Risale-i Nur Mebde'lerinden
Şeyh Şâmil'in torunu merhum Said Şâmil Efendi'nin şöyle bir sözü var: "Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri bir asır önce gelmiş olsaydı, Osmanlı İmparatorluğunun mukadderatı değişmiş olurdu."
Şark vilayetlerindeki gayr-ı muntazam olan içtimaî ahvali tanzim etme niyet ve maksadıyla 1907 sonlarında geldiği İstanbul'da, Osmanlı Devletinin mütezelzil vaziyetini müşahede ettikten sonra, onun bekası için siyasetle alâkadar olmaya başlayan Bedîüzzaman Hazretleri, o tarihten itibaren başlayan ve ard-arda vukua gelen büyük inkılablar, umumî harbler, muahedeler, çöküşler ve yıkılışlar devrinin tamircisi ve yol göstericisi olan en mümtaz şahsiyettir. Yüzyılda, belki bin yılda bir meydana gelen bu büyük inkılab ve hâdiselere dair fikirlerini her vesileyle beyan etmiş ve farklı milletleri bünyesinde barındıran Osmanlı Devletine ilmî ve manevî reçeteler sunmuş, çıkış yolları göstermiş bir nurlu rehberdir.
Fakat zamanın nâmüsaidliği, düşmanların dışarıdan ve içeriden şiddetli hile ve baskıları ve devlet ve siyaset adamlarının işin vehametini kavrayamamaları ve daha birçok sebebten ötürü bu manevî reçetelerden tam istifade edilememiştir. Osmanlı'nın devlet olarak fiilen bittiği 1920'lerin başlarında Said Nursî Hazretleri bu çareleri: «Âlem-i İslâmın mütemerkiz noktasına tekraren arzediyorum» ifadesiyle istikbalin münevver Müslüman Dünyasına bırakmıştır.
Bedîüzzaman Hazretlerinin te'life başladığı ilk yıllardan, 1926'da Barla'ya gelişine kadarki devrede yazmış olduğu -bulunabilinen- bütün eserlerini, nutuklarını ve makalelerini câmi' olan bu eser, muhterem Abdülkadir Badıllı tarafından hazırlanmış ve Osmanlıca olarak önce 1979 yılında, sonra da genişletilmiş halde 1999 yılında İttihad Yayıncılık>tarafından evvela Osmanlıca ve daha sonra yeni yazıyla neşredilmiştir. Osmanlıca okuyanların fazla olmayışından ve daha başka sebeblerden bu paha biçilmez eşsiz eserden istifade edenlerin sayısı maalesef az olmuştur. Ve nihayet bize ulaşan şiddetli ve pekçok talep nedeniyle aynı eseri neşrediyoruz.
Bu mecmuada yayınlanan eserlerin bir kısmı, Risale-i Nur Külliyatını neşreden yayınevleri tarafından basılmış ve o risaleler bizzat müellif-i muhterem Hazret-i Üstad tarafından, zamanın nezaketi ve başka sebebler dolayısıyla bazı yerleri bölüm, parağraf, cümle ve kelime bazında tashihlere tabi' tutulmuştur. Bizim burada neşrettiğimiz risaleler ilk basılan ve çeşitli gazetelerde yayınlanan orijinal nüshalara dayanmaktadır ve hiçbir noktasına dokunulmamıştır. Ancak birbirine yakın tarihler taşıyan farklı nüshalar arasında karşılaştırmalar, metin içinde parantezler ve sayfa altında dipnotlarla verilmiştir.
Müceddid-i A'zam Bedîüzzaman Hazretlerinin devlet, millet, cemaat ve ferdlere reçetesi olan bu eseri, milletimize ve İslâm Âlemine takdim etmekten şeref duyuyoruz.
Çok kıymetlidir
{(*) Hazret-i Üstad bu yazıyı bilâhare tashihlerinde bizzat kendisi yazmıştır. -Naşir-}
Bir bahçeye girsem, iyisini intihab ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem, "Huz mâ safâ" derim. Muhatablarımı da öyle arzu ederim. Derler:
"Sözlerin iyi anlaşılmıyor?"
Bilirim ki, kâh minare başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim, zuhurat öyle. Şuâat ve şu kitapta mütekellim, âciz kalbimdir. Muhatab, âsi nefsimdir. Müstemi', müteharri-i hakikat bir Japondur. Temaşa eden bunu düşünmeli.
Gayatü'l-gayat olan marifetullahın bir bürhanı olan marifetü'n-Nebiyi Şuâat'ta bir nebze beyan ettik. Şu risalede maksud-u bizzat olan tevhidin lâyühad berahininden yalnız dört muazzam bürhanına işaret edeceğiz. Hem nazar-ı aklîyi hads-i kalbiyle birleştirmek için, melaike ve haşrin bir kısım delailine ima ederek, imanın altı rüknünden dördünün birer lem'asını, fehm-i kàsırımla göstermek isterim.
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ maksudumuzdur, matlubumuzdur.
Gayr-ı mütenahi berahininden dört bürhan-ı küllîyi irad ediyoruz.
Birinci Bürhan: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Şu bürhan-ı neyyirimiz Şuâat'ta tenevvür ettiğinden, tenvir-i müddeamızda münevver bir mir'attır.
İkinci Bürhan: Kitab-ı kebîr ve insan-ı ekber olan kâinattır.
Üçüncü Bürhan: Kitab-ı mu'ciz, Kelâm-ı Akdestir.
Dördüncü Bürhan: Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisakı ve berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyaratın mültekası, vicdan denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Evet, fıtrat ve vicdan akla bir penceredir; tevhidin şuâını neşrederler.
BİRİNCİ BÜRHAN: Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan "hakikat-i Muhammediye" (A.S.M.) dir ki, risalet noktasında en muazzam icma' ve en vâsi' tevatür sırrını ihtiva eden mecmu-u enbiyanın şehadetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle vahye istinad eden bütün edyan-ı semaviyenin ruhunu ve tasdiklerini taşıyor. İşte bütün enbiyanın şehadetiyle ve bütün edyanın tasdikiyle ve bütün mu'cizatının teyidiyle musaddak olan bütün akvaliyle, vücud ve vahdet-i Sânii beşere gösteriyor. Demek şu davada ittihad etmiş bütün efazıl-ı beşer namına o nuru gösteriyor. Acaba bu kadar tasdiklere mazhar, büyük, derin, dürbün, sâfi, keskin, hakaik-aşina bir gözün gördüğü hakikat, hakikat olmamak hiç ihtimali var mı?
İKİNCİ BÜRHAN: Kâinat kitabıdır. Evet şu kitabın bütün hurufu ve bütün noktaları, ifrâden ve terekküben Zât-ı Zülcelal'in vücud ve vahdetini, elsine-i mahsusaları kıraat ile;
yi tilavet ediyorlar. Cemi'-i zerrat-ı kâinat birer birer zât ve sıfat vesair vücuh ile, hadsiz imkânat mabeyninde mütereddid iken; birdenbire bir ciheti takib, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsus bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayretbahşâ hikemi intac ettiğinden; Sâniin vücub-u vücuduna şehadetle avalim-i gaybiyenin enmuzeci olan latîfe-i Rabbaniye içinde ilân-ı Sâni' eden misbah-ı imanı ışıklandırıyorlar.
Evet bir nefer, nefsinde ve takımda ve bölükte, taburda ve orduda gibi; her bir zerre de, kendi başıyla zât, sıfat, keyfiyetteki imkânat cihetiyle Sânii ilân ettiği gibi; tesavir-i mütedâhileye benzeyen mürekkebat-ı müteşâbike-i mütesaide-i kâinatın her bir makamında ve her bir nisbetinde ve her bir dairesinde, her bir zerre, muvazene-i cereyan-ı umumîyi muhafaza; ve her nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazifeyi îfa ve hikmeti intac ettiklerinden Sâniin kasd ve hikmetini izhar ve vücud ve vahdetinin âyâtını kıraat ettikleri için, Sâni'-i Zülcelal'in berahini, zerrattan kat kat ziyade olur.
Demek
hakikattır, mübalağa değil; belki nâkıstır.
S: Neden aklıyla herkes göremiyor?
C: Kemal-i zuhurundan ve zıddın ademinden.
Yani: "Sahife-i âlemin eb'ad-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelî'nin yazdığı silsile-i hâdisatın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatla sarıl. Tâ ki mele-i a'lâdan uzanan şu selasil-i resail, seni a'lâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın."
Şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki, nazzamı güneş gibi içinde tecelli ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu'cize-i kudret olan bu kitab-ı kâinatın te'lifinde öyle bir i'caz var ki, bütün
esbab-ı tabiiye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile o i'caza karşı secde ederek:
diyeceklerdir. Her bir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır. Ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzaaf iştibak-ı tesanüd-ü nazmı vardır
ki; bir noktayı yerinde icad etmek için bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır.
Demek sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi O halketmiştir. Pirenin midesini tanzim eden manzume-i şemsiyeyi de O tanzim etmiştir.
Sünuhat'ın dokuzuncu sahifesinde
hakikatına müracaat et. Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör. Nasıl şehd-i şehadet o mu'cize-i kudretin lisanından akıyor. Veyahud şu kitabın bir noktası olan hurdebînî bir huveyne ki, çok defa büyülttükten sonra görünür. Dikkat et! Nasıl mu'ciznümâ, hayret-feza bir misal-i musağğar-ı kâinattır. Sure-i Yâsin, suret-i lafz-ı Yâsin'de yazıldığı gibi; cezaletli, mûcez bir nokta-i câmi'dir. Onu yazan, bütün kâinatı da O yazmıştır.
Eğer insaf ile dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynenin sureti altında olan makine-i dakika-i bedîa-i İlahiyenin şuursuz, kör, mecra ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânatında evleviyet olmayan esbab-ı basita-i câmide-i tabiiyeden husûlünü, muhal-ender muhal göreceksin.
Eğer her bir zerrede hükema şuuru, etıbba hikmeti, hükkâmın siyaseti bulunduğunu ve her bir zerre de sair zerrat ile vasıtasız muhabere ettiğini itikad edersen, belki nefsini kandırıp o muhali de itikad edebilirsin. Halbuki, o zîhayat makinede öyle bir mu'cize-i kudret, öyle bir hârika-i hikmet vardır ki, ancak bütün kâinatı, bütün şuunatını icad eden, tanzim eden bir Sâniin sun'u olabilir. Yoksa kör, az, basit imkân tereddüdüyle ayak atamaz, esbab-ı tabiîden olamaz. Bâhusus o esbab-ı tabiiyenin üssü'l-esası hükmünde olan cüz-ü lâyetecezzadaki kuvve-i cazibe ve kuvve-i dâfianın içtimalarının hortumu üzerinde bir muhaliyet damgası var. Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası
zannettikleri olan cezb, def', hareket, kuva gibi emirler, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten haricîliğe ve itibardan hakikata ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz.
S: Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrattan teşekkül-ü enva' gibi umûr-u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?
C: Sırf başka şey ile nefsini ikna etmek sadedinde olduğu için, umûrun esas-ı fasidesini tebeî bir nazarla, derketmediğinden neş'et ediyor. Eğer nefsini ikna etmek suretinde kasden ve bizzât ona müteveccih
olursa, muhaliyetine ve mâkul olmadığına hükmedecektir. Faraza kabul etse de, tegafül-ü anis-Sâni' sebebiyle hasıl olan ızdırar ile kabul edilebilir.
Dalalet ne kadar acibdir? Zât-ı Zülcelal'in lâzım-ı zarurîsi olan ezeliyeti ve hâssası olan icadı aklına sığıştırmayan, nasıl oluyor ki gayr-ı mütenahî zerrata ve âciz şeylere veriyor.
Evet, meşhurdur ki hilâl-i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemin etti: "Hilâli gördüm." Halbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. Kıl nerede, Kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede, sebeb-i teşkil-i enva' nerede?
İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir; hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken ihtiyarsız dalal başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor.
S: Nedir şu tabiat, kavanîn, kuva ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?
C: Tabiat, âlem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anâsır ve a'zâsının ef'alini intizam ve rabt altına alan bir şeriat-ı kübra-yı İlahiyedir. İşte şu şeriat-ı fıtriyedir ki, "Sünnetullah" ve "Tabiat" ile müsemmadır. Hilkat-i kâinatta cari olan kavanin-i itibariyesinin mecmu' ve muhassalasından ibarettir.
Kuva dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer hükmüdür.
Ve kavanîn dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer mes'elesidir. Fakat o şeriattaki ahkâmın yeknesak istimrarına istinaden vehim, hayal tasallut ederek tazyik edip, şu tabiat-ı hevaiye tevazzu' ve tecessüm edip mevcud-u haricî ve hayalden hakikat suretine girmiştir.
Hayali, hakikat suretinde gören, gösteren nüfusun istidad-ı şûresinden fâil, müessir tavrını takmıştır. Halbuki kör, şuursuz tabiat, kat'iyyen kalbi ikna edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ünsiyet edecek hiç bir mülâemet ve münasebet yok iken ve masdar olmaya kabiliyeti mefkud iken, sırf nefy-i Sâni' farazından çıkan bir ızdırar ile veleh-resan-ı efkâr olan kudret-i ezeliyenin âsâr-ı bahiresinin, tabiattan sudûru tahayyül edilmiş.
Halbuki: Tabiat misalî bir matbaadır, tâbi' değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-i hariciye değil.
Meselâ: Yirmi yaşında bir adam birdenbire dünyaya gelse, hâlî bir yerde muhteşem ve sanayi-i nefisenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farzetse; kat'iyyen hariçten gelme hiç bir fâilin eseri değil. Sonra içindeki eşya-yı muntazamaya sebeb ararken, tanziminin kavaninini câmi' bir kitab bulsa, onu, ma'kes-i şuur olduğundan, bir fâil, bir illet-i ızdırarî kabul eder.
İşte Sâni'-i Zülcelal'den tegafül sebebiyle böyle gayr-ı makul, gayr-ı mülayim bir illet-i ızdırarî olan tabiatla kendilerini aldatmışlar.
Birincisi: Sıfat-ı Kelâmdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef'al-i ihtiyariyesini tanzim eder.
İkincisi: Sıfat-ı İradeden gelen ve evamir-i tekviniye tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinatta cari olan kavanin-i âdâtullahın muhassalasından ibarettir.
Evvelki şeriat nasıl kavanin-i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci şeriat dahi, mecmu-u kavanin-i itibariyeden ibarettir. Sıfat-ı kudretin hâssası olan tesir ve icada mâlik değillerdir. {(*) Dikkat, dikkat! -Müellif-}
Sâbıkan sırr-ı tevhid beyanında demiştik: Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halkeden her şeyi halketmiştir. Öyle ise, bir şeyi yapan Vâhid-i Ehad, Ferd-i Samed olmak zarurîdir.
Şu ehl-i dalaletin gösterdikleri esbab-ı tabiiye hem müteaddid, hem birbirinden haberi yok, hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü a'ma ve ittifakıyet-i avrânın eline vermiştir.
Elhasıl: İkinci bürhanımız olan kitab-ı kebir-i kâinattaki nazm ve nizam, intizam ve te'lifindeki i'caz güneş gibi gösteriyor ki; bir kudret-i gayr-ı mütenahî, bir ilm-i lâyetenahî, bir İrade-i Ezeliyenin eserleridir.
S: Nazm ve nizam-ı tamme ne ile sabittir?
Elcevab: Nev'-i beşerin havass ve cevasisi hükmünde olan fünun-u ekvan istikra-i tamme ile o nizamı keşfetmişlerdir. Çünki; her bir nev'e dair bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kabildir. Her bir fen, külliyet-i kaide hasebiyle kendi nev'indeki nazm ve intizamı gösteriyor. Zira, her bir fen kavaid-i külliye desatirinden ibarettir. Demek şahsın nazarı, nizamı ihata etmezse, cevasis-i fünun vasıtasıyla görür ki, insan-ı ekber insan-ı asgar gibi muntazamdır. Her bir şey, hikmet üzere vaz' edilmiştir. Faidesiz, abes yoktur. Şu bürhanımız {(*) Delaletçe sîması bir "Hu" lafzına benzer ki, o "Hu"nun her bir cüz'ü küçük "Hu"lardan, her bir küçük "Hu" da küçücük "Hu"lardan teşekkül etmiştir. -Müellif-} değil yalnız erkânı ve âzası, belki bütün hüceyratı, belki bütün zerratı birer lisan-ı zâkir-i tevhid olarak büyük bürhanın sadâ-yı bülendine iştirak ederek "Lâ İlahe İllallah" diye zikrediyorlar.
ÜÇÜNCÜ BÜRHAN: Kur'an-ı Azîmüşşan'dır. Şu bürhan-ı nâtıkın sinesine kulağını yapıştırsan işiteceksin ki; "Allahu Lâ İlahe İllâ Hu" yu tekrar ediyor. Hem gayet mükemmel semeratıyla, meyvedar bir ağacın menba-ı hayatı olan cürsûmu olmazsa veya kökü bozuksa, semere vermez. Şu bürhanımız dallarında meyve-i hak ve hakikat o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şüphe bırakmaz ki, cürsûmesinde olan mes'ele-i tevhid, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli, doğru bir hak ve hakikatı tazammun ediyor.
Hem şu bürhanın âlem-i şehadet tarafına tedelli etmiş olan ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğundan, bizzarure
âlem-i gayb tarafına uzanan tevhide ve gayba dair gusn-u a'zamı yine sabit hakaik ile meyvedardır.
Hem derince şu bürhan tersim edilse anlaşılır ki; onu gösteren Zât, neticesi olan mes'ele-i tevhidde o kadar emindir ki, hiç bir şaibe-i tereddüd hiç bir tarafında ihsas edilmiyor. Hem o neticeyi bütün hakaika esas addederek müselleme ve zaruriye olduğunu bütün kuvvet-i beyanıyla ve ısrarıyla Ona giydiriyor. Ve başka şeyleri Ona irca ediyor. Temel taşı gibi O şedid kuvvet, sun'î olamaz. Hem de, üstündeki sikke-i i'caz her ahbarını tasdik eder; tezkiyeden müstağni kılar. Âdeta ihbaratı binefsiha sabit umûrlardandır.
Evet şu bürhan-ı münevverin altı ciheti de şeffaftır. Üstünde i'caz; altında mantık ve delil; sağında aklı istintak; solunda vicdanı istişhad; önünde, hedefinde hayır ve saadet; nokta-i istinadı vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var ki girebilsin.
Marifet-i Sâni' denilen kemalât arşına uzanan mi'racların usûlü dörttür.
Birincisi: Tasfiye ve işraka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhacıdır.
İkincisi: İmkân ve hudûsa mebni mütekellimînin tarîkıdır.
Bu iki asıl, çendan Kur'andan teşaub etmişlerdir. Lâkin fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği için uzunlaşmış ve müşkilleşmiş, evhamdan masûn kalmamışlar.
Üçüncüsü: Şübehat-âlûd hükema mesleğidir.
Dördüncüsü ve en birincisi: Belâgat-ı Kur'aniyenin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber, cezalet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi'rac-ı Kur'anîdir.
Hem o arşa çıkmak için dört vesile vardır: İlham, tâlim, tasfiye, nazar-ı fikrî.
Birincisi: Delil-i inayet ve gayettir ki, menafi'-i eşyayı ta'dad eden bütün âyât-ı Kur'aniye bu delili nesc ve şu bürhanı tanzim ediyorlar.
Bu delilin zübdesi, kâinatın nizam-ı ekmelinde itkan-ı san'at ve riayet-i mesalih ve hikemdir. Bu ise Sâniin kasd ve hikmetini isbat ve tesadüf vehmini ortadan nefyediyor. Zira itkan, ihtiyarsız olmaz. Evet nizamın şahidleri olan bütün fünun-u ekvan, mevcudatın silsilelerindeki halkalardan asılmış mesalih ve semeratı ve inkılabat-ı ahvalin katmer düğümleri içinde saklanmış hikem ve fevaidi göstermekle, Sâni'in kasd ve hikmetine kat'î şehadet ediyorlar. Ezcümle:
Fenn-i hayvanat, fenn-i nebatat, ikiyüz bini mütecaviz enva'ın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebde'lerinin her birinin hudûsuna şehadet ettiği gibi; mevhum ve itibarî olan kavanin, kör ve şuursuz olan esbab-ı tabiiye ise, bu kadar hayret-feza silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrad denilen dehşet-engiz birer makine-i acibe-i İlahiyenin icad ve inşasına adem-i kabiliyetleri cihetiyle her bir ferd, her bir nevi; müstakillen Sâni'-i Hakîm'in dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhar ediyorlar.
Kur'an-ı Kerim
der. Kur'anda delil-i inayet vücuh-u mümkinenin en mükemmel vechi ile bulunuyor. Kur'an, kâinatta tefekküre emir verdiği gibi, fevaidi tezkâr ve nimetleri ta'dad eden âyâtın fevasıl ve hâtimelerinde galiben akla havale ve vicdanla
müşaverete sevketmek için
gibi, o bürhan-ı inayeti ezhanda tesbit ediyor.
İkinci Delil-i Kur'anî: "Delil-i İhtira'"dır. Hülâsası:
Mahlukatın her nev'ine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde müretteb olan âsâr-ı mahsusasını müntic ve istidad-ı kemaline münasib bir vücudun verilmesidir. Hiç bir nevi' müteselsil-i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılab-ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev'in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf, inkılab-ı hakaikın gayrısıdır. Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire, hem harekât-ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve suretler, a'raziyetleri cihetiyle enva'daki mübayenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. A'raz cevher olamaz. Demek enva'ının fasılları ve umum a'razının havass-ı mümeyyizeleri bizzarure adem-i sırftan muhtera'dırlar. Silsilede tenasül, şerait-i âdiye-i itibariyedendir.
Feyâ Acaba! Vâcibü'l-Vücud'un lâzıme-i zaruriye-i beyyinesi olan ezeliyetini zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oluyor da, her bir cihette ezeliyete münafî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hem dest-i tasarruf-u kudrete karşı mukavemet edemeyen koca kâinat, nasıl oldu da küçücük ve nazik zerratların (öyle dehşetli salabet bulmuş ki) kudret-i ezeliyenin yed-i i'damına karşı dayanıyor. Hem nasıl oluyor ki, kudret-i ezeliyenin hâssası olan ibda' ve icadı, hiç bir münasebet-i makule olmadan en âciz ve en bîçare esbaba isnad ediliyor?
İşte Kur'an-ı Kerim şu delili, halk ve icaddan bahseden âyâtı ile ezhanda tanzim ediyor. Müessir-i hakikî yalnız Allah'tır. Tesir-i hakikî esbabda yoktur. Esbab, izzet ve azamet-i kudretin perdesidir. Tâ ki, aklın nazar-ı zahirîsinde dest-i kudret, umûr-u hasise ile mübaşir görünmesin.
Bir şeyde iki cihet var: Biri mülk, âyinenin mülevven vechi gibi. Ezdad ona vârid oluyor. Çirkin olur, şer olur, hakir olur, azîm olur... ilh. Esbab bu cihette vardır. İzhar-ı azamet ve izzet-i kudret öyle ister.
İkinci cihet: Melekûtiyet cihetidir. Âyinenin şeffaf vechi gibi. Şu cihet her şeyde güzeldir. Şu cihette esbabın tesiri yoktur. Vahdet öyle ister. Hattâ hayat ve ruh ve nur ve vücud, iki vecihleri şeffaf ve güzel olduğundan mülken ve melekûten vasıtasız dest-i kudretten çıkıyorlar.
DÖRDÜNCÜ BÜRHAN: Vicdan-ı beşer denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Şu bürhanda dört nükteyi nazar-ı dikkate al!
Birincisi: Fıtrat yalan söylemez. Meselâ, bir çekirdekdeki meyelan-ı nümüv der ki: "Sünbülleneceğim, meyve vereceğim." Doğru söyler. Meselâ, yumurtada bir meyelan-ı hayat var, der: "Piliç olacağım." Biiznillah olur. Doğru söyler. Meselâ bir avuç su, incimad ile meyelan-ı inbisatı der: "Fazla yer tutacağım." Metin demir onu yalan çıkaramaz. Sözünün doğruluğu demiri parçalar. İşte şu meyelanlar, irade-i İlahiyeden gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir.
İkincisi: Beşerin havassü'l-hams-ı zahire ve bâtınadan başka, âlem-i gayba karşı açılan pek çok pencereleri var. Gayr-ı meş'ur pek çok hisleri var. Hiss-i sâmia, bâsıra, zaika olduğu gibi, bir hiss-i sâdise-i sadıka-i saika var. Hem bir hiss-i sâbia-i bârika-i şaika var. O şevk ve sevk yalan söyleyemez, yanlış gidemez.
Üçüncüsü: Mevhum bir şey hakikat-i hariciyeye mebde' olamaz. Fıtrat-ı vicdanda nokta-i istinad ile nokta-i istimdad, iki hakikat-i zaruriyedir. Hilkatin safveti ve en mükerremi olan ruh-u beşer, o iki nokta olmazsa en süflî, en berbad bir mahluk olur. Halbuki, kâinattaki hikmet ve nizam ve kemal bu ihtimali reddeder.
Dördüncüsü: Akıl ta'til-i eşgal etsede, nazarını ihmal etse, vicdan Sânii unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de; Onu görür, Onu düşünür, Ona müteveccihtir. Hads ki, şimşek gibi sür'at-i intikaldir, daima onu tahrik eder. Hadsin muzaafı olan ilham, onu daima tenvir eder. Meyelanın muzaafı olan arzu ve onun muzaafı olan iştiyak ve onun muzaafı olan aşk-ı İlahî, onu daima marifet-i Zülcelal'e sevkeder. Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-i cazibedârın cezbiyledir.
Bu nükteleri bildikten sonra, şu bürhan-ı enfüsî olan vicdana müracaat et, göreceksin ki kalb, bedenin aktarına neşr-i hayat ettiği gibi, kalbdeki ukde-i hayatiye olan marifet-i Sâni'dir ki, istidadat-ı gayr-ı mahdude-i insaniye ile mütenasib olan âmâl ve müyul-ü müteşa'ibeye neşr-i hayat eder. Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder. İşte nokta-i istimdad.
Ve kavga ve müzahametin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin, binlerce musibet ve mezahimlere karşı yegâne nokta-i istinad marifet-i Sâni'dir.
Evet her şeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni'-i Hakîme itikad etmezse ve alelamyâ kör tesadüflere havale ederse; ve o beliyyata karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse; ister istemez tevahhuş, dehşet, telaş,havftan mürekkeb bir halet-i cehennem-nümun ve ciğerşikâfe düşecektir. O ise eşref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insanînin her şeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıd oluyor.
Şu nokta-i istimdad ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde hüküm-fermalık, hakikat-i nefsü'l-emriyenin hâssa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan, Sâni'-i Zülcelal marifetini kalb-i beşere daima tecelli ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır.
Sâni'-i Zülcelal bu dört bürhan-ı azîmin kat'î şehadetleriyle Vâcibü'l-Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürîd, Semî', Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyum olduğu gibi; bütün evsâf-ı celaliye ve cemaliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki: Masnu'daki feyz-i kemal, Sâniin zıll-i tecellisinden muktebestir. Demek, kâinatta ne kadar hüsün, cemal, kemal varsa, umumundan lâyühad derecede yüksek tabakada evsaf-ı cemaliye ve kemaliye ile Sâni'-i Zülcelal muttasıftır. Zira, ihsan servetin, icad vücudun, îcab vücubun, tahsin hüsnün, tenvir nurun fer'i ve delili olduğu gibi; bütün kâinattaki bütün kemal ve cemal, Sâni'-i Zülcelal'in kemal ve cemaline bir zıll-i zalildir ve bürhanıdır.
Hem de Sâni'-i Zülcelal cemi' nekaisten münezzehtir. Zira nevâkıs, mahiyet-i maddiyatın istidadsızlığından neş'et eder. Zât-ı Zülcelal maddiyattan mücerreddir, münezzehtir. Hem kâinatın mahiyat-ı mümkinesinden neş'et eden evsaf ve levâzımatından mukaddestir.
SUAL: VAHDETÜ'L-VÜCUDU NASIL GÖRÜYORSUN?
Elcevab: Tevhidde istiğraktır. Ve nazara sığışmayan bir tevhid-i zevkîdir. Esasen tevhid-i rububiyet ve tevhid-i uluhiyetten sonra tevhidde zevken şiddet-i istiğrak, vahdet-i kudret, yani;
sonra vahdet-i idare, sonra vahdetü'ş-şühud, sonra vahdetü'l-vücud, sonra yalnız bir vücudu, sonra yalnız bir mevcudu görünceye müncer oluyor. Muhakkikîn-i sofiyenin müteşabihat hükmünde olan şatahatıyla istidlal edilmez. Daire-i esbabı yırtıp çıkmayan
ve tesirinden kurtulmayan bir ruh, vahdetü'l-vücuddan dem vursa, haddinden tecavüz eder. Dem vuranlar, Vâcibü'l-Vücuda o kadar hasr-ı nazar etmişlerdir ki, mümkinâttan tecerrüd ederek, yalnız bir vücudu, belki bir mevcudu görmüşler.
Evet, delil içinde neticeyi görmek, âlemde Sânii müşahede etmek, turuk-u istiğrakkârâne cihetiyle cedavil-i ekvanda cereyan-ı tecelliyat-ı İlahiyeyi ve melekûtiyet-i eşyada sereyan-ı füyuzâtı ve merâyâ-yı mevcûdâtta tecelli-i esma ve sıfâtı, -yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken- dîk-ı elfaz sebebiyle uluhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye tabir ettiler. Ehl-i fikir, o hakaik-i zevkiyeyi nazarın mekayisine sığıştırdığından, çok evham-ı bâtılaya menşe oldu.
Maddeperver hükema ve zaîfü'l-itikad ehl-i nazarın vahdetü'l-vücudu ile evliyanın vahdetü'l-vücudu, tamamen birbirinin zıddıdır. Beş cihetten fark vardır:
Birincisi: Muhakkikîn-i sofiye, Vâcibü'l-Vücuda o kadar hasr-ı nazar etmiş ve müstağrak olmuş ve ehemmiyet vermişler ki, O'nun hesabına kâinatın vücudunu inkâr etmişler. Hükema ve zaîfü'l-itikad olanlar, maddeye o kadar hasr-ı nazar etmişler ve müstağrak olmuşlar ki, fehm-i uluhiyetten uzaklaştılar. Ve o derece maddeye kıymet verdiler ki, herşeyi maddede görmek, hattâ uluhiyeti onda mezcetmek, hattâ kâinat hesabına uluhiyetten istiğna etmek derecede meslek-i müteassifeye girmişlerdir.
İkincisi: Muhakkikîn-i sofiyenin vahdet-i vücudu, vahdetü'ş-şuhudu tazammun eder. İkincilerin, vahdetü'l-mevcudu tazammun eder.
Üçüncüsü: Birincilerin mesleği zevkîdir. İkincilerin nazarîdir.
Dördüncüsü: Birinciler, evvelen ve bizzat Hakka nazar, tebeî olarak halka bakarlar. İkinciler, evvelen ve bizzat halka bakarlar.
Beşincisi: Birinciler, Hüdâperesttirler. İkinciler, hodperesttirler.
Meselâ: Küre-i arz rengârenk muhtelif ve küçük küçük cam parçalarından farzolunursa, her biri başka haysiyetle levnine ve cirmine ve şekline nisbet ile şemsten bir feyiz alacaktır. Şu hayalî feyiz ise, ne güneşin zâtı ve ne de ayn-ı ziyasıdır. Hem de ziyanın temasili ve elvan-ı seb'asının tesaviri ve güneşin tecellisi olan şu gûna-gûn ve rengârenk çiçeklerin elvanı faraza lisana gelseler, herbiri "Güneş benim gibidir" veyahut "Güneş benim" diyeceklerdir.
Fakat ehl-i vahdetü'ş-şuhudun meşrebi fark ve sahvdır. Ehl-i vahdetü'l-vücudun meşrebi mahv ve sekirdir. Sâfi meşreb ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahvdır.
Evliyaullah demişler;
Yani: Marifetullahın bürhanları nefesler kadar hadsizdir.
Marifet-i Nebinin bürhanları dahi nüfus-u mü'minîn kadar muhtelif şahsiyetler ile tezahür eder. Demek şu enfas-ı halâik mikdarında ve bu nüfus-u ehl-i iman adedinde lâyüadd bürhanların netice-i yegânesidir.
Evet muvaffak bir nazar, kâinatın her zerresinin her halinden vücud-u Sânii, hem Peygamberin her bir hal, kal, fiilinden sıdk-ı nübüvvetin şuâını görür.
Bir şahıs bir şahsa tamamen benzemediği gibi, fehim dahi fehme benzemez. Delil bir olsa da, tarz-ı telakki ve tarîk-i tefehhüm ayrı ayrıdır.
İşte şu risalede kelime-i şehadetin iki kelâmındaki tevhid ve nübüvvete dair tarz-ı tefehhüm ve tarîk-i telakkimi Japon'un eski bir suali münasebetiyle yalnız meslek-i nazar noktasında mûcez bir icmal ile yazdım. O maksad-ı âliyeye uzanan mi'rac-ı zevkî-i işrakî ve minhac-ı hadsî-i ilhamî ise tabire sığışmaz. İşaratü'l-İ'caz'da
ilâahir...
ilâahir...
İlââhir... Âyetleri beyanında yine Kur'an'dan istifaza ettiğim aynı fehmimi Arabî olarak yazmıştım.
Şu kelime-i şehadetteki cevher-i iman bir nurdur. Allah (C.C.) istediğinin kalbine atar. Kayyumu hidayet-i İlahiyedir. Bürhan ise bir mücahiddir, düşmanını tard eder. Süpürgecidir, evhamdan tehzib eder.
Peşinen derim; Türkçe güzel ifade edemiyorum. Manayı düşündükçe lafzı düşünemiyorum. Kari'den ricam odur ki, lafzın perişaniyetini görüp manaya karşı ihtiramsızlık, lâkaydlık göstermesin.
BİRİNCİ NÜKTE: Madde asıl değil tâbi'dir. Mahdum değil hâdimdir. Hâkim değil mahkûmdur. Lübb, esas, müstekar değil yarılmaya, erimeye, yırtılmaya müheyya bir kışırdır, zebeddir, surettir.
Zira âlet-i mükebbire ile binler defa büyütülen, sonra görünen bir mikroba dikkat edilse görünür ki, maddenin tesagürü nisbetinde, âsâr-ı hayat, nur-u ruh tezayüd eder, teşeddüd eder.
Madde inceleştikçe bizden uzaklaşınca, ruh âlemine hayat âlemine yaklaşıyor gibi hararet-i ruh, nur-u hayat daha şiddet ile tecelli ediyor.
Bak o hurdebînî huveynenin havassına! Ne kadar keskindirler ki, a'zâsını, rızkını görür. Kardeşinin sesini işitir, ilâahir... Demek havassı ve kuvaları binler defa bizimkilerden şediddir, keskindir, hassastırlar.
Hem madde-i meşhureden başka pek çok menabiin tereşşuhatı, lemaatı, semeratı âlem-i mülkte vardır ki, kat'iyen maddeye ve hareketine irca' ile izah edilmez. Demek âlem-i mülk ve şehadet, âlem-i melekût ve ervah üstünde tenteneli bir perdedir...
Her şey, hatta meyvelerin içi dışından, bâtını zâhirinden daha muntazam, daha latîf, daha san'atkârâne olduğu gösterir ki; hüküm melekûtundur.
Esbab-ı maddiye bahanedir, tabi'dirler. Yoksa zâhiri daha mükemmel olmak lâzım gelirdi. Maddeden azîm bir kütleyi nasıl bir ruh istihdam eder, bir zerreyi de istihdam edebilir. Ona istinad ile âlem-i misalde müzehher bir şahıs olur. Âlem-i türabda bir çekirdek âlem-i havada ondan bir şecer-i meyvedar gibi...
İKİNCİ NÜKTE: Hayat herşeyin başında ve esasındadır. Hayat herşeyi herşeye maleder. Onun ile bir şey der: "Herşey malımdır. Dünya hanemdir. Kâinat mülkümdür."
Ziya, ecsamın keşşafı ve elvanın sebeb-i vücudu olduğu gibi; hayat dahi mevcudatın keşşafı... Ve cüz'ü küll gibi belki daha büyük yapmak.. Ve küllü cüz'e sıkıştırmak ve iştirak ve ittihad ettirmek gibi kemalât-ı vücudun sebebidir. Hayat kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir.
Bak! Hayatsız bir cisim, dağ dahi olsa yetimdir, münferiddir, garibdir. Münasebeti yalnız oturduğu mekân ve ona karışan şeyle var. Başka ne varsa ona nisbeten ma'dumdur.
Şimdi bak küçücük bir cisme! Meselâ bal arısına hayat girdiği anda, bütün kâinatla öyle münasebat tesis eder, bütün taifeleri ile öyle bir ticaret akd ediyor ki, diyebilir: "Âlem bahçemdir. Güneşim parlıyor." Saika ve şaikayı ihtiva eden havass-ı aşeresiyle; dünyanın ekser envaı ile ihtisas, ünsiyet, mübadele ve tasarrufa başlar.
Bak! Hayat tabaka-i insaniyeye çıktıkça öyle inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki; ziya-yı akılla menzilindeki odaları gezer gibi, avalim-i ulviye ve ruhiye ve cismaniyede gezer. O, o avalime misafir gittiği gibi, onlar dahi onun mir'at-ı ruhuna misafir oluyorlar. Hayat, Zât-ı Zülcelalin en parlak bir bürhan-ı vahdeti; ve en büyük bir nimeti ve tecelli-i merhameti; ve en hafi, dakik, bilinmez bir nakş-ı nezihidir.
Bak! Enva-ı hayatın en ednası olan hayat-ı nebat ve onun en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, o derece zuhur, kesret, mebzuliyet, ülfetle zaman-ı Âdem'den beri hikmet-i beşer nazarından gizli kalmış. Hakikatı keşfedilmemiş. Hem o kadar nezihtir ki, dest-i kudret ile onun arasında sebeb-i zahirî vaz' edilmemiş. Zira mülk ve melekûtu, iki vechi temiz, pâk, şeffaftır. Nazar-ı zâhirîde umûr-u hasise ile perdesiz mübaşeretinden teali eden izzet-i kudret, esbab-ı zahiriye yalnız mülk cihetinde bulunmasını başka şeyde ister, bunda istemez. Hatta denilebilir; hayat olmazsa vücud vücud değildir. Hayat ruhun ziyasıdır.
Madem ki, hayat bu derece ehemmiyetlidir. Madem âlemde bir intizam-ı kâmil var. Bir itkan-ı muhkem var. Madem bu bîçare perişan küremiz, bu kadar zevil-ervah ile dolmuştur. Öyle ise bir hads-i sadıkla
hükmolunur ki; şu kusûr-u semaviye ve şu buruc-u sâmiyenin dahi kendilerine münasib sükkânı vardır. Nar nuru yakmaz. Nuranî dahi Şemste yaşar. (Balık suda gibi.)
Madem Kudret-i Ezeliye âdi ve en kesif bir maddeden zevil-ervahı halkeder. Elbette nur gibi, esir gibi ruha yakın sair seyyalat-ı latîfe maddeleri ihmal etmez, meyyit bırakmaz.
Temsil: Melaikeyi, ruhaniyâtı tasdik etmeyen, vahşi bir adama benzer ki; büyük muhteşem bir medenî şehre gidiyor. Şehrin uzak köşesinde pis, perişan, küçük bir haneye rast gelir ki, sefil insanlarla dolu. Etrafı da zevil-ervah ile memlu... Onlara mahsus şerait-i hayatiye vardır ki; bazısı âkilü'n-nebat, bazısı âkilü's-simâktir.
Sonra, uzakta binlerce müzeyyen kusûr-u âliye görüyor ki, mabeynlerinde geniş tenezzühgâh meydanları var. Uzaklıktan veya kasr-ı nazarından veya onların gizlenmesinden, o insanlar ona görünmediği ve şurada gördüğü şerait-i hayat o kasırlarda görünmediği için itikad ediyor ki; o kasırlar sâkinînden hâlîdir.
Hem melaikeyi tasdik eden zât, o vahşinin arkadaşı olan, nim-bedevi bir adama benzer ki; şu küçük, hakir haneyi gördü ki, zîruhla dolu. Ve ihtiyar ve hikmete delâlet eden şehrin intizamını gördüğünden cezm eder ki; o kusûr-u müzeyyenenin bazı sükkânları var ki, onlar onlara münasib, onlar ona muvafıktırlar. Kendilerine mahsus şerait-i hayatiyeleri vardır. Uzaklık veya gözün kabiliyetsizliği veya tesettürlerine binaen görünmemeleri, olmamalarına delil olamaz. "Adem-i rü'yet, adem-i vücuda delalet etmez."
Demek, küre-i arzın hakaret ve kesafetiyle beraber bu kadar zevil-ervahın vatanı olması ve en hasis hatta müteaffin cüz'leri menba-ı hayat kesilmesi, bittarîkı'l-evlâ hem intizam-ı muttaride mebni olan kıyas-ı hafiyy-i hadsiye müesses olan kıyas-ı evlevî ile delâlet eder ki; şu feza-yı lâyetenahî burucuyla, nücumuyla zîşuur, zevil-ervah ile doludur. Nurdan, nârdan ve seyyalatlardan mahluk olan o zevil-ervaha şeriat: "melaike ve cânn" der. Melaike ise ecnas-ı muhtelifedir. Cinn dahi öyle.
ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Bütün ukalâ, turuk-u tabirde ihtilaflarıyla beraber melaikenin mana ve hakikatının vücuduna icma'-ı manevîyle
ittifak etmişlerdir. Hatta Meşşaiyyûn, melaikeyi: "enva'ın mahiyat-ı mücerrede-i ruhaniye" ile tabir etmişlerdir. İşrâkiyyun: "ukûl-ü aşere, erbabü'l-enva" diye tevsim etmişler. Ehl-i edyan "melekü'l-cibal, melekü'l-bihar, melekü'l-emtar"namlarıyla tesmiye etmişler. Hatta akılları gözlerinde olan maddiyyun ve tabiiyyun dahi mana-yı melaikeyi inkâra mecal bulmamışlar, belki nevamis-i fıtratta "kuva-yı sâriye" diye bir cihette tasdike muztar olmuşlar.
Evet madem ki, hayat mevcudâtın keşşafıdır, belki neticesi, zübdesidir. Nasıl, şu feza-yı vesîa sâkinînden ve şu semavât-ı latîfe mutavattinînden hâlî olabilir?
S: Acaba şu hilkatte cari olan nevamis ve kavanin, kâinatın irtibat ve hayeviyetine kâfi değil midir?
C: Bu nevamis-i cariye ve şu kavanin-i sâriye umûr-u itibariyedir, vehmiyedirler. Ki hem mümessilâtı, hem meakisi, hem dizginlerini tutan melaikeler olmazsa, onlara bir vücud taayyün etmez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakikat-i hariciye olmaz. Hem de ehl-i hikmetle ehl-i din; ve akıl ile nakil ittifak etmişler ki; teşekkül-ü ervaha nâmuvafık, câmid, zâhir olan "âlem-i şehadet" de mevcudat münhasır değildir. Ve vücud ona inhisar etmemiştir. Belki daha çok tabakat-ı vücud var. Deniz balığa münasebeti gibi; ervaha muvafık ve o ervahla dolu bir âlemü'l-gayb ve avalimu'l-ervah dahi bulunur.
Madem ki bütün bu umûr, mana-yı melaikenin vücuduna şehadet eder. Onların vücudunun en ahsen sureti ve ukûl-ü selime kabul edecek ve istihsan edecek keyfiyeti odur ki, şeriat şerh etmiştir.. Der: "Melaike, ibad-ı mükerremdir. Emre muhalefet etmezler. Ecsam-ı latîfe-i nuraniyedirler. Enva-ı muhtelifeye münkasımdırlar. Melaike bir ümmettir ki, Sıfat-ı İradeden gelen şeriat-ı tekviniyenin hamelesi ve mümessili ve mümtesilidirler. Müessir-i hakikî olan kudret-i Fâtıra'nın ve irade-i ezeliye'nin emrine tâbi' bir nev ibadullahtır."
DÖRDÜNCÜ NÜKTE: Mes'ele-i melaike, o mesaildendir ki, bir cüz'ün vücuduyla küllün tahakkuku bilinir. Bir şahsın rü'yetiyle nev'in vücudu malûm olur. Zira kim inkâr ederse, küllü inkâr eder.
Ey birader bak! Görmüyor musun, işitmiyor musun ki; bütün ehl-i edyan, bütün asırlarda zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar melaikenin vücuduna ittifak ve insanın taifeleri birbirinden bahsi gibi, onlarla
muhavere edilmesine ve onların müşahedesine ve onlardan rivayet etmesine icma' etmişler. Acaba hiçbir ferd onlardan görünmese, hem bizzarure bir şahıs veya eşhasın vücudu kat'î bilinmezse, hem onların bilbedahe vücudlarını hissetmezse, hiç mümkün müdür; böyle müsbet ve vücudî bir emirde müstemirren ittifak devam etsin? Bununla beraber muhaldir ki, itikad-ı umumînin müvellidi olan mebadi-i zaruriye olmadan, böyle bir vehim bütün inkılabat-ı beşeriyede akaid-i beşerde istimrar etsin, beka bulsun? Öyle ise şu icma'ın senedi bir hads-i kat'idir ki, emarat-ı müteferrikadan tevellüd etmiştir. O emarat çok vakıatın müşahedâtından neş'et etmiştir. O vâkıât, kat'iyyen bazı mebadi-i zaruriyeye istinad etmiştir. Öyle ise bu itikad-ı umumînin sebebi, tevatür-ü manevî kuvvetini ifade eden pekçok kerrat ile müşahede ve rü'yetlerinden hasıl olan mebadi-i zaruriyedir, esasat-ı kat'iyedir.
Halbuki tek bir ruhanînin vücudu, tek bir zamanda tahakkuk etse, şu nev'-i muhtelifü'l-esnaf tahakkuk eder. Madem şu nev' tahakkuk ediyor, suret-i tahakkukun en ahseni, en makulü, en makbulü, şeriatın şerh ettiği gibidir, Kur'an'ın gösterdiği gibidir, Sahib-i Mi'racın gördüğü gibidir.
İşte medhal dört nüktesiyle bitti.
Eğer buraya kadar kalben çıkmış isen, maksadın hakaikını görmek istersen, hazır ol! Tahir ol!
İşte âlem-i Kur'an kapıları açıktır. İşte cennet-i Furkan, Müfettehatü'l-ebvabdır. Gir, bak! Melaikeyi içinde iyi gör. Onlarla tanış!
Sure-i Kadirde:
hem
hem
Eğer istersen Sure-i
ye gir! Cinlerle de görüş!
Şu mes'eleye dair Kur'an'ın işaratından fehmettiğim bir mikdarını Arabî olarak İşaratü'l-İ'caz'da yazmıştım. Burada vazifem, hükm-ü Kur'anı güzel telakki etmek için zemini ihzar etmektir.
İşte kalbe kabiliyet-i kabul verecek ve vicdanı iz'ana ihzar edecek dört esas var ki:
Muktezî mevcuddur,
Fâil muktedirdir,
Mahall kabildir,
Mani' yoktur.
Saadet-i Ebediyeye muktezî vardır. O muktezînin vücuduna bürhan, on menabi'den süzülen ve tehallüb eden bir hadstir.
Birincisi: İşte kâinatta bir nizam-ı ekmel-i kasdî var. Her cihette reşehat-ı ihtiyar, lemaat-ı kasd görünüyor. Her şeyde bir nur-u kasd, her şe'nde bir ziya-yı irade, her harekette bir lem'a-yı ihtiyar, her terkipte bir şu'le-i hikmet nazar-ı dikkate çarpıyor.
Evet saadet-i ebediye olmazsa, "Nizam" bir suret-i zaîfe-i vâhiyeden ibaret kalır, yalancı bir nizam olur. Nizamın ruhu olan maneviyat ve revabıt ve niseb heba olur. Demek nizamın nazzamı saadet-i ebediyedir.
İkinci Menba': Hilkatte bir hikmet-i tamme var. Evet inayet-i ezeliyenin timsali olan Hikmet-i İlahiye kâinattaki riayet-i mesalih ve iltizam-ı hikem lisanıyla saadet-i ebediyeyi ilân eder. Zira saadet-i ebediye olmazsa, kâinatta bilbedahe sabit olan hikem ve fevaidi mükâbere ile inkâr etmek lâzım gelir.
Üçüncü Menba': Akıl ve hikmet ve istikraın şehadetleriyle sabit olan hilkatteki adem-i abesiyet; hem Sâni'in fıtratta, her şeyde en
kısa yolu ve en yakın ciheti ve en hafif sureti ve en güzel keyfiyeti ihtiyar ve intihab etmesiyle sabit olan adem-i israf, saadet-i ebediyeye işaret eder. Zira adem-i sırf herşeyi abes eder.
Fıtratta, ezcümle insanda fenn-i menafi'ü'l-a'zâ şehadetiyle sabit olan adem-i israf gösterir ki; insanda olan istidadat-ı maneviye ve âmâl ve efkâr ve müyulat dahi israf edilmeyecektir. O meyl-i tekemmül, bir kemalin vücudunu ve o meyl-i saadet, bir saadet-i ebediyeye namzed olduğunu kat'î olarak ilân eder. Öyle olmazsa, insanın mahiyet-i hakikiyesini teşkil eden maneviyat ve âmâl kurur, hebaen gider.
Acaba kıymettar bir cevherin kılıfına o derece dikkat ve itina edilse ki, gubarın konulmasına da müsaade etmeyen sahibi, nasıl ve ne suretle o cevher-i yegâneyi kırıp mahveder.
Şu üç menba'daki üç şahidi tezkiye eden herbirinin mevzuunun nev'indeki nizamına şahid-i sadık olan cemi'-i fünunun istikra-i tammesidir. Ki o intizam-ı kâmili ihtilalden halâs eden, meyl-i tekemmülü tatmin eden yalnız saadet-i ebediyedir.
Dördüncü Menba': Pek çok enva'da yevm ve sene gibi, hatta insanın şahıslarında bir çok kıyamet-i mükerrere-i nev'iye vardır ki; bir kıyamet-i kübranın tahakkukunu ihsas ediyor.
Evet, maruf saatin saniye, dakika, saat, eyyamını sayan çarklarına benzeyen Allah'ın büyük saatindeki yevm, sene, ömr-ü beşer, deveran-ı dünya birbirine mukaddeme olarak döner, işler. Geceden sonra sabahı, kışdan sonra baharı işledikleri gibi; mevtten sonra subh-u kıyamet o destgâhtan, o saat-i uzmadan çıkacağını haber veriyorlar.
Bir şahsın müddet-i ömründe başına geçen bir çok kıyamet çeşitleri geçmiştir. Beş altı senede bilittifak bütün zerratını değiştirmiş, belki bir senede iki defa tedricî bir kıyamet görmüş... Hem bazı enva'-ı hayvanatta bazı vakitte bir kıyamet-i nev'iye müşahede ediyoruz.
İnsanın bir şahsı, başkasının nev'i hükmündedir. Zira nur-u fikir, onun âmâline öyle bir vüs'at vermiş ki; ezmine-i selâseyi yutsa tok olmaz. Sair nevilerdeki ferdlerin mahiyeti cüz'î, kıymeti şahsî, nazarı mahdud, kemali mahsur, lezzet ve elemi ânidir. Beşerin ise mahiyeti ulvî, kıymeti gâlî, nazarı âmm, kemali hadsiz, lezzeti, elemi kısmen dâimîdir.
Öyle ise, çok nev'ilerde olan birer çeşit kıyamet-i mükerrere-i neviyede, insan için bir kıyamet-i şahsiye-i umumîyeye remz vardır.
Beşinci Menba': Beşerin cevher-i ruhundaki gayr-ı mahsur istidadat ve o istidadatta mündemiç olan gayr-ı mahdud kabiliyât; ve o kabiliyâttan neş'et eden hadsiz müyulat; ve o müyulattan hasıl olan lâyetenahî âmâl; ve o âmâlden tevellüd eden gayr-i mütenahî efkâr ve tasavvurât; şu âlem-i şehadetin mâverasında olan saadet-i ebediyeye elini uzatmış, medd-i nazar ederek o tarafa müteveccih olmuştur. Hatta ruhun bir şâir san'atkârı olan hâsse-i hayale denilse: "Sana dünya bir milyon ömür ile verilecektir. Fakat sonun adem-i sırf, hiçlik olacaktır."
Hayal, derinden derine, -bunu alkışlamak yerine- teessüf edecektir. Bir hizmetkârı tatmin etmeyen şu dünya, sultan-ı ruhu nasıl tatmin edebilir?
İşte hiç yalan söylemeyen fıtrattaki şu kat'î, şedid, sarsılmaz, meyl-i saadet-i ebediye; saadet-i ebediyenin tahakkukuna bir hads-i kat'î veriyor.
Altıncı Menba': Errahmanurrahîm olan Sâni'-i Zülcelal'in rahmetidir. Evet nimeti nimet eden, nimeti nıkmetlikten halas eden; ve kâinatı firak-ı ebedîden hasıl olan vaveylâlardan kurtaran saadet-i ebediye, o rahmetin şe'nindendir ki beşerden esirgemesin. Zira bütün nimetlerin reisi, re'si, neticesi olan saadet-i ebediye verilmezse, bütün nimetler nıkmetlere tahavvül eder. O tahavvül ise, bilbedahe ve bizzarure ve umum kâinatın şehadetiyle muhakkak olan Rahmet-i İlahiyeyi inkâr etmek lâzım gelir. Halbuki rahmet, en vâzıh ve güneşten daha parlak bir hakikattır.
Bak, rahmetin cilvelerinden olan "Muhabbet ve Aşk ve Şefkat" nimetlerine dikkat et! Eğer firak-ı ebedî ve hicran-ı lâyezalîye incirar etse; görürsün ki, o muhabbet, en büyük musibet olur. Şefkat en büyük maraz olur. Akıl en büyük bela olur. Demek rahmet, rahmet olduğu için hicran-ı ebedîyi muhabbet-i hakikiyeye karşı çıkarmaz.
Yedinci Menba': Kâinattaki bütün letaif, bütün mehasin, bütün kemalât, bütün incizabat ve iştiyakat ve terahhumat birer mazmundur ki, Sâni'in lütfu merhametinin, ihsan ve kereminin cilvelerini
bizzarure ve bilbedahe kalbe gösteriyor. Madem bir hakikat var, bilbedahe hakiki rahmet var. Madem hakiki rahmet var, saadet-i ebediye olacaktır.
Sekizinci Menba': Fıtrat-ı zîşuur olan vicdandır. Kim kendi uyanık vicdanını dinlese: "Ebed!.. ebed!.." sesini işitecektir. Demek o, onun için mahluktur. Demek bu incizab ve cezbe bir gaye-i hakikî ve hakikat-i cazibedârın yalnız cezbiyle olabilir.
Dokuzuncu Menba': Sadık, masduk, musaddak olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ihbarıdır. Evet O'nun sözleriyle saadet-i ebediyenin kapıları açılmış. Ve O'na karşı kelâmları birer penceredir. Zaten bütün kuvvetiyle bütün davaları tevhidden sonra o noktada temerküz ediyor.
Onuncu Menba': Onüç asırda yedi vecihle i'cazını muhafaza eden Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyanın ihbarat-ı kat'iyesidir. Evet nefs-i ihbarı, haşr-i cismanînin keşşafı ve şu remz-i hikmetin miftâhıdır. Hem tazammun ettiği ve mükerreren tefekküre emrederek nazara vaz' ettiği berahin binlerdir.
Ezcümle: Bir kıyas-ı temsiliyeyi tazammun eden
ve
hem bir delil-i adlîye işaret eden
gibi pek çok âyât-ı kesire ile haşr-i cismaniyedeki saadet-i ebediyeye nâzır pek çok dürbünleri nazar-ı beşere vaz' etmiştir.
Bak, vücud-u insan tavırdan tavıra geçtikçe acib, muntazam inkılabatı geçiriyor. Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan azm ve lahme, azm ve lahmden halk-ı cedide intikal, gayet dakik desatire tâbidir. Her bir tavrın öyle kavanin-i mahsusa ve öyle nizamat-ı muayyene ve öyle harekât-ı muttaridesi vardır ki; cam gibi altında kasd, irade, ihtiyar, hikmetin cilvelerini gösterir. İşte vücud itibariyle böyle her sene libasını değiştiren o vücudun bekası, inhilalin yerini dolduran bir terkibe muhtaçtır.
İşte o hüceyratın yıkılmasıyla tamir etmek zarureti, bir madde-i latîfe ister ki, âzânın hâcatı nisbetinde Rezzak-ı Hakikî bir kanun-u mahsus ile taksim ediyor.
İşte o madde-i latîfenin etvarına bak! Göreceksin ki; o kafile-i zerrat, küre-i havada, toprakta münteşir iken, bir hareket-i kasdîyi işmam eden bir keyfiyetle toplanıyorlar. Güya herbir zerre bir vazife ile muvazzaf, bir mekân-ı muayyeneye gitmek için memurdur gibi toplanır. Bir Saik-i Muhtarın kanun-u mahsusuyla âlem-i mevalide girer. Nizamat-ı muayyene ile, harekât-ı muttaride ile, desatir-i mahsusa ile bedende dört matbahda pişirildikten sonra, dört inkılab-ı acibeyi geçirdikten sonra, dört süzgeçten süzüldükten sonra aktar-ı bedende intişar ederek, bütün muhtaç olan a'zâların derece-i ihtiyaçlarına göre Rezzak-ı Hakikî'nin inayetiyle inkısam eder.
İşte o zerrattan herbir zerreye bir nazar-ı hikmetle baksan göreceksin ki; kör ittifak, kör tesadüf hiç ona karışamaz. Herbiri hangi tavra girmiş ise, kavanin-i muayyenesiyle güya ihtiyaren amel ediyor. Hangi tabakaya sefer etmiş ise, öyle muntazam ayak atıyor ki, bilbedahe bir Saik'in emriyle gidiyor.
İşte böyle tavırdan tavıra, tabakadan tabakaya gitgide hedef-i maksadından ayrılmayarak, makam-ı lâyıkına girer oturur. İşte bu hal gösteriyor ki; evvelen o zerreler muayyendiler, muvazzaftılar. O makamlar için namzed idiler. İşte şu neş'e-i ûlâyı gören, neş'e-i uhrayı istib'ad ile istinkâr etmemek gerektir.
Meselâ, bir taburun askerleri istirahat izniyle dağılıp boru ile çağrılsa birden tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir taburu teşkil etmekten çok ve çok esheldir. Bir vücudda imtizac ile ünsiyet ve münasebet peyda eden zerrât, Sûr-u İsrafil ile Hâlıkının emrine lebbeykzen olmaları aklen birinci icaddan daha sehl, daha mümkündür. Hem nüveler hükmünde olan ecza-i asliye, ikinci neş'e için bir esas-ı kâfidir.
Şu âlemde çok görüyoruz ki; zalim, fâcir, gaddar gayet refah ve rahat ile ömür geçiriyor. Halbuki, görüyoruz ki; mazlum, fakir, mütedeyyin, hüsn-ü hulk sahibi, zahmet ve zillet ve mazlumiyette
hayatını geçiriyor. Sonra mevt gelir, ikisini müsavi kılar. Eğer şu müsavat nihayetsiz ise zulüm görünür. Halbuki zulümden tenezzühü kâinatın şehadetiyle sabit olan adalet ve hikmet-i İlahiye, bir mecma'-ı âher iktiza eder ki; birincisi cezasını, ikincisi mükâfatını görsün.
Hem şu perişan beşeri, sair ihvanı olan kâinat-ı muntazama gibi tanzim edecek ve istidadıyla mütenasib tecziye ve mükâfat edecek bir mahkeme-i kübra ister. Tâ adalet-i mahza tecelli etsin. Şu dar dünya beşerin ruhunda mündemiç olan istidadat-ı gayr-ı mahdudenin sünbüllenmesine müsaid değildir. Demek başka âleme gönderilecektir.
İnsanın cevheri büyüktür. Ebede namzettir. Mahiyeti âliyedir. Cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir. Sair kâinata benzemez. İntizamsız olamaz. Mühmel kalamaz. Abes olamaz. Fena-yı mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi âğuş-u nazendârânesini açıp bekliyorlar.
Şu âyetler gibi, çok berahin-i latîfeyi tazammun eden âyât-ı saireyi kıyas ile, tetebbu' et! İşte bu menabi-i aşere muktezînin vücuduna kat'iyyen delalet eder.
Fâil muktedirdir. Kudrette noksan yoktur. A'zam ve asgar ona nisbeten birdirler. Evet bir Kadîr ki; âlem bütün güneşleri, yıldızları, avalimi, zerratı, cevahiri, gayr-ı mütenahî lisanlar ile azametine, kudretine şehadet eder. Hiçbir vehim ve vesvesenin hakkı var mıdır ki, haşr-i cismanîyi O kudretten istib'ad etsin?
Şurada yalnız deriz: En çok ve en büyük şey, en basit ve en küçük şeye nisbeten kudrete daha ağır gelemez.
İşte, şu sırrı "Sünuhat"ta yazmıştım. Makamın münasebetiyle naklediyorum:
İşte Kudret zâtiyedir. Acz tahallül edemez. Melekûtiyete taalluk eder. Mevani' tedahül edemez. Nisbeti kanunîdir. Cüz' külle müsavi, cüz'î küllî hükmüne geçer.
Birinci Nokta: Kudret-i Ezeliye, Zât-ı Akdesin lâzıme-i zaruriye-i nâşie-i zâtiyedir. Öyle ise zıddı olan "acz", onun melzumu olan zâta bilbedahe ârız olamaz. Madem acz zâta ârız olamaz bilbedahe kudrete, tahallül edemez. Madem tahallül edemez, bilbedahe kudrette meratib olamaz. Zira meratibin vücudu ezdadın tedahülüyledir.
Meselâ, hararette meratib, bürudetin tahallüliyledir. Hüsündeki derecât, kubhun tedahüliyledir. İlh... Mümkinatta hakikî, tabiî lüzum-u zâtî olmadığından kâinatta ezdad birbirine girebilmiş. Meratib tevellüd ederek ihtilafat ile tagayyürat neş'et etmiştir.
Madem ki, kudrette meratib olamaz. Makdurat dahi bizzarure kudrete nisbeti bir olur. En büyük en küçüğe müsavi ve zerrat yıldızlara emsal olur.
İkinci Nokta: Sâbıkan geçtiği gibi, kâinatın âyine gibi iki ciheti var; biri mülk, biri melekûtiyet.
Mülk ciheti ezdadın cevelangâhıdır. Hüsn kubh, hayır şer, sıgar kiber, sa'b sehl gibi umûrun mahall-i tevarüdüdür. Onun için vesait ve esbab va'z edilmiş. Tâ dest-i kudret zâhiren umûr-u hasise ile mübaşir görünmesin. Azamet ve izzet öyle ister. Fakat hakikî tesir vermemiş. Vahdet öyle ister.
{(*) Eğer vasıta hakikî olsa idi ve hakikî tesir verilse idi; hem bir şuur-u küllî verilmek lâzım idi. Hem bizzarure eser-i itkan, kemal-i san'at muhtelif olacaktı. Halbuki en âdiden en âliye, en küçükten en büyüğe itkan derece-i kemalde, mahiyetin kameti nisbetindedir. -Müellif-}
Melekûtiyet ciheti ise, her şeyde şeffafedir. Teşahhusat karışmaz. O cihet vasıtasız Hâlıkına müteveccihtir. Terettüb, teselsülü yoktur. İlliyet, ma'luliyet giremez. İ'vicacatı yoktur. Avaik müdahale edemez. Zerre şemse kardeş olur.
Evet Kudret, hem basit, hem nâmütenahî, hem zâtî... Mahall-i taalluk-u kudret, hem vasıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Büyük küçüğe tekebbürü yok, cemaat ferde rüçhanı yok. Küll cüz'e nisbeten kudrete karşı fazla nazlanması olamaz.
Temsil, tasvir ve tasavvuru teshil ettiğinden şu gamız noktayı altı temsil ile işaret edeceğiz.
İşte şeffafiyet, mukâbele, muvazene, intizam, tecerrüd, itaatın sırlarını birden zihinde mezc edebilsen; vesvesesiz bu noktayı anlayacaksın.
Sakın mikyas yapma! Âciz mümkinâtın zaif, küçücük mikyasları Kadîr-i Ezelî'nin tasarrufatına şebih olamaz. Tanzir edemez. Yalnız şu emrin imkânının fehmini teshil eder.
Birinci Temsil: Şemsin feyz-i tecellisi olan timsali, denizin mecmu'-u sathında, denizin herbir katresinde aynı hüviyeti gösteriyor. Küre-i Arz perdesiz güneşe karşı muhtelif cam parçalarından olsa; timsal-i şems herbir parçada ve umum sath-ı arzda müzahametsiz, tecezzisiz, tenakussuz bir olur. İşte şeffafiyet sırrı.
Faraza şems muhtar olsaydı, o feyizden biri daha rahat, diğeri daha zahmet olamazdı.
İkinci Temsil: Noktalardan terekküb eden bir daire-i azîmenin nokta-i merkeziyenin elinde bir mum ve muhitteki noktaların ellerinde birer âyine farzedilse; nokta-i merkeziyenin muhit âyinelerine verdiği feyz; müzahametsiz, tecezzisiz, tenakussuz nisbeti birdir. İşte mukabele sırrı.
Üçüncü Temsil: Hakiki bir mizanın iki gözünde iki güneş veya iki yıldız veya iki dağ veya iki yumurta veya iki cevher-i ferd, herhangisi bulunsa, sarfolunacak aynı kuvvetle o hassas, azîm terazinin bir kefesi süreyyâya, bir kefesi seraya inebilir. İşte muvazene sırrı.
Dördüncü Temsil: En azîm bir gemi en küçük bir oyuncak çevirmesi gibi çevrilebilir. İşte intizamın sırrı.
Beşinci Temsil: Bir mahiyet-i mücerrede, bütün cüz'iyatına en asgarından en ekberine yorulmadan, tenakus etmeden, tecezzi etmeden bir bakar, girer. Teşahhusat-ı mülkiye cihetindeki hususiyât müdahale edip şaşırtmaz, nazarını tağyir etmez. İşte tecerrüdün sırrı.
Altıncı Temsil: Bir kumandan «Arş!» emriyle bir neferi tahrik ettiği gibi, bir orduyu dahi tahrik eder.
Her şeyin bir nokta-i kemali var. Ve o noktaya bir meyli var. Muzaaf meyil ihtiyaçtır. Muzaaf ihtiyaç iştiyaktır. Muzaaf iştiyak incizabdır. Bunlar emr-i tekvinînin mahiyat tarafından birer habb ve nüve-i imtisalidir. Mahiyat-ı mümkinatın mutlak kemali, mutlak vücuddur. Hususî kemali, istidadatını bilfiile çıkaran ona mahsus vücuddur. Bütün kâinatın كُنْ emrine itaatı, bir nefer hükmünde olan bir zerrenin itaati gibidir. İrade-i Ezeliye'den gelen كُنْ emr-i ezelîsine mümkinin itaat ve imtisalinde, yine iradenin tecellisi olan meyil ve ihtiyaç ve şevk ve incizab birden mümtezic, mündemiçtirler. İşte itaat sırrı.
Şu temsilat-ı sitte nâkıs, mütenahî, zaîf, hakikî tesiri yok olan kuvvet-i mümkinatta müşahede ile görünüyor. Öyle ise gayr-ı mütenahî, ezelî, ebedî, bütün kâinatı adem-i sırftan icad eden ve bütün ukûlü hayrette bırakan âsâr-ı azamet ile tecelli eden Kudret-i Ezeliyeye nisbeten herşey müsavidir. Hiçbirşey ağır gelemez. Gaflet olunmaya.
Şu esrar-ı sitte olan küçücük mizanlarla o Kudret-i Ezeliye tartılmaz. Belki hiç münasebete giremez. Yalnız istib'adı def' için zikredilir.
İşte şu üç noktayı ve üçüncü noktadaki altı sırrıyla mülk ve mümkün canibinde değil, belki melekûtiyet ve Kudret-i Ezeliye cihetinde nazar edilse, istinkâra incirar eden istib'ad zâil ve nefis mutmain olur.
Madem ki, Kudret-i Ezeliye gayr-ı mütenahiyedir. Hem lâzıme-i zaruriyedir. Hem herşey lekesiz, perdesiz cihet-i melekûtiyeti ona müteveccihtir. Hem ona mukabildir. Hem tesavi-i tarafeyn olan imkân itibariyle mütevazinü't-tarafeyndir. Hem şeriat-ı fıtriye-i kübra olan nizama mutî'dir. Hem avaik ve hususiyat-ı mütenevviadan cihet-i melekûtiyet mücerreddir. Öyle ise küll-ü âzam, cüz'-ü asgara nisbeten kudrete karşı ziyade nazlanmaz, mukavemet etmez. Öyle ise, haşirde bütün zevil-ervahın ihyası, mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir
sineğin baharda ihya ve inşaından kudrete daha ağır olamaz. Öyle ise;
mübâlâğasızdır, mücazefesizdir, doğrudur, haktır, hakikattir.
İşte müddeamız ki, «Fâil muktedirdir... O cihette hiçbir mani' yoktur» tahakkuk etti.
Mahall kabildir... Şurada dört nokta var. Âlemin imkân-ı mevti ve vukuu, tamir ve ihyasının imkânı ve vukuu...
Birinci Nokta: Kâinatın imkân-ı mevtine delil: Bir şey kanun-u tekâmüle dâhil ise, o şeyde neşvünema var. Neşvünema varsa, ona bir ömr-ü tabiî var. Ömr-ü tabiî varsa, ona bir ecel-i fıtrî var. Vâsi' bir istikra ile sabittir ki, pençe-i mevtten kendini kurtaramaz. Nasıl ki, insan küçük bir âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz. Âlem dahi büyük bir insandır, o da ölümün pençesinden kurtulamaz, o da ölecek. Sonra dirilecek. Veya yatıp sonra subh-u haşir ile gözünü açacaktır.
Hem nasıl ki, kâinatın bir nüsha-i musağğarası olan bir şecere tahrib ve inhilalden başını kurtaramaz. Öyle de: Şecere-i hilkatten olan silsile-i kâinat tamir ve tecdid için tahribden kendini kurtaramaz. Eğer ecel-i fıtrîden evvel irade-i ezeliyenin izniyle bir maraz-ı haricî veya bir hâdise-i muharrib olmazsa ve Sâni'i daha evvel onu bozmazsa; her halde, -hatta fennî bir hesab ile- bir gün gelecek ki:
sırları Kadir-i Ezelînin izniyle tezahür edip o büyük insanın sekeratı da acib bir hırhıra ve müdhiş bir savt ile fezayı dolduracak, bağırıp ölecek sonra dirilecek.
Dakik Bir Nükte: Nasıl ki su, kendi zararına incimad eder. Buz buzun zararına temeyyu eder. Lübb, kışır zararına kuvvetleşir. Lafz, mana zararına kalınlaşır. Ruh, cesed hesabına zaîfleşir. Cesed, ruh hesabına inceleşir... Öyle de: Âlem-i kesif, âlem-i latîf hesabına şeffaflanır. Kudret-i Fâtıra -tabir caiz ise- hummalı bir faaliyetle ecza-i meyyite-i hâmide-i camide-i kesifede her tarafta iş'al-i nur-u hayat ettiğini bir remz-i kudrettir ki; âlem-i latîf hesabına âlem-i kesifi eritiyor, yandırıyor, ışıklandırıyor. Hakikat ne kadar zaîf ise de ölmez. Belki teşahhusatta seyr ü sefer eder. Hakikat büyür, inkişaf eder, gençleşir. Kışır ve suret eskilenir, incelenir, parçalanır. Daha güzel olarak tazelenir. Ziyade - noksan noktasında makûsen mütenasibtirler. Şu kanun, bütün kanun-u tekâmüle dâhil olan eşyaya şâmildir. Demek bir zaman gelecek ki; hakikat-i uzma-yı kâinatın kışır ve sureti olan âlem-i şehadet Allah'ın izni ile parçalanacak, daha güzel, daha latîf bir surette tazelenecektir;
sırrı tahakkuk edecektir.
İkinci Nokta: Şu mevtin vuku'udur. Buna delil; cemi'-i edyan-ı semaviyenin icmaıdır. Bütün fıtrat-ı selimenin şehadetidir. Ve kâinatın tahavvül ve tebeddül ve tagayyürünün işaretidir.
Şu sekeratı zihninde temessül etmek istersen bak! Şu kâinat; dakik, ulvî bir nizam ile birbirine bağlanmış. Hafî, nâzik, latîf birbiriyle tutunmuş!.. Ve ecram-ı ulviyeden bir cirim «Kün» veya "mihverinden çık!" hitabına mazhar olunca sekerata başlar. Nücum tesâdüme, ecram telâtuma, feza-yı gayr-ı mütenahî; gülleleri küreler gibi büyük, milyonlar top sadâlarının muhassalıyla vaveylâya başlar.. Birbirine çarpışarak, küremiz büyüklüğünde kıvılcım saçarak!..
İşte şu mevt ile dest-i kudret, kâinatı çalkalar. Kâinat tasaffi ile ayrılmaya başlar. Cehennem aşireti ve maddesiyle bir tarafa çekilir; Cennet anasırı ve letaifiyle başka yerde tecelli eder...
Üçüncü Nokta: Ölecek âlemin dirilmesi mümkündür. Zira Birinci Makamda geçtiği gibi; kudrette noksan yok, gayet kavî muktezî var. Mes'ele ise mümkinattandır.
Evet, kâinatta dikkat edilse görünür ki; içinde iki unsur-u esasî var, her tarafa uzanmış. İki kök var ki; tahassül ve temerküz
ile ebedîleşse, cennet - cehennem olacaktırlar. Cennet - Cehennem ise, şecere-i hilkatten ebed tarafına tedelli eden dalının iki meyvesidir. Ve silsile-i kâinatın iki neticesidir. Ve seyl-i şuunatın iki mahzenidir. Ve ebede karşı cereyan eden mütemevvic mevcûdatın iki havzıdır. Ve lütuf ve kahrın iki tecelligâhıdır. Ki Dest-i Kudret, bir hareket-i şedide ile kâinatı çalkaladığı vakit, o iki havz mevadd-ı münasibiyle dolacaktır.
Hakîm-i Ezelî, inayet ve hikmet-i ezeliyesinin iktizasıyla şu dünyayı tecrübe ve imtihana meydan olmak için yarattı. Tecrübe ve imtihan neşv ü nemaya sebebdir. O neşv ü nema, istidadatın inkişafına sebebdir. O inkişâf, kabiliyatın tezahürüne sebebdir. O tezahür, hakaik-i nisbiyenin zuhuruna sebebdir. O hakaik-i nisbiye, âhirette hakaik-i hakikiyeye inkılab ettiği gibi; dünyada da bütün kâinatın revabıtı ve tutkalı hükmünde olan meratib-i nisbiyenin takarruruna sebebdir.
İşte bu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki; cevahir-i âliye, hazefât-ı safileden tasaffi eder. Vaktâ ki bunun gibi çok hikem-i dakika için âlemi bu surette irade etti. Şu âlemin tagayyür ve tahavvülünü de irade etti. Şu tahavvül ve tagayyür için ezdadı birbirine karıştırdı. Mazarratı menafi'a mezc, darrı nef'a derc; şüruru hayrata mütedahil, mekabihi mehasinle müctemi' halk ederek; şu ezdadı dest-i kudret yoğurarak kâinatı kanun-u tebeddül ve tagayyüre ve namus-u tahavvül ve tekâmüle tabi' kıldı.
Vaktâ ki, meclis-i imtihan kapandı. Vakt-i tecrübe bitti. İnayet-i ezeliye teb'id için ezdadın tasfiyesini istedi. Hulûd için esbab-ı tagayyürü ve mevadd-ı ihtilafı tefrik etmek istedi.
İşte bu tasfiyenin neticesinde, Cehennem bir cism-i muhkem ile, aşiretiyle meşhun olarak hitab-ı
ye mazhar oldu. Hem Cennet bir cism-i müebbed-i müşeyyed ile kendi esasatıyla tecelli ederek, taifesi
hitab-ı teşrifiyeye mazhar oldu.
Münasebet, şart-ı intizamdır. İntizâm, sebeb-i devamdır. Hakîm-i Ezelî iki menzilin sâkinlerine kudret-i kâmilesiyle öyle bir vücud-u müstekarr verir ki, hiç inhilal ve tagayyüre maruz kalamaz. Zira inkıraza
müncer olan tagayyürün esbabı bulunmaz. Esbab-ı tagayyür bulunsa da, vâridat ve masarif mabeynindeki nisbet, müstekardır. Halbuki şu dünyada inkıraza müncer olan tagayyürün sebebi; bedendeki terekküb ve tahlil mabeynindeki nisbet istikrarsız olduğu içindir.
Dördüncü Nokta: Şu mümkün vaki' olacaktır. Başta Kur'an-ı Kerim bütün kütüb-ü semaviye bunda müttefiktir. Zât-ı Zülcelalin evsaf-ı celaliye ve cemaliyesi bunun vuku'una tecelliyatıyla delâlet ederler.
Bence şu mes'ele o kadar kat'îdir ki; fazla beyan abes olur. Âlem-i berzah ve âlem-i ervahdaki âhirete gitmek için bekleyen hadsiz ervah-ı bâkiye kâfileleriyle bizim mabeynimizdeki mesafe o kadar ince, dakiktir ki; bürhan ile göstermeye lüzum kalmaz. Yalnız vesveseleri izale için hads-i kalbînin menabiine işaret edeceğiz. İşte şuradaki hadsin dört madeni var.
Birinci Maden: Enfüsîdir ki, her ruh kaç sene yaşamış ise, o kadar belki ondan fazla beden değiştirdiği halde, yine bilbedahe aynen bâki kalmıştır. Öyle ise, mevt ile çıplak olmak dahi bekasına tesir etmez. Yalnız burada tedricî libas değiştiriyor. Mevtte birden soyunuyor.
Gayet kat'î bir hads ile sabittir ki; cesed ruhla kaimdir. Ruh, binefsihi kaim ve hâkim olduğundan; cesed istediği gibi dağılsın, toplansın istiklaliyetine sebeb vermez. Belki cesed, hanesi ve yuvasıdır. Libası ise bir derece sabit ve letafetçe ona münasib bir gılaf-ı latîfi var. Öyle ise mevtte bütün bütün çıplak olmaz.
İkinci Maden: Âfâkîdir ki; müşahedat-ı mükerrereye incirar eden bir nevi hükm-ü tecrübîdir.
Evet, tek bir ruhun ba'del-mevt bekası bilbedahe anlaşılsa, şu nev'in külliyetiyle bekasını istilzam eder. Zira mantıkca zâtî bir hâssa bir ferdde görünse, bütün efradda dahi vücuduna hükmedilir;
çünkü zâtîdir. İşte şu mes'elede mûcibe-i cüz'iye, mûcibe-i külliyeyi istilzam eder, denilir. Halbuki değil bir ferd belki o kadar hadsiz, o kadar hasre gelmez müşahedâta istinad eden âsâr, o derece kat'îdir ki; bizde nasıl Yeni Dünya {(*) Yani: Amerika. -Müellifi-} var, orada insanlar var; vücudlarına hiç vehim hatıra gelmez. Öyle de vesvese kabul etmez ki, şimdi âlem-i melekût ve ervahda ölmüş insanların ervahları vardır.
Hem hads-i kat'î ile insanda ba'del-mevt esaslı bir cihet bâkidir. O esas ise ruhtur. Zaten tahrip ve inhilal, kesret ve terkibin şe'nidir. Basit ve vahdete ârız olmaz.
Sâbıkan beyan ettik ki; hayat kesrette vahdeti temin eder. Ve şuur, ruhun ziyasıdır. Öyle ise ruhun fenası, ya tahrib ve inhilal iledir. O ise vahdet ve besatet bırakmaz. Veya idam iledir. O ise Cevvad-ı Mutlak Celle Celalühunun merhameti, cûdu bırakmaz ki, verdiği nimet-i vücudu geri alsın.
Üçüncü Maden: Dikkat edilse; maruz-u tagayyür olan bütün enva'da bir hakikat-i sabite bütün tagayyürat ve etvar içinde yuvarlanarak, suretler değiştirip ölmeyerek, yaşayarak geliyor, bâki kalıyor.
İşte şahs-ı insanî -sâbıkan geçtiği gibi- tasavvurat ve şuur-u küllî ile bir şahıs iken, bir nev' hükmüne geçiyor. Öyle ise, onun hakikat-i zîşuuru ve unsur-u zîhayatı olan ruhu dahi Allah'ın izniyle daima bâkidir.
Dördüncü Maden: Ruha -masdar itibariyle- bir derece müşabih ve yalnız vücud-u hissî olmayan enva'da hükümran olan kavanine dikkat edilse görünür ki; şayet o kanun vücud-u haricî giyse idi; o enva'ın birer ruhu olurdu. Halbuki daima bâki, daima müstemir, hiçbir tagayyürat onların vahdetine tesir etmez. Ruh ise, âlem-i emirden gelen bir kanun-u zîşuur, bir namus-u zîhayattır ki; Kudret-i Ezeliye ona vücud-u haricîyi giydirmiş. Demek nasılki sıfat-ı iradeden ve âlem-i emirden gelen şuursuz kavanin, daima bâki kalıyor. Aynen onların kardeşi ve onlar gibi Sıfat-ı iradenin tecellisi olan, âlem-i emirden gelen ruh; bekaya mazhar olmak daha ziyade lâyıktır. Çünkü zîvücud ve zîhakikat-i hariciyedir. Daha kavîdir, çünkü zîşuurdur. Daha daimîdir, çünkü hayydır, zîhayattır.
Ey birader! Zihni iz'ana, kalbi kabule ihzar etmek için şu dört makamdaki nıkàtı fehmetmiş isen; işte bak maksada giriyoruz!
İşte Kur'an-ı Kerim ve Furkan-ı Hakîm'in cennetine gir! Bak haşr-i cismânîyi kemal-i vuzuh ile ve Cennet ve Cehennemin ahvalini beyan-ı mu'ciz ile sana gösteriyor. Kimsenin haddi yoktur; o beyandan sonra beyana kalkışsın!
Bak menzilgâh-ı dünyada a'sar-nişîn olan ecyâlin sufûfuna hitaben kâinatı zelzeleye getiren şu hutbe-i ezeliyeyi dinle:
Bu kelime-i âliye üssü'l-esas-ı İslâmiyet olduğu gibi; kâinat üstünde temevvüc eden İslâmiyetin en nuranî ve en ulvî bayrağıdır.
Evet misak-ı ezeliye ile peyman ve yeminimiz olan iman, bu menşur-u mukaddesde yazılmıştır.
Evet âb-ı hayat olan İslâmiyet ise, bu kelimenin aynü'l-hayatından nebe'an eder.
Evet, ebede namzed olan nev'-i beşer içinde saadet-saray-ı ebediyeye tayin ve tebşir olunanın ellerine verilmiş bir ferman-ı ezelîdir.
Evet şu kelime, kalb denilen avalim-i gayb'a karşı olan penceresinde kurulmuş olan latîfe-i Rabbaniyenin âyinesine in'ikas eden Sultan-ı Ezel'in tecellisini ilân eden bir harita-i nuraniyesidir ve tercüman-ı beliğidir.
Evet, vicdanın esrar-engiz olan nutk-u beliğanesini cem'iyet-i kâinata karşı vekaleten inşad eden vicdanın hatib-i fasihi ve kâinata Hâkim-i Ezelîyi ilân eden imanın mübelliğ-i beliği olan lisanın elinde bir menşur-u layezalî'dir.
Bu kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahid-i sadıktır. Ve birbirini tezkiye eder. Evet uluhiyet, nübüvvete bürhan-ı limmîdir. Muhammed Aleyhisselâm Sâni'-i Zülcelale zâtıyla ve lisanıyla bürhan-ı innîdir.
Kelime-i şehadetin birinci kelâmına birinci bürhanı, ikinci kelâmıdır.
S: {(*) Sual eden Japondur. -Müellif-} Sâni'in vücud ve vahdetine en vâzıh delil nedir?
C: En parlak bürhanı Muhammed'dir (A.S.M.). Ve nübüvvet-i Ahmediye'nin en metin bürhanı, nübüvvet-i mutlakadır.
Kâinatta bir hakikat varsa, nübüvvet vardır. Hilkatte nizam varsa, nübüvvet zaruridir.
{(*) Karıncayı emirsiz, arıyı ya'subsuz bırakmayan Kudret-i Fâtıra, beşeri nebisiz bırakmaz. -Müellif-}
Zira insanın vehm-âlud nazarına istikamet; ve tecavüzkâr kuva-yı selâsesine itidal; ve istidadat-ı maneviyesine inkişaf verecek İlahî bir mürşid olabilir. O ise Nebi'dir.
Dünyada bundan doğru ne haber olabilir ki; yüzbinler enbiya yüzbinler mu'cizat ile nübüvveti iddia etmişler. Mu'cizat ile isbat etmişler.
Nokta-i nübüvvette müttefik, selef halefe mübeşşir. Halef selefe musaddık, asl-ı dinde müttehiddirler.
Öyle ise, cemi' enbiyanın cemi'-i mu'cizatı Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir mu'cizesi hükmündedir. Çünkü medar-ı nübüvvet ve enbiyaya "nebi" dediren esaslar, Hazret-i Ahmed'de (Aleyhisselâm) daha ekmel bulunur.
Dünyada nebi varsa, O da nebidir.
Evet, sirac-ı vehhac, bürhan-ı katı' O'dur.
Öyle ise O'nu tanımalıyız. Ve O zât ne derece ulvî, parlak olduğunu bunun ile kıyas edilir ki; اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca, bütün ümmetinin bütün hasenatının bir misli Onun kefe-i hasenatına ilâve edilmiştir.
Manevî bir cazibe-i umumiyi andıran hidayet ve irşadından herbir ferd ne kadar feyz ve nur almışsa, bir misli O Zât-ı Şerif'e in'ikas etmiştir.
İşte derece-i kemalât gayr-ı mütenahî, O'nun ruhundaki istidad ve kabiliyet nihayetsiz, muhit-i enfüsî olan Zâtından başka, ümmetinin âfâkından gelen esbab-ı inkişaf hadsiz olduğundandır ki; Hakikat-i Muhammediye (A.S.M.) âlem-i imkânda en râsih, en racih hakikat olduğunu ehl-i keşf ittifak etmişlerdir. Nasıl bazan cüz'î bir tereşşuh, uzak menbadan suyun gelmesine delil ve sakatlık olmadığına şahid olur. Öyle de küçük bir emare, büyük bir hakikatı ihsas edebilir. Madem ki hadsiz ehl-i kemal O'nun minhac-ı cedvelinden zülâl-i hayatı içmişlerdir. Bizzarure gösterir ki, nurdan yapılmış o boru ve hakikatta kazılmış o ark, doğru menbadan gelir. İnhiraf ve sakatlık yoktur.
Şimdi O Zât'ı bize tanıttıracak pek çok sadık muhbirler vardır.
Birincisi: Enbiya meclis-i samîsidir.
İkincisi: Huluk-u azîm merkezi olan Zât-ı Nuranîsidir.
Üçüncüsü: Zaman-ı mazidir.
Dördüncüsü: Asr-ı Saadettir.
Beşincisi: Başta şeriat olarak zaman-ı müstakbeldir.
Altıncısı: Başta Kur'an olarak mu'cizatıdır.
Öyle ise haber almak için bunlara birer birer müracaat edeceğiz.
Hatta eğer mu'cizatı noktasında mevcudatı istintak etsek, görecek ve işiteceğiz ki; âlem, enva' ve ecnasıyla O'nun Risaletine şehadet ve mu'cizelerine delâlet ve hazine-i gaybdan getirdiği meta'-ı âlîye dellâllık ediyor. Güya âleme teşrif ettiğinde, herbir nev' kendi lisan-ı mahsusuyla alkışladığı gibi; Sultan-ı Ezel, zemin ve âsumanın evtarını intak edip, herbir tel başka lisan ile mu'cizatının nağamatını inşad etmekle o sadâ-yı şirin, bu kubbe-i minada ilelebed tanin-endaz etmiştir.
Güya {(*) Şu müselsel beyan, mu'cizat-ı Ahmediyenin (A.S.M.) envaına işarettir. -Müellif-} âsuman, kendi mi'rac ve melek ve kamerin elsine-i semaviyesiyle risaletini tebrik ediyor.
Ve zemin, kendi hacer ve şecer ve hayvanın dilleriyle mu'cizelerine senahan oluyor.
Ve cevv-i fezâ, kendi cinn ve bulutun işaratıyla nübüvvetine beşaret verir ve sâyebânlık ediyor.
Ve zaman-ı mazi, enbiya ve kütüb ve kâhinlerin rumuz ve telvihatıyla, O Şems-i Hakikatın fecr-i sadıkını göstererek müjdeci oluyor.
Ve zaman-ı hal, yani Asr-ı Saadet lisan-ı haliyle; tabiat-ı Araptaki inkılab-ı azîmin ve bedeviyet-i sırfdan medeniyet-i mahzanın def'aten tevellüdünü şahid göstererek nübüvvetini isbat ediyor.
Ve zaman-ı müstakbel, kendi vukuat ve fünunun etvar-ı müdakkikane ile O'nun mevkeb-i ikbalini istikbal; ve lisan-ı hakîmane ile irşadatına teşekkür ediyor.
Nev'-i beşer, kendi muhakkikleriyle, bâhusus Hatib-i Beliğî ki; şems gibi kendi kendine bürhan olan Muhammed'in (A.S.M.) lisan-ı fasihânesiyle haktan geldiğini, ilân ediyor.
Ve Zât-ı Zülcelal, kendi Kur'an'ının lisan-ı beliğanesiyle ol Nebiyy-i Ümminin ferman-ı risaletini cinn ve inse işittiriyor.
Hangi kuvvet vardır ki, bu icma'ın hükmünü reddetsin? Kimin haddi var, şu ittifaka karşı muhalefet etsin? Hangi şüphe var ki, tevatür-ü mevcûdata karşı dayanabilsin?
İşte enbiyanın lisan-ı halleri şehadet, lisan-ı kalleri beşaret veriyor.
Eğer sahife-i itibar-i âlemde menkuş olan âsâr-ı enbiyayı nazar-ı mütalaaya alsan; ve tarihin lisanından nübüvvete dair cereyan eden ahvallerini dinlersen; ve cihetü'l-vahdet-i nübüvveti zaman ve mekânın tesirat-ı hususiyelerinden tecrid edebilsen, göreceksin ki; enbiyaya
"nebi" dedirtmiş ve nübüvvetlerine medar olmuş olan esaslar ki, herbir nebi, iddia-yı nübüvvet ve mu'cizeyi izhar; ve düstur-u hareketi Hukukullah ve hukuk-u ibadı muhafaza; ve terk-i menafi'-i şahsiye; ve ümeme karşı keyfiyet-i muameleleri; ve ümmetin onlara karşı keyfiyet-i telakkisi; ve zâtlarındaki sebeb-i temayüz olan meziyyat gibi medar-ı nübüvvet olan esaslar evlad-ı beşerin en âhir üstadı olan Muhammed-i Hâşimîde (A.S.M.) daha ekmeli ve daha azharı bulunur. Demek oluyor ki; yakîni ifade eden nev'-i vâhiddeki istikra, hususan kıyas-ı hadsî-i hafî ianesiyle ve kıyasü'l-evleviyenin teyidiyle, mu'cizatlarının lisanıyla vahdet-i Sâni'in bir bürhan-ı bahiresi olan Muhammed'in (A.S.M.) sıdk-ı nübüvvetine şehadet ederler.
İşte bu sırdandır ve nübüvvet-i Muhammediyeye (A.S.M.) mukaddeme olmasındandır ki; Kur'an-ı Hakîm ahval-i enbiyayı kesretle zikrediyor.
Enbiyanın nübüvvet-i Ahmediyeye (A.S.M.) işarat ve beşaretleridir. Kütüb-ü Münzele pek çok tahrif ve tağyir olmakla beraber, ehl-i tetkik pek çok işarat ve beşaretlerini nakletmişlerdir. {(*) Hazret-i İsa, "İbn-i insan"dan mükerreren bahsediyor. İbn-i insan, Hazret-i Ahmed olmak gerektir. -Müellif-} Ezcümle Hüseyn-i Cisrî Risalesinde yüz delil kadar ta'dad ediyor. Burada iktisaren ehline havale ediyoruz.
Delil-i sıdk, hârika olmak lâzım değildir. Resul-i Ekrem'in herbir fiilinde ve herbir halinde, herbir kàlinde sıdk lemean eder. Fakat her hali hârika olmak lâzım değildir. Zira hârika izharı, tasdik-i müddea içindir. Hâcet olmadığı veya münasib olmadığı vakitte cereyan-ı umumiyeye mütâbaatla âdetullahın kavaninine destedâd-ı teslim oluyor. Ve öyle olmak gerektir.
Evet, Peygamberin delil-i sıdkı, herbir hareket, herbir halidir. Nebiyy-i Kureyşî'nin herbir hali ve hareketi mazbut-u ümmettir. Çünkü menabi-i şeriattır. Evet herbir hareketinde adem-i tereddüd; ve mu'terizlere adem-i iltifat; ve muarızlara adem-i mübalât; ve muhalif olanlardan adem-i tahavvüfü, sıdkını ve ciddiyetini gösteriyor. Hem de evamirinde hakikatın ruhuna olan isabeti, hakkiyetini gösterir.
Elhasıl: Hileyi ve adem-i vüsuku ve itminansızlığı îma eden tahavvüf ve tereddüt ve telaş ve mübalât gibi umûrlardan müberra iken; bilâ-perva ve kuvvet-i itminanla en hatarlı makamlarda olan hareketi ve nihayette olan isabeti ve iki alemde semere verecek olan zîhayat kaideleri harekâtıyla tesis ettiğine binaen; herbir fiil ve herbir tavrının iki taraftan, yani bidayet ve nihayetten ciddiyeti ve sıdkı nazar-ı ehl-i dikkate arz-ı didar ediyor. Bâhusus mecmu-u harekâtının imtizacından ciddiyet, hakkıyet şu'le-i cevvale gibi; ve in'ikasatından ve muvazenatından sıdk ve isabet berk-i lâmi' gibi tezahür ve tecelli ediyor.
Şimdi mes'ele-yi âliye-i zâtiyeyi temaşa ve ziyaret etmekten evvel, dört nükteyi bilmek lâzımdır.
kaidesine binaen, sun'î ve tasannu'î olan bir şey ne kadar mükemmel olsa da, tabiî yerini tutmadığından; hey'atının feletatını, muzahrefiyetini îma edecektir.
İkincisi: Ahlâk-ı âliyenin, hakikatın zeminiyle olan rabıta-i ittisali ciddiyettir. Ve deveran-ı dem gibi hayatlarını idame eden ve imtizaclarından tevellüd eden haysiyete kuvvet veren ve heyet-i mecmuasına intizam veren yalnız sıdktır.
Evet, şu rabıta olan sıdk ve ciddiyet kesildiği anda, o ahlâk-ı âliye kurur ve hebaen gidiyor.
Üçüncüsü: Umûr-u mütenasibede temayül ve tecazüb; ve eşya-yı mütezâdda tenafür ve tedafü' kaide-i meşhuresi maddiyatta nasıl cereyan ediyor, maneviyat ve ahlâkta dahi cereyan eder.
Mecmu'da bir kuvvet ve hâsiyet var ki, eczada bulunmaz.
Şimdi gelelim maksada: İşte âsâr ve siyer ve tarih-i hayatı, hatta a'danın şehadetleriyle Zât-ı Peygamberde vücudu muhakkak olan ahlâk-ı âliyenin kesret ve ihata ve tecemmu-u imtizacından tevellüd eden, izzet ve haysiyetten neş'et eden şeref ve vakar ve kibr-i nefs ile -melekler, şeytanların ihtilat ve istiraklarından tenezzühleri gibi- sırr-ı tezada binaen, o ahlâk-ı âliye dahi hile ve kizbden tereffu' ve tenezzüh ve teberri ederler. Hem de hayat ve mâyeleri makamında olan sıdk ve hakkıyeti tazammun ettiklerinden, şu'le-i cevvale gibi nübüvveti lemean ediyor.
Hazret-i Âişe (r.anha) demiş: خُلُقُهُ الْقُرْاٰنُ
Kur'an demiş: وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ
Düşmana da şâmil bir tevatür ve icma' ile sabittir ki, bütün ahlâk-ı hamîdenin en ekmeline mâliktir.
Ey birader! Görüyorsun ki; bir adam yalnız şecaatle meşhur olursa, o şöhret, ona verdiği haysiyeti ihlâl etmemek için kolaylıkla yalana tenezzül etmez. Nerede kaldı ki, cemi'-i ahlâk-ı âliye birden tecemmu' ede. Evet mecmu'da bir hüküm bulunur, ferdde bulunmaz.
Netice: Tarih ve siyer ve âsâr nokta-i nazarında dikkat olunursa; Muhammed Aleyhisselâm dört yaşından kırk yaşına kadar, lâsiyyema hararet-i gariziyenin şiddet-i iltihabı zamanında kemal-i istikametle; ve kemal-i metanetle; ve tamam-ı ıttırad-ı ahval ile ve müsavat ve muvazenet-i etvar ile; ve nihayet iffet ile; ve hiçbir hileyi îma etmemekle beraber yaşadığını {(*) Hile, mestûriyetini öyle ehl-i inada karşı muhafaza edemez. -Müellif-} nazara alınırsa, sonra istimrar-ı ahlâkın zamanı olan kırk seneden sonra o inkılab-ı azîm nazara alınırsa; Hak'tan geldiğini ve hakikat olduğunu tasdik etmez ise, nefsine levm etsin. Zira zihninde bir sofestaî gizlenmiş olacaktır.
Hem de en hatarlı makamlarda (Gârda gibi) {(**) لا تخف ان اللّٰه معنا demiş.} tarîk-i halası mefkud iken; ve haytu'l-emel bihasebi'l-âdet kesilir iken; gayet metanet ve kemal-i vüsuk ve nihayet itminan ile olan hareket ve hal ve tavrı, nübüvvet ve ciddiyetine şahid-i kâfidir. Ve hak ile temessük ettiğine delildir.
Yani, sahife-i ûlâ zaman-ı mazidir. İşte şu sahifede dört nükteyi nazar-ı dikkate almak lâzımdır.
Birincisi: Bir fende veyahut kasasta, bir adam esaslarını ve ruh ve ukdelerini ahzederek müddeasını ona bina ederse, o fende hazakat ve maharetini gösterir.
İkincisi: Ey birader! Eğer tabiat-ı beşere ârif isen bak; küçük bir haysiyetle, küçük bir davada, küçük bir kavimde, küçük bir hilafın suhulet ve serbestiyetle irtikâb olunmadığına nazar edersen; gayet büyük bir haysiyetle, nihayet cesîm bir davada, hasra gelmeyen bir kavimde, hadsiz bir inada karşı, her cihetten ümmiliğiyle beraber, hiçbir cihetiyle akıl müstakil olmayan meselelerde; tam serbestiyetle, bilâ-perva ve kemal-i vüsuk ile alâ ruûsi'l-eşhad zikr ve naklinden güneş gibi sıdk tulû' edeceğini göreceksin.
Üçüncüsü: Bedevilere nisbeten çok ulûm-u nazariye vardır; medenîlere nisbeten lisan-ı âdât ve ef'alin telkinatıyla ulûm-u mütearife hükmüne geçmişlerdir.
Bu nükteye binaen; bedevilerin hallerini muhakeme için kendini o bâdiyede farzetmen gerektir.
Dördüncüsü: Bir ümmi, ulema meyanında mütedavil bir fende beyan-ı fikir ederse, ittifakî noktalarda muvafık olarak ve muhtelefün-fîha olan noktalarda muhalefet edip musahhihane olan sözü, O'nun tefevvuku, kesbî olmadığını isbat eder.
Şu nüktelere binaen deriz ki: Resul-i Ekremin (A.S.M.) malûm olan ümmiyetiyle beraber, güya gayr-ı mukayyed olan ruh-u cevvale ile tayy-ı zaman ederek, mazinin a'mak-ı hafâsına girerek hazır ve bizzat görmüş ve görüyor gibi, Enbiya-yı Sâlifenin ahvallerini ve esrarlarını teşrih etmesiyle; bütün enzar-ı âleme karşı öyle bir dava-yı azîmede -ki bütün ezkiya-yı âlemin nazarlarını dikkate celbeder- bilâ-perva ve nihayet vüsuk ile müddeasına mukaddeme olarak o esrar ve ahvalin ukad-ı hayatiyeleri hükmünde olan esaslarını zikretmek ile beraber, Kütüb-ü Salifenin ittifak noktalarında musaddık ve ihtilaf noktalarında musahhih olarak, kasas ve ahval-i enbiyayı ve ümemi bize hikâyet etmesi, sıdk ve nübüvvetini intac eder.
Evet, O'nun nur-u nazarına hayal kendini hakikat gösteremez! Ve hak olan mesleği telbisten müstağnidir.
Yani, zaman-ı halin -yani, Asr-ı Saadetin- sayfasında dört nükte, bir noktayı nazar-ı dikkate almak gerektir.
Birincisi: Küçük bir âdet, küçük bir kavimde; veya zaîf bir haslet, kalil bir taifede; büyük bir hâkimin büyük bir himmetle kolaylıkla kaldırmadığını nazara alır isen; Acaba gayet çok, tamamen müstemirre, nihayet derecede me'lufe, çok da mütenevvia, tamamen râsiha olan âdât ve ahlâkı, nihayet kesir ve me'lufatına gayet mutaassıb ve
şedidü'ş-şekime olan bir kavmin a'mak-ı ervahından -emrin azametine nisbeten- az fedakârlıkla, kısa bir zamanda kal' ve ref' ettiğini; ve o âdât-ı seyyienin yerine başka âdât ve ahlâk fidanlarını gars etmesi ve def'aten nihayet derecede tekemmül ettiklerini nazara alırsan ve dikkat edersen; hârikulâde olduğunu tasdik etmezsen, seni sofestaî defterinde yazacağım.
İkincisi: Şahs-ı manevî hükmünde olan bir devletin nümüvv-ü tabiîsi hükmünde olan teşekkülü mütemehhildir. Ve devlet-i atikaya galebesi -ki ona inkıyad, tabiat-ı sâniye hükmüne girdiği için- tedricidir. Öyle ise maddeten ve manen hâkim, hem de gayet cesîm bir devleti kısa bir zamanda teşkili, hem de düvel-i râsihaya def'î gibi galebe etmesi, maneviyat ve ahvalde cari olan âdâtın hârıkıdır.
Üçüncüsü: Tahakküm-ü zâhirî, kahr ve cebir ile mümkündür. Fakat efkâre galebe etmek, hem de ervaha tahabbüb ve tabayi'a tasallut, hem de hâkimiyetini vicdanlar üzerine daima muhafaza etmek, hakikatın hâssa-i farikasıdır. Bu hâssayı bilmez isen, hakikatten bîgânesin.
Dördüncüsü: Hakikatsız tergib veya terhib hilesiyle, yalnız sathî bir tesir ve akla karşı sedd-i turuk edilir, hükmü devam edemez. Ruha nüfuz edemez. Şu halde a'mak-ı kulûbe nüfuz ve erakk-ı hissiyatı tehyic ve şükûfe-misal olan istidadatı inkişaf ettirmek ve kâmine ve naime olan seciyeleri ikaz ve tenbih ve cevher-i insaniyeti feverana getirmek ve kıymet-i nâtıkıyeti izhar etmek, şuâ-i hakikatın hâssasıdır.
Evet, kasavet-i mücessemenin misal-i müşahhası olan "ve'd-i benat" {(*) Kızını diri olarak defnetmek. -Müellif-} gibi umûrlardan kalblerini taskil; ve rikkat ve letafetin lem'ası olan hayvanata merhamet; hatta karıncaya şefkat gibi umûr ile tezyin etmesi öyle bir inkılab-ı azîmdir, hususan öyle akvam-ı bedevide -ki hiçbir kanun-u tabiiyeye tevfik olmadığından- hârikulâde olduğu musaddak-gerde-i erbab-ı basirettir.
İslâmiyetinden bir saat evvel Ömer, İslâmiyetinden sonra Ömer ile muvazene edilse; bir hurma çekirdeği, bir meyvedar hurma ağacı nisbeti nazara çarpar.
