libası yakışmaz.
VEHİM: Bu cem'iyet, sair cem'iyat-ı diniye ile şakku'l-asadır. Rekabet ve nefreti intac eder?
İrşâd: Evvelâ: Umûr-u uhreviyede hased ve müzahamet ve münakaşat olmadığından; bu cem'iyetlerden hangisi münakaşa ve rekabete kalkışsa, ibadette riya ve nifak etmiş gibidir.
Saniyen: Muhabbet-i din saikasıyla teşekkül eden cem'iyetlerin -iki şart ile- umumunu takdis ve onlarla ittihad ederiz.
Birinci Şart: Meşruta-i meşrua'yı muhafaza etmektir.
İkinci Şart: Muhabbet üzerine hareket etmek ve başka cem'iyet-i İslâmiyeye leke sürmekle kendine kıymet vermeğe çalışmamak... Birinde hata bulunsa, müfti-i ümmet olan cem'iyet-i ulemanın efkâr-ı umumiyelerine havale etmek... Hem de cem'iyetin kuvvetiyle hâkim-i mütehakkim olmamaktır. Zira tahakkümat-ı siyasiyenin lezzeti ile herkes sermest oluyor. Vazgeçmek istemiyor.
Sâlisen: İ'lâ-i kelimetullaha müteveccih olan bir cem'iyet-i diniye hiçbir garaza vasıta olamaz. İsterse de muvaffak olmaz. Hak ve hakikatın
hatırı âlîdir, hiçbirşeye feda olunmaz. Şeriat vasıta-i garaz olamaz. Nasıl Süreyya süpürge olur?. Veya üzüm salkımı gibi yenilir?.. Şems-i İslâmiyeye "püf püf" eden cinnetini ilân eder.
Ey dinî cem'iyetler!..Maksadımız, müteferrik cem'iyetler maksadda ittihad etmeleridir. Mesalikte ittihad mümkün olmadığı gibi, caiz de değildir. Zira taklid yolunu açar. Ve "neme lâzım, başkası düşünsün," sözünü de söylettirir. Mezahib-i erbaanın ihtilafı bu sırrı îma eder. İslâmiyete hizmet isteriz. Ne yolda olursa olsun!
VEHİM: Asıl İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) nin numunesi ve mukaddemesi olan buradaki resmî cem'iyete intisab-ı manevî gibi sureten intisab edenler, ekseri avam ve bir kısmı da meçhulü'l-hal olduğundan bir esas-ı metine adem-i istinad îma eder?..
İrşâd: Büyük İttihad-ı Muhammedîde her mü'min dâhildir. Onun numunesi ve mukaddemesi olan şimdiki İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) ağraza adem-i müsaadesine binaendir ki, evail-i İslâma bir müşabeheti peyda ediyor.
Hem de madem ki, maksad-ı İttihad, i'lâ-i kelimetullahdır. Teşebbüsât ve harekâtı da ibadettir. İbadet ve câmide Sultan ve derviş ve geda birdir. Müsavat-ı hakikî düsturdur. Takvadan başka imtiyaz yoktur. Zira en ekrem, en müttakidir. Ve en müttaki en mütevazidir. Demek manen gibi sureten de bu cem'iyete intisab ile teşerrüf edecek, şeref vermeyecektir. Bir katre bahr-i ummanı tezyid edemez. Bahr-i umman bir testide sığışmadığı gibi; İttihad-ı Muhammedî İstanbul'da sığışmayacaktır. Nerede kaldı bu resmî cem'iyette?!.
Amma meçhulü'l-hal adamların intisabı, bu hakikat-i âliyeyi lekedar edemez. Zira kendi lekedar olsa, imanı mukaddestir. Rabıta da imandır. Bu unvan-ı mukaddese böyle bahane ile leke sürmek, İslâmiyetin kıymet ve ulviyetini bilmemekle beraber, kendini echelü'n-nas ilân etmektir. Zira bir günah-ı kebire ile imandan çıkmadığı gibi, şems garbdan tulû' etmediğinden tevbe kapısı, meçhulü'l-hal dedikleri adamlara açıktır. Ve bir testi müteneccis su, bir denizi tencis etmediği gibi, kendi de temizleniyor. Bu mukaddeme-i İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) olan cem'iyetimize sair cem'iyat-ı dünyeviyeye kıyasen leke sürmeyi, ta'riz etmeyi cemi'-i kuvvetimizle reddederiz. Mu'terizîne ihtar ederiz ki, zamanın sille-i bîemanesine kendilerini müstehak etmesinler.
VEHİM: Cem'iyetlerde teşebbüsat-ı hafiye olduğu halde, İttihad-ı Muhammedî'nin izhar-ı serairi ve teşebbüsât-ı alenîyesine neden lüzum görülmüş?
İrşâd: İslâmiyet âşikâredir. Hem de kuvve-i ittisâiyesi tazyik olunsa, âleme zelzele verecek. Hem de ihfa ile, hile ve şüpheyi davet ettiğinden, hile ve şüpheden münezzeh olan hakikat-i bahire perde-i hafâdan da müstağnidir. Hem de bu zamanda hile, terk-i hile ve doğruluktur. Hem de başka cem'iyete kıyas olunmaz. Zira onlar teessüse başlıyor. Bu ise, müesses iken bâzı köşelerde tecelli ediyor. Ve nısf-ı küre-i arzda meknuz o hakikat-i uzma üstünde olan tabakat-ı evham ve şükûkun altından çıkmak vakti gelmiş ki, o hakikat harekete başlamış. Bazı köşelerden o hakikatın bazı tarafları lemean ediyor. Hem de bidayet-i İslâmda kırk oldu, saklanmadı. Nasıl üçyüz milyondan sonra gizlenecek?..
VEHİM: Şeriat isteyenlere bâzı müzebzib olanlar, mürteci diyorlar?
İrşad: Bizi de onlara dinsiz ve anarşist demeğe mecbur ederler. Bunlara deriz: Meşrutiyeti safsata ve hile ile muhafaza edemediniz. Belki muallak bıraktınız. Bizim maksadımız, meşrutiyeti şeriat kuvvetiyle muhafaza ve kökleştirmektir. Zerre kadar insafları olsa idi, onların o fevzavî mesleğinde olmayan her adama, mürteci' demezlerdi. Zira mesleklerinden irticaâ kadar çok meratip ve menazil vardır. "Londra'da olmayan elbette Çin'dedir; cerbezeli ve safsatalı olmayan elbette ebleh ve gabîdîr," diyenlerin hezeyanları gibi hezeyan ediyor. Çünkü Londra ve Çin'de değil, fakat İstanbul ve Haremeyndedir. Cerbezeli olmayan ebleh değil, belki sahib-i hikmettir. Anarşist ve farmason olmayan mürteci' değil, belki şeriat-ı garrayı takib ediyor.
VEHİM: Sen Selânik'te İttihad ve Terakki ile ittifak etmiştin, neden ayrıldın?..
İrşâd: Ben ayrılmadım, onların bazıları ayrıldılar. Niyazi Bey, Enver Bey gibi adamlarla şimdi de müttefikim. Lâkin bazılar bizden ayrıldılar. Bataklık yoluna saptılar. Hamiyetlerinde şüphem yoktur.. Fakat mukabillerinde garaz hissettiler. Onlar da tabiî garaza ittiba'
ettiler. Şimdi İttihad-ı Muhammedî unvanı altına girmek ve ahalinin tenvir-i efkârına hizmet etmek için şeriat onları davet eder. Fikrimce birçok ehl-i hamiyet inkılabımızı kanlı zannettiğinden; ağraz-ı nefsaniyeden kin ve husumet ve inad gibi manevî silâhları tedârik etmişti. Şimdi inkılab kansız olduğundan ve bazı ehl-i garazın onların ağrazını uyandırdıklarından; o manevî silâhlar ki, meşrutiyetin istihsaline sebeb iken, şimdi ahlâk-ı rezile ve fikr-i intikama tahavvül ile meşrutiyet aleyhine müdhiş bir silâh olmuş. Ben hamiyetli ve dindar adamlarla daima beraberim. Ben Selânik'te Meydan-ı Hürriyette okuduğum nutuk ile i'lân ettiğim mesleğimi şimdi de onu takib ediyorum ki i'lâ-i şevket-i İslâmiye ve i'lâ-i kelimetullahın vasıtası olan meşruta-i meşru'ayı şeriat dairesinde idamesine çalışıyorum.
VEHİM: Volkan'a nedir bu kadar münasebet?.. İttihad-ı Muhammedî bununla ne hizmet görecek?..
İrşâd: Din nasihattan ibarettir. Nasihatta tesir lâzım... Tesir de hamiyet-i İslâmiyenin heyecanı ve vicdanların ihtisasına vâbestedir. Biz de cazibedar olan unvan-ı İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) ile herkesin vicdanına karşı bir pencere açıyoruz. Volkan gibi ceraid-i diniye ile nesayih-i diniyeyi o mütehassis ve müteheyyic vicdanlara yağdırmak istiyoruz. Bu teşebbüsata mani' olanlara deriz ki: Şems ve Kamerin ziya ve nurundan tevellüd eden bâzı mazarrat-ı cüz'iye için tulû'larına muhalefete kalkışan mecnunlar gibi; şeriat-ı garra ve ma'kesi olan İttihad-ı Muhammedî bazı cüz'î ağrazların karışmasıyla tecellilerine mani' oluyorsunuz. Bir mazarrat-ı cüz'î için menfaat-i umumiye-i âlem ihmal olunmaz.
VEHİM: Sen imzanı Bedîüzzaman yazıyorsun. Lakab medhi îma eder?..
İrşâd: Medih için değildir. Kusurlarımın sened-i özrünü bu unvan ile ibraz ediyorum. Zira "bedi" garib demektir. Benim ahlâkım suretim gibi, üslûb-u beyanım elbisem gibi garibdir, muhâliftir. Görenekle revacda olan muhakemat ve esâlibi, üslûb ve muhakematıma mikyas ve mihenk-i itibar yapmamağa bu unvanın lisan-ı haliyle rica ediyorum. Hem de murad bedi, acib demektir.
ye mâsadak oldum.
Bir Misali: Bir senedir İstanbul'a geldim. Yüz senenin inkılabatını gördüm.
Cemi' mü'minlerin lisanıyla, insanların adedi kadar deriz:
Edibler edebli olmalıdırlar. Hem de edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalıdırlar. Matbuât nizamnamesini vicdanlarındaki hiss-i diyanet tanzim etsin. Zira bu inkılab-ı şer'iye gösterdi ki; umum vicdanlarda hükümferma, nure'n-nur olan hamiyet-i İslâmiyedir. Hem de anlaşıldı ki, İttihad-ı Muhammedî umum askere ve umum ehl-i İslâma şâmildir. Hariç kimse yoktur.
Şu gelecek makaleler Otuzbir Mart hâdisesinde isyan eden sekiz tabur askeri itaate getiren ve musibeti yüzden bire indiren iki derstir.
Volkan No:107 4 Nisan 1325 17 Nisan 1909
Serbestî Sayı: 111
Mizan Sayı: 128 2 Nisan 1325 15 Nisan 1909
Ey şanlı asakir-i muvahhidîn! Ve ey bu millet-i mazlumeyi ve mukaddes İslâmiyet'i iki defa {(1) Serbestî Gazetesinde "defa" kelimesi yoktur.} büyük vartadan tahlis eden muhteşem kahramanlar!..
Cemal ve kemaliniz, intizam ve inzibattır. Bunu da {(2) Serbestî'de "bunu da hakkıyla" cümlesi yerine "nasılki" kelimesi vardır.} hakkıyla en müşevveş zamanda gösterdiniz. Ve hayatınız, kuvvetiniz itaattir. {(3) Serbestî'de "kuvvet ve hayatınız, hatta hayat-ı İslâm da itaattir" ifadesiyle.} Bu meziyet-i mukaddeseyi en ufak âmirinize karşı bile irae eylediniz. Otuz milyon Osmanlı, üçyüz milyon İslâm'ın namusu artık sizin itaatinize bağlıdır. Sancak {(4) Mizan'da "ve râyet-i tevhid-i İlahî sizin için yed-i şecaatınızda" ifadesiyle.} ve tevhid-i İlahî sizin yed-i şecaatınızdadır. Sizin o mübarek elinizin kuvveti de itaattir. Sizin zabitleriniz, müşfik pederlerinizdir. Kur'an, hadîs ve hikmet ve tecrübe ile sabittir ki: Haklı âmire itaat farzdır.
Malûmunuzdur ki, otuzüç milyon nüfus yüz sene zarfında böyle iki inkılabı yapamadı. Sizin o itaatten neş'et eden hakikî kuvvetiniz,
umum millet-i İslâmiyeyi {(*) Volkan ve Mizan Gazetelerinde "umum milleti ve İslâmiyeti" şeklindedir.} medyun-u şükran etti. Bu şerefi hakkıyla teyid etmek, zabitlerinize itaatledir. İslâmiyet'in namusu da o itaattedir. Biliyorum ki, müşfik pederleriniz olan zabitlerinizi mes'ul etmemek için işe karıştırmadınız. Şimdi ise zabitlerinizin âğuş-u şefkatlerine atılınız. Şeriat-ı garra böyle emrediyor. Zira zabitler ulü'l-emirdirler. Vatan, millet menfaatinde, hususan nizam-ı askerîde ulü'l-emre itaat farzdır. Şeriat-ı Muhammedînin (Aleyhissalâtü Vesselâm) muhafazası da itaat iledir.
{(**) Volkan ve Mizan Gazetesinde şu alttaki izahat da mevcuddur: "Kanun-u Esasiyi, şeriata istinad ile umumumuz kabul ettik. İtaatte bulunan bin kişi, itaatsiz ve intizamsız yüzbin kişiye galebe eder. Bu iki inkılab bunu isbat etti. Zira, umum millet yapamadı, siz yaptınız!.. Eğer itaatinizde düşmanlar biraz zaaf görse; büyük cesaret alır, hududları tecavüz eder. Eğer siz âmirlerinize itaate daha ziyade kuvvet vermezseniz, şeriata karşı mes'ul olursunuz. Resul-i Ekrem (A.S.M.) Asr-ı Saadette olduğu gibi, şimdi de Harem-i Şerif'den elini kaldırmış gibi, size itaati emrediyor. Zira, şeriatın bekası ve tealisi askerin itaatiyledir."
Bedîüzzaman Said-i Kürdî"}
Volkan No: 110 7 Nisan 1325 20 Nisan 1909
Mizan Sayı: 129 4 Nisan 1325 17 Nisan 1909
Ey asakir-i muvahhidîn! Fahr-i Âlem'in (Aleyhissalâtü Vesselâm) fermanını size tebliğ ediyorum ki, şeriat dairesinde ulü'l-emre itaat farzdır. Ulü'l-emriniz {(1) Volkan ve Mizan Gazetelerinde "ulü'l-emriniz ve üstadınız" şeklindedir.} zabitlerinizdir. Askerlik ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Çarkların biri intizam ve itaatte serkeşlik etmekle, bütün fabrika herc ü merc olur.
Sizin o muntazam ve kuvvetli fabrika-i askeriyeniz, otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon nüfus-u İslâmiyenin nokta-i istinadı {(2) Mizan'da "medar-ı istinadı" tarzındadır.} ve maden-i istimdadıdır.
Siz iki müdhiş istibdadı kansız ve def'aten öldürmekle; hârikulâde olduğundan, şeriat-ı garranın iki mu'cize-i garrasını izhar ettiğinizden; zaîfü'l-akideye hamiyet-i İslâmiyenin kuvveti ve şeriatın kudsiyetini iki bürhan ile izhar eylediniz. Bu iki inkılabın pahasına binler şehid {(3) Mizan'da "bahâ yetişmez" ifadesiyledir.} verse idik, ucuz sayacaktık. Lâkin itaatinizden binde bir cüz'ü feda olunsa, bize pek çok pahalı düşer. Zira itaatiniz ukde-i hayatiye veya hararet-i gariziye gibi tenakusu mevti intac eder.
Tarih-i âlem serapa şehadet ediyor ki, asker neferâtının siyasete müdahaleleri; devletçe, milletçe müdhiş zararları intac etmiştir. Elbette hamiyet-i İslâmiyeniz; böyle sizi, uhdenizde olan hayat-ı İslâmiyeye zarar verecek noktalardan men'edecektir. Siyaseti {(4) Volkan'da "siyasâtı" Mizan'da ise "siyasiyatı" kelimeleriyledir.} düşünenler, sizin kuvve-i müfekkireniz hükmünde olan zabitleriniz ve ulü'l-emirlerinizdir.
Bazan zarar zannettiğiniz şey, siyaseten büyük zararı def' ettiği için ayn-ı maslahat olduğundan, zabitleriniz tecrübeleri hasebiyle görüyor ve size emir veriyor. Sizde de tereddüd caiz değildir. Ef'al-i hususiye-i nâmeşruâ, san'attaki maharet ve hazakatine münafî değildir ve san'atı menfur etmez. Nasılki bir tabib-i hâzık ve bir mühendis-i mahir, nâmeşru' harekâtı için, onların tıb ve hendeselerinden mani-i istifade olamaz. Kezalik, fenn-i harbde tecrübeli ve o san'atta mahir ve hamiyet-i İslâmiye ile münevverü'l-fikir zabitlerinizin bazılarının cüz'î nâmeşru' harekâtı için, itaate halel vermeyiniz. {(1) Mizan'da "halel vermeyiniz" cümlesinden sonra "bu ittihad-ı şer'î'" kelimeleri de vardır.} Zira fenn-i harb, mühim bir san'attır. Hem de sizin kıyamınız; şeriat-ı garra, -yed-i beyza-i Musa (A.S.) gibi- sair sebeb-i tefrika ve teşettüt-ü efkâr olan cem'iyetleri bel' etti. Sahirleri de secdeye mecbur eyledi. Harekâtınız bu inkılabda ilâç gibi idi ki, fazla olsa zehire münkalib olur. Ve hayat-ı İslâmiyeyi fena bir hastalığa hedef eder. Hem de himmetinizle {(2) Mizan'da "hamiyetiniz ile" şeklindedir.} bizdeki istibdad şimdilik mahvoldu. Lâkin {(3) Mizan'da cümle şöyledir: "lâkin Avrupa'nın enzar-ı tedkiki altındayız. İstikrar ve idame-i meşrutiyet ile nihayet derecede ihtiyat ve itidal lâzımdır."} nihayet derecede ihtiyat ve itidal lâzımdır.
Yaşasın Şeriat-ı Garra!.. Yaşasın askerler.
Şimdi cem'iyetimiz bir hükûmet-i meşruta-i meşruâdır. Hükûmet içinde hükûmetin zararı görüldü. Seviye-i irfan bir olmadığından fırkalarda husumet, taassub ve tarafdarlık intac eder. {(4) Volkan'da "eder" kelimesinden sonra "hem de avam, cahil fırkaya dâhil olduğu halde bir maddî kuvveti intac eder" cümlesi de vardır.} Tabiî o kuvveti istimal ile siyasete karışacak ve umumî idarede {(1) Mizan'da "beşeriyete hoş görünecek" cümlesi "idare" kelimesinden sonra mevcuttur.} herkesçe lezzetli
olan tahakkümatı yapacak sahib-i ağraza müsaid bir zemin olur. Binaenaleyh bizdeki fırkaların şimdiki hal ile devamı gayet muzırdır. Lâkin bir şirkette veya münevverü'l-fikir ve bîtaraf mabeyninde tenkidat-ı siyasetten veya ehl-i ilim mabeyninde nasihat ve irşaddan nâfi' olabilir. Şimdi hükûmet-i meşruamız asıl büyük cem'iyettir.
İttihad-ı Muhammedî (A.S.M.) istila etti ve umumun hakkıdır. Tahsisi kabul etmez. {(2) Volkan'da "etmez" kelimesinden sonra "mahsus bir anı elde edemez" cümlesi de vardır.} Bu isim şakayı kabul etmez. O cevher-i azîmin cüz'î bir tecellisiyle seyyale-i berkiye gibi bütün İslâmı ihtizaza ve âlemi zelzeleye getirdi. Tabiat-ı istidad-ı âlem, şimdi tamamen tecellisine tahammül edemez. Tedric lâzımdır. Şimdi bu cevher-i âlîyi mukaddes bir yerde hıfz etmeliyiz. Bunun bir mukaddemesi olarak mahsus fırkalar "Hâdim-i şeriat" unvanını taşıyabilirler.
İttihad-ı İslâm {(3) Volkan'da "İttihad-ı Muhammedî Cem'iyeti" ifadesiyledir} Cem'iyeti a'zâsından
{(*) Not: İkdam Gazetesi, Üstad Bedîüzzaman ve iki arkadaşının Şerif Paşa'yı müştereken protesto eden yazılarının başına uzunca bir tarif koymuştur. Biz sadece Üstadın ve arkadaşlarının müşterek protesto yazısını veriyoruz. -Naşir-}
Evvelki günkü gazeteler, Paris'de Şerif Paşa ile Ermeni heyet-i murahhasası reisi Bogos Nubar Paşa arasında Kürdistan ve Ermenistan hakkında bir itilaf akd edildiğini yazarak, Kürd efkâr-ı umumiyesinden istizahatta bulunuyorlardı.
Dörtbuçuk asırdan beri vahdet-i İslâmiyenin fedakar ve cesur hâdim ve taraftarları olarak yaşamış ve dinî an'anesine sadakati gaye-i hayat bilmiş olan Kürdler; henüz beşyüz bine karib şühedasının kanı kurumadan, şişlere geçirilen yetimlerinin, gözleri oyulan ihtiyarlarının hatıralarını teessürlerle anarken; İslâmiyetin zararına olarak, tarihî ve hayatî düşmanlarıyla itilaf akdetmek suretiyle; salabet-i diniyeleri hilafında iftirak-cûyane âmâl takib edemezler. Binaenaleyh, Kürd vicdan-ı millîsinin bu tarz tahassüsüne mugayir hareket eden zevatı da tanımazlar. Ve yegâne emelleri de; vahdet-i dinî ve millîlerini muhafaza olduğundan, keyfiyatın izahına delalet buyurulmasını muhterem gazetenizden istirham ediyoruz.
Sâdât-ı Berzenciye'den Dava Vekili Ahmet Arif
Hizan Sâdât-ı Kiramından İhtiyat Binbaşısı Muhammed Sıdık
Ulema-i Ekrad'dan Said-i Kürdî
"... Bu hususda en ziyade söz söylemek salahiyetine haiz bulunan ve Kürdlerin salabet-i diniye, necabet-i ırkıye ve celadet-i İslâmiyesini bihakkın temsil eden ve "Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye" a'zâsından Kürd eşraf ve mütehayyizanından bulunan fâzıl-ı şehir Bedîüzzaman Said-i Kürdî Efendi Hazretleri buyuruyorlar ki:
Bogos Nubar ile Şerif Paşa arasında akdedilen mukaveleye en müskit ve beliğ cevap, vilayat-ı şarkiyede Kürd aşairi rüesası tarafından çekilen telgraflardır. Kürdler câmia-i İslâmiyeden ayrılmaya asla tahammül edemezler. Bunun aksini iddia edenler, mutlaka makasıd-ı mahsusa tahtında hareket eden ve Kürdlük namına söz söylemeye salahiyettar olmayan beş on kişiden ibarettir.
Kürdler, İslâmiyet nam ve şerefini i'lâ için beşyüz bin (500.000) kişi feda etmişler ve makam-ı hilafete olan sadakatlerini, îsar ettikleri kan ile bir kat daha teyid eylemişlerdir.
Ma'hud muhtıranın esbab-ı tanzimine gelince: Ermeniler Vilayat-ı Şarkiye'de ekall-i kalil derecesinde bulundukları için; asla bir ekseriyet teminine ve ne kemiyeten, ne de keyfiyeten Şarkî Anadolu'da iddia-yı temellüke muvaffak olamayacaklarını son zamanlarda anladılar. Maksadlarına Kürdler namına hareket ettiğini iddia eden Şerif Paşayı âlet etmeyi müsait ve muvafık buldular. Bu suretle Kürd ve Ermeni davası ortada kalmayacak ve Şarkî Anadoludaki iftirak âmâli mevki-i fiile çıkmış olacaktı.
İşte, bu gaye ile o ma'hud beyanname müştereken imzalandı ve konferansa takdim olundu. Ermeniler'in maksadı Kürdleri aldatmaktan başka bir şey olamaz. Çünkü ileride Kürdlerin kemiyeten hal-i ekseriyette bulunduklarını inkâr edemeseler bile, keyfiyeten, yani ilmen, irfanen kendilerinden dûn oldukları bahanesiyle, Kürdleri bir millet-i tabi'a haline getirecekleri muhakkaktır. Buna ise, aklı başında
olan hiçbir Kürd taraftar değillerdir. Zaten Kürdler bu beyannameye yalnız sözle değil, bilfiil muhalif olduklarını isbat ediyorlar. Kürdlük davası pek manasız bir iddiadır. Çünkü herşeyden evvel Müslümandırlar. Hem de salabet-i diniyeyi taassub derecesine îsal eden hakiki müslümanlardan. Binaenaleyh, Ermenilerle aynı ırktan bulunup bulunmadıkları meselesi, onları bir dakika bile işgal etmez.
İslâm, uhuvvet-i İslâmiyeye münafî olan kavmiyet davasını men' eder.
Esasen bu, tarihe ait bir şeydir. Kürdlerin asıl ve nesebleri ne olursa olsun, İslâmdan iftiraka vicdan-ı millîleri asla müsaid değildir. Bununla beraber, Kürdlerin Arap kavm-i necibi ile ırken alâkadar bulunduğu hakaik-i tarihiyedendir.
{(*) Kürdlerin, Yemenli Arap kabilelerinden "Kahtan" kabilesinin bir kolundan olduğu, Arap nesebcilerinin icmaı olduğunu; büyük âlim Hama'lı merhum Said Havva "el-Esasü fis-Sünnet" kitabı cilt: 3, sh: 1239'da kaydetmiştir. -Naşir-}
İslâmiyet, herhangi bir ırkın diğer bir unsur-u İslâm aleyhine olarak menfî surette intibah hasıl etmesini kabul edemez. Binaenaleyh, Kürdleri Müslümanlıktan ayırmak isteyenler, esasat-ı İslâmiyeye muhalif hareket ediyorlar. Fakat bunlar da kimlerdir? Bir iki kulüpte toplanan beş on kişiden ibaret!.. Hakiki Kürdler kimseyi kendilerine vekil-i müdafi' olarak kabul etmiyorlar. Onların vekili ve Kürdlük namına söz söyleyecek ancak Meclis-i Meb'usan-ı Osmaniye'deki meb'uslar olabilir.
Kürdistan'a verilecek muhtariyetten bahsediliyor... Kürdler, ecnebi himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense, ölümü tercih ediyorlar. Eğer Kürdlerin serbestî-i inkişafını düşünmek lâzım gelirse; bunu Bogos Nubar ile Şerif Paşa değil, Devlet-i Âlîye düşünür.
Hülâsa: Kürdler bu hususta kimsenin tavassut ve müdahalesine muhtaç değildirler. Seyyid Abdülkadir Efendinin beyanat-ı malûmesine gelince; bu hususta şimdilik bir şey söyleyemem. Bununla beraber, bu beyanatın tahrif edilip edilmediğini bilemiyorum.
Böylece, eski gazetelerden elde edilebilmiş Üstadın makaleleri şimdilik bu kadar... Şu kayd edilmiş 20 adet makalelerinden başka, bir iki küçük ve kitaba geçmiş bazı makalelerin birer zeyli olarak bulunmuş olan o parçaları da hesaba katsak, makalelerin adedi 22 olmuş olur. Şayet 1919 - 1922 arası Sebilür-reşad'da neşredildikten sonra, «Sünuhat» kitabı içine alınan ve kitablaşan «Rü'yada Bir Hitabe» ve «Kur'an'ın Hâkimiyet-i Mutlakası» serlevhalı makaleler, zeylsiz üstteki makaleler topluluğuna dâhil edilse, yine mecmuu 22 adet olur.
Lemaat
{(*) Evkaf-ı İslamiye Matbaası İstanbul 1337-1339 (1921)}
اَلْمَرْءُ عَدُوٌّ لِمَا جَهِلَ kaidesiyle, ben dahi nazım ve kafiyeyi bilmediğimden ona kıymet vermezdim. Safiye'yi kafiyeye feda etmek tarzında hakikatın suretini nazmın keyfine göre tağyir etmek hiç istemezdim. Şu kafiyesiz, nazımsız kitapta en âlî hakikatlere, en müşevveş bir libas giydirdim.
Evvelâ: Daha iyisini bilmezdim. Zira yalnız manayı düşünüyordum.
Sâniyen: Cesedi libasa göre yontmakla rendeçleyen şuaraya tenkidimi göstermek istedim.
Sâlisen: Ramazanda kalb ile beraber nefsi dahi hakikatlerle meşgul etmek için, böyle çocukça bir üslûb ihtiyar edildi. Fakat ey kàri'! Ben hata ettim, itiraf ederim. Sakın sen hata etme! Yırtık üslûba bakıp o âlî hakikatlere karşı dikkatsizlik ile hürmetsizlik etme!..
Ey kàri'! Peşinen bunu itiraf ederim ki: San'at-ı hat ve nazımda istidadımdan çok müştekiyim. Hattâ şimdi ismimi de düzgün yazamıyorum. Nazm u vezin ise; ömrümde bir fıkra yapamamıştım. Birdenbire zihnime, nazma musırrane bir arzu geldi.
Sahabelerin gazevatına dair Kürtçe قَوْلِ نَوَالَاس۪يسَبَانْ namında bir destan vardı. Onun ilahî tarzındaki tabiî nazmına ruhum hoşlanıyordu. Ben de kendime mahsus onun tarz-ı nazmını ihtiyar ettim. Nazma benzer bir nesir yazdım. Fakat vezin için kat'iyyen tekellüf yapmadım. İsteyen adam, nazmı hatıra getirmeden zahmetsiz, nesren okuyabilir. Hem nesren olarak bakmalı, tâ mana anlaşılsın. Her kıt'ada ittisal-i mana vardır. Kafiyede tevakkuf edilmesin. Külah püskülsüz olur, vezin de kafiyesiz olur, nazım da kaidesiz olur. Zannımca lafız ve nazım, san'atça cazibedar olsa, nazarı kendiyle meşgul eder. Nazarı manadan çevirmemek için perişan olması daha iyidir.
Şu eserimde üstadım, Kur'an'dır. Kitabım, hayattır. Muhatabım, yine benim. Sen ise ey kàri! Müstemi'sin. Müstemi'in tenkide hakkı yoktur; beğendiğini alır, beğenmediğine ilişmez. Şu eserim, bu mübarek Ramazanın feyzi
{(*) Hattâ tarihi
çıkmış. -Müellif-}
olduğundan, ümid ederim ki; inşâallah din kardeşimin kalbine tesir eder de, lisanı bana bir dua-i mağfiret bahşeder veya bir Fatiha okur.
{** Bu kıt'a, onun imzasıdır. -Müellif-}
Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde,
Said'den yetmiş dokuz emvat bâ-âsam u âlâma.
Sekseninci olmuştur, mezara bir mezar taş,
Beraber ağlıyor hüsran-ı İslâm'a.
Mezar taşımla pür-emvat enîndar o mezarımla,
Revanem saha-i ukba-yı ferdâma.
Yakînim var ki: İstikbal-i semavat ü zemin-i Asya
Bâhem olur teslim, yed-i beyza-yı İslâm'a.
Zira yemin yümn-ü imandır,
Verir emni, eman ile enama...
İzzet-i azamet ister ki; esbab-ı tabiî, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında.
Tevhid ve celal ister ki; esbab-ı tabiî, dâmenkeş-i {(*) Hakikî tesirden elini çeksin, icada karışmasın, demektir. -Müellif-} tesir-i hakikî ola kudret eserinde.
Vücudun hasra gelmez muhtelif enva'ını, münhasır olmaz, sıkışmaz şu şehadet âleminde.
Âlem-i cismanî bir tenteneli perde gibi, şu'le-feşan gaybî avalim üzerinde.
Eser-i itkan-ı san'at, fıtratın her köşesinde, bilbedahe reddeder esbabının icadını.
Nakş-ı kilkî, ayn-ı kudret; hilkatin her noktasında, bizzarure reddeder vesaitin vücudunu.
Kâinatın serbeser sırr-ı tesanüd müstetir, hem münteşir. Hem cevanibde tecavüb, hem teavün gösterir;
Ki yalnız bir kudret-i âlem-şümuldür yaptırır, zerreyi her nisbetiyle halkedip yerleştirir.
Kitab-ı âlemin her satırıyla her harfi hayy; ihtiyaç sevkediyor, tanıştırır.
Her nereden gelirse gelsin, nida-i hâcete lebbeyk-zendir, sırr-ı tevhid namına etrafı görüştürür.
Zîhayat her harfi, herbir cümleye, müteveccih birer yüzü, hem de nâzır birer gözü baktırır.
Güneş bir meyvedardır, silkinir tâ düşmesin müncezib seyyar olan yemişleri.
Ger sükût ile sükûnet eylese, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczubları.
Sivrisinek gözünü halkeyleyendir mutlaka, Güneşi hem kehkeşi halkeylemiş.
Pirenin midesini tanzim edendir mutlaka, manzume-i şemsiyeyi nazmeylemiş.
Gözde rü'yet, midede hem ihtiyacı dercedendir mutlaka, sema gözüne ziya sürmesi çekmiş, zemin yüzüne gıda sofrası sermiş.
Kâinatın gör ki te'lifinde bir i'caz var. Ger bütün esbab-ı tabiiye bilfarzı'l-muhal
Ola herbiri muktedir bir fâil-i muhtar. O i'caza karşı nihayet acz ile bil-imtisal ederek secde ki:
Bir kudret-i zâtiyedir, hem ezelî; acz tahallül edemez.
Onda meratib olmayıp, mani' tedahül edemez. İsterse küll, isterse cüz' nisbet tefavüt eylemez.
Çünki her şey bağlıdır her şey ile. Her şeyi yapamayan bir şeyi de yapamaz.
Tesbih gibi nazmeyleyip kaldıracak; arzımızı, şümusu, nücumu, hasra gelmez.
Şu fezanın başına hem sinesinde takacak, öyle kuvvetli ele bir kimse mâlik olmaz.
Dünyada hiçbir şeyde dava-yı halk edip, iddia-yı icad edemez.
Mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sinek, nasıl onun ihyası kudrete ağır gelmez.
Şu dünyanın mevti de, ihyası da öyledir. Bütün zîruh ihyası onda fazla nazlanmaz.
Değil tabi' tabiat, belki matba'. Değil nakkaş, o belki bir nakıştır. Değil fâil, o kabildir. Değil masdar, o mistardır.
Değil nâzım, o nizamdır. Değil kudret, o kanundur. İradî bir şeriattır, değil haric-i hakikatdar.
Vicdanda mündemiçtir, bir incizab ve cezbe. Bir cazibin cezbiyle daim olur incizab.
Cezbe düşer zîşuur, ger Zülcemal görünse. Etse tecelli daim pür-şaşaa bîhicab.
Bir Vâcibü'l-Vücud, Sahib-i Celal ve Cemal; şu fıtrat-ı zîşuur kat'î şehadetmeab.
Bir şahidi o cezbe, hem diğeri incizab!..
{(*) Gazi askerlerin manzume-i meşhuresi olan "Anam beni yetiştirdi. Bu illere yolladı, bu sancağa teslim etti, Allah'a ısmarladı." Şu kitabın ekser kasideleri bu tarzda okunabilir.
-Abdurrahman-ı Nursî-}
Fıtratta yalan yoktur; ne dediyse doğrudur. Çekirdeğin lisanı, meyl-i nümüvv der: "Ben, sünbüllenip meyvedar..." Doğru çıkar beyanı.
Yumurtanın içinde, derin derin söyler hayatın meyelanı
Ki: "Ben piliç olurum, izn-i İlahî ola." Sadık olur lisanı.
Bir avuç su, bir demir gülle içinde eğer niyet etse incimad, bürudetin zamanı...
İçindeki inbisat meyli der: "Genişlen, bana lâzım fazla yer." Bir emr-i bîemanî...
Metin demir çalışır, onu yalan çıkarmaz. Belki onda doğruluk, hem de sıdk-ı cenanî,
O demiri parçalar. Şu meyelanlar bütün birer emr-i tekvinî, birer hükm-ü Yezdanî.
Birer fıtrî şeriat, birer cilve-i irade. İrade-i İlahî, idare-i ekvanî.
Emirleri şunlardır: Birer birer meyelan, birer birer imtisal-i evamir-i Rabbânî.
Vicdandaki tecelli aynen böyle cilvedir; ki incizab ü cezbe iki musaffa cânı.
İki mücella camdır, akseder içinde Cemal-i Lâyezalî, hem de nur-u imanî.
Karıncayı emîrsiz, arıları ya'subsuz bırakmayan Kudret-i Ezeliye; elbette..
Beşeri de bırakmaz şeriatsız, nebisiz. Sırr-ı nizam-ı âlem, böyle ister elbette.
Be-mi'rac-i kerametle melekler gördüler elhak, ki müsellem bir nübüvvette muazzam bir velayet var.