Vahşi bir bedevi sahradan gelir, kelime-i şehadetten sonra sohbet-i Nebeviyenin iksiriyle birdenbire başkalaşır. Kendi kendine benzemez. Başka kavme gider, muallim-i hikmet olurdu.
Beşincisi: Noktayı dinle!
İşte tarih-i âlem şehadet eder ki; dâhî odur: Umumda bir veya iki hissin ve seciyenin ve istidadın inkişafına ve ikazına ve feverana getirmesine muvaffak olsun. Zira öyle bir hiss-i nâim ikaz edilmezse, sa'y hebaen gider ve muvakkat olur.
İşte en büyük dâhî, ancak âmmede bir veya iki hiss-i umumînin ikazına muvaffak olabilmiştir. Ezcümle: Hiss-i hürriyet ve seciye-i hamiyet ve fikr-i milliyet ve muhabbet-i vataniye ve uhuvvet-i insaniye gibi...
Bu noktaya binaen, Ceziretü'l-Arab sahra-yı vesiasında olan akvam-ı bedevide kâmine ve nâime ve mesture olan hissiyat-ı âliye, secaya-yı sâmiye -ki binlere baliğdir- birden inkişaf, birden ikaz, birden feveran ve galeyana getirmek; şems-i hakikatın ziya-yı şule-feşanının hâssasıdır. Bu noktayı aklına sokmayan, biz Ceziretü'l-Arab'ı gözüne sokacağız. İşte Ceziretü'l-Arab, onüç asr-ı beşerin terakkiyatından sonra, en mükemmel feylesoflardan yüz taneyi göndersin. Yüz sene kadar çalışsın! Acaba bu zamana nisbeten o zamana nisbet; yaptığının yüzde birini yapabiliyor mu!?
Kim tevfik isterse, kâinatta cari olan âdetullaha aşinalık etmek ve nevamis-i fıtrata dostluk etmek gerektir. Yoksa fıtrat tevfiksizlikle bir cevab-ı red verecektir...
Cereyan-ı umumî ise, muhalif harekette bulunanları, adem-âbad hiçâhiçe atacaktır.
İşte buna binaen temaşa et, göreceksin ki; hilkatte cari olan kavanin-i amîka-i dakika -ki hurdebîn-i akıl ile görülmez- hakaik-i şeriat ne derece onları müraat ve onlar ile muarefet ve münasebette bulunmuşlardır ki; o kavanin, hilkatin muvazenesini muhafaza etmiştir.
Evet şu a'sar-ı tavîlede, şu müsademat-ı azîme içinde hakaikını muhafaza, belki daha ziyade inkişafa
{(*) Hatta medeniyet nazarında, şeriatın en ziyade tenkide maruz olan mesaili, keşşaf zaman gösterdi ki; hayat-ı içtimaiyeye en ziyade lâzım o esaslardır. Meselâ riba, kumar, müskirin hurmeti; talak, taaddüd-ü zevcatın cevazı, mesturiyet-i nisvan ve zekâtın vücubu, unsuriyetten gelen fikr-i milliyeti ve hevesin serbestiyetini red ve men'i gibi mesail... Suretlerin tahriminde hikmet bir değil! Acaba hased, gurur, riya, şehvet-âlûd şimdiki beşerin hırçın ruhunda tesavir (**) denilen küçücük cenazelerin rolünü ve derece-i tesirini yine zaman göstermeyecek midir?!.
(**) Memnu' heykel, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessiddir. -Müellif-}
getirdiğinden gösterir ki; Resul-i Ekrem Aleyhisselâmın mesleği hiçbir vakit mahvolmayan hak üzerine müessestir.
Şu nükte ve noktaları bildikten sonra; geniş ve muhakemeli ve müdakkik bir zihinle dinle ki: Muhammed-i Hâşimî Aleyhisselâm ümmiyeti ve adem-i kuvvet-i zahiresi ve adem-i hâkimiyeti; ve adem-i meyl-i saltanat ile beraber gayet hatarlı mevâki'de kemal-i vüsukla teşebbüs ederek efkâra galebe etmekle; ervaha tahabbüb ve tabayi'a halâvetle tasallut; gayet kesire ve müstemirre ve râsiha ve me'lufe olan âdât ve ahlâk-ı vahşiyâneyi esasıyla hedmederek, onların yerine ahlâk-ı âliyeyi gayet metin bir esas ile lahm ve demlerine karışmış gibi tesis etmek ile beraber, zaviye-i vahşette hamid olan bir kavimdeki kasavet-i vahşiyeyi ihmad ve hissiyat-ı dakikayı tehyic ve secaya-yı âliyeyi ikaz ve cevher-i insaniyetlerini izhar etmekle beraber; evc-i medeniyete bir zaman-ı kasîrde is'ad ederek, şark ve garbda oturmuş maddî ve manevî bir devlet-i cesîmeyi bir zaman-ı kalilde teşkil edip, ateş-i cevval gibi, belki nur-u nevvar gibi veyahut Asâ-yı Musa gibi sair devletleri bel' ve imha derecesine getirdiğinden; basar-ı basîreti kör olmayanlara sıdkını ve nübüvvetini ve hak ile temessükünü göstermiştir.
Sahife-i müstakbelde rub'-u nev'-i beşerin ruhunda hükümran olmuş mes'ele-i şeriatı mütalaa edeceğiz. Öyle ise dört nükteyi nazar-ı dikkatten dûr etmemelisin!...
Birincisi: Bir şahıs, dört veya beş fende meleke sahibi mütehassıs olmaz. Meğer hârika ola...
İkincisi: Mes'ele-i vâhide iki mütekellimden sudur eder. Birisi mebde' ve müntehasını ve siyak ve sibaka mülâyemetini ve ehavatıyla nisbetini ve mevzi-i münasibde istimalini, yani münbit bir zeminde sarfını nazara aldığı için, o fende olan maharetine ve melekiyetine ve ilmine delalet ettiği halde; öteki mütekellim, şu noktaları ihmal ettiği için, sathiyetine ve taklidiyetine delâlet eder. Halbuki kelâm, yine o kelâmdır.
Üçüncüsü: İki asır evvel hârika sayılan keşif, bu zamana kadar mestur kalsaydı; tekemmül-ü mebadi cihetiyle bir çocuk da keşfedebildiğini nazara al!.. Sonra onüç asır geri git!.. O zamanların tesiratından kendini tecrid et!.. Dehşet-engiz olan Ceziretü'l-Arab'da otur; dikkatle temaşa et! Görürsün ki; ümmi, tecrübe görmemiş, zaman ve zemin yardım etmemiş, tek bir adam, -ki yalnız zekâya değil, belki gayet kesir tecarübün mahsulü olan- fünunun kavaniniyle öyle bir nizam ve adaleti tesis ediyor ki, istidad-ı beşerin kameti, netaic-i efkârı teşerrübünden tekebbür ederse; O şeriat dahi tevessü' ederek ebede teveccüh eder. Kelâm-ı Ezelîden geldiğini ilân etmekle beraber, iki âlemin saadetini temin eder. İnsaf eder isen; yalnız o zamanın insanlarının değil, belki nev'-i beşerin tavkı haricinde göreceksin. Meğer evham-ı seyyie, senin şu tarafa müteveccih olan fıtratının tarfını çürütmüş ola...
Dördüncüsü: Cumhurun istidad-ı efkârı derecesinde şeriatın irşad etmesidir. Şöyle ki; Cumhurun âmiliği için hakaik-i mücerredeyi, me'lufları vasıta olmaksızın adem-i telakkileri sebebiyle, müteşabihat ve teşbihat ve istiarat ile tasvir etmesidir. Hem de fünun-u ekvanda cumhurun hiss-i zahir sebebiyle; hilaf-ı vaki'i, zarurî telakki etmekle beraber; mebadi basamakları adem-i in'ikad ve tekemmülünden mağlataların vartalarına düşmemek için şeriat, öyle mesailde ibham etti ve mutlak bıraktı. Lâkin hakikatı îmadan hâlî bırakmadı.
Bir nokta: Tevatür-ü kat'î ile sabittir ki; Nebiyy-i Kureyşî getirdiği dine, tebliğ ettiği şeriata herkesten ziyade mu'tekid, evamirine sırran ve cehren herkesten ziyade mümtesil, nevahisinden herkesten ziyade müctenip, mevaidine herkesten ziyade mutmain, vaîdlerine herkesten ziyade mü'min ve müttaki ve ihbaratına herkesten ziyade musaddık ve Kur'an'a herkesten ziyade muazzim ve ibadete herkesten ziyade âşık ve mehafetullaha herkesten ziyade münkad ve likaullah'a herkesten ziyade müştak olmuştur. Bütün ahval ve etvarı kemal-i imanına ve nihayet derecede itminanına ve gayet râsih itikadına delâlet ediyordu. Dünyada hiçbir sebeb böyle bir zatı ittiham edemez.
İşte Neticeye Giriyoruz: Bak ey birader! Fünun ve ulûmun zübde-i hakikiyesi, berahin-i akliye üzerine müesses olan diyanet ve şeriat-ı İslâmiye; öyle fünunları tazammun etmiştir:
Ezcümle: Fenn-i tehzib-i ruh ve riyazatü'l-kalb ve terbiyetü'l-vicdan ve tedbirü'l-cesed ve tedvirü'l-menzil ve siyasetü'l-medine ve nizamatü'l-âlem ve fennü'l-hukuk vesaire; lüzum görülen yerlerde tafsil ve lüzum olmayan veya ezhanın veya zamanın müstaid veya müsaid olmadığı yerlerde birer fezleke ile kavaid-i esasiyeyi va'z ederek, tenmiye ve tefri'ini ukûlün meşveret ve istinbatatına havale etmiştir ki, bu fünunun mecmuuna değil, belki ekalline onüç asr-ı terakkiden sonra en medenî yerlerde, en hârika zekâ ile mevsuf olanlar, tâkat-i beşerin haricinde -bâhusus o zamanda- olduğunu tasdikten vicdan-ı munsıfane seni men' edemiyor. Goethe ve Carlyle>gibi!..
Eğer desen: Herbir fende yalnız bir fezlekeyi bilmek bir adam için mümkündür?
Elcevap: Neam, (Lâ!). Zira öyle bir fezleke ki; hüsn ü isabet ve mevki-i münasibde ve münbit bir zeminde istimal gibi, sâbıkan mezkûr sair noktalar ile cam gibi mâverasından ıttıla-ı tam ve melekeyi gösteren fezlekeler mümkün değildir.
Evet, kelâm-ı vâhid iki mütekellimden çıkar ise; birinin cehline ve ötekinin ilmine bazı umûr-u mermuze-i gayr-ı mesmu'a ile delalet eder.
Ey benim ile {(*) Şimdikinden az günahkâr, ziyade safvetkâr Eski Said'in şu makamlardaki ibaratını tağyir etmek istemedim. -Müellif-} hayalen seyr ü sefer eden birader-i vicdan! Geniş bir nazar ve muvazene ile, kendi hayalinde muhakeme etmek için sevabık-ı levahikden bir meclis-i âliyeyi teşkil ve gelecek onüç kaideler ile müşavere et!..
İşte bir şahıs, çok fünunda mütehassıs ve meleke sahibi olmaz. Hem de bir kelâm iki mütekellimden mütefâvittir, başkalaşır; ve hem de fünun, mürur-u zaman ile telahuk-u efkârın neticesidir. Hem de müstakbeldeki bedihî bir şey, mazide nazarî olabilir. Hem de maziyi müstakbele kıyas etmek bir kıyas-ı hâdi'-i müşebbittir. Hem de ehl-i veber ve bâdiyetin besateti ise, ehl-i meder ve medeniyetin hile ve desaisine mütehammil değildir. (Evet hile, medeniyetin perdesi altında tesettür edebilir). Hem de pek çok ulûm, âdât ve ahval ve vukuatın telkinatıyla teşekkül edebilir. Hem de beşerin nur-u nazarı müstakbele nüfuz edemez, müstakbele mahsus olan şeyleri görmez. Hem de beşerin kanunu için bir ömr-ü tabiî vardır. Nefs-i beşer gibi o da inkıta' eder. Hem de muhit-i zaman ve mekânın nüfusun ahvalinde büyük bir tesiri vardır. Hem de eskide hârikulâde olan şeyler, şimdilik âdi sırasına geçebilir, mebadi tekemmül etmişler. Hem de zekâ eğer çendan hârika olsa, bir fennin tekmiline kâfi değildir. Nasıl çok fenlerde kifayet edecektir.
İşte ey birader! Şu zâtlar ile müşavere et! Sonra da müfettişlik sıfatıyla nefsini tecrid et, hayalat-ı muhitiye ve evham-ı zamaniyenin elbiselerini çıkart, çıplak ol! Bahr-i bîkeran-ı zamana şu asrın sahilinden içine gir, tâ asr-ı saadet olan adaya çık! İşte herşeyden evvel senin nazarına çarpacak ve tecelli edecek şudur ki:
Vahîd ve nâsırı yok, saltanatı mefkud, tek bir şahıs; umum âleme karşı mübareze eder. Ve küre-i zeminden daha büyük bir hakikatı omuzuna almış. Ve bütün nev'-i beşerin saadetini tekeffül eden bir şeriatı; -ki o şeriat, fünun-u hakikiye ve ulûm-u İlahiyenin zübdesi olarak- istidad-ı beşerin nümüvvü derecesinde tevessü edip iki âlemde semere vererek, ahval-i beşeri güya bir meclis-i vâhid, bir zaman-ı vâhidin ehli gibi tanzim eden öyle bir adaleti tesis eder ki; eğer o şeriatın nevamisinden sual edersen:
"Nereden geliyorsunuz? Ve nereye gideceksiniz?"
Sana şöyle cevap verecekler ki:
"Biz Kelâm-ı Ezelîden gelmişiz. Nev'-i beşerin selâmeti için ebedin yolunda refakat için ebede gideceğiz. Şu dünya-yı fâniyeyi kestikten sonra, bizim surî olan irtibatımız kesilir ise de, daima maneviyatımız beşerin rehberi ve gıda-yı ruhanîsidir.
Birinci Nükte: Vicdanın anasır-ı erbaası ve ruhun dört havassı olan "İrade, Zihin, His, Latîfe-i Rabbaniye": Herbirinin bir gayatü'l-gayatı var.
-İradenin ibadetullahtır.
-Zihnin marifetullahtır.
-Hissin muhabbetullahtır.
-Latîfenin müşahedetullahtır.
İbadet-i kâmile dördünü tazammun eder. Şeriat şunların itidal ve muvazenetlerini muhafaza ve gayatü'l-gayatına sevkettiği gibi, nefsin fıtraten serbest bırakılmış olan kuva-yı selâsesini ifrat ve tefritten kurtarıp hikmet, iffet, şecaati tazammun eden adalet noktasına sevkeder.
İkinci Nükte: Ümmet, şeriata temessükü nisbetinde terakki ve tesahülü nisbetinde tedennisi hakaik-i tarihiyedendir.
Üçüncü Nükte: Medeniyet-i hazıra ile şeriat-ı İslâmiyeyi esas itibariyle muvazene:
İşte medeniyet-i hazıra, beş menfi esas üzerine teessüs etmiştir.
-Nokta-i istinadı kuvvettir. O ise şe'ni tecavüzdür.
-Hedef-i kasdı, menfaattir. O ise şe'ni tezahümdür.
-Hayatta düsturu cidaldir. O ise şe'ni tenazu'dur.
-Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfi milliyettir. O ise şe'ni müdhiş tesadümdür.
-Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve metalibini teshildir. O heva ise şe'ni insaniyeti derece-i melekiyeden dereke-i kelbiyete indirmektir. İnsanın mesh-i manevîsine sebeb olmaktır.
Şeriat-ı İslâmiye ise; onun menfi esasları yerine müsbet esaslar vaz'eder.
-İşte nokta-i istinad, kuvvete bedel haktır ki; şe'ni adalet ve tevazündür.
-Hedefte menfaat yerine fazilettir ki; şe'ni muhabbet ve tecazübdür.
-Cihetü'l-vahdette unsuriyet ve milliyet yerine; rabıta-i dînî, vatanî, sınıfîdir ki; şe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı yalnız tedafü'dür.
-Hayatta düstur-u cidal yerine, düstur-u teavündür ki; şe'ni ittihad ve tesanüddür.
-Heva yerine hüdadır ki; şe'ni insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür. Hevayı tahdid eder. Nefsin hevesat-ı sefilesinin teshiline bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.
{(*) Bu sözler garib bir rü'yada, acib bir hitabenin parçasıdır. Tahayyül ediyorum, halkın ilmi dimağındadır. Musluğu açılsa rahatla akıyor. Hâfızam sönüyor, yardım etmiyor. Benimki kuyu gibi kalbimdedir. Çıkması güçtür. Çok yazamıyorum, vakıf malı olan mesaili veya bizzat kalbime mal olmayan mebahisi nakletmek istemem. Kendi eski kalbimden ve eski eserlerimden aynen naklediyorum. -Müellif-}
Hem medeniyet-i hazırada serbest hevanın tahakkümüyle havaic-i gayr-ı zaruriye; havaic-i zaruriye hükmüne geçmişlerdir.
Bir bedevi yalnız dört şeye muhtaç iken; medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y masrafa kâfi gelmediğinden; hileye, harama sevketmekle ahlâkın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel; ferdi, şahsı fakir, ahlâksız etmiştir. Kurûn-u ûlânın mecmu-u vahşetini bu medeniyet bir def'ada kustu. Alem-i İslâmın şu medeniyete karşı istinkâfı cây-ı dikkattir. Zira istiğna ve istiklaliyet hâssasıyla mümtaz olan şeriattaki ilahî hidayet, medeniyetin esası olan Roma felsefesinin dehasıyla aşılanmaz.
Medeniyet, nev'-i beşerden yüzde onu muzahref bir saadete çıkarmış, sekseni meşakkate sefalete atmıştır. Saadet odur ki; umuma veya eksere saadet ola!.. Nev'-i beşere rahmet olan Kur'an-ı Kerim ancak umumun, lâekall ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.
Birincisi: Kur'an-ı mu'cizdir. Evet Kur'an mu'cizedir. Zira misli yoktur. فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه۪ tahaddi kamçısıyla onüç asırdan beri mütemadiyen a'danın kafasına vurmakla galeyana getirdiği arzu-yu muaraza, hem de cazibedar letafetiyle heyecana getirdiği şevk-i taklid âmmede hükümrân olmakla beraber, meydanda olan milyonlar kütüb-ü Arabiye ile muvazene edilse; hatta en âmî adam dahi diyecektir ki: "Bu bunlara benzemez." Öyle ise ya en aşağıdadır. Bu, bütün dünyanın ittifakıyla battaldır. Veya umumun fevkindedir ki, o ihtiyac-ı şedid ve aşk-ı sedîdin ısrar ve tahrikiyle de tâkat-ı beşer, mislinden âciz kalmıştır. Ümmet, i'cazında ittifak etmiştir. Mütenafi olmayan vücuh-u i'cazda ayrı ayrı gitmişler.
Muarazadan men'-i İlahî, sarf-ı kuva, ümmiden zuhuru, cem'-i hakaik, garabet-i üslûb, belâgat-ı nazm, ihbar-ı guyub gibi...
"İ'caz-ı Kur'an'ı îcaz ile beyan et!" Ben de "Rumuz"da böyle cevap vermiştim:
Cevap: İ'caz-ı Kur'an yedi menabi'-i külliyeden tecelli ve yedi anasırdan terekküb eder.
Birinci Menba: Lafzın fesahatından, nazmın cezaletinden, mananın belâgatından, mefhumların bedaatından, mazmunların bera'atından, üslûbların garabetinden tevellüd eden nakş-ı acibdir.
İkinci Unsur: Umûr-u kevniyedeki gaybdan, hakaik-i İlahiyedeki gaybdan, mazideki gaybdan, müstakbeldeki gaybdan terekküb eden ilmü'l-guyûbdur.
Üçüncü Menba: Lafzı cihetiyle pek çok; ve usûl-ü Arabiyece sahih; ve nazar-ı belagatta müstahsen; ve hikmet-i teşri'iyeye münasib pek vâsi' vücuh ve ihtimalatın şümulünden; ve mana cihetiyle meşarib-i evliya, ezvak-ı ârifîn, mezahib-i sâlikîn, mesalik-i fukaha, turuk-u mütekellimîn ihâtasından; ve ahkâm cihetiyle hakaik-i ahval, desatir-i saadet-i dâreyn, vesail-i terbiye, revabıt-ı hayat-ı içtimaiyenin istiabından; ve ilmi cihetiyle ulûm-u kevniye, ulûm-u İlahiyeye istiğrâkından; ve makasıd cihetiyle muvazenet ve ıttırad ve desatir-i fıtrata mutabakatından neş'et eden câmiiyet-i hârîkulâdedir.
Dördüncü Unsur: Her asrın derece-i fehim ve edebine ve her asırdaki tabakatın derece-i istidad ve kabiliyetine ifaza-i nur, her bir asırda ve her asırdaki her bir tabakaya kapısı küşade ve her birisini irza etmekle hasıl olan hârikulâde tazeliğiyle ihatasıdır.
Beşinci Menba': Nakil cihetiyle; ahbar-ı evvelîn ve âhirîn, hakaik-i gayb ve şehadet, serair-i İlahiye; revabıt-ı kevniyeye dair hikâyatıdır ki; ne vaki', ne akıl ve mantık onu kabul etmese de, tekzib edememiş. Kütüb-ü sâbıkanın ittifakından musaddıkâne, ihtilafî yerlerde musahhihane hikâyatından neş'et eden ihbarat-ı sadıkasıdır.
Altıncı Unsur: Tazammun ettiği ve tesis ettiği Din-i İslâmdır ki, onun misline ne mazi muktedir olmuş, ne müstakbel muktedir olabilir.
Yedinci Menba': Şu altı menbadan çıkan envar-ı sittenin imtizacından tevellüd eden, hüsn-ü hakikiden hasıl olan zevk-i i'cazdır ki, hadsen bilinir. Tabirine lisan ve fikir kàsırdır.
Şimdi o yedi menabi'den yalnız birinci menbadan ikinci cüz'ü olan belâgat-ı nazm noktasında dühat-ı belâgat olan Abdülkahir-i Cürcanî, Zemahşerî, Sekkâkî, Cahız üç tarîk ile i'cazın vücuduna kat'iyyen hükmetmişlerdir.
Birincisi: Kavm-i Arab, bedevi, ümmi, kendilerine münasib bir muhit-i acibde uzanmışken; beşerdeki inkılabat-ı azîme onları uyandırmış. Divanları şiir, ilimleri belâgat, medar-ı müfaheretleri fesahat olmuş. Akvamın en zekisi, cevelan-ı zihne en muhtacı olduğu bir mevsim-i bahar zamanında Kur'an, haşmet-i belâgatıyla Kureyş maşrıkından tulû' etti. Cidar-ı Kâ'be'de altun ile yazılmış olan temasil-i belâgatlarından Muallakat-ı Seb'ayı sildi, söndürdü. İ'cazı iddia ve muarazaya davet ederek; o ümera-i belâgat ve hükkâm-ı fesahat asabî, şedidü'ş-şekime kavmin şiddetle a'sabına dokundurdu. Damar-ı asabiyetini tahrik ve izzet-i nefislerini levm ve tesfih ve terzil ile kırdı. En hassas hiss-i mezhebîlerini tadlille galeyana getirdiği halde; uzun bir zamanda tahaddi ile meydan okuyordu. O mağrur, mütekebbir, izzet-i nefisleri yaralanmış bülega muaraza edemediler. Eğer iktidarları dâhilinde olsa idi, bizzarure sükût etmez idiler. Demek istediler; aczi hissettiler, sustular. Öyle ise onların aczi İ'caz-ı Kur'an'ın delilidir.
İkinci Tarîk: Kelâmın havassına ve mezaya ve letaifine aşina olan ehl-i tetkik ve tenkid, Kur'anı sure be sure, aşır be aşır, âyet be âyet, kelime be kelime cadde-i tedkikten geçirdikten sonra, bilittifak şehadet veriyorlar ki; Kur'an öyle mezaya, letaif, hakaika câmidir ki, kelâm-ı beşerde olamaz. Bu şahid, binlerce binlerdir. Bu şahidlerin sıdkına şahid şudur ki; Kur'an beşer âleminde öyle bir tahavvül-ü azîm ve bir inkılab-ı cesîm îka'; ve yetiştirdiği milyonlar evliya ve insan-ı kâmil olan semeratıyla hakikatının pek kuvvetli olduğuna delalet eden; ve mürur-u zaman ile vicdana hâkimiyeti devam eden bir diyanet-i vâsiayı tesis etmiştir ki; zaman ihtiyarlandıkça o gençleşir. Ve ulûmunun menbaı olan Kur'an tekerrür ettikçe tatlılaşır. Öyle ise: اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحٰى
Üçüncü Tarîk: İptal-i dava-yı Nebide, bülega-yı muannidîn, hâsidîn için iki yol vardı.
Birincisi: Sehl, selim; eğer mümkün olsa idi اَلْمُعَارَضَةٌ بِالْحُرُوفْ lisan kullanmak.
İkinci Yol: Âkıbeti meşkuk, belaları çok, hem uzun, hem tehlikeli. O da مُقَارَعَةٌ بِالسُّيُوفْ yani kılınç kullanmak.
Şimdi onlar ikinci yola sülûk ettiler ki; mal ve ruh ve evladlarını mehlekede bıraktı. Onlar ise ya sefihdiler. Halbuki, ba'del-İslâm siyaset-i alemi idare eden zekâ-yı siyasiyeye mâlik öyle bir kavim ne sefih olabilir, ne de en fena yolu, en iyi yola tercih eder. Demek ki; ıztırarî olarak tarîk-i evvelden kat'iyyen âciz düşüp, ikinci yola sülûk etmiştir.
S: Belki muaraza mümkündü, lâkin edilmedi?
C: Eğer mümkün olsa idi, herkesin damarına dokunduğu için bazı nas teşebbüs edecekti. Eğer teşebbüs olsa idi, şiddet-i ihtiyaç için işleyeceklerdi. Eğer işlese idiler, zuhurun kesret-i esbabı ve şiddet-i rağbet için tezahür edecekti. Eğer tezahür etse idi, her mezhebi iltizam ve müdafaa edecek bir kısım insan bulunması gibi, onun dahi mültezim ve mutaassıbları bulunacaktı. Eğer çendan taassubla da olsa müdafileri bulunsa idi, mes'ele mühim olduğu için iştihar edecekti. Eğer iştihar etseydi, pek nâhoş şeyleri -Müseylime'nin hezeyanatı gibi- nakleden tevarih, onları da nakledecekti. Demek muaraza mümkün olmamış, onun için edilmemiş. Öyle ise mu'cizdir. Çünkü Kelâmullahdır.
Ehl-i raybın bütün şübehatı üç esasa râci'dir.
Birincisi: Der: "Kur'an'ın mâbihi'l-imtiyazı ve vuzuh-u ifade üzerine müesses olan belâgata münafîdir ki; vücud-u müteşabihat ve müşkilâttır."
İkincisi: "Şeriatın maksud-u hakikisi olan irşad ve talime münafîdir ki; fünun-u ekvanda ibham ve ıtlakatıdır."
Üçüncüsü: "Tarîk-i Kur'an olan tahkik ve hidayete muhaliftir. İşte o da, bazı zevahiri delil-i aklînin hilafına imale edip hilaf-ı vakıa ihtimalidir."
Ey mu'teriz! Ben de derim: Sebeb-i noksan gösterdiğin şu üç nokta tevehhüm ettiğin gibi değildir. Belki üçü de i'caz-ı Kur'an'ın en sadık şahidleridir.
Birinci Noktaya Cevap: Şöyle ki: Nâsın ekseri cumhur-u avamdır. Nazar-ı Şâri'de ekall, eksere tabi'dir. Zira avama müvecceh olan bir hitab, havass fehmeder ve istifade eder. Bilakis olursa olamaz.
Cumhur-u avam me'luf ve mütehayyelatından tecerrüd edip hakaik-i mücerrede ve makulat-ı sırfeye temaşa edemezler. Meğer mütehayyelatlarını dürbün gibi tevsit etseler.
Meselâ, Kâinattaki tasarruf-u İlahîyi, sultanın serir-i saltanatında olan tasarrufunun suretinde temaşa edebilirler. اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى gibi.
İşte hissiyat-ı cumhur, şu merkezde olduklarından elbette irşad ve belâgat iktiza eder ki; onların hissiyatı riayet ve ihtiram edilsin. Ve efkârları dahi bir derece mümaşat ve riayet edilsin.
İşte riayet ve ihtiram
ile tesmiye olunur. Evet o tenezzülât te'nis-i ezhan içindir. Bu sırdandır ki; hakaik-i mücerredeye temaşa etmek için, hissiyat ve hayal-âlûd cumhurun nazarlarını okşayan suver-i müteşabiheden birer dürbün vaz' edilmiştir.
Şu cevabı teyid eden maânî-i amîka veya müteferrikayı bir suret-i sehl ve basitede tasavvur veya tasvir etmek için nâsın kelâmında kesretle istiarat bulunmasıdır. Demek müteşabihat dahi istiaratın en ağmaz kısmıdır. Zira, en hafî hakaikın suver-i misaliyesidir. Demek işkâl, mananın dikkatindendir. Lafzın iğlakından değildir.
Ey mu'teriz! İnsafla bak! Fikr-i beşerden, bâhusus avamın fikrinden en uzak olan hakaiki şöyle bir tarîk ile takrib etmek, aynı belâgat değil midir? Zira belâgat, mukteza-yı hale mutabakat ve makamın tahammülü nisbetinde kemal-i vuzuh ile ifade etmektir.
İkinci Noktaya Cevap: Âlemde mündemiç olan meylü'l-istikmalin dalı olan insandaki meylüt-terakkinin semeratı, fünun-u müterettibedir ki, pek çok tecarüb ile telahuk-u efkârın netaicinden teşekkül etmişlerdir ki, terakki için bir nerdibanın (merdivenin) basamaklarıdır. Aşağısı takarrur etmezse, yukarısına ayak atılmaz. Demek mukaddem fenn, ulûm-u mütearife hükmüne geçecek, sonra müteahhir fenne mukaddeme olabilir.
Bu sırra binaen: Şu zamanda efkârın çok çalkalanmasıyla yetişmiş, pişmiş bir fenni faraza on asır evvel bir adam tefhim ve talimine çalışsa idi; mağlata ve safsataya düşürmekten başka bir şey yapamaz
idi. Meselâ, denilse idi: "Şemsin sükûnuyla
{(*) Tefsirimde böyle yazmıştım:
Yani, kendi müstekarrında mihveri üzerinde Allah'ın emriyle cereyanı, manzumesini tanzim eden cazibesinin tevlidi içindir. Eğer şems silkinmese meyveleri düşecek. Silkinse yemişleri olan seyyaratın istikrarları temin edilir. -Müellif-}
Arzın hareketine ve bir katre suda bir milyon hayvanatın bulunduklarına temaşa edin! Tâ Sâniin azametini bilesiniz!..
Cumhur-u avam ise, hiss-i zâhir veya galat-ı hissin sebebiyle hilaflarını zarurî bildikleri için, ya tekzib veya nefislerine mugalata veya mahsûs olan şeye mükâbere etmekten başka ellerinden bir şey gelmez idi. Teşviş ise, -bâhusus onuncu asra kadar- minhac-ı irşada büyük bir vartadır. Ezcümle: Sathiyet-i arz ve deveran-ı şems, onlarca bedihiyat-ı hissiyeden sayılır idi.
Şu gibi meseleler müstakbeldeki nazariyata kıyas olunmaz. Zira müstakbele ait olan şeylere hiss-i zâhir taalluk etmediği için iki ciheti de muhtemeldir, itikad olunabilir. İmkân derecesindedir, itminan kabildir.
Onun hakk-ı sarîhi tasrihdir. Lâkin hîna ki, hissin galatı bizi مَا نَحْنُ ف۪يهِ mizi imkân derecesinden bedahete, yani cehl-i mürekkebe çıkardı. Onun nazar-ı belâgatta hiç inkâr olunmaz olan hakkı ise, ibham ve ıtlaktır. Tâ ezhan, müşevveş olmasınlar. Fakat hakikata telvih ve remz ve îma etmek gerektir. Efkâr için kapıları açmak, duhûle davet etmek lâzımdır. Nasıl ki, şeriat-ı garra öyle yapmıştır. Hem de istikrarsız, mütegayir ve mütegayyir, birbirine mükezzib fen ve felsefe nazariyatı; tarîk ve menbaca ayrı olan vahyin nususuna ayar olamaz, mihenk olamaz.
Yahu insaf mıdır, taharri-i hakikat böyle midir ki; sen irşad-ı mahz ve ayn-ı belâgat ve hidayetin mağzı olan şeyi, irşada münafî ve mübayin tevehhüm edesin! Ve belâgatca ayn-ı kemal olan şeyi noksan tahayyül edesin! Acaba senin zihn-i sakîminde belâgat o mudur ki; ezhanı tağlit ve efkârı teşviş ve muhitin müsaadesizliği ve zamanın adem-i i'dadından ezhan müstaid olmadıkları için, ukûle tahmil edilmeyen şeyleri teklif etmek midir?
Kellâ كَلِّمِ النَّاسَ عَلٰى قَدْرِ عُقُولِهِمْ bir düstur-u hikmettir.
Üçüncü Noktaya Cevap: Şâri'in irşad-ı cumhurdan maksud-u aslîsi; isbat-ı Sâni'-i Vâhid ve nübüvvet ve haşir ve adalette münhasırdır. Öyle ise Kur'an'daki zikr-i ekvân, istitradî ve istidlal içindir. Cumhurun efhâmına göre san'atta zahir olan nizam-ı bedî' ile nazzam-ı hakikî olan Sâni'-i Zülcelalin evsaf-ı celal ve cemaline istidlal etmek içindir. Halbuki san'atın eseri ve fıtratın nizamı herşeyden tezahür eder. Keyfiyet-i teşekkül nasıl olursa olsun, maksad-ı asliye taalluk etmez.
Mukarrerdir ki; delil müddeadan evvel malûm olması gerektir. Bunun içindir ki, bazı nususun zevahiri ittizah-ı delil ve istînas-ı efkâr için cumhurun mu'tekadat-ı hissiyelerine imale olunmuştur. Fakat delalet etmek için değildir. Zira Kur'an, âyâtının telafifinde öyle emarat ve karaini nasb etmiştir ki; o sadeflerdeki cevahiri ve o zevahirdeki hakikatları ehl-i tahkike parmakla gösterir ve işaret eder.
Evet Kelimetullah olan Kitab-ı Mübinin bâzı âyâtı, bazısına müfessirdir; karine olabilir ki, mana-yı zahirî murad değildir. Eğer istidlalin makamında denilse idi ki: "Elektiriğin acaibi ve cazibe-i umumiyenin garaibi ve küre-i arzın yevmiye ve seneviye olan hareketi ve yetmişten ziyade olan anasırın imtizac-ı kimyeviyelerini ve şemsin istikrarıyla beraber surîye olan hareketini nazara alınız, tâ Sâni'i bilesiniz." İşte o vakit delil olan san'at, marifet-i Sâni' olan neticeden daha hafî ve daha gamız ve kaide-i istidlale münafî olduğundan, bazı zevahiri efkâra göre imale olunmuştur. İmale, delâlet için değil, belki vuzuh-u delil içindir. Bu ise ya müstetbeatü't-terakib kabilesinden veya kinaî nevindendir.
Meselâ قَالَ lafzındaki elif eliftir, hafiftir. Aslı vav واو olsa, kâf كاف olsa, ne olursa olsun tesir etmez.
Ey birader! İnsaf ile dikkat edilse, bütün asırlarda bütün insanların irşadları için nâzil olan Kur'an'ın i'cazının lemaatı üç noktanın arkasında görülmeyecek midir?
Neam:
Evet, hayalin ne haddi vardır ki; nurefşan olan nazarına karşı kendini hakikat gösterebilsin? Evet mesleği nefs-i hak ve mezhebi ayn-ı sıdkdır. Hak ise tedlis ve tağlit etmekten müstağnidir.
İkincisi: Mu'cize-i Muhammedî, ayn-ı Muhammeddir (A.S.M.).
Zât-ı Zülcelal (Celle Celalühu) O'na demiş: اِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ Bütün ümmet hatta düşmanları da dâhil olduğu halde icma' etmişler ki, bütün ahlâk-ı haseneye câmi'dir.
Nübüvvetten evvel ondaki ahlâk-ı hamîdenin kemaline tercüman olan "Muhammedü'l-Emin" unvanıyla iştihar etmiştir.
Hazret-i Âişe (R.A.) her vakit derdi: خُلُقُهُ الْقُرْاٰنْ Demek Kur'an tazammun ettiği bütün ahlâk-ı haseneye câmi' idi. İşte O Zât-ı Kerimde icma'-ı ümmetle, tevatür-ü manevî-i kat'îyle sabittir ki:
İnsanların sîreten ve sureten en cemili ve en halîmi ve en sâbiri ve en şâkiri ve en zâhidi ve en mütevazii ve en afîfi ve en
cevvadı ve en kerimi ve en rahîmi ve en âdili, herkesten ziyade mürüvvet, vakar, afv, sıhhat-i fehim, şefkat gibi ne kadar secaya-yı âliye varsa en mükemmel bir fihriste-i nuranîsidir.
Bunların içindeki nokta-i i'caz şudur ki: Ahlâk-ı hasene çendan birbirine mübayin değil, fakat derece-i kemalde birbirine müzahamet eder. Biri galebe çalsa öteki zaifleşir.
Meselâ:
Kemal-i hilm ile kemal-i şecaat.
Hem kemal-i tevazu'la kemal-i şehamet.
Hem>kemal-i adalet ile kemal-i merhamet ve mürüvvet.
Hem>tam iktisat ve itidal ile tamam-ı kerem ve sehavet.
Hem gayet vakar ile nihayet haya.
Hem gayet şefkat ile nihayet الْبُغْضُ فِى اللّٰهِ
Hem gayet afv ile nihayet izzet-i nefis,
Hem gayet tevekkül ile nihayet içtihad gibi mecâmi-i ahlâk-ı mütezahime birden derece-i âliyede bir zâtta içtimaı, müzayakasız inkişafları mu'cizelerin mu'cizesidir.
Nebiyy-i Hâşimînin sîma-yı manevîsinin cemal ve ulviyetine dair Kemal hoş demiştir:
Sen ol Mahbub-u âlemsin / Ki zülf-ü ebrûvanındır,
Nitak-ı Kâ'be-i ulyâ / Revak-ı Mescidü'l-Aksa.
Sen ol Nur-u Cemalullahsın / Kim hüsn-ü aşkındır,
Çerağ-ı Leyle-i İsra' / Sirac-ı kurb-u ev edna.
Aceb bir Kâ'be-i ismetsin / Ey ruh-u behiştî kim,
Olur hâk-i harîmin / Secdegâh-i Âdem ü Havva.
Aceb bir Mushaf-ı hikmetsin / Ey feyz-i İlahî kim,
Eder her nakş-ı hüsnün / Şerh-i râz-ı allemel-esma.
Kitab-ı hüsnün her safhası / Bir sure-i i'caz,
Hatt-ı ruhsarının her noktası / Bir âyet-i kübra.
Üçüncüsü: İnşikak-ı kamerdir ki; şu mu'cize-i kübra, kamer gibi zulmet-i evhamı dağıtır. Zira hiçbir kuvve-i arziye semavata tesir edemez. Güya kalb-i sema' olan kamer, mübarek kalbiyle inşikakta bir münasebet peyda etmek için sîne-i sâf ve berrakını, şehadet parmağının işaretiyle iştiyakan şakk ve çâk etmiştir.
İnşikak-ı kamer, mütevatir-i bilmanadır. وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ olan âyet-i kerime ile o inşikak vaki' olduğu kat'iyyen sabittir. Zira Kur'an'ı inkâr eden mülhidler dahi bu âyetin manasına ilişememişler. Kat'î olmasa idi, öyle münkirlere en büyük sermaye-yi itiraz olurdu. İtimada şâyan olmayan bir tevil-i zaîften başka, zahirden tahvil edilmemiştir. İnşikak, hem âni, hem gece, hem vakt-i gaflet, hem şu zaman gibi âsumana adem-i tarassud, hem vücud-u sehâb, hem ihtilaf-ı metali' cihetiyle bütün âlemin görmeleri lâzım gelmez ve lâzım değildir. Hem de hem-matla' olan yerlerde sabittir ki görülmüştür.
Dördüncüsü: Mi'racdır. Evet inşikak-ı kamer, âlem-i şehadette olan âdemîlere bir mu'cize-i kübra olduğu gibi; Mi'rac dahi, bir mu'cize-i kübra-yı Muhammedîdir ki âlem-i ervahda olan ruhaniyât ve melaikeye karşı nübüvvetinin velayeti bu keramet-i bahire ile isbat edilmiştir.
Andelib-i aşk olan Câmî güzel terennüm etmiştir:
Bunlardan başka -ki mu'cizat- çendan bazı efradı mütevatir değildir. Cinsi mutlak, belki çok enva'ı kat'iyyen ve yakînen mütevatir-i bilmanadır. O havârık birkaç nev'dir. İşte bir nev'i irhasat-ı mütenevviadır. Güya o dürr-ü yetim ile hâmile olan o asır, Peygamberden istifaza ile istifade ederek keramet sahibi olmuş. Kalb-i hassasından hiss-i kable'l-vukua binaen, irhasatıyla Fahr-i Âlemin (A.S.M.) geleceğini ihbar etmiştir.
Bir nev'i dahi; gaybdan olan ihbarât-ı kesiredir. Güya tayyar olan Ruh-u münevveri; zaman ve mekânın kayıdlarını kırmış ve hudud-u maziye ve müstakbeleyi çiğnemiş geçmiş; her tarafını görerek bize söylemiş ve göstermiştir.
Bir kısmı dahi; tahaddi vaktinde müteferrikan, hatta bazan tek bir adam için izhar olunan havârık-ı hissiyedir. Bine karib ta'dat olunmuştur. Hatta meşahir-i enbiyanın meşahir-i mu'cizatlarının nezairi içindedir. Efradı âhâdî de olsa, mecmu'u mütevatir-i bilmanadır.
Birisi: Rivayat-ı sahiha-i sabite ile mükerreren mübarek parmaklarından suyun nebeânıdır. Güya maden-i sehavet olan yed'-i mübarekesinden mâye-i hayat olan suyun nebeanı ile; menba'-ı hidayet olan lisanında mâye-i ervah olan zülâl-i hidayetin feveranını hissen tasvir ediyor.
Diğeri: Rivayat-ı sahiha-i sabite ile mükerreren vukubulan tekellüm-ü hacer ve şecer ve hayvandır. Güya hidayetindeki hayat-ı maneviye cemadat, hayvanata sirayet ederek nutka getirmiştir. Minber-i Şerifindeki ciz'in hanini, yani o ağacın ağlaması mütevatir-i bilmanadır.
Bir kısmı da; az bir taamı teksirdir ki; rivayat-ı sahiha-i meşhure ile sabittir; pek çok defa az bir taam, bir cemaat-i azîmeyi işbâ ederek, âdeta noksan olmamış gibi kalıyormuş.
Bir kısmı da; ihya-yı emvat, hastaları teşfiyeye aittir. Bunun gibi pek çok aksamı esanid-i sahiha ile kütüb-ü muhakkikîn tamamıyla beyan etmişlerdir. Onun için iktisar ettik. Kadı İyaz Şifa-i Şerif'inde, Kastalânî Mevahib-i Ledünniye'de mu'cizatı güzel tafsil etmişlerdir.
Ey kàri-i müteharri-i hakikat! Geniş bir fikir ile, müteyakkız bir nazar ile Yedi Şuâatı birden muhit bir daire veya müstedir bir sûr gibi nazara al, Nübüvvet-i Ahmediyeyi içinde merkez gibi temaşa et! Tâ ki bir taraftan hücum eden evhamı, mütecavib olan cevanib-i saire def'edebilsin. İşte şu halde Japonların suali olan:
ye karşı cevaben derim. İşte:
Birinci Bürhan: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.
İkincisi: İşte bütün kâinat zerratıyla:
Kitab-ı âlemin evrakıdır eb'ad-ı nâmahdud
Sutûr-u hâdisat-ı dehrdir âsâr-ı nâma'dud.
Basılmış destgâh-ı levh-i mahfuz-u hakikatta
Mücessem lafz-ı mânidardır âlemde her mevcûd.
Üçüncüsü: Kur'an'dır.
tevhide kat'î bir bürhan-ı neyyirdir. İşte Sure-i İhlâs, bütün enva'-ı şirki reddeder. Ve yedi meratib-i tevhidi kâinata ilân ediyor.
قُلْ هُوَ ıtlak ile taayyün, tevhid-i şuhuda işarettir.
اَللّٰهُ اَحَدٌ Tevhid-i uluhiyete tasrihtir.
اَللّٰهُ الصَّمَدُ Tevhid-i rububiyete remizdir.
ve tevhid-i ceberuta telvihtir.
لَمْ يَلِدْ Tevhid-i celale telmihtir. Şirkin enva'ını reddeder.
Yani, tagayyür veya tecezzi veya tenasül eden ilah olamaz. Ukûl-ü aşere veya melaike veya İsa veya Üzeyr'in velediyetini dava eden şirkleri reddeder.
وَلَمْ يُولَدْ İsbat-ı Ezeliyet ile tevhiddir. Esbabperest, nücumperest, sanemperest, tabiatperestin şirkini reddeder. Yani, hâdis veya bir asıldan münfasıl veya bir maddeden mütevellid ilah olamaz.
وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ Câmi' bir tevhiddir. Yani, zâtında sıfâtında ef'alinde naziri, şeriki, şebihi yoktur.
Şu surede yedi meratib-i tevhidi tazammun eden altı cümle mütenaticedir. Her biri ötekinin bürhanıdır.
Kâinattaki teşabüh-ü âsâr ve etrafı birbiriyle muanaka ve elele tutmuş birbirine arz-ı intizam; ve birbirinin sualine karşı cevab-ı savap; ve birbirinin nida-yı ihtiyacına "lebbeyk!" ile mukabele etmek; ve bir nokta-i vâhideye temaşa etmek; ve bir mihver-i nizam üzerinde deveran etmek cihetiyle Sâni'-i Zülcelalin tevhidine telvih, belki Hâkim-i Ezelin vahdaniyetine tasrih ediyor.
Evet, karıncanın gözünü, midesini halkeden Zat; aynen O'dur ki; şemsi ve bütün kâinatı da halketmiştir.
Çünki kâinat, müteşâbik birbirine girmiş. Her şey, her şey ile murtabıttır. Demek küre-i arz ile bütün yıldız ve güneşleri tesbih taneleri gibi kaldıracak ve çevirecek derecede kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse; kâinatta dava-yı halk, hiçbir şeyde iddia-yı icad edemez.
Sun'î tasarrufat-ı beşeriye ise, fıtratta cari nevamis-i İlahiyenin sereyanlarını keşf ile tevfik-i hareket edip, kendi lehinde yalnız istimal etmektir. İcad değildir.
Bidayette mevzumuz ve müddeamız kelime-i şehadet idi. Şimdi netice-i bürhan-ı bahirimiz dahi ilmelyakîn ile:
dır.
Rumuz
Herkes insanlarla meşgul. Ben insanlardan usandım. Misalîlerle mübahase daha hoşuma gidiyor. Çünkü münsiftirler.
Garibdir ki; bir iki senedir uyanık iken zihnimde bir karanlık oluyor. Bazan nisyan-ı mutlak basar. Âlem-i menama girdikçe bir vuzuh geliyor, daha iyi görüyorum. İşte iki gece âlem-i manada iki suale maruz oldum.
Birinci gecede cevaba hazırlanırken uyandım.
İkinci gecede cevabı verdim. Daha itmam etmeden uyandım.
Birinci Sual: İ'caz-ı Kur'an'ı îcaz ile beyan et!
Cevap: İ'caz-ı Kur'an, yedi menabi-i küllîyeden tecelli ve yedi anasırdan terekküb eder.
Birinci Menba': Lafzın fesahatından, nazmın cezaletinden, mananın belâgatından, mefhumların bedaatından, mazmunların bera'atından, üslûbların garabetinden tevellüd eden nakş-ı acibdir.
İkinci Unsur: Umûr-u kevniyedeki gaybdan, hakaik-i İlahiyedeki gaybdan, mazideki gaybdan, müstakbeldeki gaybdan terekküb eden ilmül-guyûbdur.
Üçüncü Menba': Lafzı cihetiyle; pek çok ve usûl-ü Arabîyece sahih, nazar-ı belagâtta müstahsen, hikmet-i teşri'iyeye münasib pek vâsi' vücuh ve ihtimalatın şümulünden.
Ve mana cihetiyle; meşarib-i evliya, ezvak-ı ârifîn, mezahib-i sâlikîn, mesalik-i fukaha, turuk-u mütekellimîn ihatasından.
Ve ahkâm cihetiyle; hakaik-i ahval, desatir-i saadet-i dâreyn, vesail-i terbiye, revabıt-ı hayat-ı içtimaiyenin istî'abından.
Ve ilmi cihetiyle; ulûm-u kevniye, ulûm-u İlahiyeye istiğrakından.
Ve makasıd cihetiyle; muvazenet ve ıttırad ve desatir-i fıtrata mutabakatından neş'et eden câmiiyet-i hârikulâdedir.
Dördüncü Unsur: Her asrın derece-i fehim ve edebine ve her asırdaki tabakatın derece-i istidad ve kabiliyetine ifaza-i nur, her bir asra ve her asırdaki herbir tabakaya kapısı küşade ve herbirisini irza etmekle hasıl olan hârikulâde tazeliğiyle ihatasıdır.
Beşinci Menba': Nakil cihetiyle; ahbar-ı evvelîn ve ahirîn, hakaik-i gayb ve şehadet, serair-i İlahiye, revabıt-ı kevniyeye dair hikâyatıdır ki: Ne vaki' ne akıl ve mantık onu kabul etmese de tekzib edememiş. Kütüb-ü sâbıkanın ittifakından musaddıkane, ihtilafî yerlerde musahhihane hikâyatından neş'et eden ihbarat-ı sadıkasıdır.
Altıncı Unsur: Tazammun ettiği ve tesis ettiği Din-i İslâmdır ki; onun misline ne mazi muktedir olmuş. Ne müstakbel muktedir olabilir.
Yedinci Menba': Şu altı menba'dan çıkan envar-ı sittenin imtizacından tevellüd eden hüsn-ü hakikiden hasıl olan zevk-i i'cazdır ki, hadsen bilinir. Tabirine lisan ve fikir kàsırdır.
Eğer desen: Tasvirden anlaşılır ki; taaddüd-ü mesalik ve ihtilaf-ı turuk matlubdur?
Cevab: Evet matlubdur. Hem zarurîdir. Eğer hodgâmlıkdan neş'et eden inhisar zihniyetiyle başkaların reddine kalkışırsa الْبُغْضُ فِى اللّٰهِ sû'-i istimal ederse, o vakit ihtilaf zarardır. Yoksa اَلْحُبُّ لِلّٰهِ düsturunu esas tutsa, tekâmülde teavün kanununu bilse, şeriatın vüs'atini, tabibliğini düşünse ihtilaf, imtizaca sebeb olur.
Elhasıl: Herkes kendi mesleğine «Hüve hakkun» demeli, «Hüve'l-hakk» dememeli. Veyahut «Hüve'l-ahsen» demeli, «Hüve'l-hasen» dememeli.
Ey sail-i misalî! Cevab-ı mûcez istedin, ben de mücmel cevab verdim. İzahı istersen, birçok mücelled lâzım gelir.
İşte şu anasır-ı seb'anın, yalnız birinci unsurunun ikinci cüz'ü olan nazmın cezaletini beyan etmek için «İşaratü'l-İ'caz» namındaki tefsirimi irae ediyorum. Zira bütün o tefsir ancak nazmın cezaletinin bir kısmını şerh edebilmiştir.
İkinci Sual: Ki cevabı yarısı beyaz, yarısı siyahtır.
Dedi ki: Bürhanınıza şekk-i itiraz geldikçe; imanınız sarsılmaz mı? Bu ma'reke-i evham olan istidlaliyatla taharri zarar vermez mi?
Elcevap: Eğer neticeyi -bürhan ile bağlı- onunla ikame ve isbat suretiyle olsa; ve tahakkuk-u hakaika ayar tutmakla adem-i delilden adem-i medlûlü tevehhüm etse zarar olur. Halbuki, iman incecik bir bürhana yüklenmez. Belki öyle bir hadse bina ve istinad eder ki; o hads öyle menabi'den kuvvet ve öyle maadinden ışık alır ki; söndürülmesi kâinatın söndürülmesidir.
Birinci Menba': En azîm icma' sırrını ve en vasi' tevatürün manasını tazammun eden milyonlar ehl-i hakikatın ittifakıdır. Sırr-ı icma' ve sırr-ı tevatür noktasından tecelli eden bir hads-i mukni'le o netice zihinde karar kılmıştır. Zira, herbir muhakkikin bir bürhanı var. Ve o bürhanın mahiyeti teşhis edilmese de vücudu kat'iyyen malûmdur.
Acaba dünyada hangi itiraz ve şüphe vardır ki; milyarlar huyût-u berahinden teşekkül etmiş şu Habl-i Metini kesebilsin? Çünkü derim: Vahdete dair şu netice, hasra gelmez ehl-i tahkikin herbiri bir bürhan veya berahin ile hakikat olarak görmüşler. Demek onların bütün bürhanları sarsılmaz bir bürhandır. Çünkü o bürhanları tanımasa da vücudlarını bilir, hadsin zengin bir menbaıdır.
İkinci Menba': Kâinatın bütün şehadatıdır.
Üçüncü Menba': Vicdandaki fıtrattır. Bunlar gibi daha çok menba'lar vardır.
İşte bu hads, bütün menabii söndürülmezse sönmez. Şübhe, bir delili, yüz delili atsa da medlûle îras-ı zarar edemez. Çünkü o kubbe-i âliye yalnız bir direk üstünde kaim değildir.
Zihnin cüz'iyeti hasebiyle, müşteri nazarıyla isbatına çalışmak hatardır. Belki bu istidlalat ve berâhînin vazifesi menfîdir. Matlabı tavzih eder. Tasfiye eder. Bazan da takviye eder.
Biri: Gittikçe نُورٌ عَلٰى نُورٍ tenevvür eder.
Diğeri: Gittikçe şübehatın zulümatına düşer.
Meselâ, bir tatlı suyun menbaı var. O menba'dan binlerce cedavil ve o cedvellerden şubeler teferru' ederek çok yerlerde dolaşıp, bazı ecza-i âher ile bulaşmış.
İşte bir adam menba'ı gördü tattı. Hakkalyakînle tatlılığını anlamış, teşa'ubatın ittisalini derketmiş. Sonra hangi cedvele yahut herhangi fer'a rastgelse, edna bir emare tatlılığına dair ona kanaat verir. Ta aksi kat'î bir delil ile tebeyyün edinceye kadar. O vakit başka madde karışmış der. Bu nev'i nazar ve tedkik; imanın kuvvet ve inkişafına yardım eder.
İkinci Nazar: Menba'dan aşağı inmeye bedel, aşağıda gezer. Bu ise hangi fer'a rastgelse, acılığına bir emare görse şübheye düşer. Tatlılık için delil-i kat'î arzu eder. Heyhat! Her yerde bürhan ele gelmez. Böyle incecik bir fer'a, cesîm bir neticeyi bindirmek ister. Gitgide şüphe, emniyetsizlik tezayüd eder.
Hem de akıl nazar penceresiyle eşyaya bakar. Halbuki mahall-i iman olan kalb, hads ve ilham gibi isimlerle tabir edilen bir hiss-i sâdise-i bâtına ile hakaika bakar ki; enbiyada vahy o hisse göredir.
Nazar-ı aklî kendi desatiriyle çok fakirdir ve dardır. Pek çok hakaika karşı kàsır olur, kavrayamadığından "hakikat değil" der, reddeder.
Bir insî tarafından soruldu: اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلَا يُعْلٰى عَلَيْهِ Halbuki kâfir müslümana galebe eder?
Elcevap: Sıfat-ı Kelâmdan gelen evamir-i teşri'iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi; Sıfat-ı İradeden gelen evamir-i tekviniyeye karşı da taat ve isyan vardır.
Evvelkide mükâfat ve mücazat galiben âhirette olur. İkincisinde ağleb dünyada olur.
Meselâ: Sabrın mükâfatı zaferdir. Ataletin mücazatı sefalettir. Sa'y ve sebatın sevabı, servet ve galebedir. Şu halde, kâfirin evamir-i tekviniyeye karşı itaati, Müslümanın evamir-i tekviniyeye karşı isyanına galebe etmiştir. Bir müslim, herbir sıfatı Müslüman olmak lâzım gelmediği gibi; bir kâfirin herbir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş'et etmek lâzım değildir. Veyahut galebesi ona istidraçtır, Müslümana tathîrdir.
-Şu âlemin ihtilali nedir?
-Sa'yin sermaye ile mücadelesidir.
-Acaba ikisini barıştırmak çaresi yok mudur?
Evet vücub-u zekât, hurmet-i riba, karz-ı hasen şerait-i sulhiyedir. Şu riba taşını altından çeksen, şu zalim medeniyet kasrı çökecektir.
-Gâvurlardaki iki cereyanları nasıl görüyorsun?
-Şimdilik biri necis, biri encestir. Tahir-i mutlak yalnız desatir-i İslâmiyettir. Öyle ise iki cereyana da lanet!..
Evet, lâkin bize bulaşmış olan encesin temizliği hesabına onun izalesine çalışan necise necis demekle, onu da kendimize sıçratmak maslahat olmasa gerektir.
Meselâ: Bir hınzır seni boğuyor, bir ayı da onu boğuyor. Ayının bağrına dürtmekle kendine musallat etmek, akıldan ziyade cünundur. Zâten bir cinnet-i müstevliye dünyaya dağılmıştır.
-Küfrün inşikakından ne görüyorsun?
-İttihad-ı İslâm.
-İttihad-ı İslâm nedir?
-İttihad-ı İslâm, şarkdan garba, cenubdan şimale mümted bir meclis-i nuranidir ki, el-an üçyüz milyondan fazla efrad bulunur ki; gafletlerinden nâşi gayr-ı meş'ur bir surete girmiş olan bir rabıta-i metin ile birbiriyle merbutturlar.
Misak-ı Ezeliye ile peyman ve yeminimiz olan iman ile o cem'iyete dâhil olmuşuz. Ehl-i tevhidiz, ittihada memuruz. Şu cem'iyetin şubeleri bütün mesacid ve medaris ve tekâya ve zevayadır. Ve şu cem'iyetin reisi Resul-i Ekremdir (A.S.M.). Kanun-u esasîsi Kur'an-ı Azîmüşşandır. Bütün efrad mabeynindeki rabıta-i nuraniyeyi şuurî bir surette ihtizaza getirmekle, bütün o şubelere ifaza-yı nur etmek zamanı gelmiştir.
İşte kâ'be-i saadetimiz olan ittihad-ı münevver-i İslâmın hacerü'l-esvedi, Kâ'be-i Mükerreme'dir... Ve dürret-i beyzası, Ravza-i Mutahharadır. Mekke-i Mükerremesi, Ceziretü'l-Arab'dır. Medine-i Medeniyet-i Münevveresi, Devlet-i Osmaniyedir.
Bir zaman İslâmiyetin secaya, revabıt, mehasin-i ahlâkına işareten rumuz tarîkiyle şöyle demiştim:
Eğer şu Kâ'be'nin zînet ve nakşını görmek istersen, işte bak! Haya ve hamiyetten neş'et eden civanmerdane humret; hürmet ve rahmetten tevellüd eden masumane tebessüm; cezalet ve melahattan hasıl
olan ruhanî halâvet; Aşk-ı şebabîden, şevk-i baharîden neş'et eden semavî neş'e; Hüzn-ü gurubîden, ferah-ı seherîden vücuda gelen melekûtî lezzet; Hüsn-ü mücerredden, cemal-i mücelladan tecelli eden mukaddes zînet birbiriyle imtizac edip ondan çıkan levn-i nuranî, o şark ve garbın kab-ı kavseyni olan kâ'be-i saadetteki tâk-ı muallâsındaki kavs-i kuzahındaki elvan-ı seb'anın; lacivert ve yeşil levninin timsalini göreceksin. Lâkin ittihad, cehl ile olmaz. İttihad, imtizac-ı efkârdır. İmtizac-ı efkâr, marifetin şuâıyla olur.
Bir adam seni çamura düşürmüş, öldürüyor. Ayağını senin boğazına basmış olduğu halde; istifham-ı istihfafıyla sual ediyor ki;
Mezhebin nasıldır?
Buna cevab-ı müskit, küsmekle sükût edip yüzüne tükürmektir.
«Tükürün o laînin o hayâsız yüzüne!»
Ona değil, hakikat namına şudur:
-Birinci Sual: Din-i Muhammed nedir?
-Cevap: Kur'an'dır.
-İkinci Sual: Fikir ve hayata ne verdi?
-Cevap: Tevhid ve istikamet.
-Üçüncü Sual: Mezahimin devası nedir?
-Cevap: Hurmet-i riba ve vücub-u zekâttır.
-Dördüncü Sual: Şu zelzeleye ne der?
İşte o cünuddan bir gazi şehid.
Nev'-i hayvandaki meymûn saîd.
Ey maymun-i meymûn!
Mü'minleri memnun, kâfirleri mahzûn, Yunan'ı da mecnun eyledin.
Öyle bir tokat vurdun ki, siyaset çarkını bozdun.
Loyd Corc'u>kudurttun, Venizelos'u>geberttin!..
Mizan-ı siyasette pek ağır oturdun ki; Küfrün ordularını, zulmün leşkerlerini bir hamlede havaya fırlattın.
Başlarındaki maskelerini düşürüp, maskara ederek bütün dünyayı güldürdün!
Cennetle mübeşşer olan hayvanların isrine gittin!
Cennette saîdsin, çünkü gazi hem şehidsin!...
İslâm gaflet edip küstü. Hristiyanlık dini fen ve medeniyeti kendine maledip iki silâhla galebe çaldı.
Şimdi şarkta müthiş bir silâh imal ediliyor. Bunun hak kısmına sahib olmalı. Yoksa yine küssek, onu da Hristiyanlık İslâmiyet aleyhinde istimal edecektir. Buna karşı dayanılmaz.
Cumhur-u avama müteveccih olan bir fikir, bir kudsiyet almazsa söner. O desatire kudsiyet verecek iki muazzam rakib din var.
Şu keskin fikir gözünü açtığı vakit, hasmını ve hasmının elindeki silâhını Hristiyanlık dini bulmuştur. Öyle ise o fikir, kudsiyet almak için İslâmiyete dehalet etmeye mecburdur.
Bundan altı sene evvel, şu zelzelenin bidayetinde, İşaratü'l-İ'caz tefsirini yazarken,
beyanı sadedinde, şu risaledeki fehmimi aynen yazmıştım. Zaman fehmimi teyid ettiğinden neşrediyorum. Zeyli perakende hakikatlerden bir aşuradır.
Şu cümle-i âliyenin itnabında bir îcaz-ı i'cazî var..
Çünki يَتَصَدَّقُونَ veya يُزَكُّونَ gibi kısa bir cümleye bedel, bunu ihtiyar etmesinden, sadakanın şerait-i makbuliyetini fehme ihsas ve nıkàt-ı hüsnünü ihsan ediyor. Sadaka beş şart ile tam sadaka olabilir:
Birincisi: Sadakaya muhtaç olacak derecede tasaddukta israf etmemektir. Şu şarta îmaen مِمَّا daki مِنْ 'i teb'iziyeyi menar etmiştir.
İkincisi: Kendi malından vermeli, yoksa Ali'den alıp Veli'ye vermemeli. Şuna işareten hasrı ifade eden مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ deki takdimi ayar etmiştir.
Üçüncüsü: Minnet etmemektir. Buna remzen رَزَقْنَا deki hakikî mâlik kim olduğunu ve sadaka veren yalnız vasıta olduğunu göstermekle, şu şarta medar etmiştir.
Dördüncüsü: Tıyb-i nefs ile, rıza-i kalb ile olmalı. Havf-ı fakr ile olmamalı. Şuna telvihan رَزَقْنَا daki nûn-u azametle:
manasına remzedip şu şarta emare etmiştir.
Beşincisi: Sadakayı alan sefahette değil, belki nafakasında ve hâcat-ı zaruriyesinde sarfetmeli. Şuna telmihan يُنْفِقُونَ nin maddesini alâmet etmiştir.
Altıncı şart: Kemaldir... Mala hasr edilmemeli. Zira tasadduk malda olduğu gibi; ilimde, fikirde, fiilde de olur. Şu tamime مَا lafzındaki umum ile îma ve يُنْفِقُونَ deki ıtlak ile işaret etmiştir. Çünki makam-ı hitabîde ıtlak, tamimdir.
İslâmiyetin bir rükn-ü mühimmi olan zekât, beşerin hayat-ı nev'iyesi için ehemmiyeti şudur:
Hadîste var; اَلزَّكَاةُ قَنْطَرَةُ الْاِسْلَامِ yani zekât bir köprüdür ki, müslüman, kardeşi olan müslümana muavenet için ondan geçer. Zira memurun-bih olan teavün, o vasıta iledir. Ve nev'-i beşerin heyet-i içtimaiyedeki nizamın sıratü'l-müstakimi odur. İnsanlar içinde madde-i hayatın cereyanına rabıta odur. Terakkiyat-ı beşerdeki zehirlere tiryak odur.
Evet, zekâtın vücub-u kat'îsinde ve onun kabilesi olan sadakaya ve karz-ı hasene davet-i Kur'anîde; ve ribanın vesailiyle beraber hurmet-i şedidesinde azîm bir hikmet, âlî bir maslahat, vasi' bir rahmet vardır.
Eğer sahife-i âlemde tarihî bir nazarla dikkat ve cem'iyet-i beşeriyenin mesavîsinin esasları teftiş edilse görülecektir ki; bütün ihtilalat ve fesadın aslı ve madeni ve bütün ahlâk-ı rezilenin mahrek ve menba'ı, tek iki kelimedir. O iki kelimenin imtizacından bomba gibi Küre-i Arz patladı ve izdivacından, medenî insanlardan canavarlar doğdu.
Birinci Kelime: Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!.
İkinci Kelime: İstirahatım için zahmet çek, sen çalış ben yiyeyim!.
Merhametsiz nefisperest olan birinci kelime-i gaddaredir ki; âlem-i insanı zelzeleye getirip, kıyameti kopmak üzeredir. Şu kelimenin ırkını kesecek tek bir devası var ki, o da zekâttır ve zekâtın mükemmili olan sadakattır. Ve onun mütemmimi olan karz-ı hasendir.
Harîs, hodgâm, zalim olan ikinci kelimedir ki, beşerin terakkiyatını öyle sarsıyor ki, herc ü merc ateşine atmak üzeredir.
Şu dâhiye-i dehyanın tek bir devası var; o da hurmet-i ribadır ve faizin bütün vesailini hayat-ı içtimaîden ref' etmektir. Hodgâm ellerde servetin inhisarına vesile olan riba kapları, bankaları seddir. Evet bu kaplar ile servet ve temellük, kalil adamlarda toplanır. Bu iki düstur ile tevzi' edilmezse, gasbedilecektir.
Evet heyet-i içtimaiyedeki intizamın şartı, tabakat-ı beşer birbirinden uzaklaşmamak; tabaka-i havass tabaka-i avamdan, taife-i ağniya taife-i fukaradan ayrılmasın ki, sıla-i rahm kopmasın. Halbuki ribanın hayatı ve zekâtın mevti ile, geniş bir mesafe açılmış, öyle bir uzaklık olmuş ki; hayt-ı vasl kopmuş...
Tabaka-i süflâdan, tabaka-i ulyâya karşı ihtiram, itaat, tahabbüb yerine; yalnız ihtilal sadâsı, hased sayhası, kin enîni, nefret velvelesi, intikam feryadı yükselip işitilir.
Tabaka-i ulyâdan, tabaka-i süflâya merhamet, ihsan ve taltife bedel; yalnız zulmün ateşi, tahakkümün sâıkası, tahkirin ra'dı iniyor.
İşte bu halet-i ruhiyedendir ki, sebeb-i tevazu' ve terahhum olan havastaki meziyet, tekebbür ve gurura sebeb olmuştur. Şefkate, acımaya ve yardıma sebeb olan fukara aczi, avamın fakrı; esaretlerine, sefaletlerine sebeb olmuştur.
Eğer şahid istersen; âlem-i medenînin fesad ve rezaletine bak! zaman çok şahidleri gösterecektir.
Elhasıl: Tabakatın musalahası, birbirine yakınlaştırmasının çare-i yegânesi: erkân-ı İslâmiyetten olan zekâtı, heyet-i içtimaiyenin tedvirine vâsi', âlî düstur ittihaz etmektir. İslâmiyette en büyük kebire olan ribayı vesailiyle ilga etmektir. Adalet-i Kur'aniye âlem kapısında durup, ribaya "yasaktır, girmeye hakkın yoktur", der.
Zaman ihtiyarlandıkça Kur'an gençleşiyor, rumuzu tavazzuh ediyor.
Meselâ:
Meselâ:
Meselâ:
Meselâ... Meselâ... ilh.
(Âşûrâ)
S- Kimsin? Ölsen yine sen misin? Bedenin inhilali ruhun şahsiyetine tesir etmez mi?
C- Ben bu anda, seksen Said'den telhis ile tezahür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyametler ve müteselsil {(*) Müstensih kalem-i kudrettir. -Müellif-} istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.
Şu Said yetmiş dokuz meyyit, bir hayy-ı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa, mütemessil olan o Saidler birbirlerini görseler, şiddet-i tehalüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların
üstünde yuvarlandım; hasenat, lezzat dağıldı kaldı. Seyyiat, âlâm toplandı, yüklendi. Nasıl ki şimdi o merhalelerde daima ben benim.
Öyle de: Mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhanelerdeki zerrat, iki muhaceret-i umumî yaptığından, ene dahi libasını değiştirir; yırtılmış Said'i atar, yeni Said'i giyer.
{(*) Tulûat'ın âhirine dikkat. -Müellif-}
Biri birinden eltaf ve eşeff kudretin çok âyineleri vardır. Camdan suya, sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem-i misale, hattâ zamana, hattâ fikre ilââhir.. tenevvü' ediyor. Suda kesifin aksi, aslın aynı değilse, nuranîde gayrı da değil, havada aynıdır.
Hava âyinesinde bir kelime milyonlar kelimat olur. Kudretin şu matbaasında sırr-ı tenasülü, kalem-i sun'-u İlahî acib istinsah ediyor.
Zevkî olan sofiye vahdetü'l-vücudu, Allah hesabına kâinatı inkârdır.
Fikrî olan felsefe ve zaîfü'l-itikadların lisanında olan vahdetü'l-vücud ise, hâşâ kâinat hesabına Allah'ı inkârdır.
Biri vahdetü'ş-şuhud, diğeri vahdetü'l-mevcudu tazammun eder.
Nazar mes'ele-i zevkiyede tasarruf etse bozar. Zevkî, keşfî olan emir, nazar-ı fikir mizanı ile tartılmaz, ona inse katılaşır, çirkinleşir.
Meselâ: Toprak altında bir çekirdek, havada ondan çiçekli bir sünbül var. Âlem-i türabda nazar, çekirdeğe dikkat etse ince esasatı görür. Hava âlemindeki müzehher sünbülü onlara irca' ile izah edemez. Çekirdek içine sıkıştıramaz. İşte zevk burada bakar.. Nazar orada... Rü'yet değişir.
Bîçare hakikatlar, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.
Demişler:
Ben de derim:
Cennet olmasa, Cehennem tazib etmez. Zemherir olmasa, ihrak etmez.
Bir lokma kırk paraya, {(*) Mugaddilikte ikisi bir iken, hevesî san'atlar birinin kıymetine vergiler ilâve ediyor. -Müellif-} bir lokma on kuruşa; ağıza girmeden, boğazdan geçtikten ... birdirler.
Yalnız birkaç saniye, ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan zaikayı taltif ve memnun etmek için, birden o'na gitmek, israfın en sefihidir.
Eskide ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar var idi. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.
İnsan eski zamanını düşünse, ya lisanı veya kalbi ya âh âh! veya oh oh! tahattur veya telaffuz edecektir. Âh, müstetir elemin tercümanıdır. Oh, ruhta muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir. Âh'ı dedirten, lezaiz-i maziyenin tasavvur-u zevalidir. Çünki zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet de elemdir. Şâirlerin divanları, tasavvur-u zeval-i lezzetten gelen bir elem-i fikrînin birer feryadıdır.
Oh, yani Elhamdülillah dedirten, âlâm-ı maziyenin tasavvur-u zevali, verdiği lezzet-i ruhaniyenin unvanıdır. Demek muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli, hoş geldin demeli.
Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir. Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur. İzdivac, tasfiye tehzib eder.
S- Hangi cem'iyettensin, neden muhalefeti şiddetle tenkid ediyorsun?
C- Şüheda cem'iyetindenim. Tek bir veliyi inkâr veya istihfaf etmek, meş'umdur. Öyle ise, iki milyon evliyaullah olan şühedayı inkâr etmek ve kanlarını heder saymak, meş'umların en meş'umudur.
Zira muhalefet der: "Haksız olarak harbe girildi, hasmımız haklı idiler. Cihad değildi." İşte şu hüküm, iki milyon şühedanın şehadetini inkârdır.
Bence en çok duamız bu olmalı:
Bir hakikat var ki; en bedevi ve hattâ vahşi insanlar dahi o hakikata karşı serfüru-bürde-i itaat ve ihtiramdırlar:
Bir aşiretten mütehasım iki kabile, haric bir hasım zuhur etse, sevk-i tabiî ile dâhilî husumet ta'til edilir. Şâyan-ı istiğrabdır ki; medenî, münevver telakki edilenler, o vahşilerden çok aşağıdırlar; husumet-i hariciyenin zuhuruyla, dâhilî husumeti teşdid ederler. Eğer medeniyet ve fen böyle ise, insanın saadeti vahşet ve cehalettedir.
Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Şu kuzusuna süt, bu yavrusuna kay verir.
Bâtıl şeyleri tasvir, safî zihinleri idlâldir ve cerhtir. Ba'dehu cerh ve red ile, tedavi ya olur, ya olmaz.
Bîçare İstanbul mütebayin, dâhiyane prensiplerin telkinat-ı musırraneleriyle kabiliyet-i telakkuhiyesini kaybetmiştir. Zihni âlüfte olmuştur.
Nisyan bir nimettir, yalnız her günün âlâmını çektirir, müterakimi unutturur.
Derecat-ı hararet gibi, her musibette bir derece-i nimet vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece-i nimeti görüp, Allah'a şükretmeli. Yoksa isti'zam ile üflense şişer, merak edilse ikileşir. Kalbdeki misali, hakikata inkılab eder.
Efkâr-ı hazırada cehl-i basiti cehl-i mürekkebe kalbeden en mühim sebeb; meçhul bir şeye parlak bir isim takmakla, "anladım" zannetmek; ve meçhul şeyleri ona irca' ile, "izah ettim" zannetmektir. Halbuki tarif, ya hadd, ya resim ile olur. Yoksa vâzıı cahil ve müsemmaya mümas olan vechi muzlim ve göze çarpan vechi şeffaf bir ism-i camid ile olmaz. Manyetizma, telepati, kuvve-i mıknatısiye gibi.
Ümmet şeriata temessükü nisbetinde terakki, tesahülü nisbetinde tedennisi hakaik-i tarihiyedendir.
Telepati nev'inden, ruhumla şiddet-i alâkası olan bir şahs-ı meçhul, muhtelif ve birbirinden uzak mevzulara dair; birdenbire kibrit yakmak gibi seri' sualler soruyor. Ratb ve yâbis karışıyor.
İntihab kàriin arzusuna tabidir.
S: Âlem-i İslâm ulemasının ortasındaki müdhiş ihtilafata ne dersin ve re'yin nedir?
C: Evvelâ: {(*) Bir zaman böyle demiştim. -Müellif-} Âlem-i İslâma gayr-ı muntazam veya intizamı bozulmuş bir meclis-i meb'usan ve encümen-i şûra nazarıyla bakıyorum. Şeriattan işitiyoruz ki: Re'y-i cumhur budur, fetva bunun üzerinedir. İşte şu: bu meclisteki re'y, ekseriyetin naziresidir. Re'y-i cumhurdan maada olan akval, eğer hakikat ve mağzdan hâlî ve boş olmazsa, istidadatın re'ylerine bırakılır. Ta herbir istidad, terbiyesine münasib gördüğünü intihab etsin.
Lâkin burada iki nokta-i mühimme vardır:
Birincisi: Şu istidadın meyelanı ile intihab olunan ve bir derece hakikatı tazammun eden ve ekalliyette kalan kavl, nefsü'l-emirde mukayyed ve o istidad ile mahsus olduğu halde, sahibi ihmal edip mutlak bıraktı. Etbaı iltizam edip tamim etti. Mukallidleri taassub edip, o kavlin hıfzı için muhaliflerin red ve hedmine çalıştılar. Şu noktadan müsademe, müşagabe, cerh ve red o derece meydan aldı ki; ayakları altından çıkan toz ve ağızlarından feveran eden duman ve lisanlarından püsküren berkler, şimşekli ve bazan rahmetli bir bulut, şems-i İslâmiyet'in tecellisine bir hicab teşkil etmiştir. Lâkin ziya-yı şemsten tefeyyüz etmesine istidad bahşeden rahmetli bulut derecesinde kalmadı. Yağmuru vermediği gibi, ziyayı dahi men'etmektedir.
İkinci Nokta: Ekalliyette kalan kavl, eğer içindeki hakikat ve mağz, onu intihab eden istidadlardaki heves ve heva ve mûris âyineye ve mizacına galebe çalmazsa, o kavl bir hatar-ı azîmde kalır. Zira istidad onunla insibağ edip onun muktezasına inkılab etmek lâzım iken; o, onu kendine çevirir ve telkîh eder, kendi emrine müsahhar eder. İşte
şu noktadan hüda hevaya tahavvül ve mezheb mizacdan teşerrüb eder. Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker.
Fakat kaviyyen ümid ederim ki, kâinatta şu meclis-i âlî, şu meczub sergerdan küre şehrinde millet-i insaniyede ve Âdem kavminde ulema-i İslâm âlemi, bir meclis-i meb'usan-ı mukaddese hükmüne geçecektir. Selef ve halef asırlar üstünde birbirine bakıp mabeynlerinden bir encümen-i şûra teşkil edeceklerdir.
S- Nasraniyet, İslâmiyetin inkişafına bundan sonra mani' olmayacak mıdır?
C- Nasraniyet ya intıfa veya ıstıfa ile terk-i silâh edecektir. Zira birkaç defa yırtıldı, protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı; tekrar yırtılmaya hazırlanıyor.
Ya intıfa bulup sönecek.. Veyahut doğrudan doğruya hakikî Hristiyanlığın esasına câmi' olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında görecektir. Beşer dinsiz olamaz!..
İşte bu sırr-ı azîme, Peygamber (A.S.M.) işaret etmiştir ki: "Hazret-i İsa gelecek, ümmetimden olacak; ayn-ı şeriatımla amel edecektir."
Saniyen: Sebeb-i ihtilaf-ı muzır: "Bu haktır" düsturu yerine; "Yalnız hak budur" ve «en güzeli budur» hükmü yerine, "güzeli budur" hükmü ikame edilmiştir. اَلْحُبُّ فِى للّٰهِ esas-ı merhametkârî yerine وَالْبُغْضُ فِى اللّٰهِ ikame edilmiştir. Kendi mesleğinin muhabbeti yerine, başka meslekten nefret, harekâtında hâkim kılınmıştır. Hakikata muhabbet yerine, ene tarafgirliği müdahale etmiştir. Vesail ve delail, makasıd ve gayat yerine ikame edilmiştir.
Halbuki fasid bir delil ile, hak bir netice zihinde ikame edilir. Bâtıl bir vesile ile, hak bir gaye fikirde tesbit edilir. Madem gaye ve maksad haktır; delil ve vesilelerdeki fesad, böyle inşikak-ı kulûbe sebebiyet vermemeli.
Salisen: Sebeb-i ihtilaf, hâkim-i zalim olan cerbezedir. Fikr-i tenkid ve bedbînliğe istinad eden cerbeze, daima zalimdir.
S- O sail-i meçhul, tekrar der: Cerbeze nedir?
C- {(*) Bir zaman aşiretlere böyle cevab vermiştim. -Müellif-} Müteferrik büyük işlerde, yalnız kusurları görmek cerbezeliktir; aldanır ve aldatır. Cerbezenin şe'ni, bir seyyieyi sünbüllendirerek hasenata galib etmektir.
{(**) Çirkin emirler, çirkin şeylerle tasvir edilir. Gelecek temsillerde kusura bakma! -Müellif-}
Meselâ: Bir aşiretin her bir ferdi, bir günde attığı balgamı, cerbeze ile vehmen tayy-ı mekân ederek birden bir şahısta o muhassalı temsil edip başka efradı ona kıyas ederek, o nazar ile baksa;
Veyahut bir sene zarfında birisinden gelen rayiha-i keriheyi, cerbeze ile tayy-ı zaman ederek, bir dakika-i vâhidede, o şahs-ı hazırda sudûrunu tasavvur etse; Acaba evvelki adam ne derece müstakzer, ikinci adam ne derece müteaffin!.. Hattâ hayal gözünü kapasa, vehim dahi burnunu tutsa mağaralarından kaçsalar, akıl onları tevbih etmeğe hakkı olmayacaktır.
İşte şu cerbezenin tavr-ı acibi; zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile her şeyi temaşa eder.
Hakikaten cerbeze, enva'ıyla garaibin makinesidir.
Görülmüyor mu ki; cerbeze-âlûd bir âşık'ın nazarında, umum kâinat, birbirine muhabbet ile müncezib, rakkasane hareket edip gülüşüyor... Veyahut çocuğunun vefatıyla matem tutan bir vâlidenin cerbeze-âlûd me'yusiyeti nazarında, umum kâinat hüzün-engizane ağlaşıyor.
Herkes, istediği ve haline münasib gördüğü meyveyi koparır.
Bu makamda size bir temsil: Meselâ: Sizden yorulmuş yolcu bir adam, yalnız bir saat tenezzüh etmek üzere, gayet müzeyyen ve müzehher bir bahçeye girse -nekaisten müberra olmak, cinan-ı Cennet'in mahsusatından ve her kemale bir noksanı karıştırmak, şu âlem-i kevn ve fesadın mukteziyatından olmakla- şu bahçenin müteferrik köşelerinde bazı pis ve murdar şeyler bulunduğu için, inhiraf-ı mizac sevki ve emri ile, yalnız o taaffünatı taharri ve o murdar şeylere idame-i nazar
eder. Güya onda yalnız o var. Hülyanın hükmüyle fena hayal tevessü' ederek, o bostanı bir selhhane ve mezbele suretinde gösterdiğinden, midesi bulanır ve istifrağ eder, kemal-i nefretle kaçar.
Acaba, beşerin lezzet-i hayatını gussedar eden böyle bir hayale, hikmet ve maslahat rûy-i rıza gösterebilecek midir?
Güzel gören, güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır.
S- Herkes, zaman ve dehirden şikayet ediyor. Acaba Sâni'-i Zülcelal'in san'at-ı bedî'ine itiraz çıkmaz mı?
C- Hâyır, aslâ!.. Belki manası şudur: Güya şikayetçi der ki; istediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhi ettiğim hal; hikmet-i ezeliyenin düsturuyla tanzim olunan âlemin mahiyeti müstaid değil ve inayet-i ezeliyenin pergeliyle nakşolunan feleğin kanunu müsaid değil ve meşiet-i ezeliyenin matbaasında tab' olunan zamanın tabiatı muvafık değil ve mesalih-i umumiyeyi tesis eden hikmet-i İlahî razı değillerdir ki, -şu âlem-i imkân, Feyyaz-ı Mutlak'ın yed-i kudretinden şu ukûlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüz iştihasıyla- istediğimiz semeratı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz.
Evet bir şahsın tehevvüsü için, büyük bir daire-i muhita, hareket-i mühimmesinden durdurulmaz.
Elhasıl: Cerbeze bir hâkimdir.. Yalnız seyyiat tarafını konuşturmamalı, onun hasmı olan hasenatı da dinlemeli. Sonra muvazene edip, mizan-ı haşirdeki hükm-ü âdilane gibi, racih gelene muhabbetle hak vermelidir.
S- Efkâr-ı hazırada cerbeze nasıl bir tesir etmiştir?
C- Bak, o seyyiedir ki; Ararat Dağı kadar bize zulüm ve tahkir eden ecnebi bir devleti, ne safsatalı bahanelerle: bilmem hangi tarihte Kırım'da bize yardım etmiş gibi yavelerle, bize dost olabilecek surette gösteriyorlar.
Hem Sübhan Dağı kadar, İslâmiyet'in izzet ve şerefine çalışan güruh-u mücahidîni, acib bahanelerle en fena derekesine indirip, millete düşman gibi gösteriyorlar.
Hem de Avrupa'nın terbiyesinin neticesi olarak:
kaidesiyle her şeyin en iyi cihetini nazara almak maslahat iken, en fena cihetini nazara alıp mütemadiyen milleti ye'se sevk ederek, ruh-u cemaati öldürüyor.
Hem yine cerbeze seyyiesine, za'f-ı akide inzimam etmesiyle, mesail-i diniyede en zaîf tarafını irae ederek dinsizliğe zemin ihzar ediyor.
Hem yine onun netaicidir ki; mukteza-yı beşeriyet olan, beyne's-selef cereyan eden tenkidat-ı rakibkârane veya hakperestaneyi, sofestaîcesine bir cerbeze ile, her birinin hakkında başkaların tenkidatını irae edip, eazım-ı ümmet hakkında hürmetsizlik ve emniyetsizliği telkin ederek, o vasıta ile ezhandaki İslâmiyetin kudsiyetini sarsıyor.
İşte bunlar gibi çok mazarrat-ı azîme, şu nevi cerbezeden tevellüd ediyor.
İstanbul'u düşündükçe, iki karış kadar dili uzanmış, sair a'zâsı neşvünemadan mahrum kalmış, ihtiyar bir çocuğun timsali zihnime geliyor.
S- Anadolu aleyhinde çıkmış olan fetvaya ne dersin?
{(*) Cây-ı dikkattir ki; merkez-i Hilafet uleması ve Dârü'l-Hikmet ve zabıta-i ahlâkiye ile fuhuş, işret, kumar gibi kebairi izale değil, tevkif edemediler. Anadolu Hükûmeti'nin bir emri ile, bütün işret, kumar gibi kebairler men' edildi. Demek desatir-i hikmet, nevamis-i hükûmetle; kavanin-i hak, revabıt-ı kuvvetle imtizac etmezse, cumhur-u avamda müsmir olamaz. -Müellif-}
C- Fetva-yı mahz değil ki, itizar edilsin. Belki kazayı tazammun eden bir fetvadır. Çünki fetvanın kazadan farkı; mevzuu âmmdır, gayr-ı muayyendir, hem mülzim değil... Kaza ise, muayyen ve mülzimdir. Şu fetva ise, hem muayyendir, kim nazar etse bizzarure muradı anlar. Hem mülzim olmuştur. Çünki avam-ı müslimîni onlar aleyhinde sevketmekte esbabın en âhiridir.
Madem ki şu fetva, kazayı tazammun ediyor, kazada iki hasmı dinletmek zarurîdir. Anadolu da söylettirilmeliydi. Netice-i müddeiyatlarını aleyhlerinde olan davalarla, siyasiyyun ve ulemadan bir heyet tarafından, maslahat-ı İslâmiye noktasında muhakeme edildikten sonra, fetva verilebilirdi.
Zâten şimdi bazı hakaikte bir inkılab var. Ezdad isimlerini değiştirip, mübadele etmişler. Zulme adalet, cihada bağy, esarete hürriyet namı veriliyor.
S- Neden bu kadar (İ.G.Z.) den nefret ediyorsun? Musalahasını da istemiyorsun?
C- Sebeb bir değil, bindir. Bana en ziyade şedid görünen, manen ahlâkımıza vurduğu darbedir. Çekirdek halinde olan secaya-i seyyieyi içimizde inkişaf ettirdi. Hayatın yarası iltiyam bulur; izzet-i İslâmiye, namus-u millînin yarası pek derindir.
Edirne Câmii'nde, {(*) Yani: Edirne Kapı Camii'nde. -Naşir-} bir İslâm hocasının lisanıyla, Venizelos gibi şeytan zalime dua ettirdi. Merkez-i Hilafette, müslümanlar lisanıyla hizbü'ş-şeytan olan (İ.G.Z.), Yunan askerlerini halaskâr, tathirci ilân ve karşısındaki güruh-u mücahidîni cani, zalim söylettirdi.
Acaba bir vâlide o dereceye getirilse ki; çocuğunu kendi eliyle öldürerek, müteessir olmayarak, parça parça etse, hiç mümkün müdür ki, onda hissiyat-ı âliye ve ahlâk-ı sâmiye intıfa etmesin?!.
S- Neden (İ.G.Z.) siyaseti galib çıkar?
C- Siyasetinin hâssa-i mümeyyizesi; fitnekârlık, ihtilaftan istifade, menfaat yolunda her alçaklığı irtikâb etmek, yalancılık, tahribkârlık, hariçte menfîliktir. Bir adam kocaman bir binayı bir günde harab eder, bir taburu ihtilale verir. Şu alçak siyasettir ki K.T.T.i {(*) Kostantin'i kasd ediyor. -Naşir-}
zahiren tel'in ettiği halde, gizlice dehalet ediyor. Fenalık ve ahlâk-ı seyyie, siyasetine vasıta olduğu için, her yerde ahlâk-ı seyyieyi himaye ederek teşci' eder. Şimdiki İstanbul hali şahiddir.
S- Anadolu'da pek çok zulüm ediliyor ve pek çok müslümanlar i'dam ediliyor. Neden böyle yapıyorlar?
C- Evet maatteessüf pek feci' şeyler oluyor. Fakat asıl sebeb; mel'un mimsiz medeniyet, öyle zalimane bir silâh, şu harb-i vahşiyaneye vermiştir ki, o silâhın karşısında dayanmak, onun naziriyle mukabele etmek lâzım gelir. Şeşhane ile mitralyoza mukabele edilmez. İşte o silâh, o düstur ki, medeniyet harbin eline vermiştir; ben de kendi gözümle Grandük Nikolaviç'in namına iki emri gördüm.
Der: "Askerimize bir köyden bir tüfenk açılsa, çoluk çocuğu ile imha edilecektir." İkinci emri de: "Bir cemaatte bir adam, cephe zararına bize hıyanet etse, çoluk çocuğu ile imha edilecektir."
İşte böyle ezlem bir düstur ile (İ.G.Z.) Anadolu'ya hücum ediyor.
S- Âlem-i İslâmdaki ihtilafı ta'dil edecek çare nedir?
C- Evvelâ: Müttefekun aleyh olan makasıd-ı âliyeye nazar etmektir. Çünki Allah'ımız bir, Peygamberimiz bir, Kur'anımız bir, zaruriyat-ı diniyede umumumuz müttefik, zaruriyat-ı diniyeden başka olan teferruat veya tarz-ı telakki veya tarîk-i tefehhümdeki tefavüt bu ittihad ve vahdeti sarsamaz, racih de gelemez. اَلْحُبُّ فِى للّٰهِ düstur tutulsa, aşk-ı hakikat harekâtımızda hâkim olsa -ki, zaman dahi pek çok yardım ediyor- o ihtilafat sahih bir mecraya sevkedilebilir.
Esefen; gaye-i hayalden tenasi veya nisyan olmakla, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler. İşte gaye-i hayal, maksad-ı âlî bütün vuzuhuyla meydana atılmıştır.
Dünyaca havas tanınan insanlardaki meziyet, sebeb-i tevazu ve mahviyet iken, tahakküm ve tekebbüre sebeb olmuştur. Fukara aczi, avamın fakrı, sebeb-i merhamet ve ihsan iken; esarete, mahkûmiyetlerine müncer olmuştur.
Bir işde mehasin ve şeref hasıl oldukça, havassa peşkeş edilir; seyyiat olsa, avama taksim edilir.
Meselâ, bir tabur galebe çalsa, şan ü şeref kumandana verilir, taksim edilmez. Mağlub olduğu vakit, seyyie tabura taksim edilir. Meselâ: Bir aşiret namuskârane bir iş etse, "Âferin Hasan Ağa" derler. Fenalık ettikleri vakit, "Tuh, ne pis aşiret imiş" diyecekler.
{(*) Musibet geldikçe bana bağırıyorlar. Tatlı yendikçe Cündüb çağrılıyor. -Müellif-}
kavl-i meşhuru, şu acib zulmün tercümanıdır.
Hem de şu içtimaî sistemdeki damar-ı zulmün bir mecrası da şudur: Yüksek tabakada birinin öldürülmesiyle, çok seneler matem tutulur. Halbuki onun cinayetiyle tabaka-i avamda yüzer, belki binler kişi telef olsa, bir-iki günde unutulur. Şu ise adalet-i Kur'aniyeye zıddır. Bir şah, bir gedayı öldürse, şeriat kısasa hükmeder, ikisini bir görür.
Şeriatın اَلْقَاتِلُ لَا يَرِثُ düstur-u âdilanesi, şeriat-ı fıtriye olan kavanin-i kadere muntabıktır ki, tarîk-ı gayr-ı meşru ile bir maksadı takib eden, maksudunun zıddıyla ceza görüyor. Wilson, Klemanso, Venizelos>gibi.
Şuna bir misal: Bidayet-i inkılabımızdan beri, sevab-ı âhiretin vesilesini dinsizcesine şan ü şerefe vasıta yapanlar, müdhiş bir rezaletle
neticelendi. Muvakkat bir şan ü şereften sonra, elîm bir sukut takib etti. Lisan-ı halleri لَيْتَن۪ى كُنْتُ نَسْيًا مَنْسِيًّا tilavet ediyor.
Fıtrat-ı insan bir mezraa hükmündedir ki, secaya-yı hasene temayülat-ı şerriye ile beraber, daneler gibi dest-i kaderle içinde ekilmiştir. Bu daneler neşvünema bulmak için bir suya muhtaçtır. Hevadan gelse, şer daneleri neşvünema bulur. Şimdiki şu medeniyet-i habîsenin heyet-i içtimaiyeye verdiği tesir gibi... Fıtraten -çendan- hayır ciheti galibdir, fakat sünbüllenmiş, semere vermiş on çekirdek; yüz değil, bin kurumuş çekirdeğe galebe eder. İşte şunun çaresi: O bâb-ı fitneyi kapatmakla, suyu hüda tarafından vermek lâzımdır.
S- Taaddüd-ü zevcat ve abd gibi bazı mesaili, ecnebiler serrişte ederek, medeniyet nokta-i nazarında, şeriata bazı evham ve şübehatı îrad ediyorlar.
C- İslâmiyetin ahkâmı iki kısımdır:
Birisi: Şeriat ona müessistir. Bu ise, hüsn-ü hakikî ve hayr-ı mahzdır.
Birisi dahi: Şeriat muaddildir. Yani, gayet vahşi ve gaddar bir suretten çıkarıp, ehvenü'ş-şer ve muaddel ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikiyeye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir surete ifrağ etmiştir. Çünki birden tabiat-ı beşerde umumen hükümferma olan bir emri birden ref'etmek; tabiat-ı beşeri birden kalbetmek iktiza eder.
Binaenaleyh, şeriat vâzı-ı esaret değildir. Belki en vahşi suretten, böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek bir surete indirmiştir, ta'dil etmiştir.
Hem de dörde {(*) Erkek galiben yüz yaşına kadar telkîh eder. Karı, yarı vakti hayz olduğu halde elliye kadar telakkuh eder. -Müellif-} kadar taaddüd-ü zevcat, tabiata, akla, hikmete muvafakatıyla beraber, şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekizden, dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus taaddüde öyle şerait
koymuştur ki, ona müraat etmekle, hiçbir mazarrata müeddi olmaz. Bazı noktada şer olsa da, ehvenü'ş-şerdir. Ehvenü'ş-şer ise, bir adalet-i izafiyedir.
Heyhat! Âlemin her halinde hayr-ı mahz olamaz.
S- Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye neden hizmet edemedi?
C- En büyük hizmeti, adem-i hizmetidir. En büyük hareketi, hareketsizliğidir. Çünki buradaki hâkim olan kuvvet, ecnebiye lehinde olmayan her bir hareketi boğuyor. Hareket edenleri gördük, mukaddes câmilerde gâvurlara dua ettirildi ve mücahidlerin cevaz-ı katline fetva verdirildi. İşte Dârü'l-Hikmet, bu fırtına içinde âlet ettirilmedi. En büyük mani' olan ecnebi kuvvet, bütün kuvvetiyle ahlâksızlığı himaye ve teşci' ediyordu.
İkinci derecede sebeb: Dârü'l-Hikmet eczaları kabil-i imtizac, belki de ihtilat değil. Şahsî meziyetleri vardır, cemaat ruhu tevellüd etmedi. "Ene"leri kavîdir, delinmedi ki bir "nahnü" olsun. "Ben", "biz" olmadı. Mesaîlerinde teşarük düsturuyla işe girişildi, teavün düsturu ihmal edildi.
Teşarük, maddiyatta eseri azîmleştirir, fevkalâde yapar. Maneviyat ve efkârda âdileştirir, belki çirkinleştirir.
Teavün düsturu bunun tamamen aksidir; maddiyatta cemaate nisbeten pek küçük, fakat yalnız bir şahsa nisbeten büyük eserlere vasıta olur. Maneviyatta ise, eseri hârikulâde derecesine is'ad eder.
Hem de tenkidleri çok keskinleşmiştir, karşısına çıkan fikir parçalanır, söner.
Ehakkı aramakla bazan hakkı da kaybeder. Hakta ittifak, ehakkta ihtilaf olduğundan; bence çok defa hak, ehakktan ehakktır. Ehakkın müddet-i taharrisi zamanında, bâtılın vücuduna bir nevi müsamaha var. Yani bazan hasen, ahsenden ahsendir.
S- Biri dese: "Bu hadîsi kabul etmem." Nasıldır?
C- Bazan, adem-i kabul, kabul-ü ademle iltibas olunur. Çok hatiata müncer olur. Halbuki adem-i kabul; adem-i delil-i sübut, onun delilidir. Kabul-ü adem, delil-i adem ister. Biri şekk, biri inkârdır. Meselâ, bir hadîsin kabulü, adem-i kabulü, kabul-ü ademi vardır.
Birincisi: Bürhanî bir cazibe ister.
İkincisi: Kaziye-i tasdikî değil, belki cehildir.
Üçüncüsü: Red ve inkâr olduğundan, bürhan ve isbat ister. O nefiydir. Nefiy kolayca isbat edilmez. Belki butlan-ı mana ile binefsihi müntefî olur.
S- Tenkidi nasıl görüyorsun, hususan umûr-u diniyede.?
C- Tenkidin saiki, ya nefretin teşeffisidir veya şefkatin tatminidir. Dostun veya düşmanın ayıbını görmek gibi...
Sıhhat ve fesada muhtemel bir şeyde, kabule temayül ve tercih şefkatten; redde temayül ve tercih -vesvese olmazsa- nefretten geldiğine ayardır.
Saik-i tenkid, aşk-ı hak ve arzu-yu tenzih-i hakikat olmalı. Selef-i sâlihînin tenkidleri gibi.
S- Zalim gâvurların bu kadar propagandalarına nasıl mukabele edilmeli?
C- Propaganda, sâbıkan tezyif ettiğim zalim cerbezenin veled-i nâmeşruudur. Ona mukabele, o yalancı silâhla olmamalı, belki sıdk ve hak ile olmalı. Bir tane sıdk, bir harman yalanı yakar.
Maziye, mesaibe kader nazarıyla; ve müstakbele, measiye teklif noktasından bakmak lâzımdır.
Çaresi bulunan şeyde acze, çaresi bulunmayan şeyde cez'a iltica etmemek elzemdir.
S- Hazret-i Azrail birdir bir anda, her yerde eceli gelenlerin ruhunu kabzeder. Hazret-i Cebrail, Sidretü'l-Münteha'da suret-i hakikiyesinde olduğu anda, Dıhye veya başkasının suretinde meclis-i Nebevîde iman ve İslâmın erkânını soruyor veya tebliğ eder. Daha yalnız Allah bilir kaç yerlerde bulunuyor. Hazret-i Peygamber (A.S.M.) demiş:
Şu sırrına binaen, avam-ı ümmetten binlere bir anda menamen ve havassa yakazaten ve keşfen temessülü ve umum ümmetin salavatının istima'ı ve âhirette umumla görüşmesi ve şefaati; hem de bir veli bir anda pek çok yerlerde müşahedesi gibi sırların miftahı nedir?
C- Bir nuranînin timsali, onun hâsiyetine mâliktir; hem gayrı değildir. Şu âleme karşı açılan âlem-i suver ve misalin bir penceresi olan ecsam-ı şeffafeden âyineler, ecsam-ı kesifenin hâssasız şeklini alır; fakat nuranînin timsaliyle beraber hâssa-i zâtiyesini de alır.
Meselâ: Bir adam binler âyine ortasında dursa, her bir âyinede aynı şahıs bulunur; fakat ruhsuz, hissiz, fikirsiz birer şahıstır.
Lâkin şems binler âyinede temessül etse, her bir timsal çendan şemsin azamet-i mahiyetine ve mertebe-i kemaline mâlik değilse de; lâkin Şemsin hissi hükmünde olan harareti, hayatı hükmünde olan ziyası, aklı hükmünde olan tenviri olan havass-ı selâseyi câmi'dir. Nuranînin timsali hayy-ı murtabıttır. Kesifin timsali, meyyit-i müteharriktir. Ruh, en münevver bir nurdur. Tahdidi kabul etmeyen âlem-i misalin pencerelerinde temaşager bir ruhun gayr-ı mahsur timsalleri de, birer ruh-u mütecessiddir, havassına mâliktir, onun gayrı değillerdir.
Not: Bu eser, 1920'de İngilizlerin İstanbulu işgali zamanında Türkçe ve Arabça olarak müellifi tarafından yazılmış ve neşredilmiştir.
Her bir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan suretinde şeytanın vekili olan ruh-u gaddar, fitnekârane siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan el-hannas, altı hutuvatıyla âlem-i İslâmı ifsad için insanlarda ve insan cemaatlerindeki habîs menba'ları ve tabiatlarındaki muzır madenleri fiilî propaganda ile işlettiriyor, zaîf damarları buluyor.
Kimin hırs-ı intikamını, kimin hırs-ı câhını, kimin tama'ını, kimin humkunu, kimin dinsizliğini, hattâ en garibi, kimin de taassubunu işletip siyasetine vasıta ediyor.
Der veya dedirir: "Siz kendiniz de dersiniz ki: Musibete müstehak oldunuz. Kader zalim değil, adalet eder. Öyleyse, size karşı muameleme razı olunuz!"
Şu vesveseye karşı demeliyiz: Kader-i İlahî isyanımız için musibet verir. Ona rızadade olmak, o günahtan tevbe demektir. Sen ey mel'un! Günahımız için değil, İslâmiyetimiz için zulmettin ve ediyorsun. Ona rıza veya ihtiyarla inkıyad etmek -neûzü billah- İslâmiyetten nedamet ve yüz çevirmek demektir.
Evet aynı şeyi -hem musibettir- Allah verir, adalet eder. Çünkü günahımıza, şerrimize zecren ondan vazgeçirmek için verir. O şeyi aynı zamanda beşer verir, zulmeder. Çünkü, başka sebebe binaen ceza verir. Nasıl ki düşman-ı İslâm, aynı şeyi bize icra ediyor. Çünkü Müslümanız.
Der ve dedirtir: "Başka kâfirlere dost olduğunuz gibi bana da dost ve taraftar olunuz. Neden çekiniyorsunuz?"
Şu vesveseye karşı deriz: Muavenet eli kabul etmek ayrıdır. Adavet eli öpmek de ayrıdır. Bir kâfirin her bir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş'et etmek lâzım olmadığından, İslâmın eski ve mütecaviz bir düşmanını def' için, bir kâfir muavenet eli uzatsa, kabul etmek İslâmiyete hizmettir.
Senin ise, ey kâfir-i mel'un, senin küfründen neş'et eden teskin kabul etmez husumet elini öpmek değil, temas etmek de İslâmiyete adavet etmek demektir.