O parlak Zât, Burak'a binmiş de berk olmuş. Kamervarî seraser, âlem-i nuru da görmüştür.
Şu şehadet âleminde münteşir insanlara hissî büyük bir mu'cize nasılki اِنْشَقَّ الْقَمَرُ dir;
Bu mi'racdır, âlem-i ervahtaki sâkinlere en büyük bir mu'cize ki, سُبْحَانَ الَّذ۪ى اَسْرٰى dır.
Kelime-i şehadet, vardır iki kelâmı. Birbirine şahiddir, hem delil ve bürhandır.
Birincisi, sâniye bir bürhan-ı limmîdir.. İkincisi, evvele bir bürhan-ı innîdir.
Hayat bir nur-u vahdettir, şu kesrette eder tevhid tecelli. Evet, bir cilve-i vahdet eder kesretleri tevhid ü yekta.
Hayat bir şeyi, herşeye eder mâlik!... Hayatsız şey, ona nisbet ademdir cümle eşya!..
Ruh bir nuranî kanundur, vücud-u haricî giymiş. Bir namustur; şuuru başına takmış.
Bu mevcud ruh, şu makul kanuna olmuş iki kardeş, iki yoldaş.
Sabit ve hem daim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi hem âlem-i emir, hem irade vasfından gelir.
Kudret vücud-u hissî giydirir, şuuru başına takar, bir seyyale-i latîfeyi o cevhere sadef eder.
Eğer enva'daki kanunlara kudret-i Hâlık vücud-u haricî giydirirse, herbiri bir ruh olur.
Ger vücudu ruh çıkarsa, başından şuuru indirirse, yine lâyemut kanun olur.
Ziya ile hayatın herbiri, mevcudatın birer keşşafıdır.. Bak! Nur-u hayat olmazsa;
Vücud, adem-âlûddur; belki adem gibidir. Evet garib, yetimdir; hayatsız ger Kamer'se...
Ger mizanü'l-vücudla karıncayı tartarsan, ondan çıkan kâinat küremize sıkışmaz.
Bence küre hayvandır, başkaların zannınca meyyit olan küreyi ger getirip koyarsan;
Karıncanın karşısına, o zîşuur başının nısfı bile olamaz.
Nasraniyet, intıfa, ya ıstıfa bulacak. İslâm'a karşı teslim, terk-i silâh edecek.
Mükerreren yırtıldı, purutluğa tâ geldi. Purutlukta görmedi ona salah verecek.
Perde yine yırtıldı, mutlak dalale düştü.. Bir kısmı lâkin, bazı yakınlaştı tevhide; onda felâh görecek.
Hazırlanır şimdiden yırtılmaya başlıyor. Sönmezse safvet bulup İslâm'a mal olacak.
Bu bir sırr-ı azîmdir, ona remz u işaret; Fahr-i Rusül demiştir: "İsa, Şer'imle amel, ümmetimden olacak."
Meşhurdur ki: Îdin hilâline bakardı cemaat-i kesîre. Kimse bir şey görmedi.
Zevallî bir ihtiyar yemin etti ki: "Gördüm.." Halbuki gördüğü, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi.
O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede? Hilâl olmuş Kamer nerede? Ger anladın şu remzi:
Zerrattaki harekât; kirpik-i aklın olmuş, birer kıl-ı zulmettar.. Kör etmiş maddî gözü.
Teşkil-i cümle enva', fâilini göremez, düşer başına dalal.
O hareket nerede? Nazzam-ı kevn nerede? Onu ona vehmetmek, muhaldir, ender muhal.
Ümmetteki cumhuru, hem avamın umumu; bürhandan ziyade me'hazdaki kudsiyet şevk-i itaat verir, sevkeder imtisale.
Şeriat yüzde doksanı; müsellemat-ı şer'î, zaruriyat-ı dinî birer elmas sütundur. İçtihadî, hilafî, fer'î olan mesail; yüzde ancak on olur.
Doksan elmas sütunu, on altunun sahibi kesesine koyamaz, ona tâbi kılamaz. Elmasların madeni: Kur'an ve hem Hadîs'tir..
Onun malı oradan, her zaman istemeli. Kitablar, içtihadlar Kur'an'ın âyinesi, yahut dürbün olmalı.
Gölge, vekil istemez o Şems-i Mu'ciz-beyan.
İnsandaki fıtratı mükerrem olduğundan, kasden hakkı arıyor.
Bazan gelir eline bâtılı hak zanneder, koynunda saklıyor.
Hakikatı kazarken, ihtiyarı olmadan dalal düşer başına; hakikattır zanneder, kafasına geçirir.
Kudret-i Zülcelal'in pek çoktur mir'atleri.. Herbiri ötekinden daha eşeff ve eltaf, pencereler açıyor bir âlem-i misale.
Sudan havaya kadar, havadan tâ esîre, esîrden tâ misale, misalden tâ ervaha, ervahtan tâ zamana, zamandan tâ hayale,
Hayalden fikre kadar muhtelif âyineler, daima temsil eder şuunat-ı seyyale.
Kulağınla nazar et âyine-i havaya: Kelime-i vâhide, olur milyon kelimat!
Acib istinsah eder o kudretin kalemi, şu sırr-ı tenasülât...
Âyinede temessül, münkasım dört surete: Ya yalnız hüviyet; ya beraber hâsiyet; ya hüviyet hem şu'le-i mahiyet; ya mahiyet, hüviyet.
Eğer misal istersen, işte insan ve hem şems, melek ve hem kelime. Kesifin timsalleri, âyinede oluyor birer müteharrik meyyit.
Bir ruh-u nuranînin, kendi mir'atlarında timsalleri oluyor birer hayy-ı murtabıt; aynı olmazsa eğer, gayrı dahi olmayıp,
Birer nur-u münbasit. Ger şems hayvan olaydı; olur harareti hayatı, ziya olur şuuru.. Şu havassa mâliktir âyinede timsali.
İşte budur şu esrarın miftahı: Cebrail hem Sidre'de, hem suret-i Dıhye'de meclis-i Nebevî'de,
Hem kim bilir kaç yerde!.. Azrail'in bir anda Allah bilir kaç yerde, ruhları kabzediyor. Peygamber'in bir anda,
Hem keşf-i evliyada, hem sadık rü'yalarda ümmetine görünür, hem haşirde umumla şefaatle görüşür.
Velilerin ebdalı, çok yerlerde bir anda zuhur eder, görünür.
İçtihadın şartını haiz olan her müstaid, ediyor nefsi için nass olmayanda içtihad. Ona lâzım, gayre ilzam edemez.
Ümmeti davetle teşri' edemez. Fehmi, şeriattan olur; lâkin şeriat olamaz. Müçtehid olabilir, fakat müşerri' olamaz.
İcma' ile cumhurdur, sikke-i şer'i görür. Bir fikre davet etmek; zann-ı kabul-ü cumhur, şart-ı evvel oluyor.
Yoksa davet bid'attır, reddedilir. Ağzına tıkılır, onda daha çıkamaz...
Zulmetli münevverler bu sözü bilmeliler: Ziya-yı kalbsiz olmaz nur-u fikir münevver.
O nur ile bu ziya, mezcolmazsa zulmettir. Zulüm ve cehli fışkırır. Nurun libası giymiş bir zulmet-i müzevver.
Gözünde bir nehar var, lâkin ebyaz ve muzlim. İçinde bir sevad var ki, bir leyl-i münevver.
O içinde bulunmazsa, o şahm-pare göz olmaz; sen de birşey göremez.. Basiretsiz basar da para etmez.
Ger fikret-i beyzada süveyda-yi kalb olmazsa, halita-i dimağî ilim ve basiret olmaz. Kalbsiz akıl olamaz.
Dimağda meratib var; birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif!.. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir,
Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz'an oluyor, sonra gelir iltizam, sonra itikad gelir.
İtikadın başkadır, iltizamın başkadır. Herbirinden çıkar bir halet. Salabet itikaddan,
Taassub iltizamdan, imtisal iz'andan. Tasdikten iltizam, taakkulde bîtaraf, bîbehre tasavvurda.
Tahayyülde safsata hasıl olur..Mezcine ger olmazsa muktedir. Bâtıl şeyleri güzel tasvir etmek, her dem safî olan zihinleri cerhdir, hem idlâli.
Hakikî mürşid-i âlim koyun olur, kuş olmaz. Hasbî verir ilmini.
Koyun verir kuzusuna hazmolmuş musaffâ sütünü.
Kuş veriyor ferhine lüab-âlûd kayyını.
Vücud-u cümle-ecza, şart-ı vücud-u külldür. Adem ise, oluyor bir cüz'ün ademiyle; tahrib eshel oluyor.
Bundandır ki: Âciz adam, sebeb-i zuhur-u iktidar müsbete hiç yanaşmaz. Menfîce müteharrik, daim tahribkâr olur.
Hikmetteki desatir, hükûmette nevamis, hakta olan kavanîn, kuvvetteki kavaid birbiriyle olmazsa müstenid ve müstemidd,
Cumhur-u nâsta olmaz, ne müsmir ve müessir.. Şeriatta şeair; kalır mühmel, muattal. Umûr-u nâsta olmaz, müstenid ve mu'temid.
Zaman olur zıd, zıddını saklarmış. Lisan-ı siyasette; lafz, mananın zıddıdır. Adalet külahını
Zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libasını, hıyanet ucuz giymiş. Cihad ve hem gazâya, bağy ismi takılmış. Esaret-i hayvanî,
İstibdad-ı şeytanî; hürriyet nam verilmiş. Zıdlarda emsal olmuş, suretlerde tebadül, isimlerde tekabül, makamlarda becayiş-i mekânî.
Menfaat üzere çarkı kurulmuş olan siyaset-i hazıra; müfteristir, canavar.
Aç olan canavara karşı tahabbüb etsen; merhametini değil, iştihasını açar.
Sonra döner, geliyor; tırnağın, hem dişinin kirasını senden ister.
Hayvanın hilafına, insandaki kuvveler, fıtrî tahdid olmamış.. Ondan çıkan hayr u şerr, lâyetenahî gider.
Onda olan hodgâmlık, bundan çıkan hodbinlik, gurur, inad birleşse; öyle günah oluyor ki, beşer şimdiye kadar,
Ona isim bulmamış. Cehennem'in lüzumuna delil olduğu gibi; cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Hem meselâ: Bir adam, tek yalancı sözünü doğru göstermek için, İslâm'ın felâketini kalben arzu eder.
Şu zaman da gösterdi: Cehennem lüzumsuz olmaz, Cennet ucuz değildir.
Havastaki meziyet, filhakika sebebdir tevazu', mahviyete.. Olmuş maatteessüf sebeb-i tahakküme,
Tekebbüre hem illet. Fakirlerdeki aczi, âmilerdeki fakrı filhakika sebebdir; ihsan ve merhamete.
Lâkin maatteessüf müncer olmuştur şimdi, zillet ve esarete. Bir şeyde hasıl olan mehasin ve şerefse;
Havass ve rüesaya o şey peşkeş edilir.. O şeyden neş'et eden seyyiât ve şerr ise; efrad ve hem avama
Taksim, tevzi' edilir. Aşiret-i galibde hasıl olan şerefse: "Hasan Ağa, âferin!" Hasıl olan şerr ise,
Efrada olur nefrin. Beşerde şerr-i hazîn!..
Bir gaye-i hayalî olmazsa, yahut nisyan basarsa, ya tenasi edilse; elbette zihinler enelere dönerler, etrafında gezerler.
Ene kuvvetleşiyor, bazan sinirleniyor; delinmez, "nahnü" olsun. Enesini sevenler, başkaları sevmezler.
Bilcümle ihtilalat, bütün herc ü fesadât; hem asıl, hem madeni.. rezail ve seyyiat, bütün fasid hasletler,
Muharrik ve menba'ı iki kelimedir tek.. yahut iki kelâmdır.. Birincisi şudur ki: "Ben tok olsam, başkalar
Acından ölse neme lâzım!.." İkincisi: "Rahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim. Benden yemek, senden emekler!"
Birinci kelimede olan semm-i katili, hem kökünü kesecek, şâfî deva olacak tek bir devası vardır.
O da zekât-ı şer'î ki, bir rükn-ü İslâmdır. İkinci kelimede, zakkum-şecer münderic.. Onun ırkı kesecek, ribanın hurmetidir.
Beşer salah isterse, hayatını severse; zekâtı vaz' etmeli, ribayı kaldırmalı.
Tabaka-i havastan tabaka-i avama sıla-i rahm kopmuştur.. Aşağıdan fırlıyor
Sadâ-yı ihtilalî, vaveyl-i intikamî, kin ü hased enîni... Yukarıdan iniyor
Zulüm ve tahkir ateşi, tekebbürün sıkleti tahakküm sâıkası!... Aşağıdan çıkmalı:
Tahabbüb ve itaat, hürmet ve hem imtisal... Fakat merhamet ve ihsan yukarıdan inmeli,
Hem şefkat ve terbiye... Beşer bunu isterse sarılmalı zekâta, ribayı tardetmeli.
Kur'anın adaleti bâb-ı âlemde durup ribaya der: "Yasaktır! Hakkın yoktur, dönmeli!"
Dinlemedi bu emri, beşer yedi bir sille. Müdhişini yemeden bu emri dinlemeli.
Bir rü'yada demiştim: Devletler, milletlerin hafif muharebesi; tabakat-ı beşerin şedid olan harbine terk-i mevki' ediyor.
Zira beşer, edvarda esirlik istemedi, kanıyla parçaladı. Şimdi ecîr olmuştur; onun yükünü çeker, onu da parçalıyor.
Beşer başı ihtiyar; edvar-ı hamsesi var. Vahşet ve bedeviyet, memlukiyet, esaret... Şimdi dahi ecîrdir, başlamıştır geçiyor.
اَلْقَاتِلُ لَا يَرِثُ bir düstur-u azîmdir: "Gayr-ı meşru' tarîk ile bir maksada giden zât, galiben maksudunun zıddıyla görür mücazat"
Avrupa muhabbeti, gayr-ı meşru' muhabbet, hem taklid ve hem ülfet. Âkıbeti mükafât: Mahbubun gaddarane adaveti, cinayât...
Fâsık-ı mahrum bulmaz, ne lezzet ve ne necat.
Ey talib-i hakikat! Maziye, hem musibet; müstakbel ve masiyet ayrı görür şeriat.. Maziye, mesaibe nazar olur kadere.
Söz olur Cebriye. Müstakbel ve maâsi nazar olur teklife, söz olur İtizale. İtizal ile Cebr
Şurada barışırlar. Şu bâtıl mezheblerde birer dane-i hakikat mevcud münderiçtir; mahsus mahalli vardır; bâtıl olan tamimdir.
Ger istersen hayatı, çareleri bulunan şeyde acze yapışma.
Ger istersen rahatı, çaresi bulunmayan şeyde cez'a sarılma.
Gâvurlarla barışmak, zelillerin kârıdır.. Hayattaki yaralar, belki de iyileşir, izzet-i İslâmîde hem namus-u millîde yaraları
Derindir. İp üstündeki canbaz, yerde olan adamla eğer döğüş isterse; yerde olan çekinmez, zira canbaz hayatı
Hem muhteşem san'atı, mevazinle bağlıdır. Bir kere o bozulsa, seyreyle günbürtüyü... Yerdeki çıplak adam, olsa olsa değişir kıyam ile kuûdu.
Nusus-u varidede; kaziye-i mutlaka, bazan telakki olur kaziye-i külliye.. Vaktî, münteşire bazan telakki olur,
Kaziye-i dâime.. Belki onun sıdkına, bazı ferd ve zamanın tahakkuku kâfidir. Meselâ denilir: "Bir saatlik nöbeti bir sene ibadettir."
Evet Eskişehir'in sırtında, İnönü'nün önünde.. Âyet işaret eder; bir masumu öldüren ger elinden gelirse, beşeri de öldürür.
Öyle zaman olur, kelime-i vâhide, bir orduyu batırır. Otuz milyonun mahvı bir gülle ile olmuştur.
Öyle şerait oluyor; tahtında az bir hareket, sahibini çıkarıyor tâ a'lâ-yı illiyyîn...
Öyle halat oluyor ki; küçük bir hareket, kâsibini indiriyor tâ esfel-i safilîn...
Fıtratların bir kısmı birdenbire parlıyor.. Bir kısmı tedricîdir, şey'en şey'en kalkıyor.. Tabiat-ı insanî ikisine benziyor.
Şeraite bakıyor; ona göre değişir. Bazan tedricî gider. Bazan dahi oluyor barut gibi zulmanî, birdenbire fışkırıyor;
Nuranî bir nar olur. Bazı olur bir nazar, fahmi elmas ediyor. Bazı olur bir temas, taşı iksir ediyor.. Bir nazar-ı peygamber,
Birdenbire kalbeder; bir bedevi cahili, bir ârif-i münevver!.. Eğer mizan istersen: İslâm'dan evvel Ömer, İslâm'dan sonra Ömer!..
Birbiriyle kıyası: Bir çekirdek, bir şecer... Def'aten verdi semer, o nazar-ı Ahmedî, o himmet-i Peygamber!..
Ceziretü'l-Arab'da, fahmolmuş fıtratları kalbetti elmaslara.. Birdenbire serâser!..
Barut gibi ahlâkı parlattırdı, oldular birer nur-u münevver.
Bir dane sıdk, yakar milyon ile yalanı.. Bir dane-i hakikat, yıkar kasr-ı hayali!.. Sıdk büyük esastır, bir cevher-i ziyalı.!
Yeri verir sükûta, eğer çıksa zararlı... Yalana yer hiç yoktur, çendan olsa faydalı! Her sözün doğru olsun, her hükmün hak olmalı!
Lâkin hakkın olamaz, her doğruyu söz etmek. Bunu iyi bilmeli.
kendine düstur etmeli. Güzel gör, hem güzel bak. Tâ güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün. Tâ leziz hayatı bulmalı.
Hayat içinde hayattır, hüsn-ü zanda emeli. Sû'-i zanla yeistir: Saadet muharribi, hem de hayatın katili!...
Mütareke başında, bir Cuma gecesinde bir rü'ya-yı sadıkda, misalî âleminde, bir meclis-i azîmde, benden sual ettiler:
"Mağlubiyet sonunda, İslâm'ın âleminde ne hal peyda olacak?" Asr-ı hazır meb'usu sıfatıyla söyledim; onlar da dinlediler:
Eski zamandan beri istiklal-i İslâm'ın bekası, hem kelimetullah'ın i'lâsı için, farz-ı kifaye-i cihadı o lâzıme-i diyanet,
Deruhde ile kendini yek-vücud-u vahdanî İslâm'ın âlemine fedaya vazifedar, hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet,
Şu millet-i İslâmî felâket-i mazisi, getirecek de elbet İslâm'ın âlemine saadet ve hürriyet; olur geçen musibet,
İstikbalde telafi. Üçü veren, üçyüzü kazandıran, etmiyor elbette hiç hasaret. Halini istikbale tebdil eder, zîhimmet...
Zira ki şu musibet; hayatımız mâyesi olan şefkat, uhuvvet, tesanüd-ü İslâmı hârikulâde etti inkişaf-ı uhuvvet.
Tesri'-i ihtizazı; tahrib-i medeniyet. Deniyet-i hazıra sureti değişecek, sistemi bozulacak; zuhur edecek o vakit,
İslâmî medeniyet. Müslüman bil'ihtiyar elbet evvel girecek. Muvazene istersen: Şer'in medeniyeti, şimdiki medeniyet.
Esaslara dikkat et, âsârlara nazar et. Şimdiki medeniyet esasatı menfîdir. Menfî olan beş esas ona temel, hem kıymet,
Onlarla çarh kurulur. İşte nokta-i istinad: Hakka bedel kuvvettir. Kuvvet ise, şe'nidir tecavüz ve taâruz; bundan çıkar hıyanet.
Hedef-i kasdı: Fazilet bedeline, hasis bir menfaattir. Menfaatin şe'nidir tezahüm ve tahasum; bundan çıkar cinayet.
Hayattaki kanunu: Teavün bedeline bir düstur-u cidaldir. Cidalin şe'ni budur: Tenazu' ve tedafü'; bundan çıkar sefalet..
Akvamların beyninde rabıta-i esasî: Âherin zararına müntebih unsuriyet. Başkaları yutmakla beslenir, alır kuvvet.
Milliyet-i menfiye, unsuriyet-i milliyet; şe'ni olur daima böyle müdhiş tesadüm, böyle feci' telatum, bundan çıkar helâket.
Beşincisi şudur ki; cazibedar hizmeti: Heva, hevesi teşci', teshil-i hevesatı, arzuları da tatmin; bundan çıkar sefahet.
O heva hem heves, şe'ni budur daima: İnsanı memsuh eder, sîreti değiştirir. Manevî meshediyor, değişir insaniyet.
Şu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevirirsen, görürsün: Başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır, sîreti olur suret.
Gelir hayal karşına, postlarıyla tüyleri. İşte şununla görünür meydandaki âsârı. Zemindeki mevazin mizanıdır şeriat...
Şeriattaki rahmet, sema-i Kur'andandır. Medeniyet-i Kur'an esasları müsbettir. Beş müsbet esas üzere döner çark-ı saadet.
Nokta-i istinadı: Kuvvete bedel haktır. Hakkın daim şe'nidir adalet ve tevazün. Bundan çıkar selâmet, zâil olur şekavet.
Hedefinde menfaat yerine fazilettir. Faziletin şe'nidir: Muhabbet ve tecazüb. Bundan çıkar saadet, zâil olur adavet.
Hayattaki düsturu: Cidal kıtal yerine, düstur-u teavündür. O düsturun şe'nidir; ittihad ve tesanüd, hayatlanır cemaat.
Suret-i hizmetinde, heva heves yerine, hüda-yı hidayettir. O hüdanın şe'nidir, insana lâyık tarzda terakki ve refahet.
Ruha lâzım surette tenevvür ve tekâmül. Kitlelerin içinde cihetü'l-vahdeti de tardeder unsuriyet, hem de menfî milliyet.
Hem onların yerine rabıta-i dinîdir, nisbet-i vatanîdir, alâka-i sınıfîdir, uhuvvet-i imanî. Şu rabıta şe'nidir, samimî bir uhuvvet,
Umumî bir selâmet. Haric etse tecavüz, o da eder tedafü'. İşte şimdi anladın; sırrı nedir ki küsmüş, almadı medeniyet.
Şimdiye kadar İslâmlar ihtiyarla girmemiş, şu medeniyet-i hazıra. Onlara yaramamış; hem de onlara vurmuş müdhiş kayd-ı esaret.
Belki nev'-i beşere tiryak iken zehir olmuş. Yüzde seksenini atmış meşakkat ve şekavet. Yüzde onu çıkarmış muzahref bir saadet!..
Diğer onu bırakmış beyne beyne bîrahat! Zalim ekallin olmuş gelen ribh-i ticaret. Lâkin saadet odur; külle ola saadet.
Lâekall ekseriyete olsa medar-ı necat. Nev'-i beşere rahmet, nâzil olan şu Kur'an, ancak kabul ediyor bir tarz-ı medeniyet;
Umuma, ya eksere verirse bir saadet. Şimdiki tarz-ı hazır, heves serbest olmuştur, heva da hür olmuştur, hayvanî bir hürriyet.
Heves tahakküm eder. Heva da müstebiddir, gayr-ı zarurî hâcat, havaic-i zarurî hükmüne geçirmiştir. İzale etti rahat...
Bedavette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç, fakir etmiştir. Sa'y-i helâl, masrafa etmemiştir kifayet.
Onda hile, harama beşeri sevketmiştir. Ahlâkın esasını şu noktadan bozmuştur. Cemaate hem nev'e vermiştir servet, haşmet.
Ferdi, şahsı ahlâksız, hem fakir eylemiştir. Bunun şahidi çoktur. Kurûn-u ûlâdaki mecmu-u vahşet cinayet, hem gadr ve hem hıyanet
Şu medeniyet-i habîse tek bir defada kustu. Midesi de bulanır. Âlem-i İslâm'daki istinkâf-ı manidar hem de bir cây-ı dikkat.
Kabulde muzdaribdir, soğuk da davranmıştır. Evet şeriat-ı garra'da olan nur-u İlahî, hâssa-i mümtazıdır: İstiğna, istiklaliyet.
O hâssadır bırakmaz ki o nur-u hidayet, şu medeniyet ruhu olan Roma dehası ona tahakküm etsin. Onda olan hidayet,
Bundaki felsefe ile mezcolmaz, hem aşılanmaz, hem de tâbi' olamaz. İslâmiyet ruhunda şefkat, izzet-i iman, beslediği şeriat, Kur'an-ı Mu'ciz Beyan tutmuş yed-i beyzada hakaik-i şeriat.
O yemin-i beyzada birer asâ-yı Musa'dır. Sehhar medeniyet, istikbalde edecek ona secde-i hayret!..
Şimdi buna dikkat et: Eski Roma, Yunan'ın iki dehası vardı; bir asıldan tev'emdi, biri hayal-âlûddu, biri madde-perestti.
Su içinde yağ gibi imtizac olamadı. Mürur-u zaman istedi; medeniyet çabaladı, Hristiyanlık da çalıştı, temzicine muvaffak hiçbiri de olmadı.
Herbiri istiklalini filcümle hıfzeyledi. Hattâ elan âdeta o iki ruh, şimdi de cesedleri değişmiş; Alman, Fransız oldu.
Güya bir nevi tenasüh başlarında geçmişti. Ey birader-i misalî! Zaman böyle gösterdi. O ikiz iki deha, öküz gibi reddetti
Temzicin esbabını. Şimdi de barışmadı. Madem onlar tev'emdi, kardeş ve arkadaştı, terakkide yoldaştı; birbiriyle döğüştü.
Hiç de barışmadılar. Nasıl olur ki; aslı hem madeni, matla'ı başka çeşit olmuştu. Kur'anda olan nuru, şeriat hidayeti;
Şu medeniyetin ruhu olan Roma dehası, birbiriyle barışır, hem mezc u ittihadı.
O deha ile bu hüda menşe'leri ayrıdır. Hüda semadan indi, deha zeminde çıktı. Hüda kalbde işliyor, dimağı da işletir.
Deha dimağda işler, kalbi de karıştırır. Hüda ruhu eder tenvir, daneleri sünbüllettirir. Karanlıklı tabiat onunla ışıklanır.
İstidad-ı kemali birdenbire yol alır, nefs-i cismanî yapar hizmetkâr-ı emirber. Melek-sîma ediyor insan-ı himmetperver.
Deha ise: Evvelâ nefs u cisme bakıyor, tabiata giriyor, nefsi tarla ediyor. İstidad-ı nefsanî neşvünema buluyor.
Ruhu eder hizmetkâr, daneleri kuruyor. Şeytanın sîmasını beşerde gösteriyor. Hüda, hayateyne saadet veriyor. Dâreyne ziya neşrediyor.
İnsanı yükseltiyor. Deccal-misal deha-i a'ver, bir dâr ile bir hayatı anlar; madde-perest olur ve dünya-perver. İnsanı yapar birer canavar.
Evet deha, sağır tabiata tapar. Kör kuvvete fermanber. Fakat hüda, şuurlu san'atı tanır, hikmetli kudrete bakar. Deha, zemine küfran perdesi çeker. Hüda, şükran nurunu serper.
Bu sırdandır: Deha, a'ma-i asamm. Hüda, semî-i basîr. Dehanın nazarında, zemindeki nimetler sahibsiz ganîmettir.
Minnetsiz gasb ve sirkat, tabiattan koparmak canavarca his verir. Hüdanın nazarında; zeminin sinesinde, kâinatın yüzünde
Serpilmiş olan niam, rahmetin semeratı. Her nimetin altında bir yed-i muhsin görür, şükran ile öptürür.
Bunu da inkâr etmem; medeniyette vardır mehasin-i kesîre.. Lâkin; onlar değildir ne Nasraniyet malı, ne Avrupa icadı,
Ne şu asrın san'atı.. Belki umum malıdır; telahuk-u efkârdan, semavî şerâyi'den, hem hâcat-ı fıtrîden, hususan şer'-i Ahmedî.
İslâmî inkılabdan neş'et eden bir maldır. Kimse temellük etmez. Misalîler meclisi, o meclisin reisi tekrar sordu, hem dedi:
"Musibet olur her dem hıyanet neticesi, mükâfatın sebebi. Ey şu asrın adamı! Kader bir sille vurdu, kazaya da çarptırdı.
Hangi ef'alinizle kazaya, hem kadere şöyle fetva verdiniz ki, kaza-yı İlahî musibetle hükmetti, sizleri hırpaladı?
Hata-yı ekseriyet olur sebeb daima musibet-i âmmeye." Dedim: Beşerin dalalet-i fikrîsi, nemrudane inadı,
Firavunane gururu, şişti şişti zeminde, yetişti semavata. Hem de dokundu hassas sırr-ı hilkate. Semavattan indirdi,
Tufan, taun misali.. Şu harbin zelzelesi gâvura yapıştırdı semavî bir silleyi. Demek ki şu musibet, bütün beşer musibetiydi.
Nev'en umuma şâmil, bir müşterek sebebi. Maddiyyunluktan gelen dalalet-i fikrîydi, hürriyet-i hayvanî, hevanın istibdadı...
Hissemizin sebebi; erkân-ı İslâmîde ihmal ve terkimizdi. Zira Hâlık Teâlâ yirmidört saatten bir saati istedi,
Beş vakit namaz için yalnız o saati. Bizden yine bizim için emretti, hem istedi. Tenbellikle terkettik, gafletle ihmal oldu.
Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmidört saatte daima talim ve meşakkatle tahrik ve koşturmakla bir nevi namaz kıldırdı.
Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık, keffareten beş sene cebren oruç tutturdu.
Kendi verdiği maldan, kırkından ya onundan biri zekât istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti.
O da bizden aldırdı müterakim zekâtı, haramdan da kurtardı. Amel, cins-i cezadır. Ceza, cins-i ameldir. Sâlih amel ikiydi:
Biri müsbet ve ihtiyarî, biri menfî ızdırarî. Bütün âlam ve mesaib, a'mal-i sâlihadır; lâkin menfîdir, ızdırarî. Hadîs teselli verdi:
Bu millet-i günahkâr kanıyla abdest aldı. Fiilî bir tövbe etti. Mükâfat-ı âcili; şu milletin humsu dört milyonu çıkardı
Derece-i velayet, mertebe-i şehadetle gazilik verdi, günahı sildi. Bu meclis-i misalî, bu sözü tahsin etti.
Ben de birden uyandım, belki yakaza ile yeni yattım. Bence yakaza rü'yadır, rü'ya bir nevi yakazadır. Orada asrın vekili, burada Said-i Kürdî...
Hüda-yı İslâmiyet paslanmıştı heva ile, deha-yı medeniyet cilâlanmış hevesle... Çendan paslanmış olsa bir elmas-ı bî hemta,
Bir cam-ı mücellaya müreccahtır daima. O elmasa nakış olmuş olan hatt-ı semavî, maddîlerin gözleri görmez o nakş-ı yekta.
Hem de onu okumaz. Maddîler her bir şeyi madde içinde arar. Böylelerin akılları gözlerinde yerleşir.
Akılları körleşir, maneviyatı görmez, manada göz kör olur.
İlmin elinden eğer cehlin eline düşse mecaz, eder inkılab hakikata, hem açar hurafata kapılar.
Küçüklüğümde gördüm ki hasf olmuştu Kamer. Sordum ben vâlidemden. Dedi: "Yılan yutmuştur." Dedim: "Neden görünür?"
Dedi: "Orada yılanlar böyle nim-şeffaf olur." İşte böyle bir mecaz hakikat zannedilmiş; medar-ı Şems ve Kamer
Tekatu' noktaları olan re's ve zenebde arz'ın hayluletiyle bir emr-i İlahiyle münhasif olur Kamer.
İki kavs-i mevhume tinnineyn yâdedilmiş, hayalî bir teşbih ile isim, müsemma olmuş. Tinnin ise yılandır.
Hangi şeyi vasfetsen olduğu gibi vasfet. Medhin mübalağası bence zemm-i zımnîdir. İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir...
Şöhret bir müstebiddir, sahibine mal eder başkasının malını. Meşhur Hoca Nasreddin letaifi içinde, zekâtı asıl malı...
Rüstem-i Sistanî onun hayal-i şanı garet etti bir asır mefahir-i İranı, Gasb u garetle şişti o namdar hayali..
Hurafata karıştı, attı nev'-i insanı..
Şu Jön Türkün hatası; bilmedi o bizdeki din hayatın esası. Millet ve İslâmiyet ayrı ayrı zannetti.
Medeniyet; müstemir, müstevli vehmeyledi. Saadet-i hayatı, içinde görüyordu. Şimdi zaman gösterdi;
Medeniyet sistemi bozuktu, hem muzırdı; tecrübe-i kat'iyye bize bunu gösterdi.
Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası. İslâm bunu anladı...
Başka dinin aksine, dinimize temessük derecesi nisbeten, milletin terakkisi. İhmali nisbetinde idi milletin tedennisi. Tarihî bir hakikat, ondan olmuş tenasi...
Dalalet vehmîdir; mevti dehşetlendirir. Mevt, tebdil-i câmedir, ya tahvil-i mekândır; sicinden bostana çıkar.
Kim hayatı isterse şehadet istemeli. Şehidin hayatına Kur'an işaret eder. Sekeratı tatmamış bir şehid, kendini
Hayy biliyor, görüyor. Lâkin yeni hayatı daha nezih buluyor. Zanneder ki ölmemiş. Meyyitlere nisbeti, dikkat et şuna benzer:
İki adam, rü'yada lezaiz enva'ına câmi' güzel bahçede ikisi geziyorlar. Biri rü'ya olduğu bilir; lezzet almıyor.
Onu müferrah etmez, belki teessüf eder. Öbürüsü; biliyor ki âlem-i yakazadır; hakikî lezzet alır, ona hakikî olur.
Rü'ya misalin zılli, misal ise berzahın zılli olmuştur. Ondan onların düsturları birbirine benziyor.
Siyaset-i medenî, ekserin rahatına feda eder ekalli. Belki ekall-i zalim, kendine kurban eder ekserîn-i avamı.
Adalet-i Kur'anî; tek masumun hayatı, kanı heder göremez, onu feda edemez, değil ekseriyete, hattâ nev'in umumu...
Âyet-i مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ iki sırr-ı azîmi vaz'ediyor nazara:
Biri: Mahz-ı adalet. Bu düstur-u azîmi
Ki ferd ile cemaat, şahıs ile nev'-i beşer, kudret nasıl bir görür; adalet-i İlahî, ikisine bir bakar. Bir sünnet-i daimî.
Şahs-ı vâhid, hakkını kendi feda ediyor. Lâkin feda edilmez, hattâ umum insana. Onun ibtal-i hakkı, hem iraka-i demi..
Hem zeval-i ismeti; ibtal-i hakk-ı nev'in hem ismet-i beşerin mislidir, hem naziri. İkinci sırrı budur: Hodgâmî bir âdemi,
Hırs ve heves yolunda bir masumu öldürse, eğer elinden gelse, hevesine mâni ise, harab eder dünyayı, imha eder benî-âdemi.
Ey hâif ve hem zaîf! Havf ve za'fın beyhude, hem senin aleyhinde; tesirat-ı haricî teşci' eder, celbeder.
Ey vesveseli vehham! Muhakkak bir maslahat, mazarrat-ı mevhume için feda edilmez. Sana lâzım hareket, netice Allah'ındır;
İşine karışılmaz. Allah çeker abdini meydan-ı imtihana. "Böyle yaparsan eğer, böyle yaparım" der.
Abd ise hiç yapamaz Allah'ını tecrübe. "Rabbim muvaffak etsen, ben de bunu işlerim" dese, tecavüz eder.
İsa'ya demiş Şeytan: "Madem herşeyi O yapar; kader birdir, değişmez. Dağdan kendini at. O da sana ne yapar?"
İsa dedi: "Ey mel'un! Abd edemez Rabbini tecrübe ve imtihan!."
İslâm Siyaseti Kendinden Çıkmalı. Başkasına Vasıta Olmamalı. Fırkacılık, Kulüpleri Tevhid-i Kulûbe Değil, Tefrik-i Kulûbe Sebebtir
İstanbul'un siyaseti İspanyol nezlesi gibi, insana bulaşıyor, hem hezeyan devrini, arasıra geçiriyor.
Bizans bir kafadır fırkacılık cünunu, o bizzat bire'sihi müteharrik değildir, bilvasıta dönüyor.
Kulağına Avrupa tenvim ile uyutup, telkin ile üflüyor, burada oyun başlıyor. Madem oradan geliyor,
Ya menfîdir ya müsbet. Menfi ise, harf gibi gayrın menfaatine delaleti ediyor. İhtiyar selboluyor.
Niyeti tesir etmez. Müsbet ise benziyor, bir mana-yı ismîye, bizzat eder nefsine, delâlet ve hem hizmet, sonra vasıta olur.
Buradaki ihtilaf münharifen gidiyor, telaki noktası da vatanda bulunmuyor. Hatta kürede de olmuyor.