Der veya dedirir: "Şimdiye kadar sizi idare edenler fenalık ettiler, karıştırdılar. Öyleyse bana razı olunuz!"
Bu vesveseye karşı deriz: Ey el-hannas! Onların fenalıklarının asıl sebebi de sensin. Âlemi onlara darlaştırdın, damar-ı hayatı kestin, evlâd-ı nâmeşru'unu onlara karıştırdın. Dinsizliğe sevk ederek dini rüşvet isterdin. Onlara bedel seni kabul etmek, yalnız müteneccis su ile necis olmuş bir libası, hınzırın bevliyle yıkamak demektir. Sen yalnız hayvancasına muvakkat bir hayat-ı sefilâneyi bize bırakıyorsun; insanca, İslâmca hayatı öldürüyorsun. Biz ise hem insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. Senin rağmına yaşayacağız!
Der veya dedirir: "Sizi idare eden ve bana muhâsım vaziyetini alanlar -ki Anadolu'daki sergerdeleridir- maksatları başkadır. Niyetleri din ve İslâmiyet değildir."
Şu vesveseye karşı deriz: Vesilelerde niyetin tesiri azdır. Maksadın hakikatini tağyir etmez. Çünkü maksud, vesilenin vücuduna terettüp eder; içindeki niyete bakmaz.
Meselâ ben bir define veya su bulmak için bir kuyu kazıyorum. Biri geldi, kendini saklamak veya orada muzahrefatını defnetmek için, bana yardım ederek kazdı. Suyun çıkmasına ve definenin bulunmasına niyeti tesir etmez. Su, fiiline, kazmasına bakar, niyetine bakmaz. Bunun gibi; onlar bizi Kâ'be'ye götürüyorlar. Kur'an'ı yüksek tutmak istiyorlar. Bütün felâketimizin menba'ı olan Avrupa muhabbetine bedel, husumetini esas tutuyorlar. Niyetleri ne olursa olsun, bu maksatların hakikatini tağyir edemez.
Der: "İrade-i Hilafet, siyasetimin lehinde çıktı."
Şu vesveseye karşı deriz: Bir şahsın arzu-yu zâtîsi ve emr-i hususîsi başkadır, ümmet namına emin olarak deruhde ettiği emanet-i Hilafetten hasıl olan şahsiyet-i maneviyenin iradesi bambaşkadır. Bu irade bir akıldan çıkıp, bir kuvvete istinad ederek, âlem-i İslâmın maslahatını takip eder. Aklı ise, şûra-yı ümmettir; senin vesvesen değil. Kuvveti; müsellah ordusu, hür milletidir; senin süngülerin değildir. Maslahat da muhitten merkeze nazar edip İslâm için faide-i uzmayı tercih etmektir. Yoksa, aksine olarak merkezden muhite bakmakla âlem-i İslâmı bu devlete, bu devleti de Anadolu'ya, Anadolu'yu da İstanbul'a, İstanbul'u da hanedan-ı Saltanata taâruz vaktinde feda etmek gibi hodendişâne fikir ve irade, değil Vâhidüddin gibi mütedeyyin bir zât, hattâ en fâcir bir adam da, yalnız ism-i Hilafeti taşıdığı için ihtiyarıyla etmez. Demek, mükrehtir. O halde ona itaat, adem-i itaattir.
Der ki: "Bana karşı mukavemetiniz beyhudedir. Müttefikiniz beraberken yapamadığınız şeyi şimdi nasıl yapacaksınız?"
Şu vesveseye karşı deriz: En ziyade hile ve fitne kuvvetiyle ayakta duran azametli kuvvetin bizi ye'se düşürmüyor.
Evvela: Hile ve fitne, perde altında kaldıkça tesir eder. Zâhire çıkmakla iflas eder, kuvveti söner. Perde öyle yırtılmış ki senin yalanın, hilen, fitnen; hezeyana, maskaralığa inkılab edip akîm kalıyor. Bu defaki Anadolu'ya karşı gibi...
Saniyen: O kof kuvvetin, yüzde doksanı sana karşı itilaf kabul etmez. Muhâsım bir cereyan, atalete mahkûm ediyor. Fazla kalan kuvvetinle dert ve dermanda müşterek olan âlem-i İslâmı susturacak, depretmeyecek derecede eskisi gibi bir istibdat altında tutmaya ihtimal versen, şeytan iken eşeğin eşeği olursun!
{(*) Hey ekpekü'l-küpekâ! Köpekten tekepküp etmiş köpek! -Müellif-}
Salisen: Madem ki öldürüyorsun. Ölmek iki suretledir:
Birinci suret: Senin ayağına düşmek, teslim olmak suretinde ruhumuzu, vicdanımızı ellerimizle öldürmek, cesedi de güya ruhumuza kısasen sana telef ettirmektir.
İkinci suret: Senin yüzüne tükürmek, gözüne tokat vurmakla ruh ve kalbimiz sağ kalır, ceset de şehit olur. Akide faziletimiz tahkir edilmez; İslâmiyetin izzetiyle istihza edilmez.
Elhasıl: İslâmiyet muhabbeti, senin husumetini istilzam eder. Cebrail, şeytan ile barışamaz.
Siyasetimizde en acınacak, en ebleh bir akıl varsa, o da öylelerin aklıdır ki, (İ.G.Z.) milletinin ihtiras ve menfaatini, İslâmiyetin menfaat ve izzetiyle kabil-i tevfik görüyor. Burada en sefil ve en ahmak kalb, öylelerin kalbidir ki; hayatı onun himayeti altında kabul eder. Hayatımızı onun
himayeti altında kabil görüyor.
{(**)
Allah kimseyi şaşırtmasın. Şaşırtırsa süründürmesin. Süründürürse de fahişce etmesin. Fahişce ederse, şişirip kabartmasın. Şişirip kabartırsa da, perişan etmesin. Perişan ederse de sersem ve serhoş, âvâre etmesin. -Naşir-}
Çünkü, öyle bir şarta hayatımızı talik ediyor ki, muhal-ender muhaldir.
Der: "Yaşayınız. Fakat bir tek adam bana hıyanet etse yakarım, yıkarım!"
Şayet bir adam hakka sadakat namına onun kâfirane zulmüne karşı hıyanet etse, Ayasofya'ya iltica etse; milyarlara değer o mukaddes binayı harab eder. Veyahut bir köyde ona bir hain bulunsa, çoluk çocuğuyla
mahvetmek veya bir cemaatte ona muzır biri varsa cemaati ifna etmek, her vakit kendinde salahiyet görüyor. Lanet o medeniyete ki, ona o salahiyeti vermiş! Acaba, bütün millet bir kalbde -hem münafık, hançer-i zulmünden mütelezziz olacak ahmak bir kalbde- ittifakından daha muhal ne var?
Şeytan gibi hasis hisleri, fena ahlâkları teşci' ve himaye eder, iyi hisleri söndürür. Hem insanî, İslâmî hayatı men' etmekle beraber, muvakkat hayvanî bir hayatı, iki genc-i mücehhez pençeli; ekseriyeti kazanmak için, imhayı esas program yapmış, iki kelbi iki ciğerimize musallat ederek bizi silâhtan tecrit ediyor. İşte onun himayeti, işte hayatımız!
O hasım, gösterdiği kin ve husumet harpten neş'et etme değildir. Harpten olsaydı, tabiî mağlubiyetimizle sairlerin husumeti gibi sükûnet bulurdu. Hem hasmın, uzakta çirkin yüzündeki riyakârane çizgileri güzel zannedilirdi. Yakında görenler, İnşaallah daha aldanmaz.
Korkaklıkda darb-ı mesel hükmünde olan tavuk, çocukları yanında iken, şefkat-i cinsiye sebebiyle camusa saldırır. İşte dehşetli bir cesaret...
Hem darb-ı mesel olmuş: Keçi kurttan havfı, ıztırar vaktinde mukavemete inkılab eder. Boynuzu ile kurdun karnını deldiği vâkidir. İşte hârika bir şecaat...
Fıtrî meyelan mukavemetsûzdur. Bir avuç su, kalın bir demir gülle içine atılsa, kışta soğuğa maruz bırakılsa, meyl-i inbisat demiri parçalar.
Evet şefkatli tavuk cesareti, hamiyetli keçi ıztırarî şecaati gibi, fıtrî bir heyecan, demir güllede su gibi zulmün bürudetli husumet-i kâfirânesine maruz kaldıkça her şeyi parçalar. Rus mojikleri buna şahittir.
Bununla beraber, imanın mahiyetindeki hârikulâde şehâmet, izzet-i İslâmiyetin tabiatındaki âlem-pesend şecaat, uhuvvet-i İslâmiyenin intibahıyla her vakit mu'cizeleri gösterebilir.
Bazı âyâtı düşünürken, bazı nükteler kalbime hutur ederek nota suretinde kaydettim. Elfazca zengin değilim, israfı da sevmem, teşrifatçı elfazı beğenmem, îcazımdan darılma!..
kaidesiyle sana hoş gelen şeyleri al, sana hoş görünmeyeni bana bırak, ilişme!..
{(*) Yalnız ıtlakın nüktesini beyan eder. -Müellif-}
Kur'an "sâlihat"ı mutlak, mübhem bırakıyor. Çünki ahlâk ve faziletler, hüsn ve hayr çoğu nisbîdirler. Nev'den nev'e geçtikçe değişir. Sınıftan sınıfa nâzil oldukça ayrılır. Mahalden mahalle tebdil-i mekân ettikçe başkalaşır. Cihet muhtelif olsa, muhtelif olur. Ferdden cemaate, şahıstan millete çıktıkça mahiyeti değişir.
Meselâ: Cesaret, sehavet; erkekte gayret, hamiyet, muavenete sebebdir. Karı'da nüşûze, vekahete, zevc hakkına tecavüze sebeb olabilir.
Meselâ: Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi, kavîde tekebbür olur. Kavînin zaîfe karşı tevazuu, zaîfte tezellül olur.
Meselâ: Bir ulü'l-emr, makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti zillettir. Hanesinde ciddiyeti kibir, mahviyeti tevazu'dur.
Meselâ: Tertib-i mukaddematta tefviz, tenbelliktir. Terettüb-ü neticede tevekküldür. Semere-i sa'yine, kısmetine rıza kanaattır. Meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa, dûnhimmetliktir.
Meselâ: Ferd, mütekellim-i vahde olsa müsamahası, fedakârlığı amel-i sâlihtir. Mütekellim-i maalgayr olsa, hıyanet olur.
Meselâ: Bir şahıs kendi namına hazm-ı nefs eder, tefahur edemez; millet namına tefahur eder, hazm-ı nefs edemez.
Her birinde birer misal gördün, istinbat et.
Madem ki Kur'an bütün tabakata, bütün a'sarda, kâffe-i ahvalde şâmil bir hitab-ı ezelîdir. Hem nisbî hüsn, hayr çoktur. Sâlihattaki ıtlakı, beliğane bir îcaz-ı mutnebdir. Beyanda sükûtu, geniş bir sözdür.
Âkıbet ikaba delildir; hadsen onu gösteriyor. Masiyetin ekseriya dünyada olan âkıbeti, bir emare-i hadsiyedir ki, cezasında bir ikab vardır. Çünki herkes, hususî bir tecrübe ile hadsen görüyor ki; hiçbir münasebet-i tabiiye olmadığı halde, masiyet bir netice-i seyyieye müncer olur. Bu kadar kesret ve vüs'atle tesadüf olamaz.
Eğer şu umum muhtelif hususî tecrübeler nazara alınırsa görünür ki; nokta-i iştirak yalnız tabiat-ı masiyettir ki, cezayı istilzam ediyor. Demek ceza, masiyetin lâzım-ı zâtîsidir.
Madem ki dünyada filcümle bu lâzım, sırf tabiat-ı masiyet için terettüb ediyor. Elbette bu dârda terettüb etmiyen, başka dârda terettüb edecektir. Acaba kim vardır ki, küçücük bir tecrübe geçirmemiş ve dememiş: "Filan adam fenalık etti, belâsını buldu."
Bir nefer takımda, bölükte, taburda, fırkada birer rabıtası, birer vazifesi olduğu gibi; herkesin heyet-i içtimaîde müteselsil revabıt ve vezaifi vardır. Halita şeklinde gayr-ı muayyen olsa, tearüf ve teavün olmaz.
Unsuriyetin intibahı ya müsbettir ki, şefkat-i cinsiye ile intiaşe gelir ki, tearüfle teavüne sebebdir. Veya menfîdir ki, hırs-ı ırkî ile intibaha gelir ki, tenakürle teanüdün sebebidir. İslâmiyet bunu reddeder.
Rızk hayat kadar, kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor, inayet besliyor. Kudret-i ezeliye dehşetli bir faaliyetle âlem-i kesifi, âlem-i latîfe kalb ve zerrat-ı kâinatı hayattan
hissedar etmek için edna bir sebeb ile, bir bahane ile kemal-i ehemmiyetle hayatı verdiği gibi; aynı derece-i ehemmiyetle (mebsuten mütenasib), rızkı dahi ihzar ediyor.
Hayat, muhassal-ı mazbuttur, görünür. Rızık gayr-ı muhassal, tedricî münteşirdir, düşündürür. Bir nokta-i nazarda denilebilir: Açlıktan ölmek yoktur. Zira şahm vesair surette iddihar olunan gıda bitmeden evvel ölüyor. Demek terk-i âdetten neş'et eden maraz öldürür, rızıksızlık değil...
{(*) Hayat-ı hakikiye ancak âlem-i âhiretin hayatıdır. Hem o âlem ayn-ı hayattır. Hiçbir zerresi mevat değildir. Demek dünyamız da bir hayvandır. -Müellif-}
Küremiz hayvana benziyor. Âsâr-ı hayatı gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nevi hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop, küre kadar büyüse, ona benzemiyecek midir?
Hayatı varsa ruhu da vardır. İnsan-ı ekber olan âlem, tazammun ettiği manzume-i kâinat o derece hassasiyet ve âsâr-ı hayat gösteriyor ki; bir ceseddeki a'zâ, ecza, zerrat izhar ettikleri tesanüd, tecazüb, teavünden daha ziyade muntazam, muttarid, mükemmel âsârı gösteriyor.
Acaba âlem insan kadar küçülse, yıldızları zerrat ve cevahir-i ferde hükmüne geçse, o da bir hayvan-ı zîşuur olmayacak mıdır?!. Şu âyet dehşetli bir sırrı telvih eder; kesretin mebdei vahdettir, müntehası da vahdettir. Bu bir düstur-u fıtrattır.
Kudret-i Ezelînin feyz-i tecellisi ve eser-i ibdaı olan kâinattaki kuvvetten umum zerrata, her bir zerreye birer zerre-i cazibe halk ve ihsan ederek ve ondan kâinatın rabıtası olan müttehid, müstakil, muhassal cazibe-i umumiyeyi inşa ve icad etmiştir. Nasıl ki zerratta reşehat-ı kuvvet olan cazibelerin muhassalası, bir cazibe-i umumiye vardır. O da kuvvetin ziyasıdır, izabesinden neş'et eden bir istihale-i latîfesidir
Kezalik: Kâinata serpilmiş katarat ve lemaat-ı hayatın dahi muhassalı bir hayat-ı umumiye var olmak gerektir. Hayat varsa, ruh da vardır. Öteki gibi münteha-i ruh, bir mebde-i ruhun cilve-i feyzidir. O mebde-i ruh dahi hayat-ı ezeliyenin tecellisidir ki, lisan-ı tasavvufta hayat-ı sâriye tesmiye ederler.
İşte ehl-i istiğrakın iştibahının sebebi ve şatahatın menşei; şu zılli, asılla iltibas etmeleridir.
Şehid kendini hayy bilir. {(*) Acib bir vakıa, şu manaya bana kat'î kanaat vermiştir. -Müellif-} Feda ettiği hayatı, sekeratı tatmadığından gayr-ı münkatı' ve bâki görüyor. Yalnız daha nezih olarak buluyor. Başka meyyite nisbeti şuna benzer ki: İki adam rü'yada lezaizin enva'ına câmi' bir bahçede geziyorlar. Biri rü'ya olduğunu bilir, ehemmiyet vermez. Diğeri ise yakaza bilir, hakikî mütelezziz olur.
Âlem-i rü'ya, âlem-i misalin zılli ve o da âlem-i berzahın zılli olduğundan, desatirleri mütemasildir.
Şu âyet haktır. Akla münafî olamaz. Hakikattır. Mücazefe, mübalağa içinde bulunamaz. Halbuki zahiri düşündürür.
BİRİNCİ CÜMLE: Adalet-i mahzanın en büyük düsturunu vaz'ediyor. Der ki: Bir masumun hayatı, kanı, hattâ umum beşer için olsa
da heder olmaz. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir. Cüz'iyatın külliye nisbeti bir olduğu gibi, hakkın dahi mizan-ı adalete karşı ayn-ı nisbettir. O nokta-i nazardan, hakkın küçüğü büyüğü olamaz.
Lâkin adalet-i izafiye cüz'ü külle feda eder. Fakat muhtar cüz'ün sarihan veya zımnen ihtiyar ve rıza vermek şartıyla; eneler nahnüye inkılab edip, mezcî cemaat ruhu tevellüd ederek, külle feda olmak için ferd zımnen rızadade olabilir.
Bazan nur, nar göründüğü gibi şiddet-i belâgat da mübalağa görünür.
Şurada nükte-i belâgat, üç noktadan terekküb ediyor:
Birincisi: Beşerin fıtratındaki istidad-ı isyan ve tehevvür, gayr-ı mahdud olduğunu göstermektir. Hayra olduğu gibi, şerre dahi insanın kabiliyeti nâmütenahî gibidir. Hodgâmlık ile öyle insan olur ki, heves ve ihtirasına mani her şeyi, hattâ elinden gelirse dünyayı harab ve nev'-i beşeri mahvetmek ister.
İkincisi: İstidad-ı fıtrînin haricde derece-i kuvvetini izharla, mümkünü vaki' suretinde göstererek, nefsi zecr edip (demek o damar-ı gadr ve isyan çekirdeği güya bilkuvveden bilfiile çıkıp, imkânatı vukuata inkılab ederek, müstaid olduğu semeratı verip, bir şecere-i zakkum suretinde hayalin nasbü'l-aynına vaz'eder) tâ matlub olan teneffür ve inzicarı, nefsin dibine kadar işletilsin, irşadî belâgat böyle olur.
Üçüncüsü: Kaziye-i mutlaka bazan külliye ve kaziye-i vaktiye-i münteşire bazan daime suretinde görünür. Halbuki bir ferd, bir zamanda hükme mazhar olsa, kaziyenin mantıkan sıdkına kâfidir. Ehemmiyetli bir kemmiyet olsa, örfen dahi doğrudur. Nasıl ki her mahiyette bazı hârikulâde efrad veya o nev'in nihayet derecede tekemmül etmiş bir ferdi veya her ferd için acib şeraite câmi' hârika bir zaman bulunur ki; sair efrad ve ezmine o ferde veya o zamana nisbeten, zerreler kadar küçücük balıklar balina balığına nisbeti gibidir.
Bu sırra binaen: Cümle-i ûlâ çendan zahiren külliye ise, fakat daime değildir. Fakat beşere katlin zaman cihetiyle en müdhiş ferdini nazara vaz'ediyor.
Öyle zaman olur ki, bir kelime bir orduyu batırır; bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur. Nasıl ki oldu da... Öyle şerait tahtında olur ki, küçük bir hareket insanı a'lâ-yı illiyyîne çıkarır. Öyle hal olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel-i safilîne indirir.
Böyle kaziye-i mutlakada veya münteşire-i zamaniyede böyle haller, büyük bir nükte için nazara alınır. Böyle acib ferdler ve acib zamanlar ve haller mutlak, mübhem bırakılır.
Meselâ: İnsanlarda "Veli", cum'ada "dakika-i icabe", Ramazanda "Leyle-i kadir", esmaü'l-hüsnada "İsm-i a'zam", ömürde "ecel" meçhul kaldıkça; sair efrad dahi kıymetdar kalır, ehemmiyet verilir.
Taayyün ettikçe, sairleri rağbetten düşer. Yirmi sene mübhem bir ömür, nihayeti muayyen bin seneye müreccahtır. Zira vehim, ebediyete ihtimal verdiğinden, mübhemde nefsi kandırır. Muayyende ise, yarısı geçtikten sonra, darağacına tedricen takarrub gibidir.
Bazı âyât ve ehadîs vardır ki; mutlakadır, külliye telakki edilmiş.
Hem öyleler vardır ki; münteşire-i muvakkatadır, daime zannedilmiş. Hem mukayyede var, âmm hesab edilmiş.
Meselâ, demiş: "Bu şey küfürdür." Yani o sıfat imandan neş'et etmemiş, o sıfat kâfiredir. O haysiyet ile o zât küfür etti denilir. Fakat mevsufu ise masume ve imandan neş'et ettikleri gibi, imanın tereşşuhatına da hâize olan başka evsafa mâlik olduğundan, o zât kâfirdir denilmez. İllâ ki, o sıfat küfürden neş'et ettiği yakînen biline. Zira başka sebebden de neş'et edebilir. Sıfatın delaletinde "şekk" var. İmanın vücudunda da "yakîn" var. Şekk ise, yakînin hükmünü izale etmez. Tekfire çabuk cür'et edenler düşünsünler!
İhya, mana-yı zahiriyy-i mecazî itibariyle, hasenatın gayr-ı mahdud tezauf düsturunu gösterir. Mana-yı aslî itibariyle, halk ve icadda şirk ve iştiraki esasıyla "hedm" eden bir bürhana remizdir.
Zira bu cümle ile beraber
tarafeyndeki teşbih, iktidar manasını ifham ettiğini dahi nazara alınsa, mantıkan aks-i nakîz kaidesiyle istilzam ediyor ki;
Demek işareten delalet ediyor.
Madem ki insanın, mümkinatın kudreti; bilbedahe semavatın, küre-i arzın halkına, icadına muktedir değildir. Bir taşın, hiçbir şeyin halkına da muktedir olamaz.
Demek arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak, çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dava-yı halk ve iddia-yı icad edemez.
Sun'î tasarrufat-ı beşeriye ise, fıtratta cari olan nevamis-i İlahînin sereyanlarını keşf ile, tevfik-i hareket edip, lehinde istimal etmektir.
İşte bu derece bürhanda vuzuh, parlaklık; Kur'anın rumuz-u i'cazındandır. Gelecek âyet bunu isbat eder.
Zira kudret zâtiyedir. Acz tahallül edemez. Melekûtiyete taalluk eder. Mevani' tedahül edemez. Nisbeti kanunîdir. Cüz' ve küll, cüz'î ve küllî hükmüne geçer.
BİRİNCİ NOKTA: Kudret-i Ezeliye, Zât-ı Akdes'e lâzıme-i zaruriye-i naşie-i zâtiyedir. "Acz", zıddı olduğundan bizzarure, zaruriye-i zâtiye ile, zıddının melzumu olan zâta ârız olmaz. Madem zâta ârız olamaz, kudrete bizzarure tahallül edemez. Madem ki tahallül edemez, kudrette meratib bizzarure olamaz. Zira meratibin vücudu, ezdadın tedahülüyledir. Meselâ: Hararette meratib, bürudetin tahallülüyle; hüsündeki derecat, kubhun tedahülüyledir.
Mümkinatta hakikî lüzum; zâtî-i tabiî olmadığından, kâinatta ezdad birbirine girebilmiş. Meratib tevellüd edip, ihtilafat ile tagayyürat neş'et etmiştir.
Madem ki kudrette meratib olamaz, makdurat dahi bizzarure kudrete nisbeti bir olur. En büyük, en küçüğe müsavi, zerrat yıldızlara emsal olur.
İKİNCİ NOKTA: Kâinatın iki ciheti var, âyinenin iki vechi gibi. Biri mülk, biri melekûtiyet.
Mülk ciheti ezdadın cevelangâhıdır. Hüsn kubh, hayr şer, sıgar kiber gibi umûrun mahall-i tevarüdüdür. Onun için vesait ve esbab vaz'edilmiş, ta dest-i kudret zahiren umûr-u hasise ile mübaşir olmasın. Azamet, izzet öyle ister. Hakikî tesir verilmemiş, vahdet öyle ister.
Melekûtiyet ciheti ise, mutlaka şeffafedir. Teşahhusat karışmaz. O cihet vasıtasız Hâlık'a müteveccihtir. Terettüb, teselsül yoktur. İlliyet ma'luliyet giremez. İ'vicacatı yoktur. Avaik müdahale edemez. Zerre şemse kardeş olur.
Kudret hem basit, hem nâmütenahî, hem zâtî; mahall-i taalluk-u kudret, hem vasıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Büyük küçüğe tekebbürü, cemaat ferde rüchanı, küll cüz'e nisbeten kudrete karşı fazla nazlanması olamaz.
Temsil, tasviri teshil ettiğinden, temsilatla bu gamız noktayı tefhime çalışacağız.
Meselâ: Şemsin feyz-i tecellisi olan timsali, deniz sathında, denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor. Meselâ: Kâinatın hailsiz şemse müteveccih olmak şartıyla, mütefavit cam parçalarından farzedilse, timsal-i şems zerrede, sath-ı arzda, umumda müzahametsiz, tecezzisiz, tenakussuz bir olur. İşte "şeffafiyet sırrı"...
Meselâ: Noktalardan terekküb eden bir daire-i azîmin, nokta-i merkeziyenin elinde bir mum ve muhitteki noktaların ellerinde birer âyine farzedilse, nokta-i merkeziyenin verdiği feyz, müzahametsiz tecezzisiz, tenakussuz nisbeti birdir. İşte "mukabele sırrı"!..
Meselâ: Hakikî bir mizanın iki gözünde iki şems, iki yıldız, iki dağ, iki yumurta, iki cevher-i ferd hangisi bulunsa bulunsun, sarfolunacak aynı kuvvetle, hassas terazinin bir kefesi Süreyya'ya, bir kefesi seraya inebilir. İşte "muvazene sırrı"!..
Meselâ: En azîm bir gemiyi, bir çocuk dahi oyuncağını çevirdiği gibi çevirir. İşte "intizamın sırrı"!..
Meselâ: Bir mahiyet-i mücerrede, bütün cüz'iyatına en asgarına, en ekberine yorulmadan, tenakus etmeden, tecezzisiz bir bakar. Mülk cihetindeki teşahhusat, hususiyat müdahale edip tağyir edemez. İşte "tecerrüdün sırrı!..
Meselâ: Bir kumandan "Arş!" emri ile bir neferi tahrik, bir orduyu tahrik eder. İşte "itaat sırrı"!..
Zira her şeyin bir nokta-i kemali ve o noktaya bir meyli var. Muzaaf meyil, ihtiyaç; muzaaf ihtiyaç, aşk; muzaaf aşk, incizabdır. Mahiyat-ı mümkinatın mutlakan kemali, mutlak vücuddur. Hususî kemali, istidadatını bilfiile çıkaran has vücuddur. Bütün kâinatın "Kün!" emrine itaati, bir zerre neferin itaati gibidir. "Kün!" emr-i ezelîsine mümkinin itaat ve imtisalinde, meyil ve ihtiyaç ve şevk ve incizab mümtezic, mündemicdir.
Nukàt-ı selâse, hususan üçüncü noktadaki esrar-ı sitte ile, mülk ve mümkün canibinde değil, melekûtiyet ve kudret-i ezeliye cihetinde nazar edilse, istinkâra incirar eden istib'ad zâil ve nefs mutmainne olur.
Şöyle: Madem ki kudret-i ezeliye gayr-ı mütenahiyedir, zâtiyedir, zaruriyedir. Her şeyin lekesiz, perdesiz cihet-i melekûtiyeti ona müteveccihtir, ona mukabildir. İmkân itibariyle mütesavi, "mütevazinü't-tarafeyndir." Şeriat-ı fıtriye-i kübra olan "nizam"a mutî'dir. Avaik ve hususiyat-ı mütenevviadan cihet-i melekûtiyet mücerreddir. Küll-ü a'zam, cüz'-ü asgara nisbeten, kudrete karşı ziyade nazlanmaz, mukavemet etmez. Haşirde bütün zevil-ervah ihyası, mevt-âlûd bir
nevm ile kışta uyuşmuş bir sineği, baharda ihya ve in'aşından kudrete daha ağır olamaz. Mezkûr üç nokta dikkat-i nazara alınsa görünür ki;
mübalağasız, mücazefesiz doğrudur, haktır, hakikattır.
Binler nüktesinden bir nükte: Sofiye meşrebinden kat'-ı nazar, İslâmiyet vasıtayı red, delili kabul ve vesileyi nefiy, imamı isbat eder. Başka din, vasıtayı kabul eder. Bu sırra binaendir ki; Hristiyanda servet ve rütbece yüksek olanlar, ziyade dindardır. İslâmiyette avam ise, servet ve rütbece yüksek olanlardan ziyade dine merbuttur. Zira zîrütbe, enaniyetli bir Hristiyan, ne derece dinde mütesallib ise, o derece mevkiini muhafaza ve enaniyetini okşar, kibrinde imtiyazından fedakârlık etmez. Belki kazanır.
Bir Müslim, ne derece dine mütemessik ise, o derece kibrinden, gururundan, hattâ izzet-i rütebinden fedakârlık etmek gerektir.
Öyle ise, kendini havass zanneden zalimlere, mazlumîn ve avamın hücumu ile; Hristiyanlık havassın tahakkümüne yardım ettiğinden parçalanabilir. İslâmiyet ise, dünyevî havastan ziyade avamın malı olduğundan, esasat itibariyle müteessir olmamak gerektir.
Pek çok desatir-i külliye ve bir kısım desatir-i ekserîyi tazammun eder. Ferde, cemaate, nev'e, mesleğe şâmildir. Yalnız ekserî düsturların mâsadakatından bir-iki misal zikredeceğiz:
Lâkayd Emevîlik, nihayet Sünnet ü Cemaate; salabetli Alevîlik nihayet Râfızîliğe dayandı. Hem zalime karşı miskinliği esas tutan Hristiyanlık, nihayet tecellüd; cebbarlığa ve zalime karşı cihad, izzet-i nefsi esas tutan İslâmiyet eyvah nihayet miskinlikte karar kıldı.
Hem mebdei taassub derecesinde azimet olsa; nihayeti müsaheleye, ruhsata tarafdarsa, nihayeti salabete müncer olur. Bir kısım Hanbelî, Hanefî gibi. Hattâ en garibi; bir kısım mutaassıblar mesleklerinin zıddına olarak, küffara karşı müsamaha, dostluk; ve lâkayd Jönler husumet ve salabet tarafdarı çıktılar. Güya mebde-i Hürriyetteki mevkilerini becayiş ettiler.
İki âlim; bazan nâkısın oğlu kâmil, kâmilin oğlu nâkıs oluyor. Güya bakiyye-i iştiha ve şevki tevarüsle velede geçiyor. Öteki kaza-i vatar ettiğinden, veledinden ilme karşı açlık hissini uyandırmıyor.
Şu emsilelerdeki sırr-ı düstur şudur: Beşerde meyl-i teceddüd var. Halef selefi kâmil görse, tezyid eylemese; meylinin tatminini başka tarzda arar, bazan aksü'l-amel yapar.
İşte siyaset-i şahsiye, cemaatiye, milliyeye dair en âdil bir düstur-u Kur'anî.
İşte mahiyet-i insaniyede dehşetli kabiliyet-i zulüm sırrı şudur: Beşerde hayvanın aksine olarak, kuva ve müyul fıtraten tahdid edilmemiş; meyl-i zulüm, hubb-u nefis dehşetli meydan alıyor.
Evet, ene ve enaniyetin eşkâl-i habîsesi olan hodgâmlık, hodbinlik, hodendişlik, gurur ve inad, o meyle inzimam etse, öyle ekberü'l-kebairi icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennem'in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Evvelâ: Şahıs itibariyle, bir şahıs çok evsafa câmi'dir. Onların içinde bir sıfat adaveti celbetse, birinci âyetteki kanun-u İlahî iktiza eder; adavet o sıfata inhisar etsin; mecma-ı evsaf-ı masume olan şahsına yalnız acısın ve tecavüz etmesin.
Halbuki o zalûm-u cehûl, tabiat-ı zalimane ile, bir câni sıfat için o evsaf-ı masumenin hakkına da tecavüz edip, mevsufa da husumet; hattâ onda da iktifa etmiyor, akrabasına da, hattâ meslekdaşına da
zulmünü teşmil eder. Bir şeyin müteaddid esbabı olduğundan; olabilir o câni sıfat da kalbin fesadından değil, belki haric bir sebebin neticesidir. O halde sıfat câniye değil, kâfire de olsa, o zât câni olamaz.
Cemaat itibariyle görüyoruz ki; bir şahs-ı muhteris, bir intikamıyla veya müntakim bir muhalefetle, arzuyu tazammun eden bir fikir ile demiş ki: "İslâm parçalanacak" veyahut "Hilafet mahvolacak." Sırf o meş'um sözünü doğru göstermek, gururunu, enaniyetini tatmin etmek için, İslâmın perişaniyetini, -el'iyazü billah- uhuvvet-i İslâmiyenin boğulmasını arzu eder. Hasmın zulm-ü kâfiranesini, hayale gelmez cerbezeli tevillerle adalet suretinde göstermek ister.
Medeniyet-i hazıra itibariyle görüyoruz ki; şu medeniyet-i meş'ume öyle gaddar bir düstur-u zulüm beşerin eline vermiş ki, bütün mehasin-i medeniyeti sıfıra indiriyor. Melaike-i kiramın:
deki endişelerinin sırrını gösteriyor.
İşte, bir köyde bir hain bulunsa, o köyü masumeleriyle imha etmek veya bir cemaatte bir âsi bulunsa, o cemaati çoluk çocuğuyla ifna etmek veya Ayasofya gibi milyarlara değer mukaddes bir binaya, kanun-u zalimanesine serfüru etmeyen birisi tahassun etse, o binayı harab etmek gibi, en dehşetli vahşetlere şu medeniyet fetva veriyor.
Acaba bir adam, kardeşinin günahıyla hak nazarında mes'ul olmadığı halde; nasıl oluyor ki, bir karyenin veya bir cemaatin binlerle masumları, hiçbir zaman fena tabiatlı ihtilalciden hâlî kalmayan bir şehirde veya bir mahallede bulunan bir serkeş adamın isyanıyla, hiç münasebet olmadığı halde, o masumlar mes'ul, belki ifna ediliyor?!.
Ümmet-i İslâmiyenin ahkâm-ı diniyede gösterdiği teseyyüb ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur:
Erkân ve ahkâm-ı zaruriye -ki yüzde doksandır- bizzât Kur'anın ve Kur'anın tefsiri mahiyetinde olan sünnetin malıdır. İçtihadî olan mesail-i hilafiye ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetçe mesail-i hilafiye ile erkân ve ahkâm-ı zaruriye arasında azîm tefavüt vardır. Mes'ele-i içtihadiye altun ise, öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütununu, on altunun himayesine vermek, mezcedip tâbi kılmak caiz midir?
Cumhuru, bürhandan ziyade me'hazdaki kudsiyet imtisale sevkeder. Müçtehidînin kitabları vesile gibi, cam gibi Kur'anı göstermeli, yoksa vekil, gölge olmamalı.
Mantıkça mukarrerdir ki; zihin, melzumdan tebeî olarak lâzıma intikal eder ve lâzımın lâzımına tabiî olarak etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasd ile eder. Bu ise, gayr-ı tabiîdir.
Meselâ; hükmün me'hazı olan şeriat kitabları melzum gibidir. Delili olan Kur'an ise, lâzımdır. Muharrik-i vicdan olan kudsiyet, lâzımın lâzımıdır. Cumhurun nazarı kitablara temerküz ettiğinden, yalnız hayal-meyal lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını nadiren tasavvur eder. Bu cihetle vicdan lâkaydlığa alışır, cümudet peyda eder.
Eğer zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kur'an gösterilse idi, zihin tabiî olarak müşevvik-i imtisal ve mûkız-ı vicdan ve lâzım-ı zâtî olan "kudsiyet"e intikal ederdi. Ve bu suretle kalbe meleke-i hassasiyet gelerek, imanın ihtaratına karşı asamm kalmazdı.
Demek şeriat kitabları, birer şeffaf cam mahiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla mukallidlerin hatası yüzünden, paslanıp hicab olmuşlardır. Evet bu kitablar, Kur'ana tefsir olmak lâzım iken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir.
Hâcat-ı diniyede cumhurun enzarını doğrudan doğruya, cazibe-i i'caz ile revnakdar ve kudsiyetle haledar ve daima iman vasıtasıyla vicdanı ihtizaza getiren hitab-ı ezelînin timsali bulunan Kur'ana çevirmek üç tarîkledir:
1- Ya müellifînin bihakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti, emniyeti tenkid ile kırıp, o hicabı izale etmektir. Bu ise tehlikelidir, insafsızlıktır, zulümdür.
2- Yahut tedricî bir terbiye-i mahsusa ile kütüb-ü şeriatı şeffaf birer tefsir suretine çevirip, içinde Kur'anı göstermektir. Selef-i müçtehidînin kitabları gibi; «Muvatta", "Fıkh-ı Ekber» gibi.
Meselâ: Bir adam İbn-i Hacer'e nazar ettiği vakit, Kur'anı anlamak ve Kur'anın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa İbn-i Hacer'in ne dediğini anlamak maksadıyla değil. Bu ikinci tarîk de zamana muhtaçtır.
3- Yahut cumhurun nazarını, ehl-i tarîkatın yaptığı gibi, o hicabın fevkine çıkararak üstünde Kur'anı gösterip, Kur'anın hâlis malını yalnız Ondan istemek ve bilvasıta olan ahkâmı vasıtadan aramaktır. Bir âlim-i şeriatın vaazına nisbeten, bir tarîkat şeyhinin vaazındaki olan halâvet ve cazibiyet bu sırdan neş'et eder.
Umûr-u mukarreredendir ki; efkâr-ı âmmenin bir şeye verdiği mükâfat, gösterdiği rağbet ve teveccüh ekseriya o şeyin kemaline nisbeten değildir, belki ona derece-i ihtiyaç nisbetindedir. Bir saatçının bir allâmeden ziyade ücret alması bunu teyid eder.
Eğer cemaat-i İslâmiyenin hâcat-ı zaruriye-i diniyesi bizzât Kur'ana müteveccih olsa idi, o Kitab-ı Mübin, milyonlarca kitablara taksim olunan rağbetten daha şedid bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe mazhar olur ve bu suretle nüfus üzerinde bütün manasıyla hâkim ve nafiz olurdu. Yalnız tilavetiyle teberrük olunan bir mübarek derecesinde kalmazdı.
Bununla beraber zaruriyat-ı diniyeyi, mesail-i cüz'iye-i fer'iye-i hilafiye ile mezcedip, ona tabi gibi kılmakta, büyük bir hatar vardır.
Zira "Musavvibe"nin {(*) Dört mezheb de haktır. Füruatta hak taaddüd eder diyenlere, ilm-i usûl ıstılahınca "Musavvibe" denir. -Müellif-} muhalifi olan "Tahtieci"lerden biri der ki: "Mezhebim haktır, hata ihtimali var. Başka mezheb hatadır, savaba ihtimali var." Halbuki cumhur-u avam, mezhebde imtizac etmiş olan zaruriyatı, nazariyat-ı içtihadiyeden vâzıhan temyiz etmediğinden; sehven veya vehmen Tahtie'yi filcümle teşmil edebilir. Bu ise, hatar-ı azîmdir. Bence Tahtieci hubb-u nefisten neş'et eden inhisar-ı zihniyet illetiyle ma'luldür. Ve Kur'anın câmiiyetinden ve umum tabakat-ı beşere şümul-ü hitabından gafletle mes'uldür.
Hem Tahtiecilik fikri, sû'-i zan ve tarafgirlik hissinin menba'ı olduğundan; İslâmda lâzım olan tesanüd-ü ervah, tevhid-i kulûb, tahabbüb ve teavüne büyük rahneler açmıştır. Halbuki hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz.
Bu mes'eleyi yazdıktan biraz zaman sonra, bir gece rü'yada Cenab-ı Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimizi gördüm. Bir medresede huzur-u saadette bulunuyordum. Cenab-ı Peygamber bana Kur'andan ders vereceklerdi. Kur'anı getirdikleri sırada, Hazret-i Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz, Kur'ana ihtiramen kıyam buyurdular. O dakikada şu kıyamın, ümmeti irşad için olduğu birden hatırıma geldi.
Bilâhare bu rü'yayı, suleha-yı ümmetten bir zâta hikâye ettim. Şu suretle tabir etti: "Bu büyük bir işaret ve beşarettir ki, Kur'an-ı Azîmüşşan lâyık olduğu mevki-i muallâyı bütün cihanda ihraz edecektir."
{(*)Bidayet-i Hürriyette şu fikri Jöntürklere teklif ettim, kabul etmediler. Oniki sene sonra tekrar teklif ettim, kabul ettiler. Lâkin meclis feshedildi. Şimdi âlem-i İslâmın mütemerkiz noktasına tekraren arzediyorum! -Müellif-}
Tarih bize gösteriyor ki, İslâm ne derece dine temessük etmiş ise terakki etmiş, ne vakit dinde za'f göstermiş ise tedenni etmiştir. Başka dinde bilakis kuvveti zamanında vahşet, za'fı zamanında temeddün hasıl olmuştur.
Cumhur-u enbiyanın şarkta bi'seti, kader-i ezelînin bir remzidir ki, şarkın hissiyatına hâkim dindir. Bugün âlem-i İslâmdaki tezahürat da gösteriyor ki; âlem-i İslâmı uyandıracak, şu mezelletten kurtaracak yine o histir.
Hem de sabit oldu ki; bu devlet-i İslâmiyeyi bütün öldürücü müsademata rağmen, yine o his muhafaza etmiştir. Bu hususta garba nisbetle ayrı bir hususiyete mâlikiz. Onlara kıyas edilemeyiz.
Saltanat ve hilafet gayr-ı münfekk, müttehid-i bizzâttır. Cihet muhteliftir. Binaenaleyh bizim padişahımız, hem sultandır, hem halifedir ve âlem-i İslâmın bayrağıdır.
Saltanat itibariyle otuz milyona nezaret ettiği gibi; hilafet itibariyle üçyüz milyonun mabeynindeki rabıta-i nuraniyenin ma'kes ve istinadgâh ve mededkârı olmak gerektir. Saltanatı sadaret, hilafeti meşihat temsil eder.
Sadaret üç mühim şûraya bizzât istinad ediyor, yine kifayet etmiyor. Halbuki böyle inceleşmiş ve çoğalmış münasebat içinde, içtihadattaki müdhiş fevza, efkâr-ı İslâmiyedeki teşettüt, fasid medeniyetin tedahülüyle ahlâktaki müdhiş tedenni ile beraber, Meşihat cenahı bir şahsın içtihadına terk edilmiş.
Ferd tesirat-ı hariciyeye karşı daha az mukavimdir. Tesirat-ı hariciyeye kapılmakla, çok ahkâm-ı diniye feda edildi.
Hem nasıl oluyor ki, umûrun besateti ve taklid ve teslim cari olduğu zamanda, -velev ki intizamsız olsun- yine Meşihat bir şûraya, lâekall Kadıaskerler gibi mühim şahsiyetlere istinad ederdi. Şimdi iş besatetten çıkmış, taklid ve ittiba' gevşemiş olduğu halde, bir şahıs nasıl kifayet eder.
Zaman gösterdi ki, hilafeti temsil eden şu Meşihat-ı İslâmiye, yalnız İstanbul ve Osmanlılara mahsus değildir. Umum İslâma şâmil bir müessese-i celiledir. Bu sönük vaziyetle, değil koca âlem-i İslâmın, belki yalnız İstanbul'un irşadına da kâfi gelmiyor. Öyle ise, bu mevki öyle bir vaziyete getirilmelidir ki, âlem-i İslâm ona itimad edebilsin. Hem menba', hem ma'kes vaziyetini alsın; âlem-i İslâma karşı vazife-i diniyesini hakkıyla îfa edebilsin.
Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve ta'dil ederdi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı manevîdir ki, şûralar o ruhu temsil eder.
Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup, bir şûra-yı âliye-i ilmîden tevellüd eden bir şahs-ı manevî olmak gerektir. Ta ki, sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan, sırat-ı müstakime sevkedebilsin. Yoksa ferd dâhî de olsa, cemaatin ferd-i manevîsine karşı sivrisinek kadar kalır. Şu mühim mevki böyle sönük kalmakla, İslâmın ukde-i hayatiyesini tehlikeye maruz bırakıyor.
Hattâ diyebiliriz; şimdiki za'f-ı diyanet ve şeair-i İslâmiyetteki lâkaydlık ve içtihadattaki fevza, Meşihat'ın za'fından ve sönük olmasından meydan almıştır. Çünki haricde bir adam re'yini ferdiyete istinad eden Meşihat'a karşı muhafaza edebilir. Fakat böyle bir şûraya istinad eden bir Şeyhülislâm'ın sözü, en büyük bir dâhîyi de ya içtihadından vazgeçirir, ya o içtihadı ona münhasır bırakır.
Her müstaid çendan içtihad edebilir. Lâkin içtihadı o vakit düsturu'l-amel olur ki, bir nevi icma' veya cumhurun tasdikine iktiran ede. Böyle bir Şeyhülislâm manen bu sırra mazhar olur. Şeriat-ı garra'da daima icma' ve re'y-i cumhur, medar-ı fetva olduğu gibi; şimdi de fevza-i ârâ için, böyle bir faysala lüzum-u kat'î vardır.
Sadaret, Meşihat iki cenahtır. Şu devlet-i İslâmiyenin bu iki cenahı mütesavi olmazsa, ileri gidilmez. Gidilse de, böyle bir medeniyet-i faside için mukaddesatından insilah eder.
İhtiyaç her işin üstadıdır. Şöyle bir şûraya ihtiyaç şediddir. Merkez-i hilafette tesis olunmazsa, bizzarure başka yerde teşekkül edecektir.
Bu şûranın bazı mukaddematı olan cemaat-i İslâmiye teşkilatı ve evkafın Meşihat'a ilhakı gibi umûrun daha evvel tahakkuku münasib ise de, baştan başlansa, sonra mukaddemat ihzar edilse yine maksad hasıl olur. Daire-i intihabiyeleri hem mahdud, hem muhtelit olan a'yan ve meb'usanın vazife-i resmiyeleri itibariyle bilvasıta ve dolayısıyla bu işe tesiri olabilir. Halbuki vasıtasız, doğrudan doğruya bu vazife-i uzmayı deruhde edecek hâlis İslâm bir şûra lâzımdır.
Bir şey mâ-vudia-lehinde istihdam edilmezse, atalete uğrar, matlub eseri göstermez. Binaenaleyh, mühim bir maksad için tesis edilen Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiyeyi, şimdiki âdi bir komisyon derecesinden çıkarıp, Meşihat'taki devairin rüesasıyla beraber şûranın a'zâ-yı tabiiyesi addetmek ve haricdeki âlem-i İslâmdan, şimdilik onbeş-yirmi kadar İslâmın dinen, ahlâken itimadını kazanmış müntehab ulemasını celbeylemek, bu mes'ele-i uzmanın esasını teşkil eder.
Vehham olmamalıyız. Korkmakla din rüşvet verilmez. Dinin za'fiyeti bahanesine olan muzahref medeniyete lanet. Havf ve za'f, tesirat-ı hariciyeyi teşci' eder. Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata feda edilmez.
Meali ve hatırda kalan elfazı aynendir.
335 senesi Eylülünde, dehrin hâdisatı verdiği ye's ile şiddetle muzdarib idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Manen rü'ya olan yakazada bulamadım. Hakikaten yakaza olan rü'ya-yı sadıkada bir ziya gördüm. Tafsilatı terk ile, yalnız bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki:
Bir Cum'a gecesinde nevm ile âlem-i misale girdim. Biri geldi dedi:
-Mukadderat-ı İslâm için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem, seni istiyor.
Gittim gördüm ki; münevver, emsalini dünyada görmediğim, selef-i sâlihînden ve a'sarın meb'uslarından her asrın meb'usları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicab ettim, kapıda durdum. Onlardan bir zât dedi ki:
-Ey felâket, helâket asrının adamı! Senin de re'yin var, fikrini beyan et!
Ayakta durup dedim:
-Sorun cevab vereyim.
Biri dedi:
-Bu mağlubiyetin neticesi ne olacak, galibiyette ne olurdu?
Dedim:
-Musibet şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri i'la-yı kelimetullah ve beka-yı istiklaliyet-i İslâm için farz-ı kifaye-i cihadı deruhde ile, kendini yek-vücud olan âlem-i İslâma fedaya vazifedar ve hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslâmiyenin felâketi, âlem-i İslâmın saadet-i müstakbelesiyle telafi edilecektir.
Zira şu musibet, mâye-i hayatımız ve âb-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslâmiyenin inkişaf ve ihtizazını hârikulâde ta'cil etti. Biz incinir iken, Âlem-i İslâm ağlıyor. Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Hârikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra meydanda dirilenler var. Biz bu mağlubiyetle bir saadet-i âcile-i ﴿عَاجِلَهءِ﴾ muvakkata kaybettik; fakat bir saadet-i âcile-i ﴿آجِلَهءِ﴾ müstemirre bizi bekliyor. Pek cüz'î ve mütehavvil ve mahdud olan hali, geniş istikbal ile mübadele eden kazanır.
Birden meclis tarafından denildi:
-İzah et!
Dedim:
-Devletler, milletler muharebesi, tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevki' ediyor. Zira beşer esir olmak istemediği gibi; ecîr olmak da istemez. Galib olsa idik, hasmımız ve düşmanımız elindeki cereyan-ı müstebidaneye belki daha şedidane kapılacak idik. Halbuki o cereyan hem zalimane, hem tabiat-ı âlem-i İslâma münafî, hem ehl-i imanın ekseriyet-i mutlakasının menfaatine mübayin, hem ömrü kısa, parçalanmaya namzeddir. Eğer ona yapışsa idik, âlem-i İslâmı fıtratına, tabiatına muhalif bir yola sürecek idik.
Şu medeniyet-i habîse ki, biz ondan yalnız zarar gördük. Ve nazar-ı şeriatta merdud ve seyyiatı hasenatına galebe ettiğinden; maslahat-ı beşer fetvasıyla mensuh ve intibah-ı beşerle mahkûm-u inkıraz, sefih, mütemerrid, gaddar, manen vahşi bir medeniyetin himayesini Asya'da deruhde edecek idik.
Meclisten biri dedi:
-Neden şeriat şu medeniyeti reddeder?
Dedim:
-Çünki beş menfî esas üzerine teessüs etmiştir:
Nokta-i istinadı kuvvettir. O ise şe'ni, tecavüzdür.
Hedef-i kasdı, menfaattır. O ise şe'ni, tezahümdür.
Hayatta düsturu, cidaldir. O ise şe'ni, tenazu'dur.
Kitleler mabeynindeki rabıtası, âheri yutmakla beslenen unsuriyet ve menfî milliyettir. O ise şe'ni, böyle müdhiş tesadümdür.
Cazibedar hizmeti, heva ve hevesi teşci' ve arzularını tatmin ve metalibini teshildir.
O heva ise şe'ni, insaniyeti derece-i melekiyeden dereke-i kelbiyete indirmektir, insanın mesh-i manevîsine sebeb olmaktır. Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.
İşte onun için bu medeniyet-i hazıra, beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekavete atmış; onunu mümevveh saadete çıkarmış, diğer onu da beyne-beyne bırakmış. Saadet odur ki, külle ya eksere saadet ola. Bu ise ekall-i kalilindir.
Nev'-i beşere rahmet olan Kur'an, ancak umumun, lâekall ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder. Hem serbest hevanın tahakkümüyle, havaic-i gayr-ı zaruriye havaic-i zaruriye hükmüne geçmişlerdir.
Bedâvette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y masrafa kâfi gelmediğinden, hileye, harama sevketmekle, ahlâkın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel, ferdi, şahsı fakir, ahlâksız etmiştir.
Kurûn-u ûlânın mecmu-u vahşetini bu medeniyet bir defada kustu!
Âlem-i İslâm'ın şu medeniyete karşı istinkâfı ve soğuk davranması ve kabulde ızdırabı cây-ı dikkattir. Zira istiğna ve istiklaliyet hâssasıyla mümtaz olan şeriattaki İlahî hidayet, Roma felsefesinin dehasıyla aşılanmaz, imtizac etmez, bel' olunmaz, tabi' olmaz.
Bir asıldan tev'em olarak neş'et eden eski Roma ve Yunan iki dehaları; su ve yağ gibi mürur-u a'sar ve medeniyet ve Hristiyanlığın temzicine rağmen, yine istiklallerini muhafaza, âdeta tenasühle o iki ruh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar tev'em ve esbab-ı temzic varken imtizac olunmazsa, şeriatın ruhu olan nur-u hidayet, o muzlim medeniyetin esası olan Roma dehasıyla hiçbir vakit mezcolunmaz, bel' olunmaz...
Dediler:
-Şeriat-ı garra'daki medeniyet nasıldır?
Dedim:
-Şeriat-ı Ahmediye'nin (A.S.M.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki, medeniyet-i hazıranın inkışaından inkişaf edecektir; onun menfî esasları yerine müsbet esaslar vaz'eder.
İşte nokta-i istinad, kuvvete bedel haktır ki, şe'ni adalet ve tevazündür.
Hedef de menfaat yerine fazilettir ki, şe'ni muhabbet ve tecazübdür.
Cihetü'l-vahdet de unsuriyet ve milliyet yerine, rabıta-i dinî, vatanî, sınıfîdir ki, şe'ni samimî uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı yalnız tedafü'dür.
Hayatta, düstur-u cidal yerine düstur-u teavündür ki, şe'ni ittihad ve tesanüddür.
Heva yerine hüdadır ki, şe'ni insaniyeten terakki ve ruhen tekâmüldür. Hevayı tahdid eder, nefsin hevesat-ı süfliyesinin teshiline bedel, ruhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.
Demek biz mağlubiyetle ikinci cereyana takıldık ki, mazlumların ve cumhurun cereyanıdır. Başkalarından yüzde seksen fakir ve mazlumsa; İslâmdan doksan, belki doksan beştir.
Âlem-i İslâm şu ikinci cereyana karşı lâkayd veya muarız kalmakla, hem istinadsız, hem bütün emeğini heder, hem onun istilasıyla istihaleye maruz kalmaktan ise; âkılane davranıp onu İslâmî bir tarza çevirip kendine hâdim kılmaktır. Zira düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Nasıl ki düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.
Şu iki cereyan birbirine zıd, hedefleri zıd, menfaatleri zıd olduğundan; birincisi dese "Öl!", diğeri diyecek "Diril!". Birinin menfaatı; zarar, ihtilaf, tedenni, za'f, uyumamızı istilzam ettiği gibi; ötekinin menfaatı dahi, kuvvetimizi, ittihadımızı bizzarure iktiza eder.
Şark husumeti, İslâm inkişafını boğuyor idi; zâil oldu ve olmalı. Garb husumeti, İslâm'ın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebebdir, bâki kalmalı.
Birden o meclisten tasdik emareleri tezahür etti.
Dediler:
-Evet ümidvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sadâ, İslâmın sadâsı olacaktır!..
Tekrar biri sordu:
-Musibet cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetva verdiniz ki, şu musibetle hükmetti. Musibet-i âmme, ekseriyetin hatasına terettüb eder. Hazırda mükâfatınız nedir?
Dedim:
-Mukaddemesi, üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: Salât, savm, zekât.
Zira yirmidört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tenbellik ettik. Beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile bir nevi namaz kıldırdı.
Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık. Keffareten beş sene oruç tutturdu.
Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik. O da bizden müterakim zekâtı aldı.
Mükâfat-ı hazıramız ise: Fâsık, günahkâr bir milletten humsu olan dört milyonu velayet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatadan neş'et eden müşterek musibet, mazi günahını sildi.
Yine biri dedi:
-Bir âmir, hata ile felâkete atmış ise?!.
Dedim:
-Musibetzede mükâfat ister. Ya âmir-i hatadarın hasenatı verilecektir -o ise hiç hükmünde- veya hazine-i gayb verecektir. Hazine-i gaybda böyle işlerdeki mükâfatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir.
Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım. Terli, elpençe yatakta oturmuş kendimi buldum. Gece böyle geçti.
-Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?
Evet İstanbul siyaseti İspanyol gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik-i bizzât değiliz. Bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvim ile telkin eder. Biz kendimizden hayal edip, esammane tahribimizde eser-i telkini icra ederiz.
Madem ki menba' Avrupa'dadır. Gelen cereyan, ya menfî veya müsbettir. Menfîye kapılan, harf gibi
yahut
tarif edilir.
Demek bütün harekâtı bizzât haric hesabına geçer. Çünki iradesi hükümsüzdür. Hulus-u niyeti faide vermez. Bâhusus menfî iki cihet-i za'fla, haric cereyanın kuvvetine bir âlet-i lâya'kıl olur.
Diğer müsbet cereyan ise ki, dâhilden muvafık şeklini giyer. İsim gibi,
dir. Hareketi kendinedir. Tebeî haricedir. Lâzım-ı mezheb mezheb olmadığından, belki muahez değil. Bâhusus iki cihetle kuvveti, haric cereyanın müsbet ve za'fına inzimam etse, harici kendine âlet-i lâyeş'ur edebilir.
-Dinsizliği görmüyorsun, meydan alıyor. Din namına meydana çıkmak lâzım.
Dedim: Evet lâzımdır. Fakat kat'î bir şart ile ki, muharrik aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye olmalı. Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikedir. Birincisi hata da etse belki ma'fuvdur. İkincisi isabet de etse mes'uldür.
-Nasıl anlarız?
-Kim fâsık siyasetdaşını, mütedeyyin muhalifine, sû'-i zan bahaneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mal-ı mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslekdaşlarına daha ziyade has göstermekle, kavî bir ekseriyette dine aleyhtarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.
Meselâ: İki adam döğüşürler. Biri, zaîf düşeceğini hissederken, elindeki Kur'an'ı kavîye uzatmakla himayesini davet edip, kavî bir ele vermek lâzımdır. Tâ beraber çamura düşmesin. Kur'an'a muhabbetini, hürmetini göstersin. Kur'an'ı, Kur'an olduğu için sevsin. Eğer kavînin karşısına
siper etse, himayet damarını tahrik etmeye bedel, hiddetini celbeder. Kur'an'ı kavî bir hâdimden mahrum bırakmakla, zaîf bir elde beraber yere düşerse o, Kur'an'ı kendi nefsi için sever demektir.
Evet, dine imale etmek ve iltizama teşvik etmek ve vazife-i diniyelerini ihtar etmekle dine hizmet olur. Yoksa "dinsizsiniz" dese, onları tecavüze sevketmektir.
Din dâhilde menfî tarzda istimal edilmez. Otuz sene halife olan bir zât, menfî siyaset namına istifade edildi zannıyla, şeriata gelen tecavüzü gördünüz. Acaba şimdiki menfî siyasetçilerin fetvalarından istifade edecek kimdir, bilir misin? Bence İslâmın en şedid hasmıdır ki, hançerini İslâmın ciğerine saplamıştır.
-İttihad'a şedid bir muarız idin. Neden şimdi sükût ediyorsun?
-Düşmanların onlara şiddet-i hücumundan. Düşmanın hedef-i hücumu, onların hasenesi olan azm ü sebattır ve İslâmiyet düşmanına vasıta-i tesmim olmaktan feragatıdır.
Bence yol ikidir: Mizanın iki kefesi gibi; birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı, Antranik>ile beraber Enver'e, Venizelos>ile beraber Said Halîm'e>vurmam. Nazarımda, vuran da sefildir.
-Fırkacılık lâzım-ı meşrutiyettir.
-Bizdekilerde hutut-u efkâr, telaki için mütemayilen imtidada bedel, münharifen gittiğinden nokta-i telaki vatanda, belki kürede görülmüyor. Vücud, adem gibi; birinin vücudu ötekinin ademini ister.
İnad, bazan müfrit fırka mutaassıblarına, dalal ve bâtılı iltizam ettirir. Şeytan birisine yardım etse, melek der, rahmet okutur. Ötekinde melek görse, libasını değiştirmiştir der, lanet eder. Sû'-i zan ve hüsn-ü zan nazarıyla dürbünün iki tarafı gibi leh, aleyh, vâhî emareyi bürhan, bürhanı vâhî emare görür.
İşte şu zulümdür,
sırrını gösterir. Zira hayvanın aksine olarak, kuva ve meyilleri fıtraten tahdid edilmemiş, meyl-i zulüm hadsizdir. Lâsiyyema enenin eşkâl-i habîsesi olan hodgâmlık, hodfikirlik, hodbinlik, hodendişlik, gurur ve inad o meyle inzimam etse, öyle ekberü'l-kebairi icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennem'in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Meselâ: Birisinin bir sıfatından darılsa, mecma-ı evsaf-ı masume olan şahsına, hattâ ehibbasına, hattâ meslekdaşına zulmünü teşmil eder,
ya karşı temerrüd eder.
Meselâ: Muhteris bir intikam veya müntakim bir hilafıyla bir kere demiş: "İslâm mağlub olacak, kalbi parçalanacak." Sırf o müraî ruhtan gelen, yalancı fikirden çıkan meş'um sözünü doğru göstermek için İslâm mağlubiyetini, İslâm perişaniyetini arzu eder, alkışlar, hasmın darbesinden mütelezziz olur. İşte şu alkışı ve gaddar telezzüzüdür ki, mecruh İslâm'ı müşkil mevkide bırakmış. Zira hançerini İslâmın ciğerine saplamış olan hasım, "sükût et" demiyor. "Alkışla, mütelezziz ol, beni sev" diyor, onları misal gösteriyor.
İşte size dehşetli bir günah ve zulüm ki, ancak haşirdeki mizan tartabilir.
-Mağlubiyet malûmdu, biz bilirdik, bilerek bizi belaya attılar.
-Acaba Hindenburg gibi dehşetli insanlar nazarına nazarî kalmış olan gaye-i harb, sizin gibi acemîlere nasıl malûm ve bedihî olabilir. Acaba fikir dediğiniz şey, -El'iyazü billah- arzu olmasın. Bazan zalimane intikam-ı şahsî, arzuya fikir suretini giydirir.
Yahu, pis bir çamura düşmüşsünüz! Misk ü anber diye yüzünüze, gözünüze bulaştırmağa ne mana var?...
İşte misalîlerin münevver gece meclisinde ve dünyevîlerin muzlim gündüz mahfelinde akıldan akma değil, kalbden çıkan beyanatım!..
İster isen kabul et, ister isen etme, anlamak şartıyla...
(İster al gûş-i kabul-i câna, ister hiddet et!)
Rü'ya Hacda sükût etti. Çünki Haccın ve ondaki hikmetin ihmali; musibeti değil, gazab ve kahrı celbetti. Cezası da keffaretü'z-zünub değil, kessaretü'z-zünub oldu. Haccın bâhusus tearüfle tevhid-i efkârı, teavünle teşrik-i mesaîyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti.
İşte Hind! Düşman zannederek... Halbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.
İşte Tatar, Kafkas! Öldürülmesine yardım ettiği şahıs, bîçare vâlideleri olduğunu "Ba'de harabi'l-Basra" anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.
İşte Arab! Yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor.
İşte Afrika! Biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vaveylâ ediyor.
İşte âlem-i İslâm! Bayraktar oğlunu gafletle bilmiyerek öldürmesine yardım etti, vâlide gibi saçlarını çekip âh u fîzâr ediyor.
Milyonlarla ehl-i İslâm, hayr-ı mahz olan sefer-i hacca şedd-i rahl etmek yerine, şerr-i mahz olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatler ettirildi!..
Korkaklıkda darb-ı mesel hükmünde olan tavuk, çocukları yanında iken şefkat-i cinsiyesiyle camusa saldırır. İşte dehşetli bir cesaret.
Hem darb-ı mesel olmuş; keçi, kurttan havfı, ızdırar vaktinde mukavemete inkılab eder, boynuzuyla kurdun karnını deldiği vaki'dir. İşte hârika bir şecaat.
Fıtrî meyelan, mukavemetsûzdur. Bir avuç su, kalın bir demir gülle içine atılsa, kışta soğuğa bırakılsa; meyl-i inbisat, demiri parçalar.
Evet şefkatli tavuk cesareti, hamiyetli keçi ızdırarî şecaati gibi fıtrî bir heyecan, demir güllede su gibi zulmün bürudetli husumet-i kâfiranesine maruz kaldıkça, her şeyi parçalar. (Rus mojikleri buna şahiddir.)
Bununla beraber, imanın mahiyetindeki hârikulâde şehamet, izzet-i İslâmiyenin tabiatındaki âlempesend şecaat, uhuvvet-i İslâmiyenin intibahıyla her vakit mu'cizeleri gösterebilir.
Bir gün olur elbette doğar şems-i hakikat
Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet-i âlem.
Hevesat-ı nefsaniye ile erkeklerin karılaşması, karıların hayâsızlıkla erkekleşmesine sebebdir.
Merak, ilmin hocasıdır.
İhtiyaç, medeniyetin üstadıdır.
Sıkıntı, sefahetin muallimidir.
Acz, muhalefetin menşeidir.
Za'f, gururun madenidir.
Sıgar-ı nefs, tekebbürün menba'ıdır.
Tenasüb, tesanüdün esasıdır.
Temasül, tezadın sebebidir.
Müsavatsız adalet, adalet değildir.
Gayr-ı meşru muhabbetin âkıbeti, mükâfatı, mahbubun gaddarane adavetidir. {(*) Avrupa'ya muhabbetimiz gibi. -Müellif-}
Not: Bu küçük risale, Hicri 1330, Rumi 1328, Miladi 1912 de ikinci tab'ı yapılan Arabî «Hutbe-i Şamiye» eserinin ikinci zeyli olarak İstanbul'da "Matbaa-i Ebuzziya" da tab' edilmişken, bilâhare 1338 Hicri, 1336 Rumi ve 1920 Miladi tarihinde "Evkaf-ı İslâmiye" matbaasında tab' edilen «Sünuhat» kitabının âhirinde yeniden Arabçalarıyla beraber tab' edilmişlerdir.
Şu zamanın medenî engizisyonu müdhiş bir vesile ile, bazı ezhanı telkîh ile, bir kısım nâmeşru' evlâdını vücuda getirip, İslâmiyet'e karşı kinini ve hiss-i intikamını icra eder.
Diyanetsizliğe veya lâübaliliğe veya Hristiyanlığa temayüle veya İslâmiyet'ten şübhe ile soğutmaya bir kapı açmak ister.
{(*) Şu risalede beni belki ehl-i tefrit zannedeceksiniz. Lâkin benim karşımda ve zihnen onlara hitap ettiğim adamları görseniz, onların ifratları derecesinden onlara göre de bir nisbetinde tefritte bulunmuşum görürsünüz. -Müellif-}
İşte o desise şudur: "Ey Müslüman bak! Nerede bir müslim varsa binnisbe fakir, gafil, bedevidir. Nerede Hristiyan varsa, bir derece medenî, mütenebbih, ehl-i servettir. Demek... ilâ âhir."
-Ey Müslüman!
Biri maddî, biri manevî Avrupa rüchanının iki sebebinin şu netice-i müdhişiyle o neticenin tesir-i muharribanesine karşı, mevcudiyetimizin hâmisi olan İslâmiyet'ten elini gevşetme, dört el ile sarıl. Yoksa mahvolursun.
Evet biz aşağıya iniyoruz, onlar yukarıya çıkıyor. Bunun iki sebebi vardır. Biri maddî, biri manevîdir.
Birinci Sebeb: Umum Hristiyanın kilisesi ve maden-i hayatı olan Avrupa'nın vaziyet-i fıtriyesidir. Zira dardır, güzeldir, demir madenidir, girintili çıkıntılıdır. Deniz ve enharı bağırsaklarıdır, bâriddir.
Evet Avrupa, küre-i zeminin hums-i öşrü iken, nev'-i beşerin bir rub'unu letafet-i fıtriyesi ile kendine çekmiş. Hikmeten sabittir ki; efrad-ı kesîrenin içtimaı, ihtiyacatı intac eder. Görenek gibi çok esbab ile tekessür eden hâcat, zeminin kuvve-i nâbitesine sıkışmaz.
İşte şu noktadan, ihtiyaç san'ata ve merak ilme ve sıkıntı vesait-i sefahete hocalık edip talime başlarlar.
Evet fikr-i san'at, meyl-i marifet, kesretten çıkar. Avrupa'nın darlığı ve deniz ve enharı olan vesait-i tabiiye-i münakale, içinde dolaşması sebebiyle; tearüf ticareti, teavün iştirak-i mesaîyi intac ettikleri gibi; temas dahi telahuk-u efkârı, rekabet de müsabakatı tevlid ederler. Ve bütün sanayiin maderi olan demir madeni kesretle içinde bulunduğundan, o demir, medeniyetlerine öyle bir silâh-ı kuvvet vermiştir ki, dünyanın bütün enkaz-ı medeniyetleri gasb u garet edip, gayet ağır bastı, mizan-ı zeminin muvazenesini bozdu.
Hem de her şeyi geç almak, geç bırakmak şanında olan bürudet-i mu'tedilane, sa'ylerine sebat ve metanet verip, medeniyetlerini idame etmiştir. Hem de ilme istinad ile devletlerinin teşekkülü, mütekabil kuvvetlerinin tesadümü, gaddarane istibdadlarının iz'acatı, engizisyonane taassublarının aksü'l-amel yapan tazyikatı, mütevazi unsurlarının rekabetle müsabakatı; Avrupalıların istidadlarını inkişaf ettirip, mezaya ve fikr-i milliyeti uyandırdı.
İkinci Sebeb: Nokta-i istinaddır. Evet her bir Hristiyan başını kaldırıp müteselsil ve mütedâhil maksadların birine el atsa, arkasına bakar ki; istinad edecek, kuvve-i manevîsine daima imdad edip hayat verecek gayet kavî bir nokta-i istinad görür. Hattâ en ağır ve büyük işlere karşı mübarezeye kendinde kuvvet bulur.
İşte o nokta-i istinad, her taraftan ellerini uzatan dindaşlarının uruk-u hayatına kuvvet vermeye ve İslâmların en can alacak damarlarını
kesmeye her vakit amade; ve dessas medenî engizisyon taassubu ile, maddiyyunun dinsizliği ile yoğrulmuş ve medeniyetlerinin galebesi ile mest-i gurur olmuş bir müsellah kitlenin kışlası veya büyük kilisesi olan Avrupa'nın medeniyetidir.
Görülmüyor mu ki; en hürriyetperver maskesini takan, (İ.G.) (ilk baskı: "En hürriyetperverleri olan İngiliz")>elini uzatıp arıyor. Nerede Hristiyan bulsa, hayat veriyor. İşte Habeş, Sudan. İşte Tayyar, Ertuşî. İşte Lübnan, Havran. İşte Malsur ve Arnavut. İşte Kürd ve Ermeni, Türk ve Rum ilâ âhir...
Elhasıl: Onları canlandıran emeldir ve bizi öldüren yeistir. Meşhurdur ki, biri demiş: "Eğer bir nokta-i istinad bulsam, küre-i zemini yerinden oynatırım." Bu faraziyede acib bir nokta vardır. Demek bu küçücük insan, nokta-i istinad bulsa, küre gibi büyük işleri çevirebilir.
Ey ehl-i İslâm! İşte küre-i zemin gibi ağır ve âlem-i İslâmiyet'e çökmüş olan mesaib ve devahiye karşı nokta-i istinadımız: Muhabbet ile ittihadı, marifet ile imtizac-ı efkârı, uhuvvet ile teavünü emreden nokta-i İslâmiyettir.
Bak, âlem-i İslâmın şu büyük dairenin nokta-i uzmasından tut, ta en küçük dairenin -meselâ medrese talebelerinin- birer ukde-i hayatiyesi vardır. Heyet-i içtimaiyenin efrad ve revabıtı birbirine istinadı gibi, o ukdeler dahi birbirine merbut, müteselsilen o nokta-i uzmaya müsteniddirler. Demek bütün o ukde-i hayatiyelerini -boğmak değil-, belki tenebbüh ve neşvünema vermekle İslâm tenebbüh edip, terakkiye başlayabilir.
Yoksa biri, Avrupa'nın mehasinini mesavîmizle ve telahuk-u efkârının semeratı, bizim bir şahsın semere-i sa'yi ile insafsızca, aldatıcı cerbeze ile muvazene etmekle, (ilk baskı; muvazene ettiğinden)>{(*) Hristiyanlığın malı olmayan medeniyeti ona mal etmek, İslâmiyet'in düşmanı olan tedenniyi ona dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir. -Müellif-} Avrupa'ya şedid bir meftuniyet ve milletine karşı amîk bir nefret hissiyle; kendini Avrupa'nın veled-i nâmeşru'u gösterdiği gibi; (ilk baskı: "veled-i nameşru göstermek...")>fikr-i ihtilal ve meyl-i tahrib ve aldatıcı cerbezenin neticesi olan hicv-i âsiyane, müfteriyane,
namusşikenane ile kendi firavniyetini ve zımnen medih ve gururiyetini ve bilmediği halde İslâm'a düşmanlığını göstermekle beraber; (İlk baskı: "düşmanlığını göstermek ve")>firavniyet, enaniyet, gurur hükmü ile milletine karşı şer'an, aklen, hikmeten mükellef olduğu hiss-i şefkat yerine hiss-i tahkir, meyl-i incizab yerine meyl-i nefret, meyelan-ı muhabbet yerine irade-i istihfaf, temayül-ü ihtiram yerine meyelan-ı techil, arzu-yu merhamet yerine arzu-yu taazzum, seciye-i fedakârî yerine temayül-i infiradî ikame edip; hamiyetsizliğini, asılsızlığını gösterdiğinden (ilk baskı: "asılsızlığını göstermek")>nazar-ı hakikatta öyle bir cani ve menfur olur ki; meselâ birisi Paris'te sefahet âleminde bir âlüfte madamın kametinde istihsan ettiği bir libası, câmide muhterem bir hocaya giydirmeye çalışmak gibi bir hareket-i ahmakane ve caniyanede bulunur. Zira hamiyet ise; muhabbet, hürmet, merhametin netice-i zaruriyesidir. Onsuz olmaz ve illâ yalandır, sahtekârlıktır. Nefret, hamiyetin zıddıdır.
Mutaassıblara hücum eden Avrupa'nın kâselisleri her biri yüz mutaassıb kadar meslek-i sakîminde mutaassıbdır. Bunlardan birisi Şekspir medhinde ettiği ifratı, şayet bir hoca o ifratı Şeyh-i Geylanî>(K.S) medhinde etse idi, tekfir olunacaktı.
Heyhat! Bunların neresinde millete muhabbet ve millet için hamiyet?!.
Esefâ! Heyet-i içtimaiyeyi faaliyet ve harekete getiren çok ukde-i hayatiyelerden; bizde inkişafa başlayan yalnız fikr-i edebiyat, bâhusus şâirane, müfritane, edebşikenane, hodpesendane olan fikr-i hiciv ve arzu-yu tahkirdir.
te'dib-i hakikiye karşı edebsizliktir ki, birbirine saldırıyor.
Fakat millete ve İslâmiyet'e karşı olan ta'rizat-ı zımniyelerini o kâselislerin yüzlerine çarpmakla beraber, onların birbirine karşı dinsizcesine hiciv ve terzilleri ise, kimbilir belki müstehaktırlar düşünüp, deyip geçmek ile iktifa ederiz.
Ben zannederim ki; bu milletin perişaniyetine fazla cehaletten ziyade, nur-u kalb ile müterafık olmayan fazla zekâvet-i betra tesir etmiştir. Bence en müdhiş maraz asabîliktir. Zira her şeyi haddinden geçirmekle, aksü'l-amel yaptırır.
Ey birader! Âlem-i Hristiyanın rüchanına sebebiyet veren ihtiyarlaşmış olan esbaba tekabül edecek genç, dinç esbab bizde inkişafa başlamıştır. Başka kitabda tafsil etmişim.
Bir hikâye:
Bundan on sene {(*) Bu kitabın birinci tab'ından yedi sene geçmiştir. Demek on sene evvel. (Rumi 1326 m.1910'da) -Müellif-} evvel Tiflis'e gittim.
Şeyh San'an tepesine çıktım, dikkatle temaşa ediyordum. Bir Rus yanıma geldi. Dedi:
-Niye böyle dikkat ediyorsun?
-Medresemin plânını yapıyorum.
-Nerelisin?
-Bitlis'liyim dedim.
-Bu Tiflis'tir.
-Bitlis, Tiflis birbirinin kardeşidir.
-Ne demek?
-Asya'da, âlem-i İslâm'da üç nur, birbiri arka sıra inkişafa başlıyor, sizde birbiri üstünde üç zulmet inkışa'a başlayacaktır. Şu perde-i müstebidane yırtılacak, takallüs edecek. Ben de gelip burada medresemi yapacağım.
-Heyhat! Şaşarım senin ümidine.
-Ben de şaşarım senin aklına. (ilk baskı: "vay senin aklına")>Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir neharı vardır.
-İslâm parça parça olmuş.
-Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâm'ın müstaid bir veledidir, İngiliz mekteb-i i'dadîsinde çalışıyor. Mısır, İslâm'ın zeki bir mahdumudur, İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâm'ın iki bahadır oğullarıdır, Rus mekteb-i harbiyesinde talim alıyor, ilâ âhir.
Yahu şu asilzade evlâd, şehadetnamelerini aldıktan sonra, her biri bir kıt'a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyet'in bayrağını âfâk-ı kemalâtta temevvüc ettirmekle; kader-i ezelînin nazarında (ilk baskı: "kader-i ezeliye karşı")>feleğin inadına, nev'-i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını ilân edecektir. İşte hikâyemin yarısı bu kadar.
Neme lâzım ve nefsî nefsî dediren halet-i ruhiyeyi bir temsil ile beyan edeceğim:
Felekzede, perişan {(*) Demek
mecaz değilmiş. -Müellif-} fakat asîl bir aşiretten bir cesur adam ile; tali'i yaver, feleği müsaid, diğer bir aşiretten bir korkak ile bir yerde rast gelirler. Müfahere, münazara başlar.
Evvelki adam başını kaldırır, aşiretinin zelil olduğunu görür, izzet-i nefsine yediremez. Başını indirir, nefsine bakar, bir derece ağır
görür, eyvah! O vakit "Neme lâzım, işte ben, işte ef'alim" gibi şahsiyatla yaralanmış gururu feryada başlar. Veyahut o aşiretten çekilip veya asılsızlık gösterip, başka aşirete intisab eder.
İkinci adam başını kaldırdıkça, aşiretinin mefahiri gözünü kamaştırır, hiss-i gururunu kabartırır, nefsine bakar gevşek görür. İşte o vakit, hiss-i fedakârî, fikr-i milliyet uyanır; "Aşiretime kurban olayım" der.
Eğer bu temsilin remzini anladınsa, şu müsabaka ve mücadele meydanı olan bu cihan-ı ibrette, bir müslim -meselâ- bir Hristiyan veya bir Kürd, bir Rum ile (ilk baskıda: "bir Müslim veya bir Kürd, mesela bir Hristiyan...")>manen hissiyatları mübareze-i hamiyette mukabele ve muvazene ile tezahür etse, temsilin sırrını göreceksin. Lâkin şu tefavüt, herkesin zannettiği gibi değildir. Belki zahirperestlik ve sathîlik ve galat-ı histen gelmiştir.
Ey Müslüman!
Aldanma! Başını indirme! Paslanmış bîhemta bir elmas, daima mücella cama müreccahtır. Zahiren olan İslâmiyetin za'fı, şu medeniyet-i hazıranın, başka dinin hesabına hizmet etmesidir. Halbuki şu medeniyet, suretini değiştirmesi zamanı hulûl etmiştir. Suret değişirse, kaziye bilakis olur. Nasıl şimdiye kadar -bidayetinde söylenildiği gibi- nerede Müslüman varsa, Hristiyana nisbeten bedevi, medeniyete karşı müstenkif ve soğuk davranır ve kabulünde ızdırab çeker. Suret değişse başkalaşır.
Not: Bu eserin Türkçesi "Muhakemat", Arapçası «Reçetet-ül Ulema» veya «Reçetet-ül Havas» olarak her iki tarzda, 1910 yılında te'lif edilip, 1911 ve 1912 de tab' edilen bu cihan-baha eser, bizzat müellif-i muhterem Bedîüzzaman Said-i Nursî Hazretlerinin üslûb ve ifadeleridir. Birisi diğerinin tercümesi veya şerhi olmayıp, her ikisi de aynı günlerde ayrı ayrı lisanlarda te'lif edilmiştir. İkinci baskı Osmanlıca «Âsâr-ı Bedîiye» mecmuasında Türkçesi ile Arabçası beraberce tab'edilmiştir.
Cümle tahiyyat, ol Hâkim-i Ezel ve Hakîm-i Ezelî ve Rahman-ı Lemyezelî'ye elyaktır ki bizi İslâmiyetle serfiraz ve şeriat-ı garra ile sırat-ı müstakime hidayet etmiştir.
Öyle bir şeriat ki; akıl ve nakil, dest be-dest ittifak vererek ol şeriatın hakaikinin hakkaniyetini tasdik etmişlerdir.
Öyle hakaik ki; kökleri hakikat zemininde rüsuh ile beraber, dal ve budakları kemalâtın göklerine yükselip, intişar edip...
Öyle füruat ki; meyveleri saadet-i dâreyndir. Ve bizi Kur'an-ı Mu'ciz ile irşad eylemiş...
Öyle kitab ki: Kaideleri ile hilkat-i âlemin kitabından dest-i kader ve kalem-i hikmet ile mektub ve cari olan kavanin-i amîka-i dakika-i İlahiyeyi izhar ettiğinden; ahkâm-ı âdilanesiyle nev'-i beşerin nizam ve muvazenet ve terakkisine kefil-i mutlak ve üstad-ı küll olmuştur.
Salavat-ı bînihaye, ol Server-i Kâinat ve Fahr-i Âlem'e hediye olsun ki: Âlem, enva' ve ecnasıyla Onun risaletine şehadet ve mu'cizelerine delalet ve hazine-i gaybdan getirdiği metâ-ı âliye dellâllık ediyor.
Güya âleme teşrif ettiğinde her bir nev', kendi lisan-ı mahsusuyla alkışladığı gibi; Sultan-ı Ezel, zemin ve âsumanın evtarını intak edip her bir tel başka lisan ile mu'cizatının nağamatını inşad etmekle, o sadâ-yı şirin bu kubbe-i minada ilelebed tanin-endaz etmiştir.
Güya âsuman, kendi mi'rac ve melek ve kamerin elsine-i semaviyesiyle risaletini tebrik; ve zemin kendi hacer ve şecer ve hayvanın dilleriyle mu'cizelerine senahan; ve cevv-i feza, kendi cinn ve bulutların işaratıyla nübüvvetine beşaret ve sâyebân; ve zaman-ı mazi, enbiya ve kütüb ve kâhinlerin rumuz ve telvihatıyla o şems-i hakikatın fecr-i sadıkını göstererek müjdeci; ve zaman-ı hal, yani asr-ı saadet lisan-ı haliyle tabiat-ı Arabdaki inkılab-ı azîmin ve bedeviyet-i sırftan medeniyet-i mahzanın def'aten tevellüdünü şahid göstererek nübüvvetini isbat; ve zaman-ı müstakbel kendi vukuat ve fünunun etvar-ı müdakkikane ile onun mevkib-i ikbalini istikbal ve lisan-ı hakîmane ile irşadatına teşekkür; ve nev'-i beşer
kendi muhakkikleriyle, bâhusus Hatib-i Beliği ki, şems gibi kendi kendine bürhan olan Muhammed'in (A.S.M.) lisan-ı fasihanesiyle haktan geldiğini ilân; ve Zât-ı Zülcelal kendi Kur'anının lisan-ı beliğanesiyle ol Nebiyy-i Ümmi'nin ferman-ı risaletini kıraat ediyorlar ve oluyorlar.
Beyt:
Emma ba'd: Şu fakir, garib Nursî ki, Bid'atüzzaman lakabıyla müsemma olmaya lâyık iken, haberi olmadan Bedîüzzaman ile meşhur olan bîçare; tedenni-i milletten ciğeri yanmış gibi feryad u figan ederek, ah!. ah!.. ah!.. vâ esefâ, der ki: İslâmiyetin mağz ve lübbünü terk ederek kışrına ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve sû'-i fehm ve sû'-i edeb ile İslâmiyetin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti îfa edemedik. Tâ o da bizden nefret ederek evham ve hayalâtın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi. Hem de hakkı var.
Zira biz İsrailiyatı usûlüne ve hikâyatı akaidine ve mecazatı hakaikine karıştırarak kıymetini takdir edemedik. O da ceza olarak bizi dünyada te'dib için zillet ve sefalet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak onun merhametidir.
Öyle ise, ey ihvan-ı müslimîn!.. Geliniz, ona tarziye vereceğiz. El birliğiyle dest-i sadakatı uzatacağız, biat edeceğiz. Onun hablü'l-metinine sarılacağız.
Hem de bilâ-perva olarak ilân ederim: Beni geçmiş asırların efkârına karşı mübarezeye heyecan ve şecaate getiren ve yüzer senelerden beri sevkü'l-ceyş ile kuvvet bulan hayalât ve evhamın müdafaasına beni gayrete getiren itikadım ve yakînimdir ki: Hak neşvünema bulacaktır, eğer çendan toprakta gizlense... Ve tarafdar ve mültezimleri muzaffer olacaklardır, eğer çendan zaman ve zeminin merhametsizliğinden az ve zaîf olsalar...
Hem de itikadımdır ki: İstikbale hüküm sürecek ve her kıt'asında hâkim-i mutlak olacak yalnız hakikat-i İslâmiyettir.
Evet saadet-saray-ı istikbalde taht-nişin-i hakaik ve maarif yalnız İslâmiyet olacaktır. Onu fethedecek yalnız odur; emareler görünüyorlar... Zira mazi kıt'asında, vahşetâbâd sahralarında hayme-nişin-i taassub ve taklid; veyahut cehlistan ülkesinde menzil-nişin-i muzahrefat ve istibdad olanlara, şeriat-ı garra'nın galebe-i mutlak ve istila-i tammına sed ve mani' olan sekiz emir, üç hakikat ile zîr ü zeber olmuşlardır ve oluyorlar.
O maniler ise: Ecnebilerde taklid ve cehalet ve taassub ve kıssîslerin riyaseti.
Ve bizdeki mani' ise: İstibdad-ı mütenevvi' ve ahlâksızlık ve müşevveşiyet-i ahval ve ataleti intac eden ye'stir ki, şems-i İslâmiyetin küsufa yüz tutmasına sebeb olmuşlardır.
Sekizinci ve en birinci mani' ve bela budur: Biz ile ecnebiler; bazı zevahir-i İslâmiyeti ve bazı mesail-i fünun ortasında hayal-i bâtıl (!) ile tevehhüm eylediğimiz müsademet ve münakazattır. Âferin maarifin himmet-i feyyazanesine ve fünunun himmet-i merdanesine ki; meyl-i taharri-i hakikat ve muhabbet-i insaniyet ve meyl-i insaf olan hakaiki techiz ederek o manilere gönderip zîr ü zeber etmiş ve ediyor.
Evet en büyük sebeb ki: Bizi dünya rahatından ve ecnebileri âhiret saadetinden mahrum eden, şems-i İslâmiyet'i münkesif ettiren, sû'-i tefehhüm ile tevehhüm-ü müsademet ve muhalefettir. Feyâ lil'aceb!.. Köle efendisine ve hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve muarız olabilir?
Halbuki İslâmiyet, fünunun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakikiyenin reis ve pederidir. Fakat vâ esefâ bu sû'-i tefehhüm ve şu tevehhüm-ü bâtıl, şimdiye kadar hükmünü icra ederek, vesvesesiyle ye'si ilka edip, bâb-ı medeniyet ve maarifi Ekrad ve emsallerine kapattırdı. Zira bazı zevahir-i diniyeyi, fünunun bazı mesailine muarız tahayyül ederek ürktüler.
Ezcümle: Küreviyet-i arz ki, fünunun en birinci derecesi olan coğrafyanın en birinci basamağıdır. İleride gelecek altı mes'eleye münafî zannettiklerinden, bu bedihî mes'elede mükâbere etmekten çekinmediler.
Ey benim şu kitabıma im'an-ı nazar ile nazar eden zât! Malûmun olsun; bu kitabla istediğim hizmet budur: İslâmiyette olan tarîk-i müstakimi göstermekle, ehl-i tefrit olan a'da-yı dinin teşkikatını red ve yüzlerine vurmakla beraber; tarîk-i müstakimin öteki canibini ve sadık-ı ahmak unvanına lâyık olan ehl-i ifrat ve zahirperestlerin tevehhümlerini tard ve asılsızlığını göstermek; ve asıl rehber-i hakikat ve âlem-i İslâmiyetin ikbal ve istikbaline yol açan ve sırat-ı müstakimde kemal-i ümid-i zafer ile çalışan muhakkikîn-i İslâm ve âkıl sıddıklara yardım etmek ve kuvvet vermektir.
Elhasıl: Maksadım: Ol elmas kılınca saykal vurmaktır.
Eğer sual edersen: Senin bu telaşın ve ulûm-u mütearife hükmüne geçen şeylere bürhan getirmeye ne lüzum vardır? Zira telahuk-u efkâr ve tecarübün keşfiyatıyla meydan-ı bedahete gelen mesaile bürhan getirmek, malûmu i'lam demektir?..
Cevaben derim: Maatteessüf benim ile şu zamanın kıt'asında iştirak eden cümlesi; eğer çendan, sureten onüçüncü asrın evlâdıdırlar, fakat fikir ve terakki cihetiyle kurûn-u vustânın yadigârlarıdırlar. Güya muasırlarımız, üçüncü asrın nihayetinden onüçüncü asra kadar geçmiş olan asırların fihristesi veyahut enmuzeci veyahut melez bir kavimdirler. Hattâ bu zamanın çok bedihiyatı, onlarca mevhumat sayılır.
Bu kitab üç makale ile üç kitab üzerine mürettebdir.
Birinci Makale, unsur-u hakikatın veyahut bazı mukaddemat ve mesail ile İslâmiyete saykal vurmanın beyanındadır. İkinci Makale, unsur-u belâgatı keşfeder. Üçüncüsü, unsur-u akide ile ecvibe-i Japoniye beyanındadır.
Kitablar ise Kur'an'da işaret olunan ilmü's-sema ve ilmü'l-arz ve ilmü'l-beşeri tahkik ile bir nevi tefsirdir.
Maksada urûc etmek için mukaddemelerden istimdad etmek, ehl-i tahkikin düsturlarındandır. Öyle ise biz de on iki basamaklı bir merdiven yapacağız.
Takarrur etmiş usûldendir: Akıl ve nakil taâruz ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl gerektir.
Hem de tahakkuk etmiş: Kur'an'ın her bir tarafında intişar eden makasıd-ı esasiye ve anasır-ı asliye dörttür.
Onlar da: İsbat-ı Sâni'-i Vâhid ve Nübüvvet ve haşr-i cismanî ve adalettir. Yani hikmet tarafından kâinata irad olunan suallere şöyle: "Ey kâinat! Nereden ve kimin emriyle geliyorsunuz? Sultanınız kimdir? Delil ve hatibiniz kimdir? Ne edeceksiniz? Ve nereye gideceksiniz?" Kat'î cevab verecek yalnız Kur'an'dır. Öyle ise Kur'anda makasıddan başka olan kâinat bahsi istitradîdir. Tâ san'atın intizamıyla Sâni'-i Zülcelal'e istidlal yolu gösterilsin. Evet intizam görünür ve kemal-i vuzuhu ile kendini gösterir. Sâni'in vücud ve kasd ve iradesine kat'iyyen şehadet eden intizam-ı san'at, kâinatın her cihetinde boynunu kaldırarak her canibinden lemean eden hüsn-ü hilkati nazar-ı hikmete gösteriyor. Güya her bir masnu' birer lisan olup Sâni'in hikmetini tesbih ediyor. Ve her bir nev' parmağını kaldırarak şehadet ve işaret ediyor. Madem maksad budur ve madem kâinatın kitabından intizama olan rumuz ve işaratını taallüm ediyoruz. Ve madem netice bir çıkar; teşekkülat-ı kâinat nefsülemirde nasıl olursa olsun,
bize bizzât taalluk etmez. Fakat o meclis-i âlî-i Kur'anî'ye girmiş olan kâinatın her ferdi dört vazife ile muvazzaftır:
Birincisi: İntizam ve ittifak ile Sultan-ı Ezel'in saltanatını ilân
İkincisi: Her biri birer fenn-i hakikînin mevzu ve müntehabı olduklarından, İslâmiyet fünun-u hakikiyenin zübdesi olduğunu izhar...
Üçüncüsü: Her biri birer nev'in numunesi olduklarından hilkatte cari olan kavanin ve nevamis-i İlahiyeye İslâmiyeti tatbik ve mutabık olduğunu isbat... Tâ o nevamis-i fıtriyenin imdadıyla, İslâmiyet neşvünema bulsun. Evet bu hâsiyetle Din-i Mübin-i İslâm; sair heva ve heves içinde muallak ve mededsiz, bazan ışık ve bazan zulmet veren ve çabuk tagayyüre yüz tutan dinlerden mümtaz ve serfirazdır.
Dördüncüsü: Her biri birer hakikatın numunesi olduklarından, efkârı hakaik cihetine tevcih ve teşvik ve tenbih etmektir. Ezcümle: Kur'an'da kasem ile temeyyüz etmiş olan ecram-ı ulviye ve süfliyeyi tefekkürden gaflet edenleri daima ikaz ederler. Evet kasemat-ı Kur'aniye, nevm-i gaflete dalanlara kar'u'l-asâdır.
Şimdi tahakkuk etmiş şu şöyledir. Öyle ise, şek ve şübhe etmemek lâzımdır ki; mu'ciz ve en yüksek derece-i belâgatta olan Kur'an-ı Mürşid, esalib-i Arab'a en muvafıkı ve tarîk-i istidlalin en müstakim ve en vâzıhı ve en kısasını ihtiyar edecektir. Demek hissiyat-ı âmmeyi tefhim ve irşad için, bir derece ihtiram edecektir. Demek delil olan intizam-ı kâinatı öyle bir vech ile zikredecek ki; onlarca maruf ve akıllarına me'nus ola... Yoksa delil, müddeadan daha hafî olmuş olur. Bu ise, tarîk-i irşada ve meslek-i belâgata ve mezheb-i i'caza muhaliftir.
Meselâ: Eğer Kur'an dese idi: "Yâ eyyühennâs!.. Fezada uçan meczub ve misafir ve müteharrik olan küre-i zemine ve cereyanıyla beraber müstekarrında istikrar eden şemse; ve ecram-ı ulviyeyi birbiriyle bağlayan cazibe-i umumiyeye ve feza-yı gayr-ı mütenahîde dal ve budakları münteşir olan şecere-i hilkatten, anasır-ı kesîreden olan münasebat-ı kimyeviyeye nazar ve tedebbür ediniz! Tâ Sâni'-i Âlem'in azametini tasavvur edesiniz. Veyahut: O kadar küçüklüğüyle beraber bir âlem-i hayvanat-ı hurdebîniyeyi istiab eden bir katre suya, aklın hurdebîniyle temaşa ediniz! Tâ Sâni'-i Kâinat'ın her şeye kàdir olduğunu tasdik edesiniz."
Acaba o halde; delil müddeadan daha hafî ve daha muhtac-ı izah olmaz mı idi? Hem de onlarca muzlim bir şeyle, hakikatı tenvir etmek veyahut onların bedahet-i hislerine karşı mugalata-i nefis gibi bir emr-i gayr-ı makule teklif olmaz mı idi? Halbuki i'caz-ı Kur'an pek yüksek ve pek münezzehtir ki; onun safî ve parlak dâmenine, ihlâl-i efhâm olan gubar konabilsin.
Bununla beraber, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan âyât-ı beyyinatının telâfifinde maksad-ı hakikîye telvih ve işaret ettiği gibi; bazı zevahir-i âyâtı -kinayede olduğu gibi- maksada menâr etmiştir.
Hem de usûl-ü mukarreredendir: Sıdk ve kizb, yahut tasdik ve tekzib; kinayat ve emsallerinde, fenn-i Beyan'da "maânî-i ûlâ" tabir olunan suret-i manaya raci' değildirler. Ancak "maânî-i sâneviye" ile tabir olunan maksad ve garaza teveccüh ederler. Meselâ: "Filanın kılıncının bendi uzundur" denilse; kılıncı olmazsa da, fakat kameti uzun olursa, yine hüküm doğrudur, yalan değildir.
Hem de nasıl kelâmda bir kelime, istiareye karine-i mecazdır. Öyle de; kelime-i vâhide hükmünde olan Kelâmullah'ın bir kısım âyâtı, sair ihvanının hakikat ve cevherlerine karine ve rehnüma ve komşularının kalblerindeki sırlara delil ve tercüman oluyorlar.
Elhasıl: Bu hakikatı pîş-i nazara getiremeyen ve âyetleri muvazene ve doğru muhakeme edemeyen, meşhur Bektaşî gibi ki: Namazın terkinde taallül yolunda demiş: "Kur'an diyor: لَا تَقْرَبُوا الصَّلٰوةَ İlerisine de hâfız değilim." Nazar-ı hakikate karşı maskara olacaktır.
Mazide nazarî olan bir şey, müstakbelde bedihî olabilir. Şöyle tahakkuk etmiştir: Âlemde meylü'l-istikmal vardır. {(*): Bizim bir Kürd demiştir:
Her zerrede temayül ayândır tekâmüle
Her soyda füyuz hüveydanüma ile
Bir nokta-i kemale şitab üzre kâinat,
Ol noktaya teveccüh ile yükselir hayat.
Kahriyyat} Onun ile hilkat-i âlem, kanun-u tekâmüle tâbidir.
İnsan ise; âlemin semerat ve eczasından olduğundan, onda dahi meylü'l-istikmalden bir meylü't-terakki mevcuddur. Bu meyl ise, telahuk-u efkârdan istimdad ile neşvünema bulur. Telahuk-u efkâr ise; tekemmül-ü mebadi ile inbisat eder. Tekemmül-ü mebadi ise; fünun-u ekvanın tohumlarını sulb-ü hilkatten zamanın terbiyegerdesi bir zemine ilka' ile telkîh eder. O tohumlar ise tedricî tecrübeler ile büyür ve neşvünema bulur.
Buna binaendir: Bu zamanda bedihiye ve ulûm-u âdiye sırasına girmiş pek çok mesail var; zaman-ı mazide gayet nazarî ve hafî ve bürhana muhtaç idiler. Zira görüyoruz: Şimdilik coğrafya ve kozmoğrafya ve kimya ve tatbikat-ı hendesiyeden çok mesail var ki; mebadi ve vesaitin tekemmülüyle ve telahuk-u efkârın keşfiyatıyla, bu zamanın çocuklarına dahi meçhul kalmamışlardır. Belki oyuncak gibi onlar ile oynuyorlar.
Halbuki İbn-i Sina ve emsaline nazarî ve hafî kalmışlardır. Halbuki hikmetin pederi hükmünde olan İbn-i Sina, şiddet-i zekâ ve kuvvet-i fikir ve kemal-i hikmet ve vüs'at-i kariha noktasında bu zamanın yüzlerce hükemasıyla muvazene olunsa, tereccuh edip ağır gelecektir. Noksaniyet İbn-i Sina'da değil; çünki ibn-i zamandır. Onu nâkıs bırakan, zamanın noksaniyeti idi. Acaba bedihî değil midir ki; Kolomb-u Zûfünun'un sebeb-i iştiharı olan Yeni Dünya'nın keşfi, faraza bu zamana kadar kalmış olsa idi; hiç kaptan arasında kıymeti olmayan bir kayık sahibi de Yeni Dünya'yı Eski Dünyaya komşu etmeye muktedir olacaktı. Evvelki keşşafın tebahhur-u fikrine ve mehalik-i iktihamına bedel, bir küçük sefine ile bir pusula kifayet edecekti. Fakat bununla beraber, şimdi gelecek bir hakikatı nazar-ı dikkate almak lâzımdır. Şöyle ki: Mesail iki kısımdır:
Birisinde telahuk-u efkâr tesir eder. Belki ona mütevakkıftır. Nasıl ki maddiyatta büyük bir taşı kaldırmak için teavün lâzımdır.
Kısm-ı diğerîde, esas itibariyle telahuk ve teavün tesirsizdir. Bin de, bir de birdir. Nasıl ki hariçte bir uçurum üzerinden atlamak veyahut dar bir yerden geçmekte küll ve küll-ü vâhid birdir. Teavün faide vermez.
Bu kıyasa binaen: Fünunun bir kısmı, büyük taşın kaldırılması gibi teavüne muhtaçtır. Bunların ekseri, ulûm-u maddiyedendir. Diğer
bir kısmı, ikinci misale benzer. Tekemmülü def'î yahut def'î gibi olur. Bu ise, ağlebi maneviyat veya ulûm-u İlahiyedendir. Lâkin eğer çendan telahuk-u efkâr bu kısm-ı sâniin mahiyetini tağyir ve tekmil ve tezyid edemez ise de; bürhanların mesleklerine vuzuh ve zuhur ve kuvvet verir.
Hem de nazar-ı dikkate almak lâzımdır ki: Kim bir şeyde çok tevaggul etse; galiben başkasında gabileşmesine sebebiyet verir. Bu sırra binaendir ki: Maddiyatta tevaggul eden, maneviyatta gabileşir ve sathî olur. Bu noktaya nazaran; maddiyatta mahareti olanın maneviyatta hükmü hüccet olmasına sebeb olmadığı gibi; çok defa sözü dahi şâyan-ı istima' değildir.
Evet bir hasta; tıbbı hendeseye kıyas ederek, tabibe bedelen mühendise müracaat edip gösterdiği ilâcı istimal eder ise; akrabasına ta'ziye vermeye davet ve kendisi için kabristan-ı fenanın hastahanesine nakl-i mekân etmek için bir raporu istemek demektir. Kezalik hakaik-i mahza ve mücerredat-ı sırfeden olan maneviyatta, maddiyyunun hükümlerine müracaat ve fikirleriyle istişare etmek, âdeta latîfe-i Rabbaniye denilen kalbin sektesini ve cevher-i nuranî olan aklın sekeratını ilân etmek demektir. Evet her şeyi maddiyatta arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise maneviyatı göremez...
İsrailiyatın bir taifesi ve hikmet-i Yunaniyenin bir kısmı, daire-i İslâmiyet'e duhûl etmeleriyle; din süsüyle görünerek, efkârı ihtilale verdiler.
Şöyle ki:
O necib kavm-i Arab, zaman-ı cahiliyette bir ümmet-i ümmiye idi. Vaktâ ki içlerinden hak tecelli edip istidad-ı hissiyatları uyandı da, meydanda yol açan din-i mübini gördüklerinden, umum rağabat ve meyilleri, yalnız dinin marifetine inhisar eylediler. Fakat kâinata olan nazarları teşrihat-ı hikemiye nazarıyla değil, belki istitraden yalnız istidlal için idi. Onların o hassas zevk-i tabiîlerine ilham eden -yalnız
onların fıtratlarına münasib olan geniş ve ulvî muhitleri ve safî ve müstaid olan fıtrat-ı asliyeleri- talim ve terbiye eden yalnız Kur'an idi. Bundan sonra kavm-i Arab sair akvamı bel'ettiği gibi, milel-i sairenin malûmatları dahi müslüman olmaya başladığından; muharrefe olan İsrailiyat ise, Vehb ve Kâ'b gibi ulema-i ehl-i kitabın İslâmiyetleri cihetiyle Arabların hazain-i hayalâtına bir mecra ve menfez bularak o efkâr-ı safiyeye karıştılar. Hem sonra da ihtiram dahi gördüler. Zira ulema-i ehl-i kitabdan İslâmiyet'e gelenler, İslâmiyet şerefiyle gayet celalet ve tekemmül ettiklerinden, malûmat-ı muzahrefe-i sâbıkaları makbule ve müselleme gibi oldular, reddedilmedi. Çünki İslâmiyet'in usûlüne müsadim olmadığından, hikâyat gibi rivayet olunur iken, ehemmiyetsizliği için tenkidsiz dinlenirler idi. Fakat hayfâ! Sonra hak olarak kabul edildiler, çok şübeh ve şükûkata sebebiyet verdiler.
Hem de vaktâ ki şu İsrailiyat, Kitab ve Sünnet'in bazı îmaatlarına merci ve bazı mefahimlerine bir münasebetle me'haz olabilirler idi. Fakat âyât ve hadîsin manaları değil. Belki faraza doğru olsalar idi, mâsadak ve efradından olmaları mümkün olduğundan; sû'-i ihtiyarlarıyla başka bir me'hazı bulmayan veya atf-ı nazar etmeyen zahirperestler, bazı âyât ve ehadîsi o hikâyat-ı İsrailiyeye tatbik ederek tefsir eylediler. Halbuki Kur'anı tefsir edecek, yine Kur'an ve hadîs-i sahihtir. Yoksa ahkâmı mensuh olduğu gibi, kısası dahi muharrefe olan İncil ve Tevrat değildir. Evet mâsadak ile mana ayrıdırlar. Halbuki mâsadak olmaya mümkün olan şey, mana yerine ikame olundu. Çok da imkânat vukuata karıştırıldı.
Hem de vaktâ hikmet-i Yunaniyeyi müslüman etmek için, Me'mun'un asrında tercüme olundu. Fakat pek çok esatîr ve hurafatın menbaından çıkan o hikmet, bir derece müteaffine olduğundan; safiye olan efkâr-ı Arabın içlerine tedahül ettiğinden, bir derece efkârları karıştırdığı gibi tahkikten taklide bir yol açtı.
Hem de âb-ı hayat olan İslâmiyetten kariha-i fıtriyeleriyle istinbat etmeye kabil iken, o hikmetin telemmüzüne tenezzül ettiler. Evet nasıl ki ihtilat-ı a'cam ile kelâm-ı Mudarî'nin melekesi fesada yüz tutmakla, muhakkikîn-i ulema o melekeyi muhafaza etmek için, ulûm-u Arabiyenin kavaidini tedvin ettiler. Öyle de şu hikmet ve İsrailiyat dahi daire-i İslâmiyete duhûlleriyle beraber, bazı nakkad-ı muhakkikîn-i İslâm
temyiz ve tasfiyelerine teşebbüs ettiler. Fakat hayfa tamamıyla muvaffak olamadılar. İş bu kadar da kalmadı. Çünki tefsir-i Kur'an'a sarf-ı himmet edildiği vakit, bazı ehl-i zahir Kur'anın nakliyatını bazı İsrailiyata tatbik ve bir kısım akliyatını dahi hikmet-i mezbureye tevfik ettiler. Çünki gördüler ki, Kur'an makul ve menkule müştemildir. Hadîs de öyle... Sonra kitab ve sünnetin bazı nakliyat-ı sadıkalarıyla ve bazı muharref İsrailiyatın ortasında bir mutabakat ve münasebet istinbat ettiler.
Hem de hakikî olan akliyatlarıyla, mevhum ve mümevveh olan şu hikmet arasında bir müşabehet ve muvafakat tevehhüm eylediklerinden, şu mutabakat ve müşabeheti kitab ve sünnetin manalarına tefsir ve maksadlarına beyan zannedip hükmeylediler.
Kellâ, sümme kellâ!.. Zira Kitab-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın mısdâkı i'cazıdır. Müfessiri eczasıdır. Manası içindedir. Sadefinde dürrdür, meder değildir. Faraza bu mutabakatı izhar etmekten maksad, o Şahid-i Sadık'ın tezkiyesi için olsa da yine abestir. Zira Kur'an-ı Mübin, ona mekalid-i inkıyadı teslim eden öyle akıl ve naklin tezkiyelerinden pek yüksek ve ganidir. Çünki o, onları tezkiye etmezse; şehadetleri mesmu' olamaz. Evet Süreyya'yı serada değil, semada aramak gerektir. Kur'an'ın maânîsini de esdafında ara. Yoksa karmakarışık olan senin cebinden arama zira bulamıyorsun. Bulsan da sikke-i belâgat olmadığından Kur'an kabul etmez.
Zira mukarrerdir: Asıl mana odur ki elfaz onu sımahta boşalttığı gibi zihne nüfuz ederek vicdan dahi teşerrüb etmekle, ezahir-i efkârı feyizyâb eden şeydir. Yoksa başka şeyin kesret-i tevaggulünden senin hayaline tedahül eden bazı ihtimalat veyahut hikmetin ebâtîlinden ve hikâyatın esatîrinden sirkat edip cepte doldurarak, sonra âyât ve ehadîsin telâfifinde gizletmek, çıkartmak, elde tutmak, çağırmak ki: "Budur mana, geliniz, alınız" dediğin vakit, alacağın cevab şudur: "Yahu!. İşte senin manan siliktir. Sikkesi takliddir, nakkad-ı hakikat reddeder. Sultan-ı i'caz dahi onu darb edeni tardeder. Sen âyet ve hadîsin nizamlarına taarruz ettiğinden, âyet şikayet edip hâkim-i belâgat senin hülyanı, senin hayalinde hapsedecektir. Ve müşteri-i hakikat dahi senin bu metaını almayacaktır. Zira diyecek: Âyetin manası dürrdür. Bu ise mederdir. Hadîsin mefhumu mühec, bu hemecdir.
Kürdlerin emsal-i edebiyesindendir: Bir adamın ismi Alo imiş. Bal hırsızlıyordu. Ona denildi; hırsızlığın tebeyyün edecektir. O da aldatmak için bir boş petekte yabancı arıları doldurup balı başka yerden hırsızlar, küvarda saklıyor idi. Biri sual etse idi, derdi: "Bu, bal mühendisi olan arılarımın san'atıdır." Sonra da arıları ile konuştuğu vakit, müşterek bir lisan ile
derdi. Yani: "Tanin sizden, bal benden..."
Ey teşehhi ve heves ile tevil edici efendi! Bu teşbih ile teselli etme. Zira bu teşbih temsildir. Senin manan bal değil, zehirdir. O elfaz arılar değil, belki kalb ve vicdana ervah-ı hakaiki vahyeden o kitab-ı kâmilin kelimatı melaike gibidirler. Hadîs, maden-i hayat ve mülhim-i hakikattır.
Elhasıl: İfrat gibi tefrit de muzırdır, belki daha ziyade. Fakat ifrat, tefrite sebeb olduğundan daha kabahatlidir. Evet ifrat ile müsamahanın kapısı açıldı. Çürük şeyler o hakaik-i âliyeye karıştığından; ehl-i tefrit ile insafsız olan ehl-i tenkid, gayet haksızlık olarak şu çürük şeylerin yüzer misline olan hakaik-i âliye içinde gördüklerinden ürktüler, nefret ettiler. Hâşâ lekedar ve kıymetsiz zannettiler. Acaba defineye hariçten girmiş bir silik para bulunsa veyahut bir bostanda başka yerden düşmüş olan çürük ve acı bir elma görünse, hak ve insaf mıdır ki; umum defineyi kalp ve umum elmaları acı zannedip vazgeçmekle lekedar edilsin.
Bu mukaddemeden maksadım, efkâr-ı umumiye bir tefsir-i Kur'an istiyor. Evet her zamanın bir hükmü var. Zaman dahi bir müfessirdir. Ahval ve vukuat ise, bir keşşaftır. Efkâr-ı âmmeye hocalık edecek yine efkâr-ı âmme-i ilmiyedir. Bu sırra binaen ve istinaden isterim ki: Müfessir-i azîm olan zamanın taht-ı riyasetinde, her biri bir fende mütehassıs muhakkikîn-i ulemadan müntehab bir meclis-i meb'usan-ı ilmiye teşkili ile, meşveret ile bir tefsiri te'lif etmekle; sair tefasirdeki münkasım olan mehasin ve kemalâtı mühezzebe ve müzehhebe olarak cem' etmelidirler. Evet meşrutiyettir, her şeyde meşveret hükümfermadır. Efkâr-ı umumiye dahi didebandır. İcma-ı ümmetin hücciyeti, buna hüccettir.
Şöhret, insanın malı olmayanı da insana mal eder.
Şöyle ki: Beşerin seciyelerindendir, garib veya kıymetdar bir şeyi asilzade göstermek için, o kıymetdar şeylerin cinsiyle müştehir olan zâta nisbet ve isnad etmektir. Yani: Sözleri revac bulmak veya tekzib olunmamak veyahut başka ağraz için, zalimane ve istibdadkârane; bir milletin netaic-i efkârını veya mehasin-i etvarını bir şahısta görüp ondan bilirler. Halbuki o adamın şanındandır, o hediye-i müstebidaneyi reddede... Zira güzel bir sıfat veya ulvî bir san'atla meşhur olan bir adam, hüsn-ü surînin mâverasını görmek şanından olan nazar-ı san'atperveranesine haksız olarak ona isnad olunan emir, arz edilip gösterilir ise; "Senin dest-i hattındır" denilir ise; o emir, san'atın tenasüb ve muvazenesinden nâşi olan güzelliğini ihlâl ettiği için, reddedip i'raz ve teberri edecektir. "Hâşâ ve kellâ" diyecektir.
Bu seciyeye bina ile, meşhur kaideye: -Bir şey sabit olsa, levazımıyla sabit olur- istinaden insanlar o şahs-ı meşhurda tahayyülâtlarına bir nizam verdirmek için muztardırlar ki; çok kuvvet ve azamet ve zekâ gibi levazım-ı hârikulâdeyi isnad etsinler, tâ o şahsın cümle mensubatına merciiyeti mümkün olabilsin. O halde o adam bir u'cube olarak zihinlerinde tecessüm eder. Eğer istersen hayalât-ı Acemane içinde perverde olan Rüstem-i Zâl'in timsal-i manevîsine bak, gör; ne u'cubedir! Zira şecaatle müştehir olduğundan ve hiç İranîler tazyikatından kurtulamayan istibdad sırrıyla ve şöhret kuvvetiyle İranîlerin mefahirini gasb u garet ederek büyüttü. Hayallerde büyüyüp şişti. Yalan, yalana mukaddeme olduğu için; şu hârikulâde şecaat, hârikulâde bir ömür ve dehşetli bir kamet ve onların levazım ve tevabi'leri olan çok emirleri toplayıp, içinde o hayal-i hâil na'ra vurarak: "Ben nev'un münhasırun fi'ş-şahs'ım" der. Gulyabanî gibi hurafatı arkasına takarak, dillerin destanlarında dönüyor. Emsaline dahi meydan açar.
Ey hakikatı çıplak görmek isteyen zât! Bu mukaddemeye dikkat et, zira hurafatın kapısı bu yerden açılır. Ve bâb-ı tahkik dahi bunun ile seddolur. Hem de kıssadan hisse ve meylü't-terakkiyle mütekaddimînin esasları üzerine bina ve seleflerin mevrusatında tasarruf ve ziyadeye cesaret bu şûristanda mahvolur. Eğer istersen meşhur
Molla Nasreddin Efendi'ye, de: "Bu garib sözler umumen senin midir?" Elbette sana diyecektir: "Şu sözler ciltleri dolduruyor. Epeyce ömür ister. Zira bütün sözlerim nevadirden değildir. Ben hocayım. Onların zekâtını da bana verseler razıyım ve kâfidir. Fazlasını istemem. Zira zarafetimi tabiîlikten çıkarıp tasannu'a kalbeder." Yahu, bu kökten hurafat ve mevzuat biter ve tenebbüt eder ve doğru şeyin kuvvetini bitirir.
İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir. Bir dane-i hakikat bir harman hayalâta müreccahtır. İhsan-ı İlahî ile tavsifte kanaat etmek farzdır. Cem'iyete dâhil olan, cem'iyetin nizamını ihlâl etmemek gerektir. Bir şeyin şerefi neslinde değil, zâtındadır. Bir şeyin aslını gösteren semeresidir. Birinin malına başka mal -velev kıymetli de olsa- karışırsa, malını kıymetsiz ettiği gibi, haczetmesine dahi sebeb olur.
Şimdi bu noktalara istinaden derim ki: Tergib veya terhib için avamperestane tervic ve teşvik ile, bazı ehadîs-i mevzuayı İbn-i Abbas gibi zâtlara isnad etmek büyük bir cehalettir. Evet hak müstağnidir. Hakikat ise, zengindir. Tenvir-i kulûba ziyaları kâfidir. Müfessir-i Kur'an olan ehadîs-i sahiha bize kifayet eder. Ve mantığın mizanıyla tartılmış olan tevarih-i sahihaya kanaat ederiz.
Mecaz, ilmin elinden cehlin eline düşse hakikate inkılab eder, hurafata kapı açar.
Şöyle ki: Mecazat ve teşbihat, ne vakit cehlin yesar-ı muzlimanesi, ilmin yemin-i nuranîsinden kaçırıp gasbetse veyahut mecaz ile teşbih bir uzun ömür sürseler, hakikate inkılab ederek taravet ve zülâlinden boş olup, şarab iken serab ve nâzenin ve hasnâ iken, acuze-i şemtâ ve kocakarı olur. Evet mecaz şeffafiyetiyle şu'le-i hakikat ondan telemmu' eder. Fakat hakikata inkılabıyla kesif olup, hakikat-i asliyeyi münkesif eder. Lâkin bu tahavvül bir kanun-u fıtrîdir.
Buna şahid istersen, lügatın teceddüd ve tagayyüratının ve iştirak
ve teradüfünün sırlarına müracaat et. İyi kulak versen işiteceksin ki: Selefin zevklerine giden çok kelimatı veya hikâyatı veya hayalâtı veya maânîyi, ihtiyar ve zînetsiz olduklarından halefin heves-i şebabanelerine tevafuk etmediklerinden, meyl-i teceddüde ve fikr-i icada ve cür'et-i tağyire sebeb olmuşlardır. Bu kaide lügatta olduğu gibi, hayalât ve maânî ve hikâyatta dahi cereyan eder. Öyle ise herşeye zahire göre hükmetmemek gerektir. Muhakkikin şe'ni; gavvas olmak, zamanın tesiratından tecerrüd etmek, mazinin a'makına girmek, mantığın terazisiyle tartmak, herşeyin menbaını bulmaktır. Bu hakikate beni muttali eden; bir vakit sabavetimde ay tutuldu. Vâlidemden sual ettim. Dedi ki: "Yılan Ay'ı yutmuş." Dedim: "Neden daha görünüyor?" Dedi ki: "Âsumanın yılanı nim-şeffaftır."
İşte bak! Nasıl teşbih hakikat olup hayluletiyle hakikat-i hali münhasif etmiştir. Zira mail-i kamer, mıntıkatü'l-buruc ile re's ve zenebde tekatu' ettiklerinden o iki daire-i mevhumeden iki kavsi, yılanın müradifi olan "tinnîn" ile ehl-i heyet bir teşbihe binaen tesmiye eylediler. Zâten ay re's veya zenebe ve güneş dahi ötekisine gelirse; arzın hayluletiyle inhisaf vuku' bulur...
Ey benim şu müşevveş sözlerimden usanmayan zât! Bu mukaddemeye dahi dikkat et, bir hurdebîn ile bak! Zira bu asıl üzerine pek çok hurafat ve hilafat tevellüd ederler. Mantığı ve belâgatı rehber etmek gerektir.
Mana-yı hakikînin bir sikkesi olmak gerektir. O sikkeyi teşhis eden, makasıd-ı şeriatın muvazenesinden hasıl olan hüsn-ü mücerreddir. Mecazın cevazı ise, belâgatın şeraiti tahtında olmak gerektir. Yoksa mecazı hakikat ve hakikatı mecaz suretiyle görmek, göstermek; cehlin istibdadına kuvvet vermektir. Evet herşeyi zahire hamlettire ettire, nihayet Zahiriyyun meslek-i müteassifesini tevlid etmek şanında olan meylü't-tefrit ne derecede muzır ise; öyle de herşeye mecaz nazarıyla baktıra baktıra, nihayette Bâtıniyyunun mezheb-i bâtılasını intac etmek şe'ninde olan hubb-u ifrat dahi çok derece daha muzırdır.
Hadd-i evsatı gösterecek, ifrat ve tefriti kıracak yalnız felsefe-i şeriatla belâgat ve mantık ile hikmettir. Evet, "hikmet" derim, çünki hayr-ı kesîrdir. Şerri vardır; fakat cüz'îdir. Usûl-ü müsellemedendir ki:
Şerr-i cüz'î için hayr-ı kesîri tazammun eden emri terk etmek, şerr-i kesîri işlemek demektir. Ehvenü'ş-şerrin ihtiyarı elzemdir. Evet eski hikmetin hayrı az, hurafatı çok, ezhan istidadsız, efkâr taklid ile mukayyed, cehl avamda hükümferma olduklarından; selef bir derece hikmetten nehyettiler. Fakat şimdiki hikmet ona nisbeten maddî cihetinde hayrı çok, yalanı az; efkâr dahi hür, marifet hükümfermadır. Zâten her zamanın bir hükmü olmak gerektir.
Meselâ: Tefsirde mezkûr olan herbir emir, tefsirden olmak lâzım gelmez. İlim ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek şarttır.
Şöyle: Müsellemattandır ki; hendese gibi bir san'atta mahir olan zât, tıb gibi başka san'atta âmi ve tufeylî ve dahîl olabilir. Ve kavaid-i usûliyedendir ki; Fakîh olmayan -velev ki usûlü'l-fıkıhta müçtehid olsa- icma-ı fukahada muteber değildir. Zira o, onlara nisbeten âmidir.
Hem de hakaik-i tarihiyedendir ki; bir şahıs çok fenlerde meleke sahibi ve mütehassıs olamaz. Ancak ferîd bir adam, dört veya beş fenlerde mütehassıs olabilir. Umuma el atmak, umumu terk etmek demektir. Bir fende meleke, o fennin suret-i hakikiyesidir. Onunla temessül etmek gerektir. Zira bir fende mütehassıs ve malûmat-ı sairesini mütemmime ve meded verici etmez ise, malûmat-ı perişanından bir suret-i acibe temessül edecektir.
Nasılki başka âlemden bu küreye gelen tasvirci bir nakkaş farz olunsa; halbuki ne insanı ve ne insanın gayrısını, tam suretini görmemiş. Belki herbirisinden bazı a'zâsını görmekle insanın tasviri veyahut gördüğü eşyanın umumundan bir sureti tasvir etmek ister ise, meselâ: İnsandan gördüğü bir el, bir ayak, bir göz, bir kulak, yarı yüz ve burun ve amame gibi şeylerin terkibiyle bir insanın timsalini; yahut nazarına tesadüf eden atın kuyruğu, devenin boyunu; insanın yüzü, arslanın başı bir hayvanın suretini yapsa; nasılki imtizacsızlıkla
kabil-i hayat olmadığı için, şerait-i hayat böyle u'cubelere müsaid değildir diyecekler ve nakkaşı müttehem edecekler. Şimdi bu kaide, fenlerde aynen cereyan eder. Çaresi odur ki: Bir fenni esas tutup sair malûmatını avzen ve zenav {(*) Kürtçedir. -Müellif-} gibi yapmaktır.
Hem de âdât-ı müstemirredendir ki; kitab-ı vâhidde ulûm-u kesîre tezahüm eder. Zira ulûm birbirini intac ve birbirinin elini tutmakla teanuk ve tecavüb ettiklerinden, o derecede iştibak hasıl olur ki; bir fende te'lif olunan bir kitabda o fennin mesaili o kitabın muhteviyatına nisbeti ancak zekâtı çıkabilir. Bu sırdan gaflet iledir ki; bir şeriat veya bir tefsir kitabında istitraden derc olunmuş bir mes'eleyi gören bir zahirperest veya mugalatacı bir adam der ki: "Şeriat ve tefsir böyledir." Eğer dost olsa diyecek: "Bunu kabul etmeyen müslüman değildir." Şayet düşman olsa, o bahane ile der: "Şeriat veya tefsir (hâşâ) yanlış..."
Ey ifrat ve tefrit sahibleri!.. Tefsir ve şeriat başkadır, tefsir ve şeriatta te'lif olunan kitab yine başkadır. Zira kitab daha geniştir. O dükkânda cevherden başka kıymetsiz şeyler dahi bulunur. Eğer bunu fehmedebildin; hayse beyseden kurtulacaksın. Dikkat et, nasılki bir evin levazım-ı mütenevviası yalnız bir san'atkârdan alınmaz, belki herbir hâcette o san'atta mütehassıs olana müracaat olmak gerektir. Öyle de: Saadet-saray-ı kemalâtta o kanuna tatbik-i hareket etmek gerektir. Acaba görülmüyor mu ki; birinin saati kırılsa, terziye "saatimi dik" dese; yuhadan başka cevab var mıdır?..
İşaret: Bu mukaddemenin üssü'l-esası budur ki: Sâni'-i Zülcelal'in hilkat-i âlemde cari ve taksimü'l-a'mal kaidesinden akan kanun-u tekemmül ve terakkide mündemiç olan rıza ve işaretinin imtisali farz iken, itaat tamamen edilmemiştir. Şöyle:
Kaide-i taksimü'l-a'mali muktezî olan hikmet-i İlahiyenin dest-i inayetiyle beşerin mahiyetinde ekmiş olduğu istidadat ve müyulatla şeriat-ı hilkatin farzü'l-kifayesi hükmünde olan fünun ve sanayiin edasına bir emr-i manevî vermişken, sû'-i istimalimiz ile o istidaddan tevellüd eden meyle kuvvet ve meded verici olan şevki bu hırs-ı kâzib ve şu re's-i riya olan meylü't-tefevvuk ile zayi' edip söndürdük. Elbette isyan eden, cehenneme müstehak olur. Biz de bu hilkat denilen şeriat-ı fıtriyenin evamirine imtisal edemediğimizden, cehennem-i cehl ile muazzeb olduk. Bu azabdan bizi kurtaracak, taksimü'l-a'mal
kanunuyla amel etmektir. Zira seleflerimiz taksimü'l-a'malin ameliyle cinan-ı ulûma dâhil olmuşlardır.
Bir gayr-ı müslim yalnız mescide girmekle müslüman olmasına kâfi olmadığı gibi; tefsirin veya şeriatın kitablarına, hikmet veya coğrafya veya tarih gibi bir fennin mes'elesi girmesiyle, tefsir veya şeriat olamaz.
Hem de bir müfessir veya fakîh mütehassıs olmak şartıyla, hükmü yalnız nefs-i şeriat ve tefsirde hüccettir. Yoksa tufeylî olarak izinsiz tefsir, şeriat kitablarına girmiş emirlerde hüccet değildir. Zira onlarda tufeylî olabilir. Nâkile itab yoktur. Evet bir fende sözü hüccet olanın, sair fenlerde nakil veya dava cihetiyle hükmünü hüccet tutmak, taksimü'l-mehasin ve tefrikü'l-mesaî olan kanun-u İlahîsine vech-i rıza göstermemek demektir.
Hem de mantıkça müsellemdir ki: Hüküm, mevzu ile mahmulün yalnız vechün-mâ ile tasavvurlarını iktiza eder. Ve onların teşrihat-ı sairesi ise, o fenden değildir. Başka fennin mesailinden olmak gerektir.
Hem de mukarrerdir ki; âmm, hassa delalat-ı selâsenin hiçbirisi ile delalet etmez. Meselâ: Tefsir-i Beyzavî'de بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ olan âyetinde "Ermeniye ve Azerbaycan Dağlarının mabeyninde" olan tevile nazar-ı kat'î ile bakmak, en büyük mantıksızlıktır. Zira esasen nakildir. Hem de tayini Kur'an'ın medlûlü değildir, tefsirden sayılmaz. Zira o tevil, âyetin bir kaydının başka fenne istinaden bir teşrihidir. Binaenaleyh, o müfessir-i celilin tefsirdeki meleke-i râsihasına böyle zaîf noktaları bahane tutmak, şübheleri îras etmek, insafsızlıktır.
İşte asl-ı hakaik-i tefsir ve şeriat meydandadır. Yıldızlar gibi parlıyor. O hakaikteki vuzuh ve kuvvettir; benim gibi bir âcize cesaret veriyor. Ben de dava ederim: Tefsirin ve şeriatın ne kadar hakaik-i esasiyesi varsa, birer birer nazar-ı tedkike getirilse, görülür ki; hakikatten çıkıp hikmet ile tartılıp hak olarak hakka munsarıftır. Ne kadar şübheli noktalar varsa; umumen cerbezeli zihinlerden çıkıp sonra da onlara karışmış. Kimin asl-ı hakikatlerine bir şübhesi varsa; işte meydan! Kendini izhar etsin!..
Beşerin seciyelerindendir, telezzüz ettiği şeyde meylü't-tezeyyüd ve vasfettiği şeyde meylü'l-mücazefe ve hikâye ettiği şeyde meylü'l-mübalağa ile, hayali hakikata karıştırmaktır.
Bu seciye-i seyyie ile iyilik etmek, fenalık etmek demektir. Bilmediği halde tezyidinden noksan, ıslahından fesad, medhinden zemm, tahsininden kubh tevellüd eder. Zira muvazenet ve tenasübden nâşi olan hüsnü, مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُ ihlâl eder. Nasılki bir ilâcı istihsan edip izdiyad etmek, devayı dâ'e inkılab etmektir. Öyle de: Hiçbir vakit hak ona muhtaç olmayan mübalağalı tergib ve terhib ile; gıybeti katle müsavi veya ayakta bevletmeyi zina derecesinde göstermek veya bir dirhemi tasadduk etmek hacca mukabil tutmak gibi muvazenesiz sözler, katl ve zinayı tahfif ve haccın kıymetini tenzil ediyorlar.
Bu sırra binaen: Vaiz hem hakîm, hem muhakemeli olmalıdır. Evet muvazenesiz vaizler, çok hakaik-i neyyire-i diniyenin husufuna sebeb olmuşlardır. Meselâ: İnşikak-ı Kamer olan mu'cize-i mütevatire-i bahireyi, meylü'l-mücazefe ile: "Arza nüzul ile peygamberin cebine girip çıkmış" olan ilâve, o güneş-misal mu'cizeyi Süha yıldızı gibi mahfî ve kamer-misal olan bürhan-ı nübüvveti münhasif ettiği gibi, münkirlerinin bahanelerine kapılar açtı.
Hasıl-ı kelâm: Her muhibb-i dine ve âşık-ı hakikata lâzımdır; Her şeyin kıymetine kanaat etmek ve mücazefe ve tecavüz etmemektir. Zira mücazefe kudrete iftiradır ve "Daire-i imkânda daha ahsen yoktur" olan sözü, İmam-ı Gazalî'ye dediren hilkatteki kemal ve hüsne adem-i kanaattır ve istihfaf demektir.
Ey muhatab efendi! Bazan bürhanın hizmetini, temsil de görüyor. Öyleyse bak; nasıl elmas, altun, gümüş, rasas, hadîd ilh... herbirinin birer kıymet ve hâsiyet-i mahsusası vardır ve mütehaliftir.
Öyle de: Dinin makasıdı, kıymet ve edillece mütefavittir. Birinin yeri hayal olsa, ötekinin vicdandır. Beriki sırrın sırrındadır. Evet ticarette bir fels veya on para yerinde bir elmas veya bir altunu verse, nasıl sefahetine hüküm ve tasarruftan haczolunur.
Aks-i kaziye ile olsa, pek yerinde "Yuha!" işitecek. Ve tüccar olmaya bedel, hayyal bir maskara olduğu gibi; kezalik hakaik-i diniyeyi temyiz etmeyen ve herbirisine müstehak olduğu hak ve itibarı vermeyen ve her hükümde şeriatın sikkesini tanımayan, hattâ o fabrika-i muazzamadaki eczalar, herbiri mihveri üzerinde hareketine sekte veren gayr-ı mümeyyizler, herbiri bir acemî adama benzer ki; gayet muntazam ve cesîm bir makine içinde küçük ve latîf bir çarkı görüyor ki, hareket ve vaziyetinde büyük çarklara nazar-ı sathîsince münasib görünmediğinden, makine fenninde behresizliğiyle beraber, gurur-u nefs nazar-ı sathîsini iğfal ile aldatarak, ıslah niyetiyle vaz'-ı muntazamadan tağyire teşebbüs edip bilmediği halde fabrikayı herc ü merc eder, başını yer...
Elhasıl: Şeriatın herbir hükmünde Şâri'in bir sikke-i itibarı vardır. O sikkeyi okumak lâzımdır. Sikkenin kıymetinden başka o hüküm herşeyden müstağnidir. Hem de lafz-perdazane ve mübalağa-cûyane ve ifratperveranelerin tezyin ve tasarruflarından bin derece müstağnidir. Dikkat olunsun ki; böyle mücazifler nasihat ettikleri vakitte nazar-ı hakikatte ne derece çirkin oluyorlar?
Ezcümle: Bunlardan birisi bir mecma'-ı azîmde müskirattan tenfir yolunda zecr-i şer'î ile kanaat etmeden öyle birşey demiş ki, yazmasından ben hicab ettim. Yazdıktan sonra çizdim. Ey herif! Bu sözlerinle şeriata adavet ediyorsun. Faraza sadîk olsan, sadîk-ı ahmak olursun. Adüvvü'd-dinden daha muzırsın.
Ey hariçten ve uzaktan İslâmiyeti tenkid etmeye çalışan insafsızlar! Aldanmayın, muhakeme edin, nazar-ı sathî ile iktifa etmeyiniz. Zira şu sizin bahanelerinize sebeb olanlar, lisan-ı şeriatta ulema-i sû' ile müsemmadırlar. Onların muvazenesizlik, zahirperestliklerinden neş'et eden hicabın mâverasına bakınız, göreceksiniz ki her bir hakikat-i İslâmiye necm-i münir gibi bir bürhan-ı neyyirdir. Nakş-ı ezel ve ebed üzerinde görünüyor. Evet Kelâm-ı Ezelîden gelen ebede gidecektir.
Fakat esefâ! Hubb-u nefis ve tarafdar-ı nefis ve acz ve enaniyetten neş'et eden teberri-i nefs ile kendi kabahatini başkasına atıyor. Şöyle yanlışa muhtemel olan sözünü veya hataya kabil olan fiilini, bir büyük
zâta veyahut muteber bir kitaba, hattâ bazan dine, çok defa hadîse, en nihayet kadere isnad etmekle, kendini teberri etmek istiyor. Hâşâ sümme hâşâ!.. Nurdan zulmet gelmez. Kendi âyinesinde görülen yıldızları setretse de, semadaki yıldızları setredemez. Fakat kendi göremez.
Ey mu'teriz ağa!.. Ağlamak isteyen çocuk gibi veya intikam isteyen kînedar düşman gibi, bahane mahane aramakla hilaf-ı şeriatla vücuda gelen ahvali ve sû'-i tefehhümden neş'et eden şübehatı sened tutmak, İslâmiyete leke getirmek pek büyük insafsızlıktır. Zira bir müslimin herbir sıfatı İslâmiyetten neş'et etme lâzım gelmez.
Temhid: Şu gelen uzun mukaddemeden usanma. Zira nihayeti, nihayet derecede mühimdir. Hem de şu gelen mukaddeme, her kemali mahveden ye'si öldürür. Ve herbir saadetin mâyesi olan ümidi hayatlandırır. Ve mazi başkalara ve istikbal bize olacağına beşaret verir. Taksime razıyız...
İşte mevzuu: Ebna-yı maziyle ebna-yı müstakbeli muvazene etmektir. Hem de mekatib-i âliyede Elif-bâ okunmuyor. Mahiyet-i ilim bir dahi olsa, suret-i tedrisi başkadır. Evet mazi denilen mekteb-i hissiyatla, istikbal denilen medrese-i efkâr bir tarzda değildir.
Evvelâ: Ebna-yı maziden muradım, İslâmların gayrısından onuncu asırdan evvel olan kurûn-u vustâ ve ûlâdır. Amma millet-i İslâm, üçyüz seneye kadar mümtaz ve serfiraz ve beşyüz seneye kadar filcümle mazhar-ı kemaldir. Beşinci asırdan onikinci asra kadar; ben maziyle tabir ederim, ondan sonra müstakbel derim.
Bundan sonra malûmdur ki: İnsanda müdebbir-i galib, ya akıl veya basardır. Tabir-i diğer ile, ya efkâr veya hissiyattır. Veyahut ya haktır veya kuvvettir. Veyahut ya hikmet veya hükûmettir. Veyahut ya müyulat-ı kalbiyedir veya temayülat-ı akliyedir. Veyahut ya heva veya hüdadır. Buna binaen görüyoruz ki:
Ebna-yı mazinin bir derece safî olan ahlâk ve hâlis olan hissiyatları galebe çalarak, gayr-ı münevver olan efkârlarını istihdam ederek, şahsiyat ve ihtilafat meydan aldı. Fakat ebna-yı müstakbelin bir derece münevver olan efkârları heves ve şehvetle muzlim olan hissiyatlarına
galebe ederek emrine müsahhar eylediğinden; hukuk-u umumiyenin hükümferma olacağı muhakkak oldu. İnsaniyet bir derece tecelli etti. Beşaret veriyor ki: Asl-ı insaniyet-i kübra olan İslâmiyet, sema-i müstakbelde ve Asya'nın cinanı üzerinde bulutsuz güneş gibi pertev-efşan olacaktır.
Vaktâ ki, mazi derelerinde hükümferma olan garaz ve husumet ve meylü't-tefevvuku tevlid eden hissiyat ve müyulat ve kuvvet idi. O zamanın ehlini irşad için iknaiyat-ı hitabiye kâfi idi. Zira hissiyatı okşayan ve müyulata tesir ettiren, müddeayı müzeyyene ve şaşaalandırmak veyahut hâile veya kuvve-i belâgatla hayale me'nus kılmak, bürhanın yerini tutar idi. Fakat bizi onlara kıyas etmek, hareket-i ric'iyye ile o zamanın köşelerine sokmak demektir. Herbir zamanın bir hükmü var. Biz delil isteriz, tasvir-i müddea ile aldanmayız.
Vaktâ ki, hal sahrasında, istikbal dağlarına daima yağmur veren hakaik-i hikmetin maden-i tebahhuratı efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından; yeni tevellüde başlayan meyl-i taharri-i hakikat ve aşk-ı hak ve menfaat-i umumiyeyi menfaat-i şahsiyeye tercih ve meyl-i insaniyetkâraneyi intac eyleyen berahin-i kàtıadan başka, isbat-ı müddea birşeyle olmaz...
Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-i müddea, zihnimizi işba' etmiyor. Bürhan isteriz.
Biraz da iki sultan hükmünde olan mazi ve istikbalin hasenat ve seyyiatlarını zikredelim:
Mazi ülkesinde ekseriyetle hükümferma, kuvvet ve heva ve tabiat ve müyulat ve hissiyat olduğundan; seyyiatından biri, herbir emirde, -velev filcümle olsun- istibdad ve tahakküm var idi.
Hem de meslek-i gayra husumete, kendi mesleğine iltizam ve muhabbetten daha ziyade ihtimam olunur idi.
Hem de bir şahsa husumetin, başkasının muhabbeti suretinde tezahürü idi. Hem de keşf-i hakikata mani olan iltizam ve taassub ve tarafdarlığın müdahaleleri idi.
Hasıl-ı kelâm: Müyulat muhtelife olduklarından tarafdarlık hissi, herşeye parmak vurmak ile ihtilafatla ihtilal çıkarıldığından; hakikat
ise kaçıp gizlenir idi.
Hem de istibdad-ı hissiyatın seyyielerindendir ki: Mesalik ve mezahibi ikame edecek, galiben taassub veya tadlil-i gayr veya safsata idi. Halbuki üçü de nazar-ı şeriatta mezmum ve uhuvvet-i İslâmiyeye ve nisbet-i hemcinsiyeye ve teavün-ü fıtrîye münafîdir.
Hattâ o derece oluyor; bunlardan biri taassub ve safsatasını terkederek nâsın icma' ve tevatürünü tasdik ettiği gibi, birden mezheb ve mesleğini tebdil etmeye muztar kalıyor. Halbuki taassub yerinde hak ve safsata yerinde bürhan ve tadlil-i gayr yerinde tevfik ve tatbik ve istişare eder ise, dünya birleşse hak olan mezheb ve mesleğini bir parça tebdil edemez.
Nasılki zaman-ı saadette ve selef-i sâlihîn zamanlarında hükümferma hak ve bürhan ve akıl ve meşveret olduklarından, şükûk ve şübehatın hükümleri olmaz idi.
Kezalik görüyoruz ki; fennin himmetiyle, zaman-ı halde filcümle, inşâallah istikbalde bitamamihi hükümferma kuvvete bedel hak ve safsataya bedel bürhan ve tab'a bedel akıl ve hevaya bedel hüda ve taassuba bedel metanet ve garaza bedel hamiyet ve müyulat-ı nefsaniyeye bedel temayülat-ı ukûl ve hissiyata bedel efkâr olacaklardır; karn-ı evvel ve sâni ve sâlis'teki gibi... Ve beşinci karn'a kadar filcümle olduğu gibi. Beşinci asırdan şimdiye kadar kuvvet hakkı mağlub eylemiş idi.
Saltanat-ı efkârın icra-yı hasenesindendir ki: Hakaik-i İslâmiyetin güneşi, evham ve hayalât bulutlarından kurtulmuş, her yeri tenvire başlamıştır.
Hattâ dinsizlik bataklığında taaffün eden adamlar dahi o ziya ile istifadeye başlamıştır.
Hem de meşveret-i efkârın mehasinindendir ki: Makasıd ve mesalik, bürhan-ı kat'î üzerine teessüs ve her kemale mümidd olan hakk-ı sabit ile hakaiki rabteylemesidir. Bunun neticesi; bâtıl, hak suretini giymekle efkârı aldatmaz.
Ey ihvan-ı müslimîn!. Hal, lisan-ı hal ile bize beşaret veriyor ki: Sırr-ı
boynunu kaldırmış, el ile istikbale işaret edip, yüksek ses ile ilân ediyor ki: Dehre ve tabayi'-i beşere,
dâmen-i kıyamete kadar hâkim olacak, yalnız âlem-i kevnde adalet-i ezeliyenin tecelli ve timsali olan hakikat-i İslâmiyettir ki, asıl insaniyet-i kübra denilen şey odur.
İnsaniyet-i suğra denilen mehasin-i medeniyet, onun mukaddimesidir. Görülmüyor mu ki; telahuktan neş'et eden tenevvür-ü efkâr ile toprağa benzeyen evham ve hayalât, hakaik-i İslâmiyenin omuzu üzerinden hafifleştirilmiştir. Bu hal gösteriyor ki: Nücum-u sema-yı hidayet olan o hakaik tamamen inkişaf ve tele'lü' ve lem'a-nisar olacaktır.
Eğer istersen istikbal içine gir, bak! Hakikatlerin meydanında hikmetin taht-ı nezaret ve murakabesinde teslis içinde tevhidi arayanlar, safsata ederek asıl tevhid-i mahz ve itikad-ı kâmil ve akl-ı selim kabul ettiği akide-i hak ile mücehhez ve seyf-i bürhan ile mütekallid olanlarla mübareze ve muharebe eder ise; nasıl birden mağlub ve münhezim oluyor...
Kur'an'ın üslûb-u hakîmanesine yemin ederim ki: Nasara'yı emsali ile havalandırarak dalalet derelerine atan, yalnız aklı azl ve bürhanı tard ve ruhbanı taklid etmektir.
Hem de İslâmiyeti daima tecelli ve inbisat-ı efkâr nisbetinde hakaiki inkişaf ettiren, yalnız İslâmiyetin hakikat üzerinde olan teessüs ve bürhan ile takallüdü ve akıl ile meşvereti ve taht-ı hakikat üstünde bulunması ve ezelden ebede müteselsil olan hikmetin desatirine mutabakat ve muhakâtıdır. Acaba görülmüyor; âyâtın ekser fevatih ve havatiminde nev'-i beşeri vicdana havale ve aklın istişaresine hamlettiriyor. Diyor:
اَفَلَا يَنْظُرُونَ ve فَانْظُرُوا ve اَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ ve اَفَلَا يَتَذَكَّرُونَ ve تَفَكَّرُوا ve مَا يَشْعُرُونَ ve يَعْقِلُونَ ve مَايَعْقِلُونَ ve يَعْلَمُونَ ve فَاعْتَبِرُوا يَا اُولِى الْاَلْبَابِ
Ben dahi derim:
Zahirden ubûr ediniz! Hakikat sizi bekliyor. Fakat gördüğünüz vakit incitmeyiniz. Esahh ve lâzım..
Ukûl-ü selime yanında muhakkaktır ki: Hilkatte hayır asıl, şer ise tebeîdir. Hayır küllî, şer cüz'îdir.
Şöyle görünüyor ki: Âlemin herbir nev'ine dair bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir. Fen ise, kavaid-i külliyeden ibarettir. Külliyet-i kaide ise, o nev'de olan hüsn-ü intizamına keşşaftır. Demek cemi'-i fünun, hüsn-ü intizama birer şahid-i sadıktır.
Evet külliyet, intizama delildir. Zira birşeyde intizam olmaz ise, hüküm külliyetiyle cereyan edemez. Çok istisnaâtıyla perişan oluyor. Bu şahidleri tezkiye eden, nazar-ı hikmetle istikra-i tâmmdır. Fakat bazan intizam görülmüyor. Çünki dairesi, ufk-u nazardan daha geniş, tamamen tasavvur ve ihata olunmadığı için, nizamın tasvir-i bîmisali kendini gösteremiyor.
Binaenaleyh, umum fünunun şehadetleriyle ve nazar-ı hikmetten neş'et eden istikra-i tâmmın tasdikıyla sabittir ki: Hilkat-i âlemde maksud-u bizzât ve galib-i mutlak, yalnız hüsün ve hayr ve hak ve kemaldir. Amma şer ve kubh ve bâtıl ise; tebaiye ve mağlube ve mağmuredirler. Eğer çendan savlet etseler de muvakkattır.
Hem de sabittir ki: Ekrem-i halk benî-âdemdir. İstidadı ve san'atı buna şahiddir.
Hem de benî-âdemin en eşrefi, ehl-i hak ve hakikat olan doğru Müslümanlardır. Hakaik-i İslâmiyet buna şehadet ettiği gibi istikbalin vukuatı da tasdik edecektir.
Hem de sabittir ki: Ekmel-i küll Muhammed'dir (Aleyhissalâtü Vesselâm). Mu'cizatı ve ahlâk-ı kâmilesi şehadet ettiği gibi; muhakkikîn-i nev'-i beşer de tasdik ederler. Hattâ a'dası da teslim ediyorlar ve etmeye mecburdurlar.
Vaktâ ki bu böyle, şu şöyle ve o öyledir. Acaba nev'-i beşer şekavetiyle o fünunların şehadetini cerh ve istikra-i tâmmı nakz ve ibtal ve meşiet-i İlahiyesinin karşısında temerrüd, taannüde muktedir olacak mıdır? Kellâ! Muktedir olmaz ve olamaz. Âdil ve Hakîm-i Mutlak'ın Rahman ve Rahîm ismine kasem ederim: Nev'-i beşer, şer ve kubh ve bâtılı, zahmetsiz, (yani biselâmeti'l-emr) ile hazmedemeyecektir. Hem de hikmet-i İlahiye müsaade etmeyecektir.
Evet hukuk-u umumiye-i kâinata cinayet eden afvolunmaz, râh-ı adem verilmez. Evet binler sene şerrin galebesi yalnız bu dünyada en ekall bin sene mağlubiyet-i mutlaka ile netice verecektir. Âlem-i uhrada hayır, şerri i'dam-ı ebedî ile mahkûm edecektir. Yoksa âlemin muntazama ve mükemmele ve evamir-i İlahiyeye mutî'a olan sair enva' ve ecnas, bu perişan ve şekavetçi olan nev'-i beşeri kendileri içinde kabul etmeyerek, hukuk-u vücuddan iskât ve zulmethane-i ademe nefy ve vazife-i hilkatten tardetmek iktiza ve arz-ı hal edeceklerdir.
Bu ise, bütün istidadat-ı beşeriyeyi ve âlemde saltanat sürmek ve âhirette saadet-i ebediyeye mazhar olmak için mücehhez edilen kabiliyatı ve müyulatı abes ve beyhude olmaklığı istilzam eder. Abes ise istikra-i tâmma münakız olduğu gibi, Sâni'-i Hakîm'in hikmetine dahi muarız ve Nebiyy-i Sadık'ın hükmüne de muhaliftir. Evet istikbal bu davaların bir kısmını tasfiye edecektir. Fakat tamam tasfiyesi ise âhirette görülecektir.
Şöyle: Eşhastan kat'-ı nazar, nev'î ve umumî hüsn ve hakkın meydan-ı galebesi istikbaldir. Biz ölsek, milletimiz bâkidir. Kırk sene ile razı değiliz. En ekall bin sene galebeyi isteriz. Lâkin hem şahsî, hem umumî, hem cüz'î, hem küllî olan hüsn, hak ve hayır ve kemalin meydan-ı galebesi ve mahkeme-i kübrası; ve beşeri, sair ihvanı olan kâinat-ı muntazama gibi tanzim ve istidadıyla mütenasib tecziye ve mükâfat veren, yalnız dâr-ı âhirettir. Zira onda hak ve adalet-i mahza tecelli edecektir.
Evet bu dar dünya, beşerin cevherinde mündemiç olan istidadat-ı gayr-ı mahdude ve ebed için mahluk olan müyulat ve arzularının sünbüllenmesine müsaid değildir. Beslemek ve terbiye için başka âleme gönderilecektir. İnsanın cevheri büyüktür, mahiyeti âliyedir, cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir, sair kâinata benzemez; intizamsız olamaz. Evet ebede namzed olan büyüktür; mühmel kalamaz, abes
olamaz. Fena-yı mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi âğuş-u nazendaranesini açıp bekliyorlar.
İslâm'ın ve Asya'nın istikbali, uzaktan gayet parlak görünüyor. Çünki Asya'nın hâkim-i evvel ve âhiri olan İslâmiyetin galebesi için dört-beş mukavemetsûz kuvvetler ittifak ve ittihad etmektedirler.
Birinci Kuvvet: Maarif ve medeniyet ile mücehhez olan İslâmiyetin kuvvet-i hakikiyesidir.
İkincisi: Tekemmül-ü mebadi ve vesaitle mücehhez olan ihtiyac-ı şediddir.
Üçüncüsü: Asya'yı gayet sefalette, başka yerleri nihayet terakkide görmekten neş'et eden tenebbüh-ü tâm ve teyakkuz-u kâmil ile mücehhez olan gıbta ve rekabet ve kin-i muzmerdir.
Dördüncüsü: Ehl-i tevhidin düsturu olan tevhid-i kelime; ve zeminin hâsiyeti olan itidal ve ta'dil-i mizac; ve zamanın ziyası olan tenevvür-ü ezhan; ve medeniyetin kanunu olan telahuk-u efkâr; ve bedeviyetin lâzımı olan selâmet-i fıtrat; ve zaruretin semeresi olan hafiflik; ve cür'et-i teşebbüs ile mücehhez olan istidad-ı fıtrîdir.
Beşincisi: Bu zamanda maddeten terakkiye mütevakkıf olan i'la-yı kelimetullah; İslâmiyetin emriyle ve zamanın ilcaatıyla ve fakr-ı şedidin icbarı ile ve her arzuyu öldüren ye'sin ölmesiyle hayat bulan ümid ile mücehhez olan arzu-yu medeniyet ve meyl-i teceddüddür. Ve bu kuvvetlere yardım etmek için ecanib içine ihtilal veren ve medeniyetlerini ihtiyarlattıran mesavî-i medeniyetin mehasinine galebesidir. Ve sa'yin sefahete adem-i kifayetidir. Bunun iki sebebi vardır:
Birincisi: Din ve fazileti düstur-u medeniyet etmemeklikten neş'et eden müsaade-i sefahet ve muvafakat-ı şehvet-i nefistir.
İkincisi: Hubbü'ş-şehevat ve diyanetsizliğin neticesi olan merhametsizlikten neş'et eden maişetteki müdhiş müsavatsızlıktır. Evet şu diyanetsizlik, Avrupa medeniyetinin iç yüzünü öyle karıştırmış ki; o kadar fırak-ı fesadiyeyi ve ihtilaliyeyi tevlid etmiş; faraza hablü'l-metin-i İslâmiye ve sedd-i Zülkarneyn gibi şeriat-ı garranın hakikatına iltica ve tahassun edilmez ise, bu fırak-ı fesadiye, onların
âlem-i medeniyetlerini zîr ü zeber edeceklerdir. Nasılki şimdiden tehdid ediyorlar.
Acaba hakikat-i İslâmiyenin binler mesailinden yalnız zekât mes'elesi, düstur-u medeniyet ve muavenet olursa, bu belaya ve yılanın yuvası olan maişetteki müdhiş müsavatsızlığa deva-i şâfî olmayacak mıdır? Evet en mükemmel ve bozulmaz bir deva olacaktır.
Eğer denilse: Şimdiye kadar Avrupa'yı galib ettiren sebeb, bundan sonra neden etmesin?
Cevab: Bu kitabın mukaddemesini mütalaa et. Sonra buna da dikkat et! Sebeb-i terakkisi, herşeyi geç almak ve geç de bırakmak ve metanet etmek şe'ninde olan bürudet-i memleket; ve mekân ve meskenin darlığı ve sâkinlerin kesretinden neş'et eden fikr-i marifet ve arzu-yu san'at ve deniz ve maden ve sair vesaitin müsaadesiyle hasıl olan teavün ve telahuk idi. Fakat şimdi tekemmül-ü vesait-i nakliye ile âlem bir şehr-i vâhid hükmüne geçtiği gibi; matbuat ve telgraf gibi vesait-i muhabere ve müdavele ile ehl-i dünya bir meclisin ehli hükmündedir. Velhasıl: Onların yükleri ağır, bizimki hafif olduğundan yetişip geçeceğiz. Eğer tevfik refik olsa...
Asya'nın bahtını, İslâmiyetin tali'ini açacak yalnız meşrutiyet ve hürriyettir. Fakat şeriat-ı garranın terbiyesinde kalmak şartıyla...
Tenbih: Mehasin-i medeniyet denilen emirler, şeriatın başka şekle çevrilmiş birer mes'elesidir...
Bir kelâmda, her fehme gelen şeylerde mütekellim muahaze olunmaz.
Zira mesûk-un lehülkelâmdan başka mefhumlar, irade ile deruhde eder. İrade etmezse, itab olunmaz. Fakat garaz ve maksada mutlaka zâmindir. Fenn-i beyanda mukarrerdir:
Sıdk ve kizb, mütekellimin kasd ve garazının arkasında gidiyorlar. Demek maksud ve mesâk-ı kelâmda olan muahaze ve tenkid mütekellime aittir. Fakat kelâmın müstetbeatı tabir olunan telvihat ve telmihatında ve suver-i maânî ve tarz-ı ifade ve maânî-i ûlâ tabir olunan vesail ve üslûb-u garazında olan günah ve muahaze; mütekellimin zimmetinde değil, belki örfe ve kabul-ü umumiye aittir. Zira tefhim için, kabul-ü umumiye ve örfe ihtiram olunur. Hem de eğer hikâyet ise, halel ve hata "mahkiyyun anhü"ye aittir. Evet mütekellim suver ve müstetbeatta muahaze olunmaz. Zira onlara el atmak, semeratını almak için değildir. Belki daha yukarı makasıdın dallarına çıkmak içindir. Eğer istersen kinaî şeylere dikkat et:
Meselâ: "Filanın kılıncının bendi uzundur" ve "Ramadı çoktur" denildiği vakit, o adam uzun ve sahî olsa, ramad ve kılıncı hiç olmazsa da kelâm sadıktır. Eğer istersen misal ve müsül-i faraziyeye dikkat et, göreceksin; iştihardan neş'et eden kıymet ve kuvvet ile müdavele-i efkâr ve akıllar arasında sefarete müstaid oluyorlar. Hattâ Mesnevî sahibi ve Sa'dî-i Şirazî gibi en doğru müellif ve en muhakkik hakîm, o müsül-i faraziyeyi istihdam ve istimal etmelerinden, müşahhat görmemişlerdir. Eğer bu sır sana göründü ve ışıklandı; mumunu ondan yandır, kıssa ve hikâyetin köşelerine git. Zira cüz'de cari olan, bazan küllde dahi cari olabilir...
Tenbih: Üçüncü Makale'de müşkilât ve müteşabihat-ı Kur'aniyeye dair bir kaide gelecektir. İktiza-i makam ile şimdilik bir nebzesini zikredeceğiz. Şöyle: Vaktâ ki, Kitab-ı Hakîm'den maksud-u ehemm, ekseriyeti teşkil eden cumhurun irşadı idi. Çünki havass, avamın mesleğinden istifade edebilirler. Fakat avam ise, havassa hitab olunan kelâmı hakkıyla fehmedemezler. Halbuki cumhur ise, ekseri avam ve avam ise, me'lufat ve mütehayyelatından tecerrüd edip hakikat-i mahza ve mücerredat-ı sırfeyi çıplak olarak göremezler. Fakat görmelerini temin edecek yalnız zihinlerinin te'nisi için, me'luf olan ziyy ve libas ile mücerredat arz-ı endam etmektir. Tâ mücerredatı, suver-i hayaliye arkasında temaşa etmekle görüp tanısın. Öyle ise hakikat-i mahza, me'luflarını giyecektir. Fakat surete hasr-ı nazar etmemek gerektir. Bu sırra binaendir: Esalib-i Arabda ukûl-ü beşere olan tenezzülât-ı İlahiye tabir olunan müraat-ı efhâm ve mümaşat-ı ezhan, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'da cereyan etti.
Ezcümle: فَاسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ ve يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْ ve جَٓاءَ رَبُّكَ ve emsali...
Hem de تَغْرُبُ (الشَّمْسُ) ف۪ى عَيْنٍ حَمِئَةٍ ve eşbahı...
Hem de وَ الشَّمْسُ تَجْر۪ى لِمُسْتَقَرٍّ ve nezairi bu üslûba birer mecradır.
Sa'b olan bir kelâmın iğlak ve işkali, ya lafız ve üslûbun perişanlığından neş'et eder, bu kısım Kur'an-ı Vâzıhu'l-Beyan'a yanaşmamıştır. Veyahut mananın dakik, derin veyahut kıymetdar veyahut gayr-ı me'luf, gayr-ı mebzul olduğundan, güya fehme karşı nazlanmak ve şevki arttırmak için kendini göstermemek ve kıymet ve ehemmiyet vermek ister; müşkilât-ı Kur'aniye bu kısımdandır.
Tenbih: Hadîs-i şerifte vârid olduğu gibi: Her âyetin birer zahir ve bâtını ve her zahir ve bâtının birer hadd ve muttala'ı ve her hadd ve muttala'ın çok şücûn ve gusûnu vardır. Ulûm-u İslâmiye buna şahiddir. Bu meratibin herbirinin birer derecesi, birer kıymeti, birer makamı vardır; temyiz lâzımdır. Lâkin tezahüm yoktur. Fakat iştibak, iştibahı intac eder. Nasıl daire-i esbab, daire-i akaide karıştırılsa; ya tevekkül namıyla bir betalet veya müraat-ı esbab namıyla bir itizali intac eder. Öyle de devair ve meratib tefrik olunmaz ise, böyle neticeleri verir.
Kelâm-ı vâhidde ahkâm-ı müteaddide olabilir. Bir sadef, çok cevahiri tazammun edebilir.
Zevil'elbabca mukarrerdir: Kaziye-i vâhide, müteaddid kazayâyı tazammun eder. O kaziyelerin herbiri ayrı birer madenden çıktığı gibi, ayrı ayrı birer semere de verir. Biri birinden fark etmeyen haktan bîgane kalır.
Meselâ: Hadîste denilmiş:
Yani: "Ben ve kıyamet bu iki parmak gibiyiz. Mabeynimizde tavassut edecek peygamber yoktur." Veya hadîsin muradı ne ise haktır. Şimdi bu hadîs üç kaziyeyi mutazammındır:
Birincisi: Bu kelâm peygamberin kelâmıdır. Bu kaziye ise, tevatürün -eğer olsa- neticesidir.
İkincisi: Kelâmın mana-yı muradı hak ve sadıktır. Bu kaziye ise, mu'cizelerden tevellüd eden bürhanın neticesidir.
Bu ikisinde ittifak etmek gerektir. Fakat birincisini inkâr eden, mükâbir, kâzib olur. İkincisini inkâr eden adam dalalete gider, zulmete düşer.
Üçüncü kaziye: Bu kelâmdan murad budur. Ve bu sadefte olan cevher budur; ben gösteriyorum. Bu kaziye ise teşehhi ile değil, içtihadın neticesidir. Zâten müçtehid olan, başka müçtehidin taklidine mükellef değildir. Bu üçüncü kaziyede ihtilafat feveran ederler. Kàl u kîl buna şahiddir. Bunu inkâr eden adam eğer içtihad ile olsa, ne mükâbirdir ve ne küfre gider. Zira âmm, bir hâssın intıfasıyla müntefî değildir. Binaenaleyh, her eve kendi kapısıyla gitmek lâzımdır. Zira her evin bir kapısı var. Ve her kilidin bir anahtarı vardır...
Bu üç kaziye hadîste cereyanı gibi âyette de cereyan eder. Zira umumîdir. Fakat kaziye-i ûlâda bir fark-ı dakik vardır. Ve bundan başka, bir kelâmda çok ahkâm-ı zımniye bulunur. Fakat hususîdir. Herbiri ayrı bir asıl, ayrı bir semeresi olabilir.
Tenbih: İltizam-ı hilaf ve taassub-u bârid ve meylü't-tefevvuk ve hiss-i tarafdarlık ve vehmini bir asla irca' ile kendine özür göstermek ve arzusuna muvafık olan zaîf şeyleri kavî görmek ve gayrın tenkisiyle kendi kemalini göstermek ve gayrı tekzib veya tadlil etmekle, kendi sıdk ve istikametini ilân etmek gibi sefil ve süflî emirlerin menşei olan hubb-u nefis ile böyle makamlarda mugalata ederek çok bahaneler bulabilir.
Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur. Hakikatı tanımayan hayalâta sapar. Sırat-ı müstakimi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır.
Zahirperestleri aldatan bir sebebi: Kıssanın hisse ile münasebeti ve mukaddemenin maksud ile zihinde mukareneti, vücud-u haricîde olan mukarenetle iltibas olunmasıdır. Bu noktaya dikkat et, sonra muhtaç olacaksın.
Hem de ihtilalatı tevlid eden, ihtilafatı îka' eden, hurafatı icad eden, mübalağatı intac eden esbabın birisi ve belki en birincisi: Hilkatte olan hüsün ve azamet ve ulviyete adem-i kanaattır. Hâşâ zevk-i fasidesiyle istihfaf-ı nizam etmektir. Halbuki akıl ve hikmet nazarlarında herbiri kudretin en bahir mu'cizelerinden olan hakaik-i âlemde olan hüsn-ü intizam ve kemal ve ulviyet, o derece dest-i hikmet ile nakşolmuş ki: Bütün hayalperestlerin ve mübalağacıların hülyalarından geçmiş olan hârikulâde hüsün ve kemale nisbet olunsa; o hârikulâde hayaller gayet âdi ve o âdâtullah gayet hârikulâde bir hüsün ve haşmet gösterecektir.
Fakat cehl-i mürekkebin hemşiresi ve nazar-ı sathînin annesi olan ülfet, mübalağacıların gözlerini kapatmıştır. Böyle gözleri açmak içindir; me'luf olan âfâk ve enfüste dikkat-i nazara Kitab-ı Hakîm emreder. Evet gözleri açan yalnız nücum-u Kur'aniyedir. Öyle nücum-u sâkıbedirler ki: Cehlin zulmünü ve nazar-ı sathînin zulümatını def' ettikleri gibi; âyât-ı beyyinat, yed-i beyza ile, ülfet ve sathiyetin hicablarını ve zahirperestliğin perdesini parça parça ederek, ukûlü âfâk ve enfüsün hakaikine tevcih edip irşad etmişlerdir.
Hem de meylü'l-mübalağatı tevlid eden, beşerin kendi meylini kuvveden fiile çıkarmasına meyelan-ı fıtriyesidir. Zira meyillerinden birisi; hayret verecek acib şeyleri görmeye ve göstermeye ve teceddüde ve icada olan meylidir.
Buna binaen: Vaktâ beşer, nazar-ı sathî ile kâinat kaplarında ülfet kapağı altında olan gıda-yı ruhanîsini zevkedemediğinden, kabı ve kapağı yalamakla usanmak ve kanaatsızlık ve hârikulâdeye meyil ve hayalâta iştihadan başka netice vermediğinden; meyl-i hârikulâde ile ya teceddüd veya tervic için meylü'l-mübalağa tevellüd eder.
O mübalağa ise, dağ tepesinden bir kartopu gibi yuvarlamakla tâ hayalin yüksek zirvesinden lisana kadar tekerlense, sonra lisandan lisana yuvarlanıp giderken, kendi hakikatının çok parçalarını dağıtmakla beraber, her lisandan meylü'l-mübalağa ile çok hayalâtı kendine toplar, şape {(*) "Şape" Kürdçedir. Büyük kar topu, çığ gibi.. -Naşir-} gibi büyür. Hattâ kalbe değil, belki sımahta, belki hayalde bile yerleşemiyor. Sonra bir nazar-ı hak gelir, onu tecrid etmekle çıplak ederek tevabiini dağıtıp aslına irca' eder. «Hak gelir, bâtıl ölür» sırrı da zahir olur.
Ezcümle: Bugünlerde bir hikâye buna misal olabilir: Fahr olmasın, zaman-ı sabavetimden beri üssülesas-ı mesleğim; ifrat ve tefrit ile hakaik-i İslâmiyete sürülen lekeleri temizlemek ve o elmas gibi hakikatlarına saykal vurmak idi. Bu mesleğime tarih-i hayatım, pek çok vukuatıyla şehadet eder.
Bununla beraber, bugünlerde küreviyet-i Arz gibi bedihî bir mes'eleyi zikrettim. O mes'eleye temas eden mesail-i diniyeyi tatbik ve tevfik ederek düşmanların itirazatı ve muhibb-i dinin vesveselerini def' eyledim. Nasılki mesailde mufassalan gelecektir.
Sonra gulyabanî gibi, hayalâta alışan zahirperestlerin dimağları kabul etmeyecek gibi göründüler. Fakat asıl sebeb başka garaz olmak gerektir. Güya göz yummakla gündüzü gece veya üflemekle güneşi söndürmeye ihtimal vermek gibi bir hareket-i mecnunanede bulundular.
Güya onların zannınca küreviyet-i arza hükmeden, dinde çok mesaile muhalefet ediyor. Onu bahane ederek büyük bir iftirayı ettiler. O derecede kalmadı. Vesveseli ezhanı, iftiranın büyümesine müsaid bir zemin bulduklarından, iftirayı o derece büyüttüler ki; ehl-i diyanetin hakikaten ciğerlerini dağdar ve ehl-i hamiyeti, gerd-i terakkiyatından me'yus ettiler.
Lâkin bu hal büyük bir derstir. Beni ikaz etti ki: Cahil dost, düşman kadar zarar verebilir. Öyle ise şimdiye kadar yalnız düşmanın tarafına bakıp eldeki elmas kılınçla onların tefritlerini kırardım. Fakat şimdi mecburum; öyle dostların terbiyeleri için, onların avamperestane ve ifratkârane olan hayalâtlarına o kılıncı bir derece iliştireceğim.
Eğer çendan böyle mübahesatta şahsî şeylerin zikirleri lâzım değildir. Fakat şahsiyette kalmadı. Medreselerin hayatlarına taalluk eder bir mes'ele-i umumiye hükmüne geçti. O zahirperestler emin olsunlar ki; sa'yleri beyhudedir. Şimdiye kadar bizi böyle avamperestane safsatalar ile bizi cahil bıraktılar. Bundan sonra bizi cahil bırakmakla cehlimizden istifade etmek istiyorlar. Olmaz ve olamaz; medreseler hayatlanacaktır vesselâm...
Hem de zahiriyyunun efkârını teşviş eden ve hayalâtını intizamdan çıkaran sıdk-ı enbiyanın delaili yalnız hârikulâdelerde münhasır olduklarını itikad etmeleridir. Hem de Peygamberimizin (A.S.M.) cümle hali veya ekseriyeti hârika olmak, itibar etmeleridir. Bu ise, vücud müsaade etmediği için mütehayyelâtları intizam bulamıyor.
Halbuki böyle itikad; sırr-ı hikmet-i İlahiyeden ve hilkat-i âlemde cari olan kavanin-i İlahiyeye Peygamberlerin teslim ve ittibalarından gaflet, pek büyük bir gafletin neticesidir. Evet Peygamberimizin (A.S.M.) herbir hal ve hareketi, sıdkına delalet ve hakka temessüküne şehadet etmekle beraber, Peygamber de âdâtullaha ittiba' ve inkıyad ediyor... Makale-i Sâlise'de bu sırra tenbih edilecektir.
Hem de hârikulâdenin izharı tasdik-ı nübüvvet içindir. Tasdik ise, zahir olan mu'cizatıyla, ekmel-i vech ile hasıl olabilir. Eğer hâcetten fazla hârika olsa, ya abestir veya sırr-ı teklife münafîdir. Zira teklif, nazarî olan şeyde bir imtihandır. Bedihiyat veya bedahete yakın olan şeylerde edna, a'lâ ile müsavi olabilir. Veyahut cereyan-ı hikmetin sırrına teslim ve itaate muhaliftir. Halbuki Peygamberler herkesten ziyade ubudiyet ve teslime mükelleftirler.
Ey şu perişan sözlerime nazar eden talib-i hak!.. Senin mahiyetinde ekilmiş olan müyulat, şu Oniki Mukaddeme'de -sükûnuyla beraber- cereyan eden şems-i hakikatın ziyasıyla neşvünema bulup, çiçekler açacaktır...
Seyyid olmayan "seyyidim" ve seyyid olan "değilim" diyenler, ikisi de günahkâr ve duhûl ile huruc haram oldukları gibi; hadîs ve Kur'an'da dahi, ziyade veya noksan etmek memnu'dur. Fakat ziyade etmek, nizamı bozduğu ve vehme kapı açtığı için daha
zararlıdır. Noksana, cehil bir derece özür olur. Fakat ziyade etmek, ilim ile olur. Âlim olan mazur değildir. Kezalik dinden bir şeyi fasl veya olmayanı vasletmek, ikisi de caiz değildir.
Belki hikâyatın bakırları ve İsrailiyatın muzahrefatı ve teşbihatın mümevvehatı elmas-ı akidede, cevher-i şeriatta, dürer-i ahkâmda idhal etmek; kıymetini daha ziyade tenzil ve müteharri-i hakikat olan müşterisini daha ziyade tenfir ve pişman eder.
Bir adam müstaid ve kabil olduğu şeyi terk ve ehil olmayan şeye teşebbüs etmek, şeriat-ı hilkate büyük bir itaatsizliktir. Zira şanı odur ki; istidadı san'atta intişar ve tedahül ve san'atın mekayisine ihtiram ve muhabbet ve nevamisine temessül ve imtisal...
Elhasıl, fena fi's-san'at olmaktır. Vazife-i hilkat bu iken, bu yolsuzlukla san'atın suret-i lâyıkasını tağyir eder ve nevamisini incitir. Ve asıl müstaid olduğu san'ata olan meyliyle; teşebbüs ettiği gayr-ı tabiî san'atın suretini çirkin eder. Zira bilkuvve olan meyil ve bilfiil olan san'atın imtizacsızlığı için bir keşmekeş olur.
Bu sırra binaen, pek çok adam meylü'l-ağalık ve meylü'l-âmiriyet ve meylü't-tefevvuk ile mütehakkim geçinmek istediğinden; ilmin şanından olan teşvik ve irşad ve nasihat ve lütfu terkedip, kendi istibdad ve tefevvukuna vesile-i cebr ve ta'nif eder. İlme hizmete bedel, ilmi istihdam eder.
Buna binaen vezaif, ehil olmayanın ellerine geçti. Bâhusus medaris bunun ile indirasa yüz tuttu. Buna çare-i yegâne: Daire-i vâhide hükmünde olan müderrisleri, Dârülfünun gibi çok devaire tebdil ve tertib etmektir. Tâ herkes sevk-i insanîsiyle hakkına gitmekle, hikmet-i ezeliyenin emr-i manevîsini, meyl-i fıtrîsiyle imtisal edip kaide-i taksimü'l-a'male tatbik edilsin.
Tenbih: Ulûm-u medarisin tedennisine ve mecra-yı tabiîden çevrilmesine bir sebeb-i mühim budur: Ulûm-u âliye آلِيَه maksud-u bizzât sırasına geçtiğinden, ulûm-u âliye عَالِيَه mühmel kaldığı gibi; libas-ı mana hükmünde olan ibare-i Arabiyenin halli, ezhanı zabtederek,
asıl maksud olan ilim ise, tebeî kalmakla beraber, ibareleri bir derece mebzul olan ve silsile-i tahsile resmen geçen kitablar, evkat u efkârı kendine hasredip harice çıkmasına meydan vermemeleridir.
Ey birader-i vicdan!.. Zannediyorum: Şimdi şu mukaddemat üzerine terettüb edecek olan kütüb-ü selâseyi, ne mahiyette olduklarını görmek istiyorsun, fakat daha sabret!. Şimdilik sana bir mevzu söyleyeceğim ki; o kütübün bir zemin-i icmalîsini, tabir-i diğer ile küçük bir fotoğrafını veya icmalî bir haritasını teşkil eder. Hem de o kütübden sekiz-dokuz mes'eleyi, acele edip sana takdim edeceğim. Üçüncü Makale'den sonra eğer meşiet-i İlahiye taalluk etse ve tevfik-i Rabbanî refik olsa, tafsilatını zikretmek fikrindeyim. İşte mevzu ve zemin budur:
Kur'an'ın gösterdiği vesail ile, doğru hikmetin kuvvetiyle, bir seyr-i ruhanî olarak semavatın ulûmlarına çıkacağım. Tâ oradan temaşa edip göreceğiz ki: Küre-i Arz hol veya top veya fırfıra veya sapan taşı gibi Sâni'-i Hakîm dest-i kudretle döndürüp atmakla çeviriyor. Tâ parça parça ederek daha iyisine tebdil edeceğine nazar-ı hikmetle göreceğiz. Sonra da semavattan asılıp, cevvden geçeceğiz. Tedricen beşiğimiz olan ve beşerin yatıp istirahat eylemesi için Hâlık-ı Rahman, sathını serip müheyya ve mümehhed etmiş olan küre-i arza ineceğiz. Sonra da beşer, çocukluğundan çıktığı gibi; beşiğini atıp harab etmekle, beşeri saadet-saray-ı ebediyeye göndermesine nazar-ı dikkatle temaşa edeceğiz.
Bunu tamamen temaşa ettiğimizden sonra, zaman ve mekân ile mukayyed olmayan seyr-i ruhanî ile zaman-ı mazi kıt'asına girip, ebna-yı cinsimiz olan ebna-yı mazi ile seyyale-i berkıye-i tarihiye ile muhabere edeceğiz. O mağrib-i ihtifanın köşesinde vuku'a gelen hâdisatı öğrenip, ondan fikir için bir şimendiferi yapacağız. Sonra dönüp gelmek üzere olan ebna-yı cinsimizi ziyaret ve istikbal için saadetin fecr-i sadıkını uzaktan görmek ve göstermek ile, maşrık-ı istikbale müteveccih olarak şimendifer-i terakkiye ve tevfik denilen sefine-i sa'ye bindiğimiz ile beraber, ellerimizde olan bürhanın misbahıyla, o bidayeti karanlık görülen fakat arkası gayet parlak olan zamana dâhil olacağız. Tâ ebna-yı müstakbel ile musafaha edip saadetlerini tebrik edeceğiz...
İşte bu küçük fotoğrafta öyle bir güzel resim mündemiçtir ki, ileride tahrir ile sana görünecektir. Şimdi bu zeminde kütüb-ü mezburenin şecereleri tenebbüt ve makalât-ı selâsenin cedaviliyle sulanacaktır.
Ey birader!.. Senin elini tutup hazine-i hakaike götürmekten evvel vaad ettiğim birkaç mes'ele ile acele edip basar-ı basiretinize gışavet ve perde olan hayalâtı def' edeceğim. Öyle hayalât, gulyabanî gibi elleriyle senin gözünü kapar, göğsüne vurur, seni tahvif eder. Faraza gösterse de nuru nar, dürrü meder gibi gösterir. O hayalâttan sakın!.. Senin vesveselerinin en büyük menşei, küreviyete taalluk eden birkaç mes'eledir.
Ezcümle:
Sevr ve Hut ve Kaf Dağı ve Sedd-i Zülkarneyn ve cibalin evtadiyetleri ve yer altında Cehennem'in yerini tayin etmek ve دَحٰيهَا ve سُطِحَتْ ve اَلشَّمْسُ تَجْر۪ى لِمُسْتَقَرٍّ ve يُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ gibi mesaildir; hakikatlerini beyan edeceğim. Tâ, dinin düşmanlarının gözleri kapatılsın ve dostlarının gözleri dahi açılsın. İşte başlıyorum:
Senin munsif olan zihnine malûmdur ki: Küreviyet-i arz ve yerin yuvarlaklığına muhakkikîn-i İslâm -eğerçi ittifak-ı sükûtîyle olsa- ittifak etmişlerdir. Eğer bir şübhen varsa, "Makasıd" ve "Mevakıf"a git; maksada vukuf ve ıttıla'ı peyda edeceksin ve göreceksin; Sa'd ve Seyyid, top gibi küreyi ellerinde tutmuşlar, her tarafına temaşa ediyorlar.
Eğer o kapı sana açılamadı; "Mefatîhü'l-Gayb" olan İmam-ı Râzî'nin geniş olan tefsirine gir ve serir-i tedriste o dâhî imamın halka-i dersinde otur, dersini dinle.
Eğer onun ile mutmain olamadın, arzı küreviyet kabına sığıştıramadın; İbrahim Hakkı'nın arkasına düş, Hüccetü'l-İslâm olan İmam-ı Gazalî'nin yanına git, fetva iste!.. De ki: "Küreviyette müşahhat var mıdır?" Elbette diyecek: "Kabul etmezsen müşahhat vardır." Zira tâ zamanından beri şöyle bir fetva göndermiş: "Kim küreviyet-i arz gibi bürhan-ı kat'îyle sabit olan bir emri, dine himayet bahanesiyle inkâr ve reddetse; dine cinayet-i azîm etmiş olur. Zira bu, sadakat değil, hıyanettir."
Eğer ümmisin fetvayı okuyamıyorsan; bizim hem-asrımız ve fikren biraderimiz olan Hüseyn-i Cisrî'nin sözünü dinle!.. Zira yüksek sesle münkir-i küreviyeti tehdid ettiği gibi; hakikat kuvvetiyle pervasız olarak der: "Kim dine istinad ile, himayet yolunda müdevveriyet-i arzı inkâr eder ise, sadîk-ı ahmaktır, adüvv-ü şedidden daha ziyade zarar vermiş olur."
Eğer bu yüksek sesle senin yatmış olan fikr-i hakikatın uykudan kalkmadıysa ve gözün de açılamadı; İbn-i Hümam ve Fahrü'l-İslâm gibi zâtların ellerini tut, İmam-ı Şafiî'ye git, istifta et, de ki; "Şeriatta vardır: Bir vakitte beş vaktin namazı kılınır. Hem de bir kavim vardır, yatsı namazlarının vakti bazı vakitte yoktur. Hem de bir kavim vardır, Güneş çok günlerde gurub ve çok gecelerde tulû' etmez; nasıl oruç tutacaklar? Hem de istifsar et ki: Şartın tarif-i şer'îsi olan sair erkâna mukarin olan şeydir. Nasıl namazda şart olan istikbal-i kıbleye intibak eder. Halbuki yalnız kıyam ve yarı kuudda mukarenet vardır?"
Emin ol, İmam-ı Şafiî mes'ele-i ûlâyı şarktan ve garbdan geçen dairenin müdevveriyetiyle tasvir edecektir. İkinci ve üçüncü mes'eleyi dahi, cenubdan şimale mümted olan dairenin mukavvesiyetiyle tatbik edecektir. Bürhan-ı aklî gibi cevab verecektir. Hem de kıble mes'elesinde diyecek: "Kıble ve Kâ'be öyle bir amud-u nuranîdir ki; semavatı arşa kadar takmış ve nazmedip Küre-i Arz'ın tabakatını ferşe kadar delerek kâinatın muntazam bir amud-u nuranîsi olmuştur. Eğer gıtâ ve perde keşfolunsa, hatt-ı şakulî ile senin gözünün şuâı, namazın herbir hareketinde ayn-ı kıble ile temas ve musafaha edecektir.
Ey birader!.. Eğer sen zannettiğim adamlardansan, acib hülyaların âlem-i hayalden başka bir yer bulamadığından bir kıymeti yoktur, tâ kalbe girebilsin. Sen de inanmıyorsun, nefsini kandıramıyorsun; fakat sapmışsın. Eğer o hayalâta açık ve hakikata kapalı olan kalbinizde pek çok defa mütehayyilenizden daha küçük olan küre-i arz yerleşmez ise tevsi-i zihin için nazarın ufkunu genişlettir. Bir meclis hükmüne geçen arzın sâkinlerini gör, sual et. Zira ev sahibi evini bilir. Onlar umumen müşahede ve tevatür ile bir lisanla sana söyleyecekler: "Yahu! Bizim beşiğimiz ve feza-yı âlemde şimendiferimiz olan küremiz o kadar divane değildir; ecram-ı ulviyede cari olan kaide ve kanun-u İlahîden şüzuz ve serkeşlik etsin." Hem de delail-i mücesseme-i musattaha olarak haritaları ibraz edecektir.
İşaret: Nizam-ı hilkat-i âlem denilen şeriat-ı fıtriye-i İlahiye mevlevî gibi cezbe tutan meczub ve misafir olan küre-i arza; güneşe iktida eden safbeste yıldızların safında durup itaat etmesini farz ve vâcib kılmıştır. Zira zemin, zevci sema ile beraber اَتَيْنَا طَائِع۪ينَ demişlerdir. Taat ise, cemaat ile daha efdal ve daha ahsendir.
Elhasıl: Sâni'-i Âlem, arzı istediği gibi ve hikmeti iktiza ettiği gibi yaratmıştır. Sizin -ey ehl-i hayal!..- teşehhi ile istediğiniz gibi yaratmamıştır; akıllarınızı kâinata mühendis etmemiştir.
Tenbih: Za'f-ı akideye veyahut sofestaî mezhebine olan meyle; veyahut daha almamış, yeni müşteri olmasına işaret eden umûrun biri de; "Bu hakikat, dine münafîdir" olan kelime-i hamkadır. Zira bürhan-ı kat'î ile sabit olan bir şeyi hak ve hakikat olan dine muhalif olduğuna ihtimal veren ve münafatından havfeden adam, hâlî değil; ya dimağında bir sofestaî gizlenmiş karıştırıyor veyahut kalbini delerek bir müvesvis saklanmış, ihtilal ediyor veyahut yeniden dine müşteri olmuş, tenkid ile almak istiyor...
Pûşide olmasın, Sevr ve Hut'un kıssa-i meşhuresi İslâmiyetin dahîl ve tufeylîsidir. Râvisiyle beraber müslüman olmuştur. İstersen Mukaddeme-i Sâliseye git, göreceksin; hangi kapıdan daire-i İslâmiyete dâhil olmuştur. Amma İbn-i Abbas'a olan nisbetin ittisali ise, Dördüncü Mukaddeme'nin âyinesine bak, o ilhakın sırrını göreceksin. Bundan sonra mervîdir: "Arz, sevr ve hut üzerindedir." Hadîs olarak rivayet edilir.
Evvelâ: Teslim etmiyoruz ki hadîstir. Zira İsrailiyatın nişanı vardır.
Sâniyen: Hadîs olsa da, za'f-ı ittisal için yalnız zannı ifade eden âhâddendir. Akideye dâhil olmaz, zira yakîn şarttır.
Sâlisen: Mütevatir ve kat'iyyü'l-metin olsa da, kat'iyyü'd-delalet değildir. Eğer istersen, Beşinci Mukaddeme'ye müracaatla, Onbirinci Mukaddeme ile müşavere et! Göreceksin nasıl hayalât, zahirperestleri havalandırmış, bu hadîsi mahamil-i sahihadan çevirmişlerdir. İşte vücuh-u sahiha üçtür: Nasıl Sevr ve Nesir ve İnsan ve diğeriyle müsemma olan Hamele-i Arş, melaikedir. Bu sevr ve hut dahi, öyle iki melaikedir. Yoksa arş-ı a'zamı melaikeye, küreyi küre gibi himmete muhtaç olan bir öküze tahmil etmek, nizam-ı âleme münafîdir. Hem de lisan-ı şeriattan işitiliyor: «Herbir nev'e mahsus ve o nev'e münasib bir melek-i müekkel vardır.» Bu münasebete binaen, o melek o nev'in ismiyle müsemma, belki âlem-i melaikede onun suretiyle mütemessil oluyor...
Hadîs olarak işitiliyor: «Her akşam güneş arşa gider, secde eder. İzin alıyor, sonra geliyor.» Evet şemse müekkel olan melek; ismi şems, misali de şemstir. Odur gider, gelir. Hem de hükema-i İlahiyyun nezdinde herbir nev' için hayy ve nâtık ve efrada imdad verici ve müstemiddi bir mahiyet-i mücerrede vardır. Lisan-ı şeriatta melekü'l-cibal ve melekü'l-bihar ve melekü'l-emtar gibi isimler ile tabir edilir. Fakat tesir-i hakikîleri yoktur. Müessir-i hakikî yalnız Zât-ı Akdes'tir.
Esbab-ı zahiriyenin vaz'ındaki hikmet ise, izhar-ı izzet ve saltanat tabir olunan dest-i kudret, perdesiz daire-i esbaba mün'atıf olan nazara karşı zahiren umûr-u hasise ile mübaşeret ve mülabeseti görülmemektedir. Fakat daire-i akide denilen hak ve melekûtiyette herşey ulvîdir. Dest-i kudretin perdesiz mübaşereti izzete münasibdir.
İkinci Mahmil: Sevr, imaret ve ziraat-ı arzın en büyük vasıtası olan öküzdür. Hut ise, ehl-i sevahilin belki pek çok nev'-i beşerin medar-ı maişeti olan balıktır. Nasıl biri sual ederse: "Devlet ne şey üstündedir?" Cevab verilir: "Kılınçla kalem üstündedir." Veyahut "Medeniyet ne ile kaimdir?" "Marifet ve san'at ve ticaret ile" cevab verilir. Veyahut "Nev'-i beşer, ne şey üzerinde beka bulur?" Cevab ise: "İlim ve amel üstünde beka bulur." Kezalik, -vallahu a'lem- Fahr-i Kâinat buna binaen cevab vermiş.
Şöyle sual eden zât, -İkinci Mukaddeme'nin sırrıyla- böyle hakaika zihni istidad kesbetmediğinden vazifesi olmayan bir şeyden sual ettiği gibi, Peygamberimiz de asıl lâzım olan şöyle cevab buyurdu ki: "Yer, sevr üstündedir." Zira yerin imareti nev'-i beşer iledir. Nev'-i beşerden olan ehl-i kura'nın menba-i hayatları ziraat iledir. Ziraat ise, öküzün omuzu üstündedir ve zimmetindedir. Kısm-ı diğeri olan ehl-i sevahilin a'zam-ı maişetleri, belki ehl-i medeniyetin büyük bir maden-i ticaretleri balığın cevfinde ve hutun üstündedir.
mes'elesine mâsadaktır. Bu latîf bir cevabdır. Mizah da olsa haktır. Zira mizah etse de yalnız hak söyler. Faraza sâil keyfiyet-i hilkatten sual etmişse; fenn-i beyanda olan
kaidesinin üslûb-u hakîmanesiyle, lâzım ve istediği cevabı vermiştir. Yoksa hasta olan sâil, iştiha-i kâzibiyle istediği cevabı vermemiştir.
bu hakikata bir beraatü'l-istihlaldir.
Üçüncü Mahmil: Sevr ve Hut, arzın mahrek-i senevîsinde mukadder olan iki burçtur. O burçlar eğer çendan farazî ve mevhumedirler. Asıl ecramı nazm ve rabt ile yüklenmiş olan âlemde cari ve lafzen ve ıstılahen cazibe-i umumiye ile müsemma olan âdâtullahın kanunu o burçlarda temerküz ve tahassül ettiğinden; "Arz burçlar üstündedir" olan tabir-i hakîmane caizdir. Bu mahmil, hikmet-i cedide nokta-i nazarındadır. Zira hikmet-i atîka burçları semada, hikmet-i cedide ise medar-ı arzda farz etmişlerdir. Bu tevil yeni hikmetin nazarında büyük bir kıymeti tazammun eder.
Hem de mervîdir; sual taaddüd etmiş. Bir kere "Hut üstündedir." Demek bir aydan sonra, "Sevr üstündedir" denilmiştir. Yani feza-yı gayr-ı mahdudenin her tarafında münteşir olan mezbur kanunun huyût ve eşi'alarının nokta-i mihrakıyesi olan Hut Burcu'nda temerküz ettiğinden; küre-i arz Delv Burcu'ndan koşup Hut'taki tedelli eden kanunu tutup, şecere-i hilkatin bir dalıyla semere gibi asıldı. Veyahut kuş gibi kondu. Sonra tayyar olan yer, yuvasını Burc-u Sevr üstünde yapmış demektir.
Bunu bildikten sonra, insafla dikkat et! Beşinci Mukaddeme'nin sırrıyla ehl-i hayalin ihtira-kerdesi olan kıssa-i acibe-i meşhurede acaba hikmet-i ezeliyeye isnad-ı abesiyet ve san'at-ı İlahiyede isbat-ı israf ve bürhan-ı Sâni' olan nizam-ı bedîi ihlâl etmekten başka ne ile tevil olunacaktır? Nefrin, hezârân nefrin cehlin yüzüne!.
İşaret: Malûmdur, bir şeyin mahiyetinin keyfiyetini bilmek başkadır, o şeyin vücudunu tasdik etmek yine başkadır. Bu iki noktayı temyiz etmek lâzımdır. Zira çok şeylerin asıl vücudu yakîn iken, vehim onda tasarruf ederek tâ imkândan imtina' derecesine çıkarıyor. İstersen Yedinci Mukaddeme'den sual et, sana "neam!" cevabı verecektir. Hem de çok şeylerin metinleri kat'î iken delaletlerinde zunûn tezahüm eylemişlerdir. Belki "Murad nedir?" olan sualinin cevabında, efhâm mütehayyir olmuşlardır. İstersen Onbirinci Mukaddeme'nin sadefini aç, bu cevheri bulacaksın.
Tenbih: Vaktâki bu böyledir. "Kaf"a işaret eden kat'iyyü'l-metinlerden yalnız قٓ وَ الْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ dir. Halbuki caizdir; "Kaf", "Sad" gibi olsun. Dünyanın şarkında değil, belki ağzın garbındadır. Şu ihtimal ile delil yakîniyetten düşer. Hem de kat'iyyü'd-delalet bundan başka olmadığının bir delili; Şer'in müçtehidlerinden olan Karafî'nin لَا اَصْلَ لَهُ demesidir. Lâkin İbn-i Abbas'a isnad olunan keyfiyet-i meşhuresi, Dördüncü Mukaddeme'ye bak, vech-i nisbeti sana temessül edecektir. Halbuki İbn-i Abbas'ın her söylediği sözü, hadîs olması lâzım gelmediği gibi; her naklettiği şeyi de onun makbulü olmak lâzım gelmez. Zira İbn-i Abbas gençliğinde İsrailiyata, bazı hakaikin tezahürü için hikâyet tarîkiyle bir derece atf-ı nazar eylemiştir.
Eğer Dersen: "Muhakkikîn-i sofiye, "Kaf"a dair pek çok tasviratta bulunmuşlardır?" Buna cevaben derim: "Meşhur olan âlem-i misal, onların cevelangâhıdır. Biz elbisemizi çıkardığımız gibi, onlar da cesedlerini çıkarıp seyr-i ruhanî ile o ma'rezgâh-ı acaibe temaşa ediyorlar. "Kaf" ise; o âlemde onların tarif ettikleri gibi mütemessildir. Bir parça âyinede,
semavat ve nücum temessül ettikleri gibi; bu âlem-i şehadette velev küçük şeyler de olsa -çekirdek gibi- âlem-i misalde tecessüm-ü maânînin tesiriyle bir büyük ağaç oluyor. Bu iki âlemin ahkâmları birbirine karıştırılmaz. Muhyiddin-i Arabî'nin mağz-ı kelâmına muttali olan bunu tasdik eder.
Amma avamın, yahut avam gibi adamların mabeynlerinde müştehir olan keyfiyeti ki: "Kaf" yere muhittir ve müteaddiddir, her ikisinin ortasında beş yüz senedir ve zirvesi semanın ketfine mümastır... ilâ âhiri hayalâtihim... Bunu, ne kıymette olduğunu bilmek istersen, git Üçüncü Mukaddeme'den fenerini yak; sonra gel, bu zulümata gir. Belki âb-ı hayat olan belâgatını göreceksin.
Eğer bizim bu mes'elede olan itikadımızı anlamak istersen; bil ki ben "Kaf"ın vücuduna cezmederim, fakat keyfiyeti ise, havale ederim. Eğer bir hadîs-i sahih ve mütevatir keyfiyetin beyanında sabit olursa iman ederim ki; murad-ı Nebi sadık ve doğru ve haktır. Fakat murad-ı Nebevî üzerine... Yoksa nâsın mütehayyelleri üzerine değil. Zira bazan fehmolunan şey, muradın gayrısıdır.
Bu mes'elede malûmumuz budur: Kaf Dağı, ekser şarkı ihata eden ve eski zamanda bedevi ve medenîlerin aralarında fâsıl olan ve a'zam-ı cibal-i dünya olan Çamular'ının annesi olan Himalaya silsilesidir. Bu silsilenin ırkından cibal-i dünyanın ekserîsi teşa'ub eyledikleri söylenir. Bu hal öyle gösteriyor ki: "Kaf"ın dünyaya meşhur olan ihatanın fikir ve hayali bu asl-ı teşa'ubdan neş'et etmiş olmak gerektir.
Ve Sâniyen: Âlem-i şehadete suretiyle ve âlem-i gayba manasıyla müşabih ve ikisinin mabeyninde bir berzah olan âlem-i misal o muammayı halleder. Kim isterse, keşf-i sadık penceresiyle veya rü'ya-yı sadık menfeziyle veya şeffaf şeyler dürbünüyle ve hiç olmazsa hayalin vera' perdesiyle o âleme bir derece seyirci olabilir. Bu âlem-i misalin vücuduna ve onda maânînin tecessüm etmelerine pek çok delail vardır. Binaenaleyh bu kürede olan "Kaf", o âlemde zü'l-acaib olan "Kaf"ın çekirdeği olabilir. Hem de Sâni'in mülkü geniştir. Bu sefil küreye münhasır değildir. Feza ise gayet vâsi', Allah'ın dünyası gayet azîm olduğundan zü'l-acaib olan "Kaf"ı istiab edebilir.
Fakat eyyam-ı İlahiye ile beşyüz sene bizim küreden uzak olmakla beraber, mevc-i mekfuf olan semaya temas etmek, imkân-ı aklîden hariç değildir. Zira "Kaf" sema gibi şeffaf ve gayr-ı mer'î olmak caizdir.
Ve Râbian: Neden caiz olmasın ki "Kaf", daire-i ufuktan tecelli eden silsile-i a'zamdan ibaret ola... Nasıl ufkun ismi de "Kaf"a me'haz olabilir. Zira devair-i mütedâhile gibi nereye bakılırsa, silsilelerden bir daire görülür. Gide gide nazar kalır, hayale teslim eder. En nihayet hayal ise selasil-i cibalden bir daire-i muhitayı tahayyül eder ki, semanın etrafına temas ediyor. Küreviyet sırrıyla, beş yüz sene de uzak olsa, yine muttasıl görünür.
Nasıl bildin ki: Birşeyin vücudunu bilmek, o şeyin keyfiyet ve mahiyetini bilmekten ayrıdır. Hem de bir kaziye, çok ahkâmı tazammun eder. O ahkâmın bazısı zarurî ve bazısı dahi nazarî ve "muhtelefün fîha"dır.
Hem de malûmdur: Müteannid ve mukallid bir sâil, imtihan cihetiyle, bir kitabda gördüğü bir mes'eleyi, -eğerçi bir derece de muharref olsa-, bir adamdan sual etse; tâ, gaybda olan malûmuna cevab verse; o cevab iki cihetle doğrudur: Ya doğrudan doğruya cevab verse veyahut sail-i müteannidin malûmuna ya bizzât veya tevil ile cevab-ı muvafık verir. İkisi de doğrudur. Demek bir cevab, hem vaki'i razı eder, zira haktır. Hem sâili ikna eder. Zira eğerçi murad değilse de, malûmuna tatbik eder. Hem makamın hatırını dahi kırmıyor. Zira cevabda ukde-i hayatiyeyi derceder ki; makasıd-ı kelâm ondan istimdad-ı hayat eder. İşte cevab-ı Kur'an dahi böyledir.
Bundan sonra zarurî ve gayr-ı zarurîyi tefrik edeceğiz. İşte cevab-ı Kur'anîden mefhum olan zarurî hükümler ki inkârı kabul etmez, şudur:
"Zülkarneyn, müeyyedün min indillah bir şahıstır. Onun irşad ve tertibiyle iki dağ arasında bir sed bina edilmiştir. Zalimlerin ve bedevilerin def'-i fesadları için... Ve Ye'cüc ve Me'cüc iki müfsid kabiledirler. Emr-i İlahî geldiği vakit, sed harab olacaktır, ilââhirihî." Bu kıyas ile, ona Kur'an delalet eden hükümler, Kur'anın zaruriyatındandırlar. Bir harfin inkârı dahi kabil değildir. Fakat o mevzuât ve mahmulâtın keyfiyatlarının
teşrihatları ve mahiyetlerinin hududu ise, Kur'an onlara kat'iyyü'd-delalet değildir. Belki "âmm hassa, delalet-i selâseden hiçbirisiyle delalet etmez" kaidesiyle; ve mantıkta beyan olunduğu gibi: "Bir hükmü, mevzu ve mahmulün vechün-mâ ile tasavvur etmek kâfi olduğu"nun düsturuyla sabittir ki, Kur'an onlara delalet etmez, fakat kabul edebilir. Demek o teşrihat, ahkâm-ı nazariyedendir. Başka delaile muhavveldir. İçtihadın mazannesidir. Onda tevil için mecal vardır. Muhakkikînin ihtilafatı nazariyetine delildir.
Fakat vâ esefâ!.. Cevabın suale, her cihetle lüzum-u mutabakatının tahayyülüyle, sualdeki halele ehemmiyet vermeyerek, cevabın zarurî ve nazarî olan hükümlerini birden me'haz-i sâilden ve menbit-i sualden hûşeçîn olup, alıp müfessir oldular. Yok belki müevvil, yok belki mâsadakı mana yerine mana gösterdiler. Yok, belki mâsadakı olmak caiz ve bir derece mümkün olan şeyi, medlûl ve mefhum olarak tevil ettiler. Halbuki Üçüncü Mukaddeme'nin sırrıyla; zahirperestler kabul ederek ve muhakkikîn dahi hikâyat gibi ehemmiyetsiz olduğundan tenkidsiz şu tevili dinlediler. O teşrihatın, muharref olanı Tevrat ve İncil'de olduğu gibi kabul ederse, akide-i ehl-i sünnet ve cemaatte olan masumiyet-i enbiyaya muhalefet oluyor. Kıssa-i Lut ve Davud Aleyhimesselâm, buna iki şahiddir.
Vaktâ ki keyfiyette içtihad ve tevilin mecali vardır. Ben de bitevfikillah derim: İtikad-ı câzim, Hüda ve Peygamberimizin muradlarına kat'iyyen vâcibdir; zira zaruriyat-ı diniyedendir. Fakat murad hangisidir, muhtelefün fîhdir. Şöyle:
Zülkarneyn, "İskender" demem. Zira isim bırakmaz. Bazı müfessir melik "lâm'ın kesriyle", bazısı melek "lâm'ın fethiyle", bazısı nebi, bazısı veli, ilââhirihî demişlerdir.
Herhalde Zülkarneyn, "müeyyedün min indillah" ve seddin binasına mürşid bir şahıstır.
Amma sed ise: Bazı müfessir sedd-i Çin ve bazı müfessir başka yerde cebelleşmiş ve bazı müfessir sedd-i mahfîdir, inkılab ve ahval-i âlem setreylemiştir. Ve bazı ve bazı, demişlerdir, demişlerdir... Her halde müfsidlerin def'-i şerleri için bir redm-i azîm ve cesîm bir duvardır.
Amma Ye'cüc, Me'cüc, bazı müfessir "Veled-i Yafes'ten iki kabile" ve bazı diğer "Moğol ve Mançur" ve bazı dahi "akvam-ı şarkıye-i şimalî" ve bazı dahi "benî-âdemden bir cem'iyet-i azîme, dünya ve medeniyeti herc ü merc eden bir taife" ve bazı dahi "Mahluk-u İlahîden yerin zahrında veyahut batnında âdemî veya gayr-ı âdemî bir mahluktur ki kıyamette, böyle nev'-i beşerin herc ü mercine sebeb olacaktır." Bazı ve bazı ve bazı dediklerini dediler...
Nokta-i kat'iyye ve cihet-i ittifakî budur: Ye'cüc ve Me'cüc, ehl-i garet ve fesad ve ehl-i hadaret ve medeniyete ecel-i kaza hükmünde iki taife-i mahlukullahtır.
Amma harabiyet-i sed; bazısı, kıyamette ve bazısı, kıyamete yakın ve bazısı, emaresi olmak şartıyla uzaktır ve bazısı harab olmuştur fakat dekk olmamış... "Kîle"ler çok.
Herhalde nokta-i ittifak; seddin inhidamı, yerin sakalına bir beyaz düşmek ve oğlusu olan nev'-i beşer de ihtiyar olmasına bir alâmettir.
Eğer bu müzakeratı muvazene ve muhakeme etmişsen caizdir; tecviz edesin: Sedd-i Kur'an, sedd-i Çin'dir ki: Çok fersahlar ile uzun ve acaib-i seb'a-i meşhureden bir "müeyyed min indillah"ın irşadıyla bina olunmuş; o zamanın ehl-i medeniyetini, ehl-i bedeviyetin şerlerinden temin eylemiştir. Evet o vahşilerden "Hun" Kabilesi Avrupa'yı herc ü merc ettiği gibi, onlardan "Moğol" taifesi de Asya'yı zîr ü zeber eylemiştir.
Sonra, seddin harabiyeti kıyamete alâmet olur. Bâhusus dekk, ondan başkadır. Peygamber: "Eşrat-ı saattenim. Ben ve kıyamet bu iki parmak gibiyiz." dese, neden istiğrab olunsun ki; harabiyet-i sed zaman-ı saadetten sonra alâmet-i kıyamet olsun!?.
Hem de seddin inhidamı ömr-ü arza nisbeten yerin yüzünde ihtiyarlıktan bir buruşukluktur. Belki tamam-ı nehara nisbeten vakt-i ısfırar gibidir. Eğerçi binler sene de fâsıl olsa...
Kezalik Ye'cüc ve Me'cüc'ün ihtilalleri, nev'-i beşerin şeyhuhetinden gelme bir humma ve sıtması hükmündedir. Bundan sonra On ikinci Mukaddeme'nin fatihasında bir tevil-i âher sana feth-i bâb eder. Şöyle:
Kur'an hısas için kısası zikrettiği gibi; ukde-i hayatiye hükmünde ve makasıd-ı Kur'aniyeden bir maksadına münasib noktaları intihab ve rabt-ı maksada ittisal ettiriyor. Eğerçi hariçte ve husulde birbirinin nârı veya nuru birbirine görünmediği halde, zihinde ve üslûbda teanuk ve musahabet edebilirler. Hîna ki kıssa, hisse içindir; sana ne lâzım teşrihatı! Nasıl olursa olsun, sana taalluk edemez. Kendi hisseni al, git. Hem de Onuncu Mukaddeme'den istizhar et, göreceksin; mecaz, mecaza kapı açar..
zahirperestleri dışarıya sürüyor.
Malûm olsun ki: Esalib-i Arab'da tecelli eden hüccetullahın miftahı, yalnız istiare ve mecaz üzerine müesses ve asl-ı i'caz olan belâgattır. Yoksa şöhret sebebiyle yalancı hadsle lakîta olunan ve rızaları olmadığı halde esdaf-ı âyâtta saklanan boncuklar değildir. İstersen Onuncu Mukaddeme'nin Hâtimesini istişmamla zevk et! Zira hitamı misktir ve içinde baldır.
Hem de caizdir ki: Meçhulü'l-keyfiyet olan sed başka yerde sair alâmat-ı kıyamet gibi mestur ve kıyamete kadar bâki ve bazı inkılabat ile meçhul kalarak kıyamette harab olacaktır.
İşaret: Malûmdur: Mesken, sâkinlerinden daha ziyade yaşar. Kal'a, ehl-i tahassundan daha ziyade ömrü uzundur. Sükûn ve tahassun, vücudunun illetidir, beka ve devamına değildir. Beka ve devamına olsa da, istimrar ve adem-i hulüvvü iktiza etmez. Birşeydeki garazın devamı, belki terettübü o şeyin devamının zaruriyatından değildir. Pek çok binalar sükna veya tahassun için yapılmışken, hâvi ve hâlî olarak ortada muallak kalıyor. Bu sırrın adem-i tefehhümünden, tevehhümlere yol açılmıştır.
Tenbih: Şu tafsilden maksad; tefsiri tevilden, kat'îyi zannîden, vücudu keyfiyetten, hükmü etrafın teşrihatlarından, manayı mâsadaktan, vuku'u imkândan temyiz ve tefrik ile bir yol açmaktır.
Meşhurdur: "Cehennem yer altındadır." Fakat biz ehl-i sünnet ve cemaat kat'an ve yakînen yerini tayin edemeyiz. Lâkin zahir olan tahtiyettir ve yer altında olmasıdır. Buna binaen derim: Şecere-i Tûbâ gibi olan hilkat-i âlemin sair nücumları gibi, bizim küremiz dahi bir semeresidir. Semerenin altı o ağacın umum ağsanı altına şâmil olur. Buna binaen: Cehennem yer altında, o dallar içindedir. Nerede olsa yeri vardır. Tahtiyetin mesafesi uzun ve ittisali iktiza etmez.
Hikmet-i cedidenin nokta-i nazarında: Ateş ekser kâinata müstevlidir. Bu hal, arka tarafında gösterir ki: Bu ateşin asıl ve esası ve nev'-i beşer ile beraber ebede giden ve yolda refakat eden Cehennem, bir gün perdeyi yırtacak, "Hazır olun!" diyecek, meydana çıkacaktır. Bu noktada dikkat isterim...
Sâniyen: Kürenin tahtı ve altı, merkezi ve dâhilîsidir. Bu noktaya binaen, küre-i arz şecere-i zakkum-u Cehennem'in çekirdeğiyle hamiledir, günün birinde doğacaktır. Belki fezada tayeran eden Arz öyle bir şeyi yumurtlayacaktır ki; o yumurtada Cehennem tamamıyla olmaz ise de, başı veya diğer bir a'zâsını matvî olarak tazammun etmiş ki; yevm-i kıyamette derekat ve a'zâ-yı sairesiyle birleşecek, dev-i acib-i Cehennem, ehl-i isyana hücum edecektir.
Yâhu!.. Kendin Cehennem'e gitmezsen, hesab ve hendese seni oraya kadar götürebilir. Her otuzüç metrede takriben bir derece-i hararet tezayüd eylediğinden, merkeze kadar iki yüz bin dereceye yakın hararet mevcud oluyor. Bu nar-ı merkeziyenin bizim galiben bin dereceye baliğ olan ateşimizle nisbeti iki yüz defa olduğu gibi; meşhur hadîsteki: "Cehennem ateşi ateşimizden iki yüz defa daha şediddir" olan nisbetin aynını isbat eder. Hem de Cehennem'in bir kısmı zemherirdir. Zemherir ise bürudetiyle yandırır. Hikmet-i tabiiyede sabittir ki; ateş bir dereceye gelir ki, suyu buz eder. Harareti def'aten bel' ettiği için, bürudetle ihrak eder. Demek umum meratibi ihtiva eden ateşin bir kısmı da zemherirdir.
Tenbih: Malûm olsun ki: Ebede namzed olan âlem-i uhrevî, fena ile mahkûm olan bu âlemin mekayisiyle misaha ve muamele olunmaz. Muntazır ol! Üçüncü Makale'nin âhirinde âhiret bir derece sana arz-ı didar edecektir...