Madem ki öyle olur, müsbet ismî olmalı, kuvvetli el hangiyse Kur'an'a sahib olmalı. Zaif kalil madem düşer;
Kur'an'ı, çünkü Kur'an'dır, hıfz etmeli, sevmeli onu siper etmemeli, yed-i kavîye vermeli, hıfzı ona bırakmalı; muhafaza o ediyor.
Zira ki, din dâhilde menfi tarzda edilmez, istimal ve istihdam. Otuzbir Mart gösterdi, gösteriyor;
En ehven sureti de müthiş netice verdi. İslâm zararlı çıktı.
Bir derdin dermanı, başka derde derd olur. Panzehiri zehir olur. Derman hadden geçerse derd getirir, öldürür.
İnadın işi budur: Şeytan yardım ederse birisine "melek" der, rahmeti de okutur.
Muhalif tarafında eğer meleği görse; libasını değişmiş, onu şeytan zanneder; adavet, lanet eder.
Deli adama "iyisin iyisin" denilse iyileşmesi, iyi adama "fenasın fenasın" denilse fenalaşması nadir değildir.
Nasıl ki düşmanın düşmanı düşman kaldıkça dosttur. Öyle de düşmanın dostu dost kaldıkça düşmandır.
Maymun dost oldu yardım etti, ayı neden etmesin. Bir hınzır seni boğar, bir ayı onu boğar. Ayı sana dost olur.
Sakın bağrına dürtme kendine de saldırtma. Ger yangından yanarsan, seyl-i azîm gelirse o da sana dost olur
Nasıl maymun olmadın, hiç ayı da olmazsın.
Cemaatte vâhid sahih olmazsa eğer, cem' ve zammı büyütmez. Küsur-i darbî gibidir, çoğalmakla küçültür, ziyadesi noksandır.
Ey talib-i hakikat! Sana olsa rivayet, sana düşer kabulü, eğer varsa bürhanı. Yoksa adem-i kabuldür ki şekk ve tereddüddür.
Adem-i delil, delildir şu adem-i kabule, lâkin kabul-ü adem hem reddir hem inkârdır.
Aksine isbat ister. Menfi isbat edilmez butlan-ı zâtisiyle, ger müntefî olmazsa... Ger adem-i delilse, caiz adem-i kabuldür.
Ger delil-i ademse, olur kabul-ü adem birbiriyle mültebis. Hükümleri ayrıdır, bir şektir, bir inkârdır. İnkâra hakkın yoktur.
Bazan matlub vâhiddir, delaili kesirdir; biri hatta onu da şüpheyle reddedilse, yine matlub reddolmaz.
Bazan netice-i hak, delili bâtıl olur, zihinde onunla durur. Madem netice haktır delile ilişilmez.
Ey talib-i selâmet! Hadîs etmiş işaret: Sevad-ı a'zama et, tebaiyet, refakat. Emevîlik lâkayddı kazandı en nihayet
Ekseriyet-i ümmet; dayandı ehl-i sünnet, oldu ehl-i cemaat. Alevîlikte vardı azimet ve salabet.
Ekalliyette kalan bir kısmı en nihayet râfızîliğe dayandı. İşte bir cây-ı dikkat...
Ey talib-i hakikat! Madem hakta ittifak, ehakkta ihtilaftır. Bazan hak, ehakktan ehakktır. Hem de olur hasen, ahsenden ahsen.
Ey Âlem-i İslâmî! Hayatın ittihadda. Ger ittihad istersen, düsturun bu olmalı:
"Hüvel Hakku" yerine, "Hüve Hakkun" olmalı. "Hüvel Hasen" yerine, "Hüvel Ahsen" olmalı...
Her müslim kendi meslek, mezhebine demeli: "İşte bu haktır, başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir."
Dememeli: "Budur hak, başkaları battaldır." Ya "Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir."
Zihniyet-i inhisar, hubb-u nefisten geliyor, sonra maraz oluyor; niza ondan çıkıyor. Derd ile dermanlar,
Taaddüdü hak olur, hak da taaddüd eder. Hâcat ve ağdiyenin tenevvüü hak olur, hak da tenevvü eder.
İstidad, terbiyeler, tekessürü hak olur. Hak da tekessür eder. Bir madde-i vâhide, hem zehir ve hem panzehir.
İki mizaca göre mesail-i fer'îde hakikat sabit değil, izafî ve mürekkeb. Mükellefîn mizaclar
Ona bir hisse verip, ona göre ederek tahakkuk ve terekküb. Her mezhebin sahibi mühmel mutlak hükmeder.
Mezhebinin hududu tayinini bırakır temayül-ü mizaca; taassub-u mezhebî tamime sebeb olur.
Tamimin iltizamı sebeb olur niza'â. İslâmiyet'ten evvel tabakat-ı beşerde derin uçurumlar,
Hem tebâud-ü acibi; istedi bir vakitte taaddüd-ü enbiya, tenevvü-ü şerâyi', müteaddid mezhebler.
Beşerde bir inkılab İslâmiyet yaptırdı, beşer tekarüb etti, Şer' etti ittihad, vâhid oldu Peygamber.
Seviye bir olmadı; mezheb taaddüd etti. Terbiye-i vâhide kâfi geldiği zaman, ittihad eder mezhebler...
Ey birader-i kalb-hüşyar! Ezdadın cem'indendir tecelli-i iktidar; lezzet içinde elem, hayrın içinde şerri.
Hüsnün içinde kubhu, nef'in içinde darrı, nimet içinde nıkmet, nurun içinde nârı bilir misin ki sırrı!.
Hakaik-i nisbiye, sübut takarrur etsin; birşeyde çok şey olsun, bulsun vücud görünsün. Sür'at-i hareketle bir nokta bir hat olur;
Çevirmenin sür'ati yapar bir lem'a-i nur, daire-i nuranî. Hakaik-i nisbiye vazifesi, dünyada taneler sünbül olur.
Kâinatın çamuru, revabıt-ı nizamı; alâik-ı nakşını odur teşkil ediyor. Âhirette bu nisbî emirler orada hakaik olur.
Hararette meratib, ona olmuştur sebeb tahallül-ü bürudet. Hüsündeki derecat kubhun tedahülüdür. Sebeb, illet oluyor.
Ziya zulmete borçlu, lezzet eleme medyun; sıhhat, marazsız olmaz. Cennet olmazsa belki Cehennem tazib etmez. Zemherirsiz olmuyor...
Ger zemherir olmazsa, o da ihrak edemez. O Hallak-ı Lemyezel, halk-ı ezdad içinde hikmetini gösterdi. Haşmeti etti zuhur...
O Kadîr-i Lâyezal, cem'-i ezdad içinde iktidarı gösterdi. Azamet etti zuhur. Madem o kudret-i İlahî lâzıme-i zâtî olur
O Zât-ı Ezelî'ye, hem zarure-i nâşie; onda zıddı olamaz, acz tahallül edemez, onda meratib olamaz, herşeye nisbeti bir, hiç bir şey ağır olmuyor.
O kudretin ziyasına Güneş mişkât olmuştur. Bu mişkâtın nuruna deniz yüzü âyine, şebnemlerin gözleri birer mir'at olmuştur.
Denizin geniş yüzü, gösterdiği güneşi, çin-i cebînindeki katreler de gösterir, şebnemin küçük gözü yıldız gibi parlıyor.
Aynı hüviyet tutar; şebnem, deniz bir olur güneşin nazarında, kudreti tanzir eder; şebnemin gözbebeği küçücük bir güneştir.
Şu muhteşem güneş de küçücük bir şebnemdir; gözbebeği bir nurdur ki şems-i kudretten gelir, o kudrete kamer olur.
Semavat bir denizdir; bir nefes-i Rahman'la çin-i cebînlerinde mevcelenip, katarat ki nücum ve hem şümûstur.
Kudret tecelli etti, o katarata serpti nurani lemaatı. Herbir güneş bir katre, herbir yıldız bir şebnem, herbir lem'a timsaldir.
O feyz-i tecellinin küçücük bir aksidir o katre-misal güneş. Eder mücella camını o lümey'a zücace dürrî-misal parlıyor.
O şebnem-misal yıldız latîf gözü içinde, bir yer yapar lem'aya, lem'a olur bir sirac, gözü olur zücace, misbahı nurlanıyor.
Bir cilve-i tevhiddir ki, kesretin mebdei vâhid olur, münteha, kesbediyor vahdeti.
Bir cilve-i kudrettir kâinattaki kuvvet, bu mütehavvil kuvvet eder kesret vahdeti.
Zerratlara dağılır istihale geçirir. Onda tahassül eder cazibe kataratı.
O lemaat birleşir, Sâni' ondan halk eder, bir cazibe-i umumî, yine kesbediyor vahdeti.
Ey zîhâssa-i meşhure! Taayyünle zulmetme, ger perde-i hafânın altında sen kalırsan, ihvanına verirsin ihsan ve bereketi.
Herbir ihvanın altında sen çıkması, hem de o sen olması imkân ve ihtimali, herbirine celbeder bir nazar-ı hürmeti.
Eğer taayyün edip perde altından çıksan, mükerrem iken altında; üstünde zalim olursun. Güneş iken orada; burada gölge edersin.
İhvanını düşürttürüp hem nazar-ı hürmetten. Demek taayyün ve teşahhus, zalim birer emirdir, sahih doğru böyle ise, hem de böyle görürsün.
Nerede kaldı yalancı tasannu' ve riya ile kesb-i teşahhus-u şöhret? İşte bir sırr-ı azîm ki hikmet-i İlahî, hem o nizam-ı ahsen;
Bir ferd-i fevkalâde, kendi nev'i içinde setr ile perde çeker, bununla kıymet verdirir, hem de eder müstahsen.
İşte sana misali: İnsan içinde veli, ömür içinde ecel, olmuş meçhul ve mühmel. Cum'ada müstetirdir bir saat, kabul olur dua edersen.
Ramazanda münteşir bir leyle-i zû-kadir, Esmaü'l-Hüsnada muzmer iksir-i ism-i a'zam. Bu misallerin haşmeti, hem de o sırr-ı hasen,
İbhamda izhar eder, ihfada isbat eder. Meselâ: Ecelin ibhamında bir muvazene vardır; her dakikada tutar ne vaziyet alırsan.
Kefeteyn-i havf u reca, hizmet-i ukba ve dünya; tevehhüm-ü bekaî, lezzet-i ömrü verir. Yirmi sene mübhem bir ömür olsa ahsen;
Nihayeti muayyen, bin senelik bir ömre. Zira nısfı geçerse, her saati geldikçe güya adım atarak dar ağaca gidersin.
Şey'en şey'en üzülmek, vehm de teselli vermez, sen de rahat etmezsin...
Allah'ın rahmetinden fazla rahmet edilmez. Allah'ın gazabından fazla gazab edilmez.
Öyle ise işi bırak o Âdil-i Rahîm'e. Fazla şefkat elemdir, fazla gazab zemîme...
Herkesin bir zamanda hususi tecrübeyle böyle netice bulmuş: "Filan fenalık etti, belâsını da buldu" bir düstur-u hayattır.
Şu cümle-i mânidar zebanzed-i cumhurdur. Masiyetin muhtelif enva'ının içinde, tek hadd-i müşterek var, ki tab'-ı masiyettir.
Demek masiyet haysiyeti, müstelzim-i cezadır. Küçükleri bu darda, büyükleri o dârda, masiyetin âkıbeti burada, ukbadaki ikaba bir delildir.
Ey beşer-i pür-şer! {(*) Nazmı garip, cümleleri kısadır. Her kelimenin ortasında az temdid-i nefes, âhiri sâkindir. -Müellif-} Sendeki iktidar ihtiyar, sebebtir menşe'dir açlığa, zahmete. Zaaftır, aczdir, rızkının sebebi.
Bir zaman bir hayvanı gördüm, bîçare bir deri bir kemik. Yavrular getirdi muktedir, valide bir kemik bulmazdı.
Âciz yavrulara sekiz musluğunda akar bir latîf rızık, geldi beslettirdi, mugaddi bir madde, kudretten verildi.
O zaman rahm-ı maderde sâkindi, ez'aftı â'cezdi. Rızkı da ahsendi ekmeldi, geldi de dünyaya âcizdi zaîfti.
Rızkı da kâmildi hasendi. Bir parça büyüdü ihtiyarı geldi; zahmete de çattı iktidarı yoktu, ebeveyn şefkati muîni edildi.
İhtiyar, iktidar beraber geldiği bir zaman; ipi boğaza dolandı, kendisi kendine bıraktı, o vakit ihtiyar nereye ilişti karıştı.
İhtiyar girmedi mideye bedene, makine işledi, nizamı bozmadı, hanede beldede işledi çalıştı.
Nizamı bozuldu noksan da bıraktı. İhtiyar daimî demeli:
İktidar demeli daimî:
Hayvanın rızkı da, hayatı kadardır nazar-ı kudrette, mevkii kıymeti.
Nasıl ki o Kudret, âdetâ bahane buluyor hayatı veriyor. Öyle de rızkını önünde, halk eder serpiyor.
Güya ki kudret çalışır, hummalı bir faaliyetle; âlem-i mevatı âlem-i hayata, kesifi latîfe kalb ve tebdil eder.
Hatta ki en hasis bir maddede, hayatın lemaatı serper. Öyle de: Herşeyde rızkı da hem eker, hem saklar.
O hayat nuruyla, birleşmek içindir zerrat-ı meyyite. Bir kısmı hakikî ceseddir toplanır. Bir kısmı mecazî ceseddir,
Rızık olur geliyor, birleşir tutuşur. Rızık dahi münteşir, hem geniş ceseddir. Elhasıl: Hayatın ikidir cesedi;
Birisi muhassal, diğeri münteşir. Rızık ile hayatın ikisi ikizdir, tev'emdir; nazar-ı kudrette, bir olur kıymeti.
"Kudret"tir herşeyi ademden çıkarır. "Kader"dir birinci cesedi nazm edip giydirir. "İnayet" topluyor rızkını, münteşir cesedi.
Teksifle sevkeder besletir. Yalnız bir fark var; hayatın mazbut ve muhassal olduğu içindir, def'aten görünür zîhayat cesedi.
Rızık ise tedrici münteşir olduğu içindir; vesvese verdirir. Beşerin zalim ihtiyarı tavassut etmezse, âyetteki hüküm vâkidir, doğrudur:
"Açlıktan ölmek yok, rızıksızlık öldürmez." Zira ki bedende çok vardır ihtiyat mahzenleri, herbiri doludur
Şahm ile çok şeyler suretinde mahzar محضر , orada müddehar bir gıda-yı ekser. O gıda bitmeden şahsın mevti gelir.
O mevtin sebebi rızıksızlık değildir. Zira o yüz güne kâfi idi, o ise on günde fevt oldu.
Belki terk-i âdetten tevellüd eden bir maraz, bir illet geldi, vurdu onu, rızkı da varken öldürdü.
Herşeyde bir hikmet ve nizam, caridir hem sâridir. Tesadüf, ittifak yoktur da; görünür o hikmet-i İlahî inayetli nizama..
Hayvandaki vahşiler kısmından, âkilü'l-lahm sınıfına ihsan etti, yabani hayvanların hadsiz cenazeleri, etti onlara kısmet, davet etti taama.
Onlara sevkeyledi, bunlar dahi hem zemin yüzünü temizlerler, hem rızkını bulurlar. O helâldir onlara, düşmezlerse harama.
Onlara haram olur şu mezheb-i hayatta bir zîhayatı yemek, yemek için öldürmek.. Herbir zaman her günde fillerden tâ hevama
Yabanî hayvanların, milyonlar milyarların cenazeler veriyor, meydanda da görünmez. İşte bir cây-ı dikkat, bak hikmet ve nizama.
O Kudret-i Fâtıra, o hikmet-i bahire bir ihtiyacı vermiş hayvana hem beşere. Açlıkla ihtiyacı yapmış yular onlara. Takmış, başa licame.
Başta insan olarak açlıkla hem hâcatla; gem vurarak sokmuştur nizam ve intizama. Daire-i hâcette onları gezdiriyor deveran-ı daime.
Harice meydan vermez, çekiyor insicama. Hem âlemi kurtarıp vahşice halt ve mercden. Hem hâcet zenberektir terakki-i âleme.
Ey müsrifli kardeşim! Tagaddi noktasında bir iken iki lokma; bir lokma bir kuruşa, bir lokma on kuruşa.
Hem ağıza girmeden, hem boğazdan geçtikten, müsavi bir olurlar. Yalnız ağızda, o da kaç saniyede bîhuşe verir nûşe.
Zevkî bir fark bulunur, daim onu aldatır o kuvve-i zaika, bedene hem mideye kapıcı, müfettişe.
Onun tesiri menfî, müsbet değil. Vazife yalnız kapıcıyı taltif ve memnun etmek, nûş verirsin o bîhuşe
Aslî vazifesinde onu müşevveş etmek, tek bir kuruş yerine onbir kuruşu vermek, olur şeytanî pişe.
İsrafın en sefihi, tebzirin en sakîmi, bir tarzdır bir çeşidi; heves etme bu işe...
Rububiyet-i İlah, hikmet ve inayeti, ağızla hem burunla iki merkezi teşkil eylemiştir; içinde hudud karakolu, hem
Muhbirleri de koymuş. Şu âlem-i sağirde damarları telefon, a'sabları telgraf hükmüne vaz'eylemiş. Şâmme telefonu, hem
Telgrafa zaika inayet memur etmiş. O Rezzak-ı Hakikî, erzak üstüne koymuş rahmetten bir tarife; taam ve levn ve hem
Rayiha. İşte şu havass-ı selâse, o Rezzak canibinden birer ilânnamesi, birer davetnamesi, birer izinnamesi, hem
Birer dellâldır ki; muhtaç ve müşteriler hep onlarla celb olur. Mürtezik hayvanlara zevk ve rü'yet ve şemm, birer âlet vermiş. Hem
Taamları muhtelif zînetlerle süsletmiş; hevaî gönülleri avutup, lâkaydları tehyic ile cezbetmiş. Vaktâ, taam girse hem
Ağıza, birdenbire zaika her tarafa bir telgraf çekiyor bedenin aktarına. Şâmme telefon veriyor, gelen taam nev'i, hem
Çeşitleri de söyler. Hâcetleri muhtelif, ayrı ayrı mürtezik, ona göre davranır, ona da hazırlanır ya cevab-ı red gelir, hem
Kapı dışarı atar, yüzüne de tükürür. İnayet tarafından madem buna me'murdur, zevki baştan çıkarma! Hem
Telziz ile aldatma, sonra o da unutur doğru iştiha nedir? Bir iştiha-i kâzib gelir başına çatar; hatası marazla hem
İlletlerle cezalar gelir. Hakikî lezzet, hakikî iştihadan çıkar. Doğru iştiha, sadık bir ihtiyaçtan.. Bu lezzet-i kâfide şah hem
Geda beraber, hem bahemdir bir dinar ve bir dirhem. O lezzet berhem-zened, eleme olur merhem.
Şu noktaya dikkat et; nasıl olur niyetle mubah âdât, ibadât... Öyle tarz-ı nazarla fünun-u ekvan, olur maarif-i İlahî...
Tedkik dahi tefekkür. Yani: Ger harfî nazarla, hem san'at noktasında "ne güzeldir" yerine "ne güzel yapmış Sâni', nasıl yapmış o mâhi"
Nokta-i nazarında kâinata bir baksan; nakş-ı Nakkaş-ı Ezel, nizam ve hikmetiyle lem'a-i kasd ve itkan, tenvir eder şübehi.
Döner ulûm-u kâinat, maarif-i İlahî. Eğer mana-yı ismiyle, tabiat noktasında, "zâtında nasıl olmuş" eğer etsen nigahı,
Bakarsan kâinata, daire-i fünunun daire-i cehl olur. Bîçare hakikatlar, kıymetsiz eller kıymetsiz eder. Çoktur bunun güvahı...
İşte bir nur-u muzlim, zulmet-i münevvere, efkâr-ı hazırada, cehl-i basiti yapar, cehl-i mürekkebe kalb. En mühim de bir sebeb;
Meçhul bir şeye, parlak bir ismi takar, bu meçhul hakikatı, bununla bildim zanneder. Sair meçhul şeyleri, ona irca edip,
İzah ettim zanneder. Halbuki tarif, izah: Ya had, ya resm iledir. Yoksa bir ism-i câmid ki vâzıı cahildir, bir vechi dahi cazib,
Müsemmaya mümas vechi kara muzlimdir. Göze çarpan vechi parlak şeffaftır. O isimle ne tarif olur, ne de izaha câlib
Belki zihni aldatır; -mesela- cazibe-i umumî, kuvve-i mıknatısî, elektrik kuvveti, telepati hem ihtizaz, hem manyetizma gibi esâmî cezb ve celb.
Lezaiz çağırdıkça "Sanki yedim" demeli. Sanki yedim düstur eden, bir mescidi yemedi.
Eskide ekser İslâm filcümle aç değildi. Tena'uma ihtiyar bir derece var idi.
Şimdi ise, ekseri açlığa düştü kaldı. Telezzüze ihtiyar, izn-i şer'î kalmadı.
Sevad-ı a'zam, hem ekseriyet-i masumun maişeti basittir. Tagaddi besatetiyle onlara tabi olmak,
Bin kere müreccahtır, ekalliyet-i müsrife, ya bir kısım sefihe; tagaddide tereffüh noktasında benzemek...
Ey {(*) Bunun da vezni garibdir. "Ey beşer-i pür-şer" kıtası gibi nazma dikkat etmek gerektir. -Abdurrahman Nursî-} musibetzede!
Âlâmın hedefi, muvakkat lezzetten ziyade muvakkat eleme tebessüm etmeli, "hoş geldin" demeli,
Yüzüne gülmeli. Âlâmlar arılara benzer, ilişsen toplanır başına, lâkaydsan dağılır işine. Kim geçmiş ömrünü, yüzünü çevirip düşünse; ya kalbi, ya lisanı; ya ahı, ya ohu.
Ya âhı آخى , ya elhamdülillah diyecek, tahattur edecek. Âhh آخ
ve âh; آه ruhunda müstetir bir elem gösterir. Bir derdin vücudu,
tercüman oluyor. Oh اوخ ve elhamdülillah ise, ruhunda münderic,
kalbinde mümtezic bir lezzet, bir nimetin muhbiri, mazharı oluyor.
Âhh آخ ve âh آه dediren lezaiz oluyor, lezaiz-i mazi.
Zevali tahattur, tasavvur; hem kalbe lisana, Âhh آخ ve âh آه dedirtir, ettirir feryadı.
Nasıl ki, zeval-i elem lezzet olur, öyle de; zeval-i lezzet de elemdir, hem vehm-i zevali..
Belki de zeval-i lezzetin; tasavvur, tahattur, ruhanî elem müstemir. Bu sırdır uşşak-ı mecazî;
Her biri bir divan, her divan bir feryad, şu feryad bu elemden gelir. Âlâm-ı mazidir lezzet-i zevali;
Oh ve elhamdülüllah, hem kalbe lisana dedirir. Bir günlük lezzetin zevali müstemir elemdir. Bir günlük elemin zevali;
Daimi lezzettir, ruhunda muzmerdir. Düşünmek deşmektir. Beşerin vicdanı, insanın fıtratı,
İstiyor daima, daimi bir lezzet, müstemir bir nimet.. O ise muhabbet, marifet.. tefekkür, tecelli, kemalat-ı ruhî..
Füyuzat-ı kalbî, lem'a-i hakikat, emel-i saadet; imandır, yakîndir bunların hem başı, esası.
Hâfıza bir nimettir. Fakat ahlâksız bir adamda musibet zamanında, nisyan ona racihtir.
Nisyan da bir nimettir, yalnız her günün âlâmını çektirir. Müterakim olmuş âlâmı unutturur.
Ey musibetzede! Musibetin içinde bir nimet münderiçtir. Dikkat et de onu gör. Nasıl herşeyde vardır
Bir derece-i hararet, her musibette vardır bir derece-i nimet. Daha büyüğü düşün. Küçükteki nimetin
Dereceyi görerek, Allah'a çok şükür et. Yoksa isti'zamla ürkersen, "of-of"la üflersen, o da aksine şişer.
Şişer de dehşetlenir. Eğer merak da etsen, bir iken ikileşir. Kalbde olan misali, döner hakikat olur;
Hakikattan ders alır. Sonra döner, başlıyor, kalbini tokatlıyor...
Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu mizanı bilmeli: Her adam için elbet cem'iyet-i beşerde, içtimaî binada,
Görmek görünmek için, şu mertebe denilen bir penceresi var. Ger pencere, kamet-i kıymetinden yüksekse, tekebbürle tetavül edecek,
uzanacak. Ger pencere, kamet-i himmetinden alçaksa, tevazu'la tekavvüs edecek, eğilecek.
Kâmillerde büyüklük mikyasıdır küçüklük. Nâkıslarda küçüklük, mizanıdır büyüklük...
Bir haslet; yer ayrı, sîma bir. Kâh dev ve kâh melek, kâh sâlih, kâh talih... misali şunlardır:
Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi sayılan bir sıfat, ger olursa kavîde, tekebbür ve gururdur.
Kavînin bir zaîfe karşı da tevazu'u sayılan bir sıfatı, ger olursa zaîfte, tezellül ve riyadır.
Bir ulü'l-emr, makamında olursa, ciddiyeti vakardır; mahviyeti, zillettir. Hanesinde bulunsa, mahviyeti tevazu', ciddiyeti kibirdir.
Mütekellim-i vahde olsa eğer bir zâtta, müsamaha hamiyet; fedakârlık; bir haslet, bir amel-i sâlihtir.
Mütekellim-i maalgayr olsa eğer o zâtta, müsamaha; hıyanet, fedakârlık, bir sıfat, bir amel-i talihtir.
Tertib-i mebadide tevekkül, tenbelliktir. Terettüb-ü netice noktasındaki tefviz, tevekkül-ü şer'îdir.
Semere-i sa'yine, kısmetine rıza ise, memduh bir kanaattır, meyl-i sa'ye kuvvettir.
Mevcud mala iktifa, mergub kanaat değil; belki dûn-himmetliktir. Misaller daha çoktur.
Kur'an mutlak zikreder sâlihat ve takvayı. İbhamında remz eder makamatın tesiri. Îcazı bir tafsildir. Sükûtu geniş sözdür.
Ey arkadaş! Bir zaman bir sâil dedi: "Madem el-hakku ya'lû haktır. Neden kâfir müslime, kuvvet hakka galibdir?"
Dedim: Dört noktaya bak! Bu müşkil de hallolur. Birinci nokta şudur: Her hakkın her vesilesi hak olması lâzım değildir.
Öyle de: Her bâtılın her vesilesi bâtıl olması, yine lâzım değildir. Neticesi şu çıkar: Hak olan bir vesile, bâtıl vesileye galibdir.
Dolayısıyla, bir hak bir bâtıla mağlubdur. Muvakkaten, bilvasıta olmuştur. Yoksa bizzât, hem daima değildir.
Lâkin âkıbetü'l-akibe, her dem yine hakkındır. Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var. İkinci nokta şudur:
Her müslimin her vasfı müslim olmak vâcib iken, haricen her dem vaki', sabit değildir.
Öyle de: Her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neş'et etmek yine lâzım değildir.
Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neş'et etmek, öyle de her dem sabit değildir.
Demek bir kâfirin müslim olan bir vasfı, müslimdeki lâmeşru' vasfına galib olur. Bilvasıta, o kâfir dahi ona galibdir.
Hem dünyada, hayatın hakkı şâmil ve âmmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i manidar, onun bir sırr-ı hikmeti var; küfür mani değildir.
Üçüncü nokta şudur: O Zât-ı Zülcelal'in iki vasf-ı kemalden iki şer'i tecelli; vasf-ı iradeden gelen meşietle takdirdir,
O da şer'-i tekvinî... Vasf-ı Kelâm'dan gelen şeriat-ı meşhure. Teşriî evamire karşı itaat, isyan,
Nasıl olur; öyle de tekvinî evamire itaat, isyan olur. Birincisi galiben dâr-ı uhrada görür,
Mücazatı, sevabı. İkincisi ağleben dâr-ı dünyada çeker, mükâfat ve ikabı. Mesela: Nasıl sabrın mükâfatı zaferdir,
Ataletin mücazatı sefalet. Öyle de: Sa'yin sevabı olur servet. Sebat'ta da galebedir mükâfat. Zehirin ikabı bir maraz, panzehirin sevabı bir sıhhattır.
Bazan iki şeriat evamiri, bir şeyde beraber müctemi'dir. Her birine bir cihet... Demek tekvinî emre itaat -ki bir haktır-
İtaat galib olur, o emrin isyanına -ki bir tavr-ı bâtıldır-. Bir bâtıla vesile olmuş olursa bir hak, vaktâki galib olsa,
Bir bâtıla ki, olmuş o da vesile-i hak; bilvasıta bir hakkın bir bâtıla mağlubdur. Fakat bizzât değildir.
Demek "El-hakku ya'lû" bizzât demektir. Hem âkıbet muraddır, kayd-ı haysiyet maksuddur. Dördüncü nokta şudur:
Bir hak bilkuvve kalmış, yahut kuvvetsiz kalmış, ya mahluttur hem mahşuş; ona da bir inkişaf, ya bir taze kuvvet vermek lâzım gelmiştir.
Mühezzeb ve müzehheb yapmak için; muvakkat bâtıl ona musallat, tâ ki sebike-i hak ne miktar lüzum vardır.
Tâ mahz u hâlis çıksın. Mebadide, dünyada bâtıl etse galebe, fakat kazanmaz harbi. "Âkıbetü'l-müttakin" ona vurur bir darbe!
İşte bâtıl mağlubdur, "El-hakku ya'lû" sırrı onu çarpar ikaba; işte hak da galibdir.
İçtimaî heyette düsturları istersen: Müsavatsız adalet, önce adalet değil. Temasülse, tezadın mühim bir sebebidir.
Tenasübse tesanüdün esası. Sıgar-ı nefistir tekebbürün menba'ı. Zaaf-ı kalbdir gururunun madeni. Olmuş acz, muhalefet menşei. Meraksa ilme hocadır.
İhtiyaçtır terakkinin üstadı. Sıkıntıdır muallime-i sefahet. Demek sefahetin menba'ı, sıkıntı olmuş. Sıkıntı ise, madeni; yeisle sû'-i zandır,
Dalalet fikrîdir; zulümat kalbîdir; israf cesedîdir.
Mimsiz medeniyet, taife-i nisayı yuvalardan uçurmuş, hürmetleri de kırmış, mebzul metaı yapmış. Şer'-i İslâm onları
Rahmeten davet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayat-ı ailede. Temizlik zînetleri.
Haşmetleri hüsn-ü hulk.. Lütf u cemali ismet, hüsnü kemali şefkat, eğlencesi, evlâdı. Bunca esbab-ı ifsad, demir-sebat kararı
Lâzımdır tâ dayansın. Bir meclis-i ihvanda güzel karı girdikçe, riya ile rekabet, hased ile hodgâmlık debretir damarları!
Yatmış olan hevesat, birdenbire uyanır. Taife-i nisada serbestî inkişafı, sebeb olmuş beşerde ahlâk-ı seyyienin birdenbire inkişafı.
Şu medenî beşerin hırçınlaşmış ruhunda, şu suretler denilen küçük cenazelerin, mütebessim meyyitlerin rolleri pek azîmdir; hem müdhiştir tesiri.
{(*) Nasıl "meyyite" bir karıya nefsanî nazarla bakmak, nefsin dehşetle alçaklığını gösterir.. Öyle de; rahmete muhtaç bir bîçare "meyyite"nin güzel tasvirine müştehiyane bir nazarla bakmak, ruhun hissiyat-ı ulviyesini söndürür. -Müellif-}
Memnu' heykel, suretler; ya zulm-ü mütehaccir, ya mütecessid riya, ya müncemid hevestir, ya tılsımdır celbeder o habîs ervahları.
Ey tevsi'e taraftar, içtihadı isteyen! Cesedine dikkat et! Sebeb-i tevsi' dâhilse büyülttürür cismini.. Hariçse eğer, yırtar cildini.
Öyle: İslâmiyette olan müsellematı eder bir zât imtisal, tamamen itaati bihakkın, daire dâhiline girmiş olan o zatta; meylü't-tevsi' meylü't-tekemmül olur.
Lâkaydlıkla hariçte sayılmış olan zatta; tevsi' meyli, meyl-i tahribtir. Fırtına, zelzeleli olmuş böyle zamanı;
İçtihad kapısını açmak değil, belki pencerelerin dahi kapatması lâzımdır. Lâübali, lâkaydlar her bir zaman ve âni
Okşanılmaz ruhsatla, şiddeten ikaz olur terhib ve azimetle.
O Kadîr-i Zülcelal; tasarruf-u kudreti, tevessü-ü tesiri noktasında oluyor şemsimiz zerre-misal
Nev'-i vâhidde olan tasarruf-u azîmi; mesafesi vasi'dir. İki zerre beyninde cazibeyi ele al,
Git de tâ Şemsüşşümus ve Kehkeşan beynindeki cazibenin yanında koy. Yükü bir kar danesi bir melek, şemsi ele almış bir şems-misal
Meleğin yanına getir. İğne kadar bir balığı, balina balığı da yanyana bırak. O Kadîr-i Ezelî-i Zülcelal
Tecelli-i vasii, asgardan tâ ekbere itkan-ı mükemmeli birden tasavvura al. Cazibe ve nevamis, vesail-i pür-seyyal.
Gibi örfî emirler; tecelli-i kudrete, tasarruf-u hikmete birer isim olması, odur yalnız meal.
Başka meali olmaz, beraber de bir düşün; bileceksin bizzarure ki: Esbab-ı hakikî, vesait-i zî-misal.
Muînler, hem şerikler birer emr-i bâtıldır, birer hayal-i muhal, o kudret nazarında. Hayat vücuda kemal.
Makamı büyük, mühimdir; buna binaen derim: Küremiz, âlemimiz neden mutî', müsahhar olmasın hayvan-misal.
O Sultan-ı Ezel'in bu tarz hayvan tuyuru kesretle münteşirdir şu meydan-ı fezada, muhteşem ve pür-cemal.
Bostan-ı hilkatinde salmış da dönderiyor, onlardaki nağamat, bunlardaki harekât; tesbihattır o akval,
İbadettir o ahval Kadîm-i Lemyezel'e, Hakîm-i Lâyezal'e. Küremiz hayvana pek benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor. Eğer yumurta kadar küçülse bilfarzı'l-muhal,
Minimini bir hayvan olması pek muhtemel. Yuvarlak bir huveyne, küre kadar büyüse, o da böyle olması pek karib bir ihtimal.
Âlemimiz insan kadar küçülse; yıldızları zerreler suretine dönerse, bir zîşuur hayvana dönmesi caiz olur, akıl da bulur mecal.
Demek âlem erkânlarıyla birer âbid-i müsebbih, birer mutî-i müsahhar Hâlık-ı Lemyezel'e, Kadîr-i Lâyezal'e.
Kemmen büyük olması, keyfen büyük olması her vakit lâzım gelmez. Zira daha cezaletlidir saat-i hardal-misal,
Bir saatten ki timsali Ayasofya kadardır. Bir sineğin hilkati hayret-fezadır filden, o mahluk-u bîfasal.
Ger kalem-i kudretle bir cüz-ü ferd üstüne esîrin cevahir-i ferdiyle yazılsa bir Kur'an ki, sıgar-ı sahife nisbeti; bir kiber-i san'at-meal.
Sahife-i semada yıldızlarla yazılan bir Kur'an-ı Kerim'e cezaletle müsavi. Nakkaş-ı Ezelî'nin san'atı her tarafta pür-cemal ve pür-kemal.
Her tarafta böyledir, derece-i kemalde kalemdeki ittihad, tevhidi ilân eder. Bu kelâm-ı pür-meal; iyi bir dikkate al!
Şeriat-ı İlahî ikidir. Hem iki sıfattan gelmiş; iki insan muhatab, hem de mükellef olmuş. Sıfat-ı iradeden gelen şer'-i tekvinî,
İnsan-ı ekber olan âlemin ahvalini, hem de harekâtını ki -ihtiyarî değil,- tanzim eden Şer'dir. O meşiet-i Rabbanî,
Yanlış bir ıstılahla tabiat da denilir. Sıfat-ı kelâmından gelen şeriat ise, âlem-i asgar olan insanın ef'alini,
-Ki ihtiyarî olmuş,- tanzim eden Şer'dir. İki Şer', bir yerde bazan eder içtima'. Melaike-i İlahî, bir ümmet-i azîme, hem bir cünd-ü Sübhanî;
Birinci Şer'a olmuş hamele-i mümtesil, amele-i mümessil. Hem onlardan bir kısmı ibad-ı müsebbihtir. Bir kısmı da müstağrak, arşın mukarrebîni.
Hayat asl u esastır; madde ona tâbi'dir, hem de onunla kaimdir. Bir hurdebînî huveyn havass-ı hamsesiyle, insanın havassını
Muvazene edersen, görürsün; insan ondan ne derece büyükse, havassı o derece onunkinden aşağı. O huveyne işitir kardeşinin sesini.
Hem de görür rızkını. Ger insan kadar büyüse, havassı hayret-feza; hayatı şu'le-feşan; rü'yeti de berk-âsâ bu nur-u âsumanî.