İşaret: Umum fünunun gösterdiği intizamın şehadetiyle; ve hikmetin istikra-i tâmmının irşadıyla; ve cevher-i insaniyetin remziyle; ve âmâl-i beşerin tenahisizliğinin îmasıyla; yevm ve sene gibi çok enva'da olan birer nevi kıyamet-i mükerrerenin telmihiyle; ve adem-i abesiyetin delaletiyle; ve hikmet-i ezeliyenin telvihiyle; ve rahmet-i bîpâyan-ı İlahiyenin işaretiyle; ve Nebiyy-i Sadık'ın lisan-ı tasrihiyle; ve Kur'an-ı Mu'ciz'in hidayetiyle; cennet-âbâd olan saadet-i uhreviyeden nazar-ı aklın temaşası için sekiz kapı, iki pencere açılır.
Muhakkaktır ki: Tenzil'in hâssa-i cazibedarı, i'cazdır. İ'caz ise, belâgatın yüksek tabakasından tevellüd eder. Belâgat ise hasais ve mezaya, bâhusus istiare ve mecaz üzerine müessesedir. Kim istiare ve mecaz dürbünüyle temaşa etmezse, mezayasını göremez. Zira ezhan-ı nâsın te'nisi için, esalib-i Arabda yenabi-i ulûmu isale eden Tenzil'in içinde "Tenezzülât-ı İlahiye" tabir olunan müraat-ı efhâm ve ihtiram-ı hissiyat ve mümaşat-ı ezhan vardır.
Vaktâ ki bu böyledir, ehl-i tefsire lâzımdır: Kur'anın hakkını bahs ve kıymetini noksan etmesin. Ve belâgatın tasdik ve sikkesi olmayan bir şeyle, Kur'an'ı tevil etmesinler. Zira her hakikattan daha zahir ve daha vâzıh tahakkuk etmiş ki; Kur'an'ın manaları hak oldukları gibi, tarz-ı ifade ve suret-i manası dahi beliğane ve ulvîdir. Cüz'iyatı o madene irca' ve teferruatı o menbaa ilhak etmeyen, Kur'an'ın îfa-i hakkında mutaffifînden oluyor. Bir-iki misal göstereceğiz. Zira nazarı celbeder.
(Allahu a'lemu bimuradihi). Caizdir; işaret olunan mecaz, böyle bir tasavvuru îma eder ki: Sefine gibi olan küre, bahr-i muhit-i havaînin içinde tahte'l-bahr bir gemisi ve umman gibi fezada direk veya demir gibi dağlar ile irsa ve ta'mid ederek hava ile iştibak ettiğinden muvazeneti muhafaza olunmuştur. Demek dağlar o geminin demir ve direkleri hükmündedirler.
Sâniyen: İnkılabat-ı dâhiliyeden ihtizazat, o dağlar ile iskât olunurlar. Zira dağlar yerin mesamatı hükmündedir. Dâhilî bir heyecan olduğu vakit, arz dağlar ile teneffüs ettiğinden gazabı ve hiddeti sükûnet bulur. Demek arzın sükûn ve sükûneti dağlar iledir.
Sâlisen: İmaret-i arzın direği beşerdir. Hayat-ı beşerin direği dahi, menabi'-i hayat olan mâ' ve türab ve havanın istifadeye lâyık suretiyle muhafazalarıdır. Halbuki şu üç şerait-i hayatın kefili dahi dağlardır. Zira dağ ve cibal, mehazin-i mâ' olduğu gibi; cezb-i rutubet hâsiyetiyle havaya meşşata oluyor... Hararet ve bürudeti ta'dil ettiği gibi; havaya mahlut olan muzır gazların tersibine ve havanın tasfiyesine sebeb olduğu gibi, toprağa da terahhum ediyor. Çamurluk ve bataklık ve bahrin tasallutundan muhafaza eder.
Râbian: Belâgatça vech-i münasebet ve müşabehet budur; faraza bir adam hayal balonuyla küreden yüksek yere uçarsa; dağların silsilelerine baksa, acaba tabaka-i türabiyeyi direkler üstüne serilip atılmış bedevi haymeleri gibi tahayyül ederse ve münferid dağlar da bir direk üstünde kurulan bir çadıra benzetilse, acaba tabiat-ı hayale muhalefet olur mu? Faraza sen o silsileleri müstakil dağlar ile beraber sath-ı arza keyfiyet-i vaziyeti bir bedevi Arabın karşısında tasvir tarzında tahayyül ve tahyil edersen, şöyle: Bu silsileler A'rab-ı Bedeviyenin haymeleri gibi arz sahrasında kurulmuş ve taraf taraf da çadırlar tahallül etmiş desen; Arabların hayalî olan üslûblarından uzak düşmüyorsun...
Hem de eğer vehim ile bu kasr-ı müşeyyed-i âlemden tecerrüd edip uzaktan hikmet dürbünüyle mehd-i beşer olan yere ve sakf-ı merfu' olan semaya temaşa edersen; sonra silsile-i cibalde temessül ve etraf-ı semaya temas eden daire-i ufuk ile mahdud olan semayı, bir fustat gibi yerin üstüne vaz' ve cibal evtadıyla rabtolunmuş bir çadır kubbesini tahayyül ve tevehhüm edersen müttehem edemezler. Sekizinci Mes'ele'nin Tenbih'inde bir-iki misal daha gelecektir.
Kur'an'da zikrolunan: دَحٰيهَا ve سُطِحَتْ ve فُرِّشَتْ ve تَغْرُبُ ف۪ى عَيْنٍ حَمِئَةٍ ve emsalleri gibi; bazı ehl-i zahir tağlit-ı ezhan için, onlar ile temessük ederler.
Lâkin müdafaaya biz muhtaç değiliz. Zira müfessirîn-i izam, âyâtın zamairindeki serairleri izhar eylemişlerdir. Bize hâcet bırakmamışlar, fakat bir ders-i ibret vermişler ve sermeşk yazmışlar.
Malûmdur: Malûmu i'lam, bâhusus müşahed olursa, abestir. Demek içinde bir nokta-i garabet lâzımdır, tâ onu abesiyetten çıkarsın.
Eğer denilse: "Bakınız! Nasıl arz küreviyetiyle beraber musattaha ve size mehd olmuştur, denizin tasallutundan kurtulmuş." Veyahut "Nasıl şems, istikrarla beraber tanzim-i maişetiniz için cereyan ediyor." Veyahut "Nasıl binler sene ile uzak olan şems, ayn-ı hamiede gurub ediyor." Maânî-i âyât kinayetten sarahate çıkmış oluyor... Evet şu garabet noktaları, belâgat nükteleridir.
İşaret: Ehl-i zahiri hayse beyse vartalarına atanlardan birisi, belki en birincisi: İmkânatı, vukuata karıştırmak ve iltibas etmektir.
Meselâ diyorlar: "Böyle olsa, kudret-i İlahiyede mümkündür. Hem ukûlümüzce azametine daha ziyade delalet eder. Öyle ise bu vaki' olmak gerektir."
Heyhat!.. Ey miskinler! Nerede aklınız kâinata mühendis olmaya liyakat göstermiştir? Bu cüz'î aklınız ile hüsn-ü küllîyi ihata edemezsiniz. Evet bir zira' kadar bir burun altundan olsa, yalnız ona dikkat edilse, güzel gören bulunur!..
Hem de onları hayrette bırakan tevehhümleridir ki: İmkân-ı zâtî, yakîn-i ilmîye münafîdir. O halde yakîniye olan ulûm-u âdiyede tereddüd ettiklerinden "lâedrî"lere yaklaşıyorlar. Hattâ utanmıyorlar ki; mesleklerinde lâzım gelir; Van Denizi ve Sübhan Dağı gibi bedihî şeylerde tereddüd edilsin. Zira onların mesleğince mümkündür: Van Denizi düşab ve Sübhan Dağı şeker ile örtülmüş bala inkılab etsin. Veyahut o ikisi: Bazı arkadaşımız gibi, küreviyetten razı olmayarak, sefere gittiklerinde ayakları sürçerek umman-ı ademe gitmeleri muhtemeldir. Öyle ise, deniz ve Sübhan, eski halleriyle bâki olduklarını tasdik etmemek gerektir.
Elâ! Ey mantıksız miskin! Neredesiniz? Bakınız, mantıkta mukarrerdir; mahsusattaki vehmiyat bedihiyattandır. Eğer bu bedaheti inkâr etseniz, size nasihate bedel ta'ziye edeceğim. Zira ulûm-u âdiye sizce ölmüş ve safsata dahi hayat bulmuş derecesindedir.
Dördüncü bela ki: Ehl-i zahiri teşviş eder; imkân-ı vehmîyi, imkân-ı aklî ile iltibas ettikleridir. Halbuki imkân-ı vehmî, esassız olan ırk-ı taklidden tevellüd ile safsatayı tevlid ettiğinden, delilsiz olarak herbiri bedihiyatta bir "belki", bir "ihtimal", bir "şekk"e yol açar. Bu imkân-ı vehmî, galiben muhakemesizlikten, kalbin za'f-ı a'sabından ve aklın sinir hastalığından ve mevzu ve mahmulün adem-i tasavvurundan ileri gelir.
Halbuki imkân-ı aklî ise: Vâcib ve mümteni' olmayan bir maddede, vücud ve ademe bir delil-i kat'iye dest-res olmayan bir emirde tereddüd etmektir. Eğer delilden neş'et etmiş ise makbuldür. Yoksa muteber değildir. Bu imkân-ı vehmînin ahkâmındandır ki; bazı vehhamlar: "Muhtemeldir, bürhanın gösterdiği gibi olmasın. Zira akıl, her bir şeyi derkedemez. Aklımız da buna ihtimal verir."
Evet, yok belki ihtimal veren vehminizdir. Aklın şe'ni bürhan üzerine gitmektir. Evet akıl herbir şeyi tartamaz, fakat böyle maddiyatı ve en küçük hâdimi olan basarın kabzasından kurtulmayan bir emri tartar. Faraza tartmaz ise, biz de o mes'elede çocuk gibi mükellef değiliz.
Tenbih: Ben "zahirperest" ve "nazar-ı sathî" sahibi tabiriyle yâd ettiğim ve tevbih ve ta'nif ile teşhir ettiğim muhatab-ı zihniyem; ağleb-i halde ehl-i tefrit olan ve cemal-i İslâmı görmeyen ve nazar-ı sathiyle
uzaktan İslâmiyete bakan hasm-ı dindir. Fakat bazan de ehl-i ifrat olan, iyilik bilerek fenalık eden dinin cahil dostlarıdır.
Beşinci bela: Ehl-i tefrit ve ifrat olan bîçarelerin ellerini tutarak zulümata atan birisi de; her mecazın her yerinde taharri-i hakikat etmektir. Evet mecazda bir dane-i hakikat bulunmak lâzımdır ki, mecaz ondan neşvünema bularak sünbüllensin. Veyahut hakikat, ışık veren fitildir; mecaz ise, ziyasını tezyid eden şişesidir. Evet, muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır. Elde ve ayakta aramak abestir...
Altıncı bela: Nazarı tams eden ve belâgatı setreden, zahire olan kasr-ı nazardır.
Demek ne kadar akılda hakikat mümkün {(*) Yani "akılda mümkün oldukça" Arabî asılda böyle... -Naşir-} ise, mecaza tecavüz etmezler. Mecaza gidilse de meali tutulur. Bu sırra binaendir: Âyet ve hadîsin tefsir veya tercümesi, onlardaki hüsün ve belâgatı gösteremez. Güya onlarca karine-i mecaz, aklen hakikatın imtinaıdır. Halbuki karine-i mania, aklî olduğu gibi hissî ve âdi ve makamî... Ve daha başka çok şeyler ile de olabilir.
Eğer istersen, Cennetü'l-Firdevs gibi olan Delailü'l-İ'caz'ın iki yüz yirmi birinci kapısından gir, göreceksin: O koca Abdülkahir gayet hiddetli olarak böyle müteassifleri yanına çekmiş, tevbih ve tekdir ediyor.
Yedinci bela: Muarrefi münekker eden biri de: Hareke gibi bir arazı, zâtiye ve eyniyeye hasrettiklerinden, "gayr-ı men hüve leh" olan vasf-ı cariyi inkâr etmek lâzım geldiğinden, şems-i hakikat tarz-ı cereyanından çıkarılmıştır.
Acaba böyleler Arabların üslûblarına hiç nazar etmemişlerdir ki; nasıl diyorlar: Dağlar bize rast geldi. Sonra bizden ayrıldı. Başka bir dağ başını çıkardı. Sonra gitti, bizden müfarakat eyledi. Deniz dahi güneşi yuttu ilh...
"Miftah-ı Sekkakî"de beyan olunduğu gibi; pek çok yerlerde san'at-ı beyaniyeden olan kalb-i hayali, esrar-ı beyaniye için istimal etmektedirler. Bu ise deveran sırrıyla, mağlata-i vehmiye üzerine müesses bir letafet-i beyaniyedir.
Şimdi sermeşk olarak iki misal-i mühimmeyi beyan edeceğim. Tâ ki o minval üzerine işleyesin. Şöyle:
Şu iki âyet gayet şâyan-ı dikkattirler. Zira zahire cümud, belâgatın hakkını cühud demektir.
Zira birinci âyette olan istiare-i bedîa, o derece hararetlidir ki; buz gibi olan cümudu eritir. Ve bulut gibi zahir perdesini berk gibi yırtar.
İkinci âyette belâgat o kadar müstekar ve muhkem ve parlaktır ki, seyri için güneşi durdurur. Evvelki âyet, قَوَار۪يرَ مِنْ فِضَّةٍ naziresidir. O da onun gibi bir istiare-i bedîayı tazammun eylemiştir. Şöyle ki:
Cennet'in evanileri şişe olmadığı gibi, gümüş dahi değildir. Belki şişenin gümüşe olan mübayeneti bir istiare-i bedîanın karinesidir. Demek şişe şeffafiyetiyle, fidda dahi beyaz ve parlaklık hasebiyle, güya Cennet'in kadehlerini tasvir etmek için iki numunedirler ki, Sâni'-i Rahman
bu âleme göndermiş. Tâ nefis ve mallarıyla Cennet'e müşteri olanların rağabatını tehyic ve iştihalarını açsın.
Aynen bunun gibi; مِنْ جِبَالٍ ف۪يهَا مِنْ بَرَدٍ bir istiare-i bedîa ondan takattur ediyor. O istiarenin zemini ise, zemin ve âsuman mabeyninde hükm-ü hayal ile tasavvur olunan müsabakat ve rekabetin tahayyülü üzerine müessestir. Mezraası şöyledir ki; zemin kar ve bered ile tezemmül veya taammüm eden dağlarıyla ve rengârenk besatîniyle süslendiği gibi, güya ona rekabeten ve inaden âsuman dahi cibal ve besatîni andıran rengârenk ile teşekkül eden ve dağlara nazireler yapmak için parça parça dağılan bulutlarıyla sarılıp cilveger oluyor. O dağ gibi parça parça bulutlara; sefineler veyahut dağlar veyahut develer veyahut bostan ve derelerdir denilse, teşbihte hata edilmemiş olur. O cevvdeki seyyarelerin çobanı ra'ddır. Kamçı gibi, berkini başları üzerine silkeleyip dolaştırıyor. O müsahhar sabihalar ise, o bahr-i muhit-i havaîde seyr ü cereyan etmekle, mahşere tesadüf etmiş dağları andırırlar. Güya sema, su buharının zerratını ra'd ile
silâh başına davet ettiği gibi; "Rahat olun" emriyle herkes yerine gider, gizlenir. Evet çok defa bulut, dağın libasını giydiği gibi; heykeli ile teşekkül etmekle beraber, bered ve karın beyazıyla televvün ve rutubet ve bürudetiyle tekeyyüf eder. Öyle ise bulut ve dağ komşu, arkadaştırlar. Birbirine levazımatını âriye vermeye mecburdurlar. Bu uhuvvet ve mübadeleti Kur'an'ın çok yerleri gösterir. Zira bazan onu, onun libasında ve ötekini berikinin suretinde bize gösterir. Hem de Tenzil'in pek çok menazilinde dağ ve bulut birbirinin elini tutup musafaha ettikleri vardır. Nasıl ki kitab-ı âlemin bir sahifesi olan zeminde muanaka ve musafahaları şahiddir. Zira umman-ı havada iskele hükmünde olan dağ tepesinde lenger-endaz olduklarını görüyoruz...
İkinci âyet:
Evet تَجْر۪ى bir üslûba işaret ettiği dahi لِمُسْتَقَرٍّ dahi bir hakikatı telvih eder. Demek caizdir ki تَجْر۪ى lafzıyla şöyle bir üslûba işaret olsun, şöyle: Şems, demiri altundan yapılmış mühezzeb, müzehheb, zırhlı bir sefine gibi esîrden olan ve mevc-i mekfuf tabir olunan umman-ı semada seyahat ve yüzüyor. Eğer çendan müstekarrında lenger-endazdır. Lâkin o bahr-i semada o "zeheb-i zâib" cereyan ediyor. Fakat o cereyan, arazî ve tebeî ve tefhim için müraat ve ihtiram olunan nazar-ı hissiyledir. Fakat hakikî iki cereyanı vardır. Olmaz ise de olur. Zira maksad, beyan-ı intizamdır. Esalib-i Arab'da olduğu gibi; tebeî ise veya zâtî ise, nizamın nokta-i nazarında birdir.
Sâniyen: Şems müstekarrında, mihveri üzerinde müteharrik olduğundan o erimiş altun gibi eczaları dahi cereyan ediyor. Bu hareket-i hakikiye evvelki hareket-i mecaziyenin danesidir, belki zenbereğidir.
Sâlisen: Şemsin müstekarrı denilen taht-ı revanıyla ve seyyarat denilen asakir-i seyyaresiyle göçüp sahra-yı âlemde seyr ü seferi, mukteza-yı hikmet görünüyor. Zira kudret-i İlahiye herşeyi hayy-ı müteharrik kılmıştır ve sükûn-u mutlak ile hiçbir şeyi mahkûm etmemiştir. Mevtin biraderi ve ademin ammizadesi olan atalet-i mutlaka ile, rahmeti bırakmamış ki kaydedilsin. Öyle ise Şems de hürdür. Kanun-u İlahîye itaat etmek şartıyla serbesttir, gezebilir. Fakat başkasının hürriyetini bozmamak gerektir ve şarttır.
Evet şems, emr-i İlahiye temessül eden ve herbir hareketini meşiet-i İlahiyeye tatbik eden bir çöl paşasıdır.
Evet cereyan, hakikî ve zâtî olduğu gibi, arazî ve hissî de olabilir. Nasıl hakikîdir, öyle de mecazîdir. Bu mecazın menarı تَجْر۪ى dir. Üslûbun ukde-i hayatiyesine telvih eden lafız, لِمُسْتَقَرٍّ dir.
Elhasıl: Maksad-ı İlahîsi, nizam ve intizamı göstermektir. Nizam ise şems gibi parlıyor. كُلِ الْعَسَلْ وَلَا تَسَلْ kaidesine binaen, nizamı intac eden hareket-i şems veyahut deveran-ı arz, hangisi olursa olsun, asıl maksadı ihlâl etmediği için, sebeb-i aslînin taharrisine mecbur değiliz.
Meselâ: قَالَ nin elifiyle hiffet hasıldır. Aslı ne olursa olsun, vav'a bedel kaf dahi olsa fark etmez. Yine elif, elif ve hafiftir.
İşaret: Bu tasviratla beraber hiss-i zahire istinaden; zahir, mutaassıbane bir cümud-u bâridi göstermek, nasılki belâgatın hararet ve letafetine münafîdir. Öyle de: Delil-i Sâni' olan nizam-ı âlemin esası olan hikmetullahın şahidi olan istihsan-ı akliye carih ve muhaliftir. Şöyle:
Meselâ: Sübhan Dağı'na çok fersahla uzak bir mesafeden müteveccih olsan ve istesen ki; Sübhan senin cihat-ı erbaana mukabil gele veyahut her cihete mukabil olarak görmüşsün, bu tebdil ve tebeddüle lâzım olan rahat bir sebebi olan kaç hareket-i vaz'iye ile birkaç adım atmak gibi en kısa yolu terk ve Sübhan Dağı gibi dehşetli bir cirm-i azîmi seni hayrette bırakacak bir daire-i azîmeyi kat'etmesini tahayyül veya teklif etmek gibi gayet uzun bir yolu ve israf ve abesiyete acib bir misali, nizam-ı âleme esas tutmak, bence nizama cinayet etmektir.
Şimdi insafla, nazar-ı hakikatla bu taassub-u bârideye bak; nasıl istikra-i tâmmın şehadetiyle sabit olan bir hakikat-i bahireye muaraza ediyor. O hakikat ise budur:
Hilkatte israf ve abes yoktur. Ve hikmet-i ezeliye, kısa ve müstakim yolu terketmez. Uzun ve müteassif yolu ihtiyar etmez. Öyle ise; acaba istikra-i tâmmın mecaza karine olmasından ne mani' tasavvur olunur ve neden caiz olmasın?..
Tenbih: Eğer istersen Mukaddemata gir. Birinci Mukaddeme'yi suğra ve Üçüncü Mukaddeme'yi kübra yap! Sana netice verecektir ki: Ehl-i zahirin zihinlerini teşviş eden, felsefe-i Yunaniyeye incizablarıdır. Hattâ o felsefeye fehm-i âyette bir esas-ı müselleme nazarıyla bakıyorlar. Hattâ oğlu ölmüş bir kocakarıyı güldürecek derecede bir misal budur ki: Bazılar öyle bir zâtın kelâmındaki fülûs-u felsefeyi, cevher-i hakikattan temyiz etmeyecek dereceden pek çok derecede âlî olan o zât-ı nakkad, Kürdçe demiş ki:
Halbuki, bu söz ile hükemanın mezhebi olan ki: "Melaike-i Kiram maddeden mücerreddirler" red yolunda tasrih ediyor ki: "Melaike-i Kiram anasırdan mahluk ecsam-ı nuraniyedirler." Onlar fehmetmişler ki: Anasır dört oldukları, İslâmiyet'tendir. Acaba! Dörtlüğü ve unsuriyeti ve besateti, hükema ıstılahatından ve muzahref olan ulûm-u tabiiyenin esaslarındandır. Hiç usûl-ü İslâmiyeye taallukları olmayan, belki zahir müşahedetle hükmolunan bir kaziyedir.
Evet dine teması olan her şey, dinden olması lâzım gelmiyor. Ve İslâmiyet'le imtizac eden her bir madde, İslâmiyet'in anasırından olduğunu kabul etmek, unsur-u İslâmiyet'in hâsiyetini bilmemek demektir. Zira kitab ve sünnet ve icma' ve kıyas olan anasır-ı erbaa-i İslâmiye, böyle maddeleri terkib ve tevlid etmez.
Elhasıl: Unsuriyet ve besatet ve erbaiyet, felsefenin bataklığındandır. Şeriatın maden-i safîsinden değildir. Fakat felsefenin yanlışı, seleflerimizin lisanlarına girdiğinden, bir mahmil-i sahih bulmuştur. Zira selef, "dörttür" dediklerinden murad, zahiren dörttür. Veyahut hakikaten ecsam-ı uzviyeyi teşkil eden "müvellidülma ve müvellidülhumuza ve azot ve karbon" yine dörttür. Eğer hür-fikirsen, bu felsefenin şerrine bak; nasıl ezhanı esaretle sefalete atmıştır. Âferin, hürriyetperver olan hikmet-i cedidenin himmetine ki, o müstebid hikmet-i Yunaniyeyi dört duvarıyla zîr ü zeber etmiştir.
Demek muhakkak oldu ki: Âyâtın delail-i i'cazının miftahı ve esrar-ı belâgatın keşşafı, yalnız belâgat-ı Arabiyenin madenindendir. Yoksa felsefe-i Yunaniyenin destgâhından değildir.
Ey birader!
Vaktâ ki keşf-i esrar merakı bizi şu makama kadar getirdi. Biz de seni beraber çektik. Seni taciz ettik. Hem senin çok yorgunluğunu
dahi biliriz. Şimdi Unsuru'l-Belâgat ve i'cazın miftahı olan İkinci Makale'nin içerisine seni gezdirmek istiyorum. Sakın o makalenin iğlak-ı üslûbu ve içinde cilveger olan mesailin elbiselerinin perişaniyeti, seni temaşasından müteneffir etmesin. Zira iğlak eden, manasındaki dikkat ve kıymettir. Ve perişan eden ve zînet-i zahiriyeden müstağni eden, manasındaki cemal-i zâtiyesidir.
Evet, nazlanan ve istiğna gösteren nâzeninlerin mehirleri dikkattir. Ve menzilleri dahi kalbin süveydasıdır. Bunlara giydirdiğim elbise, zamanın modasına muhaliftir. Zira "Kürd mektebi" denilen yüksek dağlarda büyümüş olduğumdan, alaturka terziliğe alışamadım. Hem de şahsın üslûb-u beyanı, şahsın timsal-i şahsiyetidir. Ben ise gördüğünüz veya işittiğiniz gibi, halli müşkil bir muammayım.
Tarih lisan-ı teessüfle bize ders veriyor ki: Saltanat-ı Arabın cazibesiyle a'cam, Arablara muhtelit olduklarından; Kelâm-ı Mudarî'nin melekesi denilen belâgat-ı Kur'aniyenin madenini müşevveş ettikleri gibi, öyle de acemlerin ve acemîlerin belâgat-ı Arabiyenin san'atına girdiklerinden fikrin mecra-yı tabiîsi olan nazm-ı maânîden zevk-i belâgatı, nazm-ı lafza çevirmişlerdir.
Şöyle ki:
Efkâr ve hissiyatın mecra-yı tabiîsi nazm-ı maânîdir. Nazm-ı maânî ise mantıkla müşeyyeddir. Mantığın üslûbu ise müteselsil olan hakaika müteveccihtir. hakaika giren fikirler ise, karşısında olan dekaik-ı mahiyatta nafizdirler. Dekaik-ı mahiyat ise, âlemin nizam-ı ekmeline mümidd ve müstemiddirler. Nizam-ı ekmelde herbir hüsnün menba'ı olan hüsn-ü mücerred mündemiçtir. Hüsn-ü mücerred ise, mezaya ve letaif denilen belâgat çiçeklerinin bostanıdır. Çiçeklerin bostanı, cinan-ı hilkatte cilveger olan ezhara perestiş eden ve şâir denilen bülbüllerin nağamatıdır. Bülbüllerin nağamatına aheng-i ruhanî veren ise, nazm-ı maânîdir.
Hal böyle iken, Arab'dan olmayan dahîl ve tufeylî ve acemîler, belâgat-ı Arabiyede üdeba sırasına geçmeye çalıştıklarından, iş çığırdan çıktı. Zira bir milletin mizacı o milletin hissiyatının menşei olduğu gibi lisan-ı millîsi de, hissiyatının ma'kesidir. Milletin emziceleri muhtelif olduğu gibi, lisanlarındaki istidad-ı belâgat dahi mütefavittir. Lâsiyyema Arabî lisanı gibi nahvî bir lisan olsa.
Bu sırra binaen cereyan-ı efkâra mecra ve belâgat çiçeklerine çimengâh olmaya çok derece nâkıs ve kısa ve kuru ve kır'av olan nazm-ı lafz, mecra-yı tabiîsi olan nazm-ı manaya mukabele ederek belâgatı müşevveş etmiştir. Zira acemîler sû'-i ihtiyar veya sevk-i ihtiyaçla lafzın tertib ve tahsinine ve maânî-i lügaviyenin tahsiline daha ziyade muhtaç olduklarından ve elfaz, mecra olmak cihetiyle daha âsân ve daha zahir ve nazar-ı sathîye daha munis ve hevam gibi avamın nazarlarına daha cazibedar ve avamperestane nümayişlere daha müstaid bir zemin olduğundan, elfaza daha ziyade sarf-ı himmet etmişlerdir...
Yani ne kadar bir mesafe kat'ederse, önlerine çok müşa'şa sahralar kendilerini göstermek şanında olan tertib-i maânîde olan tagalgulden zihinlerini çevirip, elfaz arkasına koşup dolaşıyorlar. Maânînin tasavvurlarından sonra elfazın arkasına gitmekle fikirleri çatallaşmıştır.
Gide gide elfaz manaya galebe etmekle istihdam ederek; lafz, manaya hizmet etmek olan kaziye-i tabiiye, aksine çevrildiğinden, tabiat-ı belâgattan böyle lafızperest mutasallıfların san'atına kadar; yok belki tasannularına uzun bir mesafe girmiştir.
Eğer istersen Harîrî gibi bir dâhiye-i edebin Makamat'ına gir gör: O dâhiye-i edeb nasıl hubb-u lafza mağlub olarak lafızperestlik hevesi o kıymetdar edebini lekedar ettiği gibi, lafızperestlere de bast-ı özür etmiştir ve numune-i imtisal olmuştur. Onun için o koca Abdülkahir bu hastalığı tedavi etmek için, Delailü'l-İ'caz ve Esrarü'l-Belâgat'ın bir sülüsünü onun ilâçlarından doldurmuştur.
Evet lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır...
Tenbih: Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır, öyle de: Suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için, çok edib edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır.
Evet lafza zînet vermeli fakat tabiat-ı mana istemek şartıyla ve suret-i manaya haşmet vermeli fakat mealin iznini almak şartıyla ve üslûba parlaklık vermeli fakat maksudun istidadı müsaid olmak şartıyla ve teşbihe revnak vermeli fakat matlubun münasebetini göze almak
ve rızasını tahsil etmek şartıyla ve hayale cevelan ve şaşaa vermeli fakat hakikatı incitmemek ve ağır gelmemek ve hakikata misal olmak ve hakikattan istimdad etmek şartıyla gerektir.
Kelâmın hayatlanması ve neşvüneması; manaların tecessümüyle ve cemadata nefh-i ruh etmekle bir mükâleme ve mübahaseyi içlerine atmaktır. Şöyle:
Deveran ile tabir olunan: Vücudda ve ademde iki şeyin mukarenetiyle biri ötekisine illet ve me'haz ve menşe' zannolunması olan itikad-ı örfî üzerine müesses olan, mağlata-i vehmiye üstüne mebni olan kuvve-i hayalden neş'et eden sihr-i beyanıyla sehhar gibi cemadatı hayatlandırır, birbiriyle söylettirir. İçlerine ya adaveti veya muhabbeti atar. Hem de manaları tecessüm ettirir, hayat verir, içinde hararet-i gariziyeyi derceder.
Eğer istersen gürültülü menzil ıtlakına şayeste olan bu beyte gir:
Yani: "Mumatala-i hak perdesi altında hulfü'l-va'd benimle konuşuyor, der: Aldanma!.. Onun için sinemde ümidlerim ye's ile kavgaya başladılar, o mütezelzil-hane olan sadrımı harab ediyorlar." Göreceksin nasıl şâir-i sahir, emel ve ye'si tecessüm ettirmekle hayatlandırarak nemmam olan ihlafın fitnesiyle bir muharebe ve muhasamayı temsil eyledi. Güya simotoğraf gibi bu beyt senin aklına rü'ya görünüyor. Evet bu sihr-i beyanî bir nevi tenvim eder.
Veyahut yerin yağmur ile muaşaka ve şekvasını dinle! İşte:
Yani: Yağmurun geç gelmesini ona teşekki eder, mahbubun ağız suyu gibi suyunu emer. Acaba yeri Mecnun, sehabı Leyla haletlerinde bu şiir sana tahyil etmiyor mu?
Tenbih: Bu şiiri güzel gösteren içindeki hayalin hakikate bir derece müşabehetidir. Zira yağmur gecikse sonra gelse, toprak vız vız gibi bir savtı çıkartarak suyunu çeker. Bu hali gören geçliğine ve şiddet-i ihtiyacına intikal ettiğinden, meşhur deveranın sırrıyla ve tevehhümün tasarrufatıyla bir muaşaka ve mükâleme suretine ifrağ eder.
İşaret: Herbir hayalde bu "çiznök" {(*) Kürtçe olup dane, habbe veya numune manasında kullanılır. -Naşir-} gibi bir dane-i hakikat bulunmak şarttır...
Kelâmın elbise-i fahiresi veyahut cemali ve sureti, üslûb iledir. Yani kalıb-ı kelâm iledir. Şöyle ki:
Ya dikkat-i nazar veya tevaggul veya mübaşeret veya san'atın telakkuhuyla hayalde tevellüd eden temayülatın hususiyatından teşekkül eden suretlerden terekküb eden istiare-i temsiliyenin parçaları telahuk ettiklerinden; tenevvür ve teşerrüb ve teşekkül eden üslûb, kelâmın kalıbı olduğu gibi, cemalin madeni ve hulel-i fahirenin destgâhıdır. Güya aklın borazanı denilmeye şâyan olan "irade" ses etmekle, kalbin karanlık köşelerinde yatan manalar çıplak, yalın ayak, baş açık olarak çıktıklarından mahall-i suver olan hayale girerler. O hazinetü'l-hayalde buldukları sureti giyerler. En ekall bir yazmayı sarar veya bir pabucu giyer, lâekall bir nişan ile çıkar. Hiç olmazsa bir düğme ile veya bir kelime ile kendinin nerede terbiye olduğunu gösterir.
Eğer bir kelâmın -fakat tabiattan çıkmış bir kelâmın- üslûbunda im'an-ı nazar edersen, kendi san'atı içinde işleyen mütekellimi o âyine-misal üslûbun içinde göreceksin. Hattâ nefsini nefesinden ve sesinden; mahiyetini nefesinden, {(*) "Nefes" نفث Arapçada dil ucuyla telaffuz edilen peltek (s) iledir. Manası çok hafif üflemektir. -Naşir-} üfürmesinden tevehhüm ve mizac ve san'atını kelâmıyla mümtezic tahayyül etsen, Hayaliyyun mezhebinde muateb olmuyorsun.
Eğer tereddüd ile senin hayalinin hastalığı var ise, Kaside-i Bür'iye'den olan;
olan bîmarhaneye git, gör! Nasıl hakîm-i Busayrî, istifrağla ve nedametin perhiziyle sana reçete yazar.
Eğer iştihanın açılmasıyla "üslûb" denilen hakikatın şişesindeki zülâl-i mana nasıl kendine muvafık ve nasıl imtizac etmesini seyretmek ve o zülâli içmeye iştihan var ise meyhaneye git ve de:
"Ey meyhaneci, kelâm-ı beliğ nedir?" Elbette onun san'atı onu şöyle söylettirecek:
"Kelâm-ı beliğ, ilim denilen çömleklerde pişirilen ve hikmet denilen büyük küplerde duran ve fehm denilen süzgeç ile süzülen, âb-ı hayat gibi bir manayı, zurefa denilen sâkiler döndürüp efkâr içer. Esrarda temeşşi etmekle hissiyatı ihtizaza getiren kelâmdır."
Eğer böyle sarhoşların sözlerinden hoşlanmıyorsan; suyun mühendisi olan Hüdhüd-ü Süleyman'ın Sebe'den getirdiği nebe' ve haberi dinle!.. Nasıl inzal-i Kur'an ve ibda'-ı semavat ve arz eden Zülcelal'i tavsif etmiştir. Hüdhüd diyor: "Bir kavme rast geldim; zemin ve âsumandan mahfiyatı çıkaran Allah'a secde etmiyorlar."
Bak! Evsaf-ı kemaliye içinde Hüdhüd'ün hendesesine telvih eden vasf-ı mezburu yalnız ihtiyar eyledi.
İşaret: Üslûbdan muradım, kelâmın kalıbıdır ve suretidir. Başkalar başka diyorlar. Ve belâgatça faidesi, kıssatın tefarıkını ve perişan olan parçalarını iltiham ve bitiştirmektir. Tâ kaide-i "Bir şey sabit olursa levazımıyla sabittir." sırrıyla bir cüz'ü tahrik etmekle, kıssatın küllünü ihtizaza getirmektir. Güya mütekellim, üslûbun bir köşesini muhataba gösterse, muhatab kendi kendine, -velev bir derece karanlıkta olsa- tamamını görebilir.
Bak, nerede olursa olsun "mübareze" lafzı pencere gibi meydan-ı harbi, içinde harb olarak sana gösterir. Evet çok böyle kelimeler vardır, hayalin simotoğrafisi denilse caizdir.
Tenbih: Üslûbun meratibi pek mütefavittir. Bazan o kadar latîf ve rakiktir ki, nesîm-i seherden daha âheste eser. Bazan o kadar gizli oluyor ki, bu zamanın harbinin diplomatlarının desais-i harbiyelerinden daha mesturdur. Bir diplomatın kuvve-i şâmmesi lâzımdır, tâ istişmam edebilsin.
Ezcümle: يٰسٓ Suresinde مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ وَ هِىَ رَم۪يمٌ şive-i ifadeden, Zemahşerî مَنْ يَبْرُزُ اِلَى الْمَيْدَانِ üslûbunu istişmam etmiştir. Evet insan isyanla Hâlıkın emrine karşı manen müdafaa ve mübareze eder...
Kelâmın kuvvet ve kudreti ise; kelâmın kuyudatı birbirine cevab vermek ve keyfiyatı birbirine muavenet etmekle, umumen "karınca kaderince" asl-ı garaza işaret ve herbiri parmağını maksad üzerine bırakmak ile:
düsturuna timsal olmaktır. Demek kuyudat, zenav gibi veyahut dereler gibi, maksad ise ortalarından istimdad edici bir havuz gibi olmak gerektir.
Elhasıl: Zihnin şebekesi üstünde tersim olunan ve nazar-ı akl ile alınan suret-i garaz, müşevveş olmamak için, tecavüb ve teavün ve istimdad lâzımdır.
İşaret: Bu noktadan intizam neş'et etmekle tenasüb tevellüd edip hüsn ü cemal parlar. Eğer istersen Rabb-i İzzet'in kelâmına teemmül et!..
Ezcümle: Zerresi büyük bir taş kadar büyük olan azabdan tahvif ve insanı kalâk ve tahammülsüz olduklarını göstermek için sevk edilen
olan âyete bak. Nasılki "şeyi zıddından in'ikas ettirmek" olan kaide-i beyaniyeye binaen tehvil ve tahvif
için azabın bir parçasının derece-i tesirini göstermek istediğinden, kıllet olan esas-ı maksada, nasıl kelâmın her tarafı elini oraya uzatıp kuvvet veriyor.
Şöyle: اِنْ lafzındaki teşkik ile tahfif; ve مَسَّتْ deki yalnız temas, ve نَفْحَةٌ maddesinde ve sîgasında ve tenkirindeki taklil ve tahkir; ve مِنْ deki teb'iz; ve nekale bedel عَذَابِ zikrindeki tehvin; ve رَبِّكَ deki îma-i rahmet umumen taklili göstermekle, azabı nihayet derecede ta'zim ve tehvil eder. Zira azı böyle olursa, çoğundan Allah esirgesin...
Tenbih: Bu sana sermeşktir. Yazabilirsen meşk et. Zira bütün âyât-ı Kur'aniye bu intizam ve tenasüb ve hüsne mazhardırlar. Fakat makasıd bazan mütedâhilen müteselsildir. Her birinin tevabii ötekiyle mukarin olur, fakat muhtelit olmaz. Dikkat etmek gerektir. Zira nazar-ı sathî böyle yerlerde çok halt eder.
Kelâmın servet ve vüs'ati ise; nasıl suret-i terkib, nefs-i maksadı gösterir. Öyle de: Müstetbeatının telmihatıyla ve esalibinin işaratıyla garazın levazım ve tevabiini göstermek ve ihtizaza getirmektir.
Zira telmih ve işaret ise, sâkin olan hayalâtı ihtizaza ve sâkit olan cevanibini söylettirmekle, kalblerin en uzak köşelerindeki istihsanı ve alkışlamayı tehyic etmeye büyük bir esastır. Evet telmih ve işaret ise, yolun etrafını temaşa ile tenezzüh etmek içindir. Kasd ve taleb ve tasarruf için değildir. Demek mütekellim onda mes'ul olmaz. Eğer istersen bu beyitlerin içlerine gir, bir derece seyre şâyan noktalar vardır:
İşte çal olan atına binmiş, nâzenin karşısında gençlenmek isteyen ihtiyar babanın sakalının içine bak, belâgatın çok anahtarlarını bulacaksın. Al, kapıları aç! İşte:
Yani, dedi: "İhtiyar oldun." Dedim: "Değildir; belki mesaib-i dehrin gürültüsünden ayakları altından çıkıp sakalıma konmuş bir beyaz gubardır."
Hem de:
Yani: Sakalımın beyazlanmakla parlaması seni korkutmasın. Zira nur-u mütecessim gibi dimağdan erimiş, sakaldan mecra bulup kendini gösteren fikir ve edebin tebessümüdür.
Hem de:
Yani: Gece gibi gençlikte gözün nevm-i gaflette dalmış, ancak subh-misal olan sakalın beyazıyla uyanabildi.
Hem de:
Yani: Ciriti istemek yolunda; sabah, atımın yüzüne yed-i beyzasıyla bir tokat vurdu. Atım dahi kısasını almak için tayyar olan subha erişti, yere vurdu, içinde dört ayağıyla gezindi. Demek atım çal'dır.
Hem de:
Yani: Kalbim maşukumun kemeri gibi hareket ve hışhış etmekte; onun kalbi ise onun bileziği gibi sükûn ve sükûttadır. Demek beli ince, bileği kalın olduğu gibi; kalbim müştak, onun kalbi müstağnidir. Demek hüsün ve aşkı ve istiğnayı ve iştiyakı bir taş ile vurmuştur.
Hem de:
Yani: Tacir-i Yemenî gibi yağmurdan gelen sel, yüklerini, eskallerini "Gabît" sahrasına attı. Nasılki bir tüccar akşamda bir köye gelse, gecede köylüler rengârenk eşyalarını satın alsalar; sabahleyin herkes bir renk ile süslenmiş olduğu halde evinden çıkıyor. Hattâ köyün çobanı dahi kırmızı bir mendili bağlıyor. Öyle de: Sel, sahraya yükünü attığı gibi, ticaret-i hafiyeye benzer imtizacat-ı kimyeviye ile çiçeklerin nâzeninlerine güya rengârenk elbise alınır, dikilir. Hattâ çiçeklerin çobanı
ıtlakına şâyan olan kefne {(*) Dikenli, ihrak edilir bir dağ mahsulüdür. -Müellif-} başını kırmızılaştırıyor.
Hem de:
Yani: "Vefa, gavr-ı in'idama çekildi.. tufan-ı gadr feverana başladı. Kavl ve amel ortasında uzun bir mesafe açıldı..."
Uzağa gitmek istemiyorsan, bu makalenin bir parça mâkabline nazar et; bu mes'eleye numune olmak için çok parçaları bulacaksın. Ezcümle: «Âyâtın delail-i i'cazının miftahı ve esrar-ı belâgatının keşşafı yalnız belâgat-ı Arabiyedir. Felsefe-i Yunaniye değildir.» Veyahut makale-i ûlâda olan mes'ele-i ûlânın hâtimesindeki işarete bak! İşte: «Hilkat denilen şeriat-ı fıtriye, meczub ve misafir olan küre-i arza farz etmiştir ki; Şemse iktida eden yıldızların safında durmak, şüzuz etmemek.. Zira zemin zevciyle beraber اَتَيْنَا طَائِع۪ينَ demişlerdir. Taat ise, cemaatle daha ahsendir.»
Şimdi teemmül et! Bu misaller, karşı ve arkalarından öyle makamatı gösterir ki; arkalarından başka makamat hayal-meyal gibi başını çıkarıyor.
Kelâmın semeratı ise; tabakat-ı muhtelifede, suver-i müteaddidede teşekkül eden maânîdir.
Şöyle: Kimya'ya aşina olanlara malûmdur; bir maddeyi, (meselâ altun gibi bir unsuru) istihsal edildiği vakit, makine veya fabrika ile müteaddid borular ile muhtelif teressübatıyla, mütenevvi' teşekkülat ile tabakat-ı mütefavitede geçer. En nihayet ondan bir kısım tahassül eder.
Kelâm denilen maânî-i mütefavitenin fotoğrafıyla alınmış muhtasar bir haritanın istiab ettiği gibi; mefahim-i mütefavitenin suret-i teşekkülü budur ki, tesirat-ı hariciyeden kalbin bir kısım ihtisasatı ihtizaza gelmekle müyulat tevellüd eder. Ondan hevaî manalar bir derece aklın nazarına ilişmekle, aklı kendine müteveccih eder. Sonra o buhar halindeki mana bir kısmı tekâsüf etmekle, temayülat ve tasavvuratın bir kısmı muallak kalıp bir kısım dahi takattur ettiğinden, akıl ona rağbet gösterir. Sonra mayi halindeki kısımdan bir kısım tasallüb ve tahassül ettiğinden, akıl onu kelâm içine alıyor. Sonra o mütesallibden bir resm-i mahsus ile temessül ve tecelli ettiğinden, akıl onun kametine göre bir kelâm-ı mahsus ile onu gösterir. Demek müteşahhıs olanı, kelâmın suret-i mahsusası içine alıyor. Ve tasallüb etmeyeni fehvanın eline verir. Ve tahassül etmeyeni işaret ve keyfiyet-i kelâma yükler. Ve takattur etmeyeni kelâmın müstetbeatına havale eder. Ve tebahhur etmeyeni üslûbun ihtizazatına ve kelâm ile refakat eden mütekellimin etvarıyla rabteder.
İşte bu silsilenin borularından ismin müsemması ve fiilin manası ve harfin medlûlü ve nazmın mazrufu ve heyetin mefhumu ve keyfiyatın mermuzu ve müstetbeatın müşarünileyhleri ve hitabı teşyi' eden etvarın muharrikleri, hem de "Dâllün bil-ibare"nin maksudu ve "Dâllün bil-işaret"in medlûlü ve "Dâllün bil-fehva"nın mefhum-u kıyasîsi ve "Dâllün bil-iktiza"nın mana-yı zarurîsi ve daha başka mefahim, umumen bu silsilenin birer tabakasından in'ikad eder ve şu madenden çıkar. Eğer seyretmek istersen kendi vicdanına bak, şu meratibi göreceksin. Şöyle:
Senin mahbubun vaktâ gözünüzün penceresinden şuâ ve berk-i hüsnünü vicdanınıza ilka ederse, o aşk denilen nâr-ı mukade birden yandırmaya başladığından; hissiyat iltihaba başlamakla, âmâl ve müyulat dahi heyecana gelip birden o âmâller üst kattaki hayalin tabanını deler. İmdad istediklerinden o hazinetü'l-hayalde safbeste-i hareket ve mahbubun mehasinini ellerinde tutmuş veyahut onun mehasinini hatıra getirmekle tasvir eden, başkasının mehasini ile işba' olunmuş olan hayalât ise, o âmâlin imdadına koşarlar; beraber hücum edip hayalden lisana kadar inmekle beraber, zülâl-i visale olan meyli arkalarında ve firaktan olan teellümü sağda ve ta'zim ve te'dib ve iştiyakı sola ve terahhum ve lütfu iktiza eden mahbubun mehasinini önlerine
ve hediye olarak medihanın gerdanını ve senanın dürrlerini ellerine almakla beraber, o
ıtlakına şâyan olan o ateşi söndürmek için zülâl-i visali celbeden tavsif-i bil-fezail ile arz-ı hâcet ederler.
İşte bak, kaç tabakatta bildiğin manadan başka ne kadar maânî başlarını çıkarıp görünüyor.
Eğer korkmuyorsan; İbnü'l-Fârıd'ın veya Ebu Tayyib'in gözlerinden müdhiş olan vicdanlarına bak! Ve vicdanın tercümanı olan
Hem de
Hem de
Hem de
gör ve dinle ki, çendan gözleri Cennet'te tenezzüh eder. Fakat vicdanlarındaki Cehennem tazib eder.
Öyle de: Mehasinine işaret ve istiğnasına remz ve teellüm-ü firaka îma ve şevke tasrih ve taleb-i visale telvih ve terahhumunu celbeden hüsnüne tansis etmekle beraber, hissiyatını tahrik eden heyet-i etvarıyla çok hayalât-ı rakikayı göstermişlerdir.
İşaret: Nasıl bir hükûmetin intizamında, her memura istidadı nisbetinde, vazife derecesinde, hizmet miktarınca ücret vermek lâzımdır.
Öyle de: Böyle meratib-i mütefaviteden ihtilat eden manalar ise, garaz-ı küllî olan mesûkun lehülkelâmın merkezine kurbiyet nisbetinde ve maksuda hizmet derecesinde herbirine inayet ve ihtimamda
hisse ve nasiblerini taksim-i âdil ile tefrik etmek gerektir. Tâ ki, o muadeletle intizam ve o intizamdan tenasüb ve o tenasübden hüsn-ü vifak ve o hüsn-ü vifaktan hüsn-ü muaşeret ve o hüsn-ü muaşeretten kelâmın kemaline bir mizanü't-ta'dil çıkabilsin. Yoksa vazifesi hizmetkârlık ve tabiatı çocukluk olanlar, büyük rütbeye girmekle tekebbür eder. Tekebbür etmekle tenasübünü bozup muaşereti teşviş eder.
Demek kuyudat-ı kelâmın istidadlarını nazara almak gerektir. Evet herşeyi istidadı nisbetinde terfi' etmek lâzımdır. Zira görünüyor ki göz, burun gibi bir a'zâ ne kadar güzel olursa, hattâ altundan olursa, haddinden büyük olduğu halde sureti çirkin eder.
Tenbih: Nasıl bazan en küçük bir nefer bir hizmete, meselâ düşman ordusuna keşf-i râze gider, müşir gidemez veyahut bir küçük talebe yaptığı işi büyük bir âlim yapamaz. Çünki büyük adam her şeyde büyük olmak lâzım gelmez. Herkes kendi san'atında büyüktür.
Kezalik o maânî-i mütezahime içinde bazan bir küçük mana riyaset eder. O kıymettar oluyor. Zira onun vazifesi şimdi gelecek bir esbab ile ehemmiyetlidir.
Buna işaret eden ve kıymetine menar olan sarih hüküm ve lâzım-ı karibinin adem-i salahiyetidir ki, onun hatırası için irsal-i lafız ve sevk-i hitab edilsin ve kelâm dahi postacılık etsin. Zira ya bedihî ve malûmdur, görünüyor. Veyahut hafif ve zaîftir, asl-ı garazda ehemmiyeti yoktur. Veyahut onu hüsn-ü telakki ve kabul edecek ve ona kulak verecek muhatab yoktur. Veyahut mütekellimin haline muvafakat ve tekellüme dâî olan arzuya hizmet edemez. Veyahut muhatabın şe'n ve haysiyetine imtizac, istimzac edemez. Veyahut kelâmın makamında ve müstetbeatın tevabiinde ecnebi görünür. Veyahut garazın muhafazasına ve levazımın tedarikine müstaid değildir.
Demek her bir makamda bu esbablardan yalnız birinin sözü dinlenir. Fakat umumen ittihad etseler, kelâmı en yüksek tabakaya çıkartırlar.
Bazı maânî-i muallaka vardır ki, bir şekl-i muayyenesi ve bir vatan-ı hususiyesi yoktur. Müfettiş gibi herbir daireye girer. Bazı kendine hususî bir lafız takıyor. Bu muallakatın bir kısmı ise harfiye ve hevaiye gibidir. Başka kelime onu derûnuna çeker. Bazan bir cümleye, belki bir kıssata nüfuz eder. Ne vakit o cümleyi ezdirirsen ruh gibi o mana takattur eder. Meselâ hasret ve iştiyak ve temeddüh ve teessüf ilâ âhir.. gibi manalardır..
Belâgatın ukde-i hayatiyesi, tabir-i diğer ile beyanın felsefesi veyahut şiirin hikmeti ise; hariciyatın nevamis ve mekayisini temessül etmektir.
Şöyle: Hakaik-i hariciyedeki kanunları kıyas-ı temsilî cihetiyle ve deveran tarîkiyle ve vehmin tasarrufuyla şâirane olan maneviyat ve ahvalde yerleştirmektir. Demek âyine gibi hariçten in'ikas eden hakikatın şuâlarını temessül eder. Güya kendi san'at-ı hayaliyesiyle ve nakş-ı kelâmîsiyle hilkat ve tabiatı taklid ve muhakât eder.
Evet kelâmda hakikat olmaz ise de, en ekall şebih ve nizamından istimdad etmek ve onun danesi üzerinde sünbüllenmek gerektir. Fakat her danenin mahsus bir sünbülü vardır. Bir buğday, bir ağaç kadar sünbüllenmez. Felsefe-i beyan nazara alınmaz ise; belâgat hurafat gibi, hayal-gul gibi sâmi'e hayretten başka bir faide vermez.
İşaret: Felsefe-i beyaniyeye müşabih, Nahv'in dahi bir felsefesi vardır. O felsefe ise, vâzıın hikmetini beyan eder. Kütüb-ü Nahiv'de mezkûr olan münasebat-ı meşhure üzerine müessestir. Meselâ bir mamule iki âmil dâhil olmaz. Ve "hel" lafzı, fiili gördüğü gibi sabretmez, visal ister. Hem fâil kuvvetlidir, kavî olan zammeyi kendine gasbeder. "Meselâ" hariç ve kâinatta cari olan kanunların birer aks-i misalîsidir.
Tenbih: Bu münasebat-ı Nahviye ve Sarfiye olan hikmet-i vâzı' ise; felsefe-i beyan derecesinde olmaz ise de, pek büyük kıymeti vardır. Ezcümle: İstikra ile sabit olan ulûm-u nakliyeyi, ulûm-u akliyenin suretlerine çeviriyor.
Maânî-i beyaniyenin aşılaması ve telkîhi ve manaların becayiş ve inkılabları kelimenin mana-yı hakikîsi, ya garaz veyahut mana-yı muallakadan birisini teşerrüb ve içine cezb etmektir.
Zira içine girdiği vakit sahibü'l-beyt olan hakikata ve esasa dönüyor. Ve asıl lafzın sahibi olan mana ise bir suret-i hayatiyeye dönüyor; ona meded verir. Ve müstetbeattan istimdad eder. Bu sırdandır ki; kelime-i
vâhidenin maânî-i müteaddidesi oluyor. Ve becayiş ve telkîhat bundan çıkar. Bu noktadan gaflet eden, büyük bir belâgatı kaybeder...
İşaret: Bir şey merkeb ve binilmiş ise عَلٰى lafzına müstehak olduğu gibi, zarf gibi içine aldığından فِى lafzını ister. تَجْر۪ى فِى الْبَحْرِ gibi. Hem de bir şey âlet olduğundan بَاء lafzını ister. صَعَدْتُ السَّطْحَ بِالسُّلَّمِ gibi. Ve mekân ve merkeb olduğundan فِى ve عَلٰى lafızlarını dahi ister. Hem de gaye olduğundan اِلٰى ve حَتّٰى lafızlarını ister. İllet ve zarf olduğundan لَامْ ve فِى lafızlarını dahi ister. وَ الشَّمْسُتَجْر۪ى لِمُسْتَقَرٍّ gibi. İşte sermeşk; sen de kıyas edebilirsen et!..
Tenbih: Bu mütedâhil manaların hangisi daha ziyade senin garazına temas eder ve maksada sıla-i rahm vardır, ileriye sür ve izhar et. Bâkileri ona teşyi' edici yaptır. Yoksa senin tarz-ı ifaden haşmet ve zînet-i beyaniyeden çıplak olacaktır.
İrade-i cüz'iyeyi ve tasavvur-u basiti âciz bırakan kelâmın yüksek tabakası şudur ki: Mütedâhilen müteselsil olan makasıdın taaddüdü ve mütenasilen murtabıt olan metalibin teselsülü ve netice-i vâhideyi tevlid eden asılların içtimaı ve her biri ayrı ayrı semere veren füru'-u kesîrenin istinbatına istidad veya tazammunu iledir. Şöyle ki:
Maksadü'l-makasıd olan en uzak ve yüksek hedef-i garazdan ayrılıp gelmekte olan maksadlar birbirine murtabıt ve birbirinin noksaniyetini tekmil ve komşuluk hakkını eda etmekle, kelâma vüs'at ve azamet verir. Güya birini vaz'etmekle ötekisini ve diğerini ve başkasını ve daha başkasını vaz'eder. Ve sağ ve solda ve her cihetin nisbetini gözetmekle birden o makasıdı, kelâmın kasr-ı müşeyyedesine koyuyor. Güya çok akılları kendi aklına muavenet etmek için istiare etmiş, istihdam ediyor. Sanki o mecmu-u makasıdda herbir maksad, tesavir-i mütedâhileden müşterekü'n-fîh bir cüz'dür.
Nasıl mütedâhil tasvirlerde siyah bir noktayı bir ressam koysa; o nokta birinin gözü, ötekisinin yüzünün hali, خالى berikisinin burnunun deliği, başkasının ağzı olduğu gibi; kelâm-ı âlîde dahi öyle noktalar vardır.
İkinci Nokta: Kıyas-ı mürekkeb ve müteşaib sırrıyla metalib tenasül edip teselsül etmektir. Güya mütekellim o metalibin beka ve tenasülünün bir tarih-i tabiîsine işaret eder.
Meselâ: Âlem güzeldir. Demek Sânii hakîmdir, abes yaratmaz, israf etmez, istidadatı mühmel bırakmaz. Demek intizamı daima tekmil edecek. Ciğerşikâf ve tahammül-sûz ve emel öldürücü ve bütün kemalâtı zîr ü zeber eden hicran-ı ebedî olan ademi, insana musallat etmez. Demek saadet-i ebediye olacaktır.
Üçüncü Makale'nin ikinci şehadetinin mukaddemesinde nübüvvet-i mutlakanın mebhasinde insanın hayvandan üçüncü cihet-i farkı, buna iyi bir misaldir.
Üçüncü Nokta: Netice-i vâhideyi tenatüc eden usûl-ü müteaddideyi cem' ve zikretmektir. Zira herbir aslın yüksek netice ile kasden ve bizzât irtibatı olmaz ise, lâekall bir derece ihtizaza ve inkişafa getirir.
Güya usûl denilen mezahir ve âyinelerinin ihtilafıyla ve netice ve mütecellinin vahdetiyle maksadın tecerrüdüne ve ulviyetine ve hayat-ı âlem denilen deveran-ı umumî tesmiye olunan hayat-ı külliye ile yâd edilen hakikatıyla kelâmın kuvve-i hayatiyesinin ittisaline işarettir.
Üçüncü Makale'nin âhirindeki üçüncü maksadda olan birinci maksad buna bir derece misaldir. Hem Üçüncü Makale'de Dördüncü Mes'ele ve Meslekten olan "işaret ve irşad ve tenbih ve muhakeme" buna misaldir.
Evet Rabb-i İzzet'in kelâmına dikkat edilse, bu hakikat her yerde nur gibi parlar. Evet nur gibi köşelerinde ve mekatı'larında içtima edip zülâl-i belâgat fışkırıyor. Nefrin o zahirperestlere ki, bu hakikatten gaflet edip tekrara hamlediyorlar.
Dördüncü Nokta: Kelâmı öyle ifrağ etmek ve istidad vermektir ki: Pek çok füru'ların tohumlarını mutazammın ve pek çok ahkâma me'haz ve pek çok maânîye vücuh-u muhtelife ile delalet etmektir. Güya bu istidadı tazammun ile kelâmın kuvve-i nâmiyesinin kuvvetine telvih eder ve hasılatının kesretini gösterir. Sanki o füru' ve vücuhların mahşeri olan mes'elede cem'eder, tâ ki mezaya ve mehasinini muvazenet edip herbir fer'i bir garaza sevk ve herbir vechi bir vazifeye tayin eder.
Evet kıssa-i Musa (A.S.), meşhur darb-ı meseldeki tefariku'l-asâdan daha nâfi'dir. Nasıl o asâ ne kadar parçalansa yine bir işe yarar. Kıssa-i Musa dahi öyledir. Bu hâsiyetine binaendir ki, Kur'an yed-i beyza-i mu'cizü'l-beyaniyle o kıssayı aldı. Ve suver-i müteaddidede gösterdi. Herbir cihetini hüsn-ü istimal etti. Fenn-i beyanın seharesi, belâgatına secde ber-zemin-i hayret ve muhabbet ettiler.
Ey birader! Bu mes'elede olan hayal-meyal belâgat, bu esalib ile sana öyle bir şecereyi tersim eder ki; cesîm urûku müteşâbike, uzun boğumları mütenasika ve müteşaib dalları müteanika, meyve ve semeratı mütenevvia olan bir şecere-i hakikatı sana tasvir eder.
Eğer istersen, Altıncı Mes'ele'ye temaşa et. Zira çendan müşevveş ise bir derece bu mes'elenin bir parçasına misal olabilir.
Tenbih ve İtizar: Ey birader! Bilirim ki; şu makale sana gayet muğlak görünüyor. Fakat ne çare mukaddemenin şe'ni icmal ve îcazdır. Kütüb-ü Selâse'de sana tecelli edecektir.
Kelâmın selaseti ise: Bir derece hissiyattan tafralık ve iştibak etmemek; ve tabiatı taklid ve harice temessül ve mesîl-i garazda sedad ve maksad ve müstekarrın temeyyüzüdür.
Şöyle ki: Kelâm, hissiyatta tamam olmadan çifte atmak, başkasıyla mezcetmek, selasetini tağyir eder. Ve nizamsız iştibaktan tevakki ve maânî-i müteselsilede tederrüc lâzımdır.
Hem de san'at-ı hayaliyesiyle tabiata şakirdlik etmek gerektir. Tâ tabiatın kavanini onun san'atında in'ikas edebilsin.
Hem de tasavvuratını öyle hariciyata muhâkî ve müşakil etmek lâzımdır. Faraza tasavvuratı dimağdan kaçıp hariçte tecessüm etseler, hariç onları istilhak ve neseblerini inkâr etmesin ve desin: "Onlar benim" veyahut "keennehu"; veyahut "benim veledimdir"...
Hem de garazın mesîlinde ve kasdın mecrasında teferruk etmemek için sedad etmek, çeleçepe {(*) Bu kelime Kürdçedir. -Müellif-} temayül etmemektir. Tâ canibler garazın kuvvetini teşerrüb etmekle ehemmiyetsiz etmesin. Belki köşeler, tazammun ettikleri taravet ve letafetiyle zenav gibi garaza imdad ve kuvvet vermek gerektir.
Hem de kasdın müstekarrı temeyyüz ve ağrazın mültekası taayyün etmek, selasetin selâmetine lâzımdır.
Beyanın selâmet ve sıhhatı ise; hükmü, levazım ve mebadisiyle ve âlât-ı müdafaasıyla isbat etmektir.
Şöyle ki: Bir hükmün levazımını ihlâl etmemek, rahatlığını bozmamak ve nazara almak ve mebadisinden istimdad-ı hayat etmek için müracaat etmek ve hücum eden evhamın itirazatına mukabele edecek sual-i mukaddere cevab olan kuyudatıyla tekallüd etmek gerektir.
Demek, kelâm meyvedar bir ağaçtır; cinayet ve ictinadan himayet etmek için dikenleri ve süngüleri dizilmişler. Güya o kelâm, birçok münazaratın neticesi ve pekçok muhakematın zübdesi olduğundan, gayet ulvî olarak evhamın şeyatîni, istirak-ı sem' edemezler; eğri nazar ile bakamazlar.
Güya mütekellim altı cihetini nazara alıp, etrafına bir sur çekmiştir. Yani mevzu veyahut mahmulü takyid ile veyahut tavsif ile veyahut başka cihetle vehmin hücumuna müsaid noktalarda birer müdafi müheyya ederek, baştan aşağıya kadar mukadder suallere cevab hükmünde olan kuyudatıyla mücehhez etmiştir. Eğer buna misal istersen, şu kitab bitamamihi buna uzunca bir misaldir. Lâsiyyema Makale-i Sâlise en parlak bir misali.
Kelâmın selâmet ve rendeçlenmesi ve itidal-i mizacı ise, her kaydın istihkak ve istidadına göre inayeti taksim ve hil'at-ı üslûbu tevzi' ve giydirmektir. Hem de hikâyette olursa, mütekellim kendini "mahkiyyun anhü" yerinde farz etmek gerektir.
Şöyle: Eğer başkasının hissiyat ve efkârının tasvirinde ise, "mahkiyyun anhü"de hulûl etmek ve onun kalbinde misafir olmak ve lisanıyla tekellüm etmek gerektir. Eğer kendi malında tasarruf etse, alâmet-i kıymet olan itibar ve ihtimamın taksiminde her kaydın istihkak ve istidad ve rütbesini nazara almak ile taksiminde adalet ve üslûblarda istidadın kametine göre kesmektir. Tâ herbir maksad onun münasibinde olan üslûbdan cilveger olabilsin. Zira üslûbun esasları üçtür:
Birincisi: Üslûb-u mücerreddir. Seyyid Şerif'in ve Nasîruddin-i Tûsî'nin sade olan ma'rez-i kelâmları gibi...
İkincisi: Üslûb-u müzeyyendir. Abdülkahir'in "Delailü'l-İ'caz" ve "Esrarü'l-Belâgat"daki müşa'şa ve parlak kelâmı gibi...
Üçüncüsü: Üslûb-u âlîdir. Sekkakî ve Zemahşerî ve İbn-i Sina'nın bazı muhteşem kelâmları gibi... Veyahut şu kitabın mealindeki Arabiyyü'l-ibare, lâsiyyema Makale-i Sâlise'deki müşevveş fakat muhkem parçaları gibi... Zira mevzuun ulviyeti şu kitabı üslûb-u âlîye ifrağ etmiştir. Yoksa benim san'atımın tesiri cüz'îdir.
Elhasıl: Eğer ilahiyat ve usûlün bahis ve tasvirinde isen, şiddet ve kuvvet ve heybeti tazammun eden üslûb-u âlîden ayrılmamak gerektir.
Eğer hitabiyat ve iknaiyatta isen, zînet ve parlaklık ve tergib ve terhibi tazammun eden üslûb-u müzeyyeni elinden gelirse elden bırakma. Fakat gösteriş ve tasannu' ve avamperestane nümayiş etmemek gerektir.
Eğer muamelât ve muhaverat ve âlet olan ilimlerde isen; vefa ve ihtisar ve selâmet ve selaset ve tabiîliği tekeffül eden ve sadeliği ile cemal-i zâtiyeyi gösteren üslûb-u mücerredde iktisar et.
Bu mes'elenin hâtimesi: Kelâmın kanaat ve istiğnası ve asabiyeti ise makamın haricinde üslûbu aramamaktır. Şöyle ki: mananın kametine göre bir üslûbu kestirmek istediğin vakit, dâhil-i makamda olan menbadan ve mevzuun fabrikasından, lâekall kelâmın tazammun ettiği mevzuun veya kıssatın veya san'atın levazımının parça parçasından ve tevabiinin kıt'a kıt'asından bir üslûbu dikmek, zaruret olmadan harice medd-i nazar etmemek, tabir hata olmasa, harice boykotaj etmek ile elbette kelâmın kuvveti tezayüd ettiği gibi, servetin dağılmamasına en büyük esastır. Demek mana ve makam ve san'at ise, kelâmın delalet-i vaz'iyesine yardım edebilir. Nasıl kelâm, delalet-i vaz'iye ile manayı gösterir, öyle de böyle üslûb ise, tabiatıyla manaya işaret eder. Eğer bir numune istersen Dokuzuncu Mes'eledeki Arabî parçalarına bak. İşte:
ve
Eğer istersen ulûm-u âliyenin آلِيَه kitablarının dibacelerine bak. Eğer çendan o dibacelerde şu san'at-ı belâgat çok dakik ve latîf olmazsa da; fakat ondaki beraatü'l-istihlal, bu hakikata bir beraatü'l-istihlaldir. Hem de şu kitabın dibacesinde mu'cizata işaret yolunda Peygamberimizin zâtı, nübüvvetine mu'cize gösterilmiştir. Hem de Üçüncü Makale'nin dibacesinde kelime-i şehadetin iki cümlesi birbirine şahid gösterilmiştir. Hem de Yedinci Mukaddeme'de, inşikak-ı Kamer'e yere inmeyi ilâve edenlere denilmiş: "Mu'cizenin kamerini münhasif ve Şems gibi bürhan-ı nübüvveti Süha gibi mahfî olmasına sebeb oldunuz." Buna kıyasen şu hakikate, şu kitabda birçok numune bulabilirsin. Zira bu kitabın mesleği, benim gibi harice boykotajdır. Hattâ zaruret olmazsa, efkâr ve mesailde ve misallerde ve esalibde harice boykot etmektir. Fakat tevafuk-u hâtır olabilir. Zira hakikat birdir. Hangi kapıyla girsen, aynını göreceksin.
"Söylenene bak, söyleyene bakma!"; söylenilmiştir... Fakat ben derim: Kim söylemiş ise; Kime söylemiş? Ne içinde söylemiş? Ne için söylemiş? Söylediği sözü gibi dikkat etmek, belâgat nokta-i nazarından lâzımdır, belki elzemdir.
İşaret: Malûm olsun ki; Fenn-i Maânî ve Beyanın mezayasının belâgatça mühim bir şartı, kasden ve amden garazın cihetine emarat ile işaret ve alâmatın nasbıyla kasd ve amdini göstermektir. Zira onda tesadüf bir para etmez.
Fenn-i Bedîin ve tezyinat-ı lafziyenin şartı ise, tesadüf ve adem-i kasddır. Veyahut tesadüfî gibi tabiat-ı manaya yakın olmaktır.
Telvih: Pûşide olmasın ki; tabiata ve hakikat-i hariciyeye delalet eden ve hükm-ü zihnîyi kanun-u haricî ile rabteden; tabir caiz ise, perdeyi delerek altındaki hakkı gösteren âletlerin en sekkabı اِنَّ -i tahkikiyedir. Evet şu اِنَّ nin şu hâsiyetine binaendir ki, Kur'anda kesretle istimal olunmuştur.
Tenbih: Ey birader! Bu makaledeki kavanin-i latîfe şu perişan esalibden teberri ve nefret etmesi seni tağlit etmesin. Meselâ: "Eğer bu kanunlar
iyi olsaydılar, onları vaz' edene iyi bir ders-i belâgatı verecekler idi. Hem de güzel bir üslûbu giyecekler idi. Halbuki onları vaz' eden ise ümmidir. Üslûbları dahi perişandır." gibi bir vehme zâhib olma. Yahu! Bu vehme ehemmiyet verme. Zira bir fende herbir ilim sahibi onda san'atkâr olmak lâzım gelmez. Hem de ile'l-merkeziye olan kuvve-i cazibe, ani'l-merkeziye olan kuvve-i dafiaya galibdir. Çünki kulağın dimağa karabeti ve akıl ile sıla-i rahmi vardır. Halbuki maden-i kelâm olan kalb ise, lisandan uzak ve ecnebidir. Ve hem de çok defa lisan, kalbin dilini tamamen anlamıyor. Lâsiyyema kalb bazan mes'elenin derin yerlerinden -kuyu dibindeki- bir tıntın eder ise lisan işitemez, nasıl tercümanlık edecektir?.. Elhasıl: Fehim, ifhamdan daha esheldir, vesselâm!..
İtizar: Ey şu dar ve ince ve karanlık olan yolda benim ile arkadaşlık eden sabırlı ve metanetli zât! Zannediyorum; bu İkinci Makale'de yalnız hayretle seyirci oldun, müstemi' olmadın. Çünki anlamadın. Hakkınız var. Zira mesail gayet derin ve ırkları uzun ve ibare ise gayet muhtasar ve muğlak ve Türkçem de epeyce noksan ve müşevveş ve vaktim dahi dar.. ben de acele.. sıhhatım muhtel.. başım nezlelidir. Şu karışık zeminde ancak şöyle bir varakpare çıkabilir.
Ey birader! "Unsur-u Hakikat"ı kübra gibi ve "Unsur-u Belâgat"ı suğra gibi mezcet. Elektrik şuâı gibi olan hads-i sadıkı geçir. Tâ gayet hararetli ve parlak ziyalı olan "Unsur-u Akide"yi netice vermek için senin zihnine istidadat verebilsin.
İşte "Unsur-u Akide"yi Üçüncü Makale'de arayacağız.
İşte başlıyorum: نَخُو ...
{(*): Asılda başlık olarak (Unsuru'l-Akide) diye yazılı değil.. Amma (Unsuru'l-Belâgat) başlığı yazılı olduğu şeklinde, burada da o başlık gerekmektedir.. -Naşir-}
Bu kelime-i âliye, üssü'l-esas-ı İslâmiyet olduğu gibi, kâinat üstünde temevvüc eden İslâmiyetin en nuranî ve en ulvî bayrağıdır. Evet misak-ı ezeliye ile peyman ve yeminimiz olan iman, bu menşur-u mukaddeste yazılmıştır.
Evet âb-ı hayat olan İslâmiyet ise, bu kelimenin aynü'l-hayatından nebean eder.
Evet ebede namzed olan nev'-i beşer içinde saadet-saray-ı ebediyeye tayin ve tebşir olunanın ellerine verilmiş bir ferman-ı ezelîdir.
Evet kalb denilen avalim-i gaybiyeye karşı olan penceresinde kurulmuş olan latîfe-i Rabbaniyenin fotoğrafıyla alınan timsal-i nuranîyle Sultan-ı Ezel'i ilân eden harita-i nuraniyesidir ve tercüman-ı beliğidir.
Evet vicdanın esrarengiz olan nutk-u beliğanesini cem'iyet-i kâinata karşı vekaleten inşad eden hatib-i fasihi ve kâinata Hâkim-i Ezel'i ilân eden imanın mübelliğ-i beliği olan lisanın elinde bir menşur-u lâyezalîdir.
İşaret: Bu kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahid-i sadıktır ve birbirini tezkiye eder. Evet uluhiyet nübüvvete bürhan-ı limmîdir. Muhammed (A.S.M.), Sâni'-i Zülcelal'e zâtıyla ve lisanıyla bürhan-ı innîdir...
Tenbih: Hakaik-i akaid-i İslâmiye, bütün teferruatıyla kütüb-ü İslâmiyede mufassalan müberhene ve musarrahadır, görülebilir. Ve görülen şeyi göstermek, zahirin hafâsına veya muhatabın gabavetine işaret ve techil olduğundan, akidenin yalnız üç-dört unsurunu beyan edeceğim. Diğer hakaikini fuhûl-ü ulemanın kitablarına havale ederim. Zira bana hâcet bırakmamışlar.
Ehl-i dikkatin malûmudur ki: Makasıd-ı Kur'aniyenin fezlekesi dörttür: Sâni'-i Vâhid'in isbatı ve nübüvvet ve haşr-i cismanî ve adldir.
Bir bürhanı da Muhammed'dir (A.S.M.). Sâni'in vücud ve vahdeti, isbata ihtiyaçtan müstağnidir. Lâsiyyema Müslümanlara karşı çok derece eclâ ve azhardır. Binaenaleyh hitabımı ecanibe, bâhusus Japonya'ya tevcih eyledim. Zira onlar eskide bazı sualler etmiştiler, ben de cevab vermiş idim. Şimdi ihtisar ile yalnız bir-iki suallerine müteallik o cevabın bir parçasını söyleyeceğim.
Onlardan bir sual:
Yani: Vücud-u Sâni'a delil-i vâzıh nedir?
İşaret: Gayr-i mütenahî olan marifetullah, böyle mahdud olan kelâma sığışmaz. Binaenaleyh, kelâmımdaki iğlakın mazur tutulması mercûdur.
Tenbih: Bervech-i âti kelâmdan maksad: Muhakeme ve muvazenenin tarîkını göstermektir. Tâ ki, mecmu'unda hakikat tecelli etsin. Yoksa zihnin cüz'iyeti sebebiyle o mecmu'un herbir cüz'ünde neticenin tamamını taharri etmek, kuvve-i vâhimenin tasallut ve tereddüdüyle hakikatı evham içinde setretmektir.
Hakikatın keşfine mani' olan arzu-yu hilaf ve iltizam-ı muhalif ve tarafdar-ı nefis cihetiyle asılsız evhamını bir asla irca' etmekle kendini
mazur göstermek ve müşterinin nazarı gibi yalnız meayibi görmek ve çocuk tabiatı gibi bahane ile mahane tutmak gibi emirlerden nefsini tecrid ile şartıma müraat edebilirsen huzur-u kalb ile dinle!
Cemi'-i zerrat-ı kâinat, birer birer zât ve sıfât ve sair vücuh ile gayr-ı mahdude olan imkânat mabeyninde mütereddid iken, bir ciheti takib, hayretbahşa mesalihi intac etmekle Sâni'in vücub-u vücuduna şehadetle avalim-i gaybiyenin enmuzeci olan latîfe-i Rabbaniyeden ilân-ı Sâni' eden itikadın misbahını ışıklandırıyorlar.
Evet herbir zerre kendi başıyla Sâni'i ilân ettiği gibi, tesavir-i mütedâhileye benzeyen mürekkebat-ı müteşabike-i mütesaide-i kâinatın herbir makam ve herbir nisbetinde, herbir zerre muvazene-i cereyan-ı umumîyi muhafaza ve her nisbette ayrı ayrı mesalihi intac ettiklerinden Sâni'in kasd ve hikmetini izhar ve kıraat ettikleri için, Sâni'in delaili zerrattan kat kat ziyadedir.
Eğer desen: Neden herkes aklıyla göremiyor?
Elcevab: Kemal-i zuhurundan... Evet şiddet-i zuhurdan görünmemek derecesine gelenler vardır. Cirm-i şems gibi.
Yani: Eb'ad-ı vasia-i âlemin sahifesinde Nakkaş-ı Ezelî'nin yazdığı silsile-i hâdisatın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatla sarıl. Tâ ki mele-i a'lâdan gelen selasil-i resail seni a'lâ-yı illiyyîn-i yakîne çıkarsın.
İşaret: Kalbde nokta-i istimdad, nokta-i istinad ile vicdan-ı beşer Sâni'i unutmamaktadır. Eğer çendan dimağ ta'til-i eşgal etse de, vicdan edemez. İki vazife-i mühimme ile meşguldür. Şöyle ki:
Vicdana müracaat olunsa, kalb bedenin aktarına neşr-i hayat ettiği gibi; kalb gibi kalbdeki ukde-i hayatiye olan marifet-i Sâni' dahi cesed gibi istidadat-ı gayr-ı mahdude-i insaniye ile mütenasib olan âmâl ve müyul-ü müteşaibeye neşr-i hayat eder; lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder. İşte nokta-i istimdad...
Hem de bununla beraber, kavga ve müzahametin meydanı olan dağdağa-i hayata peyderpey hücum gösteren âlemin binler musibet ve mezahimlerine karşı yegâne nokta-i istinad marifet-i Sâni'dir...
Evet herşeyi hikmet ve intizamla gören, Sâni'-i Hakîm'e itikad etmezse ve alel-amyâ tesadüfe havale ederse ve o beliyyata karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse; tevahhuş ve dehşet ve telaş ve havftan mürekkeb bir halet-i cehennem-nümun ve ciğerşikâfta kaldığından, eşref ve ahsen-i mahluk olan insan, herşeyden daha perişan olduğundan nizam-ı kâmil-i kâinatın hakikatına muhalif oluyor. İşte nokta-i istinad... Evet melce' yalnız marifet-i Sâni'dir.
Demek şu iki nokta ile bu derece nizam-ı âlemde hükümfermalık, hakikat-i nefsü'l-emriyenin hâssa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan vücud-u Sâni' tecelli ediyor. Akıl görmezse de fıtrat görüyor... Vicdan nezzardır, kalb penceresidir.
Tenbih: Arş-ı kemalât olan marifet-i Sâni'in mi'raclarının usûlü dörttür:
Birincisi: Tasfiye ve işraka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhacıdır.
İkincisi: İmkân ve hudûsa mebni olan mütekellimînin tarîkidir. Bu iki asıl, filvaki' Kur'an'dan teşa'ub etmişlerdir. Lâkin fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği için, tavîlü'z-zeyl ve müşkilleşmiştir.
Üçüncüsü: Hükemanın mesleğidir. Üçü de taarruz-u evhamdan masûn değildirler...
Dördüncüsü ki, belâgat-ı Kur'aniyenin ulüvv-ü rütbesini ilân eden ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi'rac-ı Kur'anî'dir. İşte biz dahi bunu ihtiyar ettik. Bu da iki nevidir:
Birincisi: "Delil-i inayet"tir ki; menafi'-i eşyayı ta'dad eden bütün âyât-ı Kur'aniye bu delile îma ve şu bürhanı tanzim ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinatın nizam-ı ekmelinde riayet-i mesalih ve hikemdir. Bu ise, Sâni'in kasd ve hikmetini isbat ve tesadüf vehmini ortadan nefyediyor.
Eğer çendan her adam âlemdeki riayet-i mesalih ve intizamda istikra-i tâm edemez ve ihata edemez. Fakat nev'-i beşerdeki telahuk-u efkâr sayesinde, kâinatın herbir nev'ine mahsus kavaid-i külliye-i muntazamadan ibaret olan bir fen teşekkül etmiş ve etmektedir.
Bununla beraber, bir emirde intizam olmazsa {(*) Bu cümle, Arabî asılda şöyle geçmektedir: "Zira bir şeyde intizam olmazsa, onda külliyet-i kaide tasdik olunmaz." -Naşir-} hüküm külliyetiyle cereyan edemediği için, kaidenin külliyeti nev'in hüsn-ü intizamına delildir. Demek cemi'-i fünun-u ekvan kaidelerinin külliyetlerine binaen, istikra-i tâmla nizam-ı ekmeli intac eden birer bürhandırlar.
Evet fünun-u kâinat bitamamiha mevcudatın silsilelerindeki halkalardan asılmış olan mesalih ve semeratı ve inkılabat-ı ahvalin telâfifinde saklanmış olan hikem ve fevaidi göstermek ile; Sâni'in kasd ve hikmetine parmak ile şehadet ve işaret ettikleri gibi, şeyatîn-i evhama karşı birer necm-i sâkıbdırlar.
İşaret: Cehl-i mürekkebi intac eden, nazar-ı sathîyi tevlid eden ülfetten tecrid-i nazar etsen ve akla karşı sedd-i turuk eden evhamın âşiyanı olan mümaresat-ı ilzamiyâttan nefsini tahliye etsen; hurdebînî bir hayvanın sureti altında olan makine-i dakika-i bedîa-i İlahiyenin şuursuz, mecra ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânatında evleviyet olmayan esbab-ı basita-i camide-i tabiiyeden husul-pezir ve o destgâhın masnuu olduğunu kendi nefsini kandırıp mutmain ve ikna edemiyorsun. Meğer herbir zerrede Eflatun>kadar bir şuur ve Calinos>kadar bir hikmeti isbat ettikten sonra, zerrat-ı saire ile vasıtasız muhabereyi itikad ve esbab-ı tabiiyenin üssü'l-esası hükmünde olan cüz'-i lâyetecezzadaki kuvve-i cazibe ve kuvve-i dafianın içtimalarının hortumu üzerindeki muhaliyetin damgasını kaldırabilsen... Eğer nefsin bu muhalata ihtimal verse, seni insaniyet defterinden sildirecektir.
Fakat caizdir ki: Herbir şeyin esası zannettikleri olan cezb ve def' ve hareket, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun. Fakat kanun kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten haricîliğe ve itibardan hakikata ve âletiyetten müessiriyete gelmemek şartıyla kabul ederiz
Nazarını âleme gezdir. Hangi yerinde noksaniyeti görebilirsin? Kellâ!.. Gören görmez. Meğer kör ola veya kasr-ı nazar illetiyle mübtela ola.
İstersen Kur'an'a müracaat et. Delil-i inayeti vücuh-u mümkinenin en ekmel vechiyle bulacaksın. Zira Kur'an, kâinatta tefekküre emir verdiği gibi, fevaidi tezkâr ve nimetleri ta'dad eder. İşte o âyât, şu bürhan-ı inayete mezahirdir. İcmali budur, tut! Tafsili ise: Eğer meşiet-i İlahiye taalluk ederse, âyât-ı âfâkıye ve enfüsiyeyi tefsir tarîkinde sema ve beşer ve arzın ilimlerine ma'kud olan kütüb-ü selâsede tefsir edilecektir. O vakit şu bürhan tamam-ı suretiyle sana görünecektir.
İkinci Delil-i Kur'anî: "Delil-i ihtira'" dır. Bunun hülâsası: Mahlukatın her nev'ine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde müretteb olan âsâr-ı mahsusasını müntic ve istidad-ı kemaline münasib bir vücudun verilmesidir. Zira hiçbir nev', müteselsil-i ezelî değildir; imkân bırakmaz. Hem de bizzarure bazının "hudûs"u nazarın müşahedesiyle ve sairleri dahi aklın hikmet nazarıyla görülür.
Vehim ve Tenbih: İnkılab-ı hakikat olmaz. Nev'-i mutavassıtın silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf, inkılab-ı hakaikin gayrısıdır.
İşaret: Herbir nev'in bir âdemi ve bir büyük pederi olduğundan, silsilelerdeki tenasülden neş'et eden vehm-i bâtıl o âdemlerde, o evvel pederlerinde tevehhüm olunmaz.
Evet hikmet, fenn-i tabakatü'l-arz ve ilm-i hayvanat ve nebatat lisanıyla iki yüz bini mütecaviz olan enva'ın âdemleri hükmünde olan mebde-i evvellerinin herbirinin müstakillen hudûsuna şehadet ettiği gibi; mevhum ve itibarî olan kavanin ve şuursuz olan esbab-ı tabiiye ise, bu kadar hayretfeza silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrad denilen dehşet-engiz hadsiz makine-i acibe-i İlahiyenin tasni' ve icadına adem-i kabiliyetleri cihetiyle herbir ferd ve herbir nevi', müstakillen Sâni'-i Hakîm'in yed-i kudretinden çıktığını ilân ve izhar ediyor. Evet, Sâni'-i Zülcelal herşeyin cebhesinde hudûs ve imkân damgasını koymuştur.
Tenbih: Ezeliyet-i madde ve hareket-i zerrattan teşekkül-ü enva' gibi umûr-u bâtılaya ihtimal vermek, sırf başka şey ile nefsini ikna etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esas-ı fasidesini tebeî nazarıyla adem-i derkinden neş'et eder. Evet, nefsini ikna etmek suretinde müteveccih olursa, muhaliyet ve adem-i makuliyetine hükmedecektir. Faraza kabul etse de, "tegafül-ü ani's-Sâni'" sebebiyle hasıl olan ızdırar ile kabul edebilir.
Tenbih: Mükerrem olan insan, insaniyetin cevheriyeti itibariyle daima hakkı satın almak istiyor ve daima hakikatı arıyor ve daima maksadı saadettir. Fakat bâtıl ve dalal ise, hakkı arıyor iken haberi olmadan eline düşer. Hakikatın madenini kazar iken ihtiyarsız bâtıl onun başına düşer. Veyahut hakikatı bulmaktan muztar veya tahsil-i haktan haib oldukça, asl-ı fıtratı ve vicdanı ve fikri; muhal ve gayr-ı makul bildiği bir emri, nazar-ı sathî ve tebeî ile kabulüne mecbur oluyor.
İşte bu hakikatı pîş-i nazara al! Göreceksin ki: Bütün nizam-ı âlemden eser-i gaflet olarak tevehhüm ettikleri ezeliyet-i madde ve hareket-i zerre; ve şu bütün akılları hayrette bırakan nakş ve san'at-ı bedîada tahayyül ettikleri tesadüf-ü amyâ; ve bütün hikemin şehadatına rağmen esbab-ı camideden itikad ettikleri tesir-i hakikî; ve nefislerine mugalata edip vehmin -istimrara istinaden- iğvasıyla tecessüm ve tahayyül olunan tabiat-ı mevhumeyi merci' yapmakla teselli ettikleri!.. Elbette fıtratları reddeder. Fakat yalnız hakka teveccüh ve hakikata kasd ettikleri için şu evham-ı bâtıla davetsiz olarak, yolun canibinden taarruz ettikleri için, elbette hedef-i garazına nazarını dikmiş olan adam o evhama tebeî ve sathî bir nazar ile bakıyor.
Onun için muzahref olan içine nüfuz edemez. Fakat ne vakit rağbet ve kasd ve satın almak nazarıyla baksa; almaya değil, belki iltifat etmeye ve bakmaya tenezzül etmez!..
Evet şu kadar çirkin bir şeyi vicdan ve akıl muhal görüyor. Kalb dahi kabul etmez.. İllâ ki müşagabe ile safsata edip; herbir zerreye hükemanın akıllarını ve hükkâmın siyasetlerini verip, tâ herbir zerre ehavatıyla ittifak ve intizam mes'elesinde müşavere ve muhabere etsinler. Evet bu suretteki bir mesleği, insan değil hayvan dahi kabul etmez. Fakat ne çare, mesleğin lâzım-ı beyyini meslektendir. Şu meslek ise, bu suretten başka birşey ile tasvir edilmez. Evet bâtılın şe'ni
şöyledir: Ne vakit tebeî bir nazar ile bakılırsa, sıhhatine bir ihtimal verilir. Fakat im'an-ı nazar eyledikçe, ihtimal-i sıhhat bertaraf olur.
İşaret: Madde dedikleri şey ise; suret-i mütegayyire, hem de hareket-i zâile-i hâdiseden tecerrüd etmez. Demek hudûsu muhakkaktır. Feyâ acaba! Sâni'-i Vâcibü'l-Vücud'un lâzıme-i zaruriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oldu da herbir cihetten ezeliyete münafî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hakikaten cây-ı taaccübdür!.. Evet insan düşündükçe, cemi'-i sıfât-ı kemaliye ile muttasıf olan Sâni'den istiğrab ve istinkâr ettikleri şu hayret-efza masnuatı tesadüf-ü amyâya ve hareket-i zerrata isnad ettikleri için, insanı insaniyetten pişman eder.
Telvih: Harekât-ı zerrattan husulü dava olunan kuvvet ve suretler, araziyetleri cihetiyle enva'daki mübayenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. Araz cevher olamaz. Demek bütün enva'ın fasılları ve umum a'razın havass-ı mümeyyizeleri, adem-i sırftan muhtera'dırlar. Tenasül, teselsülde şerait-i âdiye-i itibariyedendir.
İşte delil-i ihtiraînin icmalini eğer açık olarak mufassalan istersen Kur'anın firdevsine gir. Zira hiçbir ratb ve yabis yoktur ki; o tenezzühgâhta ya çiçek veya gonca halinde bulunmasın. Eğer ecel müsaid ve meşiet taalluk ve tevfik refik olursa, elfaz-ı Kur'aniyenin esdafında şu bürhanı tezyin eden cevherler, gelecek kütübde tafsil edilecektir.
Vehim ve Tenbih: Eğer sual etsen: "Nedir şu tabiat ki daima onun ile tın-tın ediyorlar? Nedir şu kavanin ve kuva ki daima onlar ile mütedemdimdirler?"
Cevab vereceğiz ki: Âlem-i şehadet denilen, cesed-i hilkatin anasır ve a'zâsının ef'allerini intizam ve rabt altına alan şeriat-ı fıtriye-i İlahiye vardır. İşte şu şeriat-ı fıtriyedir ki, «tabiat» veya «matbaa-i İlahiye» ile müsemmadır.
Evet tabiat, hilkat-i kâinatta cari olan kavanin-i itibariyesinin mecmu' ve muhassalasından ibarettir.
İşte kuva dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer hükmüdür ve kavanin dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer mes'elesidir.
Fakat o şeriattaki ahkâmın istimrarına istinaden, hem de hayali hakikat suretinde gören ve gösteren nüfusun istidadları bir zemin-i şûre müheyya etmesiyle, vehim ve hayal tasallut ederek tazyik edip şu tabiat-ı hevaiye tavazzu' ve tecessüm edip mevcud-u haricî ve hayalden misal suretine girmiştir. Evet şunun gibi, vehmin çok hileleri vardır.
İşaret: Şu tabiat ve kuva-yı umumiye tesmiye ettikleri emirler, kat'iyyen aklı ikna edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münasebet yok iken ve şu kâinata illet ve masdar olmaya kabiliyeti mefkud iken, mahza Sâni'den tegafül ve intizamın ilcaından tevellüd eden yalnız ızdırar ile veleh-resan-ı ukûl olan kudretin âsârını şu matbaa-misal olan tabiatın san'atından görmek, tabiatı mistar iken masdar tahayyül etmek; lâzım-ı eammın vücuduyla, melzum-u ehassın vücudunu intaca çalışan akîm bir kıyasın neticesidir. Evet şu kıyas-ı akîm, dalalet ve hayret vâdilerine çok yolları açmıştır.
Tenvir: Ef'al-i ihtiyariyenin nazzamı olan şeriat ve kanun, şu kadar hark ve muhalefetle beraber birçok cühhal-i vahşiye; âdeta şeriatı bir hâkim-i ruhanî ve nizamı bir sultan-ı manevî tevehhüm edip, bir tesiri tahayyül eder.
Evet, bir taburun veya askerin muttarid olan harekâtını ve yeknesak olan etvarlarını ve birbiriyle rabtolunan ahvallerini müşahede eden vahşi bir adam, şu efrad-ı adîdeyi veyahut heyet-i askeriyeyi, manevî bir iple merbut zannederse; acaba garib görünecek midir?!.
Veyahut bir bedevi veya bir şâirü't-tab', nâsı bir vaz'-ı hasende ifrağ eden ve mabeynlerini te'lif eden nizamı bir mevcud-u manevî ve şeriatı bir halife-i ruhanî temessül ederse, çok görünecek midir?!.
Öyle ise, kâinatın ahvaline taalluk eden ve "Tabiat" tesmiye olunan ve tasdik-i enbiya veya tekrim-i evliyadan başka hark olunmayan ve müstemirre olan şu şeriat-ı fıtriye-i İlahiye, evhamda tecessüm etse, neden taaccüb olunsun?.
Vehim ve Tenbih: İnsanın zihni ve lisanı ve sem'i cüz'î ve teakubî oldukları gibi, fikri ve himmeti dahi cüz'îdir. Ve teakub tarîkıyla yalnız bir şeye taalluk eder ve meşgul kalır.
Hem de insanın kıymet ve mahiyeti, himmeti nisbetindedir. Himmetin derecesi ise, maksad ve iştigal ettiği şeyin nisbetindedir.
Hem de insan teveccüh ve kasdettiği şeyde, güya "fena fi'l-maksad" oluyor. İşte şu noktaya binaen; hasis bir emir veya pek cüz'î bir şey, büyük bir adama isnad olunmaz. Zira tenezzül etmez. Ve himmetini o küçük şeye sığıştıramaz. Himmeti ağır, o şey gayet hafif olduğundan güya muvazenet bozulur.
Hem de insan hangi şeye temaşa ederse, elbette mekayisini ve esaslarını kendi nefsinde arayacaktır. Eğer bulmazsa, etrafında ve ebna-yı cinsinde arayacaktır. Hattâ hiçbir cihetten mümkinata benzemeyen Vâcibü'l-Vücud'u tefekkür etse; yine kuvve-i vâhimesi şu vehm-i seyyii düstur ve dürbün yapmak istiyor.
Halbuki Sâni'-i Zülcelal, şu nokta-i nazarda temaşa edilmez. Kudretine inhisar yoktur. Ziya-yı şems gibi, kudret ve ilim ve iradesi şâmile ve âmmedir, münhasır olmaz, muvazeneye gelmez. En büyük şeye taalluk ettiği gibi, en küçük ve en hasis şeye dahi taalluk eder. Mikyas-ı azameti ve mizan-ı kemali mecmu-u âsârıdır. Herbir cüz'ü mikyas olamaz. İşte Vâcibü'l-Vücud'u mümkinata kıyas etmek, kıyas-ı maalfârıktır. Mezbur vehm-i bâtıl ile muhakeme etmek hata-yı mahzdır.
İşte şu hata-i bîedebane ve şu vehm-i bâtılın netice-i seyyiesidir ki: Tabiiyyun, esbabı müessir-i hakikî olduklarına; ve Mu'tezile hayvanları ef'al-i ihtiyariyelerine hâlık olduklarına; ve hükema, cüz'iyatta ilm-i İlahînin nefyine; ve Mecusiler, halk-ı şerr başkasının eseri olduğuna itikad ettiler. Güya onlarca Sâni' o kadar azametiyle beraber, nasıl şöyle umûr-u hasiseye ve cüz'iyeye tenezzül edip iştigal etsin. Yuf !.. Onların akıllarına ki, şöyle bir vehm-i bâtılın hükmüne esir oldular.
Ey birader! Şu vehim, itikad tarîkıyla olmazsa da, vesvese cihetiyle bazan mü'minlere de musallat oluyor.
İşaret: Eğer desen: "Delil-i ihtiraî i'ta-i vücuddur. İ'ta-i vücud ise, i'dam-ı mevcudun refikidir. Halbuki adem-i sırftan vücudu ve vücud-u mahzdan adem-i sırfı aklımız tasavvur edemiyor."
Cevaben derim: Yahu, sizin bu istis'âbınız ve şu mes'elenin tasavvurundaki istiğrabınız, bir kıyas-ı hâdi'in netice-i vahîmesidir. Zira icad ve ibda-ı İlahîyi, abdin san'at ve kesbine kıyas edersiniz.
Halbuki abdin elinden bir zerreyi imate veyahut icad etmek gelmez. Belki yalnız umûr-u itibariye ve terkibiyede bir san'at ve kesbi vardır. Evet bu kıyas aldatıcıdır, insan kendini ondan kurtaramıyor.
Elhasıl: İnsan, kâinatta mümkinatın öyle bir kuvvet ve kudretini görmemiş ki, icad-ı sırf ve i'dam-ı mahz etsin.
Halbuki hükm-ü aklîsi de, daima üssü'l-esası müşahedattan neş'et eder. Demek âsâr-ı İlahiyeye mümkinat tarafından bakıyor. Halbuki hayret-efza âsârıyla müsbet olan kudret-i Sâni' canibinden temaşa etmek gerektir. Demek ibadın ve kâinatın umûr-u itibariyeden başka tesiri olmayan kuvvet ve kudretlerinin cinsinden olan bir kudret-i mevhume içinde Sâni'i farz ederek o noktadan şu mes'eleye temaşa ediyor. Halbuki Vâcibü'l-Vücud'un canibinden, kudret-i tammesi nokta-i nazarından bu mes'eleye temaşa etmek gerektir.
İşaret: Birinin âsârı muhakeme olunursa, onun hâssasını nazara almak lâzımdır. İşte şu mes'elede, edilmemiştir. Zira bu mes'eleye, acz-i abdin arkasından kudret-i mümkinatın tarafından kıyas-ı temsilînin perdesi altından temaşa ediliyor.
Halbuki tekvin-i âlemde bir kısmını maddesiz ibda' ve bir kısmını dahi maddeden inşa ile şu kadar hayret-feza âsâr-ı mu'cize ile kudret-i kâmile-i İlahiyeyi göstermekle beraber ondan sarf-ı nazar etmek, gaibi şahid suretinde görmek olan kıyas-ı hâdi' ile ve ebna-yı cinsini muhakeme ettiği gibi; bir kaide-i mahdude ile Vâcibü'l-Vücud'a nazar ederler. Hattâ çok mes'eleyi akl-ı selim makul gördüğü halde, onlar gayr-ı makul tevehhüm ederler.
Tenbih: Muhtereattan kat'-ı nazar; masnuatın en zahir ve münevver ve "ziya" dedikleri olan nur-u ayn-ı âlemin kavanin-i acibesi ve onun semeresi ve misal-i musağğarı olan nur-u basarın nevamis-i bedîasıyla münevver ve musavver olan kemal-i kudret-i İlahiyenin canibinden; muvazene nokta-i nazarında gayr-ı makul ve uzak tevehhüm olunan mesaile temaşa edilirse, me'nus ve ayn-ı aklın kirpikleri ortasında görülecektir.
Tenbih: Nasılki zaruriyattan nazariyat istintac olunur. Öyle de âsâr-ı Sâni'in zaruriyatı, mahfiyat-ı san'atına bürhandır. İkisi beraber bu mes'eleyi isbat eder.
Telvih: Acaba nizam-ı âlemdeki san'attan daha dakik, daha acib, daha garib, cins-i kudret-i mümkinattan daha uzak akıl tasavvur edebilir mi? Elbette edemez. Zira fünun; gösterdikleri fevaid ve hikem ile bizzarure Sâni'in kasd ve san'at ve hikmetine şehadet ettiklerinden ukûlü kabul etmeye muztar etmişlerdir. Yoksa bu bedihiyattan en küçük bir hakikatı, akıl kendi kendine kalsa idi kabul etmez idi.
Evet zemin ve âsumanı hamleden ve muallakta tutan ve ecram-ı kâinatı istihdam eden ve nizamında idhal ile hiçbir emrine isyan ettirmeyen Zât-ı Akdes'ten neden istiğrab olunsun ki; ondan derecatla eshel ve ehaff olanı hamletsin. Evet bir dağı kaldıran, bir hokkayı kaldırabilmekten tereddüd etmek, sırf safsata etmektir.
Elhasıl: Nasıl Kur'an'ın bazısı, bazısına müfessirdir; kezalik kâinat kitabı dahi, bazı sutûru arkalarındaki san'at ve hikmeti tefsir eder.
İşaret: Eğer desen: Bazı mutasavvıfın kelâmından ittisal ve ittihad ve hulûl zahir oluyor. Ve ondan tevehhüm edilir ki; bazı maddiyyunun mesleği olan vahdetü'l-vücuda bir münasebet gösterir.
Elcevab: Müteşabih hükmünde olan muhakkikîn-i sofiyenin şatahatını -ki vücud-u Akdes'e hasr-ı nazar ve istiğrak ve mümkinattan tecerrüd cihetiyle- matmah-ı nazar ettikleri delil içinde neticeyi görmek, yani âlemden Sâni'i müşahede etmek tarîkıyla takib ettikleri meslek olan cedavil-i ekvanda cereyan-ı tecelliyatı ve melekûtiyet-i eşyada sereyan-ı füyuzatı ve meraya-yı mevcudatta tecelli-i esma ve sıfatı ise; dîku'l-elfaz sebebiyle uluhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye tabir ettikleri hakaikı başkalar anlamadılar!.. Sû'-i tefehhüm ile kendi istidad-ı şûrelerinden zuhur eden evham-ı vâhiyeye, muhakkikînin kelimat ve şatahatını tatbik ettiler.
"Yuha!" onların akıllarına!.. Süreyya derecesinde olan muhakkikînin efkâr-ı mücerredeleri, sera derekesinde olan mukallidîn-i maddiyyunun efkâr-ı sefilesinden binler derece uzaktır.
Evet şu iki fikrin tatbikine çalışmak, şu zaman-ı terakkide akl-ı beşerin düçar-ı sekte olduğunu ve varta-i mevte düştüğünü izhar etmektir ki; insaniyet müteessifane nazar ederek ve istidad, tahkik ve terakki lisanıyla;
demeye mecbur oluyor.
İşaret: Şunlar, ehl-i vahdetü'ş-şuhuddurlar. Fakat vahdetü'l-vücud ile mecazen tabir edilebilir. Fakat hakikaten vahdetü'l-vücud, bazı hükema-i kadîmenin meslek-i bâtılasıdır.
Tenbih: Şu mutasavvıfînin reis ve kebiri demiş ki: İttisali veya ittihadı veya hulûlü iddia eden marifet-i İlahiyeden hiçbir şey istişmam etmemiştir. Evet mümkin, Vâcib ile nasıl ittisal veya ittihad edecek? Kellâ!..
Evet mümkinin ne kıymeti vardır, tâ ki Vâcib onda hulûl ede, hâşâ!.. Neam, mümkinde füyuzat-ı İlahiyeden bir feyz tecelli eder.
İşte bunların mesleği ötekilerin mesleğine münasebet ve temas edemez. Zira maddiyyunun mesleği maddiyata hasr-ı nazar ve istiğrak ettiklerinden, efkârları fehm-i uluhiyetten tecerrüd edip uzaklaştılar. O derece maddeye kıymet verdiler ki; herşeyi maddede görmek, hattâ uluhiyeti onda mezcetmek gibi bir meslek-i müteassifeye girmişlerdir.
Fakat ehl-i vahdetü'ş-şuhud olan muhakkikîn-i sofiye o derece Vâcib'e hasr-ı nazar etmişler ki; mümkinatın hiçbir kıymeti kalmamıştır. "Bir vardır" derler. El'insaf!.. Sera, Süreyya kadar birbirinden uzaktır.
Maddeyi cemi'-i enva' ve eşkâliyle halkeden Hâlık-ı Zülcelal'e kasem ederim ki: Dünyada şu iki mesleğin temasını intac eden re'y-i ahmakaneden daha kabih ve daha hasis ve daha sahibinin mizac-ı aklının inhirafına delil olacak bir re'y yoktur.