İnsan, bir kitle-i mevattan bir zîhayat değildir. Belki de milyarlarla zîhayat hüceyratından mürekkeb ve zîhayat bir hücre-i insanî.
Maddiyyunluk bir taun-u manevî, beşere de tutturdu şu müdhiş bir sıtmayı. Hem de onu çarptırdı bir gazab-ı İlahî, telkin hem de taklid.
Tenkide kabiliyet-i tevessüü nisbeten o tâun da ediyor tevessü' ve intişar. Telkini fenden almış, medeniyetten taklid.
Hürriyet, tenkid vermiş, gururundan dalalet çıkmış.
En bedbaht, sıkıntılı, muzdarib, işsiz olan adamdır. Zira ki atalet; vücud içinde adem, hayat içinde mevttir.
Sa'y ise: Vücudun hayatı, hem hayatın yakazasıdır elbet!
Riba atalet verir, şevk-i sa'yi söndürür. Ribanın kapıları hem de onun kapları olan bu bankaların her
Dem nef'i ise, beşerin en fena kısmınadır; onlar da gâvurlardır. Gâvurlardaki nef'i en fena kısmınadır, onlar da zalimler. Her
Dem.. Zalimlerdeki nef'i en fena kısmınadır, onlar da sefihlerdir. Âlem-i İslâm'a bir zarar-ı mutlaktır. Mutlak beşer her
Dem refahı nazar-ı şer'de yoktur; Zira harbî bir gâvur hürmetsiz, ismetsizdir; demi hederdir her de...m.
Bir zâtı gördüm ki yeis ile mübtela, bedbînlikle hasta idi. Dedi: Ulema azaldı, kemmiyet keyfiyeti. Korkarız dinimiz sönecek de bir zaman.
Dedim: Nasıl kâinat söndürülmezse, iman-ı İslâmî de sönemez. Öyle de, zeminin yüzünde çakılmış mismarlar hükmünde her an
Olan İslâmî şeair, dinî minarat, İlahî maabid, şer'î maâlim itfa olmazsa, İslâmiyet parlayacak an be-an!..
Her bir mabed bir muallim olmuş, tab'ıyla tabâyie ders verir. Her maâlim dahi birer üstad olmuştur; onun lisan-ı hali eder telkin-i dinî; hatasız, hem bînisyan.
Herbir şeâir bir hoca-i dânâdır, ruh-u İslâmı daim enzara ders veriyor. Mürur-u a'sar ile sebeb-i istimrar-ı zaman
Güya tecessüm etmiş envâr-ı İslâmiyet şeairi içinde.. Güya tasallüb etmiş zülâl-i İslâmiyet, maabidi içinde. Birer sütun-u iman.
Güya tecessüd etmiş ahkâm-ı İslâmiyet, maâlimi içinde. Güya tahaccür etmiş erkân-ı İslâmiyet, avalimi içinde. Birer sütun-u elmas. Onunla murtabıttır zemin ile âsuman.
Lâsiyyema bu Kur'an-ı hatib-i mu'ciz-beyan; daima tekrar eder bir hutbe-i ezelî, aktar-ı İslâmîde kalmamış hiç de bir köy, hem dahi hiç bir mekân; Nutkunu dinlemesin, talimi işitmesin.
اِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ sırrı ile hâfızlıktır pek de büyük bir rütbe. Tilavetse, ibadet-i ins ü cân.
Onun içinde talim, hem müsellematı tezkir. Tekerrür-ü zamanla nazariyat, kalbolur müsellemata hem döner bedihiyata. İstemez daha beyan.
Zaruriyat-ı dinî, nazariyattan çıkıp zaruriyat olmuştur. Tezkir ise kâfidir. İhtar ise vâfidir. Şâfîdir her dem Kur'an.
İhtara hem tezkire şu intibah-ı İslâm, hem içtimaî yakaza her birine veriyor: Umuma ait olan delail ve hem mizan.
Madem içtimaî hayat İslâmda başlamıştır; her birinin imanı kendine mahsus olan delile münhasıran değil, müstenid vicdan.
Belki cemaâtın kalbinde gayr-ı mahdud esbaba dahi eder istinad. Hattâ cây-ı dikkattir; bir mezheb-i zaîfin, mürur ettikçe zaman,
İbtali müşkil olur. Nerede kaldı ki İslâm, vahy ile fıtrat gibi, iki metin esasa hem istinad etmiştir; hem bu kadar a'sarda nafizane hükümran!..
Râsih esaslarıyla, bahir eserleriyle kürenin yarısıyla iltiham peyda etmiş, bir ruh-u fıtrî olmuş; nasıl küsufa girer, küsuftan çıkmış elan!
Fakat maatteessüf, bazı zevzek kefere, safsatalı adamlar şu kasr-ı âlînin metin esaslarına ilişir buldukça imkân.
Onları deprettirir. Esaslara ilişilmez, onlarla oynanılmaz. Sussun şimdi dinsizlik, iflas etti o teres. Bestir tecrübe-i küfran ve yalan.
Bu âlem-i İslâmın âlem-i küfre karşı en ileri karakolu şu dârülfünun idi. Lâkayd ve gafletlikle hasm-ı tabiat-yılan
Gediği açtı cephenin arkasında, dinsizlik hücum etti, millet epey sarsıldı. En ileri karakol, İslâmiyet ruhuyla tenevvür etmiş cinan.
En mütesallib olmalı. En müteyakkız olmalı. Yahut o dar olmamalı, İslâmı aldatmamalı. İmanın yeri kalbdir; dimağ ise oluyor ma'kes-i nur-u iman.
Bazan de mücahiddir, bazan süpürgecidir; dimağda vesveseler, hem pek çok ihtimaller kalb içine girmese, sarsmaz iman, vicdan.
Yoksa bazıların zannınca iman dimağda olsa; ruh-u iman olan hakkalyakîne, ihtimalat-ı kesîre olur birer hasm-ı bîeman.
Kalb ile vicdan, mahall-i iman. Hads ile ilham, delil-i iman. Bir hiss-i sâdis; tarîk-ı iman... Fikr ile dimağ, bekçi-i iman.
Zaruriyat-ı dinî, müsellemat-ı Şer'î; kulûblerde hasıldır, ihtar ile huzuru, tezkir ile şuuru.
Matlub da hasıl olur. İbare-i Arabî {(*) On sene sonra gelen bir hâdiseyi hissetmiş, mukabeleye çalışmış -Müellif-} daha ulvî ediyor tezkiri, hem ihtarı.
Onun için Cum'ada hutbe-i Arabiye; zaruriyatı ihtar, müsellematı tezkir, maalkifaye olur onun tarz-ı tezkiri.
Nazariyatı talim onda maksud değildir; hem İslâmın vahdanî sîmasında şu Arabî ibare bir nakş-ı vahdettir; kabul etmez teksiri.
Hadîs ile âyeti muvazene edersen, bilbedahe görürsün; beşerin en beliği, vahyin de mübelliği, o dahi baliğ olmaz
Belâgat-ı âyete. O da ona benzemez. Demek ki: Lisan-ı Ahmedî'den gelen herbir kelâm her dem O'nun olamaz.
Bir zaman rü'yada gördüm ki: Ağrı Dağı altındayım. Birden o dağ patladı, dağ gibi taşları âleme dağıttı, sarstı cihanı.
Füc'eten bir adam yanımda peyda oldu. Dedi ki: Îcaz ile beyan et, icmal ile îcaz et, bildiğin enva'-ı i'caz-ı Kur'anı!
Daha rü'yada iken tabirini düşündüm, dedim: Şuradaki infilâk, beşerde bir inkılaba misal. İnkılabda ise elbet hüda-yı Furkanî,
Her tarafta yükselip hem de hâkim olacak. İ'cazının beyanı, zamanı da gelecek! O sâile cevaben dedim: İ'caz-ı Kur'anî,
Yedi menabi-i külliyeden tecelli, hem yedi anasırdan terekküb eder.
Birinci Menba': Lafzın fesahatından selaset-i lisanı:
Nazmın cezaletinden, mana belâgatından, mefhumların bedaatından, mazmunların beraâtından, üslûbların garabetinden birden tevellüd eden bârika-i beyanı.
Onlarla oldu mümtezic, mizac-ı i'cazında acib bir nakş-ı beyan, garib bir san'at-ı lisanî. Tekrarı hiç bir zaman usandırmaz insanı.
İkinci Unsur ise: Umûr-u kevniyede gaybî olan esasat, İlahî hakaikten gaybî olan esrardan, gaybî-yi âsumanî.
Mazide gaib olan gaybî olan umûrdan, müstakbelde müstetir kalmış olan ahvalden birden tazammun eden bir ilmü'l-guyub hızanı,
Âlemü'l-guyub lisanı, şehadet âlemiyle konuşuyor erkânı, rumuz ile beyanı, hedef nev'-i insanî, i'cazın bir lem'a-i nuranî...
Üçüncü Menba' ise: Beş cihetle hârika bir câmiiyet vardır. Lafzında, manasında, ahkâmda, hem ilminde, makasıdın mizanı.
Lafzı tazammun eder pek vasi' ihtimalat; hem vücuh-u kesîre ki, her biri nazar-ı belâgatta müstahsen, Arabiyece sahih, sırr-ı teşriî lâyık görüyor ânı.
Manasında: Meşarib-i evliya, ezvak-ı ârifîni, mezahib-i sâlikîn, turuk-u mütekellimîn, menahic-i hükema, o i'caz-ı beyanî,
Birden ihata etmiş, hem de tazammun etmiş; delaletinde vüs'at, manasında genişlik. Bu pencere ile baksan, görürsün ne geniştir meydanı!
Ahkâmdaki istiab; şu hârika şeriat ondan olmuş istinbat, saadet-i dâreynin bütün desatirini, bütün esbab-ı emni,
İçtimaî hayatın bütün revabıtını, vesail-i terbiye, hakaik-i ahvali birden tazammun etmiş onun tarz-ı beyanı...
İlmindeki istiğrak; hem ulûm-u kevniye, hem ulûm-u İlahî, onda meratib-i delalat, rumuz ile işarat, sureler surlarında cem'etmiştir cinanı.
Makasıd ve gayatta; muvazenet, ıttırad. Fıtrat desatirine mutabakat, ittihad; tamam müraat etmiş, hıfzeylemiş mizanı.
İşte lafzın ihatasında, mananın vüs'atinde, hükmün istiabında, ilmin istiğrakında, muvazene-i gayatta câmiiyet-i pür-şanı!..
Dördüncü unsur ise: Her asrın derece-i fehmine, edebî rütbesine, hem her asırdaki tabakata, derece-i istidad, rütbe-peni kabiliyet nisbetinde ediyor bir ifaza-i nuranî.
Her asra, her asırdaki her tabakaya kapısı küşade. Güya her demde, her yerde taze nâzil oluyor o Kelâm-ı Rahmanî.
İhtiyarlandıkça zaman, Kur'an da gençleşiyor. Rumuzu hem tavazzuh eder, tabiat ve esbabın perdesini de yırtar o hitab-ı Yezdanî.
Nur-u tevhidi, her dem her âyetten fışkırır. Şehadet perdesini gayb üstünden kaldırır. Ulviyet-i hitabı dikkate davet eder, o nazar-ı insanî.
Ki o lisan-ı gaybdır; şehadet âlemiyle bizzât odur konuşur. Şu unsurdan bu çıkar; hârika tazeliği bir ihata-i ummanî!
Te'nis-i ezhan için akl-ı beşere karşı İlahî tenezzülât. Tenzil'in üslûbunda tenevvü ü munisliğidir mahbub-u ins ü cânı.
Beşinci Menba' ise: Nakl ve hikâyatında, ahbar-ı sadıkada, esasî noktalardan hazır müşahid gibi bir üslûb-u bedi-i pür-maânî
Naklederek, beşeri onunla ikaz eder. Menkulâtı şunlardır: Ahbar-ı evvelîni, ahval-i âhirîni, esrar-ı cehennem ve cinanı.
Hakaik-i gaybiye, hem esrar-ı şehadet, serair-i İlahî, revabıt-ı kevniyeye dair hikâyatıdır hikâyet-i ayânî.
Ki, ne vaki' reddeylemiş, ne mantık tekzib etmiş. Mantık kabul etmezse, red de bile edemez. Semavî kitabların ki matmah-ı cihanî.
İttifakî noktalarda musaddıkane nakleder. İhtilafî yerlerinde musahhihane bahseder. Böyle naklî umûrlar bir "Ümmi"den sudûru hârika-i zamanî...
Altıncı Unsur ise: Mutazammın ve müessis olmuş din-i İslâma. İslâmiyet misline ne mazi muktedirdir, ne müstakbel muktedir; araştırsan zaman ile mekânı!..
Arzımızı senevî, yevmî dairesinde şu hayt-ı semavîdir; tutmuş da döndürüyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş, bırakmıyor isyanı.
Yedinci Menba' ise: Şu altı menba'dan çıkan envâr-ı sitte, birden eder imtizac. Ondan çıkar bir hüsün, bundan gelir bir hads, vasıta-i nurânî.
Şundan çıkan bir zevktir; zevk-i i'caz bilinir, tabirine lisanımız yetişmez. Fikir dahi kàsırdır, görünür de tutulmaz o nücum-u âsumanî.
Onüç asır müddette meylü't-tahaddi varmış Kur'anın a'dâsında, şevk-i taklid uyanmış Kur'anın ahbabında. İşte i'cazın bir bürhanı...
Şu iki meyl-i şedidle yazılmıştır meydanda, milyonlarla kütüb-ü Arabiye, gelmiştir kütübhane-i vücuda. Onlar ile Tenzili düşerse bir mizanı.
Muvazene edilse, değil dânâ-i bî-müdânî, hattâ en âmî adam, göz kulakla diyecek: Bunlar ise insanî, şu ise âsumanî!
Hem de hükmedecek: Şu bunlara benzemez, rütbesinde olamaz. Öyle ise ya umumdan aşağı; bu ise, bilbedahe malûm olmuş butlanı.
Öyle ise, umumun fevkindedir. Mazmunları o kadar zamanda kapı açık beşere vakfedilmiş, kendine davet etmiş ervah ile ezhanı!
Beşer onda tasarruf, kendine de maletmiş. Onun mazmunları ile yine Kur'ana karşı çıkmamış, hiçbir zaman çıkamaz; geçti zaman-ı imtihanı.
Sair kitablara benzemez, onlara makîs olmaz; zira yirmi sene zarfında müneccemen hâcetlere nisbeten nüzulü; müteferrik, mütekatı'; bir hikmet-i Rabbanî.
Esbab-ı nüzulü muhtelif, mütebayin. Bir maddede es'ile mütekerrir, mütefavit. Hâdisat-ı ahkâmı müteaddid, mütegayir. Muhtelif, mütefarık nüzulünün ezmanı.
Halat-ı telakkisi mütenevvi', mütehalif. Aksam-ı muhatabı müteaddid, mütebâid. Gayat-ı irşadında mütederric, mütefavit. Şu esaslara müstenid binaî, hem beyanî,
Cevabî, hem hitabî. Bununla da beraber selaset ve selâmet, tenasüb ve tesanüd, kemalini göstermiş; işte onun şahidi: Fenn-i Beyan u maânî.
Kur'an'da bir hâssa var; başka kelâmda yoktur. Bir kelâmı işitsen, asıl sahib-i kelâmı arkasında görürsün, ya içinde bulursun. Üslûb: Âyine-i insanî.
Kur'an ise, zahiren o Nebiyy-i Muhatabı gösterir; muhatap sahib-i kelâma perde. Zira bir Vâcibü'l-Vücud ki, bî-nefad u bînihayet hitabu kelimat-ı Sübhanî
Lâyühad muhatabîne ezelden tâ ebede birden teveccüh etmiş, tekellüm de ediyor şöyle mahdud kelâmın arkasında ezel ebed sultanı.
Yalnız bir lem'a-i tecellisi; kabildir sıkışması; eğer bütün o bî nihayet kelimat def'aten dinlenmesi daire-i imkânda olsa idi bir mekânı
Yahut bütün muhatabîn, zerrat-ı kâinat suretinde tek bir kulak olsaydı, o üzn-ü cihanî, hem bir nur-u imanî; hem bir hads-i vicdanî.
Belki kelâm-ı bî nihayet arkasında, ya içinde bî nihayet celal u azameti içinde o haşmet-i sübhanî görürdü timsalini.
Demek Tenzilin esalibinde tenevvü'; İlahî tenezzülat, tecelli-i esma ve sıfattır ki, kelâmın arkasında görüyor onu bir nazar-ı imanî.
Her adam diyebilir: Şems benim için yakılmış evim olan dünyada, şu âyinede güneş bana tebessüm eder, bakıyor o ayn-ı âsumanî.
Allah eğer şuuru hem de sözü verseydi, o nâzenin-i sema benimle konuşurdu, âyine de olurdu vasıta-i beyanî.
İnhisar-ı zihniyet ona bu hakkı verir, hem dahi diyebilir: "Rabbim benimle konuşur" kelâmın arkasında, görüyorum imanımla bir Rahman-ı Nuranî.
Bütün zîruh hem de bütün kâinat, birden böyle derler. Zira onda tezahüm yoktur. İnhisar da olamaz; O sermedîdir lâ-mekânî.
Ey sail-i misalî! Sen ki îcaz istedin, ben de işaret ettim. Eğer tafsil istersen, haddimin haricinde!.. Sinek seyretmez âsumanı.
Zira o kırk enva'-ı i'cazından yalnız bir tekini ki, cezalet-i nazmıdır;
İşaratü'l-İ'caz'da sıkışmadı tibyanı.
Yüz sahife tefsirim ona kâfi gelmedi. Senin gibi ruhanî ilhamları ziyade; ben istiyorum senden tafsil ile beyanı.
Kâmilîn insanların zevk-i maâlîsini hoşnud eden bir halet; çocukça bir hevese, sefihçe bir tabiat sahibine hoş gelmez,
Onları eğlendirmez. Bu hikmete binaen: Bir zevk-i süflî, sefih, hem nefsî ve şehvanî içinde tam beslenmiş, zevk-i ruhîyi bilmez.
Avrupa'dan tereşşuh etmiş şu hazır edebiyat, romanvari nazarla, Kur'anda olan letaif-i ulviyet, mezaya-yı haşmeti göremez, hem tadamaz.
Kendindeki mihengi ona ayar edemez. Edebiyatta vardır üç meydan-ı cevelan; onlar içinde gezer, haricine çıkamaz:
Ya aşkla hüsündür, ya hamaset ve şehamet, ya tasvir-i hakikat. İşte yabani edebse, hamaset noktasında hakperestliği etmez.
Belki zalim nev'-i beşerin gaddarlıklarını alkışlamakla, kuvvet-perestlik hissini telkin eder. Hüsün ve aşk noktasında, aşk-ı hakikî bilmez.
Şehvet-engiz bir zevki nefislerde zerkeder. Tasvir-i hakikat maddesinde, kâinata san'at-ı İlahî suretinde bakmaz,
Bir sıbga-i Rahmanî suretinde göremez. Belki tabiat noktasında tutar, tasvir ediyor, hem ondan da çıkamaz.
Onun için telkini aşk-ı tabiat olur. Maddeperestlik hissi, kalbe de yerleştirir, ondan ucuzca kendini kurtaramaz.
Yine ondan gelen, dalaletten neş'et eden ruhun ızdırabatına o edebsizlenmiş edeb, müsekkin hem münevvim; hakikî fayda vermez.
Tek bir ilâcı bulmuş, o da romanlarıymış. Kitab gibi bir hayy-ı meyyit, sinema gibi bir müteharrik emvat! Meyyit hayat veremez.
Hem tiyatro gibi tenasühvari, mazi denilen geniş kabrin hortlakları gibi, şu üç nevi romanlarıyla hiç de utanmaz.
Beşerin ağzına yalancı bir dil koymuş, hem insanın yüzüne fâsık bir göz takmış; dünyaya bir âlüfte fistanını giydirmiş, hüsn-ü mücerred tanımaz.
Güneşi gösterirse, sarı saçlı güzel bir aktrisi kàrie ihtar eder, zahiren der: "Sefahet fenadır, insanlara yakışmaz,"
Netice-i muzırrayı gösterir. Halbuki sefahete öyle müşevvikane bir tasviri yapar ki, ağız suyu akıtır, akıl hâkim kalamaz.
İştihayı kabartır, hevesi tehyic eder, his daha söz dinlemez. Kur'an'daki edebse hevayı karıştırmaz.
Hakperestlik hissi, hüsn-ü mücerred aşkı, cemalperestlik zevki, hakikatperestlik şevki verir; hem de aldatmaz.
Kâinata tabiat cihetinde bakmıyor; belki bir san'at-ı İlahî, bir sıbga-i Rahmanî noktasında bahseder, akılları şaşırtmaz.
Marifet-i Sâni'in nurunu telkin eder. Herşeyde âyetini gösterir. Her ikisi rikkatli bir hüzün de veriyor, fakat birbirine benzemez.
Avrupazade edebse; fakdü'l-ahbabdan, sahibsizlikten neş'et eden gamlı bir hüznü veriyor, ulvî hüznü veremez.
Zira sağır tabiat, hem de bir kör kuvvetten mülhemane aldığı bir hiss-i hüzün-gamdar; alemi bir vahşetzar tanır, başka çeşit göstermez.
O surette gösterir, hem de mahzunu tutar, sahibsiz de olarak yabaniler içinde koyar, hiçbir ümid bırakmaz.
Kendine verdiği şu hissî heyecanla git gide ilhada kadar gider, ta'tile kadar yol verir, dönmesi müşkil olur, belki daha dönemez.
Kur'anın edebi ise: Öyle bir hüznü verir ki, âşıkane hüzündür, yetimane değildir. Firaku'l-ahbabdan gelir, fakdü'l-ahbabdan gelmez.
Kâinatta nazarı; kör tabiat yerine, şuurlu hem rahmetli bir san'at-ı İlahî onun medar-ı bahsi, tabiattan bahsetmez.
Kör kuvvetin yerine; inayetli, hikmetli bir kudret-i İlahî ona medar-ı beyan. Onun için kâinat, vahşetzar suret giymez.
Belki muhatab-ı mahzunun nazarında oluyor bir cem'iyet-i ahbab. Her tarafta tecavüb, her canibde tahabbüb; ona sıkıntı vermez.
Her köşede istinas, o cem'iyet içinde mahzunu vaz'ediyor, bir hüzn-ü müştakane, bir hiss-i ulvî verir, gamlı bir hüznü vermez.
İkisi birer şevki de verir: O yabani edebin verdiği bir şevk ile nefis düşer heyecana, heves olur münbasit; ruha ferah veremez.
Kur'anın şevki ise: Ruh düşer heyecana, şevk-i maâlî verir. İşte bu sırra binaen, şeriat-ı Ahmediye (A.S.M.) lehviyatı istemez.
Bazı âlât-ı lehvi tahrim edip, bir kısmı helâl diye izin verip. Demek hüzn-ü Kur'anî veya şevk-i Tenzilî veren âlet, zarar vermez.
Eğer hüzn-ü yetimî veya şevk-i nefsanî verse, âlet haramdır. Değişir eşhasa göre, herkes birbirine benzemez.
Tarz-ı nazar ikidir, tedkik iki çeşittir. Biri gittikçe nurun alâ nur tenevvür eder. Diğeri de: Gittikçe şübehatta boğulur. Zihni olur zulmettar.
Meselâ: Tatlı leziz bir su var. Onun da menba'ı var, o menba'dan ise, binler cedavili var. Şubeleri çok yerlerde dolaşır, bazan ecza-i murdar,
Onunla da bulaşır. İşte eğer bir adam o menba'ı da gördü, onun suyunu tattı, tatlılığı anladı; bir his ile de bildi, şuabâtta ittisal var.
Sonra hangi cedvele, yahut hangi fer'a birdenbire rastgelse, en edna bir emare tatlılığına dair onu eder teslimkâr.
Meğer kat'î delil ile aksini isbat ile o emareyi nakzeder. O vakit o da der: Başka madde karışmış şu zülâl-i hayattar.
Bu tarz ile bir tedkik; imana kuvvet verir, kalbe verir inşirah, Hakka verir inkişaf. Kur'an'a da yakışır bu nazar-ı revnakdar.
Başka nazar hatardır. İkinci tarz-ı tedkik; o menba'dan aşağı Zihnen inmeğe bedel, tutar aşağıda gezer sersem gibi o davar.
Tedkikinde zemini semaya tercih eder; bu adam hangi fer'a birden bire rastgelse, acılığına dair bir emare-i şübhedar
Görürse, şübheye düşer. Tatlılığına hükmetmek kat'î delili ister, yakînî bir bürhanı daim bu arzu var.
Heyhat! Bürhan her yerde ucuz ile gelmez. Böyle her incecik bir fer'a, bir delile umumun semeresi, netice-i cesîme, ona bindirmeğe talebkâr.
Gitgide şüphe tezayüd eder, emniyetsizlik basar, vesvese de şek olur. İşte böyle bir nazar, cezası olur sakar, akılda da kusur var.
Desatiri fakirdir, havsalası da dardır, ger eli yetişmezse bu ulvî hakikata döner der: Değil hak, red ile eder inkâr.
Emsal-i Kürdîye imiş: Bir vakit ayı gitmiş üzüm ağacının altına. Ağzı yetişmeyince demiş: "Tuh!.. Bu ekşidir murdar."
Şecere-i hilkatın dalları her tarafta semerat-ı niamı zîruhun ellerine zahiren uzatıyor.
Hakikatte bir yed-i rahmet, bir dest-i kudrettir ki o semeratı, o dalları içinde sizlere uzatıyor.
O yed-i rahmeti, siz de şükr ile öpünüz. O dest-i kudreti de minnetle takdis ediniz...
Ey birader-i pür-emel! Hayalini ele al, benimle beraber gel. İşte bir zemindeyiz, etrafına bakarız; kimse de görmez bizi.
Çadır direkleri hükmünde yüksek dağlar üstünde karanlıklı bir bulut tabakası atılmış, hem o dahi kaplatmış zeminimizin yüzü.
Müncemid bir sakf olmuş, fakat altı yüzü açıkmış, o yüz güneş görürmüş. İşte bu bulut altındayız, sıkıyor zulmet bizi.
Sıkıntı da boğuyor, havasızlık öldürür. Şimdi bize üç yol var: Bir âlem-i ziyadar, bir kere seyrettimdi bu zemin-i mecazî.
Evet bir kere buraya da gelmişim, üçüne de ayrı ayrı dahi gitmişim. Birinci yolu budur: Ekseri burdan gider, o da devr-i âlemdir, seyahate çeker bizi.
İşte biz de yoldayız, böyle yayan gideriz. Bak şu sahranın kum deryalarına, nasıl hiddet saçıyor, tehdid ediyor bizi!
Bak şu deryanın dağvari emvacına! O da bize kızıyor. İşte Elhamdülillah öteki yüze çıktık; görürüz güneş yüzü.
Fakat çektiğimiz zahmeti ancak da biz biliriz. Of, tekrar buraya döndük! Şu zemin-i vahşetzâr, bulut damı zulmettar. Bize lâzım, revnakdar eder kalbdeki gözü
Bir âlem-i ziyadar. Fevkalâde eğer bir cesaretin var, gireriz de beraber, bu yol pür-hatarkâr. İkinci yolumuzu:
Tabiat-ı arzı deleriz, o tarafa geçeriz. Ya fıtrî bir tünelden titreyerek gideriz. Bir vakitte bu yolda seyrettim de geçtim bî-naz ve pür-niyazî.
Fakat o zaman tabiatın zemini eritecek, yırtacak bir madde var idi elimde. Üçüncü yolun o delil-i mu'cizi,
Kur'an onu bana vermişti. Kardeşim, arkamı da bırakma, hiç de korkma! Bak hâ, şurada tünelvari mağaralar, tahtel'arz akıntılar beklerler ikimizi.
Bizi geçirecekler. Tabiat da, şu müdhiş cümudiyeleri de seni hiç korkutmasın. Zira bu abus çehresi altında merhametli sahibinin tebessümlü yüzü.
Radyumvari o madde-i Kur'anî ışığıyla sezmiştim. İşte, gözüne aydın! Ziyadar âleme çıktık, bak şu zemin-i pür-nâzı.
Bu feza-yı latîf, şirin. Yahu başını kaldır bak semavata ser çekmiş, bulutları da yırtmış, aşağıda bırakmış. Davet ediyor bizi.
Şu şecere-i tûbâ, meğer o Kur'an imiş. Dalları her tarafa uzanmış. Tedelli eden bu dala biz de asılmalıyız, oraya alsın bizi.
O şecere-i semavî; bir timsali zeminde olmuş şer'-i enveri. Demek zahmet çekmeden o yol ile çıkardık bu âlem-i ziyaya, sıkmadan zahmet bizi.
Madem yanlış etmişiz; eski yere döneriz, doğru yolu buluruz. Bak, üçüncü yolumuz; şu dağlar üstünde durmuş olan şehbazi.
Hem de bütün cihana okuyor bir ezanı. Bak müezzin-i a'zama, Muhammedü'l-Hâşimî (A.S.M.) davet eder insanı, âlem-i nur, envere. İlzam eder niyaz ile namazı.
Bulutları da yırtmış, bak bu hüda dağlarına; semavata ser çekmiş, bak şeriat cibaline, nasıl müzeyyen etmiş zeminimizin yüzü gözü.
İşte çıkmalıyız buradan himmet tayyaresiyle. Ziya, nesîm orada, nur u cemal orada. İşte buradadır Uhud-u Tevhid, o cebel-i azizi.
İşte şuradadır Cûdi-i İslâmiyet, o cebel-i selâmet. İşte Cebelü'l-Kamer olan Kur'an-ı Ezher, zülâl-i Nil akıyor o muhteşem menba'dan. İç o âb-ı lezizi!..
Ey arkadaş! Şimdi hayali baştan çıkar, aklı kafaya geçir! Evvelki iki yolun mağdub ve dâllîn yolu; hatarları pek çoktur, kıştır daim güz yazı...
Yüzde biri kurtulur; Eflatun, Sokrat>gibi. Üçüncü yol; sehildir, hem karib u müstakimdir. Zaîf, kavî müsavi, herkes o yoldan gider. En rahatı budur ki: Şehid olmak ya gazi.
İşte neticeye gireriz. Evet deha-yı fennî, evvelki iki yoldur, ona meslek ve mezheb. Fakat hüda-yı Kur'anî, üçüncü yoldur; onun sırat-ı müstakimi îsal eder o bizi.
Ey yoldaş-ı hûş-dar! Sırat-ı müstakimin o meslek-i nuranî, mağdub ve dâllînin o tarîk-i zulmanî, tam farklarını görmek eğer istersen ey aziz!
Gel vehmini ele al, hayal üstüne de bin, şimdi seninle gideriz zulümat-ı ademe. O mezar-ı ekberi, o şehr-i pür-emvatı bir ziyaret ederiz.
Bir Kadîr-i Ezelî, kendi dest-i kudretle bu zulümat kıt'adan bizi tuttu çıkardı, bu vücuda bindirdi, gönderdi şu dünyaya; şu şehr-i bî-lezaiz.
İşte şimdi biz geldik şu âlem-i vücuda, o sahra-yı hâile. Gözümüz de açıldı, şeş cihette biz baktık; evvel isti'tafkârane önümüze bakarız.
Lâkin beliyyeler, elemler önümüzde düşmanlar gibi tehacüm eder. Ondan korktuk, çekindik. Sağa sola, anasır, tabayia bakarız, ondan meded bekleriz.
Lâkin biz görüyoruz ki; onların kalbleri kasiye, merhametsiz. Dişlerini bilerler, hiddetli de bakarlar; ne naz dinler, ne niyaz!
Muztar adamlar gibi me'yusane nazarı yukarıya kaldırdık. Hem istimdadkârane ecram-ı ulviyeye bakarız; pek dehşetli tehdidkâr da görürüz.
Güya birer gülle bomba olmuşlar, yuvalardan çıkmışlar, hem etraf-ı fezada pek sür'atli geçerler. Her nasılsa ki onlar birbirine dokunmaz.
Ger birisi yolunu kazara bir şaşırtsa, el'iyazü billah, şu âlem-i şehadet ödü de patlayacak. Tesadüfe bağlıdır; bundan dahi hayır gelmez.
Me'yusane nazarı o cihetten çevirdik, elîm hayrete düştük. Başımız da eğildi, sinemizde saklandık, nefsimize bakarız, mütalaa ederiz.
İşte işitiyoruz; zavallı nefsimizden, binlerle hâcetlerin sayhaları geliyor. Binlerle fâkatlerin enînleri çıkıyor. Teselliyi beklerken tevahhuş ediyoruz.
Ondan da hayır gelmedi. Pek ilticakârane vicdanımıza girdik; içine bakıyoruz, bir çareyi bekleriz. Eyvah! Yine bulmayız; biz meded vermeliyiz.
Zira onda görünür binlerle emelleri, galeyanlı arzular, heyecanlı hissiyat, kâinata uzanmış. Herbirinden titreriz, hiç yardım edemeyiz.
O âmâl sıkışmışlar vücud-adem içinde; bir tarafı ezele, bir tarafı ebede uzanıp gidiyorlar. Öyle vüs'atleri var; ger dünyayı yutarsa o vicdan da tok olmaz.
İşte bu elîm yolda nereye bir baş vurduk, onda bir bela bulduk. Zira mağdub ve dâllîn yolları böyle olur. Tesadüf ve dalalet, o yolda nazar-endaz.
O nazarı biz taktık, bu hale böyle düştük. Şimdi dahi hâlimiz ki mebde' ve meâdı, hem Sâni' ve hem haşri muvakkat unutmuşuz.
Cehennem'den beterdir, ondan daha muhriktir, ruhumuzu eziyor. Zira o şeş cihetten ki onlara baş vurduk, öyle halet almışız.
Ki yapılmış o halet, hem havf ile dehşetten, hem acz ile ra'şetten, hem kalak ve vahşetten, hem yütm ve hem yeisten mürekkeb vicdan-sûz.
Şimdi her cihete mukabil bir cepheyi alırız, def'ine çalışırız. Evvel, kudretimize müracaat ederiz, vâesefâ görürüz ki, âcize ve zaîfe.
Sâniyen: Nefiste olan hâcatın susmasına teveccüh ediyoruz. Vâesefâ durmayıp bağırırlar görürüz.
Sâlisen: İstimdadkârane, bir halaskârı için bağırır, çağırırız. Ne kimse işitiyor, ne cevabı veriyor. Biz de zannediyoruz:
Herbir şey bize düşman, herbir şey bizden garib. Hiçbir şey kalbimize bir teselli vermiyor; hiç emniyet bahşetmez, hakikî zevki vermez.
Râbian: Biz ecram-ı ulviyeye baktıkça, onlar nazara verir bir havf ile dehşeti. Hem vicdanın müz'ici bir tevahhuş geliyor; akıl-sûz, evham-sâz!
İşte ey birader! Bu dalaletin yolu, mahiyeti şöyledir. Küfürdeki zulmeti, bu yolda tamam gördük. Şimdi de gel kardeşim, o ademe döneriz.
Tekrar yine geliriz. Bu kere tarîkimiz sırat-ı müstakimdir, hem imanın yoludur. Delil ve imamımız, inayet ve Kur'an'dır, şehbaz-ı edvar-pervaz.
İşte Sultan-ı Ezel'in rahmet ve inayeti, vaktâ bizi istedi, kudret bizi çıkardı, lütfen bizi bindirdi kanun-u meşiete. Etvar üstünde perdaz.
Şimdi bizi getirdi, şefkat ile giydirdi şu hil'at-ı vücudu, emanet rütbesini bize tevcih eyledi. Nişan: Niyaz ve namaz.
Şu edvar ve etvarın, bu uzun yolumuzda birer menzil-i nazdır. Yolumuzda teshilat içindir ki, kaderden bir emirname vermiş, sahife de cephemiz.
Her nereye geliriz, herhangi taifeye misafir oluyoruz, pek uhuvvetkârane istikbal görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız.
Ticaret muhabbeti; onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyi' ederler. Gel gele işte geldik, dünya kapısındayız, işitiyoruz âvâz.
Bak girdik şu zemine; ayağımızı bastık şehadet âlemine; Şehr-âyîne-i Rahman, gürültühane-i insan. Hiçbir şeyi bilmeyiz, delil ve imamımız
Meşîet-i Rahman'dır. Vekil-i delilimiz, nâzenin gözlerimiz. Gözlerimizi açtık, dünya içine saldık. Hatırına gelir mi evvelki gelişimiz?
Garib, yetim olmuştuk; düşmanlarımız çoktu, bilmezdik hâmimizi. Şimdi nur-u iman ile o düşmanlara karşı bir rükn-ü metinimiz,
İstinadî noktamız, hem himayetkârımız def'eder düşmanları. O iman-ı billahtır ki ziya-i ruhumuz, hem nur-u hayatımız, hem de revh-u ruhumuz.
İşte kalbimiz rahat, düşmanları aldırmaz, belki düşman tanımaz. Evvelki yolumuzda, vaktâ vicdana girdik; işittik ondan binlerle feryad u fîzar ve âvâz.
Ondan belaya düştük. Zira âmâl, arzular, istidad ve hissiyat; daim ebedi ister. Onun yolunu bilmezdik, bizden yol bilmemezlik, ondan fîzar ve niyaz.
Fakat elhamdülillah! Şimdi gelişimizde bulduk nokta-i istimdad, ki daim hayat verir o istidad-ı âmâle; tâ ebedü'l-âbâda onları eder pervaz.
Onlara yol gösterir, o noktadan istidad hem istimdad ediyor, hem âb-ı hayatı içer, hem kemaline koşuyor; o nokta-i istimdad, o şevk-engiz remz ü nâz.
İkinci kutb-u iman ki: Tasdik-i haşirdir, Saadet-i ebedî. O sadefin cevheri iman, bürhanı Kur'an. Vicdan-ı insanî bir râz.
Şimdi başını kaldır, şu kâinata bir bak, onun ile bir konuş. Evvelki yolumuzda pek müdhiş görünürdü. Şimdi de mütebessim her tarafa gülüyor, nâzenînane niyaz u âvâz.
Görmez misin; gözümüz arı-misal olmuştur, her tarafa uçuyor. Kâinat bostanıdır, her tarafta çiçekler, her çiçek de veriyor ona bir âb-ı lezîz.
Hem ünsiyet, tesellî, tahabbübü veriyor. O da alır getirir; şehd-i şehadet yapar. Balda bir bal akıtır, o esrar-engiz şehbaz.
Harekât-ı ecrama, ya nücum, ya şümusa nazarımız kondukça; ellerine verirler Hâlıkın hikmetini. Hem mâye-i ibreti, hem cilve-i rahmeti alır ediyor pervaz.
Güya şu Güneş bizlerle konuşuyor, der: "Ey kardeşlerimiz! Tevahhuşla sıkılmayınız! Ehlen sehlen merhaba, hoş teşrif ettiniz. Menzil sizin, ben bir mumdar-ı şehnaz.
Ben de sizin gibiyim, fakat sâfi isyansız, mutî' bir hizmetkârım. O Zât-ı Ehad-i Samed ki mahz-ı rahmetiyle hizmetinize beni müsahhar-ı pür-nur etmiş. Benden hararet, ziya; sizden namaz ve niyaz."
Yahu, bakın Kamer'e! Yıldızlarla denizler herbirinde kendine mahsus birer lisanla: "Ehlen sehlen merhaba!" derler. "Hoş geldiniz, bizi tanımaz mısınız?"
Sırr-ı teavünle bak, remz-i nizamla dinle! Herbirisi söylüyor: "Biz de birer hizmetkâr, Rahmet-i Zülcelal'in birer âyinedarıyız; hiç de üzülmeyiniz, bizden sıkılmayınız!."
Zelzele na'raları, hâdisât sayhaları sizi hiç korkutmasın, vesvese de vermesin. Zira onlar içinde bir zemzeme-i ezkâr, bir demdeme-i tesbih, velvele-i nâz u niyaz.
Sizi bize gönderen o Zât-ı Zülcelal'in, ellerinde tutmuştur bunların dizginleri. İman gözü okuyor yüzlerinde âyet-i rahmet, herbiri birer âvâz.
Ey mü'min-i kalb-hüşyar! Şimdi gözlerimiz bir parça dinlensinler, onların bedeline hassas kulağımızı imanın mübarek eline teslim ederiz, dünyaya göndeririz; dinlesin leziz bir sâz.
Evvelki yolumuzda bir matem-i umumî, hem vaveylâ-yı mevtî zannolunan o sesler, şimdi yolumuzda birer nevaz u namaz, birer âvâz u niyaz, birer tesbihe âğâz.
Dinle: Havadaki demdeme, kuşlardaki civcive, yağmurdaki zemzeme, denizdeki gamgama, raadlardaki rakraka, taşlardaki taktaka birer mânidar nevaz...
Terennümat-ı hava, naarat-ı ra'diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceatı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz.
Eşyada olan asvat, birer savt-ı vücuddur: "Ben de varım" derler. O kâinat-ı sâkit, birden söze başlıyor: "Bizi camid zannetme, ey insan-ı boşboğaz!."
Tuyurları söylettirir ya bir lezzet-i nimet, ya bir nüzul-ü rahmet. Ayrı ayrı seslerle, küçük âğâzlarıyla rahmeti alkışlarlar, nimet üstünde iner, şükür ile eder pervaz.
Remzen onlar derler: "Ey kâinat kardeşler! Ne güzeldir hâlimiz; şefkatle perverdeyiz, hâlimizden memnunuz. Sivri dimdikleriyle fezaya saçıyorlar birer âvâz-ı pür-nâz.
Güya bütün kâinat ulvî bir musikîdir, iman nuru işitir ezkâr ve tesbihleri. Zira hikmet reddeder tesadüf vücudunu, nizam ise tardeder ittifak-ı evham-sâz.
Ey yoldaş! Şimdi şu âlem-i misalîden çıkarız, hayalî vehimden ineriz, akıl meydanında dururuz, mizana çekeriz, ederiz yolları ber-endaz.
Evvelki elîm yolumuz mağdub ve dâllîn yolu. O yol verir vicdana, tâ en derin yerine hem bir hiss-i elîmi, hem bir şedid elemi. Şuur onu gösterir. Şuura zıd olmuşuz.
Hem kurtulmak için de muztar ve hem muhtacız. Ya o teskin edilsin, ya ihsas da olmasın; yoksa dayanamayız, feryad u fîzar dinlenmez.
Hüdâ ise şifadır. Heva, ibtal-i histir. Bu da teselli ister, bu da tegafül ister, bu da meşgale ister, bu da eğlence ister; hevesat-ı sihirbaz.
Tâ vicdanı aldatsın, ruh da tenvim edilsin, tâ elem hissolmasın. Yoksa o elem-i elîm, vicdanı ihrak eder; fîzara dayanılmaz, elem-i ye's çekilmez.
Demek sırat-ı müstakimden ne kadar uzak düşse; o derece nisbeten şu halet tesir eder, vicdanı bağırttırır. Her lezzetin içinde elemi var, birer iz.
Demek heves, heva, eğlence, sefahetten memzuc olan şaşaa-i medenî, bu dalaletten gelen şu müdhiş sıkıntıya bir yalancı merhem, uyutucu zehirbaz.
Ey aziz arkadaşım! İkinci yolumuzda, o nuranî tarîkte bir haleti hissettik; o haletle oluyor hayat, maden-i lezzet. Âlâm, olur lezaiz.
Onunla bunu bildik ki; mütefavit derecede, kuvvet-i iman nisbetinde ruha bir halet verir. Cesed ruhla mültezdir, ruh vicdanla mütelezziz.
Bir saadet-i âcile, vicdanda münderiçtir; bir firdevs-i manevî, kalbinde mündemiçtir. Düşünmekse deşmektir; şuur ise, şiar-râz.
Şimdi ne kadar kalb ikaz edilirse, vicdan tahrik edilse, ruha ihsas verilse; lezzet ziyade olur, hem de döner ateşi nur, şitası yaz.
Vicdanda firdevslerin kapıları açılır, dünya olur bir cennet. İçinde ruhlarımız eder pervaz u perdaz, olur şehbaz u şehnaz, yelpez namaz u niyaz.
Ey aziz yoldaşım! Şimdi Allah'a ısmarladık. Gel, beraber bir dua ederiz, sonra da buluşmak üzere ayrılırız:
Şu kıssa, Kur'an'da tekraren zikrolunur. Zira azîm bir kıymeti var. Hakikatı büyüktür, çok esrara mâliktir. Tesis-i İslâmiyet hem tebliğ-i risalet..
Tahammül-ü meşakkat, hem de telkin-i ümmet.. Telakki-i millette, bir üsve-i hasene, hem bir misal-i enseb.. O kıssa-i Musa'dır; esasat-ı Risalet.
Desatir-i mühimme, o kıssa zımnındadır. Vücuhunda tenevvü', cihatı da kesire; ikinci derecede tebaiye. Bir cihet-i hayatın maziye müstakbele uzanmış derin hem pek de geniş, İçtimaî hayatın desatiri câmi'dir; ziya gıda gibidir, İhtiyac-ı hakikat.
Düstur tekerrür etse, ders de tekerrür eder. İkinci derecede, binler düsturlarından birkaç tane numune: Meselâ, Firavun'a hitaben, şu cümle-i azamet..
Meselâ: فَالْيَوْمَ نُنَجّ۪يكَ بِبَدَنِكَ
Şu Feraîn-ı Mısrînin; mumyalarla emvatın ecsadını maziden, müstakbele nakleden, garip bir düstur-u mevt-alûd-i hayatı, ihtarla verir dehşet.
Hatta Firavun-u Musa bedeni de nâcîdir, seyl-i zaman atmıştır; mumya tahta üstüne, şu asrın sahiline, atik bir yadigâr-ı ibret.
Meselâ: يَا هَامَانُ ابْنِ ل۪ى صَرْحًا
Şu kelâm bize diyor: O dağsız düz kıtanın, tağî selâtininde, ehramların inşası, arzu-yu garibî, bir meyelan-ı haşmet
Hükümran olduğunu; muhteşem ehramlara, zulüm ve abes şeylere, vücud veren bir düstur, bu cümle eder ihtar, verir bir ders-i hikmet.
Meselâ: اِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسٰى
Şu hüküm beşere der: Akvam-ı cihanın beyninde, kavm-i benî-İsrail, efradları elinde, muzır hem de haram, gayet büyük bir servet.
Lâsiyyema vesail-i riba ile, servetleri tutturan, hem de onu toplayan, hariskâr bir düsturu, şu cümle ihtar eder; dinliyor beşeriyet.
Meselâ: وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَدًا
Şu cümlenin zımnından, kavm-i Yehud'a mahsus bir tarz-ı hırs-ı hayat, bir çeşit havf-ı memat, beşere ihtar eder, bir düstur-u garabet.
Onlardan bir cemaat, huzur-u Nebevi'de münazara isterken; "Kendini haklı bilen, mevti temenni edip izhar etsin bir hüccet"
Teklif etti Peygamber. Kimse lisan-ı kàl ile etmedi hiç cesaret, yine lisan-ı halle, hırs-ı hayat hissiyle, şimdiye dek o millet,
Hâlâ kılar istinkâf, mevti etmez temenni. Bunu bilsin her cebîn: Havf-ı mevt, mevt getirir. Hırs-ı hayat zilleti. İşte i'caz-ı âyet.
Bu cümlenin zımnında, bedbaht kavm-i Yehud'un; kaderin kalemiyle, alınlarına yazılmış, hayatî müthiş düstur, daimi bir musibet..
O da budur: O kavmin cihanın aktarında, hemen şimdiye kadar, mükerrer hedef olmuş, o bedbaht olmuş millet.
Pek çok katliâmlara... Kızlarıyla hayatta, sefahet âleminde, büyük rol oynanılmış... İşte bu kelâm der: O asırda hâdise-i musibet;
A'sarın düsturudur. İhtar eder beşere, hâdise düstur olmuş, o milletin manevî şahsiyeti, göstermiş müşahhas bir cemaat!..
Evet havf-ı mevt, mevte sebeb. Hırs-ı hayat illet-i zillet. Bu iki düstur-u hikmet, içine almış iki cümle-i âyet.
Hem şu cümlenin zımnında, evvelki düstur gibi, kaderî bir düsturu, ihbar-ı gayb nevinden, beşere ihtar eder, hem de eder işaret,
Ki o kavm-i azîmin, eskide hâkimiyet, azametli bir tarih, olmuş olduğu halde; inad ve hırs-ı hayat, vermiş onlara, zillet ile esaret.
Şu cümlede o kavmin, bu zamana kadar da, beşerde oynadığı, ifsad ile riba ile, hile ile hem hıyanet.
Derin bir intikamla, müfsidâne bir rolü, o inadlı rolünü, oynattıran halet-i ruhîdeki düsturu, ihtar eder şu âyet.
Şu kaç cümle numune, denizden yedi katre. Hâdise etse tekerrür, inkılab eder düstura... Kur'an'daki tekerrür, bu sırra eder remzi, hem de eder delâlet.
Bazan görünür, bir nurda nar, tahkikte tekrar, tezkâr ile takrir, terdad ile ihtar; güzeldir bülegaya, hutebaya.
İnsan nasıl, her ân havaya, her gün gıdaya, her hafta ziyaya, her ay nisaya, her sene devaya
Muhtaç ve hem fakirdir; tekerrür-ü esbabla, müsebbebat eder teceddüd-ü iade, ona tekrar denilmez. Öyle de: İnsan-ı zû zekâya;
Aklı canı cenânı, hem sırrı hem vicdanı, her an hakikate muhtaçtır. Her dakikada hakka dahi müştaktır, her zaman aşıktır tecellaya.
Her saat keza zikre, fakirdir, her gün de marifete talibdir. Şu hâcat tekerrür eder, Kur'an dahi tekrar ile, sevkediyor ziyaya.
Tekrarı ciddi tezkâr... Evet tekrar, bazan kusurdur, fakat lezaiz ve zevaid olan umûrda, ki zînet olur eşyaya.
Meselâ: Bir taamda, eğer kut ve gıda ise, tekrarı ülfet verir, ünsiyete sebebtir. Mizac daim müştaktır, me'nus olan gıdaya.
Ger tefekküh nev'indense; lezzeti teceddüdde, tekrarı usandırır. Meselâ bir kelâmda, hakikat-i sabite, ki kabildir nemaya;
Tekrarı takrir eder, iadesi tahkiktir, kalb dahi öyle ister. Eğer üslûb-u suret ise, tenevvü'ü lâzımdır, müstahsen bülegaya.
Suret eskileniyor, teceddüdü istiyor. Kur'an baştan aşağı, kut-u kalbdir, kuvvet-i vicdan; yüksektir zeminden ta semaya.
Hem gıda-yı ervah, hem deva-yı ezhandır. Tekrar ve terdad ise, tahkik ile takrirdir, tenvir ile tekmildir; kuvvet verir hüdaya.
Ondan bir kısmı ise; o kutun hülâsası, ona hâcet ziyade, tekrarı o nisbette.. O kısımdan bir kısmı, hülâsatü'l-hülâsa. Hakaika bir mâye.
Mütecessid bir nurdur, sermedî bir cesetle. O da Besmele gibi, Ona hâcet ânidir; heva-i nesîmî gibi, hayatî bir havaya.
Madem Kur'an ki haktır, hem nuranî hakikat; hakikat massedilmez, Belki verir bir ziya, hem de hazm olunmaz, îsal eder şifaya.
{(*) O insan şu kitabın sahibidir ki, şeytana ilzamı ikrar ettirmiş. -Müellif-}
Bir zaman bir şeytan, o hasm-ı bî eman, vesveseye bindi. Çağırdı meydana, zînisyan bir insan, başladı cidal ve imtihan.
Müvesvis dedi ki; "Kur'an'ı dinlersen bîtarafane bak, sonra da i'cazı, nerededir tahkik et." Cevaben dedi insan:
Ey mel'un! Bîtarafane düşünmek ise, muvakkat bir dinsizlik olur, iltizamı kırar. İltizam, imanın lâzımı.. Döndü yine şeytan
Dedi: "Farzet ki; beşerin sözü imiş, o nazarla bir bak.. belâgatı nasıldır, tahkik de böyledir." Yine o insan
Dedi: "Ey racim! Bîtarafane düşünmek başka; aksini, nakîzini düşünmek, hem farzetmek büsbütün başka olur her zaman."
Zira o tevakkuf, bu reddir. O adem-i kabul, bu kabul-ü ademdir. O dedi: "Muhal dahi farzolunur, farazîde müşahhat olamaz." Döndü yine o insan
Dedi: "Belâgat, mukteza-yı hale mutabakatıdır kelâmın. Halbuki mütekellim, muhatab ve esas-ı maksad, mutabakatta üç esastır bîgüman.
Tesirleri azîmdir; en âli bir noktada olan şu üç esas, dediğin bir farz ile, minareden kuyuya indirip, edip tebdil-i mekân.
En edna bir surette, esasat-ı âhere, kalb ve tebdil etmektir. Mezayası da söner.. Sadefi yaz baharken, olur manası kış bir hazân.
Müthiş acılık veren bir kaba, ifrağ etsen gayet şirin bir suyu, tatlılığı kaybolur, zevke de acı gelir. Döndü yine o şeytan
Dedi: "Muhakkik bir hâkimdir, hâkim de bîtaraftır." İnsan dedi: "Ey mel'un! İlmî mesele değil, o bir mes'ele-i iman.
İltizam u i'tikad, her dem onun şe'nidir. İlmî mes'elelikten çoktan beri çıkmıştır, başkaya kıyas olmaz, o mes'ele-i vicdan.
Zira bir mesele ki; tarafeyn yakındır birbirine, ortası düşünülür, iki taraf da razı, el de yetişebilir, kime düştüğü zaman.
İki tarafı birer ihtimalle, hissesine rapteder; fakat bir tarafı Süreyya fevkindeyse, diğeri seranın tahtındaysa o zaman.
İki taraf ortası, bîtarafı düşünmek, hiçbir vakit olamaz. Orta yerinde durmak; biri leke-i zemin, diğeri zînet-i âsuman.
İki tarafa elini uzatıp, birer hisseyi vermek, tahkike hiç sıkışmaz. Mesafenin nısfında, aşağı tarafında farz ile bir meyelan;
Hem vehm ile ne kadar indirirse ona temayül etse, tarafgirlik olur. Fakat fena tarafta, vesveseye itaat, insafa olur isyan.
Madem orta yeri tutulmaz; ya serada farzedilir, o halde bahaneler çoğalır, lâzım olur, kat'î bedahet-i îkan.
Mani'leri kıracak, fevkalade bir kuvvet, tâ mefrûzu seradan Süreyya fevkine çıkarsın. Evet oturmuş Furkan, ber fark-ı Ferkadan.
Tahkikin şe'ni şudur; madem Süreyyada görünmüş, o sureti göstermiş, orada farzetmesi tahkikin mezhebinde, farz ve vâcibtir her an.
Onu orada görecek, arş-ı a'lâda tutup, onun berahinini mismar gibi takacak, delailin sütunu birer birer takacak, dest-i emin-i iman.
Şeytan dedi: Zannınız, nazımdaki letaif, derece-i i'cazdır. Meziyet-i kelâmı şu farz ile değişmez." Yine döndü o insan,
Dedi: "Tam bâtılı iltizam demek olan bu farzdan, muzahref ve farazî bir sahib-i kelâm çıkar, tedehhüş eder vicdan.
O mefrûzdan öyle müthiş noktalar gelir; değil i'caz-ı belâgat belki bütün meziyeti mahveder..." Döndü yine o şeytan,
Dedi: "Neden öyledir?" O insan dedi: "Zira tahkik ve insafa zıd, o küfrî farzında (Eliyazübillah!..) bir mecmua-i riya, bühtan
Farzetmek demektir. Bu farza şeytan dahi, elbet cesaret etmez." O dedi: "Şeytan olmasaydım, tasdik ederdim seni ey insan!"
"Fakat bu noktadan veririm, kâfirlere şüpheler, mü'minlere vesvese." Bundan o mülzem oldu, başka şüpheye döndü, yine o şeytan.
Dedi: "Beşerle hem beşer gibi konuşmak nasıl Ona yakışır? Hem nasıl da konuşur; azameti tenezzül etmez." Döndü dedi de insan:
اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ bir düstur-u kat'îdir, اَلَايَتَكَلَّمُ مَنْ عَلِمَ
O düsturun lâzımı, mütekellimdir bîgüman, o lâ-mekânî her zaman.
Evet dünya içinde insan, insan içinde lisan, lisan içinde beyan, beyan içinde kelâm, kelâm içinde hurufu halkeden Hallak-ı Rahman.
Hem lisanımızı, hem lisanımız içinde, huruf ve kelimatı, halkeden dahi, hem tamamıyla bilen, O Zülkelâm-ı Zülkemal, O Rahîm-i Mennân.
Kendi tenezzülat-ı rahmetiyle, bizim lisanımızla, tarz-ı beyanımızla neden konuşmasın bizimle. İşte Tevrat, Zeburla Suhuf ve İncil ve Kur'an.
Evet Rububiyet istiyor, Uluhiyet mukteza-i hikmet tensib ediyor. İnayet müstelzimdir, belagat der: Ahsen.. ona eder istinad sırr-ı nizam-ı cihan.
Tokmak gibi bu cevap, o şeytanın başına, öyle müthiş bir indi ki; O şeytanı kaçırdı, zaptetti insanoğlu, o meydan-ı imtihan.
Bundan da mülzem oldu.. O şeytan döndü, dedi: "Dersiniz; Kur'an beşere rahmet.. Halbuki ekseriyet, elim zahmete düştü, sebeb küfür ile küfran."
Yine o insan dedi: "Zeminde yüz çekirdek, ma' ve ziya gelmezse, sağlam kalıyor fakat, çekirdek kıymeti de beş para.. Eğer şems ve asuman,
Mâ ve ziya verirse; sekseni sû'-i mizacları için eğer çürüse, yirmisi her biri bir şecer-i meyvedar, bir ağac-ı sayedar. Ger verilse bir lisan,
Her çekirdek diyecek: Ey âb-ı hayatımız, ey ziya-i ruhumuz, siz mahza rahmetsiniz, pek şefkatli bir elden bize süzülmüşsünüz.. Sizi bize gönderen o Rahim, hem Rahman."
Yahut mehd-i zeminde, yüz yumurta bulunur, fakat "Hüma" tayrının.. Eğer tayr oturmazsa, onlar sağlam kalır. Fakat birer âdi yumurta; ne kıymetdar, ne mizan.
O kuş eğer otursa, şefkatli harareti onlara da verirse; çendan seksen bozulsa, lâkin yirmisi herbiri birer piliç çıkacak, o nev'e gelse lisan,
Mutlak böyle diyecek: "Ey şefkatli valide, ey hürmetli mürebbî! Sen bir latîf rahmetsin" diyecek, ayağına kapanıp şükran ile öpecek. O hüma-misal hüda-yı Kur'an.
Kaçtı o şeytan, dedi: "Seninle işim yoktur... Korkarım senden, beni yolumdan şaşırtırsın, ey insan-ı bîeman."
Şu kâinat tamamıyla bir bürhan-ı muazzamdır. Lisan-ı gayb, şehadetle müsebbihtir, muvahhiddir. Evet tevhid-i Rahman'la, büyük bir sesle zâkirdir ki:
Lâ İlahe İllâ Hu...
Bütün zerrat hüceyratı, bütün erkân ve a'zâsı birer lisan-ı zâkirdir; o büyük sesle beraber der ki:
Lâ İlahe İllâ Hu...
O dillerde tenevvü' var, o seslerde meratib var. Fakat bir noktada toplar, onun zikri, onun savtı ki:
Lâ İlahe İllâ Hu...
Bu bir insan-ı ekberdir, büyük sesle eder zikri; bütün eczası, zerratı, küçücük sesleriyle, o bülend sesle beraber der ki:
Lâ İlahe İllâ Hu...
Şu âlem halka-i zikri içinde okuyor aşrı, şu Kur'an maşrık-ı nuru, bütün zîruh eder fikri ki:
Lâ İlahe İllâ Hu...
Bu Furkan-ı -Celîlü'ş-şe'n- o tevhide nâtık bürhan, bütün âyât sadık lisan. Şuâat-ı barika-i iman. Beraber der ki:
Lâ İlahe İllâ Hu...
Kulağı ger yapıştırsan, şu Furkan'ın sinesine; derinden tâ derine, sarihan işitirsin semavî bir sadâ der ki:
Lâ İlahe İllâ Hu...
O sestir gayeten ulvî, nihayet derece ciddî, hakikî pek samimî, hem nihayet munis ve mukni' ve bürhanla mücehhezdir. Mükerrer der ki:
Lâ İlahe İllâ Hu...
Şu bürhan-ı münevverde, cihat-ı sittesi şeffaf ki, üstünde münakkaştır müzehher sikke-i i'caz. İçinde parlayan nur-u hidayet der ki:
Lâ İlahe İllâ Hu...
Evet, altında nescolmuş mühefhef mantık ve bürhan, sağında aklı istintak; mürefref her taraf, ezhan "Sadakte" der ki:
Lâ İlahe İllâ Hu...
Yemîn olan şimalinde, eder vicdanı istişhad. Emamında hüsn-ü hayırdır, hedefinde saadettir. Onun miftahıdır her dem ki:
Lâ İlahe İllâ Hu...
Emam olan verasında ona mesned semavîdir ki, vahy-i mahz-ı Rabbanî. Bu şeş cihet ziyadardır; burucunda tecelladar ki:
Lâ İlahe İllâ Hu...
Evet vesvese-i sârık, bâvehm-i şübhe-i târık, ne haddi var ki o mârık, girebilsin bu bârık kasra, hem şârık ki, sur sureler şâhik, her kelime bir melek-i nâtık ki:
Lâ İlahe İllâ Hu...
O Kur'an-ı Azîmüşşan nasıl bir bahr-i tevhiddir. Birtek katre misal için birtek sure, fakat kısa birtek remzi, nihayetsiz rumuzundan.
Bütün enva'-ı şirki reddeder, hem de yedi enva'-ı tevhidi eder isbat; üçü menfî, üçü müsbet şu altı cümlede birden.
Birinci cümle: قُلْ هُوَ karinesiz işarettir. Demek ıtlakla tayindir. O tayinde taayyün var;
Ey Lâ Hüve İllâ Hu...
Şu tevhid-i şuhud bir işarettir; hakikat-bîn nazar tevhide müstağrak olursa der ki:
Lâ Meşhude İllâ Hu
İkinci cümle: اَللّٰهُ اَحَدٌ dir ki, tevhid-i uluhiyete tasrihtir. Hakikat, hak lisanı der ki:
Lâ Mabude İllâ Hu...
Üçüncü cümle: اَللّٰهُ الصَّمَدُ dir. İki cevher-i tevhide sadeftir. Birinci dürrü: Tevhid-i Rububiyet. Evet nizam-ı kevn lisanı der ki:
Lâ Hâlıka İllâ Hu...
İkinci dürrü: Tevhid-i Kayyumiyet. Evet seraser kâinatta, vücud ve hem bekada, müessire ihtiyaç lisanı der ki:
Lâ Kayyume İllâ Hu...
Dördüncüsü: لَمْ يَلِدْ dir. Bir tevhid-i celalî müstetirdir; enva'-ı şirki reddeder, küfrü keser bîiştibah.
Yani tagayyür, ya tenasül, ya tecezzi eden elbet; ne Hâlık'tır, ne Kayyum'dur, ne İlah... Veled fikri, tevellüd küfrünü لَمْ reddeder, birden keser atar. Şu şirktendir ki, olmuştur beşer ekserîsi gümrah...
Ki İsa, ya Üzeyr'in, ya melaik, ya ukûlün tevellüd şirki meydan alıyor nev'-i beşerde gâh ba-gâh...
Beşincisi: وَلَمْ يُولَدْ Bir tevhid-i sermedî işareti şöyledir: Vâcib, kadîm, ezelî olmazsa, olmaz İlah...
Yani: Ya müddeten hâdis ise, ya maddeden tevellüd, ya bir asıldan münfasıl olsa, elbette olmaz şu kâinata penah...
Esbabperestî, nücumperestlik, sanemperestî, tabiatperestlik şirkin birer nev'idir; dalalette birer çâh...
Altıncısı: وَلَمْ يَكُنْ Bir tevhid-i câmi'dir. Ne zâtında naziri, ne ef'alinde şeriki, ne sıfâtta şebihi لَمْ lafzına nazargâh...
Şu altı cümle manen birbirine netice, hem birbirinin bürhanı. Müselseldir berahin, mürettebdir netaic şu surede karargâh...
Demek şu Sure-i İhlas'ta, kendi mikdar-ı kametinde müselsel hem müretteb otuz sure münderiç; bu bunlara sehergâh...
Vicdana dört anasır, ruha da dört havastır: İrade ve zihin ve his, latîfe-i Rabbanî...
Şu dörtten herbirinin var bir gayetü'l-gayatı; iradenin gayeti, ibadet-i Rahmânî...
Zihnin marifetullah, hissin muhabbetullah, latîfenin şuhuddur, bir ihsan-ı Sübhanî.
Ubudiyet-i mutlak, ibadet-i kâmile dördüne de câmi'dir, bunun ismi takvadır, bir tabir-i Kur'anî.
Şeriatın esası şu dörtleri terbiye, tenmiye ve tehzîbdir... Hem gayetü'l-gayata saik ve hem mizanı.
İcad u halk-ı kevnde, vasıta sırf zahirî, ger vasıta hakikî olsaydı, hem hakiki bir tesir verilseydi;
Hem bir şuur-u küllî verilmek lâzım idi. Hem itkanın eseri, hem san'atın kemali muhtelif olacaktı.
Halbuki en âdiden en alî, en küçükten en büyüğe kadar hiçbir vakitte nazar fütur, kusur görmedi.
Her şeyde itkanı, her şe'nde ihtimam, derece-i kemalde. Her mahiyet, kameti nisbetinde biçilmiş, giydirmiştir Mûcidi.
Demek müessir-i hakikî olan Zât-ı Vâcibden; tesiri noktasında denilmez bazı karib. Bir kısmı da baîd veya eb'addi.
İtkan, kat'en gösterir; bir kısmı vasıtasız, kısmen vasıta ile, kısmen vesaitiyle olmamıştır icadı.
İnsanda ihtiyar var, zira eserinde noksan var; itkansızlık gösterir; cebir yok, ihtiyar var, o teklifin imâdı.
Beşerin ihtiyarı bir vasıtadır, fakat itibarî eşyada. Nisbî olan şuunda vahdet rıza gösterdi, hikmet böyle istedi.
Şâyan-ı temaşadır, cüz'î bir ihtiyarın, tavassut etmesiyle, akıl ve zekâ eseri olan bir insan şehri içindeki efradı.
Cemaat, intizamca geridir, hiçbir vakit yetişmedi yetişmez; vahy ü ilham semeri bir arı kovanına, ondaki cem'iyete, hem onların efradı.
Hem arılar meşher-i san'atları bir petek; hüceyrat şehri olan, bir nar ve cilnârdan, intizamca geridir; sebeb de ihtiyardı.
Demek cazibe-i umumî, hangi kalem yazmıştır; cevahir-i ferde de, küçücük cazibeler, o kalemden damlandı, zerrelere serpildi.
İslâmiyet şiarı لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ vesait ve esbabın hakikî tesirini kabul etmez, tanımaz. Vasıtaya bakıyor;
Bir nazar-ı harfiyle, akide-i tevhidî ona öyle göstermiş. Vazife-i teslimî onu öyle sevketmiş, mertebe-i tevekkül o dersini veriyor.
İhlas-ı ubudiyet ona öyle nur vermiş. Nasraniyet veriyor; vesaite, esbaba bir tesir-i hakiki, hem onlara bakıyor;
Bir mana-yı ismiyle, zâtında tesiri var zanneder de sapıyor. Velediyet mezhebi, akide-i tevellüd öyle de gösteriyor.
Vazife-i ruhbânî, meslek-i ruhbaniyet onu öyle sevketmiş. Felsefe-i tabiî o dini mağlub etmiş, işine karışıyor.
Ona öyle ders vermiş, Hristiyanlık bir mana-yı ismiyle, kendi azizlerine, nazar eder bakıyor, lâmba misal görüyor.
Bir fikre göre, lamba nuru güneşten almış, fakat temellük etmiş. Demek azizlerin her biri, onların nazarında, menba-ı feyz oluyor.
Bizzat birer maden-i nur. Bu nazardan; bir şirkin tereşşuhu zahirdir. İslâm, velilerini, bir mana-yı harfiyle nazar edip görüyor.
Müstazî bilir, müstear âyine-misal tanır, nuru güneşten gelir. Tabiatında yoktur; Şems-i Ezel ziyasını alır da neşrediyor.
Demek enbiya, evliyaya birer tecelli makesi, birer feyzin âyinesi, şehd-i şühudun meksî, nazarıyla bakıyor.
Bu sırra müessestir Nakşîbend rabıtası. Şeyhte teşahhus yoksa, zararı olmaması! Eğer varsa da, mürid onu fâni bilir.
Bu sırdandır ki, bizde tevazu'dan başlıyor, tarîkatın sülûkü. Mahviyetten geçiyor. Gitgide tâ fenafillah makamını buluyor.
Sonra nihayetsiz meratibte, seyr u sülûk başlıyor. Bu sırdandır ki; أنا Ene, hem de nefs-i emmare, kibriyle kırılır, gururuyla sönüyor.
Hazır Hristiyanda ise, أنا ene bütün levazımıyla kuvvetleşir, gurur kırılmaz. Enesi kuvvetli müteşahhıs bir adam, Hristiyandan olursa mütesallib oluyor.
Fakat eğer Müslümandansa, lâkayddır lâübali. Bu sırdandır ki; Hristiyanın aksine avamımız havastan ziyade dindardır, dine merbut kalıyor.
Ey esbabperest arkadaş! Rahmet ve ilm ve kudret denizinde daima müsebbihane yüzen kâinat timsalini,
Görmek eğer istersen; benimle beraber gel, hayâlî bir seyahat. İşte bahr-i ummanın (fakat suyu tatlıdır) en derin bir yerini
Kendine makarr etmiş, yüzlerce menzillere hâvi olan bir cesim, tahtaları pek ince, tahtelbahrin içine, sen karınca cismini, ben arı libasını
Giyeriz de gireriz. İstersen gel de otur, kanadımın üstüne, beraber de uçarız, muhit-i havaînin denizinde yüzeriz. Onun orada var bir balonu.
Bu müthiş bir balondur, binlerle bölmeleri var, mürettep muntazamdır. Biz de girdik içine, ben kondum pencereye, sen istedin altını.
Ey karınca kardeşim! Tahtelbahirde isterdik, suyun yüzünü görmek. Burada istiyoruz, ziya ile yıkanmak, ben bilirim yolunu.
İkisinde ikişer yolumuz var. Bir basar, nazar yolu. Basar surete bakar, bölmelerde dolaşır, dama ulaşır ya ulaşmaz. İşte tarîk-ı fenni.
İkincisi: Hidayet, basiret tarîkidir. Hidayet hakka bakar, basiret hakikate. Hak ve hakikat öyle, birer keskin âlettir, ki tahtelbahir balonu.
Neresini istersen, onlar ile delersin, mâ ve ziya alırsın. Bu pencerede görürüm; zaten pek çoktur pencereler. Sen zulmette oturdun, görmezsin hiçbirini.
Bizim gibi küçücük hayvanlara kâfidir, mesamatta tereşşuh, menafizde şuâat. Sen sözümü tutmadın, bölmelerde dolaştın, birşey bulmadın, ayaklar ezdi seni.
İşte âlemde olan sebebler, vasıtalar; benzer o bölmelerde mürettep ve muntazam perdelere. Duvarlar, herbirinin altında, hem dahi pek yakını.
Melekûtiyet vechinde, mâ-i kudret işliyor, ziya-i ilim okşuyor. Nesîm-i rahmet yelpezler, yüzünü hem gözünü, canını cânânını.
Eğer hakikî âşık, yolunda fena gitse, ya tabirde hata etse, ya tavsifte yanılsa, yine maşuka gider. Maşuktur onu çeker, yolunu da şaşırtmaz.
Zira aşk cazibedar bir cemale müncezib, cenânî bir cezbedir. Bazan netice haktır, hem de mütehakkıktır. Lâkin delil bâtıldır, vesile de hatadır, ona zarar veremez.
Eğer veli-yi ârif, yolunda fena gitse, ya suret hata görse, ya sözde yanlış etse, matlubuna yetişmez, maksuduna ulaşmaz.
Zira bir yol bozuksa, hiç maksada götürmez. Eğer şartı olmazsa, meşrut hasıl olamaz. O aşıka benzemez, mukayyeddir hür olmaz.
Zira ârif kendisi, yukarıya çıkıyor, basamaklara basar. Lâzım dikkat-i nazar. Fakat âşık, birisi onu yukarı çeker. Hür kalır mukayyed kalmaz.
Demek veli-yi âşık, muhtîse yine binefsihi hâdîdir. Ligayrihî mudilldir. Fakat ârif muhtîse, mudill hem dâll olur. İktida da edilmez.
Bu sırdandır; bir kısmı güruh-u ârifinden, i'dam ve idlâline sebeb olan rumuz ve şatahiyat ki tevili götürmez.
Zümre-i Aşıkîni, rumuzdan çıkardılar, işarat şatahiyatı; sarihan söylediler. Yine nazar-ı ümmet, onları ta'zim etti, onlara ilişilmez.
Bu sırdandır Muhyiddin, Câmî ve İbnü'l-Fârıd, İbnü's-Seb'în beraber, İşaret-i şatahatta, birbirine benziyor, telakkide benzemez.
Vaktâ ki Muhyiddin'in, irfanı galip çıktı aşkına, sebeb oldu ki işaratı yağdırdı ona dehşetli oklar, tâ Selim'e keşfoldu remz.
Fakat Câmî âşıktı, vâzıhan tasrih etti, hem hürmetle yaşadı, oklardan selîm kaldı, hem tenkid de edilmez.