Tenvir: Küre-i arz küçük, parça parça ve rengârenk ve mütehalif cam parçalarından farz olunursa; herbiri başka çeşitle levnine ve cirmine ve şekline nisbet ile şemsten bir feyz alacaktır. Şu hayalî feyz ise, ne güneşin zâtı ve ne ayn-ı ziyasıdır. Hem de ziyanın temasili ve elvan-ı seb'asının tesaviri ve güneşin tecellisi olan şu gûna-gûn ve rengârenk çiçeklerin elvanı faraza lisana gelirse, herbiri "Güneş benim gibidir" veyahut "Güneş benim" diyeceklerdir.
Fakat ehl-i vahdetü'ş-şuhudun meşrebi, ehl-i mahv ve sekrin meşrebidir. Safî meşreb ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahvdır.
Tenbih: İşte vücud-u Sâni'in delail-i icmalîsi... Tafsili ise, kütüb-ü selâsede gelecektir.
Eğer desen: "Delail-i tevhidin burada velev icmalen olsun beyanını isterim."
Derim ki: Delail-i tevhid, o kadar müştehire ve çoktur ki; bu kitabda zikirden müstağnidirler. İşte
âyetinin sadefinde meknun olan bürhanü't-temanü', bu minhaca bir menar-ı neyyirdir. Evet istiklal, uluhiyetin hâssa-i zâtiyesidir ve lâzıme-i zaruriyesidir.
Tenvir: Kâinattaki teşabüh-ü âsâr ve etrafı birbiriyle muanaka ve el ele tutmuş birbirine arz-ı intizam ve birbirinin sualine karşı cevab-ı savab ve birbirinin nida-yı ihtiyacına lebbeyk! cevabını vermek ve bir nokta-i vâhideye temaşa etmek ve bir mihver-i nizam üzerinde deveran etmek cihetiyle Sâni'in tevhidine telvih, belki Hâkim-i Ezel'in vahdaniyetine tasrih ediyor. Evet, bir makinenin sâni'i ve muhterii bir olur.
Kitab-ı âlemin evrakıdır eb'ad-ı nâmahdud
Sutûr-u hâdisat-ı dehrdir a'sar-ı nâma'dud
Basılmış destgâh-ı levh-i mahfuz-u hakikatta
Mücessem lafz-ı manidardır âlemde her mevcud.
Hoca Tahsin'in nâma'dud ve nâmahduddan muradı nisbîdir. Hakikî lâyetenahîlik değildir.
İşaret: Sâni'-i Zülcelal ne kadar evsaf-ı kemaliye varsa, onlarla muttasıftır. Zira mukarrerdir ki; masnu'da olan feyz-i kemal, Sâni'in kemalinden iktibas edilmiş bir zıll-i zalilidir. Demek kâinatta ne kadar hüsün ve cemal ve kemal varsa, umumundan lâyuhadd derecede yüksek tabakada evsaf-ı cemaliye ve kemaliye ile Sâni' muttasıftır.
Evet ihsan servetin, icad vücudun, îcab vücubun, tahsin hüsnün fer'idir ve delilidir.
Hem de Sâni'-i Zülcelal, cemi' nekaisten münezzehtir. Maddiyatın mahiyatının istidadsızlığından neş'et eden nekaisten müberradır. Kâinatın mahiyat-ı mümkinesinden neş'et eden evsaf ve levazımatından mukaddestir.
Eğer desen: Dibacede demiş idin: Kelime-i şehadetin ikinci kelâmı birincisine şahid ve meşhuddur.
Elcevab: Neam, evet. Marifetullah denilen kâ'be-i kemalâta giden minhacların en müstakim ve en metini, Sahib-i Medine-i Münevvere Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yaptığı tarîk-i hadîd-i beyzasıdır ki; ruh-u hidayet hükmünde olan Muhammed Aleyhisselâm, avalim-i gaybın mişkât ve zücacesi hükmünde olan kalbinin ma'kes ve tercümanı makamında olan lisan-ı sadıkı, berahin-i Sâni'in en sadık bir delil-i zîhayat ve bir hüccet-i nâtıka ve bir bürhan-ı fasihidir. Evet hem zâtı, hem lisanı birer bürhan-ı neyyirdir.
Neam, hilkat tarafından Zât-ı Muhammed (A.S.M.) bürhan-ı bahirdir. Hakikat canibinden lisanı, şahid-i sadıktır. Evet Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm hem Sâni'a, hem nübüvvete, hem haşre, hem hakka, hem hakikata bir hüccet-i kàtıadır. Tafsili gelecektir.
Tenbih: Devir lâzım gelmez. Zira sıdkının delaili, Sâni'in delailine tevakkuf etmez.
Temhid: Peygamberimiz (A.S.M.) Sâni'in bir bürhanıdır. Öyle ise şu bürhanın isbat-ı sıdkını ve intacını ve sureten ve maddeten sıhhatini isbat etmek gerektir...
Emma ba'dü: Ey hakikatın âşıkı!.. Eğer vicdanını mütalaa etmekle hakikatleri rasad etmek istersen; kalb dedikleri latîfe-i Rabbaniyenin pası ve zengârı hükmünde olan arzu-yu hilaf ve iltizam-ı taraf-ı muhalif ve mazur tutulmak için kendi evhamına bir hak vermek ve bir asla irca' etmek ve mecmu'un neticesini her bir ferdden istemek ki, za'fiyeti sebebiyle neticenin reddine bir istidad-ı seyyie verilir. {(*) Dikkat lâzımdır. -Müellif-}
Hem de bahaneli çocukluk tabiatı, hem de mahaneli düşman seciyeti, hem de yalnız aybı görmek şanında olan müşteri nazarı gibi emirlerden o mir'atı taskil ve tasfiye et, muvazene ve mukabele eyle. Ekser emaratın imtizacından tezahür eden hakikatın şu'le-i cevvalesini karine-i münevvire et; tâ ekaldeki evham-ı muzlimeyi tenvir ve def' edebilesin... Hem de munsıfane ve müdakkikane ile dinle. Kelâm tamam olmadan itiraz etme. Nihayete kadar bir cümledir, bir hükümdür. Tamam olduktan sonra bir vehmin kalırsa söyle...
Tenbih: Şu bürhanın suğrası, nübüvvet-i mutlakadır. Kübrası ise, nübüvvet-i Muhammed'dir (Aleyhissalâtü Vesselâm). İşte başlıyoruz:
İşaret: Sâni'in hikmeti ve ef'alindeki adem-i abesiyet ve kâinattaki en hasis ve en kalil şeyde nizamın müraatı ve adem-i ihmali ve nev'-i beşerin mürşide olan ihtiyac-ı zarurîsi; nev'-i beşerde vücud-u nübüvveti kat'an istilzam ederler...
Eğer desen: Bu icmaldeki manayı anlamadım, tafsil et...
Derim: İşte dinle: Görüyorsun ki; maddiye ve maneviye olan nev'-i beşerdeki nizamatın, hem de hâsiyet-i aklın kuvvetiyle taht-ı tasarrufuna alınan çok enva'ın ahvaline verildiği intizamatın merkezi ve madeni hükmünde olan nübüvvet-i mutlakanın bürhanı, insanın hayvaniyetten üç noktada olan terakkisidir:
Birincisi: "Fikrin evveli amelin âhiri, amelin evveli fikrin âhiri" olan kaidesinin zımnındaki sırr-ı acibdir. Şöyle:
Nur-u nazar ile ilel-i müterettibe-i müteselsilenin meyanında olan terettübü keşfederek, umum kemalât-ı insaniyenin tohumu hükmünde olan mürekkebatı besaite tahlil ve irca' etmekle hasıl olan kabiliyet-i ilim; ve terkib dedikleri kavanin-i cariyeyi istimal edip, san'atıyla tabiatı muhakât olan kabiliyet-i san'attan nazarının kusuru; ve evhamın müzahameti ve sevk-i insaniyetin adem-i kifayeti cihetiyle bir mürşid-i nebiye ihtiyaç gösteriyor, tâ âlemdeki nizam-ı ekmelin muvazenesi muhafaza olunsun.
İkincisi: Gayr-ı mütenahî olan beşerin istidadı, gayr-ı mahsur olan âmâl ve müyulatı ve gayr-ı mazbut olan tasavvurat ve efkârı, gayr-ı mahdud olan kuvve-i şeheviye ve gazabiyesidir...
İşaret: Bir adama milyonlarca sene ömür ile bütün lezaiz-i dünyeviye ve her cihetten tasallut-u tâm verildiği halde; istidadındaki lâyetenahîliğin hükmünce bir "âh.. âh.. leyte..." çekecektir. Güya o adem-i rıza ile remz ve işaret ediyor ki: İnsan ebede namzeddir ve saadet-i ebediye için halk olunmuştur. Tâ gayr-ı mütenahî bir zamanda, gayr-ı mahdud ve geniş bir âlemde, gayr-ı mahsur olan istidadatını bilfiile çıkarabilsin.
Tenbih: Adem-i abesiyet ve hakaik-i eşyanın sübutiyetleri îma ediyor ki: Bu dar ve mahsur ve herbir lezzetinde çok ağrazın müzahametiyle keşmekeş ve tehasüdden hâlî olmayan şu dünya-yı deniye içinde kemalât-ı insaniye yerleşmez. Belki geniş ve müzahametsiz bir âlem lâzımdır. Tâ insan hakkıyla sünbüllensin ve ahval ve kemalâtına nizam vermekle, nizam-ı âleme hemdest-i vifak olabilsin.
Tenbih ve İşaret: İstitradî olarak haşre îma olundu. İleride zâten bürhan-ı kat'îyle isbat edilecektir. Fakat burada istediğim nokta, insandaki istidad ebede nâzırdır.
Eğer istersen, insaniyetin cevherine ve nâtıkıyetinin kıymetine ve istidadın muktezasına teemmül ve tedkik et. Sonra da o cevher-i insaniyetin en küçük ve en hasis hizmetkârı olan hayale bak, gör!.. Yanına git ve de:
"Ey hayal ağa!.. Beşaret sana!. Dünya ve mâfîhanın saltanatı milyonlar sene ömür ile beraber sana verilecektir, fakat âkıbetin dönmemeksizin fena ve ademdir."
Acaba hayal sana nasıl mukabele edecek? Âyâ, istibşar ve sürur veyahut telehhüf ve tahassürle cevab verecektir?
Ecell, neam, evet! Cevher-i insaniyet a'mak-ı vicdanın dibinde enîn ve hanîn edip bağıracak: "Eyvah, vâ hasretâ, saadet-i ebediyenin fıkdanına!.." diyecektir. Hayale zecr ve ta'nif ederek: "Yahu! Bu dünya-yı fâniye ile razı olma!"
İşte ey birader! Hîna bu saltanat-ı fâniye, sultan-ı insaniyetin en hakir hizmetkârı veyahut şâiri veyahut san'atkâr ve tasvircisini işba' ve razı edemezse, nasıl o hayal gibi çok hizmetkârların sahibi olan sultan-ı insaniyeti işba' edebilir? Kellâ!.. Neam, onu işba' edecek yalnız haşr-i cismanînin sadefinde meknun olan saadet-i ebediyedir.
Üçüncüsü: İnsanın itidal-i mizacı ve letafet-i tab'ı ve zînete olan meylidir. Yani: İnsanın insaniyete lâyık bir suret-i taayyüşe olan meyl-i fıtrîsidir.
Neam, insan hayvan gibi yaşamamalıdır ve yaşamaz. Belki şeref-i insaniyete münasib bir kemal ile yaşamak gerektir. Binaenaleyh, beşer mesken ve melbes ve me'keli, sanayi-i kesîre ile taltif etmesine muhtaçtır. Bu san'atlarda yalnızca kudretinin adem-i kifayetine binaen ebna-yı cinsiyle imtizac etmek, o da iştirak etmek, o da teavün etmek, o da sa'yin semeratını mübadele etmesini iktiza etmekle beraber; kuva-yı insaniyedeki inhimak ve tecavüz sebebiyle adalete ihtiyaç, o da her aklın adalete adem-i kifayetine binaen onu muhafaza edecek kavanin-i külliyenin vaz'larına ihtiyaç, o da tesirini muhafaza etmek için icra edecek bir mukannine, o mukannin dahi zahiren ve bâtınen hâkimiyetini muhafaza etmek için maddeten ve manen tefevvuka, hem de Sâni'-i Âlem tarafından bazı umûr ile muhassas olmasıyla bir imtiyaz ve kuvvet-i nisbete, hem de evamirine olan itaati temin ve tesis eden azamet-i Sâni'in tasavvuru zihinlerde idame edecek bir müzekkire-i mükerrere olan ibadete muhtaçtır. O ibadet dahi Sâni'in canibine efkârı tevcih eder.
O teveccüh ise inkıyadı tesis, o inkıyad dahi, nizam-ı ekmele îsal eder. O nizam-ı ekmel dahi, sırr-ı hikmetten tevellüd eder. Sırr-ı hikmet dahi ademü'l-abesiyeti ve Sâni'in hikmetini ve masnu'daki teennuku kendine şahid gösterir.
İşte eğer insanın hayvandan şu cihat-ı selâse ile olan temayüzünü derk edebildin; bizzarure netice veriyor ki: Nübüvvet-i mutlaka, nev'-i beşerde kutub, belki merkez ve bir mihverdir ki; ahval-i beşer onun üzerine deveran ediyor. Şöyle ki:
Cihet-i ûlâda dikkat et! Bak nasıl sevkü'l-insaniyet ve meyl-i tabiînin adem-i kifayeti ve nazarın kusuru ve tarîk-ı akıldaki evhamın ihtilatı; nasıl nev'-i beşeri eşedd-i ihtiyaçla bir mürşid ve muallime muhtaç eder. O mürşid Peygamberdir. (A.S.M.)
İkinci cihette tedebbür et, şöyle: İnsandaki lâyetanahîlik, tabiatındaki meylü't-tecavüz ve kuva ve âmâlindeki adem-i tahdid ve âlemdeki meylü'l-istikmalin dalı hükmünde olan insandaki meylü't-terakkinin semeresi hükmünde olan kamet-i namiye-i istidad-ı insanîsine intibak etmeyen; belki camid ve muvakkat olan kanun-u beşer ki: Tedricen tecarüb ile hasıl olan, netaic-i efkârın telahukuyla vücuda gelen o kavanin-i beşer, şu semere-i istidadın çekirdeklerinin terbiye ve imdadına adem-i kifayetinin sebebiyle; maddeten ve manen iki âlemde saadet-i beşeri temin edecek, hem de kamet-i istidadının büyümesiyle tevessü' edecek, zîhayat ve ebediye bir şeriat-ı İlahiyeye ihtiyaç gösterir. İşte şeriatı getiren Peygamberdir. (A.S.M.)
Eğer desen: "Biz görüyoruz ki, dinsizlerin veya sahih bir dini olmayanların ahvalleri muaddele ve munazzamadırlar?"
Elcevab: O adalet ve intizam, ehl-i dinin ikazat ve irşadatıyladır. Ve o adalet ve faziletin esasları, Enbiyanın tesisleriyledir. Demek Enbiya, esas ve maddeyi vaz' etmişlerdir. Onlar da o esas ve fazileti tutup, onda işlediklerini işlediler. Bundan başka, nizam ve saadetleri muvakkattır. Bir cihetten kaime ve müstakime ise, çok cihattan mâile ve münhaniyedir. Yani: Ne kadar sureten ve maddeten ve lafzen ve maaşen muntazamadır; fakat sîreten ve maneviyaten ve manen faside ve muhtelldir.
Ey birader! İşte sıra üçüncü cihete geldi. İyi tefekkür et! Şöyle:
Ahlâktaki ifrat ve tefrit ise; istidadatı ifsad ediyor. Ve şu ifsad ise abesiyeti intac eder. Ve şu abesiyet ise; kâinatın en küçük ve en ehemmiyetsiz şeylerinde mesalih ve hikemin riayetiyle, âlemde hükümfermalığı bedihî olan hikmet-i İlahiyeye münakızdır.
Vehim ve Tenbih: "Meleke-i marifet-i hukuk" dedikleri; her fenalığın maddeten zararını ihsas ede ede ve efkâr-ı umumiyeyi ikaz etmekle hasıl olan "meleke-i riayet-i hukuk" dedikleri emri, şeriat-ı İlahiyeye bedel olarak dinsizlerin tasavvuru ve şeriattan istiğnaları bir tevehhüm-ü bâtıldır. Zira dünya ihtiyarlandı. Öyle bir şeyin mukaddematı da zahir olmadı. Bilakis mehasinin terakkisiyle beraber, mesavî dahi terakki edip daha dehşetli ve aldatıcı bir şekle giriyor.
Evet nasılki nevamis-i hikmet, desatir-i hükûmetten müstağni değildir. Öyle de, vicdana hâkim olan kavanin-i şeriat ve fazilete eşedd-i ihtiyaç ile muhtaçtır. İşte şöyle mevhume olan meleke-i ta'dil-i ahlâk, kuva-yı selâseyi hikmet ve iffet ve şecaatte muhafaza etmesine kâfi değildir. Binaenaleyh, insan bizzarure vicdan ve tabiatlara müessir ve nafiz olan mizan-ı adalet-i İlahiyeyi tutacak bir Nebiye muhtaçtır.
İşaret: Binlerce enbiya aleyhimüsselâm, nev'-i beşerde nübüvveti iddia ederek binlerce mu'cizatla müddeayı isbat etmişlerdir. İşte o Enbiyanın cemi' mu'cizatları lisan-ı vâhid ile nübüvvet-i mutlakayı ilân eder. Bizim şu suğramıza dahi bir bürhan-ı kàtı'dır. Buna tevatür-ü bilmana veya ne tabir ile diyorsanız deyiniz, metin bir delildir.
Tenbih: Şu muhakematın cihetü'l-vahdeti budur ki: Eğer cemi' fünun ele alınırsa ve fünunların kavaidinin külliyetleriyle keşfettikleri ittisak ve intizama temaşa edilirse, hem de mesalih-i cüz'iye-i müteferrikanın mâyesi ve ukde-i hayatiyesi hükmünde olan bir lezzeti veya bir muhabbeti veya bir emr-i âheri içine atmakla -ekl ve nikâhtaki gibi- perişan olan umûr ve ef'al; o mâye ile irtibat ve ittisal ettikleri inayet-i İlahiye nokta-i nazarında nazar-ı dikkate alınırsa; hem de hikmetin şehadetiyle sabit olan adem-i abesiyet ve adem-i ihmali mütalaaya alınırsa, istikra-i tâmla netice veriyor ki: Mesalih-i külliyenin kutub ve mihveri ve maden-i hayatı hükmünde olan Nübüvvet, nev'-i beşerde zarurîdir...
Faraza olmazsa, perişan olan nev'-i beşer; güya muhtel bir âlemden şu muntazam âleme düşüp cereyan-ı umumînin ahengini ihlâl ettiği kabul olunursa, biz insanlar, sair kâinata karşı ne yüzümüz kalacaktır?..
Tenbih: Ey birader! Eğer bürhan-ı Sâni'in suğrası senin sahife-i zihninde intikaş etmiş ise, hazır ol!. Kübrası olan nübüvvet-i Muhammed'in bahsine geçiyoruz:
İşaret ve İrşad: Kübra sadıktır. Zira sahife-i itibar-ı âlemde menkuş olan âsâr-ı enbiyayı mütalaa etsen ve lisan-ı tarihte cereyan eden ahvallerini dinlersen ve hakikatı, yani cihetü'l-vahdeti tesir-i zaman ve mekân ile girdiği suretlerden tecrid edebilirsen göreceksin ki: inayet-i İlahiyenin ziyası olan mehasin-i mücerredenin şu'lesi olan hukukullah ve hukuk-u ibadı, enbiya düstur-u hareket ettiklerini ve nev'-i beşer tarafından enbiyaya karşı keyfiyet-i telakkileri ve ümeme karşı suret-i muameleleri ve terk-i menafi'-i şahsiye ve sair umûrlar ki onlara "Nebi" dedirmiş ve nübüvvete medar olmuş olan esaslar ise; evlâd-ı beşerin sinn-i tekemmül ve kühûlette olan üstadı ve medrese-i Ceziretü'l-Arab'da menba-ı ulûm-u âliye ve muallimi olan Zât-ı Muhammed (A.S.M.)'de daha ekmel ve daha azhar bulunur.
Demek oluyor ki; istikra-i tâm ile, hususan nev'-i vâhidde, lâsiyyema intizam-ı muttarid üzerine müesses olan kıyas-ı hafînin ianesiyle ve kıyas-ı evlevînin teyidiyle nübüvvet-i Muhammed'i (A.S.M.) netice vermekle beraber, tenkihü'l-menat denilen hususiyattan tecrid nokta-i nazarından cemi' Enbiya lisan-ı mu'cizatlarıyla vücud-u Sâni'in bir bürhan-ı bahiresi olan Muhammed'in (A.S.M.) sıdkına şehadet ederler.
İtizar: Kısa cümlelerle söyleyemiyorum, muğlakça oluyor. Zira şu hakaik her tarafa derin köklerini attıklarından mes'ele uzunlaşıyor. Suret-i mes'eleyi bozmak ve parça parça etmek ve hakikatı incitmek istemiyorum. Hem de hakikatın etrafına bir daireyi çekmek istiyorum, tâ hakikat mahsur kalıp kaçmasın. Ben tutmazsam başkası tutsun. Beni mazur tutsanız, febiha... Ve illâ hürriyet var, tahakküm yoktur. Keyfinize!..
Evet herbir hareketinde adem-i tereddüd ve mu'terizlere adem-i iltifat ve muarızlara adem-i mübalât ve muhalif olanlardan adem-i tahavvüfü; sıdkını ve ciddiyetini gösteriyor. Hem de evamirinde hakikatın ruhuna olan isabeti, hakkıyetini gösterir.
Elhasıl: Tahavvüf ve tereddüd ve telaş ve mübalât gibi hile ve adem-i vüsuku ve itminansızlığı îma eden umûrlardan müberra iken, bilâ-perva ve kuvvet-i itminanla en hatarlı makamlarda olan hareketi ve nihayette olan isabeti ve iki âlemde semere verecek olan zîhayat kaideleri harekâtıyla tesis ettiğine binaen; herbir fiil ve herbir tavrının iki taraftan, yani bidayet ve nihayetten ciddiyeti ve sıdkı nazar-ı ehl-i dikkate arz-ı didar ediyor. Bâhusus mecmu'-u harekâtının imtizacından ciddiyet ve hakkıyet şu'le-i cevvale gibi ve in'ikasatından ve muvazenatından sıdk ve isabet, berk-i lâmi' gibi tezahür ve tecelli ediyor.
İşaret: Zaman-ı mazi ve zaman-ı hal, yani asr-ı saadet ve zaman-ı istikbal, tazammun ettikleri berahin-i nübüvvet lisan-ı vâhid ile maden-i ahlâk-ı âliye olan Zât-ı Muhammed'de (Aleyhissalâtü Vesselâm) dâî-yi sıdkı ve dellâl-ı nübüvveti olan bürhan-ı zâtînin nidaına cevab ve hemdest-i vifak olarak nübüvvetini i'lâ ve ilân ettiklerini kör olmayanlara gösterdiler. Şu halde kitab-ı âlemden olan fasl-ı zamanın sahife-i selâsesini mütalaa edeceğiz. Hem de o kitabdan mes'ele-i uzma ve münevvere olan Zât-ı Muhammed'i (A.S.M.) temaşa ve ziyaret edeceğiz. Müddeamız olan bürhanın kübrasını onun ile isbat edeceğiz.
İşte bu noktaya binaen, mesalik-i nübüvvet dörttür. Beşincisi meşhur ve mesturdur. مسطور
Yani: Mes'ele-i âliye-i zâtiyeyi temaşa etmekte dört nükteyi bilmek lâzımdır:
kaidesine binaen, sun'î ve tasannu'î olan şey, ne kadar mükemmel olsa da, tabiî yerini tutmadığından hey'atının feletatı, muzahrefiyeti îma edecektir.
İkincisi: Ahlâk-ı âliyenin, hakikatın zeminiyle olan rabıta-i ittisali ciddiyettir. Ve deveran-ı dem gibi hayatlarını idame eden ve imtizaclarından tevellüd eden haysiyete kuvvet veren, heyet-i mecmuasına intizam veren yalnız sıdktır. Evet şu rabıta olan sıdk ve ciddiyet kesildiği anda, o ahlâk-ı âliye kurur ve hebaen gidiyor.
Üçüncüsü: Umûr-u mütenasibede temayül ve tecavüb ve mütezâdde olan eşyalarda tenafür ve tedafü' kaide-i meşhuresi, maddiyatta nasıl cereyan ediyor; maneviyat ve ahlâkta dahi cereyan eder.
Şimdi gelelim maksada: İşte âsâr ve siyer ve tarih-i hayatı... Hattâ a'danın şehadetleriyle, Zât-ı Peygamber'de vücudu muhakkak olan ahlâk-ı âliyenin kesret ve ihata ve tecemmu' ve imtizacından tevellüd eden, izzet ve haysiyetten neş'et eden şeref ve vakar ve izzet-i nefs ile; ferişteler, devlerin ihtilat ve istiraklarından tenezzühleri gibi sırr-ı tezada binaen, o ahlâk-ı âliye dahi hile ve kizbden tereffu' ve tenezzüh ve teberri ederler. Hem de hayat ve mâyeleri makamında olan sıdk ve hakkıyeti tazammun ettiklerinden, şu'le-i cevvale gibi nübüvveti aleniyete çıkarıyor.
Tenbih: Ey birader! Görüyorsun ki bir adam yalnız şecaatle meşhur olursa; o şöhret ona verdiği haysiyeti ihlâl etmemek için, kolaylıkla yalana tenezzül etmez. Nerede kaldı ki, cemi' ahlâk-ı âliye birden tecemmu' ede... Evet mecmu'da bir hüküm bulunur, ferdde bulunmaz.
İşaret ve Tenbih: Görüyoruz: Bu zamanda sıdk ve kizbin mabeynleri ancak bir parmak kadar vardır. Bir çarşıda ikisi de satılır. Fakat herbir zamanın bir hükmü var. Hiçbir zamanda asr-ı saadet gibi sıdk ve kizbin ortasındaki mesafe açılmamıştır. Şöyle ki:
Sıdk kendi hüsn-ü hakikîsini kemal-i haşmetle izhar ve onun ile temessük eden Muhammed'i (A.S.M.) a'lâ-yı illiyyîn-i şerefe i'lâ ve âlemde inkılab-ı azîmi îka' ettiğinden, şarktan garba kadar kizbden bu'd derecesini göstermekle kıymet-i âliyesini i'lâ etmek cihetiyle sûku ve metaını gayet nâfık ve râic etmiştir. {(*) Şimdiki hürriyet gibi. -Müellif-}
Ve kizb ise: Teşebbüsat-ı azîmeyi murdarların lâşeleri gibi ruhsuz bıraktığı için, nihayet-i kubhunu izhar ve onun ile temessük eden Müseylime ve emsali, (Arabî asılda "ve emsalini" ile) esfel-i safilîn-i hıssete düşürdüğü cihetle, metâ-ı zehr-âlûdu ve sûku gayet muattal ve kesad etmiştir. {(**) Menfur casusluk gibi. -Müellif-}
İşte ehl-i izzet ve tefahur olan kavm-i Arab'ın tabiatlarındaki meylü'r-râic saikasıyla müsabaka ederek o kâsid kizbi terkedip ve râic sıdk ile tecemmül ederek adaletlerini âleme kabul ettirmişlerdir. İşte sahabelerin aklen olan adaletleri bu sırdan neş'et eder.
İrşad ve İşaret: Tarih ve siyer ve âsâr nokta-i nazarından dikkat olunursa; Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dört yaşından kırk yaşına kadar, lâsiyyema şe'ni; ahlâkı ve hileyi dışarıya atmakta olan hararet-i gariziyenin şiddet-i iltihabı zamanında, kemal-i istikametle ve kemal-i metanetle ve tamam-ı ıttırad-ı ahval ile ve müsavat ve muvazenet-i etvarı ile ve nihayet-i iffet ile ve hiçbir hali mesturiyeti muhafaza etmeyen -lâsiyyema öyle ehl-i inada karşı- bir hileyi îma etmemekle beraber yaşadığı nazara alınırsa, sonra istimrar-ı ahlâkın zamanı olan kırk seneden sonra o inkılab-ı azîm nazara alınırsa; haktan geldiğini ve hakikat olduğunu tasdik etmezse, nefsine levmetsin... Zira zihninde bir sofestaî gizlenmiş olacaktır.
Hem de en hatarlı makamlarda -gàr'da gibi- tarîk-i halâsı mefkud iken ve haytu'l-emel bihasebi'l-âde kesilirken, gayet metanet ve kemal-i vüsuk ve nihayet-i itminan ile olan hareket ve hal ve tavrı, nübüvvet ve ciddiyetine şahid-i kâfidir ve hak ile temessük ettiğine delildir.
Yani: Sahife-i ûlâ, zaman-ı mazidir. İşte şu sahifede dört nükteyi nazar-ı dikkate almak lâzımdır:
Birincisi: Bir fende veyahut kasasta, bir adam esaslarını ve ruh ve ukadlarını ahzederek müddeasını ona bina ederse, o fende hazakat ve maharetini gösterir.
İkincisi: Ey birader!.. Eğer tabiat-ı beşere ârif isen; küçük bir haysiyetle, küçük bir davada, küçük bir kavimde, küçük bir hilafın
serbestiyetle irtikâb olunmadığına nazar edersen; gayet büyük bir haysiyetle, nihayet cesîm bir davada, hasra gelmeyen bir kavimde, hadsiz bir inada karşı; her cihetten ümmiliğiyle beraber, hiçbir cihetle akıl müstakil olmayan mes'elelerde, tam serbestiyetle bilâ-perva ve kemal-i vüsuk ile alâ ruûsi'l-eşhad zikir ve naklinden güneş gibi sıdkın tulû' edeceğini göreceksin.
Üçüncüsü: Bedevilere nisbeten, çok ulûm-u nazariye vardır; medenîlere nisbeten lisan, âdât ve ef'alin telkinatıyla, ulûm-u mütearifenin hükümlerine geçmişlerdir. Bu nükteye binaen, bedevilerin hallerini muhakeme etmek için; kendini o bâdiyede farzetmek gerektir. Eğer istersen İkinci Mukaddeme'ye müracaat et, zira şu nükteyi izah etmiştir.
Dördüncüsü: Bir ümmi, ulema meyanında mütedavil bir fende beyan-ı fikir ederse, ittifak noktalarda muvafık olarak ve muhtelefün-fîha olan noktalarda muhalefet edip musahhihane olan söylemesi, onun tefevvukunu ve kesbî olmadığını isbat eder.
Şu nüktelere binaen deriz ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm malûm olan ümmiyetiyle beraber, güya gayr-ı mukayyed olan ruh-u cevvale ile tayy-ı zaman ederek mazinin a'mak-ı hafâsına girerek, hazır ve müşahid gibi enbiya-yı salifenin ahvallerini ve esrarlarını teşrih etmesiyle; bütün enzar-ı âleme karşı öyle bir dava-yı azîmede -ki, bütün ezkiya-i âlemin nazarlarını dikkate celbeder- bilâ-perva ve nihayet vüsuk ile müddeasına mukaddeme olarak o esrar ve ahvalin ukad-ı hayatiyeleri hükmünde olan esaslarını zikretmekle beraber, Kütüb-ü Salifenin ittifak noktalarında musaddık ve ihtilaf noktalarında musahhih olarak kasas ve ahval-i enbiyayı bize hikâye etmesi, sıdk ve nübüvvetini intac eder.
Teznib: Cemi' enbiyanın delail-i nübüvvetleri, sıdk-ı Muhammed'e (A.S.M.) delildir ve cemi' mu'cizatları, Muhammed'in bir mu'cize-i maneviyesidir (Aleyhimüsselâm). Bunda dikkat edersen, anlayacaksın.
İşaret: Ey birader!.. Bazan kasem, bürhanın yerini tutar. Zira bürhanı tazammun eder. Öyle ise:
Evet, neam. Onun nur-u nazarına, hayal kendini hakikat gösteremiyor ve hak olan mesleği telbisten müstağnidir.
Yani: Zaman-ı halin, yani asr-ı saadetin sahifesinde dört nükte, bir noktayı nazar-ı dikkate almak gerektir:
Birincisi: Küçük bir âdet, küçük bir kavimde veya zaîf bir haslet, kalil bir taifede; büyük bir hâkimin, büyük bir himmetle kolaylıkla kaldıramadığını nazara alırsan; acaba gayet çok, tamamen müstemirre, nihayet derecede me'lufe ve çok da mütenevvia, tamamen râsiha olan âdât ve ahlâk, nihayet kesîr ve me'lufatına gayet mutaassıb ve şedidü'ş-şekîme olan bir kavmin a'mak-ı ervahından az fedakârlıkla, kısa bir zamanda kal' ve ref' ettiğini ve o âdât-ı seyyienin yerine başka âdât ve ahlâk fidanlarını gars etmesini ve def'aten nihayet derecede tekemmül ettiklerini nazara alırsan ve dikkat edersen; hârikulâde olduğunu tasdik etmezsen, seni sofestaî defterinde yazacağım.
İkincisi: Şahs-ı manevî hükmünde olan bir devletin nümüvv-ü tabiîsi hükmünde olan teşekkülü ise, mütemehhildir. Ve devlet-i atîkaya galebesi -ki ona inkıyad, tabiat-ı sâniye hükmüne girdiği için- tedricîdir. Öyle ise maddeten ve manen hâkim, hem de gayet cesîm bir devleti kısa bir zamanda teşkili, hem de düvel-i râsihaya def'î gibi galebe etmesi; maneviyat ve ahvalde cari olan âdâtın bizzarure hârikulâde olduğunu görmezsen, körler defterinde yazılacaksın.
Üçüncüsü: Tahakküm-ü zahirî, kahr ve cebr ile mümkündür. Fakat efkâra galebe etmek, hem de ervaha tahabbüb ve tabayia tasallut, hem de hâkimiyetini vicdanlar üzerine daima muhafaza etmek; hakikatın hâssa-i farikasıdır. Bu hâssayı bilmezsen, hakikattan bîganesin.
Dördüncüsü: Tergib veya terhib hilesiyle ancak yalnız bir tesir-i sathî edip, akla karşı sedd-i turuk edebilir. Şu halde a'mak-ı kulûbe
nüfuz ve erakk-ı hissiyatı tehyic ve şükûfe-misal olan istidadatı inkişaf ettirmek ve kâmine ve nâime olan seciyeleri ikaz ve tenbih ve cevher-i insaniyeti feverana getirmek ve kıymet-i nâtıkıyeti izhar etmek, şuâ-i hakikatın hâssasıdır.
Evet, kasavet-i mücessemenin misal-i müşahhası olan "ve'd-i benat" gibi umûrlardan kalblerini taskil etmesi; ve rikkat, letafetin lem'ası olan hayvanata merhamet, hattâ karıncaya şefkat gibi umûr ile tezyin etmesi; öyle bir inkılab-ı azîmdir -hususan öyle akvam-ı bedevide ki, hiçbir kanun-u tabiiyeye tevfik olmadığından- hârikulâde olduğu musaddak-gerde-i erbab-ı basirettir. Basiretin varsa tasdik edeceksin.
Şimdi Nokta'yı dinle: İşte tarih-i âlem şehadet eder ki: En büyük dâhî odur ki; bir veya iki hissin ve seciyenin ve istidadın inkişafına ve ikazına ve feverana getirilmesine muvaffak olsun. Zira öyle bir hiss-i nâim ikaz edilmezse, sa'y hebaen gider ve muvakkat olur. İşte en büyük dâhî ancak bir veya iki hissin ikazına muvaffak olabilmiştir. Ezcümle: Hiss-i hürriyet ve hamiyet ve muhabbet...
Bu noktaya binaen; Ceziretü'l-Arab sahra-yı vesiasında olan akvam-ı bedevide kâmine ve nâime ve mesture olan hissiyat-ı âliye -ki, binlere baliğdir- birden inkişaf, birden ikaz, birden feveran ve galeyana getirmek; şems-i hakikatın, ziya-i şu'lefeşanın hâssasıdır. Bu noktayı aklına sokmayan, biz Ceziretü'l-Arab'ı gözüne sokacağız. İşte Ceziretü'l-Arab... Onüç asr-ı beşerin terakkiyatından sonra, en mükemmel feylesoflardan yüz taneyi göndersin, yüz sene kadar çalışsın; acaba bu zamana nisbeten o zamana nisbet, yaptığının yüzde birini yapabiliyor mu?..
İşaret: Kim tevfik isterse, âdetullah ve hilkat ve fıtrat ile aşinalık etmek ve dostluk etmek gerektir. Yoksa, fıtrat tevfiksizlikle bir cevab-ı red verecektir. Cereyan-ı umumî ise, muhalif harekette bulunanları adem-âbâd hiçâhiçe atacaktır.
İşte buna binaen temaşa et, göreceksin ki: Hilkatte cari olan kavanin-i amîka-i dakika -ki, hurdebîn-i akıl ile görülmez- hakaik-i şeriat ne derecede müraat ve muarefet ve münasebette bulunmuşlardır ki, o kavanin-i hilkatin muvazenesini muhafaza etmiştir.
Evet, şu a'sar-ı tavîlede, şu müsademat-ı azîme içinde hakaikını muhafaza, belki daha ziyade inkişafa getirdiğinden gösterir ki; Resul-i Ekrem Aleyhisselâm'ın mesleği, hiçbir vakit mahvolmayan hak üzerine müessestir.
Şu nükte ve noktaları bildikten sonra, geniş ve muhakemeli ve müdakkik bir zihinle dinle ki; Muhammed-i Hâşimî Aleyhisselâm ümmiyeti ve adem-i kuvvet-i zahiresi ve adem-i hâkimiyeti ve adem-i meyl-i saltanatı ile beraber, gayet hatarlı mevâki'de kemal-i vüsuk ile teşebbüs ederek efkâra galebe etmekle ervaha tahabbüb ve tabayia tasallut, gayet kesîre ve müstemirre ve râsiha ve me'lufe olan âdât ve ahlâk-ı vahşiyaneyi esasıyla hedmederek; onların yerine ahlâk-ı âliyeyi gayet metin bir esas ile lahm ve demlerine karışmış gibi tesis etmekle beraber, zaviye-i vahşette hâmid olan bir kavimdeki kasavet-i vahşiyeyi ihmad ve hissiyat-ı dakikayı tehyic!..
Evet, hissiyat-ı âliyeyi ikaz ve cevher-i insaniyetlerini izhar etmekle beraber, evc-i medeniyete bir zaman-ı kasirde is'ad ederek şark ve garbda oturmuş bir devlet-i cesîmeyi bir zaman-ı kalilde teşkil edip, ateş-i cevval gibi belki nur-u nevvar gibi veyahut asâ-yı Musa gibi sair devletleri bel' ve imha derecesine getirdiğinden; basar-ı basireti kör olmayanlara sıdkını ve nübüvvetini ve hakk ile temessükünü göstermiştir. İşte eğer sen görmezsen, seni insanların defterinden sildirecektir.
Sahife-i müstakbelden, lâsiyyema mes'ele-i şeriattır. İşte dört nükteyi nazar-ı dikkatten dûr etmemelisin.
Birincisi: Bir şahıs dört veya beş fende meleke sahibi ve mütehassıs olmaz. Meğer hârika ola...
İkincisi: Mes'ele-i vâhide, iki mütekellimden sudûr eder. Birisi, mebde' ve müntehası ve siyak ve sibaka mülâyemetini ve ehavatıyla nisbetini ve mevzi-i münasibde istimalini, yani münbit bir zeminde sarfını nazara aldığı için; o fende olan maharetine ve melekesine ve ilmine delalet ettiği halde; öteki mütekellim şu noktaları ihmal ettiği için sathiyetine ve taklidiyetine delalet eder. Halbuki kelâm yine o kelâmdır. Eğer aklın bunu farketmezse, ruhun hisseder.
Üçüncüsü: İkinci Mukaddeme'de geçtiği gibi; bir-iki asır evvel hârika sayılan keşif bu zamana kadar mestur kalsaydı, tekemmül-ü mebadi cihetiyle bir çocuk da keşfedebildiğini nazara al. Onüç asır geri git, o zamanların tesiratından kendini tecrid et, dehşet-engiz olan Ceziretü'l-Arab'da otur, dikkatle temaşa et, görürsün ki; Ümmi, tecrübe görmemiş, zaman ve zemin yardım etmemiş tek bir adam ki; yalnız zekâya değil, belki gayet kesîr tecarübün mahsulü olan fünunun kavaniniyle öyle bir nizam ve adaleti tesis ediyor ki: İstidad-ı beşerin kameti, netaic-i efkârı teşerrübünden tekebbür ederse, o şeriat dahi tevessü' ederek ebede teveccüh eder. Kelâm-ı Ezelî'den geldiğini ilân etmekle beraber, iki âlemin saadetini temin eder.
İnsaf edersen, bu ise yalnız o zamanın insanlarının değil, belki nev'-i beşerin tavkı haricinde göreceksin. Meğer evham-ı seyyie, senin şu tarafa müteveccih olan fıtratının tarfını {(*) Dikkat lâzımdır. -Müellif-} çürütmüş ola...
Dördüncüsü: Onuncu Mukaddeme'de geçtiği gibi; hem de ikinci nokta-i itirazın cevabında da geleceği gibi şudur ki: Cumhurun istidad-ı efkârı derecesinde şeriatın irşad etmesidir. Şöyle ki:
Cumhurun âmiliği için, hakaik-i mücerredeyi -me'lufları vasıta olmaksızın- adem-i telakkileri sebebiyle, müteşabihat ve teşbihat ve istiarat ile tasvir etmesidir.
Hem de fünun-u ekvanda cumhurun, hiss-i zahir sebebiyle hilaf-ı vaki'i zarurî telakki etmekle beraber, mebadi basamakları adem-i in'ikad ve tekemmülünden; mağlataların vartalarına düşmemek için, şeriat öyle mesailde ibham etti ve mutlak bıraktı. Lâkin hakikatı îmadan hâlî bırakmadı.
Vehim ve Tenbih: Resul-i Ekrem'in herbir fiil ve herbir halinde sıdk lemean eder. Fakat her fiili ve her hali hârika olmak lâzım değildir. Zira izhar-ı hârika, tasdik-i müddea içindir. Hâcet olmadığı veya münasib olmadığı vakitte cereyan-ı umumiyeye mütâbaatla, kavanin-i âdâtullaha destedâd-ı teslim oluyor. Hem de öyle olmak gerektir.
Ey birader! Şu Tenbih, Birinci Mesleğin Mukaddemesi'nin taifesindendir. Nisyanın hatasıyla yolunu şaşırmakla yerini kaybedip şuraya girmiştir. İyice şu nükteleri tut.
Bak ey birader! Fünun ve ulûmun zübde-i hakikiyesi, berahin-i akliye üzerine müesses olan diyanet ve şeriat-ı İslâmiye öyle fünunları tazammun etmiştir. Ezcümle: Fenn-i tehzib-i ruh ve riyazetü'l-kalb ve terbiyetü'l-vicdan ve tedbirü'l-cesed ve tedvirü'l-menzil ve siyasetü'l-medineye ve nizamatü'l-âlem ve fennü'l-hukuk ve saire... Lüzum görülen yerlerde tafsil ve lüzum olmayan veya ezhanın veya zamanın müstaid ve müsaid olmadığı yerlerde birer fezleke ile kavaid-i esasiyeyi vaz' ederek tenmiye ve tefri'ini ukûlün meşveret ve istinbatatına havale etmiştir ki, bu fünunun mecmuuna değil, belki ekalline onüç asr-ı terakkiden sonra en medenî yerlerde en hârika zekâ ile mevsuf olanlar, tâkat-i beşerin haricinde (bâhusus o zamanda) olduğunu tasdikten vicdan-ı munsıfane seni menedemiyor.
İşte fazl odur ki; a'da ona şehadet ede. Yeni Dünya'nın en meşhur feylesofu olan Carlayle,>Almanya'nın meşhur bir hakîminden ve rical-i siyasiyesinden naklen diyor ki: "O, tedkikatından sonra kendi kendine sual ederek demiş: İslâmiyet böyle olursa acaba medeniyet-i hazıra hakaik-i İslâmiyetin dairesinde yaşayabilir mi? Kendisi kendine "Evet" ile cevab veriyor. "Şimdiki muhakkikler o daire içinde yaşamaktadırlar."
Evvelki feylesof dahi diyor ki: Hakaik-i İslâmiyet çıktıkları zaman; ateş-i cevval gibi, hatabın parçalarına benzeyen sair efkâr ve edyanı bel' etti. Hem de hakkı vardır. Zira başkaların safsatiyatından birşey çıkmaz, ilââhirihî...
Evet onüç asırdan beri o kadar dehşetli müsademata karşı hakaikını muhafaza etmiştir. Belki bu müsademe, keşmekeş; hakikat-i İslâmiyetin omuzu üstünden türab-ı hafâyı terkik ve tahfif ediyor. Neam, vücud ve hal-i âlem buna şahiddir. Makale-i ûlâdaki mukaddematı nazara almak gerektir.
Vehim ve Tenbih: Eğer desen: Herbir fende yalnız bir fezlekeyi bilmek bir adam için mümkündür...
Elcevab: Neam, lâ!.. Zira öyle bir fezleke ki; hüsn-ü isabet ve mevki-i münasibde ve münbit bir zeminde istimal gibi... sâbıkan mezkûr sair noktalar ile cam gibi mâverasından ıttıla-ı tâm ve melekeyi gösteren fezlekeler mümkün değildir. Evet, kelâm-ı vâhid iki mütekellimden çıkarsa; birinin cehline ve ötekisinin ilmine bazı umûr-u mermuze-i gayr-ı mesmua ile delalet eder.
İşaret ve İrşad ve Tenbih: Ey benimle şu kitabın evvel-i menazilinden hayaliyle seyr ü sefer eden birader-i vicdan! Geniş bir nazar ile nazar et ve muvazene et! Kendi hayalinde muhakeme etmek için bir meclis-i âliyeyi teşkil et, Sonra da "Mukaddemat-ı isna aşer"den müntehabatını davet et, hazır olsunlar. Sonra da şu kaidelerle müşavere et! İşte:
Bir şahıs çok fünunda mütehassıs ve meleke sahibi olmaz. Hem de bir kelâm iki mütekellimden mütefavittir, başkalaşır. Ve hem de fünun, mürur-u zaman ile telahuk-u efkârın neticesidir. Hem de müstakbeldeki bedihî birşey, mazide nazarî olabilir. Hem de medenîlerin malûmu, bedevilere meçhul olabilir. Hem de maziyi müstakbele kıyas etmek, bir kıyas-ı hâdi'-i müşebbittir. Hem de ehl-i veber ve bâdiyetin besateti ise, ehl-i meder ve medeniyetin hile ve desaisine mütehammil değildir. Evet, neam; hile medeniyetin perdesi altında tesettür edebilir. Hem de pek çok ulûm, âdât ve ahval ve vukuatın telkinatıyla teşekkül edebilir. Hem de beşerin nur-u nazarı, müstakbele nüfuz edemez. Müstakbele mahsus olan şeyleri göremez. Hem de beşerin kanunu için bir ömr-ü tabiî vardır. Nefs-i beşer gibi o da inkıta' eder. Hem de muhit, zaman ve mekân, nüfusun ahvalinde büyük bir tesiri vardır. Hem de eskide hârikulâde olan şeyler, şimdi âdi sırasına geçebilir. Zira mebadi tekemmül etmişler... Hem de zekâ eğer çendan hârika olsa da, bir fennin tekmiline kâfi değildir. Nasıl çok fenlerde kifayet edecektir?
İşte ey birader! Şu zâtlar ile müşavere et. Sonra da müfettişlik sıfatıyla nefsini tecrid et. Hayalat-ı muhitiye ve evham-ı zamaniyenin elbiselerini çıkart, çıplak ol. Bahr-i bîkeran-ı zaman olan şu asrın sahilinden, içine gir. Tâ asr-ı saadet olan adaya çık.
İşte herşeyden evvel senin nazarına çarpacak ve tecelli edecek şudur ki: Vahîd, nâsırı yok, saltanatı mefkud, tek bir şahıs; umum
âleme karşı mübareze eder. Ve küre-i zeminden daha büyük bir hakikatı omuzuna almış ve bütün nev'-i beşerin saadetine tekeffül eden bir şeriatı -ki O şeriat, fünun-u hakikiye ve ulûm-u İlahiyenin zübdesi olarak- istidad-ı beşerin nümüvvü derecesinde tevessü' edip iki âlemde semere vererek ahval-i beşeri güya bir meclis-i vâhid, bir zaman-ı vâhidin ehli gibi tanzim eden öyle bir adaleti tesis eder. Eğer o şeriatın nevamisinden sual edersen ki: Nereden geliyorsunuz? Ve nereye gideceksiniz?
Sana şöyle cevab verecekler ki: Biz Kelâm-ı Ezelîden gelmişiz. Nev'-i beşerin selâmeti için ebedin yolunda refakat için ebede gideceğiz. Şu dünya-yı fâniyeyi kestikten sonra, bizim surî olan irtibatımız kesilirse de; daima maneviyatımız beşerin rehberi ve gıda-yı ruhanîsidir.
Şübehat ve şükûkun üç menbaları vardır, Şöyle: Eğer maksud-u Şâri'den ve efkârın istidadları nisbetinde olan irşaddan tecahül edip, bütün evham-ı seyyienin yuvası hükmünde olan şöyle bir mağlata ile itiraz edersen ki, şeriatın başı olan Kur'an'da üç nokta vardır:
Birincisi: Kur'an'ın mâbihi'l-imtiyazı ve vuzuh-u ifade üzerine müesses olan belâgata münafîdir ki, vücud-u müteşabihat ve müşkilâttır.
İkincisi: Şeriatın maksud-u hakikîsi olan irşad ve talime münafîdir ki, fünun-u ekvanda bir derece ibham ve ıtlakatıdır.
Üçüncüsü: Tarîk-ı Kur'an olan tahkik ve hidayete muhaliftir. İşte o da bazı zevahiri, delil-i aklînin hilafına imale edip, hilaf-ı vakıa ihtimalidir.
Ey birader!.. Tevfik Allah'tandır. Ben de derim ki: Sebeb-i noksan gösterdiğin olan şu üç nokta, tevehhüm ettiğin gibi değildir. Belki üçü de i'caz-ı Kur'an'ın en sadık şahidleridir. İşte:
Birinci noktaya cevab: -Zâten iki defa şu cevabı zımnen görmüşsün.- Şöyle ki: Nâsın ekseri cumhur-u avamdır. Nazar-ı Şâri'de ekall, eksere tâbidir. Zira avama müvecceh olan hitabı, havass fehm ve istifade ediyorlar. Bilakis olursa olamaz. İşte cumhur-u avam
ise, me'luf ve mütehayyelatından tecerrüd edip hakaik-i mücerrede ve makulat-ı sırfeyi temaşa edemezler. Meğer mütehayyelatlarını dürbün gibi tevsit etseler... Fakat mütehayyelatın suretlerine hasr ve vakf-ı nazar etmek, cismiyet ve cihet gibi muhal şeyleri istilzam eder. Lâkin nazar, o suretlerden geçerek hakaikı görüyor.
Meselâ: Kâinattaki tasarruf-u İlahîyi sultanın serir-i saltanatında olan tasarrufunun suretinde temaşa edebilirler.
gibi... İşte hissiyat-ı cumhur şu merkezde olduklarından, elbette irşad ve belâgat iktiza eder ki: Onların hissiyatı riayet ve ihtiram edilsin ve efkârları dahi bir derece mümaşat ve ihtiram edilsin. İşte riayet ve ihtiram; ukûl-ü beşere karşı olan tenezzülat-ı İlahiye ile tesmiye olunur. Evet o tenezzülat, te'nis-i ezhan içindir. Onuncu Mukaddeme'ye müracaat et.
İşte bunun içindir ki: hakaik-i mücerredeye temaşa etmek için hissiyat ve hayal-âlûd cumhurun nazarlarını okşayan suver-i müteşabiheden birer dürbün vaz' edilmiştir. İşte şu cevabı teyid eden maânî-i amîka veya müteferrikayı bir suret-i sehl ve basitada tasavvur veya tasvir etmek için nâsın kelâmında istiarat-ı kesîreyi irad ederler. Demek müteşabihat dahi, istiaratın en ağmaz olan kısmıdır. Zira en hafî hakaikın suver-i misaliyesidir.
Demek işkal ise; mananın dikkatindendir, lafzın iğlakından değildir.
Ey mu'teriz! İnsafla nazar et ki; fikr-i beşerin, bâhusus avamın fikirlerinden en uzak olan hakaiki, şöyle bir tarîk ile takrib etmek, acaba tarîk-i belâgat olan mukteza-yı halin mutabakatına muvafık ve makamın nisbetinde kemal-i vuzuh ve ifadeye mutabık mıdır? Yahut tevehhüm ettiğin gibidir? Hakem sen ol!..
İkinci noktaya cevab: İkinci Mukaddeme'de mufassalan geçmiştir. Âlemde meylü'l-istikmalin dalı olan insandaki meylü't-terakkinin semeratı ve tecarüb-ü kesîre ile ve netaic-i efkârın telahukuyla teşekkül eden ve merdiven-i terakkinin basamakları hükmünde olan fünun ise, müterettibe ve müteavine ve müteselsiledirler.
Evet, müteahhirin in'ikadı, mütekaddimin teşekkülü ile vâbestedir. Demek mukaddem olan fen, ulûm-u mütearife derecesine gelecek; sonra müteahhir ile mukaddeme olabilir. Bu sırra binaendir ki: Şu zamanda temahhuz-u tecarüble satha çıkıp tevellüd etmiş olan bir fennin faraza on asır evvel bir adam tefhim ve talimine çalışsa idi, mağlata ve safsataya düşürmekten başka birşey yapamazdı.
Meselâ, denilse idi: "Şemsin sükûnuyla arzın hareketine ve bir katre suda bir milyon hayvanatın bulunduklarına temaşa edin, tâ Sâni'in azametini bilesiniz." Cumhur-u avam ise, hiss-i zahir veya galat-ı hissin sebebiyle hilaflarını zarurî bildikleri için; ya tekzib veya nefislerine mugalata veya mahsûs olan şeye mükâbere etmekten başka ellerinden birşey gelmezdi. Teşviş ise; bâhusus onuncu asra kadar, minhac-ı irşada büyük bir vartadır.
Ezcümle; sathiyet-i arz ve deveran-ı şems onlarca bedihiyat-ı hissiyeden sayılırdı.
Tenbih: Şu gibi mes'eleler, müstakbeldeki nazariyata kıyas olunmaz. Zira müstakbele ait olan şeylere hiss-i zahir taalluk etmediği için, iki ciheti de muhtemeldir; itikad olunabilir. İmkân derecesindedir; itminan kabildir. Onun hakk-ı sarihi tasrih etmektir.
Lâkin hîna ki, hissin galatı bizim "mâ nahnü fih"imizi imkân derecesinden bedahete, yani cehl-i mürekkebe çıkardı. Onun nazar-ı belâgatta hiç inkâr olunmaz olan hakkı ise; ibham ve ıtlaktır. Tâ, ezhan müşevveş olmasınlar. Fakat hakikata telvih ve remz ve îma etmek gerektir. Efkâr için kapıları açmak, duhûle davet etmek lâzımdır. Nasılki şeriat-ı garra öyle yapmıştır.
Yahu, ey birader! İnsaf mıdır, taharri-i hakikat böyle midir ki; Sen irşad-ı mahz ve ayn-ı belâgat ve hidayetin mağzı olan şeyi, irşada münafî ve mübayin tevehhüm edesin? Ve belâgatça ayn-ı kemal olan şeyi noksan tahayyül edesin?
Ya eyyühel-hoto! {(*) Hoto Kürdçede "bunak, kaba-gabi" gibi manalarda kullanılır. -Nâşir-} Acaba senin zihn-i sakîminde belâgat o mudur ki, ezhanı tağlit ve efkârı teşviş ve muhitin müsaadesizliği ve zamanın adem-i i'dadından ezhan müstaid olmadıkları için ukûle tahmil edilmeyen şeyleri teklif etmektir? Kellâ!.
bir düstur-u hikmettir. İstersen mukaddemata müracaat et... Bâhusus Birinci Mukaddeme'de iyi tefekkür et!..
İşte bazı zevahiri, delil-i aklînin hilafına göstermek olan Üçüncü Nokta'ya cevab:
Birinci Mukaddeme'de tedebbür et, sonra bunu da dinle ki; Şâri'in irşad-ı cumhurdan maksud-u aslîsi: İsbat-ı Sâni'-i Vâhid ve Nübüvvet ve Haşir ve Adalette münhasırdır. Öyle ise: Kur'an'daki zikr-i ekvan, istitradî ve istidlal içindir. Cumhurun efhâmına göre san'atta zahir olan nizam-ı bedî' ile nazzam-ı hakikî olan Sâni'-i Zülcelal'e istidlal etmek içindir. Halbuki san'atın eseri ve nizamı herşeyde tezahür eder. Keyfiyet-i teşekkül nasıl olursa olsun, maksad-ı asliye taalluk etmez.
Tenbih: Mukarrerdir ki delil, müddeadan evvel malûm olması gerektir. Bunun içindir ki; bazı nususun zevahiri, ittizah-ı delil ve istînas-ı efkâr için cumhurun mu'tekadat-ı hissiyelerine imale olunmuştur. Fakat delalet etmek için değildir. Zira Kur'an, âyâtının telâfifinde öyle emarat ve karaini nasbetmiştir ki; o sadeflerdeki cevahiri ve o zevahirdeki hakikatları ehl-i tahkika parmakla gösterir ve işaret eder.
Evet "Kelimetullah" olan Kitab-ı Mübin'in bazı âyâtı, bazısına müfessirdir. Yani bazı âyâtı, ehavatının mâfi'z-zamirlerini izhar eder. Öyle ise bazıları diğer bir ba'za karine olabilir ki; mana-yı zahirî murad değildir.
Vehim ve Tenbih: Eğer istidlalin makamında denilse idi ki: "Elektriğin acaibi ve cazibe-i umumiyenin garaibi ve küre-i arzın yevmiye ve seneviye olan hareketi ve yetmişten ziyade olan anasırın imtizac-ı kimyeviyelerini ve şemsin istikrarıyla beraber, suriye olan hareketini nazara alınız, tâ Sânii bilesiniz!" İşte o vakit, delil olan san'at, marifet-i Sâni' olan neticeden daha hafî ve daha gamız ve kaide-i istidlale münafî olduğundan bazı zevahiri, efkâra göre imale olunmuştur. Bu ise: Ya müstetbeatü't-terakib kabilesinden veya kinaî nev'inden olduğu için medar-ı sıdk ve kizb olmaz.
Meselâ: قَالَ lafzındaki elif eliftir. Aslı vav olsa, kaf olsa, ne olursa olsun tesir etmez.
Ey birader! İnsaf et... Acaba şu üç nokta-i itiraz, cemi' a'sarda, cemi' insanların irşadları için inzal olunan Kur'an'ın i'cazına en zahir delil değil midir?
Evet..
{(*) Şu Arabî ibare iki mezheb-i bâtılın reddine işarettir. -Müellif-}
Neam, hayalin ne haddi vardır ki; nurefşan olan nazarına karşı kendini hakikat gösterebilsin. Evet, mesleği nefs-i hak ve mezhebi ayn-ı sıdktır. Hak ise, tedlis ve tağlit etmekten müstağnidir.
Marufe ve meşhure olan havârık-ı zahire ve mu'cizat-ı mahsusedir. Siyer ve tarihin kitabları onlar ile meşhundur. Ulema-yı kiram (Cezahümüllahu hayran) hakkıyla tefsir ve tedvin etmişlerdir. Malûmun talimi lâzım gelmediği için, biz tafsilinden kat'-ı nazar ettik.
İşaret: Şu havârık-ı zahirenin herbir ferdi eğer çendan mütevatir değildir, mutlaka cinsleri, belki çok enva'ı kat'iyyen ve yakînen mütevatir-i bilmanadır. O havârık birkaç nev' üzerindedir. İşte:
Bir nev'i: İrhasat-ı mütenevviadır. Güya o asır Peygamber'den (A.S.M.) istifade ve istifaza ederek keramet sahibi olduğundan, kalb-i hassasından hiss-i kable'l-vukua binaen irhasatla Fahr-i Âlem (A.S.M.)'in geleceğini ihbar etmiştir.
Bir nev'i dahi: Gaybdan olan ihbarat-ı kesîresidir. Güya tayyar olan ruh-u mücerredi, zaman ve mekân-ı muayyenin kayıdlarını kırmış ve hudud-u maziye ve müstakbeleyi çiğnemiş, her tarafını görerek bize söylemiş ve göstermiştir.
Bir kısmı dahi: Tahaddi vaktinde izhar olunan havârık-ı hissiyedir. Bine karib ta'dad olunmuştur. Demek söylediğimiz gibi herbir ferdi, âhâdî de olursa, mecmu'u mütevatir-i bilmanadır.
Birisi: Mübarek olan parmaklarından suyun nebeanıdır. Güya maden-i sehavet olan yed-i mübarekesinden mâye-i hayat olan suyun nebeanıyla; menba-ı hidayet olan lisanından, mâye-i ervah olan zülâl-i hidayetin feveranını hissen tasvir ediyor.
Biri de: Tekellüm-ü şecer ve hacer ve hayvandır. Güya hidayetindeki hayat-ı maneviye, cemadat ve hayvanata dahi sirayet ederek nutka getirmiştir.
Biri de: İnşikak-ı Kamer'dir. Güya kalb-i sema hükmünde olan Kamer, mübarek olan kalbiyle inşikakta bir münasebet peyda etmek için sine-i saf ve berrakını mübarek parmağının işaretiyle iştiyakan şakk ve çâk etmiştir.
Tenbih: İnşikak-ı Kamer mütevatir-i bilmanadır. وَ انْشَقَّ الْقَمَرُ olan âyet-i kerime ile sabittir. Zira, hattâ Kur'an'ı inkâr eden dahi, bu âyetin manasına ilişmemiştir. Hem de ihtimal vermeye şâyan olmayan bir tevil-i zaîften başka tevil ve tahvil edilmemiştir.
Vehim ve Tenbih: İnşikak, hem âni, hem gece, hem vakt-i gaflet, hem şu zaman gibi âsumana adem-i tarassud, hem vücud-u sehab, hem ihtilaf-ı metali' cihetiyle bütün âlemin görmeleri lâzım gelmez ve lâzım değildir. Hem de hem-matla' olanlarda sabittir ki, görülmüştür.
Birisi ve en birincisi ve en kübrası olan Kur'an-ı Mübin'dir. İşte sâbıkan bir nebzesine îma olunan yedi cihetle i'cazı müberhendir, ilââhirihî... Sair mu'cizatı kütüb-ü mutebereye havale ediyorum.
Ey benim kelâmımı mütalaa eden zevat! Geniş bir fikir ile ve müteyakkız bir nazar ile ve muvazeneli bir basiretle mecmu-u kelâmımı, yani mesalik-i hamseyi muhit bir daire veya müstedir bir sur gibi nazara alınız, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın nübüvvetine merkez gibi temaşa ediniz. Veyahut sultanın etrafına halka tutmuş olan asakir-i müteavinenin nazarıyla bakınız! Tâ ki, bir taraftan hücum
eden evhamı, mütecavibe ve müteavine olan cevanib-i saire def' edebilsin. İşte şu halde Japonların suali olan:
ye karşı derim: İşte Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm!..
İşaret ve İrşad ve Tenbih: Vaktâ kâinat tarafından, hükûmet-i hilkat canibinden müstantık ve sâil sıfatıyla gönderilen fenn-i hikmet; istikbale teveccüh eden nev'-i beşerin talîalarına rastgelmiş, birden fenn-i hikmet şöyle bir takım sualleri irad etmiş ki:
"Ey insan evlâdları! Nereden geliyorsunuz? Kimin emriyle? Ne edeceksiniz? Nereye gideceksiniz? Mebdeiniz nereden? Ve müntehanız nereyedir?" O vakit nev'-i beşerin hatib ve mürşid ve reisi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ayağa kalkarak, hükûmet-i hilkat canibinden gelen fenn-i hikmete şöyle cevab vermiştir ki:
"Ey müstantık efendi! Biz maaşir-i mevcudat, Sultan-ı Ezel'in emriyle, kudret-i İlahiyenin dairesinden memuriyet sıfatıyla gelmişiz. Şu hulle-i vücudu bize giydirerek ve şu sermaye-i saadet olan istidadatı veren, cemi'-i evsaf-ı kemaliye ile muttasıf ve Vâcibü'l-Vücud olan Hâkim-i Ezel'dir. Biz maaşir-i beşer dahi, şimdi asr-ı saadet-i ebediyenin esbabını tedarik etmekle meşgulüz. Sonra birden ebede müteveccihen şehristan-ı ebedü'l-âbâd olan haşr-i cismanîye gideceğiz.
İşte ey hikmet, halt etme ve safsata yapma!.. Gördüğün ve işittiğin gibi söyle!.."
Evet, hilkat onsuz olmaz.. Ve abestir. Neam, haşir haktır ve doğrudur. Bürhanın en vâzıhı, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.
Kur'an-ı Mübin, haşr-i cismanîyi o derece izah etmiştir ki; edna bir şübheyi bırakmamış. İşte biz de kuvvetimize göre onun berahinini bir derece tefsir ederek kaç makasıd ve mevakıfına işaret edeceğiz.
Birinci Maksad: Evet kâinattaki nizam-ı ekmel, hem de hilkatteki hikmet-i tamme, hem de âlemdeki adem-i abesiyet, hem de fıtrattaki adem-i israf, hem de cemi' fünun ile sabit olan istikra-i tâmm, hem de yevm ve sene gibi çok enva'da olan birer nev'-i kıyamet-i mükerrere, hem de istidad-ı beşerin cevheri, hem de insanın lâyetenahî olan âmâli, hem de Sâni'-i Hakîm'in rahmeti, hem de Resul-i Sadık'ın lisanı, hem de Kur'an-ı Mu'ciz'in beyanı haşr-i cismanîye sadık şahidler ve hak ve hakikî bürhanlardır.
1- Evet saadet-i ebediye olmazsa nizam, bir suret-i zaîfe-i vâhiyeden ibaret kalır. Cemi' maneviyat ve revabıt ve niseb, hebaen gider. Demek nazzamı, saadet-i ebediyedir.
2- Evet inayet-i ezeliyenin timsali olan hikmet-i İlahiye, kâinattaki riayet-i mesalih ve hikem ile mücehhez olduğundan, saadet-i ebediyeyi ilân eder. Zira saadet-i ebediye olmazsa, kâinatta bilbedahe sabit olan hikem ve fevaide karşı mükâbere edilecektir.
3- Neam, akıl ve hikmet ve istikra'ın şehadetleriyle sabit olan hilkatteki adem-i abesiyet; haşr-i cismanîdeki saadet-i ebediyeye işaret, belki delalet eder. Zira adem-i sırf, herşeyi abes eder.
4- Evet fıtratta, ezcümle âlem-i suğra olan insanda, fenn-i menafi'ü'l-a'zânın şehadetiyle sabit olan adem-i israf gösterir ki: İnsanda olan istidadat-ı maneviye ve âmâl ve efkâr ve müyulatının adem-i israfını isbat eder. O ise, saadet-i ebediyeye namzed olduğunu ilân eder.
5- Evet öyle olmazsa; umumen kurur, hebaen gider. Feyâ lil'aceb!. Bir cevher-i cihanbahanın kılıfına nihayet derece dikkat ve itina edilirse, hattâ gubarın konmasından muhafaza edilirse, nasıl ve ne suretle o cevher-i yegâneyi kırarak mahvedecektir? Kellâ!.. Ona itina, onun hatırası içindir.
6- Evet sâbıkan beyan olunduğu gibi; cemi' fünunla hasıl olan istikra-i tâmla sabit olan intizam-ı kâmil, o intizamı ihtilalden halâs eyleyen ve tekemmül ve ömr-ü ebedîye mazhar eden haşr-i cismanînin sadefinde olan saadet-i ebediyeyi bizzarure iktiza eder.
7- Evet, saatin sâniye ve dakika ve saat ve günleri sayan çarklarına benzeyen yevm ve sene ve ömr-ü beşer ve deveran-ı dünya; birbirine mukaddime olarak döner, işlerler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi; mevtten sonra kıyamet dahi o destgâhtan çıkacağını haber veriyorlar.
Evet insanın her ferdi, birer nev' gibidir. Zira nur-u fikir onun âmâline öyle bir vüs'at vermiş ki; bütün ezmanı yutsa tok olmaz. Sair enva'ın efradlarının mahiyeti, kıymeti, nazarı, kemali, lezzeti, elemi ise cüz'î ve şahsî ve mahdud ve mahsur ve ânidir. Beşerin ise ulvî, küllî, sermedîdir. Yevm ve senede olan, çok nevilerde olan birer nev'-i kıyamet-i mükerrere-i nev'iye ile, insanda bir kıyamet-i şahsiye-i umumiyeye remz ve işaret, belki şehadet eder.
8- Neam, beşerin cevherinde, gayr-ı mahsur istidadatında mündemiç olan gayr-ı mahdud olan kabiliyattan neş'et eden, müyulattan hasıl olan lâyetenahî âmâlinden tevellüd eden gayr-ı mütenahî efkâr ve tasavvuratı; mâvera-yı haşr-i cismanîde olan saadet-i ebediyeye elini uzatmış ve medd-i nazar ederek o tarafa müteveccih olmuştur.
9- Neam, Sâni'-i Hakîm ve Rahmanürrahîm'in rahmeti ise; cemi' niamı nimet eden ve nıkmetlikten halâs eden ve kâinatı firak-ı ebedîden hasıl olan vaveylâlardan halâs eyleyen saadet-i ebediyeyi nev'-i beşere verecektir. Zira şu herbir nimetin reisi olan saadet-i ebediyeyi vermezse, cemi' nimetler nıkmete tahavvül ederek, bizzarure ve bilbedahe ve umum kâinatın şehadetiyle sabit olan rahmeti inkâr etmek lâzım gelir.
İşte ey birader!.. Mütenevvi' olan nimetlerden yalnız muhabbet ve aşk ve şefkate dikkat et. Sonra da, firak-ı ebedî ve hicran-ı lâyezalîyi
nazara al! Nasıl o muhabbet, en büyük musibet olur!.. Demek hicran-ı ebedî, muhabbete karşı çıkamaz. İşte saadet-i ebediye, o firak-ı ebediyeye öyle bir tokat vuracak ki, adem-âbâd hiçâhiçe atacaktır.
10- Neam, sâbık olan beş mesleği ile sıdk ve hakkaniyeti müberhen olan Peygamberimizin lisanı, haşr-i cismanînin definesindeki saadet-i ebediyenin anahtarıdır.
11- Neam, yedi cihetle, onüç asırda i'cazı musaddak olan Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan, haşr-i cismanînin keşşafıdır ve fettahıdır ve besmelekeşidir.
İkinci Maksad: Kur'an'da işaret olunan haşre dair iki delilin beyanındadır.
İşte, {(*) Muazzez Üstadımız Said-i Nursî Hazretleri bu Muhakemat kitabının sonundaki Haşre dair bu İkinci Maksadı o zaman yazamamış, öyle bırakmıştır. Bilâhare o âyeti Dokuzuncu Şuâ ile gayet âlî ve azîm bir şekilde tefsir etmişlerdir. Dokuzuncu Şuâ'nın baş tarafında bu mevzua dair Hazret-i Üstadın izahatı vardır. -Naşir-}
Yakînin kâşifi olmakla, miftah-ı belâgattır
Hakikat olduğu şey'e, menar-ı ihtida odur
Hakk'ın keşşafı olmakla, belâgatça misalsizdir
Belâgatta olan, esrara bir misbah-ı vehhacdır
Mesailden ne şey müşkil olursa onda zahirdir
Bütün esdaf-ı elfazda esrar-ı belâgattır
Hakk'ın cevher-i âlîsiyle elmas-ı hakikattan
Şükûke karşı yapılmış olan bir seyf-i kàtı'dır
Müzehheb basamaklı şu semavat-ı kemalâta
Urûc etmek için hakkıyla bir nuranî mirkattır.
Not: Muhakematın Arabçası Osmanlıca Âsâr-ı Bedîiye'de neşredilmiştir.
Not: Muhakemat eseri gibi, Münazarat Risalesi de hem Arabça hem Türkçe olarak 1910'da te'lif edilip 1913'de tab' edilmişlerdir.
«Dine zarar olmasın, ne olursa olsun» başlığından sonra parantez içindeki cümleler bilâhare müellifi tarafından ilâve edilmiş ve tarafımızca konulmuştur. -Naşir-
Azametli bahtsız bir kıt'anın, şanlı tali'siz bir devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi veyahut Bedîüzzaman'ın Münazaratı
Yâ-eyyühennazır! Hasenatı seyyiatına, savabı hatasına tereccuh edenler mağfiret ve afva müstehaktırlar.
İşte iki inkılab, beni iki te'lif-i müşevveşe mecbur etti. İki rıhlet dahi iki kitabı ilham ettirdi.
Şu eserlerden herbirisi Kürd olduğu gibi; aynı halde Türk, aynı vakitte Arabdır. Güya herbir eser, Arab abâsını iktisâ ve Türk pantolonu giymiş külahlı bir Kürddür. Böyle acibü'ş-şekil bir te'lif, te'lif kanununa muhalefetle muahaze olunmamak gerektir...
Evet benim hakkım sükût idi. Zira âcizim. Bilirim, âsârım rağbete şâyan değildir. Fakat Sa'dî'nin:
olan matemâlûd ve hikmetâmiz kelâmının verdiği himmet... Hem de benim gibi iktidarsızların mahcubiyetlerini izale ile, meydan-ı hamiyete çıkmağa cesaret vermek için numune-i imtisal olmağa olan arzu... Hem de eseri bizzat rağbete şâyan olmasa da, benim gibi me'mul olmayan birisinden küçük bir eser dahi, bir nev'i antikalık rağbetine şâyan olmasına olan ümid; beni eser yazmağa cesaret vermişlerdir. Yoksa ben bilmez değilim ki: Eserlerim bazan hem hakikat-şiken, hem nazım-şiken, hem üslûb-şiken, hem hayal-şiken, hem hiss-şiken, hem ifrat-âlûddur. Lâkin ne yapayım başka türlü de olamazdı.
Zira tam bir asrı bir seneye sığıştıran ve yedinci asırdan onüçüncü asra kadar benim gibi kurûn-u vustâ adamlarının hayalini yuvarlandırmakla; herbir asır bir hiss ve bir tesiri karıştırıp birinci eserimi ilham eden Temmuz'un inkılab-ı mes'udunun teşvikiyle, hem de bütün devair ve tabakat-ı mütedâhile-i mütesafileyi karıştıran; ve istibdadın tazyik-i mecnunanesiyle vücuda atılan; ve doktorların tokadıyla ademden tımarhane kapısıyla dışarıya fırlayan "cinnet hatıratı" olan eserimi tekmil edip, "İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi"ni ibraza beni mecbur eden Mart ve Mayıs meş'um ve müthiş olan ihtilal ve inkılabının verdiği heyecan ile; hem de gayet mütenevvia ve muhtelife tabayi' ve hissiyatı tazammun eden ve o "İki Reçeteyi" vücuda
getiren üssülesas mesleğim, elmas-misal olan İslâmiyet hissinin sadefi ve Kürdlükle memzuç olan milliyet fikrinin verdiği ders ile şöyle eserleri intac etti. Demek herbir eserim birkaç asrın fezlekesi; ve Kürd taifelerinin tabiatlarının enmûzeci; ve gayet muhtelife etvarımın numunesi olduğundan, hakiki intizam onda aramak abestir.
Evet edebin değil, belki edebiyatın kanununa karşı âsârımı muhalefete sevk eden yedi esbabdır:
Evvelâ: Sabavetimden beri kâh kuyu dibinde, kâh minare başında gibi fehmen istidadlarda bulunuyorum. Kâh gayet dakik bir hakikat davetsiz elime geliyor. Kâh gayet tanışım, dostum olmuş bir hakikat ecnebi olup tanımıyorum. Hatta bir günde kâh gayet cahil, kâh tecrübeli bir siyasî gibi işe karışmak isterim.
Sâniyen: Meşrutiyetin fecr-i sadıkına kadar inşa ve kitabette tamamen hem ümmi hem acemî idim. Her ne ki inşa ettimse, üstadımız olan meşrutiyetten öğrendim. Cinan-ı cenânda yemişler kemale ermemiş iken kopardım. Eğer size ekşi gelirse, yüzünüzü ekşitip abûs, kamtarîr olmayınız.
Sâlisen: Müstehak olmadığım teveccüh-ü âmmeden neş'et eden bir şöhret-i kâzibe, bana tahmil ettiği vazife-i mühimme ile aczden neş'et eden atlamak nümayişe, sahte ehliyetle ehil olmadığım bir şeye girişmeğe mecbur oldum...
Râbian: Fıtraten bendeki gurûr, milliyeten bendeki fahriye, mesleken bendeki tahdîs-i nimet, meşreben bendeki meyl-i tefevvuk, kavmiyeten bendeki meyl-i tecellüd ve meyl-i nümayiş; şâş adama eserlerimde hakikattan fazla bir enaniyet gösteriyor. Evet enaniyet var.. Benim değil milletimin enaniyetidir. Benlik var. Benim değil sınıfım olan melâik-i medarisin izzetidir.
Hâmisen: Ben Kürdçe düşünürüm, Türkçe ve Arabça yazıyorum. Matbaa-i hayaldeki mütercim acemî, ya kalbin sözünü iyi anlamıyor. Veya lisanın diline aşina değildir. Hem Türkçe'nin sarf, nahvini bilmediğimden; manaya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor. Hatta "evet, işte, şimdi, hem de, zira, olan, şu, bu" tekerrürleri sizin gibi beni de usandırıyor. Başkasının tashihine de kat'iyyen razı olamıyorum. Zira külahıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münasebet ve ülfet peyda etmiyor. Sözlerimden tevahhuş eder.
Sâdisen: Tabiatımdaki ifrat cihetiyle düşündüğümden; mütercim-i hayalînin tercümesinde, hattatın imlasında, tâbi'in tab'ında, mütaliîn fehminde bazan yanlış düşmekle güzel bir hakikat çirkinleşiyor.
Sâbian: Şu "Saykal-ı İslâmiyet" ve "Ekrad Reçetesi" olan iki eser, o dehşetli dağ ve dere ve sahraların kuvve-i münbitesi fevkalâde neşvünema vererek kırk-elli gün zarfında hem yeşillendi, hem cesîm bir şecere oldu, hem meyve verdi.
Evet öyle bir vakitte vücuda geldi ki; dağlar beni derelerin yed-i haşinine fırlatıyordu. Onlar da beni sahraların yüzlerine çarpıyordu. Sonra hamiyet-i milliye ve hamiyet-i İslâmiye şu iki sınıf meyveleri dağ başından koparıp ve bazan rüzgâr vurup derenin dibine düşmüş meyveleri ilaç için toplayıp, medine-i medeniyetin çarşısına getirdiler. Hatta bir kısmı "Bâşit" dağının yemişidir. Bir taifesi "Ferraşin" ovasının meyvesidir. Bir miktarı "Beytüşşebab" deresinde kırmızılanmış semeresidir.
İşte şu iki eseri yazdığım vakit; zaman kısa, mekân vahşi, ben seyyah, zihin müşevveş, vücud yarım hasta, yazmak acele olduğundan elbette müşevveş olur.
Ey ehl-i insaf! Mazeretim bu!.. Kabul ederseniz, insafın şe'nidir. Etmezseniz emin olunuz; size minnet etmem. Hiç de kabul etmeyiniz. Sizin minnetiniz dağ başında olsun. Size beğendirmek için değil, belki hakka hizmet için yazdım, vesselâm.
Şu eserin nağamatını dinlemek için bir Kürd cesedini giymek, bir vahşi hayalini başına takmak gerektir. Yoksa ne istima' helâl, ne sema' tatlı olur.
Emma ba'd: Ehl-i hamiyetin nazarına arz ediyorum ki: Vaktâ meşrutiyetin ikinci yaşında İstanbul, temsil ettiği asırdan tarihvari bir nazarla göçüp kurûn-u vustâya karşı aşağıya inmekle, aşair-i Ekradın içinde cevelan ile bahardan güze bir rıhlet-i sayfiye; güzden bahara bilâd-ı Arabiyeden bir rıhlet-i şitaiye ettim. Dağ ve sahrayı bir medrese ederek meşrutiyeti ders verdim. Birden bana göründü ki; meşrutiyeti gayet garib bir surette telakki etmişler. Her tarafın şüphe ve sualleri ağleb bir dereden gelmiş gibi gördüm.
İşte teşhis-i maraz için miftah-ı kelâmı onlara verdim, dedim: "Siz sual ediniz, ben de ona göre cevap vereyim." Onlar istihsan ettiler. Zira Kürdlerin tabiat-ı meşrutiyetperveranelerine binaen dersi münazara ve münakaşa suretiyle okuyorlar. Onun içindir ki; medreseleri küçük bir meclis-i meb'usan-ı ilmiyeyi andırıyor. İşte tamimen lil-fâide, suallerini cevaplarımla musafaha ettirerek şu kitabı yazdım. Tâ birbirine muavenette bulunsun. Hem de görmediğim Ekrad ve emsaline şu kitap bana bil-vekalet onlarla konuşarak cevap versin. Hem de lisanları kalblerine tercümanlık edemeyenlere bedelen sual etsin.
Elhasıl: Şu kitap tarafımdan cevap, onların canibinden sual etmek vazifesiyle mükelleftir. Hem de siyaset tabiblerine teşhis-i illete dair hizmet ile muvazzaftır.
Ey ehl-i hamiyet anlayınız! Kürd ve emsali, fikren meşrutiyetperver olmuş ve oluyorlar. Lâkin bazı memurîn, fiilen meşrutiyetperver olması müşküldür. Halbuki akılları gözlerinde olan avama ders veren fiildir.
S- Ey Seyda! İstanbul'a gittin, bu inkılab-ı azîmi gördün, mühim işler içine girdin, bize ne getirdin?
C- Müjde getirdim!
S- Müjde ne demek? Bazılar bize: "Sizin için fenalık var" diyorlar?
C- Nurdan zarar gelmez. Gelirse, huffaşa gelir, murdar şeylere gelir. Size cemi' kuvvetimle yalnız Kürdistana değil, belki âleme işittirecek tarzda bağırarak müjde veriyorum ki; umum İslâmın, lâsiyyema Osmanlıların, bâhusus Ekradın saadetinin fecr-i sadıkının geldiğini hatta Bâşit başında görüyorum.
Faraza şu devletin yarı milleti bahasında verilse idi, gene erzan.. ve zulmetle beraber yansa idi gene ucuz...
S- Biz öyle işitmedik?
C- Şeytanın arkadaşları çoktur...
S- Öyle ise zihnimize gelen şüpheleri ve sualleri hallet!
C- Elbette... Fakat müşteri olmadan, istemeden malımı satmam...
S- İstibdad nedir? Meşrutiyet nedir? Diğeri: Ermeniler ağa oldular. Biz sefil kaldık. Başkası: Dinimize zarar yok mu? Daha başkası: Jön Türkler şöyledirler, böyledirler. Bizi de zarardîde edecekler. Diğeri: Gayr-i Müslim nasıl asker olacak?.. ilh...
C- Yâhu, şu gürültülü karmakarışık, sizin gibi intizamsız suallerinize nasıl cevap vereceğim!..
S- Kaide-i suali sen göster!..
C- Meşrutiyet kanunu ile sual ediniz!.. Yani içinizden bir iki zeki adamı intihab ediniz, tâ size vekil olarak müşteri olup sual etsin; siz de dinleyiniz! Onlar: "Peki, peki..."
S- İstibdad nedir? Meşrutiyet nedir?..
C- İstibdad tahakkümdür. Muamele-i keyfiyedir. Kuvvete istinad ile cebirdir. Re'y-i vâhiddir. Sû'-i istimalâta gayet müsaid bir zemindir. Zulmün temelidir. İnsaniyetin mahîsidir. Sefalet derelerinin esfel-i sâfilinine insanı tekerlendiren ve Âlem-i İslâmiyeti zillet ve sefalete düşürttüren ve ağraz ve husumeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren; hatta herşeye sirayet ile zehirini atan, o derece ihtilafatı beyne'l-İslâm îka' edip Mu'tezile, Cebrî, Mürcie gibi dalalet fırkalarını tevlid eden istibdaddır.
Evet taklidin pederi ve istibdad-ı siyasînin veledi olan istibdad-ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfıza, Mu'tezile gibi İslâmiyeti müşevveş eden fırkaları tevlid etmiştir.
S- İstibdad bu derece bir semm-i kàtil olduğunu bilmezdik. Lehülhamd parçalandı. Onu esasıyla tedavi edecek olan tiryak-ı meşrutiyeti bize tarif et!..
C- Bâzı memurların ef'ali adem-i ülfetten dolayı size yanlış ders gösterdiği ve şiddetten neş'et eden müşevveşiyetle hal-i hazırdan fehmettiğiniz meşrutiyeti tefsir etmeyeceğim... Belki hükûmetin hedef-i maksadı olan meşrutiyet-i meşru'ayı beyan edeceğim:
İşte meşrutiyet
âyet-i kerimelerinin tecellisidir. Ve meşveret-i şer'iyedir. O vücud-u nuranînin kuvvete bedel, hayatı haktır. Kalbi, marifettir. Lisanı, muhabbettir. Aklı, kanundur, şahıs değildir.
Evet, meşrutiyet; hâkimiyet-i millettir. Siz dahi hâkim oldunuz. Umum akvamın sebeb-i saadetidir. Siz de saadete gideceksiniz. Bütün eşvâk ve hissiyat-ı âliyeyi uyandırır. Uyku bes... Siz de uyanınız!.. İnsanı hayvanlıktan kurtarır. Siz de tam insan olunuz. İslâmiyetin bahtını, Asya'nın tali'ini açacaktır. Size müjde! Bizim devleti ömr-ü ebediyeye mazhar eder, milletin bekasıyla ibka edecek. Siz daha me'yus olmayınız...
Bir ince tel gibi her tarafa heva ve hevesin tehyici ile çevrilmeğe müstaid olan re'y-i vâhid-i istibdadı; lâyetezelzel bir timur direk gibi,
lâyetefellel bir elmas kılınç gibi olan efkâr-ı âmmeye tebdil eder. Siz de Sefine-i Nuh gibi emniyet ediniz. Herkesi birer padişah hükmüne getiriyor. Siz de hürriyetperverlikle padişah olmağa gayret ediniz. Esas-ı insaniyet olan cüz-ü ihtiyarı temin eder, âzad eder. Siz de câmid olmaya razı olmayınız. Üçyüz milyondan ziyade ehl-i İslâmı bir aşiret gibi birbirine rabt eder. Siz de o rabıtayı muhafaza ediniz! Zira meşveret perdeyi attı, milliyet göründü, harekete geldi... Milliyet içinde İslâmiyet ışıklandı, ihtizaza geldi. Zira milliyetimizin ruhu İslâmiyettir. Hakiki ve nisbî ve izafîden mürekkebdir. Başka millete benzemiyor.
S- İstibdadın çirkinliğine, meşrutiyetin bu derece iyiliğine delilin nedir?..
C- Siz avam olduğunuzdan; hayalinizle tefekkür, gözünüzle taakkul ettiğinizden, temsil size bürhan-ı nazarîden daha ziyade mukni'dir.İşte ikisinin mahiyetlerini misal ile tasvir edip göstereceğim.
İşte biliniz hükûmet, hekim gibidir. Millet hastadır. Farz ediniz; ben şu çadırda oturmuş bir hekimim. Şu etraftaki herbir köyde Allah etmesin birer ayrı hastalık var. Ben o hastalıkları teşhis etmemişim. Hem de tacizimi istemeyen müdahenecilerden, yalancılardan başka kimseyi görmemişim. Şu halde şu köylere tanımadığım bir hastalığa, görmediğim bir hastaya gönderdiğim reçetesiz, mizansız bir ilacı istimal eden, acaba şifa mı bulur? Veyahut ölür?..
Evet مُوتُوا قَبْلَ اَنْ تَمُوتُوا sırrına, şunun saye-i muzlimanesinde mazhar oldunuz.
İşte her köye böyle ilaç göndermek, hatta dâü'l-cû' ile karın ağrısına mübtela olan emsalinize hazım ilâcı hükmünde olan iane toplamak; yahut eşkıyalık ve husumet derdiyle mültehib bulunan o vücuda iltihabı tezyid eden "Hamidîlik" icra etmek ve ilâ âhirihi. Acaba tedavi mi? Yoksa tesmim midir, melekü'l-mevte yardım etmek midir?..
İşte mahiyet-i istibdadın timsali budur. Zira sâbıkta padişah kendi yerinde mahpus gibi oturuyordu. Bîçare milletin halini anlamıyordu. Yahut zaaf-ı kalb ve kuvvet-i vehim ile anlamak istemiyordu. Yahut mütehevvisane ve mütekeyyifâne ve mütekalkıl olan tabiatı anlattırmaya müsaid değildi.
İşte hükûmetteki istibdada, herşeydeki istibdadı kıyas ediniz! Hatta taklidi tevlid eden ilmin istibdadı dahi böyledir.
Amma bizzarure hükûmet-i İslâmiyenin hedef-i maksadı olan meşrutiyet-i meşru'anın timsalini isterseniz; farzediniz ben bir hekimim. Şu çadır dahi eczahanedir, içindeyim. Umum köylerde veyahut evlerde çeşit çeşit hastalıkları teşhis etmiş, reçetesini yazmış bir müntehap adam yanıma geliyor. Reçetesini ibraz ediyor ki; "Dâü'l-cehil ile baş ağrısı var" yazılıdır. Ben dahi fen afyonunu ibtida onların lisanlarının zarfında sonra da lisan-ı resmiye ifrağ ederek veriyorum. Bir başkasının reçetesini gösteriyor ki; "Kalb hastalığı olan za'f-ı diyanet var". Ben de fünunu, maarif-i İslâmiye ile mezcederek bir macun yapıyorum, müderrislerin ellerine veriyorum, gönderiyorum. Diğerinde "Dâü'l-husumet ile ihtilal sıtması var". Ben de fikr-i milliyeti uyandırarak, ışıklandırarak, tiryak misal adalet ve muhabbeti o nur ile mezcettirerek sulfato misal bir ilaç veriyorum. İşte böyle bir hekimdir ki, vatan hastahanesinde bîçare etfali helâktan halas eder.
Hâ! Hükûmet-i meşrutanın timsal-i nuranîsi:
sırrınca, herbir büyük adam bu düsturu nazara almak gerektir.
S- Derman dermandır, neden zehir olsun?
C- Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman hadden geçerse derd getirir.
S- Ne diyorsun, " استحسنت ذا ورم " Hal-i hazırın eskisi gibi çok fenalığı var, bize zulmeder. Hem de zaafta, kuvvetsizlikte eskisine benzer. Demek tarif ettiğin meşrutiyet daha bize selâm etmemiş, tâ ki biz de "Ehlen ve sehlen" desek.
C-
Fakat sizin divaneliğinizden korkmuş, gelememiş. Zulüm meşrutiyetin hatası değil, belki kafanızdaki cehaletin zulmetindendir. Siz divanelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz. "Gevdân" ve "Mamhuran" aşiretleri daha asker gelmeden, alâküllihal vermeğe mecbur olan emval-i emîriyeyi hazır etseydiler, şu kadar zulüm olmayacaktı. Evet bir millet cehaletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebid eder.
Siz diyorsunuz: "Şimdiki hükûmet eskisi gibi zaîftir." Evet kuvvetsizlikte dokuz yaşındaki çocuk, doksan yaşındaki ihtiyara benzer. Fakat o kabre müteveccihen iner, eğilir girer. Şu ise, doğrulur, şebabe doğru yükselir.
S- Neden böyle bulanıktır, sâfi olmuyor?
C- Yüz seneden beri harab'a yüz tutan bir şey, birden yapılamaz. Size bir misal söyleyeceğim: Bir bulâğ {(*) Bulağ, Kürdçede "pınar" demektir. -Naşir-} başı çok zaman taaffün ve tesemmüm etmiş, içine çok pislik düşmüş. Sonra da onu tasfiye için o pislikleri içinden çıkarılırsa ve bir havuz gibi yapılırsa; acaba pınarın suyu bir zaman bulanık olarak gelmiyecek mi? Fakat merak etmeyiniz!.. Âkıbet berrak olacaktır.
S- Tarif ettiğin meşrutiyetin ne miktarı bize gelmiş? Ve niçin bütün gelmiyor?
C- Ancak on kısımdan bir kısmı size gelebilmiş. Zira sizin şu vahşetengiz, cehaletperver, husumet-efza olan sarp dağ ve derin derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehalet ejderhasından, husumet kurtlarından bîçare meşrutiyet korkar. Kolaylıkla gelmeye cesaret edemez. Eğer siz tenbel kalıp da, onun yolunu yapmazsanız, tenbellik etseniz, yüz sene sonra tamamen cemalini göreceksiniz.
Zira sizinle İstanbul arasındaki mesafe bir aylıktır. Fakat sizinle ehl-i meşrutiyet arasındaki mesafe bin aydan fazladır. Zira eski zamanın adamlarına benzersiniz. O nâzik meşrutiyet İstanbul havalisindeki yılanlardan kurtulsa; şu uzun mesafeden geçmekle, cehalet gibi müthiş bataklığı, fakr gibi mütevahhiş kıraçları, husumet gibi gayet Keyşer Dağları kat'etmekle beraber, eşkıyaya rastgelecektir.
Ezcümle: Bazı ceza-yı sezasını hazm etmeyen, bir kısım da başkasının etini yemekten dişi çıkarılan ve bazı, bir meşhur Bektaşî gibi mana verenler yol üzerine çıkıp gasb u garet ediyorlar. Daha onların öte taraflarında da bir kısım gevezeler vardır; bazı bahane ile parça parça etmek istiyorlar. Öyle ise ona bir yol veyahut bir balon yapınız!..
S- Biz me'yus olduk. Daha ne vakit bize gelecektir?
C- Ye's aczden gelir. Ye's mani-i her kemaldir. Hamiyet ise; şiddet-i mevani'a karşı şiddetle metanet etmektir. Halbuki şu zaman, mümteniât-ı âdiyeyi mümkün derecesine indiriyor. Çabuk ye'se inkılab eden hamiyet, hamiyet değildir. Ben sizi tenbellikten kurtarmak için kabahatlarınızı gösteririm. Onu, çabuk gelmek istiyorsanız; işte marifet ve faziletten demir yolunu yapınız!. Tâ ki, meşrutiyet, medeniyet denilen şimendifer-i kemalâta binip ve terakkiyât tohumlarını bindirerek kısa bir zamanda mânilerden kurtulup geçerek size selâm etsin. Siz ne kadar yolu acele ile yapsanız, o da o derece acele ile gelecektir.
S- İnşâallah tali'imiz varsa, biz de göreceğiz. Bize tevekkül kâfi değil midir?
C: Bîçare tali'inize siz de yardım etmelisiniz. Bağdat tarrarları gibi olmayınız. Sizin atalet bahanesi olan şu teşebbüssüz tevekkülünüz nizam-ı esbabı reddettiğinden; kâinatı tanzim eden meşiete karşı temerrüd demektir. Şu tevekkül döner, nefsini nakzeder.
S- Şimdi fenalığı da görüyoruz, iyiliği de görüyoruz. Meşrutiyetin âsârı hangisi, ötekinin âsârı hangisidir?
C- Ne kadar iyilik var, meşrutiyetin ziyasındandır. Ne kadar fenalık var, ya eski istibdadın zulmetinden, yahut meşrutiyet namıyla yeni bir istibdadın zulmündendir. Geri kaldı; ta ta'ziyeden sonra veda' edip pederini takib etsin. Fakat emin olunuz, ziya galebe çalacaktır.
S- Meşrutiyeti pek çok i'zam ediyorsun. Eskide re'y-i vâhid idi. Milletten sual yok idi. Şimdi meşverettir. Milletten sual edilir. Millet "ne için" der. Ona "ne istersin" denilir. İşte bu kadar... Daha nedir, o kadar ilâveyi takıyorsun?
C- Zaten şu nokta bütün cevaplarımı tazammun etmiş. Zira meşrutiyet hükûmete düştüğü vakit; fikr-i hürriyet, meşrutiyeti her vecihle uyandırır. Her nev'de, her taifede onun san'atına ait bir nevi meşrutiyeti tevlid eder. Hatta ulemada, medarisde, talebede bir nev'i
meşrutiyeti intac eder. Evet her taifeye ona mahsus bir meşrutiyet bir teceddüd ilham olunuyor.
İşte şu arkasında şems-i saadeti telvih eden; ve temayül ve incizab ve imtizaca yüz tutan lemaat-ı meşverettir ki; bana meşrutiyet hükûmetini bu kadar sevdirmiştir. Bence taklidin temelini atıp ihtilafatı çıkarmakla mu'tezile, cebrî, mürcie, mücessime gibi dalalet fırkalarını İslâmiyetten intac eden mesail-i diniyedeki istibdad-ı ilmîdir. Ve nefsü'l-emirde mukayyed olan şeyde ıtlaktır. {(*) Dikkat lâzım... -Müellif-} Meşrutiyet-i ilmiye hakkıyla teessüs etse, meyl-i taharri-i hakikatın imdadıyla, fünun-u sadıkanın muavenetiyle, insafın yardımıyla şu firak-ı dâlle ehl-i sünnet ve cemaate dâhil olacakları kaviyyen me'muldür. Şu fırkalar eğer çendan bir hizb olarak görünmüyor, fakat efkârda tahallül ederek münteşiredir. Herkesin dimağında onların meylettiği mesleğe meyelan bulunabilir. Hatta eğer bir dimağ büyütülse, maânî tecsim edilir ise; şu fırak, sinematoğrafvâri {(**) Kürtlere medeniyetin garabetini zikrettiğim sırada sinematoğrafı tarif etmiştim. -Müellif-} o dimağda temessül ettiği görülecektir. Şu kıssa uzundur, makamı değil... Siz suallerinizi ediniz!..
S- Şu meşrutiyet büyüklerimizi, beylerimizi kırdı. Fakat bazıları da müstehak idi. Hem de maddeten birşeyi görmeden yalnız meşrutiyetin namını işitmekle kendi kendilerine düştüler. Bunun hikmeti nedir?
C- Manen her bir zamanın bir hükmü ve hükümrânı vardır. Sizin ıstılahınızca o zamanın makinesini çeviren bir ağa lâzımdır. İşte zaman-ı istibdadın hâkim-i manevîsi kuvvet idi. Kimin kılıncı keskin, kalbi kasî olsa idi, yükselirdi. Fakat zaman-ı meşrutiyetin zenbereği, ruhu, kuvveti, hâkimi, ağası haktır, akıldır, marifettir, kanundur, efkâr-ı âmmedir... Kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa yalnız o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezayüd, kuvvet ihtiyarlandıkça tenakus ettiklerinden; kuvvete istinad eden kurûn-u vustâ hükûmetleri inkıraza mahkûm olup, asr-ı hazır hükûmetleri, ilme istinad ettiklerinden Hızırvârî bir ömre mazhardırlar.
İşte ey Kürtler! Sizin bey ve ağa, hatta şeyhleriniz dahi eğer kuvvete
istinad ile kılınçları keskin ise, bizzarure düşeceklerdir. Hem de müstehaktırlar. Eğer akla istinad ile cebir yerine, muhabbeti istimal ve hissiyat-ı efkâra tâbi' ise, o düşmeyecek belki yükselecektir.
S- Neden şu inkılab-ı hükûmet herşeyde bir inkılab getirdi?
C- اَلنَّاسُ عَلٰى سُلُوكِ مُلُوكِهِمْ sırrınca istibdad herkesin damarlarına sirayet etmiş idi. Çok nam ve suretlerde kendini gösteriyordu. Çok dâm ve planlar istimal ediyordu. Hatta benim gibi bir adam ilmi vasıta edip tahakküm ediyor idi. Veyahut sehavet-i milliyeyi sû'-i istimal eder idi. Veyahut şu şeyh gibi, necabeti sebebiyle herkes onun hatırını tutarak, tutmakla mükellef bildiğinden tahakküm ve istibdad ediyordu.
S- Demek öldürmemize hükûmetin istibdadına yardım eden başka istibdadlar da var imiş?
C- Evet cehaletimizin silâhıyla asıl bizi mahveden, içimizdeki garib namlar ile hüküm süren parça parça istibdadlar idi ki; hayatımızı tesmim etmiş idi. Fakat yine kabahat o küçük küçük istibdadların pederi olan istibdad-ı hükûmete aittir.
S- Beyler, ağalar, müteşeyyihler iki kısımdır. Farkları nedir?
C- İstibdad ile meşrutiyet kadar farkları vardır. Ben dahi meşrutiyet ve istibdadı müşahhas olarak size göstermek istediğimden, şu iki kısmı timsal olarak beyan ediyorum.
S- Nasıl?
C- Eğer büyük adam istibdad ile kuvvete veya hileye veya kendisinde olmayan tasannu'an kuvve-i maneviyeye istinaden halkı isti'bad ederek, havf ve cebrin tazyiki ile tutup insanı hayvanlığa indirmiş; daima o milletin şevkini kırar, neş'elerini kaçırır. Eğer bir namus olursa, yalnız o şahs-ı müstebidde görünür, denir ki: "Filan adam şöyle yaptı." Eğer bir seyyie olursa, kabahat bîçare etbaa taksim olunur. İşte şu mahiyetteki büyük, hakikaten büyük değildir, küçüktür. Milletini küçüklettiriyor. Zira milleti her sa'yi suhre gibi işliyor, hatır için gibi yapıyor... İyilik etse de riya karıştırıyor. Müdahene ve yalana alışıyor. Daima aşağıya iniyor. Zira sa'y-i insanînin buharı hükmünde olan şevk müntefî oluyor. Ağaları ve büyükleri omuzlarına biner, tâ
yalnız görünsün. Onların etlerinden yer, tâ büyüsün. O milletin gonca misal istidadatı üzerine o reis perde olup ziyayı göstermiyor. Belki yalnız o, neşvünema bulur. İnkişaf eder. Açılır.
Eğer müşahhas istibdadı görmek arzu ediyorsanız işte size şu...
S- Aman bu kadar istibdadın fena bir zehiri var iken acibdir ki, biz bu kadar kalmışız!
C- Acib değildir. İhtilaftan bazan istifade olunur. O pis istibdadın taaddüdü için birbirinin kuvvetini bir derece kırar, ta'dil ederdi. Yoksa işiniz fena idi.
S- İkinci kısım nasıldır?
C- Bir büyük adam, hakka isnad ile aklı istimal edip, muhabbetle milletini kendisine rabt, zîr-i destânın omuzları üstüne çıkmaz, altına girer, yükseltir, şevklerini uyandırır. Bir iyilik olursa, manen millete tevzi' eder. Herkese bir parça namus düşmekle şevki artırır. Hak yerini bulmak için milletini ziya-yı marifete karşı tutar, gonca misal olan o milletin hissiyatına zülâl-i muhabbet ve aklı gönderir, neşvünema verirse; سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hadîs-i şerifte; meşrutiyetli reise misal-i müşahhas olur. Meşrutiyeti gözle görmek istiyorsanız işte şu ayîneye bakınız!..
S- Demek büyük o değil ki; kılıncı keskin olsun, milleti kendine feda etsin. Belki odur ki; aklı keskin olsun, kalbi millet için fedakâr olsun.
C- Ha! Şimdi bir ışık buldunuz!.. Elbette bir doğru şeyhin müridleri, yahut eski âdil beylerin mensublarıyla; müstebid bir ağa hizmetkârlarının cihet-i irtibatta farklarını bulursunuz.
Maatteessüf büyüklerdeki meziyet, sebeb-i tevazu iken, vasıta-i tahakküm oluyor. Avamdaki zaîf bir damar, câlib-i şefkat iken, vesile-i esaret oluyor.
S- Şu pis istibdad, ne vakitten beri başlamış geliyor?..
C- İnsanlar hayvanlıktan çıkıp geldiği vakit, nasılsa bunu da beraber getirmiştir.
S- Demek şu istibdad hayvaniyetten gelmedir?
C- Evet müstebid bir kurt, bîçare bir koyunu parça parça etmek; daima kavî zaifi ezmek, hayvanların birinci düstur ve kavanin-i esasiyesindendir.
S- Sonra...