İbnü'l-Fârıd a'şak, o a'ref Muhyiddin'den, daha ileri gitti, ümmetin itabından, ondan geride kaldı, kusuruna bakılmaz.
İbnü's-Seb'în'in vaktâ, sözünde sâfi bir aşk, pek de görünmez oldu; nazarvâri kelâmı, sebeb oldu ki ona, isnad-ı ilhad oldu, kendini kurtaramaz.
Eğer desen: Muhyiddin, kelâmında tehalüf, belki tenakuz vardır?
Ben derim: Elbette, o zât görmüş de demiş. Görmezse hiç söylemez.
Lâkin nasıl görünse, bir şey nefsü'l-emirde, aynen öyle olması, her dem lâzım gelemez. Basar doğru görüyor, yanlış hükmediyor. Bazan basiret öyle, tamamını göremez.
Eğer Muhyiddin dese: "Gördüm" doğrudur, görmüş. O ruh öyle âlidir; kasden yalan söylemek, ona hiç yanaşmaz, kat'an tenezzül etmez.
Şu sırra faysal budur: O bir seyyare-i ruh, gayr-ı sabit tecelli, tecelliyat-ı seyyal, ona olmuş hakikat-i sabite. Sevabit hakaik, tane sünbülsüz olmaz.
Fakat sabit hakikat, hem de seyyar tecelli; bir çekirdek bir çiçek.. Ne zâtîdir ne gayri. Hakikat hak mizanı, Kur'an'dır başka olmaz.
Ger desen: Muhyiddin'in, âsâr-ı kelâmlarında, öyle sözleri vardır; Şer'de hiç yeri yoktur. Belki ona küfür demiş, bazı imamlarımız.
Cevaben de derim: Bir kaide-i umumî, beyanı lâzımgelir. Mesela: Şeriat, bir vasfa ya bir söze, dese ki: "Bu küfürdür, mü'min işi olamaz."
Murad ve manası; o hal imandan gelmez, sıfat'da kâfiredir. O söz de bir kâfirdir; o zât onunla küfretti demektir. Mutlak o zât, kâfirdir denilmez.
Zira imandan neş'et eden, pek çok sıfatı vardır, imana delil-i azhar. Bir tevile muhtemel, bir hali de bir sözü, bunları hiç kıramaz.
Demek o zata "kâfir" demek, bir şart ile caizdir, ki yakînen bir kanaat gelse; o söz küfürden tereşşuh etmiş, sıfat ondan naşidir, başka sebebten gelmez.
Öyle sıfat, sözlerin pek çok sebebleri var.. Demek öyle vasıf ve kelâmın delâletinde şekk var, küfre kat'î delâlet etmez.
Evsaf-ı sairenin, imana delâleti, hem düsturu: "Asıl bekadır" Onun da şehadeti; tahakkuk-u imanı yakînen isbat eder, sû'-i zan asıl olamaz.
Şekk yakînin hükmünü, her dem zâil edemez. Nisyan veya sehiv ile, hata ve iltibasla, muhtemel bir söz ile, çabuk tekfir edilmez.
Eğer desen: Muhtelif tarîkatlarda vardır; muhtelif âyinler, ibadet şekli giymiş? Derim: Üç şartı varsa, bir niyet-i hayr ile, belki de zarar veremez.
Birinci şartı şudur: O münafî olmamak, kat'an vakar-ı zikre, hem âdâb-ı huzura. İkincisi: Menhî olan ef'alin, içinde bulunmamak, menhî olsa hiç olmaz.
O ef'al ve harekât, kasdî birer ibadet nazarıyla yapmamak... Evet hal ve harekât, ihtiyarî ve kasdîden daha ziyade olmalı şuursuz, incizabî, ıztırârî. Başka çeşit yakışmaz.
Zira asl-ı ibadet, bizzat nefs-i zikirdir. O ahval-i mübah'a, bir vesile-i müşevvik. Harekât tayininde, ihtiyar-ı zakiri, âyet serbest bırakmış, mübahda takyid etmez.
O ef'al hiç benzemez, şer'an muayyen olan ibadat ef'aline. Zira ef'al-i şer'î, bir ceviz-i Hind'e benzer, süt misal lübbü gibi beyaz kışrı da lübbdür, cevizimize benzemez.
Fakat âyîn-i zikirde olan ef'al ve ahval, cevizimize benziyor. Kışrı bir gılaftır, hiçbir vakit yenilmez, ceviz-i Hinde benzemez, ona makîs olamaz.
Bir Hikmet-i Ezelî; dest-i kudret fıtratta, bilkuvveden bilfiile çıkarmak, hem kuvveden amele geçirmek için bir faaliyet dercetmiş.
O faaliyet içinde, şedid bir lezzeti mezcetmiş, mütenevvi' her şeyde, müstetir olan lezzeti, tagayyür-ü âleme mühim bir mâye yapmış.
O mâyeyi kanun-u tekâmül ve nümüvve, bir dane nüve etmiş. O nüveye kudreti vücud verir, hikmeti bir sureti giydirir, rahmet onu beslermiş.
Nasıl ki zindandan, geniş bostana çıkmak, adama bir lezzettir. Öyle dahi daneden sünbüle geçmek, olmak, o münkabız daneye, münbasit bir lezzetmiş.
İmtizac-ı kimyevî, istihaleye geçer; ziya hararet verir. Öyle de: Faaliyet, istihaleye geçerse, lezzet tezayüd eder, etrafa da taşarmış.
Vazifede külfeti, taşıttıran o taddır, şevki veren o lezzet, zîşuura nisbeten, gayette olan kemal, ne kadar cazib imiş.
Gayr-ı müdrike nisbet, bizzat o faaliyet, öyle cazibedardır; sa'ye onu sevkeder, tesbihle şükreder. Zira Hâlık'ını tanırmış.
Bu sırdandırki rahat zahmet, zahmet rahattır. Âtıl şakî, sâî şâkirdir. Meşietten gelen nizama, âtıl âsi, sâî mutî'miş.
Masum ekalliyet, günahkâr bir ekserin, musibetinden olur, hissedar-ı azabı. Zira teklif nazarî kalsa, kalır ihtiyar.
Sırr-ı teklif-i şer'î, hem hikmet-i ibtila, kat'an tahakkuk eder. Teklifin telkininde, bedahet ve zaruret olsa, olur ıztırar.
İhtiyar zâil olur, hem hikmet-i teklifi, ibtila zayi' olur. Bir âsi-yi günahkâr,
Muhterik hanesinde, bir masum da var idi, ger bir dest-i gaybiyle, masum masûn kalsaydı, maadin-i ervahın tenmiyesine medar.
Hem sebeb-i tehzibi olan evamir imtisali, nevahi içtinabı sebebiyle elmaslaşmış Ebubekir-i namdar, hem de o Sahib-i Gàr,
O Sıddîk-ı Sadıkın, o ruh-u musaffası, onun aksiyle fahimleşmiş Ebu Cehil'in zulmettar
Ruhundan temeyyüz, teali edemezdi. Biri, zulmet-i yelda; biri, bir necm-i zehra; biri, bir semm-i murdar; biri, bir sırr-ı serdar.
Bu sırr sebeb olmuştur; teklifte nazariyet, telakkide meşakkat, cihad ve müsabakat, nur içinde bir nâr.
O nâr ise hem tehzib, hem tezhib ve tasaffi, ervah-ı âliyeyi, ervah-ı sâfileden. Dane oldu bir şecer, şecer oldu meyvedar.
Yeis ile sû'-i zandan, zaaf-ı kalb neş'et eder. Öyle adam görüyor; zalimin darbeleri, bir mazlumu dövüyor,
Elim darbe iniyor. O mazlumun âlâmı, tabiî aksediyor, o zaifin kalbine, teellümat veriyor.
Teellümat incitir, za'fı tahammül etmez. Ondan kurtulmak ister, rahat-ı kalbi için, mazlumun istihkak-ı darbe arzu ediyor.
Hem bahane buluyor, "belki der müstehaktır". Madem o sefil, güneş ona vermiyor, neden gölge ediyor.
Manen zalim oluyor, zulme yardım ediyor. Bir kaplan parçalıyor, bir bîçare adamı, zaafından kaçamıyor.
Felâketin sebebi, canavarda vahşettir. Bîçarenin zaafıysa, ona bir bahanedir. Vahşet cinayetiyle, zaifi mahkûm ediyor.
Ademin günahıyla, vücud mahkûm oluyor.
Hırs haybeti getirir, acûliyet hüsranı. Zira ki fıtratta var, müretteb basamaklar. Müselsel terettübe, tatbik-i hareketi
Etmediğinden haris, ağleb muvaffak olmaz. Tatbik etse de onun, bir tertib-i ca'lîsi, hem bir süllem-i himmeti,
Var; bir basamak miktar, seyr-i fıtrîden kısa olduğundan, bir ye'se düşüp, gaflet bastıktan sonra kapı açılır, Rahmet verir nimeti.
Herkes başından geçmiş, buna benzer bir şeyler, Allah kalbin bâtını, iman ve marifeti, tecelli-i muhabbeti,
Aşk ve şuhudu için, yaratmış nâzik yapmış. O nâzenin-i gaybî, Samed âyinesidir, sanem ona giremez. O şuşeyi kırıyor, o hacerin sıkleti...
Allah kalbin zahiri, sair şeylere yapmış, bir mahzen-i muntazam. O hırs-ı cinayetkâr, o nâzik kalbi deler, ona verir zahmeti.
Sanemleri içine izinsiz idhal eder, Allah ondan darılır. Maksudunun aksiyle, veriyor mücazatı.
Siyaset efkârını, İslâm akaidinin, harîm-i ismetine, tam yerlerine kadar îsal eden herifler, ettikleri hizmeti,
Şan u şeref almazlar, belki şeyn u şenaat, zemme mazhar oldular. Nefsanî aşklardaki, felâket ve haybetler,
Bu sırdandır elbette. Mecazî aşıkların, bütün bu divanları, birer feryad-ı matem, birer fîzâr-ı zulem, bir vaveyl-i zilleti.
Zira ekser maşuklar, zalim olurlar... O nevi aşkları tahkir ederler, etmezler merhameti.
Zira bâtın-ı kalble, bu nevi aşk-ı mecazî, fıtrata karşı tahkir, bir nevi istihza olur, incitiyor fıtratı.
Fıtrat, fıtrî olmayan her şeyi tezyif eder. Hem dahi tahkir eder, tahkiri işmam eden, böyle tarz-ı hürmeti.
Bu hırsın düsturuna, iki cüzî numune, girmiş hiss-i umuma. Biri merak-ı nevmî; nevmi dahi uçurur, kaçırır bakiyyeti.
Dilenci-i muhteris, sadakayı kaçırır. Sende bir dâü's-sehr var; gece kalben nevmi merak edersin, kaçırır bakiyyeti;
Sen uyanık kalırsın. İki dilenci: Biri, musırr ve muhteristir; biri müstağni ve muhteriz, var sırr-ı kanaati.
İkincisine vermek, ziyade istiyorsun. İşte te'dib-i fıtrat. Bunun gibi çok numuneler var, îma eder şu keskin kanununun vüs'ati.
En müthiş marazımız, hem manevî musibet; cerbeze ve gurura dayanan şu tenkiddir. O tenkidi işleten, ger insafın eliyse;
Hakikatı rendeçler. Ger o tenkidi, gurur istihdam etse, tahrib eder parçalar. O müdhişin müdhişi, şöyle tenkid ger girse,
İmanî akaide, dinî müsellemâta. Zira iman tasdikle beraber hem iz'andır. İz'an ile beraber, teslim ve iltizamdır. Eğer za'fı olmazsa,
İltizamla beraber, manevî imtisaldir. Şöyle tenkid kırıyor, teslim ve imtisali, iz'an ve iltizamı. Çendan bir şekk vermezse,
Tasdikde de kalıyor, bîtaraf lâübali. Şu zaman-ı tereddüd-ü evham ve vesvesede, lâzım budur herkese,
İz'an ve iltizamı; tenmiye ve takviye eden sâfi âsârı, nuranî sıcak kalblerden çıkan bî vesvese
Müsbet efkârı, müşevvik beyanatı; hüsn-ü zanla temaşa, tedkik etmek gerektir. Avrupa kâselisi beynindeyse;
Zebanzeddir "bîtarafane düşünmek, muhakeme!.." Halbuki bu kelime, muvakkat dinsizliktir. Yeni mühtedi olsa, ya dine müşteriyse,
Belki o yapabilir. Evet yüzde birisi, farz-ı kifaye için; hasm-ı dini ilzamen, ya talibi iknaen, muvakkaten istese,
O tavrı takabilir. Lâkin yüzde doksana, böyle terbiye vermek; bir hasmı kazanmadan, kırk Müslim feda olur; her biri bir vesvese.
Bir menba-ı dalalet, gurur-u fikriyedir. Gurur onu çıkarır, cadde-i cumhurîden, açık yerde bırakır. Kendine cadde yapmak, onu mecbur ediyor.
Menhec-i cumhurîden çıkmış; şükûk ve evham iki taraf atılmış, yanında cadde yapsa, o evhamla çarpışmak, ona zarurî olur.
O mağrur-u serserî, hasenat-ı cumhurdan mahrum kaldığı halde, cumhurun evhamına, daim mübtela olur, onlarla da çarpışır, binden biri kurtulur.
Ey talib-i hidayet! Şu gururun başını, ayak altına al, ez! Hısn-ı hasîn-i iman, cumhurun menhecine gel, teslim ile gir, gör, gez.
Günahkâr hevaperest, rahat-ı kalbi için, Cehennemi istemez. Cehennem aleyhinde, her şeyi alkışlıyor. Bu arzuyla gitgide, inkâra kadar gider.
Bu âyet-i kerime, şu altı kelime ile, altı derece şiddetle, gıybeti takbih eder. Zemmi zemmedip, tevbih eder âdemi.
Su gibi nüfuz eden, kelimat-ı sittede, istifhamî hemzeyle der: Aklına bir bak! Böyle şer bir şeye, cevaz, izin verir mi ?
Müstakim aklın yoksa, kalbin içine bir bak. Eğer kalbin var ise, böyle elim bir şeye, hiç muhabbet eder mi?
Selim kalbin yok ise, vicdanına da bir bak. Böyle kendi dişinle, hem de kendi elini, hem çekersin elemi.
Parçalamak misali. İçtimaî hayatı, ifsadına vicdanın, rûy-i rıza acaba, böylece gösterir mi?
İçtimaî vicdanın, eğer o da olmazsa, insaniyetine bak. Böyle canavarvarî, iftirasa iştiha, arzu hiç gelir mi?
İnsaniyetin olmazsa, rikkat-i cinsiyene, karabet-i rahmiyene bak. Böyle kendi belini kıracak harekete, vahşice meyleder mi?
Karabet-i rahmiyen, hem rikkat-i cinsiyen de, o da eğer olmazsa, hiç sağlam tabiatın, selim fıtratın yok mu?
Ki muhterem meyyiti, dişinle parçalarsın. Demek akıl ile hem kalb, vicdan ve insaniyet, hem karabet-i rahmî,
Hem rikkat-i cinsiye, tabiat ve şeriat, nazarında o müzmin maraz, zemm-i mezmûmdur. Merdud gıybet matruddur. İçilir mi, her dem dem-i âdemî?
Bizde biri fâsıksa, galiben ahlâksızdır; ekser vicdansız olur. Zira bir arzu-yu şerri, vicdanındaki imanın sadâsını,
İskâtla susturmakla, inkişaf edebilir. Demek o şahs-ı fâsık; vicdanını kalbini, birden bire sarsmadan, hem maneviyatını,
İstihfaf, iskât etmeden, tam bir ihtiyarla, serbest şerri işlemez. Bundandır: İslâm dini, fâsıkı hain bilir, hem görür onu câni.
Şahidliği reddeder. Mürtedi de zehir bilir, hem de bir semm-i kàtil. Onun için idam eder, heder eder kanını.
Fakat zimmî ve muahidi, şartıyla ibka eder. Niyettir hayrı hayreder. Hem icra-yı adalet, din namına olmalı; tâ akıl ve kalb ve vicdanı,
Ruh ile de beraber, müteessir olsunlar, imtisal de etsinler. Yoksa yalnız kanun, nizam namına olsa; yalnız müteessir olur vehm-i insanî..
Hem vehm-alûd bir aklı, müteessir ediyor; vaktâ şerre meyletse, onun vehmi düşünür hükûmet cezasını, te'dibin kamçısını..
Yalnız ondan korkar, eğer tahakkuk etse, tahkikteki işkali, o vehmi teşci' eder. Yahut itab-ı nâsdan utanır, çeker elini,
Şayet tebeyyün etse. Tebeyyün her vakit olmaz, ona teselli verir. Bu sır sebeb olmuştur; içimizde adalet, kaybetmiş hürmetini.
Şer' namına olmayan, adalet çendan mahz ise, öyle namaza benzer; ya niyetsiz olur, ya kıblesiz oluyor, ya abdestsiz kılıyor o bâtıl namazını.
Tek bir câni yüzünden, masumları muhtevi bir gemi batırılmaz. Onun gibi bir câni vasıf ve fiilin yüzünden, çok evsaf-ı masume
muhtevi bir mü'mine, adavet hiç edilmez. Lâsiyyema, sebeb-i muhabbet olan iman, tevhid ve İslâm gibi, evsaf-ı mükerreme,
Uhud Dağı gibidir. Adavetin sebebi olan hatalı şeyler, çakıl taşlar gibidir, o evsaf-ı mezmume.
Evet çakıl taşları, Uhud Dağı'ndan daha ağır telakki etmek, ne kadar akılsızlıksa; hem cinnet-i mahmûme.
Mü'min, mü'mine karşı, adaveti o kadar elbette kalbsizliktir hem de mizan hasede. Mü'minlerde adavet, zıddır İslâm selâma.
Olsa olsa yalnız, acımak manasında, garazsız olabilir. Elhasıl: İslâmiyet, uhuvveti istiyor. Muhabbetse imana bir lâzıme.
Sû'-i hulkun azabı, içinde mündemiçtir. Hüsn-ü hulkun sevabı, içinde münderiçtir. Öyle ise işi bırak, o Âdil-i Hakîme.
Fenn-i hazır içinde, cehl-i mahz müstetirdir. Zira âsâr-ı Hâlık-ı Kadîr, esbabın hesabına, vesaitin namına kaydediyor, telkin eder âleme.
Beşerde Şu Zelzele, İslâmdaki Tezelzül; Tenezzül-ü Tezellülü İzale Ederek, Ona İstiklal, İstikrar Verecek. Belki Garbı Garib, Şarkı Şârık Edecek
Bir vakit biri dedi: "Medeniyet-i küffar, İslâma bela oldu. Şimdi Sosyalist çıktı, dünyayı karıştırdı, müfritleri dehşetli."
Ben demiştim: "Hiç korkma! Medeniyet-i avam, sosyalist gayesidir Düsturları bozmuyor, İslâmî esasatı, düşünsün Avrupalı."
Fakat havassa mahsus, medeniyet-i sefihe, bozmağa çalışırdı, İslâma pek pahalı düştü, hem de belalı...
Büyük rüşveti aldı. Zira ki maddiyyunluk, hem engizisyonluk mayasıyla yoğrulmuş, şu hazır medeniyet, cazibe cerbezeli,
Aldatıcı, müşevvik vesaitle mücehhez, hevesle cazibedar. O sehhare-i fettâne, din ve namus fazilet, hissiyat-ı maâlî
Bedeline kendini İslâmlara satıyor. Şaşaalı bir hayat, gösterip takdim eder; dinden hem de namusdan, hem de bir iki katlı,
Fazla rüşvet alıyor. Fakat sosyalistlikse, basit ve hem de sade bir hayatı gösterir, cumhura takdim eder. Onun da mukabili;
Kimse dinden namustan, büyük bir hisse vermek, hem de feda etmeğe icbar etmez, edemez. Hem de kimse hissetmez, kendini ona borçlu.
Nasıl her bir insanda, gıdaya ihtiyaç var; onun gibi zevke de, bir ihtiyacı vardır. Nefs ve heva yolunda, süflî ve hem zelili;
Zevki tatmin olmazsa, ruh ve hüda vechinde zevkini arayacak. Mesela: Burada iki adam var, sen onlara davetli.
Birinci: Pek müşa'şa, hem dahi cazibedar, eğlenceli heveskâr.. Seni bir ziyafete teşriflerle çağırır. Öbürüsü: Sadeli,
Fakirane bir yerde, hem basit bir çorbaya, seni umumla çağırır. Namaz vakti de gelmiş. Birinci davet için ki, o pek şaşaalı.
Cemaat ve sünneti, belki de hem namazı terkedersin gidersin. Zevksiz diğer davete, zevk-i ruhanî olan lezzet-i bîzevali;
İbadet ve sünneti terk etmezsin, gitmezsin. Birinci ziyafetse; şimdiki medeniyet. İkinci ziyafetse, avamî medeniyet o daha adaletli.
Adalet-i hâlise, İslâmiyetten çıkar; ruha hayat veriyor, hayatını öldürmez. Zulmetsizdir hayatı, hakikattır kemali.
İslâm bir ibret aldı; İslâmiyet eskide gaflet edip de küstü, Hristiyanlık dini ise, kendi hasm-ı galibi, ki medeniyetle fenni, dost ederek, hileli,
Kendine mal ederek, o iki silâh ile bize galebe çaldı. Şimdi şarkta bir müthiş, silâh imal edilir; yakın oldu ikmali.
Bunun kısm-ı azamı, hem haktır hem malımız, biz sahib olmalıyız. Zira hak kısmı hakkımızdır. Muzahref kısmı ise, onlara bırakmalı, başlarına vurmalı.
Eğer bundan müstağni, eski gibi de küssek; o hayyal Hristiyanlık, kendine dost ederek, onu aleyhimizde ederek istimali.
İslâmın zararına, yine istihdam eder, karşısında husumetle dayanmak pek güç olur. O yeni bir fikirdir, belalı hem faideli.
Cumhura müteveccih, muhatabı avamdır. Şu cumhur-u avama, tevcih olan bir fikir, ger kudsiyet almazsa, yakın olur zevali.
Çabuk söner de ölür, o yeni desatire, bir kudsiyet verecek, iki muazzam din var, ona ziya buna zulmetli. Buna zulmet, ona ziyalı.
Şu şarkî keskin fikir, vaktâ gözünü açmış; başında duran hasmı, Hristiyan dini bulmuş. Hasmın elinde silâh, yine o din olmalı.
Öyle ise: O fikir, onunla hiç barışmaz. Elbet o fikir ve meslek, beka, yaşamak ister... Yaşaması cumhurda kat'an takarrur ister, kalb etmeli kabulü.
Avam kalbinde takarrur, bir kudsiyet ister. Kudsiyeti verecek, içtima'î din ister. Avamı çok düşünmüş ihsanlı, merhametli
Bir şeriat ister. Demek ister istemez, dehalet edecek. İslâmiyete, teslim olacak, ya ölecek. Bunu iyi bilmeli.
Eğer desen: "Nedendir, İslâmiyet pek garib düştü de zaîf oldu, izzeti kayboldu, saadeti âfile, tali'le gurûb ettik.
Yıldız tulû' etmedi.?! Derim: Onun sebebi, Garba karşı istihsan, muhabbetimiz oldu. Biz menhus bir muhabbetle, Garba teveccüh ettik,
Şems-i İslâmiyeti de, guruba yüz tutturduk. Garbdan şedid nefretle, ne vakit yüz çevirip, Şarka bir muhabbetle, cidden teveccüh ettik;
Şevket-i İslâmiyet, kameri işrak eder, İslâmiyet şemsinden, nuru alır dağıtır. Hilâli teali eder. Aldandık hata ettik.
Muhabbeti hariçte, husumeti dâhilde sarf ettik, hem de düştük. Kalkmak için lâzımdır; bunları becayiş etmek, hata ettik de gördük."
İslâmiyet, İnsaniyette Temin-i Müsalemet ve İ'lâ-yı Kelimetullah İçin Cihad İster. Cihad Mertebe-i Şehadetin Nerdibanıdır
Âlem-i İslâm cihadı, zamanen iki yüz senelik, mekânen ikiyüz günlük, tedafüî bir harb ve darb cephesi daima var idi.
En son siper ise, bu yeni senedir, hem Eskişehirdi. Zalim kafirin, en son taarruzu da, bu cephede de hemen kırıldı.
Bu harb, başka harbe benzemez. Şu küçücük cephede, muvakkat galebesi; hakikî gaddar hasma, zaferi temin etmez, boşa gider inadı.
Şarkta onun hayatı; şu İslâm kuvvetinin, imha-i mevtindendir. Kuvvetimiz hayatı; ona müthiş bir mevttir, zulüm etmez temadi.
İslâm kuvveti ise; nasıl ki dayanmışsa, dayansa nerede olsa, gaddar hasmın hayatı, şarkta elbette söner. Bâki kalır ramadı.
İkiyüz günlük, vasi' bir cephede, hem de yedi noktada, hasım manen mağlubdur. Yalnız Anadolu cephesinde muvakkat, biraz ileri gitti.
Sebebiyse aldandık; infiradî siyaseti, bilmeyerek takındık.
Fermanına mü'minane imtisal etsek, gelir Allah'ın va'di.
Âlem-i İslâmın, hak ve hürriyetinin, istirdadı için, biiznillahi Teâlâ, tedafü'den taarruza geçiyor. Belki çok yerlerde de geçti.
İnönü'nün iki zaferi, zâhiren ger küçüktü; bâtınen pek büyüktü. Nasıl ki devletlerin, haysiyet ve şevketi, kuvvet ile inadı,
Bir mizanla tartılır. Drahm ve Mark gibi, mizanü'l-iktisatla, derecesi bilinir. Öyle de: Milletlerin, izzetinin imadı,
Hem de tarz-ı hayatı, bir mizanla tartılır. Mizan tarz-ı nazardır, bakmak barometredir... Mecruh, mazlum adamın me'yusane feryadı,
Fakirane nazarı, zilletine mizandır. Fakat ümidkârâne, müntakimvârî nazar, izzetine mikyastır. Yeni sene cephe idi, Eskişehir bir siperdi.
İnönü zaferi olmadan, her müslim-i mazlumun, kâfir olan hasmını, mütecebbir bir zalim, mevkiinde görürdü. Aşağıdan yukarı cihetine bakardı,
Yüksekte tanıyordu. Zaferden sonra gördü. Birer hain alçak derekesinde görür, habaset çamurunda, çabalar da batardı.
O mizan-ı nazarı, derecatı kuyudan minareye çıkmıştır. İntibah-ı İslâmî, izzet ve intikamla, ayak üstüne kalktı.
Ey Alem-i İslâmî! Dinle, âyet ne der; ediyor işareti ki: "Havf-ı mevt, mevt getirir, hırs-ı hayat zilleti." Bizde lezzetsiz zillet oldu.
Tavuğa bir dikkat et; piliçleri yanında, camus tecavüz etse, o şefkat-i cinsiye, verdiği cesaretle, hem verdiği inadı;
Kaplan gibi camusa, birdenbire saldırır. Keçiye et bir nazar; vaktâ kalırsa muztar, o sivri boynuzu ile, kurdun karnını delerdi.
Iztırarî şecaat, mukavemetsuz olur. Demek şefkat-i cinsiyede, müdhiş cesaret vardır. Iztırarı vaktinde, vaktâ ki ümid kalmadı;
Hârika hem de fıtrî bir şecaat vardır. Bunlar ile beraber, mahiyet-i imanda, öyle şehamet vardır; mevti hayat bilirdi.
Dünyayı cennet eder, şehadet devletidir. İzzet-i İslâmiyet, tabiatında vardır; âlempesend şecaat, hayatı her dem satardı.
Firdevse gözü diker. Elhasıl bu dört nokta, İslâmî uhuvvetin, intibahı vaktinde, elbette mu'cizeler, izhar edebilirdi.
Hakkı himaye eder, intikam alabilir. Eğer desen: "Şimdi ise, harbe kuvvet kalmadı, telefiyat çok oldu.
Baştaki adamların, niyetleri şüpheli?" Ben de derim: "Muztarız; harb gelir, çekmiyoruz. Şehid de bir velidir; cihadımız eskide farz-ı kifaye idi.
Şimdi farz-ı ayn olmuş, belki muzaaf bir farz, hac ve zekâtta gibi, cihaddaki niyetin tasarrufu pek az idi.
Hatta adem-i niyet de, niyet hükmünde olur. Zira asıl hâkimdir. Demek niyetin zıddı, kat'an sübut bulmazsa, intac eder cihadı;
Hakikî bir şehadet. Zira vücub tezauf etse, taayyün eder. İhtiyarî niyetin, tesiri de azalır, olmaz fiilin mesnedi.
Şu günahkâr millette, birdenbire onbinler, veli olan şehidler, etse inkişaf zuhur; az mükâfat değildir, küçük ihsan değildi."
Ger desen: "Tehlikedir, tehlikeye atılmaz." Derim: "Tehlike odur; ondan biri olmazsa, necatın ihtimali. Halbuki değil biri, belki de yedi,
İhtimal-i zafer ihtimali." Eğer desen: "Evvelde, bilirdik ki olmazdı; bilerek bizi attı, bazılar bu belaya?" Ben derim: "Nasıl oldu,
Ki harbin nihayeti, nazarî kalmış idi; harbdeki dâhilerin, nazarında saklandı, dört sene meçhul kaldı.
Siz gibi acemiler, bedaheten bildiniz? Sakın o fikir, dediğiniz tasavvur, bir arzu olmasın. El'iyazü billah!" O öyle olamazdı.
Şahısperest bir muhteris, bir garaz-ı şahsî ile, arzu-yu nefsanî bir fikir zannediyor, suretini giydirir. Ger desen: "Hata bizdendi,
Medenî olmalıyız?" Ben de derim: "Hatamız, hata-i hasmın aksidir. Gölge ile uğraşmak, asıl hasmın hücumu, hem dahi temerrüdü,
Onunla teshil olur." Hem de nasıl halettir; pis bir çamura düşen, kendini aldatıyor, nefsini iğfal eder; güya çamur değildi.
Misk ü anber diyerek, yüzüne hem gözüne, bulaştırır sürüyor. Cisme hayat verdim diye, vicdan ve ruh öldürülmez. Eyvah ki öldürüldü.
Yahu hakperest, hakikatbin ol! Hakikatbin göz, keskindir hiç aldanmaz. Hakperest bir kalb, yüksektir hiç aldatmaz. Şeriattır mizanı, Kur'an'dır müstenedi.
Cazibe-i umumî gibi; sırr-ı teavün, bir düstur-u fıtrattır, hatta cemada girmiş, kubbedeki taşlara, başlarıyla dururdu,
Eğer nazar edersen; usta elinden çıksa, bir taş başını eğer, kardeşinin başına, huzû ile sarılır, başı başa verirdi;
Tâ aşağı düşmesin. Ey taş yürekli arkadaş! Taştan daha taş oldun, taşlar başına yağar, tavşan gibi kaçarsın, bin taş başına değdi!
Bir zaman bî-eman, İslâmın düşmanı, siyasî bir dessas, yüksekte kendini göstermek isteyen el-hannas bir papaz, desise niyetiyle, hem inkâr suretinde,
Hem de boğazımızı pençesiyle sıktığı bir zaman-ı elîmde, pek şematetkârane bir istifham ile, dört şey sordu bizden.
Otuzbin kelime istedi. Şematetine karşı; yüzüne de tükürmek.., desisesine karşı; küsmekle sükût etmek.., inkârına karşı da;
Tokmak gibi bir cevab-ı müskit vermek lâzımdı. Onu muhatab etmem. Bir hak-perest adama, böyle cevabımız var.
"Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) dini nedir?"
Dedim: İşte Kur'an'dır. Erkân-ı sitte-i iman, erkân-ı hamse-i İslâm, esas maksad-ı Kur'an.
Der ikincisinde: "Fikir ve hayata ne vermiş?"
Dedim: "Fikre tevhid, hayata istikamet. Buna dair şahidim:
Der üçüncüsünde: "Mezahim-i hazıra, nasıl tedavi eder?"
Derim: "Hurmet-i riba, hem vücub-u zekâtla.
Buna dair şahidim: يَمْحَقُ اَللّٰهُ الرِّبَوا da.
"İhtilal-i beşere, ne nazarla bakıyor?"
Derim: Sa'y, asl u esastır. Servet-i insaniye zalimlerde toplanmaz, saklanmaz ellerinde.
Buna dair şahidim:
Arzımızı senevî, yevmî dairesinde, şu hayt-ı semavîdir, tutmuş da dönderiyor. Küreye ağır basmış, hem dahi ona binmiş, bırakmıyor isyanı.
Şeriat arştan indi, beşerden de çıkardı, nuranî bir ibadet. İbadetten beş namaz, başlarında ezanlar, namaz ile ezanı.
Dane dane olmuştur, birbirine muttasıl, hem âlem-i gayb ile, hem de Arş-ı âzamla, insan ile zemini, bağlatmış da tutturmuş, o beş hayt-ı nuranî.
Başı evkat-ı hamse, nihayeti arş ve gayb. Aynı zamanda olmuş, rabıta-i ittisal. Şehadeti gayb ile, zemin ile insanı, insanla âsumanı.
Bu beşler bu küreye, beş kemer hem tek kemer, hem ayrı hem muttasıl, hem kemerde... hem gömlek; iki kutbu iki el, üryan yoktur sükkânı.
Bir ân-ı vâhidde, beşi birdir beraber, ziya-yı şemse benzer. Hem de ayrı ayrılar, kavs-i kuzah misali, o nuranî elvanı.
Bir nokta-i vâhidede, hem arş ile bağlanır, hem küreyi bağlıyor. Hayat verir dönderir. Ger gömleği yırtılsa, küre-i sergerdanî,
Veya ipi bir kopsa, seyreyle günbürtüyü; zulmet soğuğu basar, o da incimad eder, o vakit mevti geliyor, kıyameti kopuyor, dehhaş zelzele-i cihanî.
Biri dedi: "Nedendir, haml-i emanet olan, mertebe-i azîme. Yalnız insanoğlu onunla tekrim edilmiş, onunla halife olmuş?"
Derim: "Zira o evsat,
Kâinatın vücudu, bir şekl-i mahrutidir, sivri ucunda cüz'-i lâyetecezza durmuş.
Cesîm kaidesinden, Şemsü'ş-Şümusa kadar, nuranî bir kutru var, tam kutrun ortasında, insan ayakta durmuş, emaneti beklermiş.
İnsandan ta zerreye, hem ondan tâ o şemse olan iki mesafe, birbirine müsavi. Kılâde-i hilkatte, bir cevher-i feridmiş.
Zira o cevher-i yegâne, Muhammedü'l-Hâşimî (A.S.M.) olan Dürr-ü Yetime, bir sadef-i latîftir; insan enmuzec-i câmi'dir, gayb ve şehadet tutmuş.
Bütün avalimlere, birer penceresi var; onunla onlara bakar. Malûm bâtın ve zâhir, on hâssasından başka, çok hâsseleri varmış.
Şâmme, zaika gibi; saika da bir hisdir, şaika diğer bir his. İkisi de pek hassas, akıl ve nazar girmemiş, çok yerlerde gezermiş.
Hiss-i kable'l-vuku' ile, rü'ya-yı sadık ile, hem de keşf-i sahihle, derkolunan çok şeyler, miftahları bu hisler, ellerinde tutarmış.
Beş şey beş şey'e perde: Şehadet ise gayba, tabiat meşiete.. Kör kuvvet de kudrete. Lafız medlûl-ü zihniye. Medlûl dahi manaya.
Perdeye hasr-ı nazar, daim olur pür-hatar, vesvese ondan çıkar. Mesela ki medlûlün, zihindir ona her makarr, eğlencedir zekâya.
Mana haricî olur, o medlûl-ü zihniyle, kasden ismî hem bizzat; eğer meşgul olursa, televvünlü bir suret, ya bir lafz-ı hayalî; bînema u bîmâye.
Himmeti meşgul eder, o daracık seyyale, incecik hem cevvale. O medlûlün veledi, suret-i bî-meâle, ne deva ne şifaya.
Himmeti tatmin etmez, şevki de teskin etmez, zevki de taltif etmez. Öyle ise o medlûlü, ya cam gibi etmeli, ya her taraf delmeli; harice baktırmalı, zekâ çıksın ziyaya.
Zira haric geniştir, meydan-ı cevelandır, hakaik-i sabitedir. O küçücük zihninde, medlûlün parçasından diktiğin ankebutî dâm-ı vehm ü hevaya.
Bir sineğe dar gelen bir gömleği getirme, Arş, Kürsîye giydirme. Sinek kanadı kadar, küçücük bir harita, vesveseye sermaye.
Sahife-i medlûlde, zihinde tersim edersin; sonra onun içinde, kendini kaybedersin. At koşturmak istersin, bak dahi bu belaya.
Ey maddeperest, tabiatla âlûde, kör kuvvet de kör etmiş, lafız ve suret aldatmış; bırak deha-yı fennî, tâ çıkasın hüdaya.
Beş perdeden bir perde, sana misal gösterdim, ki beşinci en küçüğü, başkaları kıyas et. Safsata-i maddiyyun, seni atar Gayyaya,
Sarıl silsile-i semaya. Îsal eder o bizi, tâ Cennet-i Âlâya.
Dua kat'an samimî ise, kabul olur; gehî aynen gehî manen. Fakat şart-ı taleb, de'b-i edeb, daim olur lâzım; edeb yoksa niyaz olmaz.
Tehevvüskârî, nâzvârî, itabvârî dua olmaz. Muhalî ya muhalvârî, nizam u hikmete uymaz umûru istemek olmaz.
Nihayetli emirde, bir nihayetsiz aded olmaz. "Bana ver aksa'l-gayat", tecavüzkârî bir nazdır, niyazî bir dua olmaz.
عَدَدَ مَعْلُومَاتِ اللّٰهِ veya مقدار مقدورات dua mikyası kaldırmaz.
Meğer olsa kinayat kesrete, o da niyet ister, her dem niyet bulunmaz.
Biri dedi: "Kur'an'da, kamer hilâl oldukça
ile, Tenzil teşbih eylemiş, zahir zevke hoş gelmez, letafeti görünmez."
Dedim: "Yahu Süreyya, o unkud-u semavî, bir menzil-i kamerdir;
قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ hilâl ona kondukça, o misafir-i aziz, küçük, beyaz eğilmiş bir dal ile bağlanmış, lü'lü' misal bir salkım; Süreyya suretini, hilâl ile gösterir; nâzeninâne bir iz.
Güya azîm bir ağaç, semavat arkasında, durmuş da, her nasılsa sema yüzünü yırtmış onun sivri bir dalı, manzarası pek leziz.
Başı ondan çıkarmış, zeminlilere güler, der: "Ey insan çocukları! Bana da bir bakınız, ben mi letafetliyim.. ya hurma ağacınız?..
Unkudlu ağsanınız?" Saff-ı evvel muhatab, ebna-i nahl u sahra, bir zemine bir semaya bakar, orada ezhar ve esmar, burada hilâl ve yıldız.
@
Hakikat Çekirdekleri
Amcam Bedîüzzaman bir müddettenberi akıl ile değil, sırf kalb ile mesaile müteveccih oluyor. Kalbine vâzıhan bir şey zuhur etse, bana yazdırıyor ve diyor: "İlim odur ki, kalbde yerleşsin. Yalnız akılda olsa insana malolmuyor." Hem de diyor ki: "Şu mesail yalnız kavaid-i ilmiye değil, belki vicdanen esas ittihaz ettiğim bazı desatir-i kalbiyemdir."
Ve bana emretti: "Zuhurat-ı kalbiyemden istediğini intihab et!" Ben de şu vecizeleri hangi âsârından intihab ettiğimi bervech-i âti işaretlerle gösteriyorum...
ن Noktatun Min Nur-i Marifetillah
ت İşaratü'l-İ'caz
س Sünuhat
ش Şuâatü Marifeti'n-Nebi
ر Rumuz
ا İşarat
ل Lemaat
ق Kızıl Îcâz
م ن Münazarat
ط Tulûat
م Muhakemat
ن -Arzı ve bütün nücum ve şümûsu tesbih taneleri gibi kaldıracak, çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dava-yı halk ve iddia-yı icad edemez. Zira herşey, herşeyle bağlıdır.
ن -Haşirde bütün zevi'l-ervahın ihyası; mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineği, baharda ihya ve in'aşından kudrete daha ağır olamaz. {(*) Sünuhat'ın onuncu sahifesinde bürhanı vardır. -Musannif-} Zira kudret-i ezeliye zâtiyedir; tagayyür edemez, acz tahallül edemez. Avaik tedahül edemez. Onda meratib olamaz, herşey ona nisbeten birdir.
ن -Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneş'i dahi O halketmiştir.
ن -Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i Şemsiyeyi de O tanzim etmiştir.
ن -Kâinatın te'lifinde öyle bir i'caz var ki; bütün esbab-ı tabiiye farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile o i'caza karşı secde ederek:
diyeceklerdir.
ن -Esbaba tesir-i hakikî verilmemiş, vahdet ve celal öyle ister. Lâkin mülk cihetinde esbab, dest-i kudrete perde olmuştur; izzet ve azamet öyle ister. Tâ nazar-ı zahirîde, dest-i kudret mülk cihetindeki umûr-u hasise ile mübaşir görülmesin.
ن -Mahall-i taalluk-u kudret olan herşeydeki melekûtiyet ciheti şeffaftır, nezihtir.
ن -Âlem-i şehadet, avalimü'l-guyub üstünde tenteneli bir perdedir.
ن -Bir noktayı tam yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Zira şu kitab-ı kebir-i kâinatın herbir harfi, bâhusus zîhayat herbir harfi, herbir cümlesine müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü vardır.
ن -Meşhurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse birşey görmedi. İhtiyar bir zât yemin ederek "Hilâli gördüm..." Halbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. Kıl nerede?. Kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede? Fâil-i teşkil-i enva' nerede?!.
ن -Tabiat, misalî bir matbaadır, tâbi' değil. Nakıştır, nakkaş değil. Kabildir, fâil değil. Mistardır, masdar değil. Nizamdır, nâzım değil. Kanundur, kudret değil. Şeriat-ı iradiyedir, hakikat-i hariciye değil...
ن -Fıtrat-ı zîşuur olan vicdandaki incizab ve cezbe, bir hakikat-i cazibedarın cezbiyledir.
ن -Fıtrat yalan söyleyemez. Bir çekirdekteki meyelan-ı nümüvv der: "Sünbülleneceğim, meyve vereceğim." Doğru söyler. Yumurtada bir meyelan-ı hayat var, der: "Piliç olacağım." Biiznillah olur. Doğru söyler. Bir avuç su, incimad ile meyelan-ı inbisat der: "Fazla yer tutacağım." Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelanlar, sıfat-ı iradeden gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir.
ن -Karıncayı emirsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan kudret-i ezeliye; elbette beşeri nebisiz bırakmaz.
ش -Âlem-i şehadetteki insanlara inşikak-ı Kamer, bir mu'cize-i Ahmediye (A.S.M.) olduğu gibi; mi'rac dahi âlem-i melekûttaki melaike ve ruhaniyata karşı bir mu'cize-i kübra-yı Ahmediyedir (A.S.M.) ki; nübüvvetinin velayeti bu keramet-i bahire ile isbat edilmiştir ve o parlak zât, berk ve Kamer gibi melekûtta şu'le-feşan olmuştur.
ش -Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahiddir. Birinci, ikincisine bürhan-ı limmîdir; ikinci, birincisine bürhan-ı innîdir.
ن -Hayat, kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir. Onun için ittihada sevkeder.
ن -Hayat, bir şeyi herşeye mâlik eder.
ن -Ruh, bir kanun-u zîvücud-u haricîdir, bir namus-u zîşuurdur.
ن -Sabit, daim, fıtrî kanunlar gibi; ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş ve kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir. Bir seyyale-i latîfeyi o cevhere sadef etmiştir.
ن -Mevcud ruh, makul kanunun kardeşidir. İkisi hem daimî, hem âlem-i emirden gelmişlerdir.
م ن -Şayet nevilerdeki kanunlara, Kudret-i Ezeliye bir vücud-u haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, vücudu çıkarsa, şuuru başından indirse, yine lâyemut bir kanun olurdu.
ن -Ziya ile mevcudat görünür, hayat ile mevcudatın varlığı bilinir. Herbirisi birer keşşaftır.
ط -Nasraniyet, ya intıfa veya ıstıfa ile İslâmiyet'e karşı terk-i silâh edecektir.
ط -Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlıkda da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmağa hazırlanıyor. Ya intıfa bulup sönecek.. veya hakikî Nasraniyetin esasına câmi' olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır.
ط -İşte bu sırr-ı azîme, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm işaret etmiştir ki: "Hazret-i İsa nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, aynı şeriatımla amel edecektir."
س -Cumhur-u avamı, bürhandan ziyade, me'hazdaki kudsiyet imtisale sevkeder.
س -Şeriat, yüzde doksanı -zaruriyat ve müsellemât-ı diniye- birer elmas sütun, mesail-i içtihadiye-i hilafiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altunun himayesine verilmez.
س -Kitablar ve içtihadlar Kur'ana dürbün olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı!
ت -Her müstaid, nefsi için içtihad edebilir; teşri' edemez. Bir fikre davet, cumhurun kabulüne vâbestedir. Yoksa davet bid'attır, reddedilir.
م -İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir; hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız dalal başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydirir.
ا -Birbirinden eşeff ve eltaf, kudretin çok âyineleri vardır; sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem-i misale, âlem-i misalden âlem-i ervaha, hattâ zamana, hatta fikre tenevvü ediyor.
ا -Hava âyinesinde bir kelime, milyonlar kelimat olur. Kalem-i kudret, şu sırr-ı tenasülü acib istinsah ediyor.
ا -İn'ikas, ya hüviyeti veya hüviyetle hâsiyeti veya hüviyetle mahiyeti tutar.
ط -Kesifin timsalleri birer meyyit-i müteharriktir. Bir ruh-u nuranînin kendi âyinelerinde olan timsalleri, birer hayy-ı murtabıttır; aynı olmasa, gayrı da değildir.
ت -Şems hareket-i mihveriyesiyle silkinse, meyveleri düşmez; silkinmezse, yemişleri olan seyyarat düşüp dağılacaktır.
م ن -Nur-u fikir, ziya-yı kalb ile ışıklanıp mezcolmazsa, zulmettir, zulüm fışkırır.
م ن -Gözün muzlim nehar-ı ebyazı, muzi leyle-i sevda ile mezcolmazsa basarsız olduğu gibi, fikret-i beyzada süveyda-i kalb bulunmazsa, basiretsizdir.
م ن -İlimde iz'an-ı kalb olmazsa, cehildir. İltizam başka, itikad başkadır.
ا -Bâtıl şeyleri iyice tasvir, safî zihinleri idlâldir.
ا -Âlim-i mürşid, koyun olmalı; kuş olmamalı. Şu, kuzusuna süt; bu, yavrusuna kay' verir.
م ن -Bir şey'in vücudu, bütün eczasının vücuduna vâbestedir. Ademi ise, bir cüz'ün ademiyle olduğundan; zaîf adam, iktidarını göstermek için tahrib tarafdarı oluyor; müsbet yerine menfîce hareket ediyor.
ط -Desatir-i hikmet, nevamis-i hükûmetle; kavanin-i hak, revabıt-ı kuvvetle imtizac etmezse, cumhur-u avamda müsmir olamaz.
م ن -Zulüm, başına adalet külahını geçirmiş; hıyanet, hamiyet libasını giymiş; cihada bağy ismi takılmış, esarete hürriyet namı verilmiş... Ezdad, suretlerini mübadele etmişler.
م ن -Menfaat üzerine dönen siyaset, canavardır. Aç canavara karşı tahabbüb; merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.
س -Zaman gösterdi ki: Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil.
ت -Dünyaca havass tanınan insanlardaki meziyet, sebeb-i tevazu' ve mahviyet iken; tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur.
ت -Fukara aczi, avamın fakrı, sebeb-i merhamet ve ihsan iken; esaret ve mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.
ط -Bir şeyde mehasin ve şeref hasıl oldukça, havassa peşkeş edilir. Seyyiat olsa, avama taksim edilir.
ط -Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenasi edilse; ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.
ا -Bütün ihtilalat ve fesadın asıl ve madeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin mahrek ve menba'ı tek iki kelimedir:
Bir: "Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!"
İki: "İstirahatım için zahmet çek; sen çalış, ben yiyeyim."
Birinci kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki, o da vücub-u zekâttır.
İkinci kelimenin devası, hurmet-i ribadır.
ا -Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup, ribaya "Yasaktır, girmeye hakkın yoktur" der. Beşer bu emri dinlemedi, büyük bir sille yedi. Daha müdhişini yemeden, dinlemeli!..
س -Devletler, milletler muharebesi; tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi, ecîr olmak da istemez.
ط -Tarîk-i gayr-ı meşru ile bir maksadı takib eden, galiben maksudunun zıddıyla ceza görür.
س -Avrupa muhabbeti gibi gayr-ı meşru' muhabbetin âkıbeti, mükâfatı, mahbubun gaddarane adavetidir.
ط -Maziye, mesaibe kader nazarıyla; ve müstakbele, maasiye teklif noktasında bakmak lâzımdır. Cebr ve İtizal, burada barışırlar.
ط -Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde cez'a iltica etmemek gerektir.
س -Hayatın yarası iltiyam bulur. İzzet-i İslâmiye namus-u millînin yaraları pek derindir.
س -Öyle zaman olur ki; bir kelime bir orduyu batırır, bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur.
س -Öyle şerait tahtında olur ki; küçük bir hareket, insanı a'lâ-yı illiyyîne çıkarır. Öyle hal olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel-i safilîne indirir.
م -Bir tane sıdk, bir harman yalanları yakar.
م -Bir tane hakikat, bir harman hayalata müreccahtır.
Her söz doğru olmalı.. her doğru, söz olmamalı!..
م -Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.
م -İnsanları canlandıran emeldir; öldüren ye'stir.
س -Eskiden beri i'lâ-i kelimetullah ve beka-yı istiklaliyet-i İslâm için; farz-ı kifaye-i cihadı deruhde ile kendini yek-vücud olan âlem-i İslâm'a fedaya vazifedar ve hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet ve hürriyet-i müstakbelesiyle telafi edilecektir.
س -Zira şu musibet, mâye-i hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişafını hârikulâde ta'cil etti.
س -Hristiyanlığın malı olmayan mehasin-i medeniyeti ona mal etmek, İslâmiyetin düşmanı olan tedenniyi ona dost göstermek; feleğin ters dönmesine delildir.
س -Paslanmış bîhemta bir elmas, daima mücella cama müreccahtır.
م -Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatta kördür.
م -Mecaz ilmin elinden cehlin eline düşse; hakikata inkılab eder;hurafata kapı açar.
م -İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir. Her şeyi olduğu gibi tavsif etmek gerektir.
م -Şöhret, insanın malı olmayanı da insana maleder.
م -Hadîs, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattır.
ا -İhya-yı din, ihya-yı millettir. Hayat-ı din, nur-u hayattır.
س -Nev'-i beşere rahmet olan Kur'an; ancak umumun, lâekall ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.
-Nokta-i istinadı, kuvvettir. O ise, şe'ni tecavüzdür.
-Hedef-i kasdı menfaattır. O ise, şe'ni tezahümdür.
-Hayatta düsturu, cidaldir. O ise, şe'ni, tenazu'dur.
-Kitleler mabeynindeki rabıtası; âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise, şe'ni müdhiş tesadümdür.
-Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve arzularını tatmindir. O heva ise, insanın mesh-i manevîsine sebebdir.
س -Şeriat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet;
-Nokta-i istinadı, kuvvete bedel haktır ki, şe'ni, adalet ve tevazündür.
-Hedefte, menfaat yerine fazilettir ki şe'ni, muhabbet ve tecazübdür.
-Cihetü'l-vahdet de, unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i dinî, vatanî, sınıfîdir ki şe'ni samimî uhuvvet müsalemet ve haric'in tecavüzüne karşı yalnız tedafü'dür.
-Hayatta düstur-u cidal yerine, düstur-u teavündür ki şe'ni, ittihad ve tesanüddür.
-Heva yerine hüdadır ki; şe'ni, insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür.
س -Mevcudiyetimizin hâmisi olan İslâmiyetten elini gevşetme, dört el ile sarıl! Yoksa mahvolursun.
س -Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasına terettüb eder.
س -Musibet; cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir.
ن م -Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi ittiba'ı Kur'andır.
ن م -Azametli bahtsız bir kıt'anın, şanlı tali'siz bir devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi ittihad-ı İslâmdır.
س -Şehid kendini hayy bilir. Feda ettiği hayatı, sekeratı tatmadığından, gayr-ı münkatı' ve bâki görüyor. Yalnız daha nezih olarak buluyor.
س -Adalet-i mahza-i Kur'aniye; bir masumun hayatı, kanı, hattâ umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir.
س -Hodgâmlık ile, öyle insan olur ki; heves ve ihtirasına mani herşey'i, hattâ elinden gelirse dünyayı harab ve nev'-i beşeri mahvetmek ister.
س -Havf, zaaf, tesirat-ı hariciyeyi teşci' eder.
س -Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata feda edilmez.
س -İstanbul siyaseti, İspanyol gibi bir hastalıktır.
ت -Tasadduk malda olduğu gibi; ilimde, fikirde, fiilde de olur.
ن م -Deli adama "iyisin, iyisin" denilse iyileşmesi, iyi adama "fenasın, fenasın" denilse fenalaşması nadir değildir.
س -Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.
س -İnadın işi, Şeytan birisine yardım etse; "Melektir" der, rahmet okutur; ötekinde melek görse, "libasını değiştirmiş." der, lanet eder.
ن م -Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman, hadden geçse, dert getirir.
م ن -Cemaatte vâhid-i sahih olmazsa; cem' ve zamm, kesr-i darbî gibi küçültür.
ط -Adem-i kabul, kabul-ü ademle iltibas olunur. Adem-i kabul; adem-i delil-i sübut onun delilidir. Kabul-ü adem, delil-i adem ister. Biri şek, biri inkârdır.
ر -Şübhe, bir delili, yüz delili atsa da; medlûle îras-ı zarar edemez. Çünki binler delil daha var.
س -Sevad-ı a'zama ittiba' edilmeli!.. Lâkayd Emevîlik en nihayet Sünnet ü Cemaate; ekalliyette kalan salabetli Alevîlik, en nihayet Râfızîliğe dayandı.
ر -Hakta ittifak, ehakkta ihtilaf olduğundan; bazan hak, ehakktan ehakktır; hasen, ahsenden ahsendir.
ر -Herkes kendi mesleğine "Hüve hakkun" demeli, "Hüve'l-hakku" dememeli. Veyahut "Hüve'l-ahsen" demeli, "Hüve'l-hasen" dememeli.
ا -Cennet olmazsa, Cehennem tazib etmez. Zemherir olmazsa ihrak etmez.
ا -Zaman ihtiyarlandıkça, Kur'an gençleşiyor; rumuzu tavazzuh ediyor.
س -Bazan nur, nâr göründüğü gibi; şiddet-i belâgat dahi, mübalağa görünür.
س -Hararette meratib, bürudetin tahallülü iledir; hüsündeki derecat, kubhun tedahülü iledir.
ن -Kudret-i Ezeliye zâtiyedir, lâzımedir, zaruriyedir; acz tahallül edemez, meratib olamaz, herşey ona nisbeten müsavidir.
ن -Şemsin feyz-i tecellisi olan timsali, deniz sathında, denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor.
ن -Hayat cilve-i tevhiddendir ki, kesretin mebdei vahdettir.. Müntehası da vahdet kesbediyor.
س -İnsanlarda veli, Cum'ada dakika-i icabe, Ramazanda Leyle-i Kadir, Esmaü'l-Hüsnada İsm-i A'zam, ömürde ecel meçhul kaldıkça; sair efrad dahi kıymetdar kalır, ehemmiyet verilir. Yirmi sene mübhem bir ömür, nihayeti muayyen bin sene ömre müreccahtır.
س -Dünyada masiyetin âkıbeti, ikab-ı uhrevîye delildir.
س -Rızk, hayat kadar kudret nazarında ehemmiyetlidir.
س -Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor, inayet besliyor.
س -Hayat; muhassal-ı mazbuttur, görünür. Rızk; gayr-ı muhassal, tedricî münteşirdir, düşündürür.
س -Açlıktan ölmek yoktur. Zira bedende şahm ve saire suretinde iddihar olunan gıda bitmeden evvel ölüyor. Demek, terk-i âdetten neş'et eden maraz öldürür; rızıksızlık değil.
ن م -Âkilü'l-lahm vahşilerin helâl rızkı, hayvanatın hadsiz cenazeleridir; hem rûy-i zemini temizliyor, hem rızkını buluyorlar.
ا -Bir lokma kırk paraya, bir lokma on kuruşa; ağıza girmeden, boğazdan geçtikten... birdirler. Yalnız, birkaç saniye ağızda bir fark var.
ا -Müfettiş ve kapıcı olan kuvve-i zaikayı taltif ve memnun etmek için, birden ona gitmek, israfın en sefihidir.
ا -Lezaiz çağırdıkça, "sanki yedim" demeli. "Sanki yedim" düstur yapan; bir mescidi yiyebilirdi, yemedi.
ا -Eskiden ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar vardı. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.
ا -Muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli; "hoş geldin" demeli.
ا -Geçmiş lezaiz, "ah!" dedirtir. "Ah!", müstetir bir elemin tercümanıdır.
ا -Geçmiş âlâm, "Oh!" dedirir. "Oh!", kalbde muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.
ا -Nisyan bir nimettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterakimi unutturur.
ا -Derece-i hararet gibi, her musibette bir derece-i nimet vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece-i nimeti görüp, Allah'a şükretmeli. Yoksa isti'zam ile üflense, şişer. Merak edilse, ikileşir; kalbdeki misali, hakikata inkılab eder; o da kalbi döver.
س -Kavî'nin zaîfe karşı tevazu'u, zaîfte tezellül olur.
س -Bir ulü'l-emir makamındaki ciddiyeti, vakardır; mahviyeti, zillettir. Hanesinde ciddiyeti, kibirdir; mahviyeti tevazu'dur.
س -Ferd mütekellim-i vahde olsa, müsamahası, fedakârlığı amel-i sâlihtir; mütekellim-i maalgayr olsa, hıyanettir, amel-i talihtir.
س -Bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefs eder, tefahur edemez; millet namına tefahur eder, hazm-ı nefs edemez.
س -Tertib-i mukaddematta "tefviz" tenbelliktir, terettüb-ü neticede tevekküldür.
س -Semere-i sa'yine, kısmetine rıza; kanaattır, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa, dûn-himmetliktir.
ر -Evamir-i teşri'iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi; evamir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfat ve mücazat, galiben âhirette; ikincisinde, ağleb dünyada olur. Meselâ: Sabrın mükâfatı zaferdir, ataletin mücazatı sefalettir, sa'yin sevabı servettir, sebatın mükâfatı galebedir.
س -Müsavatsız adalet, adalet değildir. Temasül, tezadın sebebidir. Tenasüb, tesanüdün esasıdır. Sıgar-ı nefs, tekebbürün menba'ıdır. Za'f, gururun madenidir. Acz, muhalefetin menşeidir. Merak, ilmin hocasıdır. Sıkıntı, sefahetin muallimidir. Ye's, dalalet-i fikrî; zulmet-i kalb, ruh sıkıntısının menba'ıdır.
س -Kudret-i Fâtıra ihtiyaç, hususan açlık ihtiyacıyla; başta insan bütün hayvanatı gemlendirip, nizama sokmuş. Hem âlemi herc ü mercden halas edip, hem ihtiyacı medeniyete üstad ederek, terakkiyatı temin etmiştir.
م ن -Bir meclis-i ihvanda güzel bir karı girdikçe; riya, rekabet, hased damarı intibah eder. Demek inkişaf-ı nisvandan, medenî beşerde ahlâk-ı seyyie inkişaf eder.
ن -Beşerin şimdiki seyyiat-âlûd hırçın ruhunda, mütebessim küçük cenazeler olan suretlerin rolü ehemmiyetlidir.
ش -Memnu' heykel; ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir heves-i mütecessim veya bir riya-yı mütecessiddir.
İslâmiyetin müsellematını tamamen imtisal ettiği cihetle; bihakkın daire dâhiline girmiş zâtta; meylü't-tevsi', meylü't-tekemmüldür. Lâkaydlık ile haricde sayılan zâtta meylü't-tevsi', meylü't-tahribdir. Fırtına, zelzele zamanında; değil içtihad kapısını açmak, belki pencerelerini de kapatmak maslahattır.
Lâübaliler ruhsatlarla okşanılmaz; azimetlerle, şiddetle ikaz edilir.
ا -Bîçare hakikatlar, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.
س -Küremiz hayvana benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nevi hayvan olmayacak mıdır?. Veya bir mikrop küremiz kadar büyüse, ona benzemeyecek midir? Hayatı varsa, ruhu da vardır.
س -Âlem, insan kadar küçülse, yıldızları zerrât ve cevahir-i ferde hükmüne geçse; o da bir hayvan-ı zîşuur olmayacak mıdır? Allah'ın böyle çok hayvanları vardır.
ن -Şeriat ikidir:
Birinci: Âlem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır.
İkinci: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenatını tanzim eden ve sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki; bazan yanlış olarak tabiatla tesmiye edilir.
Melaike bir ümmet-i azîmedir ki, sıfat-ı iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriye denilen evamir-i tekviniyenin hamelesi ve mümessili ve mümtesilidirler.
Maddiyyunluk manevî taundur ki, beşere şu müdhiş sıtmayı tutturdu, gazab-ı İlahîye çarptırdı. Telkin, taklid, tenkid kabiliyeti tevessü' ettikçe, o taun da tevessü' eder.
En bedbaht, en muzdarib, en sıkıntılı; işsiz adamdır. Zira atalet ademin ammizadesi, mevtin biraderzadesidir. Sa'y, vücudun hayatı ve hayatın yakazasıdır.
Ribanın kap ve kapıları olan bankaların nef'i; beşerin en fenası gâvurlara ve onların en zalimlerine ve bunların en sefihlerinedir. Âlem-i İslâma zarar-ı mutlaktır; mutlak beşerin refahı nazara alınmaz. Zira gâvur, harbî ve mütecaviz ise, hürmetsiz, ismetsizdir.
Cum'ada hutbe; zaruriyat ve müsellematı tezkirdir, nazariyatı talim değildir. İbare-i Arabiye daha ulvî ihtar eder.
Hadîs ile âyet muvazene edilse, görünür ki; beşerin en beliği dahi, âyetin belâgatına yetişemez ve ona benzemez.
Hakikat Çekirdekleri (2)
ش - قُلْ هُوَ ıtlak ile tayini; tevhid-i şuhuda işarettir.
اَللّٰهُ اَحَدٌ tevhid-i uluhiyete tasrihtir.
اَللّٰهُ الصَّمَدُ Tevhid-i rububiyete remizdir.
Ve tevhid-i ceberuta telvihtir.
لَمْ يَلِدْ Tevhid-i celale telmihtir; şirkin enva'ını reddeder.
Yani: Tagayyür veya tecezzi veya tenasül eden, ilah olamaz. Ukûl-ü aşere veya melaike veya İsa veya Üzeyr'in velediyetini dava eden şirkleri reddeder.
وَلَمْ يُولَدْ İsbat-ı ezeliyet ile tevhiddir. Esbabperest, nücumperest, sanemperest, tabiatperestin şirkini reddeder. Yani, hâdis veya bir asıldan münfasıl veya bir maddeden mütevellid, ilah olamaz.
وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ câmi' bir tevhiddir. Yani zâtında, sıfatında, ef'alinde naziri, şeriki, şebihi yoktur.
Şu sure, bütün enva'-ı şirki reddeder. Ve yedi meratib-i tevhidi tazammun eden altı cümlesi mütenaticedir. Herbiri ötekinin hem neticesi, hem bürhanıdır.
ن -Muvahhid-i ekber ve tevhidin bürhan-ı muazzamı olan kâinat, değil yalnız erkân ve a'zâsı, belki bütün hüceyratı, belki bütün zerratı birer lisan-ı zâkir-i tevhid olarak bu büyük bürhanın sadâ-yı bülendine iştirak ederek, hep birden لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diye mevlevîvari zikrediyorlar.
Tevhidin bürhan-ı nâtıkı olan Kur'an'ın sinesine kulağını yapıştırsan, işiteceksin ki; kalbinde derinden derine gayet ulvî, nihayet derecede ciddî, gayet samimî, nihayet derecede munis ve mukni've bürhan ile mücehhez bir sadâ-yı semavî işiteceksin ki; لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ yu tekrar ediyor.
ن -Evet şu bürhan-ı münevver, altı ciheti de şeffafedir. Üstünde sikke-i i'caz, içinde nur-u hidayet, altında mantık ve delil; sağında aklı istintak; solunda vicdanı istişhad; önünde hayır, hedefinde saadet, nokta-i istinad vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var, girebilsin!
ش -Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan irade, zihin, his, latîfe-i Rabbaniye; herbirinin bir gayatü'l-gayatı var. İradenin ibadetullahtır. Zihnin marifetullahtır. Hissin muhabbetullahtır. Latîfenin müşahedetullahtır. Takva denilen ibadet-i kâmile, dördünü
tazammun eder. Şeriat şunları hem tenmiye, hem tehzib, hem bu gayatü'l-gayat'a sevkeder.
ن -Eğer icaddaki vasıta hakikî olsaydı ve hakikî tesir verilseydi; hem bir şuur-u küllî verilmek lâzım idi, hem bizzarure eser-i ittikan, kemal-i san'at muhtelif olacaktı. Halbuki en âdiden en âlîye, en küçükten en büyüğe ittikan; derece-i kemalde, mahiyetin kameti nisbetindedir. Demek Müessir-i Hakikî'den bazı karib, bazı baîd, kısmen vasıtasız, kısmen vasıta ile, kısmen vesait ile değildir. İnsanın ihtiyarî eserindeki adem-i kemal; cebri nefy, ihtiyarı isbat eder.
ن -Cây-ı dikkattir ki: Cüz'î bir ihtiyarın tavassutu ile eser-i akıl bir insan şehri, intizamca semere-i vahy bir arı kovanındaki cemaate yetişmez. Ve arıların meşher-i san'atı bir petek hüceyrat şehri; bir nar ve cilnardan (gülnardan) intizamca geridir. Demek kâinattaki cazibe-i umumiye hangi kalemden akmışsa, cüz'-i lâyetecezzadaki küçücük cazibeler o kalemin noktalarıdır.
ط -İslâmiyet der: لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ Hem vesait ve esbabı, müessir-i hakikî olarak kabul etmez. Vasıtaya mana-yı harfî nazarıyla bakar; akide-i tevhid ve vazife-i teslim ve tefviz öyle ister. Tahrif sebebiyle şimdiki Hristiyanlık esbab ve vesaiti müessir bilir, mana-yı ismî nazarıyla bakar. Akide-i velediyet ve fikr-i ruhbaniyet öyle ister, öyle sevk eder. Onların azizleri, mana-yı ismiyle birer menba-ı feyz ve güneşin ziyasından -bir fikre göre- istihale etmiş lâmbanın nuru gibi birer maden-i nur nazarıyla bakıyorlar. Biz ise evliyaya mana-yı harfiyle, yani âyine güneşin ziyasını neşrettiği gibi, birer ma'kes-i tecelli nazarıyla bakıyoruz. {(*) Nakşibendî rabıtası bu sırra bina edilmiştir. -Müellif-}
Bu sırdandır ki; bizde sülûk tevazudan başlar, mahviyetten geçer, Fena fillah makamını görür. Gayr-ı mütenahî makamatta sülûke başlar. Ene ve nefs-i emmare kibriyle, gururuyla söner. Hakikî Hristiyanlık
değil, belki tahrif ve felsefe ile sarsılmış Hristiyanda, "ene" levazımatıyla kuvvetleşir. Enesi kuvvetli, müteşahhıs, rütbeli, makam sahibi bir adam Hristiyan olsa, mütesallib olur. Fakat Müslüman olsa lâkayd olur.
ظ -Aşık-ı hakikî tarîkde hata, tabirde yanlış etse de, yine maşuk-u hakikiye gider. Zira aşk, cemal-i cazibedâra müncezib bir cezbedir. Bazan netice hak ve mütehakkık; delil, vesile hatâ olabilir.
{(*) Sual: Tarîkatlardaki muhtelif zikir ayinlerine ne dersin?
Cevap: Ef'al ve harekâta ibadet nazarıyla bakılmamak.. hem vakar-ı zikre münafî olmamak.. hem şer'an menhî harekât bulunmamak şartıyla zararsızdır. Harekât, kasdî-i ihtiyarîden ziyade; incizabî, ızdırarî olmalı. Zira asl-ı ibadet, nefs-i zikirdir. Harekâtın tayini, "ayet" ihtiyara bırakmıştır. Şer'an tayin edilen ef'ale benzemez. Şer'î olan; ceviz-i hindiye benzer, kışrı da (lübb) tür. Tasavvufî olan; cevizimize benzer, kışrı yenilmez.
-Müellif-}
Veli-yi ârif, tarîkte yanlış, surette hatâ etse, matlub-u hakikiyi bulamaz. Zira yol bozuksa, maksuda götüremez. Şart olmazsa, meşrut dahi hasıl olmaz. Aşık-ı muhtî, binefsihi hâdî, ligayrihî mudilldir. Ârif-i muhtî, dâlldir. Güruh-u ârifinden bir kısmının idam ve idlâline sebeb olan işarat ve şatahât; âşıkîn kısmı tasrih ettiler, hürmete mazhar kaldılar. Marifeti aşkına galip olan "Muhyiddin-i Arabî" işaret etti, kendini oklara hedef etti.. "Câmî-i Aşık" tasrih etti, hürmetle yaşadı. "İbnü'l-Fârıd" Muhyiddin'den daha ileri gitti, ümmetin itabından ondan geri kaldı. Aşksız "İbn-i Seb'în"in sözleri ilhad telakki edildi.
ط -Kuvveden fiile geçmek olan faaliyetteki şedid ve mütenevvi lezzet, tagayyür-ü âlemin mâyesi ve kanun-u tekâmülün nüvesidir. Zindandan bostana çıkmak, daneden sünbüle geçmek ayn-ı lezzettir. Faaliyet istihaleyi tazammun etse, lezzet tezayüd ederek taşar. Vazifedeki külfeti taşıttıran o tattır. Zîşuura nisbeten gayetteki kemal, ne kadar cazibedarsa, "Lâmüdrike"ye nisbeten nefs-i faaliyet öyle cazibedardır, sa'ye sevkeder. Bu sırdandır ki: Rahat zahmettir, zahmet rahattır.
ط -Masum ekall, günahkâr ekserin musibetinden hissedâr olur. Zira teklif nazarî kalsa, ihtiyar kalır; Sırr-ı teklif, hikmet-i ibtila tahakkuk eder. Teklifde bedahet ve zaruret olsa, ıztırar olur; Hikmet-i teklif zâyi olur. Günahkârın muhterik hanesinde bir masum, bir dest-i gaybiyle masûn kalsaydı, maadin-i ervahın medar-ı tenmiye ve tezhibi olan imtisal-i evamir ve ictinab-ı nevahi ile elmaslaşmış "Ebubekir-i Sıddık"ın ruhu; ve aksiyle fahmleşmiş "Ebu Cehil"in ruhundan temeyyüz edemezdi.
ط -Hırs ile acûliyet, sebeb-i haybettir. Zira müretteb basamaklar gibi fıtrattaki terettübe, teselsüle tatbik-i hareket etmediğinden; harîs muvaffak olamaz. Olsa da tertib-i ca'lîsi bir basamak kadar seyr-i fıtrîden kısa olduğundan, yeise düşüp gaflet bastıktan sonra kapı açılır.
Allah kalbin bâtınını iman ve marifet ve muhabbeti için yaratmıştır. Kalbin zahirini, sair şeylere müheyya etmiştir.
Cinayetkâr hırs kalbi deler, sanemleri içine idhal eder. Allah darılır, maksudunun aksiyle mücazat eder.
Siyaset efkârını, İslâmiyet akaidinin yerlerine kadar îsal eden herifler şan ü şeref değil, belki şeyn ü şenaata mazhar oldular. Nefsanî aşklardaki felâketler, haybetler bu sırdandır. O çeşit âşıkların bütün divanları birer feryad-ı mâtemdir.
Gece kalben nevmi merak edersin, bâkıyesini de kaçırıp uyanık kalırsın.
İki dilenci: Biri musırr, muhteris; biri müstağni, muhteriz... İkincisine vermek daha ziyade arzun, şu geniş kanunun bir numunesidir.
ط -Ye's ve sû'-i zandan neş'et eden zaaf-ı kalb, mazlumun -zalim'in darbelerinden, mütevali alâmından in'ikas eden- teellümatını kendi vicdanından izale için; mazlumun istihkakını arzu edip bahaneler bulur, "müstehaktır" der. Sefil, güneş vermezse; gölge edip manen zulme de yardım etmesin.
ط -En müdhiş maraz ve musibetimiz, cerbeze ve gurura istinad eden tenkiddir. Tenkid, eğer insaf işletirse, hakikatı rendeçler. Eğer gurur istihdam etse, tahrib eder, parçalar. O müdhişin en müdhişidir ki, akaid-i imaniyeye ve mesail-i diniyeye girse... Zira iman, hem tasdik, hem iz'an, hem iltizam, hem teslim, hem manevî imtisaldir. Şu tenkid; imtisal, iltizam, iz'anı kırar. Tasdikte de bîtaraf kalır.
Şu zaman-ı tereddüd ve evhamda, iz'an ve iltizamı tenmiye ve takviye eden nuranî sıcak kalblerden çıkan müsbet efkârı, müşevvik beyanatı, hüsn-ü zan ile temaşa etmek gerektir. "Bîtarafane muhakeme" dedikleri şey, muvakkat bir dinsizliktir. Yeniden mühtedi ve müşteri olan yapar.