C- Şeriat-ı garra zemine nüzul etti; tâ ki zeminin yüzünü temiz ve insanın yüzünü ak etsin. Şu insaniyetin siyah lekesini izale etsin. Hem de izale etti...
Fakat vâ esefâ ki, muhit-i zamanî ve mekânînin tesiriyle hilafet, saltanata inkılab edip, istibdad bir parça hayatlandı. Tâ Yezid zamanında bir derece kuvvet bularak başını kaldırdığından; İmam Hüseyin Hazretleri hürriyet-i şer'iye kılıncını çekti, başına havale eyledi. Fakat ne çare ki; istibdadın kuvveti olan cehil ve vahşet cevanib-i âlemde zeyn-âb زَيْن آب gibi Yezid'in istibdadına kuvvet verdi.
S- Şimdiki meşrutiyet, istibdad nerede? Onların harekâtı nerede? Hilafet, saltanat nerede? Nasıl tatbik ediyorsun, yekdiğerine musafaha ve temas ettiriyorsun? Aralarında karnlar ve asırlar var?
C- Meşrutiyetin sırrı, kuvvet kanundadır. Şahıs hiçtir. İstibdadın esası, kuvvet şahısta olur. Kanunu kendi keyfine tabi' edebilir. Hak kuvvetin mağlubu... Fakat bu iki ruh, her zamanda birer şekle girer, birer libas giyer. Bu zamanın modası böyle giydiriyor. Zannolunmasın; istibdad galebe ettiği vakit tamamen hükmünü icra etmiş... Meşrutiyet mağlub olduğu vakit mahvolmuş, kella! Kâinatta galib-i mutlak, hayır olduğundan; pek çok enva' ve şuabâtı heyet-i içtimaiyede meşrutiyyet hükümferma olmuştur. Cidal, berdevam... Harb ise, seccal (sical)dir.
S- Bazı adam, "Şeriata muhaliftir" diyor...
C- Ruh-u meşrutiyet, şeriattandır. Hayatı da ondandır. Fakat ilca-ı zaruretle; teferruat olabilir, muvakkaten muhalif düşsün. Hem de her ne hal ki, meşrutiyet zamanında vücuda gelir, meşrutiyetten neş'et etmesi lâzım gelmez. Hem de hangi şey vardır ki; her cihetle
şeriata muvafık olsun. Hangi adam var ki; bütün ahvali şeriata mutabık olsun? Öyle ise şahs-ı manevî olan hükûmet dahi masum olamaz. Ancak Eflatun-u İlahînin medine-i fâzıla-i hayaliyesinde masum olabilir. Lâkin meşrutiyet ile sû'-i istimalâtın ekser yolları münsed olur. İstibdadda ise açıktır.
S- İtiraz ettiğin şeye nasıl cevab veriyorsun?
C- Ben libasa ilişiyordum. Hükûmet iyi bir adamdır, pislerin libasını giymiş idi. Biz o libası yırtmak ve yıkamak istiyorduk, olamadı. Zamana bıraktık. Tâ yavaş yavaş yırtılsın.
Evet namazı kılıyordu, kıbleyi tanımıyordu. Sonra tanıdı veya tanıyacaktır. "Ehven-i şerreyn" bir adalet-i izafîyedir. Fakat kemal-i telehhüf ile bağırıyorum ki: Şiddete inkılab eden fikr-i intikamın tedahülü ve heyecanatı intac eden tecrübesizlik, üzerimize emri şiddetlendirdi. Pahalaştırdı. Muvakkaten bir nevi karanlık çöktü. Emin olunuz ki, çekilecektir...
S- Neden makine-i ahval güzelce işlemiyor?
C- Zira tecrübe, hamiyet, nur-u kalb ve nur-u fikri cem'edenler vezaife kifayet etmezler. Bazı ehl-i gayret ve hamiyette de meylü't-tahrib meleke olmuş. Tamire pek alışık değildir. Bazı ehl-i tecrübe ve tamir ise, eskisine bir derece meyl ile istidadları pek müsaid değildir. Demek bize bir nesl-i cedid lâzımdır.
Bunu da cidden söylüyorum: Eğer meşveret, şeriattan bir parmak müfarakat ederse, eski hal yüz arşın ayrılmıştır.
S- Neden?
C- Bir ince teli rüzgâr her tarafa çevirebilir. Fakat içtima' ve ittihad ile hasıl olan hablü'l-metin ve urvetü'l-vüska, değme şeylerle tezelzül etmez. İcma-ı ümmet, şeriatta bir delil-i yakînîdir. Re'y-i cumhur, şeriatta bir esastır. Meyelan-ı amme, şeriatta muteber ve muhteremdir.
İşte bakınız!. Eski padişahların iradesini, Ermeni rüzgârı veya ecnebi hevası veya vehmin vesvesesi esmekle çevirebilirdi. O da sükûta rüşvet-i maneviye olarak bir çok ahkâm-ı şeriatı feda ediyordu. Şimdi kapı açıldı, -fakat tamamı ileride- üçyüz ârâ-yı mütekabile ve efkâr-ı mütehalife
hak ve maslahattan başka bir şey ile musalaha etmez. Veya sükût etmezler. Hak ve maslahat ise, şeriatta esastır.
Fakat
kaide-i şer'iyesince bazan haram bildiğimiz şey, ilca-yı zaruretle vâcib olur. Taaffün etmiş parmak kesilir, tâ el kesilmesin. Selâmet-i millet, cevher-i hayata tevakkuf etse; vermekten tevakkuf edilmez. Nasıl ki edilmedi. Dünyada en acib, en garibi; ruhunu iftiharla selâmet-i millete feda edenlerden, bazan garazında, menfaat-i cüz'iye-i gururiyesinde buhl eder, vermiyor. Demek şeriatı isteyenler iki kısımdır:
Biri: Muvazene ile zarureti nazara alarak müdakkikane meşrutiyeti şeriata tatbik etmek istiyor.
Diğeri de: Muvazenesiz zâhirperestane çıkılmaz bir yola sapıyor.
S- Meclis-i Meb'usanda Hristiyanlar, Yahudiler vardır. Onların re'ylerinin şeriatta ne kıymeti vardır?
C- Evvelen: Meşverette hüküm ekserindir. Ekser ise Müslümandır. Altmıştan fazla ulemadır. Meb'us hürdür. Hiçbir tesir altında olmamak gerektir. Demek hâkim, İslâm'dır.
Sâniyen, saati yapmakta veyahut makineyi işletmekte san'atkâr bir Haço veya Berham'ın re'yi muteberdir. Şeriat reddetmediği gibi; Meclis-i Meb'usan'daki mesalih-i siyasiye ve menafi'-i iktisadiye dahi ekseri bu kabilden olduğundan reddetmemek lâzım gelir. Amma ahkâm ve hukuk ise, zaten tebeddül etmez. Tatbikat ve tercihattır ki; meşverete ihtiyaç gösterir. Meb'usların vazifesi o ahkâm ve hukuku sû'-i istimal etmemek ve bazı kadı ve müftülerin hilelerine meydan vermemek için; bâzı kanunları yapmak, etrafına sur etmektir. Aslın tebdiline gitmek olamaz. Gidilse intihardır.
S- "Adalettir" diyorsun. Neden tekâlif-i devlet, fukara üstünde hafifleşmedi?
C- Bir fark vardır. Eskide varidat zayi' olur, giderdi. Şimdi millet rakibdir. Demek o, suya ve şûristana atılırdı. Şimdi tarlaya atılıyor veya atılacaktır. İşte bir nevi hafîflik...
S- Şu hükûmet ve Türkler nasıl olsalar, biz rahat edemiyoruz. Yükselemiyoruz. Başımızı kaldırıp onların üzerinden âleme temaşa etmek ve ellerimizi onlarla beraber safî suya uzatmak, kendimizi de bir kavim olduğumuzu göstermek nasıldır? Zira hükûmet ve İstanbul daha bulanıktır.
C- Meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Yani efkâr-ı âmmenizin misal-i mücessemi olan meb'usan hâkimdir. Hükûmet hâdim ve hizmetkârdır. Öyle ise kendinizden teşekki ediniz. Her kabahatı hükûmet ve Türklere atmakla çok aldanırsınız. Size bir misal söyleyeceğim:
Her tarafa şubeler salmış bir büyük çeşme başında bir tagayyürat olursa, her tarafa da sirayet eder. Fakat yüz pınarın ortasında büyük bir havuz olursa, o havuz pınarlara bakar ve onlara tabidir. Faraza o havuz tamamen tagayyür ederse; veyahut Allah etmesin bozulursa da çeşmelere tesir etmez. Eğer pınar, pınar olursa...
İşte bakınız! İstibdadın hükmünce İstanbul ve hükûmet bulâğ başı idi. Şikayette hakkınız vardı. Şimdi ise hakikat itibariyle bilkuvve İstanbul göldür, hükûmet havuzdur. Türk zeyn-âbdır. Veya öyle olmak lâzımdır. Pınar bizlerdedir. Veya bizde olmak gerektir.
Ey Kürdler! Görüyorum ki bizde pınar yoktur. Onun için uzaktan gelen, taaffün eden bir suyu içiyoruz. Eskisi gibi istibdadı görüyoruz. Öyle ise gayret ediniz, çalışınız; sebeb-i saadetimiz olan meşrutiyeti takviye için fikr-i milliyeti haffar yapıp marifet ve fazileti eline veriniz!.. Şu yerlerde de bir küngân atınız, tâ bir kemalât pınarı bizde de çıksın. Yoksa daima dilenci olacaksınız. Ya susuzluktan öleceksiniz. Hem de dilencilik para etmez. İnsan dilenci olursa nefsine olsun. Bence merhamet dilencileri ya haksız veya tenbeldirler. Eğer siz insan olsanız, hükûmet ve İstanbul ve Türkler nasıl olsalar olsunlar, size fenalıkları dokunmaz. Fakat iyilikleri gelir.
S- Neden iyilik gelsin, fenalık gelmesin, ikisi arkadaştır?
C- Yahu dedik, şimdi hükûmet ve İstanbul çukurda bir havuzdur veya öyle olacaktır. Havuz ise, aşağıdadır. Fenalık sakîldir, yukarıya yuvarlanmaz. (Cehaletle cezbetmemek şartıyla). İyilik nurdur, yukarıya akseder.
S- {(*): Bu Münazarat kitabı, ilk tab'ından sonraki baskılarında Üstad Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri tarafından, başından şuraya kadar olan kısmı ile beraber, içinden bazı parçalar çıkartılarak neşrettirilmiştir. Demek o zaman umumî maslahat ve Nur derslerinin efkâr-ı âmmede tanınması, yanlış telakkilere düşürülmemesi v.s... gibi maslahatlar için öyle îcab etmiştir. -Naşir-} Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?
C- İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de acaba mağlub bîçare bir padişah, yahut müdahin memurlar veyahut mantıksız polislere itimad edilir, dinin himayesi onlara bırakılırsa mı daha iyidir? Yoksa efkâr-ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyat-ı İslâmiyenin madeni olan -herkesin kalbindeki şefkat-i imaniye olan- envâr-ı İlahînin lemaatının içtima'larından ve hamiyet-i İslâmiyenin şerarat-ı neyyiranesinin imtizacından hasıl olan amud-u nuranînin ve o seyf-i elmasın hamiyetine bırakılırsa daha mı iyidir?! Siz muhakeme ediniz.
Evet şu amud-u nuranî, {(*) Risale-i Nur'u hissetmiş ki, üç sahife ile cevab veriyor. Fakat siyaset perdesi başka renk vermiş. -Müellif-} dinin himayeti, şehametinin başına, murakıbının gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz; lemaat-ı müteferrika tele'lüe başlamış. Yavaş yavaş incizab ile imtizac edecektir. Fenn-i hikmette takarrur etmiştir ki: Hiss-i dinî, lâsiyyema din-i hakk-ı fıtrînin sözü daha nafiz, hükmü daha âlî, tesiri daha şediddir.
Elhasıl: Başkasına itimad etmeyen, nefsiyle teşebbüs eder. Size bir misal söyleyeceğim: Siz göçersiniz. Göçerin malı koyundur; o işi bilirsiniz. Şimdi her biriniz, bazı koyunları bir çobanın uhdesine vermişsiniz. Halbuki çoban tenbel ve muavini kayıtsız, köpekleri değersiz; tamamıyla ona itimad etseniz, rahatla evlerinizde yatsanız, bîçare koyunları müstebid kurtlar ve hırsızlar ve belalar içinde bıraksanız daha mı iyidir? Yoksa onun adem-i kifayetini bilmekle nevm-i gafleti terkedip hanesinden her biri bir kahraman gibi koşsun, koyunların etrafında halka tutup bir çobana bedel bin muhafız olmakla; hiçbir kurt ve hırsız cesaret etmesin daha mı iyidir? Acaba Mamhuran hırsızlarını tövbekâr ve sofi eden şu sır değil midir? Evet ruhları ağlamak istedi, biri bahane oldu ağladılar.
Evet, evet!... Neam, neam!... Sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa; şevkiniz bozulmasın, teessüf etmeyiniz. Zira kâinatı nağamatıyla raksa getiren, hakaikın esrarını ihtizaza veren musika-i İlahiye hiç durmuyor. Sermeden zürm-zürm eder. {(**) Kürtçedir. -Müellif-}
Padişahların padişahı olan Sultan-ı Ezel'in, Kur'an denilen musika-i İlahiyesi ile umum âlemi doldurarak kubbe-i âsumanda (zirmîn) getirmekle; sadef, mağara, kehf-misal olan ulema ve meşayih ve hutebanın dimağ ve kalb ve femlerine vurarak, aks-i sadâ onların lisanlarından çıkıp seyr ü seyelan ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı "zirme zirm" ile ihtizaza getiren o sadânın tecessüm ve intiba'ıyla; umum kütüb-ü İslâmiyeyi birer Tanbur ve Kanun'un bir teli ve şeridi hükmüne getiren ve her bir tel, bir nev'iyle onu ilân eden o sadâ-yı semavî ve ruhanîyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba nasıl ona nisbet sivrisinek bir emîrin demdemelerini veya piş-i reşk gibi hükûmet adamlarının vızvızalarını işitecek midir?!
Elhasıl: İnkılab-ı siyasî cihetiyle dininden havf eden adam; dinden hissesi, beytü'l-ankebut gibi zaîf düşmüş cehalettir, onu korkutur.. Takliddir, onu telaşa düşürttürür. Zira itimad-ı nefsin fıkdanı ve aczin vücudu cihetiyle, saadetini yalnız hükûmetin cebinden zannettiğinden; kalbini, aklını da hükûmetin kesesinden tahayyül eder, korkar.
S- Bazı adam, dediğiniz gibi demiyor. Belki "Mehdi gelmek lâzımdır." der. Zira dünya şeyhuhet itibariyle müşevveşedir; İslâmiyet ağrazın teneffüsü ile mütezelziledir.
C- Eğer Mehdi acele edip gelse; baş-göz üstüne, hemen gelmeli. Zira güzel bir zemin müheyya ve mümehhed oldu. Zannettiğiniz gibi çirkin değildir. Güzel çiçekler baharda vücudpezir olur. Rahmet-i İlahî şanındandır ki; şu milletin sefaleti, nihayetpezir olsun. Bununla beraber, kim dese: "Zaman bütün berbad oldu", eskisine temayül gösterse; bilmediği halde İslâmiyetin muhalefetinden neş'et eden eski seyyiatı, bazı ecnebilerin zannı gibi İslâmiyete isnad etmektir.
S- Efkârı teşviş eden ve meşrutiyeti takdir etmeyen kimlerdir?
C- Cehalet ağanın, inad efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklid hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı riyasetlerinde, insan milletinde menba'-ı saadetimiz olan meşvereti inciten bir cem'iyettir. {(*) Burada mason ve dönmelerin cem'iyetinden haber vermek içinde, bir çeyrek asır istibdad-ı mutlakla hükmeden bir hâkimiyeti gaybî ihbar eder. -Müellif-} Benî-beşerde ona intisab eden; bir dirhem zararını bin lira milletin menfaatına feda etmeyen; hem de menfaatını ızrar-ı nâsta gören; hem de muvazenesiz, muhakemesiz mana veren; hem de meyl-i intikam ve garaz-ı şahsîsini feda etmediği halde, mağrurane millete ruhunu feda etmek davasında bulunan; hem de beylik veya tavaif-i mülûk mukaddemesi olan muhtariyet veya (istibdad-ı mutlak manasında bir) cumhuriyet gibi gayr-ı makul fikirlerde bulunan; hem de zulüm görmüş, kin bağlamış, hürriyet ve meşrutiyetin birinci ihsanı olan afv ve istirâhat-ı umumiyeyi fikr-i intikamına yediremediğinden herkesin a'sabına dokundurmakla, tâ heyecana gelip terbiye görmekle teşeffi isteyenlerdir.
S- Neden bunların umumuna fena diyorsun? Halbuki bizim hayırhahımız gibi görünüyorlar.
C- Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet kimse demez ayranım tırştır (ekşidir). Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zira çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altun çıktı ise, kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz gönderiniz.
S- Neden hüsn-ü zannımıza sû'-i zan edersin? Eski padişahlar ve eski hükûmetler seni haktan çeviremedi. Jön Türkler sizi kendilerine râm ve müdaheneci edemediler. Zira seni hapis ettiler, asacaktılar; sen tezellül etmedin. Merdane çıktın. Hem
sana büyük maaş verecektiler; kabul etmedin. Demek sen onların tarafdarlığı için demiyorsun. Demek hak tarafdarısın...
C- Evet hakkı tanıyan, hakkın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Zira, hakkın hatırı âlîdir. Hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir. Fakat şu hüsn-ü zannınızı kabul etmem. Zira bir müfside, bir dessasa da edebilirsiniz. Delil ve âkıbete bakınız.
S- Nasıl anlayacağız? Biz cahiliz, sizin gibi ehl-i ilmi taklid ederiz.
C- Çendan cahilsiniz, fakat âkılsınız. Hanginizle zebib, yani üzümü paylaşsam, (zekâvetiyle) bana hile edecektir. Demek cehliniz özür değil... İşte müştebih ağaçları gösteren, semereleridir. Öyle ise, benim ve onların fikirlerimizin neticelerine bakınız. İşte birisinde istirahat ve itaattır. Ötekisinde ihtilaf ve zarar saklanmıştır.
Size bir misal daha söyleyeceğim: Şu sahrada bir nar görünür. Ben derim nurdur; nar olsa da, eski nârdan kalma zaîf, yukarı tabakasıdır. Geliniz etrafına halka tutup temaşa edelim. İstifaza edip tâ tabaka-i nariye yırtılsın, istifade eyleyelim. Eğer dediğim gibi nur ise, zâten istifade edeceğiz. Eğer onların dedikleri gibi nar olsa, karıştırmadık ki bizi yandırsın. Onlar diyorlar ki: "Ateş suzandır." Eğer, nur olursa kalb ve gözlerini kör eder. Eğer nar olursa cisim ve libaslarını yandırır. Zira şu "nar" dedikleri nur-u saadet {(*): Burada dahi Risale-i Nur'u hissetmiş, fakat siyaset perdesiyle bakmış, hakikatın şekli değişmiş. -Müellif-} dünyanın hangi tarafına çıkmış ise, milyonlarla insanın tulum gibi kan suyu üzerine boşaltılmış ise söndürülmemiş. Hatta bu iki senedir memleketimizde iki-üç defa söndürülmesine teşebbüs edildi. Fakat söndürmek isteyenler, kendileri söndüler. {(**): Said'i yirmibeş sene ezen bir parti, bu zulmü sönmesiyle tasdik etti. -Müellif-}
S- Sen dedin ateş değil, şimdi ateş nazarıyla bakıyorsun.
C- Evet nur, fenalara nardır, yandırır.
S- O fırkadan ehl-i fazl kısmına ne diyeceğiz? Onlar iyi adamlardır.
C- Çok iyiler var ki, iyilik zannıyla fenalık yapıyorlar.
S- Nasıl iyilikten fenalık gelir?
C- Muhali taleb etmek, kendine fenalık etmektir... Bir dağdan uçmak niyetiyle kendini havalandıran, parça parça olur. Zira onların istedikleri şey, ya bir hükûmet-i masumedir... Halbuki şimdi şahs-ı vâhid bile masum olamaz. Nerede kaldı; zerratı günahkârlardan mürekkeb bir hükûmet, tamamıyla masum olsun. Demek nokta-i nazar, hükûmetin hasenatı seyyiatına tereccuhudur. Yoksa seyyiesiz hükûmet muhal-i âdidir. Ben öyle adamlara, anarşist nazarıyla bakıyorum. Zira onlardan birisi -Allah etmesin- bin sene yaşayacak olursa, âdeta mümkün hükûmetin hangi suretini görse, hülya ile yine razı olmayacak. Şu hülyanın neticesi olan meylü't-tahrib ile o sureti bozmağa çalışacak. {(*) Komünist ve anarşist manasıyla Kemalizmi ve inkılab softalarını ve dönmelerini görmüş gibi haber veriyor. -Müellif-} Şu halde böylelerin fena zannettikleri Jön Türklerin nazarlarında dahi mel'un, anarşist ve iğtişaşcı fırkasından addolunurlar. İstedikleri şey, muhal olduğu için neticesi ihtilal ve fesaddır.
S- Belki onlar eski hali istiyorlar?
C- Size kısa bir söz söyleyeceğim. Ezber edebilirsiniz. İşte: "Eski hal muhal... Ya yeni hal veya izmihlal!"
S- Acaba daha Sultan Hamid gibi padişah tahta çıkmayacak mıdır? Eski hâl hiç olmayacak mıdır?
C- Acaba sizin şu siyah çadırınız parça parça edilip yandırılırsa, külü havaya savrulursa, o külden yeniden çadır edip içinde oturmak kabil midir?
S- Neden?
C- Zira eskiden bin adamdan yalnız onu mütenebbih iken, istibdad o dehşetli kuvvetiyle karşısında duramadı, parçalandı. Şimdi istibdadın kuvveti binden bire indi. Tenebbüh ve iltihab-ı ezhan birden bine çıktı.
S- İstibdad o kadar fena bir şey iken, niçin herkes bir çeşit ile onu irtikâb ederdi?
C- İçinde tefer'unun lezzet-i menhusesi ve tahakküm ve tehevvüs-ü nemrudane vardı.
S- Şimdi çok hilaf-ı şeriat şeyler yapılıyor?
C- Bence muhalif-i hakikat-i şeriat olan şeyler, meşrutiyete dahi muhaliftir. Ya günahlarıdır.. Veya ilca-ı zarurettir. Farzediniz; şu siyaset muhalif olsun, yine telaşa mahal yoktur. Zira şeriat-ı garra'nın bin kısmından bir kısmıdır ki siyasete taalluk eder. O kısmın ihmaliyle şeriat ihmal olunmaz.
Evet imtisal etmemek, inkâr etmek demek değildir.Hem de Devlet-i Osmaniye'ye tâbi' olan İslâmların onbeş misli İslâmlar, sırf siyaset-i ecanib altındadırlar; onların dinlerine zarar gelmez. Nerede kaldı ki, bir hükûmette ki kendisi İslâm, millet-i hâkimesi İslâm, üssü'l-esas-ı siyaseti de şu düsturdur: "Bu devletin dini, Din-i İslâm'dır. Şu esası vikaye etmek vazifemizdir. Çünki milletimizin mâye-i hayatiyesidir."
S- Demek hükûmet bundan sonra da İslâmiyet ve din için hizmet edecek midir?
C- Hayhay! Bazı akılsız dinsizler müstesna olmak şartıyla, hükûmetin hedef-i maksadı -velev gizli ve uzak olsa bile- uhuvvet-i imaniye sırrıyla üç yüz milyonu bir vücud eden, nuranî olan İslâmiyetin silsilesini takviye ve muhafaza etmektir. Zira nokta-i istinad ve nokta-i istimdad yalnız odur. Yağmurun kataratı, nurun lemaatı dağınık ve yayılmış kaldıkça çabuk kurur, çabuk söner. Fakat sönmemek için, mahvolmamak için, Cenab-ı Feyyaz-ı Mutlak bize لَا تَتَفَرَّقُوا ve لَا تَقْنَطُوا ile ezel canibinden nida ediyor. Evet; şeş cihetten nağme-i لَا تَقْنَطُوا eyler huruş!...
Evet zaruret ve incizab ve temayül ve tecarüb ve tecavüb ve tevatür; o katarat ve lemaatı musafaha ettirerek, ortalarındaki mesafeyi tayyedip bir havz-ı âb-ı hayatı ve dünyayı ışıklandıracak bir elektrik-i nevvareyi teşkil edecektir. Zira kemalin cemali dindir, saadetin ziyasıdır, hissin ulviyetidir, vicdanın selâmetidir. {(*) Yine oku: Acele etme, yani şifre gibi işareti var. -Müellif-}
S- Şimdi hürriyet bahsini sual edeceğiz. Nedir şu hürriyet ki, o kadar tevilat onda birbiriyle çekişiyorlar ve hakkında acib garib rü'yalar görülür?
C- Yirmi seneden beri onu, hattâ rü'yalarda bile takib eden ve o sevda ile her şeyi terkeden birisi size güzel cevab verebilir.
Sual: Hürriyeti bize çok fena tefsir etmişler. Hattâ âdeta hürriyette insan her ne sefahet ve rezalet işlese, başkasına zarar etmemek şartıyla birşey denilmez... Acaba böyle midir?
Cevab: Öyleler hürriyeti değil, belki sefahet ve rezaletlerini ilân ile, çocuk bahanesi gibi bir hezeyan ediyorlar. Zira nâzenin hürriyet, âdâb-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyinedir. Yoksa sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır, nefs-i emmareye esir olmaktır.
Hürriyet-i umumî, efradın zerrat-ı hürriyatının muhassalıdır. Hürriyetin şe'ni odur ki: Ne nefsine, ne gayrına zararı dokunmasın.
{(*) Acele etme, yani Mizan Ceridesinin sahibi Murad haklıdır. Tanin muharriri Hüseyin Cahid yanlış ve hata ediyor. -Müellif-}
S- Bazı nas, senin gibi mana vermiyorlar. Hem de bazı Jön Türklerin a'mal ve etvarı pis tefsir ediliyor. Zira bazısı Ramazanı yer, rakı içer, namazı terkeder. Böyle, Allah'ın emrinde hıyanet eden, nasıl millete sadakat edecektir?
C- Evet, neam!.. Hakkınız var. Fakat hamiyet ayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan, fezail-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakikî hamiyet ve sadakat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve san'at başka olduğu için, fâsık bir adam güzel çobanlık edebilir. Ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte şimdi salahat ve mahareti, tabir-i âherle fazileti ve hamiyeti, nur-u kalb ve nur-u fikri cem'edenler vezaife kifayet etmezler. Öyle ise, ya maharettir veya salahattır. San'atta maharet ise müreccahtır. Hem de o sarhoş namazsızlar Jön Türk değil, belki şeyn Türklerdir. Genç
Türklerin râfızîleridir. Her şeyin bir râfızîsi var. Hürriyetin râfızîsi de süfehadır.
Ey Kürdler (ve Türkler!) İnsaf ediniz! Bir râfızî bir hadîse yanlış mana verse veya yanlış amel etse; acaba hadîsi inkâr etmek mi, yoksa o râfızîyi tahtie ile namus-u hadîsi muhafaza etmek mi lâzım gelir?. Belki hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve te'dibden başka, hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşruasında şahane serbest olsun.
nehyinin sırrına mazhar olsun.
S- {(*) Hayme-nişinler tarafından... -Müellif-} Demek biz eskiden beri hürriyetimize mâlik idik. Hürriyetimiz tev'em olarak bizimle beraber doğmuş. Öyle ise başkalar keyiflensin, bize ne?
C- Evet zâten o sevda-yı hürriyettir ki, sizi tahammül-sûz meşakkatlere mütehammil kılmış ve bu kadar medeniyetin müşa'şa mehasininden, sizi anka-meşrebane müstağni etmiştir. Fakat ey göçerler! Sizde olanı yarı hürriyettir. Diğer yarısı başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de kut-u lâyemut ve vahşet ile âlûde olan bu hürriyet, sizin dağ komşunuz olan hayvanlarda da bulunur. Vakıa, şu bîçare vahşi hayvanların bir lezzeti ve tesellisi varsa, o da hürriyetleridir. Lâkin güneş gibi parlak, her ruhun maşukası ve cevher-i insaniyetin küfvü o hürriyettir ki; saadet-saray-ı medeniyette oturuyor ve marifet ve fazilet hulleleriyle mütezeyyinedir.
C- O bîçare şâir, hürriyeti bolşevizm mesleği ve ibaha mezhebi zannetmiş. Hâşâ! Belki insana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyeti intac eder. Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Abdülhamid'e ahrardan ziyade hücum ederdi ve derdi: "Hürriyeti ve kanun-u esasîyi otuz sene evvel kabul ettiği için fenadır." İşte yahu, Sultan Abdülhamid'in mecbur
olduğu istibdadını hürriyet zanneden ve kanun-u esasînin müsemmasız isminden ürken, sözünde ne kıymet olur. Belki böyle diyenler öyledirler. Hem de, yirmi senelik İslâmiyet'in bir fedaisi de demiştir:
S- Nasıl, hürriyet imanın hâssasıdır?
C- Zira rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinat'a hizmetkâr olan adam, tezellüle tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye, izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüzü dahi şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir bîçareye tahakküme dahi, tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derecede hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saadet...
S- Bir büyük adama, bir veliye, bir şeyhe, bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların ve faziletlerinin esiriyiz.
C- Velayet, şeyhlik, büyüklüğün şe'ni; tevazu ve mahviyettir. Tekebbür ve tahakküm değildir. Demek tekebbür eden, sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.
S- Neden tekebbür küçüklük alâmetidir?
C- Zira her bir insan için, içinde görünecek ve onunla nâsı temaşa edecek bir mertebe-i haysiyet ve şöhret vardır. İşte o mertebe eğer kamet-i istidadından daha yüksek ise; o, o seviyede görünmek için tekebbür ile ona uzanıp tetavül edecektir. Şayet kıymet ve istihkakı daha bülend ise, tevazu' ile tekavvüs edip ona eğilecektir.
S- Pekâlâ, kabul ettik ki hürriyet iyidir, güzeldir. Fakat şu Ermenilerin hürriyeti çirkin görünür, bizi düşündürür. Re'yin nedir?
C- Evvela: Onların hürriyeti; onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise, şer'îdir. Bundan fazlası; sizin fenalığınıza, divaneliğinize karşı bir tecavüzleridir, cehaletinizden bir istifadeleridir.
Sâniyen: Farzediniz ki, hürriyetleri bildiğiniz gibi size fena olsun. Lâkin, yine biz ehl-i İslâm zararlı değiliz. Çünki içimizdeki Ermeniler
üç milyon olmadığı gibi, gayr-ı müslimler dahi on milyon yoktur. Halbuki bizim milletimiz ve ebedî kardeşlerimiz üçyüz milyondan ziyade iken; üç müdhiş kayd ile mukayyed olup, ecnebilerin istibdad-ı manevîlerinin taht-ı esaretlerinde eziliyorlar. İşte hürriyetimizin bir şubesi olan gayr-ı müslimlerin hürriyeti, bizim umum milletimizin hürriyetinin rüşvetidir. Ve o müdhiş istibdad-ı manevînin {(*) Kırk dört sene sonra söylemesi lâzım gelen sözleri, o zaman söylemiş. -Müellif-} dâfiidir. Ve o kayıdların anahtarıdır. Ve ecnebilerin, bizim dûşümüze çöktürdükleri müdhiş istibdad-ı manevînin râfi'idir. Evet Osmanlıların hürriyeti; koca Asya tali'inin keşşafıdır, İslâmiyetin bahtının miftahıdır, ittihad-ı İslâm surunun temelidir.
S- Nedir o üç kayıd ki, istibdad-ı manevî onunla âlem-i İslâmiyeti kaydetmiştir?
C- Meselâ: Rus hükûmetinin istibdadı, bir kayıddır. Rus milletinin tahakkümü de diğer bir kayıddır. Âdât-ı küfriye ve zalimanelerinin tagallübü de üçüncü bir kayıddır. İngiliz hükûmeti, gerçi zahiren müstebid değil ise de, milleti mütehakkimedir. Âdâtı dahi bir derece mütegallibedir. İşte size Hindistan bir bürhan ve Mısır yarı bürhandır. Binaenaleyh, milletimiz ya üç veya bir buçuk kayıd ile mukayyeddir.
Buna mukabil, bizim gayr-ı müslimlerin ayaklarında yalnız bir yalancı kaydımız vardı. Ona bedelen çok nazlarını çektiğimiz gibi, onlar neslen ve serveten ziyadeleştiler; biz bir nevi hizmetkârlık olan memuriyet ve askerlik cihetiyle servet ve nesilce aşağıya yuvarlandık. Bence onlar eskiden beri hür idiler. Zira fikr-i milliyet, hürriyetin pederidir. Yine esir Ekrad ve Etrak idi. İşte o yalancı kaydı, üç veya on milyonun ayağından açıyoruz. Tâ ki, üç kayıd ile mukayyed üçyüz milyon İslâmın hürriyetine meydan açılsın. {(*) Lillahilhamd şimdi açılmaya başladı. -Müellif-} Elbette âcilen عَاجِلًا üçü veren ve âcilen آجِلًا üçyüzü kazanan, hasaret etmiyor.
{(**) Yine bak mâşâallah, hem Nur'un Zülfikar ve Hüccetullahi'l-Bâliğa gibi mecmualarını, hem Yemen, Mısır, Cezayir, Hind, Fas, Kafkas, Fars ve Arab gibi İslâm milletlerini haber verir gibi şifreli bir fıkradır. -Müellif-}
S- Heyhat! Nasıl hürriyetimiz umum âlem-i İslâmiyetin hürriyetinin mukaddimesi ve fecr-i sadıkı oluyor?
C- İki cihet ile:
Birincisi: Bizde olan istibdad, Asya'nın hürriyetine zulmanî bir sed çekmiş idi. Ziya-yı hürriyet o muzlim perdeden geçemez idi ki, gözleri açsın, kemalâtı göstersin. İşte bu seddin tahribiyle, fikr-i hürriyet Çin'e kadar yayıldı ve yayılacaktır. {(*) Fakat Çin evvela komünist oldu. -Müellif-} Âlemdeki terazinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birdenbire terazinin öteki gözünde olan vahşet ve istibdadı kaldırdı, gitgide kalkacak. Eğer siz sahife-i efkârı okusanız, tarîk-i siyaseti görseniz, huteba-i umumî olan -doğru konuşan- ceraidi dinleseniz anlayacaksınız ki: Arabistan, Hindistan, Cava, Mısır, Kafkas, Afrika ve emsallerinde o derece fikr-i hürriyetin galeyanıyla, âlem-i İslâm'ın efkârında öyle bir tahavvül-ü azîm ve inkılab-ı acib ve terakki-i fikrî ve teyakkuz-u tam intac etmiştir ki; bahasına yüz sene verse idik yine ucuzdu. Zira hürriyet, milliyeti gösterdi. Milliyet sadefinde olan İslâmiyetin cevher-i nuranîsi tecelliye başladı. İslâmiyetin ihtizazını ihbar etti ki, herbir Müslim, cüz'-ü ferd gibi başıboş değildir. Belki her biri, mürekkebat-ı mütedâhile-i mütesaideden bir cüz'dür. Sair eczalar ile, cazibe-i umumiye-i İslâmiyet noktasında birbiriyle sıla-i rahmleri vardır. Şu ihbar bir kavî ümid verir ki; nokta-i istinad ve nokta-i istimdad gayet kavî ve metindir. Şu ümid, yeisle öldürülen kuvve-i maneviyemizi ihya etti. Şu hayat, âlem-i İslâmî'deki galeyan eden fikr-i hürriyetten istimdad ederek umum âlem-i İslâm üzerine çökmüş olan istibdad-ı manevî-i umumînin perdelerini parça parça edecektir. {(**) Lillahilhamd, kırk beş sene sonra parça parça etmeye başladı. -Müellif-}
İkinci Cihet: Şimdiye kadar ecnebiler bahane-mahane tutardı. Milletimizi eziyorlardı. Şimdi ise, ellerinde uruk-u insaniyetkâranelerine veya damar-ı mutaassıbanelerine veya a'sab-ı dessasanelerine dokunduracak, ellerinde serrişte-i bahane olacak öyle nokta bulamazlar. Bulsalar da tutamazlar. Bâhusus medeniyet, hubb-u insaniyeti tevlid eder.
S- {(*) Dehşetli ve hakikatlı bir sual. -Müellif-} Heyhat! Bize teselli veren şu ulvî emeli ye'se inkılab ettiren etrafımızda hayatımızı zehirlettirmek ve devletimizi parça parça etmek için ağızlarını açmış o müdhiş yılanlara ne diyeceğiz?
C- Korkmayınız! Medeniyet, fazilet, hürriyet; âlem-i insaniyette galebe çalmağa başladığından, bizzarure terazinin öteki gözü şey'en fe-şey'en hafifleşecektir. Farz-ı muhal olarak, (Allah etmesin) eğer bizi parça parça edip öldürseler; emin olsunlar, biz yirmi olarak öleceğiz, üçyüz olarak dirileceğiz. Başımızdan rezail ve ihtilafatın gubarını silkip, hakikî münevver, müttehid olarak kervan-ı benî beşere pişdarlık edeceğiz. Biz en şedid, en kavî ve en bâki hayatı intac eden öyle bir ölümden korkmayız.
Biz ölsek de, İslâmiyet sağ kalır.
{(**): Eski Said parlak bir nurun hissiyle, kuvvetli bir ümidle, tam teselli ile, siyaseti İslâmiyete âlet etmek fikriyle, hararetle hürriyete çalışırken; diğer bir hiss-i kable'l-vuku'la dehşetli ve dinsizce bir istibdad-ı mutlakın, kırksekiz sene evvel bir hadîsin manasıyla geleceğini haber verdiği bir kumandanın çıkmasını ve Said'in teselli haberlerini yirmi senede bilfiil tekzib edeceğini hissederek, otuz seneden beri "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyaseti" deyip siyaseti bıraktı, Yeni Said oldu. -Müellif-}
S- Gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi olacağız?
C- Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir; hukuktadır. Hukukta ise, şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat: "Karıncaya ayak basmayınız" dese, tazibinden men' ederse, nasıl benî âdem'in hukukunu ihmal eder? Kellâ!.. Biz imtisal etmedik!
Evet İmam-ı Ali'nin (R.A.) âdi bir Yahudi ile muhakemesi ve fahriniz olan Salahaddin-i Eyyübî'nin miskin bir Hristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.
S- Ermeniler zimmîdirler. Ehl-i zimmet zimmettarlarıyla nasıl müsavi olur?
C- Kendimizi dev âyinesinde görmemeliyiz. Kabahat bizde, tamamen zimmetimize alamadık. Bihakkın adalet-i şeriatı gösteremedik. Şeriat dairesinde hukuklarını istibdadın sünnet-i seyyiesiyle muhafaza edemedik. Sonra da istedik, kuvvetimiz kalmadı. Ben şimdi Ermenilere bir nev'i zimmî-i muahid nazarıyla bakıyorum.
S- Ermeniler bize düşmanlık edip hile ve hıyanet ediyorlar, nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz?
C- Düşmanlığın sebebi olan istibdad öldü. İstibdadın zevaliyle dostluk hayat bulacak. Size bunu kat'iyyen söylüyorum ki; şu memleketin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmağa vâbestedir. Fakat mütezellilane dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi muhafaza ederek musalaha elini uzatmaktır.
Bir şey söyleyeceğim: Eğer mümkündür; Ermeniler birden sahife-i vücuddan silinsin, olabilir yalnız size husumetin bir faydası olsun. Yoksa mutlaka husumet zarardır. Halbuki Âdem zamanından yolda arkadaşlık eden, bizimle gelmiş büyük bir unsurun zevali değil, belki küçük bir kavmin mahvı dahi دُونَهُ خَرْطُ الْقَتَادِ dir. Amrdellan kabilesi bin senedir yine Amrdellan'dır. Hem de onlar uyanmışlar, siz uykudasınız; rü'ya görüyorsunuz. Hem de fikr-i milliyetle müttefik ve kavîdirler, siz ihtilafla şimdilik boşsunuz. Hem de galebe etmek istiyorsanız; onlar, sizi mağlub ettiği silâh ile; yani akıl ile, fikr-i milliyetle, meyl-i terakki ile, temayül-ü adalet ile mağlub edebilirsiniz. Bence şimdi kılınç vuran, o kılıncın aksi döner yetimlerine dokunur. Şimdi galebe kılınç ile değildir. Kılınç olmalı, lâkin aklın elinde... Hem de dostluğun sebebi vardır, zira komşudurlar. Komşuluk, dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar. Dünyaya yayıldılar. Terakkiyat tohumlarını topladılar. Vatanımızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbur, terakkiye ikaz, bizdeki fikr-i milliyeti hüşyar ediyorlar.
İşte şu noktalara binaen, onlarla ittifak etmek lâzımdır. Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahveden cehalet ağa ve oğlu zaruret efendi ve hafidi husumet beydir. Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse, şu üç müfsidin kumandası altında yapmışlar.
S- Rum ve Ermenilerin hürriyeti bizi teşviş ediyor. Bir kere tecavüze başlıyorlar; bir kere hürriyet ve meşrutiyet bizimdir, biz yaptık diyorlar. Bizi me'yus ediyorlar?
C- Zannediyorum tecavüzleri, eskiden sizden tahayyül ettikleri tecavüze karşı bir teşeffi-i gayz ve bundan sonra sizden tevehhüm ettikleri tecavüze karşı bir nümayiş gibidir. Eğer tamamıyla iman etseler ki, tecavüz sizden olmaz, adalete kanaat edeceklerdir. Şayet adalete kanaat etmezlerse; hak, hakkın kuvvetiyle burunlarını kırıp ikna ettirecektir. Hem de "Meşrutiyeti biz istihsal ettik" olan sözleri yalandır. Hürriyet ve meşrutiyet; askerimizin süngüsüyle, cem'iyet-i milliyenin kalemiyle sahife-i vücuda geldi. Öyle herzegûların arzuları, beylik ve muhtariyetin ammizadesi olan adem-i merkeziyet-i siyasiye idi. Sonra da yüzde doksan bize ittiba' ettiler. Beşi geveze, birkaç tanesi de zevzeklik edip eski hülyasından vazgeçmek istemiyorlar.
S- Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur'anda nehiy vardır:
لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَ النَّصَارٰى اَوْلِيَٓاءَ Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?
C- Evvela: Delil, kat'iyyü'l-metin olduğu gibi; kat'iyyü'd-delalet olmak gerektir. Halbuki tevil ve ihtimalin mecali vardır. Zira nehy-i Kur'anî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. Hem de hüküm müştakk üzerine olsa; me'haz-ı iştikakı, illet-i hüküm gösterir. Demek bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile yahudiyet ve nasraniyet olan âyineleri hasebiyledir. Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san'atı içindir. Öyle ise, herbir müslümanın herbir sıfatı müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfat ve san'atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh, müslüman olan sıfat veya bir san'atı istihsan etmekle iktibas etmek neden caiz olmasın? Ehl-i kitabdan bir haremin olsa elbette seveceksin.
Sâniyen: Zaman-ı Saadette bir inkılab-ı azîm-i dinî vücuda geldi. Bütün ezhanı nokta-i dine çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adaveti o noktada toplayıp muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun için gayr-ı müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin şimdi âlemde bir inkılab-ı acib-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhanı zabt ve bütün ukûlü meşgul eden nokta-i medeniyet ve terakki ve dünyadır.
Zâten onların ekserîsi, dinlerine o kadar mukayyed değildirler. Binaenaleyh onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan asayişi muhafazadır. İşte şu dostluk, kat'iyyen nehy-i Kur'anîde dâhil değildir.
S- Bir kısım Jön Türk der: "Demeyin Hristiyanlara "Hey kâfir!" Zira ehl-i kitabdırlar." Neden kâfir olana "kâfir" demeyeceğiz?
C- Kör adama, "Hey kör!" demediğiniz gibi... Çünki eziyettir. Eziyetten nehiy var: مَنْ اٰذٰى ذِمِّيًّا ilh...
Saniyen: Kâfirin iki manası vardır: Birisi ve en mütebadiri, dinsiz ve münkir-i Sâni' demektir. Şu mana ile, ehl-i kitaba ıtlak etmeğe hakkımız yoktur. İkincisi: Peygamberimizi ve İslâmiyeti münkir demektir. Şu mana ile onlara ıtlak hakkımızdır. Onlar dahi razıdırlar. Lâkin örfen evvelki mananın tebadüründen, bir kelime-i tahkir ve eziyet olmuştur.
Hem de daire-i itikadı, daire-i muamelâta karıştırmağa mecburiyet yoktur. Kabildir; o kısım Jön Türklerin muradı bu olsun.
S- Çok fena şeyleri işitiyoruz. Bâhusus gayr-ı müslimlerde... Güya bir İslâm kızını almışlar, filan yerde böyle olmuş, diğer yerde şöyle olmuş. Olmuş, olmuş, olmuş, ilââhir...
C- Evet maatteessüf daha yeni ve bulanık bir devlette ve cahil ve perişan bir millette, şöyle fena ve pis şeylerin vuku'u zarurî gibidir. Eskide daha berbadı vardı. Fakat şimdi görünüyor. Bir derd görünürse, devası âsândır. Hem de büyük işlerde yalnız kusurları görmek, cerbezelik ile aldanır ve aldatır. Cerbezenin şe'ni, bir seyyieyi sünbüllettirerek hasenata galib etmektir.
Meselâ: Şu aşiretin herbir ferdi, bir günde attığı balgamı, cerbeze ile vehmen tayy-ı mekân ederek birden bir şahısta tahayyül edip, başka efradı ona kıyas ederek, o nazar ile baksa.. veyahut bir sene zarfında birisinden gelen rayiha-i keriheyi, cerbeze ile tayy-ı zaman tevehhümüyle, birden dakika-i vâhidede, o şahıstan sudûrunu tasavvur etse; acaba ne derecede evvelki adam müstakzer, ikinci adam müteaffin olur? Hattâ hayal gözünü kapasa, vehim dahi burnunu tutsa mağaralarından
kaçsalar, hakları var. Akıl onları tevbih etmeyecektir.
İşte şu cerbezenin tavr-ı acibi; zaman ve mekânda müteferrik şeyleri toplar, bir yapar. O siyah perde ile her şeyi temaşa eder. Hakikaten cerbeze, enva'ıyla garaibin makinasıdır.
Görülmüyor mu ki; cerbeze-âlûd bir âşıkın nazarında umum kâinat birbirine muhabbet ile müncezib ve rakkasane hareket edip gülüşüyor. Çocuğunun vefatıyla matem tutan bir vâlidenin nazarında, umum kâinat hüzün-engizane ağlaşıyor. Herkes istediği ve haline münasib gördüğü meyveyi koparır.
Bu makamda size bir temsil irad edeceğim. Meselâ: Sizden bir adam yalnız bir saat tenezzüh etmek üzere gayet müzeyyen ve müzehher bir bahçeye girse; nekaisten müberra olmak, cinan-ı cennetin mahsusatından ve her kemale bir noksanı karıştırmak, şu âlem-i kevn ü fesadın mukteziyatından olmakla; şu bahçenin müteferrik köşelerinde de bazı pis ve murdar şeyler bulunduğu için, inhiraf-ı mizac sevki ve emriyle yalnız o taaffünatı taharri ve o murdar şeylere idame-i nazar eder. Güya onda yalnız o var. Hülyanın hükmüyle fena hayal tevessü' ederek, o bostanı bir selhhane ve mezbele suretinde gösterdiğinden; midesi bulanır ve istifrağ eder, kemal-i nefret ile kaçar.
Acaba beşerin lezzet-i hayatını gussedar eden böyle bir hayale, hikmet ve maslahat rûy-i rıza gösterilebilecek midir?
Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen güzel rü'ya görür. Güzel rü'ya {(*) Mevt, bir nevmdir. -Müellif-} gören, hayatından lezzet alır.
S- Ermeni fedaileri o kadar fenalık ettikleri halde, şimdi en muteber onlar oldular. Zehirlerine tiryak nazarıyla bakıldı.
C- Zira fenalıkları iyiliğe yardım etti. Eğer meylü't-tahribden vazgeçmezler ise, (Arabî aslında: "vazgeçerlerse" dir) müfsidlikten çıktılar deriz. Yoksa maraz muzmer olsa daha muzırdır. Buhar menfez bulmadıkça zelzele verir. Hayırdan bazan şer tevellüd ettiği gibi, şerden de bazan hayır doğar. Çok şerir var ki; şerleri ahyarın maksadına hizmet ettiği için, ahyar suretinde görünür ve şerri alkışlanır. Sen evini tamir için tahrib eylediğin vakit, başkası sirkat için delerse, bir
cihetten sana muavenet etmiş olur. Fakat tamirde ihtiyatlı bulun!...
S- Gayr-ı müslimin askerliği nasıl caiz olur?
C- Dört vecihle:
Evvela: Askerlik kavga içindir. Dünkü gün siz o dehşetli ayı ile boğuştuğunuz vakit karılar, çingeneler, çocuklar, itler size yardım ettiklerinde size ayıb mı oldu?
Sâniyen: Peygamberin (Aleyhissalâtü Vesselâm) Arab müşriklerinden muahid ve halifleri var idi. Beraber kavgaya gider idiler. Bunlar ise, ehl-i kitabdır. Orduda toplu olmayıp müteferrik olduklarından, bizdeki ekseriyet ve kuvvet-i hissiyat, mazarrat-ı mütevehhimeye karşı sed çeker.
Sâlisen: Düvel-i İslâmiye'de velev nadiren olsun gayr-ı müslim, askerlikte istihdam olunmuştur. Yeniçeri Ocağı buna şahiddir.
Râbian: Neslen ve serveten tedennimize ve gayr-i müslimlerin terakkisine sebeb; askerliğin bizde münhasır olması idi. Zira bundan kaç asır evvel şu devletin nüfus-u İslâmiyesi kırk milyondan fazla idi. Ve şimdilik içimizdeki o gayr-i müslimler o vakitte yalnız beş altı milyon idi. Servet ve ticaret elimizde idi. Halbuki biz yirmiye yuvarlandık. Fakr bataklığına düştük. Onlar fakrın ayağı altından çıkıp servetin başına binerek on milyona çıktılar.
Bunun en mühim sebebi: Meselâ senin dört oğlun varsa, askerlik mülahazasıyla evlenmezler. Şayet evlenseler memuriyet ilcasıyla kedi yavrusu gibi her tarafa gezdirerek mahsul-ü hayatını zayi' edecektir. Delil istersen Van'a git, bir Ermeni kapısını, bir İslâm dergâhını aç, bak!.. Göreceksin ki; Ermeni evi on sağlam delil gösterecek, İslâmın evi iki zaîf bürhanı nazar-ı ibrete arz edecektir.
S- Eskiden İslâmlar zengin, onlar fakir idiler. Şimdi her yerde kaziye bilakistir. Hikmeti nedir?
C- İki sebebi biliyorum:
olan ferman-ı Rabbanîden müstefad olan meyelan-ı sa'y; ve
olan ferman-ı Nebevîden müstefad olan şevk-i kesb, bazı telkinat ile o meyelan kırıldı
ve o şevk de söndü.
Zira i'lâ-yı kelimetullah şu zamanda maddeten terakkiye mütevakkıf olduğunu bilmeyen; ve dünya
cihetiyle kıymetini takdir etmeyen; ve kurûn-u vustâ ile kurûn-u uhranın ilcaatını tefrik eylemeyen; ve birbirinden gayet uzak, biri mezmum ve biri memduh olan tahsil ve kesbde olan kanaatı ile, mahsul ve ücretteki kanaatı temyiz etmeyen; ve birbirinden nihayet derecede baîd, hattâ biri tenbelliğin unvanı, diğeri hakikî ihlasın sadefi olan iki tevekkülü -ki biri, meşietin muktezası olan esbab arasındaki nizama karşı temerrüd hükmünde olan; tertib-i mukaddemattaki bir tevekkül-ü tenbelane.. Diğeri: İslâmiyetin muktezası olan; netice itibariyle gerdendade-i tevfik olarak vazife-i İlahiyeye karışmamakla terettüb-ü neticede mü'minane tevekküldür- ikisini birbiriyle iltibas eden ve "Ümmetî! Ümmetî!" sırrını teferrüs etmeyen ve
hikmetini anlamayan bazı adamlar ve bilmeyen bir kısım vaizlerdir ki, o meyelanı kırdılar; o şevki de söndürdüler.
İkinci Sebeb: Biz, gayr-ı tabiî ve tenbelliğe müsaid ve gururu okşayan imaret maişetine el atıp, belamızı bulduk.
S- Nasıl?
C- Maişet için tarîk-i tabiî ve meşru' ve zîhayat; san'attır, ziraattır, ticarettir. Gayr-ı tabiî ise; memuriyet ve her nev'iyle imarettir. Bence imareti, ne nam ile olursa olsun, medar-ı maişet edenler bir nevi cerrar ve aceze ve seeledir. Fakat hilebaz kısmında...
Bence memuriyete veya imarete giren, yalnız hamiyet ve hizmet için girmelidir. Yoksa yalnız maişet ve menfaat için girse, bir nevi çingenelik eder. {(*) Ey memurlar, Eski Said'in kırkbeş sene evvel söylediği bu sözünden gücenmeyiniz. -Müellif-} İşte memuriyet filcümle ve askerlik bilcümle bizde olduğu için, servetimizi israf eline verip neslimizi etrafa saçıp zayi' ettik. Eğer öyle gitse idi, biz de elden giderdik. İşte onların asker olması, zarurete yakın bir maslahat-ı mürseledir. Hem de mecburuz. Mesalih-i mürsele ise, İmam-ı Mâlik mezhebinde bir illet-i şer'iye olabilir.
S- Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar, nasıl olur?
C- Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi... Zira meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa; kaymakam ve vali reis değil, belki ücretli hizmetkârdır. Gayr-ı müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farzediniz ki; memuriyet bir nevi riyaset, bir ağalıktır. Gayr-ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik ettiğimiz vakitte; millet-i İslâmiyeden aktar-ı âlemde üç yüz bin adamın riyasetine yol açılıyor. Biri zayi' edip, bini kazanan zarar etmez.
S- Şeriatın bazı ahkâmı, meselâ valilerin vazifelerine taalluku var?..
C- Bundan sonra bizzarure hilafeti temsil eden Meşihat-ı İslâmiye (ve diyanet dairesi) hem âlî, hem mukaddes, hem ayrı, hem nezzare olacaktır. Şimdi hâkim şahıs değil, efkâr-ı âmme olduğu için, onun nev'inden (şahs-ı manevî) bir fetva emini ister... İşte şu hâkimin fetva-eminîsi Meşihat'ta Mezahib-i Erbaa'dan kırk-elli ulema-i muhakkik bir meclis-i meb'usan-ı ilmiye teşkiliyle, şahs-ı manevîleri öteki şahs-ı maneviye fetva-eminlik edecektir. Yoksa hâkim ve müftü bir cinsten olmazsa birbirinin lisanını anlamazlar. Zira şahs-ı vâhid, şahs-ı maneviyi kandıramaz ve tenvir edemez.
S- Eskiden beri işitiyoruz ki: "Bazı Jön Türkler masondurlar, dine zarar ediyorlar?"
C- İstibdad, kendini ibka etmek için şu telkinatı vermiştir. {(*) Nasılki şimdi yirmibeş sene istibdad-ı mutlakı yapanlar, dindarları irtica' ile ittiham ederek, istibdad-ı mutlakın altındaki irtidadlarını saklıyorlar. -Müellif-} Bazı lâübalilik dahi, şu vehme kuvvet veriyor. Fakat emin olunuz ki, onların -masonluğa girmeyen kısmının- maksadı, dine zarar değildir. Belki milletin selâmetini temin etmektir. Fakat bazıları, dine lâyık olmayan bârid taassuba müfritane ilişiyorlar. Demek (hürriyet ve) meşrutiyete hizmetleri sebkat eden veyahut kabul eyleyenleri Jön Türk tesmiye ediyorsunuz. İşte onların bir kısmı, İslâmiyet fedaileridir. Bir kısmı da, selâmet-i millet fedaileridir. Onların ukde-i hayatiyelerini teşkil eden, -mason olmayan- ekserî İttihad ve Terakki'dir. Ve sizin şu aşairiniz kadar ulema ve meşayih, Jön Türkler meyanında
mevcuddur. Vakıa onlarda bir takım edebsiz, çok sefih bazı masonlar dahi bulunur; lâkin yüzde on... Yüzde doksanı sizin gibi mu'tekid müslimlerdir. Velhükmü lil-ekser.
{(**) Tekrar temaşa et, çünki bu Arabî fıkra şifrelidir, işareti var. -Müellif-}
Hüsn-ü zan ediniz; sû'-i zan, hem size, hem onlara zarar verir.
S- Neden sû'-i zannımız onlara zarar versin?
C- Onların bir kısmı sizin gibi tahkiksiz, taklid ile İslâmiyetin zevahirini bilirler. Taklid ise, teşkikat ile yırtılır. O halde bazılarına -bâhusus dinde sathî, felsefe ile mütevaggil olursa- "dinsiz" dediğiniz vakit, ihtimal ki tereddüde düşüp, mesleği İslâmiyet'ten hariçmiş gibi vesveselerle "Herçi bâd âbâd" diyerek, me'yusane belki muannidane İslâmiyete münafî harekâta başlar. İşte ey bî-insaflar! Gördünüz, nasıl bazı bîçarelerin dalaletine sebeb oluyorsunuz. Fena adama, "iyisin iyisin" denilse iyileşmesi; iyi adama, "fenasın fenasın" denildiğinde fenalaşması çok vuku' bulmuştur.
S- Neden?
C- Faraza, bazılarının altında büyük bir fenalıkları varsa da, hücum edilmemek gerektir. Zira çok fenalık vardır ki; iyilik perdesi altında kaldıkça ve perde yırtılmadıkça, ondan tegafül edildikçe, mahdud ve mahsur kaldığı gibi; sahibi perde-i hicab ve haya altında ıslahına çalışır. Lâkin vaktâ ki perde yırtılsa, haya atılır; hücum gösterilse, fenalık fena tevessü' eder.
Ben Mart hâdisesinde şuna yakın bir hal gördüm. Zira İslâmiyet'in meşrutiyetperver ve hamiyetli fedaileri, cevher-i hayat makamında bildikleri nimet-i meşrutiyeti şeriata tatbik ile; ehl-i hükûmeti adalet namazında kıbleye irşad ve nam-ı mukaddes-i şeriatı meşrutiyet kuvvetiyle i'lâ; ve meşrutiyeti şeriat kuvvetiyle ibka; ve bütün seyyiat-ı sâbıkayı, muhalefet-i şeriat üzerine ilka etmek için bazı
telkinatta ve teferruatın tatbikatında bulundular. Sonra, sağını solundan farketmeyen, hâşâ şeriatı istibdada müsaid zannederek, Tuti taklidi gibi "Şeriat isteriz!" demekle, maksad ortada anlaşılmaz oldu. Zâten plânlar serilmişti. İşte o vakit yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herifler, o ism-i mukaddese tecavüz ettiler. İşte cây-ı ibret bir nokta-i siyah!
{(*) Gitme, dikkat et. Âlîhimmet olanlar, o hâdisede sükût ettiler. Garazkâr cerideler, hakikî hürriyetin sadâsını susturdular. Meşrutiyet pek az adamların üstüne münhasır kaldı. Fedakârları da dağıldılar. -Müellif-}
S- Neden bazılarını dinsiz zannettiğimizden bize zarar gelsin?
C- Hayal perdesi üstünde size bir timsal manzarasını göstererek mazarratını anlatacağım:
İşte şu sahrada gayet muhteşem bir bostan içinde bir kasr; bir köşesinde sizin Beytüşşebab Kaplıcası gibi bir kaplıca olduğunu tahayyül ediniz. Siz dışarıda bürudetin tazyikiyle, kar'ın tokadıyla, rüzgârın sillesiyle ihtiyaren veya ızdıraren saray içine girmeğe mecbursunuz. Lâkin kapıda bir-iki kör ve havuz içinde bazı çıplak adamları görmüş veya işitmişsiniz. Bundan tevehhüm ediyorsunuz ki; o saray, körhane veya çıplakhanedir. Siz girdiğinizde, onlar gibi olmak için taat libasını çıkarıyorsunuz ve onların avretini görmemek için, akide denilen hakikat gözünü kapatıyorsunuz. Halbuki onlar muhteşem odalarda gözleri açık, avretleri mestur olarak mütefekkirane meşveret ve bazı köşelerdeki kör ve çıplakların setr ve tedavisine hizmet ediyorlar. İşte sen, şu suret-i vahşiyane ve eblehanede avretin açık, gözün kapalı olarak içlerine girsen; acaba bundan daha büyük maskaralık ve zarar olabilir mi?
Hakikaten bence, bir müslüman neslinden gelen adam, akıl ve fikri İslâmiyet'ten tecerrüd etse bile, fıtratı ve vicdanı hiç bir vakitte İslâmiyet'ten vazgeçemez. En ebleh, en sefih bile, sedd-i rasîn-i istinadımız
olan İslâmiyet'e bütün mevcudiyetiyle tarafdardır; lâsiyyema siyasetten haberdar olan...
Zaman-ı saadetten şimdiye kadar hiç bir tarih bize bildirmiyor ki; bir müslüman muhakeme-i akliyesiyle başka bir dini, İslâmiyet'e tercih etmiş, delil ile dâhil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mes'ele... Taklid ise, ehemmiyetsizdir. Halbuki edyan-ı saire müntesibleri mutlaka fevc fevc, muhakeme-i akliye ile, bürhan ile daire-i İslâmiyet'e dâhil olmuş ve olmaktadırlar. Eğer biz, doğru İslâmiyet'i ve İslâmiyet'e lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek; bundan sonra efvacen efvacen dâhil olacaklardır.
Hem de tarih bize bildiriyor ki: Ehl-i İslâm'ın temeddünü, hakikat-i İslâmiyete ittiba'ları nisbetindedir. Başkaların temeddünü, dinleriyle makûsen mütenasibdir. Hem de hakikat bize bildiriyor ki: Mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz. Lâsiyyema uyanmış, insaniyeti tanımış, müstakbele ve ebede namzed olmuş adam dinsiz olamaz. Zira uyanmış bir beşer, kâinatın tehacümüne karşı istinad edecek ve gayr-ı mahdud âmâline neşvünema verecek ve istimdadgâhı olacak noktayı -yani din-i hak olan dane-i hakikatı- elde etmezse yaşamaz. Bu sırdandır ki; herkeste din-i hakka bir meyl-i taharri uyanmıştır. Demek istikbalde nev'-i beşerin din-i fıtrîsi İslâmiyet olacağına beraatü'l-istihlal vardır.
Ey insafsızlar! Umum âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ziyalandıracak istidadında olan hakikat-i İslâmiyeti nasıl dar buldunuz ki, fukaraya ve mutaassıb bir kısım hocalara tahsis edip, yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz. Hem de; umum kemalâtı câmi', bütün nev'-i beşerin hissiyat-ı âliyesini besleyecek mevaddı muhit olan o kasr-ı nuranî-yi İslâmiyeti, ne cür'etle matem tutmuş bir siyah çadır gibi bir kısım fukara ve bedevilere (ve mürteci'lere) has olduğunu tahayyül ediyorsunuz? Evet herkes âyinesinin müşahedatına tâbi'dir. Demek sizin siyah ve yalancı âyineniz size öyle göstermiştir.
S- İfrat ediyorsun, hayali hakikat görüyorsun. Bizi de techil ile tahkir ediyorsun. Âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak?
{(*) Muhtemeldir ki, o zamanda orada bulunan bir veli; Eski Said'in Risale-i Nur'un dar dairesini gayet geniş ve siyasî bir daire olarak bir hiss-i kable'l-vuku'la kırk sene evvel hissetmesinden ve bu risaledeki çok cevabları o histen neş'et ettiğinden, o veli yalnız bu noktada itiraz etmiş. -Müellif-}
C- Herkese dünya terakki dünyası olsun, yalnız bizim için tedenni dünyasıdır. Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:
Ey üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş, sâkitane benim sözümü dinleyen, bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bana temaşa eden Said, Hamza, Ömer, Osman, Yusuf, Ahmed vesaireler!.. Size hitab ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, "Sadakte" deyiniz!. Ve demek size borç olsun!.. Şu muasırlarım varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim. Sizler cennet-âsâ bir bahardasınız.. Şimdi ekilen tohumlar, zemininizde çiçek açacaktır. Benim hizmetimin ücretini; sizden şunu beklerim ki: mazi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarıma uğrayınız. O çiçeklerden birkaç tanesini mezar taşı denilen, kemiklerimi misafir eden toprağın kapıcısının başına takınız. Kapıcısına tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. هَن۪يئًا لَكُمْ sadâsını işiteceksiniz.
{(*) Gitme! Seni çağırır. -Müellif-}
Şu zamanın memesinden bizimle süt emen, gözleri arkadan maziye bakan, tasavvuratları kendileri gibi hakikatsız ve ayrılaşmış çocuklar, şu kitabın hakaikını hayal tevehhüm etsinler. Zira benim vüsukum var ki, şu kitabın mesaili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.
Ey muhatab! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı sâlis-i aşrın minaresinin tepesinde durup, sureten medenî fikren mazinin en derin derelerinde olanları câmi'e davet ediyorum.
İşte ey iki ayaklı mezar-ı müteharrik! Mesîl-i neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz! Tâ ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz eden nesl-i cedid gelebilsin!..
S- Eskiler bizden a'lâ veya bizim gibi, gelenler bizden daha fena gelecekler?
C- {(*) Antikalığı için bu cevab dahi yazıldı. -Müellif-} Ey Kürdler! (Ey Türkler ve Kürdler ve Nurcular!) Acaba şimdi
bir miting yapsam; sizin ikibin sene evvel ecdadınızı ve iki asır sonradaki evlâdınızı şu gürültühane olan asr-ı hazır meclisine davet etsem; acaba eski ecdadınız demiyecekler mi ki:
"Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice-i hayatımız siz misiniz? Heyhat! Bizi akîm bir kıyas ettiniz!."
Hem de sol tarafında duran ve şehristan-ı istikbalden gelen evlâdınız, sağdakileri tasdik ederek demiyecekler mi ki:
"Ey tenbel pederler! Siz misiniz hayatımızın suğra ve kübrası? Siz misiniz şu şanlı ecdadımızla bizi rabteden hadd-i evsatı? Heyhat!.. Ne müşagabeli bir kıyas oldunuz!" {(*) Fenn-i Mantık'ın tabiratı... O zaman ilm-i Mantık dersini alan talebeleri, o mecliste bulunmasından öyle söylemiş. -Müellif-}
İşte ey Kürdler (Ve ey inkılab softaları!) Manzara-i hayal {(**) Hayal dahi bir simotograftır. -Müellif-} üstünde gördünüz ki, şu büyük mitingde iki taraf da sizi protesto ettiler.
S- Şu kadar tahkire müstehak değildik. Biz eslafın ezyalini tutmakla beraber, ahlafın teşebbüsatından dahi geri kalmamağa söz veriyoruz.
C- Nedamet ettiğinizden vazifeniz olan suale avdet edebilirsiniz.
S- Ulema-i eslaf istibdadın fenalığından bahsetmişler mi?
{(*) Bu sual-cevab dahi her zaman yaşayabildiğinden, o kırk sene evvelki ders şimdi dahi lüzumludur, yaşar. -Müellif-}
C- Bin kere evet. Zira ağleb-i şuara kasidelerinde, çok müellifler kitablarının dibacelerinde zamandan şikayet ve dehre itiraz ve feleğe hücum etmiş ve dünyayı ayak altına alıp çiğnemişler. Eğer kalb kulağıyla ve akıl gözüyle dinleyip baksanız, göreceksiniz ki: Bütün itirazat okları, mazinin muzlim perdesine sarılan istibdadın bağrına gider ve işiteceksiniz ki; bütün vaveylâlar istibdad pençesinin tesirinden geliyor. Gerçi istibdad görünmüyordu ve ismi belli değildi; lâkin herkesin ruhu istibdadın manasıyla tesemmüm ederdi ve bir zehir atanı bilirdi. Bazı kuvvetli dâhîler nefes aldıkça amîk ve derin bir
feryad koparır idi. Fakat akıl onu güzelce tanımazdı. Çünki karanlıkta ve toplanmamış idi. Vaktâ ki o mana-yı istibdadı, def'i muhal bir bela-yı semavî zannettiler; zamana hücum ve dehrin başına tokat ve feleğin bağrına oklar atmağa başladılar. Çünki bir kaide-i mukarreredir: Birşey cüz'-i ihtiyarînin dairesinden ve cüz'iyetten çıkıp külliyet dairesine girse, veyahut bihasebil'âde def'i muhal olsa; zamana isnad edilir ve kabahat dehre atılır, taşlar feleğin kubbesine vurulur. Eğer iyi temaşa etsen göreceksin ki; feleğe atılan taşlar, döndüğü vakit bir yeis olarak kalbde tahaccür eder...
{(*) Dur, geçme, anla... Yani iyilikleri reislere, fenalıkları zamana verip şetimle şekva ederler. -Müellif-}
S- Acaba şu zaman ve dehrin şikayetinden Sâni'-i Zülcelal'in san'at-ı bedî'ine itiraz çıkmaz mı?
C- {(**) Çok ehemmiyetli bir cevabdır. -Müellif-} Hâyır, aslâ!.. Belki manası şudur: Güya şikayetçi der ki: İstediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhi ettiğim hal, hikmet-i ezeliyenin düsturu ile tanzim olunan âlemin mahiyeti müstaid ve inayet-i ezeliyenin pergârıyla nakşolunan feleğin kanunu müsaid ve meşiet-i ezeliyenin matbaasında tab'olunan zamanın tabiatı muvafık ve mesalih-i umumiyeyi tesis eden hikmet-i İlahî razı değillerdir ki; şu âlem-i imkân, Feyyaz-ı Mutlak'ın yed-i kudretinden şu ukûlümüzün hendesesiyle ve tehevvüsümüzün iştihasıyla istediğimiz semeratı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz. Evet bir şahsın tehevvüsü için büyük bir daire-i muhita hareket-i mühimmesinden durdurulmaz.
S- Çok âlim ve şâirler, zamanlarında büyük hâkimleri ifrat ile sena etmişlerdir. Halbuki o hâkimlerin çoğuna müstebid nazarıyla bakıyorsun. Demek iyi etmemişler?
C-
latîf bir hile ile vazgeçirmek ve onlara hasenat arkasında müsabaka için garib bir bahşiş-i şâiraneyi ortaya koymak... Lâkin o bahşiş koca bir milletin sırtından alındığından istibdadkârane hareket etmişlerdir. Demek eğer çendan niyette iyi etmişler, lâkin amelde yanlış gitmişler.
S- Neden?
C- Zira kaside ve bazı te'liflerinde büyük bir kavmin mehasinini manen garet edip, bir müstebide verip ve ondan gösterdiğinden, şu noktadan bilmeyerek istibdadı alkışlamışlar.
S- Biz Kürdler, (Biz Türkler ve Kürdler...) bizde kalbimizin dolusu, belki cesedimizi mâlâmâl, belki inbisat edip şu derelerde dağ olarak tahaccür etmiş kal'amız olan bir şecaat vardır. Ve başımızın dolusu zekâvetimiz var. Ve sinemizi mâlâmâl edecek gayret vardır. Ve bedenimizi ve a'zâlarımızı dolduracak itaat vardır. Ve dereleri hayatlandıracak, dağları müzeyyen edecek efradımız var... {(*) Demek kuvve-i maneviyeleri kırılmamış. -Müellif-}
Neden böyle sefil ve müflis ve zelil kaldık, ki yol üstünde de kaldık. Terakkiye binenler bizi çiğneyip istikbale doğru koşup gidiyorlar. Komşumuz olan milletler bizden az iken, kuvvetleri bizden çok kısa iken, üzerimize tetavül ediyorlar?
{(**) İstersen dikkat et. O zaman Ermeni meb'usu Vartakis ve Hakkari meb'usu Seyyid Molla Tahir'e işaret eder. -Müellif-}
C- Hîna, meşrutiyette tövbenin kapısı açıktır ve tövbe edenler çoktur. Şimdiki rüesaya tevbih ve ta'nifte hakkım yoktur. Ben taşımı sâbıka atıyorum. Bazılarının hatırı kırılsa da mazur tutulsun. Yalnız hakkın hatırı kırılmasın. Zira milletin hatırı, onların hatırından daha âlî, daha gâlîdir. İşte o tedenninin mühim bir sebebi: Bazı rüesa ile haksız olarak (millete fedakârlık iddia eden sahtekâr hamiyetfüruşlar veya) velayeti dava eden ehliyetsiz bazı müteşeyyihlerdir. Fakat sünnet-i seniyeye muhalif olan bu sünnet-i seyyie, yine istibdadın seyyiatındandır.
S- Nasıl?
C- Zira herbir millet için, Onun cesaret-i milliyesini teşkil eden ve namus-u milliyesini muhafaza eden kuvveti, onda toplanacak bir manevî havuz vardır. Ve sehavet-i milliyesini teşkil eden ve menafi'-i umumiyesini temin eden, fazla kalan malları, onda tahazzün edecek bir hazine-i maneviye vardır.
İşte o iki kısım reisler, bilerek veya bilmeyerek, o havuzun ve o hazinenin etrafında delik-melik açtılar. Mâye-i bekayı ve madde-i hayatı çektiler. Havuzu kurutup, hazineyi boş bıraktılar. Böyle gitse, devlet milyarlar borç altında kalıp düşecek. Nasıl bir adamın kuvve-i gazabiye olan dafiası ve kuvve-i şeheviye olan cazibesi olmazsa ölmüş olmuş olur veya hayy iken meyyittir. Hem de bir şimendiferin buhar kazanı delik-melik olsa, perişan, hareketten muattal kalır. Hem de bir tesbihin ipi kırılsa dağılır.
Öyle de: Bir şahs-ı manevî olan bir milletin kuvvet ve malının havuz ve hazinesini boşaltan başlar; o milleti serseri ve perişan ve mevcudiyetsiz edip, fikr-i milliyetin ipini kesip, parça parça ederler.
Evet,
bazı avamın hatırı için hakikatın hatırını kırmayacağım.
S- Şu makam, nihayet derecede tafsile değer bir makamdır. Mücmel ve mübhem bırakma!
C- Zaman-ı sâbık, vahşet ve cehaletinizi istihdam ederek pis bir tarîk ve müheyya ettiği plânlar ile bir kısım ehliyetsiz müteşeyyihler hile kuvvetiyle, bir kısım büyükler cebir kuvvetiyle o menba'ı ve o madeni delip, zülâl-i hayatı kumistan ve şûristan sahrasına akıttılar. Bazı tenbel ve cerrarlar yeşillendi. Hattâ onlar servet-i dünyadan tenfir yolunda pençesini küçük bir "sayd"a atan bîçarelerin hassas ve zaîf damarlarını tutarlardı. Ta pençeleri o sayddan açılsın, onlar o avı kaçırsınlar. Evet her milletin -o milletin menfaatı için- bir miktar malı ile fedakârlık edip bir sehaveti vardır.
İşte bizdeki sehavet-i milliye sû'-i istimal edildi. Başka milletin sehavet-i millîsi zeyn-âb gibi içine girer, milletin cevfinde hazine tutar. Ulûm ve maarif altına su verir. Hem de zaman-ı sâbıkta bir kısım
büyükler, namus-u milleti muhafaza eden cesaret-i milliyeyi sû'-i istimal edip, zemin-i ihtilaf olan kumistana atıp kaybettiler. Her biri o kuvvetin bir tarafını başkasının boynuna vurup kırdılar ve kırıldı. Hattâ beşyüz bin kahraman ile namus-u milleti muhafaza etmeye müstaid olan bir kuvvet-i azîmeyi mabeynlerinde sarfedip ihtilafat zemininde mahvettiklerinden, kendilerini terbiyeye müstehak ederlerdi. Eğer meşrutiyetten ve hürriyet-i şer'iyeden istifade edip, o delikleri kapatıp veya zeyn-âb suretine çevirseniz, o kıymetdar kuvveti harice sarfetmek için devletimizin eline verseniz; bahasında merhamet, adalet ve medeniyeti kazanacaksınız.
-Eğer isterseniz sizin ile becayiş olacağım. Ben sorayım, siz cevab veriniz.
C-
S- Ermeni milleti sizden daha cesur olabilir mi?
{(*) Türkler ve Kürdler şecaat fenninde allâme olduklarından ben sâil, onlar mücîb olabilirler. -Müellif-}
C- Hâyır. Aslâ! Âlem şahittir; olmamış ve olamaz.
S- Neden onların bir fedaisini yandırıp parça parça ederlerdi, esrarını ve arkadaşını izhar etmezdi. Halbuki sizin bir yiğidinize bir bıçak vurulsa, bütün esrarını kanıyla beraber fışkırtarak döker. Şecaatça bu büyük bir tefavüttür. Sebebi nedir?
C- Biz asıl sebebini teşhis edemiyoruz. Fakat biliriz ki; zerreyi dağ gibi eder ve arslanı tilkiye bende ettirir bir nokta vardır. Senin vazifeni kaldıramıyoruz. Vücudunu bildik, mahiyetini sen şerhet...
C- Öyle ise, dinleyiniz ve kulaklarınızı beş açınız. İşte fikr-i milliyetle uyanmış bir Ermeninin himmeti, mecmu-u milletidir. Güya onun milleti küçülmüş, o olmuş veya onun kalbinde yerleşmiş. Onun ruhu ne kadar tatlı ve kıymetdar olsa da, milletini daha ziyade tatlı ve büyük bilir. Bin ruhu da olsa feda etmekle iftihar eder. Çünki kendince yüksek düşünür.
Halbuki sizin -şimdi demem, lâkin eskiden- bir yiğidiniz uyanmamış, (nura girmemiş) milletinin namusunu bilmemiş, yalnız bir menfaat veya bir garaz veya bir adamın veya bir aşiretin namusunu mülahaza eder, kısa düşünürdü. Elbette tatlı hayatını öyle küçük şeylere herkes feda etmez.
Faraza, fikr-i milliyetle {(*) Milliyet bir vücuddur. Ruhu İslâmiyet, aklı Osmaniyet, cismi sizde Türklük ve Kürd'lüktür. -Müellif-} onlar gibi temaşa etseydiniz, kahramanlığınızı âleme tasdik ettirip yüksek tabakalara çıkacaktınız. Eğer Ermeniler sizin gibi sathî ve kısa düşünseydiler, nihayette korkak ve sefil olacaklardı. Hakikaten sizde hârikulâde şecaate istidadınız vardır. Zira beş kuruş gibi bir menfaat veya cüz'î bir haysiyet veya itibarî bir şeref veya "Filan yiğittir" sözünü işitmek gibi küçük emirlere hayatını istihfaf eden ve ağasının namusunu isti'zam eden; acaba eğer uyansa, hazinelere değer olan milliyetine {(**) Yani üçyüz milyonun uhuvvetini ve manevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet milliyetine. -Müellif-} binlerce ruhu da olsa, istihfaf-ı hayat etmez mi? Elbette hayatını on paraya satan, on liraya binlerce şevkle verir.
Maatteessüf güzel şeylerimiz gayr-ı müslimler eline geçtiği gibi, güzel ahlâkımızı dahi çalmışlar. Güya ahlâk-ı âliyemiz yanımızda revac bulmadığından, bize darılıp onlara iltica etti. Ve onların rezaili, kendileri içinde revaç bulmadığından, cehaletimizin pazarına götürüldü!.. Acaba görmüyor musunuz; terakkiyat-ı hazıranın üssü'l-esası, belki din-i hakkın muktezası olan "Ben ölürsem; milletim sağdır" gibi kelime-i beyza veya haslet-i hamrayı onlar çalmışlar. Onların bir fedaisi der: "Ben ölürsem milletim sağ olsun, içinde bir hayat-ı maneviye-i ebediyem vardır." Ve bütün sefaletin ve şahsiyatın esası olan: "Ben öldükten sonra, dünya ne olursa olsun, isterse tufan olsun." Veyahut
olan kelime-i hamka ve seciye-i avrâ', himmetimizin elini tutmuş rehberlik ediyor.
İşte en iyi haslet ki, dinimizin muktezasıdır. Biz ruhumuzla, canımızla, vicdanımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz: "Biz
ölsek, milliyetimiz olan İslâmiyet haydır, ilelebed bâkidir. Milletim sağ olsun. Sevab-ı uhrevî bana kâfidir. Milletin hayatındaki hayat-ı maneviyem beni yaşattırır, âlem-i ulvîde beni mütelezziz eder.
deyip, Nur'un ve hamiyetin nurlu rehberlerini kendimize rehber etmeliyiz.
S- Biz kuvvetimizi nasıl toplayıp, namus-u milliyeyi muhafaza edeceğiz?
C- Fikr-i milliyet ile milletin cevfinde havz-ı kevser gibi bir havz-ı marifet ve muhabbet yapınız. Altındaki suyunu çeken delik-meliği, maarif ile kapayınız. İçine su akıtan yukarıdaki mecraları, fazilet-i İslâmiye ile açınız. Büyük bir çeşme var; şimdiye kadar sû'-i istimal ile şûristana dağılıp, bazı seele ve acezeye neşvünema verdi. Bu çeşmeye güzel bir mecra yapınız, mesaî-yi şer'î ile şu havuza dökünüz. Sonra da bostan-ı kemalâtınıza su veriniz. Bu, hiç bitmez, tükenmez bir menba'dır.
S- Nedir o çeşme?
C- Zekât!.. Siz Hanefî ve Şafiîsiniz.
Sual: {(*) Darılma, şu kelâm zekâtın postunu giymiş... Kırkbeş sene evvel bedevi aşaire olan bu dersler, şimdi Nur'un şakirdlerine de bir ders olabilir diye kalbime ihtar edildi. Ben de Medresetü'z-Zehra erkânına havale ederim. Lüzumsuz ve münasib olmayan kelimeleri çıkarıp bu zamana ve Nurculara muvafık kısmını yazsınlar. Tâ Eski Said dahi bir Nurcu olsun, o zamanda münferid kalmasın. -Müellif-}
S- Nasıl?
C- Eğer ezkiya zekâvetlerinin zekâtını ve ağniya velev zekâtın zekâtını milletin menfaatına sarfetseler; milletimiz de başka milletlere yolda karışabilir.
S- Daha başka?
C- İanat-ı milliye-i İslâmiye denilen nüzur ve sadakat, zekâtın ammizadeleridir, asabiyetini çekerler, hizmette yardım edecekler.
S- {(*) Bazı sualler komşu görünür, lâkin ortalarına büyük bir dere düşmüş. Hayal bir balona binse ve eline bir dürbün alsa, ancak vatanlarını bulabilir. -Müellif-} Neden çok âdât-ı müstemirremizi tezyif ediyorsun?
C- Herbir zamanın bir hükmü vardır. Şu zaman, bazı ihtiyarlanmış âdâtın mevtine ve neshine hükmediyor. Mazarratları menfaatlarına olan tereccuhu, i'damına fetva veriyor.
S- Herşeyden evvel bize lâzım nedir?
C- Doğruluk.
S- Daha?
C- Yalan söylememek.
S- Sonra?
C- {(**) Madem muhatablar içine Nurcular girdiler. Sıdk kelimesine ihlas, sadakat, sebat, tesanüd gibi kelimeler ilâve olunur. -Müellif-} Sıdk, ihlas, sadakat, sebat, tesanüd!
S- Yalnız?
C- Evet!
S- Neden?
C- Küfür yalandır. İman sıdktır. Şu bürhan kâfi değil midir ki; hayatımızın bekası, imanın ve sıdkın ve tesanüdün devamıyladır.
S- Evvel rüesamız ıslah olunmalı?
C- Evet rüesanız malınızı ceplerine hapsettikleri gibi, akıllarınızı da ya ceplerine almışlar veya dimağınızda hapsetmişler. Öyle ise, şimdi onların yanındaki akıllarınızla konuşacağım:
Eyyüherrüus verrüesa!.. Tekasülî olan tevekkülden sakınınız. İşi birbirinize havale etmeyiniz. Elinizdeki mal ve aklımızla bize hizmet ediniz. Çünki şu mesakini istihdam ile ücretinizi almışsınız. İşte hizmet vaktidir...
S- Bir-iki senedir herkeste bir arzu-yu diyanet ve meyelan-ı hak uyanmıştır. Hattâ bizim Gevdan, Mamhuran hırsızları da, Şeyh Ahmed'in bir nasihatı ile sofi olmuşlar.
C- Reşadet-penah meşrutiyet {(*) Madem Nurcular Mamhuran içine girmişler; "şeyh meşrutiyet" yerine, Ahrar perdesi ve hamiyet-i İslâmiye ve milliye ve elbette, ittihad-ı Muhammedî dairesinde olan Şeyh Risaletü'n-Nur denilmeli. -Müellif-} (ve şeyh Risale-i Nur) sayesindedir.
Zira meşrutiyet taht-ı efkâra çıktı; hablü'l-metin-i milliyeti ihtizaza getirdi; nuranî urvetü'l-vüska olan İslâmiyet ihtizaza geldi. Her bir müslim anladı ki, başıboş değil. Menfaat-i müştereke ile ve hüsn-ü mücerred ile başkalarıyla bağlıdır. Umum İslâm bir aşiret gibi birbiriyle merbuttur. Nasıl bir aşiretten bir adam bir iyilik etse; umum aşiret bu namus ile iftihar eder, hissedar olur. O namus bir olarak kalmaz. Binlerce âyinede görünen bir mum gibi, bin olur. O aşiretin rabıta-i hayatiyesine nur ve kuvvet verir. Eğer birisi bir cinayet işlese, bütün efrad-ı aşiret onunla bir derece müttehem sayılır. Meselâ: Şu mecliste olan adamlar birbiriyle bağlı olursa; birisi kendini çamura atsa, arkadaşlarını ya beraber düşürecek veya tahrik ile taciz edecektir.
Binaenaleyh, şimdi bir günah "bir"likte kalmaz, bine çıkar. Bir hayır,
hükmüne geçer.
İşte şu nüktedir ki, ya fikren veya ruhen uyanmışlara ağlamağa hâhiş vermiştir; bir bahane ile ağlar, tövbekâr olur. Lâkin minare başında olan akıl, kalîb-i kalb dibinde bulunan sebebini iyi göremiyor.
Elhasıl: İslâm uyandı {(**) Evet kırkbeş sene sonra Pakistan, Arabistan aşairi dahi hâkimiyet ve istiklallerini kazandılar. Eski Said'i bu derste tasdik ediyorlar ve daha edecekler. -Müellif-} ve uyanıyor. Pisliği pis, iyiliği iyi olarak gördüler. Ha şu dereler aşairini tövbekâr eden şu sırdır. Hem de bütün İslâm yavaş yavaş bu istidadı almakta ve kesbetmektedir. Lâkin siz bedevi olduklarınızdan, fıtrat-ı asliyeniz oldukça bozulmamıştır. İslâmiyetin kudsî milliyetine daha yakınsınız.
S- {(*) Şu birbirinden uzak suallerden senin hayalin atlamakla cimnastiğe alışır. Lâkin dikkat et; bir şey ayağına dolaşıp, düşüttürüp ayağın kırılmasın. (Yani savcılar gibi yanlış mana verme!.) -Müellif-} Misafirperverlik müstahsen bir âdetimiz olduğunu bilirken, neden kimseye misafir olmuyorsun? Talebelerinizi de ekmeğimizi yemekten, hediyemizi almaktan men' ediyorsun. Halbuki size iyilik etmek borcumuzdur ve hakkınızdır.
İşte şu âdetimiz
neden şu âdet-i müstemirreyi tezyif ediyorsun?
C- Evvela: İlim azizdir, zelil etmek istemem. Hem de size göstermek isterim ki: Bir kısım ehl-i ilim vardır ki; dünyaya tenezzül etmez ve san'at-ı ilmi, medar-ı maişet etmez. Talebe ise, cerrar ve seeleden ayrıdır.
Sâniyen: Vazifelerinde ihmal ile kanaat gösteren ve maaşlarıyla kanaat etmeyen, harcırahları ellerini misafirlikten çektirmemiş olan bazı memurlara fiilen nasihat etmek isterim.
Sâlisen: Vâridat-ı zulmiyeleri kesilmiş olan bazı büyüklere, zulümat-ı zulme sapıp, pek geniş açtığı masarifinin kapısının seddine yol gösteriyorum.
Râbian: Millet içinde seyahat edenler, acaba millet için mi, yahut keyif için mi? Bir mizan göstermek, hile ve hamiyete bir mihenk gösteriyorum.
S- Sen halkın ihsanına mani oluyorsun. Acaba bundan sehavetin tezyifi çıkmaz mı?
C- İhsan ihsandır, eğer nev'e olsa veya fakire ve muhtaca olsa; fert muztar olmazsa hiçtir. Sehavet o vakit sehavettir, eğer millet için olsa; yahut milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şayet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tenbel eder, çingeneliğe alıştırır. Elhasıl: Millet bâkidir; ferd fâni...
{(*): Şu ibare, kendine hediye olunan ve mevzuun fabrikasından çıkan yerli bir üslûbu giymiştir. -Müellif-}
C-
S- Mütegallib başlar, kendi kendilerine düştüler. Zulmün kapısı onların yüzüne karşı kapatıldı. Düşenlere ayak vurulmaz. Sekeratta olanları bırak, sekeratını tamam etsin.
C- İsterim ki: Meşrutiyet ve hürriyet-i şer'iyenin sünnetini onlara ezber ettireyim. Ta ki ölmedilerse temessül etsinler. Evet yalnız istibdadın kuvveti ile terbiye olunan başlar, bil'istihkak düştüler.
Lâkin içlerinde gayet hamiyetli adamlar var, onlara teşekkür ederiz. Bazı mütekâsil var, onlardan şikayet ederiz. Bazı mütehayyir, mütereddid var; onları irşad etmek isteriz. Bazı ölmüşler var, miraslarını muhafaza etmek isteriz. Tâ yeni çıkmalar almasınlar.
S- Ne demek?
C- Korkuyorum; ehliyetsizlikle beraber teşeyyüh veya necabeti dava edenler aşair içinde o rüesalara kardeşlik dava ederek miraslarını alsınlar, iki başlı bir bela kesilsinler. Zira sizdeki cehalet-i avrâ ve itaat-i amyâ, ağaiyet ve tahakküme tenasüh hükmünü verir. Güya ağaiyet suretiyle ölse, efendilik kalıbıyla veyahut teşeyyüh cismiyle veya asilzâdelik şekliyle hayatlanacaktır. İşte benim maksadım o meylü'l-ağalık ve meylü't-tahakküm ve meylü'r-riyaseti öyle öldüreceğim, kıyamete kadar haşr olmasın.
S- Sen eskiden umum mürşid şeyhlere muhabbet, hattâ müteşeyyihlere de hüsn-ü zan ederdin. Neden şimdi (bid'aya düşmüş) bir kısım müteşeyyihlere hücum ediyorsun?
C- Bazan adavet, şiddet-i muhabbetten gelir. Evet nefsim için onları ne kadar sever idim; nefs-i İslâmiyet için bin derece daha ziyade onlara âşık idim.
{(*): Şu üslûb, bir silsilenin mübarek hırkalarının parçalarından dikilmiştir. Yani: Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî, Hâlid Ziyaeddin, Seyyid Taha, Seyyid Sıbgatullah ve Seyda gibi evliyaya işaret var. -Müellif-}
Lâkin onların asl u esas-ı mesleği, kulûbün tenviri ve rabtı, yani fazilet-i İslâmiye üzerine sülûk.. yani hamiyet-i İslâmiye ile tahattüm.. yani İslâmiyet için hayatta zühd ve ravhı terk.. Yani ihlas için terk-i menafi'-i şahsiye, yani tesis-i muhabbet-i umumiyeye teveccüh.. yani ittihad-ı İslâmiyeye hizmet ve irşad!..
S- Daima ittihad-ı İslâmdan bahsedersin. Bize tarif et?!.
C- "İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi" olan eserimde tarif etmişim. Şimdi ileride o kasr-ı muallânın bir taşını, bir nakşını göstereceğim. İşte: Kâ'be-i saadetimiz olan ittihad-ı münevver-i İslâmın Hacerü'l-Esvedi, Kâ'be-i Mükerremedir ve dürret-i beyzası, Ravza-i Mutahhara'dır; Mekke-i Mükerreme'si, Ceziretü'l-Arab'dır; Medine-i Medeniyet-i Münevveresi, tam hürriyet-i şer'iyeyi tatbik eden Devlet-i Osmaniye'dir.
Eğer İslâmiyet milliyetini ve ittihad-ı İslâmın taşını ve nakşını ister isen, işte bak! Hayâ ve hamiyetten neş'et eden civanmerdane humret; hürmet ve rahmetten tevellüd eden masumane tebessüm; fesahat ve melahattan hasıl olan ruhanî halâvet; aşk-ı şebabîden, şevk-i baharîden neş'et eden semavî neş'e; hüzn-ü gurubîden, ferah-ı seherîden vücuda gelen melekûtî lezzet; hüsn-ü mücerredden, cemal-i mücelladan tecelli eden mukaddes zînet; {(HAŞİYE): Şu müselsel üslûbdaki fıkralar; herbiri İslâmiyetin bir şuâına, bir hüsnüne, bir seciyesine, bir rabıtasına, bir temeline işarettir. -Müellif-} birbiri ile imtizac edip, ondan çıkan levn-i nuranî, ancak o şark ve garbın kab-ı kavseyni olan kâ'be-i saadetinin, tâk-ı muallâsının, kavs-i kuzahının elvan-ı seb'asının lacivert levninin timsalini, belki şu levnin manzarasını bir derece irae edilebilir.
Lâkin ittihad, cehl ile olmaz. İttihad, imtizac-ı efkârdır. İmtizac-ı efkâr, marifetin şuâ-i elektriğiyle olur.
S- Neden eskide sükût ettin?
C->{(*): Lisan-ı Arabî'nin elzemiyetini düşündüğüm vakitte söylemişim. -Müellif-}
S- Şeyhlere (bid'alara düşmüş şeyhlere) hücum hatardır. İçlerinde evliya bulunur.
{(**) Mürşidler şu tekyede, yani bu ibarette toplanmışlar. Ziyaret etmeden geçme. Yani hem Mevlevî, hem Kadirî, hem Nakşî, hem Bektaşî'ye işaret var. -Müellif-}
Evet benim hücumum onların aleyhinde değil, lehlerindedir. Tâ onların suretiyle kendini gösteren bazı ehliyetsiz, onların kıymetini tenzil etmesin.
Beni tehdid ile vazgeçiremezler. Azm-i kat'î ile maksadımın yoluna tesadüf eden herbir mehalike gireceğim. Şu hayat-ı dünyeviyeyi edna bir Ermeni, milletine feda ettiği halde; ben ki, şu hayat ile alâkam pek zaîf... Bâhusus yedi defadır şu hayat elimden uçacak idi, emaneten elimde bırakılmış. Bunu vermekten minnet etmek hakkım değildir. O ruh, kafesten ağaca uçmak; akıl, re'sten ye'se kaçmak istedikleri halde, ileride feda için ibka edildi. Bu hayat ile tehdid etmek hiçtir. Kaldı ki, hayat-ı uhreviye ile tehdid ediyorlar. Ondan da hiç minnet çekmem. Şimdiki nâr-ı teessüfle muhterik bir ruh olsun, onların bedduasıyla Cehennem'de yansın, o teessüf ateşini içinden çıkarmak ile vicdan, maksaddan bir Firdevsi tazammun ettiği gibi, hayal dahi emelden bir Cennet'i teşkil edecektir. Umumun malûmu olsun ki: İki elimde iki hayatımı tutmuşum, iki hasım için iki meydan-ı mübarezede iki harb ile meşgulüm. Tek hayatlı olan adam meydanıma çıkmasın.
S- Şimdiki şeyhlerden ne istersin?
C- Daima onların demdemelerinin mevzuu olan ihlası; hem de tekye denilen manevîleşmiş kışlada, tarîkat denilen ruhanîleşmiş askerlikte ona murabıt oldukları olan cihad-ı ekber ve terk-i iltizam-ı nefsi; hem de onların şiarı olan, zühdün manası olan terk-i menafi'-i şahsiyeyi; hem de daima iddiasında bulundukları ve mizac-ı İslâmiyetin
mâyesi olan muhabbeti isterim. Zira onlar, bizi istihdam ederek ücretlerini almışlar. Şimdi bize hizmet etmek borçlarıdır.
S- Nasıl olsunlar?
C- Ya başlarımızdan kalksınlar, yahut inad ve gıybet ve tarafdarlığı mabeynlerinden kaldırsınlar. Zira bir kısım dalalet ve bid'at fırkalarının teşekkülüne, bazı bid'atkâr müteşeyyihler sebebiyet vermiştir.
S- Nasıl birbiriyle ittihad ve ittifak edecekler? Halbuki bazıları bazılarını münkirdir. Onların düsturlarındandır ki; münkir ile muhabbet, belki ünsiyet dahi haramdır. İnkâr mes'elesi mühimdir?
C- Öyleyse, size şöyle bir hitab etmek hakkımdır:
Ey eblehler! Ey hayvanlar! İşitmediniz mi, anlamamış mısınız ki:
bir namus-u İlahîdir. Veya körleşmiş misiniz ki, görmüyor musunuz ki:
bir düstur-u Nebevîdir.
Acaba şu sıdk ve kizb mabeyninde mütereddid olan inkâr mes'elesi, nasıl oldu şu iki esas-ı azîm ve metine nâsih نَاسِخْ olabildi? Olsun, inkâr mes'elesi doğru olsun; Allah'ın kelâmı değil ki, mensuh olmasın. İşte zaman onu nesheder. Zararı faidesine galebesi, fetva verir. Mensuh ile amel caiz değildir.
S- Belki birbirleriyle adavetleri, birbirinden gördükleri nâmeşru bazı ef'al içindir?
C- Acaba ne cihetle, ne insaf ile, ne suretle!.. Sübhan Dağı kadar ağır ve büyük olan iman ve İslâmiyet ve insaniyet ve cinsiyet sebebiyle hasıl olan muhabbet; şöyle çocuğun bahanesiyle bazı nâmeşru harekât vesilesinden mütehassıl olan adavete karşı hafif ve mağlub olmuştur? Evet muhabbeti iktiza eden İslâmiyet ve insaniyet, Cebel-i Uhud gibidir. Adaveti intac eden esbab, bazı küçük çakıl taşları gibidir. Muhabbeti adavete mağlub ettiren adam, nazar-ı hakikatta Cebel-i Uhud'u bir çakıl taşından aşağı derecesine indirmek kadar ahmakane bir harekettir.
Adavetle muhabbet, ziya ile zulmet gibi içtima edemez. Adavet galebe çalsa, muhabbet mümaşata inkılab eder. Muhabbet galebe çalsa, adavet terahhum ve acımağa inkılab eder. Benim mezhebim: Muhabbete muhabbet etmektir, husumete husumettir. Yani dünyada en sevdiğim şey, muhabbet ve en darıldığım şey de husumet ve adavettir.
S- Veli olan şeyh, müddeî olan müteşeyyih ile farkları nedir?
C- Eğer; hedef-i maksadı, İslâmın ziya-yı kalb ve nur-u fikriyle ittihad ve mesleği, muhabbet ve şiarı terk-i iltizam-ı nefs ve meşrebi, mahviyet ve tarîkatı, hamiyet-i İslâmiye olsa kabildir ki bir mürşid ve hakikî şeyh olsun.
Lâkin eğer; mesleği, tenkis-i gayr ile meziyetini izhar ve husumet-i gayr ile muhabbetini telkin ve inşikak-ı asâyı istilzam eden hiss-i taraftarlık ve meyelan-ı gıybeti intac eden kendi muhabbetini, başkasına olan husumete mütevakkıf gösterilse; o bir müteşeyyih-i müteevviğdir, bir zi'b-i mütegannimdir. Davula bedel tarîkata veya kitaba el vurur ki, bahşiş ve şabaş alsın. Din ile, dünyanın saydına gider. Ya bir lezzet-i menhuse veya bir tehevvüs-ü süflî veya bir içtihad-ı hata onu aldatmış, o da kendisini iyi zannedip büyük meşayihe ve zevat-ı mübarekeye sû'-i zan yolunu açmıştır!
S- Sözlerin iyi, fakat dinleyen nerede? Meslek âlî, ittiba' edenler aşağıdır...
Sual: Âlem-i İslâmın ulemasının ortalarındaki müdhiş ihtilafata ne dersin, re'yin nedir?
Cevab: Ben âlem-i İslâmiyete gayr-ı muntazam veya intizamı bozulmuş bir meclis-i meb'usan ve encümen-i şûra nazarıyla bakıyorum. Şeriattan işitiyoruz ki; re'y-i cumhur budur, fetva bunun üzerinedir. İşte şu: Bu meclisteki re'y, ekseriyetin naziresidir. Re'y-i cumhurdan maada olan akval, eğer hakikat ve mağzdan hâlî ve boş olmazsa istidadatının re'ylerine bırakılır. Tâ herbir istidad terbiyesine münasib
gördüğünü intihab etsin. Lâkin burada iki nokta-i mühimme vardır: {(*) Şu iki noktaya dikkat ile kıymet versen fena olmaz. -Müellif-}
Birincisi: Şu istidadın meyelanı ile intihab olunan ve bir derece hakikatı tazammun eden ve ekalliyette kalan kavl, nefsü'l-emirde mukayyed ve o istidad ile mahsus olduğu halde, sahibi ihmal edip mutlak bıraktı. Etbaı iltizam edip tamim etti. Mukallidi taassub edip, o kavlin hıfzı için muhaliflerin hedmine çalıştılar. Şu noktadan müsademe, müşagabe, cerh ve red, o derece meydan aldı ki; ayakları altından çıkan toz ve ağızlarından feveran eden duman ve lisanlarından püsküren berkler, şimşekli ve bazan rahmetli bir bulut, şems-i İslâmiyetin tecellisine bir hicab teşkil etmiştir. Lâkin ziya-yı şemsten tefeyyüz etmesine istidad bahşeden rahmetli bulut derecesinde kalmadı. Yağmuru vermediği gibi, ziyayı dahi men'etmektedir.
İkinci nokta: Ekalliyette kalan kavl, eğer içindeki hakikat ve mağz, onu intihab eden istidadlardaki heves ve heva ve mevrus âyineye ve mizacına galebe çalmazsa, o kavl bir hatar-ı azîmde kalır. Zira istidad onunla insibağ edip onun muktezasına inkılab etmek lâzım iken; o, onu kendisine çevirir ve telkîh eder, kendi emrine müsahhar eder. İşte şu noktada hüda hevaya tahavvül ve mezheb mizacdan teşerrüb eder. Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker.
S- Acaba kâinatta şu meclis-i âlî-i İslâmî, şu sergerdan küre şehrinde bir intizamı daha bulmayacak mıdır?
C- İman ederim ki; umum âlem-i İslâmî, millet-i insaniyede ve Âdem kavminde bir meclis-i meb'usan-ı mukaddese hükmüne geçecektir. Selef ve halef asırlar üzerinde birbirine bakıp mabeynlerinde bir encümen-i şûra teşkil edeceklerdir. Fakat birinci kısım olan ihtiyar babalar, sâkitane ve sitayişkârane dinleyeceklerdir.
S- {(*) Bir Arnavut tarafından vuku' bulan sualdir. -Müellif-} Taaddüd-ü zevcat ve esir ve köle gibi bazı mesaili, bazı ecnebiler serrişte ederek, medeniyet nokta-i nazarında şeriata bazı evham ve şübehatı irad ediyorlar.
C- Şimdilik mücmelen bir kaide söyleyeceğim. Tafsilini müstakil bir risale ile beyan etmek fikrindeyim.
İşte İslâmiyet'in ahkâmı iki kısımdır:
Birisi: Şeriat ona müessistir, bu ise hüsn-ü hakikî ve hayr-ı mahzdır.
İkincisi: Şeriat, muaddildir. Yani gayet vahşi ve gaddar bir suretten çıkarıp, ehvenü'ş-şer ve muaddel ve tabiat-ı beşere tatbiki mümkün ve tamamen hüsn-ü hakikîye geçebilmek için zaman ve zeminden alınmış bir surete ifrağ etmiştir. Çünki birden tabiat-ı beşerde umumen hükümferma olan bir emri birden ref' etmek, birden tabiat-ı beşeri birden kalbetmek iktiza eder. Binaenaleyh şeriat vâzı-ı esaret değildir, belki en vahşi suretten böyle tamamen hürriyete yol açacak ve geçebilecek bir surete indirmiştir, ta'dil etmiştir.