ط -Sosyalistlik desatiri, {(*) Bu meselenin izahı, kitabın sonundadır. -Naşir-} İslâmiyetin esasatını bozamaz. Şu medeniyet-i sefihe bozuyor. Hem çok pahalı düşüyor. Zira maddiyyunluk ve engizisyonluk mayasıyla neşvünema bulan medeniyet-i hazıra, pek çok aldatıcı ve müşevvik vesait ile mücehhez ve cazibedârdır. O sehhâre, din ve namus ve fazilet mukabilinde kendini satıyor. Şaşaalı bir hayatı gösterip takdim ettiğinden; dinden, namustan, faziletten fazla rüşvet alıyor. Sosyalistlik ise; basit, sade bir hayatı takdim ediyor. Ona mukabil, kimseyi dininden, imanından, namusundan büyük bir hisseyi feda etmeye icbar etmediği gibi; kimse de kendinde mecburiyet hissetmez.
İnsan, gıdaya ihtiyacı gibi, zevke de bir ihtiyacı var... Nefs ve heva cihetinde tatmin edilmezse; ruh ve hüda canibinde zevkini arayacaktır. İki adam; birisi seni müşa'şa cazibedâr, eğlenceli bir ziyafete teşriflerle davet eder.. Diğeri: Sade bir yerde basit bir çorbaya seni çağırır. Birincisine değil cemaat sünnet, belki namazı da terkedersin gidersin. İkincisine sünneti de terk etmezsin. Birincisi medeniyet.. İkincisi sosyalistliktir.
ر -İslâmiyet gaflet edip küstü; Hristiyanlık dini kendi hasmı olan fen ve medeniyeti kendine maledip iki silâhla galebe çaldı.
Şimdi şarkta müthiş bir silâh imal ediliyor. Bunun hak kısmına sahib olmalı. Yoksa yine küssek, onu da Hristiyanlık İslâmiyet aleyhinde istimal edecektir. Buna karşı husumetle dayanmak pek güçtür.
Cumhur-u avama müteveccih olan bir fikir, kudsiyet almazsa söner. O yeni desatire kudsiyet verecek iki muazzam rakib din var.
Şu keskin fikir gözünü açtığı vakit, hasmını Hristiyan ve hasmının elindeki silâhını Hristiyanlık dini bulmuştur. Öyle ise o fikir, yaşamak ve kudsiyet almak için İslâmiyete dehalet etmeye mecburdur.
Zira hakikat-bîn göz aldanmaz; hakperest kalb aldatmaz.
Kur'an der:
Altı kelime ile, altı derece şiddetle gıybeti takbih ediyor. Yani, hemze ile der:
1- Aklına bak, böyle şeye cevaz verir mi? Müstakim aklın yoksa;
2- Kalbine bak! Böyle şeye muhabbet eder mi? Selim kalbin yoksa;
3- Vicdanına bak, böyle dişinle kendi elini parçalamak gibi hayat-ı içtimaiyeyi bozmaya rıza gösterir mi? Vicdan-ı içtima'în olmazsa;
4- İnsaniyetine bak, böyle canavarvari iftirasa iştiha gösterir mi? Manen insaniyetin olmazsa;
5- Rikkat-i cinsiye, karabet-i rahmiyene bak! Böyle kendi belini kıracak harekete meyleder mi? Rikkat-i cinsiyen olmazsa;
6- Hiç sağlam tabiatın yok mu ki, ölüyü dişlerinle parçalıyorsun. Demek akıl, kalb, vicdan, insaniyet, rikkat-i cinsiye, tabiat, şeriat nazarında merdud gıybet, matruddur.
Yani; kubbelerde taşlar başbaşa verirler, tâ düşmesinler.
ط -Zevkiyyü'l-meslek ehl-i tasavvufun, vahdetü'ş-şuhudu tazammun eden vahdetü'l-vücudları, Allah hesabına kâinatı inkârdır. Ehl-i felsefenin, zaifü'l-i'tikad ehl-i nazarın, vahdetü'l-mevcudu tazammun eden vahdetü'l-vücudları kâinat hesabına Allah'ı inkârdır, sofestâiliktir. Daire-i esbabın tesirinden kendini kurtarmayan bir ruh, vahdet-i vücuddan dem vuramaz.
ط -Cüz'-i lâyetecezza zerresinden insana, insandan şemsü'ş-şümusa, müteselsil mahrutî silsilenin vasatındaki cevher-i ferîdi, insan-ı mükerremdir.
ن -İnsanın meşhur havassından başka havassı vardır. Zaika gibi bir hiss-i saika, hem bir hiss-i şaika vardır. Hem gayr-ı meş'ur hisler çoktur.
س -Bazan arzu, fikir suretini giyer. Şahs-ı muhteris arzu-yu nefsanîsini fikir zanneder.
ط -Garibdir ki, bazı adam pis bir çamura düşer, kendini aldatmak için misk ü anber diye yüzüne gözüne bulaştırır.
س -Şehid velidir. Cihad, farz-ı kifayeden farz-ı ayne, belki muzaaf bir farz-ı ayn hükmüne geçmiştir. Hacc ve zekât gibi, cihadda da niyetin tasarrufu azdır. Hattâ adem-i niyet dahi asıl nokta-i nazarından niyet hükmündedir. Demek zıdd-ı niyet, yakînen tebeyyün etmezse, cihad şehadet-i hakikiyeyi intac eder. Zira vücub tezauf etse, taayyün eder. İhtiyarı tazammun eden niyetin tesiri azalır. Şu günahkâr millette, birdenbire onbinler evliya inkişaf ve tezahür etse, az bir mükâfat değildir.
ط -Bizde biri fâsık olsa, galiben ahlâksız ve vicdansız olur. Zira arzu-yu masiyet, vicdandaki imanın sadâsını susturmakla inkişaf edebilir. Demek vicdanını ve maneviyatını sarsmadan, istihfaf etmeden, tam ihtiyarıyla şerri işlemez. Onun için İslâmiyet; fâsıkı hain bilir, şehadetini reddeder. Mürtedi zehir bilir, i'dam eder. Zimmîyi ve muahidi ibka eder.
İcra-yı adalet, din namına olmalı, tâ akıl ve kalb ve ruh müteessir olsunlar, imtisal etsinler. Yoksa, yalnız vehim müteessir olur. Yalnız hükûmetin cezasından korkar -eğer tahakkuk etse-. Nâsın itabından çekinir -eğer tebeyyün etse-.
ط -Bir câni yüzünden, çok masumları ihtiva eden bir gemi batırılmaz. Bir câni sıfat yüzünden, çok evsaf-ı masumeyi muhtevi bir mü'mine adavet edilmez.
Lâsiyyema sebeb-i muhabbet olan iman ve tevhid, Cebel-i Uhud gibidir. Sebeb-i adavet olan şeyler, çakıl taşlar gibidir. Çakıl taşları Cebel-i Uhud'dan daha ağır telakki etmek ne kadar akılsızlıksa, mü'minin mü'mine adaveti, o kadar kalbsizliktir. Mü'minlerde adavet, yalnız acımak manasında olabilir.
Elhasıl: İman muhabbeti, İslâmiyet uhuvveti istilzam eder.
Bedîüzzaman'ın Tarihçe-i Hayatı
Bedîüzzaman 1293 tarihinde, Bitlis vilayeti, Hizan Kazası, İsparit Nahiyesine tâbi' NURS karyesinde tevellüd etmiştir. Pederi Mirza namında bir zattır. Dokuz sene hayat-ı tufuliyetini âşiyane-i pederde imrar ettikten sonra, tahsile başlar. Büyük kardeşi Molla Abdullah nezdinde üç sene kadar Kürdistanda cari olan usûl dairesinde emsali gibi Nahv ve Sarfın mebadisini "hallü'l-meâkid"e kadar mutavassıt bir derecede, yani İstanbul usûlünce "İzhar"ı tahsil ettikten sonra biraderinden ayrılır.
Kürdistanda talebe-i ulûm istedikleri zaman, diledikleri hocanın nezdine gidip arzu ettikleri kitabı tederrüs ederler. Yani talebe hocanın arzusuna tabi' olmayıp, bilakis hoca talebenin re'yine tabi'dir. Bedîüzzaman da bu usûle tabi' olarak Siirt'e azîmet eyledi.
Siirt'te Molla Fethullah Medresesinde iki ay tahsil ile meşgul olduktan sonra, Siirt'i terkle Müküs'te bulunan Medrese-i Emir Hasan Velinin müderrisi olan Molla Abdülkerim Efendinin nezdine giderek o zattan iki ay kadar ahz-ı feyiz ettikten sonra, Vastan'a (Gevaş) azimet eyledi. Vastan'da tahsil ile meşgul olmayıp, yalnız bir ay kadar tebdil-i hava için ikametten sonra, Bayezid'e tevcih-i hareket eyledi. İşte hakiki tahsilinin başlangıcı bu tarihten itibar olunur.
Bayezid'de Şeyh Muhammed Celalî (R.H.) nezdinde üç ay kadar tahsil etmiştir. Fakat bu tahsil, gayet garib görünüyor. Çünkü üç ay zarfında Kürdistan usûlüyle Molla Câmî'den (sonra) ikmal-i nüsah etti. Yani her kitaptan bir veya iki ders, en nihayet on ders kadar tederrüs, mütebâkisini terk eyledi. Hocası Şeyh Muhammed-i Celalî Hazretleri bu halden hoşlanmayarak itirazında bulunmuş ise de; Bedîüzzaman cevabında "Hocam, bu kadar kitabı, bu kadar ulûmu okuyup anlamak iktidarına mâlik değilim. Yalnız bu kitaplar neden bahsettiklerini anlayayım da, sonra tab'ıma muvafık olanlara çalışacağım" dedi. Fakat maksad-ı aslî medrese usûlünde bir teceddüd, bir garabet göstermek... Ve bunca havaşî ve şuruhla izaa-i vakit etmemekti.
O suretle üç ayda yirmi senelik usûlce tahsil edilen kitapları okuyup ikmal-i nüsah ettikten sonra, hocasının:
"Nasıl ve hangi ilim hoşuna gitti?" sualine cevaben: "Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum. Ya hepsini bilirim. Veyahut hiçbirisini bilmem," dedi.
O zaman her eline aldığı kitabı anlar ve mütemadiyen mütalaa ile vaktini geçirirdi. O derece ilme dalmıştı ki; hayat-ı zahiriye ile hiç alâkadar görünmezdi. Sorulan her ilmî suale derhal ve bilâ-tereddüd cevap verirdi.
Fakat bizzat kendisi de, bu anlayışın hakikatına ve sair ulemanın anlayışına muvafık olup olmadığı hakkında şüpheye düşerek, Kürd ulemasından mümtaz sîmalarla mülâkat ve şüphesini izale ile teberrüken bir iki ders tederrüs etmeğe karar verdi. Hocasından me'zuniyet alarak Bitlis'e müteveccihen hareket eyledi. Fakat yolda caddeleri takip etmezdi. Dağlarda, bayırlarda geze dolaşa üç ay sonra Bitlis'e vâsıl oldu.
Omuzunda bir pösteki, derviş-seyyah kıyafetinde Şeyh Emin Efendinin tekyesine gidip iki gün dersinde bulundu. Şeyh Emin Efendi Bedîüzzaman'a kisve-i ilmiye giydirmek teklifinde bulundu ise de, Bedîüzzaman; o vakit sinn-i büluğa vâsıl olmamış olduğundan, kendisine muhterem bir müderris kıyafetini yakıştırmadı.
Çünkü Kürdistan'da kisve-i ilmiye müderrise mahsustur. Talebe sarığı saramaz. "Ben bir çocuğum nasıl hoca olurum diye Şeyh Emin Efendi'nin teklifini reddetti. Sekiz dokuz ay evvel Şirvan'da terkettiği büyük kardeşinin nezdine gitti.
Kardeşi Molla Abdullah, Bedîüzzaman'a hitaben: "Said, ben Şerh-i Şemsiyeyi okudum, ikmal ettim. Sen ne okudun?"
Bedîüzzaman: "Seksen kitabı okudum."
Molla Abdullah: "Ne demek?"
Bedîüzzaman: "İkmal-i nüsah ettim; ve sıranızda dâhil olmayan bir çok kitapları da okudum."
Molla Abdullah: "Öyle ise seni imtihan ederim."
Bedîüzzaman: "Hazırım. Her ne sorarsan sor."
Molla Abdullah Bedîüzzaman'ı imtihan ederek kifayet-i ilmiyesini bittakdir, sekiz dokuz ay evvel talebesi bulunan Said Efendiyi şimdi kendisine üstad kabul eyledi. Bir iki ay kardeşiyle beraber Şirvan'da ikamet, ba'dehu Siirt'e gitti. Orada dört defa teberrüken Molla Fethullah'ın dersini dinledi. Arasıra Molla Fethullah ile mübahasede bulunarak, müşarünileyhi hayretlere müstağrak eyledi. Molla Fethullah, bu genç talebesinin ilim ve fazlına dair pek çok defa medih ve sitayişte bulundu. Siirt uleması bir yerde içtima' ederek Molla Said'i imtihan ve verdiği cevaplardan pek ziyade ibraz-ı sitayiş ve takdirat ettiler.
İkinci derecede bulunan bazı hocalar, saika-i rekabetle hazmedemeyerek, beynlerinde bir münazaa zuhur etti. Ahali nazarında Bedîüzzaman bir veli derecesinde mevki' ve hürmet sahibi bulunduğu cihetle, ahalinin bir kısmı yardım ederek muhalifini mağlub ettiyse de, canı sıkılarak Siirt'i terk ile, tekrar Bitlis'e gitti.
Bu esnada ondört-onbeş yaşında bulunuyordu. İlim, fazl ve cesaret ile o havalide şöhreti yayıldı. Hatta "Meşhur Molla Said" lakabıyla telkib olundu.
Bitlis'te Şeyh Emin Efendi ve sair ulema ile muaraza ve mücadele-i ilmiyede bulunup cümlesini teslimiyete icbar eyledi.
Ulema arasında mevkiini muhafaza için; her fenne dair bir iki metin hıfz etmek mecburiyetinde kaldı. Bilhâssa Din-i İslâm'a varid şükûk ve şübehatı reddetmek için المطالع والمواقف ulûm-u âliye عَالِيهَ ve âliyeye آلِيَه dair kırka kadar mütûnu iki sene zarfında hıfzeyledi.
Bitlis'te bir çok ulema bulunup Van'da öyle maruf bir âlim bulunmadığından Van'a gitti. Orada ikamet ve onbeş sene tedris ve aşair içinde irşad ve seyahatla imrar-ı hayat eyledi. Van'da bulunduğu esnada Vali ve memurîn-i saire ile ihtilat ederek, ilm-i kelâmın eski tarzı bu asrın şükûk ve şübehatının reddine kâfi olmadığından ve fünun-u cedidenin tahsilini elzem gördüğünden tarih, coğrafya, riyaziyat, tabî'iyyât,
mevalid, felsefe fenlerini az bir zaman zarfında elde etti. Şu fünunu bir hocadan tahsil ettiğini zann olunmasın. Kendi mütalaası sayesinde hakkıyla anlamıştır.
Hatta bir gün bir coğrafya muallimiyle, fenn-i mezkûre oldukça bir vukufu müstelzim olan bir mübahasede bulunur. Mübahaseyi diğer bir geceye ta'lik ile, yirmidört saat zarfında pek mufassal olmayan bir coğrafya kitabını hıfzeder. Ferdası gün, Tahir Paşa'nın konağında muallim efendiyi coğrafyada ilzam eder.
Demek ki, yirmidört saat zarfında bir sultanî muallimi derecesinde coğrafyayı elde etmiştir. Aynı böyle bir muaraza neticesinde beş gün zarfında kimya-i gayr-ı uzvîyi anlayıp kimya muallimiyle muarazaya girişmiştir. Bunca garabet gösterdiğinden dolayı, «Bedîüzzaman» lakabıyla telkib olundu.
Bedîüzzaman Said-i Kürdî kendine has bir usûl-ü tedrisi icad ederek o usûl dairesinde tedriste bulundu. Şöyle ki: Ulûm-u diniye ile fünun-u asriyeyi mezc, hakaik-i diniyeyi fünun-u müsbete ile teyid ve teşyid etmek suretiyle, talebenin tenvir-i ezhanına sarf-ı himmet eyledi.
Bütün himmetini ilim ve irfan, bilhâssa Kürdistan'da neşr-i maarif hakkında sarfediyordu. Hatta Van, Bitlis ve Diyarbekir vilayetlerinde dârülfünun şeklinde üç dört medresenin küşadı için İstanbul'a geldi. Her ne kadar çalıştı ise de, maatteessüf tevkifhane ile tımarhaneden başka bir neticeye dest-res olamadı.
Tekrar Van'a avdet ederek, millî bir medrese küşad ve tedrise devamla, eski fikrine dair sa'y ederdi. Bu def'a bidayeten tali' rûy-i muvafakat gösterir gibi oldu.
Câmiü'l-Ezhere şebih El-Medresetü'z-Zehra namında Van'da bir medresenin küşadına irade-i seniye zuhur ettiyse de, temelinden başka bir şey yapılmayarak, harb-i umumi zuhur etti.
Eskidenberi nezdinde bulunan talebeleri kesesinden iaşe eylemekle beraber, sırf hasbeten lillah tedris ederdi. Talebeleri de hakikî bir fedakâr olarak yetiştirirdi.
Bunca muarazat ve mücadelat-ı ilmiyede hiçbir zaman sâil vaziyetini ihtiyar etmemiş, daima mûcib mevkiini ihraz eylemiştir.
Bu vaziyet, ne derece iktidara vâbeste olduğu izahdan vârestedir.
Fakat bir nokta arz etmek isterim ki, o da Bedîüzzaman'ın ulüvv-ü menzilet ve fazilet-i ahlâkıyesini mübeyyindir. Şöyle ki: Muarız bulunan zatı mahcub etmemek için sual sormaktan içtinab etmiştir.
Kendi mahcubiyetini nazar-ı itibara alıp, muarızını mahcubiyetten vikayeye çalışan bir zata tarih sayfalarında da nadiren tesadüf olunur derecededir.
Hatta İstanbul'da bile herkesin sualine cevap vermeğe hazır bulunduğuna dair ilân etti. Onunla muaraza eden zevata hiçbir sual irad etmediğini müddeama bir bürhan-ı kat'î teşkil eder zannındayım.
Bitlis'te Şeyh Emin Efendi ile vukubulan mücadeleden ahali beyninde bir tefrika ve münazaa hasıl oldu. Hükûmet işe müdahale ederek Bedîüzzamanı oradan nefyetti.
Bir müddet sonra, menfâsından firar ederek Siirt'te tabi' Tillo kasabasında "Hassa Künbeti" denilen türbeye kapandı. Orada Kamus-u Okyanus'u Bâb-ı Sin'e kadar hıfzeyledi.
Bir gün ne fikre mebni Kamusu hıfzeylediğini sordum. "Kamus herbir kelime kaç manaya geldiğini yazıyor, ben de Kamus'un aksine olarak herbir manaya kaç kelime müsta'mel olduğuna dair bir Kamusu yazmak merakına düştüm, bu heves üzerine hıfz eyledim. Fakat sonra Mısır'da bir cem'iyet tarafından böyle bir eser vücuda geldiğini haber aldım. Sa'yim heba oldu" cevabında bulundu.
Kendi kendime düşündüm, teessüfle dedim ki: Rehbersizlikten neler zayi' olup gidiyor. Öyle bir zekâ böyle bir heves uğrunda sarf edilir mi? !
Oradan çıkıp Cezire'ye gitti. Cezire Hocaları bidayet-i emirde muarazaya kalkıştılarsa da, bilâhare kendilerine hoca kabul ederek nezdinde ders okumaya başladılar.
Her iki ay bir yerde vakit geçirmeye alışan Bedîüzzaman Cezire'den Mardin'e şedd-i rahl eyledi.
Mardin'de siyasetle uğraştığından, istibdadın müsaadesizliğinden eli ve ayağı bağlı bir surette Bitlis'e nefy edildi.
O seferde garib bir vak'a vardır, inşaallah mufassalan yazılacaktır. O zamana kadar Bedîüzzaman'ın malûmatı hep sünuhat kabilinden olduğu cihetle, uzun uzadıya sa'y ve mütalaaya lüzum görmezdi. Fakat o zamanda sinn-i büluğa vâsıl olduğundan mı? Yahut siyasete karışmasından mı? Her ne sebebten ise, eski sünuhat yavaş yavaş kaybolmaya başladı.
Son zamanda Bitlis'te vaki' olan harb esnasında bir gûna garaibden olarak üç kurşuna hedef olur. Birisi kalbinin hizasına isabet eder, tütün tabakasıyla ağızlığı parçalar durur. Diğeri sol tarafında hançerin sapını delerek durur. Üçüncüsü omuzunda hafif bir yara açar.
Nihayet Bitlis'in hîn-i sukutunda ayağı kırılmış ve omuzu mecruh bir halde, iki gün mahsuriyetten sonra, Ruslara esir düştü. İki sene üç ay esaretten sonra; tahlis-i giribana muvaffak olarak bugün elhamdülillah Dârü'l-Hikmetü'l-İslâmiye a'zâlığında vazife-i diniye ve ilmiye ile meşgul bulunuyor.
Hocamın tercüme-i haline ait o havalide gerek ahali-i ulemadan telakki ve gerek bizzat müşahede ettiğim ahval ve vukuatı muhtasaran enzar-ı kàriîne arz eyliyorum.
Her hususta mübalağadan son derecede tevakki ve hatta tarafgirlik töhmetine maruz olmaktan ihtirazen, bir çok malûmatı ihmal ettiğime kàriîn emin olabilirler.
Pek çok garaibi mutazammın tercüme-i halinin tafsilini ayrı bir risale şeklinde neşretmek niyetindeyim.
Türkçe: 1- Muhakemat-ı Bedîüzzaman namında tefsire mukaddeme olarak yazılmış bir eser-i giranbahadır.
Arapça: 2- Reçetetü'l-Ulema, 3- Reçetetü'l-Avam: Hakkıyla sitayişe şâyan iki eserdir.
4- Ta'likat: Mantıkta bînazir bir eserdir, nazariyat-ı mantıkıyeyi tatbikata takrib eder.
5- Rumuzat: Mantıkta imal-i zihin için güzel bir eserdir.
6- İşaratü'l-İ'caz Fi Mezâni'l-Îcaz namında bir tefsir-i şerif şimdiye kadar o menhecde te'lif olunmuş bir tefsir mevcud değil... Ve hatta diyebilirim ki; mahsul-ü karihasından başka, evkaf malını derc etmemiştir. Kelâm-ı Kadîm nazımca mu'ciz, mefhumca hak ve hakikat olarak fünun-u müsbeteye tamamen muvafık ve rehnüma olduğunu isbat eder. Hazret-i Üstad bu tefsiri te'lif etmeden evvel, halka-i tedrisinde bulunuyordum. Kelâm-ı Kadîmi eline alıp Kürtçe takrir ederdi. Hiç kitaba veya tefsire bakmazdı. Arkadaşlarımızdan Molla Habib namında bir efendi Kürtçe not tutardı. Çok devam etmeden Harb-i Umumî başladı Bedîüzzaman Said Efendi muharebe esnasında cebhe-i harbde me'haz olarak yalnız o notlara mâlik olduğu halde, elyevm Evkaf Matbaasında tab'ıyla iştigal ettiğimiz o kitabı te'lif etmiştir.
Tarihçe-i Hayatın Zeyli
"LEMAAT" Divanın sahibi amcam Said-i Kürdî'nin tercüme-i halini muhtasaran müstakil bir risalede yazmıştım. Fakat iki buçuk senedenberi Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiyenin vazifesini ona yüklettirdiler. O da derdi: "Ben bunu terk edeceğim. Fakat millete de bir hesab vermek isterim. Bendeniz de, amcamın Dârü'l-Hikmet-i İslâmiyedeki vazifesinden nasıl hesap vermek istediğine dair birkaç söz yazıyorum.
Bundan ikibuçuk sene evvel, ki 1334 senesi idi. Amcamın rızası olmadan Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye'ye aza tayin edildi. Fakat esarette çok sarsılmış olduğundan, on ay me'zunen vazifeye gitmedi. Hatta çok defalar istifa etmek teşebbüsünde bulundu, fakat ahbabları bırakmadılar. Bunun üzerine vazifeye devam etti, ki bir buçuk sene oluyor. Bidayette haline dikkat ettim ki, zaruretten fazla kendine masarif yapmıyordu. Maişetçe neden bu kadar fena yaşıyorsun? diyenlere de cevaben derdi ki: "Ben sevad-ı a'zama tabi' olmak isterim. Sevad-ı a'zam ise bu kadar tedarik edebilir. Ben ekalliyet-i müsrifeye tabi olmak istemem." Ve Dârü'l-Hikmetten aldığı maaştan miktar-ı zarureti ayırdıktan sonra mütebâkisini bana vererek "hıfzet" derdi. Ben de o bir sene zarfındaki fazla kalmış olan paraları amcamın bana olan şefkatine, hem malı istihkar etmesine itimaden haberi olmadan tamamen sarf ettim. Sonradan bana dedi ki: "Bu para bize helâl değildi. Millet malı idi, ne için sarf ettin?. Madem ki, öyledir, ben de seni vekilharçlıktan azl ile kendimi nasb ettim." Ondan sonra ayda bana yirmi banknot, kendisine de onbeş tefrik ederdi. Fakat başka masraflar da onun onbeşine dâhil idi. Demek ayda on-oniki banknot kendisine kalırdı. Fazla kalan mütebâki paraları kendisi hıfzeyledi.
Bir müddet aradan geçti. Yeni kalbine geldiği hakaikten on iki te'lifatını din namına tab' ettirdi. Toplanan yediyüz kadar banknotları o te'lifatların masarif-i tabiyesine verdi. Yalnız bir iki küçüğü müstesna olmak üzere, diğerleri meccanen etrafa dağıttırdı. Ne için sattırmadığını sual ettim. Dedi ki: "Maaştan bana kut-u lâyemut caizdir. Fazlası millet malıdır. Bu suretle millete iade ediyorum."
Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiyedeki hizmeti hep böyle teşebbüs-ü şahsîyle idi. Çünkü orada müştereken iş görmek için bazı maniler görüyordu. Zannımca kàri'ler de bunu bilirler ki; müşarün-ileyh kefenini boynuna takmış ve ölümü göze almıştır. Ve Dârü'l-Hikmet-i İslâmiyede demir gibi dayandı. Ecnebi tesiratı Dârü'l-Hikmeti kendine âlet ettiremedi. Ve o yanlış fetvaya karşı dayandı, reddetti. İslâmiyet'e muzır bir cereyan ortaya atıldığı vakit, o cereyanı kırmak için küçük bir eserini neşrederdi. Hatta Anadolu'dan istediler, gitmedi. Demişti: "Ben tehlikeli yerde mücahede etmek istiyorum. Siper arkasında mücahede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu'dan ziyade burayı daha tehlikeli görüyorum."
Başka kitapları yanında bulundurmazdı. Ona derdik: "Ne için başka kitaplara bakmıyorsun?" Derdi: "Herşeyden zihnimi tecrid ile Kur'an'dan fehmediyorum." Nakletse, bazı mühim gördüğü mesaili yine tagayyürsüz kendi âsârından alır, tekrar eder. Derdik: "Ne için aynen böyle tekrar ediyorsun?" Derdi: "Hakikat usandırmaz libası değiştirmek istemem." Kendisine derdik: "Neden en ulvî hakaik-i diniye ile beraber bazı mesail-i siyasiyeyi de kitaplarında dercediyorsun?" Cevaben derdi ki: "Çocuğa ilacı içirmek için bir şekerleme gösterilir. Tâ ki, o da ağzını açar, ilacı o vasıta ile içirir. Efkâr-ı amme de siyaset için ağzını açmış, ben de tiryakı içirmek için siyaseti de zikrettim." Fakat maatteessüf pek îcazkârâne söylediği için istifade umumi olmuyor. Hatta kendi kitaplarından aldığı bazı mesaili dahi aynen diğer eserlerinde zikrediyor. Başka müellifler gibi mana tekerrür ettikçe başka suret giydirmiyor. Demek bir buçuk sene me'zuniyetten sonra vazifesinde bulundu. Şimdi dahi başka yere gitmek için niyet etmiştir ve millete hitaben diyor ki:
"Ey Millet! Burada o kadar mâni çoktu ki, iş görmek pek müşküldü. Ben bu kadar yapabildim, beni helâl et!"
Hem kendisine derdik: "Neden bu kadar sarsıldınız?" Derdi: "Ben kendi âlâmlarıma tahammül ettim. Fakat İslâmın âlâmından gelen teellümat beni ezdi. Âlem-i İslâm'a indirilen her bir darbe en evvel kalbime indiğini hissediyordum. Onun için bu kadar sarsıldım. Fakat bir ışık görüyorum ki , o âlâmları unutturacak inşâallah..."
Lemaat kitabının tarihi, hilâl yıldız çıktı ki;
hem de tesadüfi olarak kitabın âhirinde de hilâl yıldız gelmiş.. Tabiatı serbest bırakarak hiç nazım yapmadığı halde, bu kitap tamamen Sancak Marşının vezni gibidir ki, pek garib bir tesadüftür; Ramazandan bir kaç gün evvel bazı satırları numune olarak yaptı, ahbablarına gösterdi. Biri müstesna kimse teşci' etmedi. Fakat bir arzu-yu musırraneye ittibaen, Lemaat'ı Ramazanın bidayetindeki hilâl vaktinde yapmaya başladı. Ve Ramazanın âhirindeki hilâlde bitirdi. Hem de der ki: "Bu Ramazaniye kitabımı kim alsa, her kıt'asını dikkatle okumasa, lafız ve nazmın perişaniyetine bakıp manasının anlamasına çalışmasa helâl etmem. Çirkin bir sadefte güzel bir cevher bulunabilir."
Kitabındaki tesadüfe dair konuşurken; semada hilâl yıldız, Sancak-ı İslâmın resmini tersim etti. Amucama dedim: "Kitabındaki tesadüf, sahife-i semada tanzir ediyor." Cevaben dedi: "Ben zaten tesadüf denilen şey'i kabul etmem. Herşeyde bir hikmet var. Hem tesadüf tekerrür etse, tesadüf olamaz. Bir kasdı ihsas eder. Kâinat birbiriyle münasebettardır. O dakik münasebatın manaları var. Vâzıhan bilmediğimiz için tesadüfle tabir ediyoruz." İşte bütün bunlardan tefe'ül çıkıyor ki:
İ'lâ-yı kelimetullahın bayrağı olan (hilâl yıldız bayrağı) teali edecek. Eski şevketini bulacak, inşâallahü teâlâ!..
Hakkın cevher-i âlîsiyle elmas-ı hakikatten, şükûka karşı yapılmış olan bir seyf-i kàtı'dır.
Müzehheb basamaklı şu semavat-ı kemalata, urûc etmek için hakkıyla bir nuranî mirkattır.
Olmasaydı ger demir, mermer misal lafzı tamam
Ateş-i kuvvet manaya dayanmazdı kelâm
Hakikatta çimenzar hakaiktır bu her dem
Ki olmuş cennet-i a'lâ-i Kur'andan o mülhem
Bu bahr-i muhtelif elvan ve emvacın içinde
Gelen bâd-i nesîmî kalb-i mecruha deva merhem
Buharatı çıkar tâ ki semavat-ı ukûle
Sehabatı bütün teşkil eder o hem zened berhem
Atar na'ra o rahmetli bulut şimşekleri saçar
Yakar kalbin zemininde bırakmaz şübhe u hem vehm
Yağan yağmurları, neşvünema ezhara verirler
Hakikattır ki onlarda birer dane şifadır hem
1- İşaratü'l-İ'caz Fî Mezanni'l-Îcaz
2- Noktatun Min Nur-i Marifetillah
3- Şuâatü Marifetin Nebi
4- Lemaat
5- Tulûat
6- Sünuhat
7- Kızıl Îcaz
8- Rumuz
9- İşarat
10- Hutuvat-ı Sitte
11- Hakikat Çekirdekleri: (Birinci Cüz)
12- Hakikat Çekirdekleri: (İkinci Cüz)
VUKUFSUZ EHL-İ VUKUFA CEVAP
Medar-ı hayret bir taarruzdur ki; kırk küsur sene {(*) Bu cevap 1953 senesine aittir. -Naşir-} evvel yazılmış ve mükerreren tab' edilmiş bir meseleyi, Urfa Ehl-i Vukufu bütün bütün yanlış mana vererek; hem güya bu sene yazılmış diye bir propaganda namı vermişler. O mesele de budur:
Eski Harb-i Umumi'nin bidayetinde ve içinde, o harpte müttefikimiz olan Alman'la alâkamızı kırmak ve Garplılaşmak perdesi altında bir purutluğa, yani siyaseti dinsizliğe âlet yapmaya çalışan bazı münafıklar diyordular ki: "Alman sosyalistlikle gidiyor, bizim dinimize zarar verecek..."
Ben de o zaman demiştim: "Sosyalistlik İslâmiyete ilişemez ve dinimize zarar veremez. Hem bizi sosyalistliğe sokamaz. Fakat Garblılaşmak, İngiliz ve Fransızın medeniyetinin fena kısmı, bizim dinimizi kısmen terk etmeye mukabil, zararlı bir medeniyete bizi mecbur edecekler. Onun fenalıkları iyiliklerine galebe eden böyle medeniyet; bizim müttefikimiz olan Almanın sosyalistliği dinimize ilişmediği ve bizi sosyalistliğe sevk etmediği için tercih ediyorum" diye o zaman demiştim.
İşte mes'elenin hakikatı bu iken, kırk sene evvel bu mes'ele yazılmış ve neşredilmiş, kimse ilişmemiş ve mahkemelerde beraat görmüşlerdir.
Şimdi hasta olduğum için, müddeiumumî ifademi almaya yanıma geldi ve dedi ki: "Urfa'daki ehl-i vukuf Hutbe-i Şamiye'nin>zeylindeki vecizelerden, "sosyalistlik Garbî medeniyetlere müreccahtır">diye olan kelimesine bolşevikliğin lehinde bir propaganda yapılıyor" demişler.
Ben de dedim. Bolşeviklik ayrı, sosyalistlik ayrıdır. Sosyalist Alman nerede? Komünist Rus nerede? Hem bu kadar manasız, kırk küsur sene evvel yazılan bir meseleden dolayı Nur'un Urfa'daki üç kahraman talebelerini hapsettiler.
Yine müddeiumumî dedi ki: "Ehl-i vukuf bir cümleyi daha medar-ı mes'uliyet yapıyor, o da: Sizin M. Kemal'e 'Kemal, namaz kılmayan haindir' dediğindir.. Hem: Namaz kılanlarla kılmayanlar arasına bir tefrika sokuyor. O halde suçludur."
Ben de dedim: "Yüzer âyât-ı Kur'aniyede müslümanlar için en büyük hakikat, imandan sonra namaz olduğunu mükerreren emrediyor. Hem o zaman Meclis-i Meb'usanda benim M. Kemal'e bu sözü söylediğim halde, o bana ilişmediği ve itiraz etmediği halde; otuzbeş sene sonra böyle vukufsuz ehl-i vukufun yanlış raporlarıyla Nur'un kahraman fedailerine ilişmek, bence Rus hesabına bir propagandadır veya Rus hesabına propagandaya âlet olmuşlardır ki, Kur'anın hakaikıyla Komünist Rus'a cephe alan ve tam mücadele eden dinin fedailerine ilişiyorlar.
HAZRET-İ ÜSTAD'IN TASHİH VE TASARRUFLARI HAKKINDA
Bu kitapta yayınlanan bazı eserlerin üzerinde Hazret-i Üstad bilâhare bazı tasarruflarda bulunmuştur. Bunlardan bazılarını gösteren belgeleri bera-yı malûmat arz ediyoruz.
@
İlk matbu' Münazarat nüshasında, sonradan Hz. Üstad bizzat el yazısıyla «Ekrad» kelimesini «Vilayat-ı Şarkiye» kelimesiyle değiştirdiğini gösteren sayfa..
@
«Nutuk» diye intişar eden ve Hz.Üstad'ın İkinci Meşrutiyet dönemi 1908-1909'lardaki hitabeleri olan bu eserde, bilâhare yaptığı tasarruf ve tashihleri görülmektedir.
@
Elyazma bir Nutuk kitabında «Meşhur Kürd Hoca» unvanını silip kendi ismini «Said-i Nursî» tarzında yazdığını gösteren belge...
@
Yine bir elyazma eserinde «Said-i Kürdî» ismini «Said-i Nursî» olarak düzelttiğini gösteren elyazısı..
@
Elyazma bir nüsha «İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi» kitabında Salahaddin-i Eyyübî yanına Celaleddin-i Harzemşah ismini de ilâve ettiğini gösteren belge..
@
Yine teksir Divan-ı Harbi Örfi müdafaanamesinde kendi ismini Said-i Nursî olarak düzelttiği yazısı..
@
Elyazı bir Münazarat kitabında Hz. Üstad'ın -ortalarda- tashihleri..
@
Bu sahifede de, Hutbe-i Şamiye'nin sonunda Hz. Üstad'ın Ahmed Nazif Çelebi için kendi elyazısıyla yazdığı dua görülüyor..