Hem de dörde kadar taaddüd-ü zevcat: Tabiata, akla, hikmete muvafakatı ile beraber; şeriat bir taneden dörde çıkarmamış, belki sekiz-dokuzdan dörde indirmiştir. Bâhusus taaddüdde öyle şerait koymuştur ki; ona müraat etmekle hiçbir mazarrata müeddi olmaz. Bazı noktada şer olsa da ehvenü'ş-şerdir. Ehvenü'ş-şer ise, bir adalet-i izafiyedir. Heyhat!.. Âlemin her halinde hayr-ı mahz olamaz.
S- {(*) Şu sual maalcevap ehemmiyetsizlik ile beraber, cevapta bir iki nokta-i mühimme vardır. -Müellif-} İnkılabdan on sene evvel, hükûmete nihayet derecede mu'teriz olduğun halde; hükûmete hücum edenlere dahi itiraz ederdin. Hatta selatîn-i Osmaniyeyi ifrat ile sena ederdin. Hatta der idin: Muhtemeldir Abdülhamid muktedir değildir ki; dizgini gevşetsin, milletin saadetine yol versin. Veyahut hata bir içtihad ile olabilir; bir gayr-ı makbul özrü kendine bulsun. Veyahut avanelerinin ve vehminin elinde mahpus gibidir. Sonra birden bütün kabahatı ona attın. Neden hem itiraz hem hücum ederdin? Hem de bazılara karşı müdafaa ederdin?
C- İnkılabdan onaltı sene evvel Mardin cihetlerinde beni hakka irşad eden bir zata rastgeldim; siyasetteki muktesit mesleği bana gösterdi. Hem tâ o vakitte meşhur "Kemal'in rü'yasıyla" {(**) Namık Kemal'in hürriyeti bir huriye benzeterek ve rü'ya ile vasıflandırarak edibane bir tasvir ile anlattığı makalesi ve kitapçığıdır. -Naşir-} uyandım. Lâkin maatteessüf sû'-i tesadüf ile hükûmete itiraz edenlerden ehl-i ifrat ve ehl-i tefrite rast geldim. Ehl-i ifratın bir kısmı, Arab'dan sonra İslâmiyetin kıvamı olan Etrak'i tadlil ediyorlardı. Hattâ bir kısmı
o derece tecavüz etti ki, ehl-i kanunu tekfir ederdi. Otuz sene evvel kanun-u esasî ve hürriyetin ilânını tekfire delil gösterirdi,
ilâ âhir.. hüccet ederdi.
Bîçare bilmezdi ki: مَنْ لَمْ يَحْكُمْ bi-mana مَنْ لَمْ يُصَدِّقْ dır.
Acaba sâbık istibdadı hürriyet zanneden ve kanun-u esasîye itiraz eden adamlara nasıl itiraz etmeyeceğim elbette... Eğer çendan hükûmete itiraz ederdiler, lâkin onlar istibdadın daha dehşetlisini istediler. Bunun için onları reddederdim. İşte şimdi ehl-i hürriyeti tadlil eden şu kısımdandır.
İkinci kısım olan ehl-i tefriti gördüm. Dini bilmiyorlar, ehl-i İslâma insafsızca itiraz ediyorlar, taassubu delil getiriyorlardı. İşte şimdi Osmanlılıktan tecerrüd edip, tamamı tamamına Avrupa'ya temessül etmek fikrinde bulunanlar şu kısımdandır. Bununla beraber istibdad kendini muhafaza etmek için, herkese vesvese verdiği gibi; beni de inkılabdan on sene evvel aldattı. Ki, ehl-i ihtilalin ekseri masondur. Lillahilhamd o vesvese bir iki sene zarfında zâil oldu. Tâ o vakitte anladım; bizim ekser ahrarımız mu'tekid müslümanlardır.
Elhasıl: Hükûmete hücum edenlerin bazıları "Haydo Haydo!" derlerdi. Bazıları "Haydar Ağa, Haydar Ağa!." derlerdi. Ben "Haydar" derdim. Şimdi de "Haydar" derim vesselâm!..
Eyyühel-avam! Şimdi Allah'a ısmarladık! Siz durunuz, havass ile konuşulacak bir davam var. Hükûmet ve eşraf ve İttihad-Terakki'ye karşı bir mühim mes'elem var.
Ey tabaka-i havas! Biz avam ve ehl-i medrese, sizden hakkımızı isteriz.
S- Ne istersin?
C- Sözünüzü fiiliniz tasdik etmek, başkasının kusurunu kendinize özür göstermemek, işi birbirine atmamak, üzerinize vâcib olan hizmetimizde tekâsül etmemek, vasıtanızla zayi' olan mâfâtı telafi etmek, ahvalimizi dinlemek, hâcatımızla istişare etmek, bir parça keyfinizi terk ve keyfimizi sormak istiyoruz!
Elhasıl: Ekrad ve ulemasının istikbalini temin etmek istiyoruz.
İttihad ve Terakki manasındaki hissemizi isteriz. Üzerinize hafif, yanımızda çok azîm birşey isteriz.
S- Maksadını mübhem bırakma, ne istersin?
C- Câmiü'l-Ezher'in kızkarındaşı olan, "Medresetü'z-Zehra" namıyla dârülfünunu mutazammın Kürdistan'ın merkezi hükmünde olan Bitlis ve iki refikasıyla Bitlis'in iki cenahı olan Van ve Diyarbekir'de tesisi... Emin olunuz, biz Kürdler başkasına benzemiyoruz. Yakînen biliriz, içtimaî hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş'et eder.
S- Nasıl? Ne gibi? Ne için?
C- Ona bazı şerait ve vâridat ve semerat vardır.
S- Şeraiti nedir?
C- Sekizdir.
Birincisi: Medrese nam-ı me'luf ve me'nus ve cazibedar ve şevk-engiz, itibarî olduğu halde büyük bir hakikatı tazammun ettiğinden rağabatı uyandıran o mübarek "medrese" ismiyle tesmiye.
İkincisi: Fünun-u cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc.. ve lisan-ı Arabî vâcib, Kürdî caiz, Türkî lâzım kılmak.
S- Şu mezcde ne hikmet var ki, o kadar tarafdarsın; daima söylüyorsun?
C- Dört kıyas-ı fasid {(*) İşte o kıyaslar; maneviyatı maddiyata kıyas edip Avrupa sözünü onda dahi hüccet tutmak. Hem de bazı fünunda meşhur olanların, başkasında da sözünü hüccet tutmak. Hem de fünun-u cedideyi bilmeyen ulemanın sözünü, ulûm-u diniyede dahi kabul etmemek. Hem de fünun-u cedidede mahareti için gurura gelip, dinde de nefsine itimad etmek. Hem de selefi halefe, maziyi hale kıyas edip haksız itirazda bulunmak gibi fasid kıyaslardır. (Birader-i Ebu Lâşey) Abdülmecid} ile hasıl olan safsatanın zulmetinden muhakeme-i zihniyeyi halas etmek, meleke-i feylesofane, taklid-i tufeylaneye ettiği mugalatayı izale etmek...
S- Ne gibi?
C- Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir.
İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. İki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakitte; birincisinde taassub, ikincisinde hile, şübhe tevellüd eder.
Üçüncü şart: Zülcenaheyn, (Türkler ve) Kürdlerin mutemedi olan Ekrad ulemasından veya istînas etmek için lisan-ı mahallîye aşina olanları müderris olarak intihab etmektir.
Dördüncüsü: Ekrad'ın istidadı ile istişare etmek, onların sabavet ve besatetlerini nazara almaktır. Zira çok libas var; bir kamete güzel, başkasına çirkin gelir. Çocukların talimi; ya cebr ile, ya hevesatlarını okşamak ile olur.
Beşinci şart: Taksimü'l-a'mal kaidesini bitamamiha tatbik etmek.. tâ şubeler birbirine medhal ve mahreç olmakla beraber, herbir şubede mütehassıs çıkabilsin.
Altıncı şart: Bir mahreç bulmak ve müdavimlerin tefeyyüzünü temin etmek; hem de mekatib-i âliye-yi resmiyeye müsavi tutmak ve imtihanlarını, onların imtihanları gibi müntic kılmak, akîm bırakmamaktır.
Yedinci şart: Dârü'l-muallimîni muvakkaten şu dârülfünun dairesinde merkez kılmak, mezcetmektir. Tâ ki, intizam ve tefeyyüz ondan buna geçsin ve fazilet ve diyanet, bundan ona geçsin; tebadül ile herbiri ötekine bir kanat verip zülcenaheyn olsun.
Sekizinci Şart: Kürdistanda âdet-i müstemirre olan talim-i infiradîyi halka ve daireye tebdil etmek...
S- Vâridatı nedir?
C- Hamiyet ve gayret.
S- Sonra?
C- Şu medrese, çekirdek gibi bilkuvve bir şecere-i tûbâyı tazammun eyliyor. Eğer hamiyet ve gayretle yeşillense, tabiatıyla madde-i hayatını cezb ile sizin kuru kesenizden istiğna edecektir.
S- Ne cihetle?
C- Çok cihetle.
Birincisi: Evkaf, hakkıyla intizama girse, şu havuza tevhid-i medaris tarîkıyla bir mühim çeşmeyi akıtacaktır.
İkincisi: Zekâttır. Zira biz hem Hanefî, hem Şafiîyiz. Bir zaman sonra o Medresetü'z-Zehra, İslâmiyete ve insaniyete göstereceği hizmetle, şübhesiz bir kısım zekâtı bil'istihkak kendine münhasır edecektir. Bâhusus zekâtın zekâtı da olsa kâfidir.
Üçüncüsü: Şu medrese neşredeceği semeratla, tamim edeceği ziya ile, İslâmiyete edeceği hizmetle ukûl yanında en a'lâ bir mekteb olduğu gibi; kulûb yanında en ekmel bir medrese, vicdanlar nazarında en mukaddes bir zaviyeyi temsil edecektir. Nasıl medrese, öyle de mekteb, öyle de tekye olduğundan; İslâmiyetin ianat-ı milliyesi olan nüzur ve sadakat kısmen ona teveccüh edecektir.
Dördüncüsü: Mezkûr tebadül için dârü'l-muallimîn ile imtizac ettiğinden, dârü'l-muallimînin vâridatı bir derece tevsi' ile muvakkaten ve âriyeten -eğer mümkün ise- verilse, bir zaman sonra istiğna edecek, o âriyeyi iade edecektir.
S- Bunun semeratı nedir ki, on seneden beri {(*) Belki ellibeş seneden beri. -Müellif-} bağırıyorsun?
C- İcmali: {(**) Şu Medresetü'z-Zehra'ya dair mebahisi, hürriyetin üçüncü senesinde nutuk suretiyle Bitlis'te, Van'da, Diyarbekir'de, daha birçok yerlerde ahaliye ders verdim. Umumen dediler: "Hakikattır, hem mümkündür." Demek diyebilirim ki, ben onların tercümanıyım bu mes'elede!.. -Müellif-} Ekrad ulemasının istikbalini temin ve maarifi, Kürdistan'a medrese kapısıyla sokmak ve meşrutiyet ve hürriyetin mehasinini göstermek ve ondan istifade ettirmektir.
S- İzah etsen fena olmaz.
C- Birincisi: Medarisin tevhid ve ıslahı...
İkincisi: İslâmiyeti, onu paslandıran hikâyat ve İsrailiyat ve taassubat-ı bârideden kurtarmak. Evet İslâmiyetin şe'ni metanet, sebat, iltizam-ı hak olan salabet-i diniyedir. Yoksa cehilden, adem-i muhakemeden neş'et eden taassub değildir. Bence taassubun
en dehşetlisi, bazı Avrupa mukallidlerinde bulunur ki, sathî şübhelerinde muannidane ısrar gösteriyorlar. Bürhan ile temessük eden ulemanın şanı değildir.
Üçüncüsü: Mehasin-i meşrutiyeti neşr için bir kapı açmaktır. Evet Ekrad'da meşrutiyeti incitecek niyet yoktur. Fakat istihsan edilmezse istifade edilmez, o daha zarardır. Hasta, tiryakı zehir-âlûd zannetse elbette istimal etmez.
Dördüncüsü: Maarif-i cedideyi medarise sokmak için bir tarîk ve ehl-i medresenin nefret etmeyeceği saf bir menba'-ı fünun açmaktır. Zira mükerreren söylemişim: Fena bir tefehhüm, meş'um bir tevehhüm şimdiye kadar sed çekmiştir.
Beşincisi: Yüz defa söylemişim, yine söyleyeceğim: Ehl-i medrese, ehl-i mekteb, ehl-i tekyenin musalahalarıdır. Tâ, temayül ve tebadül-ü efkâr ile lâekall maksadda ittihad eylesinler. Teessüf ile görülmüyor mu ki; onların tebayün-ü efkârı, ittihadı tefrik ettiği gibi; tehalüf-ü meşaribi de, terakkiyi tevkif etmiştir. Zira herbiri mesleğine taassub, başkasının mesleğine sathiyeti itibariyle tefrit ve ifrat ederek; biri diğerini tadlil, öteki de berikini techil eyliyor.
Elhasıl: İslâmiyet hariçte temessül etse; bir menzili mekteb, bir hücresi medrese, bir köşesi zaviye, salonu dahi mecmaü'l-küll.. biri diğerinin noksanını tekmil için bir meclis-i şûra olarak, bir kasr-ı müşeyyed-i nuranî timsalinde arz-ı didar edecektir. Âyine kendince güneşi temsil ettiği gibi; şu Medresetü'z-Zehra dahi o kasr-ı İlahîyi haricen temsil edecektir.
Eyyühel-eşraf! Size hizmet ettiğimiz gibi, bize hizmet ediniz. Yoksa... Ey bizi vesayete muhtaç çocuk nazarıyla bakan ehl-i hükûmet! Size itaat ettiğimiz gibi, saadetimizi temin ediniz. Ve illâ... Ey Kürd, (Türk) cem'iyet-i milliye vazifesini bil'istihkak omuzunuza alan İttihad ve Terakki! İyi ettiniz mezcettiniz. İyi etseniz iyi ve illâ
{(*) İhtar: Ey kendini havass zanneden ehl-i siyaset ve ehl-i hükûmet! Ye'si kırmak için avama ders ve hitab olan şu kitabı sened tutup teselli etmeyiniz. Zira sizin sû'-i istimaliniz, onların sû'-i tefehhümünden daha ziyade sû'-i tesir eder. Size de bir ders vermek için zamanı tevkil eyledim. Dersini dinlemediniz, dehşetli tokadını yediniz. -Müellif-}
S- Ulemaya pek çok itab ettiler, hattâ...
C- Büyük, pek büyük bir insafsızlık!..
S- Neden?
C- Ademin kabahatını, vücuda vermek kadar ahmaklık.
S- Ne demek?
C- Bir zâtta ilim, adem-i hilim ile iktiranı cihetiyle, adem-i hilimden neş'et eden kabahatı ile ilmi mahkûm etmek ne derece eblehliktir; öyle de: İslâm'ın kudsiyetini daima telkin eden ve ahkâm-ı diniyeyi iktidarlarınca tebliğ eden ve şimdi millet-i İslâmiye mabeyninde en ziyade hürmet ve muhabbet ve merhamete müstehak olan bîçare ulemayı, zamana yakışacak ulemanın adem-i vücudundan neş'et eden kabahatı ve günahı ile mahkûm etmek, o bîçarelere hamletmek, ahmaklık değildir de ya nedir?
Evet vücudlarından zarar gelmemiş, istediğimiz ulemanın ademinden gelmiştir. Zira zekiler galiben mektebe gittiler. Zenginler, medresenin maişetine tenezzül etmediler. Medrese de, -intizam ve tefeyyüz ve mahreç bulunmadığından- zamana göre ulemayı yetiştiremedi. Sakın, ulemaya buğzetmek, büyük bir hatardır. {(**) Ey ehl-i medaris, me'yus olmayınız! Şimdi ilim ve fen hâkimdir. Her nev'iyle teali edecek. En a'lâsı en âlî tabakaya çıkacak. -Müellif-}
S- Niyeti hâlis olanlar azdır. Senin niyetin hâlis olsa muvaffak olacaksın, niyetine bak?
C- Lillahilhamd ve lâ fahr... {(*) Şeyhin kerameti şeyhten rivayet; lâkin tahdis-i nimet dahi bir şükürdür. -Müellif-} İhlas-ı niyeti ihlâl eden anasır-ı garaz olan neseb ve nesil ve tama' ve havf beni bilmiyorlar. Ben de onları tanımıyorum veya tanımak istemiyorum. Zira meşhur bir nesebim yok ki, mazisini muhafazaya çalışayım. Ben, Ebu lâşey olduğumdan, bir neslim de yoktur ki, istikbalini temin edeyim. Öyle bir cünunum var ki, Divan-ı Harb dehşet ve tahvifiyle tedavisine muktedir olamadı. Öyle bir cehaletim var ki, beni ümmi edip, dinar ve dirhemin nakşını okuyamıyorum...
Kaldı, ticaret-i uhrevî. Öyle bir ahdetmişim; re'sü'l-malı da kaybetsem mesleğimden dönmeyeceğim. Şimdiden hasaret ediyorum, çok günaha düşüyorum.
Bir şey kaldı: O da şöhret-i kâzibedir. İşte ben ondan usandım, kaçıyorum. Zira uhdesine gelmediğim çok vazifeyi bana yükletiyor.
S- Neden meşrutî hükûmete ve dinsiz olmayan Jön Türklere mümkün olduğu kadar hüsn-ü zan ediyorsun?
C- Mümkün olduğu derecede sû'-i zan ettiğiniz için, ben hüsn-ü zan ederim. Eğer öyle ise, zâten iyi. Yoksa, tâ öyle olsunlar, yol gösteriyorum.
S- İttihad ve Terakki hakkında re'yin nedir?
C->Kıymetlerini takdir ile beraber, siyasiyyunlarındaki şiddete mu'terizim.
{(**) Adaletin tevziinde adalet olmasa zulüm görünür. Bir hatır için bin hatır kırılmaz. Şiddet ayrı, hamiyet ayrıdır. Bir hodpesend hakkı iltizam etse, çokları haksızlığa sevk eder, belki mecbur eder. -Müellif-}
Me'muldür ki o şiddet, nedamete ve şefkate inkılab etsin. Lâkin onların iktisadî ve maarifî olan -bâhusus şarkî vilayattaki- şubelerini bir derece istihsan ve tebrik ederim.
S- Zindan-ı atalete düştüğümüzün sebebi nedir?
C- Hayat cidaldir. Şevk ise matiyyesidir. İşte himmetiniz şevke binip mübareze-i hayat meydanına çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedid olan yeis rast gelir. Kuvve-i maneviyesini kırar.
Siz o düşmana karşı لَا تَقْنَطُوا kılıncını istimal ediniz.
Sonra müzahametsiz olan hakkın hizmetinin yerini zabteden meylü't-tefevvuk istibdadı hücuma başlar. Himmetin başına vurur, atından düşürttürür.
Siz كُونُوا لِلّٰهِ hakikatını o düşmana gönderiniz.
Sonra da, ilel-i müteselsiledeki terettübü atlamakla müşevveş eden acûliyet çıkar, himmetin ayağını kaydırır.
Siz, وَاصْبِرُوا وَ صَابِرُوا وَ رَابِطُوا yu siper ediniz.
Sonra da, medeniyyün bittab' olduğundan, ebna-yı cinsinin hukukunu muhafazaya ve hakkını onlar içinde aramağa mükellef olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infiradî ve tasavvur-u şahsî karşı çıkar.
Siz de, خَيْرُ النَّاسِ اَنْفَعُهُمْ لِلنَّاسِ olan mücahid-i âlîhimmeti mübarezesine çıkarınız.
Sonra başkasının tekâsülünden görenek fırsat bulup ve hücum edip belini kırar.
Siz de عَلَى اللّٰهِ لَا غَيْرِه۪ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ olan hısn-ı hasîni himmete melce ediniz.
Sonra da acz ve nefsin itimadsızlığından neş'et eden tefviz ve işi birbirine bırakmak olan düşman-ı gaddar gelir. Himmetin elini tutup oturtturur.
Siz de لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْ olan hakikat-i şahikayı üzerine çıkarınız. Tâ o düşmanın eli o himmetin dâmenine yetişmesin.
Sonra Allah'ın vazifesine müdahale etmek olan dinsiz düşman gelir; himmetin yüzünü tokatlar, gözünü kör eder.
Siz de اِسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ وَلَا تَتَاَمَّرْ عَلٰى سَيِّدِكَ olan kâr-aşina ve vazife-şinas olan hakikatı gönderiniz. Tâ onun haddini bildirsin.
Sonra umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylü'r-rahat gelir. Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar.
Siz de لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى olan mücahid-i âlîcenabı o cellad-ı sehhara gönderiniz.
Evet size meşakkatte büyük rahat var. Zira fıtratı müteheyyic olan insanın rahatı, yalnız sa'y ve cidaldedir.
{(*) Şimdi anlıyorum ki, ne dediğimi anlamıyorsunuz. Zira ben siz oluyorum, anlamıyorum. Şunun büyük kardeşi olan "Ulema Reçetesi" daha mübhem konuşuyor. Demek beraber gezmekliğim lâzım. İşte ben de hayalimi terfik ettim. -Müellif-}
Seyahatımda beni tanımayanlar kıyafetime bakıp, beni tacir zannettiklerinden derdiler ki:
Sen tacir misin?
C- Evet tacirim ve hem de kimyagerim.
S- Neyi?
C- İki madde var, mezcettiriyorum: Bir tiryak-ı şâfî, bir elektrik-i muzi tevellüd eder.
S- Nerede bulunur?
C- Medeniyet ve fazilet çarşısında; cephesinde insan yazılan, iki ayak üstünde olan sandukadaki, üstüne kalb yazılan siyah veya pırlanta bir kutudadır.
S- İsimleri nedir?
C- İman, muhabbet, sadakat, hamiyet...
Bu eserin Arapça aslının ikinci tab'ı Rumi 1329 Miladi 1913 de gerçekleşmiştir. Bizde, eserin ikinci tab'ından ve müellifinin tashihinden geçmiş orjinal bir nüshası mevcuddur.
Not: Hutbe-i Şamiye'nin aslî Arapçası, Osmanlıca Âsâr-ı Bediiyye'deki diğer Arapça Risalelerle birlikte neşredilmiştir.
Bu Hutbe-i Şamiye eseri, 1911 yılı baharında Üstad Bedîüzzaman Said-i Nursî Hazretleri otuzbeş yaşlarında iken Şam'da, Şam ulemasının ısrarı üzerine Câmi-i Emevî'de irad ettiği bir hutbedir. Aynı sene içinde İstanbul'da 1. baskısı, 2. tab'ı da 1912'de yapılmıştır. Bilâhare müellifi Bedîüzzaman Said-i Nursî tarafından 1951'de Türkçeye tercüme edilerek neşredilmiştir.
Aziz sıddık kardeşlerim!
Kırk sene evvel Şam'daki Câmi-i Emevî'de Şam ulemasının ısrarıyla içinde yüz ehl-i ilim bulunan onbin adama yakın bir azîm cemaate verilen bu Arabî ders risalesindeki hakikatları bir hiss-i kable'l-vuku' ile Eski Said hissetmiş, kemal-i kat'iyyetle müjdeler vermiş ve pek yakın bir zamanda o hakikatlar görünecek zannetmiş. Halbuki iki harb-i umumî ve yirmibeş sene bir istibdad-ı mutlak, o hiss-i kable'l-vuku'un kırk-elli sene te'hirine sebeb olmuş ve şimdi o zamandaki verdiği haberlerin aynen tezahürleri âlem-i İslâmiyette başlamış. Demek bu pek ehemmiyetli ders, zamanı geçmiş eski bir hutbe değil, belki doğrudan doğruya 1327'ye bedel, 1371'de ve Câmi-i Emevî yerine âlem-i İslâm câmiinde üçyüz yetmiş milyon bir cemaate hakikatlı ve taze bir ders-i içtimaî ve İslâmîdir, diye tercümesini neşretmek zamanıdır tahmin ederim.
Not: İnebolu'lu merhum Nazif Çelebi'nin 1951'de eski harfle yazıp teksir makinesiyle çoğalttığı nüshaya göre düzenlenmiştir.
Bütün zîhayatlar hayatlarının lisan-ı halleriyle Hâlıklarına takdim ettikleri manevî hediyelerini ve lisan-ı halle hamd ve şükürlerini, o Zât-ı Vâcibü'l-Vücud'a biz de takdim ediyoruz ki, demiş:
Yani, rahmet-i İlahiyeden ümidinizi kesmeyiniz. Hem hadsiz salât ve selâm ol Peygamberimiz (A.S.M.) üzerine olsun ki, demiş:
Yani; benim insanlara (beşere) Cenab-ı Hak tarafından bi'setim ve gelmem, ehemmiyetli bir hikmeti; ahlâk-ı haseneyi ve güzel hasletleri tekmil etmek ve beşeri ahlâksızlıktan kurtarmaktır.
Hamd ve salâttan sonra: Ey bu Câmi-i Emevî'de bu dersi dinleyen Arab kardeşlerim! Ben haddimin fevkinde bu minbere, bu makama irşadınız için çıkmadım. Çünki size ders vermek haddimin fevkindedir. Belki içinizde yüze yakın ulema bulunan cemaata karşı benim misalim: Medreseye giden bir çocuğun misalidir ki; o sabî çocuk sabahleyin medreseye gidip, okuyup, akşamda babasına gelip, okuduğu dersini babasına arzeder. Tâ doğru ders almış mı? Almamış mı? Babasının irşadını veya tasvibini bekler. Evet biz Kürdler size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve talebeleriniziz. Sizler bizim ve İslâm milletlerinin üstadlarısınız. İşte ben de aldığım dersimin bir kısmını siz gibi üstadlarımıza şöyle beyan ediyorum:
Ben bu zaman ve zeminde, beşerin hayat-ı içtimaiye medresesinde ders aldım ve bildim ki: Ecnebiler, Avrupalılar terakkide istikbale uçmalarıyla beraber, bizi maddî cihette kurûn-u vustâda durduran ve tevkif eden altı tane hastalıktır. O hastalıklar da budur:
Birincisi: Ye'sin, ümidsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi.
İkincisi: Sıdkın hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede ölmesi.
Üçüncüsü: Adavete muhabbet.
Dördüncüsü: Ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaları bilmemek.
Beşincisi: Çeşit çeşit sâri hastalıklar gibi intişar eden istibdad.
Altıncısı: Menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek.
Bu altı dehşetli hastalığın ilâcını da bir tıp fakültesi hükmünde hayat-ı içtimaiyemizde, eczahane-i Kur'aniyeden ders aldığım "altı kelime" ile beyan ediyorum. Mualecenin esasları onları biliyorum.
BİRİNCİ KELİME: "El-emel". Yani rahmet-i İlahiyeye kuvvetli ümid beslemek. Evet ben kendi hesabıma aldığım dersime binaen: Ey İslâm cemaati! Müjde veriyorum ki: Şimdiki âlem-i İslâm'ın saadet-i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saadeti ve bilhâssa İslâm'ın terakkisi onların intibahıyla olan Arab'ın saadetinin fecr-i sadıkının emareleri inkişafa başlıyor ve saadet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye'sin burnunun rağmına olarak
{(HAŞİYE): Eski Said, hiss-i kable'l-vuku' ile 1371'de -başta Arab Devletleri- Âlem-i İslâm'ın ecnebi esaretinden ve istibdadından kurtulup İslâmî devletler teşkil edeceklerini kırkbeş sene evvel haber vermiş. İki Harb-i Umumî ve 30-40 sene istibdad-ı mutlakı düşünmemiş. Bin üçyüz yetmiş'te olan vaziyeti, bin üçyüz yirmi yedi'de olacak gibi müjde vermiş, te'hirinin sebebini nazara almamış. -Müellif-}
ben dünyaya işittirecek derecede kanaat-i kat'iyyemle derim: İstikbal yalnız ve yalnız İslâmiyet'in olacak. Ve hâkim, hakaik-i Kur'aniye ve imaniye olacak. Öyle ise şimdiki kader-i İlahî ve kısmetimize razı olmalıyız ki, bize parlak bir istikbal, ecnebilere müşevveş bir mazi düşmüş. Bu davama çok bürhanlardan ders almışım. Şimdi o bürhanlardan mukaddematlı bir buçuk bürhanı zikredeceğim. O bürhanın mukaddematına başlıyoruz:
İşte İslâmiyetin hakaikı hem manen, hem maddeten terakki etmeye kabil ve mükemmel bir istidadı var.
Birinci cihet olan manen terakki ise: Biliniz; hakikî vukuatı kaydeden tarih, hakikata en doğru şahiddir. İşte tarih bize gösteriyor; hattâ Rus'u mağlub eden Japon başkumandanının İslâmiyetin hakkaniyetine şehadeti aynen şu ki:
Hakikat-i İslâmiyetin kuvveti nisbetinde, Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde ehl-i İslâm temeddün edip terakki ettiğini tarih gösteriyor. Ve ehl-i İslâm'ın hakikat-i İslâmiye'de za'fiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedenniye düştüklerini ve herc ü merc içinde belalara, mağlubiyetlere düştüklerini tarih gösteriyor. Sair dinler ise bilakistir. Yani salabet ve taassublarının za'fiyeti nisbetinde temeddün ve terakki ettikleri gibi, dinlerine salabet ve taassublarının kuvveti derecesinde de tedenni ve ihtilallere maruz kaldıklarını tarih gösteriyor. Şimdiye kadar zaman böyle geçmiş.
Hem Asr-ı Saadet'ten şimdiye kadar hiçbir tarih bize göstermiyor ki; bir Müslümanın muhakeme-i akliye ile ve delil-i yakînî ile başka dini İslâmiyete tercih etmekle, eski ve yeni ayrı bir dine girdiğini tarih göstermiyor. Avamın delilsiz, taklidî bir surette başka dine girmesinin bu mes'elede ehemmiyeti yok. Dinsiz olmak da başka mes'eledir. Halbuki, bütün dinlerin etba'ları ise -hattâ en ziyade dinine taassub gösteren İngiliz ve eski Rus- muhakeme-i akliye ile İslâmiyete dâhil olduklarını ve günden güne, bazı zaman takım takım kat'î bürhan ile İslâmiyete girdiklerini tarihler bize bildiriyorlar.
{(HAŞİYE): İşte bu mezkûr davaya bir delil şudur ki: İki dehşetli harb-i umumînin ve şiddetli bir istibdad-ı mutlakın zuhuruyla beraber, bu davaya kırkbeş sene sonra, İsveç, Norveç, Finlandiya gibi küçük devletleri Kur'anı mekteblerinde ders vermek ve kabul etmek ve komünistliğe, dinsizliğe karşı sed olmak için kabul etmeleri ve İngiliz'in mühim hatibleri, (bir kısmı) Kur'an'ı İngiliz'e kabul ettirmeye taraftar çıkmaları ve Küre-i Arz'ın şimdiki en büyük devleti Amerika'nın bütün kuvvetiyle din hakikatlarına taraftar çıkması; ve İslâmiyetle Asya ve Afrika'nın saadet ve sükûnet ve musalaha bulacağına karar vermesi; ve yeni doğan İslâm devletlerini okşaması ve teşvik etmesi ve onlarla ittifaka çalışması, kırkbeş sene evvel olan bu müddeayı isbat ediyor, kuvvetli bir şahid olur. -Müellif-}
Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemalâtını ef'alimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki Küre-i Arz'ın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyet'e dehalet edecekler.
Hem nev'-i beşer, hususan medeniyet fenlerinin ikazatıyla uyanmış, intibaha gelmiş, insaniyetin mahiyetini anlamış; elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar ve olamazlar. Dinsizi de, dine iltica etmeğe mecburdur. Çünki acz-i beşerî ile beraber hadsiz musibetler ve onu inciten haricî ve dâhilî düşmanlara karşı istinad noktası; ve fakrıyla beraber, hadsiz ihtiyacata mübtela ve ebede kadar uzanmış arzularına meded ve yardım edecek istimdad noktası, yalnız ve yalnız Sâni'-i Âlem'i tanımak ve iman etmek ve âhirete inanmak ve tasdik etmekten başka, uyanmış beşerin çaresi yok!..
Kalbin sadefinde din-i hakkın cevheri bulunmazsa, beşerin başında maddî-manevî kıyametler kopacak ve hayvanatın en bedbahtı, en perişanı olacak!..
Hasıl-ı kelâm: Beşer bu asırda harblerin ve fenlerin ve dehşetli hâdiselerin ikazatıyla uyanmış ve insaniyetin cevherini ve câmi' istidadını hissetmiş; ve insan, acib cem'iyetli istidadıyla yalnız bu kısacık, dağdağalı dünya hayatı için yaratılmamış; belki ebede meb'ustur ki, ebede uzanan arzular, mahiyetinde var. Ve bu dar, fâni dünya, insanın nihayetsiz emel ve arzularına kâfi gelmediğini herkes bir derece hissetmeğe başlamış.
Hattâ insaniyetin bir kuvası ve hâdimi olan kuvve-i hayaliyeye denilse: "Sana dünya saltanatı ile beraber bir milyon sene ömür olacak, fakat sonunda hiç dirilmeyecek bir surette bir i'dam senin başına gelecek." Elbette hakikî insaniyetini kaybetmeyen ve intibaha gelmiş o insanın hayali; sevinç ve beşarete bedel, derinden derine teessüf ve eyvahlarla saadet-i ebediyenin bulunmamasına ağlayacak.
İşte bu nükte içindir ki; herkesin kalbinde derinden derine bir din-i hakkı aramak meyli çıkmış. Herşeyden evvel, ölüm i'damına karşı din-i haktaki bir hakikatı arıyor ki, kendini kurtarsın. Şimdiki hal-i âlem bu hakikata şehadet eder.
Kırkbeş sene sonra, tamamıyla beşerin bu ihtiyac-ı şedidini dinsizliğin zuhuruyla; küre-i arzın kıt'aları ve devletleri birer insan gibi hissetmeğe başlamışlar. Hem âyât-ı Kur'aniye, başlarında ve âhirlerinde beşeri aklına havale eder, "Aklına bak" der, "Fikrine, kalbine müracaat et, meşveret et, onunla görüş ki, bu hakikatı bilesin" diyor.
Meselâ: Bakınız! O âyetlerin başında ve âhirlerinde diyor ki: "Neden bakmıyorsunuz? İbret almıyorsunuz? Bakınız ki, hakikatı bilesiniz." "Biliniz" ve "Bil, hakikatına dikkat et!" "Acaba neden beşer bilemiyorlar, cehl-i mürekkebe düşüyorlar? Neden taakkul etmiyorlar, divaneliğe düşerler? Neden bakmıyorlar, hakkı görmeye kör olmuşlar? Neden insan sergüzeşt-i hayatında, hâdisat-ı âlemden tahattur ve tefekkür etmiyor ki, istikamet yolunu bulsun. Neden tefekkür ve tedebbür ve aklen muhakeme etmiyorlar, dalalete düşüyorlar?. Ey insanlar ibret alınız! Geçmiş kurûnlardan ibret alıp gelecek manevî belalardan kurtulmağa çalışınız!" manasında gelen âyetlerin bu cümlelerine kıyasen, çok âyetlerde beşeri aklına, fikriyle meşverete havale ediyor.
Ey bu Câmi-i Emevî'deki kardeşlerim gibi âlem-i İslâm'ın câmi-i kebirinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu kırkbeş senedeki bu dehşetli hâdisattan ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız. Ey mütefekkir ve akıl sahibi ve kendini münevver telakki edenler!
Hasıl-ı kelâm: Biz Kur'an şakirdleri olan Müslümanlar, bürhana tâbi oluyoruz. Akıl ve fikir ve kalbimizle hakaik-i imaniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efradları gibi ruhbanları taklid için bürhanı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fenn, hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'an hükmedecek!..
Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına; inkişafına ve beşeri tenvir etmesine mümanaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümanaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emareleri göründü. Yetmişbir'de fecr-i sadıkı başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzib de olsa, otuz-kırk sene sonra fecr-i sadık çıkacak.
Evet hakaik-i İslâmiyet'in mazi kıt'asını tamamen istilasına sekiz dehşetli manialar mümanaat ettiler:
Birinci, İkinci, Üçüncü Maniler: Ecnebilerin cehli ve o zamanda vahşetleri ve dinlerine taassublarıdır. Bu üç mani, marifet ve medeniyetin mehasini ile kırıldı, dağılmağa başlıyor.
Dördüncü, Beşinci Maniler: Papazların ve ruhanî reislerin riyasetleri ve tahakkümleri ve ecnebilerin körükörüne onları taklid etmeleridir. Bu iki mani dahi, fikr-i hürriyet ve meyl-i taharri-i hakikat nev'-i beşerde başlamasıyla zeval bulmağa başlıyor.
Altıncı, Yedinci Maniler: Bizdeki istibdad ve şeriatın muhalefetinden gelen sû'-i ahlâkımız mümanaat ediyordular. Bir şahıstaki münferid istibdad kuvveti şimdi zeval bulması, cemaat ve komitenin dehşetli istibdadlarının otuz-kırk sene sonra zeval bulmasına işaret etmekle ve hamiyet-i İslâmiyenin şiddetli feveranı ile ve sû'-i ahlâkın çirkin neticeleri görülmesiyle, bu iki mani' de zeval buluyor ve bulmağa başlamış. İnşâallah tam zeval bulacak.
Sekizinci Mani: Fünun-u cedidenin bazı müsbet mesaili, hakaik-i İslâmiyenin zahirî manalarına muhalif ve muarız tevehhüm edilmesiyle, zaman-ı mazideki istilasına bir derece sed çekmiş. Meselâ: Küre-i Arz'da emr-i İlahî ile nezarete memur "Sevr ve Hut" namlarında iki ruhanî melaikeyi, dehşetli cismanî bir öküz, bir balık tevehhüm edip ehl-i fen ve felsefe hakikatı bilmediklerinden İslâmiyete muarız çıkmışlar.
Bu misal gibi yüz misal var ki, hakikatı bildikten sonra, en muannid feylesof da teslim olmağa mecbur oluyor. Hattâ Risale-i Nur, Mu'cizat-ı Kur'aniye Risalesi'nde fennin iliştiği bütün âyetlerin her birisinin altında Kur'anın bir lem'a-i i'cazını gösterip, ehl-i fennin medar-ı tenkid zannettikleri Kur'an-ı Kerim'in cümle ve kelimelerinde fennin eli yetişmediği yüksek hakikatları izhar edip, en muannid feylesofu da teslime mecbur ediyor. Meydandadır, isteyen bakabilir ve baksın. Bu mani, kırkbeş sene evvel söylenen o sözden sonra nasıl kırıldığını görsün.
Evet bazı muhakkikîn-i İslâmiyenin bu yolda te'lifatları; bu sekizinci dehşetli maniânın zîr ü zeber olacağına emareler görünüyor.
Evet şimdi olmasa da, otuz-kırk sene sonra fen ve hakikî marifet ve medeniyetin mehasini, bu üç kuvveti tam techiz edip, cihazatını verip o sekiz manileri mağlub edip dağıtmak için taharri-i hakikat meyelanı ve insaf ve muhabbet-i insaniyet, o sekiz düşman taifesinin sekiz cephesine göndermiş. Şimdi onları kaçırmağa başlamış. İnşâallah yarım asır sonra onları darmadağın edecek.
Evet meşhurdur ki: "En kat'î fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehadet etsin."
İşte yüzer misallerinden iki misal:
Birincisi: Ondokuzuncu asrın Amerika Kıt'asının en meşhur feylesofu Mister Karlayl>(Carlyle) en yüksek bir sadâsıyla çekinmeyerek feylesoflara ve Hristiyan âlimlerine neşriyatıyla bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle yazmış:
"İslâmiyet gayet parlak bir ateş gibi doğdu. Sair dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak, İslâmiyetin hakkı imiş. Çünki sair dinler -fakat Kur'an'ın tasdikine mazhar olmayan kısmı- hiç hükmündedir."
Hem Mister Karlayl>(Carlyle) yine diyor: "En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı, Muhammed'in (A.S.M.) sözüdür. Çünki hakikî söz Onun sözleridir." Hem yine diyor ki:
"Eğer hakikat-i İslâmiyette şübhe etsen; bedihiyat, zaruriyat-ı kat'iyyede iştibah edersin. Çünki en bedihî ve zarurî bir hakikat ise, İslâmiyettir."
İşte bu meşhur feylesofun, İslâmiyet hakkında bu şehadeti, eserinde müteferrik yerde yazmış.
İkinci Misal: Avrupa'nın asr-ı âhirde en meşhur bir feylesofu Prens Bismark>(Bismarck) diyor ki:
"Ben bütün Kütüb-ü Semaviyeyi tedkik ettim. Tahrif olmalarına binaen, beşerin saadeti için aradığım hakikî hikmeti bulamadım. Fakat Muhammedîlerin (Aleyhissalâtü Vesselâm) Kur'anını umum kütüblerin fevkinde gördüm. Her kelimesinde bir hikmet buldum. Bunun gibi beşerin saadetine hizmet edecek bir eser yoktur.
Böyle bir eser beşerin sözü olamaz. Bunu "Muhammed'in (Aleyhissalâtü Vesselâm) sözüdür" diyenler, ilmin zaruriyatını inkâr etmek demektir. Yani Kur'an Allah kelâmı olduğu bedihîdir."
İşte Amerika ve Avrupa zekâ tarlaları böyle dâhî muhakkikleri Mister Karlayl>(Carlyle) ve Bismark>(Bismarck) gibi mahsulât vermesine istinaden ben de bütün kanaatimle derim ki:
Avrupa ve Amerika, İslâmiyetle hâmiledir; günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasılki Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.
Ey Câmi-i Emevî'deki kardeşlerim ve yarım asır sonraki Âlem-i İslâm Câmiindeki ihvanlarım! Acaba baştan buraya kadar olan mukaddemeler netice vermiyor mu ki; istikbalin kıt'alarında hakikî ve manevî hâkim; ve beşeri dünyevî ve uhrevî saadete sevkedecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılab etmiş ve hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakikî dinidir ki Kur'an'a tâbi olur, ittifak eder.
İkinci Cihet: Yani maddeten İslâmiyet'in terakkisinin kuvvetli sebebleri gösteriyor ki; İslâmiyet maddeten dahi istikbale hükmedecek. Birinci Cihet, maneviyat cihetinde terakkiyatı isbat ettiği gibi; bu İkinci Cihet dahi maddî terakkiyatını ve istikbaldeki hâkimiyetini kuvvetli gösteriyor. Çünki Âlem-i İslâm'ın şahs-ı manevîsinin kalbinde, gayet kuvvetli ve kırılmaz beş kuvvet içtima ve imtizac edip yerleşmiş.
{(HAŞİYE): Evet Kur'anın üstadiyetinden ve dersinin işaratından fehmediyoruz ki: Kur'an mu'cizat-ı enbiyayı zikretmesiyle; beşerin istikbalde o mu'cizatın nazirelerini terakki ile vücuda gelmesine beşere ders verip teşvik ediyor: "Haydi çalış, bu mu'cizatın numunelerini göster. Süleyman Aleyhisselâm gibi iki aylık yolu bir günde git! İsa Aleyhisselâm gibi en dehşetli hastalığın tedavisine çalış! Hazret-i Musa'nın asâsı gibi taştan âb-ı hayatı çıkar, beşeri susuzluktan kurtar! İbrahim Aleyhisselâm gibi ateş seni yakmayacak maddeleri bul, giy! Bazı enbiyalar gibi şark ve garbda en uzak sesleri, suretleri işit, gör! Davud Aleyhisselâm gibi demiri hamur gibi yumuşat, beşerin bütün san'atına medar olmak için demiri balmumu gibi yap! Yusuf Aleyhisselâm ve Nuh Aleyhisselâm'ın birer mu'cizesi olan saat ve gemiden nasıl çok istifade ettiğiniz gibi, sair enbiyanın size ders verdiği mu'cizelerden dahi o saat ve sefine gibi istifade ediniz, taklidlerini yapınız." İşte buna kıyasen Kur'anın, her cihetle beşeri maddî-manevî terakkiyata sevk etmek için ders veriyor, üstad-ı küll olduğunu isbat ediyor. -Müellif-}
Birincisi: Bütün kemalâtın üstadı ve üçyüz yetmiş milyon nefisleri birtek nefis hükmüne getirebilen hakikî bir medeniyetle ve müsbet ve doğru fenlerle teçhiz edilmiş olan ve hiç bir kuvvet onu kıramayacak bir mahiyette bulunan hakikat-i İslâmiyettir.
İkinci Kuvvet: Medeniyet ve san'atın hakikî üstadı ve vesilelerin ve mebadilerin tekemmülüyle cihazlanmış olan şedid bir ihtiyaç ve belimizi kıran tam bir fakr öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kırılmaz.
Üçüncü Kuvvet: Yüksek şeylere müsabaka suretinde beşere yüksek maksadları ders veren ve o yolda çalıştıran ve istibdadatı
parça parça eden ve ulvî hisleri heyecana getiren ve gıbta ve hased ve kıskançlık ve rekabet ve tam uyanmakla ve müsabaka şevkiyle ve teceddüd meyli ile ve temeddün meyelanı ile teçhiz edilen üçüncü kuvvet, yalnız hürriyet-i şer'iyedir. Yani insaniyete lâyık en yüksek kemalâta olan meyl ve arzu ile cihazlanmış...
Dördüncü Kuvvet: Şefkatle cihazlanmış şehamet-i imaniyedir. Yani tezellül etmemek; haksızlara, zalimlere zillet göstermemek, mazlumları da zelil etmemek. Yani hürriyet-i şer'iyenin esasları olan; müstebidlere dalkavukluk etmemek ve bîçarelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.
Beşinci Kuvvet: İzzet-i İslâmiyettir ki, i'lâ-yı kelimetullahı ilân ediyor. Ve bu zamanda i'lâ-yı kelimetullah, maddeten terakkiye mütevakkıf ve medeniyet-i hakikiyeye girmekle i'lâ-yı kelimetullah edilebilir. İzzet-i İslâmiye'tin iman ile kat'î verdiği emri, -elbette âlem-i İslâmın şahs-ı manevîsi o kat'î emri- istikbalde tam yerine getireceğine şübhe edilmez.
Evet, nasılki eski zamanda İslâmiyet'in terakkisi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inadını kırmak ve tecavüzatını def'etmek, silâh ile kılınç ile olmuş. İstikbalde silâh, kılınç yerine hakikî medeniyet ile ve maddî terakki ile ve hak ve hakkaniyetin manevî kılınçları ile düşmanları mağlub edip dağıtacak.
Bizim muradımız, medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki; ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip, taklid edip malımızı harab ettiler. Ve dini rüşvet verip, dünyayı da kazanamadılar. Medeniyetin günahları iyiliklerine galebe edip, seyyiatı hasenatına racih gelmekle; beşer iki harb-i umumî ile iki dehşetli tokat yiyip, o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki; yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşâallah istikbaldeki İslâmiyet'in kuvveti ile medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek.
Evet Avrupa'nın medeniyeti fazilet ve hüda üstüne tesis edilmediğine bedel, heves ve heva, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden, şimdiye kadar medeniyetin seyyiatı hasenatına galebe edip,
ihtilalci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle; Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medar, bir delil hükmündedir. Ve az vakitte galebe edecektir.
Acaba istikbale karşı ehl-i iman ve İslâm için böyle maddî ve manevî terakkiyata vesile kuvvetli, sarsılmaz esbab varken ve demiryolu gibi istikbal saadetine yol açıldığı halde, nasıl me'yus olup ye'se düşüyorsunuz? Ve âlem-i İslâmın kuvve-i maneviyesini de kırıyorsunuz? Ve yeis ve ümidsizlikle zannediyorsunuz ki; "dünya herkese ve ecnebilere terakki dünyasıdır, fakat yalnız bîçare ehl-i İslâm için tedenni dünyası oldu" diye pek yanlış bir hataya düşüyorsunuz.
Madem meylü'l-istikmal (tekâmül meyli) kâinatta fıtrat-ı beşeriyede fıtraten dercedilmiş. Elbette beşerin zulüm ve hatasıyla başına çabuk bir kıyamet kopmazsa; istikbalde hak ve hakikat, âlem-i İslâm'da nev'-i beşerin eski hatiatına keffaret olacak bir saadet-i dünyeviyeyi de gösterecek inşâallah...
Evet bakınız, zaman hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor ki, mebde' ve müntehası birbirinden uzaklaşsın. Belki küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor. Bazan terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazan tedenni içinde kış ve fırtına mevsimi gösterir.
Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi; nev'-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallah. Hakikat-i İslâmiyenin güneşi ile, sulh-u umumî dairesinde hakikî medeniyeti görmeyi, rahmet-i İlahiyeden bekliyebilirsiniz!..
Dersin başında, bir buçuk bürhanı davamıza şahid göstereceğiz demiştik. Bürhan mücmelen bitti. O davanın yarı bürhanı da şudur ki:
Fenlerin casus gibi tedkikatıyla ve hadsiz tecrübelerle sabit olmuş ki: Kâinatın nizamında galib-i mutlak ve maksud-u bizzât ve Sâni'-i Zülcelal'in hakikî maksadları, hayır ve hüsün ve güzellik ve mükemmeliyettir. Çünki kâinata ait fenlerden herbir fen, küllî kaideleriyle bahsettiği nev' ve taifede öyle bir intizam ve mükemmeliyet gösteriyor ki, ondan daha mükemmel akıl bulamıyor.
Meselâ: Tıbba ait teşrih-i beden-i insanî fenni ve Kozmoğrafyaya tâbi Manzume-i Şemsiye fenni; nebatat ve hayvanata ait fenler gibi
bütün fenlerin her birisi, küllî kaideleriyle o bahsettiği kısımda Sâni'-i Zülcelal'in o nev'deki nizamında mu'cizat-ı kudretini ve hikmetini ve
hakikatını gösteriyor.
Hem istikra-i tamme ve tecrübe-i umumî gösteriyor, netice veriyor ki: Şer, kubh, çirkinlik, bâtıl, fenalık hilkat-i kâinatta cüz'îdir. Maksud değil, tebeîdir ve dolayısıyladır. Yani meselâ çirkinlik, çirkinlik için girmemiş kâinata. Belki güzelliğin bir hakikatı çok hakikatlara inkılab etmek için, çirkinlik bir vâhid-i kıyasî olarak hilkata girmiş. Şer, hattâ şeytan dahi beşerin hadsiz terakkiyatına müsabaka ile vesile olmak için beşere musallat edilmiş gibi cüz'î şerler, çirkinlikler, küllî güzelliklere, hayırlara vesile olmak için kâinatta halkedilmiş.
İşte kâinatta hakikî maksad ve netice-i hilkat istikra-i tamme ile isbat ediyor ki; hayır ve hüsün ve tekemmül esastır, hakikî maksud onlardır. Elbette beşer bu kadar zulmü, küfriyatlarıyla zemin yüzünü mülevves ve perişan ettikleri halde, cezasını görmeden ve kâinattaki maksud-u hakikîye mazhar olmadan, dünyayı bırakıp ademe kaçamayacak. Belki Cehennem hapsine girecek.
Hem istikra-i tamme ile ve fenlerin tahkikatıyla sabit olmuş ki; mahlukat içinde en mükerrem, en ehemmiyetli beşerdir. Çünki beşer, hilkat-i kâinattaki zahirî esbab ve neticelerinin mabeynindeki basamakları ve teselsül eden illetlerin ve sebeblerin münasebetlerini aklıyla keşfedip san'at-ı İlahiyeyi ve muntazam hikmetli icadat-ı Rabbaniyenin taklidini san'atçığıyla yapmak ve ef'al-i İlahiyeyi anlamak için ve san'at-ı İlahiyeyi bilmek ve cüz'î ilmiyle ve san'atlarıyla anlamak için; bir mizan, bir mikyas, kendi cüz'-i ihtiyarıyla işlediği maddelerle, Hâlık-ı Zülcelal'in küllî, muhit ef'al ve sıfatlarını bilerek; kâinatın en eşref, en ekrem mahluku beşer olduğunu isbat ediyor.
Hem İslâmiyet'in kâinata ve beşere ait hakikatlarının şehadetiyle mükerrem beşer içinde en eşref ve en a'lâsı ehl-i hak ve hakikat olan ehl-i İslâmiyet; hem istikra-i tamme ile, tarihlerin şehadetiyle, en mükerrem beşer içindeki en müşerref olan ehl-i hakkın içinde dahi, bin mu'cizatı ve çok yüksek ahlâkının ve İslâmiyet ve Kur'an hakikatlarının şehadetiyle en efdal, en yüksek olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır.
Madem bu yarı bürhanın üç hakikatı böyle haber veriyor. Acaba hiç mümkün müdür ki; nev'-i beşer şekavetiyle bu kadar fenlerin şehadetini cerhedip, bu istikra-i tammeyi kırıp ve meşiet-i İlahiyeye ve kâinatı içine alan hikmet-i ezeliyeye karşı temerrüd edip, şimdiye kadar ekseriyetle yaptığı gibi, o zalimane vahşetinde ve mütemerridane küfründe ve dehşetli tahribatında devam edebilsin?. Ve İslâmiyet aleyhinde bu halin devam etmesi hiç mümkün müdür?!
Ben bütün kuvvetimle, hadsiz lisanım olsa, o hadsiz lisanlarla kasem ederim ki; âlemi bu nizam-ı ekmel ile, bu kâinatı zerreden seyyarata kadar, sinek kanadından semavat kandillerine kadar nihayet bir hikmet-i intizam ile halkeden Hakîm-i Zülcelal'e ve Sâni'-i Zülcemal'e o hadsiz lisanlarla kasem ediyorum ki; beşer hiçbir cihetle bütün enva'-ı kâinata muhalif olarak ve küçük kardeşleri olan sair taifelere zıd olarak kâinattaki nizama, küllî şerleriyle muhalefet edip nev'-i beşerde şerrin hayra galebesini binler senede sebeb olan o zakkumları yiyip hazmetmek mümkün değil...
Bunun imkânı ancak ve ancak bu farz-ı muhal ile olabilir ki; beşer bu âleme emanet-i kübra mertebesinde ve halife-i rûy-i zemin makamında sair enva'-ı kâinata büyük ve mükerrem bir kardeş olduğu halde; en edna, en berbad, en perişan, en muzır ve ehemmiyetsiz, hırsızcasına ve dolayısıyla bu kâinat içine girmiş, karıştırmış... Bu farz-ı muhal, hiçbir cihetle kabul olunamaz.
Bu hakikat için, elbette bu yarım bürhanımız netice veriyor ki; âhirette Cennet ve Cehennem'in zarurî vücudları gibi, hayır ve hak din istikbalde galebe-i mutlak edecektir. Tâ ki, nev'-i beşerde dahi sair neviler gibi hayır ve fazilet galib-i mutlak olacak... Tâ beşer de sair kâinattaki kardeşlerine müsavi olabilsin ve sırr-ı hikmet-i ezeliye nev'-i beşerde dahi takarrur etti denilebilsin.
Elhasıl: Madem mezkûr kat'î hakikatlarla bu kâinatta en müntehab netice ve Hâlık'ın nazarında en ehemmiyetli mahluk beşerdir. Elbette ve elbette hayat-ı bâkiyede Cennet ve Cehennem'i, bilbedahe beşerdeki şimdiye kadar zalimane vaziyetler Cehennem'in vücudunu ve fıtratındaki küllî istidadat-ı kemaliyesi ve kâinatı alâkadar eden hakaik-i imaniyesi, Cennet'i bedahetle istilzam ettiği gibi; her halde iki harb-i umumî ile ve kâinatı ağlattıran cinayetleri ve yuttuğu zakkum
şerlerini hazmetmediği için kustuğu ve zeminin bütün yüzünü pislettirdiği vaziyetiyle, beşeriyeti en berbad bir dereceye düşürüp bin senelik terakkiyatını zîr ü zeber etmek cinayetini beşer hazmetmeyecek!..
Her halde; çabuk başında bir kıyamet kopmazsa, hakaik-i İslâmiye, beşeri esfel-i safilîn derece-i sukutundan kurtarmaya ve rûy-i zemini temizlemeğe ve sulh-u umumîyi temin etmeğe vesile olmasını Rahman-ı Rahîm'in rahmetinden niyaz ediyoruz ve ümid ediyoruz ve bekliyoruz.
İKİNCİ KELİME ki; müddet-i hayatımda tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden şudur:
Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, Âlem-i İslâm'ın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garbda bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş.
Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-i umumiyeyi bırakıp menfaat-i şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş.
Hem o yeistir ki, kuvve-i maneviyemizi kırmış; az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i maneviye ile, şarktan garba kadar istila ettiği halde; o kuvve-i maneviye-i hârika, me'yusiyetle kırıldığı için, zalim ecnebiler dörtyüz seneden beri üçyüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş.
Hattâ bu yeis ile başkasının lâkaydlığını ve füturunu kendi tenbelliğine özür zannedip: "Neme lâzım" der, "Herkes benim gibi berbaddır" diye şehamet-i imaniyeyi terkedip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor. Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor; biz de o katilimizden kısasımızı alıp öldüreceğiz.
kılıncı ile o yeisin başını parçalayacağız.
hadîsinin hakikatıyla belini kıracağız. İnşâallah!..
Yeis; ümmetlerin, milletlerin seretan denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemalâta mani ve
hakikatına muhaliftir; korkak, aşağı ve âcizlerin şe'nidir, bahaneleridir. Şehamet-i İslâmiyenin şe'ni değildir. Hususan Arab gibi nev'-i beşerde medar-ı iftihar yüksek seciyelerle mümtaz bir kavmin şe'ni olamaz. Âlem-i İslâm milletleri Arab'ın metanetinden ders almışlar. İnşâallah yine Arablar ye'si bırakıp İslâmiyet'in kahraman ordusu olan Türklerle hakikî bir tesanüd ve ittifak ile el ele verip, Kur'an'ın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir.
ÜÇÜNCÜ KELİME ki; bütün hayatımdaki tahkikatımla ve hayat-ı içtimaiyenin çalkamasıyla hülâsa ve zübdesi bana kat'î bildirmiş ki: Sıdk, İslâmiyetin üssü'l-esasıdır ve ulvî seciyelerinin rabıtasıdır ve hissiyat-ı ulviyesinin mizacıdır. Öyle ise, hayat-ı içtimaiyemizin esası olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihya edip onunla manevî hastalıklarımızı tedavi etmeliyiz.
Evet sıdk ve doğruluk, İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir. Riyakârlık, fiilî bir nevi yalancılıktır. Dalkavukluk ve tasannu', alçakça bir yalancılıktır. Nifak ve münafıklık, muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise, Sâni'-i Zülcelal'in kudretine iftira etmektir.
Küfür, bütün enva'ıyla kizbdir, yalancılıktır. İman sıdktır, doğruluktur. Bu sırra binaen: Kizb ve sıdkın ortasında hadsiz bir mesafe var; şark ve garb kadar birbirinden uzak olmak lâzım geliyor. Nar ve nur gibi birbirine girmemek lâzım. Halbuki gaddar siyaset ve zalim propaganda birbirini karıştırmış, beşerin kemalâtını da karıştırmış.
{(HAŞİYE): Ey kardeşlerim! Kırkbeş sene evvel Eski Said'in bu dersinden anlaşılıyor ki; O siyasetle, içtimaiyat-ı İslâmiye ile ziyade alâkadardır. Fakat sakın zannetmeyiniz ki; o, dini siyasete âlet veya vesile yapmak mesleğinde gitmiş. Hâşâ! Belki o bütün kuvvetiyle siyaseti dine âlet ediyormuş. Ve derdi ki: "Dinin bir hakikatını bin siyasete tercih ederim." Evet o zamanda, kırk-elli sene evvel hissetmiş ki: Bazı münafık zındıkların siyaseti dinsizliğe âlet etmeğe teşebbüs niyetlerine, fikirlerine mukabil, o da bütün kuvvetiyle siyaseti İslâmiyetin hakaikına bir hizmetkâr, bir âlet yapmağa çalışmış.
Fakat o zamandan yirmi sene sonra gördü ki: O gizli münafık zındıkların garblılaşmak bahanesiyle, siyaseti dinsizliğe âlet yapmalarına mukabil, bir kısım dindar ehl-i siyaset dini siyaset-i İslâmiyeye âlet etmeğe çalışmışlardı. İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tâbi olamaz. Ve âlet yapmak İslâmiyetin kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir. Hattâ Eski Said o çeşit siyaset tarafgirliğinden gördü ki:
Bir sâlih âlim, kendi fikr-i siyasîsine muvafık bir münafığı hararetle sena etti ve siyasetine muhalif bir sâlih hocayı tenkid ve tefsik etti. (Haşiye-1) (Haşiye-2) Eski Said ona dedi: "Bir şeytan senin fikrine yardım etse, rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyene muhalif bir melek olsa, lanet edeceksin." Bunun için Eski Said "Eûzü billahi mineşşeytani vessiyase" dedi ve otuzbeş seneden beri siyaseti terk etti.
(Haşiye-1): Siyaseti Yeni Said bütün bütün terkettiği için bakmadığından, Eski Said'in siyasete temas eden Hutbe-i Şamiye dersinin (onun yerine) tercümesi yazıldı.
-Said Nursî-
(Haşiye-2): Üstadımızın yirmi yedi senelik hayatı ve yüzotuz parça kitabı ve mektubları, üç mahkeme (şimdi yüz mahkeme) ve hükûmet memurları tarafından tam tedkik edildiği ve aleyhinde çalışan zalim mürted ve münafıklara karşı mecbur da olduğu halde, hattâ i'damı için gizli emir verildiği halde, dini siyasete âlet ettiğine dair en ufak bir emare bulamamaları, dini siyasete âlet etmediğini kat'î isbat ediyor. Ve hayatını yakından tanıyan biz Nur Şakirdleri ise, bu fevkalâde hale karşı hayranlık duymakta ve Risale-i Nur dairesindeki hakikî ihlasa bir delil saymaktayız.
-Nur Şakirdleri-}
Bu sıdk ve kizb, küfür ve iman kadar birbirinden uzak. Ve Asr-ı Saadette sıdk vasıtasıyla Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın a'lâ-yı illiyyîne çıkması ve o sıdk anahtarıyla hakaik-i imaniye ve hakaik-i kâinat hazinesi açılması sırrıyla, içtimaiyat-ı beşeriye çarşısında sıdk en revaçlı bir mal ve satın alınacak en kıymetli bir meta hükmüne geçmiş.
Ve kizb vasıtasıyla Müseylime-i Kezzab'ın emsali, esfel-i safilîne sukut etmiş. Ve kizb o zamanda küfriyat ve hurafatın anahtarı olduğunu o inkılab-ı azîm gösterdiğinden; kâinat çarşısında en fena, en pis bir mal olup, o malı satın almak değil; herkes nefret etmesi hükmüne geçen kizb ve yalan, elbette o inkılab-ı azîmin saff-ı evveli olan ve fıtratlarında en revaçlı ve medar-ı iftihar şeyleri almak ve en kıymetli ve revaçlı mallara müşteri olmak fıtratında bulunan sahabeler; elbette şübhesiz bilerek ellerini yalana uzatmaz, kizb ile kendilerini mülevves etmez, Müseylime-i Kezzab'a kendilerini benzetemezler. Belki bütün kuvvetleriyle ve meyl-i fıtrîleriyle en revaçlı mal ve en kıymettar meta' ve hakikatların anahtarı ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın a'lâ-yı illiyyîne çıkmasının basamağı olan sıdk ve doğruluğa müşteri olup, mümkün olduğu kadar sıdktan ayrılmamağa çalıştıklarından; ilm-i hadîsçe ve ulema-i şeriat içinde bir kaide-i mukarrere olan "Sahabeler, daima doğru söylerler. Onlardaki rivayet tezkiyeye muhtaç değil. Hazret-i Peygamber'den (Aleyhissalâtü Vesselâm) rivayet ettikleri hadîsler, bütün sahihtir" diye ehl-i şeriat ve ehl-i hadîsin ittifakına kat'î hüccet, bu mezkûr hakikattır.
İşte Asr-ı Saadetteki inkılab-ı azîm ile, sıdk ile kizb, iman ile küfür kadar birbirinden uzak iken, zaman geçtikçe gele gele birbirine yakınlaştı. Ve siyaset propagandası bazan yalana ziyade revaç verdi. Fenalık ve yalancılık bir derece meydan aldı. İşte bu hakikat içindir ki, sahabelere kimse yetişemez. Yirmi Yedinci Söz'ün zeyli olan sahabeler hakkındaki risaleye havale edip kısa kesiyoruz.
Ey bu Câmi-i Emevî'deki kardeşlerim! Ve kırk-elli sene sonra âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki dörtyüz milyon ehl-i iman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla, doğrulukla olur. "Urvetü'l-vüska" sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur.
Amma maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiş. Maslahat ve zaruret için bazı âlimin "muvakkat" fetvası, bu zamanda o fetva verilmez. Çünki o kadar sû'-i istimal edilmiş, yüz zararı içinde bir menfaatı olabilir. Onun için hüküm maslahata bina edilmez.
Meselâ: Seferde namazı kasretmenin sebebi, meşakkattir. Fakat illet olamaz. Çünki muayyen bir haddi yok. Sû'-i istimale düşebilir. Belki illet, yalnız sefer olabilir. Aynen öyle de: Maslahat dahi yalan söylemeğe illet olamaz. Çünki muayyen bir haddi yok, sû'-i istimale müsaid bir bataklıktır. Hükm-ü fetva ona bina edilmez. Öyle ise:
Yani yol ikidir, üç değil. Ya doğru, ya yalan, ya sükût değildir.
İşte şimdi beşerin ortadaki dehşetli yalancılığının ve tezviratlarının; ve emniyet-i umumiyenin ve rûy-i zemin asayişlerinin zîr ü zeber olması kizble ve maslahatın sû'-i istimali ile olmasından, elbette o üçüncü yolu kapatmağa beşeri mecbur ediyor ve kat'î emir veriyor. Yoksa bu yarım asırda gördükleri umumî harbler ve dehşetli inkılablar ve sukutlar ve tahribatlar, başlarına bir kıyameti koparacak.
Evet, her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu söylemek doğru değil. Bâzı zarar verse, sükût etmek... Yoksa yalana hiç fetva yok. Her söylediğin hak olmalı, fakat her hakkı söylemeğe senin hakkın yok. Çünki hâlis olmazsa sû'-i tesir etmekle hakk, haksızlıkta sarfolur.
DÖRDÜNCÜ KELİME: Bütün hayatımda, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeden kat'î bildiğim ve tahkikatların bana verdiği netice şudur ki:
Muhabbete en lâyık şey muhabbettir; ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyade sevilmeğe ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adavet, her şeyden ziyade nefrete ve adavete ve ondan çekilmeğe müstehak ve çirkin ve muzır bir sıfattır. Bu hakikat Risale-i Nur'un "Yirmi İkinci Mektub"unda izahıyla beyan edildiğinden, burada kısa bir işaret ediyoruz. Şöyle ki:
Husumet, adavetin vakti bitti. İki harb-i umumî adavetin ne kadar fena ve tahrib edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi. İçinde hiçbir fayda olmadığı tezahür etti.
Öyle ise, düşmanlarımızın seyyiatı, -tecavüz olmamak şartıyla- adavetinizi celbetmesin. Cehennem, azab-ı İlahî kâfidir onlara...
Bazan insanın gururu ve nefisperestliği, şuursuz olarak ehl-i imana karşı haksız olarak adavet eder; kendini haklı zanneder. Halbuki bu husumet ve adavetle, ehl-i imana karşı muhabbete vesile olan iman, İslâmiyet ve cinsiyet gibi kuvvetli esbabı istihfaf etmektir, kıymetlerini tenzil etmektir. Adavetin ehemmiyetsiz esbablarını, muhabbetin dağ gibi sebeblerine tercih etmek gibi bir divaneliktir.
Madem muhabbet, adavet zıddır; ziya ve zulmet gibi hakikî içtima edemezler. Hangisinin esbabı galib ise, o hakikatıyla kalbde bulunacak; onun zıddı hakikatıyla olmayacak. Meselâ: Muhabbet hakikatıyla bulunsa, o vakit adavet şefkate, acımağa inkılab eder. Ehl-i imana karşı vaziyet budur. Yahut adavet hakikatıyla kalbde bulunursa, o vakit muhabbet mümaşat ve karışmamak, zahiren dost olmak suretine döner. Bu ise tecavüz etmeyen ehl-i dalalete karşı olabilir.
Evet, muhabbetin sebebleri; iman, İslâmiyet, cinsiyet ve insaniyet gibi nuranî, kuvvetli zincirler ve manevî kal'alardır. Adavetin sebebleri, ehl-i imana karşı küçük taşlar gibi bir kısım hususî sebeblerdir. Öyle ise, bir müslümana hakikî adavet eden, o dağ gibi muhabbet esbabları istihfaf etmek hükmünde büyük bir hatadır.
Elhasıl: Muhabbet, uhuvvet, sevmek İslâmiyetin mizacıdır, rabıtasıdır. Ehl-i adavet, mizacı bozulmuş bir çocuğa benziyor ki, ağlamak ister, birşey arıyor ki onunla ağlasın. Sinek kanadı kadar ehemmiyetsiz bir şeyi, ağlamasına bahane bulur. Hem insafsız, bedbîn bir adama benzer ki, sû'-i zan mümkün oldukça hüsn-ü zan etmez. Bir seyyie ile on haseneyi örter. Bu ise, seciye-i İslâmiye olan insaf ve hüsn-ü zan bunu reddeder.
BEŞİNCİ KELİME: Meşveret-i şer'iyeden aldığım ders budur: Şu zamanda bir adamın bir günahı, bir kalmıyor; bazan büyür, sirayet eder, yüz olur. Birtek hasene bazan bir kalmıyor; belki bazan binler dereceye terakki ediyor. Bunun sırr-ı hikmeti şudur:
Hürriyet-i şer'iye ile meşveret-i meşruâ, hakikî milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyet'tir. Ve hilafet-i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi ve kal'ası hükmünde Arab ve Türk hakikî iki kardeş, o kal'a-i kudsiyenin nöbettarlarıdırlar.
İşte bu kudsî milliyetin rabıtasıyla, umum ehl-i İslâm bir tek aşiret hükmüne geçiyor. Aşiretin efradı gibi İslâm taifeleri de, birbirine uhuvvet-i İslâmiye ile murtabıt, alâkadar olur. Birbirine manen, (lüzum olsa) maddeten yardım eder. Güya bütün İslâm taifeleri bir silsile-i nuraniye ile birbirine bağlıdır. Nasılki bir aşiretin bir ferdi bir cinayet işlese, o aşiretin bütün efradları, o aşiretin düşmanı olan başka aşiretin nazarında müttehem olur. Güya herbir ferd o cinayeti işlemiş gibi, o düşman aşiret onlara düşman olur. O tek cinayet, binler cinayet hükmüne geçer. Eğer o aşiretin bir ferdi o aşiretin mahiyetine temas eden medar-ı iftihar bir iyilik yapsa, o aşiretin bütün efradı onunla iftihar eder. Güya herbir adam, aşirette o iyiliği yapmış gibi iftihar eder.
İşte bu mezkûr hakikat içindir ki, bu zamanda, hususan kırk-elli sene sonra; seyyie, fenalık işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar nüfus-u İslâmiyenin hukuklarına tecavüz olur. Kırk-elli sene sonra çok misalleri görülecek.
Ey bu sözlerimi dinleyen bu Câmi-i Emevî'deki kardeşler ve kırk-elli sene sonra Âlem-i İslâm Câmiindeki ihvan-ı Müslimîn! Böyle
özür beyan etmeyiniz ki: "Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeğe iktidarımız yok, onun için mazuruz." Bu özrünüz makbul değil. Tenbelliğiniz ve "Neme lâzım" deyip çalışmamanız ve ittihad-ı İslâm ile, milliyet-i hakikiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğinizden, sizler için gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır.
İşte seyyie, böyle binlere çıktığı gibi; bu zamanda hasene -yani İslâmiyetin kudsiyetine temas eden iyilik- yalnız işleyene münhasır kalmaz. Belki o hasene, milyonlar ehl-i imana manen faide verebilir. Hayat-ı maneviye ve maddiyesinin rabıtasına kuvvet verebilir. Onun için "Neme lâzım" deyip kendi tenbellik döşeğine atılmak zamanı değil!..
Ey bu câmi'deki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonraki Âlem-i İslâm mescid-i kebirindeki ihvanlarım! Ben bu ders makamına çıkmadım ki, size nasihat edeyim. Belki buraya çıktım, sizden hakkımızı dava ediyoruz. Yani Kürd gibi küçük taifelerin menfaatı ve saadet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük ve muazzam taife olan Arab ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve füturunuz ile biz bîçare küçük kardeşleriniz olan İslâm taifeleri zarar görüyoruz. Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibaha gelmiş veya gelecek olan Arablar! En evvel bu sözler ile sizinle konuşuyorum. Çünki bizim ve bütün İslâm taifelerinin üstadlarımız ve imamlarımız ve İslâmiyet'in mücahidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk Milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler.
Onun için tenbellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk-elli sene sonra Arab taifeleri, Cemahir-i Müttefika-i Amerika gibi en ulvî bir vaziyete girmeğe, esarette kalan hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserîsinde tesisine muvaffak olmanızı rahmet-i İlahiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyamet çabuk kopmazsa, inşâallah nesl-i âti görecek.
Sakın kardeşlerim! Tevehhüm, tahayyül etmeyiniz ki, ben bu sözlerimle siyasetle iştigal için himmetinizi tahrik ediyorum. Hâşâ! Hakikat-i İslâmiye bütün siyasâtın fevkinde... Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin.
Ben kusurlu fehmimle şu zamanda, heyet-i içtimaiye-i İslâmiyeyi çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika suretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa, yahut bir arkadaşı olan başka bir çarka tecavüz etse, makinenin mihanikiyeti bozulur. Onun için ittihad-ı İslâmın tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir.
Bunu da teessüf ve teellüm ile size beyan ediyorum ki: Ecnebilerin bir kısmı, nasıl kıymettar malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar. Onun bedeline çürük bir fiat verdiler.
Aynen öyle de: Yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan, hayat-ı içtimaiyeye temas eden seciyelerimizin bir kısmını da bizden aldılar. Terakkilerine medar ettiler. Ve onun fiatı olarak bize verdikleri sefihane ahlâk-ı seyyieleridir, sefihane seciyeleridir. Meselâ:
Bizden aldıkları seciye-i milliye ile, bir adam onlarda der: "Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünki milletimin içinde bir hayat-ı bâkiyem var." İşte bu kelimeyi bizden almışlar ve terakkiyatlarında en metin esas budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise, din-i haktan ve iman hakikatlarından çıkar. O bizim, ehl-i imanın malıdır. Halbuki ecnebilerden içimize giren pis, fena seciye itibariyle bir hodgâm adam bizde diyor: "Ben susuzluktan ölsem, yağmur hiçbir daha dünyaya gelmesin. Eğer ben görmezsem bir saadeti, dünya istediği gibi bozulsun." İşte bu ahmakane kelime dinsizlikten çıkıyor, âhireti bilmemekten geliyor. Hariçten içimize girmiş, zehirliyor. Hem o ecnebilerin bizden aldıkları fikr-i milliyetle bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor. Çünki bir adamın kıymeti, himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.
Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve ecnebilerin zararlı seciyelerini almamızdan, kuvvetli ve kudsî İslâmî milliyetimizle beraber, herkes "nefsî! nefsî" demekle, milletin menfaatini düşünmemek, menfaat-i şahsiyesini düşünmekle; bin adam, bir adam hükmüne sukut eder.
Yani: Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil. Çünki insanın fıtratı medenîdir. Ebna-i cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir. Meselâ: Bir ekmeği
yese, kaç ellere muhtaç... Ona mukabil o elleri musafaha edecek. Ve giydiği libasla kaç fabrikaya alâkadar olmasına kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşıyamadığından, ebna-i cinsiyle fıtraten alâkadar olmasından ve onlara manevî bir fiat vermeğe mecbur bulunduğundan fıtratıyla medeniyetperverdir. Menfaat-i şahsiyesine hasr-ı nazar eden, insanlıktan çıkar, masum olmayan câni bir hayvan olur. Birşey elinden gelmese, hakikî özrü olsa o müstesna!..
ALTINCI KELİME: Müslümanların hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyedeki saadetlerinin anahtarı, meşveret-i şer'iyedir.
âyet-i kerimesi, şûrayı esas olarak emrediyor. Evet nasılki nev'-i beşerdeki "telahuk-u efkâr" unvanı altında asırlar ve zamanların tarih vasıtasıyla birbirisiyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyatı ve fünununun esası olduğu gibi; en büyük kıt'a olan Asya'nın en geri kalmasının bir sebebi, o şûra-yı hakikiyeyi yapmamasıdır.
Asya kıt'asının ve istikbalinin keşşafı ve miftahı şûradır. Yani nasıl ferdler birbiriyle meşveret eder; taifeler, kıt'alar dahi o şûrayı yapmaları lâzımdır ki, üçyüz-dörtyüz milyon İslâmın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdadların kayıdları, zincirleri açacak, dağıtacak, meşveret-i şer'iye ile şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden hürriyet-i şer'iyedir ki; o hürriyet-i şer'iye, âdâb-ı şer'iye ile süslenip, garb medeniyet-i sefihanesindeki seyyiatını atmaktır. İmandan gelen hürriyet-i şer'iye, iki esası emreder:
Yani: İman bunu iktiza ediyor ki; tahakküm ve istibdad ile başkasını tezlil etmemek, zillete düşürmemek; ve zalimlere tezellül etmemek. Allah'a hakikî abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinize -Allah'tan başka- kendinize Rab yapmayınız! Yani Allah'ı tanımayan; her şeye, herkese nisbetine göre bir rububiyet tevehhüm eder, başına
musallat eder. Evet hürriyet-i şer'iye; Cenab-ı Hakk'ın Rahman, Rahîm tecellisiyle bir ihsanıdır ve imanın bir hâssasıdır.
Yaşasın sıdk! Ölsün yeis! Muhabbet devam etsin! Şûra kuvvet bulsun!. Bütün levm ve itab ve nefret, heva ve hevese tâbi olanlara olsun. Selâm, selâmet Hüda'ya tâbi olanlar üstüne olsun. Âmîn...
Eğer denilse: Neden şûraya bu kadar ehemmiyet veriyorsun?. Ve Şark'ın, hususan Asya'nın, hususan İslâmiyet'in hayatı, terakkisi nasıl o şûra ile olabilir?
Elcevab: Nur'un Yirmi Birinci Lem'a-i İhlasında izah edildiği gibi; haklı şûra ihlas ve tesanüdü netice verdiğinden; üç elif, yüz onbir olduğu gibi, ihlas ve tesanüd-ü hakikî ile üç adam yüz adam kadar millete fayda verebilir. Ve on adamın hakikî ihlas ve tesanüd ve meşveretin sırrı ile; bin adam kadar iş gördüklerini çok vukuat-ı tarihiye bize haber veriyor. Madem beşerin ihtiyacatı hadsiz ve düşmanları nihayetsiz ve kuvveti ve sermayesi pek cüz'î, hususan dinsizlikle canavarlaşmış tahribatçı, muzır insanların çoğalmasıyla; elbette ve elbette o hadsiz düşmanlara ve o nihayetsiz hâcetlere karşı, imandan gelen nokta-i istinad ve nokta-i istimdad ile beraber, hayat-ı şahsiyesi ve insaniyesi dayandığı gibi; hayat-ı içtimaiyesi de yine imanın hakaikından gelen şûra-yı şer'î ile yaşıyabilir. O düşmanları durdurur, o hâcetlerin teminine yol açar.
Not: İlk tabında, Hutbe-i Şamiye'ye ikinci zeyl olarak girmiş olan «Teşhisü'l-İllet» risalesi, müellifi tarafından bir kısmı Türkçeye çevrilmiş metnidir. Ancak âhirki kısım Abdülkadir Badıllı tarafından tercüme edilmiştir.
Hutbe-i Şamiye'nin Arabî Zeylinde, gayet latîf bir temsil ile imandan gelen manevî ve kırılmaz bir kahramanlık gösteriyor (gösteriliyor.) Bu mes'elemiz münasebetiyle bir hülâsasını beyan ediyoruz:
Hürriyetin başında Sultan Reşad'ın Rumeliye seyahati münasebetiyle vilayat-ı şarkıye namına ben de refakat ettim. Şimendiferimizde iki mektebli mütefennin arkadaşla bir mübahase oldu. Benden sual ettiler ki:
"Hamiyet-i diniye mi, yoksa hamiyet-i milliye mi daha kuvvetli, daha lâzım?"
O zaman dedim: Biz müslümanlar indimizde ve yanımızda din ve milliyet bizzât müttehiddir. İtibarî, zahirî, ârızî bir ayrılık var. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur. İkisine birbirinden ayrı ve farklı bakıldığı zaman; Hamiyet-i diniye, avam ve havassa şâmil oluyor. Hamiyet-i milliye, yüzden birisine -yani menafi'-i şahsiyesini millete feda edene- has kalır. Öyle ise, hukuk-u umumiye içinde hamiyet-i diniye esas olmalı. Hamiyet-i milliye ona hâdim ve kuvvet ve kal'ası olmalı. Hususan biz şarklılar, garblılar gibi değiliz. İçimizde kalblere hâkim, hiss-i dinîdir. Kader-i ezelî ekser enbiyayı şarkta göndermesi işaret ediyor ki; yalnız hiss-i dinî şarkı uyandırır, terakkiye sevkeder. Asr-ı Saadet ve Tâbiîn, bunun bir bürhan-ı kat'îsidir.
Ey bu hamiyet-i diniye ve milliyeden hangisine daha ziyade ehemmiyet vermek lâzım geldiğini soran bu şimendifer denilen medrese-i seyyarede ders arkadaşlarım! Ve şimdi zamanın şimendiferinde istikbal tarafına bizimle beraber giden bütün mektebliler! Size de derim ki:
"Hamiyet-i diniye ve İslâmiyet milliyeti ve Türk ve Arab içinde tamamıyla mezcolmuş ve kabil-i tefrik olamaz bir hale gelmiş. Hamiyet-i İslâmiye, en kuvvetli ve metin ve arştan gelmiş bir zincir-i nuranîdir. Kırılmaz ve kopmaz bir urvetü'l-vüskadır. Tahrib edilmez, mağlub olmaz bir kudsî kal'adır" dediğim vakit, o iki münevver mekteb muallimleri bana dediler: "Delilin nedir? Bu büyük davaya büyük bir hüccet ve gayet kuvvetli bir delil lâzım. Delil nedir?"
Birden şimendiferimiz tünelden çıktı. Biz de başımızı çıkardık, pencereden baktık. Altı yaşına girmemiş bir çocuğu şimendiferin tam geçeceği yolun yanında durmuş gördük. O iki muallim arkadaşlarıma dedim:
İşte bu çocuk lisan-ı haliyle sualimize tam cevab veriyor. Benim bedelime o masum çocuk, bu seyyar medresemizde üstadımız olsun. İşte lisan-ı hali bu gelecek hakikatı der:
Bakınız, bu dabbetülarz, dehşetli hücum ve gürültüsü ve bağırmasıyla ve tünel deliğinden çıkıp hücum ettiği dakikada, bir metre yakınlıkta o çocuk duruyor. O dabbetülarz tehdidiyle ve hücumunun tahakkümü ile bağırarak tehdid ediyor: "Bana rast gelenlerin vay haline" dediği halde, o masum yolunda duruyor. Mükemmel bir hürriyet ve hârika bir cesaret ve kahramanlıkla beş para onun tehdidine ehemmiyet vermiyor. Bu dabbetülarzın hücumunu istihfaf ediyor ve kahramanlığıyla diyor: "Ey şimendifer! Sen ra'd (gök gürültüsü) gibi bağırmanla beni korkutamazsın."
Sebat ve metanetinin lisan-ı haliyle güya der: "Ey şimendifer! Sen bir nizamın esirisin. Senin gem'in, (dizginin) seni gezdirenin elindedir. Senin bana tecavüz etmen haddin değil. Beni istibdadın altına alamazsın. Haydi yolunda git, kumandanının izniyle yolundan geç!"
İşte ey bu şimendiferdeki arkadaşlarım ve elli sene sonra fenlere çalışan kardeşlerim! Bu masum çocuğun yerinde Rüstem-i İranî, ya Herkül-ü Yunanî o acib kahramanlıklarıyla beraber tayy-ı zaman ederek, o çocuk yerinde burada bulunduklarını farzediniz. Onların zamanında şimendifer olmadığı için, elbette şimendiferin bir intizam ile hareket ettiğine bir itikadları olmayacak. Birden bu tünel deliğinden, başında ateş, nefesi gök gürültüsü gibi, gözlerinde elektrik berkleri
olduğu halde, birden çıkan şimendiferin dehşetli tehdid hücumuyla Rüstem ve Herkül tarafına koşmasına karşı o iki kahraman ne kadar korkacaklar, ne kadar kaçacaklar!.. O hârika cesaretleriyle bin metreden fazla kaçacaklar. Bakınız nasıl bu dabbetülarzın tehdidine karşı hürriyetleri, cesaretleri mahvolur. Kaçmaktan başka çare bulamıyorlar. Çünki onlar, onun kumandanına ve intizamına itikad etmedikleri için, mutî bir merkeb zannetmiyorlar. Belki gayet müdhiş, parçalayıcı, vagon cesametinde yirmi arslanı arkasına takmış bir nevi arslan tevehhüm ederler.
Ey kardeşlerim ve ey elli sene sonra bu sözleri işiten arkadaşlarım! İşte altı yaşına girmeyen bu çocuğa o iki kahramandan ziyade cesaret ve hürriyet veren ve çok mertebe onların fevkinde bir emniyet ve korkmamak haletini veren, o masumun kalbinde hakikatın bir çekirdeği olan şimendiferin intizamına ve dizgini bir kumandanın elinde bulunduğuna ve cereyanı bir intizam altında ve birisi onu kendi hesabıyla gezdirmesine olan itikadı ve itminanı ve imanıdır. Ve o iki kahramanı gayet korkutan ve vicdanlarını vehme esir eden; onların onun kumandanını bilmemek ve intizamına inanmamak olan cahilane itikadsızlıklarıdır.
Bu temsilin bir misali, o masum çocuğun imanından gelen kahramanlık, bin senede İslâm taifelerinin birkaç aşiretinin (Türk ve Türkleşmiş milletin) kalbinde yerleşen iman ve itikad cihetiyle, rûy-i zeminde yüz mislinden ziyade devletlere, milletlere karşı imanından gelen bir kahramanlıkla, İslâmiyet ve kemalât-ı maneviyenin bayrağını Asya ve Afrika'da ve yarı Avrupa'da gezdiren; ve "Ölsem şehidim, öldürsem gaziyim" deyip ölümü gülerek karşılamakla beraber, dünyadaki müteselsil düşman hâdisatlara karşı, hattâ mikroptan kuyruklu yıldızlara kadar beşerin küllî istidadına karşı düşmanlık vaziyetini alan o dehşetli şimendiferlerin tehdidlerine karşı, imanın kahramanlığıyla mukabele edip korkmayan; kaza ve kader-i İlahiyeye karşı imanın teslimiyetiyle korkmak, dehşet almak yerinde, hikmet ve ibret ve bir nevi saadet-i dünyeviyeyi kazanan başta Türk ve Arab taifeleri ve bütün Müslüman kabileleri, o masum çocuk gibi fevkalâde bir manevî kahramanlık gösterdikleri gösteriyor ki; istikbalin hâkim-i mutlakı, âhirette olduğu gibi dünyada da İslâmiyet milliyetidir.
O iki temsilde, o iki acib kahramanın pek acib korku ve telaşlarına ve elemlerine sebeb, onların adem-i itikadları ve cehaletleri ve dalaletleri olduğu gibi... Risale-i Nur'un yüzer hüccetlerle isbat ettiği bir hakikatı ki, Hutbe-i Şamiye'nin mukaddemesinde bir-iki misali söylenmiş. Mes'ele şudur ki:
Küfür ve dalalet, bütün kâinatı ehl-i dalalete binler müdhiş düşmanlar taifeleri ve silsileleri gösteriyor. Kör kuvvet, serseri tesadüf, sağır tabiat elleriyle, manzume-i şemsiyeden tut, tâ kalbdeki verem mikroplarına kadar binler taife düşmanlar bîçare beşere hücum ettiklerini ve insanın câmi' mahiyeti ve küllî istidadatı ve hadsiz ihtiyacatı ve nihayetsiz arzularına karşı mütemadiyen korku, elem, dehşet ve telaş vermesiyle; küfür ve dalalet bir Cehennem zakkumu olduğunu ve bu dünyada da sahibini bir Cehennem içine koyduğunu.. ve din ve imandan hariç binler fenn ve terakkiyat-ı beşeriye o Rüstem ve Herkül'ün kahramanlıkları gibi beş para fayda vermediğini, yalnız ibtal-i his nev'inden muvakkaten o elîm korkuları hissetmemek için sefahet ve sarhoşlukla şırınga ediyor.
İşte iman ve küfrün muvazenesi âhirette Cennet ve Cehennem gibi meyveleri ve neticeleri verdiği gibi; dünyada da iman bir manevî cenneti temin ve ölümü bir terhis tezkeresine çevirmesini ve küfür dünyada dahi bir manevî cehennem ve hakikî saadet-i beşeriyeyi mahvetmesi ve ölümü bir i'dam-ı ebedî mahiyetine getirmesini, kat'î ve hiss ve şuhuda istinad eden Risale-i Nur'un yüzer hüccetlerine havale edip kısa kesiyoruz.
Bu temsilin hakikatını görmek isterseniz, başınızı kaldırınız, bu kâinata bakınız! Ne kadar şimendifer misillü balon, otomobil, tayyare, berriye ve bahriye gemiler; karada, denizde, havada kudret-i ezeliyenin nizam ve hikmetle halkettiği yıldızların kürelerine ve kâinat ecramına ve hâdisatın silsilelerine ve müteselsil vakıatlarına bakınız.
Hem âlem-i şehadette ve cismanî kâinatta bunların vücudu gibi, âlem-i ruhanî ve maneviyatta kudret-i ezeliyenin daha acib müteselsil nazireleri var olduğunu aklı bulunan tasdik eder, gözü bulunan çoğunu görebilir.
İşte kâinat içinde maddî ve manevî bütün bu silsileler, imansız ehl-i dalalete hücum ediyor, tehdid ediyor, korku veriyor, kuvve-i maneviyesini
zîr ü zeber ediyor. Ehl-i imana değil tehdid ve korkutmak belki sevinç ve saadet, ünsiyet ve ümid ve kuvvet veriyor. Çünkü ehl-i iman, iman ile görüyor ki; o hadsiz silsileler, maddî ve manevî şimendiferler, seyyar kâinatlar mükemmel intizam ve hikmet dairesinde birer vazifeye sevkeden bir Sâni'-i Hakîm onları çalıştırıyor. Zerre miktar vazifelerinde şaşırmıyorlar, birbirine tecavüz edemiyorlar. Ve kâinattaki kemalât-ı san'ata ve tecelliyat-ı cemaliyeye mazhar olduklarını görüp kuvve-i maneviyeyi tamamıyla eline verip, saadet-i ebediyenin bir numunesini iman gösteriyor.
İşte ehl-i dalaletin imansızlıktan gelen dehşetli elemler ve korkularına karşı hiçbir şey, hiçbir fen, hiçbir terakkiyat-ı beşeriye buna karşı bir teselli veremez, kuvve-i maneviyeyi temin edemez. Cesareti zîr ü zeber olur. Fakat muvakkat gaflet perde çeker, aldatıyor.
Ehl-i iman, iman cihetiyle değil korkmak ve kuvve-i maneviyesi kırılmak, belki o temsildeki masum çocuk gibi fevkalâde bir kuvvet-i maneviye, bir metanetle ve imandaki hakikatla onlara bakıyor. Bir Sâni'-i Hakîmin hikmet dairesinde tedbir ve idaresini müşahede eder, evham ve korkulardan kurtulur. "Sâni'-i Hakîm'in emri ve izni olmadan bu seyyar kâinatlar hareket edemezler, ilişemezler." deyip anlar. Kemal-i emniyetle hayat-ı dünyeviyesinde de derecesine göre saadete mazhar olur.
Kimin kalbinde imandan ve din-i haktan gelen bu hakikat çekirdeği -vicdanında- bulunmazsa ve nokta-i istinadı olmazsa, bilbedahe temsildeki Rüstem ve Herkül'ün cesaretleri ve kahramanlıkları kırıldığı gibi; onun cesareti ve kuvve-i maneviyesi müzmahil olur ve vicdanı tefessüh eder. Ve kâinatın hâdisatına esir olur. Herşeye karşı korkak bir dilenci hükmüne düşer. İmanın bu sırr-ı hakikatını ve dalaletin de bu dehşetli şekavet-i dünyeviyesini Risale-i Nur yüzer kat'î hüccetlerle isbat ettiğine binaen, bu pek uzun hakikatı kısa kesiyoruz.
Acaba en ziyade kuvve-i maneviyeye ve teselliye ve metanete ihtiyacını hissetmiş bu asırdaki beşer, bu zamanda o kuvve-i maneviyeyi ve teselliyi ve saadeti temin eden ve İslâmiyet ve imandaki nokta-i istinad olan hakaik-i imaniyeyi bırakıp, garblılaşmak unvanı ile İslâmiyet milliyetinden istifade yerine, bütün bütün kuvve-i maneviyeyi kırıp ve teselliyi mahveden ve metanetini kıran dalalet ve sefahete ve
yalancı politika ve siyasete dayanmak, ne kadar maslahat-ı beşeriyeden ve menfaat-i insaniyeden uzak bir hareket olduğunu pek yakın bir zamanda intibaha gelmiş, -başta İslâm olarak- beşer hissedecek, dünyanın ömrü kalmışsa Kur'an'ın hakaikına yapışacak!..
İşte sâbık temsil gibi eskide, Hürriyetin başında bazı dindar meb'uslar, Eski Said'e dediler:
Sen her cihette siyaseti dine, şeriata âlet ediyorsun ve dine hizmetkâr yapıyorsun ve yalnız şeriat hesabına hürriyeti kabul ediyorsun ve meşrutiyeti de meşruiyet suretinde beğeniyorsun. Demek hürriyet ve meşrutiyet, şeriatsız olmaz. Bunun için seni de "şeriat isteriz" diyenlerin içine 31 Mart'ta dâhil ettiler.
Evet millet-i İslâmiyenin sebeb-i saadeti, yalnız ve yalnız hakaik-i İslâmiye ile olabilir. Ve hayat-ı içtimaiyesi ve saadet-i dünyeviyesi şeriat-ı İslâmiye ile olabilir. Yoksa adalet mahvolur. Emniyet zîr ü zeber olur. Ahlâksızlık, pis hasletler galebe eder. İş yalancıların, dalkavukların elinde kalır. Size bu hakikatı isbat edecek binler hüccetten bir küçük numune olarak bu hikâyeyi nazar-ı dikkatinize gösteriyorum:
Bir zaman bir adam, bir sahrada, bedeviler içinde ehl-i hakikat bir zâtın evine misafir olur. Bakıyor ki, onlar mallarının muhafazasına ehemmiyet vermiyorlar. Hattâ ev sahibi, evinin köşesinde paraları oralarda açıkta bırakmış. Misafir zât, hane sahibine dedi: "Hırsızlıktan korkmuyor musunuz, böyle malınızı köşeye atmışsınız?"
Hane sahibi dedi: "Bizde hırsızlık olmaz."
Misafir dedi: "Biz paralarımızı kasalarımıza koyduğumuz ve kilitlediğimiz halde çok defalar hırsızlık oluyor."
Hane sahibi demiş: "Biz emr-i İlahî namına ve adalet-i şer'iye hesabına hırsızın elini kesiyoruz."
Misafir dedi: "Öyle ise, çoğunuzun bir eli olmamak lâzım gelir."
Hane sahibi dedi: "Ben elli yaşına girdim, bütün ömrümde bir tek el kesildiğini gördüm."
Misafir taaccüb etti, dedi ki: "Memleketimizde her gün elli adamı hırsızlık ettikleri için hapse sokuyoruz. Sizin buradaki adaletinizin yüzde biri kadar tesiri olmuyor."
Hane sahibi dedi: "Siz büyük bir hakikattan ve acib ve kuvvetli bir sırdan gaflet etmişsiniz, terketmişsiniz. Onun için adaletin hakikatını kaybetmişsiniz. Maslahat-ı beşeriye yerine adalet perdesi altında garazlar, zalimane ve tarafgirane cereyanlar müdahale eder, hükümlerin tesirini kırar. O hakikatın sırrı budur:
Bizde bir hırsız elini başkasının malına uzattığı dakikada, hadd-i şer'înin icrasını tahattur eder. Arş-ı İlahîden nâzil olan emir hatırına gelir. İmanın hâssası ile, kalbin kulağı ile, Kelâm-ı Ezelîden gelen ve "hırsız elinin i'damına" hükmeden
âyetini hissedip işitir gibi iman ve itikadı heyecana, hissiyat-ı ulviyesi harekete gelir. Ruhun etrafından, vicdanın derin yerlerinden, o sirkat meyelanına hücum gibi bir halet-i ruhiye hasıl olur. Nefis ve hevesten gelen meyelan parçalanır, çekilir. Git gide o meyelan bütün bütün kesilir. Çünki yalnız vehim ve fikir değil, belki manevî kuvveleri -akıl, kalb ve vicdan- birden o hisse, o hevese hücum eder. Hadd-i şer'îyi tahattur ile ulvî zecr ve vicdanî bir yasakçı o hissin karşısına çıkar, susturur.
Evet iman kalbde, kafada daimî bir manevî yasakçı bıraktığından fena meyelanlar histen, nefisten çıktıkça "yasaktır" der, tardeder kaçırır.
Evet insanın fiilleri kalbin, hissin temayülatından çıkar. O temayülat, ruhun ihtisasatından ve ihtiyacatından gelir. Ruh ise, iman nuru ile harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeğe çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevkedip mağlub etmez.
Elhasıl: Had ve ceza, emr-i İlahî ve adalet-i Rabbaniye namına icra edildiği vakit; hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insaniyetin mahiyetindeki latîfeleri müteessir ve alâkadar olurlar. İşte bu mana içindir ki, elli senede bir ceza, sizin hergün müteaddid hapsinizden ziyade bize faide veriyor. Sizin adalet namı altındaki cezalarınız, yalnız vehminizi müteessir eder. Çünki biriniz hırsızlığa niyet ettiği vakit millet, vatan maslahatı, menfaatı hesabına cezaya çarpılmak vehmi
gelir. Yahut insanlar eğer bilseler ona fena nazarla bakarlar. Eğer aleyhinde tebeyyün etse; hükûmet de onu hapsetmek ihtimali hatırına geliyor. O vakit yalnız kuvve-i vehmiyesi cüz'î bir teessür hisseder. Halbuki nefis ve histen çıkan -hususan ihtiyacı da varsa- kuvvetli bir meyelan galebe eder. Daha o fenalıktan vazgeçmek için o cezanız fayda vermiyor. Hem de emr-i İlahî ile olmadığından o cezalar da adalet değil; abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi battal olur, bozulur. Demek hakikî adalet ve tesirli ceza odur ki: Allah'ın emri namıyla olsun. Yoksa tesiri yüzden bire iner.
İşte bu cüz'î sirkat mes'elesine sair küllî ve şümullü ahkâm-ı İlahiye kıyas edilsin, tâ anlaşılsın ki: Saadet-i beşeriye, dünyada adalet ile olabilir. Adalet ise, doğrudan doğruya Kur'anın gösterdiği yol ile olabilir...
Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlahiye namına ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî, manevî kıyametler başlarına kopacak, anarşistlere, ye'cüc ve me'cüclere teslim-i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi.
İşte bu hikâyeyi o zamandaki bazı dindar meb'uslara Eski Said söylemiş. Ve iki defa tab'edilen Arabî Hutbe-i Şamiye'nin Zeylinde kırkbeş sene evvel {(*) Yani Rumi 1327 (1911) senelerinde. -Naşir-} yazılmış.
Şimdi bu hikâye ile evvelki temsil, o zamandan ziyade tam bu zamanın dersi olmasından, bera-yı malûmat hakikî dindar meb'usların nazarına medar-ı ibret için gösteriyoruz.
{(HAŞİYE) Hutbe-i Şamiye namında matbu' Arabî risaleyi, Arabî bilmediğimiz için üstadımızdan rica ettik ki: Bize bir-iki gün ders ver. Birkaç gün zarfında söylediği dersin takririni kaleme aldık. Üstadımız ders verdiği vakit, bazı cümlelerini zihnimizde tam yerleştirmek için tekrar ederdi. Âhirdeki temsil ve hikâyeyi izahlı bulduğumuzdan en evvel onları üniversitelilerin ve dindar meb'usların nazarlarına göstermemizin sebebi: Üstadımız derse başladığı vakit "Eski zamanda şimendiferde mektebli o iki muallim yerine sizleri ve bana şeriat hakkında sual soran kırkbeş elli sene evvelki meb'uslar yerine, şimdiki hakikî dindar meb'usları kabul ve tasavvur ediyorum ve öylece konuşuyorum" dediği için; biz de ehl-i maarif ve dindar meb'uslara, bera-yı malûmat bu dersimizi gösteriyoruz. Sonra isterlerse Hutbe-i Şamiye'den bütün dersimizi göstereceğiz. Münasib görülse neşir de edeceğiz.
Âlem-i İslâmdaki siyaset-i İslâmiyeye dair üstadımızdan bir ders almak isterdik. Halbuki otuzbeş seneden beri siyaseti terk ettiğinden, Eski Said'in siyaset-i İslâmiyeye temas eden bu Hutbe-i Şamiye tercümesi Eski Said hesabına bir derstir.
Risale-i Nur Talebelerinden ve Nur'un Hizmetçilerinden Tahirî, Zübeyr, Bayram, Ceylan, Sungur, Abdullah, Ziya, Sadık, Sâlih, Hüsnü, Hamza}
TEŞHİSÜ'L-İLLET'İN ZEYLİ
(Hutbe-i Şamiye'nin Arabî olan «Teşhisü'l-İllet Zeyli» nin müellifi tarafından Türkçeye çevrilmemiş kısımların Türkçe tercümesi.)
S- Halihazırdaki medeniyet sistemi, dinî cihada müsaade etmediği ve müsait olmadığı gibi ona fetva da vermiyor. Bunun yanında dinî cihadı emreden İslâmiyetin hükümleriyle bunun arasında tatbikat nasıl olmalıdır?
C- Vakta ki medeniyet, gayr-ı meşru vesaiti tedafü' için, cihadı meşru sayıp ona fetva veriyor. O halde İslâm dini, bütün şeriatların tesbit edip emrettikleri dinî cihada nasıl müsaade etmeyecek ve teşvikte bulunmayacak? Elbette dünyada rezail bulundukça, faziletin ona karşı cihad etmesi zaruridir. Demek ki cihad ebedîdir.
Hem sonra; bizim bulunduğumuz mekân ve mevki, bize yetecek kadar geniş olup dar gelmediği için; tecavüzün değil, tedafü'ün mevkiinde bulunmaktayız.
Hem bizim dinimizin esası da ona işaret ediyor ki;
ve
ayetleri bizi tedafü' mevkiinde durdurmaktadır. Evet, âyetteki تَعَالَوْا kelimesi, en ilk vazifemiz onları ittifaka davet olduğuna işaret etmektedir. Cihadî müdafaayı ancak sonra yapabiliriz.
S- Halihazırdaki medeniyet istibdada karşı harb ilân ettiği gibi, din hamelelerine (âlimlerine, büyüklerine) karşı da husumet hissini tehyic etmiştir. Ecnebilerden bize sirayet etmiş bu iki his neticesinde bizimkiler dahi tahakküm ve zorbalığa hücum ettikleri gibi, din hissiyatına da şüphe ve güvensizlik ile bakıyorlar. Bu hususta re'yin nedir?
C- Evet, ecnebilerden bize tiryak zehir ile beraber sirayet etmiştir! Ama mazlumların istibdada karşı ilân-ı harb etmelerinin sebebi ise zahirdir. Fakat ecnebilerdeki dinî hislere karşı husumet ilânının sebebi ise şudur ki: İsevî dini, hususan onun Katolik Mezhebi; Avrupa'da acib, müdhiş ihtilaller vukua getirmiş ve bu mezheb uzun zamanlarda dâhilî siyasetin âleti olarak kullanılmıştır